Issuu on Google+


2

SÖZ Başka Bir Dünya, Başka Bir Yaşam İçin... Var oluşundan itibaren incelediğimizde; insan diğer canlılardan farklı olarak yaşamı dönüştüren ve yaşamın içinde, doğadan olmayan iş aletleri üretebilen, doğayı şekillendirebilen bir varlıktır. İnsan üretkenliğini kendi bedeninden kazanmıştır. Zekâsıyla var olduğu yaşam alanında, duygularını anlatabilmek için kendi bedenin ürünü olan müziği (ıslık çalmak, alkış tutmak gibi) ortaya koymuştur. İnsan ortaya çıkardığı ürünleri, doğanın içinde topluluklar halinde yaşaması vesilesiyle günümüze kadar aktarabilmiştir. Bu aktarımları kültür ve bilim olarak adlandırabiliriz. Yaşadığımız topraklarda da binlerce hatta milyonlarca yıldır süregelmiş olan ve bu topraklarda yaşamış toplumların, halkların var ettiği, yaşattığı bir yemek kültürü, müzik kültürü, kıyafeti, dili, dini vs. vardır. Bu birikimler dönem dönem belli ideolojilerin çıkar ve amaçları altında dönüştürülmüş, şekillendirilmiş ve hatta kar amacı güdülerek yeniden bir kültür üretilmeye çalışılmıştır. Günümüzde varlığını derinleştirerek devam ettiren kapitalist sistem, emek gücünün sömürüsü temelinden çıkıp bilim ve kültürü de bir ekonomik pazar haline getirerek tüm dünyada müthiş bir zulüm ve baskıyla hızlı bir tek tipleştirme, asimilasyon ve kültür yozlaşmasını dayatmaktadır. Bu gün sokakta yürürken başımızı kaldırıp etrafımıza baktığımızda büyük kıyafet mağazaları, fazla sayıda fastfood dükkanları, cd dükkanları vs. görebilirsiniz. Neoliberal politikalarla yaşatılmaya çalıştığımız içine itildiğimiz bu hayat bizim hayatımız değil. Bir kitapta herkesin aynı olduğu toplumda hiç kimse yoktur der. Bizler bugün okullarımızda, mahallelerimizde, iş yerlerinde kültüründen uzak ve kendilerini birey olarak var etmeye çalışan ruhlar olarak dolaşıyoruz. Bu topraklara yabancı olan ve aslen para kazanmak için üretilmiş, yozlaşmış müziği de bilimi de reddediyoruz. Kendi içimizden olan acılarımızdan, sevinçlerimizden ürettiğimiz ve ortaklaştığımız her payda da paylaştığımız bir yaşamı yaratmak için alan açıyoruz kendimize. Kendi gerçekliğini bilen ve bu temelde oluşturulan Su Kültür Sanat Evinde bize dayatılan bilime, kültüre ve yaşama alternatif bir yaşam kurmaya çalışıyoruz. Paylaşımdan uzak ve bencil bireyler olmayı reddediyoruz. İmece kültürünün devamcısı olan üniversite öğrencileri olarak hep beraber kurduğumuz kültür sanat evinde gücümüz oranında kendi ütopyamızı yaratmaya çalışıyoruz. Halk ezgilerini yeniden yorumlanmaya çalıştığımız müzik atölyemizle, ortak akıl yürüterek anlamlandırmaya çalıştığımız felsefe ve tarih atölyemizle ve hayatın içinden anların yansıması olan film atölyemizle herkesin kendi rengini kattığı kültür sanat evimize sizleri de davet ediyoruz.

Başka Bir Dünya, Başka Bir Yaşam İçin.................................. 2 Bir Merhaba De Selamımız Karşısında................................... TUTUKLAMALAR................................................................... Yeni Dönem Gerilimleri Altında AKP VE İKTİDAR.......... “Dindar Nesil” Meselesi............................................................. Beş Yaş İnsanın En Olgun Çağıdır; Sonra Çürüme Başlar.*. Faşizm Karşısında Aman Dilenmez SADECE DİRENİLİR. Üniversitelerde Faşizme GEÇİT YOK..................................... ROBOSKÎ KATLİAMI .............................................................. Biz Bitti Demeden Hiçbir Dava Bitmez................................... Bedreddin Hiç El Pençe Divan Durmadı Ki........................... “Her şey değişti, değişti tümüyle / Korkunç bir güzellik doğdu”* “Elbette Bir Yunanlı Kalaşnikofa Sarılsa, Ben de İkincisi Olurdum” Denizleşmek, Denizleşerek Devrimleşmek............................ Kaybedenlere İnat Cemil’i Aramak.......................................... ELEFTERİA................................................................................. “Kim Toprağını Bırakmak İster ki?”........................................ SİNEMA ve TOPLUM............................................................... Uslu Kız Çocukları OLMAYACAĞIZ...................................... Kadının Beyanı Esastır!............................................................. Bütünsel Üçlü: Rol Zaman Görüntü........................................ Anın Gizi Tarihte Gizlidir......................................................... HRANT DİNK............................................................................

Su Yayıncılık adına sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: Erman CAN İletişim: İstiklal Caddesi Rumeli İşhanı No: 88/18 Beyoğlu - İstanbul 0212 252 44 90 Baskı: Mattek Matbaaclık GMK Bulvarı Akyol İşhanı 83/23 Maltepe / Ankara Tel: 0312 229 15 02 E-posta: sozumuzvar@yahoo.com facebook.com/soz Fiyatı: 1,00TL’dir Hesap Numarası: İş Bankası Mithatpaşa Şubesi - Erman Can 4228 0918632


3

SÖZ

Bir Merhaba De, Selamımıza Karşılık Katliam her yan, yanımız savaş… Karşımıza pervasızca cinayet işleyen, yok eden, ezen sistemi, onun iktidarını almışız. Pervasız ve ikiyüzlüdür bu iktidar. Roboski’deki katliama “kazara öldüler” der, işçi cinayetlerine de “iş kazası”. Onların temsili bir şaklaban Wan’a gidince “biz de bir çadır alıp buraya mı yerleşsek” ya da 10 kişinin kaldığı çadıra “saray gibi” der. Durmaz, yola devam eder. Bir umut iş istemek için yanaşan amcaya “hadi bir takla at, oyna sevindiğini anlayayım” der. Sözde, oraya donarak, boğularak ölmüş işçilerle ilgili inceleme yapmaya gitmiştir. “Çal davulcu” der, “oynatalım”. İdris Naim’in bu yaptıklarına gaf demiyoruz, iktidarın yaptıklarına kaza demediğimiz gibi. Davulumuzu, türkümüzü, oyunlarımızı da alıp asıl biz geliyoruz İdris Naim. Sevinmezsin gelişimize biliyoruz da; bir tepki ver kalk oyna, takla at, istersen amuda kalk. Bütün kibirli kabarmalarına rağmen aynı hindi gibi korkaktır aslında bu iktidar, bu yüzden sürekli

yalan üretir. Sanata, gazeteciye, öğrenciye, kendisini eleştiren hiç bir şeye tahammülü yoktur. Pankarta bile dayanamaz, Beyazıt Kampüsü’nde olduğu gibi ÖGB gelir alır kaçar, sonra kuşattığı üniversiteye polisi sokar arkadaşlarımıza saldırır. Polisiyle, güvenlik görevlisiyle yapamadığını; körüklediği faşizmi, elinde satırlarla, (üniversitelere) Dil-Tarih’e alarak yapar. 4+4+4 eğitim modeline, zorunlu tekçi eğitime karşı çıkanlara Kızılay’da biber gazıyla, TOMA ile saldırır. Sonraki zamanlarda biri açıklama yapar “biber gazı sağlığa zararlı değil” diye, bu silahla öldürdüklerini unutarak. 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı, Sivas katliamcılarını yargıladığını söyler, zamanaşımı çıkar ortaya. İnsanlık suçunda zamanaşımı olmaz diyenlere karşı, “dava sonucu hayırlı olsun” der. Yani o kadar korkaktır ki bu iktidar mumu sönmesin diye yassı diye sabahlara kadar yalan söyler.

çalışmaya mahkûm ettiği emekçilerin ölülerine bile saygısı kalmayan, halkın yaşadığı acılar karşısında lale bahçelerinde zevk-ü sefaya dalmış Osmanlı gibi,  cenazelerle dalga geçercesine  çiftetelli oynatan bu iktidarın da sonu elbette yakındır.

Dil-Tarih’teki faşist saldırıda yaralanan arkadaşımızın röportajında da dediği gibi “İktidarın bugün ki saldırıları onun gücünden çok güçsüzlüğünün göstergesidir.” Ekmek parası uğruna kölelik koşullarında

Üzerimize saldığınız tüm korkulardan arındık geliyoruz.

Tarih bu son için sadece 77 yaşındaki Yunanlı amca’nın “Elbette bir Yunanlı kalaşnikofa sarılsa, ben de ikincisi olurdum.”  sözlerine uyacak kendini bilmez (!)  bir gençlik kuşağının sahneye çıkmasını bekliyor. Ey saltanatlarını sonsuz sanıp kendilerini dev aynasında gören sultanlar, Söylediklerinizin yalan olduğunu biliyoruz, bu sayıda yazdıklarımızda ve yaptıklarımızda teşhir ediyoruz yalanlarınızı. Saldırılarınızı, katliamlarınızı, ne yapmak istediğinizi görüyoruz.

Ferman sizinse sokaklar bizimdir….


4

SÖZ

TUTUKLAMALAR Son dönemde toplumdaki tutuklama furyası dikkat çekici bir yer tutuyor. Görünen o ki toplumun her yeri yangın yerine çevrilmiş durumda. Aydınlar, yazarlar, öğrenciler, gazeteciler, Kürt siyasetçiler, avukatlar, akademisyenler yani toplumun birçok yönüne yönelik büyük bir gözaltı ve tutuklama terörü yaşanıyor. Bunun elbette belli sebepleri var, siyasal iktidar yeni bir sürece hazırlanırken içerde kendisini rahatsız edecek en ufak bir ses istemiyor, Kürt özgürlük hareketini açılımlarla tasfiye etmeye çalışan devlet başaramayınca, savaş konseptine bürünmesi, Orta doğudaki Arap baharının dış politikadaki dengeleri değiştirmesi Türkiye egemenlerinin 0 sorun politikası izlerken bir anda komşuların tümüyle gırtlak gırtlağa gelmesi ve gerilen Türkiye – Suriye ilişkilerinde son noktanın savaşa doğru gitmesi, T.C devletinin buna hazırlık yapması, Roboski’de Kürt halkına yönelik yapılan katliam devletin siyasi iktidar aracı AKP’nin aslında sertleşeceğinin göstergesi oldu. Böyle bir durumda elbette hiçbir muhalif sese tahammülü olmayan iktidar gördüğü her yere saldırmaya başladı. Bugün Türkiye’de 600’e yakın öğrenci tutuklu ve dışarıda mücadeleyi yürüten öğrencilere ise üniversitelerde ki baskı ise ortada ve bu baskı polis-ögbfakülte yönetimi ve faşist çetelerle yürütülmekte, kısaca ilk dönem ve ikinci dönem başları artan faşist saldırılara bakalım. A.Ü. DTCF’nde birçok öğrenciye faşistler tarafından saldırılarda bulunuldu, bu durumu protesto eden öğrencilere ise soruşturma ve ceza yağdı. Yine Beyazıt’ta, KTÜ’de, Hacettepe’de, Fırat Üniversitesinde, OMÜ’de “bu dörtlü” tarafından baskılar arttı. OMÜ’de Roboski katliamını protesto eden 90 öğrenciye soruşturma yağdı. Hocalı Katliamıyla ilgili etkinlik düzenleyen faşistler, halklara karşı düşmanlık besleyen söylemlerle ortaya çıkınca Hacettepe’de öğrencilerin protestosuyla karşılaştı ve FenEdebiyat’ta çatışma çıktı. Neticesinde faşistler püskürtüldü, yalnız fakülte yönetiminin alacağı tavrı tahmin etmek zor değil. A.Ü SBF’de İstanbul’daki

Hocalı katliamı, eylemlerinde kullanılan ırkçı ve nefret içeren söylemleri eleştiren bir afiş asılınca faşistler afişlere müdahale etmek istedi bunun üzerine öğrencilerin protestosuyla karşılaşan faşistler püskürtüldü. Saldırı düzenlenmeden önce polisin kampüs önüne yığılması bu saldırının polisfaşist çete işbirliği içerisinde olduğunu göstermekteydi. Faşist saldırılar dışında fakülte yönetimleri tarafından uygulanan baskıyı da gözler önüne seren bir iki örneğimiz ve bunları çoğaltabileceğimiz örneklerimiz mevcut. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencisi fakültenin dekanı eleştiren bir yazı yazıp internette yayınlayınca bir dönem uzaklaştırma verildi, yine İstanbul Üniversitesi’nde afiş astığı gerekçesiyle bir öğrenciye 1 hafta uzaklaştırma verildi. Yine DTCF’de öğrencilere, huzuru sükûnu bozmak gerekçesi ile uyarı cezasından 1 dönem uzaklaştırmaya kadar ceza verildi, ayrıca 2 öğrenciye de “amfide düzen bozucu yüksek sesle konuşmak” gerekçesiyle birine 1 dönem, diğerine 2 dönem uzaklaştırma verildi. Aslında bunları birleştirdikçe ve ülke gündemini göz önüne aldıkça saldırıların neden olduğuna dair ipuçları ortaya çıkıyor. Toplumda ve üniversitelerde yaratmaya çalıştıkları bu korku imparatorluğuyla tahakküm kurmaya çalışıyorlar: okumayın, düşünmeyin, eleştirmeyin diyorlar. Bizim sizlere yönelik de planlarımız var diyorlar: üniversitelerin özelleştirilmesi, şehir dışına taşınması, harçlara yapılacak zamlar vs. Tabi bunları yapacakken ve toplum üzerinde baskı kurmak gerekecek, savaşa hazırlanacakken, bir halka katliam yapacakken, birçok halka nefreti körükleyen söylemler yayacakken, elbette üniversiteleri düşünmemezlik etmeyecekler, üniversiteleri “dikensiz gül bahçesi” haline getirmek isteyecekler. Çünkü üniversiteler toplumların kalesidir. Birçok hareketlilik üniversitelerde başlar ve tarihte bunun doğruluğunu birçok kez bizlere ispatlamıştır, bir çok kez yeni fikirler üniversite kampüslerinde filizlenmiştir ve üniversite öğrencileri kendi sorunlarını toplumsal sistemin bir sorunu olarak görüp her seferinde parçası olduğu toplumsal kesimlerle mücadeleye girmiş ve bu mücadeleyi birleştirerek toplumsal düzendeki

haksızlıkları gözler önüne sürerek toplumsal hareketlere öncülük etmeye çalışmıştır ve yine bunu yapan üniversite gençliği her seferinde saldırılara ve baskılara uğramıştır. Özellikle Türkiye’de 90 sonrası gençlik “kayıp kuşak”, “tiki gençlik”, “Televole kuşağı”, diye etiketlenmiştir. Yani bizler 90 sonrası gençlik kuşağı, 12 Eylül faşist cuntasının ardından özenle toplumsal sorunlardan, hatta bunları bırakalım kendi sorunlarından bile uzak tutulmaya çalışılan bir gençlik olarak yaratmak istediler, belli oranda da bunda başarılı oldular. Bu düzenin temsilcileri bile bize bu etiketleri yapıştırdı, hal bu ki onlar böyle bir gençlik kuşağı istediler ve isteklerine bakmadan kendi çıkarları doğrultusunda yeterlilik sağlayamayınca da bu gençlik sorunlarına sahip çıkmıyor kitap okumuyor tartışmıyor diyerek eleştirdiler ve en ufak ses çıkarmamızda bile üzerimize çöktüler. O zaman şunu iyi bilsinler; bize anlatmak istedikleri şeyleri gayet iyi anlıyoruz, yalnız üzerimize yapıştırdıkları etiketleri kabul etmiyoruz. Bize durun, düşünmeyin, sorgulamayın, eleştirmeyin diyecekler, biz de “tamam” diyeceğiz. Hadi varsayalım ki öyle de dedik diyelim yalnız mutlaka boyun eğmeyenler olacak; çünkü gençlik yapısı itibari ile aykırıdır. Doğamız nedeniyle isyankârız, genç olmamız nedeniyle sorgulamaya ve eleştirmeye açık beyinlerimiz ve haksızlıkları değiştirmeye yetecek gücümüz var. Bize bunları söyleyenlerin haricinde başka şeyler söyleyenler de var. İşte tarihi muzaffer yapan kuşaklar bize sesleniyor, haydi sıra sizde diyorlar, sen de çık tarih denen bu sahneye ve kendi rolünü oyna diyorlar. Promete ateşiyle yolumuzu aydınlatıyor, Che Ant dağlarından “gerçekçi ol, imkânsızı iste” diyor, Bedrettin yine düşmüş yollara “yarın yanağından gayrı paylaşmak için her şey,” diyerek, Deniz, Mahir, İbo kol kola girmiş kampüslerde, amfilerde, kantinlerde bizlerle dolaşıyorlar, artık söz sizin bırakın ölüler kendi ölülerini gömsün sen kendin ol ve atıl yoluna diyorlar. Gökkuşağına yeni bir renk gerek bizden sonrası yok ya kendimiz olacağız tarih sahnesine çıkacağız, yani bir renk olarak bize biçilen rolleri alt üst edeceğiz ya da sessiz kalarak egemenlerin işlediği bütün suçlara ortak olacağız. Son olarak Meksika dağlarından bize seslenen isyancı komutan yardımcısı Marcos’un dediği gibi “ tarih bizi uysallıklar sorumluluk arasında tercih yapmaya zorluyor” SÖZ DERGİSİ \ ANKARA


5

SÖZ Yeni Dönem Gerilimleri Altında

AKP VE İKTİDAR

3 Kasım 2002’de AKP hükümet; 22 Temmuz 2007’de iktidar; 12 Haziran 2011 seçimleriyle birlikte AKP kurucu güç olmuştur. Siyasal güç ilişkilerinin yapılandığı bu süreçlerde bu durumun tamamını salt bir AKP iktidarı olarak okumak sığdır. Siyasal bir hareketin kimliği üzerine analizlerde bulunurken, onun dayandığı sosyolojik, tarihsel ve sınıfsal kökenlerine aldırış etmeden, geleneksel solun da yaptığı gibi (hayır ve ya yetmez ama evet cephesi) güncel komplo teorileriyle tartışmak ciddi yanlışlıkları beraberinde getirmektedir. AKP küreselleşen dünya ekonomisinin yarattığı dünya koşullarından nasibini alan Türkiye’yi bu dönüşüm sürecine daha iyi adapte etme politikaları ve emperyalizmin Ortadoğu politikalarına uyum çerçevesinde açıklanırsa net resmi ortaya çıkabilir. Siyasal Tarih içindeki izleri takip ettiğimizde AKP’nin, sırasıyla RP, ANAP, (kısmen) AP ve DP’den evrilerek bugüne ulaşmış olduğunu, ancak bu evrilme sırasında özellikle ANAP ve DP çekirdek yapılarını büyük ölçüde koruduğunu görmek mümkündür AKP içinden çıktığı tarihsel süreç kadar sermaye ile yapılan görüşmeler ve medya gruplarıyla yaşanan temaslarla sivil toplum üzerinde baskı gurubu olan cemaatin kanaat önderliğiyle cemaatin siyasal sözcülüğünü uzun bir süre kendinde var etmiştir. Cemaat, siyasal alanı ele geçirmekten öte söz konusu alanın baskıcı, müdahaleci ve din karşıtı yönlerine etkide bulunarak kendi varlığını sürdürme refleksiyle hareket etmektedir. Doğrudan siyasal aktör olma tutumundan kaçınmakta, ancak siyasal aktörlerle iletişim içinde bulunmaktadır. Bu bağlam da Tansu Çiller, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Özal ve Erdoğan gibi siyasilerle dönemsel olarak ilişkilerinin olduğu tarih sayfalarında görülmektedir. Her ne kadar AKP ve Cemaat ilişki içindeyse de son süreçte aralarında çatlaklar oluşmuştur. Böylesi çatlakların sebebi ise Kürt sorunu, bölge stratejisi ve ekonomi konularındaki nüans farklılıkları ve daha da önemlisi kimin daha etkin olacağıdır. AKP içerisinde ki saflaşma Gülen cemaatinin köşe yazarlarının; ‘’bir başbakan vardı deyip üzüleceğiz’’ gibi ömür biçmeler

ve zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç’ın eleştirileri(laiklik meselesi üzerine) cemaatin devlet içerisinde rolünü ayan beyan gösteriyor. Bu da İktidar ve cemaatin bazı siyasal konularda farklılaştığının açık göstergesidir. İslamcılığa karşı çıkmayan ama islamcı olmayan sistemi kabul eden ama bir o kadar da sistem tarafından kabul edilecek politika modeli izleyen AKP uzun bir dönem arka plandaki yansımasını kendisiyle uğraşan güç odaklarını kontrpiyede bırakarak göstermiştir.(Ergenekon davası buna örnek gösterilebilir.) Kemalizm, islami toplum değerleriyle barışamadığı için; bu kesimlerle sürekli bir kriz hali bilinçli ya da bilinçsiz kendini var etmiştir. Bu kriz değişen dünya koşullarını kaldıramamakta iken AKP, gibi bir olgunun çıkarak hem İslamı protestanlaştırması, hem de mevcut statüko ile geleneksel değerleri melezleştirmesiyle batıcı toplumsal kesimler ve muhalif islamcıların büyük bir bölümünü mevcut sisteme katarak yolunda yürümüştür. Bugün AKP ve ordu şeklinde ifade edilebilecek kanatların her ikisi de modernisttir. Her iki kanat da devletin tam egemenliğini sağlayıp Ortadoğu’da alanını genişletmeye odaklanmıştır. Her iki kanadın da Kıbrıs, Libya ve Suriye gibi meselelerde sömürgeci özünü koruduğu ortadadır.(Tabi bu durumlara karşı alınan kararların tamamını tam olarak ABD emperyalizminden alındığını eksiksiz bir şekilde uygulandığını düşünmek; mekanik bir bakış açısını geliştirerek TC devletinin kendi siyasal konumu ve hedeflediklerini görememeye neden olur).Her ne kadar dönemsel olarak mevcut statükodan ayrılmış gibi görünse de(açılım vb.) Kürt sorununda her iki tarafta da bir bütün olarak 90’lı yılların kirli savaş politikalarını güncelleştirilmesine dayalı binlerce Kürt siyasetçinin tutuklanmasına ve sivillerin katliamına varan inkâr ve imha

politikalarının devamcısı olduğunu göstermektedir. AKP iktidarı, islamo-faşist bakışı dolayısıyla Kürt Sorununda olduğu gibi 1915 Ermeni kıyımında da hiçbir zaman olumlu bir bakışa sahip olmadı ama “İttihatçı gelenek”le kapışma halindeymiş gibi gözüktüğü geçmiş yıllarda, sanki bu konuda farklı bir tutum takınacakmış gibi yaptı. Ne var ki, özellikle son bir yılda, devlet iktidarına iyice oturdukça Ermeni meselesinde de tamamen devlet tutumu almaya başladı. Yani AKP devleti ele geçirdikçe devlet de AKP’yi ele geçirdi AKP’nin uyguladığı ekonomik programlar Türkiye’de 1980’li yıllarla beraber başlayan neoliberal dönüşümdür. 90’lı yıllarda denenen neoliberal politikalar yaşanan ekonomik krizlerden ve siyasal istikrarsızlıklardan dolayı sekteye uğramıştı. 1990’ların başı, toplumun her kesiminin memnuniyetsizliğini dile getirdiği bir dönem olmuştu. Toplumun her kesimine hitap etme söyleminde olan AKP’nin kurulması ile birlikte yarım kalan neoliberal dönüşümü tamamlama çalışmalarına başlandı. Sonuç olarak, AKP kuruluşundan günümüze neoliberal dönüşümü tamamlamayı kendine ödev görmüştür. Söyleminde bazen tabanı mutlu etmek için farklılıklar olsa da, aslında, hep büyük sermayeyi memnun eden, küreselleşme sürecine teknolojik gelişim ile değil de ucuz iş gücü ile eklemlenmeye çalışan geleneksel ekonomik politikaların sadık bir uygulayıcısı olmuştur. Küçük farklılıklara dayansa da iktidar içerisindeki bütün bu çatışma ve gerilimler aslında Türkiye’nin ve daha da önemlisi emperyalizmin süreklik içindeki politikaları çerçevesinde yeni bir döneme girdiğinin göstergesidir. Egemenler açısından iç karışıklıklar, rekabet ve çatışmalar yaratan böylesi geçiş dönemleri aynı zamanda ezilenler açısından da yeni fırsat ve olanaklar yaratmaktadır. Tarihsel olarak yeni bir mücadele döneminin açılışı anlamına da gelen, işçi sınıfı ve halkların kendileri adına sahneye çıktığı yeni devrimlere gebe olduğu bu dönemlerde tek yol devrim şiarıyla sokaklara inmenin zamanıdır. SÖZ DERGİSİ /ADANA


6

SÖZ

“Dindar Nesil” Meselesi Başbakanın “dindar nesil” söylemi basında çokça yankı buldu, bunun üzerine bir çok tartışma döndü, şu an bu tartışma sonlanmış gibi görünse de her an yeniden alevlenmeye müsait olarak korunuyor. Tartışma başbakan’ın gençlikle ilgili ideallerini ayan beyan sarf etmesi üzerine CHP kanadından gelen açıklama ile başlamıştı. Buradaki tartışmanın odak noktasında “katsayı” meselesi vardı. Üniversiteye giriş sınavında katsayı uygulamasının kaldırılması ve bunun üzerine CHP’li vekillerin meseleyi Danıştay’a taşıması, bunun ardından başbakanın sarf ettiği sözler ve CHP’den gelen çıkışlar ve son olarak bunun üzerine başbakanın Fatih Projesi ile yaptığı “dindar nesil” açıklaması tartışmayı farklı bir boyutlara taşımıştı.

