düşün
ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu Yayın Organı / Sayı 26
Hangi Demokrasi? Bahar Yalçın Türk ve Rus Modernliğinin Tarihsel Yörüngeleri Doç. Dr. İbrahim Kaya Temel Sorunları Yrd. Doç. Dr. Ozan Ergül Anılar ve Nutuk Bağlamında Lemi Atalay Soykırım mı Nefret Suçu mu? Uluç Gürkan Gezi Direnişi Ece Yüce Küreselleşmenin Kanlı Yüzü Doç. Dr. Şehriban Kaya Yapılandırmacılık Ece Güleç
düşün Konuk : Doğan Hızlan düşün Bildiri : ODTÜ ADT
Basın, ulusun ortak sesidir. Bir ulusu aydınlatma ve uyarmada, bir ulusa muhtaç olduğu düşünsel gıdayı vermekte, özet olarak bir ulusun mutluluk hedefi olan ortak yönde yürümesini sağlamada başlı başına bir kuvvet, bir okul, bir rehberdir.
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
“Kemalizm, yurdumuzun kendi koşullarından doğan ve gelişen; tam bağımsızlık, anti-emperyalizm ve Misak-ı Milli temelleri üzerinde yükselen, içinde evrensel değerler barındıran ulusal bir çağdaşlaşma ideolojisidir.”
ODTÜ ADT
14. Geleneksel Demokratik Cumhuriyet Üniversiteleri Platformu Öğrenci Kongresi’nden
Değerli düşün dostları, ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu olarak, 26. sayımızla bir kez daha sizlerle buluşmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Çıkardığımız her yeni sayıda yaşadığımız heyecan ve gurur, 25. yılımızı doldurduğumuz bu yıl çok daha fazla. Bu sayımızda yer alan bildiri ve makalelerde, ülkemizde ve dünyada yaşanan sorunlara Kemalizm çerçevesinde getirdiğimiz yorumlar ve çözüm önerileri bulunmaktadır. 26. sayımızın çalışmaları, ülkemizde bazı dengelerin değiştiği, demokrasi, hak ve özgürlükler kapsamında sorunların yaşandığı bir dönemde gerçekleşti. Gezi Parkı’nda çevreci bir bilinçle başlayan protestolar, kürtaj, üç çocuk gibi bireylerin özel alanına da müdahale eden uygulamaların bardağı taşırması sonucu, demokrasi ve özgürlük talebinde birleşen, ülke çapında eylemlere dönüştü. Bu eylemler dünya basınında geniş yer bulurken, ülkemizde medyanın taraflı tutumu ve hükümetin eylemlere otoriter müdahaleleri, demokrasi talebinde ne kadar haklı olunduğunu bir kez daha gösterdi. Eylemler sırasında yaşanan polis şiddeti ve iktidarın sorunları çözmekten ziyade, halkı kutuplaştıraran tutumu sonucu can kayıpları yaşandı. Bu ölümlerle ilgili soruşturmalarda, zanlıların görevden alınması yerine görev yerlerinin değiştirilmesi, delillerin ortadan kaldırılmaya çalışılması gibi adaleti sarsan uygulamalara gidildi. Halkın tepkisini ve taleplerini göz ardı eden bu yaklaşım, ODTÜ’de yaşanan eylemlerde de sürdü. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin ODTÜ’den yol geçirerek hem buradaki ağaçlara zarar vermesini hem de 100. Yıl ve Çiğdem mahallelerini ayırarak köprü altı mekanlar haline dönüştürmesini engellemek isteyen ODTÜ öğrencileri ve mahalle sakinleri, polis şiddetini bir kez daha yakından yaşadı. Tüm bu önemli gelişmeler sırasında medya ise, hükümeti destekleyip eylemcilerin tamamını provakatör ilan ederek, halkın doğru bilgi edinme hakkını gasp etti. Demokratik yönetimlerde, ülkedeki denge-fren mekanizmasının önemli bir parçası olan medya, bu süreçte kendi rolünden ne kadar uzaklaştığını bizlere gösterdi. Bir yandan bunlar yaşanırken, diğer yandan hükümet demokrasiyi “seçimle iş başına gelme”ye indirgeyip, Suriye gibi iç karışıklıkların olduğu, başta komşu ülkeler olmak üzere tüm dünyaya “ileri demokrasi” dersleri vermeye çalışmaktaydı. Dış politikadaki bu yaklaşım sebebiyle, Suriye ile oldukça kritik süreçler yaşandı. Ayrıca ülkemizde yıllardır çözülemeyen kadına şiddet ve kadın cinayetleri gibi sorunlar artarak devam etti. Eğitimde ise, 4+4+4’ün ardından sınav sisteminin değiştirilmesi, dersanelerin kapatılması gibi tartışmalarla öğrenciler, ülke siyasetinin mağduru oldu. Bu sorunların yaşanmasındaki en temel etken olarak, iktidarın halk iradesini sandıkla sınırlayıp, elindeki güce aşırı derecede bağlanmasını görüyoruz. Kendilerine yöneltilen tüm eleştirileri olduğu gibi reddeden ve karar alma sürecinin tek yetkilisi olarak kendini gören bu iktidarla birlikte, ülkemizde demokrasi bilincinin varlığı bir kez daha sorgulanmalıdır. Bu durumu değiştirebilecek güce sahip olan biz gençlerin, sosyal, siyasal ve kültürel pek çok alanda, çok daha bilinçli olması gerekmektedir. Bu çabanın bir sonucu olarak çıkan dergimizin 26. sayısında, ülkemizin tarihindeki önemli olayların ışığında bugünkü sorunları anlamaya ve Kemalizm’in bu sorunlara getirdiği çözümleri sunmaya çalışacağız. ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu olarak ülkemizin kendi koşullarından doğan, sürekli devrimciliği, aklı ve bilimi ön planda tutan Kemalizm’in, bugün var olan tüm bu sorunları çözmede bizlere rehber olacağına olan inancımızla sizleri de bizimle birlikte çalışmaya davet ediyoruz. Dostça kalın...
düşün, Güz’13
1
düşün
ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu Yayın Organıdır ODTÜ ADT Adına Sahibi: Mustafa ÇEVRİM Yön. Krl. Bşk. Yazı İşleri Müdürü: Alican TUTUMLU Yayın Kurulu: Nazlı Barçın DOĞAN Ece GÜLEÇ Onur KARAKUŞ Merve ÖZBEY Özgün Umut TUKAÇ Olgu ÜNAL Ece YÜCE Baskı: Hilal Form Matbaacılık Mak. San. ve Tic. Ltd. Şti Öz Ankara Gıda Sitesi 2. Blok No: 52 Macunköy/ANKARA Tel: 0 312 397 38 78
İçindekiler 5 22 HANGİ DEMOKRASİ? Bahar YALÇIN
NUTUK VE ANILAR BAĞLAMINDA İZMİR SUİKASTI GİRİŞİMİ Lemi ATALAY
TÜRK VE RUS MODERNLİĞİNİN TARİHSEL YÖRÜNGELERİ: KARŞILAŞTIRMALI TARİHSEL SOSYOLOJİK ANALİZ İÇİN BAŞLANGIÇ Doç. Dr. İbrahim KAYA TÜRKİYE’DE YASAMA SİYASETİNİN TEMEL SORUNLARI: TORBA KANUNLAR VE DURUMA ÖZEL KANUNLAR Yrd. Doç. Dr. Ozan ERGÜL
SOYKIRIM MI NEFRET SUÇU MU? Uluç GÜRKAN
10 16 30
Sertifika No: 17793 ISSN: 1303-3999
Yaygın süreli yayındır. Altı ayda bir yayınlanır. Dergide yayınlanan yazıların sorumluluğu yazı sahibine aittir. Kaynak gösterilerek yazılardan alıntı yapılabilir. düşün İletişim: Atatürkçü Düşünce Topluluğu ODTÜ Kültür İşleri Müdürlüğü 06531, Ankara Tel: 0 312 210 60 11 Belgeç: 0 312 210 79 50 E-posta: wwwadt@odtu.edu.tr Genel Ağ Sayfası: www.odtuadt.com
5
22
43
KÜRESELLEŞMENİN KANLI YÜZÜ Doç. Dr. Şehriban KAYA
düşün
Sayı 26, Güz 2013 Dergi Çalışma Grubu:
NAZIM HİKMET’İN GAZETE YAZILARI Doğan HIZLAN
54
BAŞKANLIK SİSTEMİ VE TÜRKİYE düşün Bildiri
63 68
ODTÜ ADT 2012-2013 AKADEMİK YILI ETKİNLİKLERİ
35 49
GEZİ DİRENİŞİ Ece YÜCE
TÜRKİYE’DE BİR EĞİTİM YANILGISI: YAPILANDIRMACILIK Ece GÜLEÇ
Begüm ALA Rıfat Anıl AYDIN Mustafa ÇEVRİM Nazlı Barçın DOĞAN Ömer ERASLAN Ece GÜLEÇ Tolga KARABAŞ Onur KARAKUŞ Engin KOÇ Gülüzar KÖYSÜREN Merve ÖZBEY Sezgin ÖZTÜRK Özgün Umut TUKAÇ Alican TUTUMLU Başak TÜRKMEN Olgu ÜNAL Bahar YALÇIN Seyit Cem YILMAZ Ece YÜCE Dergi Temsilcilikleri: BURSA / Barış KÜTAHYA 0 532 792 79 61 İSTANBUL / Caner BAKIR 0 212 338 16 74 Yavuz GÖKIRMAK 0 542 846 18 49 Hamit GÖNÜLDAŞ 0 532 602 47 95 Gülnur KOCAPINAR 0 505 243 02 36 İZMİR / Sabri BİLİCİ 0 536 661 97 78 KASTAMONU / Emin ARIK 0 533 969 25 48 SAMSUN / Erhan YEĞENOĞLU 0 541 687 36 61 İSVİÇRE / Cahit ÇERÇİ 0041 817561576 Baskı Tarihi: 06 Ocak 2014 Yayın İdare Merkezi: 100. Yıl Sitesi 14 Yıldız No:58 Balgat Çankaya/ANKARA
35
49
Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
13. Geleneksel Yardım Kampanyası Şamile Altıntaş İlkokulu Balya / Balıkesir
Allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar Oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında Dünyayı çocuklara verelim Kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi Hiç değilse bir günlüğüne doysunlar Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı Çocuklar dünyayı alacak elimizden Ölümsüz ağaçlar dikecekler
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
HANGİ DEMOKRASİ? *
* Bahar YALÇIN | ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu
odtuadt.com
Eski Yunanca bir sözcük olan demokrasi, halk ve yönetim sözcüklerinin birleşiminden oluşmakta ve en yalın haliyle “halk yönetimi” anlamına gelmektedir. Siyaset bilimi ve sosyal bilimler açısından ne anlama geldiği ise bugün hala tartışmalıdır. Eski Yunan’da mülkü olmayan erkekleri ve kadınları dışarıda bırakan halk tanımı bugünkü halk tanımımıza uymamaktadır. Aynı şekilde farklı siyasi görüşlerin ortaya koyduğu, farklı halk tanımları bulunmakta ve bu tanımların gerektirdiği çıkarlar da demokrasinin çeşitli biçimlerde yorumlanmasına sebep olmaktadır. Bugün için liberal, muhafazakâr, sosyalist, komünist ve hatta faşist politikacılar, demokratik manifestolarını beyan ederek demokratik ideallere bağlılıklarını göstermektedirler.1 Tam olarak da bu genel geçer kabul sebebiyle demokrasi, günden güne kimsenin
karşı çıkma cesareti göstermediği ama içeriğini kendi görüşü doğrultusunda doldurduğu, dolayısıyla artık kimsenin ortak bir şey anlamadığı bir söylem haline gelmektedir. Makalede bu noktadan hareketle, demokrasinin tarih içinde farklı şekillerde tanımlanmış olduğu, dolayısıyla tek bir tanımı varmış ve tek bir toplum modelinde uygulanırmış gibi algılanmasının mümkün olmadığı üzerinde durulacak, sonrasında ise modern demokrasi olarak tarif edilen temsili sisteme dayalı liberal demokrasinin bugünkü çıkmazlarına ve bu çıkmazların ülkemizdeki yansımalarına değinilecektir. Eski Yunan’da uygulandığı biçimiyle Platon’un Devlet’inde fakir ve cahillerin eğitimli ve bilgili olanlar üzerinde hükmetmesi olarak nitelendirilen2 demokrasi, Aristotales’e göre halk
düşün, Güz’13
5
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
yönetiminin yozlaşmış halidir ve genel yarar gözetmeksizin uygulanan bir halk egemenliği türüdür.3 Feodal toplumun siyasi ve ekonomik yapılarının kademeli olarak çözüldüğü 16. yy ve 18. yy arasında demokrasi kavramı yeniden karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde demokrasi kavramı cumhuriyet yönetimi ile özdeşleştirilmiş, geçmişten referans olarak Eski Yunan’dan ziyade Roma dönemi alınır olmuş, halkı koruyan kanunların da ötesinde, bireylerin aktif yurttaşlar haline gelerek kolektif bir şekilde kendi kanunlarını yapmaları ilkesi ortaya çıkmıştır.4 Demokrasi kavramının modern siyasete girişi için ise Fransız ve Amerikan devrimlerine bakabiliriz. Devrim sonucunda ortaya çıkan Amerikan Anayasası’nda yer alan bir fikir, dönemin demokrasi anlayışını özetlemektedir. Buna göre herkesin yönetime katılma hakkı vardır, ancak bu katılımın şartı her yurttaşın diğer yurttaşların haklarına saygı duymasıdır.5 Yine 18. yy’ın ikinci yarısında ortaya çıkan bir diğer demokrasi anlayışı ise, Jean-Jacques Rousseau’nun (1712-1778) 1762’de ilk basımı yapılan Toplumsal Sözleşme (Du Contrat Social) adlı eserinde geliştirdiği anlayıştır.6 Türk Devrimi’nin fikir altyapısını çokça etkileyen Rousseau, demokrasinin insanların oluşturduğu bir halktan çok, bir tanrılar topluluğu için uygun olduğunu söyler7, ancak yine de demokrasiyi soyut bir ideal olarak ele almaz. Devletin kurucu kavramı olarak egemenliği ele alır, halk egemenliği de genel irade anlamına gelir. Rousseau’ya göre halk egemenliğinin gerçek anlamda hayata geçtiği bir devlette halkın genel çıkarı ya da isteği belirleyici olmalıdır. Dolayısıyla Rousseau’ya göre gerçek bir demokrasi ancak her bireyin birbirini tanıdığı ve toplumun genel işleyiş kurallarına saygı gösterdiği bir toplumda uygulanabilir.8 Bu noktada bireyin değil toplumun avantajı esastır ve demokrasi, karar alma sürecinde görüş bildirme imkanı sunarak tüm üyelere toplumda pay verir ve böylelikle sosyal dayanışma duygusunu ortaya çıkarır.9
6
düşün, Güz’13
Halk iradesinin, bireysel özgürlüklerin ve azınlık haklarının önüne geçebileceği endişesini taşıyan 19. yy liberalleri demokrasiyi tehlikeli görmüş, Platon ve Aristo’nun görüşlerini tekrarlamışlardır. Bu endişenin altında Rousseau’nun bireyi tanımlayış biçimi ile liberal teorisyenlerin tanımlayış biçimi arasındaki farklılıklar yatmaktadır. Liberal teorisyenlere göre birey, doğası gereği kendi çıkarları yönünde hareket eder ve bireylerin çıkarlarını korumak için var olan devletin özel hayata dair bir tahakkümü yoktur, devlet kamusal alanı düzenler. Devlet yönetimi ise özgür yurttaşların seçtiği temsilcilerden oluşur. Cumhuriyet teorisi ile özdeşleşen Rousseau ise seçimlere karşıdır çünkü yurttaşların doğrudan söz sahibi olmasının gerekliliğini vurgular. Burada yurttaş, doğası itibariyle kendi başına var olan değil, toplumsal üretimin içinde bulunan kişidir. Bu teoride karar verilirken sayısal çoğunluk değil, oluşturulacak ortak akıl yani genel irade önemlidir ve kimse bu karar alma süreci dışında kalamaz.
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
Temsili demokraside yönetimin sayılarla belirlenmesi ve %51’in eline bırakılması durumu ile ilgili olarak Alexis de Tocqueville (18051859) “çoğunluğun zorbalığı” şeklindeki tasviri yapmıştır.10 Liberallerin bir endişesi de çoğunluğu oluşturan kitlenin nitelikleri ile ilgilidir. J.S. Mill’e göre eğitimsizlerin dar sınıfsal çıkarlara göre hareket etme eğilimi fazladır, bu sebeple siyasetçiler onları seçenlerin siyasi çıkarlarını korumak adına çalışmamalı ve kendi adlarına konuşmalıdır. Mill ayrıca okuma yazma bilmeyenlerin oy haklarının ellerinden alınmasını, eğitim düzeyi ya da sosyal konumlarına bağlı olarak bazı insanlara bir, iki, üç veya dört oy tahsis edilmesi gerektiğini savunur.11 Demokrasinin otoriter yönetimler doğuracağı endişelerine rağmen liberaller, yurttaşların kendilerini yönetmeleri için demokrasiye ihtiyaç duyduklarını kabul etmişlerdir. Liberal demokrasinin kendi içindeki tezatlıklarının bir göstergesi olarak, okuma yazma bilmeyenlerin oy hakkının ellerinden alınmasını isteyen Mill, dönemine göre radikal bir şekilde kadınların oy hakkını savunduğunu ve demokrasinin insani kapasitelerin en üst düzeyde ve en uyumlu şekilde gelişimini sağladığını iddia etmiştir.12 Devletin vergi aldığı mülk sahiplerinin devletin yönetimini denetleme hakkı, otoriterliğin önüne geçecek denge fren mekanizmaları, fırsat eşitliği ve özgürlük kavramları bu dönemin liberal demokrasi anlayışına damgasını vurmuştur. Marksist düşünce için ise demokrasi, burjuva iktidarı ve proleterya iktidarı arasında bir geçiş dönemi olarak kavranıldığı ölçüde sosyalist stratejinin bir parçası olarak kabul edilmiştir.13 Bu bakış açısına göre, demokrasi ancak halkın doğrudan yönetime katılması ile anlamlı olacaktır ve köşe taşını özel mülkiyetin oluşturduğu liberal demokrasi, kapitalizmden ayrı var olamayacağı için onun yarattığı sosyal adaletsizlikleri devamlı kılmaya hizmet edecektir.
odtuadt.com
Bugün için dünyada yaygın olarak modern demokrasi denildiği zaman akla gelen, hatta Fukuyama tarafından tarihin bizi getirdiği son nokta olarak tarif edilen liberal demokrasi, 20.
yy’ın sonlarından itibaren yeniden liberaller tarafından yani kendi içinden sorgulanmaya başlamıştır. Demokrasinin sadece seçimlere katılmakla sınırlı kaldığı, kamu görevlilerinin atanmasında siyasetin payı düşünüldüğünde bir nevi kamu görevlilerini seçme hakkı tanıdığı, ancak bireyi kendi kendinin yönetiminde söz sahibi hale getirmediği tartışmaya açılmıştır.14 James S. Fishkin ve Jürgen Habermas gibi yazarlar karar alma süreçlerinde tartışma ve müzakerenin önemini vurgulamışlar, yaygın katılımın yolları üzerine kafa yormuşlardır.
Ro u s s e a u ’ y a g ö r e ha l k e g e me n l iğ in in g e r ç e k a n l a mda h a y a ta g e ç tiğ i b ir dev l e tte ha l kın g e n e l ç ıka r ı y a da is te ğ i b e l ir l ey ic i o l ma l ıdır. Siyasal katılım söylem olarak bugün pek çok tartışmanın odağını oluşturmakta ancak kimin, neye, ne derece, hangi kurumlar aracılığı ile katılacağı konuları muallak kalmaktadır. Cem Eroğul’a göre katılımın anlamlı olması için; • Öncelikle yönetimine katılınılacak devletin bağımsız bir devlet olması ve katılacak kişilerin can güvenliğinin sağlanabilmesi gerekmektedir. Bedensel varlıklarını sürdüremeyen kişilerden kendi kendilerini yönetmeleri beklenemez. Can güvenliğinin tehdidi kimi zaman dışarıdan, kimi zaman bizzat devletten gelebilir, bazen de şiddet eylemi ile gelmez ancak toplumda açlık gibi insanların yaşamını tehdit eden sorunlar bulunmaktadır. • Can güvenliği kadar temel olan bir diğer koşul ise kişilerin toplumsallaşmasını sağlayacak olan eğitimdir. Eğitim azınlığın elinde olduğu sürece yönetim de öyle olacaktır ve eğitimden yararlanamayan bireyler kendi yönetimlerinde söz sahibi olma talebinde bulunmayacaklardır.
düşün, Güz’13
7
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
• Fırsat eşitliğini ve siyasal katılmayı sağlayacak ortamın yasal bir çerçevesinin çizilmesi gerekmektedir. Bunların içerisinde seçme ve seçilme, siyasal örgütlenme, eşit koşullarda yönetimde karar alma, mahkemeler önünde düzgün yargılanma hakkı, basın özgürlüğü, barışçı toplanma hakkı gibi hakların hem yasada hem uygulamada verilmesi gerekir. • Tüm bu bahsettiklerimizin var olduğunu düşündüğümüz bir toplumda eğer siyasal katılma, toplumu yöneten kesimin ideolojik duruşu gereği bir tür haddini bilmemek meselesi ise teoride var olan katılımcılık uygulamada karşımıza çıkmaz. • Son koşul ise asgari bir iletişim düzeyinin varlığıdır. Yönetimden habersiz yurttaşların yönetime katılması beklenemez. “Uzmanlık ister” savunması altında karşımıza çıkarılan pek çok konunun arkasında açıklamalardaki yetersizlik yatmaktadır.15
Demokrasinin otoriter yönetimler doğuracağı endişelerine rağmen liberaller, yurttaşların kendilerini yönetmeleri için demokrasiye ihtiyaç duyduklarını kabul etmişlerdir. Bu şartların sağlandığı bir ortamda siyasal katılımı gerçekleştirecek olan grup tüm toplumu temsil etmeli, tek bir cinsiyetin, gelir grubunun, meslek alanının elinde olmamalı ve bu katılacak kişilerin siyasal hakları, düşünce özgürlüğü temelinde kendilerine verilmiş, uygulamalarda da bu haklar ellerinden alınmamış olmalıdır. Sonrasında ise kurumların organizasyon şemaları katılıma açık bir şekilde biçimlendirilmelidir.
8
düşün, Güz’13
Tüm bunların geçerli olması katılımın sağlanacağı anlamına gelmez ancak eğer siyasi katılım belli bir zümrenin tekelinden alınmak isteniyorsa yukarıda bahsedilenlerin hayata geçmiş olması; onların hayata geçebilmesi için de toplumda sosyal adaletin tesis edilmiş olması gerekmektedir. Asgari ücretin açlık sınırından düşük olduğu, işsizliğin ve kayıt dışı emeğin günden güne arttığı, eğitim ve sağlık hizmetlerinin özelleştiği, iletişim özgürlüğünün bir tehdit olarak algılandığı ve gazeteciliğin suç olduğu, düşünce özgürlüğü konusunda keyfi sınırlamaların olduğu, toplantı ve gösteri haklarının özgürce kullanılamadığı, emeğin örgütlenmesinin yasalarla ve işten atma tehditleri ile engellendiği ve muhafazakar değerlerin hukuk kurallarının önüne geçtiği bir ülkede katılımdan bahsetmek hayalcilik olacaktır. Tahmin edildiği üzere bahsedilen ülke bizim ülkemizdir ve tarihi boyunca “demokrasi” kelimesinin belki de en fazla kullanıldığı günleri yaşayan ülkemiz bu kavramdan günden güne uzaklaşmaktadır. Kendisini muhafazakar-demokrat bir parti olarak tanımlayan AKP, tüm dünyada 1980’lerden sonra esen neoliberal furyanın Türkiye’deki karşılığıdır. Ekonomide olabildiğince liberal politikalar izlemeyi tercih ederken birbirine rakip olarak yetiştirilen bireylerin toplumdan kopmaması için de muhafazakar yapıları kullanan bu model, akla ve bilime dayanan modern kurumlara karşı savaş açtığı için demokrasiyi, aydınlanmanın ortaya koyduğu felsefi temellerle ele alamaz. Demokratik kültürü “hoşgörü” anlayışına indirgerken, sivil toplumu devletin sosyal hizmetlerini yerine getiren “yardımsever” kuruluşlar olarak ele alır. Dolayısıyla ortaklıkların değil farklılıkların yüceltildiği bu toplumda, bireyler arası kontrol mekanizmaları geliştirerek, siyasi olarak örgütlenmenin önünü kapatıp örgütsüz olmayı yücelterek seçimleri günden güne liberal demokrasinin içerisinde dahi anlamsız ve çoğunluk tiranlığına yol açabilecek uygulamalar haline getirmektedir. Bugün liberal teorisyenlerin demokrasi ile ilgili endişelerinin tamamının ülkemizde gerçekleştiği ve çokça sözü edilen
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
katılım mekanizmalarının gelişebilmesi için uygun bir zeminimizin olmadığı ortadadır. Özel alanı ve kamusal alanı birbirinden ayıran bir anlayışın, politik olarak tarif edilmeyen bireylerinin yönetime katılması ve piyasanın güdümünde bulunan toplumların katılım konusunda bir fırsat eşitliği yaratıp yaratamayacağı, liberal demokrasinin önümüzdeki günlerde kendi içinde hesaplaşması gereken ayrı bir sorundur.
lara sebep olduğu ve topluma hangi değerleri kazandırdığı önemli olan demokrasi kavramı, yönetim gerekliliği olduğu sürece tartışılmaya devam edecektir.
KAYNAKÇA 1. 2.
Bugün liberal teorisyenlerin demokrasi ile ilgili endişelerinin tamamının ülkemizde gerçekleştiği ve çokça sözü edilen katılım mekanizmalarının gelişebilmesi için uygun bir zeminimizin olmadığı ortadadır.
odtuadt.com
Sonuç olarak; bugün Türkiye’de yapılan demokrasi tartışmalarında liberal demokrasinin geçerli olan tek demokrasi modeli olarak ele alındığını ve hükümetin sınırlarını belirlediği demokrasi alanının siyasi çıkarlara hizmet edecek şekilde kimi zaman oy potansiyeli arttırma amaçlı, kimi zaman muhalefete saldırı hattı olarak “söylem” bazında kullanıldığını görüyoruz. Makalenin en başında belirtildiği üzere demokrasi bir tartışma alanıdır ve geçerli tek bir tanımı yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefi temelleri aydınlanmaya dayanmakta ve toplum algısı Rousseau’da gördüğümüz üzere kararlarını kendisi aldığı için uyan, yönetime katılmadığı takdirde o toplumda yeri olmayan, atomize bireylerden değil birbirine bağlı vatandaşlardan oluşan bir toplumdur ve bu toplumda sandık herhangi bir demokrasi ölçütü olamaz. Bugün demokrasinin ülkemizdeki işleyişi konusunda eleştirilerde bulunurken liberal demokrasinin kendi içerisinden yaptığı eleştirileri yinelemenin dışında, sorunların kökeninde toplum tahayyüllünün yattığını ve farklı bir toplum tahayyülünün demokrasiden beklentisinin de farklı olacağını vurgulamak gerekmektedir. Ne olarak tanımlandığından çok, hangi tartışma-
3. 4. 5. 6.
7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. 14. 15.
Heywood, A., Siyaset Teorisine Giriş, Küre Yayınları, 2014, İstanbul, s.271 Platon, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu ve M.Ali Cimcoz, Remzi, 1995,İstanbul, 558b. Aristotales, Aristotle in 23 Volumes; Vol. 21, çev. H.Rackham, MA:Harvard University Press, Cambridge, 1944, 1279b Crick, B., Democracy: A Very Short Introduction, Oxford University Press, Oxford, 2002, 5, 12, 24 a.g.e, 13 Uslu, A., “Demokrasi”, Siyaset Bilimi Kavramlar, İdeolojiler, Disiplinler Arası İlişkiler (ed) Gökhan Atılgan, E. Attila Aytekin, Yordam Kitap Basın ve Yayın Tic. Ltd. Şti., Ekim 2012, İstanbul, s.129 Simone Goyard-Fabre, Qu’est-ce que la dèmocratie; La gènèalogie philasophique d’una grande aventure humaine, Paris:Armand Colin, 1988, s. 102-103 a.g.e, 112 Heywood, A., Siyaset Teorisine Giriş, Küre Yayınları, 2014, İstanbul, s.283 Heywood, A., Siyasi İdeolojiler, Adres Yayınları, Mart 2011 s.57. a.g.e., s.58 a.g.e., s.60 Uslu, a.g.e., s.134 Cunningham, F. Theories of Democracy: A Critical Introduction, Routledge, Londra,2002 Eroğul, Cem “Siyasal Katılma”, Siyaset Bilimi Kavramlar, İdeolojiler, Disiplinler Arası İlişkiler (ed) Gökhan Atılgan, E. Attila Aytekin, Yordam Kitap Basın ve Yayın Tic. Ltd. Şti., Ekim 2012, s.198-200
düşün, Güz’13
9
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
TÜRK VE RUS MODERNLİĞİNİN TARİHSEL YÖRÜNGELERİ: KARŞILAŞTIRMALI TARİHSEL SOSYOLOJİK ANALİZ İÇİN BAŞLANGIÇ *
* Doç. Dr. İbrahim KAYA | Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
Giriş** Modernliğin türleri üzerine olan bir tartışma, sosyal teoride önemli bir yere sahiptir. Bu tartışmanın kavramsal bağlamında Rus ve Türk modernlik deneyimlerini modernliğin özgül formları olarak anlamayı amaçlıyorum. Karşılaştırmalı tarihsel sosyoloji disiplinindeki güncel gelişmeler ışığında Türk ve Rus bağlamlarında modernliğin farklı yorumlarının olasılığı dolayısıyla benim analizimin başlangıç noktasıdır. Modernliğin farklı yorumlarının olasılığı, esasında modernliğin imgesel anlamlarının farklı yorumlarının olasılığı anlamına gelir: Özerklik ve egemenlik. Bu tartışma açısından modernliğin farklı türlerini anlamak ve yorumlamak için yeni bir
yaklaşımın gerekliliğini öneren geç modernlikler kavramını geliştirdim.1 Geç modernlikler kavramı kolonize olmadan ortaya çıkmış modernliklere işaret etmektedir. Bu deneyimler basitçe orijinal batı modernlik modelinin kopyaları olmaktan ziyade modernliğin farklı formları olarak görülmelidir. Geç modernlikler kategorisinde üç ülke öncü örneklerdir: Rusya, Japonya ve Türkiye. Bu bölümde Türkiye ve Rusya’yı karşılaştırmayı tercih ediyorum. Her iki deneyim de Batı modernliğine bölgesel tepkiler olarak tanımlanmalıdır. Rusya ve Türkiye, Batı modeli toplum, politika ve ekonomiyi reddetme girişimlerinde önemli ortak yönlere sahiptir. Elbette bu iki ülkenin birçok önemli konuda da birbirlerinden ayrıldıkları kesin. Ancak, Asya ile
** Bu yazı, yakında yayınlanacak olan Modernliği Olmayan Kapitalizm başlıklı kitabımdaki Türkiye-Rusya karşılaştırması üzerine olan bölümün çok kısa bir özetidir. Bu nedenle, konuya dair sadece bir giriş olarak görülmelidir.
10
düşün, Güz’13
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
Avrupa’nın karşılaştıkları coğrafyada modern olma konusunda Rusya ve Türkiye iki ana modeli oluşturmaktadır. Sosyalist ideoloji adı altında Rusya geç 1980’lere kadar bütün dünyanın şekillenmesinde temel güç olmuştur. Bugünkü dünya eğer kapitalistler tarafından şekillendirilen bir dünyaysa, dünün dünyası Sovyet İmparatorluğu’nun sosyalistleri tarafından şekillendirilen dünyaydı.2 Rusya, Batı’yı taklit etmeden bir modernlik inşa ederken bölgedeki diğer ülkeler için de yeni bir kapıyı aralıyordu. Neredeyse aynı zaman diliminde Batı dışı bir bağlamda bir başka modern ülke ortaya çıktı: Türkiye. Her ne kadar sonuçları itibariyle Rusya’nınki kadar küresel olmasa da Türk modernleşmesi dünya tarihi içinde özgün bir konuma sahiptir. Türkiye ve Rusya kendi bölgelerinde modernliğin olmasa da modernleşmenin modelleri olarak tanımlanmışlardır. Rus ve Türk devrimlerinin gerçekleştirilmesi, esasında Batı’da liberal modernlik projesinin çöküşüne dayalıdır. Birinci Dünya Savaşı döneminde ve sonrasında politik ve ekonomik sorunlara çözüm arayışları söz konusudur. Bu savaş imparatorluklar çağının sonunu getirmiştir diye bakılır. Ancak, Ruslar için bu doğru değildir. Rusya oldukça yeni bir imparatorluğu inşa etti ki bunun “kolektivist emperyal modernlik formu” olarak tanımlanması gerektiğini düşünüyorum. Batı’da modern olmanın liberal modelinin çöküşü Ekim Devrimi’nin arkasındaki çok önemli dinamiklerdendir. Bu devrim sonuç itibariyle dünyanın sosyalistler ve kapitalistler olarak ikiye bölünmesine yol açtı.
odtuadt.com
1923’te Türkiye’de de bir devrim gerçekleşti ki o da dünya tarihinin seyrini değiştirmede etkili oldu. Başat anlamda İslami diye tanımlanan bir toplum şaşılacak düzeyde laik bir modern ülke olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla, modernleşmenin temeli olarak rasyonalite, Weber’in tezinin aksine sadece Batı’ya özgü değildi. Böylece, Rusya ve Türkiye batılılaşmanın başarılı
örnekleri olarak görülmekten ziyade yeni bir çözümlemenin ışığında değerlendirilmelidir. Bu iki toplumun yirminci yüzyıl başlarındaki büyük dönüşümlerine bakacağız. Bu noktada üzerinde durmamız gereken tarihsel kırılma mı yoksa tarihsel süreklilik mi sorusudur. Bu durumun açıklığa kavuşturulması için de modernlik ile emperyalizm arasındaki ilişkiye bakacağım, çünkü her iki ülke de imparatorluktu. Buradan hareketle imparatorlukların sonu modern olmanın gereği midir sorusuna yanıt bulmaya çalışacağız.
