Page 1


BOZKIRIN .

.

EFENDiLER! -Türkmenler üzerine makaleler-

�Yeditepe


BOZKIRIN EFENDİLERİ -Türkmenler üzerine makalelerTufan Gündüz

Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karagüllüoğlu Editör Ersan Güngör

© Yeditepe Yayınevi

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sertifika No

0107-34-007246 ISBN: 978-605-4052-13-4 Yeditepe Yayınevi: 103 Araştırma-İnceleme Dizisi: 85 ı.

Baskı: Ekim 2009 İç Tasanın İrfan Güngörür

Kapak Tasanın Sercan Arslan

Baskı-Cilt

Bayrak Yayımcılık Matbaacılık Davutpaşa Caddesi No:14 K:2 Topkapı / İSfANBUL Tel: 0212 493 il 06

kitapadresi.com inlamettel<I kitap -n�

Yeditepe Yayınevi Çatalçeşme Sk. No: 27/15 34410 Cağaloğlu-İstanbul Tel: (0212) 528 47 53 Faks: (0212) 512 33 78 www.yeditepeyayinevi.com 1 bilgi@yeditepeyayinevi.com


BOZKIRIN •

EFENDiLER! -Türkmenler üzerine makaleler-

Tufan Gündüz

�Yeditepe İstanbul 2009


Tufan Gündüz 1964 yılında Tomana /Kayseri'de doğdu. 1987 yılında G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği Bölümünü bitirdi.

1996'da "Bozulus Türkmenleri ı540-1640" adlı tezi ile doktora­ sını tamamladı. 2006 yılında Doçent unvanını aldı. Halen Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yazarın "Anadolu'da TürkmenA.şiretleri/Bozuhıs Türkmen­ leri ı540-1640" (Ankara 1996),

"XVII. ve XVIII.

Yüzyıllarda

Dani.şmendli Türkmenlen" (İstanbul 2005), "Tuzlansld, Bije­ linski i Srebrenitki SIDZIL 1641-1883" (Tuzla/BiH 2008) adlı üç araşbrması; "Josaphat Barbara, Anadolu'ya ve İran'a Se­ yahat" (İstanbul 2005), "Uzun Hasan-Fatih Mücadelesi Döne­ minde Do�u'da Venedik Elçileri, Caterino Zeno ve Ambrogio Contarini'nin Seyahatnamelen"" (İstanbul 2006) "Seyyahlann ,

Gözüyle Sultanlar ve Savaşlar, Giovanni Maria Angiolello, Ve­ nedikli Bir Tüccar, Vincenzo D'Alessandri'nin Seyahatnamelen"" (İstanbul 2007) adlı üç tercümesi ve özellikle Osmanlı devrinde konar-göçer Türkmenler üzerine pek çok akademik makalesi bu­ lunmaktadır. Tufan Gündüz, Osmanlı Devleti ve Safeviler döne­ minde Türkmen aşiretleri üzerinde araştırmalar yapmaktadır.


İÇİNDEKİLER

Kvıaltrnalar

.........................................................................................

Sunut

VII

....................................................................................................

Oğuzlar/ Türkmenler. . .. . . ...

.

.

IX

.. ............. ....... ..........................................

ı

Türkmen Adına Dair Bazı Fikirler .................................................... 41 Anadolu Selçuklulan ve Türkmenler ................................................49 Bozulus Ne İdi? ................................................................................... 73 Dulkadirli Türkmenleri ...................................................................... 87 Osmanlı Tarih Yazıcılığında Türk ve Türkmen İmajı.........................97

Osmanlı Devleti'nde Konar - Göçer Raiyyete Dair......................... 111 Osmanlı Ekonomisi İçinde Konar-Göçerler ................................... 121 XVI. Yüzyılda Kayseri'de Mezraaların Köye Dönüşmesinde

Konar-Göçer Aşiretlerin Rolü .......................................................... 135 Köyden Kasabaya: Gülşehir'in Doğuşu............................................ 151 Safevi Şeyhleri ve Anadolu Türkmenleri ........................................ 159 Rakka'dan Sivrialan'a:

Türkmen Tarihi Araştırmaları ve Yeni Gözlemler......................... 169 Kahramanmaraş................................................................................ 181 Dizin

.........................................................................................

.. .

... ....

199 v


KISALTMAIAR

A.g.e.

: Adı geçen eser

A.g.m.

: Adı geçen makale

bkz.

: bakınız

BOA

: Başbakanlık Osmanlı Arşivi

c.

: cilt

D. BŞM : Divan-ı Hümayun Baş Muhasebe Defterleri DİA

: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

DTCFD : Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi H.

: Hicri

İA

: İslam Ansiklopedisi

KK

: Kamil Kepeci Tasnifi

M.

: Miladi

MAD

: Maliyeden Müdevver Defterler

MD

: Mühime Defterleri

nr.

: numara

s.

: sahife

TD

: Tahrir Defteri

TKA

: Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Kuy(id-ı Kadime Arşivi

yay.

: yayımlayan

VII


SUNUŞ

er

ürkmen aşiretleri hakkında araşhrma yapmak, kırık bir sandal ile okyanusta yol almaya benziyor. Araş­ tırmaların hiç birinde tam olarak sonuca ulaşılmı­ yor; her çalışma bir başka çalışmanın kapısını açıyor. Maraş'ta gördüğümüz bir aşiret bir müddet sonra Afyon veya Aydın'da; Balıkesir'de tespit ettiğiniz bir Yörük cemaati Şam veya Ha­ lep topraklarında karşınıza çıkıveriyor; zengin Osmanlı ar­ şiv kaynakları ise aşiretleri takip etmenize her zaman imkan sağlamıyor. Daha kötüsü kaynak belirtilmeden ortaya atılmış olan ve ne­ redeyse gelenek hale gelip tekrarlanan yanlış veya eksik bilgiler, aşılması güç bir engel olarak duruyor. Bu yüzden bazı konulan defalarca işlemek ve yeniden tartışmak gerekiyor. Elinizdeki kitapta Türkmen aşiretleri hakkında ı2 makale bulunuyor. Bunların seçiminde hem kronolojik sıra hem de bir­ birlerinin tamamlayıcısı olmaları göz önüne alındı. Böylece ma­ kalelerin bir bütünlük içinde olması sağlandı. İlk üç makalede Oğuz-Türkmen ve Türk üçlemesinin tarihi seyri, sonraki maka­ lelerde Osmanlı coğrafyasındaki Türkmen aşiretlerinin sosyo­ ekonomik durumları, Osmanlı ekonomisi içindeki yerleri ve ziIX


raat sahalarının yeni yerleşim yeri haline getirilmesindeki katla­ lan ortaya konulmaya gayret edildi. Makalelerde, bazı küçük tekrarlara rastlanılacak olması, ko­ nunun mahiyet itibariyle önemsenmesi ve ön plana çıkarılma­

sından kaynaklanıyor. Bunun hoşgöriiyle karşılanacağını ümit ediyorum.

Tufan Gündüz

x


Oğuzlar / Tiirlmıenler*

Oğuz Adı Oğuz adının manam haklonda çeşitli görüşler öne sürülmüş ise de bugün wnfuniyetle, vaktiyle J. Nemeth tarafından öne sü­ rülen ve ''boylar" anlamına geldiği şeklinde açıklanan fikir ka­ bul edilmektedir. Buna göre "Ok kelimesi boy manasında olup "z" çoğul eki ile birleşip Ok+u+z=boylar şekline dönüşmüştiir1• Gerçekten de Oğuzlar, VIII. yüzyılın başlarında 6 Oğuz şeklinde kaydolmuştur ki bu husus altı boydan teşekkül ettiklerini gös­ termekteclir2. Oğuzlar bu sırada Barlık ırmağı boylarında bulu­ nuyorlardı. Yıne ayru dönemde Göktürk h8kimiyetinde görünen Oğuzlar bazen Üç Oğuz3 bazen de Sekiz Oğuz şeklinde" anılmakla

*

TÜRKLER, ed. H.C. Güzel, K Çiçek, S. Koca, Ankara 2002, c. il, s. 263-276.

1

2 3 4

Tartışmalar ve değerlendirmeler için bkz. F. Sümer, OğuzlarjTürk­ menler, Tarihleri, Boy Teşkilatlan, Destan/an, (İstanbul 1980); H. N. Orkun, Oğuzlara Dair, (Ankara 1935); J. Hamilton, Toquz Guz et On Uygur, Journal Asiatic (1962); L. Baziıı, Notes SurLes Mots "Oguz" et "Tlırk", Oriens, (1935/VI), s. 135-322. "Öz Yigen Alp Turan Alb Oğuz kavminden on üç [yaşımda) aynldım." H. N. Orkun, Eski Türk Yazıt/an, (Ankara 1986), s. 471. H. N. Orkun, Yazıtlar, s. 64. Aynı eser, Şine Usu Yazıb, s. 168.

1


birlikte yaygın olarak Dokuz Oğuz olarak belirtilmiştir. Oğuzla­ rın boy sayısındaki artış ise tarihi süreç ve boy gelenekleri ile her­ hangi bir tenakuza düşmemektedir. Çünkü boylar halinde yaşıyor olmalarının tabii bir sonucu olarak, boyların nüfusu arttıkça yeni boylar ortaya çıkmakta ve onlar diğer boylar gibi nüfus ve siyasi güce ulaştıklarında boylar birliği içinde kendi adları ile temsil olunmakta idiler. GöktürkYazıtları'nda tespit olunan "Üç Oğuz", "Altı Oğuz", "Sekiz Oğuz", "Dokuz Oğuz" tabirleri (bazen de bü­ tün bunları kastetmek üzere sadece "Oğuz") bu durumun bir so­ nucudur. öte yandan, Göktürkler çağında Edizler 2 boy, Uygur­ lar ıo boy, Tatarlar 30 boy halinde idiler. Göktürklerin batı kolu ise ıo boy halinde idi ve "On-ok" diye anılıyordu5• Oğuzların tarihlerini aydınlatan en eski ve en açık bilgileri ih­ tiva eden GöktürkYazıtları'nda, Oğuzlardan Göktürk Devleti'nin muhalifleri olarak bahsedilmektedir. Tonyukuk yazıtından an­ laşıldığına göre Göktürklerin istiklfillerini kazandıkları ilk yıl­ larda Oğuzların başına da kağan oturmuştu6• Bu kayıttan Oğuz­ larda taht değişikliğinin mi meydana geldiği yoksa bağımsız mı oldukları konusu açık değildir. Bununla birlikte, onlar, Göktürk Devleti'nin kuruluşu esnasında kuzeydoğuda Togla/Tula ırmağı boylarındaydılar. Göktürklerin kuzeye doğru genişlemesinden rahatsız olarak Çin ve Kitanlarla ittifak kurma yoluna gitmiş­ lerdi. Göktürk Veziri Tonyukuk bunu duyunca oldukça müte­ essir olmuş ve onların arzu ettikleri ittifakı kurmalarına fırsat vermeden saldırmak amacı ile İlteriş Kağan'dan izin istemiş, Kağan'ın "Gönlünce sevk et." emri üzerine Oğuzları Togla/Tula ırmağı kenarında mağlup etmiştir. Tonyukuk'un ifadelerinden, Oğuzların bu savaştan sonra Göktürklerin idaresine girdiği an­ cak, Türgişler tarafından yeniden isyana teşvik edildiği de tes­ pit olunmaktadır. s 6 2

Bkz. Yazıtlar, pek çok yerde geçmektedir. Yazıtlar, s. 102.


Yazıtlardan anlaşıldığına göre Oğuzlar ile Göktürkler ara­ sında dört veya beş ke-z savaş olmuştur. Bunların illd Togu Balık'ta yapılmıştır. Kültigin (Köl-tigin) bu savaşta bizzat bulunmuştur. Bundan sonra, Anbrgu, Çuş-Başı, Ezginti Kadaz ve Aınga Kur­ gan da olmak üzere dört savaş daha yapılmıştır. Bununla birlikte Bilge Kağan sadece dört savaş yapıldığını anlatmaktadır. Son sa­ vaş Üç Oğuzlar ile yapılmıştır7• Bu savaşların birinde Oğuzların Hanı Baz Kağan da öldürülmüş ve nihayet Oğuzlar, Göktürklere tabi olmuştur. Bilge ve Kültigin adına dikilen kitabelerde Göktürk Kağanı kendisini ''Türk", Dokuz Oğuzları "Oğuz" diye anmakla birlikte onlar için "Oğuz budunu benim kendi budunumdu" demekte­ dir. Üstelik Oğuzların isyan etmeleri "Yerin ve göğün birbirine karışması" gibi tabiatüstü bir tasvir ile takdim edilmektedir. Ye­ rin ve göğün birbirine karışmasının imkansızlığı ikinci bir açık­ lama ile sonuçlandırılmakta "Oğuz'un yüreğine kıskançlık düş­ tüğü" vurgulanmakta; bu çerçevede Türk toplumu için en büyill< maraz olan bir hakan etrafında toplanamama teması izah edil­ meye çalışılmaktadır8. Kitabelerde, Göktürk hakanı devletin kurucuları olarak "Türk­ leri" merkeze oturtmakta, Oğuzları ise hemen her hitap içinde bi­ rinci sırada vermektedir. Göktürk Devleti'nin yılolışından sonra Türk adlı bir boy veya oymağa rastlanmadığına göre Türk sadece bir siyasi isimlendirme mi idi? Ünlü tarihçi V. Barthold, Oğuzlar ile Türkleri aynı boy olarak saymanın doğru bir düşünce olacağını savunmuştur. Barthold'a göre eğer VIII. yüzyılda Oğuzlar ve Karluklar gibi Türk adlı ayrı bir boy olsa idi Göktürk Devleti'nin yılolmasından sonra çarça­ buk tarihten çekilmiş olması gerekirdi. Oysa Türk, Arap coğraf7 8

Saadettin Gömeç, Kök Türk Tarihi, (Ankara 1997), s. 74, 75. Yazıtlar, s. 104 ve devamı.

3


yacılan tarafından dil olarak birbirine kardeş olan birçok kavim için kollektif bir ad olarak kullanılmakta, Bilge Kağan'ın "Benim Türküm milletim" diye hitap etmesi de bu hususu doğrulamak­ tadır9. Buna mukabil F. Sümer, Türk adının kavmi bir isim olma­ yıp onlardan yalnız birinin adı olduğu ve Göktürk hanedanının da bu boya dayandığını ileri sürmektedir10• Keza buna benzer bir görüş F. Lazslo tarafından da ileri sürülmüştür11• Netice ne olursa olsun, Türk adının yükselişi ve dünyaya ya­ yılması neden Oğuzlar aracılığı ile olmuştur sorusu anlamını mu­ hafaza etmektedir. Ruslar, güneylerinden akıp giden Türklerden sadece Oğuzlan (Bizans kaynaklarında Uz) Türk (Tork) diye isim­ lendirmişlerdir. Aynı şekilde Oğuzların, İslamiyet'e geçiş dönem­ lerinde Türkmen diye isiınlendirilmeleri de manidardır. Çünkü bu isim içinde Türk adı gayet açık olarak yer almaktadır. öte yandan, Osmanlı kroniklerinde devlet Türk devleti olarak takdim edilir­ ken konar-göçer Türkmenlerin yerleşik hayata geçmeleri "Türk­ menlikten çıkma" olarak nitelendirilmiştir. Acaba, Türk adı eski devirlerden beri yerleşik medeniyetin ve otoritenin mi temsilcisi idi? Şayet böyle ise Türk budununun siyasi bir isimlendirme ol­ ması icap eder ki, Bilge Kağan ile Oğuzların akrabalık derecesi bi­ raz daha açığa kavuşmuş olur. Göktürk hakimiyetine giren Türk boylarının siyasi varlıkla­ devam ettirmeleri ve "Türk Milleti" içinde zaman zaman is­ tikrarsızlık unsuru olmaları Bilge Kağan'ı fazlası ile rahatsız etrını

9

10 u

4

V. V. Barthold, Tiirkmen Kavminin Tarihine Ait Monografi, (Oçerki İstorii Turlanenskogo Narado, Türlaneniya c. 1(Leningrad 1928)'den Türkçeye tercüme: Abdülkadir İnan, TI'K Kütüphanesi Tercümeler Bölümü. Aynca bkz. Guzz, First Encyclopedia Of İslam, Leiden/Brill (1913), c. ' s. 168, 169. F. Sümer, Oğuzlar, s. 5-'7· F. Laz.slo, Dokuz Oğuzlar ve Göktürkler, Belleten, 1950/XIV. s. 37-43.


tiğinden kitabeler bir yerde milli birlik temasını ana fikir olarak işler. Bu yüzden Oğuzların muhtemelen 717 yılında isyan etme­ leri ve Çin'e doğru yürümeleri de Bilge Kağan'ı fazlasıyla "ökün­ dürmüştür" (eseflendirmiştir)12•

Oğuzlann Göktürk Devleti'nin yıkılışında da rol aldığı bilinmek­ tedir. Bundan sonra onlar bir müddet Uygurların hfilciıniyetinde kaldılar. Bu dönemde Uygur Kağanı Kül-Bilge Kağan'ın oğlunun idaresinde kaldılar. Hatta onun Türk Budunu üzerine düzenlediği sefere katıldılar ve "Türk budunu bütün yok ettiler" (744)13• Bu­ nunla birlikte Oğuzların hepsinin Uygurlara tabi olmadıkları da anlaşılmaktadır. Nitekim Kül-Bilge Kağan'ın ölümünden sonra oğlu Tengride Bolıruş İl Etmiş Bilge Kağan hükümdar olunca Oğuzların taarruzu ile karşılaşb.. Bu sırada, Oğuzlar, Sekiz Oğuz olarak anılmaktadır14 ki bu husus onlardan sekiz boyun isyan ha­ linde olması ile ilgili olmaJıdırıs. İl Etmiş Bilge Kağan Oğuzların yanı sıra Karluk, Dokuz Ta­ tar gibi başka Türk boyları ile de uzun süre mücadele etti. Bu dö­ nemde Uygurların hfilciıniyetine girmek istemeyen Karluklar ba­ tıya doğru çekildiler. İhtimal ki, Oğuzların da büyük bir bölümü bu göçe katılnuştır. Taberi'nin 820-21 yılı olaylarını zilcrederken, Oğuzların Semerkand'ın doğusunda Soğd ve Sir Derya arasındaki bölgeye Dokuz Oğuzların akın yaptıklarına dair haberler vermesi, onlann anılan tarihten çok daha önce Talas bölgesine geldikle­ rinin işareti sayılabilir. öte yandan F. Sümer'in Sir Derya boyla­ rına sokulmuş olan Oğuzların On-Okların hakimiyetini tanımış olan Oğuzlar olması gerektiği tezini ileri sürmüş ise de iddiasını teyid edecek delilleri ortaya koymarnışt::ır16• 12

Yazıtlar, s. 66.

13

Yazıtlar, Sine Usu Yazıtı, s. 166.

14

Yazıtlar, s. 66. F. Sümer, Oğuzlar, s. 20.

15 16

A.g.e., s. 24, 2,5.

5


X. Yüzyılda Oğuzlar

Hududü1-Alem'e göre X yüzyılda Oğuzların ülkesinin doğu tarafında Oğuz çölü, güneyinde bu çölün uzantılan ile Hazar de­ nizi, babsında ve kuzeyinde ise İtil/Etil ırmağı bulunuyordu17. On­ lar, İslam coğra:fyacılan tarafından Guz diye isiınlendiriliyordlL Dokuz Guz yahud Tokuz Oğuz ismi ise sadece Uygurlan anlatır­ ken kullanılıyordu. İslam Coğrafyacısı İstahri'ye göre Oğuzların yurdu Hazarlar, Kirnekler, Karluklar ve Bulgarlar ile çevrilmişti. Etil/İtil ırmağı Ki­ mekler ile Oğuzlar arasında sınır idi18• Güneyde ise Cürcan, Farab, İsficab şehirleri bulunuyordu ki burası artık bütünüyle müslüman­ laşınıştı. İsficab'dan Harezm'e kadar olan yerler Oğuz topraklan­ nın Güney hududunu teşkil ecliyordu19• X. yy.'da Harezmliler ile Oğuzlar arasında bir çekişme ve buna bağlı güvensizlik hakimdi. Bu yüzden, İbn-i Fadlan, Halife'nin elçisi olarak Bulgar ülkesine giderken Harezm Valisi Muhammed'in, can güvenliklerini tehli­ keye atacaklan yolunda bir telkini ile karşılaşmıştı. Fadlan me­ şakkatli bir yolculuktan sonra Oğuzlara üst yurtta tesadüf etmişti. O'nun anlattığına göre Oğuzların hakanına "Yabgu" deniyordu20• Yabgu unvanı daha Göktürkler devrinden itibaren kullanılagelen bir unvan olup Türkçedeki c>y değişmeleri yüzünden bazı lehçe­ lerde c.abgu şeklinde de söylenmekte idi. Yırtıcı kuş anlamına ge­ len Beygu ise zaman zaman Yabgu unvanı ile karıştınlınıştır21• 17

Hudüdü1-Alem, neşr. Meryem Mirahmedi-Golanınza Verehram, Tah­ ran

18

13 72/1994, s. 275-2n.

Ebu İshak ibrahim İstahri, Mesalik ve Memalik, (Farsça neşr. İrec Af­ şar), Tahran 1969, s. ıı; R Şeşen, İslam Cajrafyasına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, (Ankara 1985), s. 157·

19 20 21

6

R Şeşen, Ag.e., s. 154, 161. İbn-i Fadlan Seyahatnamesi, yay. R Şeşen ( İstanbul, 1975), s. 37. A Donuk, Eski Tiiık DevietTeşkılatında "Yabgu" ünvanı ve Tarihi Gelişmesi, TKAE Türk KültiiriA i raştırmalan, XVIl-XXI/1-2 (1971)-1983), S. 71-78.


Göktürk Devleti'nin yıkılmasından sonra doğuda Uygur Ka­ ğanlığı, batıda ise Hazar Kağanlığı, Türk Kağanlığı'nı temsil edi­ yorlardı. Buna mukabil Oğuzlar "Yabgu" unvanlı başbuğların ida­ resinde idiler. Oğuz Yabgusu, Sir Derya ırmağının aşağı layılarında bulunan Yenikent'te oturmaktaydı. Ya da en azından laşlık merkezi burası idi. Yenikent, -Arap coğrafyacılarının dili ile Karyetü1-Hadise'de­ aynı z.amanda Müslümanlar da bulunuyordu22• Aynı bölge ile ilgili olarak Barthold, Şehrkent ismine edebiyatta oldukça sık, sikke­ lerde ise nadiren rastlandığını bildirmektedir23• Şimdi, Seyhun'un güneyinde bulunan Cankent harabelerinin Yenikent'in kalıntıları olduğu kabul edilınektedir24. Gerdizi, Yenikent'ten Kimeklerin ül­ kesine ve İrtiş sahillerine kadar uzanan bir ticaret yolundan bah­ setmektedir. Yenikent'in hububat ihtiyacı, sulh z.amanlarında Sir Derya boyunca aşağı indirilen gemiler vasıtasıyla temin ed.ilmek­ teydi25. Buranın güneyinde bulunan Cend ve Huvare şehirlerinde de Müslümanlar bulunuyordu ve yine Oğuz Yabgusu'na bağlı idi26• Tumarutkul kazasındaki Heşt-Kale harabelerinin Cend şehrinin harabeleri olduğu bildirilmektedir. Yenikent, sayılan şehirlerden en büyüğü olup Farab'a 20, Harezm'e ise on konak mesafede idi27• Şehir, Aral gölüne 2, Seyhun ırmağına ise ı fersah mesafede idi. Oğuzlar, ülkelerini katederek Aral'a dökülen, Seyhun nehrine Be­ negit diyorlardı28• Kaşgarlı Mahmud, Türk illerini dolaştığı sırada 22

23 24

25 26 27 28

R Şeşen, İslam Coğrafyacılan, s. 173. V. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, haz. H. D. Yıldız, (İs-

tanbul 1982), s. 228 Barthold, aynı yer. R Şeşen, İslam Coğrafyacılan, s. 173. V. Barthold, Türkistan, s. 228. R Şeşen, İslam Coğrafyacılan, s. 178. Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lugati-t-Tiirk, çev. Besim Atalay (Ankara 1985), c. I, s. 392.

7


konar-göçer Oğuzlann hayvanlannı bu nehirde suladıklannı ve bunun etrafında yayladıklannı görmüştü. Nehirde gemiler vası­ tasıyla ticaret malları taşınmaktaydı. Oğuzların komşu ülkelere sevk ettikleri en önemli ticaret meta koyun idi. Bu maksatla, başta Maveraünnehir bölgesi olmak üzere Horasan bölgesinin koyunları Oğuzlardan geliyordlL Bölgeye Ha­ laç ve Gurlulardan da koyun getiriliyordu; ancak, İstahri'nin bil­ dirdiğine göre Oğuzlann koyunları daha makbul sayılıyordu29. Kaşgarlı Mahmud'un zikrettiğ i Suğnak şehri de Oğuzların en önemli ticaret merkezlerinden biri idi. Hududü1-Alem'de Sunah30 olarak zikredilen bu şehir Farab' a yakın küçük ve zengin bir yer idi. Buradan her tarafa yay ihraç olunmakta idi31• Kaşgarlı, Farab (Karaçuk),32 Mangışlak,33 Sapran,34 SitgünJS şehirlerini de saymak­

tadır. Sapran yahud Sahran Oğuzlann sulh yapmak amacıyla gel­ dikleri önemli bir müstahkem kaleye sahip idi. Mangışlak ya da Siyah Kuh, Hazar hakimiyetinde iken, Oğuz topluluğundan ko­ pan bir grup tarafından doldurulınuştu36• Siyah Kuh, Hazar de­ nizinin kıyısında Etil' den sığ bir boğazla geçilen bir noktada bu­ lunduğundan, rüzgarm sürüklediği ve karaya vurduğu gemilerin en çok çekindikleri bölge idi. Zira bölgedeki Türklerin gemilerin mallarına el koyduğu ve geri vermediği inancı yaygındı. Karaçuk'a gelince burası Oğuzların destani mahiyetteki eserlerinde de yer alan sıradağlardan oluşuyordu. Kaşgarlı 29

R Şeşen, İslam Coğrafyacılan., s. 16ı.

30

Hududü1-Alem, s. 345.

31

Divan, c. 1, s. 471, "Orada, başka yerlerde sahlmak üzere yay üreti-

32

Divan,

33

Divan, c. I, s. 465; C. 1, s. 157· Divan, c. 1., s. 436.

lir." Hududü1-Alem, s. 345

34 35 36

8

c.

I, s. 487.

Divan, c. 1, s. 443. R Şeşen, İslam Coğrafyacılan., s. 110, 111, 133, 155, 164, 166.


Mahmud, bu dağ silsilesini Oğuzların yurdu olarak gösterdiği gibi haritasında da aynca zikretmiştir. Karaçuk dağlarının gü­ neyinde Farab ve Otrar şehirleri bulunuyordu. Burası, Müslü­ man kolonistlerin yerleştiği şehirlerden biriydi. Daha güney­ deki Sütkent ise Oğuzlardan başka Karluklar tarafından da iskan edilmişti.37 X yy.'da Oğuzlar henüz Müslüman olmamışlardı. Ancak, İbn-i

Fadlan'ın anlattığına göre38 Oğuz ilerigelenleri arasında İslarniyet'e girenler vardı. Ancak, kabilenin baskısı ile yeniden eski dinlerine dönenler oluyordu. Oğuzlar, bahsedilen dönemde eski Türk inan­ cını sürdürüyorlardı. Birine kızdıkları yahud zulme uğradıkları ı.a­ man ellerini göğe kaldırarak "Bir Tengri" diye söylenirlerdi. Din adamları baklanda teferruatlı bilgiye sahip olamasak da, onların dini merasimleri tertip ettikleri, ölü gömme ve cenaze ile ilgili pek çok ritüelde görev aldıkları anlaşılmaktadır. İbn-i Fadlan'ın anlattığına göre, Oğuzlardan biri ölürse, ona ev biçiminde büyük bir çukur kazıp, elbisesi, silahları ve özel eşyaları ile birlikte me­ zara koyarlar; eline bir içki kadehi tutturup önüne de içki dolu bir sürahi koyup öyle defı:ıederlerdi. Bu hususların ahiret inancına bağlı bazı alışkanlıklar olduğu açıktır. Mezarı ağaçla kapattıktan sonra üzerine topraktan kubbe şeklinde toprak yığarlardı. Bun­ dan sonra ölünün zenginliğine göre hayvanlarından birden yüze veya iki yüze kadar koyunu kurban edip yemek yerlerdi (Günü­ müzde Anadolu'da cenaze münasebetiyle misafirlere verilen "ölü aşı" ya da "can aşı" diye tabir olunan yemek yedirme geleneği de bu alışkanlığın devamıdır). Kurban edilen hayvanların başlarını, ayaklarını, kuyruklarını ve paçalarını kabrinin başına asarlardı. Aynca, en eski Türk topluluklarında da görülen balbal geleneği Oğuzlarda da yaşamaktaydı.

37 38

Aynı eser, s. 238. İbn-i Fadlan Seyahatnamesi, s. 30-41.

9


Oğuzlar, ahirette cennete gideceklerine inanırlardı. Cenaze­ den sonra hayvan kurban edilmesi de bu inancın bir neticesi idi. Çünkü kurban kesme ve yemek yedirme ritüelinde geç kalınırsa, din adamı olarak değer verdikleri bir ihtiyar, onlan, kurban kes­ meye teşvik eder ve ölünün bu suretle cennete daha çabuk gide­ ceğine ikna ederdi. İbn-i Fadlan, Oğuzlardan birinin hastalanması halinde o:nun çatlının hemen ayırdıklannı, ölünceye veya iyi oluncaya kadar orada tuttuklarını, ev halkı veya hizmetçilerden kimsenin onun yanına yaklaştınlınadığını bildiriyor ki, bu husus salgın hastalık­ lara karşı alınan tedbirlerden ibaret olsa gerektir. Yine Fadlan'ın anlattıklarına göre Oğuzlar arasında zina diye bir şey yoktu. Zira cezası oldukça ağır ve şiddetli idi. Şayet böyle bir vaka tespit edilirse, suçluyu iki ağacın dallarını birbirine yak­ lalaştırarak bağlıyorlar, sonra dallan bırakarak parçalıyorlardı. İbn-i Fadlan'ın tespitlerine göre Oğuz kadınlan yerli ve yabancı erkeklerden kaçmıyorlardı. Oğuzlar oldukça misafirperver idiler. Eğer bir tüccar Oğuzla­ nn ülkesinden geçerken yük hayvanlannı kaybederse, yahud bir şeye ihtiyacı olursa bunu Oğuzlardan rahatlıkla temin edebilirdi. Oğuz ödünç verdiği mallarını alırken asla tamahkar da\Tanmaz, verdiği miktarın fazlasını almazdı.

Oğuz Yabgu Devleti İbn-i Fadlan, Oğuz ülkesine ulaştığında (X. yy. başları) Oğuz­ ların başında Yabgu unvanlı bir idareci bulunuyordu. Yabgu, Gök­ türk kültür sahasında kullarulan bir unvan olduğundan, Karluk hü­ kümdarı da aynı unvanı taşıyordu. Bu esnada, Oğuzlar ile düşman olduğu anlaşılan Haz.arlar ve Oğuzların coğrafyasına epey uzak olan Uygurlar Kağanlık ile temsil olunuyorlardı. Oğuz Yabgusu'nun Kü­ zerkin adlı bir naibi vardı. Küzerkin ile ilgili olarak İbn-i Fadlan'ın verdiği bilgiler dışında herhangi bir habere rastlanılmıyor. Bununla 10


birlikte, Kaşgarlı Mahmud, Karluklara ait olan "Kül-Erkin"39 unva­ nllıdan bahsediyor ki bu iki kelimenin birbirine benz.erliği derhal dikkati çekiyor. Kürerkin'den başka Yınal ve Tarkan adlı iki unvana

daha rastlamaktayız. Bunlar muhtemelen askeri idareci idiler. İbn-i Fadlan'ın, Oğuzların iç ve dış meselelerini kendi ara­ larında kurdukları meclislerde (Kengeş) tartıştıkları ve karar al­ dıkları, ancak içlerinden zayıf da olsa birinin bu karan bozabi­ leceğine dair anlattıkları, Oğuz Yabgusu'nun idari pozisyonunu ortaya çıkarmak bakımından önemli ipuçları taşımaktadır. Ewela, Kengeş kararlarına müdahale edecek kişinin sıradan bir kişi ol­ madığı, kuvvetli ihtimal, bir aşiret reisi olduğu açıktır. Hududü1Alem, Oğuzların kabileler halinde yaşadıklarını ve her kabilenin başında bir reis bulunduğunu bildirmektedir.40 Şu halde, reisin gücü kararların uygulanmasını etkileyebildiğine göre Yabgu mut­

lak otoriteye sahip bir konumda bulunmamaktadır. İkinci hususa gelince, Selçuklu Devleti'nin kuruluşunu hikaye eden tarihçilerin, Selçuk ve babası Dukak'ın Oğuz Yabgusu'nun kararlarına karşı çıkacak ya da ona karşı saygıda kusur edecek kadar cesur olduk­ laıi. şeklindeki tasvirleri -eğer inandıncı bulunursa- yukarıda ve­ rilen örnekler ile örtüşmektedir. Buna göre Oğuzların, bulunduklan coğrafyada konfederal bir yapıya sahip olduğu ve aşiret reislerinin güçlerinin devam et­ tiği, konar-göçer geleneklerinin de canlılığını sürdürdüğü savu­ nulabilir. Ancak bu yapının Oğuzlar arasında anlaşmazlıklara da imkfuı verdiği görülmektedir. Bu cümleden olarak, Mangışlak/Si­

yah Kuh bölgesine göçeden Oğuzlar da böyle bir çekişmenin so­ nucu olarak ana kütleden kopmuşlardı. 39

40

"İrkinti Su: Her toplanmış olan şeye denir. Bu kelimeden alınarak Kar­ luk boyu büyüklerine Köl-İrkin denir. Aklı göl gibi toplanmış, dolmuş demektir." Divan, c. 1, s. ıo8. "Aralannda anlaşmazlıklar olmaması için her kabilenin başında bir reis/bey bulunur." Hududü1-Alem, s. 27711


Oğuz Yabgu Devleti'nin ne zaman yılaldığı hususu açık ol­ mamakla birlikte, X. yüzyılın sonlarına doğru zayıfladığı ve ku­ zeyden gelen Kıpçak baslosı nedeniyle dağılmaya yüz tuttuğu aşikardır. Bu dönem, Selçuklu ailesinin de ana kütleden koparak Cend şehrine geldiği zamandaki olaylara yaklaşmaktadır. O halde, Oğuzların batı ve güney yönünde yaptıkları muhacereti de anla­ mak mümkün olacaktır. Buna göre, Oğuz Yabgu Devleti'nin da­ ğılmasıyla Oğuzlardan bir bölük Karadeniz'in kuzeyinden Peçe­ nekleri takip ederek ve da)ıa çok onların açtığı boşluğu kullanarak Balkanlar'a doğru gitmişlerdir. Sayıca az olan bu topluluğa Rus­ lar ''Tork" Bizanslılar ise Uzoi/Uz diyorlardı. Oğuzların bu bölüğü yine bir Türk boyu olan Peçenekler tarafından 1065'te tam anlamı ile imha edildiler. Kurtulabilenler ise Bizans ordusunda paralı as­ ker olarak görev yaptılar. Tarihin garip bir tecellisi olarak Malaz­ girt Savaşı'nda (1071) "kendileri gibi giyinen ve kendileri gibi sa"' vaş çığlıkları atan" kan akrabalarının tarafına geçtiler. Oğuzların ikinci grubu ise başlangıçta Cend şehrine göç eden ve Selçuk'un ailesinin etrafında toplananlardan oluşmaktaydı. On­ lar, ana kütleden koparak İslam kültür sahasında bulunan ancak yukanda belirtildiği gibi hallanın bir kısmını Oğuzların oluştur­ duğu ve yine Oğuz Yabgusu'nun hakimiyetinde bulunan Cend şeh­ rine geldiklerinde, gerçekte, sadece şehir değiştirmeyip yeni bir kültür dairesinin de içine dfilıil olmaktaydılar. Eserinden bütün Oğuz ellerini gezdiği ve boyları yalondan tanıdığı anlaşılan Kaşgarlı Mahınud'un "Zamanımızın hükümdarları bunlardandır"41 ifadesi ile ilk defa Oğuz boylarından birinin adı XI. yüzyılda siyasi olay­ larla birlikte anılmaya başlamıştır. Öte yandan, Maveraünnehir bölgesinde tespit edilen Avşar42 adlı köyün varlığı da Oğuzların 41

42

Divan, c. 1, s. 55.

Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed el-Makdisi, Ahsenü't-Tekasim fi Marifeti1-Ekalim, Farsça'ya tercüme: Ali Naki Mwızevi, Tahran 1361/1983, s. 408; R Şeşen, İslam Coğrafyacılan, s. 276; Aynca bkz.

V. Barthold, Türkistan, s. 153. 12


erken yerleşmelerde boy adlarını da kullanmaya başlamaları ba­ lamından herhalde yine bir ilki oluşturmaktadır. Şüphesiz Avşar Köyü'nün ahalisi de aynı boyun mensupları idiler. Reşidüddin,Selçuk'un Kınık boyundan olduğunu bildirir,an­ cak, o bunu fazla önemsemez. Reşidüddin'e göre Oğuzlardan padi­ şah çıkaran boylar sırayla Kayı, Yazır, Eymür,AvşarveBeğdili'dir.43 İslam coğrafyacısı Makdisi'ye göre,44 İsficab'ın kuzeydoğu­ sunda bulunan Ordu kasabasında Türkmenler oturuyorlar ve İs­ ficab hakiminevergiveriyorlardı. Türkmenlerin İslamiyet'i seçen ilk Türk zümresi olduğu kuvvetle muhtemeldir.45 Çinlilerin de ad­ larını bildiği bu Türkmenlerin46, Karlukların hakimiyet sabalan içinde oturuyor olmaları yüzünden, Karluklardan bir zümre ola­ bileceği47veya Göktürk hakimiyeti sona erdikten sonra Uygurve Oğuz baslosı yüzünden "Göktürk" terimini kullanmayan Karluk­ ların ''Türkmen" adını kullandıkları fikri48 ileri sürülmüş ise de bu görüşler Kaşgarlı Mahmud tarafından teyid olunmamaktadır. O, "Karluklar, Türkmenlerden bir bölüktür",49 "Bunlar (Karluklar) Türlanenlerden bir boydur�50 "Karluk göçebe Türklerden bir bölü­ ğün adıdır. Oğuzlardan ayndırlar. Oğuzlar gibi Türkmendirler''S1 diyerek, Karluklan Türkm�nlerin bir kolu saymaktadır. 43 44

Z. V. Togan, Oğuz Destanı, (İstanbul 1982), s. 77. Togan'ın tenkidi iç;n aynı eserdeki 975a numaralı açıklamaya bakınız. Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılan, s. 253; el-Makdisi, Ahsenü't­ Tekasim, s. 398; W. V. Barthold, Türkmen Kavminin s. 3; A Z.Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giri.ş, (İstanbul 1981), s. 4. Osman Turan, İslamiyet ve 1Yirkler (İstanbul 1980), s. 37. V. V. Barthold, A.g.e., s. 3; Z. V. Togan, A.g.e., s. 37. F. Sümer, Oğuzlar, s. 29. i. Kafesoğlu, Türkmen Adı, Manası ve Mahiyeti Jean Deny Armağanı, (Ankara-1958), s. 131. Divan c. m, s. 351. Aynı eser, c. fil, s. 351. Aynı eser, c. 1, s. 473. •••

45 46 47 48 49 50 51

13


Bunun yanı sıra, Kaşgarlı Mahmud her ne kadar Karluk­ lar için "bölük" veya "boy" diye bahsediyorsa da, onlan listesini verdiği 22 Oğuz boyu arasında saymamıştır. Kaşgarlı'nın onlan Oğuzlardan ayrı sayması; aralannda lehçe balamından bir ayrı­ lığın olmasından kaynaklanmış olabilir. "Oğuzlar gibi Türkmen" olduklan şeklindeki. ifade ise kan kardeşliğinden ziyade yaşama tarzındaki benzerliği, belki de konar-göçerliği ortaya koymakta­ dır. Efsaneye göre, Oğuz Kağan'ın isim verdiği dört kabileden biri de Karluklar idi. Ebu'l-Gazi'ye göre, Kün Han'ın küçük kardeş­ lerine ve oğull arına yemek vermesi esnasında Karluklar, çadırın dışında Iğdır ve Büğdüz'ün atlannı tutmakla meşgul idi. Yani "ai­ leden" değildi.52 Muhtemelen, Karluklar, Oğuzların yakın akraba­ lan idi ve bir müddet Türkmenler ile birlikte yaşamışlardı. Bun­ lar gibi, 24 Oğuz (Türkmen) teşekkülü içinde iki boyu meydana getiren Halaçlar da Türkmenlerden ayrılmışlardı.sJ Kaşgarlı Mahmud, esasında Türkmen adını Oğuzlara ver­ mektedir. Onun "Oğuzlar bir Türk boyudur. Oğuzlar Türkmen­ dirler. Bunlar 22 bölüktür.54 İki boy olan Halaçlar bunlardan aynlmzşlardır''5s şeklindeki. ifadesi Oğuz-Türkmen ayıılliğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Zaten bu hususta bir şüphe de bulunmamaktadır. Türkmenlerin İslfuniyet'i kabul eden Türk zümrelerinin ön­ cüleri olmalan yüzünden bunlara yakın oturan ve İslamiyet'i be­ nimseyen Oğuzlara da 'Türkmen oldu"S6 denilmekteydi. Bunlar, Müslümanlar arasına girerek her halde Arapça veya Farsça öğEbu1-Gazi Bahadır Han, Secere-i Teraki.me, (Türkmenlerin Soykü­ tüğü), Hazırlayan: Zuhal Kargı Ölmez, (Ankara ı996), s. 246. B. Ögel, Türk Mitolojisi I, (Ankara ı971), s. ı73-175. Divan, c. m, s. 415. 53 54 Aynı eser, c. I, s. 55. 55 Aynı eser, c. ill. s. 415. 56 R. Şeşen, İslam Coğrafyacılan, s. 198. 52

14


rendilderinden, Müslüman tüccarlar ile Oğuzlar arasında tercü­ manlık yapıyorlardı.57 Yıne Müslüman tüccarlarla yakın ilişkileri sebebiyle giyim ve kuşamlarının da diğer Türk zümrelerinden farklı olduğu öne süriilmüştür.58 Ebu'l-Gazi'ye göre fiziki görü­ nüş olarak da Maveraünnehir ve başka yerlerdeki kardeşlerine benzemiyorlardı.59 Kaşgarlı, Türlanen adının onlara "Zülkameyn" tarafından 'Türk-Manend" (Türke benzeyen) şeklinde verildiğini kaydedi­ yorsa da,6o İslfun dünyasında İslfuna giren Türk zümrelerine 'Türk­ manend" denildiği ve buradan 'Türk-men" adının türediği şek­ lindeki izah tam daha çok kabul görmüştür. Ebu1-Gazi, bu adın Farslar tarafından verildiğini, fakat cahil hallan "manend" keli­ mesini telaffuz edememesi yüzünden 'Türk-men" şekline dönüş­ tüğünü bildirmektedir.61 Ayrıca bu adın 'Türk-i iman" kelimele­ rinin birleşmesi ile türetildiği ve "imanlı Türk" manasına geldiği de bazı tarihçiler tarafından kaydedilıniştir.62 Fakat bu tür izah­ lar güvenilir olmaktan oldukça ın.aktır. Ancak, dikkati çeken bir husus gerek Kaşgarlı'da gerekse İslam kaynaklarında, adı geçen kavmin ısrarla 'i'ürk"e benzetilmesidir. Bu durum, 'i'ürkmenler, Göktürkleri meydana getiren On-ok unsurlarından birinin baki­ yesi veya akrabası mı?" sorusunu akla getirmektedir. Netice olarak, Türlanen adı X. yüzyılda Ordu şehrinde otu­ ran küçük bir topluluğun adı iken, belki de Müslüman komşu57 58 59 60 61 62

Aynı eser, s. 198.

V. V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, (Ankara 1975), s. 102. Ebu1-Gazi Bahadır Han, A.g.e., s. 57, 58. Divan, c. m, s. 415. Ebu1-Gazi Bahadır Han, A.g.e., s. 251. Neşri, Kitab-ı Cihannüma, yayınlayanlar: F. Sümer-N. Lugal (Ankara 1949) c. 1, s. 17; İbn-i Kesir, el-Bidô.ye ve'n-Nihô.ye, Türkçeye tercüme: Mehrned Keskin (İstanbul, 1995), c. XII. s. 138. 15


lannın kendilerine verdikleri tarihl rol sayesinde; XI. yüzyılda Karluk, Halaç ve Oğuzlan da içine alan siyasi bir terim olmaya başladı. Ancak Karluklar ve Halaçlar erken devirlerde bu birlik­ ten ayrıldılar. Bu yüzden Türkmen adı sadece Oğuzlara verildi. Kaşgarlı Mahmud XI. yy.'da Oğuz boylarından meydana gelen Türkmen teşekküllerini kaydetmekte, hatta, onların da kendi iç­ lerinde "Dedelerinin isimlerini alan" irili ufaklı oymaklara ayrıl­ dığını bildirmektedir.63 öte yandan Oğuzların, XIII. yüzyıla kadar kendilerini Türkmen diye isimlendirmemeleri her halde konar­ göçer ve yerleşik farlandan kaynaklanıyordu ve Türlanenler konar­ göçer hayatı temsil ediyordu. XIII. yüzyıldan itibaren ise Oğuz adı bütünüyle terk edilmeye başlandı.

Selçuklu Devleti ve Türkmenler Türkmenlerin, Türk ve İslam dünyasında önemli bir mevki işgal etmeleri Selçuklu Devleti'nin kurulması ile olmuştur. Ananeye göre, Selçuklu Devleti'nin kurucularının atası olan Selçuk Subaşı Oğuzlann Kınık boyundandı.64 Bununla birlikte O, Oğuz Yabgusu'nun yanından ayrılarak İslam beldelerine ya­

lan olan C.end şehrine geldiğinde maiyetinde her halde sadece Kı­ nık boyuna mensup olanlar bulunmuyordu. Çünkü Selçuk, "Su­ başı" unvanından da anlaşıldığı gibi Oğuz Yabgusu'nun yanında "Subaşılık" görevinde bulunuyordu ve bu yönü ile o bir aşiret reisi değildi.65 Bundan dolayı, kendisine muhabbet duyanların yanı sıra Oğuz Yabgusu'nun idaresinden memnun olmayan di­ ğer Oğuz boylarına mensup kişilerce de desteklenmiş olabileceği hatıra gelmektedir. 63

Kaşgarlı Mahmud, Divan, c. 1, s. 58.

64 Aynı eser, c. 1. s. 55. 65

16

M. Altay Köymen, Selçuklu Devri Türk Tarihi, (Ankara 1982), s. 23; P. Wittek, Menteşe Beyliği, XIII-XVAsırda Garbi Küçük Asya Tari­ hine Ait Tetkik, Çeviren: O. Ş. Gökyay (Ankara 1986), s. 258.


Selçuk Subaşı'nın Oğuz Yabgusu'nun bulunduğu bölgeden ayrılarak Cend şehrine gelmesinden sonra gayrimüslim akraba­ larıyla mücadelesi, taraftarlarının sayısını oldukça arttırdı. O'nun ömrünün sonlarına doğru, oğull arından Arslan ve Musa'nın

"Yabgu" unvanı taşımaları, Selçukluların Oğuzları temsil edecek kadar büyüdüklerini veya en azından kendilerine öyle gördükle­ rini göstermektedir. Selçuklu Türkmenlerinin Maveraünnehir'e inmeleri, Müs­ lüman olmalarından daha çok Samanoğulları-Karahanlı reka­ beti ile ilgilidir. Çünkü Oğuzlar kuzeyde ve batıda Hazar, Kıp­ çak ve Kiınekler tarafından güneyde ve doğuda ise Karahanlılar, Gazneliler ve Samanoğulları tarafından kuşatılmış durumda idi­ ler. Hazarların çöküş döneminde Oğuzlardan küçük bir toplu­ luk Karadeniz'in kuzeyine doğru geri dönülmez bir yolculuğa çıkmıştı. Güneyde ise Samanoğulları çöküş sürecine girmişti. Böylece, patlamaya hazır durumda olan Oğuz boyları için yeni bir çıkış yolu belirmişti. Selçuklular, önce Samanoğullarına yar­ dımda bulunmuşlar, Ali Tekin'in muhalefeti sırasında da Kara­ hanlıların iç mücadelelerinde yer almışlardı. Ancak, bu gelişme­ ler, Karahanlı ve Gazneli Devletlerinin, Türkmenlerin bölgede siyasi bir güç haline gelmelerini önlemek amacıyla, bunlar üze­ rinde baskılarını artırmalarına yol açtı. Bu sıralarda Türkmen­ ler Arslan Yabgu ile Tuğrul ve Çağrı Beylerin idaresinde olmak üzere iki kısıma ayrılmışlardı. Tuğrul Bey, Gazneli ve Karahanlı baskılarına karşı kendilerini daha iyi savunacakları bir bölgeye çekilirken, Çağrı Bey yaklaşık 3000 kişilik bir kuwetle batı yö­ nünde "keşif' hareketine çıktı. Çağrı Bey'in batıya yönelmesinde her halde bu tarafta Sa­ manoğlullarının yıkılmasından kaynaklanan otorite boşluğunun doğması da etkili olmuştu. O, Azerbaycan ve Doğu Anadolu'ya kadar giderek, bol ganimet elde etti. Çağrı Bey'in "rüzgar gibi at­

lar üzerinde uzun saçlı, yaylı, mızrakl.ı" askerlerle yaptığı bu se17


fer66 mutaassıp Ermenilerce, kendilerine ''Allah'ın, Hıristiyanlık­

tan ve İsa'nın yolundan uzaklaşmalarından dolayı bir gazabı" olarak yorumlandı. Çağrı Bey keşif seferinden döndükten sonra Tuğrul Bey'e keşfetmiş olduğu Horasan ve Arminiyye bölgelerine gitmeyi önererek, "buralarda kendilerine karşı koyabilecek bir gücün olmadığım" bildirdi.67 öte yandan, Türkiye Selçukluları hfuıedanının atası olan Ars­ lan Yabgu Karahanlılardaki taht mücadelesinde Ali Tekin'i destek­ lemişti. Gazneli Mahmud hem Ali Tekin'e olan desteğini kaldırmak hem de kendisi için tehlikeli olmasını önlemek amacıyla onu hile ile tutuklattı. Selçukluların "hainane" diye tavsif ettikleri bu olay sırasında Arslan Yabgu'nun ifadesine göre Türkmenler 100.000 asker çıkaracak bir sayıya ulaşmışlardı. 68 Sayı abartılı gibi görün­ mekle beraber Selçuklu beylerinin etrafında toplanan Türkmen nüfusun çokluğunu göstermesi bakımından önemlidir. Arslan Yabgu'nun tutuklanarak Kalincar kalesine hapsedilme­ sinden sonra, O'nun maiyetindeki Türkmenlerden bir grup Gaz­ neli Mahmud tarafından Horasan'a sevk edilerek Nesa, Abiverd ve Feci.ve bölgelerine yerleştirildi. Bu sıralarda onların başında Göktaş, Yağmur, Kızıl ve Boğa adlı beyler bulunuyordu. Daha sonraları diğer Türkmenlerden ayırmak için "Irak Türkmenleri" diye adlandınlan bu grup, yerleşik halk ve idareciler ile anlaş­ mazlığa düşünce, Gazneliler onları buradan çıkardılar. Onlar da Azerbaycan taraflarına çekildiler. Buralarda çeşitli yönlere alan66

Urlalı

Mateos, Uifalı Mateos Vekayinamesi (952-1136) ve Papaz

Grigor'un Zeyli, Çeviren: Hrant D. Andreasyon, Notlar Edouard Du­

laurer, Prof. M. Halil Yınanç (Çeviren) (Ankara 1987), s. 49-50; Kafe­ 67 68

18

soğlu, "Selçuklular", Türk Dünyası El Kitabı (Ankara 1992), s. 250. Gregory Ebu1-Ferec, Ebu1-Ferec Tarihi, Çeviren: Ö. R Doğrul, (An­ kara 1987), c. 1, s. 293. er-Ravendi, Rahatü's-Südiır ve Ayetü's-Süriır "Gönüllerin Rahatı ve Sevinç Alameti", çeviren: Ahmet Ateş (Ankara 1957), c. I, s. 88.


lar düzenledilerse de bu tür faaliyetler tarihin seyri balaınından fazlaca etkili olmadı. Türkmenlerin Orta Horasan'dan çekilmesi ile meydana ge­ len boşluğu, Amuderya loyılarında çöller zinciri ile çevrilmiş ko­

runaklı bir bölgede bulunan Tuğrul ve Çağrı Beyler doldurmak istediler.69 Sultan Mahrnud'un ölümünden sonra kardeşinin sal­ tanatını engelleyerek tahta geçmiş olan Mesud'dan yerleşme izni talep ettiler,70 buna karşılık Irak Türkmenlerinin şekavetini önle­ yeceklerini Balhan, Dihistan ve Harezın'den gelecek asileri böl­ geye sokmayacaklarını vaat ettiler. Fakat Sultan Mesud daha önce aynı bölgeye yerleşen Türkmenlerden çekilen sıkıntıya bakarak izin talebini reddedince, onlar da zorla Orta Horasan'a girdiler. Bu olay Türkmenlerin Gazneliler Devleti için gerçekten ciddi bir tehlike haline geldiğini gösteriyor ki, Sultan Mesud da bunu fark ederek, Selçuklulara karşı büyük bir savaşa karar verdi. Merv ile Serahs arasındaki Dandanakan denilen yerde yapılan savaşı Tuğ­

rul ve Çağrı Beylerin idaresindeki Türkmenler kazandı. Sultan Mesud'un ağır yenilgisi Horasan'ı yeni sahiplerine bırakırken yeni bir devletin de ortaya çıkmasına yol açtı. Tuğrul ve Çağrı Beyler bu zaferlerini fetihnameler ile komşularına duyurdular. Tuğrul Bey "Melikü1-MülUk" ilan edildi. Arap dünyası ile temaslarından sonra, "Sultan" unvanı da kullanıldı. Böylece, Oğuz Yabgusu'nun yanından mutsuz bir şekilde ayrılan küçük Türlonen grubu yak­ laşık yüz yıl süren meşakkatli bir mücadelenin sonunda Selçuklu Devleti'ni kurmuş oldu. Tuğrul Bey'in hükümdar olmasından sonra, Selçuklu ailesi fethedilecek bölgeleri aralarında taksim ettiler. Dört yönde de gelişen Selçuklu fetihleri gerçek mecrasını batı yönünde buldu.

69

Claude Cahen, Osmanlılardan ÖnceAnadolu'da Turkler, çeviren: Yıl­

70

dız Moran (İstanbul 1984), 39. V. V. Barthold, Turlanen Kavminin, s. 30. 19


Selçuklu askerleri Bizans hududuna ve Halife'nin topraklarına kadar dayandılar. öte yandan devletin kuruluşuna iştirak etme­ yen ve kendi başlarına buyruk hareket eden Irak Türkmenleri de Azerbaycan'dan Musul'a kadar olan sahada yağmacılık yapıyor­ lardı. Büveyhoğullarının ve Mervanoğullarının bu Türkmenlerin şekavetinin önlenmesi hususunda ricaları üzerine Tuğrul Bey, bunların kendi denetiminde olmadığını bildirmişti.71 öte yan­ dan Irak Türkmenlerinin Anadolu sınınna gitmeleri sağlanarak Bizans'ın taciz edilmesine de başlanmıştı. Selçuklu fetihleri Halife'yi endişelendirince Tuğrul Bey'e elçi göndererek ı.apt etmiş olduğu memleketlerin kendisi için yeterli olduğunu, diğer Arap emirlerine ait memleketlere dokunmama­ sını istedi. Tuğrul Bey "Benim askerlerim pek çoktur ve bu mem­ leketler onlara kafi gelmemektedir." cevabını verdi. Halife'nin "Aldığınız memleketlerin vergisini selefleriniz gibi bize gönde­ rin." şeklindeki isteği ise nazikçe reddedildi.72 Anlaşılıyor ki, Tuğ­ rul Bey'in fetih arzusu henüz sönmediği gibi, Halife'ye bağlılığı da onun dilli hüviyetine hürmetten öteye geçmemekteydi. Nitekim O, 1055'te Bağdat'ta bulunduğu sıralarda meydana gelen bir olay üzerine "Halife'ye hürmetim olmasa idi, bütün Bağdat'ı kılıçtan geçirebilirdim" demiştir.73 Selçuklu fetihleriyle birlikte banya doğru akan Türkmen göçüne Malazgirt Zaferi yeni bir mecra kazandırdı. Bu zaferden sonra Alp Arslan ile mağlup Bizans İmparatoru Romanos Dio­ genes arasında akdedilen sulh, Diogenes'in ölümü üzerine bo­ zulunca, Alp Arslan Anadolu'nun fethini emretti.74 Türkmenler, Kutalmış'ın Oğulları Süleyman, Mansur, Alp İlek, Devlet gibi 71

72 73 74 20

İbnü1-Esir, el-Kamilfi't-Tarih, c. IX, çev. Abdülkerim Özayclın, (İstanbul 1987), s. 301. Ebu1-Ferec, Tarih, c. 1, s. 302. A.g.e., s. 302. Urlalı Mateos, A.g.e., s. 144.


beylerin idaresinde şimdiye kadar ulaşamamış olduklan yerlere kadar ilerlediler. İmparator Mihael "kadınlaşmış müşavirleri­ nin sözlerine bakarak" akıncı Türkmenlere karşı koyamadığı gibi Anadolu'daki Rum ahaliyi eşyaları ile birlikte Balkanlar'a nakletti.75 Böylece, Anadolu'da boşalan yerler Türkmenler ta­ rafından hızla dolduruldu. Kıyı şeritleri dışarda kalmak üzere bütün Anadolu lasa bir sürede Türkmenlerin eline geçti. Geniş yaylalara ve münbit topraklara sahip olan Anadolu, konar-göçer Türkmenlerin yanı sıra, Orta Asya'nın yerleşik Türk ahalisi ta­ rafından da dolduruldu. Büyük Türkmen Göçü'nden bir müddet sonra başlayan Haçlı Seferleri, Türkmenleri kısa bir süre de olsa sadece Batı Anadolu'dan çıkarabildi. Orta ve Doğu Anadolu'da Türk nüfusu artmaya de­ vam etti ği gibi Haçhlara karşı direnişin üssü durumuna geldi. öte yandan, bu topraklarda Anadolu Selçuklulan, Artukoğullan, Da­ nişmendoğullan, Ahlatşahlar, Mengücekler, Saltuklular gibi ilk Türkmen beylikleri de fetihlerle beraber ortaya çıktı. Büyük Sel­ çuklulara sıhriyeti ve iyi idarecileri sayesinde diğerlerinden daha güçlü duruma gelen Anadolu Selçuklulan, Haçlı seferlerini göğüs­ lediği gıbi, Anadolu'nun kesin Türk ülkesi yani 'Türkiye" olmasını sağlayan, Miryokefalon Savaşı (1176) ile de Bizans'ın Anadolu'daki. direncini bütünüyle ortadan kaldırdı. Konar-göçerTürkmenlertarafindan kurulan Selçuklu Devleti'nin, özellikle İran'a hfilcim olmasından sonra devlet yönetiminde gö­ rev alan yerli idarecilerin de etkisi ile konar-göçer gelenekleri terk ederek yerleşik İran medeniyetinin tesirine girmesi76 ve Türkmen­ lere sivil idarede yer verilmemesi, onların yönetime karşı tavır al­ malarına yol açtı. Ebu1-Gazi bu değişimi "aldatılmışlık" olarak yorumlamakta ve "Selçukiler kardeş olup, kardeşiz deyip İl'e ve

75 76

O.

Turan,

İslamiyet ve Türkler,

s.

75, 76.

M. A Köyınen, Selçuklu Devri, (Ankara 1982), s. 159. 21


halkafaydalan dokunmadı. " diye yakınmaktadır.77 öte yandan Selçuklu hfuıedanırun Maveraüıınehir'deki ve İran' daki şecereleri arasında da farklılıklar meydana çıkmaya başladığı gözlenmekte­ dir. Onlar başlangıçta kendilerini Kınık boyunun mütevazi men­ supları ve Dukak oğlu Selçuk'un torunları olarak gösterirlerken, İran'da ünlü destan kahramanı Afrasiyab'a kadar dayanan bir se­ cereyi de benimsemişlerdir.78 Türkmenler, Selçuklu hükümdarlarına karşı, devletin nimet­ lerinden faydalanamamaktan kaynaklanan kırgınlıklarını hiçbir zaman gizlememişlerdi. Onlar taht mücadelelerinde açıkça mu­ haliflerin yanında yer alıyorlar79 ve devlete karşı muhalefeti des­ tekliyorlardı. Vezir Niıamülmülk'ün, Türkmenlerin devlete güvensizlik­ lerinin ortadan kalkması, yerleşik devlet düzenine alışmaları ve tedricen medenileştirmeleri için 1000 Türkmen oğlunun gulam sistemine alınarak maaş bağlanması düşüncesi gerçekleşmesi ol­ dukça zor bir tasavvurdu.80 Çünkü Niıamülmülk'ün devlet anla­ yışında, devlete hizmet etmek, gönül bağlamak, devlet düzenine sadık kalmak yani devletin hizmetkarı olmak esas idi. Oysa Ebu'l­ Gazi'nin yukarıda nakledilen sözlerinden anlaşıldığına göre Türk­ menler devletin kendilerinin hizmetinde olmasını istiyorlardı. Bu da her halde devletin bütün yönetim kadrolarını kendi ellerine al­ makla mümkün olabilirdi. Selçuklu hükümdarları Türkmenlerin rahatsızlıklarını bildik­ lerinden tedbir olarak onları ya devlet idaresine girmekte direEbu1-Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime, s. 264. Yahya b. Abdüllatif Kazvini, Lubbü't- T�arih, (Neşr: Muhanuned Ba­ kır) Tahran 1363, s. 172; V. V. Barthold, 1Yirk Kavminin, s. 144; Ebu1 Gazi Bahadır Han, A.g.e., s. 264. 79 M. A Köymen, A.g.e., s. 168. 80 Nizarn1-Mülk, Siyaset-name, çeviren: M. A Köymen, (Ankara 1986), s. 132. 77 78

22


nen ve kontrolü güç olarak dağlık bölgelerdeki topluluklara karşı denge unsuru olarak kullanıyorlar ya da uçlara sevk ederek Er­ meni, Gürcü ve Bizans topraklarında yağmalar yapmalarına ses çıkarmıyorlardı. Bu politika aslında Selçuklu sınırlannın Hıristi­ yan ülkeler aleyhine genişlemesinin değişik yöntemi idi. Siyasi sı­ nırlara hiçbir ı.aınan riayet göstermeyen konar-göçerler sık sık Bi­ :zans veya Ermeni topraklarına giriyorlar, yerle.şilderin ekinlerine ve köylerine zarar veriyorlar, bu suretle sınır boylarındaki ahali­ nin daha içerilere gitmelerine yol açıyorlardı. Böylece otlaklar ve ziraat alanları elde edilmiş oluyordu.8 1 Türkmenlerin devamlı suretle uçlara sevk edilmesi Anadolu ve Azerbaycan'ın Türkle.şmesini hızlandırdı.82 Azerbaycan'ın ku­ rey taraflarında yer alan Erran, Urumiye, Mugan, Nahcıvan, Hoy, Erdebil; Güney Azerbaycan'a nazaran daha fazla Türkmen ba­ rındırıyordu ki, bunun sebebi geniş ovalara ve münbit topraklara sahip olmaktan başka Ermenistan ve Gürcistan sınırında bulun­ masıydı. Buradaki Türkmen beylerinin çoğu dirlik sahibiydi ve ucda olmaları sebebi ile sık sık Ermenistan ve Gürcistan'a akın­ lar yapıyorlardı. Anadolu'ya sevk edilen Türkmenler ise ya göçebeliği terk et­ meyerek uçlarda bu hayatın gereği olarak yaylak-kışlak hayatını devam ettiriyor ya da tedricen yerleşik hayata geçiyorlardı. Türk­ menlerden yerleşik hayata geçip ziraat ile me.şgul olanlar 'Türk" diye isimlendiriliyordu. Böylece Türkmen adı, Anadolu'da konar­ göçerlik ile e.ş anlamlı olarak kullanılıyordu. 83 Türkmenler yalnız Azerbaycan ve Anadolu'da yığılrnadılar. Fars'ta Yıvalar, Huzistan'da Avşarlar, Bab İran'da ise önce Salur81

F. Sümer, Azerbaycan'm Türkleşmesi Tarihine Umumi Bir Bakış, Bel­ leten, c. XXJ./ 83 (Ankara 1957), s. 429-43s; Z. V. Togan, "Azerbaycan" İ A, c. il, s. 100-101.

