Azizm Sanat E-Dergi Aralık 2019

Page 1


AZİZM SANAT ÖRGÜTÜ E-Dergi Aralık 2019, 144. Sayı Tasarım Selçuk Korkmaz Ön Kapak Süprematizm Kazimir Maleviç 1915 Arka Kapak Yirminci Yüzyılın Sonu Joseph Beuys 1985

Twitter @AzizmSanat Facebook /azizmsanat Instagram /azizm.sanat E-Mail azizm.sanat@gmail.com

www.azizmsanat.org


İÇİNDEKİLER

4 Editörden

6 10

İki Meşhurumuzun Saf Şiir Üzerine Yaptığı Açıklamalara “Karşı” Kemâl Hatipoğlu

Ölüme Dair Konuşmalar Ahmet Ayberk Aykul

25 29

Taksim Hold’em ve Suç Unsuru Filmlerinde Gezi’nin Bakiyesi Haydar Ali Albayrak

Kuzgun Bilgen Seven

36 37

Gülcü Çocuk Gülüşü Ziza Rumas

Manifesto

Sebepler Var Mı? Fırat Tunabay

39 41

Ve İnsan İsmet Şengül


4

1- Azizm, bir grup sanatçı, bilimci ve aydının, başta sinema olmak üzere sanatı ve bilimi, Aydınlanma ekseninde geliştirmek ve yaygınlaştırmak amacıyla oluşturduğu bir örgüttür. 2- Örgütün isminin ‘‘Azizm’’ olmasının nedeni, ülkemizde araştıran, sorgulayan, okuyup tartışan; kısacası aydın kimliği taşıyanlarla, alay edercesine ‘‘azizim’’ hitabıyla yaklaşılmasıdır. Örgütümüz piyasacı, milliyetçi ve gerici ideolojilerin yozlaştırdığı, lümpenleştirdiği yığınların aydınlara saldırırken kullandığı bu hitabı kendi üzerine almıştır ve gururla isimi olarak benimsemiştir. 3- Örgüt, ‘‘sanat sanat içindir’’ anlayışının seçkinciliğe, ‘‘sanat toplum içindir’’ anlayışının ise popülizme kayabileceği tespitini yapmaktadır. Sanat ne elitist bir tavırla toplumsal dinamiklerden yalıtılmış hale getirilmelidir; ne de popülist kaygılarla gerçekleştirilen üretimlerle niteliksiz ve ortalamacı olmalıdır. Azizm Sanat Örgütü’nün benimsediği anlayış bu nedenle ‘‘Sanat Aydınlanma İçindir’’ şeklindedir. 4- Azizm, ülkemizde ve dünyada yaşanan gerici-piyasacı saldırılara karşı en önemli mücadele başlıklarından bir tanesinin ‘‘ideolojik mücadele’’ olduğunun farkındadır. Bu bilinçle hareket eden örgüt, kendi sanatsal-düşünsel üretimlerini bu mücadelenin bir parçası olarak görür


5

ve buna göre gerçekleştirir. Azizm bu doğrultuda; post-modernizme karşı, modernist sanat anlayışını, piyasacılığa karşı kamuculuğu, gericiliğe karşı aydınlanmacılığı, muhafazakarlığa karşı devrimciliği, yerelliğin yüceltilmesine karşı evrensel değerleri, emperyalizme karşı bağımsızlık ve yurtseverliği, milliyetçiliğe karşı enternasyonalizmi benimser ve bu değerlerin yükseltilmesi, yaygınlaşması için mücadele eder. 5- Azizm bu değerleri bir bütün olarak benimseyen, yaygınlaştırmak için faaliyet yürüten herkesle ve her türlü yapılanmayla dayanışma içerisinde olduğunu bildirir; bu niteliklere sahip olan kişilerin ve yapılanmaların birlikte çalışma yürütebilmesi ve üretebilmesi için çaba sarf eder. 6- Örgüt toplumsal ve tarihsel gelişmeleri sınıfsal bir perspektifle çözümlemektedir. Savunduğu değerlerin tarihsel olarak serpilip gelişebileceği yegane ortamın, emekçilerin politize oldukları ve yönetime katıldıkları, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumsal düzende mümkün olduğu saptamasını yapmaktadır. 7- Azizm, bütün sanat alanlarında emekten yana tavır alır; bu alanlarda gerçekleştirilen her türlü emek sömürüsünü, piyasacı-gerici saldırıları ve bunların uzantısı olarak sansürü teşhir eder, tüm bunlara karşı mücadele eder. 27 Mayıs 2007


6

EDİTÖRDEN Bireysel ya da toplumsal arada kalmışlığımızı ilk izlenimde katmanlı kılacak sihirli sözcük arafı, çoğunlukla beylik ikilikleri açık etmek için kullanıyoruz. Halbuki sözcük, bir joker – ‘şakacı’ değil – kartı olarak kullanılıp çok daha sofistike tartışmalar yapıyormuş gibi davranmamıza yarayabilir. Word programının sofistike sözcüğü için Türkçe önerilerinin başında yer alan karşılığın “yanıltıcı” olması şaşırtıcı değil. Belli ki şuan biz de bu köşede, tam olarak bunu yapmaya kalkışacağız. Sonuçta “-mış gibi yapmak”, bilimsel gelişmelerin sağladığı verilerle pek çok başlıkta çoktan alaşağı edilen dogmalara rağmen inanç edimine sarılan türümüz için pek de yabancı bir yol haritası olmasa gerek. Kendi kendimizi kandırmakla geçen gündeliğimizde, bizleri alenen kandıranlara karşı, hele de gerçek ötesi/sonrası (post truth) çağında toplumcu bir tepkime beklemek, inançlıların mesih beklentisi kadar gerçek dışı bir hal alıyor. Gangsta rap’in politik/muhalif kanadında yer alan Public Enemy gibi çeviride kaybolmamak adına, daha fazla toplum/toplumsal karşıtı izlenim vermeden, arafımızı açık edelim; ülkemiz, Foucault’nun disiplin toplumu ile Deleuze’ün denetim toplumu aşamalarından ya da seçeneklerinden hangisine daha yakın duruyor? Okul, hastane, hapishane – ve belki de müze – gibi kapalı mekânlarla somutlaştırılan disiplin toplumunun bireyi kuşatıp, kapatıp, sıkıştırıp şekillendirmesinin, daha akışkan ve metastaz alanıyla imkânına sahip çerçevelemeci bir denetim toplumuna nazaran ülkemizin yönetiliş biçimini daha iyi yansıttığı söylenebilir. Ne de olsa, 1908-1923 hattıyla süratli bir modernist devrim ile köktenci bir dönüşüm geçiren ve bu değişime nispeten kısa sürede uyum sağlayan – öyle ki 21. yüzyıl tek partisinin mutlak gücüne rağmen, başat ilkesi olan laikliği,


öykündüğü pek çok batılı devlete nazaran hala muhafaza etmeyi başarmış bir devrim tortusu – toplumsal kilin, faşist görünümlü serbest piyasacı 12 Eylül rejimiyle zıt yontuluşa da pekâlâ uyum sağlayabilir oluşu, ilk bakışta despotluk eğilimine iliştirilebilir. Ne de olsa Magna Carta yüzyılını padişah/tanrı kral kurgulamakla geçiren bir coğrafi konumun, bin yıla yaklaşan zihniyetinde – sözcük ‘reis’ haline bürünmüş de olsa – despotluğu talep eder hale gelmek anlaşılabilir. Fakat bakış açısına göre bu vaziyetin, yönetim ve karar alma gibi meşakkatli bir özneleşme yükünden arınmanın bir yöntemi olduğu düşünülemez mi? Yığınsal bir rıza (araf kadar havalı) temelli başkalaşmış bir disiplin toplumunun, metastaz sağlayıcı bir denetime ihtiyacı var mıdır? Spinozacı açılımla, türümüzün arzu ve iştah güdülenmeleriyle temellendiği varsayımını kabul edecek olursak, denetimle yetinmek adına disipline razı olmak bir çeşit şark kurnazlığı, faydacılığı olarak okunabilir. Yine de bu, arafımızı çözümlemek adına yeterli değil. Açık alanlarda hak arar hale gelmenin, disiplin toplumunu aşındırması beklenirken, duruma mekânsal bakacak olursak, arayışların somutlaşamaması neticesinde kapalı mekânlara, evlere dönüşün, denetim kılıflı bir disiplin toplumu görünümüne vardığı seziliyor. Bu durumda, özellikle büyük kentlerimizde ve genç-orta yaş eğitimli(!) kuşaklarda, denetim toplumuna özgü, hareket alanı ve muhalefet yapabilme özgürlüğü seçeneğinin giderek seçilmez bir şıka dönüştüğü görülüyor. Foucault’nun modern toplum eleştirisi olan disiplin toplumu kavramının, modernizasyonunu tamamladığı şüpheli bir toplama uygulanmasının baştan yanlışlığı kabul edildiğinde bu pasajlar zaman kaybından başka bir şey değil. Fakat hem disiplin toplumunun buradaki tuhaflığı hem de modernizmi es geçip eklemlenmeyi büyük oranda başarır gibi göründüğümüz post modern çağın denetim toplumu göstergelerinin çoğunluk için hala geçerli olmayışı, arafımızı aşılmazlaştırdığı kadar ikililikten daha baş belası bir düğüme dönüştürüyor. O düğüm ki Büyük İskender’in kurnaz hilekârlığı bile, bu kez işe yarayamayabilir.

7


8

Tüm bu laf salatasını meydana getiren, kurum-birey ayırt etmeksizin anbean tanık olunan kitlesel tutarsızlıklarımız kadar, artık romantikleştirmeye bile yeltenilemeyecek şekilde uzak bir geçmişe attığımız Gezi Parkı başkaldırısı ile tetiklenen Haziran Direnişine teğet geçen iki filme dair kapsamlı makale. Michael Önder’in yönettiği Taksim Hold’em ile Süleyman Arda Eminçe’nin yönettiği Suç Unsuru filmlerine yönelik eleştirilerin yanı sıra, 144. sayımız, varoluşçuluğun klasik yorumlamaları kadar kuzgun motifi üzerinden akıma yönelik çağdaş değerlendirmelere de ev sahipliği yapıyor. Yahya Kemal Beyatlı‘yla flört eden anlatı, şiirler ve öykümeler, yılın son sayısını zenginleştiriyor. Arafları düğümleşmelerine izin vermeden aşmak veya sayılarını yapıcı bir hal alma adına, arttırmak için,

Sanatla kalın dostlar.


Azizm’in Notu: Azizm Sanat E-Dergi’nin Ocak 2020 tarihli 145. sayısı için dilediğiniz konuda makale, öykü, şiir, deneme, eleştiri, karikatür, video, resim ve fotoğrafı 6 Ocak tarihine kadar azizm.sanat@gmail.com adresinden yayın kurulumuza iletebilirsiniz.