Modernlik ve Emperyalizm Rus ve Türk imparatorluklarının çöküşü Batı modernliğinin emperyalist karakteristikleri bağlamında anlaşılmak durumundadır. Batı modernliğinin emperyalizmi Rus ve Türk toplumlarının emperyalist yapılarını çözmüştür. Her iki deneyimdeki devrimci ya da modern dönüşümler emperyalist kurumlardaki ve geleneklerdeki uzun süreli kriz sonucu gerçekleşmiştir. Her iki ülkenin kendilerini yeniden tanımlama girişimlerinde Batı ile karşılaşmaları temel bir faktördür. Dönemin sorunu yükselen Batı gücüne karşı denge oluşturmak için modern devletin nasıl inşa edileceği sorunuydu. Rusya’nın yanıtı Türkiye’ninkinden oldukça farklıydı. Türk deneyimi emperyalist devlet sisteminden emperyalist olmayana özgün bir geçişi anlatırken, Rusya kendi bölgesinde yeni bir emperyalist merkez oluşturdu.
Gelişmiş Modernliğe Emperyalist Bir Yol Olarak Rus Modernleşmesi Modern dünyaya katılmak için Rusya açısından iki yol vardı. Birincisi, kendi içindeki bütün dengeleri radikalleştirerek emperyal tarihinden kopuş yaşayıp ulus-devlet inşa etmesiydi. İkincisi de dünyadaki modern gelişmeler ışığında imparatorluğunu yeniden yapılandırmasıydı. İlk seçenek, Ruslara oldukça yabancı bir fikirken, ikincisi politik olarak en iyi bildikleri şeydi. Bu nedenle, gelişmiş modernliğe yönelik Rus modernleşmesi emperyal bir yoldur. Bu noktada
düşün, Güz’13
11
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
modernliğe ulaşmanın tekil bir yolu olmaktan ziyade çoğul yolları olduğu gerçeğine bir kez daha değinmekte yarar var. Rusya’nın tarihsel arka planının emperyalist modernlik üretmede temel faktörü oluşturduğunu söylerken, esasında, çoklu modernliklerin ortaya çıkışındaki önemli dinamiklerden birisinin tarihsel geçmiş olduğunu söylemiş oluyoruz. Tarih, bugün karşılaştığımız açmazları aşmada kullanabileceğimiz temel bir mekanizma olarak düşünülmelidir. Ancak, bu tür bir yaklaşımı çoklu modernliklerin temeline yerleştirme gibi bir niyetimiz olamaz. Eğer olursa, modernliği yeni bir olgu olarak anlamaktan ziyade onu tarihsel gelişmenin zorunlu bir sonucu gibi görürüz. Hâlbuki modernlik öncelikli olarak kırılmayı yani tarihten kopuşu gerektiren yeni bir insanlık durumudur. Tarihsel geçmişin inceleme altındaki modernliği farklı hatta özgün kıldığı tartışması, kuşkusuz, benim çoklu modernlikler sosyolojisi için önermiş olduğum dört faktörden birisini ifade etmektedir.3 Ancak, sadece tarihsel geçmiş değil, aynı zamanda modernliğin aktörleri, modernlik projeleri ve uygarlıklar da çoklu modernliklerin ortaya çıkışında etkili olan faktörleri oluşturmaktadır. Demek ki, tarih toplumsal gelişmenin yönüne ve formuna ilişkin bir yorumlama alanı sunsa da tek başına modernliğin yaratılmasında yetersiz bir faktördür. Tarihsel geçmişin bugüne şekil verme niteliğinin Rus Devrimi’nde etkin olduğunu söylemek, kuşkusuz, Rus modernliğinin evrimsel anlamda bir ürün olduğu anlamına gelmez. Daha ziyade tarihsel geçmişin, modernliğin çoğulluğu tartışmasına önemli bir katkı sunduğunu ama aktörlerle diyalektik etkileşiminin de dikkate alınması gerektiğini gösterir. Dolayısıyla, Ekim Devrimi emperyalist yapıları ortadan kaldırmak yerine onları yeniden kurdu. Emperyalist yapıların yeniden yapılandırılması, elbette yeni bir aktör grubunun varlığıyla gerçekleşti ve bu da tarihin aslında yeniden yazılması demekti. Yeni bir seçkinler liderliği altında Ekim Devrimi, Rus toplumunun emperyal karakteristikleri için yeni bir strateji inşa etti.4 Devrimciler için sosyalizm hedef değildi, fakat
12
düşün, Güz’13
daha ziyade gelişmiş modernlik yaratmanın aracıydı. Bu gelişmiş modernlik sosyalist bir ton içermeliydi; çünkü liberal Batı modernliğine karşı modernliğin tek uygulanabilir modeli olması gerekiyordu. Devrimciler Batı’yı sosyal bir hastalık olarak tanımlarken bu hastalığa karşı direnmenin tek modelinin Rus sosyalizmi – sosyalizm değil – olduğunu vurgulamışlardı. Hem Rusya için yeni bir ideolojik temel oluşturuluyordu hem de yeni ideolojik temel, emperyalist yapıyı kırmak bir tarafa onu yeniden formüle ediyordu.
Bu bağlamda, modern olmanın Rus yolu ilk bakışta defansif olarak tanımlanabilir. Rusya Batı emperyalizmine karşı kendini savunmuştur. Ancak, ikinci aşamada Rusya’nın kendisi bütün açılardan ofansif bir modernlik olarak ortaya çıkmıştır. Sovyetler Birliği kelimenin tam anlamıyla kolonyal bir devletti.5 Bu noktada orijinal Batı modernlik modelinden sonra ortaya çıkmış ve benim geç modernlikler olarak adlandırdığım modern deneyimlerin defansif ya da ofansif oldukları üzerinde durmamız gerekir. Hangi kategoride olursa olsun bir geç modernlik öncelikli ve zorunlu olarak savunmacıdır. Esas sorun Batı sorunu olduğundan yani Batı’nın yükselişe geçmiş olması temel sorunu ifade ettiğinden Batı’ya karşıtlık ve ona karşı mücadele modern olmanın olmazsa olmaz temelini oluşturmuştur. İkinci aşamada, ancak, geç bir modernliğin saldırgan –ofansif– veya savunmacı –defansif– olup olmayacağı sorunu
odtuadt.com
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
ortaya çıkmaktadır. Diğer bir deyişle, modern olmanın emperyalist Batı yolu mu izlenecektir yoksa emperyalist olana karşı savunmacı bir modernlik modeli mi oluşturulacaktır sorusu kendisini dayatmaktadır. Bu bağlamda, Rus deneyimi bir emperyalist ve dolayısıyla saldırgan bir model olarak kendisini var etmiştir.
münist partinin toplumsal alanı tümel anlamda şekillendirmesi anlamına gelmektedir. Tam bu noktada modernliğin temeli özerklik meselesidir, çünkü eğer toplumsal saha partinin kontrolündeyse “Nasıl bir özerklikten söz edilebilir?” ve “Modern olmak böyle bir durumda mümkün müdür?” soruları dillendirilebilir.
Bu emperyalist modernleşme stratejisinin ana aktörü kuşku yok ki komünist partiydi. Eğer Batı’da modernliğin aktörü burjuva olmuşsa, Rus deneyiminde kesinlikle komünist partidir. Bu durum önemli ölçüde tarihsel mirasa dayalı olarak gelişmiştir. Rus tarihinde hali hazırda özerk entelektüel gruplar toplumsal değişmeyi gerçekleştirmek için Rus toplumu adı altında hareket etmişlerdi. Bu noktada çoklu modernlikler sosyolojisinin diğer önemli çalışma temasına değinmemiz gerekiyor: Modernleştirici aktörlerin çoğulluğu.6 Modernlik, her şeyden önce, politik bir programdır ve bu programın toplumsal pratiğe dökülmesi ancak aktörlerin konum üstlenmesiyle gerçekleşebilecek bir hedeftir. Aktörsüz toplumsal değişme ve bu noktada modernleşme mümkün olamayacağına göre, modernliğin aktörlerinin irdelenmesi önemli bir ilgiyi hak etmektedir. Sosyalist bir ideolojiyle bu yeni seçkinler grubu öyle bir modernlik inşa etmeyi hedefledi ki bu modernlik her yönüyle örgütlü bir modernlik olacaktı. Toplumsal yaşam komünist parti liderliğinde organize edilmiştir ve bu organizasyon farklı bir modernlik modeline işaret etmektedir. Örgütlü modernlik kavramı Peter Wagner’a aittir. Wagner, Batı modernlik deneyimini tarihsel sosyolojik bağlamda araştırırken İkinci Dünya Savaşı sonlarından 1970’lerin yarısına kadar geçen sürece örgütlü modernlik dönemi diye bakmaktadır.7 Yani örgütlü modernlik, devletin hem ekonomik hem de toplumsal yaşama daha doğrudan müdahalelerinin gerçekleştiği ve piyasanın sıkı bir politik kontrol altında tutulduğu modernliği ifade etmektedir. Ancak, Rusya deneyimindeki örgütlülük kuşku yok ki kapitalist Batı modelinden oldukça farklı bir örgütlülüğe işaret etmektedir. Örgütlü modernlik Rus deneyiminde ko-
Burada Sovyet deneyimi için kullanılması gerektiğini düşündüğüm bir kavramdan söz etmek istiyorum: “kolektivist emperyal modernlik”. Kolektif olarak, Ruslar kendilerini Batı modernliğinin ötekisi hatta en güçlü ötekisi olarak yorumlamışlardır. Bunu daha sonra medeniyetsel bağlamda Rus toplumunun kendi özüne yönelik anlaması olarak ve aynı zamanda bir sorun olarak ele alacağım. Peter Wagner Amerikan modernliğini kavramsal düzeyde anlarken, onu bireyci emperyalist modernlik olarak tanımlamıştı.8 Wagner’ın temel savı şudur: Amerikalılar özerkliği saf bireyci bir düzeyde anlarlarken egemenliği de tam anlamıyla araçsal düzeyde anlamaktadırlar. Yani, bireyin özerkliği ilkesi Amerikan politik ve toplumsal felsefesinin temelini oluşturmaktadır ve hedeflerini gerçekleştirmek bağlamında da bütün dünyaya hükmetmeyi yani emperyalizmi tek yol olarak görmektedir. Ruslar içinse, benim kavramama göre, kendilerinin kolektif olarak dünyadaki özerkliği en temel ilkeyi oluşturmuştur. Ancak, hedeflerin gerçekleşmesi bağlamında Amerikalılardan farklı bir anlayışa sahip olduklarını söyleyemeyiz. Ruslar da emperyalizmi Rusların kolektif özerkliğinin devamı için vazgeçilmez temel olarak okumuşlardır. Bu sözü edilen kolektivist emperyal proje bir noktaya kadar sosyal ve politik felsefesi açısından başarılı olmuştur. Komünist partiye göre Rus toplumunda ayrıcalıklı herhangi bir sınıf ya da grup yoktu. Her gelişme kollektivite içindi. Partinin lider kadrosunun sıklıkla vurguladığı üzere tüm dünyadaki devrimci güç artık Rus proletaryasındaydı. Ruslar çoğunlukla insanlığı tarihsel gelişme
düşün, Güz’13
13
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
açsından son noktaya kendilerinin getireceğine inanmıştı. Gerçek kurtuluş ve özgürleşme için kendilerini tüm insanlığın tek aktörü olarak görüyorlardı. Bu bağlamda, modernliğin diğer imgesel anlamı olan egemenlik hedefi oldukça başarılı işlemiştir. Kazanımlar Batı modernliğininkinden bile daha önemli kazanımlardı. Bilim ve teknolojide Sovyetler Birliği yüksek ve gelişmiş bir modernlik yarattı. Zamanın hiçbir toplumu Rus toplumunun gerçekleştirdiği bilimsel ve teknolojik gelişmelere ulaşamazdı. Liberal modernlik projesinin gelişme için en önemli aracı piyasa ise komünist parti için bu araç plandan başka bir şey değildi. Bilim temeli üzerinde ekonomiyi ve toplumu planlamak komünist partinin en merkezi işi halindeydi. Bu, toplumsal gelişmenin totaliter yollarından biri olarak daha sonra tanımlanacaktı. Ancak, işte tam da bu üst düzeyde organize edilmiş modernlik sadece Sovyet halklarına değil tüm dünyaya yeni bir şekil verdi. Rasyonel egemenliğin yayılması ve genişlemesi olarak tanımlanması gereken toplumun ve ekonominin planlanması, doğa, toplum ve kişi üzerindeki egemenlik, kolektivist emperyal modelin kurulması olarak anlaşılmalıdır. Kısacası, Rus modernlik deneyimi üst düzeyde emperyalist bir modernlikti. Modernliğin özerklik imgelemine kolektif düzeyde bir özerklik anlayışıyla sahip olan Sovyetler Birliği, egemenlik imgelemine de araçsal düzeyde tıpkı Amerika’nın sahip olduğu bir hükmetme yolu olarak sahipti. Bu modelin yani kolektif emperyal modernlik modelinin alternatifi olarak ele alınması gerektiğini düşündüğüm emperyalist olmayan modernlik modeli olarak Türk modernlik deneyimine ilişkin aşağıdaki analizi öneriyorum.
Türk Modernleşmesi: Barışçıl Modernliğe Emperyal Olmayan Yol Rusların aksine Türkler emperyal tarihleriyle olan bağı radikal anlamda kırarak bir ulus-devlet inşa ettiler. Bu devletin en temel amacı Türk toplumunun özerkliğini korumaktı. Esasında daha az stratejik ve daha fazla normatif bir mo-
14
düşün, Güz’13
dernlik hedeflendi. Modernliğe olan Türk dönüşümü genellikle İslami bir imparatorluktan Türk ulus-devletine bir dönüşüm olarak anlaşılmaktadır. Başat anlamda İslami diye kabul edilen bir toplumda Kemalizm’in ulus-devleti kurması İslami toplumlar için modernliğin modelini sunmasının temel nedeni olarak gösterilmektedir. Kemalizm Anadolu ve Rumeli’de sınırları kesin bir ulus-devlet inşa ettiğini deklare ederek emperyal gelenekle olan bağı kırmıştır.9 Eğer modernliğe yönelmiş Rus yolu emperyal bir yolsa Türk yolu tam aksi bir yolu yani emperyal olmayan bir yolu seçmiştir. Kemalizm’in modernlik modelinden eğer söz edilecekse, öncelikle bu modelin hem sömürgeci hem de sömürge devletlerin modern olamayacağına yönelik modernlik algılamasının üzerinde durulması gerekir. Anti-emperyalizm temel çıkış noktasını oluşturmaktadır. Nasıl ki Rus modelinin ortaya çıkışında Batı liberal yolunun krizi önemli bir arka plansa, Türk Devrimi’nin gerçekleşmesinde de Batı emperyalizmi önemli bir arka plandır. Türklerin emperyal sistemi kendilerininkinden daha güçlü başka bir emperyalizm tarafından yıkılırken Türklerin emperyal geleneği yaşatmak için ürettiği bütün çabalar boşa çıkmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde üretilmiş olan bütün ideolojik argümanlar son tahlilde yıkılmakla karşı karşıya kalan emperyal sistemi diriltme çabasından başka bir anlam taşımamaktadır. İslami yönünün mü ön plana çıkarılacağı, ulusçu ideolojiye mi bel bağlanılacağı yoksa Osmanlılığın mı derman olacağı tartışmalarının hepsinin tek bir hedefi vardı: Emperyal geleneği devam ettirmek.
Nasıl ki Rus modelinin ortaya çıkışında Batı liberal yolunun krizi önemli bir arka plansa, Türk Devrimi’nin gerçekleşmesinde de Batı emperyalizmi önemli bir arka plandır.
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
odtuadt.com
Uzun yüzyıllar emperyalist bir devlet sistemi yaratmış olan Türkler için bu gelenekten kurtulmak kolay olmadığı gibi emperyal geleneğin zayıflaması ciddi sancılar da üretmiştir. Hanedanın egemenliği bir kere bütün emperyal sistemlerde olduğu gibi temel ve sarsılmaz hedef olarak tanımlandığından esas “kurtuluş”, hanedanlığın yaşamının garanti altına alınması olmuştur. Toplumsal güçlerin değil devletin toplumsal yaşamı şekillendirdiği bir tarihsel bağlamda “dönüşmek”, “tarihten kopmak” ve “yeni başlangıç yapmak” gibi meselelerin domine ettiği bir gündemin ve dolayısıyla “sosyal aktörün” ön planda olması düşünülemez. Daha çok “yapının” sınırlamalarıyla yüzleşen bütün ideolojik duruşlar imparatorluğu sonlandırmaktan uzak biçimde “yeniden yapılandırmak” kavgasıyla meşgul olmuştur. Ancak, Batı modern emperyal modelinin her alanda üstünlüğü ele geçirdiği bir dönemde patrimonyal imparatorluğun yeniden yapılanarak yoluna devam etmesinin hiçbir koşulu kalmamıştı. Ancak, modern dünyaya katılmak için yeniden yapılanma dışında bir yol bulamayan Osmanlılar sonun farkında değillerdi. Böyle bir sonun tartışılmaz olduğunu gören Mustafa Kemal’di. Onu dahi kılan esas yönü Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşamasının mümkün olmadığını görmesi olmuştur. Bu noktada, yapının sınırlamalarını aşan sosyal aktörle Türk tarihinin tanışması süreci önemlidir. Modern dünyaya katılmanın tek yolunun ulusdevlet kurmak olduğu anlayışını ilke edinen Mustafa Kemal 1919’dan ölümüne kadar, bugün benim emperyalist olmayan savunmacı Türk modernlik modeli dediğim yolu inşa etmiştir. Farklı bir modernlik modeli inşa etmek demek, her şeyden önce Batı ile olan ilişkideki sorunla bağlantılıdır. Dönemin üstün gücü olan Batı’nın ürettiği modelden nasıl ve hangi noktalarda ayrıldığını göstermesi gereken Türk modernlik modelinin Batı ile olan ilişkisi son derece anlaması zor bir ilişkidir. Rusların Batı modernliğine ilişkin yaklaşımları son derece netken Türklerinki oldukça muğlak bir yaklaşımdır. Sosyalist ideolojinin sisteme adapte edilmesiyle dünyaya Batı liberal modernliğin alternatifini sunma hedefi gösteren Rusların aksine Türkler
bu tür bir alternatif peşinde koşmamışlardır. Türkler modernlik konusunda Batı yoluna Ruslarınkinden daha iyimser bakmışlardır. Ancak, bu durum onların eleştirel olmadıklarını göstermez. İkircikli bir bakış, baktığınızı olumladığınız anlamına gelmez. Kuşku yok ki Türk Devrimi, Fransız Devrimi sonrası kurulmuş dünyanın tersine çevrilebileceği inancından hareket eden bir devrimdir. Sömüren ve sömürülen ülkeler arasındaki çelişkiyi çağın en belirleyici çelişmesi olarak anlayan bir modernlik için Batı’nın politik yolu yürünmemesi gereken sorunsal bir yoldu. Yani Kemalizm için Batı her yönüyle üstün bir model kurmuştu demek son derece safça bir yaklaşımı seçmek demektir. Ancak, Ruslarınki gibi Batı modernlik modeline her açıdan saldıran bir modernlik modeli kurma girişiminden ziyade Kemalizm kabul edilebilir bulduğu Batı devrimci düşüncesinin değer olmaktan çıkışına karşı bir isyan olarak tanımlanabilir. Değer-çıkar karşıtlığı bağlamında Fransız Devrimi’ne yaklaştığını görmemiz gereken Kemalizm sömürgeciliğe karşı model olmayı hedeflemiştir. Türkiye sadece sömürülen ülkeler için değil sömüren ülkeler için de bir model olarak düşünülebilir. Buradaki model esasında hem kapitalist hem de sosyalist tonlardan uzak kalmak isteyen bir modeldir. Kapitalizmin tek alternatifi kuşku yok ki sosyalizm değildir. Ancak, bu başka bir hikâyeyi anlattığından başka bir çalışmada başka bir analizi gerektirmektedir. KAYNAKÇA 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9.
Kaya, İbrahim, Sosyal Teori ve Geç Modernlikler, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2006. Hobsbawm, Eric, Devrim Çağı, Dost Kitabevi, Ankara, 2008 Kaya, İbrahim, “Modernity, Openness, Interpretation: A Perspective on Multiple Modernities”, Social Science Information, 2004, Vol. 43, No. 1. Arnason, J. P., The Future that Failed, Routledge, 1993. a.g.e. Kaya, İbrahim, Social Theory and Later Modernities, Liverpool University Press, Liverpool, 2004 Wagner, P., Modernliğin Sosyolojisi, İstanbul: Sarmal Yayınları, İstanbul, 1994 Wagner, P., Modernity as Experience and Interpretation: A New Sociology of Modernity, Polity Press, Cambridge, 2008 Kaya, İbrahim, Modern-dışılaşan Türkiye, İstanbul: Gündoğan Yayınları, İstanbul, 2013
düşün, Güz’13
15
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
TÜRKİYE’DE YASAMA SİYASETİNİN TEMEL SORUNLARI: TORBA KANUNLAR VE DURUMA ÖZEL KANUNLAR *
* Yrd. Doç. Dr. Ozan ERGÜL | TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
Kanun hukukun tek kaynağı değildir ama en önemli kaynağıdır. Özellikle, kamusal yetkilerin nasıl kullanılacağı ve haklardan nasıl yararlanılacağı kanunların öncelikli düzenleme alanları arasında yer alır. Bu önemine dayanarak kanunların millet adına, milletin temsilcileri tarafından yapılması esası benimsenmiştir. Milletin temsilcilerinin oluşturduğu parlamento, belli başlı üç devlet erkinden birisi olan yasama erkini kullanan bir anayasal organdır. Kanunların bir monark tarafından değil de halkın temsilcilerinden oluşan parlamentolar tarafından kabul edilmesinde, parlamentoculuğun ve temsili demokrasinin gelişmesi kadar, anayasacılığın ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin yerleşmesinin de etkisi olduğu açıktır. İlginçtir, bu önemine rağmen, kanun yapım
16
düşün, Güz’13
sürecine ve kanunların taşıması gereken özelliklere ilişkin ilkeler nadiren yazılı kurallara bağlanmıştır. Şüphesiz anayasalarda ve içtüzüklerde yasa yapım sürecine ilişkin (kanun teklif etmeye yetkili olanların belirlenmesinden, genel kurullarda kanun teklif ve tasarılarının nasıl görüşüleceğine ve kabul edileceğine kadar) pek çok kural bulunmaktadır.1 Ancak burada belirlenmemiş olduğunu belirttiğimiz “ilkelerdir” ve bu ilkeler, daha çok açık bir biçimde yazılı olmayan ahlaki ilkeler yanında (kişisel çıkar için kanun yapmamak gibi), anayasacılığın kazanımları olan hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, hukuki güvenlik, kanunların bilinebilirliği ve sonuçlarının öngörülebilirliği, kanun önünde eşitlik gibi ilkelerden hareketle bulunmaktadır. Yine bu ilkelerden türetilen alt ilkeler olarak kanunların geçmişe yürütülememesi, kazanılmış
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
haklara saygı ilkesi gibi ilkelerin de yasamaya ilişkin ilkeler olarak savunulduğu bilinmektedir. Ayrıca, kanun koyma yetkisinin ve bu yetkinin kullanımı sonucu ortaya çıkan “kanunun” neyi amaçlaması gerektiği de siyaset felsefesi çerçevesinde ele alınan temel bir sorun, ama aynı zamanda yetkinin kullanımına ilişkin aydınlatıcı bir kılavuz niteliğindedir. “Kanun neyi amaçlamalıdır?” sorusu farklı biçimlerde yanıtlanabilmiştir. Örneğin, Jeremy Bentham 1802 yılında yayımlanan eserinde kanunların “kamu yararını” amaçlaması gerektiğini savunmuştur. Ancak, Bentham’ın faydacı görüş çerçevesinde objektif bir biçimde kamu yararını niceliksel olarak belirlenebilir bir değer olarak görmesi eleştirilere neden olmuştur.2 Bu eleştiriler arasında Bentham’ın gruba ilişkin hakları korurken bireye ilişkin değeri, en önemlisi de “adaleti” ıskaladığı iddia edilmiştir. Bu nedenle, John Rawls kanunun “adaleti” sağlamayı amaçlaması gerektiğini, bunun da ancak en kötü durumda olanı kayıran kanunlar eliyle yapılabileceğini savunmuştur.3 Kanunların maddi boyut çerçevesinde ele alınmasını sağlayan bu yaklaşımlar bugün parlamentolar tarafından pek dikkate alınmamaktadır. Ancak, yöntemsel bazı ilkeler de yasama sürecine izafe edilebilmektedir. Benthamcı ya da Rawlsçu yaklaşımlar maddi boyutu dikkate alırken, Jeremy Waldron’un daha çok yöntemsel ilkeler üzerinde durduğu görülür. Waldron, bir siyasal anayasacılık taraftarı olarak, yasama sürecini ve organını mümkün ölçüde idealize etmekte, bu organı gerçek bir demokratik platform olarak tasarlamaktadır. Yöntemsel ilkeler yasanın ahlaki haklılaştırmasını sağlamasa da, meşruiyete ilişkin önemli ahlaki hususlara atıfta bulunmaktadır. Yöntemsel ilkeler, yasama organına ilettiğimiz talepleri ve arzu ettiğimiz yasalara ilişkin tercihlerimizi disipline etmeye yaramaktadır.4
odtuadt.com
Waldron’un yöntemsel ilkelerinden birincisi “açık bir biçimde hukuk yaratma” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ise, kanunlar marifetiyle hukuk yaratılırken veya değiştirilirken bunun
açık bir biçimde yapılması gerekliliğine işaret eder. Bu ilkeye göre, hukuk yaratma açık, şeffaf bir süreç çerçevesinde bu işe adanmış bir organ tarafından yapılmalıdır. Süreç kamuya açık olmalıdır. Sonuçta yasama sürecinin sonunda yaratılan hukuk herkesi bağlayacaktır. Bu nedenle sürecin demokratik bir biçimde işlemesi de önemlidir. Waldron’un öne çıkardığı yöntemsel ilkelerden ikincisi, “yasa yaparken hem yasanın içkin önemi hem de yasanın ilgilendirdiği menfaat ve özgürlükler yönünden gerekli özenin gösterilmesi” gerekliliğidir. Bu ilkeye göre, bir hukuk kuralını yaratan, ya da onu değiştirenler, bir yasal değişikliği neyin iyi, neyin kötü yaptığı konusunda makul bir görüşe sahip olmalıdırlar. Diğer taraftan, yasa koyucular yasa yaparkenki niyetleri ile yaptıkları yasanın vatandaşlar üzerindeki etkilerini de iyi değerlendirmek durumundadırlar. Yasa yapmak kolektif eylemdir. Bununla birlikte birey olarak yasa yapıcıların bu kolektif eyleme katılımı önemlidir. Yasa yapma sürecinde komisyonlar, bu komisyonlarda görev alan yasa yapıcılar, genel kurul görüşmeleri ve yasa yapıcıların tek tek verdikleri önergeler ve bunların görüşülmesi, üstelik de tüm bunların kamuoyuna açık yapılması, yasa yapım sürecini daha titiz gerçekleştirmeye yarar. Waldron’un kanun yapımına ilişkin yöntemsel ilkelerinden üçüncüsü “temsil ilkesine uygun olarak, yasa yapımında toplumdaki tüm önemli görüş ve menfaatlere ilişkin bilgilerin toplandığı bir forumda yasa yapmaktır.” Bu amaca ulaşmak için, seçim kanunları da çeşitliliği sağlamaya yönelik olmalıdır. Waldron’un dördüncü ilkesi, “farklı görüşlere saygı ilkesi ve muhalefete saygı ilkesi”dir. Yine bu ilkeyle yakın ilişki içindeki bir beşinci ilke vardır ki bu da “müzakere ve daha da önemlisi tepkisel müzakere ilkesidir.” Bu son ilkeyi daha iyi anlayabilmek için bir başka ünlü teorisyen Lon Fuller’in hukuk yaratma sürecine ilişkin olarak yasama organı karşısında yargı organının sahip olduğu avantajın altını çizen görüşüne bakma-
düşün, Güz’13
17
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
mız gerekmektedir. Ünlü hukuk teorisyeni Lon Fuller bir makalesinde mahkemeleri diğer siyasal kurumlardan ayırırken yargı kararlarının gerekçeli olması zorunluluğuna değinmiştir. Oysa yasama organlarında bir yargıcın yapmak zorunda olduğu gibi farklı görüşleri dinleme zorunluluğu yoktur. Gerçekten de yasama organlarında farklı görüşlerin dile getirilmesi olanağı bulunmaktaysa da, bu görüşlere tatminkâr yanıtlar verilmesini, tepki verilmesini zorlayacak bir araç yoktur. Öyleyse, yasama organında sadece görüşleri dile getirmeye olanak tanımak tatminkâr bir sonuca ulaşmak için yeterli değildir. Bunun için müzakereci demokrasinin mantığını yasama organlarında işletmek gerekir. Yasama organı sadece farklı görüşlerin vitrine çıkarıldığı bir yer değil, aynı zamanda tartışmanın açık yapıldığı ve ikna yollarının da açık olduğu bir müzakere zemini olmalıdır. Muhalefet tarafından dile getirilen görüşleri önyargı ile reddetmek bu tarz bir yaklaşımı olanaksız kılar. Farklı menfaatlerin uzlaşması için müzakere kanalları açık olmalı, ikna süreçleri işletilebilmelidir. Görüşlerin neden kabul ya da reddedildiği de gerekçeli olarak açıklanmalıdır. Jeremy Waldron, yasamaya ilişkin başka yöntemsel ilkelerden de bahsetmekteyse de, burada belirttiğimiz ilkeler, ele aldığımız konuyu aydınlatması açısından yeterlidir. Ülkemizde, özellikle son yıllarda, yasama yetkisinin kullanılmasında yukarıda belirttiğimiz ilkelerden ciddi biçimde uzaklaşıldığını söylemek abartılı bir tespit sayılmamalıdır. Torba kanun üzerine az sayıdaki çalışmalardan birini kaleme almış olan Şeref İba, torba kanunu şöyle tanımlamaktadır: “Birbiri ile konu yönünden ilgisi olmayan ve çok fazla sayıda başka kanunda ek ve değişiklikler yapan kanunlara ‘torba kanun’ denir.”*5 Torba kanun bir kavram olarak, aslında kanunlara ilişkin bir ilkenin ve o ilke çerçevesinde çıkarılan kanunların karşıtına tekabül etmektedir ve sadece bu nedenle dahi
aynı zamanda “formel” bir kavram olduğunu iddia etmek mümkündür. Sözünü ettiğimiz ilke, “kanunlarda konu birliği olması” ilkesidir ve Roma’da M.Ö. 98 yılında kabul edilmiş bir kanunla çerçevesi çizilmiş bir ilkedir. Lex Caecilia et Didia olarak bilinen kanun, kanunlar için “tek konu” ya da “sıkı bağlantı içindeki konuları” düzenleme zorunluluğu getirmiştir.6 Roma’da bu yasağa kadar konu birliği olmayan kanunlara da Leges Saturae denmekteydi.7 Dolayısıyla, bu zorunluluğa aykırılık taşıyan kanunların “torba kanun” olarak adlandırılması ve kavramsallaştırılması son derece isabetlidir.
Yasama organı sadece farklı görüşlerin vitrine çıkarıldığı bir yer değil, aynı zamanda tartışmanın açık yapıldığı ve ikna yollarının da açık olduğu bir müzakere zemini olmalıdır. TBMM’de kabul edilen torba kanunların altmış hatta yetmiş farklı kanun ve kanun hükmünde kararnamede eklemeler ve değişiklikler yapabildiği göz önüne alınacak olursa, torba kanun uygulaması ile kanunlar için bundan yaklaşık iki bin yüz yıl önce kabul edilmiş bir ilkenin ihlal edildiği rahatlıkla iddia edilebilir. Bunun yanında torba kanunların sebep olduğu çok çeşitli sakıncalar bulunmaktadır. Bunlar arasında, kanunlaştırma yöntemi çerçevesinde yukarıda belirttiğimiz “açık bir biçimde hukuk yaratma” ilkesinin ihlal edildiği çokça dile getirilmektedir. Çünkü belli bir sistematiği olmayan torba kanunların değiştirdiği kanunları takip etmek uygulamacılar açısından çok büyük güçlük yaratmaktadır. Torba kanun takip etmeyi güçleştirdiği ölçüde, kanunların bilinebilirliğine ve sonuçlarının öngörülebilirliğine de engel teşkil etmektedir. Ayrıca, torba kanunlar sistematik olmadığı için, yoruma ihtiyaç doğduğunda, sistematik yorum yapma olanağı da bulunmamaktadır. Torba kanun, sivil toplumun yasama sürecine etkin katılımını
* Yazar aynı çalışmada özel bir yasama yöntemi olarak “temel kanunları” da ele almıştır ve sanki bu kavrama ihtiyaç olmadığını ya da bu kavramın “olmadığını” iddia ediyor izlenimi yaratmaktadır. Oysa, kavramlar olgulardan kaynaklanabilir.
