Page 1

BİR KİTAP BİN DOST Aylık Edebiyat Kültür & Sanat Dergisi

Yıl 1 Sayı 2 Temmuz 2017

Hiç Unutmadık ; Masalları...

2017 Ben insanım, insana özgü olan hiçbir şey bana yabancı değil. (TERENTIUS İ.Ö. 195?-159) Aylık Edebiyat Kültür & Sanat dergisi


KÜNYE

İÇİNDEKİLER 1______________Editörün Gözünden/İlhan Özdemir

BİR KİTAP BİN DOST

2___________________________________Yayın İlkeleri 3____________________________________Hakkımızda

Aylık Edebiyat Kültür ve Sanat Dergisi

4_____________________Delirsek mi?/Aynur Karataş

Temmuz 2017 Yıl: 1  Sayı: 2

5_____________________Kimsin Sen ?/Ebru Dişiaçık

Genel Yayın Yönetmeni ve Yazı İşleri Müdürü İlhan Özdemir ilhanozdemir@birkitapbindost.com

Editör İlhan Özdemir

7________________________Unuttum/Hüseyin Kekiç 8________________Bahanelere Sığınmak/Zehra Erol 9______________Göl Yazı Balıkçısı Hüseyin Amca / Hüseyin Kekiç 10_________________Gecede Sessizliği Dinledim / Gülten Kaplan 11_________________Karne Heyecanı/ Aynur Sayım 12________________Liva Pastanesi/Muzaffer Özkan

Redaksiyon ve İlistürasyon Doğan Bayındır

14____________Kaynama Noktas/Yasemin Bayındır 16_______________Bir Resim Bir Öykü; Lady Godiva/Özen Araser 17_____________Hayalimdeki Resim / Tülay Çabuk

Yayın Kurulu Emel Üstündağ Gürcan Köftecioğlu Muzaffer Özkan Yasemin Bayındır

18_____________Gürcan'ın Ablası.../İlhan Özdemir 20_________________Ayın Kitabı; Elveda Vatanım / Muzaffer Özkan 22___________________Ayın Yemek Kültürü; Bulgaristan Göçmenlerinin Yemek Kültürü / Emel Üstündağ 24______________Ayın Portresi; Nazım Hikmet Ran / Güniz Argun Küçükoğlu

İletişim info@birkitapbindost.com

Tüm içeriğin hakları sakldır İzinsiz Kullanılamaz © TEMMUZ 2017

26______________________Yer&Mekan; Ceyarın Yeri / Yasemin Bayındır 28_____________________Ayın Filmi; Baba Üçlemesi / Gürcan Köftecioğlu 31______________Ayın Röportajı; Yasemin Bayındır / Gürcan Köftecioğlu 33_________________________________Kültür&Sanat


1

EDİTÖRÜN GÖZÜNDEN

Merhaba Kadife bir sesten çıkan sakin ama heyecanlı vurgular... Hoş bir masalı dinlemek, bahsettiğim. Gerçi radyodan masal dinleyen bir çocuk olmadım ben pek. Sanırım o çağ benden biraz daha sonraydı... Annem hiç başucumda bana masal okudu mu, onu da bilmiyorum. Ya da sadece hatırlamıyorum demek daha doğru. Tek bildiğim ; o kalın kapakların ardında saklı olan, üç boyutlu karton dünyaların beni büyülediğiydi. Asla yetmezdi. Sayıları ne kadar artarsa artsın hiçbir zaman kafi gelmiyordu bana. Hepsine verecek kadar sevgim, sayfalarını defalarca açıp bakmaya yetecek kadar heyecanım vardı. Genellikle taşınırken bir kez daha karşılaşır insan tüm o, içine çocukluğunu sakladığı oyuncaklar ve hatıralarla. Ben de o zaman karşılaşmıştım üç boyutlu masallarımla... Ne kadar da güzeldiler hala ve benim gözlerim nasıl da parlayabiliyordu. Bir anlamda büyümemiş olmak; sıkıcı, ciddi işlerin içinde kaybolmanın ötesinde hala bunlarla gülümseyebiliyor olmak güzeldi çok... Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Rapunzel, Hensel 'le Gretel, Bremen Mızıkacıları, Parmak Çocuk, Uyuyan Güzel, Fareli Köyün Kavalcısı, Kırmızı Başlıklı Kız ve daha niceleri... Masallarla büyüyen çocuklar iyiliğin gücüne inanırlar. Kötülüklerin, çirkinliklerin, haksızlıkların olmadığı bir dünya beklerler büyüdüklerinde de. Öyle bir dünya yaşamaya, öyle bir dünya yaratmaya çalışırlar ellerinden geldiğince... Masallar okuyarak, masallar dinleyerek yetişmek, hem mutluluklarının hemde mutsuzluklarının nedeni olur onların. İçlerinde yer eden inançla iyimser ve iyiliksever olsalar da herkesten çok onlar kırılırlar en ufak bir fenalıkla karşılaştıklarında. Gerçeklerin acı yüzüne masalların gerçek olabileceğine inanarak, tahammül eder, gerçeklerin masallara benzemediğini görerek hırpalanırlar... . . . Yaşam masallardakine benzemiyor belki de ama yine de onu bir masal kadar güzel kılmaya çalışmaktan vazgeçmemek gerek diye düşünüyorum ben... Peki ya siz ? Hoşça ve sevgiyle kalın.

İlhan Özdemir


2

YAYIN İLKELERİ Bir Kitap Bin Dost dergisi: Haziran 2017’den itibaren "birkitapbindost.com" adresinden yayın yapan bağımsız bir çevrimiçi (online) edebiyat dergisidir. Bir Kitap Bin Dost'un amacı, edebiyat dergiciliği sektöründeki tabuları sorgulamak ve bilinçli bir kamuoyuyla bunları aşmaktır. Vizyonu, okuyucularında edebi sorumluluk algısı geliştirip, hizmet ettiği sektöre (edebiyat dergiciliği) olumlu yönde katkıda bulunmaktır. Önemsediği temel ilkeleri ise; özgün, sürekli, TDK kurallarına uygun bir edebi içerik(ler) oluşturmaktır. Dergide, olması gereken düzeyi sağlamak adına ve derginin kurumsal imajını korumak koşuluyla; edebiyat, kültür, sanat ve yaşam ile ilgili ürünler yayımlanır. Bir Kitap Bin Dost dergisi, insandan ve insanın geleceğinden yana bir yayın politikasından yanadır. Bir Kitap Bin Dost dergisine gönderilen yazılar, şiirler, resimler, karikatürler, fotoğraflar, vb. ürünler yayımlansın ya da yayımlanmasın iade edilmez. Bir Kitap Bin Dost dergisinde yayımlanan yazılarda ve paylaşılan ürünlerde öne sürülen görüşler yazının ve eserin sahibini (yazarı) bağlamaktadır. Bir Kitap Bin Dost dergisinde yayınlanan yazılar, şiirler, resimler, fotoğraflar, vb. ürünler daha önce yayın veya elektronik ortamda yayınlanmış olabilir. Yazı bir kaynaktan alınmışsa yazar ya da editör tarafından kaynak belirtilmesi veya yazının sonunda (Alıntı) diye belirtilmesi gerekir. Tartışmalı yazılar ve ürünler yayından kaldırılır. Bir Kitap Bin Dost dergisinde yayımlanan yazı ve ürünler kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Emeğe saygı amacıyla yazının bütünü kopyalamak yerine linklerin, Facebook ve Twitter gibi sosyal medya alanlarında paylaşılmasını veya alıntılar yapılmasını rica ediyoruz. Bir Kitap Bin Dost dergisine gönderilen yazılar TDK Yazım Kılavuzu’na (kısaltmalar dahil) uymalıdır. Yazı Kurulunca, yazının bütünlüğünü bozmamak kaydıyla ilgili yazıda düzeltmeler yapılabilir. Bir Kitap Bin Dost dergisine gönderilen/gönderilecek yazılar, bilgisayar ortamında hazırlanarak, e-posta yoluyla (birkitapbindost@gmail.com) dergiye gönderilmelidir. Bir Kitap Bin Dost dergisinde yayımlanması için gönderilen yazıların, şiirlerin ve diğer ürünlerin tüm yayın hakkı ilgili yazının yayınlanmasından sonra Bir Kitap Bin Dost dergisine aittir. Yazar, yayınlanan yazıyla ilgili değişiklik yapılması veya yazının kaldırılması gerektiğiyle ilgili dergiye başvuruda bulunabilir. Bir Kitap Bin Dost dergisine gönderilen yazılı ve görsel içerik için dergimiz içerik sahibine herhangi bir telif ödemez. Bir Kitap Bin Dost dergisi gönüllülük esasına dayanan bir edebiyat, sanat ve kültür platformudur. Bir Kitap Bin Dost dergisinde köşe yazısı niteliğinde fikir beyan eden yazılardan Yazı İşleri Müdürü ve/veya Yayıncılar sorumlu değildir. Köşe yazılarındaki fikirler, yazarların kendi kişisel düşünceleri olduğu için yasal sorumluluk ilgili yazarlara aittir. Bir Kitap Bin Dost dergisi, bu internet sitesinde yer alan bütün hizmetleri, sayfaları, bilgileri, görsel unsurları önceden bildirimde bulunmadan değiştirme ve yayından kaldırma hakkını saklı tutar. Tüm soru, öneri ve şikayetleriniz için birkitapbindost@gmail.com adresini kullanabilirsiniz. Bir Kitap Bin Dost dergisi, paylaştığınız hiçbir e-postayı yasal zorunluluk gerektirmedikçe başka mercilerle paylaşmaz. Basın bültenleri için lütfen tarafımızdan onay alınız. Bu adresi lütfen ticari ve reklam amaçlı listelere eklemeyiniz. Bir Kitap Bin Dost dergisine yazı ve ürün gönderen kişiler yukarıdaki yayın ilkelerini ve içerik politikasını kabul etmiş sayılır. BİR KİTAP BİN DOST DERGİSİ YAYIN KURULU


HAKKIMIZDA

3

Tüm gönül dostlarına; “merhaba.” Bir Kitap Bin Dost olarak, yeni bir dergi ve yeni bir sesle karşınızdayız. Aslına bakarsanız, dergicilikle ilgili olarak çok fazla bir bilgimiz ve deneyimimiz yok. Ama korkmuyoruz ve bu konuda başarılı olacağımızı da düşünüyoruz. Neden mi? Çünkü inandığımız ve savunduğumuz bir şey var, o da; İNSAN… Bu yola çıkma amacımız; hayatın içerisinden insanı bulup onu layık olduğu değere çıkartma. Ulaşabildiğimiz her insanın hayatında ayrı bir güzellik kapısı açmak, gerçek dost arayan, gönülden dertleşmek isteyen, sevginin gerçek bir değer olduğunu düşünen ve içindeki tüm güzel değerlerin dış dünyada bir karşılığı olması gerektiğini düşünenler ile birlikte aynı yolda yürümek istiyoruz… Bizler, bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm güzellikleri bu derginin sayfalarında gün ışığına çıkarmak istiyoruz. Konuşmak, dertleşmek, bu sayfalarda bizi biz yapan değerlerle yüzleşmek için buradayız. Yeni bir dergi olmanın getirmesi gereken tüm yenilikleri gücümüzün yettiğince buraya taşıyacağız. Bunu gerçekleştirmek için, heybemizde ne varsa dökeceğiz… Ne, neden, nerede, nasıl soruları gündemimizin baş köşesinde oturacak her zaman… Konuşacağız hiç durmadan… Ölesiye sorgulayacak, kıyasıya sevecek, hiç durmadan yürüyeceğiz bu yolda… Siz de hayatı daha iyi anlamak ve insan dünyasında farklı bakış açıları yakalamak istiyorsanız bize katılabilirsiniz. Bu dergiye emeği geçen herkesin, emeğine sağlık. Herkese yararlı olması dileğiyle… Bir Kitap Bin Dost Yayın Kurulu


