Issuu on Google+

Neden özelleştirmelere hayır diyoruz !

Aylık Siyasi İşçi Gazetesi • Sayı: 47 • Ocak 2013 • Fiyatı: 2 TL

Özelleştirmeler sonucunda işçilerin yarısı işlerinden oluyorsa, sendikalılık oranı yüzde 90’lardan yüzde 30’lara düşüyorsa, taşeronlaştırma yaygın çalışma biçimi haline geliyor ve örgütsüzlük genelleşiyorsa...

»8

Güvenceli İş ve İnsanca Yaşam Ücreti! 10 kişiden ikisinin işsiz olduğu, üstelik bu oranın genç nüfus içinde 10 kişiden 4’e çıktığı bir dönemde güvencesiz çalışma ve düşük ücretler hem ülkedeki hem de Avrupa’daki işsizlik üzerinden, adeta “elindeki ile yetin yoksa onu da kaybedersin”denilerek meşrulaştırılıyor İktidara geldiği 2002 yılından bu yana AKP hükümetinin emekçi düşmanı uygulamalarının ana eksenlerinden birini işgücü maliyetlerini düşürmek oluşturdu. Bu hedefe yönelik olarak, iki yöntem sistematik olarak uygulandı ve uygulanmaya devam ediyor: düşük ücretler ve sosyal hakların gaspı. Böylece işçinin hem devlet hem de işveren tarafından bir yük olarak görülen maliyeti gittikçe azaldı; yoksulluk ve güvencesizlik ise sürekli arttı.

İşsizlik bir boyun eğdirme aracı! Tüm bu süreçte ise ölümü gösterip sıtmaya razı etme misali “işsizlik” bir araç olarak kullanıldı. Hükümetin esnek-geçici çalışma modelleri ile ve/ya istatistiklerde iş arayan sayısını düşürmeye yönelik küçük oyunlarla işsizliği gizleme çabalarına rağmen; TÜİK tarafından geçtiğimiz ay açıklanan Eylül 2012 ayı istatistiklerine göre Türkiye genelindeki işsiz sayısı geçen yılın [2011] aynı dönemine göre 141 bin kişi artarak 2 milyon 539 bin kişiye yükseldi.

»2

»4

ODTÜ’nün yanında, Başbakan’ın ve Göktürk’ün karşısında!

» 10

Mısır:

Devrim Sürüyor, Politik Kriz Derinleşiyor

» 14

Homeless, Jason

Demokrasi Masalı: Kuvvetler Ayrılığı


2

İLAN TAHTASI

“Balkan Savaşları” çıktı!

İC - Haber, 3 Ocak 2013 Meraklılarının yıllardır beklediği, eski basımlarına ulaşabilmek için sahafları didik didik ettiği kitap, “Balkan Savaşları” yeni basımıyla kitapçılarda yerini aldı. 20. Yüzyılın başında, sonradan siyasi literatüre “balkanlaşma” olarak geçecek ve ulusçuluk hareketleriyle beraber adeta çok bilinmeyenli bir denklem haline gelen Balkan coğrafyasına, sürgün bir devrimci ve muhalif bir yayın organı olan Kiveskaya Misl’in savaş muhabiri olarak gönderilen Troçki’nin keskin bir analiz ve öngörü yeteneğiyle kaleme aldığı makalelerden oluşan kitap,

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodlarını da deşifre eden tanıklıklar da içermesi bakımından olduça değerli. Troçki, “Daha 1909’da Kievskaya Misl’de Balkanlar’ın, Avrupa’nın Pandora kutusu olduğunu yazmış; 14 Ekim 1912 tarihli yazısında, emperyalist devletlerin ve Balkan politikacılarının , izlediği siyasetin trajik bir felakete, ‘Bir Avrupa savaşından başka bir anlam taşımayacak, bütün Avrupa çapında bir kuvvet ölçme denemesine’ yol açabileceği uyarısında bulunmuştur.”

Gündem yazısının devamı Yani bugün resmi olarak bile işsizlik yüzde 9,1 düzeyine çıkmış durumda, gerçek rakam ise bunun yaklaşık iki katı… Artan işsizliğin en önemli sonucu hayatlarını işgüçlerini satarak idame ettirmek zorunda olan işçilerin bu en temel haklarından yani ekmeklerinden mahrum kalmaları. Bunun kadar önemli bir diğer sonuç ise artan işsizliğin, işçi sınıfı üzerinde bir boyun eğdirme aracı olarak kullanılıyor oluşu. 10 kişiden ikisinin işsiz olduğu,

Ne savunuyoruz? Neyi hedefliyoruz? İşçi Cephesi, Troçkist bir yayın organıdır. Türkiye’de devrimci bir işçi partisinin inşası için mücadele ediyoruz. Hedefimiz sosyalist devrim, kapitalizmin ilgası ve sosyalizmin inşasıdır. İşçi sınıfının ve gençliğin mücadelesini destekliyor, işçi demokrasisinin yaygınlaşması için uğraş veriyoruz. Sermayenin baskı ve şiddet rejimine karşı mücadele ediyoruz ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkını destekliyoruz. Mücadelemiz uluslararası ölçeklidir ve kendimizi, işçi sınıfının dünya partisi olan IV. Enternasyonal’in yeniden inşasının bir parçası olarak görüyoruz.

1995 yılında yayımlanan çevirinin aksine, yayımlanmayan bölümleri de içerecek şekilde elden geçirilen ve kronolojik takibi kolaylaştırmak adına dipnotlarla zenginleştirilen kitap, 20. Yüzyıl Avrupa tarihine ilgi duyan her okurun kitaplığında bulunması gereken bir eser. Künye : BALKAN SAVAŞLARI Lev Troçki Çeviren: Tansel Güney İş Bankası Kültür Yayınları 2012, 656 sayfa, 24 TL.

üstelik bu oranın genç nüfus içinde 10 kişiden 4’e çıktığı bir dönemde güvencesiz çalışma ve düşük ücretler hem ülkedeki hem de Avrupa’daki işsizlik üzerinden, adeta “elindeki ile yetin yoksa onu da kaybedersin” denilerek meşrulaştırılıyor. Asgari ücret, asgari bir yaşam bile sunmuyor! 2012 yılının son günlerinde açıklanan 2013 yılı asgari ücretleri de bu türden bir meşrulaştırmanın bir sonucu oldu. Ekonominin büyüdüğünü söyleyen hükümet, bu büyümeden işçi sınıfına düşen payı Çalışma Bakanı’nın söylemiyle “elbette ülke ekonomisini gözeterek” belirledi ve Asgari Ücret Tespit Komisyonu oy çokluğu ile 2013 asgari ücretlerini ilk 6 ay yüzde 4,1; ikinci 6 ay yüzde 4,4 olarak açıkladı. Buna göre 2013’te net asgari ücret 739,79 TL’den kademeli olarak önce 774 TL’ye, ardından ise 804 TL’ye çıkarılacak. Yani, bir işçi; gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını bu ücretle karşılayacak!.. Hayır, bunu biz söylemiyoruz. Bunu yönetmelik söylüyor. 2004 tarihli Asgari Ücret Yönetmeliğine göre asgari ücret, “İşçilere normal bir çalışma günü karşılığı ödenen ve işçinin gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamaya yetecek ücret” olarak tanımlanıyor. Doğrusu ise komisyon tarafından belirlenen ücretin Türk-İş tarafından belirlenen açlık sınırına bile karşılık gelmediği gerçeği… Çünkü Türk-İş raporuna göre dört kişilik bir ailenin

yalnızca sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken gıda harcaması tutarı Ekim 2012 için 958,01 TL! Alım gücü sürekli düşüyor! Hükümet tarafından belirlenen zam oranı, enflasyon oranına dayandırılıyor. Oysa DİSKAR tarafından hazırlanan rapor bu konudaki örtbası da açığa seriyor: Enflasyon oranlarının belirlenmesi noktasında kullanılan ürün sepetinde asgari ücretle geçinen bir işçinin temel ihtiyaçları yeterli ağırlığa sahip değil. Raporda, son 1 yılda en temel ihtiyaçlara karşılık gelen ekmek, yağ, elektrik, su, odun ve kömürde yaşanan fiyat artışları ile alım gücünün büyük oranda düşmüş durumda olduğuna işaret ediliyor. Ancak bu ürünler enflasyon sepetinde yeterli ağırlığa sahip olmadığı için enflasyon oranını düşük gösteriyor ve asgari ücrette rakamlarla gizlenmeye çalışılan bir yoksullaşmayı açığa seriyor. Bugün resmi olarak 16 milyon ücretli işçinin yüzde 44’ü asgari ücretle çalışıyor ve bu sefalet düzenine mahkum ediliyor. Çünkü bir toplu pazarlık sürecini gerektiren asgari ücret kapalı kapılar ardında hükümet ve işverenin sınıf çıkarları doğrultusunda belirleniyor ve dayatılıyor. En temel hak olan güvenceli bir iş ve insanca yaşam ücreti ise bugün bu nedenle en önemli mücadele taleplerimizden biri olmaya devam ediyor. İşçilerin büyüyen ekonomiden payına düşen ortada, şimdi mücadeleden payımıza düşeni seçme vakti!


EMEK GÜNCESİ

3

BEDAŞ’ta zafer taşeron işçilerin! Dilçem Sarin, 31 Aralık 2012 Burjuvazinin, kapitalizmin yapısal krizlerini aşabilmek için uyguladığı yöntemlerden biri emek piyasasını ve onun kurallarını yeniden yapılandırmaktır. Son 35 yıldır da tüm dünyada uygulanan neoliberal politikalar sonucu özelleştirmeler, taşeronlaşma, güvencesiz ve esnek çalışma artık yeni çalışma düzenini oluşturmakta. Türkiye’de de durum dünyadan farklı değil... Bu yazıda tam da bu durumdan kaynaklanan bir mücadeleden ve zaferden bahsedeceğiz; BEDAŞ direnişinden. Maaşları eksik ve zamanında yatırılmadığı (son iki aydır maaş alamıyorlardı) ve bölgelerde eksik işçi çalıştırıldığı için 21 Mayıs 2012 günü İş Kanunu’nun 34. maddesine göre iş bırakan EnerjiSen sendikasında örgütlü 116 sayaç okuma işçisi, taşeron patronlarca “İşe iki günden fazla mazeretsiz bir şekilde gelmedikleri” gerekçesiyle işten çıkarıldı. Bunun üzerine direnişe geçen taşeron işçiler Talimhane’deki BEDAŞ binası önünde 5 Haziran günü direniş çadırlarını kurdular. 208 gün boyunca hem yazın ka-

vurucu sıcağını hem de kışın zemheri soğuğunu gören enerji işçileri, direnişi sadece 7/24 bekledikleri çadırda sürdürmeyip sokağa da taşıdılar. “Taşerona teslim olmayacağız” şiarıyla yollara dökülen sendikalı işçiler direniş boyunca her cuma gerçekleştirdikleri eylemleri ile kitlelere seslerini duyurdular. Zaferlerin ancak mücadeleleri büyütmekten ve birleştirmekten geçtiğini bilen Enerji-Sen sendikası ve işçiler, diğer direnişlerle de dayanışma içinde olup ortak eylemler düzenleyerek sınıf dayanışmasının önemini bir kez daha gösterdiler. Direniş süresince yeni bebekler dünyaya gelmiş, çocuklar okula başlamış ve birkaç boşanma krizi atlatılmıştı ama yine de direnişe en büyük destek ailelerden geldi. Pek çok işçi eşinin katıldığı cuma eylemlerinin yanı sıra işçilerin ağırlıklı olarak yaşadığı Gazi Mahallesi’nde de direnişe destek eylemleri yapıldı. Enerji işçileri bir yandan sokakta mücadelelerini verirken bir yandan da davalar devam ediyordu. İşe iade davaları muvazaa kararları

ile birlikte işçilerin asıl işveren BEDAŞ’a iadeleri ile sonuçlanıyordu. Muvazaa kararları taşeronla mücadelenin hukuki boyutunda büyük önem taşıyordu. Enerji işçileri yalnızca işlerine geri dönmek için değil ama aynı zamanda taşerona ve taşeronlaştırmaya karşı mücadele vererek örnek bir sınıf mücadelesi sergilediler. Çünkü BEDAŞ işçileri biliyor ki, taşeron çalışma emekgücünün ucuzlaştırılmasının yanı sıra örgütlenmenin önüne de set çekilmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla bu direnişin en büyük kazanımı işçilerin sendikalı olarak işe geri dönmeleri olmuştur. Taşeronda verilen pek çok sendikal mücadele ihale dönemlerinde kaybedilirken BEDAŞ direnişinde durum tam tersi olmuş, işçilerin ve sendikanın ısrarlı ve mücadeleci tutumları ile direniş tam da ihale sürecinin sonucunda kazanılmıştır. Taşeron işçilerin direnmekten ve mücadele etmekten vazgeçmeyeceğini anlayan BEDAŞ yönetimi, işçilere yeni ihale döneminde işe iade sözü vermiş ancak ihale sürecinin tamamlanmasına rağmen,

işe iadeler yeni taşeron patron ve BEDAŞ yönetimi yüzünden tavsamıştı. Bunun üzerine asıl işveren BEDAŞ’a seslerini daha gür duyuracak eylemler gerçekleştiren işçiler, 14 Aralık sabahı Enerji-Sen, BEDAŞ yönetimi ve ihaleyi kazanan taşeron şirketin katıldığı toplantıda işe iade protokolünü imzalanmasıyla direnişi kazanımla sonuçlandırdılar. Ocak 2013 ayının başında işbaşı yapacak olan işçiler asıl mücadelenin şimdi başlayacağını biliyorlar. Sendikal örgütlenmeyi devam ettirerek enerji sektöründeki sarı sendika olan Tes-İş’ten yetkiyi almak en önemli görevlerden biri olarak BEDAŞ işçilerinin önlerinde durmakta. Enerji işçilerinin olduğu gibi hepimizin önündeki en acil görev geleneksel sendikal anlayışı bir kenara bırakıp, tek tek işyerlerinde değil tüm işkollarında örgütlenmemize sahip çıkarak ve mücadeleyi birleştirerek sermayenin topyekün saldırılarına karşı topyekün mücadele vermek olacaktır. BEDAŞ işçileri bunun için ilk adımı attılar.

