Page 1


KÜLTÜR VE TURiZM BAKANLIGI YAYlNLARI: 913

ALİ KUŞÇU Prof. Dr. Muammer DiZER

TÜRK BÜYÜKLERi DiZiSi: 80


Kapak Düzeni: Dr. Ahmet SINAV

ISBN 975- 17- 0168- 6 @Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1988 Onay: 2.5.1988 tarih ve 918-1-1677 Birinci Baskı: Baskı Sayısı: 15.000 Ofset Repromat - ANKARA

sayı


İÇİNDEKİLER

Önsöz ................................................................. Giriş .... ...... .... ..... .......... ........... ...... ....... ... ....... .. ... Ali Kuşçu'nun Hayat Hikayesi ................................. Semerkand ve Uluğ Bey Dönemi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Fatih Sultan Mehmed Dönemi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Ali Kuşçu'nun Yaşamı Döneminde Osmanlı İmparatorluğu Dışında Astronomi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Ali Kuşçu'nun Eserleri ............................................ Ali Kuşçu'nun Osmanlı Kültürüne Katkısı . . . . . . . . . . . . . . . . . . Ali Kuşçu'nun Ölümü ... ... . ..... .. . . ....... ... ... ... ....... ... ... Bibliyografya . . . . . . . . . . . .. . . . . . . . . . . . .. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Açıklamalar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

V 1 3 7 10 17 25 28 33 35 37


ÖN SÖZ Milattan yüzyıllar (Jnce varlığından s(Jz edilen Türkler, Orta Asya'da bir uygarlık kurdukları, bugün yapılan arkeolajik kazılardan ortaya çıkmaktadır. Türkler islamiyeti kabul ettikten sonra da islam uygarlığına, bilim, sanat ve hatta askeri alanda büyük katkıları olmuştur. Fakat batılı birçok yazar Ortaçağ lslam bilimini Arap bilimi ve hatta bu bilime katkıda bulunanları Arap ve Iran/ı olarak tanımlar. Şüphesiz Ortaçağ Islam biliminin (Jnem kazanmasında Horasan ve Maveraünnehr b(Jlgesinde yaşamış kişilerin büyük katkısı olduğu bilinen bir gerçektir. Bilindiği gibi bu b(Jlge halkının (Jnemli bir b(JJamü Türk k(Jkenlidir. Doğal olarak bu Mlge doğumlu bilim adamlarının çoğunun Türk veya Türk k(Jkenli oldukları kabul edilebilirse de milliyeti hakkında kesin bir sonuca varmak oldukça zordur. Zira Islam bilim adamlarının yaşam hikayesini bulmak bazen tamamen olanaksızdır. Bununla beraber, ender olmakla beraber bazı bilim adamları lrani, diğer bazıları da "Türk", "Türki" veya "lbn Türk" gibi lakaplar kullanmış/ardır. Şüphesiz bu lakaplara sahip insanların lranlılığından veya Türklüğünden şüphe etmek tamamen olanaksızdır.


Islam bilimine katkıda bulunan, Türk lakabını kullanmayan fakat Türk oldukları kesin kez bilinen Ebul Vefa, Biruni, Uluğ Bey gibi bilim adamları vardır. Bununla beraber bunların Türk oldukları bilinmesine rağmen bazı batılı yazarlar bilerek veya bilmeyerek bu bilim adamlarını başka ülkelere maletmektedirler. Bu ülke insanları da uygarlıklarının nişanesi olarak, Türk k6kenli bilim adamlarını benimsemektedirler. Bunlara en güzel 6rnek Biruni'dir. Iran keikenli kabul edilen Biruni aslında Harezmli bir Türk'tür. Biruni, tamnmış eseri "Kitab-us-Saydana" adlı hekimlikle ilgili kitabımn 6ns6zünde ş6yle der: "Ben ne Arabım ne de Acem. Eğer eserlerimi kendi dilimde yazacak olsaydım bunlar, saf Arap cinsi atlar sürüsü arasında zürafalar gibi garip şey olurdu". Kitapların satırları arasında milliyeti gizlenmiş, kültür zenginliklerimizi tammlayan bu gibi Türk bilim adamıarım gençlerimize tamtmak, benim için büyük bir mutluluktur.


GİRİŞ

Bugün ilmi

düşüncenin uygarlık

ile

başlatılmasında,

bütün

düşünürler genellikle hem fikirdir. Kadim tarihe bakacak olursak ilk uygarlığın, Nil, Dicle-Fırat gibi tarıma elverişli büyük

nehir vadilerinde geliştiğini görürüz. Eldeki veriler, böyle bir ortamdaki yaşamın, bilimin doğması ve gelişimi için en uygun ekonomik ve sosyal şartları yarattığını kanıtlamaktadır. Nitekim eski çağlarda, açıklanan ortamlarda yaşamış Mısır ve Mezopotamya toplumlarında bilimin ele alınmış olduğunu görürüz. Gerçekte bilim tarihi bize kıdem sırasıyle başta Mısırlıtarla Mezopotamyalıların yer aldığını göstermektedir. Şüphesiz uzak doğu ülkelerinden Hindistan ve Çin'de de eski çağlarda dikkate değer ilmi faaliyetlerin olduğunu biliyoruz. Bununla beraber gerçekte Çin ve özellikle Hindistan da matematik ve astronominin, çeşitli dönemlerde Mezopotamya'dan etkilendiği hakkında bazı bilgilere sahibiz. Bugün elektronik, uzay gibi birçok çağın kısa bir dönemde bir yüzyılda yaşamaktayız. Modern bilimin yüce yapısı, kuşkusuz insan beyninin değişik dönemlerde elde ettiği bilgi birikiminin bir sonucudur. Bugün bu bilginin doğuş ve gelişiminin uzun bir tarihi olmasına rağmen özellikle toplumumuzayeterince aktarılmadığı da bir gerçektir. Bugün genel anlamda bilim tarihi bir yana Osmanlılarda bilim hakkında bilgi içeren çok az esere sahip bulunmaktayız. Bununla beraber son yıllarda memleketimizde bilim tarihi ile uğraşanların sayısının gittikçe artmakta olduğunu da gözlemekteyiz. Bu uğraşın bir merak "bobby" çerçevesinde olduğu da bir gerçektir. Batıda Akagerçekleştiği


demik bir disiplin niteliği kazanan bilim tarihinin memleketimizde de aynı niteİiği kazanması halinde hiç olmazsa ilk aşamada Osmanlılarda bilim düzeyi ortaya konacak ve böylece Cumhuriyet döneminde erişilen seviye değerlendirilebile­ cektir. Bilim tarihinin çok geniş kapsamlı bir disiplin olduğu bir gerçektir. Genellikle kabul edildiği gibi bugünkü bilim, Batıdaki rönesans hareketleri ile ortaya çıkmamıştır. Şüphesiz rönesanstaki ilmi düşünceyi hazırlayan bilginin kökleri ilkel toplum yaşamı­ na kadar uzanır. Şu halde bilim uygarlık döneminde yaşamış insanların ortak bir kafa ürünüdür dersek, bir gerçeği vurgulamış oluruz. Zira Mısır ve Mezepotamya bilgisi olmasa Yunan bilimi, Ortaçağda bir İslam bilimi ve dolayısiyle İslam eserleri ile Yunan bilimi Avrupa'ya aktarılmamış olsa idi ilmi rönesansı bek-. lemek beyhude olurdu. Bilim bir yerde elden ele dolaşan bir meşale gibidir. Meşaleyi ele geçiren, toplum onun daha parlaması için elinden gelen çabayı göstermiştir. Gökyüzü olaylarını ve gökcisimlerinin insanın ne zaman ilgisini çektili hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değil­ dir. Bilindiği gibi çok eski dönemler hakkında ancak arkeolojik kazılar sonucu bulunan kalıntılar ve yazma tabietlerden bilgi sahibi oluyoruz. Bu arada özellikle arkeolojik kazılarda gökcisimleri gözleınİ ile ilgili hiçbir aletin bulunmadığını da önemle vurgulayalım. Bu nedenle insanların toplum hayatı yaşamasıy­ la beraber dini ve günlük gereksinmeleri için gökyüzüne bilinçli bakması, bir yerde astronominin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Ortaçağda özellikle Ortadoğu ülkelerinin yer aldığı bölgede ki ilmi gelişmeyi ve faaliyetleri İslam bilimi ve faaliyetleri olarak tanımlayacağız. Zira bu dönemi tanımlayan ilmi çalışmalar belli bir ırkın veya belli bir ülke insanlarının müşterek düşünce ve bullışları olmayıp bölgede yaşayan toplumların müşterek üründür. Ortaçağ İslam biliminin gelişmesinde Arapların, Türklerin, İranlıların ve hatta bölgede yaşayan Yahudilerin de önemli

2


k~tkısı olduğu bir gerçektir. Bununla beraber, İslam biliminin gelişmesinde başlangıçtan beri birçok Türk kökenli bilim adamları da önemli rol almışlar ve bilime önemli katkıda bulunmuş­

lardır. Bu kitap içinde bütün hayatını iki Türk hükümdan nezdinde geçirmiş olan büyük bilim adamı Ali Kuşçu'nun yaşan­ tısını ayrıntılı olarak açıklayacağız.

ALİ KUŞÇÜ'NUN HAYAT HİKAYESİ

Ali Kuşçu'nun hayat hikayesi Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Kütüphanesi Nr. 1263' de kayıtlı, Taşköprülü-zade Ahmet Efendi'nin Şeka'ik el-nu'maniye (Vefeyat el-ayan kenarında, basımı, Mısır, s. 177-181; Türkçe çevirisi, Mecdi, s. 181-184) ve bundan Hoca Sadettin Efendi tarafından hemen hemen aynen nakil olan Tecü'üt-tevarih (Hatime) (5, s. 135) ve İslam AnsikJopedisi "Ali Kuşçu" maddesinde bulunmaktadır. Her üç eserin içeriği derlenerek bu kitapçıkta Ali Kuşçu'nun hayat hikayesi ayrıntılı olarak açıklanacaktır. Maveraünnehir 'in hangi yerinde ve hangi tarihte doğdu­ Ala'al-Din b.Muhammed Al-Kuşçi (el-Kuşi) (?-1474) doğu ve batı da Türk illerinin tanınmış astronomudur. kuşçu lakabı, babası Muhammed'in, Uluğ Bey'in doğancıbaşı olmasından ileri geldiği genellikle kabul edilirse de zayıf bir rivayete göre de, av esnasında Uluğ Bey'in doğanını daima Ali' ye tevdi etmesinden neş'et etmiştir. Doğuda müsbet bilimlerin gerileme dönemine tesadüf eden XV. yüzyılın takriben ilk çeyreğinde doğan Ali Kuşçu, Timur'un hafidi Uluğ Bey'in Türkistan ve Maveraünnehir emirliği sırasında, Semerkand'da ilk ve dini eğitimini yaptıktan sonra Kadı-zade-i Rumi'den ve Uluğ Bey'in kendisinden matematik ve astronomi okudu. Öğrenme hırsı bir türlü sona ermeyen Ali Kuşçu ge~ek Uluğ Bey'den gerek -Kadı-zade' den izin almadan habersizce Kirman'a gider. Orağunu bilmediğimiz,

3


da önce ok uyarak öğrenimini tamamlar ve N asır el-Din Tusi'nin Tecrid ei-Kelami'ne Şerh-i cedid-i Tecrid'i hazırlar. Hazırladığı escrini Ebu Sa'id Han'a ithaf ile armağan etmiştir (Üniv. Kütüp.,Nr.82016). Evvelki şerhlerin içeriğinin özeti de dahil, Ali Kuşçu'nun açıklama ve fikirlerini_de içeren bu şerh öğrenci arasında (yeni açıklama) olarak şöhret bulmuştur. Celaleddin-i Dervani, bu esere güzel bir haşiye de yazmış fakat Mir Sadır elDin ve Şirazi'nin tenkitlerine uğramıştır. Bu eserin kazandığı önem nedeni ile Ali Kuşçu, Maveraünnehir'de ve diğer İslam ülkelerinde büyük üne kavuşur ve özellikle de Ali Kuşçu İran'da Şarih-i tecrit diye anılır. Ali Kuşçu, Kirman'da iken bir süre kendisinden haber alınamaması ve ani kayboluşu kendisini tanıyan­ larda biraz endişe uyandırmıştır. Ali Kuşçu, Kirman'da nakli ilimleri öğrenirken akli ilimlerle de uğraşmayı ihmal etmez. Bir gün gidişinde olduğu gibi ani olarak çıka gelir ve doğru hocası Uluğ Bey'in huzuruna girer ve uzun bir süre kendisinden uzak kalışı nedeniyle özür diler. Uluğ Bey özürünü kabul eder, lakin: -

Bana Kirman'dan ne hediye getirdin? diye sorar,

- Bir risale getirdim ve bu çalışmada Ay'ın safhalarını hallettim, bundan başka armağan sunmaya gücüm yok dediğinde, Uluğ Bey, - Getir göreyim nerelerde hata etmişsin aniayalım emrini verir. Ali Kuşçu biraz heyecan birazda kızmış olarak ayakta, Risalat hall el-eşkal el-kamer adlı telif eserinin başından sonuna dek okur. Uluğ Bey Ali Kuşçu'nun bilgisine hayret eder ve ayağa kalkarak onu kutlar. Uluğ Bey'in takdirine mazhar olan Ali Kuşçu, Kadı-zade'nin ölümü üzerine Semerkand Rasathanesi'ne müdür olur. Böylece Ali Kuşçu'nun titiz çalışınasiyle Zic-i Gürgani de tamamlanır.' Esasen tertibine çok önceden başlanan Zic-i Gürgani'nin tamamlanmasına Ali Kuşçu da yardım etmiştir. Nitekim Uluğ Bey eserinin mukaddimesinde bunu vurgulamış ve öğrencisinden

4


-~

bahsederken de ferzand-ı ercüment ve mahrem-i mast sözünü kullanmıştır. Görülüyor ki Uluğ Bey, Ali Kuşçu'ya bir öğrenci­ sinden çok evlat ve gerçek bir dost muamelesi yapmış ve onu kendine çok yakın savmıştır (Zic-i Uluğ Beg, Beyazıt Genel Kü-· tüp. Nr. 46121, 1). Babası Şahruh'un vefatı

üzerine, Gürgani tahtına geçen Uluğ Bey'in 1449/1450'de oğlu Abd al-Latif'in ihaneti ile katledilmesi üzerine Rasathane yerle bir edildi. Semerkand'ın meşhur medresesinde ders veren ve Rasathane müdürü olan Ali Kuşçu, Uluğ Bey'in feci sonundan duygulanarak hacca gitmek üzere izin alıp Tebriz'e gider ve Akkoyunlu Hükümdan Uzun Hasan'dan gördüğü büyük iltifat ve ikram üzerine onun nezdinde kalır. Ali Kuş­ çu, Akkoyunlular ile Osmanlılar arasında sulh temin etmek görevi ile elçi olarak Osmanlı Padişahı Mehmet II. nezdine gönderilir. Doğu ve batı bilgin ve sanatkarlarını payİtahtında toplamayı seven Fatih, Ali Kuşçu'ya İstanbul'da kalmasını ve medresede ders vermesini teklif etmesi üzerine, Ali Kuşçu Tebriz' e dönerek görevini tamamlar ve söz verdiği üzere İstanbul'a döner. Fatih'in 1473/1474'de Akkoyunlulara karşı sefere çıkar­ ken Ali Kuşçu'yu yanında götürdüğünden bu tarihten evvel v~ Uzun Hasan 1469'da başkentini Tebriz'e naklettiğine göre olasılıkla Ali Kuşçu'nun Istanbul'a dönüşü 1469 ile 1474 yılları arasındadır. Fatih, Ali Kuşçu'yu karşılamak üzere hududa kadar bir heyet gönderdiği gibi, bütün akraba ve taallukatı ile Türkiye'ye gelen bu alime, harcırab olarak, günde 1000 akçe tahsis etti. O vakit yabancı ülkeden davet edilen kişilere yapılan karşı­ lama töreni aynen Ali Kuşçu için de yapıldı. Üsküdar'a geldiğinde zamanın uleması İstanbul Kadısı Hoca-zade Muslih el-Din Mustafa ve diğer alim ve fazılların ·hepsi onu karşılamaya geldiler. Kadırga ile İstanbul'a geçerken Ali Kuşçu ilmi bir konu açıl­ madığına dikkati çekmek için denizler hakkında söz ederek, -

Hayret Rum Denizi

dalgalı değil

dedi.

Buna Hoca-zade 5


- Çok derin olduğundan değme hava ile dalgalanmaz cevaverdi. Bunun üzerine Ali Kuşçu;

bını

- Hürmüz denizinde gördüğü gel-git olayını anlattı ve bunun üzerine, Hoca-zade olayın nedenini sordu. Ali Kuşçu, Seyyid Şerif ile Molla Sadeddin'in bu konudaki tartışmalarına sözü getirdi. Ulu bilgin Taftazani'nin gözlemini tercih ettiğini açık­ ladı. Hoca-zade bende önceleri öyle sanırdım amma, sonra inceleyince gerçeğin Cürcani'nin görüşünde olduğunu anladım. Hatta bu konuda onun kitabının kenarına görüşlerimi de yazmışdım dedi. Hocazade gemiden çıktıklarında evine bir hizmetkar gönderip sözünü ettiği kitabı Ali Kuşçu'ya gösterince o da zorunlu olarak onu öğmek durumunda kaldı. Ali Kuşçu huzura kabul edildiğinde Hoca-zade'yi nasıl buldunuz diye bir soru ile karşılaştı. Cevap olarak Iran ve Rum'da eşi yoktur deyince, Padişah Arap'da da eşi yoktur demiştir. Bir rivayete göre Alaeddin Tusi, Fatih'in huzurunda yapılan Tehaftul Felasife mes'elesinin tartışmasından gücenip geldiği yere dönerken yolda Ali Kuşçu'ya rast gelir ve ona; -

Nereye gidiyorsun? diye sorar.

