Düşün 28. Sayı

Scroll for more

Page 1


“Bütün Ümidim Gençliktedir.” M. Kemal ATATÜRK


“Kemalizm, yurdumuzun kendi koşullarından doğan ve gelişen; tam bağımsızlık, anti-emperyalizm ve Misak-ı Milli temelleri üzerinde yükselen, içinde evrensel değerler barındıran ulusal bir çağdaşlaşma ideolojisidir.”

ODTÜ ADT

Başkan’dan Değerli düşün dostları, uzun bir aradan sonra tekrar Merhaba! ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu’nun 1989 yılında kurulmasının ardından 30 yıl, 1919 yılında Tam Bağımsız Türkiye meşalesinin yakılmasının ar dından ise tam 100 yıl geçti. Ve bizler topluluğumuzun kuruluşunun 30. yılında, 1919 yılını olabildiğince geniş ve farklı bir açıdan değerlendirmeye çalıştığımız düşün’ün 28. sayısını “1919 – 100. Yıl Özel Sayı” başlığıyla sizlerle buluşturmanın haklı gururunu yaşıyoruz. Ülkemiz, Türk Devrimi rotasından uzaklaştıkça emperyalizme teslim olma noktasına yaklaşıyor. Bu süreçte siyasal islam zirvesini yaşamış, etnik/bölücü gruplar üniter-laik yapımızı açıktan tehdit eder hale gelmiş, özelleştirme adı altında devletin bütün kurumları sermayeye peşkeş çekilmiş, insanlarımız ekonomik krizden doğan sıkıntılarının çözümünü intiharda bulmuş oldu. Tüm bu olanlardan en fazla faydalanan, Atatürk’ü siyasi çıkarları için sadece bir simge olarak kullanan sahte Atatürkçülerin sayısının günden güne nasıl arttığına hep birlikte tanıklık ettik. Ne yazıktır ki bu acı verici tablo karşısında Kuvayı Milliye ruhuna dayanan bir örgütlenme ortaya çıkaramadık. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Türk Devrimi’nin bütün önderlerinin karşıdevrim tarafından hedef gösterildiği, aziz vatanın neredeyse bütün kalelerinin zapt edildiği, resmi gazeteden şeriat çağrılarının yapıldığı, faili meçhul cinayetler ve kumpas davalarıyla yıldıramadıkları Cumhuriyet gazetesini bombalama arzusunun televizyonlardan rahatça paylaşılabildiği 2019’un son günlerinde, ODTÜ ADT olarak 30 yıllık tecrübemizle bu saldırılara karşı Türk Devrimi’ni anlamayı, anlatmayı ve savunmayı en asli görevimiz sayıyoruz. Bu amaç doğrultusunda hiçbir dogmaya kapılmadan, sadece yurdumuzun bağrından çıkan gerçeklere dayanarak devrim şehidimiz Muammer Aksoy’un da dediği gibi Atatürk olamasak bile en azından Tıbbiyeli Hikmet olabilmek için bütün varımız yoğumuzla çalışıyoruz. Tam Bağımsız Türkiye idealini büyütmeye en çok ihtiyacımız olan bugünlerde siz sevgili düşün dostlarının da Kemalist/Atatürkçü mücadelemizde bizlere katılmanızı arzu ediyoruz. dostçakalın!


İçindekiler

düşün ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu Yayın Organıdır ODTÜ ADT Adına Sahibi: Onur DER Yön. Krl. Bşk.

MİLLİ MÜCADELE’NİN DÜŞÜNSEL ALTYAPISI Prof. Dr. Seçil Karal Akgün 100. YILDA ANIMSAMAK, BİLİNCİMİZİ TAZELEMEKTİR TÜRK DEVRİMİ’NİN DÜNYADAKİ YANKILARI Prof. Dr. Cüneyt Akalın

Genel Yayın Yönetmeni Sefa UYAR Yayın Kurulu: Cansu AVCI Hamdi Emirhan GENÇ Kubilay KAYA Levend Yücel YORULMAZ Mehmet ÖZER Oğuzhan TECER Yusuf GÖK Zeynep Banu POYRAZ

SAMSUN’DAN ÖNCEKİ 6 AY Alev Coşkun MİLLİ MÜCADELE’NİN FELSEFESİ: MİLLİ İRADEYİ HAKİM KILMAK Lemi Atalay

Baskı: Fabrika Matbaacılık Reklam San. ve Tic. Ltd. Şti. İvedik OSB 1372. Sok. No: 23 Yenimahalle / ANKARA Tel : 0 312 397 38 78 (Pbx) Sertifika No : 40838 ISSN : 1303-3999 Yaygın süreli yayındır. Dergide yayınlanan yazıların sorumluluğu yazı sahibine aittir. Kaynak gösterilerek yazılardan alıntı yapılabilir. düşün İletişim: Atatürkçü Düşünce Topluluğu ODTÜ Kültür İşleri Müdürlüğü 06531, ANKARA Tel : 0 312 210 60 11 Belgeç : 0 312 210 79 50 E-posta : wwwadt@odtu.edu.tr

düşün 28

15 28 32

MİLLİ MÜCADELE’NİN 100’ÜNCÜ, YOKSULLARIN ZAFERİNİN 97’NCİ YILDÖNÜMÜ ÜZERİNE Dr. Serdar Şahinkaya

40

NUTUK’UN 90. YILDÖNÜMÜ DOLAYISIYLA TÜRK DEVRİMİNİN LAİK ÖZÜ VE TEMELLERİNİN ULUSAL VAROLUŞ İÇİN YAŞAMSAL DEĞERİ Prof. Dr. Özer Ozankaya

45

YUNAN GÖZÜNDEN EMPERYAL BİR AHMAKLIK: İZMİR’İN İŞGALİ VE SONRAKİ GÜNLER* Prof. Dr. Engin Berber

56

Genel Ağ Sayfası: www.odtuadt.com

4

06

o d t u a d t . c o m


düşün Sayı 28, Güz 2019

1919: Türk Devrimi ve Arap Dünyasında Kaos Prof. Dr. Recep Boztemur

69

İTTİHAT VE TERAKKİ / 1919 Prof. Dr. Sina Akşin

74 80

1919 YILINDA SOSYAL DEMOKRASİ Yıldırım Koç KANUN-İ ESASİ’DEN TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU’NA: TÜRKİYE’DE ANAYASANIN TARİHİ Hamdi Emirhan Genç CUMHURİYETİN ULUSLAŞMA PARADİGMASI Osman Selim Kocahanoğlu

94 106

1919 YILINDAN İTİBAREN VERİLEN ULUSAL KURTULUŞ MÜCADELEMİZİN TÜRK MÜZİĞİ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ VE YERİ Erden Bilgen

113

DOĞU AKDENİZ’İN TARİHİ, STRATEJİK, ASKERİ VE EKONOMİK AÇIDAN ÖNEMİ Miraç Özpolat

127

Dergi Çalışma Grubu: Anıl ÇAKMAK Bahadır ÇELİK Baran Çağdaş ÖZDEMİR Buğra ALPARSLAN Burkay Buğra AKKUŞ Cansu AVCI Edanur KÜÇÜK Egehan AKSOY Erin KIŞ Gürkan UYANIK Hamdi Emirhan GENÇ Kubilay KAYA Levend Yücel YORULMAZ Mehmet ÖZER Mert ÇELİK Mustafa Alp YILLAR Oğuzhan TECER Onur DER Onur TOPRAK Taylan ASLAN Sefa UYAR Şenol SÜRMELİ Yusuf GÖK Zeynep Banu POYRAZ

Baskı Tarihi: 10 Ocak 2020

o d t u a d t . c o m

düşün 28

5


MİLLİ MÜCADELE’NİN DÜŞÜNSEL ALTYAPISI Prof. Dr. Seçil Karal Akgün Başkent Üniversitesi Ord. Prof. Enver Ziya Karal Tarih Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü

“1919 senesi mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup, Harbi Umumi’de mağlûb olmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şeraiti ağır bir mütarekename imzalanmış. Büyük Harb’in uzun seneleri zarfında, millet yorgun ve fakir bir halde. Millet ve memleketi Harbi Umumi’ye sevk edenler, kendi hayatları endişesine düşerek, memleketten firar etmişler. Saltanat ve hilâfet mevkiini işgal eden Vahdettin, mütereddi, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği deni tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın riyasetindeki kabine; âciz, haysiyetsiz, cebîn, yalnız padişahın iradesine tâbi ve onunla beraber şahıslarını vikaye edebilecek herhangi bir vaziyete razı. Ordunun elinden esliha ve cephanesi alınmış ve alınmakta... İtilâf Devletleri, mütareke ahkâmına riayete lüzum görmüyorlar.” 1 Nutuk’un okuduğunuz başlangıç satırları, Atatürk’ün tam yüz yıl önce Kurtuluş Savaşı’nın ilk adımını atarken dünya savaşında yenik düşmüş Osmanlı Devleti’nin içine bulunduğu durumu özetlediği sözleridir. Bunları izleyen satırlarda, Atatürk, Başkent İstanbul ve Anadolu’nun çok büyük bir kısmının haksız işgale uğradığını, bu durumda hükümetin kurtuluş için birinde karar kılmak zorunda olduğu üç seçenekten ilkinin İngiltere’nin koruması altına girmek, ikincisinin Amerika mandasını istemek, üçüncüsünün de bölgesel kurtuluş çarelerine yönelik olduğunu anlatır ve sözlerini şöyle sürdürür: “O halde ciddî

6

düşün 28

o d t u a d t . c o m

ve hakiki karar ne olabilirdi? Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da hâkimiyeti milliyeye müstenit, bilâkaydüşart müstakil yeni bir Türk Devleti tesis etmek! İşte, daha, İstanbul’dan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz tatbikatına başladığımız karar, bu karar olmuştur.” 2 Atatürk, aynı içerikte, kararının Türk halkının ancak tam bağımsızlığa kavuşarak, onurlu, saygın bir ulus olarak yaşayabileceğini bilmesine dayandığının altını çizip, “...Türk’ün haysiyet ve izzeti nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evlâdır (daha iyidir)! Binaenaleyh, ya istiklâl ya ölüm! İşte halâsı hakiki (gerçek kurtuluşu) isteyenlerin parolası bu olacaktı” dedikten sonra “...ben, milletin vicdanında ve istikbalinde ihtisas ettiğim büyük tekâmül istidadını bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak, peyderpey, bütün heyeti içtimaiyemize tatbik ettirmek mecburiyetinde idim” 3 sözlerine yer vermişti. Bu satırlardan onun daha başlangıç aşamasında bağımsızlık mücadelesinin hedefini belirlediği, hatta ülkenin kurtuluşunu izleyecek Türk Devrimi’nin bile programını yapmış olduğu anlaşılmaktadır. Atatürk’ün yeni Türkiye ve Türk toplumu için hedeflediği ulusun egemenliğinde ulusal bütünlük; insan hakları ve demokrasi çerçevesinde ulus bilinciyle, insanlık onuruyla benzenmiş yönetim; aydınlanarak, ileri ülkeler düzeyine ulaşmış toplumsal yapıyla barış içinde bir gelecekti. Burada en çarpıcı


nokta, yukarıda anlattığı karanlık tablo içinde bile ileriye bakabilmesi, kararlılığı ve özgüvenidir ve elbette bildiğimiz gibi, planladığı doğrultuda sonuca erişilmiş olmasıdır. Akıllara gelen soruysa dünya tarihini etkileyecek olan bu mücadeleyi yüz yıl önce başlatırken, Atatürk’ün sahip olduğu özgüvenin kaynağının ne olduğu ve bunu nasıl kazanmış olduğudur. Bu soruyu yanıtlayabilmek, onun ülkesi için beslediği duygularını, düşün dünyasını ve bilgi birikimini irdelemeyi gerektirir. Atatürk’ün duygularının kaynağı kuşku götürmeyen yurt sevgisi ve Türk halkına olan güvenidir. Onun, yurt sevgisini daha gencecik bir öğrenci iken ülkenin hızla kötüye doğru gidişine üzüldüğünden geceleri uyuyamaması çok iyi anlatır.4 Çanakkale muharebeleri sırasında emrinde çarpışan askerlere “Size ölmeyi emrediyorum!” diyebilmesiyse, yurdu savunmak için cepheden cepheye koşarken çok yakından tanıyabildiği ulusuna olan büyük güvenin en önde gelen göstergesidir. Düşüncelerini irdelediğimizde ilk gördüğümüzse iyi bir araştırmacı olarak bilime olan inancı ve bu çerçevede geliştirdiği engin tarih bilgisidir. Kaldı ki Atatürk’ü sınıf ve mücadele arkadaşlarından ayıran, Kurtuluş Savaşı’nın lideri, Türk Devrimi’nin de beyni yapan, tam da bu özellikleridir: Atatürk, farklı kaynaklardan insanlık ve Türk tarihini inceleyerek uygarlığın düşünce ürünü olduğunu, düşünüyorum öyleyse varım diyen batılı ülkelerin akılcılık ve bilimle uygarlıkta ilerlediklerini, bunlara sırt çevirerek var olmalarını inanca bağlayan doğu ülkelerinin geri kaldıklarını, sömürülüp ezildiklerini görebilmişti. Böylece kazandığı uzak görüşlülükle, uygarlıkta ileri Türkiye hedefine doğru yol alırken “Medeniyet öyle bir kuvvetli ateştir ki ona bigâne (yabancı) olanları yakar mahveder” 5 diyerek geleceğe bakabildi ve Türk tarihini yönlendiren, ulusun egemenliğinde bütüncül, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kimse oldu. Nitekim, güçlü ülkeleri batı düşüncesinin geliştirdiğini

bildiğinden 29 Ekim 1923 günü Fransız yazar Maurice Pernot’yla yaptığı söyleşide de “Türkler bütün medeni milletlerin dostlarıdır… Memleketler muhteliftir fakat medeniyet birdir ve bir milletin terakkisi için de bu yegâne medeniyete iştirak etmesi lazımdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sükutu, garbe karşı elde ettiği muzafferiyetlerden çok mağrur olarak, kendisini Avrupa milletlerine bağlayan rabıtaları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi, bunu tekrar etmeyeceğiz” 6 diyerek, Türk toplumunun bu düşünceye kapalı kalmayacağını açıklamıştı. Bir başka söylemle, Türkiye’nin çağdaş uygarlık yolundaki gelişmelerinin bir din grubunun değil, evrensel, ileri düşüncenin temsilcisi olan Batı düşüncesiyle iç içe olacağını anlatmıştı. Bunun içindir ki yakın dönem Türk tarihini daha iyi anlayabilmek için Atatürk’ün düşün dünyasını değerlendirirken “Batı” sözünden çekinmeden bu uygarlığın Atatürk’te ve Cumhuriyetin kazanımlarındaki payına yakından bakmak yerinde olur:

Batıda düşüncenin gelişmesi Düşünebilmek, insanın dünyadaki öbür canlılardan ayrıldığı özel bir yeteneğidir. İnançsa, insana insan olma özelliğini kazandıran temel yapı taşlarının en önemlilerinden biridir ve özdeşleştirildiği çok tanrılı veya semai dinlerle birlikte insan düşüncesinin ürünüdür. Bu bağlamda insan, düşünme yeteneğini akılla besleyip bilimle yönlendirmiş, çalışarak güçlendirmiş, böylece bir yandan var oluş nedenini sorgularken bir yandan daha iyi yaşamayı hedefleyerek yaratıcı olabilmiş, birlikte uyum içinde yaşayabilmek için de kurallar yaratmıştır. Yaşamını bunların ilkleri olan ve inancı temel alan ahlak ve din kurallarıyla, gelenek-göreneklerle çağdan çağa aktararak sürdürürken, varlığıyla çevresi arasındaki ilişkiyi sorgulamasıyla bilgi oluşmuş, bitmeyen soruları karşısına bilimi çıkarınca bulmaya

o d t u a d t . c o m

düşün 28

7


çalıştığı yanıtı bu kez de bilim veya inanç çerçevesinde aramaya koyulmuştur. Ne var ki bir süre sonra dinlerin ve geleneklerin sınırları içinde düşünmekten kurtulan bazı kimseler bu iki farklı anlayışın çeliştiğini kavramış, kendi akıl, sezgi ve deneyimleriyle tüm inançların zaman içinde çıkarcılıkla birleştirilerek insana bilemediği kavramlara nesnel ve tinsel tutsaklık getirdiğini görebilmişlerdir. Bu tutsaklığı akılla gidermeyi hedefleyenler, bunun için iki farklı anlayışı da besleyen düşünceden yararlanmışlardır. Akıl ve bilim üzerine yapılanan Batı düşüncesi, insanın düşünme yeteneğini şekillendirip, bilgi ile besleyerek bilinmeyene tutsaklığın önüne geçmesiyle oluşmuştur. Bilginin her zaman için eksik, bu nedenle de her zaman tamamlanmaya doğru yol alan bir süreç olduğunun anlaşılmasıyla kalıplaşmaktan kurtulan bu düşünce, temeli antik çağlarda atılan akılcı özgür düşünceyle beslenip insanlığın ilerlemesini hedefleyerek gelişmiştir. 7 AntikYunan’ınünlüfilozofuSokrates’ininsanın kendi bilincine varması felsefesini çıkarlarına uygun görmeyen siyasal erk sahiplerinin isteği üzerine düşüncelerinden ödün vermektense verilen cezayı kendi uygulayıp, baldıran zehri içerek yaşamına son vermesi; Lucius Annaeus Sceneca’nın, “akıl”ın, iyiliğin de kötülüğün de hakemi olduğunu anlatması8; 17. yüzyılda Rene Descartes’ın insanın düşünceyle var olduğunu öne sürmesi; ardından insanların, doğa üstü korkuların zulmünden aklıyla kurtulacağını anlatan Benedictus Spinoza’nın9 özgür düşünceye ulaşmada eşsiz bir başyapıt olan ünlü Etika’sında “...Herkes kendine göre iyi olan şeyi ister, kötüyeyse nefret besler; faydalı olan şey için çabaladığı kadar erdemli olur. Çaba gösterilmeden erdem düşünülemez” 10 sözleriyle erdemi çalışmayla ilişkilendirmesi; bu düşüncenin 19. Yüzyıl temsilcisi Emerson’un, iyilik ve kötülüğün insanın kendi içinde olduğunu yazıya dökmesi11, Batı düşüncesinin adeta simgesi olan akılcılığın ve onu geliştiren görüşlerin sadece birkaçıdır.

8

düşün 28

o d t u a d t . c o m

M.Ö. 4. yüzyıldan 19. yüzyıla uzanan bu örnekler ve benzerleri, insana aydın olabilmek için yürüdüğü yolda ışık tutan meşalelerdi. Onlardan saçılan kıvılcımlarla gelişen Batı düşüncesi, Batı toplumlarını aydınlatıp düşünen toplumlar yaparken, temeli yine antik dönemde atılan demokrasiyi, laikliği, aydınlanmayı yeni çağlara taşıyan araç oldu. Rönesans, Reform, Aydınlanma ve teknoloji devriminin getirileriyle kimi topluluklar, dinlerin ve geleneklerin sınırları içinde düşünmekten kurtulup, daha rahat, güvenli, gönençli ve mutlu yaşamak isteklerini akılcılıkla birleştirerek kökü ve ereği öteki dünyada bulunan bir yaşam düzeyinden, kökü-ereği bu dünyada bulunan bir yaşam düzeyine geçebildiler. 12 Hatta siyasal açıdan tek kişinin elinde tuttuğu baskıcı monarşik, otokratik yönetimlerden ulusun egemen olduğu yönetimlere ulaşabildiler. Şöyle ki, yine antik çağlardan beri insanoğlu hep daha iyi yaşamı hedeflerken, toplumsal yaşamın başlangıcından beri iç düzenin sağlanmasının olmazsa olmazı yönetimin en uygununu bulmayı da hedeflemiş, kimilerinin hedefi de yönetsel erki elinde tutmak olmuştu. Kişisel egemenliklerini kabul ettirebilmek için din adamlarını da yanlarına alarak, halklar üzerinde nesnel ve tinsel silahlarla baskılar kurarak, tek söz sahibi olan bu yöneticilerin13 yüzyıllarca ezdikleri halklar, sonunda buna dur deyip kendi yönetimlerinde söz sahibi olabildiler. Batı ülkelerinin türlü aşamalardan sonra ulaşabildiği ulusal egemenlik ve birlikte gelişen ulus devletler, 18. yüzyıl ürünüdür. Tarih sahnesine çıkmalarıysa hiç de kolay ve çabuk olmamıştır. Şöyle ki, akılcı düşünürlerin susturularak toplumların mahkum edildiği karanlık çağlarda yaşadıkları yönetsel baskıları sorgulamalarını, buna karşı duracak bilinci kazanabilmek için antik çağların felsefe, bilim ve sanatının yeniden doğuşu olan Rönesans ve çıkarcı din adamlarının ellerinde dinsel anlamını kaybetmiş olan kiliseyi yeniden düzenleyen Reform hareketlerini yaşayıp, aydınlanmalarını,


sonra da kendilerini ezen bireysel yönetimlere baş kaldırmalarını gerektirmişti. Zamanla dünyaya yayılan bu güçlü değişim, Batı’da gerçekleşmiştir. Nitekim XVI. yüzyıldan sonra Batı ülkeleri bilimde, teknolojide dev adımlarla ilerlemiş, Batı kültürü de bu akış içinde önce ekonomide ardından da siyasal ve toplumsal alanda dünya görüşü olacak kadar genişlemiş, onun hızına uyamayan ülkeler de uygarlık yarışında çağdaş, uygar ülkelerin gerisinde kalmamak için er veya geç bu kültüre katılmak zorunda kalmıştır. Kısacası, siyasal, toplumsal, ekonomik alanda ilerlemek isteyen ülkeler için geçerli tek yöntem, batılılaşma yönünde yenilikler yaparak, batıya yaklaşmaya çalışmak olmuştur. 14 Bu gelişmeleri yaygınlaştıran kırılma noktaları, Amerikan ve Fransız ihtilalleriydi: Önce ne tarih ne dil ne de kültür bakımından ulus olarak tanımlanabilecek ögeleri olmayan Amerika bunu başardı. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden halklar, Orta Amerika’nın doğusunda yaşadıkları kolonilerdeki sömürgeci yönetimlere karşı birleşip, bir ulus oluşturdular, Thomas Paine, George Washington, Benjamin Franklin gibi asker ve sivil özgürlükçü aydınların yönlendirmesiyle ayaklanarak, bağımsızlık savaşı kazandılar. 4 Temmuz 1776’da insanların hür ve eşit doğduğu, yaşama, özgürlük ve mutlu olmanın insanın doğal hakkı olduğu, adaletin akıla dayandığı, yönetilenlerin bu hakları göz ardı etmeye kalkışan yönetime karşı ayaklanma hakkı bulunduğunu vurgulayan Bağımsızlık Bildirisi’ni (Declaration of Independence) yayınlayarak, yakın çağların ilk ulus devletini kurdular. Thomas Jefferson’un yazdığı bu bildiriyi esas alan laik anayasayla ve cumhuriyetle yönetilen Amerika Birleşik Devletleri’ni Fransa izledi: Yıllardır kiliseye ve bireysel, mutlak egemenliğe karşı Voltaire, Rousseau, Montesquieu, Diderot gibi aydınların önderliğinde örgütlenen halk, 1789’da özgürlük, eşitlik ve kardeşlik söylemiyle ayaklanarak, Fransız Devrimi’ni gerçekleştirdi. Krallık devrildi,

insanların doğuştan özgürlüğünü, eşitliğini, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme hakkını, ulusun egemenliğini esas alan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi (Declaration of Human and Civic Rights) duyuruldu.15 Batı ülkelerinde bu iki bildirinin özündeki ilkeler ve onların ışığında gelişen demokratik yönetimler çoğalırken, Türk toplumu bu değerlere ancak Atatürk’ün insan haklarının en temel noktalarından biri olan baskıya karşı başkaldırı hakkı çerçevesinde başlattığı bağımsızlık savaşının kazanılmasından sonra yönlendirdiği Türk Devrimi’yle erişebildi. Kısacası, Atatürk’e, Türk ulusunun kurtuluş ve bağımsızlık savaşını başlatması için esin kaynağı olan, onu çağdaş, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmaya ve Türk Devrimi’ne yönlendiren sadece birkaçını örnekleyebildiğimiz evrensel düşüncelerin toplamı ve yakın Türk tarihinin gelişmeleridir. Batı düşüncesi ve Osmanlı yenilik hareketleri Osmanlı ordularının Avrupa ülkeleri karşısında üst üste kaybettiği savaşların, onların teknik gelişmelerine uzak kalmaktan kaynaklandığını kavrayan devlet yöneticileri, kötüye gidişi durdurabilmek için XVIII. yüzyıl sonunda Batı’nın ilerlemelerine kapıları kapamaktan vazgeçip, bazı yenilik hareketleri gerçekleştirmişlerdi. Yeniliklerin Osmanlı’ya eski gücünü kazandıramaması, hatta imparatorluğun çökme noktasına gelmesiyse, cüretli değişikliklerin başarısızlığını anlatıyordu. 16 Bunun nedeni araştırılınca ortaya ilk etken, değişikliklerin çoğunun askeri alan başta gelmek üzere teknik yenilikler veya kurumsal düzenlemelerle sınırlı kaldığıydı. 17. yüzyıl sonunda batıda monarşik baskıya tepki olan büyük devrimlerin getirdiği siyasal, hukuksal ve toplumsal değişimlerle insanların eşitliği, gönenci ve mutluluğu hedeflenirken, Osmanlı’da ilkin padişahların, sonra devlet adamlarının, ardından da aydınların

o d t u a d t . c o m

düşün 28

9


öncülüğünde batılı ülkeler örnek alınarak gerçekleştirilen yenilik hareketlerinin en önde gelen amacı, devleti eski gücüne kavuşturmaktı. Oysa devletin başındaki padişahın sadece sünni müslümanların tanıdığı halife, hukukun şeriat, eğitiminin dine dayalı olması, Tanzimat yıllarında yayınlanan eşitlikçi fermanları bile etkisiz bırakmıştı. Meşrutiyet’in saltanat (monarşik) haklarını sınırlayan Kanun-ı Esasi’si (Anayasa) ve bütün Osmanlı unsurlarının temsil edildiği parlamenter sistem de aynı nedenlerle vatandaşlara eşitlik sağlayamamıştı. Öte yandan, çok uluslu devletin teokratik yönetim biçimi ve dinlere-mezheplere-cemaatlere odaklı çoklu eğitim sistemi de ortak ülküde ve çıkarlarda birleşen gençler yetişmesine, dolayısıyla, ulusal bir yapı oluşmasına olanak vermemişti. Sözün kısası, Osmanlı İmparatorluğu, Kırım Savaşı’nı izleyen 1856 Paris Anlaşması’yla, devletin batılılaşmada kaydettiği önemli aşamalar da dikkate alınarak, Avrupa devletlerinin bir üyesi olarak kabul edilmişse de toplum düşünsel açıdan bilime, akılcılığa ve özgür düşünceye erişemeyip doğulu kimliğini koruduğundan, batılılaşma hareketleri Osmanlının güçlenmesini, bütünlüğünü ve gönencini sağlamakta yetersiz kalmıştı. Yenilik hareketlerinin başarısızlığına yol açan bir başka etken de yeniliklere Hıristiyan kültürünün ürünü olarak bakıldığı için çok zor benimsendiği, bazılarının da hiç toplumsal kabul görmediğiydi. Bunun ardında yatan, Kuran’ın dili oldu için kutsal gözüyle bakılan Arapça dilinde eğitim veren medresede eğitildiğinden din bilgini sayılan ulemanın, bu dili bilmekten yararlanarak İslam dininin özünde olmayan din adamı kimliğiyle ayrıcalıklı bir sınıf oluşturması, resmi işlemlerin dilini anladığından eğitim gibi bürokrasiyi de ele geçirerek, halkın üzerine üstünlük kurup yönlendirmesiydi. En çok da bu sınıfının Avrupa’da Ortaçağ boyunca yöneticilerle el ele vererek sömürdüğü halkların Rönesans ve Reform hareketleriyle aydınlanarak, din adamlarının gücünü sarstığını görerek aynı

1 0 düşün 28

o d t u a d t . c o m

akıbete uğramamak için ülkeyi din adına batının düşünsel ve teknik gelişmelerine kapatmasıydı. Böylece ulema çıkarları uğruna İslam dinini kullanarak yenilikleri yasaklayınca, toplum hem kendi içinde hem batıyla gitgide derinleşen bir ayrışmaya, ülke de geriliğe sürüklenmişti. 17 Kaldı ki bu nedenle o zamanların yüksek okulları olan medreseler de değişime uğratılarak bilimsel dersler kaldırılmış, böylece ehliyetsiz ve liyakatsiz hocaların yetişmesi öğrencilere de yansımış, hatta çeşitli toplumsal kargaşaları tetikleyen ayaklanmalara karışmalarına yol açarak devleti zayıflatan etkenlerin biri olmuştu. 18

Ulemanın ayrıcalığını yitireceği kaygısıyla önayak olduğu yasakların bu suretle din ve bilim çelişkisini yaşamaya başlayan devlete maliyeti çok büyüktü. Örneğin, betimleme sanatlarının yasaklanması toplumun heyecanını kesmiş, düş kaynaklarını, yaratıcılığı durdurmuştu. 19 İcadından beri müslüman olmayan Osmanlıların sadece dinsel kaynaklar yayınlamak için de olsa yararlandığı matbaayı müslüman unsurun ancak 1729 yılında ama ulemanın ayrıcalığını koruyabilmesi için dinsel kaynak yayınlamamak üzere kullanabilmesi, kültür alanında gelişmeleri 289 yıl geciktirmişti. Saat, minareden okunan ezanla vaktini öğrenen halkın ezanı okuyan müezzine ihtiyacının sürmesi uğruna çok uzun süre ülkeye sokulmamıştı. 1764’de askeri yenilikler yapmak üzere İstanbul’a gelen Baron de Tott’un orduya kullandırmak istediği topların temizlendiği fırçanın domuz kılıyla yapıldığı söylenerek topçuluk engellenmeye çalışılmış; tüfeğe takılı süngüler ancak şeyhülislam fetvasıyla kullanılabilmiş; üst üste yaşanan yenilgiler üzerine batının talim-terbiye teknolojisini temel alarak Nizam-ı Cedid ordusunu kuran III. Selim, bu yüzden fetvayla tahtından indirilmiş, ardından boğdurulmuştu. 1831’de ilk Türk gazetesi olarak yayını başlayan Takvim-i Vekayi (bugünkü Resmi Gazete’nin benzeri) 1833 yılında Tırnova’da cadı zuhur ettiğini


haber yapmış, değişik dinlerden olan Osmanlı halklarının başlıklarına bakılarak toplum içinde inançları yüzünden ayrıma uğramamaları için başlara fes giyilmesini öngören II. Mahmut’a gavur padişah denilmişti. Sıbyan mektebi (ilkokul) öğrencileri, derslerinde taş tahta ve tebeşiri ancak Tanzimat yenlikleri kapsamında, 1847 yılında yönetmeliğe “Mekke ve Medine’de olduğu gibi” sözleri yazılınca kullanabilmişti. Müslüman olanla olmayanlara hukuk açısından farklı yaklaşılmasının giderilmeye çalışıldığı Tanzimat yıllarında bazı yetkili makamların artık gavura gavur denmeyeceğini söylemesiyse, devlet adamlarının eşitlik anlayışına hala ne kadar uzak olduğunun önemli bir göstergesiydi. 20

Bunları yakın tarihi inceleyerek öğrenen Atatürk’ün bildiği, Osmanlı’nın yenilik hareketleriyle yakalamaya çalıştığı Batı uygarlığının bir yön veya Hristiyan devletler topluluğu olmadığı, batılılaşmanın da Avrupa devletlerinin gelişmiş kurumlarını ve ileri teknolojisini kopyalamak anlamına gelmediğiydi. O, kendini eğiterek ve kültürünü geliştirerek kazandığı özgüvenle Türkiye’yi ileri ülkeler arasına katmayı kendi sorumluluğu yaparken, kuşkusuz özellikle yakın dönem Avrupa ve Osmanlı tarihini ayrıntılarıyla incelemişti.

Atatürk ve Batı düşüncesi Daha öğrencilik yıllarında kendi olanaklarıyla Fransızca öğrenen Atatürk, böylece Türk düşünürlerin yanı sıra yabancı yapıtlara da uzanarak okuma alanını genişletmiş, tarihe duyduğu ilgi de derinleşmişti. İç içe geliştiğini anladığı uygarlık ve düşünce tarihini iyi öğrenebilmek için pek çok kitap karıştırmış, erken yaşta batı toplumlarının düşünsel gelişmeyle ilerlediğini anlamıştı. Yukarıda sayılan düşünürlerin yanı sıra Rene Descartes gibi akılcıların, Immanuel Kant gibi kuşkucuların,

Voltaire, Montesquieu, Rousseau gibi 18. yüzyılın büyük devrimlerinin beyin takımının, August Comte, Emile Durkheim gibi 19. yüzyıl sosyologlarının yapıtlarından demokrasinin önemini, özgürlüğün değerini, bu anlayışların eksikliğinin insanlıktan vazgeçmek olduğunu öğrenmişti. 21 Giderek büyüyen bilgi dağarcığına kollektivizmi, positivizmi, demokrasinin eski çağlardan beri kurumlarıyla gelişen bir kültür olarak toplumların bilincini geliştirdiğini, bu kavramların insanlara akılcılık, bağımsızlık ve eşitlik kazandırdığını eklemişti. İleri ülkelerin yönetimlerinin hiçbir inanca ya da sınıfa ayrıcalık veya üstünlük tanımayan demokrasiye dayandığı da okuyarak öğrendiklerindendi. 22 Bu kapsamda Atatürk, Batı’yı ve Aydınlanma’yı özgür düşünceyle gelişmiş uygarlık; temelleri antik çağlarda atılmış laiklik ve demokrasi yönüyle günümüze kadar uzanan bir süreç; siyasal yönetimde ilk kez Roma’da, Atina’da ortaya çıkan halk egemenliği; batılılığı da hümanizma sözüyle tanımlanan insancıl değer yargısı, bir ahlak biçimi, bir yaşam tarzı olarak görüyordu. 23 Batı düşüncesinin ışığında gelişen batılılaşmanın da coğrafi, etnik veya dinsel anlamı olmadan insanlığı çağdaşlığa taşıyan bir devamlılık olduğunu anlamış olduğundan kimilerince yüceltilen, kimilerince yerilen bu kavramı aynı bütünlük içinde değerlendirmişti. 24

Tarih incelemeleri kapsamında düşüncelerin yönetimde güçlünün zoruyla değil, akıllara seslenerek benimsendiğini, hatta halkın isteğine saygı göstermeyen yöneticilerin toplumsal destek de kazanamadıklarını öğrendiğinden25, 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkarken aklında olan yeni Türkiye’yi, Türk toplumunun aydınlanması üzerine yapılandırmak, amacı ve başlıca yöntemi oldu. 26 22 Haziran’da yayınlanan Amasya Genelgesi’ndeki “ulusun bağımsızlığını ulusun azim ve kararının kurtaracağıysa” bu yöntemin habercisiydi. Kurtuluş Savaşı’nın ilk adımı sayılan genelgenin bu maddesi, o zamana kadar devletin

o d t u a d t . c o m

düşün 28

11


bütün yaptırımlarında yer alan şeyhülislam fetvası, padişah iradesi gibi saltanat yönetimi uygulamalarını bir yana bırakarak ulusu öne çıkardığından ulusal egemenliğin de ön duyurusuydu. Bu ilke, 23 Nisan 1920’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi ile bu ilke yaptırım kazanmıştı. Yasallaşması ise Osmanlı’nın yenildiği Birinci Dünya Savaşı’ndan çekilirken imzaladığı Mondros Silah Bırakışması’nda, Türk egemenliğine bırakılan toprakların bu karar hiçe sayılarak işgal edilmesine tepki olarak Atatürk’ün başlattığı bağımsızlık savaşının kazanılması üzerine Türkiye Cumhuriyeti’nin duyurulmasıyla gerçekleşti. Bilindiği gibi, Avrupa’nın büyük devletlerinin Endüstri Devrimi’nin kamçıladığı yayılmacılık hırsıyla dünyayı sürükledikleri Dünya Savaşı, dört büyük imparatorluğun tarih sahnesinden silinmesiyle sonuçlandığında, Rus Çarlığı, Avusturya Macaristan, Prusya ve Osmanlı İmparatorluklarının topraklarında ulus devletler kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde canlanan Türk unsurun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti de bu büyük savaştan sonra kurulan ulus devletlerden biridir. Türkiye Cumhuriyeti biri coğrafi öbürü düşünsel iki ilke üzerine gelişti. Coğrafi ilke, İmparatorluğun çok uluslu yapısı içinde Türk unsurun çoğunlukta olduğu topraklar üzerinde yeni bir Türk devleti kurulmasıydı. Bu ilke Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren anlaşmalara temel oluşturmak üzere uluslara çoğunlukta oldukları topraklarda egemenlik hakkının tanındığı Wilson İlkeleri olarak anılan barış paketiyle belirlenmişti. Ne var ki Türk topraklarında çıkarları olan yayılmacı ülkeler, Türklere bu hakkı tanımak istemeyince “Tarih bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr etmez. Dolayısıyla, boş yere vatanımız ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, kanaatler iflas etmeye mahkumdur. Her halde alemde bir hak vardır.

1 2 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Ve hak, kuvvetin üstündedir” 27 diyen Atatürk’ün, Sivas’ta 1919 Eylül’ünde topladığı kongrede Türk topraklarının sınırları çizildi. Kurtuluş Savaşı’nın hedefi, haksız işgale uğrayan ve Misak-ı Milli sınırları olarak tanınan bu toprakları kurtarmak; Türkiye Cumhuriyeti’nin amacı bu sınırları ulusal bütünlüğünün sarsılmasına meydan vermeden korumak oldu. Düşünsel ilke, ulus-devlet olarak kurulan yeni Türkiye’nin yapısı içinden etnik veya dinsel boyutlu kurumların çıkarılmasıydı. Bunların başında şeriat hükümlerine dayandıkları için dinin çok ulusluluğu üzerine yapılanmış yönetim, yargı ve eğitim geliyordu. Saltanat kaldırılıp Cumhuriyet kurulduğunda, yönetimde süregelen halifelik, hukuku yönlendiren Şeriye ve Evkaf Vekaleti ve okullarda dinsel-bilimsel ayrışmasıyla çoğulcu eğitim sistemi kaldığı süre, laik, ulusal değerlerin yerleştirilmesinin, bu değerlere sahip kuşakların yetişmesinin söz konusu olamayacağını yakın tarihteki uygulamalar kanıtlamıştı. Bu noktadan hareketle Cumhuriyet’in duyurulmasından hemen sonra, ülkeyi ulusal bütünlüğe ve çağdaş uygarlığa ulaştıracak yolu açan büyük adım atıldı: 3 Mart 1924’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onanan üç yasa ile Halifelik kurumu, Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırıldı, okullar ulusal eğitimde birleştirildi. Böylece “Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin uyanışlarını öyle görüyorum” 28 sözleriyle ezilen ulusların sadece bağımsızlığının engellenmesine değil, aydınlanmalarının engellenmesine de meydan okuyan Atatürk’ün yönlendirdiği Türk Devrimi’nin önü açıldı. Tamamen bir düşünce hareketi olarak gerçekleşen bu devrim, sadece kurumlara ve toplumsal yaşama düzenlemeler getiren bir düzenleme değil, bütün topluma, hatta ezilen tüm uluslara ışık saçan bir aydınlanma hareketi oldu.


SONUÇ İnsanlık tarihi yakından incelendiğinde de görülür ki bir inancın yöneticinin kanatları altında yeşermesine izin verildiğinde, o inanç söz konusu yerde yönetime egemen olmuştur, yargıya egemen olmuştur, eğitime egemen olmuştur. Eğitime egemenliği oranında kendi paralelinde insanlar yetiştirmiştir. Yetişenlerin geldikleri konumlarda da tabii ki yargı ve yönetimde aynı inancın üstünlüğü, hatta baskısı gözetilmiştir. Egemenlik gökten yere indirilip bilime dayalı laik eğitimin ışığı ve ulusal bütünlük sağlanamadıkça insanları yönlendirmek çok kolay olmuştur. İnsanları dinlere, tarikatlara göre, mezheplere göre ayrıştırınca da egemen gücün çıkarı doğrultusunda çatıştırmak da kolay olmuştur. İnsanlar bu çıkar çatışmalarının aslında dinsel değil, ekonomik nedenleri olduğunu göremediği sürece yararlanan sadece egemen güçler, kurumların başındaki kimseler olmuştur. Bu uygulamanın değişmesinin anahtarı bilim olduğundan, egemenliği elinde tutmak isteyenlerin bu anahtarı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarının günümüzde de büyük çoğunlukların bilimle çelişen geleneksel görüşleri sahiplenilmelerine yol açtığı bilinmektedir. Osmanlı devletinde de bu farklı olmamıştır. Hatta yakın sayılan bir geçmişte Namık Kemal de doğu toplumların çoğunun dinle ilişkilendirerek sımsıkı bağlı kaldığı gelenekçilikten “Acaba bu dünyayı insana mihnet yeri haline getirmeye gelenek dediğimiz batıl inançlar toplamından büyük hizmet etmiş bir şey var mıdır? Ölüm korkunçtur, ama bir anda geçer. Gelenekse ebedidir. İnsan gelenekten çektiği sıkıntıları ne hastalıktan ne ihtiyaçtan ne yokluktan ne de esaretten çeker… Bir milletin ilerlemesine gerçek bir ölçüt aranırsa halkının göreneğe uyma derecesine bakılsın” 29 diyerek yakınmıştı. Atatürk işte bu uygulamaya son vermek

üzere yola çıkmış, düşünsel baskıların, insanları, toplumları bölen etnik ve dinsel ayrışmaların çarçabuk düşmanlığa dönüştüğünü görerek bunu önlemek üzere halifeliği, saltanatı kaldırmış, siyasal sisteme ve yaşam biçimine inanç ve düşünce özgürlüğünü yerleştirmişti. İyiliği, kötülüğü öbür dünya için bir yatırım, ödül-ceza karşılığı olmaktan çıkarmak için dini yönetimden, eğitimden, hukuktan çıkararak insanların vicdanına bırakan laikliği bayrak edinmişti. Egemenliğin ulusa geçmesini, Türk Devrimi’yle de Türkiye’nin saygın, bilimde, teknikte, kültürde gelişmiş ülkelerin yanında yer almasını, sağlamıştı. Ne ki onun Türk halkını sınırsal ve düşünsel tutsaklıktan kurtarmak için başlattığı Kurtuluş Savaşı’nın yüzüncü yılında tam bağımsızlığın, ulusal bütünlüğün, yönetime, eğitime yargıya kol kanat geren laikliğin, en önemlisi, bilimselliğin ciddi tehdit altında olduğu görülmektedir. Oysa bilim çağının getirilerini çok iyi değerlendiren Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken yeni yönetimi ve kazanımlarını bunların önemini ve değerini anlayan genç kuşakların koruyup yaşatacağını bilerek, Cumhuriyeti ve Türk devrimini bilimin ışığında geliştirmişti. Öncülüğünü yaptığı araştırma kurumları bir bakıma Kurtuluş Savaşı’nın kültür alanında devamı olmuştu. Ancak, yeni Türkiye’nin önüne açılan ışıklı yolu koruyan yasalar, yönetimler tarafından çarpıtıldığından, Türk halkını gerçek anlamda aydınlığa ulaştırması beklenen düşünsel devrim, umulduğu gibi gelişemedi. Hatta iktidarların politikaları doğrultusunda yorumlanıp, farklı kullanılarak çiğnendi. Ülkeyi hedeflenen çağdaşlığa ulaştıracak olan eğitim devriminin seyri, laikliği göz ardı eden zorunlu din derslerinin yanı sıra alfabe ve anadil ayrımları da getiren eğitim programlarıyla bütünleştiriciden ayrıştırıcıya dönüştü.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 3


Yıllardır süregelen bu durum, Türkiye’yi Cumhuriyetin amaçladığı ulusal bütünlükten, çağdaş uygarlık düzeyinden ve cumhuriyetin kazandırdığı bağımsız değerlerden gitgide uzaklaştırmakta, hatta geriye çevirmekte. Ulusal, laik eğitimin temel değerlerinden verilen ödünlerle kazanımlarını giderek kaybeden Cumhuriyetin 100 yılına yaklaşırken, Türkiye’nin gelmiş olduğu acıklı duruma son vermenin

tek yolu, Atatürkçü çizgiye ve uygulandığı süre içinde ülkeyi hep ileriye götürmüş olan laik, bilimsel, ulusal eğitime dönülmesidir. Böylece düşünceden korkmadan yetişen gençler, Atatürk’ün açtığı ışıklı yolda yürüyerek Türkiye’nin yeniden saygın, ileri ülke olmasını, düşünsel tutsaklık içinde bocalayan uluslara yeniden umut verip örnek olmasını sağlayacaktır.

KAYNAKÇA 1. Nutuk, Cilt I. Ankara. 1967, s. 1 2. İbid. s. 11-12 (ulusal egemenliğe dayalı, kayıtsız koşulsuz bağımsız bir Türk devleti kurmak) 3. İbid. s. 13, 16 4. Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk kitabında onun kalk borusu çaldığında uyanamadığını, nedenini sorduğundaysa ülkenin halini düşünmekten gece boyunca gözüne uyku girmediğini, ancak sabaha karşı uykuya dalabildiğini söylediğini yazmaktadır. 5. 30 Ağustos 1924 bkz: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Derleyen: Nimet Arsan, Cilt II, Ankara 1952, s. 181 6. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Derleyen: Nimet Arsan, Cilt III, Ankara 1953, s. 67 7. Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Ankara 1970, s. 29-31 8. Sceneca, Ahlaki Mektuplar-Epistuale Morales Kitap I-XX, çeviren Türkan Uzel, Anlara 1992, s. 153 9. Bertrand Russel Outlines of Western Philosophy, Londra 1953, s 558-573 10. Spinoza, Etika II, Dünya Edebiyatından Tercümeler, İstanbul, 1947, s.8-34 11. Ralp Waldo Emerson, Ed. Edward C. Lindeman, N ew York 1954, s. 164-65 12. Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, İstanbul 1961, s. 151 -159; s. 336. 13. Yönetime miras yoluyla sahip olanlar monarşik, güç kullanarak ele geçirenler otokratik yöneticilerdir. 14. Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi Cilt I, Konya 1966, s. 6 15. Abraham Eisenstadt, American History Book II s. 535-38

1 4 düşün 28

o d t u a d t . c o m

16. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, Ankara 1971, s.94 17. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihinde Türk Dili Sorunu, Bilim, Kültür ve Eğitim Dili Olarak Türkçe TTK Ankara 1978. 18. Mustafa Akdağ. Medreseli İsyanları, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, 1/4, s. 361-387 19. Suat Sinanoğlu, Türk Hümanizmi, Ankara, 1980, s. 33 20. Bunlar ve benzer örneklerle geniş bilgi için bkz: Enver Ziya Karal Osmanlı Tarihi Cilt VI, Ank 1954 s.98-279 21. Atatürk’ün satır altlarını çizerek ve üzerinde notlar alarak okuduğu kitapları, Anıtkabir Derneği bu başlık altında 24 ciltlik değerli bir koleksiyon olarak yayınlamıştır. 22. Şerafettin Turan, Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar, Ankara 1982, s. 20 23. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Cilt I, Ankara, 1961, s. 216 24. Bkz. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, Madde 2 25. Hüseyin Yurdaydın, İslam Tarihi Dersleri, s.218232 26. Cahit Tanyol, Atatük ve Halkçılık, İstanbul 1984, s.66 27. Temmuz 1919; Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, Ankara 1954, s.3 28. İbid. s. 17 29. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi Cilt VIII, Ankara 1962, s.493


100. YILDA ANIMSAMAK, BİLİNCİMİZİ TAZELEMEKTİR TÜRK DEVRİMİ’NİN DÜNYADAKİ YANKILARI Prof. Dr Cüneyt Akalın Siyaset Bilimci, Arel Üniversitesi Öğretim Üyesi

Atatürk’ün Samsun’a çıkışının ve Milli Mücadele’nin başlamasının 100. yılını kutladığımız bugünlerde, yüzyılın muhasebesini yapmak önemlidir. Milli Mücadele’nin iç ve dış etkenlerini irdelemek Türk Devrimi’ni iyi kavramak bakımından da önemlidir. Bu yazı dış etkenler üzerinde yoğunlaşacak. Öncelikle, Türk Devrimi’nin dünya çapında sonuçlar doğurduğunu belirtmeliyiz. Anadolu Devrimi, Asya’nın mazlum halklarının ayağa kalkışının öncüsü ve simgesi oldu. Son yıllarda özellikle II. cumhuriyetçi çevrelerden yükselen seslerin yarattığı kafa karışıklığı bu gerçeği gizleyemez. Nitekim sis dağıldıkça, tarihsel gerçekler bir kez daha su yüzüne çıkıyor. Türk Devrimi’nin dünya çapındaki öneminin bir başka boyutu, tarihin 20. yüzyıldaki kırılma noktası sayılması gereken Sovyet Devrimi ile kader birliği içine girmiş oluşudur. Sovyet Devrimi’ne sağladığı destek, Sovyet Devrimi’ni rahatlatmıştır. Öte yandan, Türk Devrimi emperyalizmin boyunduruğu altında sömürge - yarı-sömürge ülkelerde yaşayan yüz milyonlarca insana rehberlik ederek, yol göstererek tarihin akışını değiştirmiştir. Türk Devrimi’nin dış dünyayı etkilemesinde beş ülke özel roller oynadılar, adeta taşıyıcı görevi üstlendiler. Bu ülkeler devrim Rusya’sı,

Hindistan, Afganistan, Irak ve Suriye’dir. Türk Devrimi, hepsini teker teker ele alamayacağımız Asya’nın derinliklerindeki, Kuzey Afrika’daki, Afrika’daki, Latin Amerika’daki birçok milli harekete de esin kaynağı oldu. Şimdi bu sürecin ayrıntılarını ele alabiliriz.

I. Türk Devrimi’nin öteki devrimlerle etkileşimi 1. Sovyet Devrimi, Sovyetlerle ilişkiler 1917 Şubat’ında St. Petersburg ve Moskova’da patlak veren, önce Çarlık’ın yıkılması ile sonuçlanan, ardından Ekim Devrimi ile birlikte büyük bir sosyal devrime dönüşen başkaldırı, Türkiye’de devrimciler tarafından dikkatle izlendi. Sovyet Devrimi’nde Rusya’da yaşayan TürkTatar devrimcileri de belli roller üstlendiler ancak önemli olan Anadolu’daki devrimcilerin Sovyet Devrimi’ne bakışıdır. M. Kemal ve arkadaşları Sovyet Devrimi’nin önemini baştan itibaren iyi kavradılar. Bunu Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarından Falih Rıfkı Atay çok açık ifade ediyor:

“Eğer Lenin Çarlığı yıkmasaydı, Rusya zafer gününe erişmeseydi İstanbul Rus olacaktı. İnsanın acaba bir İstanbul köşesine Lenin’in

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 5


büstünü koysak mı diyeceği gelir.” 1 İki ülkenin kaderi önce Kafkasya’da birleşir. İtilaf devletleri Bakü petrollerini elde tutmak, İran ve Irak yollarını kapatmak ve Anadolu hareketinin Sovyetler’le birleşmesini önlemek için Taşnak (Ermeni), Menşevik (Gürcü) ve Musavatçılara (Azeri) dayanan bir Kafkas seti kurmaya çalışırlar. Mustafa Kemal, Sovyet Rusya ve Anadolu Hükümeti’ni tehdit eden Kafkas Seddi’nin yıkılmasını, Kurtuluş Savaşı’nın zaferi için zorunlu görür. Stratejisi “Doğu’da dayanak yaratarak İzmir’i kurtarmak” dır. Gerçekten de iki devrim ortak askeri harekatlar yürüterek birbirlerini destekleyecek ve ayakta kalacaktır. Doğu’daki komutan Kazım Karabekir bu durumu TBMM’nin açıldığı gün, yani 23 Nisan 1920’de şöyle açıklar:

“Bugün Anadolu’nun kurutuluşu için Bolşevik ordularıyla el ele vererek hareket etmekten başka çaremiz kalmamıştır.”2 M. Kemal Paşa, milli direnişin lideri sıfatıyla 26 Nisan 1920’de Lenin’e gönderdiği telgrafta “askeri güçlerini Bolşeviklerle birleştirme” çağrısı yapar, “Azerbaycan ve Gürcistan’ın Sovyet Cumhuriyetlerine katılmaları için zorlanmalarını” ister, Ermenistan’a karşı ortak operasyon önerir.3 Bu telgraf TBMM’nin ilk dış politika eylemi olacaktır.4 Nitekim Taşnak Ermenistan’ı, Türk-Sovyet askeri iş birliği ile yıkılır. Türk ordularının Ermenistan’a yönelik harekatı, Sovyet önderleri tarafından kararlı biçimde desteklenir. Kafkasya’daki Türk-Sovyet ittifakı, 16 Mart 1921’de Moskova Anlaşması’nın ve özellikle 13 Ekim 1921’de Kars Anlaşması’nın imzalanması ile pekişir. Mart 1921 tarihli Türk-Sovyet Anlaşması, Anadolu hükümetinin bir büyük devlet ile

1 6 düşün 28

o d t u a d t . c o m

imzaladığı dolayısıyla iki devletin birbirini tanıdığı ilk anlaşmadır. Rusya ile Türkiye’nin Kafkasya üzerinden yardımlaşmasının tek yolu Taşnak Ermenistanı’nın tasfiyesidir. İki ülke bu zorunluluğu görür. Türk ordularının Ermenistan üzerine harekatı Sovyet liderleri tarafından desteklenir. Türk ve Sovyet ordularının 14 Ağustos günü Nahçıvan’da buluşmalarını müjdeleyen haber Meclis’te alkışlarla karşılanır.5 Öte yandan, Türk ve Sovyet güçleri Gürcistan ve Dağıstan’da iş birliği içine girerler. Bu arada Sovyetler’in, M. Kemal Paşa’dan gelen talep üzerine Türkiye’ye mali ve askeri yardım yaptığı da kaydedilmelidir. Altınlar Erzurum üzerinden kara yolu ve Karadeniz üzerinden deniz yolu ile Anadolu’ya ulaştırılır. M. Kemal gelen altınları elçi Aralov’dan teslim alırken yaptığı teşekkür konuşmasında “Bizim için büyük nimet ama Rus insanının yüreği daha değerli” ifadesini kullanır.6 Türk-Sovyet askeri ittifakının ön önemli adımı, Sovyet komutanı Frunze’nin başkanlığındaki heyetin 1921 Aralık’ında Ankara’ya yaptığı ziyarettir. M. Kemal Paşa ile Frunze askeri konuları ele alırlar. Görüşmenin dikkat çekici yanı, M. Kemal Paşa’nın mebuslara bile açıklamadığı bazı sırları Frunze’ye anlatmasıdır.7 Askeri iş birliği açısında dikkat çekici bir başka olay, M. Kemal Paşa’nın Sovyet elçisi Aralov’u, Azerbaycan elçisi Abilov’u ve Rus askeri ataşesi Zvonaryev’i 27 Mart 1922’de, yani Büyük Taarruz’dan önce Batı Cephesi’ne davet etmiş olmasıdır. İngiliz arşiv belgelerine göre TBMM Hükümeti, Büyük Taarruz’dan önce Sovyet Hükümeti ile savunma ve saldırı konularında gizli bir anlaşma yapar.8 Öte yandan, Büyük Taarruz sırasında M. Kemal Paşa’nın yanında Sovyet komutanlarının bulunduğu fotoğraflarca da saptanır.


Atatürk, Türk Devrimi ile Sovyet Devrimi’nin benzer hedefler taşıdığını açıkça ifade eder.

“Anadolu’da ortaya çıkan silahlı milli ayaklanma hareketi, siyasi konum ve hedeflerde Sovyet Rusya ile tam benzerlik arz ediyordu.”9 Sovyet hükümetinin ve halkının Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanması ve Lozan Müzakereleri sırasında verdikleri tepkiler son bölümde incelenecektir. 2. Hindistan’la Etkileşim Milli Mücadele’ye öteki büyük destek Hindistan’dan gelir. Ülkemizde son zamanlarda yapılan tartışmalarda bu desteğin Hintli Müslümanlardan geldiği söylendi. Oysa, Milli Mücadele’nin Hint toplumunun öteki kesiminden yani Hindulardan da büyük destek gördüğü belirtilmelidir. Hindistan’da Türkiye’ye karşı ilgi 19. yüzyıl sonunda artar. Bunun nedeni, İngiliz emellerinin Hindistan’da açık seçik görülür hale gelmesidir. Hindistan’da Ulusal Birlik İki büyük kesimin Hindu-Müslüman birliğinin temelleri savaş sırasında, 1916’da atıldı. Bombay’da aynı anda toplanan İslam Birliği ve Kongre Partisi, karşılıklı görüşmeler yoluyla asgari bir anayasa taslağı hazırlamak üzere bir platform oluşturmaya karar verdiler. Lucknow Kongresi’nde Hindularla Müslümanlar arasında Hindistan’ın gelecekteki anayasası konusunda anlaşma sağlandı. Nehru’ya göre Müslümanların, Kongre Partisi ile el sıkışmaları büyük ölçüde İngiltere’nin Türkiye ile savaşına duydukları öfkenin eseriydi.10 Hint siyasal yaşamında yeni arayışları doğuran Lucknow süreci, Gandi’nin Güney Afrika’dan dönüp Hint milliyetçilerinin başına geçmesi ile hızlandı. Dünya Savaşı sonrası ulusal birlik arayışları yoğunlaşır. Savaş, İngiltere’nin zaferi ile sonuçlanmış fakat birçok alanda belirsizlikler kendini göstermişti. Hint milli uyanışı; savaş sonrası

yıllarda yükselen tepki, Sovyet Devrimi’nin sarsıcı etkileri, Anadolu Devrimi’nin başlaması gibi etkilerle hızlandı. İngiliz Başbakanı Lloyd George’un 5 Ocak 1918’de “Türkiye’yi Türk nüfusunun çoğunlukta olduğu başkentinden, Küçük Asya ve Trakya’daki topraklarından mahrum etmek niyetinde olmadıklarını” belirtmekle birlikte, kutsal toprakların yönetiminden söz etmemesi,11 Emir Hüseyin’in isyanının ardındaki İngiliz varlığını açık-seçik saptayan Hintli Müslümanların kuşkularını derinleştirdi. Hapisteki Muhammed Ali’nin “Tüm Hindistan İslam Birliği” başkanı seçilmesi süreci hızlandırdı. Dr. Ensari’nin 1918 sonunda İslam Birliği adına genel valiye Müslüman taleplerini içeren metni sunması girişimi başlattı. Nisan 1919’da Sihlerin kutsal kentiAmritsar’da İngilizlerin yaptığı katliam ulusal tepkileri sertleştirdi. Yunanistan’ın 15 Mayıs 1919’da İzmir’e asker çıkarması, İngiliz-karşıtlarını, özellikle Müslümanları öfkelendirdi. Hintlilerin ulusal ozanı Dr. Muhammed İkbal, zaferine sonsuz bir güven duyduğu Milli Mücadele’yi “Türk aslanı yine uyanacak, yine kükreyecek, yine düşmanı titretecek” duygularıyla yüceltiyor. “Allah Ona Yardım Etsin” dizesiyle başladığı “Mustafa Kemal Paşa’ya Hitap” adlı şiirini “Atın nereye kadar giderse oraya atıl, düşünme, biz bu meydanlarda nice kereler tedbir yüzünden mat olduk” diye sürdürüyordu.12 Hint Hilafet Hareketinin tarihsel anlamı Türkiye’de Millî Mücadele kızıştıkça, özellikle İstanbul’un İtilaf Devletlerince işgalinden ve Sevr Antlaşması’nın İstanbul Hükümeti’ne dayatılmasından sonra Hindistan’da “Türkiye İçin Adalet” sloganıyla yürütülen hareket gittikçe güçlendi, İngiliz sömürgeciliğine karşı büyük bir başkaldırı biçimini aldı.13 Hint Hilafet Hareketi, Millî Mücadele’ye manevi-maddi büyük katkılar sağladı. Burada bir yanlışı düzeltelim: sağcı çevreler Hindistan’dan gelen yardımı Müslümanlarla

o d t u a d t . c o m

düşün 28

17


sınırlı tutmaya özen gösterirler; oysa bu doğru değildir. Müslümanlarca başlatılmış olmakla birlikte, maddi-manevi destek HinduMüslüman-Sih vb. Hint halkının tümünden geldi. Hilafet Hareketi’ne Hindu önderlerce verilen destek, Hint ulusal programının temeli, Hindu-Müslüman iş birliğinin başlangıcıdır.14

yardım için seferberlik ilan edildi.