Metal TİS süreci Leyla Kızıltan, 2 Ocak 2013 Sınıf mücadelesi için en önemli sektörlerlerden biri olan metal sektöründe 100 binden fazla işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri devam ediyor. Süreç devam ederken ortaya çıkan tablo, metal işçilerinin patronların yanı sıra işbirlikçi sendikalara karşı da mücadele ederek TİS’ler üzerindeki söz haklarına sahip çıkması oldu.

olarak grevlerin en yaygın görüldüğü sektör olarak sınıfın geneli için de yol gösterici bir rol üstlenme potansiyeline sahip. Son dönemde kaynayan metal kazanı ise yakın vadede mücadeleler açısından yeni deneyimlere gebe olduğunun sinyallerini veriyor.

patronlarla işbirliğine geçen sendikaya karşı da direniyor. Bunun en açık örnekleri Bursa’daki Renault ile Eskişehir’deki Arçelik fabrikaları... Burada işçiler, Türk Metal Sendikası tarafından açıklanan TİS taslağının, taleplerini ifade etmediğini söyleyerek eylemler düzenlemiş (hatta Renault’da işyerini işgal TİS süreci etmiş) hemen ardından patron ve Geçen toplu sözleşme döneminsendika baskılarına maruz kalmıştı. Metal sektörünün önemi de “greve çıkmaya cesaret edemeSendikacıların, işçilerin tepkisiyle Metal sektörü Türkiye sınıflar yecekleri” beklenilirken yıllar sonra patronun istekleri arasında sıkışmücadelesinde özellikle de toplu tekrar greve çıkan ve metal patron- tığını söyleyen işçiler, işyerlerinde iş sözleşmeleri sürecinde mücadelarını boyun eğdiren metal işçileri baskının artmasını ve tepki göstelenin belirleyici unsurlarından biri bu kez de sendikalarının önderliren fabrikalardaki işten çıkarmaları olmuştur. “Sınaî üretimin bittiğini” ğinde hazırladıkları toplu iş sözleş- bu duruma bağlıyorlar. Türk Metal iddia edenleri haksız çıkaran istatis- mesiyle bir kez daha mücadelenin ise, atılan işçilerin geri alınması ve tikler, Anadolu’da ‘en fazla kâr eden kritik bir dönemecinden geçiyorlar. onlara ciddi olarak sahip çıkılması 500 şirket’ içinde metal sektöründe adına somut hiçbir adım atmıyor. Türk Metal Sendikası, MESS’e üretim yapan şirketlerin açık ara (patronlar sendikası) %18’lik bir Sendikalar ve Toplu İş İlişkileri önde olduğunu göstermektedir. Bu zam teklifiyle giderken, işçiler Yasası ile birlikte keskinleşen işçi ve nedenle sermaye sahipleri için olteyakkuzda. Türk Metal’in alışılsendika düşmanı atmosfer içinde dukça stratejik olan bu sektör, işçi mış ayak oyunlarına artık karnı Birleşik Metal-İş sendikası anlamlı sınıfı için de büyük önem taşıyor. tok olan işçiler bu TİS sürecinde bir adım atarak “yetki bekleme, Çünkü metal, Türkiye’de tarihsel

yetki sende” sloganı ile tüm sendikalara çağrıda bulunmuştu. 1500’ün üzerinde fabrikada yaklaşık 15 bin metal işçisi için toplu iş sözleşmesi görüşmesi yürütecek olan Birleşik Metal-İş, işçilerin talepleri doğrultusunda hazırladığı TİS taslağında ise %19’luk zammın yanında ücret farklarının giderilmesi, sosyal haklar, vergi dilimleri ve çalışma saatleri konusuna da yer veriyor... Elbette bu süreçte en belirleyici rolü oynayacak olan ise her zamanki gibi metal işçisidir. Onlar, işyerlerinde örgütlü olduğu sürece, arkadaşlarını ailelerini haklı mücadelelerine ikna ettikleri sürece, olumlu sonuç alıp, sınıfın diğer sektörlerinde de hareketliliğe öncülük edebilirler. Bu noktada sınıf güçlerini bekleyen görev, mücadeleci sendika ve işçilerle dayanışma içinde mücadeleleri birleşik ve sürekli bir hale taşımaktır.


4

POLİTİKA

Bir demokrasi masalı: Kuvvetler Ayrılığı Başbakan, neoliberal yağmayı hızlandırmak için önüne çıkan en ufak bir bürokratik engele dahi tahammül edemiyor. Bu yalnızca bir ‘padişah’ın kişisel hırslarından kaynaklanmıyor, hükümetin neoliberal çerçevesini daha etkin hale getirebilmek için yürütmenin önünü tamamen açmak gayretinden ileri geliyor. Aynı niyeti son dönemde çıkan Yeni Sendikalar Yasası’nda ya da tartışılan Yeni YÖK Taslağı’nda ayan beyan görebiliriz. Hatta AKP iktidarının anayasayı değiştirme hevesini de tam da bu minvalden okumak gerekiyor

Canan Yılmaz, 29 Aralık 2012

Başbakan’ın Konya Ekonomi Ödülleri törenindeki konuşması gündeme oturmuş durumda. Başbakan “... şu anda bizim, bu fakirin 6 yıldır üzerinde ısrarla durduğu şehir hastaneleri projesi vardır. Biz, bu şehir hastaneleri projemizi ne yazık ki bürokratik oligarşi ve yargı sebebiyle hâlâ hayata geçiremedik... İşte bu kuvvetler ayrılığı denilen olay var ya o geliyor sizin önünüze bir engel olarak dikiliyor.” diyor. Sözün özü, millet aşığı ‘fakir’ Başbakan yargıdan ve idarenin bürokratik engellerinden sıkılmış “Kuvvetler ayrılığı olmasa, ben bu ülkeyi ne güzel idare ederim!’’ diyor. Oysa, kuvvetler ayrılığının çok kesin olduğu başkanlık sistemine geçilmenin tartışıldığı şu günlerde Başbakan’ın kuvvetler ayrılığından şikayet etmesi başbakanın gerçek niyetini sorgulatıyor. Başbakan kuvvetler ayrılığına, 6 yıldır üzerinde çalıştığı “Şehir Hastaneleri Projesi’’nin yargıda durdurulması nedeniyle kızdığını söylüyor. Ken-

Türkiye siyasi tarihinde ne zaman dönemin emperyalist ihtiyaçları, sermayenin çıkarları doğrultusunda yolunda gitmeyen bir şeyler olsa rejim içinde bir kuvvetler tartışması başlıyor desek abartmış olmayız

Türk Tabipler Birliği’nin açtığı davalar. Bu projeyi bir de Türk Tabipler Birliği’nden dinlersek Başbakan’ın gerçek niyeti ortaya saçılıyor. Başbakan’ın Şehir Hastaneleri Projesi Sağlıkta Kamu Özel Ortaklığı (KÖO) Modeli diye bilinen bir yatırım modeli. Bu modele göre, devlet ihaleyle uzun sürelerle şirketlere arsalarını veriyor, özel şirketler de bu arsalara hastane, okul, hapishane gibi kamu hizmetini verilecek tesisleri inşa edip, bunları devlete kiralıyor. Evet, hayli ilginç; yavuz hırsız şirketler devleti bir de kiraya bağlamış oluyor. Bu projenin hayata geçmesi halinde, Bakanlık, bir buçuk yıllık kira bedeliyle yaptırabileceği hastane için 25 yıl veya daha fazla sürelerle kira ödemeyi taahhüt ediyor. Yani 10 hastane için sabit yatırım tutarı 3 milyar 880 milyon 591 Bin TL olacakken, 25 yıllık kira bedeli için 36 Milyar 791 milyon 468 bin TL’yi kabul ediyor (http://www.ttb.org.tr/kutuphane/saglikta kamuozel.pdf ). SGK katılım paylarının giderek arttığı ve çeşitlendiği, bugüne kadar “ücretsiz” olan Aile Hekimi uygulamasına da katkı payı geldiği, bir yandan “tamamlayıcı” sağlık sigortalarının yürürlüğe sokulduğu düşünüldüğünde, SGK’nın, bahçesinde AVM’lerin olduğu hastanelerinin “5 yıldızlı otel konforunu” karşılayacağını düşünmek saflık olurdu. Bu soygunu hükümet kabul ediyor ama yasalar buna müsaade etmiyor; bu kadar özelleştirmeye ‘82 Anayasası bile dar geliyor.

disine “bu fakir” diyerek yeni bir mağduriyet yaratırken, kendisini millet aşığı yargıyı da hastane istemeyen bir engel Hangi kuvvet daha ayrı? olarak mimliyor. Danıştay’ın bu Kuvvetler ayrılığı meselesine proje için yürütmeyi durdurdönersek, aslında Türkiye siyasi ma kararı vermesinin sebebi, tarihinde ne zaman dönemin

emperyalist ihtiyaçları, sermayenin çıkarları doğrultusunda yolunda gitmeyen bir şeyler olsa rejim içinde bir kuvvetler tartışması başlıyor desek abartmış olmayız. Yasama, yürütme, yargının ayrılığını temel alan parlamenter demokratik sistemler artık herhalde yalnızca bazı ders kitaplarında yaşatılıyor. Demokrasi, artık devletlere maliyetini karşılayamayacağı lüks bir kalem haline gelmiş durumda. Başbakanın ifadesiyle, ‘Bağırıyorlar, çağırıyorlar 3 saatte bitecekse 6 saatte bitiyor’a indirilen, muhalefetle parmak hesabına kalan bir yasamadan ve Burhan Kuzu’nun deyimiyle ‘hallolunmuş’ bir yargıdan bahsediyoruz. Dönemin emperyalist ihtiyaçları doğrultusunda ‘yolunda gitmeyen’ ise, muazzam şekilde yayılan dünya ekonomik krizi. Krizinin yanı başımız Avrupa merkezinde patladığı, seçimle başa gelen hükümetlerin tek tek değiştiği ve Yunanistan örneğinde olduğu gibi yerine teknokrat hükümetlerin atanabildiği böylesi bir dönemde, kuvvetler ayrılığı tartışmasının yerinde ve zamanında açıldığını düşünüyoruz. Evet, kriz kapıda ve Türkiye ekonomisi de uluslararası sermayeyle yeni işbirlikleri peşinde ve onu kendi iç birikim sürecine katmanın yollarını arıyor; karayollarını, üniversiteleri, hastaneleri her şeyi özelleştirmek de bu yollardan biri.

AKP dünya ekonomisine tam entegrasyonunu sağlayabilmek için sermaye birikimini sağlamaya çalışan bir burjuva partisidir ve bu yolda, emeği ve işçi mücadelelerini bastıran, sağlık, eğitim gibi kamu hizmetlerini yeniden şekillendiren hamlelerle rejimin baskı ve kıyım politikalarını devreye sokuyor getirebilmek için yürütmenin önünü tamamen açmak gayretinden ileri geliyor. Aynı niyeti son dönemde çıkan Yeni Sendikalar Yasası’nda ya da tartışılan Yeni YÖK Taslağı’nda ayan beyan görebiliriz. Hatta AKP iktidarının anayasayı değiştirme hevesini de tam da bu minvalden okumak gerekiyor.

Sözün özü, AKP dünya ekonomisine tam entegrasyonunu sağlayabilmek için sermaye birikimini sağlamaya çalışan bir burjuva partisidir ve bu yolda, emeği ve işçi mücadelelerini bastıran, sağlık, eğitim gibi kamu hizmetlerini yeniden şekillendiren hamlelerle rejimin baskı ve kıyım politikalarını devreye sokuyor. Zaten egemen sınıfın demokratlığının sınırı da budur. Roboski katliamının yıldönümüne, Hrant’ın öldürülüşünün 5. yılına girdiğimiz şu günlerde, ne bu niyetteki Özetle; Başbakan, neoliberal yağmayı hızlandırmak için önü- yürütmeden ne de yargıdan dene çıkan en ufak bir bürokratik mokrasi çıkmayacaktır. Rejimin tüm kuvvetleri, kitlelerin baskı engele dahi tahammül edemive kıyımından yanadır. Rejiyor. Bu yalnızca bir ‘padişah’ın min temel direkleri ancak onu kişisel hırslarından kaynaklandenetleyen işçi demokrasisiyle mıyor, hükümetin neoliberal çözülecektir. çerçevesini daha etkin hale


ULUSAL SORUN

5

Dünden bugüne Roboski katliamı Kemal Boran, 24 Aralık 2012

Günlerden 28 Aralık 2011; onlar için sıradan bir gün olarak başladı. Çoğu 18 yaşın altında yani henüz çocuktular. TSK’nın F-16 uçakları ölüm olup Roboskili (Uludere) çocukların üzerine yağdı. Ölen 34 köylüden 18’inin yaşları 12 ile 18 arasındaydı. Hatırlatmakta yarar var; medya uzun süre sessiz kalmıştı. Bombalar 28 Aralık saat 21’de ölüm olup yağdı. 29 Aralık saat 12’ye kadar televizyon ve radyolar adeta sessizliğe büründü. Ama olay sosyal medya üzerinden yayılmaya başlamış ve nihayet iktidarın iznini alan medya, bu katliamı halka duyurma lütfunda bulunmuştu.

yen Recep Tayyip Erdoğan kendi sorumluluğu altında işlenen bu katliama sessiz kalıyor. Bununla yetinmeyip bir de katliamın sorumluları arasında olduğu iddia edilen bir komutana madalya takılıyor. Genelkurmay da bunu inkar etmiyor ve şöyle diyor, “TSK Savaş Takdirnamesi Madalya ve Nişan Yönetmeliği gereğince, bir yıl Kuvvet Komutanlığı veya Jandarma Genel Komutanlığı görevi yapanlara TSK Şeref Madalyası, Orgeneral ve Oramiral rütbesine terfi edenlere ise, TSK Üstün Hizmet Madalyası verilmektedir. ‘TSK Şeref Madalyası’ uygulaması Aradan tam bir yıl geçti yani tam 1972 yılında başlamış ve 83 Orge365 gün. Ve sessizlik sürüyor... Bu neral/ Oramiral’e verilmiştir. ‘TSK Üstün Hizmet Madalyası’ uygulakatliamı kim ya da kimler yaptı? ması ise, 1973 yılında başlamış ve Katliam emrini kim ya da kimler bugüne kadar 200 askerî personele verdi? Meclis Uludere Araştırma verilmiştir.” Diyelim ki öyle, pekiyi Komisyonu hala bir şey elde edebilmiş değil. İktidar, “bu işi amma Roboski’nin sorumluları bulunana uzattınız” kabilinden laflar ediyor. kadar madalya verilmesi ertelenemez miydi? Başbakan, “Tazminatlarını verdik ya!” diyor. İktidar bu katliamı örtbas etmek istiyor ama buna izin vermeyeAradan bir yıl geçtikten sonra ceğiz. Roboskili Kürtlerin acıları Başbakan, katledilen çocukların tazeliğini koruyor. Bu olaya bir sivil olup olmadığından emin anlam veremiyorlar. “Neden?” olmadıklarını da söyleyiverdi. Bir diye soruyorlar. “Çocuklarımızın senedir böyle bir iddia yokken, bedenlerini parçalayan bu devlet birden bire bunları söylemesi, bizim değil mi? Düşman mıyız? “Acaba başka senaryolar mı hazırDevlet bizden evlatlarımızı neden lanıyor?” şüphesi uyandırdı. aldı? Sorumluları neden bulamıDersim katliamından dolayı yor?” diyorlar. Devlet sorumluları sorumluluğu üstlenip özür dilebulmak istemiyor çünkü işin ucu

taa Başbakan’a kadar dayanıyor.

