Page 1

TÜRK

TARİH

KURUMU

YAYINLAR!

Yii. DiZi-Sa. 73

YUSUF AKÇURA

ÜÇ TARZ-I SİYASET

TÜRK TARiH KURUMU HAS!MEVl-ANKARA 1 9 7 6


iÇiNDEKiLER ÜRO. PROF. ENVER ZIYA KARAL YUSUF AKÇURA ALI KEMAL AHMET

:

:

:

Önsö=

. . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Üç Tarz-ı Siyaset . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Cevabımız . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

FERiT (TEK)

:

Bir Mektup . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

19 37 45


ÖNSÖZ Ord. Prof. ENVER ZİYA KARAL Yusuf Akçura, Osmanlı İmparatorluğun un son yirmi yılında, Türkçülük savaşına katılanlar arasında yer al mışt ı r .

Cumhuriyet

devrinde de bu yerini korumuştur. Yaşamı dalgalı ama başarılı geç·

miştir. Siyasal çalışmaları, yazarlığı, özellikle siya se t ve tarih konular ı ile kültür hayatımızda canlılığı sürecek ol an bir etki yapmıştır. Bu etkiyi belirtmek için kaleme alınmış olan bu yazı, iki bölümü kapsamaktadır. Birinci bölümde Akçura'nın kısa bir hi· yografisi verilecektir. İki nci bölümü ise "Üç Tarz - ı Siyaset" adlı yazısı ile bu yazı hakkında yapılan eleştirilere dai r ol acakt ı r. üzerine düşünceleri

1876 yılının aralık ayının ikinci gününde, Volga suyu Simbir kentinde dünyaya gelmiştir. Ailesi va rl ıklı idi. Babası

Yusuf, kıyısında

Hasan Bey Akçura fabrikatör idi. Anası Bibi Banu Hatun, Kazan'ın tanınmış ailelerinden Hasanoğullarındandı.

A mcalarından lbrahiın

Akçura, Türk dili ve edebiyatı konularında Türkçül ük çalışmalarında, sonraları

ge n iş bilgi sahibi idi. ün kazan acak olan, lsmail Gas·

pirinski eniştesi idi. Böyle bir aile ortamından gelmesi, Yusuf'u rahat

bir çocukluk yaşamı için aday göstermekte idi. Oysa ki hiç de öyle A nas ı çuha fabrikalarını

olmadı . İki yaş ını bitirmeden babası öldü.

iyi yönetemedi, işleri moral yıpratıcı düzeyde bozulunca Banu Hatun

Yusuf iie .l s tanbu l ' a göçetmek zorunda kaldı. (1883).

Volga kıyılarından Boğaziçi sahillerine geldiği sıralarda Yusuf yedi yaşlarında bir çocuktu. Sarı saçlı idi. Yüzünün hatları ince, bakışları çoğu çocuklarınki gibi

canl ı ve tatlı idi. Gelişmekte olan karakteri.

gelecek için ümit verici idi. Yusuf, n orm a l denecek bir ilk ve orta öğrenim görd ü kten sonra Harp Okuluna girdi, çalışkanlığı ile dikkati

çek ti. 1897

de kurmay sınıfına ge çmeyi başardı. Çoğu kurmay aday­

larının Abdülhamit istibdadına k arşı duyduğu nefreti o da duymakta idi.

Özgürlük üzerine yazılmış, okunması yasa k edilmiş yazıları gizlice

oku makta idi. Bir kez tutuklandı ise de bağışlandı. İkinci kez tut u k ­

landığında, harp divanına verilerek yargılandı, askerlik me sl eğind en çıkarılarak Ferid (Tek) ile birlikte Trablusgarb'a sürg ün edi ldi .


ÜÇ TARZ-! SİYASET

Yusuf Akçura, uzun süre sürgün hayatı yaşamadı, bir kolayını bularak arkadaşı Ferid (Tek) ile birlikte bir Maltız kayığı ile Avrupa yakasına kaçmayı başardı. Paris'e geldi. Askerlikten başka bir yüksek öğrenim seçmek gereğini anlıyordu. İ steme diği ve düşünmediği halde siyaset yoluna atılmıştı. Serbest Siyasal Bilgiler Okuluna girdi. 1902 yılında, bu okulda, öğrenimini başarı ile bitirdi. Y usu f' u artık Paris'te tutan bir şey kalmamıştı. Türkiye'ye dönme si ya saklanmış olduğu için Rusya'ya, amcasının yanına döndü. Bu dönüş Yusuf'un y a şam ında bir dönüm noktası olabilirdi. Amcası çok zengindi, fabri kal arı vardı, çocuğ u olmad ığı için Yusuf'u kendisine mirasçı yapmak istedi. Ona sermayeyi yöneltmek ve üretmek yollarını öğretmeye koyuldu. Yusuf, dimağında kaynaşan uluşçuluğa ilişkin sorunları geriye iterek, kendisini iş hayatına vermeye çalıştı. Defterler arasına gömülmeye, iş çiler arasına karışmaya hatta, mal sürümü sağ lam ak için, panayırları dolaşmaya başladı. Ne var ki, servet kazanmak onun eyi lim ine uym uyordu .. Ki· milerinin çok kazanması için, başkalarının çok kaybetmesi gerektiğini anlamakla zihni bulanıyordu. Geceleri fabrikalarda çalış tırılan kız ve erkek çocu kların durumu yüreğini dağlıyordu. Amca ile yeğen arasında servete karşı beliren bu değişik görüş, çözümü olanaksız bir anlaş· m azlığa yol açtı ve ayrılık ile sonuçlandı. Amcasını m i lyonları ile başbaşa bırakan Yusuf, yüreği rahat, düşüncesi bağımsız Kazan'a geliyor. Mahmudiye medresesinde tarih ve coğrafya öğretmenliğine başlıyor. Bir yandan da Kazan Muhbiri G azetesi'ni çıkarıyor. Rusya dışında, Abdülhamit istibd adı n a karşı çalışan Genç Türkler ile ilişki ku ruyor. Mısır'da yayıml an an Türk adlı gazeteye "Üç Tarz-ı Siyase t" adlı yazısını, buradan göndere­ cektir. 1908 y ıl ında İ kinci Meşr utiyet in duyurulması üzerine Yu suf, İstan­ bul'a geliyor. Hayatında yeni bir ç alışma devresi başlıyor. Önceleri siyasal faaliyet le ri nedeniyle kovulmuş olduğu Harp Okulu'na si· yasal tarih öğretmeni atanıyor. Aynı yılda Türk illerini ve kavimlerini tanıtmak amacıyla, "Türk Derneği" adiyle bir cemiyet ve bir dergi kurucu l a rı arasındadır. 1911 yıl ınd a, Yusuf'u, Darülfünun (Üniversite) da Siyasal Tarih Profesörü, ve Türk Yurdu Dergisi'nin iki nc i, sonrada birinci müdürü görüyoruz. 1912 de Türklerin ulusal eğitimini ve ekonomik düzeyini yükselt· mek için açılan Türk Ocağı kurucuları arasındadır.


ÖNSÖZ

Genel Savaş'ta görev ile Rusya'ya gönderiliyor. Türk Bağımsızlık Savaşı başlayınca Anadolu' ya geçiyo r. T. B. M. Mecl isine mebus se­ çil i yo r ; Dış işleri Encü me n i nde çalışıyor. Yazarlık da yapıyor. Ankara Hukuk Ok ul unda ö ğre tim ü y e li ği n e atanıyor. 1932 de Atatürk'ün uygun görmesiyle Bi rinci Türk Tarihi Kongresine Başka nlık ediyor. İki yıl sonra, m ebusl uğu üzerinde kalmak üzere, İ stanbul Ü niversitesi Ede biya t Fakültesi Y a k ınça ğ Tarihi Profe sörlüğüne de a ta nıy or . Bu arada yine Atatürk'ün uygun görmesiyle T ü r k Tarih Kurumu Baş ka nlığı da yapmıştır. Yus uf'un , yaşamı b oyu nca, yayınlamış olduğu makale ve yazıları üç bölüme a yrıla bilir :

1

-

Genel Türk tarihi, öze lli k le , Türkçülüğe ilişkin yapıtlar.

2

-

Osmanlı

tarihi konusundaki

ya pı t l a r .

3 -Avrupa'nın yakınçağ tarihi'nin siyasal, sosyal ve ekonomik konulariyle ilgili yazılan.

Bu başlıkl ardan da anla şılacağ ı üzere, Yusuf'un e ntel l ekt Uel yaşamının mihveri tarihtir. Tarih yazarlığ ı nı ve Tarih Öğ ret im Üye­ l i ğini birlikte yürütmüştür. Devrinde tarihin neye yaradığı konusu Avrupa'da· henüz çözülmüş deği ldi . Kimi tarihçiler, t arihi n bağımsızlığına bir sınır çizmiş olmamak i çin , tarihten edilecek istifadeler k on u s u nda fikirlerini açıklamaktan çekinmişlerdir. Y u s uf ' a gelince o, tarih tarih iç i n d i r, başka bir deyimle tarih, matematik ilimlerinde olduğu gibi, soyut gerçekler aramak içirı­

dir il kesi ni kabul etmiyor. Tarihten istifade edilmez kanısında olanlara karşı, düşüncesi şudur : "Tarihi, hayatta kendisind e n faydalanılmayan kimi s oyut gerçek -

leri öğren mek için tetkik etmiyoruz. Ta rih , bağlı bulunduğumuz insan

toplumunun b el l i zaman ve alanda çıkarını sağlıyacak bilgi, diişüncc ve duygu verebileceği için önemlidir". Yusuf'un Türkçüliiğünün teme­ li nde ve amacında t ari hin anlamına ilişkin bu düşün ce egemendir 1• Yusuf'un Türkçülüğün ün, üç ortamda geliştiği göriilmcktcdir. İstanbul'da, Rusya 'da ve Fransa'da. lstanbul'daki ort a m ü1crine. sonraları kendi kalem inden çıkan ve Türk Yıll'nda yayınlanan biyo!!· rafis ind e, şu sözleri dikkati çekicidir: "Akçura oğlu Yusuf"un hir:ız şuurlu Türkç ülüğü Harp Okulu sıralarında başlar. O zamanlar, Yunan Eserlerin bir listesi bu yazının sonuna eklenmiştir.


ÜÇ TARZ-1 SİYASET

savaşı öncesinde, Necip Asını Beylerin, Veled Çelebi Efendilerin, Tahir Beylerin Türkçülüğe ilişkin yazılan yayınlanmakta idi. İ smail Ga spi­ rinski'nin Tercüman'ı da bir aralık istanbul'a gelip dağı tılıyor du Ak­ çura oğl u'nun bu yazılardan e tkile nmiş olduğu kesindir". Yusuf'un Rusya ortamından almış olduğu etkinin duygusal ve fikirsel yönleri olduğu anlaşılmaktadır. Harp Okulu öğrenciliği sıra­ larında, tatil aylarını geçirmek üzere, Rusya'ya gittiğini söyler. Orada Orta Asya Türklüğü ile temasa gelir, Başkırdistan bozkırlarında do­ laşır, çadır hayatı yaşar; kımız içer. Sözün kısası, kuzey Türklüğünün sosyal yaşamını, düşünce akımlarını inceler. Aynı zamanda, ünlü Türk bilginleri ile de görüşür. Yusuf'un bu temaslarından edindiği fikir şudur: Osmanlı Türk aydınlan, Osm anlı İmparatorluğu dışındaki Türklerin (Kuzey Türkleri) genellikle, dil ve tarih konulariyle ilgilen­ mektedir. Yusuf, bunu yetersiz görmekte, çağdaş fikir akımlarının ve bu akımların önderlerinin de bilinmesini gerekli bulmaktadır. Böylece, Osmanlı Türklüğü ile Kuzey Türklüğü arasında bir duygu ve düşünce köprüsünün kurulmasını istemektedir. Bu nedenledir ki, henüz Harp Okulunu bitirmeden, Şebabettin Elmercani'nin hayat hikliyesini yazı­ yor ve 1897 de İstanbul'da Malumat Dergisi'nde yayımlıyor. Mercani, Kazan'da dinde reform ve ulusal uyanış akımının önderidir. Müslü­ manlıktan başka bir değer bulunduğunu bilmeyen Kazanlılara, sert bir dil ile, bir de ulus kavramının var olduğunu öğretmeye çalışmaktadır. Mercani makalesi, Yusuf'un yayımlanan ilk yazısıdır. .

Yusurun Türkçülük konusunda gelişip olgunlaşması, doğrul­ tusunu bulması, Paris ortamında gerçekleşmiştir. Onun Paris'e geldiği sıralarda, XIX. yüzyılın ilk yarısında büyük devrimlerin meydana çıkarmış olduğu tezatlar, keskinleşmiş şiddetli bir ça tışm a devresine girmiştir. Fransa, daha d:>ğrusu Paris bu konuların fikir harmanı haline gelmiştir. Yalnız Fransızlar değil, yabancılar bile düşüncelerini açıkla­ yabiliyorlar. Kapitalizm, emperyalizm, sömü rgecil i ğ i yücelten akımlar yanında 'sosyalizm, komünizm, hatta anarşizim gibi fikir akımları sürüp gitmektedir. Ulusçuluk bakımından da Avrupa yeni bir aşamaya girmiştir. Avrupa haritasında küçük devletler yer almaya devam et­ mekle beraber Gobineau'nun ortaya atmış olduğu ırklar varsayımına dayanan büyük ulusal devletler kurma fikri şişmanlıyordu. Almanlar Pancermanizm, Ruslar Panisl avizm ile en büyüklük yarışına girmiş­ lerdi. Bunların yanında bir P anla tiniz m hatta bir de Panamerikanizm geliştirmek gibi, tüm uydurma bir düşünce emeklemekte idi.


ÖNSÖZ

Bu fikir furyası arasında Osmanhhk ne olacaktı? Bu terimin anlamı, çağdaş anlamda ne ırk, ne ulus ne de tam olarak ü mmet değildi. Yusuf, Paris'e geldiğinin ilk aylarında bir şaşkınlık devresi geçird i. Büyük bir kentte yolunu şaşırmış gibi idi. Ona izleyeceği doğrultuyu gösteren, kendisi gibi bir Türk milliyetcisi oldu; Doktor Şerafcttin Mağmumi, özetle, şunları söylemişti : Osmanlılık fikri ç ü rü ktü r , çe· şitli toplulukların uzlaştırılması olanağı kalmamıştır.. Türk ulusse v e r · liği dışında, kurtarıcı hiçbir fikir yoktur. Yusuf'un dimağı bu düşünceye açıktı. Serbest Siyasal Bilgiler Okulunda dinlediği öğreti m üyeleri de bu düşünceyi berraklaştıran, sistemleştiren ve dol ayı s ı yle destekleyen kimselerdi. Yusuf, bu öğretim üyelerini : Ciddi yu rtseve rle r , diye vasıflandırır, onları sahalarında uzman tamr, kendilerinden feyz almış olduğunu söyler : Albert Sorel, Yakınçağ tarihinin dokusuna ulusculuğun egemen old uğun u anlatmaktadır. Bren tano , tarih olaylarının akışında ekono· mik etkenlerin üstünlüğünü kabul etmektedir. B outmy siyasal ve sos· yal örgütlerin gelişmesi ile ulusların psikolojisi arasında sıkı bir bağın· tının sürüp gittiği tezin i n savunucusudur. Yusuf, Serbest S iyasa l Bil· giler Okulunu, doğuya ancak kimi kırıntıları gele bilen , siyasal ve sos y a l fikirlerin kaynaklarından biri sayar. i lme susamış gençlerin bu kaynak· tan kana kana içebildiklerine inanır. yazarlığı İstanbul'da Harp Okulu öğrenciliği sırasınlla başlamıştı. Paris'te sözü geçen okulu biti rmeyi beklemeden bu yazarlığa devam etti. Ahmet Rıza'nın çıkarmakta olduğu Meşl'eret Gazctesi"nc tarih konuları üzerine makaleler yazdı. F rans ız tarihçilerinden A. Malet ile Debidur'un Osmanh tarihi üzerindeki ça r pı k düşüncelerini eleştirdi. Bütün bu yayımlarda, i ki husus d i k k a ti çekmektedir. Birincisi Yusuf'un .. Osmanlı Milleti" deyimini kullanma ktan çekinmiş olması· dır. İkincisi de Osmanlı Devletinin kalkınması için y ö ne t i m hiçiminin değişmesini yeterli görmemesi, Osmanl ı toplumu için geniş ç:ıpt:ı bir devrime ihtiyaç göstermesidi r. Yusuf'un

Yusuf'un yazarhğı kon usunda, okuldan diploma almak için 1903 yılında savunmuş olduğu : "Osmanh Devlet i Ö rgütleri Tarihi O.zerine Bir Deneme" adh tezine de işaret edilmelidir. Tezin önemi şu noktalarda belirmektedir. Bir Türk yazarı, ilk kez, Fransızca olarak, bu konuda. olayları örgütlerle açıklamaya çalışmıştır; açıklamasında sıkı bir eleş·


ÜÇ TARZ-1 SİYASET

tiri yöntemi kullanmıştır; tezin sonunda pratik bir sonuca varmıştır. "Genç Türklerin uğrunda çalıştıkları Osmanlı milleti oluşturma ha­ raketi, boş bir girişimdir. Tek çıkar yol ulusculuktur". Yusuf bir yıl sonra, Osmanlı Devleti için tutulacak siyasal mesleğin ne olduğunu göstermek için ünlü "Üç Tarz-ı Siyaset" adlı yazıyı yayımlamıştır. "Üç Tarz-ı Siyaset" tez karakteri taşıyan büyük bir makaled k Rusya'da yazılmış, Mısır'da Abdülhamit istibdadına karşı savaşan Türk Gazetesi'nin 24-34 üncü sayılarında yayımlanmıştır. Bundan sonra, Mısır'da ve lstanbul'da olmak üzere iki kez basılmıştır. İstanbul bas­ kısı 1327 (1912) tarihlidir, Yusuf 'un makalesinden başka, Ali Kemal'in buna bir eleştiri yazısiyle, Yusuf 'un arkadaşı Ferit (Tek)'in Ali Kemal'e cevap niteliğinde bir mektubunu kapsamaktadır. "Üç Tarz-ı Siyaset"te Yusuf'un üzerinde durmuş olduğu ana konular sırasiyle şöyledir: 1

-

Bir Osmanlı ulusu meydana getirmek,

2 - İslimcılığa dayanan bir devlet yapısı kurmak ; 3 Irka dayalı bir Türk siyasal ulusculuğu meydana getirmek. -

Yusuf, bu üç fikir akımına, Osmanlılık, İslimcılık ve Türkçülük adını verdiği gibi, bazen de üç meslek-i siyasi de demektedir. Bunlardan herbirinin nitelik, gelişme ve yararları üzerinde durur, ayrıca hangi­ sinin izlenmekte olduğunu veya izlenebileceğini inceler. Yusuf, sözü edilen üç siyasal mesleği batı çıkışlı sayar, herbirine egemen olan ana fikirler şöyledir : Osmanlılık : Yeni anlamda bir Osmanlı milleti oluşturmaktır. Bunun için cins, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin Osmanlı halk­ ları, haklar ve ödevler bakımından eşit duruma getirilecektir. Böylece, ve ortak bir vatan kavramı etrafında Amerikan ulusu gibi, bir Osmanlı ulusu oluşturulacaktır. Osmanlı ulusunu yaşatmanın tek amacı, İmparatorluğu parçalanmaktan kurtarmak, mevcut sınırlarını korumak­ tan ibaret olacaktı. Yusuf'a göre Osmanlılık fikir ve eylemi, Fransa'nın liberal milliyet anlayışına göre Mahmut il devrinde başlamıştır. Ab­ dülmecid devrinde geliştirilmiş, Ali ve Fuad Paşalar zamanında en yüksek düzeye ulaşmıştı. Fransa'nın 1870-71 de Prusya'ya yenilmesi üzerine, batıda ırka dayalı milliyet anlayışının gelişmeye başlaması üzerine öneminden kaybetmeye başlamıştı

Yusuf, Osmanlı milletini oluşturmanın Osmanlı Devleti için yararlı olacağı kanısındadır. Ne var ki böyle bir eylemde çeşitli sakıncalarla


ÖNSÖZ

olanaksız görmektedir. Sınırların korunmasını , devlet için ye terl i bir amaç saymamaktadır. İmparatorluk halklarının örgütlenip bir millet haline getirilmesinde, devletin kurucuları ve yönet ici si olan Türkl er eriyip gide cek , egemenlik Arap çoğunluğuna geçecektir. Yusuf, Os­ manlı topluluklarının birbirleriyle kaynaşmayı istemeyeceklerini de öngörmektedir. Hatta böyle bir denemeye Rusya'nın siyasal ve mez­ hepsel nedenlerle; bir bölüm Avrupa kamu oyunun dinsel sebeplerle direneceğine inanmaktadır. Bütün bu kanıtlara dayanarak Osman l ılık konusunda Yusuf'un vardığı sonuç aynen şud ur : "Zannımca artık Osmanlı milleti meydana getirmekle uğraşmak boş bir yorgunlukt u r". lsldmcılık : Dünyadaki Müslümanlardan bir lslam birliği mey­ dana getirilmesi fikri ve eylemidir. Yusuf'a göre bu fikir de Osmanlılık g ibi , Avrupa çıkışlıdır. Osmanlı İmparatorluğunda, Osmanlılık fikrinin zayıflaması üzerine, Abdülaziz devrinde başla m ı ş tı r . Avrupa siyaset yazarları buna Panislamizm de demişlerdir. Abdülham it Panislamizmi fikir halinden eylem durumuna getirmiştir. Sarayda, toplum hayatında, eğitimde ve dış siya sette İslamcılığa yer verilmiştir. Ayrıca Müsl üman memleketlerinde de geniş bir Panislamcı propogan daya girişilmişt ir. Yusuf, İslamcılığı azametli bir tasarı olarak görür. Gerçekleşti­ rilmesi yolunda raslanacak güçlükleri şu noktalar etrafınd a toplar : Tanzimatın Osmanlı topl u lukla r ı a rasında yayma y ı a maç tuttuğu siyasal ve hukuksal eşi t lik artık söz konusu ol m a yacaktır . Bu yönden Osmanlı uyrukları arasında düşmanlıklar bi l e baş l ay a ca ktır . Hatta Türkler arasında dinsel ve mez hepsel geçimsizl ikler çoğalabilecektir. Müslüman tebaaya sahip büyük de v letler de bu tasarının gerçekleş· mesine engel olmaya çalışaca klardır. Bu olumsuz etge n l er e karşıt, lslamcıiığı kolaylaştırıcı etgenieri de Yusuf şöyle işaret ede r : Osmanlı memleketlerinde din esasına dayanan güçlü bir Müslüma n birliği kurulacaktır. Bu, dü nyadaki Müslüman­ ların halife etrafında toplanması için sağlam bir zemin hazırlayacaktı. Yusuf, Müslümanlıkta din ile d evle tin bir b ütün olarak kabul edilmiş olması n ı, Kur'anın ana kanu n niteliği taşımasını, Arapçanın din dili, hatta bir dereceye kadar ilim dili yerini tutmasını, halife'nin Miislii­ manlarca imam kabul edilmekte olmasını. lsliimcılığı kolaylaştırıcı etgenl er arasında görmektedir. Yusuf, lsliimcılık s i y a s eti üzerine sı­ raladığı oluml u etgenler ağır basmakl a beraber, bu siyaset için öncelik tanımıyor. Müs lüman bi r liğ in i n m eyd ana getirilmesinin uzun zamana bağlı bir iş olduğunu_ işaret etmekle yetiniyor.