4

DELİRSEK Mİ? Bu gece hayli muziplik var üstümde. Çoktandır kara kara düşünür olmuştuk. Ama ne kadar düşünsek de bir türlü faydası olmadı. Ölüye ağlanır, deliye gülünürmüş. Tabi ki gülende deli olur biraz, hele benim gibi durduğu yerde güleni de hangi sınıfa koyarlar bilemem. Sevgili arkadaşım Selahattin Ercan’ın Facebook’da olan paylaşımları bana neredeyse kriz geçirtecekti, kendimi zor frenledim. İşte arkadaşlar SeÆlahattin Ercan bey Kuzey Kore’nin, Güney Kore’ye saldırdığını yazmış ve eklemiş ‘’Deli ayağını taştan sakınmazmış.’’ Bence de ‘’Çok doğru, taşı sünger sanıyorlar.’’ Nasıl doğru değil mi arkadaşlar, akıllı hiç taşa tekme atar mı? Bizim bir fizik kimya hocamız vardı, biraz deliceydi. Bazen çok sinirli olurdu. Hele nöbetçi olduğu günler yanına hiç yaklaşamazdık. Sıra olurken en büyük düşmanı kızlardı. Çok konuşurlardı, onunda tepesinin tası atıyordu sanıyorum. Megafonla bağırırdı, ‘‘bulaşıkçılar’’ diye… Tısss!.. İstersen konuş, ağzından tükürükler saçarak üzerine yürürdü. O da biliyordu biraz çatlak olduğunu ki bir gün ‘’bakın çocuklar, delilik beşe ayrılır; deli, zırdeli, zırzırdeli, eşek deli, pezevenk deli…’’ İşte seç istediğini… Arada bir delirmek iyidir bence de… Sözü delilikten açmışken size günümüze cuk oturacak bir fıkra anlatmak istiyorum.

“Zamanın birinde padişahlardan biri vergi üzerine v e rg i k o y u y o r m u ş . L a l a s ı n ı d a t e f t i ş e gönderiyormuş, acaba halk bunu nasıl karşılıyor diye. Lala dönünce, ’’padişahım, herkes işinde gücünde ‘’diye rapor veriyormuş. Bunu duyan padişah vergiyi arttırıyor, ahaliden de zerre ses çıkmıyormuş. En sonunda öyle vergiler koymuş ki, kendisi bile fazla olduğunu anlamış. Hani misal, zurnanın zırt dediği yer… - Hadi lala, bi’git bakalım kullarım ne halde? Lala gider ki ne görsün, kullar işret aleminde. Hepsi çalıp söylüyor, oynuyor, çalışan yok. Padişahım diyor, ‘kulların iyi, gülüp söylüyorlar, oynuyorlar, asayiş berkemal…’’ Hımmm diyor padişah, bu iş buraya kadar, fazlası su kaldırmaz korkmak lazım. Halk böyle oynarsa hakkından gelemeyiz… Şimdi de sıra bizde olsun… ‘’Gülelim oynayalım kam alalım dünyadan Ma-i tesnim içelim çeşme-i nev-peydadan Görelim ab-ı hayat aktığın ejderhadan Gidelim serv-i revanim yürü Sa’d-abad’a’’ Dağ başını duman almış,yürüyelim arkadaşlar: lay lay, laylay lom…

Aynur Karataş


5

KİMSİN SEN? Göğün mavisi su yüzüne çıkarmadığım tarafımı tırmalıyor, yıldızlar göz bebeklerime alaycı bir gülümseme fırlatıyordu. Kimsin sen? diyorlardı. Kimsin sen? Omzuma dokunan elin ağırlığı ile irkildim. Bakışlarımı gökyüzünden arkama çevirdim. Katmerli acıları yüz çizgilerinde toplanmış olan babam, iki cebinin astarını dışarı çıkardı. Dudaklarından kelimeler dökülmese de, gözlerindeki çaresizlik her şeyi dile getiriyordu. İşsizlik yapışmıştı iki yakasına. Dünden kalma ekmeği ortadan ikiye böldüm. Biraz domates, biraz peynirle akşamı geçirmeye yeltendim. Babamın yiyecek hali yoktu. Düşünceler gözünün ferini söndürmüştü. Uykuya sığınırdı her gece. Sabaha daha çok vardı. Sorunlar beklemeye alınırdı. Ergenlik çağlarım isteklerin tavan yapmasıyla geçerken, hayallerim ve sorulaÆrım bitmek bilmiyordu. “Kimsin sen?” sorusu saplanmıştı bir kere şah damarıma. Uykunun en tatlı yerine sığınan babamın yanına gittim. Bahtı kapalı bir adam olsa da, has adamdı babam. “Allah yürü ya kulum demezdi ya” bazen. Alın yazısını böyle tanımlardı. Sığınmıştı bir kere. İnanmıştı. İte kaka uyandırdım onu. Hanemin bilirkişisi oydu. Sıcak sıcak cevabını vermeliydi. Sigaradan çatallaşmış sesi ile bir hırıltı çıkardı. “Yarı uyanık, yarı uyur vaziyette bir tavşan uykusu” dedim kendi kendime. Sırtını dönmesine gerek yoktu. Duysun ve dinlesindi. Gerekli olan buydu. Kimdim ben? Kimdin sen? İsim ve soy isimden oluşmuş bir kimlik bilgisi

değildi istediğim. Sakladıklarımız, beslediklerimiz, göz ardı ettiklerimiz, dile getirdiklerimiz ve getiremediklerimizdi. Göğe başımı kaldırdığımda, gözümü kamaştıran maviye hafif meşrep bir cümle sıralayabilirdim oysa ki. Göçmen kuşlar sıcak ülkelere göçerken aralarına sıkışabilirdim belki. Ya sen baba? Sen kimdin? Senden doğma ben kimdim? Ses yoktu. Zor bir soru olduğunu bilmeme rağmen bir şeyler söylenmeliydi. O, benim bildiğim ve tanıdığım tek bilgi hazinemdi. Elimle iteledim. Kır saçlarını okşadım. Ses yoktu. Bu nasıl bir uykuydu. Kurduğum cümleler havaya karışmıştı. Ardında ise fiyakalı bir bilinmezlik kalmıştı. İki cep astarında paranın barınmadığı babam, tüm çaresizliğiyle kalbine yenik düştü. Cevabını bulamadığım sorularla toprak altına uğurladım. Hangi yıldızın ardına sığındığını bilemesem de, öte taraftan için için gülümsediğini anımsadım. Gökyüzü babamdı. Hayalimdeki mavinin arasına karışmıştı. Soruların ve olmayan cevaplarının bir önemi yoktu artık. En korunaklı gölgenizin bir somun ekmeğe muhtaç kalsanız dahi bedeninizi sarıp sarmalaması, baş ucunuzda durmasıydı önemli olan. Dört mevsimin beşinci turunda yer beyaza teslim olmuşken, tekrar döndüm baba ocağına. Tipiden göz gözü görmüyor, bata çıka yürüdüğüm lastik çizmelerim su alıyordu. Ayaklarım ıslanmış, ellerim buz kesmişti. Çatısı ve pencere kenarları beyaza bulanan evimiz öylece duruyordu karşımda. Paspasında bir çift ayakkabı vardı.


6 Hangi yıldızın ardına sığındığını bilemesem de, öte taraftan için için gülümsediğini anımsadım. Gökyüzü babamdı. Hayalimdeki mavinin arasına karışmıştı. Soruların ve olmayan cevaplarının bir önemi yoktu artık. En korunaklı gölgenizin bir somun ekmeğe muhtaç kalsanız dahi bedeninizi sarıp sarmalaması, baş ucunuzda durmasıydı önemli olan. Dört mevsimin beşinci turunda yer beyaza teslim olmuşken, tekrar döndüm baba ocağına. Tipiden göz gözü görmüyor, bata çıka yürüdüğüm lastik çizmelerim su alıyordu. Ayaklarım ıslanmış, ellerim buz kesmişti. Çatısı ve pencere kenarları beyaza bulanan evimiz öylece duruyordu karşımda. Paspasında bir çift ayakkabı vardı. Işıklar sonuna kadar açıktı. Ne buz tutmuştum. Ne de soğuk zihnimi bulandırmıştı. Öylece kalakalmıştım. İmkansızlık dahilindeki sorular ardı sıra geliyordu ve sıfırlanan belleğime çarpıp geri kaçıyordu. Kimdi o? Kim olabilirdi? Cevapsız sorular dünden bugüne ruhumu hiç ama hiç terketmedi.

Ebru Dişiaçık


7

UNUTTUM

unuttum yazlık evleri sabahları yaz akşamlarını unuttum günebakan çiçeklerini yeşile kesen maviyi de unuttum unuttum derken kirpiklerini ölüm geldi aklıma küsüp gitmeyi de unuttum Hüseyin Kekiç


8

BAHANELERE SIĞINMAK Bahanelere sığınmak; kabul edemediğiniz sizi zorlayan duygu, düşünce ve davranışlarınızı kendinize uygun gelen, kabul edileceğine inandığınız nedenlere dayandırarak rahatlama amaçlıdır. Kişi bu şekilde kendisine sıkıntı veren, zorlayan endişe ve utanç duygusundan korunmaya çalışır. Benzer şekilde dış çevreden gelen olumsuz geri bildirimlerin kendisinde yarattığı incinmeden, utançtan bu şekilde uzak durur.

fiziksel şiddet uygulamak, aşağılamak vb...)

Bahanelere sığınmak nelere sebep olur;

Bahaneleri azaltmak kendinizi suçlamanız için değil, kendinizi anlamanız için bir fırsattır. Kendi ve yaşamınızla ilgili sorumluluk almanıza yardımcı olur. Davranışlarınızın sonucunu görebilirsiniz. Olumsuz yaşantılarda sorumluluğun size ait kısmını görebilir ve ilerleyebilirsiniz.

