Issuu on Google+

Azizm Sanat E-Dergi Kas覺m 2008 Say覺 13

Dosya: Mustafa Kemal ve Sanat

Dali, Sinema, Politika

1


Editörden “Atatürk uluslar arası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir devrimci, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayırımı göstermeyen, eşi olmayan devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur.” Azizm Sanat Örgütü olarak yukarıdaki satırların altına imzamızı atıyoruz. Ancak bundan da önemlisi, tam 32 yıl önce, bu satırların altına UNESCO tarihinde ilk defa ret ve çekimser oy olmadan 152 ülkenin imza atmış olmasıdır. Tüm insanlığın büyüklüğünün ve öneminin farkında olduğunu Büyük Devrimci, ne ilginçtir ki kendi halkı tarafından kıyasıya eleştirilmektedir. Hatta bu durum günümüzde “moda” haline gelmiştir. Onun ideallerinin toplumun köklerine inmesine engel olunmuştur. İşte bu uğurda Ona ya açıktan saldırmışlardır, ya “entelektüel” birikimleriyle kafa karıştırma eğilimine girmişlerdir ya da Onu kutsallaştırıp halktan uzaklaştırmışlardır. Bu zihniyetlere inat ölümünün 70. yılında büyük önderimizin önünde Onu daha derinden anlayarak saygıyla eğiliyoruz. “Mustafa Kemal ve Sanat” olarak belirlediğimiz bu ayki çalışmalarımızda edebiyatımızın büyük ismi Adnan Binyazar etkileyici yazısı, karikatür sanatımızın duayeni Cafer Zorlu ise çizimiyle bizlerle. Tüm yazılarda Atatürk’ün yurt gezilerinde dinlediği şarkılara kulak veriyoruz, ölümü üzerine dünya halklarından gelen ağıtlarla birlikte. Sinema, müzik, mimari gibi çeşitli alanlarda engin zekâsını aktarmayı amaçladığımız büyük devrimci üzerine İspanyol fotoğrafçı Salva Perris’in ilgi çekici çalışmalarını bulabilirsiniz sergi bölümümüzde. Bunların yanında Can Dündar’ın tartışmalar yaratan yapıtı “Mustafa” hakkında çalışmamız da sayfalarımızda. Şiir bölümünde Atatürk’ün düşünsel, edebi gelişiminde büyük katkısı olan, O’nun en sevdiği şairlerden büyük usta Tevfik Fikret’in dizelerini okuyabilirsiniz. Tüm bunların dışında, Anadolu’nun sanat başkenti Eskişehir’in rock müziğime kazandırdı en tutkulu ekiplerin başında gelen Grup Lora’yla yaptığımız keyifli söyleşiyi, röportaj bölümünde bulacaksınız. Elbette sürrealizmin büyük ismi Salvador Dali hakkında yazılarımız sürmekte. 2


Mustafa Kemal’in eşsiz aydınlığının bir an önce Anadolu’ya dönmesi dileğiyle, sanatla kalın değerli dostlar…

Azizm’in Notu: İnternet yayınımızın başlamasının birinci yıl dönümünde forumumuzda siz değerli üyelerimizin ve takipçilerimizin sitemiz hakkında eleştirilerini ve yorumlarını bekliyoruz. Forumda “Site İçeriği” başlığına iletilerinizi gönderebilirsiniz. Daha iyiye gitmemiz için sizin desteğinize ihtiyacımız var! Bunun yanı sıra çokça tartışılan “Mustafa” belgeseli hakkında görüşlerinizi bekliyoruz forumumuzda. Çağdaşça tartışmayı dahi beceremeyen büyüklerimize “beyin fırtınasının” nasıl yapıldığını hep birlikte gösterelim!

3


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: Mustafa Kemal Atatürk, Ankara’da Heykel Sergisi Açılışında (1934) Arka Kapak: Mustafa Kemal Atatürk, İstanbul Dolmabahçe’de Tarih Sergisi’ni gezerken (1937)

4


İçindekiler Atatürk’ün Yaratmak İstediği Bilgi Toplumu – Adnan Binyazar

s.6

Ritimlerle Yaşanan Devrim – Ceyda Şahinoğlu

s.17

Anlamak ve Hatırlamak – Melih Öncel

s.22

Geniş Denizler – Tuğçe Duysak

s.26

İşte Seni Anlayamayan Türk Genci ve Türk Gençliği – Ezgi Sandal

s.29

Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarisi – F. Utku Deniz

s.32

İzindeyiz (karikatür) – Cafer Zorlu

s.42

Toprak Vatanım, Nev-i Beşer Milletim: Tevfik Fikret – Duygu Yılmaz

s.43

Grup Lora ile Söyleşi – Ezgi Sandal

s.49

Dali, Sinema, Politika – Onur Keşaplı

s.54

5


Atatürk’ün Yaratmak İstediği Bilgi Toplumu Adnan Binyazar Kemalizm, bugünkü adlandırmayla Atatürkçülük, düşünsel bir dizgi olarak, çağdaşlıkla eşdeğerlidir; değişimi, yenileşmeyi, ileri düşünceyi gerektirir. Bu bağlamda, Mustafa Kemal, Anadolu’ya ayak basıp Kurtuluş Savaşını planlarken, toplumun alt yapısını sağlamlaştıran “müreffeh” bir Türkiye yaratmayı temel amaç saymıştır. “Müreffeh Türkiye”, toplumun çağdaşlaşması demektir. Atatürk Devriminin varmak istediği hedef, siyasal, ekonomik bağımsızlığını sağlamış, laik ve demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti’dir. Atatürk, bu büyük devrimi yaratmada inançlı ve kesin kararlıdır. Cumhuriyet’in 10. yılında Afet İnan’a yazdırdığına göre “Devrim, mevcut kurumları zorla değiştirmek demektir. Türk ulusunu son yıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak, yerine ulusun medeni gereksinmelere göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmaktır.” Tanımını yaptığı bu devrimin kararını, daha eyleme geçmeden yıllar önce, “Bağımsız cumhuriyeti kurmanın, şeriatı hukuk düzeninden silmenin, laikliği devletin temel ilkesi yapmanın bir düş olduğu” 1919 yılı Temmuz ayının 7’inci gününü 8’ine bağlayan gecenin geç vaktinde, Mustafa Kemal, Bitlis valisiyken Damat Ferit Paşa tarafından görevinden alınan Mazhar Müfit’i(Kansu) çağırtır ve not defterine şunları yazdırtır: “ 1) Zaferden sonra hükümet biçimi cumhuriyet olacaktır. 2) Padişah ve hanedan için zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. 3) Tesettür kalkacaktır. 4) Fes kalkacak, uygar toplumlar gibi şapka giyilecektir. 5) Latin harfleri yürürlüğe girecektir.” Bunları yazdırdıktan sonra, Mazhar Müfit’e, “Defterin bu sayfasını kimseye göstermeyeceksin, sonuna dek gizli kalacaktır,” der. (İlhan Selçuk, Cumhuriyet, 25 Temmuz 1998). Anadolu’da o gece Türk aydınlanmacılığının temeli atılmıştır. Kurtuluş Savaşı boyunca bir yandan düşmanla, öte yandan içteki gerici ve işbirlikçi güçlerle savaşılarak, aydınlanma düşüncesinin çatısı da çatılmıştır. Bu, Atatürk’ün düşlediği çağdaşlık ışığıdır. Devrim, devletin bütün kurumlarını değiştirip yeni bir yapı kurmayı gerektiriyordu. O gün için bir “utopia” sayılan “çağdaş” Türkiye bu inanç ve direngenlikle kurulmuştur. Mustafa Kemal, tasarlıyor, tasarladığını anında 6


uygulamaya geçiriyordu. Nitekim hemen halkın katılımını sağlayarak TBMM’yi toplamış, egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olduğunu özellikle vurgulamıştır. Bu, her şeyin ulusun iradesiyle, ulusun gücüyle, ulusun birlikte yapabileceği anlamına geliyordu. İlk adım, işgale uğramış yurt topraklarının kurtarılmasıydı. Bunun için güçlü bir orduya gerek vardı. Toprak bağımsızlığından yoksun bir halkın eli kolu bağlı olurdu. Yurdu işgalden kurtarmadan devrim yapılamazdı. Mustafa Kemal bu gerçeği üstün sezgisiyle kavramış; çağdaş dünyayla da ilişkilerini sürdürerek Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini barut kokuları ortamında atmıştı. Cumhuriyet, en kısa tanımıyla, halk yönetimidir. Cumhuriyetle yönetilen ülkelerin halkı, Ziya Gökalp’in deyimiyle cemm-i gafir (kalabalık) değil, hakkını hukukunu bilen, demokratik anlamda halk(public, bilinçli halk topluluğu) olmalıdır. Tarık Zafer Tunaya’nın “Türk Devriminin dili” dediği Atatürkçülük, böyle bir halk yaratma yolunda girişilmiş bir uygarlık arayışı, bir bilgi devrimidir. Atatürkçü cumhuriyetin temeli kültüre dayanmaktadır. Atatürk, toplumsal onurun, çağdaş dünyayla bütünleşmenin, ulusal kültürle gerçekleşeceğine inanmıştı. Devrim ilkesi olarak benimsediği, “Doğu’nun dinsel, sosyal, siyasal baskısından olduğu kadar Batı devletlerinin siyasal ve ekonomik zorbalığından uzak bir devlet kurmak ve toplum yaratmak” kültürel birikimlerle olurdu. Nasıl temeli kültüre dayanmayan devlet gerçek anlamda devlet olmazsa, kültürel temelden yoksun bir cumhuriyet de olamazdı. Misak-ı Milli ile yurdun toprak sınırlarını çizen Mustafa Kemal, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” sözüyle de Türkiye’nin kültürel sınırlarını çizmişti. Atatürkçü kültür devriminin amacı, başka kültürlerin boyunduruğu altında ezilerek kimliğinden uzaklaşmış bir toplumu yeniden var etmek, birey olarak yüzyıllarca kültürel sömürüye uğramış insanımıza güven kazandırmaktır. Cumhuriyet’in ilanından çok kısa bir süre sonra başlayan, eğitimin laikleştirilmesi bu amacı yürürlüğe koymanın ilk adımıdır. Laik eğitimle, düşünce de laikleştirilmiş olacaktır. Bu uygulamayla, bilgi belli kesimlerin tekelinden kurtarılıp halk kesimlerine de yayılacaktır. Böylece bilgi özgür kılınacak, özgür düşünüşlü Türk insanı, çağdaşlık yolunda, elinde “müspet bilimin meşalesi”ni tutarak ilerlemeye koyulacaktır. Düşünce, ancak bilimin gerçek kaynaklarına inilerek özgürleştirilebilir. Ulusal bilinç, bilgiyle donanmış düşüncenin ürünüdür. Kendi dilini ve düşüncesini yaratmamış hiçbir ulus gerçek anlamda özgür değildir. Mustafa Kemal’in 7


devrim ilkelerinin kaynakları sayılan halkçılık, ulusalcılık, “kültür” kavramıyla eş tutulması gereken cumhuriyetçilik kavramı, gelip bu ulusal bilinç gerçeğinde yoğunlaşıyor. Ulusal bilinç gibi, ulusal kimliğin kaynağı da bilgidir. Ulusal bilinçten yoksun kesimlerin ulusal kimlikten de yoksun oldukları, kendilerine bir kimlik yakıştırmak için cumhuriyetin karşısına ümmetçi ve çağdışı bir anlayışı dikmek istemelerinden bellidir. Ulusal kimlik kazanmamış toplumların çağdaşlığından da söz edilemez. Çağdaşlığın, kendini tarih içinde bir dil varlığı olarak kanıtlamış toplumların ürünü olduğunu, Avrupa’nın aydınlanma döneminde geçirdiği deneyimler kanıtlamaktadır. Kendi dilini, dolayısıyla düşüncesini yaratamamış toplumların, başkalarının dışlamasına gerek kalmadan, kendilerini çağlarının dışına fırlatıp attıkları; bilgide, yaşayışta çağdışı düşüncelerin kulu olmayı yazgıları saydıkları, gelişmiş ülkelerin alt kültür tüketicileri olarak nasıl sömürüldüklerini her gün televizyonlarda görüyoruz, gazetelerde okuyoruz. Oysa Atatürk, özgürlük ve insanca yaşama haklarını egemen ulusların denetimine bırakmayı erdem sayan “kalabalık” toplum anlayışını yok edip, halkı bilinçli toplum olmanın erdemine inandırmaya çalışmıştır. Bu yönden, Türkiye Cumhuriyeti bilinçle, bilgiyle, erdemle var olmuş bir aydınlanma devrimi sayılmalıdır. Tarihi boyunca toprak bağımsızlığını sağlamış bir toplumun bireyi olarak, Mustafa Kemal, bu halkın, İtilaf devletlerinin Türkiye’yi yok etme planını bozacağını bilinçle kavrayarak Anadolu’ya geçmiş, onların arasına katılmıştır. Bir bakıma sivil toplum örgütlenmesi olan kongrelerden sonra, “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” inancıyla geldiği Ankara’da Türkiye Millet Meclisi’ni toplamıştır. Toplumsal örgütlenmeyi bilinçli halkların başarabileceğine yürekten inanmaktadır. Mustafa Kemal, Türk halkının tarihten gelen bu gücüne dayanarak, zaman yitirmeden, yurt ve bilgi bağımsızlığını sağlayacak savaşımlara girişmiştir. Yaşamı boyunca, egemenliğin ulusta olduğuna inanmış, bunu halkçı ve ulusalcı anlayışın, demokratikleşmenin temel ilkesi saymıştır. İşin ta başında, dinciliğin karşısına ulusalcılığı çıkarırken, eğitimin laikleştirilebileceğini düşünüyordu. Çünkü “ilerleme ve gelişme yolunda, uluslar arası ilişkilerde Türk toplumunun çağdaş uluslarla yan yana ve bir uyumda yürümekle birlikte kendine özgü karakterini ve bağımsız kimliğini esas tutma” amacı, ulusalcı bir dünya görüşüyle, laik eğitimle gerçekleştirilebilirdi. Eğitimin laikleştirilmesi, Mustafa Kemal’in kaçınılmaz saydığı bir devrim ilkesidir, devrimci eylemin temelidir. Eskinin bütün çürümüş kurumları, ancak laik eğitim uygulamalarıyla eğitimi iki başlılıktan kurtarmakla yıkabilirdi. Mustafa Kemal’in tarih sahnesine çıkışından bu yana, en ağır saldırıların laik eğitim uygulamalarına yapılması bir rastlantı sayılmamalıdır. Hemen her dönemde, gelişmelerin önüne engeller çıkaran gericilik, kökten 8


dincilerin sığınağı olmuştur. Bir atasözümüzde dile getirilen, suyun uyuyup düşmanın uyumadığı gibi, zaman uyuyor da gericilik uyumuyor! Bilerek ya da – daha kötüsü- bilmeyerek, devrim ilkelerinden bir ışık çizgisi kadar ödün verildiğinde, gericiliğin ağır bulutları ülkenin çağdaş yüzünü hep karartmıştır. Son zamanlarda ise, “karartma” bir yana, Atatürk devrimleriyle yaratılan bütün çağdaş kurumları hedef göstererek, cumhuriyet rejimini sarsacak boyutlara varmıştır.