18
düşün, Güz’13
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
engelleyen bir kanunlaştırma sürecinde yapılmaktadır. Bu sakıncaları yanında torba kanun, yukarıda değindiğimiz yöntemsel ilkelerden müzakere sürecini de saf dışı bırakmakta, parlamentoda komisyon ve genel kurul aşamaları tamamen biçimsel koşullar haline indirgenmektedir. Çok farklı konularda düzenlemeler içermesine rağmen, torba kanunlar genellikle esas komisyon olarak Plan Bütçe Komisyonu tarafından görüşülmekte, yasama sürecinde kabul edilmiş olan ihtisas komisyonu yaklaşımı saf dışı bırakılmaktadır. Komisyon aşamasında torba kanunlara çok fazla sayıda yeni madde eklendiği görülmektedir. Böylece yasama süreci bütünüyle sürprizlere açık hale gelmektedir.8
Son dönemde torba kanun uygulamasının yarattığı sorunlara bir yenisi daha eklenmiş bulunmaktadır ve buna kısaca “duruma ve kişiye özel kanun yapma” uygulaması denebilir. 6487 sayılı “Bazı Kanunlar İle 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un 31. maddesi bu yönden çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır.
odtuadt.com
TBMM tarafından 24.5.2013 tarihinde kabul edilen 6487 sayılı torba kanunun 31. maddesi şöyledir: “MADDE 31- 19.10.2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir: “Geçici Madde 31- Bankacılık mevzuatının uygulanmasıyla ilgili olarak, Avrupa İnsan Hak-
ları Mahkemesine yapılmış başvuru veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararı kapsamında karşılıklı olarak dostane çözüme ulaşılması hâlinde, ilgili kamu otoritesinin şikayet ya da yazılı başvurudan vazgeçme veya müdahillikten çekilme beyanının ilgili Cumhuriyet savcılığı veya mahkemeye ulaşması üzerine, dostane çözüm kapsamına giren fiiller nedeniyle yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmada şüpheli veya sanıklar hakkında kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verilir. / Yukarıdaki fıkra hükmü, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla derdest olan soruşturma veya kovuşturmalarla ilgili olarak uygulanır.” Yukarıdaki madde TBMM’nin, 23 Mayıs 2013 tarihli 109. birleşiminde Genel Kurul’da verilen bir değişiklik önergesi ile son halini almıştır.* TBMM tutanaklarından, maddenin işaretle oylama yoluyla kabul edildiği anlaşılmaktadır. 9 Bankacılık Kanununa eklenen düzenlemeyi, Meclis Genel Kurulu’nda okunan değişiklik önergesine ilişkin gerekçe ile birlikte değerlendirdiğimizde, söz konusu düzenlemede çeşitli yönlerden anayasaya ve dolayısıyla hukuka aykırılıklar tespit etmek mümkündür. Şöyle ki, Anayasa Mahkemesi’nin E. 2001/4 sayılı kararında da belirttiği gibi, “Af, suç teşkil eden fiiller için ceza vermek hakkını ortadan kaldıran, verilmiş olan cezaların kısmen veya tamamen infazını önleyen, yetkili mercilerce yapılmış hukuki tasarruflardır.” Yine Mahkeme’ye göre, “Af yetkisinin kullanılması, netice itibariyle devletin cezalandırmak hakkından geçici olarak feragat etmesi anlamına gelmektedir.” Şartları incelendiğinde, Bankacılık Kanununa eklenen geçici madde şarta bağlanmış bir “örtülü af” niteliğindedir, çünkü kamu idaresi ile şüpheli ya da sanığın anlaşması ve AİHM yargılaması süreci sonucunda uzlaşmaya varılması şartlarına bağlı olarak kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmekte ya da kamu davası düşürülmektedir. Kovuşturmaya yer olmadığına
* Hemen yukarıda torba kanunların sebep olduğu olumsuzluklara değinirken belirttiğimiz bir durumla karşı karşıyayız. Söz konusu olan bir torba kanundur ve TBMM Genel Kurulu’nda milletvekillerinin verdiği bir değişiklik önergesi ile kabul edilmiş bir madde söz konusudur. Diğer bir deyişle, Komisyon aşamasında tartışılandan çok farklı bir madde, onlarca başka konudaki madde arasında kabul edilmiştir.
düşün, Güz’13
19
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
karar verilmesini ya da kamu davasının düşürülmesini emreden bir yasa, mahiyeti itibariyle bir af yasasıdır. Anayasa’nın 87. maddesine göre, af yasalarının TBMM Genel Kurulu’nda üye tam sayısının beşte üç çoğunluğuyla kabul edilmesi gerekir. Oysa yasanın genel kurulda yapılan oylaması işaretle oylama biçiminde gerçekleştirilmiştir ve işaretle oylama sonucunda nitelikli çoğunluğa ulaşılıp ulaşılmadığını belirlemek mümkün olmadığından söz konusu yasa açık bir biçimde şekil yönünden Anayasa’ya aykırıdır.
Torba kanun, sivil toplumun yasama sürecine etkin katılımını engelleyen bir kanunlaştırma sürecinde yapılmaktadır. Bunun yanında, söz konusu kanun eşitlik ilkesine de aykırıdır. Şöyle ki, Anayasa Mahkemesi yukarıda atıf yaptığımız kararında 4616 sayılı Kanunun uygulanmasına ilişkin olarak kesin hükümden önceki ve sonraki aşamalarda farklı sonuçların öngörülmesini Anayasa’ya aykırı görmüştür. Mahkeme’ye göre: “Aynı tarihte aynı suçu değişik yerlerde işleyen iki kişiden biri hakkındaki yargılamanın soruşturmayı yapan organlar tarafından kısa sürede sonuçlandırılarak kesin hükümle bitirilmesi ve sanığın hükümlü statüsüne geçmesine karşın, ikinci kişinin kaçması ya da kimi nedenlerle yargılamayı güçleştirecek gayretler içerisinde olması veya yargılayanların çeşitli nedenlerle yargılamayı sonuçlandıramaması halinde o kişinin sanık sıfatında kalacağı, bunun da Yasa’nın uygulaması bakımından aynı suçu işleyenler arasında farklı sonuçlar doğuracağı açıktır.” Anayasa Mahkemesi böyle bir farklılığın Anayasa’ya aykırı olduğunu oybirliği ile tespit etmiştir. Bankacılık Kanununa getirilen düzenlemeye bakıldığında, aynı suçu işleyen kişiler arasında Anayasa Mahkemesi’nin belirttiği anlamda kabul görmeyecek farklılıklar yaratıldığı anlaşılmaktadır. Öncelikle, aynı suçu işlemiş ama
20
düşün, Güz’13
çeşitli nedenlerle AİHM’e başvurmamış bir kişi ile başvuruda bulunmuş ve daha sonra uzlaşma yoluna gidilmiş kişiler arasında makul ve mantıklı bir sebebe dayanılmaksızın bir farklılık yaratıldığı görülmektedir. BDDK uygulamaları çerçevesinde bazı muhataplarla “yargıya gitmeme” şartına bağlı olarak anlaşmalar yapıldığı düşünülecek olursa, anlaşmasına sadık kalarak yargıya gitmemiş ve iç hukuk yollarını tüketemediği için de AİHM’e gitmesi mümkün olmayan kişilerle, AİHM’e gitmiş kişiler arasında farklılık yaratılması kabul edilemez. Diğer bir deyişle, aynı suçu işlemiş kişilerden bazıları için 6487 sayılı yasanın getirdiği olanaklardan yararlanma ihtimali bulunmamaktadır. Hal böyle olunca, yasa hükmünün sadece belli bir kişi ya da grubu yararlandırmak üzere yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu durum, yasanın gelecekte de benzer durumda olan herkes için uygulanabilir nitelikte objektif ve genel bir hüküm getirdiği iddiasını geçersiz kılmaktadır. Zira aynı suçu işleyenlerden bir kısmı, yargı yoluna gitmemiştir, dolaysıyla AİHM’e başvuru koşulunu da yerine getirmemiştir ve ileride de bunu yapma imkânları hukuken bulunmamaktadır. Yukarıdaki hususlar yanında, AİHM’e hangi hak ihlali iddiasıyla gidildiği, dolayısıyla uzlaşma konusunun neye ilişkin olduğu belirsizdir ve herhangi bir sebeple AİHM’e gidilmesi ilgili kişiyi cezalandırılmaktan kurtarabilmektedir. Af niteliğindeki bu sonucun eşitlik ilkesi ile çatışma içinde olduğu açıktır. Ayrıca, Bankalar Kanununa eklenen Geçici Madde, ancak soruşturma ya da kovuşturma aşamasında uygulanabilecek bir düzenleme içermektedir. Diğer bir deyişle, hükmün kesinleşmesinden sonra Geçici Madde’nin uygulanabilirliği olmayacaktır. Düzenlemenin sadece soruşturma ya da kovuşturma aşamasına yönelik olmasının, ancak kesinleşmiş mahkumiyet kararlarını kapsamamasının nedenini anlamak mümkün değildir. Bu farklılığa ilişkin bir gerekçeye ne Kanun gerekçesinde, ne de Meclis görüşmelerinde rastlanamamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Bankacılık mevzuatının uygulan-
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
ması sonucunda hüküm giymiş ve mahkumiyeti kesinleşmiş bir kişi ile yine kanunda öngörüldüğü biçimde uzlaşma sağlanmış olsa da, bu uzlaşma hiçbir biçimde hükmü etkilemeyecektir. Bunun sonucunda, mahkum olan kişi cezasını çekerken, aynı suçu işlemiş bir kişi yargılama safhasında çıkan bu kanun sayesinde mahkumiyetten kurtulabilecektir. Bu durumun, sadece hukuk devleti ilkesine değil, aynı zamanda eşitlik ilkesine de aykırı olduğu, aynı suçu işlemiş, aynı kamu zararına neden olmuş kişiler arasında yaratılan bu farklılığın 6487 sayılı kanun marifetiyle yaratılan farklı muameleyi haklı gösteremeyeceği açıktır.
masıdır. Bununla birlikte ad hoc kanunlar, Türk doktrininde “kanunların genelliği ilkesine uygun olmayan, diğer bir deyişle kişiye özel olarak çıkarılan kanunlar için kullanılan şekli kanun” tabirinden daha geniş bir anlama sahiptir. Bankacılık Kanununa eklenen düzenleme ile tam olarak bir duruma ve kişiye özel kanun (ad hoc) örneği ile karşı karşıya kalındığı anlaşılmaktadır. İlgili düzenlemenin bir af yasası hükmünde olmasına karşın “geçici madde” olarak düzenlenmesi dahi yeterince çarpıcıdır. Sadece belli bir kişi veya grubu affetmek için çıkarılmış bir yasanın, kanunların genelliği ilkesi ile çatıştığını açıklamaya dahi gerek bulunmamaktadır. Bu açıdan söz konusu yasanın hukuk devleti ve dolayısıyla hukuki güvenlik ilkesi ile de çatışma içinde olduğu rahatlıkla iddia edilebilir.
KAYNAKÇA 1.
6487 sayılı Kanunun ele aldığımız düzenlemesi aslında tipik bir ad hoc kanundur. Yabancı doktrinde ad hoc yasalar şöyle tanımlanmaktadır: “Yasama organının siyasal açıdan çıkarcı bir sonuca ulaşmak için belli bir olaya özgü olmak üzere ve bu belli olayı genel nitelikli yasaların kapsamından çıkarmak veya (beklenmeyen bir şekilde) belli sonuca ulaşmayı engelleyen yasaları değiştirmek için giriştiği faaliyetin sonucu olan yasalar.” 10
Bentham, Jeremy, Yasamanın İlkeleri, XII Levha Yayınları, 2012. 2. Waldron, Jeremy, “Principles of Legislation”, The Least Examined Branch içinde, Richard W. Bauman ve TSVI Kahana (editörler), Cambridge University Press, 2006, s. 16. 3. Rawls, John, Siyasal Liberalizm, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007. 4. Waldron, a.g.e. s. 17. 5. İba, Şeref, “Ülkemizde ‘Torba Kanun’ ve ‘Temel Kanun’ Uygulamaları, Ankara Barosu Dergisi, Sayı 2011/1, Koselleck, Reinhardt, Kavramlar Tarihi, s.199. İletişim Yayınları, 2009. 6. Somer, a.g.e. s. 25. 7. Somer, a.g.e. s. 25. 8. İba, a.g.e. s. 199-200. 9. TBMM tutanağı için bkz.: http://www.tbmm.gov.tr/develop/ owa/tutanak_g_sd.birlesim_baslangic?P4=21954&P5=H&P AGE1=1&PAGE2=176. 10. Jasıak, Anna, Constitutional Constraints oon Ad Hoc Legislation, Intersentia, 2011, s.5. 11. Ibid. s. 237.
odtuadt.com
Ad hoc kanunlar belli ve önceden seçilmiş olaylara yönelik olarak birdenbire ve bazen de düşüncesizce/plansızca çıkarılan kanunları ifade etmektedir.11 Bu tür yasalara yöneltilen temel eleştirilerden birisi, bu yasaların yasama organının yetkisini sınırlayan anayasal bir ilke olarak kanunların genelliği ilkesi ile çatışıyor ol-
düşün, Güz’13
21
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
NUTUK VE ANILAR BAĞLAMINDA İZMİR SUİKASTI GİRİŞİMİ *
* Lemi ATALAY | ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu
Giriş İzmir Suikastı girişimi, cumhuriyet döneminin ilk yıllarında yaşanan iktidar-muhalefet çekişmesinin bir nevi son hesaplaşması gibidir. İzmir Suikastı girişiminin ardından yapılan yargılamalar sonucu ülkedeki muhalefet tam anlamıyla ortadan kaldırılmış, tek parti yönetimi kesin hakimiyetini kurmuş ve devrimler iyice hız kazanmıştır. İzmir Suikastı girişimi ve beraberinde yaşanan olaylar, gerçekten çok karmaşık bir nitelikte olup, aynı zamanda tamamıyla çözülmesi mümkün olmayan yapısıyla da post-modern tarih görüşüne hakim olan görecelilik anlayışını haklı çıkartan özellikler barındırmaktadır. Bu çalışma, bugün bile tamamıyla aydınlatılamayan İzmir Suikastı girişimini, bir dedektif edasıyla inceleyip, bilinmedik gerçek-
22
düşün, Güz’13
leri gün ışığına çıkartma amacını taşımamaktadır. Bu araştırmada daha çok suikast girişimi ve ardından yaşanan olaylar dönemin siyasi karakterlerinin gözünden anlatılmış, konu hakkında yazılan çağdaş çalışmalardan da yararlanarak analitik değerlendirmelerde bulunulmaya çalışılmıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışma üç ana bölüme ayrılmıştır. Birinci bölümde suikast girişimi öncesi ülkede hakim olan siyasi tablo özetlendikten sonra suikast girişimi, sanıkların ifadeleri ve iddianameye dayanılarak genel kabul görmüş biçimiyle anlatılmıştır. İkinci bölümde mahkeme tutanakları ve anılardan yararlanılarak olayla ilgili suçlamalara, savunmalara ve karşı iddialara değinilmiştir. Son bölümde ise elde olan bilgiler ışığında suikast girişimi hakkında bir değerlendirme yapılmaya çalışılmıştır.
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
İzmir Suikastı Girişimi
odtuadt.com
İzmir Suikastı girişimi etrafında gelişen olayları incelemeden önce dönemin genel siyasi tablosu hakkında bir fikir edinmek, konu hakkında daha sağlıklı bir yaklaşıma ulaşılmasını sağlayacaktır. I. Dünya Savaşı’nın ardından ülke topraklarının işgal edilmeye başlanması ve Osmanlı hükümetinin bu gelişmelere karşı çaresiz durumda kalması sonucu Anadolu’da, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde bir milli mücadele hareketi başlatılmış, bu mücadele milli iradeye dayandırılarak toplumun tüm kesimlerinin katılımını içerecek bir örgütlü yapıda gerçekleştirilmişti. Ancak, milli iradeye dayanan bu örgütlü yapı, doğal olarak içerisinde farklılıkları da barındırmaktaydı. Bu milli irade, Erzurum Kongresi’nden itibaren, Sivas Kongresi’nde, Birinci Meclis’te şiddetli fikir çatışmalarının yaşandığı bir ortamdan doğuyordu. Ancak, bir yandan işgalci kuvvetlere karşı verilen savaşın da devam etmesi, bu çatışmaları biraz olsun alt düzeyde tutuyordu. Silahlı savaşın bitmesi ve işin artık ilerlenecek yolun belirlenme aşamalarına gelmesi bu çatışmaları ve tartışmaların dozunu artıracaktı. Önce Birinci Meclis’te saltanatın kaldırılması ve Lozan görüşmeleri süresince İkinci Grup’un başını çektiği bir muhalefetle karşılaşılmıştır. Daha sonra da, İkinci Grup’u etkisiz kılarak oluşturulan İkinci Meclis’te ise Cumhuriyet’in ilanı ve halifeliğin kaldırılmasıyla ortaya çıkan muhalefet, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) çatısı altında birleşmişti. Ancak bu muhalefetin ömrü de uzun olmayacaktı. TCF yönetimi, 1925 yılında Doğu Anadolu Bölgesi’nde ortaya çıkan Şeyh Sait İsyanı ile ilişkilendirilecek ve bu durum partinin tüm şubelerinin kapatılmasına yol açacaktı. Öte yandan, isyanı bastırmak için çıkarılan Takrir-i Sükûn yasasından da yararlanılarak sadece muhalefet partisi değil, aynı zamanda muhalif basın da susturulacaktı.1 İşte İzmir Suikastı girişimi, muhalefetin etkisiz hale getirildiği ve tek parti yönetiminin hakimiyetini tescil ettirmeye başladığı böylesine bir dönemde gerçekleşecekti.
Ülkenin gitmekte olduğu istikametten rahatsız olan bazı çevreler TCF’nin de kapatılmasıyla ümidini iyice yitirmiş, başka çareler aramaya koyulmuştu. Bu çevrelerin başını, Cumhuriyet Halk Fırkası’nda (CHF) kendilerine yer bulamayan ya da fırkayla fikir ayrılığına düşen eski İttihatçılar çekmekteydi. Meşrutiyet döneminde, iktidarı ele geçirmek için her türlü yolu kullanmaya alışık olan İttihatçılar için ülkede oluşan bu tablo karşısında artık seçilecek yol belliydi; Gazi Paşa’ya suikast. Bu fikri benimseyenlerin başında İttihatçıların eski Maarif Nazırı Şükrü Bey ile Ankara Hükümeti’nin ilk Ankara Valisi olan Abdulkadir Bey gelmekteydi. Ab-
İz mir S u ika s tı g ir iş imi v e b e r a b e r in de y a ş a n a n o l a y l a r, g e r ç e kte n ç o k ka r ma ş ık b ir n ite l ikte o l u p , a y n ı z a ma n da ta ma mıy l a ç ö z ü l me s i mü mkü n o l ma y a n y a p ıs ıy l a da p o s t-mo de r n ta r ih g ö r ü ş ü n e h â kim o l a n g ö r e c e l il ik a n l a y ış ın ı h a kl ı ç ıka r ta n ö z e l l ikl e r b a r ın dır ma kta dır. dulkadir Bey İttihatçıların eski tetikçilerinden olup, Şükrü Bey’in de Hasan Fehmi ve Ahmet Samim gibi gazetecilerin cinayetlerinde rolü olduğu kabul ediliyordu.2 Bu ikiliye daha sonra, Ali Şükrü Bey ve Halit Paşa cinayetlerinden dolayı Gazi Mustafa Kemal’e intikam duyguları güden3 eski Lazistan Mebusu Ziya Hurşit de eklenecekti. Ziya Hurşit saltanatın kaldırılmasına olumsuz oy kullanan iki kişiden biri olup4, Sakarya Savaşı sonucu Mustafa Kemal Paşa Meclis’te törenle karşılanırken, Meclis tahtasına, Kılıç Ali’nin aktardığına göre “bir millet putunu kendi yapar, sonra da tapar”5 yazacak kadar Mustafa Kemal’e karşı olumsuz düşüncelere sahip birisiydi. Bu ekip ilk olarak 1925 yılının son aylarında Ankara’da bir suikast girişiminde bulunmayı planlamıştı. O dönem aynı zamanda
düşün, Güz’13
23
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
TCF İzmit Mebusluğu da yapan Şükrü Bey, Arif Bey’in evindeki bir toplantıda, içkinin de verdiği etkiyle suikast girişimini itiraf etmişti. Durumdan şüphelenen TCF Erzincan Mebusu Sabit Bey, Rauf Bey’i haberdar etmiş, daha sonra Rauf Bey de Ziya Hurşit’in abisi olan TCF Ordu Mebusu Faik Bey’i bilgilendirip, olayı önlemek için birlikte girişimlerde bulunmaya başlamışlardı. Önce Faik Bey kardeşi ile konuşmuş, daha sonra da Rauf Bey, Şükrü Bey ile konuşmuş, suikast iddiası bu kişiler tarafından reddedilince de olayın üzerinde fazla durmamışlardır.6 Ankara’da aradığı destekleri tam olarak bulamayan ve cinayetin gerçekleşemeyeceğini anlayan Ziya Hurşit ve Şükrü Bey başka seçenekleri aramaya koyulmuşlardı. İstanbul’a dönen bu ekip önce Bursa alternatifini düşünmüş, ancak şehre yabancı oldukları ve uygun bir ortam ayarlanamadığı için vazgeçmişlerdir.7 Daha sonra ise Mustafa Kemal Paşa’nın 1926 yılının Haziran ayında yapacağı İzmir seyahatini öğrenmişler ve suikastın İzmir’de gerçekleştirilmesini kararlaştırmışlardır. İstanbul’da bu kararın alındığı toplantıya ayrıca Baytar Rasim de katılmıştı. Alınan karar gereği Ziya Hurşit tetikçileri ile birlikte İzmir’e gidecekti. İzmir’de kendisine eski Kuva-yi Milliyecilerden Sarı Efe Edip gerekli desteği verecekti. Sarı Efe Edip, Şükrü Bey’in yakın tanıdığı birisiydi ve daha önce Baytar Rasim’in de olduğu bir başka görüşmede bu suikast fikrinden haberdar edilmişti. Baytar Rasim Bey “tütün işi” parolasıyla Sarı Efe Edip’e bir mektup yazmış ve mektubu Ziya
24
düşün, Güz’13
Hurşit’e vermiştir. Ziya Hurşit Bey adamları ile İzmir’e gitmiş, Sarı Efe Edip Bey ile buluşarak mektubu iletmiştir. Sarı Efe Edip, Çopur Hilmi ve Giritli Şevki adlı iki adamını da ayarlayarak ekibe dahil etmiş ve suikast planlaması yapılmıştır. Çopur Hilmi de tetikçiler arasında yer alacak, Giritli Şevki ise kaçakçılık yaptığı için teknesiyle ekibi Yunan adalarına götürecekti. Hacizli olan tekne için de TCF Saruhan Mebusu Abidin Bey’den yardım istenmişti.8 Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir’e gelişinin bir gün gecikmesi ve Sarı Efe Edip Bey’in bir anda ortadan kaybolup İstanbul’a gitmesi üzerine, Giritli Şevki telaşlanmış ve Emniyet’e gidip olayı ihbar etmiştir.9 İhbarın ardından önce Ziya Hurşit ve tetikçileri yakalanmış, yapılan soruşturmaların ardından olayda TCF ve İttihat Terakki parmağı olduğuna kanaat getirildiğinden, tüm TCF mebusları ve eski İttihatçılar tutuklanmıştır. İzmir ve Ankara’da gerçekleştirilen İstiklal Mahkemesi yargılamaları sonucu ise 18 kişi asılmış, Rauf Bey başta olmak üzere bazı kişilere sürgün cezası verilmiş, TCF’li paşalar ise serbest bırakılmıştır.
Suikast Girişimi ile İlgili Suçlamalar ve Savunmalar İzmir Suikastı girişimi öncesi ülkedeki siyasi tablo ve suikast süreci kabaca özetlendikten sonra konu, bu bölümde Nutuk ve anılarla karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Bu bağlamda, İzmir Suikastı ile ilgili olarak Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’ta yer alan ifadeleri çok kısa olduğundan, Gazi Paşa’nın o dönemde yaptığı açıklamalar ve Başvekil İsmet Paşa ile yaptığı yazışmalardan da yararlanılmıştır. Yine aynı şekilde Kazım Karabekir anılarını çok geniş şekilde ele almasına ve birçok kitap çıkarmasına rağmen, anılarında ilginç bir şekilde bu konuya yer vermemiştir. O nedenle Kazım Karabekir için de mahkemede yaptığı savunma esas alınmıştır. Hatıralardan ise Rauf Bey, Ali Fuat Paşa, Faik Bey ve Rıza Nur Bey’in görüşlerine yer verilmiştir.
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
Gazi Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta İzmir Suikastı girişimine Şeyh Sait olayının ardından değinmiş ve şu ifadelerde bulunmuştur: “Bütün bu yapılanlar, elbette Cumhuriyet’in başarısı ile sonuçlandı. Asiler yok edildi. Fakat Cumhuriyet düşmanları, büyük komplonun bütün safhaları ile son bulduğunu kabul etmediler. Alçakçasına son bir teşebbüse giriştiler. Bu teşebbüsler İzmir Suikastı olarak kendini gösterdi. Cumhuriyet mahkemelerinin ezici pençesi, bu defa da Cumhuriyeti suikastçıların elinden kurtarmayı başardı.”10 Görüleceği üzere, Mustafa Kemal Paşa üstü kapalı da olsa İzmir Suikastı ile ilgili olarak TCF’yi sorumlu tutmaktadır. Çünkü bahsettiği büyük komplo, paşaların askerlikten çekilerek siyasete atılması ve kurdukları parti ile ilgiliydi. Gazi Paşa, İzmir Suikastı’nı da bu komplonun devamı olarak nitelemekte ve bir nevi devrim karşıtı hareket olarak görmektedir. Mustafa Kemal’in Başvekil İsmet Paşa ile yazışmalarında
odtuadt.com
bu yaklaşım daha da nettir. Uğur Mumcu’nun Cumhurbaşkanlığı Gizli Arşivleri’nden elde ettiği belgeler Mustafa Kemal’in görüşleri konusunda bizleri çok aydınlatmaktadır. Mustafa Kemal telgraflarda şu şekilde değerlendirmelerde bulunmaktadır: “Karşımızda iktidar olmak isteyen Terakkiperver Cumhuriyet Partisi adı altında çalışan bir komite vardır. Eski muhalif İkinci Grup mensupları, adı geçen komiteye bağlıdırlar. Bu partinin genel merkezi ve üyeleri, genel girişimleri yönetmekte ve karar almaktadır. Bu siyasal kuruluşun tıpkı İttihat ve Terakki cemi-
yetinde olduğu gibi, bir de fedai şubesi vardır. Bu şube, parti genel merkezindeki bir üyeye bağlı olarak çalışır. Büyük olasılıkla bu üye Şükrü Bey’dir. Abdulkadir Bey, bu şubenin bir şefi gibi kabul edilebilir. Suikast hakkındaki karar parti genel merkezinin bütün üyelerince alınmıştır. Hatta suikastın gerçekleşmesinde silah kullanacaklara yakın temaslarda bulunmak suretiyle bazı üyeler tarafından takip olunmuştur. Rauf Bey, burada bulunmamak için Avrupa’ya gitmiş, Kazım Karabekir Paşa’nın Ziya Hurşit ile Ankara’daki gizli teması, Arif’in evinde silah kullanacakların da katıldıkları toplantı, Adnan Bey’in Londra’da uzun süre kalması üzerinde düşünülmesi gereken noktalardır. Buna göre Terakkiperver Partisi bütün liderlerini ve bir kısım üyelerini tümüyle tutuklayıp cezalandırmak gerekecektir. Önemli bir yurt sorununu radikal ve ivedi bir yöntemle çözeceğiz.”11 İsmet Paşa, TCF’nin suikasttaki rolü konusunda temkinli davranmakta ve özellikle Ankara’daki Kazım Karabekir’in tutuklanmasına pek olumlu bakmamaktadır. Mustafa Kemal Paşa ile bu nedenle aralarındaki telgraflaşmalar devam eder ve Mustafa Kemal Paşa kendisini ikna etmek için TCF üyeleri hakkında şu değerlendirmelerde bulunur: “Burada alınan bazı bilgilere göre suikastın başarı ile sonuçlanmasından sonra muhaliflerin İstanbul’da duruma hakim olmak, ona göre hükümet oluşturacakları izlenimi doğuyor. Bu olasılığa göre muhaliflerin İstanbul’daki hazırlıkların ve kuvvetlerin tahmin edildiğinden fazla olması gerekir… Düzenlenen suikast Sarı Efe, Şükrü Bey, Abdülkadir gibi sınırlı kişilerin eseri değildir. Tahmin buyurduğunuz gibi İttihat ve Terakki, eski İkinci Grup ve özellikle bunları kadrosuna almış bulunan Terakkiperver Partisi’dir. Kazım Karabekir Paşa, Fuat Paşa ve benzerlerinin kamuoyunda suçlu olduklarını kabul etmek gerekir.”12 Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bu suçlamaları genel olarak mahkeme süresince iddianameye de yansıyan görüşlerin temelini oluşturmaktaydı. Peki, TCF liderleri bu suçlamalar hakkında
düşün, Güz’13
25
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
mahkemede ve anılarında neler söylemiştir? Bu konuda Kazım Karabekir Paşa’nın sözleri ile başlanacak olursa, kendisi mahkemede suikast girişiminde tespit ettiği bazı şaşırtıcı noktalardan yola çıkarak bu olayı, muhalefeti yıkmak için düzenlenen bir tertip olarak niteler. Özellikle suikastın TCF genel merkezince kararlaştırıldığını söyleyen Sarı Efe Edip’e yüklenir ve kendisini ajanlıkla suçlar. Sarı Efe’nin Meclis Başkanı Kazım Paşa’nın yakın adamı olduğunu, kendisinden para aldığını ve suikastı yapamayacağını söyleyerek, kendisini Şeyh Sait İsyanı’ndan evvel İstanbul polisinin kullandığı sahte Mr. Templen gibi işe giren, belki meseleyi yaratıp, etrafına çeşitli budalaları toplayıp, kendi adlarını da kullanarak onları ikna eden bir rol üstlendiğini iddia etmektedir. Kazım Karabekir Paşa, Ankara’daki girişimden de kesinlikle haberdar olmadığını söyler. Sabit Bey’in kendisine bilerek haber vermediğini, çünkü haberi olsa ihbar edeceğini bildiklerini söylemektedir. Kazım Karabekir ayrıca, İkinci Grup ve İttihatçıların parti içindeki rollerini reddeder ve çoğuyla görüş ayrılıkları olduğunu belirtir. Ayrıca Şükrü Bey’in de partide etkisiz bir kişi olduğunu söylemiştir.13
Ali Fuat Paşa ise anılarında suikast ile doğrudan alakalı olduğu iddiasının kendisi için çok ağır bir itham olduğunu, çocukluk ve mektep arkadaşı Mustafa Kemal’in hayatına kastetmek gibi bir suçun kendisine yüklenmesinin çok acı bir kader olduğunu belirtmiş ve iddiaları reddetmiştir.14 Ancak Ali Fuat Paşa, Ankara’daki suikast girişimi hakkında haberlerinin olduğunu kabul eder. Olanları Rauf Bey’den öğrendiğini ifade eden Ali Fuat Paşa, girişimin yalanlanmasından dolayı ihbar etmediklerini ancak Sabit ve Faik Beylere yine de gerekli uyarıları yaptıklarını ve bir delil olursa derhal hükümete bildirmeleri gerektiğini söylediklerini belirtir. Ortada kesin bir şey yokken ihbar etmelerinin anlamsız olacağını ve yaptıkları uyarıyı yeterli gördüklerini ifade eder.15 Ali Fuat Paşa da Karabekir gibi Sarı Efe Edip’in yalan söylediğini, bunun da özelikle yeni cumhurbaşkanının kim olacağı hakkında söylediklerinden anlaşıldığını savunmaktadır. Çünkü Sarı Efe, Gazi Paşa öldürüldükten sonra yerine Fevzi ya da Meclis Başkanı Kazım Paşa’nın getirileceğini söylemektedir. Ancak Ali Fuat Paşa’ya göre TCF böyle bir girişimde bulunsaydı ne Fevzi Paşa’yı ne de Kazım Paşa’yı cumhurbaşkanı yapmaz, kendi görüşlerinden birini başa getirirlerdi.16 Rauf Orbay ise anılarında kendileri tarafından bir suikast girişiminin kesinlikle olmadığını, hatta böyle bir şeyin hiçbir zaman akıllarından geçmediğini söyler.17 Ankara’daki girişim hakkında Sabit Bey’in duyduğu şüpheyi kendisi ile paylaşmasından sonra her türlü önlemi alarak suikastı önlediğini iddia eden Rauf Orbay, buna rağmen neden halen mahkûm edilmek istendiğini anlamadığını dile getirir.18 Avrupa’ya gitme konusunun ise sağlık sorunlarından kaynaklandığını, bu konuda gerekli izinleri önceden aldığını, suikast teşebbüsü ile ilgili olarak ben gidiyorum, siz ne yaparsanız yapın şeklinde bir ifadesinin kesinlikle olmadığını söylemiştir.19 Dönemin diğer siyasi figürlerinin bazı anılarında ayrıca ilginç ifadelere rastlamak mümkündür. Suikast girişiminin öncülerinden Ziya
26
düşün, Güz’13
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
Hurşit’in ağabeyi Faik Bey hatıralarında Ankara girişiminin ardından kendisinin partiyi feshetme kararı alınıp, olayı hükümete duyurmaları gerektiği şeklinde görüş bildirdiğini, ancak kendisinin bu görüşünün benimsenmediğini söyler.20 Yine İzmir’deki girişimlerden hemen kısa bir süre önce, Kazım Karabekir Paşa’nın kendisi ile görüştüğünü ve Mustafa Kemal’in Bursa civarında gezide olduğunu, bu sırada vefat ederse İsmet Paşa’ya karşı nasıl bir tavır alınması gerektiği konusundaki görüşünü öğrenmek istediğini anlatmaktadır. Kendisinin böyle bir soru karşısında çok şaşırdığını, Kazım Karabekir’in bunun bir ihtimal olduğunu ve bu ihtimal durumunda cumhurbaşkanlığını İsmet Paşa’ya verelim mi diye sorduğunu iddia eder.21 Rıza Nur da anılarında olaydan önce muhalif mebusların İstanbul’da toplandığını, kendilerine Taksim Bahçesi’nde denk geldiğini, çok keyifli olduklarını, Mustafa Kemal’e küfürler ettiklerini ileri sürmüş, bu buluşmayı suikast girişimine bağlamıştır.22
odtuadt.com
İzmir Suikastının Değerlendirilmesi İzmir Suikastı hakkında yapılabilecek genel tespit, Mustafa Kemal Paşa’ya yönelik bir suikast girişiminin gerçek olduğu, ancak bu suikastta TCF’nin rolünün sınırlı olduğu ve CHF yönetiminin bu girişimi muhalefeti susturmak için iyi bir araç olarak kullandığı şeklindedir. Ankara Hükümeti bu siyaset girişimini önceden haber almış ve zanlıları yakalamak için en doğru zamanı beklemiştir. Ankara Hükümeti’nin girişimden haberdar olduğunu çeşitli vesilelerle anlayabiliyoruz. Özellikle Ankara Valisi Atıf Bey’in suikastın ortaya çıkarılmasından sonra bir gazeteye verdiği demeçte, girişimden haberdar olduklarını ve Ziya Hurşit’i uzun zamandır takip ettiklerini açıklaması bu durumu kanıtlar niteliktedir.23 Ayrıca Mustafa Kemal’in Mersin’den deniz yoluyla İzmir’e gidecekken, fikrini değiştirerek Ertuğrul yatını geri göndererek, Bursa üzerinden İzmir’e gitmesi; İzmir’e gitmek üzereyken Balıkesir’de oyalanarak gelişini ertelemesi, Mustafa Kemal’in suikast hakkında bilgi sahibi olduğu yönündeki şüpheleri artırmaktadır. 24
Rıza Nur da anılarında olaydan önce muhalif mebusların İstanbul’da toplandığını, kendilerine Taksim Bahçesi’nde denk geldiğini, çok keyifli olduklarını, Mustafa Kemal’e küfürler ettiklerini ileri sürmüş, bu buluşmayı suikast girişimine bağlamıştır. Bütün bu veriler Mustafa Kemal ve ekibinin süreci ne kadar ustaca değerlendirdiklerini ortaya koymaktadır. Ancak bunlar tabi ki gerçekten var olan ve planlanmış suikast girişimlerini gölgelemeye yetmez. Sonuçta iktidarı yıkmayı kafasına koyan bir ekip vardır. Bu ekip bu niyet doğrultusunda önce Ankara, daha sonra Bursa, en sonunda da İzmir’de çeşitli girişimler planlamıştır. Bu ekibin örgütsel bağlantısı kesin olarak kanıtlanamamıştır. Ancak bazı eski İttihatçıların öncülüğünde girişimin sürüklendiği açıktır. Mahkemenin de kanaati bu yönde olmuş, bu ekibi İttihatçıların eski İaşe Nazırı Kara Kemal’in yürüttüğünü öne sürmüş, bu nedenle de örgüte Kara Çete adını takmıştır.25 Kara Kemal Bey yakalama kararının ardından uzun süre kaçmış, daha sonra da yakalanmak üzereyken intihar etmiştir. Kara Kemal’in ifadesi alınamadığından onun rolünü tam olarak kestirmek güçtür. Ülkede kalan İttihatçıların en etkili ismi Kara Kemal’di denilebilir. Mustafa Kemal de bu durumun bilinciyle, İkinci Meclis seçimlerinden önce Kara Kemal ile İzmit’te bir görüşme yapmış ve İttihatçıların yeni seçimlerdeki tavrını sormuştur. Kara Kemal, İttihat ve Terakki’nin artık dağıldığını ve siyaset yapma amacını gütmediğini, Mustafa Kemal’in önderliğini kabul ettiklerini beyan etmiştir. Mustafa Kemal bu görüşleri için kendisine teşekkür etmiş, ancak bu görüşün sadece kendisine ait olduğunu arkadaşlarının görüşünü de öğrenerek kendisine haber vermelerini istemiştir.26 Bunun ardından Kara Kemal, eski İttihatçıları Cavit Bey’in evinde top-
düşün, Güz’13
27
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
layarak konuyu görüşmüştür. Bu toplantıda da Kara Kemal’in görüşleri benimsenmiş, Mustafa Kemal’in desteklenmesi kararı alınmış ve Mustafa Kemal’in aralarından istediği kişileri mebus seçebileceği belirtilmişti. Şükrü ve İsmail Canbulat Beyler bu doğrultuda mebus seçilmişlerdir.27 Ancak Cavit Bey’in evinde gerçekleştirilen bu toplantı ileride mahkeme tarafından en önemli suikast toplantılarından biri olarak kabul görecekti. Çünkü toplantıda Mustafa Kemal’in desteklenmesi kararlaştırılsa da, ilginç bir şekilde Halk Fırkası’nın Dokuz Umdesi’ne karşı, bu toplantıda da 9 maddelik ayrı bir bildiri ortaya çıkarılmıştı. Buradaki maddelerden bazılarının daha sonra kurulacak olan TCF’nin programında da yer alması28, TCF’nin adında da Terakki kelimesinin geçmesi, TCF’nin programının hazırlanmasında bu toplantıya katılan kişilerden İsmail Canbulat’ın etkili rol oynaması, mahkemece önemli deliller olarak nitelenmiştir. Dolayısıyla mahkemeye göre TCF, bu Kara Çete tarafından bir şekilde gizlice kullanılıyordu. Rauf Bey de eski bir İttihatçı olarak iki parti arasındaki irtibatı sağlıyor ve bir nevi bütün muhalefetin, dolayısıyla da cinayetin ardındaki beyin rolünü üstlenmişti.29 Tabi İttihatçılar ve TCF liderlerinin iktidara karşı giriştikleri işbirliğine yönelik bütün bu girişimleri İstiklal Mahkemesince, kanıtlara pek dayandırılamamış, daha çok varsayımlar ve şüpheler üzerine hareket edilmiştir. Nitekim
28
düşün, Güz’13
Mahkeme Başkanı Kel Ali’nin de açıkça belirttiği gibi, zaten İstiklal Mahkemesi kanaatlere bakarak karar vermekteydi.30 Dolayısıyla TCF yönetimi eski İttihatçılarla muhalefet olarak bir işbirliği içine girmiş bile olsa, bu onların yasal muhalefet zemininden çıkarak suikast planlayan bir alana kaydığını kanıtlamaz. Kanımca, TCF liderlerinin rolü daha çok olayı bilip haber vermeme, ya da göz yumma boyutundadır. Kazım Karabekir her ne kadar olaydan kesinlikle haberinin olmadığını ileri sürse de Ankara’da hemen hemen herkesin kulağına gelen bu girişimi, TCF Başkanı’nın duymaması pek mümkün gözükmemektedir. Ancak TCF liderleri her nasılsa olayı duyurmamış ve bu suçlamalar altında kalmışlardır. Suikastı bildirmeme tavrı da mahkemece bir şekilde mazur görülmüş ve TCF liderleri serbest bırakılmıştır.
