Page 1

Aylı K u rt Yayınları Küçük B o y : 6

Nejdet Sançar

Haşan

Âli

i 1e

He s a p l a ş m a

IŞIL

M A T B A A S I İSTANBUL

1 9

4

7


_A»iriı K u r t Yayınları KttçOk B o y : S

Nejdet Sançar

asan Ali ile H e saplaşma

IŞIL

M A T B A A S I İSTANBUL

1 9

4

7


Haşan  li’ye asıl cevabını olacak bu broşüıçü hazırla­ makta biraz geciktim. Sebep, broşürde yer almış olan bir takım bilgilerin ve vesikaların muhtelif yerlerden gelme­ sini beklevişimdir. . Esasen bu cevapta acele etmek için pek lüzum da gör­ müş değildim. Çünkü bu broşür türkçülerlc türkçülîik düşmanlarının yıllardanberi devam eden ve 1944 baha­ rından sonra daha şiddetli bir hal alan kavgalarının bir faslına ait bir vesika olacaktı. Bu itibarla, umumî efkârın önüne erken değil, tam olarak çıkması lâzımdı. Bugün, ıtmumî efkâra sunmakta olduğum bu broşür­ le, vazifesini yapmış olan insanlara hâ» bir iç rahatlığı duymakta olduğumu bilhassa belirtmek isterini. Zonguldak. 1Î/XII/1947 Nejrfet Sançar


Haşan Ali'nin, Hitler’in «Kavgam» kitabını hatırlatan «Davam» adlı ve iddianame kılıklı müdafaanamesini oku­ yanlar, eğer o satırları sadece okumuş ve üzerinde biraz durmak ve düşünmek lüzumunu duymamışlarsa, bu eski bakana belki de haksızlığa uğramış bir adam diye acımışlardır. Fakat satırlar arasında dolaşırken biraz dü şünmek lüzumunu duyanların, o yüksek edalı ifadelerin altında nasıl bir ruh gizli bulunduğunu farketmemiş ol­ maları imkânsızdır. Çünkü bir kalem nekadar hünerli, nc derece usta olursa olsun, gizlemek islediği gerçeklerin hepsini birden gözlerin önünden kaldırıp yok edemez. Yalnız; gülünçlükler, mantıksızlıklar, iftiralar ve ya­ lanlar kolleksiyonu olan bu 156 sayfalık müdafaanamede rakipleri küçük düşürmek için başvurulan taktiklerin hepsini her okuyanın farketmesinin imkânsız bulundu­ ğunu da kabul etmek lâzımdır. Çünkü batısı geçen birçok hâdiseler vardır. Haşan Ali’nin bu hâdiseleri ne gibi oyun­ larla kendi işine yarar hale getirdiğini anlamak, ancak onların içinde bulunmak, onları bilmekle mümkündür. Çünkü bu eski bakan, bu demokrasi mağlûbu, kitabında zeytinyağı gibi üste çıkabilmek için madalyonun sadece bir tarafını göstermiştir. Halbuki madalyonun bir de arka tarafı vardır ki onu göstermek de şüphesiz bizim vazife­ mizdir. Haşan Âli, akıllı ve kurnaz bir adam diye tanınan Haşan Âli, kendisini gülünç eden sözleriyle, suratına çar­ pılması mukadder olan uydurmalarıyla ve nihayet hiç sı­


kılmadan memleketin sekiz on milliyetçisi»»? atmaya yel­ tendiği çamurlarla artık akıllılık veyp kurnazlık vasfının bir masal, bir hayal olduğunu bizzat isbat etmiş bulunuyor. İhtimal bunda yediği darbeler neticesi sersemlemiş olması­ nın payı da vardır. Fakat ne olursa olsun, bu siyasî mev­ ta, Davam adlı müdafaauameşiyle kemli çukurunu kendi kazmış bir mezarcı halindedir. Kendisini bir kuzu, karşısındakileri birer kurt gibi göstermeye çalışan; kendi söz­ lerinin ve iddialarının hepsini doğru, karşısmdakilerin sözlerinin ve iddialarının hepsinin uydurma olduğunu ilâ­ na cesaret eden bir adamın, «som altın» 1ar diye ortaya koyduğu neSnelerin bir kısmının bile paslı tenekeler ol duğu isbat edilince, hakikat raflarından düşecek o paslı tenekelerin bu gök kubbenin altında nasıl gümbürtüler çıkaracağını önceden hesaplaması lâzımdı. Haşan Âli bu­ nu yapamamıştır. Bu broşürde neler yok? Bir yerde «büyük masraflar ederek hukukî istişareler yapacak m<ılî kudretim yoktu» diyor. Bununla acaba kendisine acındırmak mı istiyor? Haydi bir iki düşüncesizin acımaya kalktığını farzedelim. Fakat ya o on formalık broşürü bastırmak için parayı ne­ reden buldu diyenler az mı olacak? İki sütunluk bir yazı üzerinde hukukî bir istişare yapmak acaba 156 sayfalık bir kitap bastırmaktan daha mı çok para ister? Sekiz yıl ba­ kanlık iskemlesinde oturan Haşan Âli’nin bu kadarcık bir parası olmasın mı?!... Sıfır şuna inansın ki bu komikliğine yalnız türkçüler ve diğer memleket çocukları, değil, cümle âlem gülmüştür. Hattâ kızıllar ve belki de «loştu Falih Rıfkı bile gülmüştür. Ya « bakanlık uazifesindlen istifa ettikten sonra...» diye â<leta böbürlenmesine ne dengeli.? Hasa® A li’min hu istifa­ sının, tutkalla yapışılmış kadar sağlam, oturtulduğu sanı­ lan Bakanlık iskemlesinden demokrasi kuşunun bir kanal


darbesiyle yuvarlanmak olduğunu Türkiyede okur yazar takımından bilmiyen kaç kişi var? Bunları Haşan  li’nin komikliklerine örnek diye değil, hâdiseleri nasıl izah et meye çalıştığını göstermek için ele alıyorum. îşte Sıfır Hazretlerinin hâdiseleri izahları hep- böyle,. Yani yıkılışı istifa diye yaldızlaması kadar gerçek vc lâtif!!. Haşan Âli’nin bütün kızgınlığı taıiıldık ifadelerimizin aleyhine oluşu.. Peki, ııe yapmalı idik? Sıfır Hazretleri memnun olsunlar diye adalet karşısında yalan mı söyle­ meli idik? Biz, bu davada tanıklık etmeyi kendimiz iste­ medik. Bu davayı çıkaran da biz değiliz. Davacı kendisi­ dir. Biz de sanık mevkiine düşürdüğü bir zatın, kanunun kendisine verdiği haklardan birisini kullanarak mahke­ meye gösterdiği savunma tanıklarıyız. Söylediklerimiz ise sorulan suallere verdiğimiz cevaplardan ibarettir. Eğer bu cevaplar Haşan A li’nin aleyhinde olmuşsa bunda bizim ne günahımız var? Haşan Âli, günahlarının üstüne bir şal örtebilmek için, müdafaaııaınesiııde hepimize saldırmaktan çekinmemiş. Kitabında kullandığı taktık, açıkça görülüyor ki, türkçüleri «kötü'kişiler» olarak göstermektir. «Bu kötü kişilerin sözleri doğru olabilir mi?» diye zihinlerde bir tereddüt ya­ ratmak istiyor. Biz doğru mu, yoksa iğri mi konuştuk? Bunun takdiri ancak mahkemeye aitti. Ve işte mahkeme sözlerimizin iğri mi, doğru mu olduğunu takdir etmiştiı*. Bu takdirden, hissesine düşmesi icap eden payın ne olacağını ise, Haşan Âli bulup çıkarsın!.. Haşan Âli. kendisini etrafa bir melek kadar temiz gös­ terebilmek gayretiyle kaleme aldığı ve' Ulusta da günler­ ce tefrika ettirdiği' müdafaanalnesinde, bunu, gerçeklerin uzerinû kat kat şaliar örtmek-suretiyle yâîlmaya çalışmıştı.


Bu şallardan bir kısmı Kür Şad dergisinde çıkan cevaplar­ la kaldırıldı. Geri kalanlardan bir kısmını da şimdi burada ben kaldıracağım: t — Haşan Âli, ınüdafaaııamesinde, aleyhindeki iddi­ aları hep «resmî vesika» lara dayanarak çürütür vie çürüt­ mek ister gözüküyor. Onun için önce bu «resmî vesika» lar üzerinde duracağım. Resmî vesika nedir ve bunlarda yazılı olan her şey bir gerçek midir? Üzerinde herhangi bir makamın ünvauı ve bu ünvanın altında da bir tarih ile bir numara bulunan her yazıya «resmî vesika» deniyor. Haşan A li’ye Tasvir’de cevap ve­ rirken })iı cins «resmî vesika» ların înutlaka baştanbaşa -doğru olmıyacağına bir misal olmak iizere, Millî Eğitim Bakanlığının, «Türkçe Metinler»' in ders kitabı olarak okutulup okutulmadığı hakkındaki mahkeme sualine ver­ diği cevabı göstermiştim. Burada birkaç örnek daha vere­ rek «resmî vesika» denilen yazıların bazılarının mahiye­ tini iyice belirtmek istiyorum: a) Türkçülük aleyhindeki hareket sıralarında, 19 yıs 1944 tarihli gazetelerde, Iç işleri Bakanlığının resmî bir tebliği çıkmıştı. Şu sözler o tebliğdendir: ....... İrkçılık ve Turancılık

gayeleri güden ve son zamanlarda

faaliyetlerini arttırdıkları, bu yolda tertipler aldıkları ve anlaşmalar İmzaladıkMun bilhassa görülen bu kimselerin Teşkilâtı Esasiye Ka­ nunuyla müesses bugünkü rejimimize ve vatandaşların hakiki milliyetiçilik telâkkilerine aykırı umdeleri ve bu umdelere varmak için gizli cemiyetleri, faaliyet programları, teşkilât ve propaganda organ­ ları. h*ttâ muhaberelerini gizli tutmağa matuf şifreleri ve parolaları

vantur, _ Bu resmî tebliğ bir «resmî vesika» olduğuna göre, şu yukaraki sözlerin hepsinin doğru olduğunu kabul etmek j,ni ieap edecek?.Resmi tebliğ şifreden, paroladan, gizli ce­


miyetten, şundan bundan bahsediyor. Haydi bir hakanlık igri söylemez diye bunların hepsinin doğru olduğunu farr edelim. Fakat ortada bu işlere ait diğer resmî bir vesika daha var. O da türkçüleri beraat ettiren, İstanbul Sıkı Yö­ netim Komutanlığının 2 sayılı mahkemesinin gerekçeli hükmü.. Bu gerekçeli hüküm şifrenin, parolanın, gizli ce­ miyetin, şunun bunun hep birer masal olduğunun da vesi­ kasıdır. Aynı hâdise hakkında birbirine tamamen aykırı şey­ ler söyliyen bu iki vesikanın ikisi birden doğru olamıyacağıua göre, acaba hangisi iğridir? Daha ortada fol yok yumurta yokken yayınlanan birincisi mi, yoksa aylarca sü­ ren muhakemelerden sonra kararlaştırılan İkincisi mi? Hükmü, bu satırları okuyanlar versin!. b) Yine türkçüler davasından bir başka misal: Isja bul Sıkı Yönetim Komutanlığı son tahkikat kararını gaze­ telere verirken, kararın basma şu takdim sözlerini koy­ muştu : « Irkçılık, turancılık gayeleriyle gizli cemiyet kurarak millete ve vatana karşı hıyanet hareketlerine teşebbüs et­ tiklerinden dolayı tahkikatları mevkufen yapılan şahıs­ lar, hakkında alınan son tahkikat kararı umumî efkâra ayniyle arzolunur.» Örfî İdare K. Korg. Sabit Noyon işte bu resmî vesikaya göre türkçüler « vatana karsı hıyanet hareketlerine teşebbüs» etmişlerdir!!! Şimdi bir, bu kesin ifadeyi düşünün, bir de millete ve vatana ha*ş» hıyanet hareketlerine teşebbüs edenler hakkında bit ma­ kama bağlı mahkemenin verdiği beraat kararını... Eğer yukanki resmî vesikanın iddia ettiği gibi millete ve vatani» karşı bir hıyanet teşebbüsü olsaydı, bu kadar alçakça bir hareketin karşılığı beraat mı olurdu? O halde vofearki