Çağdaşlaşmayı Türk devriminin temel hedefi sayan Mustafa Kemal’in, daha cumhuriyet ilan edilmeden, Türk halkını çağdışı kalmaktan çıkaracak laik eğitimi neden gerekli gördüğünü, 1922 yılında anı defterine yazdıklarından öğreniyoruz: “Okul, genç dimağlarda, insanlığa saygıyı, vatana ve ulusa sevgiyi, bağımsızlık onuruna sevgiyi ve bağımsızlık tehlikeye düşecek olduğu zaman, onu kurtarmak için izlenmesi gereken kurtuluş yolunu öğretir. Okul sayesinde, 9


bilim ve fen sayesinde Türk ulusu, Türk sanatı, Türk edebiyatı bütün güzellikleriyle kendini gösterecektir.” Dinsel eğitim ise bunun tam tersini yapmaktadır. Daha sonra, bunu gerçekleştirecek olan öğretmenleri de şöyle uyarır: “Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar ister.” Eğitim izlencesini de, toplumsal yaşamımızın ve çağın gereklerine uygun düşecek biçimde düşünmüştür. Bu tam anlamıyla laik eğitim izlencesidir. Kurtuluş Savaşı yıllarında, Mustafa Kemal’in “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” kuşakların özlemini çekmesinin anlamı bugün daha iyi anlaşılıyor. Öyleyse, Mustafa Kemal’in özlemini duyduğu düşüncesi, vicdanı, duyarlığı, anlayışı ve kavrayışı özgür; çağdaş Türk insanı nasıl yetişecekti? Bir topluma ulusal bilinç ancak bilgi yoluyla kazandırılabilirdi; Mustafa Kemal’in başardığı da budur. Halkını çağdaş bir bilgi toplumu yapma yolunda her şeyi yerinde ve zamanında planlamayı bilmiştir. Cumhuriyetin ilanından 5 Ay sonra Eğitimin Birleştirilmesi Yasası çıkmıştır(1924). Bu, eğitimi dinsel etkilerden kurtarmanın başlangıcıdır. Önce çağdaş bir dünyada okuma yazma bilmemenin utanılacak bir şey olduğunu belirtmiş, bu yasadan sonra büyük bir eğitim seferberliği başlatılmıştır. Herkes birbirini etkileyerek, bilen bilmeyene öğreterek okuma yazma sorunu çözülecektir. Atatürk için önemli olan, toplum içinde bir dinamizm yaratmaktı. Yurdunda kendini bağımsız kılan bir halk, en kısa sürede eğitimi de laikleştirecekti. Eğitimi dinsel baskılardan kurtarmayı amaçlayan Eğitimin Birleştirilmesi Yasası, laik, çağdaş eğitimin temellerini de atmıştır böylece. Türkiye’ni var olmasında “Cumhuriyet” ne ise, düşünsel bağımsızlıkta da “laiklik” odur. Arap yazısının, ancak eğitim görmüşlerce çözülebilen bir yazı olduğu bilinmektedir. Sözcüklerin kökleri, üreme kuralları ve biçimleriyle bağlantılı bu karmaşık yazıyı çözüp, okuma yazmayı yaygınlaştırmak pek öyle kolay değildi. Bilgiyi yaygınlaştırmak, o bilgiyi iletecek araçlara da bağlıdır. Latin abecesinin Türk diline uygun düştüğü, Tanzimat Dönemi’nden bu yana zaman zaman tartışma konusu olmuştur. Ancak, bu tartışmaya son verip Latin abecesi temeline dayanan Türk abecesini kabul ettirmeyi Mustafa Kemal başarmıştır. Devrim, çok tez davranmayı ve göze almayı gerektirir. Konuyu araştırıp Atatürk’e öneri getirenlerin beş altı yılda gerçekleştirileceğini tasarladıkları Latin kökenli yeni Türk harflerini Mustafa Kemal üç aşamalı olarak bir iki yıl içinde yaygınlaştırmıştır. Bu abece, Türk toplumunu çağdaş dünyaya yaklaştırmıştır, toplumlar arası iletişimin yaratılmasında da etkili olmuştur. Bize eski 10


kültürümüzden kopardığı savıyla eleştirilen abece devrimi, bilgi toplumu olma yolunda Türk aydınlanmasının önemli bir aşamasıdır. Ulusal duygu yönünden, bir toplumun tarihsel kökenlerini araştırması büyük önem taşır. Ulusal bilincin kaynağı sayılan tarih bilincinden yoksun sayılan toplumlar, kendilerine başkalarının biçtikleri kimlikle yetinmek zorundadırlar. Atatürk devrimi içinde yer alan tarih ve dil çalışmaları bu yönden ulusal düşünce devriminin temelidir. Bugün “resmi tarih” diye küçümsenmek istenen, bir yönden de abartılı bulunan bu ilk çalışmalar olmasaydı, acaba, Türk bilimi tarih yönünden bugünkü nesnelliğine ulaşabilir miydi? Kuşkusuz, Türklerin bütün ulusların atası olduğuna yönelik bir tarihsel yorumun bugün geçerliği kalmamıştır. Ancak kendini yeniden var etmiş bir toplumun böyle destansal bir yaklaşımdan güç alacağı da unutulmamalıdır. Atatürk’ün amacı, toplumuna güven vermek, onu uluslar içinde bir varlık olduğu bilincini aşılamaktı. Zaman göstermiştir ki, gerçek amaç, İslam kimliği içinde eritilmiş bir Türk tarihi değil, tam tersine, Türklük bilinci içinde çağdaş bir tarih yaratmaktır. Devrimlerin odağı ulusal bir bilinç yaratmak olduğuna göre bir toplumun var oluş öyküsü de sayılan tarih, neden Anadolu gerçekleri dışında yorumlansın? Atatürk’ün ulusalcılığı vurgulayan tarih anlayışındaki coşkuyu o günün koşullarında değerlendirmek gerekir. O’nun kurduğu Türk Tarih Kurumu (1931), toplumun, toprakların varlığı olduğu bilinciyle, özellikle Anadolu tarihine yönelerek, tarihimizi Orta Asya ile sınırlayan ön yargılı değerlendirmeleri ortadan kaldırmıştır. Tarih yaratmakla kazanılan ulusal bilincin ne denli önemli olduğunu şu gözlemlerden çıkarabiliriz: Berlin’de, Kanuni Süleyman adına düzenlenen sergi için, Kütahya çinilerinin, British Museum’dan ödünç alındığı, Türk tarihinin önemli kaynağı “Oğuz Kağan” destanının Paris’te Bibliothque Nationale’de, yine tarihsel öneminin yanında Türk anlatı ve öykü sanatının başeseri sayılan “Dede Korkut” kitabının Dresden’de Staatsbibliothek’te bulunması, Bergama’dan götürülen taşlarla Berlin’de, neredeyse küçük bir kent görünümdeki Pergamon Museum’un kurulması, tarihsel varlıklarımıza nasıl sahip çıktığımız (!) bir ölçüsüdür. Ulusal anlamda tarih bilinci kazanmış toplumlar, Berlin’de bir müze oluşturacak tarihsel değerleri yapılarda temel taşı, kapı önlerinde binek taşı, koyunları tut yalama taşı, tuvalet ayağı… olarak kullanmaz. Ürgüp’teki aziz fresklerinin gözlerini oymaz, her biri müzeleri baş eseri olacak heykellerin kollarını, bacaklarını, kafasını, cinsel organlarını, burunlarını… koparmaz. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, tarihi topluma ulusal bilinç aşılamanın aracı sayan Atatürk’ün, tarihe neden önem verdiği şöyle anlatır: “Atatürk, milli tarihimizin sınırlarını zenginleştirmek hareketiyle hem Kemalist devrimin en 11


kapsamlı bir izahını yapmak, hem bu devrimin köklerini üstünde yaşadığımız toprağın en derin tabakalarına kadar ulaştırmak, hem de Türk ulusunun asaletini şüphe götürmez soy kütükleriyle ispat etmek istemiştir.” Atatürk’ün tarih yazmayı tarih yapmak kadar önemli saymasının temelinde yatan budur. Çünkü tarih yazmak, bir ulusun yaşamını belgelemektir. Çağdaş dünya değerlendirmesini bu belgelere dayanarak yapacaktır. Onurlu bir ulus, tarihinin yalnızca başkaları tarafından yazılmasına razı olmaz. Cumhuriyete değin, tarih yazımı konusunda gelişmeler olmamış değildir. Ne var ki, araştırmaya, belgelere dayanılarak nesnel tarih yazımı cumhuriyetle gerçekleştirilmiştir. Tarih, Atatürk için, toplumun kendi geçmişine, varlığına, geleceğine sahip çıkmasının belgesidir, her fırsatta Türk varlığını “barbar” diye niteleyen Batı devletlerinin önyargılarına bir tepkidir. Bugün bile Avrupa Birliği tartışmalarında, Avrupa ülkeleri Türk tarihini kurcalama gereksinimi duymaktadırlar. Bir toplumda ulusal bilinçle kültürel kimlik hem birbirinin içinde, hem birbirinin tamamlayıcısıdır. Tarih gibi, o toplumun yapıp ettiklerinin bir göstergesi olan kültür de o topluma kimlik kazandıran temel etkenlerden biridir. Onun için Atatürk tarih çalışmalarıyla dil çalışmalarını birbirinin bütünleyicisi olarak düşünmüştür. Toplumsal kimlik açısından ikisini birbirinden ayırmanın ne denli olanaksız olduğunu tarih bilimi göstermektedir. Dil ise, kültürel varlığı belirleyen en yaratıcı olandır. Toplumların ancak kendi yarattıkları öz dille gerçek kimliğini kazandığı bir gerçektir. Çünkü dilini tanıyan, duygusunu, düşüncesini, yaratıcı gücünü, anlatımını, mantığını, çağdaş dünyadaki yerini, her şeyini tanıyacaktır. Dil devrimi, bir toplumun yaratıcılığını ortadan kaldırmaya yönelik baskılara baş kaldırmadır. Atatürk’e göre halk, yeniliklerin yaratıcısı olmalı, bu yaratıcı gücüyle çağdaş dünyadaki yerini bulmalıdır. Bu bağlamda Atatürk, dilsel gelişimi, ulusal bilinç kazanmanın kültürel tabanı saymıştır. Diliyle kişiliğini bulmamış toplumların sığıntı duygusu içinde kimlik bunalımlarına girdikleri biliniyor. Atatürk’ün her alandaki bağımsızlık, özgürlük, uygarlık kavramlarıyla anlatmak istediği, toplumların başka kültürlerle iletişim içinde kendi öz dillerini geliştirmesi, karşılıklı olarak, birbirlerini üstün görücü ya da alçaltıcı bir duygu yaşamamasıdır. Türk Dil Kurumu (1932) bu gerekçenin ürünüdür. Atatürk’ün dile ne denli önem verdiğini hemen her vesileyle anılan şu sözlerinden çıkarabiliriz: “Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin ulusal ve zengin olması ulusluk duygusunun gelişmesinden başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil bilinçle işlensin.” Türk toplumunun bunda büyük başarı göstereceğini belirtmek için de, kazanılan bağımsızlık savaşını anımsatarak, “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” 12