82

F. Sümer, Oğuzlar, s. 130.

83 Aynı eser, s. 135.

23


lar daha sonra Yıvalar mühim bir ekseriyeti oluşturmuştu. Şehr-i Zor, Musul ve Şam, Türlanenlerin toplandıkları diğer bir bölgeydi. Kirman'daki Türkmenler ise oraya Selçuklu hanedanından Kara Arslan Kavurd'un maiyyetinde gelmişlerdi.84 Maveraünnehir bölgesinde, Karaçuk Dağı'nın bulunduğu mevkide kalan ve anlaşıldığına göre Oğuz Yabgu Devleti'nin çö­ zülmesi esnasında Karahanlı Devleti'nin hizmetine giren Oğuzlar bulunuyordu. Bunlar, Bozok ve Üçok şeklinde iki ana kola ayrıl­ mışlardı. Karahanlı Devleti'nde meydana gelen istikrarsızlıklar ve Karlukların baskısı yüzünden Oğuzlar, Selçuklu topraklarına gir­ diler. Ancak bu defa, yeni devlet ile vergi anlaşmazlığına düştüler. 114ı'de Karahıtaylara yenilen ve ciddi bir sarsıntı içine düşmüş olan Selçukluların, soydaşları Oğuzlar ile çatışmaya girmesi bü­ yük bir talihsizlik oldu. Oğuzlar 1153'te Selçuklu sultanı Sancar'ı yendiler ve ona esir muamelesi yaptılar. Bu gelişmeler, Selçuklu Devleti'nin tamamen dağılması ile sonuçlandı. Sancar, esirlikten kurtulduğundan artık güçlü ve itibarlı bir sultan değildi. Oğuzlar ise fırtına gibi geçen istila hareketlerinin ardından yeni bir dev­ let oluşturamadıklarından tarihte adlarından bir daha söz etti­ remediler. Türlanenlerin tarihinde meydana gelen en önemli gelişme ise Moğol istilası olmuştur. İstila, Türkmenlerin dünyasını bütünüyle alt-üst ettiği gibi onların topluca Anadolu'ya göç etmelerine ve yeni bir güç olarak ortaya çıkmalarına da imkan hazırlamıştır. Selçuklu Devleti'nin kurulduğu Horasan'da Türlanen nüfu­ sunun gittikçe az.almasının yanı sıra Moğol istilası esnasında Mo­ ğolların Maveraünnehir'deki Türkmenlerden 10.000 kadar atlıyı Anadolu tarafına sevk etmesi ve bölgeden önemli miktarda göç vu­ kubulmasına rağmen bazı gruplar yerlerinde kalmaya devam etti­ ler. Moğol tehlikesinden fazlaca etkilenmeyen Mangışlak ve Balhan &ı Aynı eser, s. 111-138. 24


Türkmenleri ise Haz.ar ötesi Türkmenleri yahud Yaka Türkmen­ leri olarak bugünkü Türkmenistan'ın temelini oluşturdular. Moğol İstilası'run etkisini göstermeye başlaması ile birlikte Azerbaycan ve Horasan'dan Anadolu'ya ikinci büyük göç dalgası başladı. Moğolların Mugan'a gelmesi ile "geniş çayırlıkları ve münbit topraklan"8s bırakan Türkmenler Anadolu'ya kaydılar. Eleşkirt çevresinde bulunan 60.000 hfuıelik bir grup güneydeki Ahlat'a doğru çekilirken yine aynı miktara yakın bir başka Türk­ men kütlesi de eski yurtlan İspir, Bayburt ve Pasinler'i terk ede­ rek Ernncan, Sinop ve Ayıntab'a kadar yayıldılar.86 "Kanncalar ve çekirgeler gibi''87 kalabalık yığınlar oluşturan bu Türkmenler, Selçuklu sultanı tarafından uçlara sevk edildi. Bab. Karadeniz'e gönderilen Çepniler88 doğuya .doğru hareket ederek, Karade­ niz kıyılanrun Türkleşmesini sağladılar. Çukurova'daki Ermeni Krallığı'nın sınırlarına yığılanlar ise bu devletçiğin bütünüyle kü­ çülmesine yol açtılar. ·

öte yandan, Türkmenlerin Bizans sırurlannı ihlfil ederek Rum­ lara zarar vermeleri Bizans idarecilerince adi sınır olaylan olarak yorumlandı.89 Ancak, kısa bir süre sonra kendileri için bir felake­ tin doğduğunu gördüklerinde arb.k iş işten geçmişti. Moğolların tazyikinden dehşet ve korku içinde kaçan Türkmenler, Rumlara karşı daha cesur davranarak, Kastamonu ve Çankın'dan Bizans sınırlarına giriyorlardı. Türklerin Moğolların önünden kaçtığı gibi Rumlar da Türklerin önünden kaçıyor, perişan vaziyette İzmit'e 85 86

R Şeşen, İslam Coğrafyacı/an, s. 180. O. Turan, Se�lar Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti (Ankara 1980), s.

303.

87 Aynı eser, s. 303. 88 İbn-i Bibi, el-Evô.mirü'l-Ala'iyye Fi'l-Umuri'l-Ala'iyye, I (1iplabasım),

Önsöz ve Fihristi Hazırlayan: Adnan Sadık Erz:i, (Ankara, 1956),

s.

729. 89

P. Wittek, Menteşe Beyliği, s. 14.

25


veya boğazın öte yakasına çekiliyorlardı. Bu öylesine müthiş bir yer değiştirıneydi ki, "hücrelerine çekilmiş rahipler bile" yerle­ rini terk etmişlerdi. Bazen de Türkmenler ile Rwnlar aralannda antlaşma yapıyorlar, bu sayede Rum beldelerine Türkmen göç­ menler yerleşiyorlardı.9o İbn-i Said'in anlatbğına göre91 Denizli civannda 200.000, Kastamonu havalisinde ıoo.ooo, Kütahya-Karahisar arasında 30.000 çadır konar-göçer Türkmen vardı ki, bu sayılar Togan'ın el-ömeri'ye dayanarak verdiği, Anadolu beyliklerinin askeri gü­ cünü yansıtan rakarnlaıın çok altındadır.92 Bu bakımdan, Ban Ana­ dolu artık bütünüyle "Türkmen Ülkesi" durumuna yükselrniştir.93 Şehir adlannda her ne kadar Türkçe olmayan isimlerin kullanıl­ ması devam etmekteyse de köy, dağ, ova, göl gibi kırlık anlann Türkçe is imler almaları Türkleşmenin bir başka boyutunu or­ taya koymaktadır. 90

Aynı eser, s. 4-17.

91

C. Cahen. İbn-i Said sur L' Asie Mineure Seldjugide, Turco Byzantina

et Oriens Chirstianus, (London 1974), s. 42-48. 92 Z. V. Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s. 317-318. 93 Z. V. Togan,Aynı eser, s. 257; F. Sümer, Anadolu'da Moğollar, Selçuklu Araştınnalan Dergisi, I/1969, (Ankara 1970), s. 4; Speros Wyrionis'in Türklerin Rumlarla karışıp kaynaştığını, bu suretle yeni bir ahali mey­ dana çıktığını ve bunlara Greko-Türk denilmesinin doğru olacağını savunarak, Anadolu'nun Türkleşmesine yeni bir boyut getirmeye çalış­ ması, meseleyi objektif olarak izah etmekten ı.ızalcbr. Speros Wyrionis, Nomadiziation and İslami7.ation in Asia Minor, Studies on Bizantium Selfuks and Ottomans, (Malibu 1981). s. 59. Çünkü, kaynaklarda toplu ihtida hareketlerine tesadüf edilmediği gıbi (Böyle bir hadise vukubul­ saydı İslam kaynaklan heyecanla kaydederlerdi.)Türkler ile Rumların her yönüyle iç içe girdiği mahalleler bile yoktur. Bu hususu Osmanlı kaynaklarından da takip etmek mümkündür. Kaldı ki şeri'yye sicille­ rinde tek-tük görülen ihtida hareketleri nüfusun geneli içinde önem­ senmeyecek miktardadır. 26


Moğol İstilası sırasında Malatya civarında bulunan Germi­ yanoğullan daha batıya giderek yurt tutmuşlardı. Yine, Moğolla­ rın önünden Anadolu'ya giren büyük bir Çepni bölüğü Karade­ niz bölgesini Türkleştinnişti. Doğu Anadolu'da Babai isyanının çıkmasında rol oynayan Ağaçeriler bu isyan sırasında mühim miktarda kayıp vermelerine rağmen bölgedeki varlıklan hfila de­ vam ettiriyorlardı. Köyceğiz-Uşak-Denizli üçgeninde sayılarının 200.000 çadır civarında olduğunu öğrendiğimiz Türkmenler bu­ lunuyordu. Ermenek, Mut ve Anamur bölgesindeki Karamano­ ğullan ise, Eşrefoğullan ve Germiyanoğulları gibi Moğollara karşı direnişe geçmişlerdi. Ancak bu mücadele, direnişin genişleme­ sini sağlamakla birlikte Anadolu'nun daha fazla tahrip olmasına da yol açtı. Yıne de Türkmenler; Doğu Anadolu coğrafyasından Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerini Batı Anadolu'dan ise Os­ manlı Devleti'ni çıkardılar.

Boy Teşkilatı Oğuzların, Göktürkler Devri'nde dokuz boy halinde bulun­ duklan yukarıda belirtilmişti. Bu boylar Üç Oğuz ve Altı Oğuz şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca Şine Usu ya.zı:tında Sekiz Oğuz'dan bahsedilmektedir. F. Sümer, Üç ve Altı Oğuz tabirlerine bakarak Oğuzların daha Göktürkler devrinde iki kol halinde ola­ bileceği ihtimali94 üzerinde durmuş ise de bu husus açık olmadığı gibi iki kol halinde bulunduklannı gösteren delillere de sahip de­ ğiliz. Kanaatimizce üç, altı, sekiz ve dokuz tabirleri onlann kon­ federal (boylarbirliği) yapısını göstermektedir. X. yüzyılda Oğuzların içinde bir müddet misafir 1.Gı.lan İbn-i

Fadlan, onların sadece lol çadırlarda yaşayan konar-göçerler ol­ duklarını ve bir Yabgu'nun idaresinde bulunduklarını bildirdik­ ten başka boy yapılan hakkında herhangi bir bilgi vermez. XI.

94

Faruk Sümer, Oğuzlar, s. 4. 27


yüzyılda Oğuz ellerini dolaşan Kaşgarlı Mahmud da Oğuz boyla­ rını saydığı halde, boy teşkilatından bahsetmez. Kaşgarlı, sadece bilinmeleri gerektiği için büyük boylan saydığını, Oğuzların, de­ delerinin adlarını alan daha pek çok aşirete ayrıldığını söyler; 24 boy halinde yaşadıklanru bildirir, ancak 22 boyun adını sıralar. Eksik kalan iki boyun ise Halaçlar olduğunu ancak onların Oğuz kültür dairesinden çıktığını bildirir. Kaşgarlı Mahmud, Oğuzlar arasında dolaştığı sırada şüp­ hesiz onların boy yapılarına ait hikayeler de dinlemişti. Oğuzla­ rın 24 boydan meydana geldiğini bildirmesi95 bunun delili olabi­ lir. Ancak, O, Oğuz boylarının tamamı ile karşılaşmamış olabilir. Bu yüzden eksik bildiği boylan Halaçlar ile tamamlamaya çalış­ ması akla yatlon gibi görünüyor. Halaçlar, Orta İran'da bulunan ve Doerfer'in tespitleri ile dillerinde Göktürkçe arkaik kelimeler bulunduran bir topluluk idi.96 Reşidüddin Oğuznamesi'nde bunların adının Oğuz Kağan ta­ rafından "Kal Aç" şeklinde verildiği şeklindeki ifadeler elbette gü­ venilir izahlar değildir.97 Haddizatında, boy adlan ile ilgili yapılan açıklamalar da halk iştikaklarına dayanmaktadır. Bu yüzden bun­ ların herhangi bir etimolojik değeri bulunmamaktadır. 24 boy hakkında Reşidüddin'deki izahlar Kaşgarlı'ya göre

daha açıktır. Üstelik o, Oğuz boylarının listesini şematik hale getirdiği gibi Oğuz boylarının isim almalarını bir hikaye içinde anlatır.98 Buna göre, Oğuz Kağan'ın ölümünden sonra çocukla­ rının arasında herhangi bir çatışma çıkmaması için Irkıl Koca adlı yaşlı bir bey'in tavsiyesi üzerine, her bir evladın kendi yerini

95 96

Divan, C. 1, s. 55 ve devamı. G. Doerfer, Orta İran'da Arkaik Bir Türk Dili, çev. Semih Tezcan, An­ kara ı970.

97

Z. V. Togan, Oğuz Kağan Destanı, s. 45.

98

Aynı eser, s. 49 ve devamı.

28


bilmesi ve eşyasını kendi damgası ile tanıması için birer isim ve damga verilmişti. Oğuzname'ye göre Oğuzlar, daha Oğuz Kağan zamanında Bowk ve Üçok şeklinde iki gruba ayrılmışlardı. Bu ay­ nın yaş esasına göre yapılmıştı. Buna göre, Bozokları teşkil eden Kün Han, Ay Han ve Yulduz/Yıldız Han yaşça büyük olanları idi. Oğuzlara ait destani mahiyetteki eserlerden Bowkların sağ kolda bulunduğu ve hakim zümreyi olU$Urduğu şeklinde ulaşan bilgiler de tereddüt arz etmektedir. Çünkü Reşidüddin Oğuznamesi'nde sultan çıkaran boylar arasında Üçok kolundan Eymürler olduğu gibi, Ebu'l-Gazi'de de Salur ve Eymür boylarından da sultan çık­ bğı ifade edilmektedir. Reşidüddin ve Kaşgarlı Mahmud'a göre Oğuz boylarının lis­ tesi şöyle belirlenmişti: Kaşgarlı Mahmud'un Listesi 1-

Kınık

3- Bayundur

2-

Kayığ

4- İvajYuva

5-

Salgur

6- Afşar

7-

Beğtili

8- Bügtüz

9- Bayat

ıo- Yazgır

ıı- Eymür

ı2- Kara-Bölük

ı3- Alka-Bölük

ı4- iğdir

ıs- Üreğir, Yüreğir

ı6- Tobrka

ı7- Ula-Yundluğ

ı8- Töker

ı9- Beçenek

20-

Çuvaldar

Çepni

22-

Çarukluğ

21-

29


Reşidüddin'in Ustesi

. . . . . . . . .���--�·�·· · · · · · · ·T· · · · · · · · · �BOZOKLAR �- ��·· · · · · · · · · T· · · · · · · ;�ı�--��·· · · · · · · · Kayı

Ya.zır

Avşar

Bayat

Döğer

Kızık

Alkara-evli

Dodurga

Beğdili

Kara-evli

Yaparlı

Karkın

ÜÇOKLAR

.................................................................................................................................•................................................................

Gök Han

Deniz Han

Bayındır

Salur

Yığdir

Beçene

Eyrnür

Bügdüz

Çavuldur

Ala-yundlu

Yıva

Çepni

Üreğir

Kınık

.

Tablodan görüleceği gibi her iki müellif arasında bazı farklar bulunmaktadır. Çaruklu boyu ReŞdüddin'de görülmediği gibi Ya­ parlı, Kızık ve Karkın boylan da Kaşgarlı'nın listesinde yer alma­ maktadır. Bu husus, boyların nüfus kaybına uğrayıp diğer boy­ lar arasında kaybolmaları ile ilgili olabileceği gibi, boyların alt gruplarından birinin ya da bir kaçının nüfus bakımından güç­ lenerek diğer boylar gibi temsil olunmaya başlamasıyla da bağ­ lantılı olabilir. Bu mesele ile ilgili en kıymetli örnekler Anadolu'da ve Orta Doğu'da görillmektedir. Bu cümleden olarak, Memlüklerin GaT.z.e'den 30


Diyarbekir'e kadar yurt verdiği Türkmen aşiretleri arasında99 Av­ şarlara mensup bulunan Köpekli, Gündüzlü ve Kutbeğli aşiretleri Avşarlar ile birlikte her biri ayn ayn temsil olunmaktaydı. Bun­ lar, bu dönemde Köpekli Avşan, Gündüzlü Avşan, Kutbeğli Av­ şan şeklinde boy adlan ile birlikte; daha sonralan ise sadece kendi

adlan ile anılmaya başlamışlardır. K�, Güney Anadolu Toros­ larında konar-göçerlik eden Bozdoğan Yörükleri arasında tesa­ düf edilen Iğdır, Adana havalisindeki aşiretler arasında görülen Peçenekler nüfus bakımından temsil güçlerini bütünüyle kaybet­ mişlerdi. öte yandan Anadolu'da Türkmen aşiretlerinin tabi ol­ duğu Halep, Dulkadir, Bozulus, Karacakoyunlu, tnuyörük, Atçe­ ken, Yeni İl, Bozdoğan, Varsak gibi üst kimlikler oluşmuştu ve 24 Oğuz boyuna mensup boylar burada "Avşar tabi-i Dulkadirli" gibi yeni üst kimlikleri ile birlikte anılır olmuşlardı.ıoo Binaenaleyh, Kaşgarlı Mahmud ile Reşidüddin'in Oğuzlara dair verdikleri lis­ teler elbette kati listeler olmayıp, listelerin tutulduğu dönemler­ deki boy sayılarını ve büyük boylan yansıtmaktaydı. Boz.ok ve Üçok meselesine gelince, Reşidüddin Oğumamesi'nde Bozok ve Üçok ayrımının daha Oğuz Kağan zamanında başladı­ ğına dair bilgi bulunmaktaydı. Dede Korkut Oğuznameleri'nde ise Bozok ve Üçok yerine, İç Oğuz ve Dış Oğuz (Taş Oğuz) aynmı bu­ lunmaktadır. Şüphesiz bu, Bozok, Üçok aynmının tabii bir yan­ sımasıdır. öte yandan XII. yy.'da Selçuklulara karşı isyan eden Oğuzlar "Bozok" ve "Üçok" olmak üz.ere _iki gruba ayrılmışlardı. Bars al-Din Halil b. Şahin Zahiri, Zubdat Kaef al-Memalik, (Paris,

99

1894), s. 105. (Tercümeler için sayın hocam KY. Kopraman'a teşek­ kür ederim.) 100 Referanslar için bkz. Anadolu'da ve Rumeli'de Yörükler ve Türkmenler .

Sempozyumu Bildirileri, (Ankara 2001); Tufan Gündüz, Anadolu'da Türkmen �iretleri, Bozulus Türkmenleri 1540-1640, (Ankara 1997); Ali Sinan Bilgili, Tarsus Sancağı ve Tarsus Türkmenleri, An­ kara 2002. 31


Üçokların başında Tı1ti Bey, Bowklann başında ise Korkut Bey bulwıuyordu Aynca Dinar, Bahtiyar, Arslan, Çakır ve Mahmud Bey adlı boy beyleri vardı. 101 Bwıa göre, her ana kol bir bey tara­ fından temsil olunmakta, boylar ise aynca kendi beylerinin ida­ resinde bulunmaktaydı. Moğol istilası sırasında, Türlmıenlerin kalabalık kitleler ha­ linde Anadolu'ya gelmeleri ve Anadolu Selçuklu sultanlarının bunları Anadolu'nwı çeşitli bölgelerine sevk etmeleri Bowk-Üçok teşkilatında ve boy yapılarında büyük bir erozyon meydana ge­ tirdiği anlaşılmaktadır. Bu cümleden olarak, Memlük Devleti'nin Gazze'den Antakya'ya kadar olan sahada yurt verdiği Avşar, Beğ­ dili, Döğer, Bayat, İnallu gibi Türlmıen boyları arasında Bowklu ve Üçoklu diye iki grup daha vardı. Bu husus galip ihtimal, Mo­ ğol istilasının Türlmıenlerin eski boy teşkilatlarında meydana ge­ tirdiği büyük bozulma ve dağılma süreci ile ilgili olup Bowklu­ lar ve Üçoklular bünyelerinde kendi boy isimleri ile anılmayan gruplardan oluşuyordu Kayıtlardan, Dulkadiroğulları Beyliği'nin Bowklardan, Ra­ maz.anoğulları Beyliği'nin ise Üçoklardan meydana geldiği anlaşıl­ maktadır. Ancak, kanaatimizce, anılan beyliklerin Bowklu yahud Üçoklu kabilelerin bir araya gelmesi ile kurulduğwıwı aksine ola­ rak, sadece beyliği kuran ailenin dayandığı boyu yansıttığı hususu üzerinde de durmak gerekir. Çünkü ne Dulkadir Beyliği'nin ku­ rulduğu Elbistan-Maraş bölgesinde Bowklar ne de Ramazanoğlu Beyliği'nin kurulduğu Çukurova bölgesinde Üçoklar homojen bir yapı göstermedikleri gibi bir süre sonra tarihten sessiz sedasız çe­ kilmişlerdir. Bugünkü Yozgat bölgesinin bulunduğu sahaya, Os­ manlılar zamanında verilen Bowk adı da Dulkadir Beyliği'ni ku­ ran

ve "Bowklu" adını taşıyan aşiretlerin hatıraları olmalıdır.

101 M. A Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğunda Oğuz İsyanı, DTCF Dergisi, c. V, sayı 2, (1947). 32


Oğuz Boyları.102 Kayı

Kayı boyu Kaşgarlı' da ikinci, Reşidüddin'de ise birinci sı­ rada yer almaktadır. F. Sümer'e göre bu husus, onların siyasi gü­ cünü yansıtmaktadır. Dede Korkut Oğuznaınelerinde de "Ahir zamanda hanlık Kayı'ya değe", ifadesi bulunmaktadır. Yalnız bu sonuncusunun Oğuznfunelere sonradan eklendiği anlaşılmakta­ dır. Osmanlı tarih yazarları, Osmanlıların soyunu Kayı'ya dayan­ dırdığı gibi muhtemelen Reşidüddin'den esinlenerek hazırladık­ ları şecerelerde de Osmanlıların soyunun Oğuz Kağan'a bağlar­ lar. Eski yurtlarını büyük ölçüde terk ederek Anadolu'ya göç eden Kayıların, daha çok Batı Anadolu'da Yörükler arasında görülme­ leri, onların ilk fetih yıllarda Anadolu'ya geldiklerini ve bölgenin iskfuıını gerçekleştirdiklerini göstermektedir. F. Sümer'in tespit­ lerine göre'xvı. yy. Anadolu'da Kayı isimli 94 köy bulunuyordu. Buna mukabil günümüzde otuz civarında köy ve yerleşim yeri bulunmaktadır. Bayat

Hayatların İran, Kuzey Suriye ve Anadolu'ya kadar geniş bir coğrafyaya dağıldıkları görülmektedir. İran Bayatları, Safevi Devleti'nin hizmetinde bulunmuş, pek çok sefere iştirak etmiştir. Bu dönemde Çukursa'd, Karabağ, Makü ve Bayezid şehirleri Ba­ yat ileri gelenlerince yönetiliyordu. Kuz.ey Suriye'de bulunan Hayatların bir bölümü Moğol istilası sırasında Memlük Devleti'ne sığınanlardan oluşuyordu. Bunlar, Memlük Devleti'nde meydana gelen iç çekişmelerden zarar gör­ memek amacı ile Akkoyunlu Devleti'ne sığınmışlardı. Hayatlar­ dan bir grup ise Dulkadirli Türkmenlerin arasında bulunuyordu. 102 Bu bölüm ile ilgili olarak öncelikle bkz. F. Sümer, Oğuzlar(IYirkmen­ ler (İstanbul 1981). 33


XVI yy.'da Anadolu'da Bayatlara ait 42 yer adı bulunuyordu. Gü­ nümüzde ise pek çok köy, belde veya ilçe adı bulunmaktadır. .

Alka Bölük/Alka Evli A1ka bölük veya A1ka evli adıyla kaydolunan bu boyun tari­ hine dair herhangi bir kayda rastlanılmadığı gıbi Anadolu'da aynı isimli yer adı bulunmamaktadır.

Kara Bölük/Kara Evli

Sivas'ın güneyinden Halep'e kadar olan sahada konar-göçerlik eden Yeni İl Türkmenleri arasında bir cemaat olarak görülen Kara evli obasından başka İçel, Bolu, Kastamonu ve Tokat havalisinde de Kara Evli adlarına rastlanılmaktadır. öte yandan Kara Evliler­ den bir kol da Türkmenistan'da bulunmaktadır. Yazır

Oğuzlara ait destani mahiyetteki eserlerde Yazırlardan bahse­ dildiği gibi onlar, Türkmenlerin siyasi faaliyetlerinin pek çoğunda rol oynadılar. Nesa şehrinin batısında Yazır adlı bir kasaba bulu­ nuyordu. XVI yüzyılda Anadolu'da Ankara, Antalya, Isparta ve Maraş bölgesinde Yazır oymaklarına tesadüf edilmektedir. .

Döğer

Reşidüddin Oğuznamesi'nde İnal Yavkuy Han'ın vezirlerin­ den biri olan Damkak, Döğer boyundan idi. Döğerler, Anadolu'ya yapılan büyük Türkmen göçüne ka­ tıldıkları gibi bunlardan mühim bir bölük XIV. yüzyılda Mem­ lük Devleti'nin kuzey topraklarında bulunuyorlardı. Bu sıralarda başlarında Salim Bey bulunuyordu. Döğerler Akkoyunlularla ra­ kip olan Karakoyunluları desteklediler. Bununla birlikte Kara­ koyunlu Devleti'nin yılalmasından sonra Akkoyunlu devletinin hizmetine girdiler. Safevi Devleti'nin kuruluşunda da rol oyna­ yan Döğerler, Anadolu'da Halep, Hama, Dulkadir, Bozulus Türk34


menleri ile Bowk ve Sis'te bulunan Türkmen aşiretleri arasında bulunuyorlardı. Dodurga

Dodurga boyu XVI. yüzyılda Anadolu'da Ankara havalisinde bulunan Uluyörük, Akkoyunlu Türkmenlerinin bakiyeleri olan Bozulus ve Tarsus Türlanenleri arasında bulunuyordu. Bozulus Türkmenleri içinde bulunan Dodurgalar Dulkadir Türkmenle­ rinden kopmuştu. Yaparlı

Yaparlı boyu Kaşgarlı Mahrnud'un verdiği listede görülme­ mektedir. İhtimal ki, Kaşgarlı Mahmud listesini hazırladığı yıl­ larda Yaparlı boyuna tesadüf etmemişti. Reşidüddin'in listesinde ise Ay Han'ın oğullan arasında kaydolunmuşlardır. Anadolu'da Yaparhlara ait yer adına tesadüf edilmemektedir. Avşar

Reşidüddin Oğuznarnesi'nde Avşarlar, hükümdar çıkaran boylar arasında zilcredilir. Bu husus onlann Oğuzların siyasi ha­ yatında mühim roller oynamasının bir delili olarak düşünülebi­ lir. Kaşgarlı Mahmud'un listesinde Afşar adıyla kayıtlıdır. Buna mukabil tarihçi Ayni'nin Kaşgarlı Mahmud'un listesine dayanarak hazırladığı Oğuz boylan cetvelinde Afşar adının yanında "Avşar" diye de söylenir kaydı düşülmüştür. Bununla birlikte XIV. yy.'da Avşar diye söylenmekteydi. Avşarlar İran, Kuzey Suriye ve Anadolu'da mühim roller oy­ namışlardır. Onlar İran'da XII. yy.'da İran'da Huzistan bölgesinde bulunuyorlardı. İran'ın Huzistan bölgesindeki Avşarlar, Şum1a adlı bir beyin etrafında toplanmıştı. XIII. yy.'da Memlük Devleti'nde Kutbeğli Avşan, Köpekli Avşan, Gündüzlü Avşan gibi aşiretlerin yanı sıra sadece Avşar adı ile de temsil olunmaktaydılar. Aynca 35


gerekAkkoyunlu gerekse Safevi Devleti'nin dayandığı mühim aşi­ retlerden biri de Avşarlar idi. Dulkadir, Bozulus, Halep, Yeni il gibi büyük Türkmen teşek­ külleri arasında kalabalık nüfusları ile temsil olunan Avşarlar Sis, Aydın, Bolu, Uşak ve Bowk bölgelerinde de konar-göçerlik etmek­ teydiler. Onlar bulundukları bölgelerde tedricen yerleşik hayata geçtiler. XIX. yy. ortalarında Güney Anadolu'da konar-göçer ha­ yab devam ettiren Avşarlar merkezi hükümet tarafından Adana, Maraş, Yozgat ve Kayseri'deki boş arazilere yerleştirildiler. Ayrıca, Karamanoğulları Beyliği'ni kuran ailenin Avşarlara mensup olduğu öne sürülmektedir. Avşarlar, İran'ın siyasi tarihinde mühim roller oynadılar. Safevi Devleti'nin inkırazı döneminde Avşarlı Nadir Şah yöne­ timi ele geçirdi. İran'daki Avşar hfilcirniyeti XVIII. yüzyıl ortala­ rına kadar sürdü. Kızık

XVI. yy.'da Halep Türkmenleri arasında Kızık adlı bir aşi­ rete tesadüf olunmaktadır ki bunların Kızık boyunun bakiyeleri olması gerekir. Ayrıca, Anadolu'da Amasya, Ankara, Bolu, Bursa, Afyon, Kayseri, Kocaeli, Sivas, Malatya, Çankırı ve Eskişehir'de Kızık adıyla yer adlarına tesadüf olunmaktadır. Beğdili

Reşidüddin'in Oğuzların hükümdar çıkaran boylar arasında gösterdiği Beğdili boyu XVI. yy.'da Halep, Yeni il, Bozulus, İçel ve Tarsus Türlanenleri arasında bulunuyorlardı. Beğdililerden bir grup Safevi Devleti'nin kuruluşuna da iştirak etmişlerdi. Karlan

XVI . yüzyılda Dulkadirli Türkmenleri arasında mühim bir Karkın grubu bulunuyordu. Akkoyunlu Türkmenlerinin bakiye-


leri olan Bozulus Türkmenlerinin içinde görülen Karlonların bir bölümü de Dulkadirlilerden oluşuyord\L Varsak ve İçel yörülderi arasında da Karlan boyuna mensup aşiretler vardı. Bayındır

Reşidüddin'in hükümdar çıkardığı boylar arasında saydığı Bayındırlar, Dede Korkut hikayelerinde de Oğuzların başında görülmektedir. Akkoyunlu Hanedanı da Bayındır boyuna men­ supt\L XVI yy.'da Halep, Dulkadir, Trablusşam, Yeni il, Bozok, Tarsus, İçel, Hamid Yörülderi arasında görülen Bayındırlara ait Anadolu' da pek çok yer adına tesadüf edilmektedir. .

Peçenek

Karadeniz'in kuzeyinden Balkanlar'a göç ederek Bizans ve Rus tarihlerinde mühim roller oynayan Peçenekler ile Oğuzların bir boyu olan Peçenekler arasındaki akrabalık bağı tam olarak tes­ pit edilememiştir. Onlar, Anadolu'ya geldiklerinde ya erken devir­ lerde yerleşik hayata geçtiklerinden ya da sayıca az olduklarından konar-göçer gruplar arasında adlarına fazla tesadüf edilmemekte­ dir. XVI yy.'da Halep, Adana, Tarsus ve Atçeken Türkmenleri ara­ sında görülen Peçeneklere ait pek az yer adı tespit olwımaktaydı. öte yandan, Aksaray'a bağlı Ağaç Ören ilçesinin Kınmini köyü ya­ lonlarında Peçenek Özü adıyla bir mevki bulwımaktadır. .

Çavuldur

Çavuldur adı Anadolu'da Çavundur'a, Türkmenistan'da ise Çovdur'a dönüşmüştür. XVI yüzyılda Çavuldurlar, Bozulus Türk­ menleri arasında ve Çorum bölgesinde görülmektedir. .

Çepni

Anadolu'ya ilk fetih yıllarında gelen ve bilhassa Karadeniz bölgesinin Türkleşmesini sağlayan Çepnilerin, bazı grupları XIX. yüzyıl ortalarına kadar konar-göçerliği sürdürmüşlerdir. Çepni37


lerden bazı gruplar Safevi Devleti'nin kuruluşuna iştirak etmiş­ tir. X\71 yüzyılda Anadolu'da geniş bir sahaya yayılnuş olarak gö­ rülen <;epnilerin, Ankara, Amasya, Bolu, Samsun, Bursa, Çorum, Afyon, Kastamonu, Kırşehir, Balıkesir, Trabzon gıbi pek çok yerde köyleri bulunmaktadır. .

Salur

Dede Korkut destanlarında Salur Kazan'ın mühim bir mevki işgal etmesi Salurlann, Oğuzların tarihinde önemli roller oynadığı kanaatini uyandırmaktadır. Salurlar, İran'da Fars Atabeyliği'ni kur­ dular. X\71 yüzyılda Tarsus, Kadirli, Konya, Boz.ok ve Hamid böl­ gelerinde görülen Salurların önemli bir kolu da Türkmenistan'da bulunmaktadır. .

Eymür

Anadolu'da geniş bir sahaya yayılmış bulunan Eymürler, Akkoyunlu ve Dulkadirli Devletlerinin siyasi faaliyetlerine katıl­ mışlardır. Eymürler Maraş, Yozgat, Ankara, Kütahya başta ol­ mak üzere Anadolu'da pek çok yere iskan olmuşlardır. öte yan­ dan Halep Türkmenleri arasında bulunan Eymürler de Hama ve Humus bölgelerine yerleştirilmişlerdir. Türkmenistan'da ise kü­ çüle bir Eymür topluluğu kalmıştır. Ala Yundlu

Ala Yuncllu boywıun siyasi rollerine ait bilgiler bulunma­ makla birlikte onlar Anadolu'ya göç ederek Konya, Ankara, Kasta­ monu, Uşak ve Menteşe bölgelerine dağılmışlardı. Konya-Ankara arasındaki bozlar sahada konar-göçerlik eden Ala Yuncllular At­ çeken Türkmenleri içinde bulunuyor ve at yetiştiriciliği ile meş­ gul oluyorlardı. Yüreğir

Üregir veya Yüreğir adıyla görülen bu boy, daha çok Çuku­ rova bölgesinde görülmekte olup Rarnazanoğullannın dayandığı


mühim boylardan biri idi. Keza, bugün Adana'nın ilçelerinden biri de Yüreğir adını taşımaktadır. iğdir

XVI yüzyılda Anadolu'da Tarsus, İçel, Teke, Hamid, Atçeken ve Menteşe Yörükleri arasında görülen İğdirlerin bazı kollan da İran ve Türkmenistan'da bulunuyordu. .

Bügdüz

Dede Korkut hikayelerinde Oğuz beylerinden biri Bügdüz Emen adını taşıyordu. Destanlara göre Bügdüz Emen, Oğuz Ka­ ğan tarafından Hz. Muhammed'e elçi olarak gönderilmişti. Büg­ düz adının destanlarda görülmesine rağmen Oğuzların siyasi ta­ rihlerinde rolleri tespit olunamamaktadır. Günümüzde Anadolu'da Bügdüzlere ait yer adlan bulunmaktadır. Yıva

Yıvalar daha Selçuklular döneminden itibaren Oğuzların siyasi tarihlerinde rol oynamaya başlamışlardır. Oğuzların batıya göçüne mühim bir nüfus ile katılan Yıvalar, geniş bir alana dağıl­ dıklarından nüfus güçlerini yavaş yavaş kaybetmişlerdir. Onlar, XVI yüzyılda Halep, Dulkadir, Yeni İl, Tarsus ve İçel Türkmen­ leri arasında konar-göçerlik ediyorlardı. Günümüzde Yıva adlı yer adlarının pek çoğu "Yuva" şekline dönüşmüştür. .

Kınık

Selçuklu hanedanını çıkaran boy olan Kınıklar, Oğuzların ta­ rihinde saygın bir yere sahiptir. Türkmenlerin Aııadolu'ya yap­ tığı büyük göçe katılan Kınıklar Halep, Ankara, Çukurova, Kay­ seri, Aydın gibi geniş bir sahaya dağılmışlardır.

39


Türkmen Adına Dair Bazı Fikirler*

Türkmen adının ne şekilde teşekkül ettiği hususu ilim dün­ yasını uzun süre meşgul etmiştir. Yapılan çalışmalarda bu adın daha çok etimolojisi üzerinde durulmuş, tarih içinde sahip olduğu manaya ise pek az değinilmiştir. i. Kafesoğlu bu adın siyasi bir kavram olarak Karluklar tarafından ikame edilmiş olabileceğini öne sünnüş103 , F. Sümer ise Türkmen adının Anadolu'da konar­ göçerlikle eş anlamlı olarak kullanıldığına dikkat çekıniştir104. Kaşgarlı Mahmud, Türkmen adını Oğuz ve Karluk adlarıyla birlikte anmaktadır. Ancak, onun Karluk ile Türkmen aynlliğinden bahsederken belli bir ifade tutarlılığının olmaması meselenin izah edilmesinde karşı.mız.a önemli bir müşkilat çıkarmaktadır. *

G. Ü. Fen Edebiyat Fakültesi Dergisi, sayı il, Ankara 1999, s. 21-26.

103 Türkmen adının manası üzerine en geniş değerlendirmeyi Prof. Dr. İ. Kafesoğlu yapmıştı. Bkz. Türkmen Adı Manası ve Mahiyeti, Jean Deny Annağanı (Ankara 1958). i. Kafesoğlu burada Türkmen kelimesi üze­ rine yapılan araştırmalara kısaca değindikten sonra -men , -man ekle­ rinin üzerinde durmuş, bu eklerin kelimeye mübalağa, kuvvetlendirme, yüceltme gibi anlamlar kattığını (şişman, kocaman vs. de olduğu gibi), bundan dolayı Türkmen kelimesinin halis Türk, iyi Türk anlanuna ge­ lebileceği yolundaki görüşleri desteklemişti. 104 Faruk Sümer, Oğuzlar/ Türkmenler, (Ankara 1980), s. 135.

41


Kaşgarlı Mabmud'ını "KarluklarTürlanenlerden bir böfüktür''ıcs, "Bunlar [Karluklar] Türkmenlerden bir boydur106" şeklindeki ifa­ delerinden, Türkmen adının Karluklan da içine alan siyasi bir terim olduğu ve "boylarbirliği(bodun" anlamına geldiği düşü­ nülebilir. Nitekim bu hususta İ. Kafesoğlu da Türkmen adının

"Göktürk" terimi gibi siyasi bir isimlendirme olabileceğini (an­ cak bu isimlendirmenin Karluklar tarafından yapıldığını) ileri sünnektedir107. Fakat kaynaklarda ne Kaşgarlının ifadelerini ne de Kafesoğlu'nun görüşünü destekleyecek bir kayıt bulunmak­ tadır. öte yandan, Divan'daki "Karluk göçebe Türklerden bir bölüğün adıdır. Oğuzlardan ayrıdır. Oğuzlar gibi Türkmendir­ ler108" ifadesi ise konuya bir başka açıdan balanamızı zaruri lol­ maktadır. Bu cümlede dikkati çeken birinci nokta Karlukların göçebe Türkler arasında sayılmasıdır. Oysa, X. yüzyıl coğrafya eserlerinden Hududü'l-Alem'de Karlukların ziraat ve hayvan­ cılık ile uğraşbklan belirtildikten sonra onların sayılan onbeşe ulaşan şehirlerinin bulunduğundan da bahsedilir109. Acaba, Kaş­ garlı Mahınud'un kasdettiği Karluklardan konar-göçerliği devam ettirenler midir? Türkmen adının yer yer konar-göçer Oğuzlar için de kullanıldığına balolırsa bu ihtimali gözden uzak tutma­ mak gerekir. Kaşgarlı'run Karluklan, Oğuzlardan ayrı sayması ise ilk önce lehçe balomından bir ayrılığı ifade ettiği ortadadır. Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuz Kağan'ın isim verdiği Türk 105 �garlı Mahmud, Divanu Lügati't-Türk, Çeviren: Besim Atalay, (Ankara 1985) c.11, s. 276. (Bundan sonra Divan diye losaltılacaktır). 106 Divan, c. 111, s. 351. 107 İ.Kafesoğlu, a.g.m. 108 Divan, c. 1, s. 473. 109 Ramazan Şeşen, İslam Coğrqfyacılanna Göre Türkler ve Türk Ülke­ leri, (Ankara 1985), s.64, 65; Reşat Genç, Divanu Lügati't-Türk Müel­ lifi. Kaşgarlı Mahmud'a Göre XI. Yıizyılda Türk İllerinin Siyasi, Etnik ve Sosyal Durumu, AÜDTCF Ortaçağ Kürsüsü Doktora Tezi ( Ankara 1975). 42


kabilelerinden biri de Karluklardır110 • Ancak, Karluklar ananevi Oğuz boylan içinde yer almazlar. Kaşgarlı Mahmud'un Karluk.­ lan Oğuzlardan saymamasında bu destanın etkili olduğu savu­ nulabilir. Nitekim Ebu'l-Gazi'de "Onlar Oğuz Kağan'ın sofra­ sında yer almazlar çadırın dışında beklerler" diyerek Karluklan Oğuzlardan saymazııı. "Oğuzlar gibi Türkmendirler" ifadesine gelince: bu husus Türkmen adının etnik form veya kavmi teşekkülü ifade etmek amacıyla kullanılmaktan ziyade yukanda belirtildiği gibi siyasi bir terim veya konar-göçerliği ifade eden bir kavram olarak kul­ lanılmış olma ihtimalini kuwetlendirmektedir. Divanu Lügati't-Türk'te geçen "Karluklu Türkmenler"112 ve " Karluk Türkmenleri"11J ifadeleri de izaha muhtaçtır. Burada Kar­ lukların hfil<lmiyet sahası içinde yaşayan Türkmen toplulukları­ nın kastedilmiş olması icap eder. Kaşgarlı'nın ·bildirdiğine göre 110 "Oğuz Kağan askerlerini saydı. Bir kaç kişi az geldi. Onları sordu. Hiç kimse bilemedi. Bir kaç gün sonra o insanlar Han'ın hizmetine geldi­ ler. Han onların halini sorduğunda 'biz birçok kişi askerin arkasın­ dan geliyorduk. Bir gece dağda çok kar yağdı. Ondan sonra yürüye­ medik. Orada yattık. Atlarımızın ve develerimizin hepsi öldü. Bahar geldiğinden beri de yaya geliyoruz' dediler. Han o topluluğa Karlık desinler diye emretti. Bütün Karlık halkı onların neslindendir". Ebu1-

Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime, Hazırlayan: Zuhal Kargı Ölmez (Ankara 1996), s. 240; "[Oğuz ülkesine dönerken] ...Bu arada yolda yüksek bir dağa varınca şöyle bir olay geçti. Bu dağa çok kar yağ­ mıştı ve bu kar yüzünden iki üç aile Oğuz'un ordusundan geri kalmış­ lardı. Fakat hiç bir canlının ordusundan geri kalmaması hakkında yasak vardı. Oğuz bunu öğrenince hiç hoşuna gitmedi. Nasıl olur da yağan bu kadar kardan insan yolda kalır dedi. Bu bir kaç aileye Kar­ luk yani Karlı lakabını verdi.n 111 Şecere-i Terakime, s. 246. 112 Divan, c.I, s. 86. 113 Divan, c. I, s. 158. 43


bunlar, diğer kardeşlerinden ağız farkı ile ayrılıyorlar ve "b" se­ sini "p" şeklinde söylüyorlardı. İslam coğrafyacısı Makdisi, İsficab yakınlanndaki Ordu şehrinin sakinlerinin Türkmenler olduğunu, bunların İsficab h8kimine (yani Karluklara) hediyeler (vergi) gön­ derdiğini haber vermektedir. Divan'da geçen Karluklu Türkmen­ ler veya Karluk Türkmenleri Makdisi'nin bahsettiği Ordu şehri­ nin sakinlerill4 olmalıdır. Bununla birlikte, eğer Türkmen adı bir zamanlar Karlukları da içine alan (veya Karluklann ikame ettik­ leri) siyasi bir terim ise Karluklann hakimiyet sahasında bulunan küçük Türkmen topluluğunun Karluklara vergi vermesini anla­ mak güç olacaktır. Oğuzlann, Türlanen diye adlandınlmaları hususunda bir şüphe bulunmamaktadır. Ancak, Oğuzlar bu adı ne suretle almışlardır? Türkmen adının daha VIII. yüzyılda görüldüğüneııs bakılırsa bunların On-Ok kabilelerinden birinin bakıyyesi olması ihtima­ lini göz önüne almak gerekir. Aslında, Türkmen adının içinde yer alan "Türk" kelimesi ile Türk ve İslam tarihçilerinin benim­ sediği "Türke benzer" ve İm anlı Türk" izahları arasındaki or­ tak ''Türk" isimlendirmesi de dikkati çekmektedir116• Türk adının "

114 R Şeşen, A g .e. s. .

115

253.

Aydın Sayılı, Selçuklulardan Ewel Orta Şarkta Türkler, Belleten, X,

(1946), s. 121. 116 Türkmen kelimesi İslam ve Türk tarihçileri tarafından genellikle halk etimolojisi ile açıklanmıştır. Kaşgarlı Mahmud bu adın Zillkarneyn ta­ rafından 'Türk'e benzer" manasında "Türk-manend" şeklinde verildi­ ğinden söz eder. Ebu1-Gazi Bahadır Han ise Türkmen adının Farslar tarafından "Türk-manend" diye verildiğini ancak cahil hallan "manend" kelimesini söyleyemediğinden "Türk-men" şekline dönüştüğünü nak­ leder. Şecere-i Terakime, s. 251; İbn-i Kesir ( el-Bidaye ve'n-Nihaye -İslam Tarihi- çeviren: Mehmet Keskin, İstanbul 1995, c. XII. s. 138. ve Neşri (Kitab-ı Cihan-nüma, yayınlayan: F. R Unat-M. A Köymen, Ankara 1949, c. 1, s. 17) ise "Türk-iman" kelimelerinin birleşmesi ile türetildiği ve "İmanlı Türk" anlamına geldiğini savunurlar. Ancak bu tür izah tarzları güvenilir olmaktan oldukça uzaktır. 44


Göktürk Devleti'ni kuran asıl boyun adı olduğu ve giderek siyasi bir kavram haline gelip Göktürk bayrağı altında toplanan bütün Türk boylarının ortak adı olduğu bilinmektedir. Ancak, Türk üst kimliğinin benimsendiği dönemlerde bile boy asabiyesinin güçlü oluşu yüzünden, Türk boylarının hepsi kendi boy adlarını da de­ vam ettirmişlerdir. Çin kaynağında geçen ve Türkmen diye isim­ lendirilen Tö-kö-möng1er117 de böyle olmalıdır. Oğuzlar, Tö-kö­ möng1erin bulunduğu sahaya hakim olduktan sonra Oğuzlar ile Tö-kö-möng1er (yani Türkmenler) birlikte anılmaya başlamış ol­ ması imkan dahilindedir. Çünkü Türkmenler bir kabileden mü­ teşekkil olsalar idi Oğuz ananesinde Karluk, Halaç ve Kanglılar gibi yerlerini alırlardı. Oysa Türkmen adı doğrudan Oğuzların adı olarak karşımız.a çıkmaktadır. Kaşgarlı Mahmud, Türkmen adını doğrudan Oğuzlara tahsis etmekte ve onların Türkmen adını ne suretle aldıkları hususunda bir de hikaye anlatmaktadır. Buna göre, Zülkarneyn doğu seferi sırasında Türk ülkesine gelmiş, kaçışan halktan geriye 22 kişi kalmış, Zülkarneyn de bunlara Türk'e benzer manasında "Türk­ manend" demiştir118• Kaşgarlı bu 22 boyun adlarını da saymak­ tadır. Divan'da Türkmen maddesi izah edilirken "bunlar Oğuz­ lardır" şeklinde açık bir ifade bulunmaktadır. Oğuzların Türkmen adını almalarına dair ilginç görüşlerden biri de el-Biruni'nin el-Cemahir fi Marifeti1-Cevahir eserinde yer almaktadır119. El-Biruni'ye göre "Oğuz Türklerinden Müslüman olup Müslümanlar arasına kab.lanlar iki taraf arasında tercü­ man olurlardı. O kadar ki bir Oğuz Müslüman olunca 'Türkmen oldu' derlerdi. Bunlar Türk olmalarına rağmen Müslümanlar ta­ rafından 'Türkmen' yani 'Türke benzeyen' denildi". el-Biruni'nin 117 A :leki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, (İstanbul 1981), s.212; i. Kafesoğlu, Ag.m. 118 Divan, c. m, s. 415, 119 R Şeşen, A.g.e. s. 198. 45


verdiği bu bilgilerin en kıymetli tarafı şüphesiz, İslamiyete giren Oğuz zümrelerine Müslüman kornşulan tarafından Türkmen adı­ nın verilmesidir. Acaba Türkmenler İslamiyete giren Türk zilin­ relerinin öncüleri olduğu için mi böyle bir isimlendirme yoluna gidilmiştir? Yoksa bu yakıştırma Oğuzların (yani Türkmenlerin) İslam dünyasında etkilerinin artmasından sonra, onların siyasi kudretine manevi bir boyut kazandırmak amacıyla oluşturulmuş bir halk iştikakı mıdır? Türkmen adının yükselişi Oğuzlann İslamiyete girmelerinin bir neticesi gıbi göriinüyorsa da aslında burada Selçuklu Devleti'nin İslam dünyasında oynadığı rol gözden kaçınlmaktadır. Bu cümle­ den olarak Türkmen adının yükselişi doğrudan Selçuklu tarihi ile ilgilidir ve Türkmenlerin İslam tarihçilerinin eserlerinde yer işgal etmeye başlamalan da buradan kaynaklanmaktadır. Türkmenler, Anadolu'yu baştanbaşa doldurduktan sonra tedricen yerleşik hayata geçmeye başladılar. Konar-göçerliği terk edip, köyler kurarak veya şehirlere yerleşerek ziraat, ticaret gibi daha çok yerleşik unsurların mesleklerini icra edenler "Türk" diye isimlendirilmiştir. Buna mukabil, konar-göçer gelenekleri devam ettirenler ise ''Yörük" veya "Türkmen" adıyla anılmışlardır. Böyle bir değişim Osmanlı tarih yazıcılığında da görülür. Ananeye göre Osmanlıların atalan konar-göçer Türkmenlerdir. Osmanlılar, Oğuzlann Kayı boyuna mensupturlar. Hanedanın şeceresi Oğuz Kağan'a dayanır. Bunlar, Moğol istilası sırasında Anadolu'ya gelmişler ve uca yerleşerek beyliklerini kurmuşlardır. Osmanlı beyliği aşiret aristokrasisi temeline dayanır. Ancak kısa zamanda konar-göçerlikten yerleşikliğe geçiş süreci başlar. Aşi­ ret gelenekleri yerini yavaş yavaş yerleşik devlet düzenine bıra­ kır. Bundan sonra Osmanlılar "Türk", Osmanlı ordusu da ''Türk ordusu" diye isimlendirilir120• Osmanlı kaynaklarında Akkoyunlu, 120

Bu tawmlamalar Osmanlı tarihlerin hemen hemen hepsinde göıiilebilir.


Karakoyunlu, Safevi Devletleri ile Anadolu beylikleri "Türkmen devletleri" olarak isimlendirilir. Bu husus, adı geçen devletlerin aşiret aristokrasisine ve Türkmen geleneklerine dayanan devlet yapılanması içinde olduklarından kaynaklanıyor olabilir. Osmanlı kaynaklarında Türlanen adının sıklaşması, Osmanlı Devleti'nin Anadolu'ya (Beylıklerin, Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerinin topraklarına) hakim olması ile başlar. Osmanlı Devleti'nde konar-göçerler bulundukları coğrafya­ lara göre "Yörük" veya ''Türkmen" diye isimlendirilir. Yörük adı Anadolu'da oluşmuş bir terimdir. Bu adın "yürü-mek" masdarın­ dan türetildiği ve yürüyen sefere koşan çadır halkı anlamına gel­ diği umumiyetle kabul edilıniştir121• Osmanlı kanunnamelerinde Yörük, toprağı olmayan yani bir yerde durmayan konar-göçer ola­ rak tanımlanmıştır122 • Anlaşıldığına göre Yörük tanımlaması daha çok Kızılırmak yayının batısından İçel'i de içine alacak şekilde çe­ kilecek çizginin batısında kalan bölgeler ile Rumeli topraklarında bulunan konar-göçerler için yapılmaktadır123. Bununla birlikte, Kızılırmak yayının doğusunda kalan ve Türkmen diye isimlen­ dirilen konar-göçerler için de bazen "Yörük", bazen de "Yörük Türkmenleri" şeklinde isimlendirildikleri görülür. Bu cümleden olarak Osmanlı resmi vesikalarında Dulkadirli Türkmenler için ''Yörükan-ı Maraş", Halep Türkmenleri için ''Yörükan-ı Halep", Bozok bölgesinde bulunan Türkmenler için ise "Yörükan-ı Bo­ zok" gibi vasıflandırmalara sıklıkla rastlanmaktadır. Bu husus, 121 Tayyip Gökbilgin, Rumeli'de Yörükler, Tatarlar ve Evlad-ı Fatihan, (İs­ tanbul 1957), s. 1-9;V. Çabuk, "Yörük", İslam Ansiklopedisi, XIII/430; H. İnalcık, Yürüks, TheirOrigins, Expansion and Economic Role, Ori­ ental Carpet and Textile Studies (London 1986), s. 42. 122 AAkgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, il, (İstan­ bul 1990), s. 159 (Aydın). 123 F.Sümer, XVI. Asırda Anadolu, Suriye ve Irak'ta Yaşayan Türk Aşiretle­

rine Umumi Bir Bakış, İktisat Fakültesi Mecmuası, XI, (1952), s.518. 47


Yörük-Türkmen isiınlenclirmelerinde etnik amillerin değil, ya­ şama tanının yani konar-göçerliğin ifade edildiğini göstermekte­ dir. Türk adı ise yerleşik hayabn temsilcisi durumundadır. Bun­

dan dolayı, Türkmen veya Yörük'ün konar-göçerliği terk etmesi halinde yaşama biçimine bağlı olarak iktisadi kaynaklan ve vergi düzeni de değiştiğinden124, konar-göçer'in yerleşik hayata geçmesi halinde ''yörüklükten çıkb"125 veya "Türkmenlikten çıkb"126 diye tanımlanıyordlL Netice olarak, Türkmenler hakkında haberler veren kaynak­ lara naz.aran Türkmen adının ilk olarak hangi anlama geldiği hu­ susu pek açık olmamakla birlikte zaman içinde konar-göçerlikle eş anlamlı olarak kullanıldığı görülmektedir.

124

Tufan Gündüz, Osmanlı Devleti'nde Konar-Göçer Raiyyete Dair, Aka­ demik A�hnnalar, III, (Ernırum 1997).

125

"

... Yörük, yöriik olduğu haysiyetten madam ki yörüklüktenferagat

idüb temekkün ihtiyar itmeye . . . " Ö.lütfi Barkan, XV. ve XVI. Asırlarda Osmanlı imparatorluğu'nda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali Esas­ lan, 126

"

I, Kanunlar,

(İstanbul 1943), s. 80, (Yeni İl).

... İfraz-ı Zülkadiriye reayası fima-ba'd Türkmenlikten çıkıp Ayas

ma'a Berendi ve Kınık kazalannda sakin olup... Başbakanlık Osmanlı "

Arşivi, Maliyeden Müdevver Defterler no: 8458,

s.

48.


Anadolu Selçukluları ve Türlmıenler"

Türkmen adının Ortadoğu ve ön .Asya'nın kaynaklanın rn�­ gul etmeye ve bölge,tarihini doğrudan etkilemeye başlaması, Selçuklu ailesinin Türkmenleri etrafında toplamaya başlaması ile ilgilidir. Başka bir ifade ile Türkmen adının yükselişi Büyük Sel­ çuklu Devleti'nin kurulmasının bir neticesi olarak değerlendiri­ lebilir. Bununla birlikte Selçukluların tarih sahnesine çılanala­ nndan çok önceleri, X. yüzyılda, İslam coğrafyacısı el-Makdisi Türkmen adını ilk defa ve açık olarak zikretmekte, onların otur­ duğu Ordu şehri baklanda kıSa da olsa bilgi verrnektedir127• Buna göre Ordu, Türkmenlerin oturduğu küçük bir yerdi ve bunlar İs­ ficab hfilcirnine hediyeler (yani vergiler) gönderrnekteydiler. Şeh­ rin etrafında surlar bulunuyordu. Surlar hendek ve su ile çevre*

Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi UygarMı, ed. Ahmet Yaşar Ocak, Ankara 2007, c. 1, s. 265-273.

127 "Orduva: Küçüktür. Türkmenlerin hükümdan burada oturur ve sü­ rekli olarak İsficab valisine hediyeler gönderir. Etrafı sularla dolu olan bir sura sahiptir. Hükümdarın evi kuhenduz'un içindedir." Ebu Abdul­ lah Muhammed b. Ahmed el-Makdisi, Ahsenü't-Tekasimfi Marifeti1Ekalim, Farsça'ya tercüme: Ali Naki Mwızevi, Tahran J.361/1983, s. 398. Aynca Bkz. Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türk­ ler ve Türk Ülkeleri, Ankara 1985, s. 253· 49


lenmişti. İs:ficab, Karlukların hakimiyetinde bulunan bir şehir ol­ duğuna göre Türlanenler bu dönemde Karluk hakimiyetinde ve onlar ile İslam dünyası arasında sınır sayılabilecek bir mahalde oturuyorlardı.

El-Makdisi, Türkmen adırun yarusıra Oğuz adını da kullan­ maya devam etrnektedir'28• Çünkü bu dönemde Türkmen adı he­ nüz Oğuz adının yerini almaya başlamamıştır. Bundan dolayı, Oğuzların Türkmen adını almaları ve Türkmen adının nasıl teşek­ kül ettiği meselesi gerek İslam coğrafyacılarını ve tarihçilerini ge­ rekse modem araştırmacıları meşgul eden bir problem olmuştur. Ortaçağların neredeyse gelenek haline gelmiş olan iştikaklarında kelime ve kelime grubunu çağrıştıran en yalan anlama gitme yolu seçildiğinden Türkmen adının teşekkülü hususunda aynı yol ta­ kip edilmiştir. Mesela, el-Biruni, Türkmen'i, "Türk" ve Farsça'da ''benzer" anlamına gelen "manend" kelimelerinin terkibi ile izah ederek ''Türk'e benzeyen" anlamını vermek ister129• El-Binıni'ye göre Oğuzlardan Müslüman olup Müslümanların arasına katılan­ lar iki taraf arasında tercümanlık yaptıklarından bunlara ''Türk­ men oldu" denilmekteydi ve bunlar aslında Türk olmalarına rağ­ men Müslümanlar tarafından "Türlanan" yani Türk'e benzeyen diye söylenmekteydi13o . Bu denemenin başka bir versiyonu da Kaşgarlı Mahmud'da bulunmaktadır. O da Türk ve manend kelimelerinin terkibi husu­ sunda ısrar eder ancak başka bir hikaye anlatır. Kaşgarlı Mahmud'a göre, Zülkameyn, Türklerin ülkesine geldiğinde rastladığı bir gruba Türklere benzedikleri için Türk-manend demiş bu isim zamanla Türkmen/Türkman şekline dönüşmüştürl31• 128 Bk. el-Makdisi, İndeks. 129 Şeşen, A.g.e., s. 198. 130 A.g.e., ayw yerde. 131 Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lügati't-Tiirk, Çeviren: Besim Atalay, An­

kara 1985,

50

c.

n, s.

415.


Bundan çok sonralan Türlanenlerin tarihini kaleme alan Ebu1-Gazi Bahadır Han, el-Biruni'nin izahına benzer şekilde; Türlanenlere bu adın Farslar tarafından verildiğini ancak cahil hallan "manend" kelimesini telaffuz edemediğinden Türlanen diye söylediği şeklinde izah etmeye çalışnuştırıa2• İslam tarihçileri arasında el-Mervezi'de ·imanlı Türk anla­ mına gelecek şekilde izah etme yolunu tercih et:miştir133 • Buna yalan bir izah da Osmanlı tarihçilerinden Mehmed Neşri'de bu­ lunmaktadır. O da imanlı Türk anlamını verebilmek ve iddiasını kuvvetlendirmek için kelimeyi ''Türk" ve "iman" şeklinde ikiye böldükten sonra ''Türk-i İman" kelimesinin Türlanan'a dönüş­ tüğünü ileri sürmüştür134• Bu tür izahların güvenilir olmaktan oldukça m.ak, yakıştırma­ lardan ibaret olduğu ortadadır. Merhiım İbrahim Kafesoğlu'nun Türkmen adının etimolojisi yolunda yaptığı deneme ise bizce kabul edilebilirliliği oldukça yüksektirıas. Buna göre, tıpkı koca­ man, şiş-man, küçü-men kelimelerinde olduğu gibi, -man, -men ekinden hareketle "Halis Türk'', ''Temiz Türk" diye anlamlandır­ mak uygun olacaktır. öte yandan, Kaşgarlı Mahmud'un "Oğuz­ lar Türkınendirler136" ifadesine nazaran kelimenin zaman içinde konar-göçerlikle eş anlamlı olarak kullanıldığı ve Osmanlılara ge­ lindiğinde artık bütünüyle bu anlamı kazandığı da vaktiyle tarafı132 Ebu1-Gazi Bahadır Han, Şecere-i Tera/d.me Türkmenlerin Soy Kütüğü, Hazırlayan Zuhal Kargı Ölmez, İstanbul 1996, s. 251.

133 Bu husustaki kısa bir değerlendirme için Bk. Halil İnalcık, "The Yürüks: Their Origins, Expansion and Economic Role'', Oriental Carpets and

textile Studies I, Eds. RPiner and W. Denny, London 1986, s. 39. 134 Mehıned Neşri, Kitab-ı Cihan-nümd, Yayınlayanlar: F.Sümer-N. Lu­ gal, Ankara 1949, c.I, s. 17. 135 İbrahim Kafesoğlu, "Türkmen Adı, Manası ve Mahiyeti", J. Denny Ar­ mağanı, Ankara 1958, s. 131 ve devamı. 136 Divan, c. 1, s. 473.