resmî vesikanın değeri nedir? Bugün bunun manasını kav­ ramak güç değildir. Çünkü vatana karşı hıyanet hareket­ lerine girişenlerin türkçüler mi, yoksa başkaları mı oldu­ ğu çoktan anlaşılmış bulunuyor. c) Yukarki iki misal herkesin bildiği şeylerdir. Bir herkesin bilmediği, fakat herkesin ve bilhassa Haşan Ali­ nin çok iyi anlıyacağı bir misal vereceğim: 1944 te, tiirkçülük aleyhindeki hareket sırasında, Ba­ lıkesir Lisesinin son sınıfında bulunan altı öğrenci hakkın­ da, bunların « edebiyat öğretmeni Nejdet Sançar’ın ırkçı­ lık ve turancılık telkinleri altında kaldıkları» nı tesbit (!) eden bir takım fişler doldurulmuştu. Bu fişler nihayet Sıkı Yönetim Mahkemesine kadar geldiler ve beni mahkûmi­ yete götüren delillerden biri olarak mahkeme kararında yer aldılar. Beti, ikinci muhakememizde «öğrencilere İrkçılık Turancılık telkini yaptığım iddiası sabit olmadığından» beraat ettiğime göre bu fişlerin (yani bu resmi vesikala­ rın) tesbit ettikleri nesnenin gerçekle ilgisi meydandadır. Fakat benim burada asıl bahsetmek istediğim bu fişlerin A li Vecihi Birler adındaki öğrenciye ait olanıdır. Çünkü km gencin fişinde, « emniyet müdürü\ veya Am iri» hanesin­ de kendisinin ayrıca zahlâkaıı da mazbut olmadığımın tes­ bit eden bir kayıt bulunmaktadır. Bu «resmî vesika» da ahlâkının mazbut olmadığı tes­ bit ( ! } edilmiş bulunan Ali Vecihi Berter, yatılı imtihanını kazanmak suretiyle Balıkesir Lisesinin yedinci sınıfına gelmiş ve yedinci, sekizinci, dokuzuncu, onuncu, on birin­ ci sınıflarda, yani beş yıl arka arkaya okulun iftihar levhasmda yer almış, daha doğrusu adı ve resmi iftihar levha­ sından! hiç eksik olmamış bir çocuktur. Milli Eğitim Ba­ kanlığınca tesbit edilen esaslara göre, bir öğrencinin iftihar levhasında yer alabilmesi, bir ders yılında bem çalışkan­


lık. hem de ahlâk bakımından örnek bir durum gösterme­ siyle mümkündür. Yani iftihar levhasına çıkabilmek için yalnız çalışkanlık kâfi değildir. Çok çalışkan olaıı öğrenci­ lerin idarî sicillerinde bir pürüz bulunması, onlara iftihar levhası yolunu kapar Bundan anlaşılır ki Ali Vecihi Bir­ ler. okulda bulunduğu bqş yıl içinde ahlâk bakımından en küçük bir pürüzüne rastlanmıyan bir gençtir. Böyle olma­ sa beş koca yıl içinde hem öğretmenlerinden, hem de okul idaresinden «çalışkanlık ve ahlâkta örnek olma» notları alamaz ve binnetice Haşan Âli tarafından gönderilen mü­ kâfat kitaplarım elde edemezdi. İşte ahlâkının mazbut olmadığı «resmî vesika» ile tesbit (!) edilen geııç.. Ve işte resmî vesika denilen şeylerin bir kısmının mahiyeti... Ben daha 11e söylevim? Hükmü yine bu satırları okuyanlar versin. Ve Hasaıı Â li’nin kitabına doldurduğu resmî vesikaların hepsine inanmanın doğru olup olamıyacağım da yine umumî ef­ kâr tayin etsin î. 2 Haşan Ali, kitabında, Atsız’daıı bahsettiği yerler^ den birinde «işsiz ve yaşama medarından mahrum kal­ maması düşüncesiyle ve ıslâhı hal etmiş bulunması ihti­ malini derpiş ederek 106 lira aylık ücretle Boğaziçi özel lisesine tayinine müsaade ettim.» diye bir cümle kullanı­ yor. Belli ki bununla basımlarına karşı bile ne derece müş­ fik (!) olduğunu, yani türkçesi, kimsenin ekmeği ile oy­ namadığını göstermek isteğinde!. Ama bu da lâf.. Bu da meşhur manasıyla edebiyat.. Haşan Âli'yi iyi tanıyanlar onun bu cephesinin göstermek istediği gibi olup olmadığı­ nı herhalde bilirler. Kendisini iyi tanımıyanlara ise, ben onun bu tarafını (yani bazı kimseleri «yaşama medarı», ile nasıl oynadığını) birkaç misalle göstermeye çalışaca­ ğım. Bu misaller de en iyi bildiğim hâdiselere, yani ken­ dimize ait; olacak:


a) Biriuci misal Atsız’ı «yaşama medarı» udaıı mah­ rum etmeye kalkması hâdisesidir. Müşfik (!) Hasaıı Âli, Saraçoğlu Şükrü’ye yazılan ikinci açık mektupla bakan­ lık iskemlesinin, altından kaymakta olduğunu görünce, 1944 nisanının ilk günlerinde Atsız’ııı Boğaziçi Lisesinde­ ki vazifesine son verdirdi. Kitabında sözde tarafsızlığı ve adilliğini göstermek için « ancak 3 mayıs 19H günü Ankarada yapılan nümayiş neticesinde vaki takibattan sonra ödevine bakanlıkça nihayet verilmiştir» denmesi uydur­ madır. Atsız, o zaman gazetelerin de yazdığı şekilde-. Bo­ ğaziçi Lisesinden kendisine yapılan tebligat üzerine nisa­ nın yedinci günü ayrılmıştır. Bu da gösteriyor ki Haşan Âli ortada bir sebep yokken ve daha doğrusu sadece ken­ di sandalyasma ait bir sebep varken, bakanlık selâhiyetini keyfî şekilde kullanarak bir öğretmeni «yaşama medarı» ndan mahrum edecek bir karar vermekten çekinmemiştir. Bu, orta oyununda şefkat rolüne çıkan Hasaıı Ali’nin bu cephesine ait birinci gerçektir. b) tkinci misal Bedriye Atsız'ı «yaşama medarı» ndan mahrum etmeye kalkmasıdır. Bedriye Atsız, 16 Mayıs 1944 de nezaret altına alınmıştı. Bakanlık emrine alınması ise ortada henüz böyle bir hareketi icap ettirecek bir sebep yokken, üç gün daha öncedir. Erenköy Lisesi Müdürlüğü­ nün bu durumu kendisine tebliğ ettiği vazı işte şudur: T. C. M a a rif Vekilliği Kremköy Kır. Lisosi

18/5/1944

Miâıdürliiğti 584 Bedriye Atsız Erenköy L t a i Tarih Öğretmeni I S /V /U M 4 tarihinde rekiliUc emrine alındığınız bildirilmiştir. D u ­ rum ® %rz eder, saygılarımı sunarını.

Müdür F. İsam Onan


iki buçuk ay kadar mevkuf kalan Bedriye Atsız, orta­ da kendisine göre bir suç bulunmadığı için, 26 Temmuz Î944 te serbest bırakılan diğer beş kişiyle birlikte hürri­ yetine kavuştuktan sonra, 1 Ağustos 1944 te Bakanlığa bir dilekçe vererek tayinini istedi. iBu, şüphesiz hakkı idi. Nitekim, Bedriye Atsız ile birlikte tahliye olunan Zongul­ dak Çelikel tarih öğretmeni Ziya özkaynak, vazifesini hemen geri almıştı. Bedriye Atsız’m bu dilekçesine de Bakanlık tarafından cevap bile verilmedi. Bedriye Atsız, 30 Ağustos 1944 te Bakanlığa ikinci bir dilekçe gönderdi. Neden sonra kendisine şu cevap geldi: T. C. Maarif Vekilliği Orte Öğretim V. Müdürlüğü Sayı :

11/5S13

19 BSn*«it«<riıı t!4 (

Bulrlye Atsız Feyxullab Caddesi, 13. A. MaJtejK 1 ve 80/VIII/1944 tarihli iki «Ulekçeniae cevaptır : Durumunuz henüz a.Ydwlannm değildir. Sn «ketten betise gidilememiştir.

^ VeJMK a.

B. Kadkrtr»! Acaba aydmlaıımıyan hangi durumdu? Bedriye Atsız’m durumu, tahliye edilmesi dolayısıyla, pekâlâ aydın­ lanmamış mı idi? Haşan Ali, «yaşama medarı:» ndan mah­ rum kalmış bir öğretmenin tayin edilmesi için acaba dahsı ne biçim bir aydınlanma bekliyordu? Bedriye Atsız, 5 ekim 1944 te üçüncü bir dilekçe gön­ derdi. Bu sefer gelen cevabın altında Yücel Hazretlerinin 28 puntoluk bir imzası vardı. Cevap şuydu:


i. e. Vekiltiti 0ırbı Öğretim Umum Müdürlüğü Say» :

,

10 L Kânun 1944

H/S813 Bedriye

A t e l*

FeyztilİAtı Caddesi, Nu. 13 A. Maltepe - İstanbul

;Î5/X/İSM4 tarihli dilekçenize cevaptır :

Şiire şimdilik bir va®lfe verilmesine ircıkûn görülmemiştir. M aarif Vefcii? Yücel

Ve. Bedriye Atsız’ m vazifesine verilmesi işi böyle hiç sebepsiz (sebepten maksadım kanunî sebeptir. Yoksa ka­ nunî olmıyan sebebin ne olduğu malûmdu!) geri bıra­ kıldı. O kadar geri bırakıldı ki, tekrar öğretmenlik vazi­ fesine (fakat Erenköy Lisesinden Kartal Orta Okuluna verilmek suretiyle) başladığı gün, iki yıllık bakanlık emri müddetinin dolmasına ancak 27 gün kalmıştı. Bedriye Atsız, tahliye edildikten sonra da (hakkında İdarî bir tahkikat da yapılmamış olduğu halde) bakanlık emrinde iki yıl niçin bekletildi? Sıfır, bunun sebebini söyUyebilir mi? Bu, imkânsızdır. Çünkü bu hususta söylene­ bilecek hiç bir makul sebep yoktur. Çünkü tek sebep Ha­ şan Âli’nin bunun böyle olmasını istemesidir. Kocası türkçülük iymaıundan dolayı hapse atılmış bir öğretmen, ayda aldığı 30 lira açık maaşıyla, iki yıl «yaşa­ ma medarı»nı nasıl temin edebildi? Orta oyununda şefkat rolüne çıkmış olan Sıfır, acaba bunu hiç düşündü mü? îşte Haşan A li’nin bu cephesine ait ikinci gerçek..


rc) Üçüncü misal Reşide Sançarı «yaşama m edarın ­ dan mahrum etmeye kalkmasıdır'. Reşide Sançar’ııı hakanlık emrine alınması 1944 hazi­ ranının yirminci günüdür. Acaba bunun için ne sebep var­ dı? Diyelim ki polis tahkikatı sırasında Haşan Âli (bu işe karşı duyduğu hususî ilgiden dolayı!) Bedriye Atsızın. Atsız’m ve benim tevkif edileceklerimizi öğrenmiş veya sezmiş, onlın için tez davranmış, bizleri daha önce okullar­ dan ayırmıştı! Ya Reşide Sançar! 1944 teki türkçülük düşmanlığı hareketi sırasında Reşide Sançar hakkında hiçbir takibat yapılmış değil­ dir. Onun bakanlık emrine alınmasını icap ettirecek her­ hangi bir hâdise veya idari sebep de mevcut değildi. Ba­ kanlık emrine almışının imtihanların bitmek üzere oldu­ ğu bir zamana rastlaması da bunu gösterir. O halde? Bu «o halde?» niıı cevabı şu hakikattir: Haşan Âli’nin bizlere karşı olan düşmanlığı!. Reşide Sançar, bakanlık emrinde bulunduğu müddet içinde iki kere dilekçe ile bakanlığa başvurdu. Ortada pire gözü kadar da bir sebep olmadığı için nihayet dört ay sonra kendisini Zonguldak Lisesine tayin ettiler. Fakat bu tayin Balıkesirde çile doldurmakta olan Reşide Sançar'a bildirilmedi, sadece 20/10/1944 tarih ve 4147 sayı ile Zon­ guldak Lisesine yazıldı. Eğer Zonguldak Lisesi tarih öğ­ retmeni Ziya özkaynak türkçüler davası için şahit olarak Istanbula getirilip de durumu bildirmeseydi, biz, bu tayi­ ni kimbilir ne zaman öğrenecektik? Reşide Sançar, Zongıüdağa verildiğini böyle hususî su­ rette öğrenince yeniden müracaatta bulundu. Nihayet ta­ yinini, tayin edildiğinden bir buçuk ay sonra Balıkesir L i­ sesi Müdürlüğünden aldığı şu yazı ile öğrendi:


T. C.

Ka-iıke*»

Balıkesir Lisesi dfoektörltiğü Sayı :

6./SII-/M4

6/1905 Reşide Sançar Okulumuz eski kimya öğretmeni

M. V. Orta Öğretim Umum 5/XlI/1944 tarihli telinde

Müdürlüğünün

Zonguldak

34540/53$? sayı ve

Lisesine tayin edildiğinim ; yol

paranızı gittiğiniz yerden alacağınız ve hemen hareket etmeniz litaımu bildirilmektedir. Durumu tebliğ eder, neticeyi kısa bir zamanda idaremize.-bildiriMeni*i saygı ile rica ederim.