-

Azmimiz Rum (İstanbul) cevabını verince,

- Vilayeti ruma varınca huzur içinde olmak istersen Hocazade ile ilişkilerini güzelce ayarla dedi. Bu adam öyledir ki kişi­ nin bildiği onun yanında hiç kalır. Ali Kuşçu'da Tusi'nin öğü­ tünü tutarak, kızını Hoca-zade'nin oğlu ile evlendirdi. Hoca-zade de kızını Ali Kuşçu'nun kız torunu olan Kutb el Din Muhammed'e verdi. Bu son izdivaçdan astronom Mahmud b. Muhammed Mirim Çelebi doğmuştur. Bütün bunlara rağmen Ali Kuşçu'nun İstanbul Uleması'nın hasedini, tarizlerini hissettiğin­ den kendilerinden şikiiyeti eski memleketine yazdığı mektupdan anlaşılmaktadır, (Ali Kuşçu'nun Tafazul kavs el-leyl va kavs elnihar bahsine Hace Muhammed Afzali Buhari'nin yaptığı ilaveler arasında). 6


SEMERKAND VE ULUG BEY DÖNEMİ Semerkand, Buhara ile birlikte Maveraünnehir'in başlıca şehri olup, Batı Türkistan'da Soğd (Vadi'l-Soğd, Zerefşan) ırmağının güney kıyısında aynı adı taşıyan eyaletin merkezidir. Bu şehir doğu ve batılı seyyahlar tarafından cennet olarak tanımlanmış­ tır. El-Biruni'ye göre Semerkand'ın yerli hükümdarları Türkçe meşhur "tarhan" (Orhon kitabesinde: tarkan) unvanını taşıyor­ du. Maveraünnehir, ancak Timur ve halefieri zamanında sanat ve kültür bakımından erişebileceği en yüksek düzeyine çıkmış­ tır. Semerkand, dönemin bir uygarlık merkezi olduğu kadar iktisadi alanda da en yüksek düzeyine erişmiştir. Bu nedenle İslam dünyasının büyük ilgisini çekmiştir. Semerkand'ın en büyük imar dönemi Timurlular saltanatı ile beraber takriben 1369'dan itibaren başlar. Bu tarihte Timur Maveraünnehir de hakimiyetini tesis etti ve Semerkand'ın devamlı gelişen devletin idare merkezi yaptı, Semerkand, bugün Özbekistan Sovyet Cumhuriyeti'ne bağlı bir eyalet ve bu cumhuriyetin merkezidir. Uluğ

Bey (1392-1449) ve onun teşvik ve himayeside Semerkand'da cereyan eden ilmi faaliyet hakkında ilgi çekici ve önemli bilgi Gıyasüddin Çemşid el Kaşi'nin babasına yazdığı mektupta bulunmaktadır. Bu nedenle A. Sayılı'nın<ıı yayınladığı mektuptaki konu ile ilgili bazı parçaları nakledeceğiz. El Kaşi'nin mektubundan sadece Uluğ Bey'in zarif ve iyi huylu bir hükümdar olduğunu değil, fakat onun ilmi zihniyetinin, kendisinin şahsi özelliklerini şekillendirmekte büyük rol oynamış olduğunu, alçak gönüllülüğü ve nezaketinin temelinde dürüstlük ve ciddiyetin yer aldığını öğreniyoruz. Diğer taraftan bir devlet ve idare adamı olarak değil, fakat bir araya getirdiği ilim adamları arasında bir bilim adamı olarak da yer aldığı da vurguianmaktadır. El Kaşi, Uluğ Bey'in maternatiğin çeşitli dallarında büyük bilgi sahibi olduğunu da işaret etmekte ve bu arada şu hikayeyi anlatmaktadır: 7


"Bir güh atla dolaşırken, 8 ı 8 H. yılının Recep ayının ı O ile 15'i arasındaki bir pazartesi olarak bilinen günün güneş yılına göre hangi gününe isabet ettiğini bulmak istedi. Güneşin o güne tekabül eden boylamını iki dakikaya varan bir hata ile hesap etti. Vakıa sonucu duyarlı olarak çıkaramamış, derece ile iktifa etmişti. Fakat bunu günümüz insanları arasında. hiç kimse yapamaz; zihni hesapta bu derece maharet kimseye müesser değil­ dir." El Kaşi'den Uluğ Bey'in matematik ve astronomiyi çok iyi bilmesi yanında, ilim adamları toplantılarında Nasirüddin-i Tusi'nin Tezkire ve Kutbüddin-i Şirazi'nin Tuhfe'si üzerine dersler verdiğini öğreniyoruz. El Kaşi söz konusu mektubunu yazdığı sıralarda Uluğ Bey 26-27 yaşlarında idi. Görülüyor ki Uluğ Bey, daha o yaşlarda gerek akli ve gerekse nakli ilimler konusunda oldukça derin bilgi sahibi olduktan başka matematik ve astronomi konusunda da bilgisini arttırmak ve mükemmelleştirmek için büyük gayret sarfettiği bilinmektedir. Yine aynı mektupta Uluğ Bey daha 15 yaşları civarında ilmi konulara ilgi duyduğu­ nu öğreniyoruz. Astronomiye duydu~u ilgi sonucu Uluğ Bey çocukluğu sırasında Nasirüdin-i Tusi'nin kurmuş olduğu Meraga Rasathanesi kalıntılarını ziyaret etmiştir. Taşköprülüzade; eserinde "Musa Paşa ibn Muhammed ibn Mahmud kendi yurdunda öğrenimini bir hayli ileriettikten sonra bilgisine yenilerini katmak amacı ile Acem diyarına gitmeye karar verdi. Fakat yakınlarının bu seyahatine mani olacaklarından kortuğu için bu kararını gizli tutuyordu. Kadı-zade'nin böyle bir seyahat yapacağını kız kardeşi duydu ve gurbet diyarında sıkın­ tı çekmesin diye mücevherlerinden bazılarını götüreceği kitaplar arasına yerleştirdi..." satırları yer alır. Kadı-zade Horasan ve Maveraünnehir bölgesinde bilgisini arttırmak için büyük gayretler sarf etti ve yeni vatanında ilmi de yüksek düzeye ulaştı. Kadı-zade bu yeni diyarda büyük şöhret kazandı ve bölgenin hakanı Uluğ Bey'in hocası oldu. Kendisi Semerkand'da, Anadolu 'ya mensubiyetini ifade etmek için rumi lakabını alarak

8


Kadı-zade-i

Rumi olarak anılmaya başladı. Bursalı Kadı-zade-i Rumi, bilgisini arttırmak amacı ile uzun bir yolculuğu göze alması, daha Uluğ Bey zamanmda Semerkand'm ilmi bir merkez niteliğini taşımakta olduğuna önemli bir delildir. Fakat Kadı­ zade'nin Uluğ Bey'in hocası olması, Bursa'da tahsilini tamamladığında bir hayli bilgiye sahip olduğunu da göstermektedir .Bu nedenle Salih Zeki Bey, Asr-ı Bakiye'sinde Kadı-zade Rumi'ye Osman.Warm ilk matematikçi ve astronomu olarak bakar, Uluğ Bey'in matematiğe büyük ilgi duyması nedeniyle Kadı-zade de diğer ilimlerden fazla matematikle ilgilendi. 814 H. yılında Çağ­ mini'nin astronomisini ve 815 H. yılında da geometri ile ilgili Eşkal-i Tesisi' e birer açıklama yazdı. Bir rivayete göre Kadı-zade, Seyyid Şerif Cürcani'nin öğrencisi idi ve ondan çok şey öğren­ di. Buna rağmen araları hiç iyi değildi. Bu nedenle münasebetleri pek uzun süre devam etmedi. Kadı-zade hocası için "matematiği iyi öğretemez derdi. Hocası Seyyid Şerif ise Kadı­ zade'yi "tab-i latifi riyaziyata fazıasiyle maildir ve felsefiyata menküptür" diyerek tenkid ederdi. El Kaşi'nin mektubundan, hangi bilim dalı olursa olsun bunlarla uğraşanların çoğunun Semerkand'da toplandığını öğre­ niyoruz. Bailly(2), Uluğ Bey'in etrafında toplanan bilim adamlarının sayısının yüzü aştığını yazar. Giyasüddin-i Kaşi' de mektubunda Uluğ Bey'in yanmda 60-70 matematikçinin bulunduğunu ve ayrıca da hesap yapan uzmantarla astroloğların da yer aldığını vurgular. Bu bilim adamlarının bir kısmı Semerkand'da medreseye dahil idi. Semerkand'da ilmi faaliyetin çekirdeğini teşkil eden ve Uluğ Bey'in teşvik ve himayesinde olan kuruluşun medrese olduğu bir gerçektir. Bu medreseler hakkında elimizde oldukça geniş kaynak mevcuttur. Genellikle islam medreseleri dini eğitime önem vermesine rağmen Semerkand medresesinde matematik ve astronomi alanında birçok bilim adamının bulunmuş olmasında Uluğ Bey'in şahsen büyük etkisi olduğundan şüp­ he etmemek gerekir. Nitekim Uluğ Bey bizzat birkaç günde bir 9


medreselerde verilen dersleri takip eder ve hatta tartışmalara iş­ tirak ederdi. Bu faaliyetler dışında Uluğ Bey, sarayında da ilmi konularda toplantılar düzenliyordu. Uluğ

Bey, o dönemde mevcut ziçlerin tatmin edici olmadığı­ yeni gözlemler yapılmasına karar verdi ve bu amaçla yeni bir rasathane inşasına başladı. Uluğ Bey rasathanede gözlemlere ilkin Giyasüddin-Cemşid ile başladı. Daha sonra Kadı-zade ve Ali Kuşçu ile devam etti. Genellikle Uluğ Bey Rasathanesi'nin kuruluşu doğrudan doğruya medresedeki ilmi çalışmalara bağlanmakta ve hatta medrese rasathanenin kökeni olarak gösterilmektedir<3l. nı müşahede ettiğinden

Uluğ

Bey'in bir rasathane kurma tasavvurunun, epey zaman gittiği bilinen bir gerçektir. Çünkü bu fikir onun çocukluğu sırasında Meraga Rasathanesi'ne yapmış olduğu ziyaret ile ilgili olması çok olasıdır. Herhalde Uluğ Bey rasathane kurma kararını, Giyasüddin Semerkand'da gelmeden önce vermişti. Giyasüddin, rasathane binasının kendi uyarılarına uygun olarak inşa edildiğini mektubunda vurgulamaktadır. Rasathane planının Giyasüddin ile Muinüddin-i Kaşi tarafından hazır­ landığı hakkında A. Sayılı, The Observatory in Islam adlı eserinde işaret etmektedir<4l. Bununla beraber aynı bilgiye baş­ ka kaynaklarda da rastlanmaktadır. Diğer taraftan Giyüsiddin, rasathane için yapılacak aletler konusunda da büyük ölçüde etkili olmakla beraber fikrinin tamamen kabul edilmediği de yapöncelere

tığı açıklamadan anlaşılmaktadır.

FATİH SULTAN MEDMED DÖNEMİ

1299 yılında kurulmaya başlayan Osmanlı İmparatorluğu iki önemli üstünlüğe sahip idi: a. Ortadan kalkan Türk Selçuklu İmparatorluğu'nun dolayısiyle İslam dünyasının varisi olması, lO


b. Avrupa'da rönesansın başladığı dönemde Osmanlı İmpa­ kurulmaya başlaması ve dolayısiyle rönesansdan yararlanacak kadar bölgeye yakın olması idi. Buna rağmen Osmanlıların bu iki önemli üstünlükden yeterince yararlandığını söylemek mümkün değildir. Osmanlıların ilk döneminde Fatih Sultan Mehmed Il' nin tahta çıkıncaya dek geçen 150 yıllık sürede müsbet ilimierin Osmanlı Türklerinde konu bile olmadığı bir gerçektir. Bu dönemde daha ziyade kelam, mantık, fıkıh Selçuklu medreselerinde olduğu gibi devamed e gelmiştir. Osmanlı Türk toplumu kısa bir dönemde uzun yıllar yaşayacak bir imparatorluk kurmuşlar ise de futuhadlar dolayısiyle aşiret hayatı uzun süre devam etmiştir. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu'nun başlangıç döneminde müsbet bilimler konusunda herhangi bir hareket beklemek büyük iyimserlik olur. Bu arada Salih Zeki Bey'in ilk Osmanlı Türk matematikçisi olarak tanımladığı Kadı-zade-i Rumi'den ve tıpta Hacı Paşa'dan söz edilirse de ilki Semerkand da tanınmaya başladığı da bir gerçektir. ratorluğu'nun

Fatih Sultan Mehmed II'nin İstanbul'u fethi ile imparatorluk içinde özellikle san' at ve kültürel faaliyetler arttı. Ali Kuşçu yaşantısının aydınlanması bakımından içinde yaşadığı bu dönemin açıklanması faydalı olacaktır. İstanbul'un fethinden sonra bir batılı yazarın yazdığına göre "Fatih her işte son derece atıl­ gan, Makedonyalı İskender gibi şan ve şöhret kazanmak isteyen, cevval zekalı, yorgunluğa, soğuğa, sıcaklığa, susuzluğa ve açlığa mütehammül, sert konuşur ve kimseden çekinmez zevk ve sefaya bigane hükümdar idi". Diğer taraftan çağdaş İslam kaynakları da ulemaya karşı yakınlık göstermek, onlar ile görüşmeye önem vermek ve onlardan yanına gelenlere saygı ile muamele etmek gibi meziyetleri ile beraber, babası gibi futuhat yolundaki gayretleri de devam ettiğini vurgular< 5>. Bu açıklama­ lar ışığı altında Fatih Sultan Mehmet Il'nin lmparator niteliklerine sahip, güçlü bir komutan ve geniş görüşlü kültürlü bir kişiliğe sahip olduğu batılı ve doğulu yazarlar tarafından kabul edilmektedir. Fatih 'in, edebiyata derin bir şekilde vakıf ve dini felsefe ll


meselelerine aşina, coğrafya, matematik ve astronomi ilmine özel bir ilgisi vardı. Muhtelif bilimleri öğrenmek ve bilgisini geniş­ letmek için bu konuları iyi bilenleri ve uzmanları öğretmen olarak yanına aıırdı. Örneğin Hoca-zade, Gürani, Molla İlyas, Siraceddin Halebi, Molla Abdülkadir, Hasan Samsuni, Molla Hayrettin, Fatih'in hocalarından idi. Fatih'in Arapça ve Farsçaya vakıf olduğunda şüphe yoktur, fakat saray muhiti nedeniyle Yunanca ve Slavca öğrenmiş olması düşünülebilirse de şüphe ile karşılandığı da bir gerçektir. 1453 yılında Aragon Kralı Alfonso'ya Nicolaus Sogundinus adında biri tarafından, Fatih hakkında verilen bilgiler arasında Sultanın mahiyetinde, biri Latince diğeri Yunanca bilen iki hekimin daima bulunduğunu ve bunların kendisine eski çağlar tarihini de öğrettiklerini na k!edilmiştir. Bugün aslı ve kendi emri ile yapıian Ptolemaios'un coğrafyasının çevirisi Ayosofya Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. Arapça ve Farsça bilen padişah bu dildeki eserlerden hiçbirinin Türkçeye çevrilmesini emretmediği halde Yunanca ve başka dildeki eserleri çevirtmiş olması kendisinin ne Yunanca ve ne de başka bir batı dillerinden herhangi birini bilmediğine m antıki bir delil di~. Bugün Topkapı