ÜÇ TARZ·I SİYASET Türkçülük: Türkçülük Yusuf'un tezinin son bölümüdür. Buna "Tevhi d i Etrak", "Türklük" veya "Türk milliyet-i siyasiyesi" dedi ği de oluyor. Bu konudaki düşünceleri özetle şöyledir: "Türk birliği ilkin Osm anlı İm paratorluğunda Türklerin, Türk olmadıkları halde az çok Türkleşmiş olanların ve ulusal vicdandan yoksun olanların bilinçlen· dirilmesi ve Türkleştirilmesiyle başlayacaktır. Sonra, Asya kıtasıyle Doğu Avrupa'da yayılm ı ş olan Türklerin birleştirilmesine geçilerek azametli bir siyasal mi lliyet meydana getirilecektir. ,

-

Türk birliği fikri çok yenid ir. Tarihte örneği yoktur. Ne Osmanlı· lar devrinde, ne de daha önce izine raslanmam aktadır. istanbul'da son yıllarda Türk milliyeti yanlısı kurulan bir merkez var ise de bunun çalışmaları siyasal olmaktan çok bilimseldir. Osmanlı Devleti dışında çeşitli memleketlerdeki Türk ler arasında da bu siyasal Türkçülük ya yoktur, ya da Rusya Türkleri arasında olduğu gibi belirsizdir. Türk birliğinde en büyük rolü Osm anlı Devleti oynayacaktır. Bu rol, Ja· pon ya'nın sarılar ileıninde oynamakta olduğu rolün, beyazlar arasında benzeri olacaktır .

Türk birliğinin sağlaya cağı bu yararlar yanında kimi zararları olması da d oğ aldır Özellikle Osmanlı halkından Türk olup da Müs· lüman olm ayan ve Türkleştirilmesine olanak bulunmayan topluluklar Osmanlı İmparatorluğundan ayrılmak isteyeceklerdir. Hatta, yoğun Türk halkına sahip olan Rusya'nın da Türk birliğine engel olmak isteyeceği aşikiirdır Bütün bu engellere ve Türklerden çoğunun geç· mişlerini unutmuş olmalarına rağmen Türklerin büyük bir kısmının Müslüman oluşu Türk milliyetinin t eşekkül ü nde önemli bir etgen .

.

olacaktır"

Yusuf, "Üç Tarz ı Siyaset" üzerinde düşüncelerini şöyle bir s onuca vardırmaktadır : "Osmanlı milleti yaratmak, kimi yararlar k apsa makta ise de, eylem dışıdır. M ü slü man birliği veya Türk birliğine yönelen siyaset, Osmanlı Devleti i çin aynı çıkarları ve s akıncal arı kapsamaktadır. Eylem yönünden d e aynı k o laylı k ve güçlük vardır, denilebilir. Böyle bir durumda islimlık ve Türklük siyaset lerinden hangisi yürütülmelidir?" Yusuf'un tezi, bu soru ile ve aydınlan düşünmeye d avet etmekle sona ermektedir -

·

.


ÖNSÖZ

ÜÇ TARZ-1 SİYASETİN TEPKİLERİ Yukarıda özeti verilen Üç Tarz-ı Siyaset'in tepki leri

aynı yıl Tiirk

Gazetesinde yayımlandı. Ali Kemal, "Cevabımız" başlıkl ı yazısında.

Yusuf'un düşüncelerini ağır bi r dil ile eleştirdi . Eleştirisinde onları akıl dışı, ham hayal, edebiyat idmanı olarak vasıflandırdı. "Bizim için Türk' U b ir İ sla mdan, i slamı bir Türkten, Türk ve İslamı Osmanlılıktan ayırmak olağan değildir" d ed ik ten sonra, uzak ve yakın tarihimizde bu üç meslekten herhangi biri için çalışılmış olmadığında direndi. Mahmut Il'den Mithat Paşa'ya kadar, Tanzimat devrinde kimsenin Bulgar'ı, Rum'u, Sırb 'ı , Ermeni'yi. . . Osmanlılık fikrine getirmeyi dü­ şünmemiş olduğunu da belirtti. Ali Kemal, Napoleon lll'e bağlanmak istenen, Osmanlı milleti yaratmak fikrinin, tarihsel kanıtlara oturtulmak i s tenmiş olmasını, yüce tarih bilimine saygısızlık olarak noktalamakta b u konuya son vermekted i r. İslim birliği konusunda, Ali Kemal'in eleştirileri şu ana fikir­ lerde göze çarpmaktadır : l. Garip bir tasan, hiçbir zaman gerçekleşmiş olmadığı gibi. g irişime bile değer görülmedi. Ham bir hayalden ibarettir. 2. İ slam birliği için, İ sl am tebaasına sahip Fra nsa , lngilterc \c

Rusya gibi devletlere meydan okumak g ücünde olmalıyız .. . Hayal dışı bir tasarı .. . . 3. Bu konuda ciddi fikir hazırlıkları da yok. Zamanımı7.da As­ ya'nın, Afrika'nın, Avrupa'nın Müslü manlarını birleştirmek sureti) k bir İslam Devleti meydana getirmek kuru bir vehimdir. Tü r k

b i rliğ ini eleştir i de ise, Ali Kemal aynı ka nı tlar ii7.crimk mantık ile yürümektedir. Tari h ve coğ rafya' da n hareket edcrd.. dağ ınık olan T ür kleri b i rl eşti rmenin düny ayı alt üst etmek demek olacağını öne sürmektedir. Kırım'ı koruyamayan Türkler han,;?i güçle Asya Türklerini birleştirecektir. Kald ı ki memleketimizde bir Türkçülük akımı bile bulunmamaktadır. aynı

Ali Kemal, kurtuluş yolu olarak ş unu önermektedir : "Bir h'P· lumun gücü, o toplumu meydana getiren bireylerin kişi olarak sal:ihın:ı b ağlıdır. Ne vakit Türkler memleket i çinde \'C dışında kişi olarak yü k selirl erse, para, düşünce ve bilim yönünden güç kazanırlar \l' servet sahibi olurlarsa, bu Türk Devleti de o feyzle rin ürününü gi.iriir"'.


ÜÇ TARZ·I SİYASET

10

Türk Gazetesinde Ali Kemal'in yazısını "Bir Mektup" başlığı ile Ferit (Tek)in yazısı izlemiştir. Kapsamakta olduğu fikirler itibariyle bu yazı iki bölümdür. Birinci bölüm Al i Kemal'in eleştirilerine cevaptır. İkinci bölüm ise Yusuf'un kimi düşüncelerine karşı direk bir tenkittir. Ferit, Ali Kemal'in, özellikle, İ slamcılık ve Os manlılık düşünce·

]erine karşı cephe almaktadır. İslamcılığın tarihsel bir gelenekten yoksun olduğunu kabul etmiyor. Yavuz Sultan Selim'in Arap mem· leketlerini almasını, Mısır'ı açmasını, halife ünvanını almış olmasının, Osmanlı tarihçilerince de kabul edildiği gibi bir İsliim siyaseti izlemiş olduğunu gösterdiği kanısındadır. Hicaz'ın korunmasını Anadolu'nun korunmasından üstün tutan Abdülhamid'in siyasetini de İsliimcılık doğrul tusunda görmektedir. Osmanlı milleti meydana getirilmesi konusunda da Ferit, Ali Kemal'in kanıtlarını ç ürütmektedir Ferit'e göre Tanzimatın tek amacı bir Osmanlı milleti yaratmak idi. Batıdan alınan yeni hukuk sistemi ile, buna dayanılarak girişil en yeni yönetim biçiminin anlamı nedir? Cemaat topluluklarından bir Osmanlı tiibiiyetinin yaratılması, Hıristi· yanlara devlet memurluklarının açılması, eğitim programlarına Türk· çenin konulması, Mithat Paşa Anayasasında Türkçenin resmi dil olarak kabul edilmesi, Osmanlı topluluklarını bir millet olarak oluşturma yolunda kanıtlar değil midir? Eskiden din adına yapılmış olan temsil siyasetinin, bu kez, Osmanlılık adına yapıldığını Ferit kabul etmek· tedir. .

Yusuf'un fikirleri üzerine, Ferid'in eleştirisi şu noktalar etrafında toplanmaktadır : 1. Osmanl ı milleti yaratmanın olanaksız olduğuna inanmıyor. 2. İ slam birliği ile Türk birliğinin güç lük ve kolaylık bakımından eşit sayıl masını uygun görmemektedir. ·

3. Ferid İsliim birliği gerçekleştirilmesini ne bugün ne de yarın için kabil görmüyor. Türk birliği politikası izlemenin hiil için değil, ancak gelecek için düşünülebileceği kanı sı ndadır Ferit, Osmanlı mil­ liyeti siyaseti izlenmesi konusunda ise, bu siyasetin geleceğinin parlak ve ümit verici olmadığını söyledikten sonra şu pratik sonuca varmak· tadır : Fakat Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu koşullar içinde izlenmesi en kolay ve en yararlı olan osmanlı siyasetini izlemektir. ,

.


ÖNSÖZ

ÜÇ TARZ·I SiYASET ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Yusuf'un 32 sayfalık bir makaleye s ıkı ş tır m ış o l duğ u fi k irler çeşitl i yönlerden önemlidir. Bili nd iğ i gi bi Osmanlı De vletinde hukuk. devlet ve siyaset felsefesi şeriat kalı pla rı i ç i nde dond u ru l m uştur . Bu neden l e siyasal bi l imle r, diğer bilimlere paralel bir gel işme göstermek­ ten uza k kalmı ştı . Tanzimattan önce yapılan reform h a reketleri n de gi rişim, pa dişah l a r veya onların deste ğini kazan m ı ş olan sadrazamlarca yapıldığı için, Devletin bünyesini veya genel siyase t ini eleştirme, ta­ biatiyle söz konu olamazdı. Hatta batı et kis i yle, Tanzimat devrinde yapıl an ve kimi aydınların yapılmasını önerdikleri reform hareket­ lerinde, şeriat' a dalına uyg u n bir yer verild iğ i için siyasal düşünce öz­ gürlük sınırlan içinde tam olarak hareket ede me mişti r . Yusuf'un "Üç Tarz-ı Siyaset"i, bu koşullar gözön ü nde tutulunca. J ayik d ü ş üncenin tam ve mükemmel bir yapıtı olarak gör ü nür. Hiçbir sorunun ortaya konulmamasında ve eleştirilmesinde "şeriattan·· faydalanılmaya gidilmemiş olması nedeniyle siyasa l düşüncenin d insel düşünceden ayrılması k onusunda bir başlangıç bile kabul edilebilir. Söz konusu yapıtın öteki genel özelliği, yön tem ve s i st e m bi�·i­ minde göze çarp m akt ad ır : Bu yapı t tan önce, Osm anlı saltanatının son devredeki siyaset biçimlerini sıralayan, belirten ve herb ir biçime belli bir ad ve rerek esas hatlarını s ivrilten bir eser yazılmış değildir. Bundan başka, y üzyı la yakın, dil, edebiyat, fi l o l oj i ve h a t t a siyaset a l anında Türkçülük fikri ve fikir a kı m ı, var olduğu halde, Türk milli­ yetçi liğinin siyasetteki d eğe r ve önemine dair .. Üç Tarz.ı Siyasef'tcn önce bu derece açıklıkla ve kesin olarak söz e d en başka bir eser <k ya zıl mı ş g örünm üyor . "Üç Tarz·ı Siyaset"in Türk siyasal düşüncesine çizmiş olduğu d oğ rul tu ile yapmış o l d uğu tepki üzeri n de de d u rul m a l ı d ı r . Yapıt. İ kinci Meşrutiyetin duyurulmasından dört yıl önce ya y ıml and ığ ı h�ıldl·. İ mparatorluğun sonuna kadar taze l iğini korumuştur. Memleket içinde. memleket dışı Türk d ünyasında ve batının ki m i siy a se t ve tari h ya1ar­ Jarı üzerinde, düş ü ndür üc ü bir t esi r yapmıştır. Bu genel değerlendirme yanında, üç siyasal meslekten her biri üzer i ne şu düşü n cele r de lllll' sürülebilir. Yusuf "Osmanlı milleti" oluşturulmasının yararlı olabileceğini kabul et m ekl e beraber, olanaksız görmektedir. Bu gör üş l e de Osımınlı


12

ÜÇ TARZ-1 SİYASET

aydınlarının çoğunun Osmanlı İmparatorluğunun kalkınması için tek çıkar yol olarak önerdikleri bu deneye karşıt çıkmaktadır. Bunun nedenleri şu suretle açıklanabilir : Yusuf, XVIII. yüzyıl sonlarında yoğunlaşmaya başlayan, batı fikir akımlarını yakından izlemiştir. Bunlar arasında, özellikle milliyet fikri yeni bir nitelik kazanmağa başlamıştı. Irka dayalı milliyet fikri Almanya'da gelişmekte idi. Liberal Fransız milliyet anlayışı ise, Fransa'da bile tartışılmağa başlamıştı. Osmanlı halklarından, ırksal bir zemin üzerinde "Osmanlı milleti" oluşturulması akıl ve mantık dışı idi. Böyle bir oluşturma, Fransız milliyet anlayışı ile de çelişmekte idi. Bu anlayış milleti bir ruh, moral bir ilke kabul etmekte idi. Daha açık bir deyimle, düşüncede, tasarıda, çıkarda geçmişe ait hatıra­ larda, gelecek üzerine düşünce ve hayallerde ortak olan bir toplumu millet saymakta idi. Osmanlı halklarında ise böyle ruhsal bir ortak­ lığın kurulması için gerekli ortam yoktu. Tersine, geçmişte unutulması pek de kolay olmayan, çatışmalar, dinsel ve sosyal ayrımlar olmuştu. B u sakıncaların varlığını kavramış olan, ve Osmanlı milleti oluş­ turulması yanlısı bulunan aydınlar Amerika Birleşik Devletini örnek olarak alıyorlardı. Ne var ki, Amerikalıları birbirine- bağlayan yalnız ortak bir yurt ve ortak çıkarlar değildi. Bunun yanında, yeni olmakla beraber, ortak bir tarihleri ve hükümet sistemleri de vardı. Yakın çağın ilk büyük cumhuriyetini kurmuşlardı. Bunun arifesinde, İngil-· tere'ye karşı bir ortak bağımsızlık savaşını başarı ile sürdürmüşlerdi. Bütün bunlardan başka, keskin hatlariyle belirtilmiş, layik bir devlet yönetimini eylem durumuna koymuş bulunuyorlardı. Osmanlı Dev­ letinde ise, Amerika'yı Amerika yapan bu elemanları hazırlamak için ne olanak vardı, ne de zaman böyle olanakların yaratılması için elverişli idi. Bütün bu örnekleri gözönünde tutan Yusuf, Osmanlı milleti oluş­ turmanın engellerini üç fikir etrafında topluyordu: Osmanlı halklarının tarihi, fiziksel bir tarihti. Ruhsal değildi. Aynı halkları halde ve gele­ cekte bağlayacak ortak bir ülkü de yoktu ve olamazdı. Fakat bunlardan başka ne Türkler, ne Müslümanlar, ne de Türk ve Müslüman olmayan halklar, bir Osmanlı milleti içinde eriyip yok olmayı istemiyorlardı. Beraber ve birlikte yaşamak isteği olmayınca, Osmanlı milliyeti oluş­ turmak veya Osmanlılık siyaseti izlemek de boş bir hayal idi. Yusuf'un, ilk kez ve cesaretle, savunduğu bu fikirler, devrinde hiç de itiba� görmedi. "Üç Tarzı Siyaset"in yayınlandığı yılda ona


ÖNSÖZ cevap veren Ali Kemal : . . Fransa Büyük Dev rim den bu yana ... uyanmaya,

geçmişte n geleceğe doğru, göz açmaya, varl ı kların ı

can ve

gön ü lden anl amay a , özgürlük i s t e m eye başlayan bu çeşitli milliyetlerin

öyle bir Osmanlı bir liği için d e öğ ü t ü p eri tme ye kal kışma k ba ya ğı

bir

deyimle yangına körükle gitmektir" demektedir. Bu deyiş ile Osma n l ı milliyeti fikrine, açıkça cephe alm ak t a ise de, İslam birliği i l e Türk birliği fikirlerine de aynı ölçüde karşıttır.

Osmanlı toplumunun ol­ duğu gibi kalmasını, ve bu toplumda Türklerin kişi olarak n u rlan ­

ması ile İmparatorluğun sürüp gideceği kan ısındadı r.

Ayru yılda ve aynı gazetede bir eleştiri yazısı yayımlayan Ferit (Tek) de

Yu suf'un Osmanlı milleti oluşturulamıyacağı düşüncesi ne

karşıttır. Ferit, eleştirilerine günlük siyaset açısından başlı yo r: "Si­ yaset eylemdir, hayattır, bunda kesin yetkinlik aranmaz" dedikten

sonra, Osmanlı milleti fikrini savunuyor. Tanzimattan bu yana Os­ siyaseti izlenmiş olduğundan, b u s i y a sette çeşitli halkları temsil ederek bir Osmanlı milleti meydana getirmek gerçeğinin de bulund u ğ u na işaret ederek bu yolda ç alış mağa devam etmekte yarar görüyor. İkinci Meşrutiyetin d uy u rul m as ından sonra, iktidarı ele a lan İttihad ve Terekki Partisi de Osmanlılıktan yana çıkmış ve Osmanlı s iya set i izlenmiştir. Bu k onuda k i tutumunun politik zorunluklarla olup olmaması ta rtış ıl a bi li r. Hatta kimi yıllarda Osmanlılık ç izgisini n dışına çıkmış olduğu da bir gerçektir. Faka t önemli olan, Yusuf'un, iki nci Meşrutiyet devrinde bile, ilk kez ortaya atmış olduğu Osmanlı milleti meydana getirilemiyeceği düş üncesi nde n şaşmamış olmasıdır. Nitekim Birinci Cihan Savaşı sonunda, Osmanlı imparatorluğunun dağılma­ si yle Yusuf'un bu düşüncede haklılığı saptanmıştır. " Os man l ı mi lleti o luşturm a " konusundaki düşüncelerini belirt­ ti k te n sonra, Yusuf " İ slam bir liği " ve "Türk birliği" siyasal meslek­ l erini incelemeye başlıyo r. Fakat bu konularda kesin sonuca varamıyor, hatta bu mesleklerden birine önce li k bile ve r m e k ten çe k ini yor . Eylem y ön ün den , bir spor yarı şm as ında olduğu gibi, ik i s i n i de e şi t görmek­ tedir. Bunun nedeni konu üze rinde k i incelemeleri sırasında görülecek­ tir. Yusuf İslam birliğine gel m ede n önce, Müslüman dininin niteliği. ta rihs el ve siyasal özelliği üzerinde d uruyo r . Müslümanlık için "s i ya se t ve cemiyet işlerine pek çok önem veren dinlerden bi rid ir " demekle onun bir devlet biçi mi olduğunu da kabul etmiş oluyor. Bunun gibi, m anlı l ık