51


mızdan ileri sürillrnüştü137• Bütün bunlarla birlikte Türkmen adı her ne suretle olursa olsun sadece Oğuzlara tahsis edilmiş olup el-Binıni'nin ve sonralan Ebu1-Gazi Bahadır Han'ın açıklıkla be­ lirttikleri üzere öncelikle Oğuzlardan İslamiyeti benimseyenlere, Müslüman komşuları tarafından Türlanen denilmiştir. Yıne de XII. yüzyılın ortalarına kadar Oğuz adı kullanılmaya devam et­ miştirı:ı8. Ancak giderek bu ad unutulmuş, hatta Oğuzlar Türk­ menlerden bir bölük diye anılır olmuşturı:ı9•

Anadolu'dan önce Türkmenler öte yandan kaynakların hiç biri Türlanenlere dair bilgiler verirken onlardaki boy kültüründen bahsetmez. Hatta Kaşgarlı Mahmud bile Oğuzları çok yalandan tanıdığı ve kabile isimleri hakkında bilgiler verdiği halde14° onların Bozok ve Üçok şeklinde iki kısma aynldıklarına dair her hangi bir imada bulunmaz. Buna mukabil Oğuzların yıkılmasında rol oynayan Oğuzlar Boz Ok ve Üç Ok diye ikiye ayrılmaktaydılar ve Bozoklann başında Kor­ kut Beğ, Üçokların başında ise Dad Beğ ünvanlı Tuti Bey bulu­ nuyordul41. Muhtemeldir ki, Kaşgarlı Mahmud bu taksimattan haberdar olamamıştı. Çünkü Türlanenlerin İslamiyete girmele­ rinden çok önceleri teşekkül ettiği ve zamanla İslami motiflerle kısmen değiştiği anlaşılan Dede Korkut destanlarında İç Oğuz­ Dış Oğuz aynını açık bir şekilde yer almaktadır ve yine destan­ lardan anlaşıldığına göre bunlar arasında ihtilaf bulunmakta137 T.Gündüz, ''Türkmen Adına Dair Bazı Fikirler", G. Ü. Fen-Edebiyat Fa­ kültesi Dergisi, Ankara 1996, c. 1, s. 21-26. 138 Mesela, İbnü1-F.sir, Selçuklular bahsinde ısrarla Oğuz tabirini kullan­ maya devam etmiştir: Bk. el-Kamilfi't-Tarih "İslam Tarihı", çev. Ab­ dülkerim Özaydın, İstanbul (tarihsiz), c. IX muhtelif sahifeler.

139 Er-Ravendi, Rahatü's-Südfır ve Ayetü's-Sürfır, çev. Ahmet Ateş, An­ kara 1957, c. I,

s.

173.

140 Divan, c. 1, s. 58. 141 F.Sümer, Oğuzlar/ Türkmenler, Ankara 1980, s. 103.

52


dır142. Moğol tarihçisi Reşidüddin de Türlanenler arasında çok yaygın olan ve muhtemelen Dede Korkut Hikayeleri'nin benzeri bir Oğuzname'den istifade etmiştir143• Onun Bozok-Üçok ayrı­ mını önemsemesi ve OğuzlanjTürlanenleri bu aynına göre tas­ nif etmiş olması şüphesiz faydalandığı kaynağın da aynı derece de önemsemiş olmasından kaynaklanıyordu. Ancak, Reşidüddin'in eserini önemli lalan esas husus onun, bu konuda haleflerini derin bir şekilde etkilemiş olmasıdır. Ortadoğu'da kaleme alınan eserle­ rin pek çoğunda bu tesir göriilebildiği144 gibi Osmanlılara dair soy kütüklerinde de Reşidüddin'in Oğuzname'sinde yer alan isimlere rastlanmaktadır145. Bu tesir şüphesiz sadece Türlanenlerin Orta 142 Dede Korkut Kitabı I, yay. Muharrem Ergin, Ankara ı958, s. 2ı, 22, 243251. İç Oğuz'a Dış Oğuz Asi Olup Beyrek'in Öldüğü Destan, Oğuzlar ara­ sında tarih içinde meydana gelen çekişmelere bir atıf niteliği taşımaktadır. 143 Reşidüddin Fazlullah, Camiü't-Tevarih, Yayınlayan: Behmen Kerimi, Tahran 1374, s. 21}-40; Aynca Bk. Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, Re­ şidüddin Oğuznamesi Tercüme ve Tahlili, İstanbul ı982. öte yandan, XVI. Yüzyılda bile Oğuzlar arasında pek çok Oğuzname dolaşmaktaydı. Fhu1-Gazi Bahadır Han'ın naklettiğine göre Türkmenler bu Oğuznfuneleri birer tarih kitabı olarak muhafaza ediyor olmalarına rağmen birbirle­ rine uymadığından dolayı hepsinin de yanlış olabileceği kanaati hakim olduğundan, Şecere-i Terakime'nin yazılmasına Türkmen ileri gelen­ lerinin ricası etken olmuş; eser geniş ölçüde Oğuznamelerden istifade etmişti. Bkz. Ebu1-Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime, s. 23ı. 144 Bazı örnekler için Ya.zıcıoğlu Ali'nin Tarih-i Al-i Selçuk'una (Top­ kapı Sarayı, Revan Köşkü nr. 1390) ve Ebubekir Tihrani'nin Kitab-ı Diyarbekriyye'ye (Faruk Sümer'in Farsça neşrine ya da Mürsel Öztürk'ün Türkçe çevirisine) balolabilir. 145 Bu hususta Osman Gazi'nin atalarının isimleri ile Oğuz Destanı'nda yer alan isimlerin bir karşılaştınlması henüz yapılmamıştır. Ancak derhal görülebilir ki, bahsedilen eserde geçen şahıs adları Osmanlıların atala­ rının adları ile benzerlik göstermektedir. Hatta, bazı Moğolca yer isim­ leri bile şahıs adları ile karışmıştır. Mesela Bk. Çiftçioğlu Hüseyin Ni­ hal (Atsız) Osmanlı Tarihleri I, İstanbul ı949, içinde özellikle bakınız Bayatlı Mahmud oğlu Hasan, Cam-ı Cem Ayin adlı eser.

53


Doğu'da meydana getirdiği ve etkileri yüzyıllarca süren bir dizi olaylara bağlı değil aynı zamanda Selçuklu ve Osmanlı gibi yük­ sek bir medeniyetin temsilcileri olmalarıyla da ilgilidir. Geleneksel anlatıma göre Oğuz Yabgusu ile kavgalı olan Sel­ çuk Subaşı taraftarları ile güneye doğru çekilerek Cend şehrine gelmiş, burada İslamiyeti kabul ettikten sonra etrafında topla­ nan Oğu.ılar ile birlikte henüz İslamiyete girmemiş olan soydaş­ larına karşı savaşa girişmiş; bu suretle Müslüman toplulukların da gönlünü ka7.anınışt:ır. O öldüğünde çocukları kalabalık Oğuz/ Türkmen kitlelerinin reisi durumuna gelmişler ve bundan sonra Maveraünnehr'deki mücadeleler dönemi başlamıştır. Aslında bu anlatımda bazı hususların dikkatle incelenmesi gerekmektedir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Selçuk'un Cend şehrine gelmesi -siyasal bir rekabetin neticesi olarak takdim edil­ mekle beraber- Oğuz konfederasyonunun dağıldığı bir zamana te­ kabül ettiği açıktır. Dolayısıyla Kuzeydeki Hazar, Kimek ve Kıp­ çak baskısı yüzünden daha güney kesimlere inmek mecburiyeti hasıl olmuştur. Selçuklu ailesinin etrafında toplanan Türkmen­ lerin sayısının lasa süre içinde hızla artması da bu suretle açık­ lanabilir. Üstelik bunların bütün Oğu.ıları temsil etmediği ve on­ lardan bir bölüğün ise Karahanlı Devleti içinde yer aldıklarını da kaydetmek gerekir. İkinci olarak Selçuk Subaşı'nın maiyetinde bulunanların hep­ sinin ailenin dayandığı Kınık boyunun mensupları olduğu şüphe götürür bir durumdur. Çünkü Selçuk, Subaşılık görevini ifa etmekte olduğundan aslında o bir aşiret reisi değildi146• Kaldı ki, Türkmen beylik ve devletlerinde kurucu ailenin dayandığı boy veya kabile­ nin, bölgenin en kalabalık topluluğu olduğunu iddia edemeyiz. Za­ ten tarihi süreç içinde tıpkı diğer Türkmen boyları gibi Kınık boyu146 Mehmet Altay Köyrnen, Selçuklu Devri 1Yirk Tarihi, Ankara 1982,

s.

23; P. Wıttek, Menteşe Beyliği, XIII.-XV. Asırda Garbi Küçük Asya Tarihine Ait Tedkik, çev. Orhan Şaik Gökyay, Ankara 1986, 54

s.

258.


nun ön plana çıktığı görülmemektedir. Ancak küçümsenmeyecek bir nüfus gücüne sahip olduklan ve XVI . yüzyılda Anadolu'da bile "Kınık" adıyla dolaştıklanna şahit olunmaktadır147. Selçuk Subaşı'nın Müslüman olmayan ırkdaşlan ile mücade­ leye girişmesi meselesine gelince, bu husus, Oğuzlar içinde cere­ yan eden dahili kanşıklıklann ve rekabetin bir yansıması olduğu düşünülebileceği gibi sonradan, Selçuk'un ve ailesinin imajının Müslümanlann nazarında cilalanması ve liderlik karizmasının güçlendirilmeye çalışılması ile de ilgili olabilir. Çünkü Selçuklu hanedanın tarihi, müstakil olarak kuruluştan çok sonralan ka­ leme alındığından bu tür değerlendirmelerin yerleştirilmiş olması ihtimal dfilıilinde görünmektedir1411 . Böylece, Selçuk ve halefleri soydaşlan dahi olsa "kafirler" ile gaza yapan samimi birer Müslü­ man olarak takdim edilmek istenmiştir. Kanaatinizce bu suretle hanedanın meşruiyet kaynaklanna dini motifler eklenmiştir. Tiirlmıenlerin/Oğuzlann Maveraünnehr'e inmeye ve yerleş­ meye çalışmalan buranın hakimleri arasında ve özellikle Gaz­ neli Devleti'nde büyük rahatsızlık yaratnuştır. Ravendi'nin nak147 Kınık boyu Anadolu'ya geldikten sonra hızlı bir şekilde yerleşik hayata geçiş süreci yaşamıştır. Bundan dolayı Sivas, Kütahya, Ankara, Konya, Kastamonu, Bursa, Afyon, Malatya ve Çanakkale'ye kadar uzanan ge­ niş bir sahada kendi adlan ile anılan köy ve kasabalar meydana getir­ mişlerdir. Genel bir tarama için Bk. F.Sümer, Oğuzlar/Türkmenler, İstanbul 1980. 48 Siyasi liderlik için gerekli şartlardan biri statüdür. Buna göre lider ola­

rak ortaya çıkan kişinin, kabile veya boy beyi olması, ordu komutanı veya sarayda etkin bir görev sahibi bulunması gibi herhangi bir statü benimsenebilir. Bundan sonra devletin kuruluş süreci başlar. İslam dünyasında bu hususta daha çok, kafirlerle mücadele, Müslümanların haklarını muhafaza etme, savaşlarda üstün yararWıklar gösterme

ve

hatta bütün bunlan, yorumlaması kolay, karmaşık sembolik bir rüya ile süsleme alışkanlığı da varclır. Böylece devletin kurucusunun kariz­ ması desteklenmeye çalışılır.

55


lettiğine göre Gazneli Mahmud, Selçuk'un oğullarından Arslan Yabgu'yu yanına davet ederek onun gücünü öğrenmek istemiş; güya ona, kendisinin Hind seferleri ile meşgul olduğunu, bu yüzden Maveraünnehr'deki olaylara yetişemediğini, eğer yar­ dım talep etmek durumu ortaya çıkarsa ne kadar asker vere­ bileceğini sormuştur. Arslan Yabgu cevabında, yanında getir­ diği ok ve yaylan işaret olarak kullanarak bunların her birini bir tarafa gönderdiğinde yüz bin yaya ve bir o kadar süvari askeri getirebileceğini, Sultan'a hizmet etmekten mutlu olacağını be­ lirtmiştir149. Bu hikayenin doğru olduğunu kabul edersek, Gaz­ neli Mahmud'un yeni rakiplerinin gücünü öğrenmek istediğini, Arslan Yabgu'nun da askerlerinin çokluğunu göstererek mey­ dan okuduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bu olaylardan kısa süre sonra Gazneli Mahmud, Arslan Yabgu'yu yakalatarak Kalincar kalesine hapsettirmiş, böylece Türkmenlere karşı çok etkili bir rehine ele geçirmiştir. Arslan Yabgu'ya bağlı Türkmenler ise Horasan bölgesine sevk edilerek Nesa, Abiverd ve Ferave böl­ gesine yerleştirildi. Bu sıralarda onların başında Göktaş, Yağ­ mur, Kızıl ve Boğa adlı beyler bulunuyordu. Diğer Türkmen gruplarından ayırmak için "Irak Türkmenleri" diye adlandırı­ lan bu grup yerleşik halk ve idarecilerle anlaşmazlığa düşünce Gazneliler anlan buradan çıkardılar. Onlar da Azerbaycan ta­ raflarına çekildiler. Gaznelilerin bu tutumlarına karşılık Arslan Yabgu'nun di­ ğer kardeşlerinin kendilerine tabi Türkmenler ile herhangi bir harekete girişmemiş olması ve en azından amcalarını tutsaklık­ tan kurtarma konusunda bir teşebbüste bulunmamış olmaları şa­ şırtıcıdır. Hatta Sultan Mahmud ile uzlaşma yolu tercih edilerek, Horasan bölgesinde karışıklık meydana çıkmasını ve bu bölgeye yapılacak saldırılan önlemek vaadi ile Horasan bölgesinde hayat sahası talep etmişler, Sultan da vezirlerinin engellemeye çalışma149 Ravendi, Rahatü's-Südfır ve Ayetü's-Sürfır, c. 1, s. 88.

56


lanna karşın bu talebi yerine get:imıişt:ir15<. Bu gelişmeler Türk­ men reisler arasında var olan ihtilafı iyice gün yüzüne çıkamuştır. Bundan dolayı Arslan Yabgu'ya bağlı Türlonenler Tuğrul ve Çağn Beylerin safında yer almadığı gibi, kendi başlarına hareket ederek önce Horasan bölgesinde yağmalar yapmışlar, daha sonra Irak-ı Acem ve Azerbaycan topraklarına geçmişler, burada bir dizi olay­ lara karıştıktan sonra tarih sahnesinden çekilmişlerd.İr151• İbnü1Esir onların faaliyetlerini hızla dağılan yaz bulutlarına benzetir ve çok fazla önemsemeı:152• Ancak bizim açımız.dan Türlonenler arasındaki ihtilafları tahkik etınemire iınkfuı tanımaktadır. Bu cümleden olarak Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış'ın da Tuğrul ve Çağrı Beylere karşı muhalif bir duruş sergilediğini ve birkaç defa ayaklandığını da belirtmek gerekir. Keza, Tuğrul ve Çağrı Beyle­ rin üvey karde.şleri İbrahim Yınal'da birkaç kez ayaklandığında onu destekleyenler hep Türlonenler olmuştur. Onun takipçileri, reislerinin öldürülmesinden sonra bile Yınallı, İnallı ya da Aynallu (Eynelli) adlan ile varlıklarını sürdürmüşlerdir153• 150 Sultan Mahmud, Türkmenlerin Horasan bölgesine yerleşme taleplerini olumlu karşılayınca onun veziri Türkmenlerin bölgeye gelmesine izin verilmesin asla doğru bir karar olmadığını, ancak bu yapılacaksa bile onlann başpannaklannın kesilmesi suretiyle en azından ok atına ye­ teneklerinin ortadan kaldırılmasını söylem.iş; Sultan Mahmud vezirini katı yürekli olmakla suçlamıştı. Bkz. Minhac Serac, Tabakat-ı Ndsıri

ya Tarih-i İran ve İslam, Tashih ve karşılaşbnna: Abdulhay Habibi, Tahran 1363, s. 236. Tiirlcınenler Mahmud'un saltanatı süresince etrafa herhangi bir zarar vermediler. Ancak onun ölümünden sonra daha ba­ ğımsız davranmaya ve Gazneli merkezi idaresini rahatsız etmeye baş­ ladılar. Ravendi, Rahatü's-südur, s. 91-()2. 151 Irak Oğuzları, Musul emiri Karvaş ile 1044 yılında giriştikleri savaşta büyük kayıplar verdiler. İbnü1-Esir ölülerin sayısının 3000 ila 25000 arasında değiştiği konusunda rivayetlerden bahseder. İbnü1-F.sir, c.

ıx, s. 302. 152 İbnü1-Esir, aynı yer. 153 T.Gündüz, Anadolu'da

Türkmen Aşiretleri, Ankara 1997, s. 78-79.

57


Tuğrul ve Çağrı Beylerin etrafında toplanan Türkmenlere ge­ lince, onlar yeni devletin teşekkülüne kadar geçen süreç içinde ve devletin oluşwnunda pek çok meşakkat çekmişlerdir. Gazn.eli Mesud'un Dandanakan Savaşı'nda bertaraf edilmesini müteakip Selçukluların Doğu, Batı ve Güneye doğru gelişen fetih hareket­ leri Türkmenlerin da belirtilen yönlere doğru yayılmalarına se­ bep oldu. Kirman, Azerbaycan, Fars, Irak-ı Acem ve Irak-ı Arap, Türkmenler tarafından dolduruldu. Böylece bütün İran coğrafyası 1asa süre içinde Selçukluların denetimine girdiği gibi Azerbaycan ve Bağdat'a kadar \17.ailan sa­ hada da Selçukluların fermanları okunmaya başlandı. Her bölge için görevlendirilen hanedan mensupları veya Türkmen reisleri kendilerine bağlı Türkmen askerleri ve asker aileleri ile birlikte yeni fetih yerlerine doğru gittiklerinden her yerde Türkmenlerin ağırlığı hissedilmeye başlandı. Buna mukabil merkezdeki Türkmen gücü de hızla eriyerek devlet mekanizmasında Fars kültürünün te­ siri belirmeye başladı. Hatta Selçuklu ailesinin soy hikayelerinde önemli bir yer işgal eden "Kınık" boyu yerine yavaş yavaş İran destanlarında İranlı hükümdarlara karşı savaşan Turan hüküm­ darı Afresiyab görünmeye başladı15<1. Selçuklular Afresiyab'ın so­ yundan geldiğine göre Turanlılar İranlılara galebe sağlamış olu­ yorlardı. Ne var ki, bu husus daha çok hanedanın Türkmenlikten uz.aklaşması ve İranlılaşması olarak telakki edildi. Türkmenler açısından merkezde görev alamamak devlet nimetle­ rinden yararlanamamak şeklindeyorumlanmaktaych. BuhlElS yı1larra Türkmenlerin hafızalarından silinmemiş, Selçukluların yıkılışından neredeyse 400 yıl sonra yazılan Şecere-i Terakimeae "aldatılmışlık" olarak yeniden tasvir edilmiş ve "Selçuküer kardeş olup, kardeşiz deyip il'e ve halkafaydalarz dokunmadı." 155 diye kaydedilmiştir. 154

V.V.Barthold, Tiirkmen Kavminin Tarihine Ait Monogrqfi (Çeviren: Ab­ dülkadir İnan), Türk Tarih Kurumu, Basılmamış Tercümeler, s.166.

155

58

Ebu1-Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime, s. 264.


Aslında onlann kendilerinin geri plana atılmasından kaynak­ lanan kızgınlıkları ve bunu göstermelerinin bir yolu olarak ara sıra

merkeze karşı ayaklanınalan, diğer bir ifade ile daimi surette istik­ rarsızlık ınısuru olmalan, Selçuklu devlet adamlan tarafından da fark edilmiştir. Melikşah'ın güçlü veziri Nizarnü1-Mülk onları itaat altına almanın yolu olarak 1000 kadar1ürkmen oğlunun gu1fun sistemine alınarak devlet nimetinden faydalandırmaya çalışması156, "devletin kuruluşunda çektikleri zahmetin" bir karşılığı olarak görülmüş ve bir tür uzlaşma yolu olarak düşünülrnüş.se de bu gerçekleşmemiş­ tir. Çünkü Selçuklu veziri "devlete hizmet etmeyi", 1ürkmenler ise "devletin kendilerinin hizmetinde olmasını" tasavvur ediyorlardı. Aralarındaki bu derin anlayış farlanın, 1ürkmenlerin devletten bi­ raz daha uz.aklaşmalarına sebep olduğu muhakkaktır. Anadolu'da Türkmen istilası ve yerleşimi

öte yandan Türkmenlerin aileleri ve hayvanlanyla birlikte topluca göç etmeleri ve kendileri için daimi surette yeni hayat sa­ hası aramaları onlan büyük ölçüde Azerbaycan ve Anadolu sını­ rına yığdı. Burada 1ürkmenlerin siyasi sınırlara asla riayet gös­ termemeleri ve her iki bölgenin uçta olması hasebiyle yağma suretiyle ele geçirilen mal ve ganimetlerin çokluğu onları Müs­ lüman olmayan yerli halklarla mücadeleye zorladı. Malazgirt sa­ vaşından sonra akdedilen sulhun bozulması, 1ürkmenlere, ı.aten hevesli oldukları Anadolu'yu fethetme imkfuıını verdi. Bu sayede Anadolu'nun kırlık sahaları kısa süre içinde konar-göçer veya yer­ leşik ziraatçi 1ürkler tarafından dolduruldu157• ıs6 Nizamü1-Mülk, Siyasetname, Çeviren: Mehmet Altay Köymen, An­ kara 1986, s. 132.

157 Osmanlı tahrir defterlerinde Kayseri, Bozok, Niğde, Kırşehir, Ankara gibi merkezi vilayetlerin tahrirlerinde köy ve mezraalann dağılımı in­ celendiğinde XVI. hatta XVII. yüzyılın ortalarına kadar özellikle Orta Anadolu'nun boş olduğu ve buraların konar-göçer Türkmenler tarafın­ dan yeniden iskfuıa ve ziraate açıldığı görülmektedir. öte yandan XVI.

59


Şehirlerin direnişi ve fetihten sonra Türlanenlerin adaptas­ yonu biraz daha 71Ullan aldıysa da Anadolu'nun yeni sakinleri bu topraklara lasa sürede uyum sağladığı gibi kendi te.şkilat yapıla­ nnı ve idare anlayışlannı da yine beklenmedik bir hızla tesis et­ tiler. Böylece "rüzgar gibi atlar üzerinde uzun saçlı, yaylı ve mız­ raklı askerler"158, "Tann'nın Hıristiyanlan cez.alandınnak amacıyla gönderdiği askerler" olmaktan çıkıp yeni yurdun hfilcimleri duru­ muna geldiler. Yerli Hıristiyanlar tarafından meskfuı olan pek çok şehir, kasaba ve köyler eski adlannı muhafaza etmeye veya Türk hançeresinin wrlamasıyla kısmen telaffuz değişikliğine uğrayarak varlığını sürdürmeye devam etti. Buna mukabil lorlık alanlarda ortaya çıkaıı binlerce yerle.şmede Türkçe adlar kullanılmaya baş­ landı. Bunlar arasında 4fşar/Avşar, Salur, Beydili, Eymür, Kar­ gın, Yazır gibi boy adlan yahud Karakeçili, Koyunlu, Sarılı, Ağ­ calı, Çiçekli gibi aşiret veya cemaat adlan, Höyük, Ören, Viran gibi yer adlan çok sık görülmektedir ki bu durum Türlanen yer­ le.şmelerinin tabii bir sonucudur159 ••

Selçuklu merkezi idaresi, İran ve .Arerbaycan'da tanın sahala­ rını korumak ve yerleşik ahali ile konar-göçerlerin çatışınalannı en

indirmek gayesi ile Türlanenleri Anadolu'ya sevk etmeye de­ vam etti. Burada Danişmend Gazi, Karatekin, Saltuk Gazi, Menaz.a

yüzyılda Moğolca isim taşıyan ancak kaydadeğer bir nüfusa sahip ol­ mayan cemaatlere de tesadüf edilmektedir. Bunlar, Moğol istilası sıra­ sında Anadolu'ya kadar gelmiş olan Moğollardan olabileceği gıbi, bir Moğol beyinin himıetinde bulunan ve bundan dolayı Moğolca isim ta­ şıyan Türk toplulukları da olabilir. Büyük Moğol ordularının kışlak sa­ halarının bulunduğu yerlerde de Esenboğa, Sarnağar gibi onlara dair pek çok yer adına rastlanabilmektedir. 158 Urfulı Mateos, U1falı Matoos Vekayinamesi (952-1132) ve Papaz Grigor'ım 7.eyli, Çev. Hrant Andreasyan, notlar: Edouard Dulaurier (Çev. M.H. Yi­ nanç) Ankara 1987, s. 49-50; Aynca Bk. İbrahim Kafesoğ)u, "Selçuklu­ lar", Türk Dünyası El Kitabı, Ankara 1992, c. 1, s. 250. 159 Bu hususta Bk. Köylerimiz 1982, İçişleri Bakanlığı Yay. Ankara 1982. 60


gücek Gazi ve nihayet Kutalmış'ın oğullan Süleyman, Mansur ve Devlet'in takipçileri olan Türkmenler, anılan beylerin en önemli askeri dayanağı haline geldiler. Bunlardan Süleyman Şah, Selçuklu hanedanıyla olan sıhriyeti münasebetiyle losa sürede güçlenmiş, oluşturmaya çalıştığı devlet ise ancak, torunu 1. Mesud zamanında bağımsız olabilmiştir. Bununla birlikte Süleyman Şah'm Türkmen­ ler arasında yayılan ünü yüzyıllar sonra Osmanlı hfuıedanm atala­ rının hikayesine karışarak yeni bir çehreye bürünmüş ve Suriye'de bulunan ve kendisine atfedilen mezar, bölgede bulunan Döğerler tarafından sahip çılalarak muhafaza edilıniştir16o. öte yandan Orta Anadolu'da Sivas, Tokat ve Amasya'dan Kayseri'ye kadar uzanan sahada Danişmenclliler, Ernırurn ve ha­ valisinde Saltuklular, Erzincan ve çevresinde Mengücekler, Diyar­ balor, Mardin ve Harput havalisinde Artuklular güçlü birer Türk­ men beyliği haline gelmişlerse de zaman içinde Anadolu Selçuklu Devleti'nin hfilciıniyetine girdiler. Siyasi varlıkları sonar ermekle birlikte Osmanlı tahrir kayıtlarından anlaşıldığına göre XVII. yüz­ yılda bile Danişmendli, Saltuklu Artuklu gibi adlar taşıyan konar­ göçer aşiretler varlıklarını devam ettirnıişlerdir161•

Türkmenler ve ekonomik hayat Anadolu Selçuklu hfilcimiyetinde Diyarbalor, Erzurum, Sivas, Erzincan, Kayseri, Tokat gibi şehirler önemli birer ticaret ve kül­ tür merkezi halinde yükselirken Orta ve Batı Anadolu'da Konya ve losa süreli de olsa İznik'in yıldızı parlamaya başlamıştır. Böy­ lece Maveraünnehr'den başlayan ve on yıllarca süren göç hareke­ tinden sonra yeni bir hayat sahası açıldığı gibi, fatih Türkmenler o nesilden Dögerler dirler bir taife vardır, o kal'aya şimdi dahi anlar hükm iderler." Aşıkpaşaoğlu Aluned Aşılô, Tevarih-iAl-i Osman, yay. Çiftçioğlu H. Nihal (Atsız), Osmanlı Tarih­ leri J, İstanbul 1949, s. 93. 161 Bu husustaki bazı tespitler için bkz. Tufan Gündüz, XVII. ve XVIII. Yıizyıllarda Danişmendli Tiirkmenleri, İstanbul 2005.

160 "Ol kal'aya dahi gene

61


yeni toprakların hfilcirni ve n3zırnı durumuna geldiler. Sadece kırlık alanlarda ziraat ve göçebelik ile meşgul olunmayıp ticaret hayatına da hızlı bir adaptasyon başladı. Şehir ekonomisine dahil olmak ve yerel gayrimüslim tüccar ile rekabet etme çabası önemli bir mistik temelli ticari ve sosyal dayanışma kurumu olan Ahiliği ortaya çıkardı. Keza taşımacılık sektörü de taşımacılıkta kullanılan at, katır, merkep ve en önemlisi develere sahip olmaları dolayısıyla Türk­ menlerin tekeline girdi. Öyle ki, XVII ve XVIII. yüzyılda bile Türk­ menlerin sahip oldukları develer dikkat çekici boyutlarda olup şe­ hirlerarası taşımacılık sektöründe faaliyet gösteriyorlardı . Üstelik sefer sırasında ordunun nakliyatında develerde geniş ölçüde isti­ fade edeliyordu. Keza Osmanlı yönetimi Türkmenlerin sahip ol­ dukları develeri vergilendirirken taşımacılık sektöründe kullanılıp kullanılmadığına bakar ve eğer öyle ise bir deve 30 koyuna bedel sayılarak adet-i ağnam vergisi alırdı162 • Karadeniz kıyılarından Sinop'a giren ticaret malları Antalya ve Alanya limanlarından ihraç edilmeye başlandığı gibi, bu liman­ lar aynı :zamanda bölgede bulunan Türkmenler tarafından üretilen kerestenin ihraç edildiği merkezlerden biri durumuna yükseldi163 . Anadolu'da Tiirkmederin koyun yünüyle dokuduğu halı ve kilim162 1643 tarihli bir sayımda Bozulus Türkmenlerinin 4273 adet deveye sa­ hip oldukları tespit edilmişti. Bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Maliyeden Müdevver Defter Kataloğu (MAD), nr. 3739, s. 4-33; 1656 tarihli bir sayımda ise Danişmenclli Türkmenlerinin 1259 adet devesi tespit edilmiştir. Bkz. BOA Divan-ı Hümayun Baş Muhasebe Defter­ leri, nr. 197, s. 30; nr. 207, s. 15. 163 "Alanya, Akdeniz /ayısında bir şehirdir. Ahalisi tümüyle Türkmenlerden oluşuyor. Kahire, İskerıderiye ve Suriye tüccar/mı bu şehre gelip alış-veriş ederler. Kerestesi bol olduğu için buradan yüklenen balyalar İskende­ riye, Dimyat ve öteki Mısır limanlmına gönderilir.. " İbn-i Batuta Tanci, İbn-i Batuta Seyahatnı1mesi, c. I, (Çeviri, İnceleme ve Notlar: A Sait Ay­ kut), İstanbul 2004, s. 402; Ebu1-Fida, Takvimü1-Buldan, (Farsça Ter­ ciirne: Abdülmuhaıruned Ayeti), Tahran 1349/1971, s. 431-432 .

62


ler yine limanlar vasıtasıyla Suriye, Irak, Hindistan, Çin ve diğer Türk ülkelerine kadar ulaşmaya başladı164. Anadolu'nun her tara­ fında keıvansaraylar, camiler, darüşşifalar, hanlar, bedestenler inşa edildi16s. Ülke, hızla onarılırken ve bayındır hale gelirken yeni fa­ tihlerin kısa sürede meydana getirdiği güven ortamı yerli Hıristi­ yanlar ile çatışmaları da tamamen ortadan kaldınp ortak yaşama alanlannı güçlendirdi. Ancak, her iki taraf arasında iddia edildiği­ nin aksine hiçbir 1llIJlail geniş ölçekli bir kaynaşma olmadı166• Hı­ ristiyan unsurlar dini ve milli kimliklerini muhafaza etmeye devam ettiler. Türkmenler ise kendilerine hiç benzemeyen yerli halklarla iç içe yaşamalarına rağmen asla onlarla kanşmadılar.

Bu hızlı gelişmeler Doğu'da ortaya çıkan yeni bir istila ha­ reketiyle sarsılmaya başladı. Harezrnşahlar'ın talihsiz bir şe­ kilde Anadolu Selçukluları ile savaşmaları ve onlar tarafından Yassıçemen'de ağır bir yenilgiye uğrablmaları, daha doğudaki Moğollara, Harezmşahları ortadan kaldırma ve Anadolu sınır­ larına kadar olan yerleri ele geçirme imkanı verdi. Moğolların önünden kaçan Türkmenler aynı hızla Anadolu'ya dolmaya baş­ ladılar. Maveraünnehr, Horasan ve İran'daki Türkmenler "mün­ bit topraklan bırakarak" Azerbaycan ve Doğu Anadolu'yu "ka­ rıncalar ve çekirgeler gibi" doldurmaya başladılar167. Anadolu 164 İbn-i Batuta Seyahatnamesi, c.I, s. 414; İbn-i Batuta, Aksaray'da do­ kunan halı ve kilimlerin Aksarayi diye anıldığını kaydetmektedir. 165

Xlll.

Yüzyılda Anadolu'daki bazı şehirlerin durumu hakkında İbn-i

Batuta'nın verdiği geniş bilgilere ek olarak, Bkz. Hamdullah Müstevfi-i Kazvini, .Mızhetü1-Ku1Cıb, yay: Muhammed Debiı:siyaki, Tahran 138ı, s.146lSL Ebu1-Fida, Takvimü1-Buldan, s. 43�441; W. Heyd, Yalan-Doğu Ti­ caret Tarihi,

çeviren: Enver Ziya Karal, Ankara 2000, s. 596-617.

166 Bu husustaki iddialar için Bk. Speros Wyrionis Jr., Nomadiziations and

Jslamiziation in Asia Minor, Studies on Byzantiuın Seljuks and Otto­ mans, Malibu 1981, s. 59. 167 Osman Turan, Selçukulular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Ankara 1980, s. 303.


Selçuklu sultanı 1. Alaeddin Keykubad, yeni göçmenlerin bir bö­ lümünü .Anadolu'nun iç kesimlerine yaymaya çalışb. O bu hare­ keti ile sosyal düzenleri iyice bozulmuş olan Türkmenler kabile­ lerinin yeniden bir araya gelerek siyasal bir güç oluşturmalarına mani olmayı da amaçlamıştı. Batı Karadeniz bölgesine gönderi­ len Çepniler doğuya doğru hareketlenerek Karadeniz kıyılannın Türkleşmesini sağladılar. Çukurova'daki Ermeni krallığının sırur­ lanna yığılanlar ise bu devletçiğin bütünüyle küçülmesini sağla­ dılar. Kastamonu, Çanları hattından Bizans sınırına giren Türk­ menler Rumlara karşı daha cesur davranarak onlan yerlerinden oynatmaya başladılar. Bizans Devleti, Türkmenlere karşı tedbir­ ler almak yerine Rumları Ege adalarına ve Balkanlara taşıdı. Öy­ lesine hızlı bir yer değiştirme başladı ki, "hücrelerine çekilmiş rahipler bile" yerlerini terk ettiler168• İbn-i Said'in anlattıklarına göre Denizli Civarında 200000, Kastamonu havalisinde 100000, Kütahya-Karahisar arasında 30000 çadır konar-göçer Türkmen vardı. Bu gelişmeler Anadolu'yu lasa sürede "Türkmen Ülkesi" durumuna yükseltti169.

Türlmıenler ve Anadolu'da siyasi faaliyetleri Moğol istilası Anadolu Selçuklu Devleti'nin siyasi ve iktisadi düzenini de derinden sarstı. Doğu Anadolu'ya yığılmış olan Türk­ menlerin başlattığı Babai ayaklanmasının zamanında ve etkili bir 168 İkinci büyük Türkmen göçünün geniş bir değerlendirilmesi için Bk. Osman Turan, Selçuklular Tarihi

ve

Türk-İslam Medeniyeti, İstan­

bul 1980, 303 ve devamı. 169 7.eki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1981, s. 257; Faruk Sümer, Anadolu'da Moğollar, Selçuklu Araştırma/an Dergisi,

4; Türkmen Ülkesi tabiri ilgili olarak aynca bkz.: Josaphat Barbaro,Anadolu'ya ve İron'a Seyahat, çeviren: Tufan Gündüz, İstanbul 2005, s. 103; Bertrandon de la Broquiere, Bertron­ don de la Broquiere'nin Denizaşın Seyahati, ed. Ch. Schefer, çeviren: c.I/1969, Ankara 1970

s.

İlhan Arda, İstanbul 2000, s. 164.


şekilde bastınlamayışı Selçuklu idaresini iyice güçsüzleştirdi17°. Nihayet 1243 yılında cereyan eden Kösedağ savaşı Anadolu'da Moğol hakimiyetinin yolunu açtı. Ancak bu devre aynı zamanda Moğol hakimiyetinin ulaşamadığı sahalarda yan bağımsız hare­ ket eden aşiret reislerinin idaresinde yeni Türkmen beylikıerin doğmasına da ortam hazırladı. İkinci göç dalgası ile Anadolu'ya gelen Türkmenlerden bir lasmı Memlük Devleti'nin topraklarına girdiler; Memlük Sultan'ı da bunlara Gazze'den Diyarbekir'e ve Antakya'ya kadar olan sa­ hada yurt verdi17l. Avşar, Köpekli Avşarı -sonraları sadece Kö­ pekli-, Kutbeğli Avşarı -sonraları sadece Kut Beğli ya da Kutlu Beğli-, Döğer, İnallu, Doğancı, Özeroğulları, Gündüzlü Avşarı -sonraları sadece Gündüzlü-, Bowklu ve Üçoklu gibi isimlerle anı­ lan bu Türkmenler Memlük Devleti'nin askeri gücüne önemli bir destek sağlamaktaydılar11Z. Bu Türkmenlerin bir bölümünün ku­ zeye doğru çekilmesiyle Dulkadir ve Ramazanoğulları Beylikleri­ nin temelleri abldı. Her ne kadar Dulkadirlilerin hangi Oğuz bo­ yuna mensup olduğu konusu açık değilse de bünyelerinde Avşar, Eymür, Beğdili, Dodurga, Karlan gibi büyük boyları barındırıyor­ lardı. Keza, Ramazanoğullarının da Üreğir, Kınık, Bayındır gibi Türkmen boylarını bünyesinde barındırdığı bilinmektedir. Kuzey Suriye'deki Türkmenler Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmen konfederasyonlarının da önemli insan kaynağı oldular. 170 Doğu Anadolu'ya yığılan Türkmenlerin dini ve sosyal durumlan için Bk. AYaşar Ocak. Babailer İsyanı Aleviliğin Tarihsel Alt Yapısı, İs­ tanbul 2000, s. 55-74; 171 F.Sümer, "Anadolu'da Moğollar'', Selçuklu Ar�tınnaları Dergisi, 1 (1969), s. 45. 172 z.ahiri'nin naklettiği.ne göre bunlar 180000 asker çıkarmaktaydılar: Bkz. Al-Zahiri, Gars al-Din Halil b. Şahin, Zubdat Kashf al- Mama­ lik, Yayınlayan: Paul Ravaisse, Paris 1894, s. 20. vd. (Arapça'dan ter­ cüme konusunda yardımını esirgemeyen Sayın Prof.Dr. Kazını Yaşar Kopraman'a teşekkür ederim.) 65


Akkoyunlu hanedanı Bayındır boyuna mensup olmakla beraber başta Avşarlar olmak üzere, Beğdili, Çepni, Döğer, Eymür, Karlan gibi Türkmen boylan tarafından da destek görmüşlerdi17J. Bun­ lardan Döğerlerin Kuzey Suriye'deki etkinliği :XV. Yüzyılın son­ larına kadar devam etmişti174. Orta Anadolu'da Moğollara karşı güçlü bir direniş başlatan Karamanoğulları muhtemelen Avşar boyuna mensuptular ve böl­ gede bulunan Turgutlu ve Varsak Türkmenlerinden geniş bir des­ tek görmekteydiler. Karamanoğullannın Moğollara karşı başlat­ tığı mücadele bölgenin Moğollar tarafından daha fazla tahrip ol­ masına yol açmışsa da onları Orta Anadolu'nun en güçlü siyasal kuvveti durumuna yükseltti. Bunlardan başka, Batı Anadolu'da Ay­ dın, Saruhan, Menteşe ve Karesi, Orta ve Güney Anadolu' da Teke, Hamit, Genniyan, Eretna, Kadı Burhaneddin, Kuzey Anadolu'da Oındar, İsfendiyar ve Çobanoğullan gibi yine eski Türk beyleri­ nin oğullan veya torunları tarafından yönetilen çok sayıda mahalli beylikler ortaya çıktı. Bunlar bulundukları bölgelerde sadece Mo­ ğollara veya Bizanslılara karşı direnen değil aynı zamanda çevre­ lerinde bulunan devletlerle ticaret yapan, sahip oldukları kentleri bayındır hale getirmeye çalışan beylikler durumuna geldiler. Türkmenlik şuuruna gelince, il. Murad'ın elçisi olarak Kara­ koyunlulara giden Şükrullah, Karakoyunlu hükümdarının kendi­ sine bir tarih kitabı gösterdiğini ve bu kitaba dayanarak Osmanlılar ile akraba olduklarını beyan ettiğini söylemektedir. Muhtemel­ dir ki, Karakoyunlu sultanının elinde de bir Oğuznfune bulunu­ yordu. Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşaoğlu da Osmanhlann soyuna dair verdiği bilgilere onların aslında Türkmen kökenli oldukları vurgusu ile başlar ve Osmanhlann atası saydığı Süleyman Şah'ın 173 T.Gündüz, Anadolu'da Türkmen Aşiretleri 'Bozuhıs Türkmenleri', An­ kara 1997, s. 47-103. 174 Bkz. Faruk Sümer, Döğerlere Dair, Türkiyat Mecmuası, c. X, İstanbul 1953.

66


ölümünden sonra Türlanenlerin etrafa dağıldığına işaret ettikten sonra Kuzey Suriye ve Anadolu'daki Türlanenlerin bunların so­ yundan geldiğini vurgular175• Aşıkpaşaoğlu'nun eserini tamamla­ dığı dönemlerde Kuzey Suriye henüz Osmanlı hakimiyetine gir­ mediğinden onun bölgedeki Türlanenlerin varlığına işaret etmesi ve Osmanlıların soyu ile akrabalık bağı kurması Türlanenlik vur­ gusunu kuwetlendirme ihtiyacından kaynaklanıyordu. Dahası XIX. yüzyılda bile Güney Anadolu'daki konar-göçerler arasında Osmanlı hfuıedanı ile kan bağına dayalı akraba oldukları bilinci kuvvetle yaşıyordu.

Türkmenler ve sosyal hayatları İbn-i Batuta Anadolu'ya Anadolu'ya geldiğinde, burada sos­ yal hayatın bütün kurumlan ile birlikte yerleştiği, iktisadi ihti­ yaçların kolaylıkla temin edildiği, toplumsal dayanışmanın ve iç istikrarın kolaylıkla sağlandığı bir yapı ile karşılaşmıştı. Şehir ve köylerde yerleşik hayata geçmiş olan Türlanenler, yerleşik haya­ tın gerektirdiği tüm iş kollarında faaliyet göstermekte idiler. Şe­ hirlerin her biri bir beyliğin hakimiyetinde olmasına ve bunlar arasında siyasal rekabet bulunmasına rağmen şehir hayatındaki sükfuıet gerçekten dikkat çekicidir. İbn-i Batuta, hemen her git­ tiği şehirde bölgenin idarecileri tarafından saygıyla karşılanmış ve iyi şekilde ağırlanmıştı. Bu husus elbette sadece Türk misafirper­ verliğinin bir neticesi değil aynı zamanda onun Arap asıllı olma­ sından da kaynaklanıyordu. Çünkü Türlanenler Hz.Muharnmed'e duydukları saygı münasbetiyle Arap olan herkese de aynı saygıyı gösteriyorlardı. O, Türlanenlerin bu tavnnı kısa sürede anladığın­ dan, �u hususu memnuniyetle değerlendirmiştir. Bununla birlikte 175 Aşıkpaşaoğlu Ahmed Aşıki, Teuarih-i Al-i Osman, yay. Çiftçioğlu H. Nihal (Atsız), Osmanlı Tarihleri I, İstanbul 1949, s. 93 ve devamı; Aşıkpaşaz.ade, Osmanoğullannın Tarihi, Haz. Kemal Yavuz, M.A Yekta Saraç, İstanbul 2003, s. 53, 54.


İbn-i Batuta'nın dolaştığı dönemlerde Anadolu'da güçlü bir dini yapılanma da söz konusu idi. Çünkü o, uğradığı şehirlerde daha çok tekke, zaviye veya Ahilere ait evlerde konaklamış; bu münas­ betle Anadolu'daki. dini yapılanma ve hareketliliğe dair gözlem­ lerde bulunmuştu. Buna göre Anadolu'nun hemen her yerinde İs­ lam dinine ve din adamlanna karşı büyük bir hürmet gelişmişti. Manisa'da, Menteşe ilinde, Kütahya'da, Karaman'da ve diğer şe­ hirlerde hemen hemen aynı ritüellerle karşılaşmış, Ahi meclisle­ rinde bulunmuş, hatta bir kere de rafızi olup olmadığı yolunda küçük bir sınavdan dahi geçirilmiştir. Bütün bunlarla birlikte ce­ naze alayında yas alameti olarak, elbiseyi ters giyme, başına siyah çatkı bağlama, başı açık dolaşma gibi en eski Türk adetlerine dair gözlemleri ise Anadolu'nun yeni sakinlerinin yeni dinin içinde bazı geleneklerini geniş ölçüde koruduklannın da göstergesidir176. el-Ömeri'nin naklettiklerine göre Anadolu'da bol miktarda sığır, koyun ve at yetiştiriliyordu Bu diyarların koyunlannın eti, başka memleketlere nazaran daha le'ZZel:li idi. Ülke tahıl ve meyve üretiminde de tam bir bolluk ve ucuzluk içindeydi. Türkmenler, kışa hazırlık amacıyla bazı yiyeceklerini sucuk, kavurma veya ben­ zeri usullerle depolamakta idiler177.. el-Ömeri'ye göre, Milas, Birgi, Saruhan, Balıkesir, Bursa, Genniyan, Gerede, Göynük Hisar, Kastamonu ve Ermenek'ten ibaret olan onbir bölge Moğolların denetiminden çıkmıştı. Ger­ miyan ve Kastamonu havalisinde çok iyi atlar yetiştiriliyordu. Öyleki bazılan Arap atlarından daha kaliteli idi. Anlaşılıyor ki 176 İbn-i Batuta'nın Anadolu'ya dair gözlemleri için bkz. İbn-i Batuta Tanci, İbn-i Batuta Seyahatnamesi, c. 1, (Çeviri, İnceleme ve Notlar: A. Sait Aykut), İstanbul 2004, s. 400-444. 177 El-Ömeri'nin Mesalikü'l-Ebsar adlı eserindeki Anadolu Beyliklerine dair bilgiilerin tercümesi için bkz. Yaşar Yücel, XIII-XV. Yüzyıllarda Kuzey-Batı Anadolu Tarihi Çobanoğullan-Candaroğullan Beylikleri, Ankara 1980, s. 181-201. 68


XIII. yüzyılda Türlanenler arasında mahsusen at yetiştiriciliği ile uğraşanlar vardı. Keza, XVI . yüzyılda Karaman bölgesinde at ye­ tiştiriciliği ile meşhur oldukları için Atçekenler diye tanınan bü­ yük bir Türlanen topluluğu bulunuyordlL Konar-göçerlere gelince, her ilci büyük göç dalgası Türlanen­ lere İran, Arerbaycan ve Anadolu gıbi yeni ülkeler kazandırmakla beraber, onların boy ve aşiret kültürleri üzerinde temelden değişik­ likler de meydana getirdi. ili.ellikle ikinci göç dalgası Türlanenler­ deki geleneksel Bozok-Üçok ayrımını bütünüyle ortadan kaldıidı. Dahası bunlar Türlanen boylarını temsil eden siyasi isimler olmak­ tan çıkıp bünyelerinde aşiretler barındıran kabileler haline geldiler. Yukarıda da bahsedildiği gıbi Gaz.re'den Diyarbakır'a kadar olan sa­ hada Bozoklu ve Üçoklu adıyla ilci kabile bulunuyordu Bunlar :za­ manla kuz.ey doğru çekilerek Maraş, Elbistan, bugünkü Yozgat ve havalisi ile Çukurova'yı doldurdular. Bozok adlı kabile � seda­ sız ortadan kaybolurken Bozok adı OrtaAnadolu'da geniş bir bölge­ nin adı haline geldi. Buna mukabil XIV. yüzyılda Çukurova ve Kay­ seri havalisinde Üçoklular adlı bir grup dolaşıyordu178. Ancak kısa süre sonra Üçok adı da tarihten çekildi. Boyların gücü de tümüyle kırıldı. Bünyelerinde irili ufaklı obalar ve oymaklar barındıran Av­ şar, Bayındır, Eyrnür, Döğer, Beğdili gibi boylar hızla parçalanıp bazı mahallerde güçlerini bütünüyle kaybettiler ya da bunlardan kopan kabileler daha da güçlenerek yer yer asıl boylarından daha fazla nüfus gücüne ulaştılar179• Böylece asıl boyların siyasi ve askeri etkinlikleri geniş ölçüde ortadan kalktı180• Aziz

B. Erdeşir-i Esterabacli, Bezm u Rezm, çev. Mürsel öztiirk, An­ kara 1990, s. 453. 179 Mesela Köpekli Avşan, Gündüzlü Avşan gıbi aşiretler zaman içinde sa­ dece Köpekli, Gündüzlü gıbi isimlerle anılmışlardır. 180 XVI. yüzyılda Osmanlı merkezi yönetimi konar-göçer Türkmenleri boy g� !eneklerini tamamen görmezden gelerek bulundukları coğrafyalarave top­ luca göç sahalanna göre Bozulus, Dulkadirli, Yeni İl, Halep Türkmenleri, tnuyörük Karaca.koyunlu gibi isimler altında yeniden teşkilatlandırdı.

178


Buna mukabil boylann parçalanmasıyla irili ufaklı aşiretler ortaya çıkmaya başladı. Bunlar önceleri koptukları boyun adı ile anılırken zaman içinde sadece keneli aşiret adlan ile anılır oldu­ lar. Böylece asıl mensup oldukları boya dair hatıraları bütünüyle kaybolmaya yüz tuttu. Bundan dolayı, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Dulkadir veya Karamanoğullan gibi yeni siyasal oluşumlar içinde 24 Oğuz boyu içinde adlan anılan Avşar, Kızık, Beğdili, Karlan gibi boylardan daha kalabalık ve askeri güç baloınından daha güçlü yeni kabileler boy göstermeye başladı. Mesela Güney Anadolu'da Varsaklar ve Turgutlular Karamanoğullannın dayandığı en önemli askeri güç durumuna yükselmişlerdi. Keza Dulkadirlileri meydana getiren aşiretler arasında Dokuz, Cerid, Anamaslu, Ağcakoyunlu, Küşne18' gibi sayıca kalabalık aşiretler de yer alıyorlardı ve bun­ lar Avşar, Eymür, Karlan gibi Oğuz boy adlarını taşıyan aşiret­ lere nisbetle yer yer daha kalabalık idiler. Bu durum XVI yüzyılda Osmanlı merkezi idaresi tarafından yapılan düzenlemelerde de kendini göstereli; Aşiretler konup-göçtükleri mahallere veya içle­ rinde barındırdıkları en büyük aşirete göre Yeni İl, Bozulus, Ha­ lep, Dulkaclir, Danişmendli gibi isimlerle sancak veya kaza sta­ tüsü ile yeni bir idari nizama kavuşturuldular. .

öte yandan, Anadolu'da konar-göçer hayat tarnnı ifade et­ mek amacıyla Türlanen adının yanı sıra Yörük adı ortaya çıkmaya başladı. XV. ve XVI yüzyıllara ait Osmanlı kaynaklarında açıkça tarif edildiği üzere Yörük kelimesi yürüyen, sefere koşan çadır hallo anlamına geliyordu. Osmanlıların bütün Anadolu'ya hakim olmasıyla birlikte Yörük adı genel olarak bütün konar-göçerleri, özel olarak ise Batı Anadolu'daki konar-göçer Türlanenleri tarif etmek amacıyla kullanılmaya başlandı. Buna göre, Aydın ve ha­ valisindeki büyük konar-göçer topluluk Karacakoyunlu Yörükleri .

181 Bkz. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, Kuyud-ı Kadime Arşivi, Tahrir Defterleri nr. ıı6, s. ıoıb, 149b, 1971>, 209a, 214a, 236a, 258b, 265a, 273b, 274b.

70


diye anılıyordu. Keza, İçel Yörükleri, Kastamonu Yörükleri, Boya­ bat Yörükleri gibi yer adına bağlı olarak isimlendirildikleri gibi, Honarnlı, Bahşişli, Horzurnlu, Yağcıbedir, Karacalar, Sankeçili, Karakeçili gibi isimlerle de anılıyorlardı. Buna mukabil Türkmen tabiri, Kızılırmak yayından kuzey-güney istikametinde çizilecek çizginin doğusunda kalan ve özellikle Karaman, Dulkad.ir, Rama­ zan beylikleri ile Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerinin hallaru tanımlamak için kullanılmaktaydı. Sayılan beylikler ve devletler ortadan kalktıktan ve hatta Türkmenler Batı Anadolu'nun en uç bölgelerine kadar gittikten sonra bile bu isimle anılmaya devam edildi. Ancak her durumda Türkmen ve Yörük tabirleri sadece konar-göçer hayatı yaşayanları tanımlamak için kullanıldı. Türk adı ise yerleşik hayatı ve devlet otoritesini temsil eden bir ad du­ rumuna yükseldi. Bundan dolayı, bir Yörük grubu konar-göçer hayatı terk ettiğinde Yörüklükten çıkma olarak tarif edildi182• Aynı şekilde Türkmenlerde konup-göçmekten ve ata binip inmekten el çekip yerleşik hayata geçince Türkmenlikten çıkmış sayıldı183 . Böylece, eski hayat tarnnı değiştirerek yerleşik hayata geçenler 'i'ürk" diye isimlendirildi.

182 Ö.L Barkan, XV. ve XVI. Asırlarda Osmanlı imparatorluğunda Zirai Ekonominin Mali ve Hukuki Esaslan, I. Kanunlar, İstanbul 1943, s.80 (Yeni İl Kanunnamesi); Aynca, Aydın, Anadolu, Rumeli ve genel kanunnamelerde de benzer örnekler mevcuttur. 183 "lfraz-ı Zülkadiriye reayası Tiirkmenlikten çıkıp. . " Başbakanlık Os­ manlı Arşivi, Maliyeden Müdevver Defterler nr. 8458; "Türkmenlikten bütünüyle feragat edip ve ata binip inmekten el çekip..." Mühimme Defteri, nr. 134, s 54· .

71


Bozulus Ne İdi?"

Bu çalışmada Bozulus Türlanenleri hakkında daha önce doktora tezi olarak hazırladığımız1B4 ve 1997 yılında Anadolu'da 1Yirkmen Aşiretlen'ıBs ismiyle okuyucuya ulaşbrdığımız Bozulus Türlanenleri adlı aştınnamızın devamıniteliğinde bazı konular ele alınacaktır. Bozulus Türlanenleri'nin Akkoyunlu ve Dulkadirli Türlanen devletlerinin halloru meydana getiren birinci unsur olmaları ha­ sebiyle ilk evvela, başka bir devletin hfilcimiyetine geçen wısur­ lann siyasi bakımdan nasıl bir idare tanına razı olduklan ya da idare şekillerinin onların toplumsal hayatlarında ne gibi bir de­ �ildik meydana getirdiği hususunun gözden geçirilmesi gerek­ mektedir. Bununla birlikte, bu çalışma adı geçen devletlerin sa­ dece konar-göçer halkını ele alacak olduğundan yerleşik hayata geçmiş olan Türlanenlerin durumunu yansıtmayacaktır. *

Anadolu'da ve Rumeli'de Yöriikler ve Türkmenler Sempozyumu Bilidirleri, Ankara 2000, s. 125-135. 184 Tufan Gündüz, Bozulus Türkmenleri 1540-1640, GÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara ı996. ı85 Tufan Gündüz, Anadolu'da Türkmen Aşiretleri 'Bozulus Türkmenleri 1540-1640', Bilge Yayınlan, Ankara ı997.

73


Safevi Devleti'nin daha kuruluş devirlerinden itibaren bu devletin askeri ve idari görevlerinde yer almaya başlayan Akko­ yunlu devletine mensup Musullu186 ve Piirnek başta olmak üzere pek çok aşiret187, reisleri ile birlikte gerek dini sebeplerden ge­ rekse siyasi sebeplerden akrabaları ve hatta kandaşlarına karşı rakip durum a düşmüşlerdi. Bu yüzden bazı aşiretlere mensup Türkmenlerin bir bölümü Safevi Devleti'nin yükselişine katkıda bulunurken188 aşiretin diğer yarısı Akkoyunlu hanedanının ya­ nında devletlerinin varlığını koruma gayretine düşmüşlerdi189. Ak­ koyunlulann bir türlü önleyemediği Şah propagandasının daha önce yaşanan Karakoyunlu rekabetinden farklı özellikleri vardı. Karakoyunlular daha çok heterodoks eğilimliydiler ve Akkoyun­ lulann onlara karşı düşmanlığı yüzünden heterodoksi neredeyse 186 Bu a.<Jİretİn adı "mirn.vav.sad.larn.vav." şeklinde yazıldığından konu ile ilgilenen tilin araştırmacılar "Musullu" imlfu;ı ile okwnu.şlardır. Biz de bu imlaya sadık kaldık. Ancak, bunun "Muslu" şeklinde okunmasının daha doğru bir imla olacağı kanaatindeyiz. 187 Bu konu için aynca bakınız: Faruk Sümer, Sqfevi Devleti'nin Kurulu­ şunda ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara 1976. 188 Mesela Pürnek a.<Jiretİnİ.n bir bölümü Safevi Devleti'nin hizmetine gir­ miş ve "Türlanen Oymak" diye anılan grubun içinde yer almıştı. Şah İsmail'in Revan kalesini kuşatması esnasında ordusunda Pürnekler de bulunuyordu. Ke7.a, Musullu reislerinden bazıları Safevi eyaletlerinde beylerbeyilik görevine kadar yükseldikleri gibi Emir Han Musullu, şelız3.de Tahrnasb'ın lalalığını yapmıştı.. Bkz. İskender Beğ-i Türlanen, Tarih-i Alem-Ara-yı Abbasi, neşr. Muhanuned İsmail Rızvani, Tah­ ran 1377/1999, c. 1, s. 224; Aynca, Akkoyunlular hakkında geniş bilgi için bkz. J.E.Woods, The Aqqoyunlu, Clan, Corifederation, Empire, A study in ısth/9th Century Turko-Iranian Politics, Minneapolis - Chi­ cago 1976. Bu eserin Sibel Özbudun tarafından yapılan Türkçe tercü­ mesi: Üçyüz Yıllık bir Türk İmparatorluğu Akkoyunlular (İstanbul 1993). 189 Kararnanlu, Avşar, Musullu, Pürnek, İnallu, Döger, Dulkadir a.<Jiretleri, ikiye bölünen a.<Jiretlere örnek gösterilebilir. 74


hiç etkili olamamışb19°. Buna mukabil, sufi propaganda ve Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ve nihayet Şah İsmail'in etrafında örülen mistik�evi hikayelerin191, Akkoyunlu Devleti'nin son dönem­ lerinde içine düştüğü siyasi ve iktisadi buhranların ve nihayet aşi­ ret reislerinin tercihlerinin Kızılbaşlığın yayılmasında etkili ol­ duğunu söyleyebiliriz. Ancak, yine de bu propagandanın mutlak başarıya ulaştığını savunmak güçtür. Çünkü Akkoyunlu aşiretle­ rinden Osmanlı hakimiyetine girenlerin ezici çoğunluğu Sünni/ Hanefi kalmışlardır. öte yandan, dini hayatlarında meydana gelen radikal değişimde siyasi etkileri de göz önüne almaktayız. Akko­ yunlu aşiret reislerinden Safevi hizmetinde olanların maiyeti, reis­ leri gibi, Kızılbaşlığa meylederken onlann kan akrabaları (Sünni/ Hanefi olarak) Osmanlı hakimiyetine girmişler ve hatta Osman­ lılar tarafından Safevilerle olan mücadelelerde de kullanılmışlar­ dır. Böylece, tabi olduğu devletin resmi din anlayışının, onların dini hayatını şekillendirdiğini de savunabiliriz192• Aşiret reisleri 190 V.Minorsky, Karakoyunlu Cihan Şah ve Şürleri, Çev. Mine Erol, Sel­ çuklu Araştınnalan Dergisi II, (Ankara 1970). İ.H. Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Ankara 1984. s. 194. 191 Bazı örnekler için bkz. İskender Beğ-i Türlanen, Tarih-i Alem-Ara-yı Abbasi. 192 Pürnek beylerinden Barik Bey ilginç bir örnektir. O, Safevilerin, Ak­ koyunlu ülkesini ele geçirmeye başladığı sıralarda Bağdat valiliği gö­ revini yürütüyordlL Şah İsmail'in hızla yükselişi karşısında velinimet­ leri olan Elvend Mirza ve Murad Han'a karşı tavır koydu. Hatta, Şah İsmail'e bağlılığını göstermek amacıyla kızıl başlık bile giydi. Ne var ki, Şah, O'nu Bağdat'tan çıkardığı gibi bu şehirdeki bütün Pürnek men­ suplarının da lalıçtan geçirilmesini emretti. Keza, Musullu Türlanen­ leri için de benzer bir durum varittir: Diyarbekir valisi olan Emir Han Musullu, Şah İsmail'e itaat etmiş ve mühürdarlık ve lalalık makamla­ rına kadar yükselmiştir. Buna mukabil Murat Bey Cihanşahlu ve ma­ iyyetindeki Musullular Şah'a karşı direbdeği için kılıçtan geçirilmiştir. Bir başka örnek de Osmanlı ülkesinde yaşanmıştır. Silsüpür Ceridi aşi­ reti önce İran'a giderek Şah'ın eteğini öpüp, kızıl başlık giyip Kızılbaş

75


ise, Osmanlı merkezi idaresi altında, Akkoyunlular :zamanındaki ikballerini yeniden kazanmak şöyle dursun, içlerinden ancak ba­ zıları, kendilerine tahsis edilen tırnarlara razı olurken193 bir kısmı da konar-göçer hayat içinde kethüdalık ya da boy beyliği vazife­ leri ile yetinmek durumunda kaldılar. Aslında, bu gelişme Akko­ yunlu sultanı Göde Ahmed Bey'in tesis etmeye çalıştığı ve hatta bu uğurda yine boylarbirliğinin muhalefeti yüzünden canından olduğu merkezileşme sorunu idi ve Osmanlı idaresi altında ken­ diliğinden çözülmüş oluyordu. Akkoyunlu sultanına karşı direnen aşiret reislerinin yeni yapılanma karşısındaki suskun tavırlarının nedenlerini, siyasi ikballerini bütünüyle kaybetmiş olmalarından başka, Osmanlı merkezi idaresinin güçlü ve tavizkar olmayışı, re­ aya ile devlet aygıtı arasındaki rollerin iyice belirgin olması gibi temel etkenlerde aramak gerekir. Safevi Devleti'nde ise aşiret ge­ leneklerinin ve konfederal yapının herhangi bir erozyona uğra­ tılmadan siyasal örgütlenmeye gidilmiş olması, başlangıçta aşi­ ret reislerinden yana gözükmüştür. Bu cümleden olarak, onlar, devletin en önemli askeri ve idari mevkilerine kadar yükselmiş­ lerdir194. Ancak, siyasi alanda ortaya çıkan ve devlet düzenini teh­ dit eden "oymakçılık taassubu" bir müddet sonra aşiretler arası çatışmalara kadar gitmiş19s, bazı Türkmen reisleri oymakçılığın oldularsa da bir müddet sonra aşiret mensuplanndan bazılan burada da kalmayarak tekrar Osmanlı ülkesine dönmüşlerdir. Şahsen yapbğı­ ınız

tespitler ile yeniden Sünniliği benimsemişlerdir. (Ek: Günümüzde

Silsüpür Ceridi'nin bir koluna Horasan bölgesinde tesadüf edilmekte­ dir. Bkz. Seyyid Ali Mir-niya, ilha ve Taifeha-ye A.şair-e Horasan, Tah­ ran 1369, s. 127) 193 M Tayyip Gökbilgin, XVI. Asır Başlarında Osmanlı Devleti Hizmetin­ deki Akkoyunlu Ümerası, Türlciyat Mecmuası, c. IX, (İstanbul 1951). 194 Safevilerde eyalet idaresi Türkmen reislerin elindeydi. Onlar eyalet ida­

resine maiyyetinde olan Türkmen aşireti ile birlikte giderlerdi. 195 İskender Bey Türkmen, Tarih-i Alem-Ara-yı Abbasi, neşr. Muham­ med İsmail Rızvani, Tahran 1377/1999, c. 1, s. n.


