Issuu on Google+

RED Sayı 22, Temmuz 2008-7,

3 ytl, -KKTC 3,25 ytl-

Dergimiz Sincan F Tipi Cezaevi’ne ‘sakıncalı’ olduğu gerekçesiyle ve tamamen keyfi bir uygulamayla sokulmuyor. Dolayısıyla, biz de tamamen keyfimiz öyle istedi diye, dergimize bir uyarı koymaya karar verdik:

in ç i r a l z ı s a f a k sadece

R I D I L A C N I SAK

günesin . dogusuna . binlerce kez sahit olduk . -

biz bu çarkı türkçe, . . farsça, . arapça . kürtce, . reddediyoruz ve kızıl rengi cok . seviyoruz!


.

.

BARI GÜNES’. I RAHAT BIRAKIN BE!

Haziran sıcağında bir de GÜNEŞ polemiği çıkardılar başımıza. İslami kesimin -partimiz İslami kurallara uygun kesilmiştir- cumhuri kesime -ürünlerimizde domuz yağı yoktur- karşı beslediği açık garez iyice kaşınmış olacak ki, hemen vermişler metrelerce Amerikan bezi siparişini...

B

urjuva siyasetinde ortada ‘kabak‘ gibi duran bazı gerçekler vardır. Bu kabaklardan en içi geçmiş olanı ise parlamento oyununda birbirinden farklı olduğunu iddia eden parti programlarıdır. Aynı boncuğun lacivertidir aslında hepsi. Özetle emek–sermaye terazisinin sermaye tarafında oturmuşlar, ağırlık yapmaya çalışmaktadırlar. Parti amblemi konusunda da politikaları kadar beceriksizdirler. Bazıları bir ay ve bir yıldız kullanırlar, bazıları çok havalı görünsün diye yıldızı atıp hilalle ‘het-trik’ yapmışlardır. Bazısı arıdır, öteki beygir. En çok da ampul ve ok çelişkisidir içimizi bitiren. Zamanında davullu delen jaguarlar falan bile vardı. Çok eskide değil aslında, Erdal asıldıktan dört bilemedin beş sene sonra. Hiçbirinin bu toprakların emekçileri için kılını kıpırdatmamış olması bir yana en ‘solcu’ görüneni atmıştır tüm kazıkları. ‘Kara’ bi oğlan çıkmış, diğer kavruk kara oğlanları-kızları takmış peşine sonrada ütmüş ütmüş gitmiştir. Dağa taşa yazıldığıyla kalmıştır ismi. Hele diğeri vardır ki, adamın yılana sarılası değil oturup yılanla rakı içesi gelir. Hâlbuki bizim tanıdığımız bütün Denizler delikanlıdır.

Soytarılık azmış gibi...

Girizgâhı gündeme bağlamak gerekir işte tam burada. Ortada sanki soytarılık azmış gibi, bir de haziran sıcağında GÜNEŞ polemiği çıkardılar başımıza. Mahkemede türbanın iptali bununla birlikte yürüyen gugıl davası (duyan da yutub’dan sonra gugıl’ıda kapatacaklar zanneder) İslami kesimin -partimiz İslami kurallara uygun kesilmiştircumhuri kesime -ürünlerimizde domuz yağı yoktur- karşı beslediği açık garezi iyice kaşımış olacak ki, hemen vermişler metrelerce Amerikan bezi siparişini, vurmuşlar hin sloganın gözüne: “Gölgelerin üstümüze geldiği en zor zamanlarda güneşin doğuşuna binlerce kez şahit olduk.” Bedel ödemenin, mücadele etmenin ne demek olduğunu bilmesek yeriz bu acındırmayı ama yiyen yiyor. Biz sınıf siyaseti kafalılar - ki kafamız kalındır bizim, senelerdir öğrenemedik şu yumuşak siyaseti– yemeyiz. Aslında çok da fakir edebiyatı yapmıyor bu İslami usullere göre kesilenler. Cümleyi gözlerimizi kısarak okuduğumuzda şöyle de bir anlam çıkmıyor değil. Hiç düdüğümüzde değilsiniz. Öte yandan cumhuri kesim durur mu? Durmaz. Sinire kesmiş bu topluluk hemen almış eline kalemi, bu Amerikan bezi

2

afiş karşısında yapıştırmış cevabı, hem de ‘bilbort’lar aracılığıyla. Kara bulutlar dağılınca her zaman güneş doğar… Meteoroloji bilimi açısından yanlış

olduğunu seziyoruz cümlenin. Ne biçim bi garantidir bu anlamadık. Bir de acizlik içeren bir hali var sanki sloganın. Kendinle özdeşlik kurduğun güneş bu önermenin

anlattığına göre doğmak için mutlaka kara bulutların dağılmasını bekleyecek. Kara bulutların keyfi olana kadar doğamayacak. Kara Bulutlar: Yüzde 47, Çelik Cumhurlar: Yüzde 19… Ragbi maçı gibi siyaset. Sırf altta kalmamak için çalakalem karara bağlanmış çocuk işi bir cevap. “Asıl senin boyun kısa !” çapında kolej kavgası. Kalın kafamızla anladığımız kadarıyla İslami kesim bu sloganı çok üstüne gelen bazı kurumlara karşı savuruyor. Anayasa mahkemesi, Yargıtay gibi açıktan ‘mücadele‘ ettiği kurumlara atıa bulunuyor. Her nedense cumhuri kesimin altı ok-ka partisi ise kendini bu cenahın doğal üyesi addederek fırlıyor ortaya. Dağılın lan!.. Cumhurilerin unuttukları bir diğer önemli mevzu ise güneş-kömür diyalektiğidir. Bilindiği gibi artık ülkemizde kimsenin ısınmak için güneşe ihtiyacı yoktur. Isınmak isteyen İslami kesim tarafından tedarik edilen kömürle mis gibi ısınmaktadır vatandaş… Sonuç olarak ortada herkes tarafından kabul edilen bir karanlık mevcut… Ve bu karanlıktan bir an önce kurtulmak gerektiği de doğru. Buraya kadarki kısım işin sadece mevcut durumun tahlil edilmesi ve kavranması ile ilgili kısmıdır. Ama kavramaktan yana zaten sıkıntımız yok. Asıl önemli olan bu karanlığın ne olduğu ve nasıl kurtulacağımızdır. Karanlığı tarif edenler ve birbirine karanlık yaası yapıştıranlar karanlığı toplamını oluşturan bileşenlerdir. Amerikan emperyalizmine sırtını sıvazlatanlar, gelip burada ‘sütten çıkmış ak mümin’ rolünü oynamaktadır. Kimsenin neye inandığıyla zerre alakamız olamamakla beraber, inanç vasıtasıyla emek sömürüsünü de bizzat kendi derdimiz eylemiş bulunmaktayız. Öbür taraa ulusal onur hikayeleri anlatıp milli takımla çoşmamızı isteyenler, alınterimizi bilinmeze sevk edenlerdir. Bizzat karanlığın belkemiğidir kendileri. Ve işimiz bu tespitleri yapmak değildir tabii ki. Mevcut düzen suyunun akışını alınteri lehine değiştirmektir. Amme hizmetlerini yaygınlaştırmaktır en Türkçesi… Bunları buraya yazmamız, engerekleri ve yılanları tanıdığımızın bilinmesini istediğimizdendir. Ekmeğimize aşımıza göz koyanları bellediğimizin açıklanmasıdır. Tarihsel görevimizin başında olduğumuzun, nöbet yerini terk etmediğimizin tekmilidir emekçilere. Varsın gerisini karanlıkta saklanan çakallar düşünsün…

HAKAN KURTULDU


ÜMiT DERTLi Kalkavanlar’ın imamının yaptığı iştir ‘siyasal İslam’; işçileri sendikalaşan patronun, “Allah’ı olana sendika gerekmez,” deyip işten atmasıdır onları; dörtçeker cipe binen türbanlı kadın resminde, cipin içindeki kadın değil, kadının bindiği ciptir...

K

‘Puşt gibin bi şey!’

ibar Feyzo filminde, duvarda ‘Faşo Aga’ yazısını gören ağa rolündeki Şener Şen soruyor: “Faşo ne demek lo?” Maraba rolünü oynayan Kemal Sunal, işaret ve başparmaklarını yuvarlak şekilde birleştirerek, “Aha böyle puşt gibi, ipne gibi bi şey,” diye cevaplıyor. Evet, ne yapalım, içinde cinsiyetçilik barındırmaktadır ama siyasal bir kavramın yerel dile tercümesinin en iyi örneklerinden biridir aynı zamanda. Bir de Ankara’nın Çinçin mahallesindeki gençlerin duvar yazıları var ama ona burada girmeyelim, çoğumuz biliyoruzdur zaten. Ben de son dönem siyasal tartışmalarda sıkça kullandığımız kimi kavramların, neoliberalizmin mesela, ya da ‘siyasal İslam’ın böyle açık, basit, çarpıcı, ‘puşt gibi bi şey’ derecesinde somut karşılıkları üzerine düşünüyordum bir süredir. Geçenlerde kafamda bir şimşek çaktı, daha doğrusu, sırtında tulumu, elinde sendikasının bayrağıyla bir tersane işçisi çaktırdı o şimşeği… Malum, 16 Haziran’da tersane işçileri insanca çalışma ve yaşam koşulları için, her gün teker teker ölmemek için bir günlük greve çıktı. Biz de destek vermek için o gün Tuzla’da grev alanındaydık. Orada ayak üstü sohbet ettiğimiz bir işçi arkadaşımız bir hikaye anlattı. Meşhur Fethullahsever Kalkavan ailesine ait Sedef Tersanesinde çalışıyormuş. Gurbetçi işçilerin barakalarda üst üste yattıkları, yemekhanelerini bok götüren tersaneye patronlar bir cami yaptırmışlar, işçilerin ‘öte dünya’sını düşünerek. Bu caminin imamı her cuma hutbesinde özetle şunları anlatırmış Müslüman işçilere: “Patronlar analarından zengin doğarlar, yani sermaye onlara Allah’ın bir lütfudur ve sermayeye karşı çıkmak Allah’a karşı çıkmaktır, haşaa! Yapmayın öyle şeyler, şükredip çalışın!..” Dehşete kapıldım bunu dinlediğimde, sadece ‘Yuh!’ diyebildim ve o şimşek çaktı kafamda: Aha da ‘siyasal İslam’ tam olarak budur, AKP’nin siyasal hattı tam da budur, neoliberalizm budur işte. Biz, yok örtünme özgürlüğüydü, yok kamusal alandı, AKP’nin gizli şeriat gündemiydi, laiklikti, çağdaşlıktı, Malezya mı olacaktık, AB’ye mi girecektik diye tartışıp dururken aslında burnumuzun dibindekini, temel hakikati gözden kaçırıyoruz: İşçiler ve patronlar vardır, ezenler ve ezilenler vardır. Ve her şey, hukuk da, siyaset de, şeriat da, laiklik de, çağdaşlık da ancak bu hakikatin penceresinden bakarsak gerçek yüzünü gösterir bize. Bu büyük hakikatin üzerinden atlayarak yapılan

her değerlendirme, girilen her tartışma, gösterilen her tepki, koparılan her fırtına aslında patronların ekmeğine yağ sürmektir. Komplo teorilerine hiç itibar etmem ama memleketteki siyasal tartışma ve kutuplaşmaya baktıkça, “Acaba İslamcısı da, cumhuriyetçisi de, liberali de, ulusalcısı da aynı karanlık merkezden yönetilip aynı büyük projeye mi hizmet ediyor?” diye düşünmeden edemiyorum. İşçilere sermayeye itaat etmeyi öğütleyen imamla, greve katıldı diye işçiyi işten kovan CHP ilçe başkanı patron karşıt kamplarda mı yer alıyorlar sizce? Ve aralarında sürüp giden ‘sen şeriatçıydın’, ‘yok ben laiktim’ kavgası da yaygaradan ibaret değil mi hakikatin penceresinden bakınca? (Yaygara demişken, aslında hırsızlık literatüründe özel bir tekniğin adıdır bu. İki kişi yalandan kavgaya tutuşurlar ve o kargaşada kavgayı ayırmaya çalışanların cüzdanlarını paralarını falan çalarlar, sonra da paraları kırışırlar. Budur yaygara...) Misal, Şeyh Sait’in torunu olan AKP yöneticisi ‘Amerikan gastesi’ne demeç vermiş, “Cumhuriyet toplumda travma yarattı,” diye, türbanlı bir hanım kızımız “Ben Atatürk’ü sevmiyorum,” demiş televizyonda. Herkes üstüne atladı, “İşte AKP gerçek şeriatçı yüzünü gösterdi,” diye. Oysa meseleye buradan, yani ‘AKP gerçekten şeriatçı mı?’ noktasından yaklaşmak tartışmanın her iki tarafının da AKP’nin gerçek işçi düşmanı, halk düşmanı, sermaye ve emperyalizm

dostu yüzünü gizlemesi anlamına geliyor aslında. Emekçileri de bu sahte tartışmanın etrafında kümeliyorlar ve sonra da başlarını kaşıyorlar, “Acaba yoksullar niye bunlara oy veriyor?” diye.

‘Siyasal İslam’ın halleri

Bas bas bağırıyoruz ama sesimiz cılız çıkıyor, duyulmuyor. Yine de bağırmaya devam edeceğiz. “Siyaset, iktisadın başka bir düzleme yansımasıdır,” der Marx. ‘Siyasal İslam’ da sermayenin hizmetindeki İslam’dan başka bir şey değildir. Kalkavanlar’ın imamının yaptığı iştir ‘siyasal İslam’; işçileri sendikalaşan patronun, “Allah’ı olana sendika gerekmez,” deyip işten atmasıdır onları; dörtçeker cipe binen türbanlı kadın resminde cipin içindeki kadın değil, kadının bindiği ciptir; Başbakan’ın karısının başındaki türban değil, oğlunun düğününde takılan altınlardır; Maliye Bakanı’nın, “Pijamayla bile satarım,” demesidir, memleketin Arap sermayesine satılması değil, bizatihi özelleştirmenin kendisidir; hastanedeki türbanlı doktor değil, o hastanede parası olmayanların tedavi edilmemesidir; üniversite kapılarının türbanlı kızlara açılması değil, yoksulların çocuklarına kapatılmasıdır; Başbakan’ın HAMAS lideriyle görüşmesi değil, İsrail ile enseye tokat göze parmak olmasıdır; Dışişleri Bakanı’nın, “Türkiye’de Müslümanlar özgür değil,” demesi değil, bunu emperyalist efendilerinin huzurunda söylemesidir... ‘Siyasal İslam’, emperyalist sermayenin

tarihin bu anında bu coğrafyada uygulamayı uygun gördüğü siyaset tarzıdır, neo-liberalizmin Müslüman versiyonudur. ‘Siyasal İslam’ budur işte, ‘böyle puşt gibi bi şey’. Bunu idrak edemeyen bir şeriat karşıtlığının, bunu idrak edemeyen bir emperyalizm karşıtlığının hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Yaptıkları şey olsa olsa ortalığı bulandırıp hakikati görünmez kılmaktır. Bazıları ortalığı bulandırdıkça da emekçiler olayın ‘siyasal’ yanıyla değil ‘İslam’ yanıyla ilgilenmekte, kapısında öldükleri hastaneye türbanlı doktor için sahip çıkmakta, çocuklarını okutamadıkları üniversiteye türbanlı öğrenci için sahip çıkmakta, İsrail’in hizmetkarı hükümete HAMAS’la görüştüğü için sahip çıkmakta, alıcıları Müslüman diye özelleştirmelere sahip çıkmakta, ‘öte dünya’da mutluluk için bu dünyada cellatlarına sahip çıkmaktadır… Biz, ısrarla meselenin ‘siyasal’ yanıyla ilgileneceğiz. “Ne yazık ki Tuzla da işçiler ölmeye devam edecek,” diyen Çalışma Bakanı’na yönelteceğiz yakın alakamızı. “Karaborsacılar insafa gelsin, halk da bir süre pirinç değil bulgur yesin,” diyen Tarım Bakanı’nı neo-liberalizmin simgesi, ‘siyasal İslam’ın yıldızı ilan edeceğiz. Karaborsacıları insafa çağırmakla yetinen devletin, halkın bulgur yemek istemeyip de ‘Pirinç isteriz!’ diye depoların kapısına dayanması durumunda nasıl da copuyla polisiyle jandarmasıyla tüfeğiyle o depoları Müslüman kanı dökme pahasına koruyacağını anlatacağız. Memleketin ‘İslamizasyon’una değil ‘Kolonizasyon’una vurgu yapacağız. Nasıl hızla sömürgeleşmekte olduğumuzu anlatacağız ve sermayenin dininin imanının olmadığını… Bir avuç kan emici daha fazla semirsin diye koskoca bir memleketin nasıl daha fazla yoksulluğa, daha fazla sefalete itildiğini, insanlığın nasıl ayaklar altına alındığını, memleketin iktisadi, siyasi, askeri, bakımdan emperyalizme tam teslimiyete doğru tam gaz ilerlediğini, ‘siyasal İslam’ın da bu insanlıktan çıkma ve sömürgeleşme sürecinde emperyalist efendilerinin masasından dökülen kırıntıları toplama derdindeki uşak ruhlu işbirlikçilerin maskesinden başka bir şey olmadığını anlatacağız… Kimse korkmasın, sermaye ihtiyaç duymadıkça şeriat meriat gelmez memlekete, sermaye buna ihtiyaç duyduğunda ise ona karşı koymak ulusalcıların, Kemalistlerin falan harcı değildir, ona karşı tek hakiki mücadele yöntemi vardır: Sınıf savaşı!

3


HIDIR ATEŞ

Yoksulların laneti üzerinize olsun!

Parası, malı, mülkü için kaçırılıp kuytu yerlerde, kuyulara gömülen zenginlerin hikâyesi de mi sizi rahatsız etmiyor? “… Demir döküm kısmında çalışan Ernest Ayel isimli işçi durumu şöyle özetliyor. “Bir kazanın tamirini ve boyasını yapıyorduk. Bir günde bitmesi istendi. Bizim patron da olur dedi. Ama bitiremedik. Patron akşam beni çağırdı niye bitmedi diye. Sonra beni ayaklarımdan iple bağlayarak yağ ve kir içinde olan depoya kilitledi. Üç gün ben burada kaldım. Aç susuz. Üç gün sonrada paramı vermeden işten attı. İşte adalet. Böyle adaletin içine tüküreyim. Benimle aynı durumu yaşayan çok arkadaşım var. Bize İsa Mesih korkunuz yok mu diyen patronların hiçbirisinin İsa Mesih korkusu yok.” (London Times,10 Haziran 1808, Linda Smith) “… Kaporta işyerinde çalışan Enes Acıyel isimli işçi durumu şöyle özetliyor. “Bir Reno 19 binek otomobil tamirini ve boyasını yapıyorduk. Bir günde bitmesi istendi. Bizim patron da olur dedi. Ama bitiremedik. Patron akşam beni çağırdı niye bitmedi diye. Sonra beni ayaklarımdan iple bağlayarak yağ ve kir içinde olan depoya kilitledi. Üç gün ben burada kaldım. Aç susuz. Üç gün sonrada paramı vermeden işten attı. İşte adalet. Böyle adaletin içine tüküreyim. Benimle aynı durumu yaşayan çok arkadaşım var. Bize Allah korkunuz yok mu diyen patronların hiçbirisinin Allah korkusu yok.” (Evrensel Gazetesi,10 Haziran 2008, Haşim Demir)

***

300–400 YTL aylık karşılığında bolca kum yutmak ister misiniz? 2 yıl boyunca bu ortamda çalışmayı becerirseniz ölümünüzü garanti eden bir işten bahsediyorum? Anadolu’nun dört bir yanından yola çıkıp iş bulma umudu ile İstanbul’a gelen 15–25 yaşlarındaki gençler tekstil işçisi olarak çalışıyorlar. Blue-Jeans diye bildiğimiz kotları beyazlatmak için kumlama adı verilen bir teknik kullanılıyor bu tekstil atölyelerinde. Aslında kot kumlama adı verilen bu işlemin makineler ile yapılması gerekiyor. Ancak işletme sahipleri makine yerine zaten çok ucuz olan emeği kullanmayı tercih ediyor. Anlaşılan o ki patronlar bu tercihten yakın zamanda vazgeçmek niyetinde değiller. İkna edilmeleri gerekiyor. Bu ikna sürecinin özneleri ‘Yeter!’ diyen işçiler olacak mı? Bunu da zaman gösterecek. Patronlar maliyetli olduğu için gerekli olan güvenlik önlemlerini de almıyorlar. Burada çalışan işçiler 50 YTL tutarındaki koruma giysilerini giymiş olsaydılar ölüp gitmeyecekti. Ama öldüler. Kalanlar da bekliyorlar. Azrailin gelip canlarını almasını bekliyorlar. Köylerinden, kasabalarından kalkıp geldikleri İstanbul’da sigortasız, koruma maskesiz, havalandırması özellikle bulunmayan kot taşlama atölyelerinde iki

4

yıla kadar çalışmış olan bu işçiler ölecekler. Bu mekânlar havalandırma sistemine sahip değildir çünkü beyazlatma için kullanılan kum uçup gitmesin isteniyor. Ama kumlar çalışanların akciğerlerine öyle yapışıyor ki, tek çare toza bulanmış o akciğerleri söküp atmak. Böyle bir ameliyat yapılsa bile başarı şansı düşüktür, zaten sağlık güvencesi olmayan işçilerin böyle zor ve yüksek harcama gerektiren ameliyatı yaptırması imkânsızdır. Dahası bu işçiler ölümcül hasta olduklarını askere gitmek için şubede kontrol edilince fark ediyorlar. Onlar askerlik yapmıyor çünkü onlar askerlik yapacak kadar uzun yaşamayacak.

***

Tuzla tersanelerinde ‘iş kazaları’nda buğday başağı gibi dökülen işçiler DİSK’e bağlı Limter-İş sendikası çatısı altında 16 Haziran’da iş koşullarının düzeltilmesi, taşeronlaştırmaya son verilmesi, iş güvenliği sağlanması için greve çıktılar. Grev, işçinin güzelleştiği, olgunlaştığı, kendisi için kendi olduğu bir süreçtir. Bu grevi önlemek için sermaye sahipleri ellerinden geleni her çabayı gösterdiler. Bu grevin sonucu ne olursa olsun işçiler barikatlarına bir deneyim daha kazanmış olarak dönecekler. Bir kez daha bir sınıf olmanın, kazanmanın ya da kaybetmenin birikimini not edecekler işçi sınıfının kolektif hafızasına… ‘Ya hep beraber ya hiç birimiz, kurtulmak yok tek başına!’ sloganını Latin Amerika’dan gelen sınıf kardeşlerinin ağızdan Türkçe duymak ne güzel. Sanki dünyanın en güzel şarkısıydı söylenen. Onlar Tuzla’da direnen sınıf kardeşlerine uzaktan selam getirdiler. Uzaktaki yakınları yanı başımızda görmek ne güzel…

***

Emek harcayarak, alınteri dökerek zengin olmanın piyangodan büyük ikramiye çıkmasından daha düşük bir olasılık olduğunu pek çoğumuz biliriz. Zengin olmak, köşe dönmek, sınıf atlamak bir hedef haline gelince, toplumda bazı kişiler her türlü yöntemi kullanmayı meşru kabul ediyorlar. Gazetelerde günlerdir zengin, yaşlı insanların ev, arazi, köşk, altın, para gibi varlıklarını ele geçirmek için vahşi yöntemler kullanan bir çeteden bahsediliyor. Pek çok varsıl insanın tehdit ile mallarının elinden alındığı, bazılarının domuz bağı diye tabir edilen vahşi yöntem ile öldürülüp, ortadan kaldırıldığını öğreniyoruz. Belli ki bu çete kendince adalet sağlıyor. Zenginden alıp, kendi kendine veriyor. Gelir dağılımının saçma denilecek kadar dengesiz olduğu bir yerde bazı insanların kişisel yöntemlerini geliştirmesini nasıl önleyeceksiniz? Güvenlik şart değil mi? O zenginlikleri korumak için çok sayıda güvenlik kamerası, polis, dedektif, çelik kasa lazım. Peki ama tüm bunlar olsa bile güvenlik sorununuz çözülmüş olacak mı? Ya tapunuzu düzenleyen tapu müdürü, memuru; paranızı, mücevherinizi saklayan bankanın görevlisi; güvenlik için ihtiyaç duyduğunuz korumalar da zengin olmak isterse ne yapacaksınız? Peki, çok güvendiğiniz adamlarınızdan biri, sizi domuz bağı ile bağlayıp bir çukura atıverirse… Ama merak etmeyin sonuçta sizi birileri bulacaktır. Cesediniz kokmaya başlayınca nasıl olsa dikkat çekersiniz. Zengin olmak ne zor bir durum… Çok şükür ki onlardan değiliz. Bir çetenin gazabına uğrama ihtimalimiz zayıf. Bizim

payımıza olsa olsa bir tinerci düşer ve de şarap parası ister kibarca. Nezakete karşı koyulmaz ki, varsa cepte fazlaca vermek lazım. Allah, zengin olanlara sabır versin. Eminim ki zengin olanlar o zenginliklerini çalışarak alın teri ile elde etmişlerdir. Mesela, kimi Tuzla civarında bir tersanenin sahibi olarak, kimi de bir tamir atölyesinin patronu olarak bolca alın teriyle zenginleşmiştir. Çoğunlukla söz konusu olan alın teri işçiye aittir ama bu da ayrıntı sayılır sonuçta. O tersanede maliyetler düşsün diye, kârlar biraz daha artsın diye elbette taşeron devreye sokulmuştur. İşçiler en çok 7,5 saat çalışmaları gereken ağır ve tehlikeli işlerde 10 ya da daha fazla çalışıp, yorgunluktan ‘iş kazası’ ile ölmüş olabilirler, ama ne gam! Yine aynı biçimde bir kot üretim atölyesinde kumlama yapılırken maliyetleri düşürmek uğruna birkaç işçinin ölmesi de normal karşılanmalıdır bu zenginleşme sürecinde. Sermaye biriktirmek kolay mı, çok çalışmak gerek çok…

***

Hadi diyelim, pek kurnaz bir kapitalist oldunuz, malı götürdünüz. Boğaza nazır bir saray yavrusuna kapağı attınız. Şimdi kendinizi güvende hissediyor musunuz? Bu minnacık gezegende huzur içinde paracıklarınızı harcamaya fırsat bulabilecek misiniz? Varsayalım ,“Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar,” denildiğini de hiç duymadınız. Sizin mantığınıza göre 15–16 Haziran işçi eylemleri artık tarihte kaldı. Geçti gitti o günler, tekrarı yok. Ekim devrimi ise belli belirsiz bir hayaldir artık. Muhtelif aralıklarla yapılan askeri darbelerle sistemi revize ediyor ve süre gelen durumun sürüp gideceğine inanıyorsunuz. Bir yerlerde işçilerin yeniden ayaklanıp devrime niyetleneceğine pek de ihtimal vermiyorsunuz. En iyisi sizi rüyalarınızla baş başa bırakmak… Peki, ama gazetelerde parası, malı, mülkü için kaçırılıp kuytu yerlerde, karanlık kuyulara gömülen zenginlerin hikâyesi de mi sizi rahatsız etmiyor?

***

Domuz bağı ile bağlanıp çukura atılmış zavallının yeri çıkan kokulardan anlaşılmıştı. Ağır bir koku, dayanılmaz bir çürüme kokusu sarıp sarmalamış, gezegenin dört bir yanını. Koku insanlığa düşman o sisteminizden geliyor, kokuyorsunuz. Berbat kokuyorsunuz. Hadi direnmeyin içinize çekin, nasıl olsa kokuşan sizsiniz. “Peki, siz de hiç İsa Mesih korkusu da mı yok?” diye soruyor, işçi Ernest Ayel… “Peki, siz de hiç Allah korkusu da mı yok?” diye soruyor, Enes Acıyel…


BURAK SÖNMEZER

- olmaz ki feda?! kim bu cinnet vatanın ugruna Dangır mevzuu değil, mangır mevzuu!..

M

illet diyecek ki bu demokrasi mevzunu da yaza yaza bitiremedin. Ama gün geçmiyor ki önümüze abuk sabuk durumlar çıkmasın. Bakınız burada iki mevzua değinmek istiyorum. Birincisi Dengir Mir Mehmet Fırat Ağa’nın yabancı bir gazeteye, geçmişte travma geçirdiğimize ilişkin ifşaatıyla; ikincisi, kendilerine genç siviller diyen bir grup acayip insanın yaptıklarıyla ilgili olacak. Mümkün mertebe kısa geçmeyi düşünüyorum. Misal Dengir Mir Mehmet Fırat için, “Demukrasi” diyerek demokrat olunmaz. Önce güzel telaffuz etmek gerekir deyip geçebilirim ama madem yazıya başladık mesaj kaygısı da güdelim diyorum. Şimdi efendim, dediğim gibi, bu keskin AKP’li demukrat Dengir Mir Mehmet Fırat (bundan sonda DMMF) durup dururken bir Amerikan gazetesine gidip, “Türk toplumu bir travma yaşamıştır. Bir gece içinde kıyafetini ve alfabesini değiştirmesi istenmiştir. Dini yaşama biçimi ortadan kaldırılmıştır. Bu

travmayı yaşamayan toplumlar insanların nasıl giyindiklerine ilişkin tartışmaları anlayamazlar…” gibi bir açıklama yaptı. Herhalde, “Siz Amerikalılar böyle bir travma yaşamadığınız için bizi anlayamazsınız” demek istedi. Tereciye tere sattığının farkında değil de bizim konumuz bu değil. Bakınız, bir tespitin doğruluğu bu tespiti kimin yaptığıyla bağlantılıdır. Kemalist uygulamalar, eninde sonunda kapitalist piyasanın istekleri doğrultusunda ortaya çıkan gelişmeler olarak ele alındığında, DMMF gibi bir toprak ağası için travmatik olması kaçınılmazdır. Ancak Kemalist uygulamaların ve Kemalist rejimin esas travmatik tarafı, büyük oranda küçük köylülük üzerinde yükselirken diğer tarafta DMMF gibilerin babaları dedeleri olan büyük toprak

sahipleriyle anlaşarak, toprak reformunu bir ninni gibi kullanması olmuştur. Türk burjuvazisi 1908’den beri daha çok emperyalist baskılar nedeniyle ağa takımıyla ittifak kurmak zorunda kalmış olduğundan kendisinden beklenen görevleri asla tam olarak yerine getiremedi. Kendisini feodal zincirlerle bağlayan tüm burjuva sınıfları gibi gericileşmek zorunda kaldı. Dolayısıyla Kemalizmi gericileştiren büyük kitleler için travmatik yapan, onların giyimini kuşamını, abc’sini değiştirmesi değil, bu geniş kitlelerin, misal, toprak reformu gibi beklentilerini yerine getirememesi olmuştur. Bir kez daha vurgulamak gerekirse, Türkiye’de burjuva sınıfını gericileştiren, bütünlüklü bir burjuva devriminden alıkoyan olgu, esas itibariyle toplumdaki eski egemen

güçlerle yani DMMF gibi feodal beylerle tam bir hesaplaşmaya girişememesi olmuştur. Böyle bir şartla bağlı olan rejim belki kendisinden beklenen ‘ulusal bağımsızlık’ meselesini halletmiştir ama siyasal demokrasi ve toprak meselesini asla sonlandıramamıştır. DMMF’nin şimdi, “Ben tespit yaptım, şöyle yaptım, böyle yaptım,” demesine bakmayın, 1920’lerde hatta 1908’de burjuvazi yeterince güçlü olsaydı ve emperyalist çullanma karşısında bir hayatmebat savaşımına girmek zorunda kalmasaydı öyle bir travma geçirirdi ki, kendisinin bugün esamisi okunmazdı. Ama yine de çok geç değildir. Herkes demokrasi istemiyor mu? Ey Dengir Mir Mehmet Fırat şu toprak reformu meselesinden de konuş biraz da demukrat mısın, demokrat mısın, hemşerilerin ayırtına varsın olmaz mı? Zira abc’yi değiştiren Kemalistler toprak reformundan da bahsediyordu bir zamanlar. Yaptıkları travmatik de, peki yapmadıkları ne, bi de onu söyle…

Converse All Star: Orijinal ‘Genç Siviller’...

Salya!..

fendim bir de Genç Siviller oluşumundan bahsetmek isterim. Hatırlarsınız zamanında bir takım faşizan unsurların TV’lere yansıyan yemin törenleriyle ilgili bir yazı yazmıştım. Demiştim ki ‘Sevimli Hayalet Kespır’ gibi faşist mi olunurmuş, odunculuk/budunculuk ancak çadır tiyatrosunda iş yapabilir… Şimdi efendim bir de Genç Siviller çıktı meydana. Oduncuya buduncuya laf söyleyen ben, bu palyaçoluğa da kimi dokundurmalar yapmadan edemeyeceğim. Yahu nerden çıktı palyaçoluk demeyin. Kardeşim, adamlar Gülhane Parkında toplanıp 2. Tanzimatı ilan etmişler. Yalanım varsa iki gözüm önüme aksın, en az 3-4 yüz kişi 2. Tanzimat Fermanı olayına girmişler. Bakınız şaka yapmıyorum. Bunlardan birini tutup götürsek psikiyatri servisine, neden getirdin demeden direk yatırılar, ağır vaka diye. Düşünsenize; -N’apıyodun parkta? -2. Tanzimat Fermanını okuduk… -Pes. Efendim baktım bunların internetteki sitelerine, önüme çıkanlara şaşırdım kaldım. Kendilerini bir nevi ‘Sivil Toplum’ örgütü sayıyorlar ve üye kaydediyorlar. Üstelik bir sürü meslek kuruluşunu, sivil toplumu oluşturdukları kabul edilen örgütü de sivil toplum olarak kabul etmiyor, eleştiriyorlar. Hele bir eylemler düzenlemişler dostlar başına, yemin ederim kimisi binlerce kişiyi buluyor. Sayfada bir de ‘Değirmenin Suyu’ diye bir link koymuşlar görünce meraklandım tıkladım. Diyor ki, “Değirmenin suyunu merak etmekte haklısınız, biz tamamen üye aidatları ve bağışlarla değirmeni döndürüyoruz.” Yok yaa!

ikmet Sami Türk meşhur ‘Hayata Dönüş Operasyonu’nda ölenler için, “Direnmeselerdi ölmezlerdi,” demiş. Dudakları hep ıslaktır bu adamın. Dikkatli bakın ne kadar tiksindiricidir aslında… Özellikle konuşurken, sanki bir şey yermişçesine bolca tükürük salgılayan bir ağız. Ve o tükürüklerin salyaya dönüşmemesi için, sıkça dışarı çıkıp, önce sağdan sola, sonra soldan sağa dudakları silerek giderken, yolda kıvrılıp fazlalıkları, o soğumuş salyaları içeri alan bir dil… Bir iki cümle sonra yine aynı hareket ve bir yutkunma. “Direnmeselerdi ölmezlerdi,” demiş… Gazetede okudum… Hemen aklıma ıslak dudakları geldi. Haddinden fazla ıslak. Neden insanları tiksindirir ve korkutur ki salya? Nedeni basit, salya hastalık ve saldırganlık belirtisidir… Mesela ağzından salyalar saçan bir köpek… Hasta mıdır yoksa saldırmak için fırsat mı arıyordur bilinmez. Kuduz hastalığının da belirtisidir salya. Virüs beyni etkileyerek sadece hastanın salya saçmasına neden olmaz aynı zamanda uyaranlara saldırganlıkla tepki verilmesine yol açar. Salyayla saldırganlık arasında kurulan ilişkinin nedeni de bu olmalıdır. ‘Hayata Dönüş Operasyonu’nda mahkumlara işkence ve kötü muamele ettikleri için sorumlular hakkında açılan dava zaman aşımı nedeniyle düşmüş. Hikmet Sami Türk, “Suç çok ağır olmadığında zaman aşımı da uzun değildir,” demiş. “Direnmeselerdi ölmezlerdi.” Direnen bir insanı öldürünce birileri, suç ağır olmuyor yani… O kadar rahat, o kadar soğukkanlı ki… Hissiz. O kadar kanıksamış ki onca insanın öldürülmesini. “Direnmeselerdi ölmezlerdi,” diyor. Yazıklar olsun bu adama hoca diye ders verdirenlere, yazıklar olsun bu adamı hoca diye dinleyenlere… Kendisine hiçbir şey diyemem…

E

Sen kalk 2. Tanzimat Fermanı oku; sonra de ki, ben bu işleri bağışlarla yapıyorum. Bağışçılar kalpazan ya, bas babam bas… Ülen 2. Tanzimat Fermanı okuyacağım diyen birilerine kim para verir? Güzel kardeşim, demek lazım; merak edilen paraların bağışla toplanması değil, bu bağışları kimlerin yaptığıdır. Hem kendine sivil diyeceksin sonra bana bağış yapıyorlar diye yazı yazacaksın. E biz de ‘sivil’iz ama bir günden bir güne kimse RED’in kapısını çalıp da çam sakızı çoban armağanı bir iğne vermiş değil. Efenim bunlar Baskın Oran’ın istediği ‘solcu’ tipi işte. Artık böyle bir kategori açmanın zamanı gelmiştir. Bir kendini bilmezlik bir kafa/beyin karışıklığı sonucu ortaya çıkan bu durum esas itibariyle siyasi değil bilişsel bir sorun olmak gerekir. Keza dünyanın her yerinde liberalizm liberalizmdir. Bir liberal, kendinin liberal olduğunu bilir ve öyle adlandırır. Bu durum ayıp da değildir mesela. Eğer devletle sivil toplum karşıtlığından yola çıkıyorsanız, bu kavrayışın içerisine Gramsci de katsanız solcu olamazsınız. Zaten buna gerek de yoktur. Üstelik devletin sivil topluma yaptığı her müdahalede solcular zarar görür, hatta solcuların başına iş açılması için devletin sivil topluma müdahale etmesine, ne bileyim darbemarbe yapmasına da gerek yoktur. Neyse zaten bunlar bildiğiniz liberaldir ve kendilerine bir demokrat sıfatı yakıştırmaktadır. Tamam namusunuzu sorgulamıyoruz. Paraları nereden bulduğunuzla da ilgilenmiyoruz. Ama şunu unutmayın; solcular hak hukuk demokrasi gibi mevzuları asla kimsenin namusuna emanet etmezler. Onun sahibi bir sınıftır ve solcu olmanın kriteri de budur. Bilin bakalım bu sınıf hangisidir?

