Page 1


cy

pe a


Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Mustafa Demirkanlı Yayın Kurulu: Üstün Akmen, Orhan Alkaya, Mustafa Demirkanlı, Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun. Yayın Koordinatörü: Duygu Atay Yayın Sekreteri: Pınar Erol Ankara Temsilcisi: Yalçın Günaydın

Görsel Editör: Gülay Ayyıldız Yiğitcan Katkıda Bulunanlar: Nihat Alptekin, Haluk Şevket Ataseven, Erbil Göktaş, Nihal Kuyumcu, Yılmaz Onay, Esen Özman, Robert Schild, Lokman Zor. Kapak Tasarımı: Gülay Ayyıldız Yiğitcan Hukuk Danışmanı: Av. Levent Aral Teknik Müdür: Erkut Arıburnu

Film Çıkış: Çağdaş Grafik Baskı: Mart Matbaası

Abonelik İçin:

Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic. ve

Abonet

San. Ltd. Şti.: Ihlamur Deresi Sok.

Tel: (0212)210 0 110

No:35/5 Beşiktaş - İstanbul Telefon: (0212) 259 21 24 Fax:(0212)327 86 29 e-posta: tiyatroyap@e-kolay.net

Fax:(0212)222 27 10 e-posta: abonet@abonet.net Abonet'den tek sayı için bile

P. Çeki: Tiyatro Yapım 655 248

abone olabilirsiniz.

Banka Hesap No: T. İş Bankası,

Yurtdışı Abone: 100 EURO

Cihangir Şb. 197 245

Kapak Fotoğrafı: Gülay Ayyıldız Yiğitcan EDİTÖRDEN /S 5 HABERLER: /S. 6 POLEMİK: /S. 8 SÖYLEŞİ: Eleştirilerle. Köşeye Sıkıştırmalarla. Alkışlarla Gecen 60 Yıl: Nejat Uygur Nihat Alptekin /S 10

pe cy a

FOTOĞRAFLARIN DİLİ: Sahne Üstünde Geçen Bir Yaşam: Nejat Uygur /S. 16 FESTİVAL: 6. İstanbul Uluslararası Ülker Kukla Festivali /S. 20 İ Z D Ü Ş Ü M : Çelişki içindeyim Ahmet Levendoğlu /S. 27

SÖYLEŞİ: Pina Bausch'un Aynasında istanbul'dan Yansıyanlar Pınar Erol /S. 28 İZLENİM: 7. Afife Tiyatro Ödülleri

Mustafa Demirkanlı/S. 30

ELEŞTİRİ: "Yalandan Kim Ölmüş?"/Tiyatro Kedi

"Ayaktakımı Arasında"/lstanbul Devlet Tiyatrosu "Günlük Müstehcen Sırlar"/Tiyatro Fora "Kral Lear"/lstanbul Devlet Tiyatrosu

"Ev-Kakafonik Bir Oyun"/--- Ve Diğer Şeyler Topluluğu

Üstün Akmen /S. 34

T A N I T I M : Beğişik Bir Brecht Yılmaz Onay/S. 41

ELEŞTİRİ: Kırmızı Yorgunları/istanbul Devlet Tiyatrosu ve izmit Şehir Tiyatrosu Erbil Göktas /S. 42 T A N I T I M : "Sırça Köşk" Sivas Devlet Tiyatrosu /S. 45 ELEŞTİRİ: "Salı Ziyaretleri"/Tiyatrokare Robert Schild /S. 46 İZLENİM: Çorlu Tiyatrosuna Kavuştu: "Sanata Evet, Tamer Levent" Duygu A tay /S. 48 T A N I T I M : "Bir Ümit İçin"/Sivas Devlet Tiyatrosu /S. 50 SÖYLEŞİ: Savaşın Kazananı Yoktur "Kadınlar da Savaşı Yitirdi"/Erzurum Devlet Tiyatrosu Lokman Zor /S. 53 ELEŞTİRİ: "Fulya N'oluyo Sana?'7Tiyatro Tiyatrosu - "isli Sisli, Pis Puslu" İstanbul Şehir Tiyatrosu Nihal Kuyumcu /S. 56 Z L E N İ M : Antalya Devlet Opera ve Balesi Genç Sanatçıları, Ustaları Erol Uras ile Buluşuyor Esen Özman/S. 59 TİYATROCA D Ü Ş Ü N M E K : Bilimsel Tiyatro, Dinamik Düşünme Haluk Şevket Ataseven /S. 62 ( İ T A P T A N I T I M : Yeni Oyun Kitapları Duygu Atay/S. 63 ÎU AY PERDE DİYEN OYUNLAR:/S. 64 DKÜZ A L T I N D A BUZAĞI: Türk Tiyatro 'Oscar'ı Afife Ödülleri Huzursuz Seyirci /S. 66


MİTOS-BOYUT Tiyatro Yayınları Yeni K i t a p l a r / Y e n i K i t a p l a r / Y e n i K i t a p l a r / Y e n i K i t a p l a r

BELÇİKA O Y U N L A R I Eric De VOLDER / Oda ve Adam - Paul POURVEUR /Kuzey Işığı Belçika'dan iki çağdaş yazarın birbirinden tümüyle farklı iki oyunu. Oda ve Adam'ın yazarı Eric De Volder bir tiyatro hocası. Oyun, bir kadınla erkeğin, çegingen, ürkek ve birebir örtüşen benzer saf duygularla yaşadıkları masum bir aşk öyküsünün şiirsel anlatımı. Kuzey Işığı, Einstein dahil ünlü fizik bilginlerinin 1927'de gerçekten yaptıkları Kuvantum Teorisi üzerine bilimsel toplantının arka yüzünü, insani ilişkileri, savaşa karşı bir tavır alarak, herkesin ilgiyle izleyebileceği bir dille anlatıyor.

1 0 0 MONOLOG 3 Yeni

Oyunlar -

Genç

Yazarlar

Haz. T. Yılmaz Öğüt

cy

a

"100 Monolog" dizisinin bu üçüncü cildinde, Türk ve Dünya tiyatrosunun 21. yüzyıla ait son oyunlarından ve genç tiyatro yazarlarının çalışmalarından seçilmiş parçalar bulunuyor. Ayrıca, oyunların özetleri ve yazarlarının yaşamöyküleri yer alıyor.

OYUNCULUK ELKİTABI 2. Baskı

pe

Çoktandır ikinci baskısı bekenen, oyunculuk sanatı üzerine Berlin Konservatuvarı Ö ğ r e t i m Üyeleri tarafından yazılmış, uygulamalara ait bol fotoğraflı, sistematik oyunculuk eğitimi üzerine elkitabı.

TUNCER

CÜCENOĞLU/

Sabahattin Ali

Sabahattin Ali, toplumcu-gerçekçi edebiyatımızın öncüsü yazar S a b a h a t t i n Ali'nin gördüğü baskıları, yaşadığı bunalımlı günleri ve h u n h a r c a katledilmesi olayını anlatan belgesel bir oyun. Eser, Sabahattin Ali'nin yaşamındaki belgelerden, dost ve tanıdıklarının anılarından ve mahkeme tutanaklarından yola çıkarak yakın tarihimize ait bu gerçek trajik olayı yeniden gündeme getiriyor.

BEHİÇ AK / T O P L U OYUNLARI Fay Hattı /Newton Bilgisayardan Ne Anlar Behiç A k ' t a n yepyeni iki oyun b i r a r a d a . Y a ş a m ı n i ç i n d e k i çelişkilerin, davranışların, k a d ı n - e r k e k ilişkilerinin i r o n i k a n l a t ı m ı M i t o s - B o y u t Tiyatro

Y a y ı n l a r ı / T E M Yapım Yayıncılık Ltd.

Şti.

Ağa Ç ı r a ğ ı Sok. 7/2 G ü m ü ş s u y u - İ S T . T e l . 2 1 2 . 249 87 37-8; F a k s . 2 1 2 . 249 02 18


EDİTÖRDEN

Orhan

Alkaya Utanıyorum. Bunca hödüklük, ne idüğü belirsizlik karşısında, dosdoğru söylemeli, utanıyorum. Bu baltalı ve hukuk tanımaz ilah özentileri karşısında, onlar yerine neden ben utanıyorum ki? Ama utanıyorum. Bilmeden kıyıyorlar. Bilseler? Ah bilseler! Vakti zamanında İstanbul şehrine de uğramış olan Sarah Bernhardt'ı, 80'lerinde döktüren lan Holm'u, Laurence Olivier'yi bilseler. Macide Tanır'ı tanısalar, Samiye Hün'den, Ayral'lardan, Devrimlerden bir geçip gidebilseler... Bir gidebilseler. Bunca bilmezlikleriyle bir geçip gidebilseler. Anayasa Mahkemesi tarafından, Anayasa'nın eşitlik prensibine aykırı bulunarak bozulacağını kuvvetle tahmin ettiğim Zorunlu Emeklilik yasası, alelacele uygulamalarıyla, tiyatro ortamımızdaki güvensizlik duygusunu fazlasıyla besledi, hayli kalp kırdı. Cumhurbaşkanı'nın haklı, hukuksal tepkisini, tiyatro ortamının söz ve konum almış aktörleri göstermedi yazık ki. Tiyatro kurumlarının yöneticileri, kurumların varoluş koşullarını sabote eden, deneyim ve birikimi, ustalığı hiçe sayan bu hoyrat uygulamaya direnmedi. Sivil toplum kuruluşları hariç, kimse kimseyi akıl yoluna davet etmedi.

a

"Tiyatronun ilk otuz yılı zordur," diyen Altan Erbulak'ı bir kez daha rahmetle andım. Yerine uygulanabilir bir sistem önerisi bile sunmadan, mevcut yapıları züccaciye dükkânına dalan fil savurganlığıyla berhava etme girişimlerinin olası sonuçlarından bir kez

cy

daha ürktüm.

Yalnızca kendi oyunumu, 'Sersem Kocanın Kurnaz Karısı'nı düşündüğümde bile, ister şaşkın, ister art niyetli olsun, bu filin ne kerte tehlikeli işler yaptığını bir kez daha gördüm. 61 yaşı aşmış dört oyuncu var 'Sersem Kocanın Kurnaz Karısı'nda: Ahmet Vefik Paşa'yı oynayan Bilge Zobu, Şebrenk Hanım'ı oynayan Esin Eden, Holas Efendi'yi oynayan Atacan

pe

Arseven ve Tomas Fasulyeciyan'ı oynayan Savaş Dinçel. Fazla söze gerek var mı, bilmem. Bu toraman neo-elitler, ilkokul müsameresinden öteye geçememiş olmanın hıncını almaya

mı çalışıyorlar, cümle kültür ve sanat hayatımızdan? Haziran sayımızda, bu konuyu enine boyuna bir kez daha tartışmaya açacağız. Senfoni

orkestralarıyla, baleleriyle, operalarıyla ve tiyatrolarıyla, bir bütün olarak sanat ortamımızın "açık ve yakın" tehdit altında olduğu; bilisizliğin pervasızlığıyla, sınırlı ama çok değerli bir

birikimin talana uğratılmaya çalışıldığı bir günde, biz, mahallenin fakir "ama" namuslu çocuğu; yahut Türkiye'nin yoksul "ama" tek tiyatro dergisi olmanın sorumluluğunu bir kez daha, elbette üstleneceğiz. Bu sayımızda 14 Mayıs 1984'de yitirdiğimiz tiyatromuzun sıkı ustası Vasıf Öngören için bir dosya hazırlamıştık. Dosya bütün güzelliğiyle öylesine geniş ve kapsamlı hazırlanmıştı ki, fazlaca kesip biçmeye kıyamadık. Haziran sayımızda, o gün bugün özlediğimiz bu sosyalist entelektüel tiyatro adamı, size kapağımızdan ve her zamanki gibi dikine bakacak. Bir başka ustamızı, Nejat Uygur'u ağırlıyoruz, onurlanıyoruz bu ay. Hücrelerimize sindiği için belki, kolayına ayırt edilemeyen Nejat Uygur'a ve altıncı yılına ulaşan Kukla Festivali'ne uzun ömürler diliyoruz. O ünlü sözü bir kez daha hatırlayalım: Ars longa vita bravis! Sanat uzun hayat kısa, yani... Hayatına ve sanatına daha gür, daha sıkı sahip çık sevgili okur. Bugün, sana her zamankinden fazla ihtiyaç duyuluyor.


Haberler.. Dergisi yazarı-eleştirmen Hami Çağdaş ve eleştirmen Şehnaz Pak "Festival Jürisini" oluş­ turuyorlar. Yarışmalı ve ödüllü tiyatro şenliğinde yer alan diğer ödüller ise şöyle; En İyi Topluluk Ödülü, Jüri Ödülü, En iyi Oyuncular Ödülü (4 Kişi), En İyi Dekor Ödülü, En iyi Kostüm Ödülü, En iyi Işık Ödülü. Terakki Vakfı Kültür Merkezi'nde 26 Mayıs 2003 ve 31 Mayıs 2003 tarihleri arasında sa­ at 20:00'de gerçekleşecek gösteriler, 31 Ma­ yıs 2003, saat 18.00'de ödül töreni ile sona erecektir.

İBŞT'den İstanbul'a Güzelleme

Düğün ya da Davul 19 Mayıs 2003, Galata Köprüsü, Saat:15.00 Haşmet Zeybek'in yazdığı, Nurhan Kara­ dağ'ın yönettiği; Anadolu düğün gelenekle­ rinden yararlanılarak 'seyirlik oyun' üslubun­ da sahneye taşınan 'Düğün ya da Davul' ge­ leneksel Türk Tiyatrosu motiflerinden yola çı­ karak modern Türk Tiyatrosu'nun mihenk taşlarından bir oyun olarak seyirciyle buluşu­ yor. Müzikli oyunda, ahlâk-para ilişkisi, sevgi ve emek birliğinin öneminin altı çiziliyor.

pe cy

a

Feyyaz Kayacan Anıldı Yazar Feyyaz (Fergar) Kayacan ölümünün onuncu yıldönümünde, "dinamolarından" sa­ yıldığı Hatay Meyhanesi'nde adına düzenle­ nen bir gecede anıldı. Kayacan, ses ve görüntüleriyle anımsandı. Sa­ natçı ve yazar dostları ondan şiirler, öyküler, mektuplar okuyup anılarını aktardılar ve ona kadeh kaldırdılar. Geceye Aydın Cumalı, Cevat-Gönül Çapan, Mustafa-Emine Demirkanlı, Ragıp Duran, Tamer Erdoğan, Özgür-Zeynep Erkekli, Mahir Günşiray, Melisa Gürpınar, Mehmet Ali-Mehlika (Balkan) Kaptanlar, Fügen Kıvılcımer, Orhan Koçak, Nilgün Kurt, Ahmet Levendoğlu, Edip Emil Öymen, Bilge Seçkin, Tuğrul Tanyol, Necati Tosuner katıldı­ lar.

istanbul Büyükşehir Belediye Tiyatrosu bu yıl yaz etkinlikleri olarak "Istanbul-Mekân-Tiyatro" başlığı ile İstanbul'un değişik mekânların­ da bir dizi etkinlik sunacak. Etkinliklerin prog­ ramı ve içeriği şöyle:

Açılış-Kokteyl 25 Mayıs 2003, Galata Köprü­ sü, Saat: 19.00 Tiyatro Şarkıları, Şiirlerle İs­ tanbul Bir Adam Yaratmak 27 Mayıs 2003, Galata Köprüsü, saat: 21.00

Terakki Vakfı 8. Gençlik Tiyatroları Festivali

Necip Fazıl Kısakürek'in oyununu, Mahmut Gökgöz yönetiyor.

Sanat Yönetmenliğini Devlet Tiyatroları oyun­ cusu Orhan Kurtuldu'nun yaptığı Terakki Vakfı Gençlik Tiyatroları Festivali'nin, bu yıl ki parolası "İnsan için Barış, Barış için Tiyatro" olarak belirlendi. Her yıl belirlenen parola, et­ kinlikleri izlemeye gelen seyircilere soruluyor ve böylece seyircinin aktif olarak tiyatro eyle­ minin içine çekilmesinin amaçlandığı savunu­ luyor.

Psikolojik öğeleri ağır basan oyunda, "İnsan yazdıklarını mı yaşar, yaşadıklarını mı yazar?" sorusuna yanıt aranır. Hüsrev, "Ölüm Korku­ su" adlı çok sükse yapan bir oyun yazmıştır. Soruların deliciliğinde mercek altına alınan bir yaşamdan, kurgunun gerçeğe dönüşmesine doğru savrulan Hüsrev, kendi yarattığı oyun kahramanı ile aynı yazgıyı paylaşmak nokta­ sında gerilim ve çelişki içinde kalır.

Her yıl verilen Terakki Vakfı Tiyatro Ödülü bu yıl yazar, rejisör, tiyatro eğitmeni Prof. Dr. Özdemir NUTKU'ya veriliyor. Onur Ödülü'nü ise istanbul Kukla Festivalini gerçekleştiren Gölge Oyunu Sanatçısı Cengiz ÖZEK alıyor.

Bizans Düştü 28-29 Mayıs 2003'te Rumelihisan'ında gerçekleştirilecek oyunların başlama saati 21.00. Turan Oflazoğlu'un yazıp, Engin Uludağ'ın

zaferimden" diyen, Fatih nasıl bir insandır? Oyun, Fatih'in ruh özelliklerini, iç yapısını, ta­ rihi gerçeklerin ışığında sunuyor seyirciye. Para 1 Haziran 2003 saat: 20.30'da Galata Köprüsü'nde sergilenecek oyunu "Bitola Nati­ onal Theatre"den izleyeceğiz. Sınırdaki Ev 3 Haziran 2003, saat 21.00, Galata Köprüsü'nde Üsküp Halklar Tiyatrosu tarafından sahnelenecek oyunun rejisi Yücel Erten'e ait. Gelin İle Kaynana Galata Köprüsü'nde, 7 Haziran, saat 21.00'de sahnelenecek Carlo Goldoni'nin oyununu Angelo SAVELLİ yöneti­ yor. 17. yüzyıl Avrupa'sında çökmekte olan aris­ tokrasi ile yükselen burjuvazi, fonda çıkar ve evlilik ilişkileri kullanılarak eğlenceli bir şekilde hicvediliyor. Asaletlerini ucuza sattıklarını dü­ şünerek tüccar kızını gelin olarak beğenme­ yen kaynana ile inatçı ve kibirli gelinin bitme­ yen kavgaları, eve dadanan aracıları da kaldı­ ran tüccar Pantalone'nin zaferi ile noktalanı­ yor. III. Richard 9 Haziran'da Galata Köprü­ sü'nde sahnelenecek bir diğer oyun olan III. Richard, Wİlliam Shakespeare'e, rejisi Yücel Erten'e ait. Oyunun başlama saati 21.00. Tahtı ele geçirmek isteyen Dük Richard, bu­ nun için her yolu mubah sayar. İktidarına en­ gel gördüğü kişileri öldürtmekten çekinmez. IV. Henry'nin karısı Anna ile evlenir. Richard'in ahlâk kurallarını hiçe sayan iktidar hırsı onun da sonunu hazırlar. Memleketimden insan Manzaraları-I 13 Haziran saat 20.30'da Galata Köprüsü'nde sahnelenecek oyunun yazarı Nâzım Hikmet, yönetmeni Rutkay Aziz. Nazım Hikmet'in destansı şiiri Memleketim­ den İnsan Manzaraları'nın birinci bölümü, eserin başladığı yerde Haydarpaşa Gan'nda seyirci ile buluşuyor. İşsizlik, savaş gibi bugün hâlâ gündemde olan konuları işleyen birinci bölümde, insanın insanla ve devletle olan iliş­ kileri dramatik bir kurgu içinde sergileniyor.

Bir Gencin Kent Günlüğü: "Şehir Orman" Yapı Kredi'nin ana sponsorluğunda, Devlet Opera ve Balesi Modern Dans Topluluğu ile koreograf ve yönetmen Beyhan Murphy tara-


Haberler. Sevda Şener, Yeditepe Üniversitesi'ndeydi

birikim alışverişi sağlamayı amaçlıyoruz. "Koç Üniversitesi 2. Tiyatro Günleri'yle baha­ ra teatral bir karşılama hazırlıyoruz! Tiyatro Günleri kapsamında yer alan tüm aktivitelerin ücretsiz olması planlanıyor. Ayrıca şehrin merkezi noktalarından kampüse üc­ retsiz ulaşım olanakları sağlanacaktır." diye­ rek daha geniş bilgi için: http://tiyatrogunleri.ku.edu.tr adresine başvurulabileceğini belir­ tiyor. Festival'e katılan oyunlar:

pe cy a

Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakülte­ si tiyatro bölümünde öncelikle tiyatro bölü­ mü ve diğer bölümler için tiyatronun çeşitli konularında Nisan ayında seminerler verildi. Tiyatro Bölümü Başkanı Doç. Dr. Füsun Akatlı "Tiyatro dünyasına hazırladığımız öğrencileri­ mizi, bölümde ders programımız olmayan ya da olup da destekleyici nitelikte olan konular­ da bilgilendirmek için bu semineri düzenle­ diklerini ifade etti. Cem Davran, komedi oyunculuğu ve komedi karakteri, Ayşe Sedef Ayter, sahne arkası öğelerin işlevi, tiyatroda ışık ve ışık kullanımı, Prof. Dr. Sevda Şener, oyun içinde oyun, çağ­ daş tiyatroda oyun kavramı, Tilbe Saran, do­ ğaçlama üzerine seminerler verdi. Prof. Dr. Sevda Şener, hayat ve oyun kavramı üzerin­ de düşüncelerini dile getirerek hayat ile oyu­ nun içiçeliği günümüzde oyunun hayat yerine geçmesi ve tiyatro metinlerinde oyun kavra­ mının kullanımı konusunda bilgilerini Anka­ ra'dan gelerek Yeditepe Üniversitesi öğrenci­ leri ile paylaştı. Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi tiyatro bölümünde oyuncu adaylarını sahneye hazırlayan seminerler Ma­ yıs ayında ve önümüzdeki eğitim sezonunda da devam edecek.

"Koç Oyuncuları olarak, bu aktlvite çerçeve­ sinde sunduğumuz olanaklarla İstanbul gençliğine bir ayrıcalık sunmayı ve üniversite­ lerin tiyatro toplulukları arasında bir bilgi ve

Koç Üniversitesi 2. Tiyatro Günleri Koç Üniversitesi Rumeli Feneri Kampüsü'nde gerçekleşecek olan "Koç Üniversitesi 2.Tiyat­ ro Günleri", İstanbul'dan sekiz üniversitenin tiyatro topluluklarının oyunlarına sekiz gün süresince ev sahipliği yapacak. Profesyonel oyuncu ve yönetmenlerle söyleşilerin yapıla­ cağı organizasyon kapsamında yer alacak atölye çalışmaları ise 'Tiyatro Günleri'nin da­ ha yaratıcı ve özgür yanını oluşturacak. Ayrı­ ca, tüm katılımcıları ve izleyicileri biri açılışta, biri de kapanışta yer almak üzere iki farklı konser bekliyor. Etkinliğin düzenleyicileri;

*Koç Oyuncuları- "Hapşırık" (Anton Chekhov) *Galatasaray Üniversitesi Oyuncuları-"Cadı Kazanı" (Arthur Miller) "Yarın Başka Koruda/Ölüler Konuşmak İster­ ler" (Melih Cevdet Anday) *lstanbul Üniversitesi İsletme Fakültesi"Jack Ya da Boyuneğme/Gelecek Yumurtala­ rındır" (Eugene lonesco) *Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları"Doğumgünü Partisi" (Harold Pinter) * istanbul Teknik Üniversitesi Sahnesi- " Y o l ­ culuk" (Grup Metni) *istanbul Kültür Üniversitesi- "Yanlışlıklar Ko­ medyası" (Wİlliam Shakespeare) *Bilgi Üniversitesi Oyuncuları- "Popcorn/Şiddet Market" (Ben Elton) *Sabancı Üniversitesi Tiyatro Topluluğu"Düdüklüde Kıymalı Bamya" (Memet Baydur)

Öteki Sanatlar Evi Açılıyor Haziran ayında Öteki Sanatlar Evi'nin işletme­ ye açılması ile birlikte, Başkent Ankara, tiyat­ ro, Türk ve Avrupa sineması, modern dans, caz, klasik oda müziği, opera, operet ve re­ sim gibi özgün sanat dallarının ürünlerinin tü­ münün tek merkezde izlenebildiği bir "perfor­ mans merkezi"ne kavuşuyor. Murat Karahüseyinoğlu, Ahmet Mümtaz Taylan ve Yalçın

Günaydın'ın çabalarıyla yaşama geçecek olan ÖTEKİ TİYATRO, tiyatro sanatının ve özel ti­ yatroculuğun Ankara'da geliştirilmesi ve sev­ dirilmesi için bir girişimde bulunmuş; 1966 yı­ lında "tiyatro binası" olarak tasarlanan ve bu doğrultuda ruhsat alınan ancak iki sezon ti­ yatro binası olarak kullanıldıktan sonra varlı­ ğını sürdüremeyerek, kebapçı, depo ve son olarak da pavyon olarak işletilen bu bina asıl işlevine yakında kavuşuyor. Yazarlıkta, oyunculukta, sahnelemede oldu­ ğu gibi idari anlayışı ve estetik tercihleriyle ça­ ğımızın tiyatrosunun isterklerine cevap vere­ cek bir yapılanmayı hedefleyen ÖTEKİ TİYATRO'nun, fiziki yapısıyla da bu beklentilere ce­ vap verebilecek bir donanıma sahip olabilme­ si, Başkent Ankara'da ödenekli sanat kurum­ larının faaliyet alanları dışında kalan tüm sa­ nat alanlarını bünyesinde toplayan bir sanat­ sal odak noktası oluşturmanın yanı sıra; me­ kân ve organizasyon kısırlığı nedeniyle yılın belli dilimlerine sıkıştırılmış bulunan ulusal ve uluslararası sanat etkinliklerini yılın bütününe yayarak, özellikle Avrupa sanat piyasasında, Türkiye'yi salt başvuran değil aynı zamanda başvurulan bir ülke konumuna taşımak üzere sürdürülmesi gereken- çabalara öncülük ede­ cektir. ÖTEKİ TİYATRO'nun kurucuları Murat Karahüseyinoğlu, Ahmet Mümtaz Taylan ve Yal­ çın Günaydın Sanat Evi'nin hedeflerini şöyle sıralıyorlar: *Sanatsal etkinlikleri yaygınlaştırarak geniş kitlelere taşımak yoluyla, kentlinin yaşam kali­ tesini yükseltmek, demokrasi kültürünün yo­ ğunlaştırılması ve kentlilik bilincinin geliştiril­ mesine katkıda bulunmak, *Ulusal kaynaklı tiyatro, sinema ile yerel, kla­ sik ve caz müziğimizin, çağdaş Türk resminin özgün yapıtlarını ve sanatçılarını düzenli ola­ rak izleyici ile buluşturmak, *Ankara'da merkezi bulunan yabancı kültür merkezleri (Alman Kültür Merkezi, ingiliz Kül­ tür Merkezi, Fransız Kültür Merkezi, Ameri­ kan Kültür Merkezi, İtalyan Kültür Merkezi) ile kurumsal düzeyde kalıcı, sürekli ve müte­ kabiliyete dayalı ilişkiler kurarak ulusal sanat yapıtlarımızın uluslararası organizasyonlarda, festivallerde tanıtımını ve sergilenmesini sağ­ lamak, *Söz konusu sanat alanlarında -yine müteka­ biliyete dayalı olarak- farklı ülkelerin seçkin sanat ürünlerini başkente taşıyarak kültürler ve toplumlararası ilişki ve iletişimin geliştiril­ mesine zemin hazırlamak, *Türkiye'nin kıta Avrupa'sında hak ettiği ko­ numu kazanması sürecine ve ekonomik en­ tegrasyonuna yönelik çalışmalara kültürel ve sanatsal zenginliğinin gücünü katmak, Düzeltme ve Özür Nisan 2003 sayımızda, Zeynep Erkekli'nin yazısında yer alan fotoğrafı çeken Orhan Cem Çetin'in adı unutul­ muştur. Çetin'den ve okurlarımızdan özür dileriz.


POLEMİK. İŞTİSAN'a Yanıt 1. "Ülkemizin en köklü sanat kurumu İstanbul Şe­ hir Tiyatrosu, 89'uncu yaşında, ağır siyasi baskılar­ la boyunduruk altına alınmak isteniyor." deniliyor ve sonra da biz; "Yönetim Kurulunda bulunan atanmış ve seçilmiş üyelerin hangilerinin siyasi par­ ti ya da teşkilat ilişkisi bulunduğunun ispatına," di­ yoruz. İspat etmek bir yana, söylediğimizi anla­ makta zorlanıp ya da çarpıtıp cevap vermek yerine yine işi bulandırarak sıyrılmaya çalışıyorsunuz. Elbette efendim, bir siyaset sahibi olmak; kişinin kişilik haklarından biridir. Bundan dolayı kimse ayıplanamayacağı gibi yargılanamaz da. Bu tespiti­ nize katılmamak mümkün değildir. Bir siyaset etki­ si altında kalmadan kişinin yaşamını sürdürebilme­ si için amip ya da idiot olması gerekir. Bütün bun­ ları tespit eden sizlerin de öyle olmadığını açıkça ortaya koyuyor olması beni sevindiren bir detaydır. Demek ki insan düşünen bir hayvandır. Aynı za­ manda etkileyen, etkilenen ve kısacası etkileşen bir varlıktır.

cy a

Ancak I.B.Ş.T. adı üzerinde bir kurumdur. Kurum­ sal kimliğini oluşturan da 90 yıllık geçmişi ile birik­ tirdikleri ve yazılı olan ilkeleridir. Bu bağlamdan bakıldığında yazılı ve yazılı olmayan ilkeleri bilme­ meniz ya da bilmiyor gibi davranma sorumsuzlu­ ğunuzu muhalefet olma tavrınız size verebilir ama size sormazlar mı siz bu dünyadan değil misiniz di­ ye ya da bu bilmeme durumu ayrı bir cehalet oluş­ turur ki; bunu sizin gibi "akil" kişiliklere yakıştır­ mam söz konusu bile edilemez. Onun içindir yanı­ tınızın 1. maddesindeki yanılgınızı ya da yanlış ifa­ denizi ya da ortalık bulandırma şeklindeki sorum­ suzluğunuzu hoşgörü içinde karşılamam söz konu­ su olmayacaktır.

bakmak sanırım hepimiz için başka bir gerçeğin daha açığa kavuşturulması ve sizlerin de unuttuk­ larınızı ve unutturduklarınızı hatırlamak bakımın­ dan faydalı olacaktır. Tiyatroyu korumak adına karşı çıktığınız bu ilke bozulalı on üç yıl olmuştur. Bu ilke bozulurken o maddeyi değiştirmek için birtakım kapıları aşındıranlar arasında kimler vardı ve siz neredeydiniz diye sorarlar adama. Yine, "ne­ den belediye iradesiyle yönetime getirilmeyi kabul ederler" sorunuza da cevabı ben değil, bu kurum­ da 90 yıldır yöneticilik yapmış olan ve bu geleneği paylaşmış olan büyüklerim cevap versinler isterim. Çünkü, "bu bir bayrak yarışıdır tabirinden hiç mi haberiniz yok" diye sormak istemem sizlere, zira bunu da çarpıtırsınız, "bayrak" sözcüğünden dola­ yı "kafatasçı" diye yeniden başım ağrısın istemem. Neden mi? "Bu tür kurumlar kişilerle kaim değil­ dir" derim, şimdi bunu da anlamazsınız ya da yan­ lış anlarsınız ve üç-beş sayfa da bunlar için yazışır işimizden gücümüzden oluruz. İyisi mi ben bana sormuş olduğunuz "Tiyatro alanındaki yönetsel ye­ teneklerim sorunuza dönerek sizlere anlamasanız da cevap vermeyi sürdüreyim. Tiyatro alanındaki şahsi yeteneklerimin sergilenme alanı sahnedir. Bu konuda sonuna kadar tartışmaya ve çekişmeye va­ rım. Bu beni acıtan değil tam tersine geliştiren bir nokta olur. Ama galiba sanatsal yeteneklerimle il­ gilenmiyor, yönetsel yeteneklerimle ilgileniyorsu­ nuz. Onun da sergilenme alanı Yönetim Kurulu odası ve bu güne değin yaptığımız icraatlardır. On­ lar da ortada. Belki de bu kurumun içinde olup da başarılarımıza tanıklık etmek sizleri öfkeden yor­ gun düşürüyordur. Çünkü bir yıllık icraat dönemin­ de, seyirci istatistikleri geçmiş yıllara göre oldukça yukarılarda ve bazılarınızın engellemelerine, kara çalmalarınıza ve hatta üretime balta vurma çabala­ rınıza rağmen. Bu bir yıllık dönem içinde Yönetim Kurulu'nda seçilmiş iki arkadaşımızla gayet uyum­ lu bir yönetim oluşturmamız da sizleri çileden çıka­ ran etmenlerden biri oluyordur. Zira, sayın başkan, sizlerin yöneticilik yaptığı dönemlerdeki gibi san­ dalyeler havada uçuşmuyor, Yönetim Kurulu karar defteri elden ele dolaşarak sayfaları koparılmıyor; pasta ve çörekler yenilerek, saygılı, adaletli, huzur ve takım uyumu içerisinde bir yönetim çalışmasın­ dan dolayı da son derece kıvanç içerisindeyim.

pe

2. "...Yönetsel gelenekleri ile yönetime katılma hakları hiçe sayılarak iş başına getirilen", demişsi­ niz, biz de buna karşılık: Şehir Tiyatrolarının yö­ netsel geleneği Şehir Tiyatroları yönetmeliğidir. Şe­ hir Tiyatroları Yönetmeğinin 7. maddesinde Genel Sanat Yönetmeni'nin nitelikleri ve ne şekilde ata­ nacağı tariflenmiş ve Yönetim Kurulunun nasıl oluşturulacağı da aynı yönetmeliğin 10. maddesin­ de belirlenmiştir. Bu gerçek karşısında "Yönetsel gelenekleri ile yönetime katılma hakları hiçe sayıla­ rak iş başına getirilen yönetim" ibaresinin haklılığı­ nın ispatına, demişiz.

Siz ise hâlâ anlamamakta ısrar edip, diyorsunuz ki, "Tiyatromuzun yönetsel geleneklerinden biri, Ge­ nel Sanat Yönetmenliği'ne seçilen kişinin bir oyuncu-yönetmen olması gerektiğidir" Şimdi, öncelikle "seçilen" değil atanan demelisiniz. Çünkü Genel Sanat Yönetmeni'ni nasıl, neye göre, kimler ara­ sından, kimin seçtiğini sorarlar size. Bunu sormak­ la kalmazlar, bir de böyle bir geleneğin nereden oluştuğunu da sorarlar. Yine mevcut durumlar dı­ şından konuşarak ortalık bulandırmanız yetmiyor­ muş gibi yine cehaletinizi ve belleksizliğinizi ortaya çıkarabilmek için adeta yırtınıyorsunuz. "Bu gele­ nek vaktiyle bozulmuş" diyorsunuz. Genel Sanat Yönetmeni'nin kurumumuza atama dışında hangi yollarla ve ne zaman, kimin seçildiğini söyleyebilirseniz belki bir geleneğin izine rastlamış olur ve he­ pimiz sizin bu anlamsız yırtınmalarınızın sebebini kavramış oluruz. Eğer Genel Sanat Yönetmeni'nin atanması ile ilgili yani, yönetmeliğimizin 7. madde­ sinin değiştirilmiş olmasından söz ediyorsanız, o maddenin de hangi dönemde değiştirilmiş ve bu­ gün bu duruma olanak sağlar hale getirildiğine

3. "...İlk andan açığa vurdukları "ümmi" tiyatro öz­ lemlerine" demişsiniz; biz de size: "Ümmi Tiyatro" isimli bir tiyatro anlayışının ve biçeminin hangi ti­ yatro literatürüne dayanılarak kullanıldığının ve varlığının ispatına, demişiz. Siz ise, "Elbette bir ümmi tiyatro biçemi yoktur." diyor ve "her yanlış okumanızdan sonra bir ispatla­ ma daveti çıkarmanız işi oldukça soyut bir alana çekiyor ama bu size üslubunuz hakkında bir şey öğretecekse, mahzuru yok" diyorsunuz. Ve saç­ malıyorsunuz! Acaba ben mi yanlış okuyorum? Efendiler, "Dil varlığın eli ayağıdır." Dil bir kodlama dizgesidir. "Ümmi Tiyatro" diye bir biçem yoksa böyle bir biçemi uyduran siz; (bunu nereden uydurduysanız) meseleyi acaba nereye çekmeyi dü­ şünüyordunuz ki; -besbelli bunda da başarılı ola­ madınız- şimdi kalkıp bize üslup dersi vermeye kal­ kışıyorsunuz. Önce kavramları doğru kullanmayı öneririm. Çünkü bir tiyatrocu dili en üst seviyede kullanmasını bilen kişi olması iktiza eder. Ortak kodlarımızı ortadan kaldırıp, kendi kodlamalarımızı yüklediğimizde herkesin kendine ait bir dili olur ki; o zaman anlaşmamız mümkün olmaz. Kaos olur. Anlaşabileceğimiz tek ortak dil olan Türk dili ve kavramları üzerinden seçilmiş ifade biçimi ile konu­

şursanız ne demek istediğinizi sanırım herkes anla­ mış olur. Sadece şikayete koşturduğunuz merciler değil. 4. "Evet, çalışanlar üstünde terör estirerek, köksüz iktidarınızı pekiştirmeye çalışıyorsunuz" demeye devam ediyorsunuz. Yahu, anlamamakta neden bu kadar ısrarlı olduğunuzu ben de anlamakta zorlanıyorum. Bu kök-köksüzlük meselesini size bir kez daha ve son kez anlatacağım ama öncelikle şu kavramlar konusunda yeniden şu yukarıdaki mad­ dede yaptığım uyarıyı bir kez daha yapmış olduğu­ mu varsayın. Hani şu yerli-yersiz, densizce seçtiği­ niz üslubunuz konusunda sizi eğitmek bana düş­ memeli ama şu "terör" sözcüğünün anlamını bildi­ ğinizi ve yerinde kulandığınızı savlayacaksınız kor­ kusuyla, yine sizinle bir panelleşme durumuna dü­ şeceğiz endişesiyle bundan da vazgeçiyorum. Ge­ lelim "kök" meselesine, bunu söylemekten yorul­ muş olarak bir kez daha söylüyorum: iktidarımızın "kök" meselesi 1. maddede de irdelediğim 90 yıl­ lık yazılı ve yazılı olmayan o gelenekten geliyor. Bu "kök" meselesinde hâlâ ısrarlıysanız, demektir ki; bu I.B.Ş.T'nin köksüz bir kurum olduğunun ispatı mı oluyor acaba, diye sormazlar mı size? Sizler kı­ saca bunu mu dile getirmeye çalışıyorsunuz? Ayrı­ ca bu kurum, bir dernek ya da parti değil burası 90 yıllık bir geleneğe sahip bir kurum. Bu kurum­ da da işlerin bugüne kadar nasıl yürütüldüğü de bellidir. Kurumun işlerliği noktasında yapılacak iş­ ler her zaman panolardan duyurulmuş ve ancak o zaman resmiyet kazanmıştır. Bunun dışında kalan kısımlar sözlü paylaşımlara girer elbet. Geldiğimiz günden bu yana biz yöneticilerinizle neleri paylaş­ mak istediniz de biz bu paylaşımı esirgedik. Bu paylaşımlar için kapılarımızın her zaman açık oldu­ ğunu bilen sizler; bir yıllık dönem boyunca bizlere ancak basın aracılığıyla ve tiyatromuza, çalışanları­ na, emek verenlerine kara çalmalar ve birtakım suçlamalarla paylaşımınızı sürdürdünüz. Şimdi ge­ lelim faşizmin ne olup olmadığına, faşist olmak da, demokrat olmak da öyle kolay bir iş değildir. Demokrat olabilmek için öncelikle, yazdığınız bildi­ riye karışılık bizim istifa mektubumuzu İSTİSAN pa­ nosunda yayınlamalıydınız. Çünkü, bizimle ilgili her türlü karaçalma haberlerinizi tiyatronun basın panosunda gördüyseniz aynı duyarlığı gösterip ön­ celikle bizim cevabımızı oraya asıp sonra bize yaz­ dığınız cevap yazısını oraya asabilesiniz. Demokrat olabilmek için önce "nalıncı keseri" olmaktan vaz­ geçip, "Testere gibi, bir sana, bir bana" demeyi öğrenmelisiniz. Sonra da bunu uygulayabilesiniz ki, ancak ondan sonra demokratik olandan söz edip bunu da başkalarına satabilesiniz. Yoksa ye­ mezler! Ayrıca bugüne değin alıştığınız biçimde, bizlere hem kişisel hem de dernek olarak hem ba­ sında hem de tiyatromuzun içinde etmediğiniz sö­ zü bırakmadınız. Hatta "kan vermemek" babından ayak sürüyerek gerçek işlerinizi yapmayarak, "aba altından sopa göstermek" cinsinden bir üst dil oluşturmak ve çalışanlara telefonlar ederek tehdit­ ler savurmak da bir çeşit terör sayılmaz mı acaba? Ya da bugüne değin işlerinizi bu şekilde hallede­ rek geçmiş yönetimler üzerinde baskı oluşturup kendinize hizmet edilmesini sağlamanın adına "köksüz iktidarlar" üzerinde uygulanılmış bir çeşit faşizm fantezisi denilemez mi acaba? Belki de sizi kızdıran budur? Tarzınız ne yazık ki eskidi artık Çünkü iktidarımız "köksüz" olsa bu denli kızgın olamazdınız. 5. Benim sizin yaptığınız bir karalamaya karşılık "bunu ispat edin" dememe siz de aynı şekilde ya nıt verirseniz, skolastik düşünce tarzının ne denli


POLEMİK

6-7. Maalesef bunu sizlere bir kez daha söylemek zorunda kalıyorum. Bir oyun yazarı olan Necip Fa­ zıl Kısakürek'in tiyatromuz repertuvarında bulunan oyunu, hiçbir Cumhuriyet ilkesine karşı olmadığı gi­ bi, 1937 yılında Muhsin Ertuğrul tarafından sahne­ ye konulup ve yine Muhsin Ertuğrul'un başrolünü oynadığını unutmamak gerekir dedikten sonra, N. Fazıl Kısakürek'in mirasçılarını da muhasebe kayıt­ larından sizin için araştırdım İBDA-C değilmiş. Bil­ mek istersiniz diye düşündüm. Vandalizm bazen maske değiştirerek de ortaya çıkar. Kimi zaman fa­ şizm maskesiyle dolaşır, kimi zaman da ilericilik adıyla gericiliğe prim verir. İkincisi daha korkunç olanıdır. Çünkü sürekli yanıltır.