28 Aralık 2011’de 29’u aynı Roboskili gençler de bu travma- aileden olmak üzere tam 34 kişi katledildi. Onları adlarıyla anmak yı atlatamadı. Gençler aralarında istiyoruz: Abdulselam Encü, Adem para toplayarak bir saha yapmışAnd, Aslan Encü, Bedran Encü, lar. Orada futbol oynuyorlarmış. Bilal Encü, Celal Encü, Cemal Şimdi saha bomboş, kimse top Encü, Cihan Encü, Erkan Encü, oynamıyor. Bir gazetecinin ilgisiFadıl Encü, Hamza Encü, Hüseyin ni çekiyor bu durum ve gençlere Encü, Hüsnü Encü, M Ali Tosun, soruyor nedenini. Sebebi çok net Mahsun Encü, Muhammet Encü, olarak anlatıyor gençler, “Top Nadir Alma, Nevzat Encü, Oroynayacak kimse kalmadı, bütün han Encü, Osman Kaplan, Özcan arkadaşlarımız öldürüldü.” Uysal, Salih Encü, Salih Ürek, Tam bir yıl önceydi, insanları Savaş Encü, Selahattin Encü, Sekatlettiler. Onlar daha çocuktu. lim Encü, Serhat Encü, Şerafettin Üzerlerine savaş uçaklarını acıEncü, Şirvan Encü, Seyithan Enç, masızca sürdüler. Bombalarla o Şivan Encü, Vedat Encü, Yüksel körpe bedenleri paramparça ederek Ürek, Zeydan Encü... parçaladılar. Hangi dinde, hangi Görüldüğü üzere devletin katimanda yazılı bu? Neden yaptılar? liamları isim değiştirerek devam Kürtlere göz dağı mı vermek istediler? Yoksa iyimser olup yanlışlık ediyor. Bazen katliamın adı Maraş, bazen Sivas, bazen Çorum, bazen mı diyelim? Diyelim ki öyle; o de Hayata Dönüş Operasyonu olazaman neden özür dilemezler? rak insanların hayatları söndürüBu katliamın sorumluları apaçık lüyor. Bu katliamların sorumluları bellidir: AKP hükümeti ve TSK. açığa çıkarılmalı, yargılanarak hak Sorumluluktan kaçamazlar. Bu sorumluluklarının diyetini ödeme- ettikleri cezaya çarptırılmalıdır. Tabii ki bu kendiliğinden olacak leri gerekir. bir şey değil. Bizler de sorumluSorumlular istifa etsinler diyece- luğumuzun bilincinde olarak bu ğiz ama ne yazık ki o kadar pişkatliamların açığa çıkarılması için kinler ki neredeyse uçakların attığı takipçisi olacak ve bu katliamları bombaların parasını isteyecekler. asla unutmayacağız. Daha da ileri gidip, “Biz bu katliaRoboskili anaların dediği gibi, mı sizin iyiliğiniz için yaptık” diye“Unutursak kalbimiz kurusun.” cekler. Sonuç olarak bu cinayetin hesabını verecekler. Sessiz kalırsak ve unutursak kalbimiz kurusun.

“Ağlama anne, güzel yerdeyim!” Volkan T. , 1 Ocak 2013 Roboski katliamının ardından tam bir yıl geçti. Bu süre boyunca, bırakalım sorumluların tespit edilmesini, iktidardan katledilen 34 can için gerçek bir özür açıklaması bile gelmedi! Bugün, kimsenin vicdanına sığdıramadığı böyle bir olayın üstünden geçen zamana rağmen, elimizde sadece koca bir sessizlik var.

yerine, 34 kişinin hikayelerini ayrı ayrı anlatıyor.

Roboskililer yaşanılanların ‘kader’ ya da ‘kaza’ olduğunu asla kabul etmiyor. Yıllardır, yaşamlarını sürdürmek için tek yol olan sınır ticaretinden, bölgede görev yapan tüm komutanların haberdar olduğunu söylüyorlar. Onlara göre, iki bidon Ümit Kıvanç’ın “ağlama anne, mazot, bir karton sigara için gittikleri güzel yerdeyim” adlı belgeseli, tam yolda, çoğu çocuk 34 sivil insanın da bugünlerde izlenmeli. Belgesel, savaş uçakları tarafından bombar28 aralık 2011 gününe ait tek bir dımana tutulmasının, uzun süre görüntüye bile yer vermiyor: ne katır yaralılara müdahale edilmemesinin, sırtında taşınan ölü bedenler, ne de yardım için bölgeye gidenlerin yollaomuzlarda taşınan cenazeler. Bunun rının kesilmesinin tek bir anlamı var:

bu, bilinçli ve planlı bir katliamdır. ettiği argümanı kullanıldı. Katliamı Sorumlular ise suskunluğu sürdüren, gündemde tutmaya çalışanlara cevasorumluları gizleyen AKP ve TSK’dır. ben “kimse kaçakçılığı meşru göstermesin” diyen, Başbakan’ın ta kendiBelgesel baştan sona izlendiğinde en çok, köylülerin ‘sınır ticareti’, dev- siydi. Bu konuda AKP’nin içinden letin ‘kaçakçılık’ dediği faaliyet hak- çıkan çatlak sesler dahi susturuldu. kında bir düşünme alıyor insanı. Bir devletin koyduğu sınırlar olmasaydı, aynı bölgenin insanları arasındaki ticari faaliyete resmi olarak, ‘kaçakçılık’ değil, ‘ticaret’ denecekti. Roboski katliamını takip eden günlerde bu mesele, Kürt halkını en çok yaralayan mesele oldu. Zira olayın üstünü kapatmak için en çok, Kürt halkının kaçakçılık vasıtasıyla PKK’ye yardım

Bugün anlaşılıyor ki, AKP hükümeti bu olayı aydınlatmak için en ufak bir adım bile atmamakta kararlı. Geçmişte Kürt halkına zulm edenler adına dilediği özürlere rağmen, Roboski konusunda bu denli saldırgan tutum takınan Başbakan Kürt meselesi konusunda ikiyüzlü bir politika yürüttüğünü kanıtlamıştır.


6

POLİTİKA

Başbakan’ın sevdiği diziler! Simge Vurtok, 31 Aralık 2012

Geçtiğimiz ay Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kütahya Zafer Havalimanı açılış töreninde tüm medyanın önünde bir açıklama yaptı. Muhteşem Yüzyıl adlı dizide sergilenen padişah karakterinin, haremdeki kadınların ve diğer karakterlerin gerçek tarihle alakası yoktur; “Bizim öyle bir ecdadımız yok. Biz öyle bir Kanuni tanımadık. Biz öyle bir Sultan Süleyman tanımadık. Onun ömrünün 30 yılı at sırtında geçti. Sarayda o gördüğünüz dizilerdeki gibi geçmedi.” diyerek bir diziyi daha kara listesine ekledi. Dizi yapımcılarının ve medya patronlarının yargıya da şikayet edilmesinin ardından dizide ilk olarak bazı farklılıklar gözümüze çarptı. İlk göze batan fark, kadın karakterlerin dekolteli kostümlerinin bir anda ortadan kalkması,

Hürrem’in namaz kılması, saçlardaki gösterişli modellerin yerini hafif renkli tüller alması oldu. Anlaşılan o ki Başbakan’a göre sefa düşkünü olarak aktarılan Kanuni Sultan Süleyman’ın doğru bir ecdat tanımına girebilmesi için önce kadın karakterleri bir hizaya sokmak gerekiyordu.

yani devleti temsil eden kurumların itibarına leke sürüldüğü şikayetiyle mecliste bir soru önergesiyle gündeme de gelmişti. Bu polis karakterleri gerçekten de toplum düzenini pek yansıtmıyor, biz gerçek temsillerini üniversitelerde milletin kafasını gözünü yararken, parasız eğitim talep eden öğrencileri yaka paça Bir ek; geçtiğimiz günlerde götürürken, aynı sebeple eyleme de 5. Murad adlı bale yapıtında katılan hamile bir kadın öğrencibalerinlerin etek boyları Devlet nin karnını tekmelerken ve daha Opera ve Balesi Genel Müdürbirçok Türk aile yapısına uygun lüğü tarafından “kamuoyunu kucaklayıcı olmalı” açıklamasıyla “kucaklayıcı hamleler” yaparken görüyoruz çünkü... uzatıldı! Hatırlarsınız, “kamuoyunu kucaklayabilecek diziler��� klasmanından ilk atılanlardandı Behzat Ç. Dizideki polis karakterlerinin görev sırasında alkol tüketmesi, bu karakterlerin kadın arkadaşlarıyla evlilik dışı ilişki yaşamaları;

Görünen o ki, Başbakan bu at üstünde diyar diyar gezen, her bulduğu bolluğun üzerine çullanan, gayrimüslim ailelerden zorla alınan oğlanları yine zorla müslüman asker yapan, bu ailelerin kız çocuklarını da esir alıp satmaktan geri durmayan bir

ecdadın temsilcisi olarak karşımızda duruyor. Kendilerine şunu sormak gerek; yaptığı bir miting konuşmasında arkadan gelen tepkilere “sen sus, Başbakan konuşuyor burada, ne derse odur” diyebilen bir Başbakan gücünü nereden alıyor? Yine gittiği bir okulda protestoyla karşılaştı diye, dekanın görevinden alınması için müdahale etme cüretini gösterebilen bir AK Parti milletvekili gücünü nereden alıyor? Her yerde benim polisim, benim vatandaşım, benim Kürt kardeşim, Alevi kardeşim diye konuşan bu sözde temsilciler güçlerini nereden alıyor? Biz söyleyelim, bizlerden, “kamuoyundan”, yani Kürtlerden, Alevilerden, işçilerden, kadınlardan, öğrencilerden almadıkları kesin.

34. yılında Maraş Katliamı Devrim Yılmaz, 1 Ocak 2013

Geçtiğimiz aralık ayı Maraş katliamının 34. yıl dönümüydü. O kara günde kaybedilenler anılıp, faillerin yargılanması istenecekti her yıl dönümünde olduğu gibi. Ama şehrin yolları tutulmuş, mitinge gelenler karakola götürülmüş, miting yasaklanmıştı. Geçmişten günümüze birçok katliama maruz kalmış Alevi halkının ne iktidar ne de muhalefet partilerince sahiplenilmediğini gerginliği 5-10 kişilik mahalle bir kez daha görmüş olduk. kavgası olarak dillendiriyor ve “Kurtarıcı” CHP ve “açılım- olayları görmezden geliyordu. Ve cı” AKP! beklenen gün gelmişti! Yüzlerce ev yakılıp yıkıldı, iki yüze yakın “Halk çocuğu” Bülent Ecevit Alevi katledilmişti! Katliamı başbakan, “Alevilerin kurtarıfaşist çeteler gerçekleştirmişti cısı” olduğunu söyleyen CHP ama o zamanın iktidarı CHP ise ise iktidar partisiydi 1978’de. olaylara göz yummuştu. Tüm Maraş’ta Alevilerin kıyımdan geçilmesine günler kala şehirdeki bu olanlara rağmen CHP hala Alevilerin yanındaymış gibi davgerginlik olacakların haberciranıyor, biz Aleviler ise hala bu siydi adeta. Hükümet şehirdeki

ruz. Aynı hükümet Alevi açılımından bahsederken, başbakanın hedef göstermesinden ötürü Alevi ailelerin evleri işaretlenebiliyor mesela! Maraş katliamının yıl dönümünde etkinliklerin yasaklanması bile “demokratikleşen” ülkemin gerçek yüzünü göstermeye yetmektedir.

yalanlara kanıyoruz! Oy sandığı olarak görüldüğümüz partiyi kötünün iyisi olarak seçiyor olabilir miyiz? CHP’nin kurtarıcılığı bu şekilde. Ya şu anın iktidarı AKP tarafında ne var? Burası daha net aslında. Seçim meydanlarında Alevilere küfür eden, onları dinsiz olarak gösteren ve toplum tarafından dışlanmasına neden olan bir hükümetten bahsediyo-

Sonuç olarak, bu topraklar tarih boyunca halklar hapishanesi ve katliamlar diyarı olmuştur. Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas katliamları bunlardan sadece birkaçı. Tüm bu katliamlar ile devlet yüzleşmeli ve gerçek failler cezalandırılmalıdır. Aleviler üzerindeki baskı ve inkar politikaları sonlandırılmalıdır. Biz Alevilerin ilk beklentileri bu şekilde. Bu noktada bir soru sormak istiyorum! Tüm bu baskı, şiddet ve inkarı CHP ya da AKP sonlandırabilir mi?