9


10

Taksim Hold’em ve Suç Unsuru Filmlerinde Gezi’nin Bakiyesi Haydar Ali Albayrak Siyasi tarihimizde bir dönüm noktasını işaret eden Gezi direnişi üzerinden seneler geçti. Ülkede çok şey yaşandı. Bombalı saldırılar, darbe girişimleri, seçimler, tekrarlanan seçimler... Yine bu süreçte sokak muhalefetinin önemli ölçüde geri çekildiğini ve yargı mekanizması ile kolluk güçlerinin çekilmede caydırıcı öğe namına rol oynadığını gözlemledik. Lafı süslemeden söylersek bir şeylerden rahatsızlık duyan insanlar sokağa çıkamaz, barışçıl protestolara, yürüyüşlere, basın açıklamalarına katılamaz oldu. Dahası sokakta kendine uzatılan mikrofonları geri çevirir hale geldi. İşten atılmaktan tutun da hapse konmaya değin birçok başlık “başım yanmasın” çekincesinin zeminini hazırladı. Gezi ise takip eden dönemde ve “günümüz” biçiminde değerlendirebileceğimiz mevcut koşullarda sanatsal üretime kayda değer bir malzeme sunmadı. Bu iddiayı “somut gerçeklik” olarak adlandırabilir, dile getirebiliriz. Gezi evvela yeni bir mizah kurulabileceğinin sinyallerini vermişti. Mizah dergilerinin tavrı, sosyal medyanın vurucu kullanımı ve duvar yazıları ayrıksı bir dili haber veriyordu. Oysa gördük ki “Gezi mizahı” çok geçmeden yenildi. Mizah dergilerinin bir kısmı tasfiye oldu, sosyal medya ise zaytungvari mizahın normalleştiği, haksızlıkların şakaya vurularak sineye çekildiği bir mecraya dönüştü ve sokak muhalefeti kırıldığından sokağın sivri söylemi de bertaraf edilip olay mahallinden uzaklaştırıldı. Gezi’nin sinemaya yansımasını ise iki film üzerinden değerlendirebileceğimizi düşünüyorum: Taksim Hold’em (2017) ve Suç Unsuru (2019). Öncelikle bu filmlerde öne çıkan temalara göz gezdirelim.


Evine kapatılan toplum ve adalet arayışı Sokağın yenilgisi, Gezi’nin muhasebesini de getirdi ve günümüzdeki atalet geriye dönük eleştirel hatta suçlayıcı bir bakışa vesile oldu. Tartışma “zulüm ve zulme direnmek” üzerinden ilerlediği için pasifize bir bloğun varlığı ile pasif direniş sınırları yeniden ayrıştırılmak istendi. Örneğin her iki filmde de pasif yaklaşımı farklı boyutları, sonuçlarıyla görüyoruz. Bir diğer başat öğenin ise adalet sorgusuna, vicdana yaslandığını söyleyebiliriz. Her iki film de vicdanın sokağa bakışını vurguluyor. Ancak asıl ilginci bahsi geçen filmlerin kapalı mekanları tercih edişi. Gerek Taksim Hold’em gerek Suç Unsuru tek bir evde geçiyor. Filmlerde anlatı evin salonunda ağırlık kazanıyor, odalar dolaşılyor, apartmandan dışarı bakılıyor. Yine daire kapıları ve apartman girişleri sokakla bağlantının kuruluşunu ilan ediyor. Filmlerimiz sokağı “sokağa bakış” açısından irdeliyor dolayısıyla eksik değilse bile taraflı bir argüman seçimi ortaya çıkıyor, başka bir deyişle metod “dışarıya dışarıdan bakış” özelinde belirleniyor ve o bakışın yarattığı gerilim ile yürütülüyor. Dışarıya dışarıdan (evin içinden) bakmak deneysel bir anlam kazanıyor. Yine bu anlamın “geçmişin muhasebesine” güdülendiği sonucuna varabiliriz. Sokak artık yok! Sokağın hayaleti evlerde aranıyor. Bu evlerde adalet de aranıyor. Pasif tutum, pasif karşı koyuş aranıyor. Sokağın artık olmayışı, gezinin gezi mizahından sonra sanatsal açıdan ikinci yenilgisini açığa vuruyor. Hatırlanacağı üzere direnişin sürdüğü günlerde Taksim Meydanı’nda Atatürk Anıtı önüne piyano konup dinleti verilmişti. Öte yandan Gezi parkına atölyeler kurulmuş, sanatsal faaliyetler düzenlenmişti. Gezi sokak tiyatrosunu, sokak dinletilerini yaygınlaştırabilek bir potansiyel sunduğu halde böyle bir dinamizm kazanamadı. Bu kaybı ise her iki filmde görmek ve sokağın artık olmayışı saptamasıyla birlikte sanatsal yenilginin tamamlandığını öne sürmek mümkün...

11


12

Filmlerin ortak paydasını ise ele alınan sınıf ve semtler belirliyor. Taksim Hold’em Gezi direnişi esnasında olayların tam göbeğinde, orta sınıf entelektüellerin ikamet ettiği bir evde geçiyor ve bir cumartesi akşamını anlatıyor. Rutin hale gelen cumartesi poker partilerini gerçekleştirmek maksadıyla toplanmış ve kimi işten atılan kiminin makalesi yayınlanmayan ama “geçim zorluğu çekmeyen” beş arkadaş öykünün karakterlerini oluşturuyor. Yönetmeninin başından geçen bir hikayeden esinlenilmiş Suç Unsuru ise Kadıköy Moda’da geçiyor. Evi basılan iki oyuncunun baskın-arama esnasındaki davranışlarına ve polis ekibinin yaklaşımına odaklanan film sanatçıların “halktan kopuk” siyasi konumuna dair yorumlar getiriyor. Tüm bunların toplamında, filmlerin olay örgüsü tek mekân gerilimine dayandırılıyor ve öyküler abartılardan, şaşırtıcı sürprizlerden temizleniyor. Yan öyküler ana seyri zedeleyecek, yoracak ölçüde yük edilmiyor. Bu sadelik ise filmlerin bir anlamda “deneysel anlamdırma çabası” diyebileceğimiz üslubunu destekliyor. “Bir eve sıkışıp kalan orta sınıf üyeleri -Moda’da sanatçılar ve Taksim’de fikir işçileri ile beyaz yakalı kesim- ağır baskı altında ne tür tepkiler verir, aktüel açmazlara, yarı kontrollü kaoslara nasıl çözüm üretir” sorusuna yanıt aranıyor.


Gezi’nin ve sokak muhalefetinin filmlerdeki karşılığı Gezi kuşkusuz her iki filmde de aynı ağırlığa denk düşmüyor. 2019 yapımı Suç Unsuru Gezi direnişine atıf yapmıyor. Film daha ziyade 15 Temmuz darbe girişimi sonrası koyulaşan ve hemen her vatandaşın olağan şüpheli hale geldiği baskı koşullarının altını çiziyor. Suç Unsuru, adaleti, asılsız ihbarlar ve yargının sapla samanı ayıramadığı bir düzlemde tahkim edilişi vasıtasıyla tartışıyor. Arama sırasında evde bulunan gaz maskesi filmin Gezi’ye, sokak muhalefetine selamı olarak düşünülebilir.

13


14

Taksim Hold’em ise Gezi direnişinin başladığı günlerde geçiyor ve sokakta şiddetin yükseldiği bir döneme eğilerek bir akşam boyunca yaşananları ele alıyor. Dolayısıyla Taksim Hold’em sokak muhalefiyle organik bir bağ kurabiliyor. Film, sokağı ikinci kattaki dairenin penceresinden ve apartman girişinden aktarıyor. Sokakta sloganlar, gösterici kovalayan polisler, göz yaşartıcı gaz bulutu dikkat çekiyor. Taksim Hold’em sokaktaki eyleme katılıp katılmama gerilimine odaklanırken Suç Unsuru yine balkondan dışarıya bakış üslubuyla sokakta canlı bir yaşamı ve ev sakinlerinin “zorunlu şartlardan dolayı” uğradığı haksızlığı sergiliyor. Bu noktada filmlerin politik kaygıları ayrılıyor diyebiliriz. Taksim Hold’em kişilikler temelinde yöneldiği bir politik cephenin ayrıksı tutumlarını sorunsallaştırıyor.


Suç Unsuru iki cepheyi karşı karşıya getirip adalet olgusunu tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla irdelemeye koyuluyor. Suç Unsuru ülke siyasi gündemine daha geniş bir perspektiften bakmaya çalışıyor. Örneğin apartman yöneticisinin Ermeni oluşu ve Ermeniliğini sanki kendi eliyle kriminalize ederek saklamaya yeltenmesi ötekilere dönük baskının tarihsel arka planını da öyküye eklemliyor. Yahut polislerin birer robot değil kendi dünyalarında, kültürel yönelimleri ve çeşitli sorunlarıyla yaşayan insanlar oldukları vurgulanırken meselenin toplumsal bir mesele olduğu, tüm toplumu bağladığının altı çiziliyor. Esasen bu ayrılığı göz önünde tutarak Suç Unsuru’nun Taksim Hold’em’e kıyasla daha politik bir film olduğunu söyleyebiliriz. Taksim Hold’em filminde kişilik çatışması ve adalet arayışı Micheal Önder’in yönettiği Taksim Hold’em bir cumartesi akşamında poker partisi düzenlemek için sözleşmiş arkadaş grubunu bir araya getiriyor. Gezi direnişi had safhada... Filmin geçtiği evde “odun” lakabıyla anılan, toplumsal olaylara duyarsızlığıyla nam salmış Alper (Kenan Ece) ve nişanlısı Defne (Damla Sönmez) yaşıyorlar. Çiftin nikahına iki ay gibi kısa bir süre kalmış. Yaklaşan evliliğin gerilimi hissediliyor. Yanı sıra bu gerilime tarafların “birbirine göre olmadıkları” kaygısı da katılmış. Özellikle Defne’nin Alper’i bencillikle suçladığını ve evlenmek noktasında şüpheleri olduğunu öğreniyoruz. Filmin ilerleyen bölümlerinde bu suçlama Alper’in politik bir vurdumduymazlık sergilediği siteminden destek alarak sokak muhalefetine bakışın bir yorumu haline geliyor. Defne ise Alper’in aksine aktivist olarak tanımlayabileceğimiz, “kamuoyunun değiştirici gücü”ne inanan ve gündelik yaşamında ilişkilerine önem veren, paylaşımı savunan bir karakter sunuyor. Film de özünde bu çiftin çatışması üzerine inşa oluyor.