Lise Müdürü Rasim Bagete

Ve Reşide Sançar, tayininden tam iki ay sonra. Zon­ guldak'ta vazifesine başlıyabildi! Haşan Ali, Reşide Sançarı niçin bakanlık emrine al­ mış ve tayin etmek zorunda kaldıktan sonra da bunu ken­ disine niçin tebliğ ettirmemişti ? "Bunun «yaşama medarı» mız ile oynamaktan başka bir mânası var mıdır? Bana kanunî hakkım olan açık maaşımın bile.verilmediği o gün­ lerde, biz, birimiz hapiste, birimiz küçücük çocuğu ile ev­ de, ayda 30 lira bir gelirle nasıl geçinehilirdik, nasıl geçin­ dik? Bunu yalnız biz biliriz. Fakat hayatın şu çamurluğu­ na 'bakın ki, bu işlerin âmili ol&n Haşan Ali, bugün bir de şefkat taslamaya kalkmaktadır! işte Haşan  li’nin bahsettiği «yaşama medarı» masa­ lına ait üçüncü gerçek! Fakat bu hikâye bu kadar da değildir. Bir memurun bakanlık emrine alınması şüphesiz kendisinin mühim bir


«uçtan dolayı «anık bulunması, tekrar vazifesine verilmesi ise kendisinin böyle bir suç işlemediğinin anlaşılması ite mümkündür. Reşide Sançar’m bakanlık emrine alındıktan dört ay sonra tayin edilmesi kendisinde herhangi bir suçun bulunmadığımı! kabulü değil midir? Şüphesiz onun bu suçsuzluğunu tesbit etmiş olan da bakanlığın inzibat ko­ misyonu olacaktır. Fakat bu işteki garipliğe ve komikli­ ğe bakın ki. Reşide Sançar’ın hiçbir suçu bulunmadığı, Zonguldak Lisesine tayininden tam 011 dört ay sonra an­ laşıldı! Bunu ben söylemiyorum. Bunu söyliyen Haşan  li­ nin başında bulunduğu bakanlığın inzibat komisyonudur. İşte altında müsteşarın, teftiş heyeti reisinin, yüksek, otta ve ilk öğretim umum müdürleri ile zat işleri müdürünün imzası bulunan 32 sayılı, 11/1/1946 karar ve 2/11/1916 tas­ dik tarihli inzibat komisyonu kararının sonuncu maddesi: 5) Halen Zonguldak M. Çelikel Lisesi fizik-kimya öğ­ retmeni Reşide Sançar’m suçu sabit görülmediğinden hak­ kında muamele tayinine mahal olmadığına ve dosyasının Orta öğretim Umum Müdürlüğüne gönderilmesine karar verildi. Sıfır Hazretleri buna ne buyurur? . Onun şüphesiz buna karşı bir buyuracağı da olnııyacaktır. Çünkü Reşide Sançar’ın keyfî bir emirle bakanlık emrine alındığı sonraki tayin şekli ile meydandadır. Suç­ suz olduğuna ancak 11/1/1946 da karar verilen bir öğret­ menin bu karardan on dört ay önce tekrar vazifesine ve­ rilmesi neyi gösterir? ç) Dördüncü misal benim «yaşama medarım» ile oy­ namasıdır. Benim «görülen lüzum üzerine» bakanlık emrine alın­ mam 11 Mayıs 1944 tedir. Tevkifim ise 14 Mayıs 1944 te1..


'Öeuıek ki Haşan Ali, beni de hakkımda bir muamele baş­ lamadığı sırada vazifemden uzaklaştırmıştır! Hasaıı A li’nin bana karsı olan şefkati (!) biraz uzun ve karışık bir hikâyedir. Burada hu hikâyeden mümkün olduğu kadar kısa bahsedeceğim:

1944 teki hâdiseler sırasında benim durumumu in lemek için Balıkesire müfettiş Osman Pazarlı gönderilmiş­ ti. Bu zat lise ve maarif müdürleriyle bir kısım öğretmen ve öğrencilerin ifadelerine başvurmak suretiyle yaptığı incelemelerin sonunda raporunu hazırladı. Fakat arzu edildiği şekilde Nejdet Sançar’ııı başını takdim etmemiş olan 'hu rapor beğeuilmedi. Bunun üzerine Balıkesire, şimdi teftiş heyeti reisi olduğu anlaşılan o zamanki baş­ müfettiş Ekrem Saraç gönderildi. Ekrem Sarac’m vazifesi benim, öğrencilere «anayasaya aykırı ırkçılık ve tıırancılık fikirleri» telkin ettiğimi tesbit etmekti. Ekrem Saraç, bunun inkâr edilmez şekilde tesbitinin verdiğim vazifeler­ deki mevzular ve vazife kâğıtlarına yazdığım dözlerle ola­ cağını düşündü. Bunun için Balıkesirde bulunan öğrenci­ lerin bütün edebiyat vazifelerini getirmeleri için ferman çıktı. Ve bu ferman tellâllar vasıtasıyla (bu tellâllar kapı kapı dolaştırılan hademelerdi) etrafa duyuruldu. Ekrem Saraç, önüne yığılan yüzlerce vazifeyi okumak fedakârlığına katlandığı halde, bunlarda ırkçılık-turancılık masalına ait bir şey bulamadı. Yalnız bu arada birşey keşfetti: Okulların bir aile ocağı değil, bir hapishane oldu'ğu tarzında bir cümleyi de ihtiva eden bir öğrenci vazife­ sinin altına yazdığım «fikirlerin doğru» sözlerini... Bakanlık inzibat komisyonunun bu yeni rapora da­ yanmak suretiyle hazırladığı altı maddelik ithamname, ba­ na, mevkuf olarak milliyetçilik imanımın hesabını verdi­ yim günlerde tebliğ edildi. Bunda öğrencilere anayasaya


'aykırı ırkçılık ve turancılık telkinleri yaptığını, öğrenciıler için Orhun dergisi temin ettiğim, tarih kitaplarının tah­ r if edilmiş olduğunu söylediğim, bir öğretmene gönderil­ miş tehdit mektubunda dolayısıyla âmil olduğum, bir öğ­ lencinin yaptığı bir vazifede bugünkü okulların birer aile ocağı değil, birer hapishane bulunduğu şeklinde bir fikir (ileri sürdüğü halde «fikirlerin iyidir» demekle öğrenciyi tamirleri aleyhine teşvik ettiğim ve nihayet kendimi emir (ve talimatlara riayetten müstağni saydığımın «tahkikat evırakmın tetkikiyle» anlaşılmış olduğu bildiriliyordu. , O zaman içinde bulunduğum ağır şartlara rağmen- is­ tenilen müdafaanameyi hazırlayıp gönderdim. înzibat ko­ misyonu bu miidafaanamemi inceledikten sonra bir karar (verecekti. Bu da şüphesiz eh çok bir iki ay içinde olacak bir şeydi. Fakat Haşan A li’nin başında bulunduğu Bakanlığın ıbu komisyonu bu kararı bir ayda değil, iki ayda değil, bir iyılda bile veremedi! Beklediler, beklediler, uzun müddet (beklediler. Askerî Yargıtayın türkçüler hakkındaki haksız ka ran kökünden bozması üzerine bizim iş de büsbütün çıkanaza girdi. Çünkü «anayasaya aykırı ırkçılık ve turancı4ık» balonunun adalet iğnesiyle delinmesi, aleyhimdeki en (büyük kozu saf dışı etmişti.

1945 yılının sonbahar veya kış aylarında, Haşan  nin orta öğretim umum müdürü Zonguldağa gelmişti. Urnum müdür, benim ne ile meşgul olduğumu öğrenmek isitedi. Boşta olduğumu anlayınca müşfikane bir tavsiyede (bulundu. Bu, «vekil beye bir mektup yazar veya daha iyiisi Ankaraya gidip doğrudan doğruya kendileriyle görü­ şürsem vazifemin herhalde geri verileceği» fikri idi. Bu (müşfikane tavsiyede bulunan umum müdür hemen ilâve (etmişti ki, fikir kendisine aittir. Ankarada kimse kendisi­ ne böyle bir telkinde bulunmamıştır!


Ben, bii’ müddet sonra bu tavsiyeyi yerine getirdim. Fakat gönderdiğim vekil beyefendinin beklemekte olduk­ ları niyazname değil, durumunun belirtilmesini istiyen bir dilekçe idi. Bu dilekçede, bakanlık emrinde bir öğret­ mensem açık maaşlarımın niçin verilmediğini, yok, bakan­ lıkla ilgim kesilmişse bunun bana niçin bildiribnediğini •soruyor, yani bir vatandaş olarak bir bakanlıktan hesap istiyordum. ' Haşan  li’nin bakanlığından bu dilekçeme bir cevap gelmedi. Anlaşılan bu bakanlık- dilekçelere cevap vermek lüzumunu duymamakta idi. Onlar sadece kanunî hakkım •olduğu halde o zamana kadar verilmemiş olan açık maaş­ larım hakkında Zonguldak Maarif Müdürlüğüne bir yazı yazdılar. İki ay kadar bekledikten sonra, bakanlık emri süresi olan iki yılın dolmasına bir hafta kala bakanlığa ikinci bir idilekçe gönderdim. Bu dilekçede durumumun müsbet vetya menfi bir sonuca bağlanabilmesi için iki yıl gibi bir zamanın ne gibi sebeplerden dolayı kâfi gelmediğini kav­ rayamadığımı, bakanlık emrine alınmış olan bir memu­ run tahkikat sonunda suçlu mu, suçsuz mu olacağının an­ laşılabileceği, suçlu ise ceza, suçlu değilse vazifesinin ge­ tri verilmesinin lâzım geleceğini söylüyor ve netice olarak ibu hususta aydınlatılmamı istiyordum. Bunun üzerine iki dilekçeme birden cevap olmak üzere ştı yazıyı aldım: T. C. Millî Eğitim Bakanlığı Orta Öğretim U. Müdürlüğü S a y ı:

538/13059 Nejdet Sançar Terakki mahallesi, Suat Rey Sokağı Na. 105 Zonguldak

Dilekçenizde bahsedilen hususlardan bakanlık emri maaşınız hak-


knıdaki sorunuza 31/111/946 tarih ve 5841 sayılı tezkere ile size (bil­ dirilmek üzere Zoııçııldak MilU Eğitim Müdürlüğüne cevap yazılmıştı. Gerek ilk dilekçeniz ve gerek 3/V/1946 tarihli son dilekçenizin vazi­ feye iadenize ait olan huluslarına, henüz sanık olarak yargılanmakta bulunduğunuz cihetle ve mahkemeye celbinizden önce hakkınızda ha­ kanlık müfettişleri tarafında» yapılmış tahkikat neticelenmediği için kesin bir cevap verilmemiş ve durumunuzu değiştirici bir sebep görül­ memiştir. Keyfiyetin bu şekilde olduğu bildirilir. Millî 1 Eğitim Bakanı a. B. Kadırgan

II. a.

A. E.

13/V/194*5

Henüz .sanık olarak yargılanmakta bulunmam şüphe­ siz su götüren bir sözdü. Fakat ya o bakanlık müfettişleri tarafından yapılan tahkikatın

neticelenmemiş

olması?..