Esasında Başbakanın bu söylemlerine şaşırmamak gerekiyor, gayet açık bir durumdur ki hangi siyasi iktidar olursa olsun gençliği kendi ideolojik kalıbına sokmak ister. Bu durum AKP iktidarından önce de böyleydi şimdi de böyle ve yarın da böylede olacak. Örneğin 12 Eylül faşist cuntasıyla üniversitelerin üzerine çöken YÖK kanunda Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan. Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan” yetiştirilmesinin amaçlandığı yazıyor. Başbakanın anlayışına göre ise “muhafazakâr ve demokrat, milletinin, vatanın değerlerine, ilkelerine ve tarihten gelen ilkelerine sahip çıkan bir nesil” yetiştirmek hedeflenmektedir. Yani farklı vurgulamalar olsa da her iki metinde de devletin resmi anlayışına

uyumlu bir nesil yaratılması temel amaçtır ve dolayısıyla halk için farklılık yoktur. Gençlik için sadece görüntüde olan bu farklılıkların ötesinde bu tartışmada asıl mesele sol hareketin tavrıdır. Çünkü bu meselenin dayandığı nokta üzerinden sol, yıllardır bilinç bulanıklığı yaşamaktadır ve bu yüzden bu mesele çok çetrefilli bir konudur. Solun yıllardır müslüman kesimlerle barışık olamadığı ve özellikle belli kesimlerinde daha belirgin olmakla birlikte genel olarak Kemalist eğilimlerin hâkim olduğu ortadadır. Bunların hepsi ayrı birer tartışma konusudur ancak meselemiz “dindar nesil” tartışması karşısında solun tavrı olunca ister istemez belli boyutlarıyla içine girmemiz kaçınılmaz oluyor. Daha doğru bir hat üzerinde tartışabilmek için konuya tarihse bir perspektifle yaklaşmak gerekmektedir. En basitinden sol geçmişini cumhuriyetle başlatmaktadır. Devleti kurtarmaya dönük topluma yukardan bakan tarihsel köklerinden ve modernist ilerici anlayıştan kopamayan sol, kemalizmin o dönemki pragmatik solculuğundan etkilenerek resmi iktidarın arkasına yedeklenmekten kurtulamamıştır. Oysaki kemalist iktidar Osmanlı devlet geleneğinin mirası üzerinden ne yaptığını çok iyi bilmektedir. Türkiye’de parti kurmak için Sovyetlerden yola çıkan Mustafa Suphi ve arkadaşları Türkiye’ye gelip, Trabzon’a geçerlerken Mustafa Kemal’in emri ile Kayıkçı Yahya tarafından katledilirler. Kemalist kadrolardaki mantık bu ülkede komünist bir parti kurulacaksa onu da biz kurarız mantığıdır. Sovyetler ile kurduğu ilişkiler sonucu bir dönem sola yakın görünmüş bu iktidar her ne kadar “sınıfsız imtiyazsız bir toplumuz” dese de; İzmir İktisat kongresiyle “kendi milyonerlerini” yaratma çabasına girişmiştir. Kemalizmin etkileri 68 gençlik hareketinde de görülmektedir ve 80’lere doğru belli noktalarıyla

sorgulanmaya başlansa da tam anlamıyla kemalizmden net bir kopuş sağlanamamıştır. 2012’ye kadar gelinen noktada ise hala özellikle belli hareketlerin halen kopuş sağlayamadığı su götürmez bir gerçektir. Bu durum 2010’da yapılan referandumda net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Hayır cephesinin militanlığına soyunan sol, her ne kadar “bizim hayır’ımız farklı” dese de niyetten bağımsız bir şekilde kemalist etkinin hâkim olduğu kesime savrulmuş, bunu aştığını söyleyen “yetmez ama evet’çiler” ise bu çekişmedeki diğer kutba savrulmuştur. Sol bugün hala asıl olarak orta sınıfa dayanmakta ve yine bu kapsamda eski solcu ailelerin çocuklarını örgütlemektedir. Bu ailelerin de çoğu orta sınıf karakterli olmakla birlikte devletçi kafadan kopamamalarından kaynaklı onun çarpık batıcı ve modernist anlayışını az ya da çok sürdürmektedirler. Bu kesim halkın büyük çoğulunun değerleriyle alay edip küçümsercesine dine mesafelidir. Solun bu yönünü çok iyi bilen T.C devleti onu her seferinde bir şekilde kendi arkasına yedeklemeyi başarmıştır. Örnekleyecek olursak: “Cumhuriyet Mitingleri”, türban tartışmaları üzerinden yaratılan kamplaşmada solun genel olarak batıcı, modernist ve laisist kesimin tarafında saf tutmuş ve mitinglere katılmıştır. Yani aslında iktidar bloğu içindeki çatışmada sol maalesef ki yaratılan suni kamplaşmanın dışına çıkamamıştır. Türkiye sol hareketi bazı dönemlerdeki kısa vadeli ilişkilenmeler hariç tarihsel olarak toplumun ana gövdesiyle hiçbir zaman gerçek bir bütünleşme yaşamamış, onları örgütlemeyi başaramamıştır. Oysa, Anadolu’nun yoksul emekçi kesimlerinden oluşan bu ana gövde hiçbir zaman tam olarak resmi devlet anlayışının ideolojik hegemonyası altına sokulamadı. Elbette bu tespit üzerinden bu kesimlerin her tavrının doğru karşılanarak her şekilde onaylanması gerektiği gibi kaba bir kuyrukçuluktan bahsetmiyoruz. Asıl


7 olarak kaba bir anlayışla yaklaşarak bu kesimlerin küçümsenmesini, onlara yüz çevrilmesini eleştiriyoruz. T.C. asıl olarak bu ana gövdenin sistemle bütünleşemediği noktaları kullanarak kendi iktidarına toplumsal destek sağlayabildiği için bugüne kadar iktidarı koruyabilmiştir. Devrimci hareketin yapması gereken ise devletin kendini dayandırdığı bu noktaları dinamitlemek olmalıdır. Sol ise hep kolay olanı yapmaya çalışmış, batıcı ve modernist duyarlılıklarla kemalizmin o çarpık ilericiliğinden etkilenen kesimlerin arasında kendini var etmiştir. Oysa bu kesimler hiçbir zaman devleti değiştirip dönüştürme noktasından öte geçemediği için devlete karşı bir ciddi bir savaşa girememiş, bu yüzden de girdiği bütün mücadelelerde yenilgiden kurtulamamıştır. AKP %50’ye yakın oy aldığında solun belli kesimleri bunun üzerine çok fazla kafa yormayıp bu kesimin AKP tarafından dağıtılan kömürlerle, makarnalarla, beyaz eşyalarla kandırıldığını düşünmektedir, oysa sorun bu kadar basit değildir. Esasında bu devletin kuruluşundan beri gelen İslamiyet anlayışı ile AKP’nin İslamiyet anlayışı arasında bir fark yoktur, AKP bu anlayışın arkasına sığınarak bunu iyi kullanmaktadır ve kendini buralardan üretmeye çalışarak kamuoyu desteği yaratmaktadır. Bu bağlamda mevcut siyasi iktidar olan AKP’ye karşı mücadele de asıl olarak onun dayandığı bu noktalara yönelik olmalıdır. Bunun nasıl olması gerektiğine yönelik en yakın örnek Kürtlerin “Sivil Cuma”larıdır. Kürt Özgürlük Hareketi Sivil Cuma’larla devletin o en güvendiği kalesine İslamiyet algısına çomak sokmuştur, bunun üzerine Başbakan adeta çıldırmış, “Bunların aslı Zerdüştlüktür, İslam’da böyle şeyler olamaz” diyerek nasıl paniklediğini göstermiştir. Dindar nesil tartışmasından uzaklaşmış gibi görünsek de esasında bu tartışmalar önemlidir ve daha da derinleştirilmelidir. Unutmamız gereken temel bir doğru vardır:

SÖZ devrimcilerin dinle sorunu olamaz yani devrimciler dine karşıdan bir cephe almaz; devrimcilerin sorunu hiçbir şekilde halkın inanç ve kültürü değil, devletin dini ve anlayışıdır. Örnekleyecek olursak yine türban tartışmalarına bakabiliriz: türban AKP’nin toplumu kutuplaştırma aracı olarak kullandığı türban karşısında sözde ilericilik takıntılarıyla, aslında yine onun belirlediği muhalefet cephesinde “Türban Gericiliktir” basitliğine düşmek yerine; “devletin siyasi iktidar aracı olan AKP’nin türbanı Amerika’nın türbanıdır, onlar müslümanlığı sadece kendilerine yontar, aç bir çocuk çöpten ekmek toplarken onlar jeepleriyle o çocuğun önünde geçer, NATO üyesi olmanın “gereğini yerine” getirerek din kardeşi olarak gördüğü Irak’ın topraklarını işgal eden devletlere ya üs olur ya da onlarla birlikte o topraklara giderek akan kana ortak olarak yoksulluktan, savaşlarda haksız yere dökülen kandan dem vurarak timsah gözyaşı dökerler” diyerek, hem AKP’nin kendi silahını elinden almak, hem de buradan yarattığı kutuplaşma üzerinden kendi yandaşlığına mecbur ettiği kitleleri ona karşı hale getirmektir. Yapılması gereken bugün kendine en azından söylemsel düzeyde de olsa sadece AKP’nin arkasında yer bulabile bu kesimleri anlayarak, onu sahiplenecek ve dilimizde tüy bitene kadar onların dilinden AKP’nin ve onun devamcısı olduğu devlet gerçekliğini teşhir edeceğiz. Çünkü bu kesimlerle özellikle de yıllardır o barışamadığımız kesimle bir araya geldiğimizde bu devletle etkili daha büyük bir savaşa tutuşacağız, çünkü koyduğumuz dinamit onların en çok güvendiği yerde patlayacaktır. Ondandır ki devlet böyle bir girişime kalkan en ufak girişime bile tahammül edememekte, önce yalan yanlış etiketlemekte, sonrasında da olanca şiddetiyle

saldırmaktadır. Çünkü onlar için bu yapı kıymetlidir ve yapının dayandığı temelleri sarsacak her tavır büyük bir tehdittir. Başbakanın yine söylediği bir söz var “Büyüklerine isyan eden bir nesil mi yetişsin istiyorsunuz?” Başbakan şunu çok iyi biliyor, gençlik gelecektir ve eğer geleceği kazanamazsa kaybedecektir. Bu ve benzeri çıkışları ondandır, çünkü gençliğin isyanından korkuyor ve böyle çıkışlar yaparak gençliği devletin bekası için tehdit oluşturmayacak bir kalıba sokmak istiyor. Bizde çok iyi biliyoruz ki, gençlik demek ona sunulanın kırıntıların ötesinde yeni bir dünya düşü, bu uğurda büyük serüvenleri göze alma bunun için başkaldırmaktır. Bunun için gençlik her dönem yeni fikirlerin anlayışların öncüsü olmuş, sözüyle eylemiyle toplum içinde bunların radikal bir savunucusu olarak toplumsal değişimin dinamosu olmuştur. Söz Dergisi / Ankara


8

SÖZ

Beş Yaş İnsanın En Olgun Çağıdır;

Sonra Çürüme Başlar.*

Çünkü bu yaştan sonra çocuk büyüyünce ne olacaksın sorusuna muhatap olur. İleride büyük adam olacaktır, çok para kazanacaktır. Gerçekten yapmak istediği ilgi alanları “Sana yapma demiyorum hobi olarak yine yap!” denecek alanlardır. Algılayamaz çocuk bunu başta, sonra unutur, sonra çürüme başlar. Çünkü bu yaşlarda beyaz yakalı mavi bir üniforma ile çocuklar M.E.B. tabelalı kışlalara doldurulur. Kışlada “Talim ve Terbiye Kurulu”nca belirlenmiş müfredatla bir eğitim başlar. Her sabah andımız ile varlığı olmadık yerlere armağan ettirilir çocuğun. Resmi ideoloji öğretilir ve “anne bak kral çıplak” diyecek çocuk yok edilmeye çalışılır. Eğitim sistemi, resmi ideolojiyi üretmek, yaymak, bunu iyi öğrenenlerden kadroya ve de günün koşullarında sermayenin ihtiyacına göre eleman yetiştirmek üzere, devlet için çok önemlidir. Bundandır ki üzerinde çok oynanır, sınavlar eklenir çıkartılır; bir sistem getirilir, sonra o gider başka bir sistem gelir.  Bunun en son örneği de Recep Tayyip Erdoğan’ın 28 Şubat’ın intikamı olarak gördüğü 4+4+4 modeli. Bu yeni sistem seçmeli kuran dersleri ve imam hatiplerin ortaokullarının açılmasına sıkıştırılmış bir halde ele alındı genellikle.  Oysaki konu sadece din derslerine sıkıştırılacak bir konu değil. Devletin uzun zamandır yapmaya çalıştığı dinini Müslümanlara bırakmama, devlet dinini yaratma ve diğer inançları yok sayarak tek tipleştirme çabası yanında, AKP iktidarının tabanına yönelik kendini yeniden meşrulaştırma, kazanma çabasından ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda neoliberal politikalarını uygulamaktan başka bir şey değildir. AKP’nin iktidarının gücü sorgulanır halde. Ortadoğu’da pay kapmak için daha önceki fırsatların kaçırıldığının farkında olsa da Suriye

savaşında kontrolü kaybetmek korkan AKP, ABD-Cemaat-TÜSİAD üçgeninde sıkışmış durumda. Cemaat ile olan çatışmasını MİT üzerinden, Oslo görüşmelerinin ortaya çıkarılması ile gördük. Haşim Kılıç’ın yargıyı siyasete teslim etmeyeceğiz çıkışı her ne kadar aradaki kavganın şimdilik durulmuş olsa da yok olmadığını gösteriyor. Böyle bir ortamda AKP iktidarı gücünü tekrar göstermek, tabanına ve kendisini sıkıştıranlara göz kırpmak durumundaydı. Hem sermayeyi, hem cemaati ve tabanını memnun edebileceği bir araç da

meclisten apar topar geçirilen 4+4+4 olarak bilinen yasa oldu. 4+4+4’ten önce ortaya atılan FATİH (fırsatları araştırma teknolojiyi iyileştirme hareketi) ile “dindar bir nesil istiyoruz” açıklamasıyla daha o günden tartışmaların ekseninin kayması sağlandı. Dinini devlete teslim etmişler laiklik elden gidiyor tartışmaları yaparken, fatih projesi kapsamındaki tablet ve akıllı tahtaların pilot ihalesi yapıldı ve sonrasında proje kapsamındaki ihaleler KİK kapsamından çıkarıldı. Bu proje süreci ardından Eğitim komisyonunda kavgalara neden olan

4+4+4 yasa teklifinin maddeleri günde bir madde görüşülerek geçerken, muhalefet partilerinin görüş ve önerileri alınmadan aniden tek günde 20 madde görüşülmeden komisyondan geçirildi. Enver paşa ya da bir Ali Ağaoğlu reklamındaki gibi “yaptım olacak” ve ya “ben yaptım oldu” tavrıyla sözde demokrasi kurumlarının varlığını da reddedercesine 4+4+4 yasası, yani sadece kafa hesabından ibaret saydıkları öğrencilerin kaderi, 25 dakikada kabul edildi, meclis genel kuruluna gönderildi.  Burada ise 91 ret, 295 karşı oy ile tasarı meclisten geçti. Ucuz iş gücü ihtiyacı artıyor… 4+4+4 ile sermayenin ihtiyaçlarını karşılama yöntemi mesleki eğitimde somutlaşıyor. Kesintili eğitimin ikinci dört yılında mesleki yönlendirmenin başlayacağı ve meslek liselerinin ortaokullarında eğitime devam etme “imkânı” olacağı söyleniyor. Abdullah Gül’ün bir açıklamasında dediği gibi “çocuklar maalesef çoğu okullarda vakit kaybediyor.” Buna göre çocuklar okulda üretmek, yaratmak, öğrenmek için değil, iş yerlerinde emeklerinin sömürülmesi için var olmalı. Çıraklık yaşının da yeni düzenleme ile düşürülmesinin amacı bu. Ucuz iş gücüne ihtiyaç, mesleki eğitime yönelim yeni bir konu değil aslında. 1999’da 16. Milli eğitim şurasının gündemi “mesleki ve teknik eğitim” olmuştu ve “ilköğretimin bütün sınıflarında meslek alanını tanıtıcı etkinliklere yer verilmelidir” denmişti. Mesleki eğitime asıl ihtiyacı olan sermaye kesimi ise meslek liselerine yatırımlarda bulunuyordu. KOÇ Grubu 2008’de çıkarttığı reklamlarda eğitimi meslek edinmekten ibaret sayan sistem mantığında “Gençlerimiz iş arıyor, işverenler ise iyi yetişmiş eleman bulmakta zorlanıyor.”  söylemiyle ihtiyacının boyutunu dile getiriyordu. Ekranda kocaman bir yazıyla “Okusam


9

ne işe yarar?” yazarken arkadan bir ses “meslek lisesi memleket meselesi” diyordu. 2010’da ise yine milli eğitim şurasında dörder yıllık kesintilerle, okul öncesinin zorunlu olduğu 13 yıllık eğitim sistemi görüşülmüştü. Yine 2010’da TOBB başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu genel kurul açış konuşmasında eğitim sistemini piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden dizayn etmekten bahsetmiş ve mesleki eğitim sisteminin piyasaya duyarlı hale getirilmesi gerektiğini söylemişti. Ucuz iş gücü üretimi yapacak fabrikalar ise 4+4+4’te ikinci dört yıllık bölüm ile mesleki eğitim verecek ortaokullar ile kurulacak. Bunlara bakınca anlaşılıyor ki sermayenin ne bu ihtiyacı yeni ne de getirilen sistem. Aradaki fark ise tek parti diktatörlüğüymüşçesine toplumsal muhalefeti bile yok sayarak sistemin uygulanmasının emredilmesi. MÜSİAD 28 Şubat sonrası getirilen 8 yıllık zorunlu eğitimin tahribat yaptığını söylerken yine bu ihtiyaçlar açısından bakıyor. TÜSİAD modern, batılı burjuvazinin temsili olarak her ne kadar karşı çıkıyormuş gibi gözükse de yapılan değişiklik onların da işine yarıyor. Acaba bu konu sınavda çıkar mı? İstedikleri kadar 4’ü toplasınlar ya da toplanmış halde 8 yıl hem de zorunlu desinler, kesintili veya kesintisiz olsun; hayatımızdan, beynimizi kirletmek için çalınmış yıllardır bu devletin, bu sistem içindeki eğitimi. Bir kere kim şekillendirirse şekillendirsin eğitimin başında ‘’milli’’nin olması gerekir. Milli eğitim tek milleti, tek dini, tek dili, tek cinsiyeti kabul eder. Tekçi eğitim, her dersine sirayet etmiş bu tekçi devlet anlayışıyla vardır. Devlet anlayışıyla ise bilim ezberlerden ibarettir. Bu

SÖZ ezberler ise sadece acaba bu konu sınavda çıkar mı sorusu için önemlidir. Sol’un da bu yeni sistemi eleştirirken kaba modernist bir bakış açısıyla, devlet merkezli bakması kendi ezberlerindendir. Bazı kesimlerin laik duyarlılıkları iktidarın sınav sorusunda, ezberleri sayesinde kendi cevaplarını vermelerini sağlamıştır. Seçmeli derslerin MEB tarafından hazırlanacak yönetmelikle belirlenecek olmasına karşın seçmeli Kuran dersini yasa metnine koyan AKP iktidarı bir yandan tartışmaların buraya hapsedilmesini sağlayarak muhalefetin konumu belirlemiş; diğer yandan da parti tabanına şirin gözükerek bir taşla iki kuş vurmayı becerebilmiştir. Aynı 28 Şubat sürecinde olduğu gibi sol devletçi ezberleriyle kötünün iyisi diyerek devletin zorlu tekçi eğitimini savunur hale gelme tuzağına düşerek, “eğitim şart” diyen bir kısım orta sınıfın modern duyarlılıkları üzerinden az çok bir taban bulsa da toplumun asıl ezilen milyonlarca emekçi kesiminin sorularında yine sınıfta kalmıştır. Bu anlamda sol bir kez daha, sistemin tekçi anlayışı karşısında tarihsel, kültürel ve inançsal değerlerine sarılarak yaşamaya çalışan ve sömürünün en ağır koşullarında modernizmin hiçbir nimetinden yararlanmadığı için ona alabildiğince tepkili milyonlar için böylesi bir saflaşmada kendileri için cevap veren olamamış, dolayısıyla farkında olmadan yine devletin arkasında kalmıştır. Teneffüs ihtiyacı artıyor… Suni bir zil sesine değil kendi organlarımızla aldığımız derin bir teneffüse ihtiyacımız var. Çocukları, bizleri dört duvar arasında eğitmeye/ yontmaya çalışıyorlar. Özgür insan yerine tüm sivriliklerinden arındırılmış piyasaya sürülecek seri üretim mallar istiyorlar. Daha çocukluktan ele geçirdiği insanı her anlamda tek tipe sokan devletin, tekçi anlayışıyla oluşturduğu

eğitimi istemiyoruz. Bu topraklarda yaşayan tüm halkların kendi tarihsel, kültürel zenginliklerini yaşatırken aynı zamanda bilimsel düşünme ve sorgulama yeteneği kazanarak var olanın ötesinde sürekli bir daha iyi ve doğru arayışında daha fazla özgürlük peşinde koşmasını öğreten bir eğitim sistemi istiyoruz. Bunun için her yerde aynı şekilde olmayan, yöresine göre dili ve içeriği değişebilen, anadilde, özgürlükçü düşünme yeteneği ve arzusu kazanmaya odaklı, bilimsel düşünce temelli, öğretmen öğrenci ilişkisinin tek taraflı değil çok taraflı olarak kurulabildiği ve yaşamdan kopuk olmayan özgürlükçü bir eğitim sistemini istiyoruz. Sınıf duvarlarımızı aşıp çıkalım teneffüsümüze. Bizim işimiz yasalar değil, yaşamın ta kendisi. Bir halkın türkülerini yapanlar yasalarını yapanlardan daha değerlidir. Okulda, mahallede, sokakta özgür eğitim alanlarımızı yaratalım. Yarattıklarımızla sistemin tek tipleştiren ve beyinlerimizi kirleten eğitimini işlevsiz bırakalım. Özgürlük sokakta, özgürlük milli eğitim zayiatı insanların isyanında, özgürlük sen neredeysen orada! *Alper Canıgüz- Oğullar ve Rencide Ruhlar