H

5


A-kp- Tipi ‘demokrasi’ Gazete bayilerinde serbestçe satılan RED, o çok ‘demokrat’ Akepe’nin ‘Avrupai standarttaki’ zindanlarının o çok kalın duvarlarını ve o çok işgüzar zindan bekçilerini aşamıyor. Binyılların aşağılık sansür makinesi, ‘çağdaş demokrasimiz’de de hiç durmadan çalışıyor. Tutsakların birbirini görmesini engelleyen, onları gayri insani koşullara mahkum eden cendere, fiziki tecriti çoktan becermiş de, zihinlere bin kilit vurmaya, bin duvar örmeye uğraşıyor. Akepe’ye yönelik her davada demokrasi havarisi kesilen Avrupa hadi şimdi yapsın açıklamalarını... ‘Ortak düşman’ Amerika, hadi şimdi T ürkiye’de demokrasinin standartlarının geliştirilmesinden söz etsin... Ve onların dümen suyundan giden ‘solcu’ liberaller, biraz da yüzlerini buraya çevirsinler hadi... ‘Hayata dönüş’ dedikleri katliamın sorumluları için zamanlar aşıp aşıp giderken, o katliamın doğrudan bir sonucu olan ‘devlet tecrit kurumları’nda insanlık dışı baskılar her geçen gün ve verilen onca söze rağmen daha da ağırlaşıyor... ‘Çok demokratlar’ bir de bu insanlık dışı uygulamalara karşı yürüse ya!.. Neyse... Sansürcü ‘eğitim kurulları’na rağmen ehlileşmeyen, o duvarları bilinçleriyle her gün yerle bir eden tutsak yol arkadaşlarımıza en içten sevgilerimizle... T.C ADALET BAKANLIĞI Ankara 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü Eğitim Kurulu Başkanlığı Karar tarihi: 12.05.2008 Karar No: 2008 / 93 EĞİTİM KURULU KARARI Ankara 1 Nolu F Tipi Ceza İnfaz Kurumumuz Eğitim Kurulu Başkanlığında karar olmak üzere aşağıda isim ve imzaları bulunan üyelerden müteşekkil olarak toplanıldı. GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: Ceza İnfaz Kurumunun bulunmakta olan aşağıda ismi yazılı hükümlü – tutukluya gelen dergi incelemesi neticesinde; aşağıda isim ve yayınevi bulunan (2008-4) 19 sayılı 1 adet “Red” isimli dergi hakkında belirtilen hususlar tespit olunduğundan söz konusu yayının adı geçenlere verilmesi uygun görülmemiştir. YAYININ ADI: “Red” YAYINEVİNİN ADI: LM Basım Yayım A.Ş KİME GELDİĞİ: Cem GÖÇER KİM TARAFINDAN GÖNDERİLDİĞİ: Ziyaretçi VERİLMEYİŞ NEDENİ: Yukarıda adı geçenlere verilmek üzere ziyaretçiler tarafından Kurulumuza getirilen gazetelerin incelenmek üzere Ceza İnfaz Kurumumuz Eğitim Kuruluna gelmiştir. Yukarıda bahsi geçen gazetelerin yapılan incelemesinde; Terör örgütleri ve terör örgütleri mensupları hakkında övücü ve teşvik edici yazıların olması, Emniyet Güçleri hakkında aşağılayıcı ve küçük düşürücü yazıların olması, T.C Devletinin Başbakanı hakkında aşağılayıcı ve küçük düşürücü yazı ve resimlerin bulunmasından dolayı 5275 sayılı Kanun’un 62/3 ile Tüzük’ün 87/3 maddeleri gereğince söz konusu gazetelerin bu sayısının adı geçen hükümlü/ tutuklulara verilmesi uygun görülmemiştir. 12.05.2008 BAŞKAN ÜYE ÜYE ÜYE

6

31785 Kurum Müdürü

29398 2. Müdür

ÜYE 116309 Sosyal Çalışmacı

ÜYE 105596 Öğretmen

Kurum Doktoru (münhal) ÜYE 106414 Öğretmen

28756 Psikolog ÜYE münhal Kütüphaneci

CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NA SİNCAN Konu: Eğitim Kurulu’nun 2008193 nolu, 12.05.2008 tarihli kararına itirazımdır. Ziyaretçilerim tarafından yatırılan bir adet RED dergisi (sayı: 19) “Eğitim Kurulu” tarafından sakıncalı bulundu. Kararda her sansür kararında tekrarlandığı için artık ezberlediğimiz şu gerekçeler sıralanmış: “… Terör örgütleri ve terör örgütleri mensupları hakkında övücü, teşvik edici yazıların olması, Emniyet Güçleri hakkında aşağılayıcı ve küçük düşürücü yazı ve resimlerin bulunması…” Eğitim Kurulunun bu gerekçelerle yasakladığı yayın ziyaretçiler tarafından herhangi bir gazete bayiinden alınmış, yasal olarak basılmış, dağıtılmış, satılan, herkesin alabileceği bir yayındır. Hakkında mahkemelerce alınmış bir toplatma kararı yoktur. Açılmış bir dava yoktur. Fakat basın savcılarının, mahkemelerin tespit edemediği “suçları” eğitim kurulu tespit edivermiştir. Böylece dışarıda her yaştan insanın satın alıp, serbestçe okuyabildiği bir yayını yasaklayarak hiç olmazsa bizleri “terör örgütleri ve terör örgütü mensuplarının propagandasından…” kurtarmıştır! Eğer yasakladığı yayında eğitim kurulunun tespit ettiği gibi “emniyet güçleri” ya da “T.C Başbakanı” aşağılanıyorsa gerekli hukuki başvuruları onlar yaparak kolaylıkla bu dergiyi mahkemelere toplattırabilir, yasaklattırabilir, dava açabilirdi!.. Acaba onlar aşağılandığını kavrayamıyor, anlayamıyor da bu işleri bir tek eğitim kurulu mu biliyor? Eğitim kurulunu mahkemelerden, savcılardan daha yetkili kılan hangi uzmanlığıdır? Eleştiriyi, hakareti, muhalefeti, aşağılamayı, küçümsemeyi, teşhiri… vb. ayırt edecek hangi uzmanlığa dayanarak hukuken “sakıncalı” olmayana “sakıncalı” diyerek yasaklıyor? Sonuç olarak bu keyfi, hukuk dışı, yasak kararı üzerimizdeki tecriti koyulaştırmak, iletişim, haberleşme özgürlüğümüzü de gasbetmek için alınmıştır. Eğitim kurulunun görev, yetki ve uzmanlığını aşan bu keyfi, hukuk dışı kararın iptal edilerek ziyaretçilerimin getirdiği yayının tarafına teslim edilmesi için gereğini bilgilerinize sunarım. 26.05.2008 Cem GÖÇER A 20 - 30


F Tipi asagılık sansür! . 11 Haziran 2008

Sayın Hakan Gülseven, Merhaba, nasılsınız? Bu mektubu Sincan 1 nolu F-Tipi hapishanesinden yazıyorum. Duyarlı bir gazeteci olarak 19 Aralık 2000‛den bugüne 122 insanımızın ölümüne yol açan süreci ve F-Tipi hapishanelerin koşullarını bildiğinizi tahmin ediyorum. Ailelerimiz, avukatlarımız, TAYAD gibi dernekler aracılığıyla yaşadığımız sorunları basına da yansıtmaya çalışıyoruz. Bunun araçlarından biri de sansür-yasak duvarlarını aşabilirsek mektuplarımız oluyor…. “Eğitim Kurulu”, “Disiplin Kurulu”, “Yayın Kurulu” gibi hapishane kurullarını atlatabildiği zamanlar RED dergisini de beğeniyle takip ediyoruz. Ancak 19. sayısını okuyamadık, çünkü bu kez “Eğitim kurulu” kararının bir örneği ile hukuki olarak bu karara yaptığım itirazın bir örneğini de mektubumla gönderiyorum. Ne de olsa karar, doğrudan sizi de ilgilendiriyor. Yıllardır neredeyse her sayısı “sakıncalı” bulunup hapishaneye sokulmayan YÜRÜYÜŞ gibi sosyalist yayınların yanında RED de yerini aldı. Böyle bir düzende “sakıncalı” olmak, bir yanıyla doğru yolda olmak demektir. Bu vesileyle tüm RED emekçilerinin başarılarını kutluyor, hepsinin emeğine, yüreğine, bilinçlerine sağlık diyorum. Sayın Gülseven, tecrit koşulları sadece dışarıdan gelen yayınları takip etmemizi zorlaştırmıyor. Aynı zamanda içeride yazıp-çizip, ürettiklerimizi de dışarıdaki dostlarımızla paylaşmamızı da engelliyor. Yani F-Tiplerinin “kurulları” çift yönlü tam mesai çalışıyor. 7 yıldır tel örgülerin, duvarların üzerinden aşırarak, birlikte kafa yorarak ürettiğimiz ve geçen ay gururla 101. sayısını çıkardığımız VIZ GELİR adında bir mizah-karikatür dergimiz var. El emeği dergimizin şimdiye kadar hiçbir sayısını bütün olarak ailelerimize gönderemedik. Çünkü postaya verdiğimiz her sayısı “disiplin kurulu” tarafından sansürlendi, imha edildi. Gerekçeler ise hep aynı. İster RED dergisi olsun, ister VIZ GELİR olsun, isterse tecriti anlatan bir şiir olsun hiç değişmiyor. Noktasına virgülüne aynı… Hukuki başvuru ve itirazlarımız ise yine aynı gerekçeler sıralanıp, “…. bu düşüncelerle yapıldığından….” denerek reddediliyor. Yani “sizde bu düşünceler varken, biz ne olsa sansürleriz, yasaklarız…” demeye getiriyorlar. Örneğin VIZ GELİR‛in son sayısında; 1 Mayıs‛taki polis saldırısını işlediğimiz karikatür ve yazılarımız sansürlendi. ABD, AB işbirlikçilerini teşhir ettiğimiz yazılar-karikatürler sansürleniyor. Tecrite ilişkin yaşadıklarımızı anlattıklarımız sansürleniyor. Biz ne üretsek sansürleyen sansürcüleri eleştirdiğimiz karikatürler yine sansürleniyor!.. Hiç olmazsa bu mektup elinize ulaşsın diye fazla detaya girmek istemiyorum. Yoksa bilgi-belge çok… Adalet Bakanlığı‛nın F-Tipleri politikasının özünü anlamak için tek bir örneğe, 16 aydır uygulanmayan 45/1 nolu genelgenin akıbetine bakmak yeterli aslında. Biliyorsunuz, bu genelge 22 Ocak 2007‛de Avukat Behiç Aşçı‛nın da ölüm sınırına gelmesi sonucu kamuoyu baskısına dayanamayan Adalet Bakanı Cemil Çiçek tarafından yayınlanmıştı. Genelgeye göre F-Tiplerinde tredmana bağlı olmaksızın haftada 10 saat 10 kişi sohbet etmek için bir araya getirilecekti. Hatta bakan bunun 20 saate çıkarılacağını da söz vermişti! Sonuçta türlü gerekçelerle bize haftada değil ayda 10 saat sohbet bile çok görüldü, çıkarmadılar. Bu nedenle de genelge tam olarak uygulanıncaya kadar bir daha bu keyfi uygulamaya alet olmadık. Aradan geçen 16 ayda Adalet Bakanı değişti. Aydın-sanatçılar, sendikalar, TAYAD, ÇHD gibi kurumlar ne zaman girişimde bulunsa hep genelgenin uygulanacağı söylendi. Son olarak 19 nisan 2008‛de Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Avukat Behiç Aşçı‛nın katıldığı, DİSK‛te gerçekleşen bir görüşmede “genelgenin harfiyen uygulanacağını, bizzat takipçisi olacağını” söyledi. Ancak bugüne kadar en ufak bir gelişme, bu yönde bir niyet hâlâ yok maalesef… Yani diyeceğim: kendi yayınladıkları genelgeyi uygulamamak için bu duruma düşen yetkililerin, örneğin “F-Tiplerinde işkence yok, oraları devlet konukevi…” şeklindeki açıklamalarının ne kadar içten, samimi, dürüst ve inandırıcı olduğunu takdir edersiniz… Başta 45/1 nolu sohbet genelgesinin tam olarak uygulanması olmak üzere, sansür, yasaklar, cezalar… gibi günlük yaşamımızın bir parçası haline gelen uygulamalara karşı, herkesten çok RED emekçilerinin duyarlılığını ve desteğini bekliyoruz. Sincan 1 Nolu F-Tipinden tüm yoldaşların selamlarını gönderiyor, mücadelenizde, çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Görüşmek üzere, CEM GÖÇER 1 NOLU F - TİPİ SİNCAN / ANKARA

7


İzzettin Bey’i kim konuşturuyor?

İzzettin Bey, ağırbaşlı, yumuşak huylu, uzlaşmacı, gönül adamı görünüyor. Ama tüm bunları sağcılar söz konusu olunca yapıyor.

B

u yazı, Ali Yıldırım tarafından Aralık 2006’da kaleme alındı. Son dönemde Fethullah Gülen’e olan samimi ilgisiyle bir kez daha gündemimize gelen ve Alevilerin Fethullah’ı olmaya soyunan Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’ın gerçek yüzünü ortaya koyan bir metin olduğu için yayımlıyoruz.... Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan Türkiye’nin seçim sürecine girdiğinin görülmesiyle birlikte ortaya çıktı ve yine İzzettin Beyliğini yapmaya başladı. İzzettin Bey’in üslubu ve konuştuklarına bakıldığında Alevi inancına mensup bir insan böyle konuşamaz diye düşünüyor insan. Bu durumda ‘Öyleyse İzzettin Bey’i kim konuşturuyor?’ sorusu geliyor insanın aklına! Görülen o ki İzzettin Bey’in Alevi kurumlarına, önde gözüken insanlarına ve sol siyasi çevrelere karşı tavrında ve ruh halinde herhangi bir değişme söz konusu değil, yani İzzettin Bey yine bildiğimiz İzzettin Bey! Yani Alevilerin Fethullah Gülen’i olma talebinden ve hevesinden vazgeçmiş değil. Ve o nedenle de kendisini tek otorite kılacak bir tarz için Alevi toplumunda öne çıkan, mücadele eden varlık gösteren tüm insanlara ve kurumlara karşı cephe almış bulunuyor. İşin vahim tarafı tüm bu insanları ve kurumları suçlamaktan, onlara hakarete varacak sözler söylemekten geri durmuyor. İzzettin Bey’in tutumunun sözgelimi Aksiyon Dergisi’nde (Sayı: 625 27.11.2006) söylediklerinin, Samanyolu televizyonunda dile getirdiklerinin sıradan bir Alevi’ye dahi yakışmadığı, Alevi toplumunun öğretisine, geleneğine ters olduğu tartışma götürmez. İnsanın kurumlara ve kişilere söz söylerken öncelikle kendine, geçmişine, siciline bakması gerekmez mi? YAZAR AMA TEK MAKALESİ YOK İzzettin Bey’in bir dede ocağından olduğu, yani ocakzade olduğu biliniyor. Herkes İzzettin Bey’i Alevilik üstüne yazıp, çiziyor diye düşünüyor. Ama ne yaman çelişkidir ki İzzettin Bey’in Alevilik üstüne yazılmış bir tek makalesi bile bulunmuyor. Siz Alevi inancı konusunda görüş belirteceksiniz, otorite olacaksınız ve fakat Alevilik üstüne bir tek yazı dahi yazmayacaksınız. Ben konuşayım, siz toplayın kitap olsun… Ne yapacaksınız, Fethullah gibi vaaz vereceksiniz, onları toplayıp sizin adınıza kitap yapacaklar! Böyle bir aydın tavrı, böyle bir otorite olur mu? HUKUK PROFESÖRÜ AMA ALEVİLERE DAİR BİR TEK HUKUK METNİ KALEME ALMADI

8

İzzettin Bey’in mesleği hukuk. Kendisi hukuk profesörü... Ama yine ne acıdır ki İzzettin Bey’in yazdığı, kaleme aldığı Alevi toplumunun hakkına hukukuna dair, Alevi toplumunun yaşadıkları haksızlıklara, hukuksuzluklara, eşitsizliklere ve ayrımcılıklara dair bir tek hukuk metni dahi bulunmamaktadır. Siz hukuk profesörü olacaksınız, Alevi toplumuna önderlik etme düşünceniz bulunacak ve fakat mesleğinizin gereği olarak dahi toplumunuzun önüne bir tek aydınlatıcı metin koymayacaksınız. Elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin kendi toplumunun yaşadığı haksızlığa, hukuksuzluğa, eşitsizliğe, acılara merhem olmayan hukuk profesörlüğü nasıl olur ki! İZZETTİN BEYİN GÖNLÜNDE YATAN: RENKSİZ VE KOKUSUZ ALEVİLER İzzettin Bey Alevi toplumunda kim öne çıkıyorsa, kendisinden ileri gitmesin diye ona çelme takmaktan sakınmıyor. Ve para edeceğini düşündüğü hamasi suçlamalarla insanları karalıyor. En geri, en Alevilere uzak duyguları istismar etmekten kaçınmıyor. Sözgelimi Avrupa Alevi Federasyonu yöneticilerini ‘Ateistlik’le suçluyor. Ona göre Aleviler bu söz üzerine ABF’den yüz çevirecek. “Bunlar solcu!” diyor, bir suçlama olarak kullanıyor solculuğu! Sanki Alevilerin ataları, kendileri tümüyle solcu değilmiş gibi.

“Alevîler artık sağ-sol kavramlarını reddediyor,” diyor, kendi aklındakini, gönlündekini Alevilere mal ediyor. Demokrasiden, laiklikten, özgürlükten yana olmadan, yani sol olmadan Alevi sorunlarının çözülmeyeceğini herkesin bildiğini unutuveriyor. İzzettin Bey’e kalsa Pir Sultan Abdal’ı dahi Alevilikten çıkaracak, kurulu düzene baş kaldırıyor diye! Hacı Bektaş Postnişini, Kalender Çelebi’yi dara çekecek Osmanlı padişahına asi oldu diye. İzzettin Bey Alevileri tümden cahil, sürü sanıyor! Kendi nereye sürerse Alevilerin oraya gideceğini düşünüyor! Ne kadar saf! Unutuyor ki, Aleviler Pir Sultan Abdal’ın, Kalender Çelebi’nin torunları… SAĞLA UZLAŞMA, SOLLA KAVGA İzzettin Bey, ağırbaşlı, yumuşak huylu, uzlaşmacı, gönül adamı görünüyor. Ama tüm bunları sağcılar söz konusu olunca yapıyor. Uzlaşmacı görünüyor, uzlaşmacılığı güç sahipleriyle, devletle, hükümetle… Alevi örgüt yöneticilerini ise elinin tersiyle itiyor. Oturup kalktığı adamlara bakın, dostum dediklerine bakın tümü sağcı, tümü düzenin bekçileri. İzzettin Bey elin yabancısına ne kadar müşfikse kendi insanlarına karşı o derece hırçın, o derece sekter… İzzettin Bey sakin limanların, dingin suların adamı.

Devletin kanatları altında durmayı seviyor. Muhalefeti ‘majestelerinin muhalefeti’, yani izin verildiği kadar ve bilgi dahilinde… MÜCADELEYE KARŞI AMA SONUÇLARINI KENDİNE YAZIYOR Alevilerin kimlik ve kişiliklerini dile getiren tüm siyasi ve hukuki projelere, çıkışlara karşı çıkıyor. Birlik Partisi projesine karşı çıktığını kendi söylüyor. Barış Partisi girişimine karşı çıktığını kendi söylüyor. Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği’nin kuruluşuna karşı çıktığını bizzat süreci yaşayan bizler biliyoruz. Tüm bunlara rağmen medyaya çekinmeden her bir işi kendisinin yaptığını söyleyebiliyor! “Ben ne dersem, onlar onu tekrarlıyorlar,” diyor. Hangi projenin, hangi sözün altında ilk onun imzası var acaba? Halbuki, tam tersine kendisi bugün solculukla, ateistlikle ‘suçladığı’ insanların söylediklerini, dile getirdiklerini, yazdıklarını tekrar ediyor. “Diyanet kaldırılmalıdır, Zorunlu din derslerine son verilmelidir, Hacı Bektaş Dergahı Alevilere verilmelidir, Cemevleri Alevilerin inanç merkezidir,” diyen ve bunun için hukuki siyasi mücadele veren insanlar bizzat o solculukla ‘suçladıklarından’ başkası değil. İzzettin Bey, tüm bu başlıklara halkın sahiplendiğini görünce kendine yazmaya kalkışıyor. RİSKTEN UZAK DUR İzzettin Bey, tüm bu talepleri dile getirmenin risksiz olduğunu görür görmez, “Ben ne dersem, onlar onu tekrarlıyor,” diyecek kadar gerçekleri tersyüz etmekten çekinmiyor. Aleviler Alevi adıyla dernek kurarken onları suçluyor ne gerek var diye , Alevi Bektaşi Kuruluşlar Birliği adından dolayı kapatılınca dernek kuran Alevilerin yanında değil devletin yanında tavır alıp devlete nasihat vermek tercihinde bulunuyor. Ama bugün Alevi adında, cemevinde risk kalmayınca, bu konular meşrulaşınca patent hakkını kendine alıyor. Bizlerin 10 yıldır söylediklerini sahiplenmesi bizi rahatsız etmiyor. Biz zaten herkese mal olsun diye uğraş veriyoruz. Alevi toplumu kendisi için, cemevi, laiklik için, dergah için, asimilasyona karşı durduğu için ateistlikle, solculukla ‘suçlanan’ çocuklarını, evlatlarını canavarın ağzına atacak diye bekliyorsa İzzettin Bey, bu toplumu hiç tanımadığı anlaşılıyor!


ALi YILDIRIM

İzzettin Bey’e kötü haber!

Amerikan yargısından Fethullah Efendi ve Alevi kökenli dostu İzzettin Doğan Bey’e kötü haber var...

D

ostlar için kötü olduğu kadar bizler için de son derece düşündürücü ve üzerinde durulması gereken bir durum ortaya çıktı. Fethullah Efendi’nin ‘ABD’de oturma izni’ almak için yaptığı başvuru reddedildi. Başvuru, reddi ve işin yargıya taşınması süreci sonunda bir dosya oluştu. Bu dosyada son derece ilginç bilgi ve belgeler var. Fethullah Efendi ve ilişkilerinin mahiyeti konusunda sözel düzeyde dile getirilenler saklısı gizlisi kalmaksızın ortaya seriliyor. Biz burada dosyanın İzzetin Bey’i ilişkilendiren boyutuna değinmek istiyoruz. FETTULLAH EFENDİYE REFERANS BELGESİ Geçtiğimiz günlerde Vatan gazetesinde Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı (CEM) başkanı İzzettin Doğan ile yapılan bir söyleşi yayınlandı. Fethullah Efendi’nin ABD makamları önünde ‘Yeşil Kart’ başvurusunun değerlendirildiği günlerde yapılan bu söyleşide başkan İzzettin Doğan’ın Fethullah Efendi ile ilgili olarak söylediği sözler son derece dikkat çekici bir nitelik taşıyordu. Söyleşi kapsamında dile getirilmiş olunması nedeniyle dahi geniş Alevi kesimlerce büyük tepki ile karşılanan bu sözlerin esas olarak başka bir anlam taşıdığı görülüyor. Hem de derin bir anlam. Fethullah Efendinin avukatları ABD makamlarına yapmış olduğu ‘Yeşil Kart’ başvurusunda müvekkillerini ‘olağanüstü yetenekli eğitimci’ olarak tanımlamış ve bu özelliği dolayısıyla ABD’den sürekli oturma izni talebinde bulunmuşlardır. Başvurudaki kilit sözcüğü ‘olağanüstü yetenekli eğitimci’ tanımlaması oluşturmaktadır. CEM Vakfı başkanı İzzettin Bey’in Vatan söyleşisinde Fethullah Efendi’yi onun avukatlarının ‘Yeşil Kart’ başvurusundaki sözleriyle değerlendirmiş olmasının sıradan bir rastlantının ötesinde bir nitelik taşıdığı şimdi bütün çıplaklığıyla görülüyor. ABD’deki dosya kapsamından İzzettin Beyin sözlerinin Fethullah Efendi’nin ‘Green Card’ başvurusu dolayısıyla ‘referans’ olarak söylendiğinde herhangi bir

şüphe kalmıyor. İzzettin Bey Vatan söyleşisinde Fethullah Efendiyi ‘bir düşünür, bir filozof olarak gördüğünü’ dile getirmişti. Bu değerlendirme Fethullah Efendi’nin avukatlarının değerlendirmesiyle olduğu gibi çakışıyor. Hatta onu da aşan bir nitelik taşıyor. İzzettin Bey basın aracılığıyla ABD makamları önünde Fethullah Efendiye referans veriyor, kefil oluyor. ‘Bir düşünür, bir filozof ’ nitelemesi ‘olağanüstü yetenekli eğitimci’ anlamındadır ve referans olma işinde hiçbir kuşkuya yer kalmıyor. Basın aracılığıyla yapılan fiilen de yapılmış mıdır, şimdilik meçhul kalıyor. AMERİKAN YARGISISINDAN İZZETTİN BEYE YALANLAMA İzzettin Bey Fethullah Efendi ile olan dostluğunu saklamıyor, Vatan söyleşisinde bunu da açıkça ifade ediyor. “Saydığım bir insan,” diyor, “Onu öcü gibi göstermemek lazım,” diyor, “Onunla dost olmak sakıncalı değil,” diyor. ‘Basın aracılığıyla referans’ın bir dostluk gösterisi olduğu da anlaşılıyor. Kuşkusuz

‘dostluk’ felsefemizde önemlidir ve gereğini yapmak gerekiyor. Ama ne var ki, ABD yargısı İzzettin Bey’in gösterdiği dostluğu Fethullah Efendi’ye göstermiyor. ABD yargısı ‘Green Card’ başvurusunda Fethullah Efendi’nin avukatlarının göstermiş olduğu ‘olağanüstü yetenekli eğitimci’ değerlendirmesini de İzzettin Bey’in basın aracılığıyla yapmış olduğu ‘bir düşünür, bir filozof ’ nitelemesini de inandırıcı bulmuyor, geri çeviriyor. ABD yargısı İzzettin Beyi yalanlıyor. ABD yargısı yalanlamakla da kalmıyor Fethullah Efendi’ye ilişkin çok önemli karşı değerlendirmelerde de bulunuyor: "Dini ve siyasi bir figür, akademisyenlere para ödeyerek kendisi ve hareketi için yazı yazdırıp akademik prestij elde etmek istiyor. Gülen’in yazdığı kitapların hiçbiri eğitimle ya da eğitim modelleri ile ilgili değil, tamamı dini çalışmalar. Kendisini akademisyenlerle çevreleyip para karşılığı kendi görüşlerinin tartışıldığı konferanslarda konuşturuyor ya da görüşlerini yazdırıyor."

Yani ne bir ‘üstün nitelikte eğitimci’ ne bir ‘filozof ’ var karşımızda… Amerikan yargısı İzzettin Beyin filozofu Fethullah Efendi için şu değerlendirmeyi yapmaktan da geri durmuyor: “Gülen hareketinin, yürüttüğü projelerin finansmanında kullanılan paraların büyüklüğü nedeniyle Suudi Arabistan, İran ve Türk hükümetleriyle gizli anlaşma içinde olduğu iddiaları dile getirilmektedir. CIA’in de bu projelere finansal ortaklık ettiği şüpheleri bulunmaktadır.” Özetlemek ve başlığı şöyle atmak gerekiyor: “Amerikan yargısından Fethullah darbesi!...” İzzettin Bey’in referansı, yargı darbesi günlerinde önemsizleşiyor. FED DERNEĞİ İzzettin Bey’in filozofu Fethullah Efendi’nin dostlarının oluşturduğu dernekte bir araya gelen şahsiyetlere ABD yargısı itibar etmiyor. Fethullah Efendi Dostları Derneği üyelerince Fethullah Efendi’nin ‘Green Card’ başvuru dosyasına koydukları referanslar ABD yargısınca muteber bulunmuyor. ABD yargısınca itibarsız olarak nitelense de son derece dikkat çekici üyeleri var FED derneğinin: “George Fidas: CIA’in ‘Analiz Bölümü Direktörlüğü’ görevini yürüttü. Halen ABD Genelkurmay İstihbarat Konseyi’nde görevli, Graham Fuller: Eski Ulusal İstihbarat Konseyi Başkan Yardımcısı ve eski CIA Türkiye Masası şeflerinden, Morton Abramowitz: ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi, Aleksander Karlutsos: ABD Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu’nun yardımcısı,. Yıldırım Akbulut: Eski Başbakan ve eski Meclis Başkanı, Mehmet Sağlam: Eski YÖK Başkanı ve eski Milli Eğitim Bakanı.” Bu isimler yalnızca birkaçı. Sonuç yerine unutulan bir atasözümüzü söyleyerek bitirelim: Bana dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim… (27.06.2008, Ankara)

Sivas’ın mazide kaldığını mı düşünüyorsunuz? Bir de Latife Tekin’e sorun! Latife Tekin, haziran ayının sonunda Karabük’te katıldığı bir panelde, uygulanan enerji politikalarının ‘aşağılık’ olduğunu söyledi diye linç tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Demokrasinin kralı AKP’nin oradaki belediye reisi, Latife Tekin’in üzerine yürürken, Tekin’i savunmaya çalışanlar tehdit edildi… Ve Latife Tekin şunları söyledi: “Madımak olayı aklıma geldi. Birden düşündüm, orada başka yazarlar da var. Büyük bir gerginlik olabilir. Ben onu anladığım için yerimden sessizce kalktım ve Karabükten ayrıldım. Beni alkışlayan Onur Caymaz tehdit edildi. ‘Rüzgarımız ve

güneşimizi neden kullanmıyoruz?’ deyince beni alkışlamış. Arkadan biri, ‘Boynunu kırarım!’ diyordu. Evet yani gerçekten Sivas’ta insanları nasıl yaktılar, orada onu hissettim…” Latife Tekin, önümüzdeki ay ‘aşağılık enerji politikaları’ ve ‘AKP tipi demokrasi’ üzerine görüşlerini RED okurlarıyla paylaşacak… Bu vesileyle, 1993’te Sivas’ta yitirdiğimiz canları anıyoruz… Elini kolunu sallayarak dolaşan katilleri ise lanetliyoruz…

9


Sivas, o bildiğiniz Sivas!..

Pusu var!.. Evet, Sivas’ta her köşe başında bir pusu kurulmuş olabilir. Seyyar saldırganları var; Akdeniz’den Gazi Üniversitesi’ne, ‘reis’ kadrosuyla gezen ‘kurtçuk’ları var... Ve yok... Sivas’ın ‘tabip’lerinde bile derman yok... ‘Kurtçuk’ların saldırılarına karşı tek bir takibat yok... Ve var... ‘Bizimkiler’ var, hiç bitmiyorlar!..

Ü

niversitelerde kurt ulumaları dinmek bilmiyor. Sol görüşlü öğrenciler sıkıştırılıp tehdit ediliyor, kahpece saldırılara uğruyor; resmi ve sivil ‘makam’lar, öğrenci evlerinin kapılarını kırıp içeri dalıyor, halkı, “Bu öğrenciler terörist!” diye dolduruşa getirip öğrencilere saldırtıyor… Üniversitelerde yaşanan faşist saldırılardan biri de, bir süre önce Sivas’ta, Cumhuriyet Üniversite’sinde yaşandı. Üniversite şenliklerinde Demokratik Öğrenci Topluluğu’nun açtığı standa şenlik boyunca tacizde bulunan faşistler, hırslarını alamayıp bir gece pusuya yatarak kalabalık bir sürüyle 13 kişiye saldırdı. Demir sopalarla ölümcül darbelerin indirildiği bu saldırı, güzide basınımızın mutfağında kısık ateşte pişirilip ham bir şekilde servis edildi elbette. Posta gazetesi ile aynı kaynaktan beslenen Radikal gibi sol soslu gazeteler de, ‘Karşıt görüşlü iki öğrenci grubunun kavgası’ diye verdi olayı. Oysa olay tek taraflı vahşi bir saldırıdan başka bir şey değildi… Ertesi günlerde, saldırıya uğrayanların sesini duyurmak, olayı kınamak için üniversitede yapılan yürüyüşe ‘gayri resmi’ yürüyüş denilerek arıza çıkarıldı, oysa bir süre önce aynı üniversitede yürüyüş yapan Bram Stoker karakterlerinden beter Transilvanyalı kahramanların Ötüken marşlarına eşlik ediliyordu. Cumhuriyet Üniversitesi’ndeki sol hareketin karşılaştığı tek saldırı bu değil elbette. Üniversitede sol hareketin güçlendiği her dönemde benzer saldırılar ve baskılar artıyor; faşist saldırıları organize etmek için dışarıdan ‘beyin’ transferleri yapılıyor. Başka üniversitelerden gelen tecrübeli erlerin sözlü tacizleri fiili tacizlere dönüşüyor ve kendilerince sol harekete ‘darbe’ vuruyorlar. Olaylar, üniversite sınırlarına hapsolmuş değil; kent merkezinde de can sıkıcı şeyler yaşanıyor. Kısa bir süre önce Eğitim-Sen’in kapısına ‘vatan hainleri’, ‘şerefsizler’ diye yazı yazılmış. Sivas’ta Alevilerin çoğunlukta olduğu Alibaba Mahallesi, gerilimin en fazla hissedildiği yerlerden... Daha evvelki sakinleri devrimci-demokrat gençlere kucak açarken, 1992’deki Madımak hadisesinden sonra yaşanılan tasfiyeler ve göçlerle dönüşmüş, dönüştürülmüş. Alibaba Mahallesi’nde kafa tokuşturan ‘Ülkücü-Aleviler’ türemeye başlamış artık. Daha evvel Nevroz’un görkemli bir şekilde kutlandığı mahallede bu gençler, ülkücülerle el ele verip Nevroz’u

10

kutlatmamaya karar vermiş. Bu sıkıntıları yoğun bir şekilde yaşayan ve 16 Mayıs gecesi demir sopalarla saldırıya uğrayanlar öğrencilerden Dağıstan Vayiç, Burak Şeker, Soner Beyaztaş, Barış Karabulut ve Erdal Kahraman ile söyleştik… Bir süre önce saldırıya uğradığınız… Öncelikle üniversitenizin şenliklerinde yaşadıklarınızı anlatır mısınız? Burak Şeker: Şenliğin ilk günü, arkadaşların açtığı Demokratik Öğrenci Kulübü standı vardı, yan taraflarında da Türk Tabibler Odası öğrenci başkanı falan stant açmış. Ufak bir gerginlik yaşamışlar. Bu gerginlik de stant ile alakalı olmuş;

“Neden yerimizi, standımızı aldınız?” gibisinden... “Bizim yerimizi almışsınız,” diye suçlamışlar arkadaşlarımızı. Ortalık gerginleşmiş. Bir arkadaşımla Tabipler Odası’nın başkanı olduğunu söyleyen biriyle konuştuk; arabuluculuk yapalım dedik ortamı germeden. Adam tabii mafyaymış gibi konuşunca ben de sert çıkıştım ona . “Polis, savcı getireceğim” falan demeye başladı. Biz de karşıda duran sivil polisi işaret ettik, getirin istediğinizi, diye. Öğle vakti bir tartışma çıkmış tekrar. Bizim arkadaşların, “Türk bayrağını indirin” dediğini söylemişler çevreye! Birkaç kişi saldırmaya çalıştı. Bir arbede yaşandı orada…

Sivas’taki Tabipler Birliği’nde kimler var? B.Ş: Son olarak Ülkücüler kazanmış seçimleri. Onun gazıyla herhalde böyle bir şey yapmaya çalıştılar. O olayın ardından çarşamba-perşembe günleri sürekli gözle tacizler, tehditkar davranışlarda bulundular. Ne oldu daha sonra? Barış Karabulut: Pazartesi günü olan olaydan sonra, sürekli taciz ettiler, fotoğraflarımızı falan çekip birilerine gösterdiler bizi, el işaretleriyle… Soner Beyaztaş: Demokratik Öğrenci Kulübü standına gidip bir bayan arkadaşa küfürlü konuşmuşlar ayrıca. Ellerinde kameralar cep telefonları stantları gezip teşhis ettiler çevrede bulunanları. B.K: Standımızı topladıktan sonra, 30 kişilik arkadaş grubuyla şehir merkezine indik. Bir grup arkadaşımız ayrıldı; biz 1314 kişi kaldık. Kulübenin orda saklanmışlar, arkadan saldırmaya başladılar. Ellerinde demir sopalar, direk kafaya… B.Ş: Bir ordu gibi arkadan saldırdılar. Özgür arkadaşımıza vurdukları gibi yere düştü. B.K: Öldürücü darbe, doğrudan kafaya vuruyorlar. Vururken, “Teröristler!” diye bağırdılar, küfür etmeye başladılar… S.B: Yere düşen arkadaşımızın yanına giden iki bayan arkadaş, “Vurmayın!” deyince onlara da vuruyorlar, küfür ediyorlar... Dağıstan Vayiç: Sonra, polis amcalar yetişti Allah razı olsun!.. S.B: Resmi polis olayla pek ilgilenmedi. Terörle mücadelede çalışan sivil ekip geldi. Onlar zaten sürekli bizi takip eden, hedef gösterenler. Diğer zamanlarda kimlik soran, oturduğumuz masalara bakan, orada burada tekme sallayan… Nasıl ‘tekme sallayan’?! S.B: 1 Mayıs’tan evvel bir parkta oturunca, “Bir devlet memuru karşınızda, niye böyle oturuyorsunuz?! Niye kalkmıyorsunuz?!” dedi bir polis. Oradan bir tekme salladı ayağımıza. TEM’de (Terörle Mücadele) ifademiz alınırken söyledim onu zaten. “Sen parkta gelip bana tekme sallarsan, bu adamlar da gelip kafama demir sopayla vurur,” dedim. Olaydan sonra hemen Emniyet’e mi götürüldünüz? B.K: Önce hastaneye gittik. Yedi arkadaşımızın kafası yarılmıştı, Burak arkadaşın bacağı ve sırtlarda kollarımızda yaralanmalar vardı. Bir grup ambulansla gitti hastaneye bir grup resmi polis


Söyleşi: MESUD ATA

Kurtçuklar Vadisi işte! otosuyla hastaneye götürüldü. Hastaneden hemen sonra bizi sorguya götürdüler, kafamız yarılmış, sargılı halde direk sorguya götürdüler, ayakta bekledik kaç saat… B.Ş: Olayın olduğu yerde kameralar vardı. Bir polis gelip sivil polise görüntüler var demişti olaydan sonra. Kamera kayıtları var normalde, onu örtbas ettiler.

