Page 1

Dünyanın bütün işçileri, birleşin!

.

.

DÜNYA DEVRIMI Enternas yona l K omün is t Akım

8 . Sa yı

M a r t- N isa n 20 12

Kürdistan'da Şiddetlenen Emperyalist Savaşa Enternasyonalist Yanıt

Kürt Sorununun Tek Çözümü

ENTERNASYONALİST

ÇÖZÜMDÜR! EKA Türkiye Seksiyonu olarak, yine gündemde dünyada olan grev ve hareketliliklerin ateşiyle yeni bir iki ayı daha geride bıraktık ve Dünya Devrimi'nin yeni sayısı ile de bu kısa geçmişin bir özetinden oluşan, enternasyonalist bir sınıf çizgisinin savunusunu perspektiflerimizden ödün vermeyerek yeniden aşmaya ve inşa etmeye çalıştık. Bunları yaparken Türkiye'nin gündeminden hiç düşmeyen Kürt sorununa dair tartışmalarımızın bir ürünü olarak, durumu özetlemeye çalıştığımız bir bildirge ile burjuvazinin hangi safı olursa olsun, yıkım için varolduğunu, Kürt, Alevi, Türk, Ermeni, vb. bütün ayrımların ve kana bulanmış ilüzyonlarıyla burjuvazinin ayak oyunlarına karşı, enternasyonalist sınıf perspektifinin akıl yolunu her zaman tercih ettik. Bu bildirgemizde savaşan iki tarafın hangi burjuvazi için çalıştığını ve bunun için proleterlerin kanlarına ihtiyaç duyduğunun vurgusunu yapmaya çalıştık. Esas olanın sınıf çizgisi olduğunda direttik ve diretmeye devam edeceğiz.

Gündemdeki diğer olaylara baktığımızda ise Hocalı Katliamı "anmalarında" belirli katmanların devlet eliyle nasıl ırkçı argümanlar eşliğinde köpekleştirildiğinin değerlendirmesini yaptık. Ayrıca Nijerya'daki katliamlara ve grevlere başımızı döndük. G.Afrika'daki maden işçilerinin sendikaya ve patrona karşı direnirlerken bir taraftan Ortadoğu'nun sınıf ekseninden bir değerlendirmesini yaptık. Yeni sendikalar yasasının aslında ne olduğunu ve ona yöneltilecek tepkinin ne biçimde olması gerektiğine kafa yorarken Rusya'daki protestonların “demokratik” içeriklerine dikkatleri çekmeye çalıştık. Bütün bunları yaparken enternasyonalizmi ve işçi sınıfının nihai kurtuluşunun kapitalizmden kurtulması olduğu algısıyla hareket etmemiz gerektiği vurgusunu da yapmamız gerekiyor. Burjuvazi hangi araçla saldırıyorsa olursa olsun, temel amacımız enternasyonalizm olmalıdır çünkü vatanı olmayan proletaryanın artık çürümüş bu düzeni yok etmesinin yegane devrimci aracı budur.

Kürdistan'da Şiddetlenen Emperyalist Savaşa Enternasyonalist Yanıt s.2 Nijerya: Kıtlığın ve Katliamların Tek Çaresi Sınıf Mücadelesi s.3 / Yeni Sendikalar Yasası Üzerine Düşünceler s.4

Çin: Ekonomik Krize de Sınıf Mücadelesine de Çare Yok s.6 / Ortadoğu Dosyası s. 7-10 Hocalı Mitingi ve Sonrası s.11 / G.Afrika: İşçiler, Patron ve Sendikaya Karşı Mücadele Ediyor s.12

Savinkov’un Anıları s.16

t r. i n t e r n a t i o n a l i s m . o r g / t u r k i y e @ i n t e r n a t i o n a l i s m . o r g


Kürdistan’da Şiddetlenen Emperyalist savaşa Enternasyonalist Yanıt:

K ür t S or un un un Tek Çöz üm ü En t er n asyon ali st Çöz üm dür ! EKA Türkiye seksiyonu olarak bir süredir düzenli bir biçimde yayınlamaya özen gösterdiğimiz Kürdistan bölgesindeki gelişmelere dair tartışmaların genel bir sonucu olarak aşağıdaki bildirgeyi yayınlamanın anlamlı olacağını düşünüyoruz. Süregelmekte olan bu emperyalist savaş çemberinde kalmış olan milyonlarca insanın, kimlerin çıkarına canlarını vermeye zorlandığının net ve bir o kadar da genel bir ifadesini vermeye çalışan bildirgemizin esas hatlarını, yine bu bildirgenin başlığında netleştirmeye çalıştığımız ve esas olarak farklı farklı ulusların emperyalist çıkarlarının ekseninde aynı sınıftan kardeşlerini boğazlamaya itilen işçi sınıfının tek çıkar yolu enternasyonalizm eksenli bir sınıf savaşıdır. Kürt Sorununun Tek Çözümü Enternasyonalist Çözümdür! 1. TC Devleti, hem Kürdistan'da hem de genel olarak Orta Doğu'da emperyalist emeller peşinde koşan bir devlettir. PKK ise, henüz bir devlet olmayı başaramış olsa da Türkiye'deki milliyetçi Kürt burjuvazisinin temel aygıtı olarak bir devlet gibi hareket etmektedir; faaliyet alanında bir devlet gibi çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadır ve şu veya bu noktada TC emperyalizminin rakibi olan şu veya bu emperyalist devletin doğrudan veya dolaylı desteğine dayanmak durumundadır. Böylelikle de, güçleri emperyalist TC'ye kıyasla daha zayıf, çıkarları ise daha dar olsa da, dünya emperyalizminin TC kadar bir parçası konumunda bulunmaktadır. Kürdistan'da son aylarda şiddetlendikçe şiddetlenen bu savaş, halihazırda dünyada devam eden bütün savaşlar gibi emperyalist bir savaştır. Efendilerinin çıkarları için ölmek veya sınıf kardeşlerini öldürmek ise ne Türk işçilerin, ne de Kürt işçilerin çıkarınadır. 2. Irak Kürdistanı'nın durumu ve diğer Kürt bölgelerinin durumu, ABD'nin bölgeye girmesiyle değişmiştir. Türkiye ABD'nin bölgesel gücü olarak bir işleve sahiptir, buradan gelen ilişkinin ortağıdır. Bununla beraber Türk burjuvazisi için bu bölge çok kazançlıdır. Güney Kürdistan ile PKK arasındaki ilişki, Türkiye'nin bazı baskıları sonucunda sertleşebilmektedir. Ancak bir taraftan da Kürt halkının yarattığı basınç Güney Kürdistan hükümetini PKK'yi gözetmek durumunda bırakmaktadır. İran Kürdistanı açısından Güney Kürdistan ile böyle bir bağı bulunmamaktadır. 3. Kürt sorunu bölgede bir emperyalist politikanın parçasıdır. Bunun iki boyutu bulunmaktadır: İlki ABD'nin bölgeye girmesi, ikincisi ise Kürtlerin bu bölgede kilit bir noktada olmasıdır. Gelişemelere bakınca TC'nin ilişkileri ile ilgili şöyle bir durum tespit etmek mümkündür: Güney Kürdistan hükümeti ile zaman zaman bir ortaklık varken bazen de bu ilişkiler bozulmaktadır. Bunun arka planında ise ABD'nin petrolü geçişi için tasarladığı Nobacco projesi yatmaktadır. 2007'deki 5 Kasım görüşmelerinden itibaren Türkiye'nin perspektifi değişmiştir. Önceden tamamen askeri yöntemlerle iler-

2

lenirken sonrasında demokratik açılım diyerek aslında görünürde daha farklı bir biçimde ilerlemeye başlamışlardır. Bunun arka planında ise Nobacco planının güvenliği yatmaktadır. Bölgenin istikrar kazanması için bu sorunun bir şekilde normalleşmesi gerekmektedir. İleriye dönük stratejik ortakları olan Türk ve Kürt burjuvazileri arasındaki sorununun çözülmesi istenmektedir. 4. Bütün bunlara rağmen esasında AKP iktidarı döneminde bütün o açılım iddialarının, demokrasi laflarının ardında, eski savaş politikasının aynısı devam etmiştir. Süreç içerisinde binlerce kişinin KCK davasından tutuklanması, ateşkes dönemlerinde PKK'liler geri çekilirken yüzlerce gerilla arkadan vurularak katledilmiş, Kürtlerin yaptıkları eylemlere pek çok kişinin yaralanmasına neden olan ve kimilerinin öldürülmesiyle sonuçlanan sert polis saldırıları yapılmış, Türk şehirlerindeki Kürtlere karşı toplumsal baskı teşvik edilmiş, linç girişimleri yaşanmıştır. AKP hükümetinin stratejisi önceki hükümetlerle aynı olsa da, taktikleri önceki hükümetlerden bir hayli farklı olmuştur. Hükümet, özünde aynı baskı politikasını sürdürürken bir yandan ayak oyunları ve göstermelik jestlerle görünürde Kürt hareketinin Türkiye siyasetindeki temsilcilerini, arka planda ise PKK'yi oyalamak gibi bir hayli hırslı bir plana girişmiştir. Oyunun son parçası ise bütün bunTürkiye olarak ek lara Kürdistanı'nda muhtelif gıda, ev eşyası ve benzeri yardımlar yaideolojiden dini ve parak beslenerek Kürt hareketinin kitlesel desteğini ele geçirmek noktasında olmuştur. Bu nokta AKP hükümetinin planının belki en kritik noktası olmuştur; zira devletin geri kalanı gibi onlar da nihayetinde PKK'nin salt silahlı güçle alt edilmesinin mümkün olmadığının farkındadırlar. Bu yüzden Türkiye Kürdistanı'nda önce PKK'ye alternatif, sonra da ondan baskın ve onu marjinalleştirecek bir güç olmaya çalışmayı hedeflemişlerdir; fakat bu Osmanlı oyunu nihayetinde AKP hükümetinin elinde patlamıştır. 5. Bu planın tutmamış olmasının nedeni Kürt burjuvazisinin oyuna gelmemiş olması değildir, aksine Kürt burjuvazisi uzunca bir süre "oltaya gelmiştir". Kürt burjuvazisinin Türk devletine eklemlenmek ve Türkiye Kürdistanı'nda, TC devletinin bir parçası olarak hükmetmek stratejisi, onu sırf masada tutmak pahasına rakibinin pek çok hamlesini sineye çekmeye zorlamıştır. Öte yandan nihayetinde Kürt burjuvazisi güçlü bir karşı hamle yapmıştır: " 30 yıldır savaşıyoruz, bunun bu yöntemlerle çözülemeyeceğini biliyorsunuz, bir kez daha hatırlatalım ve müzakere masasına dönelim. " AKP hükümetinin benzeri ayak oyunlarıyla alt ettiği güçlerden farklı olarak Kürt burjuva hareketinin böylesi bir hamle yapabilmesinin arka planında, Kürt burjuvazisinin Türk burjuvazisinin bir parçası olmaması; farklı ekonomik ve toplumsal dinamiklere dayanan, gücünü farklı koşullardan alan, farklı bir burjuvazi olması yatmaktadır. 6. Bununla birlikte, Kürt burjuvazisi de bölgeye ser-


mayenin gelmesini istemektedir. Bu açıdan Kürt burjuvazisi ile Türkiye burjuvazisinin çıkarları ortaktır. Alarko şirketlerinin patronu işadamı İshak Alaton'la birlikte katıldığı bir konferansta Leyla Zana'nın sarfettiği " Bugüne kadar Kürtleri hep simitçi ya da ayakkabı boyacısı olarak gördüler " sözleri, Kürt burjuvazisinin serpilme hırslarını ifade etmektedir ki bunun için Kürt burjuvazisinin Kürdistan'a dış yatırım yapılmasına ihtiyacı vardır. 7. Türk burjuvazisi ayrıca kendisine yeni bir imaj çizmek istemektedir. Bu da Türkiye'nin ucuz emek cenneti haline getirilmesini kapsamaktadır. Bunun çok önemli bir kısmını da Kürt işçi sınıfı oluşturmaktadır. Mevcut dönem özellikle kamu alanında yeni uygulamalarla işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarına saldırılarının planlandığı bir dönemdir. Sosyal bir devlet görünümü yaratarak artı değerini arttırmaktadır. Bunun bir örneği de Çalışma Bakanlığı'nın her işçi için sendika üyeliğini zorunlu hale getirmeyi planlamakta oluşudur. Kürdistan'da iyi(!) kullanılmayan çok önemli bir artı-değer potansiyeli bulunmaktadır. Pek çok sektörde Kürt işçiler çok düşük

ücretlerde çalıştırılmaktadırlar. Bölgesel asgari ücret sistemi ile de Kürdistan'da ucuz emek politikası ortaya konulmaya hazırlanılmaktadır. 8. Bütün bu açılımlar ve müzakereler sürecinden sonra gelinen bu nokta, burjuvazinin barışından ancak savaş çıkacağını bir kez daha gözler önüne sermiş, Kürt sorununun çözümünün TC devleti ile herhangi bir uzlaşmadan geçemeyeceğini ve PKK'nin de hiç de alternatif önerebilecek bir yapı olmadığını tekrar ortaya koymuştur. Kürt sorununun çözümü yalnızca Türkiye'de mümkün değildir. Kürt sorununun çözümü milletlerarası savaşla mümkün değildir. Kürt sorununun çözümü demokrasiyle mümkün değildir. Bu sorunun tek çözümü, Kürt ve Türk işçilerin Orta Doğu ve tüm dünya işçileriyle birleşik mücadelesinden geçmektedir. Kürt sorununun tek çözümü enternasyonalist çözümdür. Bu sorun ancak sınıf savaşıyla sınırları aşarak çözülebilir. Milliyetçi savaşın barbarlığına karşı enternasyonalizm bayrağını ancak burjuvazi için ölmeyi reddeden işçi sınıfı yükseltebilir.