14

ÜÇ TARZ-1 SİYASET

temel ilkelerinden bir diğerini de "din ve millet" birdir ilkesinde gör­ mek istiyor. Kısacası Müslümanlık, hem din hem de millettir. Ne var ki, Yusuf'un çizdiği tarihsel tabloda, Müslümanlığın güçlü bir temsil yeteneği bulunmasına rağmen böyle bir millet yaratmaya ulaşmamış olduğu anlamı çıkmaktadır. Üstelik de yakınçağda, Müslüman mem­ leketlerinden çoğunun yabancı egemenliğine girdiği , ve onlarda mil­ liyet fikrinin gelişmeye başladığı gerçeği de ifade edilmiştir. Yusuf, Müslüman düny.asımn bu parçalanmış döneminde İslam­ lık fikrinin batı çıkışlı olduğunu, Abdülaziz devrinde başladığını, bu devrin sonlarına doğru "Panislamizm" adını aldığını Abdülhamid il zamanında Birinci Meşrutiyet döneminin başarısızlığa uğraması üzerine, geniş bir eylem alanı bulduğunu hatırlatmaktadır. Yusuf, Müslüman birliğini sakınca ve yarar bakımından ince · terken, başlıca sakınca olarak Hıristiyan halk çoğunluğu ile meskOn toprakların Osmanlı İmparatorluğundan ayrılabileceği konusunda durmaktadır. Ama buna karşı önemli çıkarlar sağlanacaktır. Bu çı­ karların başında Yusuf'un "yüksek emel" adını verdi ği dinsel ve si­ yasal milliyet ülküsü gelmektedir. İ slamcılık, Osmanlı Türkleri tara­ fından ilkin Osmanlı memleketlerinde geliştirilecek sonra da Asya ve Afrika'daki Müslüman memleketlerinde eylemlendirilecektir. Yusuf, Arapçan ın, din dil i , Kur'anın ana kanun oluşunu , bundan başka bir Müslümanın Türk ve İranlıyım demeden önce "el-hamdü-JilHih Müs· Iümanıni .. . " demesini Müslüman birliğini kolaylaştıracak etkenler arasında görüyor. Yusuf'un, bir İslam birliği gerçekleşebileceği konusunda topladığı kanıtlar yanında, böyle bir birliğe karşı çıkacak dış etkenler üzerine de dikkati çekmiştir. Bu etkenler Müslüman tebaasına sahip, Fransa, İngiltere, Rusya ve daha başka devletler tarafından yaratilacaktır. Hatta henüz haçlı zihniyetinden kendisini tamamen kurtaramamış olan Avrupa kamuoyu da, din adına yapılmasına kalkışı l acak böyle bir bir· Jiği hoş görmeyecektir. Yusuf, Müslümanlar tarafından da, birtakım olumsuz etkenleri n, sözü geçen birliğe karşı geleceğini hesaba katmakta idi. Bunların en önemlisi Türklerin, imparatorluğun çoğunluğunu teşkil edecek olan Müslüman Arapların içinde erime tehlikesi idi. Bunun tersi, yani Müslüman Ara pların, Türkler içinde erimesi düşü· nülemezdi. Çünkü tarih boyu nca din etkisi ile, az çok Araplaşan Türk­ ler olmuştu. Kaldı ki, XVIII. yüzyılın ikinci yarısından bu yana, Araplarda bir milliyet hareketi de başgöstermişti. Vehabi ayaklanması,


ÖNSÖZ

halifeliğin Türklerde olmasına karşıt ve Araplara geçmesinden y:ına idi. Napolyon Bonapart Mısır'ı istila ettiği vakit "Mısır Mısırlınındır .. ilkesi ile bu eyaletteki Türk yönetimine bir aralık son vermiş ve çağdaş milliyetçilik ilkesini başlatmıştı. Mehmed Ali Paşa, XIX. yüzyılın ilk yansında, bir Türk paşası olmakla beraber, Mısır ordularının b:ı­ şında ve Osmanlı padişah ve halifesine karşı savaşmıştı. Mahmut 11. taht ve tacını bu Müslümanlara karşı, din düşmanı tanman Rusya'nın yardımı ile koruyabilmişti. Bütün bu olaylar da bir "Müslüman birliği .. kurma devrinin çoktan geçmiş olduğuna inandırıcı kanıtlar idi. Yu­ suf'un İslam birliği üzerine, sadece olumlu ve olumsuz kanıtlamaları sıralamakla yetinerek bu siyasal meslek için açıkça bir kanaat öne siir­ memiş olması gerçekten şaşırtıcıdır. Ali Kemal , yukarıdak i yazısında direkt olarak bu konuyu ele almamıştı .. Türk ve lslamı Osmanlılıktan ayırmamn, akıl dışı olduğuna işaret etmekle yetinm işti. Ferit (Tek)c gelince, İslamcılık siyasetinin, bir Müslüman birliği kurmak için değil. fakat Osmanlılığın güçlenmesi için bir yan siyaset olarak izlenmesi konusunda durmuştur. Osmanlılıktan ve İslamlıktan sonra Türklük veya Türkçülük gelmektedir. Yusuf'un makalesinde bu sorun "Tevhid-i Etrak", Türk­ leri birleştirmek veya "Azim bir millet-i siyasiye'' kurmak diye de geç­ mektedir. Yusuf'u bu konu üzerine durmaya zorlayan üç neden görül­ mektedir. Birinci neden, büyük milliyetler arasında Türklerin varlık­ larını korumuş olmalarıdır. i kinci neden, bu büyük milliyetler XI�. yüzyılın ürünüdür ve milli birl iklere vücud vermiştir (Alman Milli Birliği ve halyan Milli Birliği gibi), üçüncü neden Osmanlılık \'Cya Müslümanlığın güçlü bir siyasal birli k durumuna gelişti rilmcyeceğiııiıı anlaşılmış olmasıdır. Yusuf'un bu son görüşü çağdaş Türk siyasa 1 düşüncesi doğrultusunu da çizdiği için önemlidir; aynen şöyle ifadı: edilmiştir: "Zamanımız tarihinde görülen genel akım ırklardadır. Dinin. din olmak nedeniyle gittikçe siyasal önemlerini, kuvvetlerini yitiri­ yorlar, toplumsal olmaktan çok kişileşiyorlar. cemiyetlerde \'icdan özgürlüğü, din birliği yerini alıyor. Dinler cemiyetlerin işlerini dii7cn­ leyici olmaktan vazgeçerek kalblerin kılavuzluğunu üzerlerine alıyorlar. Ancak Tanrı ile kul arasında bir vicdan bağı durumuna geliyorlar''. Yusuf, Türk birliğini adeta bir determinizm kurulma bağladıktan sonra, gerçekleştirilmesi sorununu çözümlemeye geçiyor. Girişim Os­ manlı Türkleri tarafından yapılmalıdır. Neden? Çünkü Osmanlı


16

'OÇ TARZ-1 SiYASET

devletindeki Türkler, Türk toplumlarının en güçlü, en ileri ve en uy· gandırlar. Yusuf, Türkler arasında, ulusal birlik için gerekli ortamın henüz hazırlanmış olmadığını kabul etmektedir. Türkçülük fikirle· rini pek yeni görmektedir. Kaldı ki onlar da, daha çok dil ve edebi­ yat konularındadır ve siliktir. Müslümanlıktaki güçlü örgütler ve coşkun heyecan Türkler arasında görülmemektedir. Türklerin büyük çoğunluğu geçmişlerini unutmuşlardır. Bu nedenlerledir ki, her şeyden önce bir ulusal bilinç uyandırmak ve yaratmak gerekecektir. Yusuf Türk birliğine götürecek, Türklük bilincinin geliştirilmesini iki alanda ve dört aşama ile olağan bulmaktadır. İlk alan Osmanlı Devletidir. Buradaki Türkler arasında ırksal bağlar, din duygulan gibi kuvvetlendirilecektir. Sonra Türk olmamakla beraber, bir dere­ ceye kadar Türkleşmiş olan Osmanlı toplulukların Türkleştirilmesine geçilecektir. En sonunda Türklükten etkilenmemiş, ulusal bilinçten yoksun, topluluklar Türkleştirilecektir. Osmanlı alanındaki Türkleş­ meyi, ikinci alandaki bilinçlendirme izleyecektir. Fakat bu hem siyasal hem de kültürel yönden olacaktır. Yani Asya'nın büyük bir bölümünde ve Avrupa'nın doğusunda yayılmış olan Türkler, birleştirilecek ve bilinçlendirilecektir. Yusuf, büyük bir Türk birliği meydana getirilmesi yolunda, bu tasarının kimi sakıncaları bulunduğunu ve engellerle karşılanacağını da hesaba katmaktadır. Osmanlı halkından Türk ve Müslüman ol­ mayan halk ile Türk olmadığı halde Müslüman olanların İmparator­ luktan ayırabileceklerini düşünmektedir ; önemli sayıda Türk tabaasına sahip olan Rusya'nın da böyle bir teoriye karşı geleceğini normal görmektedir. Türklük fikri yukarıda da işaret edildiği gibi yeni olduğu için bunun işlenmesi yaygınlaştırılması ve bilinç haline getirilmesi uzun zaman istiyecektir. Bu engellere rağmen Yusuf, dünya harita­ sında yer alacak Türklüğün ve bunda Osmanlı devletinin oynayacağı rolün önemini şu suretle belirtmektedir : "Son olayların akla getirdiği uzunca bir gelecekte meydana ge­ lecek beyazlar ve sanlar dünyaları arasında, bir Türklük dünyası yer alacak, ve bu orta dünyada Osmanlı Devleti, şimdi Japonların sarılar dünyasında yerine getirmek istediği görevi, üzerine alacaktır" Yusuf, yukarıda da işaret edildiği gibi, Müslüman birliği meydana getiriJmesi konusunda açıkça bir engel göstermemişti. Aynı yansızlığı "Türk birliği" kurulması konusunda da koruduğu görülmektedir. Ne var ki, "Üç Tarzı Siyaset"in genel anlamından olsun, özellikle


ÖNSÖZ "Türk Birliği" bölümü ile ilgili d üşüncelerinden olsun. bu birl iğe eyilimli olduğu anlaşılmaktadır. Bu eyilimini kanıt layan başka hir faktör de, Yusuf'un " Üç Tarz-ı Siyaset"in yayımlanmasından özel­ likle İkinci Meşrutiyetin duyurulmasından sonrak i çalışmalarıd ı r. Bu çalışmalardan hiç biri ne Osmanlılık, ne de lsla mcılık ile ilgili değildir. Ama tümü Türklük ve Türkçülük üzerinedir. Türk Yur­ du Dergisi'ndeki yazılar, Türkocağı'ndak.i çalışmaları, son yayımla­ rından biri olan Türk Yılı kitabı bunun canlı tan ı k larıd ır. " Ü ç Tarz-ı Siyaset" in yayımlanmasından yabancı mem leketler siyaset yazarlarının Yusuf'u Türkçülük hareketinin önderi ve yayıcısı göster­ meleri de, bu ko nul ar yanında yer alabilir.

"ÜÇ TARZ-1 SİYASET"TE G EÇEN S İ YA S A L BAHSEDEN YABANCI V E TÜ R K Ç E

M ESL E K L E R D E N

YAY I N LA R

P . Kristal, Les Turcs a l a recherche d'un a m e national, Mercurnc de France, c: 47, N o 3640, 1 4 Ağustos 1 9 1 2. X. Les Courants Politiques dans la Turquie Contemporine, Revue d u monde Musulman, c. XII, A ralı k 1 9 1 2. X. Le Panisl amisme et le Panturquisme, Revue du mondc Musulımm . C. XXII, Mart 1 9 1 3.

- Gaston Caillard, Les Turcs et L'Europe, Pa ris 1 92 1 (s. 29� ). Lothrop Stoddard, Le nouvean monde et l'islii ın , ( İ ngilizceden çeviri) Paris, Bayot, 1 923. - A. Sanhaury, Le crlifat, 1 928, (s. 495). - Conmandant M. Larcher, la q uere Turque dans la q uerre mordialc. Paris, Chiron, 1 928, ( L e probleme Turc, ç, 1 7-37). A l i Kemal ; Cevabımız, T ü r k Gazetesi. M ısı r. 1 90-t Ferit (Tek), Bir mektup, Türk Gazetesi , Mısır, 1 90..J. A . Turani, Mektup No. 56, Türk Gazetesi , � l ısır 1 90..J Enver Ziya Karal, Yusuf A kçora , Konfera n s (Ta r i h n o t l a r ı . İstanbul, 1941). ·-

YUSUF

AKÇ U RA ' N I N YAY I M LA R I

Dergilerde çıkan makaleler dahil değil Şebabettin el - Mercani'nin hal tercü mesi, Musavver l\lal ü nı a ı Gazetesi, No. 69, cilt XXI II. 2 Ocak 1 897.


ÜÇ TARZ-1 SİYASET

18

Exrait de : Mechveret : Mithat-Pacha, La Constihition Ottomane et L'Europe, (Par Y. A. Paris, 1903). Essai Sur L'Histoise des Institution s de L'Empire Ottoman (Ak çura'nun mezuniyet tezi). Medhal kısmının tercümesi için bakınız : Bilgi Mecmuası, No. 1 ve 2, İstanbul 1914 (1 329). Eski ŞQri yi Ümmet'te çıkan makalelerinden, Tanin, İstanbu l 1 9 1 3 (1 329). Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Gazetesi No. 24-34, Mısır 1 904. Üç Tarz-ı Siyaset (ikinci baskı), Kader Mat. İst. 1912 (1 327). UIOm ve Tarih, Kazan. 1 906. Mevkufiyet Hatıraları, (Orenburg), Rusya, 1908. Mevkufiyet Hatıraları (ikinci baskı) İstabul Türk Yurdu kütüp hanesi, 1 9 1 4 (1 329). 3 Haziran Vakayi-i Müessifesi, (Orenb u rg) 1 907. Osmanlı Devleti Umumi Harpte bitaraf kalabilirmi idi. ? (Türk Tarih Encümeni Mec. No. 1 9-96, İst. (1 928). Muasır Avrupa 'da Siyasi ve İçtimai Fikirler ve Fikir Cereyanları, İstanbul, 1 339. Tarih-i Siyasi Notları, İstanbul 1 336. Türk, Cermen ve İslavların Münasebatı Tarihiyesi, İstanbul, 1 350. Nutuk, (Türk Tarih Encümeni Mec. Yeni Seri, c. I, s. 1 , İstanb ul, 1929). ­

-

­

Türk Yılı, İstanbul, 1 9 2 8 . Osmanlı Devletinin Dağıl m a Devri (XVIII-XIX. a sırlarda) İs­ tanbul, 1 940.


ÜÇ TARZ-1 SİYASET Osmanlı ülkelerinde, garpten feyz alarak, kuvvet kazanmak ve terakki arzulan uyanalı, belli başlı üç siya s i yol tasavvur ve takip (eba­ ucher) edildi samyor u m : Birincisi, Osmanlı Hükümetine tabi muhteli f milletleri temsil ederek v e birleştirerek bir Osmanlı milleti v ücu d e ge­ tirmek. İ ki nci si , hilafet hakkının Os man lı Devleti hükümda rlarında olmasından fayd alan arak, bütün is/dm/arı söz konusu hiikıimeti11 idaresinde siyaseten birleştirmek ( Fre n k l erin "Panislamisme" dedik­ leri). Üç üncüs ü , ırka dayanan siyast bir Türk milleti teş ki l etmek. Bu yoll a rd a n ilk ikisinin, bir zam an l a rın Osmanlı Devleti umumi siyasetine mühim tesiri oldu. Sonraki ise, ancak bazı muharrirleri n yazılarında görüldü.

Osmanlı milleti vücuda getirmek arzusu, pek yüksek bi r haya l i gayey e , pek yükse k bir ümide d o ğ ru yücelmiy ord u , Asıl ma ksat, Os­ manlı memleketindeki müslim va gayrim ü slim ahaliye ayni siyasi hakları tanımak ve vazifeleri yüklemek ; böylece aralarında tam mıi.m mt husule getirmek ; fik irlerce ve dince tam serbesti vermek ; b u mıi.m rnt ve serbestiden fayd alanara k , s öz k o nu s u aha l iyi aralarındaki din ve soy ihtilaflarına rağm e n yek diğeri n e karıştırarak ve temsil e d ere k , Ameri k a Birle şi k Hükümetlerindeki Amerikan milleti gibi m iişterek vatanla b i rl eşmiş ye n i bi r mill iye t, Osmanlı milleti meydana çıkarmak ve b li t ü n b u zor amel iya tı n neticesi olar a k da, " De vle t -i Aliyye·i Osmaniye"yi asli şekliyle yani eski hudutlariyle muhafaza e yleme k t i . Ekseriye t i İ slam ve mühim bir kısmı Türk olan bir devletin bekasında \'C kun�­ t in in çoğalmasında, bilcümle Müslümanlar ve Türkler için fayda o l · makt a beraber, b u siya si yol on l ara d oğru da n doğruya taallük etm i ­ yo rd u . B u cihetle, Osmanl ı hududu haricindeki Müslümanlar v e T ü r k ­ ler bununla o kadar meşgul olamazlardı. Mesele mahalli ve dahili bir mesele idi.


20

TA.Rz-1

SİYASET

Osmanlı milleti yaratmak siyaseti, ciddi olarak ikinci Mahmut zamanında doğdu 1 • Bu padişahın : "Ben tebaamdaki din farkını ancak cami, havra ve kiliselerine girdikleri za man görmek isterim . . . "de­ diği meşhurdur. Miladi ondokuzuncu asır başlangıç ve ortalarında bu siyase ti n Osmanlı ülkelerinde itibar kazanması, kabili tatbik zan o­ lunması tabii idi. O zamanlar Avrupa'da milliyet düşünceleri, Fransız Büyük İhtilaliyle, soy ve ırktan çok vicdani isteğe dayanan Fransız kaidesini milliyet esası kabul ediyordu. Sultan Mahmut ve onu takip edenler, iyice anlayamadıkları bu kaideye aldanarak, devletin ırk ve dini farklı tebaasını serbestlik ve müsavat ile, e mniyet ve karşı­ lıklı dostluk ile meze ve terkip edip tek bir millet haline sokmanın imkanına inanıyorlardı . Avrupa'da milliyetler teşekkülü tarihinde görülen bazı misaller de itimatlarını arttırdı. Filhakika, Fransız milliyeti Cermen, Selt, Latin Grek ve daha bazı soyların birleşmesinden husule gelmemiş midir ? Alman milliyetinde birçok Slav unsuru yutulmamış mıdır ? İsviçre, ırk ve di n farklarına rağmen bir millet değil midir ? Adı geçen yüksek ki­ şilerin, bu sıralarda bir siyasi birlik vücuda getirmeye çalışan Alman ve İtalyanların hareketlerini de, yanlış bir nazarla, doktrinlerinin doğ­ ruluğunu ispata hizmet eden vakalardan addetmiş olmaları dahi, gayri muhtemel değil di r. Osmanlı m il leti fikri, en ziyade Ali ve Fuat Paşalar za man ında idi. Fransız kaidesinin ; plebisi t ile m i l le tler teşkil e tmenin resulü Üçüncü Napolyon, b u garp lıl aş mış p aşal ara kuvvetli destek oluyordu. Sultan Abdülaziz devrindeki Fransızvari ıslahat ve bu ıslahatın tim­ sali Mekteb·i S ult ani, hep bu sistemin "Alamod" olduğu zamanların geçerli

meyvalarıdır.

·

Vakta ki mi l liyet kaidesi, Almanlar tarafından hakiki va k al a ra daha yakın bir surette, milliyetlerin esası ırk olmak üzere tefsir olundu ve bu tefsirin galebesi demek, evvela 1870-71 seferiyle Napolyon ve Fransa İmparatorluğu te kerl en d i , işte o zamandan itibaren Osmanlı milleti denilen siyasi görüş, biricik dayanağım kaybetmiş old u . 1

Bi rinci Selim'e kadar, bu doktrinin bazı Osmanlı padişahlan tarafından tabii bir

tarzda tak i p olunduğu iddia edilebilirse de, bu takip Avrupa taklidiyle olmayıp, belki

orta m gereğinden ve İslamın hen üz iyice kökleşmemiş olmasından çıkmakta idi, bi naena ­ leyh bahsimizden hariçtir.