Hint Hilafet Hareketi’nin esasları Muhammed ve Şevket Ali kardeşler tarafından geliştirilir. Millî Mücadele döneminde Anadolu’ya da gelen, 7 Aralık 1920’de Mustafa Kemal ile görüşen Muhammed Ali, 4 Ağustos 1920’de Mustafa Kemal’e yazdığı mektupta, Hint Hilafet Komitesi’nin barış antlaşmasının Türkler aleyhine sonuçlanması halinde İslam ülkelerinin temsilcilerinin katılacağı bir İslam kongresinin toplanmasını teklif edeceklerini bildirmişti.15

Delhi’de yapılan ilk konferanstan Hilafet Hareketi’nin bildirisinin yayımlandığı Bombay Konferansı’na (Şubat 1920) kadar, Türk Kurtuluş Savaşı’na destek olmak üzere halktan önemli miktarlarda bağış toplandı.

Hilafet Hareketi’ne önderlik edenlerin amacı, Barış Konferansı başlamadan (Ocak 1919) İngilizlere baskı yaparak Türkiye/Müslümanlar lehinde sonuçlar elde etmekti. 1919 yılının ortalarında oldukça etkin duruma gelen “Hilafetçiler”, Osmanlı Devleti’nin savaştan önceki statüsünün korunmasını, hilafetin merkezi İstanbul’a dokunulmamasını talep ediyorlardı. Geniş bir medrese-mescit ağına sahip, güçlü bir dini-siyasi örgütlenme olan Hint Ulema Cemiyeti’nin katkılarıyla hareket iyice güçlendi. İşte bu noktada Kongre Partisi’nin lideri Gandi devreye girdi. Gandi Hilafet Hareketi’nin Merkez Komitesi’ne katılarak harekete destek verdi, güç kattı. Hareketi yeni bir mecraya sürükledi. “Hilafetçiler”, İngiltere’ye isteklerini kabul ettirebilmek için iki yoldan baskı uygulamaya başladılar: heyetler göndererek yazılı başvurular yaparak baskı yapmak, direnişler örgütlemek. 2 Ağustos 1919’da Bombay’da Gandi’nin başkanlığında toplanan kongrede Türkiye’de yaşanan Yunan zulmü nefretle anıldı, Türkiye’ye

1 8 düşün 28

o d t u a d t . c o m

23 Kasım 1919’da Delhi’de toplanan Hilafet Komitesi ilk kez İngilizlere karşı açık tavır aldı. Gandi’nin de katıldığı toplantıda, hilafet meselesinin yalnız İslami değil aynı zamanda millî bir dava olduğu ifade edildi.

19 Ocak 1920’de Gandi, Muhammed Ali, Şevket Ali ve Cinnah’ın ortaklaşa imzaladıkları metin Hint Genel Valisi’ne “Müslüman–Hint hep birlikte omuz omuzayız, İngilizleri suçluyoruz” diye sesleniyordu.16 Gandi, Hilafet Hareketi’ne desteği ulusal birliğin inşasına yönelik bir hareket olarak görüyordu. 2 Haziran 1920’de Gandi ve Müslüman liderlerden oluşan kurul, program çalışmasına başladı. Gandi yabancı malların boykot edilmesini öneriyordu. “Hilafet sorununda hem Hindistan hem de imparatorluk hükümetleri, Hint Müslümanlarına karşı olan görevlerini yerine getirmemişlerdir. Uğradıkları dini felaketi yenme girişiminde, Müslüman kardeşlerine her türlü kanuni yollarla yardımda bulunmak, Müslüman olmayan Hintlinin de görevidir.”17 Kongre’den sonra İngiltere’ye yönelik direniş arttı. Dahası Hilafet Komitesi 12 Haziran 1920’de gençlerden askere yazılmamalarını, yazılanların istifa etmesini istedi, İngilizlerin Türklere saldırısına ortak olmayacaklarını açıkladı. 10 Ağustos 1920’de Sevr Anlaşması’nın imzalanması, etkinliklere bir yandan darbe indirirken, bir yandan da süreci hızlandırdı. Artık Müslümanlar için Gandi’nin İngiliz karşıtı “İş Birliğine Hayır” hareketine katılmaktan başka


çare kalmamıştı. Hilafet sorunu geri plana düşerken, Türkiye davası öne çıkıyordu. Hilafet Kongresi ikinci kez 26 Aralık 1920’de yaklaşık 15.000 kişinin katıldığı büyük bir kalabalıkla Nagpur’da toplandı. “Kongre iki konuda işlenen hatalar düzeltilmedikçe Hindistan’ın tatmin edilmesine imkan olmadığını kabul etmiştir: Hilafet sorunu ile Pencap konusu ve zedelenen ulusal gururun onarılması. Bundan sonra benzeri hataların tekrarına engel olmanın tek yolunun bağımsızlık olduğu görüşünde birleşir.”18 Gandi’nin Hintli kitlelerle kurduğu sıcak ilişkiler Cinnah’ın siyasetten çekilmesine neden olur. Nagpur Kongresi’nden sonra pasif konuma geçen Cinnah, 1930’larda Londra’ya kaçar. Gelişmeleri izleyen Ankara (Mustafa Kemal Paşa) 14 Şubat 1921’ de Hindistan’da gelişen süreci değerlendirir:

“320 milyonluk bir halk kütlesi taşıyan Hindistan’da vukua gelmekte olan hadisat bugünün en mühim meselesidir. (…) Kalküta’da millî kongrede yapılan konuşmalar buna şüphe bırakmıyor. Şimdiye kadar İngiltere’ye sadakat yeminiyle bağlı hükümeti hafifçe tenkit etmekle yetiniyordu. Fakat Pencap’ta millî bir tezahüre karşı İngilizlerin ittihaz ettikleri caniyane ve vahşiyane tedabir, diğer taraftan Türkiye’nin taksimi ve ona teklif edilen muahedename Hint siyasilerinin gözlerini açtı.”19

Nagpur Kongresi’nden sonra genel grevler (hartal), iş bırakmalar ve ayaklanmalar yeniden hız kazanır. Kalküta öğrenci grevi günden güne büyür. Delhi’de bütün yerli mağazalar, dükkânlar kapatılır. Şimendifer amelesinin grev ilan etmesinin ardından petrol kuyularında çalışan ameleler de greve iştirak ederler.20 Hintlilerin topyekûn ayaklanmaları karşısında, İngilizler Şubat 1921’de Hindistan’a özerklik

vaadinde bulunur. 4 Mart 1921 tarihli Hâkimiyeti Millîye gazetesinde Hindistan’daki son durum şöyle açıklanıyor:

“Hintliler Delhi’de toplanan Hindistan Meclisi’nde Türkiye’ye karşı Avrupa devletlerinin izlediği zalimane siyaseti şiddetle eleştirmektedir. Trakya’da ekseriyetin Türk ve Müslümanlardan oluştuğu pek çok tetkik ve istatistiklerle sabit iken bölgenin Yunanistan’a verilmesi, İngilizlerin ve Avrupa devletlerinin hainane siyasetlerinin bir parçasıdır.”21

1921 sonunda Hindistan’da durum İngilizler aleyhine vahim bir hal alır. Türklere olumsuz tavırlarından dolayı İngiliz sömürgelerinde isyan beklentisi artar.22 Gandi, İngilizlerin Hindistan siyasetine ancak içte bir devrimle cevap verilebileceğini söyler. İngilizlere karşı itaatsizlik düşüncesi Hintliler arasında her geçen gün yayılır. Gandi Hintlileri İngiliz-Hint ordusundan firara çağırır.23 Bombay’a gelen İngiliz veliahtı protestolarla karşılanır. Pamuk balyalarının yakıldığı, İngiliz otomobillerine saldırıldığı olaylarda dört polis öldürülür. Londra gazeteleri gösterilerin Gandi tarafından tertip edildiğini iddia ederler.24 27 Aralık 1921’de Gandi başkanlığında Ahmetabad’da toplanan Hindistan Ulusal Kongresi, Mustafa Kemal Paşa’yı Sakarya Zaferinden dolayı kutlar ve “Türkiye’nin bağımsızlığının korunması konusunda Hint halkının yardımının süreceği” ni belirtir.25 Aynı kongre, ilan edilecek cumhuriyet idaresinin başarının Hint-Müslüman birliğinden doğduğunu açıklar.26 30 Ağustos’ta Türk ordusunun kazandığı zafer, Hindistan’da büyük yankı yaratır. Türklerin zaferi günlerce törenlerle kutlanır. Mustafa Kemal Paşa Hint Müslümanları ve Hindular için bağımsızlık sembolü haline gelmiştir. Hindistan Hilafet Komitesi adına Çotani, Ankara’yı tebrik eder.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 9


Daha da çarpıcı olanı, 9 Eylül’den önce yaşananlardır. Öyle anlaşılıyor ki Hindistan nefesini tutmuş Ege kıyılarından gelecek haberi beklemeye başlamıştı. Eylülün sekizine rastlayan cuma günü Hindistan’da ibadet günü sayılmış, bütün ülkede camiler ışıklandırılmış, Cuma namazından sonra Türk ordusunun zaferi için Tanrı’ya yakarılmış, camilerin duvarlarına “Zindabad Mustafa Kemal” diye yazılmıştır. Mustafa Kemal Hindistan’da kurtuluş ve özgürlük simgesi olmuştur.27 Çotani, 9 Eylül’ün hemen ardından yolladığı telgrafta “Mustafa Kemal Paşa ve muzaffer ordularını” bir kez daha duygu dolu sözcüklerle kutlar.28 Hindistan’ın Millî Mücadele boyunca Türk halkına sağladığı yoğun destek hem manevi hem maddi niteliklidir. Hintli Müslümanlar Anadolu’ya askeri destekte de bulunmuş, Çanakkale ve İzmit bölgesinde İngilizler adına cepheye sürülmüş Hintli askerler ordularından ayrılarak subay rütbesiyle Türk ordusuna katılmışlardır.29 27 Ocak 1923’de toplanan Tüm Hindistan İslam Birliği Lucknow Kongresi’nde sadece M. Kemal Paşa’nın zaferinden söz edilir: “Dört yıldan beri çağrılarla, dualarla başaramadıklarımızı Mustafa Kemal Paşa’nın kılıcı başardı. İnsaniyete aykırı Sevr paramparça edildi. Şimdiye kadar Hilafet krizini konuşuyorduk, bundan böyle Swaraj (Hindistan’ın birlik ve özgürlüğü) ön plandadır.”30 Hindistan Hilafet Hareketi, Türkiye’ye gösterdiği özel ilginin yanı sıra öteki halkların anti-emperyalist mücadelelerine omuz verir. Örneğin İngilizlerin Hint birliklerini Çin’e yollamalarını mahkum eden Hilafet Hareketi 1927’deki Lucknow Kongresi’nde Çin halkının özgürlük mücadelesini desteklediğini ilan eder.31

Hint Müslümanlarının Savaşı’na maddi yardımları

Kurtuluş

Hint yardımları sadece dayanışma ve İngilizlere baskı ile sınırlı kalmaz. Hilafet Komitesi’nin Haziran 1921’de Allahabad’da yaptığı toplantısından sonra Türklere maddi yardım amacıyla başlatılan kampanya Millî Mücadele süresince sürer. Araştırmacı M. Kemal Öke, Hint yardımının 675.494 Türk lirası olduğunu belirtir.32 Hintli Müslümanların ilk yardımı Şubat 1922’de Ankara’ya ulaşmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Hariciye Vekâleti’ne, 19 Şubat 1922 tarihli telgrafında Hindistan’dan gelen ilk yardımdan söz eder:

“Türkiya’ya yardım için Hindistan’dan gönderildiği Cami Bey’in telgrafnamesinde bildirilen 26 bin İngiliz lirasının karşılığı olan 144 bin 440 Osmanlı lirası alınmıştır.”33 Hindistan Hilafet Komitesi’nin Londra Temsilciliği’ne 8 Mart 1922’de gönderdiği mektupta Hindistan’dan yapılan maddi yardımların bir dökümünü veren M. Kemal Paşa, 25 Nisan 1922 tarihli mektubuyla da Hindistan Merkez Hilafet Komitesi Reisi Çotani’ye teşekkür eder.34

Irak ve Suriye 1510’larda Yavuz Selim’in İran ve Mısır seferini ardından Osmanlı İmparatorluğu’na katılan Irak ve Suriye varlıklarını 20. yüzyılın başına kadar Osmanlı vilayetleri olarak sürdürürler. 20. yüzyılın başında Basra Körfezi kıyılarında petrol kaynaklarının keşfi, İngiliz emperyalizminin iştahını kabartır. İngiltere ve Fransa, Rusya ile de anlaşarak 1916’da Sykes-Picot Anlaşması ile Osmanlı’nın

2 0 düşün 28

o d t u a d t . c o m


Batı Asya’daki topraklarını paylaşırlar. Irak’ın İngiliz, Suriye-Lübnan’ın Fransız mandasına girişi 1919’da Paris Anlaşması ile kesinleşir. 1918 Eylül’ünde Osmanlı güçlerinin yenilgiye uğrayarak Suriye topraklarını terk etmeleri üzerine doğan boşluğu Fransa doldurur, Suriye’yi işgal eder. Fransa’nın kısa sürede otaya çıkan emperyal niyeti üzerine Arap milliyetçileri Türkiye’den yardım isterler. Ancak Türk halkı kendi davasının peşindedir. Türkiye’nin güney sınırı neresidir sorusuna M. Kemal Paşa Erzurum ve Sivas Kongrelerinde “Türk süngülerinin işaret ettiği hat” yanıtını vererek silahla korunamayan toprakların vatan sayılamayacağına işaret eder. O yıllar kargaşa yıllarıdır. Fransızların vaatleri karşısında Türklere karşı ikircikli tutum alan Suriye milliyetçileri, Fransa’nın ülke topraklarını terk etmeyeceğini saptayınca, Fransız işgalcilere karşı direnişe geçerken, Türklerden de yardım istediler. M Kemal Paşa Suriye’de Fransız mandasına baştan beri karşı idi. Ancak önceliği Türk Millî Mücadelesi’ne veriyordu.35 O yıllarda Türkiye ile Suriye’nin bir konfederasyon oluşturması önerileri ortaya Heyeti Temsiliye bu görüşe karş olmamakla birlikte “O sıralarda Fransa ile açıktan muharebelere girmemizin menfaatlerine aykırı olduğunu tespit” ederek öncelikle Suriye’nin bağımsız bir Arap hükümeti teşkil etmesi, ardından Konfederasyon halinde birleşmenin düşünülmesi” görüşünü benimsedi.36 Anadolu Ajansı, M Kemal Paşa’nın 1923’te Mersin’e gelişi sırasında Suriyeli Müslümanların bir zafer takı diktiklerini yazıyor. Siyah bayraklarla süslü takın üzerinde şunlar yazıyordu: “Türk Arap Dostluğu; Suriyeli hemşerilerinizi unutmayın, kurtarın bizi” Suriyeli Müslümanlar heyetini kabul eden Mustafa Kemal Paşa onlara “Yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’na ait olan ülkelerin yabancı boyunduruğu altında

inlemeleri kabul edilemez.” dedikten sonra şunları söyledi: “Suriye’nin kendi kaderini tayin etmesini arzu ediyorum”. Paşa’nın Adana ziyareti sırasında bir gurup Antakyalı ve İskenderunlu Türk’ün ellerinde silah bayraklar olduğu halde iki gün boyunca Adana sokaklarında Fransa aleyhinde sloganlar atarak gösteriler yaptılar.36 Suriye halkı Fransız emperyalistlerine karşı mücadeleyi başarıya ulaştırarak 1936’da ülkenin bağımsızlığını sağladı. I. Dünya Savaşının ardından Anadolu’dan koparılan Irak, 1919 Paris Anlaşması ile İngiliz mandasına verildi. 1921’de Fransa ile imzalanan anlaşmadan sonra dikkatle Irak’a kaydı. İngilizler ateşkes anlaşmasını ihlal ederek Musul’u işgal ettiler. Kuzey Irak’ta fiili durumlar yarattılar. İngiltere Sevr’den sonra Irak’a müdahalesini artırdı, direnen aşiretleri bombaladı. Mustafa Kemal’in emri ile İngilizlere karşı mücadeleyi örgütlemek üzere Revandüz’e gönderilen Özdemir Bey, İngiliz güçleri ile mücadeleye başladı. Belirli başarılar da kazandı. Bunun üzerine İngiliz hükümeti konuyu yeniden diplomatik alana çektiler ve Lozan’da Irak sınırının çizilmesini engellediler. Lozan Anlaşması’nın ardından arayışlarını sürdüren Türkiye, 1926’da İngiltere ve Irak ile TürkIrak Sınırı ve İyi Komşuluk Anlaşması’nı imzaladı. İngiltere, Irak’ı Anadolu’dan koparma operasyonunu sonuca ulaştırdı. Arap milliyetçiliği kendi başına kendi çizdiği yoldan ilerleyişini sürdürdü. Suriyeli Arap milliyetçileri arasında olduğu gibi Iraklı Arap milliyetçiler arasında da Türkiye ile konfederasyon fikirleri tartışıldı ancak bu fikirler fiiliyata dönüştürülemedi.37 Afganistan Gerçeği 1919’da İngiltere’den sınırlı da olsa bağımsızlığını kazanan Afganistan’ın ve lideri Amanullah Han’ın temel politikası ülkenin

o d t u a d t . c o m

düşün 28 2 1


bağımsızlığını korumak ve istikrarlı kurumlar yaratmaktı. Afganistan ve Türkiye destek arayışı içinde idiler. Sovyetlerle anlaşma imzalamak üzere Rusya’ya giden Türk heyeti, Sovyet Rusya’nın da desteği ile Afganistan ile bir anlaşma imzaladı. 1921 Moskova Anlaşması’ndan önce gelen bu anlaşma Ankara hükümetinin imzaladığı ilk uluslararası anlaşmadır. Antlaşmanın 1. maddesi “Türkiye devleti Afganistan devletinin bağımsızlığını gerçek anlamda tanımayı görev bilir.” diye başlıyordu. Ankara hükümetinin hem Afganistan’la hem de Hintli Müslümanlarla kurduğu İngiltere’yi rahatsız edici ilişkiler, o dönemde Türk dış politikasının önemli bir başarısıdır.38

II. Türk Zaferinin Mazlumlar Dünyasına Yansıması Türk Devrimi, Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan bir ülkenin galiplerin dayattığı anlaşmayı yırtıp atığı ilk örnektir. Bu açıdan, uluslararası ilişkilerde sarsıntı yarattı. Ancak Türk Devrimi’nin uluslararası alandaki büyük sonucu, mazlumlara esin kaynağı oluşudur. Mazlumlar dünyasının tepkileri Büyük Zafer ve Cumhuriyet’in ilanının ardından yükseldi. Büyük Zaferin Ardından 26-30 Ağustos 1922’de düşman hatlarının dağıtılmasının ardından Ankara sevincin merkezine yerleşti. Dönüm noktası Sakarya Savaşı oldu. Hintli lider Nehru, Sakarya Savaşı sonrası, hapiste arkadaşlarının da paylaştığını ifade ettiği duygularını şöyle anlatıyor:

“Mustafa Kemal’in Yunanlılara karşı kazandığı büyük ifade ettiği mücadeleyi, yaklaşık on bir yıl önce, duyduğumuz zaman ne kadar çok sevindiğimizi çok iyi hatırlıyorum. Ağustos 1922’de Afyonkarahisar’da kazandığı

2 2 düşün 28

o d t u a d t . c o m

ve ardından Yunan ordusunu İzmir’de denize döktüğü savaşı kastediyorum. Birçoğumuz Lucknow Bölge hapishanesindeydik ve Türklerin zaferi için hapishane barakamızı sağdan soldan bulabildiğimiz şeylerle süslemiş, dahası o akşamı, cılız biçimde bile olsa, ışıklandırmaya çalışmıştık.”39 Gelişmeleri dikkatle izleyen Hindistan Merkez Hilafet Komitesi başkanı Çotani 5 Eylül 1922’de yani Türk Ordusu daha İzmir’e girmeden Türkiye’nin Paris temsilciliğine şu telgrafı gönderdi: “Yunan ordularına karşı kazandıkları parlak zaferden dolayı G. Mustafa Kemal Paşa Hazretleriyle muzaffer ordusuna bütün Hindistan’ın özellikle Müslümanların en içten tebriklerini iletmenizi dilerim. Eylülün 8’ine rastlayan cuma günü bütün Hindistan’da ibadet günü sayılacaktır“ 40 Delhi Hilafet Komitesi başkanı Mazhuriddin 10 Eylül 1922’de, Karaçi Hilafet Komitesi başkanı Hacı Abdullah bir gün sonra “Türklerin parlak zaferini kutladılar, Gazi Mustafa Kemal’e en içten tebriklerini” ilettiler.41 Benzer telgraflar birbirini izledi, sadece belli yörelerden değil, çok değişik yörelerden, örneğin Surat, Balli, Şahcihanpur gibi yerlerden, Sind’den Bengal’e kadar bütün Hindistan Türk zaferini coşkuyla kutladı, M. Kemal’i kendi kahramanı gibi bağrına bastı. Kurtuluş Savaşı’nın ardından Ankara’ya gelen İslamic News’in sahibi Hintli Müslüman Abdülkayyum Malif ile 26 Ağustos 1923 günü M. Kemal Paşa ile görüşür. Paşa’nın “Hintlilere, din kardeşlerimize ve özellikle Hint Hilafet Komitesi’nin üyelerine teşekkür ettiğini” açıklar.”42 Batıdaki Doğulu Aydınların Sevinci İranlı, Afgan ve Hintli aydınlar adına konuşan Afganlı Abdurrahman Saif 16 Eylül 1922’de Berlin’de yaptıkları toplantıda şöyle diyordu:


“Hepimiz Mustafa Kemal’i kutluyoruz. Onun zaferi özgürlük için savaşan bütün insanların zaferidir. … Öteki uluslar da Türkiye’yi örnek alacak, İngilizleri yurtlarından kovacaklardır.”43 Azeriler Bayram Ediyor Anadolu’dan gelen zafer haberleri Türk dünyasında bayram sevinci yarattı. Fransa’da yaşayan Azerbaycan Türkleri temsilcileri 8 Eylül 1922’te Ahmet Ferit (Tek) Bey’e şu imzalı mektubu gönderdiler:

“Türk ordusunun kazandığı savaşlar her bir Müslüman Türk’ün göğsünü samimi olarak sevinçle kabartıyor…. Bugünkü darbe yalnız Yunanlılar üzerine değil, onları teşvik eden devlet-i muazzama ya da indirildi.”44 Nerimanov’un desteği: “Paşam, gardaş gardaşa borç vermez, el tutar” Milli Mücadele’nin en zor günlerinde M. Kemal Paşa, Azerbaycan’dan borç istemek üzere Kazım Karabekir Paşa’yı görevlendirir. Bir Azeri yazar olayı şöyle anlatıyor:

‘’...Türkiye’nin sefiri Memduh Şövket Bey, 1921-ci il Martın 17. de Mustafa Kemal Paşa’nın mektubunu Nerimanov’açatdırdı: Türkiye Hökümeti, Nerimanov’dan borç pul (para) isteyirdi. Nerimanov derhal bir milyon rubldeyerindeqızıl para gönderdi. Özü de yazdırdı: ‘Paşam, gardaş gardaşa borç vermez, el tutar.’ Eşk olsun bele dostluğa ve gardaşlığa!..’’45

Fas: O sıralarda Fas’ın Rif Dağları’nda İspanyollara karşı savaşan Fas’lı mücahitler adına Caidhaddou Bin Hamoun İzmir’in kurtuluşu gününde yani 9 Eylül’de Türkiye’nin Paris temsilciliğine şu telgrafı yolları: “Bağımsızlı k için savaşan RİF militanları adına Türk Ordularının parlak zaferinden dolayı sizi kutlamaktan mutluluk duyuyorum.”46

Tunus: Başta öncü Düstur Partisi, Asr el Cedid gazetesi ve Tunus’un Büyük Medrese öğrencileri olmak üzere çeşitli kuruluşlardan ve kişilerden çok sayıda mesaj Türkiye’nin Paris temsilciliğine ulaştı: Tunuslu vatansever Hammudra ez Hamasi’nin telgrafı şöyle idi: “Türk ordularının kazandığı büyük zafer ve İzmir’in yeniden Anavatana kavuşması dolayısıyla içten tebriklerimizi hükümetinize, islamın büyük şahsiyeti M. Kemal’e ve dindaşlarımıza iletmenizi rica ederim.”47 Cezayir: Cezayir’in Ainbeida kasabasından Emir Haled 11 Eylül 1922 günü çektiği telgrafta “Cezayir Müslümanları Anadolu’yu Yunan boyunduruğundan kurtaran Kemalist ordunun parlak zaferinden mutlu ve sevinçlidirler. Ellerini açarak yüreklerinin derinliğinden Tanrı’ya yakarırlar…Muzaffer Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya coşkun ve saygılı tebriklerini iletirler.” 48 Mısır: Fransa’nın Toulouse kentindeki Mısırlı öğrenci derneği mensuplarınca 13 Eylül 1922’de gönderilen kutlama telgrafında Tük zafer kutlanır Doğu’nun kahramanı M. Kemal Paşa selamlanır.49 Etiyopya: İngiltere’nin Adis-Ababa temsilcisi H. Dodds, 7 Ekim 1922 günkü raporunda şunları bildirir: “AdisAbaba’daki Müslüman kitle M. Kemal Paşa’nın başarısını kutlamak için şenlikler düzenledi. Büyük çoğunluğu bu şenliklere katıldı.”50 Kenya: M. Kemal’in ünü kara Afrika’nın dört bir yanına yayılmıştı. Kenya da bu havadan etkilendi. Nairobi Müslümanlar Birliği’nden İstanbul’daki Yüksek Komiserliğe 8 Eylül 1922 günü yollanan telgrafta “Büyük Türk Zaferi kutlanıyor, Mustafa Kemal’in kahraman ordusunun daha nice zaferler kazanması için yürekten dua edildiği” bildiriliyordu.51 Hırvatistan-Bosna: Yugoslav basını güncel siyasi sorunlarına aldırmadan M. Kemal’i

o d t u a d t . c o m

düşün 28 2 3


emperyalizme karşı zafer kazanmış bir lider olarak kutladı. Hırvatistan Köylü Partisi organı HırvatskaSloga 12 Eylül 1922’de şunları yazıyordu:

“Cumhuriyet’in teşkilini terakkiyat-ı islamiye’ye büyük bir hatve ve itibar sayarız… Hintli Müslümanlar Türkiye Cumhuriyeti’ni … Terakkiyat-ı islamın ümidi olarak tanırlar.”54

“Biz Kemal’in zaferini büyük bir coşkuyla alkışlıyoruz. … Yunan yenilgisi bir kez daha şunu kanıtlıyor: ulusların bağımsızlığı ve özgürlüğü ilkesine karşı suç işleyenler cezasız kalmayacaktır.”52

Afgan elçisi Ahmet Han da 2 Kasım 1923 tarihli mesajında Cumhuriyet’in kuruluşunu şöyle kutluyordu. “Semai islamda birinci defa doğan şu Cumhuriyet yıldızı yeryüzünde bütün milletleri feyizli ve ümitbahş ziyalarıyla ışıklandıracaktır.”55

Saraybosna’da yayımlanan İrşad gazetesi “Son bir yüzyıldır İngiltere Türkiye’nin mezarını kazdı. Şimdi kazdığı mezara kendisi düşüyor.” diyordu.53 Cumhuriyet’in İlanı Milli Mücadele’nin zaferinin özellikle mazlumlarca büyük sevinçle karşılanmasını, büyük devletlerin zulmünden çok çeken halklarca doğal karşılamak gerekir. Belki de bir o kadar önemli olanı, Türkiye’nin padişahlığı yıkarak bir cumhuriyetin inşasına geçmiş oluşudur. Bu olay dünyanın dört bir yanında büyük bir sarsıntı yaratmış olmakla birlikte, en derin etkisini mazlumlar dünyasında özellikle Hindistan’da, Çin’de, Arap dünyasında hissettirmiştir. Cumhuriyet’in ilanı üzerine Hindistan Hilafet Merkez Komitesi, G. Mustafa Kemal’e gönderdiği 13 Kasım 1923 tarihli mesajda şunları belirtti:

2 4 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Cumhuriyet’in ilanı sadece mazlumlar dünyasında değil, bölgeye getirdiği barış ve huzur ortamı ile Batılı ülkelerce de memnuniyetle karşılandı. M. Kemal Atatürk yaraları sarmada tereddüt etmedi. Lozan Barışından sonra Yunanistan’a el uzattı. Bunun sonucunda Yunan başbakanı Venizelos Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Türk Devrimi’nin dış dinamiklerinin uluslararası düzlemde önemli sonuçlar doğurduğu kesindir. * Aşağıdaki şiir M. Kemal Paşa için yazılmış en lirik şiirlerdendir. Sakarya Savaşının ardından yazıldı. Yazarı Nazrul İslam Bengal’in Nazım’ı olarak bilinir.


KEMAL PAŞA Hamiyetli annenin cesur evladı Kemal´in erkek sesi kükremektedir. Harikalar yarattın sen Kemal kardeş, Harikalar yarattın mucizeye eş. Kılıcınla Mübarek ol Kemal Pasa Cehenneme gönderdin düşmanı. Yaşa! Kükre! Kuvvet ver bize kutsal hıncından. Söyle! Korkmayan var mı Türk kılıcından. Kudretli Kemallere muhtacız biz de. Şahlanan bayrak oldun sen içimizde Zayıfların sesine kim önem verir Kana susayan düşman güçle devrilir. Bu mavi uçlu süngü deşmeğe hazır Düşmandan hıncımızı Kemal almıştır Çok yaşa sen Bozkurdum! Yaşa Kahraman! Ayağının altında zalime aman Verme! Ez Acıma, ez! Ah, hain düşman! Bak güneş bile kızıl doğar ufuktan. Mehmetçiğe leke ha! Haris köpekler! Kalleşçe saldırdınız hür bir vatana Ama bu toprakları Bozkurtlar bekler Cehennemin dibi az bile sana. Hür ruhlu insanlara, hür bir ülkeye Zehirli solucanlar gibi sokuldun. Baş verir Hürriyet vermez Türkiye İşte kardeş Kemal´den belanı buldun. Felek bile çevirdi yüzünü sizden Tuzağına düştünüz kahramanların Ne ahmakça saldırı! Gücünüz yokken Dizginini tutmağa Türk atalarının... Gökyüzünü kaplayan iki bulut var Biri karanlık mavi, biri kırmızı Kanınızdan bulaşmış göğe karalar Kin ve nefret bürümüş damarınızı Leş akbabalarının kanı mavi su Vahşi hayvan sürüsü! Vahşet ordusu! Ölümü kucaklayan, Toprağı öpen Genç kahraman askerler şehit olurken Arkadan vurularak kalleşçesine Gökler kapandı Allah! Allah! Sesine Onlar şehit oldular... Ya siz? Korkaklar! Sırtınızda Tanrının kırbacı şaklar

Şahlanmış süngüsünü Türk Mehmetçiğinin Savaş meydanlarından tez kaçın, gidin. Cesur insan kanını bilir misiniz? Bakın ne kadar sıcak, kırmızı, taze... Bu cesur topraklarda neydi işiniz? Bu dağların tek taşı çok gelir size. Cezanızı verdi ya kardeşim Kemal... Burada hürriyet vardır, burada istiklal... Biz de haykırıyoruz hürriyet diye Ya herkese hürriyet, ya hiç kimseye. Bak kızlar sesleniyor pencerelerden “Sen kimsin ey kahraman? Hangi zaferden?” Bu kadar gösterişli kim olabilir? Bu heybetli, kahraman Kemal’imizdir. Bizlere Bayram bugün, evler süslensin Evin en güzel süsü Kemal’im sensin Harikalar yarattın mucizeye eş Mucizeler yarattın sen Kemal kardeş. Nazrul Islam (Bengalli şair) * Bu resim Çin ortaokul kitaplarında okutulan ders kitabından alınmıştır.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 2 5


KAYNAKÇA 1.

Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Doğan kardeş Matb. İstanbul, 1969, s. 166.

2. Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, c. 1, Emre yayınları, s. 665.

Hadiye Yılmaz, age, s.126. 22. R.H. Sinha, Mustafa Kemal ve M. Gandi, Milliyet Yayınları, s. 125.

3. Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.8, s.114.

23. Hakimiyeti Milliye, 9 Aralık 1921, akt. Hadiye Yılmaz, age, s. 127.

4. M. Perinçek, Türk-Rus diplomasisinin Gizli Sayfaları, Kaynak yayınları, s. 51.

24. Hakimiyeti Milliye, 6 Aralık 1921, akt. Hadiye Yılmaz, age, s. 127.

5. ATABE, c.9, Ekim 2002, s. 174.

25. R K. Sinha, 159, akt. Hadiye Yılmaz, age, s. 128.

6. S. Aralov, “VspomiyanaVstreçi S. Atatürkom” Ogonyok, no. 14, 1960, aktaran M. Perinçek, Türk-Rus Diplomasisinden Gizli Sayfalar, Kaynak Yayınları, s.67.

26. Mim Kemal Öke, Hilafet Hareketleri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1991, s.71.

7. M. Perinçek, age, s. 74. 8. SalahiSonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde İngiliz İstihbarat Servisinin Türkiye’deki Eylemlerinden aktaran M. Perinçek, age, s. 79. 9. Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri (1931-1941), 3. Basım Kaynak Yayınları, İstanbul 2001, s. 59. 10. Nehru, Glimpses, no.154, s. 673, Türkiye-Batı Asya Tarihi, s. 131. 11. Hadiye Yılmaz, Kurtuluş Savaşımız ve Asya Afrika’nın Uyanışı, Kaynak Yay, s. 129. 12. İkbal, Şarktan Haber (çev. A.N. Tarlan) Ankara, 1956, s. 87-88. 13. Bilal Şimşir, Doğu’nun Kahramanı Atatürk, Bilgi Yayınevi, s. 205. 14. Sumit Sarkar, Modern India, Mac Millan, s. 144. 15. NA FO 371/6549.E-0113. Aktaran Hadiye Yılmaz, age, s. 106. 16. Orhan Koloğlu, Kurutuluş Savaşı’nda Hint Desteği, ICANAS Kongresi 2007, s. 7. 17. R.K. Sinha, Mustafa Kemal ve Gandi, İstanbul, s.106-107, aktaran Hadiye Yılmaz, age, s. 118. 18. R.K. Singh’den aktaran Hadiye Yılmaz, age., s. 121. 19. Hadiye Yılmaz, age, s. 121. 20. Hakimiyeti Milliye, 08 Nisan 1921, Akt. Hadiye Yılmaz, age, s.123. 21. Hakimiyeti Milliye, 15 Nisan 1921. Aktaran

2 6 düşün 28

o d t u a d t . c o m

27. Bilal Şimşir, age, s. 210. 28. Bilal Şimşir, age, s. 211. 29. NA FO 371/5170.E-8567/262/44. Aktaran: Metin Hülagü, “Milli Mücadele Dönemi Türkiyeİslam Ülkeleri Münasebetleri, AAMD, sayı 45, Kasım 1999. 30. Orhan Koloğlu, agm, s. 9. 31. Bengalee, 27 Şubat 1927, 32. Hadiye Yılmaz, age, s.131. 33. ATABE, c.12, s.266. 34. ATABE, c.12, s.394. 35. Bkz; Doğu.PerinçekTeori Dergisi, 1 Haziran 2010; D.Perinçek, basılan Kemalist Devrim-8 Birinci Dünya Savaşı ve Türk Devrimi, Ekim 2015, genişletilmiş 3. Basım, s.123-159 36. Heyeti Temsiliye Kararı, 11 Aralık 1919, ATABE, cb.5, s.354 37. LesDebats (Paris) (22.03.1923 tarihli gazetesi; aktaran Bilal Şimşir, Dış Basında Laik Türkiye’nin Doğuşu, Türkçesi Cüneyt Akalın, Bilgi yayınevi. 38. Bkz; Atatüürk’ün Kaleminden 8, Suriye ve Irak, Kaynak Yayınları. 39. Baskın Oran (ed), Tük Dış Politikası, c. I, s.209. 40. Nehru, Glimpses of World History, no. 158, s. 705, Türkiye- Batı Asya Tarihi, Kaynak yay., s. 5152. 41. B. Şimşir, Doğunun Kahramanı Atatürk, s.209. 42. B. Şimşir, age, s 210.


43. ATABE, c. 16, (1923-24), s. 70. 44. Şimşir, s. 214. 45. Şimşir s. 216. 46. Şamil Qurbanov, ‘N. Nerimanov-Ömrünün Son İlleri’, s. 160, aktaranA.İlhan, Cumhuriyet, 21.6.2004. 47. Ben Hammoun’dan Ferit Bey’e telgraf, Portsay, 9.9.1922, aktaran B. Şimşir, age, s. 219. 48. Hammuda el Hamasi’den Ferit Bey’e telgraf, Teboursouk, 30.9.1922, aktaran Şimşir, age, s. 220. 49. Emir Haled, den Ferit Bey’e mektup, Ainbeida, 11.09.1922, aktaran Şimşir, age, s. 220) 50. Toulouse Mısırlılara DerneğindenFerit Bey’e,

Toulouse, 13.9.1922, aktaran B. Şimşir, age, s. 220. 51. FO,371/7/152/A.Dodds’dan Curzon’a yazı, AdisAbaba, 7.10.1922, no.120, aktaran Şimşir, age, s.222. 52. B. Şimşir, age s. 222. 53. FO,371/7898- Sarajevo, 25.9.1922, aktaran B. Şimşir, age, s. 223. 54. Aktaran Şimşir, age, s. 224. 55. Hindistan Hilafet Merkez Komitesinden tel. Bombay, 13.11.1923, aktaran B. Şimşir, age, s. 228. 56. Afganistan seferetinden Türk Hariciye Vekaletine nota, Ankara,2.11.1923, no. 229, aktaran B. Şimşir, age, s.229.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 2 7


SAMSUN’DAN ÖNCEKİ 6 AY Alev Coşkun Cumhuriyet Vakfı Başkanı

düşün: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a geçmeden önceki 6 ayı oldukça önemli. 19 Mayıs’ta birden Samsun’a çıktı gibi bir algı var. Siz de kitabınızda bu altı işlediniz. Alev Coşkun: Sözünü ettiğimiz 6 ay kitabı, 24 baskı yaptı. Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren Mondros Antlaşması ile Osmanlı da bitiyor (ben bittim diyor). Sonrasında Mustafa Kemal, İstanbul’a çağrıldı. İstanbul’a ayak bastığı tarih 13 Kasım 1918. Samsun’a gitmek için İstanbul’dan ayrılışı ise 16 Mayıs 1919. Arada tam 6 ay var. Bu 6 ayda ne yaptı? Kimilerine göre (yani Atatürk düşmanlarına göre) har vurup harman savurdu. Bizim iddiamız ise işgal, hüzün vardı ama hazırlık yaptı, plan yaptı. Bu işi nasıl planladı? Kiminle, neden konuştu? Kitabın içeriği bu. Altında 800 dipnot var, bütün İngiliz belgeleri var. Mustafa Kemal’e karşıt olanlar Cumhuriyet’e karşılardır. Neden? Çünkü halifeliği kaldırdı. Onlar için birinci derece önemli olan nokta kutsal din meseleleri. Eğer kendisi halife olsaydı bugün en büyük adam sayarlardı. Mesela diyorlar ki, İngiliz işgal kuvvetleri bütün arkadaşlarını tutukladı ama onu tutuklamadı çünkü İngiliz casusuydu. Buna cevap vermek için belge bulmak, göstermek lazım. Biz bulduk. Devletler gizli raporlarını 50 yıl sonra açıklıyorlar, bundan yararlandık.

düşün: 1919 bize neyi ifade ediyor, etmeli? Alev Coşkun: 1919, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra işgal altına alınan Anadolu’nun ve Rumeli’nin kurtuluşunun başladığı yıldır. Bunu

2 8 düşün 28

o d t u a d t . c o m

da simgesel olarak 19 Mayıs 1919 olarak görüyoruz. O nedenle 19 Mayıs’ın yüzüncü yılı bizim için son derece önemlidir. 1919 aynı zamanda Kuvayı Milliye’nin kuruluş yılıdır. Kuvayı Milliye sadece işgal kuvvetlerine karşı düzenlenmiş bir askeri güç değildir, aynı zamanda Kuvayı Milliye’nin bir ruhu vardır. O Kuvayı Milliye ruhu kucağında bebeğiyle İnebolu’dan Ankara’ya kağnısıyla cephane taşıyan annedir; hiçbir gücü olmadığı halde Ege Bölgesi’nde, Gaziantep’te, Kahramanmaraş’ta işgal kuvvetlerine karşı çıkan halktır; vatanın kurtuluşu için bir araya gelen yurtseverlerdir. İşte bunun yüzüncü yılını kutluyoruz. 2019’da sadece Samsun’a çıkışın değil, Amasya Bildirgesi’nin, Erzurum ve Sivas kongrelerinin de yüzüncü yıldönümüdür. 2019’u bu nedenle kutsuyorum. Gençlerin konuyla ilgilenmeleri, Kuvayı Milliye ruhunu yaşatmak için bir araya gelip dergiler çıkarmaları ve toplantılar yapmaları son derece önemlidir.

düşün: Mustafa Kemal neden Anadolu’ya geçti? İstanbul’da arayıp bulamadığı, onu engelleyen şeyler nelerdi? Alev Coşkun: İstanbul, 13 Kasım 1918’de, 55 parçalık işgal gemileriyle, savaş gemileriyle işgal edildi. Bunların arasında İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlar var. Geldiler, İstanbul’u işgal ettiler. Nereden geldiler? Çanakkale Boğazı’ndan geçerek geldiler. Oysa 1915/1916’da Çanakkale Boğazı’nda bu kuvvetler yenilmiş, geri gönderilmişlerdi. Ama Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olarak


İstanbul’a geldiler. Aynı tarihte, ne büyük bir tesadüftür ki, Mustafa Kemal de çağrılması üzerine İstanbul’a geldi. İstanbul’da bu işgallere karşı çalışma yaptı. İstanbul’daki durumunu ve 6 ayını çok iyi bilmemiz lazım. Bunun için “Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay” isimli kitabı yazdım. İstanbul işgal edilmiş; İngilizler, İtalyanlar, Fransızlar geziyorlar. İşgal edilmiş bir yerde bunu başarması mümkün değildi ama planlarını hazırlıklarını yaptı. düşün: Mustafa Kemal’in Harbiye Nazırı olmak istemesindeki amacı neydi? Onu ne sebeple engellediler? Alev Coşkun: Ordu tarafından da sevilen Ahmet İzzet Paşa’ya hükümet kurma görevi verildiğinde, Mustafa Kemal, Harbiye Nazırı olma isteğini ona açık etmiş; bu Ahmet İzzet Paşa tarafından mevki hırsı olarak yorumlanmıştı. Dolayısıyla bu mevkiiye gelmesine engel olundu. Oysa Mustafa Kemal, Harbiye Nazırlığı’nı memlekete en etkili şekilde hizmet etmek için istiyordu. Hatta, nazırlığa geldikten sonra yapacaklarını dahi planlamıştı: Padişah’la birlikte, bütün kuvvetleri ve maddi kaynakları Anadolu’ya taşımak, İtilaf kuvvetlerine karşı vatanı oradan savunmak. O dönem siyasette bulunan hiçbir adamın İtilaf Devletleri’nin işgalci kuvvetlerine karşı çıkamayacağını da öngörmüştü. Öngörüsü de doğru çıktı. İzzet Paşa’nın döneminde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması, İtilaf Devletleri’nin tüm yurdu işgal etmesine olanak sağladığı gibi orduyu da iskelete çevirmeyi amaçlıyordu. düşün: Bu sırada Anadolu da aynı şekilde işgal içinde değil miydi? Alev Coşkun: Evet öyleydi. Zaten Atatürk Samsun’a giderken, 15 Mayıs’ta, Yunan güçleri İngilizler’in desteği ile İzmir’e çıktılar, Ege’yi işgal ettiler. Arkasından Güney Bölgesi işgal edildi. Yavaş yavaş her yer işgal edilmeye başladı.

düşün: Mustafa Kemal’in ve İstanbul’da görüştüğü insanların, güncel olaylara karşı tutumu neydi? Alev Coşkun: Mustafa Kemal, işgalin üstesinden gelebilmek için örgütlenmeye ihtiyaç duyulduğunu savunurken, İstanbul’un geneli çok karışık. 10 yıldan fazla bir süredir devlet ve halk savaş içinde: 1910-1911’de Trablusgarp Savaşı, 1912’de Balkan Savaşı, hemen arkasından 1914’te Birinci Dünya Savaşı. Her ailenin içinde yitikler var. Bu bakımdan herkes bedbin, hüzünlü, ümitsiz. Halkın çoğunluğu “Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar’la bir olduk, yenemedik. Tek başımıza mı yeneceğiz İngiltere’yi, Fransa’yı” diye düşünüyor. Bu havayı dağıtıp, Anadolu’da tüm halkı yeniden organize ediyoruz.

düşün: Mustafa Kemal İstanbul’dayken İttihatçılarla görüştü mü? İttiharçıların ona karşı tutumu neydi? Alev Coşkun: İttihatçılık aslında Türk toplumunun yeni bir düzeye, yeni bir düzene ulaşması için kurulan bir cemiyetin siyasallaşmasıdır. İkinci Meşrutiyet’i yaratan İttihatçılardır. Ama, Birinci Dünya Savaşı sürerken İttihatçılar iktidardaydı. Talat Paşa başbakan, Enver Paşa Başkomutan ve Milli Savunma Bakanı’ydı. 30 Ekim 1918’de, Birinci Dünya Savaşı bitip, Mondros Ateşkesi imzalanınca İttihatçılar’ın lider kadrosu İstanbul’u 3 gün içinde terk etip, Almanya’ya gitti. Onun için İttihat ve Terakki, Mustafa Kemal İstanbul’dayken başsızdı. Mustafa Kemal hatıralarında şöyle diyor: “İster İttihatçı olsun ister olmasın, herkesle konuştum. Amacım vatanın kurtuluşu için bir organizasyon yapmaktı.” düşün: Toplumda Mustafa Kemal ile Enver karşıt iki taraf olarak görülüyordu. İttihatçılar başsız iken neden Mustafa Kemal onları organize etmeye çalışmadı?

o d t u a d t . c o m

düşün 28 2 9


Alev Coşkun: 1789’da bildiğiniz gibi Fransız İhtilali oldu. İhtilal’den önce Avrupa karmaşık. Din meselesi, tam manasıyla bugün bizdeki gibi, en önemli mesele haline getirilmiş. Ama burada, Rönesans ve Reform hareketi var. Bunlar daha sonra sonra Fransız İhtilali’ni yaratıyor. Fransız İhtilali aynı zamanda demokratikleşmenin, cumhuriyetleşmenin hareketi. Biz ne zaman giriyoruz bu harekete? 1876’da, Tanzimat’la. Yani hemen hemen yüz yıl sonra. Tanzimat’la ilk meclis kuruluyor. Sadece 4 ay sonra kapatılıyor. Kapatan kim? Abdülhamit. İstemiyor, çünkü politika demek, demokrasi demek. 33 yıllık otoriter bir rejim sağlıyor ve bunun sonucunda İttihat Terakki doğuyor. Bu, aydınların gizli cemiyeti. Amaçları, padişahı yıkmak değil, “padişah kalsın” diyorlar. Zaten, Mustafa Kemal’den ayrıldıkları kısım burası. Padişahlık devam etsin, yeter ki meclis olsun diyorlar. 33 yıl sonunda meclis tekrar kuruldu ve Abdülhamit hapsedildi. Ancak, siyasi konjonktür aleyhlerine hareket etti. 1908’ten sonra Balkan Savaşı, arkasından Trablusgarp Savaşı, arkasından Birinci Dünya Savaşı art arda geldi. Bütün bunlar olunca halk içinden İttihatçılara karşı bir his doğdu; “Bizim başımıza tüm belayı İttihatçılar açtı” gibi bir yargıya vardılar. Onun için, liderleri Mondros’tan sonra çekip gitti. Bu İttihatçılar’ın bittiğini göstermez. İttihatçılar duruyor, ama liderleri yok. Mustafa Kemal de eski İttihatçı ama kopmuş, liderlerinin başarılı olamayacağını biliyor. Ama Mustafa Kemal herkesle konuştuğu gibi onlarla da konuştu. Nitekim Erzurum ve Sivas kongrelerinde İttihatçılar yine var. Ama artık eski tarz İttihatçılık’tan kopmuşlar. Mustafa Kemal, Mütareke İstanbulu’nda, İngilizleri ve padişahı tam anlamıyla karşısına almak istememiş, biraz önce bahsettiğimiz gibi devlette yüksek kademelerde bulunmak, padişahı da kurtuluş mücaledesine dahil etmeyi planlamıştır.

3 0 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Padişah da İngilizler de İttihatçılara karşı çeşitli sebeplerden dolayı karşı çıktıkları için, Mustafa Kemal onlara katılmaktan ve tekrar örgütlemekten uzak durmuştur.

düşün: İsmet Paşa neden Mustafa Kemal ile Samsun’a çıkmadı? Alev Coşkun: İnönü’nün neden Mustafa Kemal ile gitmediğini gerek 6 Ay kitabında, gerekse Asker İnönü kitabında anlattım, belge verdim. Mustafa Kemal istemiyor onu götürmek çünkü İnönü o sırada Milli Savunma Bakanı Müsteşarı; üst düzeyde bir konuma sahip. Mustafa Kemal, İstanbul’dan bilgi almak istiyor.

düşün: Herkes son meclis toplantısına giderken, İnönü, Mustafa Kemal ile görüşmek için Ankara’ya geldi. Sonrasında tekrar İstanbul’a döndü. Plan gereği mi gerçekleşti bunlar? Alev Coşkun: Mustafa Kemal, Erzurum ve Sivas kongrelerinden sonra Ankara’ya geldi. 10-12 Ocak 1920’de İstanbul’da meclis açıldı. Bu, son Osmanlı Meclisi idi. Herkes Meclis’e gitti, kendisi Erzurum Milletvekili olmasına karşın gitmedi çünkü bunun doğru olmadığını düşünüyordu. İstanbul’daki padişah yanlısı kuvvetlerin onları yakalayacağını öngörmüştü. Dolayısıyla Ankara’da kaldı. Herkesin İstanbul’a gittiği sırada, İsmet İnönü Ankara’ya geldi. Tam olarak 10 Ocak 1920’de. Mustafa Kemal kendisi çağırdı. Cumhuriyet karşıtları, Atatürk’e uzanamayıp İnönü’yü her vesileyle eleştirenler, İnönü’nün Anadolu’daki mücadeleye geç katıldığını öne sürüyorlar. Oysa belgeler bu iddiaları desteklemiyor. Belgeler, TBMM daha açılmadan İnönü’nün Ankara’ya geçtiğini, orada Mustafa Kemal ile çalıştığını daha sonra yine Mustafa Kemal’in onayıyla Şubat 1920’de İstanbul’a döndüğünü gösteriyor. Mustafa Kemal, bahsettiğimiz nedenlerden dolayı Ankara’da tek başına kalmıştı. İşte böylesi


koşullar altında 1920’nin ocak ayında, Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinden iki hafta kadar sonrasında Albay İsmet Bey Ankara’ya geldi. Bir mektup yakaladık, bir belge. Belge diyor ki “Kardeşim İsmet, memleket kaderinin belirmek üzere olduğu şu önemli zamanda, pek değerli olan görüş ve düşüncelerinizden yararlanmayı pek ziyade arzu ediyoruz. Toplanması yaklaşan Millet Meclisi’nin vatana yararlı olacak şekilde düzenlenmesi ve özellikle milli gayeyi sağlayacak nitelikte bir hükümetin ortaya çıkması bugünün en önemli konusunu oluşturmaktadır. Gerek bu hususta

gerekse diğer konularda ayrtıntılı olarak görüş alışverişinde bulunmak üzere iki gün için Ankara’ya teşrif buyurmanızı özellikle rica eder, gözlerinizden öperim. Mustafa Kemal.” Mustafa Kemal geldi, “Hadi beraber gidelim” dedi, İnönü de gitmedi iddiasında bulunuyorlar. İnönü’nün böyle bir tavrı olsa, Mustafa Kemal, İsmet Bey’i tekrar çağırır mı? İkincisi, daha sonra kendisini Genelkurmay Başkanı yapar mı? Üçüncüsü, daha sonra kendisini Garp Cephesi kumandanı yapar mı?

o d t u a d t . c o m

düşün 28 3 1


MİLLİ MÜCADELE’NİN FELSEFESİ: MİLLİ İRADEYİ HAKİM KILMAK Lemi Atalay ODTÜ ADT 2007 Mezunu; Arş. Gör., Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü

Giriş Vatan topraklarının emperyalist ülkelerin işgalinden kurtarılmasını sağlayan Milli Mücadele’nin 100. yılını kutladığımız bu zamanlarda, Milli Mücadele’nin sadece bir askeri başarı anlamına gelmediğinin, aynı zamanda siyasal ve yönetimsel anlamda da önemli değişikliklerin başlangıcına karşılık geldiğinin hatırlanmasında büyük yarar vardır. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde verilmiş olan Milli Mücadele bu yönüyle sadece yabancı işgalcilere karşı verilmemiş, aynı zamanda uzun yıllar boyunca egemenliğin sahibi olup, izlediği olumsuz politikalar sonucu çağa ayak uyduramayıp, Türk milletinin geri kalıp, işgale uğramasına sebep olan saltanat yönetimi anlayışına da karşı verilmişti. Dolayısıyla bunun bilincinde olan Mustafa Kemal, Milli Mücadele’nin daha ilk dönemlerinden başlayarak ülkenin bağımsızlığının ancak milletin iradesinin hakim kılınmasıyla mümkün olacağını vurgulamıştı. Bu doğrultuda Milli Mücadele, milli iradenin yansımasını bulduğu bir millet meclisi aracılığıyla verilmiş ve millet egemenliği anlayışı savaş sonrası kurulan Cumhuriyet yönetimi ile taçlandırılmıştı. Hem Milli Mücadele dönemi hem de Cumhuriyet için bu derece önemli olan milli irade anlayışını incelemeyi ve değerlendirmeyi amaçlayan bu araştırmada, öncelikli olarak milli irade kavramının düşünce tarihindeki karşılığına bakılacak ve bu bağlamda ortaya koyduğu genel irade yaklaşımıyla, halk egemenliği anlayışının fikir babalarından olan Jean Jacques Rousseau’nun

3 2 düşün 28

o d t u a d t . c o m

görüşleri incelenecektir. Rousseua’nun fikirleri incelendikten sonraysa, bu görüşlerin Mustafa Kemal’in fikirlerine nasıl yansıdığı ortaya konmaya çalışılacaktır. Bu bakımdan özellikle Milli Mücadele dönemindeki söylemlerinden yararlanılarak Mustafa Kemal’in, Rousseau’nun genel irade kavramının hangi niteliklerini benimseyip, milli irade anlayışına yansıttığı anlaşılmış olacaktır. Rousseau ve Halkın Egemenliğini Mümkün Kılan Genel İrade Anlayışı Aydınlanma döneminin özgün fikirleriyle bilinen düşünürü Jean Jacques Rousseau ortaya attığı fikirlerle sadece Fransız Devrimi’nin oluşum sürecine katkıda bulunmamış, farklı zamanlarda farklı ülkelere yansıyacak geniş bir etki bırakmıştı. Rousseau’nun “halk egemenliği” ve “genel irade” kavramlarına dayanan düşüncesinin izlerini Milli Mücadele’den Cumhuriyet’e uzanan süreçte Türkiye’de ve Mustafa Kemal Atatürk üzerinde de görmek mümkündü. Mustafa Kemal Paşa’nın Milli Mücadele’nin felsefesi olarak belirlediği “milli irade” anlayışında karşılığı bulunan düşüncelerini daha iyi algılayabilmek için öncelikle Rousseau’nun düşünce sistemini ve genel irade anlayışını yakından incelemek yararlı olacaktır. İnsanoğlunun en önemli sorunu olarak özgürlük sorununu gören Rousseau, bir


türlü kendini çeşitli düşünce ve kişilerin esiri olmaktan kurtaramayan ve başkalarının koyduğu kurallara uymak zorunda kalan insanların bağımsız olamadığını, bu özgürlük ve bağımsızlık sorununu çözmek için egemenliğin halka geçmesini ve genel irade doğrultusunda halkın kendi koyduğu yasalarla yönetilmesini savunmaktaydı. Rousseau’nun öngördüğü bir toplumsal sözleşme sonucu oluşacak bu durumda, insanlar artık kendi koyduğu kurallara uyup, istemediği kurallara uymak zorunluluğundan kurtulacağı için özgür ve bağımsız olacaktı. Halkın egemenliğini eline almasına karşılık gelen bu yönetim biçimini Cumhuriyet olarak adlandıran Rousseau, hem bu Cumhuriyet’in temeli olacak toplumsal sözleşmenin, hem de Cumhuriyet’i oluşturacak tüm yasaların genel iradeye dayanması gerekliliğini vurgulayarak, genel irade kavramını düşünce sisteminin merkezine yerleştirmekteydi.1 Genel irade kavramının en temel özelliği isminden de anlaşılacağı üzere genel olmasıydı. Yani ancak tüm halkın ortak çıkarlarını ilgilendirecek bir irade, genel iradeye karşılık gelebilirdi ve bu bakımdan kişisel özel iradelerden doğal olarak farklı bir bütünlüğü ifade etmekteydi. Bireyin kendisinin sahip olduğu özel çıkarın, genel yarardan çok farklı bir şeyi öngörmesinin mümkün olduğuna belirten Rousseau’ya göre, böylesi bir durumda özel iradelerin, bireyin yurttaş olarak sahip olduğu genel iradeye aykırı ya da karşıt olma sorunuyla karşılaşılabilecekti. Kişinin genel iradeye karşı gelmesine sebebiyet verecek bu tarz bir durumun oluşması halinde Rousseau, bireyin topluluk tarafından ona saygı gösterilmeye zorlanması gerekliliğini öne sürmekteydi. Rousseau için bu aslında bireyin özgürlüğünü kısıtlamak gibi gözükse de, aslında kişinin özgür olmaya zorlanması ve her türlü kişisel bağımlılıktan kurtulması anlamına gelmekteydi. Çünkü ona göre kişinin sadece kendi isteklerine uyması aslında köleliğe

karşılık gelmekteydi. Genel irade doğrultusunda kendi koyduğu yasalara uyduğundaysa esas özgürlüğe ulaşmış olacaktı. Bu noktada doğal özgürlük ve toplumsal özgürlük ayrımı yapan Rousseau, bireyin toplum sözleşmesiyle birlikte doğal özgürlüğü bırakıp, toplumsal özgürlüğe ulaştığını savunmaktaydı. Böylece eskiden sadece kendini düşünen insan, sözleşmeden sonra toplum olmanın gereği olarak artık, başka değerlere de önem vermeye başlamış olmaktaydı. Tabi bireyin bu şekilde genel iradeye zorlanması için genel iradenin gerçekten genel olması, yani tüm topluma yararlı şekilde hazırlanmış olması lazımdı. Genel iradenin genel olmaktan çıkıp, özelleşmeye başlaması durumundaysa bu tip uygulamalar baskı ve angaryaya dönüşme tehlikesini içermekteydi. Genel iradenin bu şekilde genel olmasını sağlamak içinse iradenin herkesle ilgili olup, herkesten çıkması gerekmekteydi. 2 Yani doğal ve sınırsız özgürlüğünü bırakıp, toplumsal sözleşme sonucu siyasal ve ahlaki bir özgürlüğe erişen yurttaş, siyasal bir topluma girmesinin getirdiği yükümlülükler doğrultusunda, genel iradenin oluşması için yasama ve egemenlik kullanma faaliyetlerine katılmalı, genel iradeyi yansıtacak kanunların ortak çıkarlar doğrultusunda hazırlanmasına katkı sağlamalıydı. 3 Geneli ilgilendiren ve yurttaşların katılımıyla hazırlanacak genel irade, Rousseau’ya göre basit bir oy toplamına karşılık gelmemekteydi. Çünkü Rousseau için genel iradeyi genel yapan oyların sayısından ziyade onları birleştiren ortak yarardı. Bu noktada herkesin iradesi ile genel irade arasındaki farka dikkat çeken Rousseau, genel iradenin sadece ortak çıkarlarla ilgili olduğunu, herkesin iradesinin ise özel iradelerin toplamına denk düştüğünü belirtmekteydi. Bu nedenle genel irade bu tip bir oyların birleşmesi tarzında değil, birbirini yok eden özel iradelerin kaldırılmasından sonra farklılıkların toplanması şeklinde ortaya çıkmaktaydı. Genel iradenin bu şekilde tespit edilebilmesi içinse aydınlanmış

o d t u a d t . c o m

düşün 28 3 3


yurttaşların sürekli olarak düşünüp, tartışması, yurttaşlık görevlerini yerine getirmesi ve genel iradeyi oluşturması gerekmekteydi. Ortak bir irade yerine oluşan kısmi birleşmelerin, başka iradelere göre genel olsa da devlete göre yine özel bir düzeyde kalacağını hatırlatan Rousseau’ya göre bu nedenle devlet düzeyinde kısmi birleşmelerden ziyade, her yurttaşın görüşü sonucu oluşturulacak genel bir irade hakim olmalıydı. 4 Yurttaşların genel iradenin oluşum sürecine katılmasına sürekli olarak vurgu yaptığı görülen Rousseau için bu durum genel iradenin her zaman doğruluğa karşılık gelmesi için de gerekli koşullardan biriydi. Ancak gerçekten kamu yararı için olan iradelerin doğruluğa karşılık gelebileceğini savunan Rousseau, genel iradenin yansıdığı kanunların bu nedenle tüm yurttaşları ilgilendirecek şekilde ve halkın yararına yönelik olmasının önemini de vurgulamaktaydı. Öte yandan, Rousseau, halkın her zaman doğru kararlar alamayacağını düşünmekteydi. Çünkü insanların kendi iyiliklerini isteseler de, bunun ne olduğunu her zaman öngöremeyecekleri görüşündeydi. 5 Bu noktada özellikle anayasa gibi zor kanunları hazırlamak için gerçekten aydınlanmış yurttaşlara ihtiyaç olduğuna dikkat çeken Rousseau’ya göre, her zaman bu tarzda yurttaşlar bulunmadığı için, üstün özelliklere sahip, genel iradenin neyi gerektirdiğinin farkında olan bir kanun koyucuya da gereksinim bulunmaktaydı. 6 Rousseau’nun savunduğu genel irade kavramı kapsamında bir diğer önemli unsur da egemenlik anlayışıydı. Genel iradenin uygulanmasına anlamına gelen egemenlik kavramı bu nedenle Rousseau için son derece önemliydi ve bu egemenlik herhangi bir şekilde başkasına devredilmemeli ve bölünmemeliydi. 7 Rousseau halk egemenliğine inanan bir düşünür olduğu için egemenliğin devredilemeyeceğine yaptığı vurguyla monarşik