Yoğun endişe, sıkıntı ve utanç duygunuz varsa, bu duygularınız davranışlarınıza olumsuz yansıyorsa; o zaman onaylamadığınız davranışlarınıza nedenler bulmak sadece var olan onaylamadığınız davranışlarınızın pekişmesine neden olur. Hayatınızı olumsuz etkileyen davranışlarınızla ilgili sorumluluk almanızı engeller. Bunun sonucu olarak da kişisel gelişiminiz sınırlanır. - Aslında bu benim hatam değil. …bu davranışı yapmama sebep oldu, şeklinde bir yaklaşım. Yapılan davranışın nedenini kendi dışınızda bir duruma bağlamanıza sebep olur. Bu şekilde kendi imajınızı koruduğunuza inanırsınız. Ancak işlevsel olmayan bahaneler uzun vadede özsaygınızı zedeler. Benlik saygınızı korumak zorlaşır. Çevrenizdeki insanların size olan

Motivasyonunuz azalacağı için zamanla performansınız da olumsuz yönde etkilenir. Gelecek için beklentilerinizi de olumsuz yönde etkiler. Yaşadığınız durumlarla ilgili sık ve yoğun bahaneler mağdur hissetmenize neden olur. Bir süre sonra “kurban veya mağdur” psikolojisi sizi olumsuz yönde etkiler.

Zehra Erol

Uzman Klinik Psikolog


9

BİR FOTOĞRAF BİR ÖYKÜ

Gölyazı Balıkçısı Hüseyin Amca Sabah ezanıyla uyanmış, bir iki bardak çayını da içmişti Hüseyin amca. Uzandığı kanepede içi geçip, uyuyup kalmasa, akşamdan göle attığı ağı çoktan toplamış ve tuttuğu balıkları, av dönüşü müzayede alanında, satmış olurdu şimdiye kadar. Kapıdan çıkmadan gökyüzündeki bulutlara baktı önce. Kendi kendine kızıp, söylendi, çizmelerini ve yağmurluğunu giyinirken. Hızlı adımlarla indi ve elindeki sepetleri tam içine atıyordu ki, kayığının önünde oturmuş, uzaklara bakan genç kadını gördü. Gezi için gelen misafirlere alışıktı Gölyazı'lı Hüseyin amca. Ancak, erken saatte ve yalnız başına bir kadını kayığında görünce şaşırdı biraz. “Günaydın, hanım kızım” diye seslenip, elindeki sepetleri kayığına bıraktı. Genç kadın, hiç oralı olmadan, uzaklara bakmaya devam ediyordu. Gecikmiş olmanın telaşıyla, “Hanım kızım, ben çok geciktim bu sabah. Gidip ağımı toplamalıyım.” diye seslenirken, kayığı da suya doğru itmeye başladı yavaş yavaş. Kayığın hareketlenmesiyle, birden sıçrayıp, korkarak arkaya döndü kadın.

“Dikkat et kızım. Suya düşmeden iner misin lütfen kayıktan?” “...” Korkuyla arkaya dönen genç kadının, yüzünü kapatan sarı saçları ile boynunu ve omzunu açıkta bırakan ince, beyaz gömleği rüzgarda uçuşuyordu. Kayığı iterken, “Haydi kızım, oyalama beni...” “...” Bir “La Havle” çekip, genç kadının yanına gitti ve, “Kızım, sana söylüyorum. İn artık şu kayıktan...” Genç kadın, bir eliyle uçuşan saçlarını, diğer eliyle de dağılan gömleğinin yakasını toplayınca, yüzünde kurumuş gözyaşlarını ve çaresiz bakışlarını gördü Hüseyin amca. Vakit öğlen olmuş, güneş iyice ısıtmıştı, sokakları kalabalıklaşan Gölyazı'yı. Ağını toplayıp, kayığıyla gölden dönen Hüseyin amcanın evinde, sundurmanın gölgesindeki sedirin üzerine, kıvrılmış, ter içinde, uyuyordu genç kadın...

Hüseyin Kekiç


10

Gecede Sessizliği Dinledim Gecede sessizliği dinledim Karanlıktan korkan bir çocuk Gözleri kocaman Gecede sessizliği dinledim Bir telaş gün ışığına çıkmak için Bir telaş gözlerinde güneşi arayan Yaşlı bir hicaz şarkıdan geçiyor yolu Umuda yazılmış notalar Gözlerinde piyano tuşları Tek tek bir yalnızlık ritmi Gecede sessizliği dinledim Karanlıktan korkan bir çocuk

Gülten Kaplan


11

KARNE HEYECANI Karne kimin? Çocuk ve gençlerimiz 1.dönem boyunca uğraştılar, bu eğitim-öğretim yılını rahatça atlatanlar olduğu gibi, çok zorlanan çocuklarımız da oldu. Niçin zorlanıyor çocuklar? Neden bazı karneler çok iyi, neden diğerleri başarısız, neden ders notları yüksekken çocuğun uyum sorunları oluyor, okula ilk başlayan çocuklar, TEOG , YGS, ergenlik dönemi vs…ele alınması gereken konular? Çocuk neden zorlanır? Ç O C U Ğ U N K E N D İ S İ K AY N A K L I SORUNLAR: Çocuğun gelişim düzeyi yaşıtlarına oranla zayıfsa çocuk öğrenme ve uyumda sorunlar yaşıyor. Bu sorunlar; zeka engeli, öğrenme güçlükleri, dikkat eksikliği, gelişim geriliği, konuşma bozukluğu gibi, çoğu kez genetik geçişle olan çocukta var olan eksiklikleri ifade ediyor. Bu çocuklar, bireysel boyutta özel eğitimle desteklenmesi gereken çocuklar. AİLE KAYNAKLI SORUNLAR: Aile içi iletişim sorunları, ailede süreğen hastalıklar, kardeş doğumu, aile bireylerinin psikiyatrik rahatsızlıkları, boşanma, kalabalık aile gibi sorunlar var ise, çocuk var olan potansiyelini kullanamaya biliyor. Oda yokluğu, ders çalışması için uygun koşulların olmayışı, stres gibi etkenler, öğrenmeyi ketliyor. Çocukta da depresyon, kaygı, alt ıslatma, kekemelik, tırnak yeme gibi psikiyatrik ve davranış sorunları ortaya çıkabiliyor. OKUL KAYNAKLI SORUNLAR: Çocuğun okulda yaşadığı bir sorun örneğin; alay edilme, akran zorbalığı, öğretmenin etkili öğretim tekniklerini yeterince kullanmaması, sınıfın düzeyinde farklılıklar olması vs. gibi nedenler de başarıda güçlüğe neden olabilmektedir. Tüm bu durumlar zamanında fark edilmeli ve çocuk/genç için yardım alınmalıdır. Gereken durumlarda birebir özelleştirilmiş program uygulanmalıdır.

Karne tüm 1 yıl boyunca çocuğun bilişsel –bilgi ile ilgili başarısını, uyumunu, tüm alanlardaki gelişimini değerlendiren bir gösterge. Aynı zamanda ailenin ve okulun desteğini de unutmamak lazım... Karne hem çocuğun, hem ailenin, hem de okulun!.. Sadece çocuğun gencin değerlendirmesi değil. O nedenle onları yalnız bırakmamak, tüm sorumluluğu onlara yüklememek gerekli. İyi karne getiren çocuğa teşekkür etmeli, dilersek ödüllendirmeli, tatilini de aktif bir şekilde dinlenebileceği şekilde kendisiyle birlikte organize etmeli… Zayıf karne getiren çocuğu suçlamamalı, eleştirmemeli, nerde sorun olduğunu bulmak için tüm bu bilgileri gözden geçirerek sorunu birlikte çözeceğimizi hissettirmeliyiz. Ona onu koşulsuz her durumda sevdiğimizi hissettirmeliyiz!.. Tüm bu yazının ana mesajı bu cümle aslında!.. Sorunların çözümünü biz ebeveynler bulmak zorundayız, bütün sene beklemeden üstelik…

Aynur Sayım

Uzman Çocuk&Ergen Psikolog


12

LİVA PASTANESİ Ankara’ya geleli üç yıl olmuştu. İlk başlarda bu şehri biraz yadırgasa da artık alışmıştı. Derslerinden arta kalan zamanlarda şehri tanımaya, öğrenmeye çalışmış, zamanla benimsemiş, hatta sevmeye başlamıştı. İlk yıl artık dayanamıyorum dediği sert kış koşullarına bile alışmış, birkaç defa gitme imkânı bulduğu Elmadağ kayak tesislerinde unutulmaz zaman geçirmişti. İlk kar yağışını bu şehirde yaşamış, el ve ayakları buz kesmesine rağmen bu büyüleyici beyazlığın üzerinde saatlerce dolaşmıştı. Doğup büyüdüğü ve lise son sınıfa kadar yaşamını sürdürdüğü Mersin’in sıcak iklimine alışkındı. Çukurova’nın boğucu sıcağı onu hiç rahatsız etmezdi. Palto ve kaban nedir bilmez, Mersin’de bütün bir kışı süveter ve biraz kalın kazaklarla rahatlıkla geçirirdi. Çok uzaklarda seçilebilen Torosların tepelerindeki beyazlığın kar olduğunu söylemişlerdi ama oralara gitmemişti. O sıradağların arkasında nerelerin olduğunu biliyordu ama görmemişti. Yaşadığı ilçenin dışına sadece Mersin’e gitmişti. İlkokulu bitirdiğinde ‘kızlar okumaz’ düsturuna inanan babası onu ortaokula göndermeyi düşünmemişti. Oysa dersleri çok iyiydi ve kendisi de okumak, bulunduğu çevrenin kabuğunu kırmak, dünyayı tanımak ve görmek istiyordu. Günlerce annesine yalvarmıştı. Sonra da annesiyle birlikte zor da olsa babasını ikna ettiklerinde ne kadar çok sevinmiş ve dünyalar onun olmuştu. Ortaokul ve lisedeki okul dönemi başarılarla doluydu. Her zaman sıralamada ilk üçe dâhil

olmasa da dereceye giriyor her sömestrde mutlaka teşekkür ve takdirname ile eve dönüyordu. Artık babasının direnci kırıldığı gibi en büyük destekçisi de o olmuştu. Söylemleri değişmiş, sen okumaya devam et, ben sonuna kadar arkandayım demeye başlamıştı. Üniversite sınavlarında hep Torosların arkasındaki büyük şehirleri hayal etmişti. İlk önce İstanbul’u düşünmüş, ancak o devasa şehrin kendisini yutacağından ürkmüş, biraz da uzaklığından dolayı tercihini Ankara’dan yana kullanmıştı. Çalışmasının karşılığını görmüş Ankara’da istediği bölümü kazanmıştı. YURTKUR’un Beşevlerdeki kız yurdunda kalıyor, okula da daha çok metro ile gidip geliyordu. Büyük şehir yaşamına hemen adapte olmuş, şehrin tadını çıkarmaya başlamıştı. Işıltılı cafeler ve sinemalar ile burada ilk defa izleme imkânı bulduğu tiyatrolar gitmekten zevk aldığı mekânlardı. Memleketinde ulaşamadığı kültür ve sanat etkinliklerini burada görmüş ve fırsat buldukça katılmaktan geri durmamıştı. Yurttan ve okuldan edindiği arkadaşlarıyla çok güzel günler geçiriyordu. Çok sevdiği Haluk Levent’i, Kavaklıdere’deki Jolly Joker adlı müzik salonunda canlı olarak izlemiş mutlu olmuştu. En çok uğradığı mekânlardan biriside Zafer Çarşısındaki kitapçılardı. Tahir bir üst sınıftandı. Onunla nasıl tanıştığını tam olarak hatırlamıyordu. Belki kantinden, belki de bazı ortak amfi derslerinden bir göz aşinalığı olmalıydı. Sevimli ve hoş bir çocuktu. Güzel