15


16 Poker partisi için eve gelenler dönemin halet-i ruhiyesine uygun seçilmiş. İdealleri uğruna çalıştığı televizyon kanalından istifa eden fakat yalnız bırakıldığından ötürü yakınan Rafi (Ahmet Tansu Taşanlar) küskün muhalifi imliyor. Kaan (Nezih Cihan Aksoy), eşi ikinci çocuklarına hamile bir aile babası; partiden erken ayrılıp çapkınlık yapma peşinde... Politik bakımdan ortalamacı bir tavrın örneği... Polis şiddetinden iktidarın yönetimine değin ülkede yaşananlardan rahatsız, bir şeyler yapılması gerektiğini öne sürüyor ancak kendini her daim geride tutuyor. Kaan’ı, “Gezi’ye ilk üç gün destek verenler”e dahil edebiliriz. Olaylar kontrolden çıktığında bencil ve düzen değerlerine tabi yaşantısına geri dönen bir tipleme... Buna karşılık Altan (Emre Yetim) karakteri ise heyecanlı, kaypak ve korkak bir düzleme denk düşüyor. Başkalarını ateşe atmaktan çekinmeyen, gösteriş peşinde, sorumluluk duygusundan yoksun ve alabildiğine bencil... Kışkırtıyor fakat eyleme geçmiyor. Ne gündelik yaşamda ne herhangi bir eylem sırasında güven vermiyor. İşin kötüsü arkadaşları da durumun farkında ve Altan’dan yana mağdur olmamak için tetikte kalma ihtiyacı duyuyorlar.


Filmin çatışmayı hızlandıracak yabancı unsurunu Fuat (Berk Hakman) karakteri kuruyor. Fuat eylemde yaralanan Defne’yi eve getiriyor, kadının ayağına batan cam parçasını çıkarıyor, yarayı temizliyor. Davet üzerine poker partisine o da katılıyor. Taksim Hold’em’de “eyleme geçiş” noktasından biçimlenen çatışma “sokaklar yanarken evde poker oynanır mı” ahlaki açmazıyla bağdaştırılıyor. Evde kaldıktan sonra ne yapıldığının bir önemi var mı? Ev sakinleri sorunun cevabını biliyorlar fakat onlar da ataletlerini, çekingenliklerini, konfor çizgilerini bozmayışlarını poker partisinde uçlaşan ahlaki açmazla, gevezelikle bastırmaya çalışıyorlar. Sorun Kaan’ın, Rafi’nin, Altan’ın dahası Alper’in evde kalıp poker oynamalarından öte “bir şekilde” evde kalmaları... Alper tercihinden yana emin, “odun” lakabının hakkını veriyor, liberal bir indirgemecilikle sokaktaki tüm öğeleri “birbirinin aynı” ilan edebiliyor. Ona göre herkes kendini dayatıyor, herkes muhafazakar. Polis de gösterici de salt kendi doğrusuna inanıyor. Alper eylemden kaçışını böyle açıklamak istiyor. Defne’yi dışarıda bırakırsak direniş sergileme bağlamında evde toplananlar tutarlı bir tavır almak yerine sürekli mazaret yaratıyor, mantıklı gerekçeler üretiyorlar. Bu noktada Rafi’nin samimiyetini not düşmek yerinde olacaktır. Rafi her ne kadar iş arkadaşlarına, dostlarına yargılayıcı yaklaşsa ve toplumu (artık) önemsemiyor gözükse bile eve sığınan göstericilerin peşinden gidebiliyor. Evin adresini veren, göstericilere yaranmaya çalışan Altan ise arkadaşını bir kez de burada aldatıyor. Rafi filmin finalinde göz altına alınırken Altan pokerden kazandıklarını cüzdanına taşımanın derdine düşüyor. Bahsettiğimiz üzere filmin baş yabancısı Fuat. Onunla birlikte adalet sorgulamasının diğer bir aktörü ise sabah akşam karısını döven, sokaktan geçen polise bira şişesi fırlatan bencil

17


18

ve lümpen komşu... Bu iki yabancı evdeki çatışmaya çeşitli vesilelerle dahil oluyorlar. Fuat poker masasında şu cümleyi sarfediyor: “önemli olan elinde ne olduğu değil, nasıl oynadığındır”. Devamında Kaan’ın üç yaşındaki oğluna alınmış doğum günü hediyesi oyuncak silahı beline taktığı için sivil polis zannedilen Fuat despot komşuyu kendisine yakıştırılan bu polis kimliğiyle korkutuyor. Komşu kovulduğunda beline taktığı silahın oyuncak olduğunu gösteriyor ve cümlesini yineliyor. Bu cümle yine filmde geçen “onların gücü bizim güçsüzlüğümüzden yükseliyor” yargısını destekliyor. Fuat kızkardeşinin bir trafik kazasında sakat kaldığını ifade ederken ilahi adalete, karma felsefesine inandığına değiniyor hatta kazayı yapan sarhoş şoförü kendi yöntemleriyle cezalandırdığını ima ediyor. Filmde “kendi adaletini sağlama” teması Fuat’ın bakışıyla işleniyor. Önemli olan elinde ne olduğu değilse ve “elde olan”a yazılı hukuk kurallarını yakıştırırsak polisin de bir tür adalet dağıttığını düşünebiliriz. Polis de yazılı kuralları esneterek elindekini yorumluyor ve o yorum uyarınca oynuyor. Yazılı kuralların, elde olan’ın esnetilişi filmin finalinde bir kez daha göze çarpıyor. Alper karşı komşunun yasağa rağmen apartmanda sigara içmesinden rahatsızken kendisi aynı keyfe varıyor. Bir elinde viski diğerinde puro, dairesinden çıkıp merdivenlere oturuyor ve apartman yöneticisinin koyduğu kuralları keyifle çiğniyor. Alper’in sıçraması bencilliğini aşmıyor fakat meşruluk olgusu sivil irade kullanımı doğrultusunda gündeme alınabiliyor. Bir eylemin meşru olması için tüm normları gözetmesi gerekmez zira eylemin meşruluğunu ancak koşullar belirler ve kestirilip atılan yargılar her koşula uyum sağlayamaz. Taksim Hold’em ana hatlarıyla Taksim direnişinin tabanında önemli yer tutan orta sınıfın veya daha dar daha muğlak bir tanımlama ile beyaz yakalıların bir panaromasını sunuyor. Bu panoramanın direniş seyrinde nasıl rol oynadığını düşünüyoruz


filmi izlerken. Özellikle “ilk üç gün ben de destekledim”ciler, “eve 19 dön”cüler filmde kendini hemen ele veriyor. Film diğer yandan ise sokak muhalefetine ve adalete dair yorumlar getiriyor. Suç Unsuru’nda pasif direniş ve yargı mekanizmasına yönelik eleştiri Suç Unsuru, Taksim Hold’em’in aksine günümüzde geçiyor; kuşkusuz Gezi’den izler taşıyor, direnişin geriye çekilişini takiben “kurtarılmış bölge Kadıköy”e sığınmayı gündemine alıyor fakat filmde asıl dert, vatandaş-polis ilişkisini mevzuatın, mekanizmanın dışına taşırarak davranışlar ve sözsel iletişimin bütününde bir diyalog halinde çözümlemek. Bu açıdan deneysel anlamlandırma çabasının Suç Unsuru’nda daha belirgin olduğunu söyleyebiliriz. Bir sabah polis baskınına uyanan ve evlerinde “suç unsuru” arandığı söylenen Celal (Koray Erkök) ile Buğra’nın (Altuğ Elveriş) öyküsüne odaklanıyor film ancak anlatısını daraltmayıp baskını bir nevi “polis ile entel-dantel vatandaşların karşılaşması”na dönüştürdüğünden her iki taraf için de gözlemlerde bulunuyor. Polis ekibinin birçok kişiliği barındırması filmi yer yer karikatürize etse de komiser Baran’ın (Bülent Çolak) çizdiği güçlü kompozisyon bu karşılaşmayı anlamlı kılmaya yetiyor. Yönetmen Süleyman Arda Eminçe “bir taraf sonuna kadar iyi ve haklı diğeri ise bir o denli kötü ve haksız” zıtlığını düstur edinmemiş, karşılaşmaya özenle eğilmiş. Bu özende kendi başından geçen bir olayı filme aktarmasının payı olduğunu düşünüyorum. Suç Unsuru’nun iki temelden ilerlediğini söyleyebiliriz. İlk temel geveze ve kısmen provakatif Celal’in olayı yadsımayışı, sırasını savmayı beklemeyişi üzerine kurulmuş. Celal darbe girişimi sonrasında artan baskı ve baskınların normalleştiği bir atmosferde, evine, mahremine dönük operasyonu sözsel ancak etkili ataklarla psikolojik savaşa dönüştürüyor. Komiser Baran ile samimi bir diyalog geliştirerek hakkını aramaya çalışıyor. Celal’in savunması, evlerine baskına yol açan ihbarın yeterince


20 değerlendirilmeyişini esas alıyor. Şüphelerin dahi devre dışı

bırakıldığı koşullardan söz ediyoruz. Polisin elinde şüphe yok, ne idüğü belirsiz bir ihbar var sadece. Asılsız ihbarların adalet mesaisinde yer tuttuğu bir dönemde bu ev baskınını memur soruşturmalarına da benzetebiliriz. Birçok memurun ihbar neticesinde işten atıldığını ve ihbarların hiç değilse bir kısmının kişisel husumetlerden motivasyon bulduğunu söyleyebiliyoruz. Ek olarak suça delil üretme çabasının filmde pratiğe döküldüğüne tanıklık ediyoruz. Suçun niteliği, kapsamı belirtilmezken delil aranıyor, evin tüm odaları alt üst ediliyor. Bu yöntemin ise ancak haksızlıkla bağdaştığı su götürmez gerçek. Celal işte bu haksızlık karşısında pasif direniş sergiliyor. Ev arkadaşı Buğra nispeten soğukkanlı bir tavır takınıyor fakat soğukkanlığının ardında adalet mekanizmasındaki çarpıklığı kanıksayış durumu yatıyor. Buğra arama bitse de kurtulsak, eski hayatımıza dönsek düşüncesinde. Doğrusu her iki taraf da eski hayatına dönmek arzusunda. Polislerin çoğu için bu baskınlar pek de hevesle yapılan şeyler değil, rutin işleyişin bir parçası... Evi basılan gençlerse mahvolan pazar günlerine dair nereden dönsek kardır hesabı yapıyor. Zaten bu “eski hayatlar”, hayatların sokulduğu kalıplar adaletsizliği besleyen en geçerli unsur. Filmde gençlerin evinde belki suç unsuru bulunamıyor ama adaletsizliği besleyen kayıtsızlık unsuru kolayca fark ediliyor. Bu kayıtsızlığı yalnız Celal aşmak istiyor, o da her defasında komiser engeline takılıyor.