Cumhuriyet devrimlerinin yöneldiği yönden rahatsız olan bir kesimin giriştiği suikast olayı, iktidar-muhalefet kavgasının en sert mücadelesine sahne olmuştur.
Sonuç Sonuç olarak, 1926 yılında gerçekleşen İzmir Suikastı girişimi ve ardından yaşanan gelişmeler cumhuriyetin ilk yıllarındaki bir dönüm noktasını teşkil etmektedir. Cumhuriyet devrimlerinin yöneldiği yönden rahatsız olan bir kesimin giriştiği suikast olayı, iktidar-muhalefet kavgasının en sert mücadelesine sahne olmuştur. Suikast girişiminin ortaya çıkarılması ve sonrasındaki yargılamalar sonucu, yaklaşmakta olan 1927 seçimleri öncesi ülkedeki tüm muhalefetin etkisiz hale getirilmesi sağlanmıştır. Bazı eski İttihatçılar ve TCF mebusları dava sonrası asılmış, TCF’nin önde gelenleri pozisyonunda olan paşaların adları toplum önünde lekelenmiştir. Dolayısıyla Gazi Mustafa Kemal ve ekibi kendisine yönelik
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
KAYNAKÇA 1. 2. 3. 4. 5. 6.
odtuadt.com
bu olumsuz girişimleri ustaca önlemiş ve siyaseten pragmatik adımlarla iktidarını pekiştirmiştir. Bu siyasi tablonun döneme hakim olan iktidarı tamamen ele geçirme anlayışı göz önüne alındığında, olağan karşılanması gerekmektedir. Gerek mutlak monarşi döneminde, gerekse meşruti monarşi döneminde ülke siyaseti iktidarı paylaşabilme kavramıyla tanışamamış, muhalefet ölümcül bir rakip olarak görülmüştür. Bu nedenle gerek iktidardakiler, gerekse muhalefettekiler iktidarı tamamen ele geçirilmesi gereken bir yapı olarak kavramışlardır. İzmir Suikastı girişimi de işte bu anlayış etrafında gelişmiş ve sonucunda meydana gelen olaylarla birlikte, ülkede var olan bu siyasi kültürün yerleşmesine katkıda bulunmuştur. Ancak daha vahim olanı, aradan 80 yıl geçmesine rağmen iktidarı tamamen elinde tutma anlayışının değişmemiş olmasıdır. Bu siyaset anlayışının araçları ve yöntemleri değişse de, mutlak iktidar ve güç sevdası halen siyasal kültürümüzü şekillendirmeye devam etmektedir.
7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. 14. 15. 16. 17. 18. 19. 20. 21. 22. 23. 24. 25. 26. 27. 28. 29. 30.
Özoğlu, Hakan, Cumhuriyetin Kuruluşunda İktidar Kavgası150’likler, Takrir-i Sükun ve İzmir Suikastı (çev.Zuhal Bilgin), Kitap Yayınevi, İstanbul, 2011, s.145 Engin, Vahdettin, Hesaplaşma-Atatürk ve Muhalefet Arasındaki İktidar Mücadelesinde Son Hamle:İzmir Suikastı, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2011, s.161 Mumcu, Uğur, Gazi Paşa’ya Suikast, um:ag Yayınları, Ankara, 2010, s.2 Engin, a.g.e. , s.34 a.g.e. , s.35 Kılıç, Sümer, İzmir Suikastı-İstiklal Mahkemeleri Adil Miydi?İddianame ve Kazım Karabekir’in Savunması, Emre Yayınları, İstanbul, 1994, s.13 Engin, a.g.e. , s.43-44 a.g.e. , s.99-101 Mumcu, a.g.e. , s.1-2 Atatürk, Kemal, Nutuk 1919-1927 (yayına hazırlayan Prof. Dr. Zeynep Korkmaz), Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2011, s.604 Mumcu, a.g.e. , s.11 a.g.e. , s.14-15,19 Engin, a.g.e. , s.88-92 Cebesoy, Ali Fuat, Siyasi Hatıralar, Temel Yayınları, İstanbul, 2011 , s.610 a.g.e. , s.615 a.g.e. , s.613-614 Orbay, Rauf, Cehennem Değirmeni-Siyasi Hatıralarım Cilt 2, Emre Yayınları, İstanbul, 2000, s.196 a.g.e. , s.208-209 a.g.e. , s.216 Engin, a.g.e. , s.48 Mumcu, a.g.e. , s.23-24 Kocahanoğlu, Osman Selim, Atatürk’e Kurulan Pusu-İzmir Suikastı’nin İç Yüzü, Temel Yayınları, İstanbul, 2005, s.74-75 Özoğlu, a.g.e. , s.190 Kocahanoğlu, a.g.e. , s.37-38 Engin, a.g.e. , s.159 Zürcher, Erik Jan, Milli Mücadelede İttihatçılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, s.201 a.g.e. , s.203-204 a.g.e. , s.203 Engin, a.g.e. , s.240 Mumcu, a.g.e. , s.66
düşün, Güz’13
29
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
SOYKIRIM MI NEFRET SUÇU MU? *
* Uluç GÜRKAN | Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğretim Görevlisi Türkiye, “Ermeni soykırımı” suçlamalarını, “tencere dibin kara, seninki benden kara” edebiyatıyla karşılamaya çalışıyor. Kaç Ermeni’nin öldüğünü, bu arada yaşamını yitiren Türk ve Müslümanların sayısını tartıyor. Türkiye’nin bu anlamsız ve kısır tartışmayı bırakması, üç temel noktaya odaklanması gerekiyor. Bu üç temel nokta hem tarihsel hem de hukuksal olarak “Ermeni Soykırımı” ezberini bozacaktır.
Soykırım Suçu Birinci nokta, “soykırım suçunun” hukuki çerçevesiyle ilgilidir. “Soykırım suçunun” hukuki çerçevesini belirleyen 1948 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Soykırım
30
düşün, Güz’13
Sözleşmesi, soykırım suçunun tüzel kişilerce değil, gerçek kişilerce işlenebileceğini söylüyor. Bu yüzden İkinci Dünya Savaşı’nda gerçekleştirilen Yahudi Soykırımı için Almanya ya da Alman halkı suçlanmıyor. Peki, kim suçlanıyor? Kişi olarak Hitler, yönetim erki olarak da Naziler, Nazi liderleri… “Soykırım” sözcüğünün üzerine kurulduğu “Yahudi Katliamı” yanında, güncel Ruanda, Sudan ve Bosna-Hersek örneklerinde de açıkça görülebileceği gibi, ortada “soykırım” olarak tanımlanabilecek bir eylemin olması halinde dahi suçlamalar gerçek kişilere yöneltilmekte, cezai sorumluluk bu kişilere yüklenmektedir. Örneğin; Sudan’daki savaş suçları için El Beşir suçlanıyor, ülkesiyle Sudan halkı değil… Bosna-Hersek’teki Srebrenitsa Katliamı’ndan ötürü Sırp ulusu değil, dönemin Sırp liderleri ve kimi komutanları sorumlu tutulup yargılanıyor.
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
“Ermeni Soykırımı” iddialarına gelince bu yaklaşım değişiyor, hukuk dışı bir çifte standarda başvuruluyor. Suçlamalar gerçek kişilere değil, ülkesi ve ulusuyla Türkiye’ye yöneltiliyor. Doğrudan Türk halkı suçlanıyor. Bu, Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’ne aykırı bir çifte standart olmasının yanında, kendisi başlı başına bir suçtur. Türkiye ve Türk halkına karşı yöneltilen “Ermeni Soykırımı” suçlamaları, bir tür “nefret söylemi (hate speech)” suçuna dönüşmüş durumdadır. “Belli bir gruba karşı düşmanlık duygularını tetikleyen önyargılı ve ayrımcı bir dil kullanılması” biçiminde tanımlayabileceğimiz nefret söylemi, bu bağlamda, Türkiye’ye karşı düşmanlık duygularını tetikliyor. Türkiye, bu hukuk dışı ve ırkçı söyleme son verilmesini, “soykırım” iddialarını tartışmanın önkoşulu yapmalıdır. Burada, “soykırım” iddialarının Türkiye’ye karşı bir tür nefret söylemine dönüşmesinin, zamanlamasının ve nedenlerinin de irdelenmesi gerekiyor. Bugüne kadar yabancı ülke parlamentolarında Türkiye’yi suçlayan toplam 48 karar alınmıştır.1 Bu 48 kararın bir tanesi 1915 tarihlidir. Bir savaş propagandası olarak Rus, Fransız ve İngiliz parlamentoları Türkiye’yi ortaklaşa suçlamışlardır. 1915’ten, Türk diplomatlarının katledildiği 1970’li ve 1980’li yıllar da dahil, 1990’lı yıllara kadar yabancı ülke parlamentolarındaki Türkiye suçlamalarının sayısı da sadece altı. Geriye kalıyor 41 suçlama… Yabancı parlamentolardaki “Ermeni Soykırımı”nı tanıma kararlarının beşte dördünden fazlasını oluşturan bu 41 karar, Soğuk Savaş’tan “Yeni Dünya Düzeni”ne geçildiği 1990’lı ve 2000’li yıllara aittir.2 Türkiye’yi hedef alan soykırım iddialarının, Sovyet sisteminin çökmesi ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte “Yeni Dünya Düzeni” ile bütünleştiği gözleniyor.
odtuadt.com
Soğuk Savaş sonrasındaki ilk suçlama, 1993 yılında, Samuel Huntington’ın Foreign Affairs dergisinde “Uygarlıklar Çatışması” tezini yayınladığı
tarihte yapılıyor. Tezin kitaplaştığı 1996 yılından sonra ise, yabancı ülke parlamentolarında alınan suçlama kararları birbirini izlemeye başlıyor.3 Yabancı ülke parlamentolarının “Ermeni Soykırımı” iddialarını güncel politikaya dönüştürme konusunda kendilerine vazife çıkarmalarının tarihçesi tesadüf değildir. “Yeni Dünya Düzeni”nde dini ve etnik farklılıkların temel çelişki olarak ön plana çıkarılmasının sonucudur.
Ya b a n c ı p a r l a me n to l a r da ki “E r me n i S o y kır ımı”n ı ta n ıma ka ra r l a r ın ın b e ş te dö r dü n de n f a z l a s ın ı o l u ş tu r a n b u 4 1 ka ra r, S o ğ u k S a v a ş ’ ta n “Ye n i D ü n y a D ü z e n i”n e g e ç il diğ i 1 9 9 0 ’ l ı v e 2 0 0 0 ’ l i y ıl l a r a a ittir. Dini ve etnik farklılıklar, Ermeni iddialarının geçmişe ait bir hesaplaşma olarak algılandığı Soğuk Savaş döneminde geri plandaydı. Ön plandaki temel çelişki ideolojiydi. “Soğuk Savaş” deyimi de ABD ile Sovyetler Birliği’nin öncülüğündeki kapitalist ve komünist devletler arasında II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ekonomik, siyasi, askeri gerginliği tanımlıyordu. Soğuk Savaş, 1990’lı yıllara girilirken, Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine sona erdi. O yıllarda “kapitalizmin küresel zaferi” olarak kutsanan bu gelişme, iki kutuplu Soğuk Savaş düzeninden ABD’nin egemenliğindeki tek kutuplu “Yeni Dünya Düzeni”ne geçişin kurgusunu da oluşturdu. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Sovyet sisteminin çökmesi, kapitalist sistemin “düşman” kavramında kısa süreli bir kargaşa yarattı. Samuel Huntington, “uygarlıklar çatışması” teziyle yeni düşmanı “İslam” olarak tanımladı. “Yeni Dünya Düzeni” de, Samuel Huntington’ın “uygarlıklar çatışması“ olarak adlandırdığı din savaşları temelinde inşa edildi.
düşün, Güz’13
31
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
21. yüzyılın savaşlarının dinler arasında olacağını ileri süren Prof. Huntington, savaşın taraflarını da “Hilâl ve Haç” olarak tanımlıyordu. Prof. Huntington’a göre, “sınırları kanlı” olan İslam, kapitalist Batı’nın “liberal demokrasi” değerleriyle özdeş bir uygarlık olan Hıristiyanlığın “tarihsel düşmanı” idi. Türkiye ile Ermenistan’ın Kafkaslar’daki ilişkileri de bu tarihsel düşmanlığın ve İslam’ın sınırlarının kanlı olmasının kanıtıydı.4
Huntington, Foreign Affairs dergisindeki makalesini kitaplaştırdığı çalışmasında “soykırım” iddialarını Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreciyle ilişkilendiren bir tarih çarpıtmasına da imza atmıştı: “Çokuluslu bir imparatorluk fikrini reddeden Kemal (Mustafa Kemal Atatürk), homojen bir ulus devlet meydana getirmeyi amaçlamış, bu süreçte Yunanlıları ve Ermenileri ülkeden zorla kovmuş ve öldürmüştür…”5 Huntington’un uygarlıklar çatışması tezi, Ermeni Soykırımı iddialarını geçmişe ait bir hesaplaşma olmaktan çıkarıp güncel politikaya dönüştürürken, üslubunu da etkilemiştir. “Ermeni Soykırımı” iddiaları, bu biçimiyle, Türkiye’ye karşı ırkçı nefret söylemini meşrulaştırmayı amaçlayan tehlikeli bir oyuna dönüşmüştür. Ötesinde, yeni dünya düzeni siyasetini uluslararası hukukun üzerine çıkartmıştır. “Ermeni Soykırımı” iddialarının yetkili mahkemeler yerine yabancı ülke parlamentolarında tanınmaya çalışılması, hukukun siyasete kurban edildiğinin kanıtıdır.
32
düşün, Güz’13
Yetkili Mahkeme Türkiye’nin üzerinde durması gereken ikinci nokta, “soykırım suçu”nun varlığı ya da yokluğuna karar verecek yetkili merciin siyaset değil, uluslararası hukuk olduğudur. BM Soykırım Sözleşmesi, “soykırım suçunun” varlığı ya da yokluğu konusundaki yetkili mercii “yargı organları” olarak belirlemiştir. Hangi yargı organı ya da organlarının yetkili olduğu da sözleşmede açıklanmıştır. Bu bağlamda, unuttuğumuz, bize unutturulmak istenen gerçek, I. Dünya Savaşı sonrasında çok sayıda İttihat ve Terakki Partisi yöneticisinin “Ermenilerin toplu katliamı” suçlamasıyla üç yıla yakın süre Malta’da tutulmuş ve Sevr Antlaşması hükümleri uyarınca “soruşturma” kapsamına alınmış olmalarıdır. Bu soruşturmayı yürüten makam Londra’daki İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’dır. Atanmış herhangi bir rütbeli savcı değildir.
“Ermeni Soykırımı” iddialarının yetkili mahkemeler yerine yabancı ülke parlamentolarında tanınmaya çalışılması, hukukun siyasete kurban edildiğinin kanıtıdır. Son derece iddialı ve kapsamlı bir soruşturma yapılmıştır. İşgal altında el koyulan Osmanlı arşivinin yanında, İngiltere ve Amerika’da “Ermeni kırımı/katliamı” konularında bilgi, belge taranmış, ancak “bir hukuk mahkemesinde geçerli sayılabilecek” hiçbir kanıt bulunamamıştır. İngiliz Kraliyet Başsavcılığı, İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın “hukuki bir dava açılamayacaksa siyasi bir dava açılsın” yolundaki baskısını da reddetmiş ve günümüz hukukunda “takipsizlik-kovuşturmaya yer olmadığı” hükmüne vararak üç yıla yakın süre Malta’da tutulan İttihat ve Terakki yöneticilerinin serbest bırakılmalarını sağlamıştır. İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’nın bu kararının, “Er-
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
meni Soykırımı” iddialarını kökten çürüten hukuki sonuçları olduğu yadsınamaz. Malta’daki bu yargı süreci, Yahudi Soykırımı yargılamasının yapıldığı Nürnberg Mahkemesi ile benzer uluslararası hukuk kurgusunda gerçekleşmiştir.
İşgal altında el koyulan Osmanlı arşivinin yanında, İngiltere ve Amerika’da “Ermeni kırımı/katliamı” konularında bilgi, belge taranmış, ancak “bir hukuk mahkemesinde geçerli sayılabilecek” hiçbir kanıt bulunamamıştır.
1 Ağustos 1919’da Londra’ya gönderdiği raporda “Mahkeme süreci, hem bizim hem de Türk Hükümeti’nin itibarını zedeleyen bir maskaralığa dönüşmüştür.” değerlendirmesini yapmıştır.7 Buna karşın, Ermeni Soykırımını savunanlar her vesileyle işgal yılları maskaralığına atıf yaparken, 1915-1916 yıllarında İttihat ve Terakki Hükümeti’nin kendi iradesiyle gerçekleştirdiği örnek yargılamaları yok saymaktadır.
Tehcir Uygulaması Üçüncü nokta, “soykırım” iddialarının temel dayanağı olarak son zamanlarda sunulan “tehcir uygulaması” ile ilgilidir.
“Ermeni Soykırımı” iddialarıyla ilgili olarak bize unutturulan bir başka yargısal süreç daha vardır. 1915 sonbaharında, savaşın en şiddetli ortamında, İttihat ve Terakki Hükümeti, Ermeni kafilelere kötü muamelede bulundukları iddia edilenleri Divan-ı Harp Mahkemeleri’nde yargılatmıştır. 73’ü tutuklu olmak üzere yargılanan 600’ü aşkın kamu görevlisi ile bine yakın aşiret mensubunun 67’si idam, binden fazlası da “öldürme, yaralama, görevi ihmal, soygun” gerekçesiyle hapis ve sürgün cezalarına çarptırılmıştır.6 Savaş suçları hukuku alanında dünyadaki ilk örneği oluşturan bu tarihi yargılama, katil olarak yaftalanmak istenen devrin Osmanlı Hükümeti’nin Ermeni kırımı planlaması yapmadığını, böyle bir kastının olmadığını; istenmeyen acı olaylarla karşılaşınca bunlarla yüzleşmekten de kaçınmadığını ortaya koymaktadır. Ötesinde, yaşanan acının üzerinin örtülmediği, “Ermeniler isyan etmişti” gibi gerekçelere sığınılmadığını, yaşanan acının hesabının o günün yargısında sorgulandığını kanıtlamaktadır.
odtuadt.com
Bu konuda bir de Mondros Mütarekesi’yle başlayan işgal döneminde iktidara gelen Hürriyet ve İtilaf hükümetleri tarafından İngilizlerin baskısıyla kurdurulan askeri mahkemelerin yaptığı yargılamalar vardır. Bu mahkemeler hakkında İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe,
Tehcir, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri’nin, 1977 tarihli Ek 2 Protokolü uyarınca “askeri gereklilik” kapsamında değerlendirilmeye açıktır. I. Dünya Savaşı koşullarında Osmanlı Ermenilerinin silahlı isyanı ve Osmanlı topraklarını işgal eden Çarlık Rusyası’nın yanında savaşa katılması, tehcir uygulamasının “askeri gereklilik” bağlamında değerlendirilmesini haklı kılmaktadır. ABD’li asker kökenli tarihçi Edward J. Ericson, 1915 Ermeni ayaklanmasının Rus işgaline karşı savaşan Osmanlı ordusunun güvenliği açısından ağır ve acil bir tehdit oluşturduğunu ortaya koymaktadır.8 Ericson, Tehcir’in askeri bir soruna bu-
düşün, Güz’13
33
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
lunan çözüm olduğunu belgelendirmektedir. Ötesinde, unutulmamalıdır ki Yahudi Soykırımı gerçekliğinde Alman Yahudilerinin Almanya’ya karşı ne silahlı bir direnişi söz konusudur ne de Alman Yahudilerinin Almanya’nın savaş halinde olduğu ülkelerle silahlı bir işbirliği… Dolayısıyla, II. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Yahudilere uygulanan soykırım ile I. Dünya Savaşı günlerinde Ermenilerin maruz kaldıkları iddia edilen olaylar arasında, “soykırım” bağlamında, herhangi bir paralellik kurulamaz. Ünlü tarihçi Bernard Lewis’in “Ermeni Soykırımı” iddialarını yadsırken, I. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı topraklarında yaşananları bir “savaş trajedisi” olarak tanımlaması bu nedenledir.9
ret olmadığını, arada gri tonların da bulunduğunu ortaya koyacaktır. 1915 Ermeni Tehciri için bu gri ton; tehcirin meşru sebeplerinin yaşatılan acıları “haklı” kılmadığı, yaşanan acıların da tehcirin meşru sebeplerini ortadan kaldırmadığı olacaktır. Bu, nefretten arınmış, hoşgörüye kapı açmış gri bir tondur. Tarihi ve hukuki gerçekler bize bu noktada buluşma fırsatını veriyor.
KAYNAKÇA 1. 2. 3.
4. 5. 6. 7. 8. 9.
Sonuç Bu yazı, “Ermeni Soykırımı” iddiaları konusunda belgelere dayalı tarihi ve hukuki bir analiz ortaya koyarak ortak acıların paylaşılmasının önündeki engelleri kaldırmayı amaçlıyor. Böylece, “önyargıları” aşmayı ve Ermeni Sorunu’nu hukuk temelli yeni bir tartışma düzlemine taşımayı umuyor… Önyargılar çifte standartlı yaklaşımları ve ayrımcılığı besler. Önyargıların aşılması ise öncelikle, günümüzde bir tür “vicdan fetişizmi”ne dönüştürülen “subjektif hafıza kayıtları”nın yerini tarihi ve hukuki gerçeklerin almasıyla sağlanabilir. Tarihi ve hukuki gerçekler, yaşamın “ak ve kara”dan iba-
34
düşün, Güz’13
Gürkan, Uluç, (Söyleşi: Serdar Palabıyık), “Ermeni Sorununu Anlamak”, Destek Yayınları 2.baskı, İstanbul, s. 69. a.g.e., s. 46 Huntington, Samuel, The Clash of Civilizations, Foreign Affairs, (Yaz, 1993), C. 72, No. 3, s. 22-49. Bu makalenin geliştirilmesinin ardından yayımlanan kitap için bkz. The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, (New York, Simon & Schuster, 1996) Huntington, Samuel P. , The Clash of Civilizations, s. 255-259. a.g.e., s. 144 Sarınay, Yusuf, “Ermeni Tehciri ve Yargılamalar: 1915-1916”, Türk Ermeni İlişkilerinin Gelişimi ve 1915 Olayları Uluslararası Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 23-25.11.2005, s. 257-265. FO 371/4174/E.118377, Calthorpe’tan Dışişleri Bakanlığı’na rapor, İstanbul, 01.08.1919, No: 1364/5056/14, aktaran, Şimşir, Malta Sürgünleri Ericson, Edward J., “The Armenians and Ottoman Military Policy 1915” , War in History, 2008; ss.141-167 Lewis, Bernard, söyleşisi, Le Monde, 1 Ocak 1994
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
GEZİ DİRENİŞİ *
* Ece YÜCE | ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu
odtuadt.com
Giriş Mayıs ayının sonunda başlayan ve haziran ayı boyunca devam eden Gezi Direnişi Türkiye’de bir dönüm noktası olmuş ve aynı zamanda gelecekteki büyük değişimlerin de habercisi olmuştur. Başlangıçta herkes sadece ağaçlar için meydana çıkmış, fakat sonrasında bu küçük eylem daha özgür ve demokratik bir Türkiye talebinin dile getirildiği toplumsal bir eylem haline gelmiştir. Direniş sırasında iktidar ve polis baskı uyguladıkça halk direnmiş ve Türkiye tarihinde eşi benzeri olmayan bir halk hareketine imza atılmıştır. Bu yazının ilk bölümünde genel olarak Gezi Direnişi boyunca yaşananlara değinilecek, diğer bölümlerinde ise sırasıyla direniş esnasında uygulanan polis şiddeti, Başbakan’ın direnişe karşı tavrı ve direniş boyunca medyanın durumu anlatılmaya çalışılacaktır.
Gezi Parkı’nda neler olduğunu anlatmadan önce eylemlerin başlamasında ilk adım olan Taksim Yayalaştırma Projesi’ne ve beraberinde Topçu Kışlası’nın yapılmasıyla ilgili uygulamalara değinmekte fayda görmekteyiz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Taksim Meydanı’nı Yayalaştırma Projesi ve bu projenin kapsamında meydanın yanında bulunan Gezi Parkı yerine Topçu Kışlası’nın yeniden inşa edilmesi yönündeki talepleri Gezi Direnişi’ni tetikleyen ilk adım olmuştur. Yayalaştırma projesi meydandaki trafiği yeraltına indirerek meydanın kullanımını bütünüyle yayalara açma amacını taşımaktadır ve çalışmalarına 31 Ekim 2012 tarihinde başlanmıştır. 1780 yılında Osmanlı Padişahı I. Abdülhamit tarafından yapılan ve 1940 yılında yıkılan Topçu Kışlası’nın Gezi Parkı’nın bulunduğu alana tekrardan yapılması fikri ise özellikle iktidar tarafından son dönemlerde sıklıkla dile
düşün, Güz’13
35
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
getirilen bir proje olmuştur. Gezi Parkı’ndaki birçok ağacın kesilmesine sebep olacak ve neredeyse Taksim’deki tek yeşil alan olan Gezi Parkı’nı ortadan kaldıracak bu projenin yapım kararı İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından 16 Eylül 2011 tarihinde alınmıştır. Fakat 17 Ocak 2013’te İstanbul 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından kışla yapımı, İstanbulluların kolektif belleğine yer etmiş Taksim Gezi Parkı’nın kullanımını sınırlandırdığı gerekçesiyle onaylanmamıştır. Bunun üzerine İBB tarafından karara itiraz edilmiş ve sonrasında bu proje Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu tarafından 28 Şubat 2013 tarihinde onaylanmıştır. Bu onaydan sonra Taksim Dayanışması yaptığı açıklamalarla, hiçbir şekilde kamu yararını gözetmeyen, kent kültürünü hiçe sayan ve bu nedenle de şehircilik ilkeleriyle çelişen bu projeye karşı yoğun tepki göstermiş ve karar idari yargıya taşınmıştır. Kısacası, Taksim Meydanı ile ilgili, tartışmaya oldukça açık olan bu uygulamaların hiçbir itiraz dikkate alınmadan tepeden inmeci bir zihniyetle onaylanması, aylar sonra Taksim Meydanı’nda başlayacak ve kısa sürede tüm ülkeye yayılacak olan direnişe zemin oluşturmuştur.
Direniş Alanından Yaşam Alanına Gezi Parkı Taksim’de meydanı yayalaştırma çalışmaları devam ederken 27 Mayıs 2013 tarihinde akşam saatlerinde Gezi Parkı’na giren iş makineleri tarafından parkın duvarı yıkılmış ve 5 tane ağaç yerinden sökülmüştür. Bunun üzerine yıkımı ve ağaç katliamını önlemek amacıyla parka gelerek geceyi parkta geçiren, sökülen ağaçların yerine ertesi gün tekrar fidan diken Taksim Dayanışması üyelerine ve bir grup çevreci gence polisten biber gazlı ilk müdahale gelmiştir. Fakat bu aşırı müdahale eylem yapanların direncini kırmak yerine tepkinin daha da büyümesine ve daha fazla gencin katılımıyla parka çadır
kurularak nöbete başlanmasına yol açmıştır. İş makinelerinin Gezi Parkı’na girmesini önleyen nöbet tutma eylemi üçüncü gününde sürerken Başbakan Erdoğan’dan olaylara ilişkin ilk açıklama gelmiştir. Erdoğan çevresel bir duyarlılıkla hareket eden eylemcilerin taleplerini dikkate almak ve uzlaşmacı bir tavır ortaya koymak yerine umursamaz bir tavır takınmış ve demokrasilerde asla yeri olamayacak otoriter bir tutumla şu cümleleri kullanmıştır: “Taksim Gezi Parkı şöyle olmuş, böyle olmuş, orada gelip gösteri yapacaklar şudur budur vesaire. Ne yaparsanız yapın. Biz kararı verdik, verdiğimiz gibi bunu
işleyeceğiz.”* Daha sonrasında İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ve İçişleri Bakanı Muammer Güler de birer açıklama yapmıştır. Vali Mutlu olaylarda iyi niyetli insanların bazı gruplar tarafından kışkırtıldığını öne sürerken, Bakan Güler de polisin “girmeyin” dediği veya “bu yasak eylemi yapmayın” dediği yerlere ısrarla girilmesi durumunda müdahale etmekten başka çaresi olmadığını söyleyerek polisi savunmuştur.** Yapılan bu üç açıklamaya bakıldığında, üçünün de meydana gelen olayların içeriğinin doğru anlaşılamadığı/anlaşılmak istenmediği ve bir şekilde üstünün kapatılmaya çalışıldığı rahatlıkla görülmektedir. Devlet yetkilileri tarafından bu tarz açıklamalar yapılırken polis de o vakte kadar almış olduğu talimatlar neticesinde eylemcilere karşı iki şafak baskını düzenlemiştir. Yoğun biber gazının, tazyikli suyun kullanıldığı
* Bu konuşma 29 Mayıs 2013 tarihinde Milliyet gazetesinde yayımlanan “Başbakan Erdoğan: (Taksim Gezi Parkı) Ne yaparsınız yapın kararı işleyeceğiz” başlıklı haberden alınmıştır. ** 31 Mayıs 2013 tarihinde İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun konuşması “Vali Mutlu: Doğa katliamı yok, istismar var” başlığıyla, İçişleri Bakanı Muammer Güler’in konuşması ise “İçişleri Bakanı: Bir orta yol buluruz” başlığıyla Radikal gazetesinde yayımlanmıştır.