Dilin boyunduruk altında olması, düşüncenin de bağımsız olmadığı anlamına gelir. Atatürk’ün vurgulamak istediği dil bağımsızlığı, yalnızca düşünceyi özgür kılmayacak, yazı dili ile konuşma dili arasındaki uçurumu da kapatacak, böylece toplumsal iletişim kurulacaktır. Türkçe, bilim ve kültür dili olma yolunda gelişme göstererek bir düşünce dili düzeyine ulaşacaktır. Bu amacın gerçekleştirilmesinde de toplumsal bir dayanışmaya gidilmiştir. Türk Dil Kurumu’nda, derleme, tarama, türetme çalışmaları başlatarak Türk dilinin temellerine inilmeye çalışılmıştır. Kurumun öncülüğünde köy kent demeden, başta öğretmenler olmak üzere halk ağzından derlemeler yapılmıştır. 11. yüzyılda Kaşgarlı Muhmut’un oba oba gezip halkın dil varlığını devşirmesi gibi Dil Kurumu da sözcük(atasözü, deyim, mecazlı kullanımlar…) derleme işini toplumun her kesimine yaymış, halkın ağzından halkın dilini, Halk Ağzından Derleme Sözlüğü’nde bir araya getirmiştir. Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılında 13. ciltlik bu yapıt, Cumhuriyet döneminin en önemli çalışması olarak değerlendirilmiştir. Dili, zekaları bilgiyle ışıtıp donatmanın aracı sayan Leibniz (1656–1717), Latincenin egemenliğine karşın İncil’i Alman halk diline çeviren Luther’in başarısını söz konusu ederken, O’nun halklın diline bakarak konuştuğunu belirtir. Gerçekten, Luther, kasaplarla, bahçıvanlarla konuşmuş, Almancanın geniş anlatım olanaklarını onların dilinde bulmuştur. Türkiye’de yapılan da budur. Atatürk, halkın kendi varlığından kopararak yarattığı kültür birikimlerine önce dille başlamıştır. Halk ağzından derlenen bu sözcüklerin çoğunun yüzyıllar önce Türkçe’de canlı biçimde kullanıldığı görülmüştür. Dil devrimiyle, 600 yıllık Arap ve Fars baskısı ortadan kaldırılarak dilin öz kaynaklarına inilmiştir. Eskiden olduğu gibi, artık Arapça ve Farsça sözcüklere karşılık olabilecek Türkçe sözcükler aranmıyor, Türkçe, kaynağından ürüyor. Dili bağımsız kılmanın en önemli aşaması bu derleme çalışmaları olmuştur. Bir yandan da, yazma eserlerdeki sözcükler taranarak, bunlara ne gibi Türkçe karşılıklar kullanıldığı saptanmıştır. 8 ciltlik Tarama Sözlüğü de bu çalışmanın ürünüdür. Çağdaş gereksinimleri karşılama yönünden ise bu kaynaklara dayanılarak türetme çalışmaları başlatılmıştır. Bugün, Öz Türkçe Sözlük, neredeyse genel sözlüğün oylumuna varacak. Ozanların, yazarların, çevirmenlerin, felsefecilerin, genç bilim adamlarının diline baktığımızda, dilimizin geniş anlatı olanakları kazandığını görebiliriz. Türk kültür varlığını simgeleyen sanatçılar, yazarlar, bilim adamları başka dillerin kültürleriyle değil, kendi öz dillerinin birikimiyle düşünüyorlar, duyuyorlar. Gerçek anlamda kültürel ulusallaşma budur. 13


Bu olumlu gelişmelere karşın, Cumhuriyet tarihi içinde en çok dil devrimi saldırıya uğramıştır. Yeniliğe, çağdaşlığa ayak uyduramayanlar, her fırsatta öz Türkçe’ye karşı çıktılar. Ama bu kültürel akışın önünü kimse alamadı. Ellerine fırsat geçtiğinde öz Türkçe’yi yasaklayan, bugün devletin en yüksek kademesinde bulunanlar, bugün, yasakladıkları sözcüklerle sesleniyorlar halka, özellikle de gençlere… Atatürk’ün, Türkiye’nin geleceğini güvenle onlara bıraktığı gençler ise, Batı dillerine özenip dillerini bozanların dışında, analarının ak sütü gibi, tertemiz bir Türkçe’yle konuşuyorlar. Halkçılık, hangi alanda olursa olsun, halkı üretici durumuna getirmek demektir. Atatürk’ün halkçılığını bu bağlamda düşünmek gerekir. Meşrutiyet döneminde, Türklüğü araştırma amacına yönelik olarak kurulan Türk Ocakları’nın sonradan Halkevleri’ne (1932) dönüştürülmesinin özünde, halkı kendi içinde üretici kılmak ve kültürel birikimlere onun katılımını sağlamak amacı güdülmüştür. Türk Ocakları’nın halk kesimleriyle bağlantısı sınırlıydı. Daha çok uzmanlık konularının ele alındığı bir yerdi Türk Ocakları. Halkevleri ise kısa sürede yayılmış, kendi içinde kültür üretirken bir yandan da üretilen kültürün yayıcısı olmuştur. Birçok Avrupa ülkesinde etkinlik gösteren kültür merkezlerinin yerini Türkiye’de Halkevleri tutuyordu.

14


Acaba, Halkevleri, kurulduğu yıllardaki üretkenliğiyle bugünlere ulaştırılsaydı, halk çocuklarından oluşan orkestralar yarattıkları düzeyli sanat ürünleriyle Türkiye’nin ya da Avrupa’nın merkezlerinde konserler vermezler miydi, oyunlar oynamazlar mıydı, sergiler açmazlar mıydı?: Halkevleri, halkı üretici kılarak, sanatsal ve bilimsel yaratıcılığın kaynağı olarak düşünülmüştür. Kısa sürede de bu amaç gerçekleşmiştir. Ülkenin bakanları, milletvekilleri daha oturacak masa sandalye bulamazken, Ankara’da Devlet Konservatuar, Devlet Opera ve Balesi, Devler Tiyatrosu kurulmuş, halkı yaratıcı kılan kurumlaşmaya gitmenin yolları aranmıştır. Üniversitelere sağlanan bilimsel özerklikle birleştirilirse, toplumda düşüncenin nasıl bağımsız kılındığı anlaşılır. Atatürk’ün zamanında temeli atılan, ölümünden iki yıl sonra kurulan Köy Enstitüleri ise kentli-köylü, varsılyoksul demeden ülkenin çocuklarına eğitim eşitliği sağlamıştır. Bunlar, hep bir bilgi toplumu yaratmanın devrimci çabalarıdır. Cumhuriyet’in 10. yılı dolayısıyla yaptığı konuşmada, Atatürk, başlattığı devrimlerin anlamını bir kez daha dile getirmek gereksinimi duymuştur: Yurdu dünyanın en gelişmiş ülkeleri düzeyine çıkarmak, müreffeh bir Türkiye yaratmak, ulusal kültürü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak… Türk insanının çalışkanlığını, zekâsını vurgulayan Atatürk, sözlerini “Türklüğün unutulmuş uygar niteliği ve büyük yeteneği, bundan sonraki gelişmesiyle geleceğin uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır!” diye tamamlamaktadır. Atatürk’ün kullandığı her sözcük, yaratmak istediği bilgi toplumunun ana sütunlarını oluşturuyor. Atatürk, Söylev’ine başlarken, “manzara-i umumiye” diye çizdiği o batık ülkeden, on dört yıl içinde, çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti yaratmıştır. İsmet İnönü’nün belirttiği gibi, vatan, Atatürk’e “minnet” borçludur. Türk ulusu büyük çoğunluğuyla bu minnet duygusunu, yüreğinde Atatürkçü inanca ve coşkuya dönüştürmüş; O’nun onuruna layık demokrasiyi kurmuştur. Türk ulusunu bu yoldan döndürecek, O’nu Atatürk inancından saptıracak hiçbir güç düşünülemez. Ancak, O’nun, ulusal bilincin ve kültürel varlığın kaçınılmaz iki kurumu olarak, kendi kişisel tasarruflarıyla desteklediği Türk Tarih ve Türk Dil Kurumu’nu, hukuk kurallarını çiğneyerek kapatanlar, tarihin yüzüne nasıl bakacaklar? Halkevleri gibi, sanattan, yazından yoksun bırakılmış halka yaratıcı gücünü yaşatma olanağı sağlayan kurumları yok edenlerin devrim tarihi karşısında alınları açık olacak mı? Günümüzde, ulusal eğitimi paralıların tekeline sokanlar, eğitim eşitliğini bilgi toplumunun temel ilkesi sayan Atatürk’e o bilinçle yetişmiş Atatürkçü kuşaklara nasıl yanıt vereceklerdir? Yüzyıllarca yoksul bırakılmış bir halkın çocuklarına ilk kez eğitim olanağı sağlayan Köy Enstitüleri’ni kapatıp o kaynağı laikliğin tam karşıtı dinsel eğitime yönelterek 15


çağdışı ve Atatürk düşmanı kuşaklar yetiştirenler, Atatürk’ün özgür kılmak istediği vicdanlarının sesini ne zaman duyacaklardır? Cumhuriyetin 85. yılında, yaşlı genç demeden O’nun devrimlerine sahip çıkmak ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmakla kalmayıp onun da üstüne çıkmayı amaçlamak, bütün Cumhuriyet kuşaklarının namus borcu olmalıdır. Türkiye’de neredeyse her kuruluş kendi üniversitesini açıp, kendine gerekli adam yetiştirme programı uyguluyor. Gittikçe çemberi daralan eğitim koşullarının. Halk çocuklarından uzak tutulması, ileride çözümü zor durumlar yaratacaktır. Atatürkçülüğün temel ilkesi, sınıf ayrımı gözetmeden, eşitlikçi eğitimi egemen kılmaktı. Eğitimde bu ilkeye uyulmadığı için, Atatürk gençliğinin tüm özelliklerini taşıması gereken halk çocukları, onları aldatanların oyununa gelip, Atatürk’e düşman kesiliyorlar. Bir çıkar uğruna, kendilerini çağın nimetlerinden, ulusal ve kültürel bilinçten, bilimsel özerklikten, kişi olarak dünyadaki varlık nedenlerinden yoksun bırakan gençler, bir gün, yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada da çağdaşlık yolundan başka bir yol olmadığını, bu yolu da Atatürk’ün, ulusu için çok erken uygulamaya soktuğunu anlayacaklardır. Babaların, annelerin, öğretmenlerin, öbür büyüklerin gençler üzerinde etkili olmaları doğaldır; gene de hiçbir genç, bilincini, özerkliğini, insan olma hakkını kimsenin çıkarına hizmet edecek yolda kullanmamalıdır. Bitki bitkiliğiyle, zaman zamanlığıyla kendi varlığını yaşarken, insanoğlu nasıl olur da birilerinin yönlendirmesiyle kendini tutucu düşüncelere kaptırıp çağdışı kalmayı yeğler? Not: Adnan Binyazar’ın bu yazısı Cumhuriyet Kitapları’ndan yeni çıkan Ağıt Toplumu adlı eserindendir.

16


Ritimlerle Yaşanan Devrim Ceyda Şahinoğlu 'BİR BAHAR AKŞAMI RASTLADIM SİZE Bir bahar akşamı rastladım size Sevinçli bir telaş içindeydiniz Derinden bakınca gözlerinize Neden başınızı öne eğdiniz İçimde uyanan eski bir arzu Dedi ki yıllardır aradığım bu Şimdi soruyorum büküp boynumu Daha önceleri neredeydiniz

SANATIN OĞLU ATATÜRK Hayata ritim katabiliyorsan var olduğunu hissedersin yeryüzünde. Sadece 17


hareketlerinle değil ağzından çıkan her kelimede katabiliyorsan karşındakini o ritme, var olduğunu hissettirirsin onunda o ritimde. Hep bir ağızdan bağırıyorsan "Ne Mutlu Türküm Diyene" ortak yakalanan bir ritimle kalplerin titrediğini hissetmek ve hep bir ağızdan çıkan bu cümleyle var olduğunu göstermek. Mustafa Kemal Atatürk yaşamın her alanında ve her anında ritmi yakalamış ve yanındakileri de bu ritmin içine dahil etmiştir. Tıpkı melodileri oluşturan notalar gibi, her insan kendisine bir nota seçmiş yaşamı bir türkü haline getirmiştir. Şarkının ilk notası Mustafa Kemal almış, ardı sıra gelen millet Türk milletinin musikisini oluşturmuştur. Her nota, her kelime müzik aletlerinin koynunda kendine yer bulmuş yaşamın ta kendisi olmuştur. "Hayata musiki lazım değildir çünkü hayat musikidir" sözleriyle müziğin yaşama eşdeğer olduğunu anlatmıştır bizlere Atatürk. Müzik evrensel bir niteliğe sahiptir her duygu ritmini içinde taşır ve karşısındakini içine hapseder sonuna kadar o duyguları yaşamasını sağlar. Büyük Önder müziğe çok değer vermiş bir insandır. Sevdiği şarkıları sevdiği insanlardan dinlemek onun en değer verdiği şeylerden biriydi. O vatanına olan sevgisini de, sevgilisine olan aşkını da musikiyle yaşamıştır. Değer verdiği bu hazineyi dünyaya duyurmak istemiş Türk musikisinin gelişmesi için elinden gelen tüm yenilikleri yaptırmaya çalışmış ve desteğini esirgememiştir. Atamıza göre müzik insan hayatının vazgeçilmez bir yaşam kaynağıdır, O’na göre müzik ruhu olmayan bir insanın insani özelliklerden kuşku duyulur. Bir ulusun değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği algılayabilmesidir' Atatürk'ün müziğe bakışı 'Bir toplum kanunlarla, birtakım önlemlerle başka bir kültüre intibak ettirilebilir. Harfleri değişir, şapkası değişir, kılık kıyafeti değişir, fabrikaları yapılır, senfoni orkestraları kurulur, böylece toplum Batılılaşır.' Atatürk'ün genel anlamda müziğe bakışını şekillendiren üç özellik; insan sevgisi, ulus sevgisi ve çağdaşlıktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen Türk müzik devriminin ancak ulusal değerler korunarak evrensel normlar ile çağdaşlaşabileceği görüşü benimsenmiş ve bu yönde çalışılmıştır. Bugün bu alanda kazandığımız değerler, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Türk müzik devriminin olumlu sonuçlarıdır. Atatürk, genç yaşlarında Selanik'te dinlediği ve çok sevdiği Rumeli türkülerini ileri yaşlarında bile büyük bir duygusallık içinde beğeni ile dinlemiş ve hüzünlenmiştir. Ancak hayatının özellikle son dönemlerinde saz eserlerini ve fasıl heyetlerini, özellikle nihavent makamındakilerini büyük bir beğeni ile dinlediğini biliyoruz. Karanlıkta kalan yürekler, karanlık kutulara hapsederler düşüncelerini ve bir adım ileriye kımıldayamazlar ve aktaramazlar düşüncelerini yanında duran 18