Ksasen ben de dilekçemde hu işin neticelenmesi yı!m ııiçiıı kâfi gelmediğini sormuyor mu idim?

için iki

Diğer taraftan müfettişler tarafından yapılan tahki­ katın neticelenmediği sözü de doğru değildi. Bu tahkikat çoktan neticelenmişti. Ve mevkuf olduğum sıralarda bana tebliğ edilen ithamnamenin sonunda bu husus

« tahkikat

evrakının tetkikiyle anlaşılmıştır» sözleriyle tesbit edilmiş­ ti. Hasaıı Âli'nin bakanlığına ait şu «resmî vesika» da bunu göstermiyor mu ?


T.

C.

Maarif Vekilliği

An-Uara 15/8. 1944

İnzibat Komisyonu Sayı:

124 Zat İşleri Müdürlüğüme

Balıkesir Lisesi edebiyat öğretmeni JVejtlet Sançar hakkııısia ya­ pılmış ve Orta Öğretim Umum Müdürlüsünün 12/8/1944 tarih ve 3928 sayılı tezkeresi üzerine vekillik makamından komisyonumuza havale buyurulmuş olan tahkikat

evrakının

tetkiki

neticesinde adı geçen

Nejdet Sançar’ın aşağıda ytualı hareketi ...... sayılı kanamın ......... maddesine göre ithamını

mucip

görüldüğünden bu cihetin memurin

kanununun 55 inci maddesi mucibince kendisine tebliğini ve üç gün içinde alınacak müdafaanamenin

tebellüğ ilmühaberiyle birlikte ko­

misyonumuza gönderilmesini rica ederim. İnzibat Komisyonu Reisi Müsteşar İhsan Sungu

Şu vesika da gösteriyor ki hakkımdaki tahkikat evra­ kı. Orta Öğretim- Umum Müdürlüğünden 12/8/1944 tari­ hinde inzibat Komisyonuna gönderilmiş, bu komisyon da l)iı tahkikat evrakının üç gün içinde inceleyerek 15/8/1944 de hakkımdaki altı maddelik ithamnameyi hazırlamıştır. Demek ki hakkımdaki tahkikat daha 194-1 ağustosunda bit­ mişti. Artık yapılacak tek şey benden istenilen miidafaaııameyi okuyup bir karar vermekti. O halde ortada 13 ma­ yıs 1946 da bana yazdıkları gibi «sona ermemiş bir tahki­ kat» değil, «b ir türlü verilememiş bir karar!» vardı. Yani Hasaıı Âli’nin adına imzalanmış olan bu resmî vesika doğ­ ru söylemiyordu.


Henüz bakanlık emrinde bulunduğumu bildiren bu yazının gelişinden (tarihini tam olarak hatırlıyamıyorüm, herhalde bir iki ay kadar) sonra, bana, inzibat komisyo­ nunun lıakkındaki kararı bildirildi. Bu karara göre mes­ lekten çıkarılıyordum. Fakat işin garipliğine bakın ki beni öğretmenlikten çıkaran bu kararın tarihi 11 ocak 1946, tas­ dik tarihi ise 2 şubat 1946 idi. Hani ben 13 mayıs 1946 da (baııa yazılan resmî yazıya göre) henüz bakanlık emrinde idim ? 1946 mayısında bakanlık emrinde olan bir öğretmen nasıl olmuştu da sonra bu tarihten dört ay önce meslekten çıkarılmıştı? inzibat komisyonunun 11/1/1946 da verdiği bu kararın altında komisyon azası olarak imzası bulunan orta öğretim umum müdürü, bu tarihten dört ay sonra kendi dairesinden benim henüz bakanlık emrinde olduğu­ mu bildiren bir 3razının çıkmasına nasıl izin vermişti? Orta öğretim umum müdürü hakkımdaki karar verilirken mi, yoksa bana gönderilen 13 mayıs tarihli yazı yazılırken mi uyuyordu? Yahut da bu ne biçim bakanlıktı ki bir maka­ mının yaptığı işten diğerlerinin haberi yoktu? Hasaıı Âli, müşfik Hasaıı Âli, bunların cevabını verebilir, bu arap sa­ çı kadar karışık işlerin mahiyetini açıkiıyabilir mi? Fakat artık bu işte onun açıklama zahmetine katlanmasına da lüzum yoktur. Haşan Ali'nin fikirleri demek olan yukarki vesikalara göre işler ve binaenaleyh cevap meydandadır. Bu, kaç perdelik olduğu ancak Hasaıı Âli ve adamları ta­ rafından bilinebilecek oyun hakkında da asıl hükmü şim­ di hu komedyayı öğrenenler vereceklerdir. inzibat komisyonunun bu kararma göre benim ma» lûnı vazifenin altında yazdığım sözlerle öğrenciyi bakan­ lık ve âmirleri aleyhine tahrik ettiğim, öğrencilere anaya­ sanın hükümlerine aykırı ırkçılık-turancılık fikirleri tel­ kin ettiğim, bu telkinlerle bazı öğrenciler tarafından ya­ pılan ifratçı hareketlere âmil olduğum, öğrencilere Orhun


dergisi ienıiıı ettiğim anlaşılmış bulunuyor, bu sebeple 1702 sayılı kanunun 27 nci maddesinin 2 ııci fıkrasına uyu­ larak hakkımda meslekten çıkarına cezası veriliyordu. O kanunun o fıkrası « talebeyi vekâletin ve mektebin âm irleri ve muallim ve memurları aleyhine itaatsizliğe teşvik eden» 1erden bahseder. Demek ki Hasaıı Âli’nin inzibat komisyonu, kararma, ırkçı hk-turancılık masalı ile diğer iki madde daha koy­ makla birlikte, bir öğretmenin bütün bir meslek hayatına kıymak kararını sadece bir vazifenin altına yazılmış iki kelimeye dayanarak vermişti. Böyle bir karar nasıl veri­ lebilmiş, daha doğrusu komisyon ne gibi tesirlerle bu ka­ rarı vermişti? Bunu bu satırları okuyanlar şüphesiz tak­ dir edebileceklerdir. Onun için ben de hakkımda bu kararı vicdanı titremeden verebilen bu komisyonu şimdi burada umumî vicdanın önüne çıkamyorıım. 1702 sayılı kanunun 27 nci maddesinin 2 ııci fıkrasının kasdcttiği tahrik hare­ ketinin benim, tek bir öğrencinin tek bir vazifesinin altı­ na yazdığım o iki kelime ile uzak veya yakın bir ilgisi bu­ lunup bulunmıyacağı hakkında bir kere de vicdanlar ka­ rar versin! îşte Haşan  li’nin bahsettiği «yaşama medarı» masa­ lına ait dördüncü gerçek ve işte Sıfırın maskelemeye ça­ lıştığı bir cephesinin maskelerden sıyrıldıktan sonraki çıp­ lak hali... .1 — Haşan Ali, kitabının benden bahseden faslında «bulunduğu okullarda geçimsizliği ve tahrikçiliği dolayı­ sıyla yeri değiştirilmiş bir öğretmendi. Sıvastan Balıkesire nakledilmesini müteakip orada da rahat durmadı» di yor. Bu sözlerden anlaşılacak mâna, şüphesiz benim geçim­ siz olduğum ve tahrikçilik yaptığım için Sıvastan Balıke-


sire nakledildiğim olacaktır. Bu, tamamen yalandır. Çün­ kü benim Sıvastan Balıkesire naklim Haşan Âli ile aram­ da geçen bir hâdiseden dolayıdır. Tasvir’de çıkan cevabım­ da kısaca temas ettiğim o hâdise şudur: 1939-1940 ders yılı başında Haşan Ali, Sıvasn gelmiş­ ti. Tabiî okulları ziyaretten geri kalmadı. Ben o sırada öğ­ retmen okulu kadrosunda idim. Tabiatım icabı olarak ne kendisini karşılamak için istasyona giden kalabalığa karış­ mış; ne de okula .geldiği zaman diğer öğretmenlerle birlik­ te karşıcı çıkmıştım. Yanılmıyorsam o gün bir tatil günü idi ve ben okuldaki yatak odamda mektup yazmakla meş­ guldüm. O zamana kadar Haşan Ali’yi hiç görmemiştim. O da beni tanımazdı. Fakat o gün karşılaşmamız mukad­ dermiş ! Bu karşılaşma müdür Rasim Başgöz’ün Haşan Ali’yi mektebi gezdirmesi sırasında, yatak odamda oldu. Odada bulunduğumu herhalde tahmin etmiven Rasim Başgöz, odanın kapısını açıp da beni görünce vekile takdim etmek mecburiyetinde kaldı. Haşan Ali, benim edebiyat öğretme­ ni olduğumu anlar anlamaz kaşlarını çatarak «biz sizi gör­ mek için buraya kadar geliyoruz da sin bizi görmek için niçin çıkmıyorsunuz?» diye sordu.Belli idi ki kendisini kar­ şılamaya çıkmıyan bu edebiyat öğretmenine kızmıştı. O kadar kızmıştı ki daha çok duramıyarak kaşları gözleri oynaya oynaya yoluna devam etti. Ve ben de odamın kapı­ sını kapayarak mektubuma devam e-ttim. Az sonra vekil beyin beni istediğine dair haberci gel­ di. Buna canını sıkılmadı dersem yalan olur. Bunun her­ halde iyi ve dostça bir çağırış olamıyacağını düşündüm. Kısa bir tereddütten sonra nasıl muamele görürsem öyle mukabele etmeye karar vererek odamdan ayrıldım. Müdür odasında Haşan A li’den başka vali, müdür, liasaıı A li’nin hususî kalem müdürü ve öğretmen okulu öğ­


retmenleri vardı. Haşan Âli, ilk önce âdeti üzere biraz ge­ vezelik etti. Bu gevezelikler karşısında odada bulunanlar gülüşürlerkeıı benim sakin ve ciddî kalmam Haşan Ali’nin meşhur kaşlarının yeniden çatılmasına sebep oldu. Ve bun­ dan sonra aramızda maarife ait meseleler üzerinde yumu­ şak bir şekilde başlayıp gittikçe sertleşen bir münakaşa çıktı. Hakikatte bu münakaşa yatak odamda başlıyan fas­ lın devamı idi. Mevzuun değişmesi diğeri üzerinde müna­ kaşa yapabilmenin imkânsızlığından idi. Münakaşanın başında fikirlerimi açıkça ve serbest­ çe söyliyebilmek için kendisinden müsaade istemiştim. Ha­ şan  li de müsaade etmiş, hattâ kızpııyacağma dair söz de vermişti. Fakat maarif hakkında yaptığım tenkitlere karşı tatmin edici cevaplar bulmakta müşkülâta uğradık­ ça verdiği sözü yavaş yavaş unutmaya haşladı. Bunu oy­ namaya başlıyan kaşlarından, gözlerinden anlıyordum. Fakat ok bir kere yaydan çıkmıştı. Çaresiz hedefe ulaşa çaktı.. Münakaşa, Haşan A li’nin hususî kalem müdürüne « not et, bu öğretmeni vekâlet emrine a l!» diye verdiği emirle nihayet buldu. Fakat bu, münakaşayı sona erdir­ mek ve odadaki vaziyeti kurtarmak için verilmiş bir emir­ di. Bir öğretmenin bir vekille münakaşaya cür’et etmesin­ den dolayı vekâlet emrine alınması pek yakışıklı bir hare­ ket olamazdı. O dakikada vaziyeti kurtarmış olan Haşan Âli, sonradan kendisi de bunun farkına varmış olmalı ki, vekâlet emrine alınmam hakkındaki buyruğunu istifa et­ mem enirine (!) çevirdi. Ve ben bu ikinci emri (!) müdü­ rün bana durumu yazı ile tebliğ etmesi neticesinde öğren­ dim. Bu yazıda « vekilden şifahen altlığım emre göre isti­ fam|Z bildirilmektedir. Bu hususta düşüncenizin bildiril­ mesini rica ederim» deniliyordu. Tabiî cevabım istifa et­ mek için bir sebep görmediğimi arzetmek oldu.