3 4 düşün 28

o d t u a d t . c o m

sistemlere karşı duruşunu sergilemekteydi. Egemenliğin bölünemeyeceği yaklaşımı ise ilk başta kuvvetler ayrılığına bir karşı gelme gibi dursa da, böylesi bir yaklaşımdan ziyade egemenliğinin kaynağının ayrıştırılmasına karşı gelmeyi ifade etmekteydi. Yoksa yasama ve yürütme gibi işlemlerin farklı olduğunun farkında olan ve bunu kitabında da işleyen Rousseau daha çok bu kuvvetlerin kaynağının tek bir egemene ait olmasını savunmaktaydı. Bu tek olan egemenliğin halka ait olduğunun altını çizen Rousseau için bu nedenle egemenliğin bölünmesi onun yok edilmesi tehlikesini barındırmaktaydı. 8 İnsanların kölelikten çıkıp özgür bir duruma kavuşması için egemenliği kendi eline alması temel düşüncesinden yola çıkan Rousseau’nun bu amacı mümkün kılmak adına savunduğu unsurların başında genel irade yaklaşımının geldiği görülmekteydi. Halkın, egemenliğini ne doğrultuda kullanacağının bir anlamda karşılığı olan genel irade, toplumsal sözleşme niteliğinde olacak anayasaların ve diğer yasaların hazırlanmasında da bir rehber olacaktı. Genel irade tüm yurttaşları ilgilendirdiğinden, tümünün ortak çıkarına yönelik olması gerekmekteydi. Bu ortak çıkarı belirlemek zor bir işlem olduğu için yurttaşların bilinçli ve aydınlanmış bir konumda olması, özel çıkar ile kamu yararı arasındaki ayrımın farkında olması da kritik bir konumdaydı. Yurttaşların bu konuma erişmelerini sağlayacak ve onlara yasa yapım sürecinde yol gösterecek üstün niteliklere sahip bir kişi de Rousseau’nun genel irade felsefesinin önemli unsurlarından birini oluşturmaktaydı. Mustafa Kemal ve Milli İradeye Dayanarak Milletin Amaçlarını Gerçek Kılmak Jean-Jacques Rousseau’nun genel irade felsefesi bağlamında öne çıkardığı üstün niteliklere sahip bir yasa koyucu lider anlayışının Türk toplumunda, 1. Dünya Savaşı


sonrası verilen Milli Mücadele sırasında Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kimliğinde belirdiğini söylemek mümkündür. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Milli Mücadele’den Cumhuriyet’in kuruluşuna ve sonrasına devam eden süreçte, Mustafa Kemal Paşa’nın Rousseau’nun genel irade kavramını bir rehber olarak kullandığı açıkça görülmekteydi. Mustafa Kemal’in söyleminde “milli irade” şekline dönüşen genel irade düşüncesinin yukarıda sıralanan birçok unsuru Mustafa Kemal tarafından benimsenmiş ve özellikle Milli Mücadele sırasınca kullanılmıştı. Böylece “milli irade” anlayışı Milli Mücadele’nin felsefesini oluşturan bir konuma erişmişti. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın öne çıkardığı bu milli irade anlayışının izleri gerek Milli Mücadele sırasındaki söylemlerinde, gerekse de 1927 yılında okuduğu Büyük Söylev’inde açık bir şekilde görülmekteydi. Samsun’a çıkışından kısa bir süre sonra 22 Haziran 1919 tarihinde komutan arkadaşlarıyla yayımladıkları Amasya Genelgesi’nde ilan edilen “milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ilkesi Milli Mücadele’nin milletin iradesine dayanarak verileceğini ortaya koymaktaydı. Amasya Genelgesi’nden sonra 24 Temmuz 1919 tarihinde toplanan Erzurum Kongresi sırasında Mustafa Kemal Paşa, milli iradeye dayanan bir Millet Meclisi’nin bir an önce meydana getirilmesini ve gücünü milli iradeden alacak bir hükümetin kurulmasını kongre çalışmalarının ilk hedefi olarak göstermiş ve Kongre sonrası alınan kararlar arasına milli iradenin hakim kılınması maddesi yerleştirilerek bu anlayışı kuvvetlendirmişti. 9 Milli isteğin Erzurum ve Sivas kongrelerinde açıkça ortaya konmasının ardından 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya gelen Mustafa Kemal, burada halka yönelik yaptığı bir konuşmada bir milletin ancak kendi gücüne ve varlığına dayanarak bağımsızlığını sağlayabileceğini vurgulamış, bu nedenle de milli mücadelenin örgütlenmesi için milli iradeyi hakim kıldıklarını

dile getirmişti. Öte yandan, artık bütün dünya milletlerinin artık sadece milli hakimiyeti tanıdığını da sözlerine ekleyerek bu hakimiyetin karşılığı olan milli iradenin öneminin altını çizmişti. 10 Milli mücadelenin hazırlanış sürecine denk gelen Kongreler döneminde milli iradenin önemin vurgulayan ve milli iradeyi hakim kılmak kararını kabul ettiren Mustafa Kemal Paşa, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasıyla bu amacı doğrultusunda önemli bir adım daha atmıştı. Milli iradenin karşılığı olan bu Meclis’te yaptığı çeşitli konuşmalarla da Mustafa Kemal, Rousseau’nun genel irade anlayışını nasıl milli irade kavramına dönüştürerek kullandığını göstermişti. Bu bağlamda Mustafa Kemal, Rousseau gibi milli iradenin özel iradelerden farklı ve üstün olduğunu çeşitli vesilelerle dile getirmişti. Bu bağlamda 1 Aralık 1921 tarihinde Meclis’te yaptığı şu konuşmasında, Mustafa Kemal adeta Rousseau’nun fikirlerini özetlemişti:

“İnsanlar ister istemez beraber yaşamak ihtiyacında varlık bulmuşlardır. Bundan dolayı beraber yaşamakta olan insanlar bir cemiyet oluştururlar ki; bu cemiyet kendisini oluşturan fertlerin kuvvetlerinin çalışmasından ortaya çıkar. Ve işte irâde, hâkimiyet denilen kuvvet, bu kuvvetten ibarettir; işte bu kuvvet cemiyetin kuvvetidir ve bu kuvvet, cemiyeti oluşturan her ferdin ayrı ayrı kuvvetinden üstündür. Belki bu ifademden bu kuvvetlerin maddî bir şey olacağı sanılır! Kuvvetleri toplayarak bir bileşke bulmuş oldum. Evet isterseniz maddî olsun fakat bu maddi oluşun içinde manevî bir kuvvet vardır. Efendiler, bunu da açıklayabilmek için izninizle şu tarzda açıklamada bulunacağım: Bir cemiyetin içinde beraber yaşamaktan, insanlık mahkûmiyetinden, yaratılışından dolayı ortaklaşa bir çalışma hissi vardır. Manevî olan bu çalışma hissi, bir kuvvet ve çalışma gücü oluşturur. İşte bu ortak manevî kuvvet,

o d t u a d t . c o m

düşün 28 3 5


demin açıkladığım gibi o kuvvetle beraberdir, ayrı bir şey değildir. Efendiler! Bu kuvvet zaman ile insanların medenî gelişmeleriyle yükselir, olgunlaşır ve millî irâde, millî hâkimiyet bu kuvvetten ibarettir.” 11

Çünkü Mustafa Kemal’e göre de sadece milli iradeye dayanan kuvvetler gerçek kuvvet olup, ancak bu tarz iradeler millet nezdinde yaşayabilirdi. Milletin iradesine dayanmayan kuvvetler ise baskıcı olup, insanlara mutluluk sağlayamayacaklarından dolayı sonları hüsrandı. 13

Milli iradenin özel iradeden farklılığına işaret eden Mustafa Kemal, bu söylemiyle insanların toplumsal yaşam gereği yurttaşlık bilinciyle kendi çıkarlarından ziyade ortak iradeye yönelmesinin önemini vurgulamıştı. Yurttaşların milli iradeyle uyumlu hareket edebilmesi içinse onların milli iradenin belirlenme sürecine bizzat katılması ve bu sürece katkı sağlaması da Mustafa Kemal için önemliydi. 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir’de halkla yaptığı bir konuşmada bu konuya dikkat çeken Mustafa Kemal, millet işlerinde her bireyin görüşünün önemli olduğunu; çünkü milli iradenin sadece bir kişinin düşüncesinden değil, tüm bireylerin ortak arzularından ve amaçlarından oluştuğunu kaydetmiş ve bu doğrultuda orada bulunan halkın görüşlerini, düşüncelerini, sorularını özgürce ifade edebileceğini belirtmişti. 12

Milli Mücadele’nin, başlangıcından itibaren bu şekilde milli iradeye dayanacak şekilde oluşturulması Mustafa Kemal Paşa için Milli Mücadele’nin ulaştığı başarının da anahtarını oluşturmaktaydı. Nutuk’ta bu konuya değinen Mustafa Kemal, milletin kurtuluşu için milletin bu konudaki istek ve amaçlarının güçlü bir şekilde oluşturulup, bunların azimli bir şekilde ortaya koyulması gerekliliğini vurgulamaktaydı. Milleti temsil edecek meclisin de bu doğrultuda milletin isteğini aynı kararlılıkla benimseyip, güçlü bir dayanışma ve birlik içerisinde uygulamaya koyması takdirde etkili bir sonuç alınacağını dile getirmekteydi. 14 Zaten Milli Mücadele’nin askeri ayağını zaferle sonuçlandıran Dumlupınar Meydan Muharebesi’nden sonra Türk milletine yayımladığı beyannamede de bu konunun altını çizen Gazi Mustafa Kemal Paşa, milletin iradesine dayanan her eylemin millet için olumlu sonuçlar doğurduğunu15 belirtmesiyle, milli irade anlayışının Milli Mücadele’de oynamış rolü tekrardan vurgulamış olmaktaydı.

Yurttaşın katılımıyla ve halkın ortak çıkarlarını temsil edecek şekilde hazırlanacak milli irade, Rousseau’da olduğu gibi Mustafa Kemal’de de her zaman doğruluğa karşılık gelecekti. Milli iradenin meşrulaştırıcı yönüne böylece vurgu yapan Mustafa Kemal, bu görüşünü Meclis ve kanunların oluşumuyla ilişkilendirmekteydi. Ona göre kurulan meclisin, milli egemenlik ilkesini kabul edip, milli iradeye dayanmasıyla birlikte yasallığı ve kanuniliği de sağlanmış olmaktaydı. Çünkü gerek anayasa maddeleri olsun, gerekse diğer kanunlar doğrudan milletin vicdanından doğmakta ve oluşturulmaktaydı ki zaten Mustafa Kemal için gerçek kanunlar sadece bu şekilde hazırlanabilirdi. Öte yandan, kanunların milli irade doğrultusunda hazırlanması Rousseau’da da vurgulandığı gibi özel iradelerin genel iradeye zorlanması sorununu kendiliğinden kaldırmış olacaktı.

3 6 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Rousseau’da genel irade kavramı kapsamında vurgulanan özel durumlarda gerekli, önder nitelikte bir kanun koyucunun varlığı olgusunun, Türkiye için Milli Mücadele sırasında Mustafa Kemal Paşa’da karşılığını bulduğunu söylemek abartılı olmayacaktı. Rousseau’nun vurguladığı gibi bu kişi üstün özelliklere sahip olup, ihtiyaç duyulduğu zaman kendi iradesini bir kenara koyup, genel iradenin öngördüğü şekilde hareket edebilmesini bilmesi gerekmekteydi. Kendisi için en kutsal görevin milli iradeye uymak ve bunu her şeyin üstünde görmek olduğunu


belirterek16, Rousseau’nun aradığı niteliklere sahip olduğunu gösteren Mustafa Kemal’in, Meclis Başkanı seçildikten sonra 24 Nisan 1920 tarihinde yaptığı şu konuşması da yine bu tarzdaki karakterini gözler önüne koymaktaydı:

“Hayatımın bütün dönemlerinde olduğu gibi son zamanların sıkıntıları ve felâketleri arasında da bir dakika geçmemiştir ki her türlü huzur ve istirahatimi, her türlü kişisel duygularımı milletin kurtuluşuna ve mutluluğu adına feda etmekten zevk alan olmayayım. Gerek askerî hayatımın ve gerek siyasal hayatımın bütün devirlerini işgal eden mücadelelerimde daima hareket tarzım, millî irâdeye dayanarak milletin ve vatanın muhtaç olduğu amaçlara yürümek olmuştur.” 17 Milli iradeye bağlılığını bu sözleriyle gösteren Mustafa Kemal’in, Milli Mücadele sırasında başkomutan seçilerek meclisin yetkilerini geçici bir süreyle kendisine verilmesi, Rousseau’nun öngördüğü bu durumun adeta somutlaşmış halini temsil etmekteydi. Başkomutanlık Kanunu vesilesiyle yapılan görüşmelerde, milli iradenin ancak olağanüstü durumlarda ve milli iradeyi kendi kişiliğinde temsil edebilecek kişilere verilebileceğini belirterek, bu duruma dikkat çeken Mustafa Kemal’e göre Meclis bu yetkiyi kendisine vererek bu durumu ispat etmişti. 18 Nutuk’ta da yine bu konuya değinen Mustafa Kemal, başkomutanlık görevini üstlenmesini ülkenin ve milli amacın yüksek çıkarları adına kabul ettiğini dile getirerek19, bu rolün milli irade kavramıyla ilişkisini tekrardan göstermişti. Genel irade anlayışı doğrultusunda Rousseau’da önemli olan egemenlik kavramı ve onun devredilemez ve bölünemez niteliğine yine Mustafa Kemal Paşa’nın söylemlerinde de rastlanılmaktaydı. Nutuk’ta Milli Mücadele öncesinde ülkenin içinde bulunduğu durum karşısında tek bir çözümün bulunduğunu, bunun da milli egemenliğe dayanan yeni ve bağımsız bir Türk devleti kurmak olduğunu vurgulayan

Mustafa Kemal, egemenlik kavramına verdiği önemi ortaya koymaktaydı. 20 Öte yandan Rousseau’da olduğu gibi egemenlik sadece varlığıyla değil aynı zamanda bölünemez ve devredilemez nitelikleriyle de Mustafa Kemal’in düşüncesinde yer almaktaydı. Milli irade ve onun uygulanması anlamına gelen milli egemenlik anlayışının üstünde başka bir kuvvet olamayacağını savunan Mustafa Kemal için anayasanın birinci maddesinde “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ifadesinin yer alması mecliste somutlaşan milli iradenin bu niteliklerini de göstermekteydi. 21 16 Ocak 1923 tarihinde İstanbul gazetecileriyle yaptığı görüşmesinde bu konuyu gündeme getiren Mustafa Kemal’in şu sözleri bu bakımdan da Rousseau’dan izler taşımaktaydı:

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Ve gerçek milli istek ve iradeyi uygular ve ancak bununla millet alın yazısına sahip olur. Tarihi olaylarımız ve tecrübelerimiz bize milletin koyun sürüsü halinde olduğu görüşünün, keyfin, arzu ve hırsların ve hiçbir şekilde karşılanmayan çıkarların elde edilmesine sürüklemekle milletin yok olmasına neden olan içeriğe dönüşen idare şekillerinin artık memleketimizde uygulamasının kalmadığını göstermiştir. Millet; hâkimiyetini değil, hâkimiyetin bir zerresini bile bir başkasına terk etmenin neden olabileceği felâketin, yok olmanın, hüsranın acısını her an kalbinde ve vicdanında duymaktadır. Zaten iradenin ve hâkimiyetin ayrılamaz ve bölünemez olduğunu ilmen ve gerçekten düşündükten sonra böyle bir görüşün uygulamasına kalkışmak ancak göreceli ve yapay bir işe girişmekten başka bir şekilde yorumlanamaz. Millet ve memleketimiz için ise bu mecburiyet atlatılmıştır. Milleti hâkimiyetinden mahrum eden engel, milletin coşması ve tamamıyla taşması ile biraz zor ve fakat sonuç olarak başarılı şekilde ortadan kaldırılmıştır.” 22

o d t u a d t . c o m

düşün 28 3 7


Milli iradenin ve egemenliğin bölünmesi ya da devredilmesi durumunda milletin tehlikelerle karşı karşıya kalacağını ifade etmesiyle Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yine Rousseau’ya benzer bir yaklaşımı benimsediği anlaşılmaktaydı. Böylece Mustafa Kemal’in sıklıkla kullandığı milli irade kavramının vurgulanan tüm bu özellikleri değerlendirildiğinde, milli irade kavramının

Rousseau’nun genel irade kavramının üstünkörü bir şekilde isim değişikliğiyle kullanılması anlamına gelmediği ortaya çıkmaktaydı. Bunun aksine Mustafa Kemal, milli irade kavramını özenli ve bilinçli bir şekilde kullanmakta ve Rousseau’nun genel irade kavramı için belirlediği niteliklerin birçoğunu milli irade anlayışına yansıtmış olmaktaydı.

Sonuç Düşünce tarihinde ortaya koyduğu halk egemenliği ve genel irade fikirleriyle Avrupa’da güçlenmekte olan ulus devlet anlayışının felsefesini yapmış olan Jean Jacques Rousseau’nun görüşleri, Milli Mücadele döneminden başlayarak, yine halk egemenliği ve ulus devlet fikirlerine dayanılarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni de etkilemişti. Bu etkilenme Cumhuriyet’in kurucusu olan Mustafa Kemal’in birçok söylemine milli irade kavramı şeklinde yansımış ve özellikle Cumhuriyet’in kuruluş sürecini hazırlayan Milli Mücadele’nin felsefesini de belirlemişti. Kongreler döneminde sıklıkla dile getirilen “milli iradeyi hakim kılmak” sözüyle özetlenen bu felsefe sadece Milli Mücadele dönemiyle sınırlı kalmamış ve Cumhuriyet döneminde de yaşatılmıştı. Uzun yıllar süren saltanat yönetiminden sonra halkın egemenliği anlamına gelen Cumhuriyet yönetiminde tek kişinin iradesinden ziyade doğal olarak milletin iradesi hakim kılınacaktı.

3 8 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Yine tek kişinin isteklerinden ziyade ortak istekler ve amaçlar doğrultusunda tüm halkın gelişimi ve iyiliği yönünde politikalar üretilmeye çalışılacak ve bu doğrultuda devrimler hayata geçirilecekti. Bu yapılan devrimler ilk etapta üst yapısal hamleler olarak gözükse de, aslında milli iradenin belirlenme sürecinde önemli bir rolü olan yurttaşın, bu rolü üstlenecek bilinç düzeyine erişimini sağlayacak, yani uzun yıllardır bulunduğu tebaa konumundan egemenliğin sahibi ve iradenin belirleyicisi yurttaş konumuna yükseltecek temelleri oluşturmayı hedeflemekteydi. Bu konuma erişen yurttaş bilinçlenmiş ve aydınlanmış bir birey olarak, yaşadığı toplumun daha iyi koşullara ulaşması adına yoğun siyasal ve toplumsal faaliyetler içerisine girmiş olacaktı. Böylece milli irade, Rousseau’nun genel irade kavramını için kullandığı gibi gerçekten milli olacak ve milletin ortak istenç ve amaçlarının karşılığını haline gelmiş olacaktı.


KAYNAKÇA 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10.

1 Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Devin Yayınları, İstanbul, 2004, s. 27-37. 2 a.g.e. , s. 40-44, 62. 3 Özgüç Orhan, “J.J. Rousseau’da Genel İrade Kavramı” Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 2012 Güz, sayı: 14, s. 14-16. 4 Rousseau, a.g.e. , s. 59-63. 5 Rousseau, a.g.e. , s. 59-60, 72-73 6 Özgüç, a.g.m. , s. 13. 7 Rousseau, a.g.e. , s. 53-55. 8 Mehmet Ali Ağaoğulları, Ulus Devlet ya da Halkın Egemenliği, İmge Kitabevi, Ankara, 2006, s. 100-105. 9 Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Alfa Yayınları, İstanbul, 2005, s. 24, 49-50, 57. 10 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk

11. 12. 13. 14. 15. 16. 17. 18. 19. 20. 21. 22.

Araştırma Merkezi, Ankara, 2006, s. 36. 11 a.g.e. , s. 277. 12 a.g.e. , s. 462. 13 a.g.e. , s. 91, 274-280, 507. 14 Nutuk, s. 452-453. 15 Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006, s. 365. 16 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, s. 45. 17 a.g.e. , s. 96. 18 a.g.e. , s. 348-349. 19 Nutuk, s. 464. 20 a.g.e. , s. 14. 21 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, s. 256. 22 a.g.e. , s. 424-425.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 3 9


MİLLİ MÜCADELE’NİN 100’ÜNCÜ, YOKSULLARIN ZAFERİNİN 97’NCİ YILDÖNÜMÜ ÜZERİNE Dr. Serdar Şahinkaya İktisat Tarihçisi, 21. Yüzyıl İçin Planlama Grubu Koordinatörü

İnsan Gücü

19 Mayıs 1919. Kutsal bir başlangıç… 100 yıl önceki envanterimiz nicedir? Hatırlamak önemlidir.

İşgallerden Arta Kalan Topraklar Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı başlarken Edirne’den Hint Okyanusu’na 1.710.000 km2 yüzölçümünde toprağa; çeşitli ırk, dil ve dindeki 22 milyon nüfusa sahipti. İmparatorluğun savaştaki toprak kaybı 1 milyon km2dir. Mondros Silah Bırakışması’ndan sonra adım adım işgaller başlar. Hatay, Antep, Urfa ve Maraş. Adana ve Mersin. Antalya, Fethiye, Marmaris, Bodrum ve Kuşadası… İngiliz, Fransız, İtalyan tarafından işgal edilir.

ve

Yunanlılar

Konya, Afyon, Samsun ve Merzifon yabancı askeri birlikler tarafından kontrol edilmektedir. Boğazlar, Trakya ve İstanbul, galip devletlerin işgalindedir. Bir de azınlık çeteleri vardır… Çukurova ve Doğu Anadolu’da Ermeniler; Trakya, Ege, Marmara ve Doğu Karadeniz’de de Rumlar. Bunların dışında kalan az bir coğrafi alanda mali kaynak yaratılmak zorunluluktur.

4 0 düşün 28

o d t u a d t . c o m

19 Mayıs 1919’a gelindiğinde işgal bölgeleri dahil nüfus 8 milyondur. Son sekiz yılda soluksuz savaşan yoksul Türkler. Savaştaki yitiklerle birlikte toplumun demografik yapısı değişmiştir. 18 – 35 yaş arasındaki erkek işgücünde büyük gedikler açılmıştır. Üretebilecek nüfus ve ülkenin en aydın kesimi sayılan muvazzaf ve yedek subay kadrosu erimiş, adeta yok olmuştur. Nüfus 8 milyondur ancak işgal bölgesinde ahali ne yazık ki mücadele dışıdır…

Savaş Gücü Osmanlı ordusu, Birinci Dünya Savaşı’nda, 58 tümen esasında 2.850.000 kişiyi silah altında toplayan bir güce sahipti. Mondros Silah Bırakışması ile ordular dağıtılmış, üç – dört tümeni donatabilecek silah ve 30.000 civarında yorgun asker bulunmaktaydı. Milli Mücadele’nin İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan’a karşı verileceği düşünüldüğünde durumun vahameti ortadadır.

İktisadi ve Mali Durum İmparatorluğun ekonomisi geleneksel zanaatlara dayalı geri bir iktisadi yapıdır. Kapitülasyonlar nedeniyle sektörlerin nerede ise tümünde yabancı hâkimiyeti söz konusu. Hatta kendi kendini doyurmak için dahi yüksek miktarlarda ithalat gereksinimi…


10 işçiden fazla istihdamı olan 300’e yakın işletme, atölye, fabrika bulunmaktadır. Bunların 165 – 170’i İstanbul, 60’ı İzmir, gerisi de Bursa, Manisa, İzmit ve Adana gibi işgal altındaki kentlerde. Savaş için gerekli hiçbir malzemenin yerli üretimi yok. Ulaşım altyapısı ise tam bir felaket. Milli Mücadele’de sadece Konya-AfyonEskişehir-Ankara hatlarındaki demiryolları kullanılabilmiştir. Dış borç tutarı 303.7 milyon lira. Alacaklıların yüzde 57’si İngiltere, Fransa ve İtalya uyruğundaki özel kişiler. Sadece tarım ve hayvancılıktan alınan cılız vergi gelirleri var… Anadolu’da Bütünleşme Hareketleri ve Kuvayî Milliye 19 Mayıs 1919 – 23 Nisan 1920 arasındaki 11 aylık süre Anadolu devletsiz ve hükümetsizdi. Kuvayî Milliye Birlikleri, Müdafaai Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetleri… Erzurum – Sivas Kongreleri ve Heyeti Temsiliye… Kuvayî Milliye, bir halk hareketi olarak doğup geliştiğinden her türlü giderlerin de halktan karşılanması gerekiyordu. Bu da yurttaşlar açısından ikinci bir vergi yükü idi. O dönemin dili ile Nakdî ve Aynî Teberru. Yani para ve mal bağışı. Başlangıçta doğal olarak Kuvayî Milliye’nin bir bütçesi ve harcama düzeni yoktu. Ve fakat özellikle Ege’de gösterilen başarılar kuvvetlere katılımı artırmış ve savaşçı sayısı 15.000’i bulmuştur. Mali işleri düzene koyabilmek için Ege’de Kongreler birbiri ardı sıra toplanır: Balıkesir – Nazilli – Alaşehir ve tekrar Balıkesir. Ve mali disiplin, düzen sağlayacak ilkeler belirlenir ve uygulanır.

Büyük Millet Meclisi Açılışından (23 Nisan 1920) – İkinci İnönü Muharebesine Meclisin açılışı ile bütünleşme tamamlanır. Birinci Meclis, olağanüstü yetkilerle donanmış adeta bir savaş meclisidir. İç isyanlar birbiri ardı sıra adeta pıtrak gibi patlar… Meclis, yaklaşık bir yıl içerisinde 59’u mali konularla ilgili olan 109 yasa çıkarır. Geri kalan 50 yasa savaş meseleleri ile ilgilidir. 1920 yılı bütçesi, aslında bir savaş bütçesidir. Giderler, 63.018.354 lira; gelirler 46.839.868 liradır. Giderlerin yüzde 53’ü askeri harcamalar içindir.

İkinci İnönü Muharebesi’nden Sakarya’ya Yunanlılar, ilk kez yeni kurulan Türk ordusu ile İnönü’de karşılaşmış ve yenilerek çekilmişlerdir. Bu çekilme sırasında Yunanlıların daha geniş çapta saldıracakları bekleniyordu. Zira arkalarında, İngiltere ve onun savaş ekonomisi / gücü vardı. Bu nedenle ordunun güçlendirilmesi, sayısı her gün artan savaşçıların yedirilmesi, giydirilmesi, savaş araç ve gereçleriyle donatılması için yeni gelir kaynaklarına acilen ihtiyaç vardı. a) Tüketim malları ithalatındaki gümrük vergileri üç kat artırıldı. b) Yunanistan’ın etkin saldırısı nedeniyle birliklerin Sakarya Irmağı doğusuna çekilmesi hasat zamanı gelen tarımsal üretimin Afyon – Kütahya – Eskişehir gibi kentler ve Sakarya’ya kadar olan topraklardan hem ürün hem de ürün üzerinden alınan Aşar Vergisi’nin miktarını oldukça daralttı.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 4 1


c) 5 Ağustos 1921 günü Başkomutanlık Yasası çıktı. Meclis tüm yetkilerini üç ay için Reis Paşa’ya verdi. 200 milyon liralık harcama yetkisinin nerede ise tamamı kullanılmıştı. Çok kısa zamanda sonuç alınacak tedbirlere ihtiyaç vardır ve bu tedbirler alınmıştır: TEKALİF-Î MİLLİYE. Farklı bir ifade ile ULUSAL YÜKÜMLÜLÜKLER.

On ayrı konuda on emir yayınlanmıştır… 22 Ağustos 1921 günü son model silah ve gereçlerle donanmış 122.000 kişilik Yunan ordusu genel saldırıyı başlattı. Silah ve mühimmat yoksunu 100.000 kişilik Türk ordusu, 22 gün 22 gece Sakarya’da direndi ve kazandı. Sakarya Zaferi, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği emirlerle cephede vuruşanların döktükleri kanın, cephe gerisindekilerin alın teriyle bütünleşmesi ve işgallerden arta kalan topraklardaki tüm mali ve maddi kaynakların seferber edilmesi ile kazanılmıştır.

Büyük Hazırlık, Büyük Zafer Türk Ordusu, Sakarya’dan güçlenerek çıkmıştır. 16.000 şehit vardır. Buna rağmen 18.000 yeni er cepheye gelmiştir. Moral, motivasyon yüksektir. 22 Ağustos 1922’ye kadar yani yaklaşık bir yılda asker sayımız 580.000’e çıkmıştır. Tüfek ve makineli tüfek sayısı bir kat artmıştır. Meclis, ek gelir sağlamak amacıyla 19 yeni yasa daha çıkarmıştır. Bu süre zarfında bazı işgal güçleri Anadolu’dan çekilmiştir. Takiben kimi azınlıklar da ülkeyi terk edince malları paraya çevrilmiştir. Bugünkü Makine Kimya Endüstrisi (MKE) o dönemde İmalat- ı Harbiye adı ile kurulmuştur.

4 2 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Yabancı işgali altındaki İstanbul’daki depolardan silah ve mühimmat kaçırılmıştır. Fransa ile yapılan Barış Anlaşması’na değinilmelidir. Anlaşma sonrasında Mersin ve Adana’daki depolardan 1500 adet makinalı tüfek ve 200 kamyonet satın alınır. Karşılığı Osmanlı ve Sovyet Rusya (SSCB: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) altını ile ödenir. İtalyanlardan karşılığı yine SSCB altını ile ödenen 20. 000 adet tüfek ve 20 adet uçak edinilir. Yeri gelmişken Gazi Mustafa Kemal ve V.İ. Lenin arasındaki dostluğu da hatırlamalıdır. Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler, bizim Milli Mücadelemizin yani Ulusal Bağımsızlık Savaşımızın ana aksının emperyalizme karşı olduğunun farkına varınca desteklerini esirgememiştir. Bu bağlamda ciddi miktarlarda maddi ve ayni yardımda bulunmuşlardır: 11 milyon altın Ruble, 100.000 lira tutarında külçe altın, dört tümeni donatmaya yeterli 37.812 adet tüfek, 324 makinalı tüfek ve 66 top ve mühimmatları… Bir de çokça polemik konusu edilen 125.000 İngiliz Sterlini tutarındaki Hint Müslümanlarının mali desteği vardır. Ancak bu para savaşta kullanılmamış Osmanlı Bankası’nda bir hesapta muhafaza edilmiştir. Sonra, 1924 yılında kurulacak olan İş Bankası’nın kuruluş sermayesi olmuştur.

Büyük Zaferden Sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa, Mudanya Mutabakatı sonrası geldiği Bursa’da 17 Ekim 1922 günü bir konuşma yapar;

“Muhterem Bursa Ahalisi, Memleketin kaynaklarının genişliği, aklın emek ve kabiliyeti ve orduların süngülerinin barış vaktinde her türlü neticeleri alacağından bahisle (…)


Üç buçuk sene süren mücahadeden sonra, iktisadiyat bakımından mücadelemize devam edeceğiz ve eminim ki bunda da muvaffak olacağız. Fabrikacı olacağız, sanatkâr olacağız. Bundan sonra zihniyetimizi hep buna hasredelim” Ve 30 Ağustos büyük zaferinden çok değil beş ay sonra 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihleri arasında hâlâ büyük yangının ağır izlerini taşıyan İzmir’de Türkiye İktisat Kongresi toplanır. Ve büyük zaferin muzaffer komutanı Gazi Paşa Kongrenin açılışındaki konuşmasında “Askeri zaferler, iktisadi zaferlerle taçlandırılmadıkça uzun süreli olamaz” demiştir. *** Milli Mücadele biterken Anadolu, içindeki bütün ayrık otlarını temizlemiş bir toplum özelliğindedir. Savaşı…ölümü…ihaneti görmüş… Direnci…dayanışmayı ve dostluğu geçirmiş… Yaralı…yoksul ... Ama… Özgür, Bağımsız, Eşit Ve Onurlu bir ülkedir…

1923 Cumhuriyeti, tarih sahnesindeki yerini, dünya emperyalist sisteminde çok belirgin bir dönüşümün gerçekleştiği bir dönemde almıştır. Bu dönemde ülkemizin kuzeyinde, sonraki dönemlerde kazandığı nitelik ne denli tartışmalı olursa olsun, emperyalist yörüngeden kopuş anlamına geldiğinde kuşku

olmayan bir devlet kurulmuştur. Cumhuriyet ileriye bakıştır ya da eskiye dönüşün kesin reddidir. Yenileşme, bir süreç olarak algılanırsa Cumhuriyet, önceki çağdaşlaşma girişimlerinin bir uzantısı ya da sonucu sayılabilir. Ancak bu yaklaşım kolaycı bir yaklaşımdır. Cumhuriyet çağdaşlaşması, ‘yeniliğin bütün alanları’ kapsamasıdır. Cumhuriyet yenileşmesi ‘ulus devlet’ yaratan öğelere dayandırılmıştır. Dıştan gelen ve o yıllar boyu süreklilik kazanmış bulunan siyasi, iktisadi, dinsel ve etnik baskı ve yıkımlara karşı ulus devlet biçimine dönüşen bir ‘başkaldırıdır’. 1923’te yani Cumhuriyet ile birlikte, savaş ya da kahramanlık temelindeki özgüven mirası, üretim temelli bir özgüvene dönüşmeye başlamıştır. Bu dönüşüm, topyekûn ve köklüdür. Dönüşümün yönü, toplum yaşamından iktisada, hukuktan eğitime, siyasetten uluslararası ilişkileredir ve yarı sömürgeden bağımsız bir ulus devlet yaratma temel hedefi, ilmik ilmik örülerek tasarlanan bir stratejik tercihle gerçekleştirilmiştir. Bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için yeni bir sermaye birikim mekanizmasına ihtiyaç vardı. Cumhuriyet kadrolarına göre bu ihtiyaç, ancak ve ancak sanayileşme ile karşılanabilirdi. Sanayileşme zorunluluğunu besleyen olgulardan biri de bağımsızlık sorunudur. Kemalist aydınlar ve yöneticiler, ülkenin askeri ve diplomatik zaferle elde edilen bağımsızlığının ancak iktisadi bağımsızlıkla güvence altına alınabileceği konusunda net ve ısrarlıdırlar. Osmanlı İmparatorluğu’nun İngiliz liberalizminin tutsağı olduğu, Osmanlı sanayisiyle zanaatlarının sanayi devrimi Avrupası’nın mamul maddelerinin istilasıyla yıkıldığı, bunu da İmparatorluğun iktisadi ve mali alanlarda tam bağımlılık içine düşmesine yol açtığı kanısındadırlar. Bu bağımlılık, sadece sanayileşme ile kırabilir. Bu, bir siyasi tercihtir.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 4 3


Kaynakça Korkut Boratav, Türkiye’de Devletçilik, İstanbul, Gerçek Yayınevi,1982. Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908–2002. Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2003. Tevfik Çavdar, “Cumhuriyet Devri Başlarken Türk Ekonomisi” Türkiye Ekonomisi’nin Elli Yılı Semineri, Bursa, Bursa İktisadi Ticari İlimler Akademisi Yayını, 1973. İlter N. Ertuğrul, Cumhuriyet Kurulurken Devletçiliğin Ayak İzleri, Ankara, Telgrafhane Yayınları, 2017. Bilsay Kuruç, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi: Büyük Devletler ve Türkiye, İstanbul, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2011. Alptekin Müderrisoğlu, ‘Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları’, Atatürk Yolu Dergisi, 4.(13), s.27-53.

4 4 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Gündüz Ökçün, (yayına hazırlayan): Osmanlı Sanayi: 1913,1915 Yılları Sanayi İstatistikî, İkinci Basım, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1971. Gündüz Ökçün, Türkiye İktisat Kongresi – 1923 İzmir.-Haberler-Belgeler-Yorumlar, Üçüncü Basılış, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1981. Serdar Şahinkaya, Gazi Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Ekonomisinin İnşası, Ankara, ODTÜ Yayıncılık, 2009. Erol Toy, O’na Katılmak: Dünden Yarına Türkiye Cumhuriyeti, İstanbul, Gürer Yayınları, 2007.


NUTUK’UN 90. YILDÖNÜMÜ DOLAYISIYLA TÜRK DEVRİMİNİN LAİK ÖZÜ VE TEMELLERİNİN ULUSAL VAROLUŞ İÇİN YAŞAMSAL DEĞERİ Prof. Dr. Özer Ozankaya ADD kurucu Üyesi ve 4. Genel Başkanı

“Biz esinlerimizi gökten ve gizemden değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de uluslar tarihinin bin bir yıkım ve acıları yazan yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.” ATATÜRK NUTUK/SÖYLEV, Atatürk’ün, tüm çağımız insanlığının özlemini çektiği laik nitelikte bir uygarlık tasarımı olan Türk Devrimini belgeler eşliğinde anlattığı bir başyapıttır. UNESCO’nun da Atatürk’ü “uluslar arasında din, soy, renk ... ayrımı yapmaksızın barış ve iş birliği kurulmasına önderlik eden kişilik” olarak nitelemesi, NUTUK’ta anlatılan Türk Devriminin laik nitelikte olduğunun bir anlatımıdır. Bilindiği gibi “Laiklik” kavramı “bir toplumda, her bireyin, dinsel inancından ve herhangi bir dinsel inanca sahip olup olmadığından bağımsız olarak, doğuştan, vazgeçilmez ve devredilmez olmak üzere eşit insan hak ve özgürlüklerine sahip olduğu ve başta devlet olmak üzere tüm kamu yaşamının bu ilkeye göre düzenlendiği yönetim biçimini” anlatır. Bu tanım, “laiklik” kavramının, “demokrasi”nin bir

başka adı olduğunu açıkça göstermektedir. Mustafa Kemal’in NUTUK/SÖYLEV’de Türk Kurtuluş Savaşı’nın ilkeleri ve stratejisine de, uygulamasına da ilişkin olarak verdiği bütün bilgiler, hem bağımsızlık savaşının böyle demokratik, demek ki laik nitelikte bir dünya, toplum ve insan anlayışıyla yürütüldüğünü, hem de savaştan sonra çağdaş, demokratik, yani laik bir ulusal devlet ve toplumun kuruluşunu anlatan bilgilerdir. Bu bağlamda, NUTUK’ta, Atatürk’ün gerek kendi düşüncelerinin, gerekse yönetiminde bulunduğu kurullar ve karar organlarında dile getirilen düşüncelerin anlatımında başvurulan söylem, hep ussal, dünyasal nitelikte olup, dinsel ya da doğaüstü anlayışa yer vermeyen bir söylemdir. 1. NUTUK’TA KURTULUŞUN STRATEJİSİNE VE AMAÇ EDİNDİĞİ “TAM BAĞIMSIZLIK” İLKESİNE İLİŞKİN DÜŞÜNCELER, LAİK KAVRAM VE TERİMLERLE ANLATILAN DÜŞÜNCELERDİR Atatürk NUTUK’a, Kurtuluş Savaşını örgütlemek üzere İstanbul’dan Anadolu’ya geçerken siyasal ve toplumsal durumu nasıl gördüğünü belirterek başlıyor. Yaptığı betimleme tümden toplumbilimsel, dolayısıyla

o d t u a d t . c o m

düşün 28 4 5


laik niteliktedir: bir ümmet ya da cemaatin değil, bir ulus’un bağımsızlık ve özgürlüğü, bu ulusun ata yurdu saldırıya uğramıştır. Kurtarılacak değerler bunlardır. Saldırgan güçler, Anadolu’da yaşayan Rum ve Ermeni halkları dinsel kimlikle, yani “Müslüman olmayan halklar” olarak belirtmekte, saldırılarını onları “Müslüman halk”a karşı savunma gerekçesine dayandırmaktadır. Mustafa Kemal ise, Türk halkının, gerek yabancı işgalcilere, gerekse onlarla iş birliği içinde kendilerine saldıran müslüman olmayan halklara karşı bağımsızlık ve yurtlarını savunma refleksiyle giriştikleri direniş örgütlenmelerini, Anadolu’ya geçişinin ilk gününden başlayarak ve artan bir yoğunlukla Türk ulusal bağımsızlık direnişi olarak nitelemektedir. Erzurum Kongresi’nin en temel kararı olan “Ulusal güçleri (Kuvva-yı Milliyeyi) etken ve ulusal istenci egemen kılmak” ilkesindeki “Kuvva-yı Milliye” deyimi, kısa sürede tüm Türk direniş örgütlenmelerinin ortak adı olacaktır. Mustafa Kemal, ulus kavramını da, etnik ayrılıkçı saldırıları dışlayacak bir toplumbilimsel anlayışla işlemektedir. İngiliz kışkırtması ve yardımıyla kurulan Kürt Yükseltme Derneği’ni etkisiz kılmayı, Güneydoğu Anadolu’yu “Kürdistan” olarak tanımlamanın tarihsel, kültürel olgulara aykırı olduktan başka, Kürt halkın özgürlük, onur ve gönencinin ancak genel Türk ulusal toplumu içinde gerçekleşip korunabileceğini vurgulayarak başarmakta, ulusal mücadelenin daha başında arkadaşlarına ve ulusuna “Kürtler, Türklerle birleşti!” müjdesini verebilmektedir. Böylece “etnik bölücülüğün dinsel gerekçe arkasına saklanmasının” da ancak laik bir yaklaşımla önlenebileceğini daha 1919’da sergilemektedir! AMASYA, ERZURUM VE SİVAS KONGRE KARARLARI

4 6 düşün 28

o d t u a d t . c o m

a) Atatürk, NUTUK’ta, ulusal kurtuluş savaşını başlatıp yürütmek üzere Anadolu’ya geçerken “yetkiyle geçme”ğe temel önem vermekte olduğunu belirtir: “Benim asıl önem verdiğim nokta yetki konusuydu” der. Hatta, Harbiye Nazırı Müsteşar yardımcısı Diyarbakır’lı Kâzım Bey’e “Onlar benden ne istiyorlarsa, sen daha fazlasını yaz. Ama yetkiye ilişkin maddeyi ben kaleme alayım” der ve öyle yapar. Görevi kapsamındaki tüm vilayetlerde ordu, kolordu, vb. askeri birliklere ek olarak, bütün vali, mutasarrıf, kaymakam, belediye başkanı, nahiye müdürlerine emir verebilmek, bildirim yapabilmek, halkla iletişim kurmak üzere onları görevlendirebilmek için yetkili olmak istiyordu. Bunun laiklik açısından önemi, göksel (ilahi) değil, yersel (dünyevi) nitelikte yetkilerle görevlendirilen ve “hukuka, yasalara bağlı” bir yönetim ile kurtuluşun sağlanabileceğini temel alan bir düşüncede olduğunu sergilemesidir. b) Anadolu’ya geçtikten hemen sonra Türk ulusuna, İstanbul’daki Halife-Sultan hükümetine ve işgalci devletlere ilk yaptığı sesleniş, 22 Haziran 1919’da Amasya’dan Ordu Müfettişi görev ve yetkisiyle yayınladığı AMASYA GENELGESİ’dir. Bu genelge yine “ulus”, “yurt”, “ulusal bağımsızlık” gibi tümden laik bir devlet ve toplum anlayışını anlatan kavramlara dayalıdır:

y “Ulusun bağımsızlığı ve yurdun bütünlüğü tehlikededir. y Ulusun geleceğini yine ulusun istenci ve kararı kurtaracaktır! y Ulusun durumunu ve tutumunu gözönünde bulundurmak ve haklarını dile getirip dünyaya duyurmak için her türlü etki ve denetimden bağımsız bir ulusal kurul kesinlikle gereklidir (= demokratik temsil ve meclis hükümeti!).


y (Bu amaçla) Sivas’ta bir ulusal kongre toplanacaktır!” c) Atatürk, Doğu Anadolu illeri halklarının ulusal haklarını kendilerinin savunma kararlılığyla yapmak istedikleri ve başarıyla toplanmasına katkıda bulunduğu Erzurum Kongresi sırasında, Türk Kurtuluş Savaşı’nı yürütmek üzere bu kentte biraraya gelen kadro’nun önderliği de gizli oyla (demokratik, yani laik yöntemle) belirlenmiş, Sivas Kongresi kararlarının omurgasını oluşturacak Erzurum Kongresi kararları da laik nitelikte kararlar olmuştur. Bu kararlar içinde, demokratik bir anayasal devletin kurulması amacını daha da belirgin biçimde çağrıştıracak iki madde vardır: y Ulusal güçleri etken ve ulusal istenci egemen kılmak temel ilkedir! y İstanbul’daki hükümet ulusun bağımsızlığını ve haklarını savunamayacak olursa, Erzurum Kongresi’nce seçilen Temsil Kurulu bir “hükümet gibi hareket edecektir”. d) Sivas Kongresi’yle, ulusal meclisi toplamak ve toplayıncaya değin yasama organı gibi çalışmak üzere “Anadolu-Rumeli Ulusal Hakları Savunma Derneği” kurulmuş, Temsil Kurulu’nun yine “gerektiğinde bir hükümet gibi” çalışması kabul edilmiştir. e) Mustafa Kemal’in, Kongre kararlarını ve Temsil Kurulu’nu İstanbul’daki HalifeSultan yönetimine tanıtma (kabul ettirme) etkinlikleri arasında, Padişah Vahdettin’e gönderdiği şu telgraf da laik düşünüş bağlamında önemlidir:

“Yüce bağımsızlığınız ve dokunulmazlığınızla yüce devletimizin ülke bütünlüğü uğrunda her özveriyi göze almış bulunan bütün uyruklarınız, ulusal amaçları gereğince yerine getirebilecek

saygın bir hükümet kurulmasını beklemektedir. …ulusal vicdana güven vermeyecek bir hükümet başkanına bir dakika bile katlanamayacağını, … böyle bir durum ortaya çıkarsa, bunun Osmanlı Devleti tarihinde hiç görülmemiş acı olaylara yol açacağını Yüce Padişahlık katının bilgilerine sunmayı bir YURT GÖREVİ sayarız.”

3. TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ DÖNEMİNE İLİŞKİN ÖRNEKLER

a)

Mustafa Kemal, NUTUK’ta, TBMM’nin açılışının ilk günlerinde Meclis’e ve dolayısıyla ulusa açıkladığını belirttiği “Türkiye’nin izlemesi gereken siyasal ilke konusundaki görüşlerini” tümden laik ölçülere dayandırmaktadır:

“Bilindiği gibi Osmanlılar döneminde türlü siyasal yollar izlenmiş ve izlenmekteydi. Ben, bu yollardan hiçbirinin yeni Türkiye devletinin izleyeceği yol olamayacağı kanısına varmıştım. Efendiler, bilirsiniz ki yaşam demek, mücadele, çarpışma demektir. Mücadelede başarı ise, manevi ve maddi bakımlardan güce, erke dayanır. İnsanların uğraştığı konular, karşılaştığı tehlikeler, elde ettiği başarılar, hep genel toplumsal mücadelelerin dalgaları içinden doğagelmiştir. Doğu halklarının Batı halklarına saldırısı, tarihin başlıca bir evresidir. Türkler de, İslamlıktan önce ve sonra, Avrupa içlerine girmiş, saldırılar yapmış ve yayılmıştır. Ama efendiler, her saldırıya, her zaman bir karşı-saldırı olacağını düşünmek gerekir. Buna karşı güvenli önlemler almadan saldırıya geçenlerin sonu, yenilgidir, bozgundur, yok olmaktır. Osmanlı padişahları hem Avrupa’yı, hem İslam dünyasını buyruğu ve yönetimi altına

o d t u a d t . c o m

düşün 28 4 7


almak amacını güttü. Batı’nın süregelen karşısaldırısı, İslam dünyasının ayaklanması ve türlü soylardan insanlar arasındaki uyumsuzluklar, Osmanlı İmparatorluğunu da benzerleri gibi tarihin bağrına gömdü. Değişik ulusları ortak ve genel bir ad altında toplayarak, eşit hak ve koşullar içinde tutup güçlü bir devlet kurmak, parlak ve çekici bir siyasal görüştür. Ama aldatıcıdır. Dahası, ulaşılamayacak bir amaçtır. Bu, yüzyılların çok acı ve kanlı olaylarla ortaya koyduğu bir gerçektir. İslamcılık ve Turancılık siyasetinin başarı kazandığı, tarihte görülebilmiş değildir. (Kılıç ve saban: Bu iki fatihten ikincisi, birincisini her zaman yenmiştir. Çünkü kılıç tutan kol yorulur. Saban tutan kol ise gittikçe güçlenir.) Bizim açık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal yol, ulusal siyasettir: ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı korumak, ulus ve ülkenin gerçek mutluluk ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel ve ulaşılamayacak istekler ardında ulusu uğraştırıp zarara sokmamak; uygar dünyadan uygar ve insanca davranış ve karşılıklı dostluk beklemek.” b) NUTUK, Türk ulusluğu kavramının da, Türk yurdu kavramının da Erzurum Kongresi’nde, Sivas Kongresi’nde, İstanbul’da toplanan Meclis-i Meb’usan’ın kısa sürede İngiliz işgalcilerce dağıtılmadan kabul ve ilân ettiği Ulusal And Misak-ı Milli’de ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde anlatımına kavuştuğu görülmektedir NUTUK’ta bu ulusçuluğun, ırk, soy, inanç üzerine değil, Atatürk’ün TBMM’nde yaptığı açıklamada özetlediği üzere, tarih boyunca içtenlikli biçimde süre gelen kültürel ortaklaşalık üzerine kurulu olduğu vurgulanıyor:

4 8 düşün 28

o d t u a d t . c o m

“Burada sözü edilen ve yüksek meclisinizi oluşturan kişiler yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir; ama hepsinden oluşmuş müslüman ögelerdir, içtenlikli bir toplamdır. Öyleyse, bu yüksek kurulun temsil ettiği, haklarını, yaşamını, şeref ve ününü kurtarmak için azmettiğimiz emeller yalnız bir islam ögesine ait değildir, türlü islam ögelerinden oluşmuş bir kütleye aittir.”

Burada asıl vurgu, “türlü islam ögeleri” deyimine değil, “ortak yaşamı, ortak hakları, ortak şeref ve ünü” olma durumuna yapılmaktadır. c) TBMM’nde hükümet kurulması konusunda, dinsel makam olan “Halife-Sultan makamıyla bağlantı kurma” akımına karşı, Mustafa Kemal’in “asıl amacı koruyan” önerisi kabul ediliyor:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üstünde bir güç yoktur.” Atatürk, NUTUK’ta, özellikle “bu ilkeye dayalı bir hükümetin niteliği kolaylıkla anlaşılabilir: bu, ulusal egemenlik temeline dayalı olan halk hükümetidir, Cumhuriyettir.” demektedir. NUTUK’ta, TBMM’nde 1921 Anayasasının hazırlanma sürecinde, ulusal egemenliğe karşı çıkanların, “egemenlik yalnızca halifelik ve saltanat makamı ile yurdun ve ulusun bağımsızlığı kurtuluncaya değin ulusa aittir” görüşünü savundukları, haftalar boyu süren uzun tartışmalara yer veriliyor ve ilginç bir durumun ortaya çıktığı anlatılıyor:

“Karşıt görüşlerden biri açıktı: ‘Halife ve padişah vardır ve var olacaktır. O bulununca, bugünkü durum, biçim, yetki, geçicidir. Halifelik ve saltanat makamı çalışma fırsatı bulunca, siyasal ve anayasal örgütün ne olduğu belirlidir, bilinmektedir... Ankara’ya toplanmış olan birtakım insanlar, geçici önlemlerle


uğraşacaklardır.’ Buna karşı olan düşüncede açıklık yoktu. ‘Saltanat ulusa geçmiştir; saltanat kalmamıştır; halifelik de saltanat demektir; öyleyse onun da varlık gerekçesi yoktur’ yolunda açık ve belirgin konuşulamıyordu.”

yaşayacağız? Özetle bu konu geniş, ince ve önemlidir. Çözümü bugünün işlerinden değildir. Sorunu temelinden çözmeye girişecek olursak, bugün içinden çıkamayız. Bunun da zamanı gelecektir.

Otuzyedi gün sonra 25 Eylül 1921’de düzenlenen gizli oturumda Mustafa Kemal, hem ulusal egemenlik kavramının bilmeyenlerce de anlaşılmasını kolaylaştırıan, hem o geçiş sürecinde ulusal kurtuluş savaşını gereksiz yere aksatabilecek vakitsiz bir tutum almaktan sakınan, ama hem de kendisini ulus egemenliği ilkesinden ödün vermeğe zorlayanları aşıp, onları Halife-Sultan Vahdettin’in “hainliğini onaylamak” zorunda bırakan şu açıklamalarda bulunur:

Bugün koyacağımız yasal temeller, varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Millet Meclisini ve ulusal hükümeti güçlendirici anlam ve yetkiyi sağlayacak ve bildirecek nitelikte olmalıdır.”

“Türk ulusunun ve onun biricik temsilcisi olan Yüce Meclisin, yurt ve ulusun bağımsızlığını, yaşamını sağlamaya çalışırken, halifelik ve saltanatla, halife ve sultanla bu kadar çok ilgilenmesi sakıncalıdır. Şimdilik, bunlardan hiç söz etmemek yüksek yararların gereğindendir. Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha bağlı ve sadık kalındığını anlatıp bunu doğrulamaksa, bu kişi haindir. Yurt ve ulus aleyhinde düşmanların aracıdır. Buna halife ve padişah deyince, ulus onun buyruklarına uyarak düşman emellerini yerine getirmek zorunda kalır. Hain ya da konumunun erk ve yetkisini kullanmaktan alıkonulmuş kişi, zaten halife ve padişah olamaz. ‘Öyleyse onu yerinden indirip hemen yerine bir başkasını seçeriz’ demek istiyorsanız, buna da bugünün durum ve koşulları elverişli değildir. Çünkü indirilmesi gereken kişi ulusun değil, düşmanların elindedir. Onun varlığını yok sayarak başka birine boyun eğmek tasarlanıyorsa, bugünkü halife ve sultan haklarından vazgeçmeyerek İstanbul’daki kabinesiyle, bugün olduğu gibi yerini koruyabileceğine ve etkinliğini sürdürebileceğine göre, Yüce Meclis, asıl amacını unutup halifeler konusuyla mı uğraşacak? Ali ve Muaviye dönemini mi

d) Atatürk’ün Kurtuluş Savaşını laikliğin başka bir temel niteliği olan bilimsel düşünce yapısıyla yürüttüğünün NUTUK’ta da anlatımını bulan iki örneğine de yer vermek gerekir:

I. İstanbul hükümetine açılması kabul ettirilen Millet Meclisi’nin neden İstanbul’da açılmaması gerektiğini anlatma çabaları sırasında üzerinde durduğu gerekçelerden başlıca bir bölümü de şudur:

“Bir toplumun varlık ve mutluluğu, ancak erekte ve ereğe ulaşılmasında tam bir paylaşım olmasına bağlıdır. “Yurdun kurtarılması ve bağımsızlığın sağlanması” amacına yönelmiş olan ulusal birliğimizin sağlam ve düzenli bir örgütlenişi olması ve bu örgütü gerektiği biçimde yönetip yürütmeğe yeterli kafaların ve güçlerin tek düşünce ve tek güç olarak birleşip uyumlaşması gereklidir. Bu bağlamda, İstanbul’da açılmasında diretilen Mebuslar Meclisinde bu gereksinimi karşılamak üzere güçlü ve birleşik bir Meclis Grubu oluşturulması zorunludur.”

II.

Atatürk, NUTUK’ta, Kurtuluş Savaşını yürütürken de, Savaş sonrasında girişilen

o d t u a d t . c o m

düşün 28 4 9


cumhuriyet, yani demokrasi devrimleri sırasında da, “bir doktrine sahip olup onu uygulamak” yolunda yapılan uyarılara ve “doktrinsizlik” eleştirilerine verdiği yanıt da Türk Devriminin tümden bilimsel bir düşünce yapısıyla yapıldığının bir kanıtıdır:

olamayacağı’ yolunda, Atatürk’ün deyimiyle “herkesçe bilinen uydurma sözlerine” kimsenin karşı çıkamadığını görünce, bir iskemlenin üzerine çıkarak yaptığı tarihsel girişim ve saptama, laikliğin “demokrasi”nin bir başka adı olduğunu pek güzel ortaya koymaktadır:

“Bizim programımıza, karşı çıkanlar, onu görmeğe alışık odlukları bir kitaba (doktrine anlamında, Ö.O.) benzetemiyorlardı. Oysa programımız temelliydi (= somut gerçeklerimize dayanıyorduk, Ö.O.) ve işlemseldi (= uygulama amaçlıydı, Ö.O.).

“Efendiler, egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Egemenlik ve saltanat güçle, erkle, zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk ulusunun egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı ve bu baskıcı egemenliklerini altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganların hadlerini bildirerek, egemenlik ve saltanatını, başkaldırarak kendi eline eylemli olarak almış bulunuyor. Sorun, ‘ulusa saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?’ sorunu değildir. Olmuşbitmiş bir gerçeği anlatıma kavuşturmaktan ibarettir. Bu kesinlikle olacaktır. Burada oturanlar, meclis ve herkes sorunu doğal görürse, düşünceme göre uygun olur. Tersi olursa, yine gerçek yolu yordamınca anlatılacaktır. Ama belki kimi kafalar kesilecektir. İşin bilimsel yanına gelince, hoca efendilerin hiç merak ve kaygılarına yer yoktur. Bu konuda bilimsel açıklamalarda bulunayım.”

Biz de isteseydik uygulanamayacak düşünceleri, kuramsal ayrıntıları yaldızlayıp bir kitap (= doktrin, Ö.O.) yazabilirdik. Öyle yapmadık. Ulusumuzun maddi ve manevi gelişme gereksinimleri doğrultusundaki işlem ve eylemlerimizle sözlerin ve kuramların önünde gitmeyi yeğledik.” Bu düşünceler, “yaşamın kuramları izlemediğini, kuramların yaşamı izleyip kendilerini gerektiğinde düzeltmeleri, gerektiğinde de artık geçerli olmadıklarını kabul etmeleri” temel bilimsel yöntem ilkesinin tam bir anlatımıdır.

4. CUMHURİYET DEVRİMLERİ AŞAMASINA İLİŞKİN ÖRNEKLER NUTUK’un Cumhuriyet devrimlerine ilişkin bölümlerinde laiklik düşüncesinin çok daha açık, çok daha güçlü ölçülerde anlatıma kavuştuğunu görüyoruz.