bedenlere dahi. Bazen sadece bir melodi, sayfalarca yazılacak yazının, saatlerce yapılabilecek bir konuşmanın yerine geçebilir... Müzikle uğraşan insanlarda aydınlık yüreklere sahiptir ve özgürce dile getiriler düşüncelerini. Doyasıya yaşarlar duygularını ve adını koyarlar korkusuzca her yaşananın. Atatürk, karanlık kutuya hapsedilmiş yüreklerin özgürlük tınısıdır. Müzik her şeyin eksik olan tarafını tamamlamaktadır. Daha küçücük yaşında müziğin var olmak adına önemini kavramıştır kendisi. Kendi elleriyle yaptığı tanburu ülkesine ait olan marşı çalmak için yapmıştır... Bir insanın ruhunda sanat ateşi alevleniyorsa o her şeye hükmedebilecek bir liderdir… İşte Mustafa Kemal Atatürk de daha küçük yaşlardan Yurduna olan sevgisini küçücük tanburundan çıkacak milli marş ile dile getirmiştir. Mavi gözlü dev, dudağında tuttuğu sigarası, masasının üzerinde duran tek rakısı, gramofondan çıkan bir sanat müziği yüreğinde yaşattığı vatan sevgisi ve kafasının içinde dolaşan büyük düşünceler... Onun ruhunu toparlayan müzik, düşüncelerini de rahatlatmıştır. Şuanda var olan bu millet ve bu ülke bizler, onun evlatlarıyız... Cumhuriyetin kurulmasından sonra Türkiye'yi çağdaş bir ülke yapmak için gereken dönüşümler günü geldikçe birer birer gerçekleştiriliyordu. Atatürk sıranın müziğe de geleceğini, bu sorunu da çözmek için harekete geçmek gerektiğini biliyordu. Kaybedecek zaman yoktu. TBMM'deki bir konuşmasında bir gün bunu açık bir dille milletvekillerine de anlattı: "Arkadaşlar, güzel sanatların her alanında, ulus gençliğinin ne yönde ilerletilmesini istediğinizi bilirim" dedi. "Ancak bu konuda en çabuk ve en önde götürülmesi gerekli olan Türk müziğidir. Bir ulusun yeniliğe açık olmasının, bu konuda ne kadar yetkin olduğunun ölçüsü müzikteki değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Ulusal, ince duyguları ve düşünceleri anlatan yüksek deyişleri toplamak onları bir an önce müziğin genel kurallarına ve gelmiş olduğu son aşamaya göre işlemek gerekir. Ancak bu yoldan Türk müziği yükselebilir, evrensel müzik içinde yerini alabilir." Atatürk, müziğin bir ulusun yalnızca duygularını, ince düşüncesini, anılarını yansıtan güç değil, "Yurtta barış, dünyada barış" özleminin gerçekleşmesinde, ulusları birbirine yaklaştıran ve kaynaştıran evrensel bir dil olduğunu da biliyordu. Her fırsatta bu gerçeğe dikkat çekiyordu. Örneğin, İstanbul'da yapılan Balkan Festivali sırasında bunun altını bir kez daha çizmişti. Atatürk müziğe önem verdiği denli sanatçılara da hak ettikleri değeri veren biriydi. Sık sık konuk ettiği sanatçıları onurlandırırdı. Bu konunun tanıklarından üstat Münir Nureddin Selçuk bu konuda şunları söylemişti: “Büyüklüğüne sınır olmayan Atatürk'e ilişkin anılarım çoktur. Ancak bunlar arasında bir sanatçı olarak beni son derece duygulandıran ve ömrüm boyunca asla unutamayacağım anı şudur. 'Sık sık yapılan musiki toplantılarından birindeydi. Atatürk alışıla geldiği gibi 19


sevdiği şarkıları söyleterek zevkle dinlerken, belki de konukların bazılarının ilgisiz gibi görünüşlerine dikkat çekerek musiki tarihimize altın harflerle yazılması gereken şu sözleri söyledi: "Beyler, içinizden herhangi biriniz günün birinde ya sevki tesadüf ya da hakiki liyakatle yüksek aşamalara varıp milletvekili, müsteşar, başbakan, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz. Fakat sanatçı olamazsınız.'" Yaşamı kıyısından değil tam ortasından yakalamıştır Atatürk ve Türk milletine de o güzü vermiştir. Her alanda ileriyi görmüş ve ileriye odaklamıştır. Hiçbir zaman tutucu olmamış her yeniliğe açık olmuştur. Yeniliktir insanı herdayim var kılan ve tutunduran. Yenilik sürekli düşünmeyi gerektirir, sürekli çalışmayı gerektirir ve her şeye göğüs gerebilmeyi sağlar. Sanatta olan yenilik insanın ruhunu yeniler...

Atatürk'ün sevdiği Şarkılardan bir demet... 01 - Kimseye Etmem Şikâyet / Müzeyyen Senar 02 - Mani Oluyor / Müzeyyen Senar 03 - Havada Bulut Yok / Müzeyyen Senar 04 - Dayler Dayler / Safiye Ayla 05 - Cana Rakibi Handan Edersin / Müzeyyen Senar 06 - Alişimin Kaşları Kara / Safiye Ayla 07 - İzmir’in Kavakları / Müzeyyen Senar 08 - Şahane Gözler / Müzeyyen Senar 09 - Sigara Dumanı / Müzeyyen Senar 10 - Asker Yolu Beklerim / Müzeyyen Senar 11 - Çile Bülbülüm Çile / Safiye Ayla 12 - Değirmene Un Yolladım / Müzeyyen Senar 20


13 - Şu Dalmadan Geçtin Mi / Müzeyyen Senar 14 - Pencere Açıldı Bilal Oğlan / Safiye Ayla 15 - Habugaha Girdim / Müzeyyen Senar 16 - Yanık Ömer / Safiye Ayla 17 - Fikri'min İnce Gülü / Müzeyyen Senar 18 - A Benim Mor Çiçeğim / Müzeyyen Senar 19 - Vardar Ovası / Müzeyyen Senar 20 - Akşam oldu Yine Bastı Kareler / Müzeyyen Senar

21


Anlamak ve Hatırlamak Melih Öncel Atatürk, 28 Ekim gecesi dostlarına “yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” demişti. Peki, bu aklına bir anda gelen bir düşünce miydi? Nasıl oldu da her zaman ki gibi yemek yerken bu karar çıkmıştı ağzından? Alacağımız en ufak bir kararda bile yaşadığımız onca şeyin etkisi altında kalırken, nasıl oluyor da bir devrim yaratılıyor, bir ülke kuruluyor ve yaşamlar değişiyor? Devlet dairelerinden odalarımıza her yanımızda bulunan o fotoğraflarda ki liderin mavi gözlerinin ardındakiler neydi? Can Dündar, “Mustafa” filmiyle bunu göstermeye çalışıyor bizlere. Gösterime girdiği ilk günden itibaren her kafadan çıkan seslerin arasından bir insanın saf halini sunuyor. Bir dehanın hayatındaki değişimleri, düşünce yapısını ve duygularını aktarıyor.

Merakla beklenen film, izleyen herkeste ayrı bir etki bırakırken televizyon ve gazetelerde başlayan tartışmalar sokaklara kadar indi ve eleştirilerin dozu da git gide arttı. Filmi görüp, beğenen, beğenmeyen, kızan, yanlış anlayan, anlamayan, 22


yerden yere vuran ve özellikle de şaşıran çok fazla insan oldu. Bu yapıda, bu odakta bir belgesel için belki de normal şeyler bunlar; ama yine de ben normalin aksine filmi görüp de şaşırmadım, filmi izledikten sonra eleştirileri okuyup da şaşırdım. Ya tamamen başka yöne çekilmiş sözler, ya görmek istenildiği gibi görülmüş sahneler ya da anlaşılmamış bölümlerin izleri var her tarafta. Benim hiç şaşırmamam ve de filmi tam beklediğim gibi bulmamsa Can Dündar’ın 2002 basımlı Yükselen Bir Deniz isimli kitabını okumuş olmamdandır. Zaten film için de hemen hemen aynı kaynaklar kullanılmış. Kitapla film paralel olmanın yanı sıra çoğu yerde örtüşüyor da (sanırım bu da Can Dündar’ın son zamanlarda değiştiğini ve hatta günümüz koşullarına göre hareket ettiği için bu tarz bir film yaptığı iddialarını çürütmeye yeten bir kanıttır. Askerlerin son zamanlarda ki kötü imajlarını düzeltmek için Can Dündar’a en gizli arşivlerini bir anda açtıkları gibi yazıları ise ciddiye almamamız zaten kitabın ve filmin kaynakçalarına ve tarihlere göz atınca zaten ortaya çıkıyor).

Yükselen Bir Deniz’in önsözünde “(...)yaşamında hangi sahneler onun hafızasında derin izler bırakmış, kişiliğine imza atmıştı? Kadınların özgürleştirilmesinden, tesettürün kaldırılmasına, Latin harflerine geçilmesinden, şapka giyilmesine dek sonradan yapacağı reformların tohumlarını atan olaylar nelerdi? (...)bu yolda her şeyden umudu kestiği, çaresizliğe düştüğü, yıldığı, kızdığı, ağladığı, korktuğu anlar olmuş muydu? En kanlı savaş meydanlarında bile yanından ayırmadığı kitaplarda neler yazıyordu?(...)cumhuriyeti anlayabilmek, biraz da bu sorulara cevap bulmaktan ve Mustafa Kemal’in düşünce serüvenini kavrayabilmekten geçiyordu” diyor Can Dündar. Tıpkı Mustafa filmiyle bize vermek istedikleri gibi. Bizse bunlardan çok filmde geçen 23


daha farklı ayrıntılara takıldık. Fransız gazetesinin yazdığı diktatör benzetmesine sinirlendik, daha önceden yayımlanmış olan mektuplara içerlendik. Nedendi bu tepkiler ve karşı çıkmalar? Biraz gözümüzü kapatmış olabiliriz filmi izlerken ve kuşkusuz ezbere ve kulaktan dolma yaşamamızın da etkisi vardır tepkilerimizde. Alışık olduğumuz ve beklediğimiz tarzdan daha farklı bir şey gelince karşımıza afallamış bile olabiliriz. Belki de kendimizde gelip hatırlamamız gereken şeyler olduğunu düşünmüşüzdür ve de bu yüzden bu kadar canımız yanmıştır.

Filmden görmemiz gereken O’nun ağlaması, mektupları ya da özel ilişkileri değil; ülkesi için yaptığı devrimleri hangi düşüncelerle geliştirdiği, hangi yollardan geçtiği olmalıdır. Dikkat etmemiz gereken ayrıntı kaç şişe içtiği değil, ilk kez operayı görmesidir, kadınlarla ilişkisi değil onlar için yaptığı devrimler ve bu düşünceleri nasıl kazandığıdır. Ayrıca çapkınlık olarak nitelendirilen o mektupların birinde geçen “...benim ihtiraslarım var hem de pek büyükleri... Fakat bu ihtiraslar, yüksek yerler işgal etmek veya büyük paralar elde etmek gibi maddi emellerin tatminiyle ilgili değil.” Satırları günümüz politikacılarının mutlaka okuması gereken ders niteliğinde satırlardır. Devrimlerin evlatlarını yediği Can Dündar’ın devrimler hakkında ki kendi düşüncesidir, bizim merak etmemiz gereken Atatürk’ün devrim süresince yazdığı ve okullarda okutulan kitapların neden şimdi olmayışıdır. Ve en önemlisi bir hakaret gibi dinsiz sözcüğünü kullanmaktansa laik demeliydik altını çize çize ve bunu sonuna kadar savunmalıydık O’nun kurduğu ülkeyi günümüzde yönetenlere karşı. 24


Mustafa’yı beğenmemiş olabilirsiniz; ama bu belgesel en azından düşünmemiz ve araştırmamız için harekete geçirici olmalı. Devrimlerin altında büyük düşünceler, fikirlerin altında ise yaşanmış önemli tecrübeler yatar. Bunları bilmek ve görmek devrimleri anlamak için faydalı birer adımdır. Atatürk’ü bugüne kadar gerçekten anlamaya çalışsaydık, O’nu ezbere bilmek yerine gerçekten öğrenmeyi deneseydik, merak etseydik, okusaydık belki de bu derece şaşırıp, kızıp, üzülüp, anlık tepkiler vermeyecektik. Filmin ayrı ayrı her köşesini istediği gibi kullanan gazeteler, yazarlar bunu yapmadan önce iki kere düşüneceklerdi. Biz bilinçlendikçe üstümüzde oynanan oyunlar, sahte yönetimler, Atatürk adı kullanılarak yapılan vahşetler, yerini O’nun her zaman istediği modern ve gelişmiş bir toplum seviyesine bırakacaktır. Bunun için O’nun gibi sürekli okumalı, araştırmalı ve savaşmalıyız.