10

SÖZ Faşizm Karşısında Aman Dilenmez

SADECE DİRENİLİR

03.03.2012 Salı günü DTCF de kantinde oturan öğrencilere faşist çete mensubundan bir saldırı gerçekleştirildi. Söz Dergisi okuru Sezer arkadaşımız bu saldırı sonucunda aldığı satır darbeleriyle bacağından yaralanmıştı. O gün yaşananları Sezer’le değerlendirdik; SÖZ DERGİSİ: Sezer o gün ki olayı anlatır mısın? SEZER: Olayın sabahında üniversitemin bir kampüsü olan DTCF’de kantine gittim. Yaklaşık yarım saat oturduktan sonra kendilerini “ülkücü” olarak tanıtan eli satırlı grup kantine girmeye çalıştı. Bu şekilde saldırıya uğrayacağımızı fark ettiğimiz için yaşam alanlarımıza sahip çıkmak adına kendimizi savunduk. Yaşanan çatışma ortamında faşistlerin satırlı saldırılarına maruz kaldım. Bacağım üç yerinden kesildi ve kesikler kemiğe kadar geldi. Ne olduğunu tam olarak göremediğim satır ya da sallama denilen aletlerle kafama isabet aldım, kafamı sıyırdığı için sadece saçlarımın kesilmesiyle ve sağ tarafta oluşan bir şişlikle kurtuldum. Kafama isabet alınan bu darbenin asıl olarak öldürmeye yönelik bir girişim olduğunu düşünüyorum. SÖZ DERGİSİ: Peki bu dönem artan satırlı saldırıları ya da öğrenciler üzerinde yapılan yoğun soruşturma terörü ve verilen cezaları nasıl yorumluyorsun? SEZER: Bunu açıklamak için sadece iç faktörlere değil, dış faktörlere de bakmak gerekiyor. Basında da gördüğünüz üzere Türkiye’nin Suriye’ye bir girişimi var. Suriye’ye girme çabası içinde olan siyasi iktidar ilk başta iç muhalefeti bastırmak yoluna gider ve bunu da çeşitli şekilde devlet aygıtları ile gerçekleştirir. Devlet aygıtlarının yetmediği yerde ise sivil unsurları devreye sokar. Bunu da kendisini ülkücü olarak adlandıran faşistler üzerinden gerçekleştirir. Bu olayları daha önce de yaşadığımız örneklerden biliyoruz. Sol görüşlü öğrencilerin evine taşlı saldırı, yolda yürüyenlere pusu atılması bunun

açık örneklerindendir. Bunun gibi bir saldırı daha, benim de satırlı saldırıya uğradığım 03 nisan Salı gününden önce ki 30 mart Cuma günü DTCF den çıkarken, kendini ülkücü olarak nitelendiren bu grup ellerinde satırlarla Sıhhıye’nin ortasında bize saldırdılar fakat okulla aramızda ki mesafe uzak olmadığından kaynaklı fakülteye geri girdik, can güvenliğimizi sağlamak adına fakültede ki diğer arkadaşlarımızın da katılımıyla hep birlikte okuldan ayrıldık. Bilindiği üzere DTCF Adalet Sarayı’nın tam karşısında bir okuldur ve orada güvenlik gerekçesiyle her zaman devriye polisi bulunur. Fakat o sırada herhangi bir devriye acı yoktu. Suç duyurusunda bulunulduğunda öğrendik ki mobeseler o gün çalışmıyordu. Bu da çok açık bir şekilde gösteriyor ki bu ülkücü grup polisle işbirliği içerisindedir. SÖZ DERGİSİ: Uğradığınız bu saldırı sonucu polisin gelmediğini ve mobeselerin o gün o saatte çalışmadığını belirttiniz. Hepimizin bildiği üzere tüm üniversitelerde özel güvenlik birimi var. Peki o gün özel güvenlik biriminin olaya yönelik tavrı ne şekildeydi? SEZER: Kendilerini “ülkücü” olarak tanımlayan faşist çete mensuplarının satırlarla okula girme girişimi özel güvenlik birimleri tarafından

engellenmemiş hatta desteklenmiştir. Bunun da net bir şekilde fotoğrafları ve kamera kayıtları vardır. Yani özel güvenlik birimlerinin bu konu da net bir şekilde onları desteklediği ve taraflı bir biçimde davrandığı açıktır, aynı zamanda olay tutanağını okuduğumda, her şeyi detaylı bir biçimde verebilen tutanağın benim satırla yaralanmam olayını es geçtiğini gördüm. Bu da fakülte yönetiminin net bir şekilde taraflı olduğunu gözler önüne seriyor. SÖZ DERGİSİ: Bu saldırılar bu son süreçte neden bu kadar yoğunlaştı. Sence bu saldırıların yoğunlaşmasında iç ve dış politikaların etkisi nedir? SEZER: Dış politikaya yönelik söyleyecek olursam; Suriye’ye girme çabası var bunun iç hesaplaşmalarını kendileri daha net yapmıştır. Ana akım medya “ Esad yönetimi her ne kadar silahı bırakacağız dese de bunlara inanmayın, bunlar yalan söylüyorlar” şeklinde söylemlerde bulunuyor. Herkesten çok Türkiye savaşa girmek için çaba sarf ediyor. Başbakan’ın Çin’e Suudi Arabistan’a gitmesi boşuna değil, buralara müttefik aramaya gidiyor. Aynı zamanda Kürt mücadelesini de tasfiye etmek istiyor. İçte ve dışta savaş hazırlıkları sürüyor, Kürt coğrafyasına yönelik ciddi saldırılar artarak devam ediyor. “Şehir yapılanması” diye lanse ettikleri KCK üzerinden Kürt


11 siyasetçilere yönelik ciddi tutuklama terörü uygulanarak Kürtlere siyasi soykırım uygulanıyor. Bu şekilde dışarıda çıkacak bir savaş ihtimaline karşı içeride her türlü muhalefeti bastırma çabası içindeler. Bu saldırıların üniversiteye yansıması Hocalı Katliamındaki ırkçı söylemlerle beraber daha da yoğunlaşmıştır. Bildiğiniz üzere Hacettepe’nin Beytepe kampüsünde, Ankara Üniversitesi Cebeci kampüsünde öğrencilerin ırkçı söylemlere karşı durmasından kaynaklı faşist saldırılar olmuştur. SÖZ DERGİSİ: Sence bu saldırılar öğrenci muhalefeti üzerine mi yoksa toplumda ki diğer muhalefet odaklarına da bu saldırılar yapılıyor mu? SEZER: Son dönemde yapılan 4+4+4 KESK eyleminde yapılan saldırılar, Ankara’da 2 gün “sıkı yönetim” ilan edilmesi, diğer şehirlerden gelecek olanların engellenmesi ve direnenlerin gözaltına alınması, tüm bunlar bir yana bir de Ankara Dikmen Vadisi’nde kentsel dönüşüm adı altında yoksul halkın evleri yıkılmaya çalışılmış ve mahalle halkının direnişiyle karşılaşılmıştır. Bu yaşananlar gösteriyor ki bu saldırılar tüm muhalefet odaklarına yapılıyor. SÖZ DERGİSİ: Gelecek süreçte üniversiteler nas��l olacak sence? SEZER: Baskıların daha da artacağını düşünüyorum. HDK milletvekili Levent Tüzel’in verdiği soru önergesine cevaben yapılan açıklama da bunu kanıtlamaktadır. Yapılan açıklamada 2010 ve 2011 yılların da toplam 7043 öğrenciye soruşturma açıldığı ve bu soruşturmalar sonucunda 2 yılda 1477 öğrenciye uyarı, 897 öğrenciye kınama, 4602 öğrenciye okuldan uzaklaştırma. 55 öğrenciye ise okuldan atılma cezası verildiği resmen kabul edilmiştir. Ceza evlerinde 600’ün üzerinde tutuklu öğrenci var. Bu da baskının ne denli büyük olduğunun ve dışarıda yapılan hamlelerle ilgili başta üniversite gençliği olmak üzere içeride ki muhalefete yönelik baskının önümüzdeki süreçte aratarak devam edeceğinin göstergesidir. SÖZ DERGİSİ: Peki sence bu artan saldırılara yönelik neler yapılmalı? SEZER: Öncelikle belirtmem gerekir

SÖZ ki bu saldırılar tek bir kişi ya da kuruma yapılmıyor. Bundan ötürü tüm kişi ya da kurumların bu saldırıları kendilerine yapılmış gibi görüp, ortak bir muhalefet hattından cevap vermesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu gün yapılmış herhangi bir saldırıya anında cevap verilmediği sürece bu saldırılar genişleyerek herkese yayılacaktır. Bu sebeple ilk anda verilecek ortak tepki önemlidir. İkinci olarak da bu saldırılara yönelik örülecek eylemliliklerin toplumsallaştırılması ve anlatılması gerekmektedir. Bu gün İstanbul’da olan bir saldırı ile ilgili Ankara’nın refleks bir tepki vererek bu durumu teşhir ederek kamuoyunda bilinirliğine ivme kazandırması gerekmektedir. Bu şekilde oluşturulacak toplumsal bir baskı hem bizim meşruluğumuzun daha görünür ve anlaşılır olmasını sağlayacak hem de bu saldırılar karşısında oluşturulacak direniş için yeni kanallar açacak diye düşünüyorum. SÖZ DERGİSİ: Son olarak toparlayacak olursan neler söyleyeceksin? Artacak saldırılar bekliyorsun öğrenciler olarak tavrımız ne olmalıdır? SEZER: siyasi iktidarın dışarıdaki savaş hazırlıkları bağlamında içerde adeta bir iç savaş süreci yarattığı ve bu kapsamda saldırıların artarak devam edeceğini düşünüyorum. Bu savaşın insanlığa karşı işlendiğini düşünüyorum. Tüm tutuklamaların da insanlığa karşı yapıldığını düşünüyorum. En başta bir

insan olarak görevimiz bunlara karşı dik bir duruş sergilemektir. Ülkedeki faşizan yapıyı güncelleyerek daha da kurumsallaştırmayı amaçlayan bu saldırılar karşısında aman dilemek ve ya geri çekilmek değil tam tersine her geçen gün daha da genişleteceğimiz bir direniş hattı örmemiz gerekiyor. Bu kapsamda örneğin savaşa karşı kampanyalar yapmalıyız, yapılan tüm haksız tutuklamaları insanların gözleri önüne sermeliyiz, yapılan tüm saldırıları afişlemeliyiz. İnsanların bu kadar rahat bir şekilde saldırı yapmasını kamuoyu oluşturarak engellemeye çalışmalıyız. Tarih tanıktır ki ne kadar güçlü ve acımasız görünürse görünsün bütün zorbalıkların bir sonu vardır. Resmi ve sivil bütün faşizan unsurlarıyla iktidarın son dönemdeki bu artan saldırıları aslında onun gücünün değil güçsüzlüğünün göstergesidir. Dinozorun ölürken kuyruğunu kontrolsüz bir şekilde sallayarak etrafı yıkması gibi bugünkü iktidar da ölüm sancılarıyla gözü dönmüş şekildeki saldırıyor. Yani bu saldırılar aslında onun ölüm sancılarıdır. Direnişi ne kadar büyütürsek bu süreç de o kadar hızlanacak ve topraklarımızda özgürlük, barış ve kardeşliğin baki olduğu o güzel günler o kadar yakınlaşacaktır. Hiç bir yılgınlığa gerek yok, bu tufan er ya da geç sona erecek ve biz kazanacağız. SÖZ DERGİSİ: Aynı düşünceleri paylaştığımızı belirtiyor ve en kısa sürede iyileşerek aramıza dönmeni temenni ediyoruz…


12

SÖZ

Üniversitelerde Faşizme

GEÇİT YOK

Ülkemiz demokrasisi o kadar fazla “ileri” gitmiş ki, üniversitelerde Kürtçe bir pankarta bile tahammül edememektedir. Bunun son örneği geçtiğimiz günlerde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde yaşandı. İstanbul üniversitesi Edebiyat Fakültesinde 9 Nisan günü sabah saatlerinde Türkçe ve Kürtçe “İşçi ölümleri kader değil cinayettir, kapitalizm öldürür” yazılı pankart asıp işçi ölümlerine dikkat çekmek isteyen üniversite öğrencilerinin astığı Kürtçe pankart önce özel güvenlik birimleri tarafından fark edilmeden indirildi. Pankartı özel güvenlikçilerin elinden alan öğrenciler pankartı yeniden astılar. Bu sefer okula çevik kuvvet girdi ve özel güvenlikçilerle beraber öğrencilere saldırıp Kürtçe pankartı tekrar indirdi. Özel güvenlikçilerin sopalarla öğrencilere saldırdığı görüldü ve bu saldırılarda 3 arkadaşımız yaralandı. Ertesi gün kararlılıkla aynı pankartlar asıldı ve yeniden çevik kuvvet içeri girdi, sayılarının çokluğuna bakılırsa pankartı indirip bizleri de gözaltına almak için gelmişlerdi. Geri çekilebileceğimiz bir çıkış dışında bütün çevremizi tutmuşlardı ve boş olan çıkışı da tutmak istediler ama “Geçit Yok” dedik ve izin vermedik. Adım adım üzerlerine gidip planlarını boşa çıkardık. Çevik kuvvetin zoruna gitmiş olmalı ki

onların arkalarından gitmememizi “rica ettiler.” Bizde onların “ricalarını” geri çevirip çıkışa kadar “eşlik” ettik. Her geçen gün üniversitelere saldırılar artmakta, soruşturmalarla, polisle öğrenciler baskı altına alınıp toplum için, insanlar için değil de sermaye için üretim yapmaya yönelik bir anlayış yerleştirilmek istenmektedir. Senelerce öğrenci hareketi toplumdan yalıtıldı ve her geçen gün daha da marjinal bir görünüm üzerinden kendi içine hapsedilmeye çalışıldı. (Hatta yeni yapılan üniversiteler şehirlerin dışına, dağların tepelerine yapılmaktadır). Fakat bunları sadece faşist darbelerle YÖK’le izah etmemiz mümkün değildir. Bunda bizlerinde payı vardır. Bu durumu değiştirmeli yeni mücadele teknikleri üretmeli kendi içimizdeki hapishaneden çıkmalıyız. Üniversiteler sözde bugün yargılanması yapılan 12 Eylül’ün ve onun çocuğunun istediği gibi kışla olamaz olmayacaktır! Unutulmamalı ki 12 Eylül’e de ilk tepkiler öğrenci gençlikten gelmiştir. 90’larda gazeteciler biz konuşamıyoruz bari gençlerle program yapıp

onlara söyletelim diyerekten “Genç Bakış” programını ortaya çıkarmıştır. Kriz dönemleri değişken ve kaotiktir herkese farklı şanslar sunabilir. Eğer sağlam ve dik durabilirsek rüzgarı arkamıza alabilir yükselebilir ve bilimsel, anadilde, demokratik, özerk, özgür bir üniversite mücadelesini yükseltebiliriz. Onlar bizi soruşturmalarla, 600 üniversiteli arkadaşımızın içeride olmasıyla yıldıracaklarını düşünebilirler. Fakat tarih her zaman ki gibi onların yüzüne tükürecektir. Daha geçenlerde Mahir Çayan ve arkadaşlarını andık önümüzdeki günlerde de Denizleri, İboları daha nicelerini anacağız. Bu ülkenin üniversiteleri 40 yıl önce dünyada kızıl üniversiteler diye bilinirdi. Deniz Gezmiş yakalandığında kendisini makamına getirten İçişleri bakanının nereye gidiyordunuz sorusunu “DEVRİM’e” diye yanıtlamıştı. Mahir Çayan Denizleri kurtarmak için gittikleri Kızıldere’den “biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik” diye seslenmiş, bu ses hiç susmamış ve bizim Mahirlerimiz, Denizlerimiz hiç bitmemiş yüreklerimize kazınmışlardır. Bize düşen onların açtığı yolu sel olup taşarak büyütmektir. İstanbul Üniversitesi/SBF


13

SÖZ

ROBOSKÎ KATLİAMI

AKP Faşizminin Gerileme, Özgürlük ve Devrimci Cephenin Atılım Noktasıdır Tarihte dünyanın çeşitli bölgelerinde özgürlük mücadelesi veren halkların mücadelelerinde Roboski Katliamı gibi katliamlar ve olaylar vardır ki bu olaylar işgalcilerin yenilmeye, gerilemeye özgürlükleri için savaşan halklarında kazanmaya başladıkları kırılma anlarıdır. Cezayir halkının Fransa sömürüsüne karşı mücadelesinde ki Rivet Köyü katliamı, ABD emperyalizminin Vietnam da yaptığı onlarca katliamdan biri gibi gözüken Mylaye Köyü Katliamı. Bu iki katliamda ulusal özgürlük mücadelesi veren Cezayir ve Vietnam halkının kazanmaya başladığı dönüm noktaları olmuştur. Çünkü bu katliamlar halkların zihniyetine kazınmışlardır ve bir daha dönüşü olmamıştır. Roboski Katliamı AKP iktiranını elindeki devlet gücüyle Kürt özgürlük mücadelesinin ve Kürt halkının imha etmek için giriştikleri savaşta planlı ve programlı katliamlardan birisidir. Ellerine yüzlerine bulaştırmasalardı bugün Roboski katliamını ve öldürülen 36 sivil insanını Anadolu halkları hiç duymayacaktı. TSK’nin savaş uçakları bir halkı katletmek için havalandığını yaşları 13–20 arası gençleri ve çocukların üstüne 10binlerce dolarlık napalm ve kimyasal bombaların atıldığını bilmeyeceklerdi. Bu katliamı yandaş basında iktidar gerillaya indirilmiş bir darbe yâda özgürlük savaşçısı gerillaları ve PKK’yi karalamak için gerilla kendi halkını öldürtüyor dedirteceklerdi. Kürt basını AKP iktidarının oyununu bozarak dirençle katliamı Türkiye ye ve Dünya ya duyurdu. Kürt basınını bu dirençli gazetecilik mücadelesi olmasaydı ana akım meydanın yani cemaat ve AKP güdümlü medya tekelleri ayyuka çıkmış bu insanlık suçunu basit bir operasyon ve istihbarat hatası gibi gösterecekti. Katliamın sümen altı etmeye çok çabaladılar ve halada çabalıyorlar. Roboski için soruşturma yetkisi verilen özel yetkili savcı soruşturmayı gizili yapma kararı aldı. Burada savaş suçlusu devlet kurumları ve AKP iktidarı iken savcı katliama maruz kalan insanların akrabalarını sınırdan izinsiz ve kaçak geçiş gümrük ve sınır kanununa muhalefetten suçlu bulmuştur.

Oysaki katliamdan 20 saat sonra ilk açıklamayı milli güvenlik bakanı yâda hükümet sözcüsü yerine AKP genel başkan yardımcısı Hüseyin Çelik yapıyor “Kasıt yok” diyor. Bu açıklama ve yapan kişinin bulunduğu konum düşünüldüğünde sonuç net bir şekilde görülmektedir. Bu gün AKP artık kendini devletleşmiş olarak görmektedir. Bu açıklamadan sonra başbakanını yaptığı açıklamada TSK’nın yaptığı açıklama doğrultusunda yani başbakan Ergenekon davası altında eski devletleşmiş kadroları TSK’nın içinden ayıklayıp yerine kendi kadrolarını yerleştirdiği için onları koruyor. Açıklamasın da ne diyor başbakan ‘ büyük karakol baskınlarında da kaçakçı kılığında da yaklaşmıştı teröristler, bu olayda da öyle bir saldırı şüphesi olduğu için bu talihsiz olay yaşandı.’ Oysaki katledilen 36 Kürt sivil vatandaş kaçakçılık / gümrüksüz sınır ticareti adına her ne derseniz. Bölgede çok yaygın olan geçim kaynağıdır ve bölge de ki askeri bililiklerin bilgisi dâhilinde yapılıyor. Kaçağa çıkan köylüler önceden karakolda ki komutana kaç kişi çıkacaklarını, hangi güzergâhını kullanacaklarını söylüyorlar. Kaldı ki Roboski köyü korucu köyüdür ölenler arasında korucu çocukları vardır. Yani devlet kendi korucusu da olsa Kürt olması öldürülmesi için yeterlidir. Burada şunu görmemiz gerekiyor devletin Türkü, Kürdü olmaz devletin kendi korucu Kürd’üne bu katliamda neyi layık gördüğü nettir. Ölümü! Roboski Katliamında şunu da net bir şekilde görmüş olduk. Devletleşmiş AKP Kürt sorununu nasıl çözmek istediği bellidir savaşla katliamla dili kültürü yok ederek hiçe sayarak çözmek istiyorlar. Kürt halkı özelliklede AKP ye yakın duran kesimi AKP’nin çözüm ve barışı sağlayıcılarından olduğunu görmüştür ve bu kesim tutunacakları dalın Kürt özgürlük mücadelesi olduğunun da bilincine varmıştır. Başbakan Suriye’de ki olaylardan dolayı Esad yönetimine ‘Halkını silahla silah ile zorbalıkla kanla baskı altından tutan bir iktidar meşruluğunu yitirmiştir’ derken Roboski de kendi vatandaşlarını katledebiliyor ve pişkin pişkin yaşanan katliama talihsiz bir olay denebiliyor

ne büyük çelişkidir bu. Başbakanın ve AKP’nin bu çelişkisini derinine inelim. Son yıllardır T.C yargısı Ergenekon, KCK, Devrimci Karargâh Davaları ile bir hayli yoğun durumda. Ergenekon devlet içerisinde ki iktidar kavgasında AKP ye yenilenlerin toplatıldığı ve direnenlerin ise ayağını kaydırmak ve seslerini kesmek için AKP’nin devlet içerisin de güç kazanma aracıdır. Son haliyle AKP istediğini almış durumda gözüküyor bu araçta. KCK tutuklamaları Kürt özgürlük mücadelesinin legal siyasi tabandaki ilerlemesini durdurmak için devreye konulmuş siyasi soykırımdır. Bu gün AKP polise listeyi veriyor polis gözaltına alıyor özel yetkili savcılar soruşturmayı yürütüyor sanıklar özel yetkili mahkemelerde yargılanıyor ve yargı süreçleri dava kesinleşene kadar tutuklu geçiriyorlar bugün bir poşu örgüt üyeliği delili sayılıyor. Bunu haber yapan gazeteciler tutuklanıyor Kürt basınına tutuklanma büro aramaları, belgelere ve araçlara el koymalarla susturmaya çalışıyorlar. Seçilmiş Millet Vekilleri tutuklu, belediye başkanları parti yöneticileri, il ilçe ve başkan ve yardımcıları ya gözaltında ya tutuklu. Kürt çocukları yeter ki bir gösteri de yakalansın yaşlarından fazla hapis istemleriyle tutuklu yargılanıyorlar. Bunlardan sonra AKP çıkıp barış istiyoruz diyor. Barışın şartlarını konuşacakları kişileri ise tutuklatıyor barış yapacağı halkı katlediyor. D.K davası ise Türkiye Devrimcilerine, Sosyalistlerine yönelik baskı ve sindirme hareketidir. Üniversiteli öğrenciler parasız eğitim dese bu dava da yargılanmaları için yeterli. Bu gün iktidar biz devrimcilerin güçlenmesini istemiyor çünkü güçlenip ve Kürt hareketiyle cephe oluşturup kendilerini alaşağı edeceğimizi biliyorlar. Türkiye ve bölge devrimi için çabalayan Türkiye sosyalist ve devrimcileri Kürt özgürlük hareketiyle bir cephe kurmanın Türkiye ve bölge devriminde çok önemli adımlardan biri olduğunu görmelidir. Darbe koşullarında yaşıyoruz son süreçte bizleri sindirmek istiyorlar. Artık ayağa kalkmanın ve tarihin bize verdiği sorumluluğu yerine getirmenin vaktidir. Çukurova Üniversitesi / doan


14

SÖZ

Biz Bitti Demeden Hiçbir Dava Bitmez Resmi tarih anlayışının tarih tanımlaması, tarihin milletler arası mücadeleden ibaret olduğu üzeredir. Yaşamları boyunca hep yok sayılmış, ötekileştirilmiş, bastırılmış ulusların, mezheplerin ve sınıfların tarih tanımlaması ise ilkinin aksine tarihin egemen olanla yani muktedir ile mazlum -zulüm gören- arasında ki sonu olmayan savaştan oluştuğudur. Bir insanın başka bir insana hükmetmesiyle başlayan, yani bundan on binlerce yıl önceki süreç vahşiliğinden hiçbir şey kaybetmeden günümüze kadar gelmiş ve bugün artık zirve noktasına ulaşmıştır. Öyle ki egemenler artık yaptırdıkları katliamları pervasızca savunacak ve halkla dalga geçecek pozisyona gelmişlerdir. Çok uzağa gitmeden daha geçtiğimiz haftalarda yaşanan bunun en bariz örneklerinden sayalım; Roboski katliamı, Hrant Dink Davası ve zaman aşımı gibi insanlık dışı bir nedenle düşürülen Sivas Davası... Egemen devlet aygıtının topraklarımızda kan kusturduğu Kürtleri, Ermenileri ve Alevileri ilgilendiren üç olayı sıraladık yukarıda. Üçü de apaçık katliam ve üçü de belirsizliğin derin çukuruna atılmış durumdadır. Aslında girişte belirttiğimiz gibi egemenlerin mazlumlar üzerindeki bu acımasız ve fütursuz saldırısı süreklilik arz eder ve günceldir. Hele ki bizim topraklarımızda hiç olmadığı kadar günceldir. Her karışını halklarımızın bin bir türlü cefayla, emekle yarattığı; sabırla yoğurduğu zengin bir uygarlık olan Anadolu toprakları ne yazık ki bugün geçmişte yüzyıllarca kol kola omuz omuza yaşamış halkların bir birini kırmasına sahne olmakta. Dün Baba İshak’ı öldürenler, Pir Sultan Abdal’ı katledenler, binlerce Alevi’nin cansız bedenlerini kuyulara dolduranlar bugün yine Alevi öldürmenin sevap olduğunu ağızlarından salyalar akarak haykırmakta ve kendi yazdıkları yasalara da onaylatmaktalar. Aynısını Ermenilere Hrant Dink olayı üzerinden; aynısını Kürtler’e Roboski katliamı üzerinden yapmaktalar. Devletin, tarihsel süreklilik arz eden zulmü altında, farklı dönemlerde sistematik şekilde ezilmiş Alevi halkının, bilinçaltında derin bir iz bırakmış olan Sivas Katliamı’nın gelişim süreci de en az davasının zamanaşımına uğraması kadar trajiktir.