Nijerya:

K ı t lı ğı n v e K at li am lar ı n Tek Çar esi S ı n ı f M ücadelesi Geçtiğimiz Ocak ayında Nijerya'da gerçekleşen altı günlük genel grev, ülkede yaşanan en büyük toplumsal hareketlerden biriydi. Sendikalı işçi sayısı 7 milyon olan ülkenin her tarafında gerçekleşen grev dalgasına toplam on milyon işçi katıldı ve bütün önde gelen şehirlerde büyük eylemler gerçekleşti. Grev, bir gecede yalnızca benzinin fiyatını iki katına çıkartmakla kalmayıp, yiyecek, ısınma ve ulaşım maliyetlerini de devasa bir biçimde etkileyen benzin ödeneğinin kesilmesine karşı protestoların bir parçasıydı. İşsizliğin fazla (kırk yaş altı nüfusun %40'ı) ve açlığın yaygın (nüfusun %70 günde 2$'dan az bir parayla geçinmektedir) olduğu bir ülkede, böylesi bir öfke patlaması beklenebilir nitelikteydi. Nijerya'ya dair önde gelen basın kuruluşları aşırı islamcı Boko Haram grubunun sürdürdüğü terörist kampanyaya yoğunlaşmayı tercih ettiler. Boko Haram, geçtiğimiz iki sene içerisinde binin üzerinde kişi öldürdü ve kalabalık meydanlarda bombalar patlatmak ve ayrıca polis merkezlerinede de saldırılar düzenlemek minvalindeki kampanyalarını sürdürme niyetinde olduğunu açıkladı. Nijerya devleti, eli kanlı ve ağır bir devlet olduğundan özellikle polis merkezlerine yapılan saldırılar bir miktar sempati topladı. Mesela grev sırasında, kitlelerin üzerine ateş açmaktan kaçınmayan polisin ve silahlı kuvvetlerin vahşi müdahalesi 20'den fazla kişinin katledilmesine, 600'ün üzerinde kişinin ise yaralanmasına yol açtı. Katı biçimde uygulanan sokağa çıkma yasakları ise ülkede hala yürürlüktedir. Kuzey'deki Kano kentinde, silahlı polis helikopterleri her gün kısmen nüfusu izlemek, kısmen de gözdağı vermek için her gün havada uçup duruyorlar. Bu sırada Ocak ayının son haftasında 200'ün üzerinde kişi Boko Haram'ın bombalı saldırılarının kurbanı oldu. Bir sonraki hedefin okullar olacağı söyleniyor. Aşırı şiddetli doğasına rağmen, yakın zamanda bir sözcüsü Şe-

riat hukukuna uymayan herkesin öldürüleceğini söyleyen Boko Haram'ın Nijerya'nın Müslüman ve daha fakir Kuzey kesiminde belli bir destekçi kitlesi bulunuyor. Kuzeyde ortalama yıllık gelir 718$ civarındayken, Güney'de bu rakam 2010$. Öte yandan Boko Haram'ın şiddeti koşullar çerçevesinde görülmeli. Genel greve farklı dini ve etnik kökenlerden devasa sayılarda işçiler katıldı. Yüzlerce dilin konuşulduğu, yüzlerce etnik grubun bulunduğu bir ülkede, mücadelede ayrımları kırabilmek büyük önem taşır. Sendikaların önce eylemsizlik, sonra da grevin bittiğini ilan etmesi, yaşananların önemini ortadan kaldıramaz. Genel grev öncesinde ülkenin büyük bölümünde gerçekleşen kitlesel eylemler işçiler arasındaki dayanışmanın gücünü ortaya koymuştu. Öte yandan, mücadeleyi sendikaların belirlediği ve başını çektiği bir çerçeveye odaklamakla, işçiler tanıdık bir tuzağa düştüler. Genel grev süresince petrol işçilerinin greve katılmaması, Nijerya'nın en büyük sanayisinin çalışmaya devam etmesi anlamına geldi. Sendika şefleri, hükümetle işçiye 'zafer' diye sunacakları bir anlaşma imzaladılar; oysa hareketin sönümlenmesi burjuvazi için bir zaferdi. Anlaşmaya Nijeryalıların büyük çoğunun verdiği tepki, şüphelerle doluydu. Ertesi günlerde sendika şeflerinin içinde bulunduğu yoz ilişkiler ve hükümetle gizli anlaşmaları konuşuldu. Öte yandan, buradaki sorun şeflerin yozlaşmasının ötesinde bulunuyor. İşçi sınıfının temel gereksinimi, kendi mücadelelerini kontrol etmek ve kendi siyasi programını geliştirmektir. Bu da kendisini sendikal yapılar haricinde örgütlemesi gerek demektir. Mücadeleyi koordine etmek için kitle meclisleri ve seçilmiş komitelere gerek vardır. Bundan sonra mücadeleleri sektör, ırk ve milliyet ayrımlarının ötesine taşıma ihtimali billurlaşır.

3


Demokratik Yanılsamaların Ağırlığı Böylelikle başka bir soruna geliyoruz: benzin ödeneğinin ardından ortaya çıkan Nijerya'yı İşgal Et! hareketinin geçtiğimiz birkaç sene içerisinde ortaya çıkan hareketlerin pek çoğunu domine eden demokratik fantazilere. Demokratik kapitalist devlet, kapitalizmin milli çıkarlar çerçevesinde işleyişini temin etmek için vardır. Bu da milli burjuvazinin genel çıkarı anlamına gelir gerçekte. Serbest pazar kapitalizmi idealine rağmen, gerek 2008 krizi sonrasında, gerekse daha öncesinde ulusal ve uluslararası ortaya konulan binlerce yasa, anlaşma ve yapı ile gördüğümüz üzere, ekonominin devlet müdahalesi olmadan işlemesi mümkün değildir. Devletin işi, bir yandan da ulusu rakiplerine karşı ve kendisini işçi sınıfına karşı müdafa etmektir. Kendisini işçi sınıfı karşısında korumak için devlet işçi sınıfının geleneksel örgütlerini, yani işçi sınıfının huzursuzluğunu soğuran sendikaları ve geleneksel solcu partileri emer ve böylelikle işçi sınıfını zararsız eylemliliklere yönlendirir. Mevcut fantazi, böylesi bir devletin ele geçirilebilip zengin fakir herkesin çıkarlarına uyacak bir hale getirilebileceği inancıdır. Yanılsamalardan biri, herkes demokratik düzende oy verebileceği iken, teorik düzlemde herkesin toplumda eşit güce sahip olduğudur. Bu, kapitalizm eşitsiz bir toplumsal ilişkiye dayanan

bir düzen olduğu için imkansızdır. İstediğimiz adaya oy verebilsek de, kapitalizme karşı oy vermemiz, seçimle kapitalizmi göndermemiz mümkün değildir. Eğer kapitalizm tehlike altındaysa da burjuvazi seçim inceliklerini ve konuşma özgürlüğünü bir kenara bırakıp devletin tüm gücünü işçi sınıfını kanla bastırmak için kullanma seçeneğini devreye sokar. Tarihte bunun sayısız örneği vardır. Sendikalar, işçi sınıfını kontrol altında tutmak için kullanılan demokratik aparatın içkin bir parçasını teşkil ederler. Nijerya'da sendikaların işçi mücadelelerinin gelişimine karşı ne biçim bir rol oynadıkları ortadaydı. Radikal fikirler artarak ifade bulurken sendika şefleri “amacımız benzin fiyatlarını 1 Ocak 2012 düzeyi öncesine çekmektir. Dolayısıyla bir 'Rejim Değişimi' kampanyası gütmüyoruz” açıklaması yaptılar. Financial Times dergisi (16/1/12) grevin ardından durumun değiştiğine yönelik yaptığı saptamada “protestolar sıradan Nijeryalıları cesaretlendirirken müsrif harcamalara dair yeni bir bilinç yarattılar. Ek olarak pek çok kişi, benzin ödeneği tamamen geri gelmeden grev bitirildiği için sendikalara hayal kırıklığıyla bakıyor” ifadelerini kullandı. Sendikalara yönelik hayal kırıklığı, bir yandan da devlet baskısını deneyimlemek ve kapitalizmin önereceği ne kadar az şey olduğunu idrak etmek, bütün bunlar hep geleceğin işçi mücadelelerinin gelişimine katkı yapan unsurlardır.

Gina 28/1/12

Burjuvazinin emek kontrolü ve yeni sendikal düzenlemeler

Yen i S en di kalar Yasası Üz er i n e Düşün celer a - Sendikanın bir işkolunda örgütlenebilmesi için en az %10'luk bir üye kesimini kapsaması gerekiyorken, artık bu oran %3'e çekilecek. Bu madde ile ilgili en büyük tepki, işkolundaki baraj üye sayısı konusunun gündemde olması ile ilişkili. Buna göre, "demokratik" bir ülkede böyle bir şeyden sözedilmesi olanaksız. Bu nedenle kimi sanayisi daha ileri ve gelişmiş kapitalist ülkelerin kokuşmuş sendikal birlikleri, duruma tepki ile yaklaşıyor, barajın kaldırılmasını öneriyor.

Geçtiğimiz günlerde Çalışma Bakanlığı'nın meclise sunduğu yeni yasa tasarısı kapsamında, sendikalar ve sendikalaşma üzerine birtakım değişiklikler yapılıyor olacağı haber bültenleri ve internetteki haber kanallarında dolaşmaya başlamıştı. "Toplu İş İlişkileri Kanun Tasarısı" adı altında yapılması öngörülen bu değişiklere de övgü ve tepkileri de beraberinde getirdi. Meclis Genel Kurulu'na gelmesi sürecinde de, yapılacak olan değişikliklerin hangi düzlemde gerçekleşeceğinin karara bağlanması için de burjuvazinin meclisinin işkolu istatistiklerini de değerlendirmesi gerekeceğine vurgu yapılıyor. Kimisi "bu yasa, iş ilişkilerini düzenleyecek" diyor, kimileri ise "bu sendikal örgütlülüğün önünde bir engeldir" diyordu. Peki her şey göründüğü gibi miydi diye soranlar için, işçi sınıfına bu yeni yasa tasarısının işçi sınıfının çalışma koşulları adına ne gibi bir "değişikliği" temsil ettiği ve bizim için ne ifade ettiği üzerine biraz düşünelim. Yeni sendikalar kanununda birtakım değişiklikler arasında en göze çarpan değişiklikler şu maddeler halinde özetlenebilir:

4

b - Mevcut 29 işkolunun içerisindeki kimi sektörler birleştirilecek ve toplam işkolu sayısı %17'ye indirilecek. Bu aynı zamanda halihazırdaki 51 sendikadan 21'inin barajı aşarak üye sayısını koruyacağı, diğerlerinin ise üyesiz kalacağı, aslında de facto bir biçimde kepenk kapatacağı anlamına gelecek. Buradaki en dikkat çekici nokta da DİSK'in bu kapsamda ne olacağı üzerine. Bu nedenle "sendikaların yönetimi devrimciler ya da devrimci işçiler tarafından ele geçirilirse o sendikalar devrimci olur" arkaik tezleriyle volan kayışlarını bellerine bağlayan burjuva solu yeni propaganda malzemeleri elde etmiş durumda. Tabii ki burada işçi sınıfının çıkarı değil, kendi hareketlerinin sığlığının sınırlarında dolanıyorlar ve yeni kampanya dönemleri organize ediyorlar. Yine tabandaki samimi militanlar, ruhsuz sendika mitinglerinde sıkılacak ve ertesi gün "bildiriafiş-basın açıklaması" teslisinde kutsanacak ve demokratizmi (sözde) istismar edecekler ve "kitlelere seslenecekler". DİSK de burada yeni kampanyalar düzenleyerek Taksim'de ya da başka merkezi bir lokasyonda birkaç basın açıklaması ile işçi sınıfı ile hiçbir bağı olmadığına inat, sendika tüzüklerinden hadisler okuyacaklar, "mücadelelerinde" yaşamını yitirenler için ritüellerde yeniden motive olacaklar. c - Tasarıya göre, işletme barajı %40, işyeri barajı ise %50 + 1 olacak.


d - Sendikalara üye olma yaşı 15'e düşürülecek. Sendikaların girmemiş olduğu küçük ve orta ölçekli işletmelerdeki patronlar ise bu yasa tasarısına tepkili yaklaşıyor ve bu tasarı ile "80 öncesi ve 80 öncesi sendikacılığı"na geri dönüş yapılacağından dem vuruluyor; böylece onlara göre işçilerin sendikalara üye olma oranlarında artış olacak, işçiler çalışmayacak; fazla mesaiye kalmayacak, gerekli artı-değer haddi yeni karlar ile beslenmeyecek ve işletme(ler) zarar edecek.[1] Bu yasa tasarısı kapsamında DİSK'in herhangi bir işkolundaki mevcudiyeti de sona eriyor olacak. Buna da tepkili olan sendikacılar, "Devrimci" İşçi Sendikaları Konfederasyonu'na yönelik olduğu ifade edilen bu yasaya tepkilerini "Sendikal haklarımız çiğnenemez, DİSK engellenemez!" sloganıyla cevap vermeye çalışıyorlar.[2] Yeni bir sermaye-emek düzenlemesi ve artı-değerin realize edilmesi sürecinin yaşandığı günümüzde, sendikaların sermaye ile bağları ve tuttuğu yer açısından dikkatli bir irdelemeye konu olmaz ise birçok tuzağın da işçi sınıfını beklediğini söyleyebiliriz. Zamanının yardım sandıkları olarak örgütlenen sendikaların malum güncellikte edindikleri role bakmak için çok da geriye gitmeden Türkiye'deki işçi sınıfının sesi olan TEKEL işçilerinin eylemliliğine bir gözatmamız ve sendikanın tutumuna dair birkaç haber linkini ziyaret etmemiz yeterlidir diye düşünüyoruz. Üretimin düzensiz, eksik ve kimi zaman hatalı görünümleri yerine, daimi kar ve sürekli iyileştirmenin, rekabet koşullarında ne kadar hayati bir önemde olduğu gerçeğini de burjuvazi iyi biliyor. Bunun için de elinden gelen düzenlemeyi yapıyor. O nedenle bir taraftan Türk-İş'e akacak işçi kitlesinin kendisi ne daha reformist ya da uzlaşmacı bir çizginin esiri sendikal yönetimlerin güdümünde olacak, ne de DİSK (-ki kapatılmasa bile) daha mücadeleci olacak! Çünkü ne Türk-İş ne de DİSK, hiçbir zaman işçi sınıfının çıkarları için varolmamıştır. Kuruluşları itibariyle ikisi de aynı etin yahnisi niteliğindeki bu sendikaların arasındaki sanal "reformist ve uzlaşmacı / devrimci" ayrımı, ikisinin de örgütlendikleri sektörler ve dönemler üzerine dikkatlice bakıldığında görülebilecektir. Buna göre, ilk olarak 1952'de kurulan Türk-İş devlet kuruluşlarında üye işçi kaydediyorken, TİP'li birkaç Türk-İş "muhalifi"nin kurduğu DİSK ise önemli sanayi kodamanlarının işletme ve tesislerinde çalışma yürütüyordu. Nispeten yeni yeni serpilmeye başlayan bu büyük sanayi kuruluşlarının karlılığı ile paralel olarak elde edilen "ekonomik kazanımlar" DİSK'in "tuttuğunu koparan bir sendika" imajını yüklenmesinin de önünü açtı ve böylece bugüne kadar gelen ve nedense aşılamayan bir "mücadeleci sendikacılık" heyulası yaratmış oldu. Aslında ne Türk-İş daha az mücadeleci, daha az muhalif ve daha az "devrimci"ydi, ne de DİSK daha çok "işi biliyordu" ve "devrimci"ydi. Her ikisi konfederasyon, o zamanın güncelliğinde böyle bir sahte "ayrışma" içerisine girmiş oldular. Ne de olsa her ikisinin de kimliğini biliyorduk; birisi bizzat devlet eliyle teşvik edilen bir sendikal anlayışın yansıması olarak faaliyet yürütüyor, bir diğerinin kurucusu da 15-16 Haziran'da gerçekleşen ve etkisi birkaç ili kapsayacak derecede işçi sınıfının mü-