Komiser Baran filmin başrollerinden ve filmdeki ikinci temeli denge sağlayarak o kuruyor. Komiser Baran polislerin de bir özel hayatları olduğu, işleri bittiğinde onları da sorunlar beklediği gerçeğinin vücut bulmuş hali. Kısacası bu adaletsizlik bir düzen sorunu ve mekanizmadaki aksaklıklar, kişiler özelinde hatalar bir yere kadar önem arz ediyor, gerisi iki tarafı da mağdur eden bir düzene bağlanıyor. Baran’ın ilkokul öğrencisi oğlu bir kediyi tekmelediği saldırısını videoya çekip internette yayıyor, ailevi sorunları var. Şiddet aşığı bir adam değil, tersine uzlaşmacı fakat bu uzlaşmacılığı şiddeti normalleştirmesine, bir enstrüman saymasına engel teşkil etmiyor. Diğer polis karakterler de kendi dünyalarında yaşayan, tutunacak dal arayan insanlar. Taksim Hold’em ile bir ortaklık da eve tesadüfen gelen bir polis karakteri üzerinden kuruluyor. Her iki filmde de eşi hamile olduğu için aldatan erkekler var: Hold’em’de orta sınıftan bir aile babası, Suç Unsuru’nda bir narkotik polisi... Filme genel olarak baktığımızda adaletin işleyişine dönük eleştiri görüyoruz. Eleştiri kara mizah öğeleriyle yöneltiliyor. “Suç unsuru” arayan polislerin çayı dahi bulamaması, “şüpheli pisuvar”dan birbirine sarılmış yığınla poşet çıkarmaları, piyano dahi aranacak bir obje görülürken içlerinden asıl mesleği müzik öğretmenliği olan polisin onu çalmaya başlaması vb. Ölçülü mizahın ve sade anlatının Suç Unsuru’nda başarıya ulaştığını söylemek mümkün. Film kanıksamanın sınırlarını, gerçek ile absürt düzleminde dolaşarak çiziyor. Muhalif orta sınıf kesimden kesitler ve horgörüş kültürü Suç Unsuru ve Taksim Hold’em orta sınıfı aynı ölçüde malzeme kılmıyor. Hold’em doğrudan orta sınıf üyesi diyebileceğimiz bir kompartmandan karakterler işliyor fakat çatışmayı Fuat ve yan komşu gibi yabancılarla paylaşsa bile toplumda yerleşilen düzlemi pek fazla kurcalamıyor. Suç

21


22 Unsuru ise iki genç ile evlerini basmaya gelen polisleri ayrı

kefelerde tartıyor ve ister istemez terazide doğan gerilimi filmin söylemine sindiriyor. Bu gerilim Celal-komiser Baran ilişkisine yansırken komiserin anlayışlı değilse de uzlaşmacı tavrına şahit oluyoruz. Bir sahnenin özellikle kritik olduğunu düşünüyorum. Celal polisleri aşağılıyor, komiser “yakıştı mı senin gibi birine” diyor. “Celal gibi biri” toplumdaki bir kesimi temsil ediyor: Okumuş, sanatla ilgilenen, sorgulayıcı, muhalif... Komiser yine başka bir sahnede, “Moda’da yaşayan birinin geçim sıkıntısından yakınmaması gerektiğini” ifade ediyor. Böylece Celal’in kimliğine bir de “Moda’da ikamet etmek kusuru” katılıyor. Filmde “evi basan-evi basılan” gerginliğine sınıfsal bir ayrılık ve imtiyaz beklentisi ekleniyor. Bu noktada Celal’in polislere, polislerin de Celal’e bakışında ön yargıların hakimiyetini fark ediyor, iletişim sorununun “savcılık iznine bağlanmış bir keyfiyet”e dayanmadığını kavrıyoruz. Celal’in gözünde polisler hukuksuzluk ve şiddet kaynağı olmanın ötesinde karşı tarafa saygı duymayan, alt tabakadan gelen, kültürel bağlamda öteki-beriki hesaplarıyla günü kurtaran kişiler... Polisler ise Celal’e başka argümanlara dayanarak tepeden bakıyorlar. Celal veya Buğra polislere göre memleket sorunlarından kopuk hanım evlatları(!) Öyle ki kadın polis hakkını arayan Celal’e şaşırıyor, “size şiddet uygulanmadı ki” diyebiliyor. Sanki Celal’in yanlışlıkla ayağına basılmış! Bu anlayışsızlık iki tarafın iletişim olanaklarını büsbütün ortadan kaldırıyor. Orta sınıf horgörüşüne bir diğer örneği Taksim Hold’em’den verebiliriz. Orada da sivil polis zannedilen Fuat horgörülüyor ve açıkçası bu horgörüş salt “zalim polise duyulan öfke” söylemiyle sınırlanmıyor. Alper, zülfü yare dokunulduğunda Fuat’ın kendisine dönük “konformist” nitelemesini düzeltme ihtiyacı duyuyor. Konformist kelimesinin düzenin genel geçer yargılarına uyan ortalamacı kişiliğe denk düştüğünü açıklıyor. Aslında bu türden bir anlayışın sosyal medyada aşırı boyutlarını


-de -da bağlacını ayırmayanları ötekileştirmeye yaradığını biliyoruz. Dili doğru kullanmak, dile hakim olmak bir ayrıcalık göstergesine, parmak izine dönüştürülmüş ve kibre payanda eylenmiş. Alper’in bu tutumunda, dahası Suç Unsuru’nda Celal’in dışlayıcı söyleminde muhalif orta sınıf üyelerin kendilerini gayet bilinçli ve sistematik bir biçimde toplumdan, konformist saydıkları yığınlardan soyutlamaya çalıştıklarını görüyoruz. Belki de orta sınıftan muhalifler muhalifliklerini bile bir kimlik inşa etmek için kullanıyor, işler ciddiye binince ilk sıvışan oluyorlar ve geriye dil alınganlıkları kalıyor! Dışarıya dışarı’dan bakmak Filmlere hakim atmosferin anlamlı olduğunu düşünüyorum. Sokak muhalefeti ve adalet arayışındaki koşut yenilgi, sokağın dışından, sokağın çekildiği, “geçici güvenli bölge” addedilen alandan değerlendirilebilir. Bu değerlendirme ne ölçüde sağlıklı olur ayrı bir tartışma konusu fakat filmler meseleye iyi niyetle yaklaşıyorlar. Taksim Hold’em’de ev görece güvenli bölgeyken Suç Unsuru’nda tamamen zedelenmiş bir güvenlik algısıyla yüz yüze kalıyoruz. Neredeyse “polislerin polise şikayet edileceği” bir tekinsiz ortam gelişiyor. İki filmin vizyon tarihleri dahi günbegün kötüleyen adalet sistemine işaret ediyor.

23


24

Tek mekân tercihi filmlerde gerilimin yükselmesini sağlıyor. Öte yandan oyunculukların da eli yüzü düzgün. Bu faktörler bir araya geldiğinde sokağın neden yenildiğine dair çıkarımlar yapılabiliyor. Taksim Hold’em’de kitleselleşen muhalefetin kusurlu yanları ele alınıyor. Muhalefet kitlesel ancak kitlenin bir bölümü twit atmanın peşinde, bir bölümü poker oynamanın, bir bölümü fırsattan istifade çapkınlık yapmanın... Gezi’nin ilk üç günü sona erdiğinde (ki filmde henüz o meşhur ilk üç günün dolmadığı anlaşılıyor, film bu yönüyle direnişin seyrine ışık tutuyor) takke düşmüş kel görünmüş adeta! Suç Unsuru’nda ise haksızlığı, adaletsizliği kanıksamanın tehlikeleri pasif direniş sergileyen Celal aracılığıyla dışa vuruluyor.


İki Meşhurumuzun Saf Şiir Üzerine Yaptığı Açıklamalara “Karşı”

25

Kemâl Hatipoğlu

İstanbul’un biricik meşhurunun mesken ettiği noktalardan bir tanesi: Tarlabaşı… Yahya Kemâl Beyatlı isimli meşhurumuz, herhangi bir poétique çalışması yayımlamamasına karşın, genel anlamda şiir ve bilhassa özel anlamda saf şiir üzerine birçok açıklama eyleminde bulunma gafletine düşmüştür. İşbu eyleminin niteliğinin gaflet olmasında bir mucize aranmamalıdır, herhâlde gaflet olmasında gaflet kelimesinin anlamı ile eşanlamda olan aymazlık hâli ile birlikte meşhurumuzun omuzlarına insan kardeşlerim tarafından bindirilen bilirkişilik yükü, işbu eylemin neden gaflet olduğu konusundaki alt metnin nedenini bizlere sunmaktadır. Meşhurumuzun, zannedildiği gibi, edebiyatımıza bir yön veyahut bir ivme kazandırdığı eylemi pekâlâ doğru değildir, herhâlde bu eylemin yapısı ve içeriği bir muammadan ibarettir. Bu muamma durumunun bahsinin en büyük dayanağı, meşhurumuzun


26 yön veyahut ivme eyleminin Paul Valery ve Stéphen

Mallarmé’nin yön veyahut ivme eylemi ile eş ya da daha doğru bir tabir ile çakışık olmasından kaynaklanmaktadır. Meşhurumuz bir açıklamasında “Şiir kalbden geçen bir hadisenin lisan hâlinde tecelli edişidir; hissin birdenbire lisan oluşu ve lisan hâlinde kalışıdır. Düşündüklerimizi vezinle ve lisanla ifade edişimiz şiir değildir. Bir mısraın şiir olup olmadığı gayet aşikârdır. Derunî ahenk ile ifade edilmişse şiirdir.” demiştir. Bilinmelidir ki meşhurumuzun romantikliği gözlerimi doldurmaktadır ve fakat bu açıklamanın baştan aşağıya şiir ile herhangi bir alâkası yoktur. Meşhurumuzun zannettiği gibi şiir yazımının önem arz edebilecek olgusu onun “kalbden” geçmesi, “birdenbire lisan” olarak vücut bulması ve bir de üstüne “lisan hâlinde” kalması değildir. Şiir yazımının önem arz edebilecek bir olgusu pekâlâ yoktur, herhâlde yine de bir olgu isteniyor ise şiir için tek bir önem arz edebilecek nokta vardır ki o da onun automatisme hâlinde oluşudur. Herhangi bir denetim mekanizmasının bahsinin açılmaması, şiiri şiir yapan niteliklerdendir. Bir mısraın şiir olup olmadığı bittabi aşikârdır ve fakat bu aşikârlık onun “derunî ahenk ile ifade” edilmesinden kaynaklanmamaktadır. Meşhurumuzun “derunî ahenk” ile kastını bir başka meşhurumuzun açıklamasında açıklayabilmek mümkündür.