‘Kafana çivi çakarız!’

Peki, okulda durumlar nasıl? D.V: Bu şenlikler bir bahane oldu aslında, okulda böyle bir gerginlik vardı zaten. Barış’ı tehdit ediyorlardı mesela. B.K: “Kafana çivi çakarız,” falan diyorlardı bana. S.B: Tehdit eden kişilerle konuştuğumuzda, “Zamanında isimleriniz bize verilmişti,” diyorlar. İsimlerimizi verenlerin kimler olduğu belli tabii… B.K: “Sen gelmeden ismin geldi,” dedi beni tehdit eden kişi. İsimlerimiz dört-beş kişiye, reislere verilmiş. “Bunları burada barındırmayın,” denilmiş. B.Ş: Bundan iki ay önce de bir saldırı olacaktı; stant açılmıştı bizim öğrenciler tarafından. Bir şekilde bir saldırı olacaktı; ama o dönemde Antalya Üniversitesi’nde silah çekilmesi, Ülkü Ocakları başkanının görevden alınması falan frenledi onları. D.V: Saldırı olayında halk da bize kapılarını kapattı. Telefon etmek zorunda kaldık polise veya arkadaşlara. Esnaflardan birine, “Polisi arayalım,” dedik, “Hatta siz arayın,” dedik. Adam elini kolunu kaldırdı, “İçeri giremezsin,” dedi. Ağzımız yüzümüz kan arkadaşların psikolojisi bozulmuş, o durumda bile o adam kapılarını kapatabildi yani. Ben şöyle düşünüyorum; o bendeki yara olmasaydı o yarayı o adam açacaktı. E.K: Bundan üç-dört sene önce Suat diye bir arkadaşımız saldırıya uğradığında kendini Merkez Lokantası’na atıyor ve kendini kurtardım sanıyor. “Kimsin, niye girdin?” diye soruyor lokanta sahibi. “Faşistler saldırıyor,” diyor arkadaş ve lokanta sahibi ve garsonlar paldır küldür arkadaşı dışarı atıyorlar!.. D.V: Yükselen sol harekete böyle darbeler geliyor, gelecektir de bundan sonra. Erdal Kahraman: Geçmişte de bu tür olaylar yaşandı. Geçmişteki olaylarda üniversiteyi karıştırmak, sol görüşlü öğrencilere darbe vurmak için farklı üniversitelerden adamlar getirdiler. Beşinci sınıf öğrencisiyim ben, birinci sınıayken buradaki sol hareket bayağı güçlüydü, üniversitede hakim bir kesimdi… Sonra Konya Üniversitesi’nden Çağrı adında bir faşist getirdiler. İnşaat mühendisliği okuyor diyorlardı ama İnşaat Mühendisliği’ne hiç gitmiyordu. Sabah akşam yurtta

2 Temmuz arefesinde Sivas’ta Eğitim-Sen’in kapısına bırakılan not, hayvanların okuma-yazması olduğuna dair bir kanıt olarak uluslararası bilim literatürüne geçti... de, bunlar saldırgan hayvanlar!.. kalıyordu, tespitimiz oydu. Cuma günleri namazdan sonra kafeteryaya gelip boy gösterisi yapardı. Yüz kişi gelip İstiklal marşı okuturlardı, marş okunurken ayakta durmayanlara saldırıyorlardı. Ayakta durmayan bir arkadaşımız bıçaklı saldırıya uğradı çarşıda. Bu adam her türlü faaliyette kışkırtıcı rol üstleniyordu. Aynı kişi, daha sonra Gazi Üniversitesi’nde çıkan bir olayda yer almıştı. Sivas’ın Alibaba mahallesinde yaşanan olaylardan sık sık bahsedilir. Nedir Alibaba, ne özelliği var? E.K: Alibaba, eskiden devrimcileri

koruyan, devrimcilerin arkasında durduğu güvenli bir mahalleydi. Devrimcilerin halka, halkının da devrimcilere güvenebileceği bir yerdi. Çoğunluğunu Alevilerin oluşturduğu, yoksul, terk edilmiş bir mahalle… Sistemin bakmadığı, hor gördüğü, tehlike olarak gördüğü bir mahalleydi. 93’ten sonra zaten Alibaba bir tasfiye yaşadı, büyük bir göç yaşandı. İnsanlar bıktı usandı, İstanbul’a falan göçtüler. Neden usandılar? E.K: Sürekli bir baskı altındaydılar çünkü. Madımak otelini yaktıklarında Alibaba’nın

göbeğinde polis onları durdurmuş, geçirtmemiş. Dumanlar yükselirken o adamlar orada bekletilmiş. Göstere göstere acı çektirmişler. Bize anlatıldığına göre, eskiden Alibaba’da bir devrimci evden alındığında aileler tutarlarmış. Şimdi ise şikayet ediyorlar direk. S.B: Geçen sene Alibaba’daki Alevi çocuklar beni çevirip sordular: “Yarın Nevruz’a gidecek misiniz?” Gideceğim, dedim. “Yerinde olsak gitmeyiz” dediler. “Neden?” dedim, “Alibaba gençliği ile Ülkücü Gençlik olarak karar aldık; bundan sonra Nevroz’u Alibaba’da kutlatmayacağız.” Sebebini sordum; “Polis Alibaba halkına, ‘Burada Kürt öğrencileri barındırıyorsunuz, Kürtçülük yapıyorsunuz, gidip onlarla Nevroz’u kutluyorsunuz, diyor. Biz de kendimize solcu, devrimci gençleri barındırtıyor dedirtmeyiz. Olursa saldıracağız, senin yerinde olsak gitmeyiz,” dediler… Eskiden Nevroz’a halk da katılırdı, çocuklarını gönderirlerdi halay çekmeye, şimdi kutlanmıyor bile… 2 Temmuz yaklaşıyor, tacizler sürüyor mu? B.Ş: Taciz en son iki haa önce oldu Eğitim-Sen’in kapısına, “2 Temmuz asıl bizim bayramımız,” diye yazı asmışlar. “Hrant Dink ile Aziz Nesin Kahrolsun!”, “2 Temmuz’a katılanlar sizler şerefsizsiniz, vatan hainisiniz” diye…

11


BASKIN ORAN’IN İÇ YOLCULUĞUNA KENAR NOTLARI

‘Ezberini şaşmış’ bir ‘hoca’nın izafiyet teorisi

B

askın Oran’ın ülke tespitleriyle kişisel tarihi arasında yakın bir ilişki var. Adeta bir ‘özyaşamöyküsel siyaset teorisi’nden bahsedebiliriz. Onun akıl yürütme çizgisinde derin kişisel hesaplaşmalar ve uzun içe yolculuklar, bir anda keskin tahlillerde son bulur. Keskin derken, onun sirkesi tıka-basa dolu küplere zarar vermez, daha çok devrimcileri, antiemperyalistleri hedef alır. Mesela bir gün dönüp kendine bakar, derin derin düşünür ve sorunu buluverir: Bireyleşme mertebesine çok geç ermiştir. “63 yaşındayım,” diye yakınır. “Biraz doğru-dürüst birey olmaya başlayalı daha 10 yıl oldu-olmadı.”1 E, hayırlısı olsun, geç olsun da güç olmasın, diye teselli edesi gelir insanın ama Baskın Hoca, daha çiçeği burnunda bireyliğine bakmadan teorilerini bir döktürüverir ki şaşar kalırsınız. Baklayı az sonra avucunuzda bulursunuz: Meğer hocanın derdi üniversiteleri paralı hale getirmekmiş! Geçenlerde yine kendisiyle hesaplaşası tuttu. Biyografisinin gençlik yılları dönemine uzandı. Çantadan, üniversitede solu aslında ‘Kemalist milliyetçi’ olduğu için seçmiş olmanın derin pişmanlığı çıktı.2 Biz hatasını itiraf eden samimi bir insanın biraz mütevazı olmasını, bir kenara oturup sözü solu kendisi gibi yarım yamalak güdülerle değil de sınıfsal bir bilinçle seçenlere bırakmasını bekleyeduralım, ohooo, Baskın Hoca’da o göz var mı? O ille kişisel hatalarının faturasını halka kesecek, ezilenlere kesecek. Bu kez de payımıza AKP’yi desteklememiz gerektiği çıktı!

B

AKP ilericilik simgesi değildi. Fakat, 1930’larda ilerici olup da 2000’lerde sapına kadar gerici olan ‘ulusalcılık’tan ilericiydi. Bu işler böyledir efendim; baştan sona görelidir.” Hımm… Bilemedik… Görelilik böyle bir şey demek… İzafiyet teorisi der dururlardı da kafamız bir türlü basmazdı. Buymuş. Kırk katır mı kırk satır mı sorusunu paradoks sanırdık, meğer makul bir seçim sunuluyormuş bize. Mesela daha az insan öldüren Mussolini, daha çoğunu öldüren Hitler’e tercih edilebilirmiş. Marmarisli Ressam Kenan Paşa, bu ikisinden de evla sayılıp, el öpmeye koşulabilirmiş. Konuyu sanat alanına taşıyalım: Popçu Ceyma’nın ‘Cikidik cikidik’ şarkısında, hopçu Şerçin’in ‘Akidik kugidik’ şarkısına göre daha fazla enstrüman partisi var diye gece gündüz Ceyma dinlenebilirmiş. Konuyu gastronomi alanında tartışalım: İçinde 100 gr çok acı kırmızıbiber olan bir yemek, içinde 101 gr çok acı yeşilbiber olan bir yemekten daha az acıymış. Konuyu coğrafyayla bağlayalım: Ankara’dan İstanbul’a Madagaskar üzerinden gitmek gerekmiş, çünkü Honolulu üzerinden gitmek daha uzun sürüyormuş.

Küçük-burjuvazi hakkında basit bir gerçek: Kendi gücüne hiçbir zaman güvenmeyen, hiçbir zaman da güvenecek bir gücü olmayan bu sınıf, kapağı hep güçlünün yanına atmaya çabalar. Özellikle de bu sınıfın üyelerinin küpü “görece” dolgunları, hiçbir zaman doğru dürüst, göresiz-möresiz sahip olamayacakları mülkün sahiplerinin yanının en güvenli liman olduğu konusunda emindirler. Bu yüzden de Baskın Hoca’nın bütün ufkunun CHP ile AKP arasında sıkışıp kalmış olmasında; ‘ezilmiş, dışlanmış’ diye adlandırdığı kesimlerin kendi kaderlerine sahip çıkacakları bir geleceğin umudunu sık sık yakındığı ‘travmatik’ gençliği ve çocukluğuyla beraber yitirmesinde şaşacak bir şey yok. Bize gösterdikleri yol bu kadar cehennemî ve kötücül olmasa, Çehov’un yitik bir soyluluğun peşinden giden karakterlerine acıdığımız gibi, onun gibilere de acımakla, belki acı acı gülümsemekle yetinebilirdik. Ama söz konusu olan, her gün ama her gün yoksullukla, iş kazalarıyla, eğitimsizlikle, sağlıksızlıkla, kontra operasyonlarıyla, işkencelerle geleceği karartılan bir halk olunca, mizah duygumuz o kadar da sevecen olmuyor. Bilimmiş taklidi yapan abuklamaların çirkin maskesine böyle haşin davranıyorsak, bu yüzden.

komünist diyenlerce bas bas bağırıldığı bir dönemde bile Lenin bir burjuva siyaset yöntemi olan pragmatizme hiç kapılmadan ‘defeatism’in (devrimci yenilgicilik) propagandasını yaptı ve yoldaşlarıyla birlikte savundu. Sesi cılızken bile o hep bunu bağırdı. Tarihinde ulusal kahramanlık destanları aramadı… Vatanseverlik kartı tüm siyasetçiler tarafından oynanırken bizim Mahirimiz, “Biz Marksizmi … dünyanın Türkiye’sinde devrim yapmak için okuyoruz,” diyerek kendi enternasyonalist anlayışını vurguluyordu. Türkiye işçi sınıfı içinde sürekli militan bir hareket yaratılamadığından dönüp dolaşıp gelinen yer aynı kürkçü dükkanı, ulusalcılık muhtevalarını buram buram içeren aynı yanılgılardır. Gerçi ulus yaratmak için kahramanlık destanları icat etmek genelde bir avuç burjuva elitin işi olmuştur; ancak bizim burada Yön Hareketi’nden bu yana bu iş kendini solda

tanımlayan aydınlar tarafından üstlenilmiştir. Bizim ulusal ninnilerimizden biri olan ‘II. İnönü Zaferi’nin artık hepimiz tarafından koca bir yalan olduğu bilinirken nedense ‘Çanakkale Zaferi’ konusunda bir bilinç yanılsaması vardır ve günümüzde de birçok sol çevre tarafından bu toprakların geçmişinde anti-emperyalist bir tarih yaratmanın aracı haline gelmiştir. Yolgeçen hanına dönen geçilmez Çanakkale (Yavuz-Midilli Zırhlıları diğer adlarıyla Goeben ve Bresleu), kimden kurtulunduğu belli olmayan bir Kurtuluş Savaşı. Sahi İttihatçı şefler I. Paylaşım Savaşı’na emperyalist olan bir ülkeyle yine kendi emperyalist amaçları için tebaasında bulundurduğu bütün halkları sürüklememiş miydi? (Dert kaybedilen toprakları yeniden kazanmak, Süveyş Kanalı’ndan Mısır’ı yeniden ele geçirmek değil miydi? Turan düşleri görenler bunlar değil miydi?) Emperyalist hedefler için girilen bir savaş, patronun yenildiğinde sen de hükmen mağlup sayıldığında mı anti-emperyalist

oluyor? Boğazdaki Sait Halim Paşa Yalısı’ndan savaşı yöneten alman komutan, General Limon van Sanders komutasında değil miydi ulan bu savaş, o da mı çakır gözlüydü, o da mı kurda benziyordu, çıldırmamak elde değil. Bunlar değil miydi Hitler seçilene kadar -1930’lara değin‘Çanakkale Zaferi’ni kendi ulusal zaferleri diye kutlayanlar. Bugün Çanakkale Türkiye sınırları içerisinde olmasaydı, Aynalı Çarşı Eskişehir’de, Ankara’da veya Yozgat’ta olacaktı ve methiye buralardan birine düzülecekti. Resmi tarih böyle çalışır. Aslanlar kendi tarihlerini yazmadıkları müddetçe tarih, avcılar tarafından yazıldığı şekliyle okunacaktır. Bize düşense kendi tarihimizi, pragmatizme kapılmadan, dürüstçe yazmaktır; geleceği kurarken kerterizi buradan almaktır. Zira enternasyonalist devrimciler kârzarar hesabı yapmazlar, sosyalizmin uluslararası zaferinden başka hiçbir şeyin insanlığa kalıcı ‘kâr’ getiremeyeceğini bilirler. Ve devrimciler hiçbir zaman yalan söylemezler, yalnızca devrimci olduğunu söyleyen yalancılar -dün anavatan savunucuları bugün ise ne bok oldukları belirsiz bağımsızlıkçılar, ulusalcılar- vardır. Bir laf daha edeyim de tam olsun; milletleri değil, ekmeğini terden bekleyenleri seviniz…

1 Baskın Oran, “Neoliberal”, 17 Şubat 2008, Radikal İki. 2 Baskın Oran, “AKP’ye mahkum edenler utansın”, 18 Mayıs 2008, Radikal İki.

BARIŞ YILDIRIM

Tarihin mülksüzleri!

izim koca sakallının buyurduğu gibi: “İşçinin milliyeti Fransa, İngiltere ya da Almanya değil, emek, bedava kölelik ve kendi kendini satmaktır. Onu yöneten hükümet Fransız, İngiliz ya da Alman hükümeti değil sermayedir. Doğduğu yerin havası Fransız, İngiliz ya da Alman havası değil fabrika havasıdır. Ona ait olan topraksa Fransız, İngiliz ya da alman toprağı değil yerin birkaç karış altıdır.” Bu alıntıya şu ana kadarki devrimci siyasi literatürde neredeyse hiç yer verilmemiş olması devrimci hareketlerin ulusalcılıkla tam olarak hesaplaşamadığı anlamına gelebilir mi? Her gün devlet terörüyle yüz yüze kalan Kürt yoksullarından enternasyonalizm beklerken, kendi ‘ulusal kahramanlık’ mitlerimizin peşinden mi koşacağız? (MİT bu işe çok sevinir!) Hayır! Küresel sermayenin dünya işçi, emekçi ve yoksullarına saldırganlığını bu kadar artırdığı, neo-liberalizmi kukla hükümetler aracılığıyla hayata geçirmeye çalıştığı böyle bir dönemde enternasyonalizme bu kadar ihtiyaç varken, biz sosyalist-enternasyonalistler olarak kazığı uluslararası işçi sınıfı mücadelesine çakmalıyız. Yoksa bir kaza çıkabilir. Anavatan savunusunun (yurtseverliğinmilliyetçiliğin veya ulusalcılığın) kendilerine

12

Hâlbuki önce ne tatlı şeyler söylüyordu: “Marksizmin sınıfsal ve diyalektik yaklaşımı benim temel dünya görüşüm.” CIA destekli Frankfurt Okulu’ndan beridir Marksizmin tüm düşmanlarının kendini Marksist diye pazarlaması moda oldu. Siyasi Şube’de işkence yapan polisler bile bir ara ‘Marksist’ti: “Ben de Marksist’im oğlum, ne var? Karıl Markıs çok doğru şeyler söylemiş… Mesela mı?.. Mesela… I-ııı… Burada soruları biz sorarız lan, tamam mı?.. Ver Hacı elektriği…” Baskın Hoca’nın elektriği yok, ampulü var. Derin kişisel hesaplaşmalardan yorgun düşmüş gönül gözünü kaldırıp bir bakıyor, karşısında ‘ulusalcı’ CHP ile ‘sefil kasabalı’ AKP’den başka hiçbir şey yok. Radyoda mevlit çaldığında ‘çıt’ kapattıran CHP’li bir baba figürünün de yer aldığı travmatik çocukluğuna rağmen; AKP’nin içkili lokantaları kapatan ve de 1 Mayıs’ta polis terörü estiren (önce içkili lokantaları kapatan, sonra 1 Mayıs’ta polis terörü estirten) ‘sınıfsal niteliği’ni gayet iyi bilmesine rağmen (hoca olmuş, bilecek tabii), şerler arasında bir ehven seçiyor ve kafasında ‘ampul’ yanıyor! “AKP özgürlük militanı değildi.

yildirimb@gmail.com

UMUT YILMAZ


V. MAHiR ÜKÜNÇ Meclise, ‘sosyalist bir devrim beklentisiyle gönderilen son sosyalist’ Ufuk Uras’ı gülen gözleri ve ceketinin kolundan sıyrılıp göğe yükselen sol yumruğuyla hatırlamak ve sevenlerine öyle hatırlatmak çok ‘demokrat’ bir tavır olurdu ama...

‘H

ayatta kalmayı’ ve dahası meclise girebilmeyi başarabilmiş ‘son sosyalist’ Ufuk Uras’ın, bizim pek de ne olduğunu anlamadığımız ‘demokrasi’ için yorulmak bilmez mücadele azmi öteden beri hep dikkatimizi çekmekteydi. Püriten bir demokrasi anlayışı, uzlaşı, farklılıklarımızla barış içinde bir arada yaşamak gibi ‘yüce değerleri’ geri Türk burjuvazine çeşitli masum ve kurnaz hamlelerle ‘yutturmak’ ve bu suretle ‘işçi sınıfının ve hâsılı tüm yoksul halkın refaha ermesini sağlamak için’; Muhsin Yazıcıoğlu adlı şahısla el sıkışıp gülümseyen pozlar vermesi, Nimet Çubukçu adlı bakanın makam arabasıyla kısa İstanbul turları atması, bu çerçevede bizim hep anlayışla karşıladığımız ve asıl ‘yüce’ amacı bildiğimiz için derginin sayfalarına taşımadığımız olaylardandı. Çünkü ‘gayet liberal’ bir ‘Türk atasözünün’ dediği gibi ‘Meclise Ufuk gerek’ti… Bugüne kadar tamamen yukarıda çizilen tablo içinde değerlendirdiğimiz Ufuk Uras, geçtiğimiz günlerde Avrupa Parlamentosu’nda Mesut Yılmaz’la giriştiği bir tartışmayla içimizde ‘azıcık’ da olsa bir şüphe uyandırmadı değil! ‘Türkiye İran olur mu?’ başlığıyla özetlenebilecek bu tartışmada Mesut Yılmaz’ın, “İran’daki gelişmeyi hiçbirimiz göz ardı edemeyiz. İran’da Ufuk Bey gibi liberaller, solcular hepsi Humeyni’ye destek verdiler. Çünkü Humeyni onlara güvence verdi. ‘Hiçbir zorlama yapılmayacaktır’ dedi. Hatta ilk geldiğinde liberal bir insanı cumhurbaşkanı yaptı. Ama bir yıl içinde işler öylesine değişti ki, o cumhurbaşkanı ülkeden zor kaçtı. Hiçbir özgürlük kalmadı,” çıkışına sinirlenen Uras, her ne olursa olsun ‘o müthiş amacı-görkemli kurtuluşu’ savunmanın -demokrasi oluyor bu- şart olduğunu hatırlattı: “İran-Türkiye benzetmesi doğru değildir. Tayyip Erdoğan Humeyni değildir. İmam bilmem ne değildir. TUDEH yöneticilerine ‘Bugün olsa ne yapardınız?’ diye soruyorum, ‘Yanlışlarımız olabilir, ama yine demokrasiyi savunurduk’ diyorlar.” Bu sözleriyle ‘yüce demokrasi ülküsü’ adına Tayyip Erdoğan’a kol-kanat geren ve yine bu uğurda ‘kelleyi bile gözden çıkarabilecek’ bir kararlılığa sahip Ufuk Uras’tan TUDEH deneyimini tekrar gözden geçirmesini ‘sevgili sosyalist vatandaşları’ olarak rica etsek değişen bir şey olur mu, “Hata yaptım,” diyerek şüphelerimizi boşa çıkartır mı, büyük eylem adamı Troçki’nin ‘Çin Üzerine’ ve ‘Faşizme Karşı Mücadele’si böylesi durumlarda da hatırlanması gereken

Son sosyalist!

eserler değil midir?! (Ufuk Uras milletvekili olduğu için soru önergesi süsü verirsem daha kolay anlaşılır diye düşündüm, olmuştur umarım!) Meclise, ‘sosyalist bir devrim beklentisiyle gönderilen son sosyalist’ Ufuk Uras’ı gülen gözleri ve ceketinin kolundan sıyrılıp göğe yükselen sol yumruğuyla hatırlamak ve sevenlerine öyle hatırlatmak çok ‘demokrat’ bir tavır olurdu ama biz en başta da dediğim gibi ‘azıcık kırıldık, içerledik ve sükût-u hayale’ uğradık. Öyle ki, düzen içi iktidar mücadelesinde, emperyal kapitalizmin bayrağını daha da yukarılara çekmeye kararlı AKP’nin yanında saf tutmak yerine, bizler Uras’tan bağımsız bir sınıf politikası izleyip sistemi teşhir etmesini ve işçilerin-emekçilerin kurtuluşunun ‘lütufkâr bir yüce demokrasi’ sayesinde değil de ezilenlerin örgütleyeceği barikat-grevdevrim üçlemesiyle hayat bulacağını işaret eden eylemlerde bulunmasını isterdik…

Mesela...

Mesela, ucu, yıllarca siyaset yapabilme hakkını elde edebilmek için mücadele eden başta KESK olmak üzere kamu emekçilerine de dokunan, “Askeri bürokrasi, sonuç itibarıyla devlet memurlarıdır. Devlet memuru siyaset yapamaz. Devlet memuru siyasete tabi olmalıdır. Devlet memurları, devlet memuru olarak işini yapacak. Siyaset dünyası da kendi işini yapacak,” derken karşı ve rahatsız olduğu kurum ve kişileri doğrudan belirtmesini, emekçi memurları da aynı torbaya karıştırarak samimi olmayan dolambaçlı manevralardan kaçınmış olmasını görmeyi dilerdik. Mesela, AKP’nin sistemin her kurumunu ele geçirip ‘yandaşları ve mücahitleriyle’ doldurması ve emperyal kapitalizme köstek olmayacak bir ‘sömürge anayasası’ oluşturmaya çalışması karşısında, “Türkiye normalleşme sürecine gidiyor... Siyaset giderek sivilleşiyor... Sivil bir

anayasanın gerçekleşmesiyle vesayet rejiminden demokratik rejime doğru hızla evrilebilecek... Bir süre sonra bu tür gelgitler, yerini demokrasinin kurumsallaşmasına bırakacak...” sözleriyle belirttiği enteresan, gerçeklerden ve niyetlerden tamamen bihaber iyimserliğini ve Polyanna’cılığını bir kenara bırakmasını ve eğer savunacaksa halkçı ve sosyal bir anayasa talebini savunmasını, dillendirmesini isterdik. Mesela, Tayyip Erdoğan’ın, “Hâlâ Türkiye’de özelleştirme karşısında dikilenlerin olduğunu görebilirsiniz. O komünist zihniyeti, hâlâ aşkla ve şevkle yaşamak isteyenler var. Dünyada komünistler bile bu işten vazgeçti. Ama o komünistleşme sürecine girmek isteyenler var. Türkiye, kusura bakmasınlar, geri gidemez. Bu mümkün değil, tekrar dönemez. Daha ileri gitme gayreti içindeyiz,” beyanıyla neredeyse tamamen örtüşen: “…Kim ülkeye yatırım yapılmasına, istihdam alanı açılmasına karşı çıkabilir? İstihdam yaratan yabancı sermayeye karşı çıkmak anlamsız. Önemli olan üretim yapılması. Yatırımların artırılmasına yönelik zemini oluşturmak. Külfeti, nimeti dengeli bir şekilde paylaşmak,” sözlerini hiç duymamış olmayı isterdik. Ve buyurduğu bu gibi paylaşım süreçlerinde yoksul halkın payına daima daha fazla borç ve daha fazla yoksulluk düştüğünü idrak etmiş olmasını umardık. Mesela, Tuzla tersanelerinde yaşanan iş cinayetlerine, işçi katliamlarına dikkat çekerken, “Başı ağrıyor diye kafa mı kesiliyor?” açıklamasıyla tersanelerin ‘ne olursa olsun çalışması gerektiği’ anlamına gelen sözlerden önce, bu cinayetlerin hangi şartlar altında olursa olsun son bulmasının ve tüm patronların tutuklanmasının altını çizen açıklamalar yapmasını beklerdik. Mesela, AKP hakkında açılan kapatma davası karşısında, “Belli ki başsavcı ‘hepimiz AK Partiliyiz’ dedirtmeye çalışıyor,” –AKP de değil, Ak Parti!-

demeciyle bu sözü söylemeye zaten dünden hazır olduğunu ve bu gibi beyanlarla iktidarın medyasında yaldızlı puntolarla yer bulup ‘makbul solcu’ olarak icazeti onlardan alarak ‘takdis edildiğini’ görmemiş olmayı dilerdik. Ya da illa ki hepimiz ‘bir şeyiz’ demek istiyorsa, “Hepimiz İşçiyiz! Vurursak Yıkabiliriz!”i en anlamlı seçenek olarak göz ardı etmemiş olmasını isterdik. Mesela, ‘Emeğin Avrupası’ diye olmayan bir şeyin keşfiyle vakit harcayarak ve AB’yi Avrupa kapitalizminin değil de demokrasi, barış, insan hakları, sosyal haklar, refah vs.’nin temsilcisi olarak görüp-göstererek kendi kafa karışıklığını ‘emek mücadelesi’ne mal etmemiş olmasını görmeyi dilerdik. Mesela, “Darbeye Karşı 70 Milyon Adım Yürüyüşü” adı altında yapılan, asıl niyeti belirten sloganının ise “Akp Forever” olarak tanımlanabileceği ve katılımcılarının-destekçilerinin tamamına yakınını tescilli ve eli kanlı devrimci ve sosyalizm düşmanlarının oluşturduğu ve çoğunu bugünlere getirip-başımıza musallat edenin ‘12 Eylül Cunta Karanlığı’ –şimdi şikayet ettikleri fakat aslında çok şey borçlu oldukları darbeler kısacası!- olduğunu bildiğimiz unsurlardan oluşan bir güruhla, Nazlı Ilıcak ve Abdurrahman Dilipak’la kolkola ‘genç’leşerek ve ‘sivil’leşerek Taksim’de ‘iğreti bir kuyruk’ gibi salınmamış olmasını görmeyi dilerdik. Darbelerle ve darbecilerle hesaplaşacaksa, önce, hakkında Meclis kürsüsünde hiç ses çıkarmadığı 12 Eylül’den, F Tiplerinden, hala yaşanan yargısız infazlardan işe başlamış olmasını ve böylece Yeni Şafak gibi iktidar yalakası basılı kağıttan borazanlarda yapılan eylemler için “Faşizme karşı -Ufuk’la daomuz omuza” manşetlerini hak ettiğini iç rahatlığıyla onaylamış olmayı dilerdik. Bu ilk saptamada akla gelen ‘mesela’ları -ne yazık ki- çoğaltmak mümkün. Fakat yazının başında işaret ettiğim gibi biz Ufuk Uras’ı ‘anlıyor ve mazur görüyoruz’. O mutlaka, dışarı sızmamasını istediği ve ‘hepimizi aydınlığa ve sosyalizme götürecek gizli bir plan uyarınca’ yukarıda anlattığımız şekilde davranıyor. Yoksa bu satırların yazarı ben ve bu dergiyi var eden bizler bu ‘yumuşak üslubu’ bir kenara bırakıp, mesela şöyle bir şey diyebilirdik: Şimdi, “Meclise ufuk gerek,” diye Ufuk Uras’ın peşinden hoplayıp zıplayan insanlar, mevcut bu haliyle Uras’ı işaret edip hâlâ görmüyorsanız gözünüze gözlük gerek! Elimizi alnımıza siper edip bakıyoruz fakat bizce ‘Ufuk’ta hiç ama hiç umut ışığı görünmüyor… Mesela…

713


YAVUZ ALOGAN İhtiyar 68’lilerin karşısındaki platformda birdenbire; balıkçı yakalı bordo kazağı ve parkasıyla Mahir Çayan; başında beresi ve asker postallarıyla Deniz Gezmiş; köylü kasketi ve hüzünlü tebessümüyle İbrahim Kaypakkaya belirir. Hepsi yirmili yaşlarındadırlar ve karşılarındaki moruklara kahkahalarla gülmektedirler. Kahkahaları amfiyi ve bütün Türkiye’yi çınlatmaktadır. İçlerinden biri tabancasını çekip havaya üç el ateş ederek, “Yeterlilik önergesi veriyorum!” der... yalogan@hotmail.com

1

2 Eylül’den çok sonra, solun birleşme çabaları sırasında dilimize yerleşen sözcüklerden biri de budur: Duruş. Bu sözcüğün nereden geldiğini, ilk kez kimin tarafından nerede kullanıldığını hep merak etmişimdir. Aslında geçmişte de böyle ifadeler, dile yerleşmiş deyimler vardı. Mesela, ‘devrimci tutum’ denirdi. Daha önceleri, “Arkadaşın pratiği iyidir, fakat teorisi yetersiz,” gibi ifadeler kullanılırdı. Özellikle Maocu akımlarda, ‘ilerletici tutum’ ifadesi çok yaygındı: “Bu tutum bizi ilerletmez,” ya da “Arkadaşın tutumu ilerletici değil,” gibi. Fakat ‘duruş’ sözcüğü bunlardan farklı… Her şeyden önce, bir ataleti, durağanlığı, durmakta olan, hareket etmeyen bir nesnenin halini anlatıyor. Mesela bir heykelin duruşundan söz etmek mümkünken, hareketli bir nesneyi anlatmakta ‘duruş’ sözcüğü yetersiz kalıyor. İş siyasal bir tutumun anlatılmasına gelince, ‘duruş’ sözcüğü hepten saçmalaşıyor. “Falanca kişinin ya da partinin Kürt meselesindeki duruşu,” gibi bir ifade olabilir mi? “Benim bu konudaki duruşum,” dediğim zaman, o konuda bir fikre sahip olduğum, o fikri açıkladığım ya da açıklamak üzere olduğum ve bu açıklama işleminden önce durmakta olduğum, sonrasında da duracağım ve söylediklerimin benim duruşumu oluşturacağı anlaşılıyor. Acaba çeviri mi, diye de düşündüm. Ama, hayır. Eski jargondaki pek çok ifade sol yayınlara yansımış çeviri deyişlerdi kuşkusuz. Fakat bu ‘duruş’ sözcüğünün çeviri olduğunu sanmıyorum. İlk anda akla ‘decorum’ ya da ‘posture’ gibi gâvurca sözcükler geliyor, ama bunlar da anlamı tam olarak karşılamıyor. Bu daha çok yaşanan dönemden ve bu dönemin içinde sosyalistlerin konumlanışlarından kaynaklanan bir ifade olsa gerek. Başka deyişle, akıp giden olaylar karşısındaki duruşumuz şudur, hareket etmeye imkânımız ve dolayısıyla niyetimiz yoktur, gibi bir durumu ifade ediyor ‘duruş’ sözcüğü.

‘Duruş’un kökeni

Ayrıca pek çok duruş var: esas duruş, rahat duruş, temel duruş, hazır ol duruşu, ihtiram duruşu, mum duruşu, saygı duruşu. Anlaşılan, 12 Eylül’ün üzerinden altı sene geçtikten sonra başlayan, birleşik, ayrışık, tavan, taban, çatı, çardak, köprü, tonoz, kiriş, menfez vb. partisi kurma girişimleri sırasında bir de ortaya ‘siyasal duruş’ diye bir şey çıktı. Herkes birbirinin ‘duruş’una bakarak

14

DURUŞ!..

kendi duruşunu tayin ediyor da olabilir. Bir duruş, bir diğer duruşu etkilemiyor, o kendi başına bir duruş. Herkesin seyirlik bir duruşu var; herkes birbirinin duruşunu seyrediyor. Bu ‘duruş’ sözcüğü belki de ilk kez Kuruçeşme Toplantıları’nda telaffuz edildi. (12-13 Ağustos 1989 günü İstanbul Kuruçeşme’de başlayan ve sosyalist solun birlik imkânlarını oluşturmaya ya da bulmaya çalışan bu toplantıları sabırlı birilerinin dikkatle incelemesi bugüne ışık tutacak pek çok ilginç verinin ortaya çıkmasını sağlayacaktır.) Orada hakikaten herkesin bir duruşu vardı; bu duruşlar geçmişten kaynaklanıyor, çeşitli ‘hassasiyetler’le besleniyordu. Herkes kendi duruşuna bağlı kalıyor ve bu duruşlar çok yönlü bir karşı konumlanmalar dizisi oluşturuyordu. Sorun bütün duruşları, bakışları ve kaş çatışları bir biçimde birleştirebilmek ya da yan yana getirebilmekle ilgiliydi. Bu açıdan bakıldığında sözcüğün çıkışında akla uygun bir şeyler olduğu söylenebilir. Ama yukarıda da belirttiğimiz gibi, daha sonra sözcük kendi kaderini tayin etti ve kendi başına hareket ederek her duruma ve her mevzua ve her kişiye maydanoz olmaya başladı.