ÜÇ TARZ·I SİYASET

�ı

Vakıa Mithat Paşa, isimleri yukarda geçen i k i UnlU vezirin hir dereceye kadar takipçisi idiyse de, Mithafın siyasi programı o n l a r ın · kine nispetle daha karışık ve pek gelip geçici olduğundan ve M i t h a r ı izleyen şimdiki Genç Osman/ılar'ın programları ise hayl i m ii pheın bulunduğundan Osmanlı milleti teşkili hayalinin Fransa J m p a ra t n r tuğu i le beraber ve onun gibi tekrar dirilmek üzere, öld üğüne h li k m olunsa, hata edilmemiş olur sanırım. Osmanlı milliyeti siyasetinin başarısızlığı üzerine lsldmi)'l't politikası meydan aldı 1• Avrupalıların Panislamizm dedik leri bu fi k i r son zamanlarda Genç Osmanlıhk'tan yani Osmanlı milleti teş k i l i siyasetine kısmen iştirak eden fırkadan doğdu. Evvelleri en z i ya d e "Vatan" ve "Osmanlılık" yani vatanda meskQn bilcümle hal ktan mürekkep bir Osmanlılık nidalarıyle işe başlayan Genç Osmanl ı şair­ lerinin ve siyasetçilerinin bir çoğunun duruş noktası " l sla m i yet old u . Avrupa içinde bulunmak, garp fi kirlerini yakından görmek, onların b u değişimine en kuvvetli sebepler idi. Adı geçenler şarkta bulundukla rı zaman, başlarım onsekizinci asır siyasi ve içtimai felsefesiyle pek çok doldurmuşlar (içlerinden birisi Rousseau mıitercinıi idi) ve fakat soy ve dinlerin ehemmiyet derecesini tamamen idrak eylememişlcr \'C özellikle yeni bir milliyet teşk il i için zamanın pek geci k t iği n i , Osm a n l ı Devletinin hakimiyeti altında bulunan mu htelif unsu rla rın, men fa a t ­ leri değilse bile, arzularının böyle bir ittihat v e imtizaçta olmad ı ­ ğını ve binaenaleyh Fransız milliyet kaidesinin şarkta tatbi ki imk:i n ­ sızlığını, tamamen anlayamamışlardı. Ecnebi diyarda i ke n , ekserisi memleketlerini uzaktan daha kavrayışl ı bir nazarla görmeye, d i n w ırkın şark için gittikçe artan siyasi ehemm iyetini ve bu cihetle Os­ manlı milleti ihdası arzusunun beyhudel iğini anlamaya m u \'affiı k oldular. Artık, var kuvveti pazıya verip İ slam unsurlarını -evvela Osm a n l ı ülkelerindekileri, sonra bütün k ü rei a rzd a k i l e ri- soy fa rklarına ha k · maksızın dindeki ortııklıktan istifade ile tamamen b i rleşt irmeye. h e r müslimin en küçük yaşında ezberlediği "d i n v e m i l let b i rd i r" kaidesine uyarak bütün Müsl ümanları, son zaman ların m i l le t kelimesine ve r ­ diği mana ile bir tek millet haline koymaya çalışmak l üzumuna k a n i ·

"

ı Bu

siyaset birkaç a s ı r evvel de, Osmanlı h ü k ünıeıi ı:ırnfınd:ın ı:ıkir olıın nıuşı u . Fatih Mehmet ,.e Soku l l u M e h met bu fikre h i mıct et m işlerd i r . lli ı i nl' i Selim'in ise, hemen her hareketinde lslii m alemini bi rleştirmek arzusu görü lür. l.:il drı • • zamanlar bu makalenin zemininden hariçtir. Yıldı rım Bayezid,


ÜÇ TARZ-1 SİYASET

22

oldular. Bu, bir cihetten Osmanlı Ulkeleri sakinleri arasında ayrış· maları ve farklılaşmaları davet edecekti, müslim Osmanlı tebaası ile gayrimüslimler artık ayrılacaktı. Ukin diğer cihetten, büyük bir imtizaç ve ittihada sebep olacaktı. Bütün Müslümanlar birleşecekti. Bu yol, geçen yola nazaran, daha geniş, yeni bir deyim ile alemşümul (mondiale) idi. İlkin sırf nazari olup yalnız matbuat sahifelerinde görülmekte olan bu fikir, gitgide tatbik olunmak istenildi. Abdülaziz'in son devirlerinde, "Panislamizm" sözü diplomatik konuşmalarda işi· tilir oldu, bazı Asya İslfun hükümdarlanyle münasebet istihsaline uğraşıld ı . Mithat Paşa'nın düşmesinden, yani Osmanlı milleti ihdası fikrinin hükümetçe büsbütün terk olunmasından sonra, Sultan İkinci Abdülhamid de bu siyaseti tatbike çalıştı. Bu padişah Genç Osmanlı·

Iann amansızca karşısında olmakla beraber, bir dereceye kadar on· lann siyasetlerinin talebesidir. Hukuk müsavatı ve tam serbestlik temin olunsa bile gayrimüslim tebaanın Osmanlı siyaset topluluğunda bulun· mayacağını anladıktan sonra, Genç Osmanlılar adı geçen tebaaya ve onların koruyucusu olan Hıristiyan Avrupa'ya düşmanlık göstermeye başlamışlardı. Padişahın günümüzdeki siyase ti 1 şu değişmeden sonra·

ki Genç Osmanlıların fikirleriyle pek büyük bir benzerlik gösterir. Günümüzdeki hükümdar, sultan, padişah lakablan yerine halife dini sıfatını koymaya çalıştı ; genel siyasetinde din, islim dini mühim bir mevki tuttu. Nizami me ktep lerin tedrisatında dini maddelere ayrılan

zaman

Dindarlık,

arttırıldı.

Tedrisatın

esası

dinileştirilmek

istendi.

müttekilik -velev zahiri ve riyakarane ol sun- hilafet·

penahinin teveccühünü celbetmeye en kavi vesileler haline geçti . Yıldız saray-ı hümayu n u ; hocalar, i mam lar, seyyitler, şeyhler, şerifler ile doldu . Bazı mülki memurluklara sarıklılar tayin edilir oldu. Dinde sağlamlık belki de hiliifet makamına, hilafet makamından ziyade o makamı işgal eden zata şiddetli merbutiyet ve kulluk, gayrimüslim kavimlere karşı nefret telkin etmek üzere halk arasına vaizler gönderildi. Her tarafta tekkeler, zaviyeler, cam ile r yapım ve tamirine çalışıldı. Hacılar

eh emmiyet kazandı. Hac mevsiminde hiliifet evine uğrayan hacılar , Müslümanların önderinin lütuflarına ve inayetine mazhar edilerek gerek kendilerinin ve gerekse memleketlerindeki diğer Müslümanların hiliifet makamına celp ve kalplerinin raptına çalışıldı. Yakın zaman· 1 Makalenin yedi sene evvel yazıldığı unutulmasın. (Dolayısiyle makale günümüzden

68 yıl önce yazılmış bulunuyor. d.n.).


ÜÇ TARZ-1 SİYASET

23

Jarda Müslüman ahalisi kalabalık olan Afrika içlerine ve Çin d iyarına elçiler gönderildi. Bu siyasetin en sağlam icra vasıtası ol mak üzere Hamidiye Hicaz Demiryolunun inşasına başlanıldı. La k i n , işbu siyasi doktrin ile, Osmanlı Devleti, Tanzimat devrinde terk etmek isteğini dini devlet (Etat theocratique) şeklini tekrar alıyord u . A r­ tık vicdan ve fikir serbestliğini, siyasi serbestliği, keza müsava t ı . din ve ır k müsaviliğini, siyasi m üsaviliği, medeni müsaviliği terk etmeye mecbur kalıyordu. Binaenaleyh Avrupavari meşruti hü kümete ved a etmek, devletin tebaası arasında cins ve d i n ihtilafından, içtimai va­ ziyet ihtiliifından çıkarak ötedenberi mevcut olan sevişmezlik ve zıd­ dıyetin artmasına ve bunun neticesi olmak üzere de ayaklanma ve isyanlann çoğalmasına, Avrupa'da Türkl üğe düşmanl ığın şiddetlen­ mesine k atl anmak iktiza ediyordu 1 • Filhakika öyle de old u . •

Irk üzerine müstenit bir Tıirk siyasi milliyeti husule getirmek fik ri pek yenidir. Gerek şimdiye kadar Osmanlı devletinde, gerekse gel i p geçen diğer Türk devletlerinin h i ç birisinde bu fikrin mevcut old uğunu zannetmiyorum. Cengiz ve M oğolların tarafını tutan m ü verri h Leon Kahon, o büyük Türk hanının bütün T ürkleri birleşt i rmek gibi ylice bir maksatla Asya'yı baştan başa fethettiğini yazıyorsa da, bu idd ia­ sının tarihçe tamamen tevsik edildiği hakkında bir şey diyeme m .

Tanzimat v e Genç Osmanlılık hareketlerinde d e , Tür k l e ri bir­ leştirmek fikrinin varlığına dair hiçbir belirtiye rastgelmedim . B i l m e m . merhum Vefik Paşa, lehçesiyle saf Türkçe yazmak a rzusiyle b u y ü k ­ sek hayal arkasında biraz olsun dolaşmış mıdır ? Şu muhakkak k i . s o n zamanlarda İ stanbul'da Tıirk milliyeti arzu eden b i r m a h fc l , s i ­ yasi olmaktan ziyade i l m i b i r mahfei teşekkül etti . Bu mahfelin teşekkülünde, Osmanl ılarla Almanların m ü naseb e­ tinin artmasının, Alman lisanını ve bahusus Alma n ların tarih ve l is:rn ilimleri hakkındaki tetkikatını Türk gençleri n i n b i l i r o l m a s ı n ın h a ) l i tesiri olmuştur sanıyorum . Çünkü b u genç mahfeldc, Fransız izlcyici­ leride olduğu gibi bazı hafif ve "declamatoire" edebiya ttan ve sip ­ siyattan ziyade, sessiz, sabırlı ve inceleyici şeki lde elde edilmiş sağlam bir ilim mevcuttur. 1 Maksa d ı m yan lış anlaşılmasın

ru pa ile Osmanlı Dev l et i

: M u h telif unsurlar arasındaki d üşmanlığın \'C A \'· arasındaki çekişmelerin muhtel i f sebepleri 'ard ı r ; y u k a r ı d a siıy·

lenen sebep, söz konusu muhtelif sebeplerden yalnız birini teş k i l eder.


Oç TARZ-I SİYASET

24

Şemsettin Sami, Türkçe Şiirler'in muhterem müellifi, (Mehmet Emin) Necip Asım, Veled Çelebi ve Hasan Tahsin bu mahfelin göze görünen azası olu p, ikdam bi r dereceye kadar düşüncelerinin beni m se · yici le ri di r . Günümüzdeki hü k üme ti n, bu dokt rin e iyi bakmamasından olacak ki, hare ke t leri pek yavaş o luyo r 1• Osmanlı ü lke l eri n i n , İstanbul' dan başka y e rle ri nd e bu fikrin taraf· tartaı:ı olup olmadığını bilmiyorum. Ukin, Türklük si yase ti de, tıpkı İ slam siyase ti gibi umumidir ; Osmanlı huduttan ile mahdut değildir. Bi naen aleyh, kürenin Türkler ile mesktln diğer noktalarına da göz atmak iktiza eder En çok Türklerle mesktln Rusya'da Türklerin birleşmesi fikrinin pek müphem bir s u rette varlığını tahmin ediyorum. Henüz doğmuş "İdil Edebiyatı" Müslüman olmaktan ziyade Türktür. Dış tazyikler ol­ m asa, bu fikrin k olaylıkla gelişmesine Osmanlı tilkelerinden fazla müsait muhit, Türkl eri n en kalabalık bulundukları Türkistan ile Ya· yık ve İdil havzaları olurdu. Kafkasya Türklerinde de bu fikir mevcut olsa gerek. Azerbaycana Kafk asın fikri tesiri olmakla beraber, ş i mal i İran Türklerinin ne dere· celere kadar Türklerin birleşme si taraftan olduklarını bilmiyorum. Ne olursa olsu n , ırka müstenit siyasi bir mille t türetmek fikri henüz pek turfandadır, pek az yaygındır ·

-

2

-

İ m di , bu üç s iyase tten hangisinin yararlı ve kabil-i tatbik o lundu -. ğunu araştıralım . Yararlı d edi k ;

lakin kime ve neye yararlı ? Önce bütün i nsaniye te denilebilir. Bu halde, i nsaniyeti n men· faatına hizmet e d en siy asi yol veya yollan tarif, ve sonra o yol veya y oJia rın muayyen ve mah d ut bir kısım insaniyete tat b ik i nde de bütün insaniyetin faydalanacağını ispat eylem e k, ve daha sonra, zik ro l unan üç yoldan bir veya birkaçının gelecek şartlara sahip olan yol veya yollarla ayni yetini göstermek gereklidir. Bu ise , sanmam ki şi m di mümkün olsun. Zira, bahsedilen şartları ihtiva eden si y asi yol veya yolları, henüz insanlık bilgisi bulamamıştır. 1

Yanılmıyorsam, Türk tarihinin ikinci cildinin neşr olunmasına hükümet müsaade

etmedi.


ÜÇ TARz.I SİYASET

2S

Yukarıdaki usulü takip e tm eyi p de, üç yoldan bir veya birkaçın ı n Osmanlı , Müslüman veya Türklere tatbikiyle t ü m insanlığa menfaat

ispatına kalkışılsa u sul ün noksanlığından dolayı netice pek ço k h a t a l ı olu r. Ekseri içtimai ve siyasi i şl erd e bu hatalı usulun k u llanılması itiyad edilmiş ise d e , hakikatta bir nevi safsata olduğundan vazgc · çiyorum. Meseleyi biraz tahdit edelim, teşekkül etmiş beşeri bir heyete diyelim.

Yine de pek umumi bir meseleye çatıyoruz : Muayyen bir cem i · i barettir? Buna cevap vermeden, falan veya falan siyasi yolun falan cemiyete fayd alı o l duğ u hallolunamaz. yeti n menfaatlan neden

MalOm bir ce m i ye ti n menfaatlannın neden ibaret olduğunu tayi n etmek siyasi bir meseledir. Yani "Siyaset" denilen ve henüz mevzu \'C usulU kati olarak kararlaştırılamamış natamam bir i lmin m ü h im mesc· lelerinden biridir. Siyaset ilminin meselele ri hakkında, talil (t ümden­ gelim-deduction.) ve istikra (tüme-varım - İnduction.) taraftarları a ra · sında münakaşa ve çekişme devam etmektedir. "Biri nciler derler ki , s i · yas i kaideler sırf fikridir (ideal), söz konusu kaideler t ı p k ı riya ziyc n i n nütearifeleri (belit - axiome.) peşinçe ( a priori) vazolunur. H ü k ii m c t ricali bu kaideleri, mimarın hendese kaidelerini tatbi k i g i h i . c�nı i ­ yete tatbikte mükelleftir. İ ki nci l e r ise, cemiyetler itaat et t i k leri k :ı i · deleri zatında ihtiva edip yetişme ve gelişmeleri ile ortaya k oyarl a r : bu cihetle siyaset ilmi , beşeri faaliyete hayali bir gaye tayininden sa rf- ı nazar eyl emeksizin , vakalardan tarihi v e içtimai kaideler çıka rm�ı y:ı . muhit, ahval, kuruntular ve ihtirasları gözden kaçırma maya ça l ı 5mal ıdır, derler 1 " .

Siya set ilminin usulünde olan bu ihtilaf, ona m ü tea l l i k meselck: r i ıı de ekserisinde kat i bir hal sureti bulmaya mani oluyor. Beşeri cem i · yetlerin hakiki menfaatlan, içtimai ilimler mensuplarınca p e k ı;n J.. tartışmayı davet ettiği halde, henüz karara varılmamış meselelerdcr d i r. Bu kararsızlık ile beraber, her cem iyet kendi m e n fa a t in i elde l'I mek ümidiyle bilfiil daimi değişme halinded i r. Ya n i y u k a rd a z i k rcd i k r ı içtimai mesele, ameli olarak her zaman , her m a h a l d e h a l l cı l ı ı n 11 1 ; 1 J.. ­ tadır. Bu devamlı değişme esnasında menfaat d iye fi i le gc t i rikn � l· � hayattır. Hayat ise kuvvetle devam ettiğinden , haya t ı n v:ı r l ı ğ ı k u n.: t i ı ı

·

1

Liard

:

Logiquc. M6thodc

dcs Scienccs

Moralcs, s . I BS.


ÜÇ TARZ-I SİYASET

26

varlığını gerektirir. Demek oluyor ki, her cemiyet menfaatini hayatta, yani kuvvet kazanmakta ve kuvvetini arttırmada buluyor.

Bu ci­

hetle, cemiyetler arasında, Uinatın varlık peşinde dolaşan bütün un­ surları arasında olduğu gibi, daimi bir savaşma görülüyor. Biz de bu hal suretini kabul etmek mecburiyetindeyiz. Her cemiyetin menfaati ; valığmda, binaenaleyh kuvvetli olmaktadır. Lakin, hangi cemiyetin menfaatına çalışmalıyız ? Bu sualin man­ tıki bir cevabı verilemez. Filhakika neden Türkler veya Müslümanlar menfaatına hizmet edelim de, mesela Slavlar veya Ortodoksların faydası için uğraşmayalım ? Bahusus, bir cemiyetin menfaatı, ekseri hallerde, diğer birisinin zararı ile kaim olduğundan, hangi makul sebebe istinat ederek, beşeriyetin bir kısmına zarar vermekte haklı olduğumuzu gösterebiliriz ? Bu suali ancak tabii meylimiz, diğer tabirle aklımızın henüz tah­ lil edemediği, hak veremediği hissimiz cevaplandırabilir. Ben Osmanlı ve Müslüman bir Türküm. Binaenaleyh Osmanlı Devleti, İslimiyet ve bütün Türkler menfaatma hizmet etmek istiyorum. Likin siyasi, dini ve soya dayalı olan bu üç cemiyetin menfaatları müşterek midir ? Yani

birisinin kuvvetlenmesi, diğerlerinin de kuvvetlenmesini mucip

olur mu ? Osmanlı Devletinin menfaatı, bütün Müslümanların ve Türklerin menfaatlarına ay kırı değildir. Zira, tebaası olan Müslümanlar ve Türk­ ler onun kuvvetlenmesiyle kuvvetlenmiş demek olduğu gibi, diğer Müslüman ve Türkler de, kuvvetli bir destek bulmuş olurlar. Fakat İslamın menfaati, Osmanlı Devletinin ve Türklüğün men­ faatlanna tamamen uymaz. Zira, İslamın kuvvet kazanması, Osmanlı tebaasından bir kısmının (gayrimüslim

olanların) sonunda kaybını

ve bu cihetle Osmanlı Devletinin günümüzdeki topluluğundaki bir parçasının yok olmasını mucip olacağı gibi, Türklüğün müslim ve gayrimüslim dini anlaşmazlığıyle bölünmesine ve binaenaleyh kuv­ vetsizlenmesine sebep olur

1•

Türklüğün menfaatına gelince o da, ne Osmanlı Devletinin ve ne de İslamın menfaatına büsbütün uygun gelemez. Zira, İslam toplumunu Türk ve Türk olmayan kısımlarına bölerek zayıflatır, ve bunun neti­ cesi olarak Osmanlı tebaanın Müslümanları arasına da nifak salıp Osmanlı Devletinin kuvvetsizlenmesini mucip olur. 1

Gayrimüslim Türkler pek az olduAundan bu son mahzur ehemnıiyetsizdir.


Oç TARZ-1 SİYASET

27

B unun i çi n dir ki, he r üç cemiyete munsup bir şa hı s, Osman l ı Devleti menfaatına çal ış ma l ıdır. Lakin, Osmanl ı Devletinin menfaat ı . yani kuvvet kazanması, şimdiye kadar mevcut o l u p bahsimizi n mev­

zuunu teş kil eden

Tarz-ı

Siyast'den h angi sini tak ip te dir ? Ve b u n ­

lardan hangisi Osmanlı ülkelerine kabil-i tatb i kdi r ?

-3Osmanlı milleti teşkili, Osmanlı ülkelerini ş imdi k i h udutlarıyle muhafaza için yegan e çaredir. Fa kat , Osmanlı Devletinin ha k i k i kuvveti, günümüzdeki coğrafi ş ekl i ni ko r um a kt a m ı d ı r ?

Osmanlı milletinin ortaya çıkmak h alinde , devletin farkl ı din v e cinslere mensup tebaasından, serbestlik ve hukuki müsavat üzeri ne kurulmuş karma bir millet hasıl olacak, bunlar sırf vatan (Osma n l ı ülkesi) ve millet (Osmanlı m ille ti) fikriyle bi rle şere k , din ve k av i m ·

terin hayatlarından doğma ihtilaflar ve kavga la r k al m ayaca k , ve bu esnada Rumlar, Ermeniler gibi Türkler, Araplar da eriyecek . . . Osmanlı Devletinin kurucuları olan Osmanlı T ür kl eri , anca k i l k önderleri Osman Bey'in namını vatana v e millete verme n i n v e bi l h a ss a analarının, babalarının himmetiyle vücuda gelen i mparat o rl uğu n daha ziyade parçalanmadığını gö rm e ni n manevi faydaları i l e yeti necek ler.

Belki Osm anlı namından da uzak kalacakla r : E k seri ye ti ha k i m iyet a l tı n daki eski milletlerden (müslim ve gayri m ü s li m) meyd a na gelmiş bu serbest devlette, ekseriyetin arzusuyle, esk i mahkumiyeti gösteren Osma nlı namı bile ortadan kaldırılacak . . . . Mamafih Osmanlı Türkleri uzun bir ma z i de n beri icra e t t i k leri haki miyetin tesiri ile , belki mahdut bir ist ik ba l de de maddi n üfuzfa · nnı devam ettirebilirler. Lakin, atalet hassasının içtimai işlerdek i b u

tecel li si , di ğer tabii duru m larda olduğu g i b i p e k a z sürer. Osmanlı milletinde bulunacak bilfimum M üsl ümanlara gel ince : Ekseriyeti teşkil edecekleri ci hetl e , memleke t i n idaresinde bütün hf i k i ın ku vveti n onlar eline geçmesi v e bi n ae n a ley h manen ve maddeten

!<;.

lam unsurunun bu karma top lu lu k ta en çok fay d a l an ı r o l ması gere k i r gibi görünürse de, bu istifa d ey i tasavvur i l e beraber Osmanlı m i l l e ­ tinde dini ihtilafın kal km a m ı ş , hakiki bir m üsavatın ortaya ç ı k m a m ı � . farklı unsurların cidden erimemiş o l d uğ u n u d ü ş ü n m ü ş oluyoruz . . . ·osmanlı milletinin ortaya çıkmasında, o n a d a h i l o laca k Tiirk v e Müslümanların nüfuz ve ku vvet l eri a rt m a y acak demek, Osma n l ı


ÜÇ TARZ-1 SiYASET

28

Devletinin kuvveti eksilecek demek değildir. Halbuki asıl meselemiz devletin kuvvetinde idi. Bu kuvvet elbet artacaktır. Muntazam, sıkı, hulasa modadaki bir tabir ile "Bloc" teşkil eden bir millet ahalisi, daimi ihtilaf ve kavga halinde bulunup, ayrışmakta olan anarşik bir devletten şüphesiz daha kuvvetlidir. Ukin, asıl mühim mesele, muhtelif cins ve dine mensup olup şimdiye kadar birbirleriyle kavga ve savaştan hali kalmayan unsur­ ların, şimdiden sonra kaynaşmalarının mümkün olup olmadığıdır. Yukarda

görüldü ki bu babdaki tecrübe muvaffakıyetsizlikle

sonuçlanmıştır. Bundan böyle muvaffakıyet kabil olup olmadığını anlamak için, geçmiş tecrübenin muvaffakıyetsizlik sebeplerini, taf­

silatlı olarak g özden geçi relim

:

l . Bu karışma ve uyuşmayı Müslümanlar ve bilhassa Osmanlı

T ürkl eri i stemi yordu. Zira, altı yüz yıllık hakimiyetleri hukuken bitecek

ve bunca yıllar hükümleri altında görmeye alıştı.klan reaya ile müsavat derecesine ineceklerdi. Bunun en yakın ve maddi bir neticesi olarak, o zamana kadar adeta inhisara aldı.klan memurluğa ve askerl iğe re­ ayayı da işti rak ettirmek, diğer bir tabirle, nispeten az müşkül, aris­ tokratlarca şe refli zan olunan bir çalışma yerin e alışık olmadı.klan ve hakir görd ükleri sanayi ve ticarete girmek tazım gelecek ti .