36
düşün, Güz’13
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
ve çadırların zabıta tarafından yakıldığı bu baskınlar, Erdoğan’ın adeta bir inatlaşmayı andıran söylemleri ve diğer devlet yetkililerinin olayları dikkate almaz tavırları ile birleşince, İstanbul’daki birçok insan olanlara tepki göstermek için “her yer Taksim, her yer direniş” sloganlarıyla Taksim’e akın etmiştir. Bazı eylemciler de Gezi Parkı’ndakilere destek olmak adına kendi mahallelerinde tencere tava eylemlerine başlayarak tepkilerini dile getirmişlerdir. İstanbul’da eylemler bu şekilde devam ederken Ankara’da halk 31 Mayıs gecesi sokaklara dökülmüş ve meclise yürümüştür. Böylece eylemler sadece İstanbul ile sınırlı kalmamış, başta Ankara, İzmir, Eskişehir, Adana, Mersin ve Hatay olmak üzere yurdun dört bir yanına yayılmıştır. Her kesimden insan haziran ayı boyunca hem polisin şiddetli müdahalelerine hem de iktidarın otoriter tutumuna karşı direnmiştir. Gezi Parkı’ndaki bu bekleyişe birçok sanatçı aktif olarak katılmış, direniş için yapılan şarkılar direnişin birer simgesi haline gelmiştir. Bununla beraber mizah da direnişin en özgün yanını oluşturan bir eylem yöntemi olmuştur. Eylemcilerin mizah anlayışlarıyla ürettikleri sloganlar, siyasette öfkenin hakim olmadığı bir dil yaratmış ve eylemcilerin daha özgür bir toplum özlemini yansıtmıştır. Direniş süresince taraftar grupları eylemlere katılarak geniş kitleleri hareketlendirmiştir.
odtuadt.com
Direniş boyunca meslek örgütlerinin de önemli katkıları olmuş, KESK, DİSK, TTB, TMMOB* gibi örgütler iş bırakma eylemleriyle direnişe destek olmuşlardır. TTB’den gönüllü doktorlar polis müdahalesinde yaralananların tedavisinde önemli roller oynamış ve gönüllü avukatlar gözaltına alınanların savunmalarıyla ilgilenmişlerdir. Türkiye’de Gezi Parkı nöbeti devam ederken eylemlere yurtdışından da büyük destek gelmiş, çeşitli ülkelerde eylemler yapılmış ve yurtdışından birçok sanatçı da eylemlere destek mesajları göndermiştir. Gezi Parkı’nda konserler ve festivaller düzenlenmiş, parkta market, revir, Çocuk Gezim Atölyesi ve
kütüphane kurularak park adeta bir yaşam alanı haline getirilmiştir. Bunların yanında ülke sorunlarını tartışmak adına Taksim Halk Meclisi kurulmuştur. Bu oluşum daha sonrasında başka illere de yayılmış ve forumlar düzenlenmeye başlanmıştır.
Yoğun biber gazının, tazyikli suyun kullanıldığı ve çadırların zabıta tarafından yakıldığı bu baskınlar, Erdoğan’ın adeta bir inatlaşmayı andıran söylemleri ve diğer devlet yetkililerinin olayları dikkate almaz tavırları ile birleşince, İstanbul’daki birçok insan olanlara tepki göstermek için “her yer Taksim, her yer direniş” sloganlarıyla Taksim’e akın etmiştir. Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılabileceği gibi bu direniş tüm farklılıkları içinde barındıran geniş halk kitlelerini, birçok meslek örgütünü, sanatçıyı, akademisyeni, siyasi topluluğu, parti örgütünü iktidara karşı bir araya getirmiştir. Özellikle belirtmek gerekir ki kitlelerin bu şekilde bir araya gelmeleri herhangi bir örgütün veya partinin yönlendirmesiyle değil, kendiliğinden gerçekleşmiştir. Bu nedenle eylemler geniş halk kesimlerinden destek görmüştür. Kısacası bu birliktelik, kutuplaşmaların hakim olduğu bir ortamı ortadan kaldırarak direnişin en önemli özelliklerinden biri haline gelmiştir.
Barışçıl Eylemlerin Karşısında Polis Şiddeti Gezi Parkı olaylarında değinilmesi gereken önemli noktalardan birisi de yurdun birçok yerinde uygulanan polis şiddetidir. Direniş süresince polisin, barışçıl eylemlerle kendi düşüncelerini ifade etmeye çalışan insanlara polisin orantısız güç kullanması birçok kesimde tepkiye yol açmıştır. Polis bu eylemlerde sağlık açı-
* Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, Türk Tabipleri Birliği, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği
düşün, Güz’13
37
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
sından olumsuz etkileri oldukça fazla olan biber gazını aşırı miktarda kullanmış ve biber gazı kapsülleri doğrudan insanlar hedef gözetilerek atılmıştır. Ayrıca kapalı alanlarda kullanımı kesinlikle yasak olan biber gazı, eylemcilerin sığındıkları, yaralananların tedavi gördükleri otel ve cami gibi yerlere sıkılmıştır. Polisin evlerin içine bile biber gazı atarken çekilmiş birçok görüntüsü sosyal medyaya yansımıştır. TTB’nin 15 Temmuz 2013 tarihinde yaptığı açıklamaya göre, hemen hemen tamamı polis şiddetinden kaynaklanan 8163 kişi yaralı olarak revirlere, kamu ve özel hastanelere başvurmuş, 106 kişi kafa travmasına uğramış, 63 kişi ağır yaralanmış ve 11 kişi de gözünü kaybetmiştir.* Ayrıca polis gözaltılarda tamamen hukuksuz olarak bazı kadın eylemcilere çıplak ve genital arama yapmış ve bazı eylemciler de polis tarafından gözaltında taciz edilmiştir. Ne yazık ki polis teşkilatı tarafından tüm bu usulsüzlüklerle ilgili gerekli önlemlerin alınması mümkünken hiçbir önlem alınmamıştır. Direniş sırasında çekilen birçok videoya da konu olan bu durumla ilgili polislere devlet tarafından herhangi bir yaptırım uygulanmamış, kasıtlı olarak insan hayatıyla oynanmıştır. Eylemlerde polis plastik mermi kullanmış, birçok insanı otoparklara, kuytu köşe sokaklara sıkıştırarak darp etmiştir. Ne yazık ki anlattığımız bu polis şiddeti gencecik insanların hayatına mal olmuştur. 26 yaşındaki kaynak işçisi Ethem Sarısülük polis kurşunuyla, 22 yaşındaki Abdullah Cömert başına isabet eden bir gaz kapsülüyle öldürülürken, 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz ise polis ve birkaç sivil tarafından dövülerek öldürülmüştür. Ayrıca eylemler sırasında 19 yaşındaki Mehmet Ayvalıtaş isimli bir genç de yürüyüşe katılan insanların arasına giren bir otomobil tarafından ezilerek öldürülmüştür. Adana’da da Mustafa Sarı isimli bir komiser alt geçit inşaatından düşerek eylemlerde hayatını kaybetmiştir. Gezi Parkı eylemlerinin devam ettiği sırada Diyarbakır’ın Lice ilçesindeki Kayacık Köyü Jandarma Karakolu inşaatının protesto edilmesi sırasında
Medeni Yıldırım isimli 18 yaşında bir genç, jandarmanın ateş açması sonucu hayatını kaybetmiştir. Bu olay Gezi Direnişi sırasında gerçekleştiği için Gezi eylemcileri Medeni’yi, eylemlerde polis şiddetiyle hayatını kaybedenlerden ayrı tutmayarak onun da hakkını savunmuştur. Ayrıca Gezi ruhunun bir uzantısı olarak eylül ayında ODTÜ’deki yol inşaatına karşı başlatılan direnişe destek vermek üzere Hatay’da düzenlenen eylemlere katılan Ahmet Atakan isimli bir genç de hayatını kaybetmiştir. Bu noktada KONDA’nın 4 bin 411 Gezi Parkı eylemcisi üzerinde yapmış olduğu bir araştırmaya değinmek, polis şiddetinin direniş üzerinde nasıl bir etki yarattığını anlamak açısından yararlı olacaktır. Yapılan araştırmaya göre Gezi Parkı’ndaki insanların %49,1’i polisin bu müdahalelerini gördükten sonra parka gelmeye başlamışlardır.** Kısacası müdahaleler insanlar üzerinde caydırıcı bir etki yaratmaktan çok birlik ve beraberliği artırmış, çevreci bir hareket, polisi halkına karşı bir silah gibi kullanan iktidarın gittikçe totaliterleşen tutumuna karşı bir protestoya dönüşmüştür.
Ne yazık ki yaşanan bu vahşete karşı çıkmak ve polisin aşırı şiddet kullanımını kabul ederek olayları yumuşatıcı bir tavır takınmak yerine iktidar, direnişe destek veren binlerce insana karşı polisi savunmuştur ve hatta Başbakan yapmış olduğu bir konuşmasında “Diyorlar ki, polise talimatı kim verdi? Ben verdim.”*** diyerek yaşananlara göz yumduğunu açıkça belli etmiştir. Ayrıca polisin uyguladığı şiddet, devlet yöneti-
* Bu veriler www.ttb.org.tr sitesinden alınmıştır. ** Bu veri www.konda.com.tr sitesinden alınmıştır. *** Bu konuşma 23 Haziran 2013 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Erdoğan: Polise talimatı ben verdim” başlıklı haberden alınmıştır.
38
düşün, Güz’13
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
cileri tarafından “polis tedbir alıyor” ve “kendine saldıranlara karşılık veriyor” denilerek meşru gösterilmeye çalışılmıştır. Fakat polis daha direnişin ilk günlerinde herhangi bir taşkınlıkta bulunmadan parkta bekleyenlere biber gazı sıkmış, direniş sırasında “Duran Adam” eylemlerine katılanlara müdahale etmiş ve hatta bazılarını gözaltına almıştır. Yine aynı şekilde direniş boyunca hayatını kaybedenleri anmak için Taksim Meydanı’na karanfil bırakmaya gelen bir yığın insana ağır müdahalede bulunmuştur. Direniş sırasında yaşanan şiddeti protesto etmek amacıyla Çağlayan Adliyesi’nde basın açıklaması yapmak üzere bir araya gelen avukatlara müdahale ederek 49 avukatı gözaltına almıştır. Ayrıca eylemler sırasında yaralananlara tıbbi yardımda bulunan sağlık görevlilerinden de gözaltına alınanlar olmuştur. Tüm bunlar da yöneticilerin yukarıda bahsettiğimiz ifadelerinin bir geçerliliği olmadığını göstermiştir. Başbakan Erdoğan’ın 24 Haziran’da Polis Akademisi mezuniyet töreninde “Polisimiz demokrasi sınavını başarıyla vermiş, destan yazmıştır.”* şeklindeki açıklamaları ise demokratik ve barışçıl eylemlere bile tahammülünün olmadığını göstermiştir.
Başbakan’ın Gezi Algısı
odtuadt.com
Başlangıçta eylemleri polis şiddeti dışında tırmandıran bir diğer etken Başbakan Erdoğan’ın olayları küçümseyici tutumu, çeşitli komplo teorileriyle ve aslı astarı olmayan ithamlarla eylemlere katılan insanları suçlayıcı tavrı olmuştur. Erdoğan olaylar yeni yeni alevlenirken: “Taksim Gezi Parkı ile alakalı gösteriler yapılıyor. Gerekçe ne? Ağaçlar kesiliyor, buraya Topçu Kışlası yapılacak, burada AVM olacak. Biz Topçu [K]ışlası[’]nı yapacağız. Topçu Kışlası gökten zembille inen proje değil.”** demiştir. Daha sonrasında meydana bir cami yapılacağını ve Atatürk Kültür Merkezi’nin de yıkılarak yerine dev bir kültür ve opera binası inşa edileceğini açıkça beyan etmiştir. Bu ifadelerden anlaşılabilir ki Erdoğan halkın belli bir kesiminin
demokratik taleplerini yansıtan Gezi eylemlerine ilişkin yatıştırıcı bir açıklama yapmaktan kaçınmıştır. Demokrasinin azınlığın da isteklerini rahatlıkla dile getirebildiği bir yönetim şekli olduğunu unutarak toplumun bazı kesimlerinin ihtiyaçlarını görmezden gelmiş ve dediğim dedik bir tutum takınmıştır. Erdoğan direnişi zayıflatmak adına sürekli olarak eylemcilere yüklenmiş ve onlara karşı çeşitli ithamlarda bulunmuştur. Eylemlere katılanlara çapulcu diyerek insanları küçümseyici bir tavır takınmış ve onları, haklarına sahip çıkan birer birey olarak görmek yerine isyancı olarak görmeyi tercih etmiştir. Fakat Erdoğan’ın insanları azarlamak için kullandığı bu ifade, istediği yankıyı uyandırmamış ve kitleleri öfkelendirmemiştir. Aksine insanların “hepimiz çapulcuyuz” diyerek bu kelimeyi benimsemesini sağlamıştır. Ayrıca Erdoğan süreç boyunca eylemlere katılanlara marjinaller ve vandallar diyerek de direnişin ruhunu karalamaya çalışmıştır. Sırf eylemcileri kötülemek ve direnişin barışçıl yanına gölge düşürmek adına eylemcilerin kamu mallarına zarar verdiğini, yakıp yıktığını, başörtülü kadınlara saldırdığını söylemiştir. Bununla da yetinmeyerek biber gazından etkilenenlerin, polis müdahalesi sonucu yaralananların sığındığı ve tedavisinin yapıldığı Dolmabahçe Camii’ne eylemcilerin ayakkabılarıyla girmelerini eleştirmiş ve orada içki içildiğini öne sürmüştür. Fakat Erdoğan’ın eylemcilere yönelttiği bu ithamların doğruluğu kanıtlanamamıştır. Genel olarak şöyle ifade edilebilir ki bu eylemlere genciyle, yaşlısıyla ve çocuğuyla geniş bir halk kitlesi destek vermiş ve bu da Erdoğan’ın marjinal gruplar nitelemesini komik bir ifadeden öteye götürmemiştir. Ayrıca İlker Özdemir’in ifade ettiği gibi “Şaşırtıcı bir inatla direnen insanların bir araya gelmesinden ortaya çıkan neşeli yaşam enerjileri ve direnme konusundaki inadı bu insanların içinde öfke ve şiddet barındıran insanlar olduğu savını da geçersiz kılmıştır.”1
* Bu konuşma 24 Haziran 2013 tarihinde www.ntvmsnbc.com sitesinde yayımlanan “Erdoğan: Polis kahramanlık destanı yazdı” başlıklı haberden alınmıştır. ** Bu konuşma 1 Haziran 2103 tarihinde haber.sol.org.tr sitesinde yayımlanan “Tüm Türkiye ayakta, Erdoğan hala marjinaller masalı anlatıyor” başlıklı haberden alınmıştır.
düşün, Güz’13
39
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
Direniş boyunca Erdoğan, eylemlerin başlangıç aşamasını görmezden gelerek protestolara katılan insanların ideolojik eylem yaptığını öne sürmüş ve bu şekilde dikkatleri başka yöne çekmeye çalışmıştır. Fakat Emre Kongar’ın da ifade ettiği gibi: “Sürekli olarak ‘camiye ayakkabılarıyla girdiler’ ve yalanlanmış olan ‘camide içki içtiler’, ‘türbanlılara saldırdılar’ söylemini tekrarlaması bir yana, 22 Haziran Samsun mitinginde ‘onlar milyonlarca tweet atsınlar, bizim tek bir besmelemiz oyunlarını bozar’ diyerek, gerilimi din ideolojisi üzerinden tırmandıran Başbakan’ın kendisi olmuştur.”2 Bu noktada KONDA’nın anket sonuçlarına tekrardan bakmanın yararlı olacağını düşünmekteyiz. Anket sonuçlarına göre herhangi bir derneğe, kulübe veya partiye üye olmayanların oranı %79 çıkmıştır ve bu oran da Erdoğan’ın direnişi ideolojik bir eylem olarak nitelemesini geçersiz kılmıştır.* Tüm bunlara ek olarak Erdoğan, geniş halk kitlelerinin daha fazla özgürlük ve yönetimde daha fazla söz hakkı için bu eylemleri gerçekleştirdiğini ve eylemlerin kendiliğinden geliştiğini kabul etmek istememiş, bu nedenle de eylemleri dış mihrakların ve faiz lobisinin organize ettiğini öne sürmüştür. Bu kısımda değinilmesi gereken bir diğer nokta da Erdoğan’ın süreç içerisinde, Gezi eylemleri ile ilgili çeşitli isimlerle yapmış olduğu görüşmelerdir. Bu görüşmeler kapsamında Erdoğan’ın belirlediği ilk heyete Taksim Dayanışması dahil edilmemiştir. Sonrasında Erdoğan, görüşmelerine Gezi Parkı eylemlerine katılmayan dolayısıyla da Gezi ruhunu temsil etmeyen isimlerle devam etmiştir. Ancak bu görüşmelerden sonra sürpriz bir kararla Taksim Dayanışması üyelerinden ve eylemlere aktif olarak katılan sanatçılardan oluşan bir grupla görüşeceğini bildirmiştir. Toplantıya katılan isimlerin aktardığına göre bu görüşme gergin geçmiş ve Erdoğan uzlaşmaz tavrından geri adım atmamıştır. Böylece Erdoğan Gezi’nin gerçek temsilcilerini dikkate almak yerine, kendi istediği isimlerle, kendi istediği şekilde görüşerek direnişin yan-
sıtıldığı gibi olmadığını göstermek istemiştir. Ayrıca bu görüşmeden yaklaşık bir ay sonra, kapatılan Gezi Parkı’nın tekrar açılması üzerine parka gitmek isteyen Taksim Dayanışması üyeleri gözaltına alınmıştır. Gözaltı sonucunda Dayanışma üyeleri tutuklanmamışlardır, fakat soruşturmaları terör soruşturması şeklinde devam etmiştir. Bu da Dayanışma’ya terör örgütü suçu yüklenmeye ve aynı zamanda Dayanışma’nın susturulmaya çalışıldığının bir göstergesi olmuştur. Eylemler devam ederken Erdoğan, adeta bir güç gösterisi yaparak otoritesini pekiştirmek ve “Türkiye’nin istencini sokaktakiler değil AKP’yi seçimle iktidara getirenler temsil ediyor.” diyebilmek için “Şu anda evlerinde bizim zorla tuttuğumuz bu ülkenin en az yüzde 50’si var.”** şeklinde bir ifade kullanmıştır. Erdoğan yaptığı bu açıklama ile halkı birbirine düşman etmeye, kendi tabanını Gezi eylemcilerine karşı tahrik etmeye ve toplumu kamplaştırmaya çalışmıştır. Bu düşüncesini de gerçekleştirebilmek ve kendisine oy veren yüzde elliyi meydanlara çıkarabilmek adına Ankara, İstanbul, Samsun, Kayseri ve Erzurum’da “Haydi büyük oyunu bozmaya!” sloganıyla Milli İradeye Saygı Mitingleri düzenlemiştir. Nitekim Erdoğan’ın halkı karşı karşıya getirme çabası sonuç vermiş ve Gezi Parkı’nda nöbete devam edenlere saldırmaya başlayan palalı saldırganlar ortaya çıkmıştır.
Direniş Boyunca Medya Gezi Parkı eylemleri boyunca iktidar çeşitli yaftalamalarla ve komplo teorileriyle direnişi insanların gözünde etkisiz hale getirmeye çalışmış ve bu amacını gerçekleştirmek için medyayı kullanmaktan hiç kaçınmamıştır. Direniş boyunca iktidar ve iktidara yakın medya patronları tarafından medyaya geniş bir sansür uygulanmıştır. Özellikle direnişin ilk günlerinde birçok kanal ve gazete yaşanan olayları halka hiç yansıtmamış veya tarafsızlık ilkelerini gözardı ederek iktidar yanlısı bir tutumla olayları haberleş-
* Bu veriler www.konda.com.tr sitesinden alınmıştır. ** Bu konuşma 3 Haziran 2013 tarihinde Hürriyet gazetesinde yayımlanan “Birsen Altaylı’nın sorusuna Başbakan Erdoğan’dan sert cevap” başlıklı haberden alınmıştır.
40
düşün, Güz’13
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
tirmiştir. Yine direnişin ilk günlerinde CNN Türk yaşanan olayları aktarmak yerine penguen belgeseli yayınlamış, birçok kanal da normal yayın akışlarına devam etmiştir. Örneğin, Taksim Meydanı’ndan canlı yayın yaptığı sırada NTV, AKM’nin üzerinde asılı olan “Kes Sesini Tayyip” afişinin Tayyip kısmını sansürleyerek “Kes Sesini” yapmıştır. Yayıncılık ilkeleriyle çelişen bu gibi örnekler de iktidarın medya üzerindeki yaptırımını bizlere açıkça göstermiştir. Medyanın bu durumu halkın da tepkisini çekmiş, NTV ve Habertürk binası önünde medyanın olaylara ilgisiz kalmasının protesto edildiği birçok gösteri düzenlenmiştir. Özellikle Oğuz Haksever’in, NTV’deki programında, Gezi Eylemleri’ni destekler nitelikte bir konuşma yapan İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Fatmagül Berktay’ın sözünü ayağa kalkarak kesmeye çalışması üzerine ertesi gün NTV önünde düzenlenen gösteri dikkatleri çekmiştir. Medyada durum böyle olunca insanlar yaşananlardan haberdar olabilmek ve doğru bilgiyi edinebilmek amacıyla sosyal medyaya yönelmek zorunda kalmıştır. Bilişim çağının en önemli sonuçlarından biri olarak değerlendirebileceğimiz Twitter, Facebook gibi sosyal ağlar sayesinde Türkiye’nin dört bir tarafından gelen haberler, yaşananları birebir gözler önüne seren fotoğraflar ve videolar, olay anında paylaşılmış ve böylece sosyal medya direnişin haber kaynağı haline gelmiştir ve insanların örgütlenerek eyleme geçmelerine yardımcı olmuştur. Halk Twitter’a bu denli ilgi gösterince Başbakan Erdoğan direnişin sosyal medyadan aldığı gücü kırmak için şu cümleleri kullanmıştır: “Şu anda Twitter denilen bir bela var, yalanın daniskası burada. Sosyal medya denilen şey: [B]ana göre toplumların baş belası.”* Başbakan’ın bu sözleri polis için adeta yeni bir talimat olmuş ve bazı insanlar Twitter’daki paylaşımlarından dolayı tutuklanmıştır.
odtuadt.com
Direniş boyunca Halk TV, Ulusal Kanal, Cem TV, TV EM, +1, İMC ve Hayat TV gibi kanallar eylemler hakkında sürekli yayın yapmıştır. Fakat ne yazık ki Halk TV, Ulusal Kanal ve EM TV
iktidarın yaptırımlarından nasibini almış ve yayınlarından dolayı RTÜK tarafından para cezasına çarptırılmıştır. Hayat TV ise kapatılmanın eşiğine gelmiştir. Diğer yandan eylemler dış basında oldukça yer etmiş ve bu nedenle dış basın, sosyal medyanın yanında halkın diğer haber kaynaklarından biri haline gelmiştir. Sosyal medyada da karşılaştığımız gibi halkın ilgisi dış basına kaydıkça Başbakan da geri durmamış, bu sefer de yabancı basının içerideki isyancılarla birleşerek iktidara karşı oyun oynadığını ileri sürmüştür. Olaylar esnasında gazeteler, Gezi Parkı ile ilgili doğru düzgün bir bilgi aktarımı sağlamazken; Star, Yeni Şafak, Bugün, Türkiye, Habertürk, Sabah ve Zaman gazeteleri Başbakan Erdoğan’ın konuşmasında geçen “demokratik taleplere can feda” sözünü aynı gün manşet olarak yayınlamış ve yedi gazetenin birden aynı manşeti taşımaları oldukça eleştirilmiştir. Süreç içerisinde Gezi Parkı eylemlerine yakınlığıyla bilinen gazetecilerin bazıları işten çıkarılmış, bazıları istifa etmek zorunda kalmış, bazıları da zorunlu izne gönderilmiştir. Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesi Başkanı Gökhan Durmuş, Gezi Parkı olaylarının başladığı 27 Mayıs’tan 22 Temmuz tarihine kadar geçen sürede sendikanın tespit edebildiği kadarıyla en az 22 basın emekçisinin işten çıkarıldığını, 37 gazetecinin istifa ettiğini ve 14 gazetecinin ise zorunlu izne gönderildiğini söylemiştir.** Yine sendikanın yayınladığı listeye göre, bu gazeteciler arasında İsmail Küçükkaya, Ece Temelkuran, Mirgün Cabas, Uğur Dündar, Can Ataklı, Banu Güven, Ali Kırca gibi isimler bulunmaktadır. Bu süreçte NTV’nin sahibi, iktidara yakınlığıyla bilinen Doğuş Grubu’nun genel müdürü Cem Aydın’ın yaşananlara daha fazla tahammül edemeyerek çalışanlardan ve izleyicilerden özür dilemesi üzerine süresiz izne gönderilmesi oldukça dikkatleri çekmiştir. Ayrıca, son sayısında Gezi olaylarını işleyen NTV Tarih dergisi bağlı bulunduğu grup tarafından yayınlanmadan kapatılmıştır.
* Bu konuşma 2 Haziran 2013 tarihinde Radikal gazetesinde yayımlanan “Başbakan Erdoğan: Twitter denen bir bela var” başlıklı haberden alınmıştır. ** Bu veriler 22 Temmuz 2013 tarihinde www.emekdunyasi.net sitesinde yayımlanan “İşten çıkarılan gazeteciler TGS’de buluştu” başlıklı haberden alınmıştır.
düşün, Güz’13
41
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
Bu süreçte bazı gazeteler taraflı yayın yapmakla kalmamış, örneğin Akit gazetesi 18 Haziran’da verdiği bir haberde “İşte Çapulculara Destek Verenler” başlığını kullanmış ve yazıda isim isim Gezi Parkı’na destek veren siyasileri, gazetecileri, sanatçıları ve işadamlarını hedef göstermiştir.* Bu hedef göstermelerden özellikle Mehmet Ali Alabora’ya karşı yapılanlar halktan tepki toplamıştır. Yeni Şafak gazetesi, Twitter’da yazdığı “Mesele sadece Gezi Parkı değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı? Hadi gel.” yorumundan dolayı Alabora’yı halkı isyana teşvik etmekle suçlamıştır.
indirgeyen, böylelikle de vatandaşların oy verdikten sonra görevlerinin tamamen bittiğini düşünerek halkı pasifleştirmeye çalışan ve halkın dört yıl içerisinde herhangi bir uygulamayı protesto etmesini demokrasi dışı bir faaliyet olarak göstererek eylem hakkını elinden alan iktidara karşı bir eleştiri olmuştur. Tüm bu nedenlerle halk, karar mekanizmalarında daha fazla söz sahibi olabilmek adına sokaklara çıkmış ve yaptığı eylemlerle katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü bir demokrasi anlayışını var ederek hem mevcut anlayışın değişmesi gerektiğini vurgulamış hem de topluma örnek teşkil etmiştir.
Tüm bunlar açıkça göstermiştir ki direniş boyunca halkın demokratik haklarından biri olan doğru bilgi edinme hakkı iktidar tarafından kasıtlı olarak engellenmiş ve demokrasinin olmazsa olmazlarından biri olan özgür basın ve ifade özgürlüğü gibi kavramlar bu süreçte tedavisi zor yaralar almıştır.
Yukarıda bahsettiğimiz katılımcı demokrasinin bir sonucu olarak doğan ve “Nasıl bir gelecek kurabiliriz?”in tartışıldığı forumlar birçok ilde düzenlenmiştir. Herhangi bir yönlendirmeden ziyade kendiliğinden oluşan ve ihtiyaçtan doğan bu forumlar, katılımcılarıyla beraber kendi yaşam alanlarıyla ilgili sorunlara çözüm bulmaya çalışmış, böylece de yereldeki demokrasinin canlanmasına katkı sağlamıştır.
Sonuç Gezi Parkı Direnişi siyasette; öfkeyi, ötekileştirmeyi ve şiddeti reddeden ve bunların yerine barışı, birlik ve beraberliği benimseyen yeni bir dil yaratmıştır. Bu özgün ve barışçıl dil aynı zamanda Türkiye’de yeni bir direniş kültürü oluşturmuş ve bu kültür Türk toplumunda 11 yıldır hiçbir muhalefet partisinin yapamadığını yapmıştır. Derin bir mizah, insan ve doğa sevgisinin meydana getirdiği bu dil ile beslenen ve yaşam tarzlarına müdahale edilen insanların bir araya gelmesiyle büyüyen direnişin geleneksel örgüt eylemlerinden farklı yapısı, hiçbir ideolojiye ve partiye bağlı olmadan kendiliğinden gelişmesi, Türkiye’de bundan sonra da devam edecek yeni bir toplumsal muhalefetin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Gezi Parkı eylemleri, seçim kazanmayı her istediğini yapmak olarak algılayan iktidarın çoğunlukçu yönetim anlayışından halkın memnun olmadığını göstermiştir. Aynı zamanda bu eylemler, demokrasiyi sadece seçim sandığına
Şüphesiz ki Gezi Direnişi bütün bu özellikleriyle bugünün ve geleceğin siyasetine yön verecektir. Yaşananlar iyi analiz edildiğinde ve özellikle muhalefet direnişten kendi payına düşeni iyi yorumlayabildiği takdirde, Gezi Direnişi hem halkın hem de geleceğin yöneticilerinin siyaset anlayışlarını olumlu yönde değiştirebilecek ve Türkiye’deki demokrasinin gelişimine önemli katkılarda bulunacaktır. Bugün Gezi eylemlerinin bir uzantısı olarak ülkenin birçok yerinde çeşitli usulsüzlüklere karşı hala devam eden eylemleri, insanların bu usulsüzlükler karşısına eskisi gibi korkmadan ve daha kolay örgütlenerek çıkabildiğini, katılımcı demokrasi anlayışının en büyük sonuçlarından biri olan forumların hala düzenlendiğini göz önünde bulundurursak bundan sonra yaşanacakların Gezi’den elde edilen direniş kültürü üzerine kurulacağı açıktır.
* Bu haber 18 Haziran 2013 tarihinde Yeniakit gazetesinde yayımlanmıştır.
42
düşün, Güz’13
KAYNAKÇA 1. 2.
http://gundem.milliyet.com.tr/gezi-eylemlerinin-gercek-nedenleri/gundem/ydetay/1728946/default.htm ( 28 Haziran 2013) Kongar, E. ve Küçükkaya, A., Gezi Direnişi, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2013, s.48
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
KÜRESELLEŞMENİN KANLI YÜZÜ *
* Doç. Dr. Şehriban KAYA | Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
odtuadt.com
Bangladeş’in başkenti Dakka’da 24 Nisan 2013’te çöken tekstil fabrikalarının bulunduğu Rana Plaza’dan 1038 kişinin ölü bedenleri çıkarıldı. Aylık ortalama 37 dolar için çalışan işçilerin ölü bedenleri, sağken ürettikleri dünyaca ünlü markaları satın alanların gündemini ne kadar meşgul etti bilinmez ama ortada yüzleşilmesi gereken küresel bir sorun olduğu aşikar. Wall Street Journal, 20 milyar dolarlık tekstil endüstrisine sahip Bangladeş’te hükümetin üç fabrikayı “güvenlik sebepleriyle” tamamen ve 18 fabrikayı da geçici olarak kapattığını bildirdi. Bangladeş hükümetinin endüstride iyileştirmelere gidileceğini belirtmesine rağmen ne tür iyileştirmelerin nasıl ve ne zaman yapılacağı kesin olarak bilinmedikçe kuşkuların giderilmesi mümkün değil. Wall Street Journal’a konu-
şan İşçi Hakları Konsorsiyumu Başkanı, “Büyük markalar ve şirketler ücretleri yükseltmediği sürece, bu sistemin bitmesi mümkün değil. Fabrikalar ancak bu şekilde güvenlik önlemleri kurmayı başarabilir. Bu olmazsa hükümetin yaptıkları kısa ömürlü olur.” diyerek sorunun asıl kaynağını dile getirmiştir. World Socialist Web Site’ın haberine göre, Rana Plaza’da Wall Mart, El Corte Ingles, JC Penney, Kik, C & A, Benetton, Mango, Trimark ve Primark markaları için üretim yapılıyordu.1 Bu markaların tüketicileri elbette aylık 37 dolar için çalışan ve yaşamını yitiren işçiler değildir. Markaların ortak özelliği dünyanın hemen hemen her yerinde satılıyor olması ve büyük bir tüketici kitlesine hitap ediyor olmasıdır.
düşün, Güz’13
43
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
Son iki yüzyıldır insanlık görülmemiş bir bolluk içinde yaşıyor ancak aynı zamanda olağanüstü bir yoksulluk içinde de yaşıyor. Kapitalizmin emek ve sermaye çelişkisini çözümleyen Marx’tan 100 yıl sonra Kadro dergisini çıkaran Şevket Süreyya Aydemir ve arkadaşları, günümüzde asıl çelişkinin merkez metropolitan ülkelerle çevredeki sömürge ya da yarı sömürge bağımlı yoksul ülkeler arasındaki çelişki olduğunu dile getirmişlerdir. Kapitalizm küresel ve eşitsiz bir gelişme dinamiğiyle karakterize olmuş bir üretim tarzıdır ve bu eşitsiz gelişmenin kurbanları elbette çevredeki az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülke halklarıdır. Kapitalizmin uluslararasılığa ne kadar gereksinim duyduğu bu noktada açıkça görülebilir.