Gerçek duruş

14 Haziran tarihli gazetelerin çoğunun ön sayfalarında yer alan fotoğrafa baktığımda, bu ‘duruş’ sözcüğü kafamın içinde yepyeni bir ışıkla parıldadı. Sözcük yerli yerine oturmuştu sanki. “İşte duruş,” dedim. “Gerçek duruş!” Fotoğrafta 1968 olaylarını başlatan İstanbul Hukuk Fakültesi 1 nolu amfisinin işgalini 40 yıl sonra yeniden canlandıran eski devrimciler, hep birlikte gülerek sol yumruklarını (teorik komünistler elbette dirsek omuz hizasında olmak üzere sağ yumruklarını) kaldırmış vaziyette duruyorlardı. Saçlar ağarmış, göbekler pantolon kemerlerini zorlamakta, bıyıklar kırçıl, kılık kıyafet düzgün, hepsi ev bark, torun torba, iş güç sahibi. İçlerinde başarılı müteahhitler, uluslararası iş tutan mühendisler, şirket sahipleri, dernekçiler, son yirmi yıldır ‘duruş’unu bozmamış sosyalist partilerin yaşlı üyeleri; “1516 Haziran’a gidiyordum, yanımda İbrahim Kaypakkaya ve Gün Zileli vardı; Deniz o sırada bana demişti ki,” diye yazıp konuşan, tv programlarında AKP destekçisi gerçek liberallerin hafiften dalga geçtikleri, AB yanlısı, ‘tutarlı demokrat’, utangaç liberal gazeteciler; marjinal dergilerini bu kez eski

arkadaşlarının çocuklarıyla ve neredeyse torunlarıyla çıkarma ‘duruş’u sergileyen inatçı Marksistler; ayrıca icra avukatları, sanatçılar, ‘barış aktivistleri’ falan vardı. Amfiyi 40 yıl sonra işgal etmişler ve ilk sözü bugünkü öğrencilerin istifaya çağırdıkları İTÜ Rektörü Mesut Parlak’a vermişlerdi. Bak sen şu işe! Peki, neden ‘işgal’? Neden mesela bir ‘anma kokteyli’, boğazda bir tekne gezisi, Polonezköy’de ya da Büyükada’da bir piknik ya da buna benzer bir şey değil? Bu gayet doğal olurdu. Fakat buna ‘işgal’ diyorlar. Neden? Üç sebep olabilir: a) Topluma biz hâlâ ayaktayız ve devrimciyiz mesajı vermek; b) Özellikle genç insanlarda yeni bir 68’li bilinci uyandırmak; c) Basının huzurunda topluca mastürbasyon yapmak. Birincisi pek mümkün görünmüyor. Zira 1986 yılından bu yana (tam 22 yıl), oradaki 68’lilerin bir kısmının da içinde yer aldıkları sosyalist hareketlerin/ partilerin/örgütlerin hiçbiri belini doğrultamadı, kitleselleşemedi, dikkate değer bir program ve eylem çizgisi bile üretemedi, gençleri ve işçileri harekete geçiremedi. İkincisi de pek mümkün değil; işgal edilen amfide yeni bir 68’in ya da sosyalist bir gençlik


hareketinin fikriyatı ve sloganları görülmedi. (Sadece Mesut Parlak’ın konuşmasına bozulan birkaç genç küçük bir itişmeye neden oldu.) Geriye sadece üçüncü ihtimal kalıyor; ancak gençler için sağlıklı olabilecek böyle bir eylem; müthiş bir fantezinin heyecanına kapılmış, 60’ını geçmiş, çoğu by-pass’lı, stend’li insanların sağlığı açısından sakıncalı olmaz mı? Olur, elbette. Fakat karşı taraftan baktığımızda, basının müstehcen olaylara ilgisinin bir kez daha kanıtlandığını görmüş oluyoruz.

Biraz romantizm

Biraz romantizm yapalım mı? Şöyle hayal edebiliriz: yumrukları havada hep birlikte, “Gün doğru hep uyandık / siperlere dayandık,” diye marş söyleyen ihtiyar 68’lilerin karşısındaki platformda birdenbire; balıkçı yakalı bordo kazağı ve parkasıyla Mahir Çayan; başında beresi ve asker postallarıyla Deniz Gezmiş; köylü kasketi ve hüzünlü tebessümüyle İbrahim Kaypakkaya; anasının ördüğü gri kazağı ve dizlerine kadar uzanan parkasıyla Hüdayi Arıkan; elinde megafonu, beyaz kazağı ve kırmızı atkısıyla Sinan Kâzım Özüdoğru ve diğer 68’liler; hatta Oral Çalışlar’a bir şeyler söylemek için kıvranan, İTÜ Elektrik Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı dostum Hasan Yalçın, belirir. Hepsi yirmili yaşlarındadırlar ve karşılarındaki moruklara kahkahalarla gülmektedirler. Kahkahaları amfiyi ve bütün Türkiye’yi çınlatmaktadır. İçlerinden biri tabancasını çekip havaya üç el ateş ederek, “Yeterlilik önergesi veriyorum!” der. Duruşa karşı hareket! 68 aslında buydu. Mesut Parlak hemen cep telefonunu çekip polise haber verir. Polis okulu kuşatırken ortalık karışır; dış kapıda ‘bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı’ barikat kurulur. Daha sonra neler olurdu, taraflar arasında nasıl konuşmalar geçerdi? Gerisini siz hayal edin.

Kâbus

Karl Marx, bir yerde şöyle der: “Bütün ölmüş kuşakların geleneği ... yaşayanların beyinleri üzerine kâbus gibi çöker. [Ve yaşayanlar] tam da böyle devrimci bunalım çağlarında geçmişin ruhlarını kaygıyla yardıma çağırırlar, onların adlarını, sloganlarını ve kılıklarını ödünç alır, yeni tarih sahnesine zamanında saygın olan bu kılıkla ve ödünç alınmış dille çıkmaya kalkarlar.” Devrimci bir bunalım çağında yaşamadığımız kesin. Peki, o zaman geçmişin devrimci ruhlarını neden çağırıyorlar dersiniz? Mesela, neden Ertuğrul Özkök bütün bir yazısını Che Guevara’ya ayırıyor; üstelik yazının orta yerine Che’nin ‘en güzel’ (kendi deyimiyle) fotoğrafını koyuyor. İyice liberalizme bulanmış bir takım şahsiyetler neden sosyalist geçiniyor; kendi şahsiyetlerini, konumlarını pekiştirmek, özgün ve ayrıksı bir havaya bürünmek için neden 68’le aralarında bir bağ kalmış gibi görünmeye çalışıyorlar. İshak Alaton’un, Karl Marx hayranlığı nereden geliyor mesela? Çok basit. Sosyalizmi ve 68’i ve Che’yi artık bir tehlike olarak görmüyorlar. Bütün bunların giderek küreselleşen ve liberalizmin karşısında sadece faşizmin yer aldığı bir dünyada kendi huzurlarını kaçıracak, hayatlarını altüst edecek devrimci ve isyankâr bir potansiyel taşımadığını düşünüyorlar. Benimsedikleri sol/sosyalist duruş bu düşünceden kaynaklanıyor. Ayrıca kafaları da karışık; ileriyi göremiyorlar. “Lan siz kimsiniz?” diye sorulduğu zaman söyleyecekleri bir şeylerinin olması lazım. “Ağbi ben tüccarım, gazeteciyim, sanatçıyım, bilmem ne aktivistiyim,” demek yeterli bir duruş olmuyor. Çünkü her şeye rağmen çok ısınmış, iyice siyasallaşmış bir toplumda yaşıyoruz. İleride ne olacağı, maçı kimin kazanacağı belli değil. Bu durumda orta sahada top çevirmenin en iyi yolu hafiften nostaljik bir solcu duruşu takınmak oluyor. Bu duruş öylesine elverişli ve zararsız bir kostüm sağlıyor ki, baloyu her kim düzenlemiş olursa olsun, rahatça gidip istediğiniz dansı yapabilirsiniz. Geçmiş kuşağın bütün sloganlarını ve kılıklarını, bir kısım burjuva dahil herkese kullandırmak gibi bir kâbus yaşamaktayız. Bunlar geçer. Daha nice altüst oluşlar yaşanır, nice duruşlar yıkılır. Daha ne devrimciler çıkar, ne 68’ler olur. Tarih devam edip gider. Ulusal ve uluslararası ölçekte ne isyanlar yaşanır. Dünya bu durağanlığı atlatır, tarih ‘duruş’ları bozar. Çevrenizde, “Onun duruşu şöyle”, “benim bu konudaki duruşum öyle”, “fakat partinin duruşu...” gibi konuşan birileri varsa, şu yukarıda yazdıklarımı bir iki saniye düşünün lütfen…

D

ELERKİ!

emokrasiden söz ediyor herkes… Hep bir ağızdan… Sanki yaşanılan tüm karmaşadan onun yokluğu (ya da kimilerine göre, çokca varlığı) sorunluymuş gibi… Sürekli… ama herkes… Kapatılanı açık kalanı… kapattıranı kaptıranı… demokratı desokratı… askeri ve bürokratı… işçisi öğrencisi… ‘Aaaaa, ben de demesem büyük bi boşluk kalacak… Hemen diyim o zaman.’ dedim ve oturdum… Lakin, yaşıma rağmen hiperaktifim ve uzun süre yerinde oturamayanlardanım. Ol nedenle fazla kalamayacağım. Alzhaimer’lılar için (yaşlılıktan dolayı unutkanlık hastalığı; potansiyel olarak ben de) ‘bulmaca çözün’ önerisine, biraz da kırsal yaşamdan ola, meylettim. DEMOKRASİ ya da DEMOKRATİK YÖNETİM ‘elerki’ olarak çıkıyor karşıma (hem de bitişik… bakın, bu çok önemli!) bulmacalarda. ELERKİ!.. Önceleri pek dikkatlenmedim buna. Sonraları, son zamanların demokrasi üzerine tartışmalarıyla ‘dur be yau, n’ooluyo buralarda?’ deyince… DURDUM. Ben durunca tartışmalar durmadı elbette. Dolayısıyla bi bakınayım dedim bu konuya. Elerki, beni iki olası seçeneğe meylettirdi… Bir: a) EL (yani Türkçede ‘yabancı’ anlamına gelen EL.) b) EL (yine Türkçede bildiğimiz ‘el’ anlamına gelen EL.) İki: ERK (yani, yine Türkçede ‘güç’ anlamına gelen ERK.) Bir’in a’sından başlarsak eğer… demek ki yabancı eli var bu işin içinde. Yo yo… öyle her komplo teorisinde bizlere dayatılan ‘kökü dışarıda olanlar’dan bahsetmiyorum… Kökü her yanımızı sarmış yabancılar benim dediklerim. Mesela ve örneğin(!) IMF, ABD, AB. Geçelim Bir’in b’sine… Bi sürü el yine işin içinde… Ama sanmayınız ki bu eller ‘demokrasiyle yönetildiğini sanan’ garibanın eli… Devlet ve devlet aygıtlarının eli. Yalçındağ’ın eli…

Koç’un, Sabancı’nın eli… Erdoğan’ın, Gül’ün eli… Tuzla’daki eller, VESİLE ÖZDEM 1 Mayıslardaki eller… Ve saymakla bitmeyecek başka bi sürü ‘komplo’nun eli. İki’ye geçtiğimizde karşımıza kocaman bir ERK mevzuu çıkıyor. Yani, GÜÇ! Ve bunu da uzun uzun anlatmaya gerek yok… Günümüzde her canlının bildiği, hissettiği ve de istediği bir şey. Pekiiii, Bir’le (a’sı-b’si fark eder mi sizce?) İki’yi birleştirdiğimizde ne çıkıyor karşımıza? Aydınız diil mi! Buyurun, DEMOKRASİ! Hangisini isterdiniz? EL’lerden bahsediyorum yani! A mı B mi? Ya da herkesin tartıştığı, ‘sıfatsız’ demokrasi oyunlarını mı? Haaa… ben bir üçüncü eklemek isterim tam da burada: Üç: HİÇBİRİ! Çünkü tartışmalarda önüne hiçbir zaman; İŞÇİ demokrasisi SINIF demokrasisi SOSYALİST demokrasi (Nedense bu çok ilginç geldi!) EZİLENLERİN demokrasisi vsvsvs konulan bi demokrasi YOK! Acaba neden? Çünkü ve bence onların ihtiyaçları DEMOKRASİ falan değil. Sadece Tuzla Tersaneleri’ndeki son olaylara bakmak bile yeterli. AçKapa… Aç-Kapa… Aç-Kapa… Bir’in (b) ERKi dünyayı şıpadak dolaşıp (sahi, basında Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü’nün 2005’te 35 milyon ytl olan harcamaları 2007’de 290.7 milyon ytl olarak açıklandı. Söz konusu artış, Başbakan’ın yurtiçi ve yurtdışına yaptığı gezilerden kaynaklanıyormuş! Neyse, biz konumuza dönelim…) onlarda olup da bizde olmayanı araştıracakmış… sonra da gelecekmiş ve… veeeee… (Bu arada bu yılın geziler maliyeti ne çıkacak; birden merak ettim.) Geçiniz bütün bunları, geçiniz. Siz, aslında dünyanın bütün elleri, bütün şalterleri indirecekleri gücü hissetiklerinde görünüz EL ERKİ’ni. (Bu kez ayrı yazıldı kelime. Neden acaba!)

15


Hani bazı hıyarağalarının, erkek evladının da aynen kendisi gibi bir maço olacağını kanıtlamak amacıyla, “Hadi oğlum amcalara pipin Demokrasi olarak gördüğümüz şimdilik bundan ibarettir. Bizim demokratikleşme umudumuz çoğu zaman, “Demokratikleşme vaadi

B

u ay İkinci Meşrutiyet’in yüzüncü yıldönümü. 23 Temmuz 1908 devrimi, bu memleketin gördüğü ilk burjuva devrimidir. Büyük umutlarla başlayıp kısa sayılabilecek bir sürede büyük bir hayal kırıklığına, bir baskı rejimine dönüşmüştür. Temel tarihseltoplumsal görevlerini yerine getiremeden sönüp gitmiş olsa da, yaptıkları ve yapamadıklarıyla ardından gelenleri etkileyen, tarihimizin dönüm noktalarından biridir. Kısa da olsa, demokrasinin ucunu gösterdiği tarihsel bir dönemdir. Büyük Fransız Devrimi’nden devraldığı ‘Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet!’(özgürlük, eşitlik, kardeşlik) şiarıyla Osmanlı’nın bütün ilerici, devrimci unsurlarının yüreğinde güçlü umut rüzgârları estirmiştir. Onlarca yıl Abdülhamit despotizmine karşı savaşan, bazen birbirlerini boğazlayan farklı milliyetlerden ulusal kurtuluşçuları,

‘Hürriyet, Müsa

çetecileri, komitacıları bile ilk başlarda anayasa ve hürriyet aşkıyla yan yana getirmiş; halkların, kısa bir süre için dahi olsa, kardeş olduklarına inanmalarını sağlamıştır. İkinci Meşrutiyet, çeşitli uluslardan ilk sosyalist milletvekillerinin ve partilerinin Meclisi Mebusan sıralarında yer aldığı, kürsüye çıkıp ‘nutuk irat ettiği’, sosyalizmi izah etmeye çalıştığı, emekçi ve kadın hakları için kanun teklifleri verdiği, Selanik’te İkinci Enternasyonal üyesi ve de çok milletli bir Sosyalist İşçi Federasyonu’nun kurulduğu bir tuhaf dönemdir!

Devri Hürriyet’te işçi sınıfı

Meşrutiyete ‘Devri Hürriyet’ de denirdi. Bu hürriyet özlemi elbette herkes gibi işçi ve emekçileri de etkilemişti. Yarı sömürge bir ülkedeki geri ve güçsüz kapitalizmin eseri olan işçi sınıfı, bütün ‘cılızlığına’ rağmen,

onca yıllık ezilmişliğe, baskıya ve sömürüye karşı tepkisini, bütün ‘Devleti Âliye’ sathına yayılan bir grev dalgasıyla gösterdi. 31 Temmuz’dan, yani devrimin birinci haasından başlayarak (Aceleye bak!) ağustos-eylül ayları boyunca, hatta aralık ayına kadar İstanbul, Selanik, İzmir, Beyrut, Midilli, Varna, Samsun, Üsküp, Dedeağaç, Aydın, Gevgeli, Kavala, Drama, Eskişehir, Ankara, Konya, Zonguldak, Ereğli, Mitroviça, Zibeçe, Şam, Rayak, Halep, Balya, Ergani, Hereke, Manastır, Ksanti, Adana, Foça, Kudüs gibi yerlerde (Memlekete bak be!) hemen her işkolunda onbinlerce işçi ve memur, -sadece belgelenen grevci sayısı 30 bin- çok sayıda işyerinde greve gitti. Emekçiler, esas olarak daha yüksek ücretler, daha iyi çalışma koşulları, özellikle de 14-16 saati bulan günlük çalışma süresinin 8-9-10 saate indirilmesini talep ediyorlardı. Grevler

Sandanski der ki: 2 O

smanlı devletine karşı ulusal kurtuluş mücadelesi veren İç Makedon-Edirne Devrimci Örgütü’nün sosyalist kanat liderlerinden ve solcu Serez grubunun önderi Yane Sandanski, 23 Temmuz devriminin kalbi Makedonya’da Meşrutiyet’in ilanının ardından yayımladığı ‘İmparatorluğun Tüm Uluslarına Manifesto’da şöyle diyordu: “…Görmüş geçirmiş vatanımız, yeniden doğuşunu kutluyor… Genç Türk kardeşlerimizin devrimci çağrısı, çok çekmiş halkın ruhunda sevinçli bir yankı buluyor. Türk vatandaşlarım: Siz halkın büyük çoğunluğunu oluşturuyorsunuz; bu yüzden ortak düşmanın zulmünü en çok siz hissettiniz. Kendi Türk İmparatorluğunuzda Hıristiyan vatandaşlarınızdan daha az köle değildiniz. Sevgili Hıristiyan vatandaşlar: Tüm Türk halkının zorbalığının sizin acılarınızın kaynağı olduğuna inandığınızda, siz de az aldatılmadınız… Vatandaşlar! …Belki resmi Bulgaristan tarafından, özgürlükçü gelişmesini başlatabilecek Türk halkıyla birlikte ortak mücadelenize karşı yapılan canice ajitasyonun sizi etkilemesine müsaade etmeyin!..”* Ne diyelim, ağzına sağlık Yane Sandanski. *Makedonya Sorunu. Fikret Adanır.

3 Temmuz devriminin bize demokrasinin ucunu gösterdiğini söylemiştim. Zaten biz demokrasinin ucundan başka bir tarafını da pek görmedik. Hani bazı hıyarağalarının, erkek evladının da aynen kendisi gibi bir maço olacağını kanıtlamak amacıyla, “Hadi oğlum amcalara pipini göster!” demeleri gibi, bazı muhterem zevat da bize demokrasinin kanıtı olarak oralarını buralarını gösterirler. Demokrasi olarak gördüğümüz şimdilik bundan ibarettir. Bizim demokratikleşme umudumuz çoğu zaman, “Demokratikleşme vaadi ile kandırdığı…” diye başlayan, bir taciz, tecavüz, iğfal haberinin konusudur. En kötüsü de bu umut, yıllar boyunca elden ele geçtikten sonra en nihayetinde AKP’nin kucağına düşmüştür. Yani, demokrasi rüyamız, yüz yıldır sonsuz bir hayal kırıklığı olarak bir çıkmazdan öbür çıkmaza dolanıp durur; tabii Türkiye solunun büyük bir bölümünü de peşinden sürükleyerek. Demokrasi umudunun AKP’ye kalması, solun bir bölümünü sonunda ‘demokrasi düşmanı’ yapmıştır. Demokrasi dendiğinde insanların aklına artık neredeyse sadece Soroslar, Tayyipler, Amerikan ve Avrupa emperyalizminin dalga dümenleri gelmektedir. Tabii, bir de işin öbür yüzü var. O yüzde de demokrasi aşkı kimi solcuları önce emperyalizmin varlığını inkâr etmeye, sonra ‘demokratik’ bir emperyalistin kuyruğuna takılmaya son olarak da AKP’ye oy vermeye kadar götürmüştür. Ancak birbirlerinin gırtlaklarına sarılacak kadar öfkeli bu düşman kardeşlerin ortak paydası toplumsal sınıflar, sınıf mücadeleleri ve demokrasinin cinsiyeti üzerine tek bir kelam etmemeleridir; zaten kendilerine ‘düşman kardeşler’ dememizin nedeni de

sürerken yerli ve yabancı patronlar, hükümetten önlem almasını istediler. Tabii bununla da kalmayıp grevcileri işten çıkardılar ve yerlerine daha düşük ücretle işçi aldılar, hatta kimi yerlerde lokavta gittiler. ‘Devrim hükümeti’ de onlardan aşağı kalmadı. Grev kırıcıların çalışmasını engelleyen işçiler tutuklandı, hakları için gösteri yapan işçiler, asker ve polis marifetiyle zor kullanılarak dağıtıldı. Fransızlar tarafından işletilen madenlerdeki eylemi sona erdirmek için Zonguldak’a

Şaşkın demokrat! budur. Sanırsınız ki özgürlük ve demokrasi mevzularında kopan fırtınalar, ‘imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitlenin’ içinde veya sınıflar üstü, şeytani bir devletle meleklerden müteşekkil bir sivil toplum arasında cereyan etmektedir. Yani kendilerini solcu olarak tanımlayanların önemli bir bölümü demokrasi konusunda en kibar deyişle tam bir şaşkınlık içindedir.

Devlet işleri

Bu devlet işine kafa yoran ve aynı zamanda meselelere soldan bakanlar, “-Burjuva devleti-, devlet ile toplum arasındaki ayrılığın doruk noktasıdır,” derler. Yine onlara göre, kapitalist toplumda ekonomik ilişkilerle siyasi ilişkiler birbirinden tamamen farklı alanlarda yer alır. Yani metalaşmış emek gücünün alınıp satıldığı, normal şartlarda siyasi zora başvurulmadan sömürüldüğü, ekonomik alan ile toplumun yönetildiği, herkeslerin ‘eşit’ hak ve özgürlüklere sahip kabul edildiği, devletin tüm toplumu temsil ediyor göründüğü siyasal alan. Bu ayrım sayesinde iktisadi alan, aynı seks hayatları gibi, kapitalistlerin ‘özel hayatı’ durumuna gelirken, siyasi alan biz sömürülenler için bile neredeyse bir ‘demokrasi parkı’na dönüşür! Tabii, iktisatsiyaset ayrılığı aralarında bir ilişki olmadığı anlamına gelmez, sadece kapitalizm yüzünden iki yakamızın bir araya gelemediği anlamına gelir. Yoksa iktisadın

efendileriyle siyasetin efendileri para, nüfuz çıkarlarla fiyonklanmış, kimi zaman kördüğü binlerce bağla ve altın saadet zincirleriyle bi bağlıdırlar. Yukarıda sözünü ettiğimiz ayrımlar neden demokrasisi kaçınılmaz olarak siyasal ve tem demokrasidir. Bu demokrasi, ‘tek adam tek o ‘seçmen’ haline getirilerek pasifleştirilen ‘özg toplumun yönetimine doğrudan katılımına iz Aynı zamanda, devletin tek tek bütün ölümlü türünden bir alay yanılsamayı da içerir.

Âlemlere akıp gitmek!

“İşte demokrasi, daha ne istiyorsunuz?” v biraz dişinizi sıkın!” diyenlerle aramızdaki m nedeni de budur. Hani Enternasyonal marşı başka bir âlem isteriz!” der ya. Yani öyle baş akıp gitmenin birinci şartı çoğu kapitalist me bazen varlığıyla yokluğu ayırt bile edilemeye daralmış bir demokrasinin sınırlarını genişle mücadele ederken, aynı zamanda o demokr eleştirmek, bu mücadeleyi başka bir mücade kurtuluş mücadelesine bağlamaktır. Hele ki gelişmiş örneklerinde bile, sınıfsal açıdan ba burjuva işi ve ‘en kralına maden suyu!’ dedir bir şeyse. Bu demokrasiyi hem genişletmeye çalışm kıyasıya eleştirmek bir çelişki değil midir? Va değil, burjuva demokrasisinin çelişkisi. Serm ortak çıkarları açısından, kendi hizipleri aras eşitliği sağlamayı amaçlarken mecburen baş ‘ayaktakımının’ bile ‘siyasi eşitliğini’ kabul et kalır. Genel oy hakkı gibi eşitliklerden söz ed Siyasi demokrasi, ekonomik diktatörlüğü pe emekçilere nesnel olarak yönetime ve diğer alanlara müdahale imkânı verir. Zaten emek siyasal özgürlüklerinin genişlemesi sermaye özgürlüklerinin daralmasına yol açar. Bu bir


HAKKI YÜKSELEN (BABA HAKKI)

ni göster!” demeleri gibi, bazı muhterem zevat da bize demokrasinin kanıtı olarak oralarını buralarını gösterirler. ile kandırdığı…” diye başlayan, bir taciz, tecavüz, iğfal haberinin konusudur...

avat, Uhuvvet!’ gemiyle asker çıkarıldı. Grevlere ve protesto eylemlerine müdahaleler sırasında ölenler ve yaralananlar oldu. Grevleri bastırmak, yabancı sermayeye gerekli güvenceleri vermek ve sosyalist düşünce ve eylemin sendikalar aracılığıyla aziz vatanımıza sızmasını önlemek amacıyla önce 8 Ekim 1908’de Tatili Eşgal Kanunu Muvakkati (geçici grev yasası), ardından da 9 Ağustos 1909’da Tatili Eşgal Kanunu çıkarıldı. Sosyalist Bulgar ve Ermeni

ve ortak üme dönmüş irbirlerine

niyle burjuva msili bir oy’ kuralı gereği, gür birey’in, zin vermez. üleri temsil ettiği

veya, “Az kaldı marazanın ında, “Biz şka âlemlere emlekette ecek derecede etmek için rasiyi kıyasıya eleye, toplumsal o demokrasi, en akıldığında tam rtecek cinsten

mak hem de Vallahi bu bizim maye, sınıfın sında siyasi şkalarının, hatta tmek zorunda diyorum. erdelese de r toplumsal kçilerin enin ekonomik nevi tabiat

mebusların şiddetle karşı çıktığı kanun, hükümetten imtiyaz (ayrıcalık) alınarak faaliyet sürdürülen demiryolu, tramvay, liman ve genel aydınlatma hizmetlerini kapsıyordu. Yani tam da yabancı sermayenin elindeki kamu hizmetlerini. Bu işkollarında öyle ha deyince greve gidilemeyecekti! Grevi zorlaştırmakla birlikte grev yasağı getirmeyen kanun, belirtilen kurumlarda sendika yasağı getirdi, buralarda daha önceden kurulmuş sendikaları da yasakladı. Görüşmeler sırasında Dahiliye Nazırı Ferit Paşa, ‘Sermayedarânı daimi surette tehdit altında bulunduracak sendikaların teşkili muzırdır’ vecizesini yumurtlamıştı! Kanun, binlerce işçinin katılımıyla önce Selanik’te, ardından da İzmir, Kavala, Drama ve Edirne’de yapılan işçi mitingleriyle protesto edildi. İttihat ve Terakki, işçi hareketini, yabancı ve yerli patronların çıkarlarını korumak

kanunudur! Ancak emekçilerin hadlerini fazlaca aştıkları, giderek daha fazlasını isteyip patronların ‘özel hayatlarına’, yani mülkiyete tecavüz etmeye başladıkları durumlarda sermaye, o çok fazla öğündüğü burjuva demokrasisinden vazgeçer ve toplumsal egemenliğini koruyabilmek için, siyasi egemenliğini bir takım resmi veya ‘sivil’ cehennem zebanilerine devreder. Yani, liberal hurafelerde söz edildiği gibi, bu demokrasiye iman edenlerin sonunda mutlaka cennete gideceğine dair bir garanti yoktur. Demokrasi mücadelesi emekçiler için istikbalde faydalı olacak bir okul vazifesi de görür; iyi bir şeydir. Ancak burjuva demokrasisi, bizim için faşist, askeri, Bonapartist vs. sermaye diktatörlüklerine tercih edilir de olsa nihayetinde burjuva demokrasisidir; yani babamızın malı değildir. Günü gelir elimizden gidiverir. Bu nedenle ‘demokrasi mücadelesi’nde amacımız sadece üzüm yemek değil, aynı zamanda bağcıyı dövmektir. Zaten bağcının asıl işi bize üzüm yedirmemek, üstelik de sıkıp suyumuzu çıkarmaktır. Bu nedenle bir İtalyan atasözü, ‘Bağcıyı dövmeyenin sonu, onun ayakları altında ezilmektir!’ der. Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere, bizim bu düzen içinde demokratik hak ve özgürlükleri talep etmenin yanı sıra başka işlerimiz de vardır. Bunların en önemlisi, farklı türden bir demokrasi kurmaktır; yani kendi demokrasimizi. Bu, ekonomik ve siyasal alanları birleştiren, sadece siyasal değil, sosyal bir demokrasidir. Kimi okurların, “Vaay, Baba da sosyal demokrat olmuş, ee, yalan dünya!” dediğini duyar gibiyim. Yok, bizde öyle şey olmaz. Hem zaten bu yaştan sonra ayıp. Sosyal demokrasi derken Deniz Baykal’ınkinden, yani bütün iplerin sermayenin elinde olduğu, ‘cumhuriyet balosu’ türü bir şeyden veya diğer ‘çağdaş’ çeşitlerinden değil, en eskisinden söz ediyorum. Hani şu, burjuvaziye ‘üçbuçuk attıran’; bir zamanlar devrimci işçi sınıfı partilerine adını veren; sadece siyasi değil, sosyal ve ekonomik eşitliğe de dayanan; sömürenleri tarih sahnesinden ebediyen şutlamaya niyetli; emekçiler için bütün özgürlüklerin yolunu açan gerçek işçi demokrasisinden… Böyle bir demokrasiye varmanın sınıf mücadelesinden başka bilinen bir yolu yoktur. İki yakamızı bir araya getirmenin de…

R

amacıyla ezmeye kararlıydı.

Çavdar ekmeğinden bahane!

Bazen kimi solcuların biraz da sonraki ‘Cumhuriyet’i korumak ve kollamak’ amacıyla, bu baskının gerekçesi olarak, “Efendim o zaman bir işçi sınıfı bile yoktu, sosyalizm için şartlar olgun değildi,” dediklerini duyarız. Yani, tam da “Olsa, dükkân senin!” misali! Oysa kimseye, “İttihatçılar veya Cumhuriyetçiler neden sosyalizmi kurmadılar?” falan diye sormuyoruz! Ayrıca meselenin işçi mücadelesine ilişkin bölümünün, memleketteki işçi sayısının azlığından ziyade sınıfın sosyal, siyasal ve örgütsel ağırlığının çok ama çok yetersiz olmasından kaynaklandığını da biliyoruz. Buradaki meselemiz, yeni efendilerin, kapitalizmin yolunu açmak için işçi sınıfını ezmeleri, onun hak ve özgürlüklerine ve de

ejim krizi yolunda şimdi de bir ‘milli irade’ kavgası başladı. ‘Kuvvetler ayrılığı’ adı altında, kuvvetlerin birbirini yemesine dayalı kapışma sürüp giderken, bırakın rejimin yazılı kurallarını, temel kavramları konusunda bile herkes başka bir telden çalıyor. ‘Laiklik’ tanımından sonra şimdi de ‘milli irade’ tanımında anlaşmazlık çıktı. Başbakan, milli iradenin, son seçimlerde aldığı yüzde 47 oy olduğu iddiasında. Tabii bu oyların hangi toplumsal, siyasal ve yasal şartlarda alındığı ve bu kadar milletvekiline nasıl dönüştüğü, kendisi tarafından nasıl kullanıldığı ve milletin geri kalan kısmının iradesinin ne işe yaradığı konusunda tek bir laf etmiyor. Yani seçim barajları, partiler kanunu vs. konularda tık yok. 14. Lui’nin, “Devlet benim!” demesi gibi Başbakan da, “Milli irade benim!” demeye getiriyor. Ana muhalefetin ‘milli irade’ tanımı ise, haliyle daha farklı. Baykal, milli iradenin yürürlükteki anayasa, yani 82 Anayasası olduğu iddiasında. Aslında taraflardan biri, dolaylı biçimde, milli iradenin 12 Eylül yasaları yoluyla

‘demokrasi’ye karşı düşmanca bir tutum takınmalarıdır. Meşrutiyetçilerin birçok konuda bulanık olan zihinleri, temel ekonomik ve sınıfsal tercihler konusunda pırıl pırıldı. O nedenle, gazlı mâbatlara çavdar ekmeğinden bahaneler aramanın hiç ama hiç lüzumu yok! Temmuz Devrimi, sadece işçi sınıfının sorunlarını değil, siyasi demokrasi sorununu, köylü ve tarım sorunlarını ve ulusal sorunu (veya sorunları) da çözemedi. Başımıza, hâlâ ortalıkta sürünüp duran bir yığın ‘burjuva demokratik’ dert bırakarak tarihe karıştı. Böylece, Balkanlar’dan başlayarak tüm Şark’ı etkileyebilecek demokratik bir uluslar federasyonu yaratma fırsatı da uçup gitti. Olsun, devrim yine de devrimdir; o halde bir kere daha: Yaşasın Hürriyet-Müsavat-Uhuvvet! Not: Bilgiler Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi’nden.

Memleketin birinde ‘milli irade’... tecelli ettiğini itiraf ederken, diğeri 12 Eylül anayasasının milli iradenin ‘kitabı mukaddesi’ olduğunu söylüyor. Yani bunların hepsi 12 Eylülcü! Aziz Nesin’in ‘Memleketin Birinde Hoptirinam’ dediği gibi, bu da memleketin birinde demokratcumhuriyetçi kavgası. Meşrebinize göre istediğinizin peşine takılın.

‘Bir ihtimal daha var’

Tabii, bir başka ‘milli irade’ daha var; ancak bizim buralarda henüz hiç tecelli etmedi. Gerçi Alpagut madenleri veya Fatsa gibi birkaç yerel örneği yaşandı, ama öyle dağları taşları, şehirleri köyleri sarmadı. Yine de ‘sinek küçük ama mide bulandırır’ misali, patronların hassas midelerinde, hatırladıklarında hâlâ ağrılara yol açan hasarlar bıraktı. Dedim ya, başka bir ‘milli irade’ daha var. Halkın, emekçilerin gerçek iradesi… Öyle patronlara ve patron vekillerine devredilmeden kullanılan; sermaye şebekleri tarafından temsil

edilmeyen; vekillerini en küçük birimlerden başlayarak en büyüklerine kadar doğrudan seçen, seçtiğini gerektiğinde geri çağırıp değiştirebilen; seçilmiş yöneticilerin ortalama işçi ücretinin üzerinde bir kuruş dahi alamadığı; koltuklarda yıllanmaya heveslenenlerin kıçına diken gibi batan; ekonomisini, siyasetini, askerini polisini denetleyebilen; işçi ve emekçi yığınları içindeki bütün politik eğilimlere yaşama ve temsil hakkı veren; ancak insanın insanı sömürmesine yol açabilecek hiçbir şeyin ‘teklif dahi edilemediği’; eserini elde silah koruma hakkına sahip; bizzat devletin kendisi haline gelerek devletle toplum arasındaki o kadim ve rezil ayrıma son veren; yani devleti devlet olmaktan çıkaran; meclislere, konseylere, şûralara, bu memlekette ne ad alacaklarsa onlara dayanan bir ‘milli’ irade!.. Yani öyle bilmem hangi darbe döneminin yasasının, anayasasının değil, özgürlüğün, özgür emekçilerin iradesi…


Amerikan akbabaları!

Üçkağıtçı politikacılar Kemalizm etiketiyle istedikleri kadar anti-emperyalizme vurgu yapsın anti-kapitalist olmadan varılacak nokta bellidir: Emperyalizmin nükleer deposu olmak... Gerçek şudur ki, bu topraklarda Deniz Gezmişler korkutabildi dünyanın hakimlerini...

‘K

azı kazan’la ilgili bir haberimiz vardı dergide anımsayacaksınız. Oyunun meraklıları haritada Güneydoğu’yu kazımak suretiyle bölücülük propagandası yapmaktan yargılanabilirdi!.. Google’a İncirlik yazarsanız göreceksiniz (malum artık iddianameler bile Google’dan hazırlanıyor) ikinci sırada ‘www.incirlik.af.mil’ sitesi çıkıyor: Amerika’nın web sitesi. Gördüğünüz ABD bayrağı ile sarmalanmış Türkiye haritası da bu siteden. Bir elektrik kesintisini haber vermek için böyle bir resimle uğraşılır mı? Yalçın Küçük’ün kulakları çınlasın aklımda bin bir komplo teorisi cirit atıyor. Gördüğünüz ‘Power Outage' yazısının anlamı güç-elektirik kesintisi gibi bir şey. Resimde sönük olan ‘U-T-G harfleri under ya da underneath the gun gibi bir kısaltmayı çağrıştırıyor; ‘silahların altında’ gibi bir şey olabilir. Çeşitli silahların (UTG Sniper...) bu harflerle isimlendirildiklerini de söylemeden geçmeyelim. Neyi anlatıyor olabilir? Bu kadar hayal gücü yeter bundan sonra bırakalım Yalçın Küçük bu silahları kullanan ‘Yahudi’leri bulsun… Elbette bu sıradan çalışmaya MHP’liler dururken celallenmek haddimize değil. Ben burada heyecanlanacak bir şey de göremiyorum zaten. Şöyle ki, 5 yıldır Irak işgal altında ve öldürülen insan sayısı 2 milyona doğru yürüyor. Amerikan uçakları İncirlik Üssü’nden kalktı. İncirlik’ten Guantanamo’ya 680 uçuş yapıldı. Tutsakların yüzde 86’sı İncirlik üzerinden götürüldü. Şimdiye kadar İncirlik’ten Irak’a 77 operasyonun yapıldığı ileri sürülüyor: Şok ve Dehşet Operasyonları. Bir ironi, ‘terör’, sözcük anlamıyla ‘yıldırı-yıldırma’; yıldırmak, ‘gözdağı vermek’; gözdağı, ‘korkutma’… Şok ve dehşet... Şimdi bunların yanında bir haritanın lafı mı olur? Konuyu gayet de açık anlatan bir kompozisyon! Peki, ben Google’a durduk yerde neden İncirlik yazdım da günlerdir şifre çözmekle uğraşıyorum? Aslında Türkiye’deki nükleer silahlarla ilgili haberlere bakıyordum. ‘Türkiye’de 90 atom bombası var’ ABD’nin Türkiye dahil, 6 Avrupa ülkesindeki 8 üste toplam 480 adet atom bombası var. Atomic Scientist’in ABD’deki bilgi edinme

yasasından yararlanarak hazırladığı raporda, Almanya, Belçika, İtalya, Hollanda ve İngiltere’de 390, İncirlik Hava Üssü’nde de 90 adet B-61 tipi atom bombası bulunduğu belirtiliyor. 9 Aralık 2004’te NTV’de çıkıyor bu haber. 16 Mayıs 2005’te de bazı gazeteler Greenpeace Akdeniz Nükleer Silahsızlanma Kampanyası Sorumlusu Aslıhan Tümer’in, açılışta yaptığı konuşmada, İncirlik Hava Üssü'nde 90 adet nükleer bomba bulunduğunu ‘iddia ettiğini’ yazmış. 28/06/2008’de Evrensel’de yeniden karşımıza çıkıyor: “ABD’nin, İncirlik Üssü’nü nükleer silah deposu olarak kullanarak 90 nükleer silah yerleştirdiği ortaya çıktı. (…) ABD’de ulusal güvenlik ve nükleer silahlanma konusunda uzman bilim adamlarından oluşan ‘Amerikalı Bilim adamları Federasyonu’ isimli kurumun yayımladığı raporda, ABD’nin Avrupa’daki nükleer silahlarının yaklaşık 3’te 1’ini Türkiye’deki İncirlik Askeri Üssü’nde tuttuğu belirtildi. Yalanlanmadı ABD’nin İngiltere’de tuttuğu nükleer silahları da tamamen kaldırarak bunları güney Avrupa’ya kaydırdığı belirtilen raporu, Pentagon

yalanlamadı (…)” Şimdi başka bir habere atlıyorum:

Domates güzelleri!