Hasaıı Âli ise, kendisini karşılamaya çıkmamak küs tahlığını gösteren hu öğretmenin üstelik bir de zatı ile haşahaş münakaşa yapmaktan çekinmemesine o derece içerlemişti ki Ankaraya varır varmaz Sivas valisine istifa edip etmediğimi sordurdu. Vali, bu iş için müdüre tele­ fon ettiği sırada ben tesadüfen müdür odasında idim, istifa feklifini reddettiğimi ve derslere girmekte olduğumu öğ­ renince hu küstahlığa vali de kızdı ve müdüre beni ters­ lere niçin soktuğunu sordu. Müdür, henüz resmen okulun edebiyat öğretmeni olan Nejdet Sançar’ı hangi salâhiyetle derse sokmaması icap edeceğini soruyor, vali ise fikrinde ısrar ediyordu. Bir aralık işi emir şekline de sokmak iste­ yince Rasinı Başgöz «o halde bu emrinizi bana yazı ile bil­ dirin; derhal yerine getireyim!» dedi. Vali bıı söz üzerine telefonu kapattı. Birkaç gün sonra vilâyete «edebiyat öğretmeni N ej­ det $aııçar’a Aııkarada vazife verilmesi mukarrerdir, ha­ reketinin temini..» şeklinde bir tel geldi. Ben, doğrusu, Aııkarada vazifeleııdirileceğime pek inanmadım. Haşan  li­ nin bana bir oyun ojııamak istemesinden şüpheye düş­ tüm. O zanıan Orhan Şaik Gökyay, Ankara devlet konser­ vatuarı müdürü idi. Kendisine bir mektup yazıp bu işin doğru olup olmadığını bana bildirmesini rica ettim. Gökyay’dan derhal hareket etmemi bildiren bir tel aldıktan sonradır ki Ankaraya gittim. Haşan Âli beni bir müdürler toplantısı odasında kabul etti. Yanındaki iskemleye otur­ tup «oğlum!» diye hitap etmek suretiyle «Atsız’ın kardeşi olduğumu öğrendiğini, Sıvasta kendisine karşı öyle sert muamele ettiğim için teessüf etmekte olduğunu, artık ora­ da kalmamın uygun bulunmadığını, bu itibarla Ankarada vazifelendirileceğim!» söyledi. Ben Ankarayı kabul etme­ yip Bahkesiri istedim ve naklim için emir çıktı. îşte hervim Sıvastan Balıkesire naklim böyle olmuş -


tur. Bu hâdisenin şahitleri hep sağdırlar. Eğer yazdıklarım arasında hakikatin dışında tek kelime varsa söylesinler. Haşan Ali bunları unutmuş mudur? O zaman Anka ra­ ya dönünce Sıvasta bir öğretmenin kendisine karşı yaptığı bu muameleden dolayı bütün bakanlığı velveleye vermiş olan Haşan Ali'nin bunu unutmuş olmasına imkân var mıdır? O halde nasıl oluyor da bu hâdise dolayısıyla ya­ pılmış olan naklimi geçimsizlik sebebiyle olmuş gibi gös­ teriyor? Yoksa Sıfırın lügatinde bir öğretmenin kendisiyle yapmak cesaretinde bulunduğu münakaşanın karşılığı ge­ çimsizlik midir? 4 — Hasaıı Ali, kitabının şöyle yazıyor:

yine bana

ait bölümün

(Talebeye turancılık telkinleri yapmak, avladığı tale­ be ile ona buna tehdit mektubları göndermek, talebeyi öğretmenlerini tahkire sevketmek, gazino ve demiryolları idarelerine ait levhaları ve tabelâları indirmek için yine talebeyi teşvik etmek gibi hareketleri üzerine müfettişler hakkında tahkikat yaptılar. Bu tahkikat fezlekelerinin bi­ rinde şöyle yazılıdır: «Nejdet Sançar’ın derslerde talebeye ırkçılık-turaııcıiık üzerinde telkinlerde bulunduğu; buna delil olmak üzere Atatürk’ün hususî hayatını yakından bildiğini, oııun yatak odasında ve başının ucunda büyük bir Turan harita­ sı bulunduğunu, Turanı almak istediğini, ölmeseydi onu almış bulunacağını ve İnönü’nün de Rusyadaki Türkleri getirtmek için çalıştığını söylemek suretiyle talebeye çok kuvvetli tesirler yaptığı sabit olmuştur.» Yine ayııı tahkikat evrakı içinde bulunan, bir öğret­ mene yazılan tehdit mektubunda şöyle denilmektedir: «Güvendiğin Kemalizmin dayandığı partinin hiçliğini


anlannıdınsa pek yazık,. Bize mahkûmdur.»)

iltihak

etmiyenleı* ölüme

Bunlar da yalandır. Ve Haşan Ali bu yalanları sıra­ larken bijr hiyleye başvurmaktan da çekinmemiştir. Filvaki liasan  li’nin yazdığı gibi 1914 yılında Babkesirde lise öğrencilerinin bazı tabelâ ve levhaların değişti­ rilmesi için teşebbüsleri olmuş, bir öğrenci de bir öğretme­ ne bir tehdit mektubu göndermiştir. Fakat bunların be­ nim teşvikim neticesi olduğu Hasaıı A li’nin mevki ihtirası kadar kocaman bir yalandır. Haşan Ali’nin buradaki hivlesi benim «bu gibi hareketlerim» den bahsetmesidir. Eğer o doğru şeyler söylemek istiyen bir insan olsaydı «hare­ ketleri» demez «hareketler» derdi. Çünkü ortada bu hare­ ketlerin benim teşvikim neticesi olduğunu tesbit eden hiç bir delil, hiç bir hüküm yoktur. Eğer olsaydı ve bunlar tesbit edilseydi, Haşan Âli, bu meseleleri tahkik eden mü­ fettişin hazırladığı fezlekeden hıı kısımları mal bulmuş mağribî gibi alıp kitabına geçirmez mi idi? O yıl Balıkesirde cereyan eden bu hâdiseler, Türk iye­ nin birçok şehirlerinde görülenlerin eşleridir. Istanbuida üniversite gençleri kızıllara karşı malûm hareketi yapar, Ankarada türkçiilük aleyhindeki yıkıcı hareketi doğuran nümayişler olui’ken; Adana, Samsun, Balıkesir. Divarıbekir gibi Anadolu şehirlerinde de milliyetçi gençlerin bir takım hareketleri görülmüştür. Tabelâ ve levha indirme hâdisesi şudur: Lisenin son sınıfından bazı gençler «Demiryolları Lo­ kali», «Otel Ankara», «Kristal» gibi levhaları bulunan ba­ zı yerlere müracaat edip bu levhaların tiirkçe karşılıklar ve Türk dili kaidelerine göre düzeltilmesini rica ediyorlar. Bu müracaatlar birkaç kere tekrarlanıyor. Bir sabah «De­ miryolları Lokali» levhası kırılmış olarak bulunuyor. Ta­


bu şüphe, bu iş için müracaat eden gençler üzerinde topla­ nıyor. Polis günlerce sorgular, soruşturmalar yapıyor. Ni­ hayet savcılık da gençler aleyhinde âmme davası açıyor. Fakat hepsi yatılı olan bu öğrencilerin gece yarısından son­ ra vukua gelen kırma hâdisesinin suçluları olmasını göste­ recek hiç bir delil .bulunmadığından, mahkeme, 1 temmuz 1944 te beraatlarına karar veriyor. İşte Hasaıı Ali’nin bahsettiği levha ve tabelâ indirme hâdisesi budur. Hâdise, türlcçeye karşı saygısızlık gibi mil­ lî bir meseleden çıkmış olduğundan, o zaman bu işin benim teşvikim neticesi yapılmış bulunabileceği zannı uyanmıştı. Gerek polis, gerek bakanlığın müfettişi bu işte benim ro­ lüm olup olmadığı üzerinde uzun uzuıı tahkikat yapHar. Öğrencileri azamî şekilde baskı altında bulundurarak günlerce sıkıştırdılar. Eğer polis bu işi benim yaptırdığımı gösterecek en küçük bir delil bulsaydı, ben de öğrencilerle birlikte mahkeme karşısına çıkmak zorunda kalmaz mıy­ dım? Ve sonra tabelânın öğrenciler tarafından kırılmadı­ ğı mahkeme kararı ile sabit olduğuıia göre, ben, mevcut oîmıyan bir hâdisenin nasıl kışkırtıcısı olabilirim? Bu, ya­ pılmamış duvar üzerindeki doğmamış çocuğun ekilmemiş tarlaya basma diye haykırması cinsinden bir şey değil mi? Tehdit mektubuna gelince; o sıralarda lisenin son sı­ nıf öğrencilerinden birisi hakikaten bir öğretmene böyle bir tehdit mektubu yazmıştı. Kendisine tehdit mektubu ya­ zılmış olan öğretmen, türkçülük fikrinin aleyhinde birisi idi. Mesele milliyetçiliğe ait bir iş olduğu için bunda da beaden şüphe edenler oldu. Balıkesir polisi de. bütün gay­ retini bu nokta üzerinde toplıyarak çalıştı. Polis, günlerce süren ve maarif ve okul idarelerinin de yardımıyla yaptı­ ğı tahkikat sonunda mektubun lise kütüblıaııesindeki dak­ tilo makinesiyle 3razıldığını tesbit (!) etti. Bu tesbit, kütiıbhaneyi idare etmekte olan öğrenciyi okka altına götiire-


çekti. İş bu şekle dökülünce, o zamana kadar kim olduğu bilinmiyen mektup sahibi, arkadaşını bu haksız ithamdan kurtarmak için kendisini ortaya çıkardı. Böyle bir tehdit mektubunu niçin yazmak lüzumunu duyduğu araştırılın ca, öğretmenle sınıf arasında bir çok derslerde milliyetçi­ lik mevzuları üzerinde münkaşalar olduğu; öğretmenin, gençlerin inandığı milliyetçilik fikirlerini yıkıcı ve kötü­ leyici (ve bu arada Türkiyede belki de bir milyon öz Tiirk bile bulunamıyacağı gibi) fikirler ileri sürdüğü, öğrencinin bundan muğber olarak o mektubu yazdığı ve okul dışın­ da bir yerde daktilo ederek gönderdiği anlaşıldı. öğretmen bu öğrenciyi mahkemeye vermişti. Çünkü o da mektubun benim teşvikimle yazıldığı kanaatinde îdi. Şimdi İstanbul hukukuna devam etmekte bulunan bu gen­ ce okul idaresi ve polis tarafından mektubun benim teş vikimle yazıldığım ifade etmesi için çok baskı yapıldı. Hat­ tâ çocuk tehdit ve hapis bile edildi. Fakat buna rağmen doğruluktan ayrılmadı. Yani, mektubu duyduğu milli te­ essürler neticesinde sırf kendi iradesiyle yazdığı fikrinde ısrar etti. Nihayet bunun böyle olduğuna öğretmen de ka­ naat getirerek davasından vazgeçti. İşte Hasaıı A li’nin bana yamamak istediği tehdit mek­ tubu işi de budur. Kızıl iymanlıları, haklarında resmi delil olmadığını ileri sürerek, kızıllıktan tenzih eden Haşan Ali, hem kendi müfettişleri, hem de memleketin zabıta,*«ı tarafından yapılan tahkikatlar sonunda hiç birisiyle ilg'nı olmadığı tahakkuk eden bu hâdiseleri sıkılmadan bamı nasıl yüklivebiliyor? Sonra, tahkikat evrakı içinde bulunup da öğretmene yazıldığı kaydedilen mektuptaki « güvendiğin Kemalizmin dayandığı partinin hiçliğini anlamadansa yazık. Bize il­ tihak etmiyenle* ölüme mahkûmdur» diye bir cümle bu­


lunduğu da kuyruklu bir yalandır. Bahsi geçen tehdit mek­ tubunda böyle bir ciimle yoktur. Sahibinden getirttiğim o mektup aynen şöyledir : «B a y a n ....................... (1) Teessürle haber aldığımıza göre, bulunduğunuz okulda tiirkçülük cereyanının kuvvetle yayılmasına rağmen -ki bizi memnun eden buduı- siz bu hususta okurlarınıza, bir Türk öğretmeni olduğunuz halde, zehirli fikirler saçıyormuşsunuz. Bir Türk öğretmeninin ödevi okurlarına Türk­ lük gururunu duyurmak, ırkının üstünlüğünü söylemek iken, asırların derinliklerinden kesilmeden, çağlayarak akıp gelen ırkının ve milletinin şerefine leke sürecek ze­ hirli fikirleri saçmak kundakçılıktır. Türk iseniz az çok türkçü olmalısınız. Türk değilseniz dilinizi tutunuz. Salyalı köpeklerden (komünistlerden) ise­ niz açık söyleyiniz. Yoksa koynumuzda yılan besliyemeyiz. Bıı size birinci ihtardır. Hareketlerinizi ve sözlerinizi ona göre ayarlayınız. Yoksa ezici yumruklarımızla beyninizi patlatırız.» Haşan Âli, bu gibi şeyleri nasır uyduruyor, şaşmamak mümkün değil. Eğer o meşhur tahkikat evrakının içinde, hakikaten bu cümleleri ihtiva eden bir başka mektup fi lân var idiyse onu mertçe açıklamalı idi. Ama Haşan Âli bu, böyle açık iş yapabilir mi? Fakat işte o mektubu yuka­ rıya aynen almış bulunuyorum. Bilmem bu uydurma için de sıkılacak mı? Denize düşen yılana sarılır derler. Haşan Âli de öyle yapmış. O da düştüğü denizde boğulmamak için yalan, if(1) Öğretmenin adını yazmıyorum.