Tabi ki iki saatte Atatürk’ü anlatmak mümkün değildir. Bu yüzlerce yöntemden sadece bir tanesidir. Mustafa, ayrıntılarıyla, duygulara indirgenmiş reformlarıyla, bize ışık tutmalı, anlamak ve O’nu hatırlamak yolunda daha çok çaba sarf etmemizi sağlamalıdır. Ve bence “Yükselen Bir Deniz” kitabı, filmin kayıp giden sahneleri karşısında; geri dönüp dönüp okunabilecek ve daha iyi sindirilebilecek, daha ayrıntılı ve daha uzun anlatımlı, mutlaka okunması gereken bir kitaptır.

25


Geniş Denizler Tuğçe Duysak Buraya onunla ilgili uzun ve benim için değerini tam olarak anlatamayan cümleler yazmak istemedim. Çünkü o benim için çok farklı, şüphesiz herkes için, ama benim için Atatürk çok daha farklı. Aileden biri gibi, samimi… Onunla ilgili düşüncelerimi, hissettiklerimi sınırlamadan hep saygı ve her şeyden önce sevgi duyduğum biri. Bunun için en çok anneme ve ilkokul öğretmenim İsmet Öğretmen’e teşekkür etmem gerek sanırım. O küçük, hayattaki gerçeklerin tam olarak farkına varmamış benliğimde bana Atatürk’ü sevmeyi, okumayı, insan olup ülkem için bir şeyler yapmayı öğrettikleri için bu teşekkürlerim.

İdealist olmayı Atatürk’ü sevmeyi hep İsmet Öğretmenimde gördüm. Öyle çabalardı ki bizi aydınlatmak için… Okumamızı, yüksek okullarda okumamızı söylerdi. Bu ülkenin okumaya ihtiyacı var deyip, öyküler, şiirler okurdu bize. Atatürk geçerdi kimilerinde, Atatürk’ten bahsederdi ardından hayat bilgisinde, matematikte, Türkçede. Bir farklı bakardı, gözlük camlarından görebildiğimce. O’nu o zamanlar Atatürk’le tanış zannederdim. Bir yakını, arkadaşı ama çok sevdiği biri çünkü ben sadece annemden bahsederken öyle bakardım. İkinci 26


sınıfa geçip, matematik hesabım geliştiğinde anladım Atatürk’le tanışamayacak kadar genç olduğunu. “Nasıl da sevebilmişti?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Çocuk aklıyla zor tabi karşılıksız sevgiyi anlayabilmek. Oysa daha yeni yeni anlıyorum karşılıksız olmadığını, etrafımızda gördüklerimizin, bu Cumhuriyetin onun, İsmet Öğretmenime, bana, anneme sokaktakileri, sana sevgisi olduğunu. O, Türkiye Cumhuriyeti seviyordu, ona tutkuyla bağlıydı. Uğrunda her şeyi yapabilecek kadar! İşte bu noktada eksik parçaları tamamlıyorum. Ülkesini ve üzerinde yaşayanları ölesiye seven birini kim sevmez? Bunu ilkokulda da sorardım. İsmet Öğretmenimin televizyon izlemeyen, şalvarla dolaşan, Atatürk’ü dinsiz görüp, ondan nefret eden insanlardan bahsetmesinden sonra kendime sormuştum “ insanlar onu neden sevmez” diye. Yine şimdi daha iyi görüyorum nasıl sevemediklerini. En gerçekçi yanlarıyla ele alsak bile yine nasıl sevmez insan Atatürk’ü? Despot, baskıcı, ateist, kendini beğenmiş gibi klişe kelimelerden başka nasıl tanıyorlar, kimler tarafından tanıyorlar, kimler Atatürk’ü batırıp Humeyni’yi yüceltebilecek kadar sığ yaşayabiliyor? Maalesef bu soruların cevaplarını verebilecek kadar büyüdüm. Bu tüm olanları görüp bir şeyler yapmaya çalışacak kadar geniş denizlerdeyim. Küçükken sıradan Atatürk’ün portresine bakarken dalıp gittiğim maviler gibi geniş. O zamanlar onun bizi izlediğini zannederdim her yaptığımızı gördüğünü bilirdim, bazen gülerdi bazen kızardı sanki. Sınıfta bir sorun olduğunda yalan söylemeyi bile düşünmezdim o beni izledi diye. Tanrı gibi bir şeydi o zamanlar benim için; düzen sağlardı insanları mutlu ederdi.

Şimdi İsmet Öğretmenimden, annemden, okuduklarımdan, gördüklerimden yola çıkarak yol almaktayım. Öyle zorlu, öyle yıldırıcı ki bu yol bazen birini arıyorum. Beni ve düşündüklerimi, yapmayı planladıklarımı seven, karşılıksız, benden gerçekleştirmeyi planladıklarımdan başka hiçbir şey beklemeyen… İşte 27


o zamanlar o maviliklerin için Atatürk geliyor. Küçük hayalperest Tuğçe’nin tanrısı, gerçekler içerisinde yolunu çizmeye çalışan Tuğçe’nin dostu.

28


İşte Seni Anlayamayan Türk Genci ve Türk Gençliği! Ezgi Sandal “Tarihte bu sözleri söyleyebilen bir başka devrimci çıkmış mıdır? Başında bulunduğu devletin bile ‘zaaf’ içinde olabileceğini düşünen, geleceğin siyasal iktidarlarından kuşkulanabilen, ama gençliğe böylesine ‘sınırsız’ bir güven besleyen, böylesine ‘çek’ veren, gençliği böylesine ‘son çare’ olarak gören bir devrimci yoktur! Ve Atatürk, hem gelecek iktidarlar hem de gençlik konusunda yanılmamıştır.” Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı Cumhuriyeti hazmedemeyen gerici güçler tarafından, 23 Ocak 1930’da Menemen’de ögretmen ve yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay şehit edildi.1 Şubat 1933‘de de Bursa Ulu Cami’de ezanın Türkçe okunması üzerine ‘din elden gidiyor’ mantığıyla dinci ayaklanma ortaya çikmis, Hükümet Konağı’na yürünmüştür. Haberi alan Mustafa Kemal Atatürk, Isparta’ya gidecekken yolunu değiştirip büyük bir hızla Bursa’ya gidiyor ve 5 Şubat 1933 günü Bursa’da basına şu açıklamayı yapıyor : “Bursa’ya geldim. Hadise hakkında alakadarlardan malumat aldım. Hadise haddizatında fazla ehemmiyeti haiz değildir. Her halde cahil mürteciler Cumhuriyet adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklardır. Hadiseye bilhassa dikkatimizi çevirmemizin sebebi dini, siyaset ve herhangi bir tahrike vesile etmeye asla müsamaha etmeyeceğimizin bir defa daha anlaşılmasıdır. Meselenin mahiyeti esasen din değil, dildir. kati olarak bilinmelidir ki Türk milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatında hakim ve esas kalacaktır.” Olay akşamı Atatürk’e verilen yemekte Bursa Nutku, tarihin sayfalarındaki irtica karanlığını aydınlıkla boğuyor: “Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, ‘Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır’ demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, 29


‘Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir diye düşünecek ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, ‘Demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek.’ Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkıslarda bulunmakla birlikte bana, İsmet Paşa’ya ve Meclis’e telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için Salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ‘ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.’ İŞTE BENİM ANLADIĞIM TÜRK GENCİ VE TÜRK GENÇLİĞİ!”  Bu nutuk, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nin cephesinde Atatürk heykelinin arkasına taşlar üzerine yazılmıştır.  1949’da Demokrat Parti İl Kongresinde Celal Bayar tarafından okutturulmuştur.  Bu nutuk birçok yerde yayınlanmış ve hiçbir takibat görmemiştir.

Bursa Nutku’nun söylenip söylenmediği hakkında gereksiz tartışmalara girenlere ise mahkeme kararı yeterli olacaktır: “Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu’nun 24 Ekim 1966 tarihli toplantısında Bornova Asliye Hukuk Hakimliği’nin 27/9/1966 tarih ve 1966/338 sayılı yazısı ve bu yazıya ekli Atatürk’ün Bursa Nutku ile ilgili sözlerin üzerine gerekli incelemeler yapışmıştır. Bu incelemeler sonunda bu sözlerin Atatürk’ün 1933 30


Şubatı’nda Bursa’da yaptığı konuşmadan mealen alınmak suretiyle çesitli tarihlerde basılmış olduğu kanaatine oybirliğiyle varılmıştır.” Anayasamızın başlangıç kısmında: “Türkiye Cumhuriyeti Kurucu Meclisi tarafından hazırlanan bu Anayasa kabul ve ilan ve onu, asıl teminatın vatandaşların gönüllerinde ve iradelerinde yer aldığı inancıyla, hürriyete, adalete ve fazilete aşik evlatlarının uyanık bekçiliğine emanet eder.” denmektedir. Bu Bursa Nutku’nun özüdür ve Anayasanın en büyük teminatı Türk vatandaşlarının uyanık bekçiliğidir. Bursa Nutku’ndan gözleri korkan iktidar sahipleri, gerici güçler, Nurcular her zaman inkar içinde olmuşlardır. Nutkun Atatürk’e değil de Stalin’e ait olduğu iddiası bile atılmıştır ortaya. Bugün Başbakan RTE’de nedendir bilinmez (!) Bursa Nutku’nu anarşiye teşvik olarak görüyor. Seçim zamanı milletin direnme hakkından, Anayasanın uyanık bekçiliğinden bahseden RTE, işin içine rejim ve devrimlerin sahibi ve bekçiliği girdimi anarşi olarak görmektedir. Eğer bu Nutuktan ‘rejim ve devrimlerin değişmesi ve yıkılmasına asla izin verilmeyecek, polis, jandarma ve adliye örgütlerinde Nurcu kadrolaşmalara asla izin verilmeyecek, eğer bu güçler yönetim biçimi ve inkılaplara tehdit unsuru oluşturuyorsa Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi olarak harekete geçecek’ anlamını çikariyorlarsa çekinmekte haklılar! Atam, Elbette ülke tehlikeye girdiğinde, irticai güçler yurdun dört bir yanında büyük bir hızla yayıldığında, iktidarı ele geçirdiğinde, vatan toprağı peşkeş çekildiginde, polisi, jandarması, adalet örgütü Nurcuların, gerici güçlerin eline geçtiğinde, devrim ve cumhuriyetin, laikliğin temelleri sallanmaya başladığında, milli bütünlük bölünme tehlikesiyle karşilaştığında, din siyasete karışıp laiklik tehlikeye girdiğinde, Senin anladığın Türk Genci devrim ve Cumhuriyetin bekçisi olarak, inanç ve kanaatinin gerektirdiklerini yerine getirerek yılmadan, yorulmadan bu uğurda savaşacaktır. Rejime ve devrimlere vurulan darbeler sonucu seni anlamayan Türk Genci ve Türk Gençliği yüzünden ülke bu haldeyse bile, anladığın Türk Genci uyanık bekçiliğinde araya girişinde ve eyleminde haklı çikarak vatanı irticai karanlıktan aydınlığa çikaracaktir!

31


Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarisi F. Utku Deniz Büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ü andığımız bu ayda büyük önderin her alanda devrimlerinin mimariye yansımalarından bahsetmek istiyorum.

Tanzimat Dönemiyle birlikte Osmanlı toplumu batılılaşma yönünde değişme sürecine girmiştir. Ülkemizdeki politik-sosyal, kültürel değişme ile birlikte mimari eserler alanında da kendini göstermiştir. Avrupalı mimarların Türkiye’ye gelmesiyle yerli mimar ve yabancı mimar çekişmesi başlamış ülkemizdeki siyasi değişmeler ve yönlendirmelerle ulusal mimarlık hareketleri başlamıştır. Cumhuriyet Dönemi Türk mimarisi doğal olarak bir süre Osmanlı mimarlık geleneğini sürdürmüş I. Ulusal Mimari hareketinde Osmanlı’dan esinlenen taş ve çini bezemeleri görülmektedir. 1930’larda ulusal mimarimizde yabancı mimarların eylemleri görülür. Yabancı mimarlar ile birlikte çağdaş yapı yöntemleri ülkemize aktarılmaktadır. Özellikle 32


önemli miktardaki kamu binalarının yabancı mimarlar tarafından yapılması ve yabancı mimarlara avantajlar sağlanması eleştiri konusu olmuştur. Yabancı mimarların yetiştirdiği Türk mimarlar da zamanla dünyadaki yenileşme hareketlerini takip ettikleri görülür. Günümüz Türk mimarlar ise sosyal konulara eğilirken, yeni mimarlık arayışları yoğunlaşmıştır. Teknolojinin gelişmesi yeni mimari yöntemlerin kullanılmasını gerekli kılmaktadır. Bunun sonucunda özgün yapılar ortaya çıkmaktadır. “1908 yılı II. Meşrutiyet sonrasında, özellikle İttihat ve Terakki Fırkası’nın siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel alandaki girişimleri içinde, bulunduğu dönemin koşullarını ve yapısını en çok belirleyen, kesit veren noktalardan biri de mimarlıktır. Özellikle İttihat ve Terakki Fırkası’nın başlıca düşünürlerinden biri olan Ziya Gökalp’in ekonomi, siyasal, felsefe, hukuk, din, dil alanında geliştirdiği düşüncelerin zamanla güç kazanması yaygınlaşması, mimarlık alanında uygun bir ortam yaratılmasına olanak sağlamıştır. Kısa zamanda Milli Mimari, Milli Mimari Rönesans’ı, Milli mimari Üslup’u Neoklasik Üslup olarak adlandırılan I. Ulusal Mimarlık akımı geçerlilik kazanmıştır” (Sözen, 1984:27). “1908’den itibaren özellikle Ziya Gökalp’in yazıları ile uyandırılan milliyetçilik hareketi, mimarimizi etkileyebilecek bir durum göstermiştir. Batıda öğrenim görmüş bazı mimarlarımız yeni bir mimari yaratmak istediler. Böylece batı mimarisini etkilerinden kurtulmak isteyen çabalar görüldü ve Osmanlı Mimarisinin

klasik

döneminin

eserleri

inceleme

konusu

oldu.”