Sarayı'nda

Mehmed II. Kütüphanesi olarak

tanımlanan koleksiyonda İslam dilleri dışındaki eserler arasın­

da en önemlisi hiç şüphesiz Claudius Ptolemaios'un coğrafyası­ dır. Diğer taraftan Ptolemaios'un meşhur astronomi kitabı Almageste'nin İskenderiyeli Theon ve Pappos tarafından yapı­ lan açıklamaları ile Bizanslı Proclos'un Hypotyosis yani "özet'' adı altında yazdığı açıklaması ve Johannes Philopones'in asıro­ lobın kullanılışı ile ilgili eseri, Geminos'un Astronomia. Apolonyos'un Conica adı ile bilinen koniklerle ilgili bir eseri ile Serenos'un yine matematiğe ait iki eseri kütüphanede mevcut idi. Bu sayılan kitaplar dışında müsbet ilimlerle ilgili diğer eserler arasında Euklildis'in geometrisini, birçok Yunanlı yazariara ait astronomi eserlerini toplayan bir mecmua, taşla!a ve hayvanIara ait bir yazmanın ve Aristo'nun meşhur "Olma ve Bozulma" üzerindeki eseriyle Zooloji kitabı da bulunmakta idi. Bunlardan 12


başta Homer'in İliada'sı ile Heridos'un Theogonya'sı ve bir de

Diogenes Laerte'in ünlü filozofların hayatı ile ilglii eseri, Yunan yazmaları arasında idi. Şüphesiz Fatih döneminin dÜşünce ortamını daha iyi anlayabilmek için, özellikle Fatih'in dini ve felsefi düşünceleri üzerinde durmak yerinde olacaktır. Türk ve Bizans kaynaklarına göre, Fatih gençliğinden beri din ve metafiziğe büyük merakı vardı. Nitekim Hoca-zade Müslihiddin ile Molla Mehmed Zeyrek arasındaki tevhid üzerinde düzenlediği bir tartışma tam altı gün devam etmiştir.<6>. Fatih'in bilim konusundaki müsbet görüşlerine en iyi delil, caminin etrafındaki medreselerdir. Fetih'ten sonraki günlerde ilk medrese eğitimi camiye çevrilen Ayasofya Kilisesi' nde başlamış ve cami yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğ­ renciye tahsis edilmiştir. Ayasofya Medresesi Baş Müderrisliği'ne Molla Hüsrev tayin edildi. İstanbul'un ilk kadısı ve Ayasofya Kilisesi'ni cami olarak ilk tescil eden HızırÇelebi de ilk müderrisler arasında yer alır. Molla Zeyrek'de Zeyrek Camii'nde müderris ·olarak derslere başlamıştır. Fatih medreselerinin yapımı bitince de Zeyrek'deki öğrenciler yeni medreseye nakledildiler. Ayasofya Medresesi o dönemde Ayasofya'yı Kebir (Büyük) Medresesi olarak tanımlanmakta idi. Fatih'in kişiliği ve devrinin düşünce durumu hakkındaki bu kısa açıklamayı takiben o dönemde müsbet bilimler alanında yetişen bilgilenler ve eserlerinden kı­ saca bahsedelim. Fatih, ilim ve felsefe tarihindeki en önemli konular üzerinde çevresindeki alimleri tartışmaya ve mevcut eserleri incelemeye teşvik etmiştir. Seyyid Şerif Cürcani ile Taftazani arasında ulemayı ikiyeayıran meşhur tartışmayı tazelemiştir. Kendisi Seyyid Şerif'in fikirlerini benimsiyordu. Diğer taraftan İbn Rüşd ile Gazali arasındaki eski bir tartışmayı Hoca-zade ile Ali Tusi'ye inceletmiştir. yaptırdığı

Fatih döneminde fıkıh ve kelam ulemaları tabii ve fiziki ilimlere de ilgi gösterdiklerini biliyoruz. Bunlara iyi bir örnek, Ali Kuşçu İstanbul'a geldiğinde Hoca-zade ile gel-git olayı üzerindeki tartışmalarıdır. Diğer bir örnek ise, Fatih döneminin ünlü bilginlerinden Hoca-zade, filozof, matematikçi ve astronom olan 13


Esirüddin Mufaddal bin Ömer ül Ebher'in (öl.1265) eski fizik üzerinde yazmış olduğu Hidayet ül Hikme'sine, Molla-zade Ahmed bin Muhammed ül Harzayani'nin yazdığı şerhe bir çık­ ma yapmış olmasıdır. (Laleli Kütüphanesi, 2537-2540). Hocazade, bu eserinde eski fiziğin, doğal cisimlerdeki hareket, sükunet vesaire gibi özelliklerini açıkladıktan başka, nokta ve çizgi ile ilgili bazı bilgiler de vermiştir. Bunlardan başka ışık ışınları­ nı ve gök kuşağını ve diğer gök olaylarını da açıklar, fakat Hocazade'nin çıkması eksik kalmıştır. Hicri 893 yılında vefat eden bu yazarın en önemli eseri, Fatih'in emri ile İbn ür Rüşd'in Teha füt ül tehafe ve Gazali'nin (1058-1111) Tehafüt ül felasife'sine yazdığı meşhur reddiyesine karşı yine Tehafüt olar~k bilinen eserleridir. Hoca-zade'nin bu eseri Ali Tu si ile yapılan yarışınada padişahın takdirini kazanmıştır. Yazar bu eserinde eski çağ filozoflarının metafizik konularda yanlışları olduğunu, fakat fizik konularda hata etmediklerini yazmaktadır. Böylece Hoca-zade Aristo fiziğinin taraftarı olduğunu bir yerde vurgulamıştır. Maalesef Hoca-zade, Fatih vezirlerinden Mahmud Paşa'nın kıskançhğına uğramış, fakat vezirlerinden Mahmud Paşa'nın kıskançhğına uğramış, fakat Beyazıt ll. döneminde yeniden Bursa Sultaniye Medresesi müderrisliğine ve Bursa kadı­ hğı'na tayin edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun ortaçağ matematik ve asırono­ misinin en parlak olduğu dönem Fatih zamanında Türkistan'dan İstanbul'a gelen Ali Kuşçu ile başlar. Bununla beraber Fatih dönemi matematikçilerinden biri, İstanbul'un ilk kadısı Hızır bey'in oğlu Sinan Paşa'dır. Daha çok "Tazaruat"ı ile tanınan Sinan Paşa'nın gençliği bir çeşit şüpheci felsefi düşünceler le geçmiş olduğundan ailesi tarafından kendisine deli gözüyle bakıl­ mıştır. Ali Kuşçu İstanbul'a geldikten sonra Ayosofya Medresesi'nde verdiği dersleri Sinan Paşa öğrencilerinden Molla Lutfi (Sarı Lütfi) aracılığı ile takip etti ve Molla Lutfi aracıh­ ğı ile öğrendiği bilgilerle Çağmini'nin astronomi risalesine bir açıklama yazdı.

Sinan 14

Paşa, padişahın gazabına uğrayarak

hapse

atıldı.

Fa-


j(at zamanın ulemalarından bir kısmı bu harekete karşı çıktılar ve Sinan Paşa serbest bırakılınazsa eserlerini yakıp memleketi terkedeceklerini söylediler. Bu hareket üzerine Sinan Paşa hapisden çıkarıldı ve daha sonra da Sivrihasar'a Kadılık ve müderrislikle gönderildi. Sinan Paşa İznik'e vardığında arkadan gelen bir hekimin, paşanın deli olduğunu bahane ederek tekrar nezarete alma girişimi ulemanın padişah nezdindeki girişimleri ile akim kaldı. Sinan Paşa'ya bu sürgünlüğü sırasında öğrencisi Molla Lütfi refakat etmiş ve Beyazıt Il. dönemine kadar Sivrihisar'da kalmıştır. Sinan Paşa'nın, Köprülü Kütüphanesi'nde 721 numara ile kabir mecmua içinde üç sahifelik bir risalesi vardır. Bir rivayete göre Ali Kuşçu, bir gün Fatih'in huzurunda, "Bir dar açının bir kenan genişleme yönüne doğru hareket ettirilirse, geniş açı olur ve harekete devam edilirse, dik açı olmaksızın dar açı meydana gelir'' diye bir problem ortaya atmıştı. Padişah bu problemin çözümünü ve açıklamasını Ali Kuşçu'dan sormadan çözmelerini kendi ulemasından istedi. Bunun üzerine Sinan Paşa söz konusu küçük risaleyi yazmış ve bilmece şeklindeki bu problemi çözmeye çalışmıştır. Bu aktarılan hi kayede önemli olan, padişahın etrafındaki ulemaya ilmi konulara dikkatini çekmek bakımından adeta bir imkan hazırlamış olmasıdır. yıtlı

Fatih, İstanbul'un fethinden sonra müsbet ve dini felsefeye önem verdiği bir gerçektir. Nitekim kendisi edebiyata meraklı olup "Avni" mahlası ile şiirler yazdığı ve Yunanca eserleri çevirttiğini biliyoruz. Bununla beraber Fatih döneminde ulema arasında matematik ve astronomi "ulumu cüz'iye" yani küçük ilim'er olarak tanımlandığı da bir gerçektirm. Genellikle söylendiği gibi Fatih'i bir rönesans hükümdan olarak düşünmek bir yerde mübalağalıdır. Maamafih bu dönemde Osmanlı kültürünün Batı kültürü ile serbest bir şekilde temasa geldiği ve maalesef sonraki dönemlerde bu ilişkinin kösteklendiği de bir gerçektir. ıs


ALi KUŞÇU'NUN iSTANBUL'DAKi ÇALIŞMALARI Ali Kuşçu'nun ilmi çalışmalarını iki gruba ayırabiliriz; Birinci gruba dahil olanlar arasında matematik ve astronomi diğeri ise dini felsefe ile ilgili olan çalışmalardır. Konumuzun içeriği nedeniyle yalnızca birinci grupta yer alan çalışmalar üzerinde duracağız. Bu çalışmalar daha ziyade Ali Kuşçu'nun Semerkand'da yaptığı çalışmaları içerir. Ali Kuşçu'nun en önemli iki eseri, hesap (aritmetik) ve astronomi (hey'et) ile ilgili olanlarıdır. Her iki eserde zamanında beğeniimiştir. Bu eserlerin başında ı 457 yılında tamamladığı Farsça Risale fil'l hey'e (Üniv. Kütüp., yazma Nr. 370; Ayasofya Kütüp., Nr. 2670) olup bir mukaddime, iki makale üzerine tertip edilen bu eser, yazarın astronomi ile ilgili başlıca eseridir. bunun bir de Arapça nüshası bulunmaktadır. Fatih'in Uzun Hasan Seferisırasında yanında götürdüğü Ali Kuşçu, zafer günü tamamladığı bu esere Risalat el-Fethiye adını vererek padişaha takdim etmiştir. Gerek Şaka'ik elnumaniye ve gerek bundan naklen Tacü't-Tevarih ve hatta Salih Zeki (Asar-ı Bakiye, I, 198), bu eseriRisale fi'l-hey'enin bir çevirisi olmaktan çok, ayrı bir eser olarak kabul ederler. Fakat Adnan Adıvar, bu eserin, Farisi nüshasının Arapça ya aynen çevirisinden ibaret olduğunu ve sadece gök cisimlerinin yerden uzaklrklarını gösteren bir makalenin eklenmiş olduğunu vurgular<8> Bu eserin birer kopyası Ayasofya Kütüp., mecmua 2733; Kandilli Rasathanesi 65/8'de kayıtlıdır. Risale fi'l-hey'e'nin Muslih el-Din Lari tarafından Farsça yaKütüphanesi'nde 2307 de kayıtlı bulunmaktadır. Risalet el-fethiye'nin Risale-i Mevlana Ali Kuşçu der ilm-i hey'e adı ile Farisi bir nüshası Paris'de Milli Kütüphane'de olduğunu Wöpke<9>yazmaktadır. Risalet el-fethiye'nin biri Sinan Paşa tarafından yazılmış önemsiz bir açıklaması ile diğeri Mirim çelebi tarafından yapılmış bir açıklaması vardır (Beyazıt Umum. Kütüp., Nr. 4614). bu risalenin biri Molla Abd Allah Pervis (öl. 1570) tarafından genişletilerek Mirkat el-sema ve zılmış açıklamasıRagıp Paşa

16


diğeri de Mühendishane Başhocası Seyyid Ali Paşa (Öl. 1845)

tarafından "Mir'at el-alem" adı ile çevirileri yapılmıştı. Özellikle son çeviri Batı ilminin memlekete sokulmasılçin açılan Mühendishane gibi bir okulun Başhocası tarafından, XIX. yüzyılda bile Batlamyus astronomisinden bahseden bir kitabın çevrilmesi oldukça ilginçtir. Bu durum herşeyden evvel Fethiye' nin Türkiye'de kazandığı ilgiyi gösterir. Diğer taraftan Ali Kuşçu'nun Semerkand'ta Farsça yazdığı Hisale fi'l-hisab'ı da, Arapça'ya çevirerek Muhammediye adı ile Fatih'e takdim ettiği bilinmektedir. Müellif hattı ile yazılmış Farsça Risale fi'l hesap Ayasofya Kütüphanesinde 2733'te kayıtlı bulunmaktadır. S. Ünver'e göre bu eser 52 varakd~r. Halbuki Arapça'sı 97 varakdır. Eğer kelime kelime çevirisi yapılsa idi Farsça'nın çevirisi Arapça'da iki mis_line yakın olmayacaktı. Gerçeğin ortaya konması ancak iki eserin etraflı incelenmesiyle mümkün olabilecektir kanaatindeyim.

Bunlardan başka Salih Zeki (Asar-ı Bakiye I, s. 198), Ali Kuş­ çu'nun en önemli eserinin Zic-i Uluğ Bey'e yazdığı Farsça bir açıklama olduğunu ve bu açıklamanın bir nüshasına "dest-res" olunduğunu yazmaktadır. Gerçekte bu açıklama Zic-i Uluğ Bey'in Mirim Çelebi tarafından yapılan açıklamasından çok farkh olup Zic'in düzenlenmesi ve o zaman mevcut olan en yüksek matematik bilgiyi içerir. Ayrıca Salih Zeki, Ali Kuşçu'nun el yazısı ile yazılmış astroloji ile ilgili kitabından da söz eder (Hamidiye Kütüphanesi Nr. 144).

ALİ KUŞÇU'NUN YAŞAMI DÖNEMINDE OSMANLI İMPARATORLUGU DIŞINDA ASTRONOMİ Ortaçağın sonlarında

kentlerin, ticaretin, sanayinin gösterfeodal ekonomiye ters düştüğü bir gerçektir. bununla beraber feodal düzen görüntüsü altında yavaş yavaş ol-

diği hızlı gelişme

17


gunlaşan bu gelişmeler, ekonomik ve ilmi alanlarda yeni bir düzenin kurulmasına yani daha iyi teknikler, daha iyi ulaşım biçimleri ve daha geniş pazarların oluşmasına yol açtı. Rönesans ve reform hareketleri bir yerde feodalizmden kapitalizme geçişi tanımlar. Hem politik ve hem de ekonomik bağımsızlık kazanmaya başlayan büyük kentlerde rönesansın büyük artistik ve fikri uygarlığı kurabildL Bu devrede feodal sistemin yerini alan, tüccarların desteğine dayanan iktidarlar. mutlak prenslikler, artık paraca kiliseye bağlı olmayan hümanistler ve bilim adamlarını himayelerine aldılar. Gerçekte bu durum eski islam alemindeki duruma benziyordu. Bununla beraber İtalya dışındaki ortaçağ üniversiteleri feodal düşüneeye bağlı ve yeni bilime karşı idiler. Mesela Fransa Kralı François I., Sorbonne'un kabul etmediği sosyal bilimler öğretimini yapmak üzere, 1530'da sonradan College de France adını alacak olan kraliyet kolejini kurmak zorunda kaldı. XV. yüzyılda astronomi konusunda çalışan önemli merkez, Almanya ve Avusturya'da George Purbach tarafından kurulmuştur. Astronomi alanında uzmaniaşma amacı ile birçok memleketi dolaşan Purbach, Viyana'da hocası Jean Gümünden' in yerini aldı Purbach, özellikle Avrupa'da XIII. yüzyıldan beri baştacı olan Batlamyus teorisini açıklamayı benimsedi. Regimontanus olarak bilinen öğrencisi Johann Müller ile işbirliği yaparak Syntax'ın Latince çevirisindeki çok sayıdaki hataları düzeltti. Purbach'ın astronomi eserleri arasında en önemlisi Theoricae Novea Planetarum'dur. Bu eserde Batlamyus teorisinin çok açık ve kısa bir açıklaması yapılmıştır. Bir ortaçağ düşüncesini yansıtan bu kitap hiçbir yeni fikir de ihtiva etmemektedir. Purbach'ın en önemli çalışması, gezegen ve yıldızların konumlarını duyarlıkla ölçmeyi sağlayan aletleri mükemmelleştirmesi ve yapmasıdır.

XV. yüzyılın ortalarına doğru matbaanın keşfi ilmi reform ve gelişim hareketlerini hızlandırdığı bir gerçektir. 1472 yıllarında basılma şerefine sahip olan ilk astronomi eseri ihtimalle Manillius'un "Astronomique" şiiridir. Bu yüzyılda bütün dünyaya Av18


rupa kapitalist girişimlerini açacak olan seyahatlerde, astronomi ve coğrafya bilimi, yani bir yerde zenginlik ve kazanç hizmetinde ilk defa bilinçli bir şekilde kullanılmaya başlandı. Bu nedenle İtalyan ve Almanlar astronominin denizciliğe uygulamasını geliştirdiler ve denizcilerin yararlanabileceği kadar doğru ve basit astronomi tabloları ve haritalar yapma işine büyük önem verdiler. Bu amaçla Alphonsine 3stronomi cetvelleri, Purbach ve Regimontanus tarafından yeni baştan esaslı bir şekilde gözden geçirildi. Bu çalışmada eski Batlamyus sistemi kullanıldı ise de hesaplar Levi ben Gerson'un trigonometrisi yardımı ile basitleştirildi.