lira, ve hiyle yılanlarına sarılmak zorunda kalmış. Eğer tiyle olmasaydı, aleyhimde bir şey elde edebilmek için te­ ker teker okuduğu raporlardan, fezlekelerden bu hâdise­ lerle ilgim olmadığını anladığı halde bana bu şekilde ça­ mur atmaya tenezzül etmezdi. Eğer öyle olmasaydı, kita­ bına, tahkikat evrakı içinde bulunduğunu kaydederek be­ nimle bir ilgisi olduğu intibaını uyandırmak suretiyle, başkalarımı ait mektupların cümlelerini almazdı. Eğer öyle olmasaydı, im hâdiseleri tahkik eden müfettişin 13/5/ l'.M4 tarih ve 1143 sayılı 21 sayfalık raporunun bu hususu tfsbit etmek için yaptığı gizli soruşturmalardan bahsetti­ ği kısımları ve meselâ lise müdürünün « Nejdet Sançar’m son olaylarda te.sir ve telkini olup olmadığı hakkında kuv­ vetli bir delile sahip değilini, gibi sözlerini alırdı. frkçılık-turaııcıhk fikirleri telkin ettiğim meselesine gelince; Haşan A li burada da yaya kalmış bir tatar ağastsıdan farksızdır. Her ııe kadar onların ırkçılık-turancılık dedikleri türkçülükteıı başka bir şey değilse de, onun mü­ fettişinin, öğrencilere böyle kötü (!) fikirler telkin ettiği­ min sabit olduğunu yazmış olmasının bir sucu beşliği ka­ dar değeri yoktur. Çünkü ortada benim, öğrencilere böy­ le kötü (!) fikirler telkin ettiğimin sabit olmadığına da­ ir bir mahkeme kararı vardır. Bu, Sıkı Yönetim Komutan­ lığının 2 sayılı mahkemesinin 31/3/1947 gün ve esas 947/3 numaralı gerekçeli hükmüdür. Hepimizin durumunun en ince noktasına kadar incelendiği ve tahlil edildiği bu 86 sayfalık hükmün 38 inci sayfasında benim için: « Buraya kadar yazılı gerekçeye ve frenel Kurulu bozma sebeplerine göre:

Askerî Yarqıtay

Nejdet Sançarın B.alıkesirde iken talebelerine propa­ ganda yaptığı hakkuıdaki iddia, mahkemede dinlenen ye­ minli tanıkların şehadetiyle sabit olmadığından İk2 nci


Atia.dd.enin unsuruna uygun bir suç işlediği de tesbil edileenediğinden talebe uygun olarak beraatına..» denilmektedir. Savcının istediği ve mahkemenin de verdiği bu beraat kararı ile benim ırkçılık-turancılık pro­ pagandası denilen şeyi yapmadığım meydana çıkmışken Haşan Ali'nin o sayın müfettişi ile o inzibat komisyonunun sabit olduğundan bahsettikleri şeyin lâfı mı olur? Sade Haşan Ali’nin değil, o müfettiş ile o inzibat komisyonu aza­ larının da kendi hükümlerinin hiçliğini ve isabetini gös­ teren bu adalet hükmü karşısında bilmem ne hale düşme­ leri icap eder? Ben onların düşeceği hali bilemem. Fakat ^eğer kendim böyle bir durumla karşı karşıya kalsaydım herhalde kimsenin yüzüne bakamaz, sokaklarda gezemez ve hatta belki de utancımdhan yerin dibine geçmeyi ister,dim! 5 llasan Âli, beni kötülemek -.masal anlatıyor:

için bir de şöyle

(Bu tanığın ne ruhta bir insan olduğunu anlatmak -içiu dava açıldıktan sonra ve benim aleyhimde şehadet et­ tikten sonra kendisini görüp dinlediğim Millî Eğitim Ba­ kanlığı teftiş heyeti reisi Ekrem Sarac’ın şu sözlerini arz -edeceğim: «Bir gün mektepte sabahleyin, bahçede (1) bir feryat, bir gürültü olmuş, Müdür odasından fırlayıp ne olduğunu anlamak için dışarı çıkarken Nejdet Sançar’a tesadüf et­ miş. Ne var diye sorunca «duymadınız mı, Atatürk geber-di» demiş. Müdür buna şiddetle mukabelede bulunmuş. Bunu duyan talebeler ona taarruza kalkmışlar. Müdür mâ­ ni olmuş.» (1) K itabında Atsız’a üslûbu bozuk diyen Haşan  li'nin buradakr üsZüb kudretine de doğrusu b ir diyecek bulunamaz!


O zaman müdiir olan zat, şimdi Balıkesir Lisesi Mü dürü Rasim Başgöz’dür. Bu hâdiseden şimdi bakanlık mü­ fettişi olan Cezmi Berktin’in haberi olduğunu Ekrem Sa­ raç ayrıca ifade etmiştir.) Bu da yalandır. Ve Haşan  li’nin düştıîğü demokrasi deniizirtde boğulmamak için sarıldığı bu yalan yılanı, onun o meşhur kurnazlığını kaybetmekte olduğunun da parlak bir vesikasıdır. Çünkü Haşan Âli, bu yalanı kitabına al makla bizzat kendi kendisini yaş tahtaya bastırmıştır. Tasvir’deki cevabımda da belirttiğim gibi, bu kat­ merli yalan eğer bir gerçek olsaydı, bunun Sivas öğretmen Okulunda edebiyat öğretmeni bulunduğum (Atatürkün ölüm tarihi olan) 1938 de geçmesi icap ederdi. Haşan  li­ nin, kendisinden bu malûmatı aldığını kaybettiği Ekrem Sarac’m ise hakkımdaki teftişi 1944 yılma aittir. Buna gö­ re Ekrem Saraç, 1938 de Sıvasta cereyan (!) eden bir hâ­ diseyi 1944 de Balıkesirde tahkik (!) etmiş olmaktadır. Haşan Âli, bu masalı gerçekleştirmek için, meyhanecinin bozacıyı şahit göstermesi gibi, bir de Cezmi Berktin’in adı­ nı ileri sürüyor. O Cezmi Berktin ki 1940 dan sonra Balı kesirde tanımışımdır ve binaenaleyh 1938 yılında Sıvasta cereyan eden bu masalı bilmesine imkân yoktur. Haşan Ali, bu kadar beceriksiz bir yalanın suratına çarpılabileceğini acaba hiç düşünmedi mi? Sıfırın bu iftirasını okuduktan sonra, şimdi Balıkesir Lisesi Müdürü bulunan Rasim Başgöz’e bir mektup yaza­ rak o zaman aramızda böyle bir hâdise geçip geçmediğini ve talebelerin bana taarruza kalkışmaları iddiasının doğ­ ru olup olmadığını bildirmesini rica ettim. Aldığım cevap şudur:


Muhterem Nejdet Bey;

19/XI/1947 Balıkesir

Kenan Öner - Haşan Âli Yüçel davası münasebetiyle isminizden ve adımdan bahseden tarihsiz mektubunuzu aidim:' Tasvir gazetesinde­ ki miU&katuuzı da okudum. Tanık olarak mahkemeye çağırılır veya resmi bir inceleme açılırsa bildiğimi söylerim. Şimdilik susmayı ter­ cih ediyorum. Bu hususta başka diyeceğim yok. Bilmukabele yengeye ve size selâm ve saygılar yollar, küçiiğtiniizttn gözlerinden öperim.

Rasime Başgtiz

Ben, dürüst bir Anadolu Türkü olarak tanıdığım Ra­ sim Başgöz’ün, hâdiseyi anlatmaktan çekinmesine şaşma­ dım. Hatta bir memur olduğunu, aile sahibi bulunduğunu ve içinde yaşadığımız cemiyetteki zihniyeti düşünerek bil’diklerini ancak resmen söyliyebileceği hakkındaki düşün­ cesini yerinde bile buldum. Fakat Rasim Başgöz, şimdilik susmayı tercih ederken bile bir şeyler söylemiş oluyor ki dikkatli gözler o satırlardan bunu çıkarabilirler sanıyo­ rum. Bu uydurma hâdisenin şahitlerinden (!) birisi olan Rasim Başgöz’ün şimdilik susmayı tercih etmesine karşı­ lık, vakanın (!) diğer şahitleri bulunan eski talebelerimin (yani Haşan  li’nin bana taarruza kaldırdığı gençlerin) bir ikisinden mektuplar aldım. Bu mektuplardan birisi şimdi inebolu Orta Okulu Matematik öğretmeni bulunan Mehmet Saygı’daıı, diğeri Yıldızeli-Pamukpıııar Köy Enstitfısüöğretmeni Süleyman Bumin’dendir. Hakkımda kullanılmış övücü bazı cümlelerden dolayı tamamen neşretmekten sıkıldığım bu mektuplarda, Sivas öğretmen Okulunun o zamanki yatılı öğrencileri olan her iki öğretmen de, bu masalı yalanlamaktadırlar. Mehmet