13 konuşur, esprileri ile herkesi güldürürdü. Kendisi ile barışıktı ve çok rahat dalga geçerdi. Bir süre sonra Tahir’in kendisinin arkadaş gurubuna dâhil olduğunu fark etti. Aslında bundan memnun da oldu. Birçok etkinlikte artık birlikte oluyorlardı. Arkadaşlarının, ‘bu çocuk senden hoşlanıyor’ sözlerine ise gülüp geçiyordu. Gerçekten de Tahir’in ona karşı özel bir ilgisi vardı ve bu da hiç kimsenin gözünden kaçmıyordu. Tahir; onu Çukurambar’daki Liva pastanesinde görüşmek üzere davet ettiğinde ne diyeceğini bilememişti. Eli ayağına dolaşmış, yanakları al al olmuştu. Aslında yadırgamamıştı. Bu davet onu mutlu etmiş, gururunu okşamıştı. Sıkılarak kabul etmişti. Liva pastanesi Çukurambar’da üst seviye bürokratların ve siyasilerin uğrak yeri ve buluşma noktasıydı. Daha önce hiç gitmemişti ama yerini biliyordu. Randevu gün ve saati yaklaştıkça yerinde duramıyor, içini bir sevinç kaplıyordu. İtiraf etmek gerekirse Tahir’den hoşlanıyordu. Etekleri zil çalarak randevu yerine gittiğinde dip köşedeki iki kişilik masada Tahir’i kendisini beklerken buldu. Selamlayarak yumuşak bir reveransla elini sıktı ve karşısına oturdu. Biraz sonra sipariş için garson geldiğinde gayri ihtiyari dilinden ‘limonata’ kelimesi döküldü. Tahir o tatlı gülüşünü dudaklarına kondurarak ‘çok klasiksiniz ben de bir limonata istiyorum’ dedi ve hep birlikte gülmeye başladılar. Sonsöz; yıllar sonra iki çocuğuyla birlikte evde misafirlerini kabul eden Tahir, Liva Pastanesi hikâyesini anlattığında onun yine yüzü kızarıyor ve yanakları al al bir şekilde ‘ne yapalım ben hala klasik bir kişiyim’ diye mırıldanıyordu. Tekrar görüşmek üzere, kalın sağlıcakla…

Muzaffer Özkan


14

KAYNAMA NOKTASI... Köy kadını zekidir her zaman... Öyle böyle değil, cidden çok zeki... Hepimiz az çok köy hayatını, köyde yaşayan insanların görevlerini biliriz. Kimimiz kitaplardan okumuş, kimimiz dizilerde, sinemada, TV. de belgesellerde izlemiş, kimimiz ise yakından şahit olmuşuzdur. Genel bilinen bir şey varsa oda köy insanının çalışkan olmasıdır. Bildiğimiz nedir? Köy kadını sabah erken kalkar, ahıra gider, tarlaya gider, ekmek pişirir. vs... vs... değil mi? Evet doğru... Ama birde bütün bu işlerin incelikleri vardır. Bunların ne kadarını biliyoruz? Bu sabah süt kaynatırken aklıma geldi. Süt kaynamaya yakın, kabardı ve taştı taşacak. Hemen ocağın altını kısıp, bir çırpıda tencereyi ocaktan aldım. Ee ne var bunda? diyeceksiniz bana şimdi. Hepimizin hiç düşünmeden yaptığı bir harekettir. Oysa köyde işler hiç de bu kadar kolay gitmez. Süt kaynatmanın bile bir adabı bir usulü bir inceliği vardır. Akşam ve sabah sağdığın süt birleştirilir ve hereni(kazanın küçüğü, kalaylı bakır tencere) denilen büyükçe tencereye konur. Hereninin dibi tutmaması için önce soğuk su ile ıslatılır ama su hereni dibinde fazla kalmamalıdır zira fazla su kalacak olursa hem sütün kalitesi (yağı) düşer, hemde sütün sulanmasına sebep olur ki bu da yoğurt mayalandığında üzerinde su birikmesine s e b e p o l u r. B u h e s a p l a m a ç o k i n c e b i r hesaplamadır. Bu hesaplama ilk aşamadır. Daha sonra bu hereni(yaklaşık 5 kiloluk) ateşlediğin ocağa oturtulur. Süt ocakta kaynatılır. Öyle bizim yaptığımız gibi tencere, tüplü yada doğalgazla

çalışan ocağa düğmesini kıvırdığın gibi ateşe koyduğun tencereye benzemez... Ocak önce hafif, sonra da harlı yakılır. Bu sütün kaynama aşaması için gereklidir. Süt ayarladığın alevde kıvamınca kaynamaya bırakılır. Önce hafif ateş, ince çalı çırpı ile elde edilir ama arasınada muhakkak biraz kalın odun parçaları atmak gerekir ki buda birazdan harlı alev haline getireceğin ateşe ilk adımdır... Asıl iş sütün kaynama noktasıdır. Eğer ocağa attığın odunların kalınlığı ve de miktarını ayarlayamazsan, sütün dibinin tutmasına yada taşmasına sebep olursun. İkisi de çok kötü ve de her daim senin olasılık hesabı yapamayan iyi bir ev hanımı olmadığının göstergesidir aslında... Yani ocağın düğmesini kıvırıpta tencerenin altını kısmak gibi bir lüksün yok. Kendin hesaplamalısın bunu. Ocakta yanan odunun miktarı ve de alevin yoğunluğu ve de sütün kabarma süresini hesaplayamıyorsan yandın demektir!.. Süt taşar. Ahh o süt taşması ahh!.. Siz bilir misiniz ki bir süt taşması nelere sebep olur? Hayır hayır, sorun sütün taşmasıyla ocağın batması değildir. Öyle şehirdeki gibi ocağa süt taştığı zaman eline deterjan ve bezi alıpta ovarak temizlemek olsa olay, sorun değil, en fazla güç ve zaman harcarsın. Olay daha da büyüktür!.. Hereni ağır ve hacimli bir kaptır. Bir çırpıda alamazsın ocaktan. Güç ve çeviklik ister. Hadi alamadın ve taştı diyelim. Vay haline o zaman!.. Taşan süt hereninin etrafından süzülerek ocağın taşlarına ulaşmıştır bile. Nerde öyle bezle


15 temizlemek? Zaten yanan alevlerin haşmeti ile ateş parçasına dönüşmüş taşlar, kendilerine ulaşan sütü aç kurtlar gibi içlerine çekmişlerdir bile. Bunda bir sorun yok gibi değil mi? Ne var bunda taş emmiş işte diyenlerinizi duyar gibiyim... Yook arkadaşlar yok... Olay bildiğiniz gibi değil. Hani o açlıktan gözü dönmüş taşlar var ya hani? O bir çırpıda emdikleri sütü içlerinde hazmedip de belli etmeseler iyi. Yoook iş öyle değil. Ocağı her yaktığında o taşlar, o emdikleri sütü senin burnundan fitil fitil getirecek derecede dışarı kusarlar... Evet evet...her defasında yeniden yeniden etrafı yanık süt kokusu sarar. Bu demek oluyor ki sen olasılık hesabını yapamayan beceriksiz bir ev hanımısın... O yanık süt kokusu her defasında bunu sana hatırlatır ve sen her ocak yaktığın da o açgözlü taşların kurbanı olursun. Etrafa kustukları yanık süt kokusu bangır bangır bağırır bu olayı. Sütü taşıran, ocağı yakamayan, beceriksiz seniiiii diye bağırır durular... Bir tek sen duysan iyi bu sözleri. Neredeyse bütün köy halkı duyar. Duymaları bir şey değildeee!.. Hani o çeşme başları varyaaa? İşte o kötü... Hele de Bakkalların Ayşe abanın (özellikle belirteyim doğru yazdım, aba....abla değil yani!..) diline düştüysen vay haline. O açgözlü, yandıkça kusan taşların bağırmasından da vahimdir alimallah... Bir gün değil hergün çeşme başı konusu olursun...gazetelerde boy boy haberlerin çıkması kadar kötü. Düşünün bir kere, kaç kişi aramızda ocakta süt taşırdı diye gazetelere manşet olur? Hiçbirimiz değil mi... Oysa köyde öyle mi? Çeşme başı magazin for ever...flaş, flaş, flaşşş... Neyse bu seferlik bu kadar, başka bir köy hayatında, başka konularda görüşmek dileğiyle... Sevgiyle kalın.

Yasemin Bayındır


16

BİR RESİM BİR ÖYKÜ

LADY GODİVA Godiva, hem sadakatin hem başkaldırının hem tutkunun hem şevkatin hikayesidir. Halk 11.yy da İngiltere Coventry’ de uygulanan ağır vergilerden isyan halindedir. Vergileri arttıran Lord Leofric'in eşi Lady Godiva halktan yana tutum alır. Eşini vergileri indirmesi yönünde ikna etmeye çalışır. Lord eşine asla yapamayacağını düşündüğü bir teklif sunar. O'nun at sırtında sadece saçlarına sarınarak sokaklardan geçerse vergileri indireceğini söyler. O an geldiğinde Lady Godiva atının üzerinde vakur ve kendinden emin olarak geçişini yapar. Bu durumu öğrenen halk dükkanlarını kapatır, hiçbir

pencerenin perdesi aralanmaz. Onun bu cesur davranışı karşısında ona duydukları saygıyı gözlerini kapatarak gösterirler. Lord'da sözünü tutar... Godiva'nın kararlılığı, tutkusu ve güzelliği de efsaneleşir…

Özen Araser


17

HAYALİMDEKİ RESİM

Eğer bir ressam olsaydım insanlar çizerdim ayakları olmayan Gitmesinler diye. ressam olsaydım eğer kocaman bir kalp ve ağız çizerdim Yürek dolusu sevilsin ağız dolusu söylensin diye. Yani ressam olsaydım hiç bir dağı çizmezdim araya girmesin diye Ve ressam olsaydım... Eğer ressam olsaydım...

