Page 1


KIRIM TÜRKLERİ KÜLTÜR VE YARDIMLAŞMA DERNEGİ GENEL MERKEZİ YAYINLARI No: 3

KiRiM YOLUNDA BİR ÖMÜR

HATIRALAR

MÜSTECİB ÜLKÜSAL

Ankara, KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

ı 999


Birinci baskı Nisan 1999

ISBN 975-96488-2-2

Bu kitap T.C. Kültür Bakanlığı'nın maddi katkılarıyla çıkarılmıştır.

İsteme Adresi : Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Genel Merkezi Meşrutiyet Cad. No: 20/14

06640 Kızılay/ANKARA

Tel: (312} 419 47 49- 419 47 50 Faks: (312} 419 47 51

E-Posta: kirim@ada.net.tr

Baskı: Şafak Matbaacılık San. Tic. Ltd. Şti. Tel : (312} 229 57 84

ANKARA

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


TAKDİM Müstecib Ü lküsal (ya da Romanya'daki adıyla Müstecib Hacı Fazıl) hiç şüphesiz ki XX. yüzyıld � diasporadaki Kırım Tatar milli faaliyetlerinin en önemli isimlerinden birisidir. O, hem doğum yeri olan Romanya Dobrucası' nda, hem ana­ vatanı Kırım'da ve hem de hicret ettiği Türkiye'de yaşamış ve milli faaliyette bulun muş bir şahsiyet olarak diğer milli aktivistlerden çok daha geniş görgü ve tecrübe sahibi olma imkanını bulabilmiştir. Ü l küsal, Kırım Tatar basın-yayın tarihinin en uzun ömürlü süreli yayını olmakla kalmayıp, adı adeta muhaceretteki milli faaliyetlerle özdeşleşen Emel dergisinin kurucusu ve çok uzun yıllar bilfii l nclşiriydi. Sadece bu dahi, onun umum Türk dünyası ve Kırım Tatarları çapında oynadığı tarihi rolü izaha kafi gelebilirdi. Ancak, Ü lküsal 'ın XX. yüzyılın hemen hemen tamamını ( 1 899- t 996) kapsayan her manada uzun öm­ ründeki çalışmaları ve eserleri elbette ki yalnızca Emef in ya­ yınından ibaret değildir. Bunun yanısıra o, geniş bir coğrafya içinde büyük tarihi önemi haiz pek çok siyasi ve sosyal fa­ aliyetlerin ve olayların merkezinde yeralmıştır. Nihayet, Müstecib Ü lküsal 'ın, bir "dava adamı " vasfıyla beraber, araş­ tırmacı

kimliğiyle de

Kırım Tatar kültür,

tarih

ve et­

noğrafyasına ilmi katkı mahiyetinde eserlerin sahibi olduğu hatırlanmalıdır. O kadar ki, diğer çalışmalarının yanısıra, özell ikle Romanya'da ve Türkiye'de üç ayrı defa basılan meşhur Dobruca ve Türkler adlı kitabı, yalnızca Dobruca'da yaşayan Kırım Tatar muhacirleri itibarıyla deği l, umum Balkan ve Dobruca araştırmaları açısından da bir klasik niteliğini ta­ şımaktadır. Aynı durum, onun Dobruca 'dal<i Kmm TürkKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

3


/erinde A tasözleri ve Deyimler (Ankara, 1 970) adlı kitabı için de geçerlidir. Müstecib Ü lküsal 'ın burada neşrettiğimiz hatıraları , onun bilhassa milli ve sosyal faaliyetlerine dair olabildiğince te­ ferruatlı ve kendi açısından tahlillerle zenginleştirilmiş, çoğu başka kaynaklarda yer almayan bilgiler vermektedir. Bu ha­ tıralar, uzun ve dopdolu ömür geçirmiş bir dava adamının hayat hikayesini anlatmak itibarıyla da başlı başına önem ta­ şımakla birlikte, aslında bunun ötesinde değeri haizdirler. Ü lküsal 'ın verdiği bilgiler, özellikle doğduğu ve ömrünün yaklaşık _yarısını

geçirdiği

Dobruca

ve

buranın

Türk/

Müslüman ahalisinin o dönemki hayatı ve durumu hakkında mevcut pek az kaynaktan birini teşkil etmektedir. Hatıralar çoğu zaman geniş ölçüde detaylı olarak kaleme alınmışlardır. Bununla birlikte, yazar, bir noktadan sonra ta­ mamıyla özel hayatı kapsamına giren hususlara yer ver­ tnemeyi tercih etmiştir. Mesela, üç kere evlendiği ve bu ev­ liliklerde toplam üç çocuğu (Timur, Ü lkü ve Noyan) olduğu halde, bu evliliklerden yalnızca ilkine ve sonuncusuna çok kısaca atıfta bulunmaktadır. Öncelikle bir dava adamı olan Müstecib Ü l küsal'ın hayatının yalnızca bu yönüyle ilgili kı­ sımlarını aktarmak, ailevi mahiyetteki bilgileri kendisine ve yakınlarına saklamak doğrultusundaki tutumuna (onun müs­ takbel biyografistlerinin işini zorlaştırsa da) saygı duyuyoruz. Görüleceği gibi, Ü lküsal 'ın hatıraları belirli bir noktaya geldiğinde kesilmektedir. i l . Dünya Savaşı döneminin so­ nuna kadar oldukça düzenli ve teferruatlı olarak gelen ha­ tıralar, yazarın CHP ileri gelenlerine ait bazı küçük hatıra parçaları ve muhaceretteki Kırımlılar arasındaki bilhassa 4

KiRiM YOLU NDA BiR ÖMÜR


cevap verme ihtiyacını hissettiği polemiklere ilişkin görüşleri ile adeta aniden sona ermektedir. Hatta, hatıraların sonuna gelindiğine dair her hangi bir ibare de yoktur. Bu durum ya­ zarın hatıralarının devamını yazma niyetinde olduğunu gös­ termektedir. Ancak Ü lküsal 'ın devam mahiyetindeki ha­ tıralarının elyazmalarına terekesinde rastlanılmadıktan başka, bunların yazılmış olduğuna dair bir delil veya işaret de mev­ cut değildir. Bizim de kanaatimiz yazılmış olması halinde çok ilginç olabilecek bu döneme ait hatıralarının maalesef kaleme alınmamış olduğu yönündedir. Müstecib Ü l küsal 'ın herşeyiyle kendisini vakfettiği milli davası uğrundaki faaliyetleri elbette ki burada neşrettiğimiz hatıralarına noktayı koyduğu t 970 veya t 97 t yılında sona ermiş değildir (Yazar girişi kaleme aldığı tarihi 20 Ekim t 970 olarak vermekle birlikte, metin içindeki bazı ibareler kaleme alma veya hiç değilse düzeltme ve ilAve işlerinin t 97 t yı­ lında da sürdüğünü göstermektedir). Ömrünün geri kalan kısmındaki 26 yılı da, yaşının kaçınılmaz olarak getirdiği pek çok sağl ı k problemine ve daima yanı başında bulunmuş olan eşi Emine Hanımefendi'yi kaybetmesi gibi ailevi dertlere rağmen yine dolu dolu geçmiştir. O kadar ki, eğer Ü lküsal o yıllarda da sahnede olma.saydı, diasporadaki Kırım Tatar milli faaliyeti büyük ölçüde sekteye uğrayabilirdi. Bu dönemde, başta Emef in yayınının sürdürülmesi olmak üzere her za­ manki faaliyetlerden başka, özellikle bu meşalenin yeni nesle devrinde Müstecib Ü lküsal'ın şahsı büyük bir rol oynamıştır. Halbuki, t 970' 1i yıllar her açıdan büyük sıkıntıların yaşandığı bir dönemdi. Herşey bir yana, sadece Emefin bu dönemde yayınını sürdürebilmiş olması dahi büyük bir başarı olarak görülmelidir. Her türlü maddi kaynakların gayet sınırlı olduğu KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

5


ve başta merhum Ali Kemal Gökgi ray ve merhum l brahim Otar olmak üzere çok küçük bir veteran grubun haricinde yardımcı olabilecek elemanların bulunmadığı bir ortamda, t 983 ortalarına kadar Emel bilfiil Müstecib Ü lküsal 'ın ida­ resinde çıkabilmiştir. Ü lküsal , ilerlemiş yaşına rağmen, yayıncılık haricindeki faaliyetlerini de bu dönemde şaşılacak bir azimle sür­ dürmüştür. 1 983'de Emefin aralarında bu satırların yazarının da bulunduğu Ankara merkezli genç bir kadroya fiilen dev­ rinden sonra dahi Müstecib Ü lküsal 'ın bu yöndeki katkısı sona ermedi. Dergiyi ve faaliyetleri büyük bir dikkatle iz­ lemeyi ve gerekli gördüğü en küçük bir hususa kadar ikaz ve tavsiyelerini bildirmeyi devam ettirdi. Hatta, görme me­ lekesini büyük ölçüde kaybettiği t 980' 1erin ikinci yarısında dah i , el yordamıyla çok uzun yıllar dostluk ettiği eski model daktilosunda son makalelerini yazmaktan geri durmadı. Artık büyük ölçüde yatağa mahkOm olduğu t 990'1ı yıllarda bile inanılmaz bir ilgi ve dikkatle Kırım ve umum Türk dünyasına ait gelişmeleri takip etmeye çalışıyordu. Hayatı boyunca uğ­ runda mücadele ettiği milletinin nihayet Kırım'a dönmeye başlamasını, Vatan toprağında yeniden yükselen Kırım Tatar varlığını, Sovyetler Birliği 'nin çöküşünü, hem vatandaki hem , de muhaceretteki Kırım Tatar milli faaliyetinin aldığı çok büyük mesafeleri görmesi, yorgun bedeninin bir kaç yıl daha dayanabilmesine yardım etmiş olmalıdır. Kırım Tatarlarının efsanevi lideri ve Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Mustafa Abdülcemil

Kırımoğlu'nun t 992 'den itibaren Türkiye'ye hemen her gelişinde Müstecib Ü lküsal'ı ziyaret etmesi, fi­

ziken artık gidebilmesi mümkün olmayan , ancak aklından hiç çıkmayan vatanı Kırım'ın havasını bir nebze de olsa ona ge6

KiRiM YOLUNDA BiR ÔMÜR


tiriyordu. 1 O Ocak 1 996' da l stanbul Kadıköy' deki evinde vefatını müteakip, cenaze töreninde Gökbayrak'a sarı lı na­ aşını taşıyan ve Kırım Tatar milli davasında dört ayrı nesli temsil eden pek çok sayıdaki sevenleri kabrine Kırım 'dan getirilmiş toprakları döktüler. Müstecib Ü lküsal 'ın bazı hatıralarının yer aldığı iki kitabın daha mevcut olduğunu kaydetmek gerekir. Bunlardan bi­ rincisi, ikinci Dünya Savaşı 'nda 1941-1942 Berlin Hatifalan

ve Kmm 'm Kurtuluş Davası adını taşımakta olup, Emel der­ gisi yayını olarak 1 976'da l stanbul 'da basılmıştır. Kapsadığı dönem adından açıkça anlaşılan söz konusu 1 52 sayfalık ki­ tapta yer alan hatıralar, elinizdeki bu yayında da muhteva itibarıyla bütünüyle yer almaktadır. Bununla birlikte, bahsi geçen döneme dair metinler her iki kitapta da "kelimesi ke­ limesine" denebilecek ölçüde aynı değildir. O döneme ait hatıraların , yazarın olayların akışı esnasında tuttuğu günlük notlara dayandığı ve ikinci Dünya Savaşı 'nda 1941-1942

Berlin Hat/falan ve Kmm 'm Kurtuluş Davası başlıklı kitabın büyük ölçüde bu notların neşrinden ibaret olduğu an­ laşılmaktadır. Burada ise yazar tamamıyla bahsi geçen olay­ ları aynen günlük defterinden nakletmek yerine bir ölçüde uslQp değişikliğiyle sunmuştur. Müstecib Ü lküsal ' ı n bütün olarak hatıralarının neşrini iradi olarak vefatından sonraya bı­ rakmasına rağmen, i kinci Dünya Savaşı dönemine ait ha­ tıralarını ayrı bir şekilde kendisi hayattayken yayın laması dikkat çekicidir. Bu durum, yazarın i kinci Dünya Savaşı dö­ nemine dair diasporada süregelen muhtelif polemiklere cevap verme ihtiyacını duymuş olmasıyla izah edilebilir. Ülküsal ' ı n bir takım hatıralarının yer aldığı bir diğer eseri KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

7


Kmm Türk-Tatar/an (Dünü-Bugünü-Yanm) başlıklı kitabıdır. 1 980'de l stanbul'da basılan bu kitap, esasen bir hatıra kitabı olmayıp, Kırım Tatarları hakkında genel bir bilgi kaynağı olma gayesiyle kaleme alınmıştır. Bununla beraber, kitabın muh­ telif bölümlerinde, özellikle yazarın bilfiil iştirak ettiği olaylara dair (bir kısmı 1 970 sonrası bazı hadiseleri de içine alan) ha­ tıralar bulunmaktadır. Nihayet, Ü lküsal 'ın uzun yıllar baş­ yazarlığını yaptığı Emel dergisindeki çok sayıdaki yazılarında da hatıra parçalarını ihtiva eden kısımlara rastlanabilir. Müstecib Ü lküsal 'ın burada neşrettiğimiz hatıralarının aslı l stanbul 'daki Emel Kmm Vakn arşivinde bulunmaktadır. Ha­ tıralar yayına hazırlanırken tamamıyla aslına sc\dık kalınmış, ancak imla (özellikle yabancı kelimelerin standart imlası) ve bazı cümle düşüklüklerinde yalnızca bunlara münhasır kalan çok sınırlı düzeltmeler yapılmış, ayrıca hiç bir şekilde ne bir söz ilAvesine ne de çıkarılmasına gidilmemiştir. Müstecib Ü lküsal' ı Allah 'dan rahmet dilekleri ve derin saygı ile anıyoruz.

8

Doç. Dr. Hakan KIRIMLI

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ÖNSÖZ Mil letinin veya toplumunun siyasi, sosyal ve kültürel ya­ şayışında oldukça önemli rol oynamış ve hizmeti geçmiş ki­ şilerin bunlarla ilişkin çalışmalarını ve hatıraların ı yazmaları medeni milletlerde bir gelenek halini almış bulunmaktadır. Ben Dobruca' da yaşayan Kırım Türkleri arasında uzun yıllar Türkçülük ve Kırım kurtuluş davası yolunda epeyce çalışmış ve hizmeti geçmiş, 1 94 1 'den sonra Türkiye ' deki Kırımlılar ve milliyetçi Türkler arasında ve bilhassa Emel dergisinde çalışan arkadaşlarla işbirliği yapmış bir teşkilat kişisi olarak bil­ diklerimi ve hatırladıklarımı yazmayı ve bunları benden sonra aynı yolda ve hizmette bulunacak olanlara bırakmayı yararlı ve gerekli bulduğum için borç saydım. Hatıraların doğru ve samimi olarak yazılması gerektir. Bunlara yalan, garaz, haset karıştırılmamalıdır. Tanıdıklardan , işbirliği arkadaşlardan bahsedilirken haklarındaki duygu, ka­ naat ve eleştiri objektif olmalıdır. Hatıraların ı yazanın kendisini anlamaya ve yargılamaya başlamasından sonra - taa çocukluk devresinden son gününe kadar - geçmiş bütün düşünce, telakki, zihniyet ve yargı merhalelerini oldukları gibi yazması gerekir ki yazanın kişiliği ve özellikleri iyice anlaşılsın. Ben, bu esasları göz önünde tutarak hatıralarımı yazmaya çalışıyorum. Kaynak olarak ha­ fızamda kalan anı ve izlerden başka elimde bulunan mek­ tupların kopyalarına veya asıllarına ve bunların cevaplarına, tuttuğum notlarıma dayanıyorum. Çeşitli dergi ve ga­ zetelerde ve bu arada Emel dergisinde çıkan yazılarımdan faydalanıyorum. Hatıralarım Dobruca, Kırım, Almanya ve Türkiye'deki ça­ lışmalarıma ait olacaktır. Bunlar haddizatında geniş bir çev­ reyi ilgilendirmez. Cemiyet içinde işgal ettiğim yer ve elim­ deki maddi imkan , fazla önemi olan işler yapmama müsait KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

9


olmamıştır. Bununla beraber, Dobruca'daki çalışmalarım, buradaki Kırım Türkleri arasında milliye:tçilik ve Kırımcılık ce­ reyanının doğup teşkilatlanmasına ve kuvvetlenmesine amil olmuştur. Ruhumdaki milli duygunun ilk filizlenmesin i , temiz bir Türk ve Müslüman olan annemin kahramanlık ve dinsel ma­ sallarına ve hikayelerine borçluyum. Arapça medrese tahsili görmüş, müderrislik yapmış, Kırım'ı ve Osmanlı l m­ paratorluğu 'nun çeşitli memleketlerini gezmiş dindar ve milliyetçi babamın telkinlerine borçluyum. Bu duygularım 1 908 hürriyet ve meşrutiyet inkılabından ve 1 9 1 2 Balkan fa­ c iasından sonra Türkiye' de yetişen Mehmet Emin Yurdakul gibi milli şairlerin ve Ziya Gökalp gibi büyük Türkçülerin eserlerinden kuvvet ve hız aldı. Türkçeye çevrilen Cıök Bayrak gibi romanlar bu duygularımı ateşlediler. Mehmet Niyazi 'nin Kırım Türk lehçesindeki şiirleri ve manzumeleri bende Kırım sevgisini doğurdu. 1 9 1 7 Rus ihtilali sırasında Kırım'da baş­ layan milliyetçilik ve istiklalcilik hareketleri ve Kurultay hükOmetinin kuruluşu beni 1 9 1 8'de atalarımın yurdu Kırım'a çekti . Türkçülük ve bilhassa Kırımcılık idealim şuurlaştı . Yıllar geçtikçe kuvvetlendi, gelişti ve beni son nefesime kadar götürecek bir aşk halini aldı. Bu idealimin 1 930'dan sonra daha da kuvvetlenmesinde, daha da yararlı ve semereli ol­ masında rahmetli Cafer Seydahmet Kırımer' in etkisi ol­ duğunu şükranla anmalı ve yazmalıyım. 1 960 yılındaki ölü­ müne kadar kendisi ile o lan sıkı işbirliğim ve 1 955 yılından itibaren üzerindeki liderlik görevinin sorumluluğunu bana devretmesi beni idealime daha ağır bir sorumlulukla bağladı. Kendisinden mukaddes bir emanet olarak devraldığım bu hizmet sorumluluğunu ölünceye kadar muhafaza ve müdafaa etmeyi , aynı şekilde başka bir arkadaşa teslim etmeyi en önemli vazifelerimden sayıyorum. Bundan ve ömrümün en uzun kısmını dolduran çalışmalarımdan dolayı vicdan ra10

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


hatlığı ve ruh saadeti ile öleceğime inanıyorum. idealim uğ­ runda yaptığım bir işin ve hatta bir yazının verdiği zevk ve huzuru bana ne tiyatro, ne sinema, ne para, ne seyahat ve ne bir eğlence vermedi. En büyük vicdan huzurunu Türkçülük ve Kırım kurtuluş davası uğrunda bir devlet adamı ile yaptığım konuşma, verdiğim konferans, yazdığım bir makale, kat­ landığım bir zahmet sonunda hissettim. Bunlardan yeni bir ümit ve kuvvet- kazandım. Sağlığımı, enerjimi, kabiliyetimi daima idealim için korumayı ve kullanmayı önde gelen bor­ cum saydım. Çünkü idealin bir insan için büyük hayat ve kuvvet kaynağı olduğuna tecrübelerimle kanaat getirdim. Türkçülük idealimi şöyle özetlemek isterim: Türkçülük şuuru içinde gelişip ve zenginleşip kuv­ vetlenerek birinci veya hiç olmazsa ikinci sınıf devletler sı­ rasına geçen bir Türkiye'nin yaratılmasına, kendi tarihi yurt­ larında esir olan Türklerin birer hür ve müstakil millet ve devlet haline gelmelerine, bundan sonra hemen bütün Türk devletlerinin bir federasyon şeklinde bağlanmasına, yüz mil­ yonun üstünde büyük bir kuvvet teşkil ederek kültürde, tek­ nikte ve bilimde birinci derecede rol oynayan milletler sı­ rasında yer tutmalarına çalışmak ve bir gün bunları gerçekleşmiş görmek. . . B u idealin ilk okullardan üniversitelere kadar verilmesi, şairler, edipler, gazeteciler ve bütün münevverler tarafından benimsenmesi için bütün eğitim kademelerine konulmasının gerektiği ve bunun zaruri olduğu kanaatindeyim. Bugün Türkiye'de başlamış ve günden güne yayılmaya yüz tutmuş ve bir felaket haline gelme durumuna erişmiş bulunan aşırı solculuğun ve kozmopolitliğin tehdit ve tehlikelerinden ancak böyle kurtulabileceğimize inanıyorum. 20 Ekim 1970

Müsteclb 0LK0SAL KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

11


Atalarım ve Yakınlarım Babamın babası Abdurrahman'dır. Abdurrahman'ın babası Hasan ve Ha.san'ın babası Hayali'dir. Hayali ve Hasan Kınm'ın Canköy'üne bağlı bir köyde doğup yaşamışlardır. Köyün adını bilmiyorum. Bunların Kazak soyundan (kabilesinden) ol­ duklarını sanıyorum. Hasan'ın oğlu, yani babam Fazıl'ın babası Abdurrahman Kırım'ın aynı köyünde 1 840 yılında doğmuş olsa gerektir. Canköy'de ve civar köylerinde yaşayan Türkler (Tatarlar), Kırım'ın Ruslara geçmesinden sonra " Hak Toprak" dedikleri Osmanlı memleketlerine göç etmeye başlamışlardır. Dedem Abdurrahman da 1 862 yılında Kırım'ın Orkapı'sından araba ile çıkıp Bucak (Besarabya) topraklarını geçip ve Tuna'yı atlayıp Dobruca'ya çıkmıştır. O zaman oldukça işlek bir iskele olan Mangalya kasabasına yakın Sarıgöl köyüne yerleşmiştir. Burada medrese açarak talebe okutmuş ve bir taraftan da köyde imamlık yapmıştır. Babamın söylediğine göre dedesi Hasan ve büyük dedesi Hayali de Kırım' daki köylerinde hem rençberlik hem de hocalık yaparlarmış. Çalışkan, dürüst ve orta halli insanlarmış. Abdurrahman Kırım'dan yeni evli olarak gelmiş, Sarıgöl'de Hakime, sakine adlarında iki kızı, Fazıl, Kavlamet ve Dervişamet adlarında üç oğlu dünyaya gelmiş. Babam Fazıl 1 86 9, kardeşleri Kavlamet 1 87 1 ve Dervişamet 1 875 yıllarında doğmuşlardır. Abdurrahman'ın en büyük kızı Hakime evli olarak 1 894 yılında Türkiye'ye göçmüş ve Düzce kasabasına yerleşmiştir. Bugün bu kasabada çocukları ve torunları olduğunu bi­ liyorum. Ben torunlarından lsmail Kara ile eczacı Mem­ duh' dan başkasını henüz tanıyamadım. Raziye'nin bugün ls­ tanbul'da evli Saniye adında bir kızı vardır. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

13


Babam Fazıl 1 896 yılında Dobruca'da Kızıl Murat köyünde Vefa Çelebi adında birisinin kızı Şerife ile evlenerek içgüvesi olmuş. 1 879' de Abdülgaffar adında bir erkek çocukları olmuş ve 1 899'da ölmüş. Aynı yıl içinde, bir sene evvel göçüp yerleştikleri, Azaplar köyünde ben dünyaya gelmişim. Doğum tarihim, kesin olmamakla beraber, 1 899 yılının 1 5 Şubat gününe rastlamaktadır. Eski Türk takvimine göre it yı­ lıdır. Arabi aynı 1 5 Receb 1 3 1 5'dir. Annem, doğum yılımın kuraklık ve kıtlık yılı olduğunu söylerdi. Gerçekten 1 899 yı­ lında yağmur hemen hemen hiç yağmamıştır. Ekinler tar­ lalarda başak veremeden kısa saplar halinde kurumuştur. Bu yüzden halk arasında ekmek ve zahire sıkıntısı çekilmiştir. Şu atasözü çok tekrarlanmıştır: "Arpa kürpe aş eken, altın kumüş taş eken". "Arpa bulgur aş imiş, altın gümüş taş imiş" . Çok insan altın ve gümüş mücevheratını bozdurup buğday ve un satın almış ve açlığını gidermiştir. Babam kesin doğum ta­ rihimi büyük taş basması Kur'an Kerim'in kabının iç tarafına yazmış imiş. Fakat bu Kur' an Birinci Dünya Savaşı sırasında askerler tarafından babamın diğer kitapları ile birlikte yakılmış ve doğum tarihi de kaybolmuştur. 1 904 yılında Saliha, 1 906'da Meliha, 1 908'de Necib, 1 9 1 0'da Münib, 1 9 1 2'de Nazım ve 1 920'de Seyfeddin ad­ larında kardeşlerim dünyaya gelmişlerdir. Bunlardan Meliha ile Nc'.lzım'ın ölümleri bana çok dokunmuştu. Meliha beyaz tenli ve mavi gözlü çok güzel ve sevimli idi. Annem, Meliha'nın ölümünden bir ay kadar evvel lstanbul' a gidip gelmiş ve bu kızına lacivert kadife üzerine kılaptan ile işlenmiş bir elbise ve aynı renkte kadife üzerine kılaptan işlenmiş bir serpuş ge­ tirmişti. Ben bunları giydirip ve küçük bir "arabacık"a koyup saatlerce sıcak güneş altında gezdirdim. Bu sırada başına 14

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


güneş geçmiş olacak veya bilmediğim başka bir sebepten olacak, şiddetli bir ishale tutuldu. O zaman yakında doktor olmadığı için Meliha bir kaç gün içinde ölüp gitti. Bu ölüm bana çok dokundu. Günlerce ağladım. Anneme Meliha'nın elbiselerini ve çamaşırlarını elde çıkarmaması için yalvardım. Annem de çok üzülüyor ve benimle beraber ağlıyordu. Ara sıra Meliha'nın elbiselerini ve çamaşırlarını çıkarıp görüyor, yüzümüze sürerek kokluyor ve ağlıyorduk. Bu halimiz böyle bir kaç yıl devam etti. Sonra unuttuk. Kardeşim Nazım 1 9 1 7 yılının ilk baharında göçtüğümüz Çıfıtkuyusu köyünden Azaplar' a döndüğümüz zaman tifo hastalığına tutuldu. Gün­ lerce yatakta yattı. Aynı zamanda ben de tutuldum ve yatağa düştüm. On beş, on altı gün sonra ikimiz de şiddetli ateş günlerini atlattık ve nekahat devresine girdik. Bir gün kardeşim Saliha Nazım'ı kucağına alarak yakın komşumuzun evine hava aldınnaya götürdü. Komşumuz yabani dağ armudundan (kertmeden) turşu kuruyormuş. Nazım bundan bir tane yemiş. Akşam eve döndükten sonra aradan çok geçmeden Nazım'ın ateşi yükseldi ve acı acı inlemeye başladı . Zavall ı çocuk bütün gece uyumadan inledi ve bizi de uyutmadı. Sabaha karşı an­ nemin Nazım'ın başı ucunda ağladığını gördüm. Nazım'ın inilti arasında "zu, zu" dediğini ve su istediğini duydum. Yü­ reğim yanarak kalktım ve yanlarına gittim. Nazım'ın rengi çok değişmiş, sarannış ve adeta toprak rengini almıştı. Annem kamını açıp gösterdi. Göbeğinin etrafı simsiyah olmuştu. Sev­ gili kardeşim son nefeslerini alıyordu. Bir, iki saat sonra da ni­ tekim gözlerini hayata kapadı . Çok yıllar sonra, tifo geçiren kişinin bağırsaklarının çok inceldiğini ve sert bir şeyin ba­ ğırsaklara girmesi ile bağırsakların delindiğini öğrendim ve Nazım'ın böyle bir ölümden gittiğini anladım. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

15


Diğer iki kardeşim : Saliha ve Necib hakkında ileride ya­ zacağım. Amcalarım Kavlamet ve Dervişamet 1 906 yılında Tür­ kiye'ye göçmüşler, Ankara ilinin Bezirgan köyüne veya Ve­ zirhane köyüne yerleşmişlerdir. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Kavlamet Polatlı' nın Karakuyu köyüne ve Dervişamet Polatlı iskelesine göçmüşlerdir. Kavlamet'in Romanya'da ilk ev­ lenmesinden Bayramdede köyünde doğmuş ve 1 935'de Eskişehir'e gelip yerleşmiş Tevfik adında bir oğlu olmuş ve bunun anası Romanya'da doğumdan sonra ölmüştür. i kinci defa evlenen Kavlamet'in Sıddık, Refik, Hatice, Naib, Mak­ bule, Sait ve i rfan adlarında çocukları olmuştur. Dervişamet'in ilk karısından Müzine ve Mensabe ad­ larında iki kızı olmuştur. i lk karısı öldükten sonra ikinci ev­ liliğinden Cevdet, Necmettin ve Nuran adlarında çocukları olmuştur. Annem Şerife'dir. Babası Vefa Çelebi, anası Hacimelek'dir. Dedeleri Kırım'ın Kerç bölgesinin Kazantip köyündedirler. Bunlar da Akyar Savaşı'ndan sonra Dobruca'ya gelmişlerdir. Evvela Kızıl Murat köyüne yerleşmiş olan annemin ailesi 1 898 yılında Azaplar'a göçüp yerleşmişlerdir. Annemin Ömer ve Münire adlarında iki kardeşi olmuştur. Annem Kızıl Murat köyünde 1 879 yılında doğmuş ve 1 94 1 yılında, 1 2 yıl hafif felç hastalığında ıztırap çekerek ölmüştür. Yatalak olarak pek az yatmıştır. Ömer 1 88 1 'de doğmuş ve 1 943 yılında mide kanserinden ölmüştür. Münire 1 884 yılında doğmuş ve 1 92 1 'de ölmüştür. i lk kocasından Mahcube ve ikinci ko­ casından Nusret adlarında iki çocuğu kalmıştır. Hacimelek'in ölümünden sonra ikinci kere evlenen Vefa'nın bu eşinden 16

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Arif, Hedye, Seyitmahmut, Safiye ve Ahmet adlarında ço­ cukları olmuştur. Bir ara bu eşi ile geçimsizlik sebebiyle bo­ şanan Vefa, annemin öz teyzesi Hanife ile evlenmiş ve bun­ dan Naim adında bir oğlu olmuştur. Annemin ana ve baba bir erkek kardeşi Ömer'in Nasiha, Halide ve Rüknettin ad­ larında üç çocuğu olmuştur. Naim adındaki baba bir anne ayrı (teyzesi Hanife) kardeşinin Emin, Nimet, Nedim ve Necdet adlarında çocukları olmuştur.

Babam Fazıl Babam Fazıl , yukarda yazdığım gibi, t 869 senesinde Sa­ rıgöl köyünde doğmuştur. Annesi t 878 yılında ölmüş, ba­ bası Abdurrahman bir daha evlenmemiştir. i lk Arap harflerini babasından öğrenen Fazıl , Amme, Tebareke ve Yasin cüz­ lerini, tecviti ve ilmihali ve biraz da emsileyi babasından okuduktan ve Kur' an talimi yapıp yazı ve hüsnühat da öğ­ rendikten sonra 1 4 yaşlarında lstanbul'a medrese tahsili yapmaya gönderilmiştir. Burada Papazoğlu medresesinde okumuştur. Yaz tatillerinde Dobruca'ya dönerek orak ve harman işlerinde çalışmış ve topladığı para ile kışın oku­ muştur. t 887 yılında babası Abdurrahman ölmüş ve Fazıl iki küçük kardeşi ile kimsesiz kalmıştır. Sarıgöl halkı Fazıl'a ba­ basının yerine köyde imam olarak kalmasını teklif etmiş ise de Fazıl bunu kabul etmeyerek medrese tahsiline devam edeceğin i söylemiştir. Fazıl bu arada, babasının vasiyetini yerine getirmek üzere, t 888 yılında Mekke'ye giderek ba­ basına izafeten ve vekaleten hacı olmuştur. Fazıl, t 893 ve t 893 ve t 895 yılları arasında, medresenin son tahsil dev­ resinde iken, Padişah hükQmeti tarafından Ramazan hocası olarak Bingazi'ye ve Girit adasına gönderilmiştir. Bu vesile ile KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

17


Yunanistan'ı, Malta'yı ve Trablusgarp'ı da görmüştür. 1 895 senesinde Kırım· a giderek akrabalarını da ziyaret etmiştir. 1 896'de medreseden icazet aldıktan sonra Dobruca'ya dön­ müştür. Aynı yıl içinde Kızıl Murat köyünde hamiyeti ile ta­ nınmış Vefa Çelebi'nin kızı Şerife ile evlenmiş ve içgüvesi olmuştur. Kısa bir süre sonra, bir gece yarısı, Romen hükOmeti tarafından köye iskan edilmiş olan Romen ko­ lonistlerinden iki kişi babamın kaldığı evin bir penceresini kırmak suretiyle eve girip hırsızlık yapmıştır. Yakalanan hır­ sızlardan birisi sorgusunda şun lan söylemiştir: "Arkadaşım evi soyarken ben elimde balta ile Hoca'nın ( Fazıl'ın) başında bek­ ledim. Eğer uyanıp kalkmak istese idi balta ile vurup öl­ d ürecektim. Uyanmadı, ben de kendisine dokunmadım. " Böylece babam daha genç yaşında bir ölüm tehlikesi at­ latmıştır. Vefa Çelebi ve ailesi, babam ve annem 1 898 se­ nesinde Kızıl Murat köyünden Azaplar köyüne göçmüş ve yerleşmişlerdir. Fazıl burada bir taraftan rençberlik ve diğer taraftan öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Öğretmenliği, aç­ tığı özel medresede talebelerine dini dersler vermek suretinde olmuştur. Öğretmenliği yalnız bir kaç yıl sürmüştür. Asıl işi çiftçilik olmuştur. Anneme babasından miras kalan 40 dekar tarlayı işlemeye başlayan kocası Fazıl, çok çalışkanlığı ve tu­ tumluluğu sayesinde, yeni tarlalar satın almış ve maddi du­ rumunu kısa zamanda düzeltmiştir. 1 903 yılında kendisi için Mekke'ye giderek haa olmuştur. Bir kaç yıl içinde, köyünde ve çevresinde, çok çalışkanlığı. dindarlık ve dürüstlüğü, ilmi ve fazileti ile tanınmış ve saygı görmüştür. Trablusgarp ve Balkan Savaştan sıralarında bir iki arkadaşı ile Dobrucalılardan topladığı binlerce ley yardımı lstanbul a getirip Hilal-i Ahmer' e (Kızılay'a) teslim etmiş ve makbuz almıştır. ·

18

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Babam Hacı Fazıl hayatında ağzına ne bir sigara ne de bir damla alkollü içki koymuş değildir. Gayet düzenli ve disiplinli bir ömür geçirmiştir. Hiç bir zaman , orak ve harman işlerinin en sıkışık günlerinde bile, beş vakit namazını ve orucunu bı­ rakmış değildir. Bazan kaza namazları kılchğını l')atırlıyorum. Akşamları yattıktan sonra henüz 7-8 yaşlarında iken bana Kur'anı Kerim'den kısa sOreleri ezbere okuttuğunu , gün­ düzleri cüzlerden öğrettiğini, yazı ve hesap dersleri ver­ diğini, Türkçe kıraat kitabı okuttuğunu iyice hatırlıyorum. 1 3-14 yaşıma kadar evde, kendisinin imam ve benim mü­ ezzin olarak, annemin, teyzem Münire'nin ve kızkardeşim Saliha'nın cemaat olarak namaz kıldığımızı da unutmuyorum. Böylece bize tam bir Müslüman ve insan terbiyesi vermeye çalışırdı. Her Ramazan ayında bir Kur'an hatmederdi. Zekat ve sadaka vermeyi , muhtaçlara yardım etmeyi bir vazife sa­ yardı . Sağlığına çok dikkat ederdi. Kışın uzun gecelerde sevdiği akran ve arkadaşları ile toplanıp sohbet etmeyi se­ verdi. Vaktini asla boş geçirmez, kahvehaneye hiç gitmezdi. Bir çok çiftçilik aletlerinin tamirini kendisi yapardı. Akşamları yatsı namazını kıldıktan sonra yatar, erken, güneş doğmadan kalkardı. Yazın orak ve harman zamanında beş saatten fazla yatmaz, fakat öğleyin en az bir saat yatmak suretiyle bunu telafiye çalışırdı. Hiç unutmuyorum: Orak zamanında kö­ yümüze iki kilometre mesafede bulunan bir buğday tar­ lamızdaki mahsOlü makine ile biçiyorduk. Gün Cuma idi. Öğle namazına yarım saat kala makinayı durdukduk, at ve öküzleri yemlemeye verdik. Babam ırgatlarımızı da topladı ve: " Ben Cuma namazı için köye gidiyorum. Siz bu arada yemeğinizi yeyiniz, hayvanları yemleyip sulayınız ve biraz rahatlanınız. Bir saat son ra tekrar çalışmaya başlayınız, vakit KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

19


kayıp etmeyiniz" dedi ve koşa koşa köyümüzün yolunu tuttu. Biz dediğini yapmaya başladık. Yemeğimizi (yoğurt, soğan ve akşamdan kalan erişteli fasulye çorbasını bol halis buğday ekmeği ile) yedik. Bu arada atlar ve öküzler de yemlerini yediler, sularını içtiler. Biz arabanın gölgesinde biraz uzandık. Hayvanlar da rahatlandılar. Aradan bir saat geçti mi geçmedi mi iyi hatırlamıyorum, ırgatlardan birisi bağırdı: "Kalkın, Hacı Baba geliyor!" Gerçekten Hacı Baba kunduralarını eline almış koşarak bize doğru· geliyordu. Bir sıçrayışta kalktık ve hay­ vanları makineye koşmaya başladık. Bu arada babam geldi ve: "Biraz fazla uyudunuz galiba!" dedi ve akşam bizi bir saat fazla çalışmaya mecbur tuttu. Bu hal orak ve harman za­ manlarında arada bir tekerrür ederdi. Babam bu işlerde daima iki kişinin yaptığı işi tek başına yapardı. O kadar hızlı çalışırdı. Onun temposuna uyamayıp işten çıkıp gidenler oluyordu. Onunla beraber aynı tempoda çalışanların ücretini biraz fazla verirdi. Anneme daima iyi yemekler hazırlamasını ve çalışanları iyi doyurmasını tenbih ederdi. Bu sebeple bizde çalışabilenler memnun kalıp ayrılırlardı. Babam tembelleri, yalancıları , terbiyesizleri hiç sevmez ve bunlara katiyen mü­ samaha etmezdi . 1 O yaşlarımda idim. Bir bayram günü, akranlarıma uyarak,

köy meydanında bir sigara içmeye yeltendim. Bir anda ya­ kınımızda babamı görüp korkudan şaşırdım ve sigaramı hemen yere attım. Fakat babam bunu görmüş ve bana: "Müsteceb arkamdan eve gel!" dedi. Korkudan ayaklarım birbirine dolaşarak ve titreyerek kendisini takip ettim ve eve girdim. Bana (elindeki bastonunu göstererek), " Bu seferlik Ramazan Bayramı hürmetine senin kabahatini affediyorum. Bir daha sigara içtiğini görür veya duyarsam, bu sopayı kı20

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


çında paralarım" dedi. Bu ihtarı beni o kadar iyi terbiye etti ki, bugüne kadar sigara içmedim, alışmadım ve bundan nef­ ret ederim. Aynı zamanda babama dua ve teşekkür etmeyi borç sayarım. Hep babamın tenbih ve telkini sayesinde içkiye de alışmadım ve içmedim. Allah kendisinden razı olsun. Birinci Dünya Savaşı içinde 1 9 1 6 yılında Romanya Al­ manya ve müttefikleri aleyhinde harbe girmiş, fakat yenilerek Dobruca ve Köstence Alman askerleri tarafından işgal edil­ mişti. Yiyecek maddeleri şehirlerde çok azalmış ve ka­ raborsaya geçmişti. Başlıca gıda maddeleri olan un, peynir ve yağ gibi şeyler köylerden getirilip satılıyordu. 1 9 1 7 yılının sonbaharında arabaya üç çuval buğday unu ve iki teneke beyaz peynir koyup ve üstlerine saman örtüp Köstence'ye satmaya götürdüm. Bunları bir Türk bakkala iyi para ile sat­ tım. Atları biraz dinlendirmek ve kendim de şehirde biraz dolaşmak üzere arabamı bir hana çektim ve hanın kah­ vehanesine girip bir çay içmeye başladım. Bu arada yanıma uzun boylu esmer bir Çingene geldi ve benimle konuşmaya başladı. Cebimde biraz param olduğunu anladı. Cebinden üç iskambil kağıdı çıkardı. Bunların ikisi onluk siyah ve birisi kırmızı idi. Bana göstererek bunları karıştırdığı ve masanın üstüne kapattı. Bak, dedi. Ben kırmızı kağıdı bulacağım dedi ve ters kapanmış kAğıtların arasından kırmızısından çekip çı­ kardı. Şimde sen dene ve bul . Bulursan ben sana 1 00 ley vereceğim. Bulamazsan sen bana 1 00 ley vereceksin, dedi. Kağıtlara dikkatle baktım. Herhalde bulurum diye düşündüm ve pekiyi dedim. Çingene üç kağıdı karıştırırken kırmızısını gözlerimle ve dikkatle takip ediyordum ve bunu bulacağıma inanıyord um. Çingene üç kağıdı ters yüzü masan ın üstüne koydu. Ben yüzde yüz kırmızı olduğuna inandığım bir kağıdı KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

21


kaldırdım. Siyah değil mi? 1 00 ley'i verdim. Bu sefer Çin­ gene'ye bir daha yapalım dedim. Mutlaka bulacağıma ina­ nıyordum. Ama Çingene, "Bu sefer 200 ley olacak", dedi. Razı oldum. Verdiğim 1 00 leyi geri alacağımı ve üste 100 ley de kazanacağımı düşündüm. Çingene üç kağıdı karıştırırken öyle dikkatle bakıyordum ki bu sefer mutlaka bulacaktım. Bulamazsam üç kağıdı birden kapacak ve aralarında kırmızı kağıt olup olmadığını anlayacak ve böylece bir hile yapıp yapmadığını keşf edecektim. Üç kağıt masanın üstüne kondu ve ben hemen üçünü birden aldım. Bir de ne göreyim? Üçü de siyah değil mi? Çingene'nin hilesini yakalamıştım ama, herif hemen tabana kuvvet kaçtı. Ben de 200 leyi vermekten kurtuldum ve t 00 ley zararla kaldım. Akşam eve dönüp pa­ raları babama verdiğim zaman eksik çıkan t 00 ley macerasını olduğu gibi anlattım. Benim bilmeyerek ve bunun bir çeşit kumar olduğunu anlamayarak geçirdiğim bu tehlikeli ma­ ceraya çok üzüldü, bana bu hususta epeyce öğüt verdi ve bir daha ne kumar ne de kumara benzer bir oyun oynamamamı sıkı sıkı tenbih etti. Gerek bu macera ve gerek babamın öğüdü benim kulağıma ebedi bir küpe oldu ve gerekli dersi bana verdi. Bütün hayatım boyunca bir kere sarhoş ol­ madığım gibi, iskambil kağıtlarının isimlerini de, oyunlarını da bilmem. Bildiğim yalnız biraz satranç ve tavla oyunlarıdır. Bir ara poker oyununu da öğrenmiştim. Fakat hiç bir zaman para için oynamadım. Babamın başlıca rahatsızlığı baş ağrısı idi. Bunun sebebini kendisi şöyle anlatmıştı: " Babam bana Kur'an okuturken, ki­ tabı pencereye koyar ve önünde diz çökerdim. Babam benim sağımda otururdu. Yanlışım çıktıkça sağ elinin kıvrılmış işaret parmağı ile sağ şakağımı dürterdi. Böylece sağ şakağımda ıı

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ağrı ve uyuşukluk hissederdim. Fazla sinirlenirsem veya ba­ şımda üşütme olursa ağrı ve sancı evvela sağ tarafımdan başlardı , hala da öyle oluyor. Babam gerçekten çok sert ve sinirli idi. Kendisinden çok korkardım." Benim babam Hacı Fazıl da çok sinirli idi. Annem, ben ve kardeşlerim ken­ disinden çok korkardık. Hepimizi bazan sopa ile bile döverdi. Çocukluğumda zavallı annemi dövdüğüne çok kere şahit olmuş ve onunla birlikte ağlamışımdır. Yazın iş zamanlarında çok yorulduğu, işlerin iyi gitmediği veya istediği gibi ol� madığı yüzünden birden sinirlenir, küçük bir bahane ile an­ . nemi veya bizi döverdi. Bize asla yüz vermezdi. Üzerimizde büyük otoritesi vardı. Yanında oturmaktan ve bulunmaktan daima sakınır ve kaçardık. Onun her sözü bizim için ilahi bir emir gibi idi. Tersine hareket etmek haddimiz değildi ve ak­ lımızdan geçmezdi. Çok dindar ve dürüst, çalışkan, disiplinU ve vazifeşinas olduğundan bizim de böyle olmamızı isterdi. Yalan söylememize ve kötü hareketlerde bulunmamıza ta­ hammülü yoktu. Kendisi ile ancak üniversiteye devama baş­ ladıktan sonra biraz serbest konuşmaya cesaret edebildim ve o da beni sabırla dinlemeye başladı. Böylece bazı dünya meseleleri ve görüşleri üzerinde tartışma imkanını bu­ labildim. Hatta dini bahislerin sosyal konularına ilişkin olanları üzerinde düşüncelerimi açıklayarak kendisine kabul ettirmeyi başarabildim. Bir Ramazan bayramında köyümüzün camiinde cemaate verdiğim dini, içtimai ve maarife ait bir vaazdan çok memnun kaldı ve beni bu yolda teşvik etti. Emel dergisini t 930 yılının ilk ayının birinci günü çıkarıp kendisine gön­ derdiğim zaman çok sevinmiş, gözleri yaşarmış. Hemen beni tebrik eden mektubunu göndermişti. Bu itibarla milliyetçi, yenilik taraftarı idi. Kız kardeşim Saliha'yı köy ilk okulunu biKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

23


tirdikten sonra Pazarcık şehrinde açılan ve öğretmenleri ls­ tan bul ' dan getirilmiş bulunan kız nümune orta okuluna, bazı cahil ve mutaassıp akrabalarının tenkitlerine rağmen, gön­ derip üç yıl okutmuş ve bundan mezun olmasını sağlamıştı. Beni lstanbul'a gönderip okutmuş, Mecidiye Seminarı 'na vermişti. Liseyi bitirdikten sonra Bükreş Üniversitesi'ne gidip okumama asla engel olmamış, bilakis bütün masraflarımı karşılamıştı. Mutaassıplar Romen okullarında okuyanların Hristiyanlaşacağım söyleyip çocukların Romen okullarında okumalarına mani olmaya çalışırlarken, babam bunlara karşı çıkar ve bunları iknaa çalışırdı. Ben Romanya'da ilk şapka giyen Türklerden olduğum ve konuşmalarımda ileri ve medeni düşüncelerimi ortaya attığım için mutaassıpların hü­ cumlarına ve hatta tekfirlerine (kafir olduğumu söy­ lemelerine) maruz kaldığım zaman babam beni teselli ve teşci ederdi. Köyümüzde Sultan Hamid istibdadından ve ta­ kibinden kaçıp gelen ve evlenerek yerleşen Ali Rıza Kırımizade adında bir bahriye subayı vardı. Kendisine halk "jön Ali Rıza" derdi. Hamiyetli, hürriyet ve meşrutiyet ha­ reketine katılmış olduğu için lstanbul'dan kaçıp Köstence'ye gelmek ve oradan da Azaplar'a yerleşmek zorunda kalmıştı. Bu zat komşu erkekleri sık sık evine toplar, onları aydınlatıcı ve eğitici telkinleri ile hürriyet ve meşrutiyetin iyiliklerine inandırırmış ve jön Türk yaparmış. Babam da bu zatın ko­ n uşmalarına ve celselerine devam ederek jön Türklerden olmuş. Bu hareket yüzünden köyümüzün halkı ikiye bö­ lünmüş. Ali Rıza taraftarları ve bunun muhalifleri . . . Bu yüzden köyde doğan ikiliğin bazı tatsız olaylarını ve belirtilerini ha­ tırlıyorum. Subay Ali Rıza 1908 inkılA bında lstanbul'a gitmiş _ ve orada vefat etmişti. Bu ölüm haberi Romanya'ya ve 24

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Azaplar'a ulaştığı zaman, jön Türklerin, babamın ve da­ yılarımın hıçkırarak ağladıklarını ve dövündüklerini iyice ha­ tırlıyorum. Bu Ali Rıza'nın kızı sonradan benim eşim oldu. Ama, ne yazık ki , babasına benzer tarafı hemen hemen hiç yok gibi idi. Tamamen ana soyuna çekmişti. Babamın jön Türk hareketine katılmış olması da kendisinin uyanık, mil­ liyetçi ve yenilik taraftarı olduğunu göstermektedir. Babamın ikinci ızdırabı ayaklarındaki romantizmadan do­ ğuyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında bundan çok çekti ve hatta 1 9 1 7 senesinin kış aylarında yürüyemez oldu. Ama Tekir Gölü'ndeki kükürtlü ve diğer madenli çamur sıcak banyoları sayesinde tamamıyla iyileşti . Babam sert ve sinirli olmasına rağmen merhametli ve şefkatli bir kişi idi. Hastalandığımız zaman olduğu gibi, bil­ hassa benim tren kazasından ayağım kesildiği ve hastaneye düştüğüm zaman ve kız kardeşimin doğum zamanlarında ve anneme böyle haller geldiği zamanlarda çok yakınlık gös­ terir, merhamet ve şefkatini esirgemezdi . Fakirlere yar­ dımdan , genç fakirlerin evlenip iş güç sahipleri olmaları için gerekli yardımları yapmaktan büyük zevk duyardı. Babam bir ara, Azaplar'da ve civar köylerde, meydana gelen karı-koca anlaşmazlıklarının halli ve ölenlerin mallarının mirasçıları arasında taksimi hususunda Köstence kadısı l b­ rahim Efendi tarafından yetkilendirilmiş ve kendisine izafeten bu gibi işler de görmüştür. Bu işlerden ötürü halk arasında itibar görmüş, güvenilen ve sevilen bir kişi olmuştur. Babam çalışkanlığı, tutumluluğu sayesinde oldukça servet edinmiş, Azaplar'da 80 hektar kadar tarla ve lstanbul 'da KaKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

25


ragümrük'de bir konak satın almıştır. Bize miras olarak kalan tarlaları komünist hükOmet müsadere etmiş ise de, ls­ tanbul'daki yanan konağımızın arsasını satarak faydalanmışız ve babamıza dua etmişizdir. Babam 1933 yılının Ramazan ayında Pazarcık camilerinde okunan mukabeleleri dinlemek üzere bize gelmişti . Bayrama bir hafta kala, hem evinde, hem de çocuk doğuracak olan kız kardeşimin yakınında bulunmak için Azaplar'a döndü. Tarih 4 Mart 1933 sabah saat 1 O. Yolda indiği otobüsten, köye giden bir arabaya binmek için, biraz hızlı yürüpüğü esnada, birden bire kalbinin durmasından gözlerini hayata kapıyor. Bir saat sonra kızkardeşimin kocası Memduh'un verdiği te­ lefon haberi üzerine acı durumu öğrenmiş idik. Ertesi günü cenazesine gelen civar köylerin Müslümanları tarafından ne kadar sayılıp sevildiğini bizzat görmüş, sevinmiş ve aynı amme teveccühünün bana da nasip olmasını Tanrı ' dan niyaz etmiştim. Allah rahmet etsin. Annem Şerife merhametli ve şefkatli bir kadın olduğu kadar, akıllı, muhakemeli, sabırlı ve yumuşak tabiatlı idi. Yaradılıştan terbiyeli ve kibar idi. Babam sinirlenip kendisini dövdüğü zaman hiç sesini çıkarmaz, sessizce ağlar ve vurmaması için rica ederdi. Bize hiç bir zaman babamızı kötülememiştir. Aksine onun-r'a­ ziletinden, ilminden ve dürüstlüğünden bahsederek onu bizim gözümüzde daima büyütmüş ve hürmete layık göstermiştir. Annem küçük yaşında anasını kaybetmiş ve kız kardeşi Mü­ nire'yi ve bunun ölümü ile yine küçük yaşında öksüz kalan kızı MahcQbe'yi bağnna basıp büyütmüş, evlendirmiş ve kendi ço­ cuklarından asla ayırmamıştır. Bunlardan başka akrabasının Zül­ fiye adındaki kızmı da alıp büyütmüş ve evlendirip baş-göz et26

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


miştir. Nihayet, Pazarak şehrinin köylerinden gelen öksüz bır kızı, Makbule'yi de alıp büyütmüş ve baş-göz edip ev­ lendirmiştir. Hepsine tam evlAt muamelesi yapmıştır. Ya­ nımızda çalışmış olan ırgatlar kendisine her zaman saygı gös­ termişler ve hep abla ve anne diye hitap etmişlerdir. Annem hiç bir vakit bunları incitmemiş ve küstürmemiştir. Babama danlıp kızdıklan ve işlerini terk etmek istedikleri zaman annem onları teselli etmeye ve bu hareketlerinden caydırmaya çalışmıştır. Çok kere başarmıştır. Annem eski köy okulunda okumuş, Kur' an okur, tecvit bilirdi. Sonradan kendiliğinden Türkçe okuyup yazmayı da öğrenmiştir. Kitap ve gazete okurdu. Ben küçükken bana Ahmediye, Muhammediye, Kesikbaş, Hazret-i Ali hikayeleri okuyarak anlattığını ve bunları can kulağımla dinlediğimi iyice hatırlıyorum. Ahrete ait çok hikayelerini dinlemişimdir. Bilhassa Meliha kardeşimin ölümünden sonra, onun bize şe­ faatçi olacağını, bizi cehennemden kurtarmak için Allah'dar. mağfiret dileyeceğini söyler ve beni teselli ederdi. Emel dergimizi dikkat ve hevesle okurdu. Milletsever ve yurtsever idi. Komünistlere lanet eder, onların esiri olan kar­ deşlerimizin bir an evvel kurtulmaları için dua ederdi. Kız kardeşimin kaimpederi Hacı Mehmet Efendi'nin bir mevlidinde tansiyon yüksekliğinden sağ tarafına hafif felç gelmiş olan .annem, hemen Köstence'de oturan kardeşim Necib'in evine nakledilederek tedavi altına alınmış, ayağa kalkarak yürümeye başlamıştır. Sıkı perhiz sayesinde 1 94 1 yılına kadar, b u haliyle 1 2 yıl yaşamış, bu yılın Ağustos ayında ölmüştür. Allah rahmet etsih. Kız kardeşim Saliha, henüz çok küçük iken çok canlı, haKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

27


reketli , daima gülen ve konuşan, dikkati ve zekası ile göze çarpan bir çocuk idi. Daha okuma çağına girmeden benimle beraber, ara sıra heves ederek, şko/a dediğimiz, Romen-Türk köy okulumuza gelirdi. Babamın , benim ve annemin yar­ dımları ile 6 yaşında iken okumak öğrendi. Köy ilkokuluna gitti ve bir kaç öğretmen değiştirdi. Çok iyi okudu ve daima sınıfının birincisi oldu. Kıraette, yazıda ve diğer derslerinde olağanüstü kabiliyet gösterdiği gibi hesapta da aynı istidadı gösteriyordu. Halbuki bende hesap kabiliyeti zayıftır. Pa­ zarcık şehrinde açılan Kız NumOne Ortaokulu'na gidip üç yıllık tahsili sırasında da olağanüstü kabiliyet gösteren kız­ kardeşim burasını da pekiyi derece ile bitirmiştir. Bundan sonra tahsiline devam etmek istemiş ise de, benim ve kar­ deşim Necib'in tahsilimiz sebebiyle bu imkan olamamış ve bundan çok üzülmüştür. Ama bunu hiç bir zaman bize his­ settirmemiştir. Kız kardeşim yüksek tahsiline ister Türkiye' de, ister Romanya'da devam edebilse idi, çok başarı elde etmiş olacağına daima inanmışımdır. Muhtelif tarihlerde ken­ disinden almış olduğum mektuplardaki üslOp, ifade tarz­ larının, tasvir ve tariflerinin hayranı idim. Muhakemesinin doğruluğu, akıllılığı, iyilikseverliği, yar­ dım ederliği ve tanıdıklarının acı ve ıztıraplarını dindirir şe­ kilde öğütleri ve tavsiyeleri ile bir iyilik meleği gibi tanınmış olan kardeşim, bütün tanıdıkları tarafından sevilip sayılır, bir kardeş, abla ve anne gibi itibar ve hürmet görürdü. Dikişe, ev tanzimine ve süslemesine de çok kabiliyeti olduğunu öğ­ rendiğim ve düğünlerde akraba ve dostların gelinlik evlerinin tanzimine çağırıldığını duyduğum zaman takdir etmiştim. Çın söylemeye ve hikayeler de yazmaya çok istidadı vardı. Kızı Lamia' dan d uyduğuma göre, i kinci Dünya Savaşı sı28

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


rasında yazdığı çok güzel ve değerli hatıraları , hikayeleri varmış. Komünist rejimi Romanya'da yerleştikten sonra bunları tamamını yakıp imha etme� zorunda kalmış. Merhum Hamdi Nusret, harp içinde, Kırımlılar ve bilhassa Dr. Ahmet Özenbaşlı'nın ve Dr. lsmail Ahmet'in ve eşlerinin ve diğer akrabalarımızın bulundukları bir aile ziyafetinde kardeşim Saliha'nın yaptığı çok içli, duygulu ve bilgili bir konuşmasının herkesi ağlattığını, lstanbul'a kaçıp geldiği 1 949 yılında bana söylemişti. Kendisinden çok hayranlık ve sitayişle bahsetmişti. 1 928 yılında, babam ve annem ile konuştuktan ve ken­ disinin de muvafakatini aldıktan sonra, köyümüzde mevcut ikiliğin kalkmasına yardımı da olacağını d üşünerek, Jön Türkler'e muhalif grubun başı sayılan Hacı Mehmet Efen­ di'nin oğlu Memduh ile evlenmesi hususunda ben bizzat ta­ vassut etmiş ve evlenmelerini sağlamıştım. Bu mesut ev­ lenmeden sonra iki mahalle halkı ve bilhassa gençliği arasında sıkı bir kardeşlik safhası açılmıştı. Kız kardeşim, Seniha, Şayzer, Lamia ve Kutlu adlarında dört çocuk dünyaya getirmiştir. Seniha'yı 27 yaşında iken mide kanserinden ameliyat ettirmiş ise de iyileşemediğinden kaybetmiştir. Kardeşim bundan çok büyük üzüntü duymuş ve çok sarsılmıştır. Romanya' da komünist rejim yerleştikten sonra tutuklanan kardeşim Saliha senelerce hapishanede en ağır eziyet ve meşakkatler altında işkenceye tabi tutulduktan sonra 1 962 yılında kalp durmasından vefat etmiştir. Bükreş Müslüman kabristanına gömülmüştür. Allah rahmet eylesin. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

29


Kardeşim Necib 1908 yılında Azaplar köyünde doğ­ muştur. i lk tahsilini köyünde Türkçe-Romence olarak yap­ tıktan sonra Birinci Dünya Savası sırasında Köstence'deki Alman okulunda iki yıl okumuştur. 1920'de Mecidiye ka­ sabasındaki Müslüman Seminarı'nda tahsile başlamış ve 1927 yılında burasını da bitirmiştir. Buradan mezun olduktan sonra iki yıl Bükreş'deki Halk ve Kooperatif Bankacılığı Okulu'na girmiş ve iki yılda buradan da diploma almıştır. i ki yıl kadar Halk Bankaları Müfettişliği yapmıştır. 1931 yılında Azaplar köyünden merhum Hacı Alimseyit E.fendi'nin kızı Sultan ile evlenmiş ve bundan Süyüm ve Bora adlarında iki çocuk sahibi olmuştur. Necib yaradılış bakımından temiz ruhlu, d ürüst karakterli, sakin ve sabırlı idi. Akıllı ve zeki idi. Milliyetçi ve yurtsever idi. Emel dergisinin 1964 yılı Tem­ muz-Ağustos aylarına ait 23. sayısında Dobrucalı imzası ile yazdığım hal tercümesi bulunmaktadır. Burada onu tek­ rarlamak istemedim. i leride kendisinden bahsedeceğim. Necib 1948 yılının Kurban Bayramı'nın üçüncü günü Köstence' de komünistler tarafından tutuklanarak bir hafta iş­ kence edildikten sonra öldürülmüştür. Kardeşim Seyfeddin 1920 yılında Azaplar' da doğmuştur. 4-5 yaşlarında iken köye gelen bir otomobilden korunurken sürüklenmiş

ve

sağ

ayağı

kalçasından

incinerek

sa­

katlanmıştır. Bu sakatlık ayağında arıza ve topallık bı­ rakmıştır. Bu yüzden köy ilkokulundan daha ötesini oku­ yamamıştır. Terzilik zanatını öğrenmiştir. Otodidaktik suretiyle bilgisini epeyce artırmıştır. 1941 yılında Köstenceli Nigar adında birisi ile evlenmiştir. Çocuğu olmamıştır. Uzun yıllar Romanya'nın meşhur sayfiyesi olan Sinaia şehrinde 30

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


kalmıştır. 1 968 yılının 2 Haziran tarihinde istanbul' a geimiş ve hürriyeti seçerek burada kalmıştır.

Doğduğum Köy Azaplar (Tatarul) Doğduğum köy Azaplar'dır. Romen hükOmeti adını l 935'de "Tatarul" (Tatar) olarak değiştirmiştir. O tarihte bütün köy, su, dağ, vs. adlarını Romenleştirirken, Dob­ ruca'nın en kalabalık, zengin ve münevveri çok bu Kırım Türk köyünün adını halkına göre "Tatarul" şekline değiştirmiştir. Azaplar köyünün hangi tarihte kimler tarafından kurulmuş olduğunu tesbit etmek imk.inını bulamadım. Vaktiyle Ye­ niçeri ordu teşkilatında Azaplar bölüğü bulunduğu söy­ lendiğine göre, Osmanl ıların XIV. yüzyıldan itibaren Dob­ ruca'yı işgal ve istilci etmeleri sırasında Azepler tarafından kurulmuş olması ihtimali vardır. Azaplar Dobruca'nın Kös­ tence ilinin Mangalya ilçesinin bir köyüdür. 1925 yılına kadar ahalisi tamamen Kırım Türkleri idi. O tarihlerde 10-15 hanelik Romen kolonisti (göçmeni) getirilip iskan edilmiştir. Bunlara hükOmet toprağından 5'er hektar toprak verilmiştir. Bu Ro­ menler fakir, cahil olduklarından köyün hiç bir şeyine ka­ rışmamışlar ve köyün güney-batısında ayrı bir mahalle mey­ dana getirmişlerdir. Bu kolonistleri Azaplar'a getiren, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Azaplar'ın orta yerine gelip yer­ leşmiş bulunan, Romen astsubaylığından emekli Russo Marin adında Romen milliyetçisi, açıkgöz, çalışkan, sokulgan bi­ risidir. Ama bu adamın Tatarlara zararı dokunmamıştır. Bunun çocukları köyde mükemmel Tatarca öğrenmişler, hatta çınlamışlardır. Nitekim diğer Tatar köylerinde yerleşmiş olan Romenlerin çocukları da mükemmel Tatarca öğ­ renmişlerdir. KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

31


Azaplar 1 945 yılına kadar üç mahalleden meydana gel­ miştir. Her mahallenin bir camii , camiin yanında Türkçe oku­ nan bir ilkokulu vardı. Köy nüfusunun tamamı Kırım Türkü idi ve sayıları t 800-2000 arası idi. Köyün 8000 hektar kadar ekilir toprağı vardır. Gayet münbit ve bereketlidir. Bu top­ larlardan 5000 hektarı Türklerin malları idi. Bundan 3000 hektar kadarı hükOmet toprağıdır. Komünistler özel mülkiyeti ortadan kaldırarak bütün Türklerin topraklarına el koymuşlar ve bir kuruş bedel ödememişlerdir. Türklerin yıllarca çalışıp kazandıkları ve edindikleri değerli ve bereketli topraklar bir çırpıda ellerinden kazandıkları ve edindikleri değerli ve be­ reketli topraklar bir çırpıda ellerinden alınmıştır. Azaplar köyü çevresi Dobruca ovasının en düz, taşsız ve simsiyah top­ raklarını teşkil eder. Azaplarlılar çalışkan ve dindar insanlar idi. t 923- t 926 yılları arasında köyde 23 hacı, 24 talebe vardı. t üniversiteli, 7 liseli, t 2 seminarlı ve 4 tane sanat okulu öğrencisi. Bunlar köyde tiyatro ve civarda temsilleri ve futbol maçları yapıyorlardı. Bu teşkilat ve faaliyet t 944 yılına kadar sürdü. Komünistlerin yerleşmesi ile bunların hepsi yı­ kıldı.

Okula Başlıyorum 6 yaşımda iken halamın kocası Reşit Molla'da okumaya başladım. Okulumuz, mahallemizin camiinin yanında idi. Taştan yapılmıştı. Tek katlı büyük bir oda ile bir (ayat) sofadan ibaretti. Sıra yoktu. Odanın bir duvarından öteki duvarına kadar uzanan 5-6 rahle vardı. Bu rahlelerin arkasında diz çöküp otururduk. Rahleler t O santim genişliğinde, 25 santim yüksekliğinde ayaklar üzerine oturtulmuş kalın kerestelerden yapılmıştı. Ön rahlelerde kızlar, arka rahlelerde oğlanlar otu32

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


rurduk. Ö n rahlelerden arkaya doğru gittikçe çocukların yaş­ ları da büyüyordu. Odanın tek penceresi önünde ve minder üstünde Reşit Molla otururdu. Yanında her zaman uzun bir sırık bulundururdu. Gerektiğinde bununla en arkadaki oğlanı dövebiliyordu. Bu sırıktan başka bir-iki tane de kızılcık çu­ buğu vardı. Bunlarla ayaklara falaka çekerdi. Molla sarıklı ve cübbeli idi. Cüzlerden ve Kur'andan başka bir şey okutmazdı. i lk okuduğumuz ders abdiyek (heftiyek) denilen taş basması üstünlü, esreli ve ötreli elifba idi. Bunu bitiren sıra ile Amme, Tebarek, Yasin cüzlerini okurdu. Sonra Kur'an 'a başlardı. Buna " Kur'an'ga tüşmek" denilirdi ve merasimle başlanırdı. Kur'an'a başlayan çocuk iyi giydirilir, babası veya anası bir kaç kilo kuruyemiş getirip çocuklara dağıtır, mollaya para ve çamaşır hediye edilirdi: Her Perşembe günü öğle üzeri ço­ cukların hepsi okulun önünde toplanır, kalpe (kalfa) denilen en yaşlı öğrencinin kumandası altında, hep bir ağızdan Ved­ duha suresini makamla bağırarak okur, her durak (kesinti) yerinde " Amin!" çağırırdık. Kur'an'a başlayan çocuk için de aynı merasim yapılırdı. Sonra yemişler dağıtılırdı. Öğrenciler Abdiyek, Amme, Tebarek ve Yasin cüzülerini okuyanlar ve "Kur'an'ga tüşkenler" (Kur'an okuyanlar) olarak sınıflandırılırlardı. Aynı dersleri okuyanlara "sabakdaş" de­ nilirdi. Bir sabaktan ötekine geçmek, öğrencinin çalışmasına ve kabiliyetine bağlı idi. Bir senede Abdiyek'i bitirip ikinci senede Amme, Tebarek ve Yasin cüzlerini bitirenler üçüncü senede Kuran'a geçerler, bunu da iki yılda bitirip okuldan çıkarlardı . Bundan sonra isteyenler medreseye gidip talebe olurlardı . Medresede Arapça din dersleri okutulurdu. Bu­ radan çıkanlar imam, hatip vazifesi görürler ve hoca ünvanını alırlardı. Bu okullarda benden evvel okuyanlardan lstanbul'da KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

33


daha büyük medreselere, rüşdiyelere ve idadi okullarına gi­ denler olmuştur. Bunlardan Azaplar'da üç-beş kişi vardı. Abdiyek bitirip okumaya devam etmeyenlere "kara tanıdı" (harfleri okuyabiliyor) denilirdi, tam cahil sayılmazdı. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında Dobruca Türkleri arasındaki okuma du­ rumu bu idi.

Köstence Rüşdiye Okulunda i ki yıl içinde Abdiyek'ten başlayıp Kur'an'ı bitirmiş idim. Babam, beni o zamanın en iyi okulu olan Köstence rüşdiye okuluna vermeyi kararlaştırdı ve t 906 yılının sonbaharında Köstenceye götürüp o tarihte rüşdiyenin müdürü olan Ali Efendi'ye teslim etti. Yaşım henüz küçük olduğu için Ali Efendi beni ilkokulun birinci sınıfına yazdırdı. Burada al­ fabeden başladım. Arap harflerini iyi bildiğim için hemen sı­ nıfın birincisi oldum. Bir kaç ay sonra ikinci sınıfa geçtim. Burada Kur'an'dan başka kıraat, hesap ve yazı dersleri de okudum, öğrendim. Kışı ve ilkbaharı Ali Efendi'nin evinde geçirdim. Burada benden başka Ali Efendi'nin kaimbiraderi Rüştü, Tatlıcak köyünden Tevfik ve kardeşi Hasan ve benim dayım Arif kalıyorlardı. Hasan benim yaşımda ve sınıfımda idi. Diğer üçü rüşdiye sınıflarında okuyorlardı. Evinde kal­ dığımız Ali Efendi'nin Reşat ve Mitat adlarında iki küçük oğlu vardı. Hanımı Habibe Rüştü'nün ablası idi . Sert ve şefkatsiz bir kadındı. Sabahları bize yalnız birer dilim ekmekle birer bardak kuru çay verirdi. Çay bardakları irili ufaklı idi. Beş ki­ şiden her biri en büyük bardağı almak için dalaşıyordu. En küçük bardak her zaman bana kalırdı. Bu evde karnımız iyi doymadığı gibi, temizliğimiz de yoktu. Çamaşırlarımız çok seyrek yıkanır ve değişirdi. Ü stelik benim gözlerim de ra34

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


hatsızdı. Her gece gözlerim çapaklanarak kapakları birbirine yapışırdı. Gece küçük abdestimizi ev içi nde lazımlığa ya­ pamazdık; bahçedeki abdesthaneye gitmek zorunda idik. Gözkapaklarım yapışmış olduğu için bahçeye çıkamazdım ve bu yüzden her gece yatağıma işerdim. Kurutulup ha­ valandırılmayan yatağım daima sidikli ve pis pis kokardı. Bu acıklı durumum dayım Arif tarafından köye bildirildi. Bir gün annem köyden gelerek benim bitlenmiş olan çamaşırlarımı yıkadı, yatağımı yıkayıp kuruttu ve beni de güzelce te­ mizledi . Böylece kış geçti ve ilkbahar geldi. Ben de köye döndüm ve bir daha Köstence'de okumadım.

Azaplar Mekteb-i İslamiyesi 1 907 yılında köyümüze lstanbul'dan Hafız Hasan adında bir öğretmen geldiğini, bunun da Ali Rıza Efendi gibi Jön Türk olduğu için kaçtığını duyduk. Ali Rıza Efendi bu adamı evine ve himayesine almış. Mahallemizin cemaati ile konuşup şkolaya öğretmen yapmayı kararlaştırmış. Osmanlı tebası olmasına rağmen Romen hükOmetinden köyde öğretmenlik yapması için izin almış. O yıllarda Romen hükOmeti Türklere karşı çok müsamahalı davranıyor, pek çok dileklerini kolayca kabul ediyordu. Çünkü Türklerin Dobruca'dan Türkiye'ye göçmelerini, toprakların işlenmeden kalmasını istemiyordu. Köylerde Romenler henüz azdı. Türkler giderse tarlalar ekil­ meyecek ve ürün vermeyecekti. HükOmet iktisaden zarar edecekti. O yıllarda Türkler çok mutaassıp ve geleneklerine çok bağlı idiler. Zenginler çocuklarını Hristiyanlaşırlar diye Romen okullarına göndermiyorlardı . lstanbul'a gön­ deriyorlardı . Bu yüzden Romence okuyan ve bilen hemen hiç KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

35


yok denecek kadar azdı . Yalnız Köstence'de bir-iki fakir ai­ lenin bir kaç oğlu Romen askeri okulunda parasız olarak okuyordu. Bunlar ilk Türk-Romen subayları oldular. Türkler ancak Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Romen yüksek okul­ larında, üniversitelerinde, lise ve sanat okullarında okumaya başladılar. Bu durum ve tutum komünist rejiminde daha çok hızlanmış ve Türkçe okunmaz olmuştur. 1 958'de bütün Türk okulları kapatılmıştır. Şu hatıralarımın yazıldığı 1 970 yılında Romanya'da Türklerden Romen orta, lise, yüksek okul ve üniversitelerinde yetişmiş ve okumakta bulunan pek çok Türk çocuğu ve genci vardır. Buna karşılık bunlar anadillerini unutmakta ve milli kültürlerini kaybetmektedirler. Yeni öğretmenimiz Hafız Hasan Efendi lstanbul makamı ile Kur' an okuyor ve cemaat tarafından çok beğeniliyordu. Bize de Türkçe şiirler okutuyor ve marşlar söyletiyordu. Şkola dediğimiz okul, köylüler tarafından, Romen hükQmetinin zoru ile, verdiği kereste, cam, kiremit, kireç ve taş ile mey­ dana getirilmişti . Büyük bir sınıfı, bir bürosu, Romen öğ­ retmenin oturmasına mahsus iki odası ve mutfağı vardı. O zaman köyümüzde bir tek Romen yoktu. Kanun gereğince çocuklar 7 yaşından 1 2 yaşına kadar Romence ilk tahsil yap­ mak mecburiyetinde idiler. Bu sebeple günde iki saat Ro­ mence ve iki saat, bazan üç saat Türkçe okuyorduk. Romence okutan, Türkçe hiç bilmeyen Busuyok adında bir Romen öğ­ retmenimiz vardı. Hafız Hasan' ı sevmemize karşılık Romen öğretmenimizi sevmiyor ve saymıyorduk. O da buna çok kı­ zıyor ve sinirlendiriyordu. Köyümüzde ilk kez sınıf ve program üzerine ders oku­ tuluyordu. Hepimiz tahta sıralarda oturuyorduk. Kara tahtaya 36

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


tebeşirle yazıyordu. Romence'den hepimiz 1. sınıf idik. Türkçeden iki sınıfa ayrılmıştık. Ben ikinci sınıfta idim. Oku­ duğumuz dersler: Kur'an, ilmihal, Muallim Naci'nin Kıraat kitabı, hesap, imla, lslam tarihi, hüsnühat idi. Bütün dersleri öğretmenimiz Nafiz Hasan Efendi veriyor, yalnız hüsnühat dersini babam veriyordu . Babam çok güzel "sülüs" ya­ zıyordu. Ben şiiri güzel okuyordum ve bu sebeple, öğ­ retmenimiz yaptığı toplantılarda bana şiir okutuyordu. Top­ lumsal marşlar söyletiyordu. Namık Kemal'in " Amalimiz, efkarımız hubb-ü vatandır" sözleri ile başlayan şiirini ve daha başkalarını büyük heyecan ve hevesle hep bir ağızdan Per­ şembe günleri öğle paydosunda söyleyerek dağılıyorduk. Eskiden Vedduha çağrışıp "Amin" diye yaptığımız tö­ renlerde artık marşlar söylüyor ve şiirler okuyorduk. Öğ­ retmenimiz,

aramızdan

sekiz-on

çocuğu

ayırdı.

Gö­

ğüslerimize, kırmızı-mavi atlas üzerine ipekle "Azaplar Mekteb-i lslamiyyesi" yazılmış geniş kurdelalar taktı. Tabur halinde düzgün adımlarla marşlar söyleterek köy içinde do­ laştırırdı. Köylüler ilk kez böyle bir şey gördüklerinden hay­ ranlıkla bakarlar, "maşaallah, maşaallah" diye seslenirlerdi. Bu arada ağlayan kadınlar da oluyordu. Öğretmenimiz ders " yılı sonunda halkı şkolaya toplar ve önlerinde bizi imtihan ederdi. iyi bilenlere mükafat ve takdirdaname verirdi. Bütün bunlar yalnız Azaplar köyünde değil , bütün Dobruca'nın Türk köylerinde bir devrim sayı lıyordu.

Romen Öğretmen İle Kavga Romen öğretmen bizim Türkçeye önem verip ça­ lışmamıza, buna karşılık Romenceye çalışmamamıza çok kıKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

37


zıyor ve sinirleniyordu. Bir sabah Türk öğretmenimiz yokken bizim bütün Kur'anlarımızı ve Türkçe kitaplarımızı topladı ve alıp lojmanına götürdü. Öğretmenimiz Hafız Hasan Efendi gelince kendisine olayı anlattık. Çok canı sıkıldı ve bize: "Gidin ve olanları babalarınıza anlatın. Ben de Ali Rıza Efen­ di'ye anlatayım" dedi. Hepimiz gidip babalarımıza olayı an­ lattık. Babalarımız Rıza Efendi ile konuşmuşlar. Bir saat kadar sonra Rıza Efendi bir kaç kişi ve öğretmen ile şko/aya geldi. Busuyok ile kançelaryada (büroda) uzun uzun ve kızgın ko­ nuştuktan ve kendisini tehdit ettikten sonra Busuyok kork­ muş, af dilemiş ve bütün kitapları geri vermiş. Biz de bu arada evlerimizden kısa sopalar alarak gelmiş ve Romen öğ­ retmeni dövmeye karar vermiştik. Ama adam af dileyince ve kitaplarımızı geri verince dövmekten vaz geçmiştik. Ne ser­ bestlik ve cesaret değil mi? Busuyok bir kaç gün derse gel­ medi ve görünmedi . Meğer ilçe merkezimiz Mangalya ka­ sabasına gidip eğitim müfettişi ile görüşmüş ve kendisine olayı anlatmış. Müfettiş de, Müslümanları kırmamasını, hoş tutmasını , zorlamamasını ve hatta okula gelmeyen ço­ cukların babalarına para cezası kesmemesini tenbihlemiş. Bu olaydan sonra Romence dersimiz çok gevşedi . Öğ­ retmenimiz fazla meşgul olmadı . Bu durum ve tutum bizim zararımıza olup çıktı, Romencemiz çok zayıf kaldı .

Çocukluğumdan Bazı Anılar i lkbaharda her taraf yeşillik ve çiçeklik olduğu zaman bir kaç çocuk tarlalara ve meralara gider "cuva" denilen otu toplayıp yerdik. Sopalarımızla yılan öldürürdük, d uvadak (toy kuşu) yumurtaları arardık. Toplu halde aygırçık, birdir bir, kötkazmay, uzun eşek, atlançık oyunları oynardık. 38

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Her zengin ve orta halli ailenin iki besli atı ve bir binek tayı vardı. Besli atlarımızı yeni yapılmış ve dingilleri keskin sesler çıkaran " katolay" denilen arabalarımıza koşar, taze ot biç­ meye giderdik. Toylarda {düğünlerde) bunlarla aramızda ya­ rışlar yapardık, gelin karşılardık. Buna "toy aldına çıkma" derdik. Köyümüzün bir kilometre kadar güneyinde "kıbla oba" denilen bir üyük vardı. Buraya tepreşe çıkılırdı. Kızlar ve delikanlılar çınlaşırlar, hediyeler alıp verirlerdi. Bazan at ya­ rışları ve güreş de yapılırdı. Benim bir "ciren " al tayım vardı. Bunu yalnız binmek ve yarışa koymak için beslerdik. Sevimli ve terbiyeli bir hay­ vandı . Yularından tutmadan peşimden gelirdi. Yarışta çok koşardı . Bir sonbahar akşamı dört beş çocuk taylarımıza bi­ nerek köyümüzün 4 kilometre kuzeyinden köye doğru yarışa girdik. Benim tayım en önrle, peşimde benden iki yaş büyük izzet adındaki çocuğun tayı geliyordu. Durmamız gereken noktaya yaklaşıyorduk. i zzet atını durdurmayarak kamçısını boyuna patlatıyor {şaklatıyor) , ben de daha çok hızlanan ta­ yımı durduramıyordum. Duracağım yer, dikenlerle dolu hendekli ve çukurlu bir yerdi . Tayım bunların içersine girdi. Benim gözlerim karardı . Tayım büyükçe bir hendeği atlarken ben üstünden uçtum. 1 2 saat sonra kendimi evde ve yatakta buldum. Başımın üstüne düşmüş ve bayılmışım. Beni ken­ dimden geçkin halde eve getirmişler. Başım ve yüzüm şiş­ miş, dikenle dolmuştu. Köyümüzün ortasında yağmur sularından meydana gelen bir gölcük vardı. Bu gölcük bütün kış dolu olur ve şiddetli soğuklarda kalın buz tabakası halinde donardı. O zaman nallı kunduralarımızla üstünde kayardık, dar aralıklardan geçmek KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

39


suretiyle yarış yapardık. Buz üstünde dandürük (topaç) çe­ virirdik. Ramazan ayında sekiz-on çocuk bir araya gelir, geceleri evlere gidip "Sarı Eçki" , "Şeramazan" (Şehr-i Ramazan) . "Çuval" , "Elveda" söyler, para ve eşya bahşışları toplar ve sonra aramızda bölüşürdük. i lkbaharda " Navrez" (Nevruz­ Yeni gün) şarkısı söyleyerek evlere ve hatta. yakın Romen köylerine gider ve bahşış toplardık.

Orak (Ekin Biçilmesi) Zamanında Orak (ekinlerin biçilme) zamanı köylülerin gece ve gün­ düz tarlalarda kalıp çalıştıkları sıkı iş mevsimi idi. Babam 120 hektar kadar ekin biçerdi. Bunun için çapalaklı maşına kul­ lanırdı. Buna dört öküz ve iki at koşardı . i ki attan birisinin üstüne beni bindirirdi ve uyuklayıp düşmemem için ayak­ larımdan atın üstüne bağlardı. Çünkü güneşin yakıcı sıcağı altında ve makinenin biteviye yeknasak gürültüsü içinde çok uykum gelirdi. i ki at arasında kalan ayağım sıkışır, ağrır ve ben de sessizce ağlardım. Öğle üstü bir saat kadar mola verir, karnımızı doyurur, hayvanları değiştirir ve akşam güneş batıncaya kadar çalışırdık. Akşam olunca, iki atı arabaya koşar ve babamla beraber köye dönerdik. Evde karnımı do­ yurduktan sonra çorba, ekmek ve ikinci günü için yoğurt ve soğanı alarak tarlaya dönerdim. Ben ırgatlarla beraber tarlada yatardım. Babam ertesi günü erkenden tarlaya gelir ve ye­ niden işe koyulurduk. Sabah açılırken, güneş doğmadan, ır­ gatlarla beraber kalkardım. Otluklardan ve arabalardan çö­ zülüp otlatılmaya bırakılan öküzleri ve tırşavlanan (ayakları kösteklenen) atları uzağa gitmesinler, ekinleri çiğnemesinler ve yemesinler diye güder ve gözetlerdim . Öküzlerden ve 40

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


atlardan bazıları ekinleri çiğner ve yerlerdi ve ben de peşleri sıra koşardım. Ayaklarım karamık (böğürtlen) iplerine (ör­ kenlerine) takılıp düşer ve ağlardım. Ben bu işi yaparken ır­ gatlar biçilmiş ekinleri toplayarak çeren yaparlar ve tımavuş (tırmık) ile saçılmış ekinleri toplarlardı. Bu iş kuşluk zamanına kadar sürerdi. Bu arada köyden gelmiş olan babam ma­ kinenin bıçaklarını biler, makineyi yağlar, temizlerdi. Makine ile bir günde 4-5 hektar ekin biçer ve toplardık. Böylece 2025 gün tarlada kalırdık. Yağmur yağdığı zaman işe bir kaç saat ve bazan bir gün ara verir ve dinlenirdik. Orak za­ manında misk gibi kokan otların , temiz havanın verdiği zin­ delik beni canlandırırdı. Geceleri çekirgelerin ve diğer tarla böceklerinin çeşitli sesleri beni eğlendirirdi. Açık ve bulutsuz gökyüzünün derinliklerinde ışıldayan ve göz kırpan irili ufaklı yıldızları seyrederek ve çocukça düşüncelere dalarak uykuya giderdim. Orak bitince harman başlardı. Yan yana iki harman dü­ zenlerdik. Harmanlarda taş ve d üven kullanırdık. Bunlara iki­ şer at koşardık. Bunları "atakazık" dediğimiz harmanın or­ tasındaki bir kazığa bağlı uzun urgana bağlar ve koşturarak urganı kazığa sardırırdık. Harman işleri de 30-40 gün sürerdi. 191O yılından sonra harman işlerini kombina denilen ma­ kinelerle yapmaya ve bir hafta içinde bitirmeye başladık. Benim işim, harman makinesine su çekmekti. Suyu 50 metre derinliğinde olan kuyulardan atla kelebede çekerdik. Büyük deri tulum kullanırdık. Harman işinden sonra ekinleri satılacak kısımlarının Kös­ tence'ye arabalarla taşınıp satılması işi başlardı . i ki atla ara­ baya 800-900 kg. ekini çuvallara doldurup arabaya yükletir, KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

41


akşam Azaplar'dan çı kar, 37 km. uzakta bulunan Köstence şehrine sabaha karşı varırdık. Orada mahsulümüzü satar, paramızı alıp akşama köye dönerdik. Bu işte de benim çok hizmetim geçmiştir.

İstanbul'a Okumaya Gidiyorum Türkiye'de hürriyet ve meşrutiyet ilan edilmişti. Bunun şenlikleri ve sevinçleri Dobruca'da da duyulmuştu. Babam beni lstanbul ' a okumaya gönderdi. Galata rıhtımında an­ nemin öz dayısı lslam Efendi beni karşıladı. O önde, ben ar­ kada ve bavulumu sırtlanan hammal yanımızda yürümeye başladık. Kendi kendime şöyle düşünüyordum: Nereye gi­ diyoruz? Dayı dediğim bu adam kimdir? Yahudiler çocukları çalıp üzüm ve fıstıkla kırk gün besledikten sonra iğneli fıçılara atıp kanlarını çıkarırlarmış. Benim başıma böyle bir şey gel­ mesin . Ama bu adamın başında fes ve beyaz sarık var, Ya­ hudi olamaz, diyordum. Evine vardığımızda bizi bekleyen karısını ve çocuklarını ve diğer yakın akrabaları görünce bütün korkularım gitti.

Numune-i İrfan Okulu Bir hafta sonra annemin dayısı lslam Efendi, beni özel Numune-i i rfan Rüşdiyesi'ne götürüp yazdırdı. Okulun sahibi ve müdürü hemşeri idi. Sarıklı hoca idi. Rüşdiyenin birinci sınıfına yatılı olarak kaydedildim ve orada kaldım. Okula çabuk alıştım. Okulun bandosu da vardı. Ben flanyol denilen çalgıyı çalmaya başladım. Hem derslerime hem de müziğe iyi çalışıyordum. Benim okul masrafım, babamın Ka­ ragümrük'de satın almış olduğu büyük bahçeli ve konaklı evin kiralarından çıkıyordu. O yıllarda iyi okuyan öğrencilerin 42

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


resimlerini okul dergilerinde basıyorlar ve çalışmalarını teşvik ediyorlardı. Bunlar arasında benim de resmim çıkmıştı . Büyük tatil geldi. Rüşdiyenin ikinci sınıfına geçerek Ro­ manya'ya döndüm. Orak ve harman işlerinde çalıştıktan sonra tekrar l stanbul'a gittim . Aynı okula devam ettim ama yatılı olmadım. Ali Rıza Efendi'nin eniştesi öğretmen Ömer Fevzi Efendi'nin evinde kaldım. Hanımı Ali Rıza Efendi 'nin öz ablası ve adı Hatçe idi. i kisi de çok iyi insanlardı . Osman , Şükrü, Sıddık, Basri, Hakkı, Rüşdü, Mustafa adlarında yedi oğulları ile Zehra adında bir kızları vardı . Merhum Ali Rıza Efendi'nin oğlu Faik ve kızı Saliha da Romanya'dan okumaya gelmişlerdi ve burada kalıyorlardı . Osman Romanya'da, Şükrü orduda subay, Sıddık Galatasaray Sultanisi'nde ve Hasan Basri de Edirne Sultanisi'nde idiler. Biz altı öğrenci ders çalışma odamızda yuvarlak bir masa etrafında ders ça­ lışıyordu. Bu aile yanında rahat ettim ve iyi okudum. Ömer Fevzi Efendi'yi ve hanımını şükranla anıyorum. Ders yılı so­ nunda imtihan olduk ve rüşdiye üçüncü sınıfa geçtim. Tatili geçirmek üzere Romanya'ya döndüm. Yazı, eskisi gibi orak ve harman işleri ile geçirdim. Ders yılı başında tekrar l s­ tanbul ' a döndüm. Ömer Fevzi Efendi'nin evinde kaldım. Bu sene aramıza, Edime Sultanisi'ni bitirip gelmiş ve lstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi ' ne yazılmış olan Hasan Basri de k,ıtılmıştı . Kışı okumakla geçirdik. Ders yılı sonunda im­ tihanları başarı ile verdim ve rüşdiyeden mezun oldum. Tek­ rar Romanya'ya döndüm. Tatili, evvelkiler gibi orak ve har­ manda çalışmakla geçirdim. Yaz sonunda tekrar lstanbul'a gelerek Ömer Fevzi Efen­ di'nin evine gittim. Hasan Basri Bey beni alarak Bursa LiKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

43


sesi' ne götürdü ve yatılı olarak yazdırdı. Bu kayıt ve kabul muamelesi pek kolay olmadı . Basri Bey'in müdüre çok ha­ raretli bir konuşma yapması gerekti. Lisenin birinci sınıfına yazıldım. Çocuklar arasında hiç tanıdığım olmadığı için ilk sıralarda çok yalnızlık çektim. Bulgaristan'ın Vidin şehrinden daha evvel gelmiş ve yatılı olan Eşref Akatlı ile Ali Süavi'yi tanıdıktan sonra okula ısındım ve yalnızlığımı hafiflettim. Bunlar lisenin son sınıfında idiler ve beni himaye ediyorlardı. Lisede Trablusgarp ve Bingazi şehirlerinden getirilmiş yatılı Arap çocukları da vardı. Okulda disiplin sıkı idi. Derslere iyi çalışılıyordu. Geceleri yattıktan sonra hep şunları dü­ şünüyordum: Babamın ve anamın köyde nasıl çalışıp zorlukla para kazandıklarını, bu paranın bir kısmı ile beni okuttuklarını biliyorum. Beni sıcak kucaklarından gözyaşları ile ayırıp bu­ ralara kadar gönderiyorlar. Ben de gözyaşlarımla onlardan ayrılıp gurbet ellere düşüyorum. Bunların hepsi niçin ya­ pılıyor? Benim iyiliğim ve adam olmam için değil mi? Öyle ise derslerime iyi çalışmalıyım, öğretmenlerimin sevgilerini ve güvenlerini kazanmalıyım, köyüme döndüğüm zaman anamı ve babamı memnun etmeliyim, diyordum ve bunları sık sık kendi kendime tekrarlıyordum. Öğrenciler arasında kötü ve kara haberler dolaşmaya başladı: " Balkan devletleri birleşip Osmanlı Devleti'nin sı­ nırlarına saldırmışlar. Savaş açmışlar. Osmanlı askerleri geri çekiliyormuş, kaçıyormuş. Düşmanlar şehirleri ve köyleri el­ lerine geçiriyor, çoluk ve çocukları, kadın ve ihtiyarları ke­ siyorlarmış. Biz çok ölü ve yaralı veriyormuşuz. " Herkesin yüzü yaslı ve gözü yaşlı idi. Bir gün Fransızca öğretmenimizin casus olup kaçtığı, kaçarken tutuklandığı söylentileri do­ laşmaya başladı. Fransızca öğretmenimiz bir Sırp idi. Türkçe 44

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


çok az bilirdi. Bu işin aslını öğrenemedik ama, bu adamı bir daha da görmedik. Bir ara okulumuz kapandı. Ben lstanbul'a geldim. Mudanya'dan vapurla lstanbul'a gelirken vapurun anbarında Anadolu'dan askere alınmış gençlerin çırılçıplak Şubat soğuğuna dayanamayarak titrediklerini, yanık gurbet türküleri söylediklerini , tam itaat içinde cepheye gittiklerini görmüş ve çok duygulanmış idim. B ir ay kadar lstanbul'daki akrabalarımın evinde kaldıktan sonra okulumuzun açıldığını öğrendim ve Bursa'ya döndüm. t 913 ders yılı sonunda im­ tihanlarımı vererek lise ikiye geçtim ve Romanya'ya dön­ düm. Yaz yine c:>rak ve harman işleriyle geçti. Balkan Sa­ vaşı 'nın faciaları Dobruca Türkleri arasında da derin ızdıraplar doğurmuştu. Yaz sonuna doğru Romanya'nın Bulgar hükOmetine karşı savaşa girdiği haberi yayıldı. Bir gün kö­ yümüze bir albayın komutası altında bir kaç bin Romen askeri geldi . Giyimli ve bakımlı idiler. Köyümüzün güneyindeki ot­ lakta mola verdiler. Hava ılık ve güneşli idi. Gençler ve ço­ cuklarla birlikte ben de gidip askerleri seyrettim. Albayın atının güzelliği, hele kuyruğunun çok kısa oluşu, askerlerin top arabaları ve tüfekleri benim yeni gördüğüm şeylerdi ve merakımı çekmişti. O anda Mudanya'dan lstanbul'a gelirken vapurda gördüğüm zavallı Anadolu çocukları hatırıma geldi . Aradaki farkı d üşünerek içim sızladı.

Gelenbevi Sultanisi'ne Yazıldım t 9 t 3' ün yaz sonunda tekrar lstanbul' a geldim ve Ge­

lenbevi Sultanisi'nin ikinci sınıfına yazıldım. Sütlüce'de ba­ bamın süt kardeşi Feyzi Kalfa'nın evinde kaldım. Bunun Ziya ve Yaku p adlarında iki oğlu ile Münevver adında bir kızı vardı. Her sabah Ziya ile beraber Sütlüce veya Halıcıoğlu isKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

45


kelesinden vapura biniyor ve Ayvansaray iskelesine çı­ kıyorduk ve oradan yürüyerek okula gidiyorduk. Balkan Savaşı'nın kaybı ve faciaları Türklere çok ızdırap vermişti. Osmanlı Devleti toprak, insan ve siyasi prestij ka­ yıplarına uğramıştı. Bu acılar, kayıplar ve Balkanlılarda uya­ nan milliyet duygusu Türkleri de uyandırmıştı. Saz şairi Mehmet Emin (Yurdakul) gibi ateşli vatan ve milli şiirler ya­ zanlar Türk öğrencilerini ve gençlerini kamçılıyor ve bunlarda milli vicdan ve şuurun uyanmasını sağlıyordu. Ziya Gökalp'ın Türkçülüğü ve bu yolda açtığı çığır Türk münevverlerinde manevi bir hamle kudreti yaratmış ve harekete geçirmişti . Türkçe öğretmenimizin ezberlettiği bu şiirler, tarih öğ­ retmenimizin verdiği fikirler bir çok gençlerde olduğu gibi bende de milliyetçilik ve Türkçülük duygusunu ve şuurunu kuvvetlendirdi. Yine o sıralarda fasikül halinde çıkmaya baş­ layan Gök Bayrak romanını heyecanla okuyordum. Feyzi Kalfa'nın evinde, öğretmen Ömer Fevzi Efendi'nin evindeki disiplin, düzen, bakım ve çalışma yoktu. Bizi kontrol edecek, çalıştıracak kabiliyette kimse de yoktu. Benden iki yaş büyük olan Ziya iyice delikanlı çağına girmişti. Çevre de geri idi . Kendimizi futbola vermiştik. Derslerimizi ihmal edi­ yorduk. Arada bir yüreğim yanarak Bursa lisesindeki dü­ şüncelerimi hatırlıyor ve bunun zoru ile bir kaç gün sıkı ça­ lışıyordum. Bu yüzden Türkçe öğretmenim bir gün bana: "Müstecib, sen denizin dalgası gibi bir gün şahlanıyor, bir gün duruluyorsun " , demiş ve benim bu halimi sezmişti. Fakat ben çevremdeki arkadaşlarıma uymaktan kendimi tamamıyla kurtaramıyor ve derslerime devamlı ve düzgün şekilde ça­ lışamıyord um. Futbol yetmiyormuş gibi t 9 t 4'ün ilk46

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMlTh


baharında Feyzi Kalfa oğlu Ziya'ya ve bana birer bisiklet satın aldı. Bunu kullanmasını öğrenirken epeyce tehlikeli bir kaza da atlattım. Derslerimi büsbütün astım. BulQğ çağıma da girmiş ve içimde başka uyanışlar duymaya başlamıştım. Bütün bunların sonucu olarak imtihanlarımı veremedim ve sınıfta kaldım. Çok üzüldüm, pişman oldum, ama iş işten geçmişti. Romanya'ya ne yüzle dönecek ve aileme nasıl gö­ rünecektim? Ziya da sınıfta kalmıştı. Fakat o benim gibi dü­ şünmüyor ve üzülmüyordu. Nihayet inşaat kalfası olan ba­ basının yanında çalışabilirdi. i kimiz de sınıfta kaldığımızı Feyzi Kalfa'dan gizledik, ona yalan söyledik. Ben Romanya'ya dönme hazırlığı yapmaya başladım. Ziya ile kardeşi Yakup da benimle Romanya seyahati yapmak istediler. Babalarını ikna ederek izin kopardılar. Onlar pasaportlarını almak için bir kaç gün geciktiler, ben beklemeden hareket ettim. Bisikletimi yanıma aldım. Köstence iskelesine çıktıktan sonra bisikletle Azaplar'ın yolunu tuttum. Köyümüze 8 kilometre kala şid­ detli bir yağmura tutuldum. Bisikletim yürümez oldu, çamura battı. Karaköy' den bir araba alarak Azaplar' a gittim. Evdekiler beni görünce şaşırdılar ve haber vermeden geldiğime gü­ cendiler. Babam sınıf geçip geçmediğimi sordu. Sınıfta kal­ dığımı söyledim ve çok utanarak özür diledim, af diledim. Babamın canı çok sıkıldı, benzi sarardı . Ben bu durum kar­ şısında yerin dibine geçer gibi oldum ve başımı kaldırıp yü­ züne bakamaz oldul]l. Biraz sonra mahallemizin imamı ve babamın en yakın komşu ve arkadaşı Abdurrahman Efendi geldi. Eve girince duvara dayalı bisikleti gördü ve "Bu şaytan tegerçik kimin?" dedi. Babam, benimki olduğunu ve yağmur maceramı anlatınca imam efendi: "Eşek çalışır, at aşar! " dedi. Babam bozuntuya vermeden: "Genç işte, heves etmiş" dedi. KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

47


Bir hafta sonra Ziya ile Yakup geldiler. Biz de bir ay misafir kaldılar. Ziya her gün bisiklete, Yakup da ata biniyorlar ve geziyorlardı. Ben de orak ve harman işlerinde evvelki gibi çalışıyordum. Büyükler arasında Avrupa'da vaziyetin çok kötüleştiği, büyük bir savaş çıkacağı halk arasında söyleniyordu. Çok geçmeden Avusturya-Macaristan hükOmetinin Sırbistan'a harp ilan ettiği, Rusya'nın da Avusturya-Macaristan'a savaş açtığı, buna Almanya'nın katıldığı ve nihayet Birinci Dünya Savaşı' nın başladığı ve bütün dünyayı ateş sardığı anlaşıldı. Ziya ile kardeşi babalarından gelen bir telgraf üzerine acele lstanbul ' a döndüler. Ben kaldım. Benim durumun ge­ lişmesini beklemek zorunda olduğum anlaşılıyordu. Bir süre sonra lstanbul Boğazı'nın kapandığı, Karadeniz' de Alman ve Rus savaş gemilerinin çarpıştığı, Türkiye'nin savaşa girdiği haberi yayıldı ve benim l stanbul' a gitme işim durdu.

Seminar'a Girişim Benim okulu bırakıp köyde kalmam doğru değildi. Kö­ yümüzün bir çok genci ve bilhassa küçük dayım gibi hiç ol­ mazsa Mecidiye kasabasındaki Müslüman öğretmen-imam­ hatip okuluna (Seminarul Musulman' a) devam etmem ge­ rekti. Aylak kalamazdım. Öyle de yaptım. Seminar'ın ikinci sınıfına yazıldım. Benim Türkçem sınıf arkadaşlarımınkinden, onların Romencesi benimkinden kuvvetli idi. Türkçeme göre benim beşinci sınıfa alınmam icap ederdi. Seminar'da 120 yatılı talebe vardı. Sekiz sınıflı. lise derecesinde idi. Derslerin çoğu Romence okunuyordu. Türk dili ve lslam tarihi Türkçe okutuluyordu. Din dersleri Arapça okutuluyordu. Seminar'ın müdürü Alecu adında bir Romen'di. iyi Türkçe biliyordu. Çok 48

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


·.«>rt, otoriter ve disiplin sağlayan bir idareci idi. Yardımcısı -.. ırıklı, sakallı, eski kafalı, Laz asıllı, yobaz bir hoca idi. Ro­ mence az biliyordu. Alecu'dan çok korkuyordu. Talebe üze­ r inde otoritesi yoktu. Bahşış aldığı çocukları kayırırdı. Türk � ocuklarına din derslerinin Arap dilinde verilmesi çok ın..\nasızdı. Dersleri veren hocalar da Arapçayı iyi bil­ miyorlardı. Bu seminar, Rusların Kırım'ın Akmescit şehrinde .lçtıkları ve Tatar çocuklarını okuttukları Tatarskaya Şko/a 'ya benzetilerek açılmıştı. Daha doğrusu bu şekle sokulmuştu. Yoksa Seminar medrese olarak eskiden Babadağ şehrinde mevcuttu. Mecidiye kasabasına sonradan nakledilmişti. Ba­ badağı' ndaki medreseye Gazi Ali Paşa tarafından bırakılmış olan binlerce hektarlık vakıflar devletleştirilmiş, buna karşılık medrese yeni öğretmen - imam ve hatip okulu programıyla seminara çevrilmişti (Bu medrese ve seminar hakkı nda Dob­ ruca ve Türk/er kitabıma bakınız). Seminara devam ettiğim iki sene içinde (19 1 4-19 1 5 ve t 9 1 5- 1 916) Eski Şey­ hülislc'.lmlardan Mustafa Sabri Hoca ile eski Hacıoğlu Pazarcık Müftüsü Halil Fehim Efendi gibi bilgin kişiler ders vermişlerdi. Türkçe okutan şair ve yazar Mehmet Niyazi Efendi idi. Se­ minarın yaptığı bazı toplantılarda ve törenlerde, günün ko­ nusu ile ilgili olarak yazdığı şiir ve manzumeleri bana oku­ turdu. Balkan faciasından sonra Türkiye'deki tahsilim sırasında edindiğim milliyetçilik ruhunu sınıf arkadaşlarıma aşılamaya çalışıyor ve öğrenmiş olduğum manzQme, şiir ve marşları kendilerine söyleyerek onları da coşturuyor ve milliyetçi ya­ pıyordum. Mehmet Niyazi Bey'in Kırım Türk lehçesinde yazdığı şiirleri de ezberleyerek okuyorduk. Bunların da milli duygumuzun kuvvetlenmesine büyük etkileri oluyordu. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

49


Bütün seminarda bizim sınıfta esen milliyetçi cereyan hep­ sininkinden kuvvetli idi. Seminar'ın müdürü Alecu beni bir gün odasına çağırarak: "Sen burada milliyetçilik havası es­ tirmeye başladın. Burası Türkiye değil, Romanya'dır; aklını başına topla, bundan vazgeçmezsen attırım seni buradan!" dedi. Müdürün bu tehdidi bendeki milli duyguyu kuv­ vetlendirmek ve ihtiyatı artırmaktan başka bir şeye yaramadı. Bir kaç arkadaş müdür aleyhinde bir komplo bile dü­ şünmüştük.

Küçük Masa Cezası Yemek salonunun bir ucunda küçük bir masa vardı. Her hangi bir sebeple cezal andırılan öğrenci bu masada tek ba­ şına ve ayakta yemek yerdi. Bir gün öğle yemeğinde kuru fasulye yemeği ile kokmuş lahana turşusu verildi. Turşu ye­ nilecek gibi değildi. Masada bulunan arkadaşlarıma fasulye ile turşuyu birbirine karıştırıp masamızın üstüne dökmemizi ve böylece bunu protesto etmemizi teklif ettim ve ilk olarak kendim yaptım. Arkadaşlar da bana uyarak aynı şeyi yaptılar. Bu hareketimiz yemekhanede gürültü ve nahoş bir durum yarattı. Orada bulunan Romen pedagog bunu Alecu'ya bil­ dirmiş. i kinci günü müdür yemekhaneye geldi . Bu hareketin okul tüzüğüne ve disiplin kurallarına aykırı olduğunu söy­ leyerek bana üç gün küçük masada yemek cezası verdi. Ben bir şey söylemeden küçük masaya gittim ve ayakta yemek yemedim. Hiç bir arkadaşımdan tek bir söz çıkmadı . Ta­ mamen yalnız kaldım. i tiraz etmiş veya direnmiş olsam okuldan kovulacağımı anladım. Akşam yemeğini de ye­ medim. Ertesi sabah çaya gitmedim, sınıfta kaldım. Ben bir çeşit açlık grevi yapmıştım. Öğle yemeğine gitmek is50

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


temedim. Pedagog zorla götüra ü, sınıfta kalamazsın dedi. Gittim ve yine küçük masanın başına geçtim, Yemek servisi henüz başlamamıştı, Müdür Alecu geldi ve beni küçük ma­ sanın başında gördü. Yanıma yaklaştı ve: "Müsteceb yap­ tığına pişman mısın? Af diliyor musun?" dedi. Ben başımı eğdim ve sesimi çıkarmadım. Bir an derin bir sessizlik oldu. Müdür: "Sen çalışkansın ama biraz da ihtilalcisin! Seni bu seferlik afediyorum, yerine oturabilirsin!" dedi. Kendisine teşekkür ettim ve masadaki yerine oturdum. lştiha ile yemek yedim. Dobruca Türkü'nün en yüksek bir müessesinde Romen idaresinin bu müstebit tutumu ve sindirme baskısı bendeki reaksiyonu şiddetlendirdi. Milli duygumu daha da kamçıladı. B� husustaki düşüncelerimi benden üç sınıf yukarıda bulunan dayım Mahmut'a ve en yakın arkadaşı Mecit'e açtım. Se­ minar'da bir şeyler yapmamız gerektiğini söyledim. Onlar da durumdan çok üzgün idiler. Ama, daha evvel bazı talebeler bu müdürü atmak için teşebbüse geçmiş iseler de başarı sağlayamamış ve Seminar'dan kovulmuş oldukları için bun­ ları sineye çekmekten başka yol olmadığını söylediler. Se­ minar talebelerinden başka öğretmenler ve bilhassa Türk öğretmenler müdürden çok çekiniyorlar ve kendisine karşı ağız açıp tenkitte bulunamıyorlardı . Müdürün öğrenciler arasında casusları bile vardı. Seminarda tam bir sömürge havası esiyordu. Talebenin % 99' u köylerden gelen uysal ve itaatli çocuklardı. Okulun düzgün ve temiz yaşantısını, köy­ deki düzensiz ve ilkel yaşayışından üstün tutuyor ve bundan memnuniyet duyuyorlardı. Daha iyisini görmemiş ve bil­ miyordu. KiRiM YOLUNDA B i R ÖMÜR

51


Romanya Birinci Dünya Savaşı'na Giriyor 1 9 1 6 yılında, lon Bratianu başkanlığındaki Romen hükOmeti, Kral 1. Carol 'un şiddetli muhalefetine rağmen, Ba­ tılı müttefiklerin yanında Almanya ve müttefiklerine karşı sa­ vaşa girdi. Fakat kısa zamanda yenilgiye ve işgale uğradı. Ayakta kalan Romen orduları Mareşal Averescu'nun ko­ mutası altında Moldova'ya çekildi ve Maraşeşti savunma hattına yerleşti. Dobruca savaş sonuna kadar Alman as­ kerlerinin işgal ve idaresi altında kaldı. Romanya savaşa girince genel seferberlik ilAn etti . Azap­ lar' dan yetmiş beş kadar erkek askere alındı. Bunlar arasında Ömer, Arif ve Naim dayılarım da vardı. Birincisi kara, ikincisi atlı ve üçüncüsü deniz askeri idiler. Ömer dayım savaş so­ nuna kadar Romen ordusunda kaldı. Süvarı olan Arif Tuna boyunda Almanlara esir düştü, Almanya'ya gitti. Savaş so­ nunda döndü. Üçüncü dayım da batırılan savaş gemisinden kurtulup köyümüze döndü. Askere alınan yetmiş beş kişiden yalnız 4 veya 5 kişi geri gelmedi. Romenler bütün cephelerde yeniliyor, çok sayıda yaralı ve ölü veriyor ve kaçıyorlardı . Daha savaşın ilk günlerinde Romen-Bulgar sınırlarına yakın olan köylerdeki Romen halkı kadını, çocuğu , hayvanları ile perişan ve şaşkın halde Kuzey'e, Romanya içlerine göç ediyordu. Geçtikleri Türk köylerinde bir an bile durmuyor, Türklerle asla ko­ nuşmuyorlardı. Türkiye ile de savaşta olduğundan Türkleri düşman olarak görüyorlardı, bunlara güvenmiyorlardı . Kadın, ihtiyar ve çocuk Romenlerin yüzlerinden n e kadar korktuklarını , felakete düştüklerini ve ümitlerini kay­ bettiklerini kolayca anlamak mümkündü. Hepsinin yüzü sa­ rarıp solmuş, gözleri çukurlaşmış ve bakışları ürkekleşmişti. 52

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Jandarma ve Angarya r ı

Dobruca cephelerinden geri çekilen Romen askerlerin ya­ .ılı ve sakatlarını, ağırlıklarını taşıtmak için, Romen jan­ !armaları Türk köylerinden at ve araba topluyor ve ellerine

geçirdiklerini itirazsız alıp götürüyorlardı . Bu arabaları sü­ r ecek 1 5- t 8 yaş arasındaki çocukları ve gençleri de top1 uyorlardı. Bir gün akşamdan sonra köy içersinden evimize dönüyordum. Karaldımızda (evlerimizin ve anbarlarımızın bulunduğu avluda) köpeklerimizin şiddetle havlayıp sal­ dırdıklarını fark ettim. Jandarmaların geldiğini anladım. Hemen orada bulunan Ömer dayımın mısır anbarının dibine çöküp saklandım. Fakat jandarma beni görmüş, koşarak geldi ve ensemden yakaladı ve: "Seni aradım, bir arabacı IAzım" dedi ve beni bir arabaya bindirdi. Artık direnmeye ve kaç­ maya teşebbüsün imkanı yoktu ve tehlikeli idi. Çünkü ka­ çanları derhal vurmak emri vardı. Jandarma ile aynı arabada köyümüze beş km. uzakta bulunan bucak merkezi Mustafa Hacı (Comana) köyüne vard ık. Burada köyümüzden alınmış bir kaç araba ile sürücü gençleri gördüm. Jandarma çavuşu hepimizi cepheye yollayacak ve geri çekilen askerlerin ölü­ lerini ve yararlılarını taşıtacaktı. Bu işte geç dönmek olduğu gibi hiç dönmemek de vardı. Benim tutulduğumdan ev­ dekilerin haberi yoktu. Ne kadar merak edeceklerini dü­ şünüyordum. Jandarmaya rüşvet versem belki kurtulurdum, ama yanımda para da yoktu. Çaresiz her şeye katlanmam gerekiyordu. Rubalarım da ince idi; gece ilerlemiş ve so­ ğumaya başlamıştı. Üşüyordum. Aylarca yollarda kalsam sarf edecek param da yoktu. Böyle kara kara düşünüp dururken köyümüzün muhtarı Ferhat Hacı Menli lsa Ağa'yı gördüm. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

53


Hemen yanına gidip beni kurtarmasını rica ettim. "Bakayım, biraz bekle!" dedi ve jandarma çavuşunun yanına gitti ve ona bir şeyler söyledi ve belki para da vaad etti. Bana yaklaşarak başı ile bir kenara çekilmemi işaret etti. 4-5 arabadan mey­ dana gelen ve iki jandarmanın nezareti altında bulunan ara­ balar kafilesi yola çıkarken ben de tabana kuwet Azaplar'ın yolunu tuttum. Yarı gecede evimize geldiğim zaman anam, babam ve kardeşlerim merak içinde idiler.

Köyümüzün En Zengin Hacısı Götürülüyor Bir gün sonra köyümüzün Bolatlar mahallesine iki Romen subayının geldiği ve köyümüzün en zengini olan ihtiyar Hacı Settar Ağa'yı: "Sen Türk askeri komutanına casusluk ya­ pıyormuşsun!" diye sıkıştırdığı haberi yayıldı. Gerçekten o günü akşama doğru araba ile Hacı Settar Ağa'nın Köstence'ye doğru götürüldüğünü ve yanında iki Romen subayı ile oğlu Mecidiye Seminan mezunu Sıddık Efendi'nin bulunduğunu uzaktan gördüm ve çok üzüldüm. Hacı Settar Ağa dindar, hiç bir şeye karışmayan ve hiç Romence bilmeyen bir ihtiyardı; ama zengindi. Subaylar ondan mutlaka para koparmak için bu işi uydurmuşlardı. Nitekim, ertesi günü Toprakhisar köyünden geri döndükleri görüldü. Bu dönüş herhalde binlerce ley'e mal olmuştu. Toprakhisar, Romen savunma hattının ilk kuruluşları olan büyük bir Türk ve Romen köyü idi. Romenler Ka­ radeniz'den Tuna'ya kadar yaptıkları savunma hattını Top­ rakhisar ve Kobadin (Kutbeddin) köylerinden geçiriyorlardı. Köstence bu hattın gerisinde kalıyordu. Köyümüz b u hattın 20 km. kadar güneyinde ve dışında kalıyordu. Dobruca cep­ hesinden geri çekilen Romenler bu istihkamlara ( transşelere) yerleşmişlerdi. 54

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Hacı Settar olayından iki gün sonra köyümüze bir kaç l \ulgar süvarisi geldi ve: " Romenleri koval ıyoruz. Bizim ar­ kamızdan Bulgar ve Türk askerleri geliyorlar, bizden kork­ mayınız, biz müttefikiz" dediler, d urmadan kuzeye doğru 81ttiler. Ertesi günü çeşitli haberler yayı lmaya başladı: Romenler Karaköy'ü ve Hamza Hacı köyünü basmışlar. Türkleri alıp 8Ötürmüşler ve kurşuna dizmişler. . . Karaköy Azaplar'ın ku­ Leyinde 6 km. ve Hamza Hacı köyü de 8 km. uzakl ığında idiler. i kisi de tam Türk köyü idi. Hamza Hacı 'da öz teyzem Münire çocukları ile oturuyordu. Kocası Selamet hoca, Os­ manlı uyruğu olduğu içi n , diğerleri gibi , savaşın başında, Romen hükOmeti tarafından Tuna'dan öteye götürülüp en­ terne edilmişti. Teyzemi ve çocuklarını Azaplar'a getirmek üzere öğleden sonra iki atlı bir araba ile Hamza Hacı köyüne gittim. Karanlık basıncaya kadar ev eşyasını arabaya yükledik, atları ahıra bağladık. "Akşamın şerri, sabahı n hayırı " diye sa­ bahı bekledik. Evde ışık yakmadan karanlıkta oturduk. Zaten hiç

bir

evde

ışık yanmıyordu.