2. İ slam istemiyordu . Zira, katılanların haki ki menfaatlerini pek

maddi ve beşe ri bir nokta-i nazardan gözeten bu kuvvetli din, müslim ve gayri m üslimin hukuken tam müsavatını kabul etmiyor, gayrimüs­ limleri daima ikinci kademede bırakıyordu. Serbestliğe geli nce : İsllim

her cihetten dinlerin en hürriyetperveri olmakla beraber, din bulun ması itibariyle menşei fevkel beşer olduğ undan , mutlak hakikatlardan

ibaret esas ve kaidelerinden hariç her kaideyi doğru yola aykırı görecek

ve b i n ae n al eyh

insanlığın

saadet kazanması maksad i yle tam bir fikir

ve vicdan serbestli ğini kabul etmeyecekti.

3 . Gayri m üsl im tebaa da istemiyordu. Zira cümlesinin son za­

man lardaki terakki l eriyle şaşaalandırılan mazileri , istiklalleri, hükü­ metleri vard ı . M üslümanlar ve bilhassa Türkler o istiklali bitirmiş, o hükümetleri mahvetmişti . Osmanlı hlik imiyeti altında ise, iddialarına nazaran, ekseriya adalet değil zulüm, müsavat deği l hakaret, rahat deği l azap görmüşlerdi. Hatta haysiyet ve namusları

bile

bazen

ayaklar altına alınmış t ı . Miladi ondokuzuncu asır, bir taraftan bunlara mazilerini, halle­

rini , haklarını , mi l li yetlerini öğretti ; di ğer taraftan da, hlikimlerini,


TARZ-1

SiYASET

29

Osm an lı Devlet i ni myıfl a t tı . Bir d erece d e ki, h ük ü m altındaki a r k a ­ d aşla rın d an bazdan i stikla l bile kazanabildi.

Bu aralık, zayıflamış hikimleri mecburen ve fakat daima müte­

reddit şeki ld e dostluk elini uzattılar, h a k im iye t i arada taksim etmek,

huk uk u birleşti rmek istediler. Görme basiretleri e kse r i ye t l e hiikimle­

rinkinden açık bulunan bu ku vv etl en m iş mahkumlar, uza t ılan ellerden bazılannın pek samimi ve sad ık olduğunu güzelce bilmekle beraber, bu yeni siyasette ga rbı n tesirini, Osmanlı Devletinin va rl ı ğ ı nd a kendi kazançlannı gören bazı g arp devletlerinin zorlamalarını d a gözd e n kaçırmadılar.

Belki bazılarının me nfaat leri , Osmanlı milletinin teşek külünde idi. Ukin, onlar da soğuk akıllarından ziyade heyecana g ele n h islerine tabi oluyorlardı. H iç birisi , ama hiçbi risi geçmiş i s t i k l a l l e ri y l e ha rbe­ den bir kavim ile beraber, onunla karışarak. eriyerek yen i bir m i l let

husu l e getirmeye razı değildi.

4. Osmanlılann büy ü k d üş ma nı Rusya ile o n un köle ve p iş d a r l a r ı olan küçük Balkan hü kü m e t le ri iste m iy ord u . Zi ra ; R u sya , Boğazla ra , A n adol u ve lrak'a, İstanbul ve B al ka n la ra, m ukaddes topraklara ma l i k olmak, böylece siyasi, iktisadi, milli ve dini m a k s ad ın a e riş m e k peşi nde idi. Boğ azl ar ı elde etmekle, don a n m a s ı n a Karade n i z g i bi m ah fuz ,-c b üy ü k bir l im a n temi n e dece k , beyne l m ile l en mühim ticaret yol l:ı ­ nn d an sayılan Akdeniz'e se rbes tçe çıkacak, ve son ra o muh kem pus uda n ist ediği za m a n atı la ra k zaman ım ızın H i nt ke rva n lar ı yl e onları n m u h:ı ­ fızlan olan İ n gi liz ticaret v e harp ge m i leri n e taarruz ile Birleş i k K ral ­ l ığın en ze ngin sömürgesinin yolun u kesebilecek, kısacası ötcdcn beri göz diktiği H i nd ' i , garbından bir d e rece daha kuşa t m ı ş ola ca k, A n:t ­ d o l u ' ya sa h i p o l m a kla d ün ya n ın en m ü nbit ve ma hsuldar k ı t a s ı ıı ı hü k m ü altına alacak, I ra k ' a kadar sa rkarak b ü t ü n garbi A sya "yı eline: geçi rdiği g i bi Hind'in garp ka pıl a rına daya nmış olaca k \·e bel ki, ıı zaktan uzağa ta o zamanlar be lire n Rusya ve l n gi lte re 'n in islam top­ luluğu ve binaenaleyh İslam'ın mukaddes t opra k l a n hakkın daki reka­ betlerinde d e kendi fayd asına muvazeneyi bo zaca k , vel h a s ı l , Boğazları. Osmanlı A sya sının mühim bir kısmını elde etmekle R u sya b iiy ii l siyasi ve iktisadi meyvele r derlemiş olacaktı.

Balkanları geniş imparatorluğuna i l hak ile, şimal ve cen up Slav­ larını birleştirecek, böylece A yaso fya kubbesine h a ç d i kerek Orto­ d oks l u ğ u n meydana gel d i ği beşiği, yani Rusların d i nleri n i n çıktığı


Oç TARZ-1 SİYASET

30

yeri, Mescid-i Kamame'yi idareleri altına alarak, Hıristiyanlığın menba­ memleketinden sayılır kılacak ve bu suretle, hemen hepsi fazlasiyle dindar tebaasının kalp ile diledikleri en yüksek bir emellerini, dini ve ruhi bir emeli gerçekleştirecekti. Bu maksatlarının kolaylıkla elde edilmesi, Osmanlı Devletinin kuvvetsizliğine, Osmanlı tebaasının devamlı nifak ve kavga halinde bulunmasına bağlı idi. Binaenaleyh, Rusya asla bir Osmanlı milleti teşekkülüne razı olmazdı. O zamanlar henüz siyasi hayat kazanmış Sırp ve Yunan devletleri ise, "Türk boyunduruğu altında kalan millettaşlarını" arttırmak isterlerdi. Bunun için de Osmanlı tebaasının ayrılık halinde olması menfaatları icabmdandı ve ona çalışırlardı. ını

S. Avrupa kamuoyunun bir kısmı da istemiyordu. Zira, Avrupa kamuoyunu ihdas edenlerin bazıları hala Müslüman­ lık Hıristiyanlık din kavgasından, Ehl-i Salip muharebesi anane­ lerinden kurtulamamış olduklarından, Hıristiyanları İslam hiikimi­ yetinden kurtarmak, haç'm hatta ufak bir köşesini bile hiliil altında bulundurmamak, gayrimüminleri (inffideles) Avrupa toprağından, Nasiri ülkesinden (Kudüs) sürüp çıkarmak arzusunda idi. Bazıları ise, sırf insaniyet ve ilim açısından muhakeme ederek "her türlü terakkiye istidatlı Avrupalı milletleri, yarı barbar, zulümkiir, harp ve kavgadan başka maharetleri görünmeyen Turaniler boyunduru­ ğundan" kurtarmak ve bu Asyalıları geldikleri Asya sahrasına kovmak isterlerdi. Lakin, ekseriya bu iki fikir birbirine karışır ve hangisi han­ gisinden çıktığı anlaşılamıyacak kadar karışık bir halde tecelli ederdi. -

Demek ki, Osmanlı milletini, Osmanlı ülkelerindeki bütün kavim­ lerin arzusu hiliifına, harici manilere rağmen, Osmanlı hükümetinde işbaşında bulunan birkaç kişi, bazı Avrupa devletlerine (bilhassa Üçüncü Napolyon Fransasına) dayanarak meydana getireceklerdi. Bu iş, gayr-i mümkün denecek kadar müşküldü. İşbaşında bulunan zatların hepsi, dahilerden olsa, yine bunca manilere katlanabilmeleri pek az muhtemeldi. Gerçekten iş muvaffakiyetsizlikle bitti. Zikrolunan mani sebepler, o zamandan beri eksilmedi, arttı, bü· yüdü. Abdülhamid'in siyaseti, müslim ve gayrimüslim arasındaki nifak ve zıddiyeti arttırdı. Gayrimüslim tebaanın bir kısmı daha is­ tiklal kazanarak, diğerlerinin şevklerini çoğalttı. Rusya 'nın gittikçe kuv­ vet ve şevketi arttığından, Osmanlı Devletine olan zararlı tesirleri çoğal-


Oç TARZ-1 SİYASET

�'

dı. Sırp, Yunan, Bulgar, Karadağ tesirleri peyda old u . Avrupa efkarı daha ziyade Türkler aleyhine çevrildi. Osmanlı milleti siyaseti n i n e n kuvvetli taraftarlarından Fransa, Paris Muahedesi devrindeki azamet i n i kaybe.derek, Rusya'nın yardakçı s ı oldu. Hulasa, memleketin dahi l i nde ve haricinde bu siyasete büsbütün karşı bir m uhit doğd u. B i n a e n ­ al eyh , zannımca, artık O s ma nl ı milleti meydana gerirmekle uğraşma k , beyhude bir yorgunluktur. Şimdi, Is/tim birliği p ol iti ka sının Osmanlı Devletine yararlı olup olmadığını, tatbik kabiliyeti bulunup bulunmadığını tetkik edelim : Yukarıda ima olunduğu üzere, bu siyasetin tatbiki halinde Os· manlı tebaası arasında dini nifak ve d ü ş ma nl ı ğ ı n artması, böylece gayrimüslim tebaa ile onların ekseriyetle meskOn oldukları memleket kısımlarının kaybı ve binae naleyh Osmanlı Devletinin kuvveti n i n amlması gerekecekti. Bundan başka, umumiyetle Türkler arasına müslim ve gayrim ü s l i m farkı girecek, s oyd an doğma kardeşlik din ihtilafları ile bozulacaktı. Ukin, bu mahzurlara mukabil, Osmanlı Devleti idaresindek i bütün Müslümanlar ve bi naenaley h onun bir parçası olan Türkler. pek güçl ü bir b ağ ile sımsıkı birleşecekler, böylece farklı cins ve dinden oluşmuş "Osmanlı mil/eti "ne n is p et l e , pek ziyade sıkı ve b u s ı k ı l ığ ı cihe tiyle , mülkçe, adetçe, arazice , servetçe o l a n noksa n l ı k l a rına rağmen daha kuvve tl i bir topluluk, İslam topluluğu, meydana getireceklerd i .

Daha mühimi, yeryüzündeki bütün M üslümanların g i t t i kçe kuvvetlenmek üzere birleşmesi ve, böylece Anglo-Sakson, Cerm e n . Slav, Lati n ve belki san ırkın b irle ş me le riyle meydana gelecek büy ü k k uvvet l er arasında varlığını muhafaza eyleyebilecek , d i n üzerine m ii s­ tenit bir kuvvetin doğm as ı için hazırlanacaktı. Bu y ü ksek emele va ra n a deği n , şüp hesiz hayli zaman geçecek , ilk devi rlerde yal nız şimd i d e n mev c ut manevi münasebetler ta kvi y e olunarak, m ü s t a k bel topl u l uğ u n anc a k müphem bir taslağı yapılacak ve fakat gitgide h a t l a r ı v e şek l i daha ço k belirecek, müspet, ka ti ve henüz zi kri geçen b iiyük, k o r k u 111,· manevi eş h a sl a boy ölçüşebilmeğe muktedi r, Asya ' n ın b iiy ü k bir k ı s· mıyla Afrika'nın ya rısı n dan ziyadesine hakim manevi bir şahıs y a ra ­ tılmış o l aca ktı . Lakin, bu tarz-ı siyasetin, Osmanlı Devletinde ınuvafTakıyct lc tatbiki mümkün müdür 1 İslam, siyasi ve içtimai işlere pek çok ehemmiyet veren din lcnlcn biridir. İslamın esas kaidelerinden biri " d i n ve millet bird i r", d üs-


ÜÇ

32

TARZ-1

SİYASET

turuyle ifade olunur. İslim, mümin olan kimselerin cinsiyet ve mil· liyetlerini bitirir ; lisanlanm kaldırmaya çalışır, mazilerini, ananelerini unuttu rmak

ister : "İslam, kuvvetli bir değirm endir ki, farklı cins ve

din müntesiplerini öğütüp, dinen, cinsen bir, aynı haklara sahip, yek· diğerinden hiç farksız Müslümanlar çıkarır .

. •"

İslamın meydana çıkışında, güçlü, muntazam siyasi teşkilatı vardı. Kanun-u esasisi Kur'an idi. Resmi

dili

Arapça idi. İntihap edilmiş bir

reisi, mukaddes bir riyaset merkezi vardı . Lakin, diğer dinlerin tarihinde görülen değişmeler, İ slim da dahi bir dereceye kadar müşahede olunur : Irk tesirleri ve muhtelif vakalar neticesi, dinin teşkil ettiği siyasi birlik kısmen bozuldu. Hicretten henüz bir asır geçmemiş idi ki, Arap ve Acem milliyetleri zıddıyeti, Emeviye

tecelli ile, İslim bir yara açtı, Sünni ve Şii büyük ih·

ve Haşimiye hanedanları arasındaki nefret tarzında birliğine kapanma bilmez

tilafmı ortaya çıkardı. Daha sonraları, Arap ve Acem unsurlarına Türk, Berber vesaire gibi muhtelif unsurlar da karıştı. Bunlar İsli· mın düzeltmek, birleştirmek ve temsildeki şiddetine rağmen, milli

his ve ihtiraslarını kısmen

muhafaza

eylemiş

olduklarından,

İs·

limdaki fikir ve siyaset birliği daha ziyade bozuldu. Şarkta da, tıpkı

garp te

olduğu gibi

tavaif·i

mülftk

hasıl

oldu.

Hilafet,

manevi riyaseti bir dereceye kadar · muhafaza etmekle beraber, pek geniş Darü 'l-İ sl am , her tarafta türeyen küçük küçük ve geçici emirlikler, saltanatlar, şahlıklar, padişahlıklar

ile parça parça oldu . B izzat hilafet

de ikileşti, hatti üçleşti . Resmi ve dini lisan da birliğini kaybetti. Acem· ce, Arapça kadar hak i ddiasına kalkıştı Bir zaman geldi ki, İslimm kuvveti en aşağı noktasına doğru inmeye başladı .

İslam ülkelerinin bir kısmı, gitgide büyük kısmı, dörtte

üçünden fazlası, Hıristiyan devletlerinin hikimiyeti altına geçerek İslimiyetin birliği delik deşik oldu. Yakın zamanlarda ise, garp fikirlerinin tesiriyle, İ s lamiyetin ar· zusuna rağmen tamamiyle mahvedemediği kavim ve milliyet taassu­ bu, pek az da olsa, baş göstermeye başladı. Kuvvetine halel veren bunca vakalar ile beraber, İslam bili pek güçlüdür. Müslimin arasına, din l erinde ş ü phelilik veya daha beteri olan imansızlık henüz girmemiş denebilir. İslamın hemen bütün tabileri, din yolunda her fedakarlığı göze alacak, muti, dini ile heyecanlı, dini bütün kimselerdir .


ÜÇ TARZ-1 SİYASET

33

Bazı Müslüman devletlerin yeni kanunları İ slam şeriatından ay­ rılmakla beraber, esası yine İ slam kaideleri gibi gösterilmektedir. H a t a . Arapça yegane din lisanıdır. Hatta birçok ye r leri n Müslümanları içi n ilmi v e edebi lisandır da. İ slam okulları-m üstesna b ö l ü m le ri sarfı n a ­ zar-aynı program ile ayni lisan üzere (arapça d i l i ) ö ğ re t i me deva m etmektedir. Hulasa, İslam medeniyeti, evvelki birliğiy le devam ed i y o r denilebilir. Hala her Müslümanım, Türk veya i raniyi m demek ten evvel , "e l ­ hamdü-l illah Müslümanım . . " diyor. Hal a İ s l a miyet d ünyası nın b üy ü k kısmı, Osmanlı Türkleri hakanını İ sla m ın halifesi tanıyor. H a l a b ü t ü n Müslümanlar, günde beş defa Mükerrem Mekke'ye yüz çe v i r i y or ve Kabe'ye yüz sürüp Hacer-i Esved'i öpmek için, bUyUk bir heye ca n ile kürenin her tarafından muhtelif sıkıntıya katlanarak koşuyorlar. Hiç korkmadan tekrar olunabilir ki İ slam henüz pek güç l üdü r Bu n u n üzerine tevhid-i lslam siyasetinin tatbikinde, dahili m aniler az güçl ü k ile katlanılabilecek surettedir. Lakin harici maniler pek k uvvet lid i r. Gerçekten, bir taraftan İ slam devletlerinin hepsi H ıristiyan devletlerinin nüfuzu altındadır. Diğer taraftan bir iki müstesnası dışında, bütün Hıristiyan devletleri Müslüman tebaaya maliktir. .

Tabiiyetlerinde bulunan Müslümanların hatta k uvve t l ice m a n e v i bir vasıta i l e olsun, hudutları harici n de k i s iyasi merkezlere bağl ı l ı k · tarını istikbalde, mühim neticeleri çı k abil ecek umumi b i r fi k re h i z­ metlerini menfaatlerine aykırı gö rd ü k l eri n d e n ortaya ç ı k ma s ı n a h ı: r suretle karşı koymak isterler, v e bütün İs la m devletleri üst ünde k i nüfuz ve iktidarları sayesinde bu is t edi k l e rini icra da edebi l i r k r. Binaenaleyh, zamanımızda en k uvve t li İ slam devleti olan Os m a n l ı Devletinin bile ciddi bir sure t te Is/anı birliği siyasetini t a t b i ke k a l k ı ş ­ masına, belki de mu vaffakıy etle, ka rş ı koyarl a r ,

.

Türk birliği siyase ti n d e k i faydalara gel i nce, Osma n l ı U l k clcri n ­ deki Türkler hem dini, hem ırki bağlar i l e pek s ı k ı yal n ız d i n i ol m a k ­ ta n sıkı birleşecek v e esasen Türk ol ma d ı ğ ı halde b i r d e rec ey e kada r Türkleşmiş sair m üslim unsurlar daha ziyade Türkl üğü bcn i rn scyccd ve henüz hiç be n i mse memi ş unsurlar da Türkleşti rilcbi lcce k t i . Lakin asıl büyük fayda ; d i l l e ri ırkları , adet leri v e ha t ta e k seriye t i ­ nin dinleri bile bir olan v e Asya k ı t a sı n ın bü y ü k b i r k ı s m ı y l e A v ru p: ı ­ n ın şarkına yayılmış bulunan Türklerin birleşmesine v e böylece d iğı: r büyük milliyetler arasında varlığını muhafaza ed e b i l ecek b üy ü k hir ,

,


34

ÜÇ TARZ-1 SiYASET

siyasi milliyet teşkil eylemelerine hizmet edilecek ve işbu büyük top· lulukta Türk toplumlarının en gUçlU ve en medenileşmişi olduğu için Osmanlı Devleti en mühim rolü oynayacaktı. Son vakalarm fikre getirdiği uzakça bir istikbalde, meydana gelecek beyazlar ve sanlar alemi arasında bir Türklük cihanı husule gelecek ve bu orta dünyada Osmanlı Devleti, şimdi Japonyanm sanlar aleminde yapmak istediği vazifeyi üzerine alacaktı. Bu faydalara mukabil, Osmanlı ülkelerinde meskfin, müslim olup da Türk olmayan ve Türkleştirilmesi de mümkün bulunmayan kavimlerin Osmanlı Devleti elinden çıkması ve İsl!miyetin Türk ve Türk olmayan kısımlarına ayrılarak, artık Osmanlı Devletinin Türk olmayan Müslümanlar ile ciddi bir münasebeti kalmaması mahzur· lan vardır. Türkleri birleştirmek politikasının tatbikindeki dahili müşkülat İslam siyasetine nazaran ziyadedir. Hernekadar, garbın tesiriyle Türk· ler arasında milliyet fikirleri girmeye başlamış ise de, yukarıda söy· lenildiği gibi, bu vaka henüz pek yenidir. Türklük fikirleri, Türk ede· biyatı, Türkleri birleştirmek hayali henüz yeni doğmuş bir çocuktur. İslamiyette gördüğümüz o kuvvetli teşkilattan, o pür hayat ve pür heyecan hissiyattan, hulasa sağlam bir ittihadı meydana getirebilecek madde ve hazırlıktan hemen hiç birisi Türklükte yoktur. Bugün ekseri Türkler mazilerini unutmuş bir halde bulunuyorlar. Lakin şu da unutulmamalıdır ki, zamanımızda birleşmesi muh· temel Türklerin büyük bir kısmı Müslümandır. Bu cihetle, İslam dini, büyük Türk milliyetinin teşekkülünde mühim bir unsur olabilir. Mil· liyeti tarif etmek isteyenlerden bazıları, dine bir amil (factuer) gibi bakmaktadırlar. İslam, Türklüğün birleşmesinde şu hizmeti yerine getirebilmek. için, son zamanlarda Hıristiyanlıkta da olduğu gibi, içinde milliyetlerin doğmasını kabul edecek şekilde değişmelidir. Bu değişme ise hemen hemen mecburidir de : Zamanımız tarihinde görülen umumi cereyan ırklardadır. Dinler, din olmak bakımından, gittikçe siyasi ehemmiyetlerini, kuvvetlerini kaybediyorlar. İçtimai olmaktan ziyade şahsileşiyorlar. Cemiyetlerde vicdan serbestliği, din birliğinin yerini alıyor. Dinler, cemiyetlerin ek işleri olmaktan vazge· çerek, kalblerin hadi ve mürşitliğini deruhte ediyor, ancak halik ile mahlQk arasındaki vicdani rabıta haline geçiyor. Dolayısıyle dinler