A. Saltanatın Kaldırılışı Saltanatın kaldırılışı sırasında, TBMM’nin o zaman var olan “Din İşleri Komisyonu” üyelerinin ‘saltanat erki olmadan Halifelik makamı

5 0 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Mustafa Kemal’in yaptığı şey, ancak laik düzende gerçekleşebilen insan haklarının en önemli temeli olan “baskıya karşı başkaldırma” hakkını anımsatmaktan ibarettir. Gerçekten insan haklarına dayalı bir devlet ve toplum düzeninde padişah, halife gibi makamlara yer olamaz. Bunlar baskı yönetiminin kurumlarıdır. Baskı yönetimine, yani zulme karşı başkaldırmak ise, insan haklarının en başta gelenidir.


B) Halifeliğinve “Din İşleri Başkanlığı”nın Kaldırılışı a) Mustafa Kemal, ulusal egemenlik konusundaki aynı kararlı tutumunu daha sonra halifeliğin ve o tarihe değin hükümet içinde varlığını sürdüren “Din İşleri (Şer’iyye) Bakanlığı”nın kaldırılışı sırasında, din adına ulusal egemenliği, dolayısıyla laik düzeni engellemek isteyeceklere karşı da sergileyecektir. Bu konuda NUTUK’ta verilen bilgiler, 21 Nisan 1924 Anayasasının kabulü sırasında Büyük Millet Meclisi’nin görevlerinden söz eden 26. maddesine “Devletin dini İslam dinidir” yolunda bir kayıt konulması durumunun yaratılışıyla başlar:

“Bu cümle daha Anayasaya geçmeden çok önce, İzmit’te, İstanbul ve İzmit basın üyeleriyle uzun bir görüşme ve söyleşmemiz sırasında, konuştuğum kişilerden birinin (Hoca Şükrü Efendi, Ö.O.) şu sorusuyla karşılaştım: ‘Yeni hükümetin dini olacak mı?’ Açıkça söyleyeyim ki bu soruyla karşılaşmayı hiç de istemiyordum. Nedeni, pek kısa olması gereken yanıtın, o günkü koşullara göre ağzımdan çıkmasını henüz istemiyordum. Çünkü, uyrukları arasında değişik dinlerden ögeler bulunan ve her dinden kişilere karşı âdil ve yansız işlemde bulunmak ve mahkemelerinde uyrukları ve yabancılar hakkında eşit bir biçimde adalet uygulamakla yükümlü olan bir hükümet, düşünce ve vicdan özgürlüğüne saygı göstermek zorundadır. Hükümetin bu doğal niteliğinin, kuşkulu anlam verilmesine yol açacak nitelemelerle sınırlandırılması kuşkusuz doğru değildir... Efendiler konuştuğum gazetecinin sorusuna ‘Hükümetin dini olamaz!’ diyemedim. Tersini söyledim ‘Vardır efendim, İslâm dinidir’ dedim. Ama hemen ‘İslâm dininde düşünce

özgürlüğü vardır› tümcesiyle yanıtımı açıklayıp yorumlama gereğini duydum.

Demek istedim ki hükümet, düşüncelere ve vicdanlara saygıyla bağlı ve yükümlüdür. Konuştuğum kişi verdiğim yanıtı kuşkusuz akla yatkın bulmadı ve sorusunu şu yolda yineledi: ‘Yani hükümet bir dine bağlı olacak mı?’ ‘Olacak mı, olmayacak mı, bilmem!’ dedim, konuyu kapatmak istedim. Ama kapatamadım. ‘Öyleyse, denildi, herhangi bir konu üzerinde inançlarıma ve düşüncelerime göre bir düşünce ortaya atmaktan hükümet beni yasaklayacak, ya da bu yüzden beni cezalandıracaktır. Oysa herkes içinden gelen sesi susturabilecek midir?’ O zaman iki şey düşündüm: biri, yeni Türkiye Devletinde her ergin kişi dinini seçmekte özgür olmayacak mıdır? Öteki, Hoca Şükrü Efendi’nin ‘Kimi yüksek din bilgini arkadaşlarımızla birlikte düşündüklerimizi, şeriat kitaplarında bulunan belirli ve durağan islâm hükümlerini yayarak...’ diye başlayan ve ‘İslâm halifeliğinin görevi din buyruğunu koruyup savunmakta peygamberin yerini tutmaktır; şeriat hükümleri koymakta Yüce Peygamber Efendimizin vekilliğini yapmaktır.’ diye süren sözleri… Oysa hocanın sözlerini uygulamaya kalkışmak, ulusal egemenliği, inanç özgürlüğünü kaldırmaya çalışmaktı... Öyleyse kavramı ve anlamı artık herkesçe tam bir açıklıkla bilinen devlet ve hükümet terimlerini ve millet meclislerinin görevlerini din ve dinsel kurallar kılığına sokarak kim ve ne için aldatılacaktır? Gerçek bu olmakla birlikte, o gün, İzmit’te basın önde gelenleriyle bu konuda daha çok görüş alışverişinde bulunma yoluna gitmedim. Cumhuriyetin ilânından sonra da, yeni Anayasa yapılırken, laik hükümet deyiminden

o d t u a d t . c o m

düşün 28 5 1


dinsizlik anlamı çıkarmaya eğilimli olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek amacıyla, yasanın ikinci maddesini anlamsız kılan bir deyimin sokulmasına göz yumulmuştur. Ulus, anayasamızdan bu gereksiz deyimleri ilk elverişli zamanda kaldırmalıdır.!”

b) NUTUK’ta halifeliğin kaldırılmasına sıranın gelişini anlatan bölümler, kararın yine laik devlet ve toplum düzeninin, yani ulusal egemenlik ilkesinin gereği olduğunu sergilemektedir:

“Efendiler, yüzyıllardan beri olduğu gibi bugün de ulusların bilgisizliğinden ve bağnazlığından yararlanarak, bin türlü amaç ve çıkar sağlamak için dini araç olarak kullanmaya kalkışanlar ne yazık ki bulunuyor. İnsanlıkta dine ilişkin duygu ve bilgiler, her türlü anlamsız inançlardan arınarak, gerçek bilim ve tekniklerin ışıklarıyla dupduru olup yetkinleşinceye değin, din oyunu oyuncularına her yerde rastlanacaktır. Şükrü Hocaların ve onları öne süren politikacıların söylediklerine bakılırsa, Halife denilen hükümdar, yalnız Türkiye’deki müslümanların değil, Çin, Hint, Afgan, İran, Irak, Suriye, Cezayir, Fas, Sudan, kısacası dünyanın her yerindeki müslümanları ve ülkelerin işlerinde söz sahibi olacaktı. Bu kuruntunun hiçbir zaman gerçekleşmemiş olduğunu bilirsiniz. … Özellikle böyle bir devlet başkanı makamını korumak için bir avuç Türkiye halkını görevlendirmek, Türk halkını yok etmek üzere uygulanagelen yolların en etkilisi olma mıydı? Halifelik konusunda her gittiğim yerde halka açıklamalarda bulundum ve kesin olarak dedim ki: ulusumuzun kurduğu yeni devletin geleceğine, işlemlerine, bağımsızlığına, sanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştırmayız. Ulusun

5 2 düşün 28

o d t u a d t . c o m

kendisi, kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını koruyor ve sonsuza kadar koruyacaktır. “Ulusumuz yüzyıllarca bu boş görüşlerle hareket ettirildi. Ama ne oldu? Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu çocuklarının sayısını biliyor musunuz? Suriye’yi, Irak’ı korumak için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için kaç insan yok oldu, bunu biliyor musunuz? Sonuç ne oldu, görüyor musunuz? Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının artık kendi varlığından ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur; başkalarına verilecek en küçük bir şeyi kalmamıştır. Ulusa şunu da söyledim ki, kendimizi dünyanın egemeni sanmak aymazlığı artık sona ermelidir. Dünyadaki gerçek yerimizi, dünyanın durumunu tanımamak aymazlığı ile ulusumuzu sürüklediğimiz yıkımlar yetişir!” … Efendiler, Halifeliğin korunmasında dinsel ve siyasal yararlar bulunduğunu sanan kimi kişiler, bu kararlar alınırken Halifelik görevini kendi üzerime almamı önerdiler. Bu gibilere hemen, gerekli olumsuz yanıtı verdim... Efendiler, açık ve kesin olarak söyleyeyim ki, Müslüman halkı, önem ve anlamdan yoksun bir Halife konusuyla uğraştırıp kandırmaya çalışanlar, yalnız ve ancak müslümanların, özellikle de Türklerin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılmak da ancak ve ancak bilgisizlik ve aymazlık belirtisidir. Müslüman ve Türk ulusunu bu düşük düzeyde saymak ve Müslümanlık dünyasının vicdan temizliğinden, yaratılış inceliğinden alçakça ve canice amaçlar için yararlanmayı sürdürmek, artık o kadar kolay olmayacaktır. Utanmazlığın da bir sınırı vardır!”


c) Cumhuriyet’e karşı ordu eliyle komplo girişimi ve aşılması için ordunun siyasetle ilişkisinin kesilmesi!

“18 Ekim günü, bir buçuk ay süren bir yurt gezisinden Ankara’ya dönüşümde, beni karşılayanlar arasında Rauf ve Adnan Beyleri görememiştim. Oysa dargınlık belirtisi sayılabilecek böyle bir davranışlarını beklemiyordum. Efendiler, bir komplo karşısında bulunduğumuzu düşünmekte bir saniye bile duraksamadım. Durum şuydu: Bir yıldanberi, yani Rauf Beyin Bakanlar Kurulu başkanlığından çekilişindenberi, Rauf Bey’le Kâzım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşalar ve başkaları arasında bir düzen düşünülmüştür. Bunda başarı sağlayabilmek için orduyu ele almak gerekli görülmüştür. Bu amaçla Kâzım Karabekir Paşa Birinci Ordu müfettişi olarak eskiden komutanlık yaptığı Doğu illerinde dolaşırken, Ali Fuat Paşa da politikadan hoşlanmadığını, yaşamını askerlik mesleğine adamak istediğini ileri sürmüş ve İkinci Ordu Müfettişliğine gitmişti. 3. Ordu Müfettişi Cevat Paşa ile O’na bağlı kolordunun komutanı Cafer Tayyar Paşa’nın da bu düzende kendilerine katılabileceklerini düşündüler. Bir yıl, ordular üzerinde kendi görüşlerine göre çalışıp orduları yanlarına aldıklarını sabdılar. Bu bir yıl içinde Cumhuriyetin ilânı, halifeliğin kaldırılması gibi işlemlerimiz, ortaklaşa düzen kuranları birbirlerine daha çok yaklaştırdı ve birlikte çalışmalarına yol açtı. Eyleme siyaset yoluyla geçeceklerdi… Rauf Bey ve benzerleri parti içinde kalmayı başararak... milletvekilleri üzerinde çalışabilmiş, seçim kazanamayan İkinci Grup milletvekilleri aracılığıyla da bütün yurtta ulusu bize karşı kışkırtma fırsatı bulmuşlardı... Kamuoyunda genel bir görüş ayrılığı yarattılar. Hakkâri bölgesinde Nasturi ayaklanmasını bastırmaya çalışırken İngiltere

de bize bir ültimatom vermiş, Meclis olağanüstü toplanarak savaş olasılığını göze almıştık.

İşte sözü geçen kişiler, bir yabancı devletin bize saldırabileceği bu çetin günlerde, kendileri de bize saldırarak hedeflerine kolayca ulaşabilecekleri düşüne kapıldılar. Savaşa hazır durumda bulundurmak zorunda oldukları ordularını başsız bırakıp, daha önce sevmediklerini söyledikleri siyaset alanına koştular. Efendiler, bu komployu öğrendikten sonra, önlemini bulmakta güçlük çekilmedi. … Hemen, milletvekili de olan Fevzi Paşa Hazretlerinden, milletvekilliğinden çekildiğini Meclis Başkanlığına bildirmesini telefonla rica ettim. Daha önce de bu düşüncede olduğunu bildiğim Paşa, ricamı yerine getirdi.

Milletvekili olan komutanlara da şu şifre telgrafı çektim: “Bana olan güven ve sevginize dayanarak, gördüğüm önemli bir gereklilik üzerine, hemen milletvekilliğinden çekilme yazınızı Meclis Başkanlığına telle bildirmenizi öneririm. Gerekçe olarak, tüm varlığınızı önemli olan askerlik görevine kayıtsız, koşulsuz olarak bağlamak istediğinizi belirtmeniz yerinde olur…” Milletvekilliğinde kalmak isteyen iki ordu komutanının (Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar, Ö.O.) ordu ile ilişkisi kesildi. Böylece komplo kuranların, Meclise ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak istedikleri blöf ortaya çıkarıldı.” …

o d t u a d t . c o m

düşün 28 5 3


e) “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”nın kapatılışı:

(Cumhuriyete karşı ordu eliyle komplo kurmaya kalkışanların istediği Ö.O.,) “Meclis Soruşturması” önergesi oylanarak reddedildi. Bu gensoru oyunundan sonradır ki, karşıtlarımız maskelerini atmak zorunda bırakıldılar. Bilindiği gibi “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” diye bir parti kurdular. Gizli ellerin düzenlediği parti programını da ortaya attılar. “Cumhuriyet” sözcüğünü ağızlarına almaktan bile çekinenlerin, Cumhuriyet doğduğu gün onu boğmak isteyenlerin, kurdukları partiye “Cumhuriyet”, hem de “İlerici Cumhuriyet” adını vermeleri, nasıl ciddi ve ne kadar içtenlikli sayılabilir? “Parti, dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır” ilkesini bayrak olarak eline alan kişilerden iyi niyet beklenebilir miydi? Bu bayrak yüzyıllardan beri bilgisizleri, bağnazları ve boş inançlara saplanıp kalanları aldatarak özel çıkarlar sağlamaya kalkışmış kimselerin taşıdığı bayrak değil miydi? Türk ulusu, yüzyıllardan beri sonu gelmeyen yıkımlara, içinden çıkabilmek için büyük özveriler isteyen pis bataklıklara hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi? Cumhuriyetçi ve ilerici olduklarını zannettirmek isteyenlerin yine bu bayrakla ortaya atılmaları, dinsel bağnazlığı coşturarak ulusu Cumhuriyete, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi? Yeni parti, dinsel düşünce ve inançlara saygı perdesi arkasında, “Biz halifeliği yeniden isteriz; biz yeni yasalar istemeyiz; bize Mecelle yeter; tekkeler, medreseler, cahil softalar, şeyhler, müritler, bizimle birlik olunuz! Çünkü Mustafa Kemal’in partisi size gâvur yapacak, size şapka giydirecek!” demiyor muydu? …

5 4 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Efendiler, politika dünyasında birçok oyunlar görülür. Ama kutsal bir ülkünün belirişi olan Cumhuriyet yönetimine karşı, çağdaşlaşmaya karşı, bilgisizlik, bağnazlık ve her türlü düşmanlık ayağa kalktığı zaman, ilerici ve cumhuriyetçi olanların yeri, gericilere umut ve etkinlik kaynağı sağlama yeri olmamak gerekir. Ne oldu efendiler? Hükümet ve Meclis, olağanüstü önlemler almaya gerek gördü. Takrir-i Sükûn (Dirlik-düzenlik) Yasasını çıkardı. İstiklâl Mahkemelerini çalıştırdı. Ordunun savaşa hazır sekiz tümenini, ayaklanmaları bastırmak için uzun süre görevlendirdi. “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” denilen zararlı kuruluşu kapattı. Sonunda elbette Cumhuriyet başarı kazandı. Ayaklananlar yok edildi. Ama Cumhuriyet düşmanları, büyük komplolarının sona erdiğini Kabul etmediler. Alçakça, son bir girişimde bulundular. Bu da İzmir’de düzenlenen suikast biçiminde belirdi. Cumhuriyet mahkemelerinin eli, bu kez de Cumhuriyeti suikastçilerin elinden kurtarmayı başardı. Efendiler, aldığımız olağanüstü önlemleri, onlara gerek kalmadıkça, kaldırmakta duraksamadık... Takrir-i Sükûn Yasasının yürürlükte ve İstiklâl Mahkemelerinin çalışmakta olduğu süre içinde yapılan işleri göz önüne getirecek olursanız, Meclis’in ve ulusun güveninin tam yerinde kullanıldığı kendiliğinden anlaşılır. Ülkede büyük ayaklanma ve suikastler önlenerek sağlanan dirlik ve düzenlik, elbette kamuyu sevindirmiştir.”


e) NUTUK’ta, yapılan toplumsal ve kültürel devrimler, demokrasinin, yani laikliğin gerekleri olduğu belirtilerek açıklanmaktadır:

“Efendiler, ulusumuzun giymekte olduğu ve bilgisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık düşmanlığının simgesi gibi görünen “fes”i atarak, onun yerine bütün uygar dünyanın kullandığı şapkayı giymesi ve böylece kafa yapısıyla da uygar toplumlardan hiçbir farkı olmadığını göstermesi gerekiyordu. Tekke ve zaviyelerle türbelerin kapatılması ve bütün tarikatlarla şeyhlik, dervişlik, mürtilik, çelebilik, falcılık, büyücülük, türbecilik, vb. Birtakım sanların yasak edilerek kaldırılması …, toplumumuzun boş inançlara bağlı, ilkel bir topluluk olmadığını göstermesi bakımından ne kadar zorunlu olduğu açıktır. Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve talihlerini, yaşamlarını falcıların, büyücülerin, üfürükçülerin, muskacıların ellerine bırakan insanlardan oluşmuş bir topluluk, uygar bir ulus olarak görülebilir mi? … Efendiler, ulusumuzun toplumsal, ekonomik, kısacası uygar yaşamla ilgili bütün işlem ve eylemlerinde verimli sonuçlar getiren yeni yasalarımız da, kadın hak ve özgürlüklerini sağlayan ve aileyi sağlamlaştıran Medeni Kanun da bu dönemde yapılmıştır. Şunu söylemeliyim ki biz, her araçtan yalnız ve ancak bir düşünceyle yararlanırız. O düşünce şudur: Türk ulusunu uygar toplumlar içinde yaraştığı yere yükseltmek ve Türk Cumhuriyetini sarsılmaz temeller üzerinde her gün daha çok güçlendirmek; bunun için de zorbalık düşüncesini öldürmek.”

f) NUTUK’un son sözü, Türk bağımsızlığı ve Türk Cumhuriyet’inin dış ve iç düşmanlardan gelecek saldırılara karşı Türk gençliğine emanet edilmesidir. Atatürk, bununla da yine laik, yani özgürlükçü, usçu düşüncenin tam örneğini veriyor:

“Ey Türk Gençliği! Birinci ödevin, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini sonsuza değin korumak ve savunmaktır! Varlığının ve geleceğinin tek temeli budur. Bu temel, senin en değerli hazinendir.”

“(En elverişsiz koşullar altında bile, Ö.O.) görevin, Türk bağımsızlık ve cumhuriyetini kurtarmaktır”

Önce, ulusal bağımsızlık ile Cumhuriyet’i aynı anlamda ve varoluşun tek temeli öneminde, ulusun en değerli varlığı olarak görmesi, toplumbilimsel, demek ki laik bir insan ve toplum anlayışını yansıtmaktadır. Çünkü, başka uluslara karşı bağımsız olmayan bir ulus, kendi iç yaşamında özgür olamayacağı gibi, iç düzeni özgürlük ilkelerine dayalı, yani laik nitelikte olmadıkça, başka uluslara karşı bağımsız olma bilincinin de olamayacağı anlayışını göstermektedir. Bu da cumhuriyet ile bağımsızlık değerlerini eş anlam ve eş değerde görmenin sonucudur. “Gerekli olacak güç, damarlarındaki soylu kanda vardır!” anımsatması da yukarda belirtildiği üzere, bir ırk değil, tarihsel kültürel oluşum olduğunu gördüğü Türk ulusal ahlak ve bilincine yollama yapmakta, böylece yine ussal, çünkü bilimsel, dolayısıyla laik bir kurtuluş yolu göstermek anlamını taşımaktadır, kanısındayım.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 5 5


YUNAN GÖZÜNDEN EMPERYAL BİR AHMAKLIK: İZMİR’İN İŞGALİ VE SONRAKİ GÜNLER* Prof. Dr. Engin Berber Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Yaşadığımız toprakları vatan yapanlara saygı, minnet ve şükranla… Yunanistan Başbakanı E. Venizelos, 5 Mayıs gecesi, Paris Barış Konferansı Yüksek Konseyi’nin ertesi gün,Yunan kıtalarının İzmir’i işgal etmesine izin vereceğini öğrenir öğrenmez ülkesine, “çok ivedi” üst notlu iki telgraf göndermişti. Dışişleri Bakanlığı’na çektiği 6 Mayıs 1919 tarihli ilk telgrafında, “Derhal (Dışişleri Bakan Yardımcısı) Bay Repulis’i görmenizi ve gerek yolcu ve gerekse nakliyat olmak üzere, elde bulundurulan tüm gemilerin hazırlanması için, gerekli olan bütün önlemleri vakit geçirmeden almasını rica ettiğimi kendisine söylemenizi istiyorum. Eğer geceleyin, yukarıda yazılanları tasdik edecek yeni telgrafımı alırsanız, gemiler Selanik’e hareket edebilecek durumda olsunlar. Oradan Birinci Tümeni alacaklar ve size mevkiini sonradan telgrafla bildireceğim bir yere götüreceklerdir” demişti.1 Selanik’teki Ordu Kumandanı L. Paraskevopulos’a çektiği ikinci telgrafında ise, Birinci Piyade Tümen’inin (Larissa Tümeni) İzmir’e çıkmak üzere hazırlanmasını istemişti. 2 Selanik’in Eleftheron Limanı, 7 Mayıs’ta, Yunan nakliye gemilerinin akınına uğramıştı.3 Paraskevopulas’tan Selanik’e gitme emri alan, Topçu Albay Nikolaos Zafirios komutasındaki Birinci Piyade Tümeni4; Yarbay Aleksandros Shinas, Konstantinos Çakalos ve Dionisios Stavrianopulos’un kumanda ettiği Dördüncü ve Beşinci Piyade Alayı ile 1/38. Efzon Alayı (bu üç piyade alayı Albay Haralambos

5 6 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Çerulis’in komutasındaydı) ve iki topçu taburundan oluşmaktaydı. 5 Venizelos’un bir an önce yapılmasını istediği Tümenin gemilere bindirilmesi işlemi6, 12 Mayıs’ta tamamlanmıştı. Aynı gün Venizelos, Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği “çok ivedi” üst notlu telgrafında, “Şu anda Yüksek Konsey, bugünkü toplantısında ordunun derhal İzmir’e hareket etmesini kararlaştırdığını bildirdi ... Yaşasın millet” diye yazmıştı.7 13 Mayıs sabahı biri Venizelos, diğeri Paraskevopulos’tan olmak üzere, Birinci Piyade Tümen’ine ulaşan iki telgrafta, vakit geçirmeden Eleftheron Limanı’ndan hareket edilmesi bildirildi. 8 Aynı limanda toplanan üçü İngiliz, dördü Yunan olmak üzere, toplam yedi torpidodan oluşan ve İngiliz Kaptan Gover Granvil’in kumanda ettiği flotillanın9 görevi, Birinci Piyade Tümen’ini taşıyan nakliye gemilerine eşlik etmek ve bunları olası bir (İtalyan) müdahaleden sakınmaktı. Yapılan plana göre Granvil, dört adet mayın aramatarama gemisi ile konvoyun dört mil önünde gidecek, İtalyan Donanması’yla karşılaşırsa, konvoyun İngiliz himayesinde olduğunu söyleyecekti. Onun arkasında yer alacak toplam 18 nakliye gemisinden oluşan filonun en önünde, süvariliğini Sahturis’in yaptığı Leon Torpidosu olacak, sağında ve solunda ise üçer torpido bulunacaktı. 10


Şekil 1. 19 Mayıs’ta İzmir’e getirilen Girit Jandarma Taburu Punta İskelesi’nde 13 Mayıs günü saat 19.00’da halkın coşkun tezahüratı ve askerlerin “zito” çığlıkları arasında Eleftheron Limanı’ndan ayrılan Yunan kıtaları, daha “gemilerin çapaları sudan alınır alınmaz” Ukrayna’ya değil, İzmir’e gittiklerini öğrenmişlerdi. Tümen Kumandanı Zafirios, seyir halindeyken askerlere okunan günlük emrinde, “Yunan Milleti’nin şu andaki tek arzusu tutsak kardeşlerini yabancı boyunduruktan kurtarmaktır. Heyecan duymakta haklıyız. Fakat taşkınlığı asla affetmeyeceğiz. Bize düşen bu kutsal vazifeyi layıkiyle yerine getirmeliyiz. Unutmayalım ki, yabancı boyunduruk altında inleyen kardeşlerimizi kurtarmak için bu zahmetlere katlanıyoruz. Onlara dostane bir şekilde davranmamız gerekir. Şunu da unutmayalım ki, gideceğimiz yerlerde başka dinden olan insanlara da tesadüf edeceğiz. Onlara karşı takınacağımız tavır, kardeşlerimize karşı takınacağımız tavırdan farklı olmamalıdır. Bilakis onlara özel bir ihtimamla bakmalıyız. Şunu da hatırınızdan çıkarmamalısınız ki,

istikbalde göstereceğiniz ciddiyetle Yunan milletini temsil edeceksiniz. Her geçen dakika bizi hedefe yaklaştırmaktadır. Tanrı bizimle beraberdir” demişti. 11 Konvoy, 14 Mayıs öğle üzeri, İzmir’de bulunan İngiliz Amirali Calthorpe’dan aldığı bir emirle Midilli Adası’nın Yera Limanı’na demirledi. Çıkarma ile ilgili ayrıntıları belirlemek için verilen bir günlük bu molada, Midilli Adası ile İzmir Limanı arasında yoğun bir seyir trafiği yaşandı. Albay Zafirios ile Çerulis; Alay Kumandanları ve Kurmay Başkanı Binbaşı Andreas Spanopulos’tan oluşan Tümen Kurmay Heyeti, akşama doğru Loen Torpidosu ile İzmir’e geldi. Tanınmamak için kıyafet değiştirip limanda demirli Averoff Zırhlısı’na geçen heyet, Albay İlia Mavrudis ile görüştükten sonra, Amiral Calthorpe’nin bulunduğu Iron Duke Zırhlısı’na gitti. 12 Yapılan görüşmeler sonucunda, olası bir Türk direnişinin kırılması için, İzmir’in çepeçevre kuşatılması ve çatışmaların önüne geçmek için Türkler ve Rumların oturduğu mahallerin

o d t u a d t . c o m

düşün 28 5 7


kuşatılması kararlaştırılmıştı. Bu amaçla Yarbay Stavrianopulos kumandasındaki 1/38. Efzon Alayı, İzmir’i güneybatıdan çevirerek, Karantina’dan Kadifekale’ye uzanan çizgiyi, Çakalos’un Beşinci Piyade Alayı şehrin kuzeydoğusunu çevirerek Punta’dan (Alsancak) Kadifekale’ye uzanan hattı, Shinas’ın Dördüncü Piyade Alayı ise Türk mahallelerini kuşatacaktı. 13 14 Mayıs gecesi Midilli’ye dönen Tümen Kurmay Heyeti’nin, Deniz Albayı İlia Mavrudis’in verdiği İzmir’in harita ve planları üzerindeki çalışması, konvoyun Yera Limanı’ndan ayrılışına kadar devam etmişti. 14 Başbakan Venizelos, çıkarma iskelesinin ismi ve işgal hazırlıklarını gizli tutma noktasında çok dikkatliydi. Ülkesindeki ilgili makamları yeri geldiğinde ve gerektiği kadar bilgilendirmesi bundandı. Nitekim Dışişleri Bakan Yardımcısı Repulis’e iletilmek üzere gönderdiği (Dipnot 1’de sözü edilen) telgrafını, “… Gizliliğin şart

olduğunu ilave etmek isterim. Çünkü bu şekilde hazırlıklarımız geç meydana çıkacak ve Türklerin bu çıkarmayı mümkün olduğunca habersiz ve hazırlıksız olarak karşılamaları sağlanacaktır” diyerek bitirmişti. Diomidis’e 7 Mayıs’ta göndermiş olduğu telgrafında ise şöyle yazmıştı:

“… Gerekli gizliliğin muhafazası için gemi toplanmasının ya Rusya’dan yeni göçmenlerin nakledilmesi veya son zamanlarda Selanik’e gelen göçmenlerin tekrar Pontus ve İstanbul’a götürülmeleri veyahut Yunan topluluklarının tehlikede bulunduğu Pontus’a ordu gönderilmesi için yapıldığının mümkün olduğu kadar çok zikredilmesi lazımdır.” 15 O günlerde, Venizelos’un barış konferansında dile getirdiği isteklerinden haberli olan İzmirli Rumlar umutlu; Türkler ise kaygılı bir bekleyiş içindeydiler.

Şekil 2. Yunan Ordusu’nun Kadifekale’de Kurduğu Radyo İstasyonu, 1919 13 Mayıs 1919 öğleden sonra, Iron Duke Zırhlısı ile İzmir’e gelmiş Calthorpe’un vakit geçirmeden Komodor Fitzmaurice (İngiliz),

5 8 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Tümamiral Duvauroux (Fransız), Albay Magliano (İtalyan), Dayton (Amerikan) ve Albay Mavrudis ile yaptığı bir görüşme sonucunda Fransızların


Foça’daki bataryaları, İtalyanların Karaburun, İngilizlerin Kösten Adası ve Yunanlıların Sancakkalesi Tabyası’nı 120 kişilik müfrezelerle işgal etmeleri kararlaştırılmıştı. 16 Bu kararın 14 Mayıs sabahı saat 09.00’da İngiltere’nin İzmir Konsolosu Mr. Morgan tarafından Vali Ahmet (Kambur) İzzet Bey’e; Albay Smith tarafından da 17. Kolordu Kumandanı Ali Nadir Paşa’ya bildirildiği (saat 11.00’da İngiliz Amirali Sir Richard Webb aynı notayı İstanbul’da sadrazama vermişti) saatlerde, önce Iron Duke Zırhlısı’nın bir motoru, daha sonra limandaki diğer müttefik gemilerinden deniz piyadeleri kordon boyuna çıkarak kendi konsolosluk, banka ve postanelerini koruma altına almışlardı. 17 Ali Nadir Paşa, kendisine verilen notanın içeriğini gönderdiği Harbiye Nezareti’nden, “mütareke ahkamına (hükümlerine) riayet ediniz” yanıtını almıştı. Notada adı geçen mevzilerin işgalinde, bir sıkıntıya meydan vermemek için işgal müfrezelerine eşlik etmeleri istenen Osmanlı subayları (her müfrezeye bir tane), öğle üzeri saat 12:00’de Iron Duke’e gönderilmiş ve bu mevkilerdeki Osmanlı kıtalarına karşı koymamaları emredilmişti. 18 Diğer mevkiler gibi Sancakkale Tabyası da Averoff Gemisi’nden Teğmen Petropulos ve Smafor Çagar komutasındaki Yunan deniz piyadelerince olaysız şekilde işgal edilmişti. 19 Aynı saatlerde Mavrudis, İzmir Metropoliti Hrisostomos’tan (Kalafatis) ihtiyar meclisi üyeleri, Yunan gazetecileri, cemiyetlerin üyeleri ve şehrin ileri gelen Rumlarını, saat 16.00’da metropolitlik binası olan Aya Fotini Kilisesi’nde yapılacak olağanüstü bir toplantıya çağırmasını istemişti. Belirlenen yere tam verdiği saatte gelen Mavrudis, metropilitliğin salonundan bahçesine taşan kalabalığa Venizelos’un şu mesajını okumuştu:

“Beklenen an geldi. Yunanistan, barış konferansı tarafından İzmir’in işgali ve güvenliğini sağlamakla görevlendirildi. Müzakere başkanları, İzmir’in Yunanistan’la

birleşmesi konusunda karara varmışlardır. Balkan Savaşı’na kadar size boyunduruk vuranların kölesi durumunda idiniz, artık müsterihim, kalbim ferahtır, bugünden itibaren Küçük Asya, Yunanlılarının ruhları ferahlasın... Vicdanlarınızın tezahüratına pek tabii engel olacak değilim. Fakat bu tezahüratın birlikte yaşadığımız unsurlara karşı bir düşmanlık kisvesine bürünmeyeceğinden emin bulunmaktayım. Bu tezahürat bir kardeşlik havası içinde cereyan etmelidir... Mahalli halka güven ve emniyet telkin ederek, milli özümüzle uyumlu hareket etmekle kalmayacak, aynı zamanda yüksek milli çıkarlarımıza en mükemmel hizmeti yapmış olacağız... İncil milli davalarımızın dirilticisidir”.20 Mesajın okunması sırasında atılmaya başlayan “zito” çığlıkları göğe yükselirken Albay Mavrudis, Birinci Piyade Tümeni işgali tamamlanıncaya kadar şehirdeki bakkal, meyhane ve mağazaların kapatılmasını istemişti. “Yaşasın Demir Larissa Tümeni” çığlıkları arasında dağılan kalabalık, haberi yıldırım hızıyla mahallelerinde yaymış, dükkânlarını kapayan Rumlar gelecek gemileri gözlemek üzere rıhtıma koşuşmuşlardı. 21 Aynı saatlerde, Amalthia Gazetesi (İzmir) matbaasında Türkçe ve Yunanca olarak Yunan İşgal Ordusu Kumandanı Zafirios’un İzmir halkına; Hrisostomos’un Rumlara hitabeden bildirileri basılmaktaydı. 22 Bu bildiriler gece yarısına doğru Rumlarca, şehrin yol ve duvarlarında görülebilecek yerlere yapıştırılmış, Konstantions Terzopulos tarafından Türkçe’ye çevrilen Zafirios’un bildirisi ayrıca, ertesi gün yayımlanacak Rumca gazetelere dağıtılmıştı. 23 Bunlardan ilkinde Zafirios, “Müttefiklerinin uygun görmesiyle hareket eden, bağlı bulunduğum hükümetten aldığım emir gereğince, İzmir ve civarının askeri işgaline girişiyorum. İşgalden maksat, mevcut kanunların korunması suretiyle tüm halkın refahını sağlamaktır. Bu işgalin gerçekte üç bin

o d t u a d t . c o m

düşün 28 5 9


yıldan beri Yunanistan ile birçok sebeplerden dolayı bağları bulunan söz konusu arazi hakkında, konferansça alınması beklenen kararı çabuklaştırmak düşüncesi ve amacı kesinlikle yoktur. Tamamen eskisi gibi vazifelerine devam edecek olan mülki ve dini dairelerin memurları, vazifelerinin yerine getirilmesi ve asayişin sağlanması konusunda her an askeri birliklerin yardımını isteyebilirler. Kumandanlığa başvuru her zaman serbesttir ve askeri memurlar kendilerine vaki olacak herhangi bir şikâyeti şefkatle dinlemek için daima hazırdırlar. Cins ve mezhep ayrımı yapmaksızın, bütün halka huzur içinde iş ve güçleriyle meşgul olmalarını ve güzel vatanlarının geleceği için konferansın kararlarını güvenle beklemelerini tavsiye ederim” diyordu. 24 “Kardeşlerim” hitabıyla başlayan ikincisinde ise Hrisostomos, Rum-Ortodoks Cemaati’ne işgali, şu cümlelerle müjdeliyordu: “Bugün sizleri muhteşem ve ilahi bir törene davet ettik, bu öyle bir törendir ki, milletler uzun asırlar boyunca bir kez gerçekleştirme şansına sahiptirler. Huşu ve tazimle eğiliniz. Tanrı korkusuyla ve başlarınız dik durunuz, Tanrı’nın büyük, doğruluğu tartışılmaz emirlerine sadece ruhlarınızı eğiniz. Kardeşler! Beklenen an gelmiştir. Asırlık arzular yerine getirilmektedir. Olağanüstü yıllar yaklaşmıştır. Irkımızın büyük umudu, anamız Yunanistan’la birleşmek yolunda bağrımızı kızgın demir misali yakan ve kavuran o şiddetli, derin ve sıcak arzunuz, işte bugün, tarihi ve minnetle anılması gereken 14 Mayıs günü gerçekleşiyor. Mayısın 14’ü olan bugünden başlayarak, birleşik, şanlı, ölümsüz, büyük vatanımız Yunanistan’ın ayrılmaz bir parçasını oluşturuyoruz. Yunan tümenlerinin Küçük Asya sahillerine çıkarması başlamıştır. İzmir’in dıştaki kalesi (Sancakkale/ Yenikale) Yunan kıtaları tarafından işgal edilmiş, kurtarıcılarımız yarın şehrin işgali için geleceklerdir. Yaşasın millet!” 25

6 0 düşün 28

o d t u a d t . c o m

İzmir Türklerine gelince; Rumların yaklaşık 45 gündür devam eden ve önceki sürece nispeten sakin tavırlarına rağmen, son hafta içinde limandaki savaş gemisi trafiğinin hızlanması ve 14 Mayıs sabahından itibaren gözledikleri olağandışı gelişmelerden, Yunan kıtalarının ertesi gün şehri işgal edeceğini anlamışlardı.26 İzmir’in Yalılar semtinde oturan Rum ve Ermenilerin arabalarla Punta’ya taşınmalarından sonra yayılan: Sancakkale’nin işgal edildiği yolundaki söylentilerin gerçek olduğu, vilayet makamının öğleye doğru yayınladığı bir bildiri ile kesinlik kazanmıştı. 27 Öğleden sonra Sultani binasında yapılan toplantının ardından, Türk Ocağı’nda devam eden görüşmeler sonucunda ortaya çıkan, Redd-i İlhak Heyet-i Milliyesi’nden Moralızade Halit, Ragıp Nurettin ve Mustafa Necati beylerce kaleme alınan bildiride28, “İzmir ve havalisi Yunan’a ilhak ediliyor. İşgal başladı. İzmir ve çevresi tamamen ayakta ve heyecandadır. İzmir son ve tarihi gününü yaşıyor. Son ümidimiz milletimizin göstereceği karşı koymaya bağlıdır. Miting ve telgraflarla her yere başvurunuz. Ve Vatan Ordusu’na katılmaya hazırlanınız” denilirken amaçlanan, Haydar Rüştü (Öktem) Bey’in de vurguladığı üzere, alınan kararların bütün ulusa duyurulmasıydı. 29 Aynı saatlerde, çocuk doktoru Ali Agâh Bey’in ve Moralızade kardeşlerin Birinci Kordon’daki ticarethanelerinde kaleme aldığı “İlhakı Red Heyet-i Milliyesi” imzalı bildiride ise30 İzmir’in Türk halkı şu cümlelerle Maşatlık’ta (Yahudi Mezarlığı) yapılacak mitinge davet edilmişti:

“Ey Bedbaht Türk!... Wilson prensiplerinin insancıl başlığı altında senin hakkın gasp ediliyor ve namusun yırtılıyor. Buralarda Rum’un çok olduğu ve Türklerin Yunan’a katılmasını memnuniyetle kabul edeceği söylendi ve bunun sonucu olarak güzel memleket Yunan’a verildi. Şimdi sana soruyoruz. Rum senden daha mı çoktur? Yunan egemenliğini kabule taraftar mısın? Artık kendini göster. Bütün kardeşlerin


Maşatlık’tadır. Oraya yüzbinlerle toplan. Ve ezici çoğunluğunu orada bütün dünyaya göster. İlan ve ispat et. Burada zengin, fakir; âlim, cahil yok. Fakat Yunan egemenliğini istemeyen ezici kütle

vardır. Bu sana düşen en büyük görevdir. Geri kalma. Hüsran ve düşkünlük yarar getirmez. Binlerle, yüzbinlerle Maşatlık’a koş ve Heyet-i Milliye’nin emrine itaat et!...”

Şekil 3. İzmir Metropoliti Hrisostomos Kalafatis; 15 Mayıs 1919 Anadolu Gazetesi matbaasında akşam üzeri basılan bu bildirilerden ilki, bazı değişikliklerle ülkenin tüm vilayet, sancak, kaza ve belediye başkanlıklarına gönderilirken31; ikincisi, sultani öğrencileri tarafından daha mürekkebi kurumadan Türk mahallelerindeki evlere dağıtılmaya başlanmıştı. Davul eşliğinde, “Vatanını sevenler Yahudi Maşatlığı’na gelsin” diye bağıran gür sesli gençler, okuma yazma bilmeyen halkı mitingden haberdar etmişlerdi. 32 Davetin içeriğinden anlaşılacağı üzere miting, Yunan Ordusu’nun karaya çıkmasına karşı koymak için değil, Türklerin İzmir’de Rumlardan kalabalık olduğunu göstermeyi amaçlıyordu ki, seçilen toplanma yeri çok anlamlıydı. Deniz kıyısına yakın yüksekçe bir tepe (şimdiki Varyant) üzerinde bulunan Maşatlık, liman ve şehrin her yanından rahatça görülebildiğinden, verilmek

istenen mesaj için en uygun mevkiiydi. 33 Gece yarısına doğru binlerce Türk’ün katılımıyla başlayan miting, üzerinde durulacak noktalar önceden tespit edilmediği ve her konuşmacının kendi çözümünü seslendirmesi nedeniyle son derece düzensiz geçmişti. 34 Miting devam ederken, “İzmir İhtiyat Zabitleri Teavün Cemiyeti” (İzmir Yedek Subayları Yardımlaşma Derneği) üyelerinin başında bulunduğu halk, polis dairesindeki silah deposuna hücum ederek kapıları kırmış, silah ve cephaneleri almıştı. Kalabalık oradan askeri hapishaneye geçerek “İttihatçılık”, “Rumlara saygısızlık” ve “yabancılara karşı gelme” gibi bahanelerle tutuklanmış bulunan subayları tahliye etmişti.35

o d t u a d t . c o m

düşün 28 6 1


Maşatlık Mitingi devam ederken, Punta’da hummalı bir faaliyet sürmekteydi. Yunan kıtalarının rıhtım ve iskelelere çıkışını kolaylaştırmak için, 14 Mayıs akşamı, Yunan Donanması süvarilerinden Panos Argiropulos denetiminde başlayan çalışmalar Rum mühendis, işçi ve hamalların gönüllü katkılarıyla sabaha karşı bitirilmişti. Yunan deniz piyadeleri sokaklarda sıkı güvenlik önlemleri almış, yanaşmanın olacağı iskelelere toplanmak yasaklanmıştı.36 Gün ışıdığında, vilayetin her yanından trenlerle İzmir’e taşınmış olan Rumlar, ellerinde çiçek ve Venizelos’un resimleri olduğu halde, Yunan bayraklarıyla donatılmış kordon boyuna toplanmışlardı. Gece saat 02.00’de Yera Limanı’ndan İzmir’e hareket eden Yunan konvoyu37, İzmir Limanı’na girmezden kısa bir süre önce (saat 06.45’te), limanda demirli Averoff Zırhlısı ve Limnos Torpidosu’ndan karaya çıkan Yunan deniz piyadeleri gümrük (eşya gümrüğü), liman dairesi, Pasaport’taki (Kantar) polis karakolu ve telgraf merkezini Türk çalışanlarından teslim almışlardı.38 On sekiz gemiden oluşan konvoy, saat 07.30’da çıkarma iskelesine yanaşırken Türkler, Köylü Gazetesi’nde Vali Ahmet İzzet Bey’in şu yazısını okuyorlardı: “Bazı bedbahtlar İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceği tarzında şayialar çıkarmışlardır, yalandır. Tekzib edilir”.39 Rumların “zito” çığlıkları altında, Punta İskelesi’ndeki Avcılar Kulübü önüne yapılmaya başlayan çıkarma iki saat içinde tamamlanmış, Hrisostomos’un bizzat kutsadığı üç alay, kendilerine gösterilen mevkileri işgal etmek amacıyla harekete geçmişlerdi. Görev yeri olan Karantina’yı işgal için sağında-solunda yerli Rumlar olduğu halde, kordon boyunu izleyerek Vilayet Konağı önüne gelen (saat 11.00 gibi) 1/38. Efzon Alayı’na, kim veya kimler tarafından sıkıldığı kesin olarak bilinmeyen kurşunlara, kısa bir panikten sonra Yunan askerleri karşılık vermişler, Osmanlı makamlarının onlara karşı hiçbir silahın kullanılmadığını bildirdikleri 17. Kolordu Kumandanlığı binası (Sarı Kışla) ve Vilayet

6 2 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Konağı’yla, sivillerin kümelendiği Kemeraltı Caddesi girişi ve civardaki kahve ve oteller yaklaşık bir saat ateş altında tutulmuşlardı. Ardından Yunan askerleri tarafından onurları kırılarak teslim alınan Kolordu mensupları ile vilayet personeli40, binlerce Rumun kızgın bir şekilde bekleştiği Birinci Kordon’dan yürütülerek, Avcılar Kulübü önüne demirlemiş Patris Vapuru’na hapsedilmişlerdi.41 İtilaf Devletleri’nin gözü önünde yapılan bu yürüyüş sırasında Yunan askerleri ve sivillerin yönelttiği ağır saldırılara maruz kalan askerlerden, sadece subay olarak 9 ölü, 21 yaralı verilmiş, 27 kişi de kaybolmuştu.42 Öğleden sonra saat 16:00 civarında, planlanan mevkilere yerleşerek işgali tamamlayan Yunan kıtalarının kayıplarını 2 ölü 9 yaralı olarak veren Zafirios’un, diğer kayıplar konusunda verdiği rakamlar şöyleydi: Türkler 5 asker ölü, 8 subay, 8 asker ve 41 sivil yaralı; Yunanlılar, sivillerden 9 ölü 34 yaralı ve değişik milliyetlerden 47 ölü olmak üzere toplam 163 kişiydi.43 Bu raporu aldıktan sadece iki gün sonra, çıkarma günü yapıldığı öne sürülen uygulamalara ilişkin duydukları ile İzmir’den gönderilen bilgilerin uyuşmadığını belirten Yunan Başbakanı, Dışişleri Bakanlığı’ndan yeni bir rapor istemişti.44 Paris’te Yüksek Konsey’in başkanlığını da yapmakta olan Fransa Başbakanı Clemenceau’ya gönderdiği ve Moniteur Oriantal Gazetesi’nde yayımlanmış mektubunda, Zafirios’un verdiği genel toplamın üzerine çıkmamış ancak kayıpların milliyetlere göre dağılımını farklı sunmuştu. Venizelos’a göre, çıkarma günü İzmir’de cereyan eden olaylarda 63 ölü, 100 yaralı vardı. Bunlardan 62’si asker ve sivil olarak Yunanlı; 78’i Türk; 1’i Musevi ve 22’si diğer milletlerdendi.45 Verdiği rakamların gerçeği yansıtmadığı, işgalden birkaç ay sonra, İzmir olaylarını araştırmak amacıyla Yüksek Konsey’ce görevlendirilen karma komisyon tarafından tanzim edilen raporun 16. Maddesinden açıkça anlaşılacaktı: “İzmir’in işgali sırasında ölen ve yaralananların


sayısı kesin olarak bilinmemektedir. Tahminen Yunanlılardan 2 er ölü, 6 yaralı, 20 sivil ölü, 60 yaralı; Türklerden ise 300 veya 400 ölü ve yaralıdır” 46 . Resmi Türk belgelerine göre ise, “işgalin ilk 48 saati içinde İzmir ve banliyölerinde (Urla Yarımadası ve köyleri dahil) öldürülen Türklerin sayısı 2 binin çok üzerinde” idi.47 İşgal Kuvvetleri Kumandanı Zafirios şehrin işgali tamamlandıktan sonra gazetelerde yayımlattırdığı bir emirle akşam saat 20.00’den ertesi gün 06.00’ya kadar sokağa çıkma yasağı ilan etmiş, emre uymayanların hapsedileceklerini söyleyerek uyarmıştı.48 Şehrin güvenliğinden sorumlu olması için Zafirios’un kurduğu mevki kumandanlığının aynı gün yaptığı ilk iş, hangi din ve milliyetten olursa olsun sakinlerin birbirlerine saygılı olmalarını isteyen ve gece 02.00’den 06.00’ya kadar sokağa çıkmayı yasakladığını belirten

bir ilan yayımlatmaktı.49 Yunan kıtaları, şehir merkezinde güvenliği tamamen sağladıklarını açıkladıkları gün50, işgal ettikleri bölgeyi genişletmeye başlamışlardı. Şöyle ki, 4. ve 5. piyade alaylarına bağlı keşif ve emniyet müfrezeleri, 16 ve 17 Mayıs’ta, İzmir’in işgalinden hemen sonra erlerinin tamamı firar eden; subayları ise, 15 Mayıs’ı 16’ya bağlayan gece Tire’ye çekilen: Seydiköy ve Gaziemir’deki Osmanlı garnizonlarının51 doğusundaki Cumaovası ve Develi köyleriyle Bornova, Karşıyaka ve Buca’yı işgal etmişlerdi.52 Böylece ihraç iskelesi ve ikmal üssü konumunda olan İzmir şehrini, daha ileri mevkilerde kurduğu köprübaşlarıyla örterek (bu askeri bir zorunluluktu), küçük çaplı bir güvenlik kuşağı oluşturan Yunan kıtaları, Anadolu’nun içlerine doğru ilerleyebilirdi.53

Şekil 4. Vali Ahmet İzzet Bey (fesli ve sakallı); 1919 Nisan’ında İzmir Rum Hastanesi’nde yumurta tokuşturuyor; sağ yanında Albay İlia Mavrudis, sol yanında Hrisostomos ve Yunan Kızılhaç Misyonu Başkanı Albay Çunukas

o d t u a d t . c o m

düşün 28 6 3


Venizelos’un böyle bir harekât için Yüksek Konsey’den izin almaya çalıştığı sırada, İzmir’deki tümen karargâhı iç kısımlarda, Türklerin karşı saldırı için hazırlık yaptığı yolunda duyumlar almaktaydı.54 Albay Mavrudis, 16 Mayıs tarihli bir telgrafında, İzmir olaylarının ardından dahilde (Rumlardan) intikam almaların başladığını, yeterli kuvvet olmadığından bunları önüne geçilemediğini belirterek, “İtalyanlar Türkleri teşvik ediyorlar, Kuşadası’nın işgalinden55 sonra bunlara, yardıma hazır olduklarını söylüyorlar, yabancı temsilciler asayişi temin edebileceğimizden emin değiller. Kanaatime göre işgal kuvvetlerine bir tümenin daha gönderilmesi lazım ki içerilerde başlayan asayişsizlik ortadan kaldırılabilsin” diyordu. 56 Albay Zafirios’un, 17 Mayıs tarihli ve “Aydın Vilayeti Rum Ahalisine” başlıklı beyannamesinden de açıkça anlaşılacağı üzere, asayişin bozukluğu Rumların eseriydi:

“Her taraftan alınan malumatlara göre, vilayet dahilinde ve haricinde, Rum ahali tarafından Türklere karşı silah kullanılmakta ve taşınmaz malları yağma edilmektedir. Söz konusu hadiselerin iffet ve namus sahibi Rum ahali tarafından olmayıp bir takım ahlaksız ve düşüncesiz kimselerden vukua geldiği muhakkak addolunuyorsa da her fedakârlığı ve bütün inzibati teşebbüsleri göze alarak asayişin iade ve takarrürüne azmettiğim bir dakikada, bu tür olaylar ve vukuatın ortaya çıkışı asla kabul edilemeyeceğinden, tekrarını kati surette men eder ve asayişin temini hususunda son derece sert hareket edeceğimi ihtar ederim.” 57 Cephe gerisinde düzeni sağlamaya çalışırken, daha ziyade doğu istikametinde genişleyen işgal bölgesini bir tümenle tutamayacaklarını bilen Yunan kurmayları, işgalinden üç gün sonra İzmir’e 6. Adalar Alayı ile 500 kişilik bir jandarma taburu getirmişlerdi.58 Aynı gün Venizelos Zafirios’a, Atina’daki 8. Girit Alayı’nın İzmir’e hareketi konusunda emir verdiğini belirttikten sonra “Elinizde beş piyade

6 4 düşün 28

o d t u a d t . c o m

alayı ile 500 jandarma mevcuttur. Üç piyade alayı ile İzmir ve dolaylarını işgal edebilirsiniz. Doğuda bulunan Aydın şehri işgal edilmelidir. Ancak İtalyanlarla temasa geçmemeye çalışın” demişti.59 Yüksek Konsey’in 18 Mayıs tarihli toplantısında, Yunanistan’da bulunan Anadolu’dan gelmiş/ gönderilmiş Rum göçmenlerin yeniden memleketlerine yerleşmesini sağlamak için Yunan kıtalarının Ayvalık’tan Selçuk’a kadar uzanan sahil şeridini işgal etmesini isteyen Venizelos, 19 Mayıs’ta Zafirios’a “Yüksek Konsey’in kararıyla Ayvalık Kazası ve İzmir Sancağı dâhilinde bulunan araziyi işgal ederek, asayişin sağlanmasından sonra Yunanistan’da bulunan buralı göçmenlerin vatanlarına yerleşmelerinin temini gerekir” demişti.60 Yerli Rumlardan silahlı milislerin eşlik ettiği Yunan kıtaları, 56. Tümen’in Urla’da bulunan 18 (er) mevcutlu 173. Alayı ile -bunlara 120 Türk milis de katılmıştı- kısa bir çatışmadan sonra 17 Mayıs’ta Urla’ya61; 20 Mayıs’ta ise, bu alayın sadece gözetleme postalarının bulunduğu önce Alaçatı Nahiyesi, daha sonra Çeşme’ye girmişlerdi. Yüzbaşı Alekos’un kumanda ettiği Yunan birlikleri Alaçatı’da, Nahiye Müdürü ve Belediye Bakanı’nca davul-zurna ve üzerinde Venizelos’un resmi bulunan bir çiçek buketi verilerek karşılanmıştı. Öğleden sonra saat 16.00’ya doğru Çeşme önlerine gelen Alekos’u, Sakız Adası Genel Valisi Yorgos Papandreu, Deniz Albay Malikopulos ile ellerindeki Yunan bayrakları ile kaymakam, polis müdürü ve müftü karşılamış; Çeşme Mevki Kumandanı Binbaşı Kemal, kaymakamlık binasında şehri Yunan birliklerine teslim etmişti.62 20 Mayıs’ta başladığı anlaşılan Yunan işgal harekâtı, sancağa bağlı çoğu kazanın bulunduğu nehir vadilerinde gelişmiştir. Gediz Vadisi’nde 21 Mayıs günü, Menemen’in işgaliyle başlayan harekât hiçbir direnme görmeden İzmir Sancağı’nın idari sınırlarını aşarken (26 Mayıs’ta Manisa, 29 Mayıs’ta Turgutlu işgal


edilmişti); kuzeyde Karesi Mutasarrıflığı’na bağlı Ayvalık’ta, Türk ve Yunan kuvvetleri arasında kanlı çarpışmalar olmuştu. Yunan kaynakları, Aşağı Gediz Vadisi’nde işgalin çatışmasız tamamlanmasını, atanmış bazı Türk idarecilerin satın alınmasına bağlamaktadır. Gazeteci Kostas Mihailidis, Albay Mavrudis’in, Leon Torpidosu’nda 16 Nisan 1919 akşamı verdiği bir yemekte, olası bir Türk direnişini kırmak için Yunanistan’ın rüşvet vererek bazı idarecileri satın almak istediğini; bu çerçevede öncelikle Manisa Mutasarrıfı ile Menemen ve Turgutlu kaymakamlarının düşünüldüğünün, şu şekilde kendisine söylediğini belirtmektedir: “Bu iş için tahsis edilen milyonlar sakın seni ürkütmesin, milli gayemiz için sarf edilecek miktarın hiç rolü yoktur. Her birine yirmi beş milyon (Drahmi) taksim ediyorum. Bu paraların yarısı peşin, yarısı işgalden sonra verilecektir.” Ertesi gün (17 Nisan) Menemen, Manisa ve Turgutlu’ya giden Mihailidis, söz konusu idarecilerin tümünü kazandığını belirttikten sonra, “Menemen Kaymakamı ile yaptığım anlaşmadan çok memnun kalmıştım. Menemen’in işgali başladığında göreceğimiz gibi hiçbir sözümde yalancı çıkmamıştım” demektedir.63 Küçük Menderes Vadisi’nde 25 Mayıs’ta Bayındır, 29 Mayıs’ta Tire’yi rahatlıkla işgal eden

Yunan kıtaları, vadinin son büyük yerleşmesi olan Ödemiş’te sert bir direnişle karşılaşmışlar, 1 Haziran sabahı başlayan ve gün boyu devam eden bir çatışmanın ardından aynı gün şehre girmişlerdi.64 Bakırçay Vadisi’nde ise 12 Haziran’da rahatça Bergama’ya giren Yunan kıtaları65, civardaki Türk kuvvetlerinin tazyiki sonucu 15 Haziran’da şehri terk etmişler, ancak takviye alarak 19 Haziran’da Bergama’yı tekrar işgal etmişlerdi. Vali Ahmet İzzet Bey’in aynı günlerde yayımladığı bir tamimde, bazı sorumsuz kişilerin girişimleri sonucu, Yunan Ordusu’na karşı konulduğunun anlaşıldığı belirtildikten sonra, çete tertibi ve gönüllü toplamak gibi girişimlerin manen ve maddeten zararlı olduğu, buna cüret eden veya hoşgörüyle yaklaşanların büyük bir sorumluluk üstlendiklerini belirtmesi, vilayet makamının Kuva-yı Milliye’yi nasıl gördüğünü açıklaması bakımından ilginçti.66 20 Haziran 1919 tarihi itibariyle Yunan kıtaları, Kuşadası merkez ve bazı köyleri, Bergama’ya bağlı Turanlı Nahiyesi’nin bir kısmı67 ile Ödemiş’e bağlı Kelas ve Balyambolu nahiyeleri dışında İzmir Sancağı’nın tümünü işgal etmişler ve 1922 yılının eylül ayına kadar, bölgedeki mevcudiyetlerini korumuşlardı. 68

o d t u a d t . c o m

düşün 28 6 5


KAYNAKÇA * Bu makale, Engin Berber’in Afet İnan Tarih Araştırma Ödülü’ne değer bulunmuş: “Mütareke ve Yunan İşgali Döneminde İzmir Sancağı” başlıklı doktora tezinden bir bölümün, yazarınca küçük dokunuşlar yapılıp dergimiz formatına göre düzenlenmiş halidir. 1. Efi Allamani-Krista Panayiotopulou, “İ Simmahiki Entoli yia tin Katalipsi tis Smirnis kai i Drastiriopisi tis Ellinikis İgesias” (İzmir’in İşgali için Müttefik Emri ve Yunan Yönetiminin Çabası), Meletimata yiro apo ton Venizelo kai tin Epohin Tou (Venizelos ve Dönemiyle İlgili Çalışmalar), Atina, 1980, s. 158’de, Venizelos’tan Diomidis’e 1205 numaralı telgraf. 2. Efi Allamani-Krista Panayiotopulou, s. 159’da Venizelos’tan Paraskevopulos’a. 3. İstoria tou Ellinikou Ethnous (Yunan Ulusunun Tarihi), IE, Atina, 1980, s. 116. 4. Niku Psirukis, İ Mikrasiatiki Katastrofi (Küçük Asya Felaketi), Atina, 1988, s. 13’de, 64087/1037 numaralı telefon emri. 5. İstoria tou Ellinikou Ethnous, IE, s. 16. 6. Efi Allamani-Krista Panayiotopulou, s. 161’de, Venizelos’tan Paraskevopulos’a 10 Mayıs 1919 tarihli telgraflar. 7. Efi Allamani-Krista Panayiotopulou, s. 165’de, Venizelos’tan Dışişleri Bakanlığı’na, 4425 numaralı telgraf ve Mihail Rodas, İ Ellada stin Mikran Asia 1918-1922 (Yunanistan Küçük Asya’da), Atina, 1958, s. 64. 8. İstoria tou Ellinikou Ethnous, IE, s. 14. 9. Değişik tür savaş gemilerinden oluşan deniz tümeni. 10. Konstantinos Nider, Küçük Asya Harekâtı 19191920, ATASE Kütüphanesi’nde Basılmamış Daktilo Metin halinde, Çev. Lefter Ksantopulos, Atina, 1928, s. 2-3’de, bu seyir planı Kaptan Granvil ile Yunan Deniz Albayı Aftonidis arasında yapılan bir görüşmed sonucu kararlaştırılmıştı. 11. İstoria tou Ellinikou Ethnous, IE, ss. 116-117 ve Rodas, s.65. 12. İstoria tou Ellinikou Ethnous, IE, s. 15 ve Mihailidis, Küçük Asya Seferi, ATASE Kütüphanesi’nde Basılmamış Daktilo Metin halinde, Çev. S. Karaoğlu, (y.y. ve t.y.), ss. 128-129. 13. İstoria tou Ellinikou Ethnous, IE, s. 117 ve Nider, s. 5. 14. İstoria tou Ellinikou Ethnous, IE, s. 117. 15. Efi Allamani-Krista Panayiotopulou, s. 160’ta

6 6 düşün 28

o d t u a d t . c o m

16. 17. 18. 19. 20.