Sokaklarda

kimse gö­

rünmüyordu. Herkes korkudan evine kapanmıştı. Teyzemin evi tek odalı, kiremitsiz, toprak örtülü ve basık olduğu için göze çarpmıyord u. Gece Toprakhisar istihkamlarından gelen Romen askerlerinin köyde bazı evlerden aldıkları erkekleri alıp götürdüklerini, birisini kaçmaya teşebbüs ettiği için kur­ şunla öldürdüklerini sabahleyin öğrendiğimiz zaman çok korktuk ve bizi koruyan Tanrı 'ya şükrettik. Daha emin bir yoldan hep birlikte Azaplar' a geldik. Duyulan haberlerden evdekiler korku içinde idiler. Bizi sağ görünce sevindiler. Günler geçiyor, Bulgar ve Türk askerleri köyümüzden geKIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

55


çerek kuzeye, Romen istihkamlarına karşı cephe kurup tut­ maya gidiyorlardı. Mustafa Hacı (Comana) köyünde bir Türk alayı yerleşmişti. Babam bu alayın komutanı ile görüştü ve Azaplar'ı korumasını rica etti. Çünkü köylerimiz idaresiz, hi­ mayesiz kalmıştı.

Bulgar askerleri köyleri yağmaya baş­

lamışlardı. Bulgar asker ceketi giymiş ve eline silah almış si­ viller çapulculuk yapıyorlardı. Köylüler de mallarını, can ve namuslarını savunmak için askerlerden kalan silah ve kur­ şunları topluyor veya para ile satın alıyorlardı. Akşamdan sa­ baha kadar nöbet tutuyorlardı. Geceleri ışık yakmıyor, bağınp konuşmuyorduk. Sonbahar gelmiş, hava iyice serinlemiş, arada bir yağan yağmur toprağı çamur haline getirmişti. Azaplar'ın ve Dobruca ovasının siyah özlü çamuru meşhurdu. Tekerlekler dönmez, ayaklar yürümez. Romanya savaşa girinceye kadar orak ve harman işleri bi­ tirilmiş, ekinler anbarlara doldurulmuştu, ama, mısırlar sap­ larından henüz toplanmamış olduğundan, gündüzleri bunları topluyorduk. 1 9 1 6'da ürünler pek iyi olmuştu . Ama bunları satıp paraya çevirememiştik. Askerlerden kalan ve satılan silah ve kurşun o kadar çoktu ki, bütün gençler silah edinmiş, hedefe nişan talimleri ya­ pıyorduk. Adeta birer vahşi savaşcı olmuştuk.

Gözetleme Kuleleri Köyümüzün çevre yanı büyük saman yığınları ile dolu idi . Gündüz ve gece yüksek saman yığınlarının üstüne çıkarak etraftaki cephe hareketlerini gözetliyorduk. Bu yığınların üs­ tünden etrafa bakılınca ufuk o kadar genişliyordu ki 1 8-20 köyü görmek mümkün oluyordu. Köyümüze 20 km. uzakta 56

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


olan Toprakhisar'ın kilisesinin kubbesi ve saman yığınları se­ \ l lebiliyordu. Toprakhisar istihkamlarından atılan topların sürültülerini duyuyor, geceleri ışıltılarını da görüyorduk. Bazı seceler mitralyöz ve tüfek seslerini bile işitiyorduk. Bulgar ve rürk askerleri de Hamza Hacı köyünün kuzeyindeki bayırlara ve Toprakhisar istihkamlarına karşı daha zayıf istihkamlar ka1.1rak bun lara yerleşmişlerdi. Karşılıklı atışlar yapılıyordu. Savaş bize bir eğlence konusu gibi geliyordu.

İki Bulgar Plaçkacısı Bir gün öğleden sonra, Bulgar asker elbisesi giyinmiş iki kişi, sekiz besili öküzümüzün bulunduğu avlunun dış kapısına dayandı . Kapı içerden kilitli olduğu için açamıyorlardı. Kapıyı kı rmaya çalışıyorlardı.

Babam, avluya girerek kapıyı aç­

mayacağını ve öküzleri kendilerine vermeyeceğini bağırarak söyledi . Bulgarlar öküzleri alıp götüreceklerini, kapıyı açmazsa kıracaklarını söylediler ve mavzerlerine kurşun sürerek kapının parmaklıkları arasından babama nişan aldılar. Durum çok teh­ llkeli idi. Fakat babam korkmuyor ve diretiyordu. Bu arada bana şöyle seslendi: "Müstecib, hemen ata bin, Mustafa Hacı 'daki Türk komutanına git ve durumu anlat! Asker gön­ dersin ve bizi bunlardan kurtarsın ! " Bunun üzerine Bulgarlar kendi aralarında Bulgarca bir şeyler konuşarak uzaklaştılar. Hepimiz: "Sevgili Türk askeri! Adın duyulduğu zaman senden korkuyorlar! " diye sevindik ve Türk olduğumuza şük­ rettik.

Baskın Kasım ayı ortalarında idik. Hava soğuk ve yağmurlu idi. Yer o kadar çamur idi ki iki at boş arabayı bile zor çeKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

57


kebiliyord u. Geceler zifiri karanlık ve korkunçtu . Top gü­ rültüleri , silah takırtıları rüzgarın uğultusu ile karışarak ufukları yırtıyor ve bizi korkutuyordu. Bir gece bu gürültü ve uğultular artmaya ve yakınımıza kadar gelmeye başladı. Herkes alı­ şılmamış bu durumdan korkup kuşkulandı. Uykuda olanlar kaldırıldı. Herkes harekete hazı r bir vaziyete geti rildi . Yaşlı ve tecrübeli kişiler Romenlerin ani bir gece baskınından kor­ kuyorlardı. Komşular bir yere toplanmışlar, ne yapmak ge­ rektiğini konuşuyorlardı. Hepimizin elimizde silah etrafı do­ laşıyorduk. Top ve silah sesleri şiddetleniyordu. Tam bu sırada evimizin penceresi hızlı hızlı vuruldu. Kalın bir ses: " Hacı efendi, ben Ali Çavuş! " dedi. Babam Çavuş' un sesini tanıdı ve hemen dışarı çıkıp kendisini gördü. Biraz sonra he­ yecanlı olarak geldi ve: " Romenlerin keşif askerleri kö­ yümüzün doğu tarafında bir kilometreye kadar yaklaşmışlar. Türk ve Bulgar askerleriyle ateş düellosu yapmışlar ve geri çekilmişler" dedi. Ertesi sabah köyden çıkıp güneye gi­ dilmesine karar verildi.

Kıymetli Eşyamızı Gömdük Romenler çekilip gittikten ve Bulgar süvarileri geçtikten bir kaç gün sonra babamla ben yeni evimizin bahçesinin or­ tasında büyük eşya sandığı girecek derinlik ve genişlikte bir çukur açtık. içine saman ve saman kırıntısı döşedikten sonra, içine kıymetli eşyamızı, tapu senetlerimizi koyduğumuz bir sandığı yerleştirdik. Üstüne yarım metre kalınlığında toprak attık. Toprağı iyice çiğnedik. Biz bu işi yaparken annemle kızkardeşim duvarın üstünden dışarısını gözetliyorlardı. Bu iş dördümüz arasında bir sır olarak kalacaktı ve kaldı da. 58

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Az Daha Küçük Kardeşimi Öldürüyordum Sabah açı lmıştı. Babam, annem ve kızkardeşim denkleri ve

eşyayı arabalara yükleyerek yol hazı rlığı görüyorlardı. Dı­

'l•ırda ince bir yağmur çiseliyor, rutubet kemiklere kadar iş­ l iyordu. Ben içerde mavzerime şarjörü sürüyordum. Silahım .'\rıiden ateş aldı ve kurşun yer yatağında uyuyan dört ya­ '.• ıııdaki kardeşim Nazım'ın yastığını delerek döşemeye sap1 .mdı. Nazım korkarak uyandı ama ne olduğunu anlayamad ı. ! \enim de ellerim titriyor ve yüreğim patlarcasına vuruyordu. l\creket versin kardeşime kurşun isabet etmemişti . Tehlikeyi ııcuz atlatmıştık. Kendi kendime: "Müstecib silahına dikkatli ol, kaza çıkarırsın" dedim, bu olaydan ders aldım.

Güneye Hareket Sabah açı lıp yola çıkmaya hazırlanırken köyde bir takım kara haberler dolaşıyordu: "Gece güneye doğru yola çıkan bir l«1fı leyi Romen askerleri kılıçtan geçirmişler" diye. Biz, Ömer ve Arif dayılarımın aileleri ve bir kaç komşu altı araba ile yola ı, ık tık. Her arabaya dört at koşmuştuk. Buna rağmen çamur yüzünden arabalar çok yavaş ve zorl ukla ilerliyordu. Kö­ yümüzün güney, doğu ve batı semtlerinden çıkan yüzlerce .ıraba, at, insan ve hayvan sürülerinin güneye doğru aktığını 8Örüyorduk. Arabalar arka arkaya kuyruk olmuşlar. Hepsi tepelerine kadar yüklü , üstlerinde yaşlı kadınlar, erkekler ve ı,· ocuklar oturmuşlar. Genç kızlar ve erkekler yayan, ellerinde o.;opa, kamçı koyun ve hayvan sürülerini götürüyorlar. Bazı .uabalardan ya bir su fıçısı veya bir boş kova yere gürültü ile yuvarlanıyor, besili atlar ve taylar ürküp şahlanıyor, üst­ lerindeki çocuklar yere yuvarlanıyorlar. Heyecan: ve gürültü l<IRIM YOLUNDA BiR ÖMÜR

59


içinde birbirlerini kaybedenler bağrışıyorlar. insan, hayvan , araba bir kaç bini buluyor ve meydana getirdiği kuyruk bir kaç kilometre

uzunluğunda.

Azaplar'ın güneş görmeyen,

er­

keklerden saklanan güzel kızlan şimdi üstlerine eski elbiselerini giymişler, başlarına yırtık şallarını örtmüşler, kimisi araba sü­ rüyor, kimisi yerde yürüyor. Bu acıklı manzara karşısında üç dört ay evvelki Romenlerin kaçışlarını ve ızdıraplarını hatırlamamak mümkün değildi. Felaket anlarında insanların nasıl eşit duruma düştüklerini, aynı zahmet ve meşakkati nasıl paylaştıklarını görüp anlamak kolaylaşıyordu. Azaplardan çıkarken bir Bulgar süvari bölüğünün kuzeyden" güneye çekildiğini ve köye gir­ diğini, bir kaç Romen top güllesinin köyün içine düşüp pat­ ladığını, toprağı savurduğunu gördük.

Kanlıçukur Köyünde Azaplar'dan çıktıktan 6 saat sonra Kanlıçukur köyüne vardık. Köy halkı hep Türk olduğu için evlere sığındık. Ka­ dınlarla çocukları evlere dağıttık. Erkekler dışarıda arabalarda kaldık. Her odada 1 8-20 kadın ve çocuk yerleşti. Analar oturdukları yerde ve çocukları kucaklarında uyuyorlardı. Çoğu insan uyumuyordu. Büyük erkekler ayakta geziyorlardı. Yağmur çiseliyordu, hava ayazlıyordu. Benim bindiğim ara­ bada Karaköylü Abdi adında ihtiyar bir adam yatıyordu. Tek başına bize sığınmış ve hasta idi. Durmadan bağırıyor ve in­ liyordu. Bu yüzden gözüme uyku girmiyordu. Halbuki yor­ gun ve uykusuzdum.

Pirveli Köyünde Kurşuna Dizilenler Sabah olunca bir acı haber dolaşmaya başladı: " Pirveli köyünden bu gece birisi kaçıp gelmiş. Romenler, Top60

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


rakhisar'a yakın olan Pirveli köyünü basmışlar. 1 8 erkeği kurşuna dizmişler ve dört kadını da alıp götürmüşler. " Bu haber büyük telaş ve üzüntü yarattı. Kanlıçukur köyünde kalmanın da tehlikeli olacağı zannı uyandı. Biraz güneyde Romen-Bulgar sınırını geçip Çıfıtkuyusu köyüne yerleşmenin ihtiyatlı olacağı söylendi. Bir gün sonra yalnız Türklerin otur­ dukları Çıfıtkuyusu'na gidildi. 1 9 1 7 yılının ilkbaharında Azaplar' a döndüğümüz zaman Pirveli köyü olayının aslını öğrendik: Pirveli'de büyük toprak sahibi olan bir çokoy Romen vardı. Evleri , anbarları ve ahırları köyün ortasında geniş bir alanı kaplıyordu. Büyükbaş hayvanı, koyunu, çiftçilik makineleri pek çoktu. Anbarları çeşitli toprak ürünleri, mağazaları kaşar çuvalları ve beyaz peynir fıçıları ile dolu imiş. Romenler geri çekilirken, çokoyun ırgatları ve kahyaları çiftliği bırakıp kaç­ mışlar. Bir kaç gün çiftliğe kimse uğramamış. Bunu gören köyün Türk halkı anbarlara dalmışlar, kaşarları ve peynirleri yağma etmişler. Bu yağmayı, bir mağazanın tavanında saklı kalan bir Romen ırgat görmüş. Romen keşif askerleri Azap­ lar' a geldikleri gece diğer bir Romen müfrezesi Pirveli 'yi basmış. Tavandaki

Romen olayı

Romen taburunun

ko­

mutanına anlatmış. Komutan tutabildikleri erkeklerden 1 8 tanesini, kendilerine kazdırdığı hendeğin kenarına dizerek, kurşundan geçirtmiş. Türk kızlarından da dört tanesini alıp götürmüş. O gece kurşuna dizilen 1 8 erkekten idris adında ve benim Semi nar' dan arkadaşım olan bir genç olayı doğ­ rulamış ve kendisinin bir mucize kabilinden sağ kaldığını bana bizzat şöyle anlatmıştı: "O gece köyde kaçamadan 1 8 erkek kalmıştık. Romen komutan köyün kenarında 1 O metre l<IRIM YOLUNDA BiR ÖMÜR

61


uzunluğunda ve bir metre derinlikte bir hendek kazdırdı. Yüzlerimizi hendeğe çevirterek sıraladı . Arkamızdaki as­ kerlere yaylım ateşi yaptırdı. Herkesle beraber ben de hen­ değe yuvarlandım. Nasıl olduğunu bilmiyorum, benim sağ ayağım hendeğin dışında havada dikilip kalmış. Askerler bizi bırakıp uzaklaştılar. Hendek içindekilerin iniltileri de kesildi. Ben kendimi toparladım ve dışarda kalan ayağımı çektim. Sıcak bir şeyin baldırımdan kalçama doğru aktığını hissettim. Dışarda kalan ayağımın topuğu yaralanmıştı. Hendekten çıktım, gömleğimi yırtıp bir parçası ile yaramı sardım. Gö­ rünen asker ve kimse yoktu. Güneye, Aşçılar köyüne doğru yürümeye başladım. Hava yağmurlu, soğuk, yer çamurd u. Görünmemek ve ele geçmemek için tarlalardan ve otların arasından yürüyordum. Tanrıya hamd olsun, kurtuldum ve işte yaşıyorum" demişti. Kanlıçukur köyünde kalacak ve sığın ı.cak yer bulamayan bir kafile gece yoluna devam ederek Çıfıtkuyusu ' na varmış. Bu kafilede bulunan ve kocası Romenlerde asker olan genç bir kadın, çamaşır ve elbise bohçasını bir koltuğuna, altı aylık kundak çocuğunu diğer koltuğuna al ıp yayan gidiyormuş. Zavallı yorgunluktan ve soğuktan düşecek hale gelmiş. Kendi kendine: " Bu bohçayı da ne diye taşıyorum. Ölürsem kime kalacak sanki " diyerek yükünü hafifletmek için bohçayı atıyor. Sabaha karşı Çıfıtkuyusu köyüne gelip bir eve sı­ ğındıktan sonra: "Yavrumun da hiç sesi çıkmıyor. Ne oldu bilmem masuma?" diye kundağı ararken bohça yerine onu attığını görmesin mi? Zavallı deliye dönüyor, düşüp ba­ yılıyor. . . işte harp facialarından bir örnek! Azaplar halkının büyük bir kısmı Çıfıtkuyusu'nda kaldı. Biz 62

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ı

le akrabamızın iki evinden birisine yerleştik. Köyün nüfusu

iki misline, hayvanların sayısı üç-dört 111i sline çıktı . . Azap1.ır' dan

gelenler un, yağ, kavurma, tuzlu et, peynir, fasulya,

mercimek gibi yiyeceklerini getirmişlerdi. Et boldu. Her gün hir kaç koyun kesilip satılıyordu. Tek sıkıntımız su ve mesken idi. Yakılacak saman çoktu. Tek odaya iki ve hatta üç aile yerleşmiştik. Bu yüzden temizlik yapılamıyordu. Kendimizi ve

çamaşırlarımızı yıkayamıyorduk. Bit ve uyuz çoğalmış,

l ıerkese sirayet etmişti. Bitin adı " Muhacir Kuşu" olmuştu. Koyunlar ve büyükbaş hayvanlar birbirine karışmıştı. Bul8arlar tarafından alınıyordu. Büyüklerimiz t 5-20 günde bir Azaplar'ı yoklayıp geliyorlardı. Hafif olan kışı Çıfıtkuyusu kö­ yünde geçirdik. Çıfıtkuyulu hemşerilerimizden yardım ve tatlı dilden başka bir şey görmedik. Hele biz gençler hem kendi aramızda hem de çoğalan kızlarla konuşup eğlenerek zevkli günler geçirdik. Okumak ve çalışmak da olmadığından ha­ yatımızdan çok memnunduk. Gençlik ve delikan lılık yarını fazla düşündürtmüyor.

1

Alman Askerleri Geldi 1 9 1 T n in ilkbaharı geldi. Havalar ısınmaya ve her taraf yeşermeye başladı. Bir gün köye bir kaç yüz Alman askeri geldi. Elbiseleri temiz, çizmeleri boyalı idi. Seyyar kazanları, top ve cephane arabaları ve bunları çeken semiz ve bizim o zamana kadar görmediğimiz katana atları hayranlıkla sey­ rettik. Köyün kenarındaki yeşil merada mola verdiler, ça­ · dırlarını kurdular. Kendilerine mükemmel ziyafet çektiler. Yemekten sonra akordiyon çalıp, marşlar söylediler. Bir kaç .

asker köylülerden parası ile yumurta, tavuk, hindi satın altılar. KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

63


Kimseye yan bakmadılar. Ne kadar terbiyeli insanlardı! Bir gece kalıp ertesi günü kuşluk vaktinde gürültüsüz, patırdısız disiplin içinde toplandılar. Hareketten evvel halka oldular. Bir subay ortaya gelerek bir konuşma yaptı ve sonra kalkıp git­ tiler. Alman askerleri ile Türk, Bulgar ve Romen askerleri arasında ne kadar büyük fark vardı. Almanlar adeta gezmeye çıkmış toplu ve silahlı seyyahlardı.

Toprakhisar'ın Zaptı v e Azaplar'a Dönüş Çıfıtkuyusu'ndan geçen Alman askerleri, diğer Alman as­ kerleri ile birleşerek Mangalya civarında toplanmışlar. Deniz tarafından Romenlerin Toprakhisar-Kobadin savunma hat­ larını top ateşinden sonra zapt etmişler. Bunlara karşıdan Türk ve Bulgar askerleri de katılmışlar. Böylece Köstence ve bütün Dobruca müttefiklerin eline düştü. Romenler Tuna'nın ötesine atıldılar. Bundan sonra biz de Azaplar'a dönüp yer­ leştik. Köyümüze girdiğimizde her tarafta kesilen hayvan ve koyun başlarının, ayaklarının yattığını, çamurun kanla karışıp kızıl renk aldığını; milyonlarca kara ve yeşil sineklerin uçuş­ tuklarını ve insanlara hücum ettiklerini dehşet ve korku ile gördük. Havada ağır bir kan ve leş kokusu vardı. Köpekler ve kediler et ve leş yemekten vahşileşmişlerdi. i rileşmiş ve ca­ navarlaşmışlardı. i nsanlardan kaçıyorlardı . Evlerin pek ço­ ğunun kapı ve pencereleri askerler tarafından sökülüp ya­ kılmıştı. Odaların ortasında ateş yakmışlar, külleri yığı lıp kalmış ve duvarlar simsiyah is olmuştu. Babam evlerimizi sık sık yoklamış olduğu, yeni ve boyal ı evimizde Türk çavuş ve askerleri oturmuş oldukları için bu evimiz hiç zarar gör­ memişti . Yalnız eski evimizin raflarında kalmış olan babama 64

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


.ılt

Arapça kitapların hepsi yakılmıştı. Bu arada tarihi bir

l< uran-ı Kerim de yakılmıştı. Eski evimizin arkasındaki Arif d.-,yımın evinde bir Türk askeri yatıyordu. Zavallı hasta idi. lor konuşuyor ve sözlerini anlamıyorduk. Meğer Yemenli bir Arap imiş. Kendisini bir arabaya koyup Köstence'deki Türk Komutanlığına gönderdik. Savaş bu işte. Yemen

nere,

Azaplar nere . . .

Tifo Salgını Leş yemeye alışmış ve canavarlaşmış olan köpekler, in­ ...,nıardan uzak ve köylerin dışında yaşıyorlardı. Toprağa gö­ mülmüş asker leşlerini, olmazsa mezarlıklardaki çürümemiş 1\lüleri çıkarıp yiyorlardı. Bir iki komşumuzla köyümüzün mezarlığına gittim. Ölenlerimizin mezarlarını aradık. Bir yıl ı ·vvel ölmüş olan iki yaşındaki kardeşimin mezarını buldum. Kabir bir kenarından kazılmak suretiyle açılmıştı. Kabrin ya­ ııında bir kaç tahta parçası ve yırtık bezler yatıyordu. Kabrin l�i

boştu. Kardeşimin yendiğini ve kemiklerinin bile kal­

madığını anlayarak dehşetten ağladım ve titredim. Kö­ yümüzün zengin ihtiyarlarından Hacı Salim Ağa'nın me­ t.Hının köpekler tarafından açıldığı , başının koparılıp bir yana .ıtıldığını, kol, bacak ve kaburga kemiklerinin etrafa saçı ldığı, l ıundan dehşete düşen Bekir, Vefa ve Yusuf adlarındaki üç ı

ığl unun atlara binerek ve ellerine demir direnler alarak üç

��ün ovada ve tarlada kovaladıkları vahşi köpeklerden ço­ p,unu öldürdükleri söylendi. Evlerde ve ahırlarda, anbarlarda .ıskerlerden kalan silah ve sandıklarla kurşun vardı. Köylüler l ıun larla köpek avına çıktılar ve kısa zamanda vahşileşmiş köpekleri temizlediler. l<IRIM YOLUNDA BiR ÖMÜR

65


Kısa bir süre sonra aileler arasında hastalananlar ve ölenler başladı . Bu hastalık bir tifo idi. Hemen her evde yatağa düşen oluyordu. Ben ve beş yaşındaki kardeşim Nazım hastalandık. Doktor ve ilaç yok. i şimiz Allah' a kalmış. Bildiğimiz tedbirleri alıyor ve kocakarı ilacı ile tedavi ediliyorduk. Su yerine sütü kaynatıp içiyorduk, yoğurt yiyorduk. Kardeşim Nazım iyi­ leşmiş ve nekahat devresine girmişken, komşuda sert bir bir yabani armut (ahlat-kertme) yeyince hastalıktan çok incelmiş olan bağırsağı delindi ve bu olay onun ölümüne sebebiyet verdi. Ben iyileştim. Benden sonra kızkardeşimle erkek kar­ deşim hastalandılar, fakat onlar da iyileştiler. Bir kaç ay içinde bizim köyden otuz kadar kişi tifodan öldü.

Savaş Alanlarını Gezdik Yaz gelince köyümüzden bir çok gencin ve orta yaşlıların savaşın cereyan ettiği yerleri ve istihkamları dolaştıklarını ve bazı ganimetler topladıkların ı duyduk. Küçük dayım Ahmet ile birlikte Hamza Hacı ile Toprakhisar köyleri arasındaki Türk ve Bulgar askerlerinin istihkamlarını ve Romen askerleri ile çatıştıkları yerleri dolaştık. i stihkamlar iki metre derinlikte ve bir buçuk metre genişlikte, iki-üç yüz metre uzunlukta ka­ zı lmışlar. Bundan birisinde sağ ayağı tamamıyla sarılı genç ve gürbüz bir Bulgar askerinin ölüsünü gördük. istihkamların 1 50-200 metre önünde kazılmış çukurların ve yığılmış top­ raklarının arkalarında diz çöküp kurşun atarken alnından vu­ rulmuş ve oturdukları gibi kalmış Romen askerleri gördük. Toprakhisar'a doğru hafif meyillenen ovada 1 5-20 kadar Romen ölüsü, kimisi uzanmış ve kimisi toparlanmış ya­ tıyordu. Bunlar gömülmeden açıkta kaldıkları için kapkara yanmış ve derileri kabarmıştı . Ahmet'e diyorum: " Bunlar da 66

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ı ı ı ..an,

genç. Kim bilir nereden geldiler. Kim bilir ne ümitlerle

y.ışıyorlardı. Sevdikleri ve belki nişanlıları bunları dört gözle l ıl'kleyecekler. Savaş ne için ve ne kötü şey! " Ahmet dalıyor Vl'

cevap vermiyordu . . . Sabahtan akşama kadar 30-35 kilometre dolaşmıştık, yo­

ı

1 1 lmuştuk. Gece rüyalarımda birtevi istihkamları, ölüleri ,

� .ırpışmaları gördüm. Sabaha karşı ter içinde uyandım ve bir ı

l.ıha uyuyamadım. Bundan sonra savaş yerlerini gezmedim,

�fümedim ama, mikroplanmış olacağım, topuklarımla diz1..rim arasında kaşıntılı yaralar peyda oldu. Bunlardan aylarca � l 'ktim ve izler kaldı. Herkes uyuz oldu. Yıkanma sabunu da l ıu lunmuyordu. Küllü sıcak su ile yıkanıp, kocakarı ilacı kul1.uıarak perhiz yapıp zorlukla kurtulabildik. Evde içyağından y.lptığımız sabun soda olmadığı için iyi olmuyordu.

Bulgaristan'dan Kaçakçılık Çıfıtkuyusu köyünden Azaplar'a döndüğümüz zaman l ılltün zahire anbarlarımızın boşaldığını gördük. Türk, Bulgar .ıo;kerleri ve Bulgar çapulcuları anbarlarda ne kadar zahire wırsa

hepsini hayvanlarına yedirmişler, taşımışlar ve bi­

l l rınişlerdi. Etraf çamurla karışmış zahire ile dolu idi . Alındığı l<.ıdar ziyan edilmişti. Elde mevcut un stoku da az kalmıştı. l 'Pyn ir, yağ, kaşar gibi yiyecekler tükenmişti. Bu durum kısa ı.ıman sonra açlık tehlikesi doğurabilirdi. Buna bir çare bul­ ıı ıak gerekiyordu. Bulgaristan köyleri göç görmemiş, düş­ ıııan tarafından işgal edilmemiş olduğu için orada her şey l ıulunabilirdi. Muhtaç olduğumuz un, buğday, peynir gibi l ıesinleri oradan tedarik etmek icap ediyordu. Bu işe te­ 'lt•bbüs etmiş ve yapmakta olanları da işittik. Bir gece babam Abdülhamit (Sokur Ablamit) adındaki adamı çağırdı. Durumu K iRiM YOLUNDA BIR ÔMÜR

67


anlattı. Benimle birlikte Bulgar sınırını geçip bir Bulgar kö­ yüne giderek, köyün zengin Bulgar'ı ile anlaşma yapmasını söyledi. Sokur Ablamit açıkgöz, becerikli, kurnaz ve cesur bir adamdı. Bizim yel değirmenimizde yıllarca çalışmıştı. Bul­ garistan ' a gençliğinde çok gidip gelmişti; tanıdığı Bulgar epeyce vardı. Onlarla anlaşma usOlünü biliyordu. Babam onun için (bir gözü kör) Sokur Ablamit'i tercih etmişti . Bir gün sonra gece iki atlı i le araba ile Bulgar sınırına doğru yola çık­ tık. Sol�ur Ablamit'in tanıdığı zengin bir Bulgar'ın evinin ka­ pısını çaldık. Bulgar, bizim iki öküzümüze karşılık olarak altı çuval un ile 50 kg. beyaz peynir vereceğini söyledi . i ki gün sonra iki öküzü alarak ve sınırı bir Bulgar kılavuzu ile geçerek zengin Bulgar'a gittik. Öküzleri verip altı çuval (500 kg. ) unu aldık, peynirle birlikte arabamıza yükledik ve üstlerine saman örttük. Hemen yola çıkarak sabah açılmadan Azaplar'a dön­ dük. Bu unları ve peyniri kendimize alıkoyduk. Bu iş bize tatlı ve kazançlı göründü. Bir hafta sonra Sokur Ablamit ile tekrar gittik, getirdik. Artık bu işin ticaretini yapmaya başladık. Un­ ları ve peynirleri yüksek fiyatla Köstence'ye götürüp sattık. "Tadanmış kudurmuştan beter" sözünün tam yeri idi. Ta­ danmıştık . . . B u kaçakçılık furyasının bir süre sonra duyulup önüne ge­ çilmek üzere sıkı tedbirler alınacağını tahmin ediyorduk. Bunun için bu işi ancak bir kaç kere tekrarlayıp vaz geçmeyi, yeni mahsOlü alıncaya kadar yetecek miktarda buğday ve un toplamayı tasarlıyorduk. Bir gece, belki son seferimiz olur diye, dört öküz ve iki araba ile ilk gittiğimiz Bulgar köyüne ve zenginine gittik. Öküzleri Bulgar' a verdik. 1 5 un çuvalı ile iki fıçı peyniri iki arabaya yükledik. Ü stlerine saman örterek yola çıktık. Tam sınırdan geçerken silah sesleri ve insan bağ68

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


. ı ııaları

ı ı·

işitmeyelim mi? Bir anda Bulgar askerleri bizi sar­

' lıl.ır. Hudut komutan lığına götürdüler. Yarı gece olmuştu. ·

. . ılıaha

kadar bizi beklettiler. Sabah erkenden hudut ko­

ı ı ıı ıtanı yüzbaşı kalktı ve bizi sorguya çekti. Komutan Türkçe iyi biliyordu ve iyi insana benziyordu. Biz Dobruca'daki açlık ' h ırumunu, böyle yapmazsak yiyecek şey bulamayacağımızı, l ıı ınu yapmaya mecbur kaldığımızı anlattık. Yüzbaşı bize .,. unları söyledi: "Bulgar kanunlarına göre ben şimdi sizi tevkif • ·der, mallarınıza, atlarınıza ve arabalarınıza el koyar ve sizi ı

I«'

Pazarcık hapishanesine gönderirdim. Ama, ben sizi tevkif

. .ı ıneyeceğim; atlarınıza ve arabalarınıza el koymayacağım. Y.ılnız

unlarınızı,

buğdaylarınızı

ve "peynirlerinizi

alı­

koyacağım. Sizi de serbest bıral<:acağım. Doğru köyünüzün yolunu tutun . Haydi" dedi. Biz de yarı sevinçli, yarı üzüntülü, l t ·şekkür ederek ayrıldık ve köyümüze döndük. Bir daha bu 1-;.ten tamamıyla vaz geçtik.

Alman Askeri İdaresi 1 9 1 7 Temmuz' undan itibaren bütün Dobruca'da Alman .ıskeri idaresi kuruldu. Azaplar'a da bir teğmenin komutası .ıltında bir çavuş, bir onbaşı ve on kadar Alman askeri gelip yerleşti . Bizim boyalı, tavam ve döşemesi tahta olan yeni lıüyük ve verandalı evi ,;iii Alman teğmeni ile sekreteri ve iki .ıskeri işgal ettiler. Bu işgal evvela bize ters geldi ve zararlı �öründü ise de sonradan faydalı olduğunu anladık. Çünkü l >enim teğmen ile dostluk kurmama ve kendisinden ve Ya­ h udi asıllı olan sekreterinden Almanca öğrenmeme imkan ve lırsat verdi. Teğmen de, sekreteri de iyi insanlardı. Teğmen yaşlı bir yedek subay idi ve ayağından yaralanmıştı. Çalışkan , '>ert ve disiplinli bir komutandı . Köye yerleşince ilk işleri l<IRIM YOLUNDA BiR ÖMÜR

69


köyün bütün yollarını ve meydanlarını temizletmek, evleri badanalatmak ve nüfusu yazmak oldu. Bütün hayvanların, tavuk ve hindilerin istatistiklerini yaptılar. Kendisinden izin alınmadan hiç bir hayvan ve koyun kesilmeyeceğini ve sa­ tılmayacağını sıkı sıkı tenbih ettiler. Köy halkını şkolaya top­ layarak Sarıgöl köyünden getirdiği Almanca ve Tatarca'yı iyi bilen bir Nemse'ye (Alman'a) konuştuklarını tercüme ettirdi , anlattı. Dediklerini yapmayanlara şiddetli ceza vereceğini söyledi . Tarlalarda kalan mısırları köyden topladığı erkek ve kadınları angarya suretiyle çalıştırarak toplattırmaya başladı. Her gün kendilerine Karaömer ilçe merkezinden gelecek şeyleri, yakacak odunlarını ve bunlara benzer ihtiyaçlarını getirtmek için iki veya üç günde bir, bir atlı arabayı angaryaya alıyorlardı. Bu işi sıraya koymuşlardı. Alman askerleri köyden topladıkları hububat ve yumurta gibi yiyecek maddelerin i sandıklara koyup Almanya'daki ailelerine gönderiyorlardı . Aldıkları her şeyin parasını ödüyorlardı. Köyümüzün muhtarı Hacı Settar oğlu Mambet (Mehmet) idi. Zengin, çalışkan ve doğru iş gören insandı.

Kurban Etlerine Elkondu i şgal zamanında gelen ilk Kurban Bayramı'nda babam ve dayılarımın aileleri ile iki komşu birleşip bir danayı izin al­ madan kurban kestiler. Bunu oldukça sapa bir yerde yap­ tıkları halde devriye gezen askerler gördüler ve bütün etlere hemen elkoydular. Danayı kesenlere ceza vermek istedilerse de teğmen ile olan dostluğumuz bunu önledi. Bu olaydan sonra ara sıra yemek için koyun kesme izni alıyorduk. Bunu da herkes alamıyordu. 70

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Azaplar'da Öğretmenliğim t 9 t 7 yılının Eylül ayında köyümüzün ileri gelenleri şkola binasında toplandılar ve çocukların okutulmasına karar ver­ di ler. Hafız Aziz ve Muraddan köyünden Hacı Muslahaddin IJendilerle Seminar mezunu Şuayip Hacı Abdurrahim Efen­ di 'yi ve beni öğretmen olarak tayin ettiler. i lk ikisi ücretli ça­ lışacak ve ücretlerini köylülerden alacaklardı. Ben ve Şuayip Lfendi ücretsiz çalışacaktık. Kabul ettik. Öğretmenler top­ lanarak dört sınıf programı hazırladık ve dersleri aramızda paylaştık. Bana Türkçe, tarih , mOsıki ve beden terbiyesi dersleri verildi. Öğretmenlerin en genci olduğum için öğ­ rencilerle teneffüslerde en çok meşgul olan ve onlarla birlikte bazı oyunları oynayan ve geziler yapan bendim ve bu se­ beple de en çok sevilen idim. Bayram ve Cuma günleri şko­ /clnın bayrak direğine ayyıldızlı Türk bayrağını dikiyorduk. t 9 t 9' da Dobruca'ya Romen idaresi tekrar yerleştikten sonra bu bayrak meselesi üzerinde soruşturma yapılmış ve bir suç olarak suçlu aranmış. Bu suçu benim işlediğim sonucuna va­ rılmış. Fakat ben 1 9 1 8 sonbaharında Kırım'a gitmiş ve Dob­ ruca'ya 1 922 yazında dönmüş idim. Bu süre içinde de bu mesele kapan ıp gitmiş. 1 9 1 S'in Mayıs ayında halkı toplayarak çocukları imtihan ettik. Çok iyi sonuçlar alındı. Dördüncü sınıfı bitirenlere il­ kokul diplomaları verdik. Bu diplomaları alanlardan Mecidiye Seminarı ' na girenler Türkçe dersten çok başarılı oldular.

Tonguç Cemiyeti ve Kitaplığı Öğretmen arkadaşım Şuayip Hacı Abdurrahim Efendi ile Azaplar'da bir cemiyet kurmaya karar verdik. Maksadımız, KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

71


gençleri okutmaya, kötü huylara saptırtmamaya, milli ta­ rihden bilgiler vererek aydınlatmaya çalışmaktı. Bunun için bu işi benimseyerek ve destekleyecek bir iki arkadaş bul mak gerekti. Hacıoğlu Pazarcık şehrinden gelmiş, Bulgar öğ­ retmen okulunu bitirmiş, Romen askeri olup cepheye gitmiş olan Kurvahap Hacı Recep'in çiftliğini ve işlerini idare eden münevver bir kişi vardı. Adı Hakkı Hafız Veli idi. Benimle arası iyi idi. Bekardı ve cemiyet işlerine meraklı idi . Kendisine maksadımızı anlattım. Memnuniyetle razı oldu. Bundan başka köy delikanlı larından Zeki Halil Gafur adındaki de­ likanlıyı da aldık. Öğretmen Sıddık Hacı Settar Efendi'yi de kattık. Bir tüzük hazırladık ve köyümüzde ilk kez kurulan ce­ miyet olduğu için adına 'Tonguç" dedik. Şko/a'nın bir odasını Cemiyet'in toplantı ve çalışma yeri yaptık. Bir dolabını ver­ diğimiz hediye kitaplarla doldurduk. Ben elimde ne kadar

okul kitabı, roman ve hikaye kitabı varsa hepsini hediye ettim. Diğer arkadaşlar da verdiler. Elimde bulunan ve he­

diye ettiğim kitaplar arasında Gök Bayrak, Cezmi, Şiirler Mecmuası ve sair dergiler vardı. Hayli kitap toplandı. i lk sı­ ralarda

köy

delikanlıları

çok

sayıda

gelip

bizim

ko­

nuşmalarımızı dinlemeye, kitapları hevesle okumaya baş­ ladılar. Bu işlerle en ziyade meşgul olan benimle Şuayip Efendi idi. ikimiz de bekar olduğumuzdan vaktimiz ve du­ rumumuz müsaitti. Ben Kırım'a gittikten sonra işler tavsamış. Kitaplar alanların ellerinde kalmış ve böylece dağılıp gitmiş. Cemiyet de kendiliğinden kapanmış.

İki Türk Subayının Azaplar'ı Ziyareti i mtihanları bitirip okulu kapadıktan bir hafta kadar sonra köyümüze iki Türk subayı geldi. iyi giyimli, yakışıklı ve genç 72

KiRiM YOLUNDA B i R ÖMÜR


idiler. Halkı şko/aya topladılar ve uzun konuşmalar yaptılar. Osmanlı l mparatorluğu 'nun girdiği büyük savaştan muzaffer olarak çıkmasının yalnız Türkiye'ye değil , bütün dünya Türk­ lüğüne hayırlı ve faydal ı olacağını söylediler. Türklükten ve l"ürkçülükten uzun uzun bahsetti ler. Ben bunlara, dilimin döndüğü kadarı ile, aynı hislerle heyecanlı bir cevap vermeye çalıştım ve köyümüz adına kendilerine teşekkür ettim. Kö­ yümüzün bir kaç zengin ailesi bu iki subayı iki gün misafir ettiler, köyün ileri gelenlerini sofralarına davet ettiler.

Kırım Murahhası Köstence'de 1 9 1 8'in yazında köylere bir haber yayıldı: Kırım'da ku­ rulmuş olan milli Kurultay hükumetinin özel murahhası Bekir Sıtkı Odabaş vapurla l stanbu l 'a giderken Köstence'ye uğ­ rayıp bir kaç saat kalmış, ileri gelen bir kaç kişi ve bilhassa ş.3.ir ve muallim Mehmet Niyazi Efendi ile görüşmüş. Kendilerine Kırım' da olup geçen olayları ve kurulan hükumetin niteliğini ve maksadını anlatmış. Dobruca'daki Kırım Türklerinin va­ tanlarına gelip çalışmaları gerektiğini, Kırım'ın bunlara ve bilhassa münevverlere ve öğretmen lere acele ihtiyacı ol­ duğunu söylemiş ve oraya çağırmış. Bu sevindirici haber üzerine hemen Köstence'ye gittim ve Mehmet Niyazi Efen­ diyi bulup kendisinden işin aslını sordum. Haberi doğruladı . Gençlerin Kırım'a gitmelerini tavsiye etti ve kendisinin gi­ deceğini bildirdi. Heyecan la köyümüze döndüm. Aileme Kırım'a gitmek istediğimi söyledim. itiraz etmediler, ama razı olduklarını da söylemediler.

Babam romatizmadan

ınuzdaripti. Kardeşlerim küçüktü. Savaş durumunun ne ola­ cağı belli deği l . Fakat ben vatana gitmeyi aklıma koymuştum. i lk danıştığım ve fikir birliği yaptığım kişi dayım Seyitmehmet KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

73


(Sitmambet)

old u.

Tanıdığım

ve

güvendiğim

köy ar­

kadaşlarıma da söyledim. Komşu köylerdeki gençlere ve ar­ kadaşlarıma da haber saldım. Bir aya kadar Kırım'a gitmek isteyenlerin adlarını bir listeye yazmaya başladım. Otuz üç genç gitmeye karar verdik. Her gece düşümde kendimi Kırım'da görüyordum, Kırımlılar arasında yaşıyordum. Devlet binalarında sallanan Gökbayrağı, Kırım askerlerini , yüksek Çatırtav ' ı , şehirlerini, Salgır nehrini hayalimde canlandırmaya çalışıyordum. Uçsuz ve sonsuz ekin tarlalarını, kara ve boz kalpaklı (börklü) delikanlıları, altınfesli, sırma kaftanlı kızları görür gibi oluyordum. Kırım aşkıyla yanıp tutuşuyordum.

Kırım Yolunda ll

Kırım'a gitmek üzere yol ve araç bulmak için Köstence'ye gittim. Alman Komutanlığı ' na uğradım. Otuz üç Dobrucalı Kırım asıllı gencin Kırım'a gitmek için kendisinden izin ve pasaport istediğimizi bildirdim ve verilmesini rica ettim. Ko­ mutan: "Gidemezsiniz. Orası savaş bölgesidir. Girilip çı­ kılması yasaktır. Hem siz küçüksünüz, olmaz, gidemezsiniz!" diye kesin cevap verdi. Oradan çıkıp Türk Komutanlığı'na gittim ve aynı şeyi söyleyerek izin almasını rica ettim. Türk komutanı: "Biz bu işe karışmayız. Dobruca'dakilerin bütün işlerine Alman işgal ordusu komutanlığı karışır" deyip kes­ tirip attı. Kırım'a gitmenin kanuni ve açık yoldan mümkün ol­ madığını anladım. Gizli olarak kaçak gitmenin çaresini ara­ maya başladım. Bu arada Pazarcık müftüsü, eski hocam, Halil Fehim

Efendi ' nin

Kırım'dan geldiğini,

tekrar oraya dö­

neceğini öğrendim. Arayarak kendisini aşcı Yaşar Ağa'nın lokantasında buldum. Kırım hakkında ve gitme yolunda 74

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


kendisinden bilgi aldım. Kırım milli hükOmetinin diyanet iş­ lerinin müdür muavini ve milletvekili olduğunu yakında Mehmet Niyazi ve Dr. Mehmet Nuri Efendiler'le birlikte ka­ r<1yoluyla Odesa'ya, oradan da vapurla Kırım'a gideceklerini c;öyledi. Gençlerin ve Seminar'ı bitirenlerin Kırım'a git­ melerinin iyi olacağını, Kırım'da bunlara ihtiyaç olduğunu, milli hükOmeti desteklemek gerektiğini ve bir yolunu bulup gitmelerini tavsiye etti. Bu konuşma sonunda benim arzu ve kararım

daha

da

kuvvetlendi ,

kesinleşti.

Köstence'de

Kırım'dan gelmiş Rusça bilen ve Rus vapurlarında çalışan t<lyfaları tan ıyan l brahim adında bir kunduracı bulunduğunu, onu bulmam gerektiğini öğrendim. Arayıp buldum ve der­ dimi anlattım. Bana kesin olarak:

"Bir hafta sonra Se­

vastopol' e gidecek Corcovada adında Almanların elinde esir bulunan bir Rus vapuru var. Onun tayfalarıyla seni ta­ nıştırırım. Onlar seni vapura alıp götürürler. Ama bana ve onlara iki yüz ley vereceksin " dedi. Kabul ettim. Bana ayrıca "ruble" bulacağını da söyledi . Bir saat içinde bana 1 20 ruble bulup getirdi. Ley verip rubleleri aldım. Azaplar'a dönüp öğrendiklerimi ve yaptıklarımı babama ve anama söyledim. Çok üzüldüler, ama önüme de çıkmadılar.

Babam ro­

matizmadan yürüyemi;ordu . Annem hasta idi. Kardeşim Saliha ağlıyordu. Dayım Seyitmahmut ve diğer arkadaşlarım gitmekten vaz geçmişlerdi. Tek başıma yalnız kalmıştım. Beş gün sonra Köstence'de bulunmam gerekiyordu. Son akşam l 20 rubleyi ince bir tülbentle sararak çıplak belime bağladım. Annem de kalakay (yağlı ekmek) pişirdi. Bir şişe karpuz pekmezi hazırladı. Babam cebime 200 ley koydu. Ertesi sabah bir kat çamaşırı, pekmezi ve kalakayı ve kısa tonumu (gocuk) alarak arabaya bindim. Annemin , kızkardeşimin K iRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

75


gözyaşları ve iyi dilekleri arasında yarı sevinçli ve yarı üzün­ tülü hareket ettim. Arabacım Seyitkadil adında ihtiyar bir adamdı, komşumuzdu. Yola çıktığım günde komşumuz Yusuf Ağa'nın güzel ve sevimli kızı Hüsniye'nin düğünü oluyordu. Kızlar toplu halde evin arka bahçesinden elleri ile beni selamlayarak uğurladılar. Ben de işaretle Allahaısmarladık dedim. Boğazıma bir yum­ ruk tıkanmış, konuşamıyordum. Araba uzaklaştıkça arada bir arkama dönüp bakıyordum. "Belki bir daha buralara dön­ meyeceğim" diyordum. Yolumuzun üstünde bulunan Karaköy, Hamzahacı , Top­ rakhisar köylerini geçtik, Nusret (Musurat) köyünün bir km .. uzağından geçerken bir Bulgar askeri yolumuzu kesti. Ara­ bamızı arayacağını, yasak eşya bulunup bulunmadığını tesbit edeceğini söyledi ve aradı ise de yasakbir şeyler bulamadı. Buna rağmen daha ileri gidemezseniz, yasak, geri dönün diye tuturdu. Biraz para vererek yolumuza devam ettik. Öğ­ leden sonra Köstenceye geldik. Ben doğru kunduracı l brahim Usta'nın dükkanına gittim. l brahim Usta: " Bekle, biraz sonra iki Rus tayfa bana gelecek; seni tanıtayım" dedi. Biraz sonra dediği tayfalar geldiler; tanıştık. Gece saat tam 24' de beni Köstence

Belediye

binasının

arkasındaki

arsada

bek­

leyecelderini ve oradan alıp vapura götüreceklerini ve içeri sokacaklarını söylediler; ödemeyi kabul ettiğim parayı ver­ dim.

Kardeşim Necib'e Veda Kardeşim Necib Alman ilkokulunda okuyordu. Akrabam Mennan Efendi'nin oğlu Mitat ile birlikte bir dul Alman ka76

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


dının ev inde kalıyorlardı . Bunları görüp "sağlıkla kalın" de­ meye gittim. Bir saat kadar konuştuk; kendilerine planımı anlattım. Şaşırdılar. i kisi de hen �z 1 O yaşında çocuk ol­ duklarından bu işin mahiyet ve önemini kavrayacak durumda değillerd i . bir şey söylemediler. i kisini de kucaklayıp ya­ naklarından ve gözlerinden öptükten sonra ayrıldım.

Alman Kadının Falı Kardeşimin evinde kaldığı Alman kadın, iki ay kadar evvel iskambil kağıtlarından bana fal bakarak şunları söylemişti: "Sen bugün burada işlerini bitirip köyüne dönemeyeceksin , yarın döndüğün zaman , evinizde, öldüğünü işittiğiniz bir yakın akrabanla karşılaşacaksın . . . Bir kaç ay sonra sen deniz aşırı bir yola gideceksin . Biraz sıkıntı çekeceksin , ama sonu iyi görünüyor" Gerçekten o gün işimi bitireceğimi sandığım halde bitirememiş, ertesi güne kalmıştım. Ertesi gün akşam evimize vardığımda Osmanlı Devleti vatandaşı olduğu için Romenler tarafından enterne edilmiş olan ve bizim öldüğünü işittiğimiz teyzem Münire'nin kocası Selamet hocayı evi­ mizde görmeyim mi? Arabadan inmeden, annem karşıladı ve hemen kendisine evde kim olduğunu sordum. Annem neden soruyorsun? dedi. Sen söyle, misafir, uzaktan gelen birisi var mı? diye tekrarladım. Sevimli bir tebessümle: " Evet var,

Selamet enişten sürgünden döndü " dedi.

Kadının

üçüncü kehaneti de çıktı: Deniz aşırı Kırım'a gittim, bir buçuk yıl kaldım. Oradan Anadolu 'ya geçtim. i ki yıl sonra Ro­ manya'ya döndüm. Bütün bu yolculukların sonu iyi çıktı. " Fal yalancı , gönül eğlenci " derler, ama söylenenler nasıl doğru çıktı? Herhalde bir rastlantı . . Şimdi tekrar tayfalarla buluşup vapura girme hikayesine KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

77


dönelim: O gece saat tam 24'de ben Belediye binasının ar­ kasındaki arsada idim. Biraz sonra iki tayfa geldi. Birisinin elinde yağlı bir işci çeketi ile bir şapka vardı. Bunları giymemi işaretle anlattı. Giydim, Yüzümü de biraz kömür isiyle de­ ğiştirdiler. Elime bir tayfanın rıhtımdan giriş-çıkış kağıdını verdiler. i ki tayfa iki yanımda kolkola, sallanan sarhoş taklidi yaparak, rıhtıma indik. Alman nöbetçilerinin beklediği büyük demir kapıdan geçecektik. Buna yaklaşınca şapkamı kaş­ larımın üstüne indirdim, ötekiler gibi tayfa kağıdımı elimde tutarak kapıdan süzüldüm. Almanlar bir şey sezmediler. Tehlikeyi atlatmıştık. Corcovada'ya girdik. Beni aşağıda ka­ zanların

ve

makinelerin

bulunduğu

kattaki

tayfa

ran­

zalarından birisine yatırdılar. Küçük eşya bohçamı da bir do­ laba soktular. " Buradan dışarı çıkmak yok!" deyip gittiler.

Aramada Yakalandım Corcovada Köstence limanında, ben girdikten sonra, iki gün kaldı. Mezar gibi daracık yerden dışarı adım atmadım, hep yattım. Havasızlıktan, hareketsizlikten, yağ, kömür ve diğer kokulardan hastalandım. O zamana kadar temiz ha­ vada tam serbestlik içinde geçen hareketli hayattan birden bire tam hareketsizlik, havasızlık ve hürriyetsizlik içine dü­ şüvermek sinirlerimi ve ruhumu çok sarsmıştı. Haddinden fazla bunalmıştım. Başım şiddetle zonkluyordu. Hürriyetin kadir ve kıymetini ne kadar iyi anlamıştım. Kendi kendimi şu sözlerle teselliye çalışıyordum: "Vatan uğrunda çekilen me­ şakkat rahmet, çekilen sıkıntı saadettir! " Ama, arada bir, bu fare yuvası gibi yere girdiğime de pişman olmuyor değildim. Yanımda saat olmadığı için vaktin ne olduğunu bilmiyordum. Odamda daimi elektrik ışığı yandığı için gece mi gündüz mü, 78

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


l ıil miyordum. Karnım acıkır gibi olduğunda "kalakay"dan l ıiraz koparıp yiyor, pekmez şişesini ağzıma dayayıp bir kaç yudum içiyordum. Bunları da artık canım çekmez olmuştu. Sıcak bir yemek veya çorba istiyord um. Tayfalardan birisi bir l«'P lahana yemeği ile bir parça ekmek getirdi. Bunları o kadar iştah ile yedim ki ömrümde bu kadar lezzetli yemek az yemişimdir. Vapur üçüncü günü hareket etti . Bunu vapurun •.allanmasından ve makine gürültülerinin artmasından an­ l,1d ım. Kaç saat, kaç gün gittiğimizi bilmiyorum . Bir hayli saat 'ionra vapurumuz durdu, makineler sustu. Beni vapura sokan iki tayfadan biri soluyarak ve benzi sarararak geldi. Çok telaşlı idi ve Rusça bir şeyler söyl üyordu. Anlamadığımı fark edince, l'liyle dolabı gösterip içine girmemi işaret etti. "Germanskiy

o;o/dat" diye Alman askerlerinin arama yaptığını anlattı. 1 iemen

kapağını açtığı . ancak ayakta durulabilecek dar ça­

maşır dolabına girdim. Kapağını örtüp üstüne bir asma kilit koydu. Dolaptaki hava her dakika azalıyor ve ben ter dök­ meye başlıyordum. Nefesim daralıyor, göğsüm sıkışıyordu. 1 ierşeyi göze alarak dışarı çıkmak istiyordum. Tam bu sırada Alman askerlerinin ayak seslerini ve konuşmalarını duydum. Odaya girmişler, dolabın kapağını açmaya çalışıyorlardı. Ben .ırtık Al manca ne cevap vereyim diye düşünüyordum. Kilidi koparı p, kapağı birden açtılar. Bir anda, karşımda bir re­ volverle bir fenerin kuvvetli ışığını gördüm. Zifiri karanlıktan kalın ve emreden bir ses Almanca: "Çık dışarı ! " dedi. Al­ manca cevap verdim: " Ben Türküm, vatanıma geliyorum, .ısker kaçağı değilim!" Almanca konuşmam hoşlarına gitmiş, ..ararmış ve bitkin oluşum kalplerine dokunmuş olacak ki, Plimden tutup dolaptan çıkardılar ve hiç hırpalamadılar. Yal­ ııız, güverteye çıkmamı ve eşyamı birlikte almamı söylediler. K iRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

79


Eşyamı koltuğuma kısarak güverteye çıktım. Işıklar içinde ve hareket halinde, hayalimde canlandırdığımdan daha büyük ve muhteşem olan Akyar (Sevastopol) limanına gelip demir attığımızı gördüm ve sevindim. Güvertede yedi kişinin di­ zilip sıralandığını gördüm. Ben de sıraya girdim. Yedi kişiden birisi Kırım 'ın Demirci köyünden Fikret adında birisi imiş. Rus askeri iken Almanlara Dobruca cephesinde esir düşmüş, kampa alınmış ve oradan kaçıp, benim gibi vapura tayfalar tarafından sokulmuş. Bir de, Dobruca'nın Toksofu köyünden Ali adında yaşlı birisi vardı . Bu da benim gibi Kırım· a gelmek için vapura gizli binmiş. Bununla Akyar'a çıkmadan evvel aşağıda tanışmış ve ahbap olmuştum. Gece saat 24 olmuştu. Hepimizi vapurdan indirip bir asker kamyonuna bindirdiler, alıp götürdüler.

Akyar Hapishanesinde Kamyonla şehir içinde epeyce dolaştırıldık. Tramvaylar çalışıyord u. Kalabalık azalmıştı. Her taraf aydınlıktı . Ma­ ğazaların vitrinleri malla dolu idi. Binalar büyük, sokaklar geniş ve temizdi. Birinci Dünya Savaşı sanki burada cereyan etmemişti . Bolşevik Rus denizcileri l 9 1 7'de burada teş­ kilatlanarak Alma suyu boyunda Kırım'ın milli süvari alayı ve piyadesi ile çarpışmış ve Akmescit şehrini işgal etmişti . Bol­ şevikler bu şehirde Milli Kurultay hükOmetinin başkanı Çelebi Cihan ' ı şehit ederek denize atmışlardı. Gözlerim Türklere ait cami, okul, bina, mağaza. lokanta gibi yer arıyor, fakat gö­ remiyordu. Kamyonumuz, deniz kenarında yüksek duvarla çevrilmiş büyük bir binanın önünde durdu.

Alman as­

kerlerinin nöbet tuttukları büyük demir kapısında bizi in­ dirdiler. Ben burasını kışla sandım. Meğer Sevastopol 'ün 80

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ı ı ıeşhur hapishanesi imiş. Bizi başgardiyana teslim ettiler. ı ·ı..,tümüzü aradıktan sonra, karanlık uzun koridorlardan yü­ ı

llterek ayrı koğuşlara dağıtmaya başladılar. Büyük bir kapıyı

.ı\ ıp. beni arkamdan içeri ittiler. Girdiğim yerin ne olduğunu y,fümediğim için adımımı atmaya korkuyordum. Belki llıı ümde bir çukur veya bir uçurum vardı. Biraz sonra bir yPrde bir kibrit yandı . Bir dakika devam eden alaca karanlıkta y,l rdiğim ye rin geniş bir oda, bir duvardan ötekine uzanan bir ı .ıhta sedir ve bunun üstünde bir çok kişinin elbiseleriyle lı.ırma karışık yattıklarını fark ettim. Yerde çimento üzerinde y.ıtanlar da var. Ben de sağdaki duvarın dibine çöktüm. Kısa y,ocuğumu giydim, çamaşır bohçamı yastık yaptım ve çi­ mentonun üstüne uzandım. Sabah saat 6'da hepimiz uyandık vl' ı

kalktık. Kırımlı Tatarlar yanıma sokularak nereli ve kim ol­

luğumu, hapishaneye niçin d üştüğümü, ne suç işlediğimi

·.ordular. Maceramı anlattım. Merakla dinlediler ve sonra: " "ien kurtul ursun, suçlu değilsin!" dediler. Beni saat B'de başgardiyanın odasına götürdüler. O da 1 1.lpishane müdürü olan Alman subayına götürdü. Ona da ı ı ıaceramı anlattım. Hasta olduğumu ve doktora ihtiyacım •

ılcfuğunu söyledim. Bir saat sonra bir Alman askeri doktoru

w·ldi ve beni iyice muayene etti. Sinirlerimin yorgun, vü­ ' udumun dinlenmeye muhtaç olduğunu söyleyerek bana 1 O y,iln istirahat verdi ve beni enfirmeride ayrı bir odaya yatırdı . l\lr kaç gün içinde toparlandım v e iyileştim. B i r hafta sonra l ıPni ve Ali ile Fikret'i bir Alman askeri ile Sevastopol' deki A l ınan General Ştabı'na gönderdiler. Salondaki kalabalık I\ inde beklerken iyi giyinmiş başında güzel bir börk (kalpak) ' ıl.m bir Kırımlı geldi. Fikret bu adamı görünce ayağa fırladı vı•

eline sarılarak:

llllM YOLUNDA BiR ÖMÜR

81


"Aman Sadık akam bizni kurtar! " diye yalvarmaya başladı. Sadık Kaytaz adındaki bu muhterem kişi yanımıza geldi ve derdimizi sorup öğrendi. " Bir çare bulurum, biraz bekleyin!" deyip General Kosch ' un odasına girdi. On dakika sonra bizi çağırdılar. Kınmlı, generalin yanında mükemmel Almanca ko­ nuşuyor ve bizim Kınm Tatarları olduğumuzu anlatıyor, ser­ best bırakılmamızı istiyordu. General razı oldu. Köstence'den Sevastopol 'e kadar vapur yolculuğumuzun bedeli olarak bizim yüzer ruble ödememizi ve serbest bırakılmamızı emretti . Bu bedeli benimle Ali 'den aldılar. Fikret esir olduğu için ondan almadılar, ama onu da serbest bıraktılar. Bizi kurtaran Sadık Efendi mirza imiş ve soyadı Kaytazov imiş. Almanya'da tahsil görmüş ve Kurultay hükOmetinin Sevastopol Komutanlığı nezdinde temsilcisi imiş. Ali Bey'e ve bana Bahçesaray şehrine kadar trenle parasız gitmemiz için vesika verdi. Kendisine çok teşekkür ederek ve milli hükOmetimize dua ederek yanından ayrıldık. hapishaneye giderek eşyamızı

aldık.

Hapishane müdürüne ve

baş­

gardiyana teşekkür ve veda ederek şehre döndük; o akşam trenle Bahçesaray'a gittik.

Bahçesaray Maarif Müdürlüğü'nde Ertesi sabah Bahçesaray'da idik. Ali Efendi ile bir otele yerleştik. Ben Maarif Müdürlüğü'ne giderek Romanya'dan gelen bir eski Kırımlı olduğumu, Kırım Kurultay hükOmetinin l stanbul murahhasının Köstence'ye uğrayarak yaptığı çağrı üzerine geld iğimi, lstanbul 'da lisede tahsil görd üğümü, öz yurdumda öğretmenlik yapmak suretiyle millet ve devletime küçük de olsa hizmet etmek istediğimi dilim döndüğü kadar anlatmaya çalıştım. Bahçesaray'da bir ilkokula tayinimi rica 82

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Pttim. Müdür beni Bahçesaray Kaytaz Ağa ilkokuluna öğ­ retmen tayin etti ve ilk maaşımı da hemen ödetti. i kinci günü okula gittiğimde bir din dersi hocas ının talebeleri okuttuğunu 8Ördüm ve kendisine tayin emrimi gösterdim. Memnun oldu. Ben Türkçe, tarih ve coğrafya dersleri okutacağımı o;öyledim. Bahçesaray'daki kitapçı A. Tarpi'den gerekli ders kitaplarını öğrencilere aldırttım ve okutmaya başladım. Bir tatil günü Bahçesaray Zincirli medresesini ziyarete 81ttim. Burada l stanbul'dan gelen ve hocalık yapan Faik Hendi ile, Çanakkale savaşlannda bir kolunu kaybetmiş olan Çolak Faik Efendi'yi ve Rıza Efendi'yi buldum. Ü çü de l s­ t.lnbul ' da yüksek tahsil görmüş kişilerdi. Zincirli medresenin müdürü Kerçli Yakup Efendi imiş. Bu da lstanbul 'da tahsil <'tmiş imiş. Müdür Yakup Efendi ile anlaşamadıklarını söy­ lediler. Durumlarından pek memnun olmadıklarından ya­ kındılar. Ben üzüldüm ve geleceğimiz bakımından azap duydum. Şair Mehmet Niyazi 'nin Akmescit'de Hak Ses ga­ ıetesinin başyazarlığını yaptığını söylediler. Bunu ben, ga­ ıeteyi daha evvel görmüş olarak, biliyordum. Hak Ses ga­ ıetesi Kurultay hükOmetinin icraatini hafif şekilde tenkid « 'den

yazılar

yayınlıyor

ve

muhalefet

cephesini

des­

l ekliyordu. Dr. Mehmet Nuri de o sırada Akmescit'de ve Kurultay'da üye bulunmakta idi. O da muhalefet grubunda \ alışıyordu. Muhalefeti temsil ve teşkil edenler bir kısım ho­ l

alarla mirzalar idiler. Bunların Kurultay'daki üyeleri çok az

olduğu için önemli bir rol oynayamıyorlardı.

Fotisala Köyünde Kaytmaz ağa okuluna başladığım yirmi gün kadar ol­ ı ı ıuştu, bir gün Maarif Müdürlüğü'ne çağrıldım. Gittiğimde K iRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

83


iki kişinin beni beklediğini gördüm. Maarif müdürü: "Hoca efendi , bu iki efendi seni hoca olarak Fotisala köyüne gö­ türmek istiyor, gider misin?" ded i ; ilave etti: "Fotisala büyük, güzel ve zengin bir Tatar köyüdür. insanları okumayı seven , hocaya itibar eden kişilerdir. Orada çok rahat edeceğine inanıyorum . " Hiç itiraz etmeden ve şart koymadan razı oldum. Bu iki kişi, Fotisala'nın itibarlı ve zengin ağaları olan Abdullah ve Ahtem Abdurrahman kardeşler idiler. Bir saat sonra hareket edeceğimizi bildirdiler. Ben bu süre içinde Kaytaz Ağa okuluna gidip öğretmen arkadaşıma ve öğ­ rencilerime durumu ve kararı bildirdim ve Allah' a ısmarladık, dedim. Epeyce üzüldüler. Otelden eşyamı aldım ve ay­ rıldım. Bir saat sonra besili, hızJı ve çok güzel iki at koşulmuş bir faytonla yola, Fotisala'ya doğru, hareket ettik. Etrafi beyaz top­ raklı (kireçli) bayırlarla çevrili bir ova ortasında bulunan Bah­ çesaray' dan çıktıktan sonra bir saat kadar gittik; Yalta uyezdinin (ilçesinin) zümrüt gibi yeşil, dereli-tepeli, bağ ve bahçelerle dolu arazisine girdik. i lk kez sevgili yurdumun ovasını, dere ve te­ pelerini, bağ ve bahçelerini doya doya, temiz havasını ci­ ğerlerime çeke çeke zevkle ve huşu ile seyrediyordum ve Ulu Tann'ya

hamd

ediyordum.

Kendimi

çok

bahtiyar

his­

sediyordum. Kişinin kendi milletinin toprağı üstünde "öz yur­ dum" diye yaşaması ne hoş! Ne tatlı! Ne büyük saadet! Tanrı bu saadeti milletini ve yurdunu seven her kişiye nasip etsin! diye dua ediyordum. Abdullah

Efendi

Abdurrahmanov

Birinci

Dünya Sa­

vaşı 'nda Çarlık ordusunda çavuş rütbesi ile askerlik yapmış, ayağından ve kolundan yaralanmış, fakat kuvvetli ve sıhhatli 84

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


hir kişi idi. Zengin, milliyetçi ve kurultaycı idi. Kardeşi Ahtem .ıskerlik yapmamış, iri-yarı, kuvvetli-güçlü, yakışıklı , mil­ liyetçi, Bolşeviklerle savaşmış bir idealist kurultaycı idi . Ab­ dullah evli, Ahtem bekardı . Ayşe adında çok muhterem bir ,mneleri, Hanife adında bir kız kardeşleri vardı. Merhum ba­ haları mutaassıp olduğu için ne oğullarını ne de kızını okut­ muştu. Kırım Türkleri genel olarak, zenginleri özel olarak. erkek ve kız çocuklarını, taassup ve cahil hocaların yanl ış telkinleri sebebiyle, okutmamışlardır. Bu yüzden milli istiklal davası sırasında ve Kurultay devrinde çok büyük zararlar görmüşlerdir. Bu noksanlarını telafi etmek için Milli i dare umanında ilim ve maarif uğrunda büyük gayret sarf et­ mişlerdir. Fotisala köyü Yalta ilçesinin büyük köylerinden biri idi . l�ahçesaray-Yalta şosesi üzerinde, etrafı bağlık ve bahçelik olan, içinden su akan,

eczanesi,

fırınları, lokantaları , atöl­

yeleri , dükkanları, kahvehaneleri ve büyük bir hastanesi bu­ ,

ıunan altı mahalleli ve beş bin nüfuslu bir köy ünitesi idi. Yalnız iki, üç Rus ailesi vard ı ; kalanları hepsi Tatar (fürk) idi. Her mahallenin bir camii vardı ama bütün köyde yalnız iki

okul vardı . Bir de Çar devleti tarafından büyük bir bahçe or­ tasına yapılmış bir şkola vardı . i ki okulda yalnız Kur' an ve il­ mihal okutan iki sarıklı öğretmen bulunuyordu. Bu sebeple Abdullah

ve Ahtem

kardeşler

Bahçesaray Maarif Mü­

dürlüğü'nden genç ve (mektebli) bir öğretmen istemişlerdi . Ç.ulık idaresi Akmescit'de Tatarlara öğretmen yetiştirmek !lzere bir Tatarskaya Şkola açmıştı; ama, burada Tatarca veya lürkçeden ziyade Rusça okutuluyordu ve Tatar gençlerini Ruslaştırma gayesi güdülüyordu. Bu okulu bitirenler Tatar okullarında Tatarca veya Türkçe değil, Rusça okutmak üzere KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

85


yetiştirilmişlerdi. Fotisala şkolasında Rusça ders veren Bah­ çesaraylı Yakup Seyitcelil adında bir genç vardı ve kardeşi Seyitvahap da Tatarskaya Şko/a da okuyordu. Bu okulun '

mezunları arasında Rusluğu az-çok sevmiş olan tek-tük kişi bulunuyor idi ise de, büyük çoğunluk milliyetçi idi. Ama Türkçe veya Tatarca ders verebilecek az bulunuyordu.

Halkla Toplantı Bir gün sonra köy halkı, köyün zengin ve hamiyetli ki­ şilerinden, Zeyneddin Hacı'nın cemaate vakfettiği özel okul binasında toplandı. Ahtem Efendi beni halkla şöyle takdim etti: " iyi ve genç bir hoca istiyordunuz ( Kırımlılar öğretmene hoca, imam ve hatibe efendi derler) . i şte, size, l stanbul'da ve Romanya'da okumuş, aslen Kırımlı, genç bir hocayı Bah­ çesaray Maarif Müdürü ' nün rızası ile tayin edildiği okuldan alıp getirdik. Maarif Müdürü'nden aldığımız bilgiye ve hoca ile yaptığımız bir iki günlük konuşmamızdan edindiğimiz kanaate göre, aradığımız ve memnun kalacağımız bir ho­ cadır. Kendisi ile ücret h ususunda konuşalım ve anlaşalım" dedi. Ben şu kısa konuşma ile cevap verdim: "Sevgili ağabeylerim; ben kendi yurduma ve buradaki kardeşlerime, gücüm ve kudretim içinde çalışarak, faydalı olmak için geldim. Dobruca'daki Kırım Tatarları , sizin kar­ deşleriniz, yurdumuzda kurulmuş olan Kurultay h ükOmetinin ilan ettiği hürriyet ve istiklaliyetten büyük sevinç ve bah­ tiyarlık duydular. Buraya benimle beraber pek çok genç gel­ mek istiyordu. Ama orada yerleşmiş olan geçici Alman askeri idaresi izin vermed i . Dobruca'daki kardeşleriniz vatan hasreti çekmektedirler. Ben şunu açıklamak istiyorum: Ben buraya para kazanmak, rahat yaşamak için gelmedim. Bana oturacak 86

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


bir tek oda, yaşayacak kadar para verirseniz, bütün hevesim ve gayretimle çocuklarınızı, benim kardeşlerimi, okutmaya çal ışırım. Burada ben pek yeniyim, yaşama şartlarını bil­ miyorum. Siz ne takdir ederseniz ben razıyım" dedim. Bu kısa konuşmam beğenildi. Hemen beş kişilik bir komite se­ çildi, Ahtem Efendi başkan oldu. Komite bana oda bulmak ve ücret ödemek göreviyle yükümlendi. Komite bir gün sonra bana şose kenarında müstakil , temiz, döşemeli ve tavanlı bir oda buldu. Temiz bir lo­ kantadan öğle ve akşam yemeklerini almamı kararlaştı rdı. Ayda 1 50 ruble de para vermeyi kabul etti. Yatak, yorgan gibi zaruri eşya da verdi . Odaya yerleştim, iki gün sonra okula başladım. Köyün yerlisi ve medresede okumuş bir hafız ile birlikte, o din dersi , ben Türkçe, tarih , coğrafya ve hesap okutacaktık. Müzik, resim ve beden terbiyesi ile meşgul olacaktım. Okulun idarecisi ve sorumlusu ben idim. Beş sınıftı bir okul programı yaptım. Çocukları hafif bir imtihandan ge­ çirerek bilgilerine ve yaşlarına göre sınıHara ayırdım. Bah­ çesaray' dan

okutacağımız

kitapları

getirttik.

Okutmaya

heves ve şevkle başladık. Pek kısa zamanda çocuklarla pek iyi anlaştık. Zeki, çalışkan ve terbiyeli çocuklard ı . Kız ve erkek karışık oturtuyordum. Beşinci sınıfta 1 3- 1 4 yaşında kızlar da vardı, erkekler de. Bunlarla aramda 4-5 yaş fark vardı . Bu­ nunla beraber onlar bana karşı çok saygılı idiler ve ben de çok ciddi idim. Köyün halkı tütüncülük, yemişçilik ve bunların ticaretini yapıyorlar. i nsanlar dindar, muhafazakar, çalışkan , hamiyetli, karakter bakımından sağlam ve dürüst; geleneklerine bağlı ve saygıl ı . Çoğunluk cahil. Medresede okuyanları var; bunKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

87


lara molla diyorlar; mutaassıp kişiler. Yenilikle başları pek hoş değil . Kızların çok okumalarını beğenmiyorlar. Orta tahsil görmüş olanı bir kaç tane. Yüksek tahsil görmüş olanı hiç yok. Kadınlardan ilkokulu bitiren bile yok denecek kadar az. Ka­ dınlar erkeklerden kaçıyorlar, görüşmüyorlar. Düğünlerde kız ve kadın erkeklerden ayrı toplanıyorlar ve eğleniyorlar. Çöl taraftaki Kırımlıların "çınlaşma" adeti ve geleneği bunlarda yok. Konuşma dilleri Yalıboyu (Tat) şivesidir. Yazın tütün iş­ lerinde çalışanların hepsi Ukraynalı kadınlar ve kızlar. Tatar kadınları çalışmıyorlar ve evden çıkmıyorlar. Bu tutumun ik­ tisadi ve sosyal bakımdan Kırımlılara pahalıya mal olduğunda şüphe yoktur. Kırım Türklerinin pek çok geleneği , zihniyeti ve tutumu daha sonra komünizmin etkisi altında değişmiştir. Taassu p barikatları yıkılmıştır. Kızlar da erkekler gibi sosyal hayata karışmışlar, yüksek tahsil görmeye başlamışlardır. Buna mu­ kabil eski Türk terbiyesi, ahlakı, temizliği de maalesef yı­ kılmış, yeni bir tip ortaya çıkmıştır.

Geziler ve Müsamereler Çocuklara, yukarıda yazdığım dersler yanında, öğrettiğim manzumeler, şiirler, türküler ve marşlardan ve küçük pi­ yeslerden düzenlediğim programlarla halka müsamereler yapmayı planladım ve okul salonunda yaptığım ilk mü­ samere çok beğenildi ve alkışlandı . Buna kadınlar katılmamış olduklarından istekleri üzerine onlara da ayrıca gösterdik; pek memnun kaldılar. Okula karşı sevgileri ve bana karşı güvenleri kuvvetlendi . Kış aylarında müsamereleri bir kaç kere tekrarladık. Rağbet ve kalabalık o kadar arttı ki aynı 88

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


programı iki kere göstermek gerekiyordu. Yakın köylüler kendi köylerinde yapılmasını istediler. Bunun üzerine Kok­ köz' de ve diğer iki köyde yaptık. 1 9 1 9 yılının Mayıs ayında derslerin kesilmesine 1 5 gün kala, beşinci sınıf öğrencileriyle, müstesna güzellikteki ormanların , bahçelerin, akar suların süsledikleri bayırları ve çayırları ve bunlar arasındaki köyleri dolaşmaya başladık. Köyler birbirlerine en çok 4-5 km. me­ safede idiler, temizlik ve sağlık içinde yüzüyorlardı. Evlerin pek çoğu iki katlı, sundurmalı (balkonlu) , geniş odalı ve büyük pencereli ve yemiş bahçesinin ortasında ve bir­ birlerinden hayli uzak idiler. Bahçelerin bir kenarında ve evden ayrı tütün kurutma anbarları , yemiş mağazaları, inek ve at ahırları vardı . Huzur ve refah içinde yaşıyorlardı . Hır­ sızlık, namusa tecavüz, dolandırıcılık ve hele cinayet ve in­ tihar gibi suçlar işitilmiş şeyler değildi. On-on iki öğrenci tabur halinde, başlarında olduğum halde, marşlar söyleyerek gittiğimiz köye giriyorduk. Halk hemen etrafımızı sarıyordu. Köyün okulunda veya mey­ danında toplanan halka evvela. ben kısa bir konuşma yapıyor, sonra öğrencilerim marşlar söylüyor, manzume ve şiirler okuyorlardı. Bunlar lstanbul ve Kırım lehçesinde yazılmış olan en dokunaklı milli marşlar, şiir ve manzumelerdi.

Okulda Konferans, Camide Vaaz Ahtem Efendi, Bahçesaray'ın tanınmış zengin eşrafından Mustafa Efendi'nin kızı ile evlendi ve büyük düğün yaptı . Civar köylerden eşrafı çağırdı ve topladı . Bu vesile ile benim okul salonunda bir konferans vermemi ve bir müsamere ter­ tiplememi uygun buldu; memnuniyetle kabul ettim. Büyük KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

89


bir kalabalık karşısında Türk tarihinin büyük hakanlarından Aksak Timur hakkında bir saat süren bir konferans verdim. Arkasından öğrencilerim bizzat yazd ığım " Üç Sağır" adındaki güldürücü piyesimi oynadılar, şiirler okudular ve marşlar söylediler. Köyümüzün büyük camiinde bir vaaz vererek halkın iti­ madını ve sevgisini daha fazla kaz.an mayı düşündüm. Köyün Molla Halil adındaki ihtiyar hocasından Bin Bir Hadis kitabını aldım; ilim tahsili, birlik ve yardım, vatan ve millet sevgisi hak­ kındaki hadis-i şerifleri yazdım. Bi.mlann yorum ve açıklamalannı yazarak uzun bir vaaz hazırladım; Cuma günü kürsüye çıkıp iyi bir vaaz verdim. Bu konuşmam, üzerinde günlerce hazırlanmış olduğum için, halk üzerinde iyi etki yaptı . Köyün zeki ve bilgili, Gözleve'den gelmiş olan hatibi vaazımı takdir ve beni tebrik etti. Bu olaydan sonra köydeki durumum ve halk nazanndaki itibanm daha çok arttı . Hiç bir ziyafetten ve misafirlikten kal­ mıyor, hepsine çağnlıyordum ve en iyi yerde oturtulan hatip Efendi'nin yanında oturtuluyordum. Genç delikanlı olduğum için ihtiyar kişilerin üst tarafinda oturmaya sıkılıyordum; ama zorla oturtuyorlardı. Vaazımda

okuduğum

ve

yorumlayarak

açıkladığım

hadis-i şerifler şunlardı: "Ut/Obu-1 ilmi mine/ mehdi ile/-Jahdi" (Beşikten mezara kadar ilim talep ve tahsil ediniz!) "Ut/Obu-1 ilmi velev k.ine bissiyn " ( i lim Çin' de dahi olsa talep ve tahsil ediniz! � ''Telabül ilmi Fariz.:ıtün ala külli müslimin ve müs­ limetin " ( i lim talep ve tahsil etmek her Müslüman erkeğine ve kadınına farzdır.) Ayet-i kerime: "/nnemel mü 'minOne ih­

vetün " (Bütün iman edenler, aynı imanda olanlar kar­ deşdirler) "Müslümanlar ve Türkler bu yüksek anlamlı ve 90

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


hikmetli sözleri tutmadıkları için cahil kalmışlar, vatanlarını, istiklallerini kaybetmişler, yabancılara esir düşmüşler, fakir, sefil , zelil ve hakir kalmışlardır; her türlü meşakkat ve eziyete uğramışlardır. Esaret ve sefaletten kurtularak hür, müstakil , müreffeh olmak için okumak, zamana göre yetişmek ge­ rektir. Vatan ve millet için fedakarlıklardan kaçınmamak lazımdır" diye aklımın erdiği kadar tarihimizden ve bugünkü halimizden örnekler vererek anlatmaya çalıştım; başka mil­ letlerle mukayeseler yaptım. Köyde Cuma namazlarına gidiyor, arada bir minareye çıkıp ezan bile okuyordum. Bu hareketimle halkın saygı, sevgi ve güvenini tam kazan arak daha faydalı olmak, kızlara ve erkek çocuklara öğrettiğim derslere karşı çıkmamalarını sağlamak gayesini güdüyordum. Bunda büyük başarı da gösterdim.

Genç

öğretmenlerimizin

ve

halk

için

ça­

lışanlarımızın bu tutum sayesinde millete daha kolaylıkla yaklaşabileceğine ve hizmet edebileceğine inanıyordum ve bunda yanılmadığımı anlıyordum.

Resmi Kadroya Geçmem 1 9 1 9 yılının ders başında Rusça öğretmeni arkadaşım Yakup Seytcelil'in yardımı ile zemstvo idaresinin resmi öğ­ retmenler kadrosuna geçtim ve resmi şkola binasının bir odasına taşındım. Halkın ödediği ücretten vaz geçtim. Bu­ nunla beraber hem özel hem resmi okulda aynı dersleri ver­ meye devam ettim. Şko/a'nın bir odasında benimle Yakup, diğer bir odasında Yakup' un annesi oturuyorduk. Yakup'un annesi bizim yemeğimizi hazırlıyordu. Masrafı i kiye pay­ laşıyorduk. Şko/a'nın büyük bir salon dersanesi , bir kitaplığı ve bir holü vardı . Yakup'un Tatarskaya Şko/a'da okuyan K IRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

91


Seytvahap adındaki kardeşi yazın bizim yanımızda ve oda­ mızda kalıyordu. Yakup Seytcelil, münevver, milliyetçi, çok iyi Rusça bilen ve 2 7 yaşında bir öğretmendi. i kimiz Türkçe­ Rusça bir lugat hazırlamaya başlamıştık. Bunu "M" harfine kadar getirmişdik. 1 920 yılının Haziran ayında Kırım' dan ay­ rılmak mecburiyetinde kalmıştım; lugat bitmemişti. 1 920'nin sonbaharında gelen ve ondan sonra Kırım'ı işgal ederek, bir daha çıkmamak üzere ellerine geçiren ko­ münistler tarafından Yakup'un çok sonra kurşuna dizilmiş ol­ duğunu öğrenmiş ve çok üzülmüştüm. Böyle nice genç, münevver ve milliyetçi Kırım Türkünün komünistler ta­ rafından suçsuz olarak imha edildikleri bilinmemektedir ve insanlığa karşı işlenmiş en büyük ve canavarca cinayet ol­ duğu teslim edilmektedir.

Milliyetçi Bir Rus Kızı Arkadaşım Yakup, 1 9 1 9' un yaz sonuna doğru, şko/a'ya bir genç Rus kızı getird i , 1 8 yaşlarında idi. Güzel , sempatik, zeki ve kurnazdı. Söylediğine göre dedesi general , babası albay

imiş.

1 91 7

ihtilalinde

ikisini

de

Bolşevikler öl­

dürmüşler. Bu kız nasılsa kaçıp iki yıl kadar şurada, burada dolaşdıktan sonra emniyette yaşayacağını öğrendiği Kırım Tatarları arasına gelmiş. Fotisala'nın bir Türk kahvehanesinde tek başına ve üzüntü içinde iken Yakup ile tanışmış, derdini anlatmış ve evine alınmasını rica ederek kabul ettirmiş. Kız, Rus lisesinin son sınıfında iken ihtilal kopmuş ve tahsiline devam edememiş imiş. Rus tarihinden aldığı duygu ve ilham ile tam Türk düşmanı idi . Bu yüzden ben kendisi ile tarihi olaylar ve bilhassa Osmanl ı-Rus savaşları üzerinde münakaşa ediyordum. Konuşmalarımızı Yakup ve kardeşi Seytvahap 92

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


tercüme ediyorlardı . Biz, üç Türk olarak, kızı sıkıştırıyor ve <>onunda bize hak vermeye mecbur ediyorduk. Fakat Türk düşmanlığını gideremiyorduk. Yakup' un kız ile arası çok iyi ve samimi idi. Ara-sıra mandoliniyle çaldığı Rus oyun ha­ valarına kızı oynatıyor, çok güzel figürler yaptırıyord u. Kızın, Seytvahap'ın ve hele benim bakmama hiç tahammülü ol­ madığı için oyun faslını öteki odada icra ediyor ve bizim odamızın kapısını kilitletiyordu . Biz, olabildiği kadar, anahtar deliğinden seyrediyorduk. Rus kızı arkadaşlarımın annesinin odasında kalıyordu. Ben kızın yanımızdan gitmesini ısrarla istemeye ve protesto etmeye başladım. Seytvahap ile annesi de bana katılınca Yakup da razı olmak ve kıza yol vermek mrunda kaldı. O günlerde evimize, Yakup' un okul arkadaşı ve meslekdaşı olan Bahadır köyü Rusça öğretmen i , orta yaşlı ve güçlü-kuvvetli bir Kırımlı Tatar geldi . Yakup kızı bu adama devir ve teslim etti; biz de sıkıntıdan kurtulmuş olduk.

Kokköz Sarayında Müsamere Fotisala'ya 5 km. mesafede, orman , bağ ve bahçeler ara­ sında Kokköz (Gökgöz) adında bir JÜzel ve büyük köy vardır. Köyün ve civarının cennet kadar güzel manzarasına hayran kalan bir Rus knyazı köyün ortasına muhteşem bir saray yaptırmış. Bahçesine tavus kuşları, papağanlar, karacalar, geyikler koymuş. Köyün içinden geçen akarsudan bir kolu bahçesine çektirerek suni şelaleler (uçansular) yaptırmış. Bahçesine çeşitli yemiş ağaçları selviler, çınarlar dikdirmiş; çiçekler, güller ve bunların aralarına havuzlar, yollar ve ka­ meriyeler yaptırmış. Sarayın iki cephesinin üst yanlarına birer büyük "gökgöz" yaptırtmış. Bunlar çok uzaktan bile gö­ rünüyor ve insana bakıyor gibiydiler. i htilal günlerinde bu KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

93


saray biraz zarar ve ziyan görmüş ise de, güzellik ve ih­ tişamını ve içindeki değerli mobilyaları ve eşyanın bir kısmını muhafaza ediyordu. Kırım Türkleri arasında bir " Kokköz Bayar" efsanesi vardır: Bu knyaz bir Kırım Türk kızına el.şık olmuştur. Kız bir dünya güzelidir. Knyaz kızı babasından ister. Babası knyazın Müs­ lüman olmasını şart koşar. Knyaz bunu reddedince babası kızı vermez. Knyaz bir gece adamlarına kızı kaçırtır ve ortadan kaybolur. Kız yıllarca esir hayatı yaşar ve şunları söyler: Kurban bayramı gecesi salıncakta bastılar, Otuz kızın içinden meni alıp kaçtılar. Kişney turgan dört aygırmı brişkaga cektiler, Col cürdüler üç gece, Peterpolkka cettiler, . . Kokköz Bayar kiliseden eki papaz ketirdi, Kuran 'ımnı teptırıp stavraznı öptırdı. Kokköz Bayar karşımda mıltıkka şaşma totura, Eki papaz canımda dininden dön dep otura. Daha çok sözleri olan bu türküyü kız yalnız kaldıkça söy­ leyip ağlar ve saraydan kaçmanın yolunu ararmış. Kız bu esarete dayanamayarak verem hastalığına tutulur ve ölür. Rus knyazı bu sarayı sevdiği ve asla unutamadığı kızın hatırasına inşa ettirir. işte bu sarayın muhteşem salonlarından birisinde bir akşam bir müsamere yapmayı kararlaştırdık. Kokköz köyü Türk öğretmeni ile anlaştık ve işbirliği yaparak müsamereyi hazırladık. Gece bir kaç yakın köyün kadın ve erkekleri ile 94

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Kokközl üler salonu doldurdular. Ön sıralarda mırza ve bey aileleri oturmuşlardı. Kızları şık milli elbiseleri ve altınlı kadife fesleri ile gözleri kamaştırıyorlardı . Bu aileler eskiden beri modernleşmiş ve okumuş kişilerden teşekkül ediyordu. Evvela

ben sahneye çıkıp toplantımızın güttüğü milli maksat

hakkında kısa bir konuşma yaptım. Çocuklarımız tarafından küçük bir piyes gösterildi . Şiirler ve manzumeler okundu, marşlar söylendi. Yakup ile ben, Türkiye'nin tanınmış Türkçü ve

saz

ş.iiri Mehmet Emin Yurdakul'un " Kesildi mi Ellerin?"

dialogun u , ben ana ve Yakup oğul olarak, değişik kıyafetle temsil ettik. Müsameremiz çok başarıl ı oldu ve alkışlandı. Kırım'ın tanınmış milliyetçi ve Kurultaycı doktorlarından Halil Çapçakçı sahneye gelerek bizi öven, milliyetçiliği teşvik eden , halkı birlik ve dayanışmaya çağıran çok heyecanlı bir konuşma yaptı . Bu toplantı ve çalışmaların sıklaştırılmasını ve her tarafta yapılmasını temenni ve tavsiye etti .

Beni Evlendirme Teşebbüsleri 20 yaşıma basmış çevik ve sağlam bir delikanlı idim; ça­ lışkan , dürüst, milliyetçi idim. Halk tarafından seviliyor ve itibar görüyordum. Köyün temelli hocası (öğretmeni) olarak alıkonulmak isteniyordum. Bu nedenle bana Fotisala'da yer­ leşme ve kalma imkan ve mecburiyetini yaratmaya teşebbüs ettiler; Hacı Zeyneddin Efendi'nin benimle yaşlı kızını ver­ mek istediler. Fakat kız tam cahil olduktan başka güzel ve Leki de değildi. Bu işi teklif edene red cevabı verdim. i kinci tekl ifi Ahtem Efendi, Türkiye'den göçüp gelmiş olan dayısı Kaybullah Efendi'nin kızı için yaptı. Ahtem ' lerin evine sık sık gi ttiğim için kızı tanıyordum. Anadolu'da doğmuş, oku­ mamış, iri-yarı , şalvarlı bir kızdı. Bunu da beğenmedim ve l< IRIM YOLUNDA B i R ÖMÜR

95


reddettim. Zaten Kırım'da evlenip kalmak niyetinden vaz­ geçmiştim. Çünkü durum karışık ve kararsızdı. Savaş bit­ memiş,

Bolşeviklerle Wrangel-Denikin orduları arasında devam ediyordu. Üstelik Kırım'da yokluk ve açlık baş­ göstermişti. Geleceğimiz kararmış ve ümitsizleşmişti . Mu­ kadderatımı

tesadüflere

ve

ihtimallere

bırakmak

is­

temiyord um. Vakıa milletimle beraber aynı mukadderata boyun eğmek, haşir ve neşir olmak arzum idi; ama, Tür­ kiye'ye dönüp tahsilime devam etmek ve yüksek tahsil gör­ mek de istiyordum ve bunu gaye edinmiştim. Yarı tahsille küçük bir ilkokul öğretmeni olarak kalmayı şahsi ve milli idealim için de uygun bulmuyordum. Büyük öğretmen ve fikir adamımız Gaspıralı lsmail Bey'in bir okul kitabındaki şu sözü aklımdan çıkmıyordu: " i lkokulu mutlaka bitiriniz! Bilgili bir kişi olmak istiyorsanız liseyi bitiriniz! Çok bilgili ve büyük bir adam olmak istiyorsanız üniversiteyi bitiriniz! " Büyük ön­ derin bu öğüdünü tutmak ve yerine getirmek azminde idim.

Çarcı-Bolşevik Savaşı Almanya ve müttefikleri 1 9 1 8 yılının son aylarında savaşı kaybetmişlerdi. Bu yüzden Almanlar Kırım'ı terkedip git­ meye mecbur kaldılar. Kırım Kurultay hükOmetinin dayanağı yıkılmıştır. Türkiye'nin desteği ortadan alkmıştı. Almanlar, egoistlikleri

ve

gururları

yüzünden,

Kırım

Kurultay

hükOmetine askeri teşkilc\t kurmalarına, ordu birlikleri bu­ lundurmalarına izin vermemişlerdi. Bu yüzden Alman as­ kerleri Kırım'dan çekilince Kırım Türkleri ve h ükOmeti mü­ dafaasız kalmıştı. Kırım'ı ya Çarlık taraftarları veya Bolşevikler işgal edeceklerdi. Nitekim bir kaç ay sonra Bolşevikler Kırım'ı 96

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ı·,.y,al ettiler. Fotisala'ya da geldiler. Hatta bir subay ailesi bir �wce şko/a'nın bize ait odasında kalıp ertesi sabah gitmişti. llolşeviklerin bu işgalleri çok sürmed i . Çok kısa bir müddet ·.onra arkalanndan

Çarlık

taraftarı

Wrangel-Denikin

or­

' lıılarının birlikleri geldiler. Bu orduların büyük parçaları Rusya l�Prilerinde, Kafkasya'da, Amiral Kolçak'ın orduları Doğu lüısya'da Bolşeviklerle savaşıyorlardı . Rusya'da temelli bir ı ı •jim idaresi ve hükQmeti kurulamıyordu. Her tarafta anarşi v ı · kararsızlık hüküm sürüyord u. Çar taraflılarını l ngiliz ve l ı .msız hükQmetleri desteklemekle beraber esaslı bir yardım y.ıpmıyorlardı . Bu sebeple de Bolşevikler sarsılmıyor ve yı­ lol mıyorlardı . Ü stelik Bolşevikler, Rus olmayan milletlere is­ i lldaliyet

vereceklerini ilan ederek bunları kendi taraftarına

� Pkiyorlardı . Bu taahhüdün sahte ve yalandan ibaret bir oyun ı

ıld uğu henüz anlaşılmış bulunmadığından gayri-Rus mil­

ı..ı ıer arasında birlik ve dayanışma da meydana gelemiyor ve ı ı.ırçalanıyorlardı .

Buna rağmen Kırım Türkleri, Kurultaylarının

� . ığrı ve uyarmalarına uyarak ne Bolşeviklere ve ne de Çar ı.ıraflılarına iltifat ve iltihak etmiyorlar, hiç birisine asker ver­ ı ı ılyorlardı . Kurultaycıların çıkardıkları Mi/Jet gazetesi ile ya­ ı

•ıl.1n bu uyarmalar milletin birliğini ve dayanışmasını sağ­

l ıyordu.

Acı Bir Olay t 920 yılının Mayıs ayının ilk haftası idi. Saat 1 7 sıralarında 111'\yün merkezinde 50-60 kadar Rus süvarisi gördüm. Bunlar yliıe yakın erkeği toplayarak abluka altına almışlard ı . Etraftan ı

l.ı bu kalabalığa yavaş yavaş toplananlar vardı . Ben de bu

. 1 1 .ıda kalabalığa yaklaştım. Dişler kilitlenmiş, yüzler sa­ ı .ıı ınıştı. Gözlerden kin ateşi fışkırıyordu. Dükkanların önünde t·

ııııM YOLUNDA BiR ÖMÜR

97


üç-dört Rus subayı ile bir albay yavaş sesle bir şeyler ko­ nuşuyordu. Orta boylu, kara sakallı, esmer, cellat çehreli albay subaylardan ayrılarak şosenin ortasına doğru yürüdü ve yüksek sesle emir vermeye başlad ı. Süvari ler toplanan halkı bir daire şeklinde sıraladılar. Dairenin ortasına kolları arkasına bağlı bir Tatar delikanlısını getirdiler. Albay şu sözleri ba­ ğırarak söyledi: " Biz Bolşeviklerle savaşıyoruz. Tatarların bize yardım

etmelerini

mezlerse

zorla

ve asker vermelerini

istiyoruz.

Ver­

alacağız.

kaçanları

ce­

Askerden

zalandıracağız" dedi ve ortada duran Tatar gencinin yere yatırılıp kıçına 25 şompol (tüfeğin çelik çubuğu) vurulmasını emretti . Yere yatırılan delikanlı orta boylu, şişmanca, yağız çehreli, börklü, Bahadır köyünden idi. Denikin birlikleri ta­ rafından askere al ınmış, fakat kaçıp tutulmuştu. Şimdi her­ kesin gözü önünde ibret olsun diye cezalandırılıyordu. Sü­ variler

kılıçlarını

kınlarından

çıkarmışlar,

herhangi

bir

direnmeye veya ayaklanmaya karşı koymak ve tenkil etmek üzere hazır durumda idiler. Kıçından pantalonu çıkarılıp yüzükoyun yere yatırılmış olan Tatar gencinin iki omuzunu bir asker dizleriyle, diğer bir asker iki ayağını elleriyle bastırdı. Ejderha gibi bir çavuş bir metre uzunluktaki çelik çubuk (şompol) ile Tatar gencinin kı­ çına vurmaya başladı . Albay yüksek sesle kuvvetle inen şompolu sayıyordu: 1 . 2, 3, 4, 5, 6 . . Gencin içdonu par­ .

çaland ı ve kaba etinden kan fışkı rmaya başladı . O ana kadar sesini çıkarmayıp dişlerini sıkan genç, boğazlanan bir dana gibi böğürmeye ve acı feryatlar çıkarmaya başladı . Çavuş vurmaya, albay saymaya devam ediyordu. Tatarlar, canları dişlerinde, başları eğik renkten renge gidiyorlardı . Bu ta­ hammülü güç manzara karşısında ben titremeye başladım. 98

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


lfü anda zihnimde şu düşünce canlandı : " Birden albayın üs­ t üne atlayıp boğazına sarılayım, boğup geberteyim. Benim burada kimsem yok. Yalnız beni öldürürler, başkaları kur­ tulur. " Bu anda birisi beni kolumdan geri çekti . Baktım, köyün galavası (muhtarı) Halim Efend i : " Hoca, biraz gelir misin?" dedi ve sakinleşmekliğimi,

bir felakete sebebiyet ver­

ınemekliğimi söyledi ve beni oradan uzaklaştırd ı . Sonradan , Halim Efendi bana, beni gözü ile takip ettiğini, sararı p tit­ rediğimi görerek bir hadise çıkaracağımdan korktuğunu ve bunu önlediğini söyledi ve beni teselli etti . Adı Seytali olan Tatar gencini yirmi beş şompol vuruşuyla cezalandırdıktan sonra bir süvarinin terkisine (eğerine) bağ­ layarak alıp götürdüler. Buna benzeyen cezalandırma olayları K ırı m'ın başka köylerinde de cereyan etmişti . Bu zulüm olayları, Çarlı k kartalının Kırım Tatarlarının vücuduna kanlı tı rnaklarını yeniden batırmağa karar verdiğini anlatıyordu. Fakat, Kırımlılar, ne pahasına olursa olsun, Ruslara asker ver­ meyecekler ve savaşlarına katılmayacaklardı . Nitekim, Sey­ tali'nin bir kaç gün sonra tekrar kaçıp dağdaki diğer milliyetçi kaçaklara katıldığını haber aldı k.

Harmankuyulu Süleyman Fotisala'da öğretmenliğe başladıktan iki ay kadar sonra okula Süleyman adında 30-32 yaşlarında olduğunu tahmin <'ttiğim bir kişi geldi. Bulgaristan 'ın Harmankuyusu kö­ yünden imiş. Biraz okuyup yazması olduğunu, Fotisala'nın .ışağı mahallesinde öğretmenlik yapabileceğini söyledi ve kendisine yard ım etmemi istedi. Biraz yokladım. Zeki, açık­ xöz ve biraz okuması ve yazması vard ı . Okula ilk başlayacak \ ocuklara

öğretmenlik yapabilecekti. Aşağı mahallenin ileri

K iRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

99


gelenlerinden Bilal Ağa ile görüştük.

Süleyman 'ın öğ­

retmenliği hususunda anlaştık. Cemaat ile de görüştükten sonra Süleyman 'ı öğretmen yaptık. Süleyman haftada bir iki kez bana geliyor, gerekli dersi alarak öğretmenliğini sür­ dürüyordu. Böylece t 920'nin Haziran' ına kadar öğretmenlik yaptı ; cemaatla iyi geçinerek ve itibar görerek yaşadı .

Kırım'da Münevver ve Öğretmen Kıtlığı Kırım'da, t 9 1 7 'ye kadar, yüz otuz dört yıl sürmüş olan Rus idaresi ve istibdadı Kırım Türklerine milli okul açmakta, medeni yolda ilerlemede çok zorluklar ve engeller çıkarmış ve onların geri kalmalarına büyük çapta amil olmuştur. Çar­ lığın bu kötü tutumunu yobaz hocalarımızın taassu bu, mır­ zalarımızın menfaatçi tutumu desteklemiştir. Bunlar Kırım Türklerine, menfaat ve selametleri aynı olduğu halde, bil­ meyerek ve gafletle, zararlı hareketlerde bulunmuşlardır. Kırım Türkleri bunun çok acılarını görmüşlerdir. Gene bu yüzden münevver, öğretmen ve serbest meslek adamları yetiştirememişlerdir. Milll ve medeni muhtariyetlerini alınca ve egemenliklerini ilan edip hükOmetlerini kurunca bu geri kalmanın, münevver ve tekniker yokluğunun büyük za­ rarlarını görmüşler, sıkıntısını çekmişlerdir. idari, teknik, mail, ve hatta askeri işlerde eski Rus memurlarının ve subaylarının hizmet ve yardımlarına mecbur ve muhtaç kalmışlardır. Ulaştırma ve haberleşme işlerinde doğru ve dürüst ça­ lışmayan

bu

yabancıların,

Rusların,

büyük

ölçüde

hı­

yanetlerini ve sabotajlarını görmüşlerdir. Bu sebeple, Ku­ rultay hükOmet idaresi kurulunca ilk iş özel kurslar açarak öğretmen , imam, hatip ve küçük memur yetiştirmek ol­ muştur. i mtihandan geçirilip başarı sağlayanlar işlere alınmış, 1 00

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


başarı gösteremeyenlerin kursları devam ettirilmiştir. Acele ve geçici olarak alınan bu tedbirler büyük ihtiyacı karşılayacak yeterlikte değildi. Bunun için Türkiye, Romanya ve Bul­ garistan ' da yetişmiş olan Kırım asıllı Türklerin Kırım'a gelip görev almaları talep ve teşvik edild i . Kırım asıllı olmayan l"ürklerin de gelmeleri ve çalışmaları, kardeşlik icabı ve yar­ dımı olduğundan, memnuniyetle karşılandı. Kırım yarımadasında egemenliğini ilan ederek Kurultay'ını .lçmış ve hükOmetini kurmuş bulunan Türkler nüfus sayısı bakımından da zayıf durumda idiler. Hanlık zamanında XVl l . ve XVl l l . yüzyıllarda nüfusu beş milyona kadar yükselmiş bulunan Türkler, Rus işgal ve ilhakından sonra sık sık mey­ dana gelen hicretlerde on binler ve hatta yüz binlerle göç­ müşler, üç yüz bine kadar azalmışlard ı . i htilal yıllarında yedi yüz bin tahmin edilen Kırım n üfusu içinde, etnik grup olarak, rürkler gene birinci sırada geliyorlardı ama, tüm nüfusun çoğunluğunu teşkil etmiyorlardı . Bununla beraber Kırım fürkleri milli tarihinden, milli kültüründen ve milli şuurundan aldığı kuvvet ve ilham sayesinde, haklı olarak, Kırım'ın sahibi olduğunu ilan etmiş ve bunu diğer etnik gruplara kabul et­ tirmiş idi. Kırım'ın Türk egemenliği devam edebilmiş olsaydı , beş-on yıl içinde, diğer memleketlerde yaşayan Kırım Türk­ lerinin yurduna dönmeleri sağlanacak ve çoğunluk meydana 8etirilebilecekti . il.

Katerina'nın Uğursuz Siyaseti

Rus Çariçesi i l . Katerina'nın uğursuz parçalama siyaseti lürkler arasındaki kötü ve yıkıcı etkilerini sürdürüyordu. Kırım lürklerini Asilzadeler (Mirzalar) , Din adamları, Şehirliler ve Köylüler diye dört sınıfa ayırmıştı. Memurlukta ve askerlikte K iRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

101


yüksek rütbe almak yalnız asılzadelere hak olarak tanınmıştı. Bunlar imtiyazlı kişilerd i . Mırzalar kendilerine "Aksüyek" (Beyazkemik), diğerlerine " Kara halk" diyorlard ı . Bunlardan büyük toprak ve servet sahibi olanlar vardı ; ama okuyanı ve yüksek tahsil göreni azdı . Bunların bir kısmı zenginlik ve lüks içinde yaşıyor, Rusların aristokrat sınıfına mensup aileler ve kişilerle görüşüyord u . Bu münasebetleri kendileri için iftihar ve gurur vesilesi sayıyorlardı . i mam, hatip olanlar (din sınıfına mensup sayılanlar) camilere ait vakıfları diledikleri gibi sö­ mürüyorlar, öldükleri zaman aynı şartlar altında vazife ve vakıfları

çocuklarına

bırakıyorlardı .

Bunlar zamanın

Ak­

mescifdeki müftüsü tarafından sOreta bir imtihandan ge­ çiriliyorlardı . Böylece zengin vakıflar, gerçek gayelerine sarf edilmeyerek, cahil ve yobaz hocalar tarafından sömürülüyor, halk bunların yanlış, gerici ve yıkıcı telkinleri altında eziliyor, geriliyor ve karanlık içinde bocalıyordu. Kurultay hükQmeti Anayasa'sında bu sınıfları ortadan kaldırmış, ünvan ve im­ tiyazları lağvetmiş, bütün Türklere, erkek ve kadın, eşitlik hakkı tanımıştı. Bundan memnun kalmayan hocaların bir kısmı "cemiyet" kurmuş, güya hakkı için mücadeleye girişme teşebbüsünde bulunmuş ise de, hükOmetin tedbiri ve halkın buna desteği karşısında başarı sağlayamamıştır.

Kırım'dan Ayrılış 1 920 yılının Mayıs ayı sonunda imtihanlar yapıldı, okul tatil edildi. Siyasi sebepler ve bilhassa kıtlık ve açlığın iyice belirmesi

yüzünden

çok

sevdiğim

Kırım'dan

ve

kar­

deşlerimden ayrılmak mecburiyetin i hissediyordum. Cemaati okula çağırarak bir veda toplantısı yaptım ve kendilerine şunları söyledim: 1 02

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


"Saygılı ağalarım ve kardeşlerim. i ki ders yılı sizin ço­ ı

ııklarınızı okuttum. Bu süre içind& ne çocuklarla, ne de siz­

i<'rle benim aramda kalp kıracak hiç bir hadise meydana gel­ med i . Sizden ve çocuklarınızdan çok memnun kaldım; unutulmayacak

hatıralarla

ayrılacağım.

Hepinize

mü­

l eşekkirim. Gördüğünüz gibi Kırım'da siyasi istikrar, h uzur kalmadı . Yiyecek bul unmuyor, kıtlık başladı. Yaşamak her �ün biraz daha zorlaşıyor. Paranın değeri kalmıyor. Yarın ne olacağını Tanrı'dan başka kimse bilmiyor. Allah mil letimizi ve yurdumuzu felaketlerden korusun. Biliyorsunuz, Romanya' da l ıenim de anam, babam ve kardeşlerim var. i ki yıldan beri onlardan hiç bir haber alamadı m . Onları aramam gerek. Tür­ ldye'ye dönüp tahsilimi tamamlamam gerek. Bütün bu se­ beplerle Türkiye'ye gitmek ve oradan da Romanya'ya dön­ mek zorundayım. Haklarınızı helal ediniz! Kusurlarım oldu ise bağışlayınız! " Bunları dedikten sonra kendimi tutamayarak .ığladım. Bu konuşmam dinleyenlere derin etki yaptı. Köyün muhtarı (galavası) Halim Efendi ayağa kalkarak şu cevabı verdi: " i ki yı l çocuklarımızı okuttun , onlara çok şey öğrettin, tanrı senden razı olsun! Bizi bırakıp gideceğine üzülüyoruz; .una senin dediğin de doğru. Allah yolunu ve bahtını açık dsin! Aramızda toplayıp sana hediye edeceğimiz şu sekiz yüz rubleyi kabul etmeni diliyoruz" dedi. Hediyelerini alarak kendilerine candan teşekkür ettim. Bu paranın bir kısmı ile kızkardeşim için bir gümüş el çantası satın ald ım. Çantanın üstünde mavi bir taşı ve gümüş zincirden kordonu vardı . Bunu Romanya'ya kadar götürüp kardeşime vermiş v e içim­ de büyük bir zevk duymuştum. i ki gün sonra sabah çocuklar şkolanın önünde toplandılar. Kendilerine bir kaç cümle ile veda konuşması yaptım ve bazı K iRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 03


öğütler verdim. Bağıra bağıra ağlamaya başladılar. Ben de kendimi tutamayarak ağlıyord um. Lineyka (üstü ve yanları açık yaylı araba) geldi. Sabah erkenden eşyasını alıp gelmiş olan Süleyman da hazırdı . Yakup ve annesi ile ağlaşarak vedalaştık. Öğrencilerim hıçkırarak ağlıyorlar ve: "Hocam bizi kime bırakıp gidiyorsun? Gitmeyin , kalın! " diyorlar ve benim yüreğimi parçalıyorlardı. Orası bir ağlama alanı halini ald ı . Ben hayatımda bu kadar ağladığımı hatırlamıyordum. Çocukların

feryatları

arasında

güçlükle

yola

çıkabildik.

Yalta'ya gidiyord uk. 35 km. uzakta idi. Yol şose (Makadam) , Kökköz köyünün içinden geçiyor; çok kıvrıntılı, inişli ve yo­ kuşlu. i ki yanda bahçeler, fundalıklar, bayırlarda ve tepelerde ormanlar. Bahçeler arasında Kırımlıların "aşlık" dedikleri buğday tarlaları, küçük parseller halinde, dolgun başakları ile hafif dalgalanıyor ve sanki bizi selamlıyorlar. Fundalıklar ve ormanlardaki çeşit renk ve kokulu çiçekler insanın vücuduna sağlık ve ruhuna neş'e saçıyorlar. Manzara o kadar güzel ve muhteşem ki, herhangi bir şairin bun u tasvir, ressamın tersim etmesi kolay değil . Çatırtav (Çadırdağ) yaylasına tırmandıkça arkamızda kalan vadiler, köyler, bağ ve bahçeler. tarlalar gerçek bir cennet kadar güzel görünüyor. Yukardan kuşbakışı görünen bu manzara Kırım yarımadasının güzel lik ve za­ rafetinin küçük bir parçasını ve örneğini veriyordu. Ü ç saatlik bir yürüyüşten sonra Yayla'nın geniş, düz, rüzgarl ı , deniz sathından "Odaman"

1 200 metre yüksek yüzeyine ulaştık. Burada denilen

meşhur Kırım çobanlarının yüzlerce

koyun sürülerini ve bun ların ağıllarını, mandralarını gördük. Bu Yayla' nın üstünden güneye, dipsiz gibi derinliklere ba­ karsanız. güneşin ışınlarından gümüş gibi parlayan Ka­ radeniz' i , kuzeye, açık ve koyu yeşillikler, rengarenk çiçekler 1 04

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


içinde uzanan vadilere bakarsan ız Kırım'ın tabii güzellik ve zenginliklerini görür ve mest olursunuz. "Tanrım, ne kud­ retlisin; ne güzellikler yaratmışsın!" dersiniz. Yayla, solumuzda, t 200 metre yüksekliğinde kaya duvar şeklinde ve yeşillikler içinde doğuya uzayıp gidiyordu. Ka­ radeniz, sevgili yurdumla mukaddes Anadolu arasında esrarlı ufuklar çiziyord u. Hüzünle bakışlarımız sonsuz ufukların ar­ kasındaki aziz topraklarda,

hürriyet ve istiklal uğrunda

ölüm-kalım savaşı yürüten bağrıları yanık Türkiyeli kar­ deşlerimizi araştırıyordu . . . Zihnimde tarihin yaprakları çev­ riliyor: lskitlerin , Hazarları n , Kumanları n , Peçeneklerin , yıl­ dırımlar gibi uçan atları üstünde, bu yaylada, ormanlarda ve dağlarda gah düşmanlariyle, gah birbirleriyle kıyasıya çar­ pıştıkları , Venediklilerin, Cenevizlerin , Bizanslıların gemileri ile Kırım sahillerine gelerek kasabalar ve koloniler kurdukları ve buralardan ticaret yaptıkları hayalimde canlanıyor. Batu Han'ın kurduğu Altın Ordu Devleti 'nin bir eyaleti , d ünyaya çıkış ve giriş kapısı olan Kırım'ın parlak devri hatırıma geliyor. XV. yüzyıl başında Altın Ordu Devleti 'nin yıkılışından doğan Kırım Hanlığı 'nın dört asra yakın huzurlu, adaletli ve şanlı devri bir panorama gibi zihnimden geçiyor. içimde iftihar ve gurur hisleri

kabarıyor;

kendimi kuvvetli ve zinde his­

sediyordum . . 1 783

senesinde

il.

Katerina'nın

gözdesi

ve

ko­

mutanlarından General Potyomkin tarafından Kırım'ın zaptı ve

Rusya'ya katılması aklıma gelince birden tüylerim ür­

periyor, kinlerim kabarıyor, o zamandan taa Seytali olayına kadar geçen bütün acı hadiseler benliğimi sarsıyordu. Rus­ ların

topraklarımızı ,

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

bağ ve

bahçelerimizi,

vakıflarımızı , 1 05


maddi ve manevi varlıklarımızı yağma ettikleri, mujiklerine dağıtıp köyler kurdukları . . . Milletimi bin bir hile ve desise ile, zulüm ve işkence ile, haksızlık ve adaletsizlik ile soyup, sürüp ve hapsedip kaçmaya ve göçmeye zorladıkları . . . Ü mitsizlik ve dehşet içinde bu güzel yurdu bırakıp gittikleri . . Tam yüz yıl devam eden karan lık, perişanlık, rehbersizlik ve çöküntü devri . . . Büyük idealist l smail Ga.spıralı' nın 1 883'den itibaren Rus baskısına ve yobaz taassubuna karşı otuz yıllık kah­ ramanca savaşı . . . 1 9 1 7 ihtilalinde bir avuç genç idealistin kurduğu Kurultay h ükumeti ve Bolşeviklerle kahramanca sa­ vaşı . . . işte yurdumu yeniden tehdit etmeye başlayan Rus istilası, kıtlık ve açlık . . Parlak ümitler besleyerek ve tehlikeleri göze alarak geldiğim mukaddes ve sevgili yurdumu bırakıp gitme acısı . . . Korkulu bir düşten uyanır gibi ürpererek sil­ kindim ve toparlandım. Arabacının çağıran sesi beni bu kor­ kunç düşten uyandırmış ve lineykaya koşturmuştu.