Bu yüzyılda yaşamış yüksek rütbeli papaz Nicolas de Cusa, büyük ilgi görmemekle beraber takvim reformu ile ilgili Reparatio calendarii adlı bir kitap yazmıştır. Nicolas'a yerin Güneş etrafındaki hareketini ilk iddia eden astronom olarak bakılırsa da genellikle bu fikre iştirak edilmemektedir. Zira Nicolas, yerin durumu ve hareketi hakkındaki fikirleri yürekden bağlı olduğu Hıristiyan düşüncesine aykırı olduğu bir gerçektir. Bunlar De docta ignorantia adlı eserinin XI. ve XII. kitapları ile Correctio Tabularum Alphonsi de açıklanmıştır. Nicolas astronomi ile ilgili bazı iddiaları varsa da bunların hiçbiri gözleme dayanınamaktadır. Mesela güneş yerden çok büyüktür, Yer de Ay'dan çok büyüktür. Bütün gökcisimleri, Güneş, Yer ve yıldızlar aynı elementlerden oluşmuşlardır, bunlar ancak elementlerinin terkipleri ve birbirinden farklı olması ile ayrılırlar gibi o dönem için oldukça garip olan bu fikirler, daha sonraki yüzyıllarda yaşamış olan Wilson ve Herschel'in güneşin terkibi hakkındaki teorinin esasında bulunur. 1397 yılında doğan Tascanelli (Paul del Pozzo), tıp öğreni­ minden sonra matematik öğrendi. Toscanelli, eski dilleri inceledikten sonra eski astronomi gözlemlerine ilgi duydu. Toscanelli, Florensa'da Santa Maria del Fiore katedralinin kubbesine yaptığı gnomon ile tanınmaktadır. Bu gnomon eskiden olduğu gibi solstislerin zamanını ve tutulma dairesinin eğimini tayin için kullanılmıştır. Bu gnomonun en önemli özelliği tepe19


sinde bulunması gereken kürenin, ortasında ufak dairesel delik bulunan bir plak ile yer değiştirmesidir. Toscanelli'nin asırono­ ıniye katkısı oldukça fazla olup o yıllarda gözlenen altı kuyruklu yıldızdan biri·ile çok ilgilenmiştir. O dönemde astrolojik inanç nedeni ile kuyruklu yıldızlar çok dikkatli takip ediliyordu. Purbach'ın öğrencisi, Bavyara da Koenigsberg'de doğan Johann Müller, astronomi tarihinde Regimontanus adı ile anılmak­ tadır. Regiomontanus, Ortaçağa ışık tutan Archimed, Apollanius, Batlamyus gibi bilim adamlarının ve Theon'un açık­ lamalarını yeni baştan çok dikkatli çevirdi. Regimontanus'un Nurenbergli zengin amatör bir astronom olan Bemard Walther'i tanıması hayatının bir dönüm noktası oldu. Regimontanus, elde ettiği maddi olanaklarla bir rasathane inşa etti ve içini çok gelişmiş aletlerle donattı. Rasathanedeki aletler arasında büyük duyarhğa sahip çarklı saat, Jacob bastonları, gök küreleri, astrolab, haritalar ve bazı aletler yeralıyordu. La Land'a göre bu aletler arasında ekvatorla 23°30' eğimli bir dairenin oluşturdu­ ğu ekvatoryal bir alet olan torquentum da mevcuttu. Regimontanus'un yaptığı gözlemlerinin en ilginci, 1492'de gözlediği kuyruklu yıldızdır. Bu gözlemle ilgili ayrıntılı açıklama De come tae magnitudine temotioneque a terra, et de luco ejus vero, ete adlı küçük bir risalede bulunmaktadır. Bu kuyruklu yıldız 1492 yılının ocak ayı ortalarında gözlendi ve kuyruğunun uzunluğu 30°'den daha büyük idi. Regiomontanus'un Ortaçağda geçerli Aristote fikirlerine göre bu kuyruklu yıldızı bir meteor o I ara k uzayda hareketi takip edilebilen ve konumu tayin edilebilen bir gökcismi kabul etmesi, gerçek astronomluğunun en iyi kanıtıdır. Gerçekte bu açıklama astronomi alanında yapıl­ mış oldukça önemli bir gelişmedir. Dönemin gerçek en büyük astronomu olan Regimontanus deniz seyahatlerinde kullanılan Almanaklar düzenledi ve hatta bunları Amerika seyahatinde A. Vespucci'nin kullandığı zannedilmektedir. Regimontanus'un ölümünden sonra Walther gözlemlere devam etti ve bu gözlemler için çarkh ve ağırlıklı saatierin de kullanıldığı rivayet edil-

20


mektedir. Bu astronomi tarihi bakımından çok dikkate değer bir olaydır, gök cisimlerinin boylamının tayini için doğru saatin bilinmesi gereklidir. Keza Walther, gök cisimleri konumlarındaki gözlem ve hesap arasındaki uyumsuzluğun, atmosferi geçen gök cisimleri ışığının geçtiği ortamda kırılması sonucu konumunun değişmesinden ileri geldiğini buldu. Her ne kadar bu yüzyıl da matbaanın keşfi ve büyük gemilerle seyahatler ilmi hareketi hızlandırdı ise de, bu hareketler gerçekte rönesans değil fakat Ortaçağın sonu idi. Bu yüzyılda eski düşüncenin ortaya koyduğu açıklamalara körükörüne inanan ve hatta düştükleri hatalardan bile kuş kulanmayan bilim adamları yerine, olayları ve varlığını tartışmaktan çekinmeyen Purbach ve Regimontanus gibi gerçek bilim adamları ortaya çıktı. Bu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu dışındaki İslam ülkelerinde astronomi ile ilgili çalışmalara da bir göz atalım: Yukarıda açıklandığı gibi bu yüzyılda uzun deniz seferlerinin başlaması ve matbaanın keşfinin batıda bilim üzerinde olumlu etkilerini gösterdiğini işaret etmiştik. Zira bu seyahatlerde astronomi ve coğrafya bilgilerinin kullanılması para kazanma hizmetinde ilk bilinçli uygulama olmuştur. Böylece gemi yapımı gelişim ile beraber pusula, harita ve alet yapımında maharetli ve matematik ve astronomi eğitimi görmüş yeni bir usta sınıfı yani yeni bir çeşit bilim adamı ortaya çıktı. Avrupa bütün eski düşünce sisteminden kopup modern bilim tohumlarını ektiği dönemde, İslam ülkelerinde rasathane kurma ananesinin devam ettiğini görüyoruz. XV. yüzyılda, özellikle Türkistan bölgesinde sanat ve kültür en yüksek düzeyde idi. Timur'un saltanatı yıllarında Semerkand, İslamın önemli bir merkezi ve İslam sanat ve biliminde bir rönesansın başladığı yer idi. 22 Mart 1394'de doğan, Timur'un büyük torunu Muhammed Turgay Uluğ Bey'in saltanatı sırasında da Semerkand, kültür merkezi özelliğini muhafaza ediyordu. Merkezi Semerkand olan Amu Derya ve Sir-i-Derya nehirleri ara-

21


sındaki geniş

bir bölgenin hükümdan olan Uluğ, Bey, Devlet iş­ leri yanında zamanını tarih, şiir, matematik ve astronomi ile uğraşmaya ayırırdı. Uluğ Bey bir hükümdar olmasına rağmen astronomi tarihinde önemli bir yeri vardır. Bu önemi asırono­ mi ve matematikle uğraşı yanında Semerkand'da büyük bir rasathane kurmasından ileri gelmektedir. Uluğ Bey Rasathanesi olasılıkla 1420-1430 yılları arasında çalışmaya başlamıştır. Semerkand rasathanesi, Maraga Rasathanesi'nden sonra dünyanın en önemli araştırma merkezi oldu. O dönemde Avrupa'da böyle bir rasathane söz konusu bile değildi. Maraga Rasathanesi XIV. yüzyılın hemen başlarında sona erdiğine göre, Uluğ Bey'in atılımı XV. yüzyılda bir rönesans niteliğinde idi. Bu rasathanede yapılan gözlemlerin sonuçları Uluğ Bey veya Zic-i Gürgani adlı bir eserde toplandı. Büyük bilim tarihçi Sarton, bu eserin başlangıçta Farsça fakat sonra Arapça'ya çevrildiğini kabul etmekle beraber Arapça veya Türkçe yazılmış olabileceğini de vurgulamaktadır(*>. Semerkand Rasathanesi'nde Uluğ Bey Zic-i'nin hazırlanmasında kullanılan yıldız gözlemleri üç tanın­ mış astronom tarafından yapılmıştır. Bunlardan rasathanenin ilk müdürü Cemşid lbn Mes'ud, ikinci müdürü ve devrio Eflatun'u olarak tanımlanan Kadı-zade-i Rumi ve son müdürü ve rasathane yıkıldıkdan sonra Fatih'in nezdine gelen Ali Kuşçu' dur. Semerkand rasathanesi zamanının en duyarlı aletleri ile teçhiz edilmişti. bunlardan en önemlisi, Fahri sekstand adı verilen meridyen doğrultusunda yerleştirilmiş, 40.2 metre çaplı ve yay uzunluğu 63 m olan dev bir mermer daire yayı idi. Bu alet onbir metre derinlikte ve iki metre genişlikteki bir siper içinde muhafaza ediliyordu. O güne dek astronomi tarihinde bu büyüklükte yapılmış diğer bir alet mevcut değildi. Semerkand astronomları bu alet ile yalnızca gök cisimlerinin koordinatlarını değil birçok astronomi sabitlerini de tayin ettiler. Mesela ekliptiğin eğimi 23 o 30' 17", apojenin hareketi 51' 26". Uluğ Bey yıl uzunluğunu 365 gün 6 saat 1O dakika ve 8 saniye olarak tayin etti. Modern tahminler ise bu değeri 365 gün 6 saat 9 dakika 9.6 saniye olarak vermektedir. Şu halde bu ölçümlerdeki Uluğ Bey'in hatası bir

22


dakikadan küçüktür. Zic-i Uluğ Bey, ı O18 yıldmn koordinatlarını ihtiva eder ve dört bölüm üzerine düzenlenmiştir. Kronoloji adını taşıyan birinci bölüm, farklı toplumlar tarafından kullanılan takvim sistemlerini açıklar. İkinci bölüm uygulamalı astronomiye ait olup, interpolasyon tabloları, sinüs ve kosinüslerin tayini, gölgenin trigonometrik bir çizgi olarak düşünülmesi, ekliptiğin muhtelif noktalarının deklinasyonu, bir gök cisminin ekvatora uzaklığı, yer yüzündeki bir yerin enlem ve boylamının tayini, iki yıldızın veya gezgenlerin uzaklık tayini vb. Üçüncü bölüm jeosantrik merkeze oranla gök cisimlerinin görünen hareketlerini içerir. Mesela güneş ve gezegenlerin hareket teorisi, herhangi bir başlangıç zamanı için gezegenlerin ortalama boylamlarının tayini, gezegenlerin ve güneş ve ayın yer merkezine uzaklığının tayini, güneş ve ay tutulmaları gibi konular yer alır. Uluğ Bey zic-i devrinin en modern eseri olmasına rağmen, Uluğ Bey bütün doğunun terk edemediği astrolojiyi dördüncü bölüm olarak eserine ilave etmekten de kendini alamamıştır. Uluğ Bey'in bu eserindeki yıldızlar kataloğu 1665 yılında Hyde tarafından yayınlandı ve Delarnher hiçbir eleştiride bulunmaksızın büyük eserinde bu kataloğu kullandı . 1648 yılında, en eski İngiliz bilim ve kültür merkezlerinden biri olan Oxford Üniversitesi astronomi profesörü John Greaves tarafından, Uluğ Bey'in eserinin bir kısmı yayınlandı. Fakat astronomi tabloları bu yayım içinde yer almadı. Görülüyor ki Uluğ Bey'in Zic-i düzenledikten 200 yıl sonra bile hala Avrupa bilim ortamında kulIanılacak kadar güncelliğini muhafaza ediyordu. Uluğ Bey Rasathanesin'de çalışan ve ilk müdür Çemsid bin Mesut bin Mahmud el Tabib el Kaşi, XIV. yüzyılın son yarısın­ da doğdu. Maalesef Çemşid hakkında fazla bilgiye sahip deği­ liz. Salih Zeki Bey Asar-Bakiye (183-186)'sinde, 1416 yılında Sultan İskender için astronomi aletleri ile ilgili küçük bir risale yazdığım işaret eder. Diğer taraftan 1427 yılında Çemşid Uluğ

23


Bey için yazdığı matematik kitabının giriş kısmında kendi yazeserlerden de söz eder. Bu eserleri arasında en önemlisi Nasr el-Din el-Tusi'nin Zic-i ile ilgili olanıdır. Çemşid, Nasr el-Din el-Tusi başkanlığında Meraga Rasathanesi'nde yapılan gözlemlere dayanarak hıı7,ırlanan Zic'deki verileri yeniden hesap etti ve ilavelerde bulunc.. Uluğ Bey' e ithaf edilen bu eserin bir nüshası Süleymaniye kütüphanesinde (Ayasofya Kitaplığı No. 2692) muhafaza edilmektediı .Bu eser içinde söz edilen ay tutulması­ nın, Çemşid tarafından gözlendiği söylenmektedir. Kandilli Rasathanesi Bilim Tarihi Kütüphanesi'nde No. 40 da kayıtlı, Çeşmid'in çevirisi olan Sellü'mus Sema adlı eserde gök cisimlerinin boyutları ile ilişkili tartışmalar yer alır. Çemşid'in matematikle ilgili eserlerini bir kenara bırakırsak, Uluğ Bey rasathanesi için yaptığı aletle ilgili bir risaleden de söz edilir. Bu risalede "Tebakül Menatık" adı verilen bir gözlem aletinin yapımı ve kullanılması açıklanmıştır. Sözü edilen alet ile yıldızla­ rın konumlarının, ay ve güneş tutulmalarının gözlemleri yapılabilmektedir. Çemşid'in bilim hayatı bu zic ile başlamış ve daha sonra Semerkand Rasathanesi'nin kuruluşuna iştirak ettikten sonra ilk müdürlüğünü yapmıştır. dığı

24


ALİ KUŞÇU'NUN ESERLERİ

Ali Kuşçu, bütün İslam bilim adamları gibi çok değişik, hey' et, hesap, kelam, sarf ve nahiv, tefsir, vaz, vaz ve istiare, tarih, lugat konularını içeren kitap ve risaleler yazmıştır. Bu nedenle Ali Kuşçu'nun eserleri genellikle müsbet bilimler ve dini felsefe olmak üzere iki grupta incelenir. Ben bu kitapçık içinde özellikle Ali Kuşçu'nun müsbet bilimlerle ilgili eserlerinden söz etmek istiyorum. RİSALE Fİ'L

Ali

Kuşçu,

HEY'ET

astronomi ile ilgili bu eserini Hicri 826 (1457 /58)

yılında Semerkand'da Farsça yazmıştır. Özellikle memleketimiz-

de çok tutulan bu eserin bazı nüshaları Kütüphanelerimizde yer almaktadır.

- Üniversite Kütüphanesi nr. 370. - Ayasofya Kütüphanesi nr. 2670. -Bursa, nr. 15

Haraççıoğlu

Kütüphanesi (Hikmet ve Hey'et

kıs-

mı)

sında

sah

Köprülü kütüphanesi, Fazıl Ahmed Paşa Kitapları aranr. 1587. (Farsça olan bu eser 1063 (1653/54 yılında istin-

olunmuş nüshadır).

- Ayasofya Kütüphanesi nr. 2639. de

Ayasofya Kütüphanesi'nde nr 2639 da kayıtlı eser nr. 2670 ve Sultan Beyazıd II. hattıyledir. Fatih

kayıtlı olanın aynıdır

25


döneminin güzel tezhip yöntemiyle RİSALE Fİ'L

süslenmiştir.

HESAP

Ali Kuşçu'nun Semerkand'da Farsça yazdığı diğer eserinin · adı Risale fi'l hesap'dır. Hesapla ilgili konuları içeren bu kitabında birçok nüshaları kütüphanelerimizde bulunmaktadır. - Ayasofya Kütüphanesi nr. 2733. Bu kitap Ali Kuşçu'nun Fethiye, Muhammediye adlı kitapları ile beraber bulunmakta ve kitabın sonunda 104 sahifelik yer işgal eder. ZİC-İ ULUÖ BEY ŞERHİ

Zic-i Uluğ Bey'in hazırlanmasına yardım eden Ali Kuşçu ayeseri şerh de etmiştir. Salih Zeki Bey'e göre Ali Kuşçu'nun en önemli eseriZic-i Uluğ Bey'in şerhidir. Bu şerbin şimdilik iki n üshası bilinmektedir. nı

-

Kandilli Rasathanesi Kütüphanesi nr. 113

-

Ragıp Paşa

Kütüphanesi Nr. 928

HALLÜL EŞKALİL KAMER Semerkand'da iken bilgisini arttırmak amacı ile gittiği Kirman'da hazırladığı eserin adıdır. Ali Kuşçu, Kirman dönüşü bu eserini Uluğ Bey'e takdim etmiştir. Ay'ın safhaları­ nı açıklayan bu eserin hiçbir nüshasına rastlanmamıştır. Ali

Kuşçu

RİSALE-İ MUHAMMEDiYE Fİ'İLMÜL HİSAP HAMMEDİYE)

(MU-

Ali Kuşçu'nun.Semerkand'da hazırladığı, Risale fi'l Hisap adlı eserinin Arapçaya çevirisidir. Müellifi Ali Kuşçu hattıyla yazıl­ mış eser halen Ayasofya Kütüphanesi'nde nr. 2733 kayıtlı mecmuada bulunmaktadır. bu eser, mecmuanın 71. varağından 169. varağına kadar devam eder, toplam 194 sahifedir. 26


FETHi YE

Ali Kuşçu, Uzun Hasan seferi sırasında, Farsça yazılmış Risale fi'l Hey' e adlı eserini Arapçaya çevirerek, zafer günü Fethiye adı ile Fatih Sultan Mehmed'e takdim etmiştir. Bu eser Ayasofya Kütüphanesi'nde nr.2733 de kayıtlıdır. Kandilli Rasathanesi Kütüphanesi nr. 65/18 de bu eserin kopya edilmiş bir nüshası bulunmaktadır.