Yine söylüyorum; çalışanla çalışmayan, üretenle üretmeyen ayırt edilecek ve oyunlarımız çalışkan ve üretken eller üzerinde yükselmeye devam ede­ cektir. Tiyatroya TV'yi tercih edenler her zaman bir şekilde tiyatrodan uzaklaşmışlardır. Bu yeni bir durum değil. Şimdi bunu yaparken birileri kahra­ man olmaya çalışıyorlar ki bu onların bileceği iştir. Ama sizler de kimin karşısına kimi koyacağınızı bi­ lerek sözünüzü söylemeyi ihmal etmeyin. Yoksa eleştiri doğru eleştiri olmuyor ve bizden de bu eleş­ tirileri kabul etmemizi bekliyorsunuz, bunu da ka­ bul etmek mümkün değil. Çünkü bu eleştiri değil, cehalet kaynaklı ısrarcılık. 13. Unutulmamalıdır ki, Yönetim Kurulu'nda görev alan yöneticiler de bu kurumun sanatçılarıdır. Sa­ natçılık haklarından doğan sanat yapma haklarını kullanmaları da doğaldır. Aksi halde sizin biz yöne­ ticileri nasıl gördüğünüz ortaya çıkıyor. Bizler "kö­ leniz" değiliz efendiler. Biz yöneticiyiz ama aynı za­ manda da sanatçıyız. Ayrıca, personel alımı, (oyun­ cu, yardımcı oyuncu, teknik eleman v.b.) Şehir Ti­ yatroları Yönetmeliği'nde belirlenmiştir. Yönetme­ lik dışına çıkılarak, oyuncu, yardımcı oyuncu ve "konuk" sanatçı çalıştırıldığının ve yönetmelikteki hangi tanıma uyulmadığının ispatına, diyorum yine ispat edemeyip, "kitabına uydurmak" diyorsunuz. Kitaba uymasını istemiyorsanız, nereden konuşu­ yorsunuz? Öyleyse "kitabına uydurularak" tiyatro­ ya alınmış elemanlar kimlerdir? İsim verin ve her­ kes bilsin. Biraz yürekli olun, "Yeşilçam eskisi", "ti­ yatro alanında yetkinliği kanıtlanmamış konuklar", gibi "abidik-kubidik" sözlerle kafa bulandırmak ye­ rine, kimmiş bu isimler söyleyin de herkes bilsin.

cy

Sizin kendinizi "aynamız" karşısında amorf görme­ niz aynanın bozukluğundan değil de sizin gerçekli­ ğinizden kaynaklanıyor olmasın sakın. Belki bugü­ ne değin gerçek bir "ayna" ile yüzleşmemişsinizdir. Ayrıca "Derneğimiz, yasalara uygun işlevini sürdür­ mekte ve sanatın kendisini tartışmak için baskısız, uygun bir ortamın oluşmasını özlemle beklemekte­ dir" diyorsunuz. Derneğin gerçekte, hangi amaçlar için kurulduğunu ve kimleri yerlerinden ettiğini sa­ nırım siz dahil hepimiz biliyoruz. Bu misyonunu da hâlâ sürdürmekte. Bu sevindirici bir durum, hiç ol­ mazsa "adam devirme" ilkeniz işlemeye devam ediyor. Belki bir gün sanata da sıra gelir. Kim bilir? Bunca karmaşayı üretmeğe harcayacağınız zama­ nı, sanat oluşturmaya harcamanızı da, ben sizler için özlüyorum demek, biraz fazla iyimser bakış olacak ama yine de öyle olmasını diliyorum.

mesi kaçınılmazdır. Bunlardan birincisi tiyatro sana­ tının özü itibarıyla etik ve estetik bağlamda olmalı­ dır. İkincisinin ise, maddi bağlamda olması gerekir, diyorum anlamıyorsunuz. Bu da, oyuncu persone­ lin sözleşmelerinde belirtilmiştir. Bundan ötesi, mesleki ilke kısmında yer almaz. O halde mesleki il­ keler gereği, sanatçı sanatını icra etmekle yüküm­ lüdür. Çünkü bunun için kendisine bir ücret öden­ mektedir ve bu yükümlülük de karşılıklı sözleşme­ lerle belirlenmiştir. Bu durumu reddedenlere ise, teşvik ikramiyesi verilmemiştir, diyorum yine anla­ mıyorsunuz. Yoksa adil olmayan bir durum ortaya çıkar.

a

eskilerde kaldığını kanıtlamaktan öteye gidemezsi­ niz. "Çamur at izi kalsın" şeklinden karalamalarınız ve oldu binilerinizle yine puan toplama çabasında olduğunuz gözden kaçmıyor bilesiniz. Yine yaka­ landınız, n'aber?

pe

8-9. Kara çalıp ispat edemediğiniz her söz sizi bağ­ lar. İspat edemeyince "ama öyleydi böyleydi" de­ meniz de yakışık almıyor. Hangi oyunun repertu­ ara alınacağını ve rejisörlerinin kim tarafından ta­ yin olunacağını yönetmeliğimizin 9. maddesi zaten cevaplıyor. Bunun için kendi kendilerini "akil" ola­ rak tayin edenlerden icazet almaya gerek olmadığı bir yıllık süreç içinde görülmüş ve tiyatromuz için faydalı da olmuştur. Bu elbet bundan sonra da böyle olacaktır. Çalışanla çalışmayan, üretenle üretmeyen ayırt edilecek ve oyunlarımız çalışkan ve üretken eller üzerinde yükselmeye devam ede­ cektir. Ayrıca Disiplin Kurulu Yönetim Kurulu'na bağlı bir organ değildir. Ne yazık ki, cehaletinizi bu konuda da bir kez daha konuşturmuş oldunuz. 10. "Haklısınız, gerekirse özür dileriz" diyorsunuz. Özür dilemek bir erdemdir. Özür dileyin ve kavu­ şun. Çünkü tiyatrodan uzaklaştırılan kişilerin disip­ linsizlikleri ve nedenleri yine "Tiyatro Tiyatro" der­ gisinin Ocak sayısında, I.B.Ş.T. Yönetim Kurulu'nun seçilmiş üyesi Ali Taygun tarafından bir yazı ile açıklanmıştı. Bunu bir kez daha ben burada yaza­ rak yer ve zaman kaplamak istemiyorum. 11-12. Anlamamakta ısrar ettiğiniz maddelerden bir tanesi de bu. (Yani 11) Yahu, burası yönetme­ liklerle ve sözleşmelerle yürütülen bir kurum. Bu kurum içinde çalışmayı kimse kimseye hiçbir şekil­ de dayatmıyor. Bu oluşturulmuş kuralları, yönet­ melikleri ve sözleşmeleri düzenleyen de bizim yö­ netimimiz değil. Bu yönetmelikleri en adil şekilde uygulamaya çalışmak bizim başlıca ödevimiz. Şim­ di, "mesleki ilkeler"e aykırı bir oyunda görev alma konusunda çekince koymak" ne demek? Mesleki ilkeler; bir sanatçı için iki noktada biçimlen­

14. "Sn. Ali Göçer, Al Baraka Türk'ün Yönetim Ku­ rulu'nda görev almış değil mi? Bunu bugüne kadar kendisi bile reddetmedi" diyorsunuz. Belki daha önce isim vermediğiniz için o da bu ciddiyetsiz suç­ lamanızın karşılığını kendinde bulamadığından ce­ vap vermemiştir. Ne yazık ki birçok konuda olduğu gibi bu konuda da yanıldınız. Ve "müfteri" duruma düştünüz. Ayrıca yine tehditkâr bir şekilde diyorsu­ nuz ki, "tarafımızdan sorulacaktır. Bilmenizi ve ge­ rekçelerinizi hazır tutmanızı rica ederiz" böyle söy­ lemek yerine niye sormuyorsunuz? Yeni bir pole­ mik ya da zamana mı ihtiyacınız var? Derhal so­ run! Kendinize ve bize vakit kaybettirmeyin. Affını­ za sığınarak, yine dil üzerine küçük bir düzeltme daha yapmak istiyorum: Her şeyden önce bizlerin bir kurumu temsil ettiğimizi kabul ediyor ve o kod üzerinden bize söyleyeceğinizi söylüyorsunuz, üs­ tünüz olan bir makama "rica" edemez, ancak arz edebilirsiniz. Belki üst bir dilden konuşmaya çok alıştığınız için bu ibareyi bu şekilde kullanmış da olabilirsiniz. Bu dil yanlışlığına girmez, üslup hatasına girer o zaman. 1 5.Repertuvar Kurulu üzerine söyledikleriniz de söylenmesi gereken cümlelerden biri. Doğru söze ne denir? Ama Repertuvar Kurulu'nun hangi

dönemde tiyatro yönetmeliğine yerleştirildiğine bir göz atalım dilerseniz. Ne tesadüf, Genel Sanat Y ö n e t m e n i ' n i n atanması ile ilgili yani yönet­ meliğimizin 7. maddesinin değiştirilmesi ile aynı gün yerleştirilmiş. Yani, 2 0 . 0 3 . 1 9 9 0 . Neden acaba? Bu süreci derneğimizin sayın başkanı sizler daha iyi yaşadınız belki bir gün anılarınızda yazar­ sınız da bizler de aydınlanırız. 16. Tiyatro Müdürü Sn. Muharrem Ergül 8 yıldır bu tiyatroda görev yapıyor ve işini de başarıyla yürüt­ tüğünü inkâr etmek herhalde sizlerin de yapacağı bir iş değildir. Neden derseniz, onun müdürlük yaptığı süreç boyunca, tiyatromuzun kazançları saymakla bitmez, bu bir; ama ikinci olarak da 8 yıl­ dır bu tiyatroda 4 Genel Sanat Yönetmeni gör­ düğünü düşünürsek, hepsi aynı "siyasi harekatın" içinde yer aldılar demek düşer ki size bu da yakışık almaz. Türk dünyasını biz oluşturmuyoruz efen­ diler, o zaten var. Siz isteseniz de istemeseniz de. "Ey efendiler, sizin de kimlikleriniz de T.C. yaz­ mıyor mu" diye sormazlar mı adama? Türk olmak bu kadar aşağılanacak bir durum ol­ masa g e r e k . Eğer öyleyse size, M. Kemal Atatürk'ün nutkunu okumanızı öneririm. Okuduy­ sanız bir daha okumanızı şiddetle tavsiye ederim. O zor gelecekse "Atatürk" sözcüğünü hecelemeniz daha kolay olacaktır. Elbette biz bir bilinçteyiz ama sizin bilincinizden ve ruh durumunuzdan kaygı duyuyoruz. Evet, işi sadece "İtalyan sahnesine karşı bir Türk sahnesi o l u ş t u r m a " n ı n ö t e s i n d e düşünüyoruz. Dünya tiyatrosunun motor gücü ol­ ma yolunda yürüyen bir Türk tiyatrosu oluştur­ maya kadar vardırıyoruz. Elbette "Bu sular tehlikeli sulardır". Bu sularda korkusuz, cesur yürekler ay­ dın ufuklara doğru açılabilir. Korkanlar, "Garantili pozisyon bağımlıları olarak" kumda oynamaya ya da en fazla gondollarında kendi seslerini din­ lemeye devam ederler. Hayat böyle! 17. "Varlığının sahibi sen misin?" cümlesinin N. Fazıl K ı s a k ü r e k ' i n o l d u ğ u n u savlayıp ispat edemeyince, dönelim başka yerden bir daha kara çalalım dediniz ve bu sefer tutturdunuz. Bingo! "Ben yok olamam" sözü onun. 'Bir Adam Yarat­ mak' oyunundan. Siz kazandınız. Ama biz bunu hiçbir zaman inkâr da etmemiştik zaten. Ama "Ben yok olamam" sözünü N. Fazıl Kısakürek han­ gi felsefeciden almış acaba? Bunu bulmakta antifaşist olduğunuzu söyleyen sizlerin ödevi olsun. Bu iki cümlenin yer aldığı, o malum afişe gelince; o afişe azıcık sanatsal bir bakış atsanız, siz bile oradan bir çok anlam çıkarabilirsiniz. Hele hele afişin yapılmış olduğu tarihi göz önüne getirseniz işiniz belki daha da kolaylaşır. Çünkü o günler tiyatro sanatına basında saldırılan günlerdi. Yüreği tiyatro sevgisi ile dolu her kişi bu saldırıya gücünün yettiğince cevap vermişti. Neyse sizler o sıralar -şimdi de farklı değil ya- takılmış plak gibi sadece bizimle uğraştığınız için bunları kaçırmış ve bu bakışı kaybetmiş olabilirsinz. Bunun için de suçu başkaları yerine kendi görmez-seçemez, estetik tembeli gözlerinizde arayın. Çünkü: Sanat, açık­ lamaz belki, sorular sorar. Sanat, çözüm bulmaz belki ama hayatı güzelleştirir. Felsefe, "sen kimsin" sorusuyla başlar hatırlatırım. Sahi "sen kimsin" ya da sende konuşan kim? Şimdi son kez bir daha soruyorum: "Varlığının sahibi sen misin?" Nurullah Tuncer, Kemal Kocatürk, Mustafa Arslan, Nilgün Kasapbaşoğlu.


SÖYLEŞİ

NEJAT UYGUR

Eleştirilerle, Köşeye Sıkıştırmalarla, Alkışlarla Geçen 60 Yıl Nihat Alptekin Nejat Uygur sahnede 60. yılını kutluyor.

Turnelerle, köylü, kasabalı, kentli insan­ ların alkışları ile bezenmiş, akademisyen­ lerin eleştirileri ile köşeye sıkıştırılmış, kü­ çümsenmiş 60 yıl.

pe cy a

Haziran ayında çıkacak "Nejat Uygur'un Çarşamba Pazarı" adlı anı kitabından önce "Nejat Uygur ilk defa bu kadar de­ taylı olarak anılarını, güldüren adam ol­ manın özelliklerini, dergimize kadar zah­ met edip gelerek, bizimle paylaştı. AL GÖZÜM SEYREYLE!... Üretim ve Seyahat ile Geçen Gençlik Yılları 1927 yılında Kilis'te doğdum. Ben şanslı bir çocuktum ve çok güzel bir çocukluk dönemi geçirdim. Babam hava subayı, annem öğretmendi. Babamın görevi dolayısı ile Anadolu'yu gezdim. Bu gezgin­ lik tiyatroya başlayınca da devam etti, yani hep deplasmandaydım. Şanslı bir çocuktum, çünkü babam Anadolu'nun neresinde olursa olsun evimizde hep Cumhuriyet gazetesi okunurdu. Tiyatro dünyasını oradan takip ettim, ayrıca hep kitap okunurdu. Zeki bir çocuktum, ba­ na zayıf not veren öğretmenlerim bile zeki olduğumu söylerdi. Eh biraz da hay­ lazdım. Haylazlığım komikliğimden kay­ naklanıyordu. Sınıfta taklit yapar ortalığı karıştırırdım. Ama öğretmeni bir dinledimmi unutmazdım. Biz üç kardeşiz, ağabeyim New York'da profesör, beyin cerrahı, o da sanatla yakından ilgilidir. Kardeşim Amsterdam'da müzisyen. Tiyatro'ya ilgim taklit yeteneğimin takdir edilmesi ile birlikte babamın turnelere gelen tiyatro gruplarına ilgi göstermesi, onları konuk etmesi ve benim de kulisle­ rinde dolaşmamla daha da büyüdü. Ayrı­ ca babam evde Karagöz oynatırdı "söz oyununu" biraz da ondan öğrendim. Şarlo filmlerini izliyordum. Şarlo makyajı

ve uydurduğum kostüm ile arkadaşları­ ma gösteri yapıyordum. Okul gösterile­ rinde meddahlık yapıyordum. 12 yaşında meddahlığa ve komedyenliğe başladım. Liseyi çeşitli yerlerde arkadaşlarımı gül­ dürerek bitirdim. Daha sonra akademiye girdim, resim eğitimi aldım. Askerden sonra bir kumpanya kurdum ve 19501967 yılları arasında Anadolu'yu geze­ rek Tuluat Tiyatrosu yaptım. Seyirci ile geliştim ve tiyatro diplomamı onların al­ kışları ile aldım. Halk beni mezun etti, hâlâ her gece mezun ediyor. Bir ara da Sarıyer Halkevi'nde çalıştım. Semih Ser­ gen, Toron Karacaoğlu, Suna Pekuysal oradan arkadaşlarım. Kumpanyadan Çerçeve Sahneye Geçiş Adana Şehir Tiyatrosu'nda "Çikolota Sevgilim" isimli oyunda tiyatro eleştirme­ ni Melih Vassaf Bey'in beni seyretmesi ile istanbul'a geldim. Gezici tiyatro ya­ parken Adana Şehir Tiyatrosu'na geç­ mem de ilginçtir. Adana Şehir Tiyatrosu'nu geliştirmek amacı ile Ankara'dan Gürbüz Bora isimli bir aktör Adana'ya gelmişti. Biz o sıralarda Adana'da bahçe­ de oyunlarımızı oynuyorduk. Bir gün Gürbüz Bora bizim oynadığımız bahçe­ den gelen kahkahaları duymuş, kalabalı­ ğı görmüş, ne olduğunu sormuş; "Nejat Uygur diye bir tuluat sanatçısı oyun oy­ nuyor" demişler. Bir gün gelip izlemiş ve Belediye Başkanı'na gitmiş. "Burnunu­ zun dibinde harikalar yaratan bir oyuncu var, halkı tiyatroya taşıyor" demiş. Beni çağırtıp, Adana Şehir Tiyatrosu'na davet ettiler. Gürbüz Bora metinli Batı'lı oyun­ lar oynatıyordu, bana da şartla bir rol verdi. "Tuluat yapmayacaksın" Benim için zor bir şarttı bu. Bir italyan oyunu oynuyorduk, adını hatırlayamadım ama hatırladığım kadarıyla küçük de olsa tuFotograflar: Gülay Ayyıldız Yiğitcan


pe cy a


pe cy

a

luat yapıyordum. 1964 yılında Altan Ka­ rındaş ile "Gönül Avcısı" oyunu ile İstan­ bul'da başladım. Devlet Tiyatrosu'ndan bir oyuncu bu oyunda izlemiş beni ve "Gönül Avcısı" oyununda Adana'dan gelmiş bir İtalyan çocuğu seyrettim de­ miş. "Ne Hakla Otuz Beşe Bakla" ile Tu­ luat Tiyatrosuna devam ettim İstan­ bul'da. "Seyirci ile oynuyor, şeytan gibi adam." diyorlardı. Bir yılbaşı gecesi üstad ismail Dümbüllü'yü davet ettik. "Ayyar Hamza" oyununda seyretti beni "Eğer, kavuğumu Münir'e vermeseydim, Nejat'a verirdim." dedi. Münir Abi yıllar sonra bunu teyid etti. Yıllar sonra iki kez ismail Dümbüllü ödülünü aldım ki bu ödülün bende önemli bir yeri vardır, is­ mail Dümbüllü Tuluat Tiyatrosu'nun en önemli temsilcilerindendi. Onun adına verilen bir ödülü almak Tuluat Tiyatrosu'nu yaşatmaya çalışan benim için Kü­ çük ismail'i, Komik-i Şehir Naşit'i ve bü­ tün üstadlan saygıyla anmaktır. Tuluat Sanatçısı Her Zaman Halktan Beslenir Bir Tuluat sanatçısı olarak kumpanya ile Anadolu'yu gezdim, güldürdüm, gül­ dük. Onların her şeye güldüğünü söyle­ yen insanlar yanılıyor. Anadolu insanını kolay kolay güdüremezsiniz. Büyük kentlerde tepki almayan absürd espriler büyük tepki alır. Çünkü onlar kendi se­ yirlik oyunlarının varlığından dolayı oyun oynamayı, şaka yapmayı daha iyi bilirler. Samimidirler. Anadolu insanını hep "Hanzo" gösterdiler. Ama onlar büyük şehirdeki okumuş hanzolardan daha medenidir. Tarım ile uğraşmak medeni­ yetsizlik değildir. Komiklik insanın kusu­ runu göstermek değildir; zeka işidir.

Nejla Uygur: Nejat ile 50 yıllık evliyiz. Birlikte büyüdük. Ben tiyatroyu Nejat'tan öğrendim ama hayatı birlikte öğrendik. Turnelerde güzel dostluklar paylaştık, şimdi herkes birbirinin ku­ Gülmek ve ağlamak düşman kardeşler yusunu kazıyor. Nejat ile oynarken keyif alıyorum. O hem metni hem an'ı oynar. Seyirci her şeyimizi affeder, çünkü bize inanır. Nejat'ın 60 yıllık tiyatro serüveninin 50 yılında onunla ol­ gibi, aralarında müthiş bir rekabet var. Ağlamak, gülmekten daha kolay. Ağla­ duğum için gurur duyuyorum. mak için duygulanmanız yeter ama bir Süheyl Uygur: Nejat Uygur ile aynı sahnede olmak, baba-oğul olmanın ötesinde, onun oku­ lunda yetişip ustanın karşısında oynamanın heyecanını getiriyor. Babamdan bana miras kala­ espriyi anlamak için beyninizi çalıştırıp cak en önemli şey Tuluat'ı sahnede ondan öğrenmem. Doğaçlama espriler yaptığı için karşı­ durumu kavramanız gerekiyor. Ağlat­ sında oynamak zordur. Biz bayrağı babamdan alacağız, günün koşullarına uygulayarak gele­ mak da güldürmekten daha kolay. Ben neği güncelde sentezleyeceğiz. zor olanı yapıyorum. Güldürüyorum. So­ ğan da insanı ağlatır. Peki güldüren bir Behzat Uygur: Nejat Uygur'la oynamak bir usta ile oynamanın zorluğunu ve mutluluğunu sebze var mı? yaşatır. Bir usta ile oynamak da bizi geliştiriyor. Halit Akçatepe'den, İlhan Daner'den, Bahir Beyat'tan bir şeyler öğrendik. Ama ders alarak değil; yaşayarak, farkında olmadan içimizdeki yeteneği harekete geçirerek. Konservatuvarlarımızda geleneksel tiyatro dersleri kaldırılıyor. Ben güldürmeye afişte başlıyorum, oyu­ nun isminden başlıyorum. Akademiden Her şeye yabancı/aşıyoruz, kültürümüzü yitiriyoruz. Bütün bu dayatmalara karşı Nejat Uy­ aldığım eğitimle afiş tasarımlarımı da gur'un mücadelesine ortak olduğum için mutluyum. ben yapıyorum. Çünkü ben seyircimi ta­ Bahri Beyat: Yaklaşık 45 yıldır Nejat ile oynuyorum. Hep onun sirarı olarak oynadım. Nejat çok zekidir ve konsantrasyonu mükemmeldir. Tek şansızlığı Türkiye'de doğmuş olmasıdır. Bu nıyorum. Sahnede seyirciye hava atmı­ yaşında hâlâ sahnede olabilme isteğine gıpta ediyorum. Zaten bir aydan fazla sahneden uzak yorum, onlar kendilerini benimle özdeş­ kalamaz. Sahneyi özler, seyirciyi özler, seyircisini küçümsemez. Seyircisini tanır ve onunla oy­leştiriyorlar, onların hayatlarının en ilke nar. Nejat bir geleneğin virtüöz bir temsilcisidir. halini dillendiriyorum.


pe cy a


Her türlü politik espri yaparım. Muhale­ fetin sahnedeki temsilcisiyim. Halkın sı­ kıntısını dile getiririm, insan engeli ile il­ gili espri yapmam. Körler okulunda oyun oynarken "kör tuttuğunu öper" esprisini yaptım. Çok güldüler, çünkü onları destekleyen bir sözdü.

Engin Uludağ: Ortaoyunu geleneği İstanbul'a özgü sarayın eğlencesidir. Daha sonra Ortaoyunu Perdeli'ye çıktı. Haldun Taner, "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı" oyununda bunu çok iyi anlatır. Nejat Uygur, Tuluat Tiyatrosu'nu Batı Tiyatrosu içinde sentez yapan önemli isimlerdendir. Seyirciden hâlâ rağbet görmesi çağından kopmadığını gösterir. Bunca yıl ayakta durması enerjisini ve verimini gösterir. Sanatçı yaratıcılığını kullanır. Halk kendisini önde görür, sözcüsü yapar. Kıvrak, ışıklı, dinamik, insanların sıkıntısını ortadan kaldıran bir sahne enerjisi vardır. Nejat Uygur, tuluat geleneklerini modern tiyatronun içinde çok güzel yoğurduğu için önemlidir. Refik Erduran: Nejat Uygur sürrealist bir dahidir. ayarlamaktır. "Zamsalak" oyun ismi ile toplumun içinde bulunduğu durumun adını koymuşumdur. "Zamcık" esprisine en çok kadınlar gülüyor. Başörtülü seyir­ cim de var, profesör seyircim de. Seyirci kendini bana bırakıyor, rahatlamaya ge­ liyor. Her yaştan, her sınıftan izleyicim var. Bir şeyi kırıyorsam tamirini muhak­ kak yaparım. Konya'da Belediye Başka­ nı, sinemanın önünden geçmeyen mu­ hafazakar insanları tiyatroya getirebildi­ ğim için bana teşekkür etti. Mahallenin delisi daima sevilir çünkü o hep doğruyu söyler kendi uslubunca. Ben mahallenin delisiyim, seyirci samimiyetime güvenir. Kuran kursu öğrencileri, benden imza alıyor, genç komedyenlere önerim, hal­ kın yanında samimi olmaları, yaptığı işe inanmaları. Sahnede espriyi satamazsam uyuyamam, tekrar gözden geçiri­

pe

cy

Argo Diye Bana Hep Saldırdılar Beni argoyu espri malzemesi yapmakla itham ederler. Evet argoyu kullanırım ama argo tek aracım değildir, hatta en son başvurduğum olgudur. Ben söz oyu­ nu yaparım, dille oynarım, durum kome­ disi de yaparım ama daha çok söze ve tipe dayalı bir oyun biçimi vardır. Goethe esprisi ile seyirciye Goethe'yi tanıt­ tım. Beni eleştirenler bir de bu taraftan baksın. Argoyu espri yapmanın da bir in­ celiği vardır, çünkü hiçbir seyirci gözü­ nün içine bakılarak küfüredilmesini oyun saymaz. Önemli olan seyirciyi tanımak, seyircinin nabzını tutabilmek, zamanı

Seçkin Selvi: Nejat Uygur'u her şeyden önce herkese şans olmayan yeteneği ve bunca yıl tiyatroya verdiği emeğinden dolayı tiyatro tarihimizde bir yere koymak gerekir. Seyirciyi, sahnede olduğu sürece kapan, yönlendiren bir oyuncu. Bence bu önemli oyunculuğunu etrafındaki oyuncuları yetiştirme konusunda harekete geçirmeli. Nejat Uygur her yapıda başarıya ulaşabilecek bir yeteneğe sahip. Kendi enerjisi ile tek başına götürüyor. One-man Show yapıyor. Yeteneği önünde her zaman şapka çıkarırım.

a

Yaşlı bir Politikacı "Zamsalak" oyunu için şaibeli bir oyun dedi. "Merak etmeyin." dedim, "ben afişe yedek (z) harfi yapıştı­ rıyorum". 12 Eylül'den önce politik çatış­ maların olduğu günlerde Ankara'da bir oyunumuzun afişlerini asmıştık. Politik gruplar birbirlerinin afişi üzerine afiş ası­ yorlardı, ama benim afişimi boş bırakı­ yorlardı. Bu benim için önemli bir şeydi, yani iki politik düşünce için de benim de­ ğerim aynıydı. Çünkü ben güldürüyor­ dum, nasıl olursa olsun onların unuttu­ ğu bir şeyi halka veriyordum. "Kahkahagevşeme" illa da mesaj vereyim diye bir kaygım yok, seyirci kendine yarayanı alır kullanır zaten, ben eleştiririm...

rim, düzeltirim, oyunlarımı hüzünlü biti­ ririm. Komik olanın altında hüzün yat­ maz mı zaten? Seyirciyi rahat bırakmak gerekir, seyircinin kahkahasını kesme­ mek lazım. Ben bir kaç seyirciyi merkez alarak oynarım. Komiklik yapmak için çırpınmamak lazım, ne kadar doğal olur­ san seyirci o kadar inanır ve güler... Kronemetre İle Kendimi Ölçüyorum Bazı oyunlarda kronometre ile seyircinin gülme süresini ölçerim. Bir kere kahkaha zamanını notere tastik ettirdim. Yaptı­ ğım işe bu kadar değer verirken, hayatı­ mı adarken beni yerden yere vuranlar da var, yaptığımı tiyatro saymayanlar da. Peki bu kadar insan beni seyretmeye geliyor bu bir toplumsal gösterge değil mi? Bu kadar insanın beğenisini hiçe saymak değil mi? Ben insanı en ilkel hali ile canlandırdığım için mi yaptığım basit oluyor? Nejat Uygur komikliğinin farkına varmadan oynuyor, seyirci bu doğallığı seviyor, alkışlıyor, ödül veriyor. Seyirci ile beraberim, onlara misafir gibiyim. Adap­ tasyon yapıyorum. Sahne arkadaşlarımı, hepsini karşımda pas veren olarak oyna­ tıyorum. Elbette metinle oynuyorum. Ez­ ber yapıyorum ama yerine göre doğaç­ lama yapıyorum, karşımdaki oyuncunun konsantrasyonu tam olacak ki bana kar­ şılık versin. Nejat Uygur Tiyatrosu, Tulu­ at Tiyatrosu ve komedi oyunculuğu için bir konservatuvardır. Çünkü bunlar okul­ larda öğretilmez, hissedilir ve yaşayarak öğrenilir. Sayın Refik Erduran, "Nejat Uy­ gur sürrealist bir dâhidir" demişti. Amerika'da Colombia Üniversitesi Tiyat­ ro Kürsüsü'nde tek kişilik oyun oynadım. Profesörlerden biri tercümanı susturdu, "bu adamın vücut dilinden ne demek is-


Fatih Gençer, 35 yaşında, işadamı: Nejat Uygur komedi ustasıdır bence. Kelime oyunları yapıyor. Aynı esprileri yapmasına rağmen gülüyorum. Niye? Bilmiyorum.. Zeynep Gençer, 9 yaşında: Çocuk oyunları seyrediyorum. Ama Nejat Uygur daha komik...

pe

cy

Ben İnsanımı Tanıyorum Bizim insanımız, küçük insanın kahra­ manlığına gülüyor. Ben onların yerine geçerim ve hep galip gelir, hayatı tersinleme yaparım. Elbette toplumsal koşullar değiştikçe, insanın çevresi ile ilişkisinin bi­ çimi evrildikçe, seyircinin tepkileri de de­ ğişiyor. O gündemi, toplumsal devinimi yakından takip ediyorum. Halkın nabzını tutuyorum, duyarlılık noktasını tespit edi­ yorum. Yani dersimi çalışıyorum, malze­ memi işliyorum. Örneğin 30 yıl önce zam ile ilgili espri yapsaydım kimse gülmezdi. Şimdi zam ile ilgili espri yapıyorum, önce gülüyorlar, güldükleri şeyin acısını evleri­ ne gittiklerinde hissediyorlar. Çünkü çalı­ şıyorlar, karşılığını alamıyorlar, okuyorlar, düşünüyorlar, düşündükleri için suçlu sa­ yılıyorlar, bütün bu sıkıntılar arasında bi­ zim tiyatromuza gelip rahatlıyorlar. Çün­ kü ben onları bu hale düşüreni hicvediyo­ rum. Politikacılarımız da bana espri ver­ mek konusunda boş durmuyorlar. Gaze­ te ve televizyonlardaki haberlerden espri çıkıyor. Günlük olayları sahneye taşıyo­ rum; hatta Gazete Tiyatrosu diyorlar. Be­ ni ve seyircimi basit olmakla suçlayanlar önce toplumdaki kokuşmuşluklara bir çö­ züm bulsunlar. Sanki bir tiyatrocu olarak I bütün bu kokuşmuşluğu, cahilliği ben yaratıyormuşum gibi yükleniyorlar, ahkâm kesiyorlar. Ben 60 yıldır güldürüyorum başka da bir iddiam yok. Tuluat Tiyatrosu geleneğini bugüne ka­ dar cefa ile devam ettiren birkaç kişiden biriyim. Benden sonra çocuklarım de­ vam ettirecek güncel olanı, halkın dilin­ den, halka anlatacaklar... Son Söz... Bu dosyanın giriş yazısında komik olanı, Tuluat Tiyatrosu'nu, Komik'i Firar'ı te­ rimsel olarak tartışmayı düşünmüştüm. Ama 60 yılını sahnede geçirmiş, tiyatro eylemini köylere taşımış 76 yaşında dokItor kontrolünde hâlâ sahneye çıkan bir tiyatro adamı için hiç kimsenin söyleye­ cek sözü olmadığına karar verdim. Yo­ rum yok. Çünkü onca olumsuz eleştiriye rağmen onun sahne eylemi için yorumu [tiyatrosunu dolduran, ayakta alkışlayan Iseyirci yapıyor zaten. Son söz, alkışın bol olsun Usta-Üstad...

Mithat Şentürk, 50 yaşında, işadamı: Nejat Uygur'u gençliğimden beri seyrederim. Gülmek için seyrederim. Önce yanlış sonra doğru söyler, onda komik olan budur. Sahnede çok samimidir. Şehir Tiyatroları'na da giderim ama Nejat Uygur'un yeri özeldir.

a

tediğini anlıyoruz" dedi. Bunu yıllar ön­ ce Altan Erbulak Milliyet Gazetesi'nde övünerek yazmıştı.


pe

cy a

FOTOĞRAFLARIN DİLİ

Sahne Üstünde Geçen Bir Yaşam

NEJAT UYGUR


Biz Komedyenler Biz komedyenlerin büyük

Minti Minti/1991

yalancı olduğunu bilmem biliyor muydunuz? Seyrettiğiniz bir komedide ben milyoner Ahmet Beyim, diğerinde ben Kral Abüzettün'üm, bir başka oyunda ben fakir bir dilenciyim, ben gevezeyim, ben ağırbaşlıyım diyen, birinci perde başladığı vakit ağır hasta olarak yataklarda yatıp ikinci perdede aradan üç ay geçmiş deyip sapasağlam gezen, elalem sakalını sıvazlamak için üç ay beklerken, oyun bittiği

akşam tekrar karşınıza sakallı

pe cy

çıkan, bir oyunda sarışın

a

zaman sakalını söküp ertesi

diğerinde esmer, bazen çocuk bazen ihtiyar olan, ben

Kayseriliyim diye bir komediyi bitirirken diğerinde LazArnavut, falan filan olup karşınıza çıkan biz

komedyenlere yalancı denmez de ne denir?

Sahnedeki dekordan yapılmış zengin bir salonun Amerikan barından, benim asaletime ancak viski içmek yakışır diye

aldığı viski şişesinden kadehine doldurduğu viskinin oyun başlamadan evvel terkos suyunun içine konan bir bardak çaydan başka birşey olmadığını söylersem bizlere doğrucu mu yoksa kandırıkçı mı dersiniz?