Yalta'da Bekleyiş, Anadolu'ya Çıkış Arkadaşım Süleyman ile Yalta'da Bekir Merdümşah adın­ daki bir Türk'ün oteline indik. Türkiye'ye gidecek bir deniz va­ sıtası beklemeye başladık. O sıralarda Kırım limanlarına va­ purlar pek uğramıyorlardı. Türkiye' den motörlü takalarla un ve buğday getirip altın karşılığından satanlar oluyordu. Ana­ dolu 'ya geçmek bunlarla mümkün olacaktı. Bunların da gün ve saatleri belli değildi . Bir kaç yere Karşı 'ya (Anadolu'ya) geçmek üzere vasıta beklediğimizi, zuhur ettikte bize haber vermelerini rica ettik. Otel masraflı olduğundan, Yalta'nın ya­ nındaki zengin ve modem Dereköyü'ne taşındık; ahalisi ta­ mamen Türk olan köyün iki katlı , yeni ve bir kaç odalı okulunun bir odasına yerleştik. Kırım 'ın tanınmış hocalanndan l brahim 1 06

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


l arpi Efendi köyün hatibi ve öğretmeni idi. Bize yatak, yorgan verdi. Bir öğle yemeğine çağırdı. Hanımının hazırladığı mü­ l<emmel alafranga sofranın zenginliği hala hatırımdadır. Sa­ bahları Yalta'ya iniyor, akşam köye dönüyorduk. Böylece 27 8Ünümüz geçti. Bir gün 'Tatar Kazım" adında bir motörcünün 8eldiğini öğrendik ve kendisi ile görüştük. iki gün sonra boş olarak E.reğli 'ye gideceğini ve bizi götürebileceğini söyledi. i ki gün sonra, kuvvetli lodosa karşı, dalgalar arasında Anadolu kıyılarına doğru hareket ettik. Motörün ucuna gi­ derek ve yüzümü arkaya, Yalta'ya, çevirerek oturdum. K ırım 'ın güzel ve unutamayacağım kıyılarını seyre ve derin düşüncelere daldım. Yurdumu bir daha görebilecek miydim? Burada kalan kardeşlerim ne olacaklardı? Beyaz-Kızıl Rus sa­ vaşlarının sonu ne olacaktı? Rusya'ya ve Kırım'a hangileri hakim olacaktı? Milletim tekrar kurtulacak ve istiklaline ka­ vuşacak mıydı? O zaman ben sağ olup tekrar gelebilecek miydim? Küçük öğrencilerimin sesleri kulaklarımda çın­ lıyordu: " Hocam bizi bırakıp gidiyorsun ? " Boğazıma bir yumruk tıkanıyor, gözlerim yaşarıyordu. Bu düşünceler ve hayaller içindeyken şiddetle sallanan gemi başımı dön­ dürmeye, midemi bulandırmaya başladı. Akşam karanlığı �·ökerken kendimi kaybetmeye başlamıştım. Arkadaşım Sü­ leyman ·a

seslenerek

beni,

yarısına kadar taşlarla dol­

durulmuş bodruma indirip yatırmasını rica ettim. Süleyman l>eni büyük taşların dold urduğu anbara indirdi ve taşların üs­ tüne uzattı. Bir müddet sonra kendimden geçmişim. An­ l>arda ne kadar kaldığımı ve neler olduğu hiç bilmiyorum.

Ereğli'deyiz Aradan tam otuz altı saat geçmiş. Teknemiz Karadeniz' in K iRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 07


vahşi dalgaları ile çarpışa çarpışa zorl ukla yol almış ve ni­ hayet selametle E.reğli 'ye gelmiş. Gözlerimi açtığım zaman kendimi bu kasabanın karşısında buldum. Gemimiz demir atmıştı. Bir sandalla kıyıya çıktık, Tatar Kazım'a teşekkür ettik. Bizden hiç para almadı. Ayaklarımın altındaki toprak dalgalar gibi oynuyordu; güçlükle yürüyordum. Bir otele yerleştik. Süleyman bana: "Çok şükür, karaya sağ ve salim çıktın . Tay­ falar, seni öldü diye denize atacaklardı , ben mani oldum. Tanrı'ya ve bana şükret! " dedi. "Karadeniz' in dalgaları ile tam 36 saat çarpıştık. Batma tehlikeleri geçirdik. Sen baygın her şeyden habersiz yattın. Bir ara nefesin bile kesilmişti . O zaman tayfalar: 'Bu adam öldü, denize atalım. Gemide ölü tutmak uğursuzluktur' diye seni denize atmak istediler. Ben cebimdeki küçük aynayı senin ağzına tuttum, ayna bu­ ğulandı. i şte bakın ölmemiş, nefes alıyor, dedim ve seni ölümden kurtardım", dedi. Şehrin her tarafında konuşulanlar Anadolu'da başlamış olan milli harekete ve Mustafa Kemal Paşa'ya dairdi. Ortada bunlara ait çeşitli ve birbirine zıt haberler dolaşıyordu. Halk ürkek, çekingen ve şaşkındı. Kimin ne tarafl ı olduğu belli değildi. Şehirde bir çok şey bulunmuyordu; mal sıkıntısı ve para kıtlığı vardı. Bizim yanımızda rubleden başka para yoktu. E.reğli 'de bu parayı değiştirecek ne bir banka ne de bir sarraf mevcuttu . Bir gün sonra şehrin açıklarında bir Türk va­ puru demir attı . Kaptanının rublelerimizi değiştireceğini öğ­ rendik; ben 1 00 rubleye 5 lira karşılığı olarak 1 500 rubleme 75 Türk lirası aldım ve ferahladım. E.reğli'de üç-dört gün kalıp dinlendikten sonra bir kervana katılarak Devrek kasabasının yolunu tuttuk. Burada da iki gün 1 08

KiRiM 'f'OLUNDA BiR ÖMÜR


kaldıktan sonra Gerede kasabasının yol unu tuttuk. Gerede oldukça büyük ama evlerinin çoğu ahşap, eski ve bakımsız; yolları Arnavut kaldırımı , tozlu ve pis. Şehrin ahalisi korku ve heyecan içinde idi . Meğer iki gün evvel Kuva-yı Milliyecilerle Halifeciler çarpışmışlarmış, iki taraftan da ölü ve yaralı ol­ muşmuş. Kuva-yı Milliyeciler şehri işgal etmişler. Halkı milli harekete karşı direnmeye ve savaşa sürükleyen müftüyü tutup asmışlar; bir kaç elebaşını da tutuklamışlar. Bu yüzden kimse açılıp bir şey konuşmuyordu. Dükkanların çoğu kapalı idi. Bir handa bir tek odayı zorlukla bulmuştuk. O zaman böyle kasabalarda otel denilen şey yoktu. Arkadaşım ile birlikte, kasabanın muhafız alayı komutanı olan bir Kuva-yı Milliyeci subayı ziyaret ettik; kendisine K ırım'dan gelip Ankara'ya gittiğimizi söyledik ve kasabadan çıkma izni istedik. Subayla Rusya ve Kırım'daki durum hak­ kında uzun boylu konuştuk ve aldığı bilgilerden memnun kaldı. Bize kimsenin ilişmemesi için bir vesika verdi. Bir kaç gün sonra, eşya torbamızı sırtlayarak ve yaya olarak tekrar yola, Ayaş' a yöneldik. Fakat Ayaş'a uğramadık ve doğru tren yolu kenarındaki küçük ve yıkık Sincan köyüne indik. Köyde yatacak han , kahvehane, oda bulunmadığından, imamın m üsaadesiyle köy camiinde yattık. Ertesi sabah arkadaşım Süleyman ile ayrılıştık. O Eskişehir'e ben Ankara'ya gitmek üzere tren beklemeye başladık. Bir kaç saat sonra o Es­ kişehir' e gitti ; ben de öğleden sonra Ankara'ya gittim.

Gördüğümüz Köylerdeki Durum. Ereğli 'den Sincan köyüne gelinceye kadar hep torbamız sırtımızda ve yürüyerek, dağları , bayırları, ormanları ve de­ releri aşarak geldik. Orman içindeki köyler dört-beş veya KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 09


sekiz-on evden ibaret. Köylüler çok fakir, her türlü medeni vasıtalardan yoksun. Seferberlik dedikleri Birinci Dünya Sa­ vaşı ' nda 1 8 yaştan yukarı bütün erkekler askere al ınmış ve çoğu dönmemiş. Köylerde kadın, çocuk ve ihtiyarlardan başka insan pek görünmüyor. Askerden gelen ler tek tük. Bu köylüler ormanlardan odun kesip kasabada satmak sOretiyle geçimlerini sağlıyorlar. Orman dışındaki bazı büyük köylerde bile o kadar fakirlik var ki, içinde ancak bir kaç inekle bir kaç eşek bulunuyor. Yaşayışları çok basit. Okuyan pek az. Bir çok köyde okul yok, ama her köyde iyice bir cami var, imam var. Bu hocalar cahil, yobaz; bildikleri hurafat. Çocuklara da oku­ tup öğrettikleri böyle şeyler. Bu durumlara çok üzüldük. Bu acıklı durumun düzeltilmesi için uzun zaman , çalışmak ve büyük idealist olmak gerektiğini düşündük. Bu şartlar altında milli savaşın zorluklar içinde kalacağını ve belki başarısızlığa uğrayacağını düşündük, ümitsizliğe düştük.

Enver Paşa Mısın? Üstümde, Kırım'da yaptırdığım, haki, yakası kapalı, beli kuşaklı bir caket, başımda kahve rengi bir börk (kalpak), ayağımda çizme ve haki pantalon olduğundan beni asker veya subay sanıyorlardı. Gerede ile Ayaş arasındaki büyükçe bir köyden geçerken iki köylü ile köyün sarıklı hocası bizi durdurdu ve bizden "ahval-i alem" hakkında bilgi istediler. Biz kendilerine Rusya'dan, yani Türk yurdu Kırım'dan gel­ diğimizi ve oradaki durumu anlattık. Çok meraklandılar ve heyecan landılar. Hoca, biraz sesini kısarak: " Enver Paşa'nın Kafkasya' da olduğunu ve buraya gelmek istediğini işittik; siz yoksa Enver Paşa mısınız? " dedi. Ben: " Ben Enver Paşa de­ ğilim. Hem o, buraya gelmez ve gelmeyecek. Burada Mus1 10

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


tafa Kemal Paşa var. Siz onu din leyiniz. Biz ona gidiyoruz" dedim. i mam ve iki ihtiyar bir tuhaf oldular. Sezdiğime göre, bunlar " Damad-ı Şerif'i bekliyorlarmış. Yolculuğumuz sırasında bir kaç gece köy odalarında kal­ dık.

Köyl üler,

köy

odasına,

nöbetleşerek,

yemek

çı­

karıyorlarmış. Biz de "pazı" denilen ve tavada (sacta) pi­ şirilmiş yufka ile yoğurt, yumurta ve soğan getirdiler. Yatmak için yorgan ve yastık verdi ler. Bunlar kirden ve terden ko­ kuyorlardı. Oda altı toprak ve üstü toprak, küçücük bir yerdi. Yerde hasır, kilim ve kirli incecik minderler vardı. Bunların üstünde oturuluyor ve yatılıyordu. Gündüzleri köylerden geçerken ekmek, yoğurt ve soğanla karnımızı duyuruyorduk. Bir gün taze soğanın yeşil yapraklarının içinden küçük beyaz kurtçuklar döküldüğünü gördüğüm zaman şaşırmıştım. Bu kurtçukların neden ve nasıl olduklarını anlayamamıştım. Or­ manlardaki evler ağaçlardan yapı lmıştı. Orta Anadolu 'ya in­ dikçe orman kayboluyor, arazi ağaçsız, fundalıksız, beyaz toprak halinde çoraklaşıyordu. Evler kerpiçten yapılmış, damları toprakla örtülmüştü; badanasız ve ağaçsızdı. Köyün içi hayvan fışkısı ile dol u idi. Dükkan, kasap diye bir şey yoktu. At, inek, öküz gibi hayvana hiç rastlanmıyordu. Arada bir 40- 50 koyundan mürekkep bir sürü görüyorduk. Dobruca veya Kırım ovaları gibi kara topraklı, düz, bereketli ovalara, vadilere rastlamıyorduk. Eki lmiş tarla parçaları da çok azdı. Bunlardan alınan mahsul ile kaç kişi yaşayabilirdi? Gör­ düğümüz fakirlik ve sefalet yürekler acısı idi. Kasabalar ve hele köyler arasında şose, yol diye bir şey yoktu . Buralarda saatlerce gittiğimiz halde insan değil , kuş bile görmüyorduk. Ne kadar ıssız memleketti Ya Rab! Bu memleket savaştan galip çıkmış Batılı devletlere karşı nasıl harp edebilecekti? Bu sorunun olumsuz cevabı karşısında yüreğimiz sızlıyordu. KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 1 1


Süvariler ve Tunalı Hilmi Nerede olduğunu pek hatırlayamıyorum. Bir gün ar­ kadaşımla küçük bir ağaçl ıktan geçerken karşımıza birden bire 20-25 kadar atlı çıkıverdi. Atlar küçük ve cılız, üs­ tündekiler börklü ve silahlı idiler; mola vermek üzere at­ larından indiler. Biz yanlarına yaklaştık. Aralarından birisi kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi sordu. An­ lattık. Merak ve tecessüsle etrafımıza toplandılar. Rusya ve Kırım hakkında bildiklerimizi söyledik. Orta boylu, yağız, kara bıyıklı, 45 yaşlarında birisi ve bizimle konuşanı kendisini Tu­ nalı Hilmi diye tanıttı. Kendisini gıyaben tanıdığımı ve şi­ irlerini severek ezberlemiş olduğumu söyleyince hoşlandı. Biraz sonra onlar atlarına atladılar, biz de yolumuza düştük ve birbirimizi bir daha görmedik.

Sincan'da Tren Beklerken Sincan'da Ankara'ya tren beklerken , ıyı giyinmiş, mü­ nevver kılıklı genç bir adam yanımıza yaklaştı ve bana hi­ taben: - Merhaba delikanlı! Nerelisin? Kıyafetin yabancı ol­ duğunu gösteriyor. - Evet yabancıyım, Romanyalıyım; Ankara'ya tren bekliyorum. - Romanya'dan mı geliyorsun? - Hayır, Kırım'dan geliyorum. - Ya ... ne var ne yok oralarda? Ne zaman geldin? - Kırım 'dan on beş gün evvel çıktım, Ereğli 'ye çıktık. 1 12

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


l< ı rım 'da Çar taraftarlarıyla Bolşevikler çarpışıyorlar. Orada .ı'Klyişsizlik,

açlık olduğu için

Kırım'dan ayrılmak mec­

l ıuriyetinde kaldım. Oradaki durum hakkında söylediklerimi ı ııerakla ve dikkatle dinledi. Sonra, - Ereğli 'den buraya kadar geçtiğin yerleri nasıl buldun? ı led i. - Memleketin bu kısmını çok bakımsız. halkını fakir, cahil y,örd üm. - Başlad ığımız Milli Mücadele'yi kazanacak mıyız, ne ı lersin? - Savaştan yıkılmış, bıkmış olarak çıkan, yoksul , silahsız bir ı ı ıilletin yeni bir savaşı hemen kazan ması mümkün müdür? \,mmıyorum ve ümitsizim, dedim. Bu cevabım karşısında henüz tanımadığım genç mü­ ı ıevver, sert bir hareketle şöyle ded i : " Evet, maddi olarak hemen hiç bir şeyimiz yok. Fakat imanımız, maneviyatımız � ok kuvvetli! Milli Mücadelemizi bununla kazanacağız. Buna ı l linya şaşacak. " - i nşallah, d uacıyız. dedim. Adını hatırlayamadığım bu münevver bey, l sviçre'de ı.ıhsil yaptığın ı , trenle Eskişehir'e gideceğini, oradaki liseye ıııüdür tayin edildiğini söyledi ve biraz sonra trene binip �itti.

Ankara' da An kara'ya vardığımın ertesi günü sabah ikamet tezkeresi .ılın ak üzere Emniyet Müdürlüğü 'ne gittim. Karşıma uzun ll llllM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 13


boylu zayıf, sarışın ve mavi gözlü bir komiser çıktı ve benimle konuştu; Romanyalı olduğumu anlayınca Köstenceli Mahmut Çelebi 'yi , Süleyman Abdülhamit'i ve diğer kişileri sordu. Kırım'dan geldiğimi söylediğim zaman Cafer Seydahmet, Dr. Ahmet Özenbaşlı, Dr. Halil Çapçakçı beyleri sordu. Ben, bütün bu kişileri nereden tanıdığını zihnimde araştırırken, Komiser Bey kendisinin Kırımlı olduğunu söyledi ve beni sevindirdi. i şimi çabuk ve kolay yaptı, istediğim ikamet tez­ keresinin verilmesini hemen sağladı. Bu sayın Komiser Bey ile otuz yıl sonra l stanbul'da tekrar görüştüğüm zaman ikimiz de geçmiş ilk olayı hatırlad ık ve bir daha dost olarak sık sık görüştük. Emniyet Müdürlüğü 'nden emekli bulunan bu bey Sayın Nureddin Agat' dır. Kendisinin Kırım paraları ve şe­ hirleri hakkında Emer de çıkan bir çok değerli yazıları sa­ yesindeki işbirliğimiz bizi ideal arkadaş da yaptı . Mustafa Kemal Paşa bir kaç ay evvel Ankara'ya gelerek Büyük Millet Meclisi hükumetini kurmuştu. Türk milletini komutan ları, münevverleri, hocaları, esnafı , köylüsü ile ideali ve savaşı etrafında toplamaya çalışıyor ve müstevli Yu­ nanlılara karşı harp teşkilatını kurmaya gayret ediyordu. An­ kara o zaman bir şehir deği l , küçük, tozlu sokakları, eski ve badanasız evleri ile bir kasaba idi. Elektriği de yoktu. Tam ve çorak bir arazi üstünde, yağmur yağdıkça çamur, güneş ol­ dukça toz içinde, yaşanılması güç bir bozkır kasabacığı idi. Buna rağmen hareketli, canl ı , Türkiye'nin atar damarı ve kalbi haline gelmiş bir merkez olmuştu . Herkes heyecanl ı , sinirli ve tetik üstünde idi. Dışardan gelenler sıkı kontrol ve takibe tabi tutuluyordu. Ben de kendimin bir kaç gün sıkı takip edildiğimi hissediyord um. Ankara'da kaldığım on gün ka­ darlık süre içinde iki olayı hiç unutamadım: Birisi, bir gün . 1 14

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Mustafa Kemal Paşa, koyu kahve renkli geniş ve yüksek kal­ pağı . dört cepli ceketi , elinde bastonu, sağ ve solunda sarıklı ve fesli milletvekilleri olduğu halde Büyük Millet Meclisi 'nin bahçesinde resim çektirirken tesadüfen oradan geçtiğim ve kendisini yakından gördüğümdür. . . i kincisi. o günlerde l s­ tanbul ' dan Ankara'ya, Hindistan Müslümanlarının temsilcisi ve murahhası olduğunu söyleyen Mustafa Sagir adında birisi gelmiştir. Ankara' da yayınlanan Hakimiyet-i Milliye gazetesi bu adamdan uzun uzun bahsediyordu. Bir gün bu adamın l ngiliz casusu olduğu ve Mustafa Kemal Paşa'yı öldürtmek için geldiği haberi yayıldı. Bir kaç gün sonra da tevkif edildiği ve istiklal Mahkemesi 'nce yargılanacağı yazıldı. Bir gün mahkemenin dinleyicileri arasına girdim ve o günü Mustafa Sagir'in savunmasın ı kendi ağzından duydum. Mustafa Sagir orta boylu, şişman, beyaz tenli, sakalı ve bıyığı kazılı, göz­ lüklü, Hindli 'ye hiç benzemeyen bir kişi idi. Türkçe güzel konuşuyordu.

Kur'an 'dan

ayetler

okuyarak

ve

Pey­

gamber' den hadisler naklederek Müslüman büyüklerinin merhametli ve şefkatli olmaları ve suçlulara karşı müsamaha ve olgunluk göstermeleri gerektiğini ileri sürüyor ve af­ fedilmesini istiyordu. Fakat istiklal Mahkemesi bu sa­ mimiyetsiz ve ikiyüzlü casusun sözlerine önem vermedi ve onu idama mahkQm etti. Ertesi sabah l ngiliz casusunun Saman Pazarı'nda sallanan cesedini gidip görenler çok oldu.

Eskişehir' de 1 920 yılının Temmuz sonlarına doğru trenle Ankara'dan Eskişehir'e gittim. Dobruca'nın Kızıl Murat köyünden gelen ve ana tarafından akrabam olan Hacı Süleyman oğlu Mustafa Ağa'nın evinde kaldım. Eşi Sare Hanım da baba tarafından KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 15


akrabam oluyordu. Eskişehir'de Romanya ve Azaplar göç­ menleri çoktu. Bunlardan başka Avukat Hasan Basri ve Osman COdi, Hafız Raşit Aşki, öğretmen Kara Relik ve bakkal Niyazi ve Halil ve diğer bir çok tanıdıklarla görüşüyordum. Bir gün , genç iyi giyinmiş bir kurmay yüzbaşı geldi. Dob­ ruca'nın Karatay köyünden olduğunu, adının l smail Hakkı olduğunu söyledi ve Kırım'daki son d urumla ilgilendi, ben­ den bilgi sordu. Heyecanlı ve milletperver hali vardı. Bu muhterem kişiyi kırk yıl sonra ikinci kez l stanbul 'da Meserret Oteli önünde hanımı ile birlikte gördüm. Saçları ağarmış, şişmanlamış, ağırlaşmıştı . Topallıyor ve bir ayağını sü­ rüklüyordu. istiklal Savaşı sırasında bir ayağını kaybettiğini ve emekliye ayrıldığını, l stanbul 'da bir daire satın almak için geldiğin i , fakat parasını çaldırdığını üzüntü ile söyledi. Eskişehir'de bir kaç gün kaldıktan sonra, Romanya' nın zenginleşmiş göçmenlerinden Kıdırmambet (Hızır Mehmet) Efendi, öşürlerini satın aldığı Mamuriye Kırımlılar köyüne bir akrabası ile gidip öşürleri toplamamızı , buna mukabil bana iyi ücret vereceğini söyledi. Kabul ettim ve akrabası Kara Cemil Efendi ile birlikte, bir de işçi alarak, gittik. Mamuriye, Kırımlı göçmen lerin kurdukları bir köydür; seksen hane kadardır. Ahalisi çalışkan ve old ukça zengindir. Balaban ve Kiçkene Noray Hacılar ve Karali köyün en zenginleridir. Köyün orta ve yüksekce

bir yerinde,

çeşmenin arkasında

büyük,

Ro­

manya'nın köy şko/alarına benzeyen , bir okul binası yap­ mışlar. Tahta döşemeli ve tavan lı, geniş pencereli , havadar, büyük bir salonlu ve iki odalı. Buna yakın bir yerde köyün camii ve aşar an barı var. Köyün bakkalı orta tahsilli, terbiyeli ve hafız olan Şevket Efendi. Babası babamın med rese ar­ kadaşı imiş. Köyün muhtarı Reşid adında şakacı, zeki ve 1 16

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ııü ktedan bir kişi. Köyün imam ve hatibi Kırım'dan gelmiş Ahmet adında oldukça bilgili bir molla. Mamuriye'de kırk sün kadar kaldık, öşürleri topladık. Bu süre içinde okulun bir odasında yatıp kalktık; kendimiz, üç kişi , pişirip yedik; rahat <'ttik. Köyl ülerle çok dost ve ahbap olduk; iyi geçindik. Biz orada iken Kurban Bayramı oldu. Köylüler çok kurban kes­ tiler. Dört gün ev ev gezerek günde bir kaç kere kurban eti yeniliyordu. Bu kadar et ancak soğan ve turşu sayesinde -;indiriliyordu. Öşürleri toplayıp Eskişehir' e döndük. Milli Mücadele iyice kızışıyordu. Çeteciler Yunanlı müstevli ve mütecavizlerle kı­ yasıya çarpışıyorlardı. Yunan mezaliminin acı haberleri işgal edilmeyen bütün yurdu sarıyordu. Askeri teşkilat ve hazırlık h ızla ilerliyordu. Halkın heyecanı ve milli hamiyeti ka­ barmıştı . Bir Cuma günü namazdan sonra büyük camide ınevlüd okunacağı ilan edildi. Caminin içi ve dışı dolmuştu. Ben de dış kapıda içeri girmek için imkan arıyordum. Bu sı­ rada atlı bir kaç subay geldi. iyi giyinmişler, çevik ve canlı idiler. Subaylardan birisinin Ali Fuat (Cebesoy) Paşa olduğu o;öylendi. Ben de arkalarından hemen içeri girdim ve yan­ larında oturdum. l çerde vaaz veriliyor, halk l slam dinini ve vatanı düşmana karşı savunma savaşında yard ıma çağ­ rı lıyordu. Namaz kılındı, dua edildi, mevlid okundu. Halkın " A min " sesleri yankılar yapıyordu. Yunanlı lar vahşiyane cinayetleri işledikçe milletin kini .tlevleniyordu . Ama ahali arasında gizli gizli halife taraftarlığı yapanlar da yok değildi. Bunlar halkın birliğini parçalamak ve milli kuvveti zayıflatmak istiyorlardı . Bir sabah şehrin Köp­ rübaşı denilen caddesindeki bir ihtiyar çınar ağacının dalına KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 17


bir adamın asılmış olduğunu gördüm; 30-35 yaşlarındaki adamın Gönen kasabasından Eskişehir' e kira ile mal getiren bir nakliyeci olduğunu söylüyorlardı. Adam, bir hana çektiği arabasını Kuva-yı Milliyeci ler angaryaya götürmek isted ikleri zaman , sinirlenip: "Sizin yaptığınızı Yunan gavuru bile yap­ mıyor! " demiş, deniliyordu. Yunanlılara casusluk yaptığı söylentisi de dolaşıyord u. Savaş zamanında böyle şeylerin her yerde görüldüğü bir gerçektir. O günlerde Eskişehir'de Kırım'dan yeni gelmiş Osman adında bir genç adam geziyordu. Bu adamın halk arasında komünistlik

propagandası

yaptığı

iddia

edilerek

tu­

tuklandığını ve ağır ceza mahkemesine verildiğini duyd uk. Sanığı Avukat Hasan Basri ve Osman CQdi Beyler müdafaa ediyorlardı. Dinleyiciler arasında ben de bulundum. Şahitler dinlendi ; sanıktan böyle bir propaganda sözü duymadıklarına yemin ettiler. Sonunda Kırımlı Osman beraat etti ve se­ vincinden göz yaşlarını tutamadı.

Karayavşan Köyünde Öğretmenliğim Sonbaharda Polatlı iskelesine yakın Polatlı köyüne gittim. Burada baba ve ana akrabalarımı buldum. Sırf Romanyalı göçmenlerden kurulu bir köy. Ahalisinden bir ikisinden başka hepsi fakir. Zenginlerden Hacı Hasan Efend i 'n i n oğlu Kazım (Aksoy) ile iyi arkadaş ve dost oldum. Bir Cuma günü na­ mazdan sonra camide, Kırım'da verdiğim vaazı tekrarladım; halk memnun kaldı . Bu köyde ana akrabam Abılkayım (Ab­ dülkayım) adında birisiyle tanıştım. 40 yaşlarında idi. Gayet zeki, konuşkan, şakacı ve doğuştan feylezof idi. Bir çok dini meseleleri akliyle çözümlemeye çalışıyordu; yobazlığın kar­ şısında idi . Sekiz-on gün sonra Haymana'nın Vezirhane kö1 18

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


yiinden amcam Kavlamet (Ahmet) geldi ve beni arabasıyla .ılıp köyüne götürd ü. Orada hanımı, çocukları ve diğer . ııncam Dervişamet, eşi ve çocukları ile tanıştım. Dört-beş l ıaneli bir viran köy. Mezarlığı köyden büyüktü. Yirmi yıl ı ·vvel Romanya göçmenleri tarafından kurulmuş olan bu köy, Kürt köyleri arasında tek göçmen köyü old uğu için sık sık Kürtlerin baskınına uğramış, koyunları ve hayvanları çalınmış. '-ıeferberlikte bütün erkekleri ve bu meyanda iki amcam as­ kere alınmışlar. Köy bir iki ihtiyarın ve kadınların ellerinde k.llmış, hasta ve harap olmuşlar, sıtmadan kırılmışlar. Yoksa ver düzl ük, toprak siyah ve bereketli, sulak ve yeşillikti . 1 >üzen ve h uzur olup çalışmak imkanı olsaydı iyi ürün alınır ve

para toplanabilirdi. Vezirhane'de bir hafta kadar kaldım. Derviş amcam beni

.ılıp

Karayavşan

köyüne

götürdü.

Buradaki

insanlar

Kırım 'dan, Romanya'da ve Bulgaristan 'dan gelmiş ve hepsi Kı rım asıllı olan göçmenlerdi. Kendi aralarında Romanyalı, Kırımlı,

Bulgaristanlı diye konuşulsa da iyi anlaşıp ge­

\ iniyorlard ı.

Köyün ağası üç zengin kardeşten biri olan Kırımlı

Niyazi Efendi idi. Köylüler kendi aralarında buna (Akiköz l ',ltlak gözl ü) Niyazi diyorlardı. Uyanık, girgin , hükOmet .ıdamlariyle dostluk kuran kişi idi. Karısı Romanya'nın Or­ ı ı ıança köyünden idi; güzel ve görgülü hanımdı. Köylüler l wnim bir kış öğretmenlik yapmamı istediler. Kabul ettim. l< iiyün kenarında büyükçe bir cami , bunun karşısında küçük l ıir okul, buna bitişik bir oda, odaya bitişik bir ahır vardı. !\unların ötesinde derin ve geniş bir dere, derenin ötesinde ı . ırlalar uzanıyordu. Köy yetmiş kadar haneden i baretti. Bu lwiar da çocuk okuyacaktı. Öğle ve akşam yemeklerini köy­ l i i ler sıra ile vereceklerdi. Yıl sonunda da bir miktar para I•

llHM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 19


ödeyeceklerdi. Çocuklar ewelce genç ve mektep görmüş bir öğretmenden

okumuş

old ukları

için

epeyce

şey

öğ­

renmişlerdi. Çocukları üç sınıfa ayırdım. Ankara' dan kitapları getirttim. Kız ve erkek karışık okuyor ve oturuyorlardı. Üçüncü sınıfa Türkçeden başka tarih, coğrafya, hesap ve resim dersleri de okutuyord um. Din dersleri de vardı. Marş ve türküler de söyletiyordum, jimnastik de yaptı rıyordum. Bulgaristanlılar da üç kardeşlerdi ve zenginlerdi. Ama bunlar ve hele en büyükleri Ebu Hacı çok mutaassıptı . Beş vakit namazı camide kılar ve okula sık sık uğrardı. Bir sabah tarih kitabını eline almış okula geldi ve bana bağırarak şunları söyledi: "Bu kitabın kızlara ne gereği var? Bunda yalandan ve şeytanlıktan başka bir şey yok. Bunu kızlara okutmak gü­ nahtır, bunu okutmayacaksın ! " Ebu Hacı'yı teskine, tarihin gerekliliğine ve faidelerini anlatmaya çalıştım! O daha ziyade kızıp bağırdı: " Ben bu kitabı ayağımın altında çiğnerim, hiç bir günahı olmaz" diyerek kitabı yere attı ve çiğnemeye başladı. �iç kızmadan kitabı yerden alıp içindeki bismillah, Allah ve peygamber yazılarını kendisine gösterdim. Bunları çiğnemekle büyük günah işlediğini söyledim. Bu yazıları görünce yüzü sarardı, titremeye ve tevbe etmeye başladı. Yavaş ve kısık bir sesle: " Ben bunları bilmiyordum, kusura bakma, günah işledim. Pek iyi, okut; artık karışmam" deyip gitti. Ondan sonra aramız çok iyi oldu. Zavallı adamın kör taassubun esiri olduğunu anlayarak acıdım, üzüldüm. Za­ vallıların aydınlatılmaya ne kadar ihtiyaçları vardı! Türkiye'ye herşeyden ewel okul, öğretmen ve iyi yetiştirilmiş din adamları gerek olduğunu anladım. t 920- t 92 t kışını Karayavşan ·da geçirdim. Kış büyük so1 20

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ğuklar yaptı. Her taraf buz tuttu. Bir gece odamın penceresi şiddetle vuruldu. Baktığımda asker elbiseli bir kaç kişi gör­ düm. içeri girip ısınmak istediklerini söylediler. içeri aldım, teneke sobama mısır koçanları doldurup iyice yaktım, çay kaynatıp verdim. Sabaha kadar uyudular ve kalkıp gittiler. Cepheden kaçan askerlermiş. O sıralarda askeri teşkilat henüz tamamlanmamış ve disiplin altına alınmamıştı. Sa­ vaşanlar, düşmana baskın yapanlar ve yer yer ayaklanmaları bastıranlar çetecilerdi. Çerkes Ethem çeteleri şöh ret ve korku salmışlard ı . Bunlardan bazıları arada bir Karayavşan'a uğrar, şunu ve bunu alıp giderlerdi. Öğrencilerimi 1 92 1 'in Mayıs ayında, cemaati okula top­ layarak, imtihan ettim. Çocuklar iyi cevaplar verdiler, mükc'.\fat ve takdirname aldılar. Öğrettiğim şiir ve manzumelerden başka "Ant Etkemen " , " Karılgaçlar Duası " , " Karadeniz" vs. marş ve türküleri söylettim. Sonunda kendim bir kapanış konuşması yaptım, cemaate gördüğüm iyilik, yardım ve destekten ötürü teşekkür ettim. Cemaat memnun kaldı ve aralarında para toplayıp bana yol harçlığı ve zahmet hakkı verdi. Karayavşan'da kaldığım süre içinde civarındaki Kırım Türklerinin Ahırlıkuyu, Karakuyu gibi köylerini ziyaret ederek hemşerilerim ile görüştüm. Bu köylerde yapılan düğünlerde bulundum. Eski Kırım adetleri aynen icra ediliyor, hemen hemen hiç bir eksiklik görülmüyordu. Lehçe ve şiveleri de aynıdır. Kırım, Dobruca ve Anadolu'da yaşayan Kırım Türkleri orijinalliklerinden hiç bir şey kaybetmemişlerdir. Hepsi çiftçi olan köylüler çalışkan, iyi durum edinmişler. Çiftçilikte yer­ lilere örnek olacak şekilde çalışıyor ve yaşıyorlar. Milli KurK iRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

ili


tuluş Savaşı sırasında Eskişehir ve Polatlı bölgelerindeki bu göçmen kardeşlerimizin hükOmete zahire ve hububat yar­ dımlarıyla büyük destek sağlamış oldukları bir gerçektir ve bunu zamanın Başbakanı ismet Paşa da söylemiştir. Bu böl­ gelerdeki

köylülerimiz

nedense

çocuklarını

pek

okut­

muyorlar ve tahsilin değerini pek kavramamışa benziyorlar. istikbalin okuyanlara ait olacağını, milletler arasındaki hayat yarışının

ilim sahasında ilerlemiş olanlar tarafından ka­

zanılacağını pek idrak edemiyorlar. Elimden geldiği kadar çocuklarını okutmaların ı , sosyal ve siyasi hayata ve fa­ aliyetlere katmalarını, idari işlere yöneltmelerini, isim ve mevki sahipleri yapmaya çalışmalarını tavsiye ve telkin et­ meye çal ıştım. Birinci Dünya Savaşı ' nda Osmanlı l m­ paratorluğu 'nun çöktüğünü, Türkiye'yi Batılı devletlerin işgal ettiklerini, Mustafa Kemal Paşa'nın vatanı düşmanlardan te­ mizleyerek tekrar hürriyet ve istiklaline kavuşturmak için or­ taya çıktığını ve kendisine her şeyle yardım edilmesi ge­ rektiğini , yardımın yalnız asker olarak değil , para ve zahire vermek suretiyle de yapılmasını söyledim. Bildiğim ayet ve hadisleri okuyarak vatanseverliğin sevap ve faziletlerinden bahsettim.

İnebolu Yoluyla İstanbul'a Hareket Karayavşan köyünden Vezirhane köyündeki amcalarımın yanına gittim; bir hafta kald ım. Bir gün büyük amcam ara­ basına altı çuval buğday yükledi ; bunları l nebol u'da satacak ve beni orada vapura bindirip l stanbul' a yol latacaktı. i ki atlı araba ve altı çuval buğday ile yola çıktık. Ankara, Kalecik, Çankırı , Kastamonu kasabalarına uğrayarak, geceleri han­ larda yatarak sekiz günde l nebolu 'ya ulaştık. Geçtiğimiz böl1 22

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


gelerde köyler seyrek, tarlalar az miktarda işlenmiş, çoğu l ıoş. Yoksa toprak iyi ve ürün verecek kıvamda.

Kas­

ıamonu 'ya yaklaştığımız sırada çamaşırlarımın ve gümüş � antanın bulunduğu çuvalın arabada bulunmadığını fark dtim. Hemen amcama söyleyip arabayı durdurmasını ve atın lıirisine binip geriye doğru çuvalı aramama müsaade et­ mesini rica ettim. Ü züldü ve razı oldu. Bir ata binerek hızla koşturup gerisin geri gitmeye ve yol boyunca çuvalı aramaya koyuldum. Yol çok tenha idi. Kimseler gözükmüyordu. Atı dörtnala sürerek iki kilometre kadar geri gittim ve çuvalımı yol kenarında gördüm. Sevinçle inip aldım ve bir dakikada .tmcama yetiştim ve yolumuza devam ettik. Ondan sonra daha dikkatli oldum ve hiç bir şeyimi kaybetmedim. Amcam l nebolu'da buğdaylarını iyi para ile sattı ve bana da biraz para verdi. Derviş amcamın verdiği ve kendimin Karayavşan köylülerinden aldığım para ile birlikte hayli param birikti. i ki gün sonra gelen bir Türk vapuruna, amcamla vedalaşarak bindim. Vapurumuz, bir çok iskelelere uğrayarak l>ir hafta sonra l stanbul' a ulaştı. Boğaz' da l ngilizler tarafından -;ıkı bir kontrola tabi tutulan vapurumuz üç gün karantinada .tlıkonuldu. Bu üç günlük süre bana üç yıl kadar uzun ve sıkıcı 8eldi.

İstanbul'da Tahsile Devam işgal altında bulunmasına rağmen l stanbul'daki okullar ve iiniversite açıktı.

Lise tahsilimi

tamamlamak veya üni­

versiteye giriş imtihanı vermek için çareler aramaya baş1.tdım. Özel kurslara devam ettim. Yazın sonuna doğru l ıabam ve anam, bir yaşındaki küçük kardeşim Seyfeddin'i l<IRIM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 23


alarak l stanbul'a beni görmeye geldiler.

Babam,

aslen

Azaplarlı olan kimyager Kutsü Bey ve ben birlikte konuşarak şuna karar verdik: Babam , en tez günde, Karagümrük'deki yanmış konağımızın bahçesinde bir gece kondu yaptıracak; burada Kutsü Bey, annesi ve ben beraber oturacağız; Kutsü Bey'in annesi bize yemek pişirecek ve masrafı paylaşacağız. Ben lise tahsilimi tamamlayacağım; Kutsü Bey derslerimde bana yardım edecek. Kutsü Bey o zaman Zeynep Hanım'ın Beyazıt'daki konağında bulunan Kimya Fakültesi'nin

la­

boratuarında asistan olarak çalışıyordu. Ben Aksaray'daki Menbaülirfan idadisinin son sınıfına girdim. Çalışmam ve Kutsü Bey'in yardımı sayesinde derslerimi ve bilh assa kimya ve fizik derslerimi çok iyi hazırlıyordum. Yaşımın ilerlemiş olmasını, akranlarımdan geri kaldığımı, kaybolan yıllarımı ve bilhassa babamın bana karşı gösterdiği fedakarlığı düşünerek var kuvvetimle çalışıyor ve liseyi mutlaka bitirmek is­ tiyordum. Okulun son sınıfında 1 6- 1 7 öğrenci idik. Hepimiz, Birinci Dünya Savaşı sebebiyle, tahsili kesintiye uğramış ve gecikmiş gençlerdik. Bu yüzden hepimiz gezileri bir tarafa atıyor, iyi çalışıyorduk. Okulumuz özel olduğu için paralı idi; bu da bizim gayretimizi artırıyordu. Hiç birimizin ailemiz zengin değildi. Kutsü Bey çalışkan, dürüst, çekingen ve dindar bir kişi idi. Babası Azaplar'da şeyhlik yapmış ve dindarlığı, sofuluğu ile tanınmıştı. Anası Sakine Hanım, epeyce yaşlı olmasına rağ­ men, gayretli , dindar bir kadındı. Bizi rahat ettirmeye ça­ lışırdı. 1 24

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Dr. Fahreddin Kerim 1 922 yılının ilkbaharında bir gün kısa boylu, iyi giyinmiş bir genç, elinde büyük bir bavul tle, bahçemizin kapısından içeri girdi. Kutsü Bey gelen genci tanıyarak karşılamaya çıktı. Kısa boylu genç yorulmuş ve kızmıştı; sinirli konuşuyordu: - Benim Anadolu 'ya girmeme izin vermediler; l zmit'den geri çevirdiler. Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum . . . Kutsü Bey genci teselliye çalışıyordu: " Doktor oldun, bu­ rada bir muayenehane açar, çalışır, para kazan ırsın" di­ yordu. Gelen kısa boylu gencin Kutsü Bey'in akrabası ve adının Dr. Fahreddin Kerim olduğunu öğrendim. Kutsü Bey'e dayı, annesine büyükanne diyordu. Dr. Fahreddin Bey bizde çok kalmadı . Bir müddet sonra, zannediyorum Veliahd Abdülmecid Efendi ile birlikte ve ona refakat ederek, Viyana'ya gittiğini duyduk. Dr. Fahreddin Kerim Gökay Bey'i bir daha 1 925 yılında, Bükreş Hukuk Fakültesi ' nde talebe olduğum zaman , Al­ manya'ya giderken görecek, Bükreş'de Tıp Fakültesi'ni ve bir iki hastaneyi gezdirecektim. Aramızda ahbaplık doğmuştu. O Avrupa'ya giderken Köstence'den geçerse bazen bana lıaber verir ve kendisini karşılardım. Ben l stanbul'a gel­ diğimde kendisini ziyaret eder ve görüşürdük. Dönüşte deniz tutmaması için bana ilaç verdiği de olmuştu. 1 928'de l stanbul 'da yayınladığı Yorgun Sinirler ve Marazi Aşklar

Ozerinde Ruhi Tetkikler kitabından satmam için bana elli tane K iRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 25


göndermiş, ben de satıp parasını vermiştim. Bu eserinden bir tanesine şunu yazmıştı: "Sayulu ve süyümlü tuganım Müs­ teceb' ke". i leride kendisinden ayrıca söz edeceğim.

Azaplar'a Dönüşüm 1 922'nin yazında, elimde liseyi bitirme vesikam olduğu halde, Romanya'ya döndüm. Karaköy ile Azaplar arasında, kızkardeşim

Saliha,

erkek

kardeşim

Necib,

dayım Se­

yitmahmut ve diğer akraba çocukları tarafından karşılandım. Evde bekleyen babama ve anneme ve diğer akrabama ka­ vuştum. Beş yıllık hasretten sonra mutluluk içinde idik. Kar­ deşim Saliha, Ömer dayımın kızı Nasiha ve diğer bir iki kızla birlikte Hacıoğlu Pazarcık şehrinde açılmış olan kız or­ taokulunda okumuş, bilgisini ve görgüsünü artırmış. Kar­ deşim Necib Mecidiye Seminarı 'na öğrenci olmuş. Dayım Seyitmahmut Pazarcık Müftülüğü'nde sekreter ve NumOne okulunda öğretmen olmuş. Bunları duyunca sevindim. Kar­ deşim Saliha'ya Kırım'dan bin zorlukla getirdiğim gümüş el çantasını teslim ettim. Kardeşim, çantayı beğendi ve Kırım hatırası diye çok sevindi ve teşekkür etti. Yazın

harman

işlerinde çalışmaya başladım.

Şiddetli

güneş ışınlarından korunmak için beyaz amerikan bezinden anneme diktirdiğim ve tel geçirip gerginleştirdiğim geniş kenarlı şapkaya benzeyen bir serpuş giydim. C.ihil mu­ taassıplar hemen: " Hacı Fazı l ' ı n oğlu şapka giymiş, gavur olmuş" diye dedikodu çıkardılar. Fakat biz aldırmadık. Ramazan Bayramı geldi. Köyümüzün hocasından mü­ saade alarak Bayram namazından evvel bildiğim vaazı söy­ ledim ve taassubun zararlarını anlattım. Bu vaazım camiyi 1 26

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


dolduran köylüler üzerinde derin etki yaptı ve yayılan de­ dikoduların sönmesine yardım etti. Bundan sonra lehimde konuşulmaya başlandı.

Birinci Dünya Savaşı ' ndan sonra

Azaplar'dan Romen okullarında ve Mecidiye Seminarı ' nda okuyan öğrenci sayısı epeyce çoğalmıştı. Bu, sevindirici ve ümitlend irici bir durum gösteriyordu.

Bükreş Üniversitesi'ne Girişim Eylül ayında l stanbul'dan lise diplomam geldi. Kutsü Bey Menbaülirfan Müdürlüğü'nden diplomamı aldıktan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi HükOmeti Maarif Vekaleti ' nden tasdik ettirerek göndermişti. Diplomamı alıp, Romen Par­ lamentosu'nda milletvekili olan Avukat Selim Abdülhakim Bey'e gittim. Beni Bükreş Ü niversitesi Hukuk Fakültesi ' ne yazdırmeı.:;ını, diplomamı Romence'ye tercüme ettirmesi, kayıt muamelesi için gerekli masrafları almasını rica ettim. Kabul ve ricamı yerine getireceğini vaad etti . Teşekkür ettim. Selim Bey, Dobruca'daki Türklerin nüfuzlu ve itibarlı tem­ silcisi idi. Romanya siyaset ve hükOmet çevrelerinde pek çok tanıdığı vard ı. Romenlerin Türklere karşı besledikleri sempati ve

güven

de

Selim

Bey'in

başarılı

hizmetlerini

ko­

laylaştı rıyord u. Selim Bey'in gayret ve nüfuzuna katılan Romen sempatisi sayesinde resmi sivil ve askeri liselerde, orta ve yüksek okullarda epeyce Türk çocuğu parasız (burslu) olarak okuyordu. Selim Bey ayrıca, Romen hükOmetinden, ban kalarından ve zenginlerinden topladığı bir milyon leye yakın para ile bir "Selim Abdülhakim Fonu" te'sis etmişti . Bunun faizi ve geliri ile de fakir çocuklara ve öğrencilere yardım edil iyordu. Bükreş Ü niversitesi 'nin Hukuk Fakültesi ' ne kayd ım yaKIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 27


pıld ı. Bükreş'e giderek bir Romen ailesine pansiyoner girdim. Pansiyon sahibi genç ve dul bir kadınd ı. Yüksek Papaz Oku­ lunda talebe olan bir gençle beraber kalıyordu. Bu papaz olacak gençten Romencemi kuvvetlendirmek h ususunda çok yararland ım. Kendisi ile sosyal ve dini tartışmalar, ko­ nuşmalar yapıyordum. Zeki ve kültürlü bir gençti. Milliyetçi idi. Romen aile ve entellektüel çevresine yeni giriyordum. Bükreş büyük ve modem bir şehir olduğu için hayatımda ve düşüncelerimde yenilikler ve değişiklikler olacaktı. Bükreş, Yaş ve Cluj gibi üniversite ve kültür merkezlerinde üniversite talebelerinin "antisemitizm" hareketleri oluyordu. Bunlar dinci ve milliyetçi talebelerin hareketi idi. Başlarında Yaş Hukuk talebesi olan Zelea Codreanu bulunuyordu. Pan­ siyonumdaki papaz talebe de Zalea Codreanu'nun teş­ kilcitında idi. Antisemit öğrenciler Bükreş sokaklarında büyük gruplar halinde dolaşarak milli marşlar söylüyorlar ve Ya­ hudilerin mağaza ve dükkcin vitrinlerini kırıyorlardı. Romen üniversitelerinde pek çok Yahudi genci okuyordu. Ticaret ve basın yahudilerin ellerinde idi. Romanya iktisadiyatında ve maliyesinde önemli rollere sahiptirler. Birinci Dünya Sa­ vaşı'nda Almanlara yardımları dokunduğu için Romen mil­ liyetçileri

Yahudileri

vatana

hiyanet

etmiş

sayıyorlardı.

Avusturya-Macaristan 'dan alınıp Romanya'ya katılan Tran­ silvanya ve Bukovina'da çok Yahudi vardı. Bun lar teşkilatlı, kültürlü, paralı bir topluluktu. Parlamentoda hayli mebusları vardı, partiler üzerinde baskı yapabiliyorlardı. Kral i l . Carol 'un metresi Madam Lupescu Yahudi idi ve büyük rol oynuyor, Krala te'sir yapıyordu. Antisemitlerin sloganı şu idi: Numerus

C/auzus. Yani sayıya göre mevki. Romen milletinin üni­ versitelerdeki ve ticaret alanlarındaki nisbeti % 6 olduğu 1 28

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


halde Yahudilerinki % 37 idi. Romenlerin antisemit ha­ reketleri Yahudilerin milli salabet ve tesanüdünü daha da kuwetlendirdi.

Numerus Clauzus tatbik edilmedi.

Ha­

reketlerin artması üniversitelerin sık sık kapanmasına, ders­ lerin aksamasına sebebiyet verdi. Zelea Codreanu'nun bu­ lunduğu

Yaş şehrindeki

talebe-polis

çatışmalarında

bir

komiser de öldürüldü. Bundan sonra şiddetli tedbirler al ındı ve

kargaşalıklara son verildi. Ama milliyetçilerin teşkilatı

günden güne kuwetlendi; Demir Muhafız (CJdrda de Fier) adını aldı.

Noel ve Yılbaşı Tatili Noel ve 1 923 Yılbaşı tatili oldu. Yirmi gün için köyümüze dönd üm. Diğer öğrenciler de gelmişlerdi. Benden başka üç askeri, dört sivil lise, bir san ' at orta okulu ve on dört Seminar öğrencisi olarak yirmi üç genç Azaplarlı bir araya geldik, toplandık. Şkola müdürü olan dayım Ahmet Vefa da bize katıldı, yirmi dört genç olduk. Bunların yaş ve tahsil derecesi bakımından en büyüğü ben oluyordum. Kendilerini evimizde topladım ve şkola'da bir müsamere yapmamızı teklif ettim. Heyecanla kabul ettiler. Programı hazırladık ve hemen ça­ lışmaya başladık. Bir hafta sonraya gündüz kadınları, akşam erkekleri topladık. Gündüz toplantıyı şu kısa konuşma ile .\çtım: "Romen

okullarında okuyan

çocuklarınız, kendi mil­

letlerini ve dinlerini ne kadar sevdiklerini, zannedildiği gibi, Romenleşmediklerini (gavur olmadıklarını) size okuyacakları şiirlerle

ve

yırlayacakları

marşlar

ve

türkülerle

gös­

tereceklerdir. Kişi okudukça yalnız dünyayı değil , ahireti de iyi öğrenir. Öz dilini, milli adetlerini daha çok sever. Öz halK iRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 29


kının geri kalmış, fakir düşmüş olmasına daha çok üzülür. Bir gün öz halkının da okuyup ilerlemesine, zengin olmasına ve rahat yaşamasına çalışır. Mukaddes kitabımız Kur'an-ı Kerim de bize bunu emrediyor: ' Dünya için ölmeyecekmiş, Ahret için yarın ölecekmiş gibi çalışınız! ' diyor. Zihinlerimize yer­ leşmiş olan ' Dünya gavurlarındır, Ahiret Müslümanlarındır! ' sözü yanlış ve yalandır. Kur'an'da böyle bir şey yoktur. Ki­ tabımız fakirlik, miskinlik, cahillik öğütlemez. Verem , frengi gibi hastalıklar, yaralar, sıracalar dua ile iyileşmez; ilaçla iyi­ leşir. i lacı da doktorlar verir. Ü fürükçülere değil , doktorlara gitmek ve görünmek gerek. " B u sözlerim bazı kadınlar tarafından yanlış anlaşılmıştı. Bunu konuşmam esnasında bazı hareket ve mimiklerden anladım. Hayatlarında ilk kez duydukları bu sözler kav­ rayacakları ve manaalarını anlayacakları sözler değildi. Top­ lantının mandolinli müzik, şiir ve piyes kısmını yaptık. Sah­ nede

bir

mezar

yığını

meydana

getirdik

ve

bunu

Bolşeviklerin Kırım'da şehid ettikleri Çelebi Cihan 'ın mezarı dedik. Bir genç güzel sesle merhumun "Ant Etkenmen " şi­ irini yırladı. Diğerleri koro halinde buna "Ağlama Sen Çelebi Cihan, Biz Geliriz Sana, i nan ! " yırı ile cevap verdiler. Yırlara mandolinin ince ve tatlı sesi ile refakat edildiği için te'sirli oldu ve kad ınlardan bazılarını ağlattı . Toplantı, kadınların ki­ misini lehte, kimisini aleyhte konuşmaya iterek dağıldı. Aleyhte konuşanların şöyle dediklerini sonradan öğrendim: "Müsteceb, Kuran 'ga inan manız, duaga inanmanız! Olardan sizge fayda kelmez! " dedi. Bu sözler evvela Azaplar' da, sonra diğer köylerde dallı, budaklı olarak yayılmış, aleyhimde propaganda olmuş. 1 30

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Bu olaydan sonra, halk arasında konuşurken daha ihtiyatlı ve temkinli alam gerektiğini anladım. Kadınlarımıza karşı açık konuşmuş olmamın sebebi şu idi: Kadınlarımız fala, cin ve periye inandıkları gibi her türlü hastalığın muska, dua ve okumakla (üfürükle) iyileşeceğine de inanıyorlard ı . Cinci ho­ calara görünüp okunuyorlar ve bu yüzden büyük zararlara uğruyorlardı. Biz, bir an evvel , bu yanlış inanışları yıkmak is­ tiyorduk. Halkın psikolojisini bilmediğimiz için samimi ve doğru sözlerimizin hemen inanılıp kabul edilivereceğini sa­ nıyorduk. Şimdi, bunların düzeltilmesi için yaln ız iyi niyetin ve açık konuşmanın yeterli olmadığın ı anlıyorduk. Bunun kültür ve medeniyet işi olduğunu tecrübe ile öğrenecektik. Toplum olarak çok geri kalmıştık; bunu daha iyi anlamıştım. Halkımızın sosyal ve medeni seviyesini yükseltmek için neler yapmak ve nasıl hareket etmek gerektiğini daha çok ve iyi düşünmek gerekti. Bir taraftan derslerimle uğraşırken diğer taraftan bu meselelerle meşgul olmak ve zihin yormak icap Pdecekti.

İsmet Paşa ile Görüşme Tatilden Bükreş'e dönmüştüm. Antisemit hareketler ye­ ııiden alevlenmişti. Şiddetli bir kış yapıyordu. Şubat or­ ı .ılarında gazeteler ismet Paşa'nın Bükreş'e geldiğini ve "iplendid Oteli'nde kaldığını yazdılar. Bu haberden heyecan ı

l uyduk ve Paşa'yı üç arkadaşımla ziyarete karar verdik. Bir

�:lin öğleden sonra kendisini ziyarete gittik, bizi kabul etti . 1 ii rkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı sıfatiyle Birinci Lozan l<onferansı'nda, bir karara varamayarak dönüyord u. Büyük ı

ılelin bir dairesini maiyeti ile birlikte işgal etmişlerdi. Kendisi

ı ı. .

tam 45 dakika konuştuk. Bize sütlü kahve ve tereyağlı

ı· mıM YOLUNDA BiR ÖMÜR

131


sandviç getirtti. Bizimle bir baba gibi samimi konuştu ve ilgi ile dinledi. Bizden ayrı ayrı hangi fakültelere devam ettiğimizi sordu. Dobruca'daki Türklerin ne kadar olduğunu, ne yap­ tıklarını ve ne düşündüklerini öğrenmek istedi. Dobruca Türklerinin % 80'inin köylerde çiftçi olduğunu, gün geçtikçe iktisadi bakımdan çöktüğünü, azının tarla sahibi bu­ lunduğunu , hepsinin Türkiye'ye göçmek niyetini beslediğini, Türkiye'nin Milli Kurtuluş Savaşı'nı kazanmış olmasından büyük sevinç duyduğunu, Cumhuriyeti iftiharla karşıladığını söyledik. Bunun üzerine bize şunları söyledi: "Türkler şimdilik yerlerinde kalıp çalışsınlar. Siz de iyi okuyunuz, iyi yetişiniz; meslek ve sanat sahibi olunuz; buradaki Türklere hizmet ediniz! Türkiye savaştan yeni çıktı; pek çok eksiği ve ihtiyacı var. Belini düzeltmesi ve toparlanması için yıllarca çalışması gerektir. Ancak ondan sonra sizi ve Türkleri alırız" dedi. ismet Paşa'nın bu babacan ve samimi öğütü bize iyi tesir yaptı. i smet Paşa, dimdik, dinç, beyaz tenli, kara kaşlı ve siyah parlak gözlü idi. Kara, sert ve parlak saçlarına tek-tük ak düşmeye başlamıştı . Tahminen 40-4 1 yaşlarında idi. Ku­ lakları ağır işitiyordu ve yaklaşarak kulağına konuşmamızı is­ tiyordu. Hareketleri çevik ve canlı idi. Bizim ismet Paşa ile görüşmemiz Romen Telgraf Ajansı tarafından basına ve etrafa bildirilmiş olduğundan Romanya'da çıkan bütün gazeteler tarafından yazılmış ve halkımız arasında ilgi ve merak uyan­ dırmıştı.

Tren Kazası 1 922- 1 923 kışı çok şiddetli olmuş, çok kar yağmış, yolları

kapamıştı. Bu yüzden i smet Paşa'nın trenle Bükreş'den Kös­ tence'ye gitmesi biraz gecikmişti. Bir Cuma günü sabah kar 1 32

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


temizleyici makine ile demiryolu açılmış ve arkasından Özel bir katarla ismet Paşa Köstence'ye hareket etmişti. Bunun arkasından ikinci bir yolcu treni harekete konulmuştu. An­ tisemit kavgalarından ötürü o günlerde üniversiteler ka­ patılmış olduğundan talebeler de evlerine dönüyorlardı. Ben de bir kısım eşyam ve kitaplarım ile bu yolcu treninde idim. Bizim trenimiz ile Köstence'den Bükreş'e gelen tren yarı yolda bulunan Çiulnitsa istasyon unda karşılaştılar. Bu trenden Selim Abdülhakim ile Süleyman Abdülhamit indiler. Gar lo­ kantasında beni gördüler ve yanıma gelerek ismet Paşa ile ne konuştuğumuzu sordular. Kendilerine bu hususta havadis verirken trenimizin hareket düdüğü çaldı . Hızla koşup son vagonun ön basamağından sağ ayağımı atmak üzere iken kalorifer borusundan koyu buhar çıktı ve herşeyi görmeme engel oldu. Tam bu anda, yol kenarına yığılmış olan yüksek kar kütlesine çarptım ve yere d üştüm. Bir dakika geçmemişti ki kendimi yerde oturmuş ve sağ ayağımı demir yolu üstüne uzanmış buldum. Başımda bir dönüklük hissettim. Kendi kendime: "Niçin kalkmadan oturuyorum?" dedim ve sağ ,,yağımı çekmek istedim. Ayağım sanki yere çakılmıştı, kı­ pırdatamadım. Ayağıma baktığım zaman galoşumun bir metre uzakta yattığını, kunduramın pençesinin bir ölü ağzı 8ibi açılıp çivilerinin göründüğünü, içinden kan fışkırdığını görünce şiddetli bir ağrı hissettim , ayağımın kesildiğini an­ ladım. istasyon yüz metre kadar uzakta idi. Önündeki .ıdamlar bana şaşkınlıkla bakıyorlardı. Bulunduğum yerden Plimle çağırarak bağırdım: " i nsanlar, geliniz! Beni buradan .ılınız. kazalandım" , dedim. Bir kaç kişi hemen koşarak geldi, l ıeni kaldırıp istasyon doktorunun odasına götürdü. Doktor patlamış kunduramı, yün çorabımı çıkardığı zaman ökKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 33


çemden i leriki tabanımın aşağıya sarktığını , parmaklarımın simsiyah olduğunu, parmak kemiklerimin ezildiğini gördüm. Doktor, 100 gramlık bir tentürdüyot şişesini yarama boşalttı, bir paket pamukla sarıp bağladı. Müthiş bir acı his ediyor, fakat kendimi kaybetmiyordum. Selim Abdülhakim Efendi benim tren altında kalıp par­ çaland ığımı zannederek baygınlık geçirmiş; sağ olduğumu yalnız bir ayağımın baş (taban) kısmının kesildiğini anlayınca toparlanmış. Süleyman Efendi ile ikisi yanıma geldiler. Selim Bey o zaman milletvekili idi, sözünü geçiriyordu. Kös­ tence'den Bükreş'e giden treni yarım saat kadar geciktirmiş ve beni sedye ile bu trene koydurmuş. Gece saat 1 1 'de Bükreş'e vardık ve beni ambülansla doğru Filantropia has­ tanesine götürdüler. nöbetçi doktor yaramdaki pansumanı değiştirdi ve ertesi sabah ameliyat yapılacağını söyledi. Er­ tesi sabah Prof. Giuara ile doçenti Marinescu gelip yaramı gördüler. Prof. Giuara topuğumun üstünden kesilmesini tav­ siye etti. Marinescu ökçemin sağlam olduğunu ve kalmasını, vücudumun buna dayanacağını ve daha rahat yü­ rüyebileceğimi söyledi. Doçent Marinescu istediği ve bildiği gibi ameliyatı yaptı; bunun faydasını gördüm ve protez ta­ şımak ihtiyacını duymadım. Ökçemden yukarı kesilseydi , hayatımın sonuna kadar protez taşımak zorunda kalacaktım. Bu sebeple doçent Marinescu'ya müteşekkir ve minnettarım. Bunu Bükreş'de kendisine de bildirmiştim. Hastanede tam seksen gün kaldım. 1 923 yaz mevsimini Azaplar' da is­ tirahatla geçirdim. Yaram iyice kapanıncaya kadar koltuk değnekleriyle dolaştım. i ki sene de protez taşıdım. Bu yaz mevsiminde Azaplar'ın "Tonguç" derneğini tekrar 1 34

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


kurduk; bunun bir de futbol ekibini teşkil ettik. Civar köy ve şehirlerdeki ekiplerle maçlar yapıldı. Tonguç cemiyeti tatil zamanlarında gençleri okulda toplayıp sağlık, sosyal ve milli kon ularda

konuşmalar yapıyor,

okuma ve yazma

öğ­

retiyordu. Köy delikanlıları ile mektepli gençler arasında ya­ kınlık ve kardeşlik bağları kuruyor, okuyan-okumayan ara­ sındaki soğukluğu kaldırıyordu.

Fakülteye Devam t 923 ' ün sonbaharında üniversitelerin açılması üzerine Bükreş'e giderek Hukuk Fakültesi ' ndeki kaydımı yeniledim ve Cantacuzino caddesindeki talebe yurduna girdim. Yurdun bir odasında on iki Romen talebesi ile bir arada kalıyordum. Odamız büyük, yüksek ve havadardı . Yemek ve yatmak çok ucuzdu. Romen talebeleri ile dostça görüşüp anlaşıyor, bazen Türk-Romen tarihi münasebetleri üzerinde ekşili­ turşulu münakaşalar yapıyorduk. Talebeler Romen milletinin ve yurdunun Osmanlı Türkleri ve Devleti sayesinde mevcut kaldığın ı , Rusya'nın esaretine düşseydi bunun belki mümkün olmayacağını ve hiç olmazsa bir kısmının Ruslaşmış olacağını takdir ve itiraf ediyorlardı . Romen talebeleri arasında " Kö­ raliya", "Tatarul " gibi Türk isimlerini soyadı olarak taşıyanlar vardı ve bunlar Türk soyundan olduklarını saklamıyorlar ve hatta bununla övünüyorlardı.

Tehlikeli Bir Kaza t 924 yılının Şubat ayı idi. Kardeşim Necib boğazından ve burnundaki " polip"ten tedavi edilmek için Bükreş'e gelmişti. iyi bir mutahassısa devam ed iyordu. Bir gün birlikte hamama Hittik. Yanyana olan iki banyolu odada yıkanıyorduk. Ben, KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 35


buğu ile dolan ve fazla sıcaklaşan odamın yüksekte olan penceresini biraz aralad ım. Yıkanmam bittikten sonra pen­ cereyi kapatmak için yerdeki tahta ızgaranın üstüne basarak sol elimle camı ittim. Sudan şişmiş olan pencerenin çerçevesi kapanmadığı için bastırd ım. Bu esnada ızgaranın kayması ile sol elim camı parçalayarak dışarı fırladı. Cam sol bileğimi kesmişti, şah damarımdan fışkıran kan bir metrelik bir kavis çizerek banyodaki suyu kızıllaştırıyordu. Bir an için baygınlık geçirdim.

Durumun

tehlikesini

anlayarak

hemen

to­

parlandım, kolumu yukarıya kaldırarak kanın akışını biraz ya­ vaşlattım. Sağ elimle aradaki duvara vurmaya ve sesim çık­ tığı kadar bağırmaya başladım. Necib hemen geldi ve tehlikeyi görüp hamam personeline haber verdi. Derhal ye­ tişen bir sağlık memuru sol kolumu dirseğimin yukarısından sıkıca bağlad ı . Bir ambülans çağırdı ve kardeşimle ikisi beni en yakın olan Coltsea hastanesine götürdüler. Orada doktor şah damarımı ve yaramı dikti, pansuman yaptı. i ki gün has­ tanede yattıktan sonra taburcu olduk ve her gün pansumanı değiştirmek suretiyle 1 5 günde iyileştim. Epeyce kan kay­ bettiğimden vin tonic alarak iyi beslendim ve çabuk to­ parlandım.

İstanbul Seyahatimiz 1 924 yılının Paskalya tatilinde Bükreş Üniversitesi Talebe Cemiyeti vapurla l stanbul ' a bir seyahat düzenledi. Buna ka­ tıldım. l stanbul Üniversitesi Talebe Cemiyeti tarafından kar­ şılandık ve Galatasaray Lisesi ' nde misafir edildik. l stanbul komutanı Şükrü Naili Paşa, Fatih Kaymakamlığı binasının üst salonunda bir akşam yemeği verdi. Bir gün üniversite sa­ lonunda büyük bir toplantı tertiplendi. Türk ve Romen Talebe 1 36

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Cemiyetleri 'nin başkanları konuştular. Ben de, başı mda fes olduğu halde, Romen üniversitelerinde okuyan Dobrucalı Türk talebeleri adına bir konuşma yaparak arkadaşlarımın Türkiye'deki kardeşlerine yolladıkları selam ve iyi dilekleri ilettim. Büyük Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın önderliği altında başarılan Milli Kurtuluş Savaşı'nın Romanya Türkleri arasında doğurd uğu milli sevinç ve heyecanı anlattım. On beş gün süren bu seyahatimiz sırasında adaları , Beykoz' u , Boğaziçi 'ni ve

Bursa'yı

gezdik.

Buradaki

okuduğum

lisenin

ya­

takhanesinde kaldık, eski hatıralarım canlandı. Işıklar Askeri Lisesi ' nin öğrencileri çok başarılı ve heyecanlı bir müsamere düzenlediler. Milli şiirler okudular, canlı tablolar yaptılar. Bu müsamere Romenler tarafından çok beğenildi ve takdir edil­ di. Işıklar Lisesi ' nde okuyan öğrencilerin çoğunun Kazım Karabekir Paşa tarafından gönderilmiş öksüz çocuklar olduğu söylendi. Romen talebesi arasında Kişinevli güzel bir Romen kızı vardı. Bükreş Güzel Sanatlar Akademisi ' ne devam ediyordu. Bu kız eski ve hakiki bir Türk ailesinin hayat tarzını görmek istediğini ve kendisinin böyle bir aileye götürülmesini rica etti . Bunu Bursa Belediye Reisi ' ne anlattım. Yaşlı muhterem ve iyi giyinmiş bir zatı çağırarak kızı ve beni kendisine tanıttı ve kızın ricasını söyledi. Bu efendi bizi bir paytonla evine götürdü. Eski usOlde inşa edilmiş büyük bir konaktı. Kızı ya­ nımdan alıp götürdüler, ben odada yalnız kaldım. Hiç kadın görmedim. Bir saat kadar sonra kız, başına gayet güzel ipeklerle işlenmiş bir halis ipek başörtüyü sararak ve se­ vinçten gözleri parlayarak yanıma geldi. Ev sahibi erkek de geldi ve bana abanoz ağacından yapılmış güzel bir bardak hediye etti. Teşekkür ederek ayrıldık. Bursa halkı, gelişimizde KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 37


olduğu gibi, dönüşümüzde de, şehirden istasyona kadar olan uzun yolun iki tarafına sıralanmak ve alkışlamak suretiyle bizi uğurladı . Halkın önünde askerler ve polisler yer almışlardı. Romen talebe kafilesinde milli kostümlerini giymiş çok güzel ve kalabalı k Romen kızları bulunuyordu.

İstanbul Üniversitesi Talebesinin Ziyareti ,

Aynı yılın Ağustos ayı sonunda l stanbul Ü niversitesi ' nden 42 kişilik bir talebe kafilesi bizim ziyaretimizi iade etti . Ben Romen Talebe Cemiyeti tarafından mihmandar ve tercüman olarak tAyin edilmiştim. 42 kişiden yalnız dördü kız idi. Bun­ lardan Sayın Adviye Fenik, Avukat Fehamet ve Feride Ha­ nımları hatırlıyorum. Avukat Fehamet Hanım güzelliği ve gi­ yiniş tarzı ile Romenlerin dikkatini çekiyordu. Talebeleri Köstence'de vapurda karşıladık. Mamaia banyolarını gez­ dirdik. Bükreşte bir kaç gün kaldıktan sonra Sinaia, Ploeşti, Braşov, Tımişoara, Arad şehirlerini gezdirdik. Sarayları , fab­ rikaları,

petrol

tasfiyehanelerini,

kütüphaneleri,

müzeleri

gezdirdik. Hergün ziyafetler verildi. Nutuklar söylendi. Ro­ menlerin söylediklerini Türkçe'ye, Türklerin söylediklerini Romence'ye tercüme ediyordum. Türk talebe kafilesinin sözcüsü ve nutukçusu l smail KAzım Gürkan idi. Şimdi bu­ nunla, o zaman Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti reisi olan Dr. Prof. Muhiddin Ali, Prof. Ziyaeddin F. Fındıkoğlu ile gö­ rüşüyoruz. Türkiye'yi bizim ziyaretimizde masraflarımızı Tür­ kiye hükOmeti, Türk talebesinin ziyareti iadesinde bütün masrafların ı Romen hükOmeti ödediler. Türk talebe kafilesi ile birlikte Pazarcık ve Silistre şehirlerini ziyaret ettik. Bu şe­ hirlerdeki Müslüman cemaatleri birer büyük ziyafet verdiler. Pazarcık Müftüsü merhum Halil Fehim Efendi gayet kuvvetli 1 38

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ve Türk talebeleri heyecanlandıran bir konuşma yaptı. Be­ lediye Başkanı Avukat Sarmanioti de Romence bir konuşma yaptı . Silistre'de, o zaman senatör olan merh um Mehmet Fehmi Efendi Türkçe, Vali Puçera Romence birer konuşma yaptılar. Timişoara yüksek mühendislik okulunda talebe olan Veysel Romence hazırladığı n utkunu okudu. Bunu Türk ta­ lebesi yakışıksız buldu. Talebe kafilesi l stanbul'a dönmek üzere Köstence'ye geldiği akşam, vapurun hareketinden evvel , Köstence Belediyesi büyük bir ziyafet verdi. Yine ko­ nuşmalar yapıldı. Son olarak ben bir konuşma yaptım ve Türk talebelerinden Dobruca'daki kardeşlerini unutmamaların ı , dert v e dileklerini yüksek makamlara ulaştırmaların ı hisli ve heyecan lı bir tonla rica ettim. Bu samimi konuşmam talebeler üzerinde derin etki yaptı . l stanbul Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı Prof. Dr. Muhiddin Ali Bey i le Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti yö­ netim kurulu üyesi I hsan i pekçi Bey'in 1 924 yılında çı­ kardıkları Beynelmilel Talebe i ttihadı (C. 1 . E.) kitabının 32. sahifesinde Romen Talebe Cemiyeti nizamnamesini ken­ dilerine Türkçe'ye tercüme ettiğime işaret edilmektedir.

Albay Seyfi Bey'le Tanışmam Bükreş Büyükelçisi talebelere elçilikte bir çay verdi. Çaylar içildikten , danslar yapıldıktan sonra elçilikten dönülürken Türkiye Ateşemiliteri Albay Seyfi Bey beni durdurdu ve be­ nimle görüşmek istediğini, evine gelmemi söyledi ve evinin adresini verdi. Verdiği randevu üzerine evine gittim. Bana vatanseverlik ve milliyetçilik hakkında kısa bir konuşma yaptı ; beni samimi ve ciddi bir milliyetçi olarak gördüğünü ve bana güveni olduğunu söyledi. Bu konu üzerinde biraz KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 39


konuşarak ben de kendisine bu husustaki duygularımı bil­ dirdim; memnun oldu. Bunun üzerine, bana, Romen or­ d usuna ait Romence yazılmış bir broşür verdi; bunu emin bir yerde Türkçe'ye çevirip iade etmemi , mümkünse bu işi gü­ vendiğim bir Türk arkadaşımın evinde yapmamı bildirdi. O zaman Tıp Fakültesi ' ne devam eden ve dışarda odası bu­ lunan Silistreli Süleyman Hamdi ' nin odasına gittim ve burada broşürü Türkçeye çevirip iki gün sonra Seyfi Bey'e teslim ettim. Memnun oldu ve teşekkür etti . Bana şu vazifeyi de verdi: " Bir hafta evvel odamdan maddi ve manevi değeri olan bir traş takımım kayboldu. Bunu, l stanbul Asken Tıp Fa­ kültesi talebesi iken bir olay dolayısıyla çıkarılan ve buraya gelip tahsilde bulunan S.R. 'den şüphe ediyorum. O, senin kaldığın talebe yurdunda kalıyor. Kendisine çaktırmadan bu takımı odasında ara bakalım. Bulursan münasip bir lisanla kendisinden al ve bana getir! " dedi. Çok iyi görüştüğüm S.R. 'nin odasına gittim; kendisi orada idi. Etrafa şöyle bir göz gezdirdim ve traş takımını gördüm. Kendisine: "Aman S . . . . cığım bu ne kadar güzel takım?! Bunun tıpkısını Seyfi Bey'de gördüm. Yoksa ondan ema­ neten mi aldın? Çünkü bunlar Bükreş'de satılmıyor" dedim. Arkadaşım kıpkırmızı oldu. Biraz tereddütle: " Evet ondan aldım, ama haberi yok. Şimdi ne yapayım?" dedi. - Sen merak etme. Ben bunu alıp kendisine götürürüm ve bulduğumu söylerim, dedim. Razı old u. Takımı Seyfi Bey'e götürdüm. Mesele de kapandı . Seyfi Bey'le görüşmeye devam ediyordum. Her gö­ rüşmemizde bana bir şey verip tercüme ettiriyordu. Vesikalar önemli ve gizli idi. Benim içime korku düşmeye başladı. Bir 1 40

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


gün kendisine şunları söyledim: " Beyefendi, ben burada ye­ tişip halkıma hizmet etmek istiyorum. Benim bu memlekete ve devlete karşı ihanet sayılacak işler yapmamam gerek. Vatan hıyanetiyle suçlanır ve mahkO in olursam yalnız benim

değil ailemin de hayatı ve namusu mahvolu r . Bu sebeple beni affetmenizi rica ederim" dedim. Seyfi Be terdi ve beni bir daha çağırmad ı .

anlayış gös.. ··

Hamdi Giraybay İle Mektuplaşma l stanbul Ün iversitesi ' nde talebe olan Kırımlı Hamdi Gi­ raybay' dan bir gün bir mektup aldım. Derin milli hislerle ya­ zılmış olan bu mektubu, ne yazık ki, muhafaza edemedim. Kendisine aynı

hislerle cevap verdim.

Bir daha mek­

tuplaşmak ve görüşmek nasip olmadan Kırım'a döndü ve Bolşevikler tarafından şehid edildi. Pazarcı k şehrinde çıkan Dobruca, Romanya ve Silistre'de yayınlanan Tuna gazetelerine ara sıra makaleler yazmaya devam ettim. Bu gazetelere makale göndermeye 1 924'de başlamıştım. Daha o sıralarda Dobruca Türklerinin dertleri ve ihtiyaçları üzerinde kafa yormaya ve çare aramaya baş­ lamıştım. Son baharda Bükreş'e gid ip yurda giriyor, Noel ve Paskalya yortularını Azaplar' da geçiriyordum. Yaz başlarında imtihanı verip köyümüze dönüyor ve yazı köyde ge­ çiriyordum. Her Noel , yılbaşı ve Paskalya tatilinde Azaplar' da bir müsamere ve toplantı yapıyor, gençler ve halkla görüşüp konuşuyorduk; kaynaşmaya çalışıyorduk.

Reddedilen Bir Jübile Bükreş Ü niversitesi'nde okuyan bir kaç Türk genci şöyle bir karar aldık: Ş.3.ir ve öğretmenimiz Mehmet Niyazi için KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

141


Köstence'de bir jübile yapmak. Bu hususta Mehmet Niyazi ile görüşüp mutabık kalmak üzere benim Mecidiye ka­ sabasına gitmem kararlaştırıldı. Bir gün gittim ve kendisini gördüm; gelişimin sebebini anlattım . - Akşam bize gideriz, hem bir yemek yeriz, hem d e bu meseleyi görüşürüz, dedi. Akşam masasında ikimizden başka hanımı ve dört çocuğu vardı. Şarimiz bir litrelik erik rakısını (tsuyka) önüne koydu. Hanımına ve bana birer kadeh sundu. Kendisi şişenin yarısını içti ; oldukça keyiHendi ve: - Müstecib! Şimdi ne istediğinizi ve kararınızı söyle, din­ liyorum, dedi. - Siz, Dobruca'daki Kırım Türkleri için, Kırım lehçesinde şiirler yazarak onları duygulandırmaya, uyandırmaya ve yurtlarını sevmeye çağırmış şciirimizsiniz. Dobruca Türk­ lüğünün kültürünü öğrenmesi için kitap, dergi, uyanması için gazete yayınlamış bir yazarısınız. Bir öğretmen olarak ye­ tiştirdiğiniz yüzlerce talebeniz var. Bunların hepsi milletimize hizmettir. Hepimiz sizin bu hizmetlerinizden faydalandık, aydınlandık; milli benliğimizi ve şuurumuzu bulduk. Biz de Romenlerin bir Eminescu'su, bir Coşbug' u , bir Carageal i'si, bir Octavian Goga'sı gibi bir şaire sahibiz ve bununla övü­ nüyoruz. Bu sevincimizi sizin etrafınızda toplanarak, jü­ bilenizi yaparak dosta ve düşmana göstermek istiyoruz. Biz de edebiyatsız, şiirsiz, kültürsüz bir millet olmadığımız ispat etmek istiyoruz. Bu bizim samimi dileğimizdir, bunu lütfen kabul ediniz, bizi kırmayınız!" dedim. 1 42

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Mehmet Niyazi Bey, benim bu samimi ve heyecanlı ko­ nuşmam karşısında gözyaşını tutamayarak şöyle konuştu: - "Bana layık olmadığım şerefi vermek istediğiniz için size teşekkür

etmeyeceğim .

Ben ,

senin

adların ı

söylediğin

Romen şdir ve ediplerinden hiç birisi gibi değilim. Benim yazdıklarım değersiz şeylerdir. Ben , milletime gereği gibi hizmet edemedim; jübilesi yapılmaya layık değilim. Böyle bir şey yaparsanız ben gelmem ve katılmam; aksine sizi prote;sto ederim ve kötü duruma sokarım", dedi ve bu sözlerinde ısrar etti . Bu durum karşısında üzülerek Bükreş'e döndüm. Ar­ kadaşlarla bu düşüncemizden vazgeçtik.

� Kırım Sovyet Muhtar Cumh �Başkanı Veli l brahim'in Kırım'a Çağırılıyoruz

başkanlığı altında toplanmış olan Bakanlar Kurulu, Dob­ ruca' da yaşayan Kırım asıllı Türklerin Kırım'a göçürülüp yer­ leştirilmesine karar vermiş. Bu kararın gerçekleştirilmesi için gerekli tedbirleri de almış. Bu haberi , şimdi adını ve şahsını hatırlayamadığım, bir kişiden aldığım mektuptan öğrendim. Bu haber şdir ve öğretmen Mehmet Niyazi Efendi 'ye de bil­ dirilmiş. Bu haberi 1 926'nın Şubat ayında almıştım. Bu planın yürürlüğe konulmasına şimdilik imkan olmayacağını dü­ şünd üm. Çünkü o tarihte Romanya ile Sovyetler Birliği ara­ sında siyasi münasebet kurulmamıştı. Bu iki hükOmet ara­ sında bir anlaşma yapı lmadıkça ve karar verilmedikçe bu plan ın tatbikine imkan olamazdı. Bundan başka, bu işin dü­ zenlenmesi sağlam bir teşkilat sayesinde yapılabilirdi. Bizde böyle bir teşkilat henüz yoktu . Romen hükOmetinin böyle bir göçe izin vermesi çok şüpheli idi, belki imkansızdı. Sonra komünist rejimin ve Moskova'nın Türklere karşı olan tutumu KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 43


tam açıkl ığa kavuşmamıştı. Kırım'da bile komünistlik be­ nimsenmemişti. Rejimin sonunun ne olacağı da belli deği ldi. Bu sebeple Dobruca'daki Kırım asıllı Türkleri oraya gö­ çürmenin bir macera olacağı açıktı . Bu düşüncelerle bu ha­ bere hiç iltifat etmedim, önem vermedim ve halkımıza ya­ yılmasına da lüzum görmedim. Bir müddet sonra Mehmet Niyazi E.fendi 'yi görüp kendisine bu meseleyi sorduğumda kendisinin de bu haberi aldığını, fakat benim düşündüğüm sebepleri kendisinin de düşünerek bunu iyi ve olumlu kar­ şılamadığını ve kimseye de söylemediğini bildirmişti . Bir süre sonra bu kararın sebebini ve doğruluğunu öğ­ rendik: Moskova Kırım'a Yahudilerin yerleştirilmesini is­ temiş. Akmescit yani Kırım Muhtar Sovyet Cumhuriyeti bunu önlemek içi n , acele olarak, Kırım'a Dobruca'da yaşayan ve vaktiyle Kırım'dan göçmüş olan 40. 000 kadar Kırım Tür­ künün alınıp yerleştirilmesine karar vermiş ve bu kararını Moskova'ya bildirmiş ve muvafakatini almış.

Hukuk Fakültesi'ni Bitirdim 1 926 Haziran döneminde son imtihanlarımı verdim ve Bükreş Ü niversitesi Hukuk Fakültesi 'nden mezuniyet lisans diplomamı aldım. Eylül ayında, bir yıldan beri nişanlı olduğum, Azaplarlı merhum Ali Rıza Kırımizade'nin kızı Saliha ile evlendim. Nikah töreninde beni Pazarcık Müftüsü Halil Fehim Efendi vekaleten temsil etti. Nikah kıyılınca içimde tuhaf bir gariplik his ettim. Bununla tam h ürriyete veda ediyor, aile so­ rumluluğunun ve yükünün altına giriyor ve bazı yönlerde hürriyetimi kısıtlıyordum. 1 44

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Pazarcık Şehrinde Yerleştim Evlendikten yirmi gün sonra Hacıoğlu Pazarcık şehrinde yerleştim ve avukatlık stajına başladım.

Staj ı Kaliyakra

vilayeti eski valisi avukat Voinescu 'nun yanında yapıyordum.

Yazıhanemiz, Voinescu' n un hukuk müşavirliğini yaptığı ban­ kanın bir odası idi. Voinescu bana ayda belli bir ücret ve­ riyordu. Ayrıca bana gelecek Türk müşterilerinden alacağımız ücretin bir kısmı da bana ait olaca meden geçiniyorduk. Şehirde ve

olduğum için müşterilerim günde Romen ,

ı . Böylece sıkıntı çek­

ılayette ilk Türk avukatı güne çoğalıyord u. l 6

l 3 Bulgar avukatı arasında be

tek Türk avukat idim. l Bir süre sonra Voinescu'nun üyesi bu unduğu Liberal Nas­ yonal Partisi iktidara gelince ben kendi başıma yazıhane .tçtım ve işimi daha da ilerlettim. Pazarcık Türk cemaati ve gençliği ile sıkı temas kurdum. l slam Cemaati ve Türk Genç­ ler Birliği toplantılarını ve işlerini yakından izledim, bunlarla konuşmalar yaptım. Bu şehirde l smail Zandalı adındaki gen­ cin çıkard ığı Romanya gazetesine daha sık makaleler verdim. Müftü, kadı ve diğer münevverler ve ileri gelenlerle sıkı dostluk bağları kurdum. Gençlerin klubünde bir kaç kon­ lerans verdim. Müftü, kadı ve şehrin Belediye başkan vekili Dr. Mehmet Nuri Bey ve Türk öğretmenleri ile mutabık ka­ larak, hazırladığımız bir program dahilinde, her Pazar günü, okul

salonunda Türk

halkına

konferanslar vermeyi

ka­

ı ,ulaştırdık.

Bu teklif benim tarafı mdan geldiği için, ilk kon­ leransı benim vermem kararlaştırıldı. i lk konferansı verdim. i kincisini, üçüncüsünü de benim vermem gerekti. Benden başka konferans veren çıkmadığı için yedi Pazar sıra ile benim konferans vermem icap etti . Bundan sonra da yaz K i RiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 45


geldi,

tatile girildi

kadaşlarımın

ve

sözlerinde

konferanslar da

kesi ldi .

durmamaları ,

bana,

ar­ mü­

nevverlerimizin ve cemiyetimizin ruh haletini ve durumunu biraz daha öğretti. Nazariyatla ameliyatın farklı olduğunu anlattı . Daha ihtiyatlı ve temkinli davranmam gerekiyordu. Pratik hayatta yeni tecrübelerden ders alıyordum ve benim için çok faydalı oluyordu. Türk halkının manevi kalkınmasına yardımcı olan öğ­ retmenlerimizin, Romen Eğitim Kanunu ' na göre, Romen di­ lini bilmeleri ve bundan imtihan vermeleri gerektiğinden , yaz tatilinde köy öğretmen lerimize Romence, parasız olarak, ders vermeyi kararlaştırdım, iki ay Pazarcık Nümune i lkokulu salonunda 40 kadar Türk öğretmenine ücretsiz olarak ders verdim. Kursa devam eden öğretmenler çok yararlandılar ve imtihanlarda başarı kazandılar. Bu çal ışmalar benim için zevk ve

huzur

kaynağı

oluyor

ve

maneviyatımı

kuv­

vetlendiriyordu. l 929'da Pazarcık l slam Cemaati Başkanı seçildim. Öğ­ retmenlerle sağlam iş ücreti mukaveleleri yaptım ve du­ rumlarını kanuni şekle bağladım.

Ayaz İshaki İle Tanıştım t 929 içinde bir gün Mehmet Niyazi Bey' den bir telgraf aldım. Almanya' dan Ayaz l shaki Bey'in geldiğini ve benimle görüşmek istediğini

bildiriyor ve beni

Köstence'ye ça­

ğırıyordu . Hemen yola çıktım ve Köstence'de ikisini buldum. Kuzey Türklüğünün bu kahraman milliyetçisin i . yorulmaz sa­ vaşçısını çok dinç ve ümitli görerek sevindim. Kendileri ile Komünist Rusya'nın ve bunun esareti altında yaşayan Türk1 46

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


lerin geleceği ve bugünkü durumu hakkında uzun konuştuk. Ayaz Bey Berlin'deki çalışmaları ve dünya Türklüğü hakkında bilgi verd i. Berlin 'de yayınlamakta olduğu Yana Milli Yul dergisinden bir kaç sayı verdi ve bu dergiden abone yapmak üzere adresime 50 tane göndereceğini söyledi. Beri in' e döndükten sonra gönderdiği dergileri abone yaptığımız ki­ şi lere dağıttık. Sonradan bu işle kardeşim Necib meşgul oldu. 1 93 1 ·de Ayaz Bey kızı Saadet Hanım ile Dob

'yı ve ai­

lemizi ziyaret ettiği zaman Necib ile tanıştı ve a

ne işini ona

havale etti.

S

Ayaz ve Niyazi Beyler' le Köstence' de fotoğraf çe . tirdik ve

bir gün bir arada kaldık. Bu görüşmeden sonra kJndisi ile vefatına kadar çok görüştük, mektuplaştık.

Emel Mecmuası Pazarcık'da yürekleri aynı milli duygular ve dertlerle çar­ pan öğretmenlerden ve iş adamlarımızdan en ciddi ve samimi olarak tanıdıklarımla sık sık toplanıyor ve milletimizin uyandırılması ve kalkındırılması için çareler üzerinde du­ ruyorduk. 1 929 yılının Kasım başlarında bir mecmua çı­ karmanın faydalı olacağına karar verdik. Arkadaşlarım şun­ lardı: Mecidiye Seminarı 'nı bitirmiş ve Pazarcık' da öğretmen olan Kocaali köyünden Rıfat Mithat, Köstence'den Tahsin l b­ rahim, Köstel köyünden Kazım Seydahmet, Pazarcık'dan tüccar Emin Zekeriya (Bektöre), Reşit Aliosman , Musa Hacı Abdullah , öğretmen Hafız Rıza Hacı Abdullah, Abdülhamit Hafız Veli, terzi Hüseyin Hacı Abdullah idiler. Çıkaracağımız gazete veya dergi için isim aramaya başladık. Bu arada Mehmet Niyazi Bey'in fikir ve tavsiyesini de almayı dü­ şündük. Hemen kendisine bir mektup yazdım; gazete mi KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 47


dergi mi çıkarmamızın ve adının ne olmasının uygun olacağı hususunda kendisinin tavsiyesini rica ettim. Hemen şu ce­ vabı verdi: "Gazete değil , aylık veya on beş günlük bir mec­ mua çıkarmanızı ve adını, gayenize uygun olması için, Emel koyman ızı uygun buluyorum . " Bu tavsiyeyi memnuniyetle kabul ettik. 1 Ocak 1 930'da Emel Mecmuas,. nın 1 . sayısını yayınlamaya karar verdik. .

Mecmuamızın karakteri , gayesi, dili ve konuları hu­

susunda kısa bir tüzük hazırladım ve arkadaşlara tasdik et­ tirdim. Tüzüğün özeti şöyledir: 1 / Dergimiz hiç bir parti siyaseti ile meşgul ve angaje ol­ mayacaktır; 2/ Dergimiz demokrasi prensipleri içinde Türklüğün hak ve menfaatlerini savunacak; milletimizce makbui görülecek bir gaye takip edecektir; 3/ Dergimizin dili açık ve sade Türkçe olacaktır; mahalli Türk lehçe ve şivelerinde yazılmış manzume, şiir, hikaye ve fıkraları oldukları gibi yayın layacaktır; 4/ Türk dünyasına ve bilhassa Türkiye ve Kırım'a ait ha­ berleri ve yazıları yayınlayacak ve iktibas edecektir; 5/ Romen hükOmetinin icraatından, kanunlarından, ka­ rarlarından Türkleri haberdar edecek ve bu h ususlarda hal­ kımızı uyararak gerekli yolları gösterecektir; 6/ Dergimiz halkı gayesinin etrafında toplamaya ve teş­ kilatlandırmaya çalışacaktır; 7/ Dergimizin gayesi para kazanmak olmadığından, ku­ rucuları ve yazarları ücret almaksızın çalışacaklardır; 1 48

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


8/ Dergimizin kanuni vecibelere uyması için dikkatli ha­ reket etmesi gerektir; 9/ Dergimiz Avukat Müstecib Hacı Fazıl ( Ü lküsal) Efen­ di'nin idaresi ve mesOliyeti altında çıkacaktır;

?

1 0/ Dergimizin muhabere evrakını katip sıfatiyle Tahsin l brahim, para işlerini veznedar olarak Reşit Aliosman Efen­ diler yürüteceklerdir; 1 1 / Dergimizin kurucuları her ay son

da toplanıp mu­

habere işlerini ve para hesapların ı görecekl rdir; 1 2/ Dergimiz, maddi imkanı genişledi

takdirde, gazete

ve kitap da basabilecektir; '

1 3/ Yukarıdaki maddelerde gösterilen prensip ve gayeyi kabul ederek işe katılmak isteyenler kurucuların çoğunluk kararıyla kabul edileceklerdir; 1 4/ Dergimiz, herhangi bir sebeple kapandığı ve de­ mirbaş eşyası ve harfleri elinde kaldığı takdirde bunlar ya ilerisi için derginin müdürü tarafından muhafaza edilecek veya buna benzer bir iş yapan milli bir müesseseye dev­ redilecektir.

Emel

Mecmuasln ı

çıkarmak

üzere

Pazarcık

öğ­

retmenlerinden ve Bizim Sözümüz gazetesinin sahibi Recep Mustafa'dan ( l ıkgöçmen) eski Türkçe harfleri satın aldık. Yal­ nız l 2 puntoluk olan bu harflere ağaçtan büyük harfler kaz­ dırarak başlıkları ilave ettik.

Emel Mecmuaslnın t . sayısını 18 x 30 eb'adında 8 sahife olarak birinci hamur kağıdı ile t Ocak 1 930 günü yayınladık. 1 500 adet bastık ve t 200'nü abone yaptıklarımıza gönKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 49


derdik. Tek nüshası 1 O ley, yıllık abonesi 400 ley olarak tesbit edildi. Birinci yılın sonunda bin abonemizden 400 . 000 ley toplanacağını umuyorduk. Dergimizin bir yıllık bütün mas­ rafını 300.000 ley olarak hesap ediyor ve 1 00.000 leyin ka­ zanç olacağını ümit ediyorduk. Bu kazançla başka kitaplar ba.sabileceğimizi düşünüyorduk. Umduklarımızın hiç birisi gerçekleşmedi . Birinci yıl içinde yaptığımız ma.Srafları dahi tamamıyla çıkaramadık. i lk yıl içindeki masrafları cep­ lerimizden verdik. E.n çok para veren , ben, Reşit Aliosman ve Musa Hacı Abdullah idik. Diğer arkadaşların mali kudretleri elvermediğinden pek az miktarda katılabildiler. Vezne ve abone defterleriyle hesaplarını tutan ve yazan arkadaşımız öğretmen Kazım Seydahmet idi. Mecmuamızın bütün işleri, yazı , abone, hesap ve muhabere işleri benim, Tahsin ve Kazım'ın üzerine kalmıştı. Her zaman ve her işde olduğu gibi fahri milli işleri üzerine alan ve yürüten bir kaç hamiyetli ve gayretli kişidir. Bunun böyle olduğunu bu gibi işlerin içine girenler çok iyi bilirler. Mecmua işinde çok dikkatli ve prensiplerimize sAdık idik. Gayemizden hiç ayrılmıyorduk. Şahıslarımıza yapılan sal­ dırılara ve tahriklere cevap vermiyorduk. Mecmuamızın cid­ diyetin i , itibarını düşürmemek için her fedakarlığa kat­ lanıyorduk.

Yeni Harfler Satın Alıyoruz Elimizde 1 O ve 1 2 puntodan başka harf yoktu. Bunlar da çok azdı . Ancak dört sahife diziyor, basıyor ve tekrar dağıtıp tekrar dört sahife diziyorduk. Böylece bu iş hem zor hem geç oluyordu. Harflerimizi çoğaltmamız gerekti . Yeni harfleri ancak l stanbul 'dan satın alabilirdik. Bu maksatla benim I s1 50

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


tanbul 'a gitmemi kararlaştı rdık. 1 930 yılının Mayıs'ında l s­ tanbul'daki Devlet Matbaası' ndan iki bin kilogram çeşitli punto harf satın aldım. Bun larla mecmuamız çok daha iyi basılmaya başladı.

Cafer Seydahmet Kırımer İle Tanışmamız 1 930 yılının Ocak ayında bir gün Selim Abdülhakim Bey'den bir telgraf aldım. Bunda: Avrupa'dan l stanbul 'a dönen Kırımlı Cafer Seydahmet Bey'in

nimle görüşmek

E

istediğini bildiriyordu. Akşam Köstenc ye geldiğim zaman şehir Türk eşrafının Selim Bey'in evinde

Mecidiye'den Mehmet Niyazi ve Halil

plandığını gördüm. him Efendiler de

gelmişlerdi. Cafer Bey, Kırımlıların 1 9 1 7 ihtilali sırasındaki çalışmalarından ,

Kurultay

hükOmetinden

ve

Kırım

davasından bahsediyordu. Gayet güzel ve mantıklı ko­ nuşuyordu. Herkes dikkatle dinliyordu. Bir saat kadar ko­ nuştu. Kimse bir cevap veya bir soru ile katılmadı. Herkes susmuştu. Kurultay zamanında Kırım'da bulunmuş, çalışmış ve Cafer Bey'i tanımış olan Mehmet Niyazi ve Halil Fehim Efendiler'in bir kaç sözle Cafer Bey'i orada bulunanlara ta­ nıtmaları , kendisinden Avrupa'daki çalışmaları hakkında bazı şeyler sormaları ve nihayet kendisine teşekkür etmeleri ge­ rekirdi. Yemekler yenilip kahveler içildikten sonra dağıldık. Ben ertesi günü mahkeme işlerim olduğundan bahsederek Cafer Bey ile vedalaştım ve Pazarcık şehrine döndüm. Cafer Bey'le ayrı konuşma fırsatı bulamadım. Cafer Bey' in ilk makalesi " Emel Mecmuasl na" başlığı ile 1 Mart 1 930 tarihli sayısında {beşinci sayı) yayınlandı. Bu ta­ rihten sonra kendisi ile mektuplaşmaya ve görüşmeye ve iş­ bi rliği yapmağa başladık. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

151


Emel Mecmuası ilk sayısından itibaren Türkçülük ve mil­ liyetçilik idealini benimsemiş, yaymaya ve kuvvetlendirmeye çalışmıştır. Türkiye'de ve diğer Türk ülkelerinde olup geçen önemli olayları, imkanı nisbetinde, okuyucularına bildirmeye, Dobruca Türklerine Türk ve Müslüman dünyalarının önemli hareketlerini duyurmaya çalışmıştır. Bunu yapabilmek için Türkiye gazetelerini ve dergilerini, i dil-Ural davasının organı

Yana Millf Yul, Azerbaycan davasının organ ları Kurtuluş, Odlu Yurt, Türkistan davasının organı Yaş Türkistan der­ gilerini ve diğer gazete, dergi ve eserlerini takip ve mütalaa etmiştir. Bu dergileri, gazeteleri çıkaran liderler ve yazarlarla tanışmış ve işbirliği yapmıştır.

Emel Mecmuası, t 5 Temmuz t 930 tarihli t 4. sayısında, bundan böyle, bilhassa Kırım istiklal davasının müdafii ve organı olacağını ilan etmiş, Kırım'a ve Kırım Türklerine ait yazı ve haberleri yayınlayacağını açıklamıştır. Emel, Ro­ manya' da ve Türkiye' de çıktığı sürece bu yolundan ve pren­ sibinden ayrılmamış, görevini imkan dahilinde yapmaya ça­ lışmıştır. Kırım davasının ve Kırımlıların milli hizmetine giren

Emel,

bundan

sonra

Türkiye'de,

Polonya'da

ve

Bul­

garistan'da yaşayan ve bilhassa tahsilde bulunan münevver idealistlerimizin değerli yardımları ve işbirliği sayesinde daha kuvvetli çıkmağa başlamıştır. Bilhassa Kırım Türkleri arasında yurt ve millet sevgisini yayma ve kuvvetlendirme çabası göstermiş ve oldukça başarı da sağlamıştır. Kırım Türklerinin tarihi, edebiyatı ve siyasi emelleri hakkında pek çok yazı ya­ yınlamış, esaretteki Kırım Türklerinin haklarını tanıtmak ve savunmak hususunda büyük gayretler sarf etmiştir. 1 878'den evvel Osman lı devrinde ve bu tarihten sonra 1 52

KiRiM YOLUNDA BiR ÔMÜI<


Romanya idaresi devrinde Dobruca'daki Kırım Türklerinin ta­ rihi, kültürü ve siyasi emelleri hakkında böyle bir dergi çık­ madığı gibi, Türkiye' deki Kırım asıllı Türkler de böyle bir dergi çıkarmış değillerdir. Türklüğün bir parçası olan Kırım,Türkleri hakkında geçmişe ve bilhassa 1 930' dan sonraki bilgi , vesika arayacak olanlar Emefi esaslı ve cici ı bir kaynak olarak kullanabileceklerdir. Böyle bir dergi

·

urulmasında,

devamında ve çalışmasında hizmetim ve gayretim geçmiş olmasından dolayı kendimi şanslı ve bahtiyar hissediyorum.

1 O Mayıs 1 93 1 Olayı Pazarcık şehrinde gazete ve tütün ba.yiliği yapan , Kırım asıl lı, yaradılış itibarile tezvir ve fitne yapmaya müsait ka­ rakterde olan R.

1. adında biraz para sahibi birisi, Bükreş'de

çıkan Universul gazetesinde, Kaliyakra muhabirlerinden birisi vasıtasıyla, Pazarcıklı bir-iki Türkün (Anadolu' dan gelmiş Türk demek istiyor) Türkler arasında komünistlik propagandası yaptığı haberini yazdırmış. O sıralarda Romanya'da ko­ münistlik çok kötü görüldüğünden ve Sovyetler'le Romanya arasında

Besarabya

meselesinden

ötürü

soğukluk

ol­

duğundan bu haber Türkler arasında haklı bir kırgınlık ve üzüntü doğurdu. Esasen bu haber tamamen yalandan ve if­ tiradan ibaretti. Türklerin böyle bir iftiradan dolayı kızmak ve kırılmak hakları idi. R.

1. 'nin bu şeni iftirasını herkes lanetledi.

Bu iftirayı gazetelerle red ve tekzip etme yolu vardı ve açıktı . Ama ne yazık ki bu kan uni yola başvurulmadı, çok çirkin bir yol seçildi: Pazarcık şehrinin ileri gelen bir kaç Türk'ü, R. l . ' nin fitne ve iftirasını bütün Kırım asıllı Türklere (yani Tatarlara) mal etti ve bunlara karşı protesto yürüyüşü yaptırd ı . Pazarcık şehrinde yayınlanan Romanya gazetesinin sahibi l smail ZanKIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 53


dallı da protestoculara katıldı ve gazetesinde Tatarlar aley­ hine kışkırtıcı yazılar yazdı. Bu tahrikler sonunda fitne kazanı şiddetle kaynadı ve zehiri bütün Türk köylerine yayıldı. Bu arada Makedonyal ı'sı, Bulgar'ı ve Romen'i de bu işe karışınca fitne büsbütün büyüdü. t O Mayıs 1 93 1 tarihinde ( 1 O Mayıs, Romenlerin krallıklarını ilan ettiği gündür) Şadırvan Mey­ danı ' nda yapılan askeri geçit resminin arkasından şehirden ve civar köylerden toplanan üç bin kadar Türk, ellerinde ko­ münistliği tel 'in, Romen devlet ve vatanına sadakat ve Ta­ tarlara hakaret telkin eden pankartlar taşıyarak geçit resmi yaptılar. Kırım asıllı Türkler (Tatarlar) bu hareketten çok üzüntü ve utanç duydular ve buna sebep olanları kınadılar. Biz, o günü Tatarların sokaklara çıkmamalarını, Türkleri tahrik edecek hiç bir söz ve harekette bulunmamalarını, aksi halde vahim ve müessif olayların cereyan edebileceğini söyledik ve buna engel olduk. Gerilen sinirleri yatıştırmak, yapılan yü­ rüyüşün ve Romanya gazetesinde Tatarlara karşı yayın lanan yazıların doğru olmadığını açıklamak, bu tutumun, hangi asıldan olursa olsun, bütün Türklere zarar getireceğini bil­ dirmek, Türk ile Tatar'ın iki ayrı millet olmadığını ve ayn ı milletin insanları olduklarını anlatmak için çok sayıda büyük bir bildiri basıp dağıttık. Bu bildirinin yazısını ben yazdım, kağıtlarını Hacı Bekir Hacı Osman Efendi verdi ve Emel mat­ baasında dizip bastırdık. Bu bildirinin iyi etkisi oldu. Makul karşı landı. Buna itiraz eden ve karşı cevap veren çıkmadı. Bu utanç ve üzüntü veren olay cereyan ettiği gün merhum Cafer Seydahmet Kırımer Bey Pazarcık şehrinde misafereten bulunmakta idi ve bu olaydan büyük üzüntü duymuştu. 1 54

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Siyasi Fırkadan Çekilişim Bükreş Üniversitesi 'nde talebe iken Romanya tilerin program ve tatbikatlarını takibe ve incel

iyasl par­ eye baş­

lamıştım. Bunlar arasında Türklerin menfaatlerin en elverişli .. olarak (Natsional-Tsaranist) Milll-Köylü Partis buldum. Bu parti,

Birinci

Dünya

Savaşı 'ndan

evvel

Macar

Par­

lamentosu ' nda Romenlerin hukuk ve menfaatlerini cesaretle savunmuş olan l uliu Maniu'nun Natsional Partisi ile l on Mi­ halachi 'nin Tsaranist partilerinin birleşmesinden meydana gelmişti. Toprak reformu isteyen ve azınlıklara diğer par­ tilerden fazla hak ve hürriyet tanıyan bir parti idi. Natsional­ Tsaranist Partisi lideri l uliu Maniu partilerin liderleri arasında ciddiyet ve cesareti, Kral 'a karşı uyarmaları ve direnmeleri ile tanılan bir liderdi. Bu partinin Kaliyakra (Pazarcık) vilayeti şubesinin ilk başkanı Constantin Angelescu adında birisi idi. Bu adam , partisi idareye geldiği zaman, içişleri müsteşarı olmuştu. Ciddi ve değerli bir kişi idi. Daha sonra Milll Banka guvernörü olmuştur. Partinin idareye geldiği 1 93 1 yılında Kaliyakra ilinde 70.000 Bulgar, 60.000 Türk ve 20.000 kadar Romen ve Kutsulah (Makedonya'dan getirilip iskan edilen Romen) yaşıyordu. Bunların büyük çoğunluğu Natsional­

Tsaranist Partisi 'ni tutuyordu. Romenler, hakim mil let olarak, siyasi durumu istedikleri gibi

çevi riyorlardı.

Parlamento

seçimleri

serbest

ya­

pılmıyord u. Hükumeti kuran parti tam anlamiyle baskı ya­ pıyor ve şiddetli tedbirler alıyordu. Ne kadar zayıf olursa olsun, jandarma ve askerin müdahalesiyle, çoğunluğu daima sağlıyord u. Muhalif partilerin delegeleri sandıklardan ve hatta seçim bölgesinden uzaklaştırılıyorlardı . Buna elbette KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 55


serbest ve demokratik seçim denilemezdi. Bu yüzden her parlamento seçiminde

kavgalar, yaralanmalar ve hatta ölümler meydana gelirdi. i l ve belediye meclisleri seçimleri de aynı şekilde cereyan ederdi. Romenler " Kadrilater" dedikleri Durostor (Silistre) ve Ka­ liyakra (Pazarcık) illerini bir çeşit sömürge sayarlardı. Bu iki ilin ahalisinin büyük çoğunluğu Bulgar ve Türk idi. Romen hükumeti çıkardığı bir toprak kanunu ile bu iki milletin el­ lerindeki toprakların bir kısmını devletleştirip bunlara Ro­ manya' dan getirdiği Romenleri ve Makedonya' dan gelen Kutsulahları iskan ediyordu. Kutsulahlar kavgacı , yırtıcı, zorba ve küstah insanlardı. Bulgarların ve bilh assa Türklerin el­ lerindeki toprakları ya hiç para vermeden veya çok az para ile, tehdit ve korkutmak suretiyle alıyorlardı. Türklerin Bul­ garlar kadar ne yetişmiş münevverleri, ne zengin tüccarları, ne de teşkilatları vardı. Eskiden beri Bulgarlardan gözleri yıl­ mış olan Türklerin başına şimdi Kutsulahlar musallat ol­ muşlardı. Türkler üzerinde manevi baskı da yapıyorlar, is­ tedikleri partiye oy verdiriyorlardı . Türklerin birleşmesine ve teşkilatlanmasına engel oluyorlardı. Esasen siyaseti milleti için bir vasıta olarak kullanmayı düşünen Türk de yoktu. Hatta siyasetin ne olduğunu ve nasıl yapılacağını bilen de yoktu. Türklerin bu cehaletinden , birliksizliğinden Romenler, Bul­ garlar

ve

Kutsulahlar

yararlanıyorlardı.

Partilerin

top­

lantılarında değil Romence, Türkçe bile konuşan bir Türk ol­ muyordu.

Zavallılar

konuşulanları

anlamadan

falan

Romen'in, Kutsulah 'ın veya filan Bulgar' ın gözüne veya işa­ retine bakarak parmak kaldırıyorlardı. Siyaset yapan beş-on Türk' ün durumu bu kadar acıklı ve gülünç idi. 1 56

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


�an bu partinin Kaliyakra şubesinde Türk üy_e olarak Romence11> ilen ve tahsil görmüş olan yalnız ben vardım. Partinin il m�lisinde Natsional- Tsaranist Partisi hükOmeti kurduğu

üye idim. Benden başka dört Türk üye daha vardı. Hiç birisi Romence bilmiyordu ve tahsilsizdi. Partinin en eski üyesi olan ve Türkçe dahi okuması ve yazması olmayan Köselerli l brahim Ağa tamamen cahil, saf ve zavallı idi. Romen, Kutsulah ve Bulgar üyeler zavallı l brahim ağabeyi aldatıyorlardı. Nat­

sional-Tsaranist Partisi hükOmete gelinceye kadar benimle arası iyi idi; beni dinliyor, benden ayrılmayacağını söylüyordu. Parti kuvvete gelince diğerleri aramızı açtılar, l brahim Ağa'yı benden uzaklaştırdılar. O zamana kadar Partide beni Türklerin sözcüsü ve temsilcisi olarak kabul ederken şimdi kendisinin bu yetkileri haiz olduğunu söylüyordu. l brahim Ağa'nın bu tu­ tumu almasına benim şahsi muhaliflerim olan ve Türkleri Türk ve Tatar diye ikiye ayıran garezkarların ve menfaatçilerin de büyük rolleri vardı. Türk tarihinde uğursuz oyunlar oynayan ve facialar yaratan nifak, fesat ve haset burada da ortaya çıkmış ve melanetini yapmaya başlamıştı. Gençtim, tecrübesizdim ve partide yeni idim. Partililer arasında şahsi menfaat ve ent­ rikalardan başka milli menfaatler de entrikalar da çarpışıyordu. Bu durumdan üzüntü ve acı duyuyor, parti içindeki ve dı­ şındaki Türkleri birleştirmeye çalışıyordum. Bana ve Türklere karşı sinsi bir tuzak hazırlandığını seziyordum. His ve dü­ şüncelerimi, o zaman partinin Kaliyakra şubesi başkanı olan Grigore Gafencu'ya ve diğer ileri gelen Romenlere ve Bul­ garlara anlatmaya Qıırp ınıyor, Türklere bir milletvekilliği ve­ rilmezse Türklerin güceneceklerini ve Natsional-Tsaranist Par­ tisi ' ne karşı oy kullanacaklarını söylüyordum. Ben o zaman politikanın yalan , politikacının yalancı demek olduğunu henüz KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 57


bilmiyordum. Bunların güler yüzle yaptıklan vaadlere ina­ nıyordum. Nihayet bir gün Parti il meclisi toplanarak Kaliyakra ilinden çıkarılacak dört milletvekili adayı gösterilmesi tar­ tışması başladı. Listenin birincisinin bir Romen , ikincisinin bir Bulgar, üçüncüsünün bir Türk ve dördüncüsün de gene bir Romen olması prensip olarak kabul edildi . Sıra şahısların gös­ terilmesine gelince, Romen ve Bulgar adaylan hemen ka­ rarlaştırıldı. Türk'e sıra gelince bir Romen şu şekilde konuştu: " Partimizde Türklerden en eski üye l brahim Ağa'dır. Onun aday olması gerektir, ama o Romence hiç bilmediği için yerini bir Romen 'e bırakmaktadır. Onun bu arzu ve karannı Türk halkı da kabul etmektedir. Ben kendileri ile görüşüp konuştum". Bu sözleri bütün Romenler ve Bulgarlar alkışlarla tasvip ettiler. Bir komplo karşısında kaldığımız anlaşılıyordu. Hemen ayağa kalktım ve heyecan lı bir konuşma yaptım: Türklerin hakkı olan ve ewelden beri Parti ileri gelenleri tarafından vaad edilen Türk adaylığını ne l brahim Ağa'nın ve ne başka bir Türk'ün başkasına vermeye hakkı ve yetkisi yoktur. Bu Türk milletinin yeri ve hakkıdır. Maksadınız, Tatar diye, beni aday gös­ termemek ve çevrilen entrikanın gerçekleşmesini sağlamak ise ben adaylıktan çekiliyorum, ama başka bir Türk'ün aday gösterilmesini istiyorum, dedim. Buna karşı konuşan Kutsulah, Romen ve Bulgar oldu. Ben sözümde ısrar ettim, kabul edil­ mezse hemen istifa edeceğimi ve seçimlerde karşı ça­ lışacağımı açıkladım. Parti il başkanı G. Gafencu bir konuşma yaparak, bana Pazarcık şehri belediye başkan yardımcılığını, üçüncü yerin Romen · e bırakılmasına muvafakat etmemi teklif etti. Ben bu teklifi şiddetle reddettim, şahsım için değil mil­ letim için hak ve yer istediğimi bildirdim. Neticede, gürültüler arasında, Romen 'in teklifi kabul edilerek liste üç Romen ve bir 1 58

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Bulgar ile tertip edildi. Ben de benim tcµ'itfımı tutan üç Türk üye ile toplantıyı terk ettim ve hemen isftfamı verdim. Bu hadise bana politikanın iki yüzlü, yalancı bir düzenbazlık olduğunu öğretti ve bir daha bütün hayatımda parti politikası yap­ madım.

Numune Okulundaki Toplantı Bu olay Kırım asıllı Türkler (Tatarlar) arasında üzüntü ve esefte karşılandı. i ki gün sonra şehirdeki Tatarlar Numune il­ kokulunun salonunda kalabalık bir toplantı yaptık. Burada ilk sözü ben aldım. Konuşmamın özeti şu idi: "Bölge�izdeki Türkler arasında Türk-Tatar ikiliğini sokmuş olanlar, fitne ve fesatlarının yemişlerini topladılar. Bu acı so­ nuca gafiller ve hainler de sevindiler. Zarar görenler bizzat halkımızın, milletimizin kendisi oldu. Benim Natsional­ Tsaranist liderlerine kabul ettirdiğim bir Türk milletvekilliği yeri hainlerin ve gafillerin hiyaneti ve aptallığı yüzünden kayboldu. Anladım ve inandım ki, bu memlekette, Türkler arasında münevver kişiler yetişmedikçe ve bunlar birleşip milleti birleştirmedikçe milletimize tanılan siyasi haklardan yararlanmamıza imkan olmayacaktır. Bizim gibi azınlık olduğu halde ve bizden pek fazla sayısı bulunmayan Bulgarların bir milletvekili çıkarmaları, Pazarcık şehrinin belediye başkanlığını almaları , belediye ve il mec­ lislerinde bizden çok fazla üye bulundurmaları yalnız mü­ nevverlerinin çokluğuna, Bulgar milletinin uyanıklığına ve birliğine dayanmaktadır. Yoksa, Romenler millet, insan ve devlet olarak Türkleri Bulgarlardan çok sevmekte ve ka­ yırmaktadır. Ama politika fertlerin menfaat oyunlarından, KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 59


hesap ve tertiplerinden ibaret olduğu için ve bizler bu oyunları bilmediğimiz için kaybediyoruz. Bizim, politika şartlarını öğreninceye kadar, birliğimizi ve dayanışmamızı gösterip dost ve düşmanlara isbat etmemiz gerektir. Ya­ yınladığımız ve hainlerle gafillere verdiğimiz cevapları ev­ velki ' bildiri'de okudunuz. Türk ve Tatar'ın aynı milletin in­ sanları olduklarını, menfaatlerinin de mazarratlarının da bir olduğunu gördünüz. Şimdi ikinci bildiriyi yayınlayıp bütün köylerimize dağıtacağız. Bunda Türklerin Natsional-Tsarinst Partisi adaylarına oy vermemelerini ve böylece hiç olmazsa bir Türk adayının yerine konulan Romen'i seçmemenin sağ­ lanmasını

istiyoruz.