KADIN

7

Kürtaj yasasının sakladıkları Leyla Kızıltan, 29 Aralık 2012 6 aydır kadınların kitlesel katılımı ile gerçekleşen protestolar sayesinde taslağı askıya alan hükümet, bırakın kadın örgütlerini yasa yapma sürecine katmayı, taslağın ayrıntılarını ve akıbetini bile kamuoyu ile şeffaf bir şekilde paylaşmamıştı. 2012 Haziran ayından bu yana, kadın düşmanı politikanın bir parçası ve Kürt halkına dönük katliam politikalarının da ahlaki bir düzlemde meşrulaştırılması olarak başlayan (Başbakan’ın “her kürtaj bir Uludere’dir” ifadesi) kürtaj yasa taslağı hakkında, nihayet hükümet düzeyinde bir açıklama geldi. Taslak neleri öngörüyor? Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Kürtaj süreleriyle ilgili ciddi bir farklılık yok. Yani yine 10 haftaya kadar isteğe bağlı yapılabilecek. Kadının bir suçun mağduru olması, annenin hayatının tehlikede olması, bebeğin yaşayamayacak kadar ağır bir hastalığının olması gibi durumlarda ise yasal süre 20 ay”, dedikten sonra ekliyor: “Ancak kürtajın adeta bir çocuk sayısını kontrol edici şekilde, doğum kontrol yöntemi şeklinde yanlış bir mekanizma olmasını önlemek istiyoruz.” Akdağ’a hatırlatmakta fayda var, kürtajın bir doğum kontrol yöntemi olmadığını kadınlar herkesten daha iyi biliyor. Doğum kontrol yöntemlerinin ücretsiz ve ulaşılabilir kılınması yerine, kadınların kendi bedenleri, doğurganlıkları ve kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olmasının ayrılmaz bir parçası olan kürtaj hakkı üzerinde sınırlama getirilmesi apaçık bir nüfus politikasıdır. Neoliberal politikaların uygulayıcısı hükümetin amacı ise kadınları aile içinde ikincil konuma hapsetmek, sermayeye ucuz, güvencesiz işgücü CHP milletvekili Aylin Nazlıaka, Başbakanın kürtaj ve sezeryan ile ilgili açıklamalarını şu sözlerle eleştirmişti: ‘’Başbakan kadının bedeni üzerinden siyaset yapmayı bıraksın, özetle vajina bekçiliğini bıraksın.’’ Bu açıklamanın üzerinden yaklaşık 7 ay geçti ve mecliste vakıflarla ilgili bir konuşma yaptığı sırada Bülent Arınç’ın ‘’Bana bakma!’’ tepkisiyle karşılaştı. Arınç tepkisini şöyle gerekçelendiriyor:

oluşturmak, boğaz tokluğuna çalışacak binlerce işsiz yaratmaktır. Taslak bununla da sınırlı değil. Bakan, kürtaj için bir sağlık kuruluşuna giden kadının, “danışmanlarla” öngörüşme yapacağını, kadına ve ailesine 2-3 gün düşünme süresi verileceğini de belirtiyor. Danışmanlar, ilk gebelikte kürtaj ya da ikinci kürtaj durumunun “kadının sağlığı için ne tür etkilerinin olacağını” anlatacaklar. Ayrıca, doktorlara “keyfi” kürtajlar için operasyonu reddetme hakkı verilecek. Yani kadınlar için var olan koşullar yüzünden halihazırda zor olan kürtaj, psikolojik baskılar ve suçluluk duygusu eklenerek tramvatik bir hale getirilecek. Kürtaj yapmayı kabul eden doktorların da

çarpık sağlık sistemi içerisinde fişleneceğini atlamamak gerekir. Tecavüz gebeliklerinde... Tecavüz gebeliklerinde, kadının beyanının esas alınarak kürtajın önündeki her türlü engelin kaldırılması gerekirken, yeni tasarı ile bir de heyet raporu uygulaması getiriliyor. Amaç doktorun üzerindeki yükü azaltmakmış... Heyet raporu ile en yakınlarına bile açıklanması zor olan bu durum birçok bürokratik sürece boğularak, tramvanın kadın Bülent Arınç : ‘’Ben sizin bakışınızdan mahçup olmuyorum. Benim mahçup olduğum başka bir konu var. Kürtaj meselesi konuşulurken siz öyle bir söz sarf ettiniz ki, benim yüzüm kıpkırmızı oldu. Ben asıl o zaman mahcup oldum. Asıl o zaman utandım, asıl o zaman yerin dibine geçtim. Bir evli bir bayan milletvekili, çocuğu olan milletvekili kendisiyle ilgili organını nasıl böyle açıkça konuşabilir, nasıl bundan yüzü kızarmaz, benim yüzüm o zaman kızardı, o zaman mahçup oldum.’’

tarafından tekrar tekrar yaşanması, Ayrıldığı eşinin tacizlerine ve mağduriyetini failin aksine kendi- uyguladığı şiddete dayanamayan nin ispatlaması gerektiği anlamına Fatma Çelik kendini yaktı. geliyor. Oysa mevcut yasa bu haliyle Fatma Çelik, “Ben dini nikahlı bile yakın zamanda Van’da yaşanan- kocamdan ayrıldım ama hala evime ları engelleyemiyor. Van’da tecavüze gelip beni rahatsız edip para istiyor. uğrayan fakat öldürülme korkusun- Savcıya gittim bir çare olmadı, polise dan şikayetçi olamayan genç kadın gittim bir çare olmadı. Artık ona para 12 haftalık gebeliğine son vermek vere vere bıktım. Yeter artık kendimi için Van Cumhuriyet Savcılığı’na yakacağım”. kürtaj için başvuruda bulunmuş, sıtlamak değil yüksek standartlarda Savcı Nazik Yüksel Ceren ise “Böyle doğum kontrol yöntemlerine tüm bir yazı veremeyiz. Sadece isterseniz kadınların ve erkeklerin ücretsiz ve kadını koruma altına alalım. Doğum kolay erişimi sağlanmalıdır. Kürtajın yaptıktan sonra da bebeği istemezönündeki engelin kaldırılması ise se devlet bakar” yanıtını vermişti. güvenli kürtaja ücretsiz erişimin kaHeyet raporu uygulaması ile devletin dınlara devlet tarafından sağlanması bu korkunç tavrı yasalar önünde demektir. meşrulaşacaktır. Ayrıca şu anki yasa çerçevesinde dahi, 10 haftalık gebeliğe kadar kürtaja izin vermekte -ki bu çok yetersiz bir süredir- ve evli kadınların kürtaj olabilmesini kocalarının iznine bağlamakta, bekar kadınlar ise devlet hastanelerinde azarlanarak kapı dışarı edilmektedir.

Kadınlar ne diyor? Yukarıda da belirttiğimiz gibi kürtaj doğum kontrol yöntemi değildir. Eğer hükümet de bunu engellemek istiyorsa çözüm kürtaj hakkını kıGülşah öğretmen ayrıldığı erkek arkadaşından ölüm tehditleri alıyordu. Suç duyurusunda ve korunma talebinde bulundu. Ama devlet ona ‘’En fazla ölürsün!’’ dedi. Gülşah Aktürk: ‘’Vali Yardımcısı en kötü ihtimalle öleceğimi, ölümün hak olduğunu kaçış olmadığını, hiç olmadı istifa edebileceğimi, yanımda biber gazı ile gezmem gerektiğini söyledi.’’ Gülşah öğretmenin vasiyeti: ‘’Bu olaylar sonucunda gerekli girişimlerde bulunduğumu ve memur atama yönetmeliği 39-B maddesi kapsamında hakkım olan tayin hakkımı kullanma doğrultusunda girişimde bulundum. Bunun sonucunda güvenliğim sağlanamaz, görev yerim ailemin yanına sevk edilmezse ve başıma gelecek en ufak olaydan sorumlu olarak Van Valisi, Milli Eğitimden sorumlu Vali Yardımcı

Tüm bunların ışığında, mücadeleye devam etmemiz, seferberliklerde ve eylemlerde yer alarak tasarının bu haliyle yetinmemiz gerektiğini söylemeliyiz. Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi hükümetin kadın düşmanı politikaları ve erkek egemen sistemin bedenlerimiz üzerindeki tahakkümünü reddediyor, “Bedenimiz bizimdir!” diyoruz. Zafer Coşkun, Van Milli Eğitim Müdürlüğünü sorumlu tutup bu kişi ve kurumlar hakkında suç duyurusunda bulunacağımı, ölümüm halinde bu kurum ve şahıslara ailem tarafından maddi manevi tazminat davası açılmasını da belirtmek istiyorum. Tüm bu hususlar nazara alınarak sanığın müsnet suçlardan cezalandırılacağının açık olması, tarafıma zarar verme ihtimalinin bulunması, delillerin toplanmamış oluşu, tarafıma vereceği zararların telafisinin imkansız olması, beni öldürmesi halinde ise bir kadın cinayetine dahi mani olunamayacak oluşu nazara alınarak sanığın 5271 sayılı yasanın 100’üncü maddesi gereğince tutuklanmasını da talep ediyorum.”


8

ARKA PLAN

Neden özelleştirmelere hayır diyoruz! Türkiye’de 27 yıldır süren (1985) özelleştirme saldırısının yüzde 85’i son 10 yılda (2003–2012) AKP hükümeti tarafından gerçekleştirilmiştir. 1985–2002 döneminde 7,7 milyar dolarlık özelleştirmeye karşılık AKP hükümeti ilk 10 yılında (1 Ocak 2003 – 31 Aralık 2012) 49 milyar dolarlık özelleştirme yapmıştır. Bu özelleştirmeler sonucu on binlerce kişi işsiz kalmıştır. Sadece 2012 yılında gerçekleştiri, len özelleştirme tutarı 14 milyar dolar olarak açıklanmıştır Oktay Benol, 30 Aralık 2012 Özelleştirmeler, burjuva hükümetlerin işçi sınıfına ve emekçi yoksul kitlelere yönelik en önemli ve kapsamlı saldırılarının başında gelmektedir. Özelleştirme saldırısı neoliberal karşıdevrim programının temel taşlarından biridir. Uluslararası burjuvazi dünya ekonomik krizine paralel olarak azalan kârlarını yükseltmek amacıyla özellikle 1970’lerin ortalarından başlayarak bu politikayı dünyanın birçok ülkesinde uygulamaya sokmuş ve 1980’li yıllarda 50’den fazla ülkede burjuva hükümetlerin temel politik programı haline gelmiştir. Günümüzde de onlarca ülkede işçi sınıfı ve emekçiler özelleştirme saldırısıyla karşı karşıyadır. Burjuvazi için neoliberal politikalar, düşen kârlarını yükseltmek için baskı ve sömürüyü artırmak anlamına gelmektedir. Bu amaçla işçi sınıfının ve emekçi yoksul kitlelerin kazanımlarının gasp edilmesi, hak ve özgürlükler alanında kazanılmış mevzilere yönelik saldırıların gerçekleştirilmesi söz konusu olmaktadır. Ücretlerin düşmesi, işyerlerinin kapanması, işsizliğin artması, çalışma şart ve koşullarının ağırlaştırılması, sigortasız çalıştırma, sendikasızlaştırma, örgütsüzleştirme, taşeron çalışmanın yaygınlaştırılması, eğitim, sağlık, ulaşım, barınma ve belediye hizmetleri gibi alanlarda parası olmayanın aç ve susuz, hasta ve sokakta kalmasına yol açacak uygulamaların gerçekleştirilmesi bu politikanın bir sonucu olmaktadır. Türkiye’de de özelleştirmeler 12 Eylül Askeri Darbesi’ni önceleyen bir şekilde 24 Ocak Kararları ile gündeme geldi. Önce darbeciler, peşinden Özallı ANAP hükümetleri bu politikayı baş tacı yaptı. 1990’lı yıllarda hız kazanan özelleştirme saldırısı Çiller-Karayalçın hükümetinin 1994 5 Nisan Kararları ile sonraki tüm hükümetlerin de temel politikası haline geldi. Son 27 yılın burjuva hükümetleri, özelleştirme politikası başta olmak üzere neoliberal politik yönelimleriyle dünya kapitalizmiyle tam bütünleşme çizgisini izlemektedir.

yıldır süren (1985) özelleştirme saldırısının yüzde 85’i son 10 yılda (2003–2012) AKP hükümeti tarafından gerçekleştirilmiştir. 1985–2002 döneminde 7,7 milyar dolarlık özelleştirmeye karşılık AKP hükümeti ilk 10 yılında (1 Ocak 2003 – 31 Aralık 2012) 49 milyar dolarlık özelleştirme yapmıştır. Bu özelleştirmeler sonucu on binlerce kişi işsiz kalmıştır. Sadece 2012 yılında gerçekleştirilen özelleştirme tutarı 14 milyar dolar olarak açıklanmıştır. Bu bir yıllık rakam AKP hükümeti öncesi 17 yıllık toplam

özelleştirme tutarının yaklaşık iki katıdır. Diğer bir ifadeyle AKP hükümeti kendinden önceki hükümetlerin 17 yılda yaptığı özelleştirmenin yaklaşık iki katını sadece bir yıl [2012] içinde yapmıştır. Kamu hizmet ve ürünlerinin bu olağanüstü piyasalaştırılmasına 2013 yılında da devam edileceği bizzat hükümet sözcüleri tarafından iftiharla açıklanmaktadır. [“Halen özelleştirme kapsam ve programında 22 kuruluş bulunmaktadır. Bu kuruluşların 11 tanesinde % 50’nin üzerinde kamu payı vardır. Bunun yanı sıra, özelleştirme kapsamında 513 taşınmaz, 51 tesis, 2 liman ile şans oyunları lisans hakkı da yer almaktadır.” Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Türkiye’de Özelleştirme 2012 Raporu]

Sonuç olarak milyonlarca insan bu olumsuz tablodan doğrudan ve dolaylı olarak etkilenmişÖzelleştirmede zirve; AKP Hükümeti! tir. Güvencesiz ve düşük ücretle çalışma egemen Tartışmasız bir şekilde AKP hükümeti nekılınmıştır. Bu nedenle biz İşçi Cephesi olarak oliberal karşıdevrim programının en sadık ve başarılı uygulayıcılarından biridir. Türkiye’de 27 özelleştirmelerin durdurulmasını ve özelleştiri-

len kuruluşların işçi denetiminde millileştirilmesini talep ediyoruz. Özelleştirmeler durdurulsun çünkü! Neden özelleştirmelerin durdurulmasını ve özelleştirilen kuruluşların işçi denetiminde millileştirilmesini talep ediyoruz? Birincisi; şimdiye dek özelleştirilen kuruluşlarda çalışanların ez az yarıya yakını işini kaybetmiştir. Örneğin çimento fabrikalarında çalışanların yüzde 56’si; Et Balık Kurumu’nda yüzde 80’i; HAVAŞ’ta yüzde 25’i; Petrol Ofisi’nde yüzde 73’ü; SEK’te yüzde 64’ü özelleştirme sonucu işten atılmıştır. Özelleştirilen bu işyerlerinde sendikalaşma oranı yüzde 90’lardan yüzde 36’lara gerilemiş ve ücretler de düşmüştür. 2000’li yıllarda gerçekleşen özelleştirmeler sonucu her yüz sendikalı işçiden 79’u işinden olmuş, 2009 itibariyle bu sayı 30 bin sendikalı işçiyi aşmıştır. Sadece 1990–2002 döneminde özelleştirmeler sonucu KİT’lerde çalışan işçi sayısı 643 binden 385 bine kadar gerilemiştir. İkincisi; özelleştirmeler patronların ve AKP hükümetinin [ve geçmiş hükümetlerin] iddia ettiği gibi devletin masraflarının azaltılması, kaliteli ve hızlı hizmet sağlanması, devlet kuruluşlarında yağma ve kadrolaşmanın durdurulması ya da zarar edenlerin kamuya yük olmaktan çıkarılması amacıyla yapılmamaktadır. Örneğin yüzde 50’den fazlası özelleştirilen TÜPRAŞ ve PETKİM gibi kuruluşlar zarar etmek ve verimsizlik bir yana, kâr eden ve verimliliği çok yüksek olan, dünya standartlarında mal üreten kuruluşlardır. Özelleştirilen ya da özelleştirilme kapsamına alınan birçok işletme iddia edildiği gibi ne verimsizdir ne de zarar etmektedir. Özelleştirmenin sağlanması için birçok işletmeye yatırım yapılmamış, teknolojisi bilinçli olarak geri bıraktırılmış, kötü yönetilmesine, kalitesiz mal ve hizmet üretmesine göz yumulmuş, adeta insanların özelleştirmeleri yalvararak istemesine imkân veren bir ortam planlı şekilde oluşturulmuştur. Özelleştirmenin yapılamadığı kimi sektörlerde işletmeler tamamen tasfiye edilmiş ve dolaylı yollardan patronlara alan açılmıştır. Çok açıktır ki özelleştirmeler sonucu kamu malları bir avuç patronun mülkiyetine sunulmakta ve sonuçları daha fazla işsizlik, yoksulluk


ARKA PLAN ve örgütsüzlük olmaktadır. Özelleştirmeler bir ekonomik zorunluluk değil, ideolojik-politik bir tutumdur ve burjuvazinin tercihidir.