önlenmesi için görevlendirilmiştir. Türlanenler bütün bu iç çe­ kişmelerin yanı sıra Safevilerin merkezileşme çabalarına karşı da direnmeye gayret etmişlerdir. Bu husus, Akkoyunlu, Osmanlı ve Safevi tarihleri için tipiktir ve Osmanlı siyasal yapısının çözüm­ lenmesinde önemli ipuçları içermektedir. Akkoyunlu Devleti'nin dramatik bir şekilde son bulması, Ak­ koyunlu topraklarının Osmanlı Devleti ile Safevi Devleti'nin mü­ cadele sahasına dönüşmesi ve bu yüzden 20 yıla yakın bölgede is­ tikrarsızlık yaşanması Akkoyunlu Türlanenlerinin hayatını iyice çekilmez hale getirdiği muhakkaktır. Onlar, Berriye'den Erzurum Kars platolarındaki yaylalarına çıkarlarken hem yerel idarecilere haksız yere ve yüklü miktarlarda vergi ödemek durumundaydı­ lar hem de Safevi vergi tahsildarlarının uğrak yerlerindeydiler196• Onların bu sıkıntılı dönemleri Osmanlıların bölgeye hfil<im olması sona ernıiştir. Aşağıda ortaya konulacağı üzere bu husus onların yeni hakimlerine karşı tutumlarının belirlenmesinde de önemli katla sağlayacaktır. öte yandan, Osmanlılar Türlanenlere Akko­ yunluların varisi olarak değil, reayanın ünitelerinden biri nokta-i nazarından baktığından onların statüleri de bu kabilden olmuştur. Ancak isimlendirmede İlhanlı-Akkoyunlu geleneğinin takip edil­ diği ve bölgedeki aşiretler topluluğuna "ulus" diye hitap edildiği göriilrnektedir. Daha sonraları ise Türlanenler -vergi kayıtlarının tutulmaya başlaması ile- Bozulus diye isirnlendirnıiştir. Bozulus kanunnamesi, aşiretlerin yaylak-kışlak güzergahlarını ortaya koymaktan başka, onların iktisadi hayatlan ile de il­ gili pek çok bilgi vermektedir. Osmanlı vergi tahrirlerinin ve ... Erzurum ve Pasin sancaklannda resm-i yaylak deyü Kızılbaş taij . esi yüz koyunda bir koyun ve Çobanbeği hakkı deyü üç yüz koyuna bir koyuna bir koyun ahıpfukaraya ziyade taaddi ederlermiş. Mezkfır sancaklarda yaylaya çıkanlann ekseri Diyarbekir ulusu olup .. " Ah­ met Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, c. V, s. 538 (Errurum-Pasin).

196

"

.

77


kanunnamelerinin tipik özelliği olan fetihten önceki hayatı devam ettirme, hallan şikayetlerini göz önüne alma, sosyal ve iktisadi ha­ yatı güvence altına almak için gerekli tedbirleri önerme geleneği bu kanunnamede de gözlenmektedir. Kanunname ilk olarak alınacak vergilerin tayin edilmesi ile başlamaktadır. Bölgede Bozulus ve Karaulus olarak iki büyük konar-göçer grup bulunduğundan ve bunların yaylak ve kışlak mahalleri birbirine yalon olduğundan her ikisin de muhasebesi birlikte tutulmaya çalışılmışsa da de gerek vergi tahsilinde mey­ dana gelen zorluklar197 gerekse iki topluluğun vergisinin birlikte toplanmasından kaynaklanan sıkıntılar sebebiyle ayn emanet olunmasına karar verilınişt:ir198 .

İlk çalışmamızda ortaya konulduğu üzere aşiretlerin vergile­ rinin tahsil edilmesi hususu her zaman ya mahalli idarecilerin ya da tahsildarların (vergi eminlerinin) aşın vergi talepleri yüzün­ den başlı başına sorun olmuştur. Kanunname burada iki konuyu özellikle belirterek aşiretleri korumaya gayret göstermektedir. Birincisi, mahalli idarecilerin ve eminlerin aşın vergi taleplerine ya da keyfi uygulaınalarına199 .. .Berriye'de ümena yüz atlı ile bir obaya konup olanca arpalan ve beş on koyunlan ve sair z:ahireleri ile ol gice eki olunup Berriye'de şehir ve bazar olmayup bir yerde azıklanmaya mecalleri kalmayıp tamam acz ve zaruret çekerler imiş.." Kanunnameler, c. V, s. 460 (Bozulus). 198 "Bozu/us kadimden olıgeldiği üzere başka emanet olup Karaulus'a il­ hak ob.mmaya." Aynı yer. 197

"

199 Genel olarak şu ifadeler ile: "... alh akçe dahi ümena der-amed deyü alırlarmış (...) Mardin subaşısı olanlar selamlık deyü her hdneden bir baş peynir ve her obadan bir kuzu alırmış...Karacadağ yaylağı deyü üç yüz koyuna bir koyun ve her hdneden birer para alınırmış (...) Çapakçur Beği İsfehan Beğ ol derbende ademler koyup resm-i güde deyü her hdneden bir koyun her hô.neden iki yapağı ve iki pey­ nir alub (...) Ergani Sancağı Beği selamlık deyü her obadan bir kuzu


son verilrnesidir200• Bu yönüyle, Kanunnfunenin neredeyse bütü­ nüyle keyfi uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla meydana getirildiği bile akla gelmektedir ki, konar-göçerlere karşı merkezi hükümetin görüşlerini yansıtması balornından da aynca değer­ lidir201. Bu cümleden olarak kanunnamenin bir suretinin de aşi­ retlere verildiğini hatırlatmak gerekiyor. Böylece, yaylak-laşlak güzergahı boyunca iyice keyfiliğe dönen, nihayet, yaylada iken artık çekilmez hale gelen aşın vergi talepleri ortadan kaldınlınış­ tır. İkincisi ise Osmanlıların bölgeye hakiın olmasına kadar ge­ çen zaman içinde Safevi Devleti'nin ortaya koyduğu uygulama­ lara -aşiretlerin lehine olmak üzere- son verilmesidir2°2• Buna göre, ulusun yaylada olduğu zaman içinde Safevi tahsildarlarının ıoo koyunda bir koyun şeklinde tahsil ettiği yaylak vergisi düzel­ tilerek, Osmanlı ülkesinin neredeyse tamamında uygulanan 300 ve her hdneden bir yapağı ve bir peynir alır imiş (...) Palu Beği Cem­ şidBeğ Murad suyu kenannda her sürüden bir koyun ve bir kuzu alıp ve her hdneden bir peynir ve bir yapağı alır imiş (...)Cemşid Beğ ya­ zun bu yola uğramayub ahar yoldan gittin deyü her sürüden bir ko­ yun ve bir kuzu alıp ve her hdneden bir peynir ve bir yapağı alub zi­ yade hayf edermiş (...) Hınıs beği resm-i yaylak deyü üçyüz koyuna bir koyun ve her haneden bir para alırmış ...ulus yaylağa çıkdıkla­ nnda ulus eminleri her hdneden bir keçe veyahud bir tulum peyniri alurlarmış... 200 Genel olarak şu ifadeler ile: "vechen mine1-vücı1Jı kimse dahi ve taar­ ruz etmeyüb bir akçe ve bir habbelerin almayalar (...) bu dahi hadis ve bid'at olmağın refolundu.. 201 Rudi Paul Llndnervaktiyie Osmanlıların konar-göçerlere karşı sistemli bir sindirme ve yerleşik hayata geçirme politikası uyguladığını dile ge­ timıişse de bu görüşe katılmanuz imkansız görünmektedir. Bkz. No­ mads and Ottomans in the Medieval Anatolia, Bloomington 1983. Türkçe tercümesi için bkz. "Ortaçağ Anadolu'sunda Göçebeler ve Os­ manlılar (Ankanı 2000) çev. Müfit Günay. 202 "Kızılbaş zamanında hadis olan bid'atler ve mezalimi külliyen refey­ leyüp... " Kanunnameler, c. V, s. 154. "

.n

n

79


koyunda bir koyun alınması şekline dönüştürülmüştür. Ayrıca Ulus'a özgü olmak üzere her haneden bir nevgi (nügi) yağ (yak­ laşık 600-700 gram) alınması da karara bağlanmıştır. Bozulus kanunnamesinde Uzun Hasan Bey (kanunnamelerde Hasan Pa­ dişah) zamanındaki uygulamalardan söz edilmese de başta Ço­ banbeği vergi.si olmak üzere pek çok hususun Akkoyunlulardan kaldığı anlaşılrnaktadır2°3. Kanunname bize, Bozulus'un yaylak-kışlak güzergfilıını da tasvir etmektedir. Buna göre, ulus, Berriye'deki kışlaklarından Erzurum-Kars platosundaki yaylaklarına çıkarken ilci yol izle­ mektedir. Bir bölümü Mardin yalrnılarından Türkmen Deresi ve Raşmel köyü kenarından, Hani üzerinden Murat Suyu'nun aktığı vadiyi izleyerek Çapakçur önlerine gelirdi. Burada hayvanlarını gemilere bindirerek ya da akıntının yavaş olduğu yerlerde hay­ vanlarını yüzdürmek suretiyle karşı kıyıya çıkılırdı. Sürü sahip­ leri gemileri kullandıkları zaman ücret öderlerken nehri yüzerek geçtikleri takdirde herhangi bir ücret ödemezlerdi. Bazı aşiretler ise nehir boylarını Çapakçur yalrnılarına kadar takip ederek Ve­ sah kalesi yakınlarındaki köprülerden geçerlerdi. Ancak köprüle­ rin kullanılması esnasında yine vergi baskısı ile karşı karşıya kal­ dıklarını tespit ediyoruz. Aşiret mensuplarının bu hususa çok fazla tepki gösterdikleri anlaşılıyor. Nitekim 1580 yılında vergi toplama esnasında Küçüklü aşireti kethüdası bütün köprüleri yıktırarak 203 Osmanlı ülkesinde resm-i yaylak, resm-i kışlak, resm-i ganem gıbi ver­ gilerin uygulanmasında tam bir standart bulunmuyorsa da genellikle birbirine çok yalandır. Farklı haller ise konar-göçer topluluğun iktisadi faaliyetinin büyüklüğü ya da üzerinde yaşadığı coğrafyada uygulanage­ len vergi usullerinin Osmanhlar tarafından aşiretlerin de şikayetlerine mazhar olmayacak ölçüde ve çoğunlukla eski uygulamalara nazaran aşiretlerin lehine olmak üzere devam ettirilmesinden kaynaklandığını düşünmekteyiz. Hanelerden alınan ı Nügi (600-700 gram) yağ ve Ço­ banbeği vergisi de bu kabilden vergilerden olup Osmanlılaran önce böl­ gede uygulandığı aşikardır.

Bo


hem vergi tahsiline engel olmuş hem de aşiretlerin Şam tarafla­ nna dağılmasına yol açmıştı.204. Diğer bölük ise Karacadağ'ın bab eteklerinden geçerek Ergani üzerinden Murat Suyu kıyılanna ula­ şırlar, diğer koldan giden akrabalarına Bingöl yaylalarında kavu­ şurlardı. Murat Suyu'nun geçilmesi Osmanlı vergi tahsildarlan için de önemli bir aksiyon idi. Çünkü aşiretlerin sahip oldukları ko­ yunların sayımı ve verginin tayin edilmesi burada elde edilen sa­ yım sonuçlanna bağlanmıştı. Yaylalara dağılan ya da sürekli hare­ ket halinde olan konar-göçerlerin koyunlarını saymanın Osmanlı vergi memurları için her zaman sorun olduğu göz önüne alındı­ ğında bu işlemin değeri daha da iyi anlaşılmaktadır. Kam.ııınfunenin sonunda Bozulus'un padişah haslanna ciahil olduğu ve vergilerine hiçbir surette kimsenin müdahale etmemesi gerektiği bildirilmektedir. Kanunname, Bozulus içinde yer alan ve aslında Dulkadir eline bağlı olan aşiretlerin durwnunu da açıklığa kavuşturmaktadır. Buna göre, Dulkadirli defterine kayıtlı iken Di­ yarbekir taraflarına yaylaya yahud kışlağa gelip, Bozulus ile bir­ likte konar-göçerlik eden aşiretlerin hem Dulkadir hem de Bozu­ lus eminlerinin adet-i çobanbeği, resm-i yaylak ve resm-i kışlak talepleriyle karşılaşbkları, iki tarafa birden vergi vermekte zor­ landıkları, durumlarının düzeltilmesi talebiyle dilekçe verdikleri, aşiretlerin Dulkadirli elinden ayrılıp has yazılma isteklerinin ye­ rine getirilmesi amacıyla Bozulus'a dfilıil edildikleri gibi hususlar izah edilmiştir. Dulkadirliler Bozulus içinde 40 farklı aşiret ha­ linde bulunuyorlardı ve Bozulus'un toplam nüfusunun yarısına yalan bir nüfusu bünyelerinde barındınyorlardı20s. 204 BOA Mühimrne Defterleri, nr. 39, s. ıı, hk. 32. 205 1540 yılında yapılan ilk tahrirde Akkoyunlu ulusunun 4598 hane 426 mücerred nüfusu bulurken Dulkadir ekinden gelen Türkmenlerin 2757 hfuıe 262 mücerred nüfusu vardı. Buna göre, Bozulus'un 37213 kişi nü­ fusa sahip olduğunu tahmin etmekteyiz (hanenin 5 katsayısı ile çarpı­ mıyla elde edilen tahmini nüfus). 81


Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi ilk fetih yıllandan n iti­ baren Türkler tarafından iskan edilmeye başlanmakla birlikte böl­ genin Anadolu'nun giriş kapısı olınası dolayısıyla da istilalann et­ kilerinin ilk göıiildüğü sahalardır. Bundan dolayı, Moğol istilası bölgeye yeni Türkmen gruplannı sürüklerken aynı zamanda bölge­ deki Türkmenlerin ya daha batıya ya da güneye doğru çekilmesine de sebep olmuştur. Bu cümleden olarak, büyük bir Türkmen grubu­ nun Gazze'den Diyarbekir'e kadar olan sahaya kaydığını ve yüzyıl­ larea bölgede kaldığını biliyoruz206• Keza, Akkoyunlu hfil<lıniyetine karşı direnen bazı Karakoyunlu aşiretleri de Azerbaycan'a ve İran'a çekilmişlerdi. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey'in devletin merkeıllıi Tebriz'e taşımasından sonra kendisine bağlı Türkmen­ lerin bir bölümünü de yanına götürmesinden başka Akkoyunlu Devleti'nin Safevi hfil<lmiyetine girmesi ve siyasi rekabetin kızışması bölgedeki Türkmen varlığına önemli bir darbe vurmuştur. Bu hu­ sus, Bozulus'un Akkoyunlu Türkmenlerinin ana kütlesini oluştur­ masına rağmen nüfus bakımından varisi olduğu devletin gücünü yansıtmaktan oldukça uzak görünmesinden daha iyi anlaşılmak­ tadır. Ancak, nüfus hareketlerinin daha mühimi ulusun 17. yüzyıl başlarından itibaren batıya kaymaya başlaması ile vukuu bulmuş­ tur ki, bundan sonra eski yurtlarında ancak zaman içinde yerleşik hayata geçen2D7 yahud göçe katılmayan çok az bir grup kalınışbr. Böylece, daha ilk fetih yıllanda n n itıbaren Türkmen ülkesi duru­ munda olan Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesinin en büyük konar-göçer Türkmen nüfusu Batı Anadolu'ya kayarak bölgedeki nüfus dengelerinin bozulmasına sebep olmuştur. 206 Al-Zahiri, Zubdat Kaş/ al- Mamalilc, Paris 1894, s. 105. Aynca bkz. F.Sümer, Anadolu'da Moğollar, SelçukluAraştırmalan Dergisi II, (An­

kara 1970), s. 4s; Ş.Tekindağ, XV.Asnn Sonunda Memlük Ordusu, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, XV (1960), s . 83, 84. 207 Uıfa havalisinde Bozulus Türkmenlerinin kurduğu ıso'den fazla köy

bulunmaktadır. Bu husus için Bkz. T.Gündüz, Anadolu'da Tiirlcmen Aşiretleri, s. ıss-161. 82


Merhum F. Sümer, Bozulus'un Anadolu'mm batı kesimlerine doğru kaymasını Ulus'un başından geçen hadiselere ve yaylak-kışlak güzergahının sarp ve arızalı oluşuna bağlıyorsa da; biz.e göre bu hu­ sus daha çok Doğu Anadolu bölgesinin Osmanlılarla Safevilerin ça­ tışma sahası haline gelmesinin208 ve özellikle Osmanlı devlet düzeni­ nin XVI. yüzyılın sonlanndan itıbaren ciddi bir sarsıntıya girmesinin bir sonucudur. Çünkü bir yandan çatışmalar nedeniyle ulus sık sık saldınlara maruz kalmakta ve büyük hayvan kayıplanna uğramakta, diğer yandan illus'un zarar görmemesi için merkezi hiikümet tara­ fından Ernırum-Kars yaylalanna çıkrnalanna yasak getirilmekteydi. öte yandan, XVI. yüzyılın sonlanndan itıbaren Anadolu'da, konar­ göçer toplulukların kendilerine tahsis edilen yaylak ve kışlak sahala­ nın terk ederek (ya da nüfuslannm fazlasını ihraç ederek) yeni otlak alanlanna doğru kaydıkları gözlenmektedir. Nitekim Bozulus'un en kalab:ılık aşiretlerinden biri olan Danişmendlilerin büyük bir bölümü ile diğer bazı aşiretler Kayseri ve havalisine gelmişler ve "Yüzdeciyan-ı Danişmendli" adıyla yeniden tahrir edilınişlerd.İr2°9. Bu cümleden 208 Osmanlı-Safevi çatışmalannın başlaması ile birlikte Bozıılus Türkmenleri­ nin İran taraflanndan gelebilecek saldınlara ve eşkıya baskınlanna maruz kalmamalan iı;hı Erzurum-Kars yaylalanna ÇJkmalan yasaldanmıştır. Hatta, merke-zi hükümet yaylaya çıkmayan aşiretlere vergi indirimi yapılacağını vaad etmiştir. Buna mukabil bazı aşiretler yaylaklara çıkmaya devam et­ mişler ve eşkıya baskınlarına maruz kalmışlardır. Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Mühimme Defterleri no: 32, s. 167, hk. 328; no: 33, s. 103, hk. 210. 209 KKA TD 136, s. 230-246. Bizim ilk çalışmamızda Danişmendli aşiretin­ deki aşın nüfus kaybı farkedilmiş ancak bunların nereye gitmiş olabile­ ceği hususu ne yazik ki açıklanamamıştı. Kayseri Tapu defterleri fu.erinde çalışma yaparken Yüzdeciyan-ı Danişmendli adıyla tahrire tabi tutulan konar-göçer grubun daha önceden Bozıılus'a dfilıil olduğu anlaşılmış ve bu durum ID. Kayseri ve Çevresi Tarihi Sempozyumu'nda tarafımızdan bildiri olarak sunulmuştur. Bu bildiri ikmal edilmiş haliyle ve "XVI Yüz­ yıl Sonlannda Kayseri Havalisinde Dolaşan Danişmendli Türkmenlerine Dair Gözlemler'' (Yeni Türkiye Dergisi, Sayı 44, Türkoloji ve Türk Ta­ rihi Özel Sayısı c.m, s. 454-459) adıyla yayınlanmıştır.


olarak, Bozulus'un da önce Orta Anadolu'ya daha sonra batıya kay­ dığını söyleyebiliriz. Bozulus aşiretlerinin ilk durağı Karaman, Keskin, Ankara arasında kalan kırlık sahalar idi. Aşiretlerin buradan Aydın ta­ raflarına doğru dağıldıklannı vesikalardan tespit edebiliyoruz ki, IDus'un yeni tahrirlerinde Ankara sakini , Aydın sakini, Karaman sakini, Rumili sakini şeklinde tarurnladıklarına da tanık oluyoruz. Bu aynın şüphesiz vergi tahsilatında çıkabilecek wrluklan orta­ dan kaldırma amacını güdüyordu. öte yandan, Orta Anadolu'da Bozulus aşiretleri arasında isimleri görülen bazı cemaatlere ilk tahrirlerde rastlanmamış olması ya aşiretlerin bölünmelerinden ortaya çıkan oba ya da oymakların giderek büyümesi ve cemaat tabir olmasından ya da göç esnasında Bozulus'a katılan başka Dulkadir cemaatlerinden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte Bozulus'un ilk tahrirlerinde görülmesine rağmen Orta ve Batı Anadolu'da isimlerine tesadüf edilmeyen aşiretlerden de söz et­ mek gerekir: ki, bu husus aşiretlerin daha erken devirlerden itiba­ ren başta Urfa ve çevresi olmak Güneydoğu Anadolu bölgesinde yerleşik hayata geçmeye başlamalan ile ilgilidir. Bozulus Türkmenlerinin, Osmanlı Devleti hakimiyetine gir­ dikten sonra Akkoyunlular zamanındaki konfederal yapı içindeki ikballi günlerine kavuşamamalarından ya da Safevi Devleti'nin hizmetine giren akrabalan gibi siyasal kuvvetlerini devam ettire­ memelerinden dolayı her zaman istikrarsızlık unsuru olduklan ve Celali isyanlan başta olmak üzere Anadolu'da ortaya çıkan ih­ tilallere katılclıklan yolunda vaktiyle bazı kanaatler ortaya konul­ muşsa da•10, bizim Osmanlı arşiv vesikalan üzerinde yaptığımız çalışmalar neticesinde bu kanaati teyit etmemiz mümkün olama­ mıştır. Hatta aksine olarak, onların bütün sıkıntılarına rağmen gayet sakin bir hayat sürdürdükleri, sorunlarını hukuk ve devlet 210

Bkz. Mükrimin Halil Yinanç, "Akkoyunlular" İslam Ansiklopedisi, 1/263;


otoritesi altında çözmeye çalıştıkları, eşloyadan ve eşloyalık hare­ ketlerinden -içlerinden bazı gruplar bu tür hareketlere kanşmış olmakla birlikte- büyük zararlar gördükleri tespit olunmuştur. Bu cümleden olarak, onlar, eşlaya baskınlarına karşı neredeyse tama­ men savunmasız durumdaydılar. Çünkü yaylaklar devletin kolluk kuwetlerinin derhal müdahale edebileceği alanlar olmadığından büyük eşloya saldırılarına daha açık dururndaydı211• Kez.a, konar­ göçerlerin sahip oldukları hayvan sürüleri de eşloyalar için mü­ hinı bir ganimet şekli de sayılabilir. İkinci olarak, aşiret mensup­ ları arasında eşloyalığa meyli olanlar da önce kendi aşiretine zarar vermekteydi. Bu hallerde merkezi hükürnet boy beyini eşloyalığa meyilli olanlara kefil yapıyor, aşireti de olayların yenilenmesi ha­ linde belli bir miktar nezr ödemeye mecbur bırakıyordu. Boy beyleri, aşiretler birliği içinde en büyük aşiretten seçili­ yordu Boy beyleri devlet ile aşiretler topluluğu arasında bir tür irtibat noktası konumunda idi. Kethüdalar ise her aşiret içinden ve o aşiretin kendisi ve çevresi ile ilişkilerini düzenlemekle görev­ liydi. Aşiret reislerinin tayini merkezi hükürnet tarafından yapıl­ maktaydı. Onların görev süreleri vazifelerinde '1ayık ve müsta­ hak" olmalarına, vergi tahsili başta olmak üzere devlet tarafından belirlenen emir ve yasaklara uygun hareket edip-etmemelerine bağlıydı. Bununla birlikte merkezi hükürnet, her halükarda, aşi­ ret ihtiyarlarına, söz sahiplerine ve ahalinin genelinin isteğine itibar ediyordu Böylece yerel ilerigelenler, bir kethüdanın ya da 211 Bozulus Erzurum yaylalarına çıktığı zaman hem İran hem de Gürcistan

taraflanndan gelen eşkıya saldınlannda binlerce koyun kaybediyordtL öte yandan, ulusun Batı Anadolu'ya gelmesinden sonra da sıkıntılan de­ vam etmişti. Mesela, Selendi Kaz.asma tabi Danbükü mevkiine yerleşti­ rilen Kantemir Çepnisi eşkıya baskınlan yüzünden köylerini terk etmiş­ lerdi. Keza, Barçm'a iskan olunan Karabağ aşireti ile Kütahya'daki bazı Bozulus aşiretleri eşkıya baskınlan yüzünden iskan mahallini terk etmek wrunda kalmışlardı. Bu hususta, değerelendirmeler ve referanslar için bizim ''Anadolu'da Türkmen Aşiret/en" adlı çalışmanma balalabilir. 85


boy beyinin tayininde rol oynadığı gibi aynı şekilde onların gö­ revden alınmalarında da etkili olabiliyorlardı. Aşiret mensup­ larının onayı ile boybeyiliğine ya da kethüdalığa gelen kişi bir müddet sonra vergi tahsili ya da türlü bahanelerle aşiret men­ suplarına zarar verdiği zaman, onlar haklanda divan-ı hüma­ yuna gönderilen şikayet dilekçeleri derhal işleme konuluyordu. Merkezi idarenin etkisinin konar-göçer topluluklarda bu derece açık ve hissedilir olması boy beyiliği ya da kethüdalığın ırsi bir kurum olmaktan çıkarmıştır. Yıne de vesikalardan anılan görev­ lerin babadan oğula geçtiği gözlenmektedir ki, bu halde bile aşi­ ret mensuplarının tavsiyesi ve beklentileri ile merkezi hüküıne­ tin onayı görülmektedir. Dolayısıyla Bozulus'un ilk tahrirlerinde aşiret mensupları arasında bey ünvanlı kişilere rastlanması belki onların Akkoyuıılu Devleti içinde ya da Osmanlı hakimiyeti ön­ cesi sosyal konumlarını ortaya koymada bir anlam ifade edecek­ tir. Ancak, Osmanlı Devleti açısından herhangi bir anlama gelme­ diği görülmektedir. Bu cümleden olarak konar-göçer Türkmenler arasında aşiret reislerinin belirlenmesinde eski geleneklerin şek­ len devam ettiğini ve fakat merkezi idarenin ve devrin şartları­ nın bunu aşiret mensuplarının lehine olarak büyük ölçüde eroz­ yona uğrattığını söyleyebiliriz. Osmanlı Devleti'nin XVII. Yüzyılın sonlarından itibaren baş­ layan konar-göçerleri iskan etme politikası neticesinde bazı aşi­ retler Rakka bölgesine iskana tabi tutulmuşlarsa da bir kısmı iskan mahallinden kaçarak Anadolu içlerine dağılmışlardır. An­ cak, zaman içinde gerek devletin zorlaması gerekse tabii şartla­ rın etkisi ile aşiretlerin yavaş yavaş konar-göçer hayatı terk etme­ sine sebep olmuştur. Bozulus Türkmenleri, başta Ankara iline bağlı Gölbaşı ve Bala ilçelerinin köyleri olmak üzere Aydın, Afyon, İzmir, Karaman, Kır­ şehir ve Nevşehir'de pek çok köy kurarak yerleşmişlerdir.

86


Dulkadirli Türkmenleri·

Dulkadirli Türkmenleri Dulkadirli Beyliğini meydana geti­

ren ana unsur olmakla beraber onların menşeleri ve mahiyetleri hakkında bugüne kadar Merhum Mükrimin Halil Yınaııç ve Sa­ yın Refet Yınaç'ın çalışmalarından ve birkaç müteferrik araştır­ madan başka çalışma yapılınaınışt::ır212 Dulkadirli Türkmenlerinin Anadolu'ya ne zaman geldikleri

hususu açık olmamakla beraber galip ihtimal Moğol İstilası ile Anadolu'ya gelen Türkmenlerden olmalıdırlar2 ı:ı. Çünkü bahse­ dilen Türkmenlerin bir bölümü Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya yığılmış, İnallu, Harbendelü, Avşar, Döğer, Gündüzlü, Kutbeğlü, Bozoklu ve Üçoklu2ı.ı gibi cemaat veya boylara mensup bazı aşi•

I.

Kahramanmaraş Sempozyımıu Bildirileri, İstanbul 2005, 451-455.

c.

I, s.

212 M.H.Ymaç, Dulkadiroğulan, İA; RYmanç, DulkadirliBeyliği, Ankara, 1989. 213 Faruk Sümer, Anadolu'da Moğollar, Selçı.ıklu Araştırma/an Dergisi, 1, Ankara 1970, s. 1-147. 214 Bilindiği gıbi Bozok ve Üçok tabirleri Oğuz ananesine göre Oğuz boy­ lannm mensup olduğu kolu ifade etmektedir. Anlaşıldığına göre Mcr ğol istilasının meydana getirdiği kanşıklık ile bu gelenek büyük ölçüde bozulmuş, ancak ismini muhafa7.a ederek Anadolu'ya kadar taşınmıştı.


retler ise Memluk devletinin topraklarına girerek Gazze'den Diyarbekir'e kadar olan sahayı yurt edinmişlerdi. Bunlardan Bozoklu diye kaydolmuş olan grubun, zamanla kuzeye doğru çekilerek Dulkadirli Beyliği'nin ana insan unsurunu meydana getirdiği bilinmektedir. Bununla birlikte Dulkadirlilerin Bo­ zoklulardan hangi boya veya aşirete mensup olduğu konusu da aydınlık değildir. Hatta Dulkadirli Türkmenleri bütünüyle Bo­ zok koluna mensup boylardan da meydana gelmemiştir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da konar-göçerlik eden Türkmenleri de bunlara dfilıil etmek gerekir. Dulkadirli Türkmenlerinin yaylak ve kışlak sahaları, beyli­ ğin sınırlan içinde, kuzeyde Erciyes dağı ve Bozok yaylaları, do­ ğuda Diyarbalo.r'a kadar uzanan sahalar ile güneyde Antakya ha­ valisindeki Gündüzlü ovası ile Çukurova'dı. Bu cümleden olarak Akkoyunlu Devleti'nin hizmetinde görülen Dulkadirlilere men­ sup bazı aşiretler, muhtemelen Diyarbekir havalisinde laşlak veya yaylak amacı ile bulundukları esnada bu devletin hizmetine gir­ mişlerdi. Onların, Aslan Bey'in idaresinde, 1473 yılında meydana gelen Otlukbeli savaşında Akkoyunlu ordusunda görev aldıklannı Memluk kaynaklarında ifade edilen Bozoklu ve Üçoklu Türkmenleri ile Esterabadi'nin eserinde göriilen Üçoklu Türkmenler ifadesinin hangi Türkmenleri açıkladığı açık değildir. Ancak, şüphe yok ld onlar Oğuz­ lann Bozok veya Üçok koluna mensup dağınık Türkmen aşiretlerinin meydana gelmekteydi ve galip ihtimal nüfus gücünü kaybetmiş veya dağılmaya yüz tutmuş boylara mensup küçük grupların meydana ge­ tirdiği bir konfederasyon durumunda idiler. Bu cümleden olarak, Bcr zoklu tabirinin, Bozok boylarını meydana getirien 12 boyun ortak adı olmaktan yavaş yavaş çıktığı ve yine bünyesinde aynı boylara mensup grupların barındığı bir taife haline geldikleri anlaşılmaktadır. Ke7.a Çu­ kurova bölgesini dolduran Üçoklularda bu cümleden olmalıdır. Ancak ne yazık ld, Üçoklu ve Bozoklu adlan Anadolu'da giderek unutulmuş, sadece Bozok tabiri bugünkü Yozgat havalisini içine alan sahanın adı olarak kalmıştır. 88


da ifade etmek gerekir2ıs. Ne yazık ki, bu esnada hangi aşiretlerin Akkoyunlulara d8hil olduğu hususunda bilgiler bulunmamakta­

dır. Bununla birlikte Akkoyunlu Devleti'nin dağılması esnasında bölgede meydana gelen çatışmalardan rahatsız olan Avşar, Çağır­ ganlı, Cerid, Karaca Araplı, Gündeşli, Çimeli, Dodurga, Mihmadlı gibi 40 cemaatten oluşan bir grubun Dulkadir ilindeki akrabaları­

nın yanlarına geldikleri, Dulkadirlilerin Osmanlı Devleti'ne dfilıil olmasi ve Osmanlıların Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya hakim olmasından sonra ise eski yaylak kışlak mahallerine geri döndük­ leri anlaşılmaktadır. Bu gelip-gitmeler esnasında yapılan vergi tahrirlerinde Dulkadir sipahileri adı geçen topluluk için

"bizim

taifemizdir" diyerek kendi vergi mahallerine kaydettikleri tespit Ancak, onlar Akkoyunlu Türlanenlerinin baki­

olunmaktadır216•

yeleri ile birlikte Diyarbekir havalisinde konar-göçerlik ederken Bozulus adıyla yeni bir teşekkül meydana getirdiklerinden "iki

tarafta vergi vermelerininfakir düşmelerine sebep olacağı" ge­ rekçesiyle şikayette bulunmuşlar ve bu istek üzerine Bozulus Türlanenleri içine dfilıil edilmişlerdir. Bunların ı540 tarihinde Bozulus içinde 2757 hane ve 262 mücerred nüfusa sahip olduk­

ları Bozulus'un nüfusunun yaklaşık olarak ı/3' ünü meydana ge­ tirdikleri görülmektedir217. Bu bilgilere istinaden Akkoyunlu hiz­ metinde bulunan Dulkadirli aşiretlerini büyük ölçüde tespit etme imkfuıı elde edilmektedir ki, bunların genel bir değerlendirmesi bizim tarafımızdan daha önce yapıldığı için burada ayrıca zikret­ meye gerek duymuyoruz2 1e.

Safevi Devleti'nin Hizmetinde görülen Dulkadirlilere gelince, bunların adı geçen devletin kuruluşu aşamasından çok önceleri

215 Ebubekir Tihrani, Kitab-ı Diyar"bekriyye, (Çev. Mürsel Öztiirk), s. 349. Tufan Gündüz, Anadolu'da Türlanen Aşiretleri, s. 47. 216 TD nr. 200, s. 967. 217 T.Gündüz, A.g.e., s.105. 218 Bu hususta bizim yukanda adı geçen kitabırnl7.8. balalabilir. 89


Erdebil tekkesine bağlanmışlardı. Nitekim Şah İsmail'in Akkoyun­ lular tarafından takip edildiği esnada onu Erdebil'de gizleyen aile­ lerden biri Dulkadirlilere mensuptu. Aynca, Şah'ın Erzincan'a ge­ lip bütün müridlerine etrafında toplanmaları için çağrı yaptığında Dulkadir ilinden de katılmalar olmuştur. Hatta Safevi kaynaklan bu çağrıya uyan ve o esnada düğün yapmakta olan bir Dulkadir­ liden düğününü yanda bırakıp Şah'ın hizmetine girişinden övgü ile bahsederler219. Dulkadirli Türkmenleri Çaldıran Savaşı'nda da Avşar, Musullu ve Şaınlu Türkmenleri ile birlikte Safevi ordusu­ nun sağ kanadında yer almışlardı220• Onlar Safevi Devleti içinde � Ağalığı, Korucubaşılık221, Mü­

hürdarlık, Tavacıbaşılık222 Valilik gibi önemli makamlara kadar yükselmişlerdi. Bu cümleden olarak Şiraz bölgesinin hakimliği, Şah İsmail'in ilk dönemlerinden itibaren Dulkadirli reislerinin elinde kalmış ve bu suretle adı geçen şehir Dulkadirli Türkmen­ lerinin merkezi olmuştur223• Bu esnada onların başında Hacılar cemaatinden Keçel Bey diye meşhur olan İlyas Bey bulunuyordu. Ancak kısa süre sonra İlyas Bey ile Şah İsmail arasında ihtilaf vu­ kua gelmiş ve öldürülmüştiir224• Bundan sonra Dulkadirli Sultan Halil Şiraz hakimliği görevine getirilmişse de bu defa da onun asi hareketler içinde olduğu sezinlenince öldürülmüş yeri Dul219 "Rwnlu., Şamhı. Zülkadir oyrrwklan ŞamClan, Rwna'dan. Mısırdan ordu ordu gelmeye başladılar� Ahdi Beg Şirazi, Tekmiletü1-Ahlxır, neşr. Abdül­ hüseyn Nevai, Tahran 1369, s. 38; Hurşah b. Kubad el-Hüseyni, Tarih-i İlçi-yi N� neşr. Muhammed Rı7.a Nasıri, Tahran 1379, s. 7. 220 Budak Bey Münşi Kazvini, Cevahirii1-Ahbar, (Tashih Muhammed Rı7.a Nasırl), Tahran 1999, s. 135· 221 Hasan-ı Rumlu, Ahsenü't-Tevarih, (neşr. Abdülhüseyin Nevai), Tahran 1357, s. 118; Telaniletü1-Ahbar, s. 44, 57, 68-70. 222 İlçi-yi Nizam.şah, s. 155. 223 224

90

Telaniletü1-Ahbar, s. 42. Telaniletü1-Ahbar, s. 44. Ancak kaynağımız bu vakayı sadece "o suç işlemiştin diye kaydebnektedir.


kadirli oymaklarından Çiçekli cemaatına mensup asıl adı İzzed­ clin olan Ali Sultan'a bırakılmış, Dulakdirli Türkmenlerinden olu­ şan ordu da Ali Sultan'a bağlanmıştı225• Ali Sultan, Ustaclu aşi­ reti ile Rumlu aşiretinin birbirleriye makam ve mansıp yüzünden ortaya çıkan çatışmalarında Rumluların yanında yer almıştır26• Ali Sultan 1524 tarihinde Tebriz'de öldü. Şiraz hakimliği kardeşi­ nin oğlu Murad Sultan'a naım.ed iken ona verilmeyip Çamışlı ce­ maatinden Hamza Sultan'a verildi221. Şiraz Dulkadirlilerin elinde uzun yıllar kalmakla beraber, çok sık hfilcim değiştirdiğine de şa­ hit olunmaktadır228 Safevi Devleti'nin hizmetinde olan en ilginç simalardan biri ise Alaüddevle Bey'in torunu ve Şahruh'un oğlu Muhammed Han'dır. O muhtemelen aile içindeki bir anlaşmazlıktan dolayı Şah'ın hiz­ metine girmiş ve Est:erabad valiliği görevini üstlenınişti229. Ancak, O'nun Kızılbaşlığı ne derece benimsediği hususunda etrafındaki­ ler tarafından daima şüpheyle gözlendiği anlaşılınaktadır23°. Ni­ tekim, Kanuni Sultan Süleyman'ın Irakeyn seferi esnasında Şah 225 Tekmiletü1-Ahbar, s. 51. 226 Tekmiletü1-Ahbar, s. 61. 227 Tekmiletü1-Ahbar, s. 68. 228 1533'te Şiraz hfilcimliği Hrum.a Sultan Dulkadir'den alınarak Suitan Halil'in biraderi Gazi Han Zülkadir'e verildi. Tekmiletü1-Ahbar, s. 7s; 1546'da ise İbrahim Han Tavacı Başı Du1kadir Şiraz hakimi oldlL İlçi-yi Nizamşah, s. 155; Tarih-i Kızı�an, (neşr. Mir Haşim Muhad­ dis), Tahran 1361, s. 49. "Hakan-ı İskender-şan'ın cühısunun başlan­ gıcında büyük bir kalabalık ile Dergah-ı Alem-penah'a geldiler. Şiraz hdkimliği onlara verildi. Şiraz'da hdkimlik yapanlann isimleri şöyle­ dir: Sultan Halil, Ali Sultan, Murad Sultan, Hamm Sultan, Gazi Han, İbrahim Han, Ali Sultan, Tali Oğlu, Şah Veli Sultan, Berhurdar Sul­ tan, Muhammed Can Sultan, Veli Sultan." 229 Tekmiletü1-Ahbar, s. 74.

230 "Zülkadiroğlu Batıni nifaktan hali olmamağla mecburen itaat etmek­ teydi". İlçi-yi Nizamşah, s. 120. 91


Tahmasb'a bin kişilik Dulkad.ir askeri ile katılmış, Yasavulluk için Osmanlı ordusuna karşı gittiği esnada da saf değiştirerek Osmanlıların yanına geçmiş, Kanuni de onu, daha önceleri Os­ manlı Devleti'ne sığınmış bulunan tnama Sultan ile birlikte Teb­ riz üzerine göndermişti. Bu hadise Şah Tahmasb'ın kard�i Sam Mirz.a'nın isyanı ile aynı döneme rastladığından, Şah'ın Vestan kalesini kuşatması esnasında kale halkı: "Sam Mirza yağı oldu, Rum Sultam onu oğlu bilip İran'ı ona bağışladı" diye bağınnca, Şah da: "Ben de Dulkadiroğlu'nu oğlum bilirdim o bana ne kadar vefalı oldu ki Sam Mirza, Hüdavendigar'a o kadar vefalı olsun F.ğer bizden alakasını kesti ise onu Allah'a havale ediyorum." diye cevap vermişti23•. Bunwıla birlikte, Muhammed Han'ın bu tavrı Dulkadirli Türkmenlerinin Safevi Devleti içindeki gücünü hiçbir zaman larmadı, Onlar adı geçen devlette meydana gelen pek çok hadisede etkin roller oynamaya devam ettiler232• Dulkadirli Türkmenlerinin Anadolu'da dağıldıkları saha1ara gelince, Kangal, Gürün, Şarlaşla ve Divriği havalisinde konar­ göçerlik eden Yeni İl Türkmenlerinin mühim bir kısmı Dulka­ dirli Türkmenlerine mensup oymaklardan oluşuyordu233• 1548 tarihinde Yeni il'e mensup 68 oymağın ss'i; 1583'te ise 190 oy­ mağın 149'u Dulkadirli idi. Bu yönü ile Yeni İl Türkmenleri adıyla meydana getirilen bu t�ekküliin de ana kütlesinin Dulkadirliler231 Nizarnşah, s. 124-126. 232 Bu husus için bkz. F. Sümer, Safevi Devleti'nin Kuruluşunda ve Geliş­ mesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara ı976. 233 Abdallı, Adem Fakihli, Avşar, Ağalı, Ağca Ahınedli, Ağca Koyunlu, Ağ­ calı, Ana.maslı, Araplı, Avcı, Ayn Damlı, Bahrili Avşarı, Barak, Bazla­ maçlı, Bidil Avşarı, Boynu Yoğunlu, Boz Atlu, Cerid, Çağırganlı, Çakal Demircili, Çandarlı, Ceceli, Çiğdemli, Çimeli, Çöplü Avşan, Çungar, Da­ nişmendli, Dokuz, Davud Hacılı, Eyrnir, Gündeşli, Kavurgalı Musaha­ cılı gibi Dulkadirli cemaatlarinden oluşuyordu. Bu Hususta geniş bilgi için bkz. İlhan Şahin, Yeni İl Kazası ve Yeni İl Türkmenleri, İ.Ü. Ede­ biyat Fak. Yeniçağ Tarihi Kürsüsü, Doktora Tezi, İstanbul, ı980. 92


den meydana geldiği görülmektedir. Keza, Dulkadir Beyliği'nin eski topraklan olması hasebiyle, Bozok bölgesi Türkmenlerinin de Dulkadirlilerden meydana geldiği ortadadır.234 XVI. yüzyılın sonlannda Orta Anadolu'da konar-göçerlik eden Danişmendli Türkmenlerinin yeni bir kaza haline getirilmesi es­ nasında Günd�li, Herildi, Ceceli, Cerid, ç.öplü Avşan, Çamdan, Davud Hacılı, Karahacılı, Kızıl Kocalı, Kulfallı, Küşne, Sarsallı, Sel­ manlı, Yeğen Alili gibi Dulkadir Türkmenlerine mensup bazı aşi­ retler de Danişmendli kaz.asına ciahil edilmişler ve bundan sonra Danişmendli Türkmeni diye anılmışlardır.235 Ayrıca, dağınık olmakla birlikte, Kütahya ve Aydın'a kadar uzanan sahada Dulkadirlilere mensup pek çok cemaatin ana küt­ leden koparak başka topluluklar ile ya da belli bir sancağın sınır­ lan dfilıilinde konar-göçerlik ettiği tespit olunmaktadır. Dulkadirli Türkmenlerini meydana getiren ana kütleye ge­ lince, bunlar Dokuz, Cerid, Ağcakoyunlu, Anamaslı, Kızıllı, Kara Yuvalı, , Eymir, Avcı, Döngeleli, Gurbetan, Avşar, Çimeli, Alcı/ Elci, Çağırganlı, Gündeşli, Tecirli/Tecerli, Küşne, Eymürlü ve Küreciyan, Koyuncuyan, Sayyadan ve Müteferrik taifeler ile bunlara bağlı irili ufaklı 700 kadar cemaatten oluşmaktaydılar. Bunların XVI . Yüzyılın sonlarına doğru yaklaşık 40000 vergi nüfusuna sahip oldukları görülmektedir236• öte yandan Maraş bölgesindeki Türkmenlerin uzantısı durumunda olup, yine Dul­ kadirli Türkmenlerinin akrabaları olan Kars-ı Maraş Türkmen­ leri de buna dfilıil edilince büyük bir konar-göçer topluluğu or­ taya çıkacaktır. 234 KKA TD nr. 30-31. 235 T. Gündüz, XVI. Yüzyılda Kayseri Havalisinde Dolaşan Danişrnendli Türkmenlerine Dair Bazı Gözlemler, Yeni Türkiye Dergisi, Türkoloji Özel Sayısı, c.111, s. 454-459; Aynca bkz.: XVII. ve XVIII. Yıizyıllarda Danişmendli Türkmenleri, İstanbul 2005. 236 KKA TD nr. 116; BOA TD 402.

93


Dulakdirli Türkmenleri içinde Oğuzların Avşar, Yıva ve Ey­ mür boylan kalabalık nüfusları ile temsil olunmaktaydı. Diğer Oğuz boylarından ise sadece Kargın, Bayat ve Yazır237 adlarına tesadüf olunmaktadır. Buna mukabil, bünyesinde pek çok ce­ maat bulunduran, Anamaslı, Dokuz, Cerid gibi taifelerin varlığı Oğuz boy geleneğinin Anadolu'da büyük ölçüde aşınmasının bir sonucudur. Dulkadirli Türkmenlerinin erken dönemlerden itibaren yer­ leşik hayata geçmeye başladığı ve Dulkadirli Beyliğinin hakimiyet sahası olan Elbistan, Maraş, Bozok, Çukurova ve hattta Kırşe­ hir ve Nevşehir'e kadar olan geniş bir sahayı şenlendirdiği gö­ rülmektedir. Bu cümleden olarak XVI . yüzyılda Maraş şehrinde Karamanlı, Divan, Halifeli, Finızlu, Alemli, Araplı, Çiçekli, Ça­ vuşlu, Dalkaralı gibi mahallelerin Dulkadir aşiretleri tarafın­ dan doldurulduğu ve burada yaşayanların bir bölümünün Dul­ kadirli sipahisi veya sipahioğlu adıyla vergiden muaf tutulduğu gözlenmektedir238• Dulkadirli Türkmenlerinin sayıca kalabalık olması onların zamanla ikiye ayrıldıklarına ve bir kısmına bu ayrılıktan dolayı İfraz-ı Zülkadiriye denildiği tespit olunmaktadır. İfraz-ı Zülkadi­ riye (veya Dulkadiriye) Türkmenleri Çukurova başta olmak üz.ere özellikle Batı Anadolu' da Aydın ve Balıkesir topraklarına kadar uz.anan bir sahaya yayılmışlardır. Bununla birlikte erken dönem­ lerde Ankara ve Afyon ka7.alarında Dulkadirli oymaklarına men­ sup aileler de görülmektedir. Dulkadirli Türkmenleri diğer konar-göçer teşekküller gibi hayvancılık ile uğraşıyorlardı. Oıılann hayvan ürünlerini nasıl pa­ zarladıkları hususunda şimdilik detaylı bilgilere sahip değilsek de 237 KKA TD 116, s. 39a. 238 Bu hususta bkz. M.Elibüyük-RYınanç, Maraş Tahrir Defteri, 1563, c. 1-11, Ankara 1988; İbrahim Solak, XVI. Asırda Maraş Kazası (15261563), Ankara 2004.

94


Yeni İl Türkmenlerinde olduğu gibi yaylak pa7.arlan kurulduğu muhakkakt:ır239 . Aynca, şüphesiz, yaylak veya kışlak güzergahı boyunca şehir merkezlerine yaklaştıkça ellerindeki ürünleri bu­ ralarda pa7.arlamaktaydılar. öte yandan Maraş şehrinde bulu­ nan debbağhanelerin de en önemli deri kaynağı Dulkadir Türk­ menleri idi. İstanbul, Bursa gibi büyük şehirlerin et ihtiyacının konar­ göçer teşeküllerden karşılandığı ve onlann büyük koyun sü­ rülerini celepler vasıtasıyla talep edilen merkezler yolladığı bilinmektedir. Keza, ordunun sefere çıkması halinde ihtiyaç duyulan et, peynir, tereyağı, deri gibi hayvan ürünlerinin be­ deli karşılığı temininin yanı sıra Dulkadir sipahilerinin sefer yükümlülüğünü yerine getirmek için orduya katıldıkları da anlaşılmaktadır. Aynca onlar, sahip oldukları develer saye­ sinde taşımacılık sektöründe de önemli bir boşluğu doldur­ maktaydılar. Dulkadir Türkmenlerine mensup bazı aileler konar-göçerliğin yanı sıra sarayın ihtiyacı olan avcı kuşların, yakalanması, gözet­ lenmesi, eğitilmesi gibi işlerle de uğraştık.lan ve bu faaliyetlerine karşılık bazı vergilerden muaf tutuldukları tespit olunınaktadır24°. Sayyad (avcı) mesleği ile ifade olunan bu gruplar doğan, atmaca, şahin, balaban, zağnos, seyfi, esper gibi yırbcı ve avcı kuşları ta­ kip ile yuvalarının ve yumurtaların korunmasına gözcülük yapı239 Ö.L.Barkan, XV. ve XVI Asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali Esaslan, I, Kanunlar, İstanbul 1943, s. 85 (Yeni İl). 240 "Zikr olunan sayyadlar madam ki mezkıir kömlerden adet-i kadime üzere balaban sayd idüp ve besleyüb hassa-i hümayiı.n canibinden do­ ğancıbaşı olan kimesneye kemal-i emanet ve istikametle getirip tes­ lim ideler avanz-ı divaniye ve tekô.lif-i öifiyeden muaf ve müsellem olup bi-vechin mine7-vücılh kimesne bunlardan hilaf-ı kanun nesne talep etmeyeler ." KKA TD nr. 116, s. 17a. ..

95


yorlar; avladıklan ve yetiştirdikleri bu kuşlan Doğancıbaşı'na tes­ lim ediyorlardı241• Dulkadirli Tiirlanenleri erken dönemlerde Maraş başta ol­ mak ili.ere Çukurova, Bozok, Kırşehir, Nevşehir, Aksaray, Kırık­ kale, Aydın, Balıkesir, Afyon ve İzmir'e kadar olan geniş bir sa­ haya iskan olunmuşlardır242. Osmanlı kaynaklarında bu iskan süreci Türk:menlikten çılana olarak tarif edilmiştir. Bu sürecin XIX. Yüzyılın ikinci yansına kadar devam ettiğini, Türlanenlik­ ten çılap, ata binip inmekten el-çekip yerleşik hayat geçtiklerini ve bahsedilen bölgelerdeki ahalinin mühim bir bölümünü oluş­ turduklarını üade etmek gerekir.

241 KKA TD nr. 116, s. 8a-17a. 242 Bu hususta Maliyeden Müdevv:er Defterler nr: 8458, 9956, ve 701 ile Antep, Ankara, Kayseri, Manisa, Balıkesir Şer'iyye Sicilleri'ne bakıla­ bilir. 96


Osmanlı Tarih Yazıcılığında Türk ve Türlanen İmajı*

-

1

-

0smanlı tarih yazıcılığında Türk ve Türkmen kavramlannın aldığı şekil ile yer yer Türkve Türkmenler için hakaret dolu ifade­ lerin kullanılması bazı görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Osmanlı devlet düzeninde gayr-i Türk unsurlann egemen güçleri oluşturduğu, Türklerin ise "azınlık" statüsüne düşürül­ düğü tezini savunan Mustafa Akdağ'a göre: ... Türk soyuna ya­ bancı olan Osmanlı aydınlan da özellikle Anadolu ahalisini her vesile ile yermiş/er hele devlet düzeni bozulduğu zaman saray ve hükümette kendilerine rakip gördükleri Türkleri gözden düşür­ mek için bütün kötülüklerin sorumluluğunu onlara yüklemişler Osmanlı Beyliği'nin ilk zamanlanndan beri öğüncekli bir anlamı bulunan Türk kelimesini gene XIII. yüzyıldaki anlamına götü­ rerek kaba ve bir türlü uygarlaşmayan insan niteliği kavramı olarak kullanmaya başlamışlardır."243 "

*

OSMANU, (ed. Kemal Çiçek-Cem Oğuz), Ankara 1999,

c.

VII, s.

92-97. 243 Mustafa Akdağ, Tiirkiye'nin İktisadi ve İctimai Tarihi, c. il, (İstanbul 1979) s. 159, 160. 97


Mustafa Akdağ'a yakın bir görüşü savunan Çetin Yetkin; Türkleri, Osmanlı Devleti'nde azınlık haklarına bile sahip olama­ mış bir "azınlık" olarak tarif ettikten sonra Osmanlı Devleti'nde Türklere karşı özel bir politika takip edildiğini, onların mal ve mülklerinin ellerinden alınmaya çalışıldığını, Türk sözünün aşa­ ğılama ifadesi olarak kullanıldığını, buna karşılık "Etrak-i bi­ idrak" olarak küçümsenen Türklerin haklı olarak ayaklandığını ileri sünnektedir.244 Taner Timur, Osmanlı kimliğinin oluşmasında Türklüğün de mühim bir rol oynadığını kabul etmekle beraber Osmanlı­ ların kendilerini dini kimlik ile tanımlamaya başladıktan sonra Türk teriminin giderek küçültücü bir anlam kazandığını, bu duru­ mun XVI. yüzyıl Osmanlı vekayinamelerine yansıdığını ve "kaba

Türk" , "cahil Türk", "idraksiz Türk" gibi vasıflandırmalara sık­ lıkla rastlandığını bildirmektedir. Aynca, "Türklerden, Yörük ve Türkmenlerin yerleşik uygarlığın geri kalmış unsur/an olarak telakki edildiğini ve sözü edilen sıfatlann "göçebe ve yan gö­ çebe hayat tarzından yerleşik uygarlıklara geç4 sürecinde or­ taya çıktığına ve geç4e uyum sağlayamamış unsurlar için kul­ lanıldığına" dikkat çekmektedir24s. - 11 -

Meselenin sadece "kimlik bunalımı" olarak ele alınması ve sadece "Osmanlılar Türk düşmanıydı" veya "Osmanlılar Türk­ leri hakir görüyordu" temelinde izah edilmeye çalışılması halinde Osmanlı tarih yazıcılığı haklonda büsbütün yanlış değerlendirme­ lere yol açacağı endişesi ortaya çıkmaktadır. Osmanlı tarih yazıcılığında gelenek haline gelmiş olan anla­ tıma göre; Osmanlı tarihi Türk tarihinin bir parçası olarak başlar. 244 Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, (İstanbul ı979) us ve devamı. 245 Taner Tirnur, Osmanlı Kimliği, (İstanbul 1986), s. 98.

s.


Buna göre, Osmanlılar, Oğuz neslinden olup Kayı boyuna men­ supturlar. Osmanlı ailesinin soyu haren 35. Baren de 52. göbek­ ten Hz. Nuh'a dayanır. Böylece, Osmanlıların Türklüğü İslaınl bir özellik de kazanır. Osmanlıların atası olarak kabul edilen Sü­ leyman Şah, konar-göçer Türkmen aşireti ile birlikte Anadolu'ya göç eder. Aşiret birçok maceradan sonra Bizans sınınru yurt tu­ tar. Beyliğin temelleri burada atılır. Osman Gazi, Oğuz töresine göre hanla.nır246• Bundan sonra kafirlerle cihad başlar. Beylik ya­ vaş yavaş aşiret düzeninden devlet düzenine geçer. Böylece Türk tarihi içinde Osmanlı tarihi başlar. Padişahların ve askerlerinin Türklüğü sık sık vurgulanır. Geleneksel tarih yazıcılığında Osmanlıların yaptığı gazalarda kafirlere karşı Türklerin kesin üstünlüğü prensibi işlenmektedir. Mesela, Hoca Sadeddin Efendi, Osmanlıların ilk fetihlerinden bahsederken Osmanlı ordusu için "zaferleri gölge edinmi.ş Türk askerlen"'247, " savaş günleri yırtıcı arslan24B", "Türk yiğitlen'249" gibi pek çok süslü ifadelere yer vermektedir. Aynı müellif, Osman Gazi'nin savaşlardaki başarısını anlatırken "Bursa yöresindeki bir savaşta Osman Gazi her zaman olduğu gibi yine Tann'nın gö­ rünmez ordulannın desteğini sağlar:n� bulunuyordu. Bu des­ tek elle tutulmaz gözle göriilmezdi. Ama düşmanın gözünde her Türk sipahisi Afrasiyab gibi bir yiğit, Zaloğlu Rüstem gibi peh­ livan kesilirdi" ifadeleri ile Türk zaferlerine manevi bir boyut da kaz.andırmaktaclır2So.

Osmanlı Tarih yazıcılığında, Osmanlılar temelde kfilirlere karşı gaza ve cihad yapmayı düstur edinmiş bir "İslam Asken"" 246 Hoca Sadeddin Efendi, Tacü't-Tevarih, yay. İsmet Pannaksl7.0ğlu, c. I, 247 248 249 250

s. 37 Aynı eser, s. 56. Aynı eser, s. 68. Aynı eser, s. 72. Aynı eser, s. 39.

99


imajı ile merkezi bir rol üstlenir. Bununla birlikte, Osmanlılar, her ı.aınan kendileri ile iyi geçinen kafirler ile de iyi geçinmekte hatta onlara mal ve mülklerini emanet edebilercek kadar güve­ nebilmektedir. Osmanlı cihad ve gaza felsefesinde ilginç bir yönü oluşturan bu durumun İslamın yayılmasında rol oynadığını mü­ ellif Neşri'de görüyoruz. Neşri, Rumeli'nin fethini anlatırken:".. nice köyler Türkün ayin ve erkanım görüp gelip müslüman oldular"251 ifadesine yer vererek Türklerin sadece istilacı bir ka­ vim değil yaşama tarzı, görgü kuralları , komşuluk ilişkileri ile ör­ nek bir toplum olduğunu ve bu suretle İslamiyetin yayılmasına katkıda bulunduğunu ortaya koymaktadır. Keza, Türklerin yakıp - yıkıcı olmadığını da hem bu Türkler nereyi alırlarsa imaret ederler " ifadesi ile açıklar. .

"

Tarihlerde, Osmanlılaıın, Hnstiyanlarla gazası İslam-Hıristiyan çatışmasından çok, Hıristiyanların, Türklerle savaşı olarak takdim edilmektedir. Bu arada, Türklerin yenilmezliği ve kahramanlığı her vesile ile dile getirilir. Neşri, Sırpların Osmanlılara vergi gön­ dermesini Sırp kralının ağzından "Türkle biz çzkışamazuz " diye ilçi gönderiib yılda bin cebelü ve ellibin vukıyye gümüş virecek oldu" diye ifadelendirir. Yine Neşri, HaçWar ile Türkler arasında meydana gelen I. Kosova savaşını hikaye ederken Haçhların kendi aralarında Türkleri nasıl esir edeceklerini, nasıl öldüreceklerini tartıştıklarını anlatır. Kimi urgana bağlayacağından, kimi zin­ cire vuracağından kimi parça parça edeceğinden bahsetmektedir. Kafirlerden biri " Size gülerim zira hiç omren (ömrümde) gör­ medim ki Türkü kafir zincire veya ipe dize. Amma hemişe Türk gelir kafirleri ipe ve zincire dizip alıp, gider. Ve andan ki sonra Türk hergiz kafir olmaz amma daim kafirleri gelir, alır, gider Müslüman ider. Korkanm ki yine ol Türkler sizi kendi zincirle251 Neşri, Kitab-ı Cihan-nüm.a, yayınlayan: F.R Unat-M. A Köymen, (An­ kara 1949), c. il, s. 825.

100


rinize ve iplerinize dizip, alıp, gide" diye konuşur252• Müellifimiz burada da Türkleri övme fırsatını değerlendirmektedir.