Tülay Çabuk


18

GÜRCAN'IN ABLASI... 1983 yılının Aralık ayı… Kim bilir belki de en büyük şanssızlıkları sondan bir önceki kafilede olmalarıydı!.. Ankara’daki ev sahipleri(!) bu konuda bir hayli yol almış ve deneyim sahibi olmuştu artık. Bu deneyimin verdiği rahatlık ve cesaretinde etkisiyle yapılan işkenceli sorgulardan sonra hepsinin üzerine bir çok hayali suç yüklenmişti… 12 Eylül Askeri Darbesinden sonra, devrin ABD Büyükelçisinin; “Our boys have done it” (bizim oğlanlar işi becerdi) diye CIA’ye ve Pentagon’a övünerek bildirdiği Cunta Yöneticilerinin emriyle, öncelikle Harp Okulu 78 devresinden başlamak üzere Ordu içindeki yurtsever ve sol düşünceli subayların temizlenmesi için başlatılan göz altına alınma, tutuklanma ve tezgahtan(!) geçirilme sürecinde ilk tutuklamaların başladığı günden bu yana binlerle ifade edilen Subay, Astsubay gözaltına alınmış, tutuklanmış, işkenceli sorgulardan geçirildikten sonra resen emekliye sevk edilmişti. Bu tutuklama ve işkenceli sorgulamalarda artık işin ucu kaçmış ve suyu çıkmıştı. Bu işin ne zaman ve nerede biteceğinin, ne zaman sona ereceğinin bilinmezliğin vermiş olduğu rahatsızlıktan dolayı üst komutanlıklar, Ankara’ da ki sorgucuları sorgular hale gelmişlerdi. Bunun üzerine grup olarak İstanbul’a getirilmişler ve polislere, “alın birazda siz sorgulayın(!)” denilerek teslim edilmişlerdi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Gayrettepe’deki binasının 7 kat dibindeki hücrelerinde sorgu sırası beklemeye başlamışlardı. Bulundukları hücreye,

solun neredeyse her fraksiyonundan getirilip götürülenler yetmiyormuş gibi, FKÖ’ nün Yemen, Cezayir kökenli militanları dahi konuk olmuştu. Anladıkları ama alışık olmadıkları bir hareketlilik vardı. İşkenceli sorgulardan bitmiş tükenmiş bir şekilde gelenlere, uzanabilecekleri bir yer açabilmek için ayağa kalkıyor, daracık, havasız o karanlık hücrelerde bu şekilde de olsa bir “İnsanlık Görevini” yapmaya çalışıyorlardı. Karanlık senaryoların senaristi olan Ankara’da ki sorgucular, üst komutanlıklarca suçlanmaları üzerine topu polislerin üzerine atmışlar ve “asker kişiler olmaları nedeni ile Emniyetin onlara yumuşak davrandıkları, Ankara’da kendilerince alınan ifadelerin, polislerce onlara ‘ikrar ettirilmediği’ şeklinde savunmaya geçmişler. Polisler çok deneyimliydi. Mesleki hafızalarında rüzgarların bir anda yön değiştirdiği bir çok olay yaşamışlar, ülkemizde yıllar boyu yaşanan iktidar mücadelelerin de İhtiyatlı Bir Tarafgirliği Meslek Refleksi Haline getirmişlerdi. . . . Sivil polis elindeki jopu hücrenin demir kapısının parmaklık demirlerine kuvvetle sürterek bağırdı: “Gürcan hazırlan ablan ziyaretine gelmiş, yukarı çıkacaksın…” Bir anda şaşırdılar ve aptallaştılar… Sevinseler mi, üzülseler mi, ne yapacaklarını kestiremediler. Çünkü Gürcan’ın gerçekte ablası yoktu ki!.. Tutuklandıkları günden bu yana geçen 60-70 gün içinde o kadar inanılmaz şeyler yaşamışlardı ki, bu habere de “acaba” diye baktılar!.. Gürcan’ın ablası ile görüşüp(!) hücreye


19 döndüğünde yüzündeki ifade o kadar korkunçtu ki, müthiş bir şey yaşadığı hemen anlaşılıyordu… Ne oldu? Hangi ablan(!) buralara nasıl ulaşabilmiş ve gelebilmiş diye sorulduğunda, o anda hücrede bulunan yabancıları göz, kaş işaretiyle göstererek, daha sonra uygun bir anda anlatacağını mırıldandı. Sorgu vb. sebeplerle götürülen tutukluların olmadığı bir anda, diğer hücrelerde bulunan grup arkadaşlarının morallerinin bozulmaması için, anlatacaklarının yalnızca bu hücredeki arkadaşlar arasında kalacağına dair söz aldıktan sonra yaşadıklarını anlattı… Aslında ablası falan gelmemişti. Onu bu bahaneyle yukarı çağıran polisler Gürcan’a şunu söylemişler: “Sizinkiler (askerler) bize inanmıyorlarmış . Ankara’daki Ev Sahipleriniz, bizi size yumuşak davranmakla suçlamışlar. Ve komutanlıktan oluşturulacak bir hakem heyeti nezaretinde, kendilerinin de bulunacağı bir ortamda sizleri yeniden sorguya (işkenceye) çekmemizi istemişler. Yakında gelecekler. Seni özellikle seçtik. Çünkü Harbiye’de sporcuymuşsun. Güçlü bir fiziğin var. Seni heyet huzurunda Filistin Askısı’na alıp, Elektrik vereceğiz. Soluklanman için ufak aralar verip sana destek olacağız. SAKIN ÇÖZÜLME… Çözülürsen bu senin ve bizim için hiç iyi olmaz. Şimdi git. Geldiklerinde sana “ablan geldi” diye haber göndereceğiz.” Ve onlar hücrelerinde hep Gürcan’ın ablasının geleceği o anı beklemişler!.. . . . Sizin hiç saatinizin "tik tak" larının beyninizde attığını hissettiğiniz bir an oldu mu?

İlhan Özdemir


20

ELVEDA VATANIM (Ahmet ÜMİT) Ayın Kitabı İnsan her şeye alışır diyorlar ya, öyle değil aslında. Başka çaren olmadığı için katlanıyorsun ama alışmıyorsun. Bence aşk, bin kere pişman olsan da, bin kere onun peşinden gitmektir. Mesele aklın kabul ettiğini, kalbe anlatmaktı. İşte onu beceremiyordum. Aşk yaşamı; cinayet, ölümü sıradanlıktan kurtarır. Bazı insanlar karanlık bir kuyu gibidir, yanında yıllar geçirseniz bile tanıyamazsınız, bazı insanlar ise açık kitap gibidir, daha ilk gördüğünüz anda anlarsınız. Onlar kendilerini gizlemeye gerek duymazlar. Susma, alışkanlık yapacak. Sustukça daha çok susacaksın. Yukarıdaki güzel sözlerin sahibi yazar Ahmet Ümit; 1960 yılında Gaziantep'te yedi kardeşin en küçüğü olarak dünyaya geldi. 1983 yılında ilk öyküsünü yazıncaya kadar bir ilkokul, bir lise, bir de üniversite bitirdi. Ama gerçek eğitimini ortaokul yıllarından başlayıp giderek amansız bir tutkuya dönüşen okuma serüveniyle sağladı. Ahmet Ümit, yazın yaşamına öyküyle başladı, yine de ilk yapıtı 1989 yılında yayınlanan Sokağın Zulası adlı şiir kitabı oldu. Yaşadığı dönemin politik etkilerini taşıyan kitap, karanlık günlerin bunalttığı genç bir insanın ütopyasına sımsıkı sarılışını ve ölümünü konu alan şiirlerden oluşuyordu. 1990 yılında kendisi gibi iflah olmaz bir grup edebiyat tutkunuyla 'Yine Hişt' adlı kültür sanat dergisi çıkardı. Eserleri: Sis ve Gece, Kar Kokusu, Patasana, Agahta'nın Anahtarı, Bir Ses Böler Geceyi, Masal Masal İçinde, Çıplak Ayaklıydı Gece, Kukla, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir. Bu ay sizlere yazar Ahmet Ümit’in Elveda Güzel Vatanım adlı romanını tanıtmaya çalışacağım. Kitabın arka sayfasındaki tanıtım yazısı şu şekildedir; “Devletin derinlikleri, toprağın derinliklerinden daha karanlıktır. 1926 yılının o hüzünlü sonbaharı. Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, genç cumhuriyet ayaklarının üzerinde durmaya çalışıyor. O büyük altüst oluşun içinde bir adam: Şehsuvar Sami…

Bir zamanların İttihat ve Terakki fedaisi, şimdilerin yorgun komitacısı. Şehsuvar Sami'nin etrafında dönen amansız bir entrika. Bir yanda kaybettiği ama hiçbir zaman yüreğinden çıkartamadığı sevgilisi Ester, öte yanda yaşanılan tarihsel bozgun… Kaybedilen bir ülke, kaybedilen bir şehir, kaybedilen bir hayat. Ve aklında hep aynı soru: Devlet mi kutsaldır, yoksa insan mı? ‘Ölüm, şehirlerimizi kaybetmekle başlar.’ Kim söylemişti bu cümleyi hatırlamıyorum, ne yazık ki doğru… Doğru, lakin eksik. Ölüm, şehirlerimizi kaybetmekle başlar, vatanımızı kaybetmekle neticelenir. Sahi nedir vatan? Bir toprak parçası mı, uçsuz bucaksız denizler, derin göller, yalçın dağlar, verimli ovalar, yemyeşil ormanlar, kalabalık şehirler, tenha köyler mi? Hayır, bütün bunların ötesinde bir anlam taşır vatan. Ne sadece toprak parçası, ne su havzaları, ne ağaç silsilesi… Annemizin şefkati, babamızın saçlarına düşen ak, ilk aşkımız, doğan çocuğumuz, dedelerimizin mezarlarıdır vatan… Vatanı olmayan insanın hayatı da olmaz. Evet, bir vakitler zihnim, kalbim bu fikirlerle doluydu. Şimdi? Şimdi bilmiyorum…” Ahmet Ümit’in bu tarihi romanı yakın tarihin en karmaşık dönemlerinden birini ele alıyor ve cüretkâr bir soruya dikkat çekiyor: sahi nedir vatan? Okumayı düşünenler için şunu söyleyebilirim: geçmişten günümüze ışık tutan, belgelere dayalı, üstelik polisiye unsurlar barındıran, su gibi akan üslubuyla elinizden bırakamayacağınız, insana ilişkin çözümlemeleriyle duygulandıran harika bir kitap. Mutlaka okuyun. Okumayı düşünenler için son bir uyarım daha olacak: kitabın en arkasındaki gazete sayfasını ve bir önceki sayfada kitabın tanıtımı şeklindeki bölümü okumayın, çünkü o bölümler romanın bir parçası. Kurgusal olmasının yanı sıra tam anlamıyla şaşırtıcı anlamlar içeriyor. Romanın değerlendirmeden önce, ana hatlarıyla dönemin gelişmelerinden bahsetmek faydalı olacaktır. II. Abdülhamit’in istibdat yönetiminden