Seninde dağların var Sivas, senin de dağların Dağların da şahanların… Katliam Nasıl Gerçekleşti Pir Sultan Abdal’ın memleketi olan Sivas’ta her sene onun adına anma etkinlikleri düzenlenir ve 1-4 Temmuz arasında yapılacak etkinlikler için Pir Sultan Abdal Kültür Derneği anma için tüm kamuoyuna bir çağrıda bulunur. Etkinlikler kitlesel ve coşkulu biçimde gerçekleştirilmeye başlanır bu arada saldırılardan iki gün önce yani 30.06.1993 günü “Müslüman Kamuoyuna” adlı bir bildiri evlere dağıtılır. Daha sonra 1 Temmuz akşamı “Halkımıza Çağrı” adlı başka bir bildiri dağıtılır. Bildirilerde özet olarak Salman Rüşdi adlı yazarın Şeytan Ayetleri adlı kitapta Müslümanlığa ve Hz. Muhammed’e küfür ettiği ve Aziz Nesin’in de Aydınlık dergisindeki bir yazısında bu kitaba destek verdiğini ve bundan kaynaklı öldürülmesinin farz olduğu söylenmektedir. Daha sonra oylalar sırasıyla şöyle gelişmiştir; Kültür Merkezinde yapılan panele Cuma namazından çıkan kitle saldırır ama paneldeki kitlenin cevap vermesiyle saldırganlar püskürtülür. Devamında saldırganlar şenliği düzenleyenlerin kaldığı Madımak oteline yönelirler, sayıları 10.000 kadardır toplam 71 polis ve askerin gözetiminde saldırganlar arabaları yakarak alevlerin otele ulaşmasını sağlarlar. Bu arada başbakan yardımcıları ve iç işleri bakanına ulaşılmasına rağmen katliam devam eder ve aralarında 2 otel görevlisinin de bulunduğu 33 Alevi önderi yakılarak katledilirler. Neden Aleviler Olayların gelişim seyri üzerine daha çok şey söyleyebiliriz ancak yazımızın odak noktası katliamın arka planı olduğu için burayı yüzeysel geçeceğiz. Sivas katliamı aslında çok açık bir tertip ve büyük bir projenin ürünüdür. Siyasallaşmaya başlayan alevi taleplerinin o dönem canlı olan toplumsal muhalefetle ve Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle temas kurmasını engellemek ve Alevi halkını Şeriat tehdidiyle devletin “laik” kanadının yedeğine çekmektir bu projenin esas hedefi. Dersim’le başlayıp Maraş, Çorum ve sonunda Sivas katliamıyla doruk noktasına ulaşan Alevi muhalefetini etkisizleştirme hareketi maalesef ki bir yanıyla başarılı olmuştur. Yazının başında vurgulamaya çalıştığımız gibi devletin Alevi halkına bakışı ve nefret

söylemi modern zamanların ötesinde egemenlerin bilinçaltında tarihsellik ve süreklilik arz etmektedir devlet her dönem Alevileri katletmiş ama Aleviler de her dönem bu baskılara karşı koymuştur. Bu yanıyla ilerici ve devrimci yanı diri bir toplumdur. Böylesi potansiyel, devrimci nitelik taşıyan ve kitlesel bir toplumun yaratacağı muhalefetten ciddi biçimde korkulmaktadır. Meseleyi buradan tarif ettiğimizde Sivas Davası’nın zamanaşımına uğratılması aslında hiç de tesadüfî değildir. Keza katliam esnasında başbakan olan Tansu Çiller’in katliam sonrası sözleriyle ve R.Tayyip Erdoğan’ın davanın düşmesi sonucu söylediği sözler büyük benzerlik taşımaktadır. Tansu Çiller; “çok şükür otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir…” R.Tayyip Erdoğan; “milletimiz için en hayırlısı olmuştur zaten onlar da öyle söylüyorlar…” Kısacası devletin bu tarzı yeni değildir ve son da olmayacaktır. Zalimin Zulmü Varsa Ezilenlerin De Mücadelesi Var Direniş ve mücadele dün olduğu gibi bugün de devam eder. Aynı Osmanlının kadıları gibi hâkimler mülkün temeli olan saraylarında her ne hüküm verirse versin ezilenlerin davasına hüküm geçmez. Bu dava kanla yazılmıştır bu yüzden biz bitti demeden bitmez. Tarih işte bu kadar somuttur bu topraklarda; elle tutulur, gözle görülürdür ya da yürekte hissedilen bir ağıtla tazelenebilirdir. Katil anlayış her ne kadar tarihsel kültürel değerlerimizi yok ederek tüketeceğini, dilimizi yasaklayarak unutturacağını, inancımızı sapkın sayabileceğini zannetse de; hiçbiri unutulmamış her türlü zorbalığa inat çağlar boyu türkü olup söylenerek, halkımızın şanlı öfkesinin dili olup delmiştir katillerin kulaklarını. Destan olup anlatılmış yiğitlerimizin öyküleri kulaktan kulağa... Yüzyıllar geçse de aradan, devletin keskin kılıcına baş eğmemiş, fermanını paçavra saymış Bedreddinler’in, Pir Sultanlar’ın, Kawalar’ın, Denizler’in, Mahirler’in, İbolar’ın isimleri yeni kuşaklarda devam etmiş… Son Sözümüzü Direnen ve Anadolu Halkları Söyleyecek...

Savaşan


15

SÖZ

Bedreddin Hiç El Pençe Divan Durmadı Ki Sıradan bir evrenin, sıradan olmayan gezegeninde sıradan olmayan bir canlı türüyüz. Milyonlarca yıllık bir tarihimiz var ve insanlık tarihi pusula gibidir. Tarih boyunca insan birçok evre yaşamıştır. Yaşadığı en uzun evre bu gün baktığımızda altın çağ diyoruz. Savaşsız, sınırsız, mülkiyetsiz, paylaşımla gecen bir milyon yıldan daha uzun süren bir dönemden bahsediyoruz. İnsanın isyansız tek dönemi tereddütsüz. İsyan yok çünkü egemen yok. Evet, insanlık tarihinin kilidi burada diyebiliriz. İnsanlığın bu dönemlerini egemenlere karşı isyanlar belirlemiştir. Yani insanlık tarih boyunca egemenlerine karşı altın çağ mücadelesi vermiştir. Bu bütün tarih boyunca karşımıza açıkça çıkmıştır. Yani tarihi, insanlığı bir erk olarak yönetmeyi isteyen ve çıkarları doğrultusunda üstünlük sağlamaya çalışanlara karşı yapılan direnişler oluşturmuştur. Evet, tarih ezilenlerin savaşımıdır. Dönemleri değiştiren isyanlardır, toplumsal muhalefetlerdir ve ezilenin ezene karşı yürüttüğü amansız mücadeledir. İnsanlık binlerce yıl özel mülkiyetsiz yaşamayı başardı. Yalnızca ihtiyaçlarını karşılayabilmek için birlikte çalıştı birlikte tüketti. İnsanlığın sahibi yoktu, tek sahip vardı “emek”. Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte insanlık, karanlık bir sürece girmiş oldu. İhtiyaç için değil güç için üretim başladı. Fazla üreten güce sahip olmaya başladı. İnsanlık yoksullaşmaya muhtaçlaşmaya doğru ilerledi. İnsanlık tarihinin cellâtları, efendiler doğmuştu artık ve bunlar hızla devletleştiler. Kendi aralarında savaşmaya, toprakları talan etmeye ve kan dökmeye başladılar. İnsanlık, eski güzel günlerine olan özlemle spartaküsle karşılık verdi tarihin cellâtlarına. Spartaküs isyanı kölelik düzenine karşı verilmiş en büyük mücadeledir ve insanlığın efendilerine karşı özgürlük çığlığı oldu. İnsanlık bu isyanla efendileri kabul etmediğini ve özgürlük istemini dile getirmiştir. Egemenler sömürüyü katmerleyip geliştirdikçe karşılarında hep altınçağ özlemi buldu. Egemenler yönetip ezmek istedikçe, insanlık hep ortak mülkiyet istemiyle egemenlere karşı mücadele verdi ve böylece insanlık tarihinde iki soy oluşmuş oldu. Bundan sonra tarihi iki bu soyun mücadelesi belirledi. Ezen ve

ezilenin kıran kırana mücadelesi. Tarih, bu mücadelenin örnekleriyle doludur. İnsanın egemenliği kabul etmediği, özgürlüğü hep arzuladığı tarihte açıkça görülür. Bulunduğumuz Ortadoğu coğrafyası insanlığın gelişip büyüdüğü en önemli coğrafyalardan biridir. Bu topraklarda gelişen en önemli isyanlardan biri İslamiyet’in kendisidir. Mekke ve Medine’de sınıf eşitsizliklerinin, köleci ilişkilerin asıl orya çıktığı yerde, kölelerin, yoksulların, kenara itilmişlerin, Muhammed’in çevresinde toplanmasıyla yeni bir din, yeni bir ahlak, yeni bir toplumsal ayaklanış başlar. İslamiyet’te diğer büyük dinler gibi bu coğrafyada bir eşitlik arayışıdır. Tarihimizi kurcalamaya, ezilenlerin yoldaşı olduğumuzu haykırmaya devam ettikçe başka miraslarla karşılaşıyoruz. “Şahrud” özgürlüğün çağıltısı. “Alamut Kalesi” Selçuk beylerinin zapt edemediği direniş merkezi, yeryüzü cenneti. Dağların Şeyh i Hasan Sabbah yolumuza ışık tutuyor. Yeryüzünde bir cennet oluşturan ütopyasıyla, özel mülkiyete, zulme karşı Selçuklulara öyle bir direniş başlattı ki, Alamut kalesinin namı günümüze kadar ulaştı. Kalbimiz hala zulme boyun eğmeyen yoksul bir köylü çocuğunun Hasan Sabbah’ın müridi, Nizamülmülk’ün suikastçisi Fedai Tahir’le birlikte atıyor. Tarihimize göz atmaya devam ettikçe zulmedenlere hiç teslim olunmadığını

görmekte zorlanmıyoruz. Baba İlyas’ın müridi Baba İshak ve Babailer… Öyle bir isyan ki bu kendisiyle birlikte Selçuklu Devletini de çökertiyor. Asya’da yaşayan Türkmen boylarını İslamlaştıran ve onları Anadolu’yu fethetmek için savaş gücü olarak kullanan Selçuklu Devleti o zamana kadar göçebe yaşayan boyları Anadolu’nun uç yerlerine yerleşik tarım hayatına geçirip feodal hiyerarşiye tabi tutarak Türkmen boylarının yaşamsal yapısını bozdu. İslam dini ile Şaman dinini halkçı doğacı, Arap Fars kültürünün katı kurallarından sıyrılmış esnek ve materyalizme yakın bir yorumla (Anadolu Aleviliği) yeniden yaratan Türkmen boyları, vergilere, tımar dağıtımına, haraçlara, Selçuklu feodalleşmesine karşı, halkçı ve ortaklaşmacı bir temelde egemenler açısından korkunç bir ayaklanma başlattılar. Kadın erkek, yaşlı çocuk Babailer adeta tarihin hesabını sormaya yürüdüler. Ezilenin hakkını almaya, altın çağı yeniden kurmaya yürüdüler. Onurlarıyla yenildiler ama Selçuklular’ı tarihten sildiler. Sömürü düzeni kendisini Osmanlı Devletiyle yeniden var etti. Osmanlı var olduğu süre boyunca diğer devletlerle uğraştığından daha çok kendi halkıyla uğraştı. Osmanlı zulmün kalesidir ve bu coğrafya zulüm kalelerine saldıran savaşçılarla doludur. “Yârin yanağından gayrı her şeyde ve her yerde ortak” bu slogan bize tarihin derinliğinden ulaşıyor. Şeyh Bedreddin bu slogan ile İlkel bir komünizmi tarifliyor. Ankara savaşının ardından derin bir kriz süreci geçiren halk hem Osmanlının hem Moğolların esareti altında ezilirken, Şeyh Bedrettinin tarihini kucaklayıp yeniden diriltmesiyle adeta Hasan Sabbah’a Baba İshak’a bir selam gibi devasa bir başkaldırıya kalktı. “Yârin yanağından gayri her şeyde, her yerde ortak” diyebilmek için “on binler verdi sekiz binini”. Bitti sandılar, Yüzyıl Savaşçıları Celaliler, Pir Sultanlar, Lale Devri’ni parçalayan Patrona Haliller. ‘Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir’ diyen Dadaloğullar’ı, Şeyh Saidler, Seyid Rızalar, Çerkez Ethemler, Mustafa Suphiler 68’liler şeyhlerini hiç unutmadılar, hep Bedrettin’in izinde oldular.


16

SÖZ Elbette isyanlar dünyanın doğusunda değil her yerinde vardı. Tüm isyanlar birbirine destek vererek büyüyordu. Thomos Münzer Almanya’daydı. Feodaliteye, Feodal baskıya, kilisenin karanlığına karşı, yoksul köylülerle birlikte savaşırken feodalite bu topraklarda çöküyordu. İnsanlık Fransız İhtilali’yle başka bir döneme girdi. İnsanlık isyanla, düşmana vura vura bir dönemi kapatıp diğerini açıyordu. Artık karanlık bir dönem kapanıyordu. Baskıcı kiliseler, feodal beyler, saraylar, şatolar âdeta çöküyordu. Bu dönemle birlikte başta görece özgürlükçü olan burjuva sınıfı öne çıkmaya başladı ve sömürü düzenine boyut kattı. Sanayileşme, üretim araçlarının makineleşmesi, kar, artıdeğer sömürüyü bir üst boyuta taşıdı ve insanlığın son katili Kapitalizm ortaya çıktı. Eli kanlı Kapitalizm kendisiyle beraber karşıtlarını da yarattı. Bu bir tarihsel durum fakat bu seferki karşıtlık çok daha birikimli, mirası sahiplenen, felsefeyi, ekonomi-politiği, kavrayabilen ve bilimden yana olan karşıtlıktı. Bu karşıtlığın adı ‘Bilimsel Sosyalizm’ idi. Kapitalizmin kendisini geliştirip, altında yaşayanların kanını emmeye başladıkça tarihsel düşmanlar tekrar zuhretmeye başladı ve tarihsel miraslarından öğrendiklerini çağlarına göre yorumlamalarıyla başarılar kazandılar. Sovyet Devrimi ile başlayan süreç Avrupa’nın birçok ülkesine, Latin Amerika’ya, Çin’e, ve en son Küba’ya kadar devam etti. İşte bilimsel tarih kendini gösteriyor, ezilenin ezene karşı mücadelesi, kendini büyüterek yeniden var ediyor ve tarihsel başarı kazanmaya başladı. Kapitalizmin vahşi emek sömürüsüne karşı, artı-değersiz, karsız, özel mülkiyetsiz ülkeler yaratılıyordu. İnsanlık tarih yazıyor ve altın çağa yaklaşıyordu. İnsanlık bu dönemde tarihin en güzel düşünü kuruyordu. Sosyalizm! Dünyanın üçte biri sosyalistleşmişti. İnsanlık sömürüden kurtulmuş, kapitalizme karşı tertemiz bir dünya görüşüyle ayakta duruyordu ve tarihsel düşmanlarına karşı Kızıl Bayraklarıyla dimdik cevap veriyordu. Günümüze doğru geldiğimizde kapitalizmin iktisadi sömürünün çok ötesine geçtiğini, artık sömürünün yalnız ekonomik boyutta olmadığını görebiliyoruz. Sömürü artık bir yanıyla ulusaldır, çevreseldir, cinseldir ve tabi

ki ekonomiktir. İnsanlık elbette bu duruma tepkisiz değil. İnsanlık tarihinin bütününde görüldüğü gibi bu sömürüye karşı rolünü oynuyor… İnsanlık bugünde isyanlarını büyütüyor ve egemenlere karşı tarihsel kavgasını veriyor. Dünya coğrafyasının tamamı ezilenlerin isyanlarıyla sallanıyor, insanlık saldırıyor, sömürü düzeni direniyor. İnsanlık bugün Tunus’tan Mısır’a, Kürdistan dağlarından, Latin Amerika sokaklarına, Avrupa meydanlarından, Meksika Dağlarına selam yolluyor. Ortadoğu’nun, Latin Amerika’nın, Avrupa’nın ayakta olduğu bu dönemde, ülkemiz koşullarına bakarak üzerimize büyük görevler düştüğünü görüyor, sırtımızdaki yükü hissediyoruz. Ülkemizde son süreçte gördüğümüz baskılar anormal bir dereceye ulaşmış durumdadır. Kendi hukuklarını dahi tanımaz durumda olan ve giderek pervasızlaşan bir iktidar dönemi yaşıyoruz. Türkiye işkencesiz 12 Eylül’ü yaşamaktadır. Sürekli cezaevi inşaatlarının yapıldığı, var olan cezaevlerinin dolup taştığı bir süreci yaşıyoruz. Bugüne sadece kendi durduğumuz yerden, üniversitelerden bakarsak bile durumun vahametini algılayabiliriz. 600 öğrencinin tutukluluğu, yüzlerce öğrencinin uzaklaştırma kararları döneme ilişkin bir fikriyat yaratmaya yetiyor. Dönem, yoksulluğun fazlalaştığı, doğa sömürüsünün doruğa ulaştığı, etnik sömürünün yeni liberal politikalarla yeni bir boyut kazandığı, kadın cinayetlerinin en fazla olduğu ve bunlara karşı en ufak bir muhalefet edenin mutlaka devletle tanıştığı bir dönem. Bu bir bezirgânlık dönemidir. Ancak bu bezirgânlık dönemi sonsuza dek sürmeyecektir. Bu dönem bitecektir. Fakat nasıl bitecektir? Dışarıdan bir müdahale olmaksızın hiçbir dönem sonlanamaz. Tarihsel düşmanlarımız bir can çekişme sürecinde. Şu an ki pervasız faşizmi, ölen bir dinozorun kuyruğuyla her yanı talan etmesine benzetebiliriz. Artık bu dinozorun ölümü gerçekleşmelidir, bu tüm coğrafya halkları için, tüm yoksullar için gereklidir. Faşizmin sonlanması için dışsal bir müdahaleye ihtiyaç vardır ve tarihin böylesine sıkıştığı bir dönemde gençliğin rolü hep önemli bir yer tutmuştur. Tarihinde bize gösterdiği gibi böyle baskı süreçlerini hep gençliğin

müdahalesi sonlandırmıştır. Artık halklarımızın cellatlarına karşı tarihsel bir ayaklanış boyun borcumuzdur. Ya bizde insanlık tarihinin bize öğrettiği gibi tarihsel düşmanlarımıza karşı isyan edeceğiz ve tarihin bu önemli sürecinde başrol olacağız ya da baskıyı kabullenip tarihi reddecek ve silik figüranlar olarak kalacağız! Coğrafyamızın önemi bizi heyecanlandırıyor, dünya yeniden şekillenirken, yani paylaşımlara gidilirken, emperyalizm gerilerken Ortadoğu’nun en önemli yerinden dünyanın merkezinden, Anadolu’dan, Avrupa’dan, Latin Amerika’dan, Mısır’dan, Tunus’tan, Kürdistan’dan mücadeleye ses verebilir, ortak olabilirsek; egemenlerin kirli hesaplarını bozabilir, tarihi yeniden şekillendirebiliriz. Bizde coğrafyamızdan, isyanın başkentinden tarihimize bir selam yollamalıyız. Bedreddin’in altın çağ mücadelesinin hedefe ulaşması bizim cüretimizle ilgilidir. Ve biliyoruz ki Altın çağ mücadelesinin yükü boynumuzdadır. Tarih boyunca zulüm karşılıksız kalmamıştır. Bu dönemde de böyle olacaktır. Cezaevlerine attıklarınız Deniz’leşecek, öldürüp asit kuyularına attıklarınız Mahir’leşecek, İbrahim’leşecek korkulu rüyanız olacaktır. Bu coğrafyada bizim isyanımız hiç bitmedi, Faşizme karşı umut hep dimdik ayakta durdu. Bedrettin’le, Baba İshak’la, Seyid Rıza’yla Dersim’de, Çorum’da, Kürdistan’da, Pir sultan’ın Börklüce’nin ruhuyla Karadeniz’de boğuldu, Nurhak’larda, Kızıldere’lerde yeniden doğdu. Alanları zapt etti, fabrikaları fethetti, gün oldu zindanlara sığdırılmak istendi, Gazi’lere ulaştı. Bedreddin’e yapılan ’Kızıl Deli ’ suçlaması değişti, terörist, bölücü, yıkıcı oldu. Bedreddin’in torlakları şimdi grevci, işçi, direnen mahalleli, hakkını arayan ulus, cezaevindeki üniversiteli, savaşan gerilladır. Biz ve onlar. Bizim damarlarımızda Pir Sultan’ların, Mustafa Suphi’lerin, deniz’lerin kanı dolaşır. Onların seceresi ise Kılıç Ali’lerin, Mustafa Kemal’lere, Kuyucu Murat’lara, Yavuz Selim’lere, Hızır Paşa’lara Uzanır. İki soyun kan davasıdır. Bu davada ya biz ve bizim soyumuz kazanacak ya da onlar kazanacak!