Esbabımucibesi gündüzleri dışarı çıkabilsin diye olan bu masqué, meşhurumuzun oynadığı rolü ve takındığı davranışın adeta bir simgesi hâlinde…


Bir diğer meşhurumuz olan Ahmet Hâşim bir açıklamasında “Şairin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak için vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır.” demiştir. Meşhurlar arasında herhangi bir karışıklık olmaması adına, elimden gelebilecek en büyük özveride bulunarak, ilk meşhurumuza Meşhur 1, ikinci meşhurumuza da Meşhur 2 diyeceğim. Meşhur 1’in “derunî ahenk” lâfının açıklaması, Meşhur 2’nin “musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın” lâfı ile kabildir. Meşhur 1, şiiri mısraların bir bütünü olarak kabul etmiştir. Hâlbuki mısra, bir ölçüye ve anlama tâbi tutulmak ile vücut bulmaktadır ve fakat şiir, işbu vücut bulan şeyin bir nevi bir ürünü değildir, saf şiir adı altında da hiçbir zaman olmamıştır. Şiir, mısralardan değil, satırlardan oluşmaktadır. Bu satırlar yazılırken herhangi bir özel çaba gösterilip, ölçü ve anlama tâbi tutulmamaktadır. Şiir bir düşünce ürünüdür ve bu düşünce ürünün kaynağı kalp değildir, herhâlde böbrek de değildir, akciğer de değildir. Şiirde herhangi bir ahenk unsurunun bulunmaması aşikârdır ve alelade bir sözden ayrılan noktasının da ahenk olarak gösterilmesi hem şiire hem de düşünceye aykırı bir şeydir, kolaya kaçmaktır, bilgisizliktir. Her şeyden önce, işbu metnin satırlarının alt alta yazılması ile pekâlâ şiir oluşmamaktadır ve fakat bir şiirin satırları birleştiğinde bir düzyazı meydana çıkabilmektedir. Püf nokta özel anlamda ahenk ya da genel anlamda şairanelik değildir, herhâlde bir düzyazı ile şiir karşılaştırılmasında bulunulduğunda dediğim şeyin anlamı pekâlâ anlaşılacaktır. Şiir sesli bir biçimde okunulması elzem olan bir söz sanatı değildir, bu yüzdendir ki kulağa hoş gelmesi için özel bir çabanın gereksinimi yoktur ve bu türden bir çaba boşa kürek çekmekten ibarettir. Şiir ile düzyazı arasındaki farkı eğer ki sadece ve sadece ahenk ile açıklamak kabil ise, tam karşılık olarak bir düzyazıyı da ahenkli okumanın kabil olabileceği konulabilmektedir.

27


28

Kimi insan kardeşlerim yalnızca klasik müzik ile bir ahenk yakalayıp kulaklarına bayram ettirebilirken, kimi insan kardeşlerim sadece arabesk ile yetinmektedir. İşbu durumdaki sübjektifliğin şiire de nakış ettirilmesinin bir anlamı yoktur, çünkü şiir herkes içindir, bilhassa bir zümre, cemiyet ya da bir takım insan kardeşlerim için değildir. Meşhur 2 şiir için “adi idrake göre anlaşılma”ma açıklamasında bulunmuştur. Bir sanat eserini yorumlamak ya da en basitinden anlamak için, zannedilenin aksine, sanat tarihini bilmek elzem olmadığı gibi, bir şiiri de yorumlamak ya da en basitinden anlamak için, meşhurlarımızın ifadesinin aksine, şiir üzerine bir şeyler bilmek elzem değildir. Meşhur 2’nin lâflarının açıklaması, şiir için üst bir dil oluşumunun zeminini açıklamaktan ibarettir. Hâlbuki meşhurumuzun lâfları saf şiir üzerinedir. Saf olma hadisesi, herkesin de bildiği gibi, kompleks bir hadisenin tam tersidir… * Peki ya şiir nedir? Şiir edalı bir söz sanatıdır; edasından kasıt kelimelerde ve şiirin bir bütün olarak ele alınmasındadır. Şiir kafaya hitap etmektedir, kulağa değil. Şiir, okumasını ve yazmasını bilen, herkes içindir. Şiir söz ile musiki arasında değildir, bu yüzden de musikiye bir yakınlığı yoktur çünkü şiir, söz-musiki ayrımına göre apayrı bir fraksiyon hâlindedir... Belki daha bin bir açıklama vardır. “Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya? Onlar da bunlara benzer.” * Meşhurlarımıza pekâlâ teşekkür etmek gerekir, nasıl şiir yazılamayacağını bize gösterdikleri için; fakat artık onların peşinden gitmenin bir anlamı yoktur. Bu putlaştırma bahsine karşılık, meşhurlarımızın putlarını yıkabilmek adına yapılması gereken her şey yapılmalıdır. Meselâ bundan sonra ben Yahya Kemâl Beyatlı yerine Yahya Beyatlı diyeceğim, Ahmet Hâşim’e de bir ek getireceğim: Ahmet Hâşim – ne olacak senin şu hâlin? şeklinde...


29

Kuzgun Bilgen Seven

Kuzgun, Nuh’un gemisine geri dönmemekle lanetliydi bir de üzerine Nuh lanetledi katran karasına döndü rengi. O gün bugündür karadır. İçi de dışı da. Dışının karası iyidir, leke tutmaz ama içinin karası çok ağırdır, taşıyamaz. Katran karasıyla hangi çiçek sulanır bilmez bu yüzden de ölemez. Yaşamakla lanetlidir kimse bilmez. Çok yorgun kuzgun Ağrı Dağından yola çıktı yedi kıtayı dolaştı, gördü geçirdi anladı dinledi, derledi topladı, sustu konuştu, gömdü doğurttu, güldü ağladı, öldü dirildi. Yedi kıtada yedi günaha büründü. Dönse Nuh’un gemisi denizde değil karada batacak her şey hiç olmamış olacak kıyamadı, sürgüne mahkûm kaldı.


30

Göze görünmeyen iğneler batıyor üstüne başına nereye konsa aynı. Biliyor kuzgun rahat yok artık. Alıştı her yerine batan iğnelere. Örgüye başladı kuzgun. Ördü ördü çeyiz sandığına gömdü, sandığı aldı götürdü toprağa gömdü. Vasiyetidir kuzgunun; her kim göçerse dünyadan ne bekliyorsa ona kavuşamadan sandık gömüldüğü yerden çıkarılacak yerine beklediğine kavuşamayan gömülecek. Çeyiz sandığı bulunduysa eğer bir yerlerde bilinsin ki benim değil. Hiç ben dememiş birinin böyle bir cümle kuruyor olması pek yakışık almıyor ama biz desem eğreti durur, olmaz. Kendinden bahsederken “biz” diyen insanlar var. Kibirden öyle diyorlar diye aklımın bir köşesine yazmışım, silemiyorum bir türlü. Tamam, kabul, maddesel olarak kapladığım yeri göz önünde bulundurursak ve kendimi tanımlamam gerekliyse “ben” diyeceğim. İşte o ben olana ait değil çeyiz sandığı. Açın bakalım neler varmış deme kendini bilmezliğini ortaya saçmak istemem de doğru olmayabilir ama açılsın istiyorum. Naftalin kokusu ortalığı bir sarsın bakalım. Açın camları havalansın odalar diyor Hafize Hanım. Bir şeye de karışmasalar olmaz sanki. Mucize dilemenin günah olduğu günlere kalmışız, düşündüğüm şeye bak. Ömrümde hangi ağacın gölgesi var bilmem ama ben büyüdükçe o da büyümüş, o büyüdükçe gölgesi de büyümüş, güneş göremiyorum çürüyüp gideceğim az kaldı. Sandık açılsın bir kere dur bakalım diye seslendi Rabia Hanım öbür odadan. Yaşına başına bakmaz heves eder bildim bileli. Ben kırka merdiven dayayıp kırkıncı basamağa basmışım elimi eteğimi çekmişim ilk basamaktan kadın çeyiz merakında.


Hayat yıkamaya götürülen ancak konçlarından tutulmuş iki gündür ayaktan çıkmamış kokuşmuş çorap hâlbuki benim ellerimde. O hayatı geçirmiş üstüne yetmemiş çeyiz sermesine gelmiş. Doksandım noksandım, yüzdüm düzdüm diyor Ayten Hanım içeriden. Belli ki bir sözün devamı sonunu yakaladım. Ah Ayten Hanım biz hep noksandık ve hep düzdük. Bilmek istemedik o kadar. Durmuyor dırdırları, yatağı yuvasında mutlu olan sersinmiş. Tut şu bezi ben sereceğim. Saten çarşafa ütü basıp tiyatro perdesi niyetine asayım da görkemli bir törenle açılsın seyre dalsınlar gelmişlerini geçmişlerini. Kıkırdayıp duruyorlar utanmadan bir de. Naftalin kokusu evin kokusu olmuş şimdiden. Gelin çok beklemiş kocayı anlaşılan. Beklemekten saçı gelin teline dönmüş kesmiş eline çiçek yapmış sandığa koymuş. Sahi bilir misiniz gelin tellerini? Çocukken çeke çeke uzatıp koparamazdım o da parlar dururdu uzadıkça. Biraz daha uzayınca parıltı da giderdi ama kopmazdı bir türlü. Yaş itibariyle ben de gelin telinin koparmak için uzatılmış çekiştirilmiş bu yüzden parlaklığını yitirmiş halindeyim desem yalan olmaz. Ki böyle de fısıldaşıyorlar arkadan duyuyorum. Allah her isteyene nasip etsinmiş. Sandıktan bebek patikleri çıkmış, şöyle bir süzerek söylüyorlar ki karnına koca bir kesik daha atılsın. Bağnazlıklarında boğulasıcalar. Hangi meyve dalında kalmış Nurhan Hanım? Ağaç meyveyi kendi yesin diye mi yaptı? Ya koparırlar yerler ya da kopar yere düşer. Bak halime çöp gibiyim. Perdelerini bile örmüş gelin hanım pek marifetliymiş. Figen Hanım övüne övüne teşrif ettiler. Perde neyi gizlemiş otursun anlatsın diye dinlemeye koyuldum ses soluk çıkmadı.

31


32 Biliyor hanımlar ne varsa gizlisi saklısı yok aslında. Utanmasanız gecedir görmedik diyeceksiniz. Günün aydınlatmadığı köşe mi var? Karı var koca var. Kendin neysen o da o kadarcık işte. Sen neye heves ettiysen o da ona heves edecek. Hevesi sönecek geçecek gidecek. Benim gibi.

Gözleri parlasa görürdünüz çoktan.