21 hoşnutsuzluk duyan muhalifler çeşitli yapılanmalara girerler. Bu yapılanmalardan en etkili olanı İttihat ve Terakki Partisidir (Talat Bey, Enver Paşa ve Cemal Bey). 1908 yılında meşrutiyetin ikinci kez ilanıyla rejimde padişahın yetkisi sınırlandırılır ancak İttihat ve Terakki Partisi (Parti, Cemiyet) 1913’te iktidara gelecektir. Meşrutiyetin ilanından yaklaşık dokuz ay sonra eski düzeni isteyenler ayaklanır, siyasi amaçla başlayan isyan dini bir vaziyet alır. İsyan bir hafta içinde bastırılır ve II. Abdülhamit tahttan indirilerek yerine devlet yönetiminde inisiyatifi meşruti yönetime bırakan Sultan Reşad padişah olur. Meşrutiyetin ilanıyla vaat edilen özgürlük, hürriyet, kardeşlik ve eşitlik gibi yüce amaçlar bir türlü gerçekleşmez; çünkü yeni bir iktidar mücadelesi başlamıştır. Meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılından 1913 yılına dek Sadrazamlığa Parti yanlısı olmayan kişilerin getirilmesi ve İttihat ve Terakki Partisi’nin bir nevi muhalefette bırakılması Cemiyet içinde bazı hoşnutsuzluklara olur. Bu sırada dünya genelinde yaşanan güç savaşları siyasi çekişmelerle birleşince toprak kayıpları yaşanır. Önce Trablusgarp savaşı, sonra Birinci ve İkinci Balkan Savaşları ve son olarak Birinci Dünya Savaşı... İttihat ve Terakki Partisi İkinci Balkan Savaşı sonrasında aldığı iktidarı Birinci Dünya Savaşından hemen sonra bırakır ve Parti kendini lağveder. Parti çeşitli akımlara bölünür. Büyük kısmı Milli Mücadele’ye katılır, bir kısmı padişahı destekler, lider kadro ise yurt dışına kaçmayı tercih eder. Cumhuriyet’in kurulmasıyla “bazı eski ittihatçılar” yeni yönetimden, inkılaptan ve Mustafa Kemal Atatürk’ten hoşnutsuzluklarını gizlemez, gizli ajandası olan bir muhalif yapıya dönüşür. 1925 yılında Şeyh Sait isyanının bastırılması sonrasında muhalif partilerin kapatılması ve diğer önlemler muhalefetin yer altına inmesini hızlandırır, öyle ki 1926 yılında Atatürk’e İzmir’de bir suikast düzenlenmesi bile planlanır. İzmir Suikastının öğrenilmesinin ardından tüm muhalif unsurların yakından izlenmesi ve zararlı olabileceklerin tasfiyesi daha bir kararlılıkla uygulanır. Bunlardan öne çıkanlar ya idam edilir ya da intihar süsü verdirilerek öldürülür. Özellikle, savunmasında, hiçbir hakaret ve konuşma ve yazısında şiddet bulunmadığını belirten Maliye

Bakanı Cavit Bey’in idamı tasfiye harekâtının kapsamını göstermektedir. Milli Mücadele Dönemi’nin en etkili komutanlarından olan ve cumhuriyetin kurulmasında önemli rolü bulunan Kazım Karabekir ise idamdan son anda kurtulur. Eski bir ittihatçı olan kitabın kahramanı Şehsuvar Sami ise İzmir Suikastı girişiminden hemen sonra Beşiktaş’taki evinden uzaklaşarak bilindik bir otele geçer; çünkü öldürülecek olursa bunun evinde yalnız, bir başına olmasındansa göz önünde bir otelde gerçekleşmesini tercih etmektedir. İyi okumalar dilerim.

Muzaffer Özkan


22

BULGARİSTAN GÖÇMENLERİNİN YEMEK KÜLTÜRÜ Ayın Yemek Kültürü Eğer bir Bulgaristan göçmeni komşunuz, arkadaşınız varsa onların severek yaptığı lezzetler ile çoktan tanışma fırsatınız olmuştur. Bazıları alışkın olmadığınız tatlara sahip olsa da; bazıları bir o kadar lezzetli, alışkanlık yapan cinsten; alışınca vazgeçmesi zor. Bu yüzdendir ki bir göçmen evinde mutlaka rastlaşırsınız bu güzide yemeklerle.

-Baniçka’nın kardeşi olan Poniçka, Bulgaristan lezzet biriminde tatlının kardeşidir. Küçük donutlar halinde hazırlanan hamurlar kızgın yağda pişirilir ve üzerlerine pudra şekeri dökülerek servis edilir.

-Türkiye’nin neresinde olursanız olun bir cafenin camında eğer Baniçka görürseniz bilin ki orası bir Bulgaristan göçmeni tarafından işletiliyordur. Dikdörtgen şeklinde servis edilen bu böreğin içinde lor peyniri olur. Yufkası geleneksel yufkalardan biraz daha kalındır ve üzeri yumurtalanarak bir güzel sac üzerinde pişirilir.

- Aslında adından da anlaşılacağı üzere bir şey ya akıtılır ya döndürülür… Bu “akıtılan” da krep hamurudur. Krep hamuru tavaya döküldükten bir süre sonra da “döndürülür” Babaannelerin bol yağlı yaptıkları bu krepler dolaptan yeni çıkan peynir, domates, bal gibi besinlerle bir araya getirilerek afiyet bal şeker olarak tüketilir.


23

-Hafta sonlarının sultanı olan dızmana özel hamuru ile kıymalı ya da peynirli olarak hazırlanır. Hamurların içine yerleştirilen içler yuvarlak toplar halinde bir tepsiye dizilir ve doğrudan fırınlanır. Meşakkatli bir iş olsa da göçmen kadınlarının çalışkanlığını bilenler için bu iş çantada kekliktir. -Baniçka, Poniçka derken Kifla’yı unutmak olmaz. Fransızların “Kruvasan” olarak hayatımıza soktuğu bu lezzetin daha hamurlusu gibi düşünebileceğimiz tatlısı Bulgaristan göçmenlerinin “Kifla”sıdır. Kiflaların içi genel olarak farklı meyve marmelatları ile doldurulmuştur. Bu arada Bulgaristan reçelleri de genel olarak marmelata yakındır. Bir de komposto vardır ki… -İlk söylediğim anda "Yahni yalnızca Bulgaristan göçmenlerine özgü değil ki" dediğinizi duyar gibiyim. Ancak yahni Bulgaristan göçmenleri için bir gelenektir. Her bayram babaanne ya da anneanne (ki Bulgaristan göçmenleri için ikisi de ninedir) ilk iş olarak yahniyi hazırlar ve içine bir de Mercimekotu koyar. Bulgaristan’dan gelen bu Mercimekotu yahniye harika bir lezzet verirken tüm torun tombalak ilk gün yahniye ulaşmak için el öpmeye koşar. Vefa Bozacısı’nın bozasından başka boza içemem diyen herkesin bir dönüş noktası olacaktır. O noktada da tahminen Bulgaristan bozası içmiş olacaklardır. Lıkır lıkır içilen bu lezzetli boza tadacağınız tüm bozalardan daha farklıdır çünkü ekşi değil tatlıdır.

Enerji patlaması yaşamayı sevdiklerinden olsa gerek Bulgaristan göçmenleri eğer kahve içiyorlarsa yanına bir de kola patlatırlar. İşte böylece “I dare you, I double dare you” diyebilirler.Kafein miktarı artar, kahkalar artar, eğer düğün varsa dans artar eğlence artar. Bayram geldi, kapınızı Bulgaristan göçmeni komşunuz çaldı. Elindeki tepside her daireye takriben iki tane verilmelik Kolaç var. Evet, hamur kızartması olarak hazırlanan ve özellikle bayram ya da kandil gibi zamanlarda dağıtılan, içine bazen karbonat konularak mis gibi kabartılan hamurcuklar kolaçtır. Daha neler neler...Saymakla bitmeyecek lezzetler.

Emel Üstündağ


24

NAZIM HİKMET RAN

Ayın Portesi

Nazım Hikmet Ran yada Nazım Hikmet, Türk şair, oyun yazarı, romancı ve anı yazarı (romantik kominist),(romantik devrimci) olarak tanımlanır. Lakabı (güzel yüzlü şair) veya (mavi gözlü dev) dir. 20 Kasım 1901 Selanik doğumludur. 3 Haziran 1963’de Moskova’da olmuştur. Babası, Hamburg konsolosu Hikmet bey, annesi bir dilci ve eğitimci olan HASAN ENVER PAŞA'nin kızı CELİLE HANIM'dir. İyi Fransızca konuşan, piyano çalan, resim yapan eğitimli bir hanımdır. HASAN ENVER PAŞA 1848 Polonya ayaklanmasında Osmanlı İmparatorluğuna göç eden ve vatandaş olunca MUSTAFA CELALETTİN PAŞA adını alan KONSTANTY BERZECKİ'nin oğludur. Türkiye de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin önemli isimlerindendir. 20.Yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anılmıştır. Eserleri birçok dile çevrilmiştir. Mezarı halen MOSKOVA da bulunmaktadır. Türkiye Kominist Partisi (TKP) üyesi olup ayrı ayrı toplam 11 ayrı davadan yargılanmıştır. Türkiye'de yaşamının bir kısmını hapiste geçirmiş daha sonra MOSKOVA'ya gitmiş ve Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır. NAZIM HİKMET 1938 de cezaevine girmiş, şiirleri yasaklanmış, ancak öldükten 2 sene sonra 1965 de şiirleri yeniden önem kazanmıştır.

İlk şiirlerini hece ölçüsü ile yazmaya başlamıştır. 1922-1925 arası hece ölçüsünden ayrılarak serbest ölçüyü benimsemiştir. MAYAKOVSKİ ve GELECEKÇİLİK taraftarı genç sovyet yazarlarından etkilenmiştir. Şiirlerinin çoğu FUAT ŞAKA, VOLKAN KONAK, ZÜLFÜ LİVANELİ gibi sanatkarlar tarafından bestelenmiştir. İlk şiiri FERYAD-I VATAN'ı 1913 tarihinde y a z m ı ş a y n ı y ı l G A L ATA S A R AY SULTANİSİ'nde ortaokula, 1917 yılında HEYBELİADA BAHRİYE MEKTEBİNE başlar. Daha sonra kurtuluş savaşına katılmak için Anadolu 'ya gitmiş ama aşırıya kaçan halleri yüzünden Bahriye'den atılmıştır. NAZIM HİKMET çok iyi bir edebiyat eğitimi aldığı için BOLU'ya öğretmen olarak atanmıştır. Öğretmenlik yapmak istemeyince BATUM üzerinden MOSKOVA'ya geçmiş, orada SİYASİ BİLİMLER ve İKTİSAT okumuştur. NAZIM HİKMET RAN, 31 OCAK 1935 de büyük aşkı PİRAYE ile evlenmiştir. Piraye'den önce Rusya'da 2 kere evlenmiş, ikisinden de ayrılıp Piraye ile evlenmiştir. İlk eşi bir TÜRK olan NÜZHET HANIMDIR. İkinci eşi bir rus olan Dr. LENAdır. 1924 yılında Türkiye'ye dönmüş AYDINLIK isimli dergide şiirleri yayınlanmış fakat bunlar yüzünden 15 yıl hapis istenmiş o da MOSKOVA'ya geri dönmüştür.


25

1928 de af ile yine TÜRKİYE'ye dönmüş RESİMLİ AY DERGİSİ'nde çalışmıştır. NAZIM HİKMET yine şiirleri yüzünden 10 yıl sonra 1938 yılında 28 yıl hapis cezası almış çANKIRI, BURSA, İSTANBUL cezevlerinde yatmış, 1950 yılında çıkan af ile cezasının 3/2 si affedilmiştir. Bu arada cezaevinde kendisini ziyaret eden dayısının kızı MÜNEVVER'e aşık olur. PİRAYE'den ayrılıp MÜNEVVER ile evlenir. 12 yıl hapisten sonra öldürülme korkusuyla MOSKOVA'ya dönmüş ve bu yüzden TÜRKİYE vatandaşlığından çıkarılmıştır. POLONYA vatandaşlığına geçerek dedesinin soyadı olan BORZECKİ soyadını almıştır. 1963 yılında kalp krizi sonucu MOSKOVA'da olmuştur. Ölümünden 46 yıl sonra 5 ocak 2009 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarılma iptal edilmiştir. FERHAT İLE ŞİRİN, İSTASYON, KAN KORUMAZ, YOLCU, YAŞAMAK HAKKI, PİRAYEYE MEKTUPLAR 1-2 ve çANKIRI'DAN MEKTUPLAR gibi şiir ve kitapları vardır.