21.

22. 23. 24.

25.

26.

27.

28. 29.

“çok ivedi” üst notlu 4249 numaralı telgraf. Gotthard Jaeschke, Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, Ankara, 1970, s. 569. Mihailidis, s.136. Fahrettin Altay, “İzmir Faciasının Muhakemesi”, Belleten, 23/89, 1959, ss. 145-147’de, Ali Nadir Paşa’nın 25 Ekim1920’de alınan ifadesinden. Mihailidis, ss. 137-138. İstoria tou Ellinikou Ethnous, IE, s. 117 ve Rodas, ss. 59-61. Efi Allamani-Krista Panayiotopulou, ss. 165-166’da Venizelos’tan Mavrudis’e iletilmek üzere Dışişleri Bakanlığı’na gönderilmiş 13 Mayıs 1919 ve 4443 numaralı telgraftan anlaşılacağı üzere, bu mesajı Başbakan bizzat kaleme almıştı. Rodas, s. 61 ve Yunan Ordusu İzmir’de, ATASE Kütüphanesi’nde Basılmamış Daktilo Metin halinde, Çev. Koço Theodoris-Konstantinos Ioannis, Atina, 1956, s. 49. İstoria tou Ellinikou Ethnous, IE, s. 118. Rodas, s. 62. Gerçekte E. Venizelos’un kaleminden çıkmış olan bu bildiri, Türkçe Ahenk gazetesinin (İzmir), işgal sonrası basılmış 17 Mayıs tarihli ilk nüshasına konulmuştu. Ahenk, 3 Temmuz 1921’den, gazetenin 15 Mayıs günü, Zafirios’un bildirisinin Türkçe olan kısmını, “halkı (Türk) meraktan kurtarmak için” ilave olarak bastırıp parasız dağıttığı öğrenilmektedir. D. Haralambus Triantafillidi, İ Mikrasiatiki Ekstratia kaı to İmorologeion enos Oplitou (Küçük Asya Harekâtı ve Bir Savaşçının Günlüğü, Birinci Kitap, Atina-Yanya, 1984, ss. 26-77. Kazım Özalp, Millî Mücadele 1919-1922, C. 1, Ankara, 1985, ss. 4-5’de belirtildiği üzere, Maliye Müfettişi Muvaffak Bey o gün Kemeraltı’na, ertesi gün İzmir’in işgal edileceği haberini ulaştırmıştı. Haydar Rüştü Öktem, Mütareke ve İşgal Anıları, Haz. Zeki Arıkan, Ankara, 1991, ss. 71-73’te, “… Okuduk, beynimizden yıldırımlarla vurulmuşa döndük. Çünkü beyanname (Yeni Kale’nin) müttefik kuvvetleri tarafından işgal edildiğini ifade ediyordu. Demek ki, verilen teminat kapkara bir haberden başka bir şey değildi” yazmaktadır. Nail Moralı, Mütareke’de İzmir Olayları, Ankara, 1973s, s. 26-27. Öktem, s. 67.


30. İlhakı Red Heyet-i Milliyesi›nin El İlanı; Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde. Ayrıca, Bilge Umar, İzmir’de Yunanlıların Son Günleri, Ankara, 1974, s. 102’den görüleceği üzere, bu bildiri el yazısı ile de çoğaltılıp dağıtılmıştır. El yazısı bildirinin, basılan bildiri ile aynı olmadığı, altındaki imzaların farklı olmasından anlaşılmaktadır. 31. Nurdoğan Taçalan, Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken, İstanbul, 1981, ss. 196-197. Vali İzzet Bey’in gönderilmeden önce bu bildirinin sonuna, “Ağırbaşlılık ve hareketsizliğinizi son derece muhafaza ederek, hiç kimsenin incinmemesine itina ve dikkat olunması” ifadesini (!) eklediği; bu duruma, gönderilmesine engel olabileceği endişesiyle ses çıkarılmadığı anlaşılmaktadır. 32. Öktem, s. 76 ve Özalp, C. 1, s. 6. 33. Çıkarmadan bir gün önce, şehrin Türk kesiminde yapılan çalışmaların Yunan makamlarınca büyük bir titizlikle izlendiği, hatta müttefiklerin kaygılandıkları anlaşılmaktadır. Rodas, ss. 61-62’de, 14 Mayıs günü İzmir’deki Yunan Konsolosluğu’nda gemi süvarisi Bufis ile Konsolos Stavris Liatis’in başkanlığında, Türkleri izleyecek bir haber alma merkezi kurulmuştu. Girit ve Makedonya’da Yunan davasını desteklediği için, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türklerce ölüm cezasına çarptırılmış (!) İngiliz A. Vedova, 14 Mayıs öğleden sonra ve gece Türk Mahallesi’nde kalarak gördüklerini Bufis’e aktarmış, bu bilgiler Mavrudis üzerinden Amiral Calthprpe’a iletilmişti. Mihailidis, s. 143’te, bunun üzerine Amiral, Iron Duke Zırhlısı’nın toplarının Maşatlık ve Türk Mahallelerine çevrilmesini emretmişti. 34. Yaşar Aksoy, Bir Kent Bir İnsan, İstanbul, 1986, s. 160’tan Maşatlık’taki mitinge katılanlardan Süleyman Ferit (Eczacıbaşı) Bey, “On binlerce kişinin katıldığı toplantıda en anlamlı konuşmayı Müftü Rahmetullah Efendi yapmıştı. Bu duygulu uyarıdan sonra söz alanlar arasında, olayları kendi görüşlerine göre değerlendirenler oldu. Orada duygular ne kadar canlı olursa olsun, eğer kitlenin başında değerli öncüler ve onların dayanacağı örgüt bulunmazsa, kalıcı sonuçların alınamayacağını bir daha anladım” demektedir. 35. Özalp, C. 1, s. 7. Bunu yapmak hiç zor olmamıştı. Çünkü Öktem, 75’de okunduğu üzere, Askeri hapishaneyi koruyan subay tutukluları bırakmaya ikna edilmişti. 36. Rodas, s. 67. 37. Nider, s .5’de, 15 Mayıs 1919 tarih ve 4127/2 numaralı telgrafta: Dışişleri Bakan Yardımcısı

38. 39.

40.

41.

42.

43.

44.

45. 46. 47. 48. 49.

Repulis hareketinden (Midilli) kısa bir süre sonra konvoya şu kısa mesajı yollamıştı: “Bakanlar kurulu namma size başarılar temenni ederim”. Mihailidis, s. 147. Türk İstiklâl Harbi, II/1, Ankara, 1963, s. 70. Islahat, 14 Mayıs 1919’da Vali Ahmet İzzet Bey’in şu demeci okunmaktadır: “Diğer bir takım rivayet ki, o da Yunanistan’ın emeline dairdir. Bu da sırf söylentilerden ibarettir… Bunun için birtakım efsanelere aldanıp mustarip olmak ve beyhude memlekette heyecan uyandırmak vilayetin mevcut siyasetine de uygun değildir”. Nider, ss. 7-8’de belirtildiği üzere bunlar arasında Vali Ahmet İzzet Bey de bulunmaktaydı. Vilayet Konağı’nı basan Yunan askerlerince tanınmayan Vali, yürüyüş kolu içinde tanınmış, işgal tam anlamıyla gerçekleşinceye kadar geçici karargâh olarak kullanılan Leon Torpidosu’na götürülerek Zafirios ile görüştürülmüştü. Rodas, s. 75’te yazıldığı üzere, aynı günün akşamı yanına çevirmen ve irtibat memuru olarak verilen Teğmen Yerakaris ile birlikte Karantina’daki evine gönderilmişti. İstoria tou Ellinikou Ethnous, IE, s. 118’de, “İşgalin ilk günü tutuklanan Türklerin sayısı 1000’in üzerindeydi”. Mihailidis, s. 154’de bu sayı, asker ve sivil toplam 4.000 olarak verilmektedir. Ölen subaylar arasında “Zito Venizelos” (Yaşasın Venizelos) diye bağırmayı reddettiği için süngülenen 17. Kolordu Asker Alma Dairesi Başkanı Miralay Süleyman Fethi Bey de vardı. 19 Mayıs günü evinde şehit düşen Süleyman Fethi Bey’in kanlı üniforması İstanbul’daki Askeri Müze’de, kabri İzmir-Narlıdere’de; sandukası nedendir bilinmez Agora Ören Yeri’ndedir. Efi Allamani-Krista Panayiotopulou, s. 150 ve 156’da Zafirios’dan Venizelos’a, 15 Mayıs kurbanları hakkında verilen ilk resmi rakamları içeren 25 Mayıs 1919 tarih ve 234 numaralı telgraf. Efi Allamani-Krista Panayiotopulou, s. 150 ve 156’da Politis’ten Dışileri Bakanlığı’na gönderilen 27 Mayıs 1919 tarih ve 5581 numaralı telgraf. İkdam, 19 Haziran 1919. Nider, s. 86. Türk İstiklâl Harbi, II/1, s. 56. Amalthia, 16 Mayıs 1919. Mihailidis, ss. 169-170’te, İzmir’in güvenliğini sağlama görevinin, Piyade Albay Çerulis’e

o d t u a d t . c o m

düşün 28 6 7


50.

51. 52. 53. 54.

55.

56.

57. 58. 59.

verildiği yazılmaktadır. Ahenk, 17 Mayıs 1919’daki, Zafirios’un 16 Mayıs 1919 tarihli günlük emri. Ancak bu açıklamayı ihtiyatla karşılamak gerekir. Zira Psiruki, s. 115’te yazıldığı üzere, Zafirios 17 Mayıs’ta Venizelos’a şehirde düzenin sağlanamadığını belirten bir telgraf göndermişti. ATASE Arşivi, D. (49)-1. Ds. (87)-46. K. 12, F.43/1 /2’deki 19 Haziran 1919 tarih ve 3863 numaralı tezkere. Türk İstiklâl Harbi, II/1, ss. 58-9 ve 79. Türk İstiklâl Harbi, II/1, s. 80. İstoria tou Ellinikou Ethnous, IE, s. 119. Epitomos İstoria tis eis Mikran Asian Ekstratias 19191922 (Küçük Asya Harekâtı’nın Resmi Tarihi), Ordu Harp Dairesi Yayınları, Atina, 1967, s. 22’de, Tümen istihbaratına göre nüvesi İzmir’den çekilen 2.000 piyade ile 150 süvariden oluşan bir güç iç kısımlarda örgütlenmeye başlamış, Manisa ve Ödemiş’te çoğunluğu köylülerden oluşan milisler ve jandarma kıtalara katılmışlardı. Özellikle Aydın’da, 800 asker ve 4.000 başıbozuktan oluşan bir kuvvet bulunmaktaydı ki, şehirde mevcut silah deposundan donatılmışlardı. Türk İstiklâl Harbi, II/1, ss. 106-107’de, 150 kişilik bir İtalyan müfrezesinin 14 Mayıs 1919’da işgal ettiği Kuşadası esasen, Yüksek Konsey’in Yunanistan’ın denetimine bıraktığı bir kazaydı. İtalya’nın aynı gün, Kazaya bağlı Selçuk Nahiyesi’ni de işgal etmesini Yunanlılar, İtalyanların İzmir-Aydın Demiryolu hattının denetimini ele geçirmek istedikleri şeklinde değerlendirmişlerdi. Bu sebeple yeterince hazırlık yapmadan Aydın’ı işgal eden Yunan kıtaları, Türk kuvvetlerinin sert direnişi sonucu, kısa bir süreliğine de olsa, oradan çekilmek zorunda kalmışlardı. Aydın’dan çekilen Yunan kıtalarının yaklaşması üzerine İtalya Selçuk’u boşaltmış; Kuşadası ise, Sada-yı Hak, 1 Mayıs 1922’deki Albay Sariyannis imzalı resmi tebliğden anlaşılacağı üzere, 30 Nisan 1922 günü Yunan kıtalarınca işgal edilmişti. Yunan Askeri ve Bahri Ansiklopedisi, I, ATASE Kütüphanesi’nde Basılmamış Daktilo Metin halinde, Çev. Vasil Kiryakidis, Ankara, 1957, s. 163. Ahenk, 17 Mayıs 1919 ve Rodas, s. 77. Mihailidis, s. 190 ve Türk İstiklâl Harbi, II/1, s. 105. Efi Allamani-Krista Panayiotopulou, ss. 170171’de Venizelos’tan Dışişleri Bakanlığı’na Zafirios’a iletmek üzere gönderilmiş 18 Mayıs 1919 tarih ve 4670 numaralı telgraf. Takviye kıtalarının gelişi mayıs ayı sonuna kadar

6 8 düşün 28

o d t u a d t . c o m

60.

61. 62. 63.

64.

65.

66. 67. 68.

devam etmiştir. İstoria tou Ellinikou Ethnous, IE, s. 120’de bunlar: 5. Adalar, 3. Süvari Alayları, İzmir Muhafız Taburu ile Birinci Piyade Tüme’inin ikmal taburudur. Efi Allamani-Krista Panayiotopulou, ss. 170171’de Venizelos’tan Zafirios’a iletilmek için Dışişleri Bakanlığı’na gönderilmiş 18 Mayıs 1919 tarih ve 4712 numaralı telgraf. Türk İstiklâl Harbi, II/1, ss. 60-63. Mihailidis, ss. 246-48 Mihailidis, ss. 93-103. Nider, s. 17’de, Gazeteci Kostas Mihailidis’in anlattıkları ve rolü onaylanmaktadır. Manisa Mutasarrıfı Çelebizade Hüsnü Bey, işgal yıllarında Yunanlılarla iş birliği yapmış Türk yöneticilerin en bilindiklerindendir. Türklerin “Hüsnüyadis” dedikleri bu kişi, Yunan Ordusu’yla birlikte Yunanistan’a gitmiş ve orada ölmüştür. Nider, s. 27’de, Ödemiş’e girmezden bir gün önce Yarbay Cavelas, İzmir’deki tümen karargâhına gönderdiği 1145 numaralı telgrafta, “Şu anda Hristiyan ve Müslümanlardan kurulu bir heyet beni ziyaret etti. Heyet asilerin (Hacı İlyas sırtlarındaki Türk kuvvetleri), Yunan Ordusu’nun hemen geri çekilmesini isteyen bir raporunu bana verdi” diyordu. Küçük Menderes Vadisi’nin işgali konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Engin Berber, Taner Bulut ve Tülay Gül (Haz.), Ödemişli Bir Özgürlük Savaşçısının Kaleminden İlk Kurşun ve Sonrası Ali Orhan İlkkurşun’un Anıları, İzmir, 2013. ATASE Arşivi., K.320, Ds. 7, F. 16, 16-1’de, 14. Kolordu Kumandanı’ndan 188. Alay Kumandanı Atıf Bey’e gönderilen 17 Haziran 1919 tarihli emirden bazı Bergamalıların, Yunanlıları kazaya davet eden bir mazbata düzenledikleri anlaşılmaktadır. Nitekim, Özalp, C. 1, s. 25’te, “Bergama’nın Kuva-yı Milliye tarafından geri alınmasında, orada işgal esnasında millete hıyanet edenlerin cezaları verildi” denmektedir. İkdam, 28 Haziran 1919 ve Kosmos, 12 Eylül 1919. Başbakanlık Osmanlı Arşivi-DH/İ/UM, Ds. I 0/3, Bel. No. 2/32. Özalp, C. 1, ss. 11-12’de, Ali Nadir Paşa’nın 14. Kolordu Kumandanlığı’na gönderdiği 21 Mayıs tarihli cevabi şifreden, 14 Mayıs’ta Fransız ve İtalyanlarca işgal edilen Foça ve Karaburun kazalarının sonraki günlerde, Yunan kıtalarına teslim edildiği anlaşılmaktadır.


1919: Türk Devrimi ve Arap Dünyasında Kaos Prof. Dr. Recep Boztemur ODTÜ Tarih Bölümü

Başlıktaki Türk Devrimi ifadesi çağdaş Türkiye’nin kuruluşunda yer alan iki tarihsel süreci, yani Millî Mücadele’yi ve çağdaş bir Cumhuriyet’in kuruluşunda gerçekleştirilen devrimler dönemini birlikte ifade etmektedir. İlk tarihsel sürecin başlangıcı 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Bırakışması’yla başlayan emperyalist işgal ve işgale karşı Kurtuluş Mücadelesi’nin hazırlık aşaması olan kongreler sürecidir. Bu çalışma, Türk Devrimi’nin başlangıcında Arap Ortadoğusu’nun çeşitli ülkelerinde gerçekleşen değişimleri vurgulamak ve Arap dünyasında gerçekleşen değişimin tam bir yüzyıl sonrasında, yani 2019’da da belirleyici olduğunu belirtmek amacını taşımaktadır. Ancak böyle bir mukayese, günümüz Ortadoğusunda devlet, ulus, kimlik ve demokratikleşme sorunlarının köklerine dair veriler sağlayabilecektir. Arap dünyasının günümüzde yaşadığı sorunların kökenini yalnızca emperyalizmin amaçlarında aramak Arap dünyasının siyasi, iktisadi ve toplumsal sorunlarını basitleştirmek ve riskini de taşımaktadır. Bununla birlikte Osmanlı sonrası Ortadoğu ülkelerinin siyasal gelişmelerinin emperyalist ülkeler tarafından biçimlendirildiği kadar, çeşitli Arap ülkelerindeki iç dinamiklerin de devlet-toplum ilişkileri üzerinde etkili olduğu, demokratikleşme sorunlarının nedenlerinin siyasal ve iktisadi ilişkilerin kurulmasında ve gelişiminde aranması gerektiğini vurgulanması gerekmektedir. Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde ulus-devlet inşası ve ulusal ekonominin gelişmesi için gerçekleştirilen

devrimler döneminde de Mısır, Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin gibi yakın komşu ülkelerdeki gelişmelerin mukayeseli biçimde incelenmesi çağdaş Türkiye’nin değişiminin niteliklerini ortaya koyabilecek niteliktedir. Bu mukayesede en önemli etken, Türkiye Cumhuriyeti’nin sadece siyasi ve iktisadi olarak değil, toplumsal, eğitsel ve zihinsel düzeyde de emperyalizmin etkilerinden kurtulmuş olmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti yeni bir ulusal kimlik, yeni bir toplum ve siyasal ekonomi oluştururken, Mısır iktidar boşluğu içinde bulunmakta, Mısır yurtseverleri kendilerini, İngiliz yönetimi, krallık ve siyasal İslam arasındaki iktidar mücadelesinden kurtaramamaktadır. İran, Şah döneminde göreli olarak Türkiye’ye benzer reform süreci içine girmekle birlikte, ülke, 20. yüzyılın ilk yarısını kuzeyde Rusya/SSCB, güneyde ise İngiliz sömürgeciliği arasındaki emperyalist mücadele içinde geçirmiştir. Suriye ve Irak’ta ulusal gelişmeler askeri darbelerle defalarca kesintiye uğramıştır. Filistin ulusal mücadelesi İngiliz emperyalizmi tarafından engellenmiş, süreç bir Filistin ulus-devleti yerine İsrail’in kuruluşuyla sonuçlanmıştır. 1919’dan başlayarak dünya ölçeğinde egemenlik mücadelesinin arenası haline gelen Arap ülkelerinin yirminci yüzyılı, petrol çatışmaları, isyanlar, askeri darbeler ve savaşlar tarihi olarak gelişti. 1903 yılında Britanya’nın Hannibal savaş gemisinde gerçekleştirdiği ilk ve başarısız mazot denemesinin üzerinden çok geçmeden kurulan Anglo-Persian Petrol Şirketi (APOC), İngiliz hükümeti tarafından desteklenen William Knox D’Arcy’nin İran petrolleri

o d t u a d t . c o m

düşün 28 6 9


üzerindeki imtiyazlarını üstlendi. Şirket, 138 mil uzunluğunda dünyadaki ilk petrol boru hattıyla Abadan petrolünü Basra Körfezi’ne indirerek Birinci Dünya Savaşı’nda Batılı müttefiklerin savaş gemilerine üstünlük sağladı. Petrol savaş makinesinin işlemesi için o derece önemliydi ki, Britanya kuyuları ve boru hatlarını korumak için Güney İran askeri birliklerini oluşturdu. 1911 yılı sonunda Başbakan Herbert Asquith, Winston Churchill’i Donanma Bakanlığı’na getirdi. Emekli amiral ve Churchill’in yakın dostu Fisher, Britanya donanmasının büyütülmesi, geliştirilmesi ve kömürden petrole dönüştürülerek modernleştirilmesi için çalıştı. Fisher, bilgi ve tecrübesini donanmanın petrole dönmesi, bunun için de içten yanmalı motorların gemilere uyarlanması için kullanıyordu. Fisher ile Churchill, böylece yirminci yüzyıl petrol mücadelesinin en önemli belirleyici konumuna yükseldiler. 1911’de başlayan modernleştirme çalışmaları, fueloille çalışan 56 destroyer ve 74 denizaltının üretimini sağladı. Donanmada petrol kullanımının yararları hemen ortaya çıktı, donanma hızlandı, Britanya gemileri Alman gemilerinin hızını neredeyse yakaladı, denizci asker sayısı katlanarak arttı. 1912, 1913, 1914 yıllarında geliştirilen üç ayrı denizcilik programıyla Queen Elizabeth gibi güçlü gemilerden oluşan bir donanma oluşturuldu. Sanayi devriminin getirdiği teknolojik değişiklikleri savaş araçlarına ve denizcilik alanına uygulayan İngiltere, bu mücadeleyi yalnızca Almanya’ya karşı değil, 1904 yılında imzaladığı Entente Cordiale ile müttefik olduğu Fransa’ya karşı da sürdürüyordu. Fransa ile çatışma, çok geçmeden, Büyük Savaş’ın hemen ardından, Arap topraklarının paylaşılması sırasında gün yüzüne çıkacaktı. 1919’a gelindiğinde savaş petrolün, petrol de Orta Doğu’nun önemini arttırdı. Churchill, petrolün bulunması, işletilmesi ve denizaşırı nakliyesi için Kraliyet Yakıt Komisyonunu kurdu

7 0 düşün 28

o d t u a d t . c o m

ve komisyonun başına emekli Amiral Fisher’ı getirdi. Deniz taşımacılığında APOC ile Royal Dutch Shell arasında büyük rekabet vardı. Bu rekabette üstünlüğünü yitiren APOC’un başına, İran kaynaklarını geliştirmek ve petrole yatırım ile üretimi arttırmak amacıyla Charles Greenway getirildi. Yeterli olmayan İran kaynaklarını ve rezervlerini arttırmak, Orta Doğu’nun başka yeraltı kaynaklarıyla desteklemek ve çeşitlendirmek, savaş nedeniyle artan petrol fiyatlarını düzenlemek için Churchill, Britanya petrol şirketini diğer rakipler karşısında desteklemek ve dünya petrol tekelini oluşturarak İngiltere’nin petrol ihtiyacının karşılanmasını güvenceye almak gereğine inanıyordu. Hatta bu amaçla, liberal Churchill, APOC’un %51 hissesinin 2.2 milyon pounda devlet tarafından satın alınarak kamulaştırılmasını sağladı. Savaş öncesinde hayli belirsiz olan devlet ve APOC ilişkileri savaş sırasında ve sonrasında netlik kazandı. Abadan’ın sahibi olan APOC’un önemi birden arttı, Mezopotamya’da OsmanlıBritanya savaşının belirleyici unsuru, Abadan rafinerisi, petrol hattı, Musul petrolleri ve APOC haline geldi. Kısa bir süre sonra BP de Britanya tarafından satın alındı. Savaşın son yılında, artan petrol krizini aşmak, petrol kaynaklarını denetim altına almak, çıkarmak, üretimi kontrol etmek ve müttefiklere taşımak için İngiltere, Fransa, İtalya ve ABD tarafından Müttefiklerarası Petrol Komisyonu kuruldu. Komisyon, Almanya’nın savaş makinesinin sıkıntıda olduğu bir zamanda, Müttefiklerin savaş aygıtlarının çalışmasını sağlamak ile yükümlüydü. Petrol Konseyinin başkanı, Dışişlerinin eski İran uzmanı ve petrolü en iyi bilenlerden biri olan Lord Curzon’du. Nihayet 11 Kasım 1918 tarihinde Almanya’nın mütarekeyi imzalamasından on gün sonra Başbakan David Lloyd George, Konsey onuruna Lancester House’da bir akşam yemeği verdi. Çok geçmeden Dışişleri Bakanlığına getirilecek olan Curzon’ın, yemekteki konuşmasında söylediği “Müttefikler zafere bir petrol dalgası üzerinde


ulaştı” cümlesi Komisyon’un galibiyetteki büyük payını vurguluyordu. Petrolün “savaşın kanı” olarak tanımlandığı bu akşam yemeğinde Fransa Petrol Genel Komisyonu Başkanı Senatör Bérenger de, “savaşın ardından, sanayi, ticaret, tarım, kalkınma ve gelişme için daha çok petrole gereksinim vardır, daha çok, daha çok...” diyerek Müttefiklerin Osmanlı Arap toprakları hakkındaki düşüncelerini açığa vuruyordu. Paris Barış Konferansı toplandığında Arap topraklarına ne olacağı konusu gündemin çok arka sıralarında yer alıyordu. Öncelik, Avrupa güvenliği ve Fransa’nın Almanya’dan talepleri üzerineydi. Fakat 1919’un Bahar aylarında gelişen olaylar, eski Osmanlı Arap topraklarının Müttefikler tarafından paylaşılması, onlar tarafından himaye altına alınması ve yönetilmesi düşüncelerini öne çıkardı. İngiltere için öncelik, petrolün güvence altına alınması, kutsal topraklarda İngiliz hâkimiyeti ve Süveyş Kanalı’nın güvenliği olarak ortaya çıktı. Konferans sırasında, İngiliz heyetinin tarihçi danışmanlarından Arnold Toynbee, Lloyd George ile bir görüşmesinde, Başbakan’ın sesli düşünmesine tanıklık ettiğini, George’un kendi kendine, “Mezopotamya, evet... petrol, sulama, Mezopotamya’yı almalıyız... Filistin, evet... kutsal topraklar, Siyonizm, Filistin’i de alalım... Suriye, ne var Suriye’de... Orayı Fransa alsın...” dediğini belirtmektedir. Bu olay bile, Arap topraklarının nasıl paylaşılacağı konusunda bir fikir vermektedir. Lloyd George açısından, savaş sırasında yapılan gizli (ama artık gizliliği kalmayan) anlaşmalar çerçevesinde Fransa’ya da bir şeyler vermek gerekiyordu. Ancak, Araplara da sözler verilmişti ve bu sözler Fransa ile yapılan anlaşmalarla çelişiyordu. Hicaz emiri Şerif Hüseyin ile Kahire’deki İngiltere Yüksek Komiseri Henry McMahon arasında 1915-16 arasında yapılan yazışmalar, Arapların İngiltere’ye yardımlarına karşılık Arap bağımsızlığı, hatta Hilafet taleplerini içeriyordu. Şerif Hüseyin’in

oğlu Faysal, Paris’te, hayalindeki bağımsız Arap topraklarının sınırlarını çizdiğinde bunun yalnızca Fransa ile değil, İngiltere çıkarlarıyla da bağdaşmadığı ortaya çıktı. Kudüs’ün Arap toprakları içinde yer almasına yönelik İngiltere tarafından hiçbir söz verilmediği iddiası ve Arapların Filistin üzerindeki talepleri tartışma konusu olmaya devam etti. Çünkü aynı topraklar için 1917’de İngiltere tarafından Balfour Bildirisi ile Weizmann’a ve diğer Siyonist liderlere verilen sözler de Arap talepleriyle çelişmekteydi. Aslında Emir Faysal da 3 Ocak 1919’da kendisine verilen bağımsızlık sözünün gerçekleşmesi karşılığında Filistin’e yapılacak Yahudi göçüne razı olmuştu. Bununla birlikte, Arap topraklarında İngiliz varlığına karşı ilk isyan, hiç beklenmeyen bir yerden, Mısır’dan geldi. Mısır’ın toprak sahipleri ve tüccarları, savaş sırasında pamuk fiyatlarının artması ve Müttefiklerle artan ticaretten büyük kârlar elde etmişler ve zenginleşmişlerdi. Ancak büyük orta sınıf ve kent yoksulları savaş sırasında İngiltere’ye karşı üstlendikleri yükümlülüklerden bıkkınlardı. Bu hoşnutsuz kesimlerin büyük desteğini alan Mısır milliyetçileri de savaş sonrasında Mısır’ın konumunun belirlenmesi ve bağımsızlığının tanınması isteğindeydiler. Ancak İngiltere’nin Kahire’deki yüksek komiseri Sir Reginald Wingate başka düşünceler peşindeydi. Wingate, iki meclisli bir yasama organının üst meclisinin Mısırlı bakanlar, bakanların İ;ngiliz danışmanları ve yabancı temsilcilerden oluşmasını öngörüyordu. Bu düşünce açığa çıktığında Saad Zağlul önderliğindeki milliyetçiler bir heyet (Vefd) oluşturarak Beytül Lord’a (Kahire’deki Britanya Resmi Konutu) gittiler. Amaçları Başkan Wilson’ın ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi çerçevesinde, Arap dünyasının diğer temsilcilerinin Paris’te yaptıkları gibi, görüşlerini ifade edebilmek amacıyla Londra’ya gidebilmelerine izin almaktı. Britanya Dışişleri Bakanı Lord Balfour’ın Zağlul Paşa’yı reddetmesi ve Mısır kabinesinin istifası üzerine

o d t u a d t . c o m

düşün 28

71


Mısır’da gösteriler başladı. Wingate, Zağlul ve üç milliyetçi önderi önce Malta’ya sonra da Seyşel adalarına sürgüne yolladı. Kahire’de başlayan gösteriler diğer şehirlere sıçrayarak Mısırlı milliyetçilerin 1919 Devrimi diye adlandırdıkları bir büyük isyana dönüştü. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Mısır siyasi tarihini, Mısır milliyetçilerinin bir yandan Sultan Fuad ve Faruk’un krallığı, diğer yandan İngiliz yüksek komiserliği (daha sonra Büyükelçiliği) ile mücadelesi belirleyecekti. İngiltere, Mısır’daki İngiliz ve yabancı ülke çıkarlarının korunması, Britanya’nın Hindistan yolunun açık tutulması ve Süveyş’in kontrolü, Sudan üzerindeki hakimiyet konularına yoğunlaşırken Mısır milliyetçileri kendilerini, bağımsız bir ülke için bu çıkarlarla ve işbirlikçileriyle sürekli bir çatışma içinde buldular. Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal, Barış Konferansı’nda bağımsız bir Arap devleti hakkındaki görüşlerini dile getirdi, ama bunu bütün Arapların temsilcisi sıfatıyla değil yalnızca Hicaz adına yapması kaydıyla gerçekleştirebildi. Mayıs ayında Paris’ten dönüşünün ardından Suriye’deki taraftarları, Lübnan ve Filistin de dahil olmak üzere bir Genel Suriye Kongresi topladılar. Kongre’nin, Suriye ve Irak’ın bağımsızlığını, gizli anlaşmaların yok sayılması ve İngiltere ve Fransa mandalarının reddini istemesi İngiltere ve Fransa’yı harekete geçirdi. Faysal’ın Suriye’nin Lazkiye, Lübnan ve Suriye olarak ayrılması konularında Fransa ile yaptığı görüşmeler sonuç vermeyince Suriye Genel Kongresi Suriye, Irak ve Filistin’in bağımsızlığını, Lübnan’ın özerkliğini ilân etti. Buna karşılık, İngiltere ve Fransa, Milletler Cemiyeti’nden Fransa’nın Lübnan ve Suriye mandaları, İngiltere’nin Irak ve Filistin mandaları kararlarını çıkarttılar ve Suriye’de neden oldukları Büyük İsyan bir Fransız-Arap savaşına dönüştü. Uçaklar, tanklar ve ağır toplar desteğindeki Fransız ordusu Şam’a girdi ve Faysal’ı Suriye’den kovdu. Suriye ve Lübnan mandalarına sahip

7 2 düşün 28

o d t u a d t . c o m

olan Fransa, Lübnan Marunilerinin korunması amacıyla sürekli olarak Lübnan sınırlarını Suriye aleyhine genişletti ve 1920’de Bekaa vadisini, Lübnan dağını, Trablusşam’ı ve Sayda ile Tire’yi içine alan Büyük Lübnan’ı ilân etti. İsyan ve çatışma, Filistin ve Irak’ta da devam etti. İngiltere’nin ve Yahudi örgütlerinin amaçlarını anlayan Filistinli Araplar’ın 1920’de başlayan başkaldırıları günümüze kadar sürdü. Irak’ta manda yönetimine karşı aşiret ayaklanmaları başladı ve şiddetle bastırıldı. Arap taleplerinin ve verilen sözlerin karşısında suçlanan İngiltere hükümeti, 1921 Martı’nda Kahire’de Churchill’in başkanlığında, Mısır, Irak ve Filistin yüksek komiserlerinin katıldığı bir konferans düzenledi. Bu konferansta, Emir Faysal’ı Irak kralı yapma planları açığa çıktı. Bu kez de Faysal’ın Irak krallığı bekleyen kardeşi Abdullah isyan ederek Suriye’deki Fransa birliklerine saldırmak üzere Hicaz’dan harekete geçti. Abdullah’ı isyandan vazgeçiren ve Suriye’de bir Arap devleti kurulana kadar Ürdün nehrinin doğu yakasında kurulacak Mavera-i Ürdün’ün emiri olmaya ikna eden Churchill oldu. Suriye’de bir Arap devleti düşüncesine Fransa’nın şiddetle karşı çıkması üzerine Haşimi Ürdün krallığı kalıcı hale geldi. Ürdün de İngiltere mandasında kalacaktı ama manda yönetimi Ürdün’ü Yahudi yerleşim alanının dışında bıraktı. Anadolu’da Millî Mücadele’nin başladığı ve henüz sonuçlanmadığı bir sürede Osmanlı İmparatorluğu’nun eski Arap vilayetlerinin Büyük Savaş’ın galipleriyle karşılaşmaları isyan, savaş ve emperyalist sömürü sonuçlarını verdi. Bu kısa sürede, Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak ve Filistin kuruldu ve İngiliz ve Fransız kontrolü altına girdiler. Hicaz’ın durumu daha da vahimdi. Arap krallığı ve hilafet düşünceleriyle ayaklanan Şerif Hüseyin, birkaç yıl için Hicaz krallığı ile yetindi ve 1924 yılında Hicaz’da Suudi-Vehhabi hâkimiyeti kuruldu. Orta Doğu’da petrol, toplumsal hareketler, siyasal krizler ve


ekonomik dengesizlikler günümüze dek sürdü. Arap topraklarında (bu yazıda ayrıntılarına girme imkânı bulunmayan) olayların ortaya çıkardığı ve günümüzdeki gelişmeleri belirleyen bu sonuçlar, Millî Mücadele’nin ulusal ant ve

vatanın bölünmez bütünlüğü, ulusal irade ve millî güçler, ulusal egemenlik ve ulusal bağımsızlık gibi 1919 ilkelerinin önemini bir kez daha açıklıkla gözler önüne sermektedir.

KAYNAKÇA Boztemur, Recep, “Arap İsyanı, 1916-18”, Mülkiye, C. 35 (2011), 65-79. Fraser T.G., A. Mango ve R. McNamara, Modern Ortadoğu’nun Kuruluşu, çev. Füsun Doruker, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2011. MacMillan, Margaret, Paris 1919, çev. Belkıs Dişbudak, Ankara: ODTÜ Yayıncılık, 2001.

Mansfield, Peter, Ortadoğu Tarihi, çev. Ümit H. Yolsal, İstanbul: Say Yayınları, 2010. Yergin, Daniel, Petrol: Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü, çev, Kamuran Tuncay, Ankara: İş Bankası Kültür Yayınları, 1999.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 7 3


İTTİHAT VE TERAKKİ / 1919 Prof. Dr. Sina Akşin

düşün: İttihat ve Terakki’nin düşünsel altyapısı nasıl ortaya çıktı? Sina Akşin: Bunu anlamak için Osmanlı’daki yapıya ve yenilik hareketlerine bakmak gerek. Osmanlı aslında birçok şey için çok geç kaldı. Önceleri çok dinamik bir yapıdaydı, Avrupa ortasına yani Viyana kapılarına kadar gitti. Fakat sonrasında, Osmanlı’nın üstüne tuhaf bir uyuşukluk çöktü. Osmanlı bir bakıma savaş makinesiydi. Savaş makinesi olarak gidebildiği kadar gitti. Tabi unutmayın ki o sırada organik enerji ile hareket ediyordu. Osmanlı ordusu otobüse binmiyordu

7 4 düşün 28

o d t u a d t . c o m

gitmek için. Motorlu araçları yoktu. Tabi atlar vardı ama ordunun esası piyadelerdi. Yürüyerek gidiyorlardı. Savaş denen şey iyi havalarda yapılır; çamurda, fırtınada olmaz. Dolayısıyla yazın yapılır. Osmanlı ordusunun Avusturya’da veya Sırbistan’da sefere gitmesi için kış sonunda harekete geçmesi gerekiyordu çünkü yürüyerek gidiyorlardı. Tabi süvariler ve akıncılar vardı ama onlar ordunun sadece bir kısmıydı. Örnek olarak Kanuni zamanında Mohaç Muharebesi yapıldı ve Macaristan ele geçirildi. Yine aynı Kanuni, ihtiyarlığında ölmek üzereyken sefere çıktı. Bu sefer, bir ülke fethetmek için değil, Zigetvar Kalesi içindi. Kanuni’nin ihtiyarlığının yanı sıra Osmanlı,


14. yüzyılda başlayan Rönesans’ı takip edemedi. Rönesans, Orta Çağ’dan bir çıkış hamlesidir. Böyle bir durum Osmanlı’da yok. Avrupa’da, 1451’de matbaa başlıyor ve kısa zamanda yayılıyor. Eskiden elle yazılıyordu kitaplar, şimdi ise makine ile basılıyor. Osmanlı, o konu ile hiç ilgilenmedi. Halbuki matbaanın varlığından haberdardı. Ancak, kitaba halı muamelesi yapıyorlardı. Halıların elle dokunmuş olması önemlidir. Makinede dokunan halılar değerli değildir. Halbuki İstanbul’da, 16. yüzyılda matbaalar çalışmaya başlamıştı. Rumların, Yunanların, Ermenilerin matbaaları vardı ancak bizimkiler hiç oralı bile değildi. İlk matbaa İbrahim Müteferrika ile 1729’da geliyor. 1400’ler nerede, 1729 nerede? Üstelik, Müteferrika matbaası bir çeşit pilot proje gibi bir şeydi. 17 kitap basıldı ve kapatıldı. Demek ki ihtiyaç yokmuş. Ek olarak, sanırsınız ki din adamları taş koyacak, önlemeye çalışacak. O dönemde Şeyhülislam’a soruyorlar, matbaanın din kitabı olmamak kaydıyla kullanılabileceğinin fetvasını alıyorlar. Din kitabı önemli bir kısıtlama olsa da bunun yanında “Günahtır, yapmayın” tarzı bir engel veya kısıtlama da olmuyor. Kısacası, matbaaya karşı bir ilgi, talep yok. Osmanlı’nın bir problemi bu. Avrupalılar da “Türkleri buradan süreceğiz” diye ahdetmişler. Onlar bu fetihleri hiç kabul etmediler. Anadolu’daki fetihleri bile hiç kabul etmediler. Kafalarından “Türkleri buradan söküp atacağız” düşüncesi hiç eksik olmadı. Modelleri de İspanya, Endülüs’tür. Araplar, İspanya’da, Endülüs’te 800 yıl kaldı. Sonrasında Hıristiyanlar egemen oldular. Bugün İspanya’ya gittiğinizde o devirden kalma bir tek Arap köyü ve insan bulamazsınız. Yani onların torunları da yok. Yahudileri de söküp attılar. Onlar da Osmanlı’ya sığındılar. Çünkü bu Avrupalılar ırkçı. Başka milletlerle beraber oturmayı bilmiyorlar. Mesela Osmanlı Devleti birlikte yaşamayı, birlikte oturmayı biliyordu. Avrupalılar ırkçı oldukları için kabul etmiyorlardı. Osmanlıların kafası, Orta Çağ’a demir atmış olmalarına rağmen işliyordu. İşlerin böyle

yürümeyeceğini, imparatorluğun çökeceğini biliyorlardı. Hâl böyle iken III. Ahmet zamanında ıslahat hareketleri başladı ama son derece zayıf hareketlerdi. Örneğin, Yalova’da kağıt fabrikası kurulmuş. Bunun yanında, bir takım askeri okullar kuruluyor ama bunlar daha çok kurs gibi yerler. Asıl ıslahatçı II. Mahmut’tur. II. Mahmut, ıslahatı Avrupa’ya bakarak değil, Mısır’a bakarak yapıyor. O esnada Mısır’da akıllı bir adam vali oluyor, Kavalalı Mehmet Ali Paşa. Ve o müthiş yenilikler yapıyor; okullar kuruyor, sosyal yapıyı değiştiriyor. Sadece okul tarzı kurumlar değil, aynı zamanda sosyal yapıyı da değiştiriyor. Sonra da Mehmet Ali ile II. Mahmut arasında anlaşmazlık çıkıyor ve Osmanlı ordusu 4 defa yenilgiye uğruyor. Çünkü Mehmet Ali Paşa’nın düzgün bir eğitim sistemi, düzgün bir ordusu var. Ordu, yeniçeri ordusu değil. Dolayısıyla her savaşı kazanıyor. Kütahya’ya kadar geliyor. Bu yüzden, II. Mahmut, Ruslar’dan destek istemek durumunda kalıyor. II. Mahmut, Rusya’nın Büyük Petro’su gibi bir padişah. Modernleşmede geri kalma durumu Rusya’da da vardı. Ama Petro, II. Mahmut’tan 100 yıl önceydi. “Demek ki Rus toplumu 100 yıl ileride miydi bize göre” sorusu sorulabilir. Sonuç olarak Mehmet Ali Paşa, Mısır’da ne yaptıysa II. Mahmut onu taklit ediyor. Yüksek okullar kuruluyor. Eğitim sistemi değiştiriliyor. Önce tıbbiye ardından harbiye kuruluyor. Fakat bu okullarda okuyabilecek adam yok. Bunun için 1834’de harp okulu kuruluyor, ilk mezunlarını ancak 1848’de verebiliyor. Çünkü harp okulu öğrencilerinin ilk ve orta öğretim dediğimiz aşamalarını da ayarlaması gerekiyordu. Demek ki 19. yüzyılın başında çağcıllaşma yani modernleşme başlamış oluyor. Tabi bunların çeşitli aşamaları var. Yeni modernleşmiş kurumlardan çıkan kişiler yeni insandı. Öyle medrese ve mahalle mekteplerindeki gibi orta çağ insanı değillerdi. Yeni insan, Osmanlı’ya çok yavaş yayılıyordu. Önce Tanzimat ardından Meşrutiyet geliyor. Meşrutiyet geldiği gibi gidiyor çünkü alt yapısı yok. Modern adam yok, çok az. Meşrutiyet,

o d t u a d t . c o m

düşün 28 7 5


padişahın yetkilerini çok fazla sınırlandıran bir olay. O sırada Rusya ile bir savaş oluyor. Bunun sonucunda ağır bir yenilgi var ve II. Abdülhamit o sırada tahta gelmiş, istibdadını kuruyor. Kısaca mutlak hükümdarlık geliyor. İşte İttihat ve Terakki o mutlak hükümdarlığa karşı kurulan bir gençlik örgütü. 1889’da İttihat ve Terakki kuruluyor. 1889 Fransız İhtilali’nin yıldönümü. Demek ki bu gençler Fransız İhtilali’ni, demokrasi, eşitlik ve özgürlük düzenini selamlıyorlar.

arasında 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yüzde 10. Yani cahil nüfus çoğunlukta.

düşün: Kongrelerdeki hakim düşünce nedir? Sina Akşin: Esas olarak bunlar, İttihatçıların düzenlediği kongreler. Amaç memleketi istiladan, düşmandan kurtarmak. Ama kolay değil çünkü nüfus parça parça dağılmış. Herhangi bir mücadele yapacak durumda değil.

düşün: Öne çıkan kavram, düşünce nedir? Sina Akşin: Sonuçlarından bir tanesi ulusların ortaya çıkması ama eşitlik, özgürlük, demokrasi denince seçim yapıldı mı yapılmadı mı konuşuluyor. Seçim bir mekanizma. İnsanlar bir kağıt atıyor ortaya. Bunun demokrasiye bir faydası var mı? Var. Tabi, eğer demokratlar seçilirse. Eğer Hitler gibi bir adam seçilirse, seçim demokrasinin tam tersi bir düzen demektir.

düşün: İttihat ve Terakki için hem Osmanlı’nın kurtuluşu hem de insanların demokrasi ve özgürlüğe olan ihtiyaçlarından kaynaklanan çift yönlü bir hareket tanımı yapabilir miyiz? Sina Akşin: Bu bir çağdaşlaşma hareketi. İşin özü modernleşmek, yani yeni insan yaratmak. İttihat ve Terakki yeni insanın örgütü.

düşün: Anadolu’nun ve İstanbul’un işgaline karşı Anadolu’da kalanlar veya İstanbul’da saklananlar nasıl bir oluşum içerisindeydi? Halkın durumu nasıldı? Sina Akşin: O sırada Anadolu’da bir sürü kongre yapılıyor. Nitekim Atatürk de o kongreler örgütünü kullanıyor. Ancak, örgütleniyorlar ama çoğunluk hiç oralı değil. Okuryazarlık, Türkler

7 6 düşün 28

o d t u a d t . c o m

düşün: İttihat Terakki, Mustafa Kemal’deki gibi bir halk örgütlenmesi düşüncesine sahip mi? Sina Akşin: Halk hiç oralı değil. İttihat ve Terakki bir seçkinler hareketidir. Yani okumuşlar, mektepliler hareketi. Aslında bugün de aydınların bir görevi öbür aydınları ayağa kaldırmak; bilinçsiz, vurdumduymaz aydınları kazanmaktır. Çünkü homoahretikus (Ahiretini düşünerek yaşayan vurdumduymaz halk) çetin ceviz. Çetin cevizi kolay kıramazsınız. İşte çetin cevizi sonraki dönemde Köy Enstitüleri aydınlatacaktı. Yeni insan haline getirecekti ama olmadı. Karşı devrim yani Homoahiretikus ağır bastı. Türkiye’nin bugünkü problemi karşı devrimi alt etmek. Türkiye’deki esas çelişki Atatürk devrimi ile karşı devrimi arasında. Burada bir çelişki var ve bu çelişkiyi çözmek lazım. Çözecek olan Köy Enstitüleri idi. Ancak köy Enstitüleri’ni yaşatmadılar. Türkiye, çok partili sistem yürütme davasına girdi. Çok partili sistemde birden çok parti olacak, özgür bir basın olacak, ileri geri yazılabilecek, düzenli olarak seçimler yapılacak. Az önce de söylediğim gibi eğer sandıktan orta çağ insanları yani Homoahretikuslar çıkarsa bu demokrasi doğurmaz. Nitekim öyle de oldu. 1950’de Cumhuriyet Halk Partisi kaybetti seçimi ve bir daha hiç kazanamadı. Arada koalisyonlar ile başa geldiyse de Türkiye’de her seçimi aslanlar gibi karşıdevrimciler kazanıyor.


düşün: Mustafa Kemal’in halkla bağlantısını sağlayan şey neydi? İttihat ve Terakki ile neden ayrı düştü? Sina Akşin: Mustafa Kemal de İttihatçıydı ama biraz farklı bir ittihatçıydı. Şevket Süreyya Aydemir’in “Tek Adam” kitabının adındaki gibi Atatürk işleri tek adam olarak yürütüyordu. Halbuki İttihat ve Terakki kolektif bir liderlik üzerine kuruluydu. Dikkat ederseniz İttihat ve Terakki’nin tek bir lideri yoktur. Enver, Cemal Paşa var. Ama tek bir lider yok. Mustafa Kemal ise bir dahi. Ben yaparım diyor ve yapıyor. Yoksa o da eski bir İttihatçı’dır. Mustafa Kemal’in İttihatçılarla ayrı düşmesi ise ideolojiden ziyade yöntemsel. Yani hepsi eşitlik ve özgürlük taraftarı ve mektepliler.

düşün: Enver Paşa ve Talat Paşa gibi İttihat ve Terakki’nin öncüleri ülkeden gitmişlerdi. Bu süreçte İttihat ve Terakki’nin diğer liderleri veya öne çıkan isimlerinin Mustafa Kemal’e bakış açıları nasıl? Sina Akşin: Diğer İttihatçılar’ın birçoğu tek adam yönetimine itiraz ediyor. Eskisi gibi kolektif liderlik olsun istiyorlar. O bakımdan anlaşamıyorlar. Ama Atatürk gösterdiği başarılar ile egemen oluyor. Fakat Mustafa Kemal’in, Milli Mücadele’nin önderi olması kolay bir iş değil. Ordu yok bir kere. Ordu kurması lazım. Ordu kuruluyor. Bir problem daha var, çeteler. En büyük çeteci Çerkez Ethem. Ethem müthiş başarılı. Çeteci olarak padişahın başlattığı iç savaşın 3 aşamasını alt ediyor. Anzavur Ayaklanması var Marmara bölgesinde, Düzce-Bolu isyanı var. Bunlar hep padişahın İngilizler ile iş birliği halinde çıkardığı isyanlar. Padişah “Hadi evlatlarım” diyor, homoahretikus örgütleniyor ve isyan ediyor.

düşün: İttihatçılara bakış nasıl? Sina Akşin: İttihat ve Terakki liderleri daha ilk başta kaçıyor. Çünkü hem ülke lanetliyor yenildikleri için hem de Avrupa nefret ediyor. Çünkü bunlar modern insanlar. Modernizmi getirmek isteyenler. Aynı zamanda Almanya ile savaşa giriyorlar. Almanlar savaş suçlusu ilan ediliyor.

düşün: İttihat ve Terakki liderleri yurtdışına çıktıkları zaman Anadolu’daki kurtuluş hareketine destek veriyorlar mı? Sina Akşin: Tabii ki destek veriyorlar. Mesela Atatürk ile mektuplaşmaları var. Fakat, emperyalistler İttihat ve Terakki düşmanı olduğu için Talat’ı, Cemal’i vuruyorlar. Enver de Orta Asya’da vuruluyor. A takımından başkaları da vuruluyor. Sait Halim Paşa da vuruluyor. Bu Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra Türk hariciyecilerinin vurulmalarına benziyor. Paris elçisi, Viyana elçisi gibi. Türk hariciyecileri suikasta uğruyor. Kimse de yakalanmıyor. Çünkü Avrupalılar düzenliyor bu işi. Ayrıca, Ermeni örgütü ASALA var. Onu kullanıyorlar. ASALA, 1983’de havayolu yolcuları arasında bomba patlatıyor ve orada Türklerden başka Fransız, Amerikalı birkaç kişi ölüyor. Halbuki sadece Türkleri öldürmeleri lazım. Bundan dolayı ASALA’yı kenara itiyorlar. Yakalıyorlar hemen bu işi yapanları. Fransızlar mahkemeye veriyor ve ondan sonra bu işi başkasına havale ediyorlar. Kime havale ediyorlar? Tabii ki PKK. PKK diye bir örgüt zaten var. Var ama silahlı mücadeleye başlıyor. PKK biliyorsunuz batılıların destek verdiği bir terör örgütü.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 7 7


düşün: İttihatçıların önderleri öldürüldü, 27 Mayıs sonrası aydınlar katledildi. Neden öldürüldüler? Sina Akşin: Muammer Aksoy, Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurdu. Bir yıl sonra öldürüldü. Bahriye Üçok, Uğur Mumcu katledildi. İttihatçılar öldürüldü. Mutlaka öldürüleceklerdi. Çünkü onlar emperyalizme kılıç çekmiş adamlar. Onların mutlaka ölmesi lazımdı(!)

düşün: Mustafa Kemal halkı çevresinde toplayabiliyor. Bunu nasıl başarıyor? Sina Akşin: Atatürk’ün büyük başarısı Dumlupınar’da. 4 muharebe var: Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya ve Dumlupınar. İlk 3 muharebe Yunanlıların ilerlemesini durdurmaktan ibaret. Yani onları bir bozguna uğratmak söz konusu değil. O dönemde Avrupa’da Osmanlı Devleti ile ilgili tartışılan şeyler Sevr’i nasıl hafifleteceğiz gibi konular. Dumlupınar’da ise Yunan ordusu diye bir şey kalmıyor. Yani bütün çabası bir an evvel İzmir’e, Mudanya’ya ulaşıp, paçayı kurtarmak oluyor. Tam bir bozgun, tam bir felaket. Ve bu, emperyalistlerde, Yunanlar’da ve Homoahretikuslarda müthiş bir şok etkisi yaratıyor. “Bu adam nasıl başardı bu mücadeleyi” diye soruyorlar. Çünkü bu saydığım 4 muharebenin tamamında Türk askeri sayısı Yunanlardan az. Ama subay sayısı daha fazla. Aslında bir aydın savaşı bu. Aydınların yarattığı bir mucize. Yoksa Türkiye’de şapka giydirmek. Harfleri, yazıyı değiştirmek. Kesinlikle olamazdı. O kadar aptallaştı ki bu Homoahretikus, bu mucize karşısında her şeye razı oldu. Yani devrime razı oldu. O kadar aptallaştı ki emperyalistler. Lozan’da iyi kötü bağımsız bir Türkiye ortaya çıkabildi. Ama çok direndiler. 8 ay sürdü Lozan görüşmeleri.

7 8 düşün 28

o d t u a d t . c o m

düşün: Sizce İttihatçılar meclisi açtıktan sonra ne yapacaklarını bilmiyorlar mıydı? Sina Akşin: Bilmez olurlar mı? Türkiye’yi modernleştireceklerdi. Hasta adamı ayağa kaldıracaklardı. Avrupalılar zaten o yüzden düşman oluyor. Hasta adamın hastalığı devam edecek ki mirasını paylaşsınlar. Hasta adamın ölmesi lazım. Hasta adam yani Türkiye ölsün ki mirası paylaşılsın. Sevr Antlaşması şu anlama geliyor: Sizi Rumeli’den kovduk. Şimdi Anadolu’dan kovuyoruz. Bay bay, güle güle. Tabi Balkanlar’dakinden daha zor Türkleri kovmak. Çünkü sayıları az. Batı Anadolu Yunanistan’a eklenecek. Doğu Anadolu’da Ermenistan olacak. Nüfuz bölgeleri var. Bir süreç var. İtalyan nüfuz bölgesi Batı Anadolu’da. Orada İtalyanlar, Rumluğu geliştireceklerdi. Fransızların nüfuz bölgesinde Ermeniler var. Orada Ermenileri çoğaltıp Türkleri azaltacaklar. Artık nasıl azaltacaklarsa, bilmiyoruz(!) Sonuçta hedefe varılacak. Mesela Hitler, tipik bir Avrupalı. Sadece biraz ölçüyü kaçırmış. Bu yüzden onu reddediyorlar. Ama Hitler has bir Avrupalı.

düşün: Milli Mücadele’nin 100. yılında umudunuzu hala koruyor musunuz? Türk gençliğine ne öneriyorsunuz? Sina Akşin: Türkiye’nin tekrar kendi benliğini bulması gerek ve başaracağız. Niye başarmayalım? Ama başarmak için mutlaka Atatürk devrimine geri dönülecek. Atatürk dönemi müthiş bir kalkınma ve dönüşüm modeli. Ne yapılacağı besbelli. Atatürk döneminde üretimi sağlamak için mesela tarımda kurumlar kuruluyor. Aşı istasyonları, sıtma savaş merkezleri vb. her şeyi düşünmüşler ve uygulamışlar. Türkiye, 1918’de enayi bir ülkeyken, çok müthiş bir mesafe aldı. Ancak, Türkiye karşı devrimden beri dökülüyor. Türkiye, 1920, 1930, 1940’da aslanlar gibi kalkınıyordu. Sonrasında İsmet Paşa “demokrasi getiriyorum” söylemi altında çok partili sistemi


benimsedi. Ondan sonra olan oldu. 1951’de Halkevleri kapatıldı. 1954’de Köy Enstitüleri kapatıldı. Onlarca imam-hatip okulları açıldı ve öğretmenlik ikinci sınıf meslek durumuna düşürüldü. Bu adımlarda Türkiye’de karşı devrim egemen oldu. Biz bunları demokrasi sandık. Halbuki bu demokrasi falan değildi. Sadece çok partili sistem uygulamasıydı. Türkiye’de temel çelişki Atatürk Devrimi ve karşı devrim arasında. Gerisi palavra. Dolayısıyla, mesela sosyal demokrasi, ortanın solu, demokratik sol, faşizm, sosyalizm, komünizm vs. bunların hiçbirinin Türkiye gerçekleri ile bir ilgisi yok. Onlar fikir kulübü gibi.

düşün: Sivas Kongresi yemin metninde yer alan bir tanım var İttihat ve Terakki’yi de ilgilendiren. “İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ihyasına çalışmayacağıma namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billah...” diye bir kısım var. Bu kısma sebep olan ayrım nedir?

Sina Akşin: İttihat ve Terakki, Osmanlı Devleti’ni savaşa sokmuşveyenilmiş. Rezil olmuş bir bakıma. Ve Avrupa lanetliyor İttihat ve Terakki’yi çünkü emperyalizm modernliğin düşmanıdır. İlericiliğin düşmanıdır. Emperyalistler daima gericiliği tercih ederler. Bakın mesela Fetullah Gülen Türkiye’de barınamıyor. Dışarı gitmesi lazım. Gidebileceği 60’a yakın Müslüman ülke var. Orada 5 vakit namazını kılar. Ezan sesi duyar. Ortalık Müslüman dolu. Ne güzel değil mi? 59’unu birden reddediyor. Bunun yerine Pensilvanya’da oturuyor. Pensilvanya domuz yiyen bir ülke, Hristiyan. Müslümanlardan nefret ediyorlar. İşte emperyalizm ve gericilik birbirini buluyor. Cemalettin Kaplan vardı bir zamanlar Almanya’da. Hilafeti getirmek istiyordu. O da Almanya’ya gidiyor. Başka bir Hristiyan ülke. Esat Coşan var. Başka bir tarikat adamı. O da Avustralya’ya gidiyor. Dikkat ederseniz hiç Müslüman ülkeye gitmiyorlar.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 7 9


1919 YILINDA SOSYAL DEMOKRASİ Yıldırım Koç ODTÜ İktisat (Ekonomi ve İstatistik) Bölümü 1973 Mezunu, İktisat Bölümü Yarı-Zamanlı Öğretim Görevlisi

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesinin ve ülkenin emperyalist devletler ve onların taşeronları tarafından fiilen paylaşılmaya başlanmasının ardından 1919 yılında Ulusal Kurtuluş Savaşımız başlatıldı. Emperyalizme ve taşeronlarına karşı 100 yıl önce Mustafa Kemal Paşa’nın siyasi, ideolojik ve askeri önderliğinde başlatılan ve mucizevi bir çabayla zafere ulaştırılan bu mücadele, günümüzde farklı biçimlerde sürmektedir. 100 yıl önce sosyal demokrasinin bu antiemperyalist mücadeleye karşı tavrı neydi? Bu sorunun yanıtı üç boyutta ele alınmalı. Birincisi, o tarihlerde dünyanın önde gelen emperyalist ülkelerinde sosyal demokrat partilerin ve iktidarların tavrıdır. İkincisi, sosyal demokrasiyi benimsemiş uluslararası siyasal ve sendikal örgütlerin izlediği politikadır. Üçüncüsü de Osmanlı Devleti’nde kurulan sosyal demokrat siyasal partilerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’na ilişkin çizgisidir. Ancak bu değerlendirmelerin yapılabilmesi için, sosyal demokrasinin ortaya çıkışını ve 1919 yılına kadar geçirdiği evrimi özetle ele almak gereklidir. Bu süreç kavranmazsa, sosyal demokrasinin günümüzdeki çizgisinin de anlaşılması olanaksızdır. Örneğin, 1917 Kasım’ında Rusya’da iktidara gelen Bolşeviklerin partisinin adı, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) idi. Çarlık Rusyası’nda, 1898 yılında

8 0 düşün 28

o d t u a d t . c o m

kurulan Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin adı ancak 6 Mart 1918 günü toplanan 7. Kongre’de Rusya Komünist Partisi olarak değiştirildi. Lenin’in ünlü yapıtlarından birinin adı da “Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği” idi.

SOSYAL DEMOKRASİ NEDİR?