Mevlit okutulurken örtülecek eşarplara gelmiş sıra. Devlet Hanım en önde işlemelerine bakıyor. Yunan işi bu diyor. Yunan işine yelken dokumuş gelin. Açılmak istemiş denize geri dönmüş tuz lekesi dolu. Bilmiş gide gide geri döneceğini. Dolaşa dolaşa yine kendine geleceğini. Gündüz olacak gece olacak bir bildiği kendi olacak. Kendinden kim çıkmış gelin hanım? Çıka çıka bunaltı çıkmış bunaltıdan bulut çıkmış bulut taşmış yağmur çıkmış yağmur buhar olmuş bulut çıkmış. Sandık göründüğünden de büyük, kadınlar toplanmış başına çıkarıyor durmadan, önce bir silkeleyip gösteriyorlar oturan yaşlılara sonra sermeye gidip dönüyorlar sandık yine tıka basa dolu. Tövbe bismillah sesleri yükseldi odadan. Çıkmak ne mümkün karıştım kalabalığa. Elime tutuşturdular sarıya dönmüş bir zarfı onlar sandıktan çıkan maskelere daldılar.

Açtım ellerim titreyerek;

Ey kibrini en büyük yoldaş edinmiş kaçak! Bencilliğin yoluna dağ örüyor basamakların diken açıyor! Karanlığın gizli perdesinde rahata erdin sadece dolaşıyorsun neden dolaştığını gerçekten hiç bilmeden. Kelimeleri emrinde sanan zavallı kuzgun bak sen uykudayken biz bir olduk kendi gönlümüzden geçeni yazar olduk. Senin tembelliğini yer gök bilirken bir de kalkmış hiçliğin peşine düşmüşsün ne haddine? Madem bir gün boyun eğecektin yazgına neden sakladın bizi asırlardır kalbinin en dibinde? Bil ki seni bomboş kibirin


perişan etti, korkağın da korkağıydın aslında, hep kaçtın hep saklandın, hep güvende olduğunu sandın, güneş gençti her şey yolunda yürüyor sanıyordun, gençliğin hep seninle kalacak hiç yaşlanmayacaktın... Bir gün daha, bir duman daha, bir yudum daha, bir haz daha... Artık ruhun seninle değil üstünde yürüdüğün çamur yaratılmış çamur değil... Sen yerdeki yuvaların rengine kanmış kanatları vurulmuş, kokmuş, ölmüş bir kuşsun. Hiç olmak diyorsun nasıl hiçliği ve olmayı bir arada söylersin? Hem hiçlik hem hiç olmak... Hiç olmak hiçliğin yanından bile geçemez. Yanına olmayı koyup hiçlikten bahsediyorsun. Önce kalk ve falcının bahçesinden çık! Bin kere yeminini bozmuş kara büyücü yalan söyleyecek. Kalk ve bin bir bilmeceyle kurduğun labirentinin içinde dolaşmaya devam et! Kendini karıncayla bir tutabildiğin vakit karıncanın yükünü kaldırmaya gücünün eriştiği vakit isteğine kavuşabileceksin. Kalk ve yıldızların altında gölgesini arayan şaşkını unut dön ve kendine bak gerçekten ne olduğunu düşün! Nelere bulaşmış gelin hanım bilmem, ben yüz otuz altı yıl önce ilk istasyonundan kalkmış trene yetişme derdindeyim o yüzden elim ayağım dolaşık. Mektubu çantaya atmalı kimse görmesin. Ortalık karardı artık çıkmak lazım var olmaya dair bilinci toptan unutturan bu evden. El ayak titreyerek önce sandığı boşaltıp çeyizi bitirip gitmeli. Maskeler ellerinde bakıyorlar hala. Emine Hanım takmış çoktan bir yüzü yaşlı bir yüzü genç. Janus’un maskesi bu ama ses etmeyeceğim. O maskeyi müzeye koy dünya âlem el pençe önünde divan dursun, al çeyizine koy takıp takıştırıp gülüşsünler. Anlam Emine Hanım. Anlam diyorum anlamıyorsunuz. Siz hepiniz bu odada ben tek başıma bu odada bütün âlemi iki kişiye bölüştürdünüz. Biri ben öteki siz. Ne alsam elime bir anlamı yok diyorsunuz altı üst ediyorsunuz üstünüze geçiriyorsunuz.

33


34 Bilseniz yıl onun sayesinde başlar önünde iki rekât namaza durursunuz.

Ne damat var ne gelin. Nasıl çeyiz evi bu diye söylenip duruyor Durdu Hanım durmadan. Bakın bir etrafınıza maske takmış herkes, biri değilse öbürüdür. Gelin bekliyordur belki hala. Ne biliyorsunuz? Damat Godot olacakmış dediler. Ya Godot damat değilse? Ne yapacaksınız zorla nikâh masasına mı oturtacaksınız al bak Godot bu diye? Doğru ya siz her önünüze çıkanı Godot saydınız, aldınız eve oturttunuz, olmadı doğurdunuz, olmadı onu da doğurttunuz. Godot sizin ekmeğiniz suyunuz ama hiç doymadınız hiç kana kana içemediniz. Evet, bildiniz; Godot’yu yanlış bildiniz. Bilseydiniz gelmeyeceğini de bilirdiniz. Kalabalık kokusu naftalinin kokusunu bastırdı çoktan. Ölü evine döndü çeyiz evi. Salayı okutturun bir an önce çok bekletilmez ölüler. Yerlerine yerleştirilmeliler. Sararmış keten parçaları tutuşturuyor elime Şehriman Hanım. Bölük pörçük şeritler. Tuttur şunları birbirine masaya örtü olsun diyorlarmış. Dikiş makinesi lazım. Hayatı bir ucundan tutup öbür ucuyla birleştirmek lazım. Seninki koltuk örtüsü olacak belki de masa örtüsü. Benimki fiskos örtüsü oldu gelen giden kahveyi koyup dedikodu yaptı bir kere de sen ne yapıyorsun demedi. Yıkana yıkana parça parça döküldüm çöpe atıldım. Ah gelin hanım çıkamıyorum işin içinden. Bütün hayatımı bu evde bu sergiye şahit olmak için geçirmiş gibiyim şimdi. Sahi ya böyleyse gerçekten? Hayatıma dair tüm anlamı bugün burada yaşadıysam geri kalan zaman ödül mü ceza mı olacak? Ceza olacağı çoktan belli oldu gerçi. Godot’nun gelmeyeceğini bildiğinden attın kendine o tepeden bir ben biliyorum şimdilik. Belki şimdi kalkarsam vakitlice yetişirim yüz otuz altı yıl önce kalkmış trene.

Ölü evine gözyaşı şişeleri dağıtmak lazım. Sandıktan çıkmıştı


çoktan vitrine sıralamışlar. Ah bu kadınlar. Yatak odalarının 35 kapısını kapatıp bağırlarını dünya âleme açarlar.

Helva da karılsın artık döner erkekler birazdan cenazeden.

Dikiş makinesini açmışlar, dikişi bitirip kalkacağım mecbur. Sapsarı keten kumaş, yapışıyor üstüme, ellerimi kollarımı sarıyor tuttukça, mumyaya döndürüyor bedenimi. Hiç gerek yok hâlbuki. Zaten sarılıp sarmalanmışım korkularımla. Peki, siz Şehriman Hanım? Bildiğinizden mi korkuyorsunuz bilmediğinizden mi? Gözlerim kırmızıya çalıyor artık vakit geç olmuş. Ucundan tutmalıymışım mutfağı da yerleştirip bitirecekmişiz. Kadehler sıralanmış sandıktan kutu kutu çıkarılmış. Hiç böyle kadeh görmemiş Nursel Hanımlar dırdırları kesilmiyor. Ne yapacakmış gelinle damat bunca çeşit kadehi. İçecekler Nursel Hanım. Günah diye işaretlediğiniz üzümün suyunu içecekler içlerine güneş doğacak. Siz de alın bir yudum bir perde aralansın yüreğinizde. Gün ışığını görün. Gözünüzle gördüğünüze inanacaksınız madem gelip çoktan ölmüş gelini de görün. Neyi beklediğini bilmeden neyi özlediğini bilmeden bekleye bekleye özleye özleye içini dışını güneşe serip kurutmuş gelini içinizin karasıyla beyaza sarıp vitrine koyun. İster gelinlik ister kefenlik bu kumaş. Davetiyede de mezar taşında da adı Lenore olmayacak ama hiç özlenmedi çünkü. İşlerini bitirecek kadınlar az kaldı. Durup bekleyecekler sonra; Kuzgun telli duvaklı gelin olacak, elalem alkış tutacak. Sandığı sıkıntıdan gagasıyla oymuş herkes süs sanacak. Gelin Kuzgun damat Godot olacak. *** Görsel: Kar Getiren Beyaz Kuzgun (2019) – Crystal Worl (Tlingit/Athabascan) https://stoningtongallery.com/artwork/white-raven-brings-snow/


36

Ölüme Dair Konuşmalar Ahmet Ayberk Aykul

Benden yıllar sonra belki verdiğim savaşlar konuşulmayacak Konuşulmayacak çünkü bilirim İbrahim gibi gönlümün yıktığı putlar Ya da Hitler gibi yaktığım onlarca can kırdığım kalpler sonbaharda Ne de yaz yağmurları gibi içime içime yağdığım her karanlık çöktüğünde bazan ay doğunca Bir garip ölmüş denilir belki verilince selâm bir ikindi vakti Nevruza yetişemedi garip diyecekler olacak, O bir tek aşktan beslenirdi Ve yalnızlık şaraplarından Pek mahareti de yoktu sadece iyi şiir yazardı bazan anaysa derslerinde *** Görsel: Gece Yüzleri Serisinden (1987) – Balkan Naci İslimyeli


Sebepler Var Mı? Fırat Tunabay

Sebepler var mı? Sorular çok ama. Beraberlik güzel işte, kimse kazanmamış. Sorgulanmamış olmanın verdiği özgürlükte yalnızlığın verdiği aidiyetsizlik. Kim kime ait kim kime sorumlu kim kimden hesap soruyor? Kaçak ve kaçamak cevaplar ardında kimliksizleşen sevişmeler. Yardım bekleyen her acınası durumda kendinden emin kendi olamamış ego patlamaları. Bekle dedin. Bekleyemedim kusura bakma. Üç kedine bakamıyorken bir de benle meşgul olma zorunluluğuna düşme. Düşen çok da kolay kalkamıyor. Diz yaralarımdaki kabuklar kalkmadan ağır başlı bir şekilde kalktın yanımdan. ‘Bir su getirebilir misin’ dedim. Duymadın bile. Suların Ph oranına kafayı takmışken hoş sohbetlerin aranan adamı haline geldim. Ben geldim ama sen çoktan gitmiştin. Taksiciye sordum ‘ben nereden bileyim abi’ dedi. İşte o zaman anladım. Saçmalık içine kendimi gömüyordum kazma ve küreğin kimin elinde olduğunu bilmeden. Zaruri bazı konular vardı. Değişebilir kişilik sürtüşmelerinde unutulan bir bebek gibi zırıldadım.