1980’lerden itibaren tüm dünyada egemen olan neoliberal kapitalizmin küreselleşme süreçleri, özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler üzerinde yoksulluğun artarak yaygınlaşmasına neden olmuştur. Küreselleşme süreçlerini kısaca özetleyecek olursak ilk karşımıza çıkan sermayenin, çok uluslu şirket stratejileriyle, işgücü maliyetlerinin daha düşük, hammadde kaynaklarının daha ucuz ve kolay erişilebilir, vergi düzenlemelerinin daha elverişli bölgelere, daha doğrusu kürenin her yerine gitmesi ve yatırımlarını yapması olacaktır. Küreselleşmenin ikinci süreci, işgücü piyasasının esnekleştirilmesi yani tam zamanlı işlerin yerine yarı zamanlı geçici işlerin ortaya çıkmasıdır ki bu, sosyal güvenceden yoksun, örgütsüz çalışan emekçi sı-
44
düşün, Güz’13
nıfları ortaya çıkarması anlamına gelir. Devletin ekonomiden tamamen elini çekmesi ve sadece güvenlikle uğraşması yani devletin düzenleme dışı bırakılması yine küreselleşmenin bir diğer önemli sürecini oluşturur. Burada en dikkat çekici durum kamu hizmetlerinin özelleştirilmesidir ki sonucu toplu işçi çıkarmalar ve yaygın işsizlik olur. Burada devletin düzenleme dışı bırakılması ulus devletin vatandaşına garanti etmek zorunda olduğu politik, ekonomik ve sosyal hakları da erozyona uğratmaktadır. Üretim tarzının küresel bir hale gelmesi söz konusuyken bir dünya devletinin var olmaması emekçi sınıfları son derece savunmasız bırakmaktadır. Emekçi sınıfları küresel kapitalizmin eşitsiz gelişmesinin yıkıcı etkilerinden koruyabilecek tek aygıt ulus devlet olabilirdi ki ulus devlet de neoliberal dünya düzeni içinde tartışılan ve gücü kırılan bir kurum olmuştur. Günümüzde ulus devleti basitçe ulusallık açısından değerlendirmek, onu kamusal bir aygıt olarak ekonomik üretim ve dolaşım devresi içindeki yeri açısından değerlendirmemek, ulus devletin kamusal, sosyal, ekonomik işlevini yeniden üretecek tartışmalar ve politikalar geliştirmemek, küresel kapitalizm sistemi içinde dezavantajlı ülke vatandaşlarının zararına işlemektedir. 1038 vatandaşını yitiren Bangladeş’in ulus devletinin, çöken binada üretim yaptıran çok uluslu şirketlerle ilişkisi ve vatandaşını ne derece koruyabildiği ortadadır. Küreselleşme süreçlerinde, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler üzerinde etkinliğinin artması son derece merkezidir. Bu ulus üstü kuruluşlar, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere neoliberal politikalara yapısal uyum programlarını dayatırken, dünyada halihazırda var olan gelir dağılımı eşitsizliğinin yoksul ülkelerin aleyhine daha da çok bozulmasına ve yoksulluğun artarak yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Yoksulluğun artışı ve yaygınlaşması Bangladeş gibi ülkelerde insanların ayda 37 dolar gibi bir ücret için iş güvenliği sağlanmamış yerlerde çalışma-
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
sına neden olmaktadır. Uluslararası yoksulluk araştırmalarında ülkeler arasındaki fiyat farklılıklarını bertaraf etmek için temel ihtiyaçlar değil, günlük tüketim değeri kişi başına dolar cinsinden belirlenmektedir. Dünya Bankası, uzun yıllar günlük 1 dolarlık gelirden yoksun olmak durumunu mutlak yoksulluk olarak tanımlamakla birlikte, 2008 yılından itibaren günlük 1.25 doların altında gelire sahip olma durumunu mutlak yoksulluk olarak tanımlamaktadır.2 Burada günlük 1.25 doların altında gelire sahip olanlar, hayatta kalabilmek için gerekli minimum kaloriye ulaşamayanlardır. Bu noktada aylık 37 dolar ücretle iş güvenliğinden yoksun çalışan işçiler mutlak yoksuldurlar yani bugünden yarına sağ çıkabilmek için gerekli kaloriyi alacak durumda olmayanlardır.
K a pit a lizm in em ek ve s erm a y e çeli şkisi ni ç ö züm ley en M a rx ’ ta n 100 yıl sonra Ka d ro d ergis i n i çıka ra n Şevket Sürey y a Ay d em ir ve arka da ş la rı, gün üm üzd e a sıl çeli şkinin merkez m et ro po lit an ülkelerle çevred ek i s ö m ürge y a d a ya rı sömürge ba ğım lı y o k s u l ülkeler a ra s ınd a k i çeliş k i oldu ğu nu d i le get irm iş lerd ir.
odtuadt.com
Dünyaca ünlü markalar için üretim yapan işçiler bugünden yarına çıkacak kaloriye sahip olacak kadar bile ücret alamazken ve üstüne bir de asgari iş güvenliğinden yoksunken bu markalar dünyanın dört bir yanında satışa sunulmakta ve ciddi bir alıcı kitlesine hitap etmektedir. Sermayenin serbestçe dolaşıp işgücü maliyetinin en az olduğu yerlerde üretim yapması mümkünken, emek, istediği şekilde dolaşamamaktadır. Bu durumda hayatta kalabilmek için ve günlük yeniden üretimleri için gerekli kaloriye dahi sahip olamayacakları bir ücrete razı olup çalışmak zorunda kalmaktadır dünyanın az gelişmiş ve gelişmekte olan ülke halkları. Küreselleşme süreç-
lerinin arkasındaki neoliberal politikalar, bugün dünya üzerinde yaşanan yoksulluğun en temel kaynağıdır. Küreselleşme süreçleri bağlamında az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere dayatılan yapısal uyum politikaları sonucunda, bu ülkeler dış borç ve faizler nedeniyle kaynaklarını gelişmiş ülkelere transfer etmek zorunda kalmışlar ve güçlü, kararlı bir büyüme için gerekli yerel yatırımları yapamamışlardır. Bangladeş Devlet Başkanı’nın konuşmasına dönecek olursak bu açık ve net bir şekilde görülmektedir. Endüstride iyileştirmeye gideceklerini vaat etmek aslında aynı zamanda milyonlarca doların döndüğü tekstil endüstrisinde koşulların hiç de iyi olmadığını ortaya koymaktadır. Dünyaca ünlü markalar için üretim yapan ve ulusal gelir elde eden bir Bangladeş ulus devleti, vatandaşının en temel hakkı olan yaşam hakkını korumaktan acizdir ki bu durum emekçi sınıfların küresel kapitalizmin karşısındaki güçsüzlüğünü açıkça göstermektedir. Neoliberal dünya düzeninin meşrulaştırıcı söylemi ise yeni muhafazakarlıktır. Yeni muhafazakarlık, Keynesci ekonomi politikalarının reddedilmesi, devletin küçültülmesi, kültür, eğitim ve aile gibi konularda gelenekselciliğin yeniden inşa edilmesi ve güçlü bir ulusal savunmanın kurulması şeklinde dört temel özellik çerçevesinde tanımlanabilir.3 Yeni sağ kavramı ise hem muhafazakarlığı hem de neoliberalizmi ifade etmek için kullanılır ki 1980 sonrası küreyi belirleyen ekonomik dünya düzeninin özetidir. Devletin terk edeceği üretim ve hizmet alanla-
düşün, Güz’13
45
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
rının serbest piyasa ve sivil toplum kuruluşları tarafından doldurulması istenirken neoliberaller için önemli olan serbest piyasa sürecinin işlemesi, yeni muhafazakarlar için önemli olansa geleneksel dayanışma ve yardım kuruluşlarının canlandırılmasıdır.4 Bu noktada da kültürel çeşitlilik tartışmaları ve yerel kültürlerin özgünlüğü, kültürel çeşitliliğe saygı söylemi devreye girmiştir.
K ü reselle ş m e s üreçleri ba ğlam ın d a a z geliş m iş y a d a geli şm ek t e o la n ülkelere da ya t ılan y a pıs a l uy um poli t ika la rı s o n ucun d a , bu ü lkeler dış bo rç ve fa izler nedeni yle k a y na k la rı nı gelişmiş ü lkelere t ra ns fer et m ek zo r u n da kalm ı şla r ve güçlü, k a ra rlı b ir bü yü m e için gerek li y erel ya t ırı m ları y a pa m a m ı ş la rd ır. “Küreselleşmiş neoliberal dünya sisteminin sermayesi emekçi sınıfları ve ezilen yoksul halkları somut mücadele alanının dışına atmak ve bölmek için başka mücadele alanlarını ikame etmek ister ve bunun stratejileri de elbette Washington ve Brüksel’deki think-tanks tarafından oluşturulur” tespitini yapan Samir Amin komplocu bir tarih anlayışını savunmuyor.5 Burada asıl anlatılmaya çalışılan politik İslam, politik Hinduizm ya da politik Budizm gibi sosyal hareketlerin araçsallaştırılmasıdır. Bu hareketler mücadeleyi kültür alanına taşıyor ki bu da kültürel özgünlük yaklaşımının benimsenmesine neden oluyor. Bu bir kere benimsenince, emekçi sınıfları kendilerini ezen ve sömüren dünya kapitalist sistemiyle karşı karşıya getirecek çatışma gündem dışına atılıyor. Bu gündem dışına atılma enkaz altında kalan ölü işçi bedenleri ya da botlarda ölen mültecileri görmemeye neden oluyor. Danimarkalı karikatüristin çizdiği
46
düşün, Güz’13
karikatürün İslam’ı aşağıladığını düşünen milyonlar birçok ülkede sokağa dökülmüş ve ciddi bir sosyal hareketlilik oluşturabilmiştir. Londra’dan Paris’e, Kabil’den Kahire’ye kadar tam bir transnasyonal (ulus ötesi ya da ulus aşırı) kamusal bir alan oluşturan bir sosyal harekete dönüşebilmiştir. Aynı kamusal alanın Bangladeş’teki enkazdan çıkan 1038 ölü beden için oluşmaması kültürel özgünlük yaklaşımının öne çıkarılmasının bir sonucudur. Yeni muhafazakarlık ve kültürel çeşitlilik söylemleri dikkatleri toplumsal eşitsizlik ve sınıf mücadelesinden uzaklaştırırken, farklılıkları da yücelterek ezeli cinsel farklılık ya da milliyet, din ve ırk gibi sınıftan daha büyük farklılıkları sermaye lehine kullanmak üzere araçsallaştırmaktadır. Yeni muhafazakarlığın yücelttiği ve öne çıkarmaya çalıştığı aile ve cemaat ilişkileri aslında toplumun değer verme iddiasında olduğu paylaşım, özveri, karşılıklı güven, anlayış, sevgi ve saygı gibi değerlerin siyasi, toplumsal ve ekonomik hayatta tümüyle uygunsuz görülmesindendir. Bu değerler bugünün koşullarında rekabet ve kâr değerlerine dayanan, denetimsizlik, tercihsizlik ve yabancılaşma üreten sistemin tam da temelden yok saydığı şeylerdir. Kişilerarası ilişkiler, duygu ve şefkatle ilgili değerler, toplumsal ve ekonomik gerçekliklerden boşaltıldıkları ölçüde, ailenin kadının ve cemaatlerin sırtına yüklenir. Toplumun kurtulmak istediği değerlerin deposu olarak “aileye dönüş” maskeli yeni sosyal politikalarda da açıkça görülebilir.6 Hükümetlerin istemediği yükü boşalttığı yer, aileye dönüş kisvesi altında gerçekleşirken aslında bu yük de kadına boşaltılır.7 Kültüre, aileye ve cemaatlere dönüş, devletin üretim ve dolaşım mekanizmalarının tamamen dışına çıkartılarak bu alanların boşaltılması, emekçi sınıfları küreselleşmenin baş aktörü çok uluslu şirketler karşısında güçsüz bırakmakta, aile, cemaat tipi örgütlenmeler ise ekonomik, siyasi ve toplumsal alanda herhangi bir güç oluşturmalarını sağlayamamaktadır. Son derece küreselleşmiş ve kürenin her yerine gidebilen
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
odtuadt.com
sermaye karşısında aile ve cemaat tipi örgütlenmelerle çıkılmayacağı açıktır. Sermaye aile ve cemaat tipi örgütlenmelerle değil rekabet ve kar mantığıyla işlerken, ayda 37 dolara iş güvenliğinden yoksun çalışan emekçi sınıfları aile ve yerel kültüre cemaatlere mahkum etmektedir. Kendilerini koruyacak güçlü bir devlete sahip olmayan emekçi sınıfların iş güvenliğinden yoksun çalışmaları ve çalışmalarına rağmen mutlak yoksulluktan çıkacak kadar gelir elde edememeleri küreselleşmenin çarklarının nasıl işlediğini ortaya koymaktadır. Devlet, vatandaşının politik, ekonomik ve sosyal haklarını güvence altına almak zorundadır. Bugünden yarına yeniden üretimini gerçekleştiremeyen insanlar açısından devamlı tartışılan konu, yoksulluk içindeyken politik ve toplumsal özgürlüklerin tartışılamayacağıdır. Ancak aşırı yoksulluk formundaki ekonomik özgürlük yoksunluğunun başka özgürlük türlerinin ihlali halinde kişiyi çaresiz bir av haline getirebileceği8 gerçeği Bangladeş’te çöken binadan çıkan 1038 ölü bedende cisimleşmiştir. Her yıl on binlerce kaçak göçmenin kuzeyin refah içindeki ülkelerine giderken yollarda ölmesi ya da sağ kalıp bu ülkelere ulaşanların her türlü iş ve yaşam güvencesinden yoksun çalıştırılmasında da görülebilir bu açıkça. Bununla birlikte, ekonomik özgürlük yoksunluğu sosyal özgürlük yoksunluğunu doğurabildiği gibi, sosyal ya da siyasal özgürlük yoksunluğu da ekonomik özgürlük yoksunluğunu besleyebilir pekala.9 Nobel ödüllü Hint bilim adamı Amartya Sen Özgürlükle Kalkınma kitabında insanların diledikleri tarzda yaşamaları için gereken beş özgürlük tipi belirlemiştir. Bu özgürlükler şunlardır: (1) siyasal özgürlükler, (2) iktisadi imkanlar, (3) toplumsal fırsatlar, (4) şeffaflık güvenceleri, (5) koruyucu güvenlik.10 Bu hak ve özgürlüklerin her biri kişinin genel kapasitesinin gelişmesine katkıda bulunur. İfade ve seçme özgürlüğü şeklinde siyasal özgürlükler iktisadi güvenliği geliştirmeye yardımcı olurken, eğitim ve sağlık imkanları biçiminde toplumsal fırsatlar iktisadi katılımı kolaylaştırır. Ticaret ve üretime katılma biçiminde iktisadi fırsatlar kişisel refahın yanı
sıra, toplumsal imkanlar için kamusal kaynakların oluşmasına yardımcı olur. Sonuç olarak farklı özgürlükler birbirini güçlendirir. Sen’in özgürlüğe yaptığı vurgu, yoksulluğun en dayanılmaz olduğu durumlarda en temel önceliğin hayatta kalmaya verilmesi ve demokratik haklardan bahsetmenin lüks olduğundan dem vurulmasına karşı son derece gerekli bir yaklaşımdır. İnsanların iş güvenliğinden yoksun yerlerde hayatta kalmaya yetmeyecek ücretlerle çalıştığı ülkede 1038 kişinin ölmesi ortadayken, özgürlükten bahsetmek lükstür demek küreşelleşmenin kanlı yüzüne doğrudan bakmaktan kaçmaktır. Bu noktada Boltanski’nin ahlak ile acı arasındaki ilişkinin siyasi bir mesele, bir eylem meselesi olduğu saptaması11 önemlidir. İnsanlar televizyonda Bangladeş’te çöken binanın altından çıkan 1038 işçinin bedenlerini onları enkazın önünden resimleriyle bekleyen yakınlarını izleyebilir ya da Ege’de batan bottan çıkan mültecilerin ölü bedenlerine bakıp ağlayabilir. Burada dehşetin faillerini suçlayarak öfkelenme ya da duygusallık söz konusudur. Bangladeş’te iş güvenliğinden yoksun çalışan işçilerin üretim yaptığı markaların giysileri üstümüzdeyken öfke ya da duygusallık insanlık için çözüm olmayacaktır. Boltanski kınama ve duygusallığa bel bağlamadan tercih edilebilecek üçüncü bir yolun olduğunu söyler ki, bu yol acıya doğrudan bakabilme cesareti göstermektir. Boltanski, ancak böyle bir bakışın ahlaktan beslenen siyasi eylemin gerçekçi zeminini oluşturabileceğini vurgular.
düşün, Güz’13
47
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948’de onaylanarak ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25. ve 28. maddeleri söyledir:
yaşadığını tespit etmiştir.14 Bu ölçümlere göre dünya yoksullarının %51’i, yani 844 milyon insan Güney Asya’da, %28’i yani 458 milyonu da Afrika’da yaşamaktadır.
Madde 25 1. Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir. 2. Anaların ve çocukların özel bakım ve yardım görme hakları vardır. Bütün çocuklar, evlilik içi veya evlilik dışı doğmuş olsunlar, aynı sosyal güvenceden yararlanırlar.
Yakın zamanda kaybettiğimiz ünlü Marksist tarihçi Eric Hobsbawn “20. yüzyılı ardımızda bıraktık, ancak henüz 21. yüzyılda yaşamasını veya en azından bu yüzyıla uyan bir şekilde düşünmesini öğrenmiş değiliz.”15 tespitinde haklıdır. 21. yüzyılda hala iş güvenliğinden yoksun çalışan, doğudan-batıya güneyden-kuzeye en temel hak olan yaşam hakkına sahip olamadığı için kaçak göç ederken, denizlerde, nehirlerde, batan botlarda ölen mülteci halklar varken ve bu milyarların yaşamını iyileştirmeye yönelik siyasal düşünceler üretememişken, evet, gerçekten 21. yüzyılda nasıl yaşayacağımızı henüz bilmiyoruz.
Madde 28 1. Herkesin bu Bildirge’de öngörülen hak ve özgürlüklerin gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.12
KAYNAKÇA 1. 2.
Bu maddelerin kabulü sonrası geçen 65 yılda dünya ekonomik açıdan inanılmaz bir büyüme kaydetti. Ancak bu ekonomik büyüme insanlık için, insan yaşamları ve yaşam umutları için nasıl bir etki yaptı, soru budur. Dünya Bankası’nın 2000/2001 Gelişme Raporu’na13 göre, dünyada yaşayan 6 milyar insanın 2.8 milyarı yani yaklaşık beşte biri, günlük 2 dolarlık gelir sınırının altında yaşamaktadır. Bu nüfusun 1.3 milyarı ise günlük 1 dolarlık gelir sınırının altında yaşamaya mahkumdur. Aynı rapora göre, en zengin 20 ülkenin ortalama geliri, en fakir 30 ülkenin gelirinin 37 katıdır ve bu fark gittikçe büyümektedir. Zengin ve yoksul ülkeler arasındaki gelir uçurumu, zengin ülkeler lehine artmaktadır. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı 104 ülkeden, dünya nüfusunun %78’ini oluşturan 5.2 milyar insanı kapsayan verileri incelemiş ve bu ülkelerde yaşayan 1.7 milyar insanın, yani ele alınan nüfusun üçte birinin Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi’ne göre çok boyutlu yoksullukla
48
düşün, Güz’13
3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. 14. 15.
http://www.bianet.org/bianet/insan-haklari/146525-enkazdan-1038-isci-cenazesi-cikti United Nations World Development Program (UNDP), Human Development Report 2010, Oxford University Pres, New York, 2010. Sallan Gül, Songül, Sosyal Devlet Bitti, Yaşasın Piyasa: Yeni Liberalizm, ve Muhafazakarlık Kıskacında Refah Devleti, Ebabil, Ankara, 2006. a.g.e. Amin, Samir, Modernite, Demokrasi ve Din Kültüralizmlerin Eleştirisi, Özgür Üniversite Kitaplığı Ankara, 2006. Williamson J., Kadın Bir Adadır: Dişilik ve Sömürgecilik. Eğlence İncelemeleri: Kitle Kültürüne Eleştirel Yaklaşımlar, Modleski T. (der.). Metis İstanbul, 1995 s. 135-155. Kaya, Şehriban, 2012, “Sahibinden Satılık Korkular: Kadının Korkutulan Özne Olarak İnşasında Medyanın Rolü”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 11 : 191-211. Sen, Amartya, , Özgürlükle Kalkınma, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2004. a.g.e. a.g.e Boltanski L. Distant Suffering: Morality, Media, and Politics. Cambridge University Press, New York, 1999. Pogge, Thomas, Küresel Yoksulluk ve İnsan Hakları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2006, s.6. World Bank (2000). World Development Report 2000/2001, Attacking Poverty, Oxford University Press, New York. United Nations World Development Program (UNDP), Human Development Report 2010, Oxford University Pres, New York, 2010. Hobsbawn, Eric, “Sosyalizm başarısız oldu. Şimdi de kapitalizm çöküyor. Sırada ne var?” Guardian 10 Nisan 2009.
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
TÜRKİYE’DE BİR EĞİTİM YANILGISI: YAPILANDIRMACILIK *
* Ece GÜLEÇ | ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu
odtuadt.com
Eğitim, bireyin sosyal ve bilişsel pek çok alanda gelişmesini sağlayarak onun düşünce yapısına, kararlarına ve davranışlarına yön veren ve bu sayede bireyin toplumda kendini nasıl konumlandırdığını etkileyen bir süreçtir. Böylesine çok yönlü ve kalıcı etkilere sahip olan eğitim sürecinin, ülke çapında, toplumun ihtiyaçları ve çağın gereklerine uygun politikalarla yönetilmesi gerekir. Bu politikaların belirlenmesinde en önemli adım ise nasıl bir eğitim felsefesi belirleneceğidir. Çünkü her felsefi sistemin temele aldığı bir akıl yürütme yolu vardır ve akıl yürütme yolları değişince eğitim durumlarının da değişmesi doğaldır.1 Bu nedenle, benimsenen eğitim felsefesine göre bilginin niteliği, öğretmen ve öğrencinin rolü, derslerin içerikleri, okulların yapısı ve idaresi, kısacası eğitimin tanımı ve
rolü değişmektedir. Ülkemizde Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu’nun 12.07.2004 tarihli kararıyla, 2005-2006 eğitim-öğretim yılından itibaren ilköğretim programlarında benimsenen eğitim felsefesi yapılandırmacılıktır.2 Bu yazıda öncelikle yapılandırmacı felsefe ve bu felsefeye dayalı eğitim modelinin özellikleri anlatılacak, ardından hükümetin uygulamaları ile eğitim felsefesinin tutarlılığı değerlendirilerek eğitim sistemi içinde yapılması gerekenler tespit edilecektir. Yapılandırmacılık, temelini Piaget, Vygotsky, Bruner, Ausubel ve Dewey gibi pek çok düşünürün öğrenme ve gelişmeyle ilgili farklı yönlerdeki fikirlerinden alan sentez bir felsefedir. En genel haliyle yapılandırmacılık, Dewey’in
düşün, Güz’13
49
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
felsefesine ve eğitim anlayışına; Piaget ve Vygotsky’nin insanın biyolojik, kültürel, toplumsal ve dilsel gelişimi ile ilgili ilkelerine; Bruner ve Ausubel’in öğrenme konusundaki görüşlerine dayandırılabilir.3 Bu felsefenin temelinde yaşamın ve bireyin devamlı değişmesi olgusu vardır. Ham bilgi, değişen yaşam koşullarında, içinde bulunulan durumu, yaşanan olayı veya karşılaşılan bir problemi anlamada yeterli olamaz. Ayrıca birey de düşünsel ve duygusal açıdan devamlı değişmektedir. Bu nedenlerle bilginin duruma, olaya, probleme ve bireye göre her seferinde yeniden anlamlandırılması ve yapılandırılması gerekir. O halde, bilgi, her yerde aynı olan ve herkes için geçerli olan doğrular değildir; bireyin geçirdiği yaşantı içinde yeniden yorumlanarak işlerlik kazanan, dinamik bir yapıya sahiptir. Bilginin geçerliliği ve doğruluğu, bireyin kendi deneyimlerine bağlı olduğundan yapılandırmacılığın temelinde bireyin geçmiş yaşantısından elde ettiği birikim, geçmiş öğrenmeler yatmaktadır. Günümüzde her alanda, bilgi üretimi ve bunu paylaşma yolları arttığı için bir konuya ait bilginin tamamı tek bir kaynak ya da kişi tarafından öğrenene aktarılamaz. Bu nedenle eğitim sisteminde de amaç var olan bilgi parçasını olduğu gibi aktarmak yerine, ihtiyacı olan bilgiye kendisi ulaşabilen, bunu sorgulayarak kendi yaşamında da kullanabilen ve bu sayede hayat boyu öğrenme ilgisine sahip bireyler yetiştirmek olmalıdır. Bu doğrultuda incelendiğinde, yapılandırmacılıkla birlikte öğrenci ve öğretmenin rolünün değiştiği görülmektedir. Yapılandırmacı anlayışa göre öğrenci bilgiyi almaz, gözlem ve çabaları sonucunda ona kendisi ulaşır. Ayrıca pek çok eğitimbilimcinin de vurguladığı üzere yapılandırmacı öğrenmede asıl olan bilginin öğrenen tarafından alınıp kabul görmesi değil, bireyin bilgiden nasıl bir anlam çıkardığıdır.4 Bunu yapabilmesi için de araştırma, tartışma, soru sorma, var olan probleme kendi deneyimine göre açıklama ve çözüm getirme vb. yollarla eğitim sürecinde etkin rol alır. Öğretmenin rolü de tüm bunlara paralel bir
50
düşün, Güz’13
şekilde değişmiştir. Öncelikle, öğretmenin yapması gereken bir konuyu öğretmek değil, öğrenmeyi kolaylaştırmak üzere öğrencilere farklı yollar sunmaktır. Eğitimbilimci James Pelech’e göre yapılandırmacı görüşe sahip bir öğretmen, dersin içeriğinden çok, öğrenenlerin çevreleri ile etkileşim kurabileceği bir sınıf ortamını nasıl yöneteceğine odaklanır.5 Bu sayede, öğrenci kendi gözlemleri ve başkalarının tecrübelerini bir araya getirerek bilgiye daha sağlıklı bir şekilde ulaşmış olacaktır. Yapılandırmacılıkta, her birey kendi öğrenmesinden sorumlu olduğu için, öğretmenin sınıf içindeki öğrenme sürecini çok dikkatli takip etmesi ve bilgiye ulaşmada zorluk çekenlere gerekli rehberliği yapabilmesi gerekir. Her bireyin kendine ait bilgi birikimi olduğundan bu rehberliği yaparken, yeni olan bilgiyi/yaşantıyı öğrencinin önceki öğrenmelerine dayandırması, bu sayede öğrencinin anlamlı bir bütünlük kurabilmesini sağlaması gerekir. Artık, öğretmen bilginin kaynağı değil, o kaynağa giden yolda bir kılavuzdur. Ayrıca, hem öğrencilerin ilgi ve merakını artıracak, hem de onların eleştirme, yaratıcı ve analitik düşünme, problem çözme gibi üst düzey düşünme becerilerini geliştirecek nitelikte sorularla öğrenmeyi yönlendirir.6
B il g i, he r y e r de a y n ı o l a n v e h e r ke s iç in g e ç e r l i o l a n do ğ r u l a r de ğ il dir ; b ir ey in g e ç ir diğ i y a ş a n tı iç in de y e n ide n y o r u ml a n a r a k iş l e r l ik ka z a n a n , din a mik b ir y a p ıy a s a hip tir. Görüldüğü üzere yapılandırmacılık, öğrenmeyi sadece örgün eğitim süresine sıkıştırmak yerine onu tüm hayata yaydığı ve bilginin kaynağı olarak bireyin kendi yaşantısını gösterdiği için eğitimi çok daha çağa uygun bir hale getirmektedir. Ayrıca, öğrenmeyi okul duvarlarının sınırlarından da çıkarmaktadır. Bu açılardan
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
bakıldığında yapılandırmacılığın eğitimde ideal bir model önerdiği açıktır. Ancak, ülkemizde yapılandırmacılık anlayışına baktığımızda, bazı temel sorunlar gözlenmektedir. Bunlardan ilki hükümetin bu felsefe ile ters düşen uygulamaları, ikincisi ise eğitimin kademelere bölünerek böyle bir felsefenin yalnızca ilköğretimi kapsar nitelikte bırakılmasıdır. Örneğin, tek bir doğrunun kabul edilmediği ve bilginin kişiye göre değiştiği bir eğitim yaklaşımının altında, herkesin aynı cevabı vermesi beklenen ve insanları belli bir sıralamaya sokmaktan başka hiçbir belirleyiciliği olmayan merkezî sınavlar uygulanmaktadır. Bu sınavlar nedeniyle, öğrenciler bilgiyi yaşayarak öğrenmek yerine, ailelerinin milyarlarca lira para ödediği dersanelerde kendilerine hayatın sırrıymış gibi verilen ve üniversite sıralarında çoğunun yanlış olduğunu görecekleri bilgi parçaları ezberlemektedirler. Bu süreç, ne yazık ki, ortaokul sıralarında başlayıp meslek sahibi olana kadar devam etmektedir. Senelerdir süregelen bu yaklaşım nedeniyle eğitim, Milli Eğitim Bakanlığı’nın mevzuatında yer alan “hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip kişiler yetiştirme”7 amacından uzaklaşarak pek çok kişinin kâr ettiği bir sektör haline gelmiştir.
odtuadt.com
Yapılandırmacı felsefe ile ters düşen bir diğer uygulama da zorunlu din dersleridir. Bir yandan öğrenciler bilgiyi sorgulasın ve tartışsın istenmektedir; öte yandan din gibi dogmalar üzerine kurulu bir ders zorunlu olarak verilmektedir. Eğitimin amacı, dini inanç gibi bireylerin hür iradesine bağlı, öznel bir alanda bir bilinç yaratmak yerine, genel olarak bireylerin öğrenme kalitesini artırmak olmalıdır. Nitekim, yapılan uluslararası çalışmalar da aynı sonuca işaret etmektedir. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD)‘nün, öğrencilerin akademik başarılarını değerlendirdiği raporuna göre Türkiye, matematik, fen bilimleri ve okuma alanlarında ortalamanın çok altında kalarak listede son sıralarda yer almıştır.8 Öğrencilere bu temel alanlarda gerekli beceriler kazandırılmayıp dünya
standartları yakalanamadan yürütülen bir eğitim sistemi, hem yapılandırmacılığın araştırmacı ve sorgulayan birey yetiştirme temeline aykırıdır hem de bu ülkenin maddi veya manevi pek çok açıdan zorlanarak eğitim almaya çalışan çocuk ve gençlerine büyük haksızlıktır. Eğitim sistemlerinin başarısının ölçütü, öğrencilere ne kadar kapsamlı dini eğitim verildiği değil, ne denli donanımlı ve fikri hür bireyler yetiştirdiğidir. Buna rağmen, hükümet aksi yönde uygulamalarına devam etmektedir. Örneğin, ilköğretim programında yer alan seçmeli derslerle öğrencilerin ilgi ve yetenekleri gözetiliyormuş gibi bir algı yaratılsa da uygulama kısmında seçenekler başta din dersleri olmak üzere belli başlı olanlarına yönelmektedir. Çünkü üç din dersinin (Kuran-ı Kerim, Hz. Muhammed’in hayatı, temel dini bilgiler) dışındaki zeka oyunları, görsel sanatlar, yabancı dil, drama, yazarlık ve yazma becerileri gibi uzmanlık gerektiren, çoğu öğretmen ataması dahi yapılmayan ve derslik sorunu yaratacak dersler elbette seçilmemektedir. Bununla beraber, tüm okullarda kadrolu din kültürü öğretmenleri olduğu için, seçmeli din dersleri “zorunlu” seçmeli hale gelmektedir. 2013 yılı öğretmen atamalarında branşlara göre açılan kadrolara baktığımızda Milli Eğitim Bakanlığı’nın da bu yönde düşündüğünü görüyoruz. Örneğin, İngilizce dışında, 420 Almanca, 1 İtalyanca ve 11 Rusça öğretmeninden başka yabancı dil için kontenjan açılmamıştır. Fakat bunun yanında yeni atanan din kültürü öğretmeni sayısı 3953’tür.9 Bunlara ek olarak lise yö-
düşün, Güz’13
51
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
netmeliğinde yapılan bazı değişikliklerle ortaöğretim de din odaklı bir hale getirilmiştir. 07.09.2013 tarihli Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nde yer alan “Talep olması halinde ibadet ihtiyaçlarını karşılayacak uygun mekân ayrılabilir.” ve “Anadolu imam-hatip ve imamhatip lisesi meslek dersleri öğretmenleri gerek ders saatleri içerisinde, gerekse ders saatleri dışında olmak üzere öğrencilerin mesleki becerilerinin geliştirilmesi için çevreyle ilişki kurmalarına rehberlik ederek mesleki uygulamalarının verimli olması yönünde çalışmalar yapar, dini konularda halkın bilgilendirilmesine yönelik faaliyetlere katılır.”10 gibi maddelerle liselere ve öğretmenlere dini hizmet görevi biçerek, yukarıda bahsettiğimiz düşünen, sorgulayan bireyler yerine dini inancını ve onun gereklerini daha ön planda tutan bireyler yetiştirilmek istenmektedir. Yapılandırmacılıkta öğrencinin rolünün kendi yaşantısı yoluyla bilgiye ulaşmak, onu sorgulamak olduğuna ve öğretmenin kaynak değil sadece bir rehber olduğuna değinmiştik. Fakat öğrenciye bu bilgi kaynakları yeteri kadar sunulmadığı takdirde ulaşılan bilgi ve öğretmenin sunabileceği rehberlik de kısıtlı kalmaktadır. Tüm öğrencilerin bilgisayar, internet, laboratuvar, kütüphane gibi geniş bilgi kaynaklarına erişimi sağlanmadan, yapılandırmacı felsefe eğitimin kalitesini tek başına artıramayacağından eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması yapılandırmacılığın uygulanmasında önemli bir yere sahiptir. Ancak, ülkemizde bu fiziksel imkanlardan yararlanmak bir yana, eğitim haklarından yoksun bırakılmış çocuklar vardır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2012-2013 Yılı İstatistikleri’nde yer alan okullaşma oranlarını incelediğimizde bu gerçek daha somut olarak gözlenmektedir. Özellikle kız çocuklarının okullaşma oranlarına baktığımızda, ülke genelinde ilköğretimde % 95 ve üzerinde olan rakamlar, ortaöğretim düzeyi için Ağrı, Şanlıurfa, Siirt, Van, Muş, Bitlis gibi doğu illerimizde, % 30 ile % 37 arasında değişmektedir.11 Başka bir deyişle ülkemizin
doğusunda 8 yıllık ilköğretimden sonra kız öğrencilerin büyük çoğunluğu eğitim hayatından koparılmaktadır. Dahası, bu kopuş 4+4+4 gibi zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarıldığı iddia edilen bir sistem içinde yaşanmaktadır. Dolayısıyla, eğitimin kalitesi artırılmak isteniyorsa öncelikle yapılması gereken eğitim felsefesini gözden geçirip yeni bir program yapmak değil, tüm bireylerin Anayasa*’da belirtilen eğitim hakkından yararlanabildiğinden emin olunmasıdır.