Güniz Argun Küçükoğlu


26

YER & MEKAN Ayın Gezi Yazısı Yer : Kıyıkışlacık Mekan : Ceyarın yeri

Argosluların kurduğu, beş bin yıllık bir liman kenti olan İASOS antik kenti burada bulunuyor.

Merhaba,

Yolu biraz meşakkatli olsa da, görülmeye değer çok şey bulacaksınız. Hele birde doğa ve tarih tutkunuysanız, bir gün size yetmeyecektir bile…

Geçen gün bir sohbet esnasında konu güzel yemeklerden ve en lezzetli deniz ürünlerinden açılmıştı. Aklıma yıllar önce gittiğim, bugün bile aynı lezzeti bulamadığım, kalamar tava ve bahçeden taze taze toplanmış değişik otlardan oluşan muhteşem salatası aklıma geldikçe hala gülümseyerek anımsadığım "CEYAR’IN YERİ" geldi...

Ulaşımı zor olduğundan, çok kişi tarafından bilinmiyor. İASOS kenti tarihi bir yarımada üzerinde kurulmuş. Anlatılanlara göre önceleri ada imiş. Sonraları, adayla denizin birleştiği berzah zamanla toprakla dolmuş ve yarımada haline gelmiş.

CEYAR’IN YERİ'ne ulaşabilmek için epey yol katetmemiz gerek…

Kıyıkışlacık-Milas/ Muğla Öyle yerler vardır ki, yıllar geçse de anımsadığınızda yüzünüzde bir gülümseme belirir. Hafızalarınızdan kolay kolay silinmez. İşte Muğla'nın Milas ilçesine bağlı Kıyıkışlacık köyü de böyle bir yer. Tarihi, kültürü ve insanı ile bütünleşmiş ve kendine özgü farklı bir havası oluşmuş. Kimler gelmiş, kimler geçmiş buradan. Argoslular, Karyalılar, Helenliler, Romalılar ve daha niceleri... Hepsi de sırasıyla yerleşmiş ve gitmişler bu eski balıkçı köyünden. Şimdilerde çirkin görünen yazlıklara rağmen ve hala yapılar doldurmadan gidip görmek gerek bence.

Tozlu topraklı ve bol çukurlu yollarından geçtikten sonra orman yolları başlıyor. Kıyıkışlacık belki de birazda düzgün bir yolu olmayışından, tatilciler tarafından bilinmiyor. Köyün girişinde tarihi bir kule karşılıyor sizi. Bu tarihi İASOS kentine geldiğinizin işaretidir. Burada bir gezi rehberi bulmanız zordur. Eğer bilgi almak isterseniz, bir zeytin ağacı altında uyuklayan köylülere sorabilirsiniz. İçtenlikle bildiklerini paylaşacaklardır sizinle. Üstelik dilden dile dolaşarak ve her anlatıcının hayal gücüne bağlı olarak, değişkenlik gösteren efsaneleri ile birlikte... Antik kenti dolaştıktan sonra, hafif bir tırmanışla surların bulunduğu alana çıkmak gerek. Burası kesinlikle uğramanız gereken bir yer diye düşünüyorum. Çünkü tepeden görünen manzara unutulmayacak kadar güzel ve büyüleyici. Çantanıza küçük bir termos çay almayı


27 unutmayın derim. Bu keyif anlatılmaz!.. Çayımızı içtik, manzarayı izledik, yola koyulma vaktidir. Tiyatroyu, mozaik evi,mendirek kulesini, balık pazarında İasos müzesini gezdikten sonra artık sıra karnımızı doyurmaya geldi. Bir zamanlar köyün tek restoranı ''Ceyar’ın yeri'' idi. Şimdilerde bir kaç yer daha açılmış(!)

Ağustos da bir başka yer/mekan da buluşmak dileği ile sevgiyle kalın.

Yasemin Bayındır CEYAR’IN YERİ… Yeri ve manzarası ne kadar güzelse, çalışanları bir o kadar sıcakkanlı. Mevsiminde deniz çuprası muhteşem. Hele kalamarı... Bir porsiyon daha istemeden duramayacaksınız... Gün batımına denk geldiyseniz eğer, denize karşı kadeh kaldırmadan olmaz. Birde Ceyar masanıza gelmiş ise, değmeyin keyfinize… Sohbeti ve güler yüzü ile neşenize neşe katacaktır. Çok yoğun değil ise, çalışanlar işlerini bitirdikten sonra size saz çalıp, türkü bile söyleyebilir (tabi hala aynı kadro duruyorsa). Prensip olarak mutfak 00.00’da kapanır. Bazı durumlar dışında (sezonda bu kural bozulabilir) siz hala oturmaya devam etmek isterseniz, çalışanlar ve Ceyar size iyi geceler dileyip çekip giderler. Siz, kalan son rakınızı mehtaba karşı yudumlar ve denizin üzerinde oluşan ışık oyunlarını izlersiniz. Seneye yine gelmeliyim diyerek, tahta verandadan güzel anılarla ayrılırsınız. Yolunuz Bodrum'a düşerse, siz üşenmeyin ve Kıyıkışlacık köyüne bir uğrayın. Yolu zorlu ve kötü olsa da, oradan güzel anılarla ayrılacağınızdan eminim...


28

BABA ÜÇLEMESİ - The Godfather Trilogy

Ayın Filmi

Yönetmen: Francis Ford Coppola Senaryo: Mario Puzo, Francis Ford Coppola (Mario Puzo'nun aynı adlı romanından uyarlama) Tür: Suç, Dram Ülke: ABD yapımı Dil: İngilizce, İtalyanca Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi serisi!.. Öyle ki, üçlemenin birinci filmi IMDB 9.2 rating puanı ile en iyi filmler rating sıralamasında tarihi boyunca kendisine ilk ya da ikinci sırada, ikinci filmi ise IMDB 9.0 rating puanı ile üçüncü sırada yer bulmuştur. Üçlemenin son filmi ise serinin tamamlanması için kaçırılmamalıdır. BABA (1972) - The Godfather Süre: 175 dk. Oyuncular: Marlon Brando, Al Pacino, James Caan, Robert Duvall, Diane Keaton En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu (M.Brando), En İyi Uyarlama Senaryo (F.F.Coppola ve M.Puzo) dallarında Oscar Ödülleri’ni kazanmıştır. Ancak Marlon Brando, kendisine verilen En İyi Erkek Oyuncu Oscar Ödülü'nü ABD'nin, özellikle Hollywood'un Kızılderililere karşı uyguladığı ayrımcılığı gerekçe göstererek reddetmiştir. Özet: “Baba” filmi, İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği 1945 yılında başlar ve 10 yıllık bir dönemi kapsar. Film, Amerika’da New York'ta geçmektedir. İtalya'dan göç etmiş bir mafya babası olan ve Baba olarak anılan Don Corleone bulunduğu konuma gelebilmek için bir çok kişiyle savaş vermiş ve kendisine bir çok düşman

edinmiştir. Büyük oğlu Sonny sinirli ve ne yapacağı belli olmayan biridir. Kızı Connie kötü bir evlilik yapmıştır ancak kocasını sevdiği için talihine boyun eğmiştir. Küçük oğlu Michael Carleone ise kahramanlık madalyası almış eski bir askerdir. Don Carleone bir gün saldırıya uğrar ve ciddi şekilde yaralanır. Baba'nın bu durumunu fırsat bilen düşmanları ailenin üzerine gelmeye başlar. Sonny ve Michael babasını ve aileyi koruyabilmek için tüm düşmanlara meydan okur.


29

BABA 2 (1974) - The Godfather: Part II

BABA 3 (1990) - The Godfather: Part III

Süre: 202 dk. Oyuncular: Al Pacino, Robert Duvall, Diane Keaton, Robert De Niro

Süre: 162 dk. Oyuncular: Al Pacino, Diane Keaton, Talia Shire, Andy Garcia

Özet: Genç Vito Corleone 1910'larda Sicilya'dan New York'a göç eder. Ailesinin geçimini sağlayabilmek için çeşitli işlerde çalışır ve yavaş yavaş yükselmeye başlar. Michael Corleone ise 1950'lilerde ailesinin işlerini düzenlemek için Las Vegas, Hollywood ve Küba arasında mekik dokumaktadır.

Özet: Don Michael Corleone artık genç değildir. Ailesini bu suç zincirinin dışına taşımak ve gençleri şiddet içeren bu yeraltına dünyasından uzaklaştırmak istemektedir. Corleone ailesinin Vatikan ile olan maddi bağlarını kontrol etmeli ve çok sevdiği kızı Mary ile yeğeni Vinnie arasındaki duygusal yakınlaşmanın da önüne geçmelidir.

BABA ÜÇLEMESİ Üçlemenin Konusu: Corleone ailesi, Don Vito Corleone'nin başında olduğu, suça dayalı bir örgüt kurmuş olan İtalyan asıllı meşhur bir ailedir. Aile, New York'taki diğer dört aileyle birlikte New York'un “Yeraltı” işlerini yönetmektedir. Ancak Corleone ailesini diğerlerinden ayıran özelliği, Don Corleone'nin kullandığı politikacılar ve yargıçlardır. Bu yakın ilişkileri diğer ailelerin açamadığı kapıları açabilmesini sağlamaktadır. İtalya ve New York'un en meşhur uyuşturucu üreticisi ve dağıtıcısı olan "Türk" lakaplı Solozzo, Don Corleone'den, ilişkilerini kullanarak kendisine yasal koruma sağlamasını ve 1 milyon dolar nakit para vermesini ister, karşılığında elde edilecek kârdan pay teklif eder. Teklife göre, ilk yıl Corleone Ailesi'ne


30 kalacak olan para 3-4 milyon dolar civarında olacaktır. Ancak Don Corleone teklifi reddeder. Gerekçesi, iyi ilişkileri olsa da, Don Corleone'nin uyuşturucu işi ile bağlantısı olduğunu öğrenen siyasetçilerin ilişkilerini gözden geçirme gereği duyacak olmalarıdır. Don Corleone'ye göre politikacılar kumarı bir zaaf olarak görüyorlardır ama uyuşturucu pis iştir. Bunun üzerine arkasına Tataglia ailesini ve New York'ta polis şefi olan McClusky'i alan Solozzo, Don Corleone'yi vurdurtur. Ölümden son anda kurtulan Don Corleone'yi ve tüm aileyi kötü günler beklemektedir. Bu süreçte, fevri hareketleriyle bilinen, Don Corleone'nin en büyük oğlu Sonny ölecek, II. Dünya Savaşı'ndan kahraman olarak dönen en küçük oğlu Michael ise, daha önce aile işleriyle hiç ilgilenmediği ve bunu istemediği halde olayların akışı onu hikâyenin merkezine doğru itecektir ve New York'ta suç aileleri arasındaki savaş başlayacaktır.