Leyleğin Ömrü/1968


"Sevgilim beni madem ki terk etti. Bu iş de burada bitti" deyip çektiği hançerini intihar etmek için kalbine saplarken plastik hançerin kalbe değil de kendi sapının içine girdiğini, yerde cansız yatan aşığın perde kapandıktan sonra dirilip makyaj odasına giderken "Bana bir kahve daha söyleyin bu akşam çok zevkli öldüm" dediğini söylersem, ne dersiniz biz komedyenlere?... Ulu Tanrı alınyazılarını yazarken bizlerin de alnına sizlerin vazifesi "Yalancılıktır" diye yazmış. Şartlar ne olursa olsun seyirci gülecektir. Acımızı, derdimizi, göz yaşlarımızı sizlere belli etmeden güldürmeye

a

devam edeceğiz, bizde yalan bitmeyecek. Çünkü alınyazısı böyle

cy

yazılmış biz komedyenlerin... Nejat Uygur

pe

***

"...Aynı şeyi Nejat Uygur için de söyleyeceğim;

Nejat'ı izlememiş olanlar, bu büyük halk komedyeninin gerçek

yeteneğinden habersiz kalmış şanssızlardır. Geçen gün onun bir videosunu seyrettim. Tiyatrosunda çekmişler. Bisikleti ile sahneye girdiğinden başlayarak, son perde ininceye kadar aynı mutlu surat, aynı sıcak yoğunluk bir saniye olsun eksilmedi. Esprilerin (timing)'i bir kere olsun yanlış yerde patlamadı. Halktan aldığı sıcak tepkiler; gerek yüz mimiklerinin, gerek bir Clawn kadar usta gestiklerinin adeta kırbacı 18


oluyordu. Bu güzel rayda kayıp giderken kendini hiç zorlamaya gereksinme duymuyordu. Elinin altındaki zengin ifade klaviyatürü, onu bazı komiklerimiz gibi, tekdüzeliğe düşmekten koruyordu. Her şeyi akıcı bir doğallık içinde gidiyordu. Tam Gogol'ün istediği gibi. "Komik olmak istemeden olanca ciddiyeti ile oynadığı için komik" oluyordu. Oynadığı halk komedisi tarzında bir kabare oyunu idi. Bir-iki yer hariç, kaba seviyesizliğe düşmedi. Düşündüm; güldürü sanatçısı diye bellenen Nejat Uygur'da sade güldürü değil, kelimenin tam anlamıyla, komple

pe cy

a

bir sanatçı mayası var. Yıllar önce onu ilk seyrettiğim zaman "bu çocuk ne kadar güzel Woyzeck oynar." teşhisimi otuz yıl sonraki Nejat'ın bugünkü performansına bakıp yeniden haklı buldum. Zavallılığının farkında olmayan zavallı, komikliğinin farkında olmayan Clovvn olabildiniz mi, büyük sanatçısınız. Nejat Uygur kendi alanında büyük işler yapıyor. Farkına varalım... Kadrini bilelim... Nejat Uygur'u ARŞİVLEYELİM!. Tiyatroyu halka sevdirmek amacındaki bir tiyatro bayramı vesilesiyle seyircisahne ilişkilerini, bir halk sanatçımız örneği ile vurgulamak, sanırım pek yersiz sayılmaz!.."

Haldun Taner (27 Mart 1986, Dünya Tiyatro Günü Bildirisi'nden alınmıştır) 19


FESTİVAL

6. İSTANBUL ULUSLARARASI ÜLKER KUKLA FESTİVALİ

pe cy

a

"6. istanbul Uluslararası Ülker Kukla Fes­ tivali" bu yıl, 7-15 Mayıs tarihleri arasın­ da; Akbank Kültür Sanat Merkezi, BBT Yunus Emre Kültür Merkezi, İBŞT Haldun Taner Sahnesi, ENKA Oditoryum Sahne­ si, Tatilya Kültür Adası, Sabancı Lisesi ve Çevre Tiyatrosu'nda gerçekleştirilecek. 9 gün boyunca dünya kukla ve gölge tiyat­ rosunun seçkin örnekleri, yetişkinler ve çocuklar için sergilenecek. ÜLKER firmasının ana sponsorluğunda gerçekleşecek festivalde, 10 yabancı 7 yerli grup t o p l a m 21 ayrı gösteri izleyiciyle buluşacak. Bu yıl festivalde farklı sahnelerde yapılacak gösterilerin toplamı 80'i buluyor. "6. İstanbul Uluslararası Ülker Kukla Fes­ tivali" bu yıl çok önemli bir sergiyi de sa­ natseverlerle buluşturuyor. 'Üç Usta Üç Yorum' başlıklı sergi Türk İslam Eserleri Müzesi'nde gerçekleştirilecek ve üç ayrı koleksiyonun harmanlanmasından oluşa­ cak. Ayrıca, bu yıl "Festival Onur Ödülü" Ali Poyrazoğlu'na verilecektir. Festivale bu yıl katılan gruplar: Bon Bon Ole/State Puppet Theatre Bourgas/Bulgaristan (Çocuklar için) Şekerlerin şarkı söylediği, kruasanların dans ettiği ve turtaların güzel balerinler gibi salındığı renkli bir gösteri bu. Ama bir anda, bir canavar bu eğlenceli partiye dalıyor ve şekerleri türlü oyunlarla kandı­ rarak ihanete teşvik ediyor. Gösteri tehli­ kededir artık. Hayal dünyası nasıl kurtu­ lacak dersiniz?

20

1954 yılında çocuklar için profesyonel bir tiyatro olarak kurulan Bourgas Kukla Ti­ yatrosu 1962 yılında Devlet Tiyatrosu statüsüne geçti. O zamandan beri de Bulgaristan ve dünya çocuk edebiyatının klasikleri arasına giren birçok masalın ka­ rakterleri sahne ışıkları altında can bul­ maya başladı. Bourgas Devlet Kukla Ti­ yatrosu tüm Avrupa, Asya ve Afrika'da sergilediği 200'den fazla yapımla 3 mil­ yon seyirciye ulaştı. Max/Rayuela/İspanya (Büyükler için) Ünlü İspanyol yazar Juan Benet'in ka­ leme aldığı 'Max' imkânsız kabul edilen bir sıçrayışı gerçekleştirmek hayaliyle ya­ şayan bir sirk cambazının öyküsünü anla­ tıyor. Başarısızlıkla sonuçlanan her dene­ me Max'ı rüyasından uzaklaştırmaktadır. Nihayet yıllar sonra yaşlı ve yorgun cam­ baz son denemesini yapacağını ve emek­ liye ayrılacağını ilan eder. 1988 yılında Valladolid'de kurulan Rayuela günümüz İspanyol topluluklarının en önemlilerinden biri. Bugüne dek 21 ya­ pım gerçekleştiren grubun küçüklere ve gençlere olduğu kadar büyüklere de hi­ tap eden gösterileri var. Sayısız festivale katılan Rayuela uluslararası platformda birçok önemli ödülün de sahibi. Ninni İn The Sandbox/Dockteatern Sesam/İsveç (Çocuklar için) Küçük Ninni kasabanın en yeşil bölgesin­ de kum kutusuyla oynamakta. Kumun bir sırrı var aslında. Oyunbaz bir kurba­ ğa, Ninni'yi her şeyin mümkün olduğu olağanüstü bir hayal dünyasına sürükleyince görün bakın neler olacak. Kukla ve


a

cy

pe


State Puphet Theatre Bourgas/Bulgaristan

pe cy

Dockteatern Sesam 1987 yılında isveç'in Göteburg kentinde kurulan profesyonel bir kukla tiyatrosu. Grup, dünyanın farklı bölgelerindeki üniversitelerde kukla ti­ yatrosu, müzikal ve gösteri sanatları üze­ rine eğitim görmüş sanatçılardan oluşu­ yor. Repertuvarlarında değişik yaş grup­ ları için oyunlar bulunuyor; hem çocuk­ lar hem yetişkinler için.

Jonglörlük yapan parmak adam, minik ateş yutucusu, akrobatlar ve bilumum renkli sahneler sizi sirk yaşamının dünya­ sına davet ediyor. Tüm Avrupa'yı dola­ şan Circus Ad Libitum uluslararası festi­ vallerde birçok ödüle layık görüldü.

a

gölge karışımı 'Ninni İn The Sandbox' iki yaşından büyük çocuklar için müzikli bir rüya oyunu.

Die Bremer Stadmusikanten Fahrbetreib/İsviçre (Çocuklar için) Grimm Kardeşler'in dünyaca ünlü Bremen Mızıkacıları masalından hareketle hazırlanan 'Die Bremen Stadtmusikanten' hem küçüklerin hem de büyüklerin izleyeceği bir gösteri. Hayatlarına yeni bir anlam kazandırmak için yollara dü­ şen dört kafadarın maceraları kuklacı Kurt Fröhlich'in ellerinde hayat buluyor. Fahrbetreib Kukla Tiyatrosu 20 yılı aşkın bir süredir çocuklar ve yetişkinler için oyunlar hazırlıyor. Genel olarak bir ya da iki kişinin (Kurt Fröhlich ve Sylvia Peter) oynadığı oyunların yanı sıra aktörler, müzisyenler ve kuklacılarla tiyatronun kadrosu zaman zaman 30 kişiye kadar çıkıyor. Circus Ad Libitum /Pannalal's Puppets/İsviçre (Çocuklar ve büyükler için) 22

Pannalal's Puppets 1973 yılında İsviçreli çift Tina ve Michel Perret-Gentil tarafın­ dan Udaipur'da kuruldu. Geleneksel Bali repertuvarına ağırlık veren grubun oyun­ ları çoğunlukla masallardan yola çıkıyor. Farklı kukla teknikleri deneyen grubun bugüne dek gerçekleştirdiği 20'den faz­ la gösterisi var. The Witch Rosega Ramarri/Paolo Papparotto Burattinaio/İtalya (Çocuklar ve büyükler için) Yaşlı Pantalone'ye aşık olan cadı onu el­ de etmek ve güzel Colombina'yı saf dışı bırakmak için bir aşk iksiri hazırlar. Ama iksiri yanlışlıkla Pantalone'nin uşağı Arlecchino içer ve cadı Rosega'ya aşık olur. Bu durumdan hiç hoşlanmayan Rosega onu bir kurda dönüştürür. Onu kurtar­ mak da, çocukların yardımıyla, Brighella'ya düşecektir. Paolo Papparotto kukla sanatıyla ilgilen­ meye 1979 yılında başladı. 1982 yılın­ dan beri Veneto bölgesinin geleneksel kuklaları ve Commedia Dell'arte'nin kuk­ la tiyatrosu içindeki etkileşimleri üzerine uzmanlaşan sanatçı 1983 yılında Figüra­ tif Tiyatro Araştırma Merkezi'ni kurdu.

Okno/Teatr Maska/Polonya (Çocuklar ve büyükler için) Kukla tiyatrosu mümkün olan tüm sa­ natsal ifade biçimlerini içerir. Buna 'sihirli teknik' de dahildir. Çocukluğumuzda al­ gıladığımız ilk işaretlerden biri gölgeydi. Etrafımızdaki dünyayı keşfederken, göl­ ge bizim için, hayatımızın en büyük sırla­ rından biri oldu bir süre. Siz de bu 'sihirli tekniği' tanımak ve kendi gösterinizi ya­ ratmak istiyorsanız, Teatr Maska size bu fırsatı veriyor. Polonya'nın Rzeszovv kentinde bulunan Teatr Maska aslında 1952 yılında Jaroslaw'da temelleri atılan Kacparek'in bir uzantısı. Teatr Maska organizasyon yapı­ sında bir yandan en genç izleyicilere yö­ nelik bir bölüm içerirken, bir yandan da tarihi Kacparek adını koruyarak kukla ti­ yatrosunun yanı sıra farklı sanatsal form­ ları da deniyor. Topluluk her yaş grubu için gösteriler düzenliyor. Kashtanka/Theater Tak/Rusya (Çocuklar ve büyükler için) Ünlü tiyatro yazarı Anton Chekhov'un kısa öykülerinden oyunlaştırılan 'Kashtanka', yazarın diğer bütün baş yapıla­ rındaki duygusallığı, seyircilere kukla sa­ natının gücü yoluyla, sözsüz olarak akta­ rıyor. Andrey Molyakov, parmaklarındaki gü­ cü, basit teknikle hazırlanmış kuklalarla aktarıyor. Evinden uzaklaştıktan sonra kaybolan küçük köpeğin yepyeni dost-


Nasreddin Hoca/Semaver Kumpanya/Türkiye (Çocuklar için) Nasreddin Hoca ülkemiz insanının pratik zekâsını, espri anlayışını, hazır cevaplığını kısaca aklının işleyiş yollarını temsil eden keyifli bir halk kahramanı. Tiyatro­ nun, edebiyatın, mizahın mutfağında ça­ lışanlar için ise tükenmez bir esin kayna­ ğı. Buna rağmen Nasreddin Hoca, varo­ lan geleneksel söylemden modern söyle­ me taşınamadı. Hoca günümüz sanatı­ nın penceresinden yalnızca bir siluet ola­ rak görünüyor. Hoca'mızı aynamıza yan­ sıtıp bilmeliyiz ki bilmeyenlere anlatabile­ lim hikayelerini.

Mutlu Kelebek/Tiyatro Tempo Türkiye (Çocuklar ve büyükler için) iki ayrı tarz kukla tekniğinin kullanıldığı 'Mutlu Kelebek' bir ressam ve onun komşusu küçük bir kız çocuğu olan arka­ daşı Ayşe arasında geçen bir oyun. Res­ samın doğum gününü unutması üzerine çok üzülen Ayşe ondan kendisine bir re­ sim yapmasını ister. Ama istediği mutlu bir şeyin resmidir. Ressam ona bir kele­ bek çizmeye karar verir. Ama gerçekte mutluluk nedir ve bizim dışımızdaki bir şeylere mi bağlıdır?

cy

Kuşlar Meclisi/Semaver Kumpanya Türkiye (Büyükler için) Semaver Kumpanya, yeni bir Işıl Kasapoğlu oyunu 'Kuşlar Meclisi' ile seyirci karşısında. Türkiye'de denenmemiş bir tarz; mask ve kuklalarla sahnelenen oyun 13. yüzyıldan günümüze ulaşan tasavvuf temelli bir felsefe kurmacası. 'Kuşlar Meclisi' özel bir ruh gücünü tem­ sil eden kuşlar aracılığıyla, insanoğlunun kendi iç yolculuğunu anlatıyor. Bu yolcu­ luk, insanın hakikate giden yolda, kendi iç dünyasında yaşadığı değişimler, aştığı engeller, geçtiği sınavlar...

Memo'nun Önlenemez Yükselişi/ Semaver Kumpanya/Türkiye (Çocuklar için) Oyunumuzun kahramanı Memo, bir an önce dünyayı tanımak, bol para kazanıp rahat bir yaşam sürmek ve büyük adam olmak için yollara düşer. Yol boyunca birçok insan tanır, birçok hikayeyle karşı­ laşır. Memo, para kazanırken dünyadaki birçok şeyi değiştirir ve birçok insanın hayatını olumsuz yönde etkiler ve tabii kendi hayatını da. Bir süre sonra insanla­ rın gözünde kötü adam olur. Ernst Wenström'ün öyküsünden serbest bir şekilde uyarlanan 'Memo'nun Önlene­ mez Yükselişi'nde bir aktör ve üç kukla oynatıcısı sahneye kurulan platform ve kutularla çocuklara gerçek masallar anla­ tıyorlar.

a

lukları, daha sonra umutsuzluğa düştü­ ğü bir anda sahibine tekrar kavuşması anlatılıyor. Dostluğu, güveni, paylaşma­ yı, özlemi yansıtan bu oyun dünyanın dört bir yanındaki seyircilerden büyük il­ gi görüyor.

pe

Çocuklar için tiyatro yapan Tiyatro Tem­ po ağırlıklı olarak kukla ve masklarla gösterilerini gerçekleştiren bir grup.

Özellikle anaokullarına yönelik gösteriler Tiyatro Tempo'nun repertuvarının büyük bölümünü oluştursa da, ilk ve orta öğre­ nime yönelik oyunlar da repertuvarda yer almaktadır. Can ile Canan/Akbank Çocuk Tiyatrosu/Türkiye (Çocuklar için) Masalcı ninenin sizlere anlatacağı 'Can ile Canan' masalında bir aile yaşıyordu. Bu ailenin Can adında bir oğulları ile Ca­ nan isminde bir de kızları vardı. Can ha­ riç herkes yaşantısını mutluluk içinde sür­ dürüyordu. Can'a gelince adeta şeytanın esiri olmuştu. Her şeye, herkese kötülük etmekten büyük haz duyuyordu, insan­ lara, hayvanlara, eşyalara, çiçeklere yap­ madık kötülük bırakmıyordu. Herkes Can'dan şikayetçi idi. 1972 yılında Erol Günaydın'ın önderliğin­ de kurulan Akbank Çocuk Tiyatrosu 30 yılı aşkın bir süredir çocuklar için oyunlar sahneliyor. Akbank, geleneksel gölge oyununa da verdiği önemle ünlü kara­ göz ustaları Taaceddin Diker ve Orhan Kurt'un yönetiminde Karagöz ve kukla gösterilerine de başlamış. Orhan Kurt'un ayrılmasından sonra Taceddin Diker, Ka­ ragöz - Kukla Tiyatrosu'nu günümüze dek sürdürmüştür. Bir Varmış Hiç Yokmuş/Akbank Çocuk Tiyatrosu/Türkiye (Çocuklar için) 7'den 77'ye herkese hitap eden oyun Keloğlan'ın annesinin istediği 'hiç'i al­ mak için yollara düşmesini konu eder.

23


Büyülü Ağaç/Cengiz Özek Gölge Tiyatrosu/Türkiye (Çocuklar ve büyükler için) 18. ve 19. yüzyıl oyunlarından yola çıka­ rak hazırlanmış yepyeni ve dinamik bir oyun. Klasik bir Karagöz oyununda gö­ rebileceğimiz her ayrıntıyı bu oyunda da bulabiliyoruz. Özellikle Karagöz oyunları­ nın şamanizm etkisi altındaki özelliklerini epik bir yorumla bir araya getiren bu gösteride hareket ön planda. Dünya sahnelerinde sık sık sergilenen bu oyun çevre bilincini ve günümüz dünya sorun­ larını işliyor.

Kukla Binbir Surat/Tiyatro Pembe Kurbağa/Türkiye (Çocuklar için) Karagöz ve Hacivat'ın tartışmaları bebe­ ği uyandırınca, Karagöz'ün karısının kız­ gınlığından kaçmak isteyen iki arkadaş ne olduğunu anlayamadan canlanıp kuk­ laya dönüşürler. Artık onlar bir çift ipli kukladır. Bu yeni ortamda onları çeşitli maceralar beklemektedir. İki boyutlu gölge tiyatrodan üç boyutlu kukla şova dönüşen oyun yine iki boyutlu haline dö­ nerek sona erer. Tiyatro Pembe Kurbağa okul öncesi ve temel eğitim ilk kısım grubunda yer alan çalışmalarıyla 1984 yılından beri oyunla­ rını sürdürmekte. O zamandan beri sayı­ sız oyun sergileyen Pembe Kurbağa'nın

pe

cy

Çöp Canavarı/Cengiz Özek Gölge Tiyatrosu/Türkiye (Çocuklar ve büyükler için) Siz denize çöp attınız mı? Peki denizlere

atarken hiç aklınıza gelmedi mi; bu çöp­ ler ne oluyor... Denizleri temizlemekten sorumlu bir balık var! Bu balık o kadar çok çöp yemiş ki bir canavara dönüş­ müş; ama iyi yürekli. Bütün çöpleri bü­ yük bir iştahla yiyor. Yalnız pet şişeden nefret ediyor. Onları denizlere atanlara çok kızıyor. Ve günün birinde Karagöz bir pet şişe atıyor denize. Sonrası oyunu­ muz 'Çöp Canavarı'nda.

a

Yolda Keloğlan'ın başına gelenler gele­ neksel Keloğlan, Nasreddin Hoca, Kara­ göz ve Hacivat hikayelerinin keyifli bir kolajıdır. Her çeşit kuklalarla (ipli kukla, el kuklası, bunraku, gölge kuklaları gibi) zenginleştirilmiş oyun, müzik ve dans öğelerini de içinde barındırarak çocukla­ ra ve ebeveynlere keyifli zaman geçirt­ meyi amaçlıyor.

kurucuları, A.Ü. D.T.C.F. Tiyatro Bölümü öğrencisiyken bu serüvene atılan Figen Çakmakoğlu ve Ali Nihat Yavşan. Böyle Devam Edemeyiz/Tem Yapım/Türkiye (Çocuklar ve büyükler için) 'Böyle Devam Edemeyiz' masal ve rüya tekerlemelerinden yola çıkılarak oluştu­ rulmuş bir 'tekerleme'. Lahana Sarma ül­ kesinin iki yanında oturan Herşeyiyer Ha­ nımla Boliştah Hanım bütün zamanlarını yemek yiyerek geçirmektedirler. Uşakları Tavtati'yle Dümteka, efendilerini tok tut­ mak için habire yemek yaparlar. Yine bir gün yemeği fazla kaçıran iki hanımefen­ di patlar ve uşaklara da gün doğar. 1982 yılından bu yana ayrı ayrı ya da bir­ likte değişik tiyatro topluluklarında oyun­ cu, yönetmen, yönetmen yardımcısı ola­ rak çalışmış, TV ve sinema filmlerinde rol almış, senaryo yazarlığı ve çevirmenlik yapmış olan Şehsuvar Aktaş ve Ayşe Se­ len çalışmalarını 2000 yılından itibaren TEM YAPIM çatısı altında sürdürmeye başlamışlardır.


bol da dedikodu...

a

1990 yılında Sonia Gonzalez tarafından kurulan Naku bugüne dek Avrupa, Asya ve Güney Amerika'da birçok festivale katıldı. 'Angel' adlı oyunlarıyla İtalya'da; 'Mujeres a 4 Manos' adlı oyunlarıyla Venezuela'da ve Fransa'da; festivalimizde izleyeceğimiz 'A Todo Pecho' adlı oyun­ larıyla da Prag'da ödül kazanan grubun oyunları tüm dünyada ilgi görüyor.

cy

Benim Küçük Yıldızım/İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları/Türkiye (Çocuklar için) 'En güzeliydi gökyüzündekilerin. Ve bir gece geldi aramıza... Günlerce aradık; bulamadık. Sadece düşüncemizdeydi o. Kalbimizde sadece. Yıldızların en güzeli. Hiçbir şey daha güzel değildir; sevgiden, barıştan.' Güzel bir gecede, gökte bir yıl­ dız kayar. Kendisini yıldızın büyüsüne kaptıran küçük kız, yıldızı bulmak için büyük bir serüvene atılır. Önce kendine sevimli bir arkadaş bulur; Hophop. Birlik­ te yıldızı aramaya başlarlar. Başlarından bazen neşeli, bazen tehlikeli birçok olay geçer. Bu serüvenin sonunda yıldızdan daha parlak bir şeye ulaşırlar; Dostluğa!.

pe

Vietnam Water Puppetry/Vietnam (Çocuklar ve büyükler için) Su kuklası çok eski çağlara dayanan bir Vietnam gösteri sanatı. İlk gösterinin 1121 yılında Ly Hanedanı sırasında yapıl­ dığı söyleniyor. Bu sanatı geliştiren Viet­ nam köylüleri, su kuklası gösterilerini, tarlada geçen yorgun bir günün ardın­ dan eğlence olsun diye yaparlarmış. Ba­ harda ve festivallerde de yapılırmış ben­ zeri gösteriler. Gösterinin kuklaları kimi­ lerine göre Vietnam pirinç tarlalarının ru­ hunu yansıtıyor. Su ise kuklalara hayat veriyor ve onları neredeyse canlı kılıyor. Bir başka deyişle, su gösterideki karak­ terlerden biri haline geliyor. Vietnam Ulusal Kukla Tiyatrosu uzun yıl­ lardır tüm dünyada gösteriler yapan ve büyük övgüler kazanan bir topluluk.

'Benim Küçük Yıldızım' dünyada örneği az görülen 'siyah tiyatro' tekniğiyle ger­ çekleştirilmiş bir kukla gösterisi. Bu tek­ nik sayesinde izleyiciler, sahne üzerinde sanki canlıymışcasına hareket edip, ko­ nuşabilen kuklalarla sihirli bir dünyaya yolculuk ederler. 'Benim Küçük Yıldızım' sadece küçüklerin değil, büyüklerin de izleyeceği bir kukla gösterisi. A Todo Pecho/Teatro Naku/ Venezuela (Büyükler için) 'A Todo Pecho' kırık bir kalbin hikayesi. Tıpkı sizin bizimki gibi kanlı canlı, gerçek bir kalbin hem de. iki oyuncunun oynat­ tığı Christina adlı küçük bir kuklayla be­ raber hüzünlü bir yolculuk bekliyor izle­ yenleri. Gözyaşları, kahkahalar, acıklı şar­ kılar, çocukça oyunlar, danslar ve bol

FİLM GÖSTERİMLERİ Prens Ahmet'in Serüvenleri/ Lotte Reiniger/Almanya Dünyaca ünlü kukla ve animasyon sanat­ çısı Lotte Reiniger'in yönettiği 'Prens Ah­ met'in Serüvenleri' sanatçının 1923 -

1926 yılları arasında gerçekleştirdiği bir film. Kendi icadı olan siluet figürlerle ça­ lışan Reiniger bu alanda birçok ilki ger­ çekleştiren önemli bir isim. Reiniger ile il­ gili bir belgesel film de 'Prens Ahmet'in Serüvenleri'nin ardından izleyicilerle bu­ luşacak. Jiri Trnka / Çek Cumhuriyeti Birçoklarına göre gelmiş geçmiş en bü­ yük kukla canlandırma sanatçısı olan Jiri Trnka kısa filmleriyle konuk oluyor festi­ valimize. Çek usta dünyanın en iyi can­ landırma filmlerinden bazılarına imza at­ mış önemli bir isim. 1966'da, ölümün­ den 4 yıl önce, Newsday onu sinema sa­ natının ikinci Chaplin'i olarak tanımla­ mıştı. Zira uzun süredir Disney'in ege­ menliğinde bulunan bir alanda yepyeni bir çığır açmıştı Trnka. Festivalimiz usta­ nın kısa filmlerini izleyicilerine sunmak­ tan gurur duyuyor. SERGİ Üç Usta Üç Yorum (2-30 Mayıs-lbrahim Paşa Sarayı) Topkapı Sarayı Müzesi, Türk islam Eser­ leri Müzesi ve özel bir koleksiyondan oluşan bu sergide üç ayrı Karagöz usta­ sının eserleri sergilenecek. Topkapı Sara­ yı Müzesi Koleksiyonu anonim; Türk is­ lam Eserleri Müzesi Koleksiyonu Hidayet Gülen; Özel Koleksiyon Cengiz Özek. Bir figürün üç ayrı usta tarafından nasıl yo­ rumlandığını göstermeyi hedefleyen ser­ gi Karagöz'ün bir zanaat değil de sanat olduğunu vurgulamayı amaçlıyor.


İSTANBUL

7 MAYIS ÇARŞAMBA

*İSVİÇRE-2 Fahrbetreib saat 20.30 Yunus Emre *BULGARİSTAN State Puppet Theatre Bourgas saat 20.30 Haldun Taner

10 MAYIS CUMARTESİ

ÜLKER

8 MAYIS PERŞEMBE »BULGARİSTAN State Puppet Theatre Bourgas saat 15.00 Aksanat * İSVİÇRE Pannalal's Puppets saat 2030 Yunus Emre *RUSYA Theatre Tak saat 2030 Haldun Taner

11 MAYIS PAZAR "TÜRKİYE Akbank Çocuk Tiyatrosu saat 11.00 Çevre Tiyatrosu *TÜRKİYE Cengiz Özek Gölge Tiy 'Çöp Canavarı' saat 14.00 Yunus Emre *İSPANYA Rayuela saat 18.30 ENKA *POLONYA Teatr Maska saat 18.30 Yunus Emre *İSVEÇ Dockteatern Sesam saat 14.00 Haldun Taner *İSVİÇRE Pannalal's Puppets saat 18.30 Haldun Taner

pe cy

*TÜRKİYE Akbank Karagöz ve Kukla Tiyatrosu saat 11.00 Sabancı A. Lise * İSVEÇ Dockteatern Sesam saat 11.00 Aksanat *İSPANYA saat 20.30 Yunus Emre "TÜRKİYE Tiyatro Tempo Saat 11.30 Haldun Taner *İSVİÇRE-2 Fahrbetreib saat 15.00 Haldun Taner * İTALYA Paolo Papparotto saat 20.30 Haldun Taner

ULUSLARARASI

a

6.

13 MAYIS SALI

*FİLM Jiri Trnka saat 14.00 Aksanat *İTALYA Paolo Papparotto saat 18.00 Aksanat *POLONYA Teatr Maska saat 21.00 Aksanat *İSVEÇ Dockteatern Sesam saat 20.30 Yunus Emre

14 MAYIS ÇARŞAMBA

*FİLM Lotte Reiniger saat 11.00 Aksanat "TÜRKİYE Pembe Kurbağa saat 14.00 Yunus Emre *RUSYA Theatre Tak saat 18.00 Aksanat "TÜRKİYE Cengiz Özek Gölge Tiy. 'Büyülü Ağaç' saat 19.30 Fransız Kültür Mrk. "İSVİÇRE Pannalal's Puppets saat 21.00 Aksanat "TÜRKİYE TEM Yapım saat 20.30 Haldun Taner

KUKLA

FESTİVALİ 9 MAYIS CUMA

*ISVlÇRE-2 Fahrbetreib Saat 15.00 Aksanat *TÜRKİYE Semaver Kumpanya 'Nasreddin Hoca' saat 14.00 Yunus Emre * BULGARİSTAN State Puppet Theatre Bourgas saat 20.30 Yunus Emre *İSPANYA Rayuela saat 20.30 Haldun Taner 12 MAYIS PAZARTESİ

*TÜRKİYE Semaver Kumpanya saat 14.00 Yunus Emre * İTALYA Paolo Papparotto saat 20.30 Yunus Emre "POLONYA Teatr Maska saat 20.30 Haldun Taner

1 5 MAYIS PERŞEMBE

"RUSYA Theatre Tak saat 14.00 Yunus Emre "TÜRKİYE Şehir Tiyatroları Saat 20.30 Haldun Taner "TÜRKİYE Semaver Kumpanya Saat 20.30 Yunus Emre


İZDÜŞÜM— Çelişki İçindeyim... Bundan 30-35 yıl önce bu ülkede tiyatronun önünü kesen bir "rakibi" yoktu. Bir açıdan "kardeş sanatlar" sayılabilecek tiyatro ile sinema kardeşçe yan yana yaşarlar, geçinip giderlerdi. Sinemanın rekabetinin tiyatroyu ezdiği görüşleri-savları sonraları ortaya çıktı. Seksenli yılların başlarında ise birden salgın halinde ortalığı kaplayan video olgusunun tiyatroyu geri plana iten en büyük etken olduğu ileri sürüldü o dönemlerde. Video çok uzun ömürlü olmadı; art arda geliştirilen ileri teknolojiler onu sildi geçti. Videodan çok önce geliştirilmiş olup, ülkemize yaygın olarak ancak ondan sonra girebilen bilgisayarın açtığı çığırın ardından, barkovizyonlar, VCD'ler, DVD'ler, ev sinemaları, dijital kameralar, görsel ilet(iş)im teknolojisiyle görsel sanatları bir araya getirerek yaşamların, evlerin içine soktu. Derken, internet girdi yaşantımıza; yaratılan "sanal alem" yaşamları da sanallaştırmaya başladı. Bu iletişim devriminin tiyatroyu -önceki/öteki "rakiplerden" daha çok- "vurduğunu" konunun uzmanları söylediler. Özellikle gençliğin bir kesiminin nerdeyse gerçek yaşam yerine koyarcasına yaşantılarını endeksledikleri internet bağ(ım)lılığı nedeniyle tiyatronun büyük bir darbe (daha) yediği yorumları yapıldı. Görsel ilet(iş)im teknolojisiyle tiyatro ilintisinin kaba hatlı bir yakın tarihsel panoramasını çizmeye kalkışmamın amacı da işte bu noktaya; gençler-tiyatro ilişkisine odaklanmaktı. Bu bağlamda kitle iletişim araçlarıyla bize çizilen gençlik portresine baktığımızda gördüğümüz şöyle bir şey: Belki henüz milyonlarca değilse bile yüzbinlerce gencimiz internet'te bilimsel, bilgisel, iletişimsel, kültürel, sanatsal vb. her türlü gereksinimini karşılıyor ve başka (gerçek) ortamlarda dolaşmalarına gerek kalmıyor. Ben bu sanal dünyanın tümden yabancısıyım, ama, o dünyada kendileri de gezinen dostların aktardıklarına göre; aygıtı başına geçen genç, istediği filmi, müziği, fotoğrafı, resmi "indirebiliyor". Ancak tabii canlı gerçekleştirilen tiyatroyu bir yerden bir yere indirmek olanaklı olmadığından, söz konusu genç haklı olarak "N'apalım, varsın bu alan da benden uzak kalsın." diyor, anlaşılan. Ben, tiyatrodan yoksun kalmalarına karşın, yine de bu şaşılası zenginlikteki dünyaya birkaç tuşa dokunarak ulaşabiliyor olmalarına seviniyordum gençlerimizin! Ne var ki geçen gün okuduğum bir araştırma sonucunun beni biraz düş kırıklığına uğrattığını söylemeliyim! Sekizinci sınıf öğrencileri arasında yapılan bu araştırmada, internet'e bağlananların en çok "oyun ve magazin sitelerini tercih ettikleri" ortaya çıkmış. Ben yine de "Eh, ne de olsa bunlar daha 8. sınıf çocukları; ağabeyleri, yüksek öğrenim öğrencileri kesinlikle daha bilimsel-bilgisel hedefler peşindedirler." diye kendimi avuttum! Gelin görün ki aynı gazetenin ekinde karşılaştığım bir başka anket-araştırma "bilim ve teknoloji konusunda bilgi yeterliliğinde 15 Avrupa ülkesi içinde en gerideki ülkenin Türkiye olduğunu, deneklerin de 15 yıl ve üzeri düzeyde eğitim görenler olduğunu gösteriyordu.

a

Tiyatro bağlamına dönelim: 30-35 yıllık süreçte, yazının başlarında sözü edilen olguların/öğelerin tiyatroyu zayıflattığı, ondan izleyicisini çaldığı doğrudur. Her seferinde "çalınan" kesitin büyük ölçüde gençlik kesiminden oluştuğu da -kanımca- doğrudur. Buna karşın, uzun yıllardır "oturmuş" bir izleyici birikimine sahip kimi tiyatroların "Bizim izleyicimiz genç izleyicidir." içeriğinde açıklamalarını duyduğumda, açıkçası şaşırıyorum. Ben epeyce yıldır ne kendi tiyatromda, ne gittiğim ödenekli ya da özel tiyatrolarda böylesi bir profile rastlamıyorum.

cy

Peki gençler ne yapıyorlar? (Burada, büyük kentte yaşayan ve genel anlamda "eğitimli" kesimden söz edildiğini belirteyim.) İzlenimlerim ve duyumlarımdan çıkarabildiğime göre gençler sanal dünyada dolaşıyor, "chaf'leşiyor, bolca "cepten" alışverişlerde bulunuyor, sinemaya gidiyor, "cafe"de ("burger"cide, "dürümcü"de, "türkü bar"da vb. oturuyor, (kimileri) maça gidiyor, TV izliyor, her fırsatta ve her ortamda şakalaşıyorlar ("geyik: yapıyorlar") vb... Bu fotoğraf, Özal Türkiyesi çocuklarının yarım kuşak sonrası ardıllarının fotoğrafıdır, her şeyden önce. Özal'lı günlerden, iki üç yıl öncesine dek "Türkiye büyüktür, iyidir, önümüz açıktır." teranesinden reyting çıkarmaya soyunanların "Öyle (bomba gibi, zıpkın gibi) bir genç kuşak yetişiyor ki..." göz boyamacılığının sınıfta kalmışlığının fotoğrafıdır. Bu fotoğraf Erdal Atabek'in "Kim için ve ne için eğitim?... 'Bilgili insan' yetiştirmek için mi? 'Okumuş insan' yetiştirmek için mi?... Para kazanılan işlerde çalışacak insanları yetiştirmek için mi?..." sorusunun karşılığının yüzümüze şamar biçiminde inişinin fotoğrafıdır. Bu fotoğraf bütününün tek tek parçalarını oluşturan genç birey prototipi sizce tiyatro izleyicimizin genel profiline uygun düşmekte midir?

pe

Ahmet Levendoğlu

Yazdıklarımı yazarken çelişki içindeyim...

Ben de biliyorum ki kişinin kişiliğini belirleyen, kalıtsal (genlerle biçimlenen) özellikler ve yetişmesiyle biçimlenen özellikler olduğu denli, varlığını çevreleyen "sistem"dir. Ben de biliyorum ki gençlik bizim geleceğimizdir, dünyanın geleceğidir: Gençlik kullanmalıdır. Çelişki içindeyim...

Ne denli çabalasam da, önemli bölümü gazete okumayan/arada bir okuyan, depolitize, genel kültür düzeyi televole düzeysizliğini ucu ucuna sıyıran bir kitleye pek anlayışla bakamıyorum. Çelişki içindeyim... Gençlikle tiyatro ilintisi izleme bağlamında sağlam değilse de amatör/profesyonel düzlemlerde tiyatroyla uğraşan, ona gönül veren gençlerin arttığı gözlemlenmekte. Çelişki içindeyim... Eğitmenlikte otuz yılı çoktan devirmiş; geçmişte de, bugün de -sisteme sıkışmışlığına karşın- düzgün, donanımlı, sorumlu, aydınlık pek çok gençle haşır neşir olmuş, bundan büyük mutluluk duymuş biriyim. Çelişki içindeyim... Gelmekte olduğu söylenmiş olup benim karşımda göremediğim "bomba gibi" kuşak yanlış yola itildiğinden bir türlü gelememişse, bunun sorumlusu yol göstericiler, yani bizler değil miyiz? Çelişki içindeyim... Yoksa biz yitik gençliklere mahkum çocuklar doğuran bir topluma mı dönüştük? Çelişki içindeyim... Eğer öyleyse, dirençle yapmaya çalıştığımız tiyatronun işlevine hâlâ ve gerçekten inanabilir miyiz? Çelişki içindeyim... Yoksa ben çoktan dinazorlaştım da, ayırdında mı değilim? Yazdıklarımı yazarken can yakan bir çelişki içindeyim...


SÖYLEŞİ

Pina Bausch'un Aynasında

İSTANBUL'DAN YANSIYANLAR Pınar Erol Çağdaş dansın 'Cesaret Ana'sı Pina Ba­

pe cy

a

usch dansı edebiyattan, öykü anlatmak­ tan ve psikolojiden kurtarıyor ve yeniden tanımlıyor. Ona göre 'öykü' her dansçının bedeninde, deviniminde ve o dansçının kendi gerçeğinde. Koreografiyi 'bağlantılı hareketler' tanımının dışına çıkaran Pina Bausch kendisine koreograf değil; dans ti­ yatrosu yazarı demeyi tercih ediyor. Dans ise teatral bir anlatım aracı. Dansında tek­ nikten çok duyguları ve insani ilişkilerin boyutlarını ön plana çıkarmaya çalışıyor. Tiyatro ile dansın kaynaştığı, sınır tanıma­ yan düş gücü ve teknik yetkinliğin elele verdiği çalışmaları çok geniş yelpazedeki duyguları ayaklandırıyor. Kendisi ve grubu hakkında hazırlanan bir belgeselde (The Rite of Spring) insanların nasıl hareket ettiğiyle değil; onları hareket ettiren şeyle il­ gileniyorum sözleri' dikkat çekiciydi. İstan­ bul'un onu nasıl hareket ettirdiğini merak­ la bekliyoruz. Pina Bausch'a göre eser sa­ atler boyu inşa edilerek, hiç durmadan dans ederek yaratılmalıydı. Bu yaratım sü­ reci onu ve dansçılarını kendileriyle yoğun bir hesaplaşmaya itiyor. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan yapıt ve seyirci arasın­ da farklı bir iletişim kuruluyor. 'İstanbul Projesi' de günde 16 saat süren çalışmalar sonunda ortaya çıkmış. Tiyatroyu ve me­ kanı dönüştürüyor, yeniden biçimlendiri­ yor. Böylece izleyicisine varoluş koşulları­ nın ironik bir aynasını tutuyor. Sahnede var olan her öge, her devinim serbest çağrışımlara açık. Serbest çağrışımlar, im­ geleri sürekli çoğaltıyor. Müzikle, görün­ tüyle, bedenlerle, devinimle, sözle, düşün­ ceyle, duyguyla, düşlerle ve sürekli çoğalt­ tığı sorularla daha da öteye gidebilmenin yollarını arıyor. Kurt Jooss ve Anthony Tudor'un öğrencisi olmanın kaçınılmaz etki­ siyle insanın değişik duygularını herhangi bir hikayeye bağlı kalmadan, imajları di­ rekt olarak kullanarak seyircinin oyunun içinde kendilerini de görmelerini sağlıyor. Bize sunduğu aynayla yeryüzü şölenleri­ nin paylaşamadıkça, yaşamanın, varlığımı­ zı sürdürmenin olanaksızlığını gösteriyor.