cadele dinamiklerini besleyen ayaklanmalar sırasında işçilere "evinize dönün!" çağrısı yapıyordu. Her ikisi de sermayesendika evliliğinin uğursuz ürünleri, her ikisi de "emek barışı"nın ve emeğin rasyonalizasyonu, düzenlenmesi ve azami kar birliğinin sentezleriydi. O nedenle üzerine çok yaygara kopartılan şu Sendikal güç Birliği Platformu dikkatlice izlenmelidir. Türk-İş'e muhalif olacağız derken genel kurullar sonrasında efendilerinin önünde ceket ilikleyenlerden bu yasa tasarısı ile ilgili yeni süreçte gelecek olan tepkilere odaklanmak gerekir. Nitekim böyle bir şeyin olmayacağını biliyor olsak da, aslında işin merkezinde duranın işçi sınıfının türlü yollar oyalanması, oyuna getirilmesi olduğunu söylemek istiyoruz. Yapısal bir sorundan öte tarihsel bir sorun olarak sendikaların işlevlerini yitirmiş olmasının bir ifadesi olarak sendikacılık ve ona muhalifçiliğin de son çırpınışlarıdır SGBP. Bir taraftan yeni yasa tasarısı aslında devlet kapitalizminin yeni bir emek organizasyonu ekseninde, mevcut birikimine yoğunlaşmasının bir aracı olacak. Zaten bütün eleştiri ve alkışlar da bunun için. Yeniden ve yeniden burjuva demokrasisinin üretimi ile işçi sınıfı için mücadele ediliyor olduğu yanılgısı mahçup sendikacılar ve savunucuları ile burjuva solunun yeni dönem malzemeleri olacaklar. Sınıfın artık reformlar yönünde giderek inancını yitirdiği ancak bu eğilimin de negatif yönde evrilmesiyle, giderek (özellikle Türkiye işçi sınıfı nezdinde) mücadelenin sadece kendi ellerinde yükseleceği gerçeğinin daha da açığa çıktığı bir süreçte, sendikalar için mücadele etmek ile sınıf için mücadele etmek arasındaki keskin ayrım daha da netleşecek. Aslında işçi sınıfını ve onun mücadelesini satacak daha az ya da daha çok sendikanın varolması bir anlam taşımıyor; esas olan sendikaların günümüzde neyi temsil ettikleridir. Bu ayrımı ortadan kaldıracak olan ise sermayeye ve sendikalara karşı işçi sınıfının bilinçli eylemleri gündemde yerini alacak. Bunun dışındaki bütün hayaller ise düzenin yeniden kendisini üretmesi ile sonuçlanacak. Yarın yine işyerinden kötü çalışma koşullarını, düşük ücretleri ve yitip giden sosyal hakları için yeni yollar arayan işçi sınıfının arkadan pazarlıklar yapan sendikaları ile mücadelesine tanık oluyor olacağız. Sonucun belirleyicilisi yine işçi sınıfının elinde yükselecek olan, yasadışı grevleri ve spontan eylemlilikleri ile işçi sınıfı mücadelesi ile sendikaların meşhur o artık meşhur sahte (genel) grevleri arasındaki o ince çizgide varolmaya devam edecek. Yani yine geleceksizlik üreten bir sisteme karşı savaşımında işçi sınıfı ile (sözde) tarihin, ideolojilerin ve insanlığın (sözde) "sonu" kapitalizmin açık/gizli mücadelesine tanık oluyor olacağız.

Bunçuk 1. http://yenisafak.com.tr/YurtHaberler/?i=366362 2.http://www.disk.org.tr/default.asp?Page=Content&ContentId=1287

5


Çin:

Ekon om i k K r i z e de S ı n ı f M ücadelesi n e de Çar e Yok Burjuvazinin uzmanları Çin'in adını, dünyanın ekonomik 'kaleleri' listesinde, krizin kasıp kavurduğu kapitalizmin sözde kurtuluşu olacak Brezilya, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerin adına yazıyorlar. Bu ön dörtlü Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan ve İspanya arka beşlisinin tam zıddıymış gibi lanse ediliyor. Arka beşli hızla ekonomik krizin derinlerine düşmüşken, ön dörtlü düşmek üzereler, ki bu da hakim sınıfın kapitalizmin ölümcül krizini aşabilecek iktisadi mucize umutlarını söndürüyor. Hindistan ve Brezilya gibi 'gelişen' ülkelerin faaliyetleri hızla düşüyor. 2008'den beri dünya ekonomisinin temel lokomotifi olarak sunulan Çin dahi, resmi olarak kötüye gidiyor. China Daily gazetesinin internet sitesindeki bir makaleye göre, iki bölge (ki bunlardan biri kitlesel tüketim ürünü imalatı sektörünün büyük bir kesimini barındıran ve bu nedenle ülkenin en zengin bölgelerinden olan Guangdong) Beijing'e borçlarının faiz ödemelerini geciktireceklerini çoktan bildirmiş durumdalar. Başka bir değişle, Çin iflasla karşı karşıya. Gerek özelde Çin ekonomisi, genelde ise kapitalizm için bir diğer can sıkıcı gelişme, an itibariyle ABD, İrlanda ve İspanya gibi ülkelerde patlaması ancak ciddi sonuçlar doğuracak büyük bir inşaat hamlesi/balonu var. Şangay'daki yüz milyonlarca metrekarelik kullanılamaz ve satılamaz inşaat alanı devasa bir kapasite-fazlası ortaya koyuyor. Şangay ve Beijing'de ev ücreti, sıradan bir işçinin yıllık maaşının yirmi katı civarından başlıyor. Ev ihtiyacı olan işçilerin %85'inin yeni bir ev alacak parası yok. Rejim, yükselen enflasyon yüzünden kredileri sıkılaştırdı, dolayısıyla tıpkı İngiltere, ABD, İrlanda ve İspanya ve benzeri ülkelerde olduğu gibi patlamaya hazır balon, özellikle 'yüksek faiz' balonunun Çin sürümü bankacılık sektörünü tehdit edecek. Buna karşın bu kayıplar da devletin önemli yerel otoritelerine tersi etki yapacak ve onları gereklilikleri yerine getirmekten aciz bırakacak. Bir umut ışığı olmak bir yana, kapitalizmin büyüyen küresel krizi Çin ekonomisinin yalnızca kapitalist çaresizliğin etmenlerinden biri olduğunu her zamankinden fazla gözler önüne seriyor. Çin'deki sınıf mücadelesindeki gelişmeler, bu ülkenin de 2003'ten beri ağır ağır yükselen küresel sınıf mücadeleleri ve toplumsal protestolar dalgasına tamamen kapıldığını gösteriyor. Ayrıca artık ikinci kuşak, çoğunlukla okuma-yazma bilen göçmen işçilerin de katıldığı mücadeleler, genişliklerinden ve derinliklerinden dolayı büyük bir olanağa sahipler. Yalnızca burjuvazinin herhangi bir 'iktisadi sıçrama' yanılgılarını ifşa ediyor olduklarından değil, ayrıca sınıf mücadelesinin gelişmesinde dünya proletaryasının yolunu aydınlatan önemli bir fener olarak. Şehirlerde grev ve protesto “olayları”nın sayısı yüzbinlerle ifade edilecek noktada ve bir yandan bu sayı sürekli artarken diğer yandan mücadelelerin yoğunluğu da artıyor. Kırsal kesimdeki huzursuzluk artıyor. Grevler bir yandan da büyüyorlar:

6

The Economist dergisine (2/2/12) göre Ocak ayında Chengdu sanayi bölgesinde gerçekleşen üç günlük grev “merkezi hükümet mülkiyetinde bir işletme için olağandışı bir büyüklükteydi”. Burada işçiler ayda 40$'lık küçük bir ücret artışı kazandılar; ne grevleri böyle satın almak, ne de aleni baskı yeterli oluyor. İnternetin kullanımı yaygınlaştıkça, medyanın olayları karartması artık yetersiz kalıyor. Geçtiğimiz sene içerisinde özel sektördeki grevlerin sıklığı da artmış vaziyette. Çin'in ihracatlarının üçte birini üreten İnci Nehri Delta'sında, Dongguan'da geçtiğimiz Kasım ayında binlerce işçi, ücret kesintilerine karşı sokaklara döküldüler ve polisle çatıştılar. Yaralanmış işçilerin resimleri internette yayılmaya başladı. Geçtiğimiz haftalarda burada daha fazla protesto gerçekleşti. Guangdong'daki son ve gelişmekte olan eylemleri gözleyen The Economist, bu hareketin 2010'daki oturaklı ve barışçıl grevlere kıyasla farklı bir biçime sahip olduğunu ifade ederek devam ediyor: “Bu günlerde, koşullarını iyileştirmek için müzakere yapmaktan ziyade işçiler çoğunlukla ücret ve iş kesintilerinden şikayet ediyorlar. Grevciler daha militan gözüküyor... Çin Sosyal Bilimler Akademisi'nin geçtiğimiz ay yayınladığı bir rapora göre, 2010'da gerçekleşen grevlere nazaran, 2011'deki grevler daha iyi örgütlenmiş, daha çatışmacı ve benzer grevleri kendiliğinden tetiklemeye daha meyillilerdi. 'Bu sefer işçiler fedakarlık yapmaları gerekeceğini kabul etmeye istekli değiller ve ikinci olarak daha az kişi toplanıp eve gitmeye hazır'”. Baskı, Çin devletinin temel silahı olmaya devam ediyor – sivil polisler her yerdeler. Öte yandan böylesi bir politikanın da tehlikeleri var. Guangdong'da kısa süre önce hamile bir kadının polis tarafından hırpalanmasının ardından binlerce işçi polise ve hükümet binalarına saldırdı. Bu işçilerin özellikle kırsal kesimde de, mesela Wukan köyünde, krizin etkilerine karşı çeşitli eylemliliklerin geliştiği şu günlerde yine köylü olmaya dönmeleri pek olası değil. Şehirlerde yüz altmış milyon göçmen işçi yaşıyor (ki 20 milyon işçi 2008'in ekonomik şok dalgaları Çin'i vurunca işsiz kaldılar). Geri dönecekleri hiç birşey yok ve göçmen oldukları için çocuklarının eğitimi ve aile sağlığı için para ödemeleri gerekiyor (ki şirketler bu parayı ödemekle yükümlü olsalar da, bu kanun da tıpkı asgari ücret kanunu gibi sürekli deliniyor), ki bu da yeni bir sınıf çatışması alanı açmış durumda. Dünya ekonomik krizi derinleşiyor ve krizin Çin'e ve Çin ekonomisine çok ciddi etkisi olacak. Ülkede sınıf mücadelesinin mevcut ve gelişmekte olan düzeylerine bakacak olursak, Ocak ayında gerçekleşen bir dizi grev ve protestonun üzerine Çin'de daha fazla işçi mücadelelerinin inşaa edileceğini söyleyebiliriz.