9

saldırısının işçi ve emekçiler üzerinde yarattığı büyük yıkımın kapitalist de olsa devlet mülkiDördüncüsü; kuşkusuz kapitalist sistem için- yetinden özel mülkiyete geçiş sürecinde gerçekleşmesi, mücadele düzeyleri arasında ayrım Üçüncüsü; özelleştirmeler yoluyla devlete de kapitalist devlet elinde bulunan kuruluşlar, gelir elde edildiği, özelleştirmenin kârlı bir işkapitalist devlet mülkiyeti altındadır. Bununla yapmamızı gerektirir. Kapitalizm koşullarında lem olduğu büyük bir yalandır. Özelleştirmeler birlikte özelleştirmeler sonucunda işçilerin yarı- da olsa eğitim, sağlık, ulaşım, belediye hizmetyoluyla kamuya ait kurumlar bir avuç sermaye sı işlerinden oluyorsa, sendikalılık oranı yüzde leri, et, süt, şeker gibi kamusal mal ve hizmet üretimlerinin işçi sınıfı açısından birer kazanım grubuna adeta ikram edilmektedir. Örneğin son 90’lardan yüzde 30’lara düşüyorsa, taşeronlaşve mevzi anlamına, bir bilinç ve örgütlenme özelleştirmelerden biri köprü ve otoyol ihalesi- tırma yaygın çalışma biçimi haline geliyor ve dir. Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprüle- örgütsüzlük genelleşiyorsa, işyerleri kapanıyor, düzeyine denk geldiğini görmemiz gerekir. Kapitalist de olsa devlet mülkiyetinin genişliği, riyle sekiz yoksulluk ve açlık derinleşiyorsa bu durum Özelleştirmeler sonu- kapitalist de olsa devlet mülkiyetinin, kapitalist işçi sınıfı lehine mücadelenin ve kazanımların otoyolun 25 ileriliğini gösterir. Devlet mülkiyeti toplumsal cunda işçilerin yarısı özel mülkiyetten daha fazla hak ve özgürlük yıllık işletmülkiyete geçişte bir ilk adımdır. me hakkını işlerinden oluyorsa, alanı sağlayabildiğini gösterir. kapsayan Kuşkusuz özelleştirmelere karşı çıkarken sendikalılık oranı yüz- Bu durumda işçi sınıfına ve emekçi yoksul bu özelleşmevcut olanı savunmakla sınırlı kalmak gibi bir kitlelere mücadele ve haklar açısından daha de 90’lardan yüzde tirmeyi 5,7 hata da yapmamalıyız. Nasıl ki işçi ve emekfazla alan sağladığı sürece her koşulda özelleş30’lara düşüyorsa, tamilyar doçiler aleyhine tüm çalışma şart ve koşullarını tirmelere karşı mücadele etmek gerekir. Özellara Ülkeresnek hale getiren yeni iş yasasına karşı çıktık ve şeronlaştırma yaygın leştirmelere karşı mücadele ederken de, “ha Koç-UEM çalışma biçimi haline tek bir patronun elinde, ha da onun devletinin önceki iş yasasındaki daha ileri hakları savun(Malezya) elinde, bir şey fark etmez” mantığıyla bakmak- duk ama bununla da kendimizi sınırlamadık ve geliyor ve örgütsüzortaklığı tan daha fazlasını söylemek ve yapmak gerekir. daha fazlasını talep ettik, aynı şekilde verimsiz, lük genelleşiyorsa, almıştır. Bu yağmaya açık, arpalık haline gelmiş, kalitesiz Bu nedenle sınıf mücadelesinin dinamiklerini işyerleri kapanıyor, ve işçi sınıfının mücadele ve bilinç düzeylerini mal ve hizmet sunan KİT’lerin mevcut halleriyözelleştirme 6,5 milyar yoksulluk ve açlık hesaba katarız. Yani özelleştirmelerin işçi sınıfı le devam etmesini de savunmuyoruz. Öncelikle dolarlık derinleşiyorsa bu du- ve emekçi yığınların gerek ekonomik koşulla- ve özellikle KİT’lerde işçi denetimi talebini dile Türk Telerında, gerekse bilinç, örgütlenme ve mücadele getiriyoruz. rum kapitalist de olsa kom özelleşolanaklarında büyük gerilemeler yaratacağını, Özelleştirmeye hayır! İşçi denetimine evet! devlet mülkiyetinin, uzun vadede ise sosyalist iktidarın ve merkezi tirmesinin Bu çerçevede biliyoruz ki, neoliberal karşıardından kapitalist özel mülki- planlamanın ekonomik temellerini zayıflatacadevrim saldırısının bütün dünyada olduğu gibi cumhuriyet yetten daha fazla hak ğını söyleyerek özelleştirmelere karşı mücade- Türkiye’de de öncelikli hedefi büyük oranda 2. tarihinin ve özgürlük alanı sağ- leyi ön plana çıkarırız. Çünkü devlete bağlı ve Dünya Savaşı sonrasına dayanan hak ve özgüren yüksek lükleri geriletmektir. Özelleştirmeler, iş güvenlayabildiğini gösterir “verimsiz” olarak addedilen sanayi kuruluşlaözelleştirrının kapatılmasıyla birlikte düşünüldüğünde cesinin eritilmesi, sosyal hakların tırpanlanması mesi olaözelleştirmeler yalnızca kısa vadede tensikatla- ve örgütsüzleştirme başta gelen neoliberal uyrak sunulmaktadır. Oysa bizzat Karayolları rın yaygınlaşması, iş olanaklarının daralması, Genel Müdürlüğü’nün açıkladığı rakama göre işsizliğin ve yoksulluğun derinleşmesi, sendika- gulamalardır. Esnekleştirme ve ticarileştirme bu uygulamaların temelini oluşturmaktadır. Dünsöz konusu köprü ve otoyolların son iki yıllık sızlaştırmanın hızlandırılması anlamına gelmek- ya ekonomik krizinin 35 yıllık bu neoliberal [2011-2012] geliri 983,5 milyon dolardır; yani le kalmayacak, ama aynı zamanda uzun vadede saldırı politikası için gerekçe haline getirildiğini yıllık 491,75 milyon dolar. Bu durumda 25 gelecekteki olası bir işçi-emekçi iktidarının yıllık ihale süresince Ülker-Koç-UEM ortaklığı girişeceği sosyalizmin inşası çabalarının ekono- de görüyoruz. 12,3 milyar dolar brüt gelir edecektir. Köprü ve mik temellerini de bugünden tahrip etme işlevi İşçi Cephesi olarak bu yüzden; zarar ettiği otoyollara milyar dolarlık bakım-onarım dahi söylenen işyerlerinde defterlerin açılmasını, işçi görecektir. yapılsa bu şirketlerin yatırdıklarının iki katını denetimi ve yönetimi sağlanmasını, özelleştirÖzelleştirmeler yalSonuç olakazanacağı açıktır. Ve tabii hiç zam yapmayanızca kısa vadede ten- rak; KİT’lerin melerin durdurulmasını ve yeniden millileştircaklarını, adeta bir kamu şirketi gibi çalışacakme yapılmasını talep ediyoruz. sikatların yaygınlaşkapitalist özel larını, çalışanlarının hak ve ücretlerini sonuna Kriz gibi işsizlik ve yoksulluk da politik kaması, iş olanaklarının mülkiyete geçkadar koruyacaklarını, vs. varsayarsak. Aksi rarların sonucudur. Bu yüzden iş güvencesinin durumda zaten atı alanın Üsküdar’ı geçeceği daralması, işsizliğin ve mesini istemidokunulmaz olmasını savunuyor, mevcut işlerin açıktır. Kanıt mı? 6,5 milyar dolar ile cumhu- yoksulluğun derinleş- yoruz ve hayır tüm çalışanlar arasında paylaştırılmasını öneridiyoruz; bu riyet tarihinin en yüksek bedelli özelleştirmesi mesi, sendikasızlaştır- öncelikli bir sı- yoruz. olduğu söylenen Türk Telekom’un 2011 yılı Son 10 yılda dış borcu üç kat artan ve itibariyle piyasa değeri 24,5 milyar lira [yakla- manın hızlandırılması nıf politikasıdır. şık 13,7 milyar dolar]; 2012 yılı satış geliri 3,2 anlamına gelmekle Ama KİT’lerin ABD’den sonra dünyada en büyük cari açığa milyar dolardır [net karı 636 milyon dolar]. kalmayacak, ama aynı kapitalist devlet sahip ülke olan Türkiye tam bir sermaye cenneti mülkiyetinin durumunda. Bunu kabul edilemez ve sürdürüBir başka nokta da parası zaten bizim verzamanda uzun vadede elinde olmasını lemez bir politika olarak görüyoruz. Yunanistan gilerle ödenen, üstelik kendini geçiş ücretlegelecekteki olası bir ya da kalmasını örneği Türkiye’nin gideceği olası noktayı gösriyle [Köprülerin toplam inşaat maliyeti 421 da savunmuyor termektedir. milyon dolar] defalarca amorti eden köprü ve işçi-emekçi iktidarının ve istemiyoruz, Bu çerçevede: “İşten çıkarmalar yasaklansın!”, otoyollara neden halen yılda 564 milyon dolar girişeceği sosyalizmin buna da hayır “Herkes için iş ve iş güvencesi!”, “4 vardiya, 6 [2011] ödüyoruz, sormak gerekmez mi? Üste- inşası çabalarının eko- diyoruz; lakin saat iş!”, “Sendika haktır, engellenemez!”, “Banlik bu da yetmezmiş gibi şimdi bir de başlarınomik temellerini de bir kez daha kalar millileştirilsin!”, “Dış borç ödemelerine na Deli Dumrul dikmek neyin nesidir? bugünden tahrip etme ifade etmek hayır!”, “Özelleştirmelere hayır, özelleştirilen işlevi görecektir gerekirse mev- işyerleri tazminatsız millileştirilsin!” diyoruz… cut özelleştirme KİT’lerde işçi denetimi ve millileştirme çünkü!


10

GENÇLİK

Her yer ODTÜ her yer direniş : Galatasaray Üniversitesi ayakta ! Barış Sansar, 2 Ocak 2012

Geçtiğimiz günlerde Başbakan Erdoğan’ın Göktürk-2 casus uydusunun fırlatılışını seyretmek üzere ODTÜ’ye gerçekleştirdiği ve adeta baskın niteliği taşıyan ziyaretin ardından yaşanan olayların seyri hükümeti zor durumda bırakmış olacak ki, İstanbul’da Galatasaray Üniversitesi rektörünün de içinde bulunduğu altı üniversite ortak bir bildiri yayınlayarak ODTÜ’lü öğrencileri kınama ihtiyacı hissetti. Bunun üzerine birçok üniversitede öğrenciler ve akademisyenler karşı bildiriler yayınlayarak ve basın açıklamaları yaparak, tüm üniversite bileşenleri adına bir bildiri imzalayan rektörleri teşhir etti.

derhal altına imza attığı metinden imzasını çekmelidir! Üniversite bileşenlerini yok sayan bu dayatmanın sorumlusu olan GSÜ rektörü bizlere de bir açıklama yapmakla yükümlüdür!” diyen öğrenciler rektörün tüm engelleme girişimlerine rağmen, GSÜ tarihinin en büyük eylemini gerçekleştirdi. 2500 nüfuslu

orada şarkılar söyleyerek, taleple- öğrencinin kolu kırıldı. Rektörün rini dile getirerek rektörü dışarıya ve ÖGB’nin bütün tahriklerine davet ettiler. rağmen soğukkanlılığını koruyan öğrenciler örgütlü bir gücün ne“İmzaladığım bildiri şahsi ler başarabileceğini küçük bir ölgörüşümdür” çekte de olsa hepimize göstermiş Gün içerisinde, başka üniveroldu. Önceleri, Öğrenci Konseyi sitelerden gelen arkadaşlarından Başkanı’nı dahi makamına kabul destek bulan Galatasaray Üniver- etmeyen GSÜ rektörü, aynı gün sitesi öğrencileri kararlı bir şekil- içerisinde 2 kere öğrenci temsilde akşam saatlerine kadar sürcileriyle görüşmek ve geri adım atmak zorunda kaldı. Söz, yetki, karar hakkı için mücadeleye!