Bu

gayemize

ulaşabilirsek

yalnız

hükOmet partisine değil , bütün d �erpamtere de birlik ve dayanışmamızı göstermiş ve yabancılar arasında Türkler için söylenen ve alay konusu olan ' HükOmet nerede biz orada' sözünün yalanlamış oluruz ve biraz olsun haysiyetimizi kur­ tarırız. " Bu konuşmam halk tarafından tasviple karşılandı. Benden sonra konuşanlar bu düşünce ve sözlerimin doğruluğunu te'yid ettiler. Böylece, bu acı siyasi maceradan milli birlik ve tesanüdümüzü kuvvetlendirmiş olarak çıktık. Bir süre sonra yapılan seçimlerde büyük çoğunlukla hükOmet listesine oy vermediği anlaşıldı ve Türk adayının yerine konulan Romen adayın seçilmediği görüldü. Bu olaydan sonra Türklerin bilhassa siyasi olgunlaşması ve birleşmesi hususunda yazmaya ve çalışmaya başladık. Ocak 1 93 1 tarihli 25 sayılı Emel dergisindeki " Bir yıllık Tecrübe ve

i stikbale Hazırlık" başlıklı yazım buna değinmektedir. 1 60

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Türklük haysiyetimizi hırpalamış olan bu ve 1 O Mayıs 1 930

olayından

sonra

yeni

çalışmalar

yapmayı

ka­

rarlaştırdık.

Ylldmm Gazetesi l smail Zandallı'nın ara sıra çıkardığı Romanya gazetesi ve bunda yazı yazanların bir kısmı 1 O Mayıs 1 930 olayını ha­ tırlatarak fitne ve fesatlarını yaymaya ve kişisel çıkarlarını sağlamaya çalışıyorlardı. Türkler arasındaki ikilik bunların kışkırtmalariyle yatışmıyor, bilakis derinleşiyordu. Bu fitne ve fesadın söndürülmesi ve kardeşler arasındaki ikiliğin kal­ dırılması için bunlarla mücadele edecek bir yazı ve yayın or­ ganına şiddetli ihtiyacı olduğu açıktı. Bu ihtiyacı karşılamak üzere Dr. Mehmet Nuri, Avukat Ömer Halit, Romen or­ dusunda yüzbaşı Nurmambet, Balçıklı baytar Abdurrahman Mustafa ve öğretmen Kont Abdurrahman ile birlikte Yıldmm ,,dında bir gazete yayınlamaya karar verdik. Gazete Emel

Mecmuası matbaasında basılacaktı. Gazetenin başyazarı Dr. Mehmet Nuri oldu. Kendisi l stanbul Tıp Fakültesi 'ni bi­ tirdikten sonra Paris'de ihtisasını yapmış, Kurultay devrinde Kırım'da milletvekili olmuş münevver ve muktedir bir mil­ liyetçi ve Türkçü idi. Biz de yazarlar arasında çalışacaktık. Gazeteyi az masrafla 1 Mart 1 932'de çıkardık; epeyce abo­ nesi vardı. Ytldmm muhaliflerimize, kötü niyetlilere, opor­ tünistlere karşı çok etkili ve faydalı bir organ oldu. Dr. M. Nuri 'nin ve benim kuvvetli cevaplarımız ve yazılarımız kar­ -;.ısında Romanya yazarları susmak zorunda kaldılar. Ga­ yemize ulaşmıştık. Gazetemizi artık seyrek ve bazan arada bir � ıl<arıyorduk.

1 933 yılının 23 Nisan günü Köstence'nin " Regal" siKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

161


nemasında büyük bir kalabalık önünde Kırımlı l smail Gasp­ rinskiy'nin Tercüman gazetesini te'sisinin 50. yılını Cafer Seydahmet Kırımer'in bir konferansı ile anmaya karar verdik ve bu önemli ve tarihi olayı andık. Toplantı umduğumuzdan daha parlak ve başarılı oldu. Bu olayı Emel Mecmuasl nda teferruatiyle ve konferansın tam metni ile yayın ladık. Pazarcık şehrine döndüğümde Ylldmm heyetini gördüm. Bu top­ lantının ve konferansın bir özetinin gazetemizde de ya­ yınlanmasının uygun ve faydalı olacağını söyledim. Buna Dr. M. Nuri Bey karşı çıktı. Kendisinin Cafer Bey'i taa Kırım'dan sevmediğini ve beğenmediğin i , bu sebeple onun hakkında gazetede hiç bir şey yayın lanmayacağını söyledi. Bunu öteki arkadaşlar desteklediler. Aramızda şiddetli tartışma çıktı. Bu takdirde gazeteden ayrılacağımı ve Yıldmm ' ın Emel mat­ baasında basılamayacağını söyledim. Böylece parçalanmış ve ayrılmış olduk. Ben bir daha bu arkadaşlarla görüşmedim ve gazete ile ilgimi tamamen kestim. Bundan sonra Yıldmm, Bükreş Büyükelçiliğimizin yardımı ile arada bir, bazan da sık, çıkmaya devam etti ve 1 50 sayı kadar çıktıktan sonra ka­ pandı .

Mehmet Niyazi'nin Ölümü 1 93 1 yılının 29 Teşrin-i Sani (Kasım) günü öğretmen ve şclir Mehmet Niyazi 'nin öldüğünü haber aldık. Merhum iki yıldan beri akciğer hastalığından muzdaripti. Çok üzüldük. Ertesi gün Mecidiye kasabasında yapılacak cenaze alayına katılarak ona karşı beslediğim saygı ve sevgiyi göstermek istedim. Fakat o günlerdeki şiddetli kış, kar borası , demir ve kara yollarını kapatmış ve araçların işlemesine engel ol­ muştu. Bu yüzden katılamadım. Eme/' in Ocak 1 932 sayısına 1 62

KiRiM YOLUNDA BiR ÖML'm


uzun bir yazı yazd ım. Bunda Dobruca Türklüğünün kuvvetli bir şairin i , iyi bir öğretmenini ve idealist bir yazarın ı kay­ betmiş olduğunu anlattım. Emel de değerli bir yazarını ve yardımcısını kaybetmişti.

Emel, Mehmet Niyazi 'nin sağ­

lığında, onun bazı manzume ve şiirlerini bir arada basmak ve kendisinin seçtiği Sagış adını vermek suretiyle ona karşı olan borcundan küçük bir kısmını yerine getirmiş ol makla mü­ teselli idi . Yurtsever olduğu kadar alçak gönüllü, terbiyeli ve tam efendi bir insan olan Mehmet Niyazi ' nin Mecidiye'deki kabrine bir anıt diktirmek de düşüncemiz ve gayemiz ol­ muştu. Bunu t 935 Eylül' ünde gerçekleştirecektik. i leride bundan söz edeceğiz.

Cafer Seydahmet Kırımer İle Çalışmalarımız Kırım'daki

milli

hareketi

yapanların

ve

Kurultay

HükOmeti 'ni kuranların başta gelenlerinden biri olan Cafer Seydahmet Kırımer'i ilk tanıdığım t 930 Ocak ayından beri yüksek vasıflı , kültürlü, milliyetçi , Türkçü olarak tanıdım ve ölünceye kadar kendisi ile tam anlayış ve samimiyet içinde aynı idealin yaşaması, kuvvetlenmesi ve gerçekleşmesi için çal ıştım. Onu zeki, dürüst, arkadaşlarına, dostlarına ve in­ sanlara karşı nazik, terbiyeli bir lider olarak gördüm. Güzel konuşan ve dinleyenlerini ikna eden ve kendisini bağlayan büyük bir idealist ve hatip idi. Hassas, merhametli ve ince ruhlu idi. Bu yüzden bazan çabuk heyecanlanır ve rikkate gelirdi. Ama gene de çok ihtiyatlı ve temkinli davranır, sabır ve teemmül ile karar verir ve hareket ederdi. Milli idealleri üzerinde titizdi, ke�umdu. Sırların kimlere söylenmemesi gerektiğini çok iyi bilirdi; asla geveze ve boşboğaz değildi. i deal arkadaşlarına karşı açık kalpli ve güven li idi. iyi bir psi, K i RiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 63


kologdu ; insanların karakterini ve meşrebini çabuk keş­ federdi. Bunlar hakkında verdiği kararlarda pek yanılmazdı. Hiç kimsenin kusurunu yüzüne açıkça vurmaz, onu dolaylı yollardan örnekler vererek düzeltmeye çalışırdı. Hiç bir zaman bir arkadaşı diğer bir arkadaşa kötülemezdi. Bunları daima birbirine bağlamaya gayret ederdi. i nsanların daima iyi tarafların ı

arayıp

bulmaya ve

onlardan

ideali

için ya­

rarlanmaya çaba gösterirdi. Türk gençlerinin temiz vicdanlı, milliyetçi, çalışkan , kültürlü ve mesleklerinde iyi yetişmiş ol­ maların ı ister ve tavsiye ederdi. Türklüğün hür ve egemen olması, yükselmesi , kuvvetli, şerefli yaşaması en büyük ideali idi. Görüştüğü gençlerle ve kişilerle hep bu konularda ko­ nuşurdu. Bunlar üzerinde uzun boylu konuşmaktan yo­ rulmaz, bıkmazdı; ze".'k alırd ı . Dinleyenleri de, tatlı, nükteli ve bilhassa çok samimi konuştuğu için bıktırmazdı . Mektuplarını da çok düzgün yazar. fikirler ve tavsiyelerle doldururdu. Cafer Bey'i t 930'un başında tanıdım; ölüm tarihi olan Nisan 1 960'a kadar, tam 30 yıl, görüştüm, mektuplaştım; Kırım davası ve Türkçülük idealleri için işbirliği yaptım. Bir kere olsun ihtilafa düşmedik. t 930 yılı içinde ilk uzun ve yaln ız konuşmamızda bana güveni ve ümidi bulunduğunu anlamıştım. O' nun bu kanaatini o sıralarda Mehmet Niyazi de şu sözleri ile kuvvetlendinniş: "Cafer Bey, Dobruca'daki Kırımlılar arasında çalışmamız gerektiğini, teşkilat kurmamızı ve bunun başına geçmemi istiyorsunuz. Buna gerçekten ih­ tiyacımız var. Ama ben iki yıldan beri hastayım, daha ne kadar yaşayacağımı bilmem. Halen çalışacak ve sizin is­ tediğiniz hizmetleri yapabilecek durumda değilim. Ben size Pazarcık şehrinde avukatlık yapan,

Kurultay

zamanında

Kırım'a giden bir genci tavsiye ederim. O sizin aradığınız 1 64

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


adam olabilir ve sizinle çalışır ümidindeyim" demiş. Cafer Bey bu konuşmayı yıllar sonra bir vesile ile bana nakletmişti. Gerek kendisinin teşhisinde ve gerek Mehmet Niyazi 'nin tavsiyesinde isabet olduğunu söylemiş ve beni mahçup et­ mişti. Cafer Bey ile ilk andan itibaren aramızda tam bir ideal birliği bulunduğu anlaşılmıştır. Bu sebeple tam otuz yıl, hiç bir anlaşmazlık ve çelişmeye düşmeksizin , ahenk, samimiyet ve ciddiyet içinde çalıştık. Ben onu daima bir lider olarak ta­ nıdım,

sayıp

sevdim.

Fikirlerinden,

bilgilerinden ,

tec­

rübelerinden , insanlarla görüşme tarzından ve konuşma usOlünden faydalandım , örnekler aldım. Cafer Bey herkese ve bilh assa Kırımlılara yardım ve iyilik yapmayı candan isterdi. Bu hususta her türlü çareye ve yere başvururdu. Bazı istekleri ve vaadlerini yerine getiremedi ise bunlar O'nun iradesi ve arzusu dışında kalanlardır. Yalan söylemek ve atlatmak denilen küçüklükler karakterinde yoktu. Asil ve mertti. Kimseye karşı garez ve kin beslemezdi veya hiç duyurmaz ve açığa vurmazdı .

Emel dergisinin v e Kırım davasının yaşamasın ı sağlayanlar O'nun yetiştirdiği idealistlerdir. Bunlar arasında tam verimle çalışamayanlar varsa bu, bu arkadaşlarımızın ideali unut­ tuklarından veya terk ettiklerinden değil, işlerinin, mev­ kilerinin

veya mesafe ve

hayat şartlarının

müsait

ol­

mamasından ileri gelmektedir. . Cafer Bey, 1 955 yılında, arkadaşımız Dr. E.dige Mustafa Kırımal ' ı n Münih'den l stanbul 'a gelişi münasebetiyle ya­ zıhanemde yapılan bir toplantıyı benim idare etmemi, ken­ disinin bir dinleyici sıfatiyle katı ldığını, ancak gerekirse ko­ nuşacağın ı

söylemişti.

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

Bu

jesti

ile

teşkilatımızın

idare 1 65


kadrosunu kendisinden son ra benim idare etmemi an­ latmıştı. Hatta bir arkadaşımızın suali üzerine Cafer Bey şu cevabı vermişti : " Benden sonra, hatta bugünden itibaren, teşkilatımızı benim yerime idare edecek olan arkadaşımız, davamıza en çok çalışıp hizmet etmiş bul unan Müstecib Ü lküsal 'dır. O da kendisinden sonraki arkadaşı, bu noktayı gözönünde tutarak, seçecek ve tavsiye edecektir. Bu usQI bizde bir gelenek hal ini almalıdır" demişti. Cafer Bey'in şahsıma karşı gösterdiği itimat ve te­ veccühden dolayı mütehassis ve memnun olduğumu söy­ leyerek kendisine teşekkür ettim.

Aynı zamanda, yük­

lendiğim vazifenin yürütme sorumluluğunu idrak ettiğimi açıklayarak, dımlarından

kendisinin ve

ve

arkadaşlarımın

tavsiyelerinden

asla

değerli

yar­

mustağni

ola­

mayacağımı, ancak destek ve irşatlariyle bu ağır ve so­ rumluluğu büyük yükü taşıyabileceğimi arz ve rica ettim. O zamandan sonra Cafer Bey yaşadığı sürece değerli tavsiye ve irşatlarını esirgemediler. Değerli arkadaşlarım da yardım ve desteklerinden beni hiç bir zaman yoksun bırakmad ılar. Bazı konularda bazı arkadaşlarla fikir ayrılıkları olabiliyor ise de, bunları daima tam samimiyet ve anlayış içinde uygun bir karara bağlamışızdır. Fikir ayrıl ığını hiç bir zaman şahsi bir haysiyet ve şeref meselesi yapmamışızdır; böyle bir şeyi dü­ şünmeyi bile medeni olgunluğa aykırı ve ideale hiyanet say­ mışızdır. i dealimizin kutsallığı, geleneğimizin sağlamlığı böyle düşünmemizi. ve hareket etmemizi emreylemekte ve zaruri kılmaktadır. Ü mit ve temenni ederim ki bu daima böyle olacaktır. Yalnız şahsi haysiyet ve şeref meselesi değil, 1 66

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


para, mevki gibi menfaatler de bu idealimizi sarsamayacak ve geleneğimizi bozamayacaktır. Cafer Seydahmet Kırımer ile 30 yıl içinde pek çok yazıştık. Mektuplarımızın büyük kısmı özel milli arşivimizde saklıdır. Bunların

bazılarında değindiğimiz

meselelerden

bazıları

hakkındaki fikirlerimizin bir kısmını özetle nakledeceğim: 21

Mayıs 1 930 tarihli mektubumda ona şunları bil­ dirmişim: " l stanbul'dan getirdiğim hurOfat (eski harfler) ar­ kadaşlarımı çok sevindirdi; hepsinin çalışma azmini artırdı. Sizin ve oradaki arkadaşlarımızın yardım vaadleri ve mu­ habbet hisleri ümit ve cesaretlerini yükseltti. Emel Mecmuası bundan sonra yeni hurufat sayesinde daha iyi çıkacaktır. Bil­ hassa sizin yazıların ızla değeri ve rağbeti çok artacaktır.

Unu­ tulmaz Gözyaş/an eserinizle, faaliyetinizle sizi yakından ta­

Okuyucularımız yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorlar.

nı maya başlayan Dobruca Türkleri , aralarında da görmek için sabırsızlanıyorlar. Bir milli kahramanın, siyaset veya savaş meydanında olsun, mil letinin ruhu üzerinde ne şifakar ve imarkar te'sirler yaptığını bilirsiniz. işte, burada, milletimiızin buna ihtiyacı var. Ondan bu himmetinizi esirgemeyiniz. " 1 Haziran 1 930 tarihli mektubumda Cafer Bey'e şu en­ teresan haberi yazmışım: " Dobruca'daki Kırım Türklerinin kültür, eğitim, sosyal ve siyasi işlerini programlaştırmak, teşki latlandırmak ve yürütmek üzere Pazarcık'daki evimde Dr. Mehmet Nuri ve Avukat Selim Abdülhakim ile bir top­ lantı yaptık. Uzun konuşmadan sonra sekiz kişilik bir icra Heyeti yapmaya karar verdik. Bu sekiz kişi şunlardır: Dr. Mehmet

Nuri,

Selim Abdülhakim,

Romen ordusundaki Müslüman askerlerin imamı , binbaşı rütbeli l slam Ali Kokoy,

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 67


Mehmet Niyazi , Mecidiye Seminarı ' nda tarih öğretmeni Sabri Refi , Azaplar köyünden Osman Nuri ve Silistre kadısı Osman Bektaş. Pazarcık Müftüsü Halil Fehim, l stanbul Hukuk Mektebi mezunu Ömer Lütfü ve göz doktoru Osman l brahim Efendileri vesveseli ve tereddütlü sayarak bu heyete almadık, ihtiyatta tutmayı uygun bulduk. Bu sonuncuları ikinci ka­ demede kullanmayı münasip gördük. Bir hafta sonra üçümüz tekrar toplanıp programın anahatlarını tesbit ettik. Daha sonra Köstence'de Selim Bey'in evinde diğer beş arkadaşı da çağırıp toplantı yapmayı ve icra heyetini

kurmayı ka­

rarlaştırdık. Bu teşkilatımızın bazı merkezlerde şubelerini aç­ mayı da kararlaştırdık." · Fakat aradan aylar geçtiği halde Selim Abdülhakim kim­ seyi çağırmadı ve bütün düşünce ve tasarılarımız da gün yüzü görmedi. Bu olay benim için yeni bir hayal kırıklığı ve hayat tecrübesi oldu. Gün geçtikçe insanları daha iyi ta­ nımaya başlıyordum. Arkadaşların yalnız okumuş olması ye­ terli olmuyor, iyi niyetli, samimi, gerçek milletsever ve ide­ alist olması da gerekiyordu. Bu vesile ile burada bu iki kişiden söz etmenin sırası gel­ diği ve onların tanıtılmaları gerektiği kanaatindeyim: Dr. Mehmet Nuri Bey, Tulça vilayetinin Kara Habil (Ka­ raibil) köyünden zengin bir Kırımlı ailenin oğludur. Bütün tahsilini l stanbul 'da yapmış, doktor olmuş, Paris Tıp Fa­ kültesi ' nde ihtisas yapmış münevver bir kişidir. Romanya'nın Pazarcık şehrine yerleşmiş, Natsional Liberal Partisi'ne üye olmuş, bu Parti idarede kaldığı sürece Pazarcık Belediye başkan yardımcısı olmuştur.

Avukat Selim Abdülhakim

Bey'in kızkardeşi ile evlenmiştir:. Yaradılış itibariyle ağır ha1 68

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


reketli , içine dönük, inatçı , tenperverdir. Aristokrat zih­ niyetlidir. Halkla temas etmekten çekinir, onurludur. Bu yüzden muayenehane bile açmamıştır. Az konuşur ve az yazar. Enerjik, dinamik ve faal değildir. Başkar)larının oto­ ritesine gelmez, baş olmak ister; ama bunun için çalışmak, yorulmak ve fedakarlık yapmak gerektiğini düşünmez. i çkiyi ve yemeyi sever; bunları evinde deği l dışarda yapar. Bütün bu sebeplerden halk arasında tanınmamış, sevilmemiş, halk adamı olamamıştır. Zari nıma göre, 1 969 yılında 92 yaşında Köstence'de vefat etmiştir. Selim Abdülhakim

Köstencelidir.

Babası Abdülhakim

Efendi Kırım'dan gelmiştir. Uyanık bir kişi olduğundan oğ­ lunu Romen okuluna verenlerdendir. Bükreş Ü niversitesi ' nde ilk hukuk tahsili yapan Türktür. i lk Türk hakimi ve avukatıdır. Romen çevresinde itibar ve sevgi kazanmıştır. Enerji ve ça­ lışkan, hareketli ve faaldir. Fakirler içinde okumuş ve halktan yardım görmüş olduğu için halk adamıdır. Onunla haşir ve neşir olmaktan zevk duyar. Sevdiği, yardımını gördüğü veya kendisine çok hürmet eden insanların çocukların ı masraflık diye aldığı az para ile, çeşitli Romen okul larına, parasız olarak yatılı yerleştirmiş ve okumalarını sağlamıştır. Bu suretle askeri ve sivil okullarda okuyan hayli Türk çocuğu vardır. Bir kaç kere parti değiştirmek suretiyle milletvekili seçilmiştir. Bir ara ortak çalıştığı Romen avukatı Köstence Belediye Baş­ kanı olduğu zaman Selim Bey onun yardımcısı olmuştur. Milletvekilliği sırasında Romen bankalarından, müessese ve zenginlerinden topladığı bir milyona yakın ley ile bir "Selim Abdülhakim Fonu" te'sis etmiş ve bunun faizleriyle okuyan çocuklara yard ımda bulunmuştur. Bu hizmeti teşekküre şa­ yandır. KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 69


Selim Abdülhakim'in bu durumu ve bu devirde ken­ disinden başka yetişmiş bir Türk'ün bulunmaması ona Dob­ ruca Türklerinin önderi, kılavuzu niteliğini ve hissini vermiştir. O, bu his ve niteliğin verdiği şartlar içinde, kendisinde bir sivil komutanlık yetkisi görmüştür. Bu, bir çeşit "münevver ağa" zihniyetidir. Bu zihniyetin etkisiyle her işin başında kendisinin bulunması gerektiği zehabına kapılmıştır. Her toplum işinin kendi arzu ve kararına göre yapılmasını is­ temiştir. Bu halini bile dalkavuklar ve karaktersizler ona hulul ederek isteklerini yaptırma yolunu buluyorlard ı . Milli ideali bütün anlamı ile kavrayamadığı için, etrafındaki insanların bu idealle ilişki derecelerini ölçüp biçemiyordu . Milll ideal ve dava kadromuza dahil olmasına rağmen , bunun icaplarını, bu ideale aykırı olanların igvasına ve tabasbusuna kapılarak, ye­ rine getirmekten kaçınıyordu . Biraz aşağıda bunun örnekleri görülecektir. Selim Abd ülhakim fikirden ziyade aksiyon adamı idi. Günlük işlerin halli için koşardı. Gözle görülen iş­ lerin yapıcısı _idi. Çünkü şöhret ve övgü, halk arasında, bun­ larla kazanılıyordu. Uzun vadeli fikir ve ideal işlerinde sabırlı olamıyord u . Dedikodularla gerçekleri birbirinden ayıracak kadar sabırlı olmadığı için, çoğu zaman , müzevvirlerin ya­ lanlarından etkileniyordu. Bu yüzden heyecan l ı ve hiddetli anlar geçiriyor ve böyle zamanlarında ani kararlar vererek hatalara düşüyordu; gerçek dostlarını ve arkadaşlarını gü­ cendiriyordu. Bunların haklı itirazlarını, muhalefetlerini ve uyarmalarını kendisi için haysiyet meselesi yaparak kararında inat ve ısrar ediyordu . Dobruca'daki teşkilatımızın ve Eme/ Mecmuaslnın so­ rumlu bir insanı olarak ben Selim Bey'in bu hallerine ta­ hammül göstermek ve kendisini idare ederek işlerimize fay1 70

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


dalı şekilde çalıştı rmayı başarmak zorunda idim. Hiç bir zaman ona karşı sert ve kırıcı şekilde kon uşmadım, vaziyet almadım. Bir çok işlerimizin ve arkadaşlarımızın gizli ve sır olan taraflarını ona açıklamadım. O, bun ları olgunlukla kar­ şılayıp bir sır şeklinde saklayabilecek kuvvette değildi. Onun zaafları olan hususları dikkatle ve hassasiyetle koruyor, bun­ ları incitecek hareketlerden kaçınıyord um. Bunların dışında, kendisine karşı samimi ve tam arkadaşça tutumumu anlıyor, görüyor ve beni şiddetle kı racak hareket ve sözlerden ka­ çınıyordu .

Romanya'daki Gürcü ve Ukrainlerle Temaslanmız Bükreş' de yaşayan Gürcü ve Ukrain mülteci liderleri ile Kırım Türkleri adına temas etmesi için, Bükreş Hukuk Fa­ kültesi 'nde talebe olan Fahreddin Ömer'e mektup yazdım. Verdiği cevapta bunu yapacağını ve sonucu bildireceğini yazdı . Bir süre sonra bunlarla görüştüğünü, kendilerine Dobruca'daki Kırım Tatarlarının çalışmaları ve Emel Mec­ muası hakkında bilgi verdiğin i , kendisinin başkan bulunduğu Türko-Tatar talebe cemiyetinden bahsettiğini, Kırım istiklal davasına bağlı olduklarını, lider olarak Cafer Seydahmet Bey'i tan ıdıklarını söylediğini yazdı . Fahreddin Ömer, Hukuk Fa­ kültesi 'ni bitirdikten sonra Köstence'de avukatlık yapan ve Natsional Liberal Partisi'nin listesinden milletvekili seçilen ve uzun süre Köstence Prefesi (Valisi) olan Radu Roşculets ile birl ikte avukatlık yapmaya başladı . Halkımız arasında tanındı ve tutuldu. Köstence lslam Cemaati işlerine ve idaresine ka­ rıştı . Selim Abdülhakim'in muhalifleri ile işbirliği yaptı . Böy­ lece iki muhalif grubun başına geçen iki avukat zıtlaşmaya ve şiddetli polemik yapmaya başlad ılar. Fahreddin Ömer'in KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

171


saygısızca ve küstahça tutumu Selim Abdülhakim'i çok kı­ rıyor ve incitiyordu. Birbirlerinin yüzlerine bakamayacak hale geldiler. i kisinin tarafları da yekdiğerine karşı d üşman ke­ sildiler. i ki münevverin anlaşıp işbirliği yapmaları ve halkımızı parçalamaması , birleştirmesi gerekirken aksini yapıyorlardı . Cafer Bey Köstence'ye gelişlerinde ikisi i l e d e ayrı ayrı gö­ rüşüyor ve aralarını bulmaya çalışıyordu . Fakat ikisinin de inadı buna engel oluyordu. i kisi de kör hırslarının oyuncağı oluyordu . i kisi de kendisini haklı göstermeye çalışıyordu . Ben d e bir kaç yıl aralarını bulmaya uğraştım, muvaffak ola­ madım. Zamanla olaylar Fahreddin Ömer'in ıslahı kabil ol­ mayan bir haris ve muvazenesiz olduğunu gösterdi ; Selim Bey'in haklı olduğunu isbat etti. Fahreddin'i zaten teş­ kilatımıza ve kadromuza almış değildik, güvenilir bir kişi say­ mıyorduk.

Neticede

onunla

bütün

ilişkilerimizi

ve

gö­

rüşmelerimizi kestik. Selim Bey'i bu yönden tatmin ettik. Uzun yıllar sonra lstanbul'da dostlaştığımız Halit Araçık bana Fah­ reddin Ômer'in, vazifesi icabı, kendisine benim ve Cafer Bey'in aleyhinde ve çalışmalanmız hakkında bir çok rapor vermiş ol­ duğunu söylediği zaman Fahreddin'in ne kadar düşük ve bozuk olduğunu daha iyi anlamıştım. Milli işlerde çalışan ve

so­

rumluluk taşıyan kişilerin insanlara karşı ne kadar ihtiyatlı, tem­ kinli ve uyanık davranmaları gerektiğini bir kere daha öğ­ renmiştim. insanlardaki zaaftan ve kudretlerle vasıftan keşf ve teşhis etmenin ne kadar önemli ve gerekli olduğuna bir kere daha kanaat getirmiştim. Gençlik çağındaki hislerini hayat şart­ lanna göre değiştiren kişilerin çok olduğunu, gençlik zamanında iyi ve faydalı görünen bu kişilerin sonradan zararlı ola­ bileceklerini unutmamak gerekmektedir. Aklından ve mu­ hakemesinden ziyade hisleri ve heyecanlan ile coşan, saman 1 72

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ateşi gibi gürleyen kişilere güvenmemek, böylelerini sıkı tec­ rübelerden geçirmek icap etmektedir. Para, şöhret, mevki, kadın gibi nesnelere zaafı ve hırsı olan kişilerin de sağlam ideal sahibi olamadıkları anlaşılmıştır. Karakter salabeti, irade kuvveti , azim ve sebatı olmayanların da idealist görünmelerine inan­ mamak gerekmektedir. Büyük ve bütün hayat boyunca idealist olabilmek için pek çok vasfa malik olmak şarttı r. Bu yüzden böyle idealistler çok azdır. Tarihi yapanlar ancak böyle ide­ alistlerdir. Bu çapta idealist yetiştiren "milletler ve toplumlar bu idealistlerin değerlerini takdir edip etraflarında toplanır, birleşir ve hareket ederlerse ideallerini gerçekleştirebilirler.

Prof. Zeki Velidi'nin Teklifi l stanbul Ü niversitesi profesörlerinden Başkurdistanlı Zeki Velidi Bey'den 26 Ekim 1 930 tarihinde bir mektup aldım. Matbaamızda 200 sahifelik bir kitabını bastırmak istediğini yazıyor ve bunun kaça mal olacağını soruyordu. Kendisine teferruatlı bir hesap bildirdim. Cafer Bey de bir kitabını bas­ tırmak istediğini yazmıştı. Hem bu kitapları, hem Emel Mecmuasi' nı

basmak için mevcut Arap harflerimiz ye­ tişmeyecekti. Bunu Cafer Bey' e bildirerek, hesabımıza, l s­ tanbul' dan 1 6 punto 200 kg. , 1 2 punto 1 00 kg. Arap harfi göndermesini rica ettim. i ki ay sonra, 29 Aralık'da, Cafer Bey'in gönderdiği harfleri , Köstence gümrüğüne dokuz bin ley ödemek suretiyle çıkardım ve Pazarcık' a naklettim. Fakat ne Zeki Velidi, ne de Cafer Seydahmet Kırımer kitaplarını bizde bastırmadılar, yeni harflerle l stanbul 'da çıkarttılar.

Rıfat Rıza Arkadaşımız Pazaraklı şekerci Rıza Efendi'nin oğlu Rıfat, bu tarihlerde, KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 73


Bükreş Yüksek Ticaret Akademisi 'ni bitirip gelmişti. Bükreş'deki üniversiteli gençlerimizin Ukraynalı gençlerin tertipledikleri bir konferansa toplu halde gittiklerini, Ukrain Cemiyeti Başkanı ta­ rafından Ukraynalılara "Kırım Tatar Talebeleri" diye takdim edil­ diklerini, bizim de kendileri gibi komünistlere ve komünizme karşı savaştığımızı, bir gün Kırım'ın da Ukrayna gibi mutlaka hür ve müstakil olacağını söylediğini ve bu konuşmasının şiddetle alkışlandığını, bu karşılanıştan ve tazahürattan çok memnun kaldıklannı anlattı. Rıfat Rıza çok terbiyeli, akıllı, mütevazi ve kültürlü bir gençti. Büyük idealist olacak karakterde yaratılmıştı. Türklük ve Kırım davasına candan inanarak bağlanmıştı. Ne yazık ki sağlığı yerinde değildi. Zayıf ve hasta idi. Hayatın ağırlık ve sorumluluğu da üstüne yüklenmişti. Bu yükün altında daha da zayıfladı ve hastalığı şiddetlendi. Çok geçmeden bu değerli cevheri ebediyyen kaybettik. Vakitsiz ölümü asil ailesi kadar biz arkadaşlannı da derin üzüntülere uğrattı. Onun derin boşluğunu doldurmak hiç bir zaman mümkün olmadı.

Emel Mecmuastnın Sıkıntısı 1 930-3 1

yıllarında bütün dünyada hüküm süren umumi

buhran Romanya'daki sahalarda da kendisini gösterdi. Emel Mecmuasl nın

1 93 1

abonelerinin büyük kısmını bu yüzden

toplamak imkanı olmadı. Türkiye'deki abonelerimizden de hiç bir para gelmiyordu . Arkadaşlarımız da artık para yar­ dımını azaltmışlardı. Bu durum karşısında ne yapacağımızı derin derin düşün üyorduk. i lk tedbir ve çare olarak abone bedellerini ödemeyenlerden bir kısmını çıkarmak ve böylece masrafı kısmak oldu. Bununla da Emef i yürütememek en­ dişesi

içinde

idik.

Bir

ara

hamiyetli

zenginleri,

mü­

nevverlerimizi bir toplantıya çağırı p sıkıntımızı anlatmayı, 1 74

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


halkımızın malı olan Eme/' i yaşatmanın bir milli borç ve hay­ siyet

meselesi

olduğunu

söylemeyi

düşündük.

Mü­

nevverlerimizin ve zenginlerimizin henüz bu mefhumu ve lüzumu kavramaktan uzak bulunduğunu düşünerek bu top­ lantıyı yapmaktan vazgeçtik. Bu endişeli durumu 1 93 1 yılının Eyl ül ve Ekim aylarında l stanbul'daki Cafer Kırımer Bey'e bil­ dirdim ve kendilerinin yardımımıza gelmelerini rica ettim. Kırım davasının resmi organı haline gelmiş olduğunu ilan ettiğimiz Emel Mecmuasl nın mutlaka yaşatılması gerektiğini ve bunun bir milli şeref meselesi olduğunu yazdım. Cafer Bey, aldığım cevapta Emef in kapatılmayacağını, her çareye başvurulmak suretiyle devam ettirileceğini bildiriyordu. Bir kaç gün sonra l stanbul'dan Kırımlı Abdullah Zihni Soysal geldi ve Azerbaycanlı kardeşlerimizden bize 24 dolar getirdi. Biz bu paraya mukabil Emefin üç sayısında l 2'şer sahifeyi Azerbaycan 'a ait onlar tarafından gönderilecek yazılara tahsis edecek ve kendilerine her sayıdan üçer yüz mecmua gön­ derecektik. Taahhüdümüzü aksatmadan yerine getirdik ve Azerbaycanl ı kardeşlerimizin bu kardeşce yardımlarından ötürü kendilerine teşekkür ettik.

Emef in Şekli ve Süresi Değişti 3 Kasım 1 93 1 gün ü Emel kurucuları olarak yaptığımız toplantıda şu kararı aldık: 1 ) Emel, 1 932 başından itibaren ayda bir fakat 40 sahife ve kitap hacminde çıkacaktı r. 2) Bazı yazıların başlıkları yeni harflerle dizilecektir. 3) Yı llık abone ücreti 250, altı aylığı 1 30 ley olacaktır. Ecnebi memleketler için yıllık abone 400 , altı aylık 200 ley olacaktır.

Emel 1 930 ve 1 93 1 yıllarında 1 5 günde bir, 1 6 sahife olarak ve büyük hacimde çıkmıştır. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 75


Cafer Seydahmet Kırımer hesabına Tevarih Tatar Han ve

Dağıstan ve Mosku ve Deşt-i Kıpçak Ülkelerinindir adındaki

kitabı bastık. Bundan aldığımız para çok işimize yaradı ve Emef in iki sayısının masrafını karşıladı. Bir süre sonra Le­ histan ' daki Karay Türklerinin başhahamı ve lideri olan Sü­ reyya Şapşal'dan 30 l sviçre franklık bir çek geldi. Gerek bu yardımlar ve gerek abonelerin sıkı ve devamlı surette

toplanması

sayesinde

krizi

atlatmaya

ve

du­

rumumuzu düzeltmeye muvaffak olduk. Bu arada bazı küçük broşürler de yayınlayıp gelir sağlamaya çalıştık.

Teşkilatlanmaya Teşebbüs Ü ç yıldan beri muntazaman çıkarmakta olduğumuz Emel, çeşitli yazıları, şiirleri ve uyarıları ile halkımız ve bilhassa gençliğimiz arasında faydalı etkilerini göstermiş ve so­ ı:ı uçlarını almaya başlamıştı . Ü niversiteli talebelerimizin, Me­ cidiye Seminarı' ndan mezun olan ve halen burada okuyan gençlerimizin ve köylerdeki uyanık ve zeki delikanlılarımızın Emef in ve kuracağı teşkilatın etrafında toplanacağı an­ laşılıyordu. Şehirlerdeki , kasaba ve köylerdeki toplantılar, müsamereler, büyük ölülerimiz için yapılan dua ve mevlüt törenleri ve anmaları bunu gösteriyordu. Bu çalışmaları bir­ leşik bir program dahilinde düzenlemenin ve yürütmenin daha yararlı , ahenkli ve gayeye uygun olacağını düşünmek gerekiyordu. Bu maksatla " Dobruca Türk Hars Kültür Birliği" adı altında bütün şehir, kasaba ve köylerde yaşayan Kırım Türklerinin katılacağı bir teşkilat kurmaya karar verdik. Bunun 45 maddelik bir tüzüğünü hazırladım ve 500 adet Emel matbaasında bastırdım. Bunları şehir, kasaba ve köylerde Emefi okuyanlardan bu işe en kabiliyetli ve istekli olacaklarını 1 76

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


sandığım kişilere gönderdim ve bulundukları yerde bu isim altında bir teşkilat kurmalarını rica ettim. Kısa bir süre sonra, tüzüğe göre, teşkilat kuranlardan mektuplar gelmeye baş­ ladı. Böylece tasarladığımız yolda kuvvetli ve pratik bir adım atmış

olduk.

Kurulan

teşkilatlarla

Emel arasında

ken­

diliğinden bağlantı yapı lmış oldu. t 932- t 933 kışını bu teş­ kilatları tiştirmek

kuranlarla mektuplaşmak, h ususunda

bağlantı

çalışmakla

kurmak, ye­

geçirdik.

Eme/'de

"Teşkilat"ın gerekliği ve faydaları hakkında yazılar da yazarak halkımızı ve gençliğimizi bu işe iyice ısındırmaya ve yö­ neltmeye gayret ettik. t 933 yılının Ağustos ayında hem bu teşkilatlarla temas etmek, kendilerine gerekli direktifleri ver­ mek, hem de Emefin abonelerini toplamak üzere üç arkadaş Kırım Türklerinin yaşadıkları bütün şehir, kasaba ve köyleri dolaştık. Maddi ve manevi yönlerden sevindirici sonuçlar · aldık. Halkımız ve bilhassa gençliğimizi Emefimize ve I DEAL'imize umduğumuzdan fazla sarılmış gördük, mem­ nun olduk; ümit ve azmimiz artarak döndük.

Tercüman'ın 50. Yılı Dobruca Türkleri Cafer Seydahmet Kırımer'in kim ol­ duğunu Eme/' deki değerli yazılarından öğrenmişler ve takdir etmişlerdi. O'nu şahsen tanımaları için de bir vesile yaratmak gerekiyordu . Bunun Cafer Bey'in Köstence'de bir konferans vermek suretiyle yerine getirilmesi üzerinde anlaştık. Böyle bir konferansla milli faaliyet ve hareketimizin büyük kuvvet ve hız kazanacağına emin idil<. Emef in t 933 Nisan sayısına koyduğumuz ilanda Gaspıralı lsmail Bey tarafından 23 Nisan 1 883 tarihinde Bahçesaray'da yayınlanmaya başladığı Ter­ cüman gazetesinin KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

50.

yıldönümü

olduğunu,

bu

mü1 77


nasebetle Kırım Türklerinin sayın lideri Cafer Seydahmet Kı­ rımer tarafından 23 Nisan gün ü saat l O'da Köstence'de Regal sinemasında önemli ve faydalı bir konferans ve­ rileceğini bildirdik ve halkımızın gelmesini diledik. Ayrıca hususi mektuplarla da bu işin başarılı olması için gayret gös­ termelerini dost ve arkadaşlarımızdan rica ettik. 1 933 yılının 23 Nisan günü sinema salonu dolmuş, gi­ remeyenler sokakta kalmıştı. Saat tam l O'da sahneye çı­ karak, toplantımıza başkanlık etmek üzere Köstence lslam Cemaati

başkanı Avukat Selim

Abdülhakim

Bey'in se­

çilmesini teklif ettim; teklifim alkışlarla kabul edildi. Selim Bey, hakkında gösterilen teveccühe teşekkür ve Cafer Bey'i takdim ettikten sonra sözü konferansçıya bıraktı . Sıhhatli, otoriteli ve sempatik görünüşü ile ve dinleyicilerini gür ve kuvvetli sesi ile derhal etkisi ve cazibesi altına almış olan Sayın Cafer Bey, tam iki saat süren konferansı ile 2500 kişiyi adeta büyüledi. Gözyaşlarını tutamayanlar çok oldu. Dobruca Türkleri

arasında

böyle

bir

toplantı

ve

konferans gö­

rülmemişti. O yıllarda Dobruca Türkleri fes giydikleri için Köstence sokakları kırmızı feslilerle dolmuştu. Bunu gören ve konferanstan haberleri olmayan Romenler, şaka olarak: - Türklerin baskınına mı uğrad ık? diyorlardı. Cafer Bey konferansını, Dobruca Türklerine şeref bah­ şeden, şu sözleriyle bitird i : " Bahtiyar lsmail Bey'in 50 yıl evvel tarihi işlerine başladığı bu büyük günü kutlamak şeref ve bahtiyarlığı sizlere nasip oldu. O'nun da topraklarında yattığı mübarek yurdumuzda ne bu büyük gün , ne de mil­ letimizin bu bahtiyar evladı bugün anılamıyor. Büyük ba­ bamız hakkındaki bu çok noksan konferansımı sabır ve alaka 1 78

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ile dinlediğinizden dolayı teşekkür eder, bugünü hazırlayarak büyük l smail Bey'e olan borcumuzu bir nebze olsun öde­ meye çalışmamıza imkan verenleri hürmetle selamlarım" demiş ve Tercüman'ın kurulmasına büyük yardımı dokunmuş olan l smail Bey'in eşi Zöhre Hanım ' ın cfa ruhlarına bir fatiha okunmasını teklif etmiştir. O zaman Köstence Müftüsü olan Nuri Resai Efendi bir d ua okumuş ve halk buna gözyaşlariyle katılmıştır. Bu toplantıya lstanbul, Varşova, Ankara, Berlin, Eskişehir gibi çeşitli şehirlerde yaşayan Kırımlı, Türkistanlı, Azer­ baycanlı, i dil-Urallı, Kafkasyalı kardeşlerimizden, Gürcistanlı ve Ukraynalı

dost cephedeşlerimizden

gelen

telgraflar

okunmuştur. Toplantıya başkanlık eden Selim Bey'in imzası ile Ro­ manya Kralı ' na ve Başvekili'ne, Türkiye Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e ve Başvekil ismet Paşa'ya saygı ve bağlılık telgrafları gönderilmiştir. Bundan sonra programın ikinci kısmına geçildi: Köstenceli Nureddin Sadık, şehit Hamdi Giray'ın "And Etkemen Ay­ taman " , Emin Zekeriya (Bektöre) , "Turan Kızı" , l smail Osman, şair Mehmet Emin Yurdakul 'un " lsmail Gasprinskiy " , Mehmet Yani, Odabaş'ın "Ulu Babay" şiirlerini okudular. ta­ rafımdan sahneye getirilen, iki gözü görmeyen Yusufoğl u Yunus, kendi eserleri olan "Curt Hasretligi" ve "Millet Aşkı" manzumelerini okudu ve herkesi ağlattı . Toplantı Köstence gençlerinin yaylı

saz

ve mandolin takımının çaldığı " Karangı

Gece" ve "Ay Anaylar! " türküleri ve milli zeybek kostümü ile oynanan oyunla saat 1 3 . 30'da sona erdi. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 79


Köstence'nin büyük ve lüks lokantalarından Kapato 'da Cafer Bey' in şerefine yüz kişilik bir öğle ziyafeti verildi. Bu­ rada da heyecanlı konuşmalar oldu. Saat 1 6'da, Seminar mezunları Cemiyeti'nin kongresine gidildi; burada da faydalı ve heyecanlı konuşmalar yapıldı. Bütün bu olaylar hakkında Emef in 1 933 Haziran sayısında teferruatlı bilgi verild i . Kös­ tence' de

Presa,

Bükreş'de

Dimineatsa,

Curentul

ga­

zetelerinde uzun şekilde yazılar çıktı. Dobruca'nın her köşesinde gelenlerin olumlu intıbaları gelmeyenlere aktarıldı. Emel bu sayede kuvvetli bir adım daha atmış ve milli idealine hız vermiş oldu . Cafer Bey'in namı ve şöhreti bütün Dobruca'da duyuldu; O bir lider olarak tanındı. Cafer Bey 1 940 yılına kadar, her yıl Dobruca'ya gel­ miş, bir kaç konferans vermiş, idealimizin kuvvetlenmesine büyük yardımda bulunmuştur.

Dobruca'da Kırım Haftası Milli çalışmalarımıza daha da hız vermek, hareketimizi daha da kuvvetlendirmek için çareler ve yardımlar arıyorduk. lstanbul 'da, Rusya'nın Türk illerinden gelmiş kardeşlerimizin 'Turan" adı ile kurdukları cemiyet içinde çalıştıklarını, bunlar arasında Kırımlıların önemli bir yer tuttuklarını gazetelerden , mektuplardan ve gelenlerden

duyuyorduk.

Kırımlı

kar­

deşlerimizi Dobruca'ya çağırmak, milli oyunlarını, türkülerini ve elbiselerini Dobruca' daki Kırımlılara göstermek ve böy­ lece Kırım sevgisini ve kurtul uş davasını biraz daha aşılamak istiyorduk. Bu hususta Cafer Bey ve diğer ilgili arkadaşlarla yazıştık ve mutabık kaldık. 1 933 yılının 30 Ağustos günü Romanya vapuru ile I s1 80

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


tanbul 'dan gelen dört hanım ve beş erkekten müteşekkil grubu Köstence iskelesinde karşıladık. 9 Eylül gece saat 1 2 'ye kadar aynı yoldan l stanbul' a dönünceye dek Pazarcık, Azaplar ve Köstence'de yapılan toplantılar hakkında Emef in Ekim sayısında "Dobruca'da Kırım Haftası" başlığı altında ta­ rafımdan yazılan yazıda tam tafsilat vard ır. Bu ziyaret ve se­ yahatin Dobruca'daki etkisi ve yankısı çok derin olmuştur. Kırım Türkçülüğünü ve faaliyetini çok kuvvetlendirmiştir. Kırım tarihi adeta yeniden canlanmaya başlamıştır.

Türk Hars Birliği'nin Kuruluşu Emef in 1 934 Ocak sayısında " Beşinci Yıla Girerken" baş­ lığı ile yayınladığım yazıda: "Dört seneden beri yaymaya ça­ lıştığımız milli d uygu ve şuur, bu gibi hadiselerin yardımiyle, denilebilir ki, artık halkın ruhuna kök salmış ve yerleşmiştir. Fikir ve emel halini almış olan bu duygunun artık iş devresine girme zamanı gelmiştir. Bunu bildiğimiz içindir ki, geçen sonbahardan beri, köylerde teşekküllerin Türk Hars Bir­ liği 'nin temelleri atılmaya ve beklenen hayı rlı işler görülmeye başlanmıştır. Yavaş yavaş ve safha safha kafi adımlarla yü­ rüttüğümüz milli emelimiz gerekli kadroyu hazırlayarak mu­ kaddes hedefine doğru ilerlemektedir. " Bu uzun yazımı şu sözlerle bitirdim: " işte milli birlik ve saadet yolunda çalışma programımızın 1 934 yıl ına mahsus kısa bir krokisi : Milli ha­ reketlerimizi kuvvetli bir teşkilat altında canlandırmak ve ilerletmek . . . Bundan şu anlaşılıyor: Biz milli şuur ve emelin, henüz hazırlanma ve bunların iş şekline dökülme dev­ resindeyiz. Milli hazırlık ve davanın en güç tutunma ve kök­ leşme devresi olan bu safhasında en ziyade dayanacağımız ve yardımlarını isteyeceğimiz kuvvetler, milli mefkQreyi KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

181


kavramış dimağ,

milli vicdanı

benimsemiş vicdan

sa­

hiplerinin bu işlerde samimi sebatları ve kırılmaz gay­ retleridir. " Türk Hars Birliği 'nin gerek kuruluşunda ve gerek teş­ kilatlanmasında ve çalışmasında bize en büyük ve değerli yardımları yapmış olanlar Mecidiye Müslüman Seminarı ' n ı bitirmiş, köylerde imam, hatip v e bilhassa öğretmen olarak vazife almış olanlardı . Seminar'da okuyan gençlerle köy­ lerdeki zeki , duygulu ve milliyetçi delikanlılar. köylerde bak­ kallık (dükkancılık) yapan hemşehrilerimiz olmuştur. Se­ minarlı gençlerimiz, öğretmenlerimiz ve din adamlarımız, hem yaşları hem de ödevleri bakımından, genç ve ihtiyar her sınıf ve yaştaki halkımızla teması daima en fazla mümkün ve kolay olanlardı. Uyanık ve Romen gençleri ile temas halinde oldukları için, Romence gazete ve kitaplardan faydalandıkları için Romen gençliği ve milliyetçileri arasındaki olayları takip edebiliyor�ar, bunlardan örnek alarak kendi halkları arasında bunları yayma kabiliyeti gösteriyorlardı . Milli hisleri kadar dini hisleri de kuvvetli ve aydın olan Seminarlı gençlerimiz milli ahlak ve terbiyeyi de muhafaza ediyorlardı . Büyüklere karşı saygılı idiler. Dini ve milli geleneklere bağlı idiler; dini önderlik sıfatları ve görevleri sebebiyle halkın hoşuna git­ meyecek, nefret ve tiksintisini uyandıracak hareketlerden çekiniyor ve kaçınıyorlard ı . Bütün bu düşüncelerle Seminarlı gençlerimizi bilhassa teşkilatımızın ana direği ve temeli sa­ yıyor, bunlardan yardım ve destek istiyorduk ve görüyorduk. Emel Mecmuasl'nda en çok te' lif veya tercüme olarak çıkan yazıların çoğu bunların eserleridir. Pi�slerin çoğunu bunlar yazmışlar. sahneye koymuşlar ve bizzat oynamışlardır. 1 82

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Romen üniversitelerinde ve liselerinde okumuş ve oku­ makta bulunan gençlerimizi ve serbest meslek sahibi olanları milli teşkilatımıza çekmeye ve burada kendilerine idareci ve yürütücü roller vermeye çalışıyord uk. Her yıl yaz tatili sı­ rasında köyleri, kasaba ve şehirleri dolaşırken halkımız, gençliğimiz ve bilhassa Seminarlı , üniversiteli ve liseli genç­ lerimiz, öğretmenlerimiz ve din adamlarımız ile konuşup dertleşmelerimiz ve geleceğimiz hakkındaki plan ve prog­ ramımız h ususunda tartışmalarımız en önemli yeri tu­ tuyordu. Yukarıda saydığımız kişiler arasından güvendiklerimizi "Dobruca Türk Hars Birliği "nin kurucusu ve yürütücüsü olarak seçiyor, kendilerine bu işi havale ve emanet ediyor, bizimle işbirliği yapmak hususunda kendilerine yetki ve sorumluluk yüklendiğini, milli tarih ve vicdan karşısında şeref veya utanç payının kendilerine ait olacağını bildiriyorduk. Böylece 1 933 yılında başladığımız teşkilatlanma işini

1 934 yılının ilk­

baharında tamamlamış bulunuyorduk. Her şehir, kasaba ve köydeki " Dobruca Türk Hars Birliği" yönetim kurulu üye­ lerinin adları ve adresleri listeler halinde elimizde top­ lanıyordu. Bunlarla sıkı bir haberleşme halinde idik. Bay­ ramlarda, tatillerde, milli şenlik veya yas günlerinde ne yapmaları

gerektiği

hususunda

kendilerine

talimat ve­

riyorduk, program gönderiyorduk; piyeslerden, şiir ve tür­ külerden

oluşan

geceler

düzenlemelerini,

oyunlar

oy­

namalarını tavsiye ediyorduk. Bu sayede 1 934 kışında ve bundan sonraki yıllarda Dobruca Türk Hars Birlikleri üyeleri tarafından toplantılar yapıldı. Kırım Kurultay HükQmeti ilk başkanı Çelebi Cihan ' ın şehadet günü olan 23 Şubat günü ınevlüt okunuyor, Kur'an hatim duası yapılıyor, Kırım istiklal KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 83


savaşı hakkında konuşma yapılıyordu. Kırım Kurultayı 'nın açıldığı 26 Kasım günü, Türkiye Cumhuriyeti 'nin kurulduğu 29 Ekim günü, diğer Türk illerinin kurtuluş günleri toplantılar yapılmak suretiyle anılıyordu. Böylece bütün Dobruca sat­ hında canlı bir çalışma ve milliyetçilik ve Türkçülük hareketi başlamış bulunuyordu. Bu çalışmalar hususunda Emefde mümkün olduğu kadar bilgi veriliyordu , çalışmalar ve ha­ reketler teşvik ediliyordu. Ayrıca Emef in lstanbul 'da ya­ yınlanan 1 964 Mart-Nisan ve Mayıs-Haziran sayılarında bu hususta bilgi verilmiştir. Dobruca'da teşkilat halindeki çalışmalarımız Romen ve Bulgar çevrelerince de ilgi ile karşılanmış ve gazetelerinde söz konusu olmuştur.

29 Mayıs Toplantısı 29 Mayıs 1 934 günü Köstence'de Dobruca Türk Hars Bir­ liği 'nin kongresini yapmaya karar verdik. Bütün şehir, kasaba ve köy şubelerimize çağrı gönderdik. Her şubenin başkanı ile bir üyesinin kongrede hazır bulunmasını istedik. Bu günü tam değerlendirmek için geniş bir program hazırlad ık: Sabah saat 1 0'da Tranulis sinema salonunda Cafer Seydahmet Kırımer Bey " Neden Milliyetçi, Türkçü , Garp Medeniyetinin Ta­ raftarıyız ve Neden lstiklcilciyiz?" konusunda uzun bir kon­ ferans verecek; öğleden sonra saat 1 4- 1 8 arası aynı salonda Dobruca Türk Hars Birliği 'nin kongresi yapılacak; akşam saat 2 1 'de yine aynı salonda Kırımlı Dr. Faik Abdullah Turanlı' nın yazdığı "Şahin Giray" piyesi sahneye konacak . . . Cafer Bey'in konferansı , Dobruca Türk Hars Birliği 'nin kongresi ve akşamki temsil için 1 934 yılı Temmuz ve Ağus1 84

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


tos Emel sayılarında uzun bilgi verilmiştir. Burada tek­ rarlamayı gerekli ve faydal ı bulmuyorum.

İbrahim Otar'la Köyleri Dolaşıyoruz 1 934 yılının Ağustos ayında, lstanbul 'dan Varşova'ya hukuk tahsiline gitmekte olan genç arkadaşlarımızdan l b­ rahim Otar Bey ile hem Emef in abone paralarını toplamak hem de halkımız ve gençlerimiz ile temas etmek üzere köy­ lerimizi dolaşmaya karar verdik. Kardeşim Necib Hacı Fazıl'ın iki besli ve güzel atını arabaya koştuk ve bir arabacı ile yola çıktık. Deliruc köyüne giderken tehlikeli bir kazayı hiç bir şey olmadan atlattık. Bir hafta dolaştığımız köylerde halk ve gençlikle konuşmalar yaptık, memnun kaldık. Toprakhisar köyünde bir olay canımızı çok sıktı ve bizi çok üzdü. Olay şu idi: Bir gün saat tam 1 2 sıralarında Aziz adındaki abonemizin evine uğradık. Arabadan inmeden Aziz'i sorduk ve biraz bekledik. ! çerden beyaz donu ve beyaz sakalı ile bir ihtiyar çıktı ve " Aziz'i ne yapacaksınız? Ben onun babasıyım " , dedi. Kendisine geliş sebebimizi anlattık. Emel dergisinden, onun gayesinden, Kırım 'dan söz etmeye başladık. Hemen sö­ zümüzü kesti ve gözünü kı rpmadan, utanmadan Kırım'a, Çelebi Cihan'a ağır bir küfür savurdu, ağır şekilde hakaret etti. Adı Abdurrahim olan ve hacı da olan bu küfürbaz adamı ya­ tıştırmaya çalıştık, fakat o küfüründe devam etti . l brahim de, ben de sinirimizden titremeye ve sararmaya başladık. Bu sı ­ rada hacının Romen lisesinde okuyan oğlu geldi ve bu sözleri işitti. Ama hiç sesini çıkarmadı . Demek ki bu da d uygusuzun birisi idi. Daha fazla d uramayarak oradan uzaklaştık ve Aziz'i aboneden sildik. Bu

dolaşma

sırasında

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

edindiğim

intıbalar

hakkında 1 85


Emel' in 1 934 Ekim (Teşrln-i Evvel}, Kasım (Teşrln-i Sani) ve Aralık (Kan un-u Evvel) sayılarında " Köylerde Neler Gördük?" başlığı altında üç makale yazdım.

Varşova Şark Enstitüsü ile İlişkimiz Birinci Dünya Savaşı akabinde Polonya'yı Rus, Alman ve Avusturya devletlerinin esaretinden kurtarıp müstakil bir devlet haline getirmiş olan Mareşal Pilsudski, memleketinin ve milletinin yeniden bunların, bilhassa da Rusya'nın bo­ l m­ yunduruğuna düşmemesi ıçın Sovyet Rusya paratorluğu' nun esiri olan gayri-Rus milletlerin hürriyet ve istiklallerine kavuşturulmaları gerektiğine inanmıştı. Sovyet Rusya imparatorluğunun parçalanmadan kalmasının Polonya için daima büyük bir tehdit ve tehlike olduğunu takdir eden Mareşal ve arkadaşları, bu sebepten, Rus olmayan milletlerin ve bilhassa Türklerin Sovyetler birliği camiasından çıkma ve müstakil birer devlet kurma çalışmalarını kuvvetle des­ tekliyorlar ve gereken maddi ve manevi yardımları onlardan esirgemiyorlardı . Hep bu gaye ile üniversitelerinde, yüksek okullarında bu milletlere mensup pek çok gencin okuyup yetişmesini sağlıyorlardı . Gayri-Rus milletlere mensup bu milliyetçi ve istiklalci gençler, milliyetçi ve Pilsudskici Leh gençler ile birlikte Varşova'da "Şark Enstitüsü 'nün Gençlik Şubesi "ni kurmuşlardı. Bu şubede Kırımlı talebeler önemli rol oynuyor ve büyük faaliyet gösteriyorlard ı . işte, " Şark Ens­ titüsü 'n ün Gençlik Şubesi " , Dobruca Türk Hars Birliği Başkanı sıfatıyla adıma t 3. t 2. t 934 tarihli şu mektubu gönderdi: "Varşova Şark Enstitüsü'ne bağlı 'Şark Gençler Bir­ liği ' , 'Yakın Şark Cemiyeti ' yanında " Kırım/ idil-Ural Şubesi" adıyla bir şube açmış olup, bu hususta dü1 86

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


zenlenen protokolü zati.ilinize göndermekle iftihar duyar. işbu şube gerek maarif ve gerek kültür sahasında sizlerle yakından münasebet te'sis etmek istemekte olduğundan bu hususta lazım gelen yardımınızı esir­ gememenizi sizden rica eder. Saygı ve selamlarımızı sunarız efendim. Şark Gençler Birliği Başkanı : Cz. Misewski Katip: T. Radwanski" Bu mektuba teşekkürümü ve işbirliği teklifini mem­ n uniyetle kabul ettiğimi 2 t . t 2. t 934 tarihli cevabımla bildirdim.

Uzak Doğu'daki İdil-Urallılarla İlişkilerimiz Birinci Dünya Savaşı içinde Rusya'da patlayan ihtilal sı­ rasında diğer Türk ülkeleri gibi idil-Ural (Kazan) Türkleri de tam hürriyet ve istiklallerine kavuşmak için milli meclislerini kur­ muşlar ve hükOmetini teşkil etmişlerdi. Bir süre sonra Bol­ şeviklerin bütün Rusya'yı ellerine geçirmeleri neticesinde idil­ Ural Türklerinin hükOmeti de yıkılmış ve toprakları istilaya uğ­ ramıştı. Bu yüzden bir çok idil-Ural Türkü Mançurya'ya, Çin'e, Japonya'ya sığınmak mecburiyetinde kalmışlar ve buralarda önemli koloniler meydana getirmişlerdir. t 934 yılında bu­ ralardaki Türkleri ziyaret eden ldil-Ural ' ın büyük mücahidi edip Ayaz lshaki Bey, buralardaki Türkleri teşkilatlandırmıştı; ken­ disinin idare ettiği Milli Merkez'ine bağlamıştı. Mançurya'nın Haylar şehrinde Milli Bayrak adında haftalık bir gazete ya­ yınlatmaya başlamıştı . Bu gazete çıktığı ilk sayıdan itibaren KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 87


Romanya'nın Pazarcık şehrinde çıkardığımız Emel dergisine muntazaman gönderiliyor ve biz de gazeteye mecmuamızı gönderiyorduk. Teşkilat üyeleri ile de mektuplaşıyor ve iliş­ kimizi devam ettiriyor idik. Böylece Mançuıya'da yaşayan idil-Urallı kardeşlerimiz ile taa Dobruca'dan ilişki kurmuş bu­ lunuyorduk. japonya'nın merkezi Tokyo şehrinde idil-Urallı Abdülhay Kurbanali adındaki hocanın yayınlamakta bulunduğu Yapon

Muhbiri adındaki aylık dergiyi de alıyor ve karşılığında biz de Emefi yolluyorduk. Bir süre sonra Abdülhay Kurbanali eski A lem-i Is/dm eserinin yazarı ve seyyah Abdürreşid lbrahim ile birleşip Ayaz lshaki Bey'e karşı vaziyet alınca ve milli birliği parçalama hareketine geçince Yapon Muhbiri ile ilişkimizi kestik. Bizim için önemli ve değerli olan husus Türklüğün birliği, kurtuluşu ve yükselişi için çalışanları desteklemek, bu prensiplere aykırı olanlarla ilişkimizi kesmektir. Hatta böyle kişilerin zararlı ve hain olduklarını bile çekinmeden yazmak ve açıklamaktır. Bu münasebetle Emef in o tarihlerdeki sa­ yılarında bu konularda çıkmış yazılar vardır.

Sorumluluğun Ağırlığı Dobruca Türk Hars Birliği i cra Heyeti başkanı sıfatiyle hal­ kımız ve tarihimiz karşısında yüklendiğim sorumluluğun önemini ve ağırlığını takdir ederek gücüm nisbetinde faaliyet ve harekette bulunuyordum. Teşkilatımızın her şubesi ta­ rafından yapılan çalışmaları ve hareketleri yakından takip etmek, şubelerin yöneticilerine gerekli direktif ve bilgileri vermek ve bunun için mektuplar yazmak, gelen mektuplara cevap vermek mecburiyetinde idim. Bütün çalışmaları ko­ Ndine etmek ve aynı hedefe yürütmek için çok sıkı çalışmak 1 88

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


gerekiyordu . Bu arada hazırlamak zorunluğunda olduğumuz kadroya alınacak gençleri dikkatle seçmek, yetiştirmek icap ediyordu . Bunlarla yalnız yazışmak . yetmiyor, bizzat gö­ rüşmek lazım geliyordu . Görüşmek ve tanışmak için de bunların bulundukları şehir, kasaba ve köylere gitmek ge­ rekiyordu . Bu maksatla, yazın harman zamanında, on beş ve hatta daha çok gün süren geziler yapıyor ve aynı zamanda Emef in abone ücretlerini topluyord um. Bunun dışında Ra­ mazan ve Kurban Bayramlarında, Noel ve Paskalya yor­ tularında verilen tatillerden yararlanmak için tertiplenen mü­ samerelerde bulunuyor, gençler ve halkla temas ediyordum. Böyle günlerde gelen pek çok çağrıdan ancak bir kaçını kar­ şılayabiliyordum. Bu gidiş-gelişler, görüşmeler ve her top­ lantıda yaptığım konuşmalar, vakit, enerji ve para isteyen ve gerektiren durumlar idi. Hiç bir zaman hiç bir teşkilat şu­ besinden bu hususlar için masraf ve harçlık alınmış değildir. Çektiğimiz sıkıntılara rağmen bütün bu güçlüklere katlanmak zorunluğunda idik. Emefin 1 935 Şubat sayısında " Köylerde Bayram Nasıl Geçti? " başlığı altında verilen haberlerde Dobruca Türk Hars Birliği şubelerinin Ramazan Bayramı 'nda kaç köyde ne kadar müsamere düzenlendiği ve bu müsamerelerde neler gös­ terildiği hakkında bilgi verilmektedir. Bu bilgilerden an­ laşıldığına göre, bu bayram günlerinde altmış beş kadar köyde piyesli, şiirli, türkülü ve konuşmalı geceler dü­ zenlenmiştir. Ondan sonraki Kurban Bayramı ' nda bu sayı yüze yükselmiştir. Onu takip eden 23 Şubat tarihinde yetmiş iki köyümüzde şehit Çelebi Cihan 'ın ruhu için mevlOd okun­ muş, konuşmalar yapılmıştır. 400 hatim duası yapılmıştır. Bu haberler Emefin 1 93 5 Mart sayısında yayınlanmıştır. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 89


Pazarcık' dan Köstence'ye 1 935 yılının ilkbaharında evimi ve Emel Mecmuasl nı Pa­ zarcık şehrinden Köstence şehrine taşımaya karar verdim. Bunun sebebi, Pazarcık şehrinin sapa ve Bükreş-Köstence işlek yolundan uzak oluşu ve çalışmalarımızın ve halk ço­ ğunluğumuzun Köstence vilayetinde bulunuşu idi. Tür­ kiye'den gelip Avrupa'nın çeşitli memleketlerine geçen Kı­ rımlı, Azerbaycan lı, Türkistanlı, idil-Urallı ve diğer illerli kardeşlerimizle kolayca görüşmek için Köstence elverişli idi. Köstence'ye tam 1 00 km. uzakta bulunan Pazarcık şehrinden gelip gitmek her zaman ve bilhassa kış mevsiminde zor ve hatta bazen imkansız oluyordu. Olsa bile vakit kaybettiriyor ve masraflı oluyordu. Bu yüzden bir çok tanıdıklarla gö­ rüşemiyorduk. Pazarcık'dan Köstence'ye taşınmamızda bana en büyük yard ımı yapan eşyamızı ve Emefin hurufatını arabaları ile ta­ şıyan kardeşim Necib olmuştur. Necib çok anlayışlı , mer­ hametli, hamiyetli , fedakar bir kardeşti.

Baczkowski'nin Ziyareti Varşova'da Leh dilinde yayın lanan Wychod (Doğu) der­ gisinin müdürü ve " Leh-Ukrain " bülteninin başyazarı Wlo­ dimierz Baczkowski 24 Haziran 1 935 tarihinde Köstence'ye geldi. Mareşal Pilsudski gençliğine mensup ateşin bir Leh milliyetçisi ve iyi bir yazar olan V. Baczkowski ile 26 ve 27 Haziran tarihlerinde Azaplar köyünü, Pazarcık ve Balçık şeh­ rini dolaşarak sahil yoluyla Köstence'ye döndük. Pazarcık'da bir gece kaldık ve oradaki arkadaşlarla misafiri tanıştırdım. Pazarcık' dan sonra Balçık, Kavarna ve Mangalya'ya geldik ve 1 90

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


buradaki arkadaşlarla görüştürdüm. Bir tetkik seyahati ma­ hiyetinde olan bu geziden sonra misafirimiz 29 Haziran sa­ bahı Çernovoda-Galas yoluyla Besarabya'ya gitti. Wlodimierz Baczkowski Türklerin ve bilhassa Rus esiri Türklerin samimi dostu ve antikomünist bir Leh milliyetçisi ve gazetecisidir. Birinci Dünya Savaşı sırasında, henüz genç ya­ şında, bir kaç yıl Rusya'da kalmış, Sibirya'yı batısından do­ ğusuna yürüyerek katetmiş, görüp incelemiş ve oradan ja­ ponya'ya geçmiştir. Uyanık, zeki, araştırıcı ve karakter sahibi bir insandır. i kinci Dünya Savaşı 'ndan sonra Orta Doğu memleketlerinde görev almış, iki kez l stanbul 'a gelip bizlerle görüşmüştür. HAien Vaşington'da bulunmakta ve Lehistan'ın kurtuluş davası yolunda çalışmaktadır.

Selim Veli Ortay ile Köyleri Dolaştık 1 935 yılının Ağustos ayında, Varşova'da mühendislik tahsil eden Selim Veli Ortay ile, kardeşim Necib'in verdiği iki atlı bir araba ile tam 25 gün, yakıcı güneşin sıcağı altında ve toz toprak içinde 86 köyümüzü dolaştık. Arabacımız Azap­ larlı Ebuleyis adında iyi bir köylü idi. Halkımız, gençlerimiz ve teşkilat üyeleri ile uzun uzun görüşüp konuştuk. Bazı köy­ lerde düğünlere rasladık, delikanlıların kızlarla çınlaşmalarını dinledik, pehlivanların güreşlerini seyrettik. Selim Ortay her köydeki halkımızın resimlerini çekti ve bunlardan bir kaç adet albüm teşkil etti . Bunlardan birisini bana verd i . Albümlerin mavi kapları üstünde yaldızdan Tarak Tamga vardır. 25 gün­ lük gezimiz esnasında iki kez ishal olduk, hastalandık ve bit­ lendik. Bu sıkıntı lara rağmen yolumuzdan dönmedik ve ge­ zimizden vazgeçmedik. Emefin abone ücretlerini topladık. Yorulmadan, fedakArlıklara katlanılmadan ideal yolunda yü­ rümenin mümkün olmadığını idealistlerin bilmeleri gerekir. KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

191


Mehmet Niyazi'nin Anıtını Açtık 22 Eylül 1 935 Pazar günü saat 9'dan itibaren Mecidiye kasabasının Müslüman mezarlığında şair ve öğretmen Meh­ met Niyazi 'nin kabrine dikilen büyük anıt etrafında top­ lanıl maya başlandı . Emel tarafından halkımızdan ve teş­ kilatlarımızdan

toplanan

paralarla

mermerden yaptırılan

anıtın örtüsünü Sayın Cafer Seydahmet Kırımer açtı. Uzun ve kuvvetli bir konuşma yaptı . O' ndan sonra program ge­ reğince diğer hatipler konuştular. MevlOt okundu , Kur' an okunarak d ua edildi. Dini ve milli hisler coşturuldu . Heyecanlı bir gün yaşandı . Bu toplantı ve tören hakkında fmef in 1 935 yılının bir arada çıkardığımız Ekim ve Kasım sayısında tam bilgi bulunmaktadır. Bu anıtın yapılması için 1 932 Mart' ında teşebbüse geç­ miştik. i ki buçuk yıl sonra bu hayırlı ve milli işi gerçekleştirmiş bulunuyorduk. Bu törene gelmiş olan dört bin kadar Dob­ rucalı Kırım Türkü emelimiz yolunda samimi bir inanış ve sebatli bir azim ile yürüdüğümüze şahit olmuştu . Buna yalnız Türkler değil Romenler de katılmış ve Kırım kurtuluş da­ vasında çalışanların nasıl takdir ve tebcil edildiğini gör­ müşlerdi.

Cafer Seydahmet Kırımer'in Jübilesi Kırım dışındaki Kırım Kurtuluş Davası'nın büyük önderi Cafer Seydahmet Kırımer, bu kutsal dava yolundaki ça­ lışmalarımızda bize önderlik etmiş, değerli irşatları ile büyük yard ımlarda bulunmuştur. Milli kadro içinde tarihi işlerimizi ve ödevlerimizi yapmamıza delalet etmiştir. Bu çalışmaların ve ödevlerin yerine getirilmesi hayatımızın en zevkli, huzur 1 92

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


verici , milli hizmetler bakımından en verimli kısımlarını teşkil etmiştir. Bundan ötürü kendisine müteşekkir ve minnettarım; aziz ruhunun şAd olmasını temenni ediyorum. Cafer Seydahmet Bey, Emefde çıkan ilk yazısında bizzat belirttiği gibi , Dobruca'yı Kırım yarımadasının uzanmış bir parçası saymış ve burada yaşayan Kırım Türklerini Kırım'daki kardeşlerinden bir farksız sevmiş ve bunların arasında ça­ lışmaktan ve bulunmaktan büyük zevk ve gurur duymuştur. Ruhunda yanan yurt hasretini, çalışma azmini , milli tarihimize karşı duyduğu vazife sorumluluğunu Dobruca'da çalışmakla teskin ve teselliye gayret etmiştir. Bu sebeple Dobruca'ya senede bir ve hatta bir kaç kez gelir, uzunca bir zaman kalırdı. Dobruca'da davası uğrunda her düşündüğünü serbestçe söyleyebilmekten

ve

bizim

engelsiz

çalışabilmemizden

büyük sevinç duyar ve bundan ötürü duyduğu sevinci, şük­ ranı Romanya devlet adamlarına açıklardı . Romanya'yı Rusya karşısında Rusya Türklerinin tabii müttefiki sayardı . Rus esiri Türkleri Romanya'nın da tabii müttefikleri ve cephedeşleri say.nası gerektiğini, çünkü Rusya'nın Romanya ve Romenıer için de aynı derecede tehlikeli olduğunu söylerdi ve bunu aklı başında olan Romen münevverleri kabul ve tasdik eder­ lerdi. Bu karşılıklı menfaac ve siyasi görüş birliği sebebiyledir ki, Cafer Bey Romanya'ya sevilen bir dost gibi gelir, kalır ve çalışırdı. Bugünkü komünist Romen idareciler bile bu ya­ l<ınlığı ve menfaat birliğini duymakta,

fakat açığa vu­

ramamaktadırlar. Jeopolitik faktörlerin memleket ve mil­ letlerin vaziyet ve mukadderatlarında rol oynadıkları bir gerçektir. Sosyal ve ekonomik şartlar ve siyasi rejimler bu gerçeği değiştirememektedirler. Cafer Seydahmet Bey bu -;ebeple Romanya'ya karşı ?:Üven ve sevgi beslerdi. RoK iRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 93


manya'da krallık ve siyasi partiler rejimi zamanındaki de­ mokrasi idaresinin sağladığı geniş hürriyete hayrandı . Bu sebeple siyasi hayatının yirmibeşinci yıl dönümünü Kös­ tence' de Dobrucalı kardeşleri ve dostları arasında kutlamayı arzu etti. Bunun Dobruca'daki Kırımlılar için şerefli bir olay olacağını düşünerek teklifini hemen memnuniyetle kabul ettik. 1 935 yılının 24 Eylül günü Köstence'nin Grand Hotel salonunda jübilesini kararlaştırdık; parlak bir ziyafetle bunu gerçekleştirdik. Bu toplantı hakkında Emefin 1 935 Ekim ve Kasım birleşik sayısında uzun bilgi verilmiştir.

Tevfik Rüştü Aras'ın Basın Toplantısı Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras 1 935 yılında Romania vapuru ile lstanbul' dan Köstence'ye geldi. Kendisini Bükreş büyükelçisi Sayın Hamdullah Suphi Tanrıöver ile bir çok Romen gazetecisi karşılad ı . Bir kaç Türk gazetecisi arasında ben de bulunuyordum. Vapurun sa­ lonunda bir basın toplantısı yaptı. Gazetecilerin soruların ı cevaplandırdı. Çok düşünüp az ve yavaş konuşuyordu. Bü­ yükelçi ondan çok daha canlı ve konuşkan idi. Dr. Tevfik Rüştü Aras Romanya'yı resmen ziyaret ediyordu . Bu vesile i le Türkiye Cumhuriyeti ile Romanya Krallığı arasındaki iyi ve dostluk ilişkilerinden sitayişle söz etti. Balkan Paktı 'nın ve Küçük Antant' ın kuvvetinden ve iyiliğinden dem vurdu. Ko­ nuşmalar bittikten sonra, Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras cebinden çıkardığı kartvizitlerine bir şeyler yazıp her gazeteciye vermeye başladı . Bu arada bana da bir tane yazıp uzattı. Fakat Hamd ul lah Suphi Bey hemen elinden kapıp ald ı ve cebine koyd u. Bana da: " Bükreş'e geldiğin zaman ko­ nuşuruz" ded i . Ben hiç bozuntuya vermedim ve " Pekiyi " 1 94

KIR.iM YOLUNDA BiR ÖMÜR


dedim. Bir süre sonra Bükreş'e gittiğimde Büyükelçiliğe uğ­ radım ve Hamdullah Bey'e olayı hatırlattım. O zaman bana şunları söyledi: "Biliyorsun , Türkiye ile Sovyetler dosttur. Senin Emel'in ise Sovyetler'e karşıdır ve düşmandır. Türkiye Dışişleri Bakanı ile görüştüğünü ve kartını aldığını ve sana sevgisini bildirdiğini yazarsın ; bu iyi olmaz. Kartvizitini sana bu düşünce ile vermedim . " Kendisine şu cevabı verdim: " Ü stadım! Türkiye ile Sovyetler arasındaki iyi münasebeti bi­ liyorum. Bunun devlet siyaseti olduğun u, buna bizim zarar verecek

hareketten

sakınmamız gerektiğini,

Türkiye'nin

menfaatlerinin bunu icap ettirdiğini takdir ediyorum. Kartını bana vermiş olsaydınız bile sizin düşündüğünüz şekilde ha­ reket etmeyecektim ve hiç bir zaman etmem . Bundan emin olmanızı rica ediyorum. " Fakat o zamandan sonra, n e oldu ise oldu , Emel Mec­ muast'nın Türkiye'ye girmesi yasaklandı . Türkiye PTT Genel Müdürlüğü'nden Romanya PTT Genel Müdürlüğü'ne yapılan bildiri ve bize de sonuncunun yaptığı tebligat gereğince

Emel Mecmuast'nın Türkiye'ye gönderilmesi ve sokulması yasaklandı. Bükreş Büyükelçisi Türkçü Ü stad Hamdullah Suphi Bey' e bu yasaktan hiç bir zaman bahsetmedim. Eskisi gibi kendisini ziyarete devam ettim.

Polonya'da Okuyan Gençlerimiz 1 935 yılının yaz tatilini geçirmek, aynı zamanda halkımız ve gençlerimizle görüşmek üzere Polonya' nın çeşitli şe­ hirlerindeki üniversitelerde tahsilde bulunan dört gencimiz: Dr. Abdullah Zihni Soysal, Selim Veli Ortay, l brahim Otar ve Dr. Edige Mustafa Kırımal Dobruca'ya, Köstence'ye geldiler. Hep birlikte köyleri dolaşmaya ve Emef in abonelerini topKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 95


lamaya çıktık. On gün içinde otuz beş köy dolaştık. Gittiğimiz her köyde gençleri ve halkı toplayarak konuşuyorduk. Evvela ben bir konuşma yaparak Kırım hakkındaki çalışmalarımızı,

Emel ile takip ettiğimiz gayeyi ve programı kısaca anlattıktan sonra yukanda adlarını yazdığım gençlerimizi tanıtıyor ve kendilerini birer konuşma yapmaya davet ediyordum. Onlar da sıra ile Türklük ve Türkçülük mefkOresi hakkında, Kırım da­ vasının mahiyeti ve durumu hususunda konuşuyorlardı . Sonra halk ve gençler tarafından sorulan çeşitli sorulara cevaplar ve­ riliyor, açıklamalar yapılıyordu . Böylece halk ve gençlik hem Türk dünyasının davaları ve durumları, hem de gayesi ve ça­ lışmalarının neticeleri hakkında bilgi ediniyordu.

Arabamız Devrildi

� ·1

Bir gezi sırasında bir akşam Bülbül köyünden Hend

Ka-

rakuyusu köyüne iki atlı araba ile gülüşüp şakalaşar , gi­ diyorduk. Hendek Karakuyusu köyüne girmiştik. Arabaamız köy yollarını iyi bilmediğinden, karanlıkta, arabamızın sağ te­ kerlekleri bir çukura girdi ve arabamız sağ tarafa devrildi. Ara­ bada ne kadar kişi varsa hepsi yere yuvarlandı. Düştüğümüz yer yumuşak toprak olduğundan kimseye bir şey olmadı ve atlar da hemen durdu.

Halk Gazetesini Çıkarıyoruz Emel Mecmuası halkımıza Türkçe olarak hitap ediyordu. Dergimiz daha ziyade tarihi, kültürel ve idealist yolda ça­ lışıyordu. Halkımızın milli şuurunu uyandırmaya ve kuv­ vetlendirmeye gayret ediyordu. Halkımız Romen devleti için­ de ve milleti arasında yaşadığı için bunlarla meseleleri ve ilişkileri vardı. Bunlara karşı hakları , dilekleri ve ihtiyaçlan vardı. 1 96

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Hem bunları duyurup mercilerine ulaştırmak, hem de milli mefkOre yolunda yapılan çabaların mahiyet ve maksadını ve bunların Romen milletinin menfaatlerine zararlı olmadığını anlatmak için Romen dilinde bir gazete çıkarmak gerekiyordu. 50.000 civarındaki Kırım Türkünün Romanya'da yaşadığı ve Romanya vatandaşı olduğu halde Romence bir gazeteye sahip olmamaları bir eksiklikti. Türkçe dergi ve gazetelerin yaz­ dıklarını resmi ve özel Romen çevreleri okuyamıyorlardı. Türkçe yazılanlar kendi aramızda kalıyordu. Dobruca'nın Ro­ manya idaresine geçtiği 58 yıl olmuş, Türkler hala Romen di­ linde bir gazete çıkarmamışlardı. Halbuki Romen fakültelerini, yüksek okullarını bitirmiş, lise ve öğretmen okullarında okuyan gençlerimiz vardı. Bu münevverlerin halkımızın dertlerini ve ihtiyaçlarını Romen makamlarına uygun ve etkili bir lisanla duyurmaları gerekmez miydi? Bunlar yapılmadığı için Ro­ menler Türkleri kültürsüz, teşkilatsız, kendi kabuklarına çe­ kilmiş, dünyadan ve medeni hayattan uzak sayıyorlardı . Türk­ lerin

bilhassa

Romen

siyasi

fırkalarına

dağılıp

Romen

politikaalarının şahsi arzu ve emellerine .ilet olmaları, sürü halinde bunların kişisel çıkarlarına hizmet etmeleri, Türklerin bazı haklı dileklerinin bile açıklanamaması, Türk temsilciliğini Türklerin yapmaması acı dertlerimizden biri idi. Bütün bunları anlatacak ve savunacak Romence bir gazeteye şiddetli ih­ tiyacımız vardı. Bu sebeplerle Romence ve Türkçe bir haftalık gazete çıkarılmasına ve adının Ha/k-Popurul olmasına karar verdik. i lk sayısını 20 Şubat 1 936 tarihinde çıkardık. Gazetenin müdürü olarak milliyetçi arkadaşlarımızdan Avukat Hamdi Nusret'i seçtik ve yaptık.

Ha/k'ın ilk sayılarını haftada bir çıkarabildikse de, ondan sonraki sayıları geç kalmaya başladı. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 97


Üzüntülü Bir Olay 1 936 'nın yazında Hamdi ile birlikte Emel ve Halk adlarına bir otomobil kiralayarak bunların abone ücretlerini toplamak üzere köylere gittik. Dolaştığımız günlerden birinde Kaliyakra (Pazarcık) ilinin Aydınbey köyüne uğradık. Ahalisi tamamen Kırımlı olan kişiler temiz duygulu, çalışkan ve milli işlere bağlı insanlardı. Bütün köylüler harmanlarda çalışıyorlardı . Abo­ nelerimizden genç, kuvvetli bir okuyucumuz Emef in ücretini hemen verdi; fakat Halle gazetesinin az sayı çıktığını ve is­ tenilen parayı hak etmediğini söyleyerek ödemek istemedi . Hamdi, b u gibi işlerde henüz acemi old uğundan v e ideali de tam olarak benimsemediğinden, hemen sinirlendi ve kav­ gaya ve gence hakaret etmeye başlad ı . Ben aralarına girip yumuşatmaya vakit ve fırsat kalmadan kavga dövüşmeye dönd ü. Köylü hemen Hamdi'yi bir ayak oyunu ile yere fırlattı. Ü stüne çullanıp ezmesine imkan bırakmadan diğer har­ mancılar araya girdiler ve genci bir tarafa götürdüler. Ben de Hamdi'yi alıp misafir kaldığımız köy öğretmeni Mehmet Yusuf Efendi 'nin evine götürdük. Bir ara Hamdi evde bıraktığı çantasından revolverini alıp harmana gitmek ve genci öl­ dürmek istediğini söylüyor ve hırsından titriyord u. Mehmet Efendi ile kendisini güçlükle tuttuk ve bir üzüntülü olay çı­ karmasına engel olduk.

Halk Yararına Seyahat Hamdi ile bir hafta dolaştıktan ve Halk gazetesinin abo­ nelerinden küçük bir kısmını topladıktan sonra Hamdi ge­ ziden vazgeçti ve Köstence'ye döndü. Ben de bir hafta tek başıma dolaştım ve Emefin abone paralarını topladım. 1 98

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Hail< için toplanan paranın azlığını ve bununla gazeteyi çıkarmanın imkansızlığını düşünerek, gazete yararına, ls­ tanbul' a bir turistik seyahat düzenlemeyi d üşündük. Bu dü­ şüncemizi Hail< yönetim kurulunu teşkil eden arkadaşlara, yani Avukat Selim Abdülhakim, Avukat Habi bullah Mustafa, Avukat Mithat Mennan 'a açtık ve beş üye toplandık. Ben kendilerine şu şekilde kısa bir giriş konuşması yaptım: " Hail< gazetesini ne maksatla çıkarmaya başladığımızı hepiniz bi­ liyorsunuz. Haftada bir çıkacak olan gazetenin Türkçe iki sa­ hifesini yalnız ben yazacak, Romence iki sahifesini de siz dördünüz yazacak idiniz. i l k sayıları oldukça düzgün gitti , ama hemen sizin yazılarınız gecikmeye başlad ı ve bu yüzden gazetenin çıkma günleri uzadı . Bu yüzden de abone paraları toplanamadı . Şimdi yazı da olsa para olmadığı için gazete çıkamayacak duruma düştü. Buna para bulmamız için bir çare aramamız gerek. Para bulabileceğimize inanıyorum. Ama sizin yazı vermek için daha ciddi şekilde gayret göstermeniz gerek. Halkımıza karşı bir vazife yüklendik. Bunu şerefimizle yerine getirmeliyiz. Gazeteyi üç sayı çıkaracak kadar daha paramız var. Ü ç sayılık yazıları geciktirmeden hazırlamanız lazım. Bu arada para bulmak için lstanbul 'a bir turistik se­ yahat hazırlayalım" dedim. Yazı hazırlayacaklarını vaad ettiler ve turistik seyahati uygun buldular. Fakat aradan günler ge­ çiyor, yazılar gelmiyordu . Seyahat hazırlığı hızla devam et­ tiriliyordu . Bunun sebebini kısa bir süre sonra anladık: Se­ yahat için hükOmetten izin almak üzere Bükreş'de resmi dairelerle görüşen Selim Abdülhakim ve gazetenin sorumlu müdürü sıfatını haiz olan Hamdi Nusret seyahat parasından zahmet ve hizmet hakkı isteyecekler ve alacaklarmış . . . Cafer Bey ile birlikte, Dobruca'daki milli teşkilat kadKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

1 99


romuza aldığımız ve Köstence' deki şubemizin yönetim ku­ rulunu teşkil ettiğimiz yukarıda adlarını bildirdiğim, dört avukat arkadaş, ne yazık ki, milli gayemizi henüz layikiyle anlayıp kavramış ve benimsemiş değillerdi. 1 935 yılının sonbaharında kurd uğumuz bu kadrodaki dört meslekdaş ar­ kadaşı idare etmek ve çalıştırmak kolay olmuyordu. Ara­ larında karakter farkı olduğu gibi menfaat rekabeti, zeka ve görüş ayrı lığı da vardı. Bu yüzden , bir çok kez, meseleler üzerinde uzun tartışma yapmak gerekiyor, hepsini aynı ka­ naate getirinceye kadar çok zahmet çekiliyordu. Bunlarla birlikte çalışmak ve netice almak için ince taktik, soğuk kan­ lılık,

izzet-i

nefisten

fedakarlık gerekiyordu .

Sabırlı, ta­

hammüllü, tarafsız, ciddi olmak ve her biri üzerinde otorite kurmak icap ediyordu. Kişileri ve toplumu idare ve sevk etmek tecrübesini kazanmak gerekiyordu. Daima herşeyi milli ideal ve menfaat bakımından görüp ölçmek ve ona göre hareket etmek en iyi ve doğru kıstas (kriteıyum) oluyordu. Avukat Habibullah Mustafa, Toprakhisar köyünden Mus­ tafa Efendi'nin oğludur. Köstence Romen lisesinde okumuş olmasına rağmen babasının ve ailesinin dini taassu bunun et­ kisi altında kalmıştır. Bükreş Hukuk Fakültesi'ni bitirip Kös­ tence Barosu'na yazılmıştır, avukattır. Az okur, zekcisı ortadır. Konuşma kabiliyeti zayıf, görüş açısı dardır. Kişilerin ve çev­ resinin etkileri altında kalmaya müsaittir. milli duygı,ısu şu­ urlaşmış ve idealleşmiş dereceyi bulamamıştır. Medeni ce­ sareti normalin altındadır. Avukat Mithat Mennan Azaplarlı Mennan Efendi'nin oğ­ ludur. Romen askeri lisesini bitirdikten sonra Bükreş Hukuk Fakültesi 'ni bitirmiş ve Köstence Barosu'na yazılmıştır. Ko200

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


münist reı ımıne kadar avukatlık yapmış, ondan sonra ha­ kimlik yapmış ve genç yaşında ölmüştür. Zeki, okumayı sever v.e oldukça kültürlü idi. Romence iyi bilirdi. i radesi zayıf ve içkiye düşkündü. Bu yüzden karakter oynaklığı vardı . Meseleleri çabuk kavrar v e anlardı, ama Üzerlerinde sebat ve azimle duramazdı . Çekingen ve müteredditti. Avukat Hamdi, Mecidiyeli manifatura tüccarı Nusret Efendi 'nin oğludur. Yedi yaşında iken babasını kaybetmiştir. Dul kalan anası Mennan Efendi ile evlendiğinden Hamdi Azaplar'da büyümüştür. Mithat ile birlikte Romen askeri li­ sesinde okumuş, hukuğu bitirip Köstence Barosu' na ya­ zı lr"11� müddet avukatlık yaptıktan sonra Köstence ha­ pishanesinin

müdürü

olmuştur.

Bu

hususu

Selim

Abdülhakim Bey temin etmiştir ve bu sebeple ona çok bağlı kalmıştır. t 949 yılının ilkbaharında bir Türk motoru ile kaçıp lstanbul'a gelerek sığınmıştır. Kırım'dan i kinci Dünya Savaşı sırasında çıkıp Almanya'ya, oradan Türkiye'ye gelmiş olan dişçi

Naciye

Hanım ' la evlenmiştir.

1 959 yılında

Hey­

beliada'da ölmüş ve orada gömülmüştür. Hamdi az okur, kültürce zayıf, kadınlara, içkiye ve eğlenceye düşkündü. Milli duygusu kuvvetli, heyecanlı olmakla beraber şuurlaşma ve idealleşme derecesine erişememiştir. Zekası normal , kur­ nazlığı fazla idi. Biraz gammazlığı, ikiyüzlülüğü bakımından karakteri zayıftı . Arkadaşların arasını yapmaktan ziyade boz­ maya meyilli idi . Paraya ve menfaatine düşkündü. işte, t 93 5'den 1 94 1 yılına kadar, Köstence'de ve Dob­ ruca'da cereyan etmiş, Emel dergisini ve Halk gazetesini, Türklüğü, Kırım davasını yakından ilgilendirmiş olan bütün olaylarda bu arkadaşlarla az-çok konuşmak, onlarla işbirliği KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

20 1


yapmak ve bazan ayrı lıp çatışmak ve zıt karar almak zorunda kaldım, diğer arkadaşlarla çalıştım. Bu dört arkadaş, hiç bir zaman , diğer kadro ve teşkilat arkadaşlarını kesin olarak bil­ mediler ve öğrenmediler. Bu dört arkadaş, tutumlarıyla, Dobruca' daki teşkilatımızın merkez kadrosuna girme ve ida­ resine katılma güven ve liyakatını kazanamadılar. Bunu ancak tam karakter ve liyakat sahipleri kazanabilirler. Bu işlerde paranın ve tahsilin rolleri ikinci derecede kalır ve bunlar ancak vasıta olarak kullanıl ır. Dobruca'da yetişmiş ve üniversite talebeliği zamanında milliyetçi ve Kırım davasına bağlı görünen, Emefde bir kaç yazısı çıkan , umumi toplantılarda hareketli konuşmalar yapan bir avukat daha vardır: Mecidiyeli Fahreddin Ömer. Romen lisesini bitirmiş, Bükreş Hukuk Fakültesi'nden mezun olmuş, Köstence Barosu'na yazılmış avukattır. Azaplar' dan Seminar mezunu, Hacı Settar oğlu Sıddık Efendi' nin kızı ile ev­ lenmiştir. Fahreddin Ömer kendisinin Nogay olduğunu söy­ ler. Çok zekidir, okumayı sever. Yabancı dillere kabiliyeti vardır. Romence'yi iyi bilir. Çok okur, ama bunlardan bir sonuç çıkaramaz, sentez yapamaz. Çok haris ve bencildir. Ölçüsüz derecede sinirli ve ayarsızdır. Samimiyetsiz, ka­ raktersizdir. Yalancı ve ikiyüzlüdür. Bukalemun tabiatlıdır. Asla güvenilmez.

Köstence' de yerleşip avukatlığa baş­

ladıktan ve evlendikten sonra karakterinin bütün zaaHarını, ruh haletinin içyüzünü ortaya dökmüş ve mahiyetini gös­ termiştir. Dobruca Türklüğüne ve gençliğine çok hizmet etmiş, Köstence lslam Cemaatinde yıllarca başkan olarak ça­ lışmış ve hizmet etmiş olan Avukat Selim Abdülhakim Bey ile şiddetli düşmanlığa başlamış, Köstence i si.im Cemaati 'nin başkanı olmak için yobazlarla elele vererek Selim Ab202

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


dülhakim'in muhalifleri ile birleşmiş, Emef'e ve milli teş­ kilatımıza karşı cephe almıştır. Fahreddin Ömer ile olan gö­ rüşmelerimiz bu yüzden tamamıyla kesilmiştir. 1 936 yılı içinde Fahreddin ile henüz görüşüyorduk. Bir gün mahkemenin avukatlar odasında yan ıma geldi. Ağzını köpürte köpürte şöyle dedi: "Yarın sabah Hamdullah Suphi l stanbul'dan vapurla geliyormuş, trenle Bükreş'e gi­ decekmiş. Pezevengin bindiği vagonun altına bir bomba koyup attıralım" demez mi?

"Sen delinin

�efol yanımdan ! " dedim. Bilk:reş'de halı tüccarı olarak çalışan ,

birisin, saç­

malıyo

aslında istihbaratçı

olan, Halit Araçık Bey'i Romanya' da iken bir kaç kere görmüş ve

konuşmuştum. Bu zat, 1 944'ün ilkbaharında, ko­ münistlerin Romanya'yı işgalinden evvel, lstanbul'a geldi ve l stinye'de yerleşti . Bir dul kadınla evlendi. Emekliye ay­ rıldıktan sonra Ankara caddesindeki yazıhaneme sık sık gel­ meye başladı . Çok samimi olduk. Bana bütün dertlerini aç­

makta bir mahzur görmedi . Bu arada karısı aleyhine boşanma davası açtım ve boşanma ilamı aldım; buna karşılık para al­ madım. Bana halen yazıhanemde asılı duran kendisinin yap­ tığı bir manzara tablosu hediye etti . Siyah çerçevelidir, bir hatırad ır, muhafaza ediyorum. Bana Romanya'da yaptığı iş­ lerden ve istihbarattan uzun uzun bahsediyordu . Dobruca Türklerinden istihbarat servisinde para ile çalıştırdığı ajan­ larının verdikleri raporları açıklıyord u. Bunlar arasında benim ve bazı arkadaşlarım aleyhinde gönderilenleri, verilenleri de söylüyordu . Bunlar arasında Avukat Fahreddin Ömer'i ayda üç bin ley ile çalıştırd ığını, kendisinden aleyhimde epeyce rapor aldığını da açıkladı. Pazarcık şehrinde Birlik gazetesini KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

203


çıkaranların da Emel ve benim hakkımda çok rapor ver­ diklerini söyledi. Merhum Halit Araçık'ın bu açıklamalarından sonra Avukat Fahreddin Ömer'in yaradılışındaki ci­ bil liyetsizlik ve karaktersizliği daha iyi anlamış oldum, çok üzüld üm, yazıksındım . . . Halit Araçık, Dobruca'da yayınlanan bazı Türkçe ga­ zetelerde ara sıra yazılar da yazardı . Bun lardan birisi, Silistre şehrinde yayınlanan Hak Söz gazetesinin 1 6 Mayıs 1 937 ta­ rihli sayısında Halit Nacak imzası ile çıkmıştı . Yazı sahibi bu yazısında şöyle diyordu. "Şu nazik zamanda Dobruca Müslümanları arasına Türk­ lük-Tatarlık gibi ikilik doğurucu fesat tohumları saçar, milliyet hislerinden

mahrum

bazı

eşhasın

yüzlerine

sürdükleri

rengcirenk boyalarla birer hokkabaz gibi tekrar sahneye çık­ tıklarını işitiyoruz. Bugünkü Türkiye'ye bütün varlıklariyle s.\dıkane ve metbQ olarak hizmet edip merbQtiyeti tanımalarını fiilen isbat etmiş bulunan Tatarlar lisanen, dinen, ahi.ikan Türk'ün öz kar­ deşidirler ve yekdiğerinden ayrılmaları gayrikabil bulunan bu iki millet bir ananın ve babanın evlcitlarıdır. Vaziyet bu merkezde iken, hariçte bulunan Tatar mü­ nevverlerinin Kırımcılık cereyanına kuvvet vermeleri ileri sü­ rülmek isteniyorsa, bunun Türklüğe bir zarar vermedikten maada Kafkasya'daki milyonlarca Türk'e canlı ve uyandırıcı bir başlangıç olacağı takdir edilmelidir. Bugün Kırım'da müstakil bir Tatar devletinin teşekkülünü görmek her Türk'ün özlediği mürettep bir arzu olmalıdır. Yalnız bu hakikat uğ­ runda sarf-ı mesai eden Kırımcıların çizdikleri program ha204

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ricinde hareket etmemelerini görmekte Türk'ün meşru bir hakkı olduğu teslim edilmel idir. " Halit Araçık'ın bu yazısı, Pazarcık ve Silistre şehirlerinde Türkçü geçinen ve fakat Türkçülüğün ne olduğunu bilmeyen bir kaç zavallıya ve bir kaç oportünist çıkarcıya ve bunların fesat ve tezvirlerine kapılan cahil, gafil ve ahmaklara iyi bir ders teşkil etmiştir. Türklüğün selameti ve kurtuluşu, ge­ leceği-venlenfaati bütün Türklerin hür ve müstakil kuvvetler halinde bir birlerine yardımcı ve destek olmalarındadır. Türklüğün küçük bir kısmı hür ve müstakil , büyük bir kısmı esir ve ıstıraplı yaşarken Türklük emniyet ve huzur içinde olamaz ve sayılamaz. Dobruca'daki Türklük-Tatarlık ayrılığını yaratanlar, Türklüğün ve Türkçülüğün gerçek manasını ve önemini anlayamayanlar, Türk tarihini bilmeyenlerdir. Alçak ve sinsi haset ve garazlarına kapılanlardır. Bulgarların , Ro­ menlerin

ve

Kutsulahların

kasıtlı

kışkırtmalarına ve al­

datmalarına kapılanlardır. Romanya'da on bir yıl aralıksız yayınladığımız Emefde üzerinde en çok durduğumuz ve incelediğimiz konulardan birisi Türklük ve Türkçülük, dil, kültür ve ideal birliği olmuştur. On bir yıl içinde buna aykırı ve aleyhimize delil olacak bir tek söz bulmak imkansızdır. Biz bu mefkOreye küçük yaşımızdan beri sadık kalmış idealistleriz, Türkçüleriz. Türk d ünyasının ve tarihinin bir parçası olan Kırım'ın ve Türklerinin esirlikten kurtulmasını istemek neden Türklüğe ve Türkiye'ye düş­ manlık olsun? Biz yalnız Kırım'ın değil bütün Türk ülkelerinin kurtulmasını istiyoruz, hür ve müstakil yaşamasını temenni ediyoruz; hepsinin çalışmalarına yardımcı ve destek olu­ yoruz. Hepsinin çalışmasın ı . hamlesini ve mücadelesini ifKIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

205


tihar

ve

gururla

övüyoruz.

Bütün

yazı larımız

ve

ko­

nuşmalarımız bu samimiliğimizin, açıldığımızın, idealimizin birer vesikası iken aksini iddia etmek haksızlık ve in­ safsızlıktır, diye yazıyorduk.

Sinemada Kırım Bahçeleri ve Kızları 22-24

Aralık

t 936

günleri

Köstence

sinemalarında

Kırım' ın sahil (Yalı) boyundaki bağ ve bahçeleri, buralarda üzüm, elma ve diğer yemişleri toplayan Tatar kızları ve ka­ dınları gösteri ldi. Kültür filmi adındaki bu manzaraları hemen hemen bütün Köstence Tatarları heyecan ve merakla sey­ rettiler. Tatar kız ve delikanlılarının milli kostümleriyle gös­ terdikleri folkloru çok ilgi çekici ve güzeldi. Bu fi lmleri Tatarlar kadar Romenler de merakla seyrettiler.

Bulgaristan'daki Kırımlılarla İlişkilerimiz t 935 yılından beri Bulgaristan 'ın çeşitli bölge, şehir ve kasabalarında yaşayan Kırım asıl l ı Türklerle ilişki kurmuş bu­ lunuyorduk. Adlarını ve adreslerini öğrendiğimiz münevver kardeşlerimizle Şumnu'daki

mektuplaşıyorduk.

Mekteb-i

Bunlardan

Nüvvab 'da öğretmen

olan

birisi, Basri

Bey' den aldığımız 2 Temmuz t 936 tarihli olanıdır. Mektubun kapsamı aynen şöyledir: "Şumnu. 2 Temmuz t 936. Pek Saygılı Ağabeylerimiz, Mektubunuza

cevap

vermekte

geciktik.

Meselenin

ehemmiyetine binaen acele yazmadık. Halkla temasa geldik. Halktaki milli duygunun derecesini anlamağa çalıştık. Elde ettiğimiz netice tahminin fevkindedir. Şimd ilik ihtiyacımızı 206

KiRiM YO LU NDA BiR ÖMÜR


tatmin edebilmek için göndermek lütfunda bulunduğumuz kitapları kabul ettik. Teşekkürler ederiz. Kardeşimiz Arif Hikmet Efendi Şumnu havalisindeki köy­ lerden bazılarını dolaştı. Halkta piyeslerin ve Emel Mec­

muasl nın fevkalade rağbet kazanacağı kanaatiyle dönd ü . Ben, Şumnu talebeleriyle Varna ve Pravadı 'ya kadar yap­ tığtm--seyahatte bu kasabalarda yaşayan halkımızla temas ettim. Milli mefk.Ore ve d uygu hakkında genç kız ve ço­ cuklarla görüştüm. Piyeslerden bir kaçını mütalaa için on lara bıraktım. Gerek Varna ve gerek Pravadı 'daki halkımız milli varlıklarını tamamıyla muhafaza etmişlerdir. Bu hal beni son derece memnun etti . Varna gençleriyle bir müsamere ha­ zırlayabilmek imkanı vardır. Neşriyat meselesindeki düşüncelerimizi pek muvafık bul­ d uk. Bize şimdilik yirmi adet Emel, 50 adet Toy, 50 adet

Cavşı/Jk, 1 O adet Sagış, 20 adet Kmm Şiirleri göndermenizi rica ederiz. Havadis gazetesinin muharriri Ahmet Kemal Bey bizim pek yakın dostlarımızdan olmakla mühim işlerimizi halleden, icabında yardımımıza koşan ali tahsilli bir gençtir. Bilhassa matbaası olması münasebetiyle çıkaracağımız ri­ salenin saha-i intişara atılması yolunda kendisinden azami yardım ve fedakarlık göreceğimizi ümit ediyorum. Baki hür­ metlerimizi takdim ederim efend im. Basri . "

Kardeşimiz Basri Bey' den aşağıdaki ikinci mektubu aldık: "25 Kanun-u Evvel 1 936 Şumnu . Ağabeyimiz Müstecib Hacı Fazıl Efendi 'ye; KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

207


Efendim, ilk gönderilen mektubu ve bayram tebrikini havi olan kartınızı memnuniyetle kabul ettim. Sizlere teşekkür ederken hepimizi meserretlere gark edecek olan büyük bay­ ramın çok yakında gelmesini Cenab-ı Hakk' dan dileriz. Gönderdiğiniz mektuba cevabı daha Ramazan 'dan evvel yazmıştım. Fakat oradan (Romanya' dan) bize misafir gelecek efendinin gelmesini Ramazan 'dan evvel kararlaştırmış idik. Mekteb-i

Nüvvab'daki

arkadaşlarımızın

Ramazan

mü­

nasebetiyle Ramazan imamı olarak gitmeleri bu kararı suya düşürdü. Ben de mektubu göndermekten sarfınazar ettim. Artık arkadaşların gelmesi yakınlaştı. Bundan sonra mu­ maileyhin gelmesini her zaman bekleyebiliriz. Lakin bu ko­ nuşma ve görüşmenin Vama'da olması pek muvafık ola­ caktır. Bu görüşmenin Cumartesi akşamı veya Pazar gününe tesadüf etmesi ayrıca rica olunur. Çünkü bu günlerde ar­ kadaşlarla birlikte gitmek ve toptan görüşmek mümkün ola­ bilecektir. Şüphesiz bu tanışmanın Varna'da nerede ola­ bileceği ancak sizin tarafınızdan tensip edildiği vecih üzere olacağını beyan ederim. Gönderilen mecmua ve kitapları tevzi ettik. Fakat son gelen 1 2. sayı on adet geldi, azdır. Vetovalı H. Mehmet kardeşimizle görüştü!<. Bazı mahzurlardan dolayı adresine gönderilen mecmuaların da buraya irsali ve fimabad yirmişer adet gönderilmesini rica ederiz. Arkadaşımız Arif Hikmet Efendi yaz tatilinden istifade ederek Rusçuk, Ziştovi, Balpınar ve Şumnu kazalarını do­ laşmış ve halkı hazırlamıştır. Arif Efendi gönderilen ki­ taplardan halka okumuş ve Yeşil Yurt' dan çoktan beri ayrılan halkımız Tatarca yazılan eserleri ve Tatar edebiyatının mev208

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


cudiyetini gördükçe göz yaşlarıyla izhar- ı şcldumani ey­ lemişlerdir. Velev ki küçük haci mde olsun Tatarca eserler halkın üzerinde çok derin izler bırakmıştır. Bir tek kitabın bir köy içerisine girmesi köyde bir yenilik, bir fevkaladelik do­ ğuruy� lak kesiliyor, dinliyor ve derin bir 'ah ! ' çe­ kerek Yurt' unun çok yakında kurtulmasına dua ediyor. Bu uğurda çalışanlara sebat ve muvaffakiyet diliyor. Dün ve bugün güzel Yurt'un istildaliyeti için çalışanlardan bihaber olan zaval lı halkımız gözyaşlarıyla, acaba Kırım kurtulacak mı? Bu h ususta ne gibi yardımda bul unabileceğiz? diye arzu ve isteklerini saklayamıyorlar. Denebilir ki milli varlığı do­ ğurmak ve yaşatmak için zaman gelmiş ve belki geçmek üzere. Milli idealimize halkın göstereceği rağbet ümidin fevkindedir. Zavallı halkımızın milli terbiyeye olan ihtiyacı pek fazladır. Yalnız burada yaşayan halkımız oldukça fakirdir. Burada Emel Mecmuasln ı okuyacak ve ona Aşık pek çoktur. Fakat para meselesine gelince iş başka bir şekil alıyor. Arzu ve istek fakirliğin yanında sönü p kalıyor. Arkadaşlarla al­ dığımız karar,

mecmuaların

fiyatlarında bir tenzilat ya­

pılmasının arzusu, şayet fiyatta bir tenzilat yapmak mümkün olamayacaksa, mecmuanın dahili abonman fiyatlarından ol­ masını rica etmektedir. istifade edilecek eserlerden mümkün mertebe gönderilmesi,

bilhassa bir lugat kitabının gön­

derilmesi hususunda, hangi tarikle olursa olsun, bir çare bul­ mak mümkün olmıyacak mı? Zannedersem geçen sene Ber­ lin 'de Tatarca bir IOgat kitabı tab edilmişti. Halkın milli varlığını uyandırmak ve yaşatmak için Emel kafi gelmeyecektir: Çünkü pahalı. Halka milli terbiye ve milli benlik verebilmek için bu­ rada aylık bir risalenin çıkarılması ve bu hususta yazılannızla azami yardım etmeniz muvafık olacaktır. Çünkü risalenin buKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

209


rada çıkmasıyla halk fazla istifade edecektir. Şayet burada ri­ sale çıkarılırsa beheri 3-4 levaya satılabilecek ve bu suretle en fakirden en zengine kadar herkese milli edebiyatı ulaş­ tırabileceğiz. Bu husustaki fikir ve kanaatinizi bekleriz. Basri"

Basri Bey'in diğer bir mektubu: "Şumnu, 28 Haziran 1 937. Pek Saygılı Efendim, Son gönderdiğiniz mektubu kabul ettim. Malum ya derhal cevap vermiyorum. Mektupta Dobruca Hars Teşkilatı 'nın Bulgaristan 'da müteaddit yerlerde müzik ve temsiller ver­ mesi mukayyed idi. Bu mesele etrafında kasaba ve büyükçe köylerimize yazdım. Oradaki arkadaşlarla istişare ettim. Al­ dığım cevaplar şundan ibarettir: Gelecek heyet, bu iş za­ manında istenilen maksada erişemeyecektir. Çünkü iş za­ manı olmak münasebetiyle köydeki halkımız umumiyetle çiftçi olduklarından işe çıktılar. Kasabadakiler ise ticarete ko­ yuldular. Şu itibarla gelme zamanının en münasibi Eylül ayı ve ondan sonraki zamanlardır. Gelecek efendinin de güze kalması münasip olacaktır. işler bittikten sonra gelme zamanını evvela bize bildirirsiniz. Mekteplerin

tatil

edilmesi

münasebetiyle

Mekteb-i

Nüvvab'da okuyan talebelerimiz köylerine gittiler. Burada kendileri ile görüşüldü; müdavelesi efkarda bulunuldu. Milli ruh günden güne kuvvetlenmektedir. Kırım 'ın kurtulması bekleniyor, dualar ediliyor. Gençlerde vahdet (birlik) ema­ releri baş göstermekted ir. Gelen Milli Bayrak, Yaş Türkistan ve Yana Milli Yuf ları sevk ediyoruz. 210

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Baki

hürmetlerimin

kabulünü

rica

ederim

efendim.

Emekdeşler selam ederler. Basri " 1 937 yılının Eylül_ayı içinde Kardeşim Necib H . Fazı l , pa­ saport alara Oradaki

cıoğlu Pazarcık yolu ile Şumnu 'ya gitti.

r<adaşlarla görüştü. Şumnu'dan · Pravadı ve Rusçuk

kasabalarına gitti , oradaki arkadaşlarla temas etti . Fakat der­ hal Bulgar polisinin dikkatini çekti ve takibe uğradı . Gezi maksadının zararlı olmadığını anlatmaya çalıştı ise de ikna edemedi. Necib'in Vama ve diğer şehirlere gitmesine izin verilmedi ve hatta hudut dışı edilmekle tehdit edildi. Bu se­ yahattan evvel Sofya'da içişleri Bakanlığı 'ndan müsaade almak, oraya işin mahiyetini ve maksadını anlatmak gerektiği anlaşıldı. Fakat ondan sonra buna teşebbüs etmek için vakit ve zemin müsait olmadı ve Bulgaristan 'daki çalışmalar da böylece durdu.

İstanbul Seyahati Yukarıda Halk gazetesini devam ettirebilmek için paraya ihtiyaç olduğunu ve bunu sağlamak üzere Türkiye'ye bir se­ yahat tertibini ileri sürdüğümü ve bunu arkadaşların kabul ettiğini yazmıştım. Avukat Selim Abdülhakim o zamandan beri bu işle Bükreş'deki resmi makamlar nezdinde meşgul olmuş ve izin almıştı. Buna göre yüz kişilik seyahat % 50 tenzilatlı olarak düzen lenecekti . Selim Abdülhakim bu işine karşı beş bin ley masraf ve hasıl olacak seyahat karından da % 50 pay isted i. Hamdi de l stanbul'daki ve yol masraflarını karşı lamak üzere beş bin ley istedi ve seyahat ilanının Hail< gazetesi adına yapılmasını ileri sürdü. Bu isteklere ben ve Avukat Habibullah itiraz ettik. Bunun üzerine aramızda epey şiddetli tartışma oldu ve neticeyi şöyle bağladık: i lan Hail< KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

21 ı


gazetesi adına yapılacak, Selim Bey'e beş bin ley masraf ve hasıl olacak kardan % 30, Hamdi 'ye de üç bin ley masraf vermeyi kabul ettik. Bu iki arkadaşın bu kadar masraf ve kardan pay istemeleri yersizd i . Kendilerinin milli ideale hiz­ metten ve fedakarlıktan henüz uzak old ukları anlaşılıyordu. lstanbul seyahati 1 6-30 Kasım 1 936 arasında yapıldı. Se­ yahat başarılı geçmiş. Katılanlar memnun kalmışlar. ls­ tanbul' daki arkadaşlar kendilerini iyi karşılamışlar ve gez­ dirmişler. Bu seyahate yalnız Selim Abdülhakim ile Hamdi Nusret katılmıştı. Seyahatten döndüklerinden bir hafta sonra Hamdi 'ye seyahatin cereyan tarzı, intibaları, neticeleri ve hesapları

hakkında toplayacağım

arkadaşlara

bilgi ver­

mesinin uygun olacağın ı , güven vereceğini ve gazetenin kaç sayı çıkabileceğinin tesbitini söyledim.