Baboon, 2/2/12


DÜNYA DEVRIMI

Çek-Al

O r t adoğu Dosyası

Ortadoğu'da ve Kuzey Afrika'da Paylaşım Kavgası:

S ur i ye' de Em per yali st S av aş, M ı sı r ' da S ı n ı f S av aşı Yaklaşı yor ! Dünyada yaşanan ekonomik krizin etkisiyle sarsılan K. Afrika ülkeleri geçtiğimiz yılı toplumsal çalkantılarla ve olaylarla geçirdi. Tunus'lu Boazizi'nin kendini yakmasıyla başlayan toplumsal ölçekteki olaylar, hala sönümlenmedi. Bu olaylar Akdeniz'e kıyısı olan birçok ülkede iktidarları, hatta rejimleri değiştirdi. Toplumsal rahatsızlıkların ve çatışmaların son bulmadığı ülkeler olan Mısır ve Suriye üzerine tekrar bir değerlendirme yapmanın şöyle bir anlamı olacak; özellikle Mısır’ın Port Said şehrindeki futbol provokasyonu, sokakların yeniden alevlenmesi, Suriye'deki savaşın arka planı, bölge ve emperyalist ilişkiler içindeki konumunu tahlil etmek gerekiyor. Sıcak gelişmelerin ve emperyalist gerilimlerin, hatta ABD ve AB'deki ekonomik kriz kadar dünyanın gözünü ve kulağını diktiği bu bölgedeki diğer çekişmelere de değineceğiz. İran'ın bölgedeki saldırgan dış politikası, Türkiye'nin bölgesel aktör olma çabaları ve Suriye savaşında taraf olması, muhalifleri desteklemesi ve diğer ülkelerin tutumlarına değinerek Ortadoğu’da olup bitenlere bir anlam vermeye çalışacağız. Burada olayları incelerken belli noktalara dikkat etmek gerektiğini düşünüyoruz. En temel nokta, elbette ki olayları enternasyonalist bir perspektiften geçirerek yerli yerine oturtmak ve sınıf mücadelesi adına daha isabetli ve tutarlı pozisyon belirleyebilmek. Bir diğer konu ise, belli kafa karışıklıklarını giderecek biçimde enternasyonal bir sınıf mücadelesi ihtiyacından kaynaklı bölgedeki gelişmelerde işçi sınıfının nasıl bir rol oynadığını saptayarak, buralarda yaşanan rejim değişiklerinin birer devrim olmadıklarının genel çerçevesini çizmek. Zaten devrim meselesi de bu yazıdan bağımsız bir derinleşmeyi gerektirdiği için meseleye şimdilik çok girmeyeceğiz. Belki de baştan şunu belirtmek yararlı olacaktır: Tunus'ta başlayan olaylar, Mısır'a sıçradığında işçilerin sınırlı bir içerikle olaylar içinde yer aldığını söyleyebiliriz. Olayların yaşandığı dönemde konuyla ilgili çeşitli makaleler yayınlamıştık.[1] Yayınlanan bu makalelerde işçilerin bu hareket içerisinde nasıl ve ne oranda yer aldıklarına değinmiştik. Hepimizin de bildiği gibi, işçi sınıfı bu olayları kendi ekseninde toplayıp ve kendi talepleriyle topyekûn bir mücadele geliştiremedi. Diğer taraftan Ben Ali'nin ardından Tunus'ta, 23 Ekim

2011’de gerçekleştirilen Ulusal Kurucu Meclis seçimleri sonucunda Gannuşi’nin başkanı olduğu en-Nahda seçimi kazandı. Bu parti aynı zamanda, Mısır'daki Müslüman Kardeşler örgütüyle aynı gelenekten geliyor. 2011 yılının Ocak ayında başlayan olaylardan bu yana aslında, Tunus işçi sınıfı için değişen tek şey, iktidardaki parti oldu ve işçi sınıfı için ücretli emek sömürüsü devam etmekte. Buradan hareketle Mısır'da, Suriye'de benzer bir sürecin yaşanma ihtimali oldukça yüksek. Sürecin sonrasında yaşananlar ya da yaşanacaklar ekonomik sorunları ortadan kaldırmadığı gibi, kapitalizm açısından işçilerin yaşadığı bu sorunları daha formel hale getirerek ve artı değer sömürüsünü daha da yoğunlaştırarak sömürüyü derinleştireceklerdir. Yaşanan olaylara daha yakından bakmak ve arka planını daha iyi kavrayabilmek için bölgedeki, emperyalist ve yerel devletlerin pozisyonlarını tahlil etmek gerekiyor. Bu bakımdan İran, Türkiye, İsrail ve bu yerel devletlerin, bir de uluslar arası işbirliği içinde oldukları diğer emperyalist devletler başta ABD, Çin ve Rusya olmak üzere Suriye ile olan ilişkileri ve Mısır'da yaşanan olaylara yaklaşımlarını da anlamak gerekiyor. İran ve Türkiye'nin Emperyalist Eğilimleri a - İran İran, Ortadoğu’da bölgesel güç olma iddiası taşımakta ve buna yönelik de bir dış politika gütmekte. Bunun en temel nedeni, İsrail karşısında bölgede en güçlü karşıt ülke olma kaygısı. Çünkü İsrail, bölgenin tartışmasız lider ülkesi konumunda. Bu anlamda stratejik olarak geliştirdiği tüm ilişkileri bunun üzerine inşa etmekte. Bu iddiayı güçlendirmek için ilk olarak bölgede Şii mezhebi üzerinden bir siyasi, ekonomik hatta askeri birlik oluşturma çabaları söz konusu. Irak'ta Şii Maliki'nin başbakan oluşu ve Irak'ın Saddam sonrasında ülkedeki en büyük gücün Şiilerden oluşması, Şii birliğinin en önemli gelişmelerinden birisi. Diğerleri ise Lübnan'da ki Hizbullah ve Suriye’de 1963'ten beridir iktidarda olan Baas Partisinin Nusayri egemenliği.* İran bu dini motifli birliği, kendisinin başını çektiği bir İsrail ve ABD karşıtlığında kullanmak istiyor.

7


İran ekonomisi petrol ve doğalgaz üzerine kurulu, ekonomik yatırımların ise %80'i devletin elinde bulunuyor. İran dünya petrol rezervlerinin %10'una doğalgaz rezervlerinin ise %17'sine sahip. Aynı zamanda İran ekonomisinde petrolün yanında tarım ürünleri ihracına dayanmakta. Ekonomik verileri bakımından bölgede hızlı büyüyen ekonomilerden bir tanesi aynı zamanda. Böylesine petrol rezervlerine sahip olması, İran'ı ekonomik ve siyasal olarak diğer gelişmekte olan ekonomilere göre daha rahat manevra yapabilme kabiliyeti sağlıyor. İran'ın kendi içindeki çelişkileri ise hala çözülebilmiş değil ve çözülmesi de olası görünmüyor. Bunun en temel nedeni, elbette ki İran burjuvazisinin bu bahsi geçen konuma ulaşmak için işçi sınıfı üzerinde arttırdığı ekonomik ve siyasi baskılar. 2009 seçimlerinin ardından yaşanan olaylar, Arap Baharı adı verilen toplumsal olayların aslında başlangıcıydı. Sokağa çıkanlar, Vali Asr meydanını dolduranlar, Musavi taraftarı olarak gösterilmeye çalışılsalar da, aslında Tahran sokaklarında burjuvazinin güvenlik güçleriyle (Devrim Muhafızları) çatışan işçilerdi. 10. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra başlayan olaylar, başta Musavi'nin seçimlere hile karıştığı yönündeki iddiaları üzerinden gelişmiş gibi görünse de aslında duyulan rahatsızlık daha farklı ve derindeydi yani sınıfsal antagonizma bağlamında nitelik kazanmaktaydı. Daha sonrasında bir burjuva reformisti olan Musavi, sokağa çıkmama çağrısı yapsa da kitleler tarafından ciddiye alınmadı ve hatta “Uzlaşmacılara Ölüm!” sloganlarıyla karşılık buldu. Bu kendiliğinden gelişen hareketin en büyük eksiği, sınıfsal taleplere sahip olmayışları ve tek tek işçiler biçiminde hareketin içinde yer almalarıydı. Böylesine sokakları dolduran işçiler, sınıf kimliklerini oluşturarak kendilerini siyasi olarak ifade edecek organlara sahip değillerdi. Bunun yanında ise sadece bir grev yapıldı; o da sadece bir fabrikayla sınırlı kaldı (İran'ın en büyük fabrikası olan Khodro araba fabrikasında çalışan üç vardiya da, devlet baskılarını protesto etmek amacıyla birer saatliğine greve çıktı).[2] Bu hareket, İran’da hala önemli bir potansiyelini barındırmakta ve olası bir istikrarsızlık ya da ekonomi koşullarının ağırlaşmasıyla ortaya çıkmaya müsait yapıya sahip. İran'da Şah'ın devrildiği 1979'daki Şuralar deneyimi, İran işçi sınıfının mücadelesi için önemli sayılacak tecrübeleri barındırıyor. İran'ın dünya kapitalizmiyle olan ilişkileri ve bu bağlamda bölgede üstlendiği role değinmek gerekiyor. Bu ülkenin en yakın ortağının Rusya olduğunu söyleyebiliriz. Rusya ile daha çok silah ve nükleer enerji üzerine kurulmuş bir stratejik ortaklığı söz konusu. İran'ın nükleer enerji santralleri kurması, enerji üretiminden ziyade nükleer silah üretme olasılığını

8

akıllara getirdi. Bu ihtimalden hareketle, Rusya nükleer enerji konusunda İran'la arasına belli mesafe koymak zorunda kalsa da, Rusya için hala en önemli silah alıcısı ve stratejik ortağı. İran, diğer ortağı Çin ile yirmi yıllık enerji anlaşması imzalanmış durumda. Bu iki ülke arasındaki ilişki tamamen ekonomik temellere dayanmakta. Çin, İran petrollerinin %22'sini satın almakta. İran petrollerini dünya piyasasına göre daha ucuza alan Çin, bu yolla ekonomisi için stratejik enerji kaynağı sağlamakta. Bu durum ucuz üretim maliyetleri üzerine kurulu olan Çin ekonomisi açısından oldukça önemli bir paya sahip. İran burjuvazisinin nükleer yatırımları, kendi silah teknolojisini üretme çabası ve en son Hürmüz Boğazı'nda askeri tatbikat yapması; bunların hepsi İran'ın bölgede ekonomik gücünün yanına askeri güç katmak istemesinin bir sonucu. Bunun anlamı ise bölgesel ya da uluslararası olası bir savaşa hazır olmak ve Ortadoğu'da askeri gücüyle söz sahibi olabilmek. Hürmüz Boğazı'nda yapılan tatbikat doğrudan ABD, İsrail ve diğer Arap ülkelerine bir gözdağı vermek, askeri gücü ile petrol transferi için stratejik olan Hürmüz Boğazı'ndaki gücünü göstermek diyebiliriz. ABD ve AB'nin İran petrollerinde yaptırım uygulama kararına karşın İran, dünya petrollerinin %40'ının geçtiği Hürmüz Boğazı'nı kapatacağı açıklamasını yaparak emperyalist dalaşı daha da kızıştırdı. Bu boğazdan geçen petrol hattı İran ve Rusya petrollerinin alternatifi yani rakibi. Böyle bir atak Rusya'nın elinde bulunan Karadeniz'in kuzeyinden geçen petrol boru hatlarının stratejik önemini daha da arttırmakta. Petrol transferi üzerine kurulu bu güç yarışı Ortadoğu’daki gelişmeleri tamamen belirlemekte. İran'ın elinde önemli petrol yatakları bulunması, Hürmüz Boğazı'ndaki egemenliği, kendisine uluslararası anlamda ortak bulmasına olanak sağlıyor. Bu konumuyla güçlenen bir devlet görünümü çizse de, içerideki sınıfsal dinamikler İran burjuvazisinin uykularını kaçırıyor ve kaçırmaya da devam edecek. b - Türkiye Türkiye, Arap coğrafyasında başlayan bu toplumsal hareketler ilk ortaya çıktığında tutum belirleyemedi. Şüphesiz ki; belirleyemezdi; hareketin sınıfsal karakteri oldukça belirleyici bir olgu. Tabii ki; Suriye’yi bu değerlendirmenin dışında tutuyoruz. Ama baştan şunu belirtmek gerekiyor: Kuzey Afrika olaylarının yaratmış olduğu istikrasızlık döneminden karla çıkan Türkiye oldu. Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkinin nasıl bir zeminde olduğunu ve geçirdiği evreleri incelemek bu gün takınılan tutumların arka planını görmemeizi sağlaya-


caktır. Türkiye'nin 2005 yılında başlattığı çevresindeki ülkelerle, sıfır sorun dış politikasıyla, özellikle Ortadoğu'da siyasi ve ekonomik varlığını arttırmak istiyordu ve bu kapsamda Suriye ile eskiden beri iyi olmayan ilişkilerini geliştirmeye çalışıyordu. Daha öncesinde kronik sorunları olan bu iki burjuva devlet, son on yılda bu sorunları çözmek için belli adımlar attılar. Hatay sorunu ile başlayan ve Dicle ile Fırat nehirlerinin üzerine kurulan barajlardan dolayı Suriye'nin su sorunu ve PKK'nin Suriye'ye yerleşmiş olması gibi bir dizi sorunlara sahiptiler. ABD'nin önce Afganistan sonra Irak'ı işgal etmesi, bölgede tüm politikaları değiştirdi. Türkiye'nin bölgede etkin kılınmak istenmesi, Suriye ile ilişkilerin iyileştirilmesine dönük bir dizi adım atıldı. Devletler düzeyinde birçok ziyaret gerçekleşti. Bu ziyaretlerden birisi Hariri suikastının ardından gerçekleştirildi. Hariri suikastından sonra yalnız kalan ve sıkışan Baas rejimine ilk uluslararası desteği veren Türk burjuvazisi oldu. Bölgede etkinlik kazanmak için bu durumu bir fırsat olarak değerlendiren Türk burjuvazisi, Esad rejiminin bu zor günlerinde ona destek oldu. Sonrasında ilişkiler diplomatik ziyaretlerle iyileştirildi. İki ülke tarihindeki en fazla diplomatik trafik bu dönemde yaşandı. Ardından 2009 yılında kurulan “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi ” ekonomik, siyasi ve askeri birçok ortak yatırımı ve anlaşmayı içeriyordu. Vize uygulamasını kaldırması, ortak askeri tatbikatlar, gümrük birliği uygulaması ve serbest ticaret gibi birçok konuda ortaklıkların kurulduğu bu konsey Türkiye - Suriye ilişkilerinin tarihindeki zirveyi işaret ediyordu. Türkiye için Arap coğrafyasına açılma olanağını sağlayan bu anlaşmalar, Suriye için de Avrupa’ya açılma olanağını sağlıyordu. Türkiye için yıllardır kavgalı olduğu Suriye artık bir dosttu. Bu yakınlaşma “ Ortak tarih, ortak din ve ortak kader” olarak ifade ediliyordu. Suriye'de Esad karşıtı olayların başladığı güne kadar süren bu ilişki bir anda Türk burjuvazisinin Esad'a sırt çevirmesiyle son buldu. Arap coğrafyasındaki olayların Suriye'ye sıçraması ile Esad karşıtı Sünni-Arap birliği ortaya çıktı. Türkiye'de bu hareketi doğrudan destekleyerek, Erdoğan ve Esad ailesinin beraber tatile gittikleri saadet günleri artık savaş söylemelerine yerini bırakmıştı. Suriye Ulusal Konsey'in İstanbul'da kurulması, Hür Suriye Ordusunu kuran subayların ilk önce Türkiye'ye kaçması, Türk burjuvazisinin Esad karşıtlarına açıktan destek verdiğinin göstergeleriydi. Tüm bu gelişmeler, Türk burjuvazisinin Esad döneminde geliştirdiği ilişkinin sekteye uğramaması için, iktidara gelmesine kesin