Solakz.ade, Cem Sultan'ın Avrupa'ya kaçışını anlatırken, O'mm için , "Kostantınıyye'yi feth eden Türk'ün oğlu"253 ifadesine yer verir. Cem Sultan'ın Fransa Kralı ile görüşme talebini engelleyen görevliler, Cem Sultan'a , "bizim kralımız başkentinde Türk aya­ ğının bastığına razı değildir" dediğini nakleder254. Aynı müellif Osmanhların Girit'i fethi hadisesini anlatılırken de "Kale burçlan Türk bayrak/an ile rengarenk hale geldi "255 der. Anadolu'nun güney batısında küçük denebilecek bir toprak parçası üzerinde kurulan ve ilk önce bab yönünde - Karesioğlu Beyliği'nin topraklarının alınmasını saymazsak- Hıristiyanlarla gaz.a yapıp topraklar ele geçiren Osmanlı Devleti'nin Anadolu'ya yönelmesi, buradaki Türk beylikleri ile uzun süreli bir mücadelyi başlatmıştır. Babya yapbğı seferler sayesinde askeri ve ekonomik açıdan güçlenen Osmanlıların Anadolu'ya yönelmelerinin stratejik se­ bebi devlete sıklet merkezi kazandırmak ve askeri kaynaklarını güçlendirmek amacını taşıdığı ortadadır. Buna mukabil, Osman­ hlara direnen beyliklerin en önemli gerekçeleri sahip oldukları top­ rakların daralmasına veya ellerinden çılanasına engel olmaktır. Bunlar arasında diğer beyliklere göre daha güçlü ve Anadolu'ya hfil<lm olmaya daha hevesli görünen Karamanoğullarının Osmanlı Devleti'ne karşı direnişe geçmesi, Osmanlılar Rumeli'de iken on­ lara zarar vermesi, Osmanlı tarihlerinde önemli bir yer tutmakta­ dır. Neşri, Karamanoğlu askerlerini "cümle kaltak eğerli, yırtmaç 252 Neşri, c. 1, s. 213. 253 Solakzade Mehmet Hemdemi Çelebi, Solakzôde Tarihi, yayınlayan:

Vahit Çabuk (İstanbul 1989) c. 1, s. 386. 254 255

Aynı eser, c. 1, s. 390. Aynı eser, c. il, s. 565. 101


kürklü, ömreç laışaklı, kabalak tülbendli, kayış üzengili. kılıcı bağı ipli, Turgudlu'nun ne kadar at uğnısu varsa anlar" diye tanım­ lar256. Aynı müellif, Karamanoğullannın Tatar, Türk, Varsak ve Turgudlu Tiirlanenlerince desteklendiğini kaydeder257. Karamanoğlu İbrahim Bey'in, l.Murad'a söylediği "leşkerüm leşkerünce vardır. Eğer barışursan barışunn. Unışırsan unışı­ run. Derdine derd merkine merk verirün." sözleri bugün Türk hfil<imiyet telakkisi içinde izah edilebilecek kadar açık olmakla bir1ilrte, devrinde fitne ve fesad çıkaran bir topluluğun Osmanlılarla boy ölçüşebilecek kadar küstahlaşması olarak yorumlanmaktadır. Buna karşılık, !.Murad, "Bre hey müdbir ve müfsid ve zalim be­ nim kasdum ve işim gice ve gündüz gazaya dürüşmekdir. Be­ nim gazama mani olup müslümanlan ben gazada iken incidir­ sün. Ahd u eman bilür adam değilsin. Seni kam etmeyince ben huzur ile gaza idemezin. Nice barışmak ki mani-yi gazaya gaza, gaza-yı ekberdir. Hazır ol vaktine işte vardım." der258. Buradan açıkça anlaşılacağı üzere Karamanoğulları, Osmanlılann gazasını engellediği ve Osmanlılar için Anadolu'nun fethinin meşruluk ka7.8Ildığı görülmektedir. Müneccimbaşı, l.Murad'ın, Karamanoğul­ ları ile savaşmak için ulemadan " nifak çıkardıklan için bunlarla savaşmak kafirlerle savaşmaktan evladır" şeklinde fetva çıkar­ dığını kaydeder259. Neşri, Karamanoğullannın Beypa7.an'na sal­ dırısını tasvir ederken " Beypazan halkına öyle işler ettiler kim klıfir dahi kô.firliğince öylesini etmezdi. "26o diyerek onlarla yapı­ lacak savaşta Osmanlılanıı Müslümanların haklannı koruduğunu vurgulamaya çalışır. 256 Neşri, c. il, s. 661. 257 Aynı eser, c. 1, s. 229. 258 Aynı yer. 259 Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfüllah, Camiü'd-Düvel, yay. Ahmet .Ağı­ rakça, (İstanbul 1995), s. 103. Aynca bkz. Neşri, c. 1, s. 190-191. 260 Neşri, c. il, s. 637. 102


Karaınanoğullannın II. Mehmet. zamanında yine Osmanlılarla rekabete girişmesi ise Solakkmde'de "Karamanoğlu dedilderi an­ layışsız kaltaban yine isyan suretini gösterip kendine uyan na­ pak Tiirkmenlerin sözü ile oğulları namında olan lıarammdelerin her birini bir taifeye serdar kıldı." ifadeleri ile anlatılır261•

Tarihlerde, Osınanlılann Akkoyunlullar a mücadelesi yine Os­ manlı perspektifinden ele alınır. Hoca Sadeddin Osmanlı ordusu için "Şanlı beyler müslümanların ırzlanm koruyan zaferler ka­ zanmış padişahın gölgesinde hareket eden askerler." tanımlama­ sına yer verirken, Akkoyunlulan "Kara elbiselerini karanlık gice­ ler gibi yayıp zaferleri gölge edinen Osmanlı askerlerinin üzerine saldırmak için inlerinden çıktılar." diye tasvir eder262• Otlukbeli Savaşı'nın sonucu hemen hemen bütün tarihlerde Türkmenlerin hezimeti olarak takdim edilir. Ele geçirilen Türkmen askerlerinin 3000 kadarının ibret için öldürüldüğü övünülerek anlatılır. SolalıAde, Dulkadirlilerle yapılan Turnadağ Savaşı'ını hikaye ederken Dulkadirli Türkmenleri "Kötü zanlı Tiirkmenler", "Kötü niyetli Türkmenler" şeklinde vasıflandırır263. Tarihlerde, Türkmenlerin tahkir edilmesi ile ilgili en yoğun olaylar fetret devrine tesadüf etmektedir. Bilindiği gibi Tiınur'un Ankara Savaşı'nda Bayezid'i yenmesi ile Anadolu'da Osmanlı hfilcimiyeti sona ermiş beyliklerin bir bölümü yeniden kurulmuş, bazı bölgelerde ise istikrar tamamen ortadan kalkmıştı . Fetret Devri hem Yıldırım Bayezid'in oğullarının taht kavgaları hemde onların Anadolu'ya yeniden hakiın olma çabaları ile çift yönlü bir 261 Solalcr.ade, c. 1, s. 259. 262 Tacü't-Tevarih, c. il, s. 195. 263 Solalcr.ade, c. il, s. 36-37. Neşri'nin il. Murad'a atfen naklettiği "Dile­ rim ki oğlum Mehmed'i everem. Şol Dulkadirajlu Süleyman Bey bir hoş Türkmen'dir. Bizimle hayli sadakat ve dostluk eyler. O'nun kızını almak isterim." sözleri Osmanlılann Türkmenlere bakışına olwnlu bir örnek olarak gösterilebilir.

103


mücadele şeklinde geçer. Bu dönemde Kara Devletşah (Amasya çevresi), Kubadoğlu (Canik), İnaloğlu (Tokat), Gözleroğlu (Şebin­ karahisar) , Köpekoğlu (Kaz.abad), Mezid Harami (Sivas) ayaklap.­ malan baş gösterir. Daha çok Anadolu'nun konar-göçer Türk­ menlerinin bir bölümü tarafından desteklenen bu ayaklanmaları Osmanlı Tarihçileri hemen hemen aynı dil ile eleştirirler. Burada ortak olarak "�la.ya" tanımlaması ağırlık kazanır. Bununla bir­ lilcte hakaret ifadeleri de derhal göze çarpar. N�ri, İnaloğlu ayak­ lanması için "bi-asıl Türkmen"264 , "bi-had Türkmen "26s , Köpe­ koğlu için ise "Bir bed-fiil harami Türkmen "266 ifadelerine yer verir. Solakzade, İnaloğlu için ,''bed-fiil"267 sıfatını yakıştınr. Hoca Saadeddin'de İnaloğlu ayaklanması " İnaloğlu adındaki aman bilmez sırtlanın iman/an zayifyirmi bin kadar Türkmen'e baş olup ininden çıkmış ... "268, Köpekoğlu ayaklanması "İşi gücü �­ kzyalık olan Köpekoğlu adındaki Türkmen'in (...) dağda taşta dolaşan Türkmen ise bazıfesatçı yoldaş/an ile köpeklere sokak gerek sözünü gerçekleştirip dağlara düştü... "269 ifadeleri ile an­ latılır. Hoca Saadeddin'e göre bütün bu isyancılar "Osmanlı so­ yunun eski düşman/andır. "270 Osmanlı toplumu içinde ekonomik veya dini sebeplerle or­ taya çıkan ayaklanmaların, devlet düzenini tehdit eden olaylar olarak değerlendirildiği gözlenmektedir. Şeyh Bedreddin ayak­ lanmasını destekleyen Türkmenler, Müneccimbaşı tarafından alollan füsun ve efsane ile çelinmiş "cahil ve beyinsiz" olarak ta­ nımlanır. Solakzade ise bunlara "bazı sa/Türkler"271 der. Güney 264 Neşri, c. 1, s. 389. 265 Aynı eser, c. 1, s. 393. 266 Aynı eser, c. il, s. 481. 267 268 269 270 271

104

Solakzade, c. 1, s. 112. Tacü't-Tevarih, c. 1, s. 309. Aynı eser, c. 1, s. 316. Aynı eser, c. 1, s. 307. Solakzade, c. 1, s. 182.


Anadolu'da patlak veren ve Osmanlı Devleti'ni bir hayli uğraştı­ ran Şah Kulu ayaklanması Müneccimbaşı tarafından "rafiziliğe ve dinsizliğe eğilimli e§laya günıhu"nun ayaklanmsı olarak tasvir edilir. Şah Kulu adı daha çok "Şeytan Kulu" olarak vasıflandırılır. İsyancıları, Hadidi: "lazılbaş-ı evbaş"ve "keçi uğrusu (hırsızı)272", Celalzade: "e§irra vü etrak" ve "kavm-i dall ü gümrah" (yolunu yitiren sapık kavim) olarak nitelendirir273. Celalzade, Osmanlı or­ dusunu "muzaffer Türk ordusu" olarak vasıflandırdıktan sonra "dağın göğsü ve eteği hilekar Türkmen cesetleri ile dopdolu " ol­ duğunu belirtir274• Bu ayaklanmalarda da Türkmenlerin etkin bir rol alması el­ bette tarihi tesadüf olmayıp, ayaklanma merkezlerinin Türkmen­ lerin yoğun olarak bulunduğu bölgeler olması ve çoğunlukla da adı geçen topluluğun mensuplarının bir bölümünün Osmanlı ida­ resinden hoşnut olamayan bir zümreyi teşkil etmesinden kay­ naklanmaktadır. -m-

Buraya kadar verilen örneklerden Osmanlı tarih yazıcılığında iki tip Türk imajının belirginleştiği gözlenmektedir. Birincisi, Osmanlı hanedanının da mensup olduğu ve bunun daima övünç kaynağı olarak zikredildiği 'Türklük" tür. Buna göre devletin temel dayanağı Türklerdir. İslami tarih anlayışının da etkisiyle Türklerin soyu Hz.Nuh'a kadar dayanır. Osmanlılar da böyle soylu bir geçmişe sahip olmakla haklı bir övünme vesilesi bulurlar. Osmanlı padişahlan Türk, Osmanlı ordusu da Türk or­ dusudur. Bundan dolayı, örellikle Hıristiyanlara karşı yapılan ga272 Hadidi, Tevarih-i Al-ı Osman yayınlayan: N. Öztürk, (İstanbul 1991), s. 359-360. 273 Celalzade Mustafa, Selim-name, yayınlayan AUğur-M.Çuhadar, (An­ kara 1990) s. 72-75. 274 Aynı eser, s. 350. ,

105


zalar daha çok, Türk-Hıristiyan çatışması olarak yansır. Osmanlı lcronikleri Hıristiyan devlet veya topluluklara atfen verdikleri bil­ gilerde genellikle "Türk", "Türkler" ifadelerine yer verir. Yuka­ nda örneklendirildiği gibi Batı'nın karşısına çıkaıı Türk, savaşçı­ lığı, ahlakı, şecaati ve kahramanlığı. bakımından daima belirgin bir üstünlük içindedir. İkinci Türk tipi ise Batı karşısında iman, ahlak, şecaat ve kahramanlık örneği teşkkil eden Türk imajının tam aksine Os­ manlı Devleti'ne karşı duran, ayaklanmalar çıkaran, köyler basıp yol kesen eşıkyalık yapan Türk tipidir. Bu ikincisi için tarihlerde "aslı bozuk Türkmen", "Kötüfiilli Türkmen", "bedfiil Türkmen ", " kötü zanlı Türkmen" ," kötü niyetli Türkmen" , "na-pak Türk­ men'', "Etrak-i bi-idrak", '1ıilekô.r Türkmen", "ayak takımı", "bi­ asıl Türkmen", "bz-had Türkmen", "aman bilmez Türkmen", "ka­ fasız Türkmen", "andında durmaz", "hırsız kılıklı" , "düşüncesiz Türk", "sersem Türk" . gibi sıfatlar kullanılır. ..

Taner Timur, bu hususun Türklerin bir losını için söylendiğini teyid etmekle beraber bu yakıştırmaların ve Türk sözünün küçül­ tiicü bir anlam içinde söylenmesinin en önemli sebebi olarak Os­ manlı yönetici zümresinin etnik saflığım yitirmesine (yani gayr-i Türk unsurların yönetici olmasına) ve Osmanlıların da kendile­ rini dini terimlerle tanımlarnasına bağlamaktadır. Ancak Taner Timur, meseleyi sadece "uygarlaşma süreci" olarak ele almakta ve sorunun uygarlaşmaya direnen Türkmen ve Yörük aşiretlerin­ den kaynaklandığını ifade etmektedir.

İki Türk imajının da sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesi için Osmanlı Devleti'ııin kuruluş ve yükselme dönemlerinin bir­ likte ele alınmasında fayda vardır. Tamamen yalın bir anlayışla ele alındığında Osmanlılar, Anadolu'nun kuzey-batısında küçük bir toprak parçası üz.erinde kurulmuş bir beyliktir. Osmanlı tarih­ çileri beyliğin genişlemesinde temel felsefe olarak gaza ve cihad anlayışını ortaya koyarlar. Gaza ve cihad Hıristiyanlara karşı ya106


pılacağma göre beyliğin fetih yönü doğal olarak batıya doğrudur. Din, fetih siyasetinin en önemli meşruiyet kaynağıdır. Diğer ta­ raftan, Osmanlı Devleti'nin fetih siyasetinde bir yön de sahip ol­ dukları toprakların doğu ve güneyine doğru yani geniş Anadolu topraklanna yöneliktir. XIII. yüzyılda etnik milliyetçiliğin -heniiz­ Türkler arasında yayılmadığı, hanedan taasubunun ve topraklara sahip olma duygusunun daha kuvvetli olduğu göz önüne alınırsa bir yanda fetih siyaseti takip eden diğer yanda topraklarını savu­ nan topluluklar için birbirleri "düşman" olarak ortaya çıkar. Ni­ tekim Osmanlı tarihçileri Anadolu' da Osmanlılara karşı direnen, savaşan ve ayaklanma çıkaran her topluluğu veya teşekkülü düş­ man sıfab ile tanımlamaktadır. Bu cümleden olarak, Anadolu'ela Osmanlılara karşı direnecek yegane güç bu toprakların mutlak hfilciıni durumuna gelmiş olan Türkler (Türk hanedanlar) oldu­ ğuna göre "düşman"ın etnik kimliği de kendiliğinden belirmek­ tedir. Daha çok süslü ifadeler ile "düşman"ı küçümsemeyi adet edinmiş olan Osmanlı tarihçilerinin velinimetlerinin de aynı kanı taşıyor olmalarını bildikleri halde küçültücü ifadelere yer verme­ leri ancak velinimetlerini övdükleri bir olaya daha açık olarak - Osmanlılann Anadolu'ya h8kirn olmaya ça1ıştılclan dönemlere denk düşmektedir. Ortada Osmanoğullanrun (hanedan/devlet) Anadolu'ya hfilciın olmaya çalışması ve buna karşı direnen yerli ahalinin mücadelesi vardır. Şurası bir gerçektir ki Osınanlılann Anadoluya h8kirn olmalan Tiınur dönemine kadar neredeyse 100 yıl, Tiınur'un darbesinden sonra ise yaklaşık olarak 150 yıl sür­ miiştür.(1555 Safevilerle Amasya Antlaşması'm göz önüne alarak), ki bu süreç Osmanlı Devleti'nin ömrünün neredeyse yansına te­ kabül etmektedir. Böylesine uzun ve meşakkatli bir mücadelenin Osmanlı tarih yazıcılarını "düşman" a karşı daha tahkir edici bir üslup takip etmelerine yol verdiği düşünülebilir. Türk kökenli ol­ mayan tarihçilerde bu tür tahkir edici ifadelerin daha çok kulla­ nılmasının ise şuur altına yerleşmiş Türk düşmanlığından kay­ naklanıyor olabileceği düşüncesini ise ihtiyatla karşılamak gerekir. -

107


Çünkü aynı yaz.arların birinci Türk tipi için gerçekten insanın ru­ hunu okşayıcı sözler de söylediği unutulmamalıdır. Osmanlı Devleti'nin aşiret geleneklerini terk ederek hızla merkezileşmesi ve bunu gerçekleştiriken gayr-i Türk unsurlardan (onları Türkleştirerek ve müslümanlaştırarak) da istifade ederek kendisine mutlak sadakat esasına göre hizmet edecek bir "kullar" sınıfı meydana getirmesi devletin halk ile ilişkilerinde de formel değişiklikler meydana getirmiştir. Devlet, yönetme gücünün mutlak sahıbi olarak, "kutsal devlet" formülü ile merkezi bir rol üstlenmiştir. Buna göre, devlet iki ana unsurdan meydana gelmektedir: "Kutsal devlet''i işleten yönetici sınıf yani hfuıedan-bürokrasi ve yönetilenler yani reaya. Bu çerçeve içinde Türklük siyasal alanda kullanımını devam ettirmekle bera­ ber, ağırlığını yavaş yavaş Osmanlı hfuıedanına istinaden Osmanlı­ İslam kimliğine terk etmeye başlamıştır. Türk milleti ise çok uluslu Osmanlı reayasını meydana getiren ünitelerden biri haline gelmiş­ tir. Gerçi, Türkler hem nüfus olarak hem de ordunun çekirdeğini teşkil etmek bakımından devletin en önemli dayanağı olmuşsa da reayanın bir parçası olma özelliğini hiç bir zaman değiştirememiş­ tir. Bundan dolayı, Türk adının köylü halk anlamında kullanılma­

da devrin şartlarında küçültücü bir manaya geldiğini savun­ mak biraz müşkül gözülonektedir. öte yandan, Türklerden devlet yönetiminde etkin rol alanlar çıknuşsa da bu reayanın kaderini hiç bir ı.aınan değiştirmemiştir. Böylece, reaya-devlet ikilemi bir kim­ lilc sorunu olarak değil devletin "yönetme" anlayışının bir tezahürü olarak kendini gösterir. Buna dayanarak, reayayı meydana getiren ünitelerin etnik kimliğinin devletin nazarında pek kıymetli olma­ dığını da belirtmek gerekir. sının

Rollerin iyice belirginleşmesi, Osmanlı tarih yazıcılığında da etkisini gösterir. Cem Sultan olayı hikaye edilirken il. Bayezid'i destekleyen Türkmenlerin Bursa yalonlannda Cem Sultan'a sal­ dırmaları ve buna karşılık olarak da Padişah'tan bazı muafiyet108


ler talep etmeleri üzerine Solah.ade ve Hoca Sadeddin Efendi'nin il. Bayezid'e atfen nakl ettikleri "Reayanın sultan ahvaline taar­ nızu onlara ne vazifedir. Onlara lazım olan saltanat kime na­ sip olursa ona itaattir. Sultanlara reayanın kılıç çekmesi büyük töhmettir. İki varis birbiriyle kavga ederse ecnebinin ne müda­ halesi olabilir ve alçaklann ululara kılıç çekmeye nasıl eli va­ nr." sözleri gerçekten dikkate şayandır. Osmanlı Tarihçilerinin Anadolu'da Osmanlı toplum düzeni ve devlet örgütüne karşı çıkan isyanlarda da hemen hemen aynı tutumu sergilediği görülmektedir. Ayaklanmacılar, "şeytan kulu", "etrak-i bi idrak", '1ıaramzô.deler", "eşkıya" ve benzeri sıfatlarla tanımlanır. Burada da temel olarak reayanın itaatsizliği prensi­ binden hareket edildiği söylenebilir. - ıv -

Şu halde Osmanlı klasik dönem kurumlarının oluştuğu XVI. yüzyıldan itibaren Türk adının genel olarak küçültücü bir anlama kavuştuğunu savunmak mümkün görünmemektedir. Devlet bir Türk devletidir. Kera, hanedanın Türklüğü de sık sık vurgulan­ maktadır. Osmanlı ordusunun başarısı Türklerin başarısı olarak takdim edilmekte ve övme fırsat hemen değerlendirilmektedir. Buna kanşıklık Türk milletinin Osmanlı reayasının ünitelerinden biri durumunda olması, bunların itaatsizliği sırasında da tahkir edilmesine sebep olmaktadır. Ancak belirtmekte fayda var ki, rea­ yayı meydana getiren diğer ünitelerin itaatsizliği sırasında da he­ men hemen aynı ifadeleri bulmak mümkün olabilmektedir. Et­ nik ve milli duyguların henüz kuvvetli olmadığı, aksine, hanedana biat etmeye dayalı devlet anlayışının kuwetli olduğu dönemlerde milli kimliğin ön plana çıkması ve etnik temelli bir imparator­ luğun oluşması beklenemez. Bundan dolayı günümüzdeki milli devlet ve milli duygular açısından meselenin ele alınıp Osmanlı­ lar Türklere hakaret ediyordu kanaatine ulaşmanın tarihi man­ tığa uyacağını düşünmüyoruz. 109


Osmanlı Devleti'nde Konar - Göçer Raiyyete Dair.

Osmanlı Devleti'nde reayanın vergilendirilmesinde iki ana unsur dikkate alınırdı. Bunlardan birincisi "hfuıe"nin teşekkü­ lüdür. Hane, evli raiyyeti tanımlamakta olup, H. İnalcık'm tabiri ile "üretici emek ünitesi"dir275. Haneler tahrir defterlerine evin reisi olan babanın adına kaydolunurdu. Hanenin/ailenin erkek evladı "kar u kisbe kadir" duruma geldiği zaman, eğer ka7.anca müteallik bir işi var ise "mücerred" namı ile kaydolunur ve 6 na 9 akçe arasında değişen miktarda vergi öderdi276. Mücerredin iş­ siz olması veya babasının yanında çalışması vergiden muaf ol­ ması için yeterli bir sebebti.277 Mücerredin evlenmesi halinde ise •

Akademik Araştırmalar, Erzurum ı996, sayı 3, s. 84-87. 275 Halil İnalcık, Köy, Köylü ve İmparatorluk, Osmanb İmparatorluğu TOJr [um ve Ekonomi Üzerinde Arşiv Çalışmalan , (İstanbul ı993), s.7.

276

H. İnalcık, Osman1ı1arda Raiyyet Riisfunu, .Belleren. XXl1l/92 (1959), s.,587.

277

Ö.Lütfi Barkan, XV. ve XVl Asırlarda Osmanlı İmparatorluğu'nda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali Esaslan, 1, Kanunlar , (İstanbul ı943), s. 2 (Blına); s. 6 (Aydın); "Kar u ldsbi olmayandan mücerred resmi aJmmaz (...) atası yanında olan reayanın mücerred oğı.ıllarrndan resm alınmaz. . ." s. 23 (Kütahya), Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunrıdmeleri ve Hulaıld Tahlilleri, c. Il, (İstanbul ı990), s. 54 (Umumi/Bayezid), c. IlI, (İstanbul ı991), s. 95 (Umumi/Kanunı"); Aynı e.ser, c. V (İstanbul ı992), s. 470.

111


onun hukuki statüsü otomatik olarak değişmekte ve "hane" sayı­ lıp toprağının durumuna göre bennak veya çift vergisi ödemek­ teydi27ll. Bu cümleden olarak hanenin teşekkülü vergilendirmede ana ünitenin vücuda gelmesini sağlıyordu. Vergilendirmede esas alınan ikinci unsur ise üretim ve ka­ zanca müteallik mali ünitenin oluşmasıdır. Yerleşik/ziraatçi ra­ iyyetin temel iktisadi faaliyeti toprağa bağlı üretim olduğundan, raiyyetin tapu ile sahip olduğu toprağın yüzölçümü, onun öde­ mesi gereken vergisinin miktarını ve türünü belirlemekteydi. Bölgelere veya verimliliğine göre 60 ila 150 dönümlük bir arazi "çiftlik " tabir olunmakta ve resm-i çift alınmasına esas teşkil et­ mekteydi. Çiftlik için tespit edilmiş miktann yansı kadar toprak tasarruf eden raiyyet ise "nim çift" adı ile resm-i çift miktannın yansını ödemekteydi.279 Yerleşikjziraatçi reayadan evli olup (yani haneyi teşekkül et­ tiren) tasarruflarındaki topraklan nim çiftten az olanlar, tapuda hiç arazisi olmayıp sipahiden toprak kiralamak suretiyle toprak tasarruf edenler veyahud toprağı bulunmayıp geçimlerini başka işler yapmak suretiyle sağlayanlar vergi defterlerine "bennak" adıyla kaydedilirdi. Bennak olarak kaydedilen kişiler eğer top­ rak işliyorlarsa "ekinli bennak" herhangi bir işletmeye sahip de­ ğilse "caba bennak" diye adlandınlır, duruma veya bölgelere göre 278 Barkan, Kanunlar, s. 2 (Bursa); s. 6 (Aydın) ; "... atası hayatta iken te­ ehül idüb başka evlerse ol vakit benndk resmin vire... " A Akgündüz, Osmanh Kanunnameleri, c. II, s. 154, 157 (Aydın), 180 (Hüdavendigar), 256 (Ment�e); ...ve bir raiyyetin hiç yeri olmasa müzeuvec olsa ol "

makulelerden dokuzar akı;e resm-i bennak alınur ki ana resm-i ra­ iyyet dirler. "Aynı eser, c. ill, s.95 (Umumi/Kanuni). 279 Çiftlik tabiri ve çift resmi baklanda değerlendirmeler ve referans­ lar için bakınız: H.İnalcık, Raiyyet Rüsümu; Neşet Çağatay, Osmanlı İmparatorluğu'nda Reayadan Alınan Vergi ve Resimler, DTCFDergisi, V/s (Ankara 1947); ö. L Barkan, "Çiftlik" İslam Ansiklopedisi, c. m; H. İnalcık, "Çiftlik" Diyanet Valg'i İslam Ansiklopedisi, c. VIIJ.

112


9 ila 12 akçe arası vergi tahsil edilirdi280 • Bilindiği gibi mücerred vergisi de ortalama 6 akçe idi. Çiftli raiyyetin, hastalık, ihtiyarlık veya fakirlik sebebi ile toprağını işleyemez hale gelmesi yani çif­ tin bozulması halinde, çiftliği elinden alınarak başkasına verilir ve kendisi de benn8k yazılırdı2s1 Üretim ve kazanca müteallik temel iktisadi faaliyeti hayvan­ cılık olan konar-göçer raiyyet hane'sinden ise "adet-i ağnam" adı ile vergi tahsil edilmekteydi ki, bu vergi yerleşik/ziraatçi reaya­ nın ödediği resm-i çift'in karşılığından ibarettir. Açıkça anlaşıl­ dığı üzere, yerleşik/ziratçi köylünün ekilebilir arazisi gibi, hay­ vancılık ile uğraşan raiyyetin sahip oldukları koyun, deve veya keçi vergilendirmede, üretici emek ünitesi olan haneyi tamanı­ layan "mali ünite" durumundadır. Bundan dolayı, yerleşik/zira­ atçi reayanın toprak tasarrufunda n başka hayvancılık ile uğraşı­ yor olması onun çift resminin yanısıra adet-i ağnanı ödemesini de gerekli kılıyordu282• Adet-i ağnanı (resm-i ganem) tahsili için belirlenen en az koyun miktarı 24 ila 33 adet arasıydı283• Adet-i 280 Bennfiltler ve bennfilc vergisi hakkında değerlendirmeler ve referanslar için bakınız: H.İnalcık, Raiyyet Rüsfunu; N. Çağatay, ag.m.; Feridun Emecen, "Bennfilc" Diyanet Valçfi İslam Ansiklopedisi, c. V, s. 458-459. 281

... ve bir raiyyete afet irişüb bi-mecal olsa çiftini bıraksa veyahud si­ pahi marifetiyle kendü ihtiyar idüb çiftliğindenferagat eylese ve ahar kişiye ol yeri sipahi virüb alan lcimesne resm-i çift edasına kabul ey­ leseferagat iden lcimesneye sen defterde çift veya nim-çift mukayyed­ sin resm taleb iderim deyü teklifitmeyübfariğ olandan resm-i bennak ala .. " A Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, c. il, s-48 (Umwni) ö. L. Barkan, Kanunlar, s. 49 ( İç-il). 282 ... yörük de dahi resm-i ganem i1d koyuna bir ala;edir." A Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, c. il, s.72 (Umumi/Bayezid); Aynı eser, c. N, (İstanbul 1992), s 312, 313, 397 (Umumi/Kanuni). 283 Karacakoyunlu Yörükleri'nde 33 adet koyun. A Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, c. fil, s. 101; Mente.şe livasında 25 adet koyun, Aynı eser, c. V, s.140 (Mente.şe); Aynı eser, c. il, s. 72 (Umumi); Aynı eser, "

"

113


ağnam tahsili esnasında koyun kuzusu ile birlikte sayılırdı. Adet-i ağnam bedeli genellikle 2 koyuna ı akçe olarak belirlenrnişti.284. Adet-i ağnam ödeyen hane'nin "kar u kisbe kadir" erkek evladı yerleşik raiyyette olduğu gibi mücerred sayılmakta ve yine yerle­ şikler gibi hukuki şartlan taşımakta idi2es. Kanunnamelerde iktisadi gücünü kaybeden veya 24-'ten daha az sayıda koyuna sahip olan konar-göçerlerden "resm-i kara" adı ile 12 akçe resm alınması bildirilmiştir286 • Kara tabirinin bazen mücerred bazen de beıın3k yerine kullanıldığı. bilinmektedir287. Konar-göçerler için tarif olunan kara resminde raiyyetin mali ünitesi olan koyun miktarı esas alınmaktadır. Yani burada üre­ tici emek ünitesi olan hane'nin şahsi durumu değil, iktisadi fa­ aliyetini devam ettirip-etetirm mesi meselesi ön plana çıkmakta­ dır. Oysa, mücerredin iş görmeye kadir duruma gelmesi şahsi bir durumdur ki, bedeni bir güç harcayarak kazanç elde edebilecek yaşa gelmesini veya gelmiş olmasını tanımlamaktadır. Kütahya c. iV, s. 312, 313, 397 (Umumi/Kanuni); Aynı eser, c. V, s. 135 (Kü­ tahya).Yeni İl Türlanenleri'nde 26 adet koyun: Ö. L Barkan, Kanun­ lar, s. Konar-göçerlerin sahip olduklan develerden de bir deve otuz ko­ yuna baliğ olmak üzere adet-i ağnam tahsil edilmekteydi T. Gündüz,

284

285 286

287

114

Anadolu'da TürkmenAşiretleri -Bozuhıs Tfirkmenleri J.54-0-1640- (An­ kaııi. 1997 ), s. 122, 123. Vidin'de 3 koyuna 1 akçe, A Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, c. il, s. 55(Umumi/Bayezid); Tercil'de 3 başa 2 akçe, Aynı eser, c. m, s. 230 (Tercil) A Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, c. V, s. 470 (Amid). w. . ve yörükde resm-i kara onik akçedir ve yörü!}ün koyunu kınlıp hiç kalmazsa veyahud yiğirmidört adedden ekall kalsa bunlar dahi kara deyü oniki akt;e alınur ve koyun bacı ahnmaz" A Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, c. il, s. 72 (Umumi/Bayezid); Aynı eser, c. il, s. 181, 182 (Hüdavendigar), Aynı eser, c. fil, s. 101, 157 (Kütahya). H. İnalcık, Raiyyet Rüsumu, s. 586 ve devamı; F. Emecen, wBennfilc", Diyanet Valçfi İslam Ansiklopedisi, c. V, s. 458-59.


kanunnamesinde yer alan "Yöriiğün koyunu hiç kalmayub kın­ lub ya yiğinnidört adedden ekall kalsa bunlara dahi kara deni­ lir. Koyun bacı alınmaz Yöriiğün karasından benndk resmi gibi onildşer akçe alınur"288 ifadesi ile Menteşe kanunnamesindeki "koyunu olan kimesnelerin koyunu yiğinnibeşden ziyade ise iki koyuna bir akçe resm-i ganem, koyunu yiğinnibeşden madun olanlardan heman onildşer akçe resm-i benndk alınıp koyun resmi alınmayub ... "289 ifadesi resm-i kara tabir olunan verginin yerleşik ziraatçinin tabi olduğu benııa k vergisini karşıladığını or­ taya koymaktadır. Keı.a, koyunu larılan veya hiç koyunu olmayan konar-göçerlerden benııak vergisinin tahsil olunmasının bir ör­

...ve haymô.ne ve yüzdecinin koyunu kırılıp hiç kalmazsa veyahud resm-i ganem resm-i benndk miktannca olsa onun gibilerden benndk resmi alınur"290. İktisadi gücünü kaybeden konar-göçerin "caba" diye kaydolunduğu 291 da göze çarpmaktadır. Burada, ko­ neği de Ernıruın-Pasin kanunnamesinde yer almaktadır:

"

nuyu tahlile başlamadan konar-göçer tahrirlerine de balanakta yarar vardır. Anadolu'nun en büyük konar-göçer teşekküllerinden biri olan

Bozulus Türkmenlerine . ait ilk tahrirlerde292 hanelerin ver­

giye tabi koyun veya develerinin tespiti yapılırken koyunu bulan­ mayan bazı aşiret mensuplarının hukuki durumunu belirleyici herhangi bir işaret bulunmamakla birlikte aşiret mensupları­ nın sadece hane ve mücerred olarak kaydedildiği görülmektedir. Keza, Dulkadirli, Bozok ve Yeni İl Türkmenlerine ait tahrirlerde

Ö. L Barkan, Kanunlar, s. 24 (Kütahya). A Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri , c. V, s. 140 (Ment*). Ö. L .Barkan , Kanunlar , s. 68 (Emırurn). A Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, c. V, s. 511 (Bayburd), 558 (Ke­ mah); Aynı eser, c. iV, s . 204 (Rum Eyaleti), 290 (Sivas). 292 Başbakanlık Osmanlı Arşivi Tahrir Defterleri (ID) nr. 200; ID nr. 561. 288 289 290 291

115


de aynı durum söz konusudur293 ve ilk tahrirlerde bennaki karşı­ layacak herhangi bir işarete tesadüf olunmamaktadır. Buna mu­ kabil XVII. asırda konar-göçerlerin sahip olduklan koyun ve de­ veleri tesbit etmek ve vergi nizamını yeniden tanzim etmek amacı ile yapılan tahrirlerde ise bennak tabiri ve bennaki tanımlayan ''kef' işareti açıkça yer alrnaktadır294• Aynca ahkam kayıtlan ara­ sında da konar-göçerlerden tahsil edilecek bennak vergisine dair hükümler mevcuttur29S. Konar-göçer raiyyetin temel iktisadi faaliyeti olan hayvan­ cılık, yerleşik/ziraatçi raiyyetin çiftliğine göre üretim ve ka7.8.Ilç açısından daha riskli bir özellik taşıdığından, konar-göçerlerden tahsil edilecek vergi miktarının aşiretler arasında zaman zaman sılontılara sebeb olduğu ve bundan dolayı bazı aşiretlerin dağıl­ dığı, bazılarının ise yerleşik hayata geçmeye çalıştığı bilinmekte­ dir296. Tahsil edilecek vergiyi tahammül derecesine çekmek ama­ cıyla konar-göçer tahrirleri sık sık yenilenmekteydi. Bu cümleden olarak Danişmendli Mukataasına bağlı Türkmenler H.1072/ M.1661 yılında daha önce yapılmış olan tahrir ile tespit ve ta­ yin olunan vergilerini ödeyemez hale geldiklerini bildirerek tah­ ririn yenilenmesini ve tahsil olunacak vergilerinin indirime tabi tutulmasını talep etınişlerdi297. Bunun üzerine H.1069/M.1658 yılında yapılan tahrir defteri üzerinde vergi indirimi uygulama­ sına gidildiği, hanelerin sahip olduklan deve ve koyun sayılarında 293

294

295 296 297

ıı6

nr. 402; TD nr. 604; TD nr. 448; İlhan ŞAHİN, Yeni İl Kazası ve Yeni İl Türkmenleri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Doktora Tezi (İstanbul 1980). Bazı örnekler için bakınız. BOA Divan-ı Hümayun Baş Muhasebe Ka­ lemi Defterleri (D-BŞM) nr. 197; Maliyeden Müdewer Defterler (MAD) nr. 7574; Kamil Kepeci Tasnifi (KK), nr. 2311. Bazı örnekler için halanız MAD nr. 6415, s. 128; MAD nr. 692, s.71; MAD nr. 10306, s. 64; MAD nr.9830, s.103; MAD nr.16077, s 22. T. Gündüz, Aynı eser, 123-126. MAD nr. 7574, s. 8. TD

,


çeşitli miktarlarda indiriın_yapıldığı, daha önce bennak olarak kaydedilen bazı hanelerin ise üzerlerine "re/ şod" kaydı düşü­ lerek bennak vergisinden muaf sayıldığı tespit olunmaktadır298• Bu ikinci düzenleme esnasında Karalu ceamaatinden iki şahıs için kaydedilmiş olan "İkisi bir bennak vennek üzerefennan-ı şerif Fi 4 Ra 1072" şerhi dikkati çelanektedir. Yine aynı düzen­ leme esnasında Mahalle-i Kara Gagalı hanelerinden ıoo koyuna sahip bir şahıs için "yüz koyunu ref olunup bennôk yazıla. Fi 4 Ra 1072." kaydı düşülmüştür299. Aynca yine aynı tahririn pek çok yerinde hanelerden vergi indirimine gidildiği de görülmek­ tedir. Bütün bunlar, daha önce belirtildiği gibi iktisadi gücünü kaybeden konar-göçer raiyyetin vergi statüsünü değiştirmesinde iktisadi gücünün ne kadar önemli olduğunu açık bir şekilde or­ taya koymaktadır. Konar-göçerlerin yaylaklarda veya kışlaklarda sınırlı ölçüde ziraat ile meşgul olduğu bilinmektedir300• Ziraat yapılan yerler ge­ nellikle bir sipahiden kiralanmak suretiyle elde ediliyordu. Eğer, konar-göçer sipahiden yer kiralamak suretiyle ziraat ile meşgul olursa öşür ve salarlık verdikten sonra ''boyunduruk akçesi" adıyla 298 Aynı defter, s. 10-57. 299 Aynı defter, s. 46. 300 Yaylaklar hayvancılığın en önemli bir parçası olduğundan ziraate açıl­ ması yasakb. Bir bölge yaylak olarak tespit edildiyse ziraate açılsa dahi yaylaklıktan çıkmazdı. BOA Mühimrne Defterleri nr. 39, s.ıı, hk. 32 "kadim-i mer'a alınub satılmak ve ziraat olunmak hilaf-ı kanundur. CebNm ziraat ederlerse yine mer'alık üzerine hükm (oluna). Zira ehl-i karyenin davarlanna mer'a mukaddemdir (...) kışlağın veya yayla­ ·ğın kadimden mahsusu. ve müstakil davarlan yürüyüp otundan ve suyundan intifa edegeldikleri mer'a yerlerin bazı kimesneler ziraat eyleseler men' olunurlar." Hadiye Tuncer, Kanuni Sultan Süleyman Zamanına ait Kanunname (Ankara 1988), s.176-177. Bununla birlikte yaylak veya kı.şlaklardaki boş ve dağlık yerler sahıb-i arzın izniyle zira­ ate açılabilirdi. H.Tuncer, Aynı eser, s. 177. .

117


öderdia01• Kanunn8rnede yer alan "yörükler sancak beği ve tımar eri yerinde ziraat ederlerse tamam çiftlüden oniki akçe nim çiftlüden altı akçe resm alın1JT"302 ifadesine Jl87.8l'ail top­ rak için ödenen verginin yerleşik/ziraatçi reayaya göre daha az ol­ duğu göze çarpmaktadır3°a. Bu husus onların toprağı tapu ile ta­ sam.ıf etmiyor olınalan ile alfilcalı olabileceği gibi, aynı zamanda salarlık, boyunduruk akçesi ve resm-i dönüm ödüyor olmaları ile de alfilcalı olabilir. Kem, konar-göçerleri zirai faaliyetlere teş­ vik etmek amacının güdülmüş olabileceği de imkan dfilıilindedir. öte yandan, ziraat ile uğraşan konar-göçerin bir çiftlik miktarınca toprak tasam.ıf edince ödeyeceği 12 akçelik tutarın koyunu kınl­ nuş veya 24'ten daha az kalmış konar-göçerin ödeyeceği beıınfilc/ kara resmi miktarına eşit olması da dikkate şayandır. 12 akçe resın

Konar-göçer raiyyetin hayvancılığı bırakarak yerleşik hayata geçmesi ve ziraat ile uğraşması halinde hukuki statüsü derhal de­ ğişiyor ve yerleşik/ziraatçi reaya durumuna geliyordu. Bu cüm­ leden olarak konar-göçerlerin kurdukları köylerde tespit olunan resm-i çift , bennfilc, mücerred ve ürünlerine müteallik vergiler yerleşik/ziraatçi reayanın ödediği vergiler usulünce tayin olun­ makta ve bu suretle tahsil edilmekteydia04. öte yandan, konar­ göçer raiyyet bir köye yerleştiği halde, temel iktisadi faaliyeti olan hayvancılığı terk etmiyor ve ziraat ile de meşgul olmuyorsa onun konar-göçerlik statüsü devam ettiğinden köyde oturması ''loşla301 Kanunnamelerde konar-göçerlerin ziraat ile u�ması bahsi genellikle adet-i ağnam ve sair vergilerin tanımlanmasından sonra ele alınmakta ve

genellikle "eğer" ifadesi ile başlamaktadır. Bu durum, ziraatçiliğin

nadiren ve isteğe bağlı olarak yapıldığı kanaatini uyandırmaktadır. 302 A Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, c. il, s. 72 (Umumi/Bayezid.);

Aynı eser, c. iV, s. 312, 313 , 397 (Umwni/Kanuni). 303 Çift resmi bazı bölgelerde değişildik aı:zet:mekle birlikte ortalama 33 akçedir. Ö.L Barkan, "Çiftlik" İslam Ansiklopedisi, c. m, s. 392-397. 304 Bazı örnekler için bakınız, TD nr. 200, s. 109, 122, 142, ısı, 153, ısB, 164, 188, 907; TD nr. 184, s. 81, 91, 94, 115, 120, 122.

118


rnak" olarak telakki ediliyor ve resm-i kışlak alınıyorduJ0s. Bura­ dan, statünün değişmesi için gerekli olan temel noktanın, iktisadi faaliyet alanının değişmesi yani hayvancılıktan toprak işletmecili­ ğine (ziraatçılığa) geçilmesi olduğu ortaya çılanaktadır. Bu cümle­ den olarak, raiyyetin hukulô durumunun tayininde, onun yerleşik olup-olmaması değil iktisadi faaliyetin ve mali ünitenin niteliği­ nin rol oynadığı anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak, konar-göçer reaya ile yerleşik ziraatçi reaya­ nın ödeyeceği vergiler onların temel iktisadi faaliyetine balalarak belirlenmekte, yerleşik/ziraatçi hane'den alınan resm-i çift'e kar­ şılık, konar-göçerden adet-i ağnam tahsil olunmakta, bennak ve mücerred vergileri de mali ünitedeki ideal ölçülere göre belirlen­ mektedir. Bu husus bennak vergisinin sadece yerleşik/çiftçi reaya için alınmadığını, konar-göçerlerin de aynı vergiye tabi oldukla­ mn; bu yüzden bennak vergisi ödeyen konar-göçerlerin geçim­ lerini tarımdan sağladıkları görüşününJ06 ihtiyatla karşılanması gerektiği düşünülmektedirJ01.

305 "Karye-i Külajlı tabi-i Re'su'l-'Ayn. Borcanlu/Bozhanlu cemaati mü­

temekkin olup ziraat edenler resm-i zemin ve altıda bir kısmet verip ziraat etmeyenler resm-i kışlak verirler" MAD, nr. 351, s. 103. Başka örnekler için bakınız, Aynı defter, s. 79 ve devamı. "Kışladuğı tımarda yer tapulayub sahib-i tımara hdsıl verirlerse kışla resmin vermeye­ ler" A Akgündüz, Osmanh Kanundmeleri, c. Il, s. 158 (Aydın). 306 Bu göriiş için bkz. Suraiya Faroqhi, Onyedinci Yüzyılın İkinci Yansında Devecilik, Danişrnendli Mukataası, IX. 1Yirk Tarih Kongresi, c. il, An­ kara 1988. 307 Bennfil< konusunda ilave bilgiler için lütfen benim "XVII. ve XVIII. Yıiz­ yıHarda Dani.şmendli 1Yirkmenleri, İstanbul 2005' adlı çalışmama ba­ kınız.

119


Osmanlı Ekonomisi İçinde Konar-Göçerler*

Osmanlı Devleti'nin sınırlan içinde konar-göçerler Yörük veya Türkmen olarak adlandınlırlardı. Yörükler, daha çok belli bir sancağın sınırları dfilıilinde kendilerine tahsis edilmiş bulu­ nan yaylak ve kışlak sahalarında konar-göçerlik ederlerdi. Onlar, yaylakları ile kışlakları arasındaki mesafesinin kısa oluşu ve dar alanda konar-göçerlik yapmaları yüzünden yerleşik hayata mü­ temayil bir konumda idiler. Çünkü dar alanda yapılan hayvancı­ lık, tarım bölgelerine yakın bir iktisadi faaliyeti gerektirdiğinden, ekin ekip-biçme mevsimlerinde onların tarım sahalarından güç­ leri veya ilgileri nispetinde ilgilenmelerine imkfuı hazırlamaktaydı. öte yandan, Anadolu'nun yüksek kesimlerindeki kışlak sahaları­ nın gerçek anlamdaki kışlak mahalleri ile benzerlik göstermediği için ağıl, avlu, in gibi hayvanlarını koruyabileceği binalarda veya sığınaklarda barınmak mecburiyetinde kalmakta ve kışın sert geç­ tiği aylarda hayvanlarını besleyebilmek için saman, arpa ve ben­ zeri hayvan yiyeceklerine ihtiyaç duymaktaydılar. Onların yaylak veya kışlak sahalarına yakın arazilerde, çoğu zaman kiracı ya da •

60. İlim ve Fikir Yılında Prof.Dr. Kdzım Yaşar Kopraman'a Arma­ ğan, Ankara 2003, s. 358-366.

121


ortakçı olarak tanın ile m�gul olmaları bu zaruretten kaynakla­ nıyordu. Bununla birlikte bu faaliyetleri onların yerl�ik hayata geçişlerini de hızlandınyorduJ08• Türkmenlere gelince, Yörüklerle aynı hayat tarzını sürdür­ düğü halde onlardan farklı olarak Türkmen diye adlandırılan konar-göçerler umumiyetle bünyesinde pek çok aşiret bulundu­ ran bir tür aşiretler birliğine mensuptular309• Bunlar, Bozulus, Ha­ lep, Dulkadirli, Varsak, Yeni il gibi büyük t�kküller olup yaylak ve kışlak sahaları birbirinden hayli uzak mesafelerde idi. Mesela Mardin, Diyarbekir, Urfa üçgeninde bulunan Berriyecik bölge­ sini kışlak sahası olarak kullanan Bozulus Türkmenleri yazlan Eı:-zurum-Kars platolarındaki yaylalara çılayorlar hatta zaman uunan Gürcistan sınınna kadar yaklaşıyorlardıJ10• Keza, Dulka­ dir Türkmenleri kışlan Çukurova, Antakya gibi sahil bölgelerine inerken yazlan, Engizek, Erciyes, Nurhak dağlarındaki yaylalar başta olmak üzere Bozok'tan Niğdeye kadar uzanan sahalarda yaylıyorlardıJ11• Atçeken Yörükleri Karaman'dan Kayseri'ye ka308 Kayseri bölgesindeki Yörük yerleşmeleri ve bunun sebepleri konusun­ daki değerlendinneler ve tespitler için bkz. Tufan Gündüz, Kayseri'de Mezraalann Köye Dönüşmesinde Konar-Göçerlerin Rolü, ll. Kayseri ve Çevresi Tarihi Sempozyumu Bildirileri, Kayseri 1998, s. 183-192. 309 Tiirlanen ve Yörük isimleri aynı zamanda coğrafi dağılım ile de ilgili tutulmuştur. Buna göre, Kızılırmak yayının doğusundan güneye doğru çekilecek bir çizginin doğusunda kalanlar Tiirlanen, batısında olan­ lar ise Yörük olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte özellikle Yö­ rük adının kullanımı konusunda belirli bir standart yoktur. Tiirlanen teşekkülleri de -Ycirükan-ı Maraş, Yörük Tiirlanenleri gıbi- zaman za­ man Yörük olarak vasıflandınlmıştır. 310 Bozulus baklanda bkz. T. Gündüz, Anadohı'da Türkmen Aşiretleri, Bo­ zulus Tiirlanenleri 1540-1640, Ankara 1997; Aynca bkz. F. Demirtaş (Sümer), Bozulus Haklanda, DTCF Dergisi, c. VII/2, Ankara 1949. 311 DulkadirTürlanenlerinin yaylakve kışlak sabalan baklandabkz Başbakan­ lık Osmanlı Arşivi (BA) Tahrir Defterleri ('ID) nr. 402, 6o4, 998; Tapu Ka­ dastro Genel Müdürlüğü Kuyud-ı Kadime Arşivi (KKA) TD nr.

122

ıı6, 168.


dar uzanan geniş bir alanda yan-yerleşik bir hayat içinde idilerJ12• Uluyörük Türkmenleri ise Tokat'dan Kütahya'ya kadar oldukça geniş bir alana dağılmışlardı313. Türkmenler de tıpla Yörükler gibi nüfuslannın fazlasını yerleşik hayata geçirmekteydiler. Bununla birlikte, Yörüklerden farklı olarak bölünmeler yoluyla yeni teşek­ küller oluşturmaktaydılar. Mesela Danişmendli Kazası, Bozulus, Dulkadir ve Yeni h Türkmenlerinden katılan küçük grupların bir araya gelmesi ile oluşmuştu314. İfraz-ı Zülkadiriye/Dulkadiriye Türkmenleri de Dulkadir Türkmenleri içinde meydana gelen bir bölünmenin sonucu idi. Ancak bu bölünmeler herhangi bir reka­ betin yada siyasi müdahalenin bir sonucu olmayıp; merkezi hü­ kümetin dağılmaya yüz tutmuş olan veya vergi kontrolü sağla­ makta güçlük çektiği aşiretleri belli bir idari statüye bağlamaktan başka bir şey değildi. Böylece Türkmenler, nüfus güçlerini her za­ man korudukları gibi, iktisadi faaliyetlerinde de herhangi bir ke­ sintiye uğramamaktaydılar. Yörüklerin ve Türkmenlerin temel iktisadi faaliyeti hayvancı­ lık ve hayvancılığa bağlı yan üretim alanlarıdır. Öncelikle koyuncu­ luk (bazı sahalarda keçi) onlann iktisadi faaliyetinin temelinde yer almaktaydı. Sayıları milyonlarla ifade edilebilen koyunlara sahip olan Türkmenlerin yaylak ve lo.şlak alanları arasındaki uzak me­ safeyi kat ederken takip edecekleri yollar merkezi hükümet tara­ fından tespit edildiği gibi onların yol güzergahı boyunca mükelle­ fiyetleri ve muafiyetleri de belirlenmekteydiJıs. Bunlara, "hfuic"den 312 Geniş bilgi için bkz. Hasan Basri Karadeniz, Atçeken Oymak/an 15001642, Doktora tezi, Erciyes Üni. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kayseri 1995313 Erhan Afyoncu, ınu Yörük (1485-1574), Anadolu'da ve Rumeli'de Yö­ rükler ve Türkmenler Sempozyumu Bildirileri, Ankara 2000, s. 1-8. 314 T. Gündüz, XVI Yüzyıl Sonlannda Kayseri Havalisinde Dolaşan Daniş­ mendli Türkmenlerine Dair Gözlemler, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı 44, Türkoloji ve Türk Tarihi Özel Sayısı c.111, s. 454-459. 315 A.Akgündüz, Osmanlı Kammnô.meleri ve Hukuki TahliDeri, c. V, s. 448 vd.

12 3


yani resmi görevliler dışında birinin müdahalesinin önlenmesi için Kanwınfune'nin bir sureti ellerine veriliyordu316. Türlanenler koyunlarını öncelikle büyük şehirlerin ve sefer halindeki ordunun ihtiyacını karşılamak amacıyla yetiştiriyorlardı. Başka bir deyişle koyunlannı satın alacak müşterileri hazırdı. Bu­ nunla birlikte onlar merkezi hükiimet tarafından yasaklanma­ sına rağmen zaman zaman Anadolu'nun iç kesimlerine -hatta İran sınınna yaklaşarak- mal kaydırarak devletin belirlediği ra­ yiçten fazlasına koyunlarını satmaya gayret ediyorlardı317. Konar­ göçerlerin ürünlerini pazarlayabildikleri en önemli yerler yaylak pazarları idi. Mesela Yeni İl Türlanenleri için yaylak pazarlan ku­ rulmaktaydı318. Aynca, yerleşim yerlerine yakın yerlerde kurulan panayırlarda da mallarını satma imkfuı.ı buluyorlardı. Türlanen­ lerin dokuduğu kilimler önemli bir ihraç malı durumundaydı319. Deri, yün keçe, kilim, tereyağı, peynir gibi hayvani ürünler ve do­ kumalar şehir ve kasabaların ihtiyaçlarının teminine büyük ko­ laylık sağlıyordu. Buna mukabil yerleşik ahaliden tarım ürünleri, kumaş ve çeşitli mamul maddeler satın alıyorlardı. Bundan dolayı konar-göçer hayat, yerleşik hayatı bütünle­ yici bir özellik taşımaktaydı. Bununla birlikte her iki taraf ara­ sında özellikle konar-göçerlerin tanın sahalarını tehdit etmesi yüzünden ciddi bir rekabet bulunduğunu da burada söyleme­ liyiz. Ekili alanlara verilecek zararın tazmini ve suçluların ce316 BA Mühimme Defterleri (MD) nr. 21, s. 58, hk. 144; nr. 33, s. 13,

hk. 26. 317 Bazı örnekler için bkz. MD nr. 26, s. 328, hk. 946; A Refik, Anadolu'da Türk Aşiretleri, İstanbul 1989, s. 10-11. 318 Ö.L.Barkan, XV ve XVI. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali Esaslan, I, Kanunlar, İstanbul 1943, s. 85 (Yeni İl). 319 H. İnalcık, Yürüks, Their Origins, Expansion and Economic Role, Ori­ ental Carpet and Textile Studies I, London 1986. s . 39-59.

124


zalandınlınası gibi kat'i hükümleri bulwımasına320 rağmen bu hususta istenilen sonucun elde edilemediği de tespit olwımakta­ dır321. Öte yandan, yerleşiklerin de konar-göçerlere kanunname ile verilen yaylak ve kışlak sahalarını kanuna aykırı olmasına rağmen tanın alanına çevirme gayretleri ya da göç yolu bo­ yunca yerel idarecilerin vergi talepleri de konar-göçerler tarafın­ dan sık sık şikayet konusu olduğu da gözlenmektedir322. Ancak, arada ne kadar rekabet bulunursa bulunsun konar-göçerlerin Osmanlı Devleti içinde ciddi bir istikrarsızlık unsuru oldukla­ rını ispat etmek bize zor görünmektedir. Çünkü her iki tarafın da birbirlerine ihtiyaçları vardı ve bunu zaman zaman dile ge­ tiriyorlardı323. Dahası onların ilk fırsatta devlete karşı ayaklan­ dıkları yahud ayaklanmacıların yanında yer aldıkları gibi iddi­ aları324 da desteklemekte aciziz. Çünkü konar-göçerler yerleşik ahaliye göre daha savunmasız durumdaydılar ve herhangi bir dış etki durumunda iktisadi varlıklarını bir daha temin edemeye320 Osmanlı kanunnamelerinde ziraat hayatının korunmasına yöne­ lilc pek çok tedbir bulunmasına rağmen en belirgin örneği resm-i

deştbani olup, ekili alanla.ra zarar verilmesi halinde ne tür ceza­ lar verileceği açıklanmıştır. Kanunnameler, c. il, s. 426 (Rumeli); c. iV, s. 304 (Umumi). öte yandan konar-göçerlerin kışlakta veya yaylakta iken ekili alanlara ve köylerin yakınlanna yaklaşmaları ya­ sak olduğu gibi, kendileri için belirlenen güzergahların dışına çık­ malan da men' edilmişti. 321 Özellikle iskan teşebbüslerine başlanmasında bu hususun en önemli sebeplerden biri olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü kontrolün dışına çıkan ve "söz dinlemeyen" aşiretlerden en çok yerleşik ahalinin ekin ve bos­ tanlarına verdikleri zararlar şikayet konusu olmuştur. Hatta bazı ma­ hallerde yerleşik ahali tarafından "kazamızda dumıayın ahar yere gi­ din" diye müdahaleler de vakidir. 322 Kanunnameler, c.V.s. 448 vd. (Bozulus). 323 MAD nr. 8458, s. 247. 324 M. H. Yinanç, "Alckoyunlular" İA c. I/263.