Hamdi

paraların

Selim Bey'de olduğunu ve onunla görüşmesi gerektiğini, toplantı gününün ondan sonra kararlaştırılmasını bildirdi. Fakat, çok yazık ki, bu toplantı yapılamadı ve hesap ve­ rilmedi.

Köstence Emniyet Müdür!üğ

1 6 Şubat 1 937 günü Köstence Emniyet Müdürlüğü'ne çağrıldım. Niçin olduğunu bilmeden gittim. Emniyet mü­ dürü , Polonya'dan posta ile gelmiş yüz tane mavi zemin üzerine sarı renkte işlenmiş 'Tarak" iğnelerini göstererek sord u: "Bunları Varşova'dan bir arkadaşınız göndermiş. Nedir bunlar?

Gönderen

kimdir ve niçin göndermiştir?"

Ce­

vabımda: " Bunları gönderenin Varşova'da hukuk tahsili yapan l brahim Otar adındaki arkadaşım olduğunu, eski Kırım Hanlığı ' nın istiklal sembolünü temsil ettiğini, Kırım asıllı Türk münevverlerinin 212

ve

milliyetçilerinin

müstevli

Rus

ko-

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


münistlerine ve Sovyetler Birliği rejimine karşı olduklarını, Sovyet Rusya'da 50 milyon Türk-Tatar yaşadığını ve bunların müstakil olmak ve milli devletlerini kurmak için hür mem­ leketlerde çalıştıklarını, bu meyanda Kırım asıllı Türklerin benim sorumluluğum altında Köstence'de Emel adında aylık Türkçe bir mecmua çıkardıklarını, bu çalışmalarımızın Romen devletinin ve memleketinin aleyhine değil lehine ve yararına olduğunu anlattım. Müdür bunları dikkatle dinledikten sonra: " Bütün bunları bana bir rapor halinde yazıp vermeni rica ederim " dedi. Bir kaç gün sonra bu hususta uzun bir rapor yazıp verdim. Memnun oldu. "Tarak" rozetlerini müsadere etmeyeceğini, son mevzuata göre siyasi ve sosyal manalı işaretleri ve rozetleri dağıtmanın ve taşımanın yasak ol­ duğunu , bu sebeple bu rozetleri muhafaza etmem ge­ rektiğini, çalışmalarımızda Romanya'nın güvenliğine karşı bir tehlike görmediğini söyledi ve rozetleri bana verdi. Bu vesile ile burada şunu belirtmek isterim : Emel Mec­ muasmı Romanya'da t t yıl çıkardık. Bu uzun süre içinde hiç bir hükOmet organ ı ve adamı bizden ne bir kuruş vergi , ne de Emel hakkında bir soru sordu . Çünkü mecmuamızın öne­ mini. değerini ve faaliyetini ve Romenlik için olan faydasını takdi r ediyorlardı . Çünkü Rusya ve Rusluk, Romanya için bütün tarihi boyunca tehlike ve tehdit unsuru olmuştur. Düşmanının düşmanını kendisinin dostu saymıştır. Rusya'nın parçalanıp küçülmesinde kendisinin selamet ve güvenini görmüştür.

Köstence'de "Bora" Piyesinin Temsili Pazarcıklı Halil Abdülhakim Kırımman 'ın manzum olarak yazd ığı ve kendisinin baş rolü oynadığı " Bora" piyesini PaKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

213


zarcık THB üyeleri 1 1 Mayıs 1 937 gecesi Köstence'nin büyük Tranulis sinema salonunda başarı ile oynadılar. Salonu kapısına kadar dolduran halk gerek bunları ve gerek milli kostümlerle folklor gösterilerini uzun uzun alkışladı. Perde arasında sah­ neye

çıkarak

lışmalarımızın

bir

konuşma

maksat

ve

yaptım.

Dobruca'daki

ça­

mahiyetini,

gelişmesini,

ça­

lışmalarımızın ne Romanya'ya, ne de Türkiye'ye hiç bir zararı olmadığını ve olmayacağını, sosyal ve siyasi hayat mü­ cadelesinde milliyetçiliğin esas unsuru teşkil ettiğini , Dob­ ruca'daki muhaliflerimizin neden dolayı aleyhimizde pro­ paganda yaptıklarını açıklayarak bunların karakterlerini, küçük hislerin etkisi altında bulunduklarını, münevver kişilere bu tu­ tumun ve davranışın yakışmadığını anlattım. Bu konuşmam toplantıda bulunan bir kaç münevver muhalifimize çok iyi etki yapmış ve kendilerinin yön değiştirmelerine sebep olmuştu.

Askeri Vali'yi Ziyaretim Bayramın üçüncü günü, köyleri dolaş�

�n abo­

neleri toplamak üzere Köstence'den ayrılmadan evvel Askeri Vali Albay' a gittim ve Emel için bir mülakat istedim. Yarım saat kadar görüştük.

Kendisine çalışmalarımızın gayesi,

Emel

Mecmuaslnın yolu ve konuları hakkında bilgi verdim. Mem­ nun oldu. Çalışmalarımızın yalnız Kırım ve Rusya'daki esir Türkler için değil, Romanya için de faydalı olduğunu takdir et­ tiğini, Sovyet siyasetinin tam bir Rus siyaseti olduğunu ve bunun bütün komşu ülkeleri için tehlike yarattığını, en küçük fırsatın zuhurunda komşu memleketleri işgal ve istila et­ mekten çekinmeyeceğini benim kadar takdir ve kabul ettiğini söyledi ve çalışmalarımıza devam etmemizi, Romen devleti tarafından hiç bir engelle karşılaşmayacağımızı bildirdi. Askeri 214

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Vali, herhangi bir zorlukla karşılaştığımda kendisine kolayca başvurabileceğimi ve yardımını esirgemeyeceğini söyledi. Kendisine teşekkür ederek ayrıldım.

Köstence Müftülüğü Meselesi Bayramdan iki gün sonra köylerden Köstence'ye dön­ düğümde, Müftülük makamına dört beş kişinin aday ol­ duğunu öğrendim. Aralarında hiç birisinin milli meselelerle ve teşkilatımızla yakından ilgisi yoktu . Karakterleri zayıf ve oportünist kişilerdi. Seminar mezunları idiler ama, halk ta­ rafından sevilen ve bizim tarafımızdan güvenilen ve makbul sayılan adaylar değillerdi. Kardeşim Necib ile konuşup ge­ rekeni yapmağa ve diğer arkadaşlarla toplanıp bu mesele hususunda karar verip teşebbüse geçmeğe karar verdik. Mehmet H . Vani, Mustafa Ahmet ve Müsellem Yusuf ar­ kadaşlarla toplandık. Bükreş'deki Mezhepler Nezareti 'ne ve Başvekalet'e bir muhtıra vererek Köstence Müftülüğü'ne Seminar Mezunları Cemiyetinin göstereceği

tarafsız ve

Müslümanların sevgi ve güvenini kazanmış bir adayın atan­ masın ı , mevcut adayların siyasi partilerde çal ışmış, Müs­ lümanların güvenini kaybetmiş kişiler olduklarını, Mecidiye Müslüman Seminarı mezunlarının menfaat ve haklarını temsil eden cemiyetlerinin bu meselede Dobruca Müslümanlarının hak ve menfaatlerini olduğu kadar Romanya'nın da haysiyet ve şerefini, siyasi vekar ve menfaatini düşündüğünü uzun muhtıramızda belirttik. Bu sırada Romanya Başvekili Ro­ manya Patriki Miron Kostin idi ve papazlarla hocaların hak ve menfaatlerini koruyordu. Necib, o sırada Mecidiye Müs­ lüman Seminarı Mezunlar Cemiyeti 'nin başkanı idi ve muh­ tırayı alarak Bükreş'e gitti. Birer nüsha Başvekalet'le MezKIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

215


hepler Nezareti' ne sundu. Bir kaç gün sonra döndü ve üç gün sonra tekrar gitti. işi sıkı takip ediyord u. Son gidişinde yetkili makam ve şahıslardan muhtıralarında istenilen hususların gözönünde tutulacağına ve adaylarının atanacağına dair vaad al ıp geldi. Teşebbüs ve müracaatımızın hem Dobruca Türklerinin hak ve menfaatlerine, milli teşkilatımızın gayesine uygun hem de o zamanki Romen siyasetine uygun olduğunu düşünerek başarı sağlayacağımıza inanıyorduk. Köstence Müftülüğü meselesini, çok tabii olarak, ı ıJfuzlu ve eski milletvekili Avukat Selim Abdülhakim Bey de eline almış, kendi adamını buna aday göstermiş idi. Adayı Karatay köyünden Seminar mezunu ve öğretmen Recep Begali adında, çok yakından tanıdığımız, oportünist, ikiyüzlü, milli hareketimize katılmayan birisi idi. Ama Selim Bey'in tam dalkavuğu idi. Seminar Mezunları Cemiyeti 'nin adayı ise Se­ minar ve Romen Öğretmen Okulu mezunu Emefde yazıları

ve şiirleri çıkan Mustafa Ahmet idi. Recep Beg

yaslanamazdı . Daha kültürlü ve milliyetçi idi. Ama Selim

Bey'in hoşuna gitmeyen kişi idi. Bu yüzden Müftülük me­ selesinde Selim Bey ve arkadaşları ile aramızda anlaşmazlık meydana geldi. Halk gazetesi grubunu teşki l eden dört avu­ kat arkadaş ile bu meselenin müzakeresi ve halli için top­ landık. Ben tek başıma Seminar Mezunlar Cemiyeti'nin adayı Mustafa'yı uygun bularak savunuyor, diğer üçü, Selim başta, Hamdi ve Habibullah Selim Bey'in adayı Recep'i uygun bu­ larak savunuyorlardı . Mithat ise beni destekliyordu . Biz iki, onlar üç kişi idiler ve çoğunlukla karar verilmesini istiyorlardı . Ben, böyle çok önemli v e bütün halkımızı ilgilendiren bir meselede çoğunluğa itibar ve istinad edemeyeceğimi, halkın istek ve güvenini, hak ve menfaatini gözönünde tutacağımı 216

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


iddia ediyordum. Mustafa ile Recep üzerinde uzun tar­ tışmalar

ve

karşılaştırmalar

yapıyoruz;

Mustafa'nın

Recep' den üstün olduğunu kabul ediyorlar. Fakat Selim Bey'i diğeri kadar saymadığı , yani onun kadar ona dalkavukluk ve laf taşıyıcılığı yapmadığı için, Selim Bey' in hatırı için, Recep'i tercih ediyorlardı . Ben Recep'e karşı şiddetle direniyorum ve Mustafa üzerinde, Selim,

Habibullah ve Hamdi 'nin bil­

medikleri , asıl idealist ve Emelci arkadaşlarla mutabık kalarak işi perde arkasından yürütüyorum. Teşkilatımıza dahil kuv­ vetli idealist arkadaşları yalnız ben ve Necib biliyorduk. Hiç kimseye ve bilhassa dört avukata bunların adlarını katiyen bildirmiyorduk. Müftülük meselesi vesilesiyle bir çok konular üzerinde tartışmalar oldu . Selim Abdülhakim Bey teşkil.it ve Emel iş­ lerinde de birinci derecede rol oynamak ve en yetkili kişi mevkiinde bulunmak istiyord u . Habibullah ile Hamdi'yi buna ikna ve razı etmişti. Kurnaz Hamdi , menfaatini Selim Bey'in yardım ve desteği ile sağlıyordu . Habibullah saf ve çabuk inanıyord u . Ü çü birleşmek suretiyle her türlü kararı al­ dırabileceklerini sanıyorlard ı . Benim diğer gruplarla olan bağlantımı

seziyorlar,

fakat bu gruplarda

kimlerin

bu­

lunduklarını keşfedemiyorlardı . Teşkilatımızın merkez yö­ netim

organının

kimlerin

ellerinde

bulunduğunu

öğ­

renemiyorlardı . Teşkilatın ve Emef in başında bulunduğumu , Cafer Seydahmet Kırımer Bey'le olan yakınlığımı v e sıkı iş­ birliğimi biliyorlar ve bu yüzden doğrudan doğruya bana karşı cephe alamıyorlard ı . Şahsım , menfaatim söz konusu olmadığı için her milli meselede ve konuda açıklık ve ce­ saretle konuşuyor, prensiplere dayanıyor ve savunmalarımı daima milli menfaat ve şeref açısından yapıyordum. Halk KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

217


gazetesinde

milli meselelerimizin,

dertleri mizin

ve

ih­

tiyaçlarımızın açıkca ortaya konulmasını ben istiyord um, onlar bunu uygun bulmuyorlar, Romenlerin kuşkulanacağım ve bize iyi gözle bakmayacaklarını iddia ediyorlardı. Ro­ menlerin bizleri irredentist ve şovenist olarak tanıyacaklarını ve bize karşı olan güvenlerini kaybedeceklerini ileri sü­ rüyorlard ı . Bunlar üzerinde bilhassa Avukat Habibullah du­ ruyordu . Benim Askeri Vali ve Emniyet Müdürü ile gö­ rüştüğümü ve neler konuştuğumu biliyorlardı . Buna rağmen çekiniyorlardı . Selim Abdülhakim, o sıralardaki bir toplantımıza ş u tek­ liflerle geldi:

�miz

1 / Avukat Fahreddin Ömer'i boykot edeceğiz. Hi

onunla görüşmeyeceğiz ve halkımızın gözünden de dlF şürmeye çalışacağız. 2/ Köstence'deki gençlerimiz tarafından kurulmuş olan "Mehmet Niyazi Kültür Cemiyeti "ne yardım etmeyeceğiz. 3/ Halkımıza ait toplum işlerinde Selim Abdülhakim, Hamdi

Nusret ve Habi bullah

Mustafa

Efendiler'le da­

nışmadan ve onların rıza ve muvafakatlerini almadan hiç bir teşebbüse geçmeyecek ve karar almayacağız. Birinci noktadaki teklifini bir taktik şartiyle kabul ettim. Fahreddin ile birden bire münasebeti kesmeyeceğim, yavaş yavaş ve kendisini itidale ve doğru yola çağıra çağıra, kabul etmeyeceğini ve yanlış yolda yürümeye devam edeceğini görerek ilgimi keseceğim. Bir müddet sonra ben ilgimi ta­ mamıyla kestim ve bir daha yüzüne bakmadım ve ko­ nuşmadım. Ama Mithat görüşmekte devam etti. Diğer üç 218

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


arkadaş buna önem vermediler. Bu üçü zaten çoktan beri Fahreddin ile konuşmuyorlard ı . i kinci ve üçüncü noktalardaki teklifleri kesin olarak red­ dettim "Mehmet Niyazi Kültür Cemiyeti " teşkilatımıza bağlı olduğu gibi , yönetim kurulu iyi ve Seminarlı elemanlardan teşekkül ediyord u. Mill iyetçi idiler. Milli folkloru ve müziği yayıyorlard ı . Bunun dışında lsmail Hacı Ahmet'in bulunması ve bunun Selim Bey tarafından sevilmemesi, beğenilmemesi görüşmemeye ve yardım etmemize sebep teşkil edemezdi . Çok şahsi ve anlamsız bir teklifti. Prensiplerimize tamamen aykırı idi , kesinlikle reddettim. Ü çüncü teklife gelince: Ben her zaman milli ve toplum meselelerimize ait işler hakkında siz dört arkadaşımla konuşup sizi bunlar hususunda tenvire çalışıyorum; düşüncelerinizi ve mutalaalarınızı öğreniyorum; bunlardan faydalanıyorum; sonuçları yürürlüğe koyuyorum. Şimdiye kadar milli menfaatimiz, haysiyetimiz aleyhinde hiç bir şey

olmad ı ,

hiç

bir

resmi makam

tarafından

ce­

zalandırılmadık ve hatta tenkide uğramadık. Ben yalnız size karşı sorumlu değilim. Emel arkadaşlarıma ve bilhassa Cafer Bey'e karşı da sorumluyum. Onların da fikir ve mutalaalarını almak mecburiyetindeyim. Bizim bağlı bulunduğumuz teş­ kilatın ve onun kadrosunun bağlı ve riayetle mükellef bu­ l undukları esaslar ve kurallar var. Bunlara sizin ve bizim, he­ pimizin saygı göstermemiz ve uygun hareket etmemiz şarttır. Bu sebeple biz beş kişiden ibaret bir grubun kararı bütün teşkilat, kadro ve halkımız için düstur olamaz. Bu ko­ nuşmamla teşkilat ve kadro işlerimizin önemini, ciddiyetini, kendilerinin mevki ve derecelerini anlatmaya ve dikkatlerini uyand ırmaya çalıştım ve muvaffak oldum. Çünkü hiç birisi fazla itiraz edemediler ve sustular. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

219


Bu ciddi ve önemli konuşmalardan sonra Habibul lah bana karşı daha samimi olarak, Hamdi daha kurnazca ve ustaca yaklaştı ve bağlanır göründü. Selim Bey biraz daha çekingen davrandı, daha yumuşak ve ihtiyatlı konuştu .

Hail< gazetesinin seyahat hesabını vermek hususunda ne Selim ne de Hamdi tek bir söz konuşmuyorlardı. Habibullah da bu ikisine katılmış, sesini çıkarmıyord u. Ben de bir kaç kere

söyledikten

sonra

vermediklerini

gorunce

tek­

rarlamaktan vazgeçmek zorunda kalmıştım. Zira bu yüzden Selim ile Hamdi 'yi darıltmak ve uzaklaştı rıp tam muti lefete geçirmek tehlikesi vardı. Bizim Selim Abdülhakim Be 'den yararlanmaya, onun nüfuzun u bazı yerlerde ve meselele de kullanmaya ihtiyacımız vardı. Cafer Seydahmet Bey'i

ös­

tence'ye bir gelişinde bu dört avukatın milli teşkilatımıza ve Köstence kadromuza alınmaları hususunda başbaşa verip uzun uzun konuşmuş, faydalı ve zararlı taraflarını ölçüp biç­ miş, neticede, bana yardımcı ve destekçi olacaklarını dü­ şünerek Cafer Bey'in ısrarı üzerine onları almıştık. Sonradan , ben de bunları almakla iyi bir iş yapmış olduğumuza inan­ mıştım. Çünkü böylece büsbütün ve açıkça muhalefet et­ melerini kısmen de olsa önlemiştik. Cafer Bey'in bunların üzerinde büyük otoritesi vardı ve ondan çekiniyorlardı . Cafer Bey kuvvetli telkinleriyle teşkilattan , kadrodan ve benden uzaklaşmalarını önlüyordu. Ben de onlara karşı eşit bir ar­ kadaş gibi ve hiç bir şahsi kapris ve çıkar hissettirmeden , samimi, anlayışlı ve hatta Selim Bey'e karşı saygılı dav­ ranıyordum. Selim Bey bundan hoşlanıyordu. Mithat ve Hamdi hem benden yaşca küçük ve hem bana akraba ol­ dukları için kendilerine kardeş gözü ile bakıyor ve ara sıra öğüt de veriyordum. Habibullah ile aynı yaşta olduğumdan 220

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ve Bükreş'de fakülte tahsili mizi aynı yıl larda yaptığımızdan arkadaştık. Bunu da bu şekilde idare ediyordum.

Azerbaycanlılar Arasında Eski

milli

Azerbaycan

Cumhuriyeti 'nin

sabık

mil­

letvekillerinden yazar Mehmet Sadık Aran ' ın ve bir kaç ar­ kadaşının Azerbaycan Müsavat Partisi başkanı Mehmet Emin Resulzade Bey' e ve grubuna karşı muhalefet yapması ve bunu bize aksettirmesi bende hoşnutsuzluk ve üzüntü do­ ğurdu. 1 937 yılının 23 Mayıs' ında Paris'de yaşayan Ali Mer­ dan Topçubaşı' ndan bir mektup ve yazı aldım. Bunlarda "Azerbaycan Cumh uriyeti murahhas heyetinin geçici başkanı Dr. Mir Yakup Bey'in Azerbaycan Milli Komitesi ve Azer­ baycan Murahhas Heyeti namlarına çeşitli mektuplar almakta old uğu , bu mektupların bilhassa Türkiye ve l ran 'daki Azer­ baycan lılardan geldiği " yazılmakta idi. Bu mektuplarla Azer­ baycan kurtuluş bayramını kutluyorlarmış. Ben Dr. Mir Yakup Bey'i o zaman henüz tanımadığım ve Azerbaycan Milli Ko­ mitesi Başkanı olarak Mehmet Emin Resulzade Bey'i bildiğim için,

Ali

Merdan

Topçubaşı'nın

yazısının

Emefde ya­

yınlanmasının uygun olmayacağı kanaatimi bildirerek ve bu husustaki fikrini sorarak l stanbul'daki Cafer Seydahmet Bey'e mektup yazdım. Soruma cevap almad ığım takdi rde söz­ konusu mektubu neşretmeyeceğimi de bildirdim. Cafer Bey'den cevap almadım ve Ali Merdan Topçubaşı 'nın ya­ zısını da yayınlamadım.

Silistre Gezisi Dobruca Türk Hars Birliği Pazarcık Şubesi 'nin otuz kadar üyesi ile, başkanları Mehmet Zekeriya'nın (Bektöre) idaKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

ll l


resinde, 8 Nisan 1 937 tarihinde Silistre'ye yaptığı geziye Dobruca Türk Hars Birliği icra Heyeti başkanı ve Emel Mec­

muası müdürü ve başyazarı sıfatiyle ben de katıld ım. Bu gezim biçim için büyük önem ve değer taşıyordu. Silistre, Türklük için tarihi önem taşıdığı gibi bu şehirde yaşayan in­ sanlar arasında Türkler çoğunluğu teşkil ediyorlard ı . Türklerin bir kısmı Kırım asıllı idiler. Kırımlılardan çok zengin olanlar ir vardı . l brahim Gaffar ve oğlu Nuri bun lardandı . Emefd

� �.Gl\.

çok manzume ve şiirleri yayınlanmış bulunan ve asıl

Osman olan "Ayrantok" ve 'Toktamaz" burada idi. Bundan başka, Dobruca'daki Türklük-Tatarl ık ikiliğini kışkırtanların elebaşılarından sayılan bir kaç kişinin de bu şehirde bu( lunması, benim Türklük hakkında bir konuşma yapıp bu hu­ susu

ayd ınlatmama

fırsat

verecekti .

Bu

sebeple

Kös­

tence'den kalkıp Pazarcık'a oradan da gençlerle birlikte Silistre'ye gitmiştim. Dobruca Türk Hars Birliği Pazarcık Şu­ besi

üyeleri zengin

dekorlu

sahnede tarihi Türk

kos­

tümleriyle, şair Sehzad Bey'in manzum "Attila'nın Düğünü" piyesini büyük bir başarı ile temsil ettiler. Bu vesile ile Halil Abdülhakim'in (Kırımman), merhume Fevziye Rıza Hanım'ın, Emin Zekeriya'nın (Bektöre),

Nihad Mustafa'nın ve di­

ğerlerinin parlak başarı larını anmak isterim. Bu piyesin tem­ silinden sonra gençler, milli Kırım kostümleriyle sahneyi çiçek bahçesine benzeterek tam bir saat süren çeşitli Kırım oyunlarını oynadılar. Müzik topluluğunu başkan Mehmet Zekeriya (Bektöre) idare etti ve büyük başarı gösterdi . Nec­ miye Rıza Hanım'ın mendil oyunu, Emin Bektöre ile birlikte oynadığı "Çalaş" "e "Yazga Çıksam" oyunları çok alkışlandı . Piyes ve oyun kısmı bittikten sonra sahneye çıkarak uzun bir konuşma yaptım. Bunda: "Türkçülükten ve Türkiye'deki 222

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ve Türkiye d ışındaki öncülerinden, Atatürk' ün ilham ve irşadı ile başlatılan dil, tarih ve kültür çalışmalarının gayesinden , bütün Türklüğün esirlikten kurtulup hürriyet ve egemenliğe kavuşması ile Türklüğün mutlu ve kuvvetli olacağından bah­ settim ve Türk ile Tatar' ın aynı millet olduğunun inkarı mümkün olmayan bir gerçek olduğunu söyledim ve düş­ manlarımızın bizi bölmek, zayıflatmak ve etkisiz hale ge­ tirmek

istediklerini,

bunlara

kapılmamamız

ve

al­

danmamamız gerektiğini açıkladım. Bu açık ve samimi konuşmam bütün dostlarımıza olduğu gibi muhaliflerimize de iyi etki yaptı . Salonu tamamen dolduran halk arasında Si­ listre Müftüsü, kad ısı , Türk gazetecileri, isi.im Cemaati baş­ kanı ve üyeleri ve öğretmenler vard ı . Bu gezi , uzun çalışma zincirimizin büyük bir halkasını teşkil etmişti .

Türkiye ve Polonya'dan Gelenler l 937'nin Temmuz ayında lstanbul'dan l smail Otar geldi ve iki gün kalıp Berlin'e gitti . Bir hafta evvel Polonya'dan Dr. Abdullah Z. Soysal ile Edige Kırımal gelmişlerd i . Bu üç ar­ kadaşı Dobruca'daki bazı arkadaşlarla görüştürmüştük. Edige Kırımal ' ın t 5 Ağustos tarihinde Bükreş'den Rusçuk yoluyla Bulgaristan· a gitmesini ve oradaki arkadaşları bulup gö­ rüşmesini kararlaştırdık ve bunu Bulgaristan 'daki arkadaşlara bildirdik. Bulgaristan 'daki arkadaşlardan aldığımız cevapta, bazı güvenlik sebepleriyle, bu seyahatin geciktirilmesi tav­ siye edildiğinden vazgeçildi ve Edige Bulgaristan 'a git­ meden Polonya'ya döndü . Türkiye' den Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat Bey ve Türkistanlı Dr. Ahmetcan Karadağlı geldiler ve Köstence'de bir gün kal ıp Berlin'e gittiler. Polonya'dan gelmiş olan Selim Orta:'Y KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

ZZ3


Romanya'nın kaplıca şehri olan Calimaneşti 'e gitti ve orada böbrekleri için su kürüne başladı .

Demir Muhafızlar'ın Şefi ile Görüşme

*

1 937 'nin Ağustos' unun ilk günlerinde Edige ve Abdullah ile köyleri dolaşmaya ve Emefin abonelerini toplamaya çık­ tık. Köstence'nin güneyinde ve Karadeniz kenarında bu an Carmen Si lva sayfiyesine uğradık. Burada büyük bir ka p kurmuş ve toplanmış olan Demir Muhafızlar'ın Genel fi Kapitan Zelea Codreanu ile görüştük. Şiddetli kom9flist düşmanı bir faşist olduğu için konuşmalarımızda çabuk an­ laştık. Aynı düşmana karşı işbirliği yapmamız gerektiğini kabul ettik. Bizi kurmay heyetine, "Kırım Tatarlarının istiklalci önderleri, bizim tabii müttefiklerimiz" diye tanıttı. Kırım'ın müstakil ve hür olma hakkı bulunduğunu, Dobruca'daki Kırım Tatarlarının Kırım'a serbestçe gitme ve yerleşme hakları olduğunu, ileride olaylar ve şanslar yardım ederse bu ga­ yemizin gerçekleşmesine yardım edeceklerini ve Kırım 'ın is­ tiklalini tanıyacaklarını söyledi . Bizi kurmay heyeti ile birlikte öğle yemeğine alıkoydu. Birlikte geçirdiğimiz iki saat içinde bu konular üzerinde uzun konuşmalar yapıldı . Kendisinden çok dost ve samimi hava içinde ayrıldık. Zelea Codreanu uzun boylu, sarışın, mavi gözlü , enerji ve azim dolu, kararlı ve dinamik bir insandı . Mert ve samimi idi; cesur ve otoriterdi.

Öğretmen Blum ile Görüşmem 1 8 Eylül 1 93 7 günü, evvelce tanıdığım , Köstence Romen lisesinde Latince ve Almanca öğretmeni ile görüştüm. Bana önemli ve bizi çok ilgilendiren bir mektup okuyacağını söy224

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ledi. Mektubu bir l talyan profesörü Cluj Ü niversitesi 'nde Latin .filolojisi okutan Prof. Georgescu 'ya göndermiş, bu da ; Blum a yollamış. l talyan profesörü Vatikan 'da memur ve Ka­ tolik misyoneri imiş. Prof. Georgescu da teolog (din bilgini) imiş, iki yıl evvel Roma'ya gittiğinde l talyan profesörü ile ta­ nışmış imiş. Söz konusu mektupta şunlar soruluyordu: 1 / Dobruca' daki Müslümanların sayısı ne kadardır? Bun­ ların siyasette etkili bir hareketleri var mıdır? 2/ Müslümanların hepsi aynı fırkada mıdırlar? Ayrı fır­ kalara dağılmışlarsa bunun sebebi dini midir, sosyal mıdır? Aralarında komünist veya sosyalist olanlar var mıdır? 3/ Müslümanlar arasındaki cereyanları biliyor musun? Hangileridir? 4/ Müslüman münevverleri ne düşünüyorlar ve halk ne düşünüyor? 5/ Müslümanlar arasında asri fikirler, Hristiyanlık veya anti-Hristiyanlık yayılmış mıdır? (Komünistlik ve serbest dü­ şüncelilik?) 6/ Romanya Müslümanları arasında büyük alimler (sa­ vantlar) var mıdır? Varsa bunlarla Avrupa alimleri arasındd yazışma ve temas var mıdır? 7/ Dobruca Müslümanlarının gazeteleri ve mecmuaları var mıdır? 8/ Bizim Müslüman alimleri ile münasebet tutmamız mümkün müd ü r? KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

225


9/ Biz bu bilginlerle -hepimizce müşterek olan- dine ve Allah'a olan inancımızı savunma yolunda işbirliği yapabilir miyiz? 1 O/ Müslüman bilginleri Arap dilini biliyorlar mı? 1 1 / Dobruca Müslümanlarının Arap dilini öğrenm

imkan

ve vasıtaları var mıdır? 1 2/ Dobruca Müslüman bilginleri veya aydınları il habere ve temas etmemiz hususunda takip edeceğ·

mu­ iz yol

hangisidir? Bunda senin fikrin nedir? 1 3/ Müslümanların Hristiyanlara (Katolik, Ortodoks ve Protestanlara) ve Yahudilere karşı tutumları nasıldır? 1 4/ Dobruca Müslümanları arasında iki veya daha çok kadınla evli olan var mıdır? Lise öğretmeni Blum ile bu sorular üzerinde epeyce ko­ nuştuk. Kendisine bu soruların cevaplarını yazılı olarak bir hafta içinde vereceğimi bildirdim ve verdim. Memnun oldu. O tarihlerde Dobruca'daki Müslümanların sayısının 1 30.000 kadar olduğunu, çoğunl uğunun kuvvette olan partinin si­ yasetini güttüğün ü, bu sebeple etkili bir hareketleri ol­ madığını, hepsinin aynı fırkada olmadıklarını ve çeşitli fır­ kalara az miktarda dağıldıklarını, sebebinin sosyal ve siyasi olduğunu, aralarında komünist ve sosyalist bulunmadığını, araları nda iki cereyan bulunduğun u, birisinin Türkiye'ye ikin­ cisinin Kırım'a göçmek olduğunu , ancak Kırım kurtulup müstaki l bir Tatar Devleti kurulduğu takdirde oraya göçmek isteyenler bul unduğunu bildirdim. Müslüman aydınları ile halkı arasında ayrı düşünceler bulunmadığın ı , Müslümanlar 226

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


arasında ne Hristiyan olmak isteği, ne de Hristiyanlara karşı kin ve nefret duyguları bulunmadığını, aralarında savant (büyük bilginler) bulunmadığını, Dobruca Müslümdnları ara­ sında dört-beş gazete ve iki dergi çıktığını, din bilgini de­ nilecek kadar bilgin ve aydın hoca da bulunmadığını, müş­ terek din ve Allah inancının savunmasıı:u yapacak bilginleri bulmanın da mümkün olmadığını, Arap dilini iyi bilen bilgin de bulunmadığını ve bu dili öğrenmek imkan ve vasıtası da bulunmadığını, Müslümanların bütün Hristiyanlara ve Ya­ hudilere karşı tutumlarında bir zıtlık ve düşmanlık bu­ lunmadığın ı , Dobruca Müslümanları arasında birden fazla kadınla evli erkek bulunmadığını yazdım.

Prof. Kowalski'nin Dobruca'yı Ziyareti t 937 yılının 25 Eylü l ' ünde Krakow Üniversitesi Türkoloji profesörü T. Kowalski Dobruca'daki bazı Tatar köylerini do­ laşıp Kırım Türkleri ile konuşmak ve Türk diyalekleri üzerinde araştırma yapmak üzere Köstence'ye geldi. Profesörün bu ziyaretinden ve geliş sebebinden daha evvel haber almış ol­ duğumdan , Dobruca'nın tanınmış halk cırcılarından, Kanara köyünden Nogay halkına mensup Abdülhakim Cavuldar' a haber vermiş ve 26 Eylül sabahı Köstence'ye gelmesini rica etmiştim. O günü o c' ı geldi . Kowalski'ye takdim ettim. Profesörün katıldığı Bristol Oteli ' nde saat 1 3 'e kadar ko­ nuştuk. Prof. Kowalski Abdülhakim Cavuldar'dan çok şey yazıp aldı ve çok memnun kaldı . 2 7 Eylül sabahı profesör ile Azaplar köyüne gittik. Orada düğün vardı. Prof. Kowalski'ye düğünü gösterdik, adetleri anlattık. Erkekler ve kad ınlarla konuşmasına vasıta olduk. Bütün görüp işittiklerine dair notlar aldı . Öğle yemeğini kız kardeşim Saliha Memduh'un KIRJM YOLUNDA B i R ÖMÜR

227


evinde yedik. Kardeşim çok iyi çibörek pişirmişti . Gayet iyi ve tatlı karpuzla yedik. Profesör çok memnun kaldı. Prof. Kowalski Köstence'ye gelmeden evvel 1 4 Eylül'de Bükreş'e gelmiş. Oradan Silistre ve Pazarcık şehirleriyle köylerine gi-

·

derek Türk köylerinde araştırma ve inceleme yapmış ol­ duğundan benimle oralara tekrar gitmesine lüzum kalmadı. Prof. Kowalski şu hususları belirtmekten kendisini ala­ mayacağını açıkladı: "Anadolu asıllı veya Anadolu Türkleriyle karışmış Deliorman ve civarı Türklerinin LehJstan hakkında ve dünya olaylarına dair bilgileri olmadığını, hatta Lehistan adında bir memleketin mevcudiyetini bile bilmediklerini hayretle gördüm. Buna mukabil Kırım'dan gelmiş olan Türk­ ler (Tatarlar) Lehistan 'ı ve nerede olduğunu biliyorlar, bir çok dünya olaylarından haberleri var. Bunlar daha uyanık ve zeki insan lar. Herhalde Emef in faydası olacak" dedi. Prof. Ko­ walski ile beraber kaldığımız ve gezdiğimiz üç gün içinde çok konu üzerinde konuştuk. Türkleri seviyor. Bunların esaretten kurtulmalarını, Türkiye'nin kalkınmasını ve ilerleyip kuv­ vetlenmesini istiyor. Türkiye' de iki yıl kalıp araştırma yapmış, Türkçe'yi iyi öğrenmiş.

Polonya Seyahatimiz 1 937 yılının 26 Kasım tarihi, Kırım Kurultay'ının açılış ve hükOmetinin kuruluş tarihi idi ve 20. yıldönümü oluyordu. Varşova'da üniversite tahsili yapan gençlerimizden l brahim Otar, bu yıldönümünün Varşova'da kutlanacağın ı , bu hususta arkadaşlarının hazırlık gördüğünü, Türkiye ve Dobruca'dan bir folklor ekibini çağıracakların ı mektupla bildirdi. Bu haber ve çağrıyı sevinçle karşıladığımızı, böyle bir toplantının da­ vamıza büyük faydası olacağını ve katılacağımızı bildirdik. zzs

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Türkiye' den bu seyahate katılacak arkadaşlar 2 1 Kasım gün ü vapurla l stanbul 'dan Köstence'ye geldiler; iki gün bizde mi­ safir kaldılar. Pazarcık ve Köstence şehirlerinden de katılacak olanlarla 1 7 kişilik bir grup teşkil ettik ve 23 Kasım sabahı Köstence'den Varşova'ya trenle hareket ettik. Aynı günün gecesi saat 1 . 25 'de Romanya- Polonya sınırını geçtik. Sınır istasyonu olan Sniyatin 'de Varşova'dan gelmiş olan Dr. Ab­ dullah Zihni Soysal ve l brahim Otar arkadaşlarımızın delaletleriyle gümrük muamelesini kolayca geçirdik. istasyon şefi olan bir Karaim Türkü bize evinde zengin bir sabah kah­ valtısı verdi. 24 Kasım saat t O'da Lwow yoluyla Varşova'ya yöneldik. Gece saat 22'de Varşova'ya ulaştık. Büyük is­ tasyonda Kırımlı, i dil-Urallı, Azerbaycanlı, Türkistanlı ve Kuzey Kafkasyalı ve Lehistanl ı Türkler tarafından hararetle karşılandık; fotoğraflar çekildi. 25 Kasım sabah saat t o'da "Meçhul Asker" anıtına çelenk koyduk ve özel defteri im­ zaladık. Aynı gün saat 1 8'de Promete Teşkilatı bir çay verdi. Toplantıda yukarda adlarını bildirdiğim Türk illerinin tem­ silcilerinden başka Ukrayna, Gürcistan ve Lehistan tem­ silcileri de bul undular. Promete başkanı Prof. Smal-Stotskiy Fransızca ve Rusça yaptığı bir konuşma ile bizi selamladı ve hoşgeldi beyan etti. Azerbaycanlı kardeşlerimizin sayın lideri Mehmet Emin Resulzade Bey samimi bir konuşma yaptı ve gelişimizin önemini belirtti. Bu kon uşmalara, ekibimizin baş­ kanı eczacı Bekir Akcar Bey Türkçe ve Rusça, ben Türkçe ve Fransızca, Romen üniversitelerinde okuyan Türk Talebeleri Cemiyeti Başkanı Eyüp Musa Fransızca cevaplar verdik, te­ şekkür ettik. Gençlerimiz türküler söylediler, şiirler okudular. Gençlerimize idil-Urallı ve Azerbaycanlı gençler de katıldılar. Toplantı samimi bir hava içinde saat 23'e kadar sürdü. 27 KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

229


Kasım günü resmi müesseseleri , bazı gazete müdürlüklerini, müze ve kütüphaneleri ziyaret ettik. Ekibimizin oyunları ve milli kostümleri filme alınd ı. 28 Kasım saat 1 0'da Varşova'nın büyük salonlarından bi­ risinde toplanan Kırım, Azerbaycan, idil-Ural, Türkistan , Kuzey Kafkasya, Lehistan , Ukrayna, Gürcistan temsilcilerinin, çok sa­ yıda Leh öğrencilerin ve Lehistan Türklerinin katılmalarıyla Kırım Kurultay'ının açılışının ve milli hükQmetinin kuruluşunun töreni başladı. O zaman Wilno i ktisat Fakültesi'nde öğrenci olan Edige Mustafa Kırıma! Leh dilinde uzun bir konuşma yaptı. Kırım'ın tarihini, Rus ihtilali zamanındaki milli ha­ reketleri, Kırım Kurultayı'nın açılışını ve milli hükQmetinin ku­ ruluşunu özetledi. Bundan sonra Azerbaycan adına milli lideri Mehmet Emin Resulzade, idil-Ural adına milli mücahit ve lideri Ayaz l shaki, Türkistan, Kuzey Kafkasya, Ukrayna ve Gürcistan adlarına birer temsilcileri ile Lehistan adına bir yetkili temsilci günün

önemini

belirten

birer konuşma yaptılar ve te­

mennilerde bulundular. Aynı günün akşamı aynı salonda ayrı bir köşe Kırım düğün evi gibi süslenerek burada Kırım oyunları milli müzik eşliğinde gösterilmeye girişildi ve seyirciler ta­ rafından zevk ve takdirle alkışlandı. Resimler ve filmler çekildi. Bu geceye "Kırım Gecesi " adı verildi. 29 Kasım öğleden sonra Lehistan Tatarlarının ve Ka­ raimlerinin topluca yaşadıkları Wilno şehrine trenle hareket edi ldi . Saat 22.30'da varı ldı . Ertesi günü Polonya Tatarlarının Müftüsü Yakup Szynkiewicz ziyaret edildi. Müftü Türkçe, Arapça, Rusça, Lehçe ve Almanca bilen bir Leh Tatarı idi. Edige Mustafa Kırımal ' ın amcasıdır. Kahire'nin el- Ezher medresesinden mezundur. 230

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Polonya'yı kurtaran ve kuran Mareşal Pilsudski 'nin kalbi gömülü olan mezar ziyaret edilerek çelenk konuldu ve mü­ zesi görüldü. Akşam saat 20'de Polonya Temyiz Mahkemesi Başsavcısı Lehistan Tatarı Olgierd Mirza Kryczynski Varşova Radyosu ' nda Kırım tarihinden bahseden 1 5 dakikalık bir ko­ nuşma yaptı ve hemen Polonya'nın bütün radyo istasyonları Wilno Radyosu ' na bağlanarak Kırım Tatar müziğinden bir konser verileceği ilan edildi. Ekibimizin müzik takımı Wilno Radyosu'nda 20 dakikalık bir konser verdi. Ertesi günü Ka­ raim kardeşlerimizin başhahamı Süreyya Şapşal makamında ziyaret edildi . Müftülük ve Başhahamlık tarafından ziyafetler verildi. Konuşmalar yapıldı, resimler çekildi . Wilno'da ya­ şayan Lehistan Tatarlarının senatörleri ve profesörleri ile, su­ bayları ve halkı ile görüşüldü; evlerde misafir edildik. Wilno'dan Tatarların yaşadıkları Slonim şehrine gidildi. 5 Aralık sabahı Ramazan Bayramı namazı kılınmak üzere camiye gidildi. Ziyaretler yapıldı, ziyafetler verildi, folklor gösterileri oldu. 7 Aralık'da diğer bir Tatar kasabası olan Novogrodek'e varıldı. 8 Aralık'da Karay Türklerinin topluca yaşadıkları Haliç kasabasına gittik. Kardeşçe karşılandık, ağırlandık. Tarihi Karay köbetesi yedik. Konuşmalar ve folklor oyunları oldu. 1 1 Aralık günü Polonya'dan Romanya'ya trenle hareket ettik. Bu uzun seyahat hakkında Emel Mecmuaslnın yıl 1 937, sayı: Aralık, sahife 28-33 de, yıl: 1 938, ay: Şubat, sa­ hife: 23'de "Varşova'da Kurultay Merasimi" ve ikincisinde "Varşova Kurultay Merasiminde Söylenen Nutuklar" baş­ lıkları altında bilgi verilmiştir. Bu seyahat sırasında dikkatimize çarpan hususlar şunlar olmuştu: KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

23 1


1 / Tatarlar dinlerini ve ibadetlerini Arapça yaptıkları ve Kur'an 'ı Türkçeye çevirmedikleri

için Türkçeyi tamamen

unutmuşlardır. Lehçe ve Rusça konuşuyorlar. Her Müslüman toplumunun bir hocası vardır; namaz kıldırıyor, cenaze top­ luyor, dua ediyor, Kurban ve Ramazan bayramları güdülüyor. Çocukları sünnet ediliyor . dini nikah kıyılıyor. Sayıları altı­ yedi bin kadar olduğu halde, Leh hükOmetinin medeni ve demokratik kurallarına uygun olarak, bir müftüleri var; ho­ caları var ve hepsi Leh hükumetinden iyi maaş alıyor. Ca­ milerin çoğu taş ve ahşap. kubbeleri uzun ve dar. Leh Ta­ tarlarından

okuyan

çok.

Subay,

memur,

hakim,

savcı ,

profesör, senatör olanlar var. Leon Bohdanowicz tarafından yazılarak Orta Doğu Lehistan Orduları Genel Kurmay Ka­ rargahı Basın Şubesi tarafından Kudüs'de 1 947 yılında ba­ sılmış Les Musulmans en Pologne adında 32 sahifelik bir broşür vardır. Bunda Lehistan Tatarlarının menşei, tarihi ve kültür durumları hakkında bilgi verilmektedir. 2/ Karay Türkleri din kitapların ı Türkçeye çevirmiş ol­ dukları ve dualarını Türkçe yaptıkları için anadilleri Türkçeyi unutmamışlardır.

Kenesalarında

ibadetlerini

Türkçe yap­

maktadırlar. Asıl Yahudilerle karışmamakta milli menşelerini korumaktadırlar. Türk ırkından ve soyundan olduklannı bil­ mektedirler.

Kendilerini

Hazar

maktadırlar.

Eski

adetlerini

şatmaktadırlar.

Türk

Başhahamları

Türklerinin ve

Süreyya

torunları

geleneklerini Şapşal

say­ ya­

mükemmel

Tatarca konuşmaktadır. Bir kaç dili çok iyi bilen, çok zeki ve bil­ gin bir kişidir. Karaimlerce çok sevilip sayılmaktadır. Haliç Ka­ raimlerinden Mietek adındaki genç öğrenci samimi bir Kınm milliyetçisidir. 232

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


İdil-Ural Kurultayı'nın 20. Yılı 1

idil-Urallı kardeşlerimiz, başlarında büyük mücahit ve edip Ayaz l shaki olduğu halde, i dil-Ural Türklerinin Kurultay'ının açılışının 20. yılını 6 Şubat 1 938 tarihinde Varşova' da kut­ lamaya karar verdiler. Bu toplantıda görev almak üzere l s­ tanbu l ' dan Varşova'ya giden bir Kazanlı hanım kız, annesi ile birlikte, Köstence' den geçerken bize uğradı ve iki gün bizde misafir kaldı. 6 Şubat' da Varşova'da düzenlenen törene Emel

Mecmuası müdürü ve Dobruca Türk Hars Birliği Başkanı sı­ fatlariyle kutlama telgrafları gönderdim.

Süreyya Şapşal'ın Ziyareti Lehistan' da yaşayan Karay Türklerinin dini reisi olan Sü­ reyya Şapşal 5 Ağustos 1 938' de Köstence'ye geldi ve üç gün kaldı. Köstence'deki Türk ve Karay ileri gelenleri ile gö­ rüşmesine delalet ettim. Lehistan devletinin maaşlı bir din adamı olan Süreyya Şapşal, tetebbuatı, Farsçaya ve Türk dilinin çeşitli lehçelerine vukOfu ile tanınmıştır. l ran Şahı'nın ve Rus Çarı 'nın saraylarında dil öğretmenliği yapmıştır. Köstence'den lstanbul'a gitti. /

Ethem Fevzi Bey'in Ziyareti Silistre'de doğmuş, Türkiye ve Fransa'da tahsil etmi� . 30 yıl Kırım' da milli hareket ve çalışmalara katılmış, Bolşevikler tarafından mahkOm edilerek Solovki adalarına sürülmüş ve orada yıllarca kaldıktan sonra nihayet l stanbul ' a dönmüş olan Ethem Feyzi Gözaydın, doğduğu şehri ve oradaki akraba, dost ve hemşehrilerini ziyaret etmek için 8 Ağustos 1 938'de Köstence'ye geldi . Heyecanlı sürgün ve hapishane ha­ tıralarını merakla dinledik. Ethem Feyzi Bey Rusya'dan kurKIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

233


tul up Türkiye'ye geldikten sonra yaşlanmış olmasına bak­ madan l stanbul 'daki Tarih-Coğrafya Fakültesi 'ni bitirip dip­ loma almıştır. Diploma tezi olarak yazdığı Kmm adındaki eseri derin bir araştırmanın ve kuvvetli bir Kırım sevgisinin ürünüdür ve çok değerlidir. Çok dindar olan merhum Ethem Feyzi

Gözaydın,

komünist

cehenneminde

çektiği

iş­

kencelerden ancak kuvvetli ve samimi imanı ile Tanrı 'nın yard ımı sayesinde kurtulduğunu ve bu sebeple Allah'a olan inancının sonsuz hale geldiğini söylerdi. Ö mrümün son za­ manlarında tuhaf düşüncelere saplandığını, adeta meczup hale geldiğini

görüp

üzülmüştüm.

Komünistlerin

uzun

zaman işkence ve zulümlerine uğrayan kişilerin veya ida­ resinde kalan insanların normal durumlarını az-çok kay­ bettiklerine bir kere daha inanmak zorunda kalmıştım.

Senatör Szedlecki'nin Ziyareti Lehistan senatörlerinden , "Şark Enstitüsü" fahri başkanı ve Promete Teşkilatı üyelerinden, Rus esiri milletlerin samimi dostu olan Senatör Szedlecki 28 Ağustos t 938 günü trenle Varşova'dan Köstence'ye geldi. Köstence'de Grand Hotel'de kaldığı günlerde kendisini bir kaç kere ziyaret ettim. Çok nazik, kibar ve alçak gönüllü idi. Mareşal Pilsudski 'nin yakın mücadele arkadışıdır. Kırım Türklerinin samimi dostu ol­ duğundan bir Tatar köyü görmeyi arzu etti. O günlerde, Po­ lonya' nın Poznan şehrindeki üniversitede iktisat tahsil eden Sabri Arıkan da Köstence'de bulunmakta idi. Onu da alarak üçümüz Azaplar köyüne gittik. Kız kardeşim Saliha'nın temiz ve iyi döşenmiş evine indik ve değerli senatörü orada misafir ettik. Klasik Kırım yemekleri ve çibörek yapmakta çok usta olan kardeşim, bize bunlardan bol bol ikram etti . Akşam ye234

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


mekten sonra çağırdığımız köylülerden on kadarı geldi. Se­ natör Szed lecki kendileri ile uzun uzun konuştu. Sabri Arıkan tercümanlık yaptı . Ertesi günü Köstence'ye döndük. Senatör bir süre Carmen Silva sayfiyesinde istirahat ettikten sonra Varşova'ya döndü. i kinci Dünya Savaşı sırasında Polonya'nın Almanlar tarafından işgal ve istilası günlerinde Szedlecki 'nin intihar etmiş olduğunu öğrendiğimiz zaman çok üzülmüştük. Büyük Leh vatanseveri esaret acısına dayanamad ı.

Yarıda Kalan Törenimiz Kırım Kurultay' ının açılışının 2 1 . yılını Bükreş'de büyük törenle kutlamaya karar vermiştik. Bunu Dobruca, Türkiye ve Polonya'da yaşayan münevver ve milliyetçi arkadaşlarımızın yardımı ve katılmaları ile gerçekleştirecektik. Büyük ha­ zırlıklara başlamıştık. Dobruca Türk Hars Birliği 'r-ı in ileri gelen üyeleri, Bükreş'deki üniversite öğrencilerimiz, müzik ve folklor ekiplerimiz tam randımanla çalışmaya girişmişlerdi. Afişlerin ve gazete ilanlarının kapsam ve mealleri yazılmıştı. Varşova'daki arkadaşlarımız adına l brahim Otar kardeşimizle daimi muhabere halinde idik. Hatta Kasım'ın ilk günlerinde Köstence'ye gelerek çalışmalarımıza katıldı ve yardım etti. Bükreş'deki talebelerimiz salon, afiş, radyoda konuşma saati alma, Romen devlet, bilim. siyaset ve parti adamlarıyla gö­ rüşme, beyanatlarını alma, davetiyeler bastırma işlerini ayar­ lama safhasına girmişlerdi. Tören 2 7 Kasım günü büyük Romen tarihçisi ve bilgini Prof. Nicolai lorga'nın yüksek hi­ mayesi altında yapılacaktı . Bükreş Radyosu' nda 25 dakikalık Kırım türkülerinden konser verilecekti . Dobruca' dan törene katılacaklar ve davetiyeleri olanlar için % 75 tren tenzilatı da alınmıştı. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

235


Bu toplantının ve törenin yapılmasını engelleyecek bir tek endişemiz vardı: Büyük Atatürk hasta idi ve son günlerini yaşıyordu . Bu yüzden l stanbul'daki arkadaşlarla ve bilhassa Cafer Seydahmet Kırımer Bey ' le daimi muhabere halinde idik. Romen gazetelerinin Türk gazetelerinden iktibas edip yayınladıkları sağlık raporlarını ve l stanbul Radyosıfnun sık sık verdiği bilgileri kaçırmadan okuyor, dinliyor ve takip edi­ yorduk. Nihayet 1 0 Kasım 1 938 sabahı saat 9.0S'de l stanbul Radyosu büyük Atatürk'ün öldüğünü, bütün Türk alemini derin bir yasa boğduğunu ağlamaklı titrek sesiyle bildirdi. Hepimiz radyolarımızın başında gözyaşlarımızı tutamadan donakaldık. Biraz sonra bu kara ve acı haber Bükreş Rad­ yosu'nda da yayınlandı. Bu haber Türkiye'deki Türkleri ol­ duğu gibi Dobruca' daki ve hatta bütün dünyadaki Türkleri yasa boğdu .

Bütün Törenler ve Eğlenceler Ertelendi Atatürk'ün ölümü üzerine 25, 26, 27 Kasım günlerinde Pazarcık, Köstence ve Bükreş'de yapılması kararlaştırılmış olan Kurultay törenlerinin ertelenmesine karar verdik ve bir aylık yas ilan ettik. Bayram münasebetiyle Dobruca Türk Hars Birliği şubeleri tarafından kasaba ve köylerde yapılması kararlaştırılan her türlü eğlence, toplantı ve müsamerelerin ve düğünlerin ertelenmesine karar verilmesini bildirdik ve bu isteğimiz bütün üyelerimiz ve halkımız tarafından dikkatle yerine getirildi.

Kral Naibi İle Görüşme Romanya Kralı Carol memleketindeki bütün siyasi partileri kapatmış, şahsi diktatörlüğünü ortaya koymuştu. Romanya'yı 236

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


on bölgeye ayırmış ve her birinin başına Rezident Regal ad ını verdiği birer şahsi temsilci koymuştu. Dobruca "Marea" adıyla ihdas ettiği bölgenin içine girmişti ve merkezi Kös­ tence idi. Reziden t Regal Köstence Belediye Sarayı ' nda otu­ ruyordu. Hiç bir siyasi partiye bağlı değildi ve Türklerin dostu olduğu söyleniyord u. Yeni rejime göre, her millet, azınlık olsun , çoğunluk olsun, dilini, dinini, geleneklerini okumak, öğrenmek ve gütmek hususlarında tam serbestliğe malik olacaktı. Bu haklar eskiden de vardı ama siyasi partilerin ik­ tidara gelmeleriyle tatbikatı , programına göre, değişiyordu. Şimdi haksızlıklar, kayırmalar, rüşvet alıp vermeler ortadan kaldırılacaktı. Yeni rejimin bu müsamahalı tutumundan ya­ rarlanmak için ben, Avukat Habibul lah ile Avukat Mennan 'ı yanıma alarak, Marea Rezident Regafinden huzuruna ka­ bulünü istedik. 25 Ekim 1 938 günü kabul edildik. Kendisine Dobruca Müslümanları adına bir muhtıra verdik. Muhtıra kapsamını sözle de anlattık.

SükQnetle dinledi "e di­

leklerimizin yerine getirilmesi için çalışacağır(ı ve servis amirlerine emir vereceğin i vaad etti. Eğitim ve okul iş­ lerimize ait olan dileklerimizin hallini eğitim müfettişliğine havale etti. Genel müfettişe gittik; isteklerimizi yazılı olarak verdik. Tetkik edeceğini , bir iki gün sonra gelmemizi söyledi. Üç gün sonra üçümüz tekrar gittik. Bizimle tartışmaya ve bizi atlatmaya çalıştı. Anlaşmaya varamadık. Muhtıramızı Cons­ tantin Sarri 'nin Köstence'de çıkardığı günlük Dobrogea }una gazetesinde yayınladık. Bundan elli tane alıp köylerdeki Dob­ ruca Türk Hars Birliği şubelerimize yolladık. Teşebbüs ve mü­ racaat ımızdan halkımızı bu suretle haberdar ettik ve bizi des­ teklemelerini istedik. Bu, halkımızı birliğe ve dayanışmaya çağırmak ve aynı zamanda bir uyarı başlangıcı idi. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

237


Rezident Regala verdiğimiz muhtıra şu noktaları kap­ sıyordu: 1 ) Şehir ve kasabalardaki l slam cemaatlerinin yeniden teşkili ve ıslahı ve tek statüye bağlanması; 2) Öğretmenlerimizin ve hocalarımızın durumlarının göz­ den geçirilerek tek statüye bağlanması, sabit ve müreffeh bir vaziyete getirilmesi; 3) Türk okullarının onarılması ; 4) Büyük Romanya'nın meydana getirilmesi uğrunda ya­ pılan savaşa girmiş ve dönmüş olan Müslümanların topraksız olanlarına toprak verilmesi; 5) Çoğunluğu Türk olan köylerde muhtarların ve sek­ reterlerin bunlardan olması; 6) Romenlerle birlikte yaşayan köylerde Türklerden de nisbet dairesinde konseylere üye seçilmesi. Muhtıramızı,

Romanya

kralına,

devletine

olan

sa­

dakatimizi ve güvenimizi tekrarlayarak ve Türklerin "Milli Uyanış Fırkası " na yazılacaklarını ve Kral ' ın yeni rejimini des­ tekleyeceklerini belirterek tamamladık. Bu muhtırayı yukarda isimleri geçen iki avukatla ben im­ zalad ık. Selim Abdülhakim Bey ne imzaladı ve ne bizimle birlikte Rezident Regala gitti . Sebebi şu imiş: Ben ve Mithat hala Köstence'deki "Mehmet Niyazi Cemiyeti "ni destekliyor ve onun üyeleri ile görüşüyormuşuz. Seminar Mezunları Ce­ miyeti Selim Bey'e danışmadan ve onun muvafakatini al­ madan iş yapıyormuş. Çocukça bulduğumuz bu sebeplerden ötürü 238

Selim

Bey'e darılmıyor,

gülümseyip geçiyorduk. KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Onunla tartışmaya girip dargınlık çıkarmak ve ipleri ko­ parmak istemiyordum. Bazı yerlerde onun yardımından ya­ rarlanmak mecburiyetinde idik. Bunu yerine göre sağlamayı başarıyorduk.

Cumhuriyet Bayramı Kutlandı 29 Ekim günü saat t O'da, Köstence Türk Okulu salonunda, Mehmet Niyazi Cemiyeti ' nin katılmasıyla Türkiye Cumhuriyet Bayramı ' nı kutladık. Törende Köstence Başkonsolosu, yar­ dımcısı ve katipleri, Göçmen Komisyonu üyeleri ve halk vardı. Salon dolmuştu, Atatürk'ün ve Carol'un resimleriyle süs­ lenmişti. Mithat Mennan, günün tarihi ile ilgili olarak ha­ zırladığım Türkçe yazıyı okudu. Ne yazık ki iyi okuyamadı ve mahcup oldu. Gençleri yetiştirmek için kendim konuşmadım. Konuşmadan sonra Atatürk'e ve cumhuriyete dair yazılmış şi,,,.

irler gençler tarafından okundu.

1 O Kasım günü Köstence Başkonsolosluğuna giderek Emel Mecmuası ve Dobruca Türk Hars Birliği adlarına Ata­ türk'ün ölümünden dolayı duyduğumuz acıyı bildirerek taziyet beyan ettim. Bükreş Büyükelçisi Hamdullah Suphi Tan rıöver'e aynı mealde bir telgraf gönderdim.

Köstence Müftülük Meselesinin Halli Köstence, Dobruca'nın merkezi sayılan ve halen nüfusu 1 20.000

olan

modern

bir

şehirdir.

Romanya'nın

Ka­

radeniz' de en büyük iskelesidir. Kuzey Dobruca'da yaşayan Kırım Türklerinin çoğun luğu Köstence il indedir. Bu şehir l 878'de eski, bakımsız, küçük rıhtımı harap idi. Nüfusu 20.000 kadardı. Romen ler bu şehri çabuk büyüttüler ve mo­ dern hale getirdiler. Bir tren yolu ile Bükreş 'e bağladılar. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

239


Köstence'yi büyük binalar, silolar, zahire anbarları , petrol boruları ve depoları, büyük rıhtımı ve gazinosu ile işlek bir liman şehir yaptı lar. Bugün nüfusunun çoğun luğunu Ro­ menler teşkil ederler. i kinci sırada Kırım Türkleri gelir. 1 878'de ise büyük çoğunluk Türklerde idi. Bu iki milletten başka Rum , Ermeni , Yahudi, Çingene, Bulgar da vardır. Kös­ tence'de bugün yaşayan Türklerin sayısı on bine yakındır. Şehrin orta kısımlarından kenarlara çekilmişlerdir. iktisadi ve kültür yönlerinden geridirler. Eskiden beri Türkiye'ye bağ­ lıdırlar ve bu sebeple zenginler çocuklarını daima l stanbul 'a gönderip okutmuşlardır. l stanbul'da okuyanların çoğu Ro­ manya'ya dönmemişler ve Dobruca Türklerine yararlı ol­ mamışlardır. Dönenler de sosyal ve siyasi hayatta önemli rol ve mevki sahibi olamamışlardır. Birinci Dünya Savaşı' ndan evvel Romen okullarında okuyup yetişen bir kaç subaydan, bir tek Hukuk Fakültesi 'ni bitiren Selim Abdülhakim'den ve iki tane Romen ilk öğretmen okulunu bitirenden başka kimse olmamıştır. Birinci Dünya Savaşı 'ndan sonra, bilhassa Selim Abdülhakim'in tavassut ve delaletiyle, Romen okullarına ve üniversitelerine giren Türklerin sayısı artmıştır. Bu itibarla, Dobruca Türklerinin Romen medeniyet ve kültürüne girişleri t 920 yılında başlamıştır denilebilir. Yine t 920 den sonra Pazarcık ve Silistre şehirlerinde çı­ karılmaya başlanan Türkçe gazetelerle Dobruca Türklerinin basın hayatı kuvvetlenmiştir. t 930 yılında çıkarmaya baş­ ladığımız Emel Mecmuası ile Kırım Türkleri arasında mil­ liyetçilik ve Kırımcılık cereyanı doğmuş ve teşkilatlanmıştır. Ü niversiteli gençlerimizi n , Mecidiye Müslüman Seminarı mezunlarının ve öğrencilerinin % 90 oranı Dobruca Türk Hars Birliği teşkilatımıza önder ve idareci olarak girmişlerdir. Bu 240

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


sayede, ruh unu fme/' in teşkil ettiği Dobruca Türk Hars Birliği Merkez icra Başkanlığı Dobruca'daki Türklerin dini, milli ve sosyal işlerinin düzenlenmesini ve yürütülmesini eline alır duruma gelmişti. Bunun en belirli iki misalini Köstence Müf­ tül ük meselesi ile Kral Carol'un kurduğu Partidu/ Renaşterii

Nationale'ye Dobruca Türk temsilcisinin seçtiril mesi ve kabul ettirilmesi teşkil etmektedir. Bu noktaya gelebilmek için, şahsi menfaat ve garazdan uzak, sırf milli menfaat ve hay­ siyet düşüncesiyle hareket edilmiştir. Dini ve kültürel mü­ esseselerin sorumluluk taşıyan mevkilerine milli vicdan ve imanına güvenilen idealist arkadaşlar getirilmiştir. Bu nazik ve hassas işlerde başarı sağlayabilmek için çok ihtiyatlı ve dikkatli ve ketQm hareket edilmiştir.

Köstence Müftülüğüne Bizim Adayımız Atandı t 938 yılının ilkbaharında Köstence Müftülük meselesinin ortaya çıktığını, adayımızın Mustafa Ahmet olduğunu; bunun karşısına Selim Abdülhakim Bey'in adayı Recep Begali 'nin çıktığını yazmıştım. O zamandan beri iki taraf kendi adayını tayin ettirmek için elden gelen gayret ve himmeti esir­ gemiyordu. Bizim adayımız kültür, karakter ve diploma ba­ kımlarından rakibine üstün olduğu gibi, Seminar Mezunları Cemiyeti ' nin ve Romanya Başmüftüsü Ethem Kurtmolla Efendi'nin de desteklerine sahipti . Bununla beraber, bu me­ seleyi ne yazı ve ne sözle açığa vurmaktan ve halkın ağzına düşürmekten ve dedikodu konusu yapmaktan daima ve dikkatle çekindik. Selim Bey'in haysiyet ve izzeti nefsini de koruduk. Selim Bey'le aramızın açılmasını önlemek için bir gün evine gittim ve Mustafa'nın atanmasına muvafakat et­ mesini, Recep'i tutmaktan vazgeçmesini ve aralarındaki farkı KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

24 1


uzun uzun anlatarak rica ettim. Çok yazık kendisini ikna edip fikrinden vazgeçi remedim. Mustafa'ya karşı şahsi kızgınlığı vardı ve bu sebeple onu istemiyordu. Selim Bey'in bu inatçı tutumu karşısında Mustafa'nın müftü olması için Başmüftü, Seminar Mezunlar Cemiyeti ile birlikte çalıştık ve muvaffak olduk. Bu kesin başarıya ulaşmak için bazı köylerdeki yakın ve teşkilatımıza dahil imam, hatip olan arkadaşlarımızdan Mezhepler Nezareti 'ne Mustafa Ahmefi istediklerine dair telgraflar

gönderttik.

Bu

olay

da

teşkilatımızın

kuv­

vetlendiğinin, tesanüdünün ve istediğini yaptırabileceğinin tezahürü ve delili oldu ve bizi sevindirdi. Selim Bey, bu sonucu ilk büyük başarısızlığı olarak kabul etti ve çok üzüldü. Ama kendisini şu sözlerimle teselli ettim: "Selim Bey, bizde bir atasözü vardır: ' Köp avuz bir bolsa, bir avuz cok bolur' Mustafa'nın kazanmasına sebep budur. Bu çoğunluğu hem Mustafa'nın kazandığı güven ve gösterdiği kabiliyet, hem de teşkilatımızın taktikli gayreti sağlamıştır. Bundan sonra teşkilatımız ve kadromuz dışında veya onlara aykırı olarak yapılmak istenilecek her mil let ve cemaat işi mutlaka başarısızlığa uğrayacaktır. Toplum işlerimizi hal­ kımızın menfaatlerine en uygun şekilde yapmaya karar verir ve bunun üzerinde birleşirsek daima başarı elde ederiz ve birbirimize daha sıkı bağlanırız. Teşkilatımızın ve halkımızın sizin tecrübelerinizden ve iş becerikliliğinizden yararlanmaya her zaman ihtiyacı vard ır. Bundan sonra cemaate ve hal­ kımıza ait işlerde mutlaka danışarak ve mutabık kalarak ha­ reket etmemiz şarttır. Sırası ve yeri gelince sizi başımızda görmekten asla çekinmeyiz" dedim. Selim Bey dediklerimi kabul ve tasdik eder göründü ve itiraz etmedi. 242

K iRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Kral Carol'un Diktatörlüğü Demir Muhafızlar' ın bazı aşırı taşkınlıkları ve siyasi ci­ nayetleri karşısında Romanya kralı Carol siyasi partileri ve parlamentoyu kapattı. Demir Muhafızlar' ın "kapitan "mı en yakın şefleriyle birlikte t 3 Ağustos t 938 gecesi kurşuna dizdird i . Şahsi diktatörlük idaresini kurdu; bir emirname ile

Frontul Renaşterii Nationale (Yeniden Doğan Milli Cephe) teşkilatını ilan etti. Romanya'yı on bölgeye ayırdı ve her bi­ rinin başına bir Rezident Regal (Kral Vekili) tayin etti. Dob­ ruca, " Marea" (Deniz bölgesi) adını aldı ve Rezident Regal olarak eski müsteşarlardan ton Otescu atandı. Buna genel sekreter olarak, Dobruca'yı ve Türkleri çok iyi tanıyan idare müfettişlerinden Radulescu Dobrogea atandı. F. R. N . rejimi Azınlı klar Kanunu çıkardı. Bu kanuna göre her azınlık millet öz

dilini,

dinini

ve

kültürünü

serbestçe

öğrenip

kul­

lanabilecek, parlamentoda seçeceği temsilcisi i le haklarını savunabilecekti . Aynı kanunla Azınlıklar Komiserliği ihdas edi lmiş ve başına Silviu Dragomir getirilmişti. Kurulan yeni rejim ve idareden halkımızı yararlandırma yolunu aramak bizim için önemli ve acele bir ödev oluyordu. Evvelemirde Parlamento'ya gönderilecek Türk temsilcisinin oybirliği veya oy çoğunluğu ile seçilmesi ve bunun Rezident Regafe kabul etti ril mesi gerekiyordu. Bu temsilciliğe en uygun ve layık ki­ şinin, her bakımdan, en az kusurlu olanın, Selim Abdülhakim Bey olduğunda şüphe edilemezdi. Bütün Dobruca Türk­ lüğünü en elverişli şekilde temsil edebilecek bu idi . Teşki lat ve kad romuz tarafından i leri sürülmesi ve desteklenmesi icap ediyordu. Bu işi ustalıkla yapmak vazifesi bana düşüyordu. Bu işte de başarı sağlamak gerekiyordu. Selim Bey çok iyi KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

243


Romence biliyordu. Pek çok Romen dostu vardı. Hukuk tah­ sili yapmış, ha.kim ve avukat olmuş, tecrübe görmüştü. Kös­ tence Belediye Başkan Yardımcılığı ' nda bulunmuştu. Halk adamı idi ve epey gencin Romen okullarında parasız ve yatılı olarak okumalarını sağlamıştı .

Birinci

Dünya Savaşı ' nda

yedek subay olarak Romen ordusunda hizmet etmiş, yüz­ başılığa kadar yükselmiş, nişan almış ve yaralanmıştı. iyi bir Romen

vatanseveri

sayılıyordu.

Teşkilatımızın

Köstence

kadrosuna dahildi. Nezaket ve ustalıkla idare edilmek şartıyla çok yararlar sağlayabilirdi. Dobruca'daki Türk aydınları ve milletseverleri arasında zihnen yaptığım mukayese ve mu­ hasebe sonunda Selim Abdülhakim üzerinde karar kıldım ve teşebbüse geçtim. i lk işim Selim Bey ile görüşmek oldu. Evine gittim ve kendisini yalnız olarak konuşmaya çağırdım. Kralı n niyet ve teşebbüsünden , yeni siyasi rejiminin he­ definden, halkımızın bunlardan nasıl yararlanabileceğinden bahsettim ve bu husustaki düşüncelerini sordum. Aynı gö­ rüşte

olduğumuzu

anladıktan

sonra,

kendisinin

Par­

lamentoda Dobruca Türklerinin temsilcisi olmasının uygun ve faydalı olacağını, bunu kabul etmesini teklif ettim . Yüzüme dikilen gözlerinde sevinçle karışık tereddüt ışıkları parladı. Üzgün bir sesle: "Bu iş gerçekleşemez. Bana karşı çıkacak ve engel olacak kişiler var" dedi ve bu kişilerin adlarını teker teker saymaya başladı . Karşı çıkma sebeplerinin ne ola­ bileceğini ileri sürdü. Olumlu bir sonuç alacaği mızdan ümit­ sizdi. Kendisine bütün bunları düşündüğümü, hepsine birer çare tasarladığımı ve başarı sağlama ümidimin kırılmadığını söyledim ve şöyle dedim: "Selim Bey, teşkilatımız ve kad­ rolarımız var. Bunları harekete geçirmeyi ve başarı sağlamayı üzerime alıyorum. Seni ve kendimi mahcup etmeyeceğime 244

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


inanıyorum. Temiz düşünce ve iyi yürekle birleşip elele ver­ diğimiz takdirde başaramayacağımız iş yoktur. " Bu sözlerim karşısında Selim Abdülhakim razı oldu, ama gene tereddüt ediyordu. Temaslarımın sonuçlarını almadan evvel hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi davranmasını ve bir kaç gün beklemesini söyledim. i lk görüştüğüm Müftü Mustafa Efendi oldu. Kendisine Kral 'ın teşebbüs ve kararından Dobruca Türkleri adına azami derecede yararlanmamız gerektiğini, Parlamentoda temsilci olarak Selim

Bey'in seçilmesinin

uygun ve faydalı olacağını ve bunun uzun izahını yaptım. Bu hususu Köstence'deki hocalarla görüşüp kendilerine kabul ettirmesini rica ettim. Seminar Mezunları Cemiyeti Başkanı zaten teşkilatımızın adamı idi ve kararımızdan çıkmazdı. Ro­ manya Başmüftüsü Ethem Kurtmolla Efendi 'yi ziyaret ettim ve mesele üzerinde mutabakatını sağladım. Avukat Ha­ bibullah , Mithat Mennan ve Hamdi Nusret arkadaşlarla gö­ rüştüm; d üşündüklerimi ve Selim Bey'e yaptığım teklifi uzun uzun

izah

ettim.

Hepsi

muvafık

buldular

ve

des­

tekleyeceklerini söylediler. Kendilerine ayrıca vazife ve iş düştüğün ü hatırlatarak, Habibullah 'ın bacanağı Mahmut Çe­ lebi'yi ve yakından tanıyıp sözünü geçireceklerini görüp bu işe razı etmesi , Mithat' ın kaimpederi Zekeriya Efendi'yi ve Hamdi'nin de tanıdıklarını görüp bu işe ikna ve razı etmeleri gerektiğini söyledim. Dr. Osman 'ı, dişçi Numan ' ı , Dr. l b­ rahim Temo'yu ve diğer bir kaç eşrafı kendim görüp meseleyi izah ettim. Köstence dışında olanlara telefon ve telgraf çe­ kerek toplanacağımız gün için çağırdım. Görev alan ar­ kadaşlar görüşecekleri ile görüşmüşler ve hepsinin ra­ zılıklarını almışlardı. Köstence ilinin ileri gelenlerinden yirmi kadar kişi ile Rezident Regafa müracaat edip Selim AbKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

245


dülhakim

Bey'i

Dobruca

Türklüğünün

Romen

Par­

lamentosu ' nda temsilcisi olarak takdim ve tavsiye etmemiz kalıyordu. Bu neticeyi aldıktan sonra Selim Bey' e gittim ve başarımızın sağlandığını müjdeledim. Çok memnun oldu ve teşekkür etti . Temsilci seçi ldikten sonra milli işlerimizde bi­ zimle daima danışmasının iyi ve faydalı olacağın ı , birlik ve dayanışmamızı ayakta tutmak için buna ihtiyaç olduğunu ıs­ rarla söyledim ve rica ettim. Söz verdi. Rezident Rega.le takdim edeceğimiz muhtıra üzerinde bir iki gün beraber ça­ lıştık ve muhtırayı hazırlad ık. Bu taslağı d iğer arkadaşlarla okuduk, muvafakatlarını aldık, hepimiz imzaladık ve bizimle birlikte Rezident Rega.fe gidecek olanlara da imza ettirdik.

Rezident Rega.le gideceğimiz gün ve saati, orda kimlerin konuşacağını ve ne konuşmaları gerekeceğini tesbit ettik ve kendilerine haber verdik. Rezident Regafden o gün ve saat için randevu aldık.

Rezident Regafin Kabulü

30 Ocak t 939 günü saat t t ·de Rezident Regal heyetimizi kabul etti ; muhtıramızı aldı. Selim Abdülhakim'in Frontul

Renaşterii Nationa/e'ye Dobruca Türklüğünün temsilcisi ola­ rak tavsiye ve teklif edilmiş olmasının isabetli ve kabule şayan olduğunu ve Türklerin Kral 'a, Devlet'e ve yeni rej ime karşı gösterdikleri iyi niyet ve d ürüst tutumdan dolayı mem­ nun olduğunu ve bunu Kral' a arzedeceğini bildirdi.

Rezident Regala sunulan muhtırayı imzalayanlar ve Selim Bey'i takdim ve teklif edenler şunlardı: Köstence Müftüsü Mustafa Ahmet, Romen ordusundan Albay Murtaza, Dr. Osman l brahim, diş tabibi Noman l brahim, veteriner Hüseyin Abdülhakim ve Abdurrahman Mustafa, Mecidiye Müslüman 246

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Seminarı l slam tari hi öğretmeni Sabri Refi , Seminar Mezun ları Cemiyeti Başkanı Mehmet Halim Vani, Dr. Naim Temo, Avukat Habibullah Mustafa, Av. Müstecib Hacı Fazıl ( Ü l­ küsal}, Av. Mithat Mennan, Av. Hamdi Nusret, Köstence eşrafından Ömer Lütfü , Süleyman Abdülhamit, Mahmut Çe­ lebi.

Temsilcimiz Şerefine Toplantı ve Ziyafet Birlik, tesanüt ve başarımızın kutlanması olarak 25 Mart 1 939

akşamı

Köstence' de

225

kişilik

bir

ziyafet

dü­

zenlenmesine karar verdik. Bazı siyasi ve askeri sebepler yüzünden bu toplantıyı ancak 20 Mayıs akşamı yapabildik. Başarımız ve Selim Bey hakkında Türkçe ve Romence epeyce konuşma yapıldı. Ziyafete yalnız Köstence'den değil , Dob­ ruca'nın bir çok kasaba ve köyünden katı lanlar oldu. Ziyafete başkanlık eden Başmüftü Ethem Kurtmolla Efendi old u , ilk kon uşmayı o yaptı. Romen gazeteciler de vardı ve onlardan da konuşanlar oldu. Bu toplantı ve ziyafet hakkında Hail< ga­ zetesinin 1 Haziran 1 939 tarihli sayısında uzun bilgi ve ya­ pılan konuşmaların bazı ları bulunmaktadır. Selim Bey'in resmi, ziyafete ve Rezident Regafe gelenlerin fotoğrafı bu­ lunmaktadır. Ha/l<'ın ilk sahifesinin beş sütununu dolduran merhum Cafer Seydahmet Bey'in ziyafette okunan mektubu çok anlamlıdır. i kinci sahifesinin üç sütununu dolduran benim konuşmam da önem taşımaktadır.

Parlamento Seçimleri ve Başarımız Dobruca'nın içinde bulunduğu Marea bölgesinden beş parlamenter seçilecekti . Seçim 1 Haziran 1 939 günü yapı ldı. Beş temsilcilik için sekiz aday vard ı. Beş Romen , iki Bulgar ve bir Türl<. Seçim sonunda dört Romen ile bir Türk'ün (Selim KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

247


Abdülhakim) seçildikleri anlaşıldı. i ki Bulgar ile bir Romen düşmüşlerdi. Bu sonuç Türklerin ve bilhassa teşkilatımızın ve kadrolarımızın başarısı sayılıyordu. Fakat bu başarının sır ve hikmetini

anlayan

az

insan

vardı.

Ama

halkımızın

maneviyatın ı kuvvetlendirmiş, teşkilatımızın ümit ve ce­ saretini artırmıştı . Milletvekilleri meclisinde oyla seçilmiş bir temsilcimiz ve Senato'da Kral 'ın tayini ile bulunan dini bir temsilcimiz ol­ muştu. Dini temsilcimiz 1 937 yılından beri Başmüftü olan Ethem Kurtmolla Efendi idi. Mecidiye Seminarı mezunu idi. Uzun yıllar Tulça müftülüğünde bulunmuştu. Gayemizi ve teşkilatımızın maksadını anlayan ve çalışmalarını destekleyen bir kişi idi. Çalışmalarımızın sonucu, sayıca az, fakat iman ve idealce kuvvetli kişilerin samimiyet ve feragatli çalışmaları sayesinde büyük başarılar sağlanacağı sabit olmuştu. i ki temsilcimizin gösterecekleri davranış ve tutum bu vesile ile gösterdiğimiz birliği , tesanüdü ve heyecanı ya artıracaklar yahut sar­ sacaklardı. Bizim hiç bir maddi menfaat, mevki ve şöhret gözetmeden çalışmaya devam etmekten ve kendilerinden anlayış, işbirliği ve samimiyet istemekten başka bir dileğimiz ' yoktu. Bir süre sonra ilçe ve bucak seçimleri yapılacaktı . Halkımızın büyük çoğunluğu ilçe ve bucak merkezlerinde ve köylerde yaşıyordu. Bunlar için yapılacak seçimlerde ilçe ve bucaklar için halkımızdan adaylar göstermek ve bunları seç­ tirip idare mekanizmasına sokmak gerekiyordu. Bunun için bir taraftan

temsilcilerimizin

mevkileri

ile

orantılı

oto­

ritelerinden faydalanmak, diğer taraftan teşkilat üyelerimizin birlik ve dayanışmasını sağlamak gerekiyordu. Yeni rejimin ve idarenin çıkardığı kanun lara göre yapılacak seçimler so248

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


nunda kurulacak idarelere hem erkek hem de kad ın Türkleri katıştırmak icap ediyordu. Yapılacak seçimlerde kadınlar da oy kullanacaklardı. Emel Mecmuası'nın 1 939 Haziran sa­ yısında bütün bu hususlara dair tavsiyelerimiz ve öğütlerimiz vardır.

Hamdullah Suphi Tanrıöver'le Temaslarım Eski Türk Ocakları kurucularından ve uzun zaman baş­ kanlığını yapanlardan Türkçü ve hatip Hamdullah Suphi Tan­ rıöver' i, 1 93 1 yılında Bükreş büyükelçisi olarak Ki;>stence'ye geldiği zaman tanımıştım.

1 932 yılında yaz tatilimi Ka­

radeniz kenarındaki Balçık kasabasında geçirmekte iken bu kasabaya gelen Elçi Bey'in hanımı Saide Hanımefendi ile iki oğlunu da tanımış, kendilerini Kraliçe Maria'nın Balçık'da yaptırdığı ve adını Hamdullah Bey'e verdirdiği "Tenha Yuva" sarayını gezdirmiştim. Saide Hanımefendi eşinin Bükreş'e elçi olarak gönderilmesinin sebebini şöyle izah etmişti : "Atatürk, kurduğu ' Halkevleri 'nin tutunması ve gençliği bu­ raya çekmek için Türk Ocakları 'nın kapatılmasını zaruri gördü. Hamdullah Bey'i de dışarı gönderdi" demişti. Bu du­ rumdan memnun olmadığını hissettirmişti . Bükreş'e her gidişimde Büyükelçiliğe uğrar, Hamdullah S. Tanrıöver'i ziyaret ederdim. Bir gidişimde Büyükelçilik müs­ teşarı Selim Sarper' le beni şu sözlerle tanıştırmıştı: "Kırım Türklerinden Türkçü avukat Müstecib . " Hamdullah Bey' le bazan makamında ve bazan elçiliğin güzel bahçesinde uzun uzun konuşurduk. Tarihin derinliklerine daldığımız zaman Üstad coşar, heyecanlanırdı. Rusya'nın Türklüğün en büyük belası olduğun u , vahşi ve merhametsiz bir siyasetle esir Türkleri yok etmeye çalıştığını, bugünkü Sovyetler Birliği 'nin KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

249


dostluğuna asla inanmamak gerektiğini, ölüsünün bile Tür­ kiye'nin üstüne devrilse ezeceğini söylerdi. Türkiye'yi Rus­ luğun

hışmından

korumak gerektiğini,

Moskova'yı

kış­

kırtmanın zararlar doğuracağını ileri sürerdi. Kırım'ın dağ eteklerinde, şurasında, burasında tutunup kalmış olan Türk­ leri n , maalesef, fazla bir şey yapmak kudret ve kuvvetine malik olmadıklarını iddia ederdi . Bu görüşünü benim ce­ saretimi kırmak için söylemed iğini, bilakis çalışmalarımızı ve fedakarlığımızı

takdir ettiğin i ,

Pazarcık'da Gençler Der­

neği 'nin çıkardığı Birlik gazetesinde çalışanlara bizi misal olarak gösterdiğini,

bunların

kendisinden

para aldıkları

zaman bir kısmını gazeteye sarf ettiklerini ve bir kısmını kendileri yediklerini, buna milliyetçilik denilmeyeceğini söy­ ledi. Köylere çıkıp halkla görüşmediklerinden, abone parası toplamadıklarından, Birlil<'i ancak kendisi para verdiği tak­ dirde çıkardıklarından, buna çalışmak denilmeyeceğinden bahsetti.

Başka

bir görüşmemizde

Birlikçilerin

benden

şikayet ettiklerini görünce kendilerine şunları söylediğini bil­ dirdi: "Kırım Türkçülüğü yapmak, Kırımlıların Kırım'a göç­ melerini istemek bir suç değil , bi lakis bir idealdir. Aleyhinde bulunduğunuz Müsteci b'i ben takdir ediyorum. Çalışarak, didinerek, köy köy abone toplayarak mecmuasını her ay muntazaman ve 40 sahife olarak çıkarıyor. Siz neden dört sahifelik bir gazeteyi üç ayda bir çıkaramıyorsunuz? ide­ alistler her zorluğu yenerler, her engeli yıkarlar. Siz idealist değil misiniz? " diye uyarmalarda bulunduğunu söylemişti . Köstence'de DobruCil ve Türk/er kitabımı çıkarıp kendisine bir kaç tane sunduğum zaman bana yirmi bin ley ( t 50 Türk lirası) yardımda bulunmuş ve beni tebrik etmişti. 250

K iRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


1 934 yazında üç arkadaşımla birlikte köyleri dolaşmak ve aboneleri toplamak üzere geziye çıktığımda Carmen Silva'da isti rahatta bulunan Hamdullah Suphi Tanrıöver'i ziyaret etmiştik. O sırada Dobruca'dan Türkiye'ye göç başlamıştı . Kendisi Türkiye adına Romanya ile bir göç anlaşması imzalamıştı. Halkın mal ve mülkünü çok ucuza satıp ve hatta bir kısmını parasız bırakıp göçtüğünden yakındığım zaman bana gülerek: "Merak etme, sizin Kırımlıları göçürmüyorum" demişti. Halbuki Kırımlılardan da göçen çoktu, hatta Gelincik adındaki köy o sırada tamamen göçmüş, evlerinin damlarındaki kiremitler tamamen satılmış ve yalnız duvarları kalmıştı. 1 939 içinde H. S. Tanrıöver'i bir ziyaretimde beni Bü­ yükelçilik için satın aldığı binanın bahçesine çıkarmış ve orada bir kanepeye oturarak uzun boylu konuşmuştuk. " Bu­ rada bizi kimse dinlemez" demişti. Bu konuşma sırasında, Japonya' n ın 30 milyonluk bir Mançukuo imparatorluğu ku­ rarak Asya kıtasına yayıl maya başladığını, bununla da ye­ tinmeyerek Çin 'in içerisine daldığını söylemiş, Japonya'nın ne yapmak istediği hususundaki mütalaasını sormuştum. Bir an zihnini tarihin uzun geçmişinde gezdirir gibi d urmuş ve "Çin insan deryasıdır, 600 milyondur. Bu deryanın içine hangi millet düşmüşse erimiştir, Çinlileşmiştir. Çin tarihinde bunun misali çoktur. Bu sebeple Japonlar muvaffak ola­ mayacaklardır" demişti. Japonya'nın malik olduğu üstün silah , teknik ve kültür sayesinde muvaffak olabileceği ka­ naatinde olduğumu söylemiştim . i kinci Dünya Savaşı herşeyi alt üst etti. Japonya adalarına çekilmek zorunluğunda kald ı. Mançukuo i mparatorluğu ortadan silindi. 1 942 Şubat'ında Berlin 'den Bükreş'e gelmiştim. HamKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

25 1


dullah Suphi Tanrıöver' i ziyaret ettim. Benden Almanlarla ne yaptığımızı sordu. Görüşmelerimizi anlattım. "Almanların gerçek maksatlarını ve bize karşı olan tutumlarını henüz tam olarak

keşfedemedik.

Ama

ümitliyiz,

bir

şeyler

ko­

parabileceğimizi umuyoruz" , dedim. Bana: "Almanlar umu­ miyetle haris ve egoist insanlardır. Hele Nazi Partisi ve Hitler başka milletlere fazla bir hak ve hürriyet vermek taraftarı gö­ rün müyorlar. Hem sana şunu haber vereyim: Almanlar harbi kaybedeceklerdir. Bunun emarelerini şimdiden görüyorum. Yüksek rütbeli bir çok Romen ve Fin subayları ile konuştum, kanaatimi bunların söylediklerinden edindim. i şinizi buna göre hesaplayın " dedi. Bükreş'den Berlin'e dönüp bir süre kaldıktan sonra Hamdullah Suphi Tanrıöver'in söylediklerine hak verdim ve ben de aynı kanaate geldim. 1 944 yılının sonbahar günlerinden birinde Hamdullah Suphi Tanrıöver'i Ankara Palas Oteli ' nde ziyaret ettim. Üz­ gündü. Sebebini sorduğumda, bana: "Müstecib, Rus sürüleri çok sevdiğim Romanya'yı istila ettiler. Romenler iyi ve samimi insanlardır. Buna üzülüyorum. i kinci bir üzüntüm, yıllarca üzerinde çalıştığım ve kurtarmaya didindiğim Ga­ gauzlardır. Besarabya'daki iki yüz elli bin Gagauz ırkdaşım Rus komünistlerin eline düştü. Bütün gayretlerim heba oldu. Bunlar kim bilir ne işkencelere uğrayacaklar! " dedi. Üstad ı l stanbul , Horhor'daki konağında bir kaç kere ziyaret ettim. 1 955'de Cafer Seydahmet Bey ile birlikte ziyaret etmiş ve yanında tam bir saat kalmış, uzun uzun dertleşmiştik. Son defa, 1 967'nin yazında, Köprü'den Kadıköy'e giden vapurda görmüştüm. Şuurunda zayıflama başladığını anlayarak üzül­ müştüm. Sonra çok geçmeden vefat etti. 252

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Emel Mecmuası Latin Harfleriyle Çıkmağa

Başlıyor Türkiye'deki harf devrimine uyarak biz de Emel Mec­ muast'nı çoktan beri Latin harfleri ile çıkarmak istiyorduk. Fakat bunları satın alacak imkandan yoksunduk. Uzun za­ mandan beri bazı yazıların başlıklarını Latin harfi olan Romen harfleri ile diziyord uk. Nihayet Haziran 1 939 içinde Bük­ reş' den , çeşit punto 200 kg. harf satın aldım ve Temmuz 1 939 sayısını yeni Türk harfleri dediğimiz Latin harfleri ile çı­ kardık. Temmuz'dan itibaren Latin harflerine geçeceğimizi Emef in Haziran sayısında ilan etmiştik. Bunu okuyan Ayaz l shaki Bey çok kızmış. Bana tam dört sahife bir mektup gön­ derdi. Bu hareketimizi şiddetle protesto ediyor, ağır sözler kullanıyord u. Bu hareketimiz "milli mücadele cephesinden ayrılmak " , "Bolşeviklerin kuyruğuna takılmak " , "şuursuzluk" ve hatta " milli davaya h ıyanet" imiş. Ayaz Bey'in bu kadar sinirlenmiş ve saldırmış olmasına hayret ettim ve liderlik vasfına yakıştırmadım. Kendisine yumuşak bir cevap yazdım. Türkiye Türklüğünün harf inkılabına uymamızda, birlik ve te­ sanüt bakımından, fayda olduğunu bildirdim. Bu mektubuma cevap vermedi.

Romanya'da Durum Gerginleşiyor Hitler'in Avustuıya'yı işgali , Çekoslovakya'daki Südet Al­ manlarını ilhak etmesi, Danzig meselesinde Polonya ile an­ laşmazlığa d üşmesi, Nazi Almanyası'nın büyük bir savaşa hazırlandığını anlatıyor, Avrupa'nın huzurunu kaçırıyordu. Berlin-Roma-Tokyo Mihveri Batılı demokrat devletlere mey­ dan okumaya başlamıştı. Bunların baskıları arttıkça küçük KiRiM YOLUNDA B i R ÖMÜR

253


memleketler ne yapacaklarını şaşırmışlardı.

l ngiltere ve

Fransa'nın garantilerine güvenemiyorlardı. Mihver'le iyi ge­ çinmeye çalışıyorlar, bir taraftan da durumun gerektirdiği askeri tedbirleri alıyorlardı. Kral Carol, 27 Şubat günü, yeni anayasanın yıldönümü münasebetiyle, hükumet erkan ını ve F. R. N. üyelerini sa­ rayına toplamıştı. Türk temsilcisi Selim Abdülhakim ile de t O dakika konuşmuş; kendisine Türklerin Dobruca'dan göç­ melerinden ötürü müteessir olduğur.u söylemiş. Selim Bey Kral 'a Marea Rezident Regalf nin Türklerin göçmelerini ön­ lemek için Türklere bazı "iyilikler" yapacağını söylemiş. Kral: "Çok iyi olur, yapsın " demiş. Selim Bey bu vesile ile Cafer Bey'e bir mektup yazarak l stanbul'daki Cumhuriyet ga­ zetesinde kendisinin resminin ve hakkında bir yazının çık­ masını sağlamasını rica etmemi istedi ve iki resmini verdi. Cafer Bey'e 6 Mart tarihinde mektup yazdım, Selim Bey'in arzusunu bildirerek resimlerini gönderdim. Fakat ne resim ne yazı çıktı. Bütün Avrupa'da meydana gelen bu huzursuz hava yü­ zünden ve bunun etkisiyle Romanya'da zuhur eden iç ger­ ginlik sebebiyle seferberlik ilan edildi. Üç avukat arkadaş Habibullah, Mithat ve Hamdi yedek subaylığa alındılar. Eme/' in basıldığı Dobrogea }una matbaasında çalışan işçiler askere alındı.

Toplantılar

ertelendi.

Buna

rağmen ,

ar­

kadaşımız Selim Ortay'ın Kmm lstil<la/ Davası kitabını diz­ meye devam ettik ve bir müddet sonra bastı k. Nisan ayı içinde siyasi ve askeri fırtına biraz yavaşladı; as­ kere alınanların bir kısmı terhis edildi. Bu arada, 28 Haziran günü, Mecidiye Seminarı mezunlarından Sebat Hüseyin ile 254

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Lütfiye adındaki kızımız Kazım'ın çaldığı tanju eşliğinde Bükreş Radyosu ' nda 1 5 dakikalık bir milli konser verdiler. Bükreş Radyo Dergisi 'Tatar milli türkülerini söyleyen tenor" diye kapağına Sebat'ın güzel ve büyük bir fotosunu koydu. Sebat Hüseyin bizimle birlikte Polonya seyahatine katılmış, kaldığımız şehir ve kasabalarda l stanbul ve Kırım türküleri, l talyan şarkıları söylemiş ve takdir edilmişti. Halen Bükreş Konservatuarı' nda çalıştığını ve itibar görd üğünü işitiyoruz. Mecidiye Müslüman Seminarı müdürü Dragomirescu bu yıl içinde Seminar'ın açılışının 50. yı lını kutlamak istediğini ve bu hususta kendisine yardım etmemi istedi . Bu kutlama tö­ reninin büyük ve şümullü olmasını sağlama hususunda Emel kadrosunun ve arkadaşlarımın her türlü yardımı yapacağını vaad ettim. Mecidiye Müslüman

Seminarı 'nda asil ve vekil

öğ­

retmenler vardı. Vekil öğretmenlerden Abdullah Latif adında karaktersiz ve ahlaksız birisini Selim Bey'in asil olarak tayin ettirmiş olması, aramızda anlaşmazlık çıkmasına yol açtı. Bu öğretmenin bir Romen kadınla gayrimeşru yaşadığı, domuz eti yediği halk arasında söyleniyor ve nefret uyandırıyordu. Bu öğretmeni öğrenciler sevmiyorlardı. Bunun Seminar'dan çı­ karılması ve yerine daha iyi bir öğretmenin tayin edilmesi ge­ rekirken, vekillikten asilliğe yükseltilmesi Seminar Mezunlar Cemiyeti tarafından da ve teşkilatımızca da hiç iyi görülmedi ve bu bakımdan Selim Bey'in bu hareketi kınand ı.

Değerli Misafirlerimize Ziyaret 1 939 yılının 1 7 Temmuz' unda Ayaz l shaki Bey, 6 Ağus­ tos'unda Mehmet Emin Resulzade Bey eşi ile birlikte PoKIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

255


lonya'dan Köstence'ye gelmişler, istirahat ediyorlardı. Ken­ dileri ile sık sık görüşüyor, Avrupa'nın, dünyanın ve bilhassa Türklüğün gelecek mukadderatı üzerinde uzun uzun ko­ nuşuyorduk. 1 3 Ağustos günü şereflerine Köstence'nin Zeçe May lokantasında, Dobruca Türk Hars Birliği Merkez Yö­ netimi adına 50 kişilik bir ziyafet verdik. O günlerde Carmen Silva banyolarında istirahat etmekte olan Polonyalı Prof. Tomkewicz ile eşini de ziyafete çağırdık. Geldiler. Samimi ve sıcak bir hava içinde geçen ziyafet sonunda Türkçe uzun ve Fransızca kısa bir konuşma yaptım. Ayaz ve Mehmet Emin Beyler Türkçe, Prof. Tomkewicz Fransızca cevaplar verdiler. Bu ziyafet ve konuşmalar hakkında Emel Mecmuasl nın t 939 yılı Ağustos sayısında tafsilat bulunmaktadır. Ağustos içinde cereyan etmekte olan çok önemli olaylar Avrupa'nın tehlikeli bir devreye girdiğini, Almanya'da savaş hazırlıklarının tamamlandığını gösteriyor; bu durumu ka­ mufle etmek için Almanya ile Sovyetler arasında bir taraftan dostluk

paktları

imzalanıyordu.

Gelecek

günlerin

.

do­

ğuracakları durumları ve bunların sonuçlarını merak ve he­ yecanla bekliyor; bir takım ihtimal ve tahminler yürütüyor, bunlara

göre

tutacağımız

hareket

hattın ı

tesbite

ça­

lışıyorduk. Ayaz Bey ziyafetteki konuşmasında " Kardeşlerim! Dün­ yanın yeniden çok dalgalandığı ve tekrar karışmağa başladığı bir sıradayız. Bunun sonunda Sovyet Rusya'nın yeniden par­ çalandığına ve bir takım yeni devletlerin kurulduğuna şahit olacağız. Kurulacak bu yeni devletler ' Promete'ye dahil mil­ letlere ve bizim Türk illerine ait olacaktır. Rusya'nın ilk par­ çalanma tarihi olan 1 9 1 7' deki hazırlıksızlığımız şimdi yoktur. 256

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Bugün artık bütün devlet merkezlerinde her Türk ilinin istiklal davasının mahiyet ve ehemmiyeti anlaşılmış ve hepsi için ayrı ayrı dosyalar açılmıştır. Fakat kardeşlerim, mukaddes haklarımızın tanınması ve haklı davalarımızın kazanılması için, her şeyden evvel bir şartın varlığına muhtacız ki , o da, anlaşmak ve birleşmektir. Evvela siz Kırımlılar kendi aranızda, l dil-Urallılar, Azerbaycanlılar, Türkistanlılar, Şimali Kaf­ kasyalılar kendi aralarında, sonra hepimiz öz aramızda tam surette anlaşmalı ve birleşmeliyiz! " demiştir. Mehmet Emin Resulzade Bey: " Biz Dobruca'nın güneşli sahillerine biraz sıcaklık alarak rahatlanmak için gelmiştik; fakat tabiat bizden bu lütfunu esirgedi . Beis yok. Çünkü biz burada yaşayan Kırımlı kardeşlerimizin hararetiyle karşılaştık ve ısındık. Bizi asıl sevindiren ve ısıtan hararet, kardeş Türk Ü lkeleri arasındaki hararettir. "Son günlerde bütün dünya yeniden çalkalanmaya ve sarsılmaya, millet ve memleketlerin mukadderatı ve hakları bahis mevzuu olmaya başlamıştır. Bu meyanda da Rus mahkOmu milletlerin ve bilhassa biz Türklerin de mühim yer işgal edeceklerine şüphe yoktur. Rusya'nın parçalanacağı , mahkOm Türk illerinin kurtulacağı muhakkak v e yakındır. B u mesut ve şerefli g ü n için birleşelim v e hazırlanalım" de­ miştir. i kinci Dünya Savaşı 'nın arefesinde söylenen bu sözler, Rus esiri mil letimizin kurtulacağı hakkında beslenen ümitlerin ne kadar canlı ve yaygın olduğunu göstermektedir. Ne yazık ki, olaylar beklediğimizin tamamen aksine cereyan etmiş ve ümitlerimiz gerçekleşmemiştir. Milletimizin daha karanlık günler görmesi mukaddermiş. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

257


Polonyalı Prof. Tomkewicz, konuşmasında, teşekkür et­ tikten sonra şöyle demiştir. " Emel Mecmuası müdürü ile birlikte dolaştığım bir iki Kırım Türk köyünde halkınızla temas ettim. Anladım ki, milletiniz öz yurdu Kırım ' ı candan seviyor ve onun kurtuluş savaşına hararetle katılıyor ve hazırlanıyor. i nanıyorum ki sizin de yurdunuz kurtulacak ve milletiniz ona hakim ve sahip olacaktır. Leh milletinin isteği ve menfaati bu yoldadır" demiştir.

Fakir Talebelerimize Yardım Hür olsun, esir olsun, bir milletin ve bir toplumun varlığını koruması, yükselmesi , esirlikten kurtulması, h ür ise bekasını devam ettirmesi ve zenginlemesi, kişilerin okumalarına, günün şart ve isteklerine göre yetişmelerine bağlıdır. Bu se­ beple milletin ve toplumun gelecek nesillerini teşkil edecek ve işlerini ellerine alacak gençlerin okumaları , kültürlü ve aydın insanlar olarak yetişmeleri zaruridir. Çocukları ve gençleri okumayan ve yüksek tahsil görmeyen milletler ve toplumlar ezilmeye, sürünmeye ve esir kalmaya mah­ kumdurlar. Bu düşüncelerle Emel sahifelerinde " fakir Ta­ lebelere Yardım" sütunu açtık, para topladık. Yazılar yazdık.

Emef in t 939 Eylül sayısında ilk yardımı yapanların adlarını, verdikleri paraları, köylerini ve şehirlerini ilan ettik. Toplanan ve toplanacak olan paraları üniversitelerde, liselerde, sanat okullarında okuyan ve yardıma ihtiyacı olan talebelerimize dağıtacağımızı açıkladık. Yardım gören talebelerimizin tah­ sillerini bitirip işe girmelerinden ve para kazanmalarından sonra, ileride okuyacak fakir talebelere yardım edilmesi için, aldıkları yardımları geri vereceklerine, milli ideale ve men­ faatlere aykırı hareket ve faaliyetlete bulunmayacaklarına dair 258

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


taahhütname imzalamalarını şart koştuk. Böylece yardım gören talebelerimizin dürüst ve milliyetçi olmaların ı sağ­ lamaya çalıştık. Toplanan paraları verenlerin adlarını ve yar­ dım miktarlarını ara ara mecmuamızda il.in ettik.

İkinci Dünya Savaşı Başladı 1 Eylül 1 939 sabah saat 5'de Hitler' in, sınırlarına yığdığı yüz binlerce askerlerinin Polonya'ya saldırmasını emretmesi üzerine i kinci Dünya Savaşı kanlı bir şekilde başlamış oldu. Hitler, bu cüretli harekete Stalin ile anlaştıktan sonra gi­ rişmiştir. Stalin, Almanya'yı evvelA Polonya'ya saldırtacak, l ngiltere ile Fransa'nın garanti verdikleri Polonya'yı korumak için Almanya'ya savaş açacaklarını düşünecek, Almanya'nın uzun sürecek bu savaşta yıpranıp zayıflamasın ı görecek ve sonunda Sovyetler Birliği Avrupa'da sözünü geçiren ve is­ tediğini dikte eden tek büyük kuvvet olarak kalacak. . . Na­ zilerin Sovyet Rusya'ya saldıracağını aklına getirmiyordu. Fransa'nın çabucak yıkılıp teslim olacağını, l ngiltere'nin Av­ rupa kıtasını hemen terk edi p adasına kaçacağını hayalinden geçirmiyordu. Hitler'le anlaşmasından dolayı Polonya'nın üçte birini, Litvanya, Letonya ve Estonya devletlerini eline geçirmişti, büyümüştü. Nazi Almanyası 'nın Sovyet Rusya ile anlaşması , sal­ dırmazlık paktı i mzalaması ve dostumuz Polonya'ya sal­ dırması Rus esiri bütün Türk mücahitlerini çok incitmiş, hayal kırıklığına uğratmış ve adeta aleyhine isyan ettirmişti . Kırım istiklAI davasının önderi ve ideologu, milli hareketinin baş­ kanı olan Cafer Seydahmet Kırımer, Dobruca'daki milliyetçi ve teşkilata mensup arkadaşlarımızdan 1 5 gencin , sembolik olarak, Lehistan ordusuna gönüllü yazılmasına karar verdiğini KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

259


ve bu kararın hemen yerine getirilmesini bildirdi. Başta kar­ deşim Necib olmak üzere on beş kişilik bir gönüllü listesi yaptık. Bu listede en değerli arkadaşlarımız bulunuyordu. Hepsi buna can ve gönülden razı oldu. Bu işten Selim Ab­ dülhakim Bey'e haber verd im. 6 Eylül 'de Bükreş'e gittim, Selim Bey'i bularak Lehistan Büyükelçiliği ' ne birlikte git­ memizi ve gönüllüler hususunda konuşmamızı teklif ettim. Selim Bey' in Romen hükCımetinden gerekli müsaadeyi almak için çalışmasını rica ettim. Selim Bey çok işi olduğunu ve gi­ demeyeceğin i ve mazur görülmesini söyledi, gitmekten çe­ kindi. 7 Eylül günü saat 1 1 'de Polonya Büyükelçiliği ' ne yalnız gittim. Büyükelçi tarafından kabul edildim. Ziyaret mak­ sadımı anlattım. Büyükelçi çok mütehassis olduğunu, gö­ n üllü gençler işini ataşemiliteri albaya havale ederek onunla görüşmemi söyledi. Albaya gittim ve meseleyi anlattım. Çok mütehassis oldu, teşekkür etti . Bana: "Gönüllü olarak bize yardım etmek isteyen başkaları ve bizimkiler de var. Biz hepsi için Romen hükOmeti nezdinde teşebbüse geçtik, ne cevap alacağımızı henüz bilmiyoruz. Romanya kendi du­ rumundan korkuyor; Almanya'ya ve Sovyetler' e karşı çok çekingen davranıyor. Siz bize listenizi veriniz. Olumlu sonuç alırsak size bildiririz" dedi ve tekrar teşekkür ederek böyle bir günde kendilerine karşı gösterdiğimiz dostluktan çok duy­ gulandığını söyledi. Bu görüşmelerimi Selim Bey' e ve diğer arkadaşlara naklettim. Bundan sonra geçen bir kaç gün içinde Polonya' daki savaş durumu çok değişti. Lehistan Almanlar ve Ruslar tarafından işgal edildi. Lehistan Dışişleri Bakanı ile bazı hükOmet ve ordu erkanı Romanya'ya sığındılar. Po­ lonya' da bulunan Türk liderleri , talebelerimizden bir kısmı Romanya'ya ve Köstence'ye geldiler. Bunlar arasında Azer260

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


baycanlı Mehmet Emin Resulzade ve Kazım Dadaş da vardı. Kazım Dadaş Leh ordusunda tank subayı idi. Lehli hanımını ve oğlunu bırakıp sığınmıştı. Zavallı Polonya büyük bir he­ zimete ve istilaya uğramıştı. Bahtsız ve mazlumdu. Oradaki Tatar

kardeşlerimiz

de

öteye

beriye

kaçışmışlar,

sı­

ğınmışlardı. Pek çoğu Ruslara esir düşmüş ve bunlardan bir kısmı alınıp bilinmeyen semtlere götürülmüştü. Sonradan bunlardan bazılarının öldürüldüklerini duyduk. Gdansk şeh­ rinde hakim olan Aslan Mirza Kryczynski Almanlar tarafından kurşuna dizilmişti . Polonya'nın yıkılışı ve yeniden Ruslarla Almanlar arasında paylaşılması bize çok etki yaptı ve ümit­ sizlik ve üzüntü verdi.

Ruslar Finlandiya'ya Saldırdı 30 Kasım 1 939 sabah saat 8'de Ruslar, kendisinden çok küçük, fakat çok yiğit ve kahraman Finlandiya'ya saldırdı. Stalin'in bu cüreti , Hitler ile anlaşmasından doğuyordu. Ken­ disine " Dur!" diyen kuvvet yoktu. l ngiltere ile Fransa Nazi Al­ manyası ile savaşa girmişti. Amerika henüz sahnede gö­ rünmüyordu. i ki diktatör Avrupa'yı nüfuz bölgesi olarak paylaşmıştı .

Erzincan Zelzelesi ve Yardım 1 939 yılının 2 7 Aralık gecesi Erzincan kasabasında ve ci­ varında meydana gelen yer deprenmesi son unda kasabanın ve civar köylerin yıkılması , elli bin kişinin ölmesi , yüz binden fazla insanın evsiz ve barksız kalması Dobruca Türklerini de büyük üzüntüye koydu. Bu tabii felaket karşısında Dobruca Türklerinin duygusuz ve kayıtsız kalması asla doğru ola­ mazdı. Hemen Selim Abdülhakim Bey'e gittim. Erzincan KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

26 1


felaketine uğramış olan kardeşlerimize bizim de yardımda bulunmamız gerektiğini söyledim. Tereddütsüz kabul etti. Ondan çıkıp Senato'daki dini temsilcimiz ve başmüftümüz E.them Kurtmolla E.fendi 'ye gidip aynı şeyi söyledim. Mem­ n uniyetle katılıp çalışacağını söyledi. Aramıza Romanya Türk Okulları E.nspektörü Zahit Boztuna'yı da alarak dört kişilik bir " Anadolu Zelzele Felaketzedelerine Yardım Merkez Ko­ misyonu" kurduk. Başkan olarak Selim Abdülhakim Bey'i, genel sekreter olarak beni seçtiler. Her ilde müftünün baş­ kanlığı altında birer altkomisyon teşkilini ve hemen yardım toplanmasına geçilmesini kararlaştırdık; birer mektupla Müf­ tülüklere bildirdik. Talimatımız gereğince müftünün baş­ kanlığında üçer veya beşer kişilik birer altkomisyon kuruldu. Türk

halkına

hitap

ederek

bastırdığımız

binlerce

be­

yannameyi dağıttık. Para ve eşya yardımları toplanmaya başlandı. Merkez Yardım Komisyon u adına Romanya içişleri Bakanlığı ' ndan aldığımız 80 A No. ' lu ve 4 Ocak 1 940 tarihli ruhsatname üzerine dört (Köstence, Tulça, Pazarcık ve Si­ listre) ilden toplanan ve yekQnu 2. 744.473 leye; 8.480 parça eşyaya baliğ olan yardımları Bükreş Büyükelçiliğimize teslim ettik. Bunları Yardım Merkez Komisyonu Başkanı Selim Ab­ dülhakim ve genel sekreteri Müstecib H. Fazıl ( Ü lküsal) im­ zaları ile yazdığımız bir yazı ile verdik ve Türkiye'ye gön­ derilmesine delalet ve vesatet edilmesini talep ve rica ettik.

Mehmet Emin Resulzade İle Hamdullah Suphi Tanrıöver'i Karşıladık 1 940 yılının 23 Haziran 'ında Türkiye'den gelen Büyükelçi Hamdullah Suphi Tanrıöver'i Mehmet E.min Resulzade Bey ile Köstence'de karşıladık. Tanrıöver Cafer Bey'den getirdiği mektubu verdi. Mehmet E.min Bey'in Bükreş'de oturmasını, 262

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


yaşamasını sağlayacağını bildirdi. Büyükelçiyi Bükreş'e teşyi ettik. Ertesi gün Mehmet Emin Bey'le Bükreş'e gittik; Meh­ met Emin Bey Kiryazi Oteli ' ne yerleşti. Ertesi gün kendisini sabah ziyaret ettim. Çok üzgündü. Sebebini sord um. " Bu sabah elbisemi ütületmek üzere garsondan terziye gön­ derdim. Mevcut paramı pantalonumun arka cebinde unut­ muşum. Elbisem geri getirildiği zaman param yoktu, on pa­ rasız kaldım" dedi. Hemen birlikte en yakın karakola gittik. Başkomisere Mehmet Emin Bey'i tanıttım ve başına geleni anlattım. Başkomiser terzinin adresini sordu, söyledik. Ko­ miser: "Merak etmeyin , ben meseleyi hallederim ve size haber veririm " dedi. Henüz bir saat kadar geçmişti, otele bir polis geldi ve Mehmet Emin Bey'e: "Buyurun paralarınızı alın! " diyerek bir tomar zloti (Leh parası) uzattı. Tam 1 400 zloti idi. Emin Bey sevindi ve teşekkür ederek polise 1 00 zloti bahşiş verdi. O günü Bükreş Ü niversitesi ' nde okuyan talebelerimizi zi­ yaret ettim. Kendilerine Mehmet Emin Resulzade hakkında bilgi verdim. Kendisini ara sıra yoklamalarını, hizmetine koşmalarını tavsiye ve tenbih ettim. Polonya'nın istila ve işgalinden sonra Romanya'ya gelmiş olan Ayaz l shaki ve Sait Şamil beyler l stan bul'a gitmişlerdi. Orada kalacaklardı. Bükreş'e yerleşmiş olan Mehmet Emin Bey'le mek­ tuplaşıyoruz. Bükreş'den ve Lehlilerle yaptığı görüşmelerden bilgi veriyordu. Paris'de yeni bir Polonya hükOmetinin ku­ rulacağını, bizim gönüllüler meselesini bu hükOmetin ele alacağını öğrendiğini yazıyordu. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

263


Prof. Dr. Babinger'in Ziyareti O sıralarda Yaş Ü niversitesi ' nde profesörlük yapan ta­ nınmış türkologlardan Prof. Dr. Babinger l stanbul'dan gel­ mişti.

Evime

geldi.

Bir süre konuştuk. Emefin oku­ yucularından idi. Bana l stanbul' daki çalışmalarından, bazı kütüphanelerde bulunan elyazmalarının mikrofilimlerini çek­ tiğinden , bunları çekmek için Türk memurların ı atlattığından böbürlenerek ve gülerek bahsed ince canım sıkıldı. i nsanın kendisine iyilik ve hizmet edenlere teşekkür etmesi ge­ rekmez mi? diye karşıladım.