26-27 Aralık öğrenci eylemlerinin ardından rahatlıkla söylenebilir ki, rektörün despotik yönetimi tamamen afişe olmuş, okul içerisinde hiçbir meşruiyeti kalmamış ve “Öğrenciler burada, imzaladığı bildiri de rektör nerede? “ bir paçavradan ibaret 233 öğretim görevhale gelmiştir. Ünilisinin bulunduğu versite içinde, söz, Galatasaray Üniveryetki ve karar hakkı sitesi’ nde (GSÜ) ise için topyekûn bir 148 imzalı bir karşı mücadeleye evrilme bildiri yayımlayan potansiyeli taşıyan akademisyenlerin bu eylemlilikler, ardından, 26 Aralık’ta öğrenciler okulda, yaklaşık 600 kişinin öğrencilere moral kazandırması dürdükleri bekleyişin ardından tarafından bir basın açıklamave örgütlülük düzeyini artırması katıldığı eylemin bulduğu yankı üniversite rektörü öğrencilerin sı gerçekleştirildi. Açıklamada; ve verdiği moral neticesinde rek- karşısına çıkarak imzaladığı bildi- açısından oldukça önemliydi. “Hedef tahtasına konması geretörlük bahçesinde gerçekleştirilen rinin “şahsi görüşünü yansıttığını Ancak, henüz aşamadığımız ve ken öğrenciler değil, polis şiddeti öğrenci forumunu ertesi güne gücümüzün sınırlılıklarından ” belirtti ve “polisin kullandığı ve bu baskının asıl sorumlusu kaynaklanan belirli sorunlar orantısız güçten” bahseden bir hedef olarak taşıyan öğrenciler, olan iktidardır. Bizler GSÜ açıklamayı megafondan okumak üzerinden tartışmayı genişleterek, rektörün okuldan kaçtığının öğrencileri olarak ODTÜ öğörgütlülüğümüzü perçinlemek zorunda kaldı. Arkasından da haber alınması üzerine eylemlerencileri ile dayanışma içerisinde rini sonlandırdı. Ertesi gün, öğle özür diledi. ve üniversite içindeki süreçlere olduğumuzu bildiriyor ve bizim saatlerinde merdivenlerde topKol kırılır yen içinde kalmaz ! müdahil olabilmek için araçlar adımıza söz söyleme cüretini gös- lanan öğrenciler yaklaşık 2 saat yaratmak mecburiyetindeyiz. Eylem esnasında yükselen, teren üniversite yönetimini teşhir boyunca, üniversite içindeki ve Geçtiğimiz hafta gündeme otu“Her yer ODTÜ, her yer direediyoruz! Bilimsel ve düşünsel ran öğrenci eylemlerinin kalıcı dışındaki sorunların tartışıldığı niş” ve “Rektör istifa!” sloganlailerlemeden dem vurup, üniversi- başarılı bir forum gerçekleştirkazanımlarla sonuçlanması ve rını sahiplenen ve GSÜ öğrentelerde silah üreten teknoparkları di. Rektörün yönetim kurulu ileriye dönük deneyim aktarımıcilerine destek olmak için gelen görmezden gelen ve sözde “şiddet toplantısında olduğunun haberi nı sağlayabilmek için, bu araçları öğrencilerin kapı önünde ÖGB içeren eylemleri” kınamakta bir yaratmak kaçınılmaz bir görev öğrencilere ulaştığında, öğrenile yaşadıkları arbede sonucu, bir beis görmeyen GSÜ yönetimi olarak önümüzde duruyor. ciler rektörlüğün önüne gitti ve


GENÇLİK

11

ODTÜ’nün yanında, Başbakan’ın ve Göktürk’ün karşısında! İtirazımız Başbakan’ın neoliberal politikalarına, üniversite tahayyülüne yöneliktir. Bizler ODTÜ’lü arkadaşlarımızla dayanışma içinde, okullardaki polislere, Göktürk 2’ye, YÖK Yasa Taslağı’na karşıyız. Bizler nitelikli, eşit ve anadilde eğitimin yapıldığı, öğrencilerin ve çalışanların söz yetki karar mekanizmalarında olduğu, kapıları tüm emekçilere açık özgür üniversiteler istiyoruz Ümit Badem, 31 Aralık 2012

18 Aralık günü, Başbakanın katılımıyla ODTÜ’de gerçekleşen Göktürk 2 uydusunun fırlatma töreninde, ODTÜ’lü öğrencilere polisin biber gazı ve tazyikli su sıkmasıyla başlayan olaylar, bugün yalnızca ODTÜ içinde değil bir çok üniversitede öfkeyi ateşlemiş durumda.

attığı gaz bombası kafasına isabet eden Barış Barışık’ın halini biliyoruz. Yaşananların polis terörü olduğu tartışılmazdır. Ancak buna rağmen hala öğrenciler ‘bilime karşı olmak’la, ‘her şeyi şiddetle çözmek istemek’le suçlanıyor. Rektörlerin: “Türkiye Cumhuriyeti’nin uzay bilimleri

ODTÜ’deki polis teröTek amacı savaşta avanrünün hemen ardından taj sağlamak, az kayıp Başbakan ve bakanlardan gelen açıklamalar, çıkan vererek çok insan öldürolayların öğrencilerin ve mek ve ‘düşmanlarımızakademisyenlerin yüzündan’ haberdar olmak olan den çıktığı ve tüm suçun bu silah, bilimin gelişonlarda olduğu şeklindeydi. Hatta daha sonra mişliğinin ve Türkiye’nin 40 kadar üniversitenin bilimdeki başarısının bir rektörleri de buna benzer kanıtı gibi anlatılıyor. açıklamalarda bulundu. BiHükümet kendi silah naların öğrenciler tarafından molotoflarla yakıldığı, açılışında çıkan olaylarokulu savaş alanına döndüda, öğrencileri silahlarla renin sol görüşlü öğrenciler –sapanlar, Molotof kokve polis arasındaki çatışma teylleri vb.- saldırmakla olduğu söylendi. Ancak düpedüz yalan olan bu suçluyor. Hem de kendi haberlere karşı Türkiye’nin silahını bir başarıymış, birçok üniversitesinde bir gurur kaynağıymış öğrenciler ve akademisyengibi anlatırken! ler, ODTÜ öğrencilerinin yanında yer alan açıklamalarda bulunup eylemler yaptılar. ve teknolojileri alanında gösterGalatasaray Üniversitesi, İTÜ, miş olduğu bu tarihi başarı, ne Mimar Sinan Üniversitesi’nde yazık ki ODTÜ yerleşkesinde öğrenciler rektörlerin açıklamabazı öğrencilerin şiddet eylemlelarına karşı protesto eylemleri düzenlerken, Ankara’daki üniver- riyle gölgelenmeye çalışılmıştır.” şeklindeki beyanları bakış açılarısitelerden öğrenciler ODTÜ’ye nı en güzel şekilde özetlemiştir. giderek onların yanlarında yer aldılar. Peki soruyoruz; T.C.’nin uzay bilimleri alanındaki başarısı nedir Gerek görüntülerde gerek ve bununla ne amaçlanmıştır? öğrencilerin ifadelerinde öğrenBaşarı, Göktürk 2 keşif uydusu; cilerin nasıl pusuya düşürülüp Hava Kuvvetleri Komutanlığının dövüldüğünü, içeriye atılan gaz bombalarının etkisiyle binalarda ihtiyacı üzerine TÜBİTAK ve TUSAŞ tarafından geliştirilen, yangın çıktığını, hatta polisin

dünyanın her yerinden yüksek çözünürlüklü görüntüleri Hava Kuvvetlerine aktaracak ve ‘Türkiye’nin dünya üzerindeki gözü’ olacak bir uydu. Amacı ise “Her türlü araç ne yöne gidiyor, neler yapıyor bilinecek.”, “Kandil gözükecek, Mehmetçik vuracak!” “Türkiye savunmasız kalmayacak.” şeklinde manşetler ve yorumlarla çok sayıda gazetede dillendirildi! Oysa görüldüğü gibi bu ‘tarihsel başarı’ bir silahtan başka hiçbir şey değil. Tek amacı savaşta avantaj sağlamak, az kayıp vererek çok insan öldürmek ve ‘düşmanlarımızdan’ haberdar olmak olan bu silah, bilimin gelişmişliğinin ve Türkiye’nin bilimdeki başarısının bir kanıtı gibi anlatılıyor. Hükümet kendi silah açılışında çıkan olaylarda, öğrencileri silahlarla –sapanlar, Molotof kokteylleri vb.- saldırmakla suçluyor. Hem de kendi silahını bir başarıymış, bir gurur kaynağıymış gibi anlatırken! Hükümet sözcüleri ve ona yakın medya, öğrenci eylemlerini ve direnişlerini yerden yere vururken, söz konusu Göktürk 2 olduğunda büyük bir gururla Türkiye’nin başarısından, bilimin gelişmesinden ve yapılan bu uydunun ‘önemini’ anlatmakla bitiremiyorlar. Eğitimin ve bilimin daha iyi olması için düşünceleri olaysız bir şekilde açıklanması gerektiğini söyleyenler eğitimin ve bilimin silah yapımında kullanılmasında hem fikir olabiliyorlar. Ayrıca eylemlilikleri savunan kimseler de öğrencilerin “uyduya değil başbakana” karşı olduğunu söyleyerek bu bilimsel başarıyı desteklediklerini de dile getirdi. Öte yandan eylemlere karşı olan

bazı kesimler ise “Başbakana değil uyduya karşılar bunlar diyerek” öğrencileri eleştirdi. Gerçekten de eylemliliklerde Başbakan’a ve AKP hükümetine karşı sloganlar eylemde ağırlık kazandı. Uygulanan polis terörüyle Göktürk 2 adına pek bir şey söylenemedi, ancak çok açık ki, Erdoğan’a karşı olmak kadar onun Göktürk tipi uydu-silahlarına ve bunlara ayrılan bütçeye de karşı olmak durumundayız. Bizler Erdoğan’ın kirli savaşına değil eğitime bütçe ayrılmasını istiyoruz. Ancak Başbakan tam tersine Yeni YÖK Taslağı gibi kamusal eğitimden bütçeyi tamamen çekmesini ve üniversiterle şirketlerin iç içe geçmesini öngören yeni planların peşinde. Hükümet üniversiteleri bizzat neoliberal uygulamalara hizmet edecek, dönemin emperyalist çıkarları ve sermayenin ihtiyaçları kadar ‘bilim’ üreten yerler olarak yeniden kurgulamak hedefindedir. Üniversiteleri Göktürk 2 gibi birçok silahın yapılacağı bir yer olarak görmek istemektedir, hem de kendi ellerimiz tarafından! Dolayısıyla, itirazımız Başbakan’ın ve hükümetin neoliberal politikalarına, üniversite tahayyülüne yöneliktir. Bizler tam da bu noktada, ODTÜ’lü arkadaşlarımızla dayanışma içinde, okullardaki polislere, Göktürk 2’ye, YÖK Yasa Taslağı’na karşıyız. Bizler nitelikli, eşit ve anadilde eğitimin yapıldığı, öğrencilerin ve çalışanların söz yetki karar mekanizmalarında olduğu, kapıları tüm emekçilere açık özgür üniversiteler istiyor ve bunun için mücadele ediyoruz.


12

İŞ YERLERİNDEN

Metal Askeri düzen ve disiplin! Merhaba arkadaşlar, Ben 14 aydır bir otomotiv firmasının AR-GE departmanında mekatronik teknikeri olarak çalışmaktayım. Çalışmakta olduğum firma askeri düzen ve disiplinle yürütülüyor diyebilirim. Benimle aynı koşullarda çalışan toplam 14 tekniker bulunmaktaydı.

gelmiyordu maalesef. Tabi şu da bir gerçek ki, Bunun için biraraya gelerek örgütlenmenin herhangi bir tepki belki de, geri adım atmalarını yollarını bulmalı, patronun saldırılarına karşı sağlayabilirdi. Biz sesimizi çıkartmadığımız ve birlik olmalıyız. bilinçsiz olduğumuz için işe giriş saatini dahi hiç İC okuru bir metal işçisi çekinmeden değiştirebildiler. Bu durumda da hesapladığımızda haftalık 45 saatin tamamlandığını görmüş olduk.

Yöneticimizin teknik bilgisi sıfır diyebilirim fakat, sistemde herhangi bir şekilde yapılan ufacık bir değişikliği dahi kabul etmez. Herhangi bir tasarım ya da geliştirmede, kesinlikle fikirlerimiz sorgulanmaz ve direkt olarak İtalya’daki bağlantılara gösterilerek onay alınır. Yöneticinin İşe girişimden itibaren ilk 2-3 ay, her sabah ve akşamları toplantı adı altında sıraya dizilerek yardımcısı olarak çalışan elektrik-elektronik günün değerlendirilmesi ve iş paylaşımı yapılır- mühendisinin bile hiçbir cümlesi bir şey ifade etmez. Çalıştığım 14 ay boyunca 3 mühendis, dı. Bu toplantıların gerekçesi ise tüm çalışanların her durumdan haberdar olmasıymış. Toplan- 3 yönetim, 1 sekreter, 1 şoför, 8 tekniker işten tılarda rutin olarak günün fırçası ve kimi zaman ayrıldı veya çıkarıldı. hakaret boyutuna gelen kelimeler sarf ediliyordu Yaklaşık 1,5-2 aydır işler çok durgun. Tabi ki (Tabi bunlar müdürümüz tarafından yapılıyor). Yapılan bir hata başka biri tarafından ikinci kez bu durum, çalışanları fazlasıyla etkiliyor ve işten yapılıyor ise, “toplantılarda konuşmuştuk çocuk çıkarılma korkusu yaratıyor. Sık sık genel müdürle toplantılar yapılıyor. Müdür yardımcısına, gibi davranıyorsunuz”, ( karşısındaki tahtaya vurarak) “ha bu, ha siz”, “erkek olsaydım size ne çalışma arkadaşlarım tarafından durumla ilgili bir açıklama yapılması söylenildi. 2 yöneticinin diyeceğimi iyi bilirdim”, gibi seviyesiz cümleler kendi isteği ile istifa etmesinden sonra toplantı kullanılıyordu. yapılarak müdür, “Kesinlikle bizim departmanla ilgili bir sıkıntı yok, araç satışı ile ilgili sıkıntılar Sebebini kimse bilmiyor fakat ben de dahil var. Siz hiç merak etmeyin, kafanız rahat olsun. olmak üzere her çalışan bu duruma kayıtsız Burası güven altında, buraya dokunulmayacak.” kalıyordu. 2-3 aylık süreç sonunda işlerin yoşeklinde açıklama yaptı. ğunlaşmasıyla birlikte akşam toplantıları iptal edilmeye başladı. Firmada cumartesi ve pazar Tabi ki, herkesin içerisinde rahatlama oldu. günleri tatil. Çalışma saatleri olarak 08:30 işbaşı, 10:00-10:15 arası çay paydosu, 12:00-13:00 İnsanlarda güven duygusu yaratıldı. Fakat bu sözler sarf edildikten 1 hafta önce 5 kişinin arası öğle paydosu, 15:00-15:15 arası çay paydosu ve 18:00, iş çıkışıydı. Fakat öğle paydosla- işten çıkartılacağı söylentisi dolanıyordu ve bu rında top oynamamızı gören yöneticimiz, genel kişilerde açık açık belliydi zaten. Tabi ki, tazminat hakkını kazanamayan ve hiçbir hak sahibi müdürle görüşüp ve yasal olduğunu belirterek öğle paydosunu 30 dakikaya düşürdü. Aradan 1 olamayacak kişiler çıkartılacaktı. Ve bu sözlerin hafta geçmeden gayet doğal ve rahat bir şekilde, sonunda Cuma günü iş çıkışı biri şoför olmak üzere 4 tekniker çağrılıp, “İşler durgun, sizlere sabah toplantısında “bir gelişme var” denerek verecek iş bulamıyoruz, eleman alımında ilk sabah işbaşı 08:00 olarak değiştirildi. olarak sizler çağırılacaksınız”, diye bir konuşma Açıkçası yarım saatlik öğle paydosu için kendi yapıldı. Çalışanların önüne bir kağıt uzatılarak herhangi bir hak istemediklerini belirten bir çapımızda bir araştırma yaptık. Fakat yasal kağıt imzalatılmış. olarak haftalık 45 saati tamamlamaya çalıştıkları bariz biçimde belliydi ve elimizden bir şey Bu durumda yasal olarak bir hak sahibi olabilirler miydi, bilemiyorum. Fakat yapılan en mantıksız ve saçma durum ise, daha öncesinden bayram tatili ile birleştirerek zorunlu olarak 1 hafta tüm çalışanların izin yapması, bu işten çıkarılan arkadaşların maaşından 2 gün kesilerek alınmış. Koskoca ünlü bir şirketin yaptığı bu karaktersizlikten herkesin bir ders alması gerektiğini düşünüyorum. Yasaların burjuvanın eline verdiği bu kozları nasıl kullandığını bir MEKTUPLARINIZI kez daha görmüş oldum. Sınıf olarak bilinçsiz olmanın yanına hukuki olarak da bilinçsiz olmak eklendiğinde burjuISCICEPHESI@ vanın kölesi olmak kaçınılmaz oluyor GMAIL.COM maalesef.