125


cek ölçüde kaybedebiliyorlardı32s. Keza, aşiretlerin içinden çıkan eşkıyalar da öncelikle mensubu bulundukları aşirete :zarar veri­ yorlardıl26. Bundan dolayı, konar-göçer toplulukların iktisadl fa­ aliyetlerini devam ettirmeleri büyük risk albnda idi. Bütün bun­ lara rağmen yerleşik hayata karşı direnişlerinin sebebi, iktisadl varlıklarını bütünüyle yitirme korkusu ve yeni hayat tarzına alı­ şamamaları idi. Çünkü, yerleşik hayat, onlara beraberinde yok­ sullaşmayı getiriyordu321. Merkezi yönetim, ekonomik gücünü kaybettiği için eşkıya­ lığa başlayan ve halka her yönü ile zararı dokunan aşiretleri ceza­ landırma ya da kontrol albna alma gibi amaçlarla iskana mecbur tutmayı ancak 17. yüzyılın sonlarına doğru bir politika olarak be­ nirnsemiştirl28. Bu durumda bile "kendi halinde olan" ve "vergi325 Mesela, İran sınırına yaklaşan Bozulus Türkmenleri Kızılbaş (Safevi) taraflarından gelen eşkıyaların saldırısına uğramış ve on binlerce ko­ yun kaybetmişlerdi (MD nr. 35, s. 78, hk. 190 ) . Aynca, Karaman sakini Bozulus'a mensup Küşne cemaati Levendat baslosı neticesinde yerle­ şlın yerlerini terk etmek zorunda kalmışlardı. Selendi kazasına bağlı Danbükü mevziine yerleştirilen Kantemir Çepnisi aşireti de eşkıya bas­ kınlarına dayanmayarak köylerini terk etmişlerdi. Barçın'da sakin Ka­ rabağlu aşireti, Kütahya vilayetindeki Bozulus aşiretleri de eşkıya bas­ kınlan karşısında çaresiz kalmışlardı. Bkz. T.Gündüz, A.g.e. s. 153. 326 Tabanlı Deli Bekir başına topladığı adamlarla gelen-geçene ve kendi aşiretine zarar verdiği..." BOA Cevdet Zaptiye nr. 457. 327 Aydın, Karahisar-ı Sahip, Kütahya ve Hamid sancaklarındaki harabe ve boş köylere yerleştirilen Danişmendli Türkmenlerinin önemli bir bölümü ağır kış şartlarına dayanamayarak hayvanlarının önemli birbölümünü kay­ betmişler; bu yüzden bazılan yerleşlın yerlerini terk etmiş, geride kalan­ lara ise yaylağa çıkmalarına şartlı izin verilmiştir. MAD nr. 84s8, s. 198. 328 Burada XN. Yüzyılda Balkanlarda Türk nüfusunu arttırmak gibi siyasi amaçlarla yapılan sürgün veya iskan hareketlerini konunun dışında tut­ maktayız. XVII. yüzyılın sonunda başlayan iskan teşebbüsleri ve iskana tabi tutulan aşiretler için bkz. Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorlu­ ğunda Aşiretlerin İskanı, İstanbul 1987. Bu faaliyetlerin devamı için bkz. Yusuf Halaçoğlu, XVIII. Yıizyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Ankara 1988. "

126


Zerini tamam veren" aşiretlere yönelik herhangi bir uygulama söz konusu değildirJ29. Bu husus Osmanlı Devleti'nin ekonomi zihni­ yeti ile alakalı olup, iktisadi faaliyetlerdeki devamlılığı temel pren­ sip olarak benimsemesinden kaynaklanmaktadır.JJ0 Bilindiği gıbi Osmanlı Devleti, hakimiyet kurduğu sahalardaki iktisadi faaliyetleri kesintiye uğramadan devam ettirmeye ve bu suretle hazineye aktanlacak olan gelirlerde devamlılık sağlamaya çalışmıştır. Hatta kanunnamelerden anlaşıldığına göre yeni mua­ fiyetler getirmek, vergilendirmede tahammül sınırlarını aşmamak gibi uygulamalarla da yeni tabi olmuş toplulukların ya da millet­ lerin Devlet ile bütünleşmesini teşvik etmiştir. Mehmet Genç'in gelenekçilik diye tanımladığı eski uygulamaları devam ettirme an­ layışının temel mantığı iktisadi faaliyetin devamının sağlanarak fiskalizme331 kolay bir geçiş yapmaktı. Böylece iktisadi faaliyetler güvence altına alındığı gibi vergi tahammül sınırlarına çekilerek hem yaygınlaştınlmış ve alınabilirlik düzeyine çekilmekte hem de daha fazla tahsilat yapılarak hazineye aktanlan gelirlerde artış elde edilrnekteydiJJ2• Buna paralel olarak, konar-göçer hayatın de­ vamlılığı hem reayanın yerleşik olmayan ünitelerinin iktisadi fa­ aliyetlerinin sürdürülmesi hem de vergilendirmede çeşitlilik açı­ sından önem taşıyordu. Çünkü Anadolu'nun çok geniş ve münbit toprakları olmasına rağmen hallan bir bölümünün konar-göçer 329 Kendi halinde olan ve vergilerini düzenli ödeyen aşiretlerin iskan ile teh­ dit edilmemeleri hususunda bazı örnekler için bkz. MAD 9909, s.332; 330 Mehmet Genç'in Fiskalizm, Gelenekçilik, İaşecilik üçlemesi üzerine otwttuğu temel prensipler, Osmanhlann konar-göçerlere bakışını izah etmede bize önemli bir yol gösterici olmuştur. Bu makale bir yönü ile M. Genç'in formüle ettiği Osmanlı ekonomi zihniyetinin konar­ göçerler esas alınarak değerlendirilmesi ve sonuçlarının ortaya konul­ ması anlamını da taşımaktadır. Geniş bilgi için bkz. M. Genç, Osmanlı İmparatorluğu'nda Devlet ve Ekonomi, İstanbul 2000, S-43-67. 331 Hazineye aktanlacak gelirlerin daima en üst düzeyde tutulması prensibi. 332 Değerlendirmeler ve tartışmalar için bkz. M. Genç, A.g.e. 12 7


bir hayat tarnnı ve hayvancılığı benimsemesi onların geleneksel hayat tarzındaki devamlılıktan kaynaklanıyordu. Devlet, bu du­ ruma belirgin şekilde karşı çıkan bir tutum içinde değildi. Hatta devlet, toplumdaki iktisadi faaliyetlerin çeşitliliğinin az.alınası ve bunların birbirini tamamlayıcı nitelikte olma özelliğini kaybet­ mesi, konar-göçerlerden tahsil edilen hatırı sayılır vergilerin tah­ sil imkfuıırun ortadan kalkması, iktisadi faaliyet biçiminin sek­ teye uğraması veya ortadan kalkması gibi sebepleri göz önünde bulundurarak onların yerleşik hayata geçirilmesini benimseme­ mekteydi. Ancak uygun ortanun temin edilmesi halinde yerleşik hayata karşı bütünüyle bir karşı çıloş da söz konusu değildi. Me­ sela Kayseri bölgesindeki Yörükler kendiliğinden yerleşik hayata geçtiği gibi bunlardan vergi toplayan sipahilerde büyük zarara uğramışlardı333. Aynca, XVI . yüzyılın sonlarında yapılan tahrir­ lerde Türlmıen veya Yörük grupları arasında görülen hızlı nüfus artışının yerleşik hayata yönelik bir değişimi de birlikte getirdi­ ğini burada belirtmek gerekir. Kendiliğinden meydana gelen ve Merkezi yönetim tarafından da herhangi bir yönlendirme veya müdahale ile karşılaşmayan bu yerleşik hayata geçme biçimi as­ lında konar-göçerlerin bütününde gözlenen bir yerleşme eğilimi değildi. Çünkü Yörükler dar alanda hayvancılık yaptıkları ve zirai faaliyetler ile iç içe oldukları için yerleşik hayata geçme eğilimlerini daha hızlı gerçekleştirirken, Türlmıenler nüfus güçlerine oranla daha yavaş bir süreç yaşamışlardır334. Burada Türlmıenlerin bağlı 333 Kanunnameler, c. III, s. 329 (Karaman). 334 XVI. yüzyılın sonlannda yapılan tahrirlerde en çok dikkati çeken hu­ suslardan bir eskiden mezraa olan yerlerin konar-göçerler tarafından

ziraate açılarak yeni yerleşim sabalan yapılmalandır. XV. Yüzyıl bo­ yunca yapılmış olan tahrirlerde bu hususun daha yavaş seyrettiği gö­ rülürken aynı yüzyılın sonunda belirgin bir hal almıştır. öte yandan, Bozulus, Dulkadir, Atçeken, Yeni il gıbi büyük Türkmen teşekküllerine mensup aşiretler tarafından köyler kurulması hatta şehirlerde mahalle­ ler meydana getirilmesi (mesela Maraş ş�hrindeki Karamanlı, Çiçekli,

128


oldukları vergi tahsil sisteminin de etkili olduğunu savunabiliriz. Çünkü Türkmenler, Danişmendli, Dulkadir, Bozulus gibi isimler albnda sancak veya kaza statüsünde bulunduklarından, onlar­ dan yerleşik hayata geçmek isteyen gruplar öncelikle kendi vergi dairelerinin dışına çıkmaları icab ediyordu. Aksi halde hem yer­ leşik reayaya ait vergileri hem de konar-göçerliğe ait vergilerini ödemek zorunda kalıyorlardı. Durumlarının değiştiğini merkezi hükümete bildirmeleri ve fazla vergi talebinden kurtulmaları ise bir hayli zaman alıyordu335. Çünkü ziraatçilik ile konar-göçerlik arasına sıkışıyorlardı. Buna göre, eğer yerleşik olmalarına rağ­ men bir arazi ekıniyorlarsa konar-göçerlerin bir karye sınınnda kaldıkları zaman ödedikleri loşlak resmi, duhan resmi gibi ver­ gileri ödemek durumundaydılar. Ziraat ile meşgul oldukları dö­ nemlerde bile adet-i ağnam vergilerini daha önce dfilıil oldukları konar-göçer teşekkülün muhasebesine ödüyorlardı336• Yerleşik hayata geçmiş olan bir konar-göçer grubun, bu niyetini açıkça ortaya koyabilmesi ve merkezi hükümeti inan­ dırabilmesi için taş evler bina etmesi, cami, çeşme gibi yapı­ lar meydana getirmesi ve bütün bunları tamamlayacak şekilde Ağcakoyunlu mahalleri gibi), onlann asıl nüfuslarında ciddi eksilmeler meydana getirmediği için dikkat çekmemektedir. Oysa Yorüklere naza­ ran daha fazla nüfus gücünü yerleşik hayata geçirmişlerdir. Bu husus için Maraş, Yeni il, Bozok ve Urla'ya ait tahrir defterleri önemli kayıt­ lar ihtiva etmektedir. 335 Sarılu aşireti Nusaybin Nahiyesindeki boş ve harabe olan Til-i Çift, Til-i Gören, Salim ve Cerime köylerine yerleşmişler, tahrir esnasında emin­ ler tarafından raiyyet ya.zılmalan talep olununca karşı çıkmışlardı. T. Gündüz, A.g.e., s. 98. 336 Urfa, Birecik, Amid'e aid tahrir defterlerinde konar-göçer iken yerle­ şik hayata geçmiş olan hanelerin deftere hangi aşirete veya teşekküle mensup olduğu kaydedilmiştir. Bunun sebebinin yerleşik hayata geç­ miş olmasına rağmen vergi statüsünün ve vergi dairesinin değişmemiş olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

129


üzerlerine tayin edilen vergileri tamamen ödüyor olmaları gere­ kiyordu337, Aksi halde, kondukları yerlerden kaldırılarak aşiret­ lerinin içine döndürülürlerdi338• Aşiret voyvodalanııın, yerleşik hayata geçen aşiret mensupları için herhangi bir talepte bulun­ maması da önemliydi. Çünkü, yerleşik hayata geçmemiş olan aşiret mensupları için vergi yükünün ağırlaşması ve bu yüzden vergi tahsilatının zora düşmesi de söz konusu olabilirdi. Çünkü tayin edilen verginin statik olması ve olağanüstü bir durum söz konusu olmadan339 herhangi bir yeni düzenlemeye gidilmemesi aşiretlerin bölünerek başka bir vergi dairesine girmesine fırsat verilmemekteydi. Bu yüzden, klasik dönemde merkezi hükümetin konar-göçerleri yerleşik hayata geçirmek istediğine dair belirgin bir politika göz­ lenmemektedir. Çünkü konar-göçer hayat tarzının ortaya çıkardığı artı değerler, yerleşik-ziraatçi reayanın ortaya çıkardığı artı değer­ ler ile paralellik göstermektedir ve birbirini tamamlayıcı nitelikte­ dir. Bundan dolayı, Devletin nazarında iki farklı iktisadi faaliyet biçimi vardır ve biri diğerine tercih edilemeyecek kadar önem ta­ şımaktadır. Bu yüzden, Devlet, konar-göçer kanunnfunelerinden anlaşıldığı üzere onların hayat tarzlarını ve faaliyet alanlarını ko­ rumak gibi bibi bir hassasiyet içindedir. Osmanlı hfil<lmiyetine yeni katılmış olan topluluklara ait kanunnfunelerde bu durum daha belirgin bir şekilde gözlemlenmektedir. Mesela Dulkadir ve Bozulus kanunnamesinde sık sık tekrarlanan "bu dahi bid'at ol­ mağın ref olundu" şeklindeki. eski uygulamalardaki aşın vergi ve 337 MAD nr. 8458, s. 230. 338 Konya'ya yerleşen bazı Atçeken Y'c:iriikleri'nden hala vergi talep edil­ mesi hakkında bazı şikayet konulan için bkz. Konya Şer'iyye Sicilleri nr. 20, s. 8, 22, 163, 339 Aşiretlerin mfili ünitelerinin temeli olan hayvancılık iklim şartlan, sal­ gın hastalıklar ya da eşkıya baskınlan gibi sebeplerden azalma göste­ rebilirdi. Bu durumda, aşiretler durumlannı merkezi yönetime bildi­ rirler ve vergilerinin yeniden tanzimini isteyebilirlerdi.

13 0


salgun taleplerinin kaldınlması bu hususa güzel bir örnektir3'1°. Yani ilk olarak reayanın iktisadi faaliyeti ne olursa olsun güven ortamının temini yoluna gidilmektedir. Yıne de bir yerin şen ve abadan olması için yerleşik hayata geçen topluluklara ses çıkanl­ madığını da ilave etmek gerekir341• Kanunnamelerden yaylaların ve kışlakların ziraate açılma­ sının yasaklanmış olması da bu cümledendir. Anlaşılacağı üzere büyük Türlanen teşekküllerinin toplu olarak bulunduklan saha­ larda ikinci bir faaliyete izin verilınemekte342, böylece muhtemel rekabet ve ihtilaflar ortadan kaldınldığı gibi hayvancılığın her ne suretle olursa olsun zarar görmesinin de önüne geçilmekteydi. Diğer taraftan aşiretlerin devlet ile yazışmalannda, normal şartlar altında, vergilerin tahammül sınırlannı zorladığına dair şikayetlere hemen hemen hiç tesadüf olunmamaktadır. Bununla birlikte ekonomik gücün kaybedilmesi halinde durumun idareye bildirilmesinden sonra vergi indirimi yoluna gidilmektedir. Me­ sela Danişmeclli Türlanenlerinin ileri gelenlerinin Divan-ı hüma­ yuna gönderdikleri bir arz-ı halde vergilerinin arttrnlması halinde ödeyemeyecek hale gelecekleri ifade edilmiş ve vergilerinin indi­ rilmesi talebinde bulunmuşlardı343. Bu arzuhale cevaben Daniş340 Bu hususta Bozulus ve Dulkadir Kanunnamelerine balalabilir. Kanun­

lar, s. 119-129 (Dulkadir),140-144 (Bozulus). 341 " Bu diyarın bazı yerlerinin şenliği taife-i mezbıire ile olup topraktan

el çekmelerin vech göriilmeyüb . " KKA TD nr. 574, s. 4 342 "Kışlağm veya yay/ağın kadimden mahsusu ve müstakil davarları yü­ riiyüp otundan ve suyundan intifa edegeldikleri mer'a yerlerin bazı kimesn.eler ziraat eyleseler men' olunurlar .. " H. Tuncer, Kanuni Sul­ tan Süleyman Zamanına Ait Kanunname, Ankara 1988, s. 176, 177. 343 Danişmendli Türkmenlerinin Divan'a sunduldan bir dilekçe bu hususa güzel bir örnek oluşturmaktır: "Devletlü ve müriivvetlü Sultanım sağ olsun. Bu.fukaralar Dani.şmendlü cemaati.fukaraları olup on altı bin guruş miriye vereceğimiz olup rdzılar iken şimdi yirmi beş bin gu­ rıışun defterini virmek isterler, yetmiş seksen neferfukaralarız hali. .

.

13 1


mendlilerin daha önce yapılan tahrirleri yeniden gözden geçiri­ lerek yine aynı defter üzerinde aşiret mensuplarının ödemeleri gereken vergiler yeniden düzenlenrnişti.344. Danişmedli tahrirle­ rinin birinde ise yine vergi talıaııunül sınırlarına çekilmiş, hatta daha önce hane olarak kayd edilen bazı vergi haneleri bennfilc statüsüne iııdirilmiştir345• Öte yandan, konar-göçer gruplara ait tahrirlerin çok sık yenilenmesi de bu durumun bir neticesidir. Ancak onlar daha çok kanun harici ve keyfi uygulamalarla ken­ dilerinden aşın vergi talep eden vergi eminlerine, voyvodalara yahud mahalli idarecilere dair şikayetleri kayda değer boyutlar­ dadır. Buna mukabil merkezi hüküınetin ''Türkmenlere yapılan vergi zulrnunü" önleme gayretini de gözden uzak tutmamak ge­ rekir. Bunun en tipik örneği voyvoda veya kethüda tayinlerinde aşiretlerin ödeyecekleri vergi miktarlarının da belirtilmesidir346. Böylece her iki tarafa da verecekleri vergi hatırlatılmakta su-i is­ timallerin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Meselenin iaşecilik anlayışı açısından izahına gelince, evvela konar-göçerlerin hayvancılık ve buna bağlı iktisadi faaliyet içinde olmaları sebebiyle büyük şehirlerin ve ordunun en önemli iaşe kay­ nağı durumundadır. İkinci husus konar-göçerler deri işlemeciliği için mühim bir haııunadde kaynağıdır. Buna yünlü dokumacılığı da ilave etmek gerekir. Bir başka husus ise konar-göçerlerin samize merhamet şerefinizden on altı bin guruşu.n defteri hıfz olup zul­ mümüz zeman-ı devletinizde def olunmak lxıbında inayet-i şerifiniz rica olunur. Baki ferman mürüvvetli sultanındır. Yörükan-ı Dani.ş­ mendli Fııkaralan. (İzzetli Defterdar Paşa Hazretleri. Mezbur­ larm cemaatlerini onaltı bin guruşa ve el-Hac Alunedoğlu cemaatini binbeşyüz guruşa cem'an on yedi bin beş yüz gu­ ruş olmak üzere defterleri nesh edip suret-i deft'.er veresin.) D-BŞM nr. 197, s. 1. 344 D-BŞM nr. 197, s. 4-30. 345 MAD nr. 7574, s. -ıs, 34 vd. 346 Göndermeler için bkz. T.Gündüz, A.g.e. s. 123. 13 2


bip oldukları develer itibariyle Osmanlı Anadolu'sunda ulaşım ve taşımacılık tekelini neredeyse bütünüyle ellerine alınış olmaları­ dır. Hatta bu yönleriyle ordunun da en önemli lojistik kaynağını oluşturmaktadır. Bundan dolayı devletin belli bir iktisadi faali­ yet biçimini önemsemeyen, engelleyici tedbirler alan yahud bü­ tünüyle ortadan kaldırmayı yönelik politikalar geliştirmesi imkan dahilinde değildir. Bu cümleden olarak, yukarıda kısaca özetlenen çerçeve içinde Osmanlı Devleti'nin konar-göçerlere karşı yerleşik­ ziraatçi yapıyı tercih eden, onları yerleşik hayata geçmeye zorla­ yan bir tutum içinde olduğu yolundaki görüşleri347 kabul etmek mümkün görünmemektedir. Sonuç olarak, konar-göçer Yörük ve Türkmen toplulukları Osmanlı ekonomik yapısı içinde şehirliler ve köylülerin yanında üçüncü bir güç olarak bulunmaktaydı. Bu yüzden varlıklarının de­ vam ettirilmesi ve iktisadi faaliyetlerinin güvence altında tutul­ ması için bazı tedbirler alınmıştır. Osmanlı Devleti'nin ekonomi anlayışında yer alan hazineye aktarılacak gelirleri artırma (jiska­ lizm), iktisadi faaliyetlerin devamlılığını sağlama (gelenekçilik) ve hallan ihtiyaçlarını temin etme (iaşecilik) prensipleri, konar-göçer hayat tarzının Osmanlı ülkesinde devamlılığına devletin niçin ta­ raftar olduğu sorusuna da açık bir cevap teşkil etmektedir.

347

RP.Llndner, Ortaçağ Anadolu'sunda Göçebeler ve Osmanlılar, (çev. Müfit Günay), Ankara 2000.

133


Yüzyılda Kayseri'de Mezraalann Köye Dönüşmesinde Konar-Göçer Aşiretlerin Rolü* XVI.

Mezraa tabiri coğrafi bir kavram olarak "köy altı yerleşme bi­ rimi" veya "lor iskan birimi" olarak kabul edilmekle beraber348 Os*

II. Kayseri ve Çevresi Tarih Sempozyumu Bildirileri, 16-17 Nisan 1998,

Kayseri 1998, s. 183-192. 348 Mezraa hususu daha çok modem coğrafyacılartarafından ele alınmış olup çağdaş verilerin ve gözlemlerin ışığında değerlendirilmiştir. Bundan do­ layı coğrafi bir mekan olarak ele alınmış ve yerleşmenin unsurlarından sayılmıştır. Ancak, bu hususta coğrafyacılar arasında da tam bir görüş birliği bulunmadığı da göriilmektedir. Yapılan araştırmalarda mezraa­ nın hayvancılık veya tanın ekonomisi içinde yeri kabul edilmekle beraber geçici veya sürekli oturulması göz önüne alınarak "yerleşme" açısından incelemeye tabi tutulmuştur. Bu husutaki görüşlerin değerlendirilmesi için bakınız: Dr. Harun Tunçel, Mezraa Kavramı ve Türkiye'de Mezra­ alar, A. Ü. Türkiye Coğrafyası Araştırma ve Uygulama Merkezi Der­ gisi, Sayı:5, Ankara 1995, s. 74-98; Aynca bkz. Necdet Tunçdilek, Kır Yerleşmeleri, Köy Altı Şekilleri, Türkiye Coğrafi ve Sosyal Araştırma­ lar, İstanbul 1971, s. 17-55; Ali Tanoğlu, İskan Coğrafyası, &as Fikirler, Problemler ve Metod, Türkiyat Mecmuası, c XI, İstanbul 1954, s. 1-32. Tanoğlu mezraanın ziraat yapılan, ekilip biçilen yer olduğuna temasla gi­ derek yerleşme alanına dönüştüğüne dikkat çekmektedir. öte yandan, günümüzde mezraaların daha çok Doğu Anadolu'da yoğunlaşması sebe­ biyle çağdaş araştırmalarda bu bölge temel örnek olarak alınmıştır. Ha­ yati Doğanay, Türkiye Beşeri Coğrqfyası, İstanbul 1997.

135


manlı tahrir kayıtlannda daha çok ziraat yapılan yer anlamında, çoğunlukla bir yerleşme biriminin bağlantısı olarak, o yerin ta­ nın hayabnın tamamlayıcısı pozisyonunda kaydedilmiş, bazen ismen belirtilmekle yetinilmiş349 bazen de mezraanın bulunduğu noktanın yerleşme birimine mesafesi yahut belirgin özelliği tarif edilrniştir3so. Tahrir defterlerinde mezraa tabiri yaygın olarak kul­ lanılmakla beraber yer yer aynı kelimeyi karşılamak üzere "ekin­ lik" deyiminin kullanıldığı da görülür. Hatta bu iki kelime aynı anlamı karşılamak üzere, aynı tahrir defterinde görülebilmekte­ dir. Osmanlı tarım ekonomisi içinde köyün bir bağlantısı duru­ munda olan mezraalarda sadece ziraat ile meşgul olunmadığı bi­ linmekle beraber umumiyetle köyün/köylünün iktisadi faaliyet sahası içinde ikinci bir tarım sahası konumunda olması dolayı­ sıyla vergiler bakımından da iktisadi bütünlüğü ilgilendirecek du­ rumdadır. Bununla birlikte mezraalar çoğu zaman miri arazinin bir parçası konwnunda olup köyü tasarruf eden sipahinin gelirle­ rine kaydedildiği gibi vakıf veya mülk olarak tahsis edildiği de tes­ pit olunmaktadır. öte yandan, mezraalarda ziraati yapılan ürün­ ler arasında çeşitlilik olmadığı da göze çarpmakta; yaygın olarak arpa, buğday gibi hububattan vergi alındığı tespit olunmaktadır. Öşr-i kovan veya resm-i kovan vergisi ise köylünün ziraatin yanı sıra arıcılık ile de meşgul olduğuna delalet etmektedir. Mezraa tabiri kanuıınfunelerde "harabesi veya suyu bulu­ nan yer" olarak tarif edilmiştir3s1• Kanunnfunelerden anlaşıldı349 Genel bir örnek olması için, "Mezraa-i Belviran tabi-i Tomarza" gıbi. 350 Mesela: "Cemaat-i Çakırbı, mezraa-i Kızılca ve Yassıca kışlı:ıkkuı, mezraa-i Çab Elma ekinlikleridir, mezraa-i KatırAğıl ve Bayak ağıllandır." Başka bir örnek olınası için: Mezroa-i Ortaviron nez.d-i sınur-ı Söğütliice ve Var­ tanlu." Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) ADF.E nr. 64, s. 10. 351 ... gahi bu karyelerin her bölüğüne afet irişüb oturduk/an yerden gö­ çüp birbirinin karyesine girüp veyahut ahar yerde mesken tuttuklan zamanda virane ve mekabir ve savad itibariyle mevkufat amilleri bu başka mezraadır haric ez-defter kalmış deyü mahsule dahi ettikleri "


ğına göre bir bölge veya yerleşim yeri ı.aınan içinde terk edilmiş yahut ahalisi türlü sebeplerden dağılmış,bu yüzden boş (hali) ka­ lan topraklar yalandaki bir köye etkinlik olarak tahsis edilmiştir. A ynca, mezraalar daha önce köy olarak bulunduğundan eski sı­ nırlarının muhafaz.ası öngöriilınüş, yeni defterlerde (yani tahririn yenilenmesi sırasında) mezraaların sınırlannın tespiti yapılmamış dahi olsa mezraa, köy iken nerelere hakiın ise o yerlerin mezra­ aların sının sayılması bildirilıniştir352• Burada tartışmasız bir şe­ kilde kabul edilecek olan nokta, mezraaların daha önce köy sta­ tüsünde bulunması ve ı.aınanla terk edilmiş olmasıdır. Bundan dolayı, "harabe" tabiri köyün terk edilmiş halini yansıtmaktadır. "Su" ise iskan ın temel unsurlarından olup hem insanın hem de ziraat ve hayvancılık hayatınınvazgeçilmez unsurudur. Buradan, tahrir defterlerinde mezraaların yoğunluğuna bakarak Osmanlı zi­ raat hayatında köylerin sık sık yer değiştirdiği akla gelebilir. Ewela şunu belirtmekte yararvardır: Osmanlı Devleti'nde iskan yerinin sık sıkveya keyfin,ce yer değiştirme imkfuıı yoktur. Şayet bölgede lotlık, salgın hastalık, eşkiya baskınları gibi felaketler yaşanmışsa yani resmi kayda göre "afet erişmemişse"vergi dili.eni gereği aha­ linin dağılması ve toprakların boş kalması imkfuı dfilıilinde dehilaf-ı defter ve kanundur zira mamur iken as[ karye hasılı ile mah­ sup kılınm�tı ." Ö.L Barkan, Osmanlı İmparatorluğunda Zirai Eko­ nominin Hukuld ve Mali Esaslan, ı, Kanunlar, İstanbul 1943, s. 53 (İçel). Aynca bkz. Halil İnalcık, H. 835 Tarihli Suret-i Defter-i Sancak-i Arvanid, Ankara 1987, s. XXIX. Değerlendirmeler için bkz. H. İnalcık, Köy, Köylü ve İmparatorluk, V. Milletlerarası Tiirkiye Sosyal ve İkti­ sat Tarihi Tebliğler, Ankara 1989. 352 ... Amma şal mezraa ki muayyen ve mümtaz sının harabesi olup vi­ layet kitabet olundukta hali ve harabe olup..." Barkan, A.g.e. s. 190. (Çemişkezek) ... Mezraa sınırlı köy gibidir. (...) defter-i ceditde bir mezraanın hudud yazılmasa karye iken sınırlı dahi olmasa ol mez­ raa karye iken ne mahalde ise heman yurtlannda ekenlerin öşrü alı­ nır..." Barkan, A.g.e. s. 281 (Silistre). .

"

"

137


ğildir. Çünkü devletin toprak ve raiyyet üzerindeki kontrolü on­ ların vergi dairesi dışına çıkmasına imkfuı tanımamaktadır. Bir hane'nin353 başka bir yere göçüp yerleşmesi (veya izini kaybettir­ mesi) vergi toplamada müşkilat çıkaracağından ya özel izne bağlı olmakta yahut göç etmesinin üzerinden ıo yıl süre geçmesi gerek­ mektedir354. Keza, yerleşik reaya gibi vergi kontrolü altında bulu­ nan konar-göçerlerin de yerleşik hayata geçmeleri için özel şartlar gerekmekte taş evler bina edip, cami yapmalarına yani toprağa tutunup-tutunmadıklarına balolmakta355 ve statü değişikliğine an­ cak o zaman karar verilmekteydi. Böylesine sıla bir kontrolün ya­ şandığı ortamda sık sık yer değiştirmek mümkün değildi. Üstelik topraktan elde edilen gelirlerin harcama alanlarının daha önceden tespit ve tayin edilmiş olması yüzünden toprakların kısa süre de olsa boş kalması ve köylerin harabe haline gelmesi tüm iktisadi dengeleri bozacağından -"afet erişmesi" hali dışında- devletin bu duruma göz yumması beklenemez. Mezraa isimlerinde sıklıkla tesadüf edilen viran, virancılc, ören, höyük gibi isimlere gelince; bunlar da mezraaların daha önceden bir yerleşme yeri olduğunu açıkça göstermektedir. An­ cak, yerleşme yerlerinin boşalmasının sebeplerini yüzyıllar ön­ cesinden ele alınarak Bizans-Sasani çatışmalarına, Bizans'taki iç güvenlik sorunlarına ve bunların tamamlayıcısı olarak Türk1erin Anadolu'yu fethine kadar götürülmelidir. Anadolu topraklarının savaşlar ve çatışmalar yüzünden orduların sürekli tepelediği bir yer durumunda olması, kır nüfusunun şehirlere veya korunaklı 353 Bilindiği gibi Osmanlı vergi düzeni içinde vergiye temel olan unsur "hane"dir. 354 ... defter-i cedide kayd olan reayadan bazı kimesneler yerinden kal­ "

kub ahar vilayetlere cela-yı vatan eylese vardığı yerlerde on yıl ka­ rar itmiş olmadığı kanun-ı kadim hasebiyle göçürülüp yerine geti� rile. " Barkan, A.g.e. s. 77 (Yeni İl). ..

355 BOA Maliyeden Müdevver Defterler nr. 9909, s. 49.


bölgelere çekilmesine sebep olmuştur. Türklerin Anadolu'yu fethi ise yerli ahalinin geniş ölçüde sahip oldukları topraklan terk et­ melerine yol açmıştı. Devrin kaynaklan Türklerin önünden ka­ çan Rwnların Anadolu'yu ıssızlaştırdığından söz etmekte ve Bi­ zans

imparatorlannı Türklere karşı direnmek yerine ''kadınlaşnuş

müşavirlerin sözlerine kanarak Rwnlan Balkanlara sevk etmekle" suçlamaktadırlar. Yer değiştirmenin boyutu o kadar büyük olmuş­

tur ki "hücrelerine çekilmiş rahipler" bile korkularında yerlerini terk ederek Balkanlara veya adalara kaçnuşlardır356• Bütün bun­ lar Türklerin Anadolu'da karşılaştıkları manzarayı tasvir etmeye yetmektedir. Boşluklar doğal olarak Türkmen boy ve oymakları tarafından doldurulmuştur. Mezraa isimlerinde tesadüf edilen Yuvalı, Avşar, Yazır, Eymür, Todurga, Kınık gibi Oğuz/Türkmen boylarına ait isimlerin pek çoğu bu ilk dalganın hatıraları olma­ lıdır. öte yandan, Türkmen boylarının bölgeye yerleşip adlarını verdikten sonra dağılmaları da mümkündür ve bunlardan kalan isimler bölgenin diğer sakinleri olan Türkmen kardeşleri tara­ fından devam ettirilmiştir. Haçlı Seferleri, Moğol İstilası, Celali İsyanları gibi Anadolu'nun yerleşme tarihini yakından ilgilendi­ ren olaylardan sonra Anadolu ancak istilcrara kavuşabilmiştir. O halde bu bölgenin terk edilmesi ve harabeye dönüşmesinin tari­ hini daha geniş bir perspektifte ele almak yararlı olacaktır. Bunun yanı sıra in, kıraç, ağaç, saz yeri, ağıl, taşlık Ali mülkü, ırmak ke­

narı, öz, bel gibi eski bir yerleşme yerini çağrıştırmayan pek çok mezraa isimleri ise buraların sonradan açıldığını ve köyün ziraat sahasına dfilıiJ. edildiğini göstermektedir. Kayseri'de bulunan bazı mezraalar ise "in" adıyla birlikte tavsif olunmaktadır. Bu durum tarım hayatı ile birlikte hayvancılığın da mezraa merkezli yapıl­ dığını hayvan barındırmaya yarayan "in'1erin kazılmasında bölge topraklarındaki tüflü sahaların bu iş için müsait olduğunu, inle­ rin etrafının da tarıma açıldığını göstermektedir. Görüldüğü gibi 356 Osman Turan, İslamiyet ve Türkler, İstanbul 1980, s. 75, 76.

139


"harabe" bulunma zorunluluğu her ne kadar önemli bir husus ise de bütün mezraalara teşmil etme iınkfun yoktur. Kayseri bölgesindeki mezraalar, XVI . yüzyılda, köylerin ta­ sahası içinde yer almalarından dolayı, daha çok ziraat haya­ tını tamamlayıcı bir fonksiyona sahipti. Bir köyün bir mezraası olduğu gibi:h7 pek çok mezraası da olabilınekteydi358• nın

Mezraaların bir kısmı ise "haric ez-defter" kalmış veya "ha­ ricden gelen Türlanenler" tarafından ekilip biçilınektedir359. An­ cak bütün bu özellikler Kayseri'ye özgü bir durum olmayıp tah­ rir kayıtlarından anlaşılacağı üzere pek çok bölgede görülebilecek durumlardır. Kayseri'deki mezraaların temel özelliği ise zamanla iskan merkezleri durumuna gelmesidir ki, erken dönemlerde iskana açılması sebebiyle Kayseri ve çevresinin yerleşme tarihi balonundan önem arz etmektedir. Kayseri bölgesinde bulunan konar-göçer aşiretler İslamlı Yö­ riilderi, Yahyalı Yörükleri gibi aşiretlerin genel adıyla ya da Köstere Yöriilderi, Malya Yöriilderi gibi konar-göçerlik ettikleri sahaların adıyla anılmaktaydı360• Aşiretler yazları Erciyes dağındaki yayla357 Bir örnek için, "Mezrcıa-i Hüsam Fakih tabi-i Salur'' BOA TD nr. 33, s. 100. 358 Mesela, Falik Ağıl, Kuruca Ağıl, Sofrası Büyük, Temaşalık, Küçük Ka­ vak, Kızıl Viran, Buldacı adlı mezraalar Erkilet köyünün etkinliği idi. TD nr. 33, s. 108. 359 "Mezraa-i Viranşehir haricden Türkmen ekerm�." TD nr. 38, s. 7: "Mezraa-i Kuru Kışla yörükler eker, haric ez defter." TD nr. 38, s. 9ı. 360 Kayseri bölgesindeki konar-göçer aşiretler "Yörükan" veya "Yörükan-ı Etrak" diye isimlendirilmi.şlerdir. Osmanlı vesikalarında konar-göçer gruplar yörük veya Türkmen adı ile tanımlanmakta olup, "Yörükan-ı Etrak" konar-göçerler için pek kullanılmayan bir tabirdir. Benzer bir durum Ankara havalisinde bulunan tnuyörük Türlanenleri için de kullanılmıştır. Kayseri bölgesindeki aşiretlerin Yörükan-ı Etrak olarak isimlendirilmesi tahrir emininin sehven kullandığı bir tanınılama nu­ dır yoksa bunlar Anadolu'ya gelen ilk Türkmen gruplarının bakiyeleri

140


larda, kışlan ise daha kuytu bölgelerde geçirmekteydi. Aşiretlerin bir bölümünün Develi ovasında bulunan ve kar tutmayan, sazlık yerlerde kışladığı anlaşılmaktadır36'. Mezraalar konar-göçerlerin meşakkatli hayatları içinde önemli bir yere sahip olup, onların bölgeye yerleşmeleri esnasında merkez görevi üstlenmişti. Kayseri'deki mezraaların yerleşme tarihi balarnından üç ev­ resini görmek hakikaten önemli ve tipik bir özellik olarak telakki edilebilir. Birinci evrede, mezraalar köylerin etkinliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yönü ile köyü tamamlayan iktisadi bir faydalanma alanıdır. Mezraalar köyü tasarruf eden sipahinin tasarrufuna ve­ rildiği gibi mülk veya valof arazisi olarak da ayrıldığı gözlenmek­ tedir362. En yaygın tasarruf şekli ise "malikane-divani" şeklinde iki baştan tasarruf edilmesidir. Mezraalarda genel olarak yerleşme görülmemektedir. Ancak, bazı köylerin ahalilerinin bir kısmı ge­ çici de olsa yerleşmeye başlamıştır363. Bu halde bile mezraa özel­ liği kaybolmamış yani köy statüsüne geçmemiştir364 . İkinci evre: XVI . yüzyılın ortalarından itibaren mezraaların bir bölümü bölgede bulunan konar-göçerler tarafından kışlak olup zamanla Türk adını mı benimsemişlerdir, şimdilik iz.aha muh­ taçbr. Benim kanaatim tahrir emininin sehven böyle bir isimlendirme yaptığı yolundadır. 361 Reşat İzbırak, Develi Ovası ve Ekonomik Gelişmesi, Ankara 1953, s. 200.

362 Mesela "Mezraa-i Bozatlı, Vakf-ı Tiirbe-i Kiçi Celal." ADF. E nr. 640, s. 29 ; " Mezara-i Güllüce ve Yuvalu, Mezraa-i güllüce Mülk-i verese-i Mehmet Fakih, Yuvalu vakf-ı zaviye Bostancı." ADF.E nr. 640, s. 30. 363 "Cemaat-ı yörükan-ı Kamberlü der mezraa-i Kıraç Viran tdbi-i Kös­ tere, bu mezraa evlad-ı Kamer'in yurdudur. Bu mezraayıfi'l-asl on­ lar ihya eylemiştir, şimdi onlardan Cemal ve Hamza bunda sakin­ dir." ADF.E nr. 640, s. 14. 364 F. Ernecen, benrer durumların Manisa kll7.ası dfilıilinde de gözlendiğine dikkat çekmiştir. Bkz. F. Emeren, XVI.Asırda Manisa Kazası. Ankara 1989.

141


olarak kullarulrnaya başlanmıştır. Bu husus, mezraaların yerle­ şiın alanı haline gelmesinde yani köye dönüşmesinde önemli bir aşamayı oluşturmaktadır. Kışlak alanlarının genellikle soğuk havanın tesirinden uzak, sıcak ve kuytu bölgelerde olduğu herkesin malumudur. Bu yönü ile Çukurova, Halep, Hama, Humus, Diyarbalar, Urfa, Berriyecik, Mardin havalisi, Akdeniz kıyılan; Halep Türkmenleri, Yeni h Türk­ menler, Rama7.all Ulusu, Bozulus, Karacakoyunlu Yörükleri gibi büyük konar-göçer teşekküller tarafından kullanılan kışlak yerle­ ridir. Bu topluluklara mensup aşiretler yazlan, kışlak mahallinden bir hayli uzak bölgelerdeki yaylalara çıkmaktaydılar. Mesela Urfa­ Mardin-Diyarbalar üçgeninde kışlayan Bozulus aşiretleri yazları Emıruın-Kars platolarına çıkmaktaydı. Keza, Çukurova'da kışla­ yan bazı aşiretler Erciyes dağındaki yaylara kadar gelebilmekteydi buna mukabil, Kayseri bölgesinde bulunan konar-göçerlerin kış­ lak alanları ile yaylak alanları arasındaki mesafe daha kısa olup, tabir yerinde ise "dar alanda" konup-göçülmekte idi. Yazı Erci­ yes dağındaki yaylalarda365 geçiren aşiretler havaların soğuması ile -eğer develi ovasındaki sazlık yerlere gitmiyorsa- kışlak olarak kullandıkları mezraalara dönmekteydiler. Kayseri'nin sert ikliıninin ve kışları uzun süre karla kaplı kalan topraklarının hayvancılığı meşakkatli hale getirdiği kesin­ dir366. Bu şartlarda hayvanların açık havada kışlatılması hemen hemen imkansız olduğuna göre kapalı mekanların lüzumu kay365 Erciyes dağındaki yaylalar ve yaylacılık hususunda bkz. Mehmet So­ muncu, Kayseri Sarımsaklı Ovası ile �nin Beşeri ve İktisadi. Coğ­ rafyası, AÜ. Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi, Ankara 1993. 366 Kışlak bölgelerinde hayvanlann dar alanda otlablmaya çıkanldığına dair seyya J.S.Buckhingam'ın Travels in Mesopotamiainchıding a Jo­ umey from Aleppo Across the Euphrates to Orfah trought the plains of the Tıırcomans, to Diyarbekr, in Asia Minor, I, (London 1827), s. 44'e bakılabilir.

142


seri bölgesindeki mezraalara önemli bir özellik katmaktadır: "İn" ve "Ağıl". Mezraa isimlerinde tesadüf edilen Kıraç İn, Ağ İn, Ağca İn, Kızıl İn, Kurt İni gibi isimlerin hayvanlara loşlak vazifesi gören mahallerde olması dikkat çekicidir. Buna göre inler loşlak yer­ lerinde ya ihtiyaç nispetinde açılmış/kazılmış yahut daha önce­ den açılanlar yeniden hayvancılığın hizmetine kaz.andırılmış ol­ ması icap eder. İn kazmaya müsait olmayan virane mezraalarda da ağıllar aynı vazifeyi görmektedir. Bazı mezraalar ise doğrudan ağıl olarak kuJlarulmıştır367. Bilindiği gibi ağıllar daha çok küçük­ baş hayvanlar için bina edilen basit yapılarclır368• Ağılların ve in­ lerin hayvanların loşlatılması için kullanılması buraların hemen yanı başında çoban evlerinin oluşmasını mecburi bıraktığına göre ilk yerleşmeler de bu şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır. Üçüncü evre: Kışlakların Kayseri çevresinin fiziki şartlarının zorlaması yüzünden kapalı mekanlar olarak karşımıza çıkması, bizde, konar-göçerleri tanın hayatına mecbur bıraktığı kanaatini uyandırmaktadır. Aslında, konar-göçer teşekküllerin hayvancılı­ ğın yanı sıra sipahiden toprak kiralayarak tanın ile uğraştığı bi­ linen bir husustur. Bu yönü ile küçük konar-göçer teşekküller hangi bölgede olursa olsun ziraat hayatına eğimli bir çizgi takip etmişlerdir. Bu husus, onların dar alanda konup göçmelerinden, yani uzun mesafeli yaylak-kışlak güzergfilıı takip etmemelerin­ den kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı, Kayseri bölgesindeki konar-göçer gruplar için de aynı gerekçeleri öne sürmek müın­ kündür. Ancak in, ağıl gibi kapalı mekanlarda hayvanlarını loş367 "Mezraa-i Demrek ve Külçecik ve Gedik ve Yusuf ve Ağca Viran ve Mescidlü, İslamlu'nun koyunlan ağıllan imiş." TD nr. 38, s. 38. 368 Sanmsaklı ovası üzerinde çalışına yapan M. Somuncu, ağılların günü­ müzde İncesu ilçesinin doğusunda ve kuzeybabsında yaygın olduğuna dikkat çekmekte ve ağıllann yanında çoban kulübelerinin bulunduğunu bildirmektedir. M.Somuncu, A.g.e., s. 69.

143


latmak zorunda kalan konar-göçerlerin kış boyunca kuru ot, sa­ man, arpa vs. gibi hayvan yiyeceklerine duydukları ihtiyaç, bu maddelerin ya çevre köylerden satın alına yoluyla tedarikini ya­ hud biz.zat ekip biçmek suretiyle elde edilmesi mecburiyetini do­ ğurmaktadır. Anlaşıldığına göre, bu ikincisi erken devrilerde ter­ cih edilerek mezraalara adeta kışlak hayatını bütünleyen iktisadi bir fonksiyon kazandınlmış, yaylacılığın dar alanda yapılıyor ol­ masından da istifade edilerek mezraalar konar-göçerlerin ziraat sahası durumuna gelmiştir. Kayseri bölgesindeki konar-göçer teşekküllerin hem nüfus hem de iktisadi güç balmrundan Osmanlı Devletinin iktisadi dü­ zeni içinde diğer büyük konar-göçer gruplara naz.aran kayda de­ ğer bir yer tutmuyor olması onların yerleşik hayta geçmelerini engelleyici tedbirlerin alınmamasına hatta teşvik edilmelerini sağ­ larnışt:ır369. Bu cümleden olarak, bazı mezraalar ekilip-biçilmesi için doğrudan aşiretlere tahsis edilmiştir370• 1484/85 tarihli tapu kayıtlarında ise mezraaların bir bölümü doğrudan köy olarak kar­ şuruza çıkmaktadır ve aşiretlerin yerleşmesinden sonra köy ol­ duğu da belirtilınektedir371. Konar-göçerlerin hayvancılığın yanı sıra ziraat hayatına mey­ letmeleri ve tedricen yerleşik hayata geçmeleri elbette onların hukuki statülerinde değişiklik meydana getirmiştir. Böylece, onla369 Osmanlı Devleti'nin XVI: yüzyılın sonlarına kadar konar-göçer aşiret­ lerin yerleşik hayata geçmelerini teşvik eder bir tutum içinde olmadı­ ğını söylemek mümkündür. Hatta bazen, vergi düzenini bozmamak gayesiyle yerleşik hayata geçen aşiret mensupları yerlerinden kaldırı­ larak aşiretlerin içine döndürülmeleri sağlanmıştır. örnek olması için bkz. BOA Cevdet Dfilıiliye nr. 6425. 370 TD nr. 33, s. 41; TD nr. 38, s. 100. 371 TKGM Kuyud-ı Kadime arşivi TD nr. 136'nın pek çok yerinde bu kayıt­ lar bulunmaktadır: "Karye-i Belviran der sınur-ı şehr. Kutlu Yörükle­ rinden Karolu cemaati temekkün idüp karye olmuştur."

144


nn resm-i kışlak ödemeleri kaldınldığı gibi hayvancılığa da müte­

allik diğer vergiler de kendiliğinden ortadan ka1kmışt:ır372. Bunların

yerine resm-i çift, caba ve bennfilc gibi yerleşik/ziraatçı reayaya ait vergiler tayin edilmiştir. Kayseri kanunnamesinden anlaşıldığına göre konar-göçerlerin yerleşik hayata geçmesi onları tımar tasar­ ruf eden sipahilerin gelirlerinin azalmasına bu yüzden sipahilerin zarar görmesine neden olmuştur. Bu husus kanunnamede belir­ tildikten sonra yerleşik/ziraatçı reaya olarak telakki edilip vergi­ lerini yine sipahilerine ödemeleri öngörülrnüştürm. Sonuç olarak, Kayseri havalisinde daha önce sadece bir köyün bağlantısı durumunda olup ziraat sahası özelliği taşıyan mezra­ aların bazıları bU" bölgede bulunan konar-göçer teşekküller tara­ fından hem iktisadi hem de nüfus bakımından kuvvetlendirile­ rek birer yerleşme yeri haline gelmiş, geçici bir iskan yeri olmak­ tan öte zamanla köy statüsünü kazmırnışt:ır. 372 "Mezraa-ı._ der tasamıf-ı cemaat-i Yahyahı, Eymür: Menteşe · cemaatine, Kavkas: İlbeyi cemaatine, İğdecik: Hacı Kuzoğlu cemaa­ tine, Barakça: Hamırkesen cemaatine, Ağca İn: nezd-i Eymür Ömer Fakih kışlası; Köstende yolu Sevinç Bey cemaatine deyü defter-i köh­ nede masturdur ama mezkCır cemaat tasamı/etmeyüp Süksün halkı eker imiş. Cemaat-i Süksün'e kayd ohındu. TD nr. 33, s. 170 . 373 "K(J7.IJ.-i Kayseriyye'de mütemekkin olan Yörükan taifesi ma-tekaddemden göçer ve konar olup ziraat ve hıraset etmezler imiş ve bağ ve bağçe­ leri olmaz imiş ve koyunlu olmağın her cemaatin rüsıim-ı ağnamdan sipahiye hayli mahsul mııkayyed olmuş imiş ve resm-i çift ve bennak ve caba vermezler imiş. Haliya zikr olunan yörükler ehl-i ziraat ohıp ve bağlar ve bağçeler edinip ve bazısı ticaret ve rençberlikle iştigal edip koyun dutmaktan evvelki gibi olmayııp sipahiye resm-i ganem­ den cüz'i nesne hdsıl olur olmuş. Bu cihetten tımarlara tamam nakıs gelmeğin emr-i humayıi.n mucebince zikr olan yörük taifesinden çifri olan raiyyete tamam çift resmielli yedi akçe, nim çift olan nısf resm ve yerlü benndke edna on sekiz akçe ve evli benndke on iki akçe resm kayd ohındu." A Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve HukUki Tah­ lilleri, c. m. (İstanbul 1991), s. 329 (Karaman). _ _ _

145


KKA TD nr. 136'ya göre XV. yüzyılda Kayseri'de köye dönü­ şen mezraalar: Sahife Mezraa'run Adı 57a

Öyük

62b

Alacalar n.d' . Y;ıl""' fıı,;;? Saraycık

63b

Belviran

126b

Elmaluca

58b

139b

Kuruköprü

142b

Yuani

143b

Kurlasun

146b

Bozatlu

165a

Kemerli

165a

Ağcakale

165b

Sürekl i (?)

168b

Eymür

1 7 1a

İncircik

171b

Güllüce

174b

Kuştemür

175a

Beydili

175b

Tokuş

176b

Yüreğir

177a

Eyimlü

177b

Boyaluca Beğdıcik n.d. n�n�L-,r:ın

1778a 178b 179a 179a

Mescidlü Kızılca İn Akkaya

Bağlı olduğu birim

Nahiye-i Mağara "" "" ""

Nanıye-ı

V-- - -, ., ...., ""

"" "" ""

Nahiye-i Kenar-ı Irmak ""

"" "" ""

Sakin olan cemaat Yahyalu Kafirlü n.d. Hızır Hacılu

Hane 56 48

Yahyalu'dan Koyunlu

145

Kutlu Yörüklerinden Karalu

35

Ardıç

9

Beşikli

67

Evlad-ı Yamaç

34

Zakirlü

79

Ardıç

30

Kaman

9

Mama Hacılar

36

·····

27

(Okunamadı)

203

Yahyalu'dan Hamurkesen

35

""

Yuvalu yörüklerinden Molla Vekil

41

""

Etlük Fakihlü cemaatinden Göçeri Hacılu

28

Paşalu

21

San Danişmendli

38

Paşalu

31

Nahiye-i Karakaya ""

"" "" "" "" "" "" ""

Paşalu

19

Yuvalu'dan Molla Vekil

65

Kılıçlu

17

Seydi Hacılu

21

Etlük Fakihlü

82

Etlük Fakihlü'den Bayram Hacılu

190


Sahife Mezraa'run Adı ı8oa

Aykır Ağıl n.d. Canib

18ob

Aykır Ağıl

18ob

Kal'a

18ıa

Küçükkavak

181a

Katır Ağıl nezd-i Yalak Ağıl

181b

Kızıl Ağıl

181b

Geyiklüce

ı82a

Kesteniç

182b

Yassıca

182b 183a 184b 185a

Ağca Ağıl Başboşak Millice Yortan

185b

Yortan

186b

Kızılviran

187a

Boran

ı88a

Mamalar

188a

Mamalar

189b

Depesidelik

19oa

İnce Subaşı

19oa

Depesidelik

19ıa

Yukan Mersin

19ıb

Hisartepe

192a

Boran

192a

Akpınar

192b

Çukurkışla

193b

Derecik

193b

Pusak/Boşak?

Bağlı olduğu birim ..

.. .. ..

..

.. .. .. .. .. ..

Nahiye-i Karataş ... .. ... ... "" "" "" "" ..

..

...

""

...

""

..

""

Sakin olan cemaat Kuruyenlü

ffiine 30

Celahir'den bazıları

24

Girsinlü

20

Girsinlü

8

Girsinlü

27

Çavlu

20

Çakırlu

22

Süksün

79

Çakırlu

43

Çakırlu

32

Karayenlü

81

Yakalu Baba

150

İvaz Hacılu'dan Ali Bölüğü

122

İvaz Hacılu

74

Hamallar

69

Ali Beğ Hacılu

157

San Kürklü

1 18

Evlad-ı Cafcrlü

91

Yörüklerden Arapşah

56

Caliklü/Haliklü

24

Arapşah'tan Hacı Hüseyin

94

Köstere Yörüklerinden Firuz Kethüda

52

Sülü

1 18

Caliklü/Haliklü'den bazı lan

159

San İbrahim Çöplü Yörüklerinden Karalu cemaati Çöplü Yörüklerinden Karalu cemaati Evlad-ı Mukbil

17 123 22 24

147


Sahife

Mczraa'nın Adı

Bağlı olduğu birim

Sakin olan cemaat

Hane

Karataş yoruKlerınaen Alı Un�1J11

?

Sülü ve Celahir

81

Yahyalu'dan Halaçlu

30

Dıraçlu

47

Oyum Ağaç

""

Dıraçlu

18

Karakaya

""

Dıraçlu

23

199a

Kızılviran

""

İslamlu Yörüklerinden Teberrük Hacılu

22

ı99a

Hacı Bozca

""

İslamlu Yörüklerinden Teberrük Hacılu

20

199b

Sarı Danişmendlü

""

İslamlu Yörüklerinden Teberrük Hacılu

30

199b

Sarı Ağıl

""

İslamlu Yörüklerinden Teberrük Hacılu

21

2ooa

Kuruca Ak Kürtler Kışlası ile Maruftur

""

Topaçlu

98

20ob

Ağ İn ma'a mezraa-i Karaöyük, Boğluca, Kemer ve Diğer ağ İn demekle Meşhurdur

""

Karasu Yörükleri

96

2oıa

Dikili taş

""

Kamberlü

9

201b

Akta!

""

Virancuklu

7

204b

Sur(?)-i Küçük

204b

Sur-i Küçük

205a

Kara Kilise

205b

Emir-i Dad

Kuyucak

""

Viranşehir

""

ı95a

Kekcek

""

ı98a

Ağ in

194 ı94b

ı98b ı98b

Nanıye-ı M!!lV!!

Yörükan-ı İslamlu

Beylüği

76

""

Ali Beğlü

21

""

Kızıl Hasnh ve Gürcülü cemaatinden bazıları

65

""

İslamlu'dan Evladı Şeref

35

Ahmed Hisarı

""

Şeyh al

29

206a

Venk

""

Şahanlu

20

206b

Kestenic

""

Avcı

20

Kalkancı

""

İnal Hacılu

52

206a

206b


Sahife

Mezraa'nın Adı

207b

Sur-i Buzurk

208b

AG İn nam-ı diğerİlice

208b

Ağca Asma (İsma?)

209a

Gökçe Asma

209b

Katmak

2 ıoa

İğdecik

2 103

Güllüce

2ıob

Çok3viran

2ııa

Kamer

2 ı ıa

J<av3cık

212a

B3demce/ Yanınca

2123 212a 217a 217a 217b

Acıgöl Sanoğl3n Vartan Beğdil/Bildik Sümengen

218a

Yuani

218b

Orta Viran Bektaşlı ile Maruftur

218b

Mescid/Mesmek ?

219a

Kapaklu

2193

Koçlu

219b

Kurt Viran

2203

Basupyasun

2203

Kıraçviran

22ob

Kızılca İn

Bağlı olduğu birim ""

""

""

"" "" "" "" "" "" ""

""

"" ""

Sakin olan cemaat

Hane

Ali

54

Hacı Bayram

66

Taşan

51

Yahyalu'dan Çevril

48

(okunamadı)

42

Yahyalu'dan Hacılar

35

İslamlu'dan toklu

35

Dadağı

48

Dadağı

24

Nim-i Küsinlü

4

Boyalı cemaatinden bazı lan

26

Taşan

39

Taşan

48

Köstere Yörüklerinden Vartan Kaman cemaatındcn ho·1 1lon

46

Şeyh Viranlu

70

Şeyh Viranlu

42

Şeyh Barak

18

Süleymanlu

....

""

Köstere Yörüklerinden Hüseyinli

24

""

Köstere Yörüklerinden Hüseyinli

28

""

Kaman cemaatinden bazı lan

28

Kaman Süncilü

38

Kamerlü

36

Dulkadirlü'den Gündüz/ Göynür

12

Nahiye-i Köstere ""

"" ""

""

""

"" ""

""

21

149


Sahife

2213 2228 222a

Mezraa'nın Adı E.ski Barsana Sakaltutan Kelgin

222b

Çöreğin

222b

Şelmeze

227b

Güzgüden

224a

Tülek

224b

Sokan

224b

Ver Karye-ı

<'�1,. , n

225a

Çöte

229a

Yukan Meratib

225b

Aşukarnub

225b

Böke

226a

Sükse

226b

Germür

227a

150

Kerpin/Gizin ?

Bağlı olduğu birim

Sakin olan cemaat

Hane

Kafirler nam-ı diğer Hızır Hacılu

42

Şarklu ve Budaklu

28

Kuyucaklu

11

San Mchmedli

20

San Mehmedli

27

""

Paşa Beğ evladından San Fakih

51

""

Yörük cemaaatin<len Evlad-ı Beyan

""

San Fakihlü'den Evladı-ı Şah Melik

28

Şah Melik

20

""

Köstere Yörüklerinden Baynağa

62

""

Kestere Yörüklerinden Firuz Kethüda

48

""

Kestere Yörüklerinden Firuz Kethüda

67

""

Kestere Yörüklerinden Emir Kethüda

85

""

""

"" "" ""

""

"" "" ""

...

Emir Vartan cemaati

34

Emir Kethüda

40

Hacı Paşalu

50


Köyden Kasabaya: Gülşehir'in Doğuşu*

Arapsun yahud Roma dönemi adıyla Zorapassos Kızılırmak nehrinin güney yakasında, kuzey-güney yolu üzerinde bir yer­ leşme yeri idi. Zorapassos adının içinde bulunan "pass" sözcüğü burasının bir geçit yeri olduğunu göstermektedir ki, bu adı kuv­ vetli ihtimal Kızılırmak'ın geçit verdiği nadir noktalardan biri­ nin hemen yanında kurulmuş olmasından almıştır. Keza Irmak kenarında bulunan ve bu gün ancak ayaklarının kalıntıları tes­ pit olunan bir köprünün varlığı da bu tahmini kuvvetlendirmek­ tedir. Anlaşıldığına göre, Nevşehir'den Hcıbektaş ve Kırşehir'e giden yol nehrin karşısına bu noktadan geçiyordu. Ayrıca, An­ kara yönünden gelip Kilikya'ya kadar uzanan yol Kırşehir yakın­ larında çatallanarak; bir kolu Zorapassos'a ve oradan Nevşehir yakınlarındaki Soanda'ya ve oradan da Melikop ve Hassa köyü civarından Venesa Ovası'nı (bugünkü Derinkuyu havalisi) geçe­ rek Toroslardaki Kilikya geçidine kavuşuyordu374• Zorapassos'un hemen yanı başındaki Sivasa ve Göstesin köyleri de M. Ö . IX. *

İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırma Merkezi, Anadolu'da Tarihi

Yollar ve Şehirler Semineri, 21 Mayıs 2001, Bildiriler, İstanbul 2002, s. 171-177. 374 W.M.Ramsay, Anadolu'nun Tarihi Coğrafyası, (çev. Mihri Pektaş) İstanbul 1960, s.242, 317. ısı


yüzyıla kadar tarihlendirilen yazılı kayalar ve Hıristiyanlık dö­ nemlerinden kalma kilise resimleri bakınundan Zorapassos ka­ dar eski bir geçmişe sahip olmakla beraber daha iç kesimlerde bulunduklarından yukarıda bahsedilen yola sadece komşu du­ rumdaydılar. Bu yolun Selçuklular zamanında kullanılmış ol­ ması hatta Omanlılara da hizmet vermiş bulunması icap edi­ yor. Ne var ki, Kızılırmak'ın çeşitli yerlerine yapılan köprüler zamanla buradaki geçidin ehemmiyetini kaybetmesine sebep olmuş olsa gerektir. Zorapassos adının ne zaman Arapsun (bazen Yarapsun) şek­ line dönüştüğü hususu açık değildir. 1530 tarihli Karaman ve Rum Vılayetleri Muhasebe defterinde Arapsun imlası ile kayıtlı bulun­ duğuna göre bu tarihten çok önceleri yine eski adının bozuk bir telaffuz şekliyle Arapsun olarak söylenir olmuştur. Bununla bir­ likte adı geçen defterde burası bir mezraa olarak kayıtlıdır ki bu husus Arapsun'un zamanla önemini yitirdiğine ve ahalisini kay­ bettiğine açık bir delildir. Çünkü mezraalar harabesi ve suyu olan yerleı-375 olarak tanımlanmaktan başka bir köyün uydusu duru­ munda olup ahalisi bulunmayan metruk ve ekinlik sahalardır376. 1530 yılında köyde gayr-i müsliın reayaya tesadüf edilmeyişinin temel nedeni de budur. Zaten tahrir esnasında ahalinin bulun­ ması halinde o yerin köy statüsünde kaydedilmesi icap eder. 1530 tarihli muhasebe defterinde Arapsun mezraası Ahili377 cemaati375

... amma şol mezraa ki muayyen ve mümtaz sınurı ve harabesi olup vilayet kitabet olundukda hdli ve harabe olup. . " Ö.L.Barkan, Osmanlı İmparatorluğu'nda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali Esasları, J, Ka­ nunlar, İstanbul 1943. 376 Mezraa hususundaki değerlendirmeler için bkz. T.Gündüz, Kayseri'de Mezraalann Köye Dönüşmesinde Konar Göçer Aşiretlerin Rolü, JJ. Kayseri ve Çevresi Tarihi Sempozyumu Bildirileri, Kayseri 1998, s. 183-192. 377 Ahili cemaab bölgede konar-göçerlik eden küçük bir Türkmen toplu­ luğudur. "

.

152


Iiin ekinliği olarak kaydedilmiştir ki, adı geçen aşirete mensup bazı haneler yavaş yavaş mezraaya yerleşmeye başlamakla bir­ likt&78 burasının henüz bir köy durumunda olmadığı anlaşılmak­ tadır. Nitekim cemaatin önemli bir kolu da aynı bölgede konar­ göçerliğe devam etmekteydi. 1582 tarihli Niğde tahrir defterinde Arapsun, 22 hane ve 9 mücerred vergi nüfusuna sahip Uçhisar kaz.asına bağlı bir köy du­ rumunda idi379• Bununla birlikte burasının kısa süre önce Kayseri sancağına bağlı Yahyalu kaz.asmadan ifraz olduğu ve Niğdeye bu suretle bağlandığı tespit olunmaktadır380• Köyün yeni sakinleri tahrir defterinde caba ve benııfil< olarak kaydedilmiştir. Bu husus onların tahririn yapıldığı dönemlerde iktisadi balomdan oldukça zayıf durumda olduklarını göstermektedir. Tahrir kayıtlarından anlaşıldığına göre Arapsun, klasik köy görünümünde olup; aha­ lisi tanın ve hayvancılık ile uğraşmaktaydı. Aynca köyde bir de değirmen bulunuyordu. XVIII. yüzyılın ortalarına kadar köyde belirgin bir ekonomik ilerleme görülmediği gibi nüfiını da 5o-60 hane civarında kalrnış­ t:J.r381. Köydeki tek mimari yapı ise Aşçıbaşı Süleyman Ağa tarafın­ dan inşa ettirilen (halk tarafından Kaya Camii olarak bilinen) bir camiidir. Aynı yüzyılın son çeyreğinde ise aslen Arapsunlu olan 378 Cemaat-ı Arapsun, an cemaat-ı m. [Ahilü] der mezraa-i Arapsun. Ne­ fer: 34, Hane: 28, Hasıl: 2423. Ahili cemaatine mensup olan bu gru­ bun Arapsun mezraasının adıyla anılıyor olması tahrir esnasında onla­ rın bulundukları mevkii ile ile ilgilidir. Buna benzer uygulamalar diğer Türkmen cemaatlerinin tahriri esnasında sıklıkla gözlenmektdir. 379 "Karye-iArapsun, tabi-i Uçhisar", Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Kuy6d-ı Kadime Arşivi (KKA), Tahrir Defterleri (TD) nr. 135, s. 224b; "Karye-i Arapsun tımar-ı Devlet (Döne ?) KKA TD nr. 275, s. 47b. 380 KKA TD nr. 135, s. 232b. 381 "Arapsun kazasıji1-asl elli altmış evden ibaret iken. " TD nr. 135, s. 227. ..

153


Karavezir Silahtar Mehmet Paşa382 köye ı cami, ı medrese, 15 ev, ı han, ı elanekçi düllinı, 3 adet bakkal düllinı, 21 adet de­ mirci düllinı, ı mahkeme binası ı hamam ve 6 adet çeşme inşa ettimıiş; bu yapıların masraflannın karşılanması ve görevlilerinin maaşlannııı ödenmesi için yaklaşık 82.000 akçelik vakıf kurmuş­ tur383. Arapsun köyünün geçit mahalli olmaktan iyice uzaklaştığı, önemli yolların güzergahlanmn dışında kaldığı ve Anadolu'nun sıradan bir köyü durumunda bulunduğu bir zamanda Karavezir Silahtar Mehmet Paşa'nın vakıfları, köye dikkate değer bir iktisadi güç kazandırmıştır. Bu sayede ortaya çıkan ekonomik hareketli­ lik köye yeni nüfus gücünün akmasına sebep olmuştur. Bundan sonra köyün nüfusunda hızlı bir artış gözlenmektedir. Nitekim Mahkeme, Mahalle-i Atik, Hacılar Deresi, Cami-i croid ve Cami-i Atik mahalleleri bu süreç içinde kurulmuştur. Bundan sonra, yine Karavezir Silahtar Mehmed Paşa tarafından köyün adı değiştiri­ lerek "Gülşehir" yapılmıştır3B4. Ayrıca nüfüsunun artmasına pa382 Karavezir Silahtar Mehıned Paşa, 1735/36'da Arapsun köyünde doğ­ muştur. Babası Ali'nin sadatdan olduğuna dair belgeler bulunmak­ tadır. 1747/48'de İstanbul'a gelmiş ve dayısı Aşçıbaşı lakaplı Surre Emini Süleyman Ağa'nın himayesi ile saraya girmiş, 1760 yılında Taberdaran-ı Hassa Ocağı'na kaydedilmiş, kısa zamanda ilerleyerek Sultan 1. Abdülhamid'in silahdarlığına kadar yükselmiştir. Padişah'ın itimadını kazanmış olması onu vezirliğe yükseltmiş sarayın en etkili isimlerinden bir yapmıştır. Başanlı işlerinden dolayı Padişah tarafın­ dan pek çok iltifata ve ihsana mazhar olan Mehıned Paşa yakalandığı karahumma hastalığı neticesinde 1781'de vefat etmiştir. F.Sarıcaoğlu, "Karavezir Silahtar Mehıned Paşa" DİA, c. XXlV/477383 Karavezir'in vakıfları için bkz. Silahdar Seyyid Mehmed Paşa Vakfi­ yesi, Süleymaniye Kütüphanesi Yazma Bağışlar nr. 2570; Vakiflar ge­ nel Müdürlüğü Arşivi, Haremeyn nr. 9, s. 41, 57, 62, 64, 66, 72-73384 Gülşehir adı vaktiyle Kırşehir bölgesinin adı olup Karavezir Silahtar Mehrned Paşa tarafından bunun biliniyor olması ve kuvvetli ihtimal ilhamını da buradan almış olması icab eder.

154


ralel olarak bir kadı tayin edilip kaza itibar olunmaya başlanınış­ tır38s. Bu arada Gülşehri'nin yeni sının da tespit olunrnuştur386 : "Bertı-yı hudfıd ve sznur nefs-i kasaba-i Arapsun nam-ı diğer Gül.şehri, kasaba-i mezbfırun hudud ve sznun kat' olunmak içün ma'rifet-i şer' ve cümle a'yan-ı vilayet ve vücfıh ve sa'ir hüsn-i ihtiyarlardan Kabasakal oğlu Ali Beşe ve Balczzade Mehmed ve es-Seyyid Hüseyin ve sair vukCıf-ı nds olanlariyla hudfıd ve sı­ nurlann üzerlerine vanlub kasaba-i mezbCırdan Karaburun ndm mahalle andan İlice'ye andanAraplu nam mahalle andan Yanık Kaya andan Kzzzlırmak kenanyla su ini ta'bir olunur nam ma­ halle andan Göl boğazına andan Kör Pınar nam mahalle andan Tarla içinden Oruc Kilise'ye andan doğru Ördek Gölüne andan Yukan Gök Beli'ne andan sırta yukan gelinir Nevşehir yoluna çıkar andan Karakuş Yuvası'na andan yol sıra Yörük Ağılı nam mahalle andan yol sıra Çukur Hark'a varur andan Doğan (...) nam mahalle andan Hacı Ali Yeri'ne andan Kafir yolu ile an­ dan Beğyüzlü ta'bir olunur mahalle çıkar andan Çay ile gider Hüsam Prnan'na vanr andan Çay sıra Karnı Yaruk kurbundan Üççağla (?) vurur andan Halıcı Çalzsz ta'bir olunur mahalle an­ dan Çay sıra Yallı Kaya karşusznda depe'ye vurur andan Vezi­ roğlu tarlasıyla sırta andan Tavşancıl kayasıyla İğdelik'e vu­ rur andan (....) ırmak sırasıyla nihayeti Kögeröğlu mezanna nihayet olmağla hudud ve sınur kat' olunmağla şerh verildi. " ıı95. Aynca çevre köylerde Gülşehir kazasına bağlanarak çevre ile iktisadi bütünlük sağlanmaya çalışılmıştır. Bu suretle köylü­ lerin başta adli meseleler olmak üzere her türlü ihtiyaçlarını gö­ rebileceği yeni bir merkez ihdas olunmuştur.