Saygı, « Î5/KI/9V7 tarihli Tasvir gazetesini ancak bugün okuyabildim.. Sizin (gazetedeki) yazınızı da tekrar tekrar rikudum. Şahsınıza yapılan gülünç ithamlara hayret et­ tim, hayretler içinde kaldım: taş kesildim.» diye haşladı­ ğı 21/XI/1947 tarihli mektubunda, «sizin için ve sizin hak­ kınızda söylenen bu yalan asla ipe sapa gelmez, koskocacamatı bir balondur» gibi cümleleriyle, Haşan A li’nin kitahmdaki uydurmanın bir balon olduğunu açıklamakta, bü­ tün okulun yasa büründüğü o -gün ve o günlerde, benim de nasıl teessür içinde bulunduğumu şu satırlarla belirtmek­ tedir : « Mateme o derece iştirak eltiniz ki okulda mecburî miitalea saatlerinde bile günlerce sııren radyo yayınlarını, mütalâayı hiçd sayarak, bir bir takip ettirdiniz. Ve bizim­ le o tarihî neşriyatı beraber takip ettiniz.» Ben, fıtratan metin bir insan olduğum halde, o gün lerde birkaç defa gözlerimden yaş akmasına mâni olama­ dığımı hatırlıyordum; fakat okulu mütalâa saatlarmda radyonun etrafında topladığımı unutmuştum. O ölümü, o gün «geberdi!» kelimesiyle ifade eden bir iıısaıı bıı işleri yapar mı idi? Süleyman Bümin’in gönderdiği uzun mektuptan sadece şu satırları nakledeceğim:

ise

24/Kasım/1947 Pamııkpınar Çok sayın hocam: Yaln{z bu vatanın ve bu milletin selâmetinden ve faydasından başka tek bir şey düşünmeyen türkçülçre, şimdiye kadar isnad edilen yalanların bir çoğunu içimiz burkularak okuduk ve işittik. Lâkin Haşan A li Yücelin 23


ekim 19'û tarihli Ulus gazetesinde sizin için savurduğu sarma sözler gibisine de hiç rallamadım. Yazısını aifnen alıyorum: « B ir giin mektepte sabahleyin bahçede bir feryad. bir gürültü olmuş ( yalan olduğu cümle düşüklüğünden ve o belli1günü bir gün diye yazışından da anlaşıltyor). Müdiir odasından fırlayıp ne olduğunu anlamak için dışarı çıkar­ ken Nejdet Sançar’a tesadüf elmiş. Ne var diye sorunca « duymadınız mı, Atatürk geberdi» demiş. Müdür buna şiddetle mukabelede bulunmuş. Bunu duyan talebeler ana taarruza kalkmışlar. Müdıır mâni Olmuş.» Bu kadar saçma yalanlar uydurulurken 938-939 ders yılı, Sivas öğretmen Okulunu bitiren elli kiisur talebenin mevcudiyeti unutulmuş. Beııirrt de o yılın mezunları için­ de İ58 numaralı Süleyman Bumin olarak kayıtlı bulundu­ ğumu, zamanın miidürii olan çok saydığım Rasim Başgöz pek nji hatırlar.... Yine Sivas öğretmen Okulundaki talebelerimden (şimdi Tokatta Gazipaşa İlk Okulunda öğretmen bulunan) Ilışan Tuncay’dan gelen bir mektup da, Haşan Ali’nin bu uydurmasını yalanlamaktadır. İhsan Tunçav şunları ya­ zıyor: Çok Muhterem Hocam: Haşan A li Yücel’in size isnad ettiği o çirkin kelimeden, bir arkadaşım göstermemiş olsaydı, yine de haberim olmıyacaktı. «İhsan, siz o yılların talebeleri değil misiniz? Alejd:et Sançar böyle bîr söz söyledi m i?» deyince hem üzül diim, hem de hayret ettim. Hayret ettim, böyle bir olay geç­ mediğini bildiğimden; üzüldüm, size böyle bir leke sürül­ mek istendiğinden.. Atatürk öldüğü zaman ben de Sivas


öğretmen Okulunda yatılı öğrenci idim. Üç beş arkadaşı değil de bütüıı okulu ayağa kaldıran bu kelimeyi ben ne­ den duymamışım; nasıl olmuş da işitmemişim? Herhalde bu öğreticiler biz değiliz. Bizim yerimize, o gün için başka talebeler gelmiş olsa gerektir. Atatürk’ün ölümü sırasında bizimle beraber nasıl göz­ yaşı döktüğünüzü nasıl çırpındığınızı görmediği için onu hoş görseniz de yeridir. Sayın Hocam, siz bunun aksini her zaman isbat ede­ bilirsiniz. Ama onun sözleri bir iftira mahiyetinden ileri geçemez. Bu bakımdan üzüntülerinizi paylaşır, derin ve kalbi hürmetlerimi sunar, ellerinizden öperim. Tokat Merkez Gazipaşa Okulu öğretmeni İhsan Tunçay Bunlar da gösteriyor ki, Haşan Ali’nin hana isnad et­ mek istediği bu masal da bir yalandır. Ve 11e o zaman ben Atatürk için «gebei’di» diye bir söz kullanabilirmişim. 11e de öğrenciler bana taarruza kalkmışlardır. Ben sekiz yıl kadar süren öğretmenliğim sırasında ta­ lebelerimden sadece sevgi görmüşümdıır. Hele ders dışın­ da, mütalâalarda, teneffüslerde, yemeklerde ve hattâ ovunlarda kendileriyle hep beraber bulunduğum Sivas ö ğ ­ retmen Okulundaki talebelerimin bana karşı olan sevgile­ rinin derecesini, benim öğretmenliğim sırasında müdür ‘ bulunan Numaıı Eken ile Rasim Başgöz çok iyi bilirler. Ben, her ders yılı sonunda Sıvastan ayrılırken bütün okul (tiren gece yarısı 2,5 da kalktığı halde) beni uğurlamak üzere sokaklara dökülürdü. Hatta bu uğurlamanın, okulun Yaldızdağı ovmağının resmî kıyafetiyle yapıldığı yıllar bi­


le ohnıjştur. Disiplini bozan bir hareketinden dolayı nak­ lolunan bir öğrenciyi toptan uğurlamak istiyen son sınıf­ taki, arkadaşlarına, haklı bir düşünce ile, bu iznin verilme­ mesi üzerine, bu emre karşı ve her şeyi göze alarak ayak­ lanan kırk beş geııci işte bu sevgiye dayanarak ben yatıştırmışımdır. Bunu müdür Rasim Başgöz de, okulun öğret­ menleri de, 938-939 yılı mezunu gençler de bilirler (1). işte, Haşan Ali’nin Nejdet Sançar’a taarruza kaldırdığı gençler bana karşı bu kadar bağlı olan bu çoculdai’dır: Görülüyor ki Haşan Ali, elinde mertçe kullanabilecek silâhlar bulunmayan Hasaıı Âli, ancak haksız olan ye ken­ disine güvenemiyeıı insanların başvurduğu iftira silâhı­ na sarılmış ve bu yolda Atatürk’ü de hırslarına kurban et­ mek istemiştir. itiraf edeyim ki bu yalanı kimin ve nasıl çıkarmış ol­ duğuna hâlâ hayret etmekteyim. Haşan Ali, Ekrem Sa rac'taıı duyduğunu yazıyor. Fakat ben, yaptığı teftişi iş­ leğe göre neticelendirmiş olmasına rağmen, Ekrem Sarac’ın ak saçlarına bu derece insafsızca bir iftirayı - ne yalan köyleyim? - yakıştıramıyorum. Eğer bu yalanı uyduran o ise, burada kendisine sadece teessüf ederini. Bir gün Balıkesirde bana vicdanlı bir insan olduğundan bahseden Ekrem Saraç, eğer dediği gibi hakikaten böyle bir adamsa, bu teessüfün acısını ölünceye kadar vicdanında duysun! Bu uydurmayı beni sevn’ iyeıı ve taşıdığı karakterden dolayı kendisini beğenmediğim Cezmi' Tabir’e de yakıştı­ ramıyorum. Filvaki onun bir «atatürkçü» olduğunu, türkçe öğretmeni bulunduğu halde lise kısmında İngilizce der­ si okuttuğu yıllarda bu atatürkçülüğünü sınıflarda « rakı (1) Yukarıda mektuplarından örnekler aldığım Mehmet Saygı ile .Süleyman Bum in bu sınıftandırlar.


mukaddestir-, çünkü Atatürk'e zevk verirdi!-» gibi çocukça' sözlerle ortaya koyduğunu da biliyorum. Ama yine.de ken­ disini bu kadar küçülmüş görmeye gönlüm razı olmuyor fFakat bu yalanın sahibi kim olursa olsun işte yalan' meydandadır. Ve bunu bir silâh diye kullanan, daha doğ­ rusu kullanmaya yeltenen şu zavallı Haşan Ali’dir. Fakaf neticede bu iftirası ile işte suçüstü yakalanmıştır. Bu sa­ tırları okurken utanır mı, utanmaz mı. bilmiyorum. Fa­ kat insanlıkla bir nebzecik olsun ilgisi bulunanlar böyle bir durum karşısında herhalde utanmalıdırlar. İşte, Haşan  li’nin bana yamamak istediği Balıkesirdeki hâdiseler gibi Sivas hâdisesi (!) de böyle iğrenç bir yalandır. Evet hepsi yalandırlar. Bunu yukarıki satırlar­ la işba t ettikten sonra yeminle de teyit ederim. Evet, bir Türk olarak millî mukaddesatım, bir Müslüman olarak Kur’anı Kerim ve nihayet bir insan olarak tek evlâdınım başı üzerine yemin ederim ki hepsi yalandırlar.

6 — Haşan A li’nin kitabının baha ait bölümünde ha kımdaki tek doğru sözü inzibat komisyonuna gönderdiğim müdafaanamemin altındaki « ırkçılık-turancılik meselesi­ ne ait mütalâalarda sayın vekilimizin aşağıdaki manalı vekıymetli şiirinin dikkate alınmasını ayrıca rica ederim» cümlesinin bulunduğudur. Fakat bu cümle sayın eski ve­ kille zarif bir alaydır ve bu zarif alayın sahibi de Orbam Şaik Gökyay’dır! “ Bu hususta şu kısa izahatı vereyim:

İnzibat komisyonuna göndermek üzere hazırladığım^ müdafaanameyi, Tophanedeki askerî ceza evinde Orhan Şaik Gökyay daktilo etmişti. Daktilo işinin bitmesinden, sonra Dr. Tevetoğlu, «seni turancılıkla itham eden efen­ diler Haşan Ali’nin Tunaya hasret çeken şiirini bilmiyor—


l.ır mı?» dedi ve evinden getirttiği Kopuz dergisi kolle«<pi­ yonundan (zannederim bir antolojiden dergiye alınmış olan) bu manzumeyi okudu. Ben o zamana kadar Hasnn Ali’nin böyle bir incisi olduğundan haberli değildim. Zan nedersem Gökyay da bilmiyormuş. Haşan Âli ile küçük bir alay olsun diye bu parçayı müdafaanameriin sonuna eklemeyi teklif ettiler. Kabulüm üzerine yukarıki alaylı cümleyi Gökyay bizzat kendisi yazdı. Haşan Âli, o cüm­ ledeki zarif alayın farkına varamıyacak kadar akılsız bir insan değildir. Fakat ne yapsın ki gayeye varmak için MakyavePin yolundan ayrılmamak zorunda... Eğer bu yoldan gitmek zorunda olmasaydı, benim bu müdafaanın son cümlesinde « binaenaleyh komisyonunuzun beni, maa­ rif vekilini komünistten korur olarak göstererek istifaya davet eden yazıyı' bilerek ve kaseten okula sokmuşum gibi göstermesi tamamen yanlıştır.» cümlesinde kendisinden sadece « maarif vekili» diye bahsettiğimi gördükten sonra bu oyuna başvurmaz, kâğıdın bu son cümlesinden hayli aşağıda yazılmış olmasıyla da sonradan yazıldığı açıkça anlaşılan o cümledeki istihzayı anlamamazlıktan gelerek onu silâh diye kullanmaya kalkmazdı! Benim öyle bir cümleyi gerçekten kullanabilmem için korkak veya dalkavuk olmam lâzımdır. Halbuki Haşan Ali, daha 1939 da Sivas öğretmen Okulunun müdür oda­ sında benden yediği manevî sillelerle benim bu karakter­ de bir insan olmadığımı görmüş ve anlamıştı. Ben eğer korkak ve dalkavuk bir insan olsaydım, sırtında vekillik elbisesi bulunan bir haşmetli ile o derece sert bir müna­ kaşaya cesaret edebilir miydim? Ben, bu karakterimi askerî mahkeme karşısında bile değiştirmedim. Mevkuf olduğumuz ve türlü tehlikelerle karşı karşıya bulunduğumuz o kara günlerde, askeri mah­ kemenin türkçiilük düşmanı savcısı ile hemen her oturum­