Ali

Kuşçu'nun

~

Bursa, inebey Kütüphanesi (Hey'et kısmı) nr. 12.

bu eserinin

açıklamalı şerhleri bulunmaktadır.

-Bursa, Haraççıoğlu Kütüphanesi nr. 8 (981 (1573174) istinsah edilen nüsha).

yı-

lında

Fethiye'nin dilimize açıklama ve ilavelerle çevirisi Seyyidi Ali bin Hüseyin tarafından 955 (1548/49) yılında yapılmıştır. Astronomiye meraklı olan Seyyidi Ali, Kanuni zamanında doğu seferi sırasında Haleb'de kışlarlar. Bu esnada Abdullah bin Şeyh Cemaleddin'e hizmet edip astronomiye ilgisini gören hocası, bir gün sohbet sırasında, - Astronomi ile ilgili Arapça ve Farsça birçok kitap olduğu halde Türkçede neden yok diye sorar ve şöyle der; -Uluğ

Bey ile Semerkand'da rasat yapmış ve zamanın büAli Kuşçu'nun astronomi ile ilgili güzel bir kitabı vardır. Bu kitabı Türkçeye çevirdiğinde, bundan yararlanacak birçok kimse olacaktır. yük bilim

adamı

Böyle bir öneri ile karşılaşan Seyyidi Ali, hemen Ali Kuşçu' nun. Risale f'il Hey' esini çevirmeye başlar ve bu çeviri esnasın­ da Kadı-zade-i Rumi'nin Çağmini şerhinden, Nihayetül idrak' den ve diğer bazı kitaplardan faydalanarak çeviri yi tamamlar. Bu kitap, giriş· ve iki makale üzerine düzenlenmiştir. Kita-

27


bın içeriği Ortaçağda islam astronomisini etkilemiş olan Batlamyus evren görüşüdür. Batlamyus astronomisinde evrenin merkezinde Yer'in bulunduğu kabul edilir. Yıldızlar, güneş, ay ve o tarihte bilinen beş gezegen yer etrafında felek adı verilen bir kat (küre) üzerinde hareket ederler. Yer dahil bütün katları içine alan dokuzuncu küreye Felek-ül ala, veya Felek ül eflak denir. On iki burcu n üzerinde bulunduğu sekizinci kat ve küreye Felek-i samin, yedinci küre-Satürn, altıncı-Jüpiter, beşinci­ Mars, dördüncü-Güneş, üçüncü-Venüs, ikinci-Merkür ve birinciAy (esfel) küreleridir. Gezegen ve kürelerin açıklanması dışında gök küresi üzerinde konum tayin etmeye yarıyan tanımlar içerir. Bunlardan başka yer k üresi ve iklimler gece-gündüz, takvim vesaire hakkında da bilgi verilmiştir Nihayet astronomi ölçümleride söz konusu kitapta yer almaktadır. Özet olarak o tarihe kadar bilinen astronomi bilgileri ve Batlamyus astronomisi açık­ lanmaktadır.

ALİ KUŞÇU'NUN OSMANLI KÜLTÜRÜNE KATKlSI

Orta Asya'dan gelip Bilecik yöresine yerleşen bir avuç Türk' ün, bir imparatorluğun çekirdeğini oluşturması, üstelik Selçuklu Türk Devletinin ve İslam kültürünün varisi olması nedeniyle bu İmparatorluğun kuruluş döneminde bilginiere sahip olduğu düşünülebilirse de, başlangıçta, bir aşiret düzeninin hakim olması nedeniyle böyle bir düzen içinde ilmi kuruluşların, bilginierin varlığı söz konusu olamaz. Şüphesi:ı; bu toplumda, başlangıçta ve hatta uzun süreler dini eğitimden baş­ ka bir eğitim yok idi. Bu nedenle Osmanlı bilim tarihini yazarken müsbet bilimin hangi tarihte ve hatta bu alandaki ilginin başlangıç tarihini vermek hemen hemen mümkün olamaz. Esasen bu genel bir kaidedir, zira bir toplumda ilmin başlangıç tarihini tesbit etmek mümkün değildir. Bu nedenle biz burada hiç olmaz ise Ali Kuşçu'nun Osmanlı kültürüne katkısım açıklamaya çalışacağız. Bu katkıyı belirgin duruma getirmek için Osmanlı 28


Devleti'nin kuruluşundan Fatih dönemine dek özellikle astronomi ve matematik alanında yapılanlara kısaca bir göz atacağız. XVI. yüzyılda yaşamış, Sultan Murad III. 'e hocalık yapmış ve ilk Osmanlı Rasathanesi'nin kuruluşunda padişah nezdinde girişimde bulunan Hoca Sadettin Efendi, Tacü't-Tevarih adlı yapıtının son bölümü Hatimi'sinde üçyüz yıllık Osmanlı kültür ve bilim tarihine eğilmiştir. Biz bu kitabın Fatih dönemine kadarki kısmını özetleyerek Osmanlı Türklerinde bilimin gelişimini açıklamaya çalışacağız. Böylece Ali Kuşçu'nun Osmanlılara astronomi ve matematik konusundaki katkısı daha belirgin duruma gelecektir. Orhan Bey zamanında, Osmanlı ülkesinde açılan ilk medrese İznik Medresesi'dir. Hiç şüphesiz bu medrese, daha önce Selçuklular döneminde açılmış olan medreselerin, gerek bina ve gerekse öğretim bakımından birdevamı idi. Halbuki eski dönemde Hıristiyan akaidinin(itikad) tartışma ve dini meclisierin toplanma merkezi olan bu şehrin kazandığı ilmi mevki uzun süre devam etmişti. Nitekim tasavvuf ulemasından Antakyalı Abdurrahman ül Bistani (öl: 1454) Dürret-ül-tac-ürresail'de (Nuruosmaniye Kütüphanesi, nr. 4905) İznik şehri için "bilginler yuvası" deyimini kullanmıştır<·>. Bu ilk medresenin Baş müderrisi Davud bin Mahmud-ür-rumi-ül-kayseri (öl: 350), Mısır'da öğrenim görmüş nakli ve akli ilimlerde uzman bir bilgin idi, fakat daha ziyade dini felsefe ile meşgul oluyordu. Ayrıca Tasavvufla ilgili bilimleri de öğrenerek gönlünce arınmıştır. Şeyh Ekber hazretlerinin eseri olan Fusus'u açıklayan bir eseri vardır. Bu açıkla­ mada tasavvuf yolunda uygulanacak yöntemi belirtmek için koyduğu kurallardan onun matematik konusunda yeteneği hakkında bilgi sahibi olunduğu vurguianmaktadır. Aslında kendisinin matematik ile ilgili belli başlı bir eseri yoktur. Osmanlı döneminin ikinci medresesi, Orhan Bey'in büyük kumandanı Lala Şahin tarafından Bursa'da kurulmuştur. Bu medreselerde, o dönemde bütün kitaplar Arapça yazılmış olduğu için Arapça dil öğrenimi yanında nakli ilimler okutuluyordu. Bununla beraber

29


akli ilimlerden mantık ve matematİğİn de okutulmuş az olmakla beraber olasıdır.

olması

çok

İznik Medresesi'nde yetişmiş ulemadan Şemseddin Hamza el

Fenari (öl: 1430/31), Karaman'da ve sonra Mısır'da öğrenimi­ ni tamamlamış ve bir yandan tasavvuf, öte yandan mantık ve başka akli ilimlerde kendini yetiştirmiş bir bilgindir. Müsbet bilimler alanında önemli bir eseri olmamakla beraber, ilmi ve felsefi yolda düşünür bir bilgin olduğu ve zamanını yalnızca dini felsefeye ve ibadet meselelerine hasretmediği söylenmektedir. Fakat müsbet bilimler alanında hiçbir eseri olmadığı da bir gerçektir. Fakat o dönemde Osmanlı İmparatorluğu içinde gerçek bir matematikçi ve astronom yetişmişti. Bu bilim adamı, Bursa'da doğan Musa Paşa bin Mahmud bin Mehmed Selahattin adında daha sonra Kadı-zade-i Rumi adı ile ün yapmış ilk Osmanh matematik ve asıronomudur. Fakat Kadızade-i Rumi, Osmanlı İmparatorluğu içinde değil de Semerkand'a Uluğ Bey ile rasathanesi ve medresesinde beraber çalışmıştır. Anlatılan bir hi kayeye göre, Semerkand Medresesi Başmüderrisliğinde bulunduğu sı­ rada Uluğ Bey'in sebepsiz yere bir müderrisi azietmesi üzerine evine kapanarak derse girmeyen Kadı-zade-i Rumi'nin evine bizzat Uluğ Bey gidince derslere girmemesine, bir müderrisin kendisine sorulmadan aziinin neden olduğunu öğrenmiş ve böylece ilmi kurumlara hakan da olsa siyasi idarenin doğrudan doğru­ ya müdahele edilemeyeceğine dair güzel bir ders vermiştir. Uluğ Bey, hemen hocayı görevine iade ederek, Kadı-zade'nin gönlünü almıştır . Kadı-zade her ne kadar Semerkand'da çalıştı ise de, Mahmud bin Ömer-ül-Çağmini-üı-Harezmi (öl: 1221)'nin El-mulahhas fi'l-hey'e adlı astronomi kitabına yazdığı şerh Osmanlı medreselerinde uzun süre okutulmuştur. Kadı-zade'nin en önemli eseri hiç şüphesiz, Gıyaseddin Cemşid'in yazdığı Risale fi istihraç-ilceyb derece vahide adlı kitaba hazırladığı şerh­ dir. Bu kitap bir açıklama olmasına rağmen. Kadı-zade bu eserinde bir derecelik yay sinüsünün hesap yöntemini Çemşid' den daha iyi ve daha basit bir şekilde açıklamış ve yarıçap bir j

30


alındığında

bir derecelik yay sinüsünün 0.07452406437

olduğu­

göstermiştir.

nu

Yaşadığı dönemde Molla Cemaleddin gerek Arapça, gerek dini ve gerekse matematik alanında başarılı ve üstün bir kişi olarak tanınırdı. Gerek dersleri ile gerekse yazıları ile şöhret yapmış bilginlerden birçoğu onun öğrencisi idi. Bunlar arasında ünlü Molla Fenari onun önde gelen öğrencilerinden biri idi. Yıldırım Beyazıt

döneminde yetişmiş, bütün bilimleri öğren­ Molla Safer Şah' dan da Hoca Sadettin Efendi söz eder. Matematik konusunda bilgisini vurgulamak için şu hikayeyi anlatır. Fenari, matematik konularında karşılaştığı problemierin çözümünü Molla Safer Şah'dan istermiş. miş

İran'dan gelip Kütahya'ya yerleşen ve kendi adı ile anılan medresede ders okutan değerli bilginlerden biri de Abdülvacid' dir. Akla dayanan bilgiler ile sanata karşı büyük ilgisi olan Abdülvacid, Molla Muhammed Şah Fenari için astrolab konusunda manzum bir risale yazmıştır. Asıl adı Mürnin olan Molla Fetbullah-ı Şirvani, Şeriat ile akla dayanan bilimleri Seyyid Şerif'den ve matematiği Semerkand' da Kadı-zade-i Rumi'den öğrenmiştir. Kadı-zade-i Rumi'nin Çağmini'ye yazdığı şerhe bir başiye yazmıştır. Bu arada önemli bilimsel katkısı olamayan, matematik ile uğraşanlardan biri de Ali Hibetullah adında bir zat olup, Hulasat-ül-minhac fi ilm-üiHisab adlı Arapça küçük bir risale yazmıştır.

Fatih dönemine gelinceye dek Osmanlı İmparatorluğu içinde müsbet bilimlerle uğraş bir yana medreselerde ciddiyede okutulduğu bile şüphelidir. İstanbul'un fetbini takiben, Fatih Sultan Mehmed'in ilme karşı gösterdiği ilgi ve himaye sayesinde Matematik astronomi alanında Osmanlı Türklerinin oldukça parlak bir çağı Ali Kuşçu'nun İstanbul'a gelişi ile başladı. Buna rağmen o dönemde müsbet bilimlerin ulumu-cüz-i olarak tanınması Ali Kuşçu'nun İstanbul'da müsbet bilimler alanında ciddi bir iş yap31


masına engel olmuştur. Bilindiği gibi Ali Kuşçu, Ortaçağın en büyük rasathanesi Semerkand rasathanesinin müdürü ve aynı zamanda Avrupa'da hiç bir eleştiriye uğramadan 200 yıl kullanılan Zic-i Uluğ Bey'in hazırlanmasında katkısı olan bir kişi idi. Bu nedenle hiç olmaz ise Ali Kuşçu'ya, Semerkand'dakine benzer bir rasathane kurma fırsatı verilebilirdi. Halbuki İstanbul'un fethinden sonra Türkiye'den ayrılan Yoanis Bessarion adındaki Bizanslı Kardinal özellikle Avrupa'da astronominin gelişimine yardımcı olmuştur. Bu zat dönemin en önemli astronomları olan Purbach ve Regimantanous ile dostluk kurarak Kopernik sisteminin temellerinin atılmasında yardımcı oldu. Özellikle Avrupa' da bu dönemde Bizans'dan giden Latince kitaptarla Yunan ilminin esas kaynaklarına inildİ ve yeni düşüncelerin ve incelemelerin ortaya çıkmasını sağladı. Halbuki Xl. yüzyıldan beri Bizanslı­ larta temas halinde olan Türkler her nedense ilmi konulara ve hatta Yunan kaynaklarına inme bir tarafaArapçailmi kitabiarı bile incelemeye gereksinme duymamışlardır. Genellikle Osmanlı İmparatorluğu içinde El-Harezmi, El-Biruni ve İbni Sina gibi büyük Türk bilginlerinin kitaplarına müracaat edecek yerde bu eserlerin özetlerine yeniden şerh, haşiye ve talikat yazmakla yetinmişlerdir. Bütün bunlara rağmen Fatih döneminde Ali Kuş­ çu'nun htanbul'a gelişi ile müsbet bilimiere ilgi artmış ve Ali Kuş­ çu önemli büyük işler yapamadı ise de iyi bir matematik ve astronomi hocası olmuştur.

32


ALi KUŞÇU'NUN ÖLÜMÜ Ali Kuşçu'nın ölümü ile ilgili tarihi, Torunu Mirim Çelebi' nin yazdığı Farsça bir kıt'adan öğreniyoruz. Bu kıtanın Türkçe açıklaması:

"ilim yolunu gösteren Mevlana Ali kuşçu cennet bahçesine Hicri 879 yılı ve Şaban ayının ilk haftasının yedinci cumartesi günü idi" Şu halde Ali Kuşçu, Hicri 7 Şaban 879 (16 Aralık 1474)'da ölgittiğinde

müştür.

Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi'nin bildirdiğine göre Eyüpsultan Cami-i Türbe-i Şerif civarında gömülü imiş (Hadikatül Cevami, Cilt. 1, s. 270), Fatih Kütüphanesi nr. 5437'de kayıtlı Menakibi Ebi Eyyübilensari adlı risalenin sonunda 69 ve 70 varaklarda Eyüpsultan civarında gömülü ulema ve şeyh­ Ierin adları yazılıdır. Bu eser içinde Ali Kuşçu ile ilgili şu satır­ lar yer alır:

"Sahibülfütuhat vel megazi Ebülfeth Sultan Muhammed han gazi Aleyhirrahmeti fil mütakbeli ve mazi hezar rağbet ve bişu­ mar riayet ile diyarı acemden getürdikleri, mevakifa ve gayre şu­ ruhu makbulesi olan merhum Ali Kuşçu Efendidir." Aynı eserde: "Şerihi müşarünileyhin ayağı ucunda yatan ibni kerimleri Kutbüddin İbnil merhum Ali Kuşçu'nun" satırları ile Ali Kuşçu' nun oğlunun ayak ucunda gömülü olduğu anlaşılıyorsa da Kutbeddin, Ali Kuşçu'nun Kızının oğlu ve Mirim Çelebi'nin de babasıdır.

33


Ali Kuşçu'nun vefatı büyük teessür uyandırdığı i~in bazı kiAli Kuşçu'nun ölümü ile ilgili olmak üzere tarih düşürmüş­ lerdir. Katip Çelebi, Takvim-i Tevarihindc (Köprülü Kütüphanesi ryr. 1064) Farsça yazdığı kıt'anın çevirisi şöyledir:

şiler

ilim deryası ve İrfan kaynağı olan Ali Kuşçu'nun temiz ruhu fani dünyadan göç ettiği zamana dek faziletierin çoğu onun ruhunda toplu idi. Tanrı rahmeti onun üzerinde olsun (yıl Hicri 879) Ali Kuşçu'nun torunu Kudbeddin oğluMirim Çelebinin yaztarih:

dığı

Rehnüma-i-ilm Mevlana Ali Çün besu-yi ravzai dırvan bireft, Büd zi hicret heştü sad hefta dü nüh, Ruzi şembe heftem-i Şa'ban bireft. İlim önderi olan Mevlana Ali, Ravzai cennet tarafına gitti, Hicretin sekizyüz yetmiş dokuzunda, Şaban'ın yedinci cumartesi günü göç etti.

34


BİBLİYOGRAFYA

A.

Araştırmalar.