“Rusya'nın zehirli diye almadığı domatesler iç pazara sürüldü! Rusya'nın zirai ilaç kalıntısı nedeniyle Türkiye'den yaş meyve sebze alımını 7 Haziran tarihinden itibaren durdurma kararı alması, domates fiyatlarını iç pazarda yarı yarıya ucuzlattı. Geçen hafta 1.60 YTL'den alıcı bulan domates bu hafta 80 Ykr'den satışa sunuldu.” Atom bombasından domatese ‘balıklama dalış’ ilk bakışta ‘kel alaka’ gibi gelse de bu topraklardaki insanların sağlığına, yaşamına, geleceğine nasıl bir lakaytlıkla, nasıl bir umursamazlıkla, utanmazlıkla bakıldığının son derece basit bir göstergesi aslında. Haberin ardından Tarım Bakanı, ‘nasıl provoke edilir’ dersinde Tuncay Özkan ile yarışıyor: ‘Bu, Türk çiftçisine hakarettir!’ Ben Melih Gökçek’in çıkıp bir eliyle muz soyarken bir yandan, “Domates yerine muz yesinler,” gibi çözüm önerileri sunabilir diye düşünmüştüm. Muzun anlamını istediğiniz yere çekebilirsiniz! Bakın, bu memleketteki insanları birileri hep bir deneme tahtası olarak kullandı. Koca göbekli adamların pis işlerini yaptırmaya

zorlandık hep. ABD, uçaklarını İncirlik’ten kaldırır. Nükleer silahlarını burada muhafaza eder. IMF memurları gelir, neye, yüzde kaç zam yapılacağına karar verir. Dünya Bankası çıkar, öğretmen maaşlarını fazla bulduğunu söyler… Rusya’nın, vatandaşlarına zehirli olduğu gerekçesiyle yedirmediği sebzeleri bu memleketin insanı yer. Evet, insana biçilen değer budur. Artık yer bu memlekette insanlar! Oysa Anayasa’da devletin temel amaç ve görevlerinden biridir, ‘kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak…’ Tayyip Erdoğan’ın, Semih’in golünden sonra tribünde yumruklarını sıkarak her mimiğinden bağıran yapaylıkla zıp zıp sevinmesinin, ‘terli terli’ Arda’yı öpmesinin ve bunların ‘devlet katı’nda karşılık bulmasının sebebi; atılan her golün, yapılan bin falsoyu, yerine getirilmiş bin emri gizlediğini bildiklerindendir. Peki, bu cesareti nereden buluyorlar? ‘Power Outage’ diyelim, güç kesintisi… Genel bir yanılgıyı düzelterek işe başlamalıyız. Sanki emperyalizmin varlığını sürdürebilmek için illa ki zor öğesi taşıması, fiili olarak bir toprakta bulunması gerektiği gibi bir izlenim var. Her ne kadar bu topraklardan emperyalist devletler püskürtülmüş de dense, bu adamlarla daha sonra masaya oturulmadı mı? Üçkağıtçı politikacılar Kemalizm etiketiyle istedikleri kadar anti-emperyalizme vurgu yapsın anti-kapitalist olmadan varılacak nokta bellidir: Emperyalizmin nükleer deposu olmak. Duygusal yaklaşmamalı, Mustafa Kemal’i sevip sevmemek değil konumuz. Zaten isterseniz sevmeyin, cezası beş yıldan başlıyor! Gerçek şudur ki, bu topraklarda Deniz Gezmişler korkutabildi dünyanın hakimlerini ve onların uşaklarını. THKO bildirileri, belki en basit, en naif bildirilerdi. Ama bir o kadar kararlı ve cesur. Neyse oydu, dümdüzdü. Çünkü samimiydiler. 6 Filo’yu def ederken bağımsızlık marşlarıyla inletiyorlardı alanları. Bizim hareket noktamız burasıdır. Tartışmamız gereken emperyalizm, tüm dünyada küreselleşerek yeni bir raya girerken bizim nasıl bir değişime ihtiyacımız olduğudur…

ONUR GÖKTEPE

Solun, solcuların başından geçmiş, komik, trajikomik öykülerden oluşan bu kitap, dünyayı değiştirmek gibi büyük bir iddia ile yola çıkmış insanların gerçek hikayelerinden oluşuyor. Sol, asık suratlı diye bilinir. Solun tarihinde “ciddi” ve trajik öyküler önemli bir yer tutar. Oysa solun ve solcunun yaşamı bu ciddiyete sığmayacak kadar güleç, sevecen, arsız ve yaratıcı. Solun tarihinin o müthiş ciddiyeti içinde güçlü bir mizah damarı bulmak her zaman mümkün. En zor anda,en sıkıntılı, en berbat durumda bazen Temel kadar yaratıcı bazen “süzme” lafının bile yetersiz olacağı şuursuz öyküler az değil. Bu hemen hepsi yaşanmış öyküler bazen teşkilatın kasvetli ve sıkıcı havasını yeren ince bir dokundurma, bazen zor bir anda muhalif olarak kalabilmenin yolu olur. Hayatın herhangi bir anında bütün o ciddiyet ve otorite içinde soluk aldıran hikayelerdir bunlar. Ülkemiz solcularının insani serüveninden bir demet okumak ve solun güler yüzüne bakmak, solun ve solcuların tarihini farklı bir açıdan okumak isteyenler için Sollamalar İki’yi kaleme aldı Zafer Aydın. Kitap, trajik olanla komik olanın günlük hayatta nasıl yanyana geldiğini gösteriyor. “Forum mu yapsak yoksa devrim mi”; trajedi ve komediyi yanyana yaşayan özgürlük tutkunu insanların sakarlığı, şaşkınlığı,şuursuzluğu, masumiyeti, insancıllığı,sabrı, öfkesi ve inancından taşıdığı izlerle yalansız ve sınırsız öyküsüdür.

18


Kavel! 2

FiLiZ ASLAN “BEN İSTANBUL ŞEHRİYİM BENİ KARANLIK YEDİ GÖZLERİM GÖRMEZ GÖZLERİMİ KARANLIK YEDİ İNSANLAR AKMIYOR KAN KESİLMİŞ DAMARIMDA YALNIZ BİR KARANLIKTA KAYNAK YAPAN ADAM KALBİNİ KALBİME VERİP DURMUŞ YALNIZ BİR KARANLIKTA KAYNAK YAPAN ADAM ELLERİ YILDIZLARDA KAYBOLMUŞ BEŞ KITADA HÜRRİYET GİBİ GÖRÜNMÜŞ.” Attila İlhan

4 Temmuz 1963 Türkiye işçi sınıfı tarihinde önemli bir dönemeci oluşturdu. 274 sayılı Sendikalar Yasası ve 275 sayılı Toplu İş sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası mecliste kabul edildi. Sendika hakkını ayrıntılı olarak düzenleyen, grev ve toplu pazarlık hakkını ilk kez yasal

olarak temellendiren düzenlemelerdi bunlar. Bunları, “Gökten düştü; birileri işçilere kısmi özgürlük vermek için kabul etti,” diyenlere karşı biz de temmuz sayımızı çeliğe su veren dayanışma ve birliktelik anısına ayırdık. 1963 yılının soğuk kışında grev hakkı olmaksızın bu

hakkı kullanarak grevi meşrulaştıran; söz konusu yasaların Meclis’ten geçmesini sağlayan Kavel grevcilerinin mücadelelerini yeniden hatırlayalım istedik. ‘Karanlıkta kaynak yapan adamlar’ın onurlu mücadelesi geleceğe ışık tutsun diyoruz ve onları saygıyla anıyoruz…

Temmuz güneşi arsız, aymaz ve sımsıcak! Dağ başlarının fesleğen kokulu rüzgarında sırtımızı güneşe verdik. Çoban ateşlerinin parladığı o yerde, KAVEL’deyiz... Sıcak temmuz güneşi ortalığı kavururken, soluk bir fotoğrafın puslu görüntüsünde tam 45 yıl geriye gidiyoruz. Tarih, kenarları kıvrık bir fotoğrafın orta yerinden yüzümüze gülümsüyor. Hiç böyle derin, hiç böyle içinizi yakan sıcaklıkta bir fotoğrafa baktığınız oldu mu? Soluk görüntünün kenarından usulca içeri süzülüyoruz. Demir gibi bir ayaz vuruyor yüzümüze. Aylardan ocak, buz kesmiş çatılarda tüm renkler sımsıcak. Kapıda onlarca ayak yan yana dizilmiş. Kapıda onlarca umut buzdan kesilmiş bir sertlikle diziliyor. İçimizde öfke, içimizde şefkat kabarıyor. Burası İstinye, burası kar altında türkü söyleyenlerin umut kapısı, burası KAVEL. Fotoğraf bizi kendine çekiyor, demir kapı sıkı sıkıya kapatılmış. Karanlıkta kaynak yapan bir adam, elinde kaynakla önce kızağı takıyor ve çeviriyor; sonra basıyor kaynağı. Kırmızı mavi alevler bıçak gibi dağılıyor ortalığa. Soğuk yerini al bir sıcaklığa bırakıyor. Bir fotoğrafın kenarından bir fabrikanın bahçesine ilerliyoruz. Bahçenin ardında onlarca işçi demir kapıya bakıyor. Bahçenin dışında onlarca ayak onlara doğru yürüyor, İstinye halkı koymuş kumanyaları torbasına, sınıf kardeşlerine getiriyor. Evet, burası Kavel; umudun, dayanışmanın ve birliğin adı. Sınıfın birbiriyle kardeş olmayı başardığı, kendi yolunu birlikte çizdiği onurlu geçmişin adı…

Tutamıyoruz kendimizi, griye dönük resmin orta yerine ilerliyoruz. Demir kapı kaynaklı. 28 Ocak 1963 günü kaynaklanan demir kapı günlerce açılmadı. Kavel’in adı direniş ve mücadeleyle anıldı. Yasal olarak grev hakkı olmayan bir dönemde kararlılıkla yapılan, ardından 24 Temmuz’da ilk kez bir grev ve toplu sözleşme yasasının çıkmasına neden olan dev gibi bir duruştu KAVEL. Onlar Türk-İş’e bağlı Maden-İş Sendikası üyesi 170 işçiydi. Hakları olan fazla mesai ücretleri ve yıllık ikramiyeleri ödenmiyordu. Bir de üstüne üstük sendikadan ayrılmaları için kendilerine baskı yapılıyordu. Bu da yetmezmiş gibi kendi seçtikleri sendika temsilcileri işten çıkarıldı. İşten atılan işçiler kurdu çadırı kapının önüne; taktı grev gömleğini sırtına; geçti soğuk ocak ayazının altına. Sonra, 4–5 Şubat günleri fabrikada çalışan 40 memurun işbaşı yapmasını engellediler. Onlar için tarih sayfalarında uzun erimli yerler açıldı. Ozan Hasan Hüseyin, Kavel için; “İşime karım dedim karıma Kavel diyeceğim Ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada Güneşe karışmadıkça etim Kavel grevcilerinin türküsün söyleyeceğim,” dedi. Günlerce süren direniş ve eylemler boyunca o kapının önüne başka fabrikalardan onlarca işçi, onlarca kadın, çocuk ve destekçi

“Yarınsa, yarın benim beyoğlubeyler. Ya siz kimsiniz?” Kavel işçileri, oynanan oyunlara karşı birbirlerini dinlemeyi ve birbirlerine güvenmeyi bildiler. İşverenin işbaşı yaptırma baskısını kulak arkası ettiler. Grevi kırmak ve işçileri bölmek için sermaye bütün oyunlarını oynamaktan geri durmadı. TİSK’in (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) bildirisinde; “…Fabrikanın tatil edildiği, işçilerin işten çıkarıldığı, ortada grev ve lokavt diye bir hak olmadığı halde işçilerin hukuk düzenine ve devlet otoritesine karşı gelerek kaos yarattığı…” iddiaları yer aldı. Yer yerinden oynamıştı. İşçi sınıfının birliğinden korkanlar yerlerine çakışmıştı. 14 Şubat günü fabrika kapısına polisi dikenler işçilerin dağılmasını istemişti. Bir polis komiseri, “Sizi komünistler, ben sizi dağıtmasını çok iyi bilirim!” diyerek polisleri cop ve tabancayla işçilerin üzerine saldı. Bu saldırıda 9 işçi tabanca kabzası ve coplarla yaralandı. Kavel işçileri için iftiralar sürdü gitti; polise karşı geldiği iddia edilerek 4 işçi hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Sarıyer Cumhuriyet Savcılığı, işçileri işten atan işverenin eylemini lokavt olarak kabul etmedi. Yani lokavt yasaktı ve patron bu yasağı delmemişti. Devlet gövde

gösterisinden geri kalmadı, 7’si işçileri kışkırtmaktan 16’sı polise mukavemetten yargılanan işçilerden 4’ünün yaşı 18’in altındaydı. Canları isteyince bebeleri kışkırtan, katil yapanlar bu kez “bebelerden” korkmuştu. Ocak ve şubat aylarının buz kesmiş soğuğunda haklarından bir adım geri atmayan Kavel işçileri kararlılıklarıyla tüm bölgeye nam saldı. Başka fabrikalardan işçilerin nabzı da onlarla birlikte attı. Vehbi Koç’un General Elektrik Fabrikası işçileri dayanışma kampanyası düzenleyerek para yardımı yaptı. Kavel Direnişi Türk-İş içinde de büyük çalkantılar yarattı. 23 sendika başkanı ile 45 sendika yöneticisi bir toplantı düzenleyerek, Türk-İş’in bu süreçte olumsuz tutum aldığını ileri sürdü, topluca sendikadan istifa etti. Ve kadınlar, Şubat soğuğuna aldırmadan günlerce bekledi fabrika kapısında. Birbirlerine sokularak, birbirlerine güvenerek, içerideki canlarına inanarak bekledi kadınlar o demir kapının önünde… Martta, patron fabrika kapısına dayadı kamyonu ve dışarıya kablo çıkarmaya çalıştı. Kadınlar durur mu; kamyonun önüne bedenleriyle kurdular barikatı, kış ayazında yan yana dizilmiş bedenlerini

saran tülbentlerinden fesleğen kokusu yayıldı çevreye. Mis gibi koktu KAVEL’in soğuk bahçesi… Kadınların üzerine acımasızca saldırdı polis, çok sayıda işçi ailesi yaralandı. İşte böyle bir destandı KAVEL; işçisi, kadını, çocuğu ve esnafıyla yazılmış bir destan… Ne kurda benzerdi şu insanoğlu ne kıraçtaki aluca. Düşmeye görsün ana karnına; kesilmeye görsün göbek bağcığı geçmişi ve geleceğiyle koskoca bir dünya omuzlarında… Onlar da omuzladılar sorumluluklarını ve kazandılar azimleriyle. KAVEL işçileri, grev hakkını söke söke alan bir dönüm noktası olarak tarihe geçti. Çalışma yaşamının düzenlenmesini sağlayan yasaların çıkarılmasında önemli bir rol oynadı onlar. Hatta 24 Temmuz 1963 günü kabul edilen 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası’nda onlar için de bir madde yer aldı. Yasanın çıkışından önce, grev nedeniyle haklarında soruşturma yapılan işçilerin davalarının düşmesine ilişkin bir maddenin konulmasını bile sağlamıştı KAVEL emekçileri. Bu madde uzun yıllar ‘KAVEL Maddesi’ olarak anımsanacaktı.

aktı. Devlet greve hakkı olmadığını düşündüğü bu işçilerin birlikteliğinden ve kararlılığından korktu, ürktü. İçişleri Bakanı bile devreye girerek tarafların anlaştığını açıkladı. Siyasi iktidar ve sermaye samimiyetsizce açıklama yapıyor, anlaşma sağlandı diyor arkadan protokol yapmaya yanaşmıyordu.

Spartaküs’ten bu yana kurtuluşumuz: Cesaret, sevecenlik ve alınteri... KAVEL İşçilerinin 1963 İŞGALİ burjuvazinin gizli kin damarı olarak kaldı. Bu işyeri üzerindeki oyunlar hiç bitmedi. Tarihler 1968’i gösterdiğinde fabrikada çalışan 245 işçiden 190’ı, yani işçilerin çoğunluğu DİSK’e bağlı Maden-İş sendikası üyesiydi. İçindeki öfke bir türlü dinmeyen Kavel sermayedarları, kendi sözlerinden bir milim dışarı çıkmayan Çelik-İş’i işçilerin temsilcisi kabul etti ve onunla toplu sözleşme bağıtladı. Bununla da yetinmeyerek fabrikada öncü olan 26 Madenİş üyesini işten çıkarttı. 9 Eylül 1968 günü fabrikaya gelen işçiler, kendi sendikaları yerine başka bir sendika ile masaya oturulduğunu duyunca, referandum hakkını kullanmak istediler. Bu kabul edilmeyince fabrikayı işgal ettiler. Dışarıda aileler ve İstinye halkı büyük bir kitle oluşturarak işgale destek verdi; Sarıyer’de yer yerinden oynadı. 3 gün boyunca birbirlerine kenetlenerek işgali sürdüren KAVEL işçileri bir kez daha kazandı. Tüm isteklerinin kabul edilmesi üzerine, 11 Eylül 1968 günü işgal eylemine son verdiler. Sınıfın birlikteliği yine kazanmıştı; üstelik atılan 26 arkadaşlarını geri aldırmayı başarmışlardı. İşte böyle anlı şanlı bir direniş yeri oldu KAVEL İstinye Fabrikası. Dilden dile dolaştı ve emekçi sınıfa taze kan akıttı. Bir mabet gibi anıldı; birlikten kuvvetin doğduğu, sınıfın sınıfa dost olduğu özgürlük anısıydı orası. Dedik ya işte o yerdeyiz, kekik kokulu yamaçlarda yanan çoban ateşlerindeyiz. Karşı tepelerden başka kızıl ateşler vuruyor yüzümüze. Rüzgâr, ağır, telaşsız ve sevecen taşıyor tüm kızıllıkları bize. Umudumuz çok, umudumuz bitecek gibi değil.

19


İşçiler birleştiği zaman hayat değişir Efsane direnişlerin yaşandığı KAVEL fabrikasında uzun süre işçilik yapan Ramazan Gecenoğlu, “Birbirimizin yanında durmayı bilmeliyiz, işçi işçinin dostudur, bunu aklımıza koymalıyız,” diye konuşuyor.

K

AVEL’de 1978’de bir önemli grev daha yaşandı. Bu greve katılan ve o günleri umut ve sevgiyle anlatan Ramazan Gecenoğlu ağabeyimizle konuştuk. O da sözünü gözündeki ışıltıya kata kata anlattı bize KAVEL’i ve 1978’i. Bu kez soluk yüzlü bur fotoğrafa bakmadık, karşımızda duran, “Güneşse güneş benim beyoğlubeyler, topraksa toprak benim beyoğlubeyler, savaşsa savaş benim Beyoğlu beyler, ya siz kimsiniz?” diyen yüreği delikanlı bir işçi ağabeyimizdi. Ve ondan dinledik İstinye’yi İstinye yapan kardeşliği… Sizi tanıyabilir miyiz? 1970’de askerden geldikten sonra Standart Belde bisiklet fabrikasında işbaşı yaptım. Orda 15–16 Haziran olaylarına katıldıktan sonra cezaevi öyküm var ondan sonra bir buçuk iki sene serbest çalıştım. Sonra, serbest çalışmanın bana göre olmadığını anlayınca, 1975’te Kavel kablo fabrikasına girdim. 1975’ten 1985’e kadar on yıl orada çalıştım. 1985 yılında çalıştığımız bölüm kapatıldı ve ne kadar arkadaşımız varsa orada işten çıkarıldı. Kavel’e girdiğinizde nasıl bir ortam vardı? Orayı size nasıl anlatsam bilmiyorum. Önce bir samimiyet vardı, iyi niyet vardı, sonra özveri vardı, o Fransız şövalyeleri vardır ya, “Birimiz hepimiz için hepimiz birimiz için,” derler, onu anımsatır bana. Bir arkadaşımızın bir parmağı makineye sıkışsa tüm fabrika ayağa kalkardı. Kimde hata var, neden oldu, niçin oldu diye hemen işverene ve sendikaya baskı yapmaya başlardık. Dikkat edin! Hem işverene hem sendikaya baskı yapardık. Tabi sendikacılar da bazen böyle ufak tefek olayları atlayabiliyorlar. “Aman neyi varmış,” diye geçebiliyorlar? Sizce hangi faktörler bu ortamı yaratmıştı Kavel’de? İşçi ağabeylerimin anlattıklarından biliyorum 1963’teki o direnişi. Kavel’in o 1961 Anayasası’nda olan ancak hayata geçirilmeyen haklarını elde etmek için yaptıkları bir direniş vardı. Bu direnişin o fabrikadaki dostluğu ve arkadaşlığı sağlamada özel bir yeri var. O dönemi yaşayan arkadaşlarımızın direnişi bir anlatışları var size anlatamam. Ben oraya girdiğimde üzerinden yıllar geçmesine rağmen sanki yeni olmuş gibi anlatıyorlardı. Nasıl coşkulu anlatıyorlardı bir bilseniz. Mesela demir kapıyı kapatacaklar direnişi başlatmak için, demir kapı kapanmıyor. Kızak diye bir alet var. Biri, “Gittim getirdim o aleti, demir kapının altına taktım ve çekerek demir kapıyı kapattım,” diyor. “Kapıyı kapatmakla kalmadık demir kapıyı kaynakçı arkadaşları da çağırarak kaynak yaptık,” diyor. Polis geldiğinde açamasın diye fabrikanın koca

20

demir kapısını kaynaklamışlar. Sonra, yemek pişmiyor, içeriye giren çıkan olmuyor. İstinye halkı, o civarda oturan halk, evde yemek pişirip, o tel örgünün oradan onlara getirdikleri yemekleri veriyor. “İşçiler aç, işçiler bizim çocuklarımız, bunlar bizim için aç kalıyorlar!” diye gözyaşları içinde onlara yemekleri getirip vermişler. Bunları gören bir işçi, daha öyle bir durumda yıkılır mı artık? Öyle bir anı ki bu anlatmakla bitmez. Ben onlardan duyduğumu anlatırken bile gözlerim doluyor. Neydi onların mücadelesi, daha insanca bir yaşam içindi. Biliyorsunuz tarihte Spartaküs olayları var. O dönem insanlar nasıl kölelikten kurtulmak için mücadele ettiyse Kavel’in önünde de insanlar öyle mücadele etti. Emeğin kutsallığına inanmıştı insanlar. Üstelik 1961 Anayasası’nda var olan bir takım haklar için mücadele verildi. Bu hakların kullanılması engelleniyordu. Ve işçi sınıfı, Kavel işçileri bunun farkına vardığı zaman bu işi başardı. Rahmetli bir İlyas Ağabeyimiz vardı, gözü kara bir adamdı. Kırbaç yemiş, kurşun yemiş, işten atılmış, bina üstüne çökmüş hiç umrunda olmazdı onun. O kadar sevecen o kadar insan canlısı ve o kadar emeğe saygılı bir insan ben daha görmedim... Siz 1975 yılında girdiniz işe. O dönem fabrika Sarıyer’in kenarında bir yer. Hemen mahallenin yanı başında. Nasıl bir bölge idi orası? Orası fabrika yatağıydı, Standart Belde var, Türkay Kibrit Fabrikası var, Dok Gemi İş’in örgütlü olduğu tersaneler var. Bir de kalorifer petekleri yapan bir yer var. Orası da fabrikaya dâhil. 1970’li yıllarda işçiler maaş aldıkları zaman, banka şubeleri doluydu o zaman, bankadan çıkan işçiler mahalleye dolunca esnaf bayram ederdi. Benim barınma sorunum vardı o zaman, arsa

aldık. Ev yapmamıza izin verdiler. Başımı sokmak için bir ev yapmama izin verdiler. Sermaye o zaman kendi çalıştırdığı insanların barınmasına izin verdi. Herkes evini barkını yaptı çevreye. Şimdi ise fabrikalar taşındı oradan, fabrikalar gittiği için sermaye şimdi bizim evlerimizi istiyor.

Kahvede politika...

Siz evleriniz yaparken fabrikadan arkadaşlarınız size yardım eder miydi? Ben size bir olayı anlatayım. 1979’da grev bittikten sonra anlaşmaya varıldı. Biz kömür parası alırdık sözleşme gereği. O zaman kömürün kendisini aldık. Her işçi başına 4 ton kömür. Ben gece vardiyasındayım. Sabahleyin işten çıktım eve gittim, bir baktım arkadaşlar kömürümü benim kömürlüğüme yığmışlar. Tabii ben gündüzcü olduğum zaman onların kömürünü yığdım. İşte bu sıcaklık vardı. Akşamları toplanıp evlere giderdik. Tartışırdık, şunu şöyle yapsak daha mı iyi diye konuşurduk kendi aramızda. Çocuklarımızı daha iyi nasıl okutabiliriz, nasıl onları sağlıklarına kavuşturabiliriz bütün konuştuklarımız buydu. Çünkü o zaman elimizde oynayacağımız ne bilgisayarımız, ne cep telefonlarımız, ne de şans oyunlarımız vardı.. İşçi kahveleri lokalleri falan var mıydı? Siz işten çıkınca nereye giderdiniz? Kahveye giderdim, oyun oynardık önce ama sonra da politika konuşurduk. Espriler yaparlardı kendi aralarında. Sohbetler... Bu kahvelere birlikte gitmek, evlerde birlikte oturmak nasıl bir etki yapıyordu işçiler arasında? Biz vardiyalı çalışırdık. Bugün sabah işten çıktın gececiyiz, öğlen saat üçte işe gideceğiz. Eve gidip yatacağımıza biz

kahveye gidiyorduk. Kahvede birlikte oturup oradan birlikte işe gidiyorduk. Gecemiz gündüzümüz birlikte geçiyordu bizim. Bir de çalıştığımız makineler vardı tabii. Bunları da anlatmamız gerekli. Ben fabrikada Emaye Bobin Dairesi’nde çalışıyordum. Buzdolaplarının ve betonların tellerini yapan bölümdü orası. O teli yaparken birinin bana yardıma gelmesi lazımdı. Birlikte yapabilirdik ancak işi. Yani fabrikada işi yaparken işçilerin birbirine ihtiyacı vardı. Teknoloji bizi bir araya getirmişti. Üretim için bir arada olmak zorunda idik. Siz Taylorist üretim modelini anlatıyorsunuz bize. İşçilerin bir arada olduğu büyük hangarlarda akan bantları, her işçinin bir diğerinin işini tamamladığı üretim akışını…Bu model işçileri birleştiriyor dediniz... Evet bu model bizi bize yakınlaştırıyordu, kopmuyorduk birbirimizden... Fabrikada grev anılarını dinlediniz. Sonra geldi sizin grev dönemi. 1975 yılından 1978 yılına kadar geçen 3 yılda neler yaşandı sizin işlerinizde? O dönem başka fabrikalardan arkadaşlarla konuşurduk. Onların elde ettikleri çok güzel hakları vardı. Onların hakları ile bizimkileri karşılaştırdığımız zaman bizimkiler kısır kalıyordu. Biz gece gündüz bu kadar çalışıyoruz ama neden daha fazla hak talep edemiyoruz diye düşünüyorduk. Tatile giderken izin parası, evlenme yardımı gibi yardımları vardı diğer fabrikalardaki arkadaşların. Ben o grev sonrasında elde ettiğimiz kazanımlarla neler aldım biliyor musunuz? 4 ton kömürümü aldım. Daha sonra bir fortmanto aldım. Bitmedi o para. O zaman aldığımız o para çok güzel bir para idi. Ben o zaman toplu sözleşmeye sahip olduğum için elde ettiğim haklarla ev yaptım. Sadece arsa parasını kredi ile aldım. Düşünün ya o zaman ben maaşımdan artan para ile ev yaptım! Bunlar hep örgütlülüğün getirdiği kazanımlardı değil mi? Evet, hep bir arada olmanın getirdiği haklardı? Birlik olmasa bu hakların hiçbiri olmazdı. Hep birlikte kazandık bu hakları. Peki ilk işe girdiğinizde gelip kim anlattı sendikayı size? Zaten ilk girdiğiniz zaman sendikalı olmak zorunluluğu vardı. Sendikalı olmuyorsanız işverenin adamı oluyordunuz. Kavel’e giren her işçi sendikalı olmak zorundaydı. Ben de girer girmez üyelik formunu getirdiler. Hemen üye oldum. Sonra temsilcilik odasına gitmeye başladım. Ben şiire tutkuluydum. Odaya gidip şiir okurdum, konuşma yapardım. O zaman onlar beni bu işin içine yavaş yavaş soktular. En başta insanlara yalan söylemiyorlardı, insanlara güven veriyorlardı. En tehlikeli


Söyleşi: FiLiZ ASLAN şey odur. İnsana doğru davranmazsanız size güvenmez. İşyerimizdeki temsilciler hep dürüst ve güven veren insanlardı. En yakın arkadaşına sınıf mücadelesi verdiğin insanlara yalan söylüyorsan baştan kaybediyorsun demektir. Neyse, biz bir gün yemek yemedik fabrikada yemekler yere döküldü. Bu eylemi hangi nedenle yaptınız? İşvereni uyarmak amacıyla yapmıştık. Biz bu yemek yememe eylemini yaparken bir duyduk ki bizim bağlı olduğumuz sendikanın şubesinde çalışanlar yemek yemiş. Fabrikadaki arkadaşlar isyan ettiler bu duruma. “Bu ne biçim sendika, alttakiler aç yukarıdakiler tok dolaşıyor!” diye işçiler isyan ettiler. Bu haberi bize ulaştıranlar çok pişman oldu. İşçi onlar için hayatını veriyordu ama onlar işçiye yalan söylemişti? O dönem eğitim toplantılarına katılır mıydınız? Evet, bizim Gönen’de bir eğitim tesisimiz vardı, orada sık sık eğitime giderdik. Süleyman Hoca vardı o bize eğitim verirdi. Neyin ne olduğunu bilimsel olarak o eğitimlerde öğrenirdik. Ondan sonra sosyal gelişme ekonomik gelişmenin üzerine çıktı. Hepimiz hayatı çok iyi anlar hale geldik.

Grev çadırında hayat

Greve nasıl hazırlandınız? Komiteler kuruldu mu? İşveren grev beklemiyordu. Bizim greve çıkamayacağımızı düşündü. Sendika grev kararı almadan işçiler grev kararı almıştı. Duramadılar işçinin önünde. O dönemde grev kararı alındığında yeni bir yemekhane yapılmıştı. Orda yeni ocaklar konulmuştu. Kocaman, bir uçtan diğer uca uzanan dev gibi ocaklardı bunlar. Bir haftada o koca kazanları ocakları yemekhaneye sokmuşlardı; bir haftada orayı zor hazırlamışlardı. Biz grev başlayınca yarım saatte indirdik o kazanları aşağıya. Bugün bile düşünüyorum da nasıl yaptık nasıl indirdik o kazanları o kadar kısa sürede hâlâ şaşıyorum. Kuş mu olduk uçtuk, anlamıyorum. Kazanı getirdik koyduk grev çadırının altına baktım kazanın altından işçiler ördek yavrusu gibi birer birer çıkıyor. Onca insan girmiş altına taşımış yarım saatte koca kazanı grev çadırının önüne… Sizin grev çadırınız vardı tabii; nasıl anımsıyorsunuz onun içini? İçinde köşelerde sedirler diziliydi. Sağda çay ocağı vardı, bize greve çıktık diye çay ve şeker getirirlerdi. Yanlardaki fabrikalardan sigara getirirlerdi, esnaf bize dayanışma amacıyla erzak taşırdı. Ta 4. Levent’ten Philips’ten işçiler kendi aralarında para toplar bize erzak taşırdı, düşünebiliyor musunuz? Dayanışma bu kadar güçlüydü sizin anlayacağınız. Hasan Hüseyin de Kavel 1963 grevi için uzun uzun yazmıştı dizelerini... Grev yerinde onun şirini okurduk. İçimiz kaynardı bizi bu şiiri duyunca. Bize güç verirdi. Grev yerinde bir gün nasıl başlardı? Grev günleri gece nöbetinde kalacak arkadaşlar kalırdı diğerleri evlerine giderdi.

Ramazan Gecenoğlu, aşağıdaki şiiri grev çadırında yazmış.. Daha sonra Mersin’de greve çıkan bir işyerinden işçiler gelmiş, onlar da kimi sözlerini değiştirmiş ve kendi grev çadırlarında benzerini söylemiş. KAVEL SENİ Emek olmadan çalışmaz makine Paran çok diye dalmışsın zevkine İşçi acından ölmüş senin neyine Kavel seni Kavel yapan benim, hey benim Aşda işliyorum elli tane bakır Midem bomboş cebim tam takır Sen çalıp hakkımı bankaya yatır Kavel seni Kavel yapan benim, hey benim Odun kömür yok çocuklar donuyor Senin fabrika büyüdükçe büyüyor İşçi arkadaşların yüzü gülmüyor Kavel seni Kavel yapan benim, hey benim Malında mülkünde gözüm olmuyor Emeğimin karşılığını ver karnım doymuyor Çocuklar evde yokken bilmiyor Kavel seni Kavel yapan benim hey benim Kavel çıktı greve İşçi gitmiyor eve Fabrikada bekliyor Yürekten seve seve Kavel seni Kavel yapan benim, hey benim! Tabii isteyen giderdi. Sabahleyin nöbeti olanlar erkenden gelirdi. Nöbeti olmayanlar arkadaşlarını yalnız bırakmamak için ziyaretçiymiş gibi gelirlerdi. Yemeklerimizi kendimiz pişirirdik. Bol erzak gelirdi söylediğim gibi çevre fabrikalardan, Bizim yemekhanenin aşçısı da greve katılmıştı bizimle ama tabii o sanki greve çıkmamış gibi yemek pişirirdi bize. Sürekli yemek yapardı, bu kez de grevci işçilere yemek pişirirdi. Fabrikanın üç kapısı vardı; üç kapıya da nöbetçi bırakılırdı. Çadırın içinde temsilcilik bölümü vardı. Etrafında oturma yeri vardı. Çadır iki bölüme ayrılmıştı yani. Gelen konuklar önce temsilci odasına alınırdı. Orada ses düzeni de vardı. Gelen misafirleri o ses düzeni ile takdim ederdik. Onların söyleyecekleri bir konu olduğunda doğrudan anons ederdik. Bizlere söyleyeceği bir konu

olduğunda onları duyururduk. Böylece her ayrıntıyı dikkate alırdık.Toplanırdık bir araya gündemdeki konuları konuşurduk. Sanatçılar geldiği zaman toplanır hep birlikte şarkılar söylerdik. Yani grev yerini bayram yerine çevirmeye çalışırdık. Esnafın erzak yardımı yaptığından söz etmiştiniz… Evet, biri yağ verirse diğeri pirinç verirdi. Biri patates verirse diğeri soğan verirdi. Kendi aralarında organize olur hiçbir ihtiyacımızı eksik bırakmazlardı. Biz bu desteğin karşısında ne yaptık biliyor musunuz? Grev bitince greve katılan tüm işçilerle İstinye mezarlığını temizledik. O zamanki devrimci işçiler el ele verdi ve mezarlığı temizledi. Orasının sahipsiz bir mezarlıkmış gibi görüntüsü vardı. Tek tek devrimci işçiler ellerimizle otları söktük. Ortasında tarihi bir

çeşme vardı hepimiz o çeşmeyi elimizle ova ova temizledik. Bu çabamız bölgedeki halk üzerinde devrimci işçilerin daha da benimsenmesini getirdi. Saygı duydular devrimci işçilere…Siyasetlerimiz ayrıydı belki ama bir arada iş yapabiliyorduk o zaman. Asıl olan güzel bir dünya yaratmak ise o güzel dünyayı hep birlikte yaratalım, değil mi? Bu gün bir grev olduğunda esnaf, “Yine kargaşa yaratılıyor,” diye bakıyor. Peki o zaman siz bir bakkala girdiğinizde grevle ilgili neler konuşurdu esnaf? Esnaf sigara almaya girdiğimizde bize derdi ki; “Siz şimdi grevdesiniz, paranız pulunuz yok alın bir paketi de götürün arkadaşlarınıza.” Çünkü esnaf işçiden yalan dolan görmemişti. Dostluk ve dürüstlük görmüştü. Bunun için fabrikadaki önderlere güveniyordu. Bir elin nesi var iki elin sesi var gibi bir durum oldu. Birlikte güçlendik. Kaç ay sürdü greviniz? 3 ay sürdü. Temmuz, Ağustos ve Eylül. Aradan ne kadar zaman geçmiş. Grevin ilk günü ne yedik biliyor musunuz; bulgur pilavı ve üzüm hoşafı. Bu güzel anıları anlatmak çok güzel. Çaycımız vardı, demli çaylar getirirdi bize. Çadırın içinde göz gözü görmezdi sigara dumanından. Sanki sigara ile intikam alıyorduk patrondan.