gözüyle baktığı muhaliflere destek vererek bölgedeki söz sahibi konumu devam ettirmek istemesinden kaynaklanıyordu. Ama zamanla Esad'ın kolay gitmeyeceği, Rusya ve Çin, Suriye'ye desteğini dolaylı da olsa bildirmesi Türkiye'nin olayların başladığı günlerdeki gibi doğrudan Esad'ı hedef alan açıklamalardan ziyade, uluslararası baskıyı arttırma yoluna gitti. Olası bir NATO operasyonun zeminini hazırlamak için Suriye’nin Dostları Konferansı'nın aktif üyelerinden birisi oldu ve Arap birliği ile ortak hareket etti. Buradan hareketle, Türkiye genel çerçevede Ortadoğu'da ABD müttefiki bir dış politikanın ekseninde davransa da, zaman zaman kendi başına davranabilmekte ve bölgesel bir güç ilişkileri içinde söz söyleyebilmektedir. Ayrıca Türkiye'nin Suriye'nin geleceğine ilişkin planlarının bir parçası olarak gördüğü, Esad karşıtı muhalefetin büyük bir kısmını oluşturan Müslüman Kardeşler örgütü ile bağ kurulmakta, bahsi geçen bu örgütün Mısır'da ve Tunus'taki Müslüman Kardeşler kökenli partilerle aynı ağın parçası olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye Mısır ilişkilerine değinecek olursak; Mubarek'in gitmesinin ardından Mısır'la iyi ilişkiler geliştirmeye çalışıldı. Bu ilişkinin iki boyutunun olduğundan söz edebiliriz. Birinci boyutu, Türk burjuvazisinin emperyalist eğilimleri. Diğer bir boyutu ise yeni rejimin şekillenişinde rol kapmaya çalışması. Rejim ve sermaye ihracı yapmak isteyen Türk burjuvazisi, Müslüman Kardeşler örgütünün kurduğu Adalet ve Özgürlük Partisi ile AKP üzerinden bağ kurmaya çalışmaktadır. “One Munite” krizi ve Mavi Marmara baskınından sonra, İsrail'e karşı almış olduğu tutumla Tayyip Erdoğan, Arap coğrafyasında popülerlik kazanmıştı. Bu popülist politikalar sonrası, Eylül ayında Tayyip Erdoğan yedi bakan ve üç yüz işadamıyla Mısır, Tunus ve Libya gezisi yaptı. AKP' nin seküler İslam modeli üzerine kurulu bu ziyaret, Tayyip Erdoğan'ın hem Mısır'da, hem de Tunus'ta vermiş olduğu en temel mesaj, seküler İslam ya da “Müslüman ama laik devlet” söylemiydi. Zira bu ziyareti takip eden dünya basını, Tayyip Erdoğan'ın Suudi Vahabizmi'ne ve İran Şii rejimine alternatif olarak laik bir rejim önerdiğini servis ettiler. Bu bir tesadüf değildi elbette. Tayyip Erdoğan Tunus'taki konuşmasında "Kişi laik olmaz, devlet laik olur " diyerek seküler İslam'a vurgu yapmaktaydı. Türkiye gibi müslüman bir ülkenin hem laik hem de parlamenter bir rejime sahip olduğu zaten olaylar başladığında özellikle ABD tarafından dillendirilmişti. Bu konuya ilişkin daha önceden belli

9


değerlendirmeler yapmıştık.[3] Şu konuya tekrar değinmek gerekiyor: Ortadoğu'da söz sahibi ve olmak isteyen Türk burjuvazisi bu konumu sağlamlaştırmak için bölgedeki Suudi Vahabizmi'ne ve İran Şii rejimlerine karşı kendi rejiminin ihraç ederek İran ve Suudi Arabistan’a karşı Ortadoğu'da ve Mısır'da rol kapmaya çalışmaktadır. Zira burası diğer pazar alanlarına göre bazı açılardan daha bakir. Asıl meseleye tekrar dönecek olursak, Batı emperyalizm bölgenin bir an önce istikrar kazanmasını istiyor; bunu da kendi pazar ilişkilerini rahatlıkla sağlayacak liberal kapitalizmle tam uyumlu rejimler kurmak istiyor ve şu anda elde olan en uygun örnek ise Türkiye modeli. İstikrar ise bölgede işçi sınıfının tekrar hareketlenmemesi üzerine kurulu. Burjuva parlamenter rejiminin önerilmesinin altında yatan en büyük neden ise istikrar ve Mısır işçi sınıfının kendi politik olgunluğuna erişmesine engel olmak. Çünkü Mısır'da işçi sınıfı hala ortaya çıkma potansiyeli taşıyor ve yetmiş milyonluk bir ülkenin işçilerini uyandırmak istemeyen burjuvazi, Kuzey Afrika için en uygun rejimi ya da kitleleri yanıltan araçları geliştirmek istiyor. c - İç Savaşa Doğru Giden Suriye Tunus'taki toplumsal olaylar Mısır'a sıçradığında Ortadoğu'da artık Baas tipi rejimlerin hareket karşısında durmasının oldukça zor olduğu yorumları yapılmaktaydı. Sıradaki ülkeler içerisinde Suriye’de sayılıyordu. Esad'ın muhalefet karşısında iktidarı bırakacağı beklentisi vardı. Fakat öyle olmadı; Esad, Dera şehrinde başlayıp Hama, Humus gibi şehirlere yayılan gösterileri bastırmaya çalıştı ve olayları bastırmak için silah kullandı, kan döktü ve hala dökmeye devem ediyor. 15 Mart 2011'de başlayan olaylar hala devam etmekte ve Esad'a ne kadar da ömür biçilse bu olayların nasıl ve ne zaman son bulacağı belirsizliğini koruyor.

Müslüman Kardeşler örgütü Genel Sekreteri Muhammed Riyad El Şafka ile yapılan röportajda, karşılıklı menfaatler çerçevesinde, küresel ve bölgesel güçlerle işbirliği yapabileceklerini belirterek Esad rejiminden sonraya dair fikirlerini de bir biçimde açıklamış oluyor. Yine aynı röportajda Esad'la hiçbir koşulda anlaşmayacaklarını ve rejimi devirmek gerektiğini ifade etmesi, savaşın giderek şiddetleneceğini gösteriyor.

Suriye'deki olayları daha net anlayabilmek için ülkedeki etnik ve dinsel grupları tanımak gerekiyor; zira Esad rejimini destekleyenlerle ona karşı savaşanlar kendilerini ya etnik kimlikleriyle ya da dinsel kimlikleriyle tanımlamaktalar. Suriye etnik yapısının % 55’ini Sünni Müslümanlar, %15’ini Nusayriler (Aleviler) %10’unu Sünni Kürtler, %15 Hristiyanlar ve %5’ini Dürzi, Çerkez ve Yezidi’ler oluşturmaktadır. Ayrıca Suriye’de 2 milyondan fazla Filistin'li ve Irak'lı mülteci olduğu belirtilmekte.[4]

Ekrem

Esad rejimine karşı muhalefet yapan ve savaşan grupların en büyüğünü sunni Arap'lar oluşturmakta. Suriye siyasi dengelerinde kilit noktada durun Kürtler'in ise bir kısmı Esad'ı destekliyor, bir kısmı da Esad karşıtı Suriye Ulusal Konseyi içinde yer alıyor. Diğer etnik gruplar ise aslında şu andaki belirsizlikten kaynaklı, emin olamadıkları için mevcut rejimi desteklemekteler. Diğer önemli bir kesim olan Arap Nusayriler ise yıllardır Suriye’deki Baas rejimini oluşturan etnik topluluk.

10

Yıllardır Suriye'de halkı baskı ile yöneten Baas rejimine karşı ilk girişim, Suriye Ulusal Konseyi adı altında toplandı. 23 Ağustos 2011 tarihinde İstanbul'da kurulan Suriye Ulusal Konseyi, Kürtler'in belli bir kesiminin dışındaki Esad rejiminin tüm muhaliflerini içeriyor.[5] Suriye, Türkiye, İran ve Güney Kürdistan'ı kapsayan bölgede en stratejik konumda olan Kürtler'in ikiye bölünmesinden sonra bir kısmı bu konseyin içinde yer aldılar. Konseyin ana gövdesi oluşturan grup sunni Arap'lar. Aynı zamanda Esad rejiminin en büyük muhalif grubunu oluşturuyorlar. Müslüman Kardeşler örgütünün Mısır'dan sonra en güçlü oldukları ülkenin Suriye olduğunu hatırlarsak şu anki hareketin de başını çeken grup olduğunu söyleyebiliriz. Aslında bu rejim karşıtı sunni Arap ayaklanması ilk değil, daha önce de Müslüman Kardeşler örgütü Hafız Esad'a karşı ayaklanmış ve 1982'de on bin ve yirmi beş bin arasında değişen sayıda insanın ölmesiyle kanlı bir şekilde bastırılmıştı.[6] Baas rejimine karşı tek muhalefeti oluşturan bu örgüt, Esad'ın devrilmesinin ardından iktidara gelesi yüksek ihtimal. Bu ihtimali en güçlü kılan durum ise Tunus ve Mısır'da aynı örgütün kurmuş olduğu partilerin seçimlerde en çok oyu almış olmaları.

(Not: Yazının devamı Dünya Devrimi’nin Mayıs-Haziran sayısında yayınlanacaktır)

1. http://tr.internationalism.org/ekaonline2000s/ekaonline-2011/arap-duenyasindaki-olaylarinsinif-analizi-doenemi-anlamak * Arap Aleviliği (http://tr.wikipedia.org/wiki/Nusayriler) 2. http://tr.internationalism.org/ekaonline2000s/ekaonline-2011/arap-duenyasindaki-olaylarinsinif-analizi-doenemi-anlamak 3. http://tr.internationalism.org/ekaonline2000s/ekaonline-2011/kuzey-afrika-da-tek-parti-rejimleri-yikilirken-isci-sinifini-ne-bekli 4. http://orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2876 5. http://tr.wikipedia.org/wiki/Suriye_Ulusal_Konseyi 6. http://tr.wikipedia.org/wiki/Hama_katliam%C4%B1


Hocalı Mitingi ve Sonrası:

B ur juv az i v e K öpekler i Aslında insanlar ve köpekler arasında binlerce yıldır bir arada yaşamaktan gelen köklü ve güzel bir ilişki vardır. Bu tüm doğa tarihinde, iki tür arasında gerçekleşebilmiş en yakın ilişkidir aynı zamanda. Köpekler, binlerce yıl boyunca insanların canlarını, evlerini, ailelerini, mallarını, mülklerini, büyük ve küçükbaş hayvanlarını korumuş, bunun yanı sıra insanlara hem oyun arkadaşlığı hem de can yoldaşlığı yapmışlardır. Köpeğin bütün bunları, insanın bahşedeceği bir parça yemek umuduyla yapıyor olması da, onun insan tarafından kontrol edilmesini kolay kılmıştır. Sadakatleri, korumacılıkları, heyecanları ve saflıklarından kaynaklı sevimliliklerinden dolayı, acı bir ısırılma deneyimi yaşamamış insanların büyük çoğu köpeklerden sevecenlikle bahseder. İşçi mahallelerinde de, eğer koşullar elveriyorsa sokak köpeklerini besleyen haneler çok olur. Fakat köpekler aç da kalırlar kimi zaman, barınaksız da kalırlar, zorla çalıştırıldıkları da çok olur, sahiplerinden dayak da yerler, yeri geldi mi feda da edilirler, üzerlerine bombalar bağlanıp tankların altında ölmeye de yollanırlar, toplatılıp da öldürülürler, hatta kimileri zevk için dahi canlarını alır. Bu yüzden başlarken belirtmek istiyoruz ki bizim esasında köpeklerle, yani hem insana dost olan ama bir yandan da insanın yaşadığı sınıflı toplumların ceremesini de çaresizce, ne olup bittiğini de anlayamadan çeken bu gariban hayvanlarla bir alıp veremediğimiz yok. Bizim derdimiz, insandan yaradılma köpeklerledir ve mallarını mülklerini korumaya dünyanın tüm köpekleri gelse yetmeyeceği için insanları böylesine köpekleştirenlerledir. 26 Şubat 2012 tarihinde, Taksim Meydanı'nda sayılarının yaklaşık otuz bini bulduğu iddia edilen[1] bir kalabalık toplandı. Göya bu kalabalık, yirmi yıl önce, 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık-Karabağ Savaşı kapsamında gerçekleşen ve 613 Azeri sivilin hayatını kaybettiği Hocalı Katliamı'nı anmak için toplanmıştı. Katliamın ardından geçen yirmi yıl içerisinde ilk kez gerçekleşecek olan bu 'anma' mitingi, burjuva devletin açık desteğiyle örgütlenmiş, günler öncesinden İstanbul'un dört bir yanı " Ermeni yalanına sessiz kalma " başlıklı miting çağrılarıyla donatılmıştı. Öte yandan mitingin burjuva devletin tam desteğiyle yapılmış oluşunun en önde gelen kanıtı, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in mitingde yaptığı konuşmaydı. Şahin, konuşmasında: “ Akıtlan kan bizim kanımızdır. 20 yıl önce bugün kan içiciler, katiller, acımasızlar, merhametsizler, yüreksizler, korkaklar Hocalı'da 613 insanın kadın demeden, çocuk yaşlı demeden, haklı haksız demeden kanını içmişlerdir. O kan o günden bugüne yerde kalmadığı gibi bundan sonra da kalmayacaktır. O kan o gün akmıştır ama hesabı bitmemiştir. Türk milleti yaşadıkça o kanın hesabı yapılacaktır ve hesabı sorulacaktır”[2] dedi. İçişleri Bakanı'nın hitap ettiği otuz bin kişilik kalabalık, ellerinde “ Hepiniz Ermeni'siniz, hepiniz piçsiniz ”, “ Türk'e kefen biçenin ölümü korkunç olacak”, “Bugün Taksim, yarın Erivan; bir gece ansızın gelebiliriz”, “Ceddim soykırım yapsaydı dünyada bir tane bile Ermeni kalmazdı” pankartları, ağızlarından salyalar akarak “ Bozkurt Ogün ”, “ Bozkurt Çatlı”, “Dişe diş, kana kan, intikam intikam”, “Bozkurtlar bu-