Aleyhimizde Yeni Bir Provokasyon Bükreş'de yayınlanan Curentul (Akım) gazetesinde Dob­ ruca'daki Müslümanlar arasında Tatarcılık yapan bir grup bulunduğu ve bunun zararlı faaliyetler yaptığı yazıldı. Bük­ reş'e giderek gazetenin yazı işleri müdürünü gördüm. Bu yazını n kimin tarafından gönderilmiş veya yazılmış olduğunu sordum. Bu yazının Dobruca'dan geldiğin i , fakat isim ve­ remeyeceğini söyledi . Bu yazının Dobruca Müslümanları arasında ikilik çıkarmaktan menfaat uman ve komünistlerin oyununa alet olan birisi tarafından gönderilmiş olacağını, bu tutumun ve fitnenin Romanya için de hayırlı olmadığını an­ lattım. Dobruca'daki Müslümanlar arasında Türklere ve Türk­ lüğe

karşı

bir

Tatarcılık

cereyanı

bulunmadığını,

ama

1 783'den sonra Kırım 'dan Dobruca'ya gelip yerleşen Kırım asıllı Türkler (fatarlar) bulunduğunu, bunların Ruslar ve ko­ münistlere karşı yayın yaptıkların ı , dergi ve gazete çı­ kardıklarını, teşkilat kurduklarını ve bu çalışmaların mahiyet ve maksatlarını izah ettim. Bu çalışmaların başında bu264

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


lunduğumu ,

bunun

sorumluluğunu

taşıd ığımı,

bu

fa­

aliyetimizin Sovyetler Birliği'nin parçalanması ve Rus ol­ mayan milletlerin t\ür ve egemen hale gelmeleri gayesini güttüğünü, bunun Romanya için de faydalı olduğunu söy­ ledim. Beni dikkatle dinledi ve tasvip etti. Konuşmamız so­ nunda yazının Köstence muhabirinden geldiğin i , ama mu­ habire

kimin

verdiğini

sorup

öğreneceğini

ve

bana

bildireceğini vaad etti . Bir süre sonra bu yazının, hiç bek­ lemediğimiz ve şüphe etmediğimiz birisi, Köstence Baş­ konsolosluğu' nda katiplik yapan ve bize dost görünen Şev­ ket Musa tarafından verildiğini öğrendik, üzüldük. Bu yazılardan Büyükelçi Hamdullah Suphi Tanrıöver'e de bahsettim. Ü züntü duydu ve bu işte kasıt · bulunduğunu, kendi imzamla Curentul gazetesinde bir tekzip yazmamı söyledi ve gazetenin tekzibi yayınlaması için tavassut ede­ bileceğini de sözüne ekledi. Elçi beyin tavassutuna lüzum kalmadan tekzibim Curentul gazetesinde yayınladı. Pazarcık şehrindeki mahut muhaliflerimiz Türk Birliği gazetesinde

Curentul gazetesindeki yazıya da yeni isnat ve iftiralar ilave ederek bir yazı yazdı. H. S. Tan rıöver'e bundan da bahsettim. Çok kızd ı . Kendilerine gerekli uyarmayı yapacağını vaad etti. . Curentul ve Türk Birliği gazetelerinde yayınlanan iftiralara

Halk gazetesinde cevap verdim. Bu yazıma cevap veren çıkmadı.

Mehmet Emin Resulzade İle Enteresan Bir Konuşma 1 940 yılının ilk ayında Mehmet Emin Resulzade Bükreş'de iken benden Yusuf Akçura Bey'in 1 928 Türk Yıll eseri ile Yana

Milli Yu/ ve Yaş Türkistan dergilerinin Sovyetler Birliği'ndeki KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

265


Türklerin nüfusları hakkında çıkmış yazıların bulunduğu sa­ yılarını ve kendisinin Lehçe'ye çevrilmiş Azerbaycan kitabını istedi. Hepsini gönderdim. Bu dergilerden ve eserden çok önemli bir mesele için istifade etmek zorunda bulunduğunu bildirdi. Bir süre sonra Bükreş'e gittiğimde kendisini ziyaret ettim; beni evinde yemeğe alıkoydu. Mühim bir makama Kafkasya Konfederasyonu hakkında bir rapor verdiğini söy­ ledi ve raporun muhtevasından kısaca şöyle bahsetti : "Türkiye

menfaatleri

bakımından

Kafkasya

Kon-

federasyonu 'nun faydaları iki yönden mütalaa ve tahlil edi­ lebilinir: 1 - 1 5 milyonluk bir kitleden teşekkül eden bu Kon­ federasyon Rus tehlikesinin Türkiye'yi doğrudan tehdit et­ mesine engel olacaktır. 2- Bu konfederasyon müstakil olduğu takdirde yakın (komşu) ve de uzak olan büyük devletlerden hiç birisinin bunun üzerinde bir hak ve hakimiyet iddiasına sebep bu­ lunmaz. Bundan en çok yararlanacak devlet Türkiye olacaktır. Çünkü Kafkasya'da çoğunluğu teşkil edenler Türkler ve Müslümanlardır. Bunların Türkiye'nin harsi, siyasi ve eko­ nomik etkileri altında kalması gayet tabiidir. Böyle olmakla beraber büyük komşumuzun rekabetini uyandırmayacak ve Konfederasyon ' u meydana getiren Hristiyan milletlerden herhangi birisinin bir yabancı devletin müdahalesini is­ temesine sebebiyet vermeyecektir. Kafkasya Konfederasyonu'nun müstakil bir varlık olarak ya­ şaması, Kafkasya milletleri arasında karşılıklı emniyet ve itimadı doğuracak ve neticede bu bölgedeki asayişi devam ettirecektir. 266

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Türkiye -jeopolitik durumu sebebiyle- Kafkasya Kon­ federasyonu ve Sadabad Paktı milletleri arasında siklet mer­ kezi rolünü oynayacak ve Yakın Doğu durumunu nazım va­ zifesini uhdesine almış olacaktır. Kafkasya Konfederasyonu ' na Türkistan' ı almak mümkün olabilir. Zaten aramızdaki Hazar denizi müşterek hudut işini görmektedir. Bu suretle Türkiye büyük bir Türk ve Müslüman devletler ve milletler kitlesi ortasında ve başında bulunarak Sovyetler'in güneye inmesine ve l slam dünyasına girmesine mani olacak, aynı zamanda Avrupa emperyalizminin doğuya yayılmasına set teşkil edebilecektir. Bu mütalaa ve dü­ şüncelerini kapsayan raporum, bunu alan makamlar ta­ rafından takdir ve memnuniyetle karşılandı" dedi. Bu düşüncelerine karşı hürmetim olduğunu söyledikten sonra Mehmet Emin Bey'e fikrimi açıkladım. Birer Türk yurdu olan Kırım'ı ve l dil-Ural ' ı tasavvur ettiği Türk ve l slam kit­ lesinin dışında bırakmış olmasından memnun olmadığımı söyledim ve bu iki memleket hakkındaki düşüncelerini sor­ dum. Mehmet Emin Bey şu cevabı verdi: " Kırım tarihen bir Türk yurdudur. Fakat jeopolitik durumu bakımından Kafkasya Konfederasyonu 'na giremez. Türkiye ile de kuvvetli bağı olamaz. Bundan başka, Kırım'ın nüfusu maalesef çok az. Diğer milletler karşısında çoğunluğu tu­ tamamakta. Kırım Ukrayna' nın veya diğer Batı lı devletlerin nüfuz bölgesine düşmektedir. Kırım bu devletlerle bir şey yapmağa çalışırsa bence daha iyi olur" dedi. Mehmet Emin Bey'e şu karşılığı verdim: KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

267


" Kırım yarımadası Kafkasya'nın bir devamı sayılır. i kisini ayıran bir Kerç boğazı , bu iki bölgenin bir bütün sayılmasına engel teşkil etmez. Azak denizi ikisi arasında bir müşterek sınır olabilir. Kırım'daki Türk nüfusuna gelince: Yarımadada Türk hakimiyetinin kurulması halinde Türk nüfusunun hızla artması mümkündür. Çünkü Kırım dışında yaşayan mil­ yonlarca Kırımlı vardır. Bunların Kırım'a nakil ve iskanı Türk­ lüğün buraya hakimiyetine bağlıdır. Yarımadadaki Türk nü­ fusunun

azlığı Kırım'ın Kafkasya Konfederasyonu ' na l girmesine ve slam camiasına katılmasına engel olmamalıdır. Türklüğün dayanışmasına önem vermek gerek olduğu gibi, Kırım yarımadasının stratejik bakımdan Türkiye ve Kaf­ kasya'nın

savunmaları

ıçın

önemli

olduğu

da

unu­

tulmamalıdır. Çarlık Balkanlar'a inmek için ve Kafkasya'yı ele geçirmeden evvel Kırım yarımadasının zaptını lüzumlu gör­ medi mi? Doğacak bir Ukrayna için de aynı mülahaza varit olabilir" dedim. Mehmet Emin Bey idil-Ural hakkında şu d üşüncelerini açıkladı: " i dil-Ural Türkleri , Rusların uzun senelerce tehcir ve iskan siyaseti yüzünden, maalesef, çok dağılmışlardır. Bunlar ara­ sında kompakt Rus kitleleri bulunmaktadır. idil-Urallı Türk­ lerin müstakil bir devlet kurmaları cidden güçtür. Sonra l dil­ Urallılar ile Kafkasyalılar arasında Ruslar ve Don Kazakları i dil-Ural Bunlar Tatarlarının Kafkasya Kon­

vardır.

federasyonu'na katılmalarına engel olacaklardır" dedi. Kendisine cevap olarak şunları söyledim: " l dil-Urallılar Kafkasya'ya Kuzey'den doğrudan doğruya 268

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


bağlanamasalar bile, doğudan Türkistan vasıtasıyla bağ­ lanabilirler. Çünkü ikisi sınırdaştır" dedim. Mehmet Emin Bey bu cevaplanma itiraz etmedi . " Evet, bu meseleler ileride hadiselerin de yardımiyle halledilebilir" dedi. Mehmet Emin Bey'den şunu sordum: "Vaktiyle gizli bir Türk Cephesi ' kurulmuş ve çalışmaya başlamıştı. Bundan bir daha ses çıkmadı, ne oldu ? " E m i n Bey şu cevabı verd i : "Bu iş bir kaç bakımdan pratik değildi: Promete bakımından, Kafkasya Konfederasyonu ba­ kımından

ve

birbirimize

fiilen

yardım

edememek

ba­

kımından . . . Mesel& Ukrayna Kırım'a askeri bir tecavüzde bulunsa,

Azerbaycan

Kuzey

Kafkasya'dan

veya

Gür­

cistan'dan geçerek ordusu ile Kırım'a nasıl yardım edebilir? Yahut l ran Azerbaycan 'a tecavüz ederse Kırım bize nasıl yardım edebilir? Yahut Ruslar l dil-Ural 'a tecavüz ederlerse bizler l dil-Ural 'a nasıl yardım gönderebiliriz?" dedi . Bugünkü vasıtalar, uçaklar, füzeler ve sair silahlarla yardım etmenin nasıl mümkün olduğunu 1 940 başlarında tasavvur etmek olamıyordu. Halbuki bugün ( 1 97 1 'de) siyasi, iktisadi ve askeri yardımlarda bulunmanı n nasıl mümkün ve kolay olduğu görülmektedir. i leride bunun daha da artacağına şüphe edilemez. 'Türkl ük Cephesi ve Dayanışması "nı teşkil etmek ve ya­ şatmak, Türklüğün geleceği ve selameti için yalnız faydalı değil lüzumlu ve zarurid ir. Anglo-Sakson, Latin , Slav, Arap gibi büyük kitleler birleşmeye doğru giderlerken sayıları yüz milyonu bulan Türklerin bir cephe halinde dayanışma yolunu aramamaları hiç doğru değildir. Bu yolun açılması ve gerKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

269


çekleştirilme çaresinin aranması, evvelemirde, müstakil ve ileri Türkiye Türklerine düşer. Esir Türklerin çocukları bunu bütün gayretleriyle destekleyeceklerdir.

Başmüftülük Köstence'de Yerleşiyor Mecidiye Müslüman

Seminarı

mezunlarından

Ethem

Kurtmolla Efendi yirmi beş yıldan beri Tulça müftüsü idi. Tecrübeli ve zeki idi. Romenlerden çok tanıdığı ve dostu vardı . 1 937 yılının 27 Şubat'ında Romanya Müslümanları Başmüftüsü ünvanını almıştı, ama özel bir Başmüftülük binası yoktu. Nihayet 1 940 yılının ilkbaharında Köstence'de özel bir bina kiralanarak Başmüftülük bu binaya yerleşti. Bu mü­ nasebetle 29 Mayıs 1 940 tarihinde Köstence'deki 1 . . Carol Camii'nde, hükQmet erkanının ve Müslüman hocalarının ve münevverlerinin iştirakleriyle, dua töreni yapılmış, Başmüftü Ethem Efendi'yi öven konuşmalar yapılmış ve temennilerde bulunulmuştur. Komünist hükQmet Başmüftülüğü lağvetmiştir. Bütün Romanya Müslümanları için Köstence'de bir tek Müftü bı­ rakmıştır.

Romanya'da Değişiklik 1 940 Yılının ilkbahar aylarında Avrupa'da büyük ve önemli olaylar cereyan etti : Alman orduları Norveç'i, Da­ nimarka'yı, Hollanda'yı , Belçika'yı ve Fransa'yı işgal ettiler. Daha sonra Berlin ve Roma hükQmetlerinin zoruyla, Romanya Kuzey Bukovina ile Besarabya'yı Sovyetler'e, Transilvanya'yı Macarlara, Güney Dobruca'yı Bulgarlara, bir tek kurşun at­ madan , teslim etmek mecburiyetinde kaldı. Romanya top­ rağından 99. 738 km2 ve n üfusundan 6.82 1 .000 insan kay270

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


betti. Bu kayıplardan Kral i l . Carol sorumlu tutuldu. Kral son bir kaç sene içinde istikrarsız bir siyaset gütmüş, diktatörlük yapmaya kalkmış, Demir Muhafızlar'ın Şef ini ve bir çok ar­ kadaşını öldürtmüş, memlekette huzursuzluk doğurmuştu. Yahut doğan huzursuzluğu yatıştırmayı başaramamış, büs­ bütün artırmıştı. Neticede, General Antonescu Demir Mu­ hafız teşkilatının başına geçerek idareyi eline aldı ve Kral 'ı memleketinden kovdu. Kral 'ın menkul ve gayrimenkul 60 milyon dolarlık servetine el kondu. Oğlu Mihai kral il.in edil­ di. General Antonescu ilk işi olarak Almanya'dan toprak bü­ tünlüğünün ve istiklAlinin garantilenmesini istedi. Hitler bunu hemen vaad etti ve Romanya'ya eğitimci adı altında bir mil­ yona yakın asker soktu. Bunlar bir yıl sonra Romen orduları ile birlikte Sovyetler Birliği 'ne karşı savaş il.in edeceklerdi . Ro­ menlerin Almanlarla birlikte Sovyetlere karşı savaşa ha­ zırlandıkları iyice seziliyordu. Memlekette hızlı bir tempo ile hayat pahalılaşıyor, işler ve kazançlar duruyordu. Emefin aboneleri ödenmiyordu; çıkması ve yaşaması zorlaşıyordu. Arkadaşların çoğu, bilhassa en yakın yardımcım kardeşim Necib askerdi. Halk gazetesi zaten çıkmak imkAnını kay­ betmişti . Halkımız ve gençlerimiz yüzlerce Türkiye'ye gö­ çüyordu. Dayanağımız sarsılıyor ve yıkılmaya yüz tutuyordu. KAğıt sarfiyatına tahdid konulmuştu. Emef i üçüncü hamur kağıda basmak ve onu da pahalı satın almak mecburiyetinde idik. Bu durum içinde 1 939 yılının abonelerini 1 940 yazında toplamamız imkAnsız hale geliyordu. Nitekim toplamadık, toplamaya teşebbüs bile etmedik. Güney Dobruca'nın Bul­ garlara

bırakılacağını

duymaya

başladığım

zaman.

Pa­

zarcık'daki yarım milyon ley değerindeki evimi, Emel arKIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

27 1


kadaşım Musa Hacı Abdullah'a 225 bin leye satmıştım. Bu para ile hem Emef i bir yıl daha yaşattım, hem de ailemin nafakasını te'min ettim. 1 940'ın son ayında Türkiye'ye hicret ettiğim

ve

ailemle

birlikte

Çankırı

kasabasındaki

ka­

imbiraderlerimin yanına geldiğim zaman bu paradan elimde 40 bin ley (400 lira) kalmış idi. Kırk bin leyi Köstence'de 400 Türk lirasına çevirtmiştim. Türkiye'ye bu kadar para ile hicret ettik. Türkiye'ye hicret etmek zorunluğunu duyduğumu ilk kez kardeşim ve sırdaşım Necib'e açtım, sebeplerini izah ettim. Neticede bana hak verdi . Durumu ve düşündüklerimi ls­ tanbul' da bulunan Cafer Seyd lhmet Kırımer'e yazdım. Ken­ disinden aldığım 26 Haziran 1 940 tarihli cevabında aynen şöyle yazıyordu: "Şimdilik umumi vaziyet tamamıyla ta­ savvur ve tahminlerimizin hilafına inkişaf etti . Bu yeni va­ ziyetin neticeleri tabiidir ki Balkanlar'ı da bulacaktır. Her halde görüşülecek, kararlaştırılacak meseleler hem çok, hem de mühimdir. Senin buraya gelmen iyi olur. Ancak bu sırada orayı büsbütün bırakmamız bilmem ki ne derecede isabetli olur. Her halde bu ciheti düşünerek, temin ederek hareket edeceğini tahmin etmekteyim . " Cafer Bey'in böylece muvafakatini aldıktan sonra Necib'le birlikte diğer merkez yönetim arkadaşlarını da toplayıp gö­ rüştük. Emef in bu durumda çıkarılamayacağına ve ailemi emniyet altına almak için onu Türkiye'ye götürüp ağa­ beylerinin yanına bırakmam gerektiğine karar verdik. Tem­ muz ortalarında Köstence'den l stanbul'a son seferini yapacak olan Transilvania vapuru ile eşimi ve kızım 1 7 aylık Ü lkü 'yü lstanbul 'a, oradan da Zonguldak yoluyla ve trenle Çankırı 'ya 272

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


götürüp kaimvaldemin ve kaimbiraderlerimin yanına bı­ raktım. Tekrar Romanya'ya Köstence'deki Emef in başına dönmek üzere 30 Ağustos t 940 günü Romen vapuru ile ls­ tanbul ' dan ayrıldım. Emef in Eyl ül t 940 sayısında " Parçalanan Dobruca ve Türkler" başlığı ile sekiz sahifelik yazımda, Dobruca ve genel olarak Balkanlar'daki Türklerin eski ve yeni durumlarını, zih­ niyet ve teşkilat bakımından gerilik ve zayıflıklarını inceliyor ve sefaletlerinin üç sebepten ileri geldiğini açıklıyordum: t Yaşadıkları

memleketlerin

yüksek

ilim

çevrelerine

-

gi­

rememeleri , 2- Hurafeler telkin eden gericilerin ve yobazların etkilerinden kurtulamamaları , 3- Kültürel, siyasi ve iktisadi kuruluşlardan yoksun olmaları.

Ayaz İshaki Bey'le Bazı Yazışmalarım Ayaz l shaki Bey l stanbul'a döndükten sonra gönderdiği mektuplardan t 7 Şubat t 940 tarihlisinde i dil-Urallı mü­ cahitlerin Varşova'dan ve Berlin 'den çıkıp gelmediklerine üzülüyor, bunların Romanya'ya gelip gelmediklerini so­ ruyordu .

Finlandiya'daki kardeşlerinin d urumlarının ağır­

laştığına üzülüyor, Akibetlerinden endişeleniyord u . Çünkü onlar da Fin gönüllü ordusuna katılmışlar, Ruslara karşı sa­ vaşmışlar ve hattA bunlardan iki subayın şehit olduğunu öğ­ renmişti. Bu iki subayın isimlerini de yazıyordu: Hasan oğlu Feyzi ve BilAI oğlu Süleyman . Bir çok idil-Urallı Türkün de Kızıl Ordu'dan Finlilere esir düştüklerini bildiriyordu. Ken­ disinin Finland iya'ya çağrıldığını , ama Varşova ve Berlin 'den gelecek

arkadaşlarını bekleyeceğini yazıyordu . Kızıl Ordu'dan esir düşen l dil-Urall ıların milli davalarını kav­

ramaları için bende bulunan Yana Milli Yuf dergilerini ve Milli KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

273


Bayrak gazetelerini ve diğer milli neşriyatı Finlandiya'ya göndermemi ve bazı kitapları da l stanbul'a kendisine yol­ lamamı istiyordu ve adresler veriyordu. Finlandiya'ya Emel kolleksiyonu göndermemi de rica ediyordu. Bu mektubu , önemine binaen, lstanbul'dan Köstence'ye hareket eden Azerbeycanlı Ali Azertekin eliyle gönderiyordu. Ali Azertekin 22 Şubat 1 940 tarihli mektubunu Bük­ reş' den gönderdi ve zarfında Ayaz Bey'in mektubu da vardı . A l i Azertekin mektubunda, lstanbul 'dan Leh dostumuz Baczkowski ile birlikte gelip hemen Bükreş'e hareket etmek zorunda kaldığını ve bana uğrayamadığını bildirerek özür diliyordu. Ayaz l shaki Bey Paris'den 1 9 Mart 1 940 tarihli bir mektup gönderdi. Bunda: lstanbul' a dönen Ali Azertekin vasıtasıyla beklediği Paris'e

kitapları almadığını bildiriyor, bunları mutlaka

göndermemi

istiyor,

yakında

Finlandiya'ya

gi­

deceğini, Finlandiya'nın Sovyetler'le sulh yapmak mec­ buriyetinde kaldığın ı , Paris'de Dr. Mir Yakup ve Sait Şamil Beyler'le görüşmekte olduğunu anlatıyor ve ilişikte gön­ derdiği mektubu Bükreş'deki Mehmet Emin Resulzade Bey'e iletmemi istiyordu. Mehmet Emin Resulzade Bey, Bükreş'den aldığım 1 9 Haziran 1 940 tarihli mektubunda, "Epey zaman geçti , son mektubunuza cevap veremedim,

beni

mazur görünüz.

Hadiseler ne aksi istikamette inkişaf etti? Hayret etmek iti­ yadında olmayanlar bile şimdi hayretler içinde kaldılar. Koca Fransa'nın kısa bir zamanda amana geldiğini görünce, Eylül faciası esnasında zavallı Lehleri tenkid edenler mutlaka ibret almışlardır. Bakalım, daha neler olacak? l ngiltere mücadeleyi 274

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


yürüteceğim diyor. Fakat Almanya'yı kıt'ada yıkarak par­ çalayacak kuvvet nerede? Rusya mı? Londra Moskova ile tekrar kur yapmaya başladı . Fakat Rusya'nın kurtaracağı bir vaziyet var mıdır? Uzun bir mücadele neticesinde Garp devletleri gibi Almanya'nın da bitap düşeceğini tahmin eden Stalin de aldanmıştır. Bakalım hadisat ne gösterir? Her halde tarihten, pek de kestirilemeyen yollarla da olsa, hadiselerin sonunu milli gayelerimiz için elverişli bir şekle koymasını te­ menni edelim" diyordu.

Dobruca ve Türkler Kitabımı Yayınladım Bir yıldan beri malzemesini topladığım Dobruca. ve Türkler kitabımı t 940 ortalarında Emefin Latin harfleriyle dizdirip yayınladım. Sattığım evimin parasından bir kısmını buna harcadım. H.S. Tanrıöver de ZO bin ley yardım etti. Cafer Bey'e gönderdiğim kitap için şunları yazıyordu: "Senin Dob­

ruca. ve Türkleri daha ciddi olarak tetkik edemedim. Epeyce mehaz bulmuş ve ilmi yolda yazmışsın. Eser, her halde benim istediğim gibi, ciddi bir mahiyet arz ediyor. Şayan-ı tebriksin . Bükreş gazetelerinin alakadar olmaları da hepimizi memnun etti . " Emekli general Hüseyin Hüsnü Erkilet, lstanbul' da çıkan

Son Posta gazetesinin 3 ve 4 Eylül 1 940 günlü sayılarında bu kitabım hakkında iki uzun makale yayınlayarak şunları ya­ zıyordu: "Gerçi adı Dobruca. ve Türkler olmak itibariyle insan, bu kitabı eline al ınca Dobruca'nın mahdut stepleri, kır ve bataklıkları içinde sıkılacağını ve yah ut bir sürü coğrafya ve etnoğrafya isim ve istatistikleri arasında bunalacafiını zan­ nediyor; fakat okumağa başlayınca, bir taraftan kıymetli mü­ ellif Müstecib 'in saf bir su kadar açık, temiz, kolay ve tatlı KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR .

275


üslubunun, diğer cihetten de tabiatla tarihi hayalde can­ landıran ve hadiselere vücut ve hareket veren te' lif, tertip ve ifade tarzının esiri olarak bitirmeden kitabı elinden bırakamaz oluyor" dedikten sonra makalesini şu cümlelerle kapatıyor: "Bu kitabı her Türk'e okumayı tavsiye ederiz. Çünkü bu kitabı okurken yalnız Dobruca'da değil, bütün Türk dünya ve ta­ rihinde gezmiş ve büyük ırkımızın büyük hikayesini gözden geçirmiş olursunuz. " Kitabım yayınlandığı sırada Balkan memleketlerinde ve Ma­ caristan' da bir tetkik gezisi yapmakta olan gazeteci Mahmut Necmeddin Deliorman Bükreş'den gönderdiği 5 Eylül 1 940 tarihli kısa mektubunda şöyle yazıyordu:

" Dobruca ve Türkler namındaki büyük ve kıymetli eserinizi dört geceden beri okuyorum. Ne Deliorman, ne Dobruca ve ne de ekalliyet halinde yaşamakta olan Türkler hakkında şimdiye kadar bu derece kıymetli bir eser görmedim. Bi­ naenaleyh sizi tebrik ederim . Eserinizden

bir çok

mehazlar yaparak

l stanbul

ga­

zetelerinde Deliorman ve Kırım Türklerinin h ukukunu -sırası düştükçe ve mümkün oldukça- müdafaaya çalışacağım" di­ yordu.

Türkiye'ye Temelli Gidişim Eşimi ve kızımı Çankırı 'da bırakıp 30 Ağustos günü Ro­ manya'ya döndükten sonra Köstence'de üç ay kaldım. Emef in bir kaç sayısını daha çıkardım. Kira ile oturduğum evin alt katta Emef in mürettiphanesinin dışındaki odalarını boşalttım. Bir tek odada yatıp kalkıyordum. Diğer büyük bir odayı Alman subayı işgal etti. Bu sırada Köstence'ye çok sa276

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


yıda Alm;ın subayı ve askeri gelmişti. Yayınlara sansür ko­ nuldu.

Romanya'da tam

savaş

havası

doğmuştu.

Ro­

manya'da yalnız yaşamam ve çalışmam zorlaşmıştı. Emefi devam ettirme imkanı kalmamıştı. Bu durum karşısında Tür­ kiye'ye temelli olarak gitmemde zaruret olduğunu kardeşim Necib'e ve merkez kadro arkadaşlara söyledim. Onlar da tasvip ettiler. Bu vaziyeti ve kararı Cafer Bey'e bildirdim. Cafer Bey 1 3 Kasım 1 940 tarihli cevabında şöyle diyordu: "28 Ekim 1 940 tarihli mektubunu aldım. Bazı dostlar ve kar­ deşlerle görüştüm. Mecmuayı ( Emeli) senin düşündüğün tarzda kapamaktan başka çare olmadığı anlaşılıyor. Mu­ vakkaten tatil kaydı ve bunun esbab-ı mOcibesi yollu yaz­ dığın cümle doğrudur. Binaenaleyh bu meselede aramızda mutabakat var. Senin gelmen meselesi : Tabiidir ki bizim bu­ rada tahmin edemeyeceğimiz vaziyetler ve mecburiyetler olabilir. Bizim için şclyan-ı arzu olan bir hareket orada ta­ mamıyla makas bir netice verebilir. " Bu karar ve tasviplerden sonra, benim yokluğumda, Necib ve arkadaşların nasıl hareket edecekleri hususunu da ka­ rarlaştırdık. Benim Aralık içinde Türkiye'ye dönmem ke­ sinleşmiş oldu ve döndüm.

Güney Dobruca'nın Bulgarlara Bırakılması 1 940 yılının Eylül başlarında Romenler Güney Dobruca denilen Durostor (Silistre) ve Kaliyakra (Pazarcık) vilayetlerini Bulgarlara bırakmak maksadıyla boşaltmağa başladılar. Bu iki ilden çıkan Romenler ve Kutsulahlar (Makedonyalı Romenler) büyük sayıda Kuzey Dobruca denilen Köstence ve Tulça il­ lerine göçüp yerleşiyorlardı . Bu arada pek çok Türk de bun­ larla beraber Bulgarlardan kaçıyordu. Dobruca'da huzur ve KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

277


sükQn kalmamıştı. Kuzey Dobruca'daki Bulgarlar da Güney Dobruca'ya göçüyorlardı . Bu, bir çeşit mübadele usulü idi. Ama Kuzey'den Güney'e giden 35

-

40 bin Bulgar'a karşı

Güney'den Kuzey'e gelen 80 bin Romen ve Kutsulah vardı . Bulgarların bıraktıkları evler Romen göçmenlere ye­ tişmiyord u. Fazlası Romen ve Türk köylerine ve evlerine yerleştiriliyordu. Bu da ayrı bir sıkıntı doğruyordu. Güney Dobruca'dan bu sırada çıkıp Türkiye'ye göçenlerin sayısı beş bin kadardı . Bunların evleri , tarlaları ve eşyası Bulgarlar ta­ rafından yok pahasına satın alınıyordu. Emefin bütün harflerini sandıklara doldurdum. Bunlan ve bütün mobilya ve kitaplarımın büyük kısmını kardeşim Necib'e teslim ettim. Harfleri Azaplar'a götürüp emin ve kuru bir yere çukur açıp ve etrafına saman kırıntıları koyup gömmesini söy­ ledim. i leride gerek olursa çıkarılıp kullanılabileceğini tenbih ettim. Nitekim Alman-Rus savaşı başladıktan ve Kınm Al­ manlarca işgal edildikten sonra orada çıkarılmaya başlanan Azat Kınm gazetesinde kullanılmak üzere harfler Kınm'a gön­ derilmiştir. Ruslar Romanya'yı işgal ederek komünist rejimi al­ tına soktuktan sonra komünistlerin kız kardeşim Seliha'yı Emefin gömülü harflerini bulup yer yüzüne çıkarması için çok şiddetli sorgu ve işkenceye tabi tutmaları, dövmeleri ve yıllarca hapse mahkQm etmeleri çok haksız ve canavarca bir harekettir. Kız kardeşimin bu harflerin nerede olduğundan hiç haberi ol­ mamıştır.

Türkiye'de Yerleştim Köstence Başkonsolosluğu'ndan aldığım serbest göçmen vizesi ile t 8 Kasım t 940'da Köstence'yi ebediyen terk ettim. Bu ayrılış benim için çok güç ve acı oldu. Ü ç kardeşimi, yakın 278

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


akrabalarımı, samimi ve fedakar ideal arkadaşlarımı, yıllarca uyanması , milli şuur ve ideal edinmesi için çalıştığım halkımı, belki bir daha hiç görememek endişesi ve ümitsizliği içinde, geride bırakıyordum. Bu ayrılışımın arkadaşlarıma ve halkıma kötü tesir yapacağını , ümitsizlik vereceğini ve hatta hayal kırıklığına uğratacağını biliyordum. Bu yüzden içimde derin bir huzursuzluk vardı, üzgündüm. Ama, kalmaktan fayda değil , zarar doğacağını da tahmin ediyordum. Boş yere har­ canacağımı da tasavvur ediyordum. Bu düşüncelerle, fırtına geçinceye kadar kuytu bir yerde oturmak, günü gelince or­ taya çıkıp yeniden çalışmak gerektiğine karar veriyordum. i lerideki olaylar bu düşündüklerimin isabetli olduğunu doğ­ rulayacaktı. 1 9 Kasım 1 940'da l stanbul'a geldim ve 27 Ocak 1 94 1 ' de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldum. 1 940- 1 94 1

kışını

Çankırı' da

kaimvaldemin

ve

ka­

imbiraderlerimin yanında ailemle birlikte geçirdim. 1 94 1 'in Mart ayında Ankara'ya giderek Hukuk Fakültesi 'nden bir kaç dersten imtihan verdim ve Bükreş Hukuk Fakültesi 'nden al­ dığım diplomamın muadeletini tasdik ettirdim, avukat veya hakim olma hakkını kazandım. 20 Nisan 1 94 1 tarihinde U laştırma Bakanlığı Devlet Demir Yolları 'na başvurarak yayın işlerinde bir vazife istedim. Di­ lekçemi personel şefi Mukbil Bey'e havale ettiler. Mukbil Bey eski Maliye Nazırı Tatar Abdurrahman Bey'in ?ğlu imiş. Gör­ düğümde yüzünden hemen anladım. Kendisinden yakınlık beklerken soğukluk gördüm. On-on beş gün oyaladı ve ne­ ticede olumsuz cevap verdi. Adliye Bakanlığı'na başvurdum. Bakan Fethi Okyar ve müsteşarı Selim Nafiz Bey idi. Dilekçemi müsteşara göKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

279


türmemi söylediler. Ona gittim. Beni çok iyi karşıladı. Ken­ disinin de Romanyalı , Dobruca'nın Pirveli köyünden ol­ duğunu, orada akrabaları bulunduğunu söyledi ve benden haberler sordu. Pasaportu yüzünde idi, yani Tatar olduğu iyice an�aşılıyordu. Beni yanına oturtup epey konuştu, yeni hayatımda bana başarılar diledi ve hemen hcikim adayı olarak Ankara Adliyesi ' ne tayin edilmemi emretti . i ki gün sonra işe başladım ve ilk maaşımı, vergi kesintisi yapılmadan, aldım. Azerbaycanlı Ahmet Ağaoğlu'nun yaptırıp sattığı apart­ mandan bir oda kiraladım ve Çankırı 'dan eşimle kızımı ge­ tirttim. Bir taraftan çalışıyor, diğer taraftan i kinci Dünya Sa­ vaşı 'nın gidişini gazetelerden ve Romanya'dan getirdiğim radyodan dikkatle takip ediyordum. Cafer Bey'le ve diğer arkadaşlarla sık sık mektuplaşıyorduk. 1 940 yılında Kös­ tence' de bastırdığım Dobrura ve Türkler kitabımdan t 50'sini Milli Eğitim Bakanlığı satın almış ve bedeli olan t 50 lirayı ödemişti. Aylığım da tam t 00 lira idi. Bir tek oda içinde oturmamıza rağmen h uzur ve sükOna kavuşmuş olduğumuz için memnun idik. Dervişamet amcamın oğlu Cevdet Türker, baldızım Fatma Kefeli ve Polatlı köylerindeki diğer amcamın çocukları ile görüşüyor, hemşerilerim ile buluşuyor ve dert­ leşiyorduk. Selim Nafiz Bey beni t Ağustos'da Beypazarı ilçesi sorgu hakimliğine vekil olarak gönderdi ve aylığımı % 50 artı rdı . Oraya yalnız gittim. Yeni v e güzel bir evden b i r oda verdiler. i lk gece tahtakurusu yüzünden hiç uyuyamadım. Ne yaptıksa haşereleri temizleyip başa çıkamadık. Aynı evin başka bir odasında lstanbul 'dan gelmiş genç bir hukuk hakimi vardı ve yatıyordu. Gece uyuyabilmek için akşamları sızıncaya kadar rakı içiyordu. Ben içki kullanmadığım için bu usOlü uyZ80

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


gulayariıad ım.

Nihayet hastalandım ve kasabanın pre­ vantoryumuna d üştüm. Bir hafta yattım. Ağustos sonunda Ankara'ya döndüm. Doğru Selim Nafiz Bey'e giderek der­ dimi anlattım ve Beypazarı'na artık gidemeyeceğimi bil­ dirdim. Tavsiyesi üzerine bir dilekçe verdim ve şunları ileri sürdüm: " Eşim gebedir. Kendim Beypazarı 'nda havası yü­ zünden ,

hastalandım,

çalışamaz oldum .

Ankara'da alı­

konmamı rica ederim. " Tekrar Ankara mahkemelerinde kal­ dım ve kura çekme zamanını bekledim. Kura çektik. Ben Keşan savcı yardımcılığına seçildim.

Cafer Kırımer'in İlgi Çeken Bir Mektubu Romanya'dan Türkiye'ye gelmek ve Emef i kapatmak hakkında karar vermek mecburiyetinde kalacağımı Cafer Bey'e bildirdikten sonra kendisinden aldığım t 9 Haziran t 940 tarihli mektubunda şunları yazıyordu:

"Aziz kardeşim Müstecib, ' Emel ne teshirkar ve cazibeli bir kuvvet imiş! ' diyorsun " . dedikten sonra aynen: " Emel ta­ rihin mutlaka bulacağı bir işti. Emel, belki de Kırım Türklerinin geleceklerine temel olacak bir fikir kaynağı idi. O işin yıkılmış olmasının, o kaynağın kurumuş bulunmasının acısını çok za­ manlar duyacağız. Emel mukaddes bir işti. Bin teessür ve ız­ dırapla teslim edelim ki onun da kıymet ve kudsiyetini kay­ bettikten

sonra anlamağa

başlıyoruz.

Emefin

sönmesi

Dobruca ufuklarını büsbütün karanlığa gömdü. Halkımız büsbütün meş'alesiz kaldı . . . i man sarsıldı, ümitler çöktü . . . · Emel n e teshirkar ve cazibeli bir kuvvet imiş! ' diyorsun . Emef in tesirini yalnız kendi ruhunda arama. Dobruca'daki halkımız, muhacir kütlemiz, Türklüğün davası için çırpınanlar, KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

28 1


dost, düşman ve nihayet tarih, hepsi bu işde alakadardır. . . Hepsinin bunda hükmü var. . . Emel, bir davanın müdafii ve bürhanı idi. Emef in varlığı davanın samimiyet ve ciddiyetinin isbatı idi. Emel ile iman ayakta duruyor, . . . yaşıyor, büyüyor, kuvvetleniyordu. Emef in yıkılmasiyle bu iman da küçük rüzgarlara bile mukavemet edemiyor. Halkın yolunu şa­ şırması, münevverlerin bu devirde bile imanlı arkadaşları aleyhine geçmesi vesaire . . . hep olacak ve işler bununla da kalmayacak . . . Yol tamamıyla serbesttir . . . i mansızlar kafilesi artık tamamıyla tereddütsüz olarak her adımı atacaklar, her dileklerini yapacaklardır. Onlar tenkit edilebilmekten, ön­ lerine çıkılması ihtimalinden tamamıyla kurtuldular. i şin fe­ nası artık yeniden cephe alınamamasındadır. işin berbadı iti­ madın da yıkılmış olmasındadır. Az, çok imanla kalmış olanlar da seslerini çıkaramıyorlar. "

2 1 Haziran'da Alman-Sovyet Savaşı Başladı 2 1 Haziran 1 94 1 tarihinde sabah radyo ajansını dinlerken , Hitler'in Alman ordularına Sovyetler Birliği sınırlarını geçerek savaşa başlamalarını emrettiğini öğrendik. Heyecan ve ümi­ dimiz yeniden canlandı . O günden itibaren radyoyu ve ga­ zeteleri dikkat ve heyecanla takibe başladık. Bu takibimiz 1 94 1 yılının Ekim ayına kadar devam etti. Bu zamana kadar bir taraftan adliyedeki işime de gidiyordum; Almanya'ya gitme hazırlığı da görüyordum. Ekim ayında adliyede kuralar çekilmiş, benimki Keşan savcı yardımcılığına d üşmüş ve oraya gitmek üzere yol harçlığımı da almıştım. Buna rağmen Ekim ayında Berlin'e gitmem kesinleşince adliyeden istifa ettim ve Berlin'e gitmek üzere lstanbul 'a hareket ettim. Ber­ lin'e gitmek üzere lstanbul'a hareket etmeden evvel eşimi ve 282

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


kızımı alarak ve ev eşyamı toplayarak Çankırı 'daki ka­ imbiraderlerimin yanına götürdüm ve orada bir süre kaldım. Bu arada 2 1 Ekim 1 94 1 günü saat 04' de oğlum Noyan dün­ yaya geldi. 26 Ekim' de Cafer Bey' den aldığım telgraf hemen lstanbul'a hareket etmemi bildiriyordu. Trenle ikinci günü l stanbul'a hareket ettim. Yatakta kalan lohusa eşimi, yeni doğan oğlumu ve çok sevdiğim kızımı bırakmak elbette kolay ve üzüntüsüz olmad ı . Eşimin şefkatli anası ve çok iyi ağabeyleri, bilhassa da milliyetçi ve fedakar ağabeyi Halil Beşev olmasaydı eşimi ve iki yavrumu bırakıp gitmem belki mümkün olmayacaktı . Çankırı gibi eski ve geri bir Anadolu kasabasında ve bir tek odada parasız ve pulsuz denecek kadar desteksiz bir vaziyette bıraktığım ailemi Halil Beşev gibi çok iyi ve fedakar bir ağabeye emanet etmeseydim ve güvenmeseydim ölünceye

kadar vicdan azabından

kur­

tulamazdım. Bu bakımdan Halil Beşev'e ilelebed müteşekkir ve minnettarım. Eşim Emine de imanlı bir yurt ve milletsever olduğu için benim gitmeme ve milli idealimizin gerçekleşmesi yolunda çalışmama engel olmadı, her türlü maddi ve manevi sıkıntıya kahramanca göğüs germeyi göze aldı . Bundan dolayı kendisine karşı sonsuz takdir ve şükranım vardır. Esir Türk dünyasının uzun zamandan beri sabırsızlıkla bek­ lediği Alman-Rus savaşı başlamıştı. Almanlar Sovyetler'i ye­ necek ve yıkacak mıydı? Rus boyunduruğundaki esir milletler hürriyetlerine kavuşacak mıydı? Bizim için en önemli sorular bunlardı. Almanların Avrupa'nın batısında kazandıkları, Bal­ kanlar'da ve Akdeniz adalarında ellerine geçirdikleri zaferleri ve topraklara bakılırsa Rusya'yı yıkacağına inanmak gerekirdi. Ama, işgal ettikleri memleketlerin insanlarına karşı olan tuKIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

283


tumlarını düşünürsek, ikinci soruya olumlu cevap vermek şüpheli oluyordu. Ne de olsa Alman orduları Sovyetler mem­ leketinde hızla ilerliyor, yüz binlerle esir alıyor, topraklar işgal ediyordu . Bir kaç ay içinde Sovyetler Birliği 'nin dize ge­ tireceğini ve ortadan kaldıracağını ilan ediyordu. Rus esiri Türklerin Avrupa'daki liderleri büyük ümitler içinde faaliyete geçmişlerdi. Ezeli düşmanımıza karşı savaş açanlarla işbirliği yapmak ve düşmandan kurtarılması müm­ kün olanı kurtarmak gerekti. Artık şahsi ve özel işleri ve çı­ karları bir tarafa bırakıp yurt ve millet davasına hizmet etmek, her türlü fedakarlığı göze almak icap ediyordu . Bu düşünce ve karara dayanarak Edige Kırımal ile birlikte Berlin'e gitmeli, orada Almanlarla anlaşarak ve işbirliği yaparak Kırım'a var­ malı ve oradaki kardeşlerimiz ile hürriyet ve istiklaliyet yo­ l unda çalışmalıydık. Kırım i stiklal Davası'nın ideologu ve ön­ deri Cafer Seyitahmet Kırımer bunun için Ankara' da zamanın Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğl u ve Almanya Büyükelçisi von Papen ile gerekli görüşmeleri yaparak, bizim Almanya'ya gitmemiz ve çalışmamız için izin almıştı. Emekli general Hüseyin Hüsnü Erkilet, Alman Dışişleri Bakanlığı 'nda çalışan dostu von Hentig'e ve Türkiye Büyükelçisi olan Hüsrev Ge­ rede'ye birer mektup yazarak elimize vermiş ve bizi onlara tanıtmıştı. Edige ile birlikte lstanbul 'daki Alman Başkonsolosluğu'na gitmeye ve Beri in' e gidiş vizesi almak için beklemeye baş­ ladık.

Başkonsoloslukta Killinger adındaki Alman ' la gö­

rüşüyor ve ondan gidiş izninin gelip gelmediğini öğrenmeye çal ışıyord uk. Böylece tam bir ay geçti ve neticede gizli araş­ tırma ve soruşturma bitmiş olacak ki vize verildi. 284

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Berlin'e Trenle Hareket 1 94 1 yılının 27 Kasım Perşembe günü saat 2 1 'de Sir­ keci 'den yataklı vagonla yola çıktık. Ertesi sabah saat 6. l O'da Babaeski istasyonuna indik. Hava çok soğuktu . Tren buradan öteye gitmiyordu. Otobüsle saat 1 4 'de sınırdaki Kapıkule'ye geldik. Gümrük muayenesinden sonra Bulgar otobüsü ile saat 1 5 .30'da Svilengrad 'a geldik. Burada saat 1 8'e kadar kaldık. Bu saatte Sofya'ya hareket ettik, saat 6.20'de geldik. Con­ tinental Oteli'nde kaldık. 29 Kasım gününü ve gecesini Sofya'da geçirdik. 30 Kasım Pazar günü saat 7. 1 S'de Peşte'ye hareket ettik. Sofya temiz, modem, jardin pub/ic denilen umuma mahsus bahçesi çok olan bir şehir. Berlin'i gördükten sonra, Sofya'nın bunun küçük bir örneği olduğunu anladım. Kral'ın sarayı mütevazi, gösterişsiz. Benzin azlığından taksi ve hususi otomobil çok az. Hamallar temiz giyinmişler. i nsanlar sağlam ve canlı. Şehir yolları hep parke döşeli, asfalt hiç yok. Lokantalarda yemek değil ama ekmek kuponla veriliyor. Bul­ garlar bize Svilengrad 'da ekmek kuponlan vennişlerdi. Günde adam başına 300 gr. ekmek. Bulgar kadınlarından boyanan az. Askerleri iyi giyimli, bakımlı ve dinç insanlar. Tarlalar tamamen işlenmiş. Bağlar ve bahçeler bakımlı. Belli ki Bulgarlar çalışkan kişiler. 1 Aralık saat 1 1 'de Yugoslavya sınırına geldik. Bulgar ve Alman askeri çok; dost ve mağrur görünüyorlar. Sırp as­ kerleri silahsız ve apoletsiz, başları eğik. Sırp gümrük me­ murlarının yüzleri gülmüyor, karanl ık, kederli. Tarlalar iş­ lenmiş. Mısır ekiminin pek çok olduğu görülüyor. Tren ler o kadar kalabalık ki, inmek binmek adeta mümkün olmuyor. Akşam saat 20'de Belgrad 'a ulaştık. Her taraf kapal ı, sokaklar KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

285


tenha. Saat 1 9'dan sonra sokağa çıkma yasağı varmış. Belg­ rad istasyonu çok yıkılmış işgal sırasında. Yugoslav sınırında trene yerleştirilen iki mitralyözü Belgrad 'da indirdiler. i ki saat sonra Hırvatistan'a hareket ettik. Trenimiz 1 5 dakika sonra Hırvatistan 'a girdi. Hırvat memurları daha kibar ve nazik gö­ rünüyorlar. Ertesi günü saat 6. 30'da Macar sınırını geçtik. Hava açık ve güneşli. Tarlalar çok iyi işlenmiş. Ova düz, geniş ve toprak simsiyah , tam çiftçilik için. Macar köylerinin gü­ zellik ve düzgünlüğü bizi hayran etti. Evler yüksek, beyaz badanalı ve kiremitli. Her köyün ortasında büyük bir kilise ve yanında okul binası. Din ve kültür, hayat ve medeniyet be­ raber yürüyor. i mrendim. Türk ve Müslüman illerinde de böyle köyler kurulmasını temenni ettim. Anadolu'daki köy­ lerimizi hatırladım, içim yandı . Ne büyük fark! Saat 1 3 .30'da Budapeşte'ye geldik. Ancak 1 0 dakika kal­ dık. Yataklı vagondan inip ikinci mevki vagona bindik. Şehri vagonun penceresinden seyrettik. Tuna burada gayet güzel. Etrafı güzel villalar, büyük şatolarla dolu. Bağlık ve bahçelik. Saat 1 7 .30'da Macar-Slovak sınırına geldik. Slovak vi­ zemiz olmadığı için bizden 25 Türk lirası ile 5 Alman markı aldılar. Paramız olmasaymış bizi trenden indireceklermiş. Yarım saat sonra Slovakya'nın merkezi Bratislava şehrine geldik. Yarım saat sonra hareket ettik. Gece saat 23 'de Çek toprağına girdik.

Burası

Al manların

işgali altında.

Saat

O t .30'da Prag şehrine ulaştık. Prag büyük ve güzel şehir.

Fabrikaları çok. Ertesi sabah saat 7.30'da Dresden şehrine geldik. Almanya'ya girdiğimizin farkına bile varmadık. Dres­ den 'de biletlerimizi kontrol edenler genç ve orta yaşlı, temiz erkek elbiseleri giymiş Alman kadınları. 286

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


2 Aral ık Sal ı . Berlin 'e doğru yol alıyoruz. Havada sis, yerde kar var. Topraklar tamamıyla işlenmiş. Yol boyu çam ve diğer ağaçlarla dolu orman . Şoseler iyi. Köyler çok ba­ kımlı, temiz ve yüksek evlerle dolu. Evler ağaçlar arasında ve birbirinden uzak yapılmış. Batı Avrupa'yı ilk kez görüyorum. Çalışkanlığın , medeniliğin ve terakkinin ne olduğunu görüyor ve hayranlıkla seyrediyorum. Gıpta ediyorum ve kendi mil­ letim için de aynı şeyleri istiyorum. Bu kadar mesut ve mü­ reffeh olan insanların neden savaştıklarına şaşmamak elden gelmiyor. Demek ki insanoğlu daima daha zengin, daha rahat yaşamak istiyor, diyorum. Ama, diyorum, savaş insana yıkıntı, ölüm, sefalet getirmez mi? Bu düşünceler içinde saat 1 3 .30'da büyük Almanya'nın merkezi büyük Berlin'e ge­ liyoruz. Bir çok otelde boş oda aradıktan sonra, eski bir otel­ de iki yataklı bir tek oda bulabildik. Odaya benim için bir yatak daha koydurup, Edige, hanımı ve ben ayn ı odada yat­ tık. Polise giderek evrakımızı gösterip kalma izni ve yemek kartlarımızı aldık. lstanbul'a, Çankırı 'ya, Azaplar'a, Köstence Müftüsü Mustafa'ya mektuplar yazdım. Berlin'deki Kazanlı Abdurrahman Şefi Bey'e telefon ettim. Hanımı, kocasının Polonya'ya gittiğini ve bir hafta sonra döneceğini bildird i . 3 Aralık Çarşamba gün ü saat t O'da Alman Dışişleri Ba­ kanlığı'na giderek burada çalışan Kazanlı id ris Alimcan Bey'i bulduk. lstan bul 'dakilerin selamlarını ve kendimizin say­ gılarımızı bildirdik. Cafer Bey ile arasında eski bir dargınl ığın unutulmasın ı , anlaşma ve işbirliği zamanının geldiğini, ken­ disinin Türk alemi için yaptığı hizmetlerirıi tcıkdir ettiğimizi, Berlin'deki çalışmalarımızda bize yardımcı olmasını arz ve rica ettik. Memnun oldu ve teşekkür ederek esir Türklerin bu savaşta kurtulacaklarını ümit ettiğini ve bunun için el birliğiyle KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

287


çalışmak

gerektiğini,

kendisinin

bize

yard ımını

esir­

gemeyeceğini beyan ve vaad etti . E.dige ile beni alarak evvela Dr. Milhers'e götürdü; bunu bulamadık. Oradan von Hentig'e götürdü. Eski büyükelçilerden imiş. Dışişleri Ba­ kanlığı'nda Rusya'daki Türklerin işleriyle meşgul imiş. Çok kibar ve nazik bir diplomat. Mükemmel Fransızca konuşuyor. Alman ordusunda yedek binbaşı imiş. Yakında Kırım'a git­ mek ihtimali olduğunu söyledi. Kendisine Fransızca bildiğim kadarı ile şunları söyledim: "Memleketimizi ve milletimizi komünizmin ve Rus'un zulmünden kurtaran Alman or­ dularına şükran borcumuz vardır. Kırım'a gidip halkımız ile çalışabildiğimiz zaman bu borcumuzu ödemeye çalışacağız. Muzaffer Alman orduları sayesinde hürriyetine kavuşmuş bulunan Kırım Türklerinin Almanya'ya karşı tam sadakatla bağlı olacağından hiç şüphe edilmemelidir. Kırım Türklerine tanınacak hak ve h ürriye'" Rus esiri diğer Türkler için ümit kaynağı teşkil edecektir; Alman-Türk işbirliğinin temeli ola­ caktır. " Bu sözlerimi dikkatle dinleyen büyükelçi von Hentig şu karşılığı verdi: "Alman milleti ve orduları , bizim minnet ve şükranımıza yalnız Kırım'ı kurtarmakla değil , oradaki mil­ letimize hürriyet ve saadet vermekle hak kazanacaklar ve bunu vermeye çal ışacaklardır." Buna kısaca teşekkür ettim ve bundan şüphe etmediğimizi ve ancak bu suretle tarafların karşılıklı menfaat sağlayacaklarını söyledim. Von Hentig, akşama Paris'e gideceğini, bir kaç gün kalıp döneceğini, bizi Harbiye Nezareti'nde Türk esirleri ile meşgul olan Dimmer ile tanıştıracağını söyledi ve bizi ikinci odanın kapısına kadar teşyi etti. 288

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Gene eski elçilerden Dr. Grobba'ya gittik. Ahmet Veli Menger'in selamını ve hediye olarak gönderdiği elbiselik kumaşı verdik. Bizimle Türkçe konuştu ve bize başarı diledi. idris Alimcan Bey bize çok yakınlık gösterdi. Paramızı alıncaya kadar yüz mark ödünç verdi. Öğle yemeğini Dışişleri Bakanlığı'nın kantininde beraber yedik. Türk illeri, Kırım'daki Türk nüfusu ve Türk dünyasının geleceği hakkında konuştuk. idris Bey, Rusya'nın gelecek idaresi hususunda Almanya'da iki düşünce ve cereyan bulunduğunu söyledi: 1 - Sovyetler . Birliği 'ni bir bütün olarak Almanya'nın sömürgesi şeklinde idare etmek; 2- Küçük muhtar memleketlere bölerek idare etmek. . .

Birincisi Rosenberg'in ve ikincisi Dışişleri Ba­ kanlığı 'nın fikridir. idris Bey'e göre, Rosenberg'in etrafını

Gürcü ve Ermeni milliyetçileri sarmışlardır. Bunların tel­ kinleriyle Rosenberg insanları üç sınıfa ayırmıştır: 1 - Yaratıcı ve idare ed ici kabiliyetine haiz olanlar: Al­ manlar ve genellikle Ariler ( Ermenilerle Gürcüler de bu sınıfa girmektedirler). 2- Yaratıcı kabiliyeti olmayarak yaratılanları idare ve nak­ ledenler: Türkler buna dah ildir. 3- Yaratılanları yıkan ve bozanlar: Ruslar ve Yahudiler. . . Son

söz daima Führer' indir.

Rosenberg Führer'i et­

kilemektedir. Bu bakımlardan Türklerin durumu biraz müş­ küldür. i dris Alimcan şunları da bildirdi: " Völkischer Beobachter gazetesinde Türkler aleyhinde bir yazı çıktı. Buna cevap ver­ dik, ama bastıramadık. Fakat, von Hentig ordunun cephede yayınladığı gazetede buna cevap verdi. Son günlerde diğer KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

289


bir Alman gazetesi gene Türklere karşı şiddetli bir yazı ya­ yınladı. Şimdi bu yazıya cevap hazırlıyorum. Türk dünyasının Almanya'da ve genellikle Avrupa' nın merkezlerinde önemli Türk şahsiyetleri yok. Bunun sonucu olarak işlerimiz sarsılıyor ve tehlikeye düşüyor. " idris Bey Prof. Dr. von Mende'nin Rosenberg'in dairesinde çalıştığın ı , bununla görüşmemizin yararlı olacağını söyledi ve telefon numarasını verdi. Yon Hentig Paris'den dönünceye kadar Kırım'daki nüfus hakkında hazırlayacağımız raporun Almanca'ya çevirisini birlikte yap­ mamız gerektiğini de sözlerine ekledi.

Alman Subayları ve Türk Esirleri Yon Hentig'in tavsiye ettiği Alman subayı Dimmer'i gör­ mek üzere Harbiye Nezareti 'ne gittik ve görüştük. Dimmer bizi iki Alman subayı ile tanıştırdı ve Sovyetlerin Kızıl Ordu 'sundan alınan esirler arasındaki Türkleri� bunların il­ gilendiklerini ve bunlar hakkındaki bilgileri kendilerinden al­ mamız gerektiğini söyledi . Bu subaylar, Türk esirleri ayrı bir lagere (kampa) koyduklarını, Rus, Ukrain ve diğer mil­ letlerden ayırdıklarını, Türklere iyi gıda verdiklerini ve iş yaptırdıklarını söylediler. Subaylara teşekkür ettik ve Türk esirler ile görüşmemize izin vermelerini rica ettik. Türk esir­ lerin ne kadar olduklarını ve nerede bulunduklarını sord uk. Ne kadar olduklarını bilmediklerini, Berlin'e 80 km. me­ safedeki

bir lagerde bulund uklarını,

ama,

bunların

Ro­

senberg'in bakanlığı idaresinde olduklarını ve görüşmenin ancak o bakanlığın izni ile mümkün olabileceğini bildirdiler. Subayların esirler hakkındaki sözleri bizi pek tatmin etmedi, kandı rmad ı . Bir atlatma oyunu gibi geldi ve nitekim bunun böyle olduğunu bir süre sonra anladık. 290

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜ R


İdris Bey'in Evinde 5 Aralık Cuma günü saat 1 6'da idris Alimcan Bey' in büyük oğlu geldi ve Edige'yi . hanımı Aymelek'i ve beni evine çaya götürdü. i dris Bey'in eşi Saadet Hanım ile tanıştık. Moskova kız kadet lisesini ve Berlin Ü niversitesi Tıp Fakültesi 'ni bi­ tirmiş. Münevver, zeki, enerjik ve haris. Çok konuşuyor; milliyetçi bir hanım. Kendisi ile milliyet ve Türklük meseleleri üzerinde uzun uzun konuştuk. Oturdukları ev güzel, kıymetli eşya ile döşeli, çay takımları değerli cinsten. Berlin 'de yemek ve içmek ölçü ve tartı ile az miktarda olduğundan , burada bol bol börek, pasta yedik ve çay içtik. Saadet Hanım bizi akşam yemeğine de alıkoyd u ve çok misafirseverlik gösterdi . Bol miktarda lezzetli peremeç ve çeşitli peynirler yedik. Berlin'e geldiğimizden beri ilk kez adamakıllı doyduk ve lezzetli ev yemekleri yedik. Saat 22.30'da i dris Bey işinden geldi, ama bize nerede ve neden bu kadar geç kaldığını söylemedi . Saat 23. 1 S'de Saadet Hanım bizi yakındaki elektrikli tren is­ tasyonuna kadar götürdü. Alimcan ailesinin iki oğlu bir kızı var. Ü çü de Alman okulunda okuyor.

Prof. Dr. Von Mende İle Görüşmelerimiz 6 Aralık Cumartesi günü saat 9.45'de Rosenberg'in Ba­ kanlık Dairesi Türk işleri Müdürü Prof. Dr. von Mende ile makamında ilk görüşmemizi yaptık. i lk sorusu şu oldu: "Si­ zinle hangi lisanda görüşebiliriz?" Biz, Türkçe veya Rusça en iyi ve kolay şekilde konuşup anlaşabiliriz, dedik. Yon Mende: Türkçe'yi

az

çok

anladığını,

fakat

meramını

iyi

an­

latamadığını, ama Rusça iyi bildiğini ve bu sebeple Rusça konuşacağını bildird i . ve: "Sizi dinliyorum, buyurun " demesi KIRJM YOLU NDA BiR ÖMÜR

29 1


üzerine Edige Mustafa Kırıma!, çok kuvvetli olan Rusçası ile konuşmaya başladı: "Halkımızın mukadderatını idare etmeyi eline almış olan milli teşkilatımız, bizi lstanbul 'dan Berlin'e gönderdi . Kırım Türklerini 1 9 1 Tde Bolşeviklerden ve Uk­ rayna'nın esaretine (ilhakına) düşmekten kurtarmış olan ve şimdi de yirmi yıldan beri süre gelen komünist rejiminin esaretinden hürriyete kavuşturmuş bulunan Alman ordusuna ve milletine minnet ve şükran borcumuzu bildirmek, Kırım'a giderek oradaki halkımız ile Almanya arasında işbirliği imkc\nını aramak üzere geldik. " Edige daha bu cümlesini bi­ tirmeden von Mende, sinirli bir halde Edige'nin sözünü kesti v� : " Burada işiniz kötüdür" dedi. Edige devamla: " Biz buraya siyasi bir dilek ve teklif ile gelmedik. Almanların verecekleri imkAn dahilinde, halkımızın menfaat ve selAmeti için, Al­ manlarla birlikte çalışmak üzere geldik" dedi. Von Mende sözü alarak şöyle devam etti: " Burada Ta­ tarlara karşı, Xll l . asırda olduğu gibi , bugün de vahşi nazarıyla bakılıyor. Tatarlara karşı çok kötü cereyan var. Esasen Kırım şimdi savaş alanı olduğundan , Kırım'ın siyasi vaziyeti ve mukadderatı hususunda henüz hiç bir şey. söylenemez. Bu sebeple ve yolların da çok bozuk olması yüzünden sizin Kırım'a gitmeniz çok zord ur" dedi. Von Meride, Dışişleri Ba­ kanlığı ' nda von Hentig ile görüşüp görüşmediğimizi sordu. Görüştüğümüzü, onun bize ümit verdiğini ve durumumuzu takdir ettiğini söylediğini

bildirdik.

Bunun üzerine von

Mende: " Buradaki cereyan aleyhinize olmasına rağmen, Ge­ neral Erkilet'in Führer ile hakkınızda bir sonuca gelmiş ol­ duğunu

sanıyorum"

dedi.

Führer'in

General

Erkilet'e,

Alman-Rus savaşından güdülen gaye ve sonucun yalnız Bolşevizm 'i değil Rusluğu da yıkmak olduğunu söylemiş 292

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


bulunduğunu duyduğumuzu söyledik. Von Mende bu ga­ yenin mevcudiyetini te'yid ederek, kendisinin de aynı fikirde olduğunu, Prof. Schussler'in verdiği bir konferansta aynı ga­ yeyi belirtti ğini ve Sovyetler Birliği 'nin parçalanmasından Almanya' nın büyük menfaat sağlayacağını açıklamış bu­ lunduğunu söyledi. Kızıl Ordu'dan alınan Türk esirler hakkındaki sorumuza von Mende şu cevabı verdi: "Von Hentig'in size tavsiye ettiği Dim­ mer ve bunun size tanıttığı iki subay, size siyasi güvensizlik gösterdiklerinden dolayı, esirler işini bizim üstümüze atmışlar. Bizim idaremizdeki dört kampta Kınmlı esir yoktur. Kazanlı Abdurrahman Şefi esir kamplarını gezdi ve kendiliğinden yüz elli kadar Kınmlı esir Türk tesbit etti. Bunların adlarını da yazmış. Bu esirlerin Kınm'a gönderilmeleri ve serbest bırakılmalan için Harbiye Nezareti'ne de başvurduk, ama bu dileğimizin yerine getirilip getirilmediğini bilmiyoruz" dedi. Ricamız üzerine, esir­ ler meselesi ile ilgilenen makam ve kişilerle görüştükten ve bir sonuç aldıktan sonra bir kaç gün içinde bize cevap vereceğini ve bu yolda bizim ne yapabileceğimizi bildireceğini söyledi. Von Mende bizim Cafer Bey'le gelirken görüşüp gö­ rüşmediğimizi sordu. Görüştüğümüzü, kendisinin Erkilet ve Nuri Paşalar' la birlikte Türkiye'nin siyasi mahfillerinde Almanya lehine dostluk cereyanı yaratmaya çalıştığını, adı geçen ge­ nerallerin

Almanlara daha esaslı ve mufassal

bilgi ve­

rebileceklerini söyledik. Von Mende, Türkiye'nin Kınm ve ge­ nellikle

Rusya

Türkleri

meselesinde

önemli

rol

oynayabileceğini, fakat maalesef çok pasif kaldığını, bununla beraber son

zamanlarda Almanya

ile dostluğunu

kuv­

vetlendirdiğini söyledi. Biz de, Alman-Rus savaşını Türkiye KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

293


kamuoyunun yakından ve heyecanla takip ettiğini ,

Al­

manya'nın muzaffer olmasını istediğini, Almanya'nın Rusya Türklerine yapacağı hizmet ve iyilikleri sevinç ve alkışla kar­ şılayacağını,

Türk-Alman

dostluğunun

kuwetlenmesine

büyük çapta etki yapacağını söyledik. Prof. Mende de aynı düşüncede olduğunu bildirdi ve ilave etti: " Rusya'dan zapt edilen topraklar bir takım bölgelere ayrılmaktadır. Kırım henüz tamamıyla işgal ve zapt edilmemiş olduğundan herhangi bir bölgeye bağlanmamıştır, ama Ukrayna bölgesine bağlanmak ihtimali kuwetlidir. Sizin Ukrayna Komiseri von Koch ile gö­ rüşmenizin iyi olacağını sanır ve tavsiye ederim" dedi. Almanlarla

her

görüşmeden

sonra,

Edige

ile

ko­

nuşulanlardan edindiğimiz intibalar ve çıkardığımız sonuçlar üzerinde tartışmayı ve ilerki görüşmeler için tutacağımız yolu çizmeyi prensip edinmiştik. Bizimle yakından ilgilenen ve bize yardım eden i dris Bey'e neleri söyleyip neleri söy­ lemeyeceğimizi de kararlaştırıyorduk. Zaten söylemediğimiz yok gibi idi. Yalnız intiba ve çıkardığımız sonuçların bir kıs­ mını gizliyorduk. Prof. Mende ile konuştuklarımızı da anlattık ve bizi Ukrayna Komiseri Koch ile tanıştırmasını rica ettik. i dris Bey Koch ' u tanımadığını, bu işi Milhers'den rica ede­ ceğini söyledi . Ertesi günü, Milhers'in bu işi von Hentig'in yapmasının daha uygun olacağını söylediğini bildirdi.

Ahmet Temir ile Görüşmemiz 7 Aralık Pazar günü Vaterland lokantasında buluşarak bir­ likte yemek yedik. Ahmet Temir Kazan Türklerinden olup Berlin Ü niversitesi 'nde beş yıldan beri felsefe tahsil et­ mektedir. Ayaz l shaki Bey'in adamıdır. Mustafa Çokay ile i dris Alimcan'dan pek hoşlanmıyor. Rosenberg nezaretindeki 294

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


esirler işiyle de meşgul oluyor. Bize esirler hakkında şu bi lgiyi verdi: " 7-8'er kişilik komisyonlar teşkil edilmiştir. Bunların her birinde Rusya' da yaşayan milletlerin bir veya iki temsilcisi bulunmaktadır. Reisleri Alman 'dır. Komisyonlar esir kamp­ larına giderek milletdaşların ı buluyorlar, konuşarak mem­ leketlerine dair malQmat alıyorlar. En çok Türk esir Türkistanl ı , i dil-Urallı, Kafkasyalı ve e n son Kırımlı Türklerdir. Türkler diğer milletlerden ayrı kamplara konulmaktadır. Türkistan , idil-Ural, Azerbaycan kampları vardır. Kırımlılar az ol­ duklarından Kazanl ı ların kamplarına verilmektedirler. Bütün esirlerden % 1 3 oranında okuma yazma bilen esirler ayrılarak seçme bir kampa konulmaktadırlar. Bunların kampı Berlin yakınlarındadır. Bunlar özel şekilde yetiştirilip ileride mem­ leketlerinde kurulacak muhtar idarelerde kullanılacaklardır. Memur ve polis olarak hazırlanmaktadı rlar. Esirler komünist olmadıklarını ve bazıları da piyonerlik ve komsomolluk yap­ tıklarını, fakat bunun önemi olmadığını söylüyorlarmış. Al­ manlar eski particiler ve tanınmış partici siyasetçilerle işbirliği etmek istemiyorlarmış; tarafsız ve genç unsurları tercih edi­ yorlarmış. Almanlar, Rusya'daki memleketlerin ve Türk il­ lerinin gelecekteki idare ve hükQmet şekillerine dair hiç bir şey söylemiyorlarmış. Mustafa Çokay Paris'den gelmiş ve özel bir vaziyette maaşla çalışıyormuş. Bu da gelecek hu­ · susunda bilgisi olmamaktan yakınıyormuş. savaştan evvel Varşova'da Lehistan siyasi mehalili ile çalışmış olan Ukraynalı Prof. Smal-Stotskiy ve arkadaşları Almanlar tarafından ko­ vulmuş imiş. Hatta Lwow'da teşkil edilmiş bulunan bir mu­ vakkat Ukrain hükQmeti de dağıtılmış imiş. " Ahmet Temir Bey'in verdiği bu bilgilerden dolayı kendisine teşekkür ettik. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

295


Büyükelçi Hüsrev Gerede ile Görüşmemiz 8 Aralık Pazartesi saat 1 1 'de Türkiye Cumhuriyeti 'nin Berlin Büyükelçisi Hüsrev Gerede'yi ziyaret ettik. Bizimle 20 dakika konuştu. Berlin'deki resmi makamlardaki kişilere da­ valarımız ve esirlerimiz hakkında gereken sözleri söylediğini, Mecdet Bey aracılığı ile daha fazla çalışabildiğini, çünkü kendisinin, resmi sıfatı dolayısiyle, açıkça çalışmaktan çe­ kindiğini bildirdi. Biz de kendisine öğrendiklerimizi naklettik." Alman gazetelerinde Türklere karşı çıkmış olan yazıları ge­ tirmesi için i dris Bey'den rica ettiğini söylememizi istedi. Mustafa Çokay hakkında pek iyi düşüncesi olmadığını sez­ dirdi. Bize Türk temsilcileri arasında tesanüt ve birlik olması gerektiğini söyledi . Alman Dışişleri ve Doğu Nezareti ara­ sında bulunan anlaşmazlığı söylediğimiz zaman bunu te'yid etti. Hüsnü Erkilet ve Nuri Kil ligil Paşaları ve Cafer Seydahmet Kırımer Bey'i sordu. Cafer Bey ' i eskiden beri tanıdığını , şimdi bu işlere niçin katılmadığını öğrenmek istediğini söyledi. Kendisine Cafer Bey'in katılmayışının sebeplerini izah ettik, tasvip etti. Yarın Türk Klübü'nde yapılacak toplantıya bizi davet etti, orada görüşürüz, ded i . Ertesi Sa l ı günü saat 1 T d e Türk Klübü'nde, Türk vis­ konsolosun Berlin Konservatuarı'nda okuyan kızı Nazife Aral tarafından verilen şan resitalini dinledik. Hüsrev Beyefendi ile görüştük ve kendisine Erkilet Paşa'nın mektubunu verdik. Türk Klübü başkanı ve diğer bir kaç zevat ve talebe ile ta­ nıştık. Aynı günde Rosenberg'in Doğu Nezareti'nde çalışan Ahmet Temir ile görüştük. Bize şu bilgileri verdi: Ostro kampında 53, Hanover kampında 3 , diğer kamplarda bu296

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


lunan

�ütün

rendim.

esirlerin sayısının 1 50 kadar olduğunu öğ­

Yalnız

9stro'dakiler

ayrı

bir liste halinde dü­

zenlenmiş; diğer esirler Kazanlı esirlerle birlikte listeye ge­ çirilmiş. Ostro'da ayrı bir kampa konulan 53 Kırımlı esir propaganda ve idare adamı yetiştirilmek üzere terbiye edi­ liyormuş. Bunlardan başka 20 kadar sivil işçinin de esir sı­ fatıyla ayrı bir listeye geçirildiğini, fakat bunların Kırım'a ser­ best bırakılacaklarını söyledi . Biz b u bilgileri aldıktan sonra Doğu Nezareti ' nden izin alıp bütün bu esirlerimiz ve işçilerimiz ile görüşmek istedik ve bunu ısrarla rica ettik ise de bu izni almaya muvaffak ola­ madık; her müracaatımızda bizi bir bahane ile atlatıyorlardı .

Kudüs Başmüftüsü ile Görüşmemiz 1 0 Aralık Çarşamba günü saat 1 0'da, Berlin'in say­ fiyesindeki Arjantin sefarethanesine yerleştirilmiş olan meş­ hur Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseyni hazretleri ile görüşmek üzere gittik. Almanya'yı terk etmiş olan Arjantin sefaret bi­ nası, mükemmel döşeli ve konforlu olarak, Hitler'in emri ile Emin el-Hüseyni hazretlerine ve maiyyetine tahsis edilmiş. Bizi Başmüftü'nün kalem müdürü Saffet Bey kabul etti ve Başmüftü 'ye haber verdi. Biraz sonra Başmüftü hazretleri geldi. Ortadan biraz kısa boylu, sarışın ve mavi gözlü, sakallı ve sarıklı ve cübbeli. Sakin ve yumuşak tavırlı , yavaş ve alçak sesle konuşuyor. Asla savaşçı ve ihtilalci intıbaı vermiyor. . . Osmanlı ordusunda subaylık yapmış, mükemmel Türkçe ko­ nuşuyor. Kırımlı olduğumuzu, milli teşkilatımız tarafından gön­ deri ldiğimizi, yurdumuz Kırım'a gitmek ve orada Almanların KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

297


halkımız ile işbirliğini sağlamak isted iğimizi söyledikten sonra Kırım'ın tarihinden kısaca bahsettim . Rus komünist zulmünden kurtulup hürriyete kavuşmak üzere bulunan yur­ dumuzdaki halkımızın Almanya'ya ve ordularına müteşekkir ve minnettar olduğunu, beklediği ve umduğu hür ve muhtar idarenin kurulması için bu Müslüman kardeşlerine yardım ve muzaherette bulunmasını ve bunu esirgemeyeceğinden emin bulunduğumuzu ve kendisine ebedi minnet ve şükran borcumuz olacağını arz ve rica ettim. Müftü hazretleri söylediklerimden çok duygulandı ve hatta gözleri yaşardı. Elinden gelen her yardımı yapacağını kesinlikle vaad etti. Yirmi yıldan beri Kırım'da tatbik edilen komünist rejimi altında Müslümanlığın çok zayıfladığını, din adamlarının

sürülmesi ve öldürülmesi

sonunda hemen

hemen hoca kalmadığın ı , din kitabı bulunmadığını ve bu boşlukları doldurmak için Romanya' da yaşayan Kınmlılar arasından hoca, öğretmen ve kitap seçilerek gönderilmesi hususunda izin almasını, gidecek hoca ve öğretmenin ilk adımda 30 kişiyi geçmeyeceğini arz ve rica ettim. Müftü hazretleri evvelki vaadlerini kuvvetle tekrarladılar ve Kı­ rımlıların dindar Müslüman olduklarını, hatta Kudüs şehrinde "Şeyh-ül Krımin" adında çok tanınmış bir Kırımlı'nın ve­ fatından sonra "Veli" mertebesine ermiş sayılarak türbesinin ziyaret edildiğini, bu zatın kızkardeşlerinden birisinin öz am­ calarından birisi ile evlenmiş ve böylece Kırımlılar ile arasında sıhri akrabalık da doğmuş olduğunu uzun uzun anlattı . Müftü hazretleri , bizimle birlikte gelmiş olan i dris Alimcan Bey'den , bizim tarafımızdan Alman makamlarına sunulmuş olan muhtıranın bir kaç suretini vermesini rica etti ve bunları 298

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Alman Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri 'ne vereceğini söy­ ledi. Ricalarımızın ve dileklerimizin kabulü için Dışişleri Ba­ kanı Ribbentrop ve Führer Hitler ile görüşeceğini de ilave etti. Daha evvel Kızıl Ordu'dan alınan Müslüman esirlerden ayrı lejyonlar kurularak, talim ve terbiye edildikten sonra, diğer Müslüman Türk ülkelerinin kurtarılması uğrunda Bolşevik Ruslara karşı savaşa sokulabileceğini yüksek Alman ma­ kamlarına söylemiş olduğunu bildirdi. Rus esiri Türk ülkeleri ve esirleri

hakkında alacağımız bilgileri kendisine ulaş­

tırmamızı rica etti. Bunu memnuniyetle ve borç bilerek arz edeceğimizi vaad ettik. Almanlar tarafından Kırım Türklerine tan ınacak idare tarzının, diğer esir Türk ülkelerindeki Türklerin ümitlerinin ve cesaretlerinin artmasına veya kırılmasına mi­ henk teşkil edeceğini, bu sebeple Almanların Kırım Türk­ lerine karşı takınacakları tutumun çok büyük önem ve değer taşıdığını yüksek Alman makamlarının bilgi ve takdirine ilet­ mesini kendilerinden ayrıca rica ettik. Bu hususları ken­ dilerinden daha iyi şekilde anlatabilecek bir şahsın bu­ lunmadığını arz ettik. Düşüncemizin isabetliğini ve bunu da ileteceğini söyledi. Müftü hazretleri, gözleri yaşararak ve son olarak şunları söyledi: " Bütün Müslümanlar kardeştir. Hepsi aynı muhabbet ve muavenete layıktır. Ama bunlardan en zi­ yade zulüm ve işkence görmüş olan Rusya Müslümanları diğer Müslümanlardan muhabbet ve muavenet görmeye daha ziyade layık ve muhtaçdırlar" dedi. Müftü Efendi hazretlerinden büyük memnuniyet ve it­ minan d uyarak ayrıldık ve kendilerine bütün Rusya Müs­ lümanları adına teşekkür ettik. 1 1 Aralık Perşembe günü eski elçilerden Grobba'ya gittik KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

299


ve bizi <Jauleiter (Ukrayna bölgesi komiseri) Koch ile gö­ rüştürmesini rica ettik. Koch 'un Adlan Oteli'nde oturduğunu öğrendi. Yarın saat 1 0.30'da Doğu Nezareti'nden bir kişi aracılığıyla bizi Koch'a takdim edeceğini ve görüşme saati alacağını ve bu sebeple yarın saat 1 O da yanında bu­ lunmamızı söyledi. Aynı gün i dris Bey'in eşi Dr. Saadet Hanım bize telefon ederek şu bilgiyi verdi: " Führer bugün saat 1 S'de Re­ ichstag'da bir konuşma yaptı ; Bolşevikler bize galip ge­ lirlerse, Avrupa sulhunu dikte edeceklerin Moğollar ve Ta­ tarlar olacaklarını, bunun bütün Avrupa için büyük bir afet getireceğini söyledi. Bu sözlerden pek üzüldüm. Buna bir çare düşünelim. Bu sözler bize karşı ne büyük hakarettir ve haksızlıktır" diye yakındı. Ağlamaklı bir sesle konuşuyordu. Kendisini teselli etmek ve sakinleştirmek için şöyle dedim: " Biz, Rusya'daki Türkler, Hitler'in kasd ettiği ve anladığı manada Tatarlar ve hele Moğollar değiliz. Bu ciheti Alman alimleri bilirler. " Saadet Hanım şu karşılığı verdi: " Avrupa tarihleri, bize, Rusya Türklerine Tatar diyorlar ve hepimizi Tatar sayıyorlar. " Telefonda uzatmamak için sonra görüşürüz diye telefonu kapattım. 1 2 Aralık Cuma günü saat 1 O'da Grobba'nın yanında idik. Biraz sonra Koch 'a telefon açtı ve bizim için randevu istedi. Koch şu cevabı verdi: " Ben Ukrayna Genel Valiliği' ni henüz ve fiilen elime almadım. Bundan dolayı beni m Kırım hu­ susunda onun temsilcileri ile konuşacak bir meselem yoktur. zaten Kırım'da mülki idare de henüz kurulmuş değildir. i le­ ride ihtiyacım olursa ben kendilerini ararım. " Saat 1 1 'de Prof. von Mende'ye gittik. Bizi Ukrayna ve 300

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Kırım işleriyle meşgul olan bir kişi ile tanıştırdı. Bununla bir saat konuştuk ve kendisinden şunları öğrendik: 1 ) Esirler arasında tifo türediğinden ve bu sebeple ka­ rantina konulduğundan şimdilik bunlarla görüşmek imkan ve izni kalkmıştır. Hatta kamplarda dolaşan komisyon üyeleri de karantinaya alınmışlardır. Bunlar arasında Mustafa Çokay ile Abdurrahman Şefi de vardır. 2) Tarafımızdan yazılacak Kırım'a ait makalelerin Alman basınında çıkarılması etkili ve faydalı olacaktır. Bu yazılar von Mende'nin aracılığıyla çıkabilir. 3) Kınm hala savaş alanı olduğundan bizim Kırım'a git­ memiz tehlikeli olur 4) General Erkilet, Güney orduları komutanı ile görüşerek, Alman ordusu mensuplarının Kırım Türklerine karşı iyi dav­ ranmalarını sağlamaya çalışmış ve komutan bu h ususta ge­ rekli tavsiye ve tenbihatta bulunmuştur. 5) Kırım'da henüz mülki idare kurulmuş değildir. Yalnız bazı şehirlerde askeri komutanlar bazı işlerin başına mu­ vakkaten sivil kişileri koymuşlardır. Bu sivillerin hangi mil­ letlere mensup olduklarını biz bilmiyoruz. 6) Kırım Türklerine mahsus kıymetli eşya ve eski eserlerin saklanmaları ve korunmaları için gerekli emirler verilmiş ve müzede muhafaza altına alınmıştır. 7) Kırımlı esirlerin memleketlerine serbestçe dönmelerinin sağlanması için yetkili makamlara başvurulmuştur. 8) Kırım 'da korunmasını istediğimiz değerli eşyanın bir listesini vermemiz teklif edildi.

Bir-iki gün

içinde ve­

receğimizi söyledik. KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

30 1


1 5 Aralık Pazartesi Hariciye'de von Hentig'le görüştük. Paris'den henüz dönmüş olduğunu ve ilk olarak bizimle gö­ rüştüğünü söyledi ve üzülerek Rostov şehrinin geri ve­ rildiğini, kışın gelmesi sebebiyle savaşın durakladığını, kışın Rusya'da uzun sürdüğünü, binnetice Kırım'ın savaş sahası olarak kalmaya devam edeceğini ve bizim gitmemizin ge­ cikeceğini söyledi. Biz, Kırım'daki Alman komutanlığının bazı kişilerle işbirliği yaptığını ve binaenaleyh gidip ça­ lışabileceğimizi söyledik. Von Hentig " iyi olur. Ben iki gün sonra l sviçre'ye gidip dört beş gün sonra döneceğim. Yıl­ başından sonra da uçakla Kırım'a gideceğim. Kırım'a git­ meden evvel sizinle görüşür ve uzun uzun konuşuruz" dedi. Aynı gün Prof. von Mende'ye giderek Kırım'da saklanıp korunmasını istediğimiz kıymetli eşyanın bir listesini verdik. Ayrıca, her türlü tehlikeden korunmalarını arzu ve rica et­ tiğimiz kişilerin bir listesini vererek himaye ve muhafaza edilmelerini istedik. Bu listede tanıdığımız kişilerden başka radyoda,

tiyatroda

ve

konservatuarda

çalışan

sa­

natkarlarımızın da adları vardı. Bu arada, von Mende'den, bir kaç gün sonra Mustafa Çokay ile Abdurrahman Şefi'nin kamplardan döneceklerini öğrendik.

Von Hentig'den Talep ve Ricalarımız Almanya'da kaldığımız süre içinde en çok görüştüklerimiz ve yardımlarını gördüklerimiz kişiler elçi von Hentig ile Prof. von Mende oldu. Bilhassa von Hentig bütün samimiyeti ile bize yardım ediyor ve başarı sağlamamızı, gayemizde mu­ vaffak olmamızı istiyordu. l sviçre'ye gideceği gün sabah bizi Hariciye'de kabul etti ve kendisinden şu hususları sağ302

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


lamasını rica ettik: 1 7 Aral ık Çarşamba: Elçi cenapları Kırım'a vardıktan ne kadar zaman sonra bizi Kırım'a aldırabilirler? Çünkü kendileri orada iken beraber çalışmak isteriz. Biraz düşündükten

sonra

"Ancak Şubat

başlarında aldırmam

mümkün olabilir" dedi. Bizi Kırım'a aldırıncaya kadar, burada başka bir iş yapamayacağımız anlaşıldığından , beni Ro­ manya'ya ve Edige'yi Lehistan 'a göndertmek imkanını bul­ malarını rica ettik. i kimizin birer dilekçe yazıp vermemizi is­ tedi. Yazıp verdik. Benim için Romanya Elçisi ' ne, Edige için Doğu Nezareti'ndeki şeflerden Leibbrandt'a birer mektup yazıp elimize verdi. Yol masraflarımızı von Mende'den is­ tememizi tavsiye etti. Ayrıca, Bükreş ve Varşova'da bulunan Alman askeri komutanlarına ve elçilerine birer tavsiye mek­ tubu yazmasını rica ettik. Bu ricamızı da kabul etti ve yazdı . Polonya'daki Müslümanların evvelki dini müesseselerinin kurulması hususundaki ricamızın kabulü için bize yardım et­ mesini rica ettik, vaad etti. Romanya'dan ve Lehistan 'dan Kırım'a götürüp çalıştırmak istediğimiz hoca, öğretmen ve idare adamlarının Kırım'a girmelerine ve çalışmalarına izin verilmesi h ususunda delAletini rica ettik. Von Hentig: " Ro­ manya'dan ve Polonya'dan Kırım'a gidecek hoca, öğretmen ve idare adamlarının adlarını, soyadlarını, yaşlarını, mes­ leklerini gösteren bir liste ile genel (toplu) bir dilekçe veriniz. Bu listedeki kişileri siz tekeffül ediniz. Bunların Kırım'a gön­ derilmeleri için başarı sağlamaya gayret ederim " dedi. Biz: "Kırım'a şahsi teşebbüsleri veya toplu olarak göçmek isteyen Kırımlı ların girmelerine müsaade edilmesini sağlamanız hu­ susunda yard ımınızı rica edebilir miyiz?" Von Hentig: "Siz halk arasında böyle bir şeyi teşvik ve tahrik etmeyiniz. Bunun için vakit henüz çok erkendir" dedi. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

303


Biz: " l stanbul 'dan hemen Kırım'a gitmek için hazırlanmış üç arkadaşımız var. Bun lar için buradan l stanbul 'a Kırım'a gidiş ve giriş izni göndertmenizi rica ediyoruz" dedik. Von Hentig: " Bu üç arkadaşınızın ben Kırım'dan dö­ nünceye kadar sabretmesini ve beklemesini tavsiye edi­ yorum" dedi. Biz: " Bizim seyahate çıkmamız veya Kırım 'a gitmemiz halinde, buradaki işlerimizle meşgul olmak üzere l s­ tanbul' dan iki arkadaşımızın gelmesi hususunda yardımınızı rica ediyoruz" dedik. Von Hentig: "Bunu daha sonra, l sviçre'den döndükten sonra düşünürüz. " Biz: " Kırım savaş meydanı olmaktan çıktıktan sonra ku­ rulacak Türk hükQmetinin veya idaresinin şekli hakkında, prensip olarak, şimdiden bir şey söylemek ve öğrenmek mümkün olabilir mi? Von Hentig: " Doğu Nezareti ile Dışişleri Bakanlığı ara­ sında anlaşmazlık var. Doğu Nezareti, Rusya' dan alınan top­ rakları doğrudan biz idare edeceğiz, Kırım'ı da öyle. Çünkü bunların hazırlanmış ve yetişmiş adamları yok, d iyor. Biz Dı­ şişleri Bakanl ığı ise vardır, diyoruz. Oralarda yaşayan halk­ ların vasıflarına ve çoğunluklarına göre şimdilik geçici bir idare kuralım; harpten sonra halkların arzusuna göre temelli bir idare kuralım, diyoruz. " Biz: "Kırım'da kurulacak Türk h ükQmetinin şekli ne olursa olsun, Kırım'ın Ukrayna' dan ayrı ve müstakil olmasının bütün Türk ve Müslüman dünyasının arzu ve temennisi olduğunu 304

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


arz ediyoruz. Von Papen cenapları bu hususta, General Erkilet aracılığı ile, bize iki kez vaatte bulunmuştu. Ankara'daki Al­ manya büyükelçisinin bu beyanı , Al manya Dışişleri Ba­ kanlığı 'nın teminatı altında mıdır? " Von Hentig: "Von Papen bunu özel olarak kendi adına söylemiş olabilir. Dışişleri Bakanlığımızın böyle bir niyeti var­ dır, ama henüz kararı yoktur. " Alman Dışişleri ve Doğu Bakan lıkları 'nda az-çok yetkili sayılan kişilerle yaptığımız görüşmeler, bizim ümitlerimizi kuvvetlendirmedi, aksine kırdı. Vakıa Alman-Rus savaşı yeni başlamış sayılırdı, ama Almanya'nın işgali altına giren top­ raklardaki milletlerin mukadderatları hususunda tesbit edil­ miş bir siyasi tutumu ve kararı ol ması gerekirdi ve bunun Almanlar lehine ve işgal edilen memleketlerin ahlakları aleyhine olduğu anlaşılıyor, hiç olmazsa seziliyordu. Bunu bir kaç ay sonra daha açık ve kesin şekilde anlayacaktık.

Cafer Seydahmet Kırımer'in Eşime Bir Mektubu Cafer Bey, 29 Teşrin-i Sani (Kasım) 1 94 1 tarihli "Aziz hemşirem

Emine

Hanım'a"

diye başladığı mektubunda

aynen şunları yazıyordu: "Kardeşim Müstecib tarihi ve mühim olan seyahatine başladı. i nşallah hedefine selametle varır, orada bir müddet kaldıktan sonra yurda kavuşur. Bu seyahat kararını vermek sizler için ne kadar müşkül olduysa benim için de ondan daha az ağır olmadı. Fakat ne yapalım. . . Bin bir faciadan geçmiş bahtsız halkımızın mu­ kadderatı bizlere böyle müşkül vazifeler tah mil ediyor. Bu KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

305


tarihi fırsattan istifade etmemek milli bakımdan günah olur­ du. i şin ehemmiyeti ve nez.aketi benim bu vazifeyi Müstecib' e vermemi amirdi. Onun yalnız imanına değil kabiliyetine, muvazenesine olan sağlam kanaatim bu kararı vermemde amil oldu. Onun bu vazifeyi muvaffakiyetle başaracağından ve neticeden hem Kırım Türklerine ve hem de kendisine ha­ yırlı faydalar geleceğinden eminim. Ancak milli endişe ile çırpınan Müstecib'in selamet ve muvaffakiyetine Tanrı 'nın yardımı olduğunda tereddüt edi­ lemez. i nşallah Cenab-ı Hakk' ı n lütuf ve inayetiyle ve bu defa sağlam, temelli olarak kendisine Yurt' da kavuşur ve mesut günler geçiririz. Beni bir ağabey olarak tan ıdığını bilirim. Arada-sırada bana da vaziyetini ve her arzunu bildirmeni rica ederim. Her ne kadar ağabeylerin Halil ve Rüstem kardeşlerimin her ba­ kımdan senin huzur ve rahatını temine çalışacaklarından emin isem de ben de bu satırları yazmayı vazife bildim . " Merhum Halim Bali ç de 1 . 1 2 . 1 94 1 tarihli ve " Aziz Kar­ deşim Halil" diye başladığı bir mektupla, bizim yurt yo­ lundaki davamız için Almanya'ya gittiğimizden , eşime ve çocuklarıma yardımını esirgemeyeceğinden bahsederek, ar­ kadaşlar adından kendisine teşekkür etmektedir.

Almanya' da ki Görüşmelerimize Devam 1 8 Aralık l 94 1 günü, Prof. Dr. Johannes Benzing'in evine çaya çağrıldık. Orada Edige ile benden başka Adnan Arbatlı da vardı. Dr. Johannes Benzing Dışişleri Bakanlığı ' nda ça306

K i RiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


!ışıyord u ve yeni evlenmişti. Bakanlıkta kendisini aramamızı ve telefon etmemizi söyledi. Bize iki plak çaldırd ı . Birisi bir Kırımlı'nın söylediği türkü, diğeri bir Başkurt Türkü'nün söy­ lediği bir masal idi. Dr. Benzing Başkurt· lehçesini iyi ko­ nuşuyor, diğer Türk lehçelerini de anlıyor. 1 9 Aralık 1 94 1 günü saat 1 1 'de Prof. Dr. von Mende'yi ziyaret ettik. Esirler meselesini görüştük. Mustafa Çokay ve Abdurrahman Şefi gibi biz de Kırımlı esirlerle görüşmek ve meşgul olmak istediğimizi söyledik. Bu işi Leibbrandt ile halletmemiz gerektiğini, kendisinin bu işi halletmeye yetkisi bulunmadığını bildirdi. Birdenbire bize şu suali sordu: "Siz bu işlerle burada uzun zaman meşgul olmak mı, yoksa vaziyeti sonra l stanbul' a dönmek mi is­

şöyle bir yokladıktan

tiyorsunuz?" Biz: " Profesyonel milliyetçiyiz, yıllar�an beri

böyle bir günün gelmesini bekledik ve bu günü bize Al­ manlar gösteriyorlar" dedik. "Biz, mümkün ve izin olursa yurdumuz Kırım'a gitmek için geldik. Biz Kırım'a gidebilirsek yerimize l stanbul 'dan iki arkadaşımızın getirilmesini rica ediyoruz. " Von Mende: " Evvela sizin durumunuz anlaşılsın ve dü­ sonra l stanbul 'dan getirtmek istediğini iki ar­

zelti lsin;

kadaşınızın d urumu görüşülür. " Siyasi vaziyeti şöyle mütalaa etti: "Türkistan büyük, zengin ve milyonlarca nüfuslu bir memlekettir. Sizinki ise küçük ve nüfusu az bir memleketti r. Biz bu sebeple Türkistan · a çok büyük önem veriyoruz. Mus­ tafa Çokay'ın durumu ile sizinkinin aynı olmayacağı tabiidir. Biz Kırımlı lara karşı ancak sempati besliyoruz. " Biz, "Türkistan ile Kırım arasında, söylediğiniz noktalar bakımından, büyük fark bulunduğunu bil iyoruz. Ancak, K i RiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

Kırım komünist re307


jiminden ilk kurtarılmış bir Türk memleketi olması sebebiyle Almanların burada alacakları tutum ve davranış diğer bütün Türk memleketlerine ve milletine örnek ve misal olacak ve Türkler hareket hatlarını buna göre düzenleyeceklerdir. Bu sebeple Kırım büyük önem arz etmektedir" dedik ve Kırım hakkında hazırladığımız ve Almanca'ya çevirttiğimiz uzun muhtıradan bir sureti ve Türk dünyası haritasının bir kopyasını Leibbrandt' a vermesini rica ile kendisine sunduk. 20 Aralık Cumartesi öğleden sonra Mecdet Bey'e gittim. Nuri Paşa'nın mektubunu verdim ve kendisinden 400 mark aldım. Bir saat kadar konuştuk. Milliyetçi ve muvazeneli bir kişi; yüzünde biraz çöl tipi var. Bir çok resmi makamlardaki yetkili kişilere bizim takip ettiğimiz meseleler hakkında izahat verdiğini söyledi, kendisine teşekkür ettim. Von Hentig, von Mende ve Harbiye Nezareti ' nde i ktisadi i şler Müdürü Prens Reuz ile görüşüp Kırımlı esirler hususundaki dileklerimizi destekleyeceğini vaad etti. 22 Aralık Pazartesi sabah Dışişleri Bakanlığı ' na giderek Türkçe salahiyetnamelerimizin tasdikli Almanca çevirilerini aldık.

Abdurrahman Şefi Bey'i Ziyaretimiz Aynı gün saat 1 8'de i dil-Ural Türklerinin temsilcisi ve Ayaz l shaki Bey'in mutemedi olan Abdurrahman Şefi Bey'i evinde yalnız ziyaret ettim. Yüksek Mühendis Fuat Kazak'ın ablası ile evli olan Abdurrahman Bey kendisinin olan güzel bir evde oturuyor ve çocuklarını Alman okulunda oku­ tuyordu. Milliyetçi ve anlayışlı bir kişi idi. Burada saat 2 1 .30' a kadar kald ım. Gezdiği esir kampları ve Polonya hakkında 308

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMi'ııı


bana bilgi verdi: Esirleri görmek için Harbiye Nezareti ' nden izin almak gerekmiş. Yol biletlerini Harbiye, günlük iaşe masraflarını Doğu Nezaretleri veriyormuş. Abdurrahman Bey'e Ayaz ve Cafer Beyler'in tavsiye mektublarını verdim. Abdurrahman Bey, Cafer Bey'in, Emefin son sayılarında Al­ manya aleyhinde yazdığı makalelerin kötü intiba bıraktığını, von Mende'nin bu makaleleri Almanca'ya çevirttiğini ve elinde tuttuğunu söyledi. Ben bu makalelerin niçin ve ne maksatla yazıldığını, bunlarda Almanya aleyhine haksız bir tariz bulunmadığını, Cafer Bey'in kaba kuvvete karşı hak ve adaleti savunduğunu izah ettim. Buna karşı yalnız şunu söy­ ledi: "Türkçe makalelerin çevirilerinde yanlışlıklar varsa bun­ ların düzeltilmesi iyi olur" dedi. Fakat biz bu çevirileri von Mende' den alıp görmedik. 24 Aralık günü babası Kırımlı ve anası Türkiyeli olan Harun Toksavul adında bir üniversite talebesi bizi ziyaret etti. 45 yaşlarında var. Samimi, fakat biraz çekingen . Esirlerle meşgul olacağını söyledi. Üç gün Noel bayramı ile geçti. 26 Aralık akşamı Mustafa Çokay'ın tifodan öldüğünü duyduk, çok üzüldük. Bunun Türklük için büyük bir kayıp olduğuna şüphe edilemez. Ce­ nazesine gitmek istiyoruz.

Berlin'de Kurban Bayramı 28 Aralık günü Ahmedi mezhebinde olan Müslümanlar Kurban Bayramı yaptılar. Kudüs Müftüsü ile lrak'ın Al­ manya'ya sığınan başvekili Keylani Sünni oldukları için Ahmedilerle birlikte Kurban Bayramı yapmamak maksadiyle başka tarafa gitmişler. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

309


Bizi o akşam idris Bey evine yemeğe davet etti . Dr. Harun ile Türkiye ticaret ataşesi Mecdet beyler de orada idiler. Dr. Harun Bey' le tan ıştık. Türkçü bir kişi. 1 O Ocak 1 942 tarihinde Ankara'ya gideceğin i , Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Baş­ kanı Mareşal Fevzi Çakmak ile görüşeceğini, bunlara artık Türkiye'nin Sovyet Türkleri lehine ve yararına Almanya ile açık ve resmen temas etme zamanının geldiğini söy­ leyeceğini açıkladı. Biz, bu zamanın henüz gelmediği ve savaş durumunun buna müsait bulunmadığı kanaatimizi bil­ dirdik. 29 Aralık Pazartesi Kurban Bayramı . Türk mezarlığı sa­ lonunda bayram namazı kılınmak istenildi ise de burası ha­ zırlanmamış, kirli olduğundan namazı i dris Bey'in evinde kıldık; bayramlaştık. Öğle yemeğini ve akşam yemeğini i dris Bey'de yedik, akşam hep birlikte sinemaya gittik. Bize çok misafirseverlik gösteriyordu . Bayramın ikinci günü Abdurrahman ŞeH' Bey'i ziyaret ettim. Kendisinden 200 mark ödünç aldım. Mustafa Çokay'ın 2 Ocak Cuma günü gömüleceğini ve cenaze namazının kı­ lınacağını bildirdi. 3 t Aralık Çarşamba günü Dışişleri Bakanlığı müsteşar muavini pasaport işleri şefi Rudrig'e telefon ederek ikamet müddetimizin iki ay uzatılmasını söyledi ve uzatıldı . 3 t Aralık t 94 1 Çarşamba günü öğle üstü Edige Dışişleri Bakanlığı ' ndan geldi, bağıra bağıra ağlayarak kendisini ya­ tağının üstüne fırlattı ve: " Rwslar Kefe'ye çıkarma yapmışlar. Tatarların hepsini kesmişler" diyordu. Kendisini teskin ettim ve olayın aslını öğrenmeye çalışmamızı söyledim. Bir kaç 310

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMi"m


gün içinde yaptığı mız soruşturmalar sonunda şunları öğ­ rendik: 25'i 26 Aralık'a bağlayan gece Ruslar iki tümen lik bir kuvvetle Kerç kasabasına bir çıkarma yapmışlar. 29 Aralık gecesi de gemilerden Kefe şehrine bir miktar asker çı­ karmışlar, bir kaç saat şehri ellerinde tutmuşlar, halkımızdan bulduklarını yakalamışlar ve on iki erkeği kurşuna dizmişler. 5 Ocak 1 942 tarihinde de bir miktar Rus askeri Gözleve şehrine çıkmış. Aynı gece gene vapurdan bir miktar askeri Sudak kasabasına çıkarmışlar. Fakat bu çıkarmalarda fazla bir şey yapmadan atılmışlardır. Akşam yılbaşını geçirmek üzere Edige, eşi ve ben idris Bey'e davet edildik, gittik. Dr. Harun Bey de vardı. Yedik, içtik, biraz keyiflendik. Edige iyi keyiflendi. Saat tam 24'de idris Bey şampanya ikram etti. Yeni yılın Türk alemine kurtuluş, kuvvet ve mutluluk getirmesini temenni ettik. i dris Bey ve eşi Saadet Hanım kızgın kafaları ile Doğu Nezareti ' nin çok aleyhinde ko­ nuşmaya başladılar ve Türklüğün düşmanı olduğunu iddia et­ tiler. Çokay'ın cenazesine gitmemek gerektiğini ileri sürdüler, bize baskı yapmak istediler. Saadet Hanım ile Edige arasında "Çarlık idaresi mi yoksa komünistlik idaresi mi Türklük için daha tehlikelidir?" konusu üzerinde epeyce kızgın tartışma cereyan etti. Saadet Hanım komünistlerin, Edige Çar idaresinin Türklük için daha tehlikeli ve zararlı olduğunu şiddetle iddia ettiler, fakat hiç birisi bunu olayların ışığı ve delillerin kuvveti ile aydınlatamadı. Boşuna çekişip durdular. Orada olanlar Sa­ adet Hanım'ın tezini doğruladılar. Fakat Edige sözünü ver­ medi, inadında ısrar etti. Sonunda dönmek üzere kalk­ tığımızda yemek masasını da devirdi. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

31 1


Mustafa Çokay'ın Cenazesi 2 Ocak Cuma günü öğle namazından sonra namazı kı­ lınacak Mustafa Çokay'ın cenazesine gitmek için idris Bey'e telefon ettim. Türk esirleri görmek ve teselli ederek milli yola çekmek uğrunda tifo hastalığından ölmüş bir Türk mücahidinin cenazesinde bulunmanın bizim için bir vicdan borcu ol­ duğunu, bu borcumuzu ifa etmezsek derin huzursuzluk du­ yacağımızı, böyle bir günde aramızda karşılıklı tam saygı ve dayanışma mevcut olması gerektiğini dilim döndüğü kadar idris Bey' e anlatmaya çalıştım, bizi mazur görmesini rica ettim. idris Bey diktatörce şu bayağı cevabı verdi: "Giderseniz be­ nimle bütün alakanızı kesmiş olursunuz. Onun gibi bir millet haininin ölüsü de, dirisi de hürmete layık değildir" dedi ve bize kesin ultimatom verdi. Kendisini her ne kadar teskine ve yu­ muşatmaya çalıştımsa da o inadında ısrar etti ve: "Benim son sözüm budur" dedi. Biz de ldris'in oynadığı önemli rolü, du­ rumumuzun nezaketini ve işimizin çıkmaza girmemesini dü­ şünerek, cenazeye gitmemeye, üzüntü ile karar verdik. idris Bey bu konuşma sırasında telefonda Abdurrahman Şefi Bey hakkında da ağır hakaretlerde bulundu. ldris'in ölçüsüz de­ necek derecede haris ve kinci bir kişi olduğuna kanaat getirdik, aynı zamanda kötü ve tehlikeli bir kişi olduğunu da anladık. Bununla beraber, kendisi ile bağımızı devam ettirmek mec­ buriyetinde olduğumuzdan idare ediyorduk. 3 Ocak günü, o zamana kadar kaldığımız otelden çıkarak, bir pansiyona taşındık. Edige hanımı ile bir odada iki yatak için 5.5, ben bir yataklı oda için 3 mark ödeyecektik. Oda­ larımız bitişikti. Bıraktığımız otele 300 mark borçlanmıştık, paramız yetişmedi. Gidip i dris' den 500 mark ödünç aldık. 312

KiRiM YOLUNDA BiR ÔMÜll


Ertesi günü Astoria Oteli ' nde Dr. Harun Bey' le görüştük, bize 200 mark verdi. Türkiye'ye gitmeden evvel bize iki bin mark daha verebifeceğini söyledi. Türkiye'ye gittikten sonra uzun zaman için bize yard ım sağlayabileceğini ümit ettiğini söyledi. Böylece Almanlardan para yardımı almadan ya­ şamaya karar verdik. Bu durumu yaratabilmenin milli hay­ siyet ve bağımsızlık bakımından büyük önemi olduğunu takdir ediyorduk. Harun Bey Türk dünyasını ve ayrıca Kırım'ı gösteren matbu haritalarla Leibbrandt'ın bastırdığı Sovyet etnografik haritasını verdi.

Von Mende'nin Bildirdikleri 6 Ocak Salı günü Prof. Dr. Von Mende'ye gittik, bize şu haberleri verdi: "Kırım 'dan bir subayımız geldi. Kırım Tatarları Alman as­ kerlerini Kırım'a girişlerinde sevinçle karşılamışlar. Alman askerleri ile beraber çalışmaya başlamışlar. Bu yüzden subay ve askerlerimizin Tatarlara karşı güvenleri artmış. " " Romanya ve Polonya seyahatlerimize gelince " , diye şunları söyledi : " Lehistan 'daki Tatarlarla görüşmeniz iyi olur ama sakın Kırım· a göçmeleri için bir şey söylemeyiniz. Romanya se­ yahati için biz karışmıyoruz. Ama ben Milli Savunma Ba­ kanlığı ' ndan bir subay ile görüşüp sonucu size bildiririm. " Esirlerle görüşmek için Geibel adında bir kişi ile görüşmemiz ve ondan izin almamız gerektiğini ve kendisine bizi telefonla tavsiye edeceğini söyledi. Öğleden sonra Geibel'e gittik ve tanıştık. Kırım'a gitKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

313


memiz hususunda bize yardımını vaad etti. Esirler ile meşgul olan komisyonun Kırım şubesinin üyeleri olmamız sıfatiyle bize dörder yüz Alman markı aylık bağlayabileceğin i , ih­ tiyacımız varsa bir miktar avans verebileceğini söyledi. i h­ tiyacımız olmadığını söyleyerek almadık. 7 Ocak 1 942 günü i dris Bey pansiyonumuza telefon ederek Rusların

Gözleve yakınlarında karaya asker çı­ kardıklarını söyledi. Üzüldük ve sonucunu merak ettik. Dr. Harun Bey telefon ederek şunları bildirdi: "Milli Sa­ vunma Bakanlığı'ndaki binbaşı ile görüştüm. ikametgahınıza bir subay gönderecek ve Kırım'a gitmeniz hususunda sizinle konuşacak" dedi. idris Bey telefon ederek, "Bu sabahki gazeteler Bol­ şeviklerin Kefe'ye asker çıkardıklarını, halkı ve bilh assa Ta­ tarları kestiklerini yazıyorlar" dedi. Saat 1 6'da Humboldt klubünün binasında Mustafa Çokay için bir anma toplantısı düzenlendiğini Ahmet Temir Bey te­ lefonla haber verdi. Saat 1 5 . 30 idi. Hemen hazırlanıp yola çıktım ve dişçiye gitmiş olan E.dige'ye bir mektup bırakarak gelmesini bildirdim. Toplantı kalabalıktı. Saat tam 1 6'da Veli Kayyum Bey toplantıyı açtı . Bir hoca Kur'an-ı Kerim 'den bir aşir okudu ve dua etti, Mustafa Çokay'ın ruhuna bağışladı. Bundan sonra konuşmalar başladı: i lk olarak Veli Kayyum Bey Mustafa Çokay'ın hal tercümesinden bahsederek Almanca uzun bir konuşma yaptı . Kuzey Kafkasyalılar adına Ali Kan­ temir, l dil-Urallılar adına Abdurrahman Şefi, Azerbaycanlılar adına Hilal Münşi Türkçe birer konuşma yaptılar. Veli Kayyum Bey Ukraynalılar tarafından gönderilmiş Almanca bir mektup 314

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


okudu. i htiyar beyaz sakal lı bir Gürcü, Gürcüler adına Rusça bir konuşma yaptı . Son olarak Kırım Türkleri adına ben şu konuşmayı yaptım: "Tarihte büyük bilginler ve yiğitler ye­ tiştirmiş, Türklüğün beşiği ve eski medeniyetlerden birinin kaynağı olan büyük Türkistan'ın Mustafa Çokay gibi milli mücadele için hazırlanmış bir evladını kaybetmiş olmasından Türkistanlı kardeşlerimiz kadar biz Kırımlılar da çok üzgünüz ve yaralıyız. Fakat bu büyük Türk ülkesinin daha nice Çokaylar yetiştireceğine, şanlı savaş bayrağını yere düşürmeyeceğine, yakında muzaffer Alman ordularının kahramanlığı sayesinde Bolşevizmin yıkılarak esir Türk illerinin kurtulacağına ina­ nıyoruz. " Edige dişçiden çıkıp toplantıya geldiği sırada saat altı olmak ve tören bitmek üzere idi ve nitekim benim ko­ nuşmamdan sonra Veli Kayyum Bey toplantıyı kapad ı.

Kudüs Müftüsü'nü Tekrar Ziyaret 9 Ocak Cuma günü Kudüs Müftüsü 'nü tekrar ziyaret ettik. Muhtıralarımızı aldıktan sonra Führer hazretleri ve Ribbentrop cenapları ile görüştüğünü, kendilerine genel olarak Rusya Müslümanlarından ve esirlerinden bahsettiğini , üç gün evvel Hariciye

Müsteşarı

ile

bil hassa

Kırım

meselesini

ko­

nuştuğunu, müsteşarın Kırım meselesini von Hentig'e havale ettiğini ve bu kişi ile de görüşeceğini ve bizim çalışmalarımızı desteklediğini

bildirdi.

Müftü

hazretlerinden

bu

gö­

rüşmelerinden edindiği intıbalarını ve ümitlerini rica ettik. l ntıbalarının ve ümitlerinin müsbet olduğunu, fakat hemen sonuç beklemenin muhtemel olmadığını, sabırlı ve ihtiyatlı davranmamız gerektiğini söyledi. Müftü hazretlerinin bu sözlerinin teselli ve teskin cinsinden olduğunu kavramakta güçlük çekmedik ama ne diyebilirdik ki. . . KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

315


Müftü Efendi 'ye bir gün evvel Alman gazetelerinde çıkmış olan Kefe katliam olayının tercümesini okuduk. isteği üzerine kendisine gazete ile çevirisini verdik. idris Bey'e Mustafa Çokay için Humboldt klübünde ya­ pılan toplantıya katıldığımızı münasip ve ihtiyatlı bir dille anlattım, sesini çıkarmadı. Böylece bu badireyi atlattık. 39 yıl evvel Kırım'dan çıkıp Berlin'e yerleşmiş olan Rusça, Almanca ve Fransızca bilen , fakat Tatarca'yı unutmuş olan l lyas Hacı Duvan adında bir Karaim mühendisle tanıştık. Yurdun u unutmadığını söyledi .