17

SÖZ

“Her şey değişti, değişti tümüyle /

Korkunç bir güzellik doğdu”*

Her şey baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Dünya çapındaki siyasal trafiği izlemek bile büyük bir çaba gerektiriyor. İkili, çok yönlü, siyasi, ekonomik, askeri görüşmeler, ittifaklar bütün güçleri içi­ne çekiyor. Dünyada tam olarak hiçbir gücün dışında kalamayacağı büyük bir altüst oluş yaşanıyor. Bütün gelişmeler I. ve II. dünya savaşları öncesini hatırlatıyor. Bu savaşın muhtemel sürecini ayrıntılı kestirmek, dikey ve yatay boyutlarını şim­diden görebilmek güç ancak merkez üssünün bölgemiz Ortadoğu olduğu kesindir. Emperyalizm ideolojik, politik ve askeri olanca kuvvetiyle bu bölgeye saldırıyor. Bu saldırı tüm

bölge halklarının geleceğini imha etmeye yönelik olup, bölgenin tüm dinamiklerini temellerinden sökmeyi hedefliyor. Bölge toplumlarının tarihsel ve kültürel tüm dinamikleri kökünden kurutulup, halkların derin dokuları parçalanarak, kendileri olmaktan çıkarılmak isteniyor. Bölgede halklarının kültür, tarih, inançlar ve yerel değerlerinin hepsini bozup yeniden şekillendirilme adına her türlü yöntem denenmektedir. Bunun için devletlerin yıkılması, iktidarların değişmesi, sınırların yeniden çizilmesi yetmez. Tüm yerel toplumsal dokular yırtılacak, dinler hatta ellerinden gelse dilleri bile değiştirecekler. Tarih boyunca sürdürülen bütün emperyalist yağmalara rağmen bitirilemeyen direnişe kaynaklık eden halkların

ulusal, dini, sınıfsal, kültürel bütün tarihsel kimliği yok edilerek en küçük bir direnç noktası kalmasın isteniyor. Ortadoğu’da Durmak Kaybetmektir Emperyalist planların masa başındaki gibi hayata geçmediği de gün gibi ortada. Bunu kendileri de farkına vardığı için taktik değişikliklere gidiyorlar. Dün karşılaştırılmaz askeri üstünlüğü ile bölgeye hızla şekil vererek diğer emperyalist güçleri kendisine tabi kılacağını planlayan ABD, Afganistan ve Irak işgalinde bunu kısa vadede başaramayacağını anlayınca geçici ittifaklarla orta ve uzun vadeye yayılmış planlamalara gitmek zorunda kaldı. Obama’nın “diplomasi yönetimi” olarak tariflenen bu müdahale tarzı da bölge genelinde yaşanan deprem kuşağından kaynaklı uzun süre devam edemedi. Tunus’ta başlayıp Mısır’la devam eden halkların, emperyalizmin işbirlikçisi olan diktatörlerin ekonomik ve sosyal adaletsizlik politikaları ile baskı rejimlerine olan başkaldırısının bölge hatta dünya genelinde yarattığı etki ABD’yi bölge genelinde yeniden daha aktif bir müdahale sürecine geçmeye zorladı. Tunus ve ardından Mısır’da yaşananlar bir kez daha göstermiştir ki ABD veya her hangi başka bir emperyalist güç için bugün durmak kaybetmektir. Kısa vadede hızlı sonuçlar alınmasa da bölgede genelinde istikrarsızlığın yayılması hem kendi planlarını gerçekleştirmek hem de rakiplerinin planlarını engellemek açısından bütün emperyalist güçler için zorunludur. Bu anlamda içinden geçtiğimiz

dönemde hiçbir güç olduğu yerde duramaz. Bugün için duruyorsa yarın duramayacaktır. Durmak isteyene müsaade etmezler. Burada hak, hukuk, adalet gibi kavramlar geçmez. Duranın düşeceği, düşenin diğerleri tarafından paramparça edileceği bir kurtlar sofrasında bulunuyoruz. Bu anlamda ara dönem kapanıyor, ya yürüyecek ya düşeceksin, ya savaşacak ya teslim olacaksın. Bölgede savaş başladı, silahlar ateşlendi. Bundan böyle bu bölgede uzun bir dönem siyaset silahların gölgesinde yürüyecek. Sırada Suriye ardından İran var. Önümüz­deki günlerde Suriye’ye yönelik saldırılar yoğunlaşacaktır. Annan planı vb. hiçbir şey bu gidişatı durduramaz. Dışarıda savaş sürerken içerde sükûnet olamaz. Bu savaşın kanunudur. Dışarıdaki savaş içeriye sıçrayacaktır. Artık içerde de hiçbir güç durduğu yerde duramaz. Son birkaç aydır Türkiye içinde yaşanan iktidar kapışmasının da asıl sebebi budur. Emperyalist güçler, Ortadoğu kapışmasının yeni aşamasına hazırlanırken Türkiye de ister istemez bu sürece adapte edilecektir. Yalnız Türkiye değil, bölgedeki işbirlikçi devletlerin hepsini aynı kader bekliyor. Emperyalist merkezler tüm bölgede at değiştiriyorlar. Bölgeyi yeniden düzenlemede eski ekonomik sömürü yöntemlerinin yetmediği gibi eski işbirlikçi yönetimlerle de yürüyemiyorlar. Bölgedeki devletlerin çoğunda benzeri bir süreç yaşanıyor. Türkiye’deki sürecin ve bugünkü gerilimlerin incelen­mesi,


18

SÖZ tüm bölgenin kendi özgüllüğünde yaşadıkları sorunları anlamaya yeter. Dışarıya Uyum Kapsamında İçerde Yeni Dizayn Dün, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında içerde iktidar değişikliklerine zorlanan Türkiye tarihin bu dönemindeki hızlı akışa uyum kapsamında bir kez daha yeniden şekillendiriliyor. ABD, bu kapsamda bütün düzen güçlerine kendi programını dayatıyor. “Kim benim programımı ve isteklerimi en sadık biçimde ve itirazsız uygularsa onlarla yürüyeceğim, diğerleri tasfiye olacak” di­yor. Türkiye’nin iç siyasetindeki şiddetlenen gerilimlerin en doğru ve net gös­tergesi budur. ABD bütün Türkiye’nin gözü önünde Türk egemen sınıflarıyla kedi-fare oyunu oynuyor. İktidar kliklerinin birini tutarak diğerlerini geriletiyor, sonra gerilettiklerini yanına alarak hükümete getirdiğini hizaya sokuyor. Bütün gücüyle yüklenerek kendi imalatı AKP’yi hükümete yerleştirdi. Neo-liberal dönüşümün içerde istikrarlı bir uygulayıcısı olması şartıyla ekonomik ve siyasal olarak destek sağladı. Bölgeye yönelik politikalarına uyum kapsamında geleneksel askeri sivil bürokratik elitin geriletilmesine destek vererek “ılımlı islam” projesinin sadık temsilcisi cemaat kadrolarının en kritik yerlere gelmesini sağladı. Dışarıda ise yine bu kapsamda Türk egemenlerinin hem ekonomik hem de siyasal olarak geçmişin yayılma

heveslerini yeniden canlandırmaya yönelik “Neo-Osmanlıcılık” tezleri üzerinden Türkiye’yi bölge genelinde ABD’nin müdahale gücü olamaya hazır hale getirdi. Tunus ve Mısır’daki Arap isyanları öncesi İsrail’le görüntüde de olsa zıtlaşmalara varan “komşularla sıfır sorun” ve “model ülke” gibi söylemler üzerinden geliştirilen süreç ekonomik ve siyasal olarak tekelci sermayenin ve iktidar kliklerinin de az çok bütün olarak hareket etmesini sağladı. Küresel kapitalizmin uzun süredir ötelediği ekonomik, siyasi ve ideolojik krizin 2008’de ABD’de finansal alandaki çöküş ile kontrolsüz hale gelmesiyle zaten geçici olan mevcut dengelerde tam bir deprem yaşanmaya başlandı. Kapitalist sistem açısından tüm boyutlarıyla tam bir yönetememe durumu olarak yaşanan bu kriz hali Tunus ve Mısır’da yaşanan halk isyanları ile Avrupa ve Amerika’da yaşanan sokak gösterileriyle birlikte dünya genelindeki mevcut dengelerinin uzun bir süre yeniden oluşamayacak düzeyde yerle bir olduğunu da gösterdi. Söz konusu bu isyan dalgasının henüz mevcut güç dengelerini aşan bir düzeyde ideolojik, siyasal ve örgütsel etkinlik gösterememesi bunların emperyalist planlarının bir parçası olduğunu değil, emperyalist güçlerin ortaya çıkacak olası gelişmelere devrimci güçlerden daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Yaşanan süreçte bunun kanıtıdır. ABD başta olmak üzere emperyalist güçler söz konusu bu isyan dalgasının bölgeden başlayarak tüm dünya genelinde kendisine alternatif yeni bir kuruluş sürecine ön ayak olmasını engellemek için domuz topu misali birleşerek Libya üzerinden bölgeye bire bir daha aktif müdahaleye girişti. Bütün dengelerin alt üst olduğu uzun vadeli planlar yerine istikrarsızlık alanlarının genişletilerek bölge halklarının enerjisinin

kontrollü bir şekilde boşaltılmasına odaklı bu müdahale süreci Türkiye gibi bütün dengeleri pamuk ipliğine bağlı bir ülkeleri de derinden etkiledi. Ekonomik olarak daralan dünya pazarından aldığı pay azalan Türkiye, siyasal olarak da hali hazırda sürdürdüğü sözde çok boyutlu dış politika oyunundan vazgeçmek zorunda kaldı. Bu kapsamda “komşularla sıfır sorun” ve “model ülke” söylemleri üzerinden sürdürülen Libya, Suriye, İran gibi ülkelerle sürdürülen sözde yakın ilişkiler emperyalizmin Libya işgalinin ana üssü olacak düzeyde 180 derecelik bir dönüş yaşamak zorunda kaldı. İçerde ise bir dönem sahte bir demokratikleşme söylemiyle geçmiştekinden daha ince yöntemlerle sürdürülen inkar ve imha siyasetinin, PKK’nin yasal ve yasadışı siyaset alanında Kürt halkının daha bütünleştiği bir güç olarak geçmiştekinden çok daha toplumsallaşarak güçlenmesi nedeniyle başarısız olmasıyla; dış savaş sürecinin basıncıyla yerini bir kez daha klasik operasyonel yönetmelere bıraktı. İçerde ve dışarıda yaşanan bu değişim süreci pek tabi ki iktidar bloğunda da önemli kırılmalara neden oldu. ABD, 1 Mart tezkeresinden de ders alarak, bölge politikaları çerçevesinde her dediğini eksiksiz yapacak bir Türkiye için iktidar bloğunu hizaya çekerek gerçekte kimin iktidar olduğunu bir kez daha gösterdi. İlk olarak başlarda Libya işgaline karşı bir iki çift laf eden Tayyip Erdoğan hizaya çekildi. Hastalığı süreci üzerinde yaratılan muğlâklık, Bülent Arınç’ın “ben kimseye biat etmem” çıkışı, Abdullah Gül’ün şike yasası vetosu ve Stanford belgeleri ile önce kendi partisinde iktidar olmadığı, sonrasında eski genelkurmay başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanması ve MİT krizi ile siyaseti aslında kimin dizayn ettiği, KİK (Kamu İhale Kurumu) operasyonu ve son olarak da Anayasa Başkanı Haşim Kılıç’ın çıkışı ile siyasi geleceğinin aslında kimin elinde olduğu Tayyip Erdoğan’a hatırlatıldı. Hatta Stanford belgeleri üzerinden 2-3 sene ömür biçilerek halefi Bülent Ecevit


19

SÖZ bir birine düşman hale getiriliyor. Bölge halkları etnik ve mezhepsel ayrışmalar üzerinden uzun bir süre içinden çıkılamayacak bir kör dövüşe sürükleniyor. Bu anlamda 1990’larda balkanlarda Yugoslavya’nın parçalanması sonrası yaşanan süreç bir kez daha geniş Ortadoğu coğrafyasında ama geçmiştekinden daha uzun süreliğine yaşatılmak isteniyor.

gibi olmak istemiyorsa kendisine söyleneni paşa paşa yapması gerektiği kendisine belletildi. Bu süreç sonucunda Tayyip Erdoğan’ın kuyruğunu dik tutuyor görünse de asıl olarak dişleri ve tırnakları sökülmüş bir aslan gibi her denileni yapacak halde hizaya çekilmiştir. Sonuç olarak medyada AKP- cemaat kavgası olarak yansıtılan bu süreç asıl olarak ABD’nin Türk işbirlikçilerine Türkiye’yi “Türk usulü” yeniden düzenlettirmesinden başka bir şey değildir. İstediği düzenlemeleri “yeniden yapılanma”, “reform” adı altında Türkiye’de ona bu düzenlemelere kim, hangi kesim en çok karşı çıkıyorsa onlara yaptırıyor. Hem istediğini elde ediyor hem de sistemin bu güçlerini zayıflatmaktan öteye iğdiş ederek iktidarsızlaştırıyor. Dış savaşın zorunlu sonucu: İç Savaş Bu sürecin içerdeki asıl ekse­nini iç savaş olarak adlandır­mak daha doğrudur. Emperyalizmin bölge projelerine dahil olan her dev­let kendi ülkelerinde iç savaşı göze almış, hatta ilan etmiş demektir. 20-30 yıl sürecek savaş bölge ülkelerinin tümüne iç savaş olarak dayatılmaktadır. Örnekler ortadadır: Afganistan, Irak, isyanların geçici olarak da olsa bir düzey geriletildiği Tunus ve Mısır, Libya ve şimdi Suriye. Aslında bu ülkelerin tarihsel zenginliği olan bütün farklılıklar emperyalizmin bölgeye yönelik sürdürülebilir istikrarsızlık politikaları çerçevesinde

Türkiye’ni iç ve dış politikasında yaşananlar ve ya bütün iktidar kavgaları onun bu iç savaş girdabının etkisinde olduğunu açıkça göstermektedir. Bütün farklılıklarına rağmen iktidarından muhalefetine bütün düzen partileri, cemaat, asker, bürokrasi ve sermaye kesimleri domuz topu gibi birleşmiş “bu süreçten nasıl kendime pay çıkarırım” yarışıyla savaş tamtamları çalıyor. Bütün iktidar güçleri MİT’in 2006 raporunda dile getirdiği gibi “Çağın yeni gereklerine uyum sağlayıp büyümek ya da var olan durumda ısrar edip çağın gerisinde kalarak küçülmek.” anlayışıyla emperyalist dayatmaya uygun olarak, yayılmacı sevdalarla Türkiye’yi içerde ve dışarıda bölgesel bir iç savaş sürecine doğru sürüklüyor. Bu süreç dışarıda Suriye’ye müdahalenin at başı olmaya soyunmak olarak yaşanırken içerde ise Kürt sorunun çözümüne yönelik Roboski’de görüldüğü gibi sivil katliamlara varan baskı ve şiddet sarmalında yaşanıyor. Bu kapsamda emperyalist güçlerin mutlak dayatması sonucu dışarıda Suriye’ye girmeye hazırlanan Türkiye egemenleri içerde ise sistem karşıtı en ufak bir kıpırdanmaya bile tahammül göstermeyen eskisinden daha tehlikeli bir şekilde Kürt-Türk çatışmasını da göze alan bir iç savaşa hazırlanmaktadır. Böylesi bir sürecin derinleşmesi kapsamında bir yandan seçilmişlerden, avukatlara, öğrencilerden akademisyenlere, aydınlardan sendikacılara mevcut iktidar aygıtından farklı düşünen ve bunu ifade eden binlerce insan sudan gerekçelerle cezaevine tıkılmakta; diğer yandan da farklılıklar kaşınarak kutuplaşmalar yaratılmaktadır.

Bu kapsamda dışarıda işgal sürecine hazırlanan Türkiye’nin iç siyase­ tinin de iç savaş geriliminde daha da sertleşeceği açık. Rakiple­ rin hepsi birbirine her geçen gün daha da milliyetçileşen ve içerde kutulaşmalara sebep olan “ülke çıkarları” söylemi üzerinden saldırmaktadır. Bütün çaba ezilenlerin biriken öfke­sinin hem soğutulması hem de kontrol­den çıkmadan yeniden kendi açtıkları milliyetçi, Türkçü, İslamcı, Kemalist, solcu, hatta “komünist”, ama “ulusalcı” kanallarda toparlanmasıdır. Bizzat hükümet yetkilileri ağzıyla milliyetçiliğin kışkırtmalarla en kudur­gan boyutlara yükseltilmesinin asıl hedefi, biriken basıncın dışarı atılmasıdır. Bazen kendilerini de korkutacak ve kontrolden çıkacak boyutlara ulaşan bu öfke doğru anlaşılmalıdır. Bu Türkiye yoksullarının, açlarının, işsizlerinin mevcut bilinç bulanıklığıyla emperyalist talana ve içerdeki işbirlikçilerine karşı biriken yıkıcı öfkesidir. Türk egemen klikleri bu suçlarının bi­linciyle bu öfkeyi gerçek muhalefete karşı, Kürtlere ve devrimcilere döndürüyorlar. Böylece hem bu öfkenin sistem karşıtı kanallara akıtılmasını önlerken hem de dışarıya yönelik saldırgan politikalar için “ülke çıkarları” adı altında toplum genelinde destek sağlıyorlar. Asıl Güç İdeolojiktir Gerek emperyalistlerin başta Ortadoğu bölgesi olmak üzere dünya genelindeki mevcut dengeleri yerle bir eden saldırgan politikaları


20

SÖZ gerekse Türkiye egemenlerinin Suriye üzerinden bir yandan dış savaş diğer yandan da Kürt-Türk çatışması üzerinden iç savaş sürecine doğru sürüklemesi güçlü olduklarından yaptıkları planlı ve sonu belli adımlar değildir. Emperyalist sistem güçlü olduğu için değil, dünya kapitalizmi kendi tarihinin en yoğun krizine yuvarlandığı için, panik halinde saldırıyor. Kapitalizmin temel karakteri olan ve artı-değer sömürüsüyle simgelenen ekonomik zor yetmiyor. Ekonomi dışı zoru ve tüm kaynakların açıktan yağmalanmasını esas alıyor. I. ve II. dünya savaşlarında, özellikle Hitler faşizminin saldırısında görüldüğü üzere, ekonomi dışı zoru esas alan yayılma beraberinde dünya çapında bir devrimci başkaldırı dalgasını getiriyor. Ortadoğu ve Asya’da, yeryüzünün bu en büyük fay kırığında, yeni bir devrimci alt üst oluşu tetikleyecek olan büyük bir enerji birikiyor. Coğrafik, demografik ve sosyokültürel yapısıyla bu fay kırığının tam da odağında bulunan Türkiye egemenleri de güçlü olduklarından değil, emperyalizmin bölgeyi istila hareketinin stratejik üssü haline getirilmek amacıyla tam bir belirsizlik sürecine doğru sürüklendikleri için ve bundan daha fazla bu sürecin ezilenler dünyasında yaratacağı boşluğu şimdiden doldurma kaygısıyla içerde ve dışarıda savaşa hazırlanıyor. Devlet, hesaplanamaz her hangi bir çıkışın mevcut düzende telafisi imkansız etkiler yaratacağını bildiği için kendi dışında her şeyi ve herkesi potansiyel tehdit olarak görüyor. Devletleşen AKP iktidarı

bu yüzden bir tinerciyi bile kendi iktidarı için tehdit görüyor, bir üniversite öğrencisini sadece puşi taktığı için aylarca mahpus ediyor, tamamen asılsız iddialarla binlerce insanı zindanlara atıyor, en ufak bir hak talebini gaz bombasıyla ve tazyikli suyla bastırmaya çalışıyor ve ya meclisteki çoğunluğuna bile güvenmeden her hangi bir farklı görüşün ifade edilmesine dahi fırsat tanımadan bir iki günde yasal değişiklikler yapacak kadar fütursuzlaşıyor. Bütün bu güç gösterileri ve saldırganlıklar, bölgedeki işbirliğine soyunduğu emperyalist sistem gibi onun da gücünü değil güçsüzlüğünün göstergesidir. Tarih göstermektedir ki asıl güç fiziki güç değil ideolojik güçtür ve egemenler bugün bu güçten yoksundur. Yani, gerek içerde gerekse dışarıda sanki egemenlerin mutlak kontrolünde gibi görünen bu süreç aslında ezilenleri mevcut sistemin ötesinde yeni bir çıkışa zorlayan büyük altüst oluş ve dönüşümlere gebe bir kaos aralığı olarak yaşanmaktadır. Sonuç olarak, dünya bir “uygarlık çatışması” değil, tam anlamıyla bir “uygarlık krizi” yaşamaktadır. İki yüzyıl boyunca batılı toplumların refah ve gelişmesine yol veren sanayi uygarlığı olgunlaşmış, doruğa ulaşmış, çürümekte; sanayi uygarlığı üzerine yapılanan kapitalizm bütün yönleriyle gericileşerek doğayı ve insanı tüketen bir halde sona doğru ilerlemektedir. Bundan kaynaklı kapitalist uygarlığının dayandığı temel güdüler ve kültürler bütünüyle eskimiş ve gericileşmiş, insanlığa hiçbir gelecek vaad etmez hale gelmiştir.

Çağ dönümü olarak da adlandırılabilecek böylesi dönemlerde güç ve güçsüzlük mevcut kriterlerle ve sadece fiziki ölçülerde değerlendirilemez. Böylesi büyük alt üst oluş süreçlerine adapte olamayan her şey fiziki büyüklüğüne bakmadan darmadağın olmaktan kurtulamaz. Bu bağlamda asıl güç mevcut değişim dinamiğini görerek doğru yerde konum almayı bilmek ve bunun gereğini yapmaya dönük ısrarlı bir ideolojik ve politik çizginin yaratıcısı olmaktır. Devrimci hareketin yeniden geniş kitlelerin sözü ve eylemi olmasını sağlamak için de böylesi bir çizginin yaratılması zorunludur. İdeolojik, politik ve örgütsel boyutlarıyla devrimci hareketin pratik içinde yeniden yaratımı olarak da adlandırılabilecek bu süreç pek tabi ki asıl olarak buna cüret eden bir gençlik kuşağının omuzlarında gelişecektir. Afrika’dan Amerika’ya, Avrupa’dan Asya’ya ve belki de en çok bölgemiz Ortadoğu’da yeni bir gençlik kuşağı siyasette bu betimlemeye uygun bir refleks sergileyerek kendilerinin ve tüm insanlığın özgürlükleri, sosyal hakları ve geleceği için devletlere ve sermayeye karşı, kimi zaman özverili bireyler, çoğu zaman bunların kolektifleri olarak, uzun süredir görülmeyen yaratıcılık örneklerini sergileyerek başkaldırıyorlar. Bu anlamda insanlık büyük bir yol ayrımına doğru ilerlerken “korkunç bir güzellik doğuyor” kavgalarının içinde… *: William Butler Yeats’in, daha sonra IRA’nın doğum günü olarak tarihe geçen Dublin’de başlayan Paskalya Ayaklanmasına katılanlar için yazdığı “Paskalya ” başlıklı şiirinden.


21

SÖZ

“Elbette Bir Yunanlı Kalaşnikofa Sarılsa, Ben de İkincisi Olurdum” gerek uluslar arası ölçekte, gerekse Yaşlı adam, o sabah ağır adımlarla Atina’nın Sintagma Meydam’ndaki metro istasyonuna geldiğinde, saat 08.00’di. 35 yıl çalıştıktan sonra emekli olmuş, torunları olan bir adam: Dimitris Hristulas... Geldi, metro istasyonundan çıktı, kendisine ve Yunan halkına yapılan­ların tezgahlandığı parlamento binasının yakınındaki meydanda, bir ağacın altında durdu. Cebinde, bir tabanca ve kısacık bir mektup vardı. “Evlatlarımıza iflas etmiş bir ülke bırakmamalıyız” diye bağırdı sonra ve cebinden çıkardığı tabancayla kafasına ateş etti. Çevreden yetişenler, kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar belki ama onun 77 yıllık yaşamı çoktan sona ermişti.

Bir manifesto gibi Cebinden çıkan mektup aynen şöyleydi: “Solakoglu’nun işgal hükümeti (Yorgo Solakoğlu 194142 Alman-İtalyan işgali sırasındaki işbir­likçi hükümetin ilk başbakanı olan Yunan subayıdır; Hristulas bugünkü hükümeti Solakoğlu’na benzetiyor) yaşamak için muhtaç olduğum müte­vazı emekli maaşımla hayatta kalma şartlarını tümüyle ortadan kaldırdı, ki bunun için hiçbir devlet desteği olmadan tam 35 yıl bunun için şahsen ödeme yapmıştım. Yaşım daha dinamik bir tepkiye olanak ver­mediği için -Elbette bir Yunanlı Kalaşnikofa sarılsa, ben de ikincisi olurdum-, çöpte yiyecek aramaya başlamadan önceki bu saygın sondan başka çözüm bulamadım. İnanıyorum ki, geleceği olmayan gençlik bir gün silaha sarılacak ve ulusal hainleri, aynen İtalyanların 1945’de Milan’da Piazza Poreto’da Mussolini’ye yaptıkları gibi, baş aşağı asacaklardır.” 77 yaşındaki emekli eczacının yaşamı böyle sona ermişti işte. Çevresindekileri her zaman Sintagma Meydanı’ndaki gösterilere katılmaya teşvik eden, büyük olasılıkla kendisi de katılan Hristulas, bu kez kendisi, tek kişilik bir protesto gösterisi düzenlemişti ve kimseyi bu planına ortak etmemişti. Sokaklar alev alev Aylardır borç krizi ve IMF/ AB dayatmalarının yarattığı yok­sulluğu yaşayan Yunan halkı, özellik­le yoksul gençler

Hristulas’ın isyan çağrısına uyarak meydana ve sokak­lara aktılar. Parlamento binası önün­deki gösteriler hemen başladı. Polisin saldırısı üzerine de protestolar çatışmalara dönüştü. Gaz, tazyikli bu, taşlar ve ateşe verilen binalar Atina’nın alışılmış manzaralarıydı zaten. O günün akşam saatlerinde gösteriler iyice büyüdü. Göstericiler molotof kokteylleri kullanırken, polis ise göstericilere göz yaşartıcı gazla karşılık veriyordu. Hükümet ise, panik halinde bir yandan yaşlı eczacıya saygı gösterir gibi yaparken, diğer yandan da (aynen bizdekiler gibi) “olaya ideolojik bakmayalım” çağrıları yapıyordu. Trajedinin boyutları Bütün bunlar olurken belki de şimdilik gözden kaçan şey, yaşlı eczacının trajik ölümünün daha büyük resim içindeki politik anlamıydı. “Çöplerden yiyecek toplamayı” onu­runa yedirememek 77 yaşında bir adamı kendini yok etme eylemine dek sürüklemişti ama belki de daha derin olan şey,

Yunanistan özelinde bu büyük çöküntüyü yeni bir ülke kurmak için değerlendirebilecek olan güçlerin eksikliğiydi. Hristulas yaşlıydı, ken­disini “dinamik bir karşılık” için yeterince güçlü hissetmiyordu ama 1990’lar sonrasında büyük bir ger­ileme içine girmiş olan dünya devrimci hareketi de kendi güçsü­zlüğünü aşabilecek bir yenilenme sürecini başaramamıştı. Tam da böyle bir araf noktasında gelip çatan büyük kriz, öfkeyi artırıyor ama vahşi sömürü düzenini yıkacak bir derli toplu iradeyi de ortaya çıkaramıyordu. Yine de umut var Şüphesiz Hristulas’ın umutsuzluk içindeki umudu, yani “geleceği yok edilmiş gençlerin ayaklanması”, artık o kadar da uzak değil. Belki yarın değil ama artık Kaf Dağı’nın arkasında da değil. Dünyanın efendi­ lerinin 1990’lardaki keyfi yavaş yavaş sona eriyor. O zamanlar yıkılmış duvarların kalıntıları içinde tepinirken, “tarihin sonunun geldiğinden dem vuran ve “bütün ideolojiler bitti” çığlıkları atanlar şimdi o kadar da rahat değiller. Hristulas’ın kehanetinin bir gün gerçekleşme olasılığı, bir kabus gibi üstlerine çökmeye başladı bile. Belki Yunanistan’da, belki başka bir yerde; ama bu akıldışı, insanlık dışı düzenin suyunun ısınmaya başladığı kesin.

Arif Mostar’lı’nın 10-16 Nisan 2012 tarihli Demokrat Vatan Dergisindeki yazısından kısaltılmıştır.