E ğ itimin ka l ite s i a r tır ıl ma k is te n iy o r s a ö n c e l ikl e y a p ıl ma s ı g e r e ke n e ğ itim f e l s e f e s in i g ö z de n g e ç ir ip y e n i b ir p r o g r a m y a p ma k de ğ il , tü m b ir ey l e r in A n a y a s a ’da b e l ir til e n e ğ itim ha kkın da n y a r a r l a n a b il diğ in de n e min o l u n ma s ıdır. 4+4+4 eğitim modeli de yapılandırmacılığın temellerine aykırı başka bir uygulamadır. Çocukların biyolojik ve psikolojik gelişim evrelerini gözardı ederek onları erken yaşta okula başlatan bu kesintili eğitim modeli, eğitimin kalitesini artırmamış; aksine önemli sorunlar yaratmıştır. Başta eğitim sendikaları olmak üzere pek çok sivil toplum kuruluşunun ve akademisyenin karşı çıktığı bu model, tüm itirazlara rağmen ve yeterli önhazırlık yapılmaksızın, adeta oldubittiye getirilerek hayata geçirilmiştir. Yaş aralığı daha aşağıya indiği için artan öğrenci mevcudu okullarda derslik sorunu yaratmış, prefabrik yapıda, güvenlikten yoksun alanlar inşa edilerek bu sorun çözülmeye çalışılmıştır. Okula yeni başlayan öğrencilerin büyük çoğunluğu uyum ve öğrenme zorluğu nedeniyle okumayı yeterince sökememiş ve bu sebeple eksik temelle bir üst sınıfa geçmiştir. 66 ve 72 aylık öğrencilerin aynı sınıfta eğitim görmesi ve kalabalık sınıf mevcutları, sınıf öğretmenlerini de mesleki olarak çok zorlamıştır. Tüm bu düzensizlikler içinde
* T.C. Anayasası 42. Madde, Eğitim ve Öğrenim Hakkı ve Ödevi: “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.”
52
düşün, Güz’13
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
öğrencilerin kendi deneyimleriyle bilgiye ulaşması veya öğretmenlerin sağlıklı bir rehberlik yapması gibi yapılandırmacılık uygulamaları bir yana, öğrenci ve öğretmenlerin eğitim-öğretim içinde varlığını sürdürebilmesi başlıbaşına zor bir durumdur. 2012-2013 eğitim-öğretim yılı sonunda, tüm bu olumsuz sonuçları nedeniyle 4+4+4 sistemi tekrar gündeme gelmiş, yanlışlığı tekrar dile getirilmiş; buna karşın Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı basın açıklamasında bu sistemden geri dönüş yapılmayacağını belirtmiştir.12 Teorik olarak incelediğimizde yapılandırmacı felsefe geleneksel eğitim anlayışını tamamen değiştirerek amaç ve yöntem olarak bilgi çağına uygun, akılcı bir eğitim yapısı öngörmektedir ve bu nedenle benimsenmelidir. Fakat, ülkemizde eğitim belli kademelere ayrılmış ve yapılandırmacılık sadece ilköğretim düzeyinde uygulanmaya çalışılmıştır. Halbuki, yazının başında da değindiğimiz gibi eğitim bir süreçtir ve her şey birbiri üzerine eklendiğinden eğitimin bir bütün olarak algılanması gerekir. Bu nedenle yapılandırmacılık gibi herkesi bir okul mezunu yapmaya çalışmak yerine herkese öğrenme ilgisi aşılamaya çalışan bir felsefe, yalnızca belli kademelerde değil, eğitimin sürecinin tamamında benimsenmelidir.
odtuadt.com
Ancak son yıllarda eğitimde reform adı altında yapılan değişikliklerde görüldüğü üzere, eğitim politikalarımız yönetmelik ve programlarda yer alan eğitim felsefesinden tamamen uzaklaşarak, iktidarın kendi felsefesi yönünde değişmektedir. Bu felsefeye göre yapılandırmacılık yukarıda değindiğimiz gibi öğrenen, araştıran, düşünen, bilgi ve birikime sahip bireyler yetiştirerek bilgiyi yapılandırmak değil, eğitim sistemini iktidarın ideolojisi doğrultusunda yapılandırmaktır. Dolayısıyla yapılandırmacılığın getireceği çağdaşlaşma yalnızca kağıt üzerinde kalmaktadır. Türkiye’de bilimsel bilgiye gereken önemin verilmeyişi sonucu yaşanan bu yanılgı, sistemin tutarsızlıkları içinde boğuşmaktan önünü göremeyen genç bir nesile, dolayısıyla
ülkenin geleceğine mal olmaktadır. Bu yıkımı yaşamamak için eğitime bakış açısı bir an önce değiştirilerek eğitim bir bütün olarak algılanmalı ve yapılandırmacılığın yukarıda değindiğimiz gerekleri bu bütünlük içinde yerine getirilmelidir.
KAYNAKÇA 1.
Sönmez, Veysel, Eğitim Felsefesi, Anı Yayıncılık, Ankara, 1997, s. 52 2. Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu, 12.07.2004 tarihli 114,115,116,117 ve 118 sayılı Kararları, http://ttkb. meb.gov.tr/www/ogretim-programlari/icerik/72 3. Sönmez, Veysel, Öğretim İlke ve Yöntemleri, Anı Yayıncılık, Ankara, 2008, s. 146 4. Bıyıklı, C., Onur, A., Öztepe, B., Veznedaroğlu, L., Yapılandırmacılığı Nasıl Uygulamalıyız?, ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık, Ankara, 2008, s.13 5. Pelech, James, The Comprehensive Handbook of Constructivist Teaching: From Theory to Practice, Information Age Publishing, 2010, s.9 6. Bıyıklı, C., Onur, A., Öztepe, B., Veznedaroğlu, L., a.g.e., s.12 7. Milli Eğitim Bakanlığı Mevzuatı, Türk Millî Eğitiminin Amaçları, Madde 2, http://mevzuat.meb.gov.tr/html/88.html 8. OECD (2013), Education at a Glance 2013: OECD Indicators, OECD Publishing. http://dx.doi.org/10.1787/eag-2013-en 9. Milli Eğitim Bakanlığı, İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü, http://ikgm.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2013_08/30124 221_2013kontejanalmas.pdf 10. T.C. Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü, Mevzuat Bilgi Sistemi, Millî Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumlari Yönetmeliği, Madde 99 ve 86 http://mevzuat. basbakanlik.gov.tr/Metin.Aspx?MevzuatKod=7.5.18812&M evzuatIliski=0&sourceXmlSearch=orta%C3%B6%C4%9Fret im 11. Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Eğitim İstatistikleri Örgün Eğitim 2012-2013, ss. 6-9 12. Milli Eğitim Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği, 01.07.2013 tarihli Basın Açıklaması, http://www.meb.gov.tr/ haberler/haberayrinti.asp?ID=10344
düşün, Güz’13
53
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
NÂZIM HİKMET’İN GAZETE YAZILARI * düşün Konuk
* Doğan HIZLAN | Gazeteci - Yazar
Nâzım Hikmet’in şiiri üzerine çok yazıldı, düzyazısı üzerine de düşünen yazan birçok isim var. Ben de hem şiirine, hem düzyazılarına dair daha önce yazmıştım. İnceleme alanı olarak, Nâzım’ın gazete yazılarını seçmemin nedenlerini sıralamalıyım öncelikle.
leri ve daha birçok özelliği farklılaşmış durumda. Fıkra yazıları da gazeteler de eskisi gibi değil. Hal böyle olunca makale, fıkra ile köşe yazısını birbirinden ayırmak gerekir. Nâzım’ınkini bu üç tür içinde sınıflandırmak mümkün olmayacaktır kanaatindeyim.
Bir edebiyatçı, gündelik yazılarında nasıl bir üslup kullanır?
Onun yazdıklarında bir deneme özelliği de var, gözden kaçırılmaması gereken, bir hikâye özelliği de… Bir edebiyatçının gazete yazılarında mutlaka edebiyatın izdüşümüne rastlanır.
Gazetecilik ile edebiyatçılık arasındaki bağ nasıl kurulabilir? En az bir çeyrek asırdır, gazete yazılarına köşe yazısı diyoruz. Daha önceleri bu tür, makale ve fıkra olarak tanımlanırdı. Ancak artık makalenin ve köşe yazılarının içeriği, biçim özellik-
54
düşün, Güz’13
Yazıların içeriğini değerlendirdiğimde, üzerinde düşündüğü sorunlar hakkında bir şey söyleme arzusunun devam ettiğini gördüm. Bünye değiştirmiş de olsa başka türlerde dile getirdikleri, varlığını hala hissettiriyor.
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
Bazı yazıları dünya görüşünün izini taşısa da, bazı yazıları yalın gündelik dertleri dile getiriyor.
Nâzım’ın bütün gazete yazılarını yeniden okurken, özellikle yoğunlaştığım yazılar 1931 yılında “Ben” başlığı altında yazdıkları oldu.
Toplumsal sorunlara yaklaşımında Marksist görüşün gölgesi var. Ama çok sıradan konuları bir ders verme niteliğine dönüştürmüyor. Demek istediğim, malumatfuruş (bilgiçlik taslayan) bir tavır benimsemiyor asla; bilgi, iddia, tez bombardımanı yok, ısrarcı sloganlar da yok.
Bazen farklı tarihli yazılarında, aynı konuya değinmişse, ikisini bir arada değerlendirmemin daha doğru olacağını düşünerek öyle ele aldım. Nâzım’ın genel olarak gazete yazılarında kullandığı ironik dil, hatta zaman zaman alaycı üslup ilk dikkatimizi çeken unsur olacaktır. Gazete yazılarında kullandığı bazı üslup biçimleri ve ironik dil, onun diğer düzyazılarıyla bu yazılar arasında bağlantı kurulmasını mümkün kılıyor.
Bazı okurlar, bir edebiyatçının gazete yazılarında, bir üstten bakışın izleri olabileceğini sanırlar, Nâzım’da bu yoktur. Gazete yazısının işlevini, özelliğini iyi bilen, bunu yerine getiren yazılar onun gazete yazıları… Sözgelimi, sıradan gazete yazılarının bazılarının konusunu yazarsam, onun geniş ıskalası olan konu zenginliğine dair bilgi edinebilirsiniz. Birkaçını anımsatmalı:
odtuadt.com
• Moda civarında oturanların, acil hastaneye yetişmesi gereken bir hasta için gece taksi bulamamalarından yakınan bir yazı. • Anadolu tarafında oturanların, gece Tepebaşı’ndaki Şehir Tiyatroları’ndan çıkınca Kadıköy’e vapur bulamadıkları konusuna değinen bir yazı. • Kavun karpuz mevsiminde, bunları yiyenlerin kabuklarını sokağa atmalarından şikâyet yazısı…
Muhakkak belirtmek gerekir ki, makale dışında kalan fıkra veya köşe yazısı olarak ele aldığımız gazete yazısı ille de edebî üsluplardan uzak, yüzeysel yazılar değildir. İlle de derine inmeyen bir anlayışla yazılmaz. Aslında gündelik saptamalar da, yazarın dünya görüşü içinde mütalaa edilmelidir. Ne olursa olsun, dünya görüşü doğrultusunda yazılmışlardır. Dünya görüşü sözünü kullanırken, bunun özellikle bir parti mensubiyeti biçiminde algılanmaması gerektiğini belirtmeliyim. Belli bir felsefe, doktrin olarak algılanmalı. Nâzım’ın gazete yazılarına özel bir dikkat gerekiyor kanımca. Bunun birkaç sebebi var. Bunlardan birincisi, o günden bugüne türün gelişimine, değişimine dair fikir edinebilmek; ikincisi bu dönemler içerisinde Nâzım Hikmet’in bir etkisinin olup olmadığını görmektir. Ama en önemlisi de, şiir, tiyatro ve diğer kaleme aldığı türlerde eserler kaleme alan Nâzım Hikmet’in bu saydıklarımız gibi ‘özel’ bir okur kitlesi bulunmayan -okur açısından herhangi bir birikime ihtiyaç duymayan- türlerde sergilediği tutumu gözlemleyebilmektir. Gazete yazılarındaki dili, anlatımı, kullandığı üslubu bunu izah edecektir…
düşün, Güz’13
55
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
Edebiyat tarihine biraz dikkatli baktığımız zaman, edebiyatın ve edebi türlerin popülerliğini edebiyatçı gazetecilerin sağladığını görmekteyiz. Türün ilk örneklerini veren Tanzimat aydınları, romanlarını tefrika ettikleri gazetelerde siyasi, sosyal, gündelik yazılar da kaleme almışlardır. Daha sonra çeşitli edebiyat tartışmaları da yine gazetelerde meydan bulmuştur. Bugün gazeteci-yazar diye bir unvan kullanılıyor, moda bir kullanım olduğu kadar ilginç de! Daha önceki kuşaklarda, “yazar” gazeteci, edebiyatçı gazeteciler ağırlıktaydı: Şinasi, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Peyami Safa, Haldun Taner, Oktay Akbal, İsmail Habib Sevük, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Reşat Enis, Selâhattin Enis, Sabri Esat Siyavuşgil… Orhan Veli Kanık’ın şiirleri, bu yazarlar tarafından yazılan yazılarda tartışıldı, kamuoyu oluştu ve okur buldu. Edebiyat konularına değindikleri için, olumlu ya da olumsuz ayrımı yapılmadan edebiyattan söz ettikleri için okurlar da edebiyatla ilgilenmişlerdir. Nâzım’ın bu yazıları halkı, okuru bilinçlendirme gayesinin birer ürünü olarak da değerlendirilmelidir. Okurlara çok şey kattığı söylenebilir, hatta söylenmelidir. Ayrıca bu yazılar, bir gazete yazısının nasıl yazılacağını göstermesi bakımından da yararlı olmuştur.
İçinde bulunulan siyasi ve sosyal ortamı veren yazıların bugünkü benzerleriyle karşılaştırmasını yapmalıyız evvela. Türkiye’de bazı konular yıllar boyu tartışılıyor, bazen külleniyor ama tekrar ateşleniyor. Bu da sorunların çözümlenemeyişinden geliyor. Aşağıdaki yazı bugün de devam eden yazım, hitap şaşkınlığını alaycı bir dille anlatıyor. Bugün Bay, Bayan, Efendi, Hanımefendi hitaplarını eski sıklığıyla kullanmıyoruz. Zarfın üzerine yalnızca Sayın yazıyoruz, peki bu mektubu gönderdiğimiz “sayın” bir kadın mıdır erkek midir? Nâzım buna benzer bir durumu, bilhassa isim koyma üzerinden değerlendiriyor: “Evinizden uzaklardasınız. Şöyle bir telgraf alıyorsunuz: ‘Bir çocuğun oldu. İsmi Nüzhet. Yavruya hediye göndermek için çarşıya koşuyorsunuz. Kundak filan alacak değilsiniz ya? Nasıl olsa onu oradan tedarik etmişlerdir. Büyüdüğü vakit kullansın diye bir şey almak lazım. Fakat ne? Telgrafı noksan çekmişler. Çocuğun ismi Nüzhet’miş.’ İyi ama Nüzhet hem kız, hem de erkek ismidir… Gel de işin içinden çık! Eğer ismi Ali olsaydı erkekliği muhakkaktı. Ayşe koysalardı kızlığından şüphe etmezdiniz… Ve alacağınız hediyeyi ona göre alırdınız. Şimdi Nüzhet beye veya hanıma ne almalı?” 1 Benim Gönül adlı çok sevdiğim bir erkek arkadaşım var. Derya diye bir arkadaşıma da yurtdışından Derya Hanım diye mektuplar gelirdi. Acaba bilgisayar, e-postalar bunu çözdü mü, sanmıyorum. Nâzım bu karmaşa üzerinden devam ediyor: “Şadan, Nüzhet, İsmet, Kâmuran isimlerini sevmem… Ali, Hasan, Mehmet, Ayşe, Fatma, Emine isimlerine diyecek yok doğrusu…” 2 Nâzım’ın en sıradan, gündelik konuya dair böyle alışılmışın dışında örnekleri var. Ayrıca “siyasi ve sosyal” içeriği daha farklı yazılarda da konuya uygun bir üslupla, tüm detaylarıyla, kuşatıcı yazılara imza atıyor. Bir gazete yazısı boyutunda olmasına rağmen, çok önemli bir yazısını örnek vermeli. Kavramları yerli yerine oturtuyor, tanımlarını veriyor.
56
düşün, Güz’13
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
Sağ ve sol terimleri bugün için ne ifade ediyor? Sanırım Nâzım’ın gerekçeleri bugün de sağlamlığını koruyor. Ortadaki laf kalabalığını önleyen, gürültüyü bertaraf eden bir üslupla ve meseleyi bir kavram ekseninde açıklamak, tartışmayı ciddileştirip kahve sohbetinden kurtarıyor. Bugün bu tanımların ışığında partileri nasıl değerlendireceğiz? 1930’dan bugüne geçen zamanı düşündüğünüzde doktrine dair birçok kitap, bunun yeniden görüşülmesini gerektiriyor. Eskiyen yanıyla eskimeyen çekirdeğini bir arada değerlendirmeliyiz. Aslında tartışma yönteminin genel sınırlarını, tartışacağımız konuları özetleyince yorum, yeniliği kaldırabiliyor. Bugün bir mihenk taşımız var mı? Bunları mı kullanacağız, yoksa yenileyecek miyiz? Ama bu yazının bir bölümü bugün de hatırlanmalı; ‘Cumhuriyetçi, milliyetçi, laik bir hudut dahilinde.’ “Sağ ve sol meselesi muhtelif memleketlerde muhtelif manalar ifade eder. Ve muhtelif içtimai hudutlar ve çemberleri içinde yine muhtelif cereyanlar gösterir… Türkiye’de cumhuriyetçi, milliyetçi, laik bir hudut dahilinde sağ ve solun muayyen bir manası vardır. Bu manaya, bu hudut dahilinde bir fırkanın, bir gazetenin, bir şahsın sağ veya sol olduğunu anlamak için de muayyen bir mihenk taşı lazımdır. Öyle bir mihenk taşı ki, mevzuubahsi hudut dahilindeki tavazzuhları, fertleri ona vurduğumuz zaman, bize ayarını bildirsin, sağ mı, sol mu olduğunu anlatsın. Türkiye’de cumhuriyetçi, milliyetçi, laik bir hudut dahilinde sağ ve solun derecesini, ayarını gösteren mihenk taşı nedir? Bence, bu mihenk taşı: Emperyalizm düşmanlığı, emperyalizme mukavemet, bir kelime ile antiemperyalizmdir…” 3
odtuadt.com
Sırasıyla iki yazıyı da hatırlayacak olursak, çocuklara verilecek isim konusunda da antiemperyalizmin ne olduğu konusunda da yazılar yazmış Nâzım Hikmet. İkisinin de üslubu farklı;
birisinde daha kişisel bir açıdan yaklaşıp örneğini ona göre verirken, diğerinde yol gösteren, öğretici bir tavır var. İkisinde de hususi bir üslup hakim. “Bizim hallolmayan sorunumuzdur, dönek münevver. Münevverin dönek olması bence döneklerin en tehlikelisidir. Memleketin en büyük neşriyat ve matbuat merkezinde böyle bir havanın esmesi, ne onun esmesine sebebiyet verenler için, ne de o havayla dönenler için iyi bir numara değildir… Hava oyunu yalnız borsada değil, siyasette de tehlikeli bir nesnedir. Memleket değirmenini bütün memleketin havası döndürebilir… Bir tek muhitin havasıyla dönse dönse dönek birkaç münevver döner…” 4 Yukarıdaki alıntıdan bir cümlenin özellikle altını çizmek gerekir: “Memleketin değirmenini bütün memleketin havası döndürebilir... Bir tek muhitin havasıyla dönse dönse dönek münevver döner...” Zaman zaman günümüzde de dile getirilen bu döneklik veya aydın dönekliği meselesinde de Nâzım’ın kullandığı dil, üslup ve konuya değinme şekli diğer yazılarından farklıdır. Alaycı üslubu, ironik dili ve daha başka nitelikleriyle Nâzım, gazete yazılarında bütün maharetlerini sergiler gibidir. Bu, onun gazete yazılarının genel karakteristiği aslında. Halkı aydınlatma, yetkilileri uyarma, hatta halkı yetkilileri uyarmak üzere aydınlatma şeklinde belirtilmelidir bu karakteristik özellik. Toplumcudur! Marksist bilinçle kaleme alınmıştır çoğu, ama salt kuram peşinde değildir, Türk halkının da farkındadır, bilincindedir. Örneğin, genç kızların kadınların peşine takılıp deyim yerindeyse tacizde bulunan gençleri hem geleneksel ahlak anlayışı içerisinde hem de Marksist açıdan değerlendirip, yine geleneksel ahlak anlayışı üzerinden dillendirir. Makyajı abartan genç kızları doğallığın ne olduğunu izah ederek aydınlatmaya çabalar. Sonra herkesi, ciddi bir şekilde uyarır:
düşün, Güz’13
57
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
“Seni beğeniyorum. Kafanın dışını beğenmiyorum! Senin gibi okuma çağında, okullu bir kızcağızın saçlarını kıvırtması, bu kıvrılmış saçların üstüne okul şapkasını, bir eski günler külhanbeyinin fesi gibi, yampiri giymesi bana kötü geliyor… Seni beğenmiyorum, kızım… Kafanın içini beğenmiyorum. Arkadaşlarınla konuştuklarına kulak kabarttım. Giyim, kuşam, süs, tuvalet… 14 yaşındasın, yetmiş yaşında kocakarı gibi dedikodu yapıyorsun. Kaytan bıyıklı sinema delikanlılarının adını ezbere biliyorsun da, geçen gün sana bir kocamış, dudakları boyasız hatuncuğun fotoğrafını gösterdim, “Bu kim?” dedim, bilemedin… Onu bilmeni çok isterdim kızım. O, kadın soyunun en büyüklerinden biriydi. O Madam Küri idi, kızım… Ona benzemeni öyle dilerim ki!..” 5 Günümüzün popüler kültür odaklı yaşamının yüzeyselliğine yıllar öncesinden dikkat çekiyor Nâzım. Bugün de yakındığımız meselelerden birisi. Nâzım aynı yazının başında, politik tavrını da açık sözlülükle belli ederek, uyarıyor gençliği… “Ne yüreğimin başında yeşil bir sarık var, kızım, ne gözümde kara bir gözlük… Kendimi bildim bileli, bir gün olsun, düşüncelerime cübbe giydirmedim. Bana göre, Süleymaniye, yeryüzünde,
yeryüzünün sevgisiyle söylenmiş unutulmaz bir Sinan türküsüdür, kızım başka bir nesne değil… Deden orda, alnını hasırlara koyarak, kendi güçsüzlüğüne ağlarmış! Ben bugün, yine orda, ademoğullarının yaratıcı gücüne inanıyorum. Yalnız buna, başka bir nesneye değil!... Sen daha küçüksün, kızım, yaşın on dört. Biraz daha büyüyünce sana laikliğin ne demek olduğunu anlatacaklar. Onu anladığında anlayacaksın ki, baban ondan da bir adım ilerdedir… İşte bunun için, kızım, sana şimdi söyleyeceklerimi, yobaz bir kafanın sözleri sanma…” 6 Tüm yazılarını dikkatle okuduğunuz zaman bir kere daha göreceksiniz ki, Nâzım Hikmet’in ele aldığı konuların büyük bir çoğunluğu hâlâ gündeme alınabilecek, bugünü yansıtan konular ve itirazlardır. Bu, onun konu seçimindeki hassasiyetini gözler önüne serdiği kadar, ülke olarak bilhassa sosyal alanda birçok konuda çok fazla bir mesafe kat edemediğimizin göstergesi. Bugünkü dille belirtmek gerekirse, popüler kültür öğelerinin gündelik yaşamımızın her alanına sirayet etmesi bir süre sonra bizleri gerçeklikten ve elbette ki, nitelikli sanattan, bilimden de uzaklaştırıyor. “Tasarruf haftası içindeyiz… Bilmem hangi vilayette tasarruf cemiyeti reisi, kahve yerine bir bardak su içerek “haftanın” resm-i küşadını yaptı… Şimdi, hiç de tasarrufa riayet etmeksizin, nutuklar söyleniyor, makaleler yazılıyor. Tasarruf haftası epeyi masraflı olacak galiba?.. 14 milyonluk nüfusumuzdan 13.999.500’üne tasarruf edin demek: Çırılçıplak gezin ve açlıktan ölün! demektir… Vasati kazancımız ayda 25 lirayı geçmiyor. Kooperatif, sendika v.s. gibi içtimai ve iktisadi teşekküllerimiz yok… Tasarrufçu beyler, hangi yüzle, böyle bir kitleden tasarrufa riayeti istiyorsunuz?” 7
58
düşün, Güz’13
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
B u gü nkü di lle beli rt m ek g erekirse, p o püler k ült ür ö ğelerini n g ünd elik yaşa m ım ızın h er a la n ına sira yet etmes i bi r s üre s o n ra bizleri gerçek lik t en ve elbet t e ki, nit elikli s a na t t a n, bilim d en d e u za klaşt ırıy o r. Cumhuriyetin ilk yıllarında çeşitli hatalar vardı. Yerli Malı Haftası 90’lara kadar devam etti, her ne kadar içeriği eskisi gibi olmasa da… Cumhuriyet bürokrasisinin halkı bilinçlendirmek amacıyla düzenlediği bu haftalardan bazılarına yetiştim; bürokratlar, tek parti döneminin kodamanları bu vesileyle çeşitli toplantılar yapar, nutuklar atarlardı. Nâzım hem bu durumun anlamsızlığını değerlendiriyor hem de bürokrat gösterişçiliğinin arkasında yatan büyük fakirliği gözler önüne seriyor. Daha önce sözünü ettiğimiz, aydınlatma ve uyarma fikirlerinin bir arada olduğu bir yazı… Tabii yine bu yazı üzerinden değerlendirecek olursak bugünkü kooperatif veya sendikalar asıl amaçlarını ne derecede yerine getirebiliyorlar, amacına uygun hareket edebiliyorlar mı sorularının üzerine ve o günden bugüne nereye geldiğimiz kadar, bugünkü gazete yazılarının içeriği ve dili üzerine de eğilmeli…
rika işçilerinin kurduğu bir futbol takımıyken, diğerleri daha farklı bir sosyal sınıfın takımıdır. Her ne kadar Türkiye’de Batı’daki örnekleri kadar belirgin hatlarla belirlenmiş olmasa da, Nâzım’ın sorduğu sorularda haklılık payı vardır. Ama en önemlisi, futbol yazısında da sosyal ve siyasal bir tavır sergileyip, aydınlatmacı fikri benimseyerek uygun bir üslupla kaleme almasıdır. “Fenerli misin, kardeşim?.... Eyvallah Fener’deniz!.. Galatasaraylı mısın, monşer? Natürelman!.. Ben, iki gözüm ne ‘eyvallah’ Fener’denim, ne de ‘natürelman’ Galatasaray’dan… Ne yalan söyleyeyim, kardeşim, Taksim Stadyumu’nun eşiğini geçmemişim hani!.. Kumar oynamam, at yarışına meraklı değilim, horoz dövüşünden anlamam!.. İster sinema olsun, ister atletizm, yıldızların tercüme-i haline ezbere bilmem, anacığım… Fenere kanımın kaynamaya başlaması başka sebepten… Son yaptığım içtimai, felsefi, harsi, kozmografî tetkikat neticesinde, anladım ki, Fener, İstanbul, Kadıköy, filan semtlerinin mümessilidir… Galatasaray Beyoğlu, Şişli semtlerinde taraftar sahibidir… Fener’in kaptanı Sirkeci’de dükkân açmış… Galatasaray’ınki Beyoğlu’nda.
odtuadt.com
Şimdi okuyacağınız alıntının bulunduğu yazı elbette bir spor yazısı değil. Ama son yılların moda ifadesiyle “futbolun sadece futbol olmadığının” da bizzat Nâzım Hikmet tarafından ilanıdır. Nâzım’ın sosyalist, Marksist dolayısıyla halkçı tavrı her zaman kendini gösterir. Meselelere Marksist eleştirinin sorularını sorar ve onun üzerinden değerlendirmeler yapar. Futbol takımlarını tutan insanların bile diğer kimliklerini değerlendirerek ele aldığı futbol yazısı, aslında birçok açıdan da hakikati gösterir. İngiltere ve Almanya’da yahut Avrupa’nın diğer ülke ve şehirlerinde de böyle değil midir? Bir takım, fab-
düşün, Güz’13
59
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
Ben, iki gözüm, spordan anlamam ama, şimdi neden, Fener’in taraftarı, Galatasaray’ın balosu, müsameresi çoktur bunu anladım işte.” 8 Aşağıdaki yazı benim de çocukluğumda, gençliğimde tanık olduğum bir manzarayı tasvir etmesi açısından, anılarımın tazelenmesine neden oldu. Ama bir o kadar da Nâzım’ın meselelere bakış açısını göstermesi açısından güzel bir örnek olduğu kanaatindeyim. Gerçekten de, Nâzım’ın söz ettiği mekânın caddeye bakan pencerelerinin yarım perdesi vardı. Perdenin kornişleri pirinçtendi, o kornişe geçirilmiş pirinçten eller perdeyi tutardı. Eğer dışarıyı görmek isterseniz perdeyi çekebilirdiniz, görünmek ve görmek istemezseniz; o zaman, en fazla başınızın üstü görülebilirdi dışarıdan. Gelip geçen, içerinin doluluğunu görebilse de, kimlerin olduğunu göremezdi asla. Birçok kişi, çay saatinde ya da sabah buralarda otururdu. Çok ünlüydü, hatta bazı ünlü yazarlar bu otelde kalırdı. Sadece bu mekanda değil, dönem içinde Beyoğlu’nun birçok pastanesinde böyle bir âdet vardı. “Cevap vereyim: Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesindeki Tokatlıyan Oteli’nin kahvesinin camekânları… Bu camekânların arkasında, tıpkı kocaman camdan sandıkların içine konan balıklar gibi, ehemmiyetli şahsiyetler oturur. Sabahtan akşama kadar, camekânların arkasında, pürvekar ve pürhaşmet, oturur ve caddeden geçen fanilere, nimilahlar gibi, gurur ve merhametle bakar bu fevkalbeşerler… Tokatlıyan’ın camekânları deyip geçmeyin! O camekânların önüne oturup mühim çehresini, heybetli göbeğini veya dazlak kafasını, yoldan gelip geçenlere teşhir etmek her babayiğitin kârı değildir. Bu işi becerebilmek için, kendi kendini, bir sinema yıldızı gibi yakışıklı, tatlı su balığı gibi kavanozda oturmaya layık, Amerikalı bir milyarder gibi piyasaya hâkim, bir İngiliz lordu gibi vakur addetmen lazımdır, iki gözüm! Aksi takdirde,
60
düşün, Güz’13
falso yaparsın… Bu büyük asalet mevkiini kepaze edersin; velhasıl bu sahadaki vatandaş vazifeni beceremezsin! Vallah da, billah da beceremezsin!..” 9 Gerçekten de yakın zamanda yine İstiklâl Caddesi ve diğer benzeri muhitlerde sıklıkla gördüğümüz kahve zincirlerinde de benzeri bir anlayışın olduğunu hatırlamak çok da zor olmasa gerek. Hatta bu kez, koltukları doğrudan caddeye çevrilmiş durumda olanlarına bile tanıklık ettiğimizi düşünürsek, başka konularda olmasa da bu konuda biraz geliştiğimizi ve perdeleri kaldırıp yönümüzü de sokağa çevirdiğimizi görebiliriz(!). Nâzım’ın yazıları aynı zamanda dönemin Türkçesi’ni, daha da önemlisi İstanbul’da kullanılan ve her zaman ayrı bir başlık altında ele alınan/alınması gereken İstanbul Türkçesi’nin örneklerini barındırması açısından da oldukça önemli… “Bana inanmazsanız. Birkaç tane muamma yazayım da halledin bakayım. 1. Kuleyi yutmuş baba!.. Bilin bakayım bu ne? Hangi sebze, yahut hangi meyve, yahut hangi eti yenilen hayvan, kuleyi yutabilir?.. Bilemediniz. Ben söyleyeyim: Marul… 2. Dört tanesi Maçka’da apartman yapıyor, Efendi!..