BEKLİYORUZ

Tekstil

Maaşa zam yokmuş! Merhaba İşçi Cephesi okurları, Her işçinin maaş zammını heyecanla beklediği gibi biz de heyecanlıydık. 11. ay zam zamanıydı fakat yine hepinizin yaşadığı gibi oldu. Zam zamanı gelince patronda bir afra bir tafra, sinirlenmeler, bahaneler, en ufak şeylere ses yükseltme yani rutin patron tavrı peydahlandı. Biz de bu duruma alışkın olduğumuzdan pek umursamıyoruz doğrusu. Maaşlar bir süredir geç ödeniyor. İçeride bir dedikodu başladı. Patron toplantı yapacak diye akşamı bekledik, ses yok! Bir sonraki gün oldu, aramızda patronun niçin toplantı yapmak istediğine dair tahminlerde bulunuyoruz. Derken bir söylenti işyerinde, bazı arkadaşların dilinde. Patron maaşları ödemekte zorlanıyor, sigortayı da bu ay ödeyememiş. Gerçi kendisi de söyledi. Neyse toplantı yine iptal oldu. Bir şeyler dönüyor ama ne? Bir arkadaşımız var. Patronların da akrabası. Benden duymuş olmayın ama maaşları ödeyemedikleri için kesinti yapmayı düşünüyorlar yani, maaşa zam yok, indirim var, dedi. Arkadaşa söylemişler, indirimi kabul etmezlerse sigortaları bir süreliğine durduralım demişler. O da böyle bir şey yaparsanız burada kimse durmaz, çok işçi kaybedersiniz demiş. Fakat toplantı yapılmadı. Aramızda neden toplantı yapmadıkları konusunda tartıştık. Ama bana kalırsa patron zammı geciktirmek için bu taktiğe başvurdu. Patronlarda oyun çok. Kasıtlı olarak içeride dedikodu yayıp, işçilerin nabzını ölçüyor olabilirler. Biz de karar verdik, eğer böyle bir teklifle gelirse çok sert tepki vereceğiz. Öyle yağma yok, kendisi fasona zam aldı, bize yansıtmıyor. İş belli olsun, bir araya gelme yollarını arayacağız. Bizi sindiremeyecek. Sonuç ne olursa olsun zamsız maaşı kabul etmek yok. Hakkımızı kimseye yedirmeyiz İC okuru bir tekstil işçisi


EMEK GÜNCESİ

13

Asistanların güvencesizliğe karşı mücadelesi sürüyor

Bahadır B., 30 Aralık 2012 Türkiye’deki top yekün neoliberal dönüşümün kendini en şiddetli hissettirdiği yerlerden olan üniversitelerde, bu dönüşüme karşı mücadeleler 2012 yılında da irili ufaklı sürdü. ODTÜ’de başlayan ve onlara destek mahiyetindeki kitlesel eylemler, kesinlikle üniversitelerdeki bu dönüşümden azade değildi.

Bu güvencesizliğin temel hukuki dayanağı ise 2009’de yasallaşan ve döneminde birçok tepki toplayan torba yasadır. Hatırlanacağı üzere bir “torbaya” sıkıştırılmış pek çok alanda güvencesizliği dayatan bu torba yasa, asistanlara yönelik yeni uygulamalar getiriyordu. Yasaya göre, yüksek lisansa 3 yıl, doktoraya

Yeni üniversite modeli dedikleri şirketleşmiş, piyasa kurallarıyla yönetilen, bankalarla ilişki halinde, ucuz işgücüne dayanan, kâr odaklı bir üniversite modelini yaratmak için üniversite çalışanlarına yönelik saldırılar gittikçe yaygınlaşıyor.

“Nasıl olsa atılacak” gözüyle bakılan 50-d’lilere, işlerinin dışında diğer asistanlara “yaptırılamayan” birçok işin yüklendiğini, böylelikle asistanların ucuz işgücü haline

maruz kalan asistanlar, kamusalıktan ne kadar uzaklaştığımızı gösterirken, tüm üniversite çalışanlarının getirilmek istendiği konumu da gözler ününe seriyor. Bu topyekün saldırı dalgasına karşı topyekün mücadele edilmesi gerektiğinin bilincinde olan asistanların kurduğu Asistan Dayanışması ve 50-d’ye Dur De Girişimi, mücadelenin ortaklaşması adına önemli çalışmalar yapmaktadır. Şu anda sorun yeni YÖK tasarısında düğümlenmiş durumda. Yasa geçtiği takdirde İTÜ’de yaşanan asistan kıyımının tüm üniversitelere yayılacağının farkında olmak için müneccim olmaya gerek yok. Sorunun çözümünün de YÖK tasarısına verilecek kitlesel mücadeleden geçtiği, alenen ortadadır.

İki yıl önce İstanbul Üniversitesi (İÜ)’nde başlayan asistanların güvencesiz çalışmaya karşı mücadelesi bugün, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) başta olmak üzere birçok üniversite asistanlarına yayılmış durumda. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu diğer adıyla mevcut YÖK yasasının 33-a ve 50-d maddeleri, üniversitelerdeki asistan statüsünü düzenlemektedir. İki statüden biri olan 33-a’ya tabii asistanlar ile 50d’ye tabii asistanların maaş ve özlük hakları aynıdır. Tek ve en büyük fark ise, işten atılma durumudur. 33-a maddesi uyarınca çalışan bir asistan, yasa gereği emekliliğine kadar görevinde kalabilir ve kadrolu atanır. Fakat 50-d statüsünde çalışan bir asistan ise yasa gereği her defasında bir yıl için olmak üzere sözleşmeli atanır. Yani yüksek lisans veya doktoranız bittikten sonra tekrar atanmazsanız üniversite ile ilişkiniz kesilmektedir.

Ve gördük ki ,saldırılar ne sadece asistanlarla sınırlı ne de bir iki maddeye dayanan uygulamalardan oluşuyor.

ise 6 yıl süre tanınıyor ve bu süreler zarfında eğitimini tamamlamayan asistanlara işten atılma yolu açılıyordu. İşte sorunun temeli bu. Bu çerçevede, 2012’nin ekim ayında İTÜ yönetiminin 82 asistanın işine son vermesiyle fiilen İTÜ direnişi başlamış oldu. Ayazağa kampüsü içine kurulu çadırda direniş hala devam etmektedir. İşçi Cephesi olarak çadırlarını ziyaret ettiğimiz asistanlarla, yeni YÖK yasa tasarısı bağlam��nda asistanlara verilen yeni rol ve güvencesizliğin somutlandığı çalışma ortamı üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

2013’ün kamusal öğretim sistemimizin yok edildiği yıl olmaması için, tüm üniversite birleşenlerinin ve tüm kamu üniversitelerinin, sendikalarla birlikte saldırılara ortak cevap üretebilmesi zaruridir. Bu getirildiklerini dinledik. Ek yükle alanda kazanılacak bir zafer, diğer boğuşan asistanlara sözleşmelerinin uzatılmaması tehditi de cabası. sektörlerde de güvencesizliğe karşı mücadele eden işçiler için de bir Mobbing ile de mücadele eden örnek teşkil edebilir. Son yirmi yıl asistanlara verilen yeni rol, Yeni boyunca tüm ayrıcalıkları törpüleYÖK yasa tasarısı incelendiğinde ortaya çıkıyor. Tasarıda adı bile geç- nen ve törpülenmeye devam eden meyen asistanlar, araştırmacı sıfatını kamu çalışanları ve öğrenciler, “zinaldıkları gibi 33-a’ya geçme ihtimali cirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayanlar” haline geldiği şu de tamamen tarihe karışıyor. Araşgünlerde, mücadeleden başka seçetırmacı adı altındaki bu insanların neğimizin olmadığını biliyoruz. içinde bulundukları projelerin bitmesiyle işlerine son verilmiş olacak. Yeni YÖK taslağı geri çekilsin! Üniversite dışındaki ofis çalışanlarının karşılaştığı saldırılara birebir

Tüm çalışanlara iş ve iş güvencesi!


14

ULUSLARARASI

Suriye Devrimci Solu’nun Açık Mektubuna yanıt Uluslarası Birlik Komitesi (İşçi Cephesi, Enternasyonalist Mücadele-İspanya) İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

Suriye devriminin safında yer alan ve Esad diktatörlüğüne karşı mücadele eden devrimci Marksist Suriye Devrimci Solu grubu, 23 Eylül 2012 tarihinde, Şam’dan, tüm ilerici ve demokratik güçleri, Suriye halkının mücadelesini desteklemeye çağıran bir açık mektup yayınlamıştı (mektuba internet sitemizden ulaşabilirsiniz). 2-3-4 Kasım günlerinde gerçekleşen Uluslararası İstanbul Buluşması’nda, Suriye Devrimci Solu’nun çağrısına, Suriye devrimini destekleyen ve Suriye Devrimci Solu’nun mücadelesini selamlayan bir yanıt kaleme alındı. Aşağıda bu cevabı yayımlıyoruz. Değerli Yoldaşlar,

başlıca görevinin bu mücadelenin yanında saf tutmak olduğunu düşünüyoruz.

partilerin rolünü teşhir ediyoruz. Ayrıca, Suriye devriminin zaferini değil, “diplomatik bir çözüm” Katil Beşar Esad’ın neoliberal arayan SUK’un ve Türkiye ya da Bu kanlı rejime karşı yürüttükdiktatörlük rejimine karşı yürüKatar hükümetlerinin rolü gibi leri olağan üstü seferberlikleriyle tülmekte olan halk devriminin bu eşitsiz savaşta çok ağır bir bedel her türlü emperyalist müdahaleyi kalbi Şam’dan, bizlere ulaştırmış reddediyoruz. Suriye devrimini ödemekte olan yoksul köylüler, olduğunuz mektubu heyecanla sahiplenmenin ya da onun karişçiler ve üniversite öğrencileri, almış bulunmaktayız. Tunus, şısında yer almanın devrimci sol Suriye devriminin itici güçleri Mısır, Libya, Yemen ve Bahreyn hareketin saflarında ciddi bir yol devrimlerinde olduğu gibi Suriye konumundadırlar. Bu satırlar ayrımını beraberinde getirdiğini aracılığıyla Esad’ı “antiemperyahalkının, sefalet ve baskıya son düşünmekteyiz ve hangi tarafta saf list” ya da “antisiyonist” olarak vermek için ayaklanan kitlelerin, tutmamız gerektiğinin bilincindetarif eden ve tüm desteklerini terör rejimine karşı yürütmekte ona sunmaktan çekinmeyen “21. yiz. oldukları mücadeleye koşulsuz Devrimci bir örgüt olarak bu desteğimizi sunmaktayız. Devrim- yüzyıl sosyalizmi” yandaşlarını, ci adını taşıyan her örgütlenmenin Chavez’in, Castro’nun ve Stalinist süreçte üstlenmiş olduğunuz rol,

gerek rejimin geriletilmesi gerekse işçilerin yöneteceği yeni bir Suriye adına yaşamsal bir öneme sahip. Bu vesileyle tüm desteğimizi, kısıtlı güçlerimize karşın, tümüyle sizlere sunmakta olduğumuzu bilmenizi isteriz. Bu desteğimizi somutlaştırmaya dönük adımlar atmayı ümit ediyoruz. Suriye devrimine ilişkin olarak, İstanbul Buluşması’nda karar altına aldığımız karar metnini ekte bulacaksınız. Devrimci selamlarımızla İstanbul, Kasım 2012

Mısır’da referandumun ardından:

Devrim sürüyor, politik kriz derinleşiyor

İC - Haber, 31 Aralık 2012

M

ısır’da Müslüman Kardeş- lağvedilmesi için gerçekleşen kitlesel cumhurbaşkanlığı seçimlerine ise MK’nin referandumu kazanmaler (MK) iktidarına karşı seferberliklerin sonucunda, Mursi yüzde 50 olduğu düşünüldüğünde, sındaki etkenlerin başında, muhagerçekleşen kitlesel seferberliklerin kararnameyi geri çekmek zorunda bu durum, MK’nin popülaritesinin fazakar kırsal kesimlerdeki desteğini ardından yapılan anayasa referanduhenüz koruyabiliyor olması geliyor. munda, katılımcıların yüzde 63.8’i Buna karşın, belli başlı kentlerde “evet” oyu kullandı. MK’nin ve Seve işçi bölgelerinde “hayır” oylalefilerin çoğunlukta olduğu kurucu rının çoğunlukta olması ve genel meclis tarafından hazırlanan anaolarak oldukça düşük bir katılımın yasanın kabülü, ilk bakışta MK’nin gerçekleşmesi, MK’nin büyük bir iktidarını pekiştiriyor görünse de, dayatmayla gerçekleştirdiği refegerçekte MK iktidarının giderek randumdan meşruiyetini kaybededaha fazla yıprandığına tanık olmakrek çıktığını ortaya koyuyor. Eski tayız. rejimle uzlaşan, neoliberal ve emperyalizm-yanlısı programıyla MK’nin 30 yıllık Mübarek iktidarının halk işi önümüzdeki dönemde çok daha ayaklanması sonucunda devrilmesizor olacak. IMF’den 4,6 milyarlık nin ardından gerçekleşen parlamenkredi dilimini alabilmek için, yeni to ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini vergi artışları kararını açıklamasının MK kazanmıştı. Fakat, MK’nin birkaç saat ardından, vergi artışı kadevrimin hiçbir talebini yerine düşmekte olduğunu teyit etmekte. rarının iptal edildiği ve referandum getirmeyeceğinin ortaya çıkmasının kaldı fakat, anayasa referandumuDikkat çekici bir diğer nokta ise, işçi tamamlanana kadar bu yönde bir ardından popülaritesi giderek düş- nun gerçekleşmesi önlenemedi. sınıfının çoğunlukta olduğu Kahire, karar alınmayacağının bildirilmesi, meye başlamış; bardağı taşıran son Devrimin taleplerine yer vermeİskenderiye gibi metropollerde, “ha- MK’nin içinde bulunduğu yönetim damla ise, geçtiğimiz ay Cumhuryen, kadınların ve Hıristiyanların başkanı Mursi’nin yetkilerini daha haklarını korumayan yeni anayasa yır” oylarının çoğunluk kazanması. krizine anlamlı bir örnek sunuyor. Öte yandan, “evet” oyları leyhine da genişleten bir kararnameye imza referandumunda dikkat çeken ilk İki ay sonra parlamento seçimlerihile yapıldığı iddialarının yaygın atması olmuştu. Kararnamenin geri nokta, referanduma katılımın yüzde nin gerçekleşeceği Mısır’da, kitleler biçimde gerçekleştiğini de belirtmek çekilmesi, anayasa referandumunun 32.9’la sınırlı kalması. Parlamento devrimin taleplerine sahip çıkmayı gerekiyor. iptali ve mevcut kurucu meclisin seçimlerine katılımın yüzde 60, sürdürüyor, devrim devam ediyor.


ULUSLARARASI

Türk tipi adalet sistemi

15

Viyana kapılarında! Sedat Durel, 30 Aralık 2012

K

üresel krizin odak noktası Avrupa’da burjuvazi bulduğu her şeyden kesintiye gidiyor. Öyle ki Avrupa burjuvazisi için maaşlar ve sosyal haklar dışında kısılması gereken bir musluk daha var: Demokrasi! Yaşlı Avrupa burjuvazisi artık demokrasinin maliyetini karşılayabilir durumda değil. Kıta genelinde burjuva demokrasisinden Bonapartizm’e doğru bir evriliş söz konusu. Son dönemde AB baskısı ile demokrasi kesintileri yaşayan İtalya ve Yunanistan gibi keskin örnekler dışında, çeşitli ülkelerin parlamentolarındaki değişim ile de Avrupa patronlarının demokrasi kaçkınlıklarını gözlemlemek mümkün. Avrupa kıtasının göbeğindeki Avusturya’da 2008 yılında gerçekleşen son seçimlerde her ne kadar iktidara Sosyal Demokrat Parti gelmiş olsa da, aslında iki ana sosyal demokrat partinin bir önceki yıla göre oyları %33.66 oranın-

da azalırken, ırkçı söylemleri ile meşhur üç partinin toplam oyları %26.88 oranında artmıştı. Parlamentonun bileşimindeki bu değişiklik kendisini yalnızca rakamlar üzerinde hissettirmedi. Avusturya parlamentosu içerisinde, göçmen işçilere yönelik saldırılar ve ırkçı söylemler artarken, Avrupa burjuvazisine karşı mücadele veren ve göçmen işçiler içerisinde çalışmalar sürdüren tüm işçi örgütlerine de fiili ve hukuki saldırılar paralel olarak başlamış oldu.

suçlaması ile iki yıl hapis cezasına çarptırılmak üzere suçlanıyor. Johannes Wiener davası Avrupa’da geri çekilen demokratik haklara dair ciddi bir örnek oluşturmakta. Öyle ki, Weiner’in; “Selâmün aleyküm, merhaba, guten tag!” diye başladığı konuşma hiçbir şekilde şiddet, ayrımcılık, yahut saldırı içermiyor. Yoldaş Weiner bugün tıpkı Türkiye’deki yüzlerce kardeşi gibi, yalnızca fikirlerinden ötürü suçlanıyor!

Bu noktada başbakan Erdoğan’a katılmamak elde değil. Artık yalnızca insanlığımız ve misafirperverliğimizle değil, aynı zamanda yüzde yüz Türk imalatı anti20 yaşındaki genç yoldaşımız demokrasimiz ile de Avrupa’ya Filistin’e yapılan saldırıyı kınaörnek oluyoruz! İtalya’ya atanan yan bir gösteri sırasında, FilisKemal Dervişler ve Yunanistan’a tin halkını cesurca savunan ve örnek olan Turgut Özal-tipi keAvusturya’nın Siyonizm’le olan iş- mer sıkma programlarının yanınbirlikçiliğini ifade eden bir konuş- da şimdi de Türk adalet ve yargı ma yapmıştı. Sırf bu konuşmasın- sistemi Viyana kapılarına dayandan ötürü de şu anda Anayasayı mış durumda. Koruma ve Anti-Terörizm Federal Biz bir damla demokrasi için Bürosu tarafından “isyana teşvik” mücadele etmenin ne demek Bu saldırıların son hedefi, dostumuz ve RKOB (Kurtuluş için Devrimci Komünist Birlik) militanı yoldaş Johannes Wiener oldu.

Kıbrıs’ta Genel Grev

olduğunu biliyoruz. Süresiz-sayısız-mesnetsiz yargılamaların, açlık ve yoksulluğumuzla eşgüdümlü yürüdüğünü görüyoruz. Şimdi Avrupa’da yaşanan demokrasiden kaçış-Bonapartistleşme süreci ise, bizlerin daha da geriye gidebileceğini gösteriyor. Çünkü tüm dünya demokrasinin maliyetinden kaçarken, Türkiye’nin demokratikleşmesi hiç de akla yakın gelmiyor. Bizler iki şeyin farkındayız. Burjuvazinin demokrasisi pahalıdır ancak işçi demokrasisi hem ucuzdur hem de burjuva demokrasisinden de ileridedir. Bu yüzden işçi demokrasisine acil olarak ihtiyaç duyuyoruz. Ancak bunun öncesinde felaketimizin daha da derinleşmemesi için yoldaş Johannes Wiener’in yanında olduğumuzu bildiriyoruz. Yoldaş Johannes Wiener’e yönelen tüm suçlamalar kaldırılmalı ve Filistin için yapılan dayanışma gösterilerinin kriminalize edilmesine derhal son verilmelidir!

Kuzey Kıbrıs’ta maaşlarını alamadıkları için 3 aydır grevde olan belediye işçilerinin 27 Aralık günü İçişleri Bakanlığı önünde gerçekleştirdikleri eylem, Sendikal Platform’un çağrısı ile ülke çapında bir genel greve dönüştü.

İC - Haber, 3 Ocak 2013

Lefkoşa Türk Belediyesi ekonomik krizi gerekçe göstererek Ağustos ayından bu yana belediye çalışanlarının maaşlarını ödemiyordu. Bunun üzerine Belediye Emekçileri Sendikası (BES) 15 Ekim’de süresiz grev başlattı. Geçen süre boyunca bir çözüm alamayan belediye işçileri 27 Aralık’ta da protestolarını sokağa taşıyarak İçişleri Bakanlığı önünde toplandı ve oradan Başbakanlık ve Meclis binası önüne kadar yürüyüşe geçtiler. Eylemin ardından ise BES Yönetim Kurulu toplantısı polis tarafından basıldı ve BES Genel Başkanı Savaş Bozat’ın da aralarında bulunduğu 23 kişi gözaltına alındı. Bunun üzerine eylemlerine devam eden işçiler, Ulusal Birlik Partisi’nin merkez binasına zorla girmeye çalıştılar. Sendikacılara ve işçilere yapılan bu saldırıların ardından 28 Aralıkta

Sendikal Platform üyesi sendikalar, BES sendikası ile dayanışma amacıyla genel grev düzenlediler. Bu gelişmenin ardından sendikalar hükümetin politikalarını eleştirmek ve BES sendikası ile dayanışma amacıyla genel grev kararı aldılar. 28 Aralık’ta Kuzey Kıbrıs’taki tüm sendikaların katılımı ile gerçekleşen genel grev sonucunda hayat felç oldu. Belediye çalışanlarının yoğun olarak katılım gösterdiği grev, sağlık, eğitim, haberleşme ve taşımacılık gibi sektörlerde de ciddi bir etki uyandırdı. Meydanları bırakmayan, üretimden gelen güçlerini kullanan 10 bin grevcinin kararlılığı ile bir önceki gün göz altına alınmış olan sendika yöneticileri ve işçiler tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.


Mesafe’nin 9. sayısı: “Enternasyonalin inşası yolunda Uluslararası İstanbul Buluşması” Uluslararası sınıf mücadelesinin ve dünya ekonomik krizinin giderek şiddetlendiği, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da mücadelelerin keskinleştiği bir dönemden geçiyoruz. Böylesi bir dünya panoramasında yaşanan seferberliklere programatik/ politik yanıtlar geliştirebilmek, süreçlerin devrimci Marksist program ve sürekli devrim kuramı ışığında “doğru” bir analizini gerektiriyor. Bu amaçla, 2,3 ve 4 Kasım günlerinde İstanbul’da Uluslararası Birlik Komitesi (UBK) bileşenleri İşçi Cephesi ve Enternasyonalist Mücadele’nin (LI, İspanya) çağrıcısı olduğu bir buluşma gerçekleşti: Uluslararası İstanbul Buluşması. Bu buluşmaya Fransa, Almanya, Yunanistan’dan devrimci grupların yanı sıra, Latin Amerika ağırlıklı partileri ve deneyimleri bünyesinde toplayan İşçilerin Uluslarası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) de katıldı. Bu buluşmada uluslararası sınıf mücadelesinin bugünkü ana fay hatlarını oluşturan Avrupa’daki ekonomik kriz ve toplumsal mücadeleler; Arap devrimleri ve devrimlerin bugünkü merkezî noktası olan Suriye; Venezuela’daki politik durum ve Chavez’in “21. yüzyılın Sosyalizmi” söylemi konuları tartışıldı ve ortak kararlar alındı. Bu nedenle Uluslararası İstanbul Buluşması, hem sınıf hareketine müdahale etme ve onun içerisinde mevzilenmeye dair politik yanıtlar geliştirebilmenin yollarını arama, hem de 4. Enternasyonal’in yeniden inşası yolunda önemli bir çaba anlamına geliyor. Tüm bu nedenlerden ötürü, Mesafe’nin 9. sayısını Uluslararası İstanbul Buluşması’na hasrettik. Bu sayıda, bu buluşmada uluslararası sınıf mücadelesi ve dünya durumuna ilişkin yaptığımız tartışmalarda neticelendirdiğimiz politik analizlere ve karar dökümanlarımıza yer veriyoruz.

Bu sayının yazılarına gelince, Yusuf Barman, yazısında Arap devrimlerinin güncel durumunu incelerken, süreci Avrupa’daki kriz ve toplumsal mücadelelerle ilişkilendiriyor. Hakkı Yükselen, “Suriye: İlgisizliğin Halleri” başlıklı yazısında, Arap Devrimi ve özel olarak da Suriye Devrimi’ne yönelik sol/sosyalist cenahın aldığı tutumların analizini yaparak, gerçek anlamda anti-emperyalist ve bağımsız bir devrimci tutum için, küçük-burjuva milliyetçiliği ve her türlü liberalizmden kesin bir kopuşun şart olduğunu vurguluyor. Uluslararası Birlik Komitesi (UBK)’nin hazırladığı “Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimleri” dokümanı, Arap coğrafyasında patlak veren devrimlerin kökenlerini inceleyerek, sürecin sonuçlarını çeşitli olasılıklar dahilinde değerlendiriyor. UBK’nın Avrupa dokümanı ise, Avrupa ekonomik krizinin nedenlerini ve bir sermaye ittifakı olarak AB’nin gidişatını tartışırken, kriz karşısında uygulanan kemer sıkma politikalarına karşı gelişen toplumsal hareketlerin karakterizasyonunu yapıyor. Avrupa’da aşırı sağın yükselişi ve teknokrat hükümetler bu bağlamda değerlendiriliyor. Uluslararası İstanbul Buluşması’nda Avrupa’daki kriz ve gelişen mücadeleler, Venezüela’daki politik durum ve Suriye Devrimi’ne ilişkin karar dökümanlarımıza bu sayıda yer veriyoruz. UIT-CI’nin Haziran ayında gerçekleştirdiği 4. Dünya Kongresi’nde onaylanan uluslararası perspektifler dokümanı ise genel olarak dünya durumunu, Latin Amerika’daki politik durumu değerlendirirken; Chavez’in “21. yüzyılın Sosyalizmi” söyleminin toplumsal karşılıklarına değiniyor. Mesafe Dergisi’nin 9. sayısı Ocak ayında okuyucularıyla buluşuyor. İC - Haber, 30 Aralık 2012

www.iscicephesi.net Aylık Siyasi İşçi Gazetesi (Aylık Yerel Süreli Yayın) • Sahibi ve yazı işleri müdürü Atakan Çiftçi (Enternasyonal Yayıncılık) • Yönetim yeri Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sok. No: 19/6 Beyoğlu - İstanbul • 1 yıllık abonelik Yurtiçi: 25 TL • Yurtdışı: 25 € Baskı Gülmat Matbaacılık, Litros Yolu 2. Matbaacılar Sitesi E Blok 1NE4 Topkapı - İstanbul, (0212) 5651774 • Fiyatı 2 TL • Her türlü haberleşme ve abonelik talebi için e-posta adresimiz iscicephesi@gmail.com


Ic47