da nasıl pençeleştiğimi arkadaşlarım da, duruşmaları ta­ kip edenler de bilirler. Haşan Âli belki bunları bilemez. Fakat bizim davamıza karşı olan hususî ilgisi, öyle sanı­ yorum ki kendisini müdafaalarımızı okumaya sevketmiştir. Orada benim nasıl sert bir ifade kullandığımı gör­ memiş midir? Ben, onun göstermek istediği karakterde bir insan olsaydım, müdafaamda, icap ederse yeni bir hapsi daha göze alarak, savcıya «.bizi anayasaya aykırı hareket etmekle itham ettiği halde bizzat anayasayı çiğniyen bu adam, henüz kanuna göre lâyık olduğu cezayı görmüş değildir. Fakat o, işkencelere başladığı günden beri tstırap çektirdiği insanlardaki vicdan hapishanelerinin mahkûmudur.» diye hücum edip ondan « mülemerrit maz­ nun* rütbesini almaz; yahut mahkemeye «.ben, büyiik Türk ordusunun yedek topçu teğmeni Nejdet Satıçar, türklüğün yarinki savaşında düşmanı yıkmak için kulla­ nacağım Türk süngüleriyle sokaklarda katiller gibi teşhir olunur, gidip gelirken, imfMiratorluk çağındaki bir muha­ kemeyi hatırlıyorum: Namık Kemal'in muhakemesini.. Tarih anlatıyor ki koca Kemal'e ağır bir suç yükletilmek istenmiş ve o büyük vatan çocuğu da bir askerî mahke­ me önüne çıkarılmıştı. Halbuki onun da bu topraklan ne bu ırkı sevmekten başka bir günahı yoktu. Mahkeme, her şeye rağmen Kemal’i beraat ettirdi. Ve Kemal'e uydurma bir suç yüklemek istiyen iğrenç ruhlu insanlar, Süley man’a bile kalmıyan bu dünya evindeki ihtirasların en âdisi olan mövki ihtirasının pençesinde, tarihin, kirli ahu­ larına yapıştırdığı alçaklığı, bu cins insanların lâyık ol­ dukları o tek rütbeyi, o müthiş damgayı tarih boyunca ta­ şımaya hâk kazandılar. O mahkemenin başkanı olan Sup­ hi Paşa, bu âdil ve kahraman hareketiyle bugün tarihin müstesna bir tahtında oturuyor. Halbuki bir vehme kur­


ban giderek alnına yüzyılların .sifemiyec.eği bir lekeyi de yapıştırabilirdi. Onun içindir ki. beni beraat ettirin demiyeceğim. Çün­ kü benim için suç olarak gösterilen de bu toprakları ue bu ırkı sevmekten başka bir şey değildir. Yurdümu, ırkım ı seviyorum. Onun içindir ki Türk ırkçısıyım. Bu sevginin manasını anlamıyanlara Sözüm yoktur. Eğer bu bir g ü ­ nahsa beni mahkûm ediniz. Bu mahkûmiyeti övünçle ka­ bul ederim, şeref sayarım. Sizden adalet bekliyorum da demiyeceğim. Çünkü adalet her mahkemenin tabii vazifesidir. Ve bunu iste­ meye lüzum yoktur. Çünkü bir mahkeme âdilse ondan adalet islemek manasız, âdil değilse o zaman büsbütün manasızdır» diye meydan okumazdım. Haşan A li’nin göstermek istediği karakterdeki bir in­ san, mevkuf olarak yargılanmakta bulunduğu bir askerî mahkeme karşısında, hem de 1944 yılının malûm havası içinde, böyle sözler söyliyebilir mi? Görülüyor ki Haşan Ali, burada da yanlış kapı çalmış­ tır. Zaten onun doğru çaldığı hangi kapı var ki?..

7 Hasaıı Ali’nin,'elinden bir türlü bırakmak istem diği çarpık silâhlardan birisi de, yaratılmasındaki âmiller­ den olduğu, ırkçılık-turancılık davasıdır. Kitabında bizi (aklınca) küçük düşürmek için heı* fırsatta bu meseleye temas ediyor. Hem de (yine aklınca) bu hususta bir de kiktik kullanıyor. Bu, meşhur nutku dolayısıyla, devlet re­ isinin de adından faydalanmak kurnazlığıdır. Bu suretle Atatürk’ ü yapmak istediği gibi İnönü’yü de hırslai'ina âlet etmeye çalışıyor. Fakat Hasaıı Ali’nin bu'yoldaki gayreti de boşunadır.


Çünkü onun türlü şekillerle kötü göstermeye çalıştığı ırkçılık-turancılık davasının gerçekte bir «türkçüliik düşman­ lığı davasın olduğu artık bütün memleketçe anlaşılmıştır. Bunun böyle olduğunu söyliyen sadece biz değiliz. Bunu kızıllarla türkçüliik düşmanı dalkavuklardan başka her­ kes söylüyor. Hatta bunu, Haşan Ali’nin de mensup bu ­ lunduğu Halk Partisinin ciddi karakterli milletvekilleri bile söylüyor. Haşan Ali bunların farkında değil mi? Ha­ şan Ali, bunların farkında bulunmaz olur mu? Fakat ne yapsın? Karşısında bir kale gibi duranlara karşı kullan­ mak için elinde bunlardan başka silâh jrok ki... Benim için « ırkçilık-tıırancıfık davasının sanıkların­ dandır» diyor. Evet, uzun müddet bu davanın sanığı ola­ rak bulundum. Hattâ bu uğurda bir yıl iki ay da hapis yat­ tım. Fakat bu benim iftiharımdır. Bugüne kadar olan hayatımın en büyük iftiharıdır. Çünkü mert olmıyan el­ ler tarafından yaratılan bu dava ile millet ve milliyetçi­ lik yolunda ıstırap çekmek şerefine ulaştım. Bununla na­ sıl övünç duymayım? Haşan  li’nin ve Haşan Ali gibile­ rin bu iftiharın manasını anlıyamıyacaklarını takdir edi­ yorum. Ne yapalım. Tanrı, beş parmağı bir yaratmamış.. Onun için Sıfırın, marifetlerinden biri olan ırklılık turancılık kitabından «bu kitap onları fik ri cepheleriyle, Türk inkılâp tarihi enstitüsünün bir vesikası olarak tarihe vermiştir» diye bahsetmesi de boştur. Evet, hu kitap tarihe verilmiş bir vesikadır. Fakat tek parti devri­ nin karakterini gösteren bir vesika.. Yani emir kulluğunun, dalkavukluğun, iftiranın ve yalanın şaheser bir vesika­ sı... Tarih; bu kitaptan Hasaıı A li’nin yazdığı gibi değil, be­ nim dediğim gibi bahsedecektir. Artık Haşan Ali, bizim bu şerefli sanıklığımızı bir ta­ rafa bırakıp kendi müstakbel sanıklığı için hazırlanmaya


başlamalıdır. Biz, ellerimizin kollarımızın bağlı bir çağın­ da, düşmanlarımız olan türkçülük düşmanlarının toplarla, tüfeklerle, bombalarla ve hattâ tanklarla yaptıkları ve uzun zaman devam ettirdikleri o müthiş taarruzlara rağ­ men, bugün kanunun ve vicdanların karşısında temize çıkmış insanlar olarak dimdik ayakta duruyoruz. Acaba müstakbel sanık Haşan Âli de böyle bir mazhariyete erişe­ bilecek mi? Artık onun düşünmesi gerekli olan işte bu me­ seledir. ★

Hürriyetin üzerine.sal örtmeye kalkanlar gibi, hak ve hakikatin üstünü şal ile örtmeye çalışan Haşan Ali de işte sonunda partiyi kaybetti. Halbuki o bu davayı kazan mak içiıı neler yapmamıştı? Hattâ kendisini erkekler, gi­ bi müdafaa edemediği için kadınlar gibi ağlamasını bile bu yolda bir koz olarak kullanmaya çalışmıştı. Fakat hiç bir şey kâr etmedi. Hasaıı Ali, artık, davudi sesli nutuklarla, havayı bu­ landırmaya çalışan yaygaralarla, türlü dolaplar çevirerek, şjunu bunu yaparak, hak ve lıakikatiarı boğabilmenin mümkün olmıyaeağıııı -lıaylı acı bir şekilde de olsa- an­ lamıştır sanıyorum. Bu, ona bir ders olmalı ve bu dersten ders almasını bilmelidir. Hasaıı Ali, artık türkçiileriu karşısından da çekilmeli­ dir. Çünkü şartlar ve silâhlar eşitleşince türkçülerle mey­ dan 3avaşı yapmanın kolay bir şey olmadığını da görmüş bulunuyor. Esasen o, bize göre bir hasım da değildir. Bizim için hasmm bile zorlusu makbul, çetini değerlidir. Bizim, suratına küfür edildiği zaman kadınlar gibi ağlı-


yaşt mahlûklarla uğraşmak için harcıyacak öyle bol bol za­ manlarımız yoktur. Haşan Âli, artık bu memleket için sâdece bir siyasî mevtadır. Kendisine « nâçiz sıfır» diye bir rütbe vermek istemişse de, hakikatte tahtessıfır olduğu bile şüpheli olan bu solda sıfır, artık bunu idrak etmeli ve onun için de bu dünyadan göçünceye kadar bir köşede sessiz sedasız otu­ rup kendisini unutturmaya çalışmalıdır. 6/XII/1947 Zonguldak


AYLI

KURT

Yayınları İlerde mühim eserlerle zenginleşecektir. -Bunların başlıcaları şunlardır: " 1 — İRKÇILIK - TURANCILIK DAVASI Bu davayı doğuran bütün ruhî ve maddî sebeplerle Türkiyetleki ırk mücadelesinin açık ve gizli sebepleri bu kitapta teşrih edilecektir. 2 — BÜYÜK TÜRKÇÜ DOKTOR RIZA NUR Onun bilinen ve bilinmiyen tarafları, siyasî mücadelesi ve gizli hakikatler. Bu iki eser Türk tarihinin son çağlarını aydınlatacak iki ölmez eser olacaktır.


8roşür dizgiye verildikten sonra Sivas öğretm en Oku­ lunun 1938-39 mezunlarından (şimdi Zilede öğretmen bulunan) Rıfat Başdoğandan bir mektup aldım. O da Sivas hâdise­ sinin nasıl bir yalan olduğunu belirtmektedir. Rıfat Başdo g,anl’m mektubundan da şu satırları alıyorum : Çok Sayın Hocam, Kenan Öner - H. -Ali Yücei davası münasebetiyle, H. Âli Yücel’in ithamlarına karşı Tasvir gazetesindeki ce­ vabınızı okudum Size atfedilen bu yersiz ithamlara karşı duyduğum teessür sonsuzdur. Eski Bakan: «Birgün mektepte sabahleyin bahçede . '..............................................................[1} diyor Aman yarabbi, yalan da bukadar olur. O zamanki talebeler bizsek böyle birşey olmadığına şerefimiz ve Türk­ lüğümüz üzerine yemin ederiz. Bu gazeteyi o zaman beraber bulunduğumuz öğretmen arkadaşlarıma da okudum. Onlar da hayret ettiler. Kendileri de icabederse size savrulan bu ithamın yalandan başka birşey olmadığını isbata hazır olduk­ larını söylediler.... »

[I] Haşan Âlinin malûm iftirası aynen alınmış dan tekrarlamadım. N. S

olduğun­


AYLI KURT YAYIN LAR I Büyük boy A t s ı z ................................................. Edirneli Nazmî (Tükendi) A t s ı z ................................................. Türk Tarihi Üzerinde Topla­ malar Tolunay A t s ı z ...................................K ırım ın Osmanlı İmparator­ luğuna Eklenmesi Meselesi (Tükendi) Fahriye Arık . . . . . . . . Neşrî’nin Hayatı ve Eserleri Orhan Şaik G ö k y a y .........................Dede Korkut (Tükendi) A t s ı z ................................................. Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi (Tü­ kendi) Nejdet S a n ç a r...................................Tarihte Türk - İtalyan Sa­ vaşları A t s ı z ................................................. Türk Edebiyatı Tarihi

Küçük boy A t s ı z ................................................. Sart Başına Cevap (Tükendi) A t s ı z ................................................. Çanakkaleye Yürüyüş » Atsıza Y o ld a ş .................................. Y arım Turan Benimdir Atsıza Y o ld a ş .................................. Bir Bayrak Altına A t s ı z ................................................. Dokuz Yüzüncü Yıl Dönümü (Tükendi) A t s l z ................................................. D alkavuklar Gecesi (Tükendi) T e v e t o ğ l u ....................................... Türklüğe Kurban A t s ı z ................................................. Hesap Böyle Verilir A t s ı z ................................................. En Sinsi Tehlike Nejdet S a n ç a r...................................Irkım ızın Kahram anları Nejdet S a n ç a r .................................. Haşan Âli ile hesaplaşma 75 K u r u ş

Profile for Toluhan

Nejdet Sançar - Hasan Ali İle Hesaplaşma  

Nejdet Sançar - Hasan Ali İle Hesaplaşma  

Profile for toluhan
Advertisement