37


38

Duyumsanabilen bazı şeyler vardır. Durdurulabilecek kötü sözcükler akışa geçmişken küfür ederek kaliteyi düşürdün. Alınacak onca ders varken yaz okuluna kalmayı tercih ettin. Birlikte cevaplayabilirdik oysa hayatın saçma sapan sorularını. Sorunsallar üzerine düşünürken düşük yapmanda ki heyecanın yansıdı yüzüme. İstemsiz gelişen her olayda tepkisiz kalmanı bekleyemezdim. Yalnızlığıma karşı duyduğun öfkeme karşılık doğan çocuğumuzun ismine karar veremeyişin. Bekledik belki bir doğa olayından alır tüm kişiliksizliğini. Rüzgârın yönünden girip arka kapıdan çıkacak kadar umursamaz olur. Ölümsüzlüğüme inat silahını elinden hiç düşürmeden gezer belki. Aslında yer edinmeme gayretime istinaden görünmez olma denemelerimin bir karşılığıydı yalnızlık. Suçluluk suçsuzluktan daha beter yalanlar üzerine kurulu distopya beklentimizde. Kusursuz gibi görülen tüm kusurlu sevişmelerden doğan öz güven patlaması yaşayan sperm artıkları. Yürütsünler belki onların zamanı ben deniz kenarında şarabımdan bir yudum daha alırken. Kadehin boş olmasın diye gözüm sürekli sendeyken sen göğüs boşluğumda geziniyordun kalbin boş olmasın diye…


Gülcü Çocuk Gülüşü Ziza Rumas Ofis kavşağı Işıklarında Gülcü Çocuğun Gülüşünde Yitilen Yaşanmamışlıklar

39


40

Işıktayım, durdurucu kan kırmızı ışığın yarısında. Elinde jelatinle dürüm yapılmış güllerle bir çocuk yaklaşmakta. Yanım bomboş, yanı başımdaki koltuğu sigaram ve çakmağım soldurmakta. Hafiften camı indiriyor alıcı edayla bakınıyorum, çocuk koşturuyor ‘bir gül sahibine kavuşuyor’ heyecanıyla. Gülü uzatıyor, göz göze geliyoruz bir anda. ‘Ama yanım bomboş, verebileceğim yok’ deyiveriyorum hani istemsiz dile akan duygulardan vardır ya... Çocuk gülümsüyor yazgımı anlamışçasına. Bomboş ellerimi sallıyorum, onu bulacak nasip bakınıyorum önümde, arkamda, sağımda, solumda... Gülümün tohumunu mu unuttun ekmeyi ey bahçıvan! Yoksa serpmek üzere toprağa taşırken bir beton ya da taş zemine mi düşürdün de birisi mi ezdi ayağıyla. Ezilmediyse eğer, yağmurlarda sele vurulup yeraltı mahzenlerinden birine mi sürüldü. Orda mı yeşerdi yoksa. Hangi el, hangi elim ulaşır da cana erdirebilir oysa. Diyar ellerde birinin eline mi düştü de benim zannıyla o parmaklardan mı aldı Gülüm. Ben olmadığını anlayınca o da mı kendini düş dağlarına vurdu yoksa. Gezginliğim bitmez ne dağlarda, ne ovalarda, ne ışıklarda, ne yollarda, ne sokaklarda ne de kara toprağın bağrında. Damatlığımla sersinler boyum derinliğince acıyla toprağa dönmüş taşların, kayalıkların altına. Bahçıvanım geçsin ayaklarıyla uyandırırcasına düşürsün gülümün tohumunu sineme paralel uzanan sıralı taşların arasına. Ve filizlenip kızıl gülücükler açarak boy göstersin bütün güzelliğiyle kâinata. Gülcü çocuk gelip bulsun bir nasip umuduyla. Görmesi gözleriyle gülmesi gülücüğünü görür gözlerim, yerin ben kadar derin kuytu karanlığından. Alsın, jelatinlesin bir dürüm boyunca; koşsun yetişsin kızıldan çıkmadan trafik ışığına. Uzatsın ellerine yanı başı benden bomboş Gülümün avuçlarına. Koklasın beni ışıklar yeşile dönmeden, bağrımın adresini bulsun gülcü çocuk gülüşünde. *** Görsel: Aşk Mektubu (1855-1906) - Charles Trevor Garland


Ve İnsan İsmet Şengül

Dünyamız Sonsuz Evrenin Sağlamasının Yapıldığı, Kusursuz Yaşamların Varlığını Sürdürdüğü Tek Gezegendir. BÖLÜM-1 İLK SÖZ Yaşamlarımız en derin boyutuyla, en derin izler bırakarak ruhumuzda, sürüp giden bir cenderedir. O cenderede kendini çekip çıkarabilenler yaşamın pozitif yanıyla kendilerini olumlu düşüncenin akışına bırakıp, çevresi yeşillik ve meyvelerle dolu ağaçların süslediği, her çiçeğin boy verdiği, mutluluğun derelerinden, insanlığın en güzel, en dingin ırmağına bırakırlar kendilerini.

41


42

Olumlu bak hayata, hayat olumsuzlukları asla kabul etmez. 1. Bilgelik orada bir yerlerde, kapıları her zaman açık, bizlere düşen, ustalaşarak sanatkârlık yolunda, çoğalarak bilgi deryasında, o kapıya ulaşıp, o mertebeye erebilmektir. 2. Milli egemenlik gerek toplum, gerekse kişilerin doğrultusunda sağlanmalıdır. 3. Milli egemenliğini sağlayamayan birey ya da toplum; hürriyet, eşitlik, adalet ve hukukun dayanağından kopmuş demektir. Bu kopuş mahrumiyetlik ve acizlikle kuşatır kendini. 4. Bütün art niyetlerden, yanlış fikirlerden kendilerini arındıramayanlar her ne kadar kendilerini üstün görseler de medeni insanlığın yolunda kendilerini uşaklıktan öteye taşıyamazlar. 5. Acizlikle kuşatılmış olanlar iple oynatılan bir kukladan fazlası değillerdir. 6. Kendilerindeki öz güveni bitirenler hep başkalarının efendiliğinin koruyuculuğuna sığınırlar, böylesi bir sığınma ram etmeye iter insanları ve bir kırıntının uşaklığını yapmaktan öteye taşıyamazlar kendilerini. 7. Başkalarının merhametine sığınıp her gün ölmektense, kendindeki öz varlığa güvenip belleğini pozitif düşüncelerle donatarak insan gibi yaşatmalısın kendini. 8. Hiçbir insan enkaz yığını içerisinde kendi varlığını sağlıklı bir şekilde sürdüremez, hele birde enkazı olmuş ise kendisi. Değil ki enkazını kaldırmak bir çakıl taşını dahi yerinden oynatamaz. BÖLÜM-2 OLUMLU DÜŞÜNCE Sınırların olmadığı şu sonsuzlukta bil cümle biz var olmuş canlılar, belirli kurallarla kusursuz bir yolculuk içerisinde olduğumuzu asla unutmamalıyız.


Dünya denen gezgene, bizleri kuşatan tüm değerlerimiz ve ruhsal halimizle birlikte evrimleşmemizi tamamlayıp, yaşantılarımız için gerekli olan eğitimi alarak, bizlerle alakalı birçok şeyi öğrenmeye geldik. Bana göre dünyamız bütün evrenin tek sağlamasıdır. Evren ölçüp biçer, çarpar, çıkarır ve böler, sağlamasını ise hiç kuşkusuz dünya yapar. Yani demem şu ki dünyada ki tüm canlılar sağlaması yapıldıktan sonra bırakılıp gidildi. Ve sonsuzlukta daha farklı, daha gözle görünür, fiziki yapısıyla ilkellikten modernliğe geçiş yaparak, kendi efendisi olmayı başarabildi. Bu başarı evrene duyulan iyimserlikten oldukça uzak mesafeye taşıdı insanlığı, sadece kendine değil sonsuz evrene ve varomuşluğunun özüne bile ters düşerek, iç çatışmalara ve kaosa sürükleyerek insanlığı olumsuz yönde bir hayli etkilediğini görebiliriz. Lakin bu kat edilen yol insanlığın ve doğanın katline ferman olmuştur, hiç kuşku götürmeksizin en derin acısıyla yaşanmış, yaşatılmış ve yaşatılmaktadır. Dünyamız kâinatın merkezini oluşturan ana çekirdektir. BÖLÜM-3 Kendi hakkımızda neyi düşünüp kendimize reva görüyorsak o düşünceler kendimizin tek gerçeği olmuştur. Kendi yaşantılarımızın iyi veya kötü, eğri veya doğru, olumlu veya olumsuz yanlarının sadece ve sadece tek sorumlusunun kendimiz olduğunu iyi bilmeliyiz. Çünkü kendimizden başka kendimizin hiçbir gerçeği yoktur, kendimizin tek gerçeği yine kendilerimiziz. Çünkü her şey kendi dâhilimizdedir. Aslına bakıldığında bilmemiz gereken her şeyi fazlasıyla bilmekteyiz, ama o gerçeğe önce kendimizi en iyi şekilde inandırıp, her zaman olumlu ve pozitif bakarak hayata, kendimizi sonsuzluğun dinginliğine taşıyabilmeliyiz. Tüm gerçekler biz insanlarda sırdır o sırra eren sonsuzluğun gizemine de vakıf olur. Beyinlerimizde hangi düşüncelere ağırlık veriyorsak o düşünceler bizlerin geleceğini şekillendirmekte rol almaktadır.