22

SÖZ

Denizleşmek, Denizleşerek Devrimleşmek

Deniz olunmalı oğlum yaşanılan hikâyelerde görmekte Bulutuyla balığıyla mümkündür. Denizlere ait halk arasında anlatılan bir hikâyeye Deniz olunmalı oğlum göre, Denizler kaçakken Kırşehir’in köylerine bir arkadaşları vesilesiyle Halk arasında bölge bölge, getirilirler. Köy Kürt köyüdür. Denizler ve Denizlerin fedakârlığı, Kürt köyünün ve daha birkaç kahramanlığı, onları “bizim Kürt köyünün bulunduğu bölge çocuklar” sahiplenilişine götüren askerlerce çevrilir ve bölge didik özellikleriyle anlatılır, övülüp baş didik aranır, köylüler sorguya tacı edilir. Hikâyelerle büyütülüp çekilir. Askerler, Denizlerin beslenir Deniz sevgisi. Adeta bir masal kahramanı halinde dilden dile kendilerine teslim edilmesini isterler ama köylülerden bir şey yayılır. Birçok kişiye göre Deniz alamazlar. Denizlerin oralarda bir ya onlara misafir olmuştur ya da o yerlerde olduğu askerler tarafından bölgede görülmüştür. bilinmekte ama tüm uğraşlara Denizlerin kaçakken bu halklar rağmen bulunamamaktadır. Bölge tarafından bağrına basılıp öyle dağlık falan da değildir. “bizim çocuklar” olarak korunup Köylerin köylülerin içinde bir saklanmasının, bu halkların yerlerdedir ama sanki yer yarılmışta yüreğinde apayrı, dokunulmaz içine girmişlerdir. Askerler iyi bir yer edinmesinin, Türk, Kürt, biliyorlardır ki, Denizler orada Rum, Ermeni, Arap, Çerkez. Laz, bir yerlerdeler ama bulmaktan Alevi, Müslüman, Hıristiyan bu ümidi kestikleri için çekip giderler. topraklarda yaşayan tüm halklar Askerlerin gittiğine kesin kanaat tarafından derin sahiplenilmesinin getiren köylüler, Denizleri ama diğer devrimcilerin tüm sakladıkları yerden çıkarıp fedakârlığına, tüm direnişçiliğine kaçmalarına yardım ederler. Bu tür rağmen böyle bir sahiplenilişin hikâyeler Ankara, Kayseri, Sivas’da sağlanamamasının, Denizler gibi da çokça anlatılmaktadır. bir sevgiye mazhar olamayışlarının Nedir peki köylülerin Denizleri nedeni düşünmek, anlamak, saklayıp, canları pahasına koruyup bugünün devrimcileri bizler açısından hayati derecede önemlidir. sahiplenmesindeki nedenler? Denizlerin hangi özellikleri Bu sahiplenmeyi, bu korumayı onların halklar tarafından sahiplenilip yaşatılmasını sağlamış/ sağlamaktadır? Nedir Denizleri ayrı kılan? THKO önderlerinden Hüseyin İnan ve arkadaşları Filistin’de El-Fetih kamplarında eğitim aldıktan sonra Şubat 1970’de Türkiye’ye dönerler

ve Diyarbakır’a arkadaşlarıyla buluşmak üzere gidişlerinde tutuklanarak cezaevine konulurlar. Bu olay üzerine, Hüseyin İnan ve arkadaşları, Diyarbakır Cezaevi’nden, “Türkiye Halklarına” başlığıyla bir açıklama yaparlar. “Bizler günlerdir, ‘Diyarbakır Tıp Fakültesi’ne sabotaj yapmak isterken yakalandı’, ‘Türkiye’de sabotaj yapmak için El-Fetih’de yetiştirilen sabotajcılar yakalandı’ gibi kasıtlı, sansasyonel haberlerle kamuoyuna yansıtılan olaylardan dolayı Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklu bulunan devrimcileriz. “Bu manşetler işbirlikçi iktidar yetkililerin ve polisin kamuoyundaki maksatlı, asılsız suçlamaları tertipleridir. Hiç şüphe yoktur ki, bu tertipler de diğerleri gibi er geç iflas edecektir. “Suçsuzluğumuz, ezilmişliğimiz kadar meşru, alın terimiz kadar kutsaldır. Tek suçumuz geri kalmış bir ülkenin çocukları olmamız ve emperyalizmin ne olduğunu bilmemizdir. Türkiye’nin gerçeklerinden haberdar olmamız ve emperyalizmin bütün dünyada tezgâhladığı oyunları bilmemiz, emperyalizme karşı mücadele etmemiz, geri kalmış bir ülke olan Türkiye’de suçmuş gibi gösterilmek isteniyor. “Biz, dünya halklarının baş belası emperyalizme karşı çarpışan Ortadoğu halklarının haklı mücadelesini desteklemek için Filistin’e gittik. Amacımız bir taraftan Arap halklarını kurtuluşunu desteklemek, diğer taraftan Türkiyeli devrimciler olarak bize düşen görevlerin bir


23 kısmını yerine getirmekti. “Fakat biz dünya halklarının dayanışmasına ve kurtuluş mücadelesinin gelişmesine emperyalizmin tahammül edemediğini biliyorduk. Çıkarlarını devam ettirmek için emperyalizmin her türlü insanlık dışı metotları tatbik etmekten geri kalmayacağını biliyorduk. Artık bütün Türkiye halkları da son olarak bize karşı girişilen tertip dolayısıyla emperyalizmi ve işbirlikçilerini bir kez daha tanımalı ve bilmelidirler.” “İşbirlikçi iktidar, Arap halklarının haklı mücadelesi için gittiğimiz Filistin’e ardımızdan ajanlarını göndermiştir. İleride tatbik edeceği oyunların planlarını hazırlamıştır. Yurda dönüşümüzde bizleri ustaca hazırlanmış tertiplerle yakalatıp kamuoyuna ‘sabotajcı’, ‘kiralık ajanlar’ olarak tanıtmak için TRT’yi ve basını da aynı tertip içine sokmaya çalışmıştır. ………. Bu yalanlar; emperyalizme ve onun Ortadoğu’daki ileri karakolu saldırgan İsrail’e karşı savaşan Arap halklarının devrimci mücadelesini bütün yüreğiyle destekleyen Türkiye halklarının, bu devrimci mücadele ile bağlarını gevşetmek, onları kuşkuya düşürmek için hazırlanan tertiplerdir.” “İsnat edilen suç ne kadar ağır olursa olsun, zulüm ne kadar artarca artsın, devrimci kavgamızdan asla dönmeyeceğiz.”

SÖZ Kavgamız dünya halklarının devrimci mücadelesinin bir parçasıdır. Emperyalizmin ve işbirlikçilerinin bu planı da suya düşecektir. Biz devrimci yolumuzda azimle, inançla, inatla sonuna kadar yürüyeceğiz” “Zafer mutlaka devrimci dünya halklarınındır. Yaşasın bağımsızlık kavgamızın yılmaz militanları! Kahrolsun emperyalizm ve bütün uşakları! Yaşasın Ortadoğu Halklarının Devrimci Kurtuluş Dayanışması! Yaşasın halkımızın ve tüm dünya halklarının zafere yönelmiş devrimci mücadelesi!” Benzer görüşleri, kavram ve sözcükleri THKO’nun diğer önderleri Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’da da görürüz. Deniz, Haziran 1969’da bir grup arkadaşıyla gittiği Filistin’de FDHKC (Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi) kamplarında kalıyor ve FDHKC lideri Naif Havatme ile görüşmesinde de, yukarıdaki Hüseyin İnan’ın açıklamasında ifade edilen fikirleri dile getiriyor. Yusuf Aslan da Filistin’e neden gittiğini anlattığı yazısında aynı şeyleri söylüyor. 1969 ve 1970 yıllarında Filistin’e giden bu üç gençlik önderinde de ortak olarak gördüğümüz konu, “Türkiye halkları”, “Ortadoğu halkları” ve “Ortadoğu halklarının dayanışması”. Belki üzerine bugünkü kadar tartışılacak tarihi, sosyolojik, teorik materyal ve referans yok ama bu üç gençlik önderinde de, derin bir

sezgisel kavrayışın ahlaklı, vicdanlı duruşla yan yana gelmesiyle, bu toprakları, bu topraklarda yaşayan insanları, insanların acı ve sancılarını dile getirip, bunun kavgacısı, mücadelecisi olması gerçeği vücut bulmuş ve yaşamıştır. Deniz, Yusuf, Hüseyin bu topraklarda ve hatta Suriye üzerinden Filistin’e uzanan hattaki halklar içinde adaletin, ahlakın, vicdanın adı olmuş, bu halkların dile gelmeyen/getirilemeyen talep ve isteklerinin temsilcileri olarak bilinmiş ve yaşatılmıştır. Denizlerde var olan bu farklılığın geldiği yer onların “aydınlanmayla” fazla haşır neşir olmayıp, bu topraklara bakmalarıdır. Bu topraklarda yaşayan halkları görebilmeleri, halkların tarihinden süzülüp gelen, onca baskı ve zulme rağmen yaşattığı gelenek ve yaşam ifadelerinin içindeki değerleri, direniş ve varlık ifadesi olan davranışları anlayabilmeleri, halkları geri ve bir terbiye bir tedrisattan geçmesi gereken talebe olarak görmeyip tam aksine halklardan öğrenilecek çok şey olduğu anlayışıyla bir nevi halkların öğrencisi olmayı becermeleri onları farklı kılan hususlardır. Elbette Denizlerde bunu çokça yazılı halde bulmak mümkün değil. Ve bu bakış Denizler tarafından teorize edilip bir çerçeveye


24

SÖZ büründürülmüş de değil. Kısa süren politik hayatları ve tarihi, sosyolojik, teorik beslenmeyi sağlamaktan uzak kısıtlı, dar ve çorak sayılabilecek sol ortam dolayısıyla böyle bir beklentinin de yanlış ve haksız olacağının da farkındayız. Bu söylediklerimizi daha çok Denizlerin hayat biçiminden, yaşam içinde aldıkları tavır ve sergiledikleri duruşlardan ve elbette ki en çok da halklar tarafından kabullenilip sahiplenilişlerinden çıkarıp görüyoruz. Bölgedeki (Türkiye, Ortadoğu, İran) halklar gerçeğini ve halklar gerçeğinin nasıl bir dönüştürücü güce ve imkâna sahip olduğunu tarihsel egemenliklerinden bildiklerinden; bu gerçeği gizlemek, karartmak, gözlerden uzak tutarak bu gerçeğin devrimciliğinin ortaya çıkmasını engellemek üzerine elbirliği ile politika yaparak varlığını sürdüren bölge ülkeleri, başta ABD olmak üzere emperyalistler ve bölgenin baş belası katil sürüsü İsrail için, halklar gerçeğini başlangıç nüveleri ve el yordamıyla olsa bile kısmi olarak görerek bu hattan devrimcilik yapmak isteyen herkes ve her grup boyutuna bakılmaksızın tehlike ve düşman algılanıp hemen yok edilmeye, başı ezilmeye çalışılmaktadır. Belli bir statüko ve emperyalistler arası uzlaşmayla, icazetle kurulmuş bölge ülkelerinin, bölge egemenlerinin (Türkiye dahil) darmadağın olup tarihe karışacakları baş husus baş çelişki, en zayıf oldukları ve bu yüzden yıllardır her türlü imkanlarını kullanarak ortaya çıkmasın diye saklamaya bastırmaya canla başla uğraştıkları “haklar gerçeği” ve “halklar dinamikleri”dir. Böyle güçlü ve tüm bölge devletlerini çözüp dönüştürücü imkana sahip

gerçekliğin temsilini, öncülüğünü bulması başta emperyalistler olmak üzere tüm bölge devletleri açısından büyük ve kurtuluşu olmayan bir tehlikedir. Böyle bir çıkış tam şekillenmese de, bunun işaretlerini taşıması bile, egemenler açısından imkan buldukları an da o öncülüklerin yok edilmesi için yeterli bir sebeptir. Denizlerin idam edilmesinde Türkiye egemenleri kadar, emperyalistlerin (başta ABD), İsrail’in ve bölge devletlerinin bu denli aceleci ve istekli olmasına bir de buradan bakmak gerekiyor kanımızca. Tüm bölge devletlerini çözecek ve baş aşağı edecek hepsinin baş çelişkisi ve ortak çelişkisi olan “halklar gerçeği ve halklar dinamiği”ni kısmi de olsa, başlangıç düzeyinde de olsa görmüş bir yapı acilen dağıtılıp, önderleri şahsında asla bir daha çıkmaya cesaret edilemez hale getirilmeliydi. Hüseyin İnan’ın Diyarbakır cezaevi bildirisinde ortaya çıkan “Yaşasın Ortadoğu Halklarının Devrimci Kurtuluş Dayanışması!” ve Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam sehpasını tekmelerken tarihe haykırdıkları “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının devrimci mücadelesi!” sloganlarında bu başlangıç işaretlerini açıkça görmek mümkündür. Ve Denizler acilen, kalanlara ve ardlarından gitme niyeti taşıyanlara ders verme, haddini bildirme ve büyük korku salma, ağzını bir daha açamaz hale getirme havasında idam edildiler. Ve ne yazık ki,

Denizlerde temsilini bulan ve onları idam sehpasına götüren “Halklar Gerçeği ve Halklar Dinamiği” anlayışı bu cephede sahipsiz ve temsilsiz kaldı, toprağa gömüldü. Denizlerin devamcısı olduğu söyleyen birçok çevre, grup, örgüt de yollarına devam etseler bile, Denizleri emperyalistlerin, ABD’nin, İsrail’in, bölge devletlerinin ve Türkiye’nin hedef tahtasına oturtup, idam sehpasına götüren süreci ve anlayışı kavramaktan uzak kalmışlardır. Gençlik önderleri olan Denizleri ve yaşadıkları süreci etraflıca ve derinliğine yeniden değerlendirip, anlamlandırarak hem hak ettikleri tarihsel yeri yeniden tarif etmek ve de onların kaldıkları yerden “Halklar Gerçeği ve Halklar Dinamiği” bayrağını alarak, bir bayrak koşucusu olarak o yolda önderlerimizin devamcısı ve geliştirip büyütücüsü olmak görev ve sorumluluğumuzdur. “Ve elbette En uzun koşuysa devrim O onun en güzel yüz metresini koştu”


25

SÖZ

Kaybedenlere İnat Cemil’i Aramak

12 Eylül kuşkusuz ki hepimizden bir şeyler götürdü. Ama her zaman olduğu gibi en çok yarayı analar alıyor. Size bu analardan bir tanesi olan Berfo Anadan bahsedeceğim biraz. Oğlu Cemil Kırbayır 12 Eylül’ün ilk gözaltında kayıplarından biri.13Eylül 1980 de Göle’deki evinden alınmış ve Kars Sıkıyönetim Gözetim Evine götürülmüş. Abisi Mikail Kırbayı 8 Ekim de kardeşini görmüş ama 9 Ekim’de tekrar gittiğin ‘burada öyle biri yok’ yanıtıyla karşılaşmış. Cemil Kırbayır için ‘firar etti’ demişler. Görgü tanıkları Cemil’in işkence gördüğünü ve Kars Sıkıyönetim Gözetim Evinin 3. Katından aşağı atıldığını söylemelerine rağmen birkaç kez ‘firar’ yanıtıyla karşılaşmışlar. Berfo Ana, Cemil’in kaybolduğu günden bu yana hep oğlunu aradı. Onu aramaktan hiç vazgeçmedi onu kaybedenlere ‘oğluma nerede?’ diye sordu yıllarca 103 yaşında bir ana düşünün, düşünün ki evladının sadece mezarını bilmek istiyor. Berfo Ana yıllardır evini boyatmıyor ve yıllardır kapısı açık şekilde uyuyor oğlu Cemil gelecek umuduyla. Ama ne Cemil geldi ne de Cemil’i kaybedenlerden hesap soruldu. Geçenlerde yapılan 12 Eylül davasında Berfo Ananın sözleri aslında hepimizin içinde geçenlerdi, bizim söylemek istediklerimizi

söyledi Berfo Ana. Hâkime ‘O namussuzu neden getirmedin buraya.’demesi içindeki acının şiddetini ortaya koyuyordu.

Asansör gibi inip çıkıyor 

103 yaşında bir kadının gözleri sadece 12 Eylül’ü değil diğer darbeleri de görmüştü. Dersim katliamını da bilirdi, Zilan deresinin kan aktığını da… Nice ağıtlar yaktı kim bilir kaybedilenlere. Kısacası ruhu hırpalanmıştı Berfo Ananın ama o inatla yaşamaya devam ediyor ve oğlu Cemil’in mezarını istiyor. Bu yaştaki bir kadının çığlığına kulak vermeliyiz yoksa bu coğrafyada yaşanan her türlü zulme ortak oluruz. Berfo Ana bizlerin umudu kaybedilenlerin simgesi oldu. Söz veriyoruz Berfo Ana Cemil’in mezarını birlikte bulacağız abi Mikail Kırbayır’ın dediği gibi kaybedenlere inat Cemil’i kaybedenlerin peşinde olacağız!

Yoldan bir iz geçiyor, 

Dayıyorum gözümü sızan ışığa Demirden, topraktan, anılardan  Ay bir kız gibi soyunup duruyor karşıda dönüş yolunda  Dağlar gecenin eteğinde 

Çatlıyor taş, çatlıyor ot  Bakır tel, çelik halat  Gelişimin saralı izi Senin gelişinin Cemil, Mahmut senin  Bir başkasının da elbet  (...)  ve ölmek demiştin  Bir kapısı aralanmıştı yaşamın  Oysa görkemini kaybetmişti son yaz,  Kül rengindeydi  Keyifsizdi güneş, susuz bir testi gibi  Bir tuhaf kokular vardı toprakta  Kemik kokusu, et kokusu, kan kokusu, çiçekler  Desenleri çürümüştü üstündeki kilimin  Uğurluyorlardı seni erkenci kuşlar  Kanatlarında mevsimin ilk kandili  Taptaze yağarken üstüne ilk kar  (...) Şair Metin Cengiz’in Cemil Kırbayır ve Mahmut Kaya için yazdığı şiir


26

SÖZ

ELEFTERİA * Lefter bu ülkenin yoksul sokaklarından yetişen bir efsane. Babasına ilaç parası bulabilmek için ilk transferini kabul ettiği rivayet olunur. Parası kadar, halkı da “az”dır! Türkiye’de azınlık mensubudur… Ülkenin en talihsiz günlerinde yıldızı parlayan efsane futbolcudur o… Kendi halkı gitgide azalır- yok olur iken, başarıdan başarıya koşan bir futbolcu. “Biz çok başarılıyız, çok misafirperveriz” nutukları atan devlet büyüklerimizin kanıt olarak gösterdiği, kendi yurdunda misafir yaşayan bir futbolcudur.. “Rumdu ama iyi futbolcuydu! Hem Yunanistan’a karşı Türk milli takımında oynadı, gol bile attı! Hepimizden daha Türktü! “ Bu sözlerin ve “övgülerin” arkasında hep sessiz kaldı Lefter… Günler sessiz olmayı gerektiren günlerdi. Sessizlikle izledi yan evde oturanların evini basmasını, arkadaşlarının,

TV de bir cenaze töreni… Devlet- millet büyükleri, kocaman Türk bayrağı serilmiş bir tabut, tumturaklı laflar… “Türk” futbolunun efsane ismi vefat etmiş… Lefter Küçükandonyadis! olmalıydı. Sessizliği bundandı Lefterin.

TV’lerde anlatılmadı, gazetelerde yazılmadı.

Sonunda birazcık Rum kaldı ama iyi bir Türk futbolcu oldu!

Halklarımızın hiçbirinin hikayesinin yazılmadığı gibi. Acı ve çaresizlik yüklü hikayeler bunlar çünkü. Yüzleşmeyi ve hesaplaşmayı gerektiren. Hatta Lefter kadar şanslı olamayanların hikayeleri çoğunlukta. Rum, Arnavut, Ermeni, Yahudi olduğu için takımı küme düşürülen, Varlık Vergisinin Erzurum’a, Aşkale’ye amele taburlarına çalışmaya, Kıbrıs meselesinde ise hırsını alamayıp sürgüne gönderdiği halklarımız…

Ama hiçbir zaman “az”lığını gideremedi. Oynadığı futbol, şampiyonluklar, başarılar adının birlikte anıldığı takıma üye olmasını bile kolaylaştırmadı. Fenerbahçe Spor Klübüne üyeliği yıllarca engellendi. Başvuruları görmezden gelindi. Yıllar sonra gönülsüz olarak kabul edilmek zorunda kalındı. “50. kez Milli Forma Madalyası”nı alamadı. Jübilesini apar topar yaptıktan sonra Güney Afrika’ya gitmek istedi, vize bile alamadı. Ne kadar susarsa sussun, asla hak ettiği değeri göremeyecekti. Doğuştan dezavantajlıydı bir kere! “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar…istediğimiz sadece Türk Milletinin hakimiyetidir” demişti eski Başbakanlardan Şükrü Saraçoğlu. Varlık Vergisi’nin temel düşüncesini böyle ifade etmiş ve “kanunu bütün şiddetiyle” uygulamıştı.

komşularının göç etmeye zorlanmasını… Sustu ve yıldızı iyice parladı.. Başka ne yapabilirdi ki? Bu memlekette yaptığı işte başarılı olmak, emek vermek yetmezdi. Önce kendi kimliğini reddedip yükselmek şarttı. Açıktan reddi yedirememişti ya kendine Lefter, susmayı yeğledi… Kendisi gibi “az”ınlık takımı Beyoğluspor’un ligden düşürülmesine sessiz tanıktı, eski takımı Taksimspor’un varlık vergisi ile tarümar edilmesine de. Kıbrıs histerisi şiddetlendiğinde ise daha çok sustu Lefter. Halkının kaderi kötü yazılmıştı. Bu ülkede yaşamanın yolu kendini “az”ınlık olarak fark ettirmemekti. “Az” ınlıklar görünmez

İşte bu adamın adının yazılı olduğu stattan uğurlandı Lefter. Küfür eder gibi bir ödüllendirme idi bu. Halkını ölüme, açlığa ve sürgüne mahkum eden birinin adını taşıyan yerden uğurlanmak! Cenaze töreni bile kendine ait olamamıştı. Törende kendi kimliğine, kültürüne, tarihine dair en ufak bir kırıntı bile yoktu. O kadar kendi olmayarak yaşatılmıştı ki, kimse bunda bir beis görmedi. Ailesi hiç konuşmadı. Görünmez olmayı seçmek kaderlerinde yazılıydı. Lefter “az”ınlığın çemberi kırabilmiş ender mensuplarındandı. Bununla yetineceklerdi. Lefter... Rumcada “özgür” demek... Hayatını özgür olamayarak geçiren, çok sevdiği futbolu ancak böyle oynayabilen Lefterin hayat hikayesi

Statlar Lefter diye inlerken, özgürlüğün kırıntısı bile geçmedi Lefterin ve binlercesinin hayatından… Tarihimiz kesintisiz sürüyor. Kendi çizgisinden bir nebze olsun sapmadan! Siz yüzleşmeye hazır mısınız? E “lefter”ia zor bir süreçtir çünkü… Unutarak, yok sayarak, ortak olarak yarattığımız bütün acılarla yüzleşmek… Hala çoğunluğun umursamaz bakışını taşıdığımızı keşfetmek… Sessiz kabullenişin mezara koyduğu halklarımızın sesini yükseltmek… Biz “az” olanlar , “normal”leşemeyeceğiz hiç. Tarih kitaplarında küfür olarak öğreneceğiz halklarımızın adını. Mahallede hep “az”larla oynamayı seçeceğiz. Aynı dili konuşamayacağız çoğunlukla, kendi dilimizi unutmuş olsak bile. Her başarımızda törpülenecek sevincimiz. Susmayı, görünmemeyi, kendimizi saklamayı öğreneceğiz. Kimliğimizi reddetsek bile, asla “çok” olamayacağız, onlardan biri olamayacağız. Her fırsatta yüzümüze çarpacak “az”lığımız! Elefteria zor bir süreçtir… Önce kendimizle hesaplaşmayı gerektirir. Hazır mısınız? *Özgürlük


27

SÖZ

“Kim Toprağını Bırakmak İster ki?” Çok doğruydu gerçekten, anılarının, yaşanmışlıkların, değerlerinin olduğu bir yeri kim neden bırakmak istesin. Her taşın altında, her ağacın yanında kim bilir kimlerin nasıl hikâyeleri var, öyle ki bizler şimdi bu hikâyeleri sadece kalan izlerden bulabiliyoruz. Tıpkı bir zamanlar Anadolu da yaşayan Rumların kalıntılarını bulduğumuz gibi. Sahi onları mübadele ile göndermişlerdi dimi? Hani şu iki ülkenin değiş tokuş hikâyesi! O zamanları yaşayan büyüklerin anlattığına göre hiç de tarih kitaplarında ki gibi değilmiş aslında! Birçok acı ve sefalet yaşamışlar. Ya hastalanmış ya da ölmüşler. İki halkın birbirine karşı hiçbir kini düşmanlığı yokken devletlerin kendi çıkarları uğruna nasıl bir vahşet yaşattığını, nasılda zorla ırkçılık yaptırdığını anlatıyorlar aslında o günleri yaşayanlar. Rumlar diyor ki “ biz ticaretle uğraşırdık Türkler ise tarımla bu şekilde geçinirdik” ve ne büyük tesadüf ki Türkler de bunun aynısını söylüyor! İki halk bu kadar iyi anlaşırken nasıl olur da kardeşi kardeşe kırdıracak, komşusuna el uzatacak kadar milliyetçi oldu bu insanlar? Ne oldu da artık sadece kin ve nefret besliyor oldular? Resmi tarihimiz ve tüm dünyanın kendine göre yazdığı resmi tarih! İşte her millet kendi tarihinde haklıdır, asla suçlu, katil değildir! En basitinden Türkiye tarihinde geçen kurtuluş savaşı Yunanistan tarihinde Küçük Asya Felaketi olarak geçer… Hal böyle olunca yetişen neslin

neden milliyetçi olduğunu anlamak çok da zor olmasa gerek.

insanlar. Paylaşmanın yerini saldırı canilik aldı.