Yaklaşık 1780’lerde başlayan Birinci Sanayi Devrimi, işçilerin çalışma ve yaşama koşullarında ciddi bir kötüleşmeye yol açtı. Kapitalizm, işçilerin yaşamını cehenneme çevirdi. Özellikle İngiltere’de 19. yüzyılın birinci yarısında işçilerin bu duruma çok sert tepkileri ortaya çıktı; fabrikalar tahrip edildi, ayaklanmalar oldu. İngiltere’nin hâkim sınıfları, işçilerin oluşturduğu bu tehdide hem baskıyla yanıt verdiler, hem de sömürgelerden elde edilen kaynakların bir bölümünü işçilere aktararak, onların çalışma ve yaşama koşullarını iyileştirdiler. İngiliz işçi sınıfının büyük bölümü de kendi işverenlerine ve hükümetlerine karşı mücadele etmek yerine, sömürgeciliği destekleyerek sömürge halklarının sömürülmesinden elde edilen kaynaktan pay almayı tercih etti. Diğer bir deyişle, 19. yüzyılın ortalarında kapitalizmin mezar kazıcısı olarak nitelenen İngiliz işçi sınıfı, klasik sömürgeciliğin, kapitalizmin ve 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren de


emperyalizmin destekçisi veya payandasına dönüştürüldü. Daha adil bir düzen kurmayı ve bu amaçla işçi sınıfının desteğini almayı amaçlayan ilerici hareketler de kapitalizm-dışı arayışları terk ederek, kapitalist düzen içinde çalışanlar lehine bazı düzenlemeler yapmaya ve emperyalist sömürüye dayalı bir düzen kurmaya çalıştı. Sosyal demokrasi, özetle, bu süreçte ortaya çıktı. Sosyal demokrasi önce işçi sınıfının kapitalizme tepkisi olarak doğdu. İkinci aşamada, bilimsel sosyalizmi (Marksizm) benimsedi. 1914-1919 döneminde başlayan üçüncü aşamada, bilimsel sosyalizmi terk ederek, emperyalist sömürüden pay alarak işçilerin çalışma ve yaşama koşullarını iyileştirmeye çalıştı. Sosyal demokrasinin 1919 yılında Ulusal Kurtuluş Savaşımıza karşı tavrının temelinde bu evrim yatmaktadır.

SOSYAL DEMOKRASİNİN BİRİNCİ AŞAMASI: İŞÇİ SINIFI ARAYIŞ İÇİNDE

19. yüzyılın son çeyreğinde ve 20. yüzyılın başlarında dünyadaki tüm sosyal demokrat partilere örnek oluşturan örgüt, Almanya Sosyal Demokrat Partisi idi. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte sosyal demokrasinin geçirdiği değişimin en güzel izlenebildiği ülke de Almanya’dır. 1860’lı yıllardan itibaren, Almanya’da işçi örgütleri legal olarak kurulmaya ve yaygınlaşmaya başladı. 1860’lı yılların başlarında Prusya’da Karl Marx’ın da arkadaşı olan Ferdinand Lassalle adında bir sosyalist, Çalışanların Programı (Günümüz Tarihsel Döneminin Bir İşçi Sınıfı Düşüncesi ile Özel Bağlantısı Üzerine) başlıklı bir broşür yayımladı. Bu broşürde sınıf mücadelesi olgusu kabul ediliyor ve devletin demokratikleştirilmesiyle işçi sınıfının

sorunlarına çözüm bulunabileceği ileri sürülüyordu.1 Bu broşür, hızla sanayileşen ve ancak çalışma koşulları İngiltere’nin çok gerisinde olan Alman prensliklerindeki işçi çevrelerinde çok etkili oldu. Prusya’daki liberal çevreler aynı yıllarda işçileri kontrol altında tutmak amacıyla işçi eğitim dernekleri kurmuşlardı. Ancak bu dernekler hızla bu liberal çevrelerin etkisinden kurtuldu ve bağımsız bir işçi hareketinin çekirdeğini oluşturdu. Bu derneklerin bazılarının 1862 yılında Leipzig’de bir Genel Alman İşçileri Kongresi toplama girişimi oldu. Bu girişim Ferdinand Lassalle’dan görüş istedi. Lassalle’ın, bu girişimi başlatanlara gönderdiği “açık mektup” bir program niteliğindeydi. Mektupta, “işçi sınıfı kendisini bağımsız bir siyasi parti olarak oluşturmalıdır ve genel, eşit ve doğrudan oy hakkı mücadelesi, partinin sancağına yazılmış savaş çığlığı olmalıdır,” deniyordu. İşçilerin ancak siyasi eylemle çıkarlarını koruyabilecekleri ve geliştirebilecekleri vurgulanıyordu. İşçilerin mevcut düzen içinde ücretlerini kalıcı bir biçimde artırma olanakları yoktu. Genel oy hakkına sahip ve bağımsız bir siyasi partide örgütlenmiş işçiler, devletten sağlayacakları destekle, kendi üretici kooperatiflerini kurabilecekler ve durumlarını düzeltebileceklerdi. Lassalle, demokrasi mücadelesi ile “ulusal özgürlük” mücadelesini birlikte götürmeyi savunuyordu. “Ulusal özgürlük” ile kastedilen ise Alman ulusunun bütünleşmesiydi; Alman prenslikleri arasında 1833/34 yıllarında kurulan gümrük birliğinden Almanya’ya geçişti. Lassalle bir Prusya milliyetçisiydi ve özellikle devlete ilişkin görüşleri, kendisinin 1864 yılında ölümünden sonra, Alman işçi sınıfının emperyalist Almanya’yla uzlaşmasıyla, 1914 yılında Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin benimsediği anlayış oldu.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 8 1


Bu ilişkiler sonucunda 1863 yılında Lassalle’ın önderliğinde Alman İşçileri Genel Birliği (Allgemeiner Deutscher ArbeitervereinADAV) kuruldu.2 Lassalle, işçi sınıfının kurtuluşunun, liberal burjuvaziye karşı Prusya devletiyle işbirliği yapmaktan geçtiğini düşünüyordu. Lassalle, işçi sınıfının durumunu, Bismarck’ı ikna ederek tepeden düzeltme çabası içindeydi. Bu amaçla Bismarck’la görüşmeler yaptı, onu genel oy hakkını tanımaya ve kurulacak kooperatiflere kredi vermeye ikna etmeye çalıştı. Bu girişimde sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya özlemi ve o doğrultuda üretim araçları mülkiyetinin toplumsallaştırılması amacı yoktu. Lassalle henüz 39 yaşındayken bir kadınla ilişkisi nedeniyle yapılan düelloda 28.8.1864 günü yaralandı ve üç gün sonra hayatını kaybetti. Ancak arkadaşları Alman İşçileri Genel Birliği’ni sürdürdü. Örgütün bu tarihte ancak birkaç bin üyesi vardı. Lassalle’ın ölümünün ardından bu örgütlenmenin başına geçen Schweitzer 1867 yılı seçimlerinde Bismarck’ın desteklenmesi için çalıştı. Lassalle’ın yerine geçen Schweitzer, 1864 yılı aralık ayında Der Sozialdemokrat isimli bir dergi yayımlamaya başladı. Bu kavram Almanca’da ilk kez kullanılıyordu. 1848 devrimleri sonrasında Fransa’da genellikle eski Jakoben adıyla La Montagne olarak bilinen partinin resmi adı Parti Democrate-Socialiste idi. Bu örgüt, işçilerle ve alt orta sınıfın oluşturduğu ve 1848 devrimleri sonrasında gelişen gericiliğe karşı mücadeleyi amaçlayan bir siyasal yapıydı. Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri kitabında bu örgütün adını “Partei der Sozialdemokratie” olarak tercüme etti. Marx ve Engels, Schweitzer’in yayınladığı derginin adının Sosyal Demokrat olduğunu duyunca hoşnut kalmadılar. Engels, “amma da

8 2 düşün 28

o d t u a d t . c o m

isim: Der Sozialdemokrat! Dergiye basitçe niçin The Proletarian adını vermiyorlar?” diye yazdı. Marx’ın yanıtı da şu oldu: “Sosyal Demokrat kötü bir isim. Ancak başarısızlıkla sonuçlanabilecek bir şey için mümkün en iyi isimlerin hiçbirinin kullanılmaması da uygun.” 3 1860’lı yıllarda Prusya’da August Bebel ve Wilhelm Liebknecht tarafından bazı örgütlenme çalışmaları yapıldı. Bu çalışmalar sonucunda 1869 yılında gerçekleştirilen Eisenach Konferansı’nda Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Sozialdemokratische ArbeiterparteiSDAP) kuruldu. 8 Ağustos 1869 tarihinde kabul edilen Eisenach Programında “özgür halk devleti” için mücadele edildiği belirtiliyordu. “İşçi sınıfının kurtuluşu mücadelesi sınıf ayrıcalıkları ve özel haklar için bir mücadele” değildi; “eşit haklar ve yükümlülükleri ve sınıf hakimiyetinin ortadan kaldırılmasını” amaçlıyordu. Parti, “her işçinin bir kooperatif sistemi aracılığıyla emeğinin tüm kazancını almasını” hedef kabul etmişti. Parti, kendisini, yasaların izin verdiği ölçüde, I.Enternasyonalin bir şubesi olarak kabul ediyordu. Partinin talepleri arasında şunlar yer alıyordu: 20 ve daha yukarı yaşlardaki tüm erkekler için genel, eşit, doğrudan ve gizli oy hakkı. Sınıf, mülkiyet, doğum ve dini inançlara bağlı tüm ayrıcalıkların kaldırılması. Daimi ordular yerine halk milislerinin kurulması. Kilisenin devletten ve okulların kiliseden ayrılması. Tüm dolaylı vergilerin kaldırılması. Kooperatif sistemine devlet desteği ve özgür üretici kooperatiflerine devlet kredilerinin verilmesi. Dikkat edileceği gibi, Eisenach Programında da üretim araçları mülkiyetinin toplumsallaştırılması ve nihai olarak sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyanın kurulması amaçları yer almamaktadır. Lassalle’ın önderliğinde kurulan Alman İşçileri Genel Birliği ile Sosyal Demokrat İşçi


Partisi, 1875 yılı mayıs ayında Gotha Kongresi’nde birleşerek Almanya Sosyalist İşçi Partisi’ni (Sozialistische Arbeiterpartei DeutschlandsSAPD) oluşturdu. F.Engels, Gotha Kongresi öncesinde, 1875 yılı Mart ayında August Bebel’e yazdığı mektupta taslak konusunda sert eleştiriler getirdi. Engels, “bu programın hemen hemen her sözcüğü eleştirilebilirdi. (Program, Y.K.) öyle bir niteliktedir ki, kabul edilirse, Marx ve ben, bu temel üzerinde inşa edilmiş yeni partiye hiçbir zaman bağlılığımızı belirtemeyeceğiz,” yazıyordu.4 1873-1896 döneminde, kapitalizmin birinci küresel krizi yaşandı. İşçi sınıfının artan sorunları, Almanya Sosyalist İşçi Partisi’nin oy oranını artırdı; çeşitli ülkelerde de sosyal demokrat partiler kuruldu. Almanya Sosyalist İşçi Partisi 1884 seçimlerinde yaklaşık 500 bin oy alarak 24 milletvekili çıkardı. Partinin oy sayısı 1887 seçimlerinde yaklaşık aynı kalırken, milletvekili sayısı 11’e düştü. Ancak 1890 seçimlerinde 1,5 milyon oy ve 35 milletvekiliyle Almanya’nın en büyük partisi oldu. Partinin adı 1890 yılında Almanya Sosyal Demokrat Partisi (Sozialdemokratische Partei Deutschlands-SPD) oldu. Günümüzde Almanya’daki Sosyal Demokrat Parti’nin atası bu örgüttür.

SOSYAL DEMOKRASİNİN İKİNCİ AŞAMASI: BİLİMSEL SOSYALİZM Kapitalizmin birinci küresel krizi (18731896) işçi sınıfı hareketinin gelişmesine ve siyasal arayışlara yol açtı. Bu dönemde, “sosyal demokrat” ve “sosyalist” kavramları eş kabul ediliyordu. Bu anlayış Avrupa’da günümüzde de sürmektedir. Bu yıllarda çeşitli ülkelerde sosyal demokrat veya sosyalist partiler kuruldu. Bu partilerin isimleri ve kuruluş yılları aşağıda

sunulmaktadır5: - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -

Portekiz Sosyalist Partisi (1871) Almanya Sosyal Demokrat Partisi (1875) Danimarka Sosyal Demokrat Birliği (1876) Çek Sosyal Demokrat Partisi (1878) İspanya Sosyalist İşçiler Partisi (1879) Macar Genel İşçiler Partisi (1880) Fransız Sosyalist İşçiler Partisi Federasyonu (1880) Hollanda Sosyal Demokrat Birliği (1881) Leh Proleter Partisi (1882) İngiliz Sosyal Demokrat Federasyonu (1883) Rusya Emeğin Kurtuluşu Grubu (1883) Belçika İşçiler Partisi (1885) Norveç İşçi Partisi (1887) Ermeni Hınçak Partisi (1887) İsviçre Sosyal Demokrat Partisi (1888) Avusturya Sosyal Demokrat Partisi (1889) İsveç Sosyal Demokrat İşçiler Partisi (1889) Bulgar İşçilerinin Sosyal Demokrat Partisi (1891) Sırp Sosyal Demokrat Partisi (1892) İtalyan Sosyalist Partisi (1892) Leh Sosyalist Partisi (Rusya) (1893) Polonya Krallığı Sosyal Demokrat Partisi (Rusya) (1893) Rumen Sosyal Demokrat Partisi (1893) Hırvat Sosyal Demokrat Partisi (1894) Sloven Güney Slav Sosyal Demokrat Partisi (1896) Galiçya Leh Sosyal Demokrat Partisi (1897) Rusya ve Polonya’da Yahudi İşçiler Genel Birliği (Bund) (1897) Rus Sosyal Demokrat İşçiler Partisi (1898) Ukrayna Sosyal Demokrat Partisi (Doğu Galiçya) (1899) İngiliz İşçi Partisi (1900)

o d t u a d t . c o m

düşün 28 8 3


- Fin Sosyal Demokrat Partisi (1903) - Letonya Sosyal Demokrat İşçiler Partisi (1904) - Ukrayna Sosyal Demokrat İşçiler Partisi (Rusya) (1905) - Slovakya Sosyal Demokrat Partisi (1905) Bu partiler I. Dünya Savaşı öncesinde küçümsenmeyecek bir kitle desteği de sağladılar. Bu partilerde örgütlü bulunan sosyalistler veya sosyal demokratlar, bir süreç içinde Marksizm’e (bilimsel sosyalizm) yöneldi. Almanya Sosyal Demokrat Partisi ancak 14-20 Ekim 1891 tarihleri arasında toplanan kongresinde kabul ettiği Erfurt Programı ile genel anlamıyla Marksist bir kimlik kazandı. Parti’nin Erfurt Programı’nın hazırlanmasında önemli rolü olan kişilerden biri de August Bebel ve Karl Kautsky’nin yanı sıra, Karl Marx’ın ölümünden sonra sosyalist hareketin yönlendirilmesinde belirleyici rol oynayan Friedrich Engels’in yakın çalışma arkadaşı Eduard Bernstein idi. Erfurt Programı taslak halindeyken Engels’e gönderildi. Engels de bu taslağı inceleyerek, “1891’in Taslak Sosyal Demokrat Programının Eleştirisi” başlıklı bir değerlendirme hazırladı. 1891 yılında yapılan bu değerlendirme ancak 1901 yılında yayımlandı. Engels’in yazısı şöyle başlıyordu: “Mevcut taslak eski programdan (Gotha Programı, Y.K.) çok olumlu bir biçimde farklıdır. Modası geçmiş geleneklerin (hem özel olarak Lassalle’cı, hem de kaba sosyalist) güçlü kalıntıları ana hatlarıyla çıkarılmıştır ve kuramsal açıdan bakıldığında taslak, bir bütün olarak, günümüz bilimine dayandırılmıştır ve temelde tartışılabilir.” 6

8 4 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Ancak Engels’in proletarya diktatörlüğüne ilişkin önerileri programda yer almadı. 1891 yılındaki Erfurt Programı’nın ana hatlarıyla Marksist olmasında hem 1873 yılından beri yaşanmakta olan kapitalizmin birinci küresel krizi, hem de bu yıllarda Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde Marksistlerin etkili olduğu sosyal demokrat veya sosyalist partilerle işçi partilerinin kurulmuş olması etkiliydi. Almanya’da 1878-1890 döneminde sosyalistlere yapılan baskılar da işçileri sosyalizme yönlendirdi. Sosyal Demokrat Parti’nin kabul ettiği Erfurt Programı’nda şu değerlendirmeler yer alıyordu:

“Proleterlerin sayısı giderek daha artıyor, işsiz işçiler ordusu giderek daha kitleselleşiyor, sömürenlerle sömürülenler arasındaki karşıtlık giderek daha sertleşiyor, çağdaş toplumu iki düşman kampa bölen ve tüm endüstrileşmiş ülkelerin ortak niteliğini oluşturan burjuvaziyle proletarya arasındaki sınıf mücadelesi giderek daha keskinleşiyor.” “Ancak üretim araçları (arazi ve toprak, taşocakları ve madenler, hammaddeler, aletler, makineler, ulaştırma araçları) üzerindeki kapitalist özel mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüştürülmesi” ve “malların üretiminin toplum tarafından ve toplum için gerçekleştirilen sosyalist üretime dönüştürülmesi” “bugüne kadar sömürülen sınıfları” sefalet ve baskıdan kurtaracak ve refaha kavuşturacaktır. “Bu toplumsal dönüşüm yalnızca proletaryanın değil, fakat mevcut koşullar nedeniyle acı çeken tüm insan ırkının özgürleşmesi anlamına gelmektedir.” “İşçi sınıfının kapitalist sömürüye karşı mücadelesi kaçınılmaz olarak siyasi bir mücadeledir. (...) İşçi sınıfı, önce siyasi gücü elde etmeden üretim araçlarının toplumun mülkiyetine geçirilmesini sağlayamaz.”


“Kapitalist üretim biçiminin olduğu tüm ülkelerde işçi sınıfının çıkarları aynıdır. Küresel ticaretin genişlemesi ve dünya piyasaları için üretimle birlikte, her ülkedeki işçinin durumu diğer ülkelerdeki işçilerin durumuna giderek daha fazla bağımlı hale gelmektedir. Bu nedenle işçi sınıfının kurtuluşu tüm medeni ülkelerdeki işçilerin aynı şekilde işin içinde oldukları bir görevdir.” “Alman Sosyal Demokrat Partisi, bu nedenle, yeni sınıf ayrıcalıkları ve sınıf hakları için değil, sınıf hakimiyetinin ve sınıfların kendilerinin ortadan kaldırılması, cinsiyet veya doğum (köken, Y.K.) ayrımı yapılmaksızın, herkes için eşit haklar ve eşit yükümlülükler için mücadele etmektedir. Bu görüşlerden hareket ederek, bugün toplumda yalnızca ücretlilerin sömürülmesine ve baskı altında tutulmasına karşı değil, fakat bir sınıf, parti, cinsiyet veya ırka yönelmiş her türlü sömürü ve baskıya karşı mücadele etmektedir.”

Erfurt Programında Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin talepleri de ifade ediliyordu. Bu taleplerin bazıları şöyleydi:

“Herkesin silah taşıyacak biçimde eğitilmesi. Daimi ordu yerine milis gücü. Savaş ve barış sorunlarının halk toplantılarında kararlaştırılması. Tüm uluslararası uyuşmazlıkların hakeme başvurularak çözüme kavuşturulması.” “İdam cezasının kaldırılması.” “Normal günlük çalışmanın sekiz saati geçmeyecek biçimde belirlenmesi.” “On dört yaşın altındaki çocukların gelir getirici bir biçimde istihdamının yasaklanması.” “Örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması.”

Almanya Sosyal Demokrat Partisi içinde baştan itibaren iki çizgi çarpıştı. Birinci çizgi, Lassalle’cılıktı. Lassalle’cıların temel amacı, Alman devletiyle işbirliği içinde genel oy hakkını elde ederek işçilerin çalışma ve yaşama koşullarını iyileştirmekti. Bunun için özel olarak Bismarck’ın ve genel olarak Alman devletinin yayılmacı politikalarına destek verilebilirdi. Diğer bir deyişle, sosyalizm amacı yalnızca Alman halkı için önemliydi; bu amaca ulaşabilmek için başka halkların ezilmesi veya sömürülmesi mümkündü. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyanın yaratılması gibi bir nihai amaç yoktu. Bu kesimin “sosyalistliği” yalnızca kendi halkına yarayacaktı; bu anlayışı savunanlar evrensel değerleri değil, kendi çıkarlarını düşünüyordu. İkinci çizgi, bilimsel sosyalizmdi veya Marksizm idi. Nihai amaç, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyanın kurulmasıydı. Bu amaca ulaşmada işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesi önemli bir mevzi oluşturuyordu. İşçi sınıfı, devleti ele geçirerek ve üretim araçlarını ortak mülkiyete geçirerek, sömürüyü önleyecekti. Ancak bu mücadele enternasyonalist bir çizgide yürüyecek, gerektiğinde sömürge halklarının bağımsızlık mücadelesinin gücü de bu sürece katılacaktı. Proletarya diktatörlüğü de sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyaya doğru ilk adımdı. 1875 yılında Gotha Kongresinde Lassalle’cı anlayış hâkim çıktı. 1891 Erfurt Kongresinde Marx’ın politikası hâkim oldu. Bu iki çizgi arasındaki mücadele, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin 1959 Kongresinde kesin olarak Lassalle’cı anlayışın zaferiyle sonuçlandı. Almanya sosyal demokrat hareketinin 150 yıllık tarihinde, Lassalle galip çıktı; Marx’ı yendi. Almanya Sosyal Demokrat Partisi, 1912 seçimlerinde yüzde 34,8 oranında oy aldı.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 8 5


1914 yılında üye sayısı 1,1 milyondu. İtalyan Sosyalist Partisi, 1913 seçimlerinde yüzde 22,8 oranında oy aldı. Fransız Sosyalist İşçiler Partisi Federasyonu, 1914 seçimlerinde yüzde 16,8 oranında oy aldı. İngiliz İşçi Partisi’nin 1910 Ocak seçimlerindeki oy oranı ise yüzde 7,0 düzeyindeydi.

SOSYAL DEMOKRASİNİN ÜÇÜNCÜ AŞAMASI: EMPERYALİZME DESTEK

Alman İmparatorluğu 1871 yılında kuruldu. Almanya, hemen sömürgeler elde etmek için, yayılmacı bir politika izlemeye başladı. Bu yayılmanın, kısa vadede Alman işçilerine de yarar sağlayacağına inanılıyordu. Almanya’nın sömürgeciliği 1884 yılında başladı. 1901 yılında yayımlanan bir Amerikan raporuna göre, bu tarihte Almanya’nın sömürgelerinin çoğu Afrika’daydı ve toplam alanı 1 milyon mil kare idi. Bu topraklarda 14,7 milyon kişi yaşıyordu. Bu sömürgelerin en önemlileri, 1884 yılında sömürgeleştirilen Togoland ve Kamerun’du. Ayrıca Alman Güneybatı Afrikası ve Alman Doğu Afrikası da önemliydi.7 Bir başka kaynakta 1913-1914 yıllarında Alman sömürgelerinin 1,1 milyon mil kare olduğu belirtiliyordu. Bu topraklarda bu tarihte 12,9 milyon yerli yaşıyordu.8 19. yüzyılın sonlarına doğru Alman sosyal demokrasisi ana hatlarıyla Marksist bir çizgi izliyordu. Alman Marksistlerinin Alman sömürgeleriyle en ufak bir ilgisi bile yoktu. Sömürgeleri, kamu maliyesi üzerinde bir yük olarak görüyorlardı.9 Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin önderi August Bebel, Almanya Parlamentosu’nda 26 Ocak 1889 günü yaptığı konuşmada Almanya’nın Alman Doğu Afrikası adı verilen

8 6 düşün 28

o d t u a d t . c o m

bölgedeki sömürgecilik faaliyetlerine karşı çıktı. Bu bölgede yapılan vahşete karşı yerli halk 1888 yılı ağustos ayında ayaklanmıştı. Alman hükümeti bu ayaklanmayı bastırmaya çalışıyordu. A.Bebel, Alman halkının sömürgecilik maceralarına karşı olduğunu ileri sürdü. Afrika halkını mümkün olan en yoğun biçimde sömürebilmek amacıyla Alman İmparatorluğu’nun hazinesinden, vergi ödeyen halkın ceplerinden milyonlar harcanacağını ve bunun da yalnızca Doğu Afrika Şirketi’nin sömürüsünün devamını amaçladığını belirtti. Alman sosyal demokratlarının sömürgelerin bağımsızlık kazanması gibi bir anlayışları da bulunmuyordu. Ancak emperyalist döneme geçişle birlikte, Alman sosyal demokrasisi Bernstein revizyonizminin etkisi altına girdi ve sömürge sistemini savunmaya başladı. Bernstein’a göre, “üstün” uygarlıkların, “aşağı”dakiler üzerinde bazı hakları bulunuyordu Sömürgecilik, sosyalistler tarafından sürdürülürse, “uygarlaştırıcı” bir etki yaratabilirdi. Ayrıca, sömürgelerin işçi sınıfına zarar verdiği iddiası da doğru değildi.10 Bernstein, Engels’in 1895 yılında ölümünün ardından, 1899 yılında yayımlanan Evrimci Sosyalizm kitabında şöyle diyordu: “Alman sosyal demokrasisinin Alman İmparatorluğu’nun sömürge politikasından korkacağı bir şey yoktur. (…) Tropik bölgelerin Avrupalılar tarafından işgal edilmesinin yerlilerin hayattan aldıkları zevke zarar vermesi gerekmez ve bugüne kadar genellikle de böyle olmamıştır. Ayrıca, vahşilerin işgal ettikleri topraklar üzerinde yalnızca koşula dayalı bir haklarının olduğu kabul edilebilir. Daha yüksek uygarlık nihai olarak daha yüksek bir hak iddiasında bulunabilir.”11 Almanya’da sosyalist solun sömürgeler konusuna yaklaşımındaki çarpıklık, Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin 1891 yılındaki Erfurt Kongresi’nde kabul edilen programında da görülmektedir. Programın girişinde şöyle


denilmektedir: “Kapitalist bir üretim biçiminin bulunduğu tüm ülkelerde işçi sınıflarının çıkarları aynıdır. (…) Buna göre, işçi sınıfının kurtuluşu, tüm uygar ülkelerin çalışanlarının eşit biçimde dahil olacakları bir çalışmadır.” 12 Alman emperyalizminin 1890’lı yıllardaki başarıları ve bu politikanın Alman işçi sınıfına olumlu yansımaları, Almanya Sosyal Demokrat Partisi içinde daha “gerçekçi” bir akımı geliştirdi. Bu akımın ilk aşamasındaki önder, Eduard Bernstein idi. 1895 yılına kadar Marksizm’in önde gelen ideologlarından olan Bernstein, Engels’in 1895 yılında ölümünden sonra Marksizm’i açıkça sorgulamaya başladı. Emperyalist ülkelerin işçi sınıfları bu süreçte evcilleştikçe, işçilerin desteğini almaya çalışan siyasal akımlar da reformistleşti, revizyonistleşti. Ancak 19. yüzyılın sonunda Alman işçi sınıfını kapitalizmin savunucusu haline getirenler, revizyonist Eduard Bernstein ve daha sonra Karl Kautsky değildi. Alman kapitalizmi, Alman işçi sınıfına emperyalist sömürü sayesinde kapitalizm çerçevesinde sağladığı olanaklarla, onları evcilleştirdi; evcilleşmiş işçilerin desteğini almak isteyen Almanya Sosyal Demokrat Partisi de reformistleşti, revizyonistleşti. Avrupa işçi sınıflarını “melun Kautsky” aldatmadı; evcilleşmiş Avrupa işçi sınıfları, Marksist Kautsky’yi “melun” yaptı. Bu süreç, Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin tümünde yaşandı. Almanya Sosyal Demokrat Partisi içinde revizyonizmin mihenk taşı veya turnusol kâğıdı, emperyalizm konusunda takınılan tavır oldu. Sömürgeciliği ve emperyalizmi savunanlar veya bunlara karşı hoşgörülü davrananlar Marksizm’den uzaklaşırken, Marksizm’i savunanlar sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı çıktı. Bernstein, Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin temel görüşlerinden biri olan kapitalizmin krizlerle kendiliğinden çökeceği anlayışına karşı çıktı. Kapitalizmin ulaştırma

ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeden yararlanarak, kredi sistemini geliştirerek ve yeni teknolojiler kullanarak kendisini yenileyebileceğini ileri sürdü. İşçilerin çalışma ve yaşama koşullarındaki olumlu gelişmelere işaret etti. Kapitalizmin öyle görünebilir bir gelecekte çökmesinin söz konusu olmadığını ileri sürdü. Bernstein, “işçi sınıfı” anlayışı yerine “sivil toplum” anlayışını da savunuyordu. Bernstein görüşlerini 1896 yılı sonbaharından itibaren makaleler biçiminde yayınlamaya başladı. Bu makalelerde devletin niteliğinin değiştiğini, sosyalist ilkelerin yaygınlaştığını ve sosyalizme giden yolun demokrasiden geçtiğini ileri sürdü. Bernstein, işçi sınıfı ile sermayedar sınıf arasında bir “geçici anlaşma” (modus vivendi) önerdi. Bernstein’ı destekleyenlerden biri de ünlü bir sosyal demokrat avukat ve milletvekili olan Wolfgang Heine idi. O da liberallerle diyaloğu ve bazı hakların tanınması karşılığında askeri harcamaların desteklenmesini savunuyordu. Almanya Sosyal Demokrat Partisi bu konuları 31 Ekim 1898 tarihinde Stuttgart’ta toplanan kongresinde ele aldı. Bu kongrede, partinin bir halk partisi değil, “proletaryanın partisi” olduğu anlayışı teyid edildi. Wolfgang Heine’nin bazı haklar karşılığında Almanya’nın silahlanmasının desteklenmesi önerisi reddedilerek, geçmişten beri süregelen daimi ordunun tasfiyesi ve milis güçlerinin oluşturulması politikası tekrar onaylandı. Partinin nihai amacının siyasal gücün ele geçirilmesi ve kapitalist düzenin yıkılması olduğu tekrar vurgulandı. Bu tartışmalarda Karl Kautsky de Rosa Luxemburg ve Bebel’le birlikte Bernstein’ın karşısında açık ve net bir tavır aldı. Bernstein’ın revizyonist tezlerinin ortaya çıkması, Almanya’daki anti-sosyalist yasa döneminde İngiltere’de yaşamış olması ve bu süreçte Fabian Derneği ile ilişki kurmasına bağlayanlar vardır. Ancak belirleyici olan Alman

o d t u a d t . c o m

düşün 28 8 7


işçi sınıfının yönelimleridir. Fabian Derneği’nin etkisi, Bernstein’ın daha “gerçekçi” olmasına katkı biçimindedir. E.Anderson Almanya’da yaşanan süreci şöyle özetliyordu: “İşçiler, bir süreç içinde, zincirlerinden başka kaybedebilecekleri çok daha fazla şeyleri olduğunu kavramaya başladılar. (…) Sosyalist düşünce dünyasında ise bu duygu Eduard Bernstein’ın ‘revizyonizmi’nde ifadesini buldu. (…) Bernstein, özellikle, kapitalizmde işçi sınıfının payına düşenin sürekli olarak kötüleştiği ve kapitalist toplum düzeninin felaket biçiminde bir çöküntüye doğru gittiği düşüncesine karşı çıktı. (…) Savaş öncesi dönemin Alman işçi hareketiyle, Bernstein’ın ‘revizyonizmi’nin, Karl Marx’ın uzlaşmazlığı ve Komünist Manifesto’nun devrimci coşkusundan çok daha fazla bir uyum içinde olduğu konusunda fazla bir kuşku duyulamaz.” 13 Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin Hanover Kongresi’nde de gündemin birinci maddesi Bernstein idi. Beş günlük kongrenin üç gününde Bernstein’ın tezleri tartışıldı ve sert bir biçimde reddedildi. Kautsky bu kongrede de Bernstein’ın karşısında açık tavır aldı. Ancak Bernstein, partiden istifa etmedi ve hatta Alman meclisine sosyal demokrat milletvekili olarak seçildi. 1896-1914 dönemi kapitalizmin büyüme yıllarıydı. Bu dönemde emperyalist ülkelerin hâkim sınıfları demokratik hak ve özgürlüklere daha büyük bir hoşgörüyle yaklaşabiliyordu, üstelik işçi sınıflarının gerçek ücretleri artmış, çalışma ve yaşama koşullarında da önemli iyileşmeler sağlanmıştı. Bu süreçte bu ülkelerin işçi sınıflarının emperyalist politikaları ve devletleri desteklemesi sağlandı. İyileşen koşullar, milliyetçiliğin işçi sınıfı içinde maddi bir dayanak bulmasına katkıda bulundu. Bu durum, işçi sınıflarının kendi ülkelerinin emperyalist politikalarını desteklemesini getirdi.

8 8 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Almanya Sosyal Demokrat Partisi, Alman işçi sınıfının sendikalarda örgütlü kesiminin yaklaşık 1900 yılında kapitalist sistemle uzlaşmasına karşın, devrimci çizgisini, en azından program ve söylem düzeyinde, 1914 yılına kadar sürdürdü. Bernstein ve bazı arkadaşlarının “gerçekçi” revizyonist görüşleri Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin 1903 yılında Dresden’de gerçekleştirilen kongresinde ayrıntılı olarak tartışıldı. August Bebel ve Karl Kautsky yaptıkları konuşmalarda revizyonizme karşı açık ve sert bir tavır aldılar. 1903 Dresden Kongresi’nde bu konuda kabul edilen karar şöyleydi:

“Kongre, geçmişte izlediğimiz ve sınıf mücadelesi düşüncesinden türetilmiş, sınanmış ve başarılı taktikler çizgisini, düşmanlarımızın yenilmesiyle siyasal iktidarın fethedilmesi yerine mevcut düzene tavizler verme politikasını geçirmeye çalışarak değiştirmeye yönelik revizyonist çabaları en kararlı bir biçimde lanetler.” “Bu revizyonist taktikler, günümüzde kelimenin tam anlamıyla devrimci olan partimizin karakterini, kaçınılmaz olarak, mevcut burjuva toplumunun yerine en hızlı bir biçimde sosyalist bir toplumu geçirmeye çalışan bir hareketten, burjuva toplumunda reform yapmakla yetinen bir gruba dönüştürecektir.” “Kongre, bu nedenle, partide bulunan revizyonist eğilimlerin tersine, sınıflar arasındaki zıtlaşmanın azalmayıp sürekli olarak arttığı inancını savunmaktadır.”

Kongre’nin kararında Sosyal Demokrat Partisi’nin “burjuva toplumunda hükümet gücünde bir pay elde etmek için çabalayamayacağı” vurgulandı.


Kongre, ayrıca, “burjuva partilerle iş birliğini kolaylaştırmak amacıyla, sınıflar arasında var olan ve sürekli olarak artan zıtlaşmayı gizlemeyi amaçlayan tüm çabaları lanetledi.”14 Alman, İngiliz ve Fransız işçi sınıflarının sömürgeler sorununa bakışı konusunda güvenilir ve kapsamlı bir çalışma, Fritjof Tichelman’ın “Sosyalist ‘Enternasyonalizm’ ve Sömürge Dünyası” makalesidir.15 Tichelman’ın belirttiğine göre, Almanya Sosyal Demokrat Partisi içinde sömürgecilik karşıtı güçlü bir eğilim vardı. Ancak, Almanya güçlenip yayılmacılığa başlayınca, farklı sesler ortaya çıkmaya başladı. “Almanya’nın, siyasal, ekonomik ve kültürel gücüne gerçekten uyan bir sömürge imparatorluğu yaratma hakkı” bir süreç içinde kabul edildi. Birinci Dünya Savaşı öncesinde ise “inanmış reformist çoğunluk, Almanya’nın sömürge imparatorluğunun yeniden canlandırılması talepleri de dahil olmak üzere, saldırgan bir savaş çabasını koşulsuz olarak desteklemeye başlamıştı.”16 Benzer bir değerlendirme, Gottfried Mergner tarafından da yapılmaktadır. Mergner şöyle demektedir: “Alman işçi hareketinin enternasyonalizmi, sömürgecilik karşıtlığını içermiyordu. ‘Uygar’ dünyanın (yani, Avrupa’nın endüstrileşmiş uluslarının) insanın gelişiminin en üst noktasını oluşturduğu varsayımı, Alman işçi hareketinin temsilcilerinin ‘vahşilerle’ (yani, Avrupa sömürgeciliği tarafından ezilen halklarla) dayanışma içine girmesini önlüyordu.”17 “Emperyalizm, çatışma durumlarında daima örgütlü işçilerin ulusal dayanışmasına güvenebiliyordu.” Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin önderi August Bebel, Alman Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada, sömürgelerle ilgili bilgisinin olmadığını söyleyebiliyordu. 1912 yılına kadar, Afrika sömürgelerinin halklarıyla Alman Sosyal Demokrasisi birbirini tanımıyordu.18

Alman işçileri için “dayanışma, yalnızca kendileriyle eşit olanlar arasında mevcuttu.”19 Alman işçi sınıfının temsilcileri Alman Parlamentosu’nda yaptıkları konuşmalarda, sömürgelerin getirisinin düşüklüğünden ve sömürgelere yapılan büyük devlet harcamalarından yakınıyorlardı.20 Alman sendikalarının uluslararası dayanışmasında ise, sömürgelerdeki siyah işgücünün maruz kaldığı acımasız sömürü sistemini sendikal yardımla değiştirme çabaları yer almıyordu. “Sömürgelerdeki uygarlaşmamış kişilerle birliktelik” mümkün değildi.21 Alman Güneybatı Afrikası’nda 1903 yılında bazı kabileler isyan etti. İsyanın bastırılmasında büyük vahşet uygulandı. Alman Doğu Afrikası’nda da isyanlar oldu. Bu zulme Alman işçi sınıfının tepkisi çok sınırlı ve etkisiz kaldı. Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin ve Alman sendikalarının bu tavrı, “enternasyonalizme ihanet” olsa bile, Alman işçi sınıfına ihanet değildi. Alman işçi sınıfının kısa ve orta vadeli çıkarları, Alman emperyalizminin yanındaydı. Alman sosyal demokratları ve sendikacıları da Alman işçi sınıfının kısa ve orta vadeli çıkarları doğrultusunda hareket ediyordu. Karl Kautsky’ye göre, Almanya Sosyal Demokrat Partisi, “devrimciydi, ancak devrim yapan bir parti değildi.” İngiltere’de sosyal demokrasi daha başından itibaren sermayedar sınıfın ve emperyalizmin destekçisi olarak ortaya çıktı. Emperyalizme açık destek vermede öncülük, İngiltere’deki sosyal demokrat Fabian Derneği’nindir. 1883 yılında kurulan Fabian Derneği demokratik sosyalist bir çizgideydi; ancak sömürgeciydi ve emperyalizmi savunuyordu. Hatta “Fabian emperyalizmi” diye bir kavram bile doğmuştu. İngiliz İmparatorluğu’nun sömürgelere uygarlık götüreceğini iddia

o d t u a d t . c o m

düşün 28 8 9


ediyordu. Bu görüşün en etkili savunucusu Bernard Shaw idi. 1902 yılının sonlarında Fabian Derneği’nin kurucularından Sidney ve Beatrice Webb, Sosyal Emperyalist Parti adıyla bir örgüt oluşturmak amacıyla bir dernek kurdular; ancak bu girişim sonuçlanmadı. Fabian Derneği ve daha sonraki yıllarda Fabian Derneği’nin de katkısıyla kurulan İşçi Partisi tipik sosyal demokrat bir örgüttü. Sömürgeciliği ve emperyalizmi (söylemde ve uygulamada) destekliyordu. Daha sonraki yıllarda iktidara geldiği dönemlerde de emperyalizmin en büyük destekçisi ve uygulayıcısı oldu. Sosyal demokrat veya sosyalist partilerin veya işçi partilerinin uluslararası düzeyde iş birliği ve eşgüdüm merkezi olarak etkinlik gösteren II. Enternasyonal de, Avrupa işçi sınıflarının kendi emperyalist ülkelerinin devletleriyle uzlaşmalarına ve şovenleşmelerine karşın, enternasyonalist bir söylemi 1914 yılına kadar sürdürdü. Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin başkanlığını 1892 yılından 1913 yılına kadar August Bebel üstlendi. August Bebel’in 1913 yılında ölümünün ardından bu göreve, 473 oyun 433’ünü alan Friedrich Ebert getirildi. F. Ebert bu görevi 1919 yılına kadar üstlendi.

1918 Devrimi sırasında muhafazakâr kesimlerle iş birliği yaptı; askerlerle ve sağcı milis güçleriyle birlikte çalıştı. Ebert’in başında bulunduğu hükümet çeşitli bölgelerdeki ayaklanmaları bastırdı. 15 Kasım 1918 tarihinde de ADGB (Genel Alman Sendikalar Birliği) ile Alman işveren örgütleri arasında bir anlaşma imzalandı. Sendikaların kendi kontrolleri dışında ve hatta sendikacılara karşı yükselen ihtilalci dalganın yenilmesi ve bu anlaşma, sendika yönetimleri tarafından bir zafer olarak kutlandı. 1919 yılı ocak ayındaki Spartakist ayaklanmasının bastırılmasında ve Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’in sağcı milisler tarafından öldürülmesinde F. Ebert de suçlandı. F. Ebert 11 Şubat 1919 tarihinde Alman Cumhuriyeti’nin geçici cumhurbaşkanlığına getirildi. Yeni anayasanın kabulünden sonra da 21 Ağustos 1919 tarihinde cumhurbaşkanı oldu. 1919 yılında Ulusal Kurtuluş Savaşımız başlarken gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sosyal demokrat veya sosyalist örgütler, bu ülkelerin işçi sınıflarının kısa vadeli çıkarları ve tercihlerine uyarak, emperyalizmi destekliyordu. Emperyalist ülkelerdeki bu anlayış, uluslararası sendikal örgütlere ve uluslararası siyasal yapılara da yansıyordu.

Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin milliyetçi çizgisine karşı çıkanlar, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in önderliğinde 1 Ocak 1916 tarihinde Enternasyonal Grup’u oluşturdular. Bu yapılanma içinde yer alanlar, 1917 yılı ocak ayında partiden atıldı. Bu grup, bunun üzerine 1917 yılı Nisan ayında Alman Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi’ni kurdu.

20. yüzyılın başlarında gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sendikal merkezlerin üst örgütü olan Uluslararası Sendikalar Federasyonu (IFTU) 1901 yılında kuruldu; Birinci Dünya Savaşı sürecinde dağıldı, 1919 yılında gerçekleştirilen Amsterdam Kongresiyle yeniden oluşturuldu. Uluslararası Sendikalar Federasyonu, sosyal demokratların yönetimi altında faaliyet gösterdi ve 1932 yılına kadar üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyeti savundu.

Almanya Sosyal Demokrat Partisi Başkanı F. Ebert 1918 yılında Almanya başbakanlığına (şansölyeliğine) atandı. Almanya’da işyerlerinde oluşan işçi komiteleri öncülüğünde gerçekleşen

Bu örgütün 1921-1939 döneminde yayımlanmış olan dergi (The International Trade Union Movement, Review of the International Federation of Trade Unions) ve bu örgütün

9 0 düşün 28

o d t u a d t . c o m


tarihine ilişkin yayımlanmış kitaplarda da 1919-1922 döneminde Anadolu’da verilen bağımsızlık mücadelesine ilişkin bir destek söz konusu değil. İkinci Enternasyonal 1914 yılında dağıldı. 1919 yılında sosyal demokrat partilerin bir bölümü Berne Enternasyonali’ni oluşturdu. 1921 yılı şubat ayında da Viyana Birliği veya İki Buçukuncu Enternasyonal diye bilinen örgütlenme gerçekleştirildi. Bu iki örgütlenme 1923 yılı mayıs ayında Emek ve Sosyalist Enternasyonal’i kurdular. Günümüzdeki Sosyalist Enternasyonal’in atası bu örgüttür. Bu örgütlenmeler Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı’nı görmezden geldi; bu örgüte üye sosyal demokrat partiler kendi emperyalist ülkelerinin devlet ve sermaye politikalarını desteklediler.

OSMANLI’DA SOSYAL DEMOKRASİ VE ATATÜRK

CHP’nin 1946 yılına kadarki belgelerinde “sosyal demokrasi” kavramı yoktur. Atatürk döneminde CHP’nin ideolojisi olarak “Kemalizm” gösteriliyordu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 14.6.1943 tarihinde toplanan VI. Büyük Kurultayı’nda kabul edilen CHPProgramı’nın Giriş bölümü de şöyleydi: “Cümhuriyet Halk Partisinin programına temel olan ana fikirler, inkılâbımızın başlangıcından bugüne kadarki fiiliyat ve tatbikatta aşikârdır. Yalnız birkaç sene için değil istikbale de şamil olan tasavvurlarımızın ana hatları burada toplu bir halde yazılmıştır. Partiye esas olan bütün bu prensipler Kemalizm yoludur.” 22

İstanbul’da 23 Aralık 1918 tarihinde Sosyal Demokrat Fırkası kuruldu. Partinin önderi Dr.Hasan Rıza idi. Partinin genel sekreteri, Yorgi Zaferaki isimli bir Rum’du. Parti, ABD Devlet Başkanı Wilson’un emperyalist çıkarları koruyan ilkelerine bağlı olduğunu açıklıyordu. Sosyal Demokrat Fırkası’nın 1922 yılında dağıldığı ve büyük olasılıkla kapatıldığı biliniyor. Dr.Hasan Rıza, 1924 yılında Sosyal Demokrat Fırkası’nı yeniden kurmak istedi. Bakanlar Kurulu’nun 13 Mayıs 1925 tarihli kararında, Sosyal Demokrat Fırkası’nın geçmişten yasaklandığı ve yeniden faaliyete geçmesine izin verilmediği belirtiliyor. Bu Bakanlar Kurulu kararında Gazi Mustafa Kemal’in de imzası bulunmaktadır. Bakanlar Kurulu kararında şöyle deniyordu:

“Mevzuat ve hali hazır kanunlarımızın esasına aykırılık ve memleketin emniyet ve asayişini ihlale cüret ve muzır maksatlar ve yasaklananların takibi gibi sebeplerden dolayı fesh edilen herhangi bir fırkanın, tekrar aynı unvan ve maksat ile kurulup gelişmesi, memleket idare ve siyasetine ters olduğundan evvelce fesh olunmuş ve tekrar tesis ve ihyası için tesis edenler tarafından müracaat edilmiş Sosyal Demokrat Fırka’nın yeniden teşkili men edilmiştir.” 23

Hasan Rıza 31 Mayıs 1926’da Sosyalist Enternasyonal’e bir mektup gönderdi. Para yardımı talebinde bulundu. Hasan Rıza 1930 yılında Sosyal Demokrat Fırkası’nı kurmak için yeniden izin istedi. Kendisine yine izin verilmedi.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 9 1


SONUÇ İşçilerin kapitalizmin yarattığı olumsuzluklara karşı siyasal bir çıkış hareketi olarak başlayan sosyal demokrasi, gelişiminin ikinci evresinde bilimsel sosyalizmi (Marksizm) benimsedi. Ancak gelişmiş kapitalist ülkelerin hükümetlerinin işçilerin desteğini almak amacıyla uyguladıkları politikalar, işçileri kapitalist sistemle bütünleştirdi; bir dönem kapitalizmin mezar kazıcısı olarak nitelenen bu toplumsal sınıfı, kapitalizmin ve emperyalizmin destekçisi haline dönüştürdü. Bu dönüşüm, sosyal demokrasinin çizgisine de yansıdı ve gelişiminin üçüncü aşamasında, sosyal demokrasi de emperyalizmin destekçisi oldu. Bu

9 2 düşün 28

o d t u a d t . c o m

üçüncü aşamada, 1919 yılında Ulusal Kurtuluş Savaşımız başlarken ve savaş süresince, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sosyal demokrat siyasal örgütler ve işçi örgütleri (ulusal ve uluslararası sendikalar), kendi hükümetlerinin emperyalist politikalarını destekliyorlardı ve Anadolu’daki bağımsızlık mücadelesine en küçük bir destekte bulunmadılar. Aynı dönemde İstanbul’da kurulan sosyal demokrat parti de kurtuluş umutlarını emperyalizme bağlamıştı ve kurtuluş mücadelesine destek vermedi. Mustafa Kemal Paşa da Sosyal Demokrat Fırkası’na karşı tavır aldı.


KAYNAKÇA 1.

2.

3. 4. 5. 6.

7.

8. 9.

10.

Landauer, C., European Socialism, A History of Ideas and Movements, From the Industrial Revolution to Hitler’s Seizure of Power, Volume 1, From the Industrial Revolution to the First World War and Its Aftermath, University of California Press, Berkeley, 1959, s.232-233. Ayrıca bkz. Lassalle, F., The Workingman’s Programme, An Address by Ferdinand Lassalle, International Library, New York, 1899. Almanya’da sosyal demokrat harekete ilişkin belgeler, “German History in Documents and Images” isimli siteden indirilmiştir: http:// germanhistorydocs.ghi-dc.org/ . Landauer,C., a.g.k., 1959, s.251-252. Engels, F., “Letter to A.Bebel,” Marx-Engels, Selected Works, Vol.3, s.31-37. Eley, G., Forging Democracy, The History of the Left in Europe, 1850-2000, Oxford University Press, New York, 2002, s. 63. Engels, F., “A Critique of the Draft SocialDemocratic Programme of 1891,” Marx-Engels, Selected Works, Vol.3, Progress Pub., Moskova, 1973, s.429. Austin, C.P., Colonial Administration, 1800-1900, Methods of Government and Development Adopted by the Principal Colonizing Nations in their Control of Tropical and Other Colonies and Dependencies, Treasury Department, Washington, D.C., 1901, s.2845. Townsend, M.E., The Rise and Fall of Germany’s Colonial Empire, 1884-1918, Howard Fertig, New York, 1966, s.265-266. Mergner, G., “Solidaritaet mit den ‘Wilden’? Das Verhaeltnis der deutschen Sozialdemokratie zu den afrikanischen Widerstandskaempfen in den ehemaligen deutschen Kolonien um die Jahrhundertwende,” Holthoon, F.v. – Linden M.v.d., Internationalism in the Labour Movement, 1830-1940, Cilt 1, E.J.Brill, 1988, s.68-86. Ponomarev ve diğerleri, The International Working-Class Movement, Problems of History and Theory, The Working-Class Movement in

11.

12. 13.

14. 15.

16. 17. 18. 19. 20. 21. 22. 23.

the Period of Transition to Imperialism (18711904), Cilt 2, Progress Publishers, Moscow, 1981, s.531-532. Bernstein, Evolutionary Socialism, 1899, www. marxists.org./reference/archive/bernstein/ works/1899/evsoc/index.htm. Bernstein’in sömürgecilikle ilgili görüşleri konusunda ayrıca bkz. Steger, M.B., The Quest for Evolutionary Socialism, Eduard Bernstein and Social Democracy, Cambridge University Press, New York, 1997, s.205-211.. Russell, Bertrand, German Social Democracy, George Allen and Unwin Ltd., London, (1.baskı, 1896) 1965, s.139 Anderson, E., Hammer or Anvil, The Story of the German Working-Class Movement, Oriole Editions, New York, 1973, s.11, 12. Bu konuda ayrıca bkz. Russell, B., Freedom versus Organization 1776 - 1914, Unwin Books, Londra, 1965, s. 179. Landauer, C., a.g.k., 1959, s.359. Tichelman, F., “Socialist ‘Internationalism’ and the Colonial World, Practical Colonial Policies of Social Democracy in Western Europe Before 1940 with Particular Reference to the Dutch SDAP,” Holtman, F.v. – Linden, M.v.d., Internationalism in the Labour Movement 1830-1940, Cilt I, E.J.Brill, Leiden, 1988, s.87108. Tichelman, F., a.g.y., 1988, s.100-101. Mergner, G., a.g.y., 1988, s.68. Mergner, G., a.g.y., 1988, s.70. Mergner, G., a.g.y., 1988, s.72. Mergner, G., a.g.y., 1988, s.76. Mergner, G., a.g.y., 1988, s.79. Cümhuriyet Halk Partisi Program ve Nizamname, Ankara, 1943, s.3. İleri, Hasan, Türkiye’de Sosyal Demokrasi, 19081998, s.44-45.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 9 3


KANUN-İ ESASİ’DEN TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU’NA: TÜRKİYE’DE ANAYASANIN TARİHİ Hamdi Emirhan Genç ODTÜ ADT

Türk ulusu dünyadaki en köklü devlet geleneğine sahip olan uluslardan biridir. Binlerce yıllık devlet geleneği içerisinde hem İslamiyet’in kabulünden önce hem de sonra daima hukuk kuralları devlet yönetiminde önemli rol oynamıştır. Geleneksel, şeri hukuk kuralları ve devletin kendi kanunları devlet idaresine yön vermiştir. Türkiye tarihindeki ilk anayasa olan Kanun-i Esasi ise 1876’da yürürlüğe girmiş fakat ömrü çok kısa olmuştur. Bu yazıda anayasa kavramından ve anayasa kavramının nasıl ortaya çıktığından bahsedilecek, daha sonra İttifak Senedi’nin imzalanmasıyla başlayan ve ulusal Türk devletinin kuruluşu sayesinde tam anlamıyla bir anayasaya sahip olmamızla sonuçlanan süreçteki siyasal, ekonomik ve hukuki olaylar anlatılacaktır.

kurmak, teşkil etmek, ortaya çıkarmak” anlamlarına gelir. Anayasanın devletin inşa edildiği prensipleri ve işleyişini belirten bir belge olması nedeniyle “constitution” kelimesinin kullanılmış olması muhtemeldir.2 Türkçede ise anayasa kelimesi İngilizce örneğindeki kuruluş, oluşum, teşkilat anlamlarından farklı olarak; diğer kanunların üzerinde, en yüksek rütbeli kanun, kanunların anası anlamında kullanılır. Bununla beraber Teşkilat-ı Esasiye, Türkiye’nin anayasa tarihinde İngilizcedeki kullanımına en yakın ve anayasa kavramını en iyi karşılayan adlandırmadır. Fakat ileride göreceğimiz gibi, Kurtuluş Savaşı sırasında bu belgeye anayasa veya kanun-i esasi demek yerine Teşkilat-ı Esasiye denmesinin sebebi dönemin şartlarına uygun siyasi bir manevranın gerekliliğidir.

1- Anayasa Nedir ve Çıkmıştır?