Tanztheater Wuppertal Pina Bausch Koreograf: Pina Bausch Sahne Tasarımı: Peter Pabst Giysi Tasarımı: Marion Oto Müzikçiler: Matthias Burkert, Andreas Eisenshneider. Oynayanlar: Ruth Amarante, Rainer Behr, Andrey Berezin, Alexandre Castres, Silvia Farias, Ditta Miranda, Jasjfi, Na Young Kim, Daphnis Nazareth Panadero, Fabien Prioville, Jorge Puerta A r m e n t a , Azusa Seyama, Shantala Shivalingappa, Michael Strecker, Fernando Suels, Kenji Takagi, Anna Wehsarg.

Dans tiyatrosunun modern dans litaratürüne yerleştirilen Pina Bausch'un istanbul Projesi' Mayıs sonunda sanatseverlerin karşısına çıkıyor. Bir su şehri olarak göz­ lemlediği İstanbul'un kırılganlığını, gücü­ nü, mistisizmini ve erotizmini güçlü solo danslarla vurguluyor. İnce ve esprili göz­ lemleriyle yakaladığı özelliklere yer yer te­ bessüm ettiriyor. 'Bir şeyler sizi yakalıyor, içine çekiyor. Bu güzel denizin içinde ol­ mak bir şans ama nereye yönelmek istedi­ ğiniz çok önemli. Küçücük insanlar gibiyiz bu kentte... İstanbul aslında oldukça maskülen görüntüsünün altında inanılmaz bir dişiliği barındırıyor. Çok çekici bir dişilik bu. Kadın-erkek ilişkilerinde de bu ege­ men. Sahnede bunun altını özellikle çiz­ dim', diye anlatıyor İstanbul'u. Dansçı/oyuncuları dünyanın çeşitli ülkele­ rinden farklı kültürlerden gelmiş. Bu ne­ denle sahnedeki öykünün ya da öyküyü seyirciye aktaran estetiğin milliyeti yok. 'İnsanlar ve Kentler Projesi' kapsamında o kentin insanı oluyor Pina Bausch. Esinlen­ diği kente gidiyor, orada kalıyor ve oralı gibi yaşıyor. Pina Bausch'un İstanbul'daki yolculuğuna yakından tanıklık eden istan­ bul Kültür ve Sanat Vakfı Tiyatro Festivali Yönetmeni Sayın Dikmen Gürün'den öğ­ renelim istedik aynadaki İstanbul'u. Kendi­ sine, gösterdiği ilgi ve paylaşmaktaki iste­ ği için çok teşekkür ediyoruz. İstanbullu sanatseverler -özellikle festi­ val izleyicisi- Tanztheater Wuppertal Pi­ na Bausch'ı yakından tanıyor. 10. Ulusla­ rarası İstanbul Tiyatro Festivaline Hong Kong üzerine yapılan 'Der Fensterputzer' (Cam Silici) ile, iki sene sonraki festi­ vale de Lizbon'u anlatan 'Masurca Fogo' ile konuk olmuştu. Bu yıl ise 29-30-31 Mayıs ve 1 Haziran tarihlerinde 'İstan­ bul Projesi' ile izleyiciyle tekrar buluşu­ yor. Projenin tohumları o geliş-gidişler sırasında mı atıldı? Evet. Pina Bausch İstanbul'a ilk gelişinde seyirciden nasıl bir tepki alacağını merak ediyordu. Aynı şeyi biz de düşünüyorduk Her iki gece de seyirciden çok iyi tepki al di. Seyirci, abartmıyorum, merdivenlerde


cy

pe a


Festivalin iki yılda bir yapılmasına karar verilmesinin mali olanaksızlıklar yüzün­ den olduğunu biliyoruz. Bu gösteriyi ni­ çin özel bir proje içinde düşündünüz ve Tiyatro Festivali kapsamına almadınız? Seyirciyi bir yıl daha bekletmemek için bu gösteriyi ara sıcak olarak mı sunmak istediniz? Bu projeyi Tiyatro Festivali'ne almayı dü­ şünmedik diye bir şey yok. 2003 artık fes­ tival yılımız değil. Biz Pina Bausch ile 12. festivalden hemen sonra görüştüğümüz zaman, festivalin iki yılda bire dönüştürül­ mesi gibi bir konu yoktu ortada. Sonra­ dan, yaşadığımız kriz nedeniyle festival ertelenince biz de Pina Bausch ile özel bir proje, özel bir gösteri yapmak durumun­ da kaldık. Çünkü Pina Bausch'un 2004 yılı doluydu. Kendini ona göre programlamış­ tı. Yani başka bir seçeneğimiz yoktu. Ayrı­ ca, iyi de oldu, en azından 2003 yılı Ma­ yıs ayına da bir renk katmış oluyoruz.

pe cy

Pina Bausch bu projeyle İstanbul Kültür ve Sanat Vakfının İstanbul düşünü ger­ çekleştiriyor. Bu düş karşılıklı mı? Kim kime teklif götürdü? Galiba iki tarafın aklından geçen düşün­ celer, öneriler aynı anda buluştu. Bazen olur böyle çakışmalar. Ayrıca, şu noktada kimin kime öneri götürdüğünün bir öne­ mi yok. Önemli olan çok güzel bir olayın gerçekleşmesi. Tabii ki biz onun kulağına fısıldadık o da bu fısıltıyı sevgiyle kabul et­ ti. İki tarafın düşleri birbiriyle örtüşüverdi.

lukları ve yorumcuları neden bizim seyirci­ miz de görmesin? Düzeyi yüksek tuttuğu­ nuz zaman elbette maliyet de yüksek olu­ yor. Alt yapı sorunları ortaya çıkıyor, de­ kor nakliyesi, ses-ışık tesisatı vb. derken yüklü harcamalarla karşı karşıya kalıyorsu­ nuz. Onun için de festivali sıradan ve her yıl yapmak yerine iki yılda bir yaparak yi­ ne elimizden geldiğince çıtayı yukarda tutmaya çalışıyoruz. 2002 yılında da onun için The Wooster Group, Sacha Waltz Dans Tiyatrosu veya Heinner Goebbels gibi toplulukları, sanatçıları çağırdık. "Nazım'a Armağan" gibi bir yapımın altı­ na imzamızı attık. Burada tiyatromuzun değerli sanatçılarından onunu bir araya getirebildik. Öte yandan, "Oidipus Nere­ de?" gibi bir projenin ortak yapımcısı ol­ duk... Umuyorum ki 2004 yılında da yine amaçlarımızla örtüşen bir çizgiyi tuttura­ bileceğiz...

a

oturuyordu. Hem seyirci Pina Bausch'u sevdi, hem Pina Bausch seyirciyi. Bir süre sonra, 'Masurca Fogo' ile turneye çıkıyo­ ruz ve İstanbul'u da programımıza almak istiyoruz dediler. Tabii Festival'e tekrar gelmek istemesi bizi çok mutlu etti. Bu sefer gösteri sayısını üçe çıkardık ve aynı şekilde salon her üç gece de doldu. Sa­ natçının hem istanbul'la, seyirciyle hem de bizlerle kurduğu iletişim daha da güç­ lenmişti sanki. Biz o sıralarda kendi ara­ mızda 'istanbul üzerine bir proje yapsa' diye konuşuyorduk. Pina Bausch'un bir özelliği kendi istediği kentler üzerine koreografi yapması. Biliyorsunuz bütün dün­ yayı dolaşan bir sanatçı ama, "Kentler ve insanlar Projesi" için sadece onu etkileyen kentleri seçiyor. Eğer istanbul'u sevmeseydi, İstanbul'dan etkilenmeseydi asla böyle bir çalışmaya girişmezdi.

Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali 12. yılına kadar her yıl yapıldı değil mi? Evet 12. yılına kadar her yıl yapıldı fakat 2001'de yaşadığımız büyük ekonomik kriz bizi çok zorladı. Konuk gruplarla gö­ rüşmelerimizi tamamlamıştık bile ama, tek bir sponsor bulamadık. Zaten her yıl bu anlamda zorlanıyoruz. Tiyatro Festivali'nin yapım giderleri yüksek. Ayrıca, seyir­ cinin ilgisi fazla, ama sponsor problemi ciddi boyutlarda. Bu biraz da Türkiye'de tiyatronun genelde yaşadığı sorunun bize de yansıması. Her neyse, zorunlu olarak 2001 yılında festivali ertelemek durumun­ da kaldık ve bu kararı alırken de iki yılda bire dönüşme hususunda çok düşündük. Tabii ki sıradan oyunlarla, yorumcularla her yıl sürdürmeye çalışabilirdik ama, bu­ güne kadar Festival olarak hep belli bir amaca hizmet ettiğimize inanıyorum. Yurtdışından getirdiğimiz toplulukların, sanatçıların dünya tiyatrosunda önemli yeri var. Bu sanatçıları, bu toplulukları se­ yirci olarak beğenirsiniz beğenmezsiniz bu tartışmaya açık bir konudur ama, Türk tiyatro seyircisinin bu toplulukları görmesi gerektiğine inandığımız için alanlarında iddialı gruplar, yorumcular getirdik. Bu­ gün dünya tiyatrosunda yeri olan toplu­

İKSV'nın dans tiyatrosunun en önemli isimlerinden Pina Bausch'un 'İstanbul Proje'sine sponsor bulamadığı doğru mu? Doğru. Çok şaşırtıcı... Şaşırtıcı ve aynı zamanda çok da üzücü. Uluslararası çapta bir sanatçı içinde yaşa­ dığımız bir dünya kenti için, İstanbul için özel bir proje yapıyor ve bu projeye spon­ sor bulunamıyor. Sadece Goethe Enstitüsü'nün bir katkısı oldu, o kadar... Bütün iyi niyetimizle bu sefer de Irak krizine çarptık diye düşünüyoruz. Bu çok önemli sorunu kısmen de olsa çözmek için ilk ge­ ceyi bir bağış gecesi olarak düşündük ve bu düşüncemiz olumlu sonuç verdi. Gö­ rüştüğümüz şirketler bizi seve seve des­

tekleyeceklerini belirttiler o gece için. Pina Bausch'un yapıtlarını iyice içine sin­ dirip sevinceye kadar, onlara isim ver­ memesi gelenek halini almış. "İstanbul Projesi" bu gösterinin nihai ismi mi? Bu­ nu hâlâ "Ein Stück von Pina Bausch" ola­ rak mı anacağız? Yoksa bir isim verildi mi? "İstanbul Projesi" gösterinin nihai adı de­ ğil tabii. Dediğiniz gibi, şu anda adı 'Ein Stück von Pina Bausch.' Siz de söylediniz zaten; içine sindireceği bir isim buluncaya kadar bu şekilde kalacak. Diğer çalışmala­ rı için de aynı şey söz konusuydu. Biz de şimdilik onun izniyle 'İstanbul üzerine bir proje' diyoruz tanıtımımızda. Pina Bausch çok az turneye çıkıyor ve ancak dilediği kentlere ve festivallere gidiyor dedik. Kentler onun esin kayna­ ğını oluşturuyor. Sizce İstanbul Pina Ba­ usch'u nasıl etkiledi? İstanbul zaten o kadar büyüleyici bir kent ki Pina Bausch esinlenmese şaşırırdım, is­ tanbul'un renkleri, kokusu, yaşam tempo­ su, romantizmi, tarihselliği, absürd mo­ dernliği, zaman zaman sertliği cazip gel­ miş olmalı. Az önce de söylediğim gibi is­ tanbul bir imgeler kenti. Mesela bir gün onu küçük bir tekneyle Boğaz'da gezdir­ dim. Kıyıda gördüğü yalılardan çok sanı­ rım sesler ve renkler onu büyüledi. Son­ suz devinimden etkilendi. Bir yanda deni­ zin sesi, bir yanda ezan sesi, vapur dü­ dükleri, müzik sesi, korna sesleri vb... Ses­ ler, imgeler, sürekli akıcılık ve tabii ki ken­ tin dokusu... Tarihi, turistik yerleri gez­ mekten çok -oralara da gitti- istanbul'u hissetmek istedi. Bir gün Balat'taydı, erte­ si gün Ortaköy tepelerinde, daha ertesi gün Adalarda veya Kilyos'ta veya Fa­ tih'te... Nereleri nasıl gezeceği konusunda yön­ lendirmeniz oldu mu? Kendisine eşlik ettiniz mi? Hayır, hayır biz hiç yönlendirmedik. Karış­ madık. Yönlendirilmekten hoşlanmayan bir insan. Zaman zaman biz de eşlik edi­ yorduk elbette. Önemli yazarlarımızla, müzikçilerimizle, müzecilerimizle, koreog­ raflarımızla, onu seven ve yurt dışında iz­ leyen sanat severlerle buluşmaları da ol­ du. Rahat hareket etti, biz de öyle... Dansçıları da sürekli dolaştılar istan­ bul'da. Hepsi gittikleri yerden dönüşlerin­ de çalıştıkları stüdyoda izlenimlerini hare­ ketle dile getiriyorlar ve bu tüm çalışma­ lar video kasete kaydediliyordu. Provalar kapalıydı ve sadece özel izinle belgesel çekimi için Hüseyin Karabey katılabildi bu çalışmalara. Müthiş disiplinli bir kadın ama, prova dışında çok sıcak, çok seve-


cy a

cen. Öyle olmasa zaten onca sanatçı yıl­ larla çalışır mı onunla?

Bu proje İstanbul'dan sonra başka kent­ lerle de buluşacak mı? Okuduğuma gö­ re Paris ve New York gibi dünyanın ön­ de gelen sanat kentleriyle buluşacakmış. Belirlenen bir program var mı? Paris ile 2004 için anlaşma imzaladıklarını biliyorum. New York ile sanıyorum görüş­ me halindeler, istanbul'dan sonra turne trafiği daha hızlanacaktır.

pe

Projenin gerçekleşmesinde ne gibi aşa­ malardan geçildi? Engeller, zorluklar ya da sürprizlerle karşılaşıldı mı? Bunu hem Pina Bausch hem de İstanbul Kül­ tür ve Sanat Vakfı adına soruyorum. Proje kolay yol aldı mı? Evet oldukça kolay yol aldı. Bunun başlıca nedeni Pina Bausch'un ve ekibinin sorun­ suz insanlar olmaları. Kaprisleri yok. Ra­ hatlar, alçak gönüllüler. Böyle oldukları için de sizin yaklaşımınızı çok iyi değerlendirebiliyorlar. Böyle olunca da sorun çık­ mıyor. Her şey kolayca çözümleniyor.

nin prömiyerinin Wuppertal'de yapılıyor olması. "İstanbul Projesi"nin prömiyerini de Wuppertal Opera Binasında yaptı.

Pina Bausch yapıtlarını ilk önce Wuppertal'da izleyiciyle buluşturmayı da gele­ nek haline getirmiş. 'İstanbul Proje'sinde de bu geleneği bozmamış. İlk kez 21 Mart'ta Almanya'nın Wuppertal Opera Binasında izleyiciyle buluşmuş ve dokuz dakika alkış almış. Demek ki müthiş bir motivasyonla geliyor İstanbul'a. Göste­ rilerine ilk randevuyu anavatanında ver­ mek projeyi sınamak için mi? Tamamen sınamak için olduğunu sanmı­ yorum. Belki onun da payı vardır ama, ka­ nımca asıl neden tiyatrosunu kurduğu, içinde yaşadığı kente bir armağan ver­ mek. Yıllar önce, çalışmalarını kendi top­ uluğu ile yürütme kararı aldığı zaman (Wuppertal kapılarını açıyor ona. Bir şük'an borcu ödemek gibi de alabiliriz bunu. 3ence çok hoş bir şey bütün gösterileri­

İstanbul Projesi dünyanın diğer kültür kentleriyle de buluşmaya devam edecek yani. Gayet tabii. New York'a gidecek, belki Ja­ ponya'ya gidecek, Avrupa'da gezecek. Yani Pina Bausch'un repertuvarına giren bütün çalışmaları bir anlamda ölümsüzle­ şiyor. Biliyorsunuz 'Konuş Onunla' filmin­ de hem 'Masurca Fogo' vardı, hem de fil­ min başında "Nur Du" adlı bir başka koreografisi ki bunu yıllar önce gerçekleştir­ mişti. Yani hiçbir zaman devrini, dönemi­ ni kapatmıyor Pina Bausch koreografileri. Bu da inanıyorum öyle olacak.

Dışavurumcu dans sanatçısı Pina Bausch hareket tiyatrosu adı altında bir ekol yarattı... Evet, modern dans tiyatrosu ... Yapmak istediği en önemli şey seyirciyi çalışmalarının içine katmak ve onları da yarattığı duygusal iletişimin içine dahil

etmek. Sizce İstanbul seyircisi Pina Ba­ usch ve dansçı/oyuncuları ile bu empatiyi kurabiliyor mu? İletişime dahil oluyor mu? istanbul seyircisi ile bu iç içeliği ya­ şadı mı? Buraya gelen iki çalışmasında bu bütün­ leşmeyi yaşadık. Wuppertal'de de seyir­ ciyle aynı iletişimi yaşadığını gördük. Ev­ rensel bir dili var. Dokuz dakika alkışlandı. Bu, seyirciyi içine çektiğini gösteriyor. Siz de fark edeceksiniz insanın düş gücünü zorlayan, çok duyarlı bir çalışma. Birebir İstanbul'dan motifler aramak kesinlikle yanlış olur. Öyle bir şey yok çünkü. Turis­ tik ya da folklorik bir olay değil. Sadece küçük dokundurmalar var. Onun dışında, düşüncede İstanbul'u yaşamak.... Zaten Pina Bausch'un en büyük özelliği bir ken­ tin onda uyandırdığı duyguları dışavurmak. Bu çok önemli. İstanbul'u su kenti diye tanımlamış za­ ten. Evet su ile alış-verişi olan bir insan. Zaten sahne tasarımı da çok ilginç. Çok yalın bir sahne. Su ve dansçılar var sadece... Zaten "istanbul"u cazip kılan da biraz bu oldu. Duygular çok yoğun, solo danslar bu duy­ guları vurguluyor. Önümüzdeki yıllar için Pina Bausch ile birlikte yapılan planlar var mı? Sizleri birlikte görmeye devam edecek miyiz? Pina Bausch gibi değerli bir sanatçı ve in­ san ne zaman gelmek isterse, kapımız ar­ dına kadar açık.


İZLENİM

Tiyatro ve Tiyatrocular Figürasyon Olarak mı Kullanılıyor, Acaba?

7. AFİFE TİYATRO ÖDÜLLERİ Mustafa

Demirkanlı Bir Afife Tiyatro Ödülleri daha geride kaldı, tartışma­ ları, tartışılmayanları ile birlikte...

pe cy

a

6 yıldır, izlemekle yetindik, sonuçları duyurmayı da ihmal etmeden. Bir ödül için söyleneceklerin anlamlı olması için biraz zaman tanımak gerekir diye düşün­ dük. Afife Tiyatro Ödülleri dağıtım törenini izlerken aklıma takılanları, öncesi ve sonrasındakileri sizlerle paylaşacağım.

Yılın En Başarılı Prodüksiyonu: Ayaktakımı Arasında (istanbul Devlet Tiyatrosu) Yılın En Başarılı Yönetmeni: Mustafa Avkıran (Ayaktakımı Arasında) Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu: Mehmet Ali Kaptanlar (Sonsuz Döngü) Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Ayda Aksel (Ölümüne Suçlu) Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu: İsmail Hakkı Sunat (Ayaktakımı Arasında) Yadımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Gülen Çehreli (Ayaktakımı Arasında) Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu: Altan Erkekli (Bana Bir Şeyhler Oluyor) Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Kadın Oyuncusu: Hikmet Körmükçü (Meraki) Yardımcı Rolde Yılın En Başarıl Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu: Rasim Öztekin (Biri Bizi Dikizliyor) Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Kadın Oyuncusu: Sevinç Erbulak (Meraki) Yılın En Başarılı Sahne Tasarımcısı: Ali Cem Köroğlu (Ayaktakımı Arasında) Yılın En Başarılı Giysi Tasarımcısı: Ali Cem Köroğlu (Ayaktakımı Arasında) Yılın En Başarılı Sahne Müziği: Cenap Oğuz (Ayaktakımı Arasında) YılınEn Başarılı Işık Tasarımcısı: Yüksel Aymaz (Ayaktakımı Arasında) Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü: Gülriz Sururi ve Engin Cezzar Nisa Serezli Aşkıner Özel Ödülü: Handan Uran Ertuğrul Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü: Kubilay Tunçer Tiyatroda Yeni Kuşak Özel Ödülü: Semaver Kumpanya Tiyatro Topluluğu

Afife Tiyatro Ödülleri, kimin için, kime yönelik soru­ sunu sanırım düzenleyicisi Yapı Kredi Sigorta da ken­ disine sormuş ve şirket politikası olarak bu alanda var olmanın gerekliliğine/yararlığına karar vermiş ve sevgili Haldun Dormen'le yola çıkmıştır, bana sorar­ sanız iyi de yapmıştır. Haldun Dormen yaptığı işlerde her zaman sunuma önem vermiş ve özen göstermiş bir tiyatro insanıdır. Baştan tasarladıkları; ödül törenini çekici kılmak, me­ rak uyandırmak, o gece yarışı sonlandırmak. Bence, çok doğru bir strateji. Çünkü, bizim yakından tanıdı­ ğımız tiyatro insanları biraz bencil, çokça kıskanç, öz­ nelliklerini evlerinden çıkarken portmantoda bırakan, azıcık da dedikoducu insanlardır, bütün yaratıcıların olduğu gibi. İşte bu kitle için ödül oluşturmak ve bu ödülün sunumunu rasyonel yapabilmek. Dormen gi­ bi bu alanın ustası için yanıtı belli olan bir soru ve ya­ pılması gereken, o geceye en azından dörder adayı katabilmekti ve öyle de yaptı. On dört çarpı dört, eşittir elli altı tiyatrocunun geceye katılması kesin.

Her Afife Ödülleri'nde olduğu gibi yine tiyatro insan­ ları azınlıkta, manken/medyatik isimler, iş dünyasının tanınmış simaları, kültür-sanat gazetecilerinin dışın­ daki köşe yazarları yine ağırlıktaydı. Tiyatrocu dostlar -adaylar ve çok az sayıdaki diğer tiyatrocular hariçyine azınlıktaydı. Oysa tiyatro ödülleri dağıtılıyordu. Katılmadılar yine. Bence iki nedeni vardı. Birincisi, aday olamadıkları için biraz kırgın, kırgın oldukları için de o şöleni izlemek istememeleri. İkinci neden ise, zaten ikinci sınıf muamelesi gördükleri için olabi­ lir. Ben ikinci nedenin geçerli olduğunu düşünmeyi çok isterim ama birinci nedeni de yok saymamak ge­ rekir. Birinci neden için tiyatrocu dostları eleştiriyo-


Karar, Yapı Kredi Sigorta yönetiminin, ödül de zaten Yapı Kredi Sigorta'nın. Ödül gecesine gelirsek; Haldun Ağabey ilk kez ve ciddi bir biçimde tekledi. Sanı­ rım, o gece ya pek rahat değildi ya da kafasında birçok soruyu barındırıyordu. Ama, yılların Korhan Abay'ının gafları ge­ ceye yakışmadı, bunların üzerinde çok fazla durmayacağım, bizim Huzursuz Se­ yirci yeteri kadar, belki de fazlasıyla de­ ğinmiş bu konulara, ama bir şey hiç ama hiç yakışmadı. Üç sanatçı ödülleri protes­ to etti ve çekildi. Oysa o akşamı izleyen­ ler bundan haberdar bile olamadılar, dik­ katli izleyiciler bazı ödüllerin adaylarının üç olduğunu fark etseler bile nedenini öğrenemediler, böylesi bir sansür gerek Yapı Kredi Sigorta'ya gerekse Sanat Da­ nışmanı Haldun Dormen'e hiç yakışmadı. Eğer o insanları aday olarak açıkladıysa­ nız -ki açıkladınız- çekilme nedenlerini de açıklamak zorundaydınız. Bu tavrınıza "sansür" denir, galiba. Yoksa, medyatik tiyatro insanlarını figüran olarak kullanı­ yor olmanızı düşünmeye daha ciddi ola­ rak başlamamız gerekecek. Sanatçısının protestosuna saygı duymayan bir kuru­ luş, o sanat dalına katkı yapmaktan bah­ setmemen, demeli miyim yoksa? Ben yi­ ne de bu tür aksaklıkların kötü niyeti ba­ rındırmadığına inananlardanım, hâlâ.

cy

Neden ikinci sınıf muamelesi görüyorlar? İşte burada, başta Genel Müdür Erhan Dumanlı olmak üzere Yapı Kredi Sigorta'nın tüm sorumlularına söyleyecek çok sözüm var. Bu ödül gecesi, tiyatronun ödüllerinin dağıtıldığı bir gece, bu ödül gecesi tiyatro ve tiyatrocular var olduğu için gerçekleştirilebilen bir gece, bu ödül gecesi sahneye çıkarttığınız tiyatrocularla var olan bir gece. Bu gecede eğer, Hıncal Uluç, birinci sırada, protokolünüzde yer alıyor da, sizin ilk jürinizde yer alan -ki o jüriniz, bence Türkiye'nin gelmiş geçmiş en saygın jürisiydi- Onur Ödülü verdiğiniz Sevda Şener bir yerlere sıkışmış ise, yine Onur Ödülü verdiğiniz Genco Erkal arka sıralarda bir yer bulabildiyse... Bir dakika, durun, ben de durayım. Birinci nedenle eleştirdiğim tiyatrocu dostlara biraz hak­ sızlık mı ettim acaba? Yoksa tiyatro ve ti­ yatrocular figürasyon olarak mı kullanılı­ yor? Bence, bu sorunun yanıtı Yapı Kredi Sigorta Genel Müdürü tarafından kamu­ oyuna açıklanmalı, samimi olarak.

18 kişilik yeni bir jüri ihdas etmekle bu iş çözülmüş oluyor mu? Sanmıyorum.

a

rum, çünkü; size göre aksayan yönler hatta yanlışlıklar varsa da, bu ödül önem­ li olabilir, onu önemli kılacak olan sizin varlığınız ve varsa eleştirilerinizdir. Hem eleştirmeyip hem yok sayıp, bazen de var saymak olmuyor.

Kim, niye protesto etmiş? Biz açıklaya­ lım.

pe

Jüri; ilk ve son tahlilde sübjektif bir seçim­ dir. Ne yapmak istiyorsanız, nasıl bir so­ nuç almak istiyorsanız jürinizi ona göre seçer, ödüllerinizi de o şekilde belirlersi­ niz. Ancak, ödüllerinizin saygınlığı jürini­ zin saygınlığı ile doğru orantılıdır, bu da ödül sahibinin, yani organizatörün öznel seçimidir. Bu noktada, Prof. Sevda Şener, Prof. Ayşegül Yüksel, Hale Kuntay, Tunç Yalman, Dikmen Gürün, Suat Özturna, Can Kıraç'tan oluşan 1. Afife Tiyatro Ödülleri jürisinin saygın, Demet Taner, Engin Uludağ, Füsun Akatlı, Hasan Ana­ mur, Melih Fereli, Seçkin Selvi, Tijen Par'dan oluşan jürinin saygınlığının olma­ dığını söylediğim anlaşılmasın sakın. An­ cak, jürideki bazı isimlerin hemen hemen tüm jürilerde yer aldığını, çoğu kararları­ nın da tartışıldığının bilinmesi gerekir, Delki Erhan Dumanlı değil ama Haldun Dormen tarafından. Bu değerlendirmem ;ok öznel oldu, biliyorum, ama bir önced yıl ve ondan önceki yıl da Afife Tiyatro Ödülleri çok tartışıldığı için yeni bir sistene geçip -yani jürinin kararlarını tartışılır Oİmaktan çıkarmak için- yeni ve daha ge­ niş, ama dağılımına bakınca; 5 adet iş dünyasından, 8 adet tiyatro dışı bölümerde öğretim görevlisi ve 5 adet de tiyato ile doğrudan ilintili insanlardan oluşan

Payidar Tüfekçioğlu, "Yardımcı Rolde Yı­ lın En Başarılı Erkek Oyuncusu", İrfan Varlı, "Yılın En Başarılı Işık Tasarımcısı", Bülent Emin Yarar, "Yılın En Başarılı Er­ kek Oyuncusu" adaylıklarından çekildiler.

Payidar Tüfekçioğlu, "Ayaktakımı Arasın­ da" oyunundaki rolünün yardımcı değil başrol olduğunu ileri sürerek bu daldaki adaylıkan çekildi. Tamamen sübjektif ve saygı duyulası bir tavır. Bunun açıklanma­ masını ise anlamak mümkün değil. Ödü­ le saygı duyulması istenirken, eleştiriden neden kaçınılıyor? İrfan Varlı ve Bülent Emin Yarar ise Oyun Atölyesi'nin Afife Ti­ yatro Ödülleri'ne başlattıkları ve sürdür­ dükleri protesto nedeni ile adaylıktan çe­ kildiler. Bence, üzerinde durulması ve dü­ şünülmesi gereken nokta burası. Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer'in geliştirdikleri bu tavrın nedeni önemli. Zuhal ve Haluk kendi tiyatro salonlarını oluşturmak ve aynı zamanda İstanbul'a bir tiyatro salo­ nu kazandırmak için birikimlerini harca­

yıp, dişinden tırnağından artırdıkları ile tamamlamaya çalıştıkları bu salon için doğal olarak sponsor arayışına giriyorlar ve yine doğal olarak 'tiyatro sanatına katkı' yaptığını tüm bültenlerinde ilan eden Yapı Kredi Sigorta Genel Müdürü Erhan Dumanlı'dan randevu talep ediyor­ lar. Sonuç, yanıt bile yok. Zuhal ve Haluk, arkadaşları ile birlikte salonunu açtılar. Şimdi, bu satırları okuyan tüm tiyatrocu­ ları bir dakikalık sükûnete davet ediyo­ rum. Zuhal ve Haluk'un geliştirdiği tavır çok mu öznel, yoksa 'tiyatro sanatına katkıda bulunuyorum' diyen Yapı Kredi Sigor­ ta'nın, basındaki sütun santim duyuruyu hesaplayıp, yedirip içirerek -basın toplan­ tılarını kast ediyorum- yaptıkları harcama kadarla bile sorunlarını çözecek olan Oyun Atölyesi'ne randevu bile vermeme nezaketsizliği mi öznel? Veya sonraki yıl­ larda, ödül vereceği Haluk Bilginer veya Zuhal Olcay'ın medyatikliğinden yararla­ nıp, onunla yapılacak söyleşilerin sonun­ da "Biz tiyatroya katkı yapıyoruz" deme lüksü mü öznel? Bu sorular, ödül gece­ sinde çok soruldu, tartışıldı. Hepsini not almıştım. Ben, karar veremedim. Hakika­ ten kim haklı? Ama, haklı haksız bir yana aday yaptıklarını, adaylıktan çekildikleri noktada duyurmamak haklı bir tavır de­ ğil. Bu Yapı Kredi Sigortaya hiç yakışma­ dı. *** Bu arada, geçenlerde Sadri Alışık Ödül­ leri verilmiş, bir gazeteden öğrendim, si­ zinle paylaşmak isterim: "Sadri Alışık 2002-2003 Sezonu Tiyatro, Sinema ve Onur Ödülleri"ni kazananlar belli oldu. Sadri Alışık Tiyatrosu'ndan yapılan yazılı açıklamaya göre, tiyatro dalında En iyi Kadın Oyuncu; "Ölümüne Suçlu" oyunu ile Arsen Gürzap ve Ayda Aksel. En İyi Erkek Oyuncu; "Ayaktakımı Arasında" oyunuyla Engin Cezzar. Onur Ödülü; Gencay Gürün. Sinema dalında da En İyi Kadın Oyuncu; "9" filmiyle Serra Yıl­ maz. En iyi Erkek Oyuncu; "9" filmiyle Ali Poyrazoğlu aldı." Beşiktaş Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen ödül töreni mekân olarak dergimize çok yakın, şöyle geçerken bile uğramak isterdim ama ka­ pıda davetiye sorarlar mı diye çekindiğim için gitmedim. Neme gerek, bir de kapı­ dan çevrilmeyelim, tirajımızı biraz daha artırırsak, herhalde bize de sonuçları fakslarlar, belki ödül törenine bile davet ederler, kim bilir? Biz tiyatro ile ilgili in­ sanlar bir hoşuz galiba?


ELEŞTİRİ

Gene Kapılar Karışıyor, Açılmıyor, Kapanmıyor:

"YALANDAN KİM ÖLMÜŞ"

cy

a

Üstün Akmen Tiyatro Kedi, Clive Exton'un "Yalandan üakmen@superonline.com Kim Ölmüş - (Twixt)" başlıklı oyunu ile de perde açıyor. "Yalandan Kim Ölmüş", güldürü öğesinin, fiziksel hareketlerden ve mizahtan soyutlandığı, güldürünün kulak ve zihinden çok göze ve duyumla­ ra seslendiği, "Fars" denilen türün bir ör­ neği. Galiba, biraz da kötü örneği ya neyse!.. Exton da, bu oyununda ilkel, ya­ lın ve kaba güldürü öğelerine sırtını da­ yamış, eğlendireyim derken abartıya sak­ lanmış, parça parça gülünç durumlar ya­ kalayıp seyirciyi kahkahadan "çatlatma­ yı" hedeflemiş, kıyaslamadan çok genel­ lemeyi esas almış.

pe

On yıllık evli bir fabrikatör olan Roy Lewis (Nuri Gökaşan), hem çok sevdiği, bir o kadar da çekindiği annesi Molly'den (Nedret Güvenç) evli olduğunu saklamış­ tır. Karısından habersiz bir ev almış, da­ yayıp döşemiş, bin bir entrika çevirip, he­ men her hafta sonu annesi ile bu evde buluşmayı başarmıştır. Yağmurlu bir haf­ ta sonu, güzel ve evli sekreteri Heather (Ebru Cündübeyoğlu) dost hayatı yaşa­ dıkları Roy'un ortağı yakışıklı çapkın Tarrant (Mehmet Ulay) ile bu evde randevulaşırlar. Aynı yere Roy'un meraklı karısı June (Özlem Çakar) ve Heather'ın boks meraklısı kocası Cyril baskın yapınca... Koşuşturma, kapanan kapılar, açılan ka­ pılar, kapanmayan ya da açılmayan kapı­ lar, yanlış anlamalar, falan...

Yalandan Kim Ölmüş Tiyatro: Tiyatro Kedi Yazan: Clive Exton Çeviren: Hale Kuntay Yöneten: Hakan Altıner Sahne Tasarımı: Figen Soysal Giysi Tasarımı: Sadık Kızılağaç Oynayanlar: Nedret Güvenç, Nuri Gökaşan, Ebru Cündübeyoğlu, Mehmet Ulay, Özlem Çakar, Abdül Süsler.

Oyunu dilimize Hale Kuntay çevirmiş. Hale Hanım: "Hırsız olsa camı çalarım", "işaretler, işmarlar" gibi tümceleri nere­ den bulup buluşturur kullanır bilemem, ama doğrusunu kullanmak, bunca yılın Hale Kuntay'ı için zor olmasa gerek der ve bu konuyu kapatırım. Sadık Kızılağaç'ın kostümleri iyi. Dekor tasarımcısı Figen Soysal, neden salona bir portman­

to koymaz da, Roy annesinin kürkünü ve kürk şapkasını mutfağa götürmek zo­ runda kalır, işin o tarafını da anlayama­ dım. Salonda kanepenin arkasına sedir yerleştirmesi de cabası... Cascavlak ışığı kimin yaptığını ise, ne yazık ki öğrene­ medim. Oyunu yöneten Hakan Altıner, sahne üs­ tü ritmin tüm oyuncular tarafından ger­ çekleştirilmesini sağlamış. Karşılıklı diya­ loglarda tempo düzeyini düşürmemeyi de başarmış. Ama dışarıda yağmur ya­ ğarken, karakterlerin (2. perdede Heat­ her'ın girişi hariç) sahneye kupkuru gir­ melerinin doğru olmadığını nasıl olmuş da atlamış, anlayamadım. Hakan Altıner gibi çok iyi rejilerde imzası olan bir yö­ netmenin, bu küçük detayı atlaması mümkün olamayacağına göre, acaba savsaklamış mı? Onu da bilemem, pek de bilmek istemiyorum. Ama seyircinin uyarıcılarını olumsuz yönde etkileyecek her türlü eylemden kaçındığının ayan be­ yan seçildiğini de itiraf etmeden geçemi­ yorum. Oynanışa geldiğimizde, "Fehim Paşa Ko­ nağından bu yana izlemediğim Ebru Cündübeyoğlu'nun yol aldığını söyleyebi­ lirim. Yalnız, giriş bölümüne dikkatini çekmeliyim. Telaşlı yürümek tepinerek yürümek anlamına gelmez ki! Abdül Süsler kötü. Özlem Çakar, sesini kontrol edemiyor, yüksek sese çıktığında çirkin bir ses çıkarıyor. Mehmet Ulay, Tarrant karakterinin duyumsadıklarını seyirciye aktaramıyor. Heather'i sevmekte midir, birliktelikleri sadece cinselliğe mi dayan­ maktadır, belli değil. Naci Gökaşan'ın ise, karşıtlıklar arasındaki bağlantıyı vuru­ cu olarak kullandığına tanık oluyoruz. Gökaşan'ın her vurgusunun altında, ister Vodvil olsun, ister Fars, türüne ne derse-


a

makyajla Nedret Güvenç yapabilecekleri­ ni sormak gereğini duydum, "Nedret Güvenç kim, güveç mi yapar" diye sora­ caklarını bildiğimden caydım, sormadım. "Tiyatro Kedi"nin yapımcısı ipek Kadılar Altıner'i bu tür oyun seçtiği için kınama­ dığımın altını çizmek istiyorum. Benim "Yalandan Kim Ölmüş"e gittiğim akşam,

pe cy

niz deyin komedinin ciddiyet ile başla­ yan anlayışının bilincinde olarak, drama­ tik ciddi bir anlatım yolunu yeğlediğini gözlemliyoruz. 53 yıllık sanatçı Nedret Güvenç ise, deneyimini konuşturuyor, sevimli bir Molly çıkartıyor. Oyunu izle­ dikten sonra, emeklilik yaşını 61 ile sınır­ layan yasayı hazırlayanlara, örneğin Molly rolü için hangi genç sanatçıyı

salon tamamen doluydu ve seyircilerin büyük bölümü gençlerden oluşmuştu. Bu tür oyunların tiyatroyu sevdirmek açı­ sından yararına artık ben de inanır ol­ dum. Belki de, bu oyun, "Ölümüne Suçlu"yu finanse ediyordur, ipek Kadılar Altıner: "Öyleyse ne eleştiriyorsun" der­ se... Eee, serde eleştirmenlik var be kar­ deş...

Bir Eşgüdüm Zirvesi:

"AYAKTAKIMI ARASINDA"

Ayaktakımı Arasında

Tiyatro: istanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Maksim Gorki Çeviren: Vâ-Nû Yöneten: Mustafa Avkıran Sahne-Giysi Tasarımı: Ali Cem Köroğlu Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Müzik Tasarımı: Cenap Oğuz Koreografı: Övül Avkıran Oynayanlar: Macit Sonkan, Müge Arıcılar, Güneş Hayat, Özgür Erkekli, İsmail Hakkı Sunat, Murat Karasu, Gülen Çehreli, Merih Atalay, Ayşe Tunaboylu, Ergun Akvuran, Payidar Tüfekçioğlu, Ali Sürmeli, Alptekin Serdengeçti, Engin Cezzar, Kemal Topal, Saydam Yeniay, Ö. Hüsnü Turat. Müzisyenler: Edward Aris, Umut Pelit, Kağan Yıldız, Oylum Karakaş, Beyza Yinal.