rada Ermeniler nerede” diye uluyorlardı. Gözlemlemek için eyleme giden Ermeni gazeteci Aris Nalcı, eylemle ilgili şunları söyleyecekti: “Beyoğlu’ndaki yüzlerce insan, ellerinde ‘Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz!’ pankartı taşıyordu. Bir Ermeni olarak kırılmamak, korkmamak elde değildi. ”[3] Yaratılan saldırgan milliyetçi hava, haliyle miting sonrasına da taştı. Kürtler, ister istemez, bir kez daha şövenist saldırıların hedefi oldular, eylemden çıkanlar BDP il binasının bulunduğu bir sokakta durma gafletinde bulunan belediye otobüslerini taşladı. Ertesi günlerde İstanbullu bir Ermeni bahçesine üzerinde "Ermeni yalanına sessiz kalma" yazılı bir kasket atılarak tehdit edildi. Bu arada eylemin ardından aynı provokatif iklim bu kez Ankara'daki üniversitelerde yaratılmaya çalışıldı; solcu öğrenciler tepki göstermek isteyince bu kez onlar, böylesi bir durum önceden planlanarak okullara getirilmiş faşist gürühların hedefi oldular. Başbakan Erdoğan'ın da mitingi, “ marjinal ve münferit birkaç pankartın olması Hocalı Katliamı'na dair acımızı ve dayanışmamızı gölgelemeye yetmez ” sözleriyle sahiplenmesi ve savunması, bütün gerçekleşenlerin burjuva devletin isteği doğrultusunda ve güdümünde gerçekleştiğini de ortaya koyuyordu. Aynı dönemde Adıyaman'da Alevi ve Kürt kökenli kişilerin evlerinin işaretlenmesini bir tesadüf saymak da saflık olacaktır. Biz bu sürüyü iyi tanıyoruz. 1915'te başlayan Ermeni Soykırımı'ndan beri burjuvazi ne zaman salsa onları, ağızlarından salyalar akıta akıta, uluya uluya koşuyorlar efendilerinin emirlerini yerine getirmek için. 6-7 Eylül olaylarında da işbaşındaydılar, Kahramanmaraş Katliamı'nı da, Çorum Katliamı'nı da onlar yaptılar, Sivas'ta insanları diri diri onlar yaktılar. Sırf Ahmet Kaya tişörtü giydi diye insanları linç etmek için toplanan da, Hrant Dink'i vuran da, Şerzan Kurt gibi sayısız delikanlının canına kıyan da onlardı. Böylesi bir kalabalık, tarihte hiçbir zaman kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Hakim sınıfın bilinçi ve örgütlü çabalarının etkisi altında kalmadan kimse tanımadığı insanların kanını akıtmak istemez. Hocalı'da katledilenler, gerçekte burjuvazinin insanlıktan çıkarttığı bu sürünün hiç de umurunda değildir – pek çoğunun devletin bilinçli provokatif çabalarından önce Hocalı diye bir yerden haberdar oldukları dahi şüphelidir. Bu otuz bin kişi Türk işçilerden de oluşmamaktadır. Aralarında işçiler de vardır şüphesiz ve böylesi görüşlerin belirli işçi kesimleri arasında etkisi olduğunu da görmezden gelemeyiz. Fakat dünyanın her yerinde burjuvazinin bu tip düşünceleri aşılamasına en el verişli unsurlar küçük burjuvaziden ve lümpen kesimden çıkmıştır. Sınıfsal konumları itibarıyla bugünlerinden tatmin olamayan fakat bir gelecek perspektifi geliştirmesi de mümkün olmayan bu kesimleri insanlıktan çıkartmak, burjuvazi için hep çok kolay olmuştur. 26 Şubat'ta Taksim'i dolduranların büyük çoğunluğu da yine onlardır. Sınıf bilinçli proleterler, böylesine insanlıktan çıkartılarak kullanılan bir kalabalık karşısında ancak acıma ve üzüntü hissedebilir ve Rakel Dink'in ifadesiyle 'bir bebekten katil yaratan karanlığa' yani burjuvaziye, kapitalist düzene isyan edebilir.

11


Peki, burjuvazi neden şimdi böylesi bir hava yaratma çabasına girişmiştir? Bütün bu olayların Fransa'daki Ermeni Soykırımı'nı İnkar Yasası'nın yeniden oylanacağı bir dönemin öncesine denk getirilmesi yalnızca bir tesadüf müdür? Gerek burjuvazinin bu çabalarını ifşa etmesi, gerekse yaratılmaya çalışılan milliyetçi havaya bir yanıt vermesi bakımından Türkiye Azerbaycanlı Sosyalistler Platformu'nun açıklaması anlamlıdır: “ Fransa`daki `Ermeni Soykırımı'nı İnkar Yasası`nı fırsat bilen aynı milliyetçi çevreler, tekrar Hocalı Katliamı'nı `koz olarak` kullanmak istemektedirler. Yüzlerinde bu katliamdan dolayı en ufak acı ve keder bulunmayan bu insanlar, acıları birbiriyle tartarak gerçek niyetlerinin siyasi oyunda kendi ellerini güçlendirmek olduğunu göstermektedir (…) Unutmamak gerekir ki, çıkarılan her savaşta kazanan yalnız burjuvazi ve onun araç olarak kullandığı devletdir (…) Biz hiçbir katliamın diğerinin bahanesi olamayacağına, hiçbir acının diğerinden üstün olmadığına inanarak, Hocalı Katliamı'nın 1915`deki Ermeni olaylarıyla kıyaslanmasına, Ermeni trajedisini inkar etmek için malzeme olarak kullanılmasına itiraz ediyoruz. Hrant Dink`in katli sonrası karanlık güçlere karşı Türkiye`deki Ermeni azınlıkla dayanışma anlamında acı ve öfkeyle dile getirilmiş `Hepimiz Ermeniyiz` sloganını sulandırmak ve geçersiz kılmak için ortaya atılan `Hepimiz Azeriyiz` önermesine itiraz ediyoruz. Bu oyuna ortak olup Hocalı Katliamı'nın bu çevrelerin siyasi malzemesi olmasına göz yummak en başta Hocalı katliamında hunharca katledilen insanların anısına saygısızlık, Hocalıların acısına vurdumduymazlıktır. Biz bu oyunun oyuncusu da, seyredeni de olmayı reddediyoruz.”[4] 20. yüzyıl, insanlık tarihine bir savaşlar, soykırımlar ve katliamlar yüzyılı olarak geçmiştir. Katledilenler her zaman, ister Ermeni, ister Rum, ister Kürt, Türk, Azeri, İranlı, Yahudi, Arap, Sünni, Alevi, Hristiyan vb. olsunlar, bizim analarımız, babalarımız, evlatlarımız, kardeşlerimiz ve arkadaşlarımızdır. Ölümler kimin eliyle gelirse gelsin, ölenler işçi sınıfının yani bizim canlarımızdır. İşçilerin vatanı yoktur. Bu yüzden TC burjuvazisi Hocalı Katliamı'nın hesabını soramaz. Bu katliamın hesabını sormak başta Ermeni ve Azeri işçi sınıfları olmak üzere dünya proletaryasına düşen bir görevdir. Ve yine bu yüzden başta Ermeni Soykırımı olmak üzere Osmanlı ve TC hakim sınıflarının gerçekleştirdiği bütün katliamlar, dünya proletaryasının ve bu toprakların

işçi sınıfının bir parçası olan Türk işçi sınıfına karşı da yapılmış sayılır. Türk işçi sınıfı bu gerçeği, 26 Şubat'ta Taksim'de toplanan otuz bin kişiye karşı, Hrant Dink'in cenazesinde iki yüzbin kişi, tek bir ağızdan “ Hepimiz Ermeniyiz” diye haykırarak ifade etmiştir. Net bir sınıf bilinçli tepki olmadığı aşikar olsa da, tarihsel bir dayanışma ifade eden bu sloganın burjuvaziyi ve burjuva devletin temsilcilerini bu kadar rahatsız etmesinin nedeni budur. Bu tepki, Ermeni soykırımını inkar edenlere, Ermenistan devletinin soykırım olgusunu siyasi çıkarlarına alet eden bütün manevralarından daha ağır bir darbe vurmuştur. İdris Naim Şahin, Hocalı mitingi konuşmasında “Bizim Türk milleti olarak ne Kazakistan'da ne Azerbaycan'da ne Türkiye'de dünyanın hiçbir yerinde insanlık adına utanılacak tarihimiz yoktur.” [5] demişti. Bu sözlere sadece gülüyoruz. 'Ermeni yalanları' diye köpüren ve ortamı provoke eden bir adamın, bu denli rahatça yalan söyleyebilmesi hiç şaşırtıcı olmasa da ibretlik bir durumdur. Burjuva devletin temsilcisi İçişleri Bakanı'nın söylediklerine, yine aynı konuşmada sarf ettiği kendi sözlerini değiştirerek yanıt veriyoruz: “Akıtlan kan bizim kanımızdır. 97 yıl önce kan içiciler, katiller, acımasızlar, merhametsizler, yüreksizler, korkaklar Anadolu'da bir buçuk milyon Ermeni'nin kadın demeden, çocuk yaşlı demeden, haklı haksız demeden kanını içmişlerdir. Proletarya yaşadıkça o kanın hesabı yapılacaktır ve hesabı sorulacaktır. Dayanışmayla, mücadeleyle, enternasyonalizmle bu kanın mücadelesini hep beraber İstanbul'da, Bakü'de ve Erivan'da , yeryüzünde işçi sınıfının haklı davasına kim inanıyorsa, hep birlikte takip edeceğiz.”

Gerdûn 1. http://www.aktifhaber.com/hocali-mitinginde-6-7eylul-plani-565686h.htm 2. http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1251162 3. Radikal, 28 Şubat 2012 4. http://www.norzartonk.org/?p=5814 5. http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1251162

Güney Afrika:

İ şçi ler, Pat r on v e S en di kaya K ar şı M ücadele Edi yor ! “(...) Siyasal ve ekonomik grevler, kitle grevleri ya da kısmi grevler, gösteri ya da mücadele grevleri ayrı ayrı sektörleri ya da tüm kentleri etkileyen genel grevler, barışçı talep mücadeleleri ya da sokak savaşları, barikat çarpışmaları – bütün bu mücadele biçimleriyle birbirleriyle kesişir ya da yakınlaşır, iç içe geçer ya da biri diğerine taşar.” (Kitle Grevi, Siyasi Partiler ve Sendikalar, R.Luxemburg) Bu başlığın konusu, Rustenburg kentindeki dünyanın en büyük platinyum üreticisi ve 17 bin 2 yüz işçinin bulunduğu şirket Impala Platinium'da, Ulusal Maden İşçileri Sendikası'nın (NUM) yaklaşık 5 bin kişilik bir işçi topluluğu ile, maaşların arttırılması yönündeki isteklerinin patron tarafından reddedilmesi. İşçiler patronun %18'lik arttırımına karşılık grevi devam ettirmek istemesi ile 5 haftadır düzen güçleri tarafından durdurulamıyor. Kaldı ki; bunun için yüzlerce polisi grev alanına yığmakta gecikmeyen devlet çatışmalarda iki işçinin de ölmesine neden oluyor. Bundan

12

önce 12 Ocak'ta, işçilerin başlattığı eylemlerin hemen ertesinde gerçekleşiyor bu grev.[1] Ancak geçen iki hafta boyunca hiçbir resmi açıklama yapılmaması nedeniyle işçiler artık üye oldukları NUM ile görüşmeleri sürdürmek istemiyor. Böylece sendika olmadan kendi mücadelelerini kendilerinin yürütebileceklerinin sinyallerini veriyor ve öyle de oluyor. Bunun üzerine bir grev komitesi kuran işçilerin gönderdiği temsilciler ile patron görüşmek istemiyor. Patronun yaptığı açıklamaya göre sendika ile kendileri ücret artışı miktarı konusunda daha başından anlaşmış durumda. %18'lik artış yerine şu anda 6 bin Rand[2] olan maaşlarının 9 bin Rand'a çıkartılmasını isteyen işçiler ile sendika gelip konuşmaya çalışıyor ve şunları söylüyorlar: “Bu bir işe alım stratejisiydi. Biz sizinleyiz ve talepleriniz için ölümüne mücadele edeceğiz.” [3]