1. A. Sayılı; Uluğ Bey ve Semerkand'daki İlim Faaliyeti HakGiyasüddin-i Kaşi'nin Mektubu.

kında

Türk Tarih Kurum

Yayınları

VII. Seri. No. 39, 1960.

2. J. S. Bailly; Histoire de 1' Astronomie Modern depuis la Fondation de l'Ecole d' Alexandrie jusqu'a l'Epoque de MDCCXXX, cilt I, Paris 1785, s. 259. ' 3. T.H. Kari-Niiazov; Astronomischeska Shkola Ulugbeka, Moskova 1950, s. 55-60. A. Sayılı; Obsevatory in İslam, ss. 272. Türk Tarih Kurumu Yayınları, 4. A. Sayılı; aynı eser, s. 285-286. 5. Al-Sahavi; Vaciz al-Kelam, Köprülü Kütüphanesi nr. 1789. 6. Taşköprü-zade; çe çev., I. s. 143.

Şaka'ik

el-nu'maniye (m.Mecdi), Türk-

'7. F. Gökmen; A.S. Ünver; Ali Kuşçi, 1948, s. 7. 8. A.A. Adıvar; Osmanlı Türklerinde ilim, 1982, s. 49. 9. Wöpke, J. A. 5. Ser., XIX., s.120. B. Kitap ve Ansiklopedi. Hoca Sadettin Efendi; Tacü't-Tevarih, Kültür 1979.

Bakanlığı,


A.A. Adıvar; Osmanlı Türklerinde ilim A.S. Ünver; Ali Kuşçi, lst. Üniv. Fen Fak. Monografileri, 1948. İslam

Ansiklopedisi, Fatih, Ali Kuşçu ve Semerkand mad-

deleri. A. Sayılı; Uluğu Beg ve Semerkand'daki İlim Faaliyeti HakMektubu. Türk Tarih Kurumu Yayınlarından VII. Ser. No. 39, 1960. kında Gıyasüddin-i Kaşi'nin

M. Dizer; Büyük Türk Düşünürü Ali Kuşçu'nun astronomiye katkısı, Ali Kuşçu'nun ölümüün 500. yılı nedeniyle Ankara Milli Kütüphane'de yapılan anma töreninde takdimedilen ko. nuşma, 1975.

36


AÇIKLAMALAR Hoca Sadettin Efendi: Osmanlı padişahlarından III. Murad'a doğrudan doğruya, III. Mehmed'e ise görevi gereği öğ­ retmenlik yapmış olan Sadeddin Efendi, Hace-i Sultani ünvanını taşımakla beraber birçok bilginde yetiştirmiştir. Gerçekte Hoca Çelebi yani Ebussuud Efendi ile birlikte XVI. yüzyılın en şöh­ retli iki öğretmeni idi. 943 Hicri (1536/37) yılında İstanbul'da doğan Sadeddin Efendi'nin ailesi aslında İsfahanlı idi. Hoca, dönemin mevcut eğitim yöntemleri ile yetiştirildi. İlk öğretme­ ni, Salın-i sernan müderrisi Mehmed Efendi idi, fakat onu hayata hazırlayan ise Ebussuud Efendi olmuştu. 20 yaşında öğrenimini tamamladıkdan sonra Murad Paşa medresesine müderris oldu. Bursa'da Yıldırım ve Sultaniye ve İstanbul'da Salın-i Sernan medreselerinde müderrislik yaptıkdan sonra 1573 Mayıs' ında Şehzade Mehmed'in öğretmenliğine atandı ve bu görevde Murad ölünceye dek kaldı. Padişah III. Mehmed'in hocasının ölümü üzerine de Hace-i Sultani görevine devam etti. Resmi görevi dışında, Hoca çağının edebiyat, sanat ve kültür ortamında da kendini kabul ettiren büyük bir kişiliğe sahip idi. Hoca'nın Türk Bilim Tarihine de önemli katkısı olmuştur. Sadeddin Efendi, Takiyüddin'in kurmak istediği ilk Osmanlı astronomi rasathanesini destekiemiş ve bu rasathanenin kurulması için padişah nezdinde girişimde bulunmuştur. Maveraünnehir: Türkistan'da bir bölgeyi tanımlayan Arapça bir kelime olup "nehrin öte- t~rafında buiÜnan; anlamına gelir. Bu bölgeye Soğd, Fergana, Sur, Eşrusene vb., yani eski Buhara ve Hokand Hanlıkları ile Türkistan şehirleri dahil

37


bulunur. Müslüman coğrafyacılar tarafından Maveraünnehir'in mamurluğu, toprağının bereketi, ekin, meyve vb., mahsülleri ile ehli hayvanlarının bolluğu, nüfusunun çokluğu, cömertliği, misafirperverliği, yol ve geçitlerinin mükemmelliği vb., hayır kuruluşlarının çokluğu, halkın cesareti, ilim ve eğitime karşı meyli ve istidadı uzun-uzadıya anlatılmıştır. Timur: 1336 yılında Keş'te doğan Timur, kendi adı ile anı­ lan imparatorluğun kurucusudur. Barlas aşiretinin başbuğların­ dan emir Turagay ile Tekine Hatun'un oğlu olan Timur'a Türkler bir hacağı sakat olduğu için Aksak Timur, İranlılar da Timurleng der. İmparatorluğunu geniş bir alana yayan Timur, 1402 yılında Erzurum yolu ile Ankara'ya hareket ederken, Yıl­ dırım Beyazıt'da Sivas'a geldi ve nihayet iki büyük ordu Ankara meydan savaşı olarak bilinen savaşa girdiler. Bu savaş sonunda Osmanlı ordusu yenik düştü ve Yıldırım Beyazıt esir oldu. Timur, Batı Anadolu'yu ele geçirdikden sonra 1403 yılında Anadolu'dan ~yrıldı. Savaşçı ve büyük kumandan olan Timur döneminde Semerkand büyük kültür, sanat ve ticaret merkezi idi. tİn

Kirman: Kirmaq. (Karman), İran'da bireyalet ve bu eyalebugünkü merkezinin adıdır. Nasır

el-Din el-Tusi:

Nasır

el-Din el-Tusi, XIII.

yüzyılda

yaşamış Arapça ve Farsça eserleri bulunan, İslamın en büyük

matematik, astronomi, fizik, filozof ve bilim adamlarından biridir. Tusi, İran'ın doğusunda Horasan bölgesinin başkenti, Tus şehrinde 18 Şubat 1201 'de doğdu. Çağının geleneğine uyarak bilgin olmak amacı ile bütün bilimleri öğrenmesi gerekiyordu. Arapçasını bilim dili düzeyine eriştirince kalem ve felsefeyle ilgilendi. Feriduddin-i Nişaburi'den İbni Sina'nın "İşarat" adlı kitabını okudu. Mantıkta ilerlemek için matematik gerekiyordu, bunu Kemal el-Din İbn Yunus'dan öğrendi. Din bilimleri için Burhaneddin-i Hamedani'den hadis dersleri aldı. Artık ünü her tarafa yayılmaya başlamıştı. İmamiye mezhebinin kurucusu KÜhistan valisi tarafından kaçırıldı ve Alamut'ta, büyük İsmailiye 38


kalesine gönderildi. Kaldığı bu yerde bir hapis hayatı değilde bir misafi gibi yaşadı. Tusi'nin bu misafirliği, 1258 yılında bölgeyi . Moğalların işgaline dek devam etti. Ülkesini Hint denizinden Akdeniz' e dek genişleten ve İran'a Hulagu. Tusi'nin ününü duyunca onu yanına getirtti ve saray bakanı yaptı. Tusi, bu çok ağır görevin yükü altında bile ilmi çalışmalara olanak buluyordu. Böylece eserleri birbirini izledi. Bir bakan olarak ve astroloji bilgisi ile Hulagu üzerinde artan bir etki ile Mo~al hizmetinde çalıştı. Tusi'nin Hulagu üzerindeki etkisi o kadar büyüktü ki, hatta Hulagu'nun Tusi' nin öğütünü almadan hiçbir iş yapmadığı rivayet olunur. yerleşen

Tusi'nin yazdığı birçok esere rağmen yaptığı en büyük iş, o dönemde dünyanın en büyük rasathanesini kurup, tanınmış bilim adamlarını aynı çatı altında toplamasıdır. Tusi, başında bulunduğu vakfın gelirini kurduğu Meraga rasathanesi ve tesisleri için kullanıldı. Tusi, 1259 yılından hemen hemen hayatının sonuna dek Meraga'da yaşadı. l274'de gittiği Bağdad'da 26 Haziran'da öldü. Nakli İlimleri: Nakli ilimler; yüksek ilimler, ·alet ve vasıta ilimleri olmak üzere iki kısma ayrılır. Tefsir, Fıkıh, Usul-i Fı­ kıh, Kelam ve Akaid yüksek ilimlerdir. Alet ilimleri de; liigat, sarf ve nahiv (grammer), meani, bedi', beyan, şiir ve inşa, aruz (bunlar edebiyat ve belagata dairdir), tarih, muhadarat kısımlarına ayrılır. Akli İlimler: Akli ilimler, teorik ve uygulamalı olmak• üzere iki çeşittir. Teorik olan ilimler de, ilahi, matematik ve doğa bilimleri olmak üzere kısırnlara ayrılır. İlahi ilimiere Hikemiyyat da denir. Hesap, hendese, matematik ilimlerdendir. Fizik, kimya, hayvanat ilmi ve nebatat ilmi de doğa ilimleri olarak tanımlanır .

.

Ay'ın safhaları: Ay'ın

gökyüzündeki

görünüşü

bir gün39


den diğer güne, göze batacak şekilde değişmektedir. Peryodik olan bu olaya Ay safhaları denmektedir. Bu olay Ay'ın Yer ve Güneş'e göre konumundan ileri gelir. Ay, Yer etrafındaki yörüngesi üzerinde hareket ederken Güneş ile Yer arasında bulunduğ zaman, Güneş ile doğar ve batar. Bu durumda Ay' ın karanlık yüzeyi Yer'e dönük olduğu için, bütün gün ufkumuz üzerinde olmasına rağmen görülemez. Bunu takip eden gün, Ay Güneş' e oranla doğuya doğru hareket ettiğinden, çok küçük yüzey alanı aydıntanır ve dolayısıyla ince parlak bir hilal olarak görülür. Ay'ın bu görünüşüne yeni ay safhası denir. Bu safhada Ay, Güneş battıktan hemen sonrabatar Takriben bir hafta sonra Ay, Güneş'den 90° lik açısal uzaklıkda bulunur. Bu konumda Yer'den Ay'ın yalnızca yarısı aydınlık görülür. İlk dördün safhası denen bu görünüşde, Güneş battığı sıralarda, Ay gözlem yerinin hemen hemen meridyen düzlemi civarında bulunur. Bunun sonucu olarak Ay, gee~ yarısına kadar ufkumuz üzerinde kalır. Günler geçtikçe Ay'ın Güneş' e olan açısal uzaklığı artar ve dolayısıyla Ay'ın aydınlık yüzeyi de büyür. Yeniay'dan takriben iki hafta sonra, Ay'ın bütün yüzeyi aydınlanmış olarak görülür. Bu görünüşe Dolunay denir ve bu durumda Ay ile Güneş arasındaki açısal uzaklık 180° dir. Bunun sonucu olarak Güneş batarken Ay doğar ve Ay bütün gece ufkumuz üzerinde kalır. Dolunay'ı takip eden günlerde Ay'ın aydınlık yüzeyi küçülmeye başlar. Dolunay'dan takriben bir hafta sonra, Ay'ın görülen yüzeyinin batı yarısı tamamen karanlıktır. Bu görünüşe son dördün safhası denir. Gece yarısı doğan Ay, Güneş doğduğu sıra­ larda, gözlem yerinin meridiyen düzlemi civarında bulunur. Bu halde bir süre gündüzün de Ay'ı görmek mümkün olur. Ay'ın aydınlık yüzeyi küçülürken sabaha karşı doğmaya başlar, yani Güneş'e açısal uzaklık olarak yaklaşır. Dolunay'dan takriben iki hafta sonraı Ay, Güneş'e çok yaklaştığı için artık görülemez Ay'ın görünümdeki bu değişim peryodik olarak devam eder. Ay'ın aynı iki görünümü arasındaki zaman farkı 29.~3 gündür.

40


Zic-i Gürgani: Zi<1 kelimesi, gök cisimlerinin gökyüzünde-· konumlarını ve hareketlerini bulmakta kullanılan cetvelleri tanımlamakda kullanılır. Bu kelime Farsçadan Arapçaya intikal etmiştir. Uluğ Bey Rasathanesi'nin en önemli eseri, bu rasathanede yapılan dönemin en doğru gözlem sonuçlarını içeren Zic'dir. Bu zic genellikle Zic-i Uluğ Bey veya Zic-i GürKani adı ile tanınır. Zic-i Gürgani, 1018 yıldızın konumundan başka astronomi ve astroloji ile ilgili konuları içerir. ki

Rum: Arap memleketlerinden başka yerfe olanlara verilen ad. Mirim Çelebi: Arkadaşları arasında Mirim Çelebi olarak Ali Kuşçu'nun torununun asıl adı Mevlana Mahmud İbn Kadızade el Rumi eşşehirMirim'dir. Zamanının değerli bilginlerinden ders almış özellikle Fatih Sultan Mehmed bilginlerinden Hoca-zade ve Sinan Paşa tarafından yetiştirilmişdir. Tariki timiye'den yani İlim Mesleği'nden mezun olduğu için Gelibolu'da, Edirne'de Ali Bey Medresesinde ve Bursa'da Manastır Medresesinde Müderrislik yapmıştır. Beyazıt Il., Mirim Çelebi'yi kendisine hoca olarak görevlendirmiş ve ondan matematik dersleri almıştır. Beyazıt II. isteği üzerine Zic-i Ulut Bey'i Farsçaya çevirmiştir. Mirim Çelebi'nin eserleri arasında Semt-i Kıble (Kıble Doğrultusu), dedesi Ali Kuşçu'nun yazdığı Fethiye adlı eserin Arapça çevirisi, özellikle rubu tahtası ile ilgili birçok risaleler yer alır. · çağrılan,

Gıyasüddin Cemşid ei-Kaşi: Gıyasüddin Cemşid bin Maruf bin Mahmud el Tabib el-Kaşi,adı ile bilinen Türk matematikçi ve astronomu, XIV. yüzyılın son yarısında Keşan da doğmuştur. Yaşamı ile ilgili çok az şey bilinen Cemşid, öğreni­ mini Keşan'da yaptıkdan ve Irak ve başka diyariara gittikten sonra Uluğ Bey'in daveti üzerine Semerkand'da gelmiştir. Cemşid'in eserleri; Meraga Rasathanesi'nde yapılan gözlemlerle hazırlanan Zic-i İlhani Tablolarını yeniden hesap ederek kendi ilaveleri ile hazırladığı Zic-i Hakani der Tekmili Zic-i İlhani adı-

41


nı verdiği eserini Uluğ Bey' e ithaf etmlştir. Sellemüs Sema (Sellümüs Semavat) adlı eserinde gökcisimlerin boyutları ile ilgili tartışmalar yer alır. Risatül Muhitiye, Arapça yazılmış olan bu eser bilim tarim bakımından önemli olup dairenin çevresi ile çapı arasındaki oran yeni bir yöntemle verilir. Risaletül Veter Vel Ceyp Arapça yazılmış olup. bir derecelik yaya ilişkin kiriş hesabının nasıl yapılacağını açıklar. Bu yöntem Kadı-zade tarafın­ dan da benimsenmiştir. Nüzhetül Hadaik adlı eserde, Semerkand Rasathanesi için kendi icadı olan Tabakül Menatık adındaki gözlem aletinin yapımı ve kullanılışı hakkında bilgi verilmiştir. Bu aletle yıldızların konumları ile Ay ve Güneş tutulmaları gözlemleri yapılmakta idi. Cemşid'ini keşiflerinin yer aldığı eser Miftabül Hesap adını taşır. Bu eserde 3. \'e 4. derece denklemler'in çözümünü başka bir eserinde vereceğini yazmasına rağmen sozü edilen eser mevcut değildir. Bu kitabın, Telhisül Hesap adı altındaki özeti kendi tarafından yapılmıştır.

Marega Rasathanesi: Daha Avrupa'da ilim merkezleri kurulmadan önce Maraga'da dünyanın en ilerj ve tanınmış ilim merkeziNasır-el-Din el-Tusi tarafından kuruldu. Tusi, İlhani sarayındaki geniş nüfuz ve kudreti sayesinde memleket vakıfları­ nın gelirinin 1/IO'nu kurduğu ilim merkezine ayırdı. Bu sayede zamanın bilginlerinin ve bilgi elde etmek isteyen kişilerin rahatlıkla çalışma yapmaları sağlandı. Meraga şehrinin batı tarafın­ da Rasat dağı denen yerde rasathanenin yapımına Hicri 657 başlandı. Bu rasathanede yapılan gözlemlerin sonuçları Zic-i İl­ hani adındaki eserde toplandı. Bölgede yapılan arkeotojik araş­ tırmalar Meraga Rasathanesi'nin gözlem ve araştırma yapmak için birçok tesise sahip olduğunu ortaya koydu. Tepenin yüzeyinde toplam 17 mimari tesis arasında özellikle; ı. Yıldız latı,

gözlemlerinin

yapıldığı

merkez kulesi ve ·

müştemi-

2. Araştırmacıların ders vermeleri ve öğrencilerin matematik, fizik, astronomi v .s. öğrenebilmeleri için Medrese,

42


3. Kitap sayısı abartılan kütüphane (muhtelif kanaklar 400 bin cilt kitap bulunduğunu yazmaktadır.) 4.

Hocaların

ve

araştırıcıların barınmaları

içinde lojmanlar,

5. Alet yapmak için yapılan binalar Meraga rasathanesi'nin Kuzey-Güney doğrultusunda l 10 m. yükseklikteki 510 m. uzunluğunda ve 217 m. genişliğindeki alan rasat tepesini oluşturuyordu. Meraga Rasathanesi'nin merkez kulesinde ana gözlem aleti Libne bulunuyordu. Bu rasathanede kullanılan aletler arasında zat-ül-Halak, zat-üş-şu'betain, tututma dairesi eğimini ölçmekte, zaman tayininde ve tututmaları gözlemekte özel aletler kullanılıyordu. esasını oluşturuyordu.