Bir Volga kentinde, çalıntı giysi satan Kostilyef (Macit Sonkan) ile genç karısı Vasilisa'nın (Müge Arıcılar) işlettiği ve ye­ raltından kişilerin kaldığı bir barınak... Bu barınakta yaşamakta olan Vasilisa'nın sevgilisi, hırsız bir delikanlı olan Vasili Pa­ pel (ismail Hakkı Sunat); Vasilisa'nın kız kardeşi ve Papel'in asıl sevdiği kız olan Nataşa (Güneş Hayat); kumar ve kadın­ dan tüm servetini bitirmiş olan Baron (Alptekin Serdengeçti); günlük kazancıy­ la Baron'a bakan ve başından hep kitap­ lardan okuduğu aşk öykülerinin geçtiğini varsayan genç bir sokak kadını Nastiya (Merih Atalay); işsiz bir çilingir ve bir al­ kolik olan Kleşç (Murat Karasu) ile ve­ remden yatan karısı "yaşam yorgunu" Anna (Gülen Çehreli); karısı işvereniyle kaçan şapkacı Buvnov (Ergun Akvuran); işsiz alkolik Satin (Payidar Tüfekçioğlu); içkiden çökmüş ve meslek yaşamında başarıya ulaşamamış Aktör (Ali Sürmeli); genç bir ayakkabı tamircisi olan dediko­ ducu Alyoşa (Ömer Hüsnü Turat); polis

memuru Abram Medviedef'in (Özgür Er­ kekli) evlenmek istediği kadın Kvaşnia (Ayşe Tunaboylu); Kuran okuyan liman işçisi Tatar (Saydam Yeniay); iğriboyun (Kemal Topal) ve hep daha iyi bir yaşa­ mın düşleriyle, ama hep hırgür içinde ya­ şamakta olan bu ayaktakımının arasına katılan, altmış yaşlarındaki gezgin Luka (Engin Cezzar)... İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun oynamak­ ta olduğu Maksim Gorki'nin "Ayaktakı­ mı Arasında"sında geçen olaylar, işte bu kişiler arasında gelişiyor. Yazarın, 1902 yılının Rusya'sında yazdığı oyun, toplu­ mun en alt tabakasındakileri anlatmak­ ta. Esasında, insancıl ve felsefi dokularla işlenmiş etik bir oyun "Ayaktakımı Ara­ sında". Oyunda, başlıca sorun, gerçekli­ ğin üstesinden gelinmesinde yatıyor, in­ sanların, ıstırap içinde yaşamalarının ne­ denlerini ortadan kaldırmaya güçlerinin yetmeyeceğinin bilincinde olan Luka, on­ ları ancak uzak umutlara götürerek, ger­ çeklikten uzaklaştırarak avutmaya, ayak-


a

ken mekânı yerin dibine indirmiş. Dışarı­ sını demir merdivenlerle çıkılan bir bal­ kon olarak simgelemiş. Bu arada, Ali Cem Köroğlu, dekor yapmamış, sanki ayaktakımı için yepyeni bir dünya yarat­ mış. Sahneyi tümüyle su havuzuyla kap­ lamışlar. Ayaktakımı dipte yaşıyor, yaşa­ dıkları yer aslında belki de bir bataklık. Köroğlu'nun kostümleri de aynı başarı çizgisinde. Edward Aris, Umut Pelit, Ka­ ğan Yıldız, Oylum Karakaş, Beyza Yinal beşlisinin canlı müziği iyi, iyi iyi olmasına da, ikinci bölümde ezgiler zaman zaman replikleri bastırıyor. Bir de, Umut Pelit'in trampeti pek pis tıs geliyor, derisi mi gevşek ne!..

pe

cy

ta tutmaya çalışmaktadır. Buna karşılık Şapkacı Bubnov, ne denli acımasız olur­ sa olsun yanılsamalardan uzakta, ger­ çeklikle yüz yüze kalmaya taraf olur. Onun açısından, insanın kendisini aldatı­ cı düşlere kaptırmasına hiç gerek yoktur, "inanç ve namus zenginler için gerekli­ dir". Kleşç'e göre, gerçeğin ve varoluşun anlamını arayış, insanın kendisini aldat­ masından, kendisinden kaçıştan başka bir şey değildir ve asıl önemli olan an­ lamlı eyleyiştir. Satin ise: "İnsan, kendisi­ nin efendisi olmalıdır" savını savunur. "Yalanlar, kölelerin ve onların efendileri­ nin dinidir; özgür insanın Tanrısı ise, ger­ çektir. İnsan gerçekle yaşamalıdır. Ger­ çek insanın ta kendisidir" der.

"Dipte"yi, "Ayaktakımı Arasında" adıyla dilimize kazandırılan Vâ Nû. Vâ Nû'nun çevirisine ne denli sadık kalınmış, bilemi­ yorum, ama sanırım biraz oynanmış. Oyunda "yetenek yok, kabiliyet yok" gi­ bi tümcelere ve sözcüklere sıkça rastlanı­ yor. Maksim Gorki'nin ilk oyunları ara­ sında sayılan "Ayaktakımı Arasında", ti­ pik ve klasik bir Gorki yapıtı. Maksim Gorki, bu kere de halkın arasından in­ sanlar seçmiş. Amacı, elbette sistemi eleştirmek. Onları yaşadıkları bataklıkta sistemin birer günahı olarak çizmek. Kendini her yönettiği oyunda olabildiğin­ ce özgür duyumsayan ve her oyunu en uç noktalara kadar taşıyarak yorumla­ yan Mustafa Avkıran, günümüzle de pek özdeşleşen "Ayaktakımı Arasında"yı sahnelerken, almış sazını eline. Bakalım neler etmiş, neler eylemiş...

Bir kere, Ali Cem Köroğlu ile kol kola gi­ rerek, toplumsal çöküntünün altını çizer­

Mustafa Avkıran, Ali Cem Köroğlu (De­ kor - Kostüm), Yüksel Aymaz (Işık), Ce­ nap Oğuz (Müzik) gibi yaratıcıların farklı bileşenlerini öyle güzel bir araya getir­ miş ve de öylesine bir eşgüdüm sağla­ mış ki, şaşırtıcı bir reji çıkmış ortaya. Eş­ güdüm çalışmasını teatral üretimin "klavyesi" olarak kullanmış, sahne ola­ rak yeğlediği su havuzundaki bank, ta­ bure ve uzun masayı devreye sokarak, daha rahat kavranabilir kıldığı öykünün açıklama ve yorumu işine girişmiş. Mus­ tafa Avkıran'ın rejisi, eksiksiz organik bir dizge olarak kurulmuş. Her öğe, bütün içerisinde kaynaşıyor. Hiçbir şeyin rast­ lantıya bırakılmadığı Mustafa Avkıran re­ jisinde, bütünün kavranışı kapsamında işlevler üstlenilmiş ve bu üstlenişler yapı­ yı oluşturmuş. Yer darlığından yılın kutlanası rejilerinin başında geliyor diyerek geçiştireceğim. Yoksa, rejide daha öve­ ceğim çok şey var... Mustafa Avkıran rejideki başarısının ya­

nına, takım oyunculuğunu "tesis" etme başarısını da eklemiş. Tüm kadro aynı tempoda, uyum içinde bir oyun çıkarı­ yor. Ama içlerinden kimilerini öne çıkart­ mayı, hani neredeyse bir "namus borcu" bileceğim. Önce, öne Payidar Tüfekçioğlu'nu çıkarayım. Oyunun verilerinden kaynaklanan duyumlarla, o denli güzel bir uyum içinde ki! O uyum içinde, Satin'in yaşamının gerçek duyumunu, içsel yaratıcı durumunun içine, öylesine güzel akıtıyor ki!.. Ali Sürmeli, fiziksel varlık çizgisini, iki buçuk saat süren oyun bo­ yunca sürdürüyor. İçinde yaşayan Aktör'ü özümsemiş bir kere... Aktör'ün bü­ tün duygulanımlarını yerli yerine oturt­ muş. İsmail Hakkı Sunat, Vasili Papel'i ruhu, arzuları, özlemleri, imgelemlerinin parçalarıyla biçimlendirmiş. Vasili Papel suların üstünde, içinde kendi karakteriy­ le, kendi bireysel rengiyle yaşıyor. Alpte­ kin Serdengeçti, oyunun genel atmosfe­ rini ve Baron'un ruh halini pek iyi duyumsamış. Murat Karasu'ya, sanki Kleşç Andrey Mitriç'in ruhu sinmiş. Yukarıda, oyuncuların tümüyle başarıyı yakaladıklarından söz etmiştim ya! Kimi­ lerini ayrıştırdığım için kimse kusura bak­ masın lütfen. Bu arada, Engin Cezzar'ı onca yıl sonra seyretmenin ayrı bir keyif olduğunun da altını çizmeliyim. Vasilisa Karpovna'ya can veren Müge Arıcılar'a gelinceee... Yahu, eleştirsem ses çıkmı­ yor da, beğenimi yazdığım ya da söyle­ diğim zaman: "Komşusu da ondan" di­ yorlar. Nasıl olsa izleyeceksiniz Mustafa Avkıran'ın "Ayaktakımı Arasında"sını, çünkü izlemeniz gerekiyor... Hem de mutlaka. İyisi mi, bizzat seyredin Müge Arıcıları, varın kararı siz verin...


Titiz Bir Oyunculuk Örneği

"GÜNLÜK MÜSTEHCEN SIRLAR" Günlük Müstehcen Sırlar Tiyatro: Tiyatro Fora Yazan: Marco Antonio De La Parra Çeviren: Deniz Yüce Yöneten: Tufan Karabulut Oyuncular: Tufan Karabulut, Arda Kavaklıoğlu.

"Tiyatro Fora", Şilili yazar Marco Anto­ nio De La Parra'nın, Deniz Yüce tarafın­ dan (hangi dilden çevrildiğine dair kayıt bulamadım) Türkçe'ye "Günlük Müsteh­ cen Sırlar" başlığı altında çevirdiği "La Secreta Obscenidad de Cada Dia"sını ül­ kemizde ilk kez sahnelemeyi sürdürüyor. Tufan Karabulut'un sahneye koyduğu oyunun, Latin Amerika tiyatrosunun son yıllardaki en etkileyici ve en uzun süreli oynanan oyunu olduğunu oyuna girme­ den önce edindiğim basın bülteninden öğreniyorum.

pe

cy

a

Fuayede basın bültenini okumaya başla­ mak istiyorum, ama ne mümkün! Fuaye­ de ve oyun başlayıncaya dek salonda bangır bangır çalınan, yanılmıyorsam Manuel de Falla'nın "El Amor Bujo"sunun art arda çalınan yedinci bölümü "Danza Rituel de Fuego"sunu okumaya izin vermiyor. Açık söylemek gerekirse, insanda oyunu izleyecek kafa neredeyse

tükeniyor. Anlayacağınız, sinir bir du­ rum. "Günlük Müstehcen Sırlar"da bula bula bunu mu buldun eleştirecek derseniz, biraz sabırlı olmanızı önereceğim. Ne söyleyeceğim? Öncelikle Deniz Yüce'nin dilimize pek özen göstermediğinden ya­ kınacağım. Türkçe'mizde "önsezi", var­ ken nereden bulup çıkarmış da "hiss-i kalb-el vuku"yu kullanmış, anlamadım. "Tepkide bulunmak" yerine "tepki gös­ termek" daha doğru değil mi sizce? "Si­ zin için bir itirazı yoksa" tümcesi de, gü­ zel bir Türkçe örneği değil bence, diye­ ceğim. Öykü, bir kız okulunun yanındaki parkta geçiyor. Parkta aynı kılıkta, pardösülerinin altında pantolonları olmadan rastlaşan iki adam, felsefeden özel egolarına söz düellosuna girişiyorlar. Düşünceleri fevkalade bir hızla değişmekte, itiraflar, suçlamalar, inançlar birbirini izlemekte-


dir. Bunlar, gerçek birer "teşhirci" mi? Öyle anlaşılıyor, ama emin değiliz. Oyu­ nun sonuna doğru, biri kimliğini Carlos (yani Kari) Marx (Tufan Karabulut), diğeriyse Sigmund Freud (Arda Kavaklıoğlu) olarak açıklıyor. Marx'ın sosyal, Freud'un cinsel kuramları ortalığa saçılıyor. Bu arada, Tufan Karabulut'un rejisi için­ de oyun dışına çıkılarak, içinde bulundu­ ğumuz sıcak savaş ortamına da gönder­ melerde bulunuluyor. Göndermelerde bulunulurken: "Fack the taban - look to tavan" gibi vodvil esprilerine de (bence fevkalade gereksiz) başvuruluyor. Hiç il­ gisi yokken, Freud oyuncak bir köpeği sahneye sokuyor. Bir taraftan, gerçeğe ancak olgulara, deney ve gözleme daya­ nılarak, pozitif bilimlerin yardımıyla ulaşı­ labileceği savlanırken, diğer taraftan üretim araçlarının özel kişilerin değil, ka­ munun malı olması ve toplum içinde ge­ lişen her türlü eylemde ortak davranış gerekliliği öne sürülüyor. Bu arada, Tu­

fan Karabulut bankın üstüne çıkarak 28 Temmuz 1864'de (benim bildiğim tarih 28 Eylül 1864'dür) Londra'da düzenle­ nen bir kitle toplantısında, Uluslararası Emekçiler Birliği adıyla kurulan I. Enter­ nasyonalde Karl Marx'ın yaptığı açış ko­ nuşmasını yineliyor, bendenizin içini he­ yecan basıyor. Söz düellosu aralıksız sür­ mektedir. Baskıcı rejimler altında inim inim inleyen toplumlar, o toplumların yaşadığı nevrozlar, özgür toplum ku­ rumları, çalışanların hakları, anneler, ba­ balar ve tüm bunların psikanalizleri... 1987 yılında Şili'de "Gazete Yazarları Derneği"nin "En İyi Oyun Ödülü"ne de­ ğer görülen oyun, bir sürprizle sonlanıyor. Bana sorarsanız, koltuğunda oturan se­ yirci yalnızca doğalcı ve açık öykücü ti­ yatrodan hazır beklentileri nedeniyle, "Günlük Müstehcen Sırlar"ı anlaşılamaz bulacaktır. Tiyatro Fora'nın Genel Sanat

Yönetmeni Tufan Karabulut zor bir oyun seçmiş. Oyun anlaşılabilir midir ya da anlaşılabilir biçimde sahneleme ola­ nağı var mıdır, tartışmak olası, ama yeri değil. Bu tür oyunların, tiyatronun alanı­ nı genişletme çabasına katkı sağlamaya çalışan Karabulut gibi tiyatrocuların amaçlarına uygunluğundan doğrusu kuşkuluyum. Arda Kavaklıoğlu çok sevimli bir "teşhir­ ci" yaratmış, ama bazen abartıyor. Dü­ zelmemesi için hiçbir neden yok, çünkü yetenekli bir oyuncu. Tufan Karabulut, yönetirken yaptığı oyunun olgularını bir yaşam tarzı ve türünden, toplumsal bir durumdan türetme çalışmasına, oyunu ile de katkı sağlıyor. O durumdan, derin bir varoluş düzeyine iniyor. Bir yaşam tarzını oluşturan koşulları araştırmayı salt metin üstünde yapmadığı anlaşıl­ makta, başarılı bir oyunculuk örneği ve­ riyor.

cy

a

Yürümeyle Devinim Kazanan Okuma Tiyatrosu:

"KRAL LEAR"

pe

"Lear'in konumunu sormak yaşamın ne anlama geldiğini sormakla aynı şeydir". Böyle diyor Michael Ignatieff (Pınar Besen çevirisiyle), Royal National Theatre'ın "Kral Lear" program broşüründe... Yaşamda olduğu gibi, trajik olanın, kişi­ lerin kendi yok oluşlarını istemeden ha­ zırladıklarını da, söylediklerine ekliyor. "'Kral Lear'i izlerken, en doğrusu, bu ya­ şananların aslında ne denli gereksiz ol­ duğunu düşünmektir" diyor. Gerçekten de, kızlarının kötülüğünde ve yaşlı ada­ mın çöküşe doğru gidişinde önlenebilirlik söz konusu olmadığına göre, Ignatieff'in: "Söylenmemiş bir söz, yapıl­ mamış bir hareket sanki felaketi önleye­ bilirdi gibi oynanmalı bu oyun, tıpkı ken­ di yaşamlarımızda olduğu gibi, geriye doğru baktığımızda gerekli sözü söyleye­ bilmiş olsak, o tek sözün bizi kurtarmış olacağını bildiğimiz gibi" mealindeki söz­ lerine de katılmamak mümkün değil.

Kral Lear Tiyatro: istanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: W. Shakespeare Çeviren: irfan Şahinbaş Yöneten: Roxanne Rogers Sahne Tasarımı: Ethem Özbora Giysi Tasarımı: Gülhan Kırçova Işık Tasarımı: Yakup Çartık Oynayanlar: Çetin Tekindor, Gökçer Genç, Hakan Vanlı, Cem Kurtoğlu, M. Ali Kaptanlar, Kaya Akarsu, Mustafa Uğurlu, Taner Birsel, Levent Öktem, ismail Hakkı Sunat, Melek Baykal, Meral Bilginer, Zeynep Kumral.

istanbul Devlet Tiyatrosu, Wİlliam Shakespeare'in ünlü "Kral Lear'lni oynuyor. Yaşlandığı için Britanya Krallığını kızları arasında, kendisine gösterdikleri sevgi oranında bölüştüren, ancak krallık unva­ nını ve yanındakileri bırakmayan Kral'ın çöküşünü anlatan oyunun öyküsü, tiyat­ ro tarihinde neredeyse bir "kıyamet gü­

nü" oyunu sayılmakta. Çünkü, oyunda insanoğlunun kendine yazgılı serüveni, tematik olarak yer alıyor. Bu oyunda, aklı yerinde (Kral Lear) olan ve gözleri görür­ ken (Gloucester örneğinde olduğunca) gerçekleri kavrayıp göremeyen insanoğ­ lu, gerçekleri gözleri görmezken, aklı uç­ muşken görüp kavramaya başlamakta. Ben "Kral Lear'i en son 1997'nin mayı­ sında Aya irini Müzesi'nde Richard Eyre'in yönetiminden İngiltere Ulusal Krali­ yet Tiyatrosu yapımı olarak izledim. Kral'ı lan Holm yorumluyordu. Davit Burke (Kent Dükü), Timothy West (Glouces­ ter Dükü), Michael Bryant (Soytarı), Barbara Flynn (Goneril), Amanda Redman (Regan), Anne-Marie Duff (Cornelia), Paul Rhys (Edgar), Wİlliam Osborne (Oswald)... Aman da aman... Yetinmedim, Eyre'in uyarlaması ve rejisinden fil­ mini de seyrettim "Kral Lear"in. Roxanne Rogers'in sahneye koyduğu bizim "Kral Lear"e giderken, doğrusu oldukça heyecanlıydım. Oyun başlamadan on da­ kika önce verilmeye başlanılan boşluk efekti (ben böyle algıladım) içinde, Et­ hem Özbora'nın dekorunu incelemeye aldım. Sahne boş... (Daha sonra hiçbir işlevsellikleri olmadığını anlayacağım) çarmıhlar, gökdelenleri çağrıştıran


a cy

devinim kazandırırken; temposuzluk, yü­ zeysellik, metinle uyumsuzluk güzelim oyunu okuma tiyatrosuna dönüştürmüş­ tü. Rogers, Gloucester Dükü'nü (Kaya Akarsu), Cornwall Dükü'nü (Hakan Van­ lı), Albany Dükü'nü (Cem Kurtoğlu) oyundan neredeyse silip atmıştı. Ara da­ hil, iki saat yirmi dakika süren oyundan, Kral Lear'in iyice delirdiği ve Soytarının (Mehmet Ali Kaptanlar) son kez görün­ düğü sahneyi, hani kulübede geçen sah­ ne vardır ya, o sahneyi de tırpanlamıştı. Sahne tırpanlanmıştı da, o takdirde Kral Lear'in delirmesinin aşamalarının atlana­ cağı, soytarının neden ortadan yok oldu­ ğunun anlaşılmayacağı hesaplanmamıştı.

pe

konstrüksüyonlar, merdivenler ve sahan­ lık düzeneği... (Daha sonra sahnenin yu­ karı kaldırılıp, aşağı indirildiğine, alanla­ rın ışık huzmeleriyle belirlendiğine de ta­ nık olacağım). Oyun başlar başlamaz, helikopterle sahneye gelen takım elbise­ li, kaşkollü, holding patronuna dönüştü­ rülmüş Kral'ı (Çetin Tekindor), tayyör giydirilmiş Goneril (Melek Baykal) ve Regan'ı (Meral Bilginer), disc-man dinleyen Cordelya'yı (Zeynep Kumral) görünce heyecanım arttı, ikinci perde arasınday­ sa beklediğimin olmadığını, ne yazık ki olamayacağını kavradım. Oyunun metni ile oynanmamıştı. İrfan Şahinbaş'ın "hem "aşüfte", hem "oros­ pu" sözcüklerini kullandığı çevirisi yete­ rince şiirsel değildi. Rogers sahnelemede kullandığı göstergelerin karşılıklarını sah­ ne metninde ya aramamıştı ya da bula­ mamıştı. Oyuncular herhangi bir dramaturgik tavrı yansıtmıyordu. Yönetmen, AKM'nin derinliği olan sahnesini tümüy­ le kullanmış, oyuncuları yürüterek oyuna

Gülhan Kırçova'nın kostüm tasarımında tayyörlerin etekleri sarkıyordu. Hatta Melek Baykal'ın ilk sahnede giydiği giysi­ nin astarı da sarkmaktaydı. Yakup Çartık'ın ışık düzeni iyiye yakındı, ama arka plana yer yer gölgeler düşüyordu. Oyun­ culardan Levent Öktem, devimsel olma­

yan bir Soytarı çizerken, Mehmet Ali Kaptanlar'ın, Kent Kontu'nun Kral'a bağlılığını, sevgisini daha belirgin boyut­ larda verememesi (vermemesi mümkün değil) insanı şaşırtıyordu. Çetin Tekin­ dor, Taner Birsel ve Mustafa Uğurlu, Adrian Brine'nın: "Shakespeare'in oyun­ larına yaklaşabilmek için düş görmesini bilmek gerekir" önerisini ciddiye alıp, eminim Lear'in, Edmund'un, Edgar'ın (Deli Tom) karakterlerinin düşünü gör­ müşlerdi. İnsani"özellikleri, çelişkileri sap­ tanmamış, derinlikleri yitik karakterlere gene de ruh salgılamaya çalışmışlardı. Diğer oyuncular, Roxanne Rogers'ın kö­ tü kalıbına girmiş, sıkışmış ve çıkamamış­ lardı. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nu bir Shakespeare yapıtını repertuvarına kattığı için elbette kutlamalı, ama Shakespeare'in iyi yorumlanmadığı, hatta hiç yorumlan­ madığı gerçeği karşısında üzülmeli, sinirlenmemeliyiz. Nice Shakespeare'lere...


Sembolik Tarzda Egemen Olan Bir Oyun:

"EV-KAKAFONİK BİR OYUN" "... Ve Diğer Şeyler Topluluğu", Beyoğlu'nun Asmalı Mescit'inde bir apartman katını tiyatro sahnesi haline getirmiş. Yeşim Özsoy Gülan, tutmuş bir oyun yazmış. Oyunda, apartmanda oturanla­ ra "veraset yoluyla intikal etmiş" iki ayrı dairenin sakinleri arasına süren, parçalı ve trajikomik, sonuç olarak kakofoni ya­ ratan diyaloglar yer almakta. İki daireyi paylaşamayan karakter sayısı dört: Adam ve karısı ile evlenmemiş iki kadın.

Yeşim Özsoy Gülan'ın "Ev"de anlattıkla­ rının, daha doğrusu çözümleyişinin ken­ disi apaçık bir düş ve söylence. Oyunu izleyen on beşer kişinin gördükleri olay­ ları gerçekmiş gibi algılamalarını istemi­ yor Gülan. Oyunda geleneksel anlamda karakter yok. Oyun yalnızca temel dürtü ve güdülerin imgelerini taşımakta. Bana sorarsanız, konu da yok. Oyun, ayinsel zıtlıkların birbirini izlediği bir ayinler diz­ gesi. Yeşim Özsoy Gülan, bu törensel edimleri birbirine bağlamak için, gere­ ken yapıyı sağlam kurmuş. Bütünü par­ çalayıp dağıtıyor, sonra toplayıp yerli ye­ rine yerleştiriyor. Gerçek olanla gerçek olmayan arasına katı ayırımlar koymu­ yor. Böylece, bir anlamda: "Şeyin doğru ya da yanlış olması gerekmez; o şey, ay­ nı anda hem doğru, hem de yanlış ola­ bilir"! savunuyor. Oyun karakterlerinin geçmiş yaşantıları, o andaki davranışları, özlemleri, istekleri ile ilgili bilgi edinebili­ yorsunuz, ama güdülerinin anlaşılır bi­ çimde çözümlenmesini Yeşim Özsoy Gü­ lan size "komprime halde" vermiyor. Vermek istemiyor.

pe cy a

Önce, Yeşim Özsoy Gülan'ın, Türk­ çe'mizde "birbirini itip, kakmak, dürtüşmek, itişmek" karşılığında kullanılan "kakofoni" sözcüğünü nasıl olmuş da "kakafonik" olarak yanlış kullandığını anlamadığımı açık yüreklilikle itiraf et­ meliyim. Ardından, dekor tasarımını ya­ pan Başak Özdoğan'ın biçemini hemen benimsediğimi eklemeliyim. Özdoğan, kuş kafesini, dantel örtüyü, üzerinde abajuru ile sehpayı, telefon ahizesini, masanın üstünde yer alan bulmaca say­ fası açık gazeteyi, içinde ilaçlar, gözlük bulunan tabağı, kalemi, anahtarlığı ta­ vandan aşağı ters sarkıtarak alt ya da üst kat sorununu çözmüş. Yere monte edilmiş tavana ters duran kartonpiyere bağlı avize, olağanüstü uzun bacaklı is­

kemle, Admiral marka eski buzdolabı, yere yatırılmış bir duvar saati ile de, di­ ğer mekânı halletmiş.

Ev-Kakafonik Bir Oyun Tiyatro: ...Ve Diğer Şeyler Topluluğu Yazan-Yöneten: Yeşim Özsoy Mekân Tasarımı: Başak Özdoğan Mekân Konsepti: Genco Gülan Oynayanlar: Sanem Öge, Sedat Kalkavan, Alev Cınbarcı, Ceyda Aşar, Cankız Sanal.

Yeşim Özsoy Gülan, yukarıda da söyledi­ ğim gibi, oyunun alt başlığındaki "kakofo­ ni" sözcüğünü bilerek mi, yoksa bilmeye­ rek mi yanlış kullanmış bilemiyorum, ama genelde özenli ve tiyatro açısından akıcı bir dili var. Ayrıca, sanırım konuşmaların saçmalığını yakalayan duyarlı bir de kula­ ğa sahip. Yinelenişlerle, kopukluklarla, mantık ve gramerden yoksunluğuyla gün­ lük konuşmaları olduğu gibi aktarmayı ba­ şarıyor. Oyundaki diyaloglar, "non sequiturs" denilen ilgisiz, mantığa sığmayan, konuşulanla ilgisi olmayan sözcüklerin bir dökümü gibi. Gerçi, insanlar arasındaki düşünme hızındaki farklılıklardan kaynak­ lanan gecikmiş eylem, etkisini zaman za­ man kaybediyor, ama hızlı ve hep iki adım öndeyken yavaş düşünen karakter, sürekli bir önceki soruyu yanıtlayarak bu açığı ka­ patmakta. Yeni sahne araçları, dil, kişilikler, oyunun tema ve yapısına getirilen yeni yaklaşımlar hiç kuşkunuz olmasın tiyatronun sürege­ len canlılığı için gerekli. Bu açıdan "... Ve Diğer Şeyler Topluluğu"nu kutlamalıyız. Şaşkınlık, şok, anlayamamanın sıkıntısını sahne donanımının en güçlü silahları ara­ sında bulunduğunu Yeşim Özsoy Gülan biliyor. Bildiği için, yönetimini de buluşları­ nın dramatik tekniğindeki ana çizgiyle bütünleştirebilmeyi başarıyor. Oyunculardan Sedat Kalkavan, istekli ra­ hat bir oyun vermekte. Alev Cınbarcı, Ye­ şim Özsoy Gülan'ın istediklerini olabildi­ ğince yerine getiriyor, ama bazen rolünü pasif olarak duyumsuyor, o zaman da ne içsel, ne de dışsal aksiyona dönük en ufak kışkırtıcıya ulaşamıyor. Sanem Öge, kendi coşkularının içinde yuvarlanmakta. Oyun boyunca bir sanatsal arzu ateşini koruya­ biliyor, kendine denk düşen içsel özlemleri açığa pek güzel çıkartıyor. Ceyda Aşar ise, rolünün skoruna derinlik eklemekte. Ol­ guları ve yönelimlerini, içsel itkiler, psikolojik imalar, içsel bir hareket noktası ekleyerek değiştiriyor. Öge ile Aşar'ı yarın­ ları için takibe almalı derim ben... "Ev" görülmeye değer bir İçinde performans da var. ister ki! Mutlaka görün ölüyor mu, sağlığı yerinde diniz karar verirsiniz.

"tiyatro" olayı. İnsan daha ne "Ev"i. Tiyatro mi, sonra ken­


TANITIM

Küçük Burjuva Düğünü

DEĞİŞİK BİR BRECHT Yılmaz

Onay' Ankara Sanat Tiyatrosu, Yılmaz Onay'in rejisiyle yeni bir Brecht oyununu sahne­ ye taşıdı. Oyunla ilgili olarak yönetmen Yılmaz Onay'ın değerlendirmelerini su­ nuyoruz.

pe

cy a

Bertolt Brecht, AST seyircisinin iyi tanıdı­ ğı bir yazar. Pek çok önemli oyununu AST geçtiğimiz yıllarda başarıyla sahnele­ di. "Küçük Burjuva Düğünü" ise onun ilk oyunlarından. 1919 sonbaharında başka tek perdeliklerle birlikte ve önce "Düğün" adıyla yazılmış. Yani Brecht'in henüz Marksizme angaje olmadığı, epik tiyatro kuramını ve tiyatroda diyalektiği henüz geliştirmediği başlangıç döneminin bir ürünü. 1926'da Almanya'da ilk kez sah­ nelendi. Diebold'un eleştirisinde bir yan­ dan oyuna neden "komedi" dendiği so­ ruluyor, öbür yandan mizah yüklü oldu­ ğu belirtiliyor, ayrıca da: "birileri alkışladı, ötekiler protesto etti", deniyor. Daha o dönemde seyircinin tartışmalı biçimde yoğun ilgisini çeken oyunun adını Brecht daha sonra "Küçük Burjuva Düğünü" ola­ rak değiştirdi. Biz de bu sonraki adı kul­ lanmayı yeğledik.

Küçük Burjuva Düğünü Tiyatro: Ankara Sanat Tiyatrosu Yazan: Bertolt Brecht Çeviren: Yılmaz Onay Yöneten: Yılmaz Onay Sahne Tasarımı: Hakan Dündar Giysi Tasarımı: Nur Alpagut Işık Tasarımı: Osman Kaya Dans Düzeni: Gülüm Pekcan Oynayanlar: Erol Demiröz, Nurhan Özenen, Ebru Saçar, Cengiz Sezgin, Devrim Evin, Melih Yetkin, Özge Yıldırım, Ekin Öner, Fatih Şener.

Her şeye karşın oyunda Brecht'in bilinen tutumunun izleri de görülecektir. Sert taşlama tarzında küçük burjuva eleştirisi, metnin içinde ve hemen her noktasında "gizli" yabancılaştırmalarla, ama hiç feda edilmeyen bir "eğlendiricilik" içinde yerini buluyor. Bilindiği gibi Brecht'in yöntemi, kimi zaman çok yanlış anlaşıldığı gibi se­ yirciyi oyundan soğuturcasına sürekli ya­ bancılaştırmayı ve salt illüzyon kırmayı değil, katılım sağlama ile yabancılaştır­ maların diyalektik bütünlüğü yoluyla da­ ha çok dikkat çekmeyi ve daha zevkle iz­ letmeyi hedefler. "Küçük Burjuva Düğü­

nü", bu yöntemin olgunlaştığı dönem­ den önce yazılmış olmasına karşın ona uygun sahnelenebilecek olanaklar taşı­ yor. Örneğin oyun içindeki "Bekâret Ba­ ladı" şarkısı, sonrakiler gibi bir yorum şar­ kısı olmamakla birlikte, süs olsun diye konmuş bir dolgu da değil. Kurgu, hep aynı mekânda ve baştan sona süreklilik halindedir, ama yalnızca "sessizlikler bile oyunu "episod'lar tarzına yaklaştırmakta. "Absürd" denebilecek fantaziler olsun, fi­ naldeki "mutlu'luk olsun, hep eğlendirici taşlamanın acı parçaları. Kısacası, yoğun ve bir o kadar da zor bir oyun kuşkusuz. Özellikle de oyunculuğa yüklenen niteli­ ğiyle... Bu yetmezmiş gibi biz bir de Brecht'in şi­ irlerinden ve bazı sözlerinden müzikli bir derleme ile hem oyuna, hem günümüze bir "giriş" düzenledik. Ama kadromuz bütün bu zorlukları aşabilen bir toplu oyunculuk anlayışıyla hem Brecht'e hem de AST seyircisine layık olduğunu kanıt­ ladığı için ve Nurettin Özşuca'nın müziği de, ön oyunla oyunu bütünleyen bir Brecht soluğunu sahneye getirdiği için, Gülüm Pekcan'ın koreografi katkısıyla birlikte bu cesareti duyduk. Dekorcu­ muz, kostümcümüz, ışıkçımız, sesçimiz, teknisyenlerimiz, yılların birikimini gele­ ceğe taşıyan bu toplu yaratış geleneğini yeniledi. Tüm insanlık için ölüm kalım so­ runu olan Bush savaşının ayak sesleri al­ tında, Brecht'in hiç eskimeyen uyarılarıy­ la gelecek umudunu, direniş kararlılığını ve tiyatro sanatının ölümsüz tadını seyir­ cimizle paylaşmanın heyecanını duyuyo­ ruz, insanlığın, her şeye karşın barışı kazanacağı inancıyla. 41


ELEŞTİRİ

İzmit'in ve İstanbul'un

"KIRMIZI YORGUNLARI" Son dönem oyun yazarları arasında verimliliğiyle dikkati çeken Özen Yula'nın Mitos-Boyut Yayınları tarafından 1998'de bası­ lan Toplu Oyunları 2'nin ikinci oyunu olan "Kırmızı Yorgunla­ rı", 2002-2003 tiyatro mevsiminde iki ayrı yönetmenin farklı yorumlarıyla izmit ve istanbul seyircisiyle buluştu. Oyunu izmit Şehir Tiyatrosu'nda Emre Koyuncuoğlu, istanbul Devlet Tiyatrosu'nda Payidar Tüfekçioğlu sahneye koydu. Her iki sahnele­ menin de ortalamayı tutturduğunu söylemeliyiz.

a

Erbil Göktaş

pe

cy

"Kırmızı Yorgunları", yaklaşık 12 saatte, tek bir uzamda ge­ çen, yabancılaşma, kimlik arayışı, cinsel ve tinsel aşk gibi yan temaları içermekle birlikte şiddeti eksen alan bir oyun. Gerek insanın kendisiyle ilişkilerinde, gerek toplumla ve doğayla ilişki­ lerinde, gerekse toplumların başka toplumlarla ilişkilerinde bu şiddetin değişik biçimlerine tanık oluyoruz, istanbul'un orta halli semtlerinden birinde, bir apartman dairesinde yaşayan, yine aynı kentin cinsellikte değişik hazlar arayan bazı kesimleri­ ne parayla bedenini sunan Red Kit'in yaşamın şiddeti karşısın­ da "oyunsuluğu" tercih etmesini ve "aşk oyunu"nun "öldürü­ cü" olabileceğini yaşayarak görmesini; diğer taraftan öleceğini öğrenen Fatoş'un vize verme olgusunda düğümlenen "barbar­ ların uygarlığını sorgulamasını ve konsolosluk binasını bom­ balamasını ve yaşamına 70 yaşından sonra anlam kazandır­ mak için cinayetleri üstlenen Safinaz'ın "şiddet toplumu"nun nesnesi olmasının yanında öznesi olmak istemesini de izliyo­ ruz.

Kırmızı Yorgunları Tiyatro: istanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Özen Yula Yöneten: Payidar Tüfekçioğlu Sahne Tasarımı: Burhan Yılmaz Giysi Tasarımı: Mihriban Oran Oyuncular: Nişan Şirinyan, Cengiz Baykal, Funda Eskioğlu, Simay Küçük, Sevinç Çetinok.

Kırmızı Yorgunları Tiyatro: izmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Özen Yula Yöneten: Emre Koyuncuoğlu Sahne-Giysi Tasarımı: Efter Tunç Oyuncular: Esra Bezen Bilgin, Ahmet Yaşar Özveri, Barış Falay, Suna Selen, Bengi Heval Öz.