Geibel'i Ziyaret 1 2 Ocak 1 942. Saat 1 1 'de Geibel'e gittik. Doğu Ne­ zareti'nin şimdi bizi Kırım'a göndermek imkanı olmadığını, ancak sivil idare kurulduktan sonra -belki 6 veya 8 hafta sonra- gönderebileceğini bildirdi. O zamana kadar Doğu Nezareti ' nden verilecek bir maaşla hayatımızı temin ede­ bileceğimizi , l stanbul'dan Kırım'a gitmek için hazırlanmış ve beklemekte olan arkadaşımız Halim Baliç' in Berlin'e gel­ mesini uygun bulduğunu, geldiğinde onun yaşayışının da Nezaret' çe sağlanacağını söyledi . Abdurrahman Şefi ve Ahmet Temir tarafından yazılıp ve­ rilen ve özel kampa sevki kararlaştırılan 4 1 Kırımlı esirin, 2'si propaganda ve 1 7 'si polis adamı olarak çalıştırılacak 1 9 ki­ şinin katılmasıyla, 60'a çıkarılmasını rica ettik. Geibel di­ leğimizi kabul etti. Ayrıca, beş esirin Ahmet Temir'e yazdığı mektuplardan ve Abdurrahman Şell'ye söylediklerinden çok antikomünist ve milliyetçi olduklarını anladığımızı, bunlarla muhakkak konuşmak istediğimizi ve bizimle birlikte bunların 316

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Kırım'a gitmelerinde fayda olacağını söyledik. Bu beş Kı­ rımlı 'yı özel lagere getirteceğini ve şimdilik yalnız bizimle görüşmelerine izin vereceğini bildirdi. Tütüncülük, bağcılık ve bahçecilik işlerinde ihtisası olan esirlerin ilk fırsatta Kırım'a dönmelerine izin verilmesini rica ettik. Vaad etti. Bunların da Doğu cephesindeki esirler gibi serbest bırakılacaklarını sö­ züne ekledi. Son söz olarak Geibel : " Bundan sonra Doğu Nezareti , Kırım ile ilgisi olan her işi sizinle konuşacaktır" dedi. Akşam i dris Bey Dr. Harun Bey' e verdiği ziyafete bizi de çağırdı , gittik. Harun Bey evvelki yardım vaadini tekrarladı ve bize mahsuben 1 00 mark verdi. 1 6 Ocak sabahı idris Bey'e gittik. Von Hentig'in 'Turan­ Tatarei " başlığı ile yazdığı uzun bir makaleyi kendisine ver­ diğini ve yazı hakkındaki fikrini sorduğunu söyledi. Hemen telefonda Dr. Harun Bey'e şunları anlattı : "Von Hentig ce­ napları, bana Turan-Tatarei' başlığı ile yazd ığı uzun bir yazı verdi ve fikrimi sordu. Von Hentig yazısında şunu ileri sü­ rüyor: ' Doğu Nezareti 'ndeki Leibbrandt ile aynı fikirdeyim. Rusya'daki Türklerin yaşadığı memleketler tarih ve kültür bakımından tek bir memleket sayılır ve adının Tatarei ' olması gerekir. Çünkü bu memleket Türkiye' den ayrıdır. Turan ' sözü yanlıştır,

çünkü bu söz japonya'yı ve Çin'i de kap­ samaktadır. ' " l dris'in Tatarei' adını çok uygun bulduğunu ve bunun tam gerçeğin kendisi olduğunu Dr. Harun Bey'e te­ lefonda söylerken öğrenmiş old uk. idris Dr. Harun 'a şunu da

söyledi : "Von Hentig' i n verdiği bu isim doğru , ama Tür­ kistanlı lar ile Kırgızlar buna razı olmayacaklardır. " l dris'in bu kon uşması, bizde, onun prensip adamı olmadığı kanısını KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

317


doğurdu. Çünkü, şimdiye kadar daima Türk birlikçisi gö­ rünüyor, Tatar sözünün aleyhinde bulunuyordu. Saat 1 1 'de Prof. Dr. von Mende'ye gittik. Bize şunları söyledi :

"Güney kumandanlığımızdan Doğu Nezareti ' ne

gelen haberlere göre, Kırım'daki halkınız Almanlarla işbirliği ve silah arkadaşlığı yapmakta ve kurban vermektedir. Benim ve bizim umduğumuzdan fazla yararlı k göstererek önemli bir varlı k teşkil ettiğini ve bizimle çalışmaya hak kazandığını isbat etmektedir. Bu durum sizin buradaki vaziyetinizi de kuvvetlendirmiş ve size önem kazandırmıştır. Bu durum karşısında, Kumandanlık, Kırımlı esirlerin hemen serbest bı­ rakılarak Kırım'a gönderilmelerini dilemektedir" ded i . Şu hale göre bizim Kırım'a bir gün evvel gitmemizin sağlanması için çare aramasını kendisinden rica ettik. Mende, kendisinin de Harbiye Nezareti 'nin de bizim Kırım'a gitmemizi is­ tediklerini, fakat yolların çok bozuk bulunmasının buna imkan vermediğini Harbiye Nezareti'nden öğrenmiş bulunduğunu; bununla beraber von Hentig' i n Güney komutanını iyi ta­ nıdığını ve onun bu işi halledeceğini ve kendisinin bu iş hu­ susunda von Hentig ile konuşacağını söyledi. Böylece vaadler, ümitlendirmeler, oyalamalar, tekrar biraz ümitsizlendirmeler, müşkilat çıkarmalar devam edip gi­ diyordu. Biz ise sıkılmaya . sinirlenmeye başlıyorduk. Gıdanın azlığı . hasretlik, kakartmalar, korkular da bunlara eklenince sabırsızlığımızın şiddetlendiğini kestirmek kolaylaşır. Prof. Mende Ostland 'a seyahat işine gel ince diye şunları söyledi: Gereken makamlara görüşerek müsaade aldığını. yarın saat 1 2 ·de biz telefonda son ve kesin cevabı vereceğini ve bundan sonra Schutte adındaki bir kişi ile görüşmemiı 318

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMl il�


gerekeceğini, seyahatimiz için Türk pasaportundan başka bir izin kağıdı da almamız icap edeceğini, gidilecek yerlerdeki makamlara karşı tavsiye ve takdim mektupları verileceğin i , seyahat masrafının temin edileceğini ve nihayet beş gün sonra yola çıkılabileceğini söyledi. Basın için hazırlamakta olduğumuz makalelerden başka Kırım hakkında Türkçe veya Rusça bir kaç konferans vermek istediğimizi ve müsaade edilmesini istedik. Prof. Mende, Berlin 'de Türkçe ve Rusça anlayan Alman pek az olduğu için bunun etkili ve ilgi çekici olmayacağını söyleyerek istekli görünmeyince kendisine şunu teklif ettik: 23 Şubat ilk Kırım milli hükOmeti başkanı Çelebi Cihan 'ın komünistler tarafından şehit edildiği gündür. O günde bir toplantı yapmamıza, Çe­ lebi Cihan hakkında konuşmamıza ve Bolşeviklerin yaptıkları zulümleri anlatmamıza müsaade edildiği takdirde temsilcileri ve yazarları

bul unacak gazetelerde Sovyetler'e ve ko­

münistlere karşı iyi propaganda yazıları çıkmasına fırsat ve­ rilmiş olurdu, dedik. Mende, bu teklifimizi çok yerinde ve uygun bulduğunu, fakat bu hususta izin alınması için evvela amirleri ile görüşmesi gerektiğini ve kesin cevabını daha sonra verebileceğini bildirdi. Almanların diğer milletlere ve toplumlara karşı çok hasis ve kıskanç davrandıklarını, teş­ kilatlanma ve çalışma fırsat ve imkanı vermek istemediklerini artık iyice anlamaya başlıyorduk. Ama gene sabır ve ta­ hammül gösteriyorduk ve başka çaremiz de yoktu. 1 7 Ocak Cumartesi idris Bey'in Dışişleri Bakanlığındaki çalışma bürosunda iken Dr. Harun Bey çıkageldi ve von Hentig ile görüşüp onun yanından geldiğini söyledi. Von Hentig'in yazd ığı ve fikrini almak üzere i dris Bey'e gösterdiği KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

319


makaleyi okuduğunu ve şu kanaati edindiğini söyledi : "Ma­ kaleyi beğendim, takdir ettim. Çünkü Alman kamuoyunda 'Tatar' sözünden anlaşılan kötü , korkunç ve barbar anlamına karşı yazılmıştır. Maksadı bu kanaati ve zihniyeti silmektir. Bu bakımdan makale çok iyidir. Yalnız 'Turan' sözünün Çin ' i ve japonya'yı

�apsad ığını ileri sürmesi bakımından yanlıştır"

dedi. 1 9 Ocak Pazartesi saat 1 2 'de Türkiye Büyükelçisi Hüsrev Gerede'yi ziyaret ettik. 45 dakika konuştuk. Kırım'dan al­ dığımız son haberleri , Kudüs Müftüsü ile konuştuklarımızı, Türk alemine yapmak istediği hizmetleri ve bize yard ım va­ atlerini söyledik. Büyükelçi cenapları çok memnun ve mü­ tehassis olduğunu Müftü Efendi hakkında başkalarından da iyi şeyler duyduğunu söyledi. Hüsrev Gerede'ye Doğu ve Dışişleri Bakanlıkları ' nda yaptığımız temaslardan, Ostland'a ve Romanya'ya yapmak istediğimiz seyahatlerden bahsettik. Kendileri bizi teşvik ve tergib ettiler ve memnuniyetlerini bildirdiler ve: " Ben de gerekli kişilere icap edeh tavsiyelerde bulunurum ve sizi desteklerim" dediler. Hüsrev Bey bizimle çok samimi ve kardeşce konuştu; Türk dünyasının ve Tür­ kiye'nin geleceği hakkındaki düşüncelerini kısaca açıkladı. Bize Almanya'nın sabık Ankara sefiri Nadolny'nin adresini vererek bununla görüşmemizi tavsiye etti. 20 Ocak Salı saat 1 0. 30' da von Hentig ile görüştük. Gönderdiği iki bin Alman markı yardımına teşekkür ettik. Benim Romanya ve Edige'nin Ostland (Polonya) seyahatimiz için delalet etmesini rica ettik. Romanya Sefareti' nden bana vize aldıracağını, Edige için Ostland Reichskomissar'ına tav­ siye mektubu yazacağın ı, Berlin polis merkezinden buradan 320

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


çıkma ve tekrar dönme izin ve vizesi aldıracağını bildirdi. Teşekkür ettik ve daha sonra Kırım'a gitme işimize geçtik. Von Hentig: " Biraz iyileşince Kırım'a gideceğim; ilk işim sizi oraya aldırmak olacaktır" dedi. Saat 1 Tde Dr. Harun Bey'le buluştuk. Bizi eski Alman ai­ lelerinden birisinin evine götürdü. Asker olan üç oğlu ile bir yetişmiş kızı olan kişinin kendisi de yedek yüzbaşı idi ve subay elbisesi giymişti . Adam "von" lardan (yani asilzade) i miş. Astronomi meraklısı ve bilgini imiş. Çok kibar ve bilgili kişi . Kısaca boylu, beyaz saçlı ve dinamik IJir hanımı var. Ana tarafından Cengiz Han soyundan geldiğini ve bununla övündüğünü söyledi. Bizi akşam yemeğine alıkoydular. Mü­ kemmel doyduk. O sırada Berlin 'de böyle doymak büyük bir saadetti. Gece saat 22'de evimize döndük ve Dr. Harun Bey'e teşekkür ettik. 22 Ocak Perşembe sabahı von Mende'ye gittik. Edige ile karısının Ostland'a gitmelerine müsaade alındığını, yanlarına bir kişi verileceğin i , Tatar esirlere din dersleri verilmesi için Polonya'nın eski müftüsünün ve bir kaç imamın Berlin'e ge­ tirileceğini , Kırım'dan gelen son haberlere göre, evvelce orada 30 tümen bulunduran Rusların , şimdi de 9 tümen tutan Almanların ahalinin elinden her türlü yiyecek maddeleri toplamış olduklarından Kırım'da kıtlık bulunduğunu, başka memleketlerden Kırım'a gönderilecek gıda yardımlarına karşı çıkılmayacağını söyledi. Bir gün evvel Mende'nin Rusça'dan Türkçe'ye çevrilmesi için bize verdiği propaganda beyannamesini Türkçe'ye çe­ virip kendisine verdik. KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

32 1


24 Ocak Cumartesi von Hentig'e gittim. Uç hafta sonra Kırım' a gideceğini ve bizi oraya aldıracağını tekrar söyledi. Cephe komutanlığından aldığı son mektupta, Almanlarla savaşa katılan Kırım Tatarlarının 3500'den 1 O.OOO ' e çıktığın ı , bu tutumlarıyla kendisinin ve bizim pozisyonumuzun çok kuvvetlendiğini ve bundan büyük sevinç duyduğunu söy­ ledi. Akşam Hilal Münşi Bey'i evinde ziyaret ettik. Burada Azerbaycanl ı , l stanbul Üniversitesi 'nin Tarih Bölümü'nü bi­ tirmiş Meryem adında bir hanımla tanıştık. Kibar ve sempatik bir hanımefendi. Mehmet Emin Bey için bana bir mektup verdi, Romanya'ya vardığımda teslim edeceğim. Hilal Bey şu meraklı haberi verdi: " Dün Almanlar Kırım Türkleri ağzından Azeri Türklerine, Kafkasyalılara ve Kızıl Ordu'daki Türk as­ kerlerine havadan atılmak üzere bana üç beyanname ter­ cüme ettirdiler. 'Bunlara istersen sen de bazı şeyler ek­ leyebilirsin' dediler. Ben de ekledim. Kırım Türkleri tarafından söylenmiş ve uçaktan atılmış olacak bu beyannamelerin kapsamları hemen hemen şöyled ir: " Ey Azerbaycan ve Kaf­ kasya Türkleri! Almanlar bizi Bolşeviklerin kanlı zulmünden ve istilasından kurtardılar; bize hürriyet ve istiklal tanıyorlar. Biz silahlanarak onlarla birlikte Bolşeviklere karşı savaşıyoruz. Siz de bize koşulmaya ve bizim gibi savaşmaya çalışınız! " Çevirilerin kopyalarını sakladığını söyledi. Kırımlı ların haberi olmadan ve bize danışmadan Kırımlılar adına böyle bir be­ yannamenin yazılıp havadan atı lmasına karar verilmiş ol­ masına üzüldük. 2 7 Ocak Salı günü Doğu Nezareti'nden bize aylık ücret verileceğini, bunu gelip almamızı telefonda bildirdiler. Edige 322

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ile şu kararı aldık: Biz bu nezaretin aylıklı bir memuru olarak çalışmak ve yaşamak istemiyoruz. Biz hür ve müstakil Kırım temsilcileri olarak çalışmak ve kendi paral'!1 ızla yaşamak is­ tiyoruz. Kırım'a gidersek oradaki halkımızın ekmeğini yiyerek yaşayacak ve çalışacağız. Kırım'a gidemediğiz ve Berlin 'de kalmaya ve beklemeye devam ettiğimiz takdirde ancak aylık ücret almayı düşünebiliriz.

Edige ve Eşi OsflQnd'a Gittiler 28 Ocak Çarşamba saat 20.30'da Edige, hanımı ve refakat eden Alman Charlottenburg istasyonundan trenle Ostland 'a hareket ettiler. Hareketlerinden evvel kucaklaşıp vedalaştık. Ben Türkçe bir dua ettim ve hepimiz "Amin!" dedik. Edi­ gelere yoldaşlık eden Alman Azerbaycan 'da yirmi yıl ya­ şamış, Türkçeyi iyi konuşan birisi. Edige ve eşi savaştan yanıp yıkılmış ve ahalisi esir edilmiş eski vatanlarına gidiyorlardı. Gidip gelmemek veya gelip görmemek vardı. Bu sebeple üzüntü içinde vedalaştık. Fakat görüşecek ve daha uzun zaman birlikte çalışacaktık. 29 Ocak Perşembe, idris Bey telefon ederek Dışişleri Ba­ kanlığı 'na gelmemi ve l stanbul'dan Cafer Bey'den gelen mektubu almamı söyledi. Gittim. Mektubu aldım. Mektup halen elimde bulunmadığından kapsamını, ne yazık ki, ha­ tırlayamıyorum. idris Bey Dr. Harun Bey'in kendisine bı­ rakmış olduğu bin marklık çekin karşılığını Alman ban­ kasından aldığını söyledi ve bizden alacağı olan 300 markı indirdi ve bana 700 markını verdi. Hisseme düşen 300 markı aldım ve kalan 400 markı Edige ve karısı için kendisine iade ederek saklamasını rica ettim. idris Bey Polonya Müs­ lümanlarının eski mü�üsü Yakup Bey' den Almanca yazılmış KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

323


bir mektup aldığını ve şunları yazdığını söyledi : " Bolşevikler Lehistan Tatarlarından bir çoğunu Sibirya'ya ve Arhangelsk'e sürdüler. Ben Almanların sayesinde kurtulup kaldım. Şimdi umumi vaziyetimiz çok ağır. Müftülük makamını Almanlara tanıtmaya uğraşıyorum. Vaziyetimiz düzelmezse ilkbaharda toptan Kırım'a, hatta icap ederse daha doğuya gitmek ni­ yetindeyiz. "

Berlin'den Bükreş'e Benim Bükreş seyahatim ıçın gereken izinin, vizelerin alınması günlerce uzadı . Almanya'dan çıkış ve tekrar buraya dönüş, Slovakya'dan ve Macaristan'dan geçiş, Romanya'ya giriş vizelerini almam için von Hentig cenaplarının Dışişleri Bakanlığı müsteşarı ile bir kaç kere telefon konuşması yap­ ması ve müsteşarın bu işlerle meşgul olan büro şefi Reimeke adındaki memura emir verip işi tacil ettirmesi, Romanya, Macaristan ve Slovakya elçiliklerine birer mektup yazması , yol paramın Dışişleri Bakanlığı tarafından ödenmesini sağ­ laması için tezkereler yazdırması ve nihayet Bükreş'deki Alman Büyükelçisi 'ne tavsiye mektubu yazıp elime vermesi gerekiyordu. Bunların hepsi vakit alıyordu. Bütün bu ma­ kamlara yazılan mektupları aldıktan sonra bizzat buralara gitmem ve takip etmem, her konsolosluğa vize ücretlerini ödemem gerekti ve bunlar bir kaç günümü aldı. Bu arada bankadan mark karşılığı Slovak, Macar ve Romen paraları aldım. i kinci mevki tren ve yatak biletlerimi aldım. Eşyamı bir iki bavula doldurup i dris Bey'in evine bıraktım. Saat 1 7.30'da Charlottenburg istasyonuna geldim. Burada Hilal Münşi Bey bekliyordu. Mehmet E.min Resulzade Bey'e verilmek üzere bir mektup verdi ve şunları söylememi rica etti: " Aldığım son 324

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


habere göre Bolşevikler l ran Azerbaycanı 'nda bir kaç Azeri milliyetçisini tutup öldürmüşler. " Saat 1 8. 1 S'de hareket ettik. Bütün gece Alman top­ raklarından geçtik. Yataklı vagon kamaramdaki arkadaşım Damar soyadım taşıyan bir Macar idi. Her taraf kalın kar ta­ bakası ile örtülmüş, hararet sıfırdan bir kaç derece aşağı idi. Odamız sıcak ve rahattı . 7 Şubat Cumartesi Charlottenburg i_stasyon undan hareket etmiş, 8 Pazar saat 9.30'da Slovak toprağına girmiştik. Etraf çam ormanlarıyla dolu. Beyaz karlar arasında koyu yeşil çamların manzarası çok güzel ve çekici. Bir çok tünelden geçtik. Slovak yemek vagonunda 2 . 50 mark karşılığında supalı , etli ve tatlılı mükemmel bir öğle yemeği yedim. Saat 1 4'de Macar sınırını geçtik. I stan bul ' da bu­ lunmuş ve Türkçe bilen bir Macar gümrük memuru eşyamıza baktı. " Biz, Türklerle aynı soydanız, kardeşiz" dedi. Bu­ dapeşte'ye beş saat gecikme ile saat 1 9.30'da geldik. Burada iki saat kaldık. Bu aradan yararlandım ve istasyonun etrafın ı şöyle b i r dolaştım. Vitrinlerde satılık eşya bol ve bazıları ol­ dukça ucuz. Elbiseler çok pahalı. Şekerlemeler ve tatlılar bol ve ucuz. Macarlar da Türkler gibi bunları sevseler gerek. Bir kahvehaneye girdim. Kalabalık ve duman l ı . Köylü oldukları besbelli olan Macarlar tıpkı Dobrucalı ve Anadolulu köylüler gibi. Aynı ırktan oldukları ne kadar da açık. Kar çok. Saat 2 1 .45'de vagonumuzu personel katarına bağladılar. Bütün gece her istasyonda dura dura 9 Şubat günü saat 9'da Romen sınırını geçtik. Kortiç'de gümrük me­ murları geldiler. Bütün gün burada kaldık. Epeyce sıkıldım. Akşam saat 1 8'de Bükreş'e doğru yöneldik. Arad, Predeal , Sinaia, Braşov, Ploeşti şehirlerinden geçerek 1 O Şubat Salı KiRiM YOLUNDA BiR ÔMÜR

325


günü saat 1 3 'de Bükreş'e geldik. Bir çok otelde yer bu­ lamayınca Kiriazi Oteli'nde kalmakta olan Başmüftü Ethem Kurtmolla Efendi 'nin odasına muvakkaten yerleştim. Saat 1 7'de von Hentig'in mektubunu alarak Almanya'nın Bükreş büyükelçisi von Killinger'e gittim. Seyahatte olduğundan mektubu müsteşarı Dr. Steltzer'e verdim. Biraz konuştuktan sonra ertesi günü gelmemi ve bazı kişilere takdim edeceğini söyledi. 1 1 Şubat Çarşamba. Saat 9' da müsteşardayım. Köstence Alman başkonsolosuna yazdığı mektubu verdi. Ataşemiliter yarbay Braun 'a takdim etti. Yarbay Türkiye' de beş yıl kalmış, Harp Akademisi ' nde hocalık yapmış, Bükreş'deki Türk ata­ şemiliteri talebesi imiş. Oldukça iyi Türkçe konuşan ve Türk­ leri seven bir Alman. Bana, "Senin Köstence'ye gitmen için Romen Genelkurmayı ' ndan izin alayım, çünkü orası harp bölgesidir, yabancıların müsaadesiz girmeleri ve dolaşmaları yasaktır. Bugün saat 1 9.30'da bana gel ve müsaade kağıdını al " dedi. Yarbaydan, " Romanya'dan Kızıl Ordu'dan alınmış Türk esirlerinin ne kadar ve nerelerde bulunduklarının öğ­ renilmesini, Kırımlıların serbestce Kırım'a dönmelerinin sağ­ lan masın ı " rica ettim. Ataşemiliter şu cevabı verdi: " Birinci ricanızı yerine getirebifüim, ama ikincisini yapabileceğimi sanmıyorum. Çünkü Türk esirleri tarla işlerinde, köylerde çok iyi çalışıyorlarmış, Romenler memnunmuş, göndermek is­ temezler. Ama ben gene tecrübe ederim . " Yarbaya Kı­ rımlıların Almanlarla işbirliği yaptıklarından, Kırımlı esirlerin serbest bırakıldıklarından bahsettim. Bunları müsteşara da anlatmıştım. Her ikisine, Dobruca'daki Kırımlılar tarafından toplanacak erzak yardımının Kırım'a gönderilmesine, orada çal ışacak 326

hoca

ve

öğretmenlerin

gitmelerine

Romen

KiRiM YOLUNDA BiR ÔMİİH


hükOmetinden müsaade edilmesi hususunda bana destek ve yardımcı olmalarını söyleyerek ricada bulundum. Müsteşar, " iyi olurdu, bu hususları von Hentig cenabları da yazıyor, ama, şimdilik nakil vasıtaları yalnız savaş için kullan ılmaktadır ve sanırım ki Rusya savaşı bitinceye kadar böyle olacaktır" dedi. Öğleden sonra Büyükelçi Hamdullah Suphi ve Mehmet Emin Resulzade beyleri ziyaret ettim. Hamdullah Suphi Bey Berlin 'de neler yaptığımızı, Almanların nasıl davrandıklarını sordu. Şimdilik pek açık ve kesin bir şey söylemiyorlar; bizi oyalayıp duruyorlar, dedim. Tanrıöver şöyle dedi. " Romen yüksek

subaylarından

ve

Finlandiya

subaylarından

an­

ladığıma göre Almanlar Rusya savaşını kaybedeceklerdir. Rusya'nın dehşetli ve uzun kışı ile geniş toprakları bunda büyük rol oynayacaktır. Bu sebeple Almanlara pek gü­ venmemelisiniz, dayanmamalısınız. Hesaplarınızı buna göre yapmalısınız" dedi ve bu konu üzerinde pek mutabık ka­ lamadık. Sonunda Hamdullah Bey'in haklı çıktığını gördük. 1 2 Şubat Perşembe günü saat 6. 30'da trenle Köstence'ye hareket ettim. Saat 1 4'de Köstence'ye geldim. Sokaklar karla dolu, taksi az. Müftü Mustafa Efendi 'ye gittim. Bükreş'den gönderdiğim mektubumu bu sabah aldığını, geleceğimi bir kaç arkadaşa bildirdiğini söyledi. Selim Abdülhakim ve Hamdi Nusret'e gittim. Akşam arkadaşlarla toplandık, ken­ _ Kırım'a gitmek is­

dilerine gelişimin sebebini anlattım,

teyenlerin listesini yapmalarını ve bana vermelerini bil­ dirdim. 1 3 Şubat 1 942 Cuma. Sabah Alman Başkonsolosluğu' na giderek Başkonsolos'a müsteşarın mektubunu verdim. Yarım KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

327


saat kadar konuştuk. Köstence Prefekti ' ne (Valisi'ne) Ro­ mence bir mektup yazıp verdi. Köstence'deki Türkiye Baş­ konsolosu Fuad Bey'i ziyaret ettikten sonra Prefekt'i görmeye gittim. Komisyon toplantısında olduğundan görüşmemiz saat t 7'ye bırakıldı. Saat t 7 'de tekrar gittim. Kendisine Kırım Tatarlarının temsilcisi sıfatiyle Berlin'de bulunduğumu, Kırım Tatarlarının Almanlarla birlikte Bolşeviklere karşı savaştığını, bunların arasında Romen askerlerinin de bulunduğunu ve binaenaleyh bu üç milletin ortak d üşmana karşı yan yana çarpıştığını söyleyerek,

Dobruca'daki Kırım Tatarlarından

Kırım'a çalışmak üzere gitmek isteyecek öğretmen , din adamlarına

müsaade

edilmesini ,

oradaki

ahaliye

gön­

derilecek gıda yardımının naklinin sağlanmasını rica ettim. Berlin ' den Dobruca'ya bu maksatla geldiğimi bildirdim. Vali şu cevabı verd i : "Söylediklerinizden çok memnun ve mü­ tehassis oldum. Elimden gelecek her türlü kolaylık ve yar­ dımı yapacağım. Böylece hem size hem de bizzat mem­ leketime ve devletime yardım yapmış olacağım . " 1 4 Şubat Cumartesi saat S'de trenle Karaömer'e (Negru Voda) gittim. Azaplar' a telefon ederek araba göndermelerini rica ettim. Cumartesi ve Pazar' ı Azaplar'da geçirdim, halkla görüşüp konuştum. Çalışmalarımda başarı dilediler. t 6 Pazartesi Necib ve lrsmambet ile birlikte Karaömer'den

trenle Köstence'ye hareket ettik. Saat 22'de geldik ve o akşam üçümüz de Hamdi'nin evinde kaldık. t 7 Şubat Salı . Müftülüğe gittim. Mustafa ile dilekçemizi ve listemizi hazırlamaya başlad ık. Bütün gün Müftülükte bu işle meşgul olduk. Gelenler çok oldu. Akşam Necib, Mehmet H. Vani, Mehmet Yusuf (lrsmambet), Ali Osman, Ferhat Faik, 328

KiRiM YOLUNDA BiR ÔMİİI<


Kemaleddin Abdülaziz, Eyüp Ali ile Continental Oteli ' nde toplandık. Meselelerimiz üzerinde uzun uzun konuştuk. Necib ile Mehmet H. Vani'yi Dobruca'daki işlerimizi takip etmek üzere seçtik. Halkımızdan topladıkları yardım pa­ rasının altmış bin ley kadar olduğunu tesbit ederek top­ lanmasına devam olunmasını kararlaştırdık.

Bu paralarla

Kırım'a gideceklere ve kalacak ailelerine yardım edilmesini öngördük. Toplanacak yardımın üç dört yüz bin Jey kadar olacağı tahmin edildi. 1 8 Şubat Çarşamba. Sabahtan akşama kadar Müftülük'de gelenlerle görüştük. Listeyi dold urmağa devam ettik. 1 9 Şubat Perşembe sabah Necib ve Mehmet Vani ile bu­ luşarak Alman Başkonsolosluğu'na gittik, kendilerini takdim ettim ve Dobruca'daki işlerimizi görmeye yetkili olduklarını söyledim. Adların ı ve adreslerini aldı , yardımını vaad etti. iyi Romence bilen sekreteri ile tanıştırdı ve onun aracıl ığı ile anlaşacağını söyledi. Başkonsolosluktan çıkıp Prefektura'ya gittik. Vali ve yar­ dımcısı vilayet ilçe ve köylerine teftişe gitmişler. Vali 'nin kalem müdürü ve idan işler müdürü ile görüştük. Necib ile M. Vanfyi kendilerine tanıttım, Romanya'daki işlerimizin yetkili tem­ silcileri olarak kabul edilmelerini, kendilerine yardım ve ko­ laylık gösterilmesini diledim. Halkımızdan topladıkları ve top­ layacakları

paralarla

Kırım'a

gidecek

arkadaşlanmıza ve

bunların kalacak ailelerine yardım edileceğini, gene hal­ kımızdan toplanacak yiyecek maddelerinin

Kınm'a gön­

derileceğini bildirerek bu işlerin yapılmasını kolaylaştırmalarını rica ettim; prefekte ve muavinine selam ve saygılarımla te­ şekkürlerimi bildirmelerini rica ettim. KIRJM YOLUNDA B i R ÖMÜR

329


Kırım'a gideceklerin listesinde otuz kişinin adı vardı. Ya­ zılması gereken iki arkadaşın adlarını görmeyince Mustafa'ya bunun iyi olmadığını söyledim. Saat 1 5.30'da trenle Bükreş'e hareket ettim. istasyonda kalabalık arkadaş grup ile ve­ dalaştım . Gece 23.30'da Bükreş'e geldim. 20 Şubat Cuma Saat 1 5'de müsteşar Dr. Steltzer'i ziyaret ettim. Seyahatimden memnun kaldığını ve Başkonsolos'un yardımını esirgemeyeceğini ve kendisine buradaki işlerimizle meşgul olan iki yetkili arkadaşımızı takdim ettiğimi söyledim. Bu iki arkadaşın adlannı ve adreslerini vererek, kendisinin de taleplerinde yardım ve himayesini esirgememesini rica ettim. Bu iki arkadaşın bizim için Berlin'e gönderecekleri , bizim bunlar için Romanya'ya göndereceğimiz muhaberatıın alınıp verilmesi husunda tavassutlarını rica ettim. " Pek iyi, olur, ama, von Hentig cenablarının bu hususta bize aynca yazmalan ve sizin çalışmalarınız hususunda bilgi vermeleri işinizi ko­ laylaştırır, bunu lütfen esirgemesinler" dedi. Sonra ataşemiliter yarbay Braun ' u ziyaret ettim ve bilgi verdim. Yarbay bana şunları bildirdi: " Kırım Tatarlarından on bin kişilik bir gönüllü birliğinin bizimkilerle birlikte Bol­ şeviklere karşı savaştıklarını Romen Genelkurmayı'ndan öğ­ rendim. Romenlerin elinde Kızıl Ordu' dan alınmış 300 kadar Tatar

esiri

bulunduğunu,

bunun

1 50'sinin

Türkistanlı,

t OO'ünün Kafkasyalı ve SO'sinin de Kırımlı olduklarını aynı makamdan öğrendim. Bunların büyük kısmının köylerde tarla işlerinde çalıştırıldıklarını ve bir kısmının da kamplarda bu­ lunduklarını söylediler" dedi. Kırımlı esirlerin serbest bırakılmaları ve Kırım'a dönmeleri hususunda Romen Genelkurmaylığı nezdinde delalette bu330

KIRJM YOLUNDA BiR ÔMi'IR


lunmasını rica ettiğim zaman bana, " Bu işi burada ben ya­ pamam. Bunu ancak Alman Orduları Başkomutanı , yani Führer yapabilir. Bunu siz Bertin' de halletmeye çalışınız" dedi. Alman elçiliğinden çıktıktan sonra Hamdullah Suphi Tan­ rıöver cenaplarını ziyaret ettim. Hasta ve yatakta olduğundan göremedim. Mehmet Emin Resulzade Bey'i evinde gördüm. Yanında Polonya'nın sAbık Sejm başkanı ve Hariciye müs­ teşarı bulunmakta idi. Bir de bir Leh albayının dul hanımı vardı . Kendileriyle yarım saat kadar konuştuk. Polonyalılar çok üzüntülü idiler. 2 1 Şubat Cumartesi . Saat 1 3'de Hamdullah Suphi Bey'e Allahaısmarladı k demeye gittim. Hasta ve yatakta olmasına rağmen kabul etti. Yarım saat kadar konuştuk. l stanbul 'daki arkadaşlara göndermesini rica ederek kendisine mektup verdim ve ayrıldım. Mehmet Emin Bey'e gittim. Öğle ye­ meğini beraber yedik. Hilal Münşi'ye verilmek üzere bir mektup ve iki çift çorap verdi. Akşam saat 20.30' da üniversiteli talebelerimizin top­ landı kları eve gittim. Saat 23 .30'a kadar konuştuk. Ken­ dilerini çok heyecanlı ve ateşli buldum. 1 Mart Pazar günü yapacakları Çelebi Cihan töreni hakkında konuştuk. 22 Şubat Pazar. 1 3 'de istasyona gelerek Bükreş-Berlin yataklı vagonuna yerleştim. Biraz sonra Ömer ve Arif da­ yılarımın üniversitede okuyan oğulları Hidayet ve Rükneddin uğurlamaya geldiler. Kendileriyle 20 dakika konuştum. Saat 1 3 .30'da hareket ettik. 23 Şubat saat 1 4'de Budapeşte'ye geldik. 1 5. 20'de buradan hareket ederek 1 8.45'de Slovak KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

33 1


topraklarına, gece saat tam 1 'de Almanya'ya girdik. Gece yatakta şu düşüncelere daldım: "Ulu Tanrı bizi, işimizin te­ mizliği, davamızın haklılığı ve Emel 'imizin kudsiyeti ile uygun bir neticeye ulaştıracaktır. Bunu bilhassa son üç ay içinde sezmeye başladım. Daima umduğumuzdan fazla iş görmeyi başardık. Her işte karşımıza beklemediğimiz yar­ dımcılar çıkıp bizi desteklediler. Buna bir tesadüf veya şans diyemiyorum. Bunda görünmeyen büyük bir kudretin rol oynadığına inanıyorum. Buna. zalimlere kahır, haklılara ada­ let ve mazlumlara yardım bahşeden yani fenalıkları sev­ meyen Tanrı kudreti diyorum. Berlin 'den Bükreş'e gitmem 20 Ocak' larda kararlaştırılmış ve teşebbüse geçmiştim. Edige 28 Ocak'da Ostland 'a gitmiş, benim hareketim birtevi ge­ ciktiriliyordu. Bunu ben uğursuzluk ve terslik sanıyordum, sıkılıyor ve

kızıyordum.

Nihayet

4

Şubat'da yola çı­

kabilmiştim. Bütün bu aksilikleri talihsizlik zannetmiştim. Meğer bunda da bir hayır varmış. 4 Şubat tarihine kadar Ro­ manya' da on gün devam eden öyle bir karakış olmuş ki her taraf karla örtülmüş, tren yolları kapanmış ve her türlü gidiş­ geliş imkcinsızlaşmış. Yollarda kalan trenlerde ve diğer va­ sıtalarda donup ölenler olmuş. Demek ki ben böyle bir Afetten korunmuşum, Tanrı 'ya hamd ettim. Berlin 'den Bük­ reş'e gelirken kompartıman arkadaşım Macar Peşte' de inmiş ve ben tek başıma Bükreş'e kadar rahat gitmiştim . Dönerken Bükreş'den Berlin'e kadar gene tek başıma gittim ve ikinci yolcunun yeri boş kaldı . Bu da bir talih değil miydi? 24 Şubat Salı. Saat 1 2.30'da Berlin'e geldim ve hemen Dı­ şişleri Bakanlığı ' na gittim. idris Bey'e uğradım ve orada Edige'yi buldum. Uzun boylu konuştuk. Saat 1 6'da idris Bey'in evine giderek bavullarımı aldım ve pansiyonuma taşındım. 332

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


25 Şubat Çarşamba. Sabah saat 9.30'da Hariciye'de von Hentig ile görüştük. Bizi, yerine kalacak olan başkonsolos Kapp ile tanıştırdı. Von Hentig'e Romanya seyahatim hak­ kında bilgi verdim. Söylediklerimi yazılı olarak vermemi rica etti.

Söylediklerimden memnull kaldığını ve bütün di­

leklerimizin yerine getirilmesine çalışacağını vaad etti. 27 Şubat Cuma. Von Hentig'e vereceğim raporu ha­ zırladım ve vermek üzere Edige ile birlikte Dışişleri Ba­ kanlığı'na gittik. Yoktu. Katibesi saat 1 4'de bizi evinde bek­ leyeceğini bildirdi. Saat 1 4 'de evine gittik. Raporumu tercümesi ile birlikte verdim. Bazı makamlara yazdırdığı ve bizi tavsiye ettiği mektupları aldık. Kırım'a gitme gününün kesinleşip kesinleşmediğini sord uk. "Maalesef henüz ke­ sinleşmedi. Gitmeden evvel sizin le bir daha görüşürüz ve sizi yerime kaim olacak Büyükelçi von Schulenburg cenabları ile tanıştırırım. Benim yokluğumda onunla çalışacaksınız" dedi. Saat 1 6'da Hilal Münşi Bey'le görüştük. "Azerbaycan Müsavat Fırkası'nın Azerbaycan için istiklal istediğini , Al­ manya'nın bu hakkı tanıyıp tanımayacağını şimdiden öğ­ renmek istediğin i " bildirdiğini söyledi. Bununla beraber Azerbaycan 'ın uzun yıllar Alman devlet teşkilatının tec­ rübelerinden ve yardımlarından destek görmek ihtiyacında bulunduğunu söylediğinden bahsetti . Hilal Münşi Bey şunu kesinlikle beyan etti: "Azerbaycan istiklal idesi bir tek tezin tahakkuku halinde d üşer: Azerbaycan Türkiye'ye iltihak eder veya ilhak edilirse . . . " t Mart t 942 Pazar. Yana Milli Yul dergisinin mürettibi Ka­

zanlı Mehmet Celil Tımur Pulat bizi öğle yemeğine çağırdı. Lezzet li bir idil-Ural pilavı pişirmiş, iştiha ile yedik. Saat t 6'da pasta ve çay ikram etti . Bu esnada Ömer Sami Bey'in oğl � KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

333


Adnan Arbatlı geldi. Yüksek Mühendislik imtihanını başarı ile vermiş, diplomasını almış, tebrik ettik. Saat 1 8'de çıktık. 2 Mart. Dışişleri Bakanlığı ' na giderek Romanya'dan ge­ tirdiğim Emel kolleksiyonunu ve Dobruca. ve Türkler kitabımı idris Bey'e verdim. Von Hentig'in Kırım'a gitme günü henüz belli değil . Bolşevikler Sevastopol'de ve Kerç'de şiddetli karşı hücumlara geçiyorlarmış, çok sayıda tank ve uçak kul­ lanıyorlarmış. 3 Mart. Saat t o.30'da Margaritenstrasse'deki Binbaşı Geibel 'in dairesine gittik, kendisi yoktu. Polonya seyahatinde Edige'ye refakat etmiş olan Zeitler'le görüştük. Bu bizi SS yüzbaşısı olan ve Azerbaycan'da uzun süre kalıp çok iyi Rusça ve az Türkçe bilen birisine götürdü. Bana bir be­ yanname doldurttu. Romanya, Kırım ve Azerbaycan hak­ kında sorular sordu. Müsavat Fırkası 'nın kuvvetli ve milli ha­ reketlerin daima başında bulunduğunu belirttik. Kolera, tifo ve dizanteriye karşı aşı olmak üzere Doğu Nezareti' nden doktora yazı ald ık. 4 Mart. Prof. von Mende'ye gittik. Romanya seyahatim hakkında bilgi verdik. Polonya müftüsü Yakup Efendi'yi özel bir mektupla çağırttıklarını, bir kaç güne kadar geleceğini, ku­ rulmakta olan Türkistan lejyonundakilere dini dersler vereceğini söyledi. "Size şu aa gerçeği de açıklayacağım" diye şunlan ilave etti: "Burada Gürcülerin ve Ermenilerin yetişmiş çok adamı var, her yere sokuluyorlar. Sizlerden -Türklerden- hemen hemen kimse yok. Adamsızsınız. Siz Müslümanlar kendi içinizde, ka­ bınızda yaşıyorsunuz. Mesela, Azerilerden Mehmet Emin Re­ sulzade'yi ve Abdülvahab'ı getirtmek istiyoruz." 334

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Alman Makamlarına Verdiğimiz Nüfus Raporu 1 770 yılında, Hanlık devrinde, yalnız Kırım yarımadasında tahminen bir buçuk milyon, Akyar (Sevastopol) Savaşı are­ fesinde 295.357 Türk bulunmakta idi. Türk çoğunluğu 1 9 1 4 yılına kadar devam etti. Bolşevik istatistiğine göre bugün 1 930'1u yılların ortalarında) 20 1 .000 Türk gösterilmekte ise de 240.000 kadar olduğu gerçektir. Türk asıllı ve anadilleri Türkçe olan şu gruplar da bu­ lunmaktadır: 6.000

Karay Türkleri ,

1 0.000

Çingene ve Kurbet adiyla anılan Türkler,

6.000

Kırımçaklar,

7.000

Türkiye uyruklu Türkiye' den gelip Kırım'a yer­ leşmiş Türkler,

250

Litvanya Tatarı,

300

Türkiye uyruklu Türkiye' den gelip Kırım'a yerleşmiş Türkler,

29.550

Toplam

240.000 Kırım Tatarım bunlara eklersek, 269.550 Kırım Türkünün Kırımda yaşadığını kabul etmek gerekir. Kırım'ın

dışında

yaşayan

ve

Kırım'a

getirilip

yer­

leştiril meleri gereken Kırım Tatarları: 1 4.000

Akrusya (Biyelorusya) , Polonya ve Litvanya'da yaşayanlar,

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

335


8.674

Güney Ukrayna'da yaşayanlar,

45. 758

Mariupol ve civarında ya.şayan Ortodoks Kırım Tatarları ,

1 9.650

Stavropol'de yaşayan Kırımlı Nogaylar,

1 5.000

Stavropol'de yaşayan Türkmenler,

35 .000.

Bolşevikler tarafından Ural' a ve diğer yerlere sürülmüş olan Kırımlılar,

1 48.086 Toplam . Bunlar Kırım'a getirildikten sonra Türk n üfusu 4 1 7.636 olacaktır. 25.000

Bolşeviklerin baskısı sebebiyle yabancı mem­ leketlere gidenler,

32.000

Romanya'da (Dobruca'da) yaşayan Kırım Türk­ leri ,

56.000

Bulgaristan'da yaşayan Kırım Türkleri .

1 1 3.000 Toplam . Bu toplamı da yukarıdaki toplama eklersek genel yekOn 530.636 olacaktır. Bunlardan başka, diğer memleketlerde ve bilhassa Tür­ kiye'de yaşayan Kırım Türklerinin bir kısmının da vatanlarına döneceklerini hesaba katarsak, az zamanda Kınm'daki Türk nüfusunun 650-700 bine ve bir süre sonra da çoğalma oranını · katarsak bir milyona çıkacağını kabul edebiliriz. Kırım'da yerli ve toprağa yerleşmiş sayılan 1 7 1 .54 1 Rus. 336

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Ukrain ve Akrus bulun maktadır. Bunlardan başka Kırım'da çeşitli milletlere mensup 98. 584 insan daha yaşamaktadır. Bunların 43.63 1 'i Alman 'dır. Bolşevikler zamanında Kırım'a getirilmiş Rus, Akrus ve Ukrain ile Slavların sayısı 250.000 kadar olmuştur ki bunlar memur, işçi, GPU ajanı, asker sayfiyelerde ve istirahat ev­ lerinde çalışanlar ve tedavi görenlerdir. Bunlar Kırım'ın yerli ahalisi sayılamazlar. Bu raporumuzdan bir nüshasını Kudüs Müftüsü ' ne ver­ dik. 5 Mart Perşembe. Saat 1 1 'de von Hentig'i ziyaret ettik. Romanya' dan getirdiğim DobruCil ve Türkler kitabımdan bir tane imzalayarak kendisine takdim ettim. Memnun oldu. Kırım'a gidiş tarihin henüz belli olmadığını, trenle gideceğini, orada komutanla anlaşarak bizi telgrafla aldıracağını, Tür­ kiye'den ve Ostland'dan gelecek arkadaşlarla birlikte Kırım'a gitmemizin iyi olacağını , Romanya'daki grubumuzun biz Kırım' a gittikten ve harp cephesinin oradan gitmesinden sonra yola çıkmasının uygun olacağını, bizimle Kırım' da ça­ lışmaktan sevinç ve kıvanç duyacağını, Kırım'a gitmeden evvel yerine gelecek olan eski Bükreş ve Moskova bü­ yükelçisi von Schulenburg ile tanıştıracağını söyledi. Ro­ manya seyahatime dair takdim ettiğim rapordaki ricalarımıza ilişkin cevapların von Schulenburg'un kontrolü ve emri al­ tında çalışacak olan Başkonsolos Kapp tarafından verileceğini vaad etti. Saat 1 2.30' da Büyükelçi Hüsrev Gerede cenapları ta­ rafından kabul edildik. Ben Romanya, Edige Ostland seKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

337


yahatlarımız hakkında kendisine bilgi verdik. Bir saat kadar konuştuk.

Yakında Ankara'ya gideceğini,

mektuplarımız

varsa iki gün sonra gidecek kurye ile gönderebileceğini söy­ ledi. idris Alimcan 'ın esirlerle görüşmek üzere Varşova'ya gittiğini ve kendisinden bunlara vermek için bir miktar sigara aldığını bildirdi. 7 Mart. Öğleden sonra Hilal Münşi Bey' e Edige ile birlikte gittik. Mehmet Emin Bey'den getirdiğim mektup ve he­ diyeyi verdim. Saat 1 9. 30'a kadar kaldık. Gürcüler ve Er­ meniler hakkında konuştuk, bilgi aldık. Kızıl Ordu'daki Azeri askerlerine atılmak üzere hazırladığı ve Doğu Nezareti'ne verdiği iki beyannameyi okudu. iyi yazmış. Almanların Zeki Velidi'yi getirtmek için l stanbul'a vize gönderdiklerini ve buna l dris'in de yardım ettiğini söyledi. 9 Mart Hariciye'ye gidip i dris ile görüştük. Ostland'a gidip geldiğini, kim lerle görüştüğünü ve ne haberleri ol­ duğunu sorduk. Bizi hep lafa boğup cevapsız bıraktı ve bizi atlattı. Gayrisamimi davrand ı . Biz daha fazla ısrar etmedik. Hariciye'den

çıkıp

Doğu

Nezareti'nin

Mar-

garitenstrasse'deki şubesine gittik ve orada Reitenbach ile görüştük. Bu adam Rusya' daki Türk illerinin milli işleri le meşgul kişilerinin sicillerini tutan ve bunlar hakkında gerekli yerlere bilgi veren kişi imiş. Rusça ve Türkçe biliyor. Azer­ baycan'da çok kal mış ve Türkçe'yi orada öğrenmiş. Bize bir dosyadan çıkardığı kartpostal büyüklüğünde bir fotoğraf gösterd i . Ne göreyim? Bizim 1 935 'de Mecidiye'de merh um Mehmet Niyazi'nin kabrine diktiğimiz anıtın açı lış töreni nde çekilen resim değ i l mi? Şaşırdım; ama sesimi çıkarmadım. Bunu bize herhalde kasden göstermiş ve "'Biz sizin her işinizi 338

i\ liW\I\

Y( )l.IJNDA l:Iİ R ÖMl l R


biliyoruz" demek istemişti. Bizden Kırım Milli Fırka'sı hak­ kında

bazı

şeyler

sordu.

Fırkamızın

Bolşevik

ve

Rus

istilasından kurtularak müstakil bir Kırırp hükOmeti kurmak istediğini

söyledik.

Reitenbach

aniden:

" Fırkanız

Var­

şova'daki Promete teşkilatına dahil miydi?" diye sordu. Fır­ kamızın buna dahil olmadığın ı , fırkamızın mevcudiyet ve mahiyetinden hiç bir devletin haberdar bulunmadığını, bunu ancak bugün Ruslarla savaşan ve bizim kurtuluşumuza yar­ dım etmekte olan Almanlara söylediğimizi, Alman ma­ kamlarıyla her şeyimizi açık ve samimi olarak konuşmayı ve onlardan hiç bir şeyi gizlememeyi prensip olarak kabul et­ tiğimizi söyledik. Reitenbach bu samimiyetimizden memnun ve mütehassis olduğunu bildirdi. 1 1 Mart akşam. Kuzey Kafkasyalı Ali Han Kantemir ile

evinde görüştük. Varşova'ya ve esirler kamplarına yaptığı seyahatler sırasında görüştüğü esir generaller, subaylar ve erler hakkında bilgi verdi. On bir generalle görüştüğünü, bunlardan birisinin Kazan Tatarı, birisinin Gürcü olduğunu, yedi bin subaydan üç tanesinin Türkistanlı ve yüz elli ka­ darının

Kafkasyalı

Müslüman

olduğunu

söyledi.

Uk­

raynalıların Almanlar nezdindeki sempatiyi kaybettiklerini, çalışan pek az kişisi bulunduğunu, şaşkın duruma düş­ tüklerini, on bin Kırım Tatarının Bolşeviklere karşı Almanlarla birlikte savaşmasının bütün Müslüman ve Türk alemine güven sağladığını ve bundan ötürü Müslüman ve Türk dün­ yalarının Kırımlı lara şükran borçları olduğunu samimi olarak beyan etti . Kendisinin Nogay mirzalarından Kantemir so­ yundan gelmek ihtimalinden bahsetti. Kendisine XVl l l . yüzyıl başlarında Bucak 'da Kırım hanıyla Osmanlı pad işahına isyan etmiş olan Kantemir M i rza'n ın macerası ndan bahsettim . K i RiM YOL U NDA BiR ÖMÜ;,

339


1 3 Mart Cuma. Hariciye'ye giderek i dris ile görüştük. Propaganda Nezareti ile konuştuğunu, Kırım Türkçesi ile radyo yayını yapılmaktan vazgeçildiğini, yalnız bazı bro­ şürleri çevirtmek hususunda mutabık kalındığını, bunun için de Propaganda Nezareti ile konuşmamız gerektiğini söyledi. Von Hentig'in dün geldiğini ve iki gün sonra Kırım'a gi­ deceğini bildirdi. Biz, hemen von Hentig ile görüşmek is­ tediğimizi

ve Propaganda Nezareti 'nin teklifini da­ nışacağımızı söyleyince, idris küstahca ve hiddetle şunları

söyledi: "Sizin neşriyat işlerinde Propaganda Nezareti ile anlaşmanız için Hentig'den müsaade almanıza lüzum yoktur. Ben ne söylersem Hentig onu yapar. Von Mende'den de sormanız gerekmez. Eğer o sizin Allah 'ınız ise ve herşeyi ondan soracak iseniz, benimle artık işiniz yok! " dedi. ldris'in bu yersiz ve bayağı çıkışı bizi çok üzdü ve kızdırdı. Ama, durumumuz ve başarımız büyük çapta ona bağlı idi. Bu se­ beple onun bu hakaretine maalesef tahammül etmek mec­ buriyetinde idik. Bizim vaziyetimizin ne olacağı , Kınm me­ selesine nasıl bakıldığı ve ne yapılmak istenildiği hala meçhuldü, karanl ıktı. Bizi maceracı mı sayıyorlar, Kırım Türklerinin

temsilcileri

mi

sayıyorlar?

Bunu

henüz bil­

miyorduk, kesin kanaatimiz ve bilgimiz yoktu. Bizi boyuna atlatıyorlardı . Bu durumdan çok ıstırap duyuyorduk. l dris'in bize bu şekilde hitap etmesi ne hemşehriliğe, ne de terbiye ve nezakete sığardı. Ama davamızın hatırı için tahammül ve sabır ediyorduk. i dris de Almanların bir aleti ve bir oyuncağı olmaktan ileri gidemiyordu, ama oldukça değerli bir alet ve oyuncaktı. Öğleden sonra saat 1 8.30' da von Hentig ile görüştük. Bizi von Schulenburg'a takdim etti. l stanbul'dakilere vize ve Bük­ reş Sefareti' ne mektup gönderildiğini bildirdi. Teşekkür ettik. 340

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


1 4 Mart Cumartesi . Sabah saat I O'da Adlon Oteli'nden telefonla çağrı ldım. Gittiğimde Roma yoluyla l stanbul'dan gelmiş olan bir genç Arap milliyetçisi ile karşılaştım. Atletik ve

yakışıklı

Arap

genci

Filistin

Başmüftüsü Emin l stanbul 'daki ımış.

el­

Hüseyni' nin kardeşinin oğlu ar­ kadaşlarımızdan l smail Otar Bey'den bir mektup verdi. l s­ tanbul 'da Cafer Kırımer, Ayaz l shaki ve Sait Şamil Beyler'le görüştüğün ü , yakında Sait Bey'in Berlin'e gelmek için ha­ zırlandığın ı söyledi . Ayaz Bey'in gelmek ihtimalinin zayıf ol­ duğunu veya geç geleceğini bildirdi. Arap genci amcası Başmüftü 'nün bir ay kadar Roma'da kalacağını söyledi. Von Hentig'in Türk dostu olduğunu ve onu iyi tanıdığın ı söyledi. Almanların Rusya Türklerine olan bakış ve davranışlarını ve Kırım Türklerine ne gibi haklar tanıdıklarını sordu. Bildiklerimi ve intıbalarımı söyledim. Rus esaretinden kurtulacak Türk­ lerin kuracakları devletlerin meydana getirecekleri kon­ federasyon hususunda Almanya'nın ne düşündüğünü ve ne yapmak istediğini sordu. "Almanlarla henüz böyle bir şey üzerinde konuşmadık. Esasen bu mesele henüz aktüel de­ ğildir; bu, gelecekte meydana çıkacak durumlara göre dü­ şünülecek iştir. Hatta gelecek nesillerin işidir" dedim. Arap genci, Kırım'ın Ukrayna'ya verilip verilmeyeceği hususunda Almanların ne düşündüklerini sordu. Almanya'nın Kırım'ı Ukrayna'ya katmak niyetinde olmadığını, fakat bu hususta henüz kesin bir kararı da bulunmadığını von Hentig'den duyduğumuzu söyledim. Arap genci, kurtulacak Türk ülkelerinin , kurtulmuş Arap ülkelerinin

kurulacak

Filistin

Arap

devleti

ile

bir kon­

federasyon meydana getirmeleri gibi, konfederasyon şek­ linde birleşmelerinin ideal bir şey olacağını dilediğini belirtti. Bizim de böyle bir temennimiz olduğunu ve bunu bir ideal KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

34 1


olarak yaşatmaya çalıştığımızı, bu iki büyük Müslüman kon­ federasyonunun Yakındoğu ve Ortadoğu'da huzuru ve barışı sağlayacak iki kuwetli unsur olacağında birleştik. Aynı gün , Edige Reitenbach ile bir saat kadar .görüştü. Bekir Akcar, Halim Baliç, Dr. Abdullah Zihni Soysal ve Selim Ortay

için

anketler

dolduruldu.

Bu

anketler,

bu

ar­

kadaşlarımızın Kırım'a gitmeleri için dolduruldu. Ama, son­ radan, Reitenbach 'ın elinde Rusya Türklerinin ileri gelenlerine ve bu işlerle meşgul olanlarına ait dosyalar bulunduğunu öğrendik. Reitenbach ' ı n sorması üzerine, Tatarlar ile Türklerin aynı milleti teşkil ettikleri , aralarında yalnız coğrafya bakımından ve dil şivesi açısından küçük ve önemsiz fark olduğu hu­ susunda kendisine bilgi ve izahat verdik. Bu Alman da, diğer bir çok Alman şefleri gibi, Türkiye'nin bizi Almanya'ya birer ajan olarak göndermiş olmasından korkuyordu. Bu düşünce ve korku, Almanların siyasi egoizmi ve bilgisizliği kadar, ih­ tiraslarından da ileri geliyordu. Biz, Almanların bu vehim ve egoizmini hiç bir zaman gideremedik, teskin edemedik. 1 5 Mart Pazar: Türkistanlı Osman Gani Bey öğle yemeğine çağırdı. Türkistan pilavı yedik, resimler çektik. Saat 1 8'e kadar dertleştik. 1 6 Pazartesi : Russiche Redaction (Rus Yayın Şubesi) mü­ dürü von Lerche ile görüştük. Bize bir kaç mark karşılığında Rusça ve Almanca'dan Türkçe'ye tercümeler yapmamızı teklif etti. Kabul etmedik. 1 7 Mart Salı : Sabah , Edige ile birlikte, Adlon Oteli'nde bulunan Filistin Başmüftüsü' nün yeğeni Musa el-Hüseyni Bey'i ziyaret ettik. 45 dakika konuştuk. El-Hüseyni, Alman 342

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


mehafılinde, Türkiye'nin siyasi tutumunda henüz tam açıklık bul unmadığından , bununla beraber, son durum üzerine Al­ manya yönüne biraz kayma olduğundan bahsedildiğini söy­ ledi. Aynı mehafılde şu düşüncenin de bulunduğunu belirtti: Türkiye Türkleri ile Rusya Türkleri birinci grubu, l ran , Af­ gan istan ve Hindistan Müslümanları ikinci grubu, Araplar da üçüncü grubu teşkil etmekted irler. Birinci grubun, Finliler, Macarlar, Romenler ve Alman grupları ile birlikte Slav dün­ yasını çember içine alabi leceğini, bunu diğer iki grubun da destekleyeceğini ve bu suretle Slav kitlesinin zararlı ve teh­ likeli

olmasını

önleyeceklerini

söyledi .

Musa

Bey,

Al­

manya'nın Ukrayna'ya önem vermediğini ve güvenmediğini, bu

yüzden

Ukraynalıların

eski

heyecanlarının

ve

ce­

saretlerinin söndüğünü de açıkladı. Söz arasında Almanların Müslüman birliğinden de korktuğunu belirtti. Arap genci, söz arasında bir münasebet getirip, Türk illerinin aralarında bir konfederasyon kurup kurmamak hususunda ne dü­ şündülderini tekrar sordu. Kendisine, henüz böyle bir şeyin düşünülmesine lüzum bulunmadığını, evvela ortak düş­ manlarımız Rusya ile l ngiltere'nin yıkılması hususunda ortak çaba harcamamız ve işbirliği yapmamız gerektiğini söyledik. Musa el-Hüseyni, " Evet, bu birleşme, yani Rus- l ngiliz iş­ birliği, bir bakıma bizim için iyi oldu, çünkü bizi daha iyi bir­ leştirdi. i kisi beraber yıkılacaktır" dedi. Musa Bey, yabancı memleketlerin durumları ve haberleri ile yakından meşgul olan iki Alman gazetecisinin adlarını ve adreslerin i , Alman Milli Savunma Bakanlığı ' nda önemli mevkii o lan bir yüksek rütbeli subayın adını verdi, bunlarla görüşmemizi tavsiye etti. l stanbul'da Şait Şami l ' in kendisine, Varşova'da ve Paris'de bulunan dört Kuzey Kafkasyalı'nın adlarını ve adreslerini verdiğini, bunların amcası Başmüftü' nün tavassutu ile BerKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

343


lin'e getirti lmelerini rica ettiğini söyledi. Ayrılırken, biz de Müftü hazretlerinin yardım ve müzaheretini Kırım Türk­ lerinden de esirgememesini rica ettik, kendisine derin hür­ metlerimizi iletmesini söyledik. Akşam saat 8'de (20'de}, Friedrich istasyonundan trenle Viyana'ya oradan uçakla l stanbul'a gidecek olan bü­ yükelçimiz Sayın Hüsrev Gerede Bey'i geçirmek üzere sözO geçen

istasyona gittik.

Ayaküstü,

kendisine,

Musa el­

Hüseyni ile geçen konuşmamız hakkında bilgi verdik. Mem­ nun oldu ve: "Bu taksimatın birinci grubuna Türkiye' nin de katılmış olması iyi alamettir. Şimdilik Türk ülkelerinin birer birer kurtulmaları ve devletlerinin kurulmaları gerektir. Kon­ federasyon veya federasyon işi aktüel değildir" dedi ve bi­ zimle aynı görüşte olduğunu veya bizim düşüncemizi tasvip ettiğini açıkladı. Saat 20.20'de hareket eden trenle Japon büyükelçisi de gitti. 1 9 Mart

Perşembe:

Sabahtan ,

Oberkommando der

Wehrmacht' dan Rusça yazılmış bir propaganda afişi gön­ dermişler, bunun Kırım Türkçesine çevirisini istemişler. Edige ile bu işi yaptık. Öğleden sonra Almanya'nın Ankara sabık büyükelçisi Nadolny' i telefonla aradım. i ki saat evvel bir haftalık bir yol­ culuktan döndüğünü, fakat tekrar ikinci bir yolculuğa çıktığını ve bundan ne zaman döneceğinin bilinmediğini, ama Pa­ zardan sonra aramamı söylediler. ı 1 Mart Cumartesi : Polonya Müslümanlarının müftüsü Yakup Szynkiewicz'in Wilno'dan geldiğini telefonla bil­ dirdiler. Müftü'yü Alman Milli Savunma Bakanlığı, yarın Varşova'da gönüllü Müslüman askerleri 344

için okutulacak

KiRiM YOLUNDA BiR ÔMÜI!


mevlQt duasında

�ulunup dua ettirmek üzere getirtmiş imiş.

Müftü ile görüştük. Gece saat 23'de Charlottenburg is­ tasyonundan kendisini Varşova'ya teşyi ettik. Müftü, bir Alman subayının eşliğinde gitti. i ki hafta sonra tekrar Berlin'e dönebileceğini söyledi. Müftü'nün bize açıkladığına göre, i dris Alimcan 5 Mart'da Varşova'ya giderek orada bulunan Türkistanlılar lejyonuna nüfuz etmek istemiş. Fakat Alman Harbiye Nezareti buna karşı çıkmış ve l dris'i kovmuş. 9 Mart günü i dris ile görüştüğümüzde Ostland seyahati hakkında sorularımızı niçin cevapsız bırakmış olduğunu şimdi keş­ fetmiş olduk. Aynı akşam saat 23. 1 S 'de von Hentig'i aynı istasyondan Kırım'a teşyi ettik. Von Hentig binbaşı elbisesi ile gitti.

Yüksek Mühendis Dr. Harun Bey'in Söyledikleri 29 Mart Pazar günü saat t O'da, l stanbul'dan gelmiş olan ve Astoria Oteli'nde kalan Yüksek Mühendis Dr. Harun Bey'i Edige ile birlikte gömleğe gittik. Cafer Kınmer Bey'in mektubu ile Ethem Feyzi Gözaydın Bey'in "Kırım" adıyla yazdığı tezinin su­ retini verdi. Cafer Bey tarafından Müftü Yakup Efendi 'ye gön­ derilen mektubu da kendisine vermemiz için bize verdt. Dr. Harun Bey bize, Cafer Kırımer Bey'le ve Hüseyin Hüsnü Erkilet Paşa ile bir kaç kere konuştuğunu, Cafer Bey'i beğendiğini, fakat Erkilet Paşa'yı biraz tuhaf bulduğunu, Nuri Killigil Paşa (Enver Paşa'nın kardeşi) hakkında bazı dostlanndan kötü şeyler işittiğini ve bu sebeple onunla görüşmediğini, Ayaz lshaki Bey'le ancak beş-on dakika görüştüğünü ve bunun kendisine Türk Birliği ideali hususunda "Bunlar fantezidir" dediğini, Kazan tüc­ carlarından Ahmet Veli Menger ile de görüştüğünü, Sait Ş.imil Bey'i tanımadığını söyledi. Dr. Harun Bey şunu da anlattı: Hü­ seyin Hüsnü Erkilet Paşa'nın evinde bir gün Cafer Bey de buKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

345


lunduğu sırada konuşurlarken , İ kinci Dünya Savaşı 'nın sonu ve neticeleri hususunda Türkiye' nin nokta-i nazarı da söz konusu olmuş. Erkilet Paşa ile Cafer Bey, Türkiye'nin Amerika ve l n­ giltere'nin savaşı kazanmak ihtimalini düşünerek ihtiyatlı dav­ randığını söylemişler. Harun Bey kendilerinin de buna ka­ tıldıklarını anlamış. Fakat Harun Bey bu düşünce ve görüşlerinin hatalı olduğunu söyleyerek, "Müşir (Mareşal Fevzi Çakmak) ile görüştüğünü ve O'nun aksi kanaatta olduğunu bildiğinden Cafer Bey ile Erkilet Paşa'ya itiraz ettiğini, ama bunların gene de tereddüt içinde kaldıklarını bildirdi. Dr. Harun Bey, Türkiye'deki siyasi havanın Almanlar yönüne döndüğünü, Kafkasya sı­ nırlarında Türk ve Rus askerleri arasında bazı çatışmalar ol­ duğunu, Ruslardan çok ölü ve yaralı bulunduğunu da bildirdi. Biz kendisini sükOnetle dinliyor ve bu itirazda veya ilavede bu­ lunmuyorduk. Dr. Harun Bey, lstanbul 'daki Bozl<urtçular ile Çma.raltıcılar arasında fikir ve görüş ayrı lığı olduğundan söz etti ve Bozl<urt dergisinin son sayısından iki makale de okudu. i ki gün sonra tekrar l stanbul ' a döneceğini ve göndereceğimiz şeyler varsa götüreceğini söyledi.

Cafer Seydahmet Kırımer Bey'in 24 Mart 1 942 Tarihli Mektubu "Aziz Kardeşlerim Müstecib ve Edige; Bu pek mühim devirde Türkl üğe yaptıkları tarihi yar­ dımlarını ebedi minnet ve şükranla tebcil edeceğimiz Hüsrev Beyefendi ile burada (Ankara'da) görüştüm. Vaziyetimizin lehimizde müsbet olarak inkişaf etmekte olmasından son derece sevindim. Hakkınızdaki teveccüh ve takdirlerinden bütün ruhumla fahr duydum. 346

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Zavall ı yurdumuzda halkımızın, Türk'e has ciddiyet ve kah­ ramanlıkla, kan dökmekte bulunmaları ve Alman ordusuna karşı gösterdikleri büyük minnet duyguları her halde mühim ne­ ticelerin elde edilmesine esas olacaktır. Hepimiz ilkbahar taarruzunu sağlam kanaatle bekliyoruz, Almanya'nın zaferinden eminiz. Ne mutlu bizlere ki halkımız da ezeli ve ebedi düşmana karşı yapılacak olan bu tarihi sa­ vaşta maddeten küçük de olsa manen Türklüğe misal olacak büyük bir rol oynamaktadır ve oynayacaktır. Bir haftadan fazladır Ankara'dayım, bugün l stanbul'a dö­ nüyorum. Tanrı 'ya hamd olsun, burada da işlerimiz son de­ recede

iyi

bir mecrada ve her gün

biraz daha kuv­

vetlenmektedir. Yakında beş-altı eser neşredebileceğiz, kağıt müsaadesini aldık, basmağa imkanımız olacaktır. Buradan gitmeleri lazım gelen arkadaşların pasaport işlerini de acele yoluna koyacağımızı kuvvetle ümid etmekteyim. ls­ tanbul a varır varmaz bu işlerle uğraşmaya başlayacağız. Zaten •

oradan hareketten ewel de bazı hazırlıklar görmüştüm. Size Harun Bey' le mektup yazılmıştı . Onun hareket edip etmediğini bilmiyorum. Bu satırları acele yazmaklığımın se­ bebi Hüsrev Beyefendi ile gönderebilmem imkanını bulmuş olmamdır. Bu çok kıymetli fırsattan istifade ederek bazı dü­ şüncelerimi bizzat yazmayı zaruri buldum. Buradan gidecek arkadaşlarla size eski Lehistan , Romanya ve Kırım'da ya­ pılması lazı m gelen işler hakkında mufassal talimat gön­ derilecekse de şimdiden bazı mühim noktaları tebarüz et­ tirmeyi elzem buldum. Bütün bu yazacaklarım harsi (kültürel) faaliyetimize ait olmakla beraber her bakımdan neticeleri ehemmiyetli olan esaslardır. KiRiM YOLUNDA B i R ÖMÜR

347


Kırım'ın tarihi rolü Türk hars birliğine temel olmaktır. Bugün bizim en büyük vazifemiz Türk l nkılabı 'nın harsi ve ictimai esaslarını hem yurdumuzda tatbik etmek ve hem de diğer Türk illerine anlatmaktır. Türk alfabesini, bura Türkçesini aynen ve derhal tatbika geçmemiz elzem olduğu gibi ' Halk Evleri' açmamız da zaruridir. Kırım Radyosu 'nun neşriyatını bura Türkçesiyle yapması ve Almanya'nın bizi yalnız kurtarmakla kalmayarak yüz elli yıldan beri Rusların yıkmağa çalıştıkları Türk hars birliğini can landırmağa imkan vermiş olmalarını minnetle anmak ve bunu tebarüz ettirmek lazımdır. Orada yapacağımız faaliyetle, neşriyatla daima burada Türkçülüğü

kuvvetlendirmeğe,

heyecanlandırmağa

ça­

lışmamız her bakımdan mühim bir iştir. Buradaki Alman Sefareti müsteşarı Krol'e de bu meselenin ehemmiyeti anlatılmıştır. O da bu fikri çok tasvip etmiştir. Bu hususta Berlin'e yazacaktır, hatta yazmıştır. Kırım Radyosu açılmadan bir hafta evvel Alman rad­ yolarının Türkçe neşriyatında açılma tarihi ve saati ilan et­ tirilmelidir ki biz de burada her tarafa haber verelim. Kırım Radyosu neşriyatın ı ilan ederken Tatarca denilmemelidir, Türkçe denilmelidir ve alelumum Tatar kelimesi katiyyen kullanılmamalıdır. Bu bizim için mukaddes bir prensip me­ selesi olduğu gibi zarurid ir de. Bu açılış törenini büyükçe bir salonda Kırım'ın her tarafından gelen mümessiller önünde kalabalı k bir toplantıda yapmalısınız ve bunun fevkalade he­ yecanlı geçmesini temin etmelisiniz. Alman tarihinin büyük kahramanını Führer cenaplarını, Alman milletini ve şanlı ord usunu selamladıktan sonra büyük 348

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Türk kahramanı Atatürk'ü rah metle anmal ısınız ve Milli Şefe, Türk

mil letine

kardeşlerinin

saygı

ve

selamlarını

bil­

dirmelisiniz. Gerek Kırım meselesinin hallinin çok müsbet bir şekle girmiş bulunması ve gerekse umumiyetle Türk işlerinin ala­ cağı vaziyet benim de oraya gelmemi amir bulunmaktadır. Bu belki epeyce bir müddet daha tehire uğrayabilir. Fakat siz ben geleceğim gibi hareket ediniz. Alman sefaretiyle şahsen daha

temasa

gelmemiş

bulunmaklığıma

rağmen

mü­

nasebetim iyidir. Buna binaen radyo açılış gününde benim hakkımda da bir kaç şey söylemeniz ve halkımızın beni bek­ lediğini tebarüz ettirmeniz iyi olacaktır. Bu ciheti şahsi dü­ şüncelerle yazmadığımı kavrayacağınızdan değil kavramış olmanızdan eminim. Ancak o takdirde benim Almanya' da ve burada çalışmam kolaylaşacak ve ileride Kırım'dan diğer Türk illerine yapacağım tesir kuvvetli olabilecektir. Kırım radyo neşriyatında hem dile ve hem de bilhassa Çarlığın ve Bolşevikler'in Kırım'da ve bütün Türk mem­ leketlerinde yaptıkları fenalı kları, faciaları tahlil etmelisiniz, Türkiye aleyhinde yaptıkları tezviratı, Türkiye'ye karşı bes­ ledikleri fena emelleri ve bizim münevverlerimizi Türk­ çülükle, Türk casusluğu ile itham ederek öld üreceklerini esaslara dayanarak çok ciddi olarak izah etmelisiniz. . . . .

"

Cafer Bey' in bu fikirleri ve idealleri hepimizin düşüncesi ve ideali idi. Berlin'e bunlarla yüklü ve ümitli olarak gitmiştik. Ama orada karşılaştığımız tutum ve durum tamamen başka ve aykırı idi. Almanlar işgal ettikleri memleketlerdeki halklara ve toplumlara istenilen ve umulan haklardan hiç birisini ta­ nımıyorlardı . Her tarafta cebir, tahakküm ve parçalama si­ yaseti uyguluyorlardı. Kırımlıların Türk değil , Tatar olduklarını KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

349


söylüyorlar, beyannamelerin ve propaganda afişlerinin Ta­ tarca yazı lmasını istiyorlardı. Kırım Radyosu 'nun işleti lmesi hususunda bir şey bilmiyord uk ve böyle bir şey de yoktu. Bizim herhangi bir Kırımlı ile mektuplaşmamıza da izin ver­ miyorlardı ve hele Kırım'a gitmemiz hususunda kesin bir şey söylemiyorlardı, bizi birtevi avutuyor ve atlatıyorlardı. Almanlar yalnız benimle Edige'nin Kırım'a gitmelerini sağlamakla kalmayarak Dobruca'dan ve Türkiye'den de git­ mek isteyecekleri göndereceklerini söylüyorlardı. Hatta von Hentig l stanbul 'dan Berlin'e gelmek isteyenler için vize dahi gönderilmiş olduğunu söylüyordu. Bunu l stanbul'daki ar­ kadaşlara da bildirmiştik. Fakat bunların hiç birisi olmadı ve yapılmadı; hepsi sözden ibaret kaldı . l stanbul ' daki bazı arkadaşlarımızın hazırladıkları ve bas­ tıramad ıkları broşür ve kitapların Berlin 'de bastırılması hu­ susunda temaslar yaptık. Bun ların evvela yetki li Almanlar tarafından görülüp gözden geçirilmeleri, Almanya'nın siyasi görüşüne

ve

çıkarına

uygun

olursa

bası lmasının

dü­

şünüleceği söylendi; zorluklar çıkarıldı. Biz de bundan vaz­ geçtik. Nisan başında von Mende ile bir görüşmemizde, Kırım'da bizimkilerin Azat Kmm adında bir gazete çıkarmağa başlamış olduklarını duyduğumuzu ve bunu görmek istediğimizi söy­ leyerek, bunu temin etmesini rica ettik. Bu gazeteden bir sayısının Doğu Nezareti 'ne

(Ostministerium) gelmiş ol­

duğunu söylediği ve bize bunu bulup vereceğini vaad ettiği halde ne buldu ve ne verdi. Kırım 'da Türk şehir . kasaba ve köylerinde camileri onar­ mak . okul ları onarıp açmak, çocukların Türkçe okumalarını K i RiM 'r'ULUNI lf\ RIR ÖMl'll�


sağlamak üzere Almanlar tarafından "Tatarlara" izin ve­ rildiğini duyduğumuzu söyleyerek von Mende'den tafsilatl ı bilgi rica ettik. Bize şu cevabı verdi: " Bunlar doğru. Ama ben de fazla bir şey bilmiyorum. Yalnız şu kanaatimi belirtmek isterim: Almanya, yaln ız Tatarların komiteler kurmalarına ve gazete çıkarmalarına izin vermişlerse bu, idarenin yavaş yavaş Tatarlara veri leceğinin işareti olarak kabul edilmelidir" dedi. Bu cevap çok eksikti ve tatminkar değildi. Ama, Prof. von Mende'yi daha fazla konuşturmamıza imkan olmuyordu. Bildiği bazı şeyleri bizden gizlediğini seziyorduk. Kırımlı esirlerimiz hakkında öğrenmek istediklerimize mukabil von Mende şunları bildirdi: "Esirlerinizden bir kıs­ mının

serbest bırakıldıklarını ve

bunların

Kırım'a dön­

düklerini, bir kısmının bulundukları yerlerde işe alındıklarını ve henüz ayrılıp meydana çıkarılmayanlar varsa bunların da özel bir komisyon tarafından seçilip serbest bırakılacaklarını ve memleketlerine döneceklerini söyleyebilirim." Bu söy­ lenenlerin ne derecede doğru ve teminatlı olduğunu biz tabii ki kontrol edemiyorduk. Yalnız dinliyor, inanmış görünerek kendisine ve yetkili makamların amirlerine bildirilmek üzere teşekkür ediyorduk. Kırım· daki kardeşlerimizin gazete yayınlamak . kitap bas­ mak için Latin harflerine ve kağıda ihtiyaçları olduğunu dü­ şündüğümüzden bunların sağlanmasını rica ettik ve Doğu Nezareti 'nin bunu bir an evvel sağlamasının propaganda bakımından yararlı olacağını ileri sürdük. Şimdiye kadar yaptığımız görüşme ve konuşmalardan edindiğimiz kanaat şu idi: Türkiye Almanya karşısındaki siyasi d urumunu açık ve kesin olarak belirtmedikçe, Rus esiri Türklerin Türkiye ile ilişki kurmasını ve Türkiye'nin bu Türkler l< I RIM YOL L J N O A BİR ()Ml İ R


üzerinde etki yapmasını Alman makamları iyi görmüyor ve hoş karşılamıyorlar. Bu yüzden Türkiye'den geldiğimiz için, bizim Türkiye'nin nüfuzu ve etkisi altında olduğumuzu dü­ şünüyorlar ve bizden daima çekiniyorlardı. Bize tereddüt ve güvensizlikle bakıyorlardı. Kırım Türklerini ve diğer bütün Rus esiri Türkleri komünistlere karşı düşman olarak ve oldukları için kullanıyorlardı. Yoksa onlara bir hak ve istiklal tanımak niyet ve arzuları yoktu. Türklerin ileride kurtulup birleştikleri takdirde büyük bir kuvvet ve engel teşkil edeceklerinden korkuyorlardı. Bu yüzden değil Türk il lerinin birleşmelerini, hatta Kırım'daki Türklerin bile bir merkezi idare altında bir­ leşmesini ve idare edilmesini istemiyorlardı. Bu sebeple, Kırım'da her Türk köyünde ayrı bir Müslüman komitesi kur­ durmuşlar, bunların ne kendi aralarında ne de Akmescit'deki Müslüman Komitesi ' ne bağlanmasını istemişlerdi. 1 Nisan Çarşamba günü öğleden sonra Dr. Ahmet Temir Bey ile Abdurrahman Şefi Bey'in çalıştıkları daireye gittik. Orada, iki gün evvel esirler kampından gelmiş olan 2 1 ya­ şında ve i mam oğlu Reis adında Kazanlı bir genç gördük. Oldukça uyanık, duygulu ve d üzgün konuşuyor. Bize şu bil­ gileri verdi: Ruslar 1 94 1 yılının 24 Haziran günü Doğu Prus­ ya'ya hücum edeceklermiş, ama Almanlar üç gün evvel davranmışlar. 24 Haziran'dan 1 5 gün evvel bütün izinler durdurulmuş imiş. Türkler Ruslar gibi savaşmıyorlarmış, imkan bulunca Almanlara kaçıp teslim oluyorlarmış. Bu savaş içerdeki halkımızda büyük kurtuluş umudu doğurmuş imiş ve bunu bekliyorlarmış. 2

Nisan

1 942

Perşembe günü öğleden sonra Kur­

fürstendam caddesinde Mecdet Bey ile Nuri Pa.şa'ya rast­ ladım. Nuri Paşa dün l stanbul'dan geldiğini, Cafer Bey'den 352

KiRiM YOLU NDA BiR ÖMÜR


mektup getirdiğini, yarın bizi saat 9'da kaldığı pansiyonda bekleyeceğini söyledi. 3 Nisan Cuma: Saat 9'da Nuri Paşa'nın pansiyonunda idik. Orada Azerbaycanlı Mehmet Togay adında birisini gördük. Orada bir saat yirmi dakika kaldık. Nuri Paşa'yı Kuzey Kaf­ kasyalı Ali Han Kantemir'in evine kadar götürdük. Cafer Bey'den getirdiği mektubu aldık. Ertesi günü saat 8. 30'da kendisinde bul uşmak üzere ayrıldık. Öğleden sonra Edige Novoe S/ovo adında Rusça bir ga­ zete alıp geldi. Bu gazeteden Akmescit' de (Simferopol'de)

Cıo/os Knmcı adında bir Rusça gazete yayınlanmakta ol­ duğunu öğrendik. Akmescit şehrinin idaresinin de Rusların elinde bulunduğunu anladık. i ki gün evvel Prof. von Mende'nin bize söylediklerinin gerçeğe uymadığını gördük ve bize yakın görünen Alman 'ın bile ne kadar samimiyetsiz olduğunu anladık ve üzüldük. 6 Nisan Pazartesi: Saat 1 5 .30'da Nuri Paşa'ya gittim. Edige gelmedi. Paşa'ya Almanların bize karşı takındıkları ta­ vırdan, tutumdan memnun olmadığımızı, bekleme devrinin uzun sürdüğünü, Kırım'a gitmemizin şüpheye düştüğünü, bizi oyalamakla vakit kaybettirdiklerini ve bu sebeplerle en­ dişemizin her gün biraz daha arttığını anlattım. Paşa üzüldü ve Almanların anlayışsızlığına canı sıkıldı. Saat t T de bize Azerbaycanlı Hilal Münşi Bey geldi . Doğu Nezareti ' nde cereyan etmiş olan bayrak meselesini anlattı : "Almanların, Gürcülerin ve Ermenilerin bayraklarını oldukları gibi bıraktıkları halde, Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya'nın milli bayraklarını değiştirmek istediklerini. çünkü bunlarda Pantürkizm ve Panislamizm işaretleri bulunduğunu söyKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

353


lediklerini; ama, kendisinin buna şiddetli ve mantıklı itirazı ve açıklaması sonunda Almanların bu düşüncelerinden vaz­ geçtiklerini" söyledi . Hilal Münşi Bey, "Almanların, evvelce yazıp vermiş olduğu bir beyannamedeki 'istiklal' sözünü çı­ kardıkların ı, böylece Almanların Rus esiri milletlere ve Türk­ lere ' istiklal ' vermek fikrinde olmadıkları anlamını çıkardığını" söyledi. Hilal Bey'in bu kanaatine katıldığımı ve bu sebeple Almanlara karşı sıtkımın sıyrıldığını açıkladım. 9 Nisan Perşembe: l stanbul' dan gelen Abdürrahim Gök­ çeay adında bir Azerbaycanlı kardeşimiz ile tanıştık. Cafer Bey' den getirdiği mektubu aldık.

Abdürrahim Bey Al­

manya' da yüksek tahsil yapıp makine yüksek mühendisi olmuş, münevver, milletsever ve istiklalci bir genç arkadaş. Kendisi ile çok iyi anlaştık. Görüştüğü bazı hariciyeci Al­ manlara, Türkiye'deki kamuoyunun Almanya tarafından Rus esiri Türklere istiklal verilmesini beklediğini ve umduğunu söylemiş. Almanlar bunu biraz soğuk ve şaşırarak kar­ şılamışlar. 1 1 Nisan Cumartesi: Romanya'dan getirdiğim Kırım'a gi­ decek arkadaşlarımızın listesini bir muhtıra ile birlikte Al­ manca'ya çevirterek, Herr Kapp'a sunmak üzere hazırladım. 1 2 Nisan Pazar: Saat 1 0'da Nuri Paşa' nın kaldığı pan­ siyonun salonunda toplandık. Şu kişiler bulundu: idris Alim­ can , Dr. Ah met Temir, Hilal Münşi, Abdurrahim Gökçeay, sabık Miralay Kazım, Edige ve ben . Konuşmalarımız sonunda şu kararları ald ık: 1 ) Bütün Türk lider ve temsi lcilerinin tek cephe halinde

"Dilde, Fikirde, lşde Birlik " şiarını esas tutarak hareket et­ meleri : 354

K iRiM YOLUNDA BiR ÖMİll!


2) Ezeli ve büyük düşmanımız Rusya'nın ve Bolşevikliğin yıkıl ması

yolunda

Almanlara

her

türlü

yardımda

bu­

lunmaları; 3) Türk dünyasının Almanya için yararl ı ve gerekli ol­ duğunu, Türklerle Almanların Slav dünyası karşısında hem çıkar ve hem tehlike bakımından aynı durumda bulunduğunu Almanlara anlatmaları; 4) Kurtulacak ve büyük bir kuvvet meydana getirecek Türk illerinin ortak Türk-Alman menfaatlerine ve gayelerine daha büyük ve etkili yardımda bulunabileceğini Almanlara izah etmeleri; 5) Her Perşembe akşamı saat 20'de Berlin 'deki Türk Klübü'nde toplanmaları ; 6) i şittikleri ve öğrendikleri haberleri ve bilgileri bir­ birlerine aktarmaları gerektir ve bunlar bir sistemli program halinde yerine getirilmeye çalışılmalıdır. Çok samimi ve inançlı olarak aldığımız bu kararlardan Al­ manların memnun kalacaklarını, bize teşekkür edeceklerini ve destek sağlayacaklarını beklerken tam tersini gördük. Bize karşı duydukları tereddüt, soğukluk ve güvensizlik daha çok arttı. Bizi daha büyük şüphe ile karşılamağa ve takip etmeğe başladılar. O günlerde von Mende'yi gördüğümüzde, alaylı bir tarzda gülümseyerek: "Nuri Paşa ile neler konuştuğunuzu, neler yapmak istediğinizi hayretle öğrendik. Berlin'in Al­ manya'da olduğunu, Türkiye' de olmadığını un utmamalısınız. Nuri Paşa'ya bütün kapılarımız kapanmıştır. Size bugünden sonra onunla görüşmemenizi tavsiye ederim " dedi. Alman Doğu Nezareti çevresinin bu tutumundan ve anKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

355


layışsızlığından çok üzüntü ve hatta endişe duyduk. Al­ manlarla işbirliğimizin olumlu bir sonuç vermeyeceğine olan kanaatimiz daha da kuvvetlendi . Bununla beraber, yük­ lendiğimiz görevi son noktasına kadar götürmek azminde ve kararında idik. 14 Nisan Salı: Sabah Dışişleri Bakan lığı ' na giderek Genel Karargah'a gidecek olan Büyükelçi von Schulenburg'u gör­ dük. Kendisine, Hitler'e verilmek ve tasdikini almak üzere, Kırım'a gidecek Dobruca'daki arkadaşlarımızın listesini ver­ dik ve bir de muhtıra sureti sunduk. Genellikle Türkiye'den , Ostland'dan Kırım'a gitmek isteyecekler için yüksek izin ve müsaadenin alınmasını rica ettik. Yon Schulenburg'un ba­ şarıya ulaşması için dua ettik. Gidip dönmesini sabırsızlıkla beklemeğe koyulduk. 1 6 Nisan Perşembe: Evvelce kararlaştırıldığı üzere, akşam saat 20.30'da Türk Klübü'nde toplandık. Nuri Paşa, i dris ve hanımı Saadet Hanım, Hilal Münşi, Dr. Ahmet Temir, Ab­ durrahman Şefi, Abdurrahim Gökçeay ve ben bulunduk. Bu akşam şuna karar verdik: Bütün Türk illerinin yeni Türk al­ fabesini ( Latin harflerini) kabul etmesi ve yayını bu harfl�rle yapması gerektir. 2 1 Nisan Salı : Dışişleri Bakanlığı 'na gittim ve i dris Alim­ can 'a uğradım. Yon Hentig'den mektup aldığını söyledi ve mektubundan şu parçaları tercüme etti: "Size söylemiş ol­ duğum gibi, Aralık ayında Kırım'da kötüleşmiş olan askeri durum , Kırım Tatarlarının yardımı sayesinde düzelmiştir. Bu­ rada Tatarların bir kaç lejyonu var. Bunun sayısı, biz silah ve diğer gerekçeleri verdiğimiz takdirde, artacaktır. Her tarafta ellerini kaldırıp selam veren Tatar askerlerine rastlanıyor. Kırım'daki Tatar . Komitesi ile hemen ilişki kurdum. Komite 356

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


adamları akıllılar ve uzak görüşlüler. Bunlar, Berlin'de bu­ lunan ve Dobruca'dan gelecek olan dostlarımızı istiyor ve bekliyorlar. Kırım'da okul işlerine başlanmıştır. Buradaki Tatar dans ve müzik grupları Almanlar tarafından ilgi ve zevkle karşılanıyorlar. Bu grupların Berlin'e gitmeleri de muh­ temeldir. Bahçesaraylı bir Tatar yüzbaşı bir şiir yazmış. Bunun bazı mısralarını Tatar askerleri ezberlemiştir. Bu şiir basılırsa size de göndereceğim. Burada bizimle (Dışişleri Bakanlığı mensupları ile demek istiyor) SD, Propaganda ve Doğu Ne­ zaretleri arasında bir anlaşmazlık çıkmamasına çok dikkat etmek önemli bir meseledir. Oldukça ağırbaşlı görünen bu adamlarla anlaşmak mümkündür. Müstecib'i ve Edige'yi bu­ raya hangi sıfatla aldırtabilirim? Burada Tatarların yeteri kadar kuvvetli çalışan teşkilatları var. Burada Latin hurufatının ka­ bulünü kararlaştırdık. Burada okutulacak okul kitapları hu­ susundaki düşünceleriniz nedir? Burada herkes Türkiye'nin benden ne yapacağını soruyor?" Nisan başlarında Kırım'a gitmiş olan von Hentig bu mek­ tubunu 7 Nisan 'da yazmış. Mektup bize Kırım'daki durum hakkında epey bilgi veriyordu. Kırım'a gitmeden evvel bizi aldırtacağını vaad ettiği halde, şimdi bizi hangi sıfatla al­ dıracağını soruyordu. Bu sual karşısında bizim yurda git­ memiz gene bir mesele oluyordu. Edige, tanıdığı Litvanyalı bir Tatar kadınından, Köhn adında Oberleutenant bir kurmay subayın, bir kaç gün sonra, Kırım'a gideceğini öğrenmiş olduğunu ve bu subay ile yarın saat 1 4' de görüşeceğini söyledi. Bu subay eliyle von Hen­ tig' e göndermek üzere kısa bir mektup hazırladık. Ertesi günü Edige subay ile görüştü ve mektubu verdi. Bu subay Rusça biliyormuş. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

357


23 Nisan Perşembe: Von Hentig'den 1 0 Nisan tarihli bir rapor aldık. Bunda ezcümle şunları bildiriyor: "Kırım Türk­ lerinin meseleleri burada fiilen hal edilmiş durumdadır. Ta­ tarlarla ve Tatar askerleri ile bizim askerler arasındaki ilişkiler çok iyidir. Tatarlardan 1 4 batalyon teşkil edilmiştir. Dört bin kişilik Tatar birlikleri, Kırım'da sabotaj ve tahribat yapan çe­ tecileri takipte ve imhada büyük başarı gösteriyorlar. Alman subaylarının emirber neferleri hep Tatar askerleridir. Bunlar ve genellikle bütün Tatar askerleri Alman asker üniformaları i le geziyorlar. Okul işleri yolundadır. Yalnız öğretmen ve okul kitapları işleri halledilemiyor. Bunlara büyük ihtiyaç du­ yulmaktadır. Baltık boyu Almanları burada öğretmenlik ya­ pıyorlar. Kırım Tatarları hariçteki yurtdaş ve milletdaşlarından manevi yardımı sabırsızl ıkla bekliyorlar. Amatörlerden mü­ rekkep 400 kişilik koro ve orkestra ekipleri tamamen Tatar kızlarından ve erkeklerinden meydana gelmiştir. Burada is­ tiklale ve zafere kadar Tatarlarla birlikte çalışmak yalnız düş­ manlarımıza tesir etmekle kalmayacak, bilhassa Türk, Müs­ lüman ve Arap dünyalarında derin yankılar yapacak ve bu yankılar l ran 'a ve Hindistan 'a kadar yayılacaktır. Bu mem­ leketi idare hususunda kimlerin yetkili olacağı en önemli meselelerden biridir. Yani Doğu Bakanlığı mı, Dışişleri Ba­ kanlığı mı? Yoksa tamamen başka bir otorite mi? Büyükelçi von Schulenburg'un bu mesele ile uğraştığını biliyorum ve bizim lehimize halledeceğini umuyorum. Doğu Nezareti'ne mensup olan memurların buraya gelenlerine yabancı mem­ leketlere gidenlere verilen tahsilat ve harcırahın verildiği bi­ linmektedir. Buna göre, Doğu Nezareti 'nin burasın ı yabancı memleket saydığı anlaşılmaktadır. " Akşam saat 20'de Türk Klübü'nde toplandık. 23 Nisan Hakimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik) bayramını kutladık. 358

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Büyükelçi Hüsrev Gerede Beyefendi duygulu ve heyecanlı bir konuşma yaptı . Büyük ve ezeli Türk düşmanının yenilmekte, ezilmekte

olduğunu,

yakında yere serileceğini

ve

par­

çalanmasından esir Türk illerinin kurtulacağını söyledi. Bü­ yükelçi ezeli düşman olarak Sovyetler Birliği 'ni kast ediyordu. Bu konuşma orada bulunanların büyük çoğunluğunu he­ yecanlandırdı, coşturdu ve aşırı umutlara götürdü. Ama, doğ­ rusunu söyleyeyim, bu konuşma bana biraz ihtiyatsız ve yersiz göründü. Alman-Rus savaşı karşısında Türkiye tarafsızlığını koruyordu ve çok temkinli hareket ediyordu. Sonra, bu ko­ nuşma Sovyet casuslarının kulaklarına mutlaka ulaşacak, onlar da Moskova'ya bildireceklerdi. Sonuç Hüsrev Bey'in aleyhine olacaktı . Bu düşüncemi yakın arkadaşıma açıkladım. idris Alimcan'a söyledim. Bana hak verdiler. Aradan bir hafta geç­ mişti ki, Büyükelçi ' nin Ankara'ya çağırıldığını öğrendik. Hüs­ rev Bey gitti ve bir daha Berlin'e gelmedi. Zannederim, bir süre sonra da emekliye çıkarıldı. Ölümünden bir müddet evvel, Sirkeci ile Köprü arasında tramvayda kendisine rast­ lamıştım. Üzüntülü ve yorgun görmüştüm. Berlin Türk Kl übü'nde zeybek oynandı, halk türküleri söylendi, bir genç hanım " Karagöz oyununun tarihinden" bahsetti , bir kaç sah­ neyi canlandırdı. Bir genç talebe Harput şivesinde bir düğün merasimini "monolog" şeklinde anlattı . 24 Nisan Cuma: Dışişleri Bakanlığı ' na gittik. Müsteşar Herr Bart ile çok kısa bir süre, 1 5 dakika ayaküstü konuştuk. Bir kaç gün evvel Doğu Ü lkeleri Nazırı Rosenberg'in imzasını taşıyan bir yazı geldiğini, bu yazıda Kırım işinin Doğu Ne­ zareti ' ne havale olunmasının istenildiğini bildirdi. Genel Ka­ rargah 'ın,

Doğu Nezareti' nden müsaade almadıkça, bizi

Kırım'a göndermeyeceğini ,

Çarşamba günü

Genel

Ka­

rargah ' dan gelecek bir subay ile birlikte bu iş hususunda Prof. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

359


von Mende ile görüşeceğin i , kendisinin bizim gitmemizi desteklediğini ve nihayet bu hususta bir karar alınacağını söyledi. Bu konuşmadan şu neticeleri çıkardık: 1 - Kırım'a gitme işimize yeniden başlayacağız. 2- Kırım'ı idare işi, sevmediğimiz, sert ve kaba kuvvete dayanan Doğu Nezareti'ne verilmiştir veya verilecektir. Bu takdi rde, bizim Kırım'a gitmemizi isteyen , bizim ve Türklerin davasını az-çok anlayan ve anlatmaya çalışan Dışişleri Ba­ kanlığı ve onun bizimle görüşen temsilcileri büyükelçiler von Hentig ve von Schulenburg ile ilgimiz kesilecektir. 3- Bundan sonra görüşmelerimiz Doğu Nezareti ve onun Türk işlerine bakan Prof. von Mende ile olacaktır. Bu zat bize karşı oldukça anlayışlı davranıyor ve bizim dileklerimizi kabul ettirmeye çalışıyordu. Ama memuru bulunduğu nezaretin görüş ve gayesinden de dışarı çıkamazdı. işlerimizi ister is­ temez bunun aracılığı i le Doğu Nezareti ' nde yürütmek ve onunla anlaşmak durumunda ve zorunda idik. Dışişleri Bakanlığı ' ndan aldığımız bu nahoş haber üzerine, öğleden sonra Doğu Nezareti ' ne gittik. Orada Prof. von Mende'yi bulamayınca, Kırımlı Almanlardan Dr. Geiker ile görüştük. Dr. Geiker, Kırım işleriyle yükümlü memurlardan olan Wilde Veluda adında birisini çağırdı ve bizimle gö­ rüşmesini söyledi . Bundan Ferdinand adında Rusça bilen bir Alman 'ın Kırım'da gebietskommissar olmak istediğini ve bununla görüşmemiz gerekeceğini öğrendik. Bir süre sonra von Mende geldi ve kendisi ile görüştük. Durumu anlattık. Kırım'a gönderilmemiz hususunda Herr Bart ile görüşeceğini ve Pazartesi bize haber vereceğini bildirdi. 360

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


29 Nisan Çarşamba: Yon Mende ile sonradan verdiği haber

üzerine,

bugün

görüştük.

Herr

Bart

ile

gö­

rüşmeyeceğini , Kırım'dan gelen son haber gereğince, Genel Komiser yardımcısı Dr. Lentze adında birisinin Kırım' a 50 kadar at, toh um ve ilaç götüreceğini ve kendisine yardımcı olarak Kırımlıları arad ığını ve bizi bu Genel Komiser yar­ dımcısı ile tanıştıracağını, bununla Kırım'a gitmemizin daha kolay olacağını, bu hususta kendisi ile konuşacağın ı söyledi. Türkiye'den ve Litvanya'dan gelip Kırım'a gidecek ar­ kadaşlarımızın şimdilik söz konusu edil memesi gerektiğini de sözlerine ekledi. Biz, Litvanya'dan gelecek Abadi' nin ve l stanbul 'dan gelecek Halim Baliç'in Kırım'ın yerlisi ol­ duklarından ve at işinden çok iyi anladıklarından bahsederek gitmelerinin çok faydalı olacağını anlattık. Bizim bu ısrarımız karşısında Prof. von Mende biraz sertlenerek şu tavsiyede bulunduğunu açıkladı: "Siz yalnız Kırım ve Kırım dahilindeki işlerle meşgul olunuz. Türklük ve Türkçülük siyasetiyle meş­ gul olmayınız. Türk illerinin siyasi mukadderatıyla ve birlik işiyle uğraşmayınız. Pantürkizm ve Panislamizm gibi şeylerin zamanı değildir. Türklerin birbirlerini sevmeleri ve korumaları tabiidir, Bunu hep anlarım. Ama, bu fikirler burada henüz gereğince anlaşılmış değildir. Sizin Türkiye ile fazla ve sıkı münasebette bulunmanız da iyi değildir. Oradan gelenlere daima şüphe ile bakılıyor. Nuri Paşa'nın söyledikleri henüz mevsimsizdir. Onun söylediklerini burada iyi gören ve be­ nimseyen kişi pek azdır. Bu yüzden kabul ve tatbik edilmesi pek güçtür. Kırım, stratej ik bakımdan çok önemli bir yer ol­ duğu için daha bir süre Wehrmacht'ın elinde kalabilir. Sabırlı olmalısınız. " Van Mende'nin kuşkularını anlıyorduk. Bunları bize bu kadar açık söylemesinin bir ihtar niteliğinde olduğunu da KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

36 1


kavrıyorduk.

Kendisine

bizim

Panislamizm gayemiz ol­

madığını, çünkü bunun bir ütopya olduğunu, Pantürkizm' i n d e düşünül mediğini, çünkü buna n e zamanın ve n e şartların müsait olmadığını, gayemizin yalnız ve ancak Kırım'a gidip Almanlarla birlikte çalışmak ve işbirliği yapmak olduğunu, oradaki halkımıza katılıp komünistlerin yıl lardan beri yap­ tıkları zararları ve kötülükleri tamir ve telafi ettirmek ol­ duğunu,

bunu Almanya'nın destek ve yard ımı ile ya­

pabileceğimizi

ve

bunu

sağlamasını

kendisinden

ve

nezaretinden rica ve talep ettiğimizi söyledik. Benim bu söylediklerimi Edige çok kuvvetli Rusçası ile von Mende'ye tercüme ediyordu ve kendisi de ilaveler yapıyordu. Mende ile bu konuşmamız o kadar heyecanlı ve içten oldu ki bizim gözyaşlarımızı tutamayışımıza Mende de katıldı. Mende bize şu itirafta bulunmak mecburiyetini duydu: "Sizi çok haklı bu­ l uyorum ve çok iyi anlıyorum. Ama, bizim Nazi kafalılar bunu anlamaktan maalesef yoksunlar. Böyle duygular kalın ka­ falarına girmiyor. Ama siz gene de sabırlı olunuz. Zaman size yardım edecektir" dedi. Bizim kişiler olarak ve halkımızın topluluk olarak mukadderatımızın iyiye yönelmesi ve ge­ lişerek başarıya ulaşması Berlin'in tutumuna ve kararına bağlı olduğunu çok iyi bildiğimiz için çok sabırlı ve tahammüllü olmağa kararlı ve azimli idik. Almanların gerçek maksat ve gayelerini öğrenmeye doğru her gün biraz daha yaklaşıyor ve her gün bir şey keşfediyorduk. Her gün umudumdan bir parça kopuyor, hayal kırıklığım artıyor ve karamsarlığım ko­ yulaşıyordu. 30 Nisan Perşembe: Dışişleri Bakanlığı'na gittik ve von Schulenburg'un müsteşarı Herr Herwart ile yarım saat gö­ rüştük. Von Mende ile birlikte bizim Kırım'a gitmemiz hu­ susunda mutabık kaldıkların ı , bu hususta kendi ve Mende 362

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


adına teminat verdiğini, fakat, burada bir süre, tahminen 23 hafta, Dr. Lentze'ye yardım etmemiz ve onunla çalışmamız gerektiğini, bu kişinin Kırım Genel Komiseri 'nin yardımcısı olduğunu ve bizim bunun güvenini ve sevgisini kazanmamız gerektiğini söyledi. Bir kaç gün evvel Prof. Mende'ye, Kırım'daki Tatar Komitesi ' nde çalışan Tatarların bizi ta­ nıdıklarını bililtizam söylediğini ve bunun Kırım'a gitmemizi kolaylaştıracağını düşündüğünü bildirdi. Biz, müsteşardan Türkiye'den gelecek arkadaşlarımızın getirilmelerini ve bi­ zimle veya daha sonra onların da Kırım'a gönderilmelerini rica ettik. Bunun zor olduğunu, bununla beraber, bu işi de Dr. Lentze'ye söylememizi, onun geç de olsa belki onları da al­ dırtacağını söyleyen müsteşara teşekkür ettik. 4 Mayıs 1 942 Pazartesi : Sabah erkenden , l stanbul'dan Ahmet Veli

Menger Bey'in

geldiği ve bizimle Adlon

Otel i ' nde görüşmek istediği telefonda bildirildi. Kendisine telefon ederek hemen geleceğimi bildirdim. Biraz sonra Adlon 'da idim. Veli Bey'in Türkiye'den getirdiği mektupları ve haberleri aldım. Ahmet Veli Menger Bey'in Ayaz l shaki Bey'le arasının açıldığını, Ayaz Bey'in Cafer Bey ve Hüsnü Erkilet Paşa ile de arasının açıldığını öğrenerek çok üzüldüm. Böyle bir zamanda liderlerimizin dargın laşmasını iyi gör­ medim. Ahmet Veli Bey'den ayrıldıktan sonra Doğu Nezareti ' ne gittim ve orada Edige ile bul uştum. Dr. Geiger'in odasında referent Veluda ve Dr. Lentze ile buluştuk. Dr. Lentze bizi öğleden sonra saat 1 5 . 30'da kendi bürosunda bekleyeceğini söyledi. Saat 1 5. 30'da gittik. Bize bir harita gösterdi. Bunda Kırım yarımadası ile Ukrayna'nın güney kısmı bulunuyordu. Yani eski Tavrida Vilayeti, Kırım ve Nogaylık. Burası 50 bin KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

363


km2 genişlikten ibaret ve bir buçuk milyon nüfusu kap­ samakta imiş. Romanya'ya geçen Besarabya ile sınırdaş. Bu­ rası "Kırım Komiserliği " adını alıyormuş ve bu hususta bir de kitap yazılmış imiş. Bizi, Genel Komiser Yardımcısı Pöhlinger ile görüştürmek üzere kendisinden telefonla randevu aldı. Yarın saat 1 6'da görüşeceğiz. 5 Mayıs Sal ı: Saat tam 1 S'de Doğu Nezareti ' nde Kırım referenti Veluda'nın odasındayız.

Berlin'de yüksek mü­

hendislik tahsili yapan Adnan Arbatlı Bey de ricamız üzerine tercümanlık yapmak için gelmişti. Veluda'ya götürdüğümüz Kırım haritalarını gösterdik. Çünkü kendisi bir Kırım atlası yapmak niyetinde idi. Rusça bilen bir Alman da tercümanlık yapmak için gelmişti. Veluda ile konuşurken , von Mende'nin bizim Kırım'a git­ memiz hususunda kendisine bir şey söyleyip söylemediğini sorduk. " Bu hususta henüz bir şey konuşulmadı ve ka­ rarlaştırılmadı. Ama, ben kendi fikrim olarak şu teklifi ya­ parım: Sizden biriniz, mesela (Edige'yi göstererek) siz, Rusça bildiğiniz için, arkadaşımız (Rusça bilen Alman' ı göstererek) ile ve belki ben de, birlikte Kırım'a gider, bir aylık bir tetkik seyahati yapar ve tekrar buraya döneriz. Sonra tekrar beraber Kırım'a gidersiniz. Bir daha açıklayayım ki bu, tamamen benim şahsi düşüncemdir" dedi. Kendisine, bu ilk gidişin ne zaman olabileceğini sorduk. " Üç-dört hafta sonra olabilir" dedi. Saat tam 1 6'da Genel Komiser Yardımcısı Pöhlinger'e gittik. Dr. Lentze kararlaştırıldığı halde gelmemişti. Pöhlinger ile aramızda aynen şu konuşma geçti : Pöhlinger: -Kırım'a nasıl gitmek istiyorsunuz? 364

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Biz: Müsaadeleriyle bu suali biz kendilerine soral ım. Çünkü bizi Kırım'a gönderecek olanlar ve buna yetkili olanlar kendileridir. Oraya nasıl gideceğimizi kendileri bilir. Pöhlinger bu sualimize cevap vermedi. Bizden, ayrı ayrı , nerede doğmuş olduğumuzu ve. hangi devletin uyruğu bu­ lunduğumuzu,

Kırım'ı

görüp

görmediğimizi,

bilip

bil­

mediğimizi sordu. Biz, sorularını cevaplandırdık. Pöhlinger: Bize tercüman gerek. Orduda vardır, ama biz kendimize ayrıca istiyoruz. Tatarca-Almanca bilen bir Tatar tercüman istiyoruz. Burada yoksa Polonya veya Romanya Tatarları arasında yok mudur? Biz: Oralarda bulunup bulunmadığını bilmiyoruz. Fakat Polonya Tatarları Tatarca bilmedikleri için yaln ız Rusça ve Al­ manca tercüman olabilirler, dedik. Genel Komiser Yardımcısı sustu, bir şey demedi . Biz: Geleceklerini ve mukadderatlarını yüzde yüz oranında Almanların zaferine bağlamış bulunan, tam sadakatla çalışan yirmi bin gönüllü veren ve Bolşeviklere karşı savaşan Kınm Ta­ tarlanna, diğer milletlere nazaran, ayrı muamele yapacak, yani daha geniş bir hak tanıyacak ve himaye bahşedecek misiniz? Pöhlinger: (Manalı bir tarzda gülümseyerek) Hay, hay

. . . •

ded i . Bu cevap bizi tatmin etmek şöyle dursu n , incitti ve kızdırdı. Çünkü Pöhlinger'in söyleyiş tonu ve jesti uygun değildi ve gayri samimi olduğunu gösteriyordu. Biz: Kırım Komiserliği 'nde kurulacak mülki (memleket) idarenin şekil ve mahiyeti nasıl olacaktır? Pöhlinger: Kırım Genel Komiserliği Ukrayna Re­ ichskomissariat' ına, Ukrayna Reichskomissariat' ı da OstKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

365


ministerium'a (Doğu Nezareti' ne) bağlı olacaklardır. Bununla beraber Kırım Genel Komiserliği tam otonom (muhtar) ola­ caktır. idare şekline gelince, en üstte Genel Komiser ve ma­ iyyetinde 5-6 kişilik yalnız Almanlardan teşekkül eden bir danışma ve kontrol heyeti bulunacak. Bürgermeister1ar yani belediye başkanları ve muhtarlar yerli ahaliden olacak. Şe­ hirlerde ve köylerde hangi halklar yaşıyorlarsa onlardan ola­ cak. Memurlar ve sair çalışanlar hep yerli halklardan olacak. Almanların görevi yalnız kontrolden ibaret kalacaktır. Halk­ lara geniş çalışma ve idareye katılma hakkı tanınacaktır. Biz: Bizim Kınm'a gitmemize müsaade ve yardımlarınızı rica ediyoruz. Pöhlinger: Kırım şimdi askeri idare altında olduğundan ve bizim sivil idaremiz henüz kurulmadığından sizi oraya gön­ deremeyiz. Bizim idaremizin Temmuz sonlarında kurulması mümkün olacaktır sanıyorum. Sizi o zaman gönderebiliriz. Biz: Ama biz, bütün varlığı ile savaşan halkımızın arasında bulunarak, memleketimize ve sizinle müşterek olan emel ve menfaatimize şimdiden hizmet etmek istiyoruz ve bunu ya­ pabi leceğimize inanıyoruz. Bu suretle size de yardım ede­ bileceğimize kaniyiz. Bundan ötürü bir an evvel Kırım'a git­ mek istiyoruz. Siz Wehrmacht nezdinde delalet ederseniz ve maksadımızı anlatırsanız muvaffak olacağımızı umuyoruz. Pöh linger: Ama siz Türkiye uyruklusunuz. Yabancı bir devletin tebalarını askeri idareye karıştırmak istemeyiz, Tür­ kiye'yi de gücendi rmek istemeyiz. Zaten Türkiye'nin ne va­ ziyet alacağı da belli değil . Biz: Bizim Türkiye uyruklu ları olarak sizin askeri idarenizle çalışmamızdan bize zarar gelebi lir. Biz buna razıyız. 366

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Pöhlinger: Hayır, olmaz. Edige: Ben şu halde Türkiye uyrukluğundan vazgeçerim, gönderir misiniz? Pöhlinger: (Beklemediği bu teklif karşısında afalladı) Bu teklifinize birden bire cevap veremem, ancak bir hafta sonra cevap veririm. Biz: Kırım'da camilerin ve okulların açılmış olduğunu, ancak hoca ve öğretmen bulunmadığını, zira bunların Bol­ şevikler zaman ında sürüldüklerini biliyoruz. Mesela, Ro­ manya'daki Kırım Tatarlarından oraya hoca ve öğretmen gö­ türemez misiniz? Pöhlinger: Bunu ancak biz Kırım'a yerleştikten sonra ya­ pabiliriz. Old ukça yetkili bir Almanın ağzından duyduğumuz bu sözler, bize geleceğimizin karanlık ve esirlik olacağını, um­ duğumuzu bulamayacağımızı ve benim Kırı m 'a gidip hal­ kımla birlikte çalışamayacağımı iyice anlatmıştı. i çime koyu bir umutsuzluk ve acı çökmüştü. Zavallı halkımızın bu kaba ve egoist Almanlarla birlikte sonlarını düşünmeden cep­ helerde ve partizan avlarında ölmelerine içim sızlıyordu, acıyord um, yanıyord um. Bu durumu kendilerine iletememek ve bildirememekten ise daha büyük acı duyuyordum. Saat 1 8.30'da Nuri Paşa'ya gittik ve durumu anlattık. Paşa beklememizi, mümkün olursa ve hiç olmazsa Edige'nin Kırım'a gidip oradaki durumu görmesini tavsiye etti. Yanında bulunan ve aralarında anlaşmazlık olan Azer­ baycanlı kardeşlerimizi barıştıran Nuri Paşa hepsine milli bir­ lik ve idealden ayrılmayacaklarına yemin ettirdi. Saat 2 1 'de KiRiM YOL U NDA BiR ÖMÜR

367


hep birlikte Türk Klübü ' ne gittik ve saat 23 .(X)'e kadar kaldık. Burada Nuri Paşa beni Amanullah Han zamanındaki Afgan devletinin Dışişleri Bakanı olan kişi ile tanıştırdı. Al manya'da görüşüp ve konuşup öğrendiklerimizi, se­ zintilerimizi ve intibalarımızı sık sık l stanbul 'daki ar­ kadaşlarımıza bildirmek üzere Cafer Bey'e yazıyorduk ve her mektubuma numara koyuyord um. Mektupları ben Türkçe ve eski harflerle yazıyor, Edige'ye okuyor ve sonra ikimiz de imza ediyorduk. Mektuplarımı kopyalı olarak yazıyordum. 1 Mayıs 1 942 tarihinde -onuncu mektubumuzda- bil­ dirdiklerimini özeti ve önemli kısımları şunlardı: Doğu Nezareti ' nde öğrendiğimize göre, Kırım'a Genel Komiser olarak Frauenfeld adında birisi tayin edilmiştir. Yar­ dımcısı olarak da Meier Veluda adında birisi tayin edilmiştir. Sonuncusu ile de görüştük. Gene bu Nezarette Dr. Geiger adında birisi i le tanışıp konuştuk. Bu adam, Kırım 'da vaktiyle yaşamış olan Gotlar hakkında bir makale yazıp vermemizi istedi . Biz, elimizde bunlara dair materyal bulunmadığından yazamayacağımızı

söyledik.

Şimdi

karşımıza,

Alman

-

Germen- soyundan olduklarını ileri sürdükleri Gotlar me­ selesini de çıkardılar. Bundan maksat açıkça belli. Kırım'ı Gotların yurdu saymak . . . Burada

kaldığımız

beş

ay

içinde

yaptığımız

gö­

rüşmelerden edindiğimiz kanaat şöyle özetlenebilir: 1 - i şlerimizi Dışişleri Bakanlığı eline alamamış ve hal­ ledememiştir. Dostumuz von Hentig'in düşünceleri şahsi ar­ zularından ibaret olarak kalmaktadır. 2- Sovyetler Birliği'nden alınan topraklar ve insanlar Doğu 368

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Nezareti' nin idaresine verilmiştir veya verilecektir. Bu ne­ zaretin başında Rosenberg adında mutaassıp ve koyu bir Nazi bulunmaktadır.

Prof. von Mende'nin dediğine göre Ro­

senberg'in ve mahiyetindekilerin bize yani Türklere karşı olan bakışları ve davranışları pek olumlu ve güvenli değildir. 3- Rosenberg, Ukrayna, Akrusya {Belarusya) ve Smo­ lensk 'ten gelen halk temsilcilerini kabul ederek ayrı ayrı gö­ rüşmüş ve yüksek iltifatlarına m�har eylemiştir { ! ) Kırım Ta­ tarlarının temsilcileri çağrılmamıştır ve yüksek iltifata { ! ) layık görülmemiştir. Biz de bu nezaretin ikinci ve üçüncü de­ recedeki şeflerinden daha büyükleriyle görüşmek şerefine {!) mazhar olamadık. Bize Kırım Tatarlarının temsilcileri diye değil , Türkiye'de yaşayan ve kendilerine 'Türk" adını takmış olan Tatarların ve bilhassa Milli Fırka'nın temsilcileri nazarı ile bakıyorlar. Kırım şehir ve köylerinde kurulmuş olan "Tatar Komiteleri "nin üyelerinin adlarını da öğrenmemiz mümkün olamıyor. Bunların adlarını ve adreslerini öğrenebilsek ken­ dilerine mektup yazıp ilişki kuracağız. Bunu rica ederek yaz­ dığımız von Hentig'den de hala bir cevap alamıyoruz. Ber­ lin'de tamamen abluka içine düşmüş durumdayız.

4- Von Mende' den

Wehrmacht ve Propaganda ne­

zaretlerinde çalışan önemli kişilerle bizi tanıştırmasını rica etmiştik ve bunu bize vaad de etmişti ; buna rağmen bu va­ adini yerine getirmiyor, bizim bunlarla tanışmamızı istemiyor gibi bir hali var. 5- Yayınlanmak üzere verdiğimiz yazıları yayınlam ıyorlar. Bunlarda Türkçülüğün ve Türkiye' nin etkileri old uğundan şüphe ediyorlar, kendi menfaatlerine aykırı lık görüyorlar. 6- Milli hareketimizin canlanmış olduğu memleketlerden KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

369


ve

bilhassa

Türkiye'den

geleceklerden

ve

Kırım'a gi­

deceklerden kuvvetli bir şüphe ve ürkme var. 7- Almanlar bizim Kırım Tatarları sözü yerine Kırım Türkleri dememizi iyi karşı lamıyorlar. Kırım Türklerine ait her şeyi Tatar sözü ile birlikte söylüyorlar. 8- Almanlar da tıpkı Ruslar gibi, Sovyetler Birliği ' nde Türk illeri değil , bir Kırım, bir Azerbaycan , bir idil-Ural, bir Tür­ kistan vardır, diyorlar ve bunların kendi aralarında ortak bir siyaset ve ideal gütmemelerini ihtar ve tavsiye ediyorlar. " Parçala ve hükmet!" siyasetini güdüyorlar. 9- Almanların şiddetli istemedikleri şey, işlerimize ve ruhlarımıza Türkiye'nin etkisi olmasıdır. Türkçül üğü de Tür­ kiye'nin etkisi anlamına alıyorlar. 1 O- Almanlar'ın bu tutumu ve davranışları ile bizim dü­ şüncelerimiz ve hedeflerimiz nasıl bağdaşabilir? Bu ayrılık ve aykırılık içinde bunlarla nasıl işbirliği yapabiliriz? Halkımızı bu yola nasıl itebiliriz? 1 1 - Bütün bu meseleleri Nuri Paşa ile uzun uzun konuştuk.