Bu rasathanede Nasır-el-Din Tusi başkanlığında dönemin en bilim adamları çalışıyordu. Bu alimler arasında Müeyyedüddin Arazi, Ncemeddin Debiran, Kutbeddin Şirazi ve Fahrettin Meragi gibi tanınmış bilim adamları bulunuyordu. tanınmış

Medrese: Medrese, "ders çalışılan, ders okunan yer" angenellikle camiler ile birlikte inşa edilen eğitim müessesesi ve sonraları da bütün dereceleri ile okul anlamında kullanılmıştır. Özellikle bir avlu etrafında yer alan odalardan meydana gelen medrese de İslam dini esaslarına uygun bilgiler okutuluyordu. lamında kullanılan, sonraları

Xl. yüzyılın ikinci yarısında oluşmaya başlayan medreseler, yer ve faaliyet bakımından cami, imaret ve darüşşifa gibi külliyelere bağlı idi. Medreselerinde dahil olduğu Türk-İslam külliyelerinin hem planı, hem muhtelif unsurları, İslamiyetten evvelki Orta-Asya geleneğinden doğmuştur\ Genellikle bu kuruluşların esasının Türk-Budist külliyeleri olduğu iddia edilmektedir. Medresenin çekirdeği niteliğindeki ilköğrenim kuruluşu X. yüzyılda Taberan'da sonra da Bağdad'da açıldı. Bu gibi medreselerde daha çok Islam hukuku (fıkıh) öğrenimi yapılıyordu. Bunun yanı sıra kelam, hadis, tefsir, kur' an ve öteki İslam bilimleri de okutuluyordu. XI. yüzyılın ilk yarısında Gazneli Mahmud (997-1030) 43


özellikle, Nişapur bölgesinde dört büyük medrese kurdu, bunlar birer öğretim kuruluşu idi. Türk Sultanı Mahmud, Gazne şehrinde de yüksek eğitim yapan bir okul kurmuştur. Türk-İslam dünyası için son derece önemli olan olay, Alp Arslan ile Melikşah'ın vezirliğini yapan Nizamü-1-mülk'ün ünlü islam hukuku alimi Ebu İsak Şirazi için Nizarniye Medresesi'nin (1066) kurulmasıdır. Böylece öğrencilere maddi yardımda bulunarak onları yedirip içirip barındıran okul tipi ortaya çıktı. Nizarniye medreselerinin en çok gelişme gösterdiği yer Anadolu olmuştur. Genellikle bu medeseler bir vakıf kuruluşu olarak kabul edildiği için devlet ileri gelenleri ve zengin kişiler medrese kurabildikleri için, bu kuruluşların sayısı artmıştır. Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan kısa bir süre sonra, İlk Osmanlı Medresesi İznik'te Orhan Gazi tarafından kuruldu.

Ptoleme: M.S. II. yüzyılın başlarında Mısır'da do~an Ptoleme İskenderiye'de tanınmaya başlandı ve 161 yılında öldü. İs­ lam dünyasında Batlamyus olarak bilinen Poteleme'yi yüzyıllardır meşhur eden eseri Yer merkezli evren hakkındaki teorisidir. Almagest adlı eserde söz konusu evren sistemi açık­ lanmış ve bu sistem ortaçağdan rönesansa dek astronomlar ve özellikle din adamları tarafından savunulmuştur. Almagest: Batlamyus'un yazdığı, İslamda IX. yüzyılda Arapçaya çevrilen astronomi kitabının adı. Fakat İslamda bu kitaba, el-Mecesti adı da verilir. El-Mecesti en büyük anlamında kullanılmaktadır. Molla Lutfi: Sinan Paşa'nın öğrencisi olan Lutfullah-i Tokadi, Ali Kuşçu'dan matematik bilimlerini öğrendi ve öğren~ diklerini hocası Sinan Paşa'ya nakletti. Sinan Paşa vezir olunca, önerisi üzerine Molla Lutfi, Hazine-i Amire Kitaplığı'na emin olarak atanda. Böylece birçok kitabı kolaylıkla elde edip okuma olanağını buldu. Sinan Paşa'nın gözden düşmesine rağmen Lutfi, onu yalnız bırakmadı ve ona yoldaşlıK yaptı. Beyazıt tahta geçince Molla Lutfi, Murad Han Gazi Medresesi'ne ve sonra

44


da Edirne'deki Darü'l-hadis Medresesi'ne müderris oldu. Bir süre sonra da Semaniye Medresesi'ne tayin edildi. Bilgisinin üstünlüğü ile kendisini çok beğenen Molla Lutfi, çağdaşı ve hatta geçmiş bilginleri eleştirdiği için çok düşman edindi. Düşmanlarından bir grubu birleşerek onu zındıklık ve dinsizlikle itharn ettiler. İleri sürülen iddiaları inceleyen o günün müftüsü Efdal-zade beklenen fetvayı vermeyince Hatib-zade'den alınan fetva ile Molla Lutfi öldürüldü. Çağmini: Oldukça meşhur bir Türk astronomu olan Çağ­ mini (Mahmud b. Muhammed b. Ömer el-Harizmi), Harizmi' nin Çağmin kasabasında 1221 yılında doğmuştur. Çağmini'nin eserleri: Mulahhas fi'l-hey'e, gök bilimleri ile ilgili olup Kadı­ zade Rumi, Curcani ve diğerleri tarafından şerh edilmiştir. Bu eser şerhleri ile birlikte, Osmanlı medreselerinde yüzyıllarca ders kitabı olarak okutulmuştur. Maamafih Türklük aleminde çok tanınan ve kitapları yüzyıllarca önemini kaybetmemiş Çağmini hakkında doğu ve batı kaynaklarında daha fazla bilgi yoktur.

Sinan Paşa: Hoca Paşa olarak da anılan Sinan Paşa'nın Sinemeddin Yusuf' tur. Keskin zekası, bilim ve bilgelik yönüyle devrinin en önde kişisi idi. Sinan Paşa, bilimin temeli olan neden ve niçin yöntemini gönülden benimsemiştir. Her soruna şüphe ile bakması nedeniyle babası, Sinan Paşa'ya kızar ve eleştirirdi. Babası öldüğü zaman 20 yaşında idi ve o yıl Edirne'de müderris oldu. Sonra Darü'l-hadis Medresesi'ne geçip, ardından da Fatih Sultan Mehmed'e hoca oldu. Ali Kuşçu, İstanbul'a geldiğinde Padişah ondan matematik öğrenmesini buyurdu. O da en iyi öğrencisi Molla Lutfi aracılığı ile matematik bilimini öğrendi. Sonı\ı Kadızade'nin Çağmini şerhine başiye yazdı. Sonrada temiz yürekli bir vezir oldu. Molla Lutfi'nin daha sonra vezir olan Sinan Paşan'nın danişınendi idim. "Vezir olduğu günlerde adeti şöyle idi: Tatil günlerinde eğitim ve öğre­ timle ilgili kişilere ziyafet çeker nefis ve güzel yemeklerle birlikte sözü bilimsel konulara yöneltirdi'' sözleri, onu bilme olan yaklaşımının ne denli olduğunu gösterir. asıl adı

45


Hazine-i amirede bulunan kitapların bakımı için güvenilir bir bilgin bulunması buyrulduğu vakit, Molla Lutfi'yi ileri sürerek bu hizmeti ona verdirdi. Böylece doğan imkanlarla bilimin o güne değin öğrenilmeyen yönlerini de kavramaya yol buldu. Sonra padişaha karşı kırıcı hareketleri nedeniyle görevden alındı ve horlanarak zindana atıldı. Kentin bilginleri toplanarak Divan-ı Hümayun'a gidip Sinan Paşa'nın affedilmesini sağladılar ve Sivrihisar kadılığı ve müderrisliği görevi ile İstanbul'dan uzaklaştı­ rıldı.İznik'e vardığında aklını yitirdi diye tedavisi için ardından bir hekim gönderildi. Hekim ise padişahın buyruğu gereğince Sinan Paşa'yı ıslatıp, günde elli kamçı vurarak ona eziyet etmekte idi. Bu durumu öğrenen Molla Hüsam-zade Padişaha öğüt yollu yazdığı mektup da "Sinan Paşa'ya uygulanan eziyete son verilmez ise, hükmettiğiniz yerlerden kaçmak gerekır" satırları yer alıyordu. Bu mektup üzerine padişah Sinan Paşa'yı bağışla­ dı. Sinan Paşa Edirne'de 1486 yılında öldü. Süheyl Ünver: Türk bilim ve kültürüne yaşamı boyunca, durup dinlenmeden hizmet etmiş büyük adam Süheyl Ünver 17 Şubat 1898'de İstanbul'da Haseki semtinde doğdu. Menbaü l-lrfan Rüştiyesi'ni ve Mercan İdadisi'ni tamamladıkdan sonra 1915 yılında girdiği Tıp Fakültesi'ni 1920 yılında bitirdi. Bir yıl stajdan sonra 1921 yılında Gureba Hastahanesi'nde çalışmaya baş­ ladı. 1927 yılında bilgi ve görgü~ünü arttırmak amacı ile gittiği Paris'de iki yıl kaldı. 1933 yılındaki Üniversite Reformu'na kadar Profesör Dr. Akil Muhtar'ın yardımcısı olarak kaldı, l 933 de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsü'ne Hoca tayin edildi. S. Ünver, 1939 yılında Profesörlüğe ve 1956 yılında da Ordinaryüslüğe seçildi. S. Unver'in basılmış ve basılmamış olupta ancak daha sonra çalışma yapacaklara ışık tutacak nitelikteki arşiv çalışmaları bilim tarihimizin birçok karanlık yerlerini aydınlatmıştır. Türk bilim ve kültürüne büyük hizmetler veren S. Ünver, 14 Şubat I 986 günü vefat etmiştir. Gnomon: Zaman tayininde

46

kullanılan

aletlerin en eskisi


olup yere düşey çakılan bir çubuktur. Güneş'in gökyüzündeki konumuna göre düşey bir çubuğun gölgesinin doğrultusu veya uzunluğunun değişimi zamanı verir. Güneş doğar ve batarken çubuğun gölgesi sonsuz, öğle vaktinde ise en kısa ve kuzey-güney doğrultusundadır. Tarihi kadimden beri bir çubuğun gölgesinin uzunluğu ve yönü ile zamanın tayin edildiği bilinen bir gerçektir. Zaman tayininde kullanılan düşey çubuk ve sütunlara gnomon adı verilmiştir. İstanbul'da Sultan Ahmed meydanındaki obelisk, M.Ö. 1549-1503 yıllarında Firavun III. Thutmosis'in yaptırdığı bu obelisk, zaman tayininde kullanılan bir gnomon idi.

Kuyrukluylldaz: Batı'da göğün en güzel cismini tanımla­ makta kullanılan "comet" sözcüğü uzun saçlı yıldız anlammdaki. Yunanca "aster kometes" kelimelerinden üretilmiştir. Buradaki saç anlamındaki kometes kelimesi, gökcisminin kuyruğunu, yıldız anlamındaki aster kelimesi ise baş veya çekirdeği tanımlamak için kullanılmıştır. Arapçada bu gökcismini tanım­ layan "zu-züabe" kelimesi, tıpkı Yunanca'da olduğu gibi zu aydmlık veya parlak ve züabe de saç örtüsü veya yele anlammdaki sözcüklerden oluşturulmuştur. Bugün kullandığımız Türkçede ise Arapça ve Yunancanın bir çevirisi olarak bu gökcismine kuyrukluyıldız adı verilmiştir. Kuyrukluyıldızlar

gezegenler gibi güneş etrafında dolanan güsistemine dahil gökcisimleridir. Eskiden bu olaym mahiyeti bilinmediğinden yanlış olarak ''yıldız'' sözcüğü kullanılmıştır. Gerçekte kuyrukluyıldız ve yıldızı'ar birbirlerinden tamamen farklı iki olaydır. neş

Genellikle bir kuyrukluyıldız bir baş ve kuyrukdan ibarettir. en parlak iç kısmına çekirdek ve bunun çevreleyen bulutumsu tabakaya da saç denir. Çekirdek ve saç beraberce kuyrukluyıldızın başını tanımar. Güneşin aksi yönünde saçm uzamasından kuyruk meydana gelir. Kuyrukluyıldızlar, daima bu tanımladığımız görünüşe sahip olmazlar. Bazen birden fazla kuyruğu olduğu gibi bazen de hiç kuyruğu olmayabilir. Çok enBaşın

47


rler olmakla beraber saçsız ve kuyruksuz, kuyrukluyıldız da gözlenmiştir. Bu halde kuyrukluyıldız şekil bakımından gezegenlerden çoz zor ayırt edilmektedir. Hatta bu nedenle, ilkbulundukları sırada Uranüs ve Serez küçük gezegeni, kuyrukluyıldız zannedilmiştir. Kuyrukluyıldızlar

her ne kadar gezegenler gibi güneş etrafında da birkaç bakımdan birbirlerinden ayrılırlar. Herşeyden evvel kuyrukluyıldızın bulutumsu görünümü ve kuyruğu vardır. Keza kuyrukluyıldızlar çok büyük yörünge üzerinde hareket ederler ve bu hareketleri esnasında şekil ve parlaklık değiştirirler. Kuyrukluyıldızda mevcut bu özelliklerin hiçbirisi gezeger' mevcut değildir. dolanırlarsa

Batıam_, .ıs Astronomisi: Ortaçağ İslam

astronomisini etolan Batlamyus astronomisinde evrenin merkezinde Yer' in bulunduğu kabul edilir. Yıldızlar, Güneş, Ay, burclar ve o tarihte bilinen gezegenler Yer etrafında felek adı verilen bir kat (küre) üzerinde hareket ederler. Yer dahil bütün katları içine alan dokuzuncu küreye "Felek-üi-Aia" veya "Felek-ül-Eflak" denir. Oniki burcun üzerinde bulunduğu sekizinci kat" veya küreye "Fekek-i samin" dir. Yedinci, Satürne, altıncı Jüpiter'e, beşinci Mars'a, dördüncü Güneş' e, üçüncü Venüs'e, ikinci Merkür' e ve birinci de Ay'a ait kattır. Buna "Feleki Esfel" denir. kilemiş

Batlamyus Astronomisine göre gezegenler, merkezi yer etrafındaki büyük bir daire üzerinde bulunan episikl adı verilen daha küçük yarı çaplı bir daire üzerinde hareket eder. Gezegen episikl üzerinde hareket ederken episikl de yer etrafında hareket eder. Gök küresi: Eskiden gökyüzündeki yıldızlar taş veya ek-· seriya bakır küreler üzerine işleniyordu. Gökyüzündeki yıldız­ ları göstermek için yapılan en eski kürelerden birini olasılıkla Endoxus (M.Ö.409-356) kullanmıştır. Atlante Famese küresi olarak bilinen ve M.Ö. 200 yıllarında mermerden yapılmış en eski küre zamanımıza kadar gelmiş ve Napoli Ulusal Müzesi'nde mu-

48


hafaza edilmektedir. Bu çeşit küreler İslam astronomları tarafından da yapıldı ve geliştirildL Bu sanat ortaçağ ve rönesanas döneminde Avrupa'ya intikal etti. İslam sanatkarları tarafından yapılmış birçok küre zamanımıza dek ulaşmıştır. 1080-108 1 yı­ lında İbn Sa'id el-Sehli ve oğlu tarafından yapılan ve Valencia da bulunan küre bilinen en eski kürelerden biridir. 209 mm çapında pirinçden yapılmış iki yarı küre lehimlenenerek küre hali- . ne getirilmiştir. Kadirleri ile birlikte 1015 yıldız bu küre üzerine! işlenmiş olup 4( takım yıldızı tanımlamaktadır. Diğer tanınmış gök küresi, Yakın Doğu da 1225 yılında Qaisar İbn Ebi'l Kasım tarafından yapılmış ve halen Napoli Müzesi'nde muhafaza edilmektedir, 1275-76 yılında Musullu astronom Muhammed ibn Hilaltarafından yapılan küre 240 mm. çapında olup üzerinezodiak işaretleri ile birlikte 47 takım yıldız işlenmiştir. Bu küre halen Londra'da Royal Asiatic Society'de muhafaza edilmektedir. Meraga Rasathanesi kurucusuNasır el-Din el--Tusi'nin çağda­ şı ve hatta rasathanenin birçok aletlerini yapan Mu'ayyed el-Din el-Urdi el-:Oimişki'nin oğlu Muhammed de 1279 veya ·1289'da bir gökküresi imal etti. Bu küre üzerinde 48 takımyıldız gümüş ve altın ile işlenmiş olup, halen Dresden'da Mathematischer und Physkolischer Salonu'nda sergilenmektedir. Paris'te Ulu&al Kütüphane'de bulunan eski gök kürelerinden biri Urdi'nin küresine benzemekle beraber tarihi bilinmemektedir. 19 cm çapındaki bu küre üzerine 49 takım yıldız işlenmiştir. Louvre Müzesi'nde bulunan bir gök küresi ise 1285 yılında Muhammed b. Mehı:'ıed el-Tabari tarafından yapılmış olup üzerindeki yıldızlar el-Sufi'nin kataloğundan alınmıştır . Müzeleri süsleyen diğer eski kürelerden biri, 1362/63'de Cafer ibn Ömer ibn Devletşah el-Kirmani tarafından yapılmış olup, halen Oxford Bilim Tarihi Müzesi'nde muhafaza edilmektedir. Şüphesiz bu gök küreleri dışında, daha sonraki tarihlerde yapılmış bir çok gök küresi bulunmaktadır. Bunlardan biri de Kandilli Rasathanesi'nde muhafaza edilen Oxford' daki küre ile ya'şıt olandır. Bu küre, 1383/84 yılında Cafer ibn Ömer ibn Devletşah el-Kirmani tarafından inşa edilmiş ve üzerinde 48 takımyıldız bulunmaktadır.