Anayasalar kabaca iki konu üzerinde durur: Birincisi, devletin yapısı ve işleyiş şekli; ikincisi ise vatandaşların temel hak ve özgürlükleridir. Anayasa kavramının tarih sahnesine çıkma sebebi hükümdarların veya iktidarların yetkilerinin sınırlarını çizmek ve onlara karşı bireyin özgürlüğünü koruma altına almak ihtiyacıydı. Tarihte bu amaçları taşıdığı halde anayasa olarak kabul edilmeyen metinler de (Tanzimat Fermanı gibi) vardır. Bunun sebebi ise, bu metinlerin normlar hiyerarşisinde en üstte yer almamaları ve normal bir kanun gibi değiştirilebilir olmalarıdır.3

Nasıl

Ortaya

Bir devletin yönetim biçimini belirten; yasama, yürütme, yargılama güçlerinin nasıl kullanılacağını gösteren, yurttaşların kamu haklarını bildiren temel yasaya anayasa denir.1 Anayasalar bütün kanunların üzerinde yer alır ve bu kanunların aykırı olmaması gereken temel ilkeleri belirtir. Birçok ülkede kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyen mahkemeler bulunur. Anayasanın İngilizce karşılığı constitution kelimesidir ve constitute fiilinin isim halidir. İngilizcede constitute fiili “yapmak, oluşturmak,

9 4 düşün 28

o d t u a d t . c o m

İlk anayasa hareketleri Batı’da 18. yüzyıl sonlarına doğru başlamıştır. Feodal sistemde,


toprak sahibi lordların altında serf olarak yaşayan insanlar süreç içerisinde çeşitli dinamiklerin etkisiyle anayasa talep eder hale geldiler. Coğrafi keşifler ve gelişen ticaret sayesinde ortaya çıkan burjuvazi sınıfı feodalitenin çözülüşünü hızlandırdı. Sanayi devriminin gerçekleşmesiyle de ekonomik yapı tümden değişti. Bunun sonucunda eski yapının yerine yeni düzenin gereklerine uygun bir hukuk anlayışı yaratma sorunu ortaya çıktı. Aristokrat sınıftan olmayan fakat paranın sahibi olan burjuvazi sınıfı; siyasete, devleti yönetme mücadelesine katılabilmek için kan bağına dayanan ve babadan oğula aktarılan lordluk düzenini yıktı. Bunun yerine hukuk önünde herkesin eşit olması gerektiği anlayışına dayanan bir düzene girildi. Fransız Devrimi bunun en açık örneklerinden biridir. Anayasa kavramının ortaya çıkmasıyla kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkması aynı döneme denk gelir. Bizdeki ilk anayasa girişimi olan Kanun-i Esasi ise Avrupa’dakinin aksine, toplumdaki ve ekonomik yapıdaki değişimin yol açtığı doğal bir talep olarak değil, devletin gerileyişine çözüm olarak Batı kurumlarının ve değerlerinin taklit edilmesini savunan bir grup aydının sesini yükseltmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle de başarısız olmuştur ve ardından istibdat dönemi yaşanmıştır. 2- Türk Tarihindeki İlk Anayasal Belge: Sened-i İttifak Sened-i İttifak’ı hazırlayan süreç Nizam-ı Cedid adı verilen yenilik hareketiyle başlar. III. Selim 1789’da tahta çıktığı zaman Osmanlı İmparatorluğu eski ihtişamlı günlerinden oldukça uzaktı. Öncelikle ordu kurumu baştan aşağıya çürüme içerisindeydi. Orduya asker sağlayan tımar sistemi bozulmuş, (ileride bahsedeceğimiz gibi bunun ekonomi üzerinde de çok ciddi olumsuz etkisi olmuştur) yeniçeri ocağı ise eski disiplininden oldukça uzaklaşmış bir haldeydi. Aile kurmaları ve askerlikten başka işle uğraşmaları yasaklandığı halde

yeniçeriler ikisini de yapıyorlardı. Aslında bunun da ötesinde yeniçeri ocağı esnafların ve fakir halkın geçim kapısı haline gelmişti. İnsanlar asker olmadıkları halde yeniçeri ocağına kaydoluyor ve devletten maaş alıyordu. Bu şekilde genişledikçe genişleyen ocak, savaşçı karakterinin temeli olan kuruluş felsefesini özünden saptırarak, siyasal düzene karşı bir ideoloji haline getirmişti. Bunun sonucunda da Osmanlı ordusu düzenli talim yapmayan, yeni teknoloji silahlardan bihaber ve savaş zamanı silah altına alınmaya karşı koyan, alınsa bile bir işe yaramayan bir ordu haline geldi.4 Ordudaki problemlerle birlikte imparatorlukta ekonomik sıkıntılar da had safhadaydı. 18. yüzyılda artık fetihlerin durması nedeniyle hazineyi besleyen ganimet gelirlerinin yok olması, yeni ticaret yollarının keşfiyle Osmanlı’nın kontrolündeki İpek Yolu ve Baharat Yolu’nun önemini yitirmesi, yolsuzluk ve rüşvetin devlet yöneticileri arasındaki yaygınlığı ve en önemlisi toprak yapısının bozulması o dönemde Osmanlı ekonomisini derinden sarsan sebeplerdir. Toprak yapısının bozulmasıyla tarım alanları boş kalmış, üretim sekteye uğramıştır. Bunu telafi etmek için iltizam usulü esas alınmıştır. Mültezimler (iltizamı alan kişiler) padişaha nakit para ödeyerek toprağın gelirini satın alır, daha sonra da o topraktaki ürünü satmaya hak kazanırdı. Bu sisteme iltizam adı verilirdi. Devletin vergi toplamayla hiç uğraşmadan nakit parayı kasasına koyması hazineyi rahatlatsa da bu sistemin ciddi sakıncaları vardı: İlk olarak iltizamların satışında ciddi yolsuzluklar dönerdi, değerinin çok altına iltizamlar verildiği olurdu ve bu toprakların şahsi mülkiye haline getirilme eğilimleri doğardı. İkinci olarak iltizamı alan kişi, daha sonra ödediği parayı çıkartmak için köylünün canına okurdu.5 kaynak Üstelik bu halkı ve devleti sömüren yöntem yüzünden Avrupa’da gelişen kapitalist ekonomik düzen bizde gelişememiş, güçlü bir orta sınıf yerine sultanın çevresine yakın olarak kümelenmiş,

o d t u a d t . c o m

düşün 28 9 5


sürekli sömüren azınlık bir sınıf ortaya çıkmıştır. Şu ana kadar gördüğümüz bütün bu yozluk, çürümüşlük karşısında merkez (padişah) zayıflamış, otoritesi dinlenmez olmuştu. Anadolu’da ve Balkanlar’da âyanlar aşırı güçlenmiş ve merkeze karşı bir odak haline gelmişlerdi. Zaten halktan ve devlet işlerinden uzak bir şekilde büyüyen, öldürülme korkusuyla şehzadeliklerini geçiren tecrübesiz padişahlar, devlet yönetiminde tamamen devlet adamlarının ve ulemanın kuklasıydı. İşte III. Selim bu gidişi engellemek üzere Nizam-ı Cedid hareketini başlattı. Fakat aynı koşullar onun için de geçerliydi, padişah tecrübesizdi. Yeni kurulan orduyu hazmedemeyen yeniçeriler, (çoğu ocağa kaydolmuş esnaflardan oluşuyordu) sömürü kaynakları ellerinden alınmaya çalışılan devlet adamları ve çağdaşlaşma girişimlerini dinsizlik ilan eden ulemanın el ele vermesiyle III. Selim ve Nizam-ı Cedid hareketi yok edildi. Bu olaylardan sonra III. Selim yerine tahta IV. Mustafa geçirildi. Nizam-ı Cedid yanlısı devlet adamları ve kişiler başkentten kaçarak Rusçuk Âyanı Alemdar Mustafa Paşa’ya sığındılar. III. Selim’in tahttan indirilişinden yaklaşık bir yıl sonra da Alemdar Paşa kuvvetleriyle beraber III. Selim’i yeniden tahta geçirmek için başkente yürüdü. Ne yazık ki yeniçeriler daha o gelemeden yenilikçi padişahı katlettiler. Bu yüzden başkentte hakimiyet sağlandıktan sonra Alemdar Paşa, kalan son yetişkin hanedan mensubu II. Mahmut’u tahta geçirdi ve kendisi de sadrazamlığı üstlendi. II. Mahmut’un tahta çıkışıyla ise Nizam-ı Cedid hareketi daha ileriye taşındı. Yukarıda anlattığımız bütün olumsuzlukların sonucu olarak merkezi otorite zayıflamıştı ve bu zayıflama, imparatorluğun sağlıklı bir şekilde yönetilmesini neredeyse olanaksız hale getiriyordu. Bu durumu düzeltmek için dönemin sadrazamı Alemdar Paşa’nın öncülüğündeki merkezi yönetim ve taşranın hâkimi âyanlar arasında bir anlaşma imzalandı. Sened-i İttifak

9 6 düşün 28

o d t u a d t . c o m

adı verilen bu anlaşmaya göre padişaha karşı bir isyan durumunda ayanlar isyanı bastırmaya çalışacaklarına, yönetimleri altındaki halkın vergilendirilmesinde adil olacaklarına ve padişahın emirlerini ve reformlarını (yeni bir ordu kurulması gibi) desteklemeye söz vermişlerdi. Karşılığında da âyanlar ve onların hanedanları padişah nezdinde resmen tanınacaktı. Bu anlaşmadan sonra yeniçeriler yine ayaklandı ve askerlerinin çoğunu diğer âyanların işgalinden korumak için Rusçuk’ta tutan Alemdar Paşa bu isyana hazırlıksız yakalandı. Yeniçeriler Bâb-ı Âli’de Alemdar Paşa’yı öldürmek için kapıyı zorlarlarken Paşa’nın saraydan beklediği yardım gelmedi. Çünkü II. Mahmut da Sened-i İttifak yüzünden âyanlara çok fazla imtiyaz verdiğini düşünüyordu. Beklediği yardımın gelmediğini gören Alemdar Paşa da atını bile bile uçuruma süren bir kahraman gibi Bâb-ı Âli’nin dinamit deposunu içinde kendisi ve yeniçeriler olduğu halde havaya uçurdu. Böylece mimarıyla birlikte Sened-i İttifak da padişahın yetkilerini ilk defa sınırlandıran anayasal belge olarak tarihe karıştı. 3- II. Mahmut’un Saltanatı Boyunca Yapılan Yenilikler İmparatorluk, II. Mahmut tahta çıktığında (1808) Rusya ile savaş halindeydi fakat Napolyon’un Rusya’ya saldırmasından sonra Ruslar barış talebi üzerine savaş fazla bir kayıp verilmeden sona erdi. Asıl yaklaşan tehlike Batı’daki gelişmelerden en çok etkilenen gayrimüslim tebaanın bağımsızlık talepleriydi. Bu nedenle imparatorluk, Sırp ve Yunan isyanlarıyla ciddi şekilde mücadele etmek zorunda kaldı. Sırp isyanı bastırıldıysa da Yunan isyanı başarılı oldu. Bu süreçte Yunanistan’ın bağımsızlığı Fransız, İngiliz ve Ruslardan oluşan koalisyon tarafından hem askeri hem politik olarak destekleniyordu. Bu koalisyondan oluşan donanma aynı zamanda Navarin’de Osmanlı donanmasına dost gibi yaklaşarak saldırdı ve Osmanlı donanması tamamen


imha edildi. Daha sonra ise, Avusturya’ya karşı imparatorluğun Avrupa’daki geleneksel müttefiki olan Fransa sürpriz bir şekilde Cezayir’i işgal etti ve buradaki Osmanlı yönetimine son verdi. Bütün bu askeri hezimetlerin birden fazla sebebi vardı fakat en belirgin görüneni yeniçeri ocağının 1825 yılında kaldırılması nedeniyle devletin asli askeri gücünü (her ne kadar eski gücünden çok uzak olsa da) kaybetmesi ve yeni kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin daha tam işlerlik kazanamamış olmasıdır. 1831’de ise Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır eyaletine atadığı kendi valisi bağımsızlığını ilan etti. İsmi Kavalalı Mehmet Ali Paşa olan bu isyancı vali, Osmanlı ordusunu bozguna uğrattı ve Mısır’dan Kütahya’ya kadar olan toprakları ele geçirdi. İmparatorluk kendi valisine bile güç yetiremeyecek duruma düşmüştü. Batılı devletlerden yardım bekleyen fakat umduğunu bulamayan padişah “denize düşen yılana sarılır” dedi ve imparatorluğun geleneksel düşmanı Rusya’yı yardıma çağırdı. Rusya’nın boğazlarda söz sahibi olmasından endişelenen İngiltere, Osmanlı ve Mısır arasında arabuluculuk yapmayı kabul etti. Sonuçta Kavalalı özerkliğini ilan etti ve Mısır valiliği hanedanlık haline getirildi. Fakat sultan bu durumdan hiç memnun değildi. Bu yüzden 1839’da Mısır’ı yeniden hakimiyeti altına alabilmek için savaş açtı. Bu savaşta İngiltere’nin siyasi desteğini alabilmek için de Baltalimanı Ticaret Anlaşması imzalandı. Sonuçta hem savaş kaybedildi, hem de imparatorluğun ekonomisi bu anlaşmanın ileride bahsedeceğimiz olumsuz sonuçlarıyla yüzleşti. Dönemin içerideki olaylarına bakacak olursak, II. Mahmut son defa ayaklanan yeniçeri ocağını kanlı bir şekilde kaldırdı ve yenilikçi reformların önündeki en büyük engellerden birisi bertaraf edilmiş oldu. İmparatorluğun aldığı ağır yenilgilere bir son vermek ve taşralarda hakimiyetini yeniden kurmak için Batı tarzında giyime, silaha ve talim terbiyeye sahip yeni bir ordu kuruldu ve Prusya’dan

eğitmen subaylar getirtildi. İlerici reformların önündeki diğer en büyük engel olan ulemayı ve muhafazakar kesimi ürkütmemek için yeni ordunun adı Asakir-i Mansure-i Muhammediye yapıldı. Yeni orduya Batı tarzında subaylar yetiştirmek için harp okulları ve tabip okulları açıldı. Bu okullar daha sonra çağdaşlaşmanın kalesi haline gelecektir. II. Mahmut, yeni orduyu finanse edebilmek için yeni bir devlet hazinesi kurdu. Orduya asker alımını sağlamak için sadece erkekleri kapsayan ilk nüfus sayımı gerçekleştirildi. Devlet görevlilerini padişaha bağlı kölelerden oluşturan kapıkulu sistemi yerine Batı tarzı bir bürokrasi örgütü oluşturulmaya çalışıldı. Eski tip giyim kuşamın ögeleri olan şalvar ve kavuk, yerini pantolon ve fese bıraktı. İlk gazete Takvim-i Vakayi kuruldu ki bugün hala Resmi Gazete adıyla yayımlanmaya devam etmektedir. Bunun yanı sıra, Tercüme Odası kuruldu ve Fransızca başta olmak üzere yabancı ülkelere elçi olacak devlet görevlilerine dil öğretimi yapılmaya başlandı. Yönetim alanında da önemli yenilikler yapıldı. Divan-ı Hümayun yerini bakanlar kuruluna bıraktı. Sadrazamlığın yerine başvekillik getirildi ve sadrazamın birçok yetkisi bakanlar kuruluna dağıtıldı. Şeyhülislamlık makamı kabine dışı bırakıldı. İdari, hukuki ve askeri alanlarda yasa yapmak üzere sürekli meclisler kuruldu. Bütün bu yapılan reformlara rağmen bu dönemde ekonomik alanda bir gelişme kaydedilememiştir. Osmanlı toplumunda bir orta sınıf ortaya çıkmış fakat bu orta sınıfın neredeyse tamamını gayrimüslimler oluşturmuştur. Önceki dönemlerde verilmiş ticari kapitülasyonlar bu dönemde genişletilmiş, Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile zirveyi görmüştür. O dönemdeki Alman devletlerinin bile kendini koruma zorunluluğuyla merkantilist politikalar uyguladığı bir ortamda6, Osmanlı pazarı Avrupalı tüccarların gümrük vergisi ödemeden ticaret yapabildiği serbest bir alana dönüşmüştü. İngiltere, Fransa, Hollanda gibi Sanayi Devrimini doğuran ve sömürgeleri

o d t u a d t . c o m

düşün 28 9 7


sayesinde ham madde sıkıntısını da aşmış olan bu ülkelerin modern üretim sistemlerinin karşısında Osmanlı’nın vasat düzeydeki üretimi çökmüş, yerli üretim mahvolmuştu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimler berat sistemi altında, imparatorluğun kapitülasyon tanıdığı ülkelerin tüccarlarının sahip olduğu imtiyazlara sahip olabiliyordu.7 Bu durum sonucunda gayrimüslimler sosyoekonomik açıdan gelişti ve Müslümanlarda olduğu gibi sadece aydınlarla sınırlı kalmayan bir çağdaşlaşma bilinci ve ulusal bir burjuvazi oluşturdu. İmparatorluğun siyasi ve askeri iktidarı Müslümanların, mali iktidarı ise gayrimüslimlerin kontrolü altına geçti ve bu paylaşım iki farklı kesim arasında küçümsenmeyecek derecede bir kutuplaşmaya sebep oldu.8 4-Tanzimat ve Islahat Fermanları Tanzimat Fermanı, 1839’da Sultan Abdülmecid tarafından ilan edildi. Bu fermanla birlikte sultan halkın can ve mal güvenliğini garanti altına alıyor, iltizam usulü yerine adil bir vergi toplama sistemi ve bütün tebaaya eşit askerlik uygulaması getiriyor, herkese hukuk önünde eşitlik vadediyordu. 1839-1876 arası döneme adını da vermiş olan Tanzimat Fermanı imparatorlukta “ittihad-ı anasır” yani bütün tebaayı Osmanlı kimliği altında birleştirmeyi hedefleyen Osmanlıcılık ideolojisinin zirveyi görmesini sağladı. Zaten fermanın ilan edilmesindeki başlıca sebepler, Batılı devletlerin sempatilerini kazanmak (özellikle Rusya’ya ve Kavalalı’ya karşı) ve ulus bilinci geliştirmeye başlamış, güçlü burjuvazi sahibi gayrimüslim halkları yeniden imparatorluğa bağlamaktı. Bu dönem aynı zamanda kendi toplumunun sorunlarına onu analiz ederek doğru çözümleri bulmak yerine Batı’dan hazır çözümler getirip çuvallamak zihniyetinin de bir devamıdır. Hukuk alanında bir düzenleme olan Tanzimat Fermanı’nın ekonomik alandaki kardeşi de imparatorluğu başta İngiltere olmak

9 8 düşün 28

o d t u a d t . c o m

üzere Batılı devletlerin sonsuz sömürüsüne açan Baltalimanı Ticaret Anlaşması’dır. Elbette bu dönemi sadece olumsuz yanlarıyla öne çıkarmak doğru değil. Tanzimat Fermanı’nın başlattığı bu dönem yenilikçi fikirlerin yeşermesine, bizi cumhuriyete götürecek düşün insanlarının ortaya çıkmasını sağladı. Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla birlikte padişah hukukun kendisinden üstün olduğunu kabul etti. Fakat imparatorluğun aydınlanma yolunda attığı bu adımlardan en çok gayrimüslimler yararlandı. Yukarıda yabancı devletlerin tüccarlarına tanınan imtiyazlardan faydalanabildiklerini belirtmiştik. Gayrimüslim milletlerin ulusal bilinç kazanmalarında imparatorluğun ticaretinde oynadıkları etkin rolün getirdiği zenginliğin yanında yabancı ülkelerin bu milletlerin bağımsızlıklarına dışarıdan verdikleri destek de çok önemlidir. Tanzimat Fermanı ile birlikte kendilerine hukuken tanınan haklar sayesinde kendi yerel ve bölgesel hükümetlerini bile kurdular.9 Bütün bunlarla beraber imparatorluğun Türkçe konuşan Müslümanları, gayrimüslimlerin yanında yoksul kalmış, daha önce de değindiğimiz gibi ne içinden burjuvazi sınıfı çıkarabilmiş, ne de ulusal bilinç edinebilmişti. Onların gözünde Osmanlı İmparatorluğu zaten kendi devletleriydi. Yeni bir devlet kurmaya, Müslümanlıktan başka bir kimlik geliştirmeye gerek yoktu. Üstelik Türk sözcüğü o günlerde aşağılayıcı bir sıfat olarak köylü, kaba saba, cahil insan anlamında kullanılıyordu.10 Bu geri kalmışlık yüzünden süreç yalnızca ekonomik üstünlük değil fakat etnik olarak da üstünlüğe doğru evirilmeye başladı. Anadolu’nun dahi Rum ve Ermeni vatanı haline gelmesi tehlikesi doğmuştu.11 Neticede, Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesiyle gerçekleşmesi beklenen iki amaç da gerçekleşmedi, bilakis bu fermanla beraber Batı devletleri imparatorluğun iç işlerine daha çok karıştı ve gayrimüslimlerin kopuş süreci hızlandı.


İmparatorluğun anayasal süreci, belli amaçları gerçekleştirmek için Osmanlı aydınları tarafından yaratılan Tanzimat Fermanı’ndan sonra, neredeyse Batı’nın Osmanlı’ya atadığı elçiler tarafından yazılmış olan ve 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı ile devam etti.12 Bu ferman, Tanzimat’ta gayrimüslimlere tanınan hakların imparatorluğun egemenliğine gölge düşürecek seviyede arttırılmasını sağladı. İmparatorluğun Batı’yı yakalama amacı güden Batılılaşma süreci bir şekilde Batı’yı hoş tutmak için ona imtiyaz verme sürecine dönüştü. Öyle ki, İstanbul’daki Batılı ülkelerin elçileri nüfuzlarını kullanarak hükümet kurup düşürebiliyorlardı.13 Bu koşullar altında ilk anayasamız ortaya çıktı. 5- Kanun-i Esasi: İmparatorluğun İlk ve Son Anayasası Kanun-i Esasi’nin ilanından önce Osmanlı Devleti hem Balkanlar hem de Kafkasya’da toprak kayıpları yaşıyordu. Buralarda yerleşik bulunan Müslümanlar ise Osmanlı toprak kaybettikçe Osmanlı’nın yeni sınırları içine göç ediyorlardı. Kafkasya’dan Rus zulmü nedeniyle kaçan Çerkez ağırlıklı Müslüman nüfus imparatorluk tarafından Bulgaristan bölgesine yerleştirilmişti. Ruslara olan kızgınlıklarını aynı Slav milletine mensup olan Bulgarlardan çıkarmak isteyen Çerkezler ile Osmanlı’dan kopmaya yer arayan saatli bir bomba haline gelmiş Bulgarlar arasında çatışmalar başladı. Daha sonra bu karmaşa büyüdü ve Hersek ve Bulgaristan’da büyük ayaklanmalar doğurdu. Bu olaylar Avrupa basınında tek taraflı olarak, Osmanlı Devleti azınlıklarına soykırım uyguluyormuş gibi lanse edildi. Böylece Batılı devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahalesi için bir sebepleri daha olmuştu. Rusya da oynamayı sürdürdüğü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bütün Ortodoksların hamiliği rolü gereği Osmanlı’ya savaş açmak, Bulgarları ve Sırpları bağımsızlığına kavuşturmak istiyordu. Öncelikle Avrupalı devletler Osmanlı’daki azınlıkların durumlarının

tartışılacağı bir konferans talep ettiler. Bunun sonucunda İstanbul’da Tersane Konferansı’nın toplanmasına karar verildi. Bu arada imparatorluğun kendi içi de kaynıyordu. Sultan Abdülaziz bir darbeyle tahttan indirildi ve yerine II. Abdülhamit* getirildi. II. Abdülhamit, Mithat Paşa’ya verdiği anayasayı ve meşrutiyeti ilan etme sözü karşılığı tahta çıkarılmıştı. Bu sözünü de tuttu. Mithat Paşa’nın başında olduğu anayasa komisyonu 1876 yılında, tam Tersane Konferansı’nın olduğu gün anayasayı padişaha sundu ve onaylattı. Bu hareketle beraber, anayasa ve meclis yürürlüğe gireceği için gayrimüslimler parlamentoda temsiliyet ve başka yeni haklar kazanmış olacak, Batı’nın da azınlıkları bahane ederek imparatorluğun iç işlerine karışması önlenecekti. Ne yazık ki bu plan tutmadı ve konferans yine de imparatorluk aleyhine ağır kararları aldı. Konferansta, Sırbistan ve Karadağ’ın bağımsızlığına, Bulgaristan ve Hersek’in özerkliğine karar verildi. II. Abdülhamit bu kararları kabul etme eğiliminde olsa da Mithat Paşa reddetti ve Ruslar Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. 93 Harbi olarak da adlandırılan bu savaşın sonucu ise tam bir felaketti. Ruslar bugün Atatürk Havaalanı’nın bulunduğu Yeşilköy’e kadar girmiş, Osmanlı’ya ağır bir hezimet yaşatmıştı. Bu savaşı bahane ederek anayasayı askıya alan ve meclisi tatil eden sultan istibdat dönemini başlattı. Kanun-i Esasi’nin hazırlanış sürecinde ise Mithat Paşa, Şehzade Abdülhamid’i tahta çıkarmadan önce kendisiyle gizlice ile görüştü. Bu görüşmede, ona tahta çıkarılması için anayasayı ilan etmesi ve hükümete danışmadan devlet işlerine karışmaması şartlarını koştu. Şehzade ise bunların hepsini kabul etmekle kalmayıp, zaten anayasaya dayanmayan bir rejimde sultan olmayı kabul etmeyeceği cevabını verdi.14 II. Abdülhamid’in anayasa yanlısı görünen bu tavrının arkasındaki gerçek sebep anayasal bir düzen arzusundan

o d t u a d t . c o m

düşün 28 9 9


çok kendi sınırsız haklarına anayasal meşruiyet sağlama arzusuydu. Ve öyle de oldu. Öyle ki, bir anayasanın amacı hükümdarın yetkilerini sınırlamak iken, Kanun-i Esasi hükümdarın yetkilerine anayasal meşruiyet sağlamıştı. Kanun-i Esasi’nin üçüncü ve dördüncü maddelerinde Osmanlı sülalesinin saltanatı ve halifeliğin sultanın ayrılmaz bir parçası oluşu meşruiyet kazandı. Yasama, yürütme ve yargı birbirinden ayrılmadı. 30. maddeye göre hükümet meclise karşı değil, yalnızca padişaha karşı sorumluydu. 113. maddeye göre padişah şüphelendiği şahısları yargılama yapmaksızın yurtdışına sürebilme hakkına sahipti. Bu yetkilerini sonuna kadar kullanan II. Abdülhamid de yine anayasadaki bir hakkını kullanarak meclisi süresiz “tatil etmiştir”. Buna rağmen anayasa daima yürürlükte kalmıştır.15

Böylece Kanun-i Esasi daha önce gördüğümüz Tanzimat ve Islahat Fermanları gibi ilan edilme sebeplerinin tam tersi tepkiler gösterdi: Ne işleyebilen adil bir anayasamız, hukuk sistemimiz olabildi, ne de yabancı devletlerin iç işlerimize müdahalesini önleyebildik.

İmparatorluğun resmi ideolojisi de bütün tebaayı Osmanlı vatandaşlığı altında birleştirmeyi amaçlayan Osmanlıcılıktan, bütün dünya Müslümanlarına hitap eden İslamcılığa çevrildi. Bu ideoloji değişikliğinin en önemli sebeplerinden birisi, gayrimüslimlerin en yoğun olduğu** Balkanlarda yaşanan toprak kayıplarıdır. Bu kayıplardan sonra imparatorluğun gayrimüslim nüfusu azaldı ve kaybedilen topraklarda kalan Müslümanlar da Osmanlı idaresindeki topraklara göç etti. Nüfus dengesinde Müslümanlar lehine olan bu değişim de İslamcı ideolojinin elini güçlendirdi. Sultan ülkeyi tek başına, kendisine bağlı bir bürokrasiyle yönetmeye başladı. Zaten

toplumsal ve ekonomik gelişmeler olmadan bir avuç aydının çabalarıyla hayata geçirilmeye çalışılan meşrutiyet sistemi yaşayamadı ve anayasal-mutlakiyetçi bir döneme girildi. Bu dönemde imparatorluk büyük toprak kayıpları yaşadı. 93 Harbi sonrası barış görüşmelerinde Rusya’ya karşı İngiliz desteğini alabilmek için 1571’de fethedilen Kıbrıs 1878’de İngiltere’ye devredildi ve 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’na kadar Kıbrıs’tan Türk siyasi varlığı ortadan kaldırılmış oldu. Ayrıca barış anlaşmasına göre Karadağ, Romanya ve Sırbistan’a bağımsızlık, Bosna Hersek ve Bulgaristan’a özerklik veriliyordu. Daha sonraki yıllarda da Fransa’ya Tunus, İngiltere’ye ise Mısır savaşmadan verildi.

1 0 0 düşün 28

o d t u a d t . c o m

6-İstibdat Dönemi II. Abdülhamid dönemi, imparatorluğun fen alanında Batılılaşmasına son sürat devam edildiği, fakat fikir alanında tamamen baskının, sansürün ve sürgünlerin etkin olduğu bir gerileme dönemidir. Bu dönemde ulusçuluk, liberalizm ve meşrutiyetçilik düşüncelerine ve bunları savunan kişilere karşı sıkı bir sansür ve baskı uygulanmıştır.


Ekonomik çöküntü ivmelenerek devam etti. Yabancı devletler borçlarını tahsil etmek için Osmanlı’nın gelirlerine el koyan Düyun-u Umumiye idaresini kurdular. İmparatorluğun ticaretini elinde tutan gayrimüslim burjuvazi ise Batı’nın yerli işbirlikçisi rolünü çok iyi oynadı. 1896’da Yunanistan Krallığı’nın Osmanlı’dan Girit’i talep etmesi üzerine Osmanlı-Yunan Savaşı yaşandı ve Osmanlı’nın ezici zaferiyle sonuçlandı. Yunan orduları tam bir bozguna uğradı ve Atina yolu Osmanlı’ya açıldı. Ne var ki, Rusya’nın müdahalesiyle II. Abdülhamid Atina’ya girilmemesini, savaşın sona erdirilmesini emretti. Savaştan sonra yapılan barış anlaşmasıyla ise Girit’e özerklik statüsü verildi. Savaş meydanında kazanılan ezici zafere rağmen sultanın ve devletin basiretsizliği masada yenilgiyi getirdi ve nüfusunun yarısından fazlası Türk olan Girit’in tamamen elden çıkmasıyla sonuçlanacak olan süreci başlattı. Bu istibdat dönemi 1908’de meşrutiyet talebiyle ayaklanan ordunun ve onun Batılı tarzda eğitilmiş subaylarının çabasıyla sona erdirildi ve imparatorluk yeniden demokrasi ile tanıştı. 7-II. Meşrutiyet Meşrutiyet ülkenin her tarafında coşkuyla karşılandı. Türk siyasi tarihinde ilk defa siyasi partiler kuruldu ve Meclis-i Mebusan için seçimler yapıldı. İttihat ve Terakki Partisi bu seçimlerden tartışmasız üstünlükle çıktı. Buna rağmen kendisi hükümet kurmak yerine

kurulan hükümetlerin politikalarını yönlendirme yolunu tuttu. Ne var ki bu demokrasi havası da çok sürmedi. Hem bu yenilikçi havadan rahatsız olan gericiler, hem merkeziyetçi olan İttihatçıların yönetiminden memnun olmayan Prens Sabahattin ve onun liberal partisi***, hem de istibdat dönemi sayesinde zengin olup şimdi gelir kapıları kesilmiş olanlar el ele verdiler ve 31 Mart gerici isyanını tetiklediler. Anayasanın kaldırılıp şeriatın yürürlüğe konmasını savunan isyancılar kısa sürede İttihatçıların ağırlıkta olduğu Balkanlardaki kuvvetlerin oluşturduğu Hareket Ordusu tarafından ezildiler. Bu gerici isyandan sonra II. Abdülhamit, tahttan indirildi. Yerine V. Mehmet sultan oldu. Bu tarihten sonra 1913’e kadar sürekli hükümetler kurulup bozulmuş, ama İttihat ve Terakki’nin ağırlığı hep hissedilmiştir. 1911’de İtalyanlar Trablusgarp’ı ele geçirdi. 1912’de ise tarihimizin en utanç verici yenilgisini yaşadık. Balkan Savaşları’nda imparatorluk daha dün idaresi altında bulunan milletlerin kurduğu ülkelere karşı Avrupa’daki bütün topraklarını kaybetti. Binlerce Türk katliama maruz kaldı ve göçe zorlandı.16 Ağırlıklı olarak imparatorluğun nitelikli insan kaynaklarını çıkaran, yatırım için devlet hazinesinden en fazla payı alan ve ticaretin en canlı olduğu şehirler birer birer kaybedildi. Bu yenilgiyle beraber bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin Trakya’daki sınırları çizilmiş oldu ve imparatorlukta gayrimüslim nüfus ciddi şekilde azaldı.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 0 1


V. Mehmet saltanatı boyunca kendisinden önceki sultanın aksine aktif olarak devlet yönetimine müdahale etmedi ve bugünkü devlet başkanlığı makamı gibi sembolik bir rol oynadı. II. Meşrutiyet’in getirdiği parlamento ve bakanlar kurulundan sonra dönemin sultanının da böyle bir rol oynaması rejimin demokratik karakterini güçlendiriyordu. Öte yandan, 1913’te Bab-ı Ali Baskını adı verilen hükümet darbesiyle ülke İttihat Terakki’nin kontrolüne geçti. 1913-1918 arası dönem tamamen İttihatçıların idaresi altında geçti. Bu dönemde ilk defa Osmanlı Devleti ekonomide liberal politikalar uygulamak yerine milli iktisadını güçlendirmeye çalıştı. Özellikle ünlü İttihatçılardan Kara Kemal’in çabalarıyla yerli bir esnaf-burjuvazi oluşturulmaya çalışıldı. 1914’te I. Dünya Savaşı’na girerken de kapitülasyonlar tek taraflı kaldırıldı. Ne var ki, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu resmen olmasa da fiilen dağıldı. Yıllarca imparatorluğun farklı milletlerini bir arada tutmak için uygulanmaya çalışılan ittihad-ı anasır politikası, yani

1 0 2 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Osmanlıcılık ve İslamcılık tamamen iflas etti. 8-Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in Ön Sözü: Teşkilat-ı Esasiye I. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte imparatorluk dört bir yanından işgale uğradı. İttihat Terakki Partisi ve onun liderleri savaş suçlusu ilan edildiler ve çoğu ya tutuklandı, ya yurtdışına kaçtı. Ülkenin yönetimi Sultan Vahdettin ile Hürriyet İtilaf Partisi’ne kaldı. Bu yönetimin ise içinde bulunulan duruma dair bir şikayetleri yoktu. İşgalcilere tamamen teslimiyet göstererek olanları kabullenmeyi düşünüyorlardı. Dolayısıyla cumhuriyet, anayasa, ulus egemenliği gibi kaygılar taşımıyorlardı. Ne var ki Mustafa Kemal liderliğinde Türk ulusu mücadeleye devam ediyordu. Mustafa Kemal, yurt genelinde toplanan kongrelerdeki vatanseverleri ve kendiliğinden mücadeleye girişen Kuva-yı Milliyecileri


birleştirdi ve Ankara’da yeni milli bir meclis kurdu. Yurdun dört bir yanından halkın temsilcileri bu meclise katıldılar ve Kurtuluş Savaşımız boyunca halkın sesi oldular. Daha önce gördüğümüz gibi II. Abdülhamid; savaşı bahane ederek meclisi feshetmiş, halkın iradesine ve çoğulcu yönetime büyük bir darbe indirmişti. Mustafa Kemal ise Türk ulusunun var olma mücadelesi verdiği Kurtuluş Savaşımız boyunca daima kararlarını meclis onayıyla almış, savaşı meclisle yürütmüştü. Bu büyük farklılık, Kanun-i Esasi ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu arasında da görülebilir. Kanun-i Esasi’nin 3,4,5,6 ve 7. maddeleri sultanın siyasal gücünü meşrulaştırıyor ve egemenliği onun şahsiyetinde temellendiriyordu. Buna karşın Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ilk maddesi “Hakimiyet bilâ kaydü şart milletindir” idi. Kanunun bu maddesi egemenliğin kaynağını sultandan alıyor halka veriyor ve gelecekteki yönetimin cumhuriyet olacağını açıkça gösteriyordu. Ayrıca Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, devam eden maddelerinde devlet yönetimindeki tek söz sahibi kurumun TBMM olduğunun altını çiziyor. Yani sultanın yetkilerini sınırlandırmayı amaçlayan Kanun-i Esasi’den, sultanın yetkilerini tamamen ondan alıp halka devreden Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na gelmiş bulunuyoruz. Her ne kadar Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda cumhuriyet yönetiminin ayak seslerini duyabiliyorsak da, Atatürk’ün bu süreçte bazı tedbirli davranışlarını da görüyoruz. Askeri donanım açısından çok daha kuvvetli bir düşmanla, her türlü fikrin dinlendiği çoğulcu bir meclisle beraber mücadele ederken tutucu çevreleri ürkütmemek için bu tedbirler alınmaya mecbur kalındı. Meclisteki Atatürk düşmanı, gerici milletvekilleri Atatürk’ün vekilliğini düşürebilmek için kanun teklifleri bile verebiliyorlardı.**** Bu kitleyi kontrol altında tutmak için Atatürk bazı manevralarda bulunuyordu. Mesela Kurtuluş Savaşı sürerken İstanbul Hükümeti’nin nezdinde yürürlükte

olan Kanun-i Esasi’ye karşı Ankara’da yeni bir devlete yeni bir anayasa yapar gibi görünmemek için TBMM anayasasının adı, örgütün esasları anlamına gelen Teşkilat-ı Esasiye kavramıyla karşılanmıştır.17 Mustafa Kemal, tutucu kesime daha yakın olan Kazım Karabekir’e çektiği 25.07 1921 tarihli telgrafında şunları söylemektedir: “Bu kanunda (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) mana-yı cumhuriyet ifade eden hiçbir şey mevcut olmadığı gibi, Müdafaa-i Hukuk grubunun maksad-i esasinde de katiyen böyle bir netice mevcut değildir.18 Atatürk, milli mücadelenin askeri safhasının aksamaması için gerektiğinde belli kesimleri yatıştıracak hareketler yapmış, fakat en sonunda devrimciliğinden geri adım atmamıştır. Yine buna benzeyen bir konu olan halifelik makamının geleceğinin savaş sonrasına ait bir tartışma konusu olduğunu Atatürk meclise sunduğu şu bildiride belirtmiştir: “Halife baskı ve zorlamadan kurtulduğu zaman meclisin düzenleyeceği kanuni esaslar çerçevesinde durumunu alır”19 Burada da amaç hem tutucu çevreyi ürkütmemek, hem de Pakistan başta olmak üzere İslam dünyasının Türk Kurtuluş Savaşı’na olan desteklerini sağlamaktı. 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalanmış ve Türkiye’nin bağımsızlığı uluslararasıresmiyetkazanmıştır.Buaşamadan sonra TBMM’de, yeni Türkiye’nin yönetim biçiminin ne olacağı tartışılmaya başlandı. Lozan görüşmelerine Ankara Hükümeti’nin yanı sıra İstanbul hükümetinin de çağırılması üzerine TBMM, saltanat ve hilafeti birbirinden ayırdı ve saltanatı kaldırdı. Bu nedenle bu noktada artık padişahlık yönetimini geri getirme imkânı kalmamıştı. TBMM’deki muhafazakâr grup, İslam Halifeliğinin etkin olacağı bir yönetim biçiminin lobisini yapıyordu. Tam yeni rejimin ne olacağı tartışmaları yapılırken mecliste bir hükümet krizi çıktı. Bu hükümet krizinin temelleri ise, Kurtuluş Savaşı boyunca uygulanan “Meclis Hükümeti Sisteminde” hükümetin bütün üyelerinin teker teker meclis

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 0 3


tarafından seçiliyor olmasındaydı. Bu yöntem, hükümeti oluşturan kişilerin birbirleriyle uyumlu kişiler olmalarını zorlaştırıyordu. Hem bu sorunu kökünden çözmek, hem de yeni rejimin ne olacağı tartışmalarına nokta koymak için Atatürk, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na,

“Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” maddesiyle beraber, meclisten daha bağımsız hareket edebilen bir hükümet anlayışını yerleştirdi. Atatürk’ün anayasada yaptığı bu düzenleme meclis tarafından onaylandı ve 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet resmen ilan edildi.

Sonuç Ülkemizin anayasal süreci Batılılaşma süreciyle eş bir zamana rastlar. Bu süreçte yaşanan siyasal, ekonomik ve toplumsal gelişmeler anayasal metinlerimizin oluşmasında doğrudan etkilidir. Kendi ülkesinin ve toplumunun sorunlarını belirlemeden Batı taklitçiliğiyle bir anayasa yapmaya girişen bir avuç aydının başarısızlığından sonra tahta çıkan otoriter bir sultan bütün farklı sesleri bastırdı. Bu sultanı indirip yerine eşitlik, kardeşlik, hürriyet ve adalet kavramlarıyla gelen İttihatçılar ise daha sonra yozlaşıp “yok kanun, yap kanun”20 zihniyetine evirildiler. Fakat Türk ulusu Mustafa Kemal

1 0 4 düşün 28

o d t u a d t . c o m

önderliğinde önce siyasi bağımsızlığını, daha sonra bütün çağdaş vatandaşlık haklarını kazandı. Savaş süresince olağanüstü bir uygulama olarak güçler birliği ilkesi yürürlükte kaldı fakat daha sonra güçler ayrılığı ilkesi etkin kılındı. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da ilki 1924’te olmak üzere çeşitli değişikliklerle 1960’a kadar yürürlükte kaldı. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Osmanlı Devleti’nin çağdaşlaşma süreci boyunca tartışılan Osmanlıcılık, İslamcılık, Pan-Türkizm gibi fantastik düşüncelere karşı, kültürel ve siyasal birlikteliğe dayalı Türk ulusçuluğunun zaferini ilan etti.


KAYNAKÇA 1. TDK- Güncel Türkçe Sözlük 2. https://www.etymonline.com/word/ constitution 3. Kemal Gözler- Kısa Anayasa Hukuku sf.17 4. Niyazi Berkes- Türkiye’de Çağdaşlaşma sf.117118 5. Niyazi Berkes- Türkiye’de Çağdaşlaşma sf.104105 6. Niyazi Berkes- Türkiye’de Çağdaşlaşma sf.207 7. Erik Jan Zürcher- Modernleşen Türkiye’nin Tarihi sf.76 8. Erik Jan Zürcher- Modernleşen Türkiye’nin Tarihi sf.63 9. Eduard Philippe Engelhardt- Türkiye ve Tanzimat 10. Ziya Gökalp- Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak- sf.41 11. Niyazi Berkes- Türkiye’de Çağdaşlaşma sf.227 12. Eric Jan Zürcher- Modernleşen Türkiye’nin Tarihi- sf.85 13. Niyazi Berkes- Türkiye’de Çağdaşlaşma sf.219 14. Niyazi Berkes- Türkiye’de Çağdaşlaşma sf.317 15. Mümtaz Soysal- 100 Soruda Anayasanın Anlamı sf.33 16. Ali Güler- Suat Akgül- Herkes İçin Türk Tarihi sf.358

17. Mümtaz Soysal- 100 Soruda Anayasanın Anlamı sf.5 18. Bülent Tanör- Kurtuluş Kuruluş sf.200/ Atatürk’ün Telgraf, Tamim ve Beyannameleri, TTK 1991, sf.406 19. Atatürk- Nutuk- sf.333 20. Falih Rıfkı Atay- Zeytindağı sf.97 *Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra çok kısa bir süre V. Murat tahtta kaldı. **Balkanların birçok ilçesinde Müslüman ve gayrimüslim nüfus arasında %45’e %55 gibi bir denge vardı. Bazı yerlerde Müslümanlar, bazılarında gayrimüslimler fazlaydı. ***Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin öncülü olan Osmanlı Ahrar Fırkası **** Mecliste Atatürk’e muhalif milletvekilleri, Atatürk’ün milletvekilliğini düşürebilmek amacıyla milletvekili seçilebilmek için bugünkü Türkiye sınırları içinde doğmuş olmayı ya da bugünkü Türkiye sınırlarında bir yerde beş sene ikamet etmiş olmayı içeren bir kanun önerisi verdiler.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 0 5


CUMHURİYETİN ULUSLAŞMA PARADİGMASI Osman Selim Kocahanoğlu Araştırmacı -Yazar

Paradigma; bir durumu, bir varlığı, bir süreci anlamak için, bunda rol oynayan etkisel ve tepkisel faktörleri, kavramları kategorize etme; bakış açısı belirleyen fenomenleri açıklama olanağı veren bir çerçevedir. Mustafa Kemal neslinin zihnindeki kavramsal çerçeve, Osmanlı modernleşmesinin Ali Suavi ve Namık Kemal devrinde savunulan romantik milliyetçiliğin ve daha sonraki Jön-Türk neslinin yarıda kalmış özlemleridir. Bu siyasal mücadele sonucudur ki Batı kurumları topluma taşınmış, saray mutlakiyeti Kanun-u Esasi ile sınırlanmıştır (1876). O yıllarda Batıcılık diye açıklanan ve II. Meşrutiyet’te biraz daha netleşen modernleşme tartışmalarının zihin arkasında Cumhuriyet devrimlerinin hayalleri bulunur. Olayların ideolojik/felsefi ve psiko– sosyal köklerinde, meşruti saltanat dinciliği diyebileceğimiz ileriyi geride arayan medrese öğretisinin cumhuriyet devrimlerine itiraz kaynaklı zihinsel kodlarını görürüz. Teokrasiden milli/çağdaş devlete evrilen Cumhuriyet modernizminin en temel sorunu, demokrasi, laiklik, saltanat, hilafet, egemenlik, özgürlük, din ve ahlak gibi soyut kavramlarını yeniden sorgulaması olmuştur. Kelime ve kavramları sorgulamak demek, her ruha nüfuz edebilecek yeni bir canlılığa kavuşturmak demektir. Kavramların içerikleriyle yaşanan realite arasında uçurum olunca sorgulamak zorunluluk haline gelir. Kısacası Cumhuriyet modernizmiyle 600 yıllık teokratik yapılanmanın siyasal ve düşünsel olguları sorgulanıp yeniden anlamlandırılmak istenilmiştir.

1 0 6 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Yaşanan olay ve olgular, bağlamı ve içeriğinden koparılınca geleneksel medrese öğretisi evrensel olanı kavrama zorluğuna düşmüştür. Günümüz siyasal İslamcılığının uygarlığa yenilme kompleksi üzerinden çağdaşlığa devamlı kutsal pompalayan öğretilerin “muhafazakarlığı”, akıl ile dogma arasına sıkışma, bilinç düzeyinde dönüşememe halidir. Osmanlı siyasal toplumundan Cumhuriyete miras kalan zihinsel kodlar bir “yap-boz” üzerine çizilmiş resmin parçaları gibidir. İmparatorluğun mezhep ve tarikatları, seküler ve laik kurumları, anayasalar ve diğer siyasal belgeleri, modernite hayranlığı veya nefretinin değişik formları, tarihin gerçek veya hayali yorumları, aklı kullanma ve özel misyonlara inanma gibi değerler, bu yapboz üzerindeki resmin küçük parçaları sayılabilir. Bunu kusursuz görebilmeniz için parçaları doğru birleştirmek gerekir. Osmanlı’nın toplumsal yapısı modernizme geç evrilmiş, birleştirilmesi imkânsız olan etno-kültürel grupları, mezhep ve cemaatlere dayalı çağ dışı millet sistemini yönetme zorluğuna düştüğü için dağılmıştır. Cumhuriyet kurucularının bir avantajı oldu ki, bu yapbozun parçaları birleştirilirken İmparatorluğun dağılma avantajını kullanarak eski “millet sisteminin”gerginliğiyaşanmamıştır. Bu nedenle Millî Mücadele’nin ilk günlerinde kimlik tasarımları öne çıkarılmamıştır. Teorik olarak hiçbir toplum birebir sözleşme imzalayarak devlet kurmadığı gibi, kültürel ve dilsel homojenliğin işlevsel zorunluluğu


da ulus-devletin vazgeçilmezidir. Cumhuriyet kurucuları da bu çeşitlilik ve beraberlik optimumunu, etno-kültürel aidiyetlerde değil, sosyal eşitlikte aramışlardır. Yani fırsat eşitliği, sosyal adalet, birlik ve istikrar için asgari bir kültürel ve dilsel homojenlik istenmiştir. Kuruluş felsefemiz bu optimallere oturmuşken, toplumda ağırlığı olan İslamcı öğreti buna uyum sağlayamamış, evrensel değerlere karşı felsefi bir düşünce de üretememiştir. Şunu açıkça görmek gerekirki, önemlitarihsel ve devrimsel dönüşümler anakronik mesajlarla geleceğe kurgulanıp gerçekliğin öznesi yapılamayacağı gibi, modernizmin ideolojik kurgusu da zamanın ruhundan soyutlanamaz. Kurucu kadro, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturur ve yapılandırırken, bir ayağı günümüzde öbürü orta çağda gezinen zihinleri örselediğinin farkında olmalılardı. Sadece geleneksel kültürü şoka sokmamış, yenilikleri gösterme uğruna annesini yumruklayan çocuklar gibi kendi geçmişiyle de hesaplaşmak zorunda kalmış olmalılardı. Din ve inanç aidiyetinden ideoloji ve kimlik üretemeyen yapılar, geri kalmışlık ve demokrasi paradoksunu sorgulama ve düşüncenin çocukluk çağından kurtulma yerine, en kolay yol olarak mezhep ve tarikatları kullanarak rasyonel düşünceyi hurafenin altına süpürmüştür. Medeniyet, kültür ve kimlik tartışmaları ve sayısız dramatik olayları yaşayan kurucu kadro, Rumeli ve Kafkaslar’dan sökülen insanların son sığınağı Anadolu’yu görmüşlerdi. Acı da olsa, 1924 Lozan mübadelesi, Türk-İslam kültürü bağlamında bir homojenleşme sağlamıştı. Ortak kimliğimiz için etnik kökenden ziyade kültür ve tarih birliği esas alınmıştır. Toplumsal olayların ideolojik hazırlığını yaşamamış kitleler modernleşirken, olaylar ilkelerden değil, ilkeler olaylardan çıkarılır. Örneğin Batı toplumları önce zihinsel olarak sekülerleştiği için dönüşümleri daha kolay oldu, ama Türkiye’nin sosyal bünyesi öyle değildi. Üstelik 46 bin köyünde

%80’i okuma yazma bilmeyen 13 milyonluk bir nüfus yaşıyordu. Eğitimden yoksun bırakılmış bu kitlelerin sekülerleşmesi için ya kıyamet beklenecek ya bilinçli müdahale gerekecekti. Balkan ve Birinci Dünya Harbi’nin yaraları sarılmadan,kendiöztopraklarındayenibirsavaşa giren, Mondros Mütarekesiyle (1918) ölmediyse de ölüyor gibi görünen Türkiye, Millî Mücadele’de emperyalizme meydan okuyarak Lozan’da istediklerini almıştı. Tanzimat’tan beri Türkiye’nin nasıl kurtulacağı tartışılırken, şimdi nasıl kurulacağının yolları aranıyordu. Kendi dinamikleriyle sekülerleşemeyen, sanayileşemeyen bir toplum sosyo-kültürel ve ekonomik değişimlere ancak radikal projelerle ulaşabilirdi. Tanzimat’ın ikili eğitim sisteminden(mektepmedrese) dersler çıkaran kurucu kadro, dinî referanslarla meşrulaşan modernleşme yerine, dini kamusal alanın dışına ve kendi özeline çekmek istedi. Batı kilisesi modernite ile uzlaşıp kendi alanına çekildiği, Sezar’ın hakkını Sezar’a verdiği halde, bizim İslamcı gelenek bunu sindiremedi. Gerek Jön-Türkler gerek Cumhuriyetçi kadrolar tarihsel koşullar gereği Fransız laikliğini örnek aldılar; çünkü İngiltere’den değil özgürlüğün anayurdu olan Fransa’ndan beslenmişlerdi. Abdülhamid despotizmi de onlara göre Fransız krallığına benziyordu. Osmanlı toplumuna gelince, içine kök salmış medrese/tasavvuf/tarikat kültürünün zihinsel portföyünde sadece asr-ı saadet referansları bulunuyordu. Fransız ve Alman tarihçiliğinin idealist ve pozitivist anlayışlarından etkilenen bizdeki kurucu tarih anlayışı, o tarihte geçerli ulusdevlet formuna göre planlanmıştı. Aile, soy, aşiret, mezhep, tarikat aidiyetlerinin söylem ve pratiklerine dayalı feodal yapı, siyasal bir dönüşüme izin verecek olgunlukta değildi. İmparatorluktan geriye kalan grupları bir çatı altında tutabilmek için ulusal kimlik inşası zorunluydu. Millet/ulus denilen organizmanın

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 0 7


ortak zemini İslam mı, Türk kültürü mü, yoksa ırk mı olmalıydı? Her dönemin kendine özgü bir paradigması vardır. Uluslaşma gibi devrimsel dönüşümlerde tanımlamanın unsurları da değişir. Buna paralel olarak, tarih de yeniden yazılmasa bile büyük oranda değişir. 19. yüzyıl tarih yazımına ilham veren düşünce akımları içinde, 1920 konjonktüründe en etkili düşünce Ulusçuluk gerçeğiydi. Osmanlıya, kendinden daha gerçekçi kimlik ifadesi Batı tarafından Müslüman Türk diye verilmiş; Avrupa’ya kaçanlar da JönTürk diye adlandırılmıştır. Jön Türklerin tezi ne kadar Osmanlıcılık olsa da kökeninde Ulusçuluk ve Türkçülük vardı. Meşrutiyetin ilanında (1908) Hüseyin Cahid, ittihad-ı anasır (Osmanlılık) diyor, ama Türk kimliğini telaffuz edemiyordu. Türk ve Türkçülük kavramları bizde ilk defa Balkan Harbi sonunda telaffuz edilmeye başlandı. Öncüsü Ziya Gökalp idi. Ziya Gökalp’e ilk itiraz İslamcı Babanzade Naim’den (1872-1934) geldi. Babanzade Naim’e göre, Kitap ve sünnet önümüzde iken böylesi kavramlar realiteye uymuyor; kendinin Arap bilinci “milliyet” kavramını kaldırmıyordu. “Ben Arabım ve benden daha Arabı yoktur” hadisi varken, Türkçülerin cahiliye devri kavramları peşinden gidilemezdi. Çünkü Hak ile Batıl yan yana gelemezdi. Modern kavramlarla amel edilip bid’at hükmündeki Türk ve Türklük kavramını kullanmak, İslam’ın yüce şerefi dururken bir ırktan şereflenmek anlamına gelirdi, bu ise tam bir sapıklıktı (Yunus 10/32). Tevfik Fikret’in “Tarih-i Kadim” şiirine “hiçbir kafirin yetişemediği derecede şen’i küfriyat” diye saldıran Babanzade Naim, medrese öğretisinin bir numaralı temsilcisiydi. Darülfünun’da ders verdiği kız öğrencilerin günah diye elini bile sıkamaz, yüzlerine bakamaz, erkeklerle kızlar aynı sınıfta ders göremez, aynı merdivenleri kullanamazdı.

1 0 8 düşün 28

Bilindiği üzere XIX. asır ideolojiler, milliyetçilikler, modernleşme ve ulus devlet sürecinin en güçlü çağıdır. Dinsel/geleneksel cemaat, etnik otorite ve sosyolojik yapıların yerini, dünyevi/laik, kamusal/ulusal siyasal otoriteler almıştır. Osmanlının içinden Bulgar, Sırp, Yunan, Arnavut, Arap ve Ermeni milliyetçilikleri doğmuştur. “Türk ve Türklük” kavramı ise imparatorluk var olduğu sürece doğumu zorunlu olarak geciktirilmiş bir kimlikti. Osmanlı İmparatorluğu’nda milliyetçilik düşüncesi en son Türkler arasında doğdu. Nasıl olsa Müslümanlığı ile yetinen bir halkımız vardı; onlar da “Türk” kimliğinin gereği ve varlığını Balkan ve Birinci Dünya Savaşı’nın ateşinde anlayacaklardı. Birinci Dünya Harbi’nin cephesinde bir Mehmetçiğe kimliği sorulunca, “Elhamdülillah Müslümanım ve İbrahim Peygamber soyundanım” diyordu. Bizde kimlik modernleşmesi ilk defa II. Meşrutiyet’te görünür hale gelse de kurucu unsur Türkler olduğu halde devlet bunu açıklamaktan hep sakınagelmiştir. Osmanlılık (ittihad-ı anasır) kavramını bu noktaya ilk yaklaştıran Ziya Gökalp’in “kültürel Türkçülüğü” olmuştur. Osmanlı denilince artık Türk anlaşılacak, “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” söylemi toplumsal kimliğe esas olacaktır. Osmanlının kökeni İslamiyet’in doğuşu ile değil, Türk tarihi ile başlatılacak; bu utangaç gelişimin kurumsal aktörü de Türk Ocağı ve İttihat-Terakki olacaktır. 1912’de kurulan Türk Ocağı’nın amacı, “İslam kavimlerinin başlıca mühimi olan Türklerin milli terbiye ve ilmi, içtimai, iktisadi seviyelerinin yükseltilerek, Türk ırk ve dilinin kemaline çalışmak” idi. Yusuf Akçura bu görüşleri TBMM’nin yeni Cumhuriyet platformuna daha heyecanlı ifadelerle taşımıştır. Aslen Kürt olan Abdullah Cevdet de Türk ve Türkiye sözcüğüne şöyle yaklaşır:

“...Türkiye Türklerindir. Türkiye kelimesi nereden gelir. Türkiye’nin kurulmasında yalnız

o d t u a d t . c o m


Türklerin bulunmasından” (...) “… İşte bakın ben Kürdüm. Kürtleri ve Kürtlüğü severim. Fakat mademki hukuk ve vezaifçe mütesavi Türkiye vatandaşlarındanım, her şeyden evvel Türküm. Benim Şiiliğim, Sünniliğim, mutekidliğim, hürendişliğim, ırk-ı asfer veya beyzden (kızıl derili veya Çinli) oluşum ancak fenni işlerdir...” Lozan’ın imzalanması ardından ortaya bağımsız bir devlet çıkmıştı, buna bir isim verilmesi gerekiyordu. Devlet-i Osmaniye, Devlet-i Aliyye, Memalik-i Şahane gibi isimler artık kullanılamazdı. Türk ve Türkiye sözcüklerini kurucular keşfetmemişti; bunu yabancı literatür bize vermişti. Sevr Antlaşmasında Türkiye -La Turquie- sözcüğü; 14, 21, 27, 29. maddelerde, “Türk halkı, Türk uyruğu, Türkiye toprakları” gibi deyimler kullanılmıştı. “Millet” sözcüğü “cemaat algısından” arınıp, siyasal bağlamda önem kazanırken, toplumsal içeriğini “halk” sözcüğü doldurdu. “Halk” ve “millet” sözcükleri Milli Mücadelenin anahtar kavramları olmuştu. Halk ve halkçılık kavramı, seküler akılla hareketi tasavvur edilen toplumu modern benliğe dönüştürmek için benimsenmiş; etnik ve dinsel aidiyetler dışında “beşer” anlamındaki insanların tamamını ifade etmiştir. Sultanın, tarikat ve aşiret şefinin kulu sayılan feodal toplumu halk potasına soktuğu için Türk devrimi köktencidir. Kurucu ideoloji asimilasyonu değil, kendini aynı toplumun bireyi sayan imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitlelerin entegrasyonunu hedeflemiştir. Kuvayı Milliye, Milli Hareket, Hakimiyeti Milliye, Milli Mücadele gibi kavramlar aslında bin yıllık sosyolojik ve kültürel entegrasyonu içeren şemsiye kavramlardı. Bir etnoyu yüceltmekten ziyade, 2. Meşrutiyet’te idrak edilmiş üst kimlik gerçekliğiydi. Meşrutiyetin İslamcılık/ümmetçilik ve Türkçülük/Turancılık akımları toprak esasına dayanmıyor, kendilerini bir ülkenin (yani Türkiye’nin) halkı olarak tanımlayamıyordu. Misak-ı Milli metninde bile “dinen, ırkan, emelen müttehit... Osmanlı İslam

ekseriyetiyle meskûn” alanlardan söz ediliyor, Türkler ve Türkiye’den henüz söz edilmiyordu. Tarih denilen olgu, Türkiye Cumhuriyeti’ni Sevr denilen yıkılış sürecinin içine doğurdu diyebiliriz. Erzurum ve Sivas Kongreleri sonrasında TBMM kurulacak, kurtuluş parolası kuruluş iradesi olacak, oluşumun ideolojik ve ekonomik parametreleri yavaş yavaş ortaya çıkacaktır. Yeni doğuşun ideolojik bilincini, tarihsel ve sosyal realitenin dip dalgalarını sezen sadece Mustafa Kemal olacaktır:

“(...) Efendiler; biz büyük hayaller peşinden koşan insanlardan değiliz. Büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini bu milletin üzerine celbettik. Biz Panislamizm yapmadık. Belki “yapıyoruz, yapacağız” dedik. Düşmanlar da “yaptırmamak için bir an evvel öldürelim” dediler! Bütün dava bundan ibarettir. Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız mefhumlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın adedini ve üzerimize tazyikatı tezyid etmekten ise haddimizi bilelim. Biz hayat ve istiklal isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı ibzal ederiz.” (1 Aralık 1921) Cumhuriyetin varlık ve ideolojik misyonunu buradan çıkarabiliriz. Ancak temeline meşrutiyet dönemi katkılarını da koymalıyız. Fakat o dönem tartışmaları kimlik arayışı ötesine geçmiyordu. Modernleşme ve Batılılaşma, kurumsal reformların uygulanması olarak değil, kapitalist toplumun tüm özellikleriyle birlikte tanımlanmasıydı. Bu da kapitalizmi yaratacak burjuvazi sınıfının oluşturulması demekti. Tatar milliyetçisi Yusuf Akçura, yalnızca köylü ve memurlardan oluşmuş Türk toplumunun yaşama şansı olmadığını yazıyordu. Meşrutiyet mirası olan Türk Milliyetçiliği ve Türklük vurgusu ulus devletin kültürel ve dini niteliklerinin kimyası olarak biçimlendi. 1924 Anayasası soy ve inanç yerine ulusal bütünlüğü

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 0 9


esas alan yurttaşlığı getirmişti: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur” (m. 88/1) Bu tanımda, inanç ve etnik farklılık kabul ediliyor, Türklük sıfatının dinsel ve ırksal içerik taşımadığı coğrafi (Türkiye ahalisi) ve siyasi (yurttaşlık bağı) anlama geldiği vurgulanıyor; yurttaşlığı soydaşlığa üstün tutan kolektif bir anlayış benimseniyordu. Kanun-u Esasi’nin Türkçe bilme zorunluluğu getirmesi gibi Türklük ve Türkiye sözcükleri de kurucu kimliğe (Selçuklu ve Osmanlı) siyasal sadakati vurgulamıştır. Mevcut demografinin sayısal çoğunluğu da pratik bir neden olmuştur. Sosyolojik, ekonomik, psikolojik ve coğrafi zorunluluklar nedeniyle, yurtsuzluğun değerini acı çekerek gören halklar, Türklük kimliğine itiraz etmediler. Anadolu beylikleri, Türkmen ve Yörük oymakları, bin yıllık Anadolu tarihselliği içinde iradi olarak varlıklarını sonlandırıp ulusa katılmış, Türk uluslaşması büyük ölçüde tamamlanmıştı. Bunun iki istisnası oldu. Medrese ümmetçiliği Türklüğü nasıl hazmedememişse, aşiret geleneğinden kurtulamayan gecikmiş Kürt milliyetçiliği de kendini bu camiadan ayrı bir varlık görerek, uluslaşmaya uyum sağlayamadı. Bunun birinci nedeni zihinsel feodalite, ikincisi diaspora halkı değil (Çerkezler ve Arnavutlar gibi) bölgenin yerli (protoktan) halkı oluşlarıdır. Kendi söylemiyle kendini zehirleyen ümmetçi medrese kültürü de Türk milleti kavramına itirazla Türkiyeli kavramına sarılmaktadır. Bu toplum için trajedi veya komedi niteliğine bürünmüş kimlik travmalı siyaset liboşları da Türk yok Türkiyeli var, Arap yok Arabistanlı var diyorlar. Halbuki Türkiye vatandaşı olmak kimseyi Çerkez, Kürt, Laz, Arap, Ermeni olmaktan çıkarmıyor. Tüm dünyanın Türk dediği bu tarihi kimlik, bir devlet vatandaşı olmaktan daha az değerli olamaz. İlber Ortaylı bunlara “odun kafalı kara cahiller” demekte:

“ ... Elli kere söyledim bu odun kafalılara. Kendine has dili olana millet denir. Sonu -lı,

1 1 0 düşün 28

o d t u a d t . c o m

li ile bitenler belirsizdir. Amerikalı, Kanadalı, Perulu, Pakistanlı, İsviçreli, Yeni Zelandalı. Çünkü bunların kendine has dili yoktur. Fransız’a Fransalı, Alman’a Almanyalı, İngiliz’e İngiltereli, İspanyol›a İspanyalı, Rus›a Rusyalı, Japon›a Japonyalı diyemezsiniz. Aynen Türk›e de Türkiyeli diyemediğiniz gibi…» Kendi kişiliğinde var olamayan, geçmişe ve bugüne dair söyledikleri anlamsız, yarına dair bir sözü olmayanlara şu soru sorulabilir. Türk Milleti/Ulusu denilmezse, Türkiye de denilemez. Türkiye, Türklerin yaşadığı yer demektir. Türkiye diyemezseniz Türkiyeli de Türkiye Cumhuriyeti de diyemezsiniz. Bunca kültüre, bunca uygarlığa, Türkçe yazılmış bunca literatüre hangi isim verilecek? Hangi dilden konuşulacak? Ecdad fetişizmi veya etno-kültürel kimlik travmasına kapılınca orta çağın içinden fırlamış mı olunacak? Ernest Renan ulus-devleti Sorbon’daki o ünlü konferansında (1882) şöyle tanımlamıştır: “... Millet/ulus bir ruh ve manevi bir prensiptir. Bu ruhu ve manevi prensibi aslında bir olan iki şey teşkil eder. Bunlardan biri maziye, diğeri ise şimdiye aittir. Biri zengin hatıralar mirasının müşterek sahipliği, diğeri birlikte yaşama konusunda mutabakat ve bir bütün halinde devralınan mirası yüceltme iradesi. Fert gibi millet de feragat ve fedakarlıklarla dolu uzun bir mazinin nihai halidir. Bizi biz yapan ecdattır, ecdat kültüründen daha meşru bir şey yoktur. Mazide müşterek bir şan ve şeref, şimdiki halde büyük işler başarmak için müşterek bir irade... İşte millet olmak için gerekli şartlar.” Dikkat edilirse Ernest Renan’ın ulus için getirdiği bu tanımda toplumun “kaynaşabilme” özelliği öne çıkarılmaktadır. Türkiye, Milli Mücadeleyi kazanarak, işgal ve bozgunu zafere çevirip Cumhuriyeti kurduğu halde, eğer medeni ülkeler arasında görünemiyor, halen uluslaşma tartışmaları içinde bocalıyorsa; zihinsel, kültürel, etnik ve dinsel feodalizm