TARZ-I

SiYASET

3S

ancak ırklarla birleşerek, ırklara yard ım c ı ve h a tta h izmet edici ola ra k , siya si v e içtimai ehem miyet lerini muhafaza edebiliyorlar 1• Harici engeller ise, İ sla miye t s i yase ti ne n i spe tl e daha az k uv\'et ·

lidir. Çün kü H ıristiyan devletlerden yalnız birisinin, R usya ' n ı n M ü s­ lüman Türk tebaası va rdır. Bu cih etten, menfaatleri gereği , Türklerin birleşmemesine çalışacak yalnız bu devle tt i r. Ba ş k a H ırist iy a n dev l e t · lere gelince, ihtimal ki bazıları, Rusya menfaatlerine zararlı old uğu için, bu siyaseti desteklerler bile. Yukarıdaki mütalaalardan şu neticeler ç ı k ı yor : Osmanlı millt'ti

yara t ılmas ı , Osmanlı Devleti iç in faydalara s a h i ps e de, ga y r - i kabi l - i

tatbiktir. Müslümanların veya Türklerin b i rl e şmes i n e dön ü k s i y a se t le r. Osmanlı Devleti hakkında e şit denilebi lecek menfaat ve mahzu rla r ihtiva etmek tedir. Tatbikleri cihetine gelince, kolaylık ve zorl u k yine

aynı

derecede denilebilr

hangisinin tatbikine çalı ş ıl m alı dı r ? Türk gaze tesi n i n i s ­ mini işittiğim zaman, ni hayet beni rahatsız eden şu s u a le cevap bulaca ­ ğımı ümit ve ismine nazaran o cevabın da Türk l ü k s i ya se t i olacağın ı zanneylemiştim. La k i n, gördüm ki, "hukuku m u hafaza" olunaca k , zihinleri temizlenecek, fikirleri sevindirilecek Türk , s a n d ı ğ ı m g i h i şim di bile Hanbahk'tan, Ka ra da ğ ' a, Tim u r Yarımadasından K a ra l a r İ line k a d ar Asya, Avrupa v e Afrika'nın m ühim b i re r kıs m ı n ı k a playa n bü y ük ırkın efradından her h a n g i bir Tü r k olmayıp, ancak Osma n l ı Devleti tebaası olan bir Garp Türküd ür. " T ü r k " y a l n ı z on ları görüyor. onl arı biliyor. Ve, hem de ancak mi ladi on dörd ü ncü asırdan beri -\ c Fran s ız menbalarına nazara n- biliyor. Ve bi n ae n a l ey h , şu za m:ın d a aynı dev l eti n tebaası olup m üslim veya gayrimüslim ve fa k a t d i!!cr cinsten bulunan ce m aat lar, ve harici milletlere k a rş ı ya l n ı z onlu rı n " h u k u k u n u muhafaza" etmek i s t i yo r . Türk için Türklüğün aske r i . s i yasi v e medeni geçmişi yal n ı z H üdavendigarlarında n , Fa t i h ' lerdcn Selim'lerden, l bni Ke ma l ' l erde n , Nefi 'lerden , B a k i ' lerde n , fa l iy:ı (,"c · le bi ' l e rden , Ke m a l' le rde n t eşe k k ü l ediyor ; Oğuz'lara, Cengiz"lere, T i ­ mur'lara, Uluğ Bey'lere, Farabi'lere, İ bni Sina'lara, Teftazani v e N e · vai'lere kadar varamıyor : Bu halde

A ra d a s ı ra d a

f sla mi ye t , h i la fe t

po l i t i k a la rı n a da ya k l a ş ı r g i hi

o l uy o r da, birleşebilecek T ü r kl e ri n hemen c ü ml e s i M üslüman o l m :ı k 1

Rusya'da Ortodoksl uk, Abnanya'da Protes t a n l ı k , l ngiltere"de Angli k a n l ı k , nıııh ı c l i f

meml eketlerde Katoliklik.


36

TARZ-1

SİYASET

cihetiyle esasen mühim noktalarda ortaklıkla rı bulunan İslim ve Türk siyasetlerinin ikisini birlikte desteklemek istediği 7.annolunuyor ; ilkin bunda da çok kalmıyor, ısrar etmiyor 1• Hulisa, öteden beri zihnimi işgal edip de, kendi kendimi ikna edecek cevabını bulamadığım sual yine önüme dikilmiş cevap bek­ liyor : Müslümanlık, Türklük siyasetlerinden hangisi Osmanlı Devleti için daha yararlı ve kabil-i tatbiktir ? .

Zoya Köyü (Rusya) ı s Mart ı 9b4 AKÇURAOÔLU YUSUF.

Makamı Celil-i HilUet" Türk, ıs Kftnunuevvel ı 3 1 9 (1 903).


CEVABIMIZ ALI KEMAL Mukaddemede, ilk nüshamızda uzun uzadıya i fa d e ey ledi ği m i z h al d e, gaze t emizin esas yol u ha kkı nd a bizden yi ne izahat istiyorl a r . " Üç Tarz-ı Siyaset" unvaniyle geçmiş nüshamızda neşredilen tafs i ­

latlı yazıda ise, Türklerin tevhidi, lslimın ittihadı, O s ma nl ı mill iyet i diye

vasıflandı rdıkl arı

farklı

yollardan

anlam ad ıklarını beyan eyliyorlar.

hangisini

benimsediği m i z i

g iri ş m ede n evvel şu beyanata cevaben demek isteriz ki, b izim için Türkü l sUlmda n . Diğer izahata

İslimı Türkten, Türk ve ls lim ı Osmanlılıktan, Os m anl ı l ı ğ ı Türkte n . İslimdan ayırmak, tekliği üçe bölmek olamaz. Hayalimize gelse bile fikrimize yerleşemez. Böyle taksimatı kiğı.t üzerinde yürütmek, sonra zavallı tarihi, va k alann

hakikatini -biçarelerin a ğzı, dili

yok ya -­

bu indiliklere göre devi r devir, sınıf sınıf, bol bol una bölerek, öbür devri islim itti h ad ı na, beri devri Osmanlı milliyetine, en son k ısm ı i se

Türk ittihadına ha s reylemek k olay d ı r, h ususiyle aladır ; çü n k ü h i r nevi ilmi müzakeredir, herhalde edebi bir e k se rsi zd i r . Ş u kad n r k i .

Türk gibi gaze te, iyi e m el in i esasen b u yola hasredemez. Edeınc d i � i için de, hakikatlere daha muvafık, va kalara daha mutabık b i r y o l

takip eder. Şu haki katten h ep i m i z e m i n olmalıyız k i , pad işa h l a r ı ­

mızdan, hükümet ricalinden, hatta u lemam ı zdan, fazıl kişiler i m i 7 <kn bel ki Türkü İ slamdan, öze l li kle l slimı Türkten , Türk ve l s l ii mı O s ­ manlılıktan zi yad e seven, d üşünen old u. Tabii o l d u , ç ü n k ü doğtı \ö l : t n kimimiz dinda r, kimimiz hür fikirli ol uyoruz. B ö yle o l d u ğ u m uz u d a . a hv a l ve hareketlerimizde g ö s te ri yo r uz . Yoksa hiçbir pad işa h 1 111 1 1 . h i çbi r vezirimiz, bilgemiz n e y a kın, ne uzak mazide, hatta n e d e ha l d e, n e İ s lim i ttih a dı , ne Osmanlı m i ll i yet i , n e T ü rk l e r i n tc\' l ı i d i

yoluna emejini vakfeylemedi. Sultan Mahmut'tan, Reşit Paşa'd:ın. t a

Ali ve Fu at Paşalara, Mithat Paşa'ya kadar bütün o b ii y ü k l e r i n l ı i 1,· ­ biri, Bulgar'ı, Rum'u, Sırb ' ı , Erme n i ' yi , Ulah'ı, Marani'yi ; Keld:ı n i " � i

Os m anlı milliyetinin yaradılışına sokmak beyh ude hayaline s:ı rma d ı .

Çünk ü, h erbiri bi l iy ord u ki, Fransa B üyük i h t i lal i n de n , Napolyoı f u n o dest anh rengarenk zafer ve ese rin d e n , Avrupa'nın o karışık hc)c·

can l anm a sın d � n so n ra , uy a n ma ğ a, maziden istikbale doğru göz :w -


38

ÜÇ TARZ-1 SİYASET

mağa, varlıklarını candan gönülden anlamağa, istemeğe başlayan bu muhtelif milletleri öyle Osmanlı milliyeti birliğinde temsile kalkışmak, amiyane bir tabirle yangına körükle gitmek demek idi, hatıra bile gelmezd i. Fakat Osmanlı hükumet tarzını Avrupa'run yeni fikirlerine mülayimce bir şekilde sokarak, devrin siyasi gidişinden istifade ile bütün bu kavimlerin tabiiyetimizde kalmasına çalışmak tabii idi, makul idi. Öyle yapıldı, daha doğrusu, mümkün olabildiği kadar öyle yapılmağa çalışıldı. Yakaların hakikatı bu derece basit, vazıh iken : "Ahaliyi aralarındaki din ve mezhep ihtilaflarına rağmen yek· diğerine karıştırarak ve temsil ederek, Amerika Birleşik Hükümet· terindeki Amerikan milleti gibi müşterek vatanla birleşmiş yeni bir millet, Osmanlı milleti meydana çıkarmak" tasavvurlarına sapmak, ne yalan söylemeliyiz, bize pek garip görünüyor. Öteki padişaha, beriki vezire, o fikri, bu niyeti atfetmek kolaydır, fakat bu iddialan tarihi delil­ ler ile sağlamlaştırmak ve ispat etmektir ki müşk üldür. Aynı lisan, aynı emel ve aynı suretle teessüs, tecel li eden Amerika halkiyle, hükümetiyle Osmanlı halkı ve hükümeti arasında hangi devirde, hangi şekilde olursa olsun bir münasebet ve benzerlik farzetmek, tarihin havsalasına, hakikatlerin alanina girmeyen tasavvurlardandır. Yoksa tarihi alt· üst, k armakarış ık ederek zorla delil gibi göstermek ilmin ciddiyetine uymaz. Yine bil farz Fransa'da Üçüncü Napolyon, filhakika milliyet taraftan idi. İ talyalıların, Almanların milliyetlerinin teşekkülüne ça­ baladı, hattA Fransız menfaatlerine karşı çabaladı . . . Alman, İtalyan milliyetleri teşekkül eder etmez, ilk hamlede Fransızların aleyhine dönüverdiler. Her ne ise o garip yaratılışlı hükümdar, esasen Büyük İhtilal felsefesinden sızan bu milliyet fikrinin hem başı hem sonu oldu. Şimdi, Üçüncü Napolyon'un Osmanlı siyasetinin gidişine derin bir tesiri farz olunsa idi, o d a devletimizin tamamen yok olmas ıyle , az çok tabiiyetimiz altında yaşayan muhtelif kavimlerin, önce Bul garla· rın, bir dereceye kadar Sı rpları n , Romanyalıların tam istiklll liyle olabilirdi . . . hattA bir derece old u bile, 1 858 toplantısıyle Memleke· teyn'in, Os m anl ı tAbiiyeti bağlarından sıyrılmalarına en ziyade o zaman Fransa çalıştı. Sırbistan için de böyledir. O vakit Fransızlara kalsa id i , ta Su riye'nin Marunilerinden Bul garlara ve Ermenilere kadar bizde tabi milliyet bırakmaz, istiklllle eriş ti rirlerd i . İmdi, bu açık gerçeğe rağmen Osmanlı milleti fikri, en ziyade Ali ve Fuat Paşalar zamanında geçerli idi. Fransız kaidesi nin ; plebisit ile milletler teşkil etmenin resOlü Üçüncü Napolyon'da bu garpWaşmış paşalara kuvvetli destek oluyor· ·


CEVABIMIZ

39

du" demek, tarihi bir parça hırpalamakla olur . . . Tarih! Tari h ! Ui k i ı ı t a ri he gayet dikkat ile, insaf ile bakmalıyız. Gelişi g ü ze l va kaları tarihe delil, tarihi rical ve vakaları şahit getirmek, b i l m eyi z amma, o şa hıın c fenne bir mertebe hürmetsizlik o l maz m ı ? •

Osmanlı milliyeti b ah si bö y l e bir tarafa dursun, 1 slam i tt ı ha d ı n :ı

geli nce : Bu da bir garip tasavvurdur ki hiçbir zaman k uv ved e n fiile çıkmadı. Hatti. teşebbüse bile mazhar olmadı. Şu sebeple ki hakikate uym az, hayale sığmaz imkansızlıklardand ır. l slamı ittıhada da\'cl e debi l mek için, her biri bölük böl ük İ slam a h al i s i ne hükmeden Fransa, İngi ltere , R u sya, saire gi bi devletlerin cümlesine birden meydan ok u ­ mak i ktidarında olmalıyız. Hatti umumiyetle Hıristiyanlara , e s k i devirde olduğu gi bi galip gelebilmeliyiz. H al bu ki biz galebe, hücü ın ş öyl e dursun muhafaza, m ü da fa a için çareler arıyoruz, a rı y o ruz d a bulamıyoruz. Rumeli'nin Müslümanlarını m u hafa za ya

m uktedir dc� i l ­

ken, Hindistan'dakileri ele geçirmeye çalışmaya kalkışmak, en coşk un b i r hayale sığmaz asılsız rüyalardandır. Sultanlarımızdan ,

vezi rleri ­

m izden, ediplerimizden bu olmayacak emre çaba ha rcayanlar h a n g i l er i

o ld u ? Göremiyoru z . Filhakika, makale sahibine göre bu beri k i leri n için de bir " Ro us seau " mütercimi bile varmış ki,

b u zat da zav:ı l l ı

Sait Bey olsa gerek, meğer k i " Em i le " i tercüme ede n Ziya Paşa o l m a sm !

Sait Bey ki, "Rousseau"nun ahlaki faziletlerini Türkçeye naklet t i . Başka ufak tefek m a kalele r , Galatat-ı Terciime g i bi sade eserler y:ıztl ı . Ukin ha ri gi sözler, hangi işler ile İ slam ittihadına ç a l ı ş t ı , anlayamadı k .

Ziya Pa ş a ' da bil e , Hürriyet 'te n Harabat'a k a da r sari h s u re tt e böyle lı i r fik re tesadüf etmedik. Bir Bulgar' la, bir R u m'la, bir Türk ' ü mezcedcrc- k . Fra n sız, A l m a n , İtal ya n m i l l iye t i gibi bi r m i l l iyet t eş k i l et mek diiş ü n ­ meğe bile değmez ola m a y aca k bir iş olduğu g i bi , za manımızda Asya ·n ı ı ı . Afri ka 'n ın , Avrupa'nın Müslümanlarını tevhid ile bir l s l a m De\' l e ı i meydana geti rmek , tantanalı lakin kuru bir ve h i m di r . Bir veh mi, Ü) le halife l aka bı n ı diğer lakaplara te rci h etmek, d i n e fazla h ü rmet gi.i s­ termek, ehemmiyet vermek g i b i tabii hal leri delil gös t e re re k o padişa lm . bu vezire , nihayet şu fırkaya is n ada k a l k ış ma k d o ğr u mud u r ? Bütiı n bu ricalin işi gücü kalmadı da, bu k u ru n t u ' a ra mı mesai sarf eyl iyorla r '! B u n a delalet eden hakiki delil nerededir ? B u y o lda bir m u h a re b e ın i açıldı ? B i r hattı ha reke t cetveli m i n eşro l u nd u ? Bir teşebbüse m i gi ­ rişildi ? Mekteplerde dini tedrisa t ı a rt t ı rm a k l a , Ş a m 'd a n Mck ke'ye br r


ÜÇ TARz.I SiYASET

40

demiryotu inşasına kalkışmakta öyle asılsız büyük bir fikrin ara­ sında ne münasebet olabilir ? Rusya Devleti bütün Slavları, Almanya devleti bütün Cermenleri itaatları altına alarak Cermen, Slav geniş ittihadlannı getirmeğe çalışabilirler. Bu makbul bir iştir, çünkü hasıl olabilir bir emele matuftur. Bütün Slavların, Cermenlerin ara­ larında ırk, fikir, vatan, iklim yakınlığı, ekseriya da lisan birliği gibi cins cins münasebetleri vardır. Halbuki cihanın Müslümanlarını dinden maada birbirine rapteden bir alaka mevcut mudur ? Cermenler umu­ miyetle Avrupa'nm ortasında, Slavlar ise hemen umumiyetle Av· rupa'nın baştan başa şarkında otururlar. Bir hakimiyet, bir idare, bir ittihat altına girebilirler. Fakat İslamın her halinden maada, bu­ lunduğu yerlerin yekdiğerine sonsuz uzaklığı böyle bir inanca kesin manidir. İslim ittihadını böylece olabilir görmediğimiz gibi, Türklerin tevhid-i fikrinden de bir mani çıkarabilenlerden de değiliz. Neyi, kimi birleştiriyoruz. Tarih bir tarafa dursun, bir kere lütfen coğrafyaya, dünyanın ahvaline ibretle nazar atfedilsin. Türklerin bu suretle tevhidi için cihanı ne kadar alt üst etmek, hiç olmazsa koca Rusya Devletini gövdesinden ne derece kırmak lizımdır, düşünülsün. İlahi . . Tatarlar ile, bir nevi Türklerle meskfin iken Kınm'ı mu­ hafaza edemedik de şimdi bütün Asya'mn Türklerini tevhide mi ça­ lışacağız ? Böyle bir ham hayale bedel de, Türk olmayan vatandaşla­ rımızı mı feda edeceğiz ? Bu acayip fikri yaratanlar kimlerdir ? Lehçe' de, (geldim)i (geldüm) yazmak gibi bir şivesizlik göstermiş olduğu için Vefik Paşa merhuma mı bu hafiflik isnat olunuyor ? Necip Asım Efendi ise Leon Kahon'un o muğlak fakat gevşek Mogol Tarihini Türkçeye naklettiğinden d ol ayı mı, yoksa "kaidei Türkiye" diye sırf kuru bir inat saikasıyla o (Vav) haşvini ilave ederek Türkçede bir kaidesizlik gösterdiği için mi, böyle bir ucubenin yayıcısı addolunuyor ? Fakat Ş. Simi Bey esasen Arnavut olduğu için lisanen, fikren, emelen, ne suretle olursa olsun, ancak Osmanlılık itibariyle Türklüğü idrak edebilir, öyle Türklerin tevhidi gibi acayip fikirlere çabasını vakfedemez. Hulasa, ne kadar muhteşem, mübeccel olursa olsun, muğlak, bilhassa imkansız olduğu için biz böyle Osmanlı milletinin vahdeti, İslam ittihadı, Türklerin tevhidi gibi fikirleri emellerimize hedef ittihaz edemeyiz, bu yollara mesai harcayamayız, çünkü uğraşımızın mem­ leketimiz için, vatandaşlarımız için faydasını, bir semeresini görmek, göstermek isteriz. .


41

CEVABIMIZ

Bu tafsilittan sonra bahsimizin di ğer şıkkına sözü geç i re re k yo­ l u muz, fikrimiz, maksadımız nedir, bir ke re daha, aş a ğ ı d a , kısnc:ı fakat açıkça ifade etmek dileriz. B ugüne kadar dedik, diyoruz, de m e k istiyoruz ki Türk ,

mazi.

meziyet sahibi bir kavimdir, altı yüz beş senelik bir devletin, bir s a l ­ tanatın müessisi, milikidir. B ugün bile, zemin ve zaman sebeb iyle u ğradığı çöküntü şüpheleri içinde, za m an zaman m a dde t e n , manen mümtaz yaratılışını ekseriya

dünyaya

izhar ve baş tanbaşa

ispattan hayret

geri kalmıyor. veriyor.