Nâ z ım’ ın y a z ıl a r ı a y n ı z a ma n da dö n e min Tü r kç e s i’ n i, da h a da ö n e ml is i İs ta n b u l ’da ku l l a n ıl a n v e he r z a ma n a y r ı b ir b a ş l ık a l tın da e l e a l ın a n / a l ın ma s ı g e r e ke n İs ta n b u l Tü r kç e s in in ö r n e kl e r in i b a r ın dır ma s ı a ç ıs ın da n da o l du kç a ö n e ml i…
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
Bilin bakalım, bu ne? Yüzer bin liralık dört adet çek mi? Hayır bilemediniz. Ben söyleyeyim: Hıyar… Yani hıyarlar öyle büyük ki, dört tanesiyle apartman inşa etmek mümkün. 3. Ha kuzular, ha kuzular, Beykoz’un bu kuzular!.. Nafile, koyunun yavrusu aklınıza gelmesin. Balıkçılar kalkan balığını böyle satarlar… 4. Aaaaayt, çibalım aaaaa!.. Saray lokması gibi maşallah … Arılar balı bu çiçekten alıyor, Efendi… Beykoz cevizi gibi!.. Bu, bir sapık İspanyol asilzadesi gibi uzun isimli nesne nedir? Boşuna düşünmeyin. Ben söyleyeyim: Dut…”10 Gazete yazılarına dikkatli baktığımız Nâzım Hikmet, (haklı olarak) dünya görüşünün dümen suyu içerisinde ve halkçı yazılar kaleme almıştır. Gerek diliyle, gerek üslubuyla, gerek ele aldığı konuları anlatış biçimiyle, gerek bu yazılarda yapmak istedikleri açısından değerlendirildiğinde Nâzım, şimdiye kadar ürün verdiği diğer türlerden daha farklı bir tutum içerisindedir. Şiirlerindeki aşk unsurunun yerini halkı bilinçlendirme tutkusu almıştır. En sıradan konuda da, en alışılmışın dışında konuda da, bugün bile gündeme alınabilecek önemli konularda da bir şeyler söylemek, bir şeyler öğretmek, bir şeyleri fark ettirmek arzusundadır. Haliyle dili de ona göredir, üslubu da…
Gerek içerik, gerek biçim açısından, gerekse ele aldığı konuya göre değişen anlatımı açısından, yazıyı kurgulama konusunda örnek alabilirler. Günlük bir konuya, fetva verir gibi, ders verir gibi yaklaşmadan bilgi veriyor, ince alayı kullanıyor, doktrinini, dünya görüşünü de o yazıların içine yediriyor. Bir yargıya vardığınızda bunu nasıl ileteceksiniz okura? Gündelik olayları ihmal etmeyeceksiniz, küçük ve büyük mesele ayrımı yapmayacaksınız. Ama yazarın da düşünce sistemini okura sezdireceksiniz. Gerek örnek verdiklerim, gerekse kitaplarında okunabilecek diğer gazete yazıları hep bu çerçeve içindedir. Kendisini ve halkı ilgilendiren her konu hakkında kalem oynatmıştır Nâzım Hikmet. Ama bunu yaparken edebiyattan da taviz vermemiştir. Gazete yazısında edebiyat nasıl kullanılır? Bunu da ondan öğrenebilirsiniz. Hiç kuşkusuz birçok edebiyatçı gazeteciden bu yöntemleri öğrenebilirsiniz. Daha önce isimlerini andığım, Peyami Safa ve Haldun Taner’in gazete yazıları da bugün bile okunacak yazılar arasındadır. Haldun Taner’i
Gazet e yaz ıla rın a d ik k a t li ba ktığım ız Nâ zı m Hik m et , (ha klı ola ra k ) d üny a gö rüş ünü n dü m en su y u içeris ind e ve h a lkç ı y a zıla r ka lem e a lm ış t ır.
odtuadt.com
Bu yazı, Nâzım Hikmet’in gazeteciliğine dair bir tür dipnotu çalışması olarak tanımlanabilir. Bu dipnotlarının belki de en önemlisi, tüm bu yazıların adeta birer ders niteliğine sahip olmasıdır. Bugünün gazete yazarları da onun yazılarından yararlanabilir, hatta yararlanmalıdır da.
düşün, Güz’13
61
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
ayrı bir yere koyacak olursak Nâzım Hikmet’in gazete yazılarının özellikleri onun “halkçı” kimliğini tüm çıplaklığıyla ortaya serecektir. Nâzım Hikmet’in bazı yazılarını belki, günlük notlar olarak yorumlayabilirsiniz. Elbette bu çok olağandır. Beni ilgilendiren yanı günlük, sıradan bir yazının bile nasıl yazıldığıdır. Ayrıca birçok yazıda İstanbul Türkçesi’nin sesini bulabilirsiniz. Sonuç olarak söylemek gerekirse, Nâzım Hikmet, gazete yazılarında şiirlerindeki gibi yüksek perdeden bir seslenişten uzak, sıkıtı malumatfuruşluktan uzak, öğretmen edasıyla değil, ama her zaman bilinçlendirmek üzere yazılar kaleme almıştır. Meselelere doktrinine ve dünya görüşüne uygun olarak yaklaşır, sosyal açıdan değerlendirir ve futboldan da, semt pazarlarından da, mahallelinin çilesinden de bahsedebilir. Aynı şekilde siyasi eleştirilerini de yapar. Halkçı bir tutum içerisinde herkese hitap eder. Şiirlerinde veya tiyatro oyunlarında dile getirdiği, olmasını istediği “mutlu insanlar”ın, adil yaşamın, hakça yaşamın gerçekleşmesi için gerekli olan meselelere değinir ve bu yönde halkın bilinçlenmesi için kalem oynatır. Daha önce de belirttiğim üzere, bu yazıyı bir dipnotu olarak adlandırmak gerek belki de. Zira Nâzım’ın gazete yazılarına tek tek eğilmek gerekir.
62
düşün, Güz’13
KAYNAKÇA 1. 2. 3. 4. 5. 6.
Nâzım Hikmet, Çocuğun İsmi, Yazılar, YKY, s.28 Nâzım Hikmet, Çocuğun İsmi, Yazılar, YKY, s.29 Nâzım Hikmet, Sağ mı, Sol mu Meselesi, Yazılar, YKY, s.30,31 Nâzım Hikmet, Hava Meselesi, Yazılar, YKY, s.32, 33 Nâzım Hikmet, Tasarruf Haftası, Yazılar, YKY, s.45 Nâzım Hikmet, Kızım Sana Söylüyorum, Yazılar, YKY, s.207208 7. Nâzım Hikmet, Kızım Sana Söylüyorum, Yazılar, YKY, s.207208 8. Nazım Hikmet, Bu Birinci fıkramdır / Fenerbahçe Galatasaray’a dair, Yazılar, YKY, s.55 9. Nazım Hikmet, Bu on altıncı fıkramdır, Yazılar, YKY, s.78 10. Nazım Hikmet, Eğlenceli Bilmeceler, Yazılar, YKY, s.126
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
BAŞKANLIK SİSTEMİ VE TÜRKİYE * düşün Bildiri
* ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu
odtuadt.com
ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu olarak öncelikle bize sunum yapma imkanı sağlayan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Topluluğu’na teşekkür ederiz. Yeni anayasa çalışmalarının devam ettiği şu günlerde hükümet sisteminin değiştirilip başkanlık sistemine geçilmesi oldukça tartışılmaktadır. Bu nedenle başkanlık sistemi hakkında fikir sahibi olmak yapılan bu tartışmaları tarafsız bir şekilde değerlendirebilmek açısından oldukça önemlidir. Sunumumuzda öncelikle başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinin ne olduğunu, bu sistemlerin uygulanmasının Türkiye’de yaratacağı sorunları ele alacak, sonra başkanlık sistemiyle ilgili bugün yaşanan tartışmaları değerlendireceğiz.
Anayasa hukukuna göre hükümet sistemlerini yasama ve yürütme organı arasındaki ilişki belirlemektedir. Yasama ve yürütmenin tek elde toplandığı sistem kuvvetler birliği, bu kuvvetlerin birbirinden ayrıldıkları sistemler ise kuvvetler ayrılığı olarak adlandırılmaktadır. Kuvvetler birliğinde bu iki organ ya yürütmenin elinde ya da yasamanın elindedir. Yürütmenin elinde olan sistemlere diktatörlükler örnek verilirken, yasamanın elinde olanlara İsviçre’deki sistem veya 1921 Anayasası’na göre Türkiye’de oluşturulan meclis hükümeti verilmektedir. Kuvvetler ayrılığı sistemine, bugün en tipik örneğini İngiltere’de gördüğümüz parlamenter hükümet ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi siyasal ve toplumsal koşullarına göre ortaya çıkmış olan başkanlık hükümet sistemi örneklerini vermek mümkündür. Ayrıca bazı özellikleri parlamenter
düşün, Güz’13
63
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
sisteme, bazı özellikleri de başkanlık sistemine benzeyen ve Fransa’nın kendi özel koşullarından doğmuş olan yarı başkanlık hükümet sistemi de yine kuvvetler ayrılığı sisteminde değerlendirilmektedir. Türkiye’deki sistem ise 1924 Anayasası’nın ilan edilmesinden bu yana parlamenter sistemdir. Bugün bazı çevrelerce ülkedeki demokrasi sorununun ve hükümet istikrarsızlıklarının sebebi parlamenter sisteme indirgenmekte ve başkanlık sistemine geçiş yönünde öneriler sunulmaktadır. Son günlerde yeni anayasa çalışmalarıyla birlikte gündeme gelen bu yöndeki bir sistem değişikliğinin ülkemizde ne gibi sorunlara yol açabileceği ile ilgili görüşlerimizi belirtmeden önce başkanlık hükümet sisteminin ne olduğunu anlamanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Türkiye’de hükümet sistemi tartışmaları, her ne kadar yeni anayasa çalışmalarıyla hız kazanmış olsa da yeni değildir. Türkiye’de parlamenter sisteme son verip başkanlık veya yarı başkanlık sistemlerine geçiş 1980’li yıllardan beri tartışılagelen bir konudur. Başkanlık sistemi 1982 Anayasası’nın hazırlandığı dönemde cumhurbaşkanının yetkilerinin artırılması konusuyla gündeme gelmiş fakat sadece cumhurbaşkanının eskiye oranla yetkileri artırılmış, sistem değişikliği geniş çapta destek bulamadığından gündemden düşmüştür. Bu dönemde kapanan başkanlık sistemi tartışmaları daha sonraları hükümet istikrarsızlıklarını önleme ve daha iyi işleyen bir demokrasi oluşturma düşüncesiyle
64
düşün, Güz’13
Turgut Özal ve Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlıkları döneminde tekrardan gündeme gelmiştir. Uzun yıllardır bazı yöneticilerin parlamenter sistemin bir alternatifi olarak gördükleri başkanlık sisteminin ne olduğuna baktığımızda, ilk özelliğinin yürütmenin başında bulunan devlet başkanının ve yasamanın belli bir süre için doğrudan doğruya veya ona benzer bir şekilde halk tarafından seçildiğini görmekteyiz. Yürütmenin yasamadan doğduğu ve ona karşı sorumlu olduğu parlamenter sistemin aksine, başkanlık sisteminde yürütme ve yasama organlarının ikisi de demokratik bir meşruiyete sahip olduklarından birbirlerine karşı sorumlu değildirler. Bu sistemde yasama, başkanı görevden alamaz, başkan da yasamayı feshedemez. Yasama ve yürütme görev süreleri bitene kadar işbaşında kalırlar. Hem yürütmenin hem de devletin başı olan başkan devletteki bütün atamaları yapar ve kabinesini kendisi oluşturur.
A n a y a s a hu ku ku n a g ö r e h ü kü me t s is te ml e r in i y a s a ma v e y ü r ü tme o r g a n ı a r a s ın da ki il iş ki b e l ir l e me kte dir. Ya s a ma v e y ü r ü tme n in te k e l de to p l a n dığ ı s is te m ku v v e tl e r b ir l iğ i, b u ku v v e tl e r in b ir b ir in de n a y r ıl dıkl a rı s is te ml e r is e ku v v e tl e r a y r ıl ığ ı o l a r a k a dl a n dır ıl ma kta dır. Kabine ise sadece danışma konumundadır; yani son söz, konumu sembolik olmanın çok ötesinde olan başkana aittir. Kısaca toparlamak gerekirse Sartori’nin de ifade ettiği gibi “Bir siyasal sistem, ancak ve ancak devlet başkanı (başkan), halkoyundan çıktığı, önceden belirlenmiş görev süresi içinde parlamentonun oyuyla görevden uzaklaştırılmadığı ve atadığı hükümetlere başkanlık ettiği veya onları başka şekilde yönlendirdiği takdirde başkanlık sistemidir.”1 Bu sistemi
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
hükümet istikrarını sağlayabilecek ideal bir sistem olarak karşımıza çıkaran özellik devlet başkanının belli bir süre için seçilmesidir. Sistemin bu yönünün daha düzenli bir yönetim ve uzun ömürlü politikalar sağladığı düşünülmektedir. Şurası bir gerçek ki bu özelliği başkanlık sistemine yukarıda anlatılan açılardan bir istikrar kazandırmakta, fakat aynı zamanda bir katılığa da neden olmaktadır. Yürütmenin sabit bir süre için görevde kalmasının yarattığı bu katılığın iki boyutu vardır: Popülaritesini ve meşruiyetini kaybeden bir başkanın değiştirilememesi, buna karşılık görevini başarıyla ifa etmiş, toplumun geniş kesimlerini memnun etmiş bir başkanın da yeniden seçilmenin yasaklanması nedeniyle tekrar seçilmesi mümkün değildir.2 Dolayısıyla halkın memnun olmadığı bir başkanın görevinden alınamamasının veya halktan destek almış bir başkanın tekrar seçilememesinin veya seçilmek için beklemek zorunda olmasının var olan istikrarlı yapıyı bozacağı açıktır. Ayrıca halk tarafından birbirlerinden bağımsız olarak seçilecek olan yasamanın ve yürütmenin, siyasi görüş olarak birbirinden farklı olduğu durumlarda, bu iki organ arasında anlaşmazlıkların çıkacağını ve bu anlaşmazlıkların çözülememesi durumunda ise istikrarın bozulacağını vurgulamak gerekmektedir.
odtuadt.com
Kuvvetler ayrılığının diğer bir hükümet sistemi olan yarı başkanlık sistemi ise parlamenter sistem ve başkanlık sisteminin bazı unsurlarını bir araya getiren bir ara modeldir. Yarı başkanlık sisteminde yürütmenin iki başlı olması en temel özelliktir. Bu sistemde, başkanlık sisteminde olduğu gibi genel oyla seçilen bir başkan bulunmaktadır. Geniş yetkilere sahip bu başkan yasamanın içinde bulunmakta, yargıdaki birçok atamayı yapmakta ve aynı zamanda meclisi feshedebilmektedir. Bu şekilde geniş yetkileri olan ve yürütmenin başında bulunan başkanın yanı sıra, bu sistemde parlamenter sistemlerde olduğu gibi yürütme organında parlamentonun güvenini almış, devlet başkanı tarafından atanan bir başbakan ve kabinesi bulunmaktadır. Ancak başkanlık sisteminde de olduğu gibi yarı
başkanlık sisteminin de kendi içinde bazı sorunları vardır. Şöyle ki genel oyla seçilen başkanın ve parlamentodaki çoğunluk partisinden gelen başbakanın farklı partilerden olması durumunda meclisteki uzlaşma ortamı kalkmakta ve çatışmalar oluşmaktadır. Pınar Akçalı’nın ifade ettiği gibi “yarı başkanlık sistemlerinde genel olarak gözlemlenen eğilim, devlet başkanının zaman içerisinde gücünü artırması ve başbakanı gölgede bırakması yönünde olmaktadır. Bu durum Fransa gibi güçlü parlamenter geleneği olan ülkelerde bile böyledir. Öte yandan parlamento geleneği çok güçlü olmayan, demokratik, katılımcı ve çoğulcu bir kültürü tarihsel koşullar içerisinde geliştirememiş ve yerleştirememiş ülkelerde yarı başkanlık sistemi, fiili durumda gücün devlet başkanının elinde toplandığı ve adeta bir tür diktatörlüğe dönüşen bir sistem olarak karşımıza çıkmaktadır.”3 Ayrıca başkanlık sisteminde bahsettiğimiz yönetimde katılık, yarı başkanlık sisteminde de oluşabilmektedir. Bu noktada tartışmamızı bu sistemlerin Türk siyasi geleneğine uygun olup olmadığı üzerinden sürdüreceğiz.
P a diş a h l ık g e l e n e ğ in de n g e l e n v e p a r ti iç in de e n ö n e ml i u n s u r u n l ide r o l du ğ u b ir ü l ke de , b a ş ka n l ık s is te min in g e r e ğ i o l a r a k, h a l kın o y u y l a iktida r a g e l e n v e g e n iş y e tkil e r l e do n a tıl a n b ir b a ş ka n ın o to r ite r e ğ il iml e r iç e r is in e g ir e b il e c e ğ i g ö z ö n ü n de b u l u n du r u l ma l ıdır. Başkanlık sisteminin ülkemizde yaratacağı sorunlar en başta siyasi geleneğimizden kaynaklanmaktadır. Padişahlık geleneğinden gelen ve parti içinde en önemli unsurun lider olduğu bir ülkede, başkanlık sisteminin gereği olarak, halkın oyuyla iktidara gelen ve geniş yetkilerle donatılan bir başkanın otoriter eğilimler içerisi-
düşün, Güz’13
65
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
ne girebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Yürütmenin başı olan başkanın ve yasamanın aynı partiden olmasının çoğunluk diktatörlüğüne neden olması ihtimali oldukça yüksektir. Mümtaz Soysal’ın belirttiği gibi “Uzun yıllardır mutlak yetkilere sahip bir tek kişinin, padişahın yönetiminde yaşamış olan ve siyasal iktidarın kendini gönüllü olarak sınırlaması diye bir geleneği bulunmayan Türk toplumunda, ikisi de genel oydan çıkan, dolayısıyla ikisi de genel oyla gelmenin yarattığı güçle donatılan başkanlık makamı ile parlamentonun aynı siyasi partiler eline geçmesi, yönetilenlerin temel güvenceleri bakımından ciddi tehlikeler taşıyacaktır.”4 Aynı şekilde yasama ve yürütmenin ayrı partilerin elinde olması da çeşitli problemlere sebep olacaktır. Başkanlık sisteminin rahat bir şekilde işleyebildiği Amerika’daki ideolojik olarak birbirine yakın olan partilerin oluşturduğu ikili parti sisteminin aksine, partilerin çok olduğu ve aralarında ideolojik ayrımların fazlaca yaşandığı ülkemizde, yasama ve yürütmenin ayrı partilerden olması durumunda uzlaşma ortamı çok zor bulunacak ve çatışma ortamı oluşacaktır. Bu noktadan hareketle, Pınar Akçalı’nın da belirttiği gibi “toplumun genel siyasi yapısı, kurumları, siyasal katılım yöntemleri ve felsefesi üzerine uzlaşma sağlayamamış, radikal akımların etkin bir biçimde var olduğu, partilerin daha keskin çizgilerle ayrıştığı toplumlarda başkanlık sisteminin çok daha sorunlu işleyebileceği belirtilmelidir.”5 Yarı başkanlık sisteminde de başkanlık sistemindeki liderin otoriterleşmesine yönelik eğilimlerin oluşması ihtimali mevcuttur. “Ek olarak, yarı başkanlık sisteminin Türkiye’de yaratacağı önemli bir diğer sorun, yürütmenin
66
düşün, Güz’13
iki başlı olduğu bir sistemde kutuplaşmanın artması olasılığıdır. Devletin başı olan cumhurbaşkanı ile hükümetin başı olan başbakanın birer siyasal kimliğe sahip olmaları, özellikle farklı ya da zıt eğilimleri temsil etmeleri durumunda, uzlaşma yerine çatışmayı beraberinde getirebilecektir. Cumhurbaşkanı ile başbakanın aynı ya da benzer eğilimleri temsil etmesi durumunda ise “çoğunluk diktatörlüğü”nün ortaya çıkması olasılığı vardır.”6 Ayrıca bu sistemde anlaşmazlıkları çözebilmek için başkana verilen meclisi fesih yetkisinin de başkan tarafından kötüye kullanılması ihtimali vardır. Gülgün ve Tanju Tosun’a göre “Temelde yarı başkanlık sisteminin uygulanabilmesi için yargı bağımsızlığının sağlanması, yasama ile yürütmenin kendi görev alanlarında güçlü olmaları, sivil toplum örgütlenmelerinin, baskı gruplarının çeşitliliğinin ve bu yolla halkın sisteme aktif katılım ve denetiminin sağlanması, demokratik, katılımcı bir siyasal kültür ortamının varlığı zorunludur.”7 Bu gerekliliklerin henüz ülkemizde tam olarak oluşmadığını göz önünde bulundurursak, yarı başkanlık sisteminin sorunsuz bir şekilde işleyemeyeceğini görebiliriz. Son olarak sunumumuzda başkanlık sistemi ile ilgili bugün yaşanan tartışmaları değerlendirmek istiyoruz. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılabileceği gibi başkanlık sisteminin Türkiye’ye daha fazla demokrasi ve istikrar getirmeyeceği açıktır. Ancak bu sistemin ülkemizde neden olabileceği muhtemel sıkıntılar açık bir şekilde göz önündeyken, başkanlık sistemi bugünkü iktidar tarafından seri karar alabilme ve daha demokratik bir ülke olma gibi kulağa hoş gelen ifadelerle halka dayatılmaya çalışılmaktadır. Bu noktada şunu belirtmeliyiz ki iktidar partisinin sistem değişikliğini bu kadar iyi niyetli bir yaklaşımla önerdiğini düşünmemekteyiz. Şöyle ki, Amerika’daki başkanlık sisteminin kendi içerisinde bir fren denge mekanizmasına sahip olması ve Amerika’da Türkiye’ye oranla daha özgür bir yargı ve medyanın olması, bu sistemin demokrasi kültürünün yeterince gelişemediği ülkemizde Amerika’daki gibi sorunsuz
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
işleyemeyeceğine dair eleştirileri gündeme getirirken, Başbakan Erdoğan bu eleştirilere son vermek adına “Türk tipi” başkanlık sistemini kamuoyuna sunmuştur. Bizim koşullarımıza göre içeriğinin geliştirileceği söylenen bu sistem ise devlet başkanına, meclisi feshedebilme, ülkeyi Anayasa Mahkemesi’nin denetleyemeyeceği kararnamelerle yönetme ve yargı mensuplarının büyük bir çoğunluğunu atayabilme gibi geniş yetkiler tanıyan, bazı yönleriyle başkanlık sitemine, bazı yönleriyle ise yarı başkanlık sistemine benzeyen karmaşık bir sistem olmuştur.
odtuadt.com
Tüm bunların yanında bizleri bu sürece karşı daha temkinli olmaya iten bir diğer nokta, hükümet sisteminin değişmesi ile ilgili tartışmalar devam ederken, Başbakan Erdoğan’ın bir yandan demokratik rejimlerin vazgeçilemeyecek bir özelliği olan kuvvetler ayrılığının zararlarından bahsetmesi ve yine demokratik bir yönetimin olmazsa olmazlarından olan hukukun üstünlüğü ilkesini hiçe sayarak yargının yasama ve yürütmeye müdahalesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmesidir. Başbakan bir yandan başkanlık sisteminden ve bu yolla sağlanacak olan daha demokratik bir toplumdan bahsederken, bir yandan da başkanlık sisteminin en önemli gereklerinden biri olan kuvvetler ayrılığının sakıncalarından bahsetmiş, bu da iktidarın gelecek planlarını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Kısacası uygulanmak istenilen bu sistem Türkiye’nin değil mevcut iktidarın çıkar-
larına hizmet edecek bir sistem olacaktır. Sonuç olarak, yıllardır siyasi geleneğimizi şekillendiren, alışık olduğumuz parlamenter sistemden vazgeçerek ülke koşullarımıza uymayacağı ortada olan başkanlık sistemine geçmek, ülkeyi sonu iyi bitmeyecek bir maceraya sürüklemekten başka bir şey değildir. Bütün kurumlarıyla düzgün işleyen bir demokrasi inşa edebilmek ve istikrarlı bir yönetim yapısı kurabilmek için tek çıkar yolun hükümet sistemini bütünüyle değiştirmek olmadığını söylemekte yarar görüyoruz. İstikrarlı bir yönetim üzerinde hükümet sistemlerinin en az etkili olduğu gerçeği göz önünde bulundurularak yapılması gereken, hükümet sistemini değiştirmek gibi radikal davranışlardan kaçınmak ve istikrarlı bir yönetim üzerinde daha çok etkiye sahip olan seçim sistemlerinden, ülkenin gelişmişlik düzeyinden ve siyasi parti yapılarından kaynaklanan sorunları mevcut sistem içinde çözmektir. Ne yazık ki iktidarın bu gerçekliği göz önüne almadan ve demokrasiden gittikçe uzaklaşmamıza neden olan uygulamalarından vazgeçmeden sorunun çözümünü doğrudan hükümet sistemi değişikliğinde araması, bu sürecin masum bir demokrasi inancıyla yürütülmediğinin göstergesidir. KAYNAKÇA 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7.
Yazıcı, Serap, Başkanlık ve Yarı Başkanlık Sistemleri Türkiye İçin Bir Değerlendirme, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2002, s. 20. Yazıcı, Serap, Başkanlık ve Yarı Başkanlık Sistemleri Türkiye İçin Bir Değerlendirme, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2002, s.43. Akçalı, Pınar, Devlet Başkanının Doğrudan Halk Tarafından Seçilmesi ve Türkiye Örneği, düşün dergisi 22. sayı, s.45. Soysal, Mümtaz, Başkanlık Sistemi ve Türkiye, Kaldeon Yayınları, İstanbul, 2007, s. 302. Akçalı, Pınar, Başkanlık Sistemi ve Türkiye, Kaldeon Yayınları, İstanbul, 2007, s. 88. Akçalı, Pınar, Devlet Başkanının Doğrudan Halk Tarafından Seçilmesi ve Türkiye Örneği, düşün dergisi 22. sayı, s.46. Gülgün Erdoğan Tosun, Tanju Tosun, Başkanlık ve Yarı Başkanlık Sistemleri: Türkiye’nin İstikrar Arayışı, Alfa Yayınları, İstanbul, 1999, s.132.
düşün, Güz’13
67
24. K URU LU Ş Y I LD Ö NÜ M Ü AN I TK ABİ R R E S M İ TÖ R E Nİ
24. Kuruluş Yıldönümümüz sebebiyle gerçekleştirdiğimiz Anıtkabir Resmi Töreni’nde Yönetim Kurulu Başkanı Onur KARAKUŞ Anıtkabir Özel Defteri’ni imzalarken...
Sizin önderliğinizde, aklın ve bilimin rehberliğinde gerçekleştirilen Türk Devrimi’nin kazanımlarının farkında olan bizler, daha çağdaş ve demokratik bir Türkiye için yıllardır mücadele ediyoruz. Eserinizi tereddüt etmeden emanet ettiğiniz biz gençler, Kemalizm’in rehberliğinde önümüze çıkan tüm engelleri aşıyor ve gösterdiğiniz hedefe doğru kararlılıkla yürüyoruz. Bundan sonra da, ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu olarak mezunlarımız ve üyelerimiz ile mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğimize söz veriyor, şahsınıza saygılarımızı sunuyoruz.
13. Geleneksel Yardım Kampanyası yararına düzenlediğimiz “Tolga ÇANDAR konseri”
ODTÜ ATAT Ü R KÇ Ü D ÜŞÜN C E TO PLULUĞ U 2012 - 2013 A KA D EM İK Y ILI E T K İNLİK LE R İ
Coşkun MUSLUK, Fatoş YARMAN VURAL ve Müyesser YILDIZ’ın katılımıyla “Tutuklu Demokrasi” başlıklı konferans
20. Adalet ve Demokrasi haftası etkinlikleri kapsamında Gülşah BALBAY, Altan Öymen ve ODTÜ ADT 2011 mezunu Bahar YALÇIN’ın katılımıyla “Türkiye’de Demokrasi” başlıklı konferans
İlhan CİHANER ve Yrd. Doç. Dr. Ozan ERGÜL’ün katılımıyla “Yeni Anayasa ve Başkanlık Sistemi” başlıklı konferans
Barış PEHLİVAN ve Barış TERKOĞLU’nun katılımıyla “Barışlar Sesleniyor” başlıklı konferans
Prof. Dr. Recep BOZTEMUR’un katılımıyla “Suriye Krizi” başlıklı konferans
ODTÜ ADT Yön. Krl. Bşk. Onur KARAKUŞ’un sunumuyla “Kemalizm” konulu Perşembe Toplantısı
ODTÜ ADT Yön. Krl. üyesi Begüm ALA’nın sunumuyla “Köye Ulaşan Aydınlık: Köy Enstitüleri” başlıklı Perşembe Toplantısı
Öldürülüşünün 14. yılında evinin önünde gerçekleştirilen Ahmet Taner KIŞLALI’yı anma töreni
ODTU ADT Yön. Krl. üyesi Mustafa ÇEVRİM’in sunumuyla “Muhafazakarlaşan Türkiye” başlıklı Perşembe Toplantısı
13. Geleneksel Yardım Kampanyası çerçevesinde Balıkesir, Balya İlçesi Şamile Altıntaş İlkokulu’na yardım malzemelerinin gönderilmesi
ODTÜ ADT üyesi Gülüzar KÖYSÜREN’in sunumuyla “Liberalizm” konulu Perşembe Toplantısı
ODTÜ ADT Yön. Krl. Bşk. Yrd. Ece YÜCE’nin sunumuyla “Başkanlık Sistemi ve Türkiye” konulu Perşembe Toplantısı
UTANÇ DUYUYORUM - FETHİYE ÇETİN 2004 yılında Hrant Dink’e açılan “Türklüğü tahkir ve tezyif(!)” davasından itibaren Dink’in yaşadıklarını anlatan bir inceleme kitabı “Utanç Duyuyorum”. Tarihimizde kara bir leke olarak yer alan Hrant Dink suikastında, suikast öncesinde ve sonrasında Dink’in yanında olarak, onun ve ailesinin avukatlığını üstlenen Fethiye Çetin’in kaleme aldığı kitapta; dava süreci ve cinayet bağlantıları hukuki belgelere ve uzmanların görüşlerine başvurularak her yönüyle aydınlatılmaya çalışılıyor. Çetin, Hrant’ın nasıl bir karaktere sahip olduğunu ve katledilmiş bir aydın olarak 2000’li yıllara nasıl damga vurduğunu da kendi duygu ve düşünceleriyle anlatıyor. Kendini bulunduğu topraklardan ayrı düşünemeyecek kadar Anadolu aşığı olan Hrant, birtakım gizli oyunlarla ve bazı çevrelerce hedef gösterilerek katledilmişti ve ona sıkılan kurşun, ülkemizde barışa ve demokrasiye dair yeşeren umutların sönmesine neden olmuştu. Fethiye Çetin bu kitabıyla, bizi “utancın hesabını sormaya” ve” gelecek kuşaklara utançtan arınmış bir gelecek sunmaya” çağırıyor.
MODERN DIŞILAŞAN TÜRKİYE - İBRAHİM KAYA “Modern Dışılaşan Türkiye” adlı bu kitap, İbrahim Kaya’nın ulusal basında yayınlanmış yazılarından ve çeşitli üniversitelerde verdiği konferanslardan bir derleme. İbrahim Kaya, Türkiye’nin geçmişten günümüze modernlikten uzaklaşışına, bunun yanında Batı’nın ikinci modernlik evresi olarak nitelendirebilecek bir modernleşme evresi yaşayışına dikkat çekiyor. Diğer yandan Türkiye’de eğitimde 4+4+4 sistemine geçilmesini, futbolda şikeyi, AKP iktidarının kadınları sosyal hayattan nasıl uzaklaştırdığını, Kürt sorununu ve yeni anayasa çalışmalarını demokratikleşme ekseninde değerlendiriyor. Tüm bunların yanı sıra özellikle son dönemlerde Türkiye’deki olumsuzlukların Kemalizm’e mal edilmeye çalışılmasının ve her eksikliğin, her yanlışlığın Cumhuriyet’in inşa ediliş sürecine fatura edilmesinin doğru olmadığını; aksine Türkiye’nin yeni bir Kemalizm’e ihtiyacı olduğunu ve bugün yaşanan sorunların bu çerçevede ele alınması gerektiğini ifade ediyor.
…VE İHTİLAL - ALTAN ÖYMEN “…Ve İhtilal”; “Bir Dönem Bir Çocuk”, “Değişim Yılları” ve “Öfkeli Yıllar”ın devamı niteliğinde anılarla harmanlanmış, okuyucuyu sıkmayan bir anlatımla yazılmış sürükleyici bir tarih belgesi. 1955 yılından başlayıp 27 Mayıs İhtilal’ine kadar uzanan süreçte Türkiye’deki siyasal gelişmeleri ve dünyadaki bazı önemli olayları hem kendi tanıklığıyla hem de diğer tanıkların anlatımlarıyla belgelere dayandırarak ortaya koyan Altan Öymen, yine eşsiz bir eserle karşımıza çıkıyor. Basın kanunları, toplantı yasağı, iş adamlarının DP’li olmaları için yapılan baskılar, Vatan Cephesi, Tahkikat Encümeni, Yetki Kanunu ya da mecliste polis baskını gibi ihtilal öncesinde tansiyonun nasıl yükseldiğini gösteren olayların yanı sıra Bağdat Paktı, 1956’daki Macar Ayaklanması, Irak İhtilali gibi dönemin diğer önemli gelişmelerine de yer veriliyor. Ayrıca Prof. Rıfkı Salim Burçak, Orgeneral Fahrettin Altay, Samet Ağaoğlu gibi isimlerin canlı tanıklıkları da okuyucuyu olayların içine çekiyor. Yakın tarihimizi öğrenmek ve anlamak için başvurulması gereken bu kitap; tarihle günümüzü karşılaştırmak açısından güzel bir kaynak.
“ ODTÜ ADT düşün dusun.odtuadt.com