çözülememiş, rasyonel toplum olamamışız demektir. Osmanlı-Türk Siyasal İslam’ı modernizme yenildiği gibi, Cumhuriyet devrimlerine de yenildiği için karşı çıkmaktadır. İslamcı gelenek ile Batı kültürü arasındaki en belirgin fark, kilise ile devletin ayrı ayrı yapılanmasıdır. Dini hiyerarşinin başı olan Papalık, krallara taç giydirerek onları meşrulaştırdığı halde, kendisi hiçbir zaman siyasal otoritenin başı olmadı. Batı toplumları insan olarak kilise, vatandaş olarak da imparator tarafından yönetildiler. Batı kilisesi hiçbir zaman toplumun hukukunu ezeli ve ebedi sayılan esaslarını, Hıristiyanlığın ilk asırlarındaki azizlerin söylemleri üzerine bina etmemiş, böyle bir istek de taşımamıştır. Hıristiyan toplumlar daha az geleneğe daha çok akla/rasyonalizme dayandığı için dünyevi hayata daha kolay uyum sağlamış, bundan dolayı ruhanilere de kolay karşı çıkılmıştır. Mutlak veya meşruti Osmanlı teokrasisine gelince, halife-sultan hem siyasal egemenliğin hem Sünni inancın başı, yani halife sayılmıştır. Yani devlet ile din iç içe geçmiştir. Bundan dolayı Batı iklimindeki ayrışma bizde gerçekleşmedi. Osmanlı siyasal sisteminde din ile devletin iç içe geçmesinin en büyük zararı, dünyevileşme/toplumsallaşma alanında görüldü. Modernleşmenin önünü açacak insan hakları, demokrasi ve laiklik gibi seküler değerler kendi geleneğinde olmadığı için benimseyemedi. Müslüman toplumlar dini devlet, devleti de din olarak algıladığı için, hayatın diğer alanları da dinsel kurallara göre şekillendi. Osmanlı devletinde dine dayanmayan sultan kanunnameleri (örf) uygulanmış olsa bile, toplumsal yapı atomlarına kadar şeriat kurallarıyla yoğrulmuştur. Osmanlı/İslam kültüründeki bu yapısal ilişki teokrasiyi doğurmuş, onun tebaası da kendini dinsel ideolojiyle yöneten devlete karşı tevekküle girmiştir. İslam inancı da sorgulamaya izin vermeyince dünyevi alan tamamen din

adamına kalmıştır. Din, halk için bir esenlik yolu sayılmış, ulema ise halkın kendine ve devlete boyun eğmesini öğretmiştir. Dinle devletin ayrılamadığı bu sistemin/yapının adı teokrasidir, buna dayalı kültür de elbet Tanrı/din merkezli olacaktır. Batı sistemine gelince, bu yapı insan ve madde merkezli (materyalizm) yapıya dayanmış, akılcı ve düşünen felsefe ile Hıristiyanlık arasındaki mücadele kilisenin dünyevi alandan çekilmesiyle sonuçlanmıştır. Yani yurttaşlar topluluğu (Fransa) veya kültürel ve etnik yapıyı paylaşan (Almanya) ulusdevletleri ortaya çıkmıştır. Max Weber ve Hegel, Doğu/İslam kültüründeki bu uyumsuzluğun temelini önce kavramsal ve patrimonyal algılamaya, sonra toplumsal kimliğin “özcülük karakterine” bağlamıştır. Özcülük tezine göre insanın doğasında inanç sistemleri ve siyasal alandaki değişikliklere direnen sabit bir “öz” sert bir çekirdek bulunur. İnsan sevgisi (hümanite) her zaman Tanrı ve ahret inancı yerine geçmez, bütün insanlar da aydınlanmış zekaya sahip değildir, ama herkesin duygulu bir kalbi vardır. Bu noktadan hareket edilirse, insana metafizik rahatlık ve ahlaki kural sağlayan İslamcı öğretilerin “öz”ünde de sekülarizme/laisizme karşı bir direnç olacaktır:

“... Bu özün çekirdeğinde Tanrı kavramı bulunduğuna, İslam’ın temel misyonu Tanrı’ya kulluk olduğuna göre, insanın doğa ve toplumla ilişkisi ikinci derecede kalır. Halbuki seküler kültürde bireyleşmiş insanda Tanrı kavramı öncelikli değildir, “kul” kimliğinden önce onun bir “insan/ humanite” kimliği vardır. Batı insanında bizdeki gibi şeyh-mürit ilişkisi yoktur, kendinden başkasına kulluk yapmaz, efendi tanımaz...” Psikanalizin babası Sigmund Freud da bu ruhsal ilişkiye de şöyle yaklaşır: “İnsan karakterini belirleyen davranışın ayırıcı özelliği olan baskı altındaki marazi davranışlar, kişiye

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 1 1


zarar verdiği anlaşılsa bile değişmez. Yapılması arzulanan şey karakterdeki baskın duygulardır.” Şu hâlde, Batı’daki insanın algılama düzeyi ile gelişmemiş kültürlerin algılama biçimi başkadır: Orta çağı aşamamış cahil halklar gelişmişlik tekerlemeleri ile güzelce aldatılır, eline yeni oyuncaklar verilince ağlama kesilir; bilimsel düşünüş ve teknolojiye kavuştuk sanılır. Osmanlı/İslam düşüncesindeki teknolojiyi Batı’dan alalım, ama inanç ve tefekkür olarak şarklı kalalım düşüncesi bilimsel düşünce ve moderniteye uyumda en büyük engeldir. Osmanlı sisteminde toplumun hukuku, ahlakı, kültürü ve sosyal yaşamı büyük oranda dine dayandığı için, uygar dünyayı da din rekabeti üzerinden algılamıştır. Bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir: Türkler Müslümanlığa girerken gösterdikleri kararlılığı, Batılılaşmayı kabul ederken gösteremediler. Batı dünyası pagan kültüre yeni aşılar yaparak skolastik düşünceyi aşarken, İslam dünyası kendi kısır döngüsünü kıramadı. Matbaanın Osmanlı toplumuna 272 yıl sonra girişi de dilin gelişmesi ve bilgi aktarımını engelledi. Türk-Osmanlı düşüncesinin modern veya muhafazakâr, liberal veya üniversal, dinsel veya seküler oluş veya olamayışı, elbette ki toplumsal bir sorundur. Tanzimat Hareketi, Osmanlının önce askeri sonra ekonomik ve teknolojik alanda gerilemesinin sonucu olarak ortaya çıktı. Ne var ki değişime adapte olma veya Batı’yı aktarma biçimi kutsala çarptığı için istenen noktaya gelemedi. Dahası sindirilemedi. Hilmi Ziya Ülken, Osmanlı-Türk modernleşmesini şöyle değerlendirir:

“… Tekniği Batı’dan alalım, fakat ahlakımızla, hukukumuzla şarklı kalalım diyemeyiz. Hatta tekniği ilmi milletlerarası bir fikir piyasasından

1 1 2 düşün 28

o d t u a d t . c o m

alalım, fakat sanatımız, felsefemiz milli olsun hiç diyemeyiz. Böyle bir milletlerarası piyasa yoktur. Ancak çağdaş ve birleşik faaliyetleri olan bir milletler seviyesi vardır. O seviyeye erişmek için sanatta da, hukukta da, ahlakta da, felsefede de, ilimde de yaratıcı olmak gerekir. Bu değerlerde yaratıcı olmayan bir milletin, milletlerarası piyasadan sanat örnekleri, hukuk şekilleri, felsefe eserleri almasından bir sonuç çıkmaz. Hele bunların son yemişleri olan tekniği almasından hiçbir sonuç çıkamaz. Çünkü onları yapan, o üstün kültürün yaratıcılığını ve üreticiliğini sağlayan, dünya görüşü ve zihniyetidir…” Bu düşünceden şu sonucavarmakelbette zor değildir: Toplumu geniş anlamda dönüştürecek temel fikirler kavranmadan, çağdaş bilince erişilmeden sadece Batı teknolojisi kullanılarak toplum modernleşemez, ancak modern öncesinin figüranı olunur. Modernitede bilgi rasyonel ve akılla temellenirken, İslamcı toplumlarda modernleşme algısı mitoloji, inanç ve din üzerinden (hurafeler) çalışır. Halbuki modernitede “hakikat/gerçeklik” dinsel verilere değil bilimsel kanıtlara dayanır. Şunu belirtelim ki, daha bu sorunlara gelmeden saray/Enderun dili olan Osmanlı Türkçesi tumturaklı retoriğiyle, dilin analitik ve kolay anlaşılır olmasını engellemiştir. İnsanların din, mezhep ve etnik gruplardan ziyade, milletle/ulusla özdeşlik kurması, toplumsal katmanların aile, aşiret, mezhep ve cemaat temelli değil sınıf temelli olması gerekir. Erik Jan Zürcher de bu noktadan hareketle modernizmi daha ileri bir aşamaya taşımıştır:

“ Bunlardan daha önemlisi Laiklik olmadan modernite imkansızdır; çünkü din her yerde feodal/ataerkil toplumun köşe taşıdır...”


1919 YILINDAN İTİBAREN VERİLEN ULUSAL KURTULUŞ MÜCADELEMİZİN TÜRK MÜZİĞİ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ VE YERİ Erden Bilgen Devlet Solisti

Ulusal Kurtuluş Mücadelemizin hemen ardından Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ve düşünce arkadaşları, çalışmalarında önceliklerini binlerce yıllık savaş tarihinde üstün askeri başarıları sayesinde yaşama tutunabilmiş, ancak yine savaşlar sonrasında varını yoğunu yitirmiş bir milletten, geleneksel her türdeki müzik yapıtlarını Avrupa’dan 600 yıl sonra çok sesli olarak zenginleştirilerek, demokratik sivil toplum yaşamında güçlü, sorgulama bilincine erişmiş, barış içinde yaşayan çağdaş bir “Türk Ulusu” yaratmaya vermişlerdir.

Geleneklerin kullanılması Bu yolda toplumun duyarlılığını arttırma amacıyla yapılan müzik çalışmaları, tüm diğer devrimlerde olduğu gibi tarih boyu edinilen geleneklerimizin geliştirilerek, daha yararlı hale getirilmeleri üzerine planlanmıştır. İlk aşamada,

Türklere binlerce yıl imparatorluk kurabilme becerisi ve cesareti aşılayan mehter tören müziği geleneğinden yola çıkılarak okullarda “Yavrukurt” adıyla boru-trampet takımları kurdurularak, yapılacak törenlere hazırlanmak üzere öğrencileri coşku dolu müzikler eşliğinde ve disiplin içinde yürüterek morali çok güçlü bir sivil toplumun alt yapısı oluşturulmuştur. Yurdun dört bir yanında okullarda her yaştan öğrenciyi izci giysisi, okul isminin yer aldığı flamaları ile yüksek bir kişilik içerisinde izleyen halkımız, çocuklarının coşku dolu müzikleriyle savaşlardan yorgun ve yokluk içerisinde çıkmalarına rağmen moral kazanarak, büyük zaferlerin kutlamalarını doyasıya yapmış, vatan, insan ve doğa sevgisi duyguları ile tanışarak her alanda başarıdan başarıya koşmuştur. Geleneksel mehter takımı ise askeri yapılanma içerisinde değerli bir gelenek olarak eski şekliyle devlet koruması altına alınmıştır.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 1 3


Şekil 1. 1930’lu yıllar, İstanbul Öğretmen Okulu Hun, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları dönemlerinde devletin gücünü simgelemiş ve Türklerin dünya tören müzik kültürüne armağanı olan boru/davul tören müziği bugün

Amerika’da sadece başkanlık töreni, İngiltere’de sadece kraliçenin onurlandırdığı tören ve gelişmiş ülkelerde de olimpiyat benzeri önemli etkinliklerde kullanılmaktadır.

Şekil 2. 1930’lu yıllar Ankara Lisesi

1 1 4 düşün 28

o d t u a d t . c o m


Şekil 3. 1930’lu yıllar Sivas Öğretmen okulu 1932 yılında Atatürk tarafından kurularak, çalışmalarına 14 kentimizde resmen başlayan ve sayıları 1950 yılında 478’e ulaşan Halkevlerinde gerçekleşen müzik çalışmaları da 1919 yılında başlatılan kurtuluş mücadelesi döneminde Türk müziği üzerinde etkileri büyük olan, toplumun genel kültür düzeyini geliştiren merkezler olmuşlardır. Her gün daha fazla vatandaşı kucaklayarak halkımızın barınma,

sağlık, eğitim, çevre, kadın ve engelli haklarının savunulması için çok başarılı çalışmalar yapan ve gittikçe büyüyen kamu yararına dernek statüsündeki bu sivil toplum kuruluşları, ne yazık ki 1951 yılında, politikacıların çıkar hesaplarına uğruna Demokrat Parti zamanında meclis kararıyla mal varlıkları dağıtılarak, kapatılmışlardır.

Şekil 4. 1948, Artvin Halkevi müzik kolu

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 1 5


Şekil 5. 1950 ve 1960’lı yıllar, İlkokul öğrencileri mandolin grubu

Şekil 6. 1960 ve 1970’li yıllar, Köy ve kasabalarda ulusal bayram coşkusu (boru/trampet) Görüntüsü ve güçlü ses yapısıyla tarih boyu tanrının, meleklerin, kral ve imparatorların gücünü simgeleyen borulardan çıkan belli bir

1 1 6 düşün 28

o d t u a d t . c o m

disiplin içerisindeki ince ve kalın doğal seslerin coşkusu ve trampetlerin verdiği düzenli, güçlü ve disiplinli ritimler sayesinde Türk toplumunun


sorgulama yeteneği hızla gelişmiş; yöneticilerin özverili çalışmaları sonucu ortaya koydukları yeniliklerle geleceğe umutla bakan, vatanını ve milletini seven, yaşam sevgisiyle donanmış güçlü bir çağdaş sivil toplum yaratılmıştır. Çalışmaların yurdun dört bir köşesine yayılması sonucunda, halkımız hızla yetenek ve özgüven

kazanarak Cumhuriyet döneminin birbirinden güzel çok sesli marş ve sevilen evrensel müziklerini askeri bandolardan değil, kendi yaşadıkları şehir ve kasabalarındaki müziğe gönül veren sivil memur ve esnafları ile seslendirmeye başlamışlardır.

Şekil 7. 1954, Kendi gönüllü personeli ile kurulan Eskişehir Devlet Demiryolları Bandosu

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 1 7


Şekil 8. 1960, Gönüllü öğretmen, memur ve esnaf tarafından kurulan Gönen Şehir Bandosu Yurdun dört bir köşesinde, toplumumuzun birlik ve beraberlik içerisinde yüzlerce yıl yaşamasını sağlayan acı ve sevinçlerini paylaştıkları yöresel müzikler de yeni kurulan Cumhuriyet çalışmalarında önemle yer almış, tarih boyu tek sesli kalan birbirinden güzel türküler ve makamsal saray müziklerimiz konservatuvarlarda çok sesli olarak zenginleştirilerek, toplum tarafından tanınmaları sağlanmıştır. Senfoni orkestralarımızın yurt dışı konserlerinde bu eserlere özenle yer verilmiş ve uluslararası alanda geleneksel müziklerimiz tanıtılmıştır. Padişah 2. Mahmut döneminde, Avrupa ordularının vazgeçilmez unsuru olan çok sesli askeri bandoların bir örneği 1826 yılında Musika-i Hümayun adıyla Topkapı Sarayı’nda kurularak, konser verilmeye başlanmıştır. 1924 yılında, Atatürk’ün emri ile bu orkestra sarayın hizmetinden alınarak, toplumun müzik kültürünü geliştirmek üzere Ankara’ya taşınmış, yine 1924 yılında orta dereceli okullara müzik öğretmeni yetiştirmek üzere

1 1 8 düşün 28

o d t u a d t . c o m

kurulan Musiki Muallim Mektebi de 1934 yılında sahne sanatçısı kadrosu oluşturmak üzere konservatuvara dönüştürülmüştür. 19341935 yıllarında ünlü Alman besteci Hindemith, ülkemizdeki müzik kurumlarının programlarını oluşturmak için görevlendirilmiş, onun önerisi ile CSO şefliğine getirilen Alman Orkestra Şefi Dr. Ernst Praetorius orkestranın repertuvarını uluslararası düzeye taşımıştır. 1934 yılında kurulan bu konservatuar sayesinde, bugün yurt içi ve yurt dışında büyük bir sanatçı ordusu, solist, orkestra üyesi, besteci, tiyatrocu, dansçımız Cumhuriyet ilkeleri doğrultusunda ülkemizi başarıyla temsil etmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti`nin kuruluş döneminde yaptıkları çalışmalarla çok sesli klasik müziğimizin gelişmesine büyük katkı sağlayan Türk Beşleri Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferid Alnar, Ahmet Adnan Saygun ve Necil Kazım Akses, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Atatürk’ün aydınlanma devriminin bir sonucu olarak ortaya çıkmışlardır.


1936 yılında, Türk halk müziğinin yaşatılması ve geliştirilmesi adına önemli bir çalışma başlatılmış, dönemin tanınmış Etnomüzikoloğu Macar Bela Bartok türkülerimizi yerinde araştırmak üzere Türkiye’ye davet edilmiştir. Besteci Ahmet Adnan Saygun ile birlikte güney sınırı bölgemizden Toros Dağları yaylalarına kadar gidilerek, türkülerimizin söz ve notaları yazıya dökülmüş, şarkıların, yöre insanlarının sesiyle ses kaydı yapılmıştır. *Örnek, Mavilim, https://www.youtube.com/ watch?v=nZ5DUUN4gqE (Ek, Bela Bartok) 1970’li yılların başında CSO yönetmeliğinden yola çıkılarak Kültür Bakanlığı bünyesinde birçok büyük şehirlerimize senfoni orkestrası kurulmaya başlanmış, konservatuarlarda bestecilerimiz tarafından seslendirilerek, konser salonlarına taşınan ses ve nota kaydı yapılan yöresel türkülerimiz tüm Türkiye’de dinlenebilir hale gelmişlerdir. Çok daha iyisini yapabilmeliydik düşüncemi saklı tutarak, gerek öğrencilik yıllarımda değerli mesleki bilgiler edindiğim Ankara Devlet Konservatuarı gerekse 1970’li yıllarda üyesi olmaktan büyük onur duyduğum Cumhurbaşkanlığı Senfoni ile konserlerimizde ve sonrasında solist, besteci ve orkestra şefi

olarak yaptığım çalışmalarda, Türk müziğinin kurtuluş mücadelemizin ardından 100 yıl içinde gerçekleştirdiği gelişimden duyduğum sevinci okurlarla paylaşmak isterim. 1975 yılında, İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesinde sadece Türk Müziği üzerine eğitim veren konservatuar ile bu okula bağlı eğitim veren Dr. Erol Üçer Müzik İleri Araştırmalar Merkezi kurulmuş, bu iki kurumun gerçekleştirdikleri çalışmalarla bugün makamlar ve özellikle geleneksel çalgılar üzerine yapılan çok sesli besteler sayesinde konser salonları son derecede yetenekli geleneksel çalgı yorumcularımızın harikulade doğaçlamaları ile büyük bir zenginlik kazanmıştır. Atatürk’ün vefatı sonrası aynı ilkeler doğrultusunda yapılan müzik çalışmalarına 1940 yılından itibaren, Milli Eğitim Bakanlığı yapan Saffet Arıkan ve Hasan Ali Yücel ile İlk Öğretim Müdürü İsmail Hakkı Tonguç tarafından her çocuğa mandolin ve keman eğitimi, yanında genel kültür ve üretim dersi verilmesini sağlayan Köy Enstitüleri kurulmuştur. Müzik sistemi bugün uluslararası alanda yabancı ülkelere örnek olan bu okullar, yöneticilerin yanlış politikaları nedeniyle ne yazık ki 7-8 yıl eğitim verip, sonrasında kapatılmışlardır.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 1 9


Şekil 9. 1943, Cilavuz Köy Enstitüsü Mandolin Korosu Köy Enstitüleri’nde öğrencilere verilen müzik eğitiminde kullanılan Rönesans döneminin en önemli çalgısı Mandolin, aynen kemandaki gibi her iki elde de farklı yönde, farklı yapıda küçük hareketlerin kontrol altına alınmasını zorunlu kıldığı, doğru ve yanlışı, iyi ve kötü sesi net şekilde duyurduğu için köy çocuklarının duyarlılığını hızla geliştirmiş; halk müziği ve tanınmış müzikleri toplu halde eğlenceli şekilde seslendiren çocuklar yaşadıklarını sorgulama yeteneğine kısa zamanda kavuşmuşlardır. Zaten enstitülerinin kapatılma nedeni de köy çocuklarında görülen bu son derecede güçlü kimlik gelişimidir. 1919 yılından itibaren yapılan çalışmaların Türk müziği üzerine etkileri uzun müddet gelişerek sürmüş, edinilen kazanımlar yaygın hale getirilmiş, ilk 30 yılın tadı da toplum tarafından doyasıya çıkarılmıştır. Özellikle 1970’li yıllarda, TRT, geleneksel müzik programları yanında diğer türlerin nitelikli olanlarını titizlikle seçip, yayınladı. Bunun

1 2 0 düşün 28

o d t u a d t . c o m

sonucunda, halkımız kendi ihtiyaçlarından doğan, dünyada eşi benzeri görülmeyen pop, caz, halk, klasik, saray, makamsal türde müziklerini zenginleştirmiş; gazino müziği adı altında bir müzik ve eğlence kültürü yaratmış; doğa ile iç içe yaşadığı için sorgulama yeteneği zaten gelişmiş köylülerimiz de kendi yöresel müzikleri yanında TRT sayesinde arzu ettikleri müzikleri dinleyerek, müzik yaşamlarını keyifle sürdürür hale gelmişlerdir. 1980 Sonrası Müzikte Yaşanan Gelişmeler Son yüz yıl içerisinde yaptığımız savaşları sahada ve masada kaybeden küresel güç ve işbirlikçileri, ülkemizi aralarında parçalayamayınca 1974 yılında başarıyla gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekatı’nı onaylamayarak, fırsata çevirmişler ve 1980’deki darbe için ön hazırlıklarına başlamışlardır. Psikolojik gücümüzün zayıflayacağını, genç neslimizin ve ailelerinin sağa sola savrulacağını bildikleri için yönetim kadromuzdaki


işbirlikçilerinin yardımı ile öncelikle bize her alanda toplumsal güç kazandıran, Cumhuriyet döneminde gençlerimize disiplin içerisinde hem müzik hem de spor eğitimi veren, toplumu ayakta tutan boru-trampet takımlarını ortadan kaldırmışlardır. Darbenin hemen ardından yaşanan acı gerçeklere üzülmesi gereken halkımız sanki bütün dertlerinden arınmışçasına yeni müzik ve sanatçı olarak tanıtılan yeteneksiz bir sürü şarkıcılarla gününü gün etmeye başlamıştır. Ülke yöneticilerimizin koruması altında toplumsal değerleri hiçe sayan, son derecede kolay ve basit yaşamın yolunu gösteren müzikler kısa zamanda güzel türkülerimizin ve şarkıların önüne geçmiştir. Gazinolardaki çalgı ustalarının nitelikli taksimleri doğal olarak ortadan kalkmış, sözleri yaşam sevgisi aşılayan şarkılar yerine batasıca bir dünyanın hüzünlü müzikleri ile umutsuz bir yaşam felsefesi topluma aşılanmaya başlanmıştır. Aynı anda vur patlasın çal oynasın yaşam tarzı ile kafana göre takıl olarak tanımlayabileceğimiz tipte şarkılarla toplumun edindiği değerli duyarlılıklar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. “Sanat Güneşi” olarak adlandırılan harikulade bir alaturka şarkıcımızın arkasına sığınılarak sanki diğerleri sanat değilmiş gibi “Türk Sanat Müziği” diye bir tür ortaya çıkarılmış ve türkülerimiz ile diğer müzikler bir yana bırakılarak, tek sesli müzik ve ona bağlı yaşam tarzı ülkemizin gündemine oturtulmaya başlanmıştır. 1980 yılına kadar kemancı, ressam, piyanist unvanı ile sanatlarını yapan kişilere keman çalıyorsa kemancı, resim yapıyorsa ressam denirken birdenbire sanatçı unvanı yakıştırılmış, yeteneksiz şarkıcı, söz yazarı ve besteciler sanatçı unvanıyla popüler kılınarak, toplumun kültürel seviyesi hızla aşağıya çekilmeye başlanmıştır. Bu yaklaşım sanat dünyamızdaki rekabeti altüst etmiş, gelişmeleri fırsat bilen, vakit bulamadığı için müzik teorisi öğrenemeyen amatör bir alaturka müziksever grubu, 1983 yılında bizzat Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in desteği

ve imzası ile (ek 1) “2000 yıllık tek sesli Türk müziğimiz horlanıyor” diye tek sesli geleneksel müziği koruma yetkisi ile görevlendirilmişlerdir. Kenan Evren ve yabancı işbirlikçilerinin işine geldiği için bu proje hemen kabul edilerek, ülkenin dört bir yanında tek sesli makamsal müzik eğitimi veren okullar açılmış, tüm kurum ve kuruluşlarımızda yaşanan demokratik yaşam biçimi hiçbir baskı uygulanmadan müzik yoluyla zayıflatılmıştır. Halbuki özellikle o dönemde konservatuvarlarımız türkü ve makamlar üzerine nitelikli çok sesli çalışmalarını yapmış, topluma kendi müzikleri ile nitelikli bir müzik kültürü aşılama yolunda canla başla çalışmışlardır. Devrimleri savunan, gençleri peşinden koşturup, bir arada tutan yurtsever şarkıcılarımız hapse girmemek için yurt dışına kaçmışlar, yaşanan olumsuz gelişmeler yüzünden yüzbinlerce duyarlı yurtsever üniversite öğrencisi toplumsal olaylara duyarsızlaşmaya başlamışlardır. Büyük emekler harcanarak gönüllüler tarafından kurulan çok sesli sivil bandolar tasfiye edilerek, yerlerine belediyelerde kadrolu çalgıcılardan oluşan tek sesli mehter takımları kurulmuş ve tüm bunlar medya yolu ile demokrasimiz güçleniyor diye pohpohlanmıştır. Halkımız müziğe kısa zaman sonra bir kültür gözüyle değil eğlence unsuru olarak bakmaya başlamış, anlı şanlı üniversitelerde öğretim üyeleri birbirinden güzel ve keyifli çok sesli türkülerimizi söyleyeceklerine işin kolayına kaçarak, tek sesli korolar kurarak, alaturka tek sesli konserler vererek, eğlenmeye başlamışlardır. Toplumsal duyarlılığı, sağlıklı toplumsal ilişkileri hiçe sayan hatta onlarla alay eden sözlü müzikler “Çağ Atlıyoruz” yalanıyla hep aynı kişiler üzerinden yıllarca gündemde tutulmuş, toplum son derecede yanlış bir yolda yıllarca yürütülmüştür. Okullarda farklı ses ve ritimler sayesinde sorgulama yeteneğini ve farklı düşüncelere saygıyı, eleştiri kültürünü geliştiren boru-

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 2 1


trampet takımlarının hiçbir neden belirtilmeden kaldırıldığı günden itibaren toplumumuzdaki birlik ve beraberlik ruhu, vatan, doğa, insan sevgisi ve hoşgörüsü azalmaya başlamış, en sonunda da kendi İstiklal Marşı’nı aynı sesten söyleyemeyen, parasal zenginlikten başka gözü hiçbir şeyi göremeyen duyarsız bir toplum yaratılmıştır. Bugün klasik, pop, caz, halk veya etnik ne derseniz deyin ülkemizde dünyaca ünlü veya benzeri unvanlarla manşetlerden inmeyen birçok müzikçi nitelikleri ile popüler olmuş değil, maalesef 1980’li yıllardan itibaren medya ve siyasiler sayesinde popüler edilmiş kişilerdir. 1980 yılından itibaren yaşanan bu olumsuz gelişmelere rağmen 1924 yılından itibaren çalışmalarını hiç ara vermeden sürdüren ülkemizin senfoni ve opera orkestralarında görevli emekçi müzisyenler; Aşık Veysel’in izinden giden ozanlarımız; gazete ve sosyal medya ile uzaktan yakından ilişkisi olmadığı halde büyük bir mücadele ve yurdun dört bir yanında canla başla konser veren, topluma yüksek bir ruh kazandıran değerli klasik, pop, halk ve caz müzisyenlerimizin hepsi ulusal mücadele sonrası başlatılan müzik devriminin ışığını solmadan yaşatmaya, tüm karşı devrim çabalarına rağmen toplumumuzun müzik kültürünü geliştirmeye canla başla devam etmektedirler. Günümüzde çok sesli müzik eğitimi alan toplumların diğerlerine göre gelişmiş olduğu bilimsel olarak kanıtlandığı için gelişmiş ülke yöneticilerinin hepsi müzik konusuna büyük özen gösteriyorlar. Cumhuriyet döneminde başlatılan müzik seferberliğinde CSO olarak biz de 1970’li yıllarda yaz aylarında, Güneydoğu Anadolu, Karadeniz, Orta Anadolu’nun il ve ilçelerinde uzun konser turnelerine çıkıyorduk. Toplumun gelişmesine karşı olanlar “Sivas, Sivas olalı böyle zulüm görmedi” masalını uydursalar da birebir orada olan birisi olarak bu turnelerde halkımızın yorumladığımız

1 2 2 düşün 28

o d t u a d t . c o m

müzikleri nasıl can kulağı ile dinlediğini çok iyi anımsıyorum. Sonsöz;Cumhuriyetdönemindegerçekleşen birbirinden değerli müzik çalışmalarının iki gizli kahramanı, politik nedenlerle ortadan kaldırılan boru-trampet takımları ve köy enstitülerindeki müzik eğitimidir. Eğer bu yapılar devam ettirilip, geliştirilebilseydi şu anda herhalde dünyanın en gelişmiş ve mutlu toplumlarından birisi olurduk. Müzik konusundaki gelişmişliğimiz ne yazık ki 1919’da başlayan ulusal kurtuluş mücadelesinin ilk 30 yılında kazanılan büyük başarıların ve bu başarılar üzerine keyfini sürdüğümüz sonraki 30 yıllık refah döneminin gölgesinde kalıyor. 1980 darbesiyle birlikte müzik yaşamımız, çok sesli müziklerin peşinde koşan, onun kazandırdığı demokratik yaşamı benimseyen yurtsever vatandaşlar ile tek sesli müzik ve temsil ettiği yaşam biçimini arzulayanların arasında gidip gelmektedir. Bu durum ne yazık ki son 40 yıl içinde birlik ve beraberlik ruhumuzu büyük ölçüde zayıflatmıştır. Medya kuruluşları ve belediye yöneticileri ile kurulan yakın ilişkiler sonucu halk halen kendilerine kim tanıtılıyorsa onların peşinden koşmaktadır. Tüm bu olumsuz alışkanlıklara rağmen iyi ve güzelin peşinde koşarak senfonik konser ve opera temsillerini izlemeye giden milyonlarca yurttaşımız vardır ve bu sayı her yıl daha da artmaktadır. Orkestralar ve konservatuarlarımızın sağlam kurumsal alt yapıları sayesinde 1919 yılından başlatılan Ulusal Kurtuluş Mücadelemiz aralıksız olarak halen devam etmektedir. Erden Bilgen, *Özledik, İzindeyiz, https://www.youtube. com/watch?v=fcGw8PdmVCY 1919 yılından itibaren verilen kurtuluş mücadelesi içinde Cumhuriyetin ilk 10 yılında Büyük Atatürk hayatta iken gerçekleşen çok önemli üç müzik olayı


Özsoy Operası, Firdevsi Şehname ve İran Şahı’nın Ankara’yı ziyareti Kendi gelenek ve müziklerimiz ile sınır komşumuz İran’ınkini harmanlayarak, iki ülke arasında dostluğu perçinleyen ilk Türk operası Özsoy, 1919 yılından itibaren verilen Ulusal Kurtuluş Mücadelemizin Türk müziği adına gerçekleşen en önemli çalışmalardan birisidir. 1934 yılında, Cumhuriyet devrimlerini yerinde görmek isteyen İran Şahı’na, İranlıların ünlü Şehnamesi’nden Hakan Feridun ve ikiz oğullarını konu alan destanı sahne yapıtı olarak hazırlatmak isteyen Büyük Önder, iki ülke kardeşliğini simgeleyen bir opera yaratmak için şeytanın ayırdığı ikiz kardeşi yüzlerce yıl sonra buluşturup, Türk ve İran kardeşliğini geleneksel müzikler ve bir destan ile sahneletmeyi planlar. Büyük Önder’in her aşamasında katkı verdiği operada, Hakan Feridun’un arp eşliğindeki sözlerinden bir bölüm şöyledir;

“Ben ne puta tutkunum ne de yare vurgunum. Elimde destanımla yalnız hakka bakar, doğruyu anlatırım, gönüllere akarım. Gönlü açık olanlar elbet beni severler.” Bu dizelerde, Asya Türklerinin eski inancı Şamanlık’tan İslâm’a geçiş anlatılmakta, ardından tasavvuf felsefesinin büyük ozanı Yunus Emre ile bağlantı kurulmaktadır. Bölümün devamında milletimizin kültür yapısını oluştururken kaynakların, Batı’dan veya Doğu’dan değil, kendi tarihimizden alınması gerekliliği vurgulanmaktadır.

“Ben ne Homeros gibi hayali yavuzlar, tanrılarla sevişen kızcağızları anlatmaktan hoşlanır ne de eski Fin’lerin Kavalası gibi insanlarla cinlerin döğüşünü süslerim hayal enginlerimde. Ben Firdevsi değilim. Kendi dar anlayışımdan güzel renkli savaşlar yaratıp, ininde uyuyan aslanları kamçılamam. Ben vatan yavuklusu ozanım. Öz tarihi söylerim. Olmuşu iletirim. İşte böyle beylerim.”

Toplumun ilerlemesi için başvuracağı kaynakların, kendi geçmişinde var olduğu ve bu geçmişten hareket edilmesi gerekliliğine işaret edilen devamında;

“Tarih diyor ki bize, uygarlıklar ırmağı brakisefal soyda buldu. Bu soy Asya’dan çıktı, dört bir yana dağıldı. Bu tarih yükselişin başlangıcı sayıldı. Avrupa, Anadolu, İran ve orta yayla uygarlığa girdi. Bakın, bu büyük soyla zaman durur mu? Sakın zaman durur sanma, duran düşer. İlerden başkasına inanma.” Bu satırlar ise dağılmış Türk boylarını bir araya toplamayı başaran Hakan Feridun’un temsil ettiği kişilik ile dağılmış Osmanlı İmparatorluğu’nu yeni bir ulusta birleştiren Cumhuriyet özdeşleştirilmiştir. Bu özdeşleştirmeyi sağlayan ortak değerlere Hakan Feridun, iki oğlunun dünyaya gelişinin kutlandığı gece, yapılan dualarda yer verilir.

KORO:

“Size şölen hazırdır. Kurbanlar sizi bekler. Bu saadetli günde nur getirdiniz beyler. Hep kollar göğe kalksın, yere kapansın dizler. Benim ile bir oldunuz, dua ettiniz sizler. Tanrım bu güzel geceyi en güzel umutlarla doldur, nurunla doldur. Sen ey ışık kaynağı, dileklerin yapıcısı, umutlarını sana bağlayanların koruyucusu. Ulu Tanrı, Yüce Tanrı. Çok cahiller seni gökte arar, yerde ister. Sen inananların gönlündesin. Ulusumuzu daima aydın ufuklara yönelt Tanrım.” Türk ve İran toplumlarına birlikte son derece güçlü bir birlik ve beraberlik ruhu kazandırmak için titizlikle seçilmiş bu sözlerle önemli mesajlar veren Özsoy Operası’nın dünyada bir benzeri yoktur. Hiçbir ülke devlet adamı komşu bir ülkenin devlet adamına ve toplumuna kendi geleneksel kültürleri ile bezenmiş bir opera yaratmamıştır.

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 2 3


Opera temsilinin ertesi günü Dışişleri Bakanlığı’na davet edilen iki ülke başkanı, ebedi dostluk için imzalarını atarlar. Özsoy Operası, Kaynakça, (Millî Kültür Dergisi Eylül 1984 Sayı: 46)

----------------------------------------------------------------------------------------------------

Lenin ve Atatürk Yıl 1924. Cumhuriyet kurulalı 8 ay olmuş. Cumhurbaşkanı yaveri Salih Bozok aradı ve Gazi seni görmek istiyor dedi. Gittim. Bir evrak verip sesli oku çocuk dedi. Sol köşede Fransızca, Sovyet ve Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Genel Sekreterliği amblemi var. Mektubun tercümesi;

“Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine, Biz dost ve kardeş Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, kuruluşunuzun 1. yıldönümü anısına size bir armağan vermek istiyoruz. Moskova Devlet Senfoni Orkestrası ve Korosu’nu Beethoven’in 9. Senfonisi’ni seslendirmek üzere tarafınızdan belirlenen bir tarihte Ankara’ya yollamak istiyoruz. Bu armağanımızı kabul ederseniz kıvanç duyacağız. Hürmetlerimle, Vladimir Ilyich Lenin, Genel Sekreter” Konser için mekân bulmanın zor olacağını söyleyen Büyük Önder’e, Memduh Altar, konserin

1 2 4 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Cebeci Halkevi’nde yapılabileceğini söylüyor. 30 Ekim 1924 akşamı konserin gerçekleşmesinin istendiği resmi bir yazı ile Lenin’e bildiriliyor. O dönem Ankara’da kalacak otel olmadığından, 100 küsur kişiden oluşan orkestra ve koro, konser akşamı gruplara ayrılarak evlerde misafir ediliyor. Tüm yabancı elçilik mensupları, bakanlar ve milletvekilleri, orkestra üyelerini misafir eden aileler, basın mensupları konsere davet ediliyor. “Gazi Paşa”, locasına geçerken orkestra ve koro ayağa kalkıyor ve bizim “İstiklal Marşımızı” 4 sesli olarak söylemeye başlıyorlar. O an yanında oturan Memduh Altar, “Paşa”nın irkildiğini ve gözlerinin dolduğunu görüyor. Rusların sergilediği muhteşem konserin ardından verilen davette sahne sanatlarında eksikliğimizi fark eden Büyük Önder Atatürk, acilen yurt dışından çağrılacak nitelikli müzisyen ve sanatçılarla kendi eğitim kadrolarımıza ve sanatçılarımıza kavuşmamız gerektiğini vurguluyor. Cumhuriyetin kazanımlarına hayran kalan komşu ülke Rusya, arkada çağdaş çok sesli Türk müzikleri eşliğinde Türkiye Cumhuriyeti’nin 10 yıl içerisindeki gelişmelerini uzun bir filme alarak, 1934 yılında Atatürk’e armağan ediyor. Komünizm reklamı olur diye o günlerde yayınlanmayan bu muhteşem film şimdi Youtube’da. https://www.youtube.com watch?v=SGykE91Z_kM Lenin ve Atatürk, Kaynakça, Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası 21 Mayıs 2017 Merhum Müzikolog Cevat Memduh Altar’ın Anlatımı ile… Gerçek Bir Öykü 1936, Bela Bartok ve Halk Türkülerimiz 1936 yılına kadar ulusal müziğimizin Türk


Halk Müziği temeline oturtulması konusunu anlatacak ve gerçek bir halk müziği ezgisinin derlemesinin nasıl yapılacağını gösterecek hiçbir bestecimiz yoktu. Ankara Halkevi bu nedenle dönemin önemli Etnomüzikoloğu Macar Bela Bartok’u Türkiye’ye davet etti. Besteci Ahmet Adnan Saygun’a türkülerin sözlerinin not edilmesi, Bela Bartok’a notalarının yazımı ve ses kayıtlarının yapılması görevi verildi. Sonrasında Maarif Vekilliği Ankara Konservatuarı Bestecilik Bölümü’nde görevli Necil Kazım Akses ve Ulvi Cemal Erkin’in de çalışmalara katılmalarını sağlandı. Anadolu’daki Suriye sınırından Toroslar’daki Yörük çadırlarına kadar güney bölgemizde yurdun dört bir köşesine gidilerek, yöresel türkülerin sözleri yazıldı, nota ve ses kayıtları yapıldı.

Nebil Özgentürk’ün kaleminden Bartok; 1936’nın baharında, Halkevleri’ nin daveti üzerine gelmişti Bela Bartok. Uzmanıydı halk müziklerinin. Anadolu’nun da türkü izini sürmesi istenmişti ondan. Zaten ülkede yeni bir kültürün inşası sürüyordu. Ön bilgiyle bir bölge seçti. Karacaoğlan ve Dadaloğlu›nun dağlarında türkü yaktığı Adana. Ve tabii ki Çardak Köyü... Adnan Saygun’la zor yollara koyuldular, elde kayıt cihazları, bazen araba bazen eşek sırtında bazen yürüyerek, vardılar dağlara. Şaşkındı köylüler, ama misafirperverlik zirvedeydi. Kayıt başladı dilden dile, bir kuyumcu titizliğiyle. Ama zor geçiyordu kayıtlar. Erkeklerin tarladan dönüşü bekleniyor, kadınlarınsa evlerinden köy meydanına çıkıp ikna edilmesi. İkna zordu, bir de bir köy efsanesi alıp yürümüştü. Sanki o ağıt ve türküler kayıt cihazına geçince köylülerin sesini yutacak diye düşünmüşlerdi. Ama sonunda derleme bitti. Bartok hayatının en

mutlu günlerini geçirmişti Adana’nın köylerinde. Yüzlerce türkü taş plaklara kaydedildi. O türkü ve ağıtlar, bugünlere kalan ve Çukurova’nın yazı efendisi Yaşar Kemal’e ışık veren. Evet Bartok’un notları mükemmeldi, kaynak tamamdı ama savaşın kavurduğu ülkesine, Macaristan’ a dönmek istemiyor, Anadolu’ da kalmak geçiyordu gönlünden. İş bulup yerleşmek istedi ama olmadı, oldurulamadı! Zaten Türkiye, savaşın etrafında satranç oynamak durumuna gelmişti. Bartok’un gönlünden geçenler fark edilmedi bu hay huy içinde. Barış ve türkü diye diye önce Macaristan’ a gitti, ardından Amerika’ ya göçtü ve 1940 yılında, beş yıl sonra da hayattan göçüp gitti. Yaşar Kemal, içinden dev romanlar çıkacak Bartok ışıklı Ağıtları’nı yayınlayacaktı aynı yıl. Ve zaten sonraki o dev romanlarda da yani İnce Memedlerde, Efsanelerde Bartok’un izleri hep olacaktı, sanki Bartok’a teşekkür niyetine... Ve hayat ki yıllar gelip geçecek, o ağıtlardan ve Bela Bartok hazinelerinden binlerce türkü popülerleşecek, o türküleri söyleyenlerin pek çoğuysa Bartok’tan bihaber kalacaktı. *Bartok, Mavilim, https://www.youtube.com/ watch?v=nZ5DUUN4gqE

Bela Bartok ve Halk Müziklerimiz Kaynakça; Nebil Özgentürk Türkiye’ nin Hatıra Defteri (1923’ ten Günümüze) DenizKültür Yayınları

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 2 5


Bela Bartok Musiki Dergisi Ek 1

1 2 6 düşün 28

o d t u a d t . c o m


DOĞU AKDENİZ’İN TARİHİ, STRATEJİK, ASKERİ VE EKONOMİK AÇIDAN ÖNEMİ Miraç ÖZPOLAT ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampusu 2019-2020 Atatürkçü Düşünce Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı

Tarihi Önemi

“Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok mühimdir” 1 M.Kemal Atatürk Son 1000 yıllık siyasi ve askeri tarihte gelişen olaylar dikkate alındığında Akdeniz; Doğu ve Batı

Doğu Akdeniz bölgesi, tarih boyunca belki de en çok devlet kurulan yer olarak nitelenebilir. Hititler, Fenikeliler, Mısır uygarlığı, İyonya medeniyeti, Miken İmparatorluğu, Anadolu medeniyetleri, İskender İmparatorluğu, Persler, Roma İmparatorluğu, Selçuklu ve

medeniyetlerini arasındaki güç rekabetlerinin yaşandığı, dünya siyasi tarihinin merkezi olarak gösterilebilecek jeopolitik ve jeostratejik açılardan önemli bir konumda yer almaktadır. Birçok tarihçi ve yazarın “Bereketli/ Verimli Hilal” olarak tanımladığı bölgede bulunan Akdeniz2, Antik Roma’da Jül Sezar tarafından “Bizim Deniz” anlamına gelen “Mare Nostrum” adıyla anılmıştır.3

Anadolu Selçuklu İmparatorlukları ve Osmanlı İmparatorluğu, Doğu Akdeniz’e egemen olmuş medeniyetler ve devletler arasındadır. Asırlardan beri hep ilgi odağı olan bu bölge, geçmiş yüzyıllarda Baharat ve İpek yolları

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 2 7


bugünlerde ise enerji hammaddeleri için taşıma güzergahı haline gelmiş, geçmişte baharat ve ipek yollarını kullanan kervanların emniyeti için yaşanan mücadeleler bugün enerji maddelerinin taşındığı güzergahlarda yaşanmaya başlamıştır. 15. yüzyılın sonlarından itibaren bir deniz imparatorluğu olarak gelişmeye başlayan Osmanlı Devleti, ünlü Türk Amirali Barbaros Hayrettin Paşa ‘nın “denizlere hakim olan, cihana hakim olur.” özdeyişini hayata geçirecek şekilde denizci bir millet olma yolunda ilerlemiştir.4 İktidara gelen her Osmanlı padişahı Akdeniz’e gereken önemi vermiş ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında Akdeniz’in neredeyse tamamında egemenlik elde edilmişti. Osmanlı Donanması 17. Yüzyılın ortalarına kadar Karadeniz ile Akdeniz’i kontrolü altına tutmuştur. 17. yüzyılda Venedikliler, Osmanlı Devleti’nin çağa ayak uyduramamasından yararlanarak Doğu Akdeniz’de egemenliği eline almıştır. 18. yüzyılın başında ise Akdeniz’in ve Ortadoğu’nun önemini kavrayan İngiltere, doğuya açılma politikası kapsamında 1713’de Cebelitarık, 1800’de Malta, 1838’de Aden’i ele geçirerek 1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra Doğu Akdeniz’i kontrol etme çabalarını arttırmıştır. 1875 yılında Bosna Hersek isyanı ve 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ardından 1878 yılında imzalanan Londra Antlaşması ile Kıbrıs’a bir anlamda el koymuş ve 1882’de de Mısır üzerinde kesin nüfuz sağlamıştır. Osmanlı Devleti’nin sınırları ise denize ve denizciliğe verdiği önemin azalmasıyla küçülmüş ve 20. Yüzyılın başında Anadolu kıyılarına çekilmek zorunda kalmıştır.5 Stratejik Önemi Konuya stratejik açıdan bakıldığında ise; Doğu Akdeniz genel coğrafi konumu itibariyle, Doğu ve Batı medeniyetlerini birbirine bağlayan ticaret yolu üzerinde bulunmaktadır. Süveyş

1 2 8 düşün 28

o d t u a d t . c o m

Kanalı sayesinde Avrupa- Uzakdoğu hattı, Ümit Burnu’ndan geçen yola nazaran 7000 deniz mili daha kısa bir güzergah olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle Akdeniz, Avrupa’nın Güney Doğu Asya ve Afrika ülkeleriyle deniz ticaretinin düğüm noktasıdır. Doğu Akdeniz’in jeopolitik ve jeostratejik açıdan en önemli adası olan Kıbrıs ise, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz havzasının kontrol edilmesinde oynadığı rolden dolayı ayrı bir önem arz etmektedir. Bu adanın stratejik değeri özellikle deniz ticareti, ulaşım hatları ve başlıca hava yollarından birisinin üzerinde bulunmasıyla artmakta ve gruplar/bloklar arası çıkar çatışmalarına sahne olmaktadır. 2019’un Haziran ayında ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmer, Doğu Akdeniz›in ülkesi için stratejik öneme sahip olduğunu belirterek, «Doğu Akdeniz, ABD’nin bir dizi stratejik çıkarının ve önemli ortaklarının bulunduğu bir bölge. Biz Doğu Akdeniz’e, yeni hidrokarbon kaynaklarının bulunduğu, enerji kaynakları açısından da giderek önemi artan bir bölge olarak bakıyoruz.” açıklamasında bulunmuştur.6 Askeri Önemi Doğu Akdeniz’e askeri açıdan bakıldığında bölge, çok sayıda küresel ve bölgesel oyuncunun müdahale alanı durumundadır. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, bölgesel ve küresel barış ve istikrar açısından önemli bir coğrafyadır. Bölge, Ortadoğu’da ortaya çıkmış kriz, gerginlik ve çatışmalarda aldığı etkin rollerle mevcut dengeleri değiştirme potansiyeline sahip olduğunu göstermiştir. Örneğin; 1980’li yılların ilk yarısında yaşanan kanlı Lübnan olayları sırasında ABD, bu ülke vatandaşlarını Kıbrıs üzerinden tahliye etmiştir. Ayrıca 1. Ve 2. Körfez savaşları sırasında Irak’a yönelik saldırılarda ABD, Doğu Akdeniz’e konuşlandırdığı donanma gemilerinden uzun menzilli füze hücumları gerçekleştirmiştir.7 Aynı gerekçelerle İngiltere’nin üsler aracılığıyla Kıbrıs Adasında devam eden


varlığı, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgedeki üslerine ilave olarak uçak gemilerini Akdeniz’de dolaştırması ve Rusya’nın her dönemde Doğu Akdeniz’de üs edinme gayretleri devam etmektedir.8 Ayrıca, 2007 yılında Ortadoğu’da askeri ve siyasi dengelerin değişmeye başladığı bir dönemde (İsrail’in Lübnan’a saldırması gibi) Fransa’nın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Baf kentinde bulunan hava üssünün kullanımı da içeren bir askeri işbirliği anlaşmasını imzalamış olması da dikkat çekici bir diğer gelişmedir. Bu anlaşma 2010 yılında yürürlüğe girmiş, 2017 yılında ise başta enerji güvenliği olmak üzere birçok alana genişletilip güncellenmiştir.9

Ekonomik Açıdan Önemi Denizcilik Müsteşarlığı ve Deniz Ticaret Odası verilerine göre; günümüz dünya ticaretinin yaklaşık %90’ı, enerji piyasalarının ihtiyaç duyduğu ham petrolün ise yaklaşık %98’i deniz yoluyla taşınmakta, sadece deniz ulaştırması dünya ekonomisine yaklaşık 400-500 milyar dolar katkıda bulunmakta, bunun da yaklaşık %30’u Akdeniz havzası taşımacılığından sağlanmaktadır.10 Denizlerin küresel ekonomiye gün geçtikçe artan doğrudan ve dolaylı katkısının, 2018 yılı Dünya Bankası verilerine göre, dünya toplam gayrisafi milli hasılasının 80 trilyon dolar olduğu dikkate alındığında, küresel ekonomi üzerindeki etkisi ve insanlık için sunduğu hayati önem açıkça görülmektedir.11 Doğu Akdeniz özelinde enerji kaynaklarına bakacak olursak, Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Hazar bölgesi enerji merkezleriyle bu merkezlerden edilen hammaddeleri taşıyan boru hatlarını kontrol eden coğrafi bir konuma sahiptir. Dünya ticaretinin %30’luk ve Avrupa’nın petrol ihtiyacının %70’lik

bir kısmı Doğu Akdeniz üzerinden sağlanmaktadır.12 Önemli ticaret yolları ile enerji merkezlerini içinde bulunduran Doğu Akdeniz dünyanın en kritik su yolundan birini oluşturmakta; jeopolitik ve jeostratejik zeminde kendisini kontrol altında tutabilen ülkelere çok boyutlu üstünlükler sağlamaktadır. Son dönemde Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ın çevresinde petrol ve doğalgaz rezervlerinin tespitine yönelik gelişmeler, Doğu Akdeniz’i ulaştırma açısından öneminin yanı sıra yüksek miktarda petrol ve doğalgaz hammaddesi bulunduran kritik bir alan haline getirmiştir. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi’nin (USGSUS GEOLOGICAL SURVEY) 2010 yılında yayınladığı raporda yer alan verilere göre; Kıbrıs, Suriye ve İsrail arasında kalan bölge olan Levent havzasında 3.45 trilyon metreküp doğalgaz ve 1.7 milyar varil petrol bulunduğu ve bu alan, dünyanın en büyük doğalgaz yataklarından biri olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca raporda Kıbrıs, İsrail, Mısır ve Girit arasında kalan alanda ise 10 trilyon metreküp doğalgaz ve 8 milyar varil petrol bulunduğu belirtilmiştir.13 Bu petrol rezervinin değerinin ise, yaklaşık 400 milyar dolardır14. Bununla birlikte, geleceğin enerji maddesi olarak da ifade edilen gaz hidrat yatakları Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) tespitlerine göre Karadeniz’in yanı sıra Doğu Akdeniz’de de bulunmaktadır. 3 bin kilometrekarelik bir gaz hidrat yatağının ABD’nin 30 yıllık enerji ihtiyacını karşılayabildiği belirtilmektedir.15 Bu bağlamda tahmini olarak belirtilen veriler paralelinde, Doğu Akdeniz’de toplam değeri yaklaşık 3.3 trilyon dolar olan 60 milyar varil petrole eşdeğer hidrokarbon bulunduğu değerlendirilmektedir. Bu değerler referans alındığında ve tüketim miktarları dikkate alındığında, Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon rezervinin Türkiye’nin yaklaşık 572 yıllık, Avrupa’nın ise 30 yıllık

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 2 9


doğalgaz ihtiyacını karşılayabilecek seviyede olduğu anlaşılmaktadır.16 Doğu Akdeniz’den Ortadoğu’ya enerji merkezlerini kontrol eden jeostratejik konuma sahip olan Kıbrıs, AB’nin 2030 yılında petrole %90 oranda bağımlı olacağı düşünüldüğünde, AB ve ABD için oldukça önemlidir. Nitekim, İngiltere

eski Başbakanı Antony Eden Kıbrıs’ın ekonomik açıdan önemini şu sözlerle değerlendirmiştir: “Kıbrıs yoksa petrol ikmalimizi sağlayacak belli tesislerden de yoksun kalırız. Petrol olmazsa, İngiltere’de açlık ve işsizlik ortaya çıkar. Mesele bu kadar basit.” 17

Sonuç “Kıbrıslı Rumların adanın offshore sahalarında doğalgaz sondajı yapma planları, devam etmekte barış görüşmelerine zarar verip tehlikeye atacaktır. Kıbrıs problemi henüz çözülmemiştir. Bizim Kıbrıs’ın çevresinde bulunacak her şey de hakkımız vardır. Eğer Kıbrıslı Rumlar, sahada herhangi bir aktiviteyi sürdürmeye devam ederse; eminim ki, Türkiye buna müsaade etmeyecektir. Türkiye müdahale etmek zorunda kalacaktır, eğer gerekiyorsa askeri olarak. Savaş gemilerini göndereceklerdir.” 18 Rauf Denktaş Denizlerin taşıdığı zenginliklere fazlasıyla sahip olan Doğu Akdeniz stratejik, askeri ve ekonomik açıdan asırlar boyu büyük bir öneme sahip olmuştur. Doğu Akdeniz’in bu önemi soğuk savaş sonrasında Ortadoğu, Balkanlar, Kuzey Afrika ve Kafkaslarda meydana gelen gelişmeler, Büyük Ortadoğu Projesi ile ulaştırma hatlarının bu bölgeden geçmesi ve enerji kaynakları rezervlerinin bulunması nedenleriyle günümüzde daha da artmıştır. Tarihin her döneminde büyük güçler tarafından rekabet alanı olarak bilinen ve ciddi çatışmalara sahne olan Doğu Akdeniz, bugün olduğu gibi yakın gelecekte de yine birçok açıdan dünyanın gündemine gelerek 21. Yüzyılın en keskin hesaplaşmasının yapılacağı

1 3 0 düşün 28

o d t u a d t . c o m

bölge olacaktır. Bu kapsamda; bölgedeki mücadelenin bir tarafı olan Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti’nin de muazzam imkanlara, doğal zenginliklere ve enerji kaynaklarına sahip bu denizden bizler ve gelecek nesiller adına haklı beklentileri bulunmaktadır. Bu beklentilerin gereği olarak balıkçılıktan deniz ürünlerine, petrolden doğalgaza kadar bizlere sınırsız imkanlar sunan mavi vatana sahip çıkmak buradaki hak ve menfaatlerimizin farkında olmak Türk milleti olarak hepimizin en temel sorumluluğudur. Bu sorumluluğun yerine getirilmesinde önemli olan hususlar şu şekildedir: 1) Sadece karada değil, deniz yetki alanlarımızda da egemenlik haklarımızın bulunduğu bilinci toplumda yaygınlaştırılmalıdır. 2) Ulusal çıkarlarımız için siyasi, ekonomik ve stratejik açıdan Suriye, Mısır ve İsrail ile ilişkilerimizi normalleştirmeli ve bölgede işbirliği yapılmalıdır. 3) Kıyıdaş devletlerle anlaşmalar yaparak, Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan edilmelidir. 4) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ayrı bir devlet olarak GKRY’nin ilan ettiği sözde ihale sahalarının bir kısmında doğrudan hakları bulunduğu vurgulanmalıdır.


5) Hak ve menfaatlerimizi korumak açısından hukuki ve diplomatik mücadelemiz sürdürülmelidir. 6) Kıbrıs Adası ve çevresindeki güvenlik ihtiyacı takviye edilmelidir.

Doğu Akdeniz, yüzyıllardır olduğu gibi kaynamaya devam etmektedir ve kaynamaya devam edecektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bölgenin etkili devletlerinden biri olarak güçlü askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve insan gücü varlığını artırarak sürdürmektedir ve sürdürmelidir. Bu, Türkiye için seçeneklerden biri değil bir zorunluluktur.

KAYNAKÇA 1. 1937, Antalya 2. Daniel Pipes, Greater Syria: The History of an Ambition 3. Metin Erksan, Mare Nostrum Bizim Deniz, Yunan Sorunu 4. Ali Kurumahmut, Ege’de Temel Sorun Egemenliği Tartışmalı Adalar, s.35 5. Kurumahmut, Ege’de Temel Sorun Egemenliği Tartışmalı Adalar, s.8 6. Doğu Akdeniz ABD İçin Stratejik Önemde, AA, 08.06.2019 7. Osman Metin Öztürk, Kıbrıs Annan Belgeleri I, II, III Üzerine Değerlendirmeler 8. Spesifik Strateji Belgesi Yeni Doğu Akdeniz’in Bileşenleri ve Türkiye, TASAM, 30.01.2019 9. Fransa, Güney Kıbrıs’a Yerleşiyor, Kıbrıs Postası, 13.02.2019

10. Türkiye İstatistik Kurumu, “Dış Ticaret İstatistikleri Yıllığı (2012)” 11. World Economic Forum, The World’s $80 trillion economy –in one chart, 15.10.2018 12. Muhittin Ziya Gözler, Boru Hatlarının Önemi, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü,22.02.2019 13. Jessica Robertson, “Natural Gas Potential Assessed in Eastern Mediterranean,” 14. Bahadır Selim Dilek, “Akdeniz’de Sanal Petrol Oyunu 15. TPAO, 2017 Yıllık Raporu 16. Oramiral Eşref Uğur Yiğit, Doğu Akdeniz’in Artan Önemi ve Türk Deniz Kuvvetlerinin Faaliyetleri 17. Attila İlhan, 30.04.2004, Cumhuriyet 18. Cyprus Mail, 22 Nisan 2011

o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 3 1


Geride Bıraktığımız Bir Yıldaki

Etkinliklerimizden Kareler

1 3 2 düşün 28

o d t u a d t . c o m


o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 3 3


ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu olarak dergimizin basım ve üretim bölümlerine desteklerinden dolayı aşağıda isim ve ünvanları bulunan tüm katılımcı firma ve temsilcilerine teşekkürü bir borç bilir, saygılarımızı sunarız.

Büyük Sanayi 1. Cad. Ra it Çavu o lu Han No: 78 / 1 P.K. 06040 skitler / Ankara Tel: (0312) 384 44 00 Fax: (0312) 384 45 00 www.yeninesilgrup.com

1 3 4 düşün 28

o d t u a d t . c o m


o d t u a d t . c o m

düşün 28 1 3 5


@odtuadt

1 3 6 düşün 28

@odtu_adt o d t u a d t . c o m

@adtodtu