49


Astrolab: Bugün birçok bilim tarihi müzelerini süsleyen astrolab, astronomi aletlerinin en eskilerinden ve en karmaşık olanlarından biridir. Astrolab esas itibariyle gökyüzünün bir düzlem üzerindeki gösterilişi yani bir çeşit hareketli gök haritasıdır. Bu harita, güneş'in ve önemli bazı yıldızların konumlarını ve bazı astronomi ile ilgili tanımları içerir: İlk astrolab'ın ne zaman yapıldığı ile ilgili elimizde kesin kanıtlar yoksa da, çiziminde kullanılan stereoğrafik izdüşüm, asırolabın ilk yapımcısı ve çizimcisi olarak Hipparchus'u akla getirilir. Zira İskenderiye ve Rodos'ta yaşayan Hipparchus, stereoğrafik izdüşüm teorisini ilk tanım­ layan bilim adamıdır. Astrolab'ın en eski tam tanımı İskenderiye okuluna dahil John Philoponus tarafından yapıldı. Takriben M.S. 530 tarihli risalesinde Philoponus, aletin yapımını ve kullanılışını açıkladı. Philoponus, astrolab ile ilgili eserini yazdığında asırolabın yapılmış olması gerektiği sonucu çıkarsa da şimdiye kadar o döneme ve hatta daha sonra Yunan'a ait hiçbir astrolab zamanımıza dek ulaşmamıştır.

M.S. II ile IX. yüzyıl arasında astrolab ile ilgili bilgi çok azFakat VIII. yüzyılda yakın doğunun Müslümanlar tarafın­ dan fetbini takiben özellikle İslam kökenli risalelerin yazıldığını görüyoruz. Bunların en eskisi, Avrupa bilim adamları üzerinde büyük etki yapan Maşa'allah'ın eseridir. Bu eserin takriben M.S. 800 yıllarında yazılmış özgün olanı kaybolmuş fakat 1276 yılın­ da Latinceye çevirisi mevcut bulunmaktadır. dır.

IX. yüzyılın başlarında Ali b. İsa ve Muhammed b. Musa eiKhwarizmi de astrolab ile ilgili risale yazdı, fakat zamanımı­ zakadar gelebilmiş en eski İslam astrolabı X. yüzyılın ilk yarı­ sına aittir. İslam biliminin ve asırolabın Avrupa'ya intikali Müslümanların İspanya'yı fetbini takiben oldu.

Avrupa'da astrolab, astronom, astrolog ve jeodetlerin çok önemli aleti oldu ve bu ilgi dürbünlerin kullanılmaya başladığı 50


XVII. yüzyılda önemini kaybetti. Fakat İslam dünyasında ilgi XIX. yüzyıla dek devam etti. İslam

bilim tarihinde astrolabın ilk defa hangi tarihte kullabugüne dek elimizde geçerli kanıt yoktur. Fakat A vrupaltiarın karanlık çağında bu aletin kullanıldığı ve geliştirildiğine de hiçbir şüphe yoktur. nıldığı hakkında

IX. yüzyılın ilk yarısından itibaren gerçek anlamda astrolabdan ve kullanılışından bahsedildiğini görüyoruz. Bu alet doğu­ da İslam bilim ustaları elinde gerçek şeklini bulmuş ve geliştirilmiştir. Her ne kadar astrolabı Eski Yunan uygarlığına maletme çabaları mevcut ise de, bugüne dek bu uygarlığa ait hiçbir asırolaba rastlanmamıştır. Astroloji: İslam yazarları bugün dilimizde astroloji olarak kullanılan deyimi "ilm-ahkam el-nücum" (yıldızların hükümleri ilmi) yahut kısaca "ilm el-ahkam" olarak kullanmışlardır. Diğer tarafdan "ilm el-nücum", "ilm sın'at el nücum" deyimleri ile ayırt edilmeksizin gerek astronomi gerek astroloji yahut bu ilimierin her ikisini birden tanımlamak için kullanılmıştır. Astroloji ile uğraşana ahkami veya m üneccim denilirdi. Bugün bunların karşılığı olan, batı kökenli asıro­ log kelimesini kullanıyoruz. Genellikle çoğu defa müneccim kelimesi yanlış olarak astronomi ile uğraşan kişi anlamında kullamlmaktadır. Gerçekte XIX. yüzyıla değin müneccim (astrolog) ile feleki (astronom) arasında belirgin bir fark yoktu. Başlangıçta astrolog tıpkı astronom gibi gereksinme gördüğü gözlem ve hesapları kendi yaptığı için birbirinden ayırt etmek mümkün olmuyordu. Bu nedenle başlangıçta astrologların astronomiye büyük katkısı olmuştur. Esasen ortaçağda yaşamış birçok astronomun astroloji ile ilgili kitaplar yazdığım söylersek bir gerçeği de vurgulamış ·oluruz.

Astroloji, yeryüzündeki bütün olayların gökyüzündeki gök cisimlerinin etkisi sonucu olduğu kuralına dayanan bir uğraştır. Bu yüzyılda bilim adı ile nelerin tanımlandığı ortada olduğu ıçin sı


eskiden kullanılmasına rağmen bilim deyimi yerine burada uğ­ kelimesi kullanılmıştır. Astroloji uğraşının astronomi kadcır uzun bir tarihi vardır. Astrolojinin başlangıcı 'prehistorik zamana dek uzatılmaktadır. Astroloji M.Ö .. 2500 yıllarında Sümerlilerde gelişmiştir. Mezopotamya ile kültürel ilişkide bulunmadıkları dönemde Mısır, Hindistan ve Çin gibi astronomi ile uğraşan ülkelerde beşeri işlerde tahmin konusu ile uğraşmadıkları bilinmektedir. Gökyüzü ile istikbale ait olayların açıklandığı en eski tablet Asurbanibal'in Kütüphanesinde bulunmuştur. Gökyüzü ile kişisel ilişkiler M.Ö. 250 yıllarına dek mevcut değildi. Genelleşme Babil ile Yunan arasında kültürel ilişkilerin başla­ ması sonucu Yunan'da yayıldı. raş

Her ne kadar astrolojinin ortaçağ sonunda ilmi etkinliğini söylenirse de 'İslamda ilgi gören astrolojinin batıda da ilgi gördüğü bir gerçektir. Kepler'in astrolojik tahminler yaptığını ve bu arada astronominin kız kardeşi astroloji olmazsa aç kalırız sözleri, 17. yüzyılda bile Avrupa'da bir uğraş olarak astronomlar arasında sürdürüldüğünü görüyoruz. kaybettiği

Bugün astroloji bilimsel bir uğraş olmaktan çok uzak olmaistismar olarak kullanıldığı da bir gerçektir. Batı da özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde astroloji yaygın olarak kullanılmaktadır. sına rağmen, halkı

52


Resim 1: Ali Kuşçu'nun Fethiye'sinin Fatih Sultan Mehmet'e arzı. (Taşköprü­ lüzade Ahmed Efendinin Şeka'ik el-nu'maniye çevirisinde Nakşi Bey'in yapuğı minvatür. Topkapı Sarayı Müzesi Hazine K.N. 1263)

54


JOHANNIS HEVELII

PRODROMUS ASTRONOMIIE, Exbıbens

Fundamenta, qure cam ad novum plan e&. corrct1io. cem Seeilarum Fixarum Catalogum conllrucndum , quam ıd

omruum Pl~nı:urum T~bulu corrıg~ndJs on ınımedt- fpcCt~nr • 41( - ·

Novas & corrediores Tabulas Solarcs, plurımas

ad

.ılialiquı.:

Allronomıaın pcrnncnıc:s,

"''"' Rt:fradionum Solarıum, Parallaxıum,DeclıııJtıonunı, Angulorum

Eclıptıc:ıı: & Mc:rıdianı Afcc:nfionum Rt'ctan.ıın & Horııonu Gcdancnli ınfcr\'ıcıu,ıum. D.f.c-

Oblıquarum

rcnııarum Afccnlion~lium, Rcfradıonum Srclurum

Morüs •rcm &

Qıı.ıbuı ıdJııu•

Fııurunı

cR

uter11

CATALOGUS

SIELLARUM um

FIXARUM,

m~ıor ~d

Ann um ı tl tl o, quam ad Annum complcrum 1700 Accc!Tir CoroUarıi loco

muıor

TABULA MOTUS LllN/E LIBRATORII. Ad bina fccula proximc vcncura prolongata. brcvı cunı

Dcfcnpuonc , cıusquc ufu

Cu m Gratüi f.1 Privt!eg1o Sac. Reg. Maj. Po/on. otS'stotOS-_,.45--s. 4SQS...:~ 4SQS.4S~..S.'Stt45GIS.~4':5et

GEDILNI. Trm JOHANNIS ZACHARI..E STOLLII ANKO

M

oc

XC.

Resim 2: J. Hevelius'un 1690'da yayınladığı Prodromus Astronomiae'nın

baş­

Iık sayfası.

ss


-----------------~--~~

(6)

1

1

Sl181111188~1111111t ı

Tabula de locis Seelllrum fiurum ftcundum Longicudi· . acm &

LıliuıJin(m qul:n Obfervaıione noftri

iniıio annı Htfir• «tıngmcaıaıi

Stcllz

fıg ırarum

1

STclb qaz cft ia cıcrmıicarc aadz

1

Qyr poft cam eft io aada

J

Qı!z

4 Scclla Auftralis iD przcedcati lite·

re SrcUJ

qaatlragtfai prıaıi.

Borcalium.

poft baac cft aocc radiccm cauda

s

invcoimus

Boıealis

ı

Qaadr~Dgali

iD codcm . . .

• Srclla Aaftralior duam

J 17 IJ 7f J6

~

J , .. 1J 78 o

s

A•fllr .tl/1...

q11z fUDt .ia fcqaeari larere ,-.. 4 s ıs 7J o a ·-"· .--aor •-ı: · _.ı_ l AclfiMAlt,._ 1 S111 -m ~c · ~;•. 4 J 3 sS 7f 9 B. J ıx"• hAM Fit•••· ı

SrcUa Aaftralil qu cft

rraa Cuptr

Alpbeıkıdaio

4 o H 7• 4J

iB

4

---------------- ----~------------~--~-L.j Resim 3: Enlem ve Boylam

tablolarının

Latince ve Tajikçe yazılmış 6. ve 7. sayfa.

-


.., _o. __

_c;

G

~-c.-·-

·-

...='--ç.e:..

-~

'--... ~

(,:

-r-'""r_..,._~-~---ö~

c.n -.ı

~

'\.

~


:..;

~.~.1~·.-r-~. . . . .----------...ı-!. ~~4- :t~Jj~~~~........~-~-~

~L·.,.IJ(,~\&.J~--~ ~t'-''·a...-~tptll ~. ~ ~:;. ")~"'-"" . ~ l·Lj.l . ~~ IIIJ u.;{J

-

~--~~:~ "'~~ .,:;~,l!~J~.;;,·'l' cf:ı ~~iJ;.~.;,,ı.tP,,;,;,~Ifi-~~'-Jr~' ~·:~y,.,.,~J u,.,~.~..;,.~.,.;, lliı,.,.,. •

iJ

p' 4J1- .ı

'!,., ..- ~ '-'~'I-J,J4ıJ L_,; .:J'._? ....

1

r~~~!);~·~·UlJ"';,v.~jJ,, Resim 4: Ali Kuşçu 'nun Farsça "Risale fi'l Hesap'ın" kendi tarafından yapılan Arapçaya çevrisi "Risale-i Muhammediye fi'1 ilmü1 Hisap" (Muhammediye) nin ilk ve son sayfası (Ayasofya Kütüphanesi 2733, 71. verakdan, 169 veraka). 273312 ayn. m11, Risa1etü'1-Muhammediyye fi'1-hisab Ar. 878 H. talik, 71-168 yk. 195 vk.


.i~J&,J__, t...-: -~~ ,, u.,'...,.,J'Ju .Jf,Jw.~~.~!P~,!_..~;, ·~~ '-' -o~,.)

·.•

,

.A~~~&~.&..J~

~~~,_;~~~~~·~tl...-1

_.; ~ t~ıJt-_:.

(...u.,A; &.., ......

J

tı'.!lıb-';L'---~&'~.,..._,.,~..,Jh r"'~"-'"~Jv.W.,, ~~e".~~,.;..'-' ~~ı, ~.)Jlı1).~Jf.LIJ t:-'.}~,~1 ~~ 1'

<

1'

~~..~ı~,. r,_,'~ ~"'ıı.,,,_,._

.

--'~.,~..)-'~ '-Jt"-~t:'-~/~~ ~~"'~~Jı,.ı .J} t}*'J'.I~ ... ~w..;'-, .:.~--'1: .t:.J~~;, ·

rH

~C"~M,;.,,._..~ıa.

59


• • ....... . ,

. . .. .... ·...··-, . ...... ,, . "

~.

.

.

..... "·

'

.

'

' ..... .

• '--.1

Resim 5: Ali Kuşçu'nun "Risale fi'l Hey'e" sinin ilk ve son sayfası (Ayasofya Ktltaphanesi Nr. 2670). Ayasofya 267011 Kuşçi, Ali b. Muhammed RisaletU'l-Mugniye fi'l-hey'e Farsça, talik, 173 yk. ll st.


~;,~hii~J~.i·~; ... . . ~

-

ı;~;~f'~,4,ı:;ıi..;.ı~ ~~;~'!"'~ ;~,,~

61


62


-_,,_ /

lf'

~

~"

' 63


..,_ (::'.JtJXI'~'r- - - - - - - ! ~

~'J" v..'!i..P._..,y-ı~,.,~~

-

li*'~WJ~ i,i-J'~;~~;;,,

. ,:,iJ!IIIr(IJif-':.:~ı~J_r,~ ". -

. _,.;,

~

.

~

~

·?J~· ~'(~~lfö"~~ ;,_Jij,,

. ...!~~~.h~j__#'t,·~,~~:J~~~

(.!!:;.~.ıı..JL11,o~•V~r;~a. ••

'

-

1

Y'Jw.,~J_,,u•iJ~~JI/~{1;

~j -~>' c;;;ıı_,;J_pJıc.,·u.,t!'.J

~~rtır.*41'.)1-h.,~·~~,· ~..:iJ.I.'....:, ~;'""J!v"'t,t Resim 7: Ali Kuşçu'nun Farsça yazılmış "Risale fi'l-Hey'e" adlı eserinin Arapça çevirisi olan Fethiye'nin ilk ve son sayfası (Ayasofya Kütüphanesi Nr. 2733) Ayasofya 2733/1 Kuşçi, Ali b. Muhammed Risaletü'l-fethiyye Ar. 878 H. talik, 70 yk. ll str. Müellif hattı (Mikr. Arş. 1903)


. ~..,~ z?~.&._, "~ll'"..J.aı ,_,..

.

~~~..__bJu,~.,., -..JAjJI

~~~tL-~J,.:,:u. r:ı ~~~ /(Jı ı.,h lG;... j/t)~J:ı:-";,.

~;iJC.J ;.,..,.,Jrlbf)IJJJJ.J)!}Ij

-V~rr"~ ,.t.:./&Jıi:~;..-..

~ıv'~'rJ:~w..!---~~ı..ı. t/fl(.~.ıı,I.Jiz.cd;-C:.V·~·~

~11 ,llıi;P/'>:-t'J'~IÜ{:) lt'-'~(J' ıi.l6~·ıJGN ~~N~""'~cv' 1

tt

,/fıo;tı--~.:,, ('-J "~.; lflfl

65


.

,.

" ~ ..... ~If ~J.f ~~Y~\~ ~ ~$~~~.~~~·

. ô~.;v..;ı..,~J~2~ ." \ Z?,C. • .,·,

~t, ~~~\~ ~\ ~L;il

...

'

'-., V

~

~ ~ l:;:.;.. '~ l:

iJ/JI~JIJ·u;

~J;)j_,j/}~j. :

' .. (ı:ı ~;J ~

1:- ~.)1

d~~'Jr.i~" (S ~o) (ı; f. t\ 1 ~\ .. o 1 I.J~ı/ t t f

~

tt '

o o

Resim 8: Seyyidi Ali bin Hüseyin tarafından 955 Hicri (1548/49) yılında yapı­ Jan Fethiye'nin açıklama ve ilavelerle çevirisinin ilk ve son nüshası (Muammer Dizer koleksiyonu.)

66


67


Resim 9: Ali

68

Kuşçu 'nun Mezartaşı

(Eyüp Sultan)


88.06 y. 0001 - 913

M

12451


Muammer Dizer - Ali Kuşçu  
Muammer Dizer - Ali Kuşçu  
Advertisement