Olay dizisine baktığımızda şunları görüyoruz: 35 yaşındaki bir tele-erkek ev kirasına yardımcı olması için gazeteye ev arkada­ şı aradığını belirten bir ilan verir, ilana izlenme oranı en yüksek haber programının yazarlığını yapan, ancak roman yazmak üzere işinden ayrılmış 35 yaşındaki bir metin yazarı başvurur ve sonra eve taşınır. Metin yazarına aşık ve 3-4 aydır onu adım adım izlemekte olan, 35 yaşındaki lezbiyen kadın ölüm­ cül bir hastalığa yakalandığını öğrenince konsolosluktaki çevir­ menlik işinden ayrılır ve aşkını açıklamak için adamın yanına gelir. Tele-erkeğin eski sevgilisi 35 yaşındaki çift kişilikli tele-kadın, kendisini terkeden eski sevgilisinden intikam almak üzere adamın evine gelir. Tele-erkeğin alt kattaki 70 yaşındaki kom­ şusu su sızıntısını bahane ederek her fırsatta yukarı çıkar. Lez­ biyen çevirmen aşkını açıklar ama lezbiyen olduğunu ileri süre­ rek metin yazarıyla yatmayı reddeder. Tele-kadın sevgilisiyle hasret giderir; sonra onu ve yeni ev arkadaşını öldürür. Onun­ la eş zamanlı bir biçimde çevirmen de konsolosluk binasını ha-


Kırmızı Yorgunları, izmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu

pe cy a

Kırmızı Yorgunları, istanbul Devlet Tiyatrosu

vaya uçurur. Gürültüye gelen komşu kadın, uzak bir sahil kasa­ basında dinlenme düşleri kuran tele-kadının önerisi üzerine ya­ şamını bir parça renklendirebilmek için cinayetleri üstlenir. Oyunun entrikası, yani olayların dışsal gelişimi de böyle. Bu çözümlemelerin ışığında şunları söyleyebiliriz: Yeni, zengin, güçlü "olmaya aday" bir oyun dokusuyla karşı karşıyayız. Farklı bir doku bu. Neden farklı? Klasik olanla yeni olan iç içe geç­ miş. Neden-sonuç dizgesi hem işliyor (Zaten kullanılan biçim içerisinde yazarın başka seçeneği de yok.), hem işlemiyor. Betty'nin ve Fatoş'un, hatta Safinaz'ın bile eylemlerini anlıyo­ ruz ve kabul ediyoruz. Oyundaki eylemciler de yalnızca kadın­ lar. (Yazar nedense bu durumun farkında değilmiş gibi görün­ meyi tercih ediyor.) Bu açıdan "neden-sonuç" sağlam ve klasik. Tentenin eylemi ve Red Kit'in eylemsizliği ise neden-sonuç iliş­ kisiyle bağdaşmıyor. Roman yazmak için işini bırakan, dolayı­

sıyla bir tutku eyleminin kahramanı olarak sunulan Tenten hiç de tutkulu bir tavır sergilemiyor. Yaşamını belli bir düzene oturtmuş olan Red Kit'in oyundaki tek eylemi ev arkadaşı ara­ mak ve ilk adayı kabul etmek. Erkek kahramanların hedefleri yok. Bu adamlar kurban adeta. Biri öleceği eve geldiğinin, di­ ğeri öleceği güne uyandığının farkında değil. Sonuna dek far­ kında değiller. Çünkü ölümleri, onları Betty'nin elinde ansızın yakalıyor. Bu yüzden bu erkekler oyun kişisi olarak hiç de trajik değiller. Aksine adım adım ölümüne yaklaşan Fatoş ve kafasın­ da bir öldürme planıyla gelen "kırmızı yorgunu" Betty oyunun trajik kişileri. Red Kit, Betty, Fatoş ve finalde Safinaz klasik dra­ matik kurguyu yaratacak sosyolojik ve psikolojik özellikler taşı­ yan kahramanlar. Bir oyun kişisi olarak Tenten'in de benzer donanıma sahip olduğunu, ancak onun özelliklerinin bu yolda kullanılmadığını düşünüyorum. Bunun yerine Tenten oyun do­ kusunda gündelik gerçeği var etmeye yarayan unsurlardan biri


pe

cy

Bana göre metnin zaafları da var. Kah­ ramanlar gereğinden çok konuşuyor ör­ neğin. Konuşma örgüsü, şiirli bir yapı ta­ şımasına karşın, oyun boyunca aynı oranda işlevsel değil. Zaman zaman ne iç eylemde ne dış eylemde taşıyıcı olu­ yor. Bu durum doğal olarak sıkıcılığa yol açabiliyor. Yine konuşma örgüsü yer yer çok güçlü imgelerle bezenmiş; yer yer de aceleye getirilmiş gibi, özensiz. Oyun­ daki pek çok güzel söz, onca yırtıcı rep­ lik ve yalnız başına düşünüldüğünde in­ sanın içine işleyen imgeler oyunu uzatıp, seyirciyi yormaktan başka bir işe yaramı­ yor. Dış atmosferi yansılayan sesler, ezan, kilise çanları, patlama, polis siren­ leri "kör gözüm parmağına" seçilmiş simgeler. Her eline alanın farklı okudu­ ğu kitap hiç mi hiç inandırıcı değil; oyu­ nun kendi gerçekliğine aykırı ve "yemi­ yor". Ayrıca, bir okuyucu olarak (konuş­ ma örgüsünde vurgulanmıyor çünkü), oyunda bir apartman dairesinde sıradan bir günde bir araya gelen genç oyun ki­ şilerinin tümünün 35'inde, yaşlı oyun ki­ şisinin 70'inde oluşunun da açıklanması gereken bir durum olduğunu düşünüyo­ rum.

Fatoş'u oynayan Funda Eskioğlu Oğuz ölecek olan birinin bunalımlarını, bezmişliğini, yorgunluğunu yazarın verdiği­ nin alt metnini çıkararak çok iyi yansıtı­ yor. Özellikle makyajıyla da solgun bir yüz anlatımını desteklemesi doğru yoru­ mu getiriyor. Ancak Koyuncuoğlu'nun yorumunu cüretkâr bulduğumu belirt­ meliyim. Özellikle sevişme sahneleri hem fiziksel aksiyonu güçlendiriyor hem de ele alınan yorum doğrultusunda çarpıcılık gösteriyor. Tenten'in Fatoş'u seviş­ mek için zorladığı sahne çarpıcı. Özellik­ le Red Kit'le Betty'nin "şiirsel" sevişme sahnesi çok iyi. Red Kit'in isteğiyle birlik­ te, deneyimlerinin de iç içe geçtiği bu sahnede A. Yaşar Özveri iyi bir oyun çı­ karıyor. Tüfekçioğlu yorumundaki Nişan Şirinyan da iyiydi. Sol kulağındaki küpesi ve iki yerde saksofon çalması atmosferi destekleyen şeylerdi. Tenten'de Barış Falay, komediyi getirecek bir oyunculuğa yöneldiğinden özellikle şiddet toplumun­ daki "abazanlaşma"nın altının çizilmesi bağlamında önem kazanıyor. Özellikle, Sadocu eğilimlerini Fatoş'a yansıtması, porno bir dergiden sayfa yırtıp cebine koyması, cep telefonundan Candy'ye söz verip grup cinselliğine gözü kapalı atılması bunun en belirgin örnekleridir. İstanbul yorumundaki Cengiz Baykal ise rol kişisini daha ciddi ve oturaklı olarak yorumlamıştı. Esra Bezen Bilgin'in ise Betty ve Jessica'da groteske varan bilinç­ li bir abartıya gittiğine tanık oluyoruz. Özellikle Jessica'da siyah deri giysilerinin içinde bir kırbacı eksikti. Genelde iyi bir oyun çıkardı ancak bağırırken gırtlağına yüklenmesi rahatsız ediciydi. İstanbul oyununda Simay Küçük'ün yorumu da ciddi ve oturaklıydı. Küçük'ün sahnenin aşağı sağındaki saksofon ve pikabın önünde, yandan verilen ışıkla, Çehowari "hayat geçecek" tiradı oyundan hafıza­ larda kalan en etkileyici anlardandı. Kü­ çük, "Kırmızı Yorgunlar" tiradında da iyiydi. Safinaz'da ise Suna Selen'in bigudili saçları ve pazen entarisiyle "yurdum insanı"nı tam anlamıyla verebilmesi, oyunun yönelmek istediği ana izleğe katkıda bulunuyordu. Ayrıca belirli yaşla­ rı gerektiren oyunların, konuk sanatçı olarak da olsa olgun oyuncular tarafın­ dan yorumlanması, İzmit Şehir Tiyatrosu açısından ikili bir işlevi gerçekleştiriyor­ du. Bu işlev, Türk Tiyatrosu'nda özellikle Bölge Tiyatrolarında büyük bir sorun olan yaşlı ve olgun rolleri hep genç oyuncuların oynamak zorunda kalmala­ rında ve deneyimli oyuncularla usta-çırak

a

olarak kullanılıyor. Oyun boyunca (final­ de değil) Safinaz'ın yaptığı gibi. Böylelik­ le dramatik yoğunluk ve onun doğal so­ nuçlarından biri olan gerilim azaltılıyor; intikam, ölümün eşiği gibi temalarla rmelodramatik (bile) olabilecek kurgu gün­ lük gerçekle iç içe geçirilerek bu etkiler­ den arındırılıyor; bir uzak açı kazandırılı­ yor. Dördü 35'inde, biri de 70'inde olan bu kentli kahramanların öyküleri son çö­ zümlemede bizi insanın yeryüzündeki serüveni üzerinde düşünmeye yönelti­ yor; bunu yaparken de yoğun bir biçim­ de toplumumuzun yapısını, özellikle yer­ leşik değer yargılarımızı, yeni değer yar­ gılarımızı gözden geçiriyoruz ister iste­ mez.

Sahneleme açısından bakıldığında, Koyuncuoğlu sahnelemesinde oyunun ko­ medi ağırlıklı olarak yorumlandığını gö­ rüyoruz. Bu oyunu rahatlatıyor gibi gö­ rünse de, özellikle Fatoş'un yorumlan­ masında inandırıcılık iyice zedeleniyor. Çünkü Fatoş'u normal dışı davranmaya zorlayan bir ölüm faktörü var. Pek yakın­ da öleceğini bilen birisi nasıl o kadar coşkulu, esprili olabilir? Bu dönem İstan­ bul DT yapımı "Küçük Adam Ne Oldu Sana" da beğeniyle izlediğimiz Bengi Heval Öz, bu çelişkiye karşın yine de iyi oynuyor. Tüfekçioğlu sahnelemesinde

ilişkisine giremeyip kendi yollarını el yor­ damıyla bulmak zorunda kalmalarında belirginleşiyor, İstanbul'da Safinaz'ı Öz­ den Çiftçi oynuyordu. Çiftçi, Safinaz'ı orta yaşlı, şuh bir kadın olarak yorumla­ mıştı. Bu da finaldeki çarpıcılığı artırıyor­ du. Erkekler öldükten sonra, tabancasını seyirciye çeviriyor, "Türkiye seninle gu­ rur duyuyor" sesleri çoğalıp bir canavar homurtusuna dönüşürken ışıklar yavaş­ ça alınıyordu. İzmit'te sahne ve giysi ta­ sarımı Efter Tunç'a ait. Evi yükselti üze­ rinde bir zemin olarak var eden Tunç'un yorumunu, tasarımını Yaşar Demirkıran'ın yaptığı ışık büyük ölçüde destekli­ yordu. Işığın bir oyuncu gibi işlev gördü­ ğü bu oyunda ışık kumanda Cafer Yiğiter'e aitti. Dekorda duvarın olmaması ve oyunda büyük işlevi olabilecek aynanın koyulamayışı, havada kalan pek çok aparın oluşmasına yol açıyordu. İstan­ bul'daki oyunda Burhan Yılmaz'ın deko­ runda aynanın olması pek çok eksikliği gideriyordu. Dekorun duvarlarıyla oda olarak kurulması bazı işlevsel mizansen­ lerin oluşmasını getiriyordu. Örneğin Betty'nin Fatoş'a "kendini caddelere at" derken caddeye bakan açık pencerenin önünde durmaları çok güzel bir fotoğraf oluşturduğu gibi, caddelerde olma duy­ gusunu da iletiyordu. Red'in girişte sak­ sofon çaldıktan sonra aynada kendine bakıp "çok iyisin evlat" demesi yerine oturuyordu. Yine Jessica'nın aynaya ba­ kıp "çok şekersin" demesinde de aynı oturmuşluğu görüyoruz. Sonra Fatoş'un aynada kendini görüp umutsuzluğa ka­ pılması da ayna kullanımını gerektiriyor­ du. İzmit'teki oyunda ayna yokluğu oyuncuların davranışlarıyla halledilmişti. İşlevsel olan "Senede Bir Gün" afişi de resim sehpasının üstüne konulmuştu. Arka kapıdan gelirmiş gibi yapılan kori­ dor ışık yoluyla sağlanıyordu. Oyuncula­ rın ilk girdiklerinde podyuma girermiş gi­ bi ışık verilmesi, ikinci üçüncü girişlerin­ de verilmemesi kafa karışıklığı yaratıyor, bunun bir "reverans" olduğu pek belirginleşemiyordu. Ses ve müzik tasarımın­ da Erdem Helvacıoğlu ilk girişte seslerle çok iyi bir Türkiye atmosferi yaratmıştı. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde "Kırmızı Yorgunları" tiyatromuzda yeni olanın habercilerinden. Gerçek bir ilgiyi hak ediyor.


TANITIM

Sivas Devlet Tiyatrosu'nda Çocuklar İçin Bir

cy

a

SIRÇA KÖŞK

pe

Sömürenlere karşı birlik olmayı ve mücade­ leyi anlatan oyun Balpınar Köyü'nde geçi­ yor. Kahramanlarımız hiç de yabancı değil­ ler. Onlar çocukların yakın dostları: Haci­ vat, Karagöz, İbiş, Beberuhi, Nasreddin Hoca ve Keloğlan bir araya gelerek 'Sırça Köşk'ü inşa etmişler. Hacivat okur-yazar, çelebi, kurnaz, ağzı laf yapan ve ikna gücü yüksek kişiliğiyle -olumsuz karakter- olarak çıkıyor karşımıza. İbiş ve Beberuhi'yi de ya­ nına alarak -güya Sırça Köşk'te yaşayan devin emirlerini yerine getirmek için- halkı kandırmaya, ürünlerine el koymaya başlı­ yor. Kahramanımız ise paylaşan, yardım eden, saf, temiz kişiliğiyle halktan biri olan gözü kara Karagöz. Başlarda Sırça Köşk'ten yana olsa da zamanla düşünmeyi öğrenip halkla bir oluyor. Bu pozitif karak­ tere Nasreddin Hoca'nın aydınlatıcı, ide­ oloji sahibi kişiliği ekleniyor. Keloğlan ise keltoş kafasının içinde ışıklar yanan, bilinç­ lenen, aydınlanan, eylemci halk olarak can buluyor. Böylece -bu büyüklere özel konuçocuk gözüyle izlenecek kahramanlara bü­ rünerek doğru ile yanlışı, sömüren ile sö­ mürülenin çatışmasını sunuyor kıvrak, kör­ pe beyinlere. Oyunun finalinde Nasrettin Hoca'nın öğrettikleriyle bilinçlenen köylü­ ler 'Sırça Köşk'ü yok ediyor. Ancak oyun

Sırça Köşk Tiyatro: Sivas Devlet Tiyatrosu Yazan: Ülker Köksal Yöneten: N. Fırat Demirağ Sahne Tasarımı: Hakan Dündar Giysi Tasarımı: Funda Cebi Işık Tasarımı: Mehmet Kumru Müzik Düzeni: Hüseyin Cebi Dans Düzeni: Senem Kalender Oynayanlar: E. Erdinç Doğan, Arif Yavuz, Vlert Egemen, Ö. Devrim Akkaya, Cebrail Esen, Mehmet Tecer, Demet Bölükbaşı, Vlustafa Şen, Ulaş Ersoy, Emre Başer, 3ülin Akdevelioğlu.

mutlu sonla bitmekle yetinmeyip, yeni İbişlerin, Beberuhilerin ve Hacivatlar'ın ay­ nı oyunları tekrar kurmalarını engellemek için alacakları önlemleri düşünmeye koyulmalarıyla devam ediyor. Oyunun yönetmemi N. Fırat Demirağ, zıt­ lıkların çatışması ile birlikte her unsurun kendi içindeki özeleştirisinin de vurgulandı­ ğını belirtiyor, ifadesine göre: Sahne-giysi tasarımı ve oyunculuğun geleneksel tiyatro özelliğinden yararlanlanmışlar. Hakan Dün­ dar'ın ödüllü bir tasarımcı olması ve çocuk tiyatrosu konusunda özverili çalışmalarının bulunması ve kısa sürede dekoru tamamla­ yıp teslim etmesi ekip üzerinde motivasyo­ nu yükselten aktif bir etki yaratmış. Funda Çebi'nin renkli kostümleri oyunun atmos­ ferini desteklerken, Hüseyin Çebi'nin mü­ zikleri, Cumhuriyet Üniversitesi Müzik Bölümü'nde görev yapan öğretim görevlileri tarafından çok sesli yorumlanmış. Dans düzenini yapan Senem Kalender, gelenek­ selden yola çıkıp, çağdaş bir biçimlemeye gitmiş. Ayrıca provalarda Cumhuriyet Üni­ versitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı'nda görev yapan Uzman Dr. E. Erdal Erşan danışman olarak oyuna destek ver­ miş.


ELEŞTİRİ

Gelenekler ve Kuşaklar Çatışmasından Karşılıklı Anlaşmaya Varan Bir "Laboratuvar" Çalışması

"SALI ZİYARETLERİ" Schild

Tiyatrokare, kuruluşundan bu yana, değişik türde oyunlar de­ nemiştir: Neil Simon'ın nitelikli "Sessiz Evin Konukları" ile baş­ layarak, umduğunu getirememiş Zeki Müren'in yaşamöyküsü "Bir Demet Yasemen"in üzerinden, Gülsün Siren'in ince yapıtı "Profesör Enişte" ile Aldo Nicolai'ın kaba-saba, ancak bence çok başarılı güldürüsü "Kadın mısın, Erkek misin"den, gişe re­ korları kırmış "Şen Makas"a değin. Nedim Saban'ın bu kez de­ nediği oyun türü ise, bir yandan insancıl iletileri içeren, beri yandan, toplumun kenarında kalmış kimselere göz kırpan bir özyapı irdelemesidir.

a

Robert

pe

cy

Her Salı, kapı çalınıyor... ABD televizyon dizilerine senaryolar üretmiş olan Jeff Baron, kendi ifadesine göre, sekiz yıl boyunca üzerinde çalıştığı "Visiting Mr. Green" adlı ilk sahne yapıtı ile, yıllardır arzuladığı başarıya ulaştı. Oyunun baş kişisi, 86'lık tutucu Yahudi Bay Green'i yaratırken, anneannesini örnek almış; karşıtı olan 29 yaşındaki eşcinsel banka memuru Ross Gardiner ise, gene ya­ zarın yorumuna göre, en azından mesleği ve dine karşı ilgisiz tutumuyla, kendi özyapısını simgeliyor...

Salı Ziyaretleri Tiyatro: Tiyatrokare Yazan: Jeff Baron Çeviren: Özcan Özer Yöneten: Nedim Saban Sahne Tasarımı: Duygu Sağıroğlu Oynayanlar: Erol Keskin, Yıldıray Şahinler.

Genç Ross, arabasıyla çarptığı yaşlı Bay Green'i, mahkeme ka­ rarıyla altı ay boyunca haftada bir gün evinde ziyaret edip, kendisiyle ilgilenmek zorundadır. Dilimize "Salı Ziyaretleri" ola­ rak çevrilmiş olan oyunun dokuz sahnesinin hemen tümü, Ross'un Bay Green'in kapıyı çalıp, tek başına oturduğu küçük daireye gelmesiyle başlıyor, ilk sahnede, ziyaretçisinin kim ol­ duğunu önce anlamayan ihtiyar, rahatsız edilmeye ve genç adamın yaşamına karışmasına büyük tepki gösteriyor. Kaldı ki, yaşlı adam, kısa bir süre önce yitirdiği eşinin eksikliğiyle hayata küsmüş ve dış dünya ile ilişkisini hemen hemen tümüyle kes­ miştir. Televizyonu yok, telefonu kesik, komşularıyla görüşmü­ yor, yemek alışkanlıklarını bile en düşük düzeye indirmiş. İşte Green'in bu keşiş yaşamına giren Ross ile arasındaki ilişkinin, dostluktan çok uzaklarda oluşmasına kimse şaşırmamalıdır. Genç adamın kendisine getirdiği yiyecekleri hiç düşünmeksizin eliyle iten Green, bunların "koşer" (Museviliğe uygun gıdalar­ dan) olduğunu duyunca önce şaşırır, ardından ise ünlü "Shapiro"dan alındığını duyunca, onları artan bir iştahla yemeye baş­ lar. Derken, Ross'un Yahudi olduğunu öğrenir - ve gene şaşı­ rır! İşte böylece, birbirlerine oldukça zıt özyapıları bulunan bu ikili arasındaki buzlar yavaş yavaş erimeye başlayacaktır - ta ki, Ross'un eşcinsel olduğunu belirtmesine kadar...


içinde bulunduğumuz dönemde çağdaşlığını bir müddet daha koruyabilecektir; diğer ana iletisi olan anlayış ve hoşgörü açı­ sından ise, daha uzun yıllar boyunca sahnelerden seslenmelidir insanoğluna.

a

"Salı Ziyaretleri", iki ayrı kutup oluşturan, başta aynı dört duva­ rı paylaşmaktan nefret eden iki insan arasında, gelenekler ve kuşaklar çatışmasını simgeleyen bir eytişim ile başlarken, git­ tikçe gelişen bir yakınlaşmaya doğru yol alıyor. Bu iki insan, tüm ayrıcalıklarına karşın, birbirleri ile daha yakın iletişime gir­ mekle, birbirlerini anlamaya başlayacak, ortak sorun ve dertle­ rini paylaşmak bir yana, onlara çözüm yolları aramaya koyula­ caklardır - oyunun başlarında Ross'un, Green'e "tutucu ihti­ yar"; diğerinin de öbürüne "bir Yahudi, faygele (=eşcinsel) olamaz!" diye çıkışmalarına karşın.

cy

Ünlü aktör Eli Wallach''ın Mr. Green'i canlandırmasıyla, 1997 yılında New York'da ilk gösterimi yapılmış ve iki yıl boyunca sahnede kalan oyunu ülkemize getiren yönetmen Nedim Sa­ ban, bu rolü Erol Keskin'e vermekle, kanımca çok yerinde bir seçim yapmıştır. Keskinin Türk Tiyatrosu'na katkıları yadsına­ maz - örneğin, yıllar önce gördüğüm Sam Shephard'ın "Vahşi Batı"sındaki olağanüstü başarısı, belleğimden hiçbir zaman si­ linmeyecektir! Oyuna hazırlanırken, Yahudiliğe ve bu dinin ge­ leneklerine gösterdiği, "bilimsel" dereceye varan incelemeleri­ ne tanık olduğum için burada belirtmeden edemiyorum; ger­ çek bir tiyatrocu, canlandıracağı özyapının tüm dolaylı/dolaysız niteliklerini algılamadan, asla başarılı olamaz - ve Erol Keskin, bu konuda örnek gösterilecek, önder nitelikte bir sahne ada­ mıdır! Gerisi, özellikle "huysuzluk"tan, yaşam ile "barışıklığa" ustalıklı geçişini izlemek, oyunu izleyecek olanlarınızın beğeni­ sine sunulur... istanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'ndan tanıdı­ ğımız Yıldıray Şahinler ise, üstadın hiç de gölgesinde kalmıyor. Eşcinselliğini (kuşkusuz ki, oyunun gereğine uygun olarak) hiç­ bir abartıya yer vermeksizin sunuşu, beri yandan ilk sahneler­ deki çaresizliğine yer bırakan özendiriciliğini izlemekten büyük keyif aldığımı belirtmeliyim. Duygu Sağıroğlu'nun, elini sürdü­ ğü her oyundaki sahne tasarımında alışık olduğumuz zevkli do­ nanımı, "Salı Ziyaretlerinde gene göz dolduruyor; bundan öte, oyunu izlediğim ilk gösteriminde tanık olduğumuz sahne değişimlerindeki teknik aksaklıkların zaman içinde giderilmiş ol­ duğunu da umarım...

pe

İşte, "uygarlıklar çatışması" türündeki savların dahi türetildiği çağdaş ortamda her bir yanımızı saran nice kutuplaşmalar, ön­ ce birbirimizi dinleyerek ve ardından karşılıklı diyaloglara girişe­ rek, çözülemez mi? Önce karşıtımızın içinde bulunduğu ruh ya­ pısını, düşünceleri ve dürtülerini anlamaya çalışmak ve belki de kendimizi onun yerine koyarak, kendi iç dünyamızı, "öteki'"ninkiyle karşılaştırıp, bazı olası benzerlikleri keşfetmeye çalışamaz mıyız? Acaba Bay Green, Ross'un geleceğini mi simgelemiştir kendisine? Öte yandan, oyunu izlerken algılanacağı gibi, Ross'un ailesine karşı hissetikleri, Bay Green için de yön göste­ rici mi olmuştur? İki "marjinal" mi? "Salı Ziyaretleri", aslında yeni konular içermiyor. Ancak, her­ kesçe bilinen bireyler (ve toplumlar?) arası sorunları işlerken, bunları - iki kişiye indirgeyerek - sanki bir "laboratuvar" orta­ mında gibi önümüze serip bizi bu sorunlara tanık ederken, bunları düşünmeye itiyor... Beri yandan, her biri kendi çapında "marjinal" iki insanı mercek altına almaktadır - birçok ülkede hor görülmüş tutucu Yahudiler ile toplumda (henüz) yerini ala­ mamış eşcinselleri. Sapkın Nazi düşüncesi, bu iki halk kitlesini de aynı biçimde yok etmeye çalışmışsa, öte yandan böylesine insanlık dışı bir uygulamadan bugün söz edilmiyorsa da, gele­ neklerine sımsıkı bağlı nice Yahudiler, günümüz ABD'nde ha­ len "Unfinished People" ("Yarıda kalmış insanlar"; toplumbi­ limci Ruth Gay) olarak tanımlanıyor, eşcinseller ise toplum ile ancak yeni yeni bütünleşebiliyor. Baron'un oyunu bu açıdan,

Bana birazcık Neil Simon'ın oyunlarını anıtmsatmış olan "Salı Ziyaretleri", belki kimi izleyicileri rahatsız edebilecek birazcık "pembe" olan "mutlu son"unun dışında, gerek oyun başarısı, gerekse sunduğu iletileriyle, tiyatro mevsimi sona ermeden ön­ ce izlenebilecek, nitelikli bir yapımdır.


İZLENİM-

Çorlu, Tiyatrosuna Kavuştu

"SANATA EVET, TAMER LEVENT" Duygu

Atay 1 Nisan 2003 günü, Çorlu için özel bir

a

gündü mutlaka. Büyük uğraşlar sonucu gerçekleştirilen ve artık Türkiye genelin­ de alışmaya başladığımız Belediye Tiyatroları'ndan bir tanesi de Çorlu'da açılı­ yordu. Çorlu, istanbul'a 110 Km. uzak­ lıkta bir ilçe. Bu müjdeyi bize bir hafta önce ileten projenin mimarı Devlet Tiyat­ rosu sanatçısı Orhan Kurtuldu, 1 Nisan şakası olarak kabul etmememizi ve bu mutlu günün, tesadüfen o tarihe denk geldiğini söylüyordu.

pe

cy

1 Nisan günü gerçekten böyle bir şaka olmadı ama, hava yapacağını yaptı. Sa­ bahtan başlayan yağmur, bütün gün bi­ ze aman vermedi. İstanbul'dan gidecek çağrılılarla beraber AKM'nin önünden kalkacak araçlara binmek üzere toplaştık ve ilk giden otobüsü kaçırdığımızdan

uzunca bir süre diğer aracı bekledik. Ge­ cikmeli olarak ilçeye vardığımızda saat 16:00'yı bulmuştu, izzet ikram yemeği­ mizi yedik ve kortej yürüyüşünün başla­ yacağı Atatürk heykelinin bulunduğu alana -yine yağmur altında-, başıbozuk düzende yürüdük. Heykelin önünde Be­ lediye bandosu eşliğinde 10. yıl marşı ve İstiklal marşımızı dinledikten sonra, anı­ ta çelenk koydu ileri gelenler. Sonra da dağıtılan "Sanata evet" yazılı pankartlarıyla, bu kez uygun adım yürüyüşe geç­ tik. Yürüyüş için gerekli tempo, bu kez "Dağ başını duman almış"la sağlandı. Tekrar tiyatroya, yani Belediye'nin bu­ lunduğu binaya geldik ve 5. kattaki res­ torana çıktık yine. Tiyatro salonu alt kat­ taydı ve biz salonu görebilmek için sabır­ sızlanıyorduk. Asansörlere yürürken me­ raklı bakışlar attığımız alt kat fuayesinde


duğunu, ama bir oyuncunun kendi adını taşıyan bir sahnede oynamasının son derece heyecanlı ve onurlandırıcı olduğunu çok haklı olarak anlattı. Daha sonra Çorlu Belediye Başkanı ko­ nuştu. Ardından plaket dağıtımları başladı. Her plaket alan bir konuşma yapınca program gereğinden fazla uzadı. Bu arada bir mola için dışarıya çıktığımda, davetlilere hazırlanan ve yak­ laşık beş saattir bekleyen büfenin üstündeki yiyeceklerin boy­ nunun bükülmüş olduğunu fark ettim. Su dolu bardakların içinde duran havuçlar ve hıyarlar kıvrılmış, sarma ve börekler de kurumaya başlamıştı, tıpkı içerideki konukların boğazları gi­ bi. Tam konuşmalar bitti derken, bu kez de kısa bir ışık-müzik gösterisi eklendi programa. Her şey iyiydi güzeldi de, sahnenin büyüsünden olacak oraya çıkan inmek bilmiyordu bir türlü. Ba­ na kalsa daha da uzun bile olabilirdi program bu mutlu gece için, ara vermek koşuluyla. Çünkü içeride tam anlamıyla mah­ sur kalmıştı konuklar. Mükemmel salonun rahat koltuklarında oturanlar, hem izdihamdan hem de arada geçit yeri bırakıl­ madığından, dışarı çıkmak istediklerinde bu olanağı bulamıyor­ lardı. Kişisel fikrim, istanbul'da bile az bulunan bu tür yapıdaki salonların izleyiciye her noktadan net görüş sağlamasının ya­ nında, oyuncunun da kendisine hep tepeden bakacakları için çok daha rahat oyun olanağı sağlayacağı. Özellikle çocuk oyunları için ideal bir salon. Ben yan balkonun en önünde, yani son derece ters olması gereken bir yerden izlediğim halde çok rahattım örneğin.

pe cy

a

ikramların hazırlanmış olduğunu görebildik sadece. Restoran­ daki ikametimiz ve çay, kahve ikramları bittiğinde saatler 19.30'u gösteriyordu ki, salona buyur edildik. Fuayede 300 ki­ şiyi aşkın kalabalık bir süre daha bekledi ve bu arada da kurde­ le kesimiyle birlikte birtakım konuşmalar yapıldı ki, izdihamdan bunları duyma ve görme olanağımız olmadı. Aynı izdiham sa­ londa da yaşandı. Güç bela balkonda bir yer bulabildik. Aslın­ da 250 kişilik olan salonun böyle dolu olması keyifli bir durum olurdu tabii, eğer salonu protokol yerine Çorlu halkı doldur­ muş olsaydı. Gösteri, sinevizyonla başladı. Çorlu'nun gelmiş geçmiş bütün Belediye Başkanları'nın fotoğraflarının da yer aldığı tanıtım fil­ minde, ilçenin tarihini öğrendik. 120 bin nüfusuyla 50 ilden daha büyük olduğu, yakında il olmasının beklendiği, 'Çorlu' adının 'çor, çorak'dan geldiği, tiyatronun büyük oranda spon­ sorlarca finanse edildiği anlatıldı. Bu arada tiyatronun beş yüz milyara çıktığı ve Belediye'nin katkısının yarıdan az olduğunu da öğrendik. Daha sonra İstanbul'dan birlikte geldiğimiz soprano Tülay Uyar'dan 13 arya dinledik keyifle. En çok alkışı Selman Ada dü­ zenlemesi "Katibim'in alması, ahde vefa mıydı, müzik kulağı alışkanlığı mıydı, bilemiyorum. Konserden sonra tiyatronun mi­ marı, projenin her şeyi Orhan Kurtuldu çıktı sahneye. Dağıtılan broşürlerde yer alan yazısındaki cümlelerin bir kaçını okudu. Tören meydanında da dikkatimi çektiği gibi burada da sözle­ rinden en çok alkışı "Savaşa hayır, barışa evet" sloganı aldı. Ama üstünde durulması gereken asıl konu "Sanata evet" oldu­ ğu için, "savaşa hayır" kısa geçildi. Bence de doğruydu, çünkü burada konu buydu. Orhan Kurtuldu konuşmasını "Sanata evet, Tamer Levent" diye bitirdi ve Tamer Levent'i sahneye da­ vet etti. Adı, yeni açılan bu tiyatronun sahnesine verildiği için konuşma yapmasını bekliyorduk ki, birden programda olmadı­ ğı halde Tamer Levent'in daha önce İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nde oynadığı Nâzım Hikmet'in "Yaşamaya Dair" adlı oyunundan pasajlar oynamaya başladığını gördük. Bu hoş sürprizden sonra Tamer Levent beklenen konuşmasını yaptı, bir oyuncunun ömrünün sahnelerde geçtiğini, yerinin sahne ol-

Davetliler büfede susuzluk ve açlıklarını giderirlerken ben de hayranlıkla fuayenin ortasına yapılan ve çiçeklerle "Sanata Evet" yazılan tarhı inceledim. Altı katlı binanın en altında ve merdiven boşluğuna yerleştirilen tarh, o kadar iyi konuşlandırıl­ mış ki, sürekli hava akımı alıyor ve çiçeklerden çevreye bir se­ rinlik yayılıyor. Bu hoş atmosferde konuklar bol bol hatıra fo­ toğrafı çektirdiler, sohbet ettiler. Yazık ki, İstanbul'a dönecek araçların hazır olduğu haberi çok çabuk geldi. Koyulaşan soh­ beti başka bir ilde, başka bir Şehir Tiyatrosu'nun açılışında de­ vam ettirmek üzere vedalaştık. Dileriz başka Orhan Kurtul­ dular, başka illerde benzer çabaların içine girerek, bize sayısız Şehir Tiyatroları kazandırırlar.


TANITIM

Sivas Devlet Tiyatrosu Sezonu Montserrat ile Kapatıyor

BİR ÜMİT İÇİN

Cezayirli yazar Emmanuel Robles'in kaleminden çıkan ve Mina Urgan tarafından Türkçe'ye kazandırılan oyun Mart ayında izleyi­ cisiyle buluştu. Mehmet Ege yönetimiyle Sivas Devlet Tiyatrosu oyuncuları tarafından sahnelenen ve özgün adı Montserrat olan 'Bir Ümit İçin' dördüncü kez perde diyor.

pe cy a

Oyunun yönetmeni Mehmet Ege, sahneleyişi ile ilgili olarak şun­ ları söylüyor: "Kendisi de baskıcı Fransız sömürgecilerin yönetimi altında yaşamış, bu yönetime karşı büyük acılara, yokluklara ve zorluklara katlanarak 'Bağımsızlık Savaşı' vermiş ve kazanmış Ce­ zayir Halkı'nın bir üyesi olan yazar Emmanuel Robles, bu dene­ yimlerden yola çıkarak yazmış 'Bir Ümit İçin' (Montserrat) adlı oyunu. Peki o zaman bu oyun neden Güney Amerika'da geçiyor? Yanıtı yine yazardan alalım: 'Bu oyunun konusunu, Romalılara, II. Phillippe ispanya'sına, işgal Fransa'sına veya başka bir ülkeye de uygulayabilirdim. Konusu için; Güney Amerika'nın Bağımsızlık Savaşı'nı seçtimse, bunun nedeni, genç Latin Cumhuriyetleri'nin ta­ rihi üzerine yaptığım incelemelerin, beni o havaya sürüklemesidir... Bu cinayetler, bu kıyımlar yalnız Bolivar dönemine özgü de­ ğildir. Dünyanın dört bir bucağında, yüzyıllardır, aynı acı, çığlık çığlığa bağırtmıştır insanları. Spartaküs'le birlik olanların sonuncu­ ları çarmıhlarda can çekişiyor. Kara çağın engizisyon mahkemele­ rinde işkence sehpalarında ya da modern işkence odalarında in­ sanlar işkence altında can veriyorlar...'

Bir Ümit İçin/Montserrat Tiyatro: Sivas Devlet Tiyatrosu Yazan: Emmanuel Robles Çeviren: Mina Urgan Yöneten: Mehmet Ege Sahne Tasarımı: Sertel Çetiner Giysi Tasarımı: Nursun Ünlü Işık Tasarımı: Fahrettin Özen - Mehmet Kumru Dramaturg: Canan Kırımsoy Oynayanlar: E. Erdinç Doğan, Bülent Çiftçi, Ozan Uçar, M. Orkun Gülşen, Ulaş Ersoy, Cebrail Esen, Demet Bölükbaşı, A. Tolga Çiftçi, Ö. Devrim Akkaya, Arif Yavuz, Emre Başer, Gülin Akdevelioğlu, İsmet Numanoğlu, İM. Mert Egemen, Menekşe Bendeş, S. Battal Sarzep, Barış Türk, Z. Ozan Çabuk, Şahin Öztürk.

Yazarın seçtiği konuyu böylesine evrenselleştirişine biz de bir kat­ kıda bulunalım: 19. yüzyılın başında Güney Amerika'da 'Bağım­ sızlık Savaşını' başlatıp zafere ulaştıran Simon Bolivar Venezuellalılarca 'kurtarıcı' unvanı ile anılıyordu ama İspanyol işgalciler onu ve ona yandaş olanları 'hainlikle' suçluyorlardı. 20. yüzyılın başında ise, Türk ulusunun kurtarıcısı ve de bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve Türk ulusunca 'Atatürk' adı ile onurlandırılan Mustafa Kemal de, işgal kuvvetlerine ve onların işbirlikçisi istanbul hükümetine göre 'vatan haini' değil miydi? Venezüella'da ispanyol işgalcilerin başrahibi Peder Coronil'in, 'Simon Bolivar'ın öldürülmesi bir hak ve Allah'ın iradesidir' deme­ si ile, Osmanlı Şeyhülislamı Dürrizade'nin Mustafa Kemal için 'katli vaciptir' fetvası vermesi arasında bir fark var mı? Bu oyunda Emmanuel Robles'in 'Güney Amerika'yı yalnızca bir dekor, yalnızca bir renk, yalnızca bir yazma nedeni' olarak aldığı apaçık değil mi?


cy a

pe


Devlet Tiyatroları'nda Montserrat İlk kez 1955 yılında yine Mina Urgan'ın çevirisiyle

sahnelenen

oyunun

yönetmenliğini Saim Alpago üstlenmiş. Sahne ve giysi tasarımı Hüseyin Mumcu'ya ait. Çetin Köroğlu, Coşkun Orhon, Nur Bartu, Muammer Esi, Kerim Afşar, Semih Sergen, Nuri Gökseven, Suat Taşer, Jale Uzman, Yıldırım Önal, Ümran Uzman ve Gökçen Hıdır oynamışlar. Saim Alpago yönetmenliğin yanı sıra izquerdo rolünü de üstlenmiş. Bugün bazıları aramızdan ayrılmış olan Devlet Tiyatrosu ve Türk Tiyatrosu sanatçıları­ nın bir araya gelmesinde ve rol dağılım çizelgesinin altında Muhsin Ertuğrul'un

pe cy a

imzası var.

İkinci kez 1980 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenmiş. Bu kez Kaya Öztaş'ın yaptığı ve ismini 'Öz­ gürlüğün Bedeli' olarak değiştirdiği çevi­ riyi Ecder Akışık sahneye taşımış. Sahne ve giysi tasarımı Orhan Alpaslan'a, ışık düzeni Ekrem Karadağ ve Ali Ertekin'e ait. Dramaturg olarak Füruzan Tercan ve Nilüfer Bilgesü görev yapmışlar. Oy­ nayanlar ise; Çetin Tekindor, Vedat Özkök, Emre Apago, Tomris Çetinel, Gülgün Ok, Selçuk Yöntem, Ferdi Merter, Kenan Işık, Cüneyt Çalışkur, Tamer Le­ vent, Ege Aydan ve Yavuz İmsel.

Üçüncü kez 1991 yılında izmir Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye konmuş. Sivas Devlet Tiyatrosu Müdürü Tomris Çetinel ise yıllar önce 1979-1980 sezo­ nunda ikinci kez oynanan 'Bir Ümit İçin' adlı oyunda kendisinin de rol aldığını ama o zamanki teknik olanakların bu­ günle kıyaslanamayacağını, örneğin bu­ gün artık makyaj sanatının tiyatroda kul­ lanılabildiğini belirtiyor ve ekliyor: 'Bu oyunda zindancı rolünü oynayan İsmet Numanoğlu ve işkence görenlerin mak-

yajı plastik makyajdır. Her oyunda, tiyat­ ronun makyözü Çetin Çakır tarafından lateks kullanılarak yeniden yapılıyor. Bu makyaj konusu pek çok tiyatro için önemli olmayabilir ama Sivas Devlet Ti­ yatrosu gibi yeni kurulan bir bölge tiyat­ rosunda gencecik bir teknik ekibin ken­ dini yetiştirip deneme yanılma yöntemi ile profesyonelleşmesinin önemli olduğu­ nu düşünüyorum.'