Patrona üst araması

İşveren vekilleri fabrikaya gelip giderken neler hissediyordunuz? Hamido diye bir arkadaşımız vardı, kendisi tel çekme dairesinde çalışıyordu. İşveren vekili vardı, o fabrikaya girmek istedi. Bizim Hamido adamın üzerini ve çantasını aradı. Patron bir şey demedi, esprili bir adamdı, güldü kendisine. Ama şu da var değil mi? Ben Havaş Grevi’ni yaşadım. Grev sonrası ilk işten atılanlar kendi arkadaşlarını ihbar edenlerdi. “Kendi sınıfına ihanet eden, bana haydi haydi eder!” demişti o zaman Havaş işvereni. Birlik olmayana kimse saygı da beslemiyor tabii. Kavel işveren vekilinin bu davranışının ardında büyük bir saygı yatıyor işçiye değil mi? Evet kesinlikle. O bölgede işçiyi sayıp sevmeyen kimse yoktu. O gün bunun sözü bile edilmezdi. En çok kendimize ‘işverenin adamı’ denmesinden korkardık. Yani, “Bu grev bitsin artık,” demekten bile korkardık. Hakkımızı nasıl alabiliriz, daha iyi bir yaşamı nasıl kurabiliriz diye düşünmek zorundaydık zaten. O günden bu güne sayısız grevler var. Bunlardan ne tür dersler çıkarmalıyız? Bu gün eksik kalan yanımız nedir? Bugün o yasal haklar olsa işçiler de aynısını yapardı. 1982 Anayasası sonrası işçi hakları, sendikacılık kuşa çevrildi. 12 Eylül darbesinde silahlarla kitaplar üst üste gösterildi. Herkesin niyeti açığa çıktı. Onlar yüzlerini gösterdi. Biz ise kendimizi gösteremedik. Bugün eksik kalan yanımız, birbirimize olan güvenimiz, dayanışmamız. İşçi işçinin dostudur anlayışımız bugün eksik kalan. Birbirimizin yanında durmayı bilmeliyiz. İşçi işçinin dostudur, bunu aklımıza koymalıyız...

21


AHMET DOĞANÇAYIR Türkiye’de kendine liberal ve demokrat diyenlere ise güncel bir soru daha sormak lazım: Sizin demokrasiniz hangi sınıfın diktatörlüğü ve kimin kemiklerinin üzerinde yükseliyor?..

1

Liberaller demokrat olabilir mi?

940’lardan sonra büyük bir güce sahip olmuş olan Keynesçi iktisatçıların ortaya koymuş oldukları politikalar, 1960’lardan sonra meydana gelen genel iktisadi bunalımı aşmada yetersiz kalınca, neo-liberallerin ‘serbest piyasa’, ‘serbest ekonomi’ ve ‘bireysel özgürlük’ lafları eşliğinde pişirip tekrar gündeme getirdiği liberalizm bir kez daha moda oldu. Liberalizm etrafında odaklanan bu fikirler demokrasinin varlığının önkoşulu olarak piyasanın ve ‘ademi-merkeziyetçi’ karar mekanizmalarının gerektiğinde hemfikirdi. İktisadi krizi izleyen Doğu Bloku’nun çöküşü, emekçi kitleler için bir yılgınlık ve suskunluk ortamı yaratırken meydan ‘Yaşasın piyasa!’ çığlıklarıyla doldu.

Buyrun refah devletine!

Kapitalizmin tarihi gelişimi içinde en hızlı ve sürekli birikimi, ikinci emperyalist savaş sonrasından 1970’lerde açığa çıkan bunalıma kadarki süreyi kapsar. Savaşın yarattığı yıkımın ‘tamiratı’, kaçınılmaz bir iktisadi genişlemeye yol açtı. Bu dönemde Keynesçi politikalar doğrultusunda devlet piyasadaki etkisini doğrudan hissettirdi. Hizmetlerin üretimini belli ölçülerde üstlenerek piyasanın kapsamını daralttı. Bunun yanı sıra, devlet özel kesime kamu kuruluşları aracılığıyla ucuz girdi sağlayarak ve en büyük tüketici olarak, dolaylı talep yaratarak yüksek kâr oranlarının gerçekleşmesini sağladı. Bu şekilde aşırı üretim bunalımlarının ertelenmesi ve sürekli birikim olanaklı hale getiriliyordu. Böylelikle bir yandan sermaye birikimi meşrulaştırılabiliyor, diğer taraan ülkelerin koşullarına bağlı olarak farklı oranlarda sosyal devlet / refah devleti politikalarının uygulanması mümkün oluyordu. Bu, emekçi kitlelerin gözünde, sınıf mücadelesinin doğrudan sonucu olan kazanımların önemini azalttı. Sınıf mücadelesinden ve bunu zorunlu kıldığı örgütlenmelerden beklenenler devletten beklenmeye başladı. Ancak 1970’lerin ortasıyla beraber, savaş yıkıntılarının inşasıdan doğan ekonomik genişleme sınırlarına geldi dayandı ve uluslar arası kapitalist sistem yeni bir stratejik yönelim geliştirmek durumunda kaldı… ‘Yeni’ liberalizm ve ‘yeni muhafazakarlık’ı bağrında birleştiren ‘yeni sağ’ Keynesçiliğin pabucunu dama atıyordu. ‘Özgür piyasa, güçlü devlet’ bu dönemin sloganı olarak ortaya çıktı. Devlet müdahalesine görünüşte karşı çıkan neoliberalizm bu müdahaleden vazgeçmek ya da gücünü azaltmak yerine piyasa

22

mekanizmasını toplumun tüm alanlarına yaymaya yöneldi. Sosyal devlet anlayışının hazırladığı uygun zemin üzerinde çözülmüş örgütlenmeler toplumsal sorunların bireyselleştirilmesine engel olmazken yeni liberallerin uzun vadede refah için herkesin fedakarlık yapması gerektiğini iddia etmeleri sonucunda reel ücret azalmaları anlamına gelen kemer sıkma politikaları birbirini izlemeye başladı; öte yandan, en büyük ‘fedakârlık’ demokrasiden yapıldı. Göstermelik ve ‘güdülen’ bir oylama sistemine indirgenen demokrasi, kelimenin burjuva anlamında dahi işlevini yitirmeye başladı. Sürecin en büyük payandası haline gelen ‘sosyaldemokrasi’, ‘yeni sağ’ saldırıya kendini uyarladı, sözde ‘sol’ partiler, bizzat en katı neo-liberal politikaların savunucusu ve uygulayıcısına dönüştü. (Bkz İngiliz ‘İşçi’ Partisi) Böylece kapitalizm dizginlerinden boşandı. Yeni sürece damgasını vuran fikrin ‘babası’ Friedrich August von Hayek, ciddiye dahi alınmadığı onca yıldan sonra yeniden parlayan ‘yıldız’ haline geldi. Hayek’e göre ‘eşitlikçilik’, yani yeniden bölüşüm yüzünden piyasa ekonomisinin siyasal aygıtı bozulmakta, böylece en iyilerin ayıklanması engellenmiş

oluyordu. Her yerde geçerliydi bu, zengin ve yoksul ülkelerin ilişkisinde de sözgelimi; çünkü kısa sürede dünya nüfusu iki katına çıkacaktı. “Gel gelelim eşitçi fikirler üzerine kurulu bir dünyada aşırı nüfus sorunu çözülemez. Bir kez doğan herkesin hayatta kalacağı güvencesini verirsek çok geçmeden bu vaadi yerine getiremeyecek duruma geliriz. Aşırı nüfusa karşı bir tek fren vardır, o da yalnız kendilerini besleyebilen halkların yaşayıp çoğalmasıdır,” diyordu Hayek! “Eşitçilik, insanlar ile halklar arasındaki doğal biyolojik farkları zedelemekte, en iyilerin ayıklanması ilkesi bozulmaktadır. Seçkinlerin önkoşulu ve ortamı olan bireysellik açılıp gelişememektedir. Seçkinler olmadan da toplumsal ilerleme olmaz, çünkü, insanın gelişmeye devam etmesinin ilkesi ayıklamadır.” Evet, 1970’lerin ikinci yarısıyla birlikte açılan bu perde hâlâ milyarlarca insanın yaşamını kabusa çeviren ‘küreselleşme’ müsameresinin bir türlü kapanmak bilmeyen perdesidir.

Şu demokrasi dedikleri

İşin demokrasi kısmında biraz daha duralım. Demokrasi üzerine yapılacak bir tartışma devlet ve sınıf kavramlarından bağımsız yürütülemez. Çünkü devlet sınıflı toplumlara özgü bir olgudur. “Devletin varlığı insanın ‘kendi güçlerini’, ‘toplumsal güçler’ olarak elinde tutup bunları kendisinin düzenlemesi yerine bu güçlerin ‘siyasal güçler’ biçimi altında insana yabancılaşarak ‘kendisinden’ ayrılmasını ifade eder. (K.Marx Yahudi Meselesi s.42) Bu genel çerçeve içinde demokrasi her zaman belirli sınıf ilişkileri üzerinde yükselen ve bu ilişkileri yeniden üreten devletle bu ilişkilerin oluştuğu toplumda somutlaşır. Liberalizm özünde ‘devlet karşıtı’ bir doktrin olmak bir yana devlet mekanizmasının etkinliğinin pekiştirilmesinin başlıca destekçiler haline geldi. Misal, Guy Sorman, bir Fransız ateşli liberali… Öyle küstah ki, Kapital: Devamı ve Amaçları diye bir kitap yazmış ve kitabı anlatırken şöyle diyor: Neden bu düşünme-araştırmada daha hoş görülen ‘Liberalizm’ teriminden destek almadım da bire bir ‘kapitalizm’i savunmayı seçtim? Kuşkusuz meydan okumak için: Daha hiç kimse “Pis

liberal!” diye hakarete uğramadı; ama “Pis Kapitalist!” diye, evet! Öyleyse, kapitalizmi haklılığının tartışıldığı alanlarda açıklamaya çalışacağım, hasımlarının kelimelerini kabul ederek: Kapitalizm başarısız mı? Adaletsiz mi? Emperyalist mi? Öte yandan, herkes kapitalizmin ne olduğunu biliyor: Bir hukuk devleti tarafından garantiye alınan, oyunun öngörülebilir kuralları uyarınca belirli bir pazarda rekabete giren özel girişimcilerin çalıştırdığı, zenginlikler biriktirmeye yarayan ekonomik bir makine. Basit tanımımız, en başta, kapitalizmin ancak ‘kontrat’ olgusunu kabul eden, herkesin paylaştığı bir kültür içinde sürebileceğini varsayıyor. Kapitalist bir sistem, işveren ve işçi, üretici ve tüketici, devlet ve girişimci arasında yazılı ama çoğu zaman söylenmeyen kontratlara uyulması sayesinde işler; bu görünmez tokalaşmalar, milyonların katıldığı bu sessiz anlaşmalar, her an, her özgün kapitalizmin kültürel altyapısını oluşturuyor.” Ve Guy Sorman, Şili’deki Pinochet rejimini ‘çok başarılı’ bir örnek olarak takdis ediyor. En ateşli liberal, birden en baskıcı devlet savunucusu haline gelebiliyor işte!.. Hayek, “Siyasal özgürlük bireysel özgürlüğün bir öğesi değildir. İkisini birbirinden ayırmak gerekir,” derken Friedman, ‘siyasal özgürlüğün tahribatının üzücü olduğunu ama sermaye için iktisadi özgürlüğün kaybına kıyasla ciddi bir sorun olmadığını’ ifade ediyor! Ve bakın Hayek liberalizm ve demokrasi ilişkisinde ne cambazlıklara başvurarak bu iki kavramın birbirine karıştırılmamasını öneriyor: “Liberalizm ve demokrasi, birbiriyle uyuşsalar bile aynı şey değildirler. İlki hükümetin gücünün sınırları ile ilgili iken, ikincisi bu gücün kimin elinde olacağı ile ilgilidir. Fark bunların karşıtlarını aldığımızda daha iyi görünür: Liberalizmin karşıtı totaliter (devlet), demokrasinin karşıtı ise otoriter (devlet) dir. Sonuç olarak olasıdır ki, demokratik bir hükümet totaliter olabileceği gibi, otoriter bir hükümet de liberal ilkelere göre faaliyette bulunabilir. İkinci tip liberalizm, gerçekte liberalizmden çok demokratizm olur ve çoğunluğun sınırsız güç talebi önemli ölçüde anti-liberaldir.” Şimdi yazının başlığına dönelim ve liberallere soralım: Siz hangi demokrasiden söz ediyorsunuz? Türkiye’de kendine liberal ve demokrat diyenlere ise güncel bir soru daha sormak lazım: Sizin demokrasiniz hangi sınıfın diktatörlüğü ve kimin kemiklerinin üzerinde yükseliyor?


DAGA CIKMAK!.. .

Dağların resmi yapılmayınca dağlara yapılır oldu resimler... Beşparmak Dağları’nın ‘güney’e bakan yamaçları ve Doğu Anadolu’daki birçok dağ nasibini aldı böylece bayraklardan, dağa taşa ‘Her Şey’in ‘Vatan İçin’ olduğunu bildiren yazılardan. paleti, boya kutusu ve preslenmiş küçük tuvali ile dağlarda gezinen bir ressam ne kadar zavallı ve anakronik görünür kimilerinin gözüne. Hâlbuki manzara resmi yapmak, yaşanılan coğrafyanın biçimlendirilmesi ile ilgili alınan kararlar üzerine düşünmek demek olduğu için, politik bir tavırdır. 1908 Jön Türk Devrimi olarak adlandırılan sürecin fiili olarak başlangıcı Resneli Niyazi Bey’in Makedonya’da dağa çıkmasıdır. 30 Mayıs 1971 günü ise Nurhak dağlarında pusuya düşürülen THKO gerillalarından Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga çatışmada öldürülmüş, kalanlar yakalanmış ve böylece cumhuriyet tarihinin ilk devrimci kır gerillası deneyimi başarısızlıkla noktalanmıştır. Bugün ise Doğu Anadolu’daki adlandırılamayan savaş, dağlarda sürdürülmektedir. Denetimin imkânsızlığından ötürü, bu topraklarda değişim isteyenlerin çare aramak için sığındığı yerlerdir dağlar. Resim sanatının başlıca konularından biri olan manzara içinde de ‘dağlar’ önemli bir alt başlık oluşturur. Orada, doğanın kendisine ayırdığı yerde, hiç kıpırdamadan duran bu koskoca cüsse, içinde barındırdığı zenginlikler kadar, ele geçirilemezliğiyle de ressamoğlunun ilgisini çekmiştir. Kim bilir, belki de bir dağın resmini yapmak, dağcıların deyimiyle ‘zirve yapma’nın, askeri tabirle ise onu fethetmenin bir başka biçimidir. Zaten Onaltıncı Yüzyıl’dan sonra yaygınlık kazanan manzara resminde karşılaştığımız, gerek egzotik manzaralar, gerekse hasat sahnelerinin açıkça mülkiyet ve sınıfsal konumla ilgili oldukları defalarca yazılmıştır. Günümüzde, çok yanlış bir biçimde küçümsenen manzara resmi de, en az aynı yanlışlıkla küçümsenen ‘çiçek-böcek natürmortları’ kadar siyasi içeriklidir. Bu görüntülerin, pastoral olarak nitelendirilmesi ise hiç de tesadüfî değildir. Latince beslemek anlamına gelen pascere’den türeyen kelimenin kökü pastor, ruhları besleyen peder, daha sonra kazandığı anlam olan kırsal yaşam ve çobanlık kelimelerinin içerdiği iktidar ve mülkiyet kavramlarının düpedüz ön habercisidir. (Şeker Ahmet Paşa’nın başyapıtı Ormanda Oduncu’yu bir de bu açıdan irdelemek gerekir.) Dağ manzaraları denince, Batıda akla hiç şüphesiz Paul Cézanne’ın St. Victoire Dağı, Doğu’da ise Katsushika Hokusai’nin Fuji Yama resimleri gelir. Bu ustaların yıllarını bu iki ‘kutsal’ dağı nakşetmekle geçirmelerinin nedenleri üzerine sayısız teoriler geliştirilmiş, ne var ki her iki ressam da, meşgul oldukları sanatın sırlarını çözmek için bir eğretileme olarak kullandıkları bu dağların yer aldığı resimlerle artlarında, çözdüklerinden daha fazla sır bırakarak göçüp gitmişlerdir. (Ermenistan’da da kutsal Ararat dağının resimlerinin oldukça yaygın olması tesadüf olamaz.) Cézanne ‘sadece resim yapabileceği bir motif’ olduğu için mi bu kutsal dağın karşısına oturmuştu,

Resim: Burhan Kum bize inandırılmak istenen bu, o halde neden hiçbir şey anlatmak niyetinde olmadığı halde bu dağı, birkaç resimle yetinmeyip, onlarca kez boyamıştı? En iyi manzara resminin atölyede yapıldığını bile bile, 67 yaşında, yine doğadaki bir motifin peşindeyken fırtınaya yakalanıp, geceyi dağda geçirmek zorunda kaldığından zatürree olup ölen ressamı, sanatını icra edebilmesi için manzaranın içinde olmaya çeken tutku neydi?

Dağa selam durmak!

Hokusai’nin gölgelendirme, renklendirme, manzara perspektifi gibi kuralları ve balıkçılar gibi sıradan insanları resmetmeyi, yaşadığı yıllarda (1760–1849) mallarını Japonya’ya, metal baskı resimlere sararak, kaçak olarak sokan Hollandalı tacirler sayesinde öğrendiği söylenir. Rivayete göre Hokusai, bu paket kâğıtlarının üzerindeki resimleri içindekilerden

her zaman daha ilginç bulmuştur. Eğer gerçekten öyle ise, zarfın mafruzdan değerli olduğu bu durumun ‘Avrupalı’ bir Japon ressam yarattığı söylenebilir. (Japonların Van Gogh’u boşuna baş tacı etmediği gibi, Batılılar da Hokusai’ye evlerinin bir köşesinde boşuna yer açmamışlardır, vesselam.) Günümüz ressamları dağları terk ettiler ve onlar gidince de, doğada boşluk olamayacağını bilenler, boş bırakmadılar yamaçları, zirveleri. Dağların resmi yapılmayınca dağlara yapılır oldu resimler. Beşparmak Dağları’nın ‘güney’e bakan yamaçları ve Doğu Anadolu’daki birçok dağ nasibini aldı böylece bayraklardan, dağa taşa ‘Her Şey’in ‘Vatan İçin’ olduğunu bildiren yazılardan. Bunlardan öncesi vardı tabii ki: Bütün dünyaya, nerede bulunduğunu ve nereden baktığını göstermek istercesine, Kaliforniya tepelerine dikilmiş HOLLYWOOD yazısı vardı. Hâlâ var, hatta daha öncesi de

vardı, ama ne önemi var şimdi bunun? Önemi şurada: Ressamlar dağları terk ettiğinden beri devletler ve tekeller dağları, propaganda zemini olarak ele geçirdiler. Savaşta her aracın mubah olduğu çağımızda her fırsattan son damlasına kadar yararlanılıyor. Van’da bir tepenin sırt profilinden yamaçlara düşen Atatürk gölgesinin bile koruma altına alınmasını ve bununla da yetinmeyip, 15 Haziranda başlayıp, üç gün süreyle on beşer dakika selam durulmasını hangi ‘akıl’ açıklayabilir ki? Ya, maazallah, istenmeyen bir gölge düşseydi yamaçlara! Muhtemelen, gölgeye neden olan sırtı bombalarla, acımadan tıraşlarlardı. Biçimlerin tükendiği bir çağda sanatın ancak ve yalnızca kavramlar aracılığıyla sürdürülebileceğini iddia edenler, insanların hâlâ biçimler aracılığıyla eğitildiklerini ve terk ettikleri biçimlerin başkalarının ellerinde ne kadar güçlü birer silaha dönüştüklerini unutuyorlar. Ardından da, bu biçimler üzerine geliştirilen politikalara yönelik, güvenli salonlarda sergilenmek için üretilmiş, kavramsal ‘eleştiriler’ geliyor. Fare küsmüştür, fakat dağın haberi yoktur. Ya da vardır ama dikkate alınacak bir durum olmadığından, görüldüğü kadarıyla herhangi bir adım atmaya gerek görmüyor. Başkentlerin kuytu dehlizlerinde, elde kalemler ve cetveller, uydudan çekilip projektörlere yansıtılmış fotoğraflara ve masalara serilmiş haritalara bakılarak üretilen büyük projeler dağlarda -genellikle de zor kullanarak- uygulamaya konuluyor. Kimileri doğayı imar ettiklerini iddia ediyor, kimileri ise doğanın nimetlerini insanlığın yararına daha hakkaniyetli ve verimli bir biçimde sunacağını. Gel gör ki, her nedense, büyük projelerin ayak bastığı yerlerde, var olanlar kuruduğu gibi, yerine yeni tek bir tutam ot bile bitmiyor (golf sahası çimi bir ot türü değildir!). Güney Fransa’nın coğrafi görüntüsünü izlenimcilerin ürkek dokunuşları değil, Paul Cézanne ve Vincent Van Gogh’un serseri fırça vuruşları belirlemiştir. Bugün, kültür mirasına tecavüz olduğunu bildiğinden, Ortadoğu’nun dağlarında arabasının yakıtını güvence altına almak isteyen hiçbir Fransız St. Victoire Dağı’nın yamacına, değil metrekarelerce, bir dosya kâğıdı büyüklüğünde bir bayrak boyamayı aklının ucundan bile geçirmez; ne de mahalli belediye dağın yamaçlarını imara açarak, ‘havuzlu lüks villa’ meraklısı, azgelişmiş kent burjuvalarına pazarlamaya kalkışır. Çünkü Cézanne ve Van Gogh, Güney Fransa’nın coğrafi görüntüsünü belirlemekle kalmamışlar, hatta sonsuza dek mühürlemişlerdir. Günümüzde ressamlar dağları terk ettiklerinden, sırtında kır şövalesi, elinde -tekrar başa dönünüz-

BURHAN KUM 23


‘Sanat pis bir iştir!..’

Che’nin ruh’u takip edilir, yaptıkları/hayatı taklit edil(e)mez; Van Gogh’un ruh’u takip edilir, yaptıkları/hayatı taklit edil(e)mez; mesele, sanatta da politikadaki gibidir ve sanat sosyalist insan için ‘farz’ veya ‘sünnet’ değildir, fakat şarttır… Kötüsü ise ‘günah’!..

A

çlıktan, sefaletten, ‘ayaktakımı’ndan kopup, yukarılara doğru yükselip ‘sürrealizm��� tabakasını da geride bıraktığımızda, günümüzün yüce fikirlerinin huzuruna varırken şöyle cümleler duymaya başlıyoruz: “Her nesnenin sanat yapıtı, her insanın sanatçı oluşu ortamın gevşemesidir…” Bay Lyotard’ın bu cümlesine cevaben, yüzlerce binlerce cümle hafif atmosferin elverdiği hızla vaziyet ederken; biz, yazar iktidarının gereği olarak elimizi uzatıyor ve bir Jameson cümlesi kapıyoruz: “Bireysel öznenin ve kişisel biçemin gittikçe kaybolmasıyla pastişin evrensel bir uygulama haline gelişinde sakınca yoktur…” Biz de yazıya ‘pastiş’ tarikiyle girmiş olduk; Hande Öğüt’ten el aldık, yürüyoruz…Hande Öğüt, “Sanat pis bir iştir, ama biri çıkıp bunu yapmak zorunda,” diyen Orlan’la tanıştırır bizi. Orlan, “kışkırtıcılığa zerre kadar değemeyen liberal duruşu” neşterle biçip atmış sanatçıdır. Burada basbayağı neşter’den ve cerrahi operasyonlarla gerçekleştirilen performans’tan bahsediyoruz… “Erkek iktidarının güzellik kavramını ve modern batı toplumlarında kadın öznenin kuruluşunu eleştirmek için girişir kanlı neşterli ‘iş’lere.” Estetik ameliyatlarla yüzünü ve vücudunu değiştirir. Atölyesi ameliyathanedir… “43. doğum gününde en radikal performansını gerçekleştirerek mitolojik kadın imajlarını yapılandırır yeniden; Rönesans ve sonrasında ideal güzelliğin temsili olarak görülen kadınların her birinden farklı özellikler seçerek yüzünde bir pastiş oluşturur.” Yeryüzünde boş pirinç taslarının takırtısı habire artarken ve büyük kent cangıllarının içinde yüzlerce ustura ve neşter kadın ve erkek bedenleri üstündeki ‘iş’ lere hazırlanırken, ‘bulutların üstündeki’ bu ‘haltlar’ ne iş ola, denebilir. Kültür (sanat), hep tabandaki korkunç yoksulluğun-yoksunluğun üzerine oturan piramidin tepe bölgesine yakın yerde üstlenen ‘halt’tır zaten. Dönemin havası-ruhu, kültürü mültürü buradan ‘aşağıdakiler’e doğru üflenir…Folklorü, halk kültürünü burada çerçeve dışına koyuyoruz; yoksa insan türü hep kültür’üyle vardır. Piramidimize dönersek, piramidin tepesine doğru iyice daralan o ‘dar alan’da ise ‘neşterle paslaşmalar’ ortaya çıkar! Evrensel olarak, kültür-sanat’ın üreticileri

24

Desen: Ali Osman Coşkun iyi veya kötü eğitilmiş küçük burjuvalardan oluştuğundan ve bunlara “epeydir narsisistik kişilik bozuklukları” musallat olmuş olduğundan; ‘ben’in konumlanışı/ örgütlenişi, başka ‘ben’liklerle ilişkisi ziyadesiyle netameli bir alana dönüşmüştür. İnsana dair söz ve işler bu ‘dar’lıktan çıkmaktadır ve haliyle daral(t)maktadır da…

Dar alanda kısa paslaşma

İşte, dar alanda kısa paslaşmalar söz konusu olduğunda rekabetçi ufuk ‘genişler’; el arttırılır; ‘iş’ büyür… Varoluşun, yapılmak istenenlerin hülyası üstüne; ‘tutunma’ ihtiyacının, kabullen(il)erek ‘ileriye’ itilmenin ince reel tülü düşer…Doğrusu, ‘dar’ sanat alanıyla başka ‘dar’ alanların farkı yoktur el arttırmada. Hatırlıyorum, 70’lerin sonuna doğru, faşistler tarafından vurulan Bedrettin Cömert’in (ki sanat tarihçisiydi) cenazesinde, “devrim için savaşmayana sosyalist denmez” sloganı atan gruba bir diğeri “devrim için savaşmayana komünist denmez” sloganıyla cevap yetiştiriyordu, vs… Batı güncel (çağdaş) sanatı sınır tanımıyor, günümüzde; piramidin oracığındaki rekabet, penisini kesip atmaktan ibaret ‘performans’lar dahi görmüştür! Hayatın tümü, yani bütünsel hayat performansımız içinde cereyan eden bütün bu sanatsal performanslarda, dünyayı değiştirme (en azından samimi

‘itiraz’) isteği/iradesi ve kararlılığı görüp; sanatın “dinden, büyüden, mitten arınarak varlığını bir günahkâr olarak sürdürmesi gerektiğine” iman etsek bile, bu hercümerç’te; Hande Öğüt’ün sözleriyle, “taktıkları maskenin ardında gizlenen koca bir hiçlikten ibaret olduklarını görmek yerine, kendi arzularını gerçek için kurumsallaştıran”larla böyle olmayanların tefrik edilmesi kolay mıdır? Sözünü iletmek için sınır tanımayacak kadar ‘sıkışmış’ insanı anlarım, ama buradan yola çıkarak ‘kilise’ kuranını değil…Evet, “sanat pis bir iştir”, fakat pis bir iş olarak sanat pazarı da var!.. Ve; bütün bu sanat hikâyesi Patriciler arası bir hikâyedir, fiilen…Plebler, ya ‘baba’ları için göğüslerini jiletliyor ya da intihar bombacısı oluyor… Anlamak mı?.. Yazının burasında, daha az vahim örneklerle rol çalmaya çalışan Türkiyelilere dönelim yüzümüzü. Türkiye, rakamlarla bilmemkaçıncı ‘ekonomi’dir dünyada falan ya; aynen böyle bir hal içinde bizim Patrici sanatçılarımız henüz ‘neşter ligi’ne çıkmış filan değiller…Fosil spermlerini sergiliyorlar veya burjuva ‘besliyorlar’! Serkan Özkaya namlı zat, “Bana onun kellesini getirin” başlığını çektiği yenilebilir heykelini Şanghay ve New York’tan geçirip memlekete getirmiş… “Şanghay’ın ünlü lokantası Mon (Moon?) the Bund’da üzeri böğürtlen soslu çikolata kaplı muhallebi ve

New York’un revaçta mekânı Freemans’da rom soslu zencefilli kek olarak hayata geçen ‘Bana onun kellesini getirin’ i” Sıraselviler’deki Changa’nın şefi Civan Er yorumlamış… “Küçük bir ayı kafasına benzeyen tasarımı (…) Kadayıa Tavuk ve Yabani Kekikli Jus” olarak sunmuş Changa…Günahı, 20 Şubat-20 Nisan 2008 tarihleri arasında 33 YTL, imiş, “kuver hariç”! Sanatçımız, “her bir heykelin kişiye özel bir yapıt olarak sunulmasını, her izleyicinin yiyip bitireceği, belki de yarım bırakacağı bu yapıtla son derece kişisel bir ilişkiye girmesini hedefliyor” muş… Sanat (ürünleri), insanların hayatla ve sanatla “son derece kişisel” bir ilişkiye girmesi ve oradan çıktıklarında değişmiş olmaları muradıyla üretilir; “dinden, büyüden, mitten arınarak varlığını bir günahkâr olarak sürdürmesi gereken” sanat, bunun içindir… ‘Pis bir iş’ olması sanatın, bu ‘murad’ çerçevesindedir…(Tabii, sanata ‘show business’ olarak bakmaya tahammül edemiyorsak. Ya da ‘sirk’ten farklı bir değer atfediyorsak!) Ancak, ancak; sanatın ‘haddini’ de unutmayacağız; geçen sayıdaki yazımda da yer verdiğim Esat Tekand’ın sözleriyle: “Dünyanın yanlış olduğunu ve işlerin kötü gittiğini bir sergide öğreniyorsan hiçbir şey olmaz senden. Oraya gelene kadar ne yaptın? Saksıda mı yetiştin?” Budur!.. Ve, bunlar buracıkta dursun. Şimdi bir başka ‘hal’e çeviriyoruz dikkatimizi: Bir netameli alandan diğerine geçiyoruz… Bugünkü günde; yani, kapitalizmin sanat’ı neredeyse avucuna sığdırmış göründüğü şartlarda; büyük çoğunluğu sosyalizmden uzak düşmüş aydın-sanatçı zümresinin, genellikle sınıfsal nasiplilik ve uyanıklıkla donanmış olanları alıp başını giderken, sosyalist sol’dan kopmayanlarına bakacağız. Burada da, lâfımı mazur görün, bir ‘alt- tür’le uğraşacağız! Bu demektir ki, ‘yoldaş acı söyler’ hesabı söz alırken sosyalist nezaketle açık sözlülük arasında sıkışıp hırpalanacağız… ‘Uyanık’lar; Marksizm, olmadı postMarksizm; olmadı anarşizm; olmadı tırnaklı ‘sol’; olmadı ulusal-sol; olmadı liberal-sol; olmadı radikal demokrasi; o da olmadı ‘düz’ demokrasi, diye zıp zıp zıplarken ve sahip oldukları geniş ‘ithalat’ imkânlarını yağmalarken en fazla memleketin genel geç kalmışlığından


ALi OSMAN COŞKUN mustaripler… Bizim yoldaşlar ise, öyle taştan taşa sekerek pozisyon aramazlar; ‘Tanrı Dağı kadar komünist’ oldukları için de, ‘zıp zıp’ lardan hiç hoşlanmazlar… Bizimkilerde, kavganın öğrettikleri ve yüklediği refleksler özel bir dizayna oturmuştur ve genelde olduğu üzere, insana renklerini veren ‘eşitsiz gelişme’ hükmünü icra etmektedir…Bizde ve bizim gibi ülkelerde; en çok hırpalanmış, en çok tehdit altında ve imkânlarının sınırlılığıyla hırpalanmaya devam ederken büyüyen tehditlerin karşısında sağlam durmaya çalışan insanlardır, sosyalistler… Ve, haksızlık etmeyi göze alacak kadar dürüst konuşmam gerekirse; sanat söz konusu olduğunda üç-beş reçeteye bağlı ve sanata ‘araçsal’ yaklaşan insanlar olarak görülürler ki, daha vahim olarak ve ne yazık ki çoğu böyledir! Yenilgilerle malûl bir hülyanın bekçisi ve savaşçısı olmak, ‘bedel’i olmadık şekillerde büyütür… Bedel; ince çatlaklardan ‘tüyme’ peşinde olmayan sosyalistin, kültür-sanat alanında seçici/eleyici/yaratıcı/devrimci olma konusunda verimli ol(a)mayan bir halet-i ruhiyeye hapsolarak eksilmesidir, meselâ… Meselâ; herkesi ‘olmak’la ‘yapmak’ arasında bir varoluşsal cehenneme hapseden günümüz atmosferinde, yapacaklarıyla meşgul olan bir sürü samimi sosyalistin, burjuva-kapitalist, ‘olma’ paradigmasının etkilerine maruz kalmasıdır, bedel… Kimse, dönemin ruhunun (zeitgeist) sinsi etkilerine karşı tam koruyucu/mutlak bağışıklık geliştiremez; bu, sürekli bir iç/dış mücadele konusudur ve hayat hep bilmediğimiz yerden sorar…Sosyalist duruşunu korumaya bütün enerjisini sarfeden bir ruh’ta, bir alandaki ‘kifayet’in eksikli(li)ğini telâfi gayreti, ‘ihtiras’ı büyütme yönünde bir transformasyona yol açabilir…Durumun bilgisiyle davranmak yerine, tersine ‘yetinmeye’ başlayabilir insan; kendine dışarıdan bakma kudreti eksilmeye başlar; küçük bir çevrenin sınırlı beğenisiyle ‘görüş’ü bulanabilir; yaptıklarının ‘olduğunu’ düşünmeye başladığında sanat’ın ihanetine uğrar… İnsanlığın bütün kültürel mirasının hakiki mirasçısı olması gereken sosyalistler; güncel kargaşanın içinde, sanatın “dinden, büyüden, mitten arınarak varlığını bir günahkâr olarak sürdürmesi gereken” bir ‘şey’ olduğuyla nasıl yüzleşecek? Sanatın bir ‘dil’ olarak, ‘dil’ meselesi olarak, ‘dil’le uğraşma işi olduğu, bizim cenahta nasıl kabul görecek? Konu ‘sanattan anlama’ meselesinden başlanarak kovalanırsa daha anlamlı olacak gibi görünüyor. Zira, başta güncel (çağdaş) sanat yazıcılığı olmak üzere, o kadar çok metin üretilmektedir ki sanat hakkında ve bizatihi sanat ‘yaparak’ ve de ‘sanat olarak’ veya yapanlar üstünden; metinsel tahkimattan, metinsel yüklemeden ve metinsel iktidar çabasından mülhem

Resim: Ali Osman Coşkun

Elbette, tasvir ettiğimizin dışında ‘sosyalist sanatçı’ var: belki küskünlüğün, kırgınlığın ve öfkenin biraz fazla elinin altında; dışarıda bırakılma’nın şiddetine, piyasa’nın şiddetine maruz kalarak sanatsal arayışını/kavgasını sürdüren insanlar var. bir âlemden bahsedebiliriz… Dışardan gelenlerin özgüvenini imha stratejisi esastır: Diz çökerek gelin ey gafiller! Sanattan ‘anlamak’, bu haliyle sosyalistlerden daha kalabalık bir nüfusun sorunu ve meleke geliştirme-ilgilenmegörgü kazanma ve sonuçta biraz da ‘nasip’ işi olarak önümüzde duruyor. Evet, ‘ilgi’den başlayarak yürünecek bir yoldan bahsediyoruz…

‘Faul’e açık bir süreç

Yalnız, bu süreç çeşitli ‘faul’lere açıktır her şey gibi ve insanlar ‘başka şeyler’ üstünden sanatla buluştukları için yine ‘nesnel’ bir tahsil süreci olamaz… Ama, ‘özne’nin hareketinden bağımsız ‘nesnellik’ var mı? Şunu hatırlatalım: Bir komünist olan Picasso, sanattaki ‘dil’ arayışından devrimle çıktığı için Picasso olmuştur, komünist olduğu için değil. Aynı Picasso, olanca hınzırlığıyla, L’Humanité’e bir Stalin portresi yapmıştır ki, Fransız Komünist Partisi hop oturup hop kalkmıştır, zamanında… Polonyalı komünistler Picasso’nun sanatı karşısında ne yapmaları gerektiğini bilememişlerdir. Ayrıca, sanat’ı yerden yere çalmayı, sanat’ın burnundan getirmeyi esas alan ekol(ler), hareketler de vardır sanat tarihinde. Sosyalist sanatçımız dünya yıkılırken koca sanat tarihine bakıp bakıp kendi ikonlarını boyamaktadır… Tamam; memlekette epey bir sanat insanı acentedir, distribütördür, şudur budur; tamam, ‘pastiş’ çağındayızdır, ama ‘ bizimkiler’ bu ‘zanaat’ta da tuhaırlar…

Kapitalizme, burjuvaziye büyük öe duymak illâ sanat yapmayı gerektirmediği gibi, büyük sanat için garanti oluşturmuyor; ‘Dada’, o büyük öenin iz bırakmış bir hareketidir; hareketini sanatın dışına doğru yönlendirmiştir. Peki; Ortodoks kilisesinin ikonları kadar olsun albenisi olmayan sosyalist ikon boyacılığından başlayarak, geleneğin en olmadık yerlerinden alıntıların da ‘kalite’ ye ulaştırılamadığı; ‘birinci lig’ tadına varılamayan sanat üreticiliği, bir ‘hayat etme’ hali olarak ne şekillerde tezahür ediyor. ‘Sivricehisartarafları Sanat Birliği’ çatısı altında örgütlenip; habire kötü Che portreleri, kötü Mahir portreleri, kötü Deniz portreleri üretmek; kötü Dali, kötü Picasso, kötü bilmemne boyamak; tuval resmi dışına ‘uyandıkça’, orada da benzer performansla yetinmek; dünyadaki benzerleri ile buluşup enternasyonal onayla ruh doyurmak; canavarın gözlerinin içine bakmak yerine habire ucuz mucuz sıcak battaniye aranmak… Karikatürize ettiğimi düşünecek olanlar olabilir; ne yazık, hiç de abartmıyorum: Dile getiril(e)meyen, yok sayılan, bir kenarda bir hastalık gibi soluk alıp vermeye devam ediyor… Elbette, tasvir ettiğimizin dışında ‘sosyalist sanatçı’ var: belki küskünlüğün, kırgınlığın ve öenin biraz fazla elinin altında; dışarıda bırakılma’nın şiddetine, piyasa’nın şiddetine maruz kalarak sanatsal arayışını/kavgasını sürdüren insanlar var. Ben, hevesliliği ile sanat rüzgârına kapılmış ve bizim cenahta bulunan

vahim ve yaygınca bir tipoloji hakkında konuşuyorum. Bu arada; biliyorum ki hayat fotoğraf değil, fotoğraflardan oluşan bir filmdir ve yazdığımız anda gerçek eskir; hareket devam eder ve zaten ‘bu filmin’ buralarını biran önce geçelim istiyorum! Meselenin, ‘eczacılar birliğinin, kötü eczacı tipi için TV dizisine tepkisi’ türünden bir ‘negatif dayanışma’ ruhuyla algılanması, algılanamaması olacaktır. Sanatta kitsch, kitsch’tir; ‘dışardan’ bir şey durumu değiştir(e)mez; vaziyeti kurtar(a)maz! Che’nin ruh’u takip edilir, yaptıkları/ hayatı taklit edil(e)mez; Van Gogh’un ruh’u takip edilir, yaptıkları/hayatı taklit edil(e)mez; mesele, sanatta da politikadaki gibidir ve sanat sosyalist insan için ‘farz’ veya ‘sünnet’ değildir, fakat şarttır… Kötüsü ise ‘günâh’!.. Nâzım’ı, Ahmed Arif ’i bir kenara bırakıyorum; İlhan Berk, Ece Ayhan, Cemal Süreya şiirini bir zamanların hızlı solcu şairlerine değişir misiniz? Ruhi Su ve onun gibi bir-iki kişi ile biriki saz virtüözü bir yana; bir zamanlar sazla kafa ütüleyen solcu’yu bugünün daha gelişkin folklorik müzik icracılarına değişmez misiniz? Niye, resim-heykel-sanat (art) söz konusu olduğunda ‘çıta’ yerde sürünsün? Neyse; demek ki, ‘sanatın pis bir iş’ olmasının bu şekli de var işte… Yazının başında andığımız Orlan’a dönelim ve ‘âlem’in o taraflarında bitirelim yazıyı… Aşağıdaki bölümü, Dr. Kubilay Akman’ın “Orlan’ın Suretleri” başlıklı yazısından alıyorum: “Bugünkü anlamda sergilemeye başladığı operasyon/performanslar; müzik, şiir ve dans eşliğinde ve sanatçının kendi yönetiminde gerçekleştiriliyordu. Operasyonların gerektirdiği oldukça ağır masrafları, fotoğraf ve video haklarını, hatta bu ‘beden heykeltraşlığı’ süreci boyunca akan taze kan örneklerini ve kopan et parçalarını dahi satışa çıkararak karşıladı. Orlan operasyonlarda izleyici olarak bulunan katılımcılarla iletişim kurabilmek için lokal anesteziyi tercih etmektedir. Onun operasyon tiyatrosunda yalnızca sahnedekiler değil izleyiciler de interaktif katılımcılar olarak kendi rollerini oynamakta ve herhangi bir tiyatro oyunundakinin aksine gerçek bir acıya tanık olmaktalar. Cerrahın iğnelerini Orlan’ın yüzüne ve etine batırdığı, dudaklarını dilimlediği ve kulaklarını kesip yüzünden ayırdığı gösteriyi izlerken seyirciler arasında büyük bir taşkınlık yaşanıyor. Herkesin ciddi bir rahatsızlık içinde ve kelimenin tam anlamıyla dehşete kapılarak izlediği gösteri boyunca Orlan sakinliğini koruyor.” Bize, bizim polisimizin vahşeti; ‘kurban bayramının dehşeti’ yetmez mi?..