Bir süre sonra grev, iki rakip sendikanın rant alanı haline gelmeye başlıyor. NUM 2009'daki bir grev hareketini de yine aynı şekilde kırmak istemesi ve bunu başarması, işçilerin giderek güvenini sendikaya karşı yitirmeleri ve NUM'ın işçileri ikna etmek için söylediği “yeni ücret görüşmelerini başlattık” yalanını takiben bu Implats tarafından yalanlanıyor ve işçiler ile sendikanın eylem birliktelikleri ayrılıyor. 2003'te NUM'dan ayrılan sendikacıların kurduğu Maden ve Yapı İşçileri Birliği (AMCU) işçilerin patron ile görüşmesinin engellenmesi üzerine ortaya çıkıyor ve grev komitesi ile bu sendika bir ittifak yaptıkları söyleniyor. Ancak Implats yine bir açıklama yapıyor ve kimsenin sendika adına kendileriyle görüşmediğini söylüyor. Sonuçta patron sendika ile görüşmek istiyor. Karşısında Güney Afrika devleti tarafından yasalarca tanınmış bir sermaye aparatı sendika ile müzakere etmek, işçilerin mücadelesini teslim almak ve grevi bitirerek bir an önce işçilerin işyerinde yarattığı bu “huzursuzluğu” dağıtarak yeni karlara yelken açmak istiyor. Bunun için de birtakım atılımlar gerçekleştirmiş durumda ve işletmeye yeni işçileri almaya başlıyor. Buna karşılık olarak eyleme geçen işçiler, işyeri binasını işgal ediyorlar. Ve bu “vahşi kedi” grevi sırasında bir tarihsel komedi yaşanıyor; NUM, “kontrol edilemeyen işçilere kararlı bir müdahalede bulunmaları” için devletin kolluk kuvvetlerini “göreve” çağırıyor. Daha bir süre önce çalışırken kırdıkları taşları müdahale için gelen polis araçları üzerinde “deniyorlar”. 350 işçinin gözaltına alınıyor ve 2 işçinin de yaşamını yitiriyor. Tipik sendika manevralarına sahne olan bu “yasadışı grev” sırasında sendikanın yaklaşımına tanık olan işçilerin eylemlerini kendilerinin yönetmeleri ve grevin sürdürülmesi yönündeki kararlılığa rağmen şu anda yaklaşık 8 bin kadar işçi işlerine geri dönmüş durumda ancak eylemler devam ediyor. Burada söylememiz gereken belli başlı birkaç nokta var. İşçiler, sendikaların ranta yönelik manevralarını bariz bir biçimde gözlemleyebiliyorlar. Bunun üzerine kendi organlarını kurabiliyor ve eylemlerini yönetebiliyorlar. Sendikalar arası savaşta da önemli bir olguyu gözler önüne seriyor bu grev. Bir sendika gidiyor; diğeri geliyor.[4] Araç olarak sermayenin genel olarak tercihi sendikalar oluyor ve grevi kırma yönünde ellerinden gelmeyenleri sendikalara yüklüyor ve onlara aslında grev-kırıcı bir misyon atfediyorlar. Böylece sendikalar da grevi kırmak ve arkada patron ile yapılan pazarlıklardan nemalanmak, işletmedeki işçilerden kestikleri aidatlardan olmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Sendikalar patron için çalışırken aslında polise sadece fiziki müdahale kalıyor; onlar da bunu yerine getiriyorlar. Her an sonlanma ihtimali taşıyan bu grevin verdiği ders bu yönde. Ama yine de belirleyici olanın işçilerin kendi mücadelelerini kendi ellerine alarak hareketi yönetmeleri,

çeşitli araçlar ile şekillendirmeleri ve sonunda devlet ile karşı karşıya gelmeleri sözkonusu. Yaşanan bu grev aslında; 1 - işçilere işe geri dönem çağrısı yapan sendikaya karşı, 2 – yerel polis karakolunu yakan işçilerin üzerine saldıran kolluk kuvvetleri nezdinde devlete karşı, 3 – en nihayetinde ücretlerinden memnun olmadıkları ve daha iyi bir yaşam uğruna mücadele verdikleri düşman sınıfa karşı, her şeye rağmen devam etmeye çalışıyor. Buradan hareketle grevin nasıl bir yön izleyeceğini, ülke genelinde ve Uluslar arası anlamda nasıl bir yankı bulacağını bekleyerek ve Güney Afrika'lı sınıf kardeşlerimizle dayanışmamızı, onların bu anlamlı eylemliliklerini selamlayarak, deneyimlerini sınıf içerisinde yayarak vermeye çalışıyor olacağız. İşçilerin dile getirdikleri nasıl bir yolun izleneceğinin de habercisi: “Öfkeliyim, çocuklarımı okula göndermek istiyorum ancak yapamıyorum; evde yemeğimiz yok. (...) Gıda ve okul aiatları artıyor ancak maaşlarımız artmıyor”.[5] Bunun belirleyicisinin de işçilerin mücadelelerinde kendilerini ifade etme biçimleri olduğunu düşünüyoruz. Son dönem belki de hem patron ile hem de sendikalar ile mücadele eden işçilerin yegane araçları olarak “vahşi kedi grevleri”[6] ön plana çıkıyor da olabilir. Kendi kararlarını kendilerinin aldıkları eylem komiteleri, açık toplantıları ve eylem planlarının da bu grevin gidişatını etkileyeceği kesin gibi. İşçilerin kurtuluşunun kendi avuçları içerisinde olduğunun bir kanıtı bu grev ile dayanışmamızı ilan etmeliyiz ve sınıfın gelecek mücadelelerinde ibretlik bir deneyim olarak hatırlarda tutmalıyız. Bunçuk 1. http://libcom.org/news/armageddon-implats-wildcat-strikemine-eruptions-escalate-south-africa-22022012 2. Güney Afrika para birimi. 3. http://www.miningmx.com/news/platinum_group_metals/Numchallenged-in-Implats-member-revolt.htm 4. http://dailymaverick.co.za/article/2012-02-22-impala-strikewelcome-to-the-age-of-retail-unionism 5. http://www.bloomberg.com/news/2012-02-22/impala-platinum-protest-deaths-signal-higher-costs-for-south-africamines.html 6. http://en.wikipedia.org/wiki/Wildcat_strike_action

13


ENTERNASYONAL KOMÜNİST AKIM

turkiye@internationalism.org

E K A Ya y ı n l a r ı Accion Proletaria (İspanya) Apartado de Correos 258, 46080 Valencia, İspanya Communist Internationalist (Hindistan) POB 25, NIT, Faridabad, 121001, Haryana, Hindistan Dünya Devrimi (Türkiye) Türkiye’de şu anda bir posta kutumuz bulunmamaktadır. İsviçre’deki adresle iletişime geçebilirsiniz. Internacionalismo (Venezüella) Siyasi koşullar nedeniyle posta kutusu kapatılmıştır. İspanya’daki adresle iletişime geçebilirsiniz Internationalism (ABD) Internationalism 320 7th Ave. #211 Brooklyn, NY 11215, ABD Internationalisme (Belçika) BP 1134, BXL 1, 1000 Bruksel, Belçika Internationell Revolution (İsveç) Box 21 106, 100 31 Stockholm, İsveç Révolution Internationale (Fransa) RI, Mail Boxes 153, 108 rue Damremont, 75018 Paris, Fransa Rivoluzione Internazionale (İtalya) CP 469, 80100 Napoli, İtalya Revolucion Mundial (Meksika) Apartado Postal 15-024, C.P 02600, Distrito Federal, Mexico, Meksika Weltrevolution (Almanya) Postfach 410308, 50863 Köln, Almanya Weltrevolution (İsviçre) Postfach 2216, CH-8026 Zürich, İsviçre Wereldrevolutie (Hollanda) Postbus 339, 2800 AH Gouda, Hollanda World Revolution (İngiltere) BM Box 869, London WC1N 3XX, İngiltere

t r. i n t e r n a t i o n a l i s m . o r g

EKA Online Rusya: Demokratik Yanılsamalar Sınıf Bilincinin Gelişiminin Önünü Tıkıyor

Eylemin temel talebi 'dürüst seçimler' talebiydi. Siyasi olarak şu veya bu yola girmemiş pek çok kişinin niyeti, otoritelerin kanuna uyması ve barışçıl demokratik değişimler elde etmekten öteye gitmiyordu. Ekonomik Kriz: Cevap Mali Düzenleme Değil, Aksine Kapitalizmin Yıkımı

Ya sosyalizme geçiş süreci ya da barbarlık. Geleceğin anahtarı işçi sınıfı, çalışanlar, işsizler, emekliler ve kötü işlerde çalışan gençlerin mücadelelerini birleştirmesinde yatmaktadır. İşgal Edilmiş Atina Hukuk Fakültesi'nden Bildirge (9 Şubat): Kendimizi Özgürleştirmek İçin Ekonomiyi Yıkmalıyız

Bu doğrultuya ücret talepleri merkezli mücadeleleri getirmek; her türlü öz-örgütlü yapılar ve kitle meclisleri, özellikle de hali hazırdaki gibi dönemeçte olanlar, siyasi-hükümet kurumlarının sistematik krizi toplumsal bir patlamaya yol açabilecekken kurulanlar, devrim işte bu anlama gelir.

TC Emperyalizminin Kıbrıs'taki Baştemsilcisi Rauf Denktaş'ın Yaşamı ve Ölümü

Ve bir yandan da milliyetçi katil Rauf Denktaş'ın hizmet ettikleri ve yolundan gidenler, arkadasından "Türk oğlu Türk, gerçek vatan evladı, kahraman bozkurt, şanlı mücahit" diye uluyorlar.

Şiddet Eleştirisi ve Onun Biricik Hümanizması

Onların düşüncelerinin dayandığı bu ‘maddi temelleri' sorgulamak, önceden gerçek olanın şimdi-burada- şu an gerçekdışına dönüşmesinin izini takip etmeyi gerektiriyor.

Dünya Devrimi’nin eski ve yeni sayılarını ve yayınladığımız kitapçıkları PDF olarak size göndermemizi istiyorsanız turkiye@internationalism.org adresine, farklı dillerdeki çeşitli yayınlarımıza abone olmak için international@internationalism adresine veya isimle hitap etmeden yanda belirtilen posta adreslerine yazınız.Tartışma devrimci hareket için hayati bir öneme sahiptir. Siyasi faaliyetlerimizin en önemli unsurlarından biri, temel ilkelerimizin tanımladığı üzere 'Proleter mücadelenin amaçlarının ve yöntemlerinin ve tarihsel ve anlık koşullarının siyasi ve teorik olarak netleştirilmesi'dir. Bu bize göre ancak devrimci saflar içerisinde farklı düşünce ve görüşlerin karşılaşması ve tartışılmasıyla mümkündür. Bu yüzden okuyucularımızı, internet sitemizin dahil olduğu yayınlarımızda savunduğumuz görüşler ve analizlere dair yorumlarını, fikirlerini ve eleştirilerini bizimle paylaşmaya teşvik ediyoruz. Bütün ciddi yazışmaları mümkün olan en kısa sürede yantıtlamak için elimizden geleni yapacağız, fakat kısıtlı kaynaklarımız bunun hemen gerçekleşmesine imkan vermeyebilir. Genel ilgi görebilecek konulardaki yazışmaları ve bizim cevabımızı bize yazan kişinin onayıyla yayınlayabiliriz.