Yönetmen Erol Aksoy. Sahne ve giysi ta­ sarımı Yıldız Ipekoğlu'na, ışık düzeni Ha­ san K. Yalman'a ait. Ümit Bakış, Şener Ünal, Zeki Yorulmaz, Önder Alkım, Ve­ dat Özkök, Metin Oyman, Turan Özdemir, Erdener Başar, Zeliha Güney, Er­ doğan Aydemir, Ümit H. Aslan ve Süheyla Gürkan oynamışlar.


SÖYLEŞİ

Erzurum Devlet Tiyatrosu'nda Bir Klasik

SAVAŞIN KAZANANI YOKTUR "Savaş, insanlık onuruna ve insanlık mirasına saldırıdır. Sadece yenilenler değil, yenenler de insanlık onurunu yitirirler. yoktur,

en büyük kaybedeni de kadınlardır."

Zor Erzurum Devlet Tiyatrosu'nun yeni oyu­ nu "Kadınlar da Savaşı Yitirdi"nin yönet­ meni Nurşim DEMİR'le savaş, kadınlar ve Erzurum üzerine konuştuk.

pe cy a

Lokman

Bana göre savaşın kazananı

Kadınlar da Savaşı Yitirdi Tiyatro: Erzurum Devlet Tiyatrosu Yazan: Curzio Malaparte Çeviren: Tahsin Saraç, Turhan Uçar Yöneten: Nurşim Demir Sahne Tasarımı: Sertel Çetiner Giysi Tasarımı: Nalan Türkoğlu Işık Tasarımı: Şükrü Kırımoğlu Oynayanlar: Fulya Yalçın, Fulya Koçak, Eylem Yıldız, Özlem Gündoğdu, Burak Altay, Ahmet Burak Bacınoğlu, Sema Öner, Duygu Urhan, Mehmet Yıldız, Sezai Yılmaz, Fatih Torçuoğlu.

"Kadınlar da Savaşı Yitirdi" oyununu siz mi seçtiniz yoksa görevlendirmey­ le mi Erzurum'da bulunuyorsunuz? Aslında her ikisi de. Amerika'nın Irak'la ilgili niyetleri ve planları gündeme geldi­ ğinde, 'Troyalı Kadınlar' gibi savaş karşıtı oyunların oynanabileceğini düşünüyor­ dum zaten. Düşündüğüm oyunlardan bi­ ri de bu oyundu. Aynı dönemde; Erzu­ rum Devlet Tiyatrosu Müdürü Abdullah indir sahnelenmek üzere bu oyunu seç­ miş. Bana teklif ettiler, ben de zaten dü­ şündüğüm için severek kabul ettim. Ti­ yatronun yaşananlardan ve gündemden uzak olmaması gerekiyor. Aynı doğrultu­ da Aralık ayında Trabzon Devlet Tiyatro­ su'nda yine savaş konulu "Söz Veriyo­ rum" adlı oyunu yönetmiştim.

Tiyatronun yaşananlardan ve gün­ demden uzak olmaması gerektiğini söylediniz. Bu oyunlarda çalışmanı­ zın sebebi, tamamen bu düşüncenin ve gündemi takip etme arzusunun bir neticesi midir? Tiyatroyu yaşamdan uzak düşünmek mümkün değildir. Tiyatronun gündemi birebir yansıtması ya da takip etmesi mümkün olmayabilir. Ancak sanatçı ola­ rak bazı toplumsal olaylara karşı duyar­ sız kalamazsınız. Yaşananların farkınday-

sanız bunlara yönelik bir düşünceye sa­ hip olmanız kaçınılmazdır. Biz de karşı karşıya kaldığımız bu savaş gerçeğine yönelik düşüncemizi, işimizi yaparak ve "Savaşa Hayır" diyerek ortaya koyuyo­ ruz. Yoksa tiyatro, mutlaka gündemi bi­ rebir izlemeli gibi bir düşünce her zaman gerçekleşmeyebilir. "Kadınlar da Savaşı Yitirdi" oyunu savaş karşıtı söylemini ne şekilde or­ taya koyuyor? Oyun bu söylemi, özellikle savaş sonra­ sında kadınların durumunu ele alarak ortaya koyuyor. II. Dünya Savaşı'nda Viyana'ya giren Sovyet Ordusu'nun, sava-


a

acıları tecavüze, ve benzeri kötü mu­ amelelere uğrayan kadınlar yaşadı. Bana göre savaşın kazananı yoktur, en büyük kaybedeni de kadınlardır.

cy

şın mağduru aç ve sefil Viyana kadınları­ nı, günlük nafaka karşılığında askerlerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak üzere kul­ lanması anlatılıyor. Savaş karşıtlığı, her dönemde savaştan en büyük zararı gö­ ren kadınların, cinsel kimliklerinin uğra­ dığı şiddeti ele alıyor.

pe

Bu ifadenizde kadın olmanızdan kay­ naklanan duygusal bir bakış açısı var mı? Zira savaş, insanlık tarihi boyun­ ca zararlı ve tahrip edici olmuş bu­ nun zararını da herkes eşit bir şekil­ de görmüştür. Bu bakış açısının kadın olmamla ilgisi var mı bilmiyorum ama gerçekten savaşların kadınlara çok daha fazla acı verdiğini düşünüyorum. Kadınlar savaşta babala­ rını, kardeşlerini, kocalarını, çocuklarını yitiriyorlar. Bunun yanı sıra, insanın ko­ lay kolay kabul edemeyeceği bir başka şeylerini de yerebiliyorlar, bir erkeğin yitirmediği bir şeylerini: Bedenlerini kulla­ nım hakkını. Bu, beraberinde kadınlık ve insanlık onurunun da yitirilmesi sonucu­ nu getiriyor. "Kadınlar da Savaşı Yitirdi" daha çok bunun üzerine kurulu. Savaş, herkesten alıp götürdüğü, yok ettikleri­ nin daha fazlasını kadınlardan götürü­ yor. Bunu insanlık tarihinin her döne­ minde yaşadık, en yakın örneğini birkaç yıl önce Bosna'da, Arnavutluk'ta ve bel­ ki Irak'ta hep beraber gördük. Herkes, çok büyük acılar yaşadı ancak en büyük

Bunun her dönemde aynı olduğunu mu düşünüyorsunuz? Tabii ki, ilk çağlardan günümüze hep ay­ nı olmuş, gelecekte de farklı olmayacak­ tır. Oyunda 1945'lerde yaşananlar anla­ tılıyor. Biz o dönemde hatta daha önce­ lerde yaşanan acıların, şiddetin, saldır­ ganlığın günümüzde de sürdüğüne, faz­ la değil, beş-on yıl önce tanık olduk ve oluyoruz. Oyunda bu acıların her dö­ nemde yaşandığını söylemeye çalışıyo­ ruz. Bahsettiğiniz acılara bizzat şahit ol­ muş Malaparte'den bahsedelim bi­ raz da. Hem I. Dünya Savaşı'nda hem II. Dünya Savaşı'nda bulunmuş, bir dönem İtalyan Faşist Partisi'nin görüşlerini benimseyip savunan as­ ker kökenli birinin, savaş karşıtı bir oyun yazmış olması ilginç bir durum. Sizin de ifade ettiğiniz gibi her iki dünya savaşında görev almış ve I. Dünya Sava­ şı'nda savaş nişanıyla ödüllendirilmiş bir italyan subayı Malaparte. Bir süre Faşiz­ min görüşlerini benimsemiş olmasına rağmen sonradan bu görüşlerden vaz­ geçmiş ve Hitler Faşizmi'ni devirmek için "Hükümet Yıkma Tekniği" adlı ünlü ese­ rini yazacak kadar karşı olmuş bu görü­

şe. II. Dünya Savaşı süresince birçok cephede görev yapmış, savaşın verdiği acıya ve yarattığı tahribata birebir tanık olmuş. Bence onun hayat hikayesi, sava­ şın gerçek yüzünü göstermek için en iyi örnek. Asker kökenli birinin savaşa yö­ nelik böylesine bir bakış açısına sahip ol­ ması, savaş olgusunun ürkütücü boyutu­ nu gözler önüne sermektedir. Oyunda ortaya koyduğu tavır da "asker olma"nın önüne geçen "insan olma" dü­ şüncesinin neticesidir. Oyun 8 Mayıs'ta prömiyer yapıyor ve prova süresi oldukça kısa. Bu du­ rum gözünüzü korkutmadı mı? Korkutmadı desem yalan olur. Ama or­ tada yapılması gereken bir iş var ve biri­ nin çıkıp bu işi yapması gerekiyor. Süre­ nin kısa olması, biraz daha fazla çalış­ mayla sorun olmaktan çıkarılır. Ben de bunu düşünerek hareket ettim. Bu doğ­ rultuda en büyük avantajım; oyuncuları­ mın hepsinin çok genç, enerjik ve istekli olmalarıdır. Hepsi çok zor şartlar altında çalışıyor olmalarına rağmen oldukça ve­ rimli bir prova sürecimiz söz konusu ol­ du. Açıkçası çalışmaya başlamadan önce böyle bir şeyi beklemiyordum. Buraya g e l m e d e n önce Erzurum Devlet Tiyatosu'nu ya da Erzurum seyircisini tanıyor muydunuz? Erzurum'a daha önce 1980 yılında bir turneyle gelmiştim. Erzurum halkını o


dece Erzurum'a ve diğer bölgelere has şeyler değil. Devlet Tiyatroları'nın genel sıkıntıları ve bunların aşılmasının tek yo­ lu var: Bizim önerilerimiz doğrultusunda ve bizim bilgimiz dahilinde "Yeniden Yapılanma". Bahsettiğiniz sıkıntıların "Kadınlar da Savaşı Yitirdi" oyunu üzerinde olumsuz etkileri oldu mu? Çok net bir şekilde görünmese de mutlaka oldu ve oluyor. Sanatçısından teknik personeline kadar herkes ister istemez etkileniyor bundan. Örneğin, bazı günler gece 22:00'den sonra 02:00'lere kadar prova yapmak zorundayız. Sanatçı arkadaşlar gündüz çocuk oyununda, akşam diğer oyunda oynuyor. Oyundan sonra provaya katılıyor bu arada da tur­ neye gidiyorlar. Teknik kadro için de aynı durum geçerli. On­ lar da sabah gelip çocuk oyununun dekorunu kuruyorlar, ço­ cuk oyunundan sonra onu söküp prova için bizim dekoru kuruyorlar. Yine de birileri Ankara'da İstanbul'da oturduğu yerden Devlet Tiyatroları çalışanlarının sezon boyunca yattı­ ğını, çalışmadığını söyleyerek yazıp çiziyorlar. Bu emeğin ti­ yatro adına ahkâm kesenler veya siyasiler tarafından dikkate alınmaması, farkında olunmaması çok acı. Bütün bunlar ta­ bii ki olumsuz bir takım etkiler doğuruyor. Ancak bunlara rağmen herkes çok büyük özveri, fedakarlık ve hevesle çalışı­ yor, çalışmaya da devam edecektir.

cy

a

Bu özveri ve fedakarlığın, ortaya iyi ve başarılı bir çalış­ ma çıkaracağını umuyorum. Söyleşi için teşekkür ediyor, bundan sonraki çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

pe

dönemde az da olsa tanıma imkânım oldu. Ancak aradan ge­ çen zamanın neleri değiştirdiğini tahmin etmek zor. Buraya geldikten sonra Erzurum'un çok sevecen ve algıları açık bir se­ yirci kitlesine sahip olduğunu gördüm. Çok istekli ve sanatsal etkinliklere karşı duyarlı bir seyirci var ve o insanlara bir şeyler verilmeli, onlar için bir şeyler yapılması gerekli diye düşünüyo­ rum. Erzurum Devlet Tiyatrosu'nu ise aynı kurumun çatısı altın­ da çalışıyor olmamız dolayısıyla az çok tanıyordum ama bura­ da bulunduğum süre içerisinde daha fazla bilgi sahibi oldum. Erzurum'un veya diğer bölgelerin yeterli imkânlara sahip olduğunu düşünüyor musunuz? Bunu düşünmek mümkün değil, örneğin burada birçok eksik, birçok imkânsızlık söz konusu ve bu durum sadece Erzurum için değil, her yer için geçerli. Devlet Tiyatroları'na yönelik acil bir iyileştirme şart. Sorunlar çok ve büyük, buna karşın ortada çözüm yok. 1949'da çıkmış Devlet Tiyatroları yasasının en son 1970'te elden geçirilmiş ve o dönemde daha küçük bir kuru­ mun ihtiyacına göre ayarlanmış. Devlet Tiyatroları için yeni bir yasa, yeni bir yapılanma şart. Ancak ne yazık ki, hiçbir dönem­ de hiçbir siyasi, ciddi ve çözüm üretici bir yaklaşımla meselenin üzerine gitmedi. Hepsi kültürel ve sanatsal hizmetin getirişini maddiyatla değerlendiriyor. Bunun aksine, öyle uygulamalar söz konusu oldu ki, "gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz" noktasına geldik. Siyasilerin hiçbir şekilde anlamadıkları işimize burunlarını sokmaları, o kadar kötü şeyler yaşamamıza sebep oldu ki uğradığımız kan kaybını telafi etmek, yaralarımızı sar­ mak neredeyse mümkün değil. Alın işte en sonuncusu ortada: Kültür Bakanlığıyla Turizm Bakanlığı'nı birleştiriyorlar. Söyle­ mek istediğim şey; imkânsızlıklar ya da yaşanılan sorunlar sa-


ELEŞTİRİ

Sahnelerimizde Gerçekçi Çocuk Oyunları ve...

"İSLİ SİSLİ PİS PUSLU" İLE "FULYA, N'OLUYO SANA?" Kuyumcu

Ülkemizde nedense çocuk tiyatrosu deyince akla hemen, sah­ nede oradan oraya zıplayan tavşanlar veya dans eden çiçekler ve iyi ile kötülerin tam bir karşıtlık içinde yer aldığı oyunlar ge­ lir. Çocuklara gerçeklerden uzak bir dünya içinde, gerçekler­ den uzak tipler ve olaylarla mutlaka bir şeyler öğretme çaba­ sıyla oyunlar hazırlanır. Yetişkinler mükemmel olmalı, kötüler mutlaka cezalandırılmalıdır yoksa çocukların etkileneceği, kötü şeyler öğreneceği, büyüklere saygılarının kalmayacağı dolayı­ sıyla bir otorite boşluğu meydana geleceği gibi kaygılar taşınır. Oysa ki, çocuğun içinde yaşadığı dünyanın sahnede yer alma­ sı, ailesi, arkadaşları ve okulu ile ilgili sorunlarını, kısaca kendi yaşamında karşılaştığı ya da yaşayabileceği olayların, sorunla­ rın ve kişilerin sahnede yer alması, bu konuda yalnız olmadığı­ nı görmesi açısından çok önemlidir. Hiçbirimiz mükemmel de­ ğiliz, bir yetişkin olarak elbette bazı zaaflarımız var. Gerek aile içi, gerekse toplumsal ilişkilerde çocuklarımıza yapmalarının doğru olmadığını söylediğimiz bir çok şeyi yapıyoruz, o zaman neden onları olduğu gibi sahneye getirmeyelim. Neden çocuk­ larımıza aileleri ve çevreleri konusunda yalnız olmadıklarını, ya­ şadıkları sorunları göstermeyelim. Onlara her şeyi anlatabiliriz, anlatmalıyız da yeter ki sonunda bir umut ışığı, bir çıkış yolu, yaşam için bir enerji verebilelim.

pe

İsli Sisli Pis Puslu

cy

a

Nihal

Tiyatro: istanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Volker Ludwig, Reiner Lücker Çeviren ve Uyarlayan: Yücel Erten Yöneten: Naşit Özcan Sahne Tasarımı: Ayhan Doğan Giysi Tasarımı: Serhat Çolakoğlu Müzik: Mertol Salt Işık Tasarımı: Özcan Çelik Dans Düzeni: Çiğdem Gürel Oyuncular: Funda Köseoğlu, Emrah Özertem, Betül Kızilok, Tarık Şerbetçioğlu, Serdar Orçin, Gökhan Eğilmezbaş, Murat Taşkent, Elçin Altındağ, Ali Görkem Altuğ.

Fulya, N'oluyo Sana? Tiyatro: Tiyatro Tiyatrosu Yazan: Jörk Friedrich Çeviren ve Uyarlayan: Duygu Atay Yöneten: Duygu Atay Sahne-Giysi Tasarımı: Ekip çalışması Müzik: Ayşe Teker Işık Tasarımı: Senem Sönmez Oyuncular: Olga Gülerci, ilki Güneş, Bülent Aslan, Ayşe Teker, Akın Cınbarcı, Duygu Atay.

İlk kez 60'lı yıllarda Almanya'da ortaya çıkan, çocuğun içinde yaşadığı toplumu ve koşulları anlamasına yardımcı olan bu an­ layışı ilke edinen Grips Tiyatrosu günümüzde de çalışmalarını Berlin'de sürdürmektedir. Grup, özellikle çocukların yanında yer alarak yetişkin dünyasına getirdiği eleştirel bakışı yansıtan oyunlarıyla zaman zaman tutucu çevrelerin sert eleştiri okları­ na hedef olmuştur. Temel ilkeleri; değişmek zorunda olan top­ lumsal yapıları etkilemek, çocukların günlük sorunlarını tahlil etmek, azınlıkların, ezilenlerin ve özürlülerin sözcülüğünü yap­ mak, eğitimi ve politikayı oyun ve sanatsal duyarlılıkla bağdaş­ tırmak. Çocuklara toplumsal sorunların kaynağını işaret ede­ rek bu sorunların çözülebileceğini, gerçeklerin değişebileceği­ ni, bu konuda herkesin yapabileceği bir şeyler olduğunu gös­ termek. Son yıllarda bizde de özel ve ödenekli tiyatrolarda Grips oyun­ larına rastlıyoruz. Eğer tiyatro hayatın aynası ise, bunu toplu­ mumuzdaki olumlu bazı gelişmelere, değişimlere bağlayabilir miyiz? Biz yetişkinleri eleştiren, tutarsız davranışlarımızı sergile­ yen, ikide bir "bu büyükler de amma da tuhaf" diyen ve olma­ dık yaramazlıklar yapan, okulu sevmeyen, sıkıştığı zaman ya-


Fulya, N'oluyo Sana?, Tiyatro Tiyatrosu

pe

cy

a

isli Sisli, Pis Puslu, istanbul Büyükşehir Belediyesi ŞehirTiyatroları

lan söyleyen, kavga eden çocukların yer aldığı anti-otoriter oyunlar bir şeylerin değiştiğine işaret ediyor olabilir mi? Gele­ neksel kalıplar kırılıyor mu? Evet, bir şeyler değişiyor, bir şeyler yapılıyor, ama nasıl? Tüm bunları düşünmemize neden olan şey geçtiğimiz günlerde izlediğimiz iki Grips oyunu. Oyunların birinin ödenekli ve diğerinin de özel tiyatroda sahnelenmesi bizlere iki farklı çatı altında oluşturulmuş bu iki oyunu karşılaş­ tırma fırsatı vermesi açısından ilginç oldu. Biri İBŞT'da sergile­ nen Grips Tiyatrosu'ndan Volker Ludwig ve Reiner Lücker'in "İsli Sisli Pis Puslu" diğeri Tiyatro Tiyatrosu'nun sergilediği Grips tiyatrosundan Jörk Friedrich yazdığı "Fulya, N'oluyo Sa­ na?". "isli Sisli Pis Puslu" çevre kirliliğini ele alan seksenli yıllarda özel­ likle Ankara, Bursa gibi hava kirliliğinin yoğun yaşandığı, bu nedenle okulların tatil edildiği illerde yaşayanların yabancısı ol­

madığı bir konu. Çeşitli etkenlerle artık bu anlamda hissedilme­ yen bu sorun biraz gecikmeyle de olsa karşımıza çıkıyor. Oyun­ da bizim çocuklarımızın yaşadığı çevreye uygun olması için (ki Grips oyunlarının uyarlama yapılması temel koşuldur) bazı de­ ğişiklikler yapılmış. Ancak bu değişiklikler yapılırken gerçeklik­ ten uzaklaşılmış. Oyunda yer alan iki ana kahramanın isimleri Türkçeleştirilerek, sanki birer masal kahramanı gibi Üzüm ile Gözüm olmuş. Ayşe ile Ali olamaz mıydı? Hiç çevrenizde Üzüm ve Gözüm adında birilerine rastladınız mı? Diğer kahra­ manlar ise son derece karikatürize tipler olarak çizilmiş. Böyle­ likle gerçekçi bir çocuk oyununda gerçek tipler, gerçeklikten uzaklaştırılarak eleştirel bakış kırılmış. Yani yetişkinler olduğu gibi değil de gerçeklerden uzak abartılı tavırlarıyla "tuhaf" tip­ ler olarak canlandırılmış. Çocukların sık sık "bu yetişkinler de amma tuhaf oluyorlar" demeleri sadece sahnedekilerle bağlan­ tılı bir temele oturuyor. Ve böylece gerçeklerden uzak tiplerle


Tiyatro Tiyatrosu'nun sahnelediği "Ful­ ya, N'luyo Sana?" adlı oyunda bir tatil sabahı hepimizin evinde olabilecek şey­ leri izliyoruz. Evdeki aile biri bebek olan iki çocuk, anne, babadan oluşuyor ve bir de ailenin köpeği var. Anne beceriksiz hatta pasaklı da diyebiliriz-, baba biraz çocuksu, gözü yeni aldığı kamerasından başka bir şeyi görmüyor. Çocuklardan Fulya küçük kardeşinin aileye katılmasıy­ la ihmal edildiğini, ikinci plana itildiğini düşünerek kardeşinden nefret ediyor. El­ bette anne ve baba Fulya'yı seviyor ama anne ve babanın bebeğin her hareketi­ nin en ince ayrıntısına kadar ilgilenmele­ ri, küçük olmasının verdiği ayrıcalıklar, öncelikler, onun ilk adımı ilk sözcükleri­ nin aile içinde yarattığı sevinç 7-8 yaşla­ rındaki ablanın böyle düşünmesine ne­ den oluyor. Bir de Fulya'nın kız arkadaşı var. Onunla hem iyi arkadaşlar hem de zaman zaman kıyasıya kavga ediyorlar, tıpkı o yaşlardaki kız çocuklarının yaptığı gibi. Oyunda yetişkinler ve çocuklar son derece doğal, her biri bizim komşumuz, ailemizin bir üyesi olabilir ya da bizler olabiliriz. Yaşananlar ise gerçekte seyirci çocukların -özellikle yeni kardeşi olanla­ rın- büyük çoğunluğunun hissettiği, ya­ şadığı, yaptığı şeyler. Sonuç olarak seyir­ ci çocuk sahnede kendini ve çevresini görebiliyor. Kıskanmanın doğal, anne babası ile ilgili kuruntularının boş oldu­ ğunu, kardeşinin onun sevgisine de ihti­ yacı olduğunu anlıyor. Ve sonuç olarak oyundan rahatlamış bir şekilde ayrılıyor.

pe

cy

Öte yandan "İsli Sisli Pis Puslu"nun sah­ nelenmesi sırasında yaratılan coşku, can­ lı oyuculuk tarzı seyirciyi kolayca oyunun içine alıyor. Özellikle birinci perdenin so­ nundaki ritm düzenlemesi seyirci çocuk­ larda sahne ile bütünleşme gibi bir duy­ guyu pekiştirerek hep birlikte bir şeyler yapılacakmış gibi bir hava yaratıyor. Bu açıdan çocuk oyunlarında çok az rastla­ dığımız bir paylaşımı, bütünün bir parça­ sı olabilmek gibi duyguları bu oyun sıra­ sında ve sonrasında seyirci çocuklara yo­

ğun bir şekilde yaşatıyor.

a

seyirci çocukların kendi çevrelerini, kendi dünyalarını görmeleri engelleniyor. Se­ yirci çocuklar aslında sahnede bu abartılı yönleriyle yer alan gerçekten tuhaf olan tipleri çevrelerinde görmüyorlar. Oysa çevremizdeki insanlar 'yetişkinler- böyle karikatürize edilmeden de garip olabili­ yorlar. Her şeye karışan, çocukların top­ larını saklayan huysuz emekli komşu am­ calar, meraklı komşu teyzeler, her daki­ ka çocuklarına yemek tıkan anneler vb. Bu oyunlarda amaç, doğal halleri içinde çocuklar için tanıdık olan yetişkinlerin bu yönlerini sergilemek "yalnız sizin anne­ niz ya da babanız ya da komşunuz böy­ le değil bakın buradaki anne, komşu teyze ya da kapıcı da tıpkı onlar gibi, on­ lara benziyor, demek ki bu durum do­ ğal" diyebilmek. Benzeri bir durumla geçtiğimiz yıllarda Devlet Tiyatroları'nda oynanan yine bir başka Grips oyununda "Ketçaplı Spagetti"de karşılaşmıştık. Te­ sadüf olabilir mi bilmiyorum ama aynı sorun yetişkinlerin tamamen gerçekler­ den uzak tipler olarak çizilmesi, karika­ türize edilmesi gibi bir sorun orada da vardı.

Şimdi her iki oyuna bir kez daha baktığı­ mızda "Fulya, N'oluyo Sana?" adlı oyu­

nu bizim yetişkin seyircimiz açısından ol­ dukça cesur buluyoruz. Tiyatro Tiyatrosu çocukların yanında ve onlardan yana koyduğu net bir tavırla, çocuk tiyatrosu­ nun yetişkin seyircisinin sahne üstünde görmeğe alışkın olmadığı yaklaşımlarla (babanın çocuksu tavırları, annenin pa­ saklı, beceriksiz hali, zaman zaman ufak şiddet gösterileri, ablanın kardeşini dola­ ba kapatması vb.) büyük bir cesaretle yeni bir anlayış getiriyor çocuk tiyatro­ muza. Bir seyirci araştırması yapılması el­ bette bu saptamalardaki doğruluk payı­ nı daha sağlıklı bir şekilde ortaya çıkara­ caktır. Sanırım yetişkin seyirci "isli Sisli Pis Puslu"dan daha rahat bir şekilde ayrı­ lıyor, çünkü kendisi ile karşılaşmıyor, kendisi ile ilgili çelişkileri görmüyor ora­ da. Oysa ki ikinci oyunda küçük çocuğu­ na ilgi gösterirken büyük çocuğu ile ilgili farkında olmadan neleri kaçırdığını gö­ rüyor. Bu açıdan bu oyunun afişinde ra­ hatlıkla "ilkokul çağından itibaren tüm insanlar için" ibaresi yer alabilir. Çünkü oyun iyi bir çocuk oyununda olması ge­ rektiği gibi her yaştaki insanlara bir şey­ ler söylüyor. Çocuk tiyatrosunda asıl olan çocuk seyir­ cinin tavrına gelince, çocuklar baştan so­ na her iki oyunu da ilgi ile izlediler. Birin­ cide değişik eğlenceli bir şeyler seyretti­ ler, çevre konusu hakkında bir şeyler iz­ lediler. İkinci oyunda ise kendilerini, çev­ relerini gördüler. Arkadaşları ile kav­ galarını, kardeşleri hakkındaki duy­ gularını, neleri yapıp, neleri yapamayacaklarını. Herkesin eline sağlık...

GÜZ Yapım

Kostüm Tasarım & Realize Tiyatro *Dans *Bale

Ve her türlü özel kostümleriniz...

Tel/Fax:0.312.419 97 91

www.guzyapim.com

admin@guzyapim.com


İZLENİM

Antalya Devlet Opera ve Balesi Genç Sanatçıları, Ustaları

EROL URAS İLE BULUŞUYOR Özman

Antalya Devlet Opera ve Balesi'nin 15 Mart Cumartesi akşamı sahnelediği "Cavalleria Rusticana ve Palyaço" adlı yapıtlardan aldığım hazzı paylaşmamak, sessiz kalmak emeği geçenlere haksızlık olur diye düşündüm. Ailemin sanatçı olması nedeniy­ le neredeyse klasik müziğin ortasına doğdum diyebilirim. Ama bu, bir tiyatro oyuncusu olarak bana söz konusu opera­ ları müzikal ayrıntılara girerek değerlendirme hakkı tanımaz elbette. Sınırlarımın bilincindeyim. Ne ki izlediğim yapıtlardaki rejinin başarısı ve oyunculuk pırıltısını sizlere aktarmamak, dört yıllık geçmişi içinde şaşılası bir düzeye gelmeyi başarmış genç Antalya Operasında yaşananları sizlerden esirgemek yanlış olur kanısına vardım. Üstelik de böylesi bir şöleni değer­ li tenorumuz Erol Uras sesiyle, bilgisiyle, görgüsüyle, ışığıyla anlamlandırmışsa.

pe

cy

a

Esen

Cavalleria Rusticana -1 Pagliacci Antalya Devlet Opera ve Balesi P, Mascagni - R. Pagliacci Orkestra Şefi: Alexandru Samoila Yöneten: Alexander Titel Sahne Tasarımı: Tayfun Cebi Giysi Tasarımı: Gürcan Kubilay Işık Tasarımı: Talip Şahin Koro Şefi: Nikolay G. Mercizhanov Çocuk Korosu Şefi: Esra Arslantürk Oynayanlar: Cavalleria Rusticana: Ebru Kaytmaz, Koray Damcıoğlu, Mukhtar Malikov, Medine Akhun, Elif Akıncı. Pagliacci: Erol Uras, Sevinç Bilgin, Tamer Peker, Mukhtar Malikov, Devrim Demirel.

İtiraf edeyim, opera izlemeyeli birkaç yıl oluyor. Bu kopuş duy­ gusal ve mesleki olmak üzere iki nedenden kaynaklanıyor. Duygusal nedenim beni çocukluğuma ve annemi -iki yıl önce yitirdiğimiz İstanbul Devlet Opera ve Balesi solist sanatçısı Özcan Özman- yitirişime ilişkin bir nostaljiye sürükleme olasılığı. İkincisi ise bu sanatın sahneleme bağlamında içine düştüğü tı­ kanıklık. Özellikle yeni kuşaklara biraz şaşırtıcı gelebilir ama iki yaşımda "Figaro'nun Düğünü" operasını izleyerek, yine aynı yaşta Ayşegül Sarıca'yı dinleyerek müzik kulağı deneyini çok erken kazanma şansını buldum. Yıl:1962. YenTepebaşı'ndaki istanbul Belediyesi Şehir Operası. İstanbul Devlet Opera ve Balesi Atatürk Kültür Merkezi'nde henüz kurulmamış. Batı ürünü bu sanat 1960'a değin sadece Ankara Devlet Opera ve Balesinde gerçekleşiyordu, istanbul göç almamış, düzeni bozulmamış bir Batılı burjuva kent o za­ manlar. Opera sanatının tohumlarını atmaya elverişli. Gönlün­ de sanat ateşi taşıyan kimler heves etmez ki orada opera yap­ maya! O sanatçıların çoğunun ayrı birer mesleği vardır. Tepebaşı'nda şimdi çoktan kül olmuş bir tür La Scala Operası min­ yatürü sayılabilecek İstanbul Belediyesi Şehir Operası yeni ku­ rulmanın verdiği sancıları yaşar. Şimdi düşünüyorum da an-


pe cy a

nem ve kuşağı tümüyle bir Batı modeli olan bu yapıtları çalışır­ ken kim bilir ne çelişkiler, ne iç hesaplaşmalar, ne derin sorgu­ lamalar yaşadılar kendi benliklerinde. Sadece iç hesaplaşmayla kalsa...Özel ve meslek hayatları arasında parçalandılar adeta.. Bugünkü gibi kreş yok, güvenilir bakıcı az. Bencillik ve kendine özen göstermeyi gereksindiren iddialı bir meslek mi yoksa ev, düzen, çocuk mu? Annemden yola çıkarak o dönemin özellik­ le hanımlar olmak üzere çoğu opera sanatçısını yakıcı, zorlayı­ cı bir parçalanmışlığa sürüklediğini şimdi daha da iyi algılayabi­ liyorum.

Bu bağlamda kendime döndüğümde 60 kuşağının bireyi ola­ rak bugünkü Pelit pastanelerinin nüvesi sayılan Tepebaşı ndaki Operanın tam karşısındaki Pelit Cafe'nin jambonlu yumurta­ sı ile çilekli pastası ve soluksuz izlediğim provalar arasına sıkış­ mış bir çocukluk nostaljisi düşüyor zihnime. Yakınmıyorum, hayıflanmak istemiyorum. Kişisel tarihimle ufak tefek serzeniş­ lere rağmen barışık olmalıyım. Çünkü o günlerde çocuk ka­ famla bile duyumsadığım, bugünse doğruluğunu onayladığım bir olgu var ortada: Annemin kuşağının bu sanatla yaşadığı aşk. Çocuk beynimle bu aşka ben de katılmak koşuluyla izin veriyorum anneme. Müziği, notaları teker teker çakıyorum beynime. Bu renkli dünya içine aldıkça alıyor beni.

Pekiyi sonra? 1969'da Atatürk Kültür Merkezi'nde Ankara Devlet Operası Genel Müdürlüğü'nün Şehir Operası sanatçıla­ rını kadrolaştırarak İstanbul Devlet Opera ve Balesi'ni kurma­ sıyla Şehir Operası'nın o ayrıksı, o zarif bizans saltanatı son bu­ luyor.12 Mart arifesi. O günkü toplumsal gerçekliğe göre, "burjuva sanatı opera!..." Çocuk beynim direniyor hâlâ opera aşkını sürdürmeye. Genç kızlığa geçiş senfonik müziğe hızlı

eğilişimle koşut gidiyor. Çoğu kurumun uğradığı erozyondan opera da nasibini alınca yeniyetmeliğin verdiği isyan aşkımı nefrete dönüştürmeye başlıyor. Opera eğer bu denli demode kalacaksa neden sadece plaklardan, CD'lerden üstelik de evin rahat sıcak ortamında dinlenmesin gibi sorular çoğalıyor ka­ famda. Hem zaten o müzik benim genlerimde, ruhumda, be­ denimde, ezberimde değil mi? Yaşamımın ta kendisi değil mi? İsyanımın doruğunu konservatuvar yıllarımda yaşamış olmalı­ yım ki başta sevgili hocalarım Yıldız Dağdelen ve Mustafa Iktu olmak üzere pek çok dostun zorlamasına karşın yatay geçiş yapıp şan bölümüne girmeyi reddetmiştim. Ne gam! Derdi olmayan, mesajı olmayan müzelik olmaya yüz tutmuş bir sanat dalı gibi gördüğümü söylersem şimdi bağışlar mısınız beni, siz ey opera sanatçısı dostlar? Şimdi sizi Cavalleria Rusticana ve Palyaço'da izlerken işte tüm bu geçmişim çıkageliyor anılardan. Opera tarihçisi ve eleştirmeni olmadığıma göre öze­ limden genele varabilecek bir noktaya temas etmek, o günle­ rin tınısını özellikle yeni kuşak operacılarına duyumsatmak iste­ dim. Kuşkusuz ki, tarih ve kitaplar rehberleridir genç sanatçıla­ rımızın ama bazen en kişisel bağlamda yaşanan özel deneyler de ışık tutmaz mı mesleğimizi hangi zorluklardan nereye doğ­ ru taşımakta olduğumuzu duyumsamak için? Evet, sanatınızı bir dönem müzelik gördüğüm için, operacı arkadaşlarım şimdi bağışlayın beni. Sanatınızda yeniyi, değişimi, dönüşümü yaka­ layamamamın verdiği küskünlükle kabuğuma çekilmiş böyle­ ce ben geri kalmışım. Bu nedenle şimdi suçluyorum kendimi. 15 Mart gecesi salonda yerini almış seçkin, zarif bir toplulu­ ğun üzerine perde açılıyor. Klasik biçimiyle perdeye bön bön bakarak dinlediğimiz uvertürün bir ön oyuna eşlik etmesi yeğ-


oluşturmasından daha az sancılı olmuş olabilir mi diye bir açmaz takılıyor kafa­ ma doğrusu. Tüm sanatçılarla birlikte hayranlıkla al­ kışladığım, adını anmadan geçemeyece­ ğim, dönüşümlü oynandığı için 15 Mart gecesi Cavalleria Rusticana'da Santuzza rolünü kendisinden izlediğim sanatçı : Ebru Kaytmaz. Ondaki sahne enerjisi ve ışığı, beden hakimiyeti kaderi benzeme­ sin çoğu kez sevgili Zehra Yıldız'ı çağrış­ tırdı bana. Dedim Tanrı'nın bir lütfü... Bir yıldızı kaydırırken bir yıldız bahşedi­ yor bize. Ezberimdeki Santuzza'yı pay­ laştım Ebru ile. Annem evde çalışırken ona rol ya da orkestrasyon olarak replik vermek gerektiğinde küçük çocuk se­ simle ben devreye girerdim.. Ebru ile de öyle replikleştim içimden. Kendisine bu anlamda da teşekkür ediyorum.

a

Esas teşekkür edilecek gecenin önemli misyoner sanatçısı var. Antraktta heye­ canla bekliyorum Palyaço'yu. Klasik sahnemelerde olduğu gibi seyirci fuayede oyalanırken dekor değişimi için tak tuk çiviler çakılıp panolar dikilmiyor elbette. Ve perde! Cavalleria Rusticana'nın fina­ linde Turiddu'yu üzerinde yatarken gör­ düğümüz katafalkta bu kez Palyaço (Erol Uras) yatıyor. Dekor bir öncekinin aynı. Mobil makyaj masaları ve aynalar perde arkasına tanık olmamızı sağlıyor. Gene bir ön oyun açılışı yapıyor. Gelene­ ğin içinden gelen büyük opera yıldızları bilindiği üzere operaları beylik mizan­ senleri içinde oynadıklarından bir iki pro­ va alıp, seslerini açıp, partisyonlarını çalı­ şıp atarlar kendilerini sahneye. Erol Uras'ı genç sanatçıların ustası olarak iz­ lerken yeni bir reji anlayışına gösterdiği olağanüstü uyum şaşkınlıkla büyüledi beni. Ünlü "Ridi Palyaço" aryasını dahi o klasik operacılara özgü elini açarak sonlamasının bu rejiyle bağdaşmayacağının bilincinde sahneden koparak kulise doğ­ ru süzüldü. Böylesi bir seçim alkış ve bravo seslerinin yükselmesine engel de­ ğildi elbet. Ve Uras işte bu sanatın etiği içinde sahneye tekrar geldi, zarifçe sela­ mını verdi ve yeniden kulisine geçti. İşte bu an şunu düşündürdü bana. Sanat as­ lında bir diyalektik süreç değil de neydi? Gelenekten gelenin sağlamlığı, otur­ muşluğu ile gencin gözüpekliği, ataklığı çarpışıyordu sahnede. İşin geleneksel nüvesini bilen ustanın dinginliği ile işin özünü kavramaya çalışan tazelik bütün­ leşiyor. Ve bu sentez sanatsal dönü­

pe cy

lenmiş yönetmen tarafından. Batı göste­ ri sanatlarının sıkça başvurduğu ışıklan­ dırmayla destekli fon perdesi efektinin önünde demir konstrüksüyona dayalı bir dekor hakim. Kulisler açık. Sanatçı giriş çıkışları seyircinin gözü önünde ger­ çekleşiyor. Sahne üstünün her türlü tek­ nik donanımı seyirciye açık, gizlenmiyor. Reji geniş bir merdivenle bağlantısı sağ­ lanan alt ve üst platform üzerine inşa edilmiş. Opera gelenekçi anlatımını Batı'da da tiyatroya göre daha geç kırdı. Ülkemiz operasının kalıpları kıran yakla­ şımlar içinde bazı ürünler verdiğini de biliyoruz. Ancak ne yalan söyleyeyim, geçmişi çok yeni, sanatçıları çok genç Antalya Devlet Operası'nda böylesi bir anlatımla karşılaşınca hafif bir şok geçiri­ yor ve ön yargılarımdan ötürü kendime kızıyorum. Alanımın dışına çıkıp da mü­ zikal yorum yapmaya kalkışamam. An­ cak "şan sesi yaşla olgunlaşır" görüşünü şiddetle çürütürcesine dolu, güçlü, ken­ dinden emin söylediklerine tanık oldum genç sanatçıların. Değinmeden edeme­ yeceğim bir nokta daha var; istisnasız tüm solist sanatçıların taşıdığı sahne ka­ rizması ve bütün koro sanatçılarının in­ cecik bedenleriyle yarattığı estetik. Bun­ da yönetmenin sanatçılarla yaptığı çalış­ ma ve yönetmene sanatçıların duyduğu güvenin payı büyük şüphesiz. Düşünü­ yorum da, opera sanatını "sadece doğ­ ru ve en yüksek performansla söyleme" anlayışına indirgeyen klasik yaklaşım na­ sıl da direnirdi böylesi bir çalışmayı ön­ gören rejiye. Bugün tiyatrolarımız da da­ hi zorlanılan "alanı özgür kullanma" so­ runsalı yönetmen Alexander Titel'in yön­ temiyle ne de güzel çözümlenmiş. Bu bağlamdaki duygu ve düşüncelerimi boyutlandırıyorum. Şöyle bir soru düşüyor zihnime. Acaba başlangıçta operaya oranla daha ileride gibi görünen tiyatro sanatı opera gibi sadece Batı'lı olmak değil Batı ile Doğu'yu birleştirme gerek­ sinimi duyduğundan mı bugün içine düştüğü zorluğu yaşıyor? Opera birebir Batı sanatı. Bu sanatı gerçekleştirirken eğitiminden uygulama sürecine değin Batı normlarını, öngörülerini kabul et­ mek ve geliştirmek, Batı kriterleri üzeri­ ne inşa edilmiş değerleri sanatsal dönü­ şüme sokmak tek yol. Yani yöntemi da­ ha açık. Oysa tiyatroda yerel ve evrense­ lin sentezini yapma kaygısı bizleri hayli yoruyor ve kimi zaman içinden çıkılması güç anlar yaşatıyor. Türk Operası'nın di­ lini oluşturması Türk Tiyatrosu'nun dilini

şümü sağlıyordu. Doğru bir kuşaklararası etkileşim yaşanıyordu sahnede. Giderek çaresizleşen, güçsüzleşen top­ lumsal yapımız içinde sanatçı yetiştiren eğitim kurumlarının artması, giderek çoğalmamız, niteliksiz bir nicelik teh­ likesi yaşayacağımız düşüncesine sürük­ lüyor çoğu kez beni ve ürkütüyor. An­ cak sahne sanatlarının eğitim artı ustaçırak ilişkisi olmazsa olmaz koşulu. Sayıları giderek artmaya başlayacağı sezilen Bölge Operaları'nın ve sayıları hızla artan ama çoğu bölgede yalnız bırakılmış deyim yerindeyse tıfıl kalmış tiyatroların ustalarla buluşmaya ihtiyacı var. Bazı mesleklerde kitabi1 bilginin yanı sıra paylaşıma yönelik, yaşanarak edinilen bilgiler söz konusu. Sahne sanatları bunun başında geliyor. Erol Uras'ı kendi sanatçı yorumunun dışında ayrıca öğrencisi Sinan Hesapçıoğlu ile rol paylaşabilecek kadar açık, genç sanatçılarla aynı sahneye çıkma yürek­ liliğini gösterecek kadar mesleğine ve mesleğinin sürekliliğine tutkun bir mis­ yoner sanatçı olması açısından da alkış­ lamak gerekir. Özellikle bale dünyamızın önce Batı'nın keşfettiği önemli ismi Mehmet Balkan'ı Antalya Devlet Opera ve Balesi'nin Müdürü olarak böylesi buluşmaları sağladığı ve değişen dün­ yanın değişmeye yazgılı sanat an­ layışının yanında durduğu için kutlamak gerekir. Orkestra şefinden yönet­ menine, dekor tasarımcısından sahne tasarımcısına, koro şefinden ışık dekoratörüne bu denli isabetli bir buluş­ ma rastlantı olmasa gerek. Değerli okurlar metropollerin karmaşası içinde kimi değerleri gözümüzden kaçırabiliyoruz. Ama artık Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde de keşfedilmeye muhtaç cevherler var. Üstelik de metropollerdeki sanat kurumlarına oranla bölgelerdeki sanat kuruluşlarının göreceli bir aşama kaydettiklerini söy­ leyebilirim. Savaş arifesinde izlediğim Antalya Devlet Opera ve Balesi'nin Cavalleria Rusticana ve Palyaço'su içimi ısıttı, ümit verdi bana. Karanlığın içinde süzülen pembe bir ışık huzmesine doğ­ ru çekti beni. En önemlisi de Leyla Gencer'ler, Belkıs Aran'lar, Saadet ikesus'lar, Ferhan Onat'lar, Suna Korat'lar, Zehra Yıldız'lar ve daha pek çok övünülesi divalarımız ve erkek yıldızlarımızdan mirası devralıp ileri taşımaya kararlı ol­ duğunu gururla göstererek...