25


ESRA ARSAN ...futbol yazarı olan pek çok zatı muhteremin aslında futbolun ‘f’sinden anlamadıkları, Viyana’daki çeyrek finale kalınca Ülker gibi, TTNET gibi, TAV gibi firmaların nasıl acilen gazetecileri davet edip özel uçaklarla birinci sınıf, bedava taşımalar, konaklatmalar yaptırdığı filan...

G

Gazeteci figüran mı?

eçenlerde, Babıali Şenlikleri kapsamında ‘Okumak mı, bakmak mı?’ sloganıyla düzenlenen ‘medya gerçeği’ konulu bir konferansa katıldım. Kısa bir zaman diliminde Türkiye medyasının geçmişten bugüne yaşadığı sorunları masaya yatırmamızı istiyorlardı. Biz, yani bir kaç akademisyen, bir kaç da pratisyen, oturmuşuz uzun bir masaya konuşuyoruz işte... Bu tip toplantılara genellikle Gazeteciler Cemiyeti’nin yöneticileriyle kıdemli üyeleri, yaşlı başlı gazeteciler katılıp en ön sıralardan konuşmacıları dinler; ‘gerektiğinde’ soru sorar, konuşmacılara ayar verirler. Gerçi, hemen hemen hepsinde aynı şeyler, aynı seçilmiş sözcüklerle konuşuluyor olsa da, biraraya gelmekten, aynı şeyleri milyonuncu kere konuşmaktan hiç sıkılmazlar... Esas da budur zaten: Hep aynı şeyleri, aynı tonda söyleyebilme becerisi. Sesiniz biraz yüksek çıksa, biraz ona buna dokunduran şeyler söyleseniz zaten bir daha o toplantılarda ancak dinleyici olabilirsiniz. Eğer onların hoşuna gidecek, gururlarını okşayacak laflar ederseniz, yüzlerinde şu ifadeyi okursunuz: “Aferin, bak hoşuma gitti bu söylediklerin.” Lakin, hele bir de ters köşeye yatırır, canlarını sıkacak laflar ederseniz, o zaman da şu bakış beliriverir yüzlerinde: “Sen şu konuşmayı bitir de, ben sana gösteririm!”... Bu seferki toplantının kurbanı, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Nurdoğan Rigel oldu... Nurdoğan Hoca, birey-gazete ilişkisini kendi kişisel tarihinden yola çıkarak çok özgün bir soyutlamayla anlattığı konuşmasının şöyle bitirmişti: “Gazeteciler Babıali döneminde kahramandı, 70’li yıllardan sonra anti-kahraman oldular, günümüzde ise figürandırlar.” Vay, sen misin bunu diyen? 48 yıllık gazeteci

Hami Alkaner sinirleniverdi. “Gazeteciye figüran diyemezsiniz... Hemen sözünüzü geri alın!” Aniden davetli olduğu bir topluluğun üyeleri tarafından örselenmeye başlayan Nurdoğan Hoca, manalı bir örnekle ne demek istediğini bir kez daha açıklamaya çalıştı: “Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim basın toplantısında gazetecileri aşağılarken de bu tepkinizi göstermenizi beklerdik.” Bizim gazeteciler matrak insanlar. Eleştiriden anladıkları sadece başka insanları, kurumları eleştirmek. İş kendilerini eleştirmeye gelince, aslan kesilip hemen saldırıya geçiveriyorlar. Halbuki, Nurdoğan Hoca çok haklı. Bırakın daha hard-core mevzuları, sadece Euro 2008 kapsamındaki gazetecilik pratiğine bakmak bile mesleğin içler acısı durumunu anlamaya yeter. Fatih Terim’in Türkiye-Çek Cumhuriyeti maçı sonrası yaptığı basın toplantısında gazetecileri ti’ye alması (manşetlere dökersek “fena azarlaması”, “fırçalaması”, “topa tutması”, “haşlaması”, “kızması”...) boşuna değil tabii. Adam malını biliyor. Spor yazarlarının hep ofsayt pozisyonunda olduklarını, haberlerin, yorum yazılarının daha maç bitmeden hazır edildiğini (erkenden içmeye gidilecek çünkü), e son dakikada skor değişince yeniden iş çıkacak olduğunu, kendisine gıcık olan pek çok spor yazarının, “Türkiye kaybetsin de, Fatih Terim şişinmesin,” diye dua ettiğini, futbol yazarı olan pek çok zatı muhteremin aslında futbolun ‘f ’sinden anlamadıklarını, Viyana’daki çeyrek finale kalınca Ülker gibi, TTNET gibi, TAV gibi

Kısık sesli bir yazı B

u yazıyı son derece ‘kısık’ bir sesle yazıyorum. Hani ne olur ne olmaz klavye tuşlarının sesi komşularımdan birini rahatsız eder, onları sinirlendiririm, sonra al başına belayı… Dün geceden beri komşularıma, kendi binamız ve yakındaki sakinlerine, sokaktakilere, yakın sokaklarda oturan diğer semttaşlarıma saygıda en ufak bir kusur etmiyorum. Her birine onları sinirlendirmeyecek derecede bir tebessüm takıp suratıma, yerlere kadar eğilerek tüm saygımı gösteriyorum. Karşı komşum, düğün değil seyran değil, müzik setinin sesini sonuna kadar açmış Ankara havası dinliyor. Dinlesin efendim, en doğal hakkı. Üst komşum çarşaflarını yıkayıp asmış, boyu bizim balkonu geçiyor. Sıcakta evde oturmak iyidir, şimdi

26

firmaların nasıl acilen gazetecileri davet edip özel uçaklarla birinci sınıf, bedava taşımalar, konaklatmalar yaptırdığını filan... Nurdoğan Hoca’nın da fügüranlıktan kastı bunlar olabilir tabii. 2002 Dünya Kupası sırasında verdiği bir söyleşide Ümit Kıvanç da söylemişti: “Bizde futbol gazeteciliği, gazeteciliğin en korkunç yapıldığı alan. Gazeteci kılığında ortaya çıkan taraarların tamamen başka amaçlarla yürüttüğü bir faaliyet futbol basını. Futbol basınının futbolu kirlettiğini düşünüyorum”, diye. Haksız sayılmaz. Bir kaç istisna hariç, Avrupa Kupa maçları sırasında futbol yazarlarının pratiğine baktığımızda bu iddiayı doğrulayacak kanıtları bulmak çok kolay. Sadece Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan maçları sonrası okuduğumuz “yazılar bir kaç kez değişti... milli takımı kıtır kıtır kesmek için bileylenen bıçaklar kınına sokuldu...” söylemlerine bakarak bile nasıl “skora” kenetlenmiş bir gazetecilik yapıldığını anlamak mümkün. Nitekim, kötü figüranlar, maçlar boyunca ana aktörden yumruk yemekten abandone oldular vesselam. Kötü figüran demişken, figüranlığın da bir raconu olduğunu ve iyi yapıldığı taktirde, saygı duyulması gereken bir meslek olduğunu hatırlatalım hemen. Figüran denince, jenerikte ismi küçük harflerle yazılan kişiler gelir aklımıza hep. Replikli olanı vardır, repliksiz olanı vardır. Ama bazılarına göre, aslında setlerin en cefakar ve çalışkan insanlarıdır figüranlar.

balkona çıkıp da ne yapacağız, Allah’ın günü bitmedi ya başka bir gün otururuz balkonda. Üst komşunun çarşaflarını tedirgin etmeyelim. Oh ne güzel, bir komşumuzun misafirleri yanlış zile basmışlar. Bu sayede de olsa kapıya çıkıp hiç tanımadığımız insanlara o saygı dolu tebessümümüzü gösterebiliyoruz. Ben bu kadar korkak değildim. Hiç kimse benim için ödlek kelimesini kullanmayı aklının ucundan bile geçirmezdi. Komşularımın hoşgörüsüne sığınarak söylüyorum, meğer ben ne geçimsiz, ne kavgacı bir tipmişim. Komşularım bunca zamandır bana nasıl katlanmış acaba. Evet ne diyordum, ben eskiden bu kadar ödlek biri değildim. Ta ki dün geceye kadar... Atv ekranından Rüştü’nün penaltıyı kurtarışından hemen sonra gerçekte komşularına karşı ne kadar saygıda kusur etmeyen bir insan olduğum kendiliğinden ortaya çıktı. Rüştü penaltıyı kurtardı, daha bizim futbolcular

Olmazsa olmazdırlar. Başrol oyuncusunun beceremediği, cesaret edemediği işlere koşarlar; kotarırlar. Her ne kadar isimleri büyük yazılmasa da, uzun süre görünmeseler de, çok önemli iş yaparlar. Şimdi, bizim gazeteciler aslında “figüran” da değil (figüranlara haksızlık olmasın), “kötü figüran”. Yani, hem işini iyi yapamıyor, hem de şişman herkesten. Bu arkadaşlar, hep aktör olmak derdinde... Siyaset yazıyorsa politikacı gibi yazacak, parti kuracak, parti kapatacak, darbe örgütleyecek, siyasete yön verecek... resim eleştirisi yapıyorsa ressam gibi , ekonomi yazıyorsa borsacı, bankacı gibi, futbol yazıyorsa teknik direktör gibi, oyuncu gibi... Bir de gazeteci gibi bakabilseler. Olguları biraraya getirip, akıl ve vcdan süzgeçinden geçirip mantıklı ve eleştirel bir dille sorgulayabilseler; doğru bilgi aktarsalar bizlere. Mesela, futbol yazarlığını “Fatih Terim’in maaşı 280 bin kişinin asgari ücretine denk” çizgisinden çıkartabilseler (kamusal sorumluluktan değil, baş aktöre karşı duyulan kıskançlık ve öeden), uzmanlaşsalar, derslerini çalışsalar, daha az içip, daha ayık kafayla maç izleseler, acelecilik, armut piş ağzıma düşçülük yapmasalar olmaz mı? Şimdi, hal böyle olunca, yani Nurdoğan Hoca’nın dediği gibi gazeteciler “kötü figüran” rolünden öteye geçemeyince, daha çok yazı çöpe attırılır ve daha çoook tartışılır Fatih Terim “Ben o gazetecilerin anasını...”, dedi mi, demedi mi, diye. Benim naçizane Avrupa Kupası çeyrek finalllerinden sonra en dikkate değer bulduğum başlık bianet.org sitesindeydi: “Türkiye penaltılarla yarı finalde... her yerde silah sesleri” demişlerdi. Bir de, Türkiye-Hırvatistan maçını evde büyük heyecanla izlediğimiz arkadaşlardan biri geç vakit, “çatışma bitsin, çıkıcam” diye bir laf etti; hepimiz buz kestik tabii.

birbirine sarılmaya davranıyordu ki nasıl bir cephaneliğin ortasında yaşadığımız ortaya çıktı. Mahallenin dört bir yanında mermiler atılmaya başladı. Değişik sesler, değişik aralıklarla en az yarım saat sürdü silahların mermi kusması. Tek tek atılan mermiler, otomatik silah sesleri, kulağımızın dibinde patlayan silahlar, biraz daha uzaktan gelen sesler. Öyle birkaç magandanın, bir kaç serserinin işi olsa neyse. Seslerden anlaşıldığı kadarıyla milli zaferden sonra silaha sarılmayanları n sayısı oldukça azınlıktaydı. Hani bir de silahı olup da olgunluk gösterip silaha sarılmayanları hesaba katarsak sanırım bütün komşularımın, bütün semttaşlarımın silahı var. Hem de patlayınca fena halde korku salıyorlar. Bu yüzden karşılaştığım komşularımın, semttaşlarımın silahı olmayan birkaç garibandan biri olabilme ihtimaline kafayı yormuyorum. Ne yapacaksın can tatlı, en iyisi saygıda kusur etmemek…

BARAN DENİZ


SITKI DEMiRKAN - KASABA NOTLARI Futbolu bıraktı, bizden ırak Yerebatan Sarayı’na direk diye sevinmemize vakit kalmadan ‘teknik adam’ diye kimin icadı olduğunu bilmediğimiz bir etiketle ortalama bir yurdum erkeğinin en baba mesaisini harcadığı mecranın ortasına tüy olarak dikildi...

E

minim hepinizin böyle bir adamı olmuştur. Hiçbir tanışıklığınız, birebir hiçbir diyalogunuz yoktur. Herhangi bir ortamda, herhangi bir şekilde karşılaşmışlığınız, kişisel herhangi bir sürtüşmeye girmişliğiniz de yoktur. Lakin öyle birinin varlığından dahi inanılmaz derecede rahatsız olursunuz. Ne vakit gözünüz değse varlığına, içinizden galiz küfürler geçer. Bir türlü anlam veremediğiniz bir nefret o kişiyle karşılaşmaktan köşe bucak kaçmanıza neden olur. Bana dokunmayan meselinde bahsi geçen yılan sizin algınızda o şahısla ete kemiğe bürünür. Kimden mi bahsediyorum? Anlamadınız mı, şu son bir aydır bendeki bu nahoş duyguları hak ettiğini defaatle ispat eden Sinyor Terim’den. Hazret daha cimbom’un liberosuyken bizde öe biriktirmeye başladı. Futbolu bıraktı, bizden ırak Yerebatan Sarayı’na direk diye sevinmemize vakit kalmadan ‘teknik adam’ diye kimin icadı olduğunu bilmediğimiz bir etiketle ortalama bir yurdum erkeğinin en baba mesaisini harcadığı mecranın ortasına tüy olarak dikildi. Ankaragücü, Göztepe gibi takımların direksiyonundayken bizimle oynadıkları maçların haricinde dikkat kesilemediğimizden pek o kadar da rahatsız olmadığımızı zannediyorduk. O da ne; bir de baktık kulübede Piontek’in yanında oturuyor. Hangi özelliği referans kabul edilip o görevle taltif edildi bilemiyoruz, bilemedik. Yalnız kendisine ayar olduğumuzu idrak etmemiz oradan sonra netlik kazandı. Ne yapsa batar, ne etse rahatsızlık verir bir şekle büründü ordan gerisi. Sonradan sonraya farkına vardık ki, aslında kıl olduğumuz, vitrinin en önünde durması hasebiyle sayın imparatormuş. Bizim kanımıza dokunan kırk yaşında kendimizi yüzyıllardır yaşıyormuş gibi algılamamıza neden olan ışık hızına erişkin değişimler silsilesi imiş. Bi anlatmaya başladık mı, neredeyse mağara resimlerinden, kıtaların birleşikliğinden bahsedecekmişiz gibimize geliyor. Öyle ya; herkesin evinde bulunmayan bir alet olan televizyonun hayatımızın vazgeçilmezine evrilmesinden tutun da, bir ‘İstanbul yazdıran’ büyüklerimizin telefon yirmidört saat sonra bağlandığında ne için öbür ucu aradığını unutmasından, el kadar bebelerin cebinde dürülülü öten kibrit kutularına kadar metamorfoz karmaşası. Bunun arabası var, amerikan sigarası var, kot pantolonu var, bilgisayarı var, saymakla bitmez. Bir de nasıl bir kanıksama yetisiyse, sanarsın elimizde cep telefonuyla fırladık hayata, tek dilime salçalı ekmekleri internette sörf yaparken

Terim kafası

kemirdik. Bir Allah’ın kulunda şaşkınlık, alışamazlık, yadsıma ara ki bulasın. Blok tuğla boyutundaki aletleri cep telefonu diye yanlarında gezdirdikleri, yeşil ekranlı matriks dekoru aletleri bilgisayar niyetine kutsadıkları günleri bile öyle bi hızla unutuyor ki insanlar, durup hayret edecekleri bir vakit yok. Muhabbetler anında megapiksel, megabit çerçevesinde ilerliyor. Bu; işin maddesel yönü tabii ki, ruhsal yönüne akıl sır erdirebilmek mümkün değil. O kadar devasa ahlaki değişimlere maruz kaldık ki insanlık tarihi noktasından bakınca kısacık kalan ömrümüzde, buna dayanacak balatayı iskandinavlar bile üretemez. Hayır ara kuşak olmanın verdiği bi hamşoluk var zaten, üzerine kısır bir tarım toplumu olmaktan, hiçbir şey üretmeyen tüketim toplumu olma geçişi yüklenince tutmayın havsalamızı. Bize doğru diye belletilen ne varsa şimdi yanlış addedilmekte, uzak durmamız öğütlenen ne kadar varsa da yaşam düsturu olarak kabul edilmekte. Tevazu erdem olarak

dikte edildi bize, e gelinen noktaya bir bakıyoruz özgüven adı altında herkes kendi kibirine sarılmış. Birine haksızlık yaptığımızda vicdan adı altında bir rahatsızlık nakşettiler, şimdi insanlar, “Benim doğrularım var,” diye bişey uydurmuşlar gözlerinden, tek kişilik bir ‘önümüze gelene bir tekme’ oyunuyla dolaşıyorlar sokaklarda. İki ara bi dere nereye meyledeceğimize karar veremeyen biz de genelgeçeri dökmeye çalışsak hayatımıza kendimize laf anlatamıyoruz. Yok ahlaklı olmalıyız desek hayatımız yutuluyor. Nerede ve ne zaman koptuk onu bilen var mı? Bu herkesin egosunu Eryetiş Kurtaral vaziyetine geçirişi hangi zamana denk geliyor? Bunun suçlusu, sorumlusu kim? Ve hakikaten olması gereken hangisidir? İşte imparatore hazretlerine beslediğimiz hisler, bu gelişime değmeyen değişim olgusunun bünyedeki kabullenemezliği ile örtüşüyor. Ne pahasına olursa olsun başarılı olmak

histerisini bir türlü hazmedemiyoruz. Kovboy filmlerinde Kızılderililerin, Kaptan Swing’de Ontario Kurtlarının ve yeşil çimen üzerinde de ‘Arabacılar’ın tarafını tutan bizler aklımızı bir türlü secde ettiremiyoruz bu yarı tanrılara. Kılık kıyafeti de, soyismiyle paralelize olmuş anatomik özelliği olan terim terim terlemesi de, ne mana ifade ettiğini çözemediğimiz envai çeşit mimiği de bize rahatsızlık veriyor. Daha da önemlisi bu bir adamı alıp yarı tanrılık mertebesine ulaştıran zihniyet bize ters geliyor. “Şeyh uçmaz, müritlerin gazıdır ondaki uçuyorum hissini körükleyen,” derler ya hani. Bizim öteden beri daha çok tav olduğumuz kısım müritler kısmıdır. Yani bokunda boncuk bulunan vatandaştan ziyade, “Abi süpersonik bir şey, boncuk değil boncuk ötesi!” diye bulduğunu kapı kapı gezdirene garezimiz. Ve ilk günden bu yana da ağar abilerinin, kara düdüklü beyaz dostlarının, kalın purolu finansörlerinin yordamıyla elde ettiklerini, bize, “Vay destan yazdı, aman kıta fethetti!” diye kuş kondurmuş gibi pazarlayan kim varsa öe duyuyoruz. Elbette kazanılan az şey değildir, bir kıtanın iki büyük organizasyonundan birinde sonuca ulaşmış olmak başarıdır. Yalnız şurası da bilimsel bir gerçektir ki devamlılığı olmayan bir başarı denk gelişler silsilesidir. Stratejik altyapısı olmayan, zaman olgusunu ilmik ilmik işlemeyen kim varsa ortaya çıkan “Ben kazandım!” diye, kuşkuyla bakılması kaçınılmazdır. Bizim sultanın tek stratejisi, “Al kelleyi koltuğa, urun yiğitler, koman gaziler…” Oyun kaybedildiğinde de o saldırganlığı bükemediğin bileğe karşı sergilemekte bir beis yok anlayışı. Yok be babacım, hasetten falan değil yahu, işte bilmem kaç senedir abinin takımlarını seyrede duruyoruz, herhangi birinin sahadaki mesaisine bakıp, oyun kişiliği, kimliği görebiliyor muyuz? Ve şu yaşadığımız günlere denk gelen futbol mucizeleri dayımı iyice koparttı. Ben herhangi bir basın toplantısını, “Alayınız topsunuz oğlum!” vecizesiyle bitirdiğine tanıklık edeceğimizden eminim. Bizim oğlanlar da bu yarı babalarını bize seve seve kabul ettirmeye niyetli midir, nedir? Benim diyen bünyeyi bi dünya teste sokacak maçlar oynuyorlar. Şu üç maçtan şahsıma dair çıkardığım tıbbi neticeler var mesela. Bende taşikardi yok, herhangi bir kalp-damar rahatsızlığı yok. Son ana kadar, “Alırız biz bu maçı,” demek ise herhangi bir anksiyete aritmisi olmayışına delalet. Ne yapayım? Ne miras bıraktı bize rahmetli Optik: “Çok seviyoruz be abi!”

27


Obama: ‘Eski’ emperyalizme yeni ‘kılıf’

Genç bir siyah politikacının, Afrikalı Müslüman bir göçmenin oğlunun ilk siyah Amerikan başkanı olabilmesi kesinlikle düşünülemeyecek ve ancak ‘24 Hours’ gibi TV şovlarında gerçekleşebilecek bir olaydı... Ama...

S

enatör Barack Obama’nın Demokrat Parti’nin ön başkanlık seçimlerindeki zaferi Amerikan tarihinde eşi görülmemiş bir olay: İlk kez bir siyah başkanlık seçimlerinde aday olacak, iki büyük partiden birisini temsil edecek. Üstelik araştırmalar gösteriyor ki, Cumhuriyetçi rakibi John McCain’i alt etmek için iyi bir fırsat yakalamış durumda. Genç bir siyah politikacının, Afrikalı Müslüman bir göçmenin oğlunun ilk siyah Amerikan başkanı olabilmesi kesinlikle düşünülemeyecek ve ancak ‘24 Hours’ gibi TV şovlarında gerçekleşebilecek bir olaydı. Bu, doğal olarak ABD’de ve bütün dünyada geniş bir etki yaratacak. Ayrıca soldaki bazı eğilimlere bile uzanacak denli bir kafa karışıklığı yaratacak. Bu, merkezi emperyalist gücün politik sisteminde gerçek -kısmi ama önemli- bir değişim mi? Ya da bu politik sistemin, Amerikan emperyalizminin dünyada ve kendi ülkesinde yüz yüze olduğu ciddi sorunlarla daha iyi koşullarda baş edebilmesi için gerekli yapısal -yeni bir yüz- değişiklik mi? Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, ısrarla doğru cevabın ikincisi olduğunu söylüyoruz. Bunun doğruluğunu anlamak için Barack Obama gibi bir figür yaratan sistemin başat niteliklerini ve öte taraan kendisini ülkenin başkanlığı için sistemin razı olmasını gerekli hale getiren koşulları analiz etmek zorundayız.

Birbirinin yedeği partiler üzerine kurulu bir sistem

Amerikan demokrasisi, şartlara göre sırayla karşılıklı olarak başkanlık yapan ve parlamentoda yer alan, iki büyük burjuva partisinin -Cumhuriyetçi ve Demokratvarlığı üzerine kurulmuştur. Her iki partinin de farklı politikaları ve seçmen tabanı vardır. Geleneksel olarak Cumhuriyetçiler, küçük ve orta ölçekli şehirlerin orta sınıflarıyla büyük kentlerin orta-üst sınıflarının en tutucu tutumlarını temsil eder. Öte taraan Demokratlar daha ‘liberal’ (sözcüğün ABD’deki anlamıyla) pozisyonları temsil eder ve seçmen desteği geleneksel olarak azınlıklardan (Zenciler ve Latinler) ve diğer ayrımcılığa uğrayan kesimlerin bileşiminden, bunların dışında işçilerden ve büyük şehirlerin ‘liberal’ orta sınıflarından gelir. Sendikalardaki tarihsel ağırlıkları sayesinde Demokratlar; seçim alanındaki bağımsız sınıf alternatiflerini tecrit etmede her zaman iyi iş çıkartmışlardır. Ancak eklememiz gerekli ki, son bir kaç yılda bu politik farklar giderek artarak ortadan kaybolma eğilimi

28

gösterdi ve ortada Cumhuriyetçilerden hiç bir farkı kalmamış güçlü bir Demokrat sağı var. Hiç bir biçimde şüphe götürmeyecek olan şey, Cumhuriyetçilerle Demokratların emperyalist burjuvazinin öz partileri olduklarıdır. Bunun kanıtı, her iki parti ve adaylarını ayakta tutan gelirler arasında birinci sırada büyük firmaların bağışladığı çok büyük miktarlardaki paraların olmasıdır. Bu sistemde eğer holdinglerin sağladığı, bağışçıların istediği taahhütlerin de göz önünde bulundurulmak zorunda olduğu güçlü finansal destekler olmazsa hiç bir politikacının hiç bir önemli afişi asmak için gerçek bir olanağı yoktur. Biz bu konuyu başka bir sayıda inceleyeceğiz. Bu, bizim açımızdan, hangi partinin burjuvazinin hangi fraksiyonuyla bağlantılı olduğu sorusunu açıklığa kavuştururken, sonucu da tasdik ediyor: Cumhuriyetçiler en çok petrol şirketleri, kimya, araba fabrikaları, inşaat ve tarım sektörlerinden destek alırken, demokratlar finans, sigorta, emlak, eğitim ve sağlık sektörlerinde daha güçlü. İkinci olarak bu; her iki partinin de yönettikleri dönemdeki uygulamalarında görülüyor. Çoğu kişi Cumhuriyetçilerin savaşa daha meyilliyken Demokratların

daha barışçıl olduğunu düşünmeye yatkındır. Gerçeklik bunu yalanlıyor. Pek çok emperyalist askeri müdahale ve savaşlar Demokrat başkanlar tarafından başlatıldı. Mesela 60’ların sonundaki Vietnam müdahalesini başlatan John Kennedy idi. Ve Kennedy, ayrıca Küba’ya karşı yapılan Domuzlar Körfezi çıkartmasını destekleyen kişiydi. Harry Truman 1946’da Hiroşima ve Nagazaki’yi bombalattırmıştı. Irak’ta sürmekte olan savaş, George W. Bush’un politikası olmakla beraber Kongre’de Demokratların desteğini almıştı. Yani, dünya çapındaki emperyalist kâr payları zora girdiğinde bütün partiler politikalarını aynılaşarak yok oluyor

Barack Obama kimdir?

Obama’nın biyografisini okuduğunuz zaman vardığınız ilk sonuç, ayrımcılıktan (en azından çok değil), şiddetten ve genç Afro-Amerikalıların çoğunun yaşadığı fırsat eşitsizliklerinden mustarip olmadığıdır. Sonradan ülkesine geri dönmüş olan bir Kenyalı göçmen ile bir Amerikalının oğlu olarak New York’un Columbia Üniversitesinde ve magna cum laude olarak mezun olduğu seçkin Harward Hukuk Fakültesinde Hukuk okudu. Bir avukatın firmasında çalıştı ve üniversiteye

hoca olarak atandığı Chicago’ya gitti. Demokrat Parti’ye katılması ve göz kamaştırıcı politik kariyerine başlaması da bu şehirde gerçekIeşti. 1996’da Illinois eyalet senatosuna ve 2004’te Ulusal Senato’ya seçildi. Bütün bu olaylar, Bill Clinton’ın desteğiyle oldu. 2007’de etkili senatör Edward Kennedy’nin desteğiyle Demokratların birinci seçiminde aday adayı olmaya karar verdi. Sonrasını hepimiz biliyoruz… Açıkça ‘başarılı zenci çocuk’ profilinin ‘çokbilmiş’ Hillary Clinton’dan veya eski asker John McCain’den daha etkileyici olduğu kanıtlandı. Ama o bir yabancı, Demokrat Parti örgütüne karşı vermiş olduğu mücadelede etkin olmuş bir marjinal unsur olmaktan uzak. Bunun tam tersi doğru. O bu örgütün özgün üretimi olan, şimdiki gibi zor zamanlarda işlevsel olması için yaratılmış bir figür. Onun muhtemel başkanlığının Amerikan politikalarının içeriğini yeniden tarif edeceğine inanmak, tecrübeli emperyalist politikacıların (Edward Kennedy gibi) ve Goldman Sachs gibi şirketlerin kendi politik etkilerini veya dolarlarını kısmen kendilerine düşman birisini desteklemek için (uzun bir yarışta) riske atmalarına inanmakla eşdeğerdir.


Obama’nın politik tutumu

savunacağız (…) Kübalı-Amerikalılardan daha iyi özgürlük elçileri olamaz. (…) Ambargoya devam edeceğim. Bu bize rejimi değiştirmek için gerekli bir manivela sunuyor (…).Küba’daki gerçek değişimleri desteklememizin yolu, bu vasıtayla ilkeli, güçlü, akıllı bir diplomasidir.”8

Şimdi de Obama’nın politik tutumlarını inceleyelim. Sürecin diğer ülkelerde de işlediği şekilde, Amerikan politikacıları seçim kampanyası süresince gerçek tutumlarını gizler. Obama gibi yeni Demokrat figürlerin hali için bir kural uygulanabilir: Ön seçimlerde sola yakınlaşıyorlar, ulusal seçim kampanyasında daha sağcılaşıyorlar ve Beyaz Saray’a çıktıklarında saptıkları yolu mantıksal sonuçlarına ulaştırıyorlar…

f) Irkçılık sorunu

a) Irak ve Afganistan savaşı

Obama, eyalet senatörüyken Irak’ın işgaline karşı çıktı. Bu nokta onun işgalden yana olan Hillary Clinton’a eleştirisinde çok geniş yer işgal etti. Web sayfasında yayınlamış olduğu Obama’s Iraq Plan’da (Obama’nın Irak planı) Afganistan’da Amerikan yönetimini tesis edip, savaşı kazanma amacıyla Irak’tan 16 ay içinde çekilmeyi öneriyor.1 Ancak kendisinin dış politika danışmanı bu plan için “mümkün olan en iyi senaryo” ve Başkan olduğu dönem için “revize edilebilir” diyerek planı açığa çıkarıyor.2

b) İsrail ve Ortadoğu

Kazanması için kendisini kuşkuyla izleyen, ABD’de büyük bir politik ve finansal gücü olan ‘İsrail lobisi’nin desteğini almak zorunda olmasından dolayı Obama bu konu hakkında oldukça net. AIPAC’ye (American Israel Public Affairs Committee – Amerikan İsrail Kamu İlişkileri Komitesi) bir ziyareti sırasında, “İsrail ve ABD arasında sarsılmaz bağlar var,” dedi. “İsrail’i tehdit edenler, bizi de ederler,” diye ekledi ve “Bütün bunların anlamı Gazze ve Tahran’dan gelecek tehditlere karşı güvenliği sağlamaktır,” diyerek taahhütlerde bulundu. “İsrail’in güvenliği kutsaldır. Bu tartışılmaz,” diye bir beyanatta bulundu. “Kudüs İsrail’in başkenti olmalı ve bölünmeden kalmalıdır,” diyerek bitirdi. Bu söylevden sonra İsrail’in Washington büyükelçisi, “Barack Obama’nın AIPAC temsilcilerine yapmış olduğu konuşma çok önemli ve cesaret verici,” diye bir açıklama yaptı.3

c) Ekonomik kriz

Geçen Şubat’ta yaptığı bir konuşma sırasında, sürmekte olan krizi ve sonuçlarını ABD’deki insanların oluşturamasının mümkün olmadığını, “kontrolümüz altındaki güçlerin veya borsadaki kaçınılmaz salınımlar” ile ilgili olmadığını ama Bush yönetiminin gerçekleştirdiği politikalarla ilgili olduğunu söyledi.4 Kendisi pratiğe geçtiğinde ne kadar çok zorlanacağını kestirebiliyor çünkü söylevleri sadece Bush eleştirilerini içeriyor. Web sayfasındaki ekonomi bölümünde şu tanımı yapıyor: “Serbest pazarın Amerika’nın büyük ilerlemesinde motor olduğuna inanıyorum. Tarihte bütün dünyanın kıskandığı refahı yarattı ve yaşam standardında bariz bir fark yarattı.