14


E n t e r n a s y o n a l K o m ü n i s t A k ı m - Te m e l İ l k e l e r - Kapitalizm Birinci Dünya Savaşı'ndan beri çöken bir toplumsal sistemdir. İki defa insanlığı kriz, dünya savaşı, yeniden yapılanma ve yeniden krizden oluşan barbarca bir döngüye sürüklemiştir. Seksenlerde bu çöküşün son evresine, çürüme evresine girmiştir. Bu geri çevrilemez tarihsel düşüşün sunduğu iki ihtimal vardır: ya sosyalizm ya da barbarlık; ya dünya komünist devrimi ya da insanlığın yok oluşu. - 1871 Paris Komünü, koşulların olgunlaşmamış olduğu bir dönemde proleteryanın bu devrimi gerçekleştirmek için ilk denemesiydi. Kapitalist çöküşün başlamasıyla bu koşullar yerine getirildikten sonra, 1917'de Rusya'da gerçekleşen Ekim devrimi, emperyalist savaşa son vermiş ve daha sonra birkaç yıl daha devam etmiş olan uluslararası devrimci dalganın bir parçası olarak gerçek dünya komünist devrimine doğru atılmış ilk adımdı. Uluslararsı devrimci dalganın yenilgisi, özellikle 1919-23 arası Almanya'daki yenilgi, Rusya'daki devrimi yalıttı ve hızla yozlaşmaya mahküm etti. Stalinizm, Rus devriminin bir ürünü değil, mezar kazıcısı oldu. - SSCB'de, Doğu Avrupa'da, Çin'de, Küba'da vb. ortaya çıkan ve ‘sosyalist' veya ‘komünist' adıyla alınan devlet mülkiyetine dayanan rejimler, kendisi çöküş döneminin önemli bir niteliği olan devletçi kapitalizme doğru evrensel eğilimin özellikle vahşi bir türünden başka bir şey değillerdi. - 20. yüzyılın başlangıcından beri bütün savaşlar, büyük küçük bütün devlet arasında uluslararsı alanda bir yer etme mücadelesinin bir parçası olan ölümcül emperyalist savaşlardır. Bu savaşlar insanlığa daima yükselen bir ölçekte ölüm ve yıkımdan başka hiçbir şey getirmemiştir. İşçi sınıfı savaşlara ancak uluslararası dayanışma ve bütün ülkelerde burjuvaziyle savaşarak karşı koyabilir. - Bahanesi ister etnik, ister tarihsel ister dini olsun, bütün milliyetçi ideolojiler - ‘ulusal kurtuluş', ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı' vs - işçiler için gerçek zehirlerdir. Onları burjuvazinin şu veya bu kesiminin tarafını tutmaya çağırarak işçileri bölerler ve onları savaşların ve sömürücülerinin çıkarları uğruna birbirlerini katletmeye yöneltirler. - Çöken kapitalizmde parlementolar ve seçimler bir maskaralıktan başka hiçbir şey değildir. Parlementer sirke katılma yönündeki her çağrı sadece bu seçimlerin sömürülenler için gerçek bir seçenek sunduğu yalanını güçlendirmeye yarayabilir. Burjuva hakimiyetinin özellikle ikiyüzlü bir biçimi olan ‘demokrasi' köklerinde kapitalist diktatörlüğün Stalinizm veya faşizm gibi diğer biçimlerinden farklı değildir. - Burjuvazinin bütün kesimleri tamamen gericidir. Bütün sözde ‘işçi' partileri, ‘Sosyalist' ve ‘Komünist' (artık eski-‘Komünist') partiler, solcu örgütler (Troçkistler, Maoistler, eski-Maoistler ve resmi anarşistler) kapitalizmin siyasi aygıtlarının sol kanadını oluşturmaktadır. Proleteryanın çıkarlarını burjuvazinin bir kesiminin çıkarlarıyla karıştıran bütün ‘halk cephesi', ‘anti-faşist cephe' ve ‘birleşik cephe' taktikleri sadece proleter mücadeleyi boğmaya ve saptırmaya yarar. - Kapitalizmin çöküş dönemiyle birlikte, heryerdeki sendikalar kapitalist düzenin proleterya içerisindeki organlarına dönüştürüldüler. Sendika örgütlerinin çeşitli biçimleri, ister ‘resmi' örgütler olsun ister ‘taban' örgütleri, sadece işçi sınıfını kontrol altında tutmaya ve mücadelelerini baltalamaya yarar. - İşçi sınıfı kavgasını yaymak için, mücadelelerini, genişlemenin ve örgütlenmenin kontrolünü, bağımsız genel kitle toplantıları ve seçilmiş ve her an geri çağırılabilir delegelerin oluşturduğu komiteler aracılığıyla alarak birleştirmelidir. - Terörizm hiçbir şekilde işçi sınıfı mücadelesinin bir yöntemi olamaz. Eğer kapitalist devletler arasındaki daimi savaşın bir ifadesi değilse geleceği olmayan bir toplumsal katmanın ve küçük-burjuvazinin çürümesinin bir ifadesi olan terörizm, her zaman burjuvazinin kendi amaçları doğrultusunda kullanması için uygun bir zemin olmuştur. Küçük azınlıkların gizli faaliyetlerini savunmak, proleteryanın bilinçli ve organize kitle faaliyetlerinden doğan sınıfsal şiddeti savunmanın tamamen karşıtıdır. - İşçi sınıfı komünist devrimi gerçekleştirebilecek tek sınıftır. Onun devrimci mücadelesi engellenemez bir biçimde işçi sınıfını kapitalist devletle yüzleşmeye itecektir. Kapitalizmi yok etmek için, işçi sınıfı bütün mevcut devletleri devirmek ve dünya çapında proleterya diktatörlüğünü, bütün proleteryayı yeniden örgütleyecek işçi konseylerinin uluslar arası iktidarını kurmalıdır. - Toplumun işçi konseyleri tarafından komünist dönüşümü ne ‘öz-yönetim' ne de ekonominin millileştirilmesi anlamına gelir. Komünizm, işçi sınıfının ücretli emek, meta üretimi, ulusal sınırlar gibi kapitalist toplumsal ilişkileri bilinçli bir şekilde yok etmesini gerektirir. Bu da bütün faaliyetlerin insani ihtiyaçları karşılamaya adandığı bir dünya toplumunun yaratılması anlamına gelmektedir. - Devrimci siyasi örgüt işçi sınıfının öncü kolunu oluşturur ve sınıf bilincinin proleterya içerisinde genelleşmesinde faal bir etmendir. Görevi hiçbir şekilde ‘sınıfı örgütlemek' veya sınıfın adına ‘iktidarı almak' değildir. Devrimci örgütün görevi mücadelelerin birleşmesine ve işçilerin kontrolü kendileri için kendilerinin almasına doğru giden hareketin faal bir parçası olmak, bir yandan da proleteryanın kavgasının devrimci siyasi hedeflerini çıkartmaktır. Faaliyetlerimiz Proleter mücadelenin amaçlarının ve yöntemlerinin ve tarihsel ve anlık koşullarının siyasi ve teorik olarak netleştirilmesi. Proleteryanın devrimci faaliyetlerine doğru giden sürece katkı yapmak amacıyla uluslararası ölçekte birleşik ve merkezileşmiş örgütlü müdahale. Devrimcilerin, işçi sınıfının kapitalizmi devirmesi ve komünist toplumun yaratılması için kaçınılmaz olan gerçek bir dünya komünist partisi kurma amacıyla yeniden örgütlenmesi. Kökenlerimiz Devrimci örgütlerin ilkeleri ve faaliyetleri işçi sınıfının geçmiş tecrübelerinin ve tarih boyunca işçi sınıfının doğurduğu siyasi örgütlerinin çıkardıkları derslerin bir ürünüdür. Dolayısıyla EKA kökenlerini Marks ve Engels'in Komünist Ligi'nde (1847-52), üç Enternasyonal'de (Enternasyonal İşçi Birliği,s 1864-72, Sosyalist Enternasyonal, 1889-1914, Komünist Enternasyonal, 1919-28) ve 1920-30 arasında ve başta Alman, Hollanda ve İtalyan Komünist Solları olmak üzere yozlaşan Üçüncü Enternasyonal'dan ayrılan sol fraksiyonlarda görür.

15


K i t ap B İ R T E R Ö R İ S T İ N A N I L A R I B O R İ S S A V İ N K O V

S AV İ N K O V ’ U N A N I L A R I

Bu seferki kitap tanıtımımız gerçekleştiği zaman dünyada yeni bir devrimler çağını başlatan 1917 Ekim Devrimi'nin ön sürecinde ortaya çıkan ve Çarlık Rusyası'nda devrimin yönelimlerini ve potansiyel olasılıkları üzerinden faal olan bir çok siyasi grup, örgüt ve parti arasından 1901'de çeşitli dağınık grupları biraraya toplayarak kurulan Sosyalist Devrimci Parti (SD) içerisinde yapılanmış ve “çatışma grubu” ya da “savaş örgütü” adı altında silahlı faaliyet yürüten bir terör eylemcisi olarak Boris Savinkov'un “Bir Teröristin Anıları” başlığı altında toplanan anılarınından oluşuyor. Bilindiği üzere dünyanı bir çığır açan ve proleteryanın arenayı kitlesel olarak ilk kez sınıfsal bir altüst oluşuyla salladığı Rusya'daki Ekim Devrimi aslında mücadeleler, kaybedişler, yeniden dirilişler ve tekrar mücadeleye girişmeler ile dolu bir arkaplana sahiptir. Bir çok irili ufaklı grup, kimi zaman yer altı matbaalarında basılan dergiler çevresinde ya da gizli üyelere sahip, kendilerine “örgüt” ya da “parti” diyen grubun içerisinde Sosyalist Devrimci Parti, vizyonu itibariyle Çarlık Rusya'sında bir köylü devriminin, bir kırdan devrimci dönüşümün olasılıkları üzerine kafa yoruyor ve bu koşullarda yine aynı topraklardaki mücadele içerisinde yeni yeni sözü edilmeye başlanan işçi sınıfının tarihteki yegane belirleyici rolünü kabul etmek ve bu doğrultuda mücadele etmek yerine liderleri Gregory Gershuni (Gerşuni) çevresinde dönemin Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi gibi marxist bir bir çizgi benimsemiyorlardı. Nitekim bahsi geçen RSDİP, o tarihlerde kendisi içerisinde ciddi tartışmalar yaşıyor ve II. Kongresinde örgüt sorunu üzerinden Bolşevik ve Menşevik ayrımına tabi oluyordu. Kitabın ana konusuna dönecek olursak, hem şehirde hem de kırsal alanda suikast gibi terör faaliyetlerini pratik bir hat olarak benimseyen SD, aslında bir çok komplocu örgütün değişmez kaderini paylaşıyor ve içerisinde Okhrana ajanlarının adeta “kaynadığı” bir mecra haline geliyordu. Hatta bir dönem silahlı kanadın lideri konumundaki Asef de bizzat Çarlık polisinin ajanıydı; kimi zaman başarılı ya da başarısız eylemleri yönetiyor, kimi zaman da birlikte “çalıştığı” arkadaşlarını yakalatıyordu. Sonuç olarak bu unsur vasıtasıyla gizli polis, örgütü rahatlıkla kontrol altında tutabiliyordu. Bu küçük giriş niteliğindeki bilgiden sonra, biraz da eserin içeriğinden bahsedebiliriz. Kitap dönemin hareketliliklerinin akışı içerisinde eylemler yapan bir “terör grubu”nun kısa bir tarihçesini, aynı zamanda onu da biraz Savinkov şahsında kişileştirerek, bir biyografi tadında okuyucuya aktarıyor. İşçi sınıfına yabancı bu örgüt, öncelikle suikast yapılacak bir vali, bir grandük ya da Çarlık erkanında söz sahibi bir yöneticiyi hedef seçiyor, bilgi topluyor ve içlerinden bir unsurun vasıtasıyla fırlatılan bir patlayıcı ile uygun bir zamanda hedefi yoketmesi ve böylece kurguladıkları “devrim” yolunda kitlelere şiddet ile bir propaganda yapma fırsatının önünü her eylem sonrasında açmış olduklarını düşünüyordu. Bu tarz bir eylem politikası işlerken kitapta, kimi zaman ilginç enstantanelere de rastlandığının notu düşülüyor, hedef seçilen bir devlet adamının atlı arabası geçerken ona atacağı bombayı elinde tutan bir SD'linin aracın içerisinde kişinin çocuklarını ve eşini görmesinin ardından eylemden vazgeçmesi üzerine örgüt içerisinde ortaya çıkan tartışmalardan da bizlere bilgi veriyor. Eserin genel seyri böyleyken ve hatta kimi silahlı eylemler planlandığı gibi oldukça da başarılı sonuçlanabiliyorken, bunu dönemin SD'lilerin örgütlü elemanları kendilerine sormuyorken okuyucu ister istemez bir de içinden “neden hala devrim olmuyormuş?” diyesi de gelebiliyor.

Grandük Sergius'un öldürülüşünden Durnovo suikastine bütün eylemler küçük burjuvazinin bu “heyecanlı” çocuklarının ellerinde tuttukları bombalar ile gerçekleştirilirken, “kahramanımız” Savinkov'un kitabındaki önsözüne eylemler üzerinden taşınan yanılgıları görebilmek açısından bir gözatmak gerekiyor:

“Savaş Örgütünün ilk hedefi, 1902 başlarında Dük Sergius'un yaveri kıyafetiyle kapıyı çalıp kendisine içinde ölüm kararının yazılı oldğuu bir zarfı uzatan ve ardından silahına davranan Balmaşev'in öldürdüğü İçişleri Bakanı Sipyagin oldu. Bu eylem bir anda SD'lerin en sabırlı propaganda çalışmasıyla bile elde edilemeyecek bir prestije ulaşmalarına neden oldu.” İşte bu ilk eylem ile kitleler nezdinde tabir-i caizse broşür/bildiri,vb. İle silah arasında ikincisinden yana tercih kullanan bir örgütün nasıl cesaretlendiğini ve proletaryanın devrimci çizgisine yaslanmak ve onun devrimci dönemlerdeki şiddetine yaslanmak yerine nasıl örgütsel bir terörizmden medet ummaya başladığını görebiliyoruz. Bütün bunları da günümüz burjuva solu içerisinde hakim olan “öncücülük”, “gerilla savaşı”, “silahlı kır/şehir örgütlenmeleri”, vb. eğilimlerine de dikkat çekmek ve aynı yanılgıların kendileri tarafından aslında bir yüzyıldır nasıl kuşaktan kuşağa taşınabildiğine dikkat çekmek açısından eğilmek gerektiğini de düşünüyoruz. Bu açıdan bu kitap bu tür burjuva yöntemlerin hala etkisini sürdürdüğüne dair günümüzden bir çok şey bulmamıza olanak da sağlıyor. İç hesaplaşmalar, kirli oyunlar ve ajan-provokatör obsesyonlarının kol gezdiği bu tür bataklarda gerçekten samimice, “pratik” yürüten unsurlarını “örgütü geliştirmek ve yükseltmek” adı altında nasıl da kullanabiliyor olduklarına dair hoş bir deneyim aktarımını bizlere sunuyor. Suikastler birbirini izlerken örgütün içerisindeki birtakım sorunların ayrıca basgösteriyor olduğundan bahsedebiliriz. Savinkov'un yakalanışı, Asef'in ajanlığı ve en sonunda yine Savinkov'un iç savaş döneminde Beyazlar saflarında yeraldığını sırasıyla ifadelendiren kitap adeta günümüzde bu tarzda eylemlilikleri kendisine “rehber” edinmiş sınıf-dışı yapıların “kılavuzun karga olmasının burnu nereye götürdüğünün” anlatısını yaptığını da görmeden geçemiyoruz. Maceraperest romantiklerin bir kesitinin anlatıldığı bu kitap Savinkov'un Ekim Devrimi sonrası yakalanışı ve yaptığı savunması ile son buluyor. Kendisine göre haklı gerekçeler ile yaptıklarını ve sonunda bunların birer hata olduklarının özeleştirisini veren Savinkov'un sonu atladığı pencereden düşerek ölmek ile neticeleniyor.

“Rus işçi ve köylüleri için o tamamen önemsizdi; o gerçek sosyalizmle Hiçbir ilgisi bulunmayan, özünde işçi düşmanı küçük burjuva ütopik sosyalizminin bir temsilcisiydi.” Bir sonuç yerine söymeke gerekirse, ister örgütlü, ister örgütsüz, bireysel/örgütsel terörizmi belasının işçi sınıfını hiçe sayan, onu görmezden gelen, olmadık kahramanlıklar ve epik atmosfer yaratımları ile samimi ve eski düzenin yıkılması için çaba göstermek isteyen unsurları adeta harcayabildiğinin bir resmini çizen bu kitabı, sınıf savaşımının somut ve tarihsel olgularının temel dinamikleri olarak devrimci dönemler ve devrimci olmayan dönemler, örgüt/parti, vb. gibi kavramların birer çocuk oyuncağı ya da oyun alanı olmarından da öte başlı başına birer konu olduklarını zihninde ve pratiğinde somutlaştırmış bütün komünist unsurlara öneriyoruz.

Bunçuk

dd8  

tr.internationalism.org / turkiye@internationalism.org Kürdistan'da Şiddetlenen Emperyalist Savaşa Enternasyonalist Yanıt Enternasyonal Komü...

Advertisement