Gülşehir'in yeni sakinlerinin iki farklı gruba ayrıldığı gözlen­ mektedir. Bunlardan birincisi Gülşehir'de Zimmiyfuı mahallesini meydana getiren gayr-i müslirnlerdir. Bunlar ı779'da yapılan sa385 "Kazd-i Arasun nam-ı diğer Gülşehn" KKA TD nr. 135, s. 236b. 386 KKA TD nr. 135, s. 236b.

155


yımlarda 93 hane olarak kaydedilmiştir. İlk tahıirlerde görülme­ yen zimmiler bınaya çevre köylerden ve muhtemelen köydeki imar faaliyetleri sırasında gelmişlerdir. İkinci grup ise konar-göçer Türkmen aşiretlerine mensup re­ ayadır ki, onlardaki yerleşik hayata geçme eğiliminin ortaya ko­ nulması bakımından dikkate değer bir anlam taşımaktadır. Çünkü özellikle XVII. yüzyılın sonlarına doğru baş gösteren iktisadi buh­ ran ve çözülmeler neticesinde merkezi hükfimet tarafından uygu­ lanan iskan politikaları, aşiretlerin hayabnda ciddi problemlerin doğmasına yol açmıştı387• Aşiret düzeninin bozulmasının temel nedenlerinden biri de şüphesiz temel iktisadi faaliyetleri olan hayvancılığın zaman içinde ya lorgınlar vs. yüzünden kaybedil­ miş yahud aşın vergi talepleri yüzünden terk edilmiş olmasından kaynaklanıyordu. Bu yüzden, bölgede daha önce tecrübe edilen Nevşehir'e yerleşme örneği388 Arapsun köyü için de varid olmuş; aşiretler yeni iskan mahallline neredeyse alon edercesine yerleş­ miştir. Ancak, bu defa Türkmen voyvodalannın topladıkları ver­ gide eksiklikler çılanaya başlayınca Gülşehir'e yerleşenlerden vergi talep edilmeye ve vermeyenler Rakka bölgesine iskan edilmekle tehdit edilmeye başlanmıştır. Bu husus, yine merkezi hükfimet tarafından aşiretlerin lehine olmak üzere çözülmilştür.389 387 Meselenin tahlili için bkz. C. Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Aşiretlerin İskô.nı, İstanbul 1987. 388 Muşkara köyü Nevşehirli Damad İbrahim Paşa'nın yaptırdığı vakıflar ve sağladığı vergi muafiyetleri sayesinde losa ı.amanda bölgenin önemli bir iskan sahası durumuna gelmiş, öı.ellikle konar-g�rTürkmen aşiretleri ta­ rafından doldurulmuş; Muşkara adı da Nevşehir adına çevrilmiştir. Türk­ men voyvodalannın Nevşehir'e yerleşen aşiretlerden vergi almaya çalış­ maları ise merkezi hükfunet tarafından engellenmiştir. Bir örnek için bkz. KKA Vakf-ı Cedid Defterleri nr: 2135, s. 238. "fi md-ba'd bu makıile re­ aya Nevşehir'e gelüb sdkin olursa bir kimesne mdni' olmayub ... 389 KKA TD 135, s. 229b, 23oa. ...bazı kura ve cema'at zabitanı tara­ fından defterlü re'ayamdır deyü gah iskô.n tekl.if ve gah mukayyed "

"

156


Gülşehir'e yerleşen Türkmen aşiretleri ise şunlardır: Yeni İl Türkmenlerinden390 Ağcakoyunlu (2 hane), Boynuyoğunlu (ıı hane), Temirli (2 hane), Kargın (14 hane), Şam Bayatlı (4 hane), &elü/&irlü (6 hane), Toğanlı (13 hane), Arablı ( 6 hane), Çağır­ ganlı ( 1 hane), Pehlivanlı ( 6 hane) aşiretlerinden olmak üzere 65 hfuıe; Boynuinceli'ye bağlı Türkmenlerden39ı Sadıklı (8 hfuıe), Kü­ çüle Salarlı (17 hane), Herikli (4 hane), Boynuinceli (42 hane), Ku­ rutlu (8 hane), Karacakürd (2 hane), Deliler (3 hane) aşiretlerin­ den toplam 97 hane; Hama, Humus ve Şam Türkmenlerinden 48 hane; ve perakende olarak gelen Tohtemirli/Tokdemirli (2 hane), Çayan (4 hane), Faideli (Avşan) (2 hane), Kazıklı (2 hane), Barak (26 hane), San Hızırlı (5 hane), Musacalı (2 hane) aşiretlerinden toplam 122 hane, Tabanlı MukataasınaJ92 tabi Avcı cemaatinden 12 hane Zile hassına tabi Kurugöl kabilesinden 6 hane, Şarklı aşi­ retinden 4 hane, Bucak Avşan cemaatinden 3 hane, keı.B. Avşar aşiretinden 4 hane Gülşehir'e gelerek iskan olmuştur. Sonuç olarak, Arapsun köyü Karavezir Silahtar Mehmed Paşa'nın valaflan sayesinde kısa zaman içinde kasabaya dönüş­ müştür. İdari balomdan kaz.a statüsünün verilmesi ve çevre köyolan mal-ı miri ve riisl.i.m-ı ra'iyyetlerinden ziyade mebô.liğ-i va.fire mutalebesi ve sair nev'i mezalim ve ta'addi ve rencide olunarak pe­ rakende ve perişan olmalanna mülahazadan ba'id olmakla . . " KKA TD 135, s. 227. 390 Geniş bilgi için bkz. İlhan Şahin, Yeni il Kazası ve Yeni İl Tiirkmenleri 1548-1653, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Doktora Tezi (İstanbul 1980). 391 Boynuinceli, Danişmendli Türkmenleri kaı.asına tabi en büyük kollar­ dan biri olup zaman içinde Danişmendli kaı.asının Kırşehir-Nevşehir arasında kalan Türkmen cemaatlerini içine alarak kaza itıbar olunmuş, Danişmendli adı yerine de Boynuinceli kullanılmıştır. .

392 Tabanlu Türkmenleri yahud Tabanlu Mukataası, Bozulus Türkmen­ lerinin Ankara havalisinde kalan bölümü için kullanılan tabirdir. Bkz. T.Gündüz,Anadolu'da Tiirlanen Aşiretleri, Bozulus Tiirlanenleri 15401640, Ankara 1997.

157


lerin sadece idari bakımdan değil aynı ı.amanda iktisadi bakım­ dan da yeni kasabayı besleyen bir konuma gelmelerine sebep olmuştur. Gülşehir'de Karavezir'in valoflan içinde yer alan de­ mirci dükkfuıı ve han bu husus için önemli yapılardır. Çünkü demirci dükkanı sadece kasabanın değil tanın ile uğraşan bölge hallo. için kara sahandan at koşumuna varıncaya kadar pek çok ihtiyacı karşılayacak bir üretim içinde olabilir. Han ise, daha çok Gülşehir'e gelen yabancılar ve Gülşehir'de birkaç gün kalma ihti­ mali bulunan çevre köylerin ahalilerinin ihtiyacına yöneliktir. Bu cümleden olarak, tahrir esnasında Gülşehir'de bir seyyah'ın bu­ lunduğu görülmektedir.

Vakıf görevlileri yoğun olarak Cami-i Cedid mahallesinde oturmaktadır. Başka bir ifade ile bu mahalle ahalisinin neredeyse yarsı vakıf görevlisidir. Bu yüzden onların iktisaden vakfa bağlı bir konumlan vardı Diğer mahallelerdeki meslek gruplarını ise imam ve hatip dışında belirleme i.mkanına sahip değiliz. Gülşehir'deki iktisadi hayatı tamamlayan dükkfuılardan ilcisi de ekmekçi dükkanı ile bakkal idi. Hamam ise geleneksel Türk şe­ hir ve kasabalarında görmeye alışlan olduğumuz yapılardan olup Gülşehir'e de bir adet inşa ettirilmiş idi. Mahallelerin oluşumunda yine geleneksel Türk ve İslam şe­ hir dokusu göze çarpmaktadır. Çünkü mahallelerden ilcisi eski ve yeni camilerin etrafında oluşmuştur. Bir mahallede mahkeme binasını çevrelediği için Mahkeme adıyla arulrnıştır. Hacılar De­ resi ve Akyol mahalleleri ise mekfuın:ı fiziki özelliklerine binaen isimlendirilmiştir.

ıs8


Safevi Şeyhleri ve Anadolu Türlanenleri*

Bilindiği gibi Safe\iye tarikatının müessisi olan Şeyh Safiyüd­ din, uzunca sayılabilecek bir arayıştan sonra Gilan'da Şeyh Zahid-i Gilani'ye intisab etmiş, onun maddi ve manevi desteği sayesinde H87.al' Denizi'nin Güneybatı loyısında yer alan Erdebil şehrinde mütevazi bir tekke meydana getinniş ve irşada başlamıştır. Onun gerek soyu gerekse yaydığı fikirlerin mahiyeti konusu aydınlık değildir393. Bununla birlikte XIV. yüzyılda kaleme alınmış olan Nuzhetü1-Kulub adlı eserde Erdebil şehrinin vasıflan sayılırken şehir hallanın Şafii mezhebinden ve Şeyh Safiyüddin'in müridleri olduldanna işaret edilıniştir194. Eğer bu bilgiyi doğru kabul edersek tarikatın sünni kökenli bir tarikat olduğu kanaati kuvvetlenir. Bu­ nunla birlikte bu cevabın, tarikatın hangi şeyhten itibaren Şia'ya yöneldiği sorusunun cevaplarunasını da zorlaştırdığı hatta belirsiz bıraktığını da söyleyebiliriz. Safevi kaynaklan, tarikatın başlangıç­ tan itibaren Şia'dan olduğu tezini savunup, Şah İsmail'in ecdadı­ nın seyyid olduğuna işaret etmekte ısrarlı davranırlar ve onların •

XV. Türk Tarih Kongresi'nde bildiri olarak sunulmuştur. 393 Bu hususta geniş bir değerlendirme için bkz. Ahmed Kesrevi, Şeyh Safi ve Tebareş, Tahran 1379. 394 Hamdullah Mustevfi-i Kazvini, Nuzhetü1-Kulub, yayınlayan: Muham­ med Debirsiyalô, Tahran 1381, s. 128.

159


soylannı İmam Musa Kazım'a bağlarlar. Şeyh Safiyüddin'in ha­ yatını menkıbevi olarak anlatan Safvetü's-Safa adlı eserde de bu husus özellikle vurgulanır39s. Böylece Hz. Ali soyundan olmakla zaten Şia'dan olduklan inancı pekiştirilmeye çalışılır. Şeyh Safiyüddin'in mütevazi faaliyetleri losa süre zarfında etkili olmuş özellikle Türkler arasında revaç bulmaya başlamış­ tır396. Bu hususun öncelikle iki sebepten kaynaklandığını savu­ nabiliriz. Birincisi bölgede Türklerin çoğunlukta olması; İkincisi Şeyh'in Anadolu'yu darü1-harb olarak görmesi ve tarikatta riiş­ tünü ısbat etmiş olan dervişleri irşad amacıyla Anadolu'ya gön­ dermesi. Buna etrafta bulunan hükümdarların tarikatın faali­ yetlerine sempati ile yaklaşmasının, Moğol hükümdarlar başta olmak üzere Timurlu ve Osmanlı sultanlannın iltifat gösterme­ sini, ayni ve nakdi yardımlarda bulunmasını da ilave etmek ge­ rekir. Şeyh Safiyüddin'den sonra tarikatın başına sırayla Sadred­ din Musa (1343), Şeyh Hoca Ali (1391), Şeyh Şah diye bilinen Şeyh İbrahim (1427) geçmiştir. Bu dönemlerde tekkenin tam bir sükı1net içinde faaliyet gösterdiği ve dikkat çekici bir problem yaratmadığı gözlenmektedir. Şeyh Safiyüddin ve halefleri etraf­ larına o kadar derin tesirler bıralonışlardır ki, Safevilerin düş­ manı ve onlar yüzünden ülkesini terk ederek Maveraünnehr'de Özbeklere sığınmış olan Ruzbihan Hunci İsfahani bile Şeyh Safiyüddin'den ve oğullarından bahsederken saygıyı elinden bı­ rakmamaktadır397. 395 İbn-i Bezzaz Erdebili, Sajvetü's-Safa, Yayınlayan: Gulam-Rı7.a Tabatabi Meccl, s. 70 ve devamı. 396 Erzincan'da Kadı Celaeddin-i Enincani'nin bir meclisinde Şeyh Safiyüddin'in menlobeleri onun etrafında toplanan talebeler, esnaf ve tüccar arasında sohbet konusu olmuştur. Bkz. Sajvetü's-Safa, s. 61. 397 "Erdebil evliyaları her zaman emin ve müemmen idiler". Fazlullah b. Ruzbihan-i Hunci-i İsfahani, Tarih-i Alem-Ara-yı Emini, Neşr: Mu­ hammed Ekber Aşık, Tahralı 2003, s. 256.

ı6o


Erdebil tekkesinin veya daha çok bilinen adıyla Safeviye ta­ rikatının şeyhlerinin "öbür dünyanın sultanlığını bırakıp bu dün­ yanın sultanlığına" heves etmeleri Şeyh İbrahirn'in oğlu Şeyh Cü­

neyd ile başJar398. Aslında Şeyh Safiyüddin'in oğlu Şeyh Sadreddin (şeyhliği 1343) Azerbaycan bölgesinin hakimi olan Melik Eşref tarafından artan nüfuzunun iktidarı tehdit ettiği gerekçesiyle üç ay hapse atılmış ve daha sonra gördüğü rüya neticesinde serbest bıralalınışsa da bu hikayenin Safevi tarihlerine sonradan girmiş olması ihtimali bulunmaktadır. Şeyh İbrahim veya Şeyh Şah vefat ettiğinde, Erdebil tekkesi­ nin başına amcası Şeyh Cafer geçmişti. Cüneyd'in tarikatın başına geçme isteği amcası tarafından sadece reddedilmekle kalmamış aynı zamanda ülkenin hakimi olan Şah Cihan'a yeğeninin müs­ takbel niyeti hususunda şikayetlerde bulunmuştu. Amcasına göre Cüneyd'in asıl gayesi şeyhlik değil, tarikat geleneklerini bozarak saltanata erişmekti.399 Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah bu du­ rumudan epey rahatsız olduğu için ondan müridleıinin Erdebil'e gelmesini engellemesi veya kendisinin Erdebil'i terk ederek başka bir yere gitmesini emretmiştir4°0• Bazı kaynaklar Cüneyd'in müridleri ile istişare yaptıktan sonra Cihanşah'a niyetinin tac ve taht ele geçirmek olmadığım, sadece irşad ile meşgul olduğunu ve olacağını ihtiva eden bir mektup gönderdiği ve bu suretle bir-iki yıl zaman kazandığını; ancak, Karakoyunlu devlet adamlarının baskısı ise Sultan'ın Cüneyd'i tekrar tehdit ettiği kaydedilmektedir. Erdebil'de daha 398 Yahya b. Ahdüllatif Kazvini, Lubbü't- Tevarih, (Neşr: Muhammed Ba­ kır) Tahran 1363, s. 387, 388. 399 Emini, s. 259 400 Bu hususta en teferruatlı bilgiler iki anonim kronikte bulunmakta­ dır. Bkz. Tarih-i Alem-Ara-yı Safevi, neşr. Yedullah Şülai, Tahran 1363/1985, s. 16-29; Alem-Ara-yı Şah İsmail, neşr. A Montazer Sa­ hih, Tahran 1349/1971, s. 21-25.

161


fazla kalamayacağını anlayan Şeyh Cüneyd, Karakoyunlulara karşı mücadele edecek gücü kendisinde bulamadığından Erdebil'i terk etmek mecburiyetinde kalmıştır. Safevi kaynakları Şeyh Cüneyd'in Anadolu'ya gelişi hususunda oldukça yetersiz bilgiler vermekte; hatta onun Osmanlı Sultanı II. Murad ile haberleş­ mesi ve Konya'da Saddreddin Konevi dergahınnda Şeyh Abdül­ latif ile mülakatı hususunda tamamen susmaktadırlar. Osmanlı kaynakları içinden de sadece Aşıkpaşaoğlu, Cüneyd'in faaliyet­ lerine ciddi ilgi göstermekte bizzat tanık olduğu olayların da dı­ şına çıkarak, Cüneyd'i ölümüne kadar takip etmektedir. Buna göre Cüneyd Osmanlı ülkesine geldiğinde il. Murad'a adamla­ nıu göndererek Kurt Beli mevkiinde ikametine ve burada bu­ rada İrşad ile meşgul olmasına izin verilmesine talep etmiş­ tir. Sultan Murad bu talebi cevabı "Bir tahta iki sultan sığmaz" diye geri çevirmiş, Cüneyd'in masrafları için bir miktar para göndermiştir4°1• Anlaşılıyor ki, Safevi tekkesinin faaliyetleri ve en azından Şeyh Cüneyd'in Karakoyunlu ülkesinden neden sü­ rüldüğü hususu Osmanlı sarayı tarafından dikkatle takip edil­ miş, onun Karakoyunlu ülkesinde açtığı gailelerin Osmanlı ül­ kesine taşınmasına imkan tanınmamıştır. Cüneyd'in bu esnada tam olarak nerede bulunduğu hususu belli değilse de Osmanlı­ ların yeni sının olan Sivas yakınlarında olması gerekir. Oradan Karaman ülkesine gelen Cüneyd Sadreddin Konevi dergahında bir müddet ikamet etmiştir. Bu süre zarfında dergahın başında bulunan Şeyh Abdüllatifin ona itibar göstermemesi, tasavvuf çevreleri tarafından Cüneyd hakkında yeterli malumat oldu­ ğunu göstermektedir. Nihayet, iki şeyh dini konularda tartışır­ lar. Tartışma son olarak Ashaba mı bağlılık evladır evlada mı?" sorusunda düğümlenir. Şeyh Abdüllatif: "Senin bahsetti­ ğin hususta ashabadır." cevabını verir ve ayetler ile delil geti­ rir. Cüneyd "O ayetler indiğinde sen orada mıydın?" sorusu ile "

401 Aşıkpaşaoğlu, Tevarih-i Al-i Osman, (Ali Bey neşri) s. 264 vd

162


hem Kur'an'ı tezyif ve hem de inkar yolunu seçtiği gerekçesiyle kafirlikle suçlanır. Tartışma o kadar ileri gitmiştirki, her iki şeyh tartışmayı izleyenler tarafından kollarına girilerek girilerek dı­ şarı çıkanlmışlardır. Cüneyd bundan sonra Karaman ülkesin­ den aynlıp İçel-Çukurova hattında yer alan Varsak Türkmenle­ rinin içine girmiş, bir müddet sonra da Halep Türkmenleri ile Dulkadirli Türlanenlerinin yaylak-kışlak sahaları olan Halep tarafına geçmiş, ondan haberdar olan Bedreddini zümreler de onu takip ederek yanına gitmişlerdir. Bu süre zarfında irşad fa­ aliyetlerine devam eden Cüneyd'in bu defa da bölgedeki sünni çevreleri rahatsız ettiği ve Memlük hükümdarına şikayet edil­ diği tespit olunınaktadır4°2• Buradan büyük bir me.şakkatle ka­ çan Cüneyd, Canik tarafına gidip, faaliyetlerine burada devam etmiştir. Safev1 Devleti'nin kuruluşunda yer alan Çepni Türk­ menleri ile de burada temas ettiği, onların bir bölümünü ken­ disine bağladığı anlaşılmaktadır. Cüneyd'in Canik'te iken strateji değişikliğine giderek ilk defa fiili olarak gaza hareketini başlattığı ve bölgedeki tek gayrimüs­ liın topluluk olan Trabzon Rum İmparatorluğu'na saldırdığı gö­ rülmektedir. Modem araşt:ırmacılar bu faaliyeti onun kendisine ülke edinmek istediği şeklinde yorumlamışlardır. Her ne kadar Cüneyd'in saldırıları Trabzon Rumlannı epey korkuttuysa da, ger­ çekte orayı ele geçirecek güce sahip değildi. Burada iki hususa dik­ kat çelanek gerekiyor. Birincisi Türklerin bölgedeki hakimiyetleri büyük ölçüde gerçekle.ştiğinden Osmanlı Devleti'nde yaşayan Türk­ ler hariç, diğerleri uzwıca sayılabilecek bir süreden beri gaza ve ci­ had faaliyetlerinde bulunmuyorlardı. Çünkü "darü'l-harb" sayıla­ cak bölge kalmamış, Trabzon Rum Devleti ile Hıristiyan Gürcüler ve Çerkesler ise vergi vermek suretiyle müslüman komşuları ile barış sağlamışlardı. Cüneyd'in yeniden başlattığı cihad hareketi müridleri için heyecan verici bir durum yaratabilirdi. İkinci ve en 402 Bkz. Aşıkpaşaoğlu, gösterilen yer.


önemlisi bu savaşların neticesi olarak Cüneyd gücünün neye yet­ tiğini öğrenmek istiyordu. Nitekim daha Trabzon surları önünde iken Osmanlıların baskısı gelince bölgeden uzaklaşarak Akl<.0yunlu ülkesine geçmiş ve Uzun Hasan Bey'e sığınmıştır. Bundan dolayı onun henüz "çıkış" yapacak güce erişmediği ve kısa süreli de olsa bu fikrini ertelediği savunulabilir. Cüneyd'in Diyarbekir'de kaldığı müddet zarfında Türkmenler ile irtibatı devam etmiştir. Bu süre içinde daha çok Akkoyunlu dev­ letini meydana getiren konfedere aşiretler ile temas halinde olan Cüneyd'in Avşar, Musullu, Döğer, Harbendeli, İnallu, Karamanlı gibi cemaatler üzerinde tesirli olmuştur. Onun Uzun Hasan'ın kız kardeşi ile yaptığı evlilik ise itibarının artmasına ve karizmasının güçlenmesine imkan sağlanuşt:ırt03. Bundan sonra tekrar Erdebil'e dönen Şeyh, bir müddet sonra yine cihad amacıyla Kafkaslara yönelmiş, henüz İslamiyete gir­ memiş olan Çerkeslere saldırarak ganimetler elde etmiştir. Ka­ labalık sayılmayacak ölçüdeki müridleri ile yaptığı bu sefer, Şir­ vanşah Halil'i ciddi bir şekilde rahatsız etmiş ve ona bir mektup göndererek "Şeyhi.iği niçin bıraktığı ve hangi amaçla memle­ ketler ele geçirme niyetinde olduğunu" sormuştu.4°4 Onun ger­ çek niyeti aşikar olunca ikinci defa olarak Çerkeslere saldırma­ sına müsaade etmemiş, nihayet Cüneyd ve müridleri ile yaptığı savaşta onu öldürmüştür. (1455). Bu olaydan kısa bir süre sonra 1468'de Uzun Hasan Bey, Karakoyunlu Cihanşah'ı yenerek bü­ tün Azerbaycan'ı hakimiyeti altına almıştır. Bu sıralarda henüz bebek olan oğlu Şeyh Haydar, dayısı Uzun Hasan Bey tarafından yetiştirilmiş, tarikatın müridleri ise onu Şeyh olarak benimsemiştir. Bununla birlikte sünni akidelere sadık olan Uzun Hasan'ın yanında yetişen Şeyh Haydar'ın nasıl Kızılbaş olduğu, dini ve tasavvufi terbiyeyi kimlerden aldığı ko403 Emini, s. 261. 404 Emini, s. 262


nusu belirsizdir. Uzun Hasan'ın kızı Alemşah Begüm ile evlenen Şeyh Haydar, bu evlilikten kısa süre sonra, Uzun Hasan Bey'in de izin vermesiyle Erdebil'e dönerek tarikatın başına geçmiştir. Böylece Şeyh Cüneyd'in öldürülmesini takip eden yaklaşık yirmi yıllık sessizlikten sonra Safevi müridleri arasında yeniden bir ha­ reketlenme başlamıştır. Kaynaklar Şeyh Haydar'ın tekkenin başına geçtikten sonra, günlerini ok ve mızrak uçlan, kılıç ve zırh yapmakla geçirdiğini, özellikle Ruın'dan yani Anadolu'dan gelen müridlerini devamlı suretle savaşa hazırladığını kaydediyorlar. Haydar'da tıplo. ba­ bası gibi cihad amacıyla kuzeydeki Çerkesler üzerine yürümüş Şirvanşahlar ülkesini tepeleyerek Çerkeslere alanlar yapmış çok sayıda köle ve bol ganimet ile Erdebil'e dönmüştür. Bu gelişme Akkoyuıılu Sultanı ve aynı ı.amanda kayınatası olan Uzun Hasan Bey'i rahatsız ettiğinden onu, Sağa sola asker sevk etmekten mu­ rad nedir? Dervişlikten niçin yüz çeviriyor?4°S diye Tebriz'e çağır­ mıştır (1478) . Şeyh Haydar bu davete uymuş, eski bir hırka, çirkin bir takye ile Tebriz'e gelerek Şah Hüseyin dergfilıına konmuştur. Ona sağa-sola asker çekmemesi, eğer bunu yaparsa vatanından dışarı çı.kanlacağı ve Rum'daki halifelerinin de onu ziyaret etme­ sinin engelleneceği söylenmiş, kendisinine de bu hususta yemin ettiri1ıniştirt06• Bu gelişmeler sırasında Şeyh Haydar'm müridle­ rine on iki dilimli ve kırmızı renkli bir başlık giydirdiği, bu suretle kendinden olanlar ile olmayanları sembolik olarak ayırdığını da biliyoruz. Bundan dolayı Safevi tarikatının müridlerine Kızılbaş denilmeye başlandığı da vakıadır. Uzun Hasan Bey'in 1478 yılında vefat etmesinin ardından Akkoyuıılu devletinde ortaya çıkan taht mücadeleleri ve dahili buhranlar Şeyh Haydar'ı yeniden yarım bıraktığı faaliyetlerine döndürdü. Hem babasının intikamını almak hem de ülkeler ele 405 Emini, 406

s.

Emini, s.

271. 270, 271. 165


geçirmeye Azerbaycan tarafından başlamak üzere Şirvanşahlar üzerine yürüdü. Şamahı'yı ele geçirip katliam yaptı. Demirkapı'yı (Derbend) kuşattı. Gülistan kalesine kaçmış olan Şirvanşah Fer­ ruh Yesar damadı Akkoyunlu Sultanı Yakup Bey'den yardım is­ tedi. Akkoyunlular, Şeyh Haydar'ın bu faaliyeti ile memleketler ele geçirme niyetinin iyice açığa çıktığı kanaatiyle Şirvanşah­ lara yardım etmeye karar verdiler. Süleyman Bey Biçen kalaba­ lık bir ordu ile Azerbaycan'a yollandı. Tabersaran'da yapılan sa­ vaşta Şeyh Haydar öldürüldü. Başı kesilerek Tebriz'e getirildi. Sokaklarda teşhir edildikten sonra Tebriz meydanında köpekle­ rin önüne atıldı (1488)4°7. Buraya kadar anlattıklarımızın üzerine şimdi asıl başlıkta dile getirdiğimiz konuya gelelim: ı-Erdebil tekkesinin faaliyet sahası daha çok Azerbaycan ve Anadolu olup, burada Türkmenler üzerinde etki sahibidir. Bu du­ rum, Tarikata mensup dervişlerin Anadolu'yu cihad sahası olarak görmeleri ve faaliyet sahası olarak seçmeleri ya da yönlendirilıne­ lerinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden tarikatın Fars kökenli­ ler arasında neredeyse hiç, Kürtler arasında ise ciddi olmayacak ölçüde etkisi olmuştur. 407 Bu dehşetli olayın hik8.yeleri Şah İsmail üzerinde derin tesirler uyan­ dınnıştır. O Tebriz'e hakim olduktan sonra Akkoyunlu hanedan aile­ sine mensup bütün fertleri öldürttüğü gıbi pek çok yerde Akkoyunlu ailesine mensup kişilerin mezarlarını söktürmüş, kemikleri etrafa saç­ tırnuştır. Bununla kalınmayarak Şeyh Haydar ile Şiıvanşahlann yap­ tığı savaşa katıldıkları söylenen kişiler için koVUllturma başlatmış, tes­ pit edebildiklerini öldürtmüştür. Hatta adı bilinmeyen Venedikli bir Tüccar'ın naklettiklerine göre, Tebriz'i ele geçirdikten sonra bütün kö­ pekleri öldürtmüştür. Sefem.ameha-ye Veniziyan Der İran, yayınlayan: Menuçehr Emiri, Tahran 1349/1971, s. 401-403 (Bu eserin Türkçe ter­ cümesi için bkz. Seyyahların Gözüyle Sultanlar ve Savaşlar, Giovanni Maria Angiolello, Venedikli Bir Tüccar, Vıncenzo D'Alessandri'nin Seyahatnameleri, çeviri ve notlar: Tufan Gündüz, İstanbul 2007). 166


2-Anadolu Türkleri arasındaki etki sahasında Şeyh Cüneyd'in Anadolu'ya yaptığı seyahatinin büyük etkisi olduğunu düşünebi­ liriz. Çünkü bu yolculukta Varsak, Halep (veya Safevi kaynakla­ rında Şamlu), Dulkadir ve Çepni aşiretleri ile temas etme imkanı bulmuştur. Bu cümleden olarak Şah İsmail'e ilk katılan grup olan Ustaçlu/Ustacalu aşiretinin de Şamlulara bağlı olduğunu belirte­ lim. Teke Türkmenlerine gelince, bunlar Safevi tarikatının etki sa­ hasına ne zaman girdiği belli değildir. Bununla birlikte Şeyh Hay­ dar zamanında Hasan Halife bölgeye yollanarak bunların irşadı ile meşgul olunmuştur. Bu Hasan Halife daha sonra isyan etmiş olan Şah Kulu'nun babasıdır. 3-Şeyh Cüneyd'e Anadolu'dan katılan üçüncü bir grup ise Bedreddinilerdir. Aşıkpaşaoğlu'na göre Cüneyd'in dolaştığı habe­ rini duyan birkaç Bedreddini de ona katılmıştır. Müellifimiz bu durumu her ne kadar küçümsüyor ise de tarikatın inanç kökleri hususunda araştırmaya ve üzerinde düşünmeye değer bir konu olduğunu ifade etmek gerekir. 4-Şeyh Cüneyd'in ölümünden sonra sahte Şeyh Cüneyd peyda olmuş, ancak hilekar bir kişi olduğu anlaşılınca Safeviler tarafın­ dan öldürülmüştür. 5-Şeyh Hayd ar'ın küçük yaşta tarikatın başına geçmesi, tari­ kat geleneklerinin dı.şında bir durumdur. Yani, çile doldurması, belli bir dini olgunluğa ulaşması gibi hususiyetlerin beklenmemesi, onların vücudlarının mukaddes sayılması ile açıklanabilir. 6-Bu cümleden olarak, Fazlullah Ruzbihan Hunci, Alem Ara-yı Emini adlı eserinde Kızılbaşların Şeyh Cüneyd'i ilah, Şeyh Haydar'ı ise Allah'ın oğlu olarak gördüklerini kaydetmektedir. Onun verdiği bilgilere göre "Eğer birisi Şeyh Cüneyd'den için öldü

derse canından vazgeçmiş sayılırdı ya da eğer birisi Cüneyd'in vücudundan bir zerrecik yok dese yani kusurludur dese haya­ tını kaybederdi"


7-Yıne Fazlullah Ruzbihan'a göre: Rum, Talış ve Karadağ'ın cahilleri Haydar'ı mabud yerine koyuyorlar, onu lablegfilı yapıyor­ lardı. Bu bilgi Şah İsmail'i bizzat görmüş olan adı bilinmeyen bir Venedikli Tüccar tarafından da teyid edilmektedir. Türkçe, Farsça ve Arapça'yı çok iyi bilen bu kişi; Karaman, İran ve Anadolu'da yaşayan müridlerinin ona aziz gibi taptığını ve reis gibi itaat ey­ lediklerini bildirmektedir. 8-Aynı şekilde Aşıkpaşaoğlu'da, Safeviye tarikatının men­

suplarının Erdebil'e gidişi hususunda bu kadar ı:ahınet çekerek Erdebil'e gideceklerine Hacca gitmeyi teklifedenlere, "Biz ölüye de­ ğil diri.ye gideriz." diye cevap verdiklerini anlatmaktadır. Buradaki ölüye değil diriye bağlanma ifadesinin bir örneği de ünlü seyyah Bertrandon de le Broquiere'in eserinde yer almaktadır: O Raına­ zanoğlu beyi hakkında: "Bu beyin, Hz. İsa ve Hz. Muhammed'den bahsedilirken hangisi sağ ise ondan yana olduğunu, çünkü sağ olan ölmüş olandan daha çok yardım edebilir" dediğini ileri sür­ mektedir. Doğruluk payını bir tarafa bırakarak, benzeşen iki ola­ yın fikri derinliğinin düşünülmesi gerekmektedir. 9-Son olarak, her iki Şeyh'in Anadolu ve Azerbaycan Türk­ leri (Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmenleri) arasında mey­ dana getirdiği derin etkiler, Şah İsmail'e güçlü bir "savaş ma­ kinası" bırakmıştır.

168


Rakka'dan Sivrialan'a:

Türkmen Tarihi Araşbrmalan ve Yeni Gözlemler·

Merhum Faruk Sümer'in Türkmenlerin tarihine dair klasik kaynaklara ve iınkfuılar ölçüsünde Osmanlı tahrir kayıtlarına da­ yanarak yaptığı çalışmalar sadece ülkemiz.de değil yurt dışında da konar-göçerler baklanda yapılan araştırmalara temel teşkil etmiş­ tir. Onun OğuzlarjTürkmenler4oa adlı araştırması bu alanda klasik eser konumuna gelmiştir. Bu araştırmanın paralelinde olan ancak bu defa ağırlıkla Rusça kaynaklardan istifade eden Ağacanov'un "Oğuzlar" adlı eseri ise dilimize geç de olsa tercüme edilmişt:ir4°9. Her iki eser, her ne kadar bazı aynlıkları olsa da bir birini tamam­ layıcı mahiyettedir. Merhum Cengiz Orhonlu'nun Osmanlı İmparatorluğu'nda Aşiretlerin İskdnı adlı çalışması, Osmanlı arşiv kaynaklan esas alınarak konar-göçer aşiretlerin hukuki niz.am.lan ve XVII. Yüz*

Il. Kayseri ve Çevresi Bilgi Şöleni Bildirileri, Kayseri 2007,

s. 183192. 408 Faruk Sümer, Oğuzlar(I'ürkmenler, Tarihleri, Boy Teşkilatlan, Destanlan, İstanbul 1992. 409 S.G. Agacanov, Oğuzlar, İstanbul 2002.


yılın sonlarına doğru özellikle asayişsizliklere sebep olan aşiret­ lerin iskan edilmeleri ve nihayet iskan problemleri hususundaki ilk çalışmadır. Onun öğrencisi olan Yusuf Halaçoğlu'nun, önce "Fırka-i Islahiye'nin Yapmış Olduğu İskdn"�0 ve daha sonra "XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun İskdn Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi (Ankara 1988)" adlı çalışmaları, mer­ hum Orhonlu'nun araştırmalarının devam ı niteliğindedir. An­ cak belirtmek gerekir ki, XVIII. yüzyılda daha geniş bir iskan si­ yesti uygulandığından bu defa bütün Anadolu'ya dair gözlemlere ulaşmak mümkün olabilmektedir. Ancak ne yazık ki, XIX. Yüz­ yıldaki iskan bereketleri ile ile ilgili lokal araştırmalardan başka derli toplu bir araştırma henüz yapılmamıştır. Aşiret araştınnalarındaki bir başka cephe de Anadolu'daki konar-göçer toplulukların hukuki ni7.amları, sosyal düzenleri, ekonomik yapılan ve idare tarzları hakkında yapılan çalışmalar­ dır. Faruk Süıner'in ilk tespitlerinin bir nevi derinleme.sine ince­ leme.si demek olan bu araştırmaların ilki İlhan Şahin tarafından "Yeni İl. Kazası ve Yeni İl. Türkmenleri4ıı" adıyla gerçekleştirilmiş­ tir. Bilindiği gıbi Sivas'ın güney kesimlerinde yer alan Kangal, Gü­ rün, Divriği ve Şarlaşla ile çevrelenen sahada konar-göçerlik et­ mekte olan Türkmenlere "Yeni İl Türkmenleri" denilmekteydi. Bu grubu meydana getiren aşiretler önemli ölüçüde Halep ve Dulka­ dir Türkmenlerinden meydana geliyordu. İlhan Şahin'in bu ça­ lışması sonraki çalışmalara da bir nevi model teşkil etti ve eş za­ manlı olarak üç çalışma yapıldı. Bunlardan Ali Sinan Bilgili, ''Tarsus Sancağı ve Tarsus Türk­ menleri" başlığı altında Güney Anadolu'nun kalabalık Türkmen gruplarından biri olan "Varsaklar"ı inceledi. Bugün bazı bölge­ lerde v>f değişmesi ile "Farsaklar" diye de telaffuz edilen adı 410 Tarih Dergisi, sayı: 27, İstanbul 1973, s. 1-20. 411 İlhan Şahin, Yeni İl kazası ve Yeni İl 1Y.irkmenleri, Doktora Tezi, İs­ tanbul 1980. 170


geçen Türlanenler Osmanlılara karşı Karamanoğullarının ya­ nında yer almışlar ve adı geçen beyliğin Osmanlılarla yaptığı savaşlarda yer almışlardı. Varsaklar: Ulaş, Kuştemir, Kusun, Esenli, Gökçeli, Elvanlı, Orhan Beğli taifelerine ve bunlara bağlı irili ufaklı yüzlerce cemaate bölüıımüşlerdi412. öte yandan bun­ ların inanç ögelerinde meydana gelen değişmeler konususnda Ahmet Gökbel tarafından da iki inceleme yapıldı4JJ. Varsaklar ile hemen hemen aynı coğrafyada konar-göçerlik eden Bozdo­ ğan yörükleri baklanda ise Alparslan Demir'in çalışmasını zik­ retmek gerekir.414

Hasan Basri Karadeniz ise Karaman, Ankara, Aksaray, Ak­ şehir ve Konya ile çevrelenen sahada daha çok at yetiştirciliği ile meşgul olan ve bu yönü ile diğer Türlanen gruplarından ayrılan Atçeken Yörükleri üzerinde çalıştı4ıs. Daha önce Rudi Paul Llnd­ ler tarafından Atçeken Yörükleri hususunda bir çalışma yapılmış ve bu örnekten hareketle Osmanlı Devleti'nin konar-göçer Türk­ menlere karşı tutumu tartışılmışsa da, ortaya koyduğu görüşle­ rin bizim tarafımızdan kabul edilebilirliği mümkün görünme412 Ali Sinan Bilgili, XVI Yüzyılda Tarsus Sancağı ve Tarsus Türkmenleri, .

Ankara 2002. 413 Yahyalı Çevresindeki Varsak1ann İnanç örf Adet ve Gelenekleri, Erci­ yes Üni. Soyal Bil. Ens., 1990, Yüksek Lisans Tezi; Anadolu'daki Var­ sak Türkmenlerinin Örf Adet İnanç Gelenek ve Değişmeler, Erciyes Üni. Sosyal. Bil. Ens. 1994, Doktora tezi. Aynca bkz. Anadolu Varsak­ lannda İnanç ve Adetler, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayını, Ankara 1998. 414 Alparslan demir, XVI Yüzyılda İçel ve Çevresinde Bozdoğan Yörük­ leri, AÜ. Sosyal bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1999. Bu konunun kısa değerlendirmeleri için bkz. Üçler Bulduk, Bozdoğan Yörükleri ve Yaylak Kışlak Sabalan, Anadolu'da ve Rumeli'de Yöriik­ ler ve Türkmenler Sempozyumu Bildirileri, Ankara 2000, s. 71-82. 415 Hasan Basri Karadeniz, Atçeken Oymaklan, Doktora tezi, Erciyes Üni. Sos.Bil. Ens., Kayseri 1995. .

1 71


mekteydi. Karadeniz'in çalışması bir nevi Rudi Paul Lindner'iıi tenkidi durumunda olmuştur. Bilgili ve Kardeniz'in çalışmalarıyla eş zamanlı olarak ben de Doğu Anadolu'da konar-göçerlik etmekte olan Bozulus Türlanen­ lerinin ı540-1640 yılları arasındaki sosyal, ekonomik ve hukuki durumlarını inceledim416• Bilindiği gibi Akkoyunlu Türlanenleri­ nin balo.yyeleri olan Bozulus Türlanenleri, XVII. yüzyılın başla­ rına kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da kalmışlar, başta Urfa ve çevresi olmak üzere pek çok yerleşme yeri meydana getirmiş­ lerdi. XVIl. yüzyılın başlarından itibaren Orta Anadolu'ya gelmiş­ ler ve nihayet anılan yüzyılın sonlarına doğru Aydın, Afyon, Ba­ lıkesir, Kütahya, Ankara, Keskin, Kırşehir, Aksaray ve Konya'ya kadar geniş bir alana dağılmışlardır. Yıne, tarafımdan XVII. ve XVIII. Yıizyıllarda Danişmendli Türkmenleri başlığı altında, aslında Bozulus, Halep, Dulkadir ve Yeni İl Türlanenlerinden olup Orta Anadolu'da konar-göçerlik et­ mekte iken en büyük aşiret olan Danişmendlilerin adıyla bir kaza statüsü verilerek idare edilen konar-göçerler üzerine bir araştırma yapıldı ve yine aynı isimle yayınlandı. Bu çalışmalara ilave olarak Mustafa Öztürk'iin XVI. Yıiz­ yılda Kilis, Urfa, Adıyaman ve Çevresinde C,emaatler Oymak­ lar adlı çalışmasını da zikretmek gerekir417. öte yandan Murat Çelikdemir'in XVII. yüzyılın sonlarında gerçekleşen ve etkileri XVIII. yüzyılın başlarında devam eden aşiretlerin Rakka bölge­ sine iskfuıı ise konusundaki araştınnası ise Cengiz Orhonlu'nun 416 1996 yılında G.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsünde doktora tezi olarak ha­ zırladığım bu çalışma Anadolu'da Tiirkmen Aşiretleri Bozu/us Tiirk­ menleri (Ankara 1997) adıyla yayımlandı. Aynca bkz. "Bozulus Ne İdi?", Anadolu'da ve Rumeli'de Yörükler ve Tiirkmenler Sempozyumu Bil­ dirileri, Ankara 2000, .125-135. 417 Mustafa Öztürk, XVI. Yıizyılda Kilis, Urfa, Adıyaman ve Çevresinde Cemaatler Oymaklar, Elazığ 2004.

172


temellerini attığı aşiretlerin iskanı hususunu daha geniş bir arşiv araştırması ile ortaya koyması bakımından önemli bir araştırma olarak değerlendirmek gerekir418• Keza bu cümleden olarak, Öz­ can Tatar'ın XVIII. yüzyılın ilk yansında Çukurova'daki eşkıyalık hareketlerini ve buna bağlı olarak gerçekleşen iskan faaliyetlerini incelediği araştırmasını da kaydetmek gerekiyor419. Ayrıca Enver Çakar, Halep sancağı üzerine yaptığı araştırmasında Halep Türk­ menleri konusunu bütün yönleriyle ortaya koymuştur420• Böylece Cengiz Orhonlu ile başlayıp Yusuf Halaçoğlu ve İl­ han Şahin ile devam eden araştırmaların yelpazesi genişlemeye başladı. Ancak, Anadolu'nun en kalabalık konar-göçer grubunu oluşturan Dulkadirliler421 ile Batı Anadolu'da Aydın'dan Bursa'ya kadar olan sahada konar-göçerlik eden Karacak.oyunlu Yörükleri hakkında detaylı bir çalışma henüz yapılmamıştır. Bu gruba el­ bette bir sancak veya kaza dfilıilinde konar-göçerlik eden grup­ ları da dfilıil etmek icab etmektedir. 418 Murat Çelikdemir, Osmanlı Döneminde Aşiretlerin Rakka ' ya İs­ kanı (1690-1840), Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ 2001. 419 Öze.an Tatar, XVIII. Yüzyılın İlk Yansında Çukurova'da Aşiretlerin Eş­

kıyalık Olayları ve Aşiretlerin İskanı (1691-1750), Elazığ Üni. Sos. Bil. Ens Doktora tezi, Elazığ 2005. Aynca şunlara bkz. Attila Canpolat, Ha­ tay Türkmen Aşiretleri ve Bu Aşiretlerin İskanı (XVIII. ve XIX. Yüz­ yıllar), Yüksek Lisans tezi, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üni. Sos. Bil. Ens 2006; Celal Erdönmez, Osmanlı İmparatorluğu'nda İskan Siya­ seti ve Konar-Göçer Aşiretlerin Yerleştirilmesi (1840-1876), Ytlksek Li­ sans tezi, Ondokuz Mayıs Üni. Sos. Bil. Ens 199s; İlhami Pekgöz, Kı­ nkkkale İl Coğrafyasındaki (XVI.-XVIII. Yüzyıllarda Dinek, Keskin ve Konur Kazaları) Aşiretler, Yüksek Lisans tezi, Kınkkale Üni. Sos. Bil. Ens 2002. 420 Enver Çakar, XVI. Y"ıizyılda Halep Sanca.ğı, Elazığ 2003. 421 Şimdilik bkz. Tufan Gündüz, Dulkadirli Türkmenleri, I. Kahraman­ maraş Sempozyumu Bildirileri, İstanbul 2005, s. 451-455. .

.

.

.

173


Buraya kadar zikredilen çalışmalardan hareketle sadece bir örnek olması balomından Karacaoğlan hakkında bir fikre ulaşa­ bilir miyiz? Bir tarihçi olarak Karacaoğlan gibi oldukça karmaşık bir ko­ nuda fikir yürütmenin zorluğunu kabul etmekle beraber onun şi­ irlerinden hareketle bazı konuların aydınlanacağına dair ümidi de korumak gerekir diye düşünmekteyim. Artık çok iyi bilindiği ve kabul edildiğine göre en az dört Ka­

racaoğlan bulunmakta olup yayımlanan şiirler de tek Karacaoğ­ lan adı altında hepsine aittir. Bu durum Karacaoğlan'ın hayab ve şahsiyeti hakkında araştırmalar yapmak isteyenler için önemli bir müşkilat arz etmektedir. Çünkü sözlü kültürün doğası gereği şiir­ ler zaman ve mekan değiştikçe yeni yeni şekiller almış ve ilki ile sonuncusu arasında büyük boşlukların doğmasına sebep olmuş­ tur. Bu yüzden onun bazı şiirlerinden hareketle en azından bizzat dolaşbğı coğrafyayı ve hiç olmazsa içlerinden birini tefrik etme çabasına girişmenin faydasız kalmayacağını düşünmekteyiz. Bu cümleden olarak Karacaoğlan'ın şiirlerindeki bazı temalara, yer ve aşiret adlarına dikkat çekmek gerekiyor. Karacaoğlan şiirlerinde derhal dikkati çeken temalardan biri ''konar-göçer hayat ve göç" olgusudur. Karacaoğlan, konar­ göçerleri "il" ve "aşiret" olarak tanımlar. Bilindiği gibi gerek Ak­ koyunlu gerekse Osmanlı kaynaklarında Türkmen topluluklar "İl ve ulus" olarak tanımlanmışlardır. İl tabiri ile büyük Türkmen te­ şekküllerinin kast edildiği ortadadır. Nitekim; Vakti gelir aşiretler göçünce, Düzülür yollara il kanna-kanş (s. 11)422

422

Burada ve takip eden mısralarda yer alan parantez içindeki numara­ lar: Müjgan Cumhur, Karacaoğlan (Ankara 1985) adlı eserdeki sahife numaralannı göstermektedir.

ı74


İlin aşiretin çeksin nazım. (s. 29) Türkmen ili yaylasına yürü.sün, Ak kuzular melesin de gidelim. (s. 33) İl bir yana dönse dönmem yarimden. (s.37) İl sırrını yad ellere demezler. (s. 39) Anar m'ola emmi dayı il bizi? (s. 38) İli göçmüş mayaları bağrışır, İller melil melil bilmem nedendir? (s. 40) Hayal hayal oldu şu bizim iller. (s. 53) İli göçmüş mayaları bağrışır, İller melil meli/ bilmem nedendir? (s. 40)

Mısralannda bu husus açıkça görülmektedir. Keza Pir Sul­

tan Abdal'ın bir şiirinde yer alan "Türlanen kallap yaylasına yü­ rümez/ Dağılmış aşiret il bozuk bozuk" ifadesi de aynı anlamda kullanılmıştır. öte yandan aşiret deyimi ise daha çok bu toplu­ luklardan sadece birini ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu­ nunla birlikte Varsak, Rışvan, Avşar, Mamalı, İlbeğli gibi bazı Türlanen aşiretleri ise doğrudan kendi adlan ile anılır. Bu hu­ sus bize Karacaoğlan'ın dolaştığı coğrafya hakkında ilk ipuçla­ rını vermektedir. Sayılan aşiretler Bozok bölgesinden Haleb'e ka­ dar olan sahaya yayılnuş olan Türlanenlerdendir. Her ne kadar Avşar aşiretine Anadolu'nnn başka yerlerinde de tesadüf edil­ mekteyse de onlardan konar-göçerlik edenler daha çok Dulka­ dir, Yeni İl, Bozulus ve Halep Türlanenleri içinde idiler. Mamalı aşiretinin son durak yeri ise Bozok bölgesi olmuş ve XVIII. Yüz1 75


yıldan itibarenın bölgeye yerleşınişlerdir423• İlbeğlilerin Tokat'tan Antep'e kadar olan sahaya dağıldıklarını biliyoruz. Varsaklar ise Tarsus'tan Kozan dağına kadar olan bir sahada bulunuyorlardı. Karacaoğlan'ın bir türküsünde geçmekte olan: "Varsaktır du­ rak yerimiz" mısraındaki ''Varsak" kelimesi Varsak Türkmenle­ rini ifade etmek için kullanılmış olup yer adına işaret etmemek­ tedir. O halde Karacaoğlan'ın adlarından bahsettiği aşiretler Orta ve Güney Anadolu'nun Türkmenleridir. Yeri gelmiş iken hemen söylemek gerekir ki; Cah.it Öztelli'nin neşrettiği Karacaoğlan ki­ tabında yer alan "Erciyes Türküsü"424 başlıklı şiir eğer gerçekten Karacaoğlanlardan birine ait ise bu Karacaoğlan'ın en iyimser bir tahmin ile XIX yüzyılda yaşamış olması gerekir. Çünkü Avşarla­ rın Zamantı ırmağı boylarına XIX. yüzyılda gelmeye başladığını biliyoruz. Hatta XVI. ve XVII. yüzyıla ait arşiv kayıtlarında Av­ şarların bölgede bulunmadığından haberdarız42s. "Göç" temasına gelince, Karacaoğlan'ın şiirlerinde göç kav­ ramı iki farklı özellik an etmektdir. Birincisi aşiretler ile birlikte dağlara çıkmanın, yaylaya göçmenin ve yaylamanın güzelliğinin tasviridir. Buna göre yaylağa çıkmak veya laşlağa dönmek, aşi­ retler içinde dolaşmak sıradan faaliyetlerdir. Bilindiği gibi aşiret­ ler yaylalara çıktıklannda ı.aınan ı.aman birbirlerine yaklaşırlar. Bu vesile ile dostluk, tanışıklık, hısımlık ve akrabalık ilişkileri ku­ rulur. Dahası her yıl ürünlerini pazarlamak için yaylak pazarları kurdukları gibi temel ihtiyaç maddelerinin bir bölümünü karşı423

Karacaoğlan'ın: "Mamalı'da ben bir Tiirlcmen oğhıyum"

mısraı üze­

rinde düşünmek lazım geliyor. 424 Cahit öztelli, Karacaoğlan, İstanbul 1974, s. 385. 42.5 Bu hususta IJ. Kayseri ve Yöresi Tarih Sempozyumu Bildirileri (Kay­ seri ı998) kitabında yer alan şu tebliğlere bkz.

Erhan Afyoncu, Kayseri

Sancağında Yörükler (1483-1584); Mehmet İnbaşı, XVI. Yüzyılda Kay­ seri ve Civarında Yörük Cemaatleri; Tufan Gündüz, Kayseri'de Mezra­ alann Köye Dönüşmesinde Konar-Göçer Aşiretlerin Rolü.


lamak için şehirlere inilir. Karacaoğlan şiirlerinde övdüğü güzel­

lerin pek çoğuna göç esnasında veya yaylakta iken karşılaşmış­ tır. O Kervan yaylası, Barçın yaylası, Gündeşli yaylası, Gündüzlü yaylası gibi yaylalardan bahseder: Bilindiği gibi Gündeşliler Dul­ kadir Türkmenleri içinde yer alan aşiretlerdendir. Keza Gündüz­ lüler de aslında Avşarlara mensup bir cemaat olup, daha Mem­ lükler zamanında varlıkları tespit olunmakta olup, bugün Hatay ilinin sınırlan içinde yer alan Gündüzlü ovasına da adlarını ver­ mişlerdir. İkincisi ise yaylağa göç edememenin verdiği üzüntünün ifade edilmesidir. Buna göre, Bad-ı saba selam söyle o yare, Pek göresim geldi illerimizi, Gönül arzu çeker ama ne çare, Nideyim tutan var yollarımızı. (s. 46) Bir başka yerde; Efesi sürgüne giiti yaylanın. Evleri sürgüne gitti yaylanın. Güzeli sürgüne gitti yaylanın. (s. 222) Bir başka yerde; İli göçmüş ıssız kalmış yurtları, Söyleyeyim başa gelen halları, Kolu tor şahanlı yağız atları, İlleri gördüm de bunaldım bugün. (s. 223) Bir başka yerde; Gölde bir çift kuğu ile kaz gördüm, Yine yenilendi şol eski derdim. Karacaoğlan der ki, Avlağını, yurdum, Issız kaldı av ettiğim salakl.ar. (s. 229) Bir başka yerde; Karacaoğlan der ki: çöktüm oturdum, 177


Bağ bahça diktim de meyva yetirdim. Altın top perçemli yavn yitirdim, Kaldı bir köşede gümanım dağlar. (s. 51) Karacaoğlan der ki, konaklar göçmez. (s. 24)

İfadeleri ile yaylaya gidememenin üzüntüsünü dile getirmek­ tedir. Bu ifadeleri Karacaoğlan'ın Menbiç, Hama ve Rakka'dan bahseden şiirleri ile tamamlamak gerekiyor. Buna göre : Belli belli bağlarının boranı, Çift çift olmuş çöllerinin ceranı. Sana derim sana Munbuç viranı, Çarşıda çağ�an tellallar hani? Munbuç'un kapısı altın tokalı, Kimse yaptırmamışfelek yıkalı. ınu şadırvanlı Çatal birkeli, Kastalında abdest alanlar hanı? (s. 51, 52.)

Şiirinde söz edilen Munbuç, Fırat ırmağı kenarında yer alan ve bugün Suriye topraklarında kalmış olan Menbiç'tir. Buraya XVII. yüzyılın sonları ile XVIII. yüzyılın başlarında Türlanenle­ rin geniş çaplı bir iskfuıı gerçekleşmiş, ancak; Türlanenler bölgeyi kısa süre sonra terk etmişlerdir. Bununla birlikte, bölgenin Türk­ menler tarafından uzun süreli olarak kışlak mahalli şeklinde kul­ lanıldığı bilinmektedir. öte yandan Hama redifli şiirinde Hama şehrini diğer yer adlarına nazaran daha belirgin bir şekilde tas­ vir etmesi bu şehre ait gözlemlerini bİ.z7.3.t görerek edindiği ima­ jını uyandırmaktadır. Ancak derhal belirtmek gerkir ki, Hama, Hwmıs, Halep, Rakka gibi şehirler Türkmenlerin kışlak ma­ hallerine yalan şehirlerdi ve onlar bu esnada bahsi geçen şehir­ ler ile iktisadi bağlarını sürdürmekteydiler. Dolayısıyla bir Türk­ men ailesi ürettiklerini satma veya tekstil ürünleri başta olmak


üzere pek çok ihtiyacını tedarik etmek için şehirlere inmekteydi­ ler. Karacaoğlan'ın da bu faaliyetler sırasında adı geçen şehirlere uğradığı düşünülebilir. Rakka'ya gelince Evliya Çelebi burasının Türkmenlerin kış­ lağı olduğunu Temmuz ayında buralarda kimselerin kalmadığın­ dan bahsetmektedir.426 Bununla birlikte XVII. Yüzyılın sonların­ dan itibaren bölgeye yapılan geniş çaplı iskan hareketinde Rakka merkez üssü durumunda idi. Karacaoğlan'ın yaylağa göç edeme­ mekten yakınan şiirleri ile bu üç şehir yan yana geldiğinde onun -daha doğrusu Karacaoğlan 1ardan birisinin- iskana tabi tutulan Türkmenlerle aynı dönemi yaşamış olabileceği akla gelmektedir. Fakat burada şu soruyu muhakkak sormak icab ediyor: Konar­ göçer topluluklarda büyük tesirler uyandıran iskan olayı, İlbeyli Türkmenlerine ait türkülerde veya Dadaloğlu'nun şiirlerinde ol­ duğu gibi Karacaoğlan'ın şiirlerine de güçlü bir şekilde yansıması gerekmez miydi? O halde o ya iskan sürecinden birinci derecede etkilenmemiştir ya da iskan olayından çok sonraları bölgede bu­ lunm1.1Ştur427. Çünkü , Karacaoğlan'ın bölgeye dair şiirlerinde ge­ çen ifadeler onun gerçekten bu havalide yaşadığına dair güçlü deliller içermektedir. Mesela Antep ilini özlediğine dair şiirinde Halep'ten Antep'e doğru güney-kuzey istikametinde bir yol takip ettiği anlaşılmaktadır. Keza Güney Anadolu'ya dair verdiği yer ad­ larında ve tasvirler daha açıktır. Daha da önemlisi, bir kızın gü­ zelliğini tasvir ederken söylediği; 426 Evliya Çelebi b. Derviş Mehmed Zilli, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, (Yayına Hazırlayanlar Seyyid Ali Kahraman-Yücel Dağlı), c. III, İstan­ bul 1999, s. 97. 427 Bu bildiri sunulduktan sonra Prof.Dr. Dursun Yıldırun, bu sorunun di­ ğer Karacaoğlanlar için de sorulması gerektiğine; buradan hareketle ilk Karacaoğlan'ın XVI. yüzyıldan daha gerilere, yani iskan meselelerinin Türkmenleri rahatsız etmediği dönemlere doğru tarihlendirilebilece­ ğine dikkat çekmiştir. 1 79


Yunmuş annmış Aynanoz'un gölünde, Işılaşır gider siyah telleri. (s. 229)

Mısraında yer alan Aynanoz, bölgede konar-göçerlik eden Türkmenlerin yıkandıkları Ayn-ı Riz veya Ayn-ı Ruz adlı göl olup, onun bölgeye dair tasvirleri içinde Türkmenlerine haya­ bna dair verdiği en önemli ipuçlarından biridir. Çünkü aynı konu Evliya Çelebi'nin de dikkatini çelaniş olup burası için, "Bu Har­

ran hdkinde nehr-i Dehandaniyye derler bir ayn-ı cariyedir. Kal'a-i Rakka lcurbunde nehr-i Beliç ile bir olup Nehr-i Furat'a rizan olur. İkisi. de ab-ı hayattır. Yani pirinç gölü demektir. Ka­ çan Hazret-i Ali Radiyallahu anhu Hazret-i Muaviye ile bu ma­ halde Sıffin-i nahsin cengin ederken bu mahalde pirinç ekip bu uyun ile reyy edüb hala anlann kerametleriyle Hüdayi pirinç hasıl olduğundan bu göle Ayn-ı Rfız derler. Türkman kabilesi gi­ rip gusl ederler meşhur ziyaretgdh-ı inas-ı Urban u Türkman-ı yamandır."diye bahsetmektedir.428 Görülüyor ki, pek çok Karacaoğlan arasında birinin XVIII. Yüzyılda Güney Anadolu'daki Türkmenler arasında yaşadığına dair güçlü delillerimiz bulunmaktadır. Bildirimizin başlığında yer alan Sivrialan'a gelince; Aşık Vey­ sel Şatıroğlu'nun köyü olan Sivrialan'da Aşık Veysel'in ve akra­ balarının ünvanı olan "Şatırlı" veya "Şatıroğulları"nın XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Avşarlar arasında görülen Şatırlı oymağının429 ahfadı oldukları güçlü bir ihtimal olarak bulunmaktadır. Netice olarak, son yıllarda Türkmen aşiretleri hakkında yapılan araştır­ malar ile halk bilim araştımıalarının karşılaştırılmasının şaşırtıcı sonuçlar doğuracağı aşikardır.

428 Evliya Çelebi, gösterilen yer. 429 Tufan Gündüz, XVII. ve XVIII. Ytizyıllarda Dani.şmendli Türkmen­ leri, İstanbul 2005, s. 87.