Çağan Irmak “Dedemin İnsanları” filminde 1921 1924 yılları arasında ki terk ettiriliş öyküsünü, o özlemleri ve o özlemle karışık ızdırapları işlemiş. Kendi evinden kendi mahallesinden gitmek zorunda olmak, günlerce beklemek, belki de bekleyemeden ölmek. Hastalıklar ve ölümler… Hala büyüklerinden bu olayları masal gibi dinleyen bir nesil yetişmesi ve şimdi onların aslında ait olmadığı bir ev ve bir geçmişe zorlanıyor olmaları. Hala geride kalan yakın arkadaşları komşuları için özlem duyan insanlar, kim bilir belki de bırakılan evlerde hala anıların duruyor olması, sokakların, mimarinin birbirine çok benzemesi. Bunların hepsi birlikte yaşayabilmenin kalıntıları aslında bir yanıyla. Peki ya sonrası, geri de kalmak mı çok acı verirdi yoksa bırakıp gitmek mi? Belki de o an ikisi de aynı derece de acı vermişti o insanlara. Çünkü onlar evleri gibi komşularını da seviyorlardı, onların arasında ayrım yoktu. Ne farklı din ne de ırk onlar için önemli değildi. Onlar insan olabilmenin sınırlarında yaşıyorlardı ta ki devletler bu birlikteliğe de el koyana kadar.

Çocukluğumda ninem anlatırdı hep canavarlar geldi evimizi yaktı ve biz kaçtık diyordu. O korku dolu anları bize hikâye olarak anlatmakla nasıl büyük bir iyilik yaptığını gerçekleri o hikâyelerle aklımızda daha kalıcı hale getirdiğini bir bilse yapar mıydı bilmiyorum ama iyi ki yapmış. Dinlediğimiz destanlar da hep böle acılar katliamlar anlatılırmış aslında. Halk yaşadıklarını bu şekilde hazmetmiş demek ki. Nasıl ki her ağıt hangi dilde olursa olsun yakıcıdır anlamasan da ağlarsın işte tam da böle bir şey halk gerçekliği. Ben küçükken o canavarlara inanıyordum kendi kafamda onları şekillendirmiş ve insanüstü yaratıklar olduklarına kanaat getirmiştim ama şimdi onların hangi canavarlar olduklarını biliyorum yani en azından onların da insan olduklarını biliyorum!

Şimdi düşünüyorum da kaç halk bu şekilde yok edildi, sürüldü, yakıldı, katledildi! Birçok halk bu acıları yaşadı bu topraklarda. Dili, dini, ırkı, rengi, dansı diğeri için sorunlaştırıldı! Acı vermek, öldürmek bu çerçevede çok kolay hale gelir oldu. Artık sadece TEK olmak, AYNI olmak gerektiğini düşünmeye başladı

Filme dönecek olursak gerçekleri sadece yaşayanlar bilir, bizler o neslin sadece geride kalan hatıralarının ya da ölenlerinin isimlerini verdikleriyiz. Toprak uğruna, vatan uğruna bunca masuma kıymak onları katletmek ancak ve ancak devletlerin yaptığı ve yapmaya devam ettiği bir gerçekliktir. Biz insanlar bu gerçekliğe olan gücümüzle karşı durabilirsek belki de yeni katliamları da engellemiş olacağız.

Yaşasın halkların kardeşliği.


28

SÖZ

SİNEMA ve TOPLUM - Olaylara karışmıyorsun değil mi? - Yok Hacı Zübeyir Amca pek karışmıyorum. - Karışma, Karışma. Okul nası gidiyi? - Valla iyidir Hacı Zübeyir Amca - Olum bak olaylara karışma! Tamam mı? Olaylara karışma Sinema çok uzun yıllardır özetle bu mantıkla sürdürülen, insanlara üstte ki ufak mizahi repliği tam anlamıyla veren ve yaptığı filmlerde bunu amaçlayan, destekleyen bir durumdadır. Bazı örnekler bunun dışında tabi ama bu kısma daha sonra değineceğiz. Sinema bir sanat oluşuyla birlikte diğer sanat dalları gibi insanlar üzerinde çok büyük etkilere sebep olan kendi gündemini oluşturan gerek düşünsel gerekse fiziki manada toplum da kendi gündemini yaratabilen bir sanat dalı oluşu sebebiyle büyük önem teşkil etmektedir. Toplum üzerinde etki bırakmak bir yana etki yaratır sinema bu ayrımı çok iyi yapmak gerekir. Sistemin egemen güçleri bu etki yaratmayı kendi lehlerinde bu güne kadar çok iyi başarmıştır. Egemenlerin kendi iyilerini iyi, doğrularını doğru, kötülerini kötü göstermek için bir fiil kullanmıştır sinemayı. Misal vermek gerekirse: Herkesin hatırlayacağı ‘Rocky’

filmi tam anlamıyla Sovyet karşıtı bir filmdir ve bu film beyazperde de sayısız defa gösterilmiş, çok uzun süreler gösterimde kalmış, defalarca televizyonlarda yayınlanmıştır. Bunu da özellikle belli dönemlerde yapmıştır. Başka bir örnek olarak çocukluğumuzda izlediğimiz Kahpe Bizanslar nasılda yunan düşmanı yapmıştı bizi en sevmediğimiz çocuklara takardık bu lakabı çünkü sebepsiz yere yunanlar bizim düşmanımızdı öyle bilmemiz gerekiyordu. Örnekler uzayıp giderken bugün sinemasında tekelci sermaye yapımcılarının ve sistemin artık sömürünün şekil değiştirmişliğiyle birlikte sinemada ki etki yaratmayı, yönlendirmeyi başka türlü yapmaya başlamıştır. Artık Kahpe Bizanslar ı değil Recep İvedik’i, Muro’yu Kurtlar Vadisi’ni Yalılarda geçen hiç birimizin göremeyeceği hayatları bozuk aile ilişkilerini anlatan. İçinde bizim hayatlarımıza dair bir tek şey bile olmayan filmlerle oyalanıyor insanların düşünsel dünyaları, sanat ihtiyaçları, toplumsallaşma çabaları. ‘The Pursuit of Happyness’ Umudunu Kaybetme filmi bu sömürünün ne boyutlarda olduğunu anlayabilmemiz için çok ciddi bir örnek 2006 yapımı bu film tam anlamıyla toplumun %99’ unun hikâyesidir. Filmde başkahramanımız sınıfının diğer insanları gibi yoksul ve hayatını idame ettirebilmek için çok uzun saatler çalışan, ailesiyle ilgilenemeyen, insani duyguları tadacak kadar zamanı olmayan bir kişiyi anlatıyor. Tıpkı bizler gibi, hayatımız istemediğimiz işleri yapmakla koşturmacayla o kadar meşgul ki çoğu zaman insan olduğumuzu unutuyoruz. Başrol Will Smith’i ayakta tutan tek

şey yani isyan etmemesini sağlayan tek şey umudu! O çok çalışırsa bir şirkette yüksek maaşla çalışıp kısmen daha iyi bir yaşam sürecek ama bunu yapması için kendisi gibi 30 insanı geçmesi lazım. Ki film işte ya Will Smith bu yarışı geçiyor ve başarıyor ve biz seyirciler içimiz rahatlamış bir şekilde kalkıyoruz o koltuktan, mutlu oluyoruz. Çünkü Will Smith başardı bizde başarabiliriz. O sinemadan çıkınca dışarı Will Smith gibi daha çok çabalıyoruz daha çok koşturuyoruz daha çok çalışıp daha az düşünüyoruz. Peki ya sonuç? Biz de Will Smith gibi kazanabiliyor muyuz? Cevap çok açık beyler! Bizler o geride kalan 29 kişiyiz. Bizler Tarihin Ortanca Çocuklarıyız Bir amacımız ya da yerimiz yok Ne büyük savaşı yaşadık, ne de büyük buhranı Bizim savaşımız ruhani bir savaş En büyük buhranımız, hayatlarımız Televizyonla büyürken milyoner, Film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık Ama olmayacağız, bunu yavaş yavaş öğreniyoruz Ve o yüzden çok kızgınız... Kızgınlığımızı, sinirimizi, isyanımızı emiyor sistem bizi amacı ve yeri olmayan insanlar haline getirmeye çalışıyor. Bizleri kendi köleleri haline getirmeye çalışıyorlar… Kızgınlığımızı dindirmeyelim isyanımızı bireysel sözde kurtuluşlarımız uğruna yok


29

SÖZ

etmeyelim. Bizleri geleceksizlik bekliyor, bizleri sağlıksızlık, eğitimsizlik bekliyor. Bizleri insani duygulardan uzak sevmeyi, özlemeyi, yas tutmayı unutan sadece bir avuç insan için çalışan makineler haline getirmeye çalışıyorlar. Roboski de katledilen 35 insanı ne de çabuk unutup yeni yıla girme palavrasıyla içkiler içip eğlenen adeta katliam için kutlama yapan insanlar haline getirmeye çalışıyorlar. İsyanımız bizi güneşli günlere çıkaracak tek şeydir. Sistem her yerde olduğu gibi sinemada da bizleri susturmak dindirmek için ‘Umudunu Kaybetme’ gibi saçmalıklarla çabalayacaklardır. Ama kazanan tüm tarihte olduğu gibi bizler olacağız. Yaşasın % 99 un isyanı. Hal böyle iken yani sinema tekelci sistem güçlerinin elinde bir oyuncak gibi insanları uyutma, kandırma aracı olarak kullanılırken bu duruma muhalif olan ve sanatın değişimi hızlandırıcı gücüne inanan insanların. Sanatıyla sisteme isyan ediyor olması ve sinemanın toplumda ki önemli mevkisini, toplumun gücünü göstermek, unuttuğumuz o mücadele ve sonrasında ki zafer duygularını hatırlamamız için çok etkili bir araçtır. Bu sözcüklerin ardından aklıma ilk gelen şey Braveheart filminde W. Wallace idam ediliş sahnesi: insanlar Merhamet! Merhamet! diye haykırırken W. Wallace ÖZGÜRLÜK diye bağırıyordu… Popüler sinemanın

dışında kalan, kalmak isteyen ‘derdi olan’ yönetmen ve sinema ekibinin yaratabilecekleri çok önemlidir. Öte yandan öteki sinema olarak bilinen yani kısmen de bilinmeyen ama bu bilinmezlik bir gizlilik değil ulaşılamamasından, duyurulamamasından ötürü olan ‘öteki sinema’ sansürcü, para merkezli yapım şirketlerinin dışında derdi olan insanların ufak bütçe ve imkânlarla yarattıkları filmler, popüler sinemaya karşı muhalif bir duruş olmaktadır. Büyük bir gerçekliktir ki %99 un hikâyesini anlatan öteki sinemanın ürünleri bir döneme hatta birkaç kuşağa etki eden kalıcı yapımlar olarak tarihin

sinema sayfasına yazılmıştır. Büyük usta devrimci yönetmen Yılmaz Güney’in ‘DUVAR’ filmi bu ülkede ki cezaevlerinin durumunu gözler önüne seren ve bir dönemi sonra ki kuşaklara en çıplak gerçekliğiyle anlatan tarih sayfasında çok önemli bir filmdir. Aynı keza geçtiğimizi günlerde yaşamını yitiren Yunan yönetmen Theodoros Angelepoulos genel olarak toplum içinde ki entelektüel bireyin yaşama dair acılarını ve düş kırıklıklarını çok iyi işlemiştir Yunan yönetmen bu sebeplen toplumsal sinema da çok önemli bir yer alır. Kısaca kendi kanatlarıyla uçan sinema bu toplumdan beslenmiş ve bu topluma eserler vermiştir. Sınıf mücadelesini kendi yaşamlarına taşımış, muhalif duruşunu filmleriyle göstermiş insanların sinemasıdır. Son olarak ufak bir değişiklikle ‘Noviembre’ filminden bir replikle yazıya bitirmek istiyorum. – Neden sinema? -‘Sinema diyorum. Çünkü insancıl bir iletişim ve birbirimizi anlamamızı sağlayacak eşsiz bir yol. İşte bunun için SİNEMA! Ajit Treni - Adana


30

SÖZ

Uslu Kız Çocukları OLMAYACAĞIZ Baba: Kızım, o ne biçim oturma öyle kapa bacaklarını ayıp! Anne: Hadi benim uslu kızım, cici kız ol misafirlerin yanında sesini çıkarma! (Bacaklarını kapayıp uslu bir kız olması beklenilen, ayıp günah kavramlarının dayatılmaya başlatıldığı bu çocuk henüz 7 yaşındadır. Erkek kardeşi ise 5 yaşında ihtişam sünnet töreniyle beraber utanmadan sıkılmadan, bacaklarını kapatmadan erkek olmuştur.) Ve bu tanıdık replik; konu komşunun davet edildiği, paraya kıyılarak tutulan büyük salonun duvarlarında çınlar… Baba: Aslan oğlum kocaman erkek oldu, erkekliğe ilk adımını attı. Evet, oğlanlar gururla amcalara

“gösterirken”, erkeklikleri törenlerle kutlanırken; kızlar bacaklarını kapatıp, oturarak tanışır sosyal dünyayla. Aile içinde uzun müzakerelere sebep olan Zehra’nın okula gidip gitmeyeceği konusu yeni çıkan 4+4+4 yasasıyla açıklığa kavuşur. Kız çocuğunun eğitim görmesini zaten gereksiz bulan, zorunlu eğitimmiş gibi görünen fakat detayına indiğimizde 4.sınıftan sonrasının zorunlu olmayacağı; özellikle de kızların örgün eğitimden uzaklaştırılıp evin içine hapseden bir zihniyeti taşıdığını öğrenen aile, 4 sene okumasından bir zarar gelmeyeceğini düşünerek Zehra’yı okula gönderir. Erkek kardeşi için çok da sorun yaratmayan bu yasa, onun örgün eğitimden uzaklaşmasına neden olmayacaktır. Zaten aile erkek çocuğunun iyi bir eğitim almasını, meslek sahibi olup vatanına milletine “hayırlı” bir vatandaş olmasını ister. Zehra ise daha erken yaşta okuldan alınacağı ve bu yaşında evlendirileceği için okuyup okumaması çok da mühim değildir. Zehra bu tartışmaların ardından okula başlar ve ilerde sorgulayacağı bu çarpık eğitim sisteminin içinde bulur kendisini. Her gün giydiği mavi önlüğü, örgülü saçları kontrol edilmekte; eteğinde bir kısalık, saçlarında bir dağınıklık varsa derhal azarlanırdı. Zehra ve Zehra gibi bir sürü kızın bu yeni yasayla okuldan alınıp, toplumsal hayattan koparılıp evlere kapatılması işten bile değildir. Eğitim hayatı çok da uzun sürmediği için lise ve üniversitede yaşayacağı sorunları göremez; ancak çevresinden duyduğu kadarıyla oralarda da cinsiyetçi eğitimin kadınların peşini bırakmadığını, tacizin, aşağılanmanın ve

şiddetin fazlasıyla yaşandığını öğrenir. Aradan yıllar geçer, okuldan alınan Zehra bir süre ailesine hizmet ettikten sonra, kendisinden 15 yaş büyük bir adamla evlendirilerek çocuk gelinlerden biri olur. Yeni bir hayat, yeni bir dram onun için başlamakta ve daha kendisi çocukken anne olmak zorunda bırakılır. Her gün gazetelerde, televizyonlarda dayak yiyen, tacize, tecavüze maruz kalan kadınların hikâyelerine seyirci olan Zehra, bu yaşananların bir parçası haline gelir. Kendisi de kocasından her türlü şiddeti görmekte, canına tak etse de gidecek başka bir yeri olmadığı için bu hayata katlanması gerektiğini düşünür ta ki kocası bir gece onu dışarı atana kadar.. Yaka paça kapının önüne atılıp zorlu bir hayata adım atar.. Ne yapacağını bilmeden günlerce hayatta kalma mücadelesi verir… Uzun süre sokaklarda yaşamını sürdürmeye çalışırken, kadınlardan oluşan kalabalık bir grubun yükselen seslerine, söyledikleri şarkılara, doğru ilerler. “Gelsin baba, gelsin koca, gelsin devlet..inadına isyan inadına özgürlük” cümlesi dikkatini çeker. O kalabalık kadın grubuyla tanışır ve ne yaptıklarını sorar. Kadınlar Zehra’nın hikâyesini dinler ve onu aralarına alırlar. Böylece Zehra kendisi gibi birçok kadınla alanlara çıkar, uğradığı haksızlıklara karşı çığlıklarını yeni, onurlu, özgür bir hayat için yükseltir. Erkeklerin baskısı olmadan, insanca yaşayabileceği bir yaşam artık mümkündür. Zehra, bu acıları yaşayan kadınlardan sadece biri… Biz kadınlar bu yüzden 8 Martlarda,25 Kasımlarda şiddetin, zulmün, baskının olduğu her gün her yerde varız var olacağız. Uslu kız çocukları yetiştirmeyeceğiz; hayatın her alanına nüfuz edip el ele özgür günler için mücadelemizi vereceğiz…


31

SÖZ

Kadının Beyanı Esastır! Öncelikle kadının beyanı esastır derken neden bunu ilkesel olarak savunduğumuz konusunda açık ve net olmamız gerekiyor ki yaşanılanları doğru adlandırabilelim. Kadının beyanı esastır ilkesi toplumsal gerçeklikten doğmuştur. Ataerkil toplumun sonuçlarını hafifletmeye yönelik kadından yana olan bir ilkedir. Anlamı şu: bir kadın bir erkeği taciz ya da tecavüzle suçlarsa kadının suçu değil, erkeğin suçsuzluğunu kanıtlaması beklenir. Temel alınması gereken kadının açıklamasıdır. Cinsel şiddet taciz ve tecavüz olaylarının çoğunlukla iki kişi arasında geçtiği; delili ya da şahidi olmadığı bir gerçekliktir. Suçlanan tarafın yani erkeğin suçlamayı kabul etmeyeceği de aşikârdır. Cinsel şiddet, taciz ve tecavüz olaylarının da delilerle ispatı neredeyse imkânsızdır. Kadınlar herhangi bir cinsel taciz ve tecavüze maruz kaldıklarında buna karşı tepki vermeleri, bunu açığa çıkararak kendi çevrelerinde ve kamuoyuna dillendirmeleri zor bir durumdur. Tacize- tecavüze uğrayan kadın öncelikle kendini suçluyor; orada bu saatte bulunmamalıydım, bu elbiseyi giymemeliydim, ben mi davetiye çıkardım, neler yaptım sorgulaması yaşıyor… Ataerkil kadının aleyhinde işlediği için bütün hayatı boyunca erkek egemen sistem tarafından bir suçlu olarak görülen kadın, yaşadıklarının sorgularken öncelikle kendini suçlama eğilimine giriyor. Bana inanırlar mı? Ya ‘iftira’ derlerse diyerek taciz ve tecavüze

kendisinin sebep olduğunu düşünerek utanç ve suçluluk yaşıyor. . Karakol, hastane, mahkeme tarafından olayın tekrar nasıl olduğunun kadına anlatılması süreci kadının o anı defalarca kez yaşamasına ve ruhunun ve bedeninin tecavüze uğramasına neden oluyor. ‘Suçlu ben değilim’ gerçekliği bu süreçte kadının aklına ya hiç gelmiyor ya da getirilmiyor. Oysa ki hiçbir bahane hiçbir neden olamaz ki tacizi ve tecavüzü meşrulaştırsın... Tecavüz ve taciz davalarında kadından kanıt istenmemeli, şikayeti doğru kabul edilmelidir. Çünkü cinsel şiddet, taciz ve tecavüz olaylarında ya kadın erkeği tahrik etmiştir ya da şiddete maruz kalan kadın erkeğe iftira atıp komplo kuruyordur! Son yıllarda yaşanan deneyimlerden biliyoruz ki kadının beyanı, beyanda bulunulduğu andan itibaren kuşkuyla karşılanıyor. “Bakalım erkek taraf ne diyecek” sorusu açıktan dillendiriliyor. Bu nedenle, bir kadın cinsellik ve cinsiyet temelli saldırıya, aşağılamaya ya da ayrımcılığa maruz kaldığında bunun için bir beyanda bulunuyorsa, bu beyanın esas alınması gerekiyor. Kullanılan “esas alınması” kavramı  “doğru kabul edilmesi” değil. Aksinin ispat edilmesi gerekliliğidir. Yani burada erkeğe sorulmalıdır: “emin misin taciz etmediğine? davranışının taciz olarak algılanmaması için ne yaptın!!!” Bu ilke, yargısız infaz yapmak anlamına gelmiyor. Aksi ispat edilene kadar o kadının yanında olmak anlamına geliyor. .Kadınları

koruyan bir süreç işletilmediği sürece kadın mağduriyetleri ağırlaşıyor; taciz karşısında tepkisiz ve sessiz kalınarak, taciz yok sayılarak suça ortak olunuyor. Kadınların mağduriyeti karşısında yapılması gerekense “Kadın beyanı esastır” ilkesini temel alarak mağdurları koruyan ve kadın bakış açısını esas alan bir tavır geliştirilmelidir. Kadının beyanını esas almak ise kendisine yönelmiş suçun tanımını yapmayı ve yaşadıklarının dilediği kadarını paylaşmayı kadına bırakmayı gerektirir. Kadının beyanı esastır deyip “gerçeği açığa çıkaracak” bir soruşturmayı  erkek egemen mekanizmalarla değil, kadınlardan taraf bir bakış açısıyla kadınlardan oluşan bir kurul veya komisyon ile mümkündür. . Bu konuda taraflı bir tutum almak zorundayız. Biz taraflıyız, cinsel tacize tecavüze uğradığını açıklayan kadınlardan tarafız! Bizim ilkemiz, pusulamız budur “Kadının beyanı esastır” bizim açımızdan ilkedir. Bedenimiz, Hayatımız Bizimdir Biz bugün bu erkek egemen sistemin dayatmaları karşısında çaresiz değiliz. Kadının beyanının esas alınması için var gücümüzle mücadele edeceğiz, erkekten yana olan yargı ve yasaların kadından yana olması için kadın mücadelesini ve dayanışmasını örüyoruz. SÖZ DERGİSİ / SAMSUN


32

SÖZ Bütünsel Üçlü:

Rol Zaman Görüntü

Tüketimin baskıcı birliği üçayaklıdır; rol, zaman, görüntü. Beslenme, barınma gibi ihtiyaçlaştırılmış zaman zihinsel bir algı biçimidir. İnsani bir buluş olmaktan çok dışsal bir gerçeklikle diyalektik bir ilişkidir. Bu nedenle yabancılaşmaya ve insanlığın yabancılaşmasının içinde ve ona karşı yürüttüğü müdahaleye bağımlı bir ilişkidir. Tanrı’ya ait olmaktan çıkan zaman her haliyle parçalanmış iktidarın zamanı olmuştur. Ortaçağlarda kum saatinin iki bölmesi arasında bir o tarafa bir bu tarafa akıp duran kum hep aynı kum olsa da zaman akıttığı söyleniyordu. Tersine, duvar saatinin dairevi yüzüyle temsil edilen zaman ise birimlere bölünmüştür ve asla geri dönmez. İşte bize biçimlerin ironisi: Yeni bir zihniyet, biçimini ölü bir gerçeklikten alır. Ve burjuvazi her şeye döngüsel bir görüntü kazandırdığından, bu şekilde birlikte zamanın ölümüne, kendi zamanının ölümüne çekicilik kazandırmak istemiştir. İktisadi buyruklar, bizlerin ne yapacaklarını bileklerimizde işaretlerimize ya da telefondaki rakamlarımıza bakarak karar veren yürüyen kronometrelere çevirmiştir. Vakit nakittir gibi safsatalarla teslim alınan irademizin kendisidir. İktidarın zamanı kendi dilini, kendi cümlelerini oluşturarak her alana tahakkümünü yayarak gündelik hayatın sorularını da oluşturur. Örneğin;’’Kaç yaşındasın?’’gibi soruların içinde de güce yapılan bir gönderme vardır. İnsanların ölçülebilen yaşları ise aşağıda ki paragraflar da değinmek üzere roller toplamın bütünüdür. Günler, aylar ve yıllar bizi sınıflandırmaya, çevremizi kuşatmaya yarar. Zamanın akışı hep şu ya da bu otoritenin oluşumu açısından ya da bir şehrin fethedilmesine ilişkin süreçlerle ölçülmüştür. Zaman ile birlikte beden ve zihin 2’ye bölünmüştür. Bu bölünmenin koşulları tarihsel akışın içerisinde değişmiş olsa da insan çatışmaları ile benlikte ki yokluğun

‘’Hiçbir şey, güz geldiğinde kır çiçekleri gibi kuruyup değişen dış görünüşten daha geçici değildir.’’ Umberto Eco

yarattığı boşluğu dolduran şey olmaktan öteye geçememiştir. Zamanın olduğu yeri şimdinin içinde yakalamak gerek oysa şimdi henüz yaratılmış değil ki. Zamanın arkasından ne kadar hızla koşarsak koşalım zaman o kadar hızlı kaçmaktadır elimizden. İşte tüketimin birinci yasası Rol toplumsal hiyerarşinin bir yerine bireyi yerleştirerek iktidarın devamlılığını sağlayarak tüketimin aracı haline getiriyor bizleri. Günlük yaşamın içerisinde defalarca rollerinizin değiştiğini hissetmiyor

muyuz? Aslında kendi yaşamlarımız üzerinden burjuvazinin o görkemli koca sistemini çözebileceğimize inanmalıyız. Birçoğumuzun hayatın akışı içerisinde rol yapma yâda başkasına rol verme becerisi iktidarın yarattığı hiyerarşiyi içsel döngülerde görmek bile mümkün. Roller kendimizin karikatürü ve tüketimidir. İnsan rollerinden ne kadar kurtulursa o kadar kolay hareket eder ve kendine ulaşır. İktidarın yüklediği rollerin hiç birisi aşkın pasif bir nihilizmden kurtulamaz, kendini yaşamda var edemez. Sadece ‘’aydınlaşmış’’ zihinle uzlaşır. Toplumsal rolleri yaşadığımız müddetçe hayatımızın sürekli tekrar ettiğini ve bir deja vu halinin süreklileştiği hızlı bir tüketmeye doğru yol alarak görüntüler düzleminde kendimizi var etmeye çalışırız. İşte bu da tüketimin ikinci yasası.