(Turani,1992:673).

33


“Türkiye’de milli bir mimarlığın doğuşu Cumhuriyet Dönemine rastlamaktadır. XIX. yüzyılın ikinci yarısında özellikle anıtsal yapıların Osmanlı uyruklu Ermeni ve yabancı mimarların elinden çıktığı görülür. İstanbul, bu gibi yapıların en çok görüldüğü kentti. Balyan ailesi, Gaspare Fossatti, Raim-ondo, d’Aronco ve Jachmund gibi ünlü Ermeni, İtalyan ve Alman mimarları İstanbul’daki bu anıtsal yapıların pek büyük bölümünün yaratıcılarıydılar. Cumhuriyetin Ziya Gökalp ile başlayan Türkçülük akımı sanatın yanı sıra mimarlığı da etkiledi. Bazı Türk mimarları Avrupa’daki gelişmeleri izlemek yerine, Neoklasik bir davranışla Osmanlı dini yapılarının dekoratif mimari elemanlarının etkisi altında ulusal bir mimarlık yaratma çabasına girdiler. 1910’larda başlayan bu akım, Cumhuriyetin

ilanından

sonra

da

genişledi.

Ankara’nın

Türkiye

Cumhuriyeti’nin başkenti olmasıyla burada yoğun bir şehircilik ve mimarlık çalışmalarını başladığı görüldü” (Tuğlacı, 1989:1076). “Ankara bir bozkır kasabasında genç Türkiye Cumhuriyeti başkenti haline gelirken Türk ve gerekse yabancı mimarlar tarafından imar edildi (Hermann Jansen). Bu arada mimar Kemalettin Bey, Gazi Terbiye Enstitüsü ve Devlet Demir Yolları merkez binalarını, mimar Vedat Bey (tek), Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Ankara Palas binalarını inşa ettiler. “Clemens Holzmeister’in gelişi Ankara mimarisine apayrı bir görünüm kazandırırken Türk mimarisine de ayrı bir yön verdi. Bu Avusturyalı mimar, 1927–1933 yılları arasına rastlayan bir faaliyet döneminde Milli Savunma Bakanlığı (1928–1930), Genel Kurmay Başkanlığı (1929–1930), Ankara Ordu Evi (1930–1933), Ankara Harp Okulu (1930–1935), Çankaya Cumhurbaşkanlığı Köşkü (1931–1932), Ankara Merkez Bankası (1931–1933), İçişleri Bakanlığı (1932–1933), Ekonomi ve Ticaret Bakanlığı (1933–1935), Yargıtay (1933– 34


1934), Emlak Bankası (1933–1934), gibi eserler verdi. Bu arada Türk Mimarı Seyfi Arkan tarafından da Ankara’da Sümerbank Genel Müdürlüğü binası inşa edildi.” (Tuğlacı,1991:1076).

Kuşkusuz son Osmanlı döneminde yapılan önemli mimari ürünlerin tasarımlarına

temel

olan

tutumun

1923’te

Cumhuriyetin

kurulmasıyla

bırakılması düşünülemezdi. Ziya Gökalp’le başlayan Türkçülük akımı sanatta, özellikle mimari ürünlerin biçimlenişlerinde de kendini duyurmuş bazı Türk mimarları tarafından Avrupa’da 1905’lerdeki gelişmelerden tamamen uzak Neoklasik bir davranışla, klasik Osmanlı Dinsel yapılarının dekoratif mimari elemanları kopya edilmiş, “ulusal bir mimari” yaratmaya çalışılmıştır. Bu davranış daha önce de belirttiğimiz gibi ülkemizde de yabancı mimarlar tarafından da benimsenip, bu anlamda uygulama yapılmıştır. XIX: yüzyılın 35


elektik davranışların bir davranışların devamı olan bu dönemde, bölgesel ulusal öğelere mimari ürünlerin biçimlendirilişinde daha çok yer verilmiş, böylece Türk mimarisi Neoklasik Dönemi başlamıştır. Bu dönemin en ünlü mimarları olarak Vedat ve Kemalettin Bey’leri görmekteyiz. Vedat ve Kemalettin Beylerden başka 1882’de kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi ailesine çıkan geç mimarlar da bu akımın savunucuları olmuştur. 1927’lere kadar Türk mimarisine egemen olan bu davranış daha sonraları ülkemize eğitim ve uygulama amaçlarıyla gelen yabancı mimarların etkisiyle duraklamıştır.

1927 yılından sonra, yabancı mimarlar ülkemizde değişik açılardan etkilerini duyurmaya başlamış, bu birçok açıdan yeni gelişmeleri birlikte getirmiştir. Gittikçe sayıları aratan yabancı mimarlara karşı, Türk mimarları, onlara sağlam olanaklar olmadan varlıklarını sürdürebilme yolu aramışlardır. Burada iki yönlü bir gelişme gözlenmektedir. Bunlardan bir bölümü, Ulusal Mimarlık Akımına bağlı kalmışlardır. Diğerleri ise, devletin her alanda yapmak istediği yeniliklere uygun,

uluslararası

mimarlık

anlayışını

ülkede

egemen

kılmaya

çalışmışlardır.(Sözen, 1984;167). Milli mimari ile ilgili kıpırdanmaların, yabancı mimarların etkisi karşısında milli kapasiteyi ortaya koymak, milli kabiliyeti ispat etmek arzusu şeklînde 36


belirlendiğine şahit oluyoruz. Takriben 1937’den itibaren gelişen etki, 5–6 yıl içinde, özellikle de yeni yetişen neslin şiddetli protesto ve tenkitlerine muhatap olabilecek bir seviyeye ulaşmıştır. Buna rağmen dönemde devlet teknik bürolarının yabancı mimarlarla dolu olduğu ve belediyelerin de kent planlaması için yabancı mimar aradıkları gözlemlenmiştir. Belirli dönemlere ayrılarak değerlendirilen Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı, belirtildiği gibi Osmanlı İmparatorluğunun mimarlık ortamına bir süre bağlı kalmıştır. Son Osmanlı döneminde, önemli mimarlık ürünlerini tasarlayan, Cumhuriyet döneminde de eylemlerini sürdürmüşler, uygulamaların dışında eğitim kurumlarında da görev almışlardır. Dola olarak, kısa sürede böyle bir ortamın değişmesi olanağı da sınırlı kalmıştır. 1920’li yılların sonuna kadar önemli değişiklikler olmadan, savaş sonrasının Anadolu kentleri, Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın etkisinde yetişmiş mimarlar tarafından, gereksinim duyulan yapılarla donatılmıştır. Oysa 20. Yüzyılın başlarında mimarlık alanındaki köklü değişmeler, dünyanı değişik yerlerinde etkisini göstermeye başlamış kısa sürede büyük yaygınlık kazanmıştır.”(Sözen,1984:359).

37


“1850–1900 arasındaki dönemin Osmanlı mimarlığının düşünsel arka planında görsel açıdan Batıya benzeme kaygısından daha karmaşık güdü yoktur. 1900 sonrasında gerçekleştirilecek olan mimarlığın kendi yaklaşımını tarihsel düşünce planında biçim dili olarak onlardan büyük oranda farklılaşsa da, düşünsel açıdan Batılı ve moderndir. 19.yüzyılda Batıda yalnızca yeni yapı türlerini, tekniklerin ve üslupların ithal eden Osmanlı mimarlığı yüzyıl dönümünden başlayarak artık Batının mimarlık düşüncesinde de adım adım nüfus etmiştir. Ya da mimarlık sadece

yapılabilir

olmaktan

çıkıp,

düşünülebilir

olmaya

da

başlamaktadır”(Tanyeli,1998:65). Mimarlık eylemi Cumhuriyetle birlikte kökten bir değişikliğe hemen uğramamış, son Osmanlı Devrinin mimari anlayışıyla, devrin mimarları kendilerini birden Cumhuriyetin içinde bulmuşlardır. Osmanlı devrinin sonlarında, ulusal mimari akımı, böylece Cumhuriyet devrinde de varlığını 38


sürdürmüştür. Bu dönemde yabancı mimarlara tepkiler dikkati çekmektir. Oysa daha III. Selim devrinde, Melling’in gelişi, sonra Balyan ailesinin bütün mimari eylemleri ellerinde tutuşuyla, yabancı ve azınlık mimarların egemenliği pekişmiş, bu durum uzun yıllar değişik biçimlerde sürüp gitmiştir. Yabancı mimarların ağırlıklarını duyurdukları yıllarda, Sanayi-i Nefise, Mühendishane-i Bahr-i vev Berr-i Hümayun Mektepleri’nin kurulması gene de bir dereceye kadar mimarlık eğitimine ağırlık verildiğinin birer kanıtıdır. Ne var ki çalışmaların yanı sıra mimarlık alanında tutarlı bir yolun izlendiği söylenemez. XIX. Yüzyılda, batı seçmeciliğinin ürünleriyle donanan büyük kentlerimiz, XX: yüzyılın ilk çeyreğinde özellikle Ziya Gökalp;’in Türkçülük akımının etkisiyle, bu kez Osmanlı dinsel yapılarının dekoratif mimari elemanlarından oluşan ulusal bir mimari geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu bir yerde XIX. Yüzyılın eklektik davranışlarının başka bir anlamda devamıydı. Bu dönemde mimar Kemalettin, Vedat, Vedat Muzaffer, Arif Hikmet, Mongeri gibi adlar ve bunların ürünleri dikkati çekmektedir. Yeni bir mekan anlayışından uzak, dekoratif öğelere yoğun şekilde yer veren çalışmalara karşın, dünyada yeni gelişmeler bu yıllara somut şekilde kendini duyurmaktaydı. 1910–1927 yılları arasında bu “İlk Mimari Dönemi’nin en belirgin yanı, ulusal bilinç yaratma çabasıdır. Oysa mimarlık eylemini biçim “yaratma”, “tek bir ürün” olarak ele almam, çağın anlayışının dışında bir olaydı.

1930–1940

arasını

“İkinci

Ulusal

Mimariye

Geçiş

Dönemi”

olarak

nitelendirebiliriz. Bu dönemde yabancı mimarlara tepkiler başlamış, uluslararası mimari tutumun ulusal duyguyu ve yüzyıllar boyunca gelişen toplumun estetik kabullerini dile getirmediği ileri sürülmüştür. Bu kez Osmanlı dinsel yapılarının dekoratif elemanlarına karşılık, sivil mimarimize eğilinmiştir. Yeni bir araştırma döneminin başlaması, birinci ulusal mimari akımından daha ileri bir adımdır. Bu 39


dönemin düşüncelerini yansıtan mimarlara arasında Sedat Hakkı Eldem dikkati çekmektedir. Ayrıca uluslararası gelişmelerin paralelinde, oldukça değişik tutumda mimarlar olarak da Bekir İhsan Ünal’ı ve Seyfi Alkan’ı görmekteyiz. 1937–1938 yıllarında Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretim üyeliği yapan Bruno Taut ise, ilk kez topluma yönelik projeler geliştirerek, çağın gelişme çizgisini yurdumuzda da yansıtmaya çalışmıştır. 1940–1950 yılları arasında yabancı mimarlara tepkiyle birlikte “İkinci Ulusal Mimari” diyebileceğimiz bir dönem başlamıştır. Bu dönemde Sedat Hakkı Eldem, Emin Onat, P.Bonatz, E.Egli, M.Elsaesser gibi yerli ve yabancı mimarları görmekteyiz. Yerli mimarların yanı sıra, yabancı mimarlardan bazılar da ulusal mimari anlayışında ürünler vermişlerdir. Kuşkusuz bunun başlıca nedenlerinden biri, Almanya ve İtalya’daki paralel gelişmelerdir. Yabancı mimarların bazıları bu etkileri yurdumuza taşımakta rol oynamışlardır. Bütün bu dönemin arasında gene de bir ölçüde ayrılık vardır. Ayrıca bu dönemin sonlarına doğru ulusal mimari akımının öncüleri olan kişilerde bile, bu değişme kendini duyurmuş. Adalet Sarayı yarışmasında olduğu gibi, uluslararası bir rasyonalizm yavaş yavaş ağır basmaya başlamıştır. “Bugün memleketimizdeki yapılar nitelik ve nicelik bakımından yetersiz, yapı tekniği ile son derece ilkeldir. Durum yalnız köy yapıları için değil, şehir yapılarının büyük çoğunluğu içinde böyledir. Bunun sebepleri çok çeşitlidir. Son yıllara kadar şehirlerde dahi kendini hissettiren teknik eleman yokluğundan, bugün dahi henüz bu konulara yeni yapı yöntemlerine eğilen teknik eleman azlığına kadar birçok sebepleri saymak mümkündür. İnşaat sektörünün bütün alanlarda mevcut olan aksaklıklar, halkın refahını ve yaşama seviyesini en yakından ilgilendiren sosyal yapılarda daha fazla hissedilmektedir. Bütün bu 40


problemler ortada dururken Türk Mimarlık topluluğunun görevi, günün modasına uygun formların araştırılmasından çok, toplumumuzun gerçek yapıların araştırılması yolunda olmalıdır. Yani, bugün dillerden düşürmediğimiz “araştırma” sözünü biçimsel bir araştırma olarak anlamak hatasından kurtulmak zorundayız”(Hasol,1965:117). 20. yüzyılın ortalarından başlayarak günümüze kadar ise, siyasal, toplumsal, ekonomik koşulların da etkisiyle, dünyadaki tüm gelişmelerin doğrudan veya başka biçimlere ülkemize yansıdığı görülmektedir. Bu kez her yeni akım ve eğilim, daha önceki dönemlerdeki gibi belirli gecikmeye değil, kısa süre sonra yansımasını bulacak, bir anlamada özgür bir mimarlık ortamı yaratacaktır. Ancak tüm bunlara karşın, sağlıksız kentleşme, geçmiş değerlerin bilinçsizce ortadan kaldırılması çabaları, sorunları gittikçe büyüyen bir mimarlık ortamını gündeme getirmiştir. Bu olumsuzlukların yanı sıra mimarlık alanında ilginç denemeler özgün araştırmalar, yeni arayışlar da birlikte gelmiş, bir bakıma mimarlık toplumsal yapımızın bir göstergesi olmuştur”(Sözen,1984:360). KAYNAKÇA: SÖZEN, Metin-TOPAN, Mete 1973 50. Yıl Türk Mimarisi, Türkiye İş Bankası Yayınları II. Baskı, İstanbul TUĞLACI, Pars 1991 Çağdaş Türkiye, Cem Yayınevi, Cilt-2, İstanbul TURANİ, Adnan 1992 Dünya Sanat Tarihi, Remzi Kitapevi, İstanbul