ı8o


Kahramanmaraş·

Topraklarının bir bölümü Akdeniz, bir bölümü Doğu Ana­ dolu bölgesinde kalan Kahramanmaraş; Gaziantep, Adıyaman, Malatya, Sivas, Kayseri ve Adana illeri ile çevrilmiştir. İl alanının büyük bölümünü Güneydoğu Toroslann uzantısı olan Amanos dağları, Ahır dağı, Deli Höbek dağı, Engizek dağı, Binboğa dağ­ ları, Berit dağı ve Nurhak dağları kaplamaktadır. Topraklar ge­ niş bir akarsu ağı ile yer yer vadilerle yarılmış ve parçalanmıştır. Kahramanmaraş ovası Ürdün Graben Sistemi diye adlandınlan ve Kızıldeniz'den başlayarak Vadi el-Arab, Gor, el-Bika ve Amik Ovası'nı takip eden alan çöküntü alanı içinde yer almaktadır. Asur kaynaklarında Markasi adıyla bilinen Maraş şehri, Geç Hitit devletlerinden Gurgum Krallığının başkenti idi. Mar­ kasi adı Romalılar d?neminde Kral Caligula tarafından ba­ basının adını şereflendirmek gayesiyle Germanicia/Kayseria

Gennanicia'ya çevrildi. Bu isim Biıaııs Devleti ı.arnanında da kuilanıldı. •

Bu makale Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi için hazırlan­ mış olup, Ansiklopedi Tashih Heyeti tarafından yapılan bazı tadilat ve eklemeler ile c. XXIV, s. 193-196 'da yayınlanmıştır. Ancak maddenin yayınlanmasından sonra, Bibliyografya'da yer alan doktora tezlerinin, tashih heyeti tarafından yapılan tadilat ve eklemeler esnasında çıka­ rıldığı göriilmüştür. Burada, göriilen lüzum üzerine maddenin DİA'ya tarafımdan teslim edilen ilk hali yayımlanmaktadır. Tarafımdan her­ hangi bir ekleme veya çıkarına yapılmamıştır. 181


Enneniler ise bu adı Bizans'tan öğrenmiş olmalıdır. Şehir, İs­ lam hakimiyetine girince Mar'aş adını aldı. Maraş kelimesi halk iştikalanda bölgedeki çeltik ekimi ve bataklıkların sebep olduğu sıtma hastalığına izafeten "titreme yeri" anlamına geldiği şeklinde izah edilmekteyse de bunun ilini bir kıymeti yoktur. Maraş, Bi­ hakimiyetine geçtiği kısa bir dönem içinde Marassion ola­ rak anıldı. İslam hakimiyetinin yeniden tesis edilmesiyle Maraş adına dönüldü. Osmanlılar zamanında da bu adla anıldı. 7 Şu­ bat ı973'te TBMM tarafından Milli Mücadele dönemindeki üstün direnişinden dolayı ''kahraman" ünvanı verilerek "Kabrarnanma­ raş" şekline dönüştürüldü. z.ans

Maraş, çevresinde doğal mağaraların yanı sıra avcılığa ve toplayıcılığa müsait ova ve ormanlık sahaların olması dolayısıyla tarih öncesi insanların yaşadığı bir mekan olmuştur. Maraş ya­ kınlarında bulunan Döngele, Direkli ve Yağlık mağaralarında pre­ historik devirlere ait izlere, Karahöyük'te yapılan kazılarda ise Ba­ kır ve Tunç devirlerine ait buluntulara rastlannuştır. Maraş, şimdiki bulunduğu mevkie gelmeden önce güneydo­ ğusunda bulunan Erkenez çayı kenarında idi. Roma döneminde Karasu kıyısına taşınan kent, daha sonra doğusunda bulunan Kara Maraş'a taşınmış; bugünkü yerleşim yerine ise Dulkadirli­ ler zamanında gelmiştir.

Asur Ticaret Kolonileri Çağı'nda Mewpotarnya ve Kuzey Suriye'den gelen kervan yolu Fırat ve Birecik'i geçtikten sonra Maraş-Göksun üzerinden Kapadokya'ya bağlanırdı. XI. yüzyıl son­ larında Haçhlar Suriye topraklarına girerken Kayseri üzerinden Maraş'a girmişlerdi. Ancak bu dönemde yollar bakımsız ve geçit­ ler sarp olduğundan pek çok zayiat vermişlerdi. XIII. ve XIV. yüz­ yıllarda Güneydoğu Anadolu'dan Adana ve Misis'e bağlanan yol Maraş üzerinden geçiyordu. Osmanlılar zamanında Anadolu'nun orta kolundaki yol ağı Sapanca, Geyve, Taraklı, Torbalı Göynük, Nallıhan, Ayaş, Ankara, Yahşihan, Kırşehir ve Kayseri üzerinden ı82


Maraş'a ulaşıyordu. Sivas'ı Elbistan üzerinden Maraş'a bağlayan bir tali yol vardı. Katip Çelebi İstanbul'a giden yolun Haruniye'den geçtiğini belirtmektedir. Polonyalı Simon Kudüs'ten dönerken Halep'ten sonra Maraş'a uğramıştı.

Tarih Maraş, Asur Ticaret Kolonileri Çağı'nda, Anadolu'yu Mezo­ potamya'ya bağlayan önemli bir ticaret yolu üzerinde idi. Hitit İm­ paratorluğu yılaldıktan sonra Geç Hitit şehir devletlerinden Gur­ gum Krallığı'na başkentlik yapan Maraş, Kiınmerlerin Anadolu'yu istilasından sonra bir müddet Asur hakimiyetinde kaldı. Asurla­ rın Med istilasına uğramasından sonra Pers hakimiyetine girdi. Kent, Makedonyalı İskender'in Asya seferi sırasında Kapadokya satraplığının önemli merkezlerinden biri idi. Romalılar zamanında Kuzey Suriye Vilayeti sınırlarına dfilıil edildi:.Roma'nın Sasani­ lerle savaşı Maraş şehrinin zaman zaman �ara uğramasına yol açtı. Kent, Roma'nın 395'te ikiye ayrılmasına.an sonra Doğu Roma (Bizans) hakimiyetine geçti. Ancak, bu dönemde de Sasani­ lerin şehre saldırıları devam etti. Onlar, 605'ten 6ıı'e kadar Kay­ seri, Maraş gibi önemli ticaret şehirleri üzerinde kısa süreli bir hakimiyet kurdularsa da 6ıı'de geri çekildiler. Sasanilerden sonra Maraş bölgesine İslam ilk akınları Dört Halife Devri'nde başladı. Ebu Übeyde b. Cerrah Menbiç'te iken Halid b. Velid'i Maraş ta­ raflarına gönderdi. O, şehri kuşattı; halka ı.arar vermemek kaydı ile Maraş'ı aldıktan sonra Maraş kalesini yıktırdı. Maraş bundan sonra Anadolu içlerine yapılacak akınlarda üs durumuna geldi. 650-651 yıllarındaAvf el-Gamicli Maraş'tan hareketle Bizans top­ raklarına akınlar düzenledi. Emeviler zamanında Muaviye'nin emri ile şehir yeniden imar edildi ve askeri bakımdan kuvvetlen­ dirildi. I.Yezid'in ölümünden sonra ise Maraş'a yönelik Bizans saldırıları yoğunlaşh. Şehirdeki Müslümanlar bu yüzden Maraş'ı terk etmek zorunda kaldılar. Abdülmelik (685-705) Bizans ile antlaşma yaph. Ancak, bu antlaşma Bizans ile barışa uzun süreli


bir katkı getirmedi. 693-<J4'te Muhammed b. Mervan antlaşmayı bozarak Bizans topraklanna girdi. Bizans karşı saldırıya geçerek el-Aınak'a (Antakya) kadar ilerlediyse de başarılı olamadı. Ma­ raş ovasında yapılan şiddetli savaşta Bizans mağlup oldu. Abbas

b. Velid Maraş'a gelerek şehri tamir ve tahkim ettirdi. Şehrin nü­ fusunu arttırdı, büyük bir cami inşa ettirdi. Mervan b. Muham­ med zamanında (744-750) Bizans, Maraş'ı kuşattı. Halle canla­ bağışlanması şartıyla şehri boşaltarak Kinnesrin'e çekildi. Bizans imparatoru Konstantin (741-775) şehri yıktırdı. Mervan nnın

Hwns şehrini itaat altına aldıktan sonra Maraş'ı yeniden ele ge­ çirmek ve imar etmek amacıyla buraya bir ordu gönderdi. Şehir tamir olunduysa da Bizans'ın baslaları devam etti. 846'da Emevi Devleti'nin Mezopotamya-Suriye sınır hattında Malatya, Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Ra'ban, Sümeysat gibi önemli kaleleri ara­ sında Maraş da bulunuyordu. Halife el Mehdi, Bizans taarruzla­ rına karşı şehri tahkim ettirdi ve buradaki asker sayısını arttırdı. Maraş, 904-<)05'te Bizans'ın eline geçti. 916'da Enneniler Maraş'ı yağmaladılar. Şehir 952'de Hamdanilerin eline geçtiyse de 962'de yeniden Bizans topraklanna katıldı. Malazgirt savaşını müteakip Türkler Anadolu'yu fethe baş­ layınca Türklerin önünden kaçan Enneniler ve Rumlar, Balkan­ lara, Orta ve Batı Anadolu'ya, Toroslara ve Çukurova'ya doğru çe­ kilmeye başladılar. Ortaya çıkan büyük kargaşa Maraş ve Tarsus bölgelerini de büyük ölçüde etkiledi. Daha önce Bizans'ın Türk­ lere karşı daha güçlü direniş hattı oluşturmak amacıyla Enneni­ leri Doğu Anadolu'dan Orta ve Güney Anadolu'ya çelaniş olması Maraş ve çevresindeki Ermeni nüfusunu arttırdı. Bunun sonu­ cunda, bazı küçük Ermeni prenslikleri doğmaya başladı. Bizans tarafından Türklere karşı Malatya-Antakya hattının savunmasına memur edilen Philaretos, Maraş, Urfa. Malatya, Göksun, Tarsus, Anazarba, Masisa (Misis), Ra'ban ve A -takya şehirlerini içine alan büyük bir prenslik meydana getirdi lıo79). Ancak, hem Süley-


man Şah'ın hem de Emir Buldacı'nın ıo85'te Çukurova ve Güney Anadolu'ya yönelik fetihleri sayesinde sadece Maraş Philaretos'un elinde kaldı. Öte yandan, Maraş ve çevresinin Çavuldur Çaka adlı Türkmen beyi tarafından feth edildiği yolundaki rivayet ise teyide muhtaçtır. Philaretos elinde kalan son toprağını kurtarmak için Melikşah'ın dostluğuna sığınmaya çalışbysa da beklediği yardım gelmeden öldü (1090). Philaretos'un yerine geçen Barsama ise losa bir müddet şehri idare edebildi. Emir Bozan, Maraşlıların Barsama'ya karşı isyanı sayesinde şehri kolayca feth etti. Anadolu'ya giren ilk Haçlı ordusu ağır zayiatlar verdikten sonra Kayseri ve Göksun üzerinden 1097'de Maraş'a girdi. Bu sı­ rada şehri Ermeni vali Tathul yönetiyordu. Haçlılar bunun hüküm­

ranlık yetkilerini tasdik eylediler. Haçlı komutanlardan Bohemond da Haçlılara Maraş'ta katıldı. Maraş uzun müddet Haçlıların Urfa, Antakya ve Çukurova'ya yönelik harekatlarında üs vazifesi gördü. Haçlılar daha Kudüs'e ulaşmadan Antakya ve Urfa'da iki Kontluk meydana getirmişlerdi. Urfa Kontu Baudouine de Boulogne'nin yerine geçen Baudouine de Bourg Maraş ve çevresini kontluğun sınırlarına dahil etti. 1. Kılıç Arslan 1103'te Maraş'ı Haçlılardan kurtardı. Ancak onun ölümünden sonra şehir yeniden Haçlıların eline geçti. 1136 sonbaharında Danişmendli emiri Muhammed, Maraş bölgesine saldırdı. Şehrin yakınlarına karahgfilı kurduk­ tan sonra etrafa akınlar düzenlemeye başladı. Maraş hallarun bir bölümü şehri boşaltarak göç etti. Melik Muhammed, Keysun ve civarını tahrip ettikten sonra Bizans imparatorunun Antakya'ya yaklaştığını haber alınca bölgeden uzaklaştı. Melik Muhammed, kardeşi Alaüddevle ile rekabetinin bir sonucu olarak onun elinde bulunan Elbistan'ı aldıktan başka Ceyhan'ı zapt etti. Haçlıların elinde bulunan Keysun (Göksun) ve çevresine akınlar düzenledi. Bizans imparatorunun bölgeden çekilmesinden sonra (1138) 1. Mesud, Maraş yakınlarında Haçlılara ait köyleri tahrip edip halkı esir aldı. 1149'da l.Mesud, oğlu Kılıç Arslan ile birlikte Maraş'ı

185


kuşatarak Frankların elinden aldı. HaçWar Antakya'ya çekilirken Türkmenler onlara ağır zayiat verdirdi. 1. Mesud 115o'de Haçlı­ ların elinde bulunan Göksun (Keysun), Behisni, Göynük, Ayın­ tab, Dulük ve Ra'ban şehirlerini ele geçirdi. Bu yerlerin idaresini Elbistan'ı kendisine merkez yapmış olan oğlu Kılıç Arslan'a verdi. 1156'da şehir Ermeni reislerinden Stefan tarafından tahrip edilip şehirdeki Hıristiyanlar da dfilıil olmak üzere hallon pek çoğu öl­ dürüldü yahud esir edildi. il.Kılıç Arslan'ın dönüşü üzerine Ste­ fan hızla kaçtı. Yerli Hnstiyanlar, Türk sultanını kurtarıcı olarak karşıladılar. Nureddin Zengi ile il. Kılıç Arslan'ın ilişkilerinin bo­ zulmasından sonra Maraş, Merziban, Göksun, Behisni, Nureddin tarafından işgal edildi (1172). Ancak Haçlılar Nureddin'in üzerine yürüyünce o aldığı yerleri bıralanaya mecbur kaldı. il. Kılıç Ars­ lan bölgedeki hfildmiyetini yeniden tesis etti. il. Kılıç Arslan'ın ölümünden (1192) kısa bir süre sonra

Ki­

likya Ermenileri Maraş ve çevresine saldınlar düzenlediler. Gı­ yaseddin Keyhüsrev 1208'de Ermenileri cezalandırmak amacıyla Maraş üzerine bir sefer düzenledi. Maraş'ı kurtarıp tekrar Sel­ çuklu topraklarına kattı. O, il. Kılıç Arslan'ın emirlerinden olup vaktiyle bu bölgeye melik tayin edilen Hüsameddin Hasan'ı ye­ niden göreve getirdi. Böylece, Maraş'ta Selçuklu Devleti'ne bağlı bir beylik vücuda getirildi. Maraş, HaçWar ve Ermeniler

tarafın­

dan büyük ölçüde tahrip olmuş nüfusu da hayli azalmış idi. Hü­ sameddin Hasan ve onun oğlu ile torunu tarafından şehir yeniden bayındır hale getirildi. Maraş, bundan sonra Kilikya bölgesindeki Ermeniler üzerine yapılan seferlerde de üs vazifesi gördü. Maraş emiri Nusrettin de bu akınlarda ordusu ile görev aldı. XIII. yüzyıl başlarında ortaya çıkan Moğol istilası Anadolu'ya pek çok Türkmen kitlesini sürdü. Bu ikinci göç dalgası ile gelen Türkmenlerin yoğun olarak bulunduğu sahalardan biri de Maraş ve çevresi idi. Maraş yaylak ve kışlak sahalarına imkan tanıdığı için Türkmenler tarafından losa sürede doldurulmuştu. Maraş 186


Türkmenleri 1240 yılında çıkını Babai ayaklanmasına katıldılar. Baba İshak, Maraş yalonlarındaki Kefersud nahiyesinden olup bölgedeki Türkmenler üzerinde büyük tesire sahipti. Babai isya­ Selçuklu Devleti'nde meydana getirdiği ağır zayiat Moğol­ ların Anadolu'ya girişini kolaylaştırdı. 1243 yılında Kösedağ sa­ nının

vaşında Selçuklu ordusu ağır mağlubiyete uğradı. Devlet otoritesi kayboldu Maraş-Malatya arasında kalan bölgeyi yurt tutmuş olan Ağaçeri Türkmenleri, ticaret yollarına ve etrafa zararlar vermeye başladılar. Maraş valisi İmaıneddin'in, saltanat merkezi Konya'dan istediği yardım ise Moğolların yeniden Anadolu'ya girmesi üze­ rine, gelemedi. Moğollar 1256'da Selçuklu Devleti'ni ikinci kez mağlup ettiler. Moğol valisi Baycu Noyan'ın, Hülagü'nun Bağdat seferine katılmak amacıyla Anadolu'dan çekilmesi üzerine, İzaed­ din Keykavus Malatya'ya kadar olan yerlerde yeniden emniyeti te­ min etti. Vezir Ali Bahadır, Ağaçerileri itaate aldı. Ağaçeriler, Ma­ raş Malatya bölgesinde kanşıklıklara devam edince Hillagu'nun

gönderdiği Moğol ordusu tarafından katledildiler. Anadolu'da Moğollara karşı başlayan mücadeleye Mem­ lük devleti de geniş destek veriyordu. Kudretli vezir Muineddin

Pervane'nin daveti üzerine Anadolu'ya gelen Meınlük sultanı Baybars 1277'de Elbistan ovasında Moğol ordusunu mağlup etti . Ancak Anadolu beyliklerinden beklediği ilgi ve desteği bulama­ yınca Kayseri'de bir müddet kaldıktan sonra geri döndü. Mem­ lükler, 1292'de büyük bir kuvvetle Anadolu'ya geldiler. Moğolların müttefiki olan Ermenilerden Maraş, Behisni ve Telhadum'u aldı­ lar. Memlüklerin çekilmesini müteakip adı geçen yerler yeniden Ermenilere geçtiyse de Memlükler tarafından yeniden alınarak Türkmen beylerine ikta' edildi. Anadolu'da Moğol hfil<imiyetinin çökmesinden sonra Elbistan ve Maraş Zeyneddin Karaca Bey'in etrafında toplanan Dulkadirli Türkmenlerinin eline geçti. Karaca Bey, 1335'te Çukurova'ya akınlar düzenledi ve zen­ gin ganimetlerle Maraş'a döndü. Bu sıralar Elbistan'da rakip bir


kuvvet olarak yükselen Taraklı Halil'i mağlup etti (1337). Karaca Bey'in hükümranlığı Memlük sultanı tarafından tasdik edildik­ ten sonra Maraş ve Elbistan havalisinde Dulkadir Beyliği'nin te­ melleri atılmış oldu. Karaca Bey'in yerine geçen Halil Bey 7.arna­ nında Memlüklerle ilişkiler bozuldu. 1381'de güçlü bir Memlük ordusu, Dulkadir ordusunu mağlup ederek Maraş'a girdi. Hali Bey'in kardeşi Sülü/Sevli Bey Malatya'ya kaçtı. Harput'u elinde bulunduran Halil Bey, Kadı Burhaneddin ve Ramaz.anoğullann­ dan destek sağlayarak Maraş ve Elbistan'ı Memlüklerden kurtar­ mak amacıyla saldırıya geçti (1384). Her iki şehri ele geçirmesi­ nin yanısıra Memlüklere yardım eden Türkmenleri de şiddetle cezalandırdı. Memlüklerin Halep valisi Yel Boğa Nasıri durum­ dan haberdar olur olmaz Dulkadirlilerin üzerine yürüyerek on­ ları bozguna uğrattı. Maraş ve Elbistan'ı geri aldı. Bir müddet sonra Yel Boğa Dulkadirlilerin de desteği ile isyan ederek Sul­ tan Berkuk'u iktidardan düşürmeye muvaffak oldu. Ancak, Ber­ kuk 139o'da tahtı yeniden ele geçirdi. Bu kargaşalıktan istifade eden Sülü Bey Anteb'i kuşattıysa da ele geçirmeden Maraş'a geri döndü. Buradaki Türkmenlerden ve Memlüklere karşı isyan ha­ linde olan Maraş'tan sağladığı destekle Anteb'i tekrar kuşattı. Fa­ kat, bu kuşatma uzun sürünce Berkuk'un gazabından korkarak yeniden Maraş'a çekildi. Memlük sultanından af diledi. Memlük Sultanı da Sülü'nün beyliğini tanıdı. Bundan sonra Dulkadirli bey­ leri nüfilz sahalarını genişletmeye çalıştılar. XV. yüzyıldan itiba­ ren ise Dulkadirli toprakları Osmanlı Devleti ile Memlükler ara­ sında rekabet sahası durumuna geldi. Akkoyunlu Devleti'nin inkırazı esnasında Şah İsmail'den ka­ çan Akkoyunlu Murad Bey, Dulkadir oğullarına sığındı. Dulkadir Beyi Alaüddevle Bozkurt Bey, Osmanlılardan talep ettiği yardımı alamamakla beraber Şah İsmail'e karşı durmayı sürdürdü. Hatta, Şah İsmail ile evlendirmeyi vaad ettiği Benli Hatun'u da Murad Bey'e verdi. Şah İsmail'in doğu seferini fırsat bilerek Diyarbekir

188


üzerine yürüdü. Şehri ele geçirerek Akkoyunlu beylerinden Zey­ nel Bey' e teslim etti. Şah İsmail doğu seferinden döndükten sonra Osmanlı hududundan izinle geçerek Dulkadir topraklarına girdi. Alaüddevle Bozkurt Bey ise Turna Dağı'na çekilerek ona karşı durmadı. Şah İsmail, Elbistan ve Maraş'ı tahrip etti (1507). Ala­ üddevle Bey bir müddet sonra Safevilerle dostluk kurdu. Bun­ dan dolayı, Yavuz Sultan Selim'in davetine rağmen İran seferine katılmadı. Hatta Osmanlı ordusunun iaşesinin teminini engelle­ diği gibi iaşe kollarım da vurdu. Yavuz Sultan Selim, Çaldıran se­ ferinden sonra 5 Haziran 1515'te Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşa kumandasında bir orduyu Elbistan üzerine gönderdi. Alaüddevle Maraş yolu üzerindeki geçitleri tutarak Osmanlı ordusunun iler­ lemesini engellemeye çalıştı. 13 Haziran 1515'te Dulkadir ordusu ağır bir mağlubiyete uğradı. Alaüddevle Bey bu savaşta öldü. Dul­ kadir Beyliği Şehsuvar oğlu Ali Bey'e verildi. Ali Bey Mısır sefe­ rinde Osmanlı ordusunda görev aldı. Bowklu Celal ve Canberdi Gazali ayaklanmasının bastırılmasında başarılar gösterdi. Onun başarılarım kıskanan Ferhat Paşa tarafından öldürüldü. Böylece Dulkadir ülkesi Maraş merkez olmak üzere bir eyalet durumuna getirilerek Osmanlı ülkesine bağlandı. Maraş'ın ilk tahrirlerinde çevre kaz.alara nazaran oldukça fazla muaf reaya yazılmıştı. Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılan yeni düzenlemeler ile bazı sipahilerin ellerinden dirlikle­ rinin alınmasıyla Bozok'ta başlayan ayaklanmalara Maraş bölge­ sindeki Türkmenler de geniş destek verdiler. Keza, dini karakterli olmakla birlikte Kalender Çelebi ayaklanması da (1528) Türkmen­ lerin desteğini sağlamıştı. Osmanlı Devleti, Türkmenlere eski dir­ liklerini vermek suretiyle ayaklanmaları bastırabilmişti. Celali Hüseyin Paşa, 1599 da Maraş'ı yağmaladı. Vezir Meh­ met Paşa şehre geldiğinde halkın çoğunluğu baskı ve zulümden kaçarak daha korunaklı şehir ve kasabalara göç etmeye başlamıştı. XVIII. yüzyılda ayanların ortaya çıkması halkın zararını daha da


arttırınışbr. Şehir ayanlar ile eski sülaleler arasındaki rekabetin bir sonucu olarak iktisadi bakımdan gerilemiştir. Maraş 1833'te Mısırlı İbrahim Paşa'nın işgaline uğradı ve 19 aya yakın onun idaresinde kaldı. Paşa, yazı Maraş'ta geçirdi. XIX. yüzyılın ikinci yansında Maraş, bölgedeki aşiretlerin asayişsizliği yüzünden merkezi hükümetin denetiminden hayli uzaklaşmışb.. 1865'te kurulan Fırka-i Islahiye Cevdet Paşa ve Derviş Paşa ku­ mandasında aşiretleri yerleşik hayata geçirdikten sonra bölgenin güvenliği sağlanabildi. İngiltere ile Fransa arasında yapılan Sykes-Picot gizli antlaş­ masında Maraş, 1. Dünya Savaşı sonrası Fransız nüfüz bölgesine bırakılmıştı. Ancak, Mondros Mütarekesini takiben İngilizler 22 Şubat 1919'da Maraş'ı işgal ettiler. Bundan sonra bölgede Enneni varlığında artış görülmeye başlandı. İngiltere ile Fransa arasında yapılan antlaşma neticesinde Maraş ve çevresi Fransa'ya devre­ dildi. 29 Ekim 1919'da Fransızlar Maraş'a girdiler. Hem şehrin Fransızlara devredileceği haberi yayılınca hem de Fransız işga­ line uğradıktan sonra Anadolu'nun her yerinde proste.sto miting­ leri düzenlendi. Fransızlara karşı tepkinin bir nedeni de Fransız ordusu içinde Ermenilerden teşkil edilmiş birliklerin olması ve şehirdeki Ermenilerin işgali coşkuyla karşılaması idi. Uzunoluk hamamından çıkan kadınlan Fransız askerlerinin taciz etmeleri üzerine Sütçü Hacı İmam askerlerden birini öldürdü. Maraş ka­ lesindeki Türk bayrağının indirilmesi ise halk arasında büyük bir tepkiye yol açtı. Şehirdeki direnişi örgütlemek amacıyla 29 Kasım 1919'da Maraş Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu Maraşlı Dok­ tor Mustafa ile arkadaşları Maraş'ta Kuva-yı Milliye teşkilatı kur­ mak üzere Hey'et-i Temsiliye başkanı Mustafa Kemal ile irtibat kurdular. Sivas Kongresi'nde Maraş'ta Kuva-yı Milliye kurulma­ sına karar verildi ve Heyet-i Temsiliye tarafından Yüzbaşı Selim (Kurtoğlu Yörük Selim) ve Üsteğman Asaf (Kılıç Ali Bey) memur edildi. Fransızlar, pek çok yerde Kuva-yı Milliyecilerin baskınına 190


uğramaya başladı. Çatışmalar losa sürede şehire sıçradı. Bertiz Kuva-yı Milliyesi komutanı Doktor Mustafa Bey, Yumurtatepe'deki Fransız karargahına saldırılar düzenledi. Bu gelişme şehirdeki Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni de harekete geçirdi. Şehirde çab.ş­ malar yoğunlaşınca Pazarcık Kuva-yı Milliyesi komutanı Kılıç Ali Bey'de Maraş'a girdi. Türk çeteler Maraş'a yardım getiren Fran­ sız konvoylarını da vurmaya başladılar. Bayezidli mahallesine yö­ nelik ağır topçu saldırıları karşısında halk Doktor Mustafa Bey'i Fransız karagahına görüşme yapmaya gönderdi. Doktor Mustafa Bey Fransız komutan General Queratte ile yapb.ğı görüşmeden dönerken Ermeniler tarafından şehit edildi. Fransızlar ıı Şubat 192o'de şehri boşaltılarak Islahiye tarafına doğru çekilmeye baş­ ladılar. Zeytun ve Şar köyünde toplanan bazı Ermeni çetelerinin etrafa zarar vermeye devam etmeleri üzerine bölgeye müfrezeler gönderilerek olaylar basb.rıldı. Nüfus, İdari ve Fiziki Yapı Şehsuvaroğlu Ali Bey'in öldürülmesinden sonra Maraş'ın ida­ resi Koçi b. Halil'e verilmiştir. Bu zamanda Maraş Dulkadir vila­ yeti diye anılmakta ve Maraş, Elbistan, Bozok, Kırşehri ve Kars (Kars-ı Zülkadiriye/Kars-ı Maraş) olmak üzere beş sancaktan iba­ ret idi. Maraş ve Elbistan bir ara Rum Beylerbeyliği'ne ardından da Karaman Beylerbeyliğine ilhak olundu (1525). 1526 yılı ola­ rak tarihlendirilen icmal defterinde Maraş, Zülkadiriye vilaye­ tine bağlı olarak görülmekle (BOA TD 998, s. 418) birlikte sancak listelerinde Karaman vilayetine tabi olduğu tespit olunmaktadır. M�'ın Dulkadir vilayetine yeniden bağlanması 1530'dan sonra olmuştur (TD 402, s. 414). Maraş 1850 yılında Adana Eyaleti'ne bağlandı. 1853'te müs­ takil bir mutasarnflık idi. 1866'da Halep ve Adana vilayetleri bir­

leştirilince Maraş da Halep'e bağlandı. 1872'de yeni bir vilayet haline getirilip Ahmet Cevdet Paşa valiliğe tayin edildi. Mithat 191


Paşa'run sadarete gelmesi üzerine Ahmet Cevdet Paşa valilikten alındığı gibi Maraş da yeniden Halep'e bağlandı. Vilayet-i Zülkadiriye Maraş'tan başka Elbistan, Kars, Za­ mantu ka7.alarından oluşuyordu. Hısn-ı Mansur ise 1563'de bu­ raya dfillil edildi. Pazarcık, Güvercinlik, Göynük, Teyek, Kargu­ luk, Haruniye, Andurın, Zeytun, Firnos ve Bayındır nahiyeleri Maraş kazasına dfillil idi. Maraş livasında 3 kale (Küredi, Dumanlı ve Zamantu), 4 nefs, 3 cami, 5 mescid, 14 zaviye, 1 bezzazistan, 36 dükkan, 2 hamam, 507 köy, 1787 mezraa, 62 çiftlik, 82 Doğan yuvası (aşiyane-i baz) 35 yaylak, 98 Çeltük arkı (enhar-ı çeltük) 199 değirmen bulunu­ yordu. Bunlardan 2 kale, 65 köy, 82 mezraa, 9 çiftlik ve 3 yaylak Maraş kazası dfilıilinde idi. Maraş'ta 1526'da tamamı Müslüman 53 mahalle, 473 hfuıe ve 92 mücerred vergi nüfusu bulunuyordu. 1563 tarihli tahrir defte­ rinde ise 42 mahalle kayıtlıdır (Yınanç-Elibüyük, 1, 11-40) . Evliya Çelebi de Maraş'ta 42 mahalle olduğunu bildirmektedir. 1848'de 39, 1869'da 38, 188o'de 39, 1904 de 41 mahalle sayılabilmekte­ dir (Doğan, 132-139). XIX. yüzyılın ilk Maraş'taki 38 mahalleden sadece 5 tanesinde Müslümanlar topluca bulunuyorlardı. Buna mukabil gayrimüslimlerin müstakil mahalleleri yoktu (Doğan, 142). Bu husus dine dayalı mahalle kültürünün yavaş yavaş or­ tadan kalkmaya başlamasının bir sonucu idi. 1526 yılında Maraş livasında 38270 hane, 4800 mücerred Müslüman ve 2587 hane 181 mücerred gayrimüslim olmak üzere toplam 51342 vergiye kayıtlı nüfus bulunmaktaydı. Maraş şehri­ nin nüfusu ise tamamı Müslüman olmak üzere 473 hane 92 mü­ cerred vergi nüfusu idi. Bu dönemde Maraş kazasındaki konar­ göçerler ise 23407 hane ve 2338 mücerred vergi nüfusuna sahip idi. 1563'te Maraş'ta tamamı Müslüman olmak üzere 3050 vergi nüfusu bulunuyordu Bu zamanda Hısn- Mansur'da 948 Elbistan'da 192


ise 941 vergi nüfusu bulunmakta idi. Maraş'a bağlı köylerde 40135 vergi nüfusu kaydedilmiştir ki, bunların 36088'i Türk idi. Gay­

rimüslimler 869 köyden sadece 4o'ında görülmekte ve ıı köyde Türklerle birlikte yaşamaktaydılar. Onlar, yoğun olarak Zeytun nahiyesinde toplanmışlardı. (Yınanç-Elibiiyük, I, s .. ) Evliya Çe­ lebi Maraş'ta 42 mahallede 10000 hane nüfus olduğundan bah­ setmektedir. 1619'da şehirden geçen Polonyalı Siınon ise şehirde 20 hane Ermeni'nin varlığından bahseder. Bu durum, Ermenile­ rin şehre girmeye başladığını göstermektedir. Charles Texier 1822'de Maraş'ın nüfusunu 6000 olarak gös­ termektedir. 1850/51 tarihli bir nüfus yoklama defterinde ise Maraş'ta 22122'si Müslüman olmak üzere 3655 hane bulunmak­ taydı (ML.CRD. nr. 1375, s. 30). Kırsal kesimde ise 7908'i Müs­ lüman olmak üzere 8769 hane tespit olunmaktadır ki, gayrimüs­ limler toplam nüfusun %ıo'una baliğ olmuşlardı. Anılan tarihte Maraş kazasındaki toplam nüfusun %29'u şehirde yaşamaktaydı. 1867 yılında Maraş kaz.asında 6566 hane bulunuyordu. 187o'te ise 7735 hane bulunuyordu. 1876'da 8938 haneye ulaşmıştı. 1881'de Maraş nüfüsunun %71'i Müslüman idi. Aynı yıl Maraş kazasında yaşayan halkın %57 si şehirde yaşamaktaydı. V. Cuinet 1890 yılında Maraş'ın nüfusunun 52002 olarak göstermektedir. Cuinet'e göre bu sayının 32000 Müslümanlardan oluşmaktaydı. 1902 yılında Maraş'ın nüfusu 60292'ye 1908'de ise 68023 'e ulaşmıştır. XX. yüzyıl başlannda Maraş vilayetinin nü­ fusu 150000 dolayında idi. Şehir nüfusu ise 65000'e yaklaşmıştı. Bu dönemde Maraş merkezi ile Zeytun'da yoğunlaşan Ermeni nü­ fus ise 27000 dolayında idi. Tehcir Kanunu sırasında şehirdeki Ermeni nüfusta büyük bir düşüş olmuştur. 1927 yılında Maraş

ilinin genel nüfusu 186855 idi. 198o'de bu rakam 738032'ye çık­ mıştır. 1997 nüfus sayımlarında Maraş ilinin nüfusu 1008107 şe­ hir merkezinin nüfusu ise 303594 olmakla birlikte sürekli göç ve­ ren bir şehir durumunda olduğu gözlenmektedir. 193


Tahrir kayıtlarında ''Yörükan-ı Maraş" ya da "Türkman-ı Dulkadiriye" (KKA TD 116) adıyla anılan Türkmen aşiretleri Dul­ kadir beyliğinin bakıyeleri olup Anadolu'nun en kalabalık Türk­ men teşekkülü idi. Bunlar Anamaslu (Karacalu), Dokuz, Ağca Koyunlu, Kızıllu, Küreciyan, Eymür, Döngelelü, Gurbetan, Av­ şar, Çimelü, Alcı/Elci, Çağırganlu, Gündeşlü, Tecerlü, Küşne ta­ ifeleri adı altında 8oo'den fazla cemaat halinde konar-göçerlik etmekteydiler. Yaylaları Binboğa, Engizek, Nurhak, Bertiz dağ­ larında idi. Bazı kollar Erciyes dağına kadar gidebiliyordu. Kış­ lak için ise Maraş'tan başka Berriye, Antakya ve Çukurova'ya ka­ dar yayılıyorlardı. Dulkadirli Türkmenlerinin oldukça kalabalık bir nüfusa sahip olması bölgedeki yerleşik hayata da yansımış­ tır. Bölgedeki köylerin ezici çoğunluğu bunlar tarafından kurul­ duğu gibi Maraş dfilıilindeki Karamanlu, Çiçeklü, Ağcakoyunlu, Hacı Mehmetli, Deli Alili, Alemlü mahallerinin de kurucuları ol­ dukları anlaşılmaktadır. Dulkadirli Türkmenleri Maraş'tan başka Kırşehir, Adana, Yozgat, Kınkkale vilayetlerindeki pek çok köye yerleşmişlerdir. XIX yüzyılda konar-göçerliği devam ettirenler ise ı866'da Fırka-i Islahiye tarafından yerleşik hayata geçirilmiştir.

Bayındırlık ve Ekonomi Maraş'ta Hititlerden kalına pek çok eser bulunmaktadır. Ev­ liya Çelebi'nin şehri ziyaretinde rastladığı arslan heykelleri de bun­ lardandır. Ancak, şehir Bizans ile islam dünyası arasındaki sınır bölgesinde bulunduğundan pek çok kuşatma ve istila yaşanuş bu yüzden büyük ölçüde tahrip olmuştu. 1115'te yaşanan deprem ise şehrin bütünüyle harap olmasına yol açtı. Maraş, Dulkadirliler tarafından şimdiki yerine taşındıktan sonra yeniden imar edildi. Şehirdeki dini ve tarihi yapıların pek çoğu Dulkadir beylerine ya­ hud bunların aile fertlerine aittir. Dulkadirli Süleyman Bey tarafından yaptınlan illu Oınıii üze­ rinde Alaüddevle Bey'in ismi görüldüğünden bunu Alaüddevle 194


Bey'in yaptırdığı hatta kiliseden bozma olduğu sanılıyordu. An­ cak, vakfiye kayıtlarından onun sadece tamir ettirdiği anlaşılmak­ tadır. Hatuniye Camii ise Alaüdddevle Bozkurt Bey'in eşi Şemse Hatun tarafından yaptırılmıştır. Aynca, Şadi Bey Camii ile Bo­ ğazkesen Camii de aynı hanedanın eserlerindendir. Evliya Çe­ lebi şehirde 32 camiinin varlığına işaret eder. 1867'de camii sa­ yısı 49'a çılanıştır. Afşin yakınlarındaki Eshab-ı Kehf külliyesi Selçuklu dönemi eserlerindendir. Külliye, camii, ribat ve kervansaraydan oluşmak­ tadır. Nebeviye Medresesi de denilen İmaret Medresesi, Bağdadiye Medresesi, Taş Medrese ve Kadı Medresesi Alaüddevle Bey tara­ fından yaptırılmıştır. Keza, Şemse Hatun da kendi adıyla Hatu­ niye Medresesi'ni yaptırmıştır. Aynca, camilere bitişik vaziyette inşaa edilen ve Buk'a adıyla medrese öncesi eğitim veren okul­ lar da mevcuttu. Evliya Çelebi bunların 40 kadar olduğunu söy­ lemektedir. 1867'de Maraş'ta 33 adet medrese bulunmaktaydı (Halep Salnamesi 1284, s. 204) Bu sayı 19oı'de 23'e düşmüştür. (Maa­ rif Salnamesi 1319, s. 540). Bununla birlikte bu tarihlerde sıbyan

mektebi, rüşdiye, idadi gibi modern okullar da açılmıştı. 1867'de gayr-i müsliınlere ait 21 okul bulunurken bu sayı 1884'te 33 okula ulaşmıştı. Lozan antlaşmasından sonra bölgedeki yabancı okul­ ların hepsi tasfiye edilmiştir. XVI . yüzyılda Maraş'ta boyahane, kirişhane, debbağhane, macunhane ve değirmen gibi işletmeler bulunuyordlL Şehirde kü­ çük dükkanların yanısıra 1 Bedesten ve 1 kervansaray vardı. XVI . yüzyılda kırsal kesimde temel iktisadi faaliyet tarım ve hayvancılık idi. 1526 ve 1563 tarihli tahrir defterlerinde tarım ürün­ leri bakımından birinci sırayı buğday almaktadır. Buğday ekimi bütün köylerde görülmektedir. Bunu arpa ve darı izlemektedir. 195


Çeltik ekimi Maraş ile Hısn-ı Mansur arasında yoğunlaşmakta, pamuk ise Elbistan ve 7.aınanb kazaları dışında hemen her yerde ekildiği görülmektedir. Bundan dolayı Maraş'ta tekstil üretimi önemli bir endüstri kolu durumundaydı. Susam ekimi ise çeltik gibi sınırlı bir alanda kalmaktaydı. Büyük ve küçükbaş hayvancı­ lık daha çok konar-göçerlerin meşgalesi idi. Onlar İstanbul'un ve büyük şehirlerin et ve hayvansal ürün ihtiyacını karşılamakla yü­ kümlüydüler. Ayrıca sefer esnasında ordunun deve, koyun, tere­ yağ, et gibi ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüydüler. Arıcılık ise hemen her köyde yapılmaktaydı. Zeytun nahiyesi önemli demir madenlerine sahipti. Bölgedeki maden ocakları Ermeniler tara­ fından işletilmekteydi. Cuinet, Göksun'da gümüş madeni işletil­ diğini bildirmektedir. Maraş ormanlık bir sahada bulunduğun­ dan bol miktarda kereste kaynağına sahipti.

Bibliyografya BOA TD nr. 998, s.414-579; 998 Numaralı Muhasebe-i Vılayet-i Di­ yarbekir ve Arab ve Zülkadiriye Defteri, (dizin ve tıplabasım) İstanbul 1999, il, s. 46-52, BOA TD. nr. 402; Maraş Tahrir Defteri, (1563) 1-11, (Nşr. Refet Yınanç-Mesut Elibüyük) Ankara 1988; KKA TD nr. 116; Katip Çe­ lebi, Cihannüma, İstanbul 1145, s.598 vd. Gelibolulu Mustafa Ali Efendi,

Kitabü't-Tarih-i Künhü1-Ahbdr, (nşr. AUğur, M.Çuhadar, AGül, İ.H. Çuhadar), il, 909, 1119,1185; Ayhan Doğan, XIX. Y"ıizyılın İki.nci Yan­

sında Maraş, (Doktora Tezi), Evliya Çelebi, Seyahatname, İstanbul 1314, III, s. 170-171; Halep Vilayeti Salnameleri (1284, 1296, 1308 tarihli), V. Cuinet, D'ASİE la Turque, Paris 1892; Osman Turan, Selçuklular Za­

manında Türki.ye Tarihi, İstanbul 1984, s. 40, 68-79, 148-151, 197-204, 421,422: İbn-i Bibi, el-Evamirü1-Ala'iyefi1-Umuri1-Ala'iye (trc. Mürsel

Öztürk), 1, Ankara 1996, s. 204-213; Helmuth von Moltke, Türki.ye'deki. Durum ve Olaylar Üzerine Mektuplar, Ankara 1960, s. 171 vd; Ahmed Cevdet Paşa, Maruzat (nşr. Yusuf Halaçoğlu), s. 116 vd. a.rnlf., Tezaki.r,

(nşr. Cavid Baysun) Ankara 1991, III,(21-39), s:108,120,121,122; III, (40Tetimme) 120; Şükri Bitlisi, Selim-Name (nşr. Mustafa Argunşah) Kay-


seri 1997, s.197,198; Yücel ÖLkaya, Osmanlı İmparatorluğunda Ayanlık,

Ankara 1977, 188, Honigmann, Bizans Devleti'nin Doğu Sınırı (trc. Fik­ ret Işıltan), İstanbul 1970, s. 39, 40, 60, 65, 83, 142; F.Sümer, Dulkadir Elini Meydana Getiren Oymaklar, Kahramanmaraş I. Kurtuluş Sem­

pozyumu Bildirileri, Ankara 1987. s.42-48; Refet Yınanç, Dulkadir Bey­ liği, Ankara 1989. a.mlf., XVI yüzyılda Maraş Sancağı'nın Nüfus Yapısı, Kahramanmaraş

I.

Kurtuluş Sempozyumu Bildirileri, s.1<)-27; İsmail

Altınöz, Dulkadir Beylerbeyliği'nin Teşekkülü ve Gelişmesi, (Yüksek li­

sans Tezi) , s. 56 vd; Rahmi Tekin, Zülkadir Beylerbeyliği ve Osmanlı DevletiZamanında Maraş Vakıfları, (Yüksek lisans Tezi) , s. 27 vd; Fe­ hameddin Başar, Osmanlı Eyalet Tevcihatı (1717-1730), Ankara 1997, s. 88, 224, 225, 263, Besim Atalay, Maraş Tarihi ve Coğrafyası, İstanbul 1339; el-Belazuri, Fütuhü1-Buldan (trc. Mustafa Fayda) Ankara 1987, s. 270-272; Gothard Jaaeschke, Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, I, s. 64, Ankara 1970; Mehmet Şahingöz, İzmir Maraş ve İstanbul'un İşgali

Üzerine Yapılan Protesto ve Mitingler (Doktora Tezi), s. 307 vd; Tun­ cer Baykara, Anadolu'nun Tarihi Coğrafyasına Giriş I, Ankara 1988, s. 104, 115, 135; S. Faroqhi, Osmanlı'da Kentler ve Kentliler, İstanbul 1993, s. 77, 189; Polonyalı Simon'un Seyahatnamesi, (trc. Hrant D. Andre­ asyan), s. 157; Yaşar Akbıyık, Milli Mücadede Güney Cephesi Maraş,

Ankara 1999; Işın Demirkent, Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi, İsdtanbul 1974, s.6, 7,70,71, W. Heyd, Yakindoğu Ticaret Tarihi, (trc. Enver Ziya

Karal), Ankara 2000, 410, 413; C. Texier, Küçük Asya (trc. Ali Fu ad) İstanbul 1332; İlhan Şahin, Dulkadir Eyaleti, DİA, VlII, s. 552, 553; B. Darkot-E.Honigrnann, Mar'aş, İA, VII, s. 310-315; S.Faroqhi, Mar'ash El (İng.), VI, s.505-510;

197


DİZİN (Türkmen maddesi hemen hemen her sayfada geçtiğinden dizine alınmamıştır.)

A Abbas b. Velid 184 Ahiverd 18 Adana 31, 37, 39, 181, 182, 191, 194 adet-i ağnam 62, 113, 114, 118, 119, 129 Afrasiyab 22 Afşar 35, 60 Ağaçeriler 27, 187 Ağca.koyunlu 70, 93, 129, 157, 194 Ahili 152, 153 Ahilü 153 Ahlat 25 Ahlatşahlar 21 Ahmet Cevdet Paşa 191 Akkoyunlu 27, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 46, 65, 70, 71, 73, 74, 75, 76, 77, 81, 82, 86, 88, 164, 165, 166, 168, 172, 174, 188 Akkoyunlular 74, 76, 84, 90, 125, 166 Akkoyunlu Murad Bey 188 Aksaray 37, 63, 96, 171, 172 Alaüddevle 91, 185, 188, 194, 195 Alaüddevle Bozkurt Bey 189 Ala-yundlu 30 Ala Yundlu 38 Alemşah Begüm 165 Ali Tekin 17, 18 Alkara-evli 30 Alp Arslan 20 Alp ilek 20 Altı Oğuz 2, 27 Amasya Antlaşması 107 Amudeıya 19 Anadolu 9, 19, 20, 21, 23, 24, 25, 26, 27, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 41, 46, 47, 52, 55, 57, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 73, 74, 75, 79, 82, 83, 84, 85, 86, 87, 89, 92, 93, 94, 97, 99, 101, 102, 103, 105, 106, 109, 114, 115, 121, 122, 123, 124, 127, 133, 138, 140, 151, 154, 157, 160, 162,

166, 167, 168, 170, 171, 172, 173, 175, 179, 180, 182, 183, 184, 185, 186, 187, 190, 194, 198 Anadolu Selçukluları 21 Anamur 27 Anazarba 184 Ankara 1, 3, 6, 7, 13, 14, 15, 16, 18, 21, 22, 23, 25, 26, 31, 34, 35, 36, 38, 39, 41, 42, 43, 44, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 57, 59, 60, 63, 64, 66, 68, 69, 73, 74, 75, 79, 82, 84, 86, 87, 92, 94, 96, 100, 103, 105, 112, 114, 117, 119, 122, 123, 126, 131, 133, 135, 137, 140, 141, 142, 151, 157, 170, 171, 172, 174, 182, 197 Antakya 32, 88, 122, 184, 185, 194 Antalya 34, 62 Antep 96, 176, 179 Arablı 157 Aral 7 Arap 3, 7, 19, 20, 58, 67, 68 Arapça 14, 65, 168 Arapsun 151, 152, 153, 154, 156, 157 Arslan Yabgu 17, 18, 56 Artukoğullan 21 Asur 181, 182, 183 Aşçıbaşı Süleyman Ağa 153 Aşıkpaşaoğlu 162 Aşık Veysel 180 Atçeken 31, 37, 38, 39, 122, 123, 128, 130, 171 Avcı 92, 93, 148, 157 Avrupa 101 Avşar 12, 13, 30, 31, 32, 35, 36, 60, 65, 66, 69, 70, 74, 87, 89, 90, 92, 93, 94, 139, 157, 164, 175, 194 Avşarlar 23, 31, 35, 36, 66, 180 Aydın 36, 39, 44, 47, 66, 70, 71, 84, 86, 93, 94, 96, 111, 112, 119, 126, 172, 173 Ay Han 29, 30, 35 Ayıntab 25, 186 Ayn-ı Riz 180

199


Göktaş 18, 56 Göktürk Devleti 2, 3, 5, 7, 45 Göktürkler 2, 3, 4, 6, 27 Göktürk Yazıtları 2 Göstesin 151 Göynük 68, 182, 186, 192 Gözleroğlu 104 Gurgum Krallığı 183 Gurlular 8 Guz 1, 6 Gülistan 166 Gülşehir 154, 155, 156, 157, 158 Gündeşli 89, 92, 93, 177 Gündeşlü 194 Gündüzlü 31, 35, 65, 69, 87, 88, 177 Gündüzlü Avşan 31, 35, 65, 69 Güney Anadolu 31, 66, 67, 176, 184 Güney Arerbaycan 23 Gürcistan 23, 85, 122 Gürcü 23 Gürcüler 163

H Haçlılar lOO, 182, 185, 186 Haçlı Seferleri 21, 139 Hadidi 105 Halaç 8, 16, 45 Halaçlar 14, 16, 28 Halep 31, 34. 36, 37, 38, 39, 47, 69, 70,

122, 142, 163, 167, 170, 172, 173, 175. 178, 179, 183, 188, 191, 195, 197 Halep Türkmenleri 142, 173 Halife 6, 20, 167, 183 Hama 34, 38, 142, 157, 178 Hamid 37, 38, 39, 126 Harbendeli 164 Harezm 6, 7, 19 Harezmliler 6 Harezm Valisi Muhammed 6 Hasan Halife 167 Hatay 177 Haz.ar denizi 6 Hazar Denizi 159 Hazar Kağanlığı 7 Hazarlar 6, 10 Haz.ar Ötesi Türkmenleri 25 Herikli 93, 157 Heşt-Kale 7 Hıristiyan 23, 63 202

Hısn- Mansur 192 Hitit 181, 183 Hoca Sadeddin Efendi 99, 109 Horasan 8, 18, 19, 24, 25, 56 , 57,

63, 76

Hoy 23 Hududü1-Alem 6, 8, 11, 42 Humus 38, 142, 157, 178 Huvare 7 Huzistan 23, 35 Hülagu 187 Hz. Ali 160 Hz. Muhammed 39 Hz. Nuh 99

1 Iğdır 14, 31 il. Kılıç Arslan 186 il. Mehmet 103 Irak Türkmenleri 18, 20, 56 Irkıl Koca 28 Isparta 34 iaşecilik 132, 133 İbn-i Fadlan 6, 9, ıo, 11, 27 İbn-i Said 26, 64 İ çel 34, 36, 37, 39, 47, 71, 137, 163,

171

İç ()ğuz 31 İfraz-ı Zülkadiriye 48, 71, 94, 123 İğdir 29, 39 İlbeğliler 176 İlbeyli 179 İlteriş Kağan 2 İmam Musa Kazım 160 İmparator Mihael 21 İnallu 32, 6s, 74, 87, 164 İnaloğlu 104 İnal Yavkuy Han 34 İngiltere 190 İran 21, 23, 28, 33, 35, 36, 38, 39, 57,

58, 60, 63, 64, 69, 75, 82, 83, 85, 92, 124, 126, 166, 168, 189 İ� 7 İsficab 6, 13, 44, 49 İspir 25 İstahri 6 İtil/Etil ırmağı 6 İva/Yuva 29 İzmit 25


K Kadirli 38 Kahramanmaraş 173, 181, 182, 197 Kalender Çelebi 189 Kalincar 18, 56 Kara Arslan Kavı.mi 24 Karabağ 33, 85 Kara-Bölük 29 Karacakoyunlu 31, 69, 70, 113, 142, 173 Karacakürd 157 Karacaoğlan 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180 Karaçuk 8, 24 Karadağ 168 Karadeniz 12, 17, 25, 27, 37, 62, 64, 123, 171 Kara Devletşah 104 Kara-evli 30 Kara Gagalı 117 Karahanlı 17, 24, 54 Karahöyük 182 Karaman Beylerbeyliği 191 Karamanlı 128, 164 Karamanlu 74, 94, 194 Karamanoğlu 101, 102, 103 Karamanoğullan 27, 36, 66, 70, 102, 103 Karavezir Silahtar Mehmet Paşa 154 Karesioğlu Beyliği 101 Kargın 60, 94, 157 Karkın 30, 36, 65, 66, 70 Karluk 5, 10, ıı, 13, 16, 41, 42, 43, 45, 50 Karluklar 3, 5, 6, 9, 13, 14, 16, 41, 42 Kaıyetü1-Hadise 7 Kastamonu 25, 26, 34, 38, 55, 64, 68, 71 Kaşgarlı Mahmud 7, 8, 11, 12, 13, 14, l6, 28, 29, 31, 35, 41, 42, 44, 45, 50, 51, 52 Kayı 13, 30, 33, 46, 99 Kayığ 29 Kayseri 36, 39, 59, 61, 69, 83, 93, 96, 122, 123, 128, 139, 140, 141, 142, 143, 144 , 145. 146, 152, 153, 171, 176, 181, 182, 183, 185, 187, 197 Kazabad 104 Kazıklı 157

Kengeş 11 Keskin 15, 44 , 84, 172 Kılıç Ali Bey 190 Kılıç Arslan 185, 186 Kınık 13, 16, 22, 29, 30, 39, 48, 54, 55, 58, 65, 139 Kıpçak 12, 17, 54 Kırşehir 38, 59, 86, 94, 96, 151, 154, 157, 182, 194 Kızık 30, 36, 70 Kızıl 18, s6. 93, 140, 143, 147, 148 Kızılbaş 75, 77, 79, 126, 165 Kızıldeniz 181 Kızılırmak 47, 71, 122, ısı. 155 Kilikya 151, 186 Kimekler 6, 17 Kinnesrin 184 Konya 38, 55, 61, 130, 162, 171, 172, 187 Korkut Bey 32 Kozan 176 Köpekli Avşan 31, 35, 65, 69 Köpekoğlu 104 Köyceğiz 27 Kubadoğlu 104 Kurugöl 157 Kurutlu 157 Kusun 171 Kuşternir 171 Kutalmış 20, 57, 61 Kutbeğli Avşan 31, 35, 65 Kuva-yı Milliye 190 KU7.ey Suriye 33, 35, 65, 67, 182, 183 Küçük Salarlı 157 Kül-Bilge Kağan 5 Kültigin 3 Kün Han 14, 29 Kürtler 148, 166 Küşne 70, 93, 126, 194 Kütahya 26, 38, 55, 64, 68, 85, 93, 111, 114, 115, 123, 126, 172 Küzerkin 10

M Makü 33 Malatya 27, 36, 55, 181, 184, 187, 188 Malazgirt Zaferi 20 malikane-divani 141

203


Mangışlak 8, 11, 24 Mansur 20, 6ı, ı&ı, ı92, ı96 Maraş 32, 34, 36, 38, 47, 69, 93, 94, 9s, 96, ı22, ı28, ısı, ıs2, ıs3, ıs4, 18s. ı86, ı87, ı89, ı90, ı9ı. ı92, ı93, ı94, ı9s, ı96, ı97 Mardin 6ı, 78, 80, ı22, ı42 Markasi ısı Maveraünnehir 8, ı2, ıs. ı7, 22, 24 Med ıS3 Mehmet Genç ı27 Melik Eşref ı61 Melik Muhammed ıSs Melikop ısı Melikü1-Mülfik ı9 Memlük Devleti 32, 33, 34, 35, 6S Memlükler ı77, 1S7, 1SS Menbiç 178, 1S3 Mengücekler 21, 61 Mervan b. Muhammed 1S4 Merııban 1S6 Mesud 19, ss, 61, 1Ss Mezid Harami ıo4 Micyokefalon Savaşı 2ı Misis ıS2, ıS4 Moğol İstilası 25, 27, S7, ı39 Moğollar 26, 64, 6s, 66, S2, S7, ıS7 Mugan 23, 25 Muineddin Pervane ıS7 Musacalı 157 Musul 20, 24, 57 Musullu 74, 90, ı64 Mut 27 Müneccimbaşı 102, ıo4 Müslüman 9, ıs. ı7, 4S. so, 52, 54, SS. S9. 100, ı92, ı93

N Nadir Şah 36 Nahcıvan 23 Nesa ıS Neşri sı, ıoo Nevşehir S6, 94, 96, ısı, ıss. ıs6, 157

Nevşehirli Damad İbrahim Paşa 156 Niı.amülmülk 22 Nurhak ı22, ısı, ı94 Nuzhetü1-Kulfib 63, ıs9 204

o Oğuz ı, 3, s. 6, 7, s, 9, ıo, 11, ı2, 13, ı4, ı6, ı7, ı9. 24, 27, 2S, 29, 3ı, 32, 33, 35, 39, 4ı, 42, 43, 4S. 46, 50, 52, 53, 54, 6s, 70, S7, 94, 99, 139 Oğuz Kağan ı4, 2S, 39, 42 Oğuzlar ı, 3, 4, s. 6, 7, 9, ıo, ıı, 13, ı4. ıs. ı7. 23, 24, 27, 2S, 29, 3ı, 33, 41, 42, 43, 44, 4s. sı . s2, 53, 54, 55, ı69 Oğuzn3me 29, 53, 66 Oğuz Yabgu Devleti ıo, ı2, 24 Oğuz Yabgusu 7, ıo, 11, ı6 Orhan Beğli ı11 Orta Asya ıs, 2ı Osman Gazi 53, 99 Osmanlı Beyliği 97 Osmanlı Tarihçileri ıo4, ıo6 Otlukbeli Savaşı ıo3 Otrar 9

p Pasinler 25 Pazarcık ı9ı, ı92 Peçenekler ız 3ı, 37 Pehlivanlı ı57 Pers ıS3

R Ramazanoğlu 32 Rama7.anoğullan 32, 6S Ramazan Ulusu ı42 resm-i çift 112, 113, 11S, 119, 14s resm-i kara 114 Reşidüddin Oğuznamesi 2S, 29, 31, 34, 35, 53 Roma ısı, ı82, ıS3 Romanos Diogenes 20 Rum 2ı, 26, 92, 11s, ıs2, ı63, ı6s, ı6S, ı91 Rumeli 3ı, 47, 71, ıoo, 1oı, ı23, ı25, ı11. ı12. ıS9 Rumlar 25, ı84 Ruslar 4, ı2 Ruzbihan Huncl İsfahani ı6o


s Saddreddin Konevi 162 Sadıklı 157 Safevi Devleti 34, 36, 74, 92 Safeviye 159, 168 Safvetü's-Safa 16o Salgur 29 Salinı Bey 34 Saltuklular 21, 61 Salur 29, 30, 38, 60, 140 Salurlar 24, 38 Samanoğullan 17 Sancar 24 San Hızı 157 Sasani 138 Selçuk 11, 12, 13, 16, 17, 22, 53, 54, 55, 56 Selçuklu Devleti 11, 16, 19, 21, 24, 46, 49, 61, 64, 186, 187 Selçuklular 17, 18, 25, 39, 52, sB, 6o, 64, 152, 197 Selçuk Subaşı 17 Semerkand 5 Seyhun 7 Sırp 100 Sinop 25, 62 Sir Derya 5, 7 Sivas 34, 36, 55, 61, 104, 115, 162, 170, 181, 183, 190 Sivasa 151 Sivrialan 180 Siyah Kuh 8, 11 Soanda 151 Soğd 5 Solab!de 101, 103, 104, 109 Suğnak 8 Sultan Mahmud 19, 56, 57 Sultan Mesud 19 Süleyman 20, 61, 66, 91, 99, 103, 117, 131, 153, 154. 185, 189, 194 Süleyman Bey Biçen 166 Sülü/Sevli Bey 188 Sütkent 9 Şah Cihan 161 Şah Hüseyin Dergahı 165 Şah İsmail 74, 75, 90, 159, 161, 166, 167, 168, 188 Şah Kulu 105, 167 Şam 24, 81, 90, 157

Şar 191 Şarklı 157 Şebinkarahisar 104 Şehr-i Zor 24 Şehrkent 7 Şehsuvar oğlu Ali Bey 189 Şeyh Abdüllatif 162 Şeyh Cafer 161 Şeyh Cüneyd 161, 162, 165, 167 Şeyh Haydar 164, 165, 166, 167 Şeyh Hoca Ali 16o Şeyh İbrahinı 16o, 161 Şeyh Sadreddin 161 Şeyh Safiyüddin 159, 16o, 161 Şeyh Şah 16o, 161 Şeyh Zahid-i Gilani 159 Şeytan Kulu 105 Şia 159 Şiıvanşah Ferruh Yesar 166 Şirvanşah Halil 164 Şiıvanşahlar 165, 166

T Tabanlı 126, 157 Taberi 5 Tabersaran 166 Talas 5 Tarkan 11 Tarsus 31, 35. 36, 37, 38, 39, 170, 171, 176, 184 Tarsus Türkmenleri 31, 35. 36, 170, 171 Tatar 102 Tatarlar 2, 47 Tebriz 82, 91, 92, 165, 166 Tererlü 194 Teke Türkmenleri 167 Temirli 157 Tengride Bolmış il Ebniş Bilge Kapn 5 Tinıur 98, 103, 106, 107 Topnlı 157 Tohtemirli/Tokdemirli 157 Tokat 34, 61, 104, 123, 176 Tokuz üğuz 6 Tonyukuk 2 Tobrka 29 Trabzon 38, 163 Trabzon Rum Devleti 163

205


Tuğrul 17, 19, 20, 57, 58 Tuğrul Bey 17, 18, 19, 20 Tumanıtkul 7 Turgudlu 102 Tumadağ Savaşı 103 Tfiti Bey 32 Türgişler 2 Türk ı, 3, 4, 5, 6, 7, 9, 12, 13, 14, 15, 16, 18, 21, 22, 23, 25, 26, 28, 41, 42, 43, 44 , 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 54, 58, 60, 63, 64, 66, 67, 71, 74, 83, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 105, 106, 108, 109, 119, 123, 124, 126, 138, 141, 158, 186, 190, 193, 198 Türkçe 26, 53, 60, 74, 79, 168 Türkiye 18, 21, 83, 93, 97, 123, 135, 137, 181, 197 Türk-manend 15 Türkmenistan 25, 34, 37, 38, 39 Türkmen Ülkesi 26, 64

u Uçhisar 153

Ulaş 171

Uluyörük 31, 35, 69, 123, 140 Urfa 82, 84, 122, 129, 142, 172, 184, 185, 198 Unımiye 23 Ustaçlu/Ustacalu 167 Uşak 27, 36, 38 Uygur Kağanlığı 7 Uygurlar 2, ıo Uz 4 Uzun Hasan 80, 82, 164, 165 Uzunoluk 190 Üç Oğuzlar 3 Üçok 24, 29, 31, 32, 52, 69, 87 Üçoklu 32, 65, 69, 87, 88 Üreğir 29, 30, 65

v Varsak 31, 37, 66, 102, 122, 163, 167, 171, 175 Varsaklar 70, 170, 176 Venedikli 166 Venedikli Tüccar 168 Venesa Ovası 151

206

y Yabgu 6 Yağmur 18, 56 Yahyalu 145, 146, 148, 149, 153 Yaka Türkmenleri 25 Yakup Bey 166 Yaparlı 30, 35 Yavuz Sultan Selim 189 Yazır 13, 30, 34, 60, 94, 139 Yeni il 36, 37, 122, 128 Yeni İl 31, 34 Yeni İl Türkmenleri 92, 114, 116, 124, 157, 170 Yeni.kent 7 Yıldız Han 29, 30 Yıva 30, 39, 94 Yıvalar 23, 39 Yiğdir 30 Yinal ıı, 57 Yozgat 32, 38, 69, 88, 194 Yörük 46, 47, 48, 70, 98, 106, 121, 122, 123, 128, 133, 150, 155, 176, 190 Yörükan-ı İslamlu 140, 148 Yörükan-ı Köstere 140 Yörükan-ı Malya 140 Yörükan-ı Yahyalu 140 Yörükler 31, 33, 47, 121, 123, 128, 171, 172, 176 Yüreğir 29, 38, 146

z Zeyneddin Karaca Bey 187 Zeytun 191, 192, 193, 196 Zile 157 Zı>rapas.sos 151, 152 Zülkameyn 15, 44, 45, so

Tufan Gündüz - Bozkırın Efendileri (Türkmenler Üzerine Makaleler)  
Tufan Gündüz - Bozkırın Efendileri (Türkmenler Üzerine Makaleler)  
Advertisement