Bir sava şta

Bununla

beraber.

iktiza ederse, fırsat düşerse A v rupa medreselerinde, cihan irfan mda kendini gösterebiliyor. Fil hakika hükllmet , cemiyet itibariyle bozul m a ­ y a uğraşmıştır. Fakat bu günahların kusuru esasen kavimden ziyade iklimin, yara tılışın değ i l zaman ve zeminindir. Bu e n geller , bu be l a ­

lar olmasaydı, şarka b u su retle g ö mü l m eseydi Tü r k b u i ç t i m a i yıkm­ tıya uğramazdı. Mamafih ezeli hük m ün gidişini değişti remeyiz, o l a n oldu. Şimdi ö bür güzelliklere istinaden bu noksanları gidenn eğe çalışma­ lıyız. cihana göstermeliyiz ki, böyle bir yükselme asrı n d a , taass u b u n kurbanı olarak sönmeğe mahkQm edilemeyiz. M azimi ze , yaratılış mezi­ ye tlerimize, mesaimize istinaden varl ığımızı , istiklalimizi m u h a faza etmek, bu şaşaalı güneşin feyzi altında d iğer k av im l e r g i b i mukadder tekemmülümüzü taki p eylemek is te riz . Öyle bir devird ey iz ki, Ulemdc şöyle böyle adalet hükmünün geçe rl i old u ğ u na kaniiz. O h a l d e k o s­ koca bir kavmi n imhas ı na hangi adalettir ki, aklı ya t a b i l i r ? Sade noksanlıklarımızı görmemeli, bir parça insafla kemal lerim ize dikkatle atfmazar eylemeli. Şarkın başka bir kavm i var mıdır ki, bilfa rz elli, altmış sene içinde l isana, edebiyata , hatta um u m i ye t le irfana T ü r k ­ ler kadar feyz ve kemal vermi ş olsun. Sultan Mahmut devri nde Türkçe ne idi, Sultan Hamid dev ri nde ne old u ? O zaman T ü rk l er ne bil iyor­

du, b u gün Türkler yine di ğe r şark kavimlerine n i s pe t le neler bil irler '! Bilhas sa bu tecelli ne kadar manilere rağmen husule ge l d i . O k:ıd:: r uzaklara bile gitmeğe hacet y o k : ne türlü s e bepl e rl e o l u rsa olsun . tabip, davavekili, muharrir, saire b i r gen ç l e r k ütlesi , bir m iiddc t A vru pa ' da yet kinli k elde e t m eğe ça l ış t ı k ta n so n ra , b i r k a ç sene evvel h �ı zemine geldik. Az bir m ü d de t içinde her b i ri m iz bir meslekte i lerled i k . Fikrimizi, ahvalimizi, muamelitınızı yakından tet k i k eden insaflı Frenkler bile : "Türk hakikaten d i ğer şark kavim l e ri n de n mütera k k i. yüksek imiş, bir Avrupalıdan hiç aşağı kalmıyor, Şa r k t a d o ğa n Avru-


42

Oç TARz-1 SİYASET

pahlara ise tercih edilir" diyorlar. Hakkımızı, fazlımızı teslim etme· yen, idrak eylemeyenler yine olsa olsa içimizdendir. Çünkü şahıs itibariyle filiyız ; fakat cemiyet, içtimai kabiliyet bakımından henüz berbatız. Sebepleri farklı farklı olarak, aramızda daimi bir kötü ni· faktır ki hükümrandır. Bilfarz, bu derece saflıkla böyle iyi niyetle neşrolunan şu Türk gibi bir gazeteye düşmanca bir nazarla bakmak vesilelerini aramağa kadar varırız. O derece munafıkız, o derece parçalanmağa teşneyiz. Fakat biz sebat ve metanet gösterirsek, bilhassa her birimiz mes· leğimizde meziyetimizi göstermeğe çalışırsak, o kötü hissiyatın hiçbir zaman kurbanı olmayız ; sonunda öğünülecek emelimize ereriz. Emelimiz nedir ? Cihanın hangi bir köşesinde olursa olsun, bil­ farz Mısır'da, mümtaz bir mevki, Rumlar, İtalyanlar hatti İngilizler, Fransızlar gibi mümtaz bir mevki tutabilmektir. Niçin öyle olmasın ? Doğuştan veya sonradan elde edilmiş faziletler itibariyle onlardan aşağı mıyız ? Güzel bir terbiye gördükten sonra hangi bir işi üzerimize alırsak hiç olmazsa onlar kadar yerine getiremiyor muyuz ? Gözü­ müzün önünde öyle idareler, işler oluyor ki, aynı derecede kültürlü bir Türk, diğer kavimlerden ziyade bunlarda muvaffakıyet gösteriyor. Bir içtimai heyetin cemiyet olarak ıslahı, o heyeti terkip eden fertlerin şahıs olarak iyileşmesine, feyzine bağlıdır. Ne zaman Türkler içerde ve dışarda şahsen yükselirler, kuvvetlenirler, maddeten ve manen, fikren ve ilmen kudret ve servet sahibi olurlarsa, gitgide bu Türk Devleti de o feyizlerinin meyvelerini görmeğe, toplamağa başlar. Yoksa biz uğraşımızı, istidadımızı bu yüce işlere hasredeceğimiz yere, içerde ve dışarda kendimizden, hükümetimizden icizane, miskince, şikiyete, sızlanmaya vakfedersek kuru kuruya, mal Omu ilim kabilinden olmak üzere aleyhte bulunmaktan maada bir meslek sahibi olamazsak, yani yaramıza bir yara daha katmakla uğraşırsak netice, şimdiye kadar olduğu gibi, nura değil karanlığa çıkar. Ey koca Türk, durumu beğen­ medin, hoş görmedin, memleketini terk eyledin, değil mi ? Maksadın hayır ise, yürü, git Mısır'a, Amerika'ya, İngiltere'ye, Fransa'ya nereye istersen .git. Fakat her gittiğin yerde bir meslek, bir meziyet, bir irfan sahibi olmağa çalış. Çalış da, maddi ve manevi kudret ve servet edin. Fikren, cismen yüksel. Yüksel ki, birgün senden memleketin her suretle istifade edebilsin. Hepimiz böyle yapabilsek, çok geçmez Os­ manlı topluluğu, beraberce, her suretle ne parlak bir nizam ve inti· zama mazhar olur, görürüz.


CEVABIMIZ

4J

İ şte, bu gazetenin emeli, Türklere şu feyiz v e salah yol u n u , mede­ niyet kavgasında şu iyi hayat mücadelesini göstermek, mümtaz ya r:ı ­ tılışlanm hatırlatmakla beraber, şimdiye kadar uğraya geldiğimiz meskenet ve ataletten, sapkınlık ve nifaktan halimizi, geleceğimizi korumaktır ki, bu içimizden hangi tarafın, her kimin olursa ols u n aleyhinde bulunmak, uğraşmak zilletinden , o çaresiz hatta m uzır m e ­ saiden uzak, arınmış b i r yoldur. Umduğumuz şekilde olursa d ü ny a n ı n h e r köşesinde Türkler istediğimiz gibi yü kselirse t o p l u l u k , h ü k ü met d e tabii feyz bulu r ; yoksa biri olmadan beriki asla olamaz. B i r h eye t i n kötülükleri, fertlerinin toplam günah landır. Bu izahattan sonra, Osmanlı milliyeti vahdeti imiş, l slam itti had ı imiş Türklerin tevhidi imiş öyle m üphemşeylerle uğraşmak, va zi fe­ mizden hariç olduğu anlaşılamaz mı 1 Biz, Türkleri n fertler itiba riyle yükselmesine çalışanlardanız. Bu nimet o derece çok lukla husule gel s i n . Türkler durumu koruyabilsinler, topluca yok o l mak t a n kurtulsunl•ı r. ikb!I yolunu tutsunlar, sonra Osmanlı milliyetinin va h de t i mi ?, l s l a ın ittihadı mı ?, Türklerin tevhidi mı ?, ne gerektir, dü ş ü n s ü n l er . B ü t ü n b u fikirlerin başlangıcı, hareket noktası ş u basit, güzel m a k s a d ı m ız old u !! u içi n, Osmanlı milliyetinin vahdetin i, l s l a m ı n i t ti h ad ı n ı , Tii rk lc r i ı ı tevhidini m i , ne istiyorsan iste, fakat bu yUce. i k lere ermek i ç i n c n l'I emirde gel , bizimle çalış ! Yaratılışları nda k i ce v h erd e n i s t i fade i l e T ü r k ­ ler dahilde olamazsa hariçte her suretle y ü k selişe e r i şs i n l e r . Böy l e olduklarım da yare v e ağyare gö st er s i n l e r . İ rfan yolunda, h a t t a m i l l i irfanda ilerlesinler. Elli a ltmış sene içinde harika bir sanat me rtebe­ sine yükselttikleri milli lisanlarını daha ziyade düzeltsinler, y ü ce l t ­ sinler. Bununla beraber, Türk edebiyatına daha can l ılık, daha pa rla k l ı k versinler. Hikayelerimizi, tarihlerimizi, eserleri m izi tercüme etmeğe koyulsunlar. Medeni cihan

zorla

garp

bizi

li s a n l a r ı n a b i r A v ru pa

kavmi gibi telakki, milletler cemiyetine ka b u l e y l e s i n .

O zaman, e n seçkin ikbal i n yol unu b u l m u ş o l u r u z.

B i z b li t ii n

hu

yükselmeleri bu tecellileri pek ziyadesiyle gerçekleşebilir göriiyonız. Ş u kadar ki, b u yüce hedefe ermek için e n güzel, sade. o k a d a r değil y e ­ gane vasıta, bu yüce yol u tamamiyle idrak eyled i k ten so n ra . hcrhi ­ rimiz özel mesleğimizde, tababette, dava vek i l l iğ i n de , t ica re t t e. 7 İ ­ raa t t e , mali işlerde ve sairede o m e m l e k e tt e, bu memlekette. hen7c r­ lerinin üstünde olmağa, bununla beraber de derece derece, ş u arıcı -


'Oç

TARZ-1

SİYASET

tiğimiz vazıh ve meşru surette umumi hayrı, milli ikbali düşünmeğe çalışmak daima çalışmaktır. Bunun içindir ki, bütün şu mufassal bahse, yine bu sefer de, Latin şairlerinden birinin şu sade olduğu kadar büyük sözüyle son veririz : "Çalışalım! .. " Mısır, 26 Mayıs 1 904

ALİ KEMAL


BİR MEKTUP AHMET FE RİT (I'ek) Ser m uharrir Beyefe ndi ,

Muteber ,

1ürk'ün bi rk aç

nüshasında

neşrolunan

" Ü ç Ta rz-ı

Siyaset. isimli f'azıJane mak a ley i ok ud u m . Makalenin muharriri, ifadeleri arasında bazı kati h ü k ümler ve­ riyor, fa ka t makalenin hitamında ga yet vazıh şüphecilikle her türl ü

h ü kümde n kaçınarak, m a k a l esi ni büyük bir soru işareti ile bitiriyor ve " Üç Tarz-ı Siyaset..ten birinin tercihini 7ürk'ten ve okuyucudan bekliyor.

Bendeniz, tabiatım gereği ş üp heci ol a m a d ığ ım ve Türklerin bugüne kadar pek az işlemiş, pek az yorulmuş dimağlarının bu g i b i ilmi müzakereler v e münakaşalar i l e yorulmağa . gelişmeğe v e olgu n ­ laşmağa ihtiyacın a kani bulunduğum için. zikredilen makaleye şöy le

böyle bir cevap hazırlamıştım. Bunu takdim etmek isterken, yü ksek gazetelerinde edibane ve mllnekkidane bir cevap neşrol und u . Bendeniz. "Üç Tarz-ı Siyaset .. makalesinin cidden tetkik v e m ü ­ na k aşaya değerli bulunduğuna kani olarak cevap yazmış idim. Tı"irk ' t c neşrolunan cevap, bi laki s , bahsi geçen makalenin hayallerden, k u ru n­ talardan ibaret bulunduğunu iddia ediyor. B u iddia aciz fi krimi asla

değiştirmedi, fak at cevabımı uzatmağa sebep old u . Çünkü

Tiirk"tc

neşrolunan cevap, lisanının şiddetiyle, bir nevi edebiya t mera k l ıları n ı .

b il h as s a bazı tarih ve içtimai ilim biganelerini ikna edebi leceğinden, evvelemirde bu cevap m aka l es in i red, ikinci olara k da asıl m a k a leye cevabımı yazmağa mec b ur kaldım. B u uzun red ve cevabım m u hterem Türk 'ün bir kö şe sind e yer b ul a bilirse bahtiyar olurum. "Cevabımız"ın muhterem muharriri, biraz karışık, biraz düzenden yoksun makalesinde başlıca şu fikirleri dermeyan ediyor :

"Hiçbir padişahımız, hiçbir vezirimiz, bilgemiz, ne ya kın ne uza k bir mazide, hatta ne de halde, ne İ slam, ne Osmanlı milliyet i , ne Tü r k ­ le rin tevhidi yoluna emeğini vakfeylemedi . Bunlar h e p icrası gayr- i k a lı i l

garip tasavvurlar, ve h i ml e r v e hayal lerdir. En coşkun bir h ayale bile


46

ÜÇ TARZ-1 SİYASET

sığmaz karışık rüyalardır. Hem "Üç Tarz-ı Siyaset"in muharriri, bu siyasetleri, tarihi, indiliklere göre bol boluna bölerek, tanzim ederek vakalann hakikatini alt-üst ederek meydana çıkarmıştır". "Tarih, tarih! Ukin tarihe gayet dikkat ile, insaf ile bakmalıyız. Gelişi güzel vakaları tarihe delil ve tarihi vakaları şahit getirmek . . . o şahane fenne hürmetsizlik olur". "Bizim için Türkü İslamdan, İslamı Türkten, Türk ve İslamı Osmanlılıktan, Osmanlılığı Türkten İslim.dan ayırmak, tekliği üçe bölmek olamaz". "Biz hakikatlara daha muvafık, vakalara daha mutabık bir yol takip eyleriz. İçtimai bir topluluğun cemiyet olarak ıslahı, o topluluğu terkip eden fertlerin ıslahına, feyzine bağlıdır. Biz, Türklerin fertler itibariyle yükselmesine çalışanlardanız". Türkler hali muhafaza eyleyebilsinler, topluca sona ermekten kurtulsunlar, ikbal yolunu tutsunlar . . . sonra Osmanlı milliyetinin birliği mi ? İslamın ittihadı mı ? Türklerin birleştirilmesi mi ? Ne gerektir düşünsünler . . . Bütün bu fikirlerin mebdei, başlangıç noktası, şu basit, güzel maksadımız olduğu için, Osmanlı milletinin vahdetini, İslimın ittihadını, Türklerin tevhidini mi, ne istiyorsan iste ; fakat bu yükselişe ermek için evvel emirde gel bizimle çalış! . . . " Ve, "yine bu sefer de, Latin şairlerinden birinin şu sade olduğu kadar büyük sözüyle son veriyoruz : Çalışalım! . . . " Bendeniz zannediyorum ki : Kucak kucak tarihten, sosyolojiden bahseden, bölük bölük vakaları şahit gösteren bu vaazlar ne tamamen doğrudur, ne de "Üç Tarz-ı Siyaset" makalesinin ruhuna ve usulüne edilen itirazlar haklıdır. Makale sahibi, belki konunun fiili siyaset olmasına rağmen, nazariyelere, mantıka çok ehemmiyet ve mevki bahşetmiştir. Fakat tarihi delilleri, tedvin usulü ve mütaleaları tamamen doğrudur. "Hiçbir padişahımız, hiçbir vezirimiz, bilgemiz ne yeni ne eski bir mazide, hatta ne de halde İslim ittihadı, Osmanlı milliyeti, Türklerin tevhidi yoluna emeğini vakfeylemedi" demek, bütün son asrın güzide vezirlerini siyasetsizlikle, mesleksizlikle itham olur. Onlar bu baka· retin fevkindedir. Evet, Türkleri birleştirmek siyaseti, istikbal için bar şansa sahip olsa da, bugün henüz pek yeni, pek turfanda, her ne türlü olursa ol· sun Osmanlı siyasetine fayda celp edebilmekten pek uzak olduğu için,


BiR

17

M EKTUP

siyasi ricalimiz ta rafı n d an taki p edi l med i . Zaten •• Uç T a rz - ı Siyaset" m uharriri de buna başka bir mevcudiyet t a rz ı , diğer bir tecelli sure t i isnat etmiyor. Fakat İ sl a m lı k siyaseti, bilhassa Osman lılık siyaseti böyle değildir. Birincisi, bugünkü pad işahı n 1 e me l l e ri n i n en seçk i n i

görünüyor. i kincisi, bütün siyasi ricalimizin son

asırda

hareketler i n i n

hedefi oldu. Büyük Selim'in, bu Suriye, M ısır, H i ca z, Yemen fatihinin, b u i l k Osmanlı halifesin i n siyasetini Osmanlı müverrihlerinden bazı ları , tamamen haklı olarak İ slam ittihadı politikası diye tavs i f e y l eme k te ve hatta bu fikirle oğlunun, Kanuni Süleyman'm babasının eseri nden saparak Osmanlı satvetini garbe tevcih etmesini hata l ı gö rm e k t e ve tenkit etmekteler ise de, biz

İslam

itt i hadı tabirinin son asırda Avrupa ·

lılar tarafından, diğer emsaline nispetle düşünülmüş, vazedilmiş b i r tabir olduğunu zan ettiğimizden, bu u za k maziden sarfmazarla s o n siyasete, zamanımız Sultanın politikasına dikkatli bir g ö z atmak ile iktifa edeceğiz.

Adı geçen Sultan, pek sev d iği tabir ile M ü sl ü man l a r ı n halifesi ,

elçil e rl e , murahhaslarla, komisyonlarla, mebuslarla, imkan derecesinde dış neşriyat ile, bütün dünyaya yayılmış İ slamları n m u h a bbe t in i cel be .

m aka m ına ka lplerin i n raptedilmesine çal ı şıyor, onları Osma n ­ lılığa yaklaştırmaya çaba gösteriyor. Osmanlı ül keleri ne g e l e n l s t a ın a hal i si ni akıl ve dirayeti derecesinde ağırlamağa ça lışıyor, l s l a ın ale · minin eh em m iye t isnat ettiğini zan eyled iği zatları yan ı n a al ıyor. H icaz'ın muhafazasını Anadolu'nun m uhafazasına ve m ü d a fa a s ı mı tercih ediyor ; İ slamların, hem de c a h i l J slamların saf-d ilane hisleri n i okşayaca k hareketleri kemal-i m e m n u n iye t l e icra ed iyor ; l s l ii ın ı n !!Ö· rünür kaidelerine ri a y et te n h iç geri kalmıyor, m em l e ket i n d i n i taas­ s u b unu muhafaza için h e r k öşey e , b uca ğa h oca lar gö nderm e k t e n . m e k t ep programlarını d i n i t e d ri sa t i l e do l u h a l e ge t ir m e k t e n h i k çek i nm i yor . Bizce, hep bunlar, gün üm üzd e k i si yase ti n cehaleti göz ö n ü n d e n kaçırılmamak şa rtı y l e , Jslam s i ya se ti n in birer parçasıdır. Bilemey i z . bugünkü bir Osmanlı padişahı, bu hu s ust a daha nelere teşe b b ü s hilafet

·

edebilir.

Ah! İ şte "Cevabım ız"

m u h a rr i ri n i n a n la m a k

i s tem ed i ğ i n ii k t c.

şu son cümlede m ündemiçtir ; ve bunu a n l am a k istem ediği içi n d i r ki : "R

u mel i ni n M ü sl üma n l arın ı m u ha fa zay a m u k te d i r değ i l i k e n , H i n d i s · O zaman

padişah Abdülhamid H an idi.


48

ÜÇ TARZ-1 SİYASET

tan'dakileri ele geçirmeye kalkışmak, en coşkun bir hayale bile sığmaz karışık rüyalardandır. Türklerin tevhidi için cihanı ne kadar alt-üst etmek, hiç olmazsa koca Rusya Devletini gövdesinden ne derece kırmak lizıındır düşünülsün " deyip durmaktadır. Ey üstad 1 . . . Gerek İsliim ittihadı, gerek Türklerin tevhidi si· yasetleri, bugün bir gaye, siyasi bir gaye, bir hedef, asli bir hedeftir. Her ikisinin kabul ve takibi halinde de o tasavvur ettiğiniz harplerin hiçbirine teşebbüs olunmayacaktır ve bu sebepledir ki bu tasavvurlar, güç ol m akl a beraber, karışık rüyalar değildir. Siz bir terakki ve şahsi tekimül tasavvur ediyorsunuz. İşte, bugün İslim veya Türk siyasetini takip demek, bu emeli, bu hakiki hedefi, terakki ve tekemmül etmek üzere bulunan o şahısların dimağlarına yerleştirmeğe çalışmak demektir. Osmanlılar kılıç kuvvetiyle itaat altına almaya kalkmıya­ caklar ; 1slimlar, yahut Türkler dimağ kuvvetiyle birleşmeğe can atacak· lardır. Devletlerin, cemiyetlerin siyasi hayatında yalnız kılıç, pazu kuv­ vetini methedip aşırı biçimde övmemeliyiz. Bu maddi kuvvetin fikri kudret ile mukavemet edilmez bir satvet ve şevket kazanacağını da dü ş ünmeliyiz. Kılıca, pazuya hükmeden de dimağdır. Osmanlı milleti teşkili siyasetine gelince . . . Likin milli hayatımızı tanzime, idari işlerimizi düzene koymaya teşebbüs edeliden beri bütün hareketlerimiz, bütün emellerimiz bunu istihsale vakfedildi. Tanzimat-ı Hayriye budur. Bigane nazarlara meçhul kalsa da, merhum Sultan Abdülmecid'in Reşit, Ali, Fuat ve Mithat'ların eser· leri, eserlerinin ruhu bundan, bu "Osmanlı milliyeti" teşkili arzusun­ dan ibarettir. Temsil, siyasi lisanda, hikim millet dışındaki a h aliyi dinen, li­ sanen, ah laken, vicdanen hakim millete benzetmektir. Buna muvaffak olm ak halinde hükümetin idaresi altında, birbiriyle tamamen müsavi, aynı milli ve vatanseverlik hissi ile mütehassis fertlerden ol u şmu ş bir "tek millet" bulunur. Fakat, daima temsilin muhtelif kollarına bir anda müracaat etmek kabil olamaz. M esela, dinen temsil, eskiden en geçerli bir usul olduğu halde, zamanımızda oldukça m edenileşmiş kavimler arasında ekseriyetle terk edilmiştir, icrası kabil değildir. Bu halde bütün hü k um et kuvveti , lisanen temsil inancına tevcih olu nur. Lisan birliği ahalile r arası münasebetleri ve muameleleri çoğalttığı cihetle tabii temsile pek çok hizmet eder. Edebiyat birliği, oldukça gelişmiş kavimlerde, adeta din birliğini n yerini tutmak iktidarın­ dadır. Binaenaleyh, muhtelif mi llettlerden ol uşmuş olup a halisini


BİR MEKTUP

temsile

uğraşan

hükUmetler, memleketi nin gevşek , bil hassa resmi

dine yakın dinli ahalisi yanına vaizler, muallimler, müderrisler yoll ar. Bütün muhtelif milletler arasına hıi kim milleti h icret ettirerek onların seyrekleşmesine çalışır. Boyunduruk altındaki m i l letleri n lisanı­

nın, edebiyatının, tazyik ile gelişmesine ve genişlemesine mani ol u r, ve hüküınetin lisanını, gücünün yettiği her vasıta ile, bi l ha s sa mek­ teplerle, umumi lisan haline sokmağa gayret eder.