Romanın yazarı Mario Puzo hem senaryoyu Coppola ile birlikte yazdı, hem de çekimlere katıldı. 1972’de gösterime giren film, ABD'de 134 milyon USD, dünya çapında ise 245 milyon USD gişe geliri elde etti. Tüm hasılat rekorlarını kırdı. Film bu rekoru, 1975 yılında Jaws filmi tarafından geçilene kadar elinde tuttu. Filmin etkileri: Bir Don Corleone repliği olan "Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım", sinema tarihinin en çok gönderme yapılan repliklerinden biri haline geldi. “Baba” filmi, ardından çekilecek olan “Baba 2” ve “Baba 3” filmlerine önayak oldu. Bu filmler de Paramount Pictures stüdyolarında çekildi, Francis Ford Coppola tarafından yönetildi ve başrolünde Al Pacino oynadı.

Yapım: 1973 yılında gösterime giren film, daha önce birçok filmin senaryosunu yazmış ve yönetmiş olan Francis Ford Coppola tarafından yönetildi. Al Pacino'nun yerine ilk önceleri Sylvester Stallone ve Robert Redford düşünülmüştü. Paramount Picture Michael Corleone'yi oynaması için Robert Redford'u istiyordu ve Al Pacino'nun daha çok genç bir oyuncu olduğu için Francis Ford Coppola tarafından gözden geçirilmesini istiyordu. Ancak Coppola, İtalyan asıllı, Tony ödüllü Pacino'da ısrar ediyordu. Coppola, Michael Corleone rolünü (Al Pacino'yu kastederek) "Bu rolü bu genç ve hırçın Sicilya'lı delikanlıya vereceğim" diyerek Pacino'ya vermiştir. Nitekim Pacino efsanevi yönetmenin yüzünü kara çıkarmamıştır ve muhteşem bir oyunculukla Oscar'a aday olmuştur. Coppola, 1970'te Patton filmi ile en iyi senaryo dalında Oscar kazanmıştı ama yönettiği filmler, büyük kitlelere ulaşamamıştı. Yapımcı firma Paramount Pictures başarılı olacağından emin olamadığı için film, 6 milyon dolar gibi oldukça düşük bir bütçeyle çekildi. Filmin çekimleri 29 Mart - 6 Ağustos 1972 tarihleri arasında yapıldı. Çekimler, Coppola ile Paramount Pictures arasındaki gerginlikle başladı. Bunun en büyük sebebi, Coppola'nın ısrar ettiği birçok harcamanın stüdyo tarafından gereksiz bulunması idi.

Gürcan Köftecioğlu


31

ÖZEL RÖPORTAJ Yasemin Bayındır

Gürcan Köftecioğlu – Merhaba bu ayki röportajımızı Yayın Kurulu üyelerimizden Yasemin Bayındır ile yapıyoruz... Yasemin Hanım, bize biraz çocukluğunuzdan başlayarak kendinizden bahseder misiniz lütfen? Yasemin Bayındır – Merhabalar... 21 Haziran 1965 tarihinde Nevşehir’in Ürgüp ilçesinde doğdum. Altı yaşına kadar Ürgüp’te yaşadım. 1971 yılında Hollanda’ya işçi ailesi olarak göç ettik. Eğitim hayatım Hollanda ve Türkiye arasında geçti. 1982 yılında eşimle tanışıp evlendim. Bir yıl sonra tekrar Türkiye’ye yerleştik. ... ve bugün buradayım! GK – Çok teşekkür ediyoruz. Okurlarımız sizi biraz daha tanımak isteyebilir. Bu kişisel geçmişiniz dışında edebiyat, kültür ve sanata ilginiz nasıl başladı? Nasıl böyle bir dergide buldunuz kendinizi? Bize biraz bu yönünüzden bahseder misiniz? YB – İlk yazı denemem tabii ki herkes gibi günlük tutarak olmuştur. Anılarımı da birkaç kez kaleme aldığım oldu fakat bunların hiçbiri edebî türde değildi, sadece karalamaydı, denemeydi. Başka kişilerin okuduğu ilk yazım İlhan Abi’nin

sayesinde oldu. O beni buna teşvik etti. Daha doğrusu, beni biraz da zorlayarak yazıya yöneltti. Kitap okumayı her zaman çok sevmişimdir. Okudukça geliştim diye düşünüyorum. Türkçem aslında biraz zayıftı, kendime hiç güvenim yoktu. Derken kendimi bir edebiyat grubunun içinde buldum ve bundan da çok memnunum. Her gün geliştiriyorum ve öğrenmeye çok açığım. GK – Teşekkürler. Edebiyat, kültür ve sanat dışında hobileriniz var mı, bahsetmek istediğiniz? YB – Tabii ki bir çok kişi gibi benim de var. Özellikle şimdi çalıştığım işyerinde tasarım yapmaktan çok hoşlanıyorum. Bu benim için bir hobi aslında, iş olarak bakmıyorum. Çalışmaya da o şekilde girmiştim, kendimi oyalamak, zaman geçirmek için. Fakat orada da çok şey öğrendim ve tasarım yapmayı çok seviyorum. Bir ürünün ortaya çıkmasından ve bunu başka insanların beğenmesinden çok hoşlanıyorum. Bu yazı olur ya da herhangi bir takı olur. Bu benim için çok önemli, bunu çok seviyorum. İnsanlara benim yaptığım bir şeyler sunmaktan çok hoşlanıyorum. Yani el sanatları ile uğraşıyorum. Bunun dışında boş zamanlarımda insanları


32 gözlemeyi severim. Vakit buldukça işlek bir yolda, vapur iskelesinde veya toplu taşıma araçlarında bunu yaparım. İnsanların davranışlarını gözlemleyip, bunlardan minik hikayeler kurgulamayı seviyorum. GK – Peki. Biz en çok sizin gezi ile ilgili yazılarınızı görüyoruz. Gezmeyi sever misiniz? Nereleri gezdiniz şimdiye kadar? YB – Kesinlikle gezmeyi çok severim. Özellikle de bakir yerleri gezmeyi çok severim. Tarihi çok seviyorum açıkçası. Keşfedilmemiş yerlere gitmekten çok hoşlanıyorum. Ürgüp zaten bir turistik bölge. Çocukluğum orada geçmesine rağmen, hala keşfedilmemiş bölgeleri var ve her gittiğimde oraları dolaşıp gezmeyi seviyorum. Hollanda’yı gezdim, Orta Avrupa’nın birçok ülkesine gittim ama en çok girmek istediğim yer Hindistan. Belki bir gün onu da gerçekleştiririm. GK – Umarım gerçekleşir, biz de sizin Hindistan anılarınızı bugünü anarak keyifle okuruz. Ben de Hollanda’yı gezmiştim, çok sevmiştim. Senin gibi yıllarca değil, birkaç gün kaldım ama Amsterdam şehrini, Keukenhof çiçek bahçelerini unutamıyorum. Ayrıca belki Bir Kitap Bin Dost okurlarından bir grupla Ürgüp seyahati yaparsak ileride bize rehberlik yapmandan çok zevk alırız. YB – Kesinlikle çok isterim. GK – Bunun dışında gelecekle ilgili bir takım planlarınız var mı? Yapmak istediğiniz hayaller var mı? Bunlardan bahseder misiniz? YB – Edebiyatla ilgilendiğimden beri tek hayalim: Bir kitabım olsun istiyorum. Ama bu kitap ne roman ne de öykü olacak. İnsanların ders çıkartabileceği, kendini bulabileceği gerçek bir yaşam öyküsünü yazmak istiyorum, kendi yaşamımı... GK – Çok teşekkürler. Şimdi size kısa kısa birkaç soru soracağım: Yerli yazarları mı yabancı yazarları mı okumaktan hoşlanırsınız? YB – Yazar ayırt etmiyorum aslında. Aldığım kitabın içine girebiliyorsam, bu yerli olur yabancı olur, her ikisini de okumak isterim ama yerli yazarları ve ilk çıkarttıkları kitapları okumayı tercih ediyorum. GK – Anlıyorum. Gezdiğiniz yerlere baktığımız zaman, yurt içinde mi gezmeyi yoksa değişik ülkeleri mi gezmeyi daha çok severseniz? YB – Görmeye değer ve bana bir şey katacak her yer olabilir. Yurt içi ya da yurt dışı hiç fark etmez ama yurt içinde gezeceğim daha çoook yer var, keşfetmek istediğim.

GK – İlk iki tercih soruma yuvarlak cevaplar verdiniz. Bu kez kesin cevap istiyorum: Okumayı mı yazmayı mı daha çok seviyorsunuz? YB – (Gülerek) İyi yazabilmek için önce iyi okumak gerekiyor. Şu an hedefim okumak ama ileride yazmak olacak! GK – Peki son sorumuz da şöyle: Dostluk mu arkadaşlık mı? Hangisi size daha hoş geliyor? YB –Tabii ki dostluk demek istiyorum ama yine buna da yuvarlak bir cevap vereceğim. (Gülerek) Dostluğa erişebilmek için önce iyi bir arkadaş olmak gerekiyor. Dostluk daha sonra gelecek gibi geliyor bana. Ama tabii ki tercihim dostluk... GK – Yasemin Hanım, bu verdiğiniz içten cevaplardan dolayı teşekkür ederiz. Okurlarımıza sizi daha iyi tanıtabildiysek ne mutlu! Son olarak söylemek istediğiniz bir kapanış cümlesi var mı? YB – Edebiyatı seven herkes önce okusun daha sonra da bir şeyler yazsın diyorum... GK – Çok teşekkür ediyoruz bu güzel röportaj için...

Gürcan Köftecioğlu 07 Haziran 2017


33

KÜLTÜR&SANAT Fotoğraf

Şengül Yılmazkaya

Asuman Gündüz

Nihal Rende


34

KÜLTÜR&SANAT Fotoğraf

Tijen Köfteciöğlu

Ayla Gözneli

Aziz Dur


35

KÜLTÜR&SANAT Fotoğraf

Eren Demir

Resim

Funda Kantaroğlu


36

KÜLTÜR&SANAT Resim

Hülya Bozkurt


37

KÜLTÜR&SANAT Resim

Tijen Köfteciöğlu Özen Araser

Sibel Yıldırım

Metin Selçuk

Sema Güngör


38

KÜLTÜR&SANAT Resim

Tijen Köfteciöğlu Güniz A.Küçükoğlu

İlgen Demir

Emel Üstündağ


39

KÜLTÜR&SANAT Ebru

Emel Üstündağ


40

KÜLTÜR&SANAT Ebru

Burhan Ersan


35

KÜLTÜR&SANAT Fotoğraf

Hüseyin Kekiç


40

KÜLTÜR&SANAT Resim

Nilgün Altan


40

KÜLTÜR&SANAT Karikatür

Mehmet Saim Bilge

Birkitapbindost Temmuz 2017  
Advertisement