Görüntüler düzlemi ile varoluşunu sağlayan birey yaşamın bütün halini görüntüler, imgeler üzerinden yaşamaya çalışarak sahtelikleri kendine eş zamanlı bir biçimde toplumun bir parçası hem de bir birleşme aracı olarak sunar. Görüntüler ve göstergelerle sunulan anlamsal ilişkiler, sanal olgulardan oluşan anlamlar dünyasına doğru evrildikçe soyut bir aşkınlık yaratarak bilinçaltında bir şartlandırma yaratır. Modern toplumda ortaya çıkan propaganda, reklamcılık ve medyanın rolünü yüksek sesle mahkûm etme modası bilinçleri oraya çekerek daha büyük ve daha temel bir gizemlileştirmeye güç katmak için düzenlenmiş bir kısmi sanal bilinç yaratma ve ya cin çıkarma biçimi olarak düşünülebilir. İşte bu tüketimin üçüncü yasası. Tüketmek, görüntüleri gösteri yararına, gerçek hayatın zararına güçlendirerek sahtelik ve sanallık tarafından tüketilmek demektir. Tüketici kendisini zincirlediği şeyler tarafından öldürülür, çünkü bu şeyler (mallar, roller) ölüdürler, cansızdırlar. Bütün bu bilinç bulanıklıklarında ve sanallaştırmalar da büyüyen insanlar; fakir bir insanın başkasının malını gasp etmesi, durumu iyi olan bir insanın güvensizlik ve küçümseme gibi nedenlerden dolayı başkalarına yardım etmemesi de normal karşılanacaktır(!) Sevgi aşk saygı günümüzde ki yerini üzüntü, umutsuzluk, ümitsizlik, keder,ve çaresizlikle yer değiştirerek nasibini alacaktır. Şeylerin her şey ve hiçbir şey olduğu bu düzende kendini var etmenin tek yolu isyan etmektir. Adana’dan bir efendisiz NOT: Yazının diğer sayılarda devamı gelecek Kaynakça: situationist enternasyonel, Jean Baudrillard


33

Anın Gizi

Tarih bir yaşanmışlık üzerinden yüzyıllar hatta bin yıllar geçse de toplumların kolektif hafızalarından silinmiyor. Hele ki yaşanan olay içinde bir halkın başka bir halka uyguladığı gayr-ı insani unsurlar var ise... Bu bağlamda bugün Anadolu toprakları üzerinde yaşayan halkların, kolektif belleklerinde var olan bir halk üzerinden, kendi benliklerine ne denli yabancılaştıklarını inceleyeceğiz... Bugün artık bizim resmi tarih anlayışı olarak tanımladığımız, aslında bir ideolojinin yansıması olan görüş, günün koşulları gereğince onarılmakta-güncellenmektedir. Bu güncellenme sürecinde bir takım meseleler mecburen yeniden tartışmaya açılmakta ve devletin varlık sebepleri olarak düşünülenlerinin işlevsizleşmiş tarafları kesip atılmaya çalışılmaktadır. Bu tablo sanki sistemin kendi özeleştirisini vermesi gibi görünse de tam tersine dünün anlayışını bugünün değişen zemininde yeniden üretme ve güncel ihtiyaçları bu zemin üzerinde bina etme telaşıdır. Resmin bütününü göremeyip demokratikleşme şiarıyla resmi ideolojinin yeniden üretimine ortak olan ve çoğunluğunu eski solcuların oluşturduğu liberal cenah da maalesef ki bu işin meşruluğunu yaratmaktadır. Görüldüğü üzere yönetme sanatına vakıf olan Türk devlet yapılanmasının dönemsel ihtiyaçlar doğrultusunda, tarihsel işleyişini bozmadan eskiyen derisini kolayca değiştirebildiği aşikârdır. Lakin binanın bazı sütunları sabit bir değişmezliğe sahiptir. İşte biz yazının odak noktası olarak bu sabit sütunlardan olan azınlıklar ve derin devlet ikilemini incelemeye çalışacağız.

SÖZ

TARİH

DEĞİŞMEYEN AZINLIKLAR SÖYLEMİ VE KATLİAMLAR... Bugünün mevcut devlet şeklini -devletin kendisinin de yaptığı gibikesintisiz bir süreç olarak Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı ve T.C. düzleminde ele almak en sağlıklı olanıdır. Bunu yapmamızın esas amacı bir canlı mekanizması gibi işleyen devletin bugünkü reflekslerinin altındaki kalıtsal özellikleri açığa çıkartmak istememizdir. Türk devlet yapılanması, dünya daha emperyalizm çağını görmeden yüzyıllar önce kendini çok köklü emperyal davranışlarla yoğurmuş ve halkların günlük yaşamlarına dahi işleyen bir takım söylemler geliştirmiştir. Bunlardan en bariz olanı “Türk Devlet’inin ezel ve ebed devlet” olduğudur. Bu söylemle devlet kendini yıkılmaz ve yenilmez olarak kabullendirmeye çalışmış ve psikolojik olarak üstünlük kurma amacı gütmüştür. Bu söylemin tarihsel olarak devam ettiğinin kanıtı Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik zeminin hazırlayan kadroların, kurulan devletin <Son Türk Devleti> olduğunu aslında isminin çok da önemli olmadığını, bundan sonra başka bir devletin daha kurulabilir olduğunu ama nitekim onun da ezel ve ebed geleneğinin halefi olacağını hafızalara kazımak istemesidir. Bu açıdan bakıldığında devletin bugün yaptığı her şeyin kendi tarihinde model alabileceği bir örneğinin bulunması hiç de tesadüfî değildir. Meseleyi fazla uzatmadan devletin temel söyleminde önemli yeri olan azınlıklar meselesine değinelim. Özellikle 1908 1, Meşrutiyetten sonra “azınlıklar” olarak anılmaya başlanan Anadolu’nun yerleşik halkları Rum’lar, Ermeni’ler, Süryani’ler, Yahudi’ler (ancak Yahudi’ler Anadolu’nun yerel halkı değildir.) Osmanlı’nın Kuruluş ve Klasik döneminde Gayr-i Müslim olarak sınıflandırılmış, askeri veya kamusal alanda varlık göstermeleri yasaklanmış ve

askere gitmedikleri için bir çeşit yaşamaya izin vergisi olan Cizye ile vergilendirilmişlerdir. Bu verginin adı 1855’de Bedel-i Askeriye olarak değiştirilmiştir. Cumhuriyet döneminde verginin alınması kısa bir dönem sekteye uğrasa da nitekim devlet bu vergiyi 11 Kasım 1942’de yeniden yürürlüğe koymuştur. (Varlık Vergisi). Yani Türk Devlet’i halkların varlığını vergiyle kabul etmiştir. Üzerinde egemenlik kurduğu toprakları yaratan halkların varlığını vergiyle ölçen bir yapı elbette onlara karşı sürekli ihtiyatlı olmuştur. Hatta aynı devlet Selçuklu döneminde konargöçer Türk kitlelerini dahi Kara Budun(cahil halk)(1) diye tanımlayarak halk düşmanı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Özellikle Türk devletinin Osmanlı sürecinde mezhepsel farklılıklardan dolayı Türkmen kitleler sistematik bir biçimde katliama tabi tutulmuştur. Devlet kendi soyuna(!) dahi acımamıştır. İşte böylesi bir yapıdan kendisine benzemeyeni korumasını beklemek saflık olur. Halklara bakış açısında tarihsel süreklilik taşıyan devlet “Gayr-i Müslim teb’a(tabi olan)” söylemini bugüne “azınlıklar” olarak taşımıştır. Söylemde değişimin temel sebebi dünya emperyalizminin kaydettiği aşamadır. Osmanlı’nın son dönemlerinde kendisine tabi olan uluslar bir bir bağımsızlık mücadelesi başlatınca devletin alim kadrosu bir restorasyon sürecini başlatmış ve devletin gelişmekte olan kapitalizm koşullarına adapte olmasını sağlamaya çalışmıştır (Jöntürk Hareketi esas olarak bu kaygıyla ortaya çıkmıştır nitekim daha sonra İttihat ve Terakki Partisine evrilmiş ve Osmanlı’da yönetimi ele geçirmeyi başarmıştır.). Avrupa’da burjuvazinin gelişmesiyle ve milli pazar oluşturma istemiyle başlayan ulusçu-bağımsızlıkçı akımlar Osmanlı’nın ana gövdesine bu haliyle yansımamıştır bunun temel sebebi Osmanlı’da burjuvazinin bürokrasi dizgininde oluşmuş olmasıdır. Devlet geleneği kapitalist gelişme sürecinde dahi burjuvaziden daha ağır basmış ve devlet adeta “Bir burjuva sınıfımız olacaksa onu da


34

SÖZ

biz yaratırız” demiştir. Burada bir noktaya ilgiyle yaklaşmak gerekiyor sistem içinde gelişen muhalif hareketler dahi meseleye hep “devleti kurtarmak” retoriği üzerinden yaklaşmış ve varoluş sebepleri arasına bunu da koymuşlardır. Ve ”devleti kurtarmak” için teslimiyetten, işbirlikçiliğe, katliamcılığa kadar her yola başvurmakta hiç bir sakınca görmemişlerdir. Hatta öyle ki devlet bürokrasisi Dünya’da; 20.yy.ın ilk katliamı olarak anılan bir soykırıma imza atarken de bunu devlet geleneğini sürdürmek ve milli burjuvazi yaratımında hazır sermaye elde etmek adına yapmıştır. Nihayetinde de Anadolu’dan zorla göçürülen ya da toplu imha yöntemiyle yok edilen halkların yüzyıllar içinde yarattıkları ekonomik ve sosyal birikimin üzerine Türk bürokrat-burjuvazisi leş yiyiciler gibi çöreklenmiştir. Gelelim devletin en ilkel düzeyde sermaye birikimini yaratmak adına giriştiği ilk katliam olan Ermeni Soykırımı’na... Soykırımı; Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi(SSECS) “ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.(2. madde)” şeklinde tanımlar. Ayrıca Jenosit(Genoside) kavramını ortaya atan Polonya’lı hukukçu Raphael Lemkin soykırımı şöyle tarifliyor; Genel anlamda konuşursak, soykırım milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar

hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dahil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir. Bu tanılamalara bakılarak Anadolu’da 1915-1917 yılları arasında yaşanan ermeni katliamlarının bir soykırım olduğu kanaatine varabiliriz. Ancak tüm bu tanımlamalara ek olarak uluslararası hukukta bir olayın soykırım sayılabilmesi için öncelikle kasıt aranmaktadır. Kasıt davranışını anlamak için iki yol vardır: Birincisi öldürme kastının doğrudan anlaşılabileceği belgeler bulmak yani “benim şu grubu imha etme yok etme isteğim vardır” deyip eyleme geçmek. Belirtmek gerekir ki böylesi bir belgeyi Hitler dahi bırakmamıştır. İkinci yöntem kastın dolaylı yoldan doğrulanacağı belgelerdir bu belgelerin varlığını ermeni soykırımı meselesi üzerine uzmanlaşmış ABD Minnesota Üniversitesi tarih bölümü profesörü Taner Akçam’dan dinleyelim; “Örneğin Ermenilerin sürülmesi sırasında, imha edildikleri haberleri İstanbul’a düzenli geliyordu ama buna rağmen eyleme devam ediliyordu; yani gruba yönelik saldırılar bilinerek eyleme devam edildi. Bu durumda bile kasıt unsuru gerçekleşmiş sayılır” (Ertuğrul Mavi’yle röportaj-Radikal Gazetesi). Bu sistematik katliamın bir soykırım olduğuna dair akademik araştırma örnekleri çoğaltılabilinir ancak bunların çoğu Avrupa ya da ABD üniversitelerinde yapılmıştır. Bunun esas sebebi maalesef ki Türkiye’deki akademi ve bilim anlayışının “ulemalık” sınırlarının dışına çıkamamasıdır yani devlet için bilim(!) anlayışı... Ermeni Soykırımı’nı tartışırken yapılan en komik şey katledilen insan sayısının tartışılması olsa gerek yani resmi tarihçiler sayının abartıldığını söyleyerek kendilerince bu sistematik cinayeti aklamaya çalışmaktadır. Resmi tarihçilerin belirttiği sayı 500 bindir ve yine aynı iddiaya göre 200 bin ölüm

vardır ancak Murat Bardakçı’nın yayınladığı “Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi” adlı kitabında sayı farklı anılmaktadır. Sözü geçen kitapta tehcirin yöneticisi sıfatıyla Talat Paşa’nın vilayetlere gönderdiği ve göç ettirilen Ermeni’lerin sayısını isteyen telgrafına cevaben vilayetlerden gelen sayı 924 bin 158 kişidir (Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi s.77,Murat Bardakçı). Resmi tarihçilerin verilerini baz alsak dahi -yani 500 bin sayısınıortadan kaybolan 400 binin üzerinde insan vardır. İnsan katlinin rakamsal verilere indirgenmesi dile kolaylık sağlamaktadır ancak yok edilenlerin patates ya da tavuk olmadığını insan olduğunu yeniden düşünürsek katliamın ne derece korkunç olduğunu anlayabiliriz. Yazının başında devletin egemenlik geleneğinin tarihselliğinden bahsetmiştik ve bunun yansıması olarak da güncel davranışlarının ardında tarihi kalıntılar olduğunu iddia etmiştik çok ilgi çekici bir örnekle bu iddiayı güçlendirmek istiyoruz. Ermeni Soykırım’ı; (ya da adına artık ne dersek sonuçta sistematik bir katliamdır) 24 Nisan 1915’te 240 Ermeni aydınının “toplumu isyana teşvik etmekten” tutuklanmasıyla başlamış ve birkaç gün içinde bu sayı 2345’e ulaşmıştır. Tutuklananlar içinde çokça yazar, şair, bilim insanı ve milletvekili bulunmaktadır. Tutuklananların hepsi değil bir kısmı Taşnaksutyun ve Hınçak üyesidir. Bunların haklarında hiçbir yargısal işlem başlatılmadan 761’i öldürüldü geri kalanı ise Ayaş ve Çankırı’ya sürüldü(Mehmet Polatel-Nazife Kosukloğlu,Agos Gazetesi,Resmi Tarihi Sınıfta Bırakan 10 Çürük Tez). Bu örneği vermemizin sebebi artık neredeyse kıyısından köşesinden hepimizin dâhil olduğu tutuklama terörü ve Kürt siyasetçilere yapılanlarla benzerlikler taşımasıdır. Nitekim KCK adı altında yapılan operasyonlarla neredeyse her gün demokratik siyaset alanında bulunan Kürt siyasetçileri tutsak edilmektedir. Devletin bu operasyonlarla birlikte Uludere Katliamı’na imza attığı düşünüldüğünde iki örnek arasındaki benzerlik ilişkisi daha rahat kurulacaktır. İşte tarihsellik tam da buradadır.


35

SÖZ

DEĞİŞMEYEN SÖYLEMİN, DEĞİŞMEYEN EYLEMİN SON KURBANI;

HRANT DİNK Binlerce yıl sağılmışım, Korkunç atlılarıyla parçalamışlar Nazlı, seher-sabah uykularımı Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar, Haraç salmışlar üstüme. Ne İskender takmışım, Ne şah ne sultan Göçüp gitmişler, gölgesiz! Selam etmişim dostuma Ve dayatmışım... Görüyor musun? Beşikler vermişim Nuh’a Salıncaklar, hamaklar, Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır, Anadoluyum ben, Tanıyor musun? Her zerresinden bereket, o güzel toprağının buram buram kokusundan kardeşlik fışkıran Anadolu ve onun kadim halklarının, zalimin zulmü altında ezildiği yetmemiş gibi bir de zalimler tarafından sık sık birbirlerine kırdırılmışlardır. Ancak halklarımız zalimin zulüm maskesi düştüğünde kol kola girmiş ve düşmana inat onbinler, yüzbinler

olmuştur. İşte bu kardeşliğin en bariz göstergesi devletin tarihsel katliam silsilesine kurban seçilmiş Hrant Dink’in sonuçlanan davası sonrası ortaya çıkmıştır. Ve ne trajiktir ki katillerin yine devletin kılıç zoruyla ele geçirdiği adeta halklar bahçesi olan Karadeniz’den çıkması... Hrant Dink hayatını Anadolu halklarının var olma ve kimlik mücadelesine adamış, gittiği her yerde adeta halklarımızın mağrurluğunu taşıyan o güzel sesiyle konuşmasıyla kendi kimliğini cesurca ifade etmiş ve artık Ermeni’lerin de Anadolu’da yaşama hakkı olduğunu savunmuş bir sosyalisttir. Hrant’ı katleden devlet yapılanması olan Ergenekon kendini Teşkilat-ı Mahsusa’dan farklı görmeyen gerektiğinde gözünü kırpmadan(!) vatanı kurtarmayı(!) kendine borç bilmiş bir yapıdır. Aslında bu tür yapılar hiç de öyle gizli falan değildir bilakis devletin tüm kolluk kuvvetleri tarafından bilinen ve meşru görülen yapılanmalardır. Bu durumu en iyi Hrant’ın katili Ogün Samast’ın video görüntüleri olmasına rağmen Samsun’a kadar yakalanmadan gelip Samsun’da otogarda yakalanması kanıtlıyor. Yakalandıktan sonra polislerin onunla fotoğraf çektirme yarışına girmesi, fotoğraflardan anlaşıldığı kadarıyla katili bile şaşırtmıştır. Cinayetten sonra, cinayetin planlayıcılarından Erhan Tuncel’in bir istihbarat polisiyle yaptığı telefon görüşmesi cinayetin ne kadar organize olduğunun en bariz kanıtı. Telefonda bazen

şakalaşarak katilin yanlış ateş ettiğinden kaçmaması gerektiği halde kaçtığından bahsediliyor ve bu görüşme herkes tarafından bilinmesine rağmen o polis hakkında bir dava bile açılmamıştır. Kısacası devletin katil ruhu hiçbir sekteye uğramadan bugüne kadar gelmiş ve devam etmektedir Hrant cinayetiyle ilgili çok şey söyleyebiliriz bunlar artık neredeyse tüm devrimci-demokrat kamuoyunun ezbere bildiği şeyler olur. Biz son olarak Hrant’ın kişiliğinde beliren Anadolu kimliğini yine onun sözleriyle vurgulayıp yazımıza nokta koymak isteriz. Çünkü bizim kanaatimizce Anadolu halklarının insanca bir yaşam kurabilmesinin tek yolu benliklerinde aynı Hrant gibi ortak Anadolu kimliğini yaratmasından geçer... “Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözü var çünkü kökümüz burada ama merak etmeyin bu toprakları alıp gitmek için değil bu toprakların gelip dibine girmek için…” Hrant DİNK


Yanı başımızdakini ezip, bizden öncekine el pençe durmaya mahkum edildiğimiz o hiç bitmeyen yarış sonunda iş kuyruğunda umutsuzluğumuza mahkûm, bastırırken boğazımıza düğümlenenleri… Açlık ve yoksulluk birer istatistik verisi, felaketler ve cinnet görüntüleri ise sadece bir haber karesi kadar yer bulabiliyorken ömürde… Yurdun bir ucunda genç bir kadın zorla koşulduğu o bitmeyen yarışın heyecanıyla can verirken toprağa; başka bir ucunda toprak toplu mezarlara gömülenleri kusuyorken her bir kazma darbesinde… Bu topraklardaki yüzlerce rengi kendi tekliğine esir etmek için bir bebekten katil yaratıp, yakanları zaman aşımıyla, vuranları vatan millet naralarıyla kahraman yapan; yıkılan duvarlar altından bakan çocuğun gözlerindeki umuda dahi düşman, felaketler karşısında bile ayrımcılıktan vazgeçmeyip çadır kentleri soğuktan titreyen bedenlere mezar eden bu düzende YARIN YOK… Her cumartesi sokaklara çıkıp kaybedilen yakınlarının akıbetini soranların ve ya ekmek parası için gittikleri sınırda F-16 bombalarıyla katledilen evlatlarının parçalanmış cesetleri başında ağıtlar yakan Roboski’li anaların feryadını duymayan kulaklar için YARIN YOK… Sermayenin doymak bilmeyen kar hırsı uğruna nükleer santral tarlasına dönen dünya, dört bir yanda felaketlerle haykırırken isyanını, kayıtsızlığımızın kör ettiği gözler için YARIN YOK Kan deryasına dönmüş topraklar üzerinde savaş senaryoları yarıştırılırken, bin bir bedel pahasına kazanılan özgürlük değerlerini bile tüketim nesnesi haline getirerek kendi toplumsallığına yabancılaşıp çürüyen insan için YARIN YOK... Savaşın çirkin yüzü karartırken göğü ve toprak yeni ölülerini sarıyorken kollarına; işçi, öğrenci, kadın, erkek, Kürt, Türk, Rum veya Arap olmak fark etmiyor artık, Filmin sonu geldi, artık hiç kimse için YARIN YOK… Duyduğun, bütün yalanlara inat gerçeğin o karanlık çölünden kaçamayan vicdanın sesidir. Kaçacak yer kalmadı artık, KENDİNLE YÜZLEŞMEKTEN BAŞKA BİR YOL YOK! Ya susarak onaylayacaksın ve uysallığın teslimiyeti altında Sen de Tükeneceksin Bu Yarınsızlıkta; Ya da yıllardır duyduğun kayıtsızlık masallarına inat sorumluluğu seçecek ve BAŞKALDIRACAKSIN ZAMANA… Kuzey Afrika’dan Latin Amerika’ya; Ortadoğu’dan Avrupa’ya, Anadolu’dan Mezepotamya’ya kendilerine kader diye sunulan kırıntıların ötesinde büyük hayallerin peşine düşenler yeni bir gelecek kurmanın telaşıyla türküler söylüyor şimdi… Umudun Türküsü, Kavganın Türküsü, Zaferin Türküsü Alev alev olmuş yer küre kabuğunu çatlatmanın eşiğinde, devrime gebe toprak doğum sancılarıyla yankılanırken tarih hızlanmış, yeni bir geleceğin kurucusu yapıcılarını ve çağırıyor şimdi…

Kulak ver sen de bu çağrıya, Saç göğe, acılarla kavurduğun yüreğini ve sen de haykır göğün tahtına oturanlara...

1 Mayıs’ta Taksim’de, sonrasında her yerde Özgür Yarınlar İçin

BAŞKALDIRI

SÖZ DERGİSİ


Söz Dergisi Sayı 7