(…) Bu yüzden bir arada durabiliyoruz. Şirket başkanlarından hisse senedi sahiplerine, finansörlerden fabrika işçilerine hepimiz başarıya kilitlendik çünkü Amerikalılar müreffehleştikçe Amerika müreffehleşecek”.5 Hiç bir şey fazla somut değil ama sonrası için serbest pazarı her şeyin ortak zemini yapan ve fabrika işçileriyle girişimcileri, finansörler ve hisse senedi sahiplerini bir araya getiren bir kişiden ne bekleyebilirsiniz ki?

d) Göçmen sorunu

1 Mayıs 2006’da Obama Chicago’daki kitlesel gösterilere katılmıştı. 2008’de, “İki yıl sonra göçmen sorunumuz çoktan hallolmuş olacak. Bunu isteyenler kasımda oy kullansın. Bu yüzden bugün değişime destek veren herkesten ileriki aylarda oylarını istiyorum. Oyunuz kararınızdır,” yazmıştı. Başka bir deyişle söylersek kısa yoldan çözüm, başkanlık için bana oy atmanızdır. 12 milyon yasadışı, hiçbir politik hakkı olmayan vb. göçmenin onun bu tavsiyesine uyacağını söylemek zor. Aynı metindeki nihai önerisi tamamen muğlak. “Bir kez daha göçmenliğin bütünlüklü yapısına dair taahhütümü belirtmek isterim ve çökmüş olan sistemi yönetmek ve düzeltmek için elimden gelenin en iyisini yapacağım.”6 Ancak kazandığında mevcut politikanın aynısını uygulayacağının çok olası olduğu, sponsoru Edward Kennedy’nin kendi adıyla anılan

yasa önerisinden belli (ve şu anda Bush ile de bu konuda bir konsensüs sağlamaya uğraşıyor). Bu, göçmenleri iki gruba ayıran bir yasa. Birinci grupta beş yıldan fazla ABD’de yaşadığını ispatlamak gerekiyor ve belli izinlerin bütün şartlarını karşılamanın çok zor olduğu, uzun bir prosedür sonunda sınırlı bir yerleşim izni alabiliyorlar. Aynı zamanda bu 5 milyon ‘baldırıçıplağın’; eğer kendi ülkelerinden yasal vize alabilirlerse sınır dışı edilip, sonra Amerika’ya dönebilecekleri anlamına geliyor. Çünkü kanun yılda 325.000 dolarlık kazanç garantili bir çalışma vizesinin verilmesini ön görüyor. Bu, göçmenlerin büyük çoğunluğunun asla yasal yollardan ABD’ye geri dönemeyeceği anlamına geliyor.7

e) Küba üzerine

Aynı İsrail konusunda olduğu gibi, Küba meselesinde de Obama sağın desteğini sağlama peşinde. Bu konuda Miami’deki Ulusal Küba-Amerika Vakfı’nda, yani 1959 devriminden beri Amerika’daki Küba burjuvazisinin en tutucu kanadının örgütü olan bu kurumda bir konuşma yaptı. Konuşmasında ABD sömürgeciliğinin adaya geri dönmesi için bu burjuvaziyle eski anlaşma formülünü ve ticari ambargonun devamını savundu: “Değişmez özgürlük taahhüdümüzle buradayız. Ve bunu burada, Miami’de söylemek yerinde olur (…) beraber Küba’daki özgürlük davasını

Bu sorun, Demokratların ön seçiminde en kemik tabanı olan ‘Siyah seçmen’ için çok önemli bir sorun ve Obama’nın başkanlık seçimlerini kazanması halinde de önemini koruyacak. Elbette seçmen tabanı, ‘Siyah Başkan’ın sıkıntısını çektikleri mazlum ve dışlanmış tarihsel statülerinin üstesinden gelmede çaba sarf edeceğine dair büyük beklentileri olsa gerek. Ve sonuçta bütün politik kariyeri boyunca Obama, ‘ırkçılık sorunu’nun çığırtkanlığını yaptı. Konuya her değindiğinde lafı dolandırmaya başladı ve samimiyetsizce ‘Amerikan toplumu’nun sorunun üstesinden gelmeye doğru geliştiğini söyledi. Mesela 2004’deki Ulusal Demokrat Kongre’deki konuşmasında, “Liberal ve muhafazakar Amerika diye bir şey yok. Amerika Birleşik Devletleri var. Siyah Amerika ve Beyaz Amerika, Latin Amerika ve Asyatik Amerika diye bir şey yok. Amerika Birleşik Devletleri var”9 ifadelerini kullandı. Geçenlerde, kendi üyesi olduğu kilisenin, ırkçılığın Amerikan toplumunun yapısal ve tarihsel birleşeni olduğunu söyleyen papazıyla arasına mesafe koyabilmek için, “Papaz Reverend Wright’ın derin hatası toplumumuzda ırkçılığı konuşmak değil, toplumumuz durağanmış gibi konuşması. Bu ülke hiç yol almadı gibi konuşması (…) geri dönüşsüz bir biçimde trajik geçmişimize bağlıymış gibi…”10 Kendisine oy vermiş olan milyonlarca Afro-Amerikalı ve Latin aynı şekilde düşünüyor mudur dersiniz?.. Dipnotlar 1. Alıntı: www.barackobama.com/issues/ iraq 2. Alıntı: www.politico.com/blogs/ bensmith 3. afp.google.com/article, 4/6/2008 4. Alıntı: blogalon.com 13/2/2008 5. Alıntı: www.barackobama.com/issues/ economy 6. Göçmenler İçin Öneri, Gray Books, 1/5/2998 7. Correo International, 12/4/2006, www.litci.org 8 www.folha.uol.com.br/folha/mundo, 23/5/ 2008 9. presidenciais2008 wordpress.com/ 2008/02/03/pefil-de-barack-obama 10. foro.univision.com/univision, 18/3/08 (Devam edecek...)

Uluslararası İşçi Birliği -Dördüncü Enternasyonal yayın organı Uluslararası Posta’dan (Correo Internacional) çevrilmiştir...

29


Su damlası

Sonunda yukarıdan bir delik açılıyor, içerisini narin bir ışık dolduruyor. Eğiliyoruuuz, eğildikçe...

Ç

özgün doldurulmuş bir çi akis. Sanırım gidip geldiğim yer benden fazlasıydı, benden her ne kadar farklı olmasa da. Kimsenin bir diğerinden baskın olduğunu söyleyemeyeceğiniz, eşitlik dürtüsünün bir erdem olmaktan çıkıp bir parçamız haline geldiği yerdi; güneş batının yolunu tutup da ayın bizi aydınlattığı zaman ufak yansımalarda görülebilecek belli belirsiz bir gülümsemeden belli. Ertesi gün beklenmez, vakit her birimizi tek tek, veya sadece biz diyebileceğim bu bütünü ıskalardı. Ve ertesi gün gelir, denmez neredeydin, sıcak bir selam. Kızgın alev topunun dayanılmaz sıcaklığıyla bizi avladığı günlerden biriydi bu; pek sık gelmez, geldi mi gitmez, gitti mi de uzun bir süreliğine gelmez, ta ki gelene kadar. Koptum kopacağım, derken bir su damlası olarak bilincim bulanık, enli bir tümleğe takıldı. Yine bizden biri, diyorum ki koptuğumu anlarım, dedim ya. Şimdi de böyle sürükleniyordum, sürüklenmenin varlığımın bir parçası olduğunu söyleyemeyecek kadar kısa süre kaldım buralarda. Ertesi gün, ve de ertesi gün. Belki briç oynanır, üç beş kuruşuna. Hıyar dedirtme kendine, ya da ahmak. Vereceği alacağına denkti hani, bozuldu mu şimdi? Şeklini almak değil şeklini vermek ne kadar da zormuş. İnsan her şeye alışır diyorlar, öyle duydum, kendime biçtim bir de. Şimdi ne yapılır, biraz daha bükülmece, biraz daha gürüldemece. Vaktinde değilse eğer küfür kelimeleri işitirsin silik kendiliğine, üzerine alınmazsın, alınsan da kimse umursamaz bu büyük kütle parçasında, bulut diyorlar. Böyle böyle öğrendim günleri ve haaları, kendime denk edemedim uzun bir süreliğine, ama alıştım her şeye. Dediğim gibi. Sanırım ağustosun son günleriydi, ya da eylülün ilk. Deme yahu, oldu mu o kadar. Ama nasıl geçti anlamadım desem yalan olur, zar zor. Bir bütün değil de kişi olmayı nasıl öğrendiğimi sorarlarsa eğer, ki size temin edebilirim ki burada konuştuklarımız bunlar değildir, sanırım burada öğreneceğim şey de oydu. Belirsiz

bir gerçekten sıyrılmak üzere olmak, uçlara doğru yer almak. Bence bu yerde öğrendiğim sayılı şeylerden biri buydu, sayısız ve döngüsüz, sürerlilik içinde bir yıkım. Ve de nereye bağlanacağını bilemeyen bir değişim, devinim. İttirmeceee, kaktırmaca. Kopuş, uçlardan birine yol alış zamanı geldiğini şurdan anlarsın, kararır tenin. Kendin, kendim, olacağım. Erdemlerden söz etmek ayıptır yahu, nedir ki senin bahsettiğin. İşte budur, ben ve sen kavramlarından oluşan bir bilmecee, bulmaca. Ne desem boş, simsiyah oldum, ve yola çıkıyorum. Düşüş başlıyor, başladığın yerden yükseldiğine göre. Bir şeyleri eşitlemeye çalışan bir garip olağanca. Yağıyorum, nereye olduğunu bilmeden. Geldiğim yere, eve dönüyorsam da eğer, çok yıprandım. Birbirimize, yine bizden bahsetmeye başladım, ama bu sefer aramızda bilinmedik bir boşluk vardı. O oydu, ben ise ben. Ama büyük bir bütünü oluşturmaktan öte, kendi hayatlarımıza daha yakındık sanki. Yaklaştıkça gördüm ki, geldiğim yerin yakınında bile değilim. Belki benzer, ama şekli verildikçe verilmiş, bambaşka bir şeye dönüşmüş. Biz vardı ama, artık onlar da. Birikmiş, toplanmış, sıkıştırılmış. Olduğu yerde olmanın güzelliğinden öte, burada olmayı

hazmedememiş bir yığın, ne bir birinin yanında, en çok da bir birinin tepesinde. Dışarı ulaşmak adına. Her biri birbirinden çetinceviz. Burada vakit de geçiremezsin, ve bilmezler ki en altta olan çıkışa en yakın olandır. Nasıl bir çıkış olduğunu bilemezsin, çıkışa uzaklaşmak, geldiği yeri unutmak. Artık en kötüsüdür burası derler ve unuturlar bir zamanki erdemlerini. Bilemezler, yapamazlar, göremezler bu tahtadan kapanın içinde. Aşağılardan bir ışık belirir, uzanmasan da çekecektir. Gidip gidip gidip gidip gidip. Sıra bende. Aman aman aman. Geldiğim yerden daha da rezili olur mu diye düşünürken olacak iş mi bu şimdi. Ufacık tefecik bir yer burası, kimseyi bilsen de olamaz cehennem yoldaşından fazlası. Bir o yana bir bu yana. Devam ediyor yol da, nereye? Bir o yana bir bu yana. Ucu bir adamın terli avuç arasında bir koğuş. Sallanıyoruz. Bir o yana bir bu yana. Sallandıkça bütünleşen bir yapı olmaya başlaması, tanıdıklarına göz kırpmaktan öte tanıyamadıklarını tanımak. Tanımak. Devam ediyor ve omzunun üstünden fırlatıp bir yere yüklüyor bizi. Ortak kader dedikleri bu olsa gerek. Ufak komünlerin tatlı ama kısa vadeli zafer hissiyatı. Bilemiyorsun ki neler başına gelecek, kimler karşına çıkacak.

Birden hareket etmeye başlıyoruz. Yolculuk bu sefer ufak sarsıntılar dışında bir yolculukta olduğunu hissettirmeyecek kadar çekilebilir kılınıyor. Önce biz vardı, sonra ben. Şimdi bizeyazan onlar, sempati. Elelelik. Tamı tamına kaç kişiydik ki biz? Bilemiyorum artık, bir önemi de kalmayacağa benzer, lakin kendinden emin. Birden önlerden başlayarak eksilmeye başladığımızı hissediyorum, görünen o ki hislerimde yanılmıyormuşum da. Sıra bize gelmeyecekmiş gibi gelse de en başta, ve ne kadar hazırlıklı olsak da, bilemiyorum ne oluyor bize, bilemiyorum ne oluyor bana. Aaaaaa. Başım dönüyor, bilemiyorum artık. Sonunda yukarıdan bir delik açılıyor, içerisini narin bir ışık dolduruyor. Eğiliyoruuuz, eğildikçe. Sıra ona geliyor, sıra sana geldi, sıra bende, ve bambaşka, tepesi açık, yanlardan ışık alan bir yerdeyim. İyi tanıdıklarım, çok iyi tanıdıklarım arada sırada, seni az tanıyorum. Neler oluyor. Ve yine sarsılıyoruz. Taşıyorum. Kurtuldum mu acaba. Hayır hayır. Süzülüyorum bu şeyin yan tarafından, ve dibe vuruyorum. - Şu bardağı bi daha doldursana. Yanımdakiler yok artık, ben de nerede olduğumu bilemiyorum, konuyorum uzunca bir yüzeyin üstüne. Bardak kalkıyor, Bardak tam üzerime iniyor. Bardak kalkıyor, bardak tam üzerimde. Sonunda bardağın içi boşalıyor ve içindekilerin, dost bildiklerimin, ben olan o’ların nereye kaybolduğunu fark ediyorum. Gaddar herif. Pu! Olduğum yerde, tek başınayım artık. Adam kalkıp yürüyerek uzaklaşıyor, bağırıp çağırıyor. Biri daha geliyor, bir elinde bir kumaş parçasıyla girişin önünde beliriyor. Şeyler, şeyler, şeyler. Hepsini tek tek alıyor da, benim farkım nedir ki? Sonra elindeki bezi yüzeyin başına koyup hızlı hızlı ovalamaya başlıyor. Önce aşağıdan yukarı, sonra dairelerle, ve sıra onda. Sıra sende. Sıra bende.

O. YİĞİT ÖZDEMİR

SERHAT ÖZCAN ve HAKAN GÜLSEVEN her çarşamba, saat 22:00’de

DEM TV’de...

DEM TV uydudan ve D Smart’tan izlenebiliyor... (D Smart’tan özellikle talep etmek gerekiyor.) Uydu alıcıları için: TURKSAT 1C, Frekans: 11996, SR: 26000, FEC:5/6 Dikey

30


SERHAT ÖZCAN Hacca binlerce kez gidin, namazı binlerce rekata çıkarın, zemzem kuyusunu bir seferde için... Kirli paralarınızın pis kokulu foseptiğinde boğulmanızı dilerim, satılmışlar, yüzsüz, arsız insan cellatları!..

Ö

Her şey gençler için!

nce ortak pazar vardı. 68’lilerin, “Evet onlar ortak, biz pazarız!” dediği… Sonra bir AB tantanası ve büyütülen Türkiye pazarı... Özal dönemi ‘rengi önemsiz, yeter ki gelsin’ sermayeleri, ‘yat, işletmeye gerek yok, sıkışınca devret’ modelleri, ‘kamuya ve onun bankalarına yükle’ formülleri, ‘kör tuttuğunu öpsün’ mantığında serbest piyasa ekonomisi. Özelleştirmeler, kamunun bütün kâr eden kurumlarının önce yandaşlara, sonra yabancı ortaklara peşkeş çekilmesi, bakan ve başbakan çocuklarına dikili ağaçları olsun diye kurulan ve en ufak gazdan nem kapan borsa, acımasız kapitalizm, emperyalizm ve onun yerli uşakları… Ezilen çiğnenen çalışan hakları, aymazlık ve duyarsızlığın ulaştığı nokta… 70’li yılların başında Almanya’dan izne gelen dayım getirdi ilk ‘kot’umu. Hemen kemerli olan belini lastikliye çevirttim anneme. Kalın kumaşı ve sağlam çift dikişi, bütün gün sokaklarda koşturan benim için, bulunmaz Hint kumaşıydı. Sonra Ankara’da kaçak malların satımının yasak olduğu Amerikan pazarından bir kaçak kot almak istedim, sonlarına doğru ergenliğin. Neredeyse babamın maaşı kadardı ve o gün oraya gömdüm kot hayalimi. 12 Eylül sonrasında, sigara, viski, avokado ve olmazsa olmazımız kot, yasallaştı hayatımızda. ‘Uvvak uvvak Li Kupır!’ reklamlarıyla başlayan cinsellik çağrışımlı kot reklamları, içinde insan olmaksızın, birbiriyle havada uçarken seviştirilen bilgisayar ortamlı Livays, ve çok olduğumuzu iddia eden Mavi Cinlere kadar getirdi bizi. Geliştirilen kuplar ve kesimler sayesinde, penis boyu sorunu halledildi. Vajinal ve basensel çirkinlikler daha çarpıcı, görsel bir estetik haline dönüştürüldü. Üzerine bir mont ve kovboy şapkası takınca da marabalıktan Dallas çiftlikleri kahyalığına terfi etmiş olduk. Zaman içinde toplumun her kademesinde kabul gören ‘cin’, sosyete partilerinde, ceket gömlek, kravat, kot ve altına yabancı spor ayakkabı olarak, giyilmeye başlandı. Testisleri burarak iğdiş eden modelleri bile, “Başka bir şey ile rahat edemiyorum abi yaa,” şeklinde savunuldu. Sözüm ona türban krizleri yaşanırken, modern dinci kızlarımız, ‘şişhane’ kısmını kafayı bir örtüyle sıkarak hallettikten sonra, tulum, pantolon, uzun etek ve de kot elbise giymek suretiyle, kaval kısmını da hallettiler. Genel olarak, siyah, lacivert, mavi, gri ve buz mavisi en çok tercih edilen renklerdir. Tabii bir de özel işlem gören cinsler var. Zaman içinde beyazlayan bu kumaşın beyazlamasını beklemeye tahammülünüz yok ise, halk arasında taşlama, gerçek işlem adıyla ‘kumlama’ yöntemiyle ağartılmış kotlardan alırsınız. Ama o aldığınız sadece bir kot değil, aynı zamanda da vebaldir.

SLİKOZİS!

Kot kumaşlarının ‘kullanılıp eskimiş’ bir görünüme kavuşabilmesi için, bir çeşit kum

İşçi Kardeşliği Partisi Genel Başkanı ve Göğüs Hastalıkları Profesörü Zeki Kılıçaslan, bir kot kumlama işçisinin kendisine söylediklerini anlatırken, aslında durumu özetliyordu: “Hocam, bu işe girer çalışırsın, sonra hasta olur, köyüne döner ölürsün...” püskürtülmek suretiyle yapılan ağartma işlemine kumlama deniyor. Yani bizim, taşlama diye nitelediğimiz kadar basit bir şey değil. Bu tozların solunum yoluyla akciğerlere dolması ve ciğerlerin zaman içinde solunumu gerçekleştirememesi sonucu çalışan insanları ölüme kadar götürebilen hastalığın adı da SLİKOZİS. Çalışma şartlarının uygun olduğu ve ‘koruyucu tıp’ın ön plana çıktığı sosyal devlet yapısında bu hastalık görülmüyor. Çünkü kimyasal arıtıcılı, insansız teknolojilerle ya da çok sıkı zorunlu sağlık denetim koşullarında gerçekleştiriliyor bu işlemler gelişmişlerde. Bizim gibi emperyalizmin çöplüklerine dönüştürülmüş ülkelerde ise, tersanelerde asbest kanserojeni, tarımda zehirli kimyasallar ve hormon, kaçak ve denetimsiz ‘kumlama kampları’nda kısa ve uzun vadeli ölümler kaçınılmazdır.

HOCA’NIN DEDİKLERİ

Ülkemizde bu işin peşinde mücadele yürüten, ne çalışma bakanı, ne sağlık bakanı, ne de göstermelik bir-iki haber dışında, medyamızdır. Sadece Prof.Dr. Zeki Kılıçaslan ve birkaç Hipokrat yeminine sadık hekim arkadaşıdır. Zeki Kılıçaslan ve hastalarından ulaşabildiğimiz bazı saptamaları anlatacağım olayın boyutu ve vahametini anlamanız açısından. * Eğer yoğun olarak toza maruz kalınmışsa, bir süre sonra işten ayrılınsa bile, hastalık ilerleyip, ölüme kadar varabiliyor. Ve yirmili– otuzlu yaşlarda meslek hastalığına bağlı ölümler gerçekleşebiliyor, emekli yaşının 65’e dayandırıldığı ülkemizde. * İstanbul’da Sultançiftliği, Küçükköy, İkitelli, Halkalı, Alibeyköy gibi semtlerde ve Sinop, Tokat, Bingöl, Siirt, Erzurum, Zonguldak, Çorum, illerimizde, denetimden uzak çok sayıda kot kumlama atölyesi tespit edildi. Tespit edilemeyen

kaçak atölyelerin tahmini rakamlarını da katarsak 15 bin civarı insanımız bu işte çalışıyor diyebiliriz. * Çoğu hasta 15–25 yaş aralığında. Bingöl Karlıova’ya bağlı Taşlıçay köyünde 100 hasta var. Basın açıklaması yapmak için gelen bir işçi, “Ben çalıştım ama çok şükür hasta değilim,” diyor. Zeki Hoca’nın ısrarı sayesinde girdiği muayenede, hasta olduğu ortaya çıkıyor. Kayıtlara göre hasta sayısı 200’e yaklaştı, 30’a yakın hasta öldü ya da kısa sürede ölümü bekliyor. Genç ve sağlıklı görünen işçiler ve aileleri hem görünümden hem de konduramamaktan dolayı doktora gitmiyor. Bu durumdaki bir kardeşimiz askere gittiğinde, sporda zorlanınca revire sevk edildiğinde durumu –o da bir sürü tetkiklerden sonra- ortaya çıkıyor. * Çünkü hastaların mesleğini soran hekime genel olarak ‘tekstil sektörü’ deniyor ama bu hastalık özünde madenci hastalığı. Hastalığını askerde öğrenen kardeşimizin, bir de kendinden sadece 5 dakika büyük ikiz bir ağabeyi var. Babası, “O da kısa süre çalıştı ama gayet sağlıklı,” diyor. Doktorumuz, “Olsun, biz yine de bir bakalım” diye ısrar ediyor ve onda da SLİKOZİS çıkıyor… * “Hocam bu işe girer çalışırsın sonra hasta olur köyüne döner ölürsün,” diyor bir başka işçi. Dem TV’de Hakan Gülseven’le beraber yaptığımız Kırmızı Kart programında Hakan yanıtını bildiği bir soru sormuştu Slikozis hastası 37 yaşındaki işçi arkadaşımız Bekir’e. Yanıt, “Parası güzel ağabey o yüzden.” Hakan yine sordu: “Ne kadar?” Yanıtı ağzı dolu dolu söyledi. “590 ytl ağabey...” Hakan’la göz göze geldiğimizde, ademelması denen o yutkunma kemiğinin, yutkunurken bu kadar dışarı fırladığına ilk kez tanık oldum. İnsan hayatı bir ‘gemicik’ bile etmiyor. Ve en yırtık modelini bile alamazsın ‘dizel’ kotun o paraya.

* İşveren ise 50–100 ytl civarındaki maske yerine nalburdan 50 yeni kuruşluk, koşullara uygun olmayan maskeler dağıtmış bile bile ve taammüden ölüme gönderdiği işçilerine. “Ayran için toz gider,” diyerek kandırmış gencecik umutları. * Çalışma Bakanlığı müfettişi aynı zamanda İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) Genel Başkanı olan, Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan’a, “ Fazla kurcalamayın bu işi, bu işte kaç milyon dolar ihracat var!” demiş. * Tedavisi yok. Yalnızca kumla az temas edilmiş hafif vakalarda işe devam edilmezse, ölümler tedaviyle önlenebiliyor. Tek çare akciğer nakli ve sadece yurt dışında yapılabiliyor, 200 bin dolardan başlayan rakamlarla. O da çok zor bir operasyon ve hiçbir garantisi yok. * Zeki Hoca, “Madem öldürüyorsunuz, en azından ailesine sahip çıkın,” çağrısı yaptığında işveren yüzüne çarpıyor kapıları. * Bir toplumsal tepkiyi mahalle baskınlarına linç girişimlerine kadar götüren milliyetçi ve vatansever insanımız sımsıkı kumlanmış kotlarıyla oturduğu yerden 15 bine yakın gencimizin ölümünü seyrederken, İsveç’te, bizim koşullarımızda üretim yapan ülkelerde ve bizde üretilen kotların alınmaması yönünde kampanyalar sürüyor. Medya milyon dolarlık reklam parası ayırmış kot firmalarını küstürmemek için, cılız bir-iki ses dışında haber yapamıyor. Hükümet kadınların başıyla uğraşırken, kıçına giydiğinin bedelini düşünmek istemiyor. Çalışma Bakanı istifa etmiyor. Doktorun Sigorta’ya yaşam kaygısı sebebiyle acil cevap ve yurt dışı tedavi imkanlı başvurusu ya yanıtlanmıyor, ya da olumsuz yanıt hasta öldükten sonra geliyor.

PARA... KİRLİ PARA...

Annelerin içgüdülerine güvenirim. Bilirler, hissederler biraz çocuklarını bekleyen tehlikeleri. Annem bizi çarşıya gönderdiği her alış verişten sonra, “Yıkayın ellerinizi yavrum, suya sabuna dokunmaktan korkmayın,” derdi. “Ne var ki anne? Sadece ekmek alıp geldim.” “Ama paraya dokundun yavrum, kimlerin ellerinden dolaşıp geldi biliyor muyuz?..” O zamanlar paranın kirini ve annemin sözünü fiziksel bir şey olarak algılardım. Ama artık su sabun yetmiyor anne. İnsan hayatını söndüren mikroplar dolaşıyor parayla yaşamlarımızda. İnsandan daha değerli sayılan mikroplar. Alınterine değemediği için, bir tek ‘alınteri’ kirletmiyor hiç bir şeyi. Tertemiz alınteri ve ölüm yanı başında. Bu kadar mı kirli olur para? Bu kadar mı ucuzlatılır insan hayatı? Hacca binlerce kez gidin, namazı binlerce rekata çıkarın. Arap’ın hurmasını tonlarca yiyip, zemzem kuyusunu bir seferde için... Kirli paralarınızın pis kokulu foseptiğinde boğulmanızı dilerim, satılmışlar, şarlatan, yüzsüz, arsız insan cellatları!..

31


HAKAN GÜLSEVEN

hgulseven@reddiye.org

Devrimciler nasıl ‘nasyonal sosyalist’leri enselerinden tutup kendi dışlarına attılar, işte liberal ve Amerikancı-AB’ci ‘sol’la da aynı kopuşma gerçekleşmek zorundadır.

P

‘Sağ’ını, ‘sol’unu karıştıranlar için...

ek çok okurumuzun malumudur, geçtiğimiz ay içinde bir 32. Gün maceramız oldu. Bant çekimi yapıldığı için bazı laflarım montajın azizliğine uğradı, falan. Neyse, meselemiz bu değil. Mesele ‘atmosfer’… Bir tarafta Tuncay Özkan, bir tarafta Nazlı Ilıcak ve Yeni Şafak yazarı Fikri Akyüz… Nasıl bozuk bir atmosfer!.. Tuncay Özkan ‘masaya yatırılıyor’ , daha doğrusu kendisi gönüllü olmuş, masaya yatmış, televizyon kanalını bilmem kaç milyon dolara Fethullahçılara sattı ya, kendini temize çıkarmaya uğraşıyor… Kulisi hiç anlatmayayım, karşılıklı nazireler… Fakat programa bir girildiğinde, Tuncay Özkan esip gürlemeye, bir müsameredeymiş gibi coşkulu bir oyun sergilemeye başlıyor. Çeşitli medya patronlarından aldığı milyon dolarlar ve keza CHP’den aldığı milyon dolarlar faturalandırılıyor, Nazlı Ilıcak, milletin verilmeyen televizyon kuponları daha cebinde duruyorken, kendisi çok temizmiş gibi Tuncay Özkan’ı sorguluyor, Agatha Chiristie mübarek, pis atmosfere milyon dolarların pisliği de karışıyor… Bizi ilgilendiren ne peki? Tuncay Özkan ‘anti-emperyalist’ ya, bu nasıl bir şeydir, merak edip sormak lazım. “Ben anti-emperyalistim,” diye gürlüyor. Peki, sen iktidar olunca ABD’yle yapılmış anlaşmaları çöpe mi atacaksın? “Hayır efendim, olur mu öyle şey?!” diyor, “Devlette süreklilik esastır! ABD’yle kendi çıkarlarımızı da gözeterek ‘düzeyli’ bir ilişki sürdüreceğiz…” Kenardan lafa dalıyorum, “Amerikan üsleri n’olacak Tuncay Bey?” diye… Soruyu duymamayı tercih ediyor… “Anti-kapitalistim ben,” diyor, ‘Nasıl yani?’sini soruyor insan ister istemez, “Piyasa ekonomisini savunuyorum,” diyor sonra. Çorba!.. Sebze çorbası… Karşımızda, ‘laik-demokratik cumhuriyet’i savunan, ‘solcu’, anti-kapitalist ama serbest piyasadan yana, anti-emperyalist ama devlette süreklilik esası üzerinden ABD’yle bütün anlaşmaları devam ettireceğini -henüz iktidar rüyası görmekteyken bile- dillendirmekten çekinmeyen saçma bir figür duruyor. Zaten onu elinde Kuran ve bayrak sallarken, solcuların CHP’ye, sağcıların MHP’ye oy vermeye çağrıldığı o acayip mitinglerden biliyoruz. Yeni Şafak ‘yazar’ı Fikri Akyüz’den bahsetmemek daha iyi; sinir bozucu olacağından eminim. Nazlı Ilıcak ise, oğluyla beraber, önünde anadan üryan bir kadını oynatıp viski yudumlarkenki fotoğraf karesiyle geliyor gözümün önüne hep; ama o türbandan AKP’nin ılıman İslamcılığına kadar bir dizi ‘yeşil’ mevziye yatmış, ne cephanesi varsa üzerimize

boşaltıyor… Yani, ayıptır söylemesi, ne günlere kaldık değerli arkadaşlar… Elinde Kuran ve bayrak sallayarak MHP ve CHP’ye oy isteyen Tuncay Özkan ‘sol’u ve ‘cumhuriyet’i; elinde viski kadehi sallayarak çıplak kadın oynatan Nazlı Ilıcak İslami hareketi ve türban özgürlüğünü temsil ediyor!.. Böyle saçma bir memleket daha var mıdır? Her şey birbirine girmiş. Ortadan karpuz gibi ikiye bölünmüş olan bu düzenin, her ikisi de ABD’ye yamanmış kanatları birbiriyle kapışmaktayken, kendisini ‘sol’ olarak tanımlayan kesimler de, inanılmaz bir şuursuzlukla, bu iki karpuz lopunun arkasında hizaya geçmiş, onların sokak militanlığını yapıyor. ‘Ulusalcı’ tabir edilen, orduyu ‘görev’e çağıran ‘sol’un sol olmadığı çoktan teşhir oldu. Tarihsel işlevi ABD’nin bölgesel silahlı gücü olmak olan ve her fırsatta devrimcileri, yani bu toprakların en güzel tohumlarını ipe gönderen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ardında hizaya geçmiş, selam duruyorlar. Türk Solu dergisi etrafında toplanan provokatör topluluğunun ‘Kürt nüfus artışı durdurulsun’ kampanyasında en uç ifadesini bulan bu ‘ulusalcı sol’, esas olarak ABD’nin Ortadoğu’daki ‘milli boğazlaşma’ siyasetine su taşımakla vazifeli, fazlası yok… Zaten kendini sınıf mücadelesinin emek tarafında konumlandıran kimsenin kafasında bunlarla ilgili bir soru işareti de yok. İşte bu yüzden, aslına girişemediği için suretini döven AKP’nin, parti yönetimini komuta kademesi gibi donatmış Doğu Perinçek’i tutuklamasına emek

kuvvetlerinden tek bir ses bile çıkmadı. Sol, bunlarla hesabını çoktan kesmişti… Peki, ‘ulusalcı sol’la, yani bir çeşit nasyonal sosyalist akım yaratmış olan bu orducu, ihbarcı ve provokatör ekiplerle hesabını kesen devrimciler, aynı şeyi niye AKP’ye ve dolayısıyla Amerikan siyasetine yedeklenen ‘liberal sol’a yapmıyor? Evet, acı ama gerçek, bugün kendini ‘sol’ olarak tanımlayan bir kısım liberal, ABD ve Avrupa Birliği resmi ağızlarıyla aynı cümleleri kuruyor, aynı nefesi soluyor.Demek ki, bunlar kristalize olmadığı, daha doğrusu yeterince teşhir olmadığı için, kafalar bulanık, fotoğraf flu!.. Biraz netleştirelim… Haziran ayının son günlerinde İstiklal Caddesi’nde, Tünel’den Taksim’e kadar bir yürüyüş yapıldı. ‘Darbeye karşı 70 milyon adım’ mı diyorlardı, ne diyorlardı, hatırlamıyorum; bir kısım ‘solcu’, yanlarına kendilerini Genç Siviller diye adlandıran ve Çankaya Köşkü’ne Amerikan kesleriyle çıkıp ‘şov’ yapan yavşakları; bu satırların yazarı da dahil olmak üzere pek çok devrimciyi hedef gösteren ve Sivas Katliamı’nı ‘Şanlı Sivas Kıyamı’ diye selamlayan Vakit’in yazarı Abdurrahman Dilipak’ı; yılların antikomünisti, kaleminin mürekkebine devrimci kanı bulaşmış Nazlı Ilıcak’ı ve bilumum karşı-devrimciyi kattıkları halde, ellerinde ‘lolipop’larıyla ‘darbe’ye karşı yürüdüler. Yeni Şafak gazetesi, ‘Faşizme karşı omuz omuza!’ manşetiyle çıktı. Ah, diyorum… Bu satırları yazarken o ‘Ah’ın göğüs kafesimden ne kadar acı çıktığını tahayyül dahi edemezsiniz… ‘Faşizme karşı omuz omuza!’ sloganını bir zamanlar kimler

bilgi@reddiye.org

atıyordu, sadece o temiz bıyıklı adamları, güzel yüzlü kadınları gözünüzün önüne getirin ve yanlarına Nazlı Ilıcak’la Abdurrahman Dilipak’ı yerleştirin… Onları montajla yan yana getirmeye kalksanız, ‘Photoshop’ programı bile kilitlenir halbuki… Ama acayip işler olmaya devam ediyor… CIA ile münasebeti artık ilkokul talebelerinin bile diline düşen Fethullah’ın sesi Zaman gazetesi, 30 Haziran ve 1 Temmuz nüshalarında, arka arkaya iki gün Ufuk Uras’ı manşet yaptı. Ufuk Bey Meclis’e ‘darbe girişimleri’ ile ilgili araştırma önergesi veriyormuş, Fethullahçılar tarafından alkışlanıyor… 1 Temmuz nüshasında, manşetin altında bir anons yer alıyor… O günkü Zaman gazetesinin ‘Yorum’ sayfasında yayımlanan bir yazının anonsu. Aynen şöyle: “Parlamentonun darbe ile imtihanı: Kestaneyi közden kim alacak?” Müthiş!.. Yazıya bakalım mı? Bakalım… Şöyle yazmış Bülent Korucu isimli Fethullahsever: “ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, Sarıkız ve Ayışığı darbe girişimlerini araştırmak üzere Meclis’i harekete geçirmeye çalışıyor. Pek başarılı olduğu söylenemez. Bizdeki ‘kestaneyi közden başkası alsın’ zihniyetinin en somut göstergesi…” Kestaneyi közden almak için gereken aletin adı ‘maşa’dır. Zaman gazetesi, manşetten yayımladığı Ufuk Uras haberinin altına bu yorumun anonsunu girmiş, sevinelim mi? Pardon, Meclis’e ‘Ufuk’ bunun için mi gerekti? Kestane mi alınacak, kestane mi çizilecek? Her neyse, AKP’nin demokratik özgürlükleri için İstiklal Caddesi militanlığı yapan o ‘kitle’, Tuzla’daki grevde niye yoktu? Yolu mu bulamadılar? Beyoğlu dışında bir ‘solculuk’ mekanı mı bilmezler? Bu nasıl bir ‘kitle’dir?.. Hadi, bıraktım Tuzla’yı, Türkiye’de elektriğe ocaktan beri iki kez ve toplam yüzde 44; suya geçen yıl yüzde 75 ile 134 oranlarında zam geldi; doğal gaza ise bu yıl ikinci zam yapıldı. Temel gıda fiyatları katlandı gitti. Asgari ücrete bir yıl için 21 ytl zam yapıldı… 503 lira oldu asgari ücret!.. Bu nasıl bir ‘demokrasi’dir? Çok açık konuşmakta yarar var: Devrimciler, solcular, nasıl ‘nasyonal sosyalist’leri enselerinden tutup kendi dışlarına attılar, işte liberal ve Amerikancı-AB’ci ‘sol’la da aynı kopuşma gerçekleşmek zorundadır. Solu ait olduğu yere, işçi sınıfının böğrüne oturtarak ilerleyecek, işçi sınıfı liderliğinde bir bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi verecek ve mesela ‘darbe’ söz konusu olduğunda Marmaris’te paşa paşa tablo yapan Kenan Evren’i kulağından tutup mahkeme önüne getirmeyi hedefleyecek bir ufuk lazım bize. Gerisi lafı güzaf…

www.redciyiz.biz

mSayı 22, Temmuz 2008, Aylık süreli yayındır mYayımcı: LM Basın Yayın Ltd. Şti. mİmtiyaz Sahibi: Tuncay Akgün mYazıişleri Müdürü: Hakan Gülseven mMüessese Müdürü: Ali Yavuz mTel: 0212 292 95 65 (4 hat) mFaks: 0212 245 38 06 mAbonelik: 0212 292 95 65 mBaskı: LeMan Matbaası, Alüminyumcular Sanayi Sitesi C-5 Blok No: 7-8 Hadımköy/İST. Tel: 0212 858 00 93 (Pbx) mGenel Dağıtım: D.P.P. A.Ş. mAdres: Firuzağa Mah. Defterdar Yokuşu No: 19 Beyoğlu / İstanbul


22