TİYATROCA DÜŞÜNMEK—

Haluk

Şevket Ataseven

BİLİMSEL TİYATRO, DİNAMİK DÜŞÜNME

İnsan değişiyor, düşünceler de değişiyor. Bu hızlı değişimin içine neler sığdırabiliriz? Yalnızlık duygusunu, yalnızlığın getirdiği korku duygusunu mu? Bütün bu sorulara yanıt verecek gücü, düşünsel varlığının uzantısı olan felsefenin yarattığı bir mekân içinde acaba değerlendirebilir miyiz? Bugün için insan varlığının kendisini ifade edebilmesi ancak sanatların ve dolayısıyla insan duyarlığının teme­ li olan dans/müzik/şiirden kaynaklandığını hepimiz biliyoruz. İşte düşünsel açıdan klasik felsefeden, bilimsel felsefeye geçiş, gü­ nümüzde algılama deneylerine yeni anlamlar yüklemiştir.

Bu görünüm içinde varlık felsefelerinin yüklenip getirdiği dramatik tiyatro ile oluş felsefelerinin yüklenip getirdiği dinamik tiyatro, her ikisinin birbirlerini içerdiği yerde ve zamanda bilimsel felsefeye ka­ tılmaları doğal bir sonuç olmalıdır. Kanımızca antik çağdan günümüze kadar değişerek gelen insan varlığı, onun sanatsal yaratıcılığını izleyen bu her iki tiyatro görüş­ leri ve icrası arasındaki farkı şöyle ölçümleyebiliriz. Dramatik tiyatro yazar/yönetmen tiyatrosudur, dinamik tiyatro ise, oyuncu/seyirci tiyatrosudur. Birincisinde (sahne) ikincisinde (gösterim alanı) işlevseldir. Dramatik tiyatronun donanımı öğret­ mek/eğitmek/mesaj vermektir, dinamik tiyatronun donanımı ise yoğunlaşma/anlamlandırma/çağrışımlar uyandırmaktır. Dramatik tiyatroda seyirci ve oyuncunun yaratma ve değerlendir­ me özgürlüğü yarı yarıya elinden alınmıştır. Oysa dinamik tiyatro­ da yansıtma ve değerlendirme bütünüyle seyirci ve oyuncunun ya­ ratıcılığına bırakılmıştır. Günümüzde bilimsel felsefenin geçerli ha­ le gelmesindeki yöntemi ancak, Descartes'in (Cogito)su, Hurssrel fenemenolojisi ve Velioğlu'nun ontopsikiyatrisi ile değer kazanabi­ leceğini söylemiştik.

a

Bilimsel felsefenin doğuşu üzerine bu konunun gerçekçi düşünürü Hans Reichenbach (Bilimsel Felsefenin Doğuşu, Çev: Cemal Yıldı­ rım, Remzi Kitabevi) Bu konuda şunları söylüyor: "Bilgiye yöneliş insanlık tarihi kadar eskidir, bilginin özü genellemedir, örneğin iki tahta parçasını birbirine sürterek ateş üretileceği bireysel deneyim­ lere dayalı genellemeden çıkarılan bir bilgidir. Öyleyse buluş sanatı doğru genelleme sanatıdır." Görülüyor ki, klasik felsefenin işlerlik kazandığı tarih dönemlerinde de bilimsel felsefe keşfedileceğini biliyordu... Artık çağımız bilimin ışığında araştırıyor, buluyor ve onu insanlığın hizmetine veriyor.

can, her zaman tiyatronun ana kaynağı olmuştur.

pe

cy

İnsanın nesneler dünyasıyla olan ve binyıllar süren düşünsel yöne­ timi elbette varlıklardan yola çıkmaktı, bu insanın ilk düşünsel bo­ yutuydu. Oysa günümüzün bilim adamı binyıllardan kopup gelen ve günümüzde ona eklenen nesneler, kavramlar ve duyguları bir potada eriterek ona çağcıl damgasını vurmaktadır. Bu durum var­ lık felsefelerinden hareket ederek onları da kapsamına alıp zen­ ginleştiren oluş felsefeleridir. Zengin aşamalarla günümüze ulaşan, günümüz felsefesini bilimsel felsefeye dönüştüren çizgiyi şu kısa değinimizle açıklamama izin verin: Ortaçağın karanlığından çıkıp onun yok oluşuna hizmet veren dü­ şünürlerin başında Descartes gelir. Özetle şunu söyler Descartes: "Her düşünce bir başka düşünceden doğar, bir başka düşünceye dönüşür. (Cogito)

Düşünsel üçgenin ikinci ayağında Hurssred'in fenomenolojisi var­ dır," Ben'le karşıt Ben arasında sonsuz Benler vardır, her bilinç bir başka bilinçtir ve ancak sezgilerimizle onları buluruz..." Üçgenin üçüncü ayağında ise Süleyman Velioğlu'nun ontopsikiyatrisi vardır. Burada dinamik düşünceyi ele alır ve yabancılaşma­ nın yerini bütünleşememeye bırakır. 21. yüzyıla gelinceye kadar bilimsel düşüncenin etkinlik alanı diğer sanat ve bilim dallarının her biri, bir diğerinin yerini almış ve insanın bilimsel gelişimine hiz­ met eden öğeler durumuna girmiştir. Çünkü bütünlükten anladı­ ğımız şey, sanat, bilim ve düşüncenin bir araya gelerek asıl ve yön­ lendirici bir varlık olan insanın bütünlüğüdür. Bütün sanat dalları­ nın dramatik yapılanmalarının içinde değerlendirilmeleri doğruya varacak en yakın yoldur sanıyorum. Yukarıda da değindiğimiz gibi tüm drama sanatlarının insanlığın gelişim süreci içinde insanlığa adanması yapılacak en soylu yoldu. Tarihsel çizgide varlık felsefelerinden hareket edip günümüzün oluş felsefelerine varan insan ve onun varlığında yüklü olan heye­

Bunların içinde dinamik tiyatroya belirgin yararı olan ve ona çağcıl insanın değişkenliği açısından açıklık getiren Velioğlu'nun dinamik düşünme biçimini şöyle özetleyebiliriz: "Dinamik düşünme biçimi insanı ve evreni etkileşimler içinde değerlendirir ve bütün etkile­ şimlerin bir bütüne hizmet ettiğini varsayar. Öğelerinin aritmetik toplamını aşan, öğeleri arasında hiyerarşi olmayan ve öğelerinden biri olmazsa kurulması mümkün olmayan bütünlük kavramı dina­ mik düşünme biçiminin temel kavramlarından biridir..." Buna göre dinamik düşünme, insanı ve evreni bir bütün olarak ele alır, her şey o bütüne hizmet eder, insan varlığının bütünlüğünü oluşturan öğeler arasında bir sıralama yoktur. Bütün bu görümgüler içinde dinamik tiyatronun ele aldığı olgula­ rın bütünlüğünü koruması ve o bütüne özgü estetik görünümü alıcıya yansıtması dinamik tiyatronun asal işlevidir. Dinamik tiyatronun çağdaş yapısı ise sürekli oluş halinde bulunma­ sıdır ve verici/alıcı diyalektiğini sürekli olarak işletmektir. Elbette bu durum yüzyıllar boyu alışılmış olan dengeyi bozacaktır. Yüzey­ selliğin dramatik yapısına angaje olan seyirci, oyuncu, yazar ve yö­ netmen belli bir acemilikten geçtikten sonra, hem etik hem de es­ tetik açıdan yeni dönüşümler kazanacaktır. Örneğin bu insansal gelişim ve dönüşümlerin kapsamı içinde tek­ düze mantığın altında sıkışıp kalmış bir durumu saptayıp ona açık­ lık kazandırmalıyız. Örnek olarak şu saptamayı ele alalım: Mate­ matiksel mistisizmle, dinsel (inanç) mistisizmin birleştiği nokta, her ikisinde de duyu üstü bir kavrayışta buluşmalarıdır. Böyle bir çalışma, sanatsal işlevselliği tükenmiş insanla, çağımızın yeni insanı arasında gizli kalmış eylem ve anlamları gösterim alanına taşıyacaktır.


KİTAP TANITIM

Duygu

Tehlike Altındaki Sanat Jean Vilar, Çev. Bertan Onaran Papirüs Yayınları

YENİ OYUN KİTAPLARI

Papirüs Yayınları Mart ayından itibaren "Tiyatro Eğitim Dizisi" adı altında üç bir de "Eğitim Dizisi" olarak toplam dört kitap yayımladı. Jean Vilar'ın "Tiyatro Altındaki Sanat" adlı, Bertan Onaran'ın çevirisi, on bölümden oluşuyor, 105 sayfa. Daha önce çeşitli yayınevlerinden çıkmış olan kitap, Vi­ lar'ın bu sanat dalı konusundaki düşünce ve de­ neyimlerini kapsıyor. Athene Şeyler ve Stephen Haggard'ın yazdıkları "Komedi Sanatı" adlı kitabı da Suat Taşer çevirmiş, iki yazarın mektuplarını birleştiren kitap, komedi sanatının ana kuralları üstüne bilgiler içeriyor, 94 sayfa. Yine Suat Taşer çevirisi "Sahneye Koyma Sanatı" da yeni baskısı yapılanlardan biri. Andre Paul Antoine, David Belasco, Konstantin Stanislavski, Gordon Craig, Meyerhold, Vakhtangov, Louis Jouvet gibi Tiyatro dünyasının efsane isimleri, 'Sahneye koyma' olayı kapsamındaki dü­ şüncelerini anlatıyorlar. 160 sayfa. Kitabın başın­ da "Hamlef'ten bir pasaj var. Arka kapakta And­ re Paul Antoine'ın şu sözleri dikkat çekiyor: "Bence, çağdaş sahneye koyuculuk-gerçekte, gü­ nümüzde olduğu gibi-sadece özel çerçevesi için­ de eyleme uymakla kalmamalı, aynı zamanda ey­ lemin asıl karakterini belirleyip havasını da yarat­ malıdır.'

yatrolarında kullanılabilecek iki oyun". Güngör Dilmen Toplu Oyunları dizisinin 6. sı da Mitos-Boyut'un Tiyatro/Oyun Dizisinin 152. kita­ bı olarak çıktı. "Devlet ve insan"- "ittihat ve Te­ rakki", "Hakimiyet-i Milliye Aşevi", bir üçleme. Kronolojik sırayla "Devlet ve insan" 1. Meşruti­ yet, "ittihat ve Terakki" 2. Meşrutiyet, "Hakimi­ yet-i Milliye" de Kurtuluş Savaşından Lozan'a ka­ dar olan dönemi kapsıyor. 286 sayfalık kitapta altı resim ve iki de belge bulunuyor.

pe cy a

Gençler için Nâzım Hikmet Oyunları Zehra İpşiroğlu Papirüs Yayınları

Atay

Çağdaş Tiyatromuzda Geleneksellik, Yavuz Pekman MitosBoyut Yayınları

Zehra ipşiroğlu'nun "Gençler için Nazım Hikmet Oyunları" kitabı, Nazım Hikmet'in üç oyununu ir­ deliyor. "Ferhat ile Şirin", "ivan ivanoviç Var mıy­ dı, Yok muydu?" ve "Tartuffe 59" konu seçilen oyunlar. Kitabın başında Zehra ipşiroğlu'nun Na­ zım Hikmet'in tiyatrosunu tanıtan bir giriş yazısı bulunuyor. Çalışmanın çıkış noktası arka kapakta belirtildiği gibi, bu oyunların bugün bize ne söy­ lediği. Gençlerin oyun metinleri üzerinde yapaca­ ğı çalışmalarla eleştirel düşünme yetilerini geliş­ tirmek ve ileride başka yazarların yapıtlarını da bu kapsamda ele almak istiyor Zehra ipşiroğlu. Çeşitli görsel malzemeyle donanmış kitapta, me­ tinlerin sonunda sorular da yöneltilmiş, 155 say­ fa.

MitosBoyut da üç yeni kitabıyla bu ayın tiyatro kitaplarına katkıda bulunuyor. Çocuk Tiyatrosu dizisinin üçüncü kitabında, Müzeyyen Engin Erim'in öykülerinden oyunlaştırdığı iki oyun var. "Kedinin Büyüttüğü Çocuk" ve "Ayı Adası". 16 sayfalık kitabın arka kapağında şunlar yazıyor:" Öğrenim yılları boyunca, Türkçe'nin yetkinleştirilmesinde okuma-tartışma-dilbilgisi ve yaratıcı ya­ zım çalışmalarında, Tiyatro kollarında, okuma ti­

Tiyatro okullarına girmeye hazırlanan gençler için kolaylık olması açısından hazırlanan 100 Monolog'un 3. sü de yine Yılmaz Öğüt tarafından hazırlanmış. 1. ciltte dünya, 2. ciltte de Türk Tiyatrosu'ndan monolog örnekleri verilmişti. 3. ciltte ise Türk ve Dünya Tiyatrosu'nun 21. yüzyıla ait son oyunlarından ve genç tiyatro yazarlarının oyunlarından seçilmiş monologlar yer almakta. 208 sayfalık kitapta 19 yazarın oyunlarından ör­ nekler verilmiş. Yazarların biyografileri de kitabın sonuna eklenmiş.

Bu arada geçen yılın Mayıs ayında yine MitosBoyut'tan çıkan çok önemli bir kitabı nedense atla­ mışız. Söz konusu olan Yavuz Pekman'ın "Çağ­ daş Tiyatromuzda Geleneksellik" adlı yapıtı. 238 sayfalık bu ciddi çalışma, üç bölümden oluşuyor. 1. bölümde Türk halk tiyatrosu geleneğinin ge­ nel özellikleri biçim, dil, müzik ve dans kullanımı yönlerinden incelenmiş. 2. bölüm Turgut Özakman, Oktay Arayıcı, Haldun Taner, Sermet Ça­ ğan, Ferhan Şensoy'un yapıtlarında, geleneksel öğelerin kullanımına ayrılmış. 3. bölümde ise "Türk Tiyatrosunun Kimlik Sorunu" var. Kitabın başında Doç. Dr. Dikmen Gürün'ün sunuş yazısı ve yazarın önsözüyle, "Giriş" yazısı bulunmakta. En sonda "Kanakça" ve "Makaleler"de yapılan alıntılar belirtilmiş. Dipnotlar bölümde gör­ düğümüz 381 adet dipnot ise, kitabın gerçekten çok titiz bir inceleme olduğunu gösteriyor. Dip­ notların neden bulunması gereken yerde, yani sayfaların dibinde olmadığı ise soru işareti. Kitabı okurken sürekli sayfa çevirerek en arkaya dönül­ mesi okumayı zorlaştırıyor. Bu da benim görüşüm. Dikmen Gürün kitabın arka kapağında Dr. Yavuz Pekman'ın kitabı için şu değerlendir­ meyi yapıyor:"Dr. Yavuz Pekman'ın "Çağdaş Tiyatromuzda Geleneksellik" adlı kitabını bu alanda ciddi bir boşluğu dolduracak nitelikte kapsamlı bir çalışma olarak değerlendiriyorum".


BU AY PERDE DİYEN YENİ OYUNLARTiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Refik Erduran Yöneten: Kemal Başar Sahne Tasarımı: Suar Seylan Giysi Tasarımı: Berna Yavuz Işık Tasarımı: Mehmet Yaşayan Müzik: Kemal Günüç Dans Düzeni: Aşiyan Eraslan Oynayanlar: Ali İpin, Miraç Eronat, Dilara Keyf Günüç, Benian Dönmez, Adnan Erbaş.

Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Recep Bilginer Yöneten: Ensar Kılıç Sahne Tasarımı: Işın Mumcu Giysi Tasarımı: Funda Karasaç Işık Tasarımı: Burhanettin Yazar Oynayanlar: Yavuz Köken, Edip Tümerkan, Şirin Çelıkbilek, Pervin Balcı, Erkan Alpago, Deniz Alver Çamlıdağ, Osman Nuri Ercan, Ayşe Atak, Nuray Kocabıyık.

8 Nisan Salı günü prömiyer yapan oyunda: 'Zorbalığa ve ahlâksızlığa başkaldıran manik depresif bir kadının eğlenceli öyküsü' konu ediliyor.

pe

cy

a

22 Nisan Salı günü prömiyer yapan oyun: 'Dostlarınızı iyi seçerseniz hayatınız mutlu olur. Kötü dostlar her zaman kötülük getirir' temasını işliyor.

Tiyatro: İzmir Devlet Tiyatrosu Yazan: A. De Saint Exupery Çeviren: Gencay Gürün Yöneten: Zeki Yorulmaz Sahne-Giysi Tasarımı: Savaş Çevirel Işık Tasarımı: Hasan K. Yalman Oynayanlar: Hülya Savaş, Şenda Kabay, ibrahim Raci Öksüz, Serkan Budak, Gürol Tonbul, Gökhan Bekletenler, Ahmet Dizdaroğlu, Bora Andaç, Fatih Kahraman, Hakan Eren, Telin Sümer, Sedat Şenoğlu, Aytaç Özgür Erdinç. 20 Nisan Pazar günü prömiyer yapan oyun: 'Büyükler dünyasında yaşanan çelişkilerin bir çocuğun gözüyle irdelenmesini' anlatıyor.

Tiyatro: istanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Haluk Işık Yöneten: Levent Niş Sahne Tasarımı: Ethem Özbora Giysi Tasarımı: Gülhan Kırçova Işık Tasarımı: Önder Arık Oyuncular: Güzin Alkan, Murat Ozan, Soydan Kuş, Gülsüm Alkan, Arzu Oş, Ata Kemal Şen, Mehmet Çiftçi, Rezzak Aklar, Serhat Sarı, Eylem S. Ünüvar, Hilal Özbay, Devrim Soylar, Ayçe Abana. 22 Nisan Salı günü prömiyer yapan oyun 23-27 Nisan tarihleri arasında küçük sanatseverlerce izlenebilecek.

Tiyatro: Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Yazan-Yöneten: Faik Ertener Sahne Tasarımı: Nurettin Özkönü Giysi Tasarımı: Yıldız Ipeklioğlu Işık Tasarımı: Kazım Öztürk Oynayanlar: Nilgün Çorağan, Sevinç Gediktaş, Serap Uluyol, Alper Tazebaş, Volkan Benli, Levent Uzunbilek, Ersin Ayhan. 22 Nisan 2003 Salı günü prömiyer yapan oyun her çocuğun büyümek ve güçlü olmak anlatıyor.


BU AY PERDE DİYEN YENİ OYUNLAR Tiyatro: Bizim Tiyatro Yazan: Derek Jarman'ın yapıtlarından Uyarlayan ve Yöneten: Zafer Diper Sahne Tasarımı: Süreyya Karaduman Işık-Müzik Tasarımı: Ersin Kızılkaya Oynayanlar: Nazan Diper, Esin Nur Görgülü , Zafer Diper.

Doğu oyuncuları üçüncü yılında tek perdelik oyunları 'Savaş Duası' ile sahnede. Savaş çığlıklarının atıldığı ilk andan itibaren savaşın seyrini Mark Tvvain, Jean Genet ve George Tabori'nin eserlerinden derlenen metinlerle anlatan oyun, savaşın nedenlerini ve kimlere hizmet ettiğini bir kez daha sorguluyor. Oyun 13 Mayıs saat 20:00'de Maya Sahnesinde izleyiciyle buluşuyor.

pe cy

a

AİDS olgusunu; 1994 yılında AİDS'ten ölen ressam, sahne tasarımcısı, film yönetmeni Derek Jarman'ın yapıtlarından ve kimi gerçek yaşam öykülerinden yola çıkarak irdelemeye çalışan 'Mavileşme', AIDS'li bir travesti ile AIDS'lİ bir terzinin, doktorlarıyla birlikte geçirdikleri yaşam sürecini ele alıyor.

Tiyatro: Doğu Oyuncuları Yöneten: Perihan Kurtoğlu Sanat Danışmanı: Ömer Akgüllü Sahne-Giysi Tasarımı: Savaş Mutlu Efekt Tasarımı: Ömer Akgüllü Müzik Düzenleme: Ömer Genç Oynayanlar: Nuray Baş, Cengiz Güleryüz, Barış Şen, Perihan Kurtoğlu, Selda Özen, Yavuz Ağca.

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: W. Shakespeare Çeviren: Berna Moran Yöneten: Yücel Erten Sahne-Giysi Tasarımı: Taciser Sevinç, Tomris Kuzu. Işık Tasarımı: Mahmut Özdemir Efekt Tasarımı: Umut Yüzbaşıoğlu Oynayanlar: Aytaç Yörükaslan, Tomris İncer, Aliye Uzunatağan, Serhan Arslan, Ali Can Kargın, Kemal Kocatürk, Taner Barlas, Burteçin Zoga, Rahmi Elhan, Ali Mert Yavuzcan, Bennu Yıldırımlar, Celile Toyon, Yalçın Boratap, Erhan Abir, Orhan Hızlı, Tarık Şerbetçioğlu, Gürol Güngör, Serdar Orçin, Cengiz Keskinkılıç, Suphi Tekniker, Erhan Özçelik, Zeki Yıldırım, Arif Akkaya, Gökhan Eğilmezbaş, Burak Davutoğlu, Naci Taşdöğen, Bahtiyar Engin, Doğan Altınel.

Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Neil Simon Çeviren: Murat Somay Yöneten: Serhat Nalbantoğlu Sahne Tasarımı: Işın Mumcu Giysi Tasarımı: Nursun Ünlü Işık Tasarımı: Zeynel Işık Oynayanlar: Serap Sağlar, Gülseren Gürtunca, Gülizar Irmak, Servet Pandur, Berrin Öney, Emine Semra Gökalp, Levent ülgen, Şahap Sayılgan. Oyun, Simon'un "Tuhaf İkili"nin kadın versiyonu.

Tahtı ele geçirmek isteyen Dük Richard, bunun için her yolu mübah sayar. İktidarına engel gördüğü kişileri öl­ dürtmekten çekinmez. IV. Henry'nin karısı Anna ile ev­ lenir. Richard'in ahlâk kurallarını hiçe sayan iktidar hırsı onun da sonunu hazırlar.

65


ÖKÜZ ALTINDA BUZAĞI

Türk Tiyatro 'Oscar'ı Afife Ödülleri

Huzursuz

Seyirci

Afife Ödülleri bu yıl da sahiplerini buldu sevimli okurlarım. 14 kategoride dağıtılan ödüllerin yanı ra dört de özel ödül verildi. Jürilerin (bu yıl çift jüri vardı), kararlarına girmeden Afife Ödülleri'ne ön ce matematiksel bakalım biraz. 7 yıldır yapılmakta olan ve ses getiren tek (üstünde tartışılan) ödül ve nedense 'Oscar'a benzetilen ödüller, 14 kategoride 56 aday -her kategori için dört aday- İst DT'den 13, İBŞT'den 14 ve 13 özel tiyatrodan 29 aday olmak üzere seçilmiş. Yani bir başka deyi DT ve İBŞT'nin toplamı, diğer tiyatroların neredeyse tamamı kadar. Bu durum, ödenekli tiyatrolara prodüksiyon sayısının fazlalığından kaynaklanıyor gibi görünse de, iki özel tiyatronun tek prodüka yonla dörder, iki tiyatronun da yine tek oyunla üçer aday gösterebilmesi, nicelik farkının çok da önemli olmadığını ortaya koyuyor. Ayrıca DT yapımı "Ayaktakımı Arasında"nın dokuz dalda aday gösterilmesi, geri kalan sadece dört adayın DT'nin diğer yapımları arasında bölüşüldüğünden, ya DT'nin diğer yapımlarının ödüle değer bulunmadığı ya da bu yıl çok da fazla sayıda oyun üretmedi ğine bağlanıyor. İBŞT'nin 14 adayı ise nisbeten homojen. Çeşitli oyunlara dağıtılmış.

pe cy

a

14 ayrı kategorinin yanı sıra verilen özel ödüllerden Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü, "Yaşamı boyunca] tiyatro dalında başarılı çizgisini sürdürmüş ya da tiyatro sanatına katkıları bulunmuş kişi" ah başlığı la tanımlanıyor. Bu tanıma göre ödülü alt başlığın ilk cümlesiyle Gülriz Sururi, "ya da" ile Engin Cez zar almış oluyor. Çünkü bildiğim kadarıyla burada Medeni Kanun devreye girip, kişileri "bir ödülde kocatmıyor". Nisa Serezli Aşkıner Özel Ödülü de "Yaşamı boyunca tiyatro dalında başarılı çizgisin sürdürmüş kadın tiyatro sanatçısı" alt başlığıyla Handan Uran Ertuğrul'a verildi. Oysa Handan Ha] nım ödülü aldıktan sonra, uzunca bir süredir tiyatro uğraşının içinde olmadığını, yalnızca gönül ba ğıyla sürdürdüğünü açıkladı. Sunucu Korhan Abay'ın dersini hiç de iyi çalışmamış olduğu da bu sıra] da ortaya çıktı. Handan Hanım'ın Muhsin Hoca'nın ilk eşi olduğunu sanması, Hoca'nın doğum tari hini bilmediğinden kaynaklanıyordu sanırım. Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü, "ilk kez o yıl sahnelen miş olan en başarılı yerli oyunun yazarı" alt başlığıyla Kubilay Tunçer (QB)'ye verildi. Geçen yıl Özen Yula'nın aldığı ödülü bu yıl alabilecek başka oyun yazarı yoktu. Bu oyunu ben de beğenmeme kar* şın, QB'den başkası tarafından -teknik açıdan- oynanması mümkün olamayacağından, kapalı devre bir oyun olarak adlandırılmalıydı. Yazarın ödülü aldıktan sonra "Bizi izlemeye devam edin" demesi ise, ilerideki yıllarda da bu tür oyunları göreceğimizin müjdesi oldu. Her kategoride dört aday varken, "En İyi Erkek Oyuncu" ve "Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyun cu"da, neden üçer aday olduğu bizim malumumuz da, salondaki izleyicinin olmayabilir. Neden bu konuda bir açıklama yapmadı Korhan Abay, merak konusu. Törenin saygınlığı bozulmasın diye mi çekilenler açıklanmıyor? Geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da tiyatroyla ilgisi sorgulanabilir şöhretler podyumda boy gösterdi, Nükhet Duru gibi. Popülaritesi mi artıyor böylece "Afife"nin acaba? Öyleyi se yandık! Mehmet Ulusoy'un Mustafa Avkıran'ı tanımaması söz konusu olabilir mi? Bir dil sürçmesi miydi acaba Avkıran yerine Akıran demesi?.. Altan Erkekli fazla tevazu gösterdi bence. Onun varlığı nın BKM'ye çok şey kazandırdığını Yılmaz Erdoğan bile söylüyor, tersinin değil.

Radikal kararlar da vardı bu yıl. İBŞT'den Hikmet Körmükçü'nün iki yıl üst üste aynı dalda ödül alma] sı, Ali Cem Köroğlu'nun hem kostüm hem sahne tasarımı dalında ödüle layık görülmesi, eyyamcılık tan uzak bir görüntü verdi. Başarılı olan, başarıya layık görülen her yıl üst üste alabilmeli ödülü. Öf, le şuna burada verdik, şuna da burada ya da bu yıl verdik, ötekine de seneye düşüncelerinin olma ması jüriye artı puan kazandırır. Tartışmalar mutlaka olacaktır, her yıl olduğu gibi. Dediğim, beni ilgi lendirmiyor kimin neyi aldığı. Ama kategorilerle uğraşıyorum. Burası sinema değil. Muhsin Hoca'nın dediği gibi rolün küçüğü büyüğü, dolayısıyla yardımcı'sı olmaz. Hele de "Komedi ya da müzikal" hiç olmaz. Diğer kategori illaki gözü yaşlı dram mı olmalı o zaman? Herkese mutlaka ödül dağıtma gerekmez. 14 kategori yerine 10 kategori olsun. Bir oyunda 'yardımcı' en iyiler arasına girebiliyor da, başrol oyuncusu giremiyorsa, orada bir terslik var demektir ve artık o oyuncu yardımcı filan değil, oyunu götürendir. "Hamlet'te Polonius yardımcı rol müdür? "Üç Kuruşluk Opera"da Mı Peachum'un babası yardımcı mıdır? "Biri Bizi Dikizliyor"da Rasim Öztekin olmasa, o oyun çekilmez Ama demek yardımcıymış. Payidar Tüfekçioğlu haksız mı bu durumda? Kadın oyuncuların erkek rol teriyle aldıkları "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü de tüm bunların üstüne tüy dikmişti zaten. İki yanlıştan bir doğru çıkmaz, hele üçten hiç çıkmaz. Mayıs ayının buğuları altında kırlara çıkın sevimli okurlar! Bırakın bunları artık bir yana...

66


İSTANBUL'A GÜZELLEME (İSTANBUL'UN FETHİNİN 550. YILDÖNÜMÜ KUTLAMALARI)

İSTANBUL - MEKAN - TİYATRO

a

Mekandan İnsana "Yeniden Köprü"

pe cy

İstanbul, Asya ile Avrupa arasında muhteşem güzellikte bir kent. Mekan içre mekan; zaman içre zaman... Nedim'in deyimiyle "Bir sengine (taşına) yekpare Acem (bütün cihan) mülkü feda" bir kent: İstanbullu?.. İstanbul'da yaşayan ve sayıca 15 milyonu aşkın olan bizler,'hangi İstanbul'da yaşıyoruz? Bir kentte yaşamak, "Ora"lı olmak nedir? Mekanları tüketmeden, varolan anlamlara yeni anlamlar katmak nasıl olur? İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, tiyatronun diliyle bir kez daha soruyor, sorduklarımızı!.. İstanbul-Mekan-Tiyatro projesi, mekanlardan hareketle yeniden varolabilmenin olanaklarını irdeliyor. Galata Köprüsü'nde geçmişin ayak seslerini dinlemeye; Rumeli Hisarı'nda tarihin esintisine kapılmaya var mısınız? "Ruh"un izlerini zamanda süretken, mekanlara nakşedilmiş milyonlarca 'beden'den bir beden olmak için, mekanlarda buluşalım: "Ruh Zamanda, Beden Mekanda Devinir."

'RUH ZAMANDA; BEDEN MEKANDA DEVİNİR" İSTANBUL - MEKAN - TİYATRO '.. .


19 Mayıs 2003 Pazartesi Saat: 15.00

Düğün ya da Davul Yazan: Haşmet Zeybek Sultanahmet Meydanı

25 Mayıs 2003 Pazar Saat: 21.00

Açılış Kokteyli (Tiyatro Şarkıları - Şiirlerle İstanbul) Galata Köprüsü

27 Mayıs 2003 Salı Saat: 21.00

Bir Adam Yaratmak Yazan: Necip Fazıl Kısakürek Yöneten: Mahmut Gökgöz Galata Köprüsü

29 Mayıs 2003 Perşembe Saat: 21.00

Bizans Düştü Yazan: Turan Oflazoğlu Yöneten: Engin Uludağ Rumelihisarı

1 Haziran 2003 Pazar Saat: 21.00

Para (Bitola National Theatre) Galata Köprüsü

3 Haziran 2003 Salı

Sınırdaki Ev (Üsküp Halklar Tiyatrosu) Yöneten: Yücel Erten Galata Köprüsü

cy a

Yöneten: Lupche Georgyevsky

pe

Saat: 21.00

Yöneten: Nurhan Karadağ

7 Haziran 2003 Cumartesi Saat: 21.00

Gelin İle Kaynana Yazan: Carlo Goldoni Yöneten: Angelo Savelli Galata Köprüsü

9 Haziran 2003 Pazartesi

III. Richard Yazan: William Shakespeare Yöneten: Yücel Erten Galata Köprüsü

Saat: 21.00

11 Haziran 2003 Çarşamba Saat: 21.00

13 Haziran 2003 Cuma

Memleketimden İnsan Manzaraları 1 Yazan: Nazım Hikmet Yöneten: Rutkay Aziz Galata Köprüsü

Bizans Düştü Yazan: Turan Oflazoğlu Yöneten: Engin Uludağ Galata Köprüsü


a pe cy

'İktidar'a giden yol Galata Köprüsü'nden geçiyor Galata köprüsü, birçoğumuzu binlerce kez taşıdı belki de bir yakadan diğerine. "İktidara ulaşmada her yol mubahtır" sözüyle anılan III. Richard'ı Galata Köprüsü'nde yürürken hayal edebiliyor musunuz? Bugün, bir köşede yalnızlığına çekilmiş Galata Köprüsü'nün yazgısından farklı değildir aslında, III. Richard'ın savaş meydanındaki yalnızlığı. İmge dünyamızdan düşsel bir figür olarak çekilen Galata Köprüsü, bu kez İngiltere Krallığı'na yürüyen III. Richard'ı taşıyacak. Shakespeare'in yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan tarihi karakterleri, bugün de çok şey söylüyor bizlere. Yükselişine paravan yaptığı "iki yüzlülük" ve "acımasızlık" zırhıyla iktidara ulaşan Richard, iki yıllık iktidarı için , birçok yakınının ölümüne hükmeder. Hırsı, savaş meydanında "'Bir ata muhtaç"lığının acizliğinde son bulur. Birçok başlangıcın ve birçok bitişin 'köprü'sü olan Galata'da bu kez, tarihi bir tragedyaya tanıklık etmeye ne dersiniz?


pe cy a

Bizans "Rumeli Hisarı"nda Düştü

Bizans'ın can damarı Konstantiniye; Osmanlı'nın yüreği İstanbul. Her medeniyete bir kent beşiklik etmiştir tarih boyunca. Ancak İstanbul'un kısmetidir belki de, birçok medeniyete beşiklik etmek. Genç bir hükümdar olan II. Mehmet'in "Fatih"liğe yazgısıydı, Konstantiniye'nin fethi. İstanbul, büyük bir düşe yeniden beşiklik edecek; nice Fatih'leri ağırlayacaktı koynunda. Turan Oflazoğlu'nun yazdığı, Engin Uludağ'ın yönettiği "Bizans Düştü", İstanbul'un fethinin 550. yılında, tarih ile mekanı buluşturuyor. Mekanın tarihsel anlamı; tarihin mekandaki izleri yeniden diriliyor. Güzel bir geçmiş uğruna ölmeyi göze alan İmparator Konstantin ile güzel bir gelecek uğruna rahatça ölebileceğim söyleyen II. Mehmet'in buluştuğu ''Bizans Düştü' tarihi kimliklerinin yanı sıra "İnsan" oluşlarını dışlamayan bir oyun


a

cy

pe


a

cy

pe


a

cy

pe


a

cy

pe


a

pe cy


cy a

pe

2003_130_9116  
2003_130_9116  
Advertisement