43


44

Bizlerin hayat yolunda geldiğimiz noktaya kadar elde ettiğimiz tüm deneyimlerimiz, olumlu ve de olumsuz her yönüyle, bizleri ve bizlerdeki var olmuş olan ve o saatten sonrada var olacak olan şeylerin tek yaratıcısı yapar. Kendimizi neye odaklarsak, adımlarımızı hangi duruma göre atarsak, yaşantımızı nelere ve kimlere göre yaşamaya çalışırsak, dışardan bakıldığında nasıl görünür diye şekilciliğe bürünürsek o hayatı kendimize göre değil hep başkalarına göre yaşamışızdır ve yaşayacağız demektir. Oysa kişi başkasına göre değil kendine göre yaşamasını bilmeli. Aksi halde hep başkası olmak yolunda nasıl bizler biz olabiliriz ki? Kendi hayatlarında ki doğallığı öldürenler, kendilerini nasıl diri tutabilirler? Kendine göre, kendi doğallığında şekillendir hayatını, dışarda kimin neyi nasıl gördüğüne aldırmaksızın doludizgin yaşamasını bilerek ve kendince ölmelisin hayata. Başkasına göre değil. Bizler hepimiz geçmişimizde ki koşullandırıldığımız ve önümüze bent edilmiş o ateşten dağları aşıp, içinde bulunduğumuz çemberi kırıp, sınırlarımızı aşmak için atılan kör düğümün tam da orta yerindeyiz. Her ne olursa olsun, her ne söylenirse söylensin kendilerimizdeki görkemin, yüceliğin ve farklılığın inceliğine varmak için tam da bulunduğumuz yerdeyiz. Bizleri beter eden bizlerde yer edinmiş olan olumsuz inançlardır. O vakit o olumsuz inançların çevremize ördüğü duvarları aşmak için en iyi şekilde sil baştan tasarımlamalıyız kendilerimizi. Her ne yaşamakta isek o yaşadıklarımızın kendimize yansıması kendimizle alakalı ve kaynaklıdır. Olumlu ve de olumsuz olan her ne var ise, kendimize kendi ellerimizle yarattığımız olgulardır. Kendimizle özdeşleşen her ne var ise yaşamlarımızın akışında,


onun tek yaratıcısı gene bizleriz. Kendimize yaşattığımız sıkıntı, üzüntü, tasa ve kaygıların tek kaynağı gene bizleriz. Ve bu oluşumlardan yaşanılacak olanlardan yakınıp durmaktayız ve bu yakınma, suçu hep birilerine yıkma ve başka olumsuzlukları bahane ederek suçlanacak bir şeyleri bulma acizliğine iter bizleri. Olur olmadık her yerde, olur olmadık herkese yakınıp dert yanmaktayız. Oysaki bu çıkmaz bizim çıkmazımız, bu karanlık gene bizim kendi karanlığımız. Ve kendi düş kırıklığımızı, kendilerimize kendimiz yaşatmaktayız. Ve bu kaçınılmaz olasılık da kendi gücümüzü bir başkasına kaptırdığımızın en bariz gerçeğidir. Oysaki hiçbir güç, hiçbir oluşum bizler istemedikten sonra, bizlerin üzerinde hiçbir koşulda, hiçbir şekilde hâkimiyetini oluşturamaz. Çünkü bütün farkındalıklar biz insanlarda mevcut bulunmaktadır. Her şey bedenlerimizdeki mevcudiyetliğimizi nasıl kullanacağımıza bakar. Düşüncelerimizde var ettiklerimiz, hayatlarımızda gelip bizleri bulur. Ortasında bulunduğumuz bu olumlu ve olumsuz düşüncelerin hangisini seçeceğimizdir, işte asıl olması gereken budur. Bu iki düşünceden hangisini seçerseniz seçin yaptığınız seçim doğrultusunda cok farklı deneyimlerin vücuda gelmesine ön ayak oluşturmuş olacaksınız. Bizler neye inanmak istiyorsak bilinçaltımız onu kabul eder ve inandıklarımız eğrisiyle doğrusuyla bizlerin değişmeyecek olan tek gerçeği olarak kalacaktır. Düşünebildiklerimizin doğrultusunda birçok seçimimiz varken neyi seçeceğimize doğru karar verip ve de verememek bizlerin dâhilindedir. Bu sonsuzluk ve onlarca seçenek içerisinde dar bir çembere sıkıştırıp olumsuzluklara kendini mahkûm etmekte var. Evrensel diye nitelendirip bildiğimiz güç, bizleri kendi değerlerimize göre olduğumuz gibi kabul eder. İnandığımız her ne var ise bir ayna misali bizlere gerisin geri yansıtır.

45


46 Kafalarımızda kuracağımız hür ya da basık düşünce, her

atacağımız atılımda karşımıza çıkacak olandır. Neyi ekiyorsak beyinlerimize ömür boyu onu biçeceğimizden emin olabilirsiniz. Önemli olan iyi bir nadasa bırakılıp, iyi bir hasata sunulan beyinlerimizi ayrık otuyla kuşatmayalım. Unutmamalıyız ki seçim hakkımız her zaman bize verilmiştir. Eğer seçimlerimizde yanlış oynarsak, bu yanlış en az ömrümüzün yarısına mal olacaktır. Unutmayınız ki hayat mükemmel ve güzel. Dünya eksiksiz ve tam. Geçmişin rüzgârından kurtulup, geleceğin ufkuna yönelmek için hiçbir engel gözükmemekte. Çünkü her zaman açık bir dimağa ve beyne sahibiz. Sizleri en güzel yere ve olmanız gereken noktaya getirebilmesi için, geleceğe yön tayin ediciliğinizi konumlandırıp, berrak bir dimağla ufkunuzun kapılarını aralayın. Çürümeye yüz tutmuş bütün düşünce ve fikirlerden temizleyerek vücudunuzun şehrini, yeni baştan tasarımlamalısınız kendinizi. Boşaltarak bütün çekmecelerini yeni baştan sıfır hata ve kusursuz fikirlerle donatmalısınız beyinlerinizi. Unutmayınız ki değişime bir yerden başlamanız gerekmektedir. Neresi olduğunun bir önemi yok. Hangi oda, hangi çekmece ya da hangi dolap olduğu hiç fark etmez önemli olan bir başlangıç yapabilmenizdir. İsterseniz en erken yansımasını alabileceğiniz, sizleri rahatlatacak, kendinize güveni artıracak yerden başlayınız, bu sağlıklı bir şekilde daha da haz alarak yol almanıza ön ayak olacaktır. Hayat kesintisiz sürüp giden bir maratondur. Bu maratonda ya maratoncu ya da kenarda oturup seyreden biri olursun. Hayat bir sürek avıdır, bu avda ya av ya da avcı olursun.


Hayat bütün ihtişamıyla sürüp giden bir seyri seferdir. Bu seferilikte, ya hancı ya da yolcu olursun. Ya da yükün alan kervancı ve yahutta bütün dengeleri bozan harami, yol kesen eşkıya olursun. Hayat kusursuz bir serüvendir, sana düşen o serüveni kusursuzca yaşamasını bilmektir. Pek tabi ki kusursuzluk mümkün olmamakla birlikte kusurları en asgariye indirerek kendine can, çevreye canan olabilmektir. Kendinizi özgürlüğün kanadına bırakınız. Göreceksiniz ki hayatlarınızdaki her şey ne kadar mükemmel ve de güzel. Herkesin birbirinden farklı olan düşünce, algılama ve inanma boyutları vardır. Neye inanıp neye inanmayacağınız sizlere bağlıdır. Lakin kulaktan dolma bilgi ve ezbercilikten uzak, akıl ve mantığınıza uyan, somut bilgi, fikir ve görüşlere inanmanız en olumlu hareket olacaktır. Bu mantığı pekiştiren, kendinizdeki çözümleme sanatını geliştirerek, sağlamasını doğru yaparak, sağlam bir dimağla varım diyebilmelisiniz. Doğru bak, doğru öğren, doğru konuş, doğru yaşa, doğru benimse, doğru olan şeylere inan. Çünkü inandıklarınız sizlerin tek gerçeği olarak kalacaktır. Hayatlarımız boyunca bizlere yararlı ve yararsız, zararlı ve zararsız, çoğu zaman kalıplaşmış fikirler aşılanmaya çalışılmış, belleklerimize sunulmuş, önümüze koyulmuştur. Çalışırken can güvenliği, karşıdan karşıya geçerken trafik kuralları ve yol güvenliği olarak yaşamlarımızda bu ve benzeri olumlu ve mantıklı ana kurallar ve fikirlerde yaşam soframızdaki yerini almıştır. Küçüklükte etkin olup büyüdükten sonra etkinliğini kaybeden kurallar ve fikirlerde vardır. İlerleyen yaşlarımızla birlikte almış olup ama bir türlü bırakamadığımız ve kendimizle birlikte taşıdığımız olumsuzluk ve de yanlışlar, hele birde o

47


48 yanlışlar kendi doğrularımız olmuş ise, hayat yolunda kalabalık

bir yalnızlığa iteleyerek kendilerimizi yalnızlaşmamamızın tek sebebi olarak karşımıza çıkacaktır. Yıllarca insanlara karşı güvenmeme inanmama boyutunu anlatıp aşılamak yerine neden niçinlerini önce detaylıca anlatıp, kime inanıp kimlere inanmayacağımızı, kimlere güvenip, güvenemeyeceğimizi kendi iradelerimizle karar verme özgünlüğüne sahip olmamızı sağlamaları gerekmez miydi? Daha mantıklı daha doğru olmazmıydı. Bu, çocuğu büyümeden büyütüp erişkin bir birey olma pozisyonuna getirme çabaları ne kadar doğru olabilir ki? Büyüme aşamalarını en iyi şekilde yaşayarak daha sağlıklı ve güvenilir bir birey olmasına destek olunması daha mantıklı olmaz mıydı? Çok mu mantıksız olurdu yoksa? BÖLÜM-4 SON SÖZ İnsanlığın ruhuna El Fatiha… Biz var olmuş insanlar; geceye inat gündüzü, Gündüze inat geceyi doludizgin yaşayanlardanız. Bizlere omuz vereni itekleyip, el atana çelme takıp, arka olanı yüzü üste yere kapaklandıranlarız. Tutunacak dalı kırıp damarlarından kökleyenleriz. Bizler kendilerimiz de dâhil olmak üzere, tüm canlıları canlarından bezdirenleriz. Güzelim dünyayı mahvetmek için, bu cenneti kendilerimize cehennem etmek için ellerimizde geleni ardımıza koymayanlardanız.


Dünyayı fazlasıyla kirlettik, şimdilerde ise başka gezegenlere el atıp oralarında canını okumak üzereyiz. Elimizden gelse yıldızları bile oldukları yerde sürgün edip talan edeceğiz. Utanmasak Samanyolu hüzmesine halılarımızı serip mangal keyfi yapacağız! Neredeyse aya yeniden inip zafer nidalarıyla kendilerimizden geçene kadar eğlenip “Ohhh! Her tarafın içine iyice ettik.” diye böbürleneceğiz. Elimizden gelse tüm galaksileri kendi özel mülkümüz yapmak için sonsuzluğu kana bulamaktan hiç perva etmeyceğiz. Bizlere engel diye ortaya çıksalar uzaylıları bile yok etme yolunda geri adım atmayacağız. Uzaylılar neden bizlerden uzak duruyorlar biliyor musunuz? Onları da zincirli prangaya vurup başka uygarlıklar arasında köle niyetine satarız diye. Renkleri başka, ırkları, inançları ve yaşamları başka başka diye zencileri köleleştirip, Kızılderilileri katledip haraç mezatlarda satanlar değil miyiz? İnsanlığın çanına ot tıkayıp, canına okuyanlar değilmiyiz. Ya ha be arkadaş, biz insanlar ne aşağılık, ne acımasız zalim mahlûklarız. Biz insanlar her ne kadar mazlum isek bir o kadarda zalimiz. *** Görsel: İnsanlığın Durumu (1970) – Ertuğrul Oğuz Fırat

49


50