B u tazyiklerin

hepsine mukabele edebilen bir millet eğer ka rşıy a çıkarsa, o halde imkan dairesinde o milletin dış Ulkelere muhaceretini teşvik etmek­ ten başka çare kalmaz. B u da m ümkün olmazsa bilmelidir ki, o millet mevcudiyetini muhafamya, ya ş amaya ve bel ki de istiklal iddi a

etmeye namzettir. İşte, Osmanlı Devletinin umanınııza kadar devam eden bir asır­ lık hayatı hep bu mücadeledir. Osmanlı hükümeti, Tanzi mattan beri,

kuvvet ve kudreti derecesinde, imklln dairesinde bu temsil vasıtala­ rından bir çoğuna müracaat etmiştir. Dinen temsil . . . Fakat bu bir dini emir, bir dini vecibedir. Hiçb i r İslim hükUmeti tasavvur olunamaz k i , buna şöyle b öyle riayet etm iş olmasın. Anadolu'dan sarfınaur, Girit, Bosna, A rnavutluk, B u l ­

garistan, huUlsa bütün Rumeli M üsl ümanları, Osmanlıların, o h i ç ·

Osmanlı

milliyeti ile uğraşmadığı iddia ol unan

pad i şa h larımızın,

vezirlerimizin bu temsil tarzına fevkalade riayetlerini gösterir. Memle­ ke timizi n bir kısmı, m esal e Anadol u'nun şarkı, elan d i ni te msi le uyg u n b i r zemin ol d uğ u için dindar hocalar böl ük bölük bu canibe gönde­

rilmektedir. Tanzimat,

ortaçağ

adetlerinin

terki

demek

olduğund a n ,

bu

devrin temsili de daha medeni bir tarzda vuku bulmuştur. Ta nzi m a t , evvel emirde hukuken, idareten temsile uğraşmıştır. Tanzimat öncesinde Osmanlı devletinin tebaası birbirine m üsavi ve kaynaşmış olmay ıp, her ırk, her din başlı başına i dare olun ur, h ususi bir fı rk a , bir m i l l e t , hüküınet içerisinde birer h ü k ilmet idiler. Yen i leşme devri siya si leri . büyük ihtilalin müsavilik kaidesini, o mede n i yet ört ü sü n ü s i per i t t i h :ı z ederek, bu farklılıkları bozmağa, Osmanlı tebaasını idari bakı md:ı n birle ş ti rm eğe ça lışt ıla r . 1 856 Hattı Hümayununun bahsettiği "maarif ve zamanın tera k k i s i

ile mütenasip ıslahat", patriklerin siyasi i ktidarını azaltma k , pa pazl:m n varidatını kesmek, adli işleri karma Osmanlı mahkemeleri ne tevdi F. '


so

TARZ-1

SİYASET

etmek, Hıristiyan mekteplerini, kiliselerini teftiş altına almak demekti. Bunlar, muhtelif milletlerin milli ve siyasi hayatlarını tahdit etmek idi. Osmanlı

hükümeti, memleketin muhtelif cihetlerine,

gayrimüslim milletler arasına muhacir iskinına

bilhassa

çalışmaktan

geri

durmamıştır. Son Rus muharebesinden evvel gelen Rusya, Kafkasya muhacirleri, bugünkü Bulgaristan'a yerleştirilmişti. Şimdiki Girit mu· hacirleri İzmir civarına, Bosna'nınkiler kısmen Rumeli'ye yerleşti· riliyorlar. Yine Osmanlı hüküıneti, bilhassa mektepler ve lisan ile de derin· liğine meşgul oldu. 1 856 Hatt·ı Hümayunu, o vakite kadar ruhsatsız tamir ve inşa edilen Hıristiyan kilise ve mekteplerinin tamir ve inşasına resmi müsade istihsali kaidesini vazetti, tedris usultl ve muallimlerin se·

çilmelerini hükümetin teftişi altına aldı. 1 869 Maarif nizamnamesi, yük· sek ve idadi tahsilini, farklı milletlerin umumu için aynı ve Türkçe olarak tanzim eyledi. Umumi olarak, tedris usulunün ve kitapların seçilmesini maarif müdürlerine terk ve tevdi ettikten başka, iptidaiye kadar, tekmil

gayrimüslim milletlerin mekteplerinde, resmi lisanın tahsil edilmesini mecburi yaptı. Bu ihtimamların neticesi, meyvalan tamamen derlene· medi. Fakat, maksadımız bunların düşünüldüğünü, padişahla rımızın , vezirlerimizin, Osmanlı milliyeti fikrine

emek vakfeylediklerini, bir

yol izlediklerini ispattır. Cidden tatbik olunabilseydi, temsil bugün bir hayli ilerlemiş olurdu. Ali Paşa'nın Hatt·ı Hümayunu gibi Mithat'ın Kanun-u Esasisi de tamamen bu inanca, Osmanlı ülkeleri sakinlerini birleştirme ve ka­ nştıimaya bunlardan bir Osmanlı milleti meydana getirrneğe, ve bu millete Türkçeyi resmi ve milli lisan yapmağa matuf oldu. Kanun-u Esasinin sekizinci maddesi mucibince "Osmanlı Devleti tabiiyetinde bulunan fertlerin cümlesine, herhangi din ve mezhepten olursa olsun, istisnasız Osmanlı tabir olunur." On sekizinci maddesi : "Osmanlı tebaasının devlet hizmetinde istihdam olunmak için, devletin resmi lisanı olan Türkçeyi bilmeleri şartını" vazeylemiştir. On altıncı madde : "Bilcümle mektepler

devletin nezareti al·

tındadır. Osmanlı tebaasının terbiyesi bir ittihat ve intizam tarzı üzere olmak için, gerekli esbaba teşebbüs olunacaktır" diyor. "Cevabımız" muhterem muharririnin, biraz safdilane, her siyasi hareketi görmek için aradığı "hatt-ı hareket cetveli" siyasi lisanda bundan daha açık neşr ve ilan olunamaz.


BİR

MEKTUP

Cevap muharriri, bir de ağzı dili olmayan b i ça re tarihe acıyara k ediyor. K e n ­ disine mahsus bir latif beyan tarzı ile, Napol yo n, Türk m il l i ye t i fi k r in e t arafta r deği ldi . bi la kis Türkl üğ ü pa rçalam ağa uğra ş t ı , d iyo r " Üç Tarz-ı Siyaset"te bahsolunan tarihi bir vakaya it iraz

Evet : Nopolyon, esasen arzusuna karşı parçalanmış Türkiye'n i n kısımlarım takviyeye çalıştı, fakat Tü rk mi l l i ye ti ne m ua rız olduğu içi n değil, parçalanmaların önünü al am ad ı ğ ı içi n , R u sya ' n ı n karşısında yalnız kalacak b u pa rçal an takviyeye uğraştı. Yoksa, d a i m a Rusya'ya muarız, muhalif politika takip ettiğinden, her zaman Türkiye'nin

haliyle muhafazasına, binaenaleyh Türk mi l liyet i n in kud re t i n in z iya d e ­

leşmesine, ve temsi lde muvaffakıyetine ça lıştı . B un u k ısaca i spat etmek üzere, Fransa hariciye nezareti memurlarından birinin eserinden bir parça nakledeceğim. Avrupalılar şarkı bilmezler, fakat Fransızlar, kendi siyasetlerini , elbet Cevabımız muharririnden iy i bilirler. " Fransa hüküm.eti, şarkı asıl haliyle muhafaza politikasından sarfınazar ettiği­ ni zanettirecek bazı Ani değişikliklere rağmen, daima H a tt -ı H ümayun u n mülhem bulunduğu a nl aş m a ve katılma fikrine sad ı k k al m ış tı " . Üçüncü Napolyon'un hariciye nazırının d e di ğ i gibi Fra ns a , Os­

manlıların m u h te lif milletleri arasında asla bir fark tesisine taraftar de­ ğildi. İ htimam ve taraf tutmada müslim tebaayı, gayrim üslimden ayır­ mıyordu (İ stanbul sefirine ya zı l ar , 22 Mart 1 867). Her i k i si n i n refa h ve saadeti önce, idari yek nes a k l ı k , mülki ve si y a si müsavat esasla rın ı n peyd erpey daha samimi bir s u re t t e tatbikine vabeste idi. H epsi ayn i hukuka malik olmalı, ayn i m en fa at l e rde n fa yd a l a n ma l ı i d i l e r .

"Hulasa, Tuileri (Tuil e ries) kabinesi, imtizaç ve so yl a r ı n erimesi (zeveban-ı ecnas-fuison des races) maksadını takip eyliyord u . Türkiyc'dc

tahvil ; ittihadı, k a r şı l ı k l ı uza k l a şm a , hal k ın ekseriyetini memleketin se rg ü ze ş tin e hemen hemen b i ga n e kılan kar­ şılıklı uzaklaşma yerine ikame eylemek i s t i y o rd u 1 " farklılaşmayı orta kl ığa

"Tarih, tarih . . . lakin tarihe g aye t dikkat ile, fakat aynı za manda biraz tetkik ve te tebb u ile ba k m a l ıyız . Tarihi va k a l a r ı iddiaya del i l ola­

cak vaçhile gelişi güzel tahrif ile meydana koyma k , bil m ey i z o ş ahan e fenne bir mertebe hürmetsizli k ol ma z mı ?"

ama

Cevabımız'ın fazıl muharririne göre, bu haki katlnrın hepsi i n d i gii­ rüşlerdir. O , m üverri hi n söyledi klerini kabul için, muharebeler, . . hat t - ı 1 La Turquie e t l e Tanzimat, par Engelhardt Tome ı , page 2 1 8 .


Oç TARZ-1 SİYASET

Sl

hareket cetvelleri" görmek, hatta belki bu beyanatın yerini kitapta müşa­ hede etmek istiyor. Fakat, tarih, bilmeliyiz ki yalnız kitapların metinle· rinden, hatıralardan, muharebe derecesindeki büyük içtimai vakalardan çıkmaz. Bunlar mevcut ise alıldır. Ukin olmadığı zamanda, sair kil· çUk vakalardan çıkarılır. Müverrih, bunları tetkik ve tenkit eyler. Kı­ sımlara, fasıllara ayırır ve hatta isimler vererek okuyucunun gözü önüne serer. Yoksa, zamanımızda, kitaplardan, tarih kitaplarından nakledilerek

yazılan, yalnız düşünce ile değil, tercüme ile derlenen

eser sahiplerine müverrih bile denemez. Önceki ·beyanattan anlaşıldı, zannediyoruz ki "Üç Tarz-ı Siyaset" muharriri bu yolu sırf hayali olarak icat etmemiş, türetmemiştir. Biri diğerinden tamamen farklı olarak üç tarz-ı siyaset mevcuttur. Bunlar gaye, hakiki hedef olarak takibi mümkün olduktan başka, ikisi milll hayatımızın muhtelif devirlerinde takip edil mi ştir bile. Bu halde "Ce· vabımız" muharririnin latif bir safsata ile "Türkü İslamdan, lslimı Türkten, Türk ve lslılmı OsmanWıktan, Osmanlılığı Türkten, lslimdan ayırmak, tekliği üçe bölmek" ten kaçınması, bilemeyiz amma,

bir

darbeye maruz kalan çocukların, tehlikeden kurtulmak üz.ere gözlerini yummalarına benzemez mi ? Onun "Hakikatlara daha muvafık, vakalara daha mutabık yolu" tabiri veçhiyle "koskoca devleti"

içtimai bir topluluğu yönetmeye

kafi değildir Evet . . . "İçtimai bir topluluğun cemiyet itibariyle ıslahı, o topluluğu terkip eden fertlerin şahıs itibariyle salahına, feyzine bağlıdır", Bugünkü içtimai tetkiklerin gösterdiği bu dava belki pek ziyade gerçektir. Fakat şunu unutmamalıyız ki Osmanlılık, fertleri havi olmakla beraber, bir de manevi şahıstır. Fertlere tavsiye edilen çalışmak hedefi manevi şahsa gelince, büsbütün müphem ve manasız olur. "Türkler hali muhafaza eyleyebilsinler, topluca zevalden kurtulsunlar" demek için, evvele mirde o heyetin, o manevi şahsın hedefini, siyasi hedefini, hatt-ı hareketini

tayin etmek lizımdır. Fertlerin yükselmesi ile uğraşırken, devlet ge ­ misini maksatsız, hareket hedefi olmadan bırakmak arzu ediliyorsa o başka. Fakat böyle olmadığı takdirde, ilgilenmeden, alay edercesine, "Üç Tarz-ı Siyaset"i red değil, istekle bu üç yoldan birini seçmek ve tercih etmek lazımdır. Makale sahibinin suali de bundan ibaret idi. Pek ziyade karışık yönleri, son derece muğlak içtimai hayatı, gayet basit bir kaide, bir


BİR

SJ

MEKTUP

düst u r i çi ne s o kmak bug ü nkü ilme sı ğamaz. Bir siyasi m uharri r, b i r

içti m ai rehber için i çti m ai felsefede bu kadar sathi görüş, siyasette bu derece hedefsizlik bilmem caiz o l ur mu 7

Bu halde y ine maka le sa hibin i n su a li

ce vap be k l iy o r :

Osmanlı Devletinin sa ad eti için, İ sUlm ittihadı.

Türk i t ti h ad ı ,

ve Osmanlılık siya se tle ri nd en h a ngisini takip etmek yararladır 7 . . . •

Makale yazan, Osmanlı menfaatlan n o kta - i nazarından ittihaz ve takibi mümkün üç siya si yolu açıkladıktan ve a yn ntıl a nyle anlattıktan sonra, içl erind en bi r tanes i ni, " Os manl ı mi ll iyet i " s i ya se tin i , bugün takibi gayr-i mümkün, yalnız o kadar dejil, hatta ihyası kabil deği l diye bir tarafa atıyor. Geri kalan ikisini : islim ittihadı ve Türk i t ti hadı politi kalarını, birço k dahili ve harici min i leri saymakla

beraber,

ayni imkan ve

menfaat derecesinde b u l uyo r. Acizane fikrimce, muharririn bu hükümleri i sabe t l i değildir. Y u ­ karda söyl ed iğimiz veçhile, ma ka le sahibi mantığın kesi nliği içgUdUsUyle bu hataya düşmüştür. Bizce İs l im ittihadı siyaseti, gerçeğe ulaşması mümkün o l mayan, geleceği gUçsUZ, fakat hal-i hazırda tak i b i k a b i l ve yaran düşünülebilen bir s i ya se tti r . Türklerin ittihadı pol i t i kası gel ecekte daha k uvvetti, daha talihli, fakat bugü n hemen gayr- i mev­ cu tt u r . Mevcut olm a y an şeyden istifade edilemez. Osmanlı m i l l iyet i siya set i , bunların aksine olarak, gelecekte pek parlak neticeler vaad etmese de, gün ümü zde en kolay izlenebilir, e n ziyade yararlı bir poli­ tikadır.

Münakaşalanmızın mevzuunu teş ki l eden milletlerin hepsi er:ı n yan medenidir, denebi l i r. Bunların dimağlarının e n sağlam noktası n ı . fi kri ve manevi mevcudiyetlerinin en faal, e n canlı kısmını d i n i şga l eder. B inaen a leyh , bugün M ü s l üm an l ar arası dini siyaset her t ü r l ü s i ya se tt e n daha k uvvet l i olma k mazhariyetindedir. G ün ü mü z d e birçok mü nevver İ sUlmlara rastlanıyor ki, İslim ittihadı fi kir ve emel i n i pek büyük bir lezzetle tahayyül ve tasavvur etmektedirler. Bu sebep t e n , is­ l i m siyasetinin oldukça k uvve t li bir tekemmül zeminine malik olduğun u iddia etmek, hata olmaz. Dikkat buyurulsun : İslam ittihadının icrası mümkündür, dem i yoruz . Belki, hiç de k a bi l ol mayacağına kaniiz . Zaten, hayali gayeye ul aşmak kabil midir ? Makale muharririnin et·


54

raflıca

anlattığı

bütün

TARz-1

SİYASET

maniler bu siyaseti

bugün gerçekl eşemez

yaptığı gibi, siyasi işlerde milliyet fikrinin dini inançlara Ustünıüğti belki gelecekte dini siyasetin büsbütün unutulmasını icap ettirecektir. Fakat bu böyle olmakla, Osmanlı hükUmetinin, siyasi mevcudiyetine bir destek olmak üzere, İslimiye ti n kuvvetinden istifade etmemesi icap eylemez. Hatta, İsUimın manevi rabıtalarını muhtelif vasıtalar

il e çoğaltmaktan pek

büyük faydalar umulur. İşte bu sebepledir ki

Osmanlı Devleti, İslim siyasetine, İslim birliği siyasetine ehemmiyet vermelidir. Türk siyaseti, gelecekte İslam siyasetinden daha kuvvetli olmak ihtimalini haizdir. Türkler, hemen bir diğerine bağlı olarak, 30-35 mil­ yonluk büyük bir kavim teşkil etmektedirler. Rusya'nın ülke büyük· lüğüne karşılık, siyaset erbabınca maltım olan siyasi ve içtimai zaafı düşünülürse uzak bir istikbalde büyük bir Türk hükümeti tasavvur

etmek belki sırf bir hayal olmaz. G ü n ümüz medeni yeti, emelindeki gaye olmak üzere iddia ettiği "İnsaniyet" devresine bugünkü ağır gidişle yürümekte devam ederse,

belki böyle bir Türk imparatorluğu meydana gelir. Mamafih bu siya ­ setin esasını, ruhunu teşkil edecek manevi bağlılıklar, tabir caiz ise, elektrik bağı henüz teessüs etmediğinden, bugün buna istin aden hiç­ bir şey yapılamaz. Sırf tetkik ve tetebbu alanına inhisar eden bu siy­ aseti Osmanlı Devleti hedef ittihaz etmiş görünemez, çü n kü hiçbir fayda umulmaz. Osmanlı siyaseti, işte Devlet-i Aliyenin şimdiye kadar en ehemmi· yetle takip ettiği bu politikadır ki, yukarda bahsi geçen üç siyasetten en esaslı ve icrası en kolay olanıdır. Öbür siyasetler, Osmanlı Devletine hayat mücadelesinde ancak birer destek, birer yardımcı, birer savaş yardımcısı olabilirler. Osmanlı siyaseti, bilakis, Osmanlı Devletinin en kuvvetli zırhı, en büyük savunma silahı, en doğru hedefidir. Üç Siyaset muharririni bu hususta yan lış hüküm vermeğe sevkeden şey, adı geçenin hakikatten, maddi gerçekten ziyade mantıki ve felsefi katiyetle uğraşmasıdır. Mantık, hükümleri kati ve nihai olarak verir. Fakat hayat, karmakarışık içtimai hayat, bazan, hazan değil ekse­ riya bu hükümlere asi kalır. Evet ; "Üç Tarz-ı Siyaset" muharririnin dediği pek doğrudur. Os­

manlı ülkelerini bulundukları hudutlarla muhafaza etmek, bu hudutlar dahilindeki ahaliyi tekmil Osmanlı, Türk yapma k kabil değil , beliti olan aksızdır .


BİR MEKTUP

ss

Fakat siyasiyat fiiliyattır, hayattır. Binaenaleyh bunda katiyet, m ü ­ kemmeliyet, tamamlık aranamaz. Türkiye tekmil hudutları nı, tek m i l tebaasını muhafaza edeıniyecek, geri kalan tebaanın hepsini Türk yapamıyaca k , farz edelim. Ne zararı var ? Ne olurs a olsun, oldukça kuvvetli, el'an yaşayan bir millet var ya. işte onun hayat ve fa a l i ye t i

pahasına muhafaza v e müdafaa edeceği hudut Osman l ı ül keleri , o n u n imkan dairesinde temsil edeceği a h a l i Osmanlı m i l letidir. Hiz, te k m i l elimizdekini müdafaa v e temsile, Osmanlı siyasetini ta k i be fi kirlerim izi hasreyleriz. Muvaffak olduğumuz kadarı bize kalır, kalmıya nı gider, kaderin hükmü veya tabiat kanunun zorlaması deriz, kaybetme k l i ğ i ­ m iz muhakkak olan şeylerden başka h iç b i r ş e y kaybetmeyiz, fa k a t

kazanabilirsek ancak bu yolda, bu meslekte kazanırız. işte bu sebeple rden dolayı, fikrimce, Devletimizi n en bi rinci hedefi Tanzimatm , Hatt-ı H üm ayu nların , Kanun-u Esasinin maksatları, mer­

hum Sultan Abdülmecid'in Reşit, Ali, Fuat ve Mithat'ların emel­ lerinin gayesi olan Osmanlı siyasetini takip etmek olmalıdır. M i l l i mevcudiyetimizin asıl koruyucusu budur. İslam alemi ş u esnada

git­

tikçe uya nma kta, iktidar v e hayat kazanmaktadır. Hilafet vasıta \"C rabıtasıyle bu kuvveti hükümetimize, içtimai toplul uğumuza b i r

is­

tinatgah yapmağa çalışmak, tedbirli şekilde, h ü k umet i k t i d a r ı hudu­ dunu tecavüz etmeyerek, İslamın tevhidi şaşaal ı adı altında l slfi ın iyct i Osmanlı menfaatleri ne yardımcı etmek hiç yararsız deği l, b i l a k i s pek yararlıdır. Türk siyaseti bugün mevcut deği ld i r ; fakat Osma n l ı

siyase t i

milli mevcudiyetimizi muhafaza ederse, bel k i gelecekte l s l ii m birl i ğ i siyasetinin gözden kaybolduğu zaman bize bir yard ı mc ı olur. B i l m e m siyasi işlerde, fırsatları değerlendirmekten (opportuniste')li kten d a h a

doğru,

daha faydalı b i r yol var mıdır ?" M ı sır, Ha7Jran 1 9<4 A H M ET FERlr

Profile for Toluhan

Yusuf Akçura - Üç Tarz-ı Siyaset  

Yusuf Akçura - Üç Tarz-ı Siyaset  

Profile for toluhan
Advertisement