41


İzindeyiz Cafer Zorlu

42


Toprak Vatanım, Nev-i Beşer Milletim: Tevfik Fikret Duygu Yılmaz “Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer.” “Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak! Yarın bakarsınız söner bugün çatırdayan ocak Bugün ki mi'deler kavi, bugün ki çorbalar sıcak, Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak... Yiyin efendiler yiyin; bu haykıran sofra sizin; Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”

Mehmet Tevfik, 24 Aralık 1867’de, Kadırga’da dünyaya gelir. Mezarını hiç göremediği babası, sürgüne gönderildiği Arap ülkesinde, annesi ise gittiği hac yolculuğunda ölüme yenik düşecektir. Öğrenimini şimdiki Galatasaray Lisesi olan Mekteb-i Sultani’de devam ettirecek ve daha sonraki zamanlarda orada öğretmenlik yapacaktır. O zamanlar aydınlar üzerindeki baskılar sebebiyle siyasetten tamamen uzak, sadece edebiyatla uğraşan insanların yer aldığı bir yayın organı olarak görünen Servet-i Fünun’a yönetici olarak atanan Tevfik Fikret, göstermiştir ki, Servet-i Fünun, aslında vatansever, hürriyetçi bir topluluğun yayınıdır. Aslen Tevfik Fikret’ten önce bu dergi, adından da anlaşılacağı üzere “fen” konularını ele alan bir dergiyken, Tevfik Fikret’ten sonra, alanını edebiyata çevirmiştir. Sonradır ki, Servet-i Fünun, Tevfik Fikret’le beraber, en önemli edebiyat akımlarından birini canlandıracaktır. Bu akıma göre, divan edebiyatı-aruz vezni, Batılılaştırılarak, yenilikçi bir tarz edinilmiştir. Divan edebiyatındaki katı kuralları kaldırıp, kafiyenin kulak için olması 43


gerektiğini söylemiş ve cümlelerin istendiği yerde bitirilebileceği tarzı benimsemişlerdir. Tevfik Fikret, Rubab-ı Şikeste eserinden sonra, arkadaş ve dergi çevresinde yaşanan anlaşmazlıklardan dolayı Servet-i Fünun görevinden de istifa eder ve Robert Koleji’nde öğretmenliğe başlar ki, ölene dek bu işi yapacaktır. ESERLERİ: Rübab-ı Şikeste (1900-1984) Haluk’un Defteri (1911-1984) Rübabın Cevabı (1911-1945) Şermin (1914-1983) Tarih-i Kadim (1905) Son Şiirler (1952. Yay. Haz. Cevdet Kudret)

SEÇMELER Promete Kalbinde her dakika şu ulvi hasretin Ateşten gagasını duy, daima düşün: Onlar niçin semâda, niçin ben yalnız ağlayım? Yükselmek gökyüzüne ve gülmek ne tatlı şey! Bir gün şu hastalıklı vatan canlanırsa... Ey, Refah ve nûra hasret geleceği milletin, Meçhul elektrikçisi düşünce dünyasının Yüklen getir -ne varsa- biraz miskinlik gideren, Bir parça rûhu, benliği, idari besleyen, 44


Coşturan meyvelerini; boş durmasın elin, Gör daima önünde eskimiş masalların Gökten ateşin dehâsını çalan kahramanını.. Varsın bulunmasın bilecek nâm ve şânını..." Haluk'un İnancı Bir yaratıcı güç var, ulu ve akpak, kutsal ve yüce, ona vicdanla inandım. Yeryüzü vatanım, insansoyu milletimdir benim, ancak böyle düşünenin insan olacağına inandım. Şeytan da biziz cin de, ne şeytan ne melek var; dünya dönecek cennete insanla, inandım. Yaradılışta evrim hep var, hep olmuş, hep olacak, ben buna Tevrat'la, İncil'le, Kuran'la inandım. Tekmil insanlar kardeşi birbirinin... Bir hayal bu! Olsun, ben o hayale de bin canla inandım. İnsan eti yenmez; oh, dedim içimden, ne iyi, bir an için dedelerimi unuttum da, inandım. Kan şiddeti besler, şiddet kanı; bu düşmanlık kan ateşidir, sönmeyecek kanla, inandım. Elbet şu mezar hayatı zifiri karanlığın ardından aydınlık bir kıyamet günü gelecek, buna imanla inandım. Aklın, o büyük sihirbazın hüneri önünde yok olacak, gerçek dışı ne varsa, inandım. Karanlıklar sönecek, yanacak hakkın ışığı, patlayan bir volkan gibi bir anda, inandım. Kollar ve boyunlar çözülüp, bağlanacak bir bir yumruklar şangırdayan zincirlerle, inandım.

45


Bir gün yapacak fen şu kara toprağı altın, bilim gücüyle olacak ne olacaksa... İnandım. Molla Sırat'a: Paraya hiç dayanmayan bir şairmişim Zangoçluk edermişim Protestanlara gider Size edebi saygılarımı sunarım efendim Yani yıldızlı bir kursunun üstadına Bilgin şairine yani İslam dininin Molla Sırat hazretlerine yani Lütfen bize ne güzel Zangoçluğu yakıştırıvermişler Ama aldanmış olmayasın sakın üstadım Müslüman oğluyum ne de olsa Sen o güzel dini anlatma bana O dinden senin kadar ben de anlarım Ben de okudum o Tanrı kitabını Yüreğe doğan o sözleri ben de dinledim Ben de dolaştım sizin gibi cami cami Tanrı önünde ben de oldum iki kat Açılırdı hayalimde cennet yolu Dolardı yüreğime cehennem korkusu Ulu Tuba'ya ben de tırmandım Ben de çıktım melekler katına Ezanı duydum mu bayılırdım Nasıl koşardım o 'Tanrı' sesine! Ben de tesbih çektim, dua ettim Ben de namaz kıldım oruç tuttum, Hepsini yaptım halt ettim! Çünkü ne dendiyse inanmıştım Kanmıştım senin kandıklarına Bağlanmıştım körü körüne Canımı adamıştım dinime canımı. Tanrıyı da sevmiştim peygamberi de. Ama onlar bu gün çok uzaklarda Anladım ben asıl gerçek nerde Anladım Hanya’yı konyayı Bizi hakka götüren yol başka Senin su saydıkların var ya hani Su şaşılacak şeyler hani doğaüstü 46


Onlar hep masal hep kafadan atma Buğun hiç durmadan arıyor insan Gitgide görüyor işin içyüzünü de Senin hokkabazlar unutmuşlar geleceği İsa ile Musa, aldatılan ve aldatan O büyülü değnek, bir koca kuyruklu yalan İşte insanoğlu bir yerde böyle sapık Beserin böyle delaletleri var putunu kendi yapar kendi tapar Git ara kiliseyi, dolaş Kabeci Can sesini duy, tekbiri dinle Umduğun, beklediğin şeyler nerde hani Ortada bir tek şey göreme Şeytanı da düzme, Allah’ı gibi Buda’sı düzme, Ehrimen'i düzme, Yezdan’ı düzmece Bir korkak kuşku yaratmış bunların topunu Gölgeler baktım, gölgeler, gölgeler... Sonra baktım bir karanlık uçurum Haydi dön geri, dön geri, dön, oğlum! Ve beynimden vurulmuş gibi devrildim. Simdi benim ne cennet, ne cehennem umurumda Bakarım evrene, şaşar şaşar kalırım. Ne tapılan tanırım, ne taptıran tanırım Yaradılışın kuluyum ben artık Ben yaradılışın kulu Pıtrak gibi işte gökyüzünde mescitler İşte onlara orda vicdanım secde eder İşte benim bundan böyle tapınmam bu İşte bundan böyle benim vaktim böyle geçer Artık öyle rahat, öyle rahat ki içim Ayırt edemem kendimi bir kayadan Tapınmakta biraz minnacık bir kuşla Bir ishal kuşu da, la il ilahe illallah der Ben de la ilahe illallah derim Ve doğruluk ve alçak gönüllülük ve sıkı dostluk Ve el uzatma ve koruma ve insaf ve acıma Ve sonra bir şaire zangoç dememek İşte buyuran bunlar benim vicdanıma Benim ayinim düşünüp yapmaktır Benim dinim insan gibi yaşamaktır 47


İnanmışım: Taparım ben varlığa Her kanat bana bir melek sesi getirir Ne işim var peygamberle benim Beni Hakka bir örümcek götürür Kitabım işte yeryüzü kitabı Bendedir iyilik, kötülük tohumu Varırım hep böyle ta mezara dek Yeniden dirilmek bizim nemize gerek Taşır insanların hem aşkını, hem acısını Bağrımdaki şu deli, şu ince yürek İnsan gibi yaşamaktır buğun gerçek din İnsan gibi yaşamak…

48


Grup Lora ile Söyleşi Ezgi Sandal İlk albümleri Bir Kadının Portresi ile kendi müziklerini yapmaya çalışan ve geniş kitlelerce tanınmasalar bile sanatlarını icra etmiş olmanın verdiği mutlulukla ikinci albümün çalışmalarına hemen başlamış olan Grup Lora, halinden bir hayli memnun. "Özgürlüğümüzü insanlara sunmaya çalıştık" diyen grup üyeleri ne popüler olmak istiyor ne de çok para kazanmak istiyor. Onlar sadece müzik yapmış olmanın verdiği huzuru tatmak için müzik yaptıklarını söylüyor. Anadolu’nun sanat şehri Eskişehir’in rock müziğimize armağan ettiği bu oldukça tutkulu grupla dopdolu bir söyleşi gerçekleştirdik. Fotoğraflar: Selçuk Arat

Neden Lora ismini seçtiniz? Grubun adı içimizden öyle geldiği için Lora oldu. Biz grubun karakteristiğimizle bağlantılı olarak şarkılarımızdaki aşk içeriği fazla olduğu için bunu bir kadınla özdeşleştirmek istedik. O yüzden bu ismi seçtik. Zaten simgemiz de içimizde yarattığımız hem nefreti hem de aşkı içeren bir kadın. Yani şarkılarımızda bir 49


insana karşı hissedebileceğiniz bütün duygular var. Biz de bunu bir kadın ismiyle özdeşleştirmek istedik. Şarkılar yaşanmış hikâyelerden mi yazıldı? Şarkıları tabi ki etkilendiğim, duyarsız kalamadığım ve yaşadığım hikâyelerden yola çıkarak yazmaya çalıştım. Yazmak için yeterince hatta fazlasıyla duygusal olduğumu düşünüyorum. Aslında hepimiz duygusalız.

Lora, "Bir Kadının Portresi"nde Türkiye'deki kadının portresini nasıl çiziyor? Bizim sunduğumuz kadın portresiyle Türk kadınının çok farklı kulvarlarda olduğunu düşünüyoruz. Çünkü yaşadığımız ilişkilerdeki sıkıntılar ile Türk kadının sıkıntıları arasında uçurumlar var. Sadece aşk üzerine kurulu bir kadınımız var ama Türk kadının sıkıntısı artık sadece aşk değil. Lora’nın biraz daha farklı bir bakış açısı var. Genelde erkeklerin can yaktığı düşünülür ama Lora da kadın can yakıyor. Müziğinizde özgürlüğünüzü ve özgünlüğünüzü görebiliyor musunuz? Müzik sektöründeki tabir-i caizse yozlaşmalar size engel oldu mu? Bize hiçbir şekilde engel olmadı ve olamayacak. Tabi ki esinlendiğimiz, 50


beğendiğimiz müzisyenler var ama birilerine kendimizi beğendirmek için bir şey yapmıyoruz. Biz müzikte kendimizi bulduğumuz için müzik yapıyoruz. Şunu da söylemeliyim ki Türkiye'deki şartlar bizim önümüze engel koydu. Albüm yaparken neler çektiğimizi bir tek biz biliyoruz. Destek olan insanlar oldu ama çok sıkıntılı dönemler atlattık. Herkes paranın peşindeydi, biz değildik. Geçimlerini zar zor devam ettiren insanlarız ama kimseye boyun eğmedik. Sıkıntılarımızı tek tek atlattığımızı düşünüyorum. Umarım böyle devam eder. Bizim albüm yapmaya çalıştığımız ilk firma bizim şarkılarımızdan kıyafetlerimize kadar her şeyimize karıştı ama anladık ki bu İstanbul'un her yerinde böyle. Onların bu engellerine karşı bile durmayı başardık.

Sitenizde dikkatimizi çeken bir detay var. Genelde yeni çıkan grupların veya sanatçıların birçoğunun apolitik olduğunu ya da öyle görünmeye çalıştığını gözlemliyoruz. Ama size baktığımızda internet sitenizin bir köşesinde Atatürk linki olduğunu görüyoruz. Politik bir grup olarak gidişatı nasıl buluyorsunuz? Gidişatı ve geleceği değiştirecek olanların bizler olduğunu düşünüyoruz. Bizce o link zaten vardı biz üstüne bir şeyler inşa ettik. İlk albümünüzden beklentileriniz nelerdir? Albümü yapmaktaki ilk ve en büyük amacımız bir hayali gerçekleştirmekti. İstediğimiz şarkıları söyledik, istediğimiz sahneye çıktık ve özgürlüğümüzü 51


sunduk. Çok büyük beklentilerimiz yoktu. Yani çok başarılı ve çok uzun zaman emek sarf ederek yaptığımız bir albüm oldu. Çok popüler olmayı, televizyonlara çıkmayı ya da çok paralar kazanmayı zaten istemiyorduk. Amacımız bu değildi. Bundan sonraki hedeflerimizi de bu doğrultularda belirleyeceğiz. Yeni albüm için 7 şarkımız hazır. Ve ilk albümü yaparken neler düşünüyorsak ikincisi için de hepsi geçerli.

Sanat camiasındaki hedefleriniz nelerdir? Sanatı kendimizce iyiye götürmek için istediğimiz adımları attık ve bu ortamda kalıcı olmak istiyoruz. 10. veya 20. yıllarımızı kutlamak istiyoruz. Bol bol konser vermek ve yaptığımız şarkıları insanlara tanıtmak istiyoruz. Yeni şarkılarımızı da kendimizi geliştirerek yapmak istiyoruz. 52


Gelecek albümlerde tema ya da tarz olarak bir değişiklik olacak mı? Bir sonraki albüm biraz daha agresif olacak. Yani Lora, kafasındaki müziği ikinci albümde bulacak. Son olarak Azizm’in klasik sorusunu yöneltmek isterim. Normalde Kültür Bakanı olsanız neler yapardınız diye soruyorduk ancak grup olduğunuz için şöyle değiştirmek istiyorum: Yönetici grupta yer alsanız neler yapmak, neler değiştirmek isterdiniz? Bu tek başımıza değiştirebileceğimiz bir gerçek değil. İnsanların da kendilerini değiştirerek buna katkıda bulunmaları gerekir. Kişisel bir olay olmadığını düşünüyoruz. Eğer bir cevap vermemiz gerekirse müzisyenlerin kendilerini geliştirebilecekleri ve kendilerini gösterebilecekleri yerlerin genişletilmesini sağlardık. Yazılı ve görsel basında biraz oynamak gerekir diye düşünüyoruz. Her hafta aynı insanları sunmak yerine arka planda kalan yetenekleri sunmak daha doğrudur. Grup Lora’nın internet adresi www.lora-online.com

Grup Lora’nın “Sen” adlı parçasının videosu için http://www.mtv.com.tr/mplay/detail.aspx?ClipId=4342

53


Dali, Sinema, Politika Onur Keşaplı İstanbul’da Sabancı Müzesi’nin ev sahipliğin yaptığı ve eylül ayından itibaren sanatseverle buluşan sürrealizmin büyük ismi Salvador Dali sergisiyle eş zamanlı yazılarımız devam ediyor. “Salvador Dali Rehberliğinde Gerçeküstücülük”, “Salvador Dali ve Cinsellik” ve “Sınırlılıkları Olmayan Dünya Gerçeküstücülük” yazılarımızdan sonra bu ay 20. yüzyılın bu büyük ressamının sinema ve politikayla olan ilişkisine ve bunun sanatına yansımalarına değineceğiz. Önümüzdeki ay ise siz değerli üyelerimizi, aziz ve azize dostlarımızı, Salvador Dali’nin iki resmi hakkında paylaşımlarınızla şekillenecek ve yazı dizimize noktayı koyacak çalışmaya davet ediyoruz. Hemen alttaki bağlantıyı tıkladığınızda iki resmi göreceksiniz. Bu yapıtların size neler çağrıştırdığını ayrı ayrı yazıp göndermenizi bekliyoruz. İyi okumalar ve iyi incelemeler aziz dostlar… SİNEMA Salvador Dali’ye göre gerçeküstücülük tek başına resimle anlatılacak bir akım değildi. Ayrıca kendi rüyalarını-kâbuslarını sadece resmederek yeterince anlatamayacağını düşünüyordu. Dali dehasını tam anlamıyla aktarabilmek için sinema ve fotoğraf alanlarında da oldukça aktif olmuştur.

54


Salvador Dali’ye sanatını-dehasını sinemayla buluşturma şansı yakın dostu İspanyol sinemasının gerçeküstücü yönetmeni Luis Bunuel sayesinde gelmiştir. 1929 yapımı olan ve birçok eleştirmene göre tüm zamanların “en gerçeküstü” filmi olarak nitelendirilen “Endülüs Köpeği” Dali ve Bunuel’in ortak çalışmalarının ürünüdür: Bir Endülüs Köpeği'nin gerçekleştirilme öyküsü, Bunuel'in ağzından "iki düşün bir araya getirilmesiyle başlar." Bunuel, Figueras'a, Dali'ye gittiğinde gökyüzünde ayı kesen, ince uzun bir bulutla, bir gözü yaran usturanın rüyasına girdiğini anlatır. Dali de, kısa bir süre önce karıncalarla dolu bir el gördüğünden bahseder. Bu iki rüyadan yola çıkılarak şekillenen kurgu, akıldışı ve içgüdüsel bir anlatımı benimsemiştir. Film, mantıksal hiçbir açıklamaya meydan vermeyecek düşünce ve görüntülerden, belirsizliklerden ve usa aykırı eylemlerden esinlenmiştir. Bir kadın gözünün usturayla oyulması, kalçaları arasında kaybolan bir çift göğüs, kocaman bir piyanoya gömülen eşek ölüsü gibi akla hayale sığmayan sahnelerle dolu olan film, saldırgan görüntüleri hedef alınarak, birçok tartışmaya neden olsa da, gösterimde kalmayı başarmıştır. Yine Bunuel'in kaleminden, bir gün, kırk elli kadar muhabir, polis karakoluna gidip, kışkırtıcı ve edepsiz olarak nitelendirdikleri filmi yasaklatmak istemişlerdir. Doğruluğu kesin olmasa da, filmin iki kez çocuk düşürme olaylarına neden olduğu da söylentiler arasındadır.(son nefesimden). Spekülatif söylemleri bir kenara bırakıp, sinemaya dönersek, bir Endülüs Köpeği, gerçeküstü sinemanın en önemli örneklerinden bir sayılır. Anlatımdaki devamlılığı yıkması açısından, sinemasal geleneklerin karsında duran, yenilikçi, özgür niteliktedir. Bunuel'e göre, gerçekle düşün kesin kesişme noktaları yoktur, hep iç içedirler ve sinema, duyguların dürtülerin dünyasını ifade etmede bir araçtır. Tümüyle kâbusların beyazperdeye aktarıldığı bu başarılı gerçeküstü film Dali’nin sinemadaki ilk fakat en önemli macerasıdır. Bir diğer sinema macerasında ise bu sefer Dali dünyaca ünlü efsane yönetmenlerden Alfred Hitchcock’un siyah-beyaz TV filmi “SpellboundÖldüren Hatıralar”da yer alır. Filmin düş sahnelerindeki fikirler ve dekorlar tümüyle Salvador Dali’nin eseridir. 55


Sinema dışında fotoğrafçılığı da son derece önem veren Dali 1941 yılında tanıştığı ünlü fotoğrafçı Philippe Halsman’la sanatçının ölümüne kadar yani 1979’a kadar fotoğraf sanatı üzerine çalışmıştır. İkilinin en ünlü eserlerinden biri 1942 yılında çektikleri ve Dali’yi bir yumurtada doğmayı bekleyen çıplak bir canlı olarak gösteren Dali in an Egg adlı çalışmadır.

56


POLİTİKA “Her zaman anarşist ve aynı zamanda da monarşisttim. Her zaman burjuvaziye karşıydım ve hala da öyleyim. Gerçek kültürel devrim monarşist prensiplerin restoresiyle mümkündür” diyen Salvador Dali aslında kendini her zaman siyasetten mümkün olduğunca uzak tutmuştur.

57


Hiçbir ideolojinin ya da devrimlerin kendisini ilgilendirmediğini söylemektedir. Kendisine sosyalizmle ilgili bir soru sorulduğunda alay edercesine sosyalist liderlerin sakallarının yıllar içinde küçüldüğünden bahsetmektedir. İspanya iç Savaşı gibi başta Pablo Picasso olmak üzere dönemin birçok sanatçısını olumsuz yönde etkilen büyük olay bile İspanyol sanatçı Dali’nin ilgisini çekmemektedir. İç Savaşla ilgili yaptığı ve birçok eleştirmene göre son derece başarısız resim 1936 yılında yapılmıştır ve adı Soft Construction with Boiled Beans’dir. Picasso’nun Guernica’sıyla kıyaslandığında bu resmin neden bu kadar silik kaldığı rahatlıkla anlaşılabilir. (Guernica hakkında detaylı bilgi için “Guernica’nın Anlamları” adlı denememe göz atabilirsiniz. Arşiv- Ocak 2008) Asla desteklemediği halde faşist Adolf Hitler hakkında durmadan yaptığı rüya yorumları O’nu ülkesinin kanlı faşist lideri Franco’nun sempatizanı haline getirmiştir. Ve bu durum Dali’ye zaten pek katlanamayan Breton önderliğindeki hemen hepsi sol görüşlü gerçeküstücüler tarafından şiddetli bir öfkeyle karşılanmıştır. Sonucunda Dali gruptan atılmıştır. Aslında Dali, Hitler hakkında sadece erotik bir rüya görmüş ve bunu sıkça dile getirmiştir. Zaten çok yakın arkadaşı büyük sanatçı Garcia Lorca’nın İspanya’da Franco’nun faşist güçleri Falanjistler tarafından kurşuna dizilmesine bile “Lorca’nın yanlış zamanda yanlış yerde olduğunu biliyorum. O’nun ölümünün hiçbir devrimsel niteliği yoktur” olarak yorumlayabilen birinin Hitler’i içinden gelerek destekleyebileceğini düşünmek son derece saçmadır.

58


Politikadan bu kadar uzak oluşuna rağmen Dali özellikle Lenin ve Hitler’i resimlerinde sıkça sembol olarak kullanmıştır.

Bunların da ötesinde “apolitik” Dali’nin bazı eserleri ciddi anlamda politika içermektedir ve ilginç bir şekilde bu resimlerin birçoğunda kendisine sunduğu 59


özgürlüklerine taptığı Amerika’yı eleştirmektedir. Örneğin 1943 yapımı Poetry of America, Coca-cola şişesinin ilk kez resmedildiği ve Amerikan futbolu gibi kapitalist sistemin ağır toplarının resmedildiği ilk çalışmadır. Fakat bu resimde bundan da öte dikkati çeken bir olgu Amerika’daki ırkçılık ve sömürü düzenidir. Coca-cola şişesinden akan siyah akışkan sıvı ve resmin arkasında adeta ağlamakta olan yumuşak Afrika kıtası açıkça bir politik mesajdır. Yine Atom Bombası gibi insanlık tarihinin gördüğü en korkunç devlet terörünü bile umursamaz bir tavırla yaklaşan Salvador Dali 1945 yılında Atomica Melancholica adlı çalışmasıyla belki de Picasso’nun Guernica’sıyla kıyaslanabilecek bir şekilde bu yıkımı resmetmiştir. Hatta kendi sembolik yeryüzü-cennet bağlantısı olan o zarif filleri bile bomba yağdıran canavarlara dönüştürmüştür. Yine resmin bir noktasında bir beysbol vurucusu tipik bir Amerikan figürü olarak etrafa dehşet saçmaktadır. Bu politik mesajlar içeren resimlerin belki de en sade fakat en etkili olanı 1959 yapımı olan The Discovery of Amerika by Christopher Colombus’tur. Amerika’nın batılılar tarafından keşfedildikten sonra gelişen tarihini bu resimde sembolik olarak görebilmekteyiz. Çünkü Gemiden ve denizlerden gelen sadece iki şey vardır, mızraklar ve haçlar. Kıtanın yerli halkları için gelenin sadece ölüm ve kilise olduğunun belki de sanatsal anlamda en iyi özetidir bu yapıt. Dali pek umursamasa da bilinçaltı düşleri-kâbusları-dehası O’nu Kızılderili kıyımına bile değinecek hale getirmiştir.

60


Yararlan覺lan kaynak: DAL襤- Robert Descharnes, Gilles Neret

61


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

62


Azizm Sanat E-Dergi Kasım 2008