O, ne pahasına olursa olsun, bizim, bir süre için dahi olsa, Kınm a girebilmemizin yolunu ve çaresini aramamıza taraftar ve orada bir müddet çalışmamızı tavsiye ediyor. Biz de aynı fi­ ·

kirdeyiz, aynı şeyi yapmak istiyoruz,

ama

imkan olacak mı? Çok

şüphel i . . . Halkımızın gösterdiği sadakat, fedakarlık ve yakınlık nihayet Almanları insafa getirir diye düşünüyor ve hala umu­ yoruz. 1 2- Bizim Kırım' a gitmemize dair Alman tutumu kesinlikle anlaşılıncaya kadar dışardaki hareketlerin daha ihtiyatlı bir şekilde yürütülmesi gerektiği kanaatindeyiz. 370

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Kardeşim Necib'den 4 Mayıs 1 942 tarihli mektubu aldım. Mektubundan şu önemli notları aynen alıyorum : " 1 4 Mart

1 942

tarihli

mektubunu

tam

8

April'de

(Nisan 'da) alabildik. Hemen toplandık. Bu toplantı tabii yal­ nız tahmin edebileceğin arkadaşlar arasında oldu. Mek­ tubunun gerektirdiği bazı tedbirleri kararlaştırmış olduk. Bu kararlardan bir kısmı bura hükumetinin vermesi gereken ruhsatnamelerin elde edilmesinden sonra yapılacak işler hu­ susunda, bir kısmı da elde edilmeden evvel yapılacak işler hususundadır. Her halde, Kırım'a ulaştığımızda pek ha­ zırlıksız olmayacağımızı sanıyorum. Ruhsatnameleri almak için arkadaşlar benim Bükreş' e git­ memi uygun ve gerekli buldular. Bükreş'e gitmeden evvel şehrimizdeki (Köstence'deki) Alman başkonsolosunu gör­ meye gittim. Mumaileyh , iki gün sonra Bükreş'e gideceğini ve bu mesele ile kendisinin bizzat meşgul olacağını, öğrenmek istediğimiz şeyleri yazıp getirmemi ve 22 Nisan'da cevap almak üzere Konsolosluğa gelmemi bildirdi. Gösterilen tarihte Konsolosluğa gittim. Konsolos, Bükreş'deki büyükelçiliğinin mektubunda bildirdiğin beş madde hususunda Berlin'den henüz bir cevap almadığını ve talimat gelmediğini bildirdiğini söyledi. Bu veya herhangi bir hususta talimat aldığı takdirde bana haber vereceklerini vaad etmek lütfunda bulundular. Kırım'daki kardeşlerimize yardım olmak üzere burada beş-on

vagon

mısır,

gıda

maddeleri

ve

eşya

top­

layabileceğimizi umuyoruz. Fakat Nikolayev' den öteye gö­ türme vasıtaların ı halledemiyoruz. 28 Şubat'da B Ü kreş'teki talebelerimiz Çelebi Cihan ' ı n ölüm yıldön ümünü yapmışlar. Yabancılardan -hatta RoKIRJM YOLUNDA �IR ÖMÜR

37 1


menlerden bile- kimsenin bulundurulmaması şartiyle ruhsat verildiğinden gazeteciler bulunamamış ve bittabi gazetelere aksedememiş. Bizim meselemiz hakkında bura hükOmetinin nokta-i na­ zarı açık olarak bizce bilinmiyor. Herhangi bir meselede ol­ duğu gibi, bunda da bazan yersiz bir telaş, bazan hiç ehem­ miyete almamazlık ve hepsinden üstün de göze çarpan bir ciddiyetsizlik gösteriyorlar. Senin

buraya gelip

gitmenden

sonra

Köstence

Si­

gorantSdSı ( Emniyet Müdürlüğü) ve Jandarma Leciunası (Jandarma Komutanlığı) meseleyi dışardan işitmiş olmalı ki benden giden ve bana gelen mektupların ve sairelerin çen­

zurada (sansürde) alıkonmasına emir çıkarılmış. Çenzura reisinin deyişine göre bu hususta merkezden sadır olan bu emre sebebiyet veren şu imiş: Buradan Bük­ reş' e giden bir delege, Dobruca Türklerinin gönüllü bir tabur teşkil ederek Kırım cephesine gitmelerini istemiş, Mareşal cenapları (Romanya'nın o zamanki führeri Mareşal An­ tonescu) kabul etmemiş. Bunun üzerine, hep bu mealde Berlin tarikiyle ikinci bir dilekçe gelmişmiş. Reddolunan is­ teğin tekrarlanması canını sıkmış ve emrin çıkmasına se­ bebiyet vermiş . . . Jandarma komutanı, Dobruca Türk-Tatarlarının milli emel­ leri hususundaki faaliyetinin kısa tarihçesi konulu bir rapor istedi. Bu raporu , Kmm lstil<lal Davası broşürünü, Emefden bir kaç sayıyı ve gideceklerin listesini verdim. Bunları Bük­ reş' e yollayacağını söyledi. i kinci görüştüğümde ne gibi cevap geldiğini sord uğumda ' Her halde sizler için hayırlı olabilir. Hükumetin idare ve inzibatını muhil olmadığı (boz372

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


madığı) için faal iyetlerinde serbesttirler' diye geldi, dedi. Ama gelen yazıyı göstermed i. Nesine inanabilirsin? Ro­ manya' da yaşamamış değilsin ya! . .

"

Necib 1 9 Mayıs 1 942 tarihli mektubunda şu ilgi çekici durumu bildiriyordu: " Buradaki arkadaşlar Kırım'a gitmek için biraz istical gös­ teriyorlar. Bu tabiidir de. Bura vaziyetinin faaliyetimiz için gittikçe zorlaştığını ve daima nezaret altında tutulmak mec­ buriyetinde kaldığımızı gördükçe buradan bir an evvel kur­ tulmak istiyoruz. Bize kalırsa merkezle (Berlin ile) bura hükOmeti arasında meselemiz tamamen hal olunmamışa benziyor veya bunlar (Romenler)

beklendiği

gibi

vaadlerinde

sadakat

gös­

termiyorlar. Bilhassa Köstence Sigurantsası alakadarlığında, çenzurası da mektupları okumakta ve alıkoymakta devam ediyorlar. Son günlerde Köstence'de dış memleketlerde gelecek delegelerin iştirakiyle, Şimal Türkleri tarafından Kırım me­ selesi

hakkında

bir

kongrenin

toplanacağını

dal­

galandırıyorlar. Bu şayia bura Sigurantsasından çıkarılmış imiş. Bunun memurlarından birisi bu hususta bilgi almak için Salim'den, Hamdi 'den , Tahsin ve Akifden bu kongrenin ne zaman ve nerede toplanacağını sormuş. Bunlar da böyle bir şeyden haberleri olmadığın ı söylemişler. Bizim zannımızca böyle bir şey imkan haricinde. Yakında Kırım'daki Eyüp Musa' dan bir mektup geldi . Sefir cenaplarının

(Von

Hentig'in)

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

yazdıklarını

te'yid

ediyor. 373


Ağa'nın (Cafer Bey'in) oraca pek agreyat olmadığını (se­ vilmediğini) de ilave ediyor. Ağabey (Cafer Bey) burada bulunmaları muhtemel olan Kırımlı esirlerle görüşmemizi , onların zihniyetlerini yok­ lamamızı yazmıştı . Yalnız iki tanesi ile görüştüm, konuştum. Onlara göre, Rus rejiminden tamamıyla memnuniyetsizlik varmış. Yüksek kültür sahipleri pek olmasa da halkın umu­ miyetle okuduğunu, partizanlık namı altında milli siyaset güttüklerini, Rus rejiminin değişmesine ve milli h ürriyete can attıklarını

söylediler.

Milli

Fırka

cizAlarının

çoğusunun

Kırım· dan uzaklaştırıldığını söylüyorlar. i kinci listeyi bu vaziyette pek yapmak istemiyoruz. Vakıa Ağabey buradan gideceklerin sayısının çok olmasını arzu ediyor. . . Buradaki faaliyetimiz tamamen serbestleşmedikçe bu hareketin bazı hoşnutsuzluk doğuracağını düşünüyoruz. Yoksa on beş-yirmi arkadaşın daha bulunabileceğini umu­ yoruz. Kitap hususunda Mehmet Vani ile konuştuk. Bu yaz ta­ tilinde l rsmambet ile üçümüzün belki bir arada bulunmak ihtimalimiz de olabilecek. Hiç olmazsa proje halinde bazı ki­ taplar tertip olunabilir. Sizlerden isteklerimiz: Vaziyetimizin bura hükOmetince tamamen bilinmesi ve serbest çalışma hakkı verilmesi. Meselemiz ile alakadar olan bura mehafilinin itimad olunmuş bir veya iki arkadaşla teması .

Azat Kmm gazetesinin (işgal sırasında Kırım'da ya­ yımlanan gazete) her sayısından bir kaç adedinin malOm yoldan bizlere gönderilmesi . " 374

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Bu istekleri asla yerine getirilemedi. Romanya'daki işlerimizin de iyi gitmediği anlaşılıyordu. Almanlarla anlaşmış ve dileğimizi kabul ettirmiş değildik ki, bunlar vasıtasıyla Romenlere de kabul ettirelim. 1 1 Mayıs Pazartesi: Sabah erken vakitte, dün Sait Şamil Bey'in lstanbul 'dan geldiğin i , müsteşar Herwart tarafından istasyonda karşılanmış olduğunu ve Hotel Santral 'a yer­ leştirildiğini öğrendim, gidip gördüm. Öğle yemeğini birlikte yedik, uzun uzun konuştuk. 1 3 Mayıs Çarşamba: Abdurrahman Şefi Bey' e gelmiş olan

AZdt Kmm gazetesinin 5 sayısını aldık ve okud uk, inceledik ve şu sonuçları çıkardık: 1 ) Yazı dilinden Rusça sözler atılmaya ve yerlerine Türkçe sözler konulmaya çalışılmış. Atılan Rusça sözlerin ve yer­ lerine al ınan Türkçe kelimelerin li�tesi konulmuş. 2) Gazetenin dili daha ziyade Gaspıralı Türkçesi ve ol­ dukça Çöl şivesi . 3) Yazılarda ustalıklı şekilde milliyetçilik ve istiklalcilik se­ ziliyor. 4) Tatar Komitesi 'nin yalnız Kırım .Türklerinin işlerine bak­ tığı ve bütün işlerini eline almaya çalıştığı seziliyor. 5) Her şehir, kasaba ve köyde Tatar komiteleri kurulduğu, bunların en büyüğünün Akmescit'teki olduğu anlaşılıyor. Bu komitelere "Müsl üman Komitesi " adı verildiği görülüyor. 6) Akmescit Müslüman Komitesi 1 9 1 Tdeki " Kırım Müs­ lümanları icra Komitesi "nin izini tuttuğu hissini veriyor. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

375


7) Akmescit Müslüman Komitesi 'nin bütün Müslüman Komitelerinin merkezi haline gelmek istediği anlaşılıyor. 8) Tatar lejyonlarının "Gök Bayrak" taşımak istedikleri an­ laşılıyor.

7.

ve

8.

maddelerde

yazdıklarımızın

ger­

çekleştirilemediği görülmüştür. 9) Cepheye yakın köylerde halkımızın bir elinde silah, diğer elinde kazma olduğu halde hem partizanlarla savaştığı, hem de toprakta çalıştığı anlaşılıyor. t 0) Tatar genç kız ve erkeklerinden tercüman yetiştirmek

üzere Akmescit'te Almanca altı aylık kurs açılacağı bildiriliyor ve buna genç kız ve erkeklerimiz çağrılıyor. t t ) Bazı rayonlarda ve şehirlerde kız ve erkek folklor, dans

ve orkestra ekiplerimizin Alman ve Romen askerlerini eğ­ lendirdikleri ve bilhassa dinlenme yerlerinde bunlara hoş vakit geçirttikleri görülüyor. t 2) Camilerin ve okulların yeniden açılıp onarıldıkları,

ibadet ve öğretime başlanıldığı anlaşı lıyor. Sünnet ve ev­ lenme toyları (düğünleri) yapıldığı görülüyor. t 3) Bazı yazılardan pasif durumda olanların ve bilhassa

münewerlerin işe katılmaları teşvik ve davet ediliyor. t 4) Bazı oportünistlerin , Bolşevikler zamanında olduğu

gibi, şimdi de işlere burunlarını soktukların ı ve bunlardan sakınmak gerektiğini anlatan yazılar var. Bu tür yazılar bizi, halkımız ve bilhassa münewer sayılan kişilerimiz arasında, ayrılık ve ikilik bulunduğu endişesiyle üzdü. t 5) Alman orduları ve Alman Führer'i (Hitler) "Kur­

tarıcılar" olarak tanımlanıyor, bunlara büyük sadakat, güven 376

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ve muhabbet telkin ediliyor. Hatta Hitler'e " Büyük Tanrı 'nın milletleri kurtaran elçisi" deniliyor. 1 6) Tatar gönüllülerine ve bunların ailelerine, fakirlere . yardım etmek üzere kurulmuş "Cemiyet-i Hayriyeler" olduğu anlaşılıyor. 1 7) Bu vesile ile dolandırıcıların da türediklerini gösteren yazılar var. 1 8) Türkiye' nin tutumu ve durumu ile çok ustalıklı şekilde ilgili görülen yazılar da var. Bunlara bazı haberlerde ra.s­ lanıyor. 1 9) Camilerin ve okullann onanlmalan için halktan para yar­ dımı toplanıyor. Onarılan camiler arasında, Gözleve'deki 400 yıllık, 'Tahtalgan Devlet Giray Han"ın bir zafer hatırası olarak inşa ettinniş olduğu camiinin onarımına başlandığı bildiriliyor. 20) Rusça çıkan Go/os Knma (Kırım'ın Sesi) gazetesinden anladığı mıza göre, Akmescit Belediyesi 'nin idaresi Rusların elindedir. Akmescit'de yeni açılan bankanın müdürü A. Be­ kirov adında bir Tatardır. 2 1 ) Müslüman Komitesi 'nin, Müslüman Lejyonları 'nın kurulması ve örgütlenmesi ile meşgul olduğu anlaşılıyor. 22) Cıo/os Knma gazetesinden anlaşılıyor ki, Akmescit rayonuna

ve

belediyesine

ait

sanayi

ve

ticaret

mü­

esseselerinin ve sovhozlarının malları ve eşyası Rusların elinde bulunan Akmescit Beled iyesi ' ne aittir, verilmiştir. 23) Azat Kmm gazetesinden anlaşıl ıyor ki, Tatarlar esnaf işlerinde ilk sırayı tutuyorlar ve bu işi daha esaslı şekilde ör­ gütlemeye çalışıyorlar. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

377


24) Az.at Kmm gazetesinde, 1 9 1 7 inkılabı zamanında Kırım Tatarlarının milli hareket ve başarıları anlatılarak hal­ kımızın hafızasındaki olayların tazelenmesi ve canlandırılması isteniyor. Bazı yazılar ve şiirler yapılan mücadele ve savaşın vatan ve milletin hürriyeti için yapılmakta olduğunu telkin ediyor. 25) Go/os Knma gazetesinden anlaşılıyor ki, Akmescit'de 2 1 O iktisadi ve sınai müessese vardır. 1 sabun, bir tütün ve bir gazoz fabrikası vardır. 22 tane fırın vardır. Kalanları berber, küçük bakkaliye ve esnaftır. 26) Akmescit'deki demir-çelik fabrikası Rus işçilerinin yardımı ve müdafaası sayesinde kurtarılmıştır. 27) Akmescit'de milis teşkilatı kurulmuştur.

Azat Kmm ve GJ/os Knma gazetelerinden dikkatle oku­ yarak ve inceleyerek çıkardığımız bu sonuçlar, halkımızın durumu hesabına bizi memnun etmemiştir. Halkımızın, milli varlığını kuvvetlendirme ve geliştirme bakımından gös­ termeye çalıştığımız gayreti Almanlar engellemekte, ön­ lemektedir. Halkımız gösterdiği fedakarl ık ve sadakata karşı verdiği hak ve imkan hiç mesabesindedir. Bazı hususlarda Ruslara daha çok fırsat ve imkan tanımakta, vermektedir. 1 4 Mayıs: Sait Şamil Bey'le görüştük. Yanında Kudüs Müftüsü'nün yeğeni vardı . Dün Kudüs Müftüsü ile gö­ rüştüklerini, bizim hala Kırım'a gidemediğimizi öğrenince üzülmüş ve hayret etmiş. i ki gün sonra yani t 6 Mayıs Cu­ martesi günü bizi bekleyeceğini bildirmiş, saat 1 6'da gel­ sinler demiş. Öğleden 378

sonra,

Propaganda

Nezareti 'nin

hazırladığı

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


"Bolşevik Cenneti" sergisini gezdik. Aman Yarabbim, ne ce­ halet, ne rezalet! " Bolşevik Cenneti " diye yalın atlara bin­ dirilmiş yarı çıplak, başlarının tepelerinden aşağı sarkmış saçları , uzun seyrek bıyıkları ile Hunlar, Avarlar, Moğollar, Tatarlar, büyük panolar halinde, Bolşeviklerin kartbabaları, ataları diye tasvir ediliyorlar, gösteriliyorlar. Evvelce Batı dünyasına, Avrupa'ya saldıranlar ve milletleri kılıçtan , ottan ve yağmadan geçirenler onlar imiş. bugün ise onların yolunu izleyen ve onların torunları olan Bolşevikler imiş. Ruslar de­ ğilmiş. Akılsızlığın ve propagandanın bu kadar budalasına ve ahmakçasına raslayacağımızı hiç düşünmemiştik. Nazilerin idare ettiği Almanya işte bu idi; başında Hitler'in bulunduğu Nazi siyaseti ve propagandası bu idi . Bunlar insanların ve milletlerin psikolojisini ne kadar yanlış anlamışlar ve ne kadar kötü idare ediyorlardı. Savaş yalnız silahla kazanılır mıyd ı? 1 5 Mayıs Cuma: Saat 1 O.OO'da Prof. Dr. von Mende'ye gittik. Dr. Lentze ve Pöhlinger'le yaptığımız görüşmeleri an­ lattık. Bizim Kırım' a gitmemize ancak kendisinin yardım ve tavassut edebileceği kanaatine geldiğimizi söyledik. Cevap olarak: " Ben maalesef Kırım işlerine karışmıyorum; bu işlere Ukrayna idaresini eline alan makam karışıyor. Ben yalnız Kafkasya işlerine bakıyorum. Bununla beraber size yard ım etmeye çalışıyorum , " dedi, hemen telefonu eline alıp, Kırım referenti Veluda'yı ve Wehrmachf ın Doğu Nezareti ' nde ça­ lışan bir üstteğmenini çağırdı. Bir dakika sonra ikisi de geldi. Mende, ikisine de, bizim Kırım'a gitmemize yardım etmesini söyledi. Veluda: "Genel Komiser Yardımcısı Pöhlinger -bizi göstererek- bunların Kırım'a gitmelerini istemiyor. Çünkü bunlar Türkiye uyrukludurlar. Belki yalnız birisi gidip gelebilir ve haber getirebilir" dedi. Veluda'nın bu sözleri üstteğmeni tereddüte düşürdü. Mende bizim gitmemizi ister ve yardım KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

379


eder görün üyord u. Bütün bu görüşmelerin bizi oyalama si­ yaseti olduğunu artık kesinlikle öğrenmiş bulunuyorduk. Ama elimizde yapılacak başka bir şey var mıydı? Zorla ne yapabilirdik veya yaptırabilirdik? Öğleden sonra Sait Şamil Bey'le görüştük. Almanlara ve­ receği layihayı okudu, beğendik. Bunu benim Latin harf­ leriyle yazmamı , Edige'nin de Rusçaya çevirmesini istedi , kabul ettik v e yaptık. t 6 Mayıs Cumartesi : Öğleden sonra Kudüs Müftüsü 'nü saat tam 1 6.00'da ziyaret ettik. Meşgüldü, bekledik. Bu arada altı Suriyeli Arap genci ile tanıştık. Bunlar Müftü Efen­ di'nin müritleri imişler. Saat 1 6.30'da Müftü Efendi geldi. Kendisine durumumuzu anlattık; üzüldü, not aldı. Doğu Ne­ zareti ' nde tanıdığı olmadığını, fakat Dışişleri Bakanlığı'nda hakkımızda bazı teşebbüslerde bulunacağını, bir hafta sonra kendisini tekrar ziyaret etmemizi söyledi. 1 8 Mayıs Pazartesi: Dışişleri Bakanlığı ' na giderek i dris Alimcan 'ı

gördüm.

Propaganda

Nezareti ' nin

hazırladığı

" Bolşevik Cenneti "ni gördüğünü, bunun tam bir rezalet ve iftira, cehalet ve maskaralık olduğunu, bunu protesto ederek Propaganda Nezareti ' ne bir yazı hazırladığını söyledi ve okudu. Beğendim ve kendisini tebrik ettim. Öğleden sonra saat 1 5.30'da Azerbaycanlı Dr. Mir Yakup Bey geldi, saat 1 7.00'ye kadar konuşup dertleştik. Edige ile Sait Şamil Bey, öğleden sonra saat 1 6.30'da Zeitler adında bir Alman ile görüşmüşler. Azerbaycan · da doğup büyümüş olan bu Alman, Azeri lehçesini çok iyi ko­ nuşurmuş.

Azerbaycan

işlerine

bakıyormuş,

dolayısiyle

bütün Kafkasya işleriyle meşgulmüş. Sait Bey bu Alman 'a 380

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


kendisinin kısaca hal tercümesinden. Varşova,

Paris ve

Londra'daki çalışmalarından , Kuzey Kafkasya'nın davasından bahsetmiş. Edige'nin Kıı:ım hakkında söylediklerini de tak­ viye ve te'yid etmiş. Bu arada, Sait Bey, hiç gereği ve yakışığı yokken, Ali Han Kantemir ve Haydar Bammat aleyhinde hü­ cuma geçmiş . . . 20 Mayıs Çarşamba: Bugün saat 1 0.00' da Prof. von Mende ile randevumuz vardı . Kendisi ile artık açık, kesin konuşmamıza karar vermiştik.

Bugün,

mukadderatı ta­

mamen Almanların keyfine bağlı bir temsilci olarak değil , komünizmle v e bunların temsilcileri Ruslarla çarpışan fedakAr bir halkın temsilcileri olarak konuşmaya karar verdik. Edige ile birlikte ortaya süreceğimiz meseleleri ve konuları tesbit ettik ve bunları kısaca özetlemeyi ve kesin cevaplarını almayı isteyeceğimizi

kararlaştırdık.

Ben

evvelA

Türkçe

ko­

nuşacağım, Edige Rusça'ya çevirecek . . . Sonra Edige Rusça beni tamamlayacak . . . Ben şunları söyledim: " Ben ve Edige, l stanbul 'dan Berline, Alman hükOmetinin izin ve müsaadesi ile geldik. Maksadımız Kırım'a giderek halkımız arasında, Bolşevikler tarafından zayıflatılan ve hiz­ met edenleri sürülen din ve kültür işlerinde çalışmaktır. Kırım'ın asıl yerlileri ve sahipleri olan Kırım Tatarlarının ileride Kırım'ın idaresini ellerine almak hakkı olduğunu, bunu Al­ manya'nın gerçek menfaatlerine hiç bir zarar getirmeksizin yapacaklarını, Almanların en dürüst ve sadık müttefikleri olacağını , bu sebeple Kırım Tatarlarından şüphe ve endişe edilmesine hiç bir sebep ve mahal olmadığını ve bizim en samimi işbirlikçileri olarak kabul edilmemiz gerektiğini an­ lattım. Bu söylediklerim hakikata aykırı çıkarsa; Kırım Tatarları KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

38 1


sözlerinde ve hareketlerinde Almanya'ya karşı bir hıyanette bulunursa, Alman orduları için Kırım Tatarlarını en şiddetli şekilde cezalandırmak ve bizi kurşuna dizmek ellerindedir ve bunu kolayca yapabilmek mümkündür. Bizim, bizi Bolşevik Ruslardan kurtaranlara karşı, haksızlık ve zulümlerini gör­ medikçe, böyle bir harekette bulunmamız akıl ve imkan dı­ şıdır. Bu kadar memleket ve millete diz çöktüren muazzam Alman kuvvetinin sayıları yarım milyona bile çıkmayan Kırım Tatarlarından ürkmelerine ve böyle bir hareket beklemelerine hayret ediyoruz ve bunun asıl sebebini anlamakta güçlük çekiyoruz, akıl erdiremiyoruz. Dobruca'da yaşayan

Kırım asıllı Tatarların,

Kırım lej­

yonlarının ailelerine yardım olmak üzere topladıkları on ( 1 0) vagon mısır, 300.000 ley kadar para var; bunların Kırım'a gönderilmesi hususunda tavassut ve yardımınızı rica edi­ yoruz. Gazetelerden öğrendiğimize göre Kırım Tatarları da bu hususta teşebbüse geçmişler, Almanların ilgisini ve yar­ dımını bekliyorlar. " Benden sonra söz alan Edige: " Kırım 'da okullar açılıyor, camiler onarılıyor, ama çocukları okutacak öğretmen yok, camilerde namaz kıldıracak hoca yok, çocuklara okutulacak kitap yok; bunların bir kısmını Dobruca'da yaşayan Kırım Ta­ tarları arasında bulmak ve Kırım'a götürmek mümkündür. Bu hususları Kudüs Müftüsü hazretlerine de arz ve rica ettik. O da bize bu hususta yardım vaad etti . Sizin de yardımınızı rica ediyoruz" dedi. Prof. von Mende, her zamanki gibi: " Bütün bu söy­ lediklerinizi iyi anlıyorum, takdir ediyorum. Ama, ne yazık ki, bunları halletmeye benim yetkim ve gücüm yok. Ben ancak yetkili makamlara ve kişilere ulaştırırım, size bu yolda faydalı 382

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


olabilirim. Sizin Kırım'a gitmeniz meselesine gelince: Pöh­ linger ve bunun gibileri hala sizin davanızı ve meselenizi anlamış değillerdir. Bunların içinde bir ' Pantürkizm' ve ' Pa­ nislamizm' evhamı yaşamaktadır. SS'lerin şimdi Prag'da toplantıları var. Bir kaç gün evvel Doğu Nezareti ' nden çağırıp sizinle tanıştırdığım üstteğmen de oradadır. O, sizin Kırım'a gitme işinizi orada tartışma konusu yapacak ve bir karar çı­ kartacaktır. Ancak, Pöhlinger, Veluda ve Dr. Lentze Tür­ kiye'den gelen ve gelecek olan Kırımlıların Türkiye' nin etkisi ve emri altında olduklarından şüphe ediyorlar. Bunların Türkçülük ve Türkiyecilik propagandası yapacaklarından , Türkiye'nin bunların çalışmaları neticesinde Kırım'ı işgal edeceğinden korkuyorlar. Burada Tatarlara hala ' barbar' diye bakanlar var. Ben bu fikirde değilim, ama buna inananları ikna etmek kolay değil . Genel Komiserlik Kırım'da ancak Tatarlara güvenerek ça­ lışabi lir ve sizin kendisine orada büyük yardımınız dokunur. Genel Komiserlik Kırım'da Ruslarla çalışmak istemiyor ise ve oraya Almanları iskan etmek istiyorsa, ki ben buna iklim şartları ve farkı sebebiyle, taraftar değilim, mutlaka Tatarlarla iyi geçinmek zorundadır. " Bizi teskin ve teselli etmek maksadiyle olsa gerek, von Mende, "Zaman sizin lehinize çalışmakta ve bir gün sizin Kırım'a gitmenizi mümkün kılacak ortamı hazırlamaktadır, sabrediniz" dedi. Ben tekrar söz alarak şunları söyledim: " Bizim Türk pasaportu ile Türkiye'den gelişimiz bir te­ sadüftür, vaziyet icabıdır. Benim Romanya'dan Türkiye'ye göç edişim henüz bir yıl olmamıştır. Edige Kırım'dan BolKiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

383


şeviklerden kaçıp Türkiye'ye sığınmıştır. Biz Türkiye'nin ne ajanları ve ne de casuslarıyız. Biz Kırımlıyız ve öz yurdumuza gitmek,

orda

halkımızla

beraber

çalışmak

ve

mu­

kadderatımızı paylaşmak istiyoruz. Bizden buraya Bolşevik pasaportları ile gelmemiz mi bekleniyordu? Bir takım Rumların ve Rusların , Kırım asıllı olarak, Kırım'a gittiklerini ve bir takımının da gitmek üzere olduklarım duy­ duk ve buna çok üzüldük; kederimiz bir kat daha arttı . " (Mende b u sırada bunları not etti) Bir kişinin karakterini ve faaliyetini anlamak içi n , onun özel yaşayışını incelemek ve tesbit etmek gerektiğini, bizim hak­ kımızda yapılacak herhangi bir araştırma ve incelemeden temiz ve dürüst kişiler olduğumuzun anlaşılacağını, öz mil­ letini ve yurdunu sevmenin hiç bir kişi için bir suç olmadığını söyledim. " Kırım Tatarları Alman askerlerini açık kucakla, çi­ çekle karşıladılar. Binlerce gönüllüleriyle lejyonlar meydana getirdiler. Tatarlar Almanya'nın kuracağı yeni Avrupa ni­ zamında alacağı mevkiye layık olmak için hazırlanmak ve bunun için sosyal ve kültürel durumunu kuvvetlendirmek is­ tiyor. Bu maksatla Alman medeniyetinden , kültüründen ve yardımından yararlanmak arzusundadır. Bu, yalnız bizim dü­ şüncemiz ve arzumuz değildir, Azat Kmm gazetesindeki ya­ zılardan , bunun bütün Kırım Tatarlarının dileği ve arzusu ol­ duğunu görüyoruz, anlıyoruz. Kırım'daki Tatar nüfusunun artırılmasının Al manlara faydası olacak, ama Ruslara zararı dokunacaktır. Rusların Kırım'ı Ruslaştırmalarını önleyecektir. Tatarlar Kırım'daki Almanlarla her zaman anlaşmışlar ve dostça geçinmişlerdir ve daima anlaşacaklardır.

Bugün

Kırım'da Bolşeviklere karşı savaşan Kırım Tatarlarının Ro­ manya'da ve Bulgaristan 'da ve Türkiye' de pek çok akrabaları 384

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


ve tanıdıkları vardır. Tatar askerleri bu akrabalarının ve dost­ larının da intikamlarını almak için bunlara da öz yurtlarına dönme imkanını sağlamak için Bolşeviklerle çarpışıyorlar. Bunların öz yurtlarına dönmelerine engel olmak, yasak koy­ mak Kırımlıları çok kıracak ve üzecektir; onların savaş arzusunu ve heyecanını söndürecektir. Bundan ancak Bolşevikler ya­ rarlanacak ve sevineceklerdir. Alman makamlarının ve yet­ kililerinin bütün bunları gözönünde tutmalarını rica ediyoruz. Bunların anlatılmasını sizden istirham ediyoruz. " Açık, samimi ve heyecan lı geçen bu . konuşmamız so­ nunda von Mende, yüksek ve sorumlu mevkilerde oturan Nazilerin bu ince düşünceleri maalesef takdirden aciz ol­ duklarını, bununla beraber bunları kendilerine anlatmaya ça­ lışacağını vaad etti. Biz, bu vaatlerin de evvelkileri gibi sonuç vermeyeceğini bilerek gayretimize devamda kararlı idik. Bizi Almanya' dan çıkarıp atıncaya kadar bunu isteyecektik. 23 Mayıs Cumartesi : Alman Genel Kurmayı'ndan mektup aldık. Bizi çağırıyorlardı. Ertesi günü Pazar ve Pazartesi günü de Almanların " Finks" denilen bayramı olduğundan, 26 Salı günü saat 1 0.00'da Genel Kurmaylığa gittik. Bir yaşlı subay tarafından karşılandık. Subay, bize: " Kırım 'daki t t . Ordu Komutanlığı sizi Kırım'a tercüman olarak ald ırıyor. Orada sizin için birisi müracaat etmiş. Bir kaç güne kadar yola çı­ kacaksınız" dedi. Şaşırdık ve çok sevindik. Bu " birisi "nin von Hentig olduğunu tahmin ettik. Bizimle beraber ve aynı sıfatla Kırım'a gidecek bir Gürcü ile Münih'den gelecek bir Alman da varmış. Fakat henüz gelmemişmiş. Edige, ben ve Gürcü bir doktor tarafından tifo ve çiçek hastalıklarına karşı aşı­ landık. Bir gün sonra gelip asker elbiselerimizi almamızı söylediler. Bizi Kırım'a asker el bisesi ile göndereceklerdi. KiRiM YOLUNDA B i R ÖMÜR

385


Yani biz de bir çeşit lejyoner olmuştuk. Rütbemizin ne olduğu belli değildi . Kırım'a gidebilmek için her şeye razı idik. Akşam evimize döndüğümüz zaman Mehmet Emin Re­ sulzade Bey'in Berlin'e geldiğini öğrendik. 2 7 Mayıs Çarşamba: Sabah saat t 0.00' da Genel Kurmay' a asker elbiselerimizi almaya gittik. Gürcü de orada idi. Bir saat bekledikten sonra dünkü yaşlı subay bizi odasına çağırdı ve bizimle konuşmaya başladı. Biraz konuştuktan sonra: "Siz tercümanlık yapacak kadar Almanca bilmiyorsunuz. Ben sizi tercüman sıfatiyle Kırım'a gönderemem. Sizi bir hafta sonra belki tekrar buraya çevirirler. Çünkü evvelce göndermiş ol­ duğumuz bir kaç kişiyi "Almanca bilmiyorlar" diye geri gön­ derdiler. Ben şimdi Kırım'daki Komutanlığa telgrafta so­ racağım ve durumu anlatacağım. Buna rağmen gelsinler, derse sizi yollarım. Cuma günü saat t 6.00'da bana telefon ediniz, ona kadar cevap gelmiş olur" dedi. 28

Mayıs

Perşembe:

Dün

akşam

Edige

ile

ka­

rarlaştırdığımız gibi, sabah saat 9'da Dışişleri Bakanl ığı ' na giderek durumu Büyükelçi von Schulenburg'e anlatmak üzere beklemeğe başladık. Saat t O' da von Schulenburg geldi ve bizi kabul etti. Kendisine durumumuzu, verilen söz ve vaatlerin yerine getirilmediğin i , Kırım'a gönderilmeyecek isek,

Türkiye'ye

benim

ailemin

yanına

dönmem

ge­

rekeceğini, daha fazla beklememizin faydasız olacağını söy­ ledik. Dikkatle dinledi. Üzüldüğü belli idi. Bize: " Ben yakında Genel Karargah'a gidip Führer ile görüşeceğim. Sizin me­ selenizi de kendisine söyleyip sizin Kırım'a gitmeniz için müsaade isteyeceğim. O'nun sözü sondur, karardır. Ona göre hareket hattınızı kesin olarak kararlaştırırsınız" dedi. Kendisinden başarı elde etmesini temenni ederek ayrıldık. 386

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


29 Mayıs Cuma: Mehmet Emin Resulzade Bey'i görmek için kaldığı Resident Otel'e gittim. Sait Şamil Bey ile ikisini buldum. Mehmet Emin Bey bana: "Müstecib Bey, siz 6 aydan beri buradasınız, bir çok temaslar yapmış ve bir çok şey öğrenmiş olmalısınızdır. Anlatır mısınız, neler olup geçti? " dedi. Ben, yaptığımız çeşitli temasları ve bunlardan çıkardığımız sonuçları özetledim ve edindiğim kanaatimi şöyle bağladım: " Rus Bolşevikleri ile Alman Nazileri arasında, kendilerinden olmayan milletlere karşı olan tutumları ba­ kımından fark yoktur. i kisi de kendi milletlerinin çıkarları , hegemonyaları için diğerlerini esir ve köle olarak çalıştırmak, sömürmek gayesini gütmektedir. Bunu Almanlar belki biraz daha kaba ve çabuk olarak yapacaklar, Ruslar ise daha sinsi ve kurn\\Zca yapacaklardır. Biz Türkler için bu, efendi de­ ğiştirmek gjpi -'bir şey olacaktır. Ben şahsen Kırım'a gi­ debileceğimden hiç emin değilim. Gitsem bile bir esir mu­ amelesinden fazla bir durumum olmayacak. Bu, belki biraz farkla, diğer Türkler için de böyle olacağa benziyor. Benim okulda iken okuyup hatırladığım bir hatıram var: ' Uzun ve çatal boynuzlu geyikler ormanda kızışıp süsüşürlermiş. Boy­ nuzları birbirine girip bir daha ayrılamaz olurlar ve ikisi de yorgunluktan yere düşüp ölürlermiş. ' Temenni edelim: Al­ manlarla Ruslar, tıpkı bu geyikler gibi, birbirleriyle bir kaç yıl kıyasıya ve sabit bir cephede döğüşsünler, birbirlerini ta­ mamen hırpalasınlar, yorsunlar ve ikisi de ayağa kalkamaz olup gebersinler. Daha demokrat olan karşı taraf (Amerika ve müttefikleri) onların ikisinin de hesapların ı görsün ve ger­ çekten, eğer akıl ve iz' anları başlarına geldiyse, yeni bir düzen kursunlar ve esir milletlerin de haklarını ve hür­ riyetlerini versin " dedim. Mehmet Emin Bey, kendisine mahsus tebessümü ile: KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

387


" Biraz fazla bedbinliğe kapılmış değil misin , Müstecib Bey?" dedi. Kendisine: " Kanaatimi sordunuz, söyledim. Siz de bir kaç ay sonra belki benim gibi düşüneceksiniz" dedim. 30 Mayıs Cumartesi: Saat 1 2'de von Mende ile görüştük. Rosenberg'e sunduğu muhtırayı okudu: Üç bölümden iba­ retti: t ) Dobruca Tatarlarının Kırım Tatarlarına gönderecekleri yardımın Kırım'a ulaştırılması; 2) Bizim ve dışarıdaki Kı­ rımlıların Kırım'a gitmeleri; 3) Mütehassısların Kırım'a git­ meleri . . . Von Mende, "Birinci nokta halledilmiştir. 2. ve 3. noktalar da prensip olarak kabul edilmiş gibidir. Sizin ve gelecek ar­ kadaşlarınızın Türkiye uyruklu olmanız Kırım'a gitmenize engel teşkil etmeyecektir, bu da kabul edildi. Ancak, Ro­ manya'dan gönderilecek yardım maddelerinin Kırım'a nakli hususunda yükelçiliği

Romanya'daki vasıtasıyla

arkadaşlarınızın müracaat

Almanya

ederek

Bü­

Romanya

hükQmetinin bunları trenle Ukrayna hududuna kadar nak­ letmesini sağlamaları gerekmektedir. Ukrayna h ududundan Kırım'a

Almanların

rarlaştırılmıştır;

bu

veya

Kırımlıların

safha

daha

nakletmeleri

kolaylıkla

yerine

ka­ ge­

tirilebilecektir" dedi. ' Biz, 2. ve 3. noktalar üzerinde biraz daha durarak açıklama istediğimizde, von Mende, "Asken idare sizi Kırım'a al­ dınnazsa biz sivil olarak, hem de (Edige'ye) refikanız ile birlikte göndeririz. Ama, biraz sabretmeniz icap eder. l stanbul'dan gelecek arkadaşlarınızın, sizin gitmenizden sonra gelmeleri uygun görülmüştür. Ama bunların esirler komisyonunda ça­ lışmaları mümkün olmayacaktır. Ben onların yaşamalarını başka kaynaktan sağlayacağım. Mütehassıslar hakkında ise size bir kaç gün sonra cevap verebileceğim" dedi. 388

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


2 Haziran Salı: Can sıkıntısı ile sokakta dolaşıp vitrin leri seyrederken , yanıma bir genç geldi, vitrini seyre daldı. Gö­ zümün ucundan baktığımda bizimkilerden olduğunu hemen anladım ve "Merhaba kardeşim , " dedim. Ü rkerek yüzüme baktı ve "Merhaba" diye cevap verdi. Yürüyerek konuşmağa başladık: Adı Osmanbek, Taşkentli, 28 yaşında. Meşhur Mü­ nevver Kari'nin kardeşi Rüstembek'in oğlu imiş; Bolşevikler babasını 1 932'de öldürmüşler. Kızıl Ordu'da askermiş. Sa­ vaşın daha ilk haftasında Vyazma'da, bir otomobil içinde, üç Türk ve üç Rus Almanlara kaçmışlar. Şimdi, diğer arkadaşları ile birlikte, paraşütçülük talimleri görüyormuş. Bir süre sonra ha­ vadan Türkistan'a atılacaklarmış.

Veli

Kayyum Han'ı ta­

nıyormuş. Uyanık ve zeki bir genç. Kendisi ile epey konuştuk. Türkistan 'ın kurtuluşu ve kurtuluşundan sonra alacağı durum hususunda herhangi bir karar olup olmadığını, varsa bilip bil­ mediğini sordum. Bilmediğini söyledi. Yurdunun gelecek mukadderatı hakkında kesin bir şey bilmeden ölüme atıl­ masının pek doğru ve uygun olmayacağını imalı bir şekilde anlatmaya çalıştım. Zeki genç ne demek istediğimi hemen kavradı . Ayrıldık ve bir daha kendisini hiç görmedim. 4 Haziran Perşembe: Dışişleri Bakanlığı ' na giderek von Sch ulenburg'un müsteşarı Ditmann ile görüştük. Dışişleri Bakanlığı

tarafından

Köstence' deki

Alman

Baş­

konsolosluğuna bir yazı gönderilmesini ve bunda Dob­ ruca' dan Kırım'a gönderilecek yardımların taşınması için Romen makamlarından kolaylık ve yardım istenilmesi hu­ susunda müracaatta bulunmasının talep edilmesini rica ettik. Bu hususta evvelce von Hentig delaletiyle Herr Kapp'a ver­ diğimiz muhtıra kapsamının yerine getirilip getirilmediğini de öğrenmesini rica ettik. Ditmann bu hususlarda bize ancak bir hafta sonra cevap verebileceğini bildirdi. KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

389


Ditmann'ın yanından ayrıldıktan sonra von Hentig'in Kırım'dan gelmiş olduğunu öğrendik ve hemen görmeye gittik. Von Hentig saat 1 2.30'da dairesine geldi ve· bizimle hemen görüştü. Biz Kırım haberlerini verdi. Bunlar evvelce yazdığı ve bizim bildiğimiz şeyler idi. Bizi Kırım'a aldırmak için 1 1 . Ordu Komutanlığı ' na müracaat edenin kendisi ol­ madığını söyledi . Biz bu hususta konuşulanları ve yapılanları kendisine anlattık. Bizimle görüşen Genel Kurmay' daki su­ bayın adını ve adresini verdik. Onunla konuşacağını ve me­ selenin aslını öğreneceğini söyledi. Neticeyi Pazartesi günü bildireceğini de ekledi. l stanbul' daki arkadaşların al­ dırılmasın ı sonraya bırakalım, dedi. Kırım komiserliğinde gördüğümüz haritadan ve üzün­ tümüzden bahsettik. Von Hentig: "Bu harita iktisadi ba­ kımdan yapılmıştır ve geçicidir. Her şey değişecektir" dedi. 28 Mayıs tarihinde von Schulenburg ile görüştüğümüzü, kendisine son d urumumuzu anlattığımızı, uzun zamandan beri beklediğimiz halde henüz Kırım'a gidip gitmeyeceğimiz hususunda kesin bir şey bilmediğimizi, gidemeyecek isek benim Türkiye'ye ailemin ve işimin başına dönmem ge­ rekeceğini bildirdiğimizi anlattık. Von Hentig: " iyi yap­ mışsınız, von Schulenburg ne dedi?" diye sordu. Von Schu­ lenburg, yakında Genel Karargah ' a gideceğini ve meselemizi Führer'e arz edip bizim Kırım'a gitmemize müsaade etmesini rica edeceğini ve onun kararının kesin ve son olacağını söy­ lediğini bildirdik. Von Hentig, " işte şimdi sonucu alacak ve durumunuzu kesin olarak öğreneceksiniz" dedi. Biz artık 390

Hitler'in

kararını

bekliyorduk.

Von

Schu-

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


lenburg ' un getireceği haberi almak için geçen günlerimizi birer birer sayıyorduk. O günler bana ne kadar sıkıcı ve üzücü geliyordu. Artık ne Dışişleri Bakanlığı 'nın ve ne de Doğu Nezareti 'nin

merdivenlerini

aşındırmıyorduk.

Bu

ne­

zaretlerde görüştüğümüz kişilerin yalanlarından ve oya­ lamalarından bıkmış ve usanmıştık. Zaten bunların bir şey yapabilecekleri şey olmadığına da tam kanaat getirmiştik. Günlerimizi dost ve tanıdıklarımızı ziyaret etmek, gazete okumak, sinemalara gitmek, Beri in 'in görülecek yerlerini görmek ve civarlarını dolaşmak suretiyle geçiriyordum. Her hafta bazı sinemalarda cephelerdeki vaziyetleri, Alman as­ kerlerinin gidiş-gelişlerini gösteren Wochenschau filmlerini merak ve ilgi ile takip ve seyir ediyordum. Lokantalarda, si­ nemalarda ve sair eğlence yerlerinde Alman halkının ve as­ kerlerinin eski zevkli ve neşeli eğlenceleri donuklaşmış, ek­ silmiş, adeta sönmüştü. Çünkü artık ne Rusya'da ve ne Afrika' da Alman zaferi eski h ızı ile yürümüyordu. Ruslar ve l ngilizler direnmelerini şiddetlendirmişlerdi. Danslar ya­ saklanmıştı.

Gıda

maddeleri

epey azalmıştı.

Rus cep­

helerinden izinli gelen askerlerin yüzleri sarı , donuk ve eri­ mişti. Tekrar aynı cephelere gidenler çok isteksiz ve sessiz gidiyorlardı. i l k sıralarda cephelere trenler dolusu, akordiyon eşliğinde şarkılar ve marşlar söyleyerek giden askerlerden eser kalmamıştı. Doğu cephelerinden pek çok yaralı geldiği ve hastanelerin dold uğu halk arasında fısıltı halinde söy­ leniyordu. Kolları ve ayakları kesilmiş askerlerin sayıları so­ _ kaklarda artmıştı. Bütün bunlar Alman milletinin maneviyatını sarsmıştı. Halk arası nda korku ve endişe gözle görünür hale gelmişti. 1 94 1 - 1 942 kışında Alman askerlerinin soğuktan don­ dukları ve on binlerce telefat verdikleri, topların bile donup KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

39 1


işlemedikleri, uçakların kanatlarına yığılan kar ve buz yü­ zünden uçamadıkları zaman Berlin'deki Alman halkının yün elbiselerini, eldiven, çorap, boyunbağı {eşarp) gibi eşyayı nasıl istek ve heyecanla verdiklerini, yığınlar ve dağlar ha­ linde toplanan bu eşyayı cephelere nasıl gönderdiklerini gördüğüm zaman Alman milletinin gayret ve fedakarlığına hayran olmuş ve bu vasfını takdir etmiştim. .

Bir akşam lokantalardan birisinde yemek yerken, boş olan masama yaşlı, zayıf, solgun yüzlü, ürkek bakışlı bir adam geldi ve oturmak için müsaade istedi. Buyurun . dedim. Adam oturdu ve yavaş bir sesle: " Benim gibi siz de ya­ bancısınız galiba" dedi. " Evet, yabancıyım, Türküm" dedim. Adam: " Ben Lehim, profesörüm " dedi. Anlaşmış ve ko­ nuşmağa başlamıştık. Adamcagız dertli idi, ümitsiz ve bit­ kindi. Milletinin geçirdiği ve geçirmekte olduğu faciadan ve felaketten ötürü çok üzgündü. Ailesi Varşova'da kalmış, kendisini Almanlar Berlin'e getirmişler, çalıştırıyorlarmış. Bir ara tanıdığım Prof. Dr. Tadeusz Kowalski'yi sordum. Adam içini derin derin çekti ve: "Onu öldürdüler! " dedi. Çok acın­ dım ve üzüldüm. Haziran ortalarında Kırım'dan Berlin'e 1 300 işçi geldiğin i , bunların

Berlin

civarındaki

lagerlerden

birisinde

bu­

lunduklarını öğrendik. Yetkili makamdan izin aldık ve gö­ rüşmeğe gittik. Gerçekten tam 1 300 kişiyi Kırım'dan ça­ lıştırmak

üzere

getirmişler;

dikenli

telle

çevrili,

tahta

barakalara yerleştirmişler. 1 300 kişiden yalnız t t Tsi Kırım Tatarı . Bunun da 20'si kız. Erkek ve kızlar t 2-35 yaş arasında. Çoğu zorla getirilmiş. Birazı da macera duygusu ile gelmiş. Şimdi hepsi pişman, geri dönmek istiyor. Giyimleri kötü. Milli duyguları var, ama ahlak ve fikir bakımından zayıflar. 392

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Aralarında gönüllü olarak Kerç, Sevastopol, Kefe ve Ba­ laklava savaşlarında bulunmuş olanlar da var. Gönüllülerden savaşlarda epey ölen varmış, yaralı da çokmuş. Tatar gö­ nüllüleri ayrı lejyonlar halinde değil, Alman askerleri ile ka­ rışık ve on ların komutası altında savaşıyorlarmış. i şçilerin söylediklerine göre, 1 5 yaşından yukarı olan Tatarlar hep gönüllü imiş. Sayıları yirmi bini buluyormuş. Almanlar Ta­ tarların bu fedakarlığını takdir ediyorlarmış. Kırım'ın idaresi Almanların elinde imiş. Halkımız, savaş bitince idarenin eline geçeceğini umuyormuş. Şehir, kasaba ve köylerde muh­ tarlar, belediye başkanları halktan imiş. Genel olarak önemli işlerin başında gene Ruslar bulunuyormuş. Müslüman ko­ miteleri ancak camileri ve okulları onarım, gönüllülerin ai­ lelerine yardım işlerile uğraşıyorlarmış. Yiyecek durumu şimdilik kötü değilmiş ama, pek çok toprak ekilmeden kal­ dığı içi n , kışın sıkıntı çekilme korkusu varmış. Müslüman ko­ miteleri belki bu düşünce ve endişe ile Tatarların Almanya'ya işçi olarak gitmelerine engel olmak istemiyormuş. Eski mil­ liyetçilerden ve Kurultaycılardan pek az kişi kalmış imiş. Bunlar da meydana çıkıp çalışamıyorlarmış. Dr. Halil Çap­ çakçı , Hüsameddinov, l lyas Tarhan ve Şemizade kurşuna di­ zilmişlermiş. Sabri Ayvazov eceli ile ölmüş. Camanaki ı ve Menliaziz tevkif edilmişlermiş. Rus Bolşevikler Kırım'dan çe­ kilirken pek çok Tatar (komünist, komsomol ve asker olanlar dahil) saklanıp Kırım'da kalmışlarmış. Dağlarda tek-tük Tatar partizan da varmış ve bunlar Ruslar ile birlikte Almanlara ve bizim gönüllülere karşı savaşıyorlarmış. 1 935 ve 1 936 yıl­ larında içerlerden getirilen Rus ve Ukrain göçmenleri Kırım'a iskan edilmişlermiş. Bunlardan Bolşeviklerle birlikte kaçan pek

azmış.

Bolşevikler,

Alman-Rus

savaşı

başlayınca,

Kırım'daki bütün Almanları sürmüşlermiş. Bunların evlerine KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

393


bilhassa Ukraynalılar yerleştirilmiş imiş. Yahudiler de kaç­ mışlarmış. Kaçamayanlar Kırımçaklarla birlikte Almanlar ta­ rafından öldürülmüşlermiş. Bunların evlerine Tatarlar yer­ leşmiş

imiş.

Bolşevikler şimdi Tatar köylerini

bombalıyorlarmış.

Sevastopol,

Kaçı

boyu,

havadan

Gözleve,

ci­

varındaki ve bilhassa Kerç etrafındaki köylerden Tatarlar ta­ mamıyla Akmescit ve Bahçesaray'a ve civarlarına çekilmişler ve boşalttıkları köyler tamamıyla yıkılıp yerle bir olmuş imiş. Kerç. Kefe, Balıklava, Gözleve ve hele Akyar (Sevastopol) kasaba ve şehirleri kısmen veya tamamen yıkılmış imiş. Dr. E.yüp Musa Kırım'da imiş ve Azat Kmm gazetesinde Dobruca Tatarları hakkında bir kaç makale yazmış imiş. Kızlardan biri , Dr. Musa ile Akmescit'de tanıştığını söyledi. Gençler, bizimle konuşurken pek çok Rusça söz karıştırıyorlar. Dinden hiç bil­ gileri yok. Bu haberlerin hepsini işçilerimizden aldık. E.rkek işçiler arasında Fotisala köyünden bir öğrencim de vardı. Bana " Hocam, sana verecek bir avuç Kırım tütününden başka bir şeyim yok" diye mendilinin köşesine çıkın yaptığı tü­ tününü bana uzattığı zaman gözyaşlarımı tutamamış ve tütün içmediğimi söyleyerek almamıştım. işçilerimizin liklerinde

diğer

milletlerden

çalıştırılmaları ,

ayrılmaları,

isteyenlerin

köy

Kırım'a geri

çift­ gön­

derilmeleri için yetkili dört makama başvurduk. Kendilerinin de aynı yerlere dilekçe vermelerin i söyledik. Görüştüğümüz bu işçilerden evvel t t 00 kadar işçinin geti rilmiş olduğunu ama nerelerde bulunduklarını, bunlardan ne kadarının Tatar olduğunu soruşturmalarımıza rağmen öğ­ renemedik. Görüştüğümüz bu işçiler de bilmiyorlar. 20 Haziran : Dışişleri Bakanlığı'ndan von Schulenburg ta­ rafından çağrıldığımız bildirildi. E.dige ile hemen gittik . Von 394

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Schulenburg ile yarım saat sonra görüşerek şu kesin acı kararı öğrendik: "Führer Cenapları, Kınm işinin ve bizim Kınm'a gitmemizin ancak savaş bittikten sonra konuşulacağını ve karara bağ­ lanacağını emretti. Bu vaziyet karşısında sizin için maalesef ya­ pılacak bir iş kalmamıştır. Bundan ötürü çok üzgünüm" dedi. Kendisine zahmetinden dolayı teşekkür ederek ayrıldık. l stanbul' a yazd ığım 5 Temmuz 1 942 tarihli mektubumda Cafer Seydahmet Kırımer Bey'e şunları bildirdim: " Durumumuz, kötü şartlar ve esaslar içinde, tamamıyla tavazzuh etmiş bulunmaktadır. Bundan olağanüstü üzüntülü ve kederliyiz. Benim Kırım'a gidemeyeceğim kesinlikle an­ laşılmıştır. Edige'nin gitmek ihtimali henüz ortadan kalkmış değildir. Nitekim 3 Temmuz günü Edige Dr. Lentze ve Pöh­ linger ile görüştüğünde kendisine şunları söylemişler: " Kırım Genel Komiseri Frauenfeld, senin şimdilik kendi maiyetinde bir memur olarak çalışabileceğini kabul etti . " Pöhlinger Edige'ye, "Sen Türkçe değil , Tatarca iyi biliyor musun?" diye sormuş. Edige de bildiğini söyleyince, Pöhlinger " Almanca da bilseydin benim tercümanım olarak dört hafta sonra bir­ likte Kırım'a gidebilirdin " demiş. Doğu Nezareti 'nde yalnız Edige'yi Kırım Tatarı ve son yıl­ ların mültecisi olarak kabul ediyorlar. Beni Kırım Tatarı, mül­ tecisi ve hatta muhaciri saymıyorlar. Benim Kırım ile ilişiğim ve işim olmadığını söylediler. Bu durum karşısında ben Doğu Nezareti ' ne gitmekten tamamıyla vazgeçtim. Artık Edige yalnız gidiyor ve görüşüyor. Hiç olmazsa onun Kırım'a git­ mesini sağlamağa çalışıyoruz. Ben l stanbul ' a dönmeğe te­ şebbüs edeceğim . KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

395


Edige'nin de düşüncesi şudur: 1 ) Ben tercümanlık yapacak kadar Almanca bilmediğim için Kırım'a ne zaman gideceğim belli değildir. 2) Frauenfeld'in bir memuru olarak gitmek istemiyorum. 3) Memur olarak çalışmaktan doğacak maddi ve manevi ağırlık ve sorumluluklardan dolayı milletimin tarihimizin kar­ şısında vicdan azabı çekmek istemiyorum. 4) Müstecib'in l stanbul'a dönmesinden sonra vereceği tafsilatlı bilgiler üzerine benim hakkımda da kesin ve müsbet bir karara gelinmesini rica ediyorum. Pöhlinger Edige'ye Die Krim (Kırım) adında Almanca ya­ zılmış bir kitap vermiş. Bu kitap satılmıyormuş, yalnız resmi dairelere ve kişilere veriliyormuş. Edige'ye bir cemile olmak üzere, kimseye göstermemesi kaydıyla verilmiş imiş. Kitabı gördüm. Kabının üstünde V.-VI . yüzyıllarda Kırım'da yaşamış olan Gotların taşıdıkları "tac"ın resmi var. Kırım Genel Ko­ miserliği 'nin (Generalbezirk Krim) haritası var. Kitabı yazan : Alfred Eduard Frauenfeld . Kitabın içinde Kırım'a ait 1 4 manzara fotoğrafı bulunuyor. Kitap 1 00 sahife. Kırım Genel Komiserliği ' nin bir haritası var. Gotlara ayrılan sahife 1 6, Tatarlara ayrılanı 1 2 sahife. 1 9 1 7 inkılabından, Gaspıralı'dan tek bir söz yok. i dari taksimat şöyle yapılmış: Ukrayna Reichskomiserliğine bağlanan Kırım Genel Ko­ miserliği dört Şehir Komiserliği ' ne (StadtkommisSilriate), bunlar da 1 4 Bölge Dairesi'ne (Kreisgebiete) bölünmüş. 396

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Dört Şehir Komiserliği (Stadtkommissariate) şunlardır: Simferopol (Akmescit) , Sevastopol, Kerç ve Melitopol. On dört Bölge Dairesi şunlardır: Yevpatoriya (Gözleve), Canköy, Kurman-Kemelçi, Akmescit, Yalta, Sevastopol, içki, Sudak, Kerç, Zürupinsk (Aleşki), Kahovka, Geniçesk, Aki­ movka ve Melitopol. Kırım Genel Komiserliği 'nin yüzölçümü 50.000 km2, nüfusu

1 . 720.000 dir. Merkez şehri Sim­

feropol'dür. Bütün bu idari teşkilatların başlarında Almanlar bulunacak, maiyetlerindeki memurlardan bazıları - Almanca bilmek şar­ tıyla - yerlilerden olabilecektir. Ayrıca Rusça ve Tatarca ter­ cümanlar alınacaktır. " Söz konusu mektubumu şu cümlelerle kapattım : " B u durum karşısında acımızın ve derdimizin ne kadar derin olduğunu kestirmek elbette zor değildir. Büyük Tanrı yardımcımız olsun, encamımızı hayra tebdil eylesin , amin!" Bütün yazdıklarımız gördüklerimize, yetkili ağızlardan işittiklerimize istinad ettiğinden , uzun süre içinde bir çok in­ celikleri sezip öğrendiğimizden ani intıbalar ve kanaatlerle sarsılmayacak niteliktedirler. Büyük ümitlerle gittiğimiz Almanya'nın merkezi Berlin 'de kaldığımız yedi ay içinde hiç bir istek ve dileğimizde başarı sağlayamamış ve nihayet öğrendiğimiz kararlar ve sonuçlarla karşılaşmıştık. Ben l stanbul ' a dönmek üzere poliste alıkonulan pa­ saportumun iadesi için müracaat ettim. Bunun bana iadesi için bile beni tam bir ay oyaladılar. Benim Türkiye'ye dön­ dükten

sonra

Almanlar

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

aleyhinde

propaganda

ya397


pacağımdan korkuyorlarmış; bunu da bana ahmakça söy­ lediler ve benden bu hususta, yani Almanya aleyhinde bu­ lunmayacağıma dair, vaad aldılar. " 1 942 yılının Ağustos başında lstanbul'a döndüm ve sevgili Türkiye'ye kavuştum. Cafer Bey'e ve arkadaşlara, lstanbul'da kaldığım üç gün zarfinda, bütün gördüklerimi, öğrendiklerimi, sonuçları ve kanaatlerimi anlattım. Cafer

Seydahmet

Kırımer

Bey,

kaimbiraderim

Halil

Beşev'e gönderdiği 5 Ağustos 1 942 tarihli mektubunda aynen şunları yazıyordu: " Aziz kardeşim Halil; Kardeşimiz Müstecib'in Yurt'a kavuşamadan, yarı yoldan dönmüş olması hepimizi müteessir etti. Fakat vaziyetin bu şekle girmiş olması bütün ümitlerimizin mahvolması demek değildir. Müstecib elinden geleni yaptı, milli borcunu ba­ şardı. işin bu safhaya girmesine mani olabilmek bizim eli­ mizde değildi. Bu meselelerin son ve kati şekle girmeleri daha epeyce zamana mütevekkiftir. Bize düşen vazife sabır ve sebatla yolumuzda çırpınmaktır. Türklük perişan bir vaziyettedir. Fakat bu hal onun büyük bir millet olduğunu unutturamaz. Bugünkü perişanlığımız geleceğimizden ümidimizi kesmemize sebep olamaz. i ma­ nın kuvveti ve hikmeti en ümitsiz anlarda bile bizi cephede sağlam ve sarsılmaz azim ve sebatla tutabilmesindedir. Kardeşimiz Müstecib'in Yurt'a gitmek üzere ne zaman çağrılacağını kestiremeyiz. Bu epeyce daha sürebilir. Buna binaen kendisine bir iş arıyoruz. Orada bulunmasından zi398

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


yade burada yaşaması her bakımdan faydalı olacaktır. Ken­ disini ailesi ile birlikte kabil olduğu kadar acele buraya ge­ tirtmek emelindeyiz. Sizi bu vaziyetlerle epeyce yorduk, bundan müteessiriz. Fakat ne yapalım ki bin bir müşkülat bizi bu gibi vaziyetlere düşürüyor. Her halde bizim Müstecib'i davetimize kadar sizin elden gelen yardımı esirgememenizi bir daha rica eder, bu vesile ile de hepinize selamet ve mu­ vaffakiyet dilerim kardeşim. Cafer" Cafer Seydahmet Kırımer Bey'e, 1 8 Ağustos 1 942 tarihli mektubuna cevap olarak, 24 Ağustos tarihli şu mektubumu gönderdim: " 24/8/ 1 942, Çankırı. 1 ) Berlin 'den geldiğini yazdığınız zatın Prof. Mende mi, yoksa müsteşar Ditmann mı olduğunu tasrih etmemiş ol­ duğunuzdan hangisinin geldiğini kestiremedim. Fakat Halil Bey' den Prof. Mende olduğunu öğrendim. Prof. Mende'nin, "bizim Yurt'a gitmemize müsaade edil­ diğini, ama bunun ancak sivil idareye geçmesiyle mümkün olabileceğin i " söylemiş olması yeni ve bizim Berlin'de işit­ mediğimiz bir şey değildir. Bu tarzdaki vaadler bize bir kaç kere yapılmıştı . Bundan dolayı Mende'nin bunu bir kere daha te'yid etmiş olması yeni ve kuvvetli bir teminat sayılamaz, zannediyorum. 2) Profesör, Yurdumuzun sivil idareye geçmesinden sonra oraya gidebileceğimizi söylemişse de, Berlin 'de edindiğimiz intıbalara göre, bunun şimdi de tahakkuk etmeyeceği ve yeni bir takım vesi le ve bahanelerle gitmemizin diğer daha KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

399


salahiyetli zatlar tarafından tehir ve ta'lik edileceği ka­ naatindeyim. Bunun sebebi, bizim ve bazı Kafkasyalı Türk mümessil lerin kanaatlerine göre, Almanların, milli istiklalleri uğrunda çalışmış olanların yurtlarına gitmelerinden fayda beklememeleridir. 3) Bu kanaatlerimizin yanlışlığı olaylarla anlaşılır veya Al­ manlar bu . tutumlarından cayarlar da milliyetçilerin ve is­ tiklalcilerin yurtlarına gitmelerine müsaade ederlerse, acaba bunların halkları içinde ve halkları için çalışmalarına imkan ve izin verecekler midir? Yoksa bunlar işgal idaresinin alalade memurları olarak mı çalıştırılacaklardır? Ben, anlamış ve size de bildirmiş olduğum gibi, ikinci şıkkı tatbik edecekleri ka­ naatindeyim. 4) Hürriyet ve imkanlardan mahrum olarak alelade bir Alman memuru gibi çalışmak, bir çok tenkit ve mesOliyetlere katlanmağa ve bir çok fedakarlıklar göze almaya değer mi? Ben, şahsım namına, değmeyeceği kanaatindeyim. Bununla beraber bunu yapmak gerekli ve faydalı diye d üşünülürse, bu işe bir çok bakımdan daha elverişli arkadaşların seçilip gön­ derilmeleri fikrindeyim. 5) Burada şunu da belirtmek mecburiyetindeyim: Ber­ lin 'de yaptığımız son görüşmelerimizden birisi esnasında, Kırım'a

gittiğim

takdirde

oraya

ailemi

aldırıp

al­

dıramayacağımı sormuştum. Prof. Mende: "Bunun harbin gidişine, yolların vaziyetine ve işlerin alacağı şekle bağlı bu­ lunduğunu, bunun, her halde uzun sürebileceğini" söy­ lemişti. Zaten Edige'ye de Kırım'a gittiği takdirde karısını bırakarak

yalnız

gitmesi

gerekeceğini

bildirmişti.

Bi­

naenaleyh şimdilik aile ile gitmek bahis mevzuu olamaz sa­ nırım. 400

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


6) Bütün bu sebepleri ve bilhassa ailevi vaziyet ve za­ ruretleri hesaba katarak, harbin sona ermesine ve sulh şart­ larının takarrür ederek milletlerin mukadderatları anlaşılana kadar, candan sevdiğimiz sevgili Yurt'umuza gidebilmek mesQliyet ve imkanını kendimde göremediğimi bildirmek mecburiyetinde olduğumu arz ederim. 7) lstanbul'da konuştuğumuz vechile, bana orada acele bir ev ve iş bulunması hususunda azami dikkat ve gayretin sarf edilmesini -milli işlerimizin hakkı ve selameti namına- sizden ve arkadaşlardan rica ediyorum. 8) Maddi ve manevi üzüntü ve sıkıntılardan kurtulmak, sakin düşünüp çal ışabilmek için evvelemirde münasip bir iş bulmak ve yerleşmek ihtiyacını şiddetle hissettiğimizi, bunu sizin takdir edeceğinizden emin olduğumuzu bildirmek is­ teriz. Hamiş: Halil Bey, Halim (Baliç) ve Dr. A. Soysal Beyler'e Berlin 'den vize gelmiş olduğunu bildirdi, doğru mudur? Müstecib" Çankırı'da eski ve ahşap bir evin bir tek odasına bırakıp gittiğim eşimin, henüz dört yaşını doldurmamış olan kızımın ve 1 0 aylık olan oğl umun yanında Ağustos sonuna kadar kaldıktan sonra E.ylül başında Ankara'ya iş aramağa gittim. Bir gün Ulus Meydanı ' nda Ticaret Bakanlığı i ç Ticaret Genel Müdür Muavini olduğunu sevinçle öğrendiğim eski bir mektep arkadaşıma rastladım. Kendisine durumumu ve iş aradığımı söyleyerek bir iş bulmasını rica ettim. l stanbul'a gitmek

istersem,

i thalatçı

ve

i hracatçı

Birlikleri

Genel

Katipliği ' nde bir iş verebileceğini bildirdi. Memnuniyetle gi­ deceğimi söyledim. Derhal, i thalatçılar ve i hracatçılar Birliği KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

40 1


Umumi Kc\tibi Selahaddin Çuhruh Bey'e bir mektup yazarak elime verdi ve derhal alınmamı tavsiye etti . Hemen Çan­ kırı'ya döndüm ve aileme sevincimi anlattım. iki gün sonra lstanbul'a

giderek

Salahaddin

Bey'e

mektubu

verdim.

Eylül'ün t O' undan itibaren işe başladım. "lstanbul kazan , ben kepçe" ev aramağa başladım. Bir ay sonra Moda'da zemin katta iki odalı bir daire buldum. Ekim sonlarına doğru Çan­ kırı· dan ailemi getirtti m.

1 944 yılı ortalanna kadar ithalat-ihracat Birlikleri 'nde, ondan sonra bir yıl kadar lstanbul lhtikc\rı Tetkik Kurulu'nda raportör olarak çalıştıktan sonra 1 945 sonbaharında avukatlık ruhsatımı aldım ve lstanbul Barosu'na yazıldım.

Memduh Şevket Esendal'ın Söyledikleri Almanya' dan döndükten sonra, Çankırı'daki ailemin yanına gitmeden evvel Ankara' da, o sırada, CHP Genel Sekreteri olan eski Afgan Büyükelçimiz Memduh Şevket Esendal'ı ma­ kamında ziyaret ettim. Bana Berlin'de ne y�ptığımızı, Alman Nazilerini nasıl bulduğumuzu sordu. Orada sekiz ay zarfında nasıl bekletilip avutulduğumuzu, oyalandığımızı. Nazilerin sa­ vaşı kazandıkları takdirde Rus esiri Türklerin durumunda bir değişiklik görülmeyeceğini, Türkleri belki daha fazla sö­ müreceklerini, milletlerin ve insanların başlanna bela ola­ caklannı, Almanların ancak efendiler ve diğer milletlerin ancak esir ve ırgat olacaklarını özetle anlattım ve Kırım'a niçin gi­ demeden döndüğümün sebeplerini izaha çalıştım. M. Şevket Esendal Almanların çok egoist olduklarını, si­ yaset ve incelik bilmediklerini, kendisinin ve Türkiye'nin on­ ları Birinci Dünya Savaşı'ndan çok iyi tanıdıklarını. onlardan 402

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


başka insanlara ve milletlere fayda ve iyilik gelmeyeceğini söyledi ve bana: " iyi ki seni bir duvarın dibinde SS'ler kurşuna dizmemişler. Böyle bir şey olsaydı seni kim arar, kim sorardı? Sizin lider diye tanıdığınız Cafer Seydahmet, Mehmet Emin Resulzade, Ayaz lshaki ve diğerleri sizin gibi saf ve idealist gençleri, kendi menfaatleri için ateşe atıyorlar. Onlann ve sizin yaptıklannıza develer bile güler" dedi. Ben kendisine şu cevabı vermek zorunda ve mevkiinde kaldım: " Beyefendi, bizim lider olarak tanıdığımız kişiler gerçekten milli da­ vamızın samimi önderleridirler.

Onlar Türklük ve yurt­

larımızın kurtuluşu davasına yürekten bağlanmış ve ken­ dilerini vakfetmişlerdir. Bu davayı kendi menfaatleri için konu ve bizi de Alet olarak kullandıklarına kat'iyen k.ini değiliz. Sizin bu düşüncenizi ve sözünüzü asla kabul etmiyorum. Bu, hem onlara ve hem bize ağır bir hakaret sayılır; buna çok in­ cindim, kırıldım" dedim ve çıkıp gittim. Bu vesile ile burada şu hatıramı da zikretmek istiyorum. ChP son olarak iktidarı kaybettikten sonra, eski baş­ vekillerden Prof. Şemseddin Günaltay Bey' i , Romanyalı ve CHP'li Aziz Ozan Bey'in aracılığı ile, lsmail Otar Bey ve ben lstanbul 'daki evinde ziyaret etmiştik. Yanında tam yetmiş dakika kaldık ve çeşitli konular üzerinde konuştuk. Bu ko­ nulardan yalnız ilgi çekici olan şu üçü üzerinde kısaca du­ racağım: t ) Şemseddin Günaltay "ismet lnönü, Cumhurbaşkanı olarak Büyük Millet Meclisi 'ni son açış konuşmalarından bi­ rini yaparken : 'Tek partili devirden çok partili demokrasi devrine gireceğiz' ded i . Biz, Parti ileri gelenleri birbirimize bakıştık. Daha evvel ismet lnönü ile aramızda böyle bir şey KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

403


asla konuşulmuş değildi. Bu sözleri bizim için bir sürpriz oldu" dedi. O zaman lsmail Otar Bey: " Demek ki , ismet Paşa, demokrasiye geçerken bile diktatörce geçti " dedi. Şem­ seddin Günaltay merhum, kahkaha ile gülmüştü.

2) Merhum Tevfik ileri Milli Eğitim Bakanı iken, ben, Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği adına kendisine bir mektup yazdım. Bunda: Türkiye'de esir Türk yurtlarından gelmiş göçmenlerin zeki ve kabiliyetli çocukları var. Bun­ lardan bir kısmını devletimiz hesabına özel olarak yetiştirmek suretiyle ileride kurulacak Türk devletlerinin idaresinde kul­ lanmanın hazırlığının şimdiden yapılmasının Türklük için iyi olacağını düşündüğümüzü, kendisinin, kuvvetli bir idealist olarak, buna imkan sağlamasını rica ettim. Ama Bakan 'dan olumlu bir cevap alamadım. Bu teklifimizi anlayışla kar­ şılamadı. Hiç kimseye müstesna muamele yapılamayacağını bildirdi, dedim. Bu sözlerimi dikkatle dinleyen Şemseddin Günaltay: "Tevfik ileri bunu elbette yapmaz, çünkü onun ba­ bası Ermenidir, Hemşinlidir" demişti.

3) Bu konu üzerindeki konuşmamız uzun ve tartışmalı sürdü. ileride Rus ve Çin esiri Türklerin kurtulma imkan ve ihtimalleri konuşuldu. Böyle bir gün geldiğinde, 1 9 1 7 Rus ihtilalinde ol­ duğu gibi, hazırlıksız ve adamsız olmamak ve fırsatı kaçınnamak için, şimdiden, oralardan gelmiş olanlann çocuklarını ve genç­ lerini özel maksat ve şekilde yetiştinnenin gerekliği üzerinde durduk. O zaman Şemseddin Günaltay: "Hiç merak edilmesin.

Öyle bir günde adamlarımızı 24 saat içinde yerli yerine koyanz ve idareyi mükemmelen yürütürüz" demişti. Bakanlık ve

baş­

bakanlık yapmış olan bir tarih profesörünün devlet idaresini bu kadar kolay sanmasına hayret etmiştik. 404

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Kırım Dergisi 1 957 yılının Ocak ayı içinde Cafer Seydahmet Kırımer Bey, bir gün, yazıhanemize geldi. Elinde Kmm adında bir küçük dergi vardı. Bunu göstererek: "Ankara'daki bir kaç Kı­ rımlı bu dergiyi çıkarmış. Bunu çıkaranlarla temasa geç­ memiz ve mutabık kalarak işbirliği yapmamız gerek. Der­ ginin,

bizim

eskiden

beri takip ettiğimiz Kırım

lstiklAI

Davası'na uygun yol izlemesini sağlamalıyız. Aykırı veya yanlış hareket ederse davaya zarar getirir. Bu hususta bir ka­ rara varmalıyız" dedi. Bazı arkadaşlarla birlikte şu kararı aldık: "Müstecib Ankara'ya gitsin, dergiyi çıkaranlarla konuşsun ve bizim adımıza şu teklifi yapsın: Kmm adını taşıyan dergi, her şeyden evvel ve fazla, Kırım Davası'nı ilgilendiren bir nitelik ve mAnA taşımaktadır. Bu sebeple önemlidir; bütün Kırımlıları alakadar etmektedir. Kmm dergisinin Kırım davası ve me­ seleleri ile yakından ilgilenmesi tabiidir. Kırım Türklerinin dı­ şarıdaki lideri Cafer Seydahmet Kırımer olduğundan bu dergi ile yakından ilgilenmesi de çok tabiidir. Dergide çıkacak siyasi ve ideolojik yazıların Kırım istiklal Davası'nın pren­ sipleri ile çelişmemesi ve bu sebeple Cafer Bey'in bu hu­ sustaki yazıları görmesi, kontrolden geçirmesi de gerektir. Bu husus, Kmm dergisi sahibi ve kurucuları tarafından kabul edildiği takdirde kendileri ile işbirliği yapılmasında büyük faydalar vardır. Derginin yazı kadrosu genişleyecek, abonesi artacak, Kırım milli hareketi kuvvetlenecek, içerde ve dışarda güven ve tesiri yükselecektir. " Hemen o akşam Ankara'ya gittim. Ertesi günü derginin sahibi Cafer Ortalan ve arkadaşları ile toplandık. Kendilerini Cafer Bey ve arkadaşlarımız adına tebrik ettim, hayırlı baKIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

405


şanlar elde etmelerini diledim. lstanbul 'daki arkadaşların kendileri ile işbirliği yapmak istediklerini, derginin Kırım ls­ tikl.11 Davası ' nın ve Kırım Türklerinin yayın organı olmasını, bu işi bundan evvel Romanya' da on bir yıl yapmış olan Emel M�uaslnın devamı niteliğini taşımasını, iyi bir y� kurulu meydana getirilmesini, siyasi ve ideolojik yazıların çok dik­ katli ve ihtiyatlı yazılması gerektiğini ve bu konulardaki ya­ zıların Cafer Seydahmet Kınmer tarafından yazılması ve baş­ kanlarının yazılarını gözden geçirmesi icap edeceğini uzun uzun anlattım. Fikri' ve siyasi meselelerde çelişmelere ve prensip zıtlıklarına düşmemizin zararlı olacağını izah ettim. Kırım dışında yaşayan münevverlerin ve milliyetçilerin Cafer Seydahmet Kırımer'in liderliği altında çalışmaların siyasi ve sosyal hareketimizin gücünü artıracağını, ters tutumun kuv­ vetimizi ve birliğimizi parçalayacağını söyleyerek şu teklifi yaptım: Derginin Ankara ve lstanbul' daki arkadaşlardan teş­ kil edilecek bir yazı kurulu olsun. Yayımlanacak ilmi, tarihi, siyasi yazılar bu kuruldan ve Cafer Bey' in tasvibinden geçsin ; derginin bütün teknik ve idari' işleri tamamen Ankara'daki arkadaşlara ait olsun. Cafer Ortalan ve arkadaşları bu teklifimi kendi aralarında konuşacaklarını ve kararlannı yarın sabah bildireceklerini söylediler. Ertesi günü yaptığımız ikinci toplantıda: " Ken­ dilerinin bir yazı kurulu bulunduğunu, lstanbul'dan baş­ kalarının katılmasına lüzum olmadığını, dergiye gönderilecek yazıların yayımlanıp yayımlanmamasını kendilerinin takdir ederek kararlaştıracaklarını. lstanbul 'dakilerin hiç bir işlerine karışmamaları gerektiğini, teklifimizi kabul etmediklerini" bildirdiler. 406

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Görüşmemizin

başarı

ile

sonuçlanmamış

olmasından

üzüntü duyduğumu bildirdim ve başarı dileyerek ayrıldım. lstanbul 'dakl arkadaşlar da bundan çok üzüntü duydular. lstanbul'daki arkadaşlar tekliHerinde haklı mı idiler, haksız mı idiler? Bu husus, aradan zaman geçtikten sonra, bu me­ selelerle meşgul olacakların Kırım davası hakkında çıkmış olan dergileri inceleyerek objektif şekilde verecekleri hü­ kümlerden anlaşılacaktır. Bana göre, Kırım davası hakkında çıkmış olan her derginin ve kitabın , yapılmış olan her faaliyet ve hareketin müsbet olursa mutlaka faydalı bir yönü vardır. Bununla beraber, Kmm dergisi sahibi ve arkadaşlan tarafından bizim teklifimiz kabul edilmiş olsaydı, hem dergi daha iyi ve sürekli çıkabilir, hem de Kınm davasının ve Türkünün kuvvet ve itiban artmış ola­ bilirdi. Ne yazık ki insanlar daima tam samimi ve objektif ola­ mıyorlar ve bir çok duygularının etkisi altında kalarak hareket ediyorlar.

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

407


İ NDEKS -A­ Abadl, 36 1 Abdi (Karaköylü), 60 Abdullah Latif, 255 Abdurrahman (Kont), 1 6 1 Abdurrahman (Müstecib Ülküsal'ın babasının babası), 1 3, 1 7 Abdurrahman Bey (Tatar), 279 Abdurrahman Efendi (komşu), 47 Abdurrahman Mustafa, 1 6 1 , 246 Abdurrahman Şelf, 287, 293, 301 , 307-309, 352, 356, 375 Abdurrahmanov, Abdullah, 84-85 Abdurrahmanov, Ahtem, 84-87, 89, 95 Abdurrahmanova, Ayşe, 85 Abdurrahmanova, Hanife, 85

Abdülgaffar (Milsteclb Ülküsal'ın ağabeyi), 1 4 AbdQlhaklm Efendi (Selim Abdülhakim'in babası), 1 96 Abdlllhamld il. (Sultan Hamid), 24 Abdlllhamlt (Sokur Abl.\mlt), 67-68 Abdlllhamlt Hafız Veli, 1 47 Abdülhay Kurbanall, 1 88 Abdülmecid Efendi (Vellahd). 1 25 Abdlllvahab, bkz. Yurtsever Abılkayım (Abdülkayyum) (Karayavşanlı), 1 1 8 Afganistan, 343, 368, 402 Afrika, 39 1 Agat, Nureddin, 1 1 4 Ağaoğlu, Ahmet, 280 Ahırlıkuyu (köy). 1 2 1 Ahmedf Mezhebi (Ahmedner), 309 Ahmet (M.\murlye [M.\mOre) köyü imamı), 1 1 7 Ahmet Kemal Bey, 207 KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

Ahmet Vefa (Müstedb Ülküsal'ın dayısı). 1 7, 66-67 Akath, Eşref, 44 Akcar, Bekir, 229, 342 Akçura, Yusuf, 265 Akdeniz Adalan, 283 Akif (Kôstencell), 373 Akimovka, 397 Akmescit (Simferopol), 49, 80, 83, 85, 1 02, 1 44, 352-353, 375-378, 394, 397

Akrusya, bkz. Belarus Aksaray, 1 24 Aksoy, K.\zım, 1 1 8 Akyar (Sevastopol), 1 1 6, 80, 335, 394 Akyar Savaşı, bkz. Kırım Savaşı Alecu, 48-5 1 Ali (Toksofulu), 80-82 Ali Çavuş, 58 Ali Efendi (Köstencell), 34 Ali Osman, 328 Ali Süavl, 44 Alimcan, idris, 287, 289-29 1 , 294, 296, 298, 300, 3 1 0-3 1 2, 3 1 4, 3 1 63 1 7, 3 1 9, 323-324, 332, 334, 338, 340, 345, 354, 356, 380 Allmcan, Saadet, 29 1 , 300, 3 1 1 , 356 Allmseylt Efendi (Haa), 30

Alma, 80 Alman Dışlşlerl Bakanlığı, 284, 287292, 308, 356, 386,

296, 299, 302, 304-306, 3 1 o. 3 1 9-320, 323-324 358-360, 362, 368, 380 389, 39 1 , 394 Alman Doğu Bakanlığı (Nezareti), 296297, 303-305, 3 1 ı . 3 1 6- 3 1 8, 320, 322, 334, 338, 350-35 1 , 353, 358-359, 363-364, 366, 368, 379-380

:

409


Alman Genel Kararg.\hı, 8 1 , 356, 359,

AtatOrk, Mustafa Kemal , 1 08, 1 1 0- 1 1 1 , 1 1 4- 1 1 5,

383, 390

Alman Mlllf Savunma Bakanlığı (Har­ biye Nezareti), 288, 290, 293, 308-309,

3 1 3-3 1 4,

3 1 8,

343-

345

1 22,

1 37,

Averescu, Mareşal Alexander, 52 Avusturya, 1 86, 253 Avusturya-Macaristan, 48, 1 28, 1 86

Alman Propaganda Bakanlığı (Nezareti), 340, 378, 380

Ayaş, 1 09- 1 1 0 Ayaz lshakf, bkz. lshakf

Almanlar, pek çok yerde

Aydınbey (köy), 1 98 Ayrantok, 222

Almanya, pek çok yerde Alhn Ordu, 1 05 Amanullah Han (Afganistan Kralı), 368 Amerika Birleşik Devletleri, 26 1 , 346,

Ayvaz.ov, Hasan Sabri, 393 Az.ık Denlzl, 268 Azaplar (köy), 1 4- 1 6, 1 8, 24-26, 29-32, 34-35, 37, 42, 47, 52, 54-56,

387

60-65, 67-69, 7 1 -72, 75,

Anadolu, 45, 77, 95, 1 05- 1 06, 1 1 1 , 1 2 1 , 1 25, 1 53, 228, 262, 283,

1 1 6,

286, 325

Angelescu, Konstantln, 1 55 Ankara, 6, 1 6, 1 09, 1 1 2- 1 1 5, 1 20, 1 22,

1 24,

1 26- 1 27,

1 34- 1 35,

141,

1 90- 1 9 1 ,

200-202,

1 44,

1 1 1,

1 29- 1 30, 1 68,

181,

227,

234,

278, 287, 328

Aut Kınm (gaz.ete), 278, 350, 374-

1 79, 203, 252, 279-28 1 , 284,

375, 377-378, 384, 394

305, 3 1 0, 320, 338 344, 346-

Azerbaycan Mlllr Komitesi, 221

347, 358, 40 1 -402, 405-406

Azerbaycan Murahhas Heyeti, 221 Azerbaycan Mllsavat Partisi, 22 1 , 333-

Antisemitizm, 1 28, 1 3 1 , 1 33

334

Antonescu, General lon, 271 -272 Araçık, Halit, 1 72, 203-205

Azerbaycan, 1 52, 1 75, 22 1 , 229-230, 266, 268, 295, 3 1 4, 322-323,

Arad, 1 38, 325 Aral , Nazife, 296 Aran, Mehmet S.\dık, 221 Araplar, 343 Aras, Tevfik ROştO, 1 94 Arat, Reşit Rahmeti, 223 Arbatlı, Adnan, 306, 334, 364 Arhangelsk, 324 Ankan, Sabrl, 234-235 Aı11er, 289 Arif (Mllstedb Ülkllsal'ın dayısı), 1 7, 34-35, 52, 59, 65

Arif Hikmet Efendi, 207-208 ArJantln Sefarethanesi, 297 Aşçılar (köy), 62

410

1 79, 223,

236, 239, 249

333-334, 338, 353, 370, 380

Azertekln, Ali, 274 Aziz (Hafız), 7 1 Azi z (Toprakhlsarlı), 1 85

-BBabadağ, 49 Babaeski, 285 Babinger, Franz, 264 Baczkowski, Wlodlmierz,

1 90- 1 9 1 ,

274

Bahadır (Bagahr) (köy), 93, 98 Bahçesaray, 82-87, 89, 1 77, 394 Balaban Hacı , 1 1 6 Balaklava, 293

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Balçık, 1 90, 249 Ballç. Halim, 306, 3 1 6, 342, 361 • 40 1 Balkan Paktı, 1 94 Balkan Savaştan, 1 8, 45-46 Balkanlar, 268, 272-273, 283 Balpınar, 208 Bammat, Haydar, 381 Bart, 359-361 Basri Bey (öğretmen), 206-207, 2 1 0 Başkurdistan, 1 73 Bayramdede (köy), 1 6 Behzad Bey. 222 Bekir (Salim ağa'nın oğlu), 65 Bekir MerdOmşah, 1 06 Beklrov, A . , 377 Bektöre, Emin Zekeriya, 1 47, 1 79, 222 Bektöre, Mehmet Zekeriya, 22 1 Belarus, 335, 369 Belgrad, 285-286 Benzlng, johannes, 306-307 Bertin TOrk KIObO, 296, 355-356, 358359, 368 Bertin, pek çok yerde Besarabya, 1 3, 1 53, 1 9 1 . 252, 270, 364 Beşev, Halli, 283, 398 Beypazan. 280-28 1 Bil.\! Ağa, 1 00 Blngazl, 1 7, 44 Birlik (gazete), 203, 250 Bizanslılar, 1 05 Blum (öğretmen), 224-226 Bohdano'Wlcz, Leon, 232 Bolatlar (mahalle), 54 Bolşevikler, 80-85, 92, 96-98, 1 1 3, 1 30, 1 4 1 . 1 87, 233, 29 1 -292, 299-300, 3 1 4-3 1 5, 3 1 9, 322, 324-325, 328, 330, 334-337, 339, 349, 355, 365, 367, 376, 379, 381 -385, 387, 389, 393394 Bora (Necib Haa Fazıl'ın oğlu), 30

KiRiM YOLUNDA BiR ÔMÜR

Bozkurt (dergi), 346 Boztuna, Zahit, 262 Braşov, 1 38, 325 Bratlanu, lon, 52 Bratlslava, 286

Braun, Yarbay, 326-330 Bucak, 1 3, 339 Budapeşte, 286. 325, 33 1 Bukovlna, 1 28, 370 Bulgaristan, 44, 67-68, 99, 1 0 1 , 1 1 91 20, 1 52, 206, 2 1 0-2 1 ı . 223, 336, 384 Bulgarlar, 57, 63, 1 56, 1 58- 1 59, 205, 270-27 1 , 277-278, 285 Bursa, 43, 45-46, 1 37 Busuyok (öğretmen), 36, 38 BOkreş, pek çok yerde BOlbOI (köy), 1 96 -

c

-

Cafer Seydahmet, bkz. Kınmer Callmaneştl, 224 Camanaklı, Kerim, 393 Canköy, 1 3, 397 c.arageatl, 1 42 c.armen Sllva, 224, 235, 25 1 , 256 C,arol 1. (Romanya Kralı), 52 c.aroı il. (Romanya Kralı). 1 28, 236, 239, 24 1 , 243, 254, 270-27 1 Cavuldar, AbdOlhaklm, 227 Cebesoy, Ali Fuat, 1 1 7 Cemli Erendi (Kara), ı 1 6 Cenevizler, 1 05 Cengiz Han, 321 Charlottenburg, 323, 325, 345 auı. 1 28, 225 Codreanu, Zelea, 1 28- 1 29, 224 Cumhuriyet (gazete), 254 Cumhuriyet Halk Partisi, 4, 402-403 Curentul (gazete), 1 80, 264-265

41 1


-Ç-

Çağatay, Saadet (Ayaz lshakt'nin kızı), 1 47 Çakmak, Mareşal Fevzi, 3 1 O, 346 Çanakkale Savaşı, 83 Çankın, 1 22, 272, 276, 279-280, 283, 287, 399, 401 -402 Çapçakçı, Halll, 95, 1 1 4, 393 Çekoslovakya, 253, 281 Çelebl Cihan, Noman, 80, 1 30, 1 83 , 1 85, 1 89, 247, 3 1 9, 33 1 , 37 1 Çerkez Ethem, 1 2 1 Çemovoda, 1 9 1 Çıfıtkuyusu (köy), 1 5, 6 1 -64, 67 Çmaraltı (dergi), 346 Çin, 90, 1 87, 25 1 , 3 1 7, 320, 404 Çingeneler, 240, 335 Çlulnltsa istasyonu, 1 1 3 Çokay [Çokayoğlu], Mustafa, 294-296, 301 -302, 307, 309-3 1 2, 3 1 4316

Dimmer, 288, 290, 293 Ditmann, 389-390, 399 Dobrogea /una (gazete), 237, 254 Dobrogea, Radulescu, 243 Dobruca (gazete), 1 4 1

Dobruca Trırk Hars Birliği (DTiiB ), 1 831 84, 1 86, 1 88- 1 89, 2 1 0, 22 1 222, 233, 235-237, 239-24 1 , 256 Dobruca, pek çok yerde Don Kazaklan, 268 Dragomir, Silviu, 243 Dragomirescu, 255 Dresden, 286 Durostor, bkz. Sillstre Dfızce, 1 3

-E-

Deliorman, 228, 276 Deliorman, Mahmut Necmeddin, 276 Dellruc (köy), 1 85 Demir MuharızJar (Garda de Fler), 224, 243, 27 1

Ebu Haa, 1 20 Ebuleyls (Azaplarlı), 1 9 1 Emel (Emel Mecmuası}, 3 , 5-9, 23, 27, 30, 1 1 4, 1 47- 1 49, 1 5 1 - 1 54, 1 60- 1 63, 1 65, 1 67, 1 70- 1 77, 1 80- 1 82, 1 84- 1 86, 1 88- 1 96, 1 98, 201 -205, 207-209, 2 1 32 1 4, 2 1 6- 2 1 7, 2 1 9, 22 1 -222, 224, 228, 23 1 , 233, 239-24 1 , 249, 253-256, 258, 264, 27 1 278, 28 1 -282, 309, 332, 334, 372, 406 Emin (Mfıstecib Ülkfısal ' ın teyzesinin oğlu), 1 7 Emlnescu, 1 42

Demiroğlu, EyOp Musa, 229, 373, 393

Enver Paşa, 1 1 0, 345

Denikln, Anton lvanoviç, 96, 98

Ereğli, 1 07- 1 09, 1 1 2- 1 1 3 Erkllet, Hüseyin Hfısnfı Emir, 275, 284, 292-293, 296, 30 1 , 305, 345346, 363 Ermeniler, 240, 289, 334, 338, 353, 404

Çuhruh, Selahaddin, 402

-oDadaş, Kazım, 261 Danimarka, 270 Danzlg, 253

Dereköy, 1 06 Dervlşamet (Derviş Ahmet) (Mfısteclb Ülkfısal'ın amcası), 1 3, 1 6, 1 1 9, 1 23, 280 Devlet Giray Han 1. (Kınm Hanı), 377 Devrek, 1 08 D/m/neal:sd (gazete). 1 80

412

ErzJncan zelzelesi, 261 Esendal , Memduh Şevket, 402

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Eskişehir, 1 6, 1 09, 1 1 3 , 1 1 5- 1 1 8, 1 2 1 1 22, 1 79 Estonya, 259 Ethem Kurtmolla, 241 , 245, 247-248, 262, 27". 326 Eyüp Ali, 329 Eyüp Musa, bkz. Demiroğlu

-FFahreddin Ömer, 1 7 1 - 1 72 , 202-204, 2 1 8- 2 1 9 Faik (All Rıza Efendi'nin oğlu), 43 Faik (Çolak) Efendi, 83 Faik Efendi (öğretmen), 83 Fazıl (Haa) (Müstedb Ülküsal 'ın babası), 1 3- 1 4, 1 7-20, 22-23, 25-28, 34, 38, 40, 42, 44, 47, 56, 58-59, 64, 68, 75, 1 1 6, 1 24 Fehamet (avukat), 1 38 Fenik, Adviye, 1 38 Ferdinand, 360 Ferhat Faik, 328 Ferhat Haa Menli lsa, 53 Feride Hanım, 1 38 Fevziye Rıza Hanım, 222 Feyzi (Hasanoğlu), 273 Feyzi Kcılfa, 45-47 Fındıkoğlu, Ziyaeddin Fahri, 1 38 Fikret (Demircili), 80-82 Flllstln, 341 -342 Finlandiya, 26 1 , 273-274, 327 Flnler, 273, 343 Fotisala, 83-86, 92-93, 95, 97, 99, 394 Fransa, 97, 233, 254, 259, 26 1 , 270, 274 Fraunfeld, Alfred Eduard, 368, 395396 Frontul Renaşteril Na.tionale, 243, 246 Fuad Bey (Köstence Başkonsolosu), 328 Führer, bkz. Hltler

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

-GGafencu, Grigore, 1 57- 1 58 Gagauzlar, 252 Galas, 1 9 1 Galata, 42 Galatasaray Sultantsl, 43, 1 36 Gaspıralı (Gasprinskaya), Zöhre Hanım, · 1 79 Gaspıralı, lsmail Bey, 96, 1 06, 1 62, 1 77, 1 79, 375, 396 Gazi Ali Paşa, 49

Gdansk, 261 Geibel (Binbaşı), 3 1 3, 3 1 6-3 1 7, 334 Gelger, Dr., 363-368 Gelincik, 251 Geniçesk, 397 Georgescu, Prof. , 225 Gerede, 1 09- 1 1 0 Gerede, H üsrev, 284, 296, 320, 337, 344, 359 Girit, 1 7 Gluara (Prof.), 1 34 Goga, Octavlan, 1 42 Golos Knma. (gazete), 353, 377-378

Gotlar, 368, 396 Gökalp, Ziya, 1 O, 46 Gökay, Fahreddin Kerim, 1 25 Gökçeay, Abdürrahim, 354, 356 Gönen, 1 1 8 Gözaydın, Ethem Feyzi, 233-234, 345 Gözleve, 90, 3 1 1 , 3 1 4, 377, 394, 397 GPU

( Gosuda.rstvennoe

Politiçeskoe

Upra.vlenie), 337

Grobba, Dr., 289, 299-300 Günaltay, Şemseddin, 403, 404 Gürcistan, 1 79, 229-230, 269 Gürcüler, 1 7 1 , 1 79, 289, 3 1 5, 334, 338-339, 353, 385-386 Gürkan, K.\zım lsmall, 1 38 413


- HHabibe (Muallim All Efendl'nln kansı), 34 Habibullah Mustafa (Avukat), 1 99-200, 2 1 ı . 2 1 6- 2 1 8, 220, 237, 245, 247, 254 Haa Bekir Haa Osman Efendi, 1 54 Haamelek (Müstedb ÜlkOsal'ın anneannesi). 1 6 Hafız Rıza (Haa Abdullah oğlu), 1 47 Hak Ses (gazete), 83, Hak Sôz (gazete), 204 Hakime (Müstedb ÜlkOsal'ın halası), 13 Hakimiyet-/ Mili/ye (gazete), 1 1 5 Hakkı (ômer Fevzi Efendl'nln oğlu), 43 Hakkı Hafız Veli, 72 Haliç (Hallcz), 23 1 -232

Halide (Müstedb OtkOsal'ın dayısının kızı). 1 7 Halll Fehim Efendi, 49, 74, 1 38, 1 44, 1 5 1 , 1 68 Halim Efendi (Muhtar), 99 , 1 03 Halk-Poporul (gazete), 1 96- 1 99, 20 1 , 2 1 ı . 2 1 6-2 1 7, 220, 247, 265, 271 Halkevlerl, 249 Hamdi Giray (Glraybay), 1 4 1 , 1 79 Hamdi Nusret (Avukat), 29, 1 97, 1 99, 2 1 2, 2 1 8, 245, 247, 262, 327 Hamza Haa (köy), 55, 57, 66, 76 Hanife (Müstedb Ülküsal'ın teyzesi), 17 Hannover, 296 Harmankuyusu (köy), 99 Harput, 359 Hasan (Müstedb Ülküsal 'ın dedesinin babası), 1 3 Hasan (Tatlıcaklı), 34 Hasan Basri (Ömer Fevzi Efendi'nin oğlu) . 43-44, 1 1 6, 1 1 8 Hasan Efendi (Haa), 1 1 8

414

Hasan Efendi (Hafız), 35-38 Hatçe (All Rıza Efendl'nln ablası), 43 Hatice (Müstedb Ülkllsal'ın amcasının kızı), 1 6 Hayalt (Müstedb Ülkllsal'ın dedesinin dedesi), 1 3 Haylar (Mançuıya), 1 87 Haymana, 1 1 8 Hazar Denizi, 267 Hazarlar, 1 05, 232 Hazreti Ali, 27 Hedye (Müstedb Ülkllsal'ın teyzesi), 17 Hemşin, 404 Hendek Karakuyusu (köy), 1 96 Hentlg, Otto von, 284, 288-290, 294, 302-305, 308, 3 1 5, 322, 324, 326-327, 330, 334, 337, 340-34 1 , 345, 356-358, 360, 368-369, 385, 389-390 Herwart, 362, 375

2923 1 7333350, 373,

Hırvatistan, 286 Hidayet (Müstedb Ülkllsal'ın dayısının oğlu), 33 1 Hindistan, 1 1 5, 343, 358 Hltler, Adolf, 252-253, 259, 26 1 , 27 1 , 282, 289, 292, 297, 299-300, 3 1 9, 33 1 , 348, 356, 376,-377, 379, 386, 390, 395 Hollanda, 270 Hrlstlyanlar, 226-227 Humboldt Klubü, 3 1 4, 3 1 6 Hllsameddinov, 393 Hüseyin Abdülhakim, 246 Hüseyin Haa Abdullah, 1 47 Hüseynt, Emin el- (Kudüs Müftüsü), 297. 3 1 5, 320, 34 1 , 343-344, 378, 380, 382 Hüseynt, Musa el-, 34 1 -343 Hüsniye (Yusuf Ağa'nın kızı), 76

KiRiM YOLUNDA BiR Ö�ÜR


-1lorga, Pror. Nlcolal, 235 Irak, 309 lrsmambet, 328, 374 Işıklar Askeıf Lisesi, 1 37

-ilbrahlm (ibram) Ağa (Köselerll), 1 571 58 lbrahlm Erendi , 25 lbrahim Galfar, 222 lbrahlm Usta, 75-76 lbrahim, Abdürreşid, 1 88 lbrahim, Veli, 1 43 içki, 397 idil-Ural, 1 52, 1 79, 1 86- 1 88, 1 90, 229-230, 233, 257, 267-269, 273, 295, 308, 3 1 4, 333, 370 ldllll, Ayaz lshakf, bkz. lshakt ileri, Tevfik, 404 llkgôçmen, Recep Mustara. 1 49 llyas Haa Duvan, 3 1 6 lnebolu, 1 22- 1 23 lngllter, 254, 259, 26 1 , 274, 343, 346 lnönü, ismet, 403 ipekçi, Ihsan, 1 39 lran Azerbaycanı, 325 lran, 22 1 , 233, 269, 325, 343, 358 irfan (Müstedb Üiküsal'ın amcasının oğlu), 1 6 lshakf, Ayaz, 1 46- 1 47, 1 87- 1 88, 233, 253, 255-256, 263, 273-274, 294, 308, 341 , 345, 363, 403 lskltler, 1 05 lsl.\m Efend i (Müstedb Ül küsal ' ın annesinin dayısı), 42 lsmail Ahmet, 29, 2 1 9 lsmall Hakkı, 1 1 6 lsmail Osman, 1 79 lstanbul Üniversitesi Talebe Cemiyeti , 1 39

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

lstanbul, 7-8, 1 3- 1 4, 1 7- 1 8, 24-26, 29, 3 1 , 33, 35-36, 42-43, 45, 48, 73, 82-83, 86, 89, 1 1 4- 1 1 6, 1 221 24, 1 27, 1 36, 1 38- 1 4 1 , 1 501 5 1 , 1 6 1 , 1 65, 1 67- 1 68, 1 721 73, 1 75, 1 79- 1 8 1 , 1 84- 1 85, 1 9 1 , 1 94, 1 99, 20 1 , 203, 2 1 2 1 2, 2 2 ı . 223, 229, 233-234, 236, 240, 252, 254-255, 263264, 272-276, 279-280, 284, 287, 292, 304, 307, 3 1 6, 322325, 33 1 , 338, 340-341 , 343347, 350, 352, 354, 36 1 , 363, 368, 375, 38 1 , 388 , 390, 395398, 40 1 -403, 406-407 istiklal Mahkemeleri, 1 1 5 lsvlçre, 1 1 3, 302, 304 lzmlt, 1 25 izzet (Azaplarlı), 39

-JJaponya, 1 87- 1 88, 1 9 1 , 251 , 3 1 7, 320, 344 Jön Türkler, 24-25, 29, 35

- KKaçı boyu, 394 Kadıköy, 7, 252 Kadrilater, 1 56 Kafkasya Konfederasyonu, 266-269 Kafkasya, 97, 1 1 0, 1 79, 204, 229, -230, 257, 266, 268-269, 295, 3 1 4, 322, 330, 339, 343, 346, 353, 379-38 1 , 400 Kahovka, 397 Kalecik, 1 22 Kallyakra Vilayeti, 1 43, 1 53, 1 55- 1 58, 1 98, 277 Kanhçukur (köy), 60-62 Kantemir, Alihan, 3 1 4, 339, 353, 38 1 Kapp, 333, 337, 354, 389 Kara. lsmall, 1 3

415


Karabekir, K.izım, 1 37 Karadağlı, Ahmetc.an, 223 Karadeniz, 48, 54, 1 04- 1 05, 1 07- 1 08, 1 2 1 , 224, 239, 249

Karagümrük, 42, 1 24 Karaköy (Dobruc.a). 47, 55, 60, 76, 1 26 Karakuyu (köy), 1 1 6, 1 2 1 , 1 96, 323 Karali, 1 1 6 Karaömer (Negru Voda) (köyi, 70, 328 Karatay (köy), 1 1 6, 2 1 6 Karay Türkleri, 1 76, 23 1 -233, 335 Karayavşan (köy): 1 1 8- 1 23 K.tıf, Münewer, 379 Kastamonu, 1 22- 1 23 Katerlna il. (Rusya imparatoriçesi), 1 0 1 , 1 05

Katolikler, 225-226 Kavama, 1 90 Kavlamet (Müsteclb Ülküsal'ın amcası), 1 3, 1 6, 1 1 9

Kaybullah Efendi, 95 Kaytazov, Sadık, 82 Kayyum Han, Veli, 389 Kazak, Fuat, 308 Kazan, 1 87, 294, 339, 345 Kazantlp, 1 6 K.Uım (Miralay). 354 K.lzım (Tatar), 1 07- 1 08 K.lzım Seydahmet, 1 47, 1 50, 255, 261 Kere. 3 1 0-3 1 , 3 1 4, 3 1 6, 393-394 Kefeli, Fatma, 280 Kemaleddin Abdlllazlz, 329 Kerç, 1 6, 83, 286, 3 1 1 . 393-394, 397 Keşan, 28 1 -282 Keyl.tnf, Reşid Ali el- (Irak Başbakanı), . 309

Kıdınnambet (Hızır Mehmet) Efendi, 1 16

KırgızJar, 3 1 7 Kınm (dergi), 405-407 Kınm Genel Komiseri, 363, 365-366, 395-397 416

Kınm Hanlığı. 1 05, 2 1 2 Kınm Sovyet Muhtar Cumhuriyeti, 1 43 Kınm Türkleri Kültllr ve Yardımlaşma Derneği, 404 Kınm, pek çok yerde Kınmal, Aymelek, 29 1 , 32 1 , 323 Kınmal, Edige Mustafa, 1 65, 1 95, 223, 230, 284, 291 -292, 294, 303, 306, 3 1 0- 3 1 2, 3 1 4-3 1 5, 320223, 332-334, 337-338, 342, 344-346, 350, 353-354, 357, 362-364, 367-368, 380-383, 385-386, 388, 394-396, 400 Kınmçaklar, 335, 394 Kınmer, Caf'er Seyitahmet, 1 O, 1 1 4, 1 5 1 , 1 54, 1 62- 1 67, 1 7 1 - 1 73, 1 75- 1 78, 1 80, 1 84, 1 92- 1 93, 1 99, 2 1 7, 2 1 9-22 1 , 247, 252, 254, 259, 262, 272, 275, 277, 280-28 1 , 283-284, 287, 293, 296, 305, 309, 323, 34 1 -342, 346, 349, 352-354, 363, 368, 374, 395, 398-399, 403, 405406 Kınmfzade, Ali Rıza (Jön All Rıza), 2425, 35, 38, 43, 1 44 Kınmman, Halil Abdlllhaklm, 2 1 2-2 1 3, 222 Kınmoğlu, Mustafa Abdlllcemll, 6 Kızıl Murat (köy), 1 4, 1 6, 1 8, 1 1 5 Kızıl Ordu, 273, 290, 293, 299, 322, 326, 330, 338, 389 Kızılay, 1 8 Kllllgil, Nuri (Nuri Paşa) , 293, 296, 308, 345, 352-356, 36 1 , 367-68, 370 Kllllnger, 284, 326 Kobadin (Kudbettln) (köy), 54, 64 Kocaali (köy), 1 47

Koch, Erlch (Ukrayna Reichskomm/55dn), 294, 300

Kokköz (köy), 89, 93-95 Kokoy, lsı.ım All, 1 67 Kolçak, Amiral Aleksandr Vasilyeviç, 97 KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Kortiç, 325 Kosch (General) , 82 Kostln, Miron, 21 5 Kowalski, Tadeusz, 227-228, 392 Köraliya, 1 35 Köstel (köy), 1 47 Köstence, pek çok yerde Köstence Alman Okulu, 30 Köstence Başkonsolosluğu, 239, 265, 278 Köstence Müftülüğü, 1 79, 2 1 5- 2 1 6. 239. 24 1 , 246, 287 Köstence Romen Lisesi, 1 85, 202, 224 Köstence Rüşdiyesi (NümOne-1 irfan Rüşdlyesl), 34, 42-43 Köstence Türk Okulu, 239 Krakow Üniversitesi, 227 Kroll (Alman Sefareti Müsteşan). 348 Kıyczynskl, Leon (Arslan) Mirza, 26 1 Kıyczynskl, Olgierd Mirza, 23 1 Kudüs, 23 1 -232, 298 Kumanlar, 1 05 Kurbetler, 335 Kurman-Kemelçl, 397 Kurtuluş (dergi), 1 52 Kurtuluş Savaşı, 1 6, 1 1 6, 1 32, 1 37 Kurultay Anayasası, 1 02 Kurultay HükQmetl, 1 0, 73, 80, 82-83, 86, 96, 1 00, 1 06, 1 5 1 , 1 63 , 1 83, 230 Kurvahab Haa Recep, 72 Kutlu (Müstecib Ülküsal'ın yeğeni), 29 Kutsulahlar, 1 56, 205, 277 Kutsü Bey (kimyager) , 1 24- 1 25, 1 27 Kuv.\-yı Mllliyye, 1 09, 1 1 8 Kürtler, 1 1 9

-LLamia (Müstecib Ülküsal 'ın yeğeni), 28-29 Latinler. 269

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

Lehistan (Polonya), 1 52, 1 86, 1 9 1 , 1 95, 2 1 2, 223, 228-230, 23 1 -235, 253, 255-256, 258-26 1 . 263, 287, 295, 303, 308, 3 1 3, 32032 1 . 323, 33 1 . 334-335. 344, 347, 365 Lehistan Tatarlan (Türkleri), 1 76, 229232, 3 1 3 , 324 Lehler, 1 86, 230, 232, 235, 258, 26 1 . 263, 274, 33 1 Leibbrandt, 303. 307-308, 3 1 3, 3 1 7 Lentze, Dr., 36 1 . 363-364, 379, 383, 395 Lerche, von (yayın müdürü). 342 Letonya, 259 Liberal Nasyonal Parti , 1 45, 1 68. 1 7 1 Litvanya, 259, 335, 361 Londra, 275, 28 1 Lozan Konferansı, 1 3 1 Lupescu, Magda Wolff, 1 28 Lütfiye (Dobrucalı), 255 Lwow (Lviv), 229, 295

- MMacar Parlamentosu, 1 1 5, 355 Macaristan, 276, 324, Mahcube (Müsteclb Ülküsal'ın teyzesinin kızı), 1 6 Mahmut (Müsteclb Ülküsal 'ın dayısı) . bkz. Seytmahmut Mahmut Çelebi (Köstenceli), 1 1 4, 245, 247 Makbule (Müstecib Ülküsal ' ın amcasının kızıl. 1 6, 27 Makedonya, 1 55- 1 56 Makedonyalılar, 1 54 Malta, 1 1 8 Mambet (Hacı Settaroğlu), 70 M.\mQriye (M.\mQre), 1 1 6- 1 1 7 Mançukuo. 25 1 Mançuıya, 1 87- 1 88 Mangalya, 1 3, 3 1 . 38. 64. 1 90

41 i


Mani u, luliu. 1 55 Maraşeşti (savunma hattı) , 52 Marea, 237, 243, 247, 254 Maria (Romanya Kraliçesi) , 249 Marin, Russo, 3 1 Marinescu, 1 34 Mariupol, 336 Mecdet Bey, 296, 308, 3 1 0, 352 Mecidiye Müslüman Seminarı (Semiııarul Musulmaıı), 24, 48, 54, 7 1 , 1 26- 1 27, 47, 1 68, 1 76, 1 82, 2 1 5, 240, 246, 248, 254-255, 270 Mecidiye, 30, 48-49, 1 42, 1 47, 1 5 1 , 1 62- 1 63, 1 92, 338 Mecit (Müstecib Ülküsal'ın dayısının ar­ kadaşı), 5 1 Mehmet (Vetoval ı), 208 Mehmet Celil Timur Pulat (Kazanlı), 333 Mehmet Efendi (Hacı) (Müstecib Ülküsal 'ın kızkardeşinin kayınpederi), 27-29 Mehmet Fehmi Efendi, 1 39 Mehmet Niyazi Kültür Cemiyeti, 2 1 82 1 9, 238-239 Mehmet Niyazi, 1 0, 49, 73, 75, 83, 1 4 1 - 144, 1 46- 1 47, 1 5 1 , 1 62, 1 63- 1 65, 1 68, 1 92, 338 Mehmet Nuri Efendi, 75, 83, 1 45, 1 6 1 , 1 67- 1 68 Mehmet V.1nl, bkz. Yurtsever Mehmet Yusuf Efendi, 1 98 Mekke, 1 7 - 1 8 Mekteb-i Nüvv.\b, 206, 208, 2 1 O Meliha (Hacı Fazıl), 1 4 Melitopol, 397 Memd uh (eczacı) , 1 3 Memd uh (Müstecib Ülküsal 'ın eniştesi) , 26, 29 Mende, Gerhard von, 290-294, 300303. 307-309, 3 1 3 , 3 1 8- 3 1 9,

418

32 1 334, 340 . 350-351 ' 353, ' 355, 359-364, 369, 379, 38 1 385, 388, 399-400 Menger, Ahmet Veli, 289, 345, 363 Menliaziz, 393 Mennan Efendi (Müstecib Ülküsal ' ın ) , 76, 200-20 1 Mensabe (Müstecib Ülküsal 'ın yeğeni), 16 Meryem Hanım (Azerbaycanlı), 322 Mietek, 232 Mihalachi, lon, 1 55 Mihai (Romanya Kralı), 27 1 Milhers, Dr., 288, 294 Millet (gazete), 97 Mlllf Bayrak (gazete), 1 87, 2 1 0, 273 Milli Fırka, 339, 369, 374 Milli Uyanış Fırkası, 238 Mir Yakup Bey, Dr,, 22 1 , 274, 380 Misewskl , Cz., 1 87 Mithat Mennan, 76, 1 99-20 1 , 2 1 6, 2 1 8, 220, 237-239, 245, 247, 254 Moğollar, 300, 379 Moldova, 52 Molla Halil, 90 Moskova Kız Kadet Lisesi, 29 1 Moskova, 1 43- 1 44, 250, 275, 337, 359 Muallim Naci , 37 Mudanya, 45 Muhiddin All, 1 38- 1 39 Mukbil Bey (Mallye N.1zın Tatar Abdurrahman Bey'ln oğlu), 279 Muraddan (köy), 7 1 Musa Hacı Abdullah, 1 47 , 1 50, 2 72 Muslahaddin Efendi (Haa), 7 1 Mustafa (Ömer Fevzi Efendi'nin oğlu), 43 Mustafa Ağa (Haa Süleyman oğlu), 1 1 5 Mustafa Ahmet , 2 1 5-2 1 7, 24 1 - 242, 246

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Mustafa Efendi (Müftü). 245, 327 Mustafa Efendi (Toprakhisarlı), 89. 200 Mustafa Haa (Comana) (köy) . 53. 56-57 Mustafa Sabri Moca. 49 Mustafa S.\gir, 1 1 5 Münevver (Feyzi Kalfa'nın kızı), 45 Münib Haa Fazıl. 1 4 Münih, 1 65, 385 Münire (Müstecib Ülküsal 'ın teyzesi), 1 6, 1 9, 26, 55, 77 Münşf, Hil.\l, 3 1 4, 322, 324, 33 1 , 333, 338, 353-354, 356 Müsellem Yusuf, 2 1 5 Müzine (Müstedb Ülküsal'ın amcasının kızı), 1 6

-NNacak, Halit, 204 Naciye Hanım (Avukat Hamdi'nin ka­ nsı), 200 Nadolny, 320, 324 Naib (Müstedb Ülküsal 'ın amcasının oğlu). 1 6 Naim (Müstedb Ülküsal 'ın dayısı). 1 7, 52 Namık Kemal, 37 Nasiha (Müstedb Ülküsal'ın dayısının kızı), 1 7, 1 26 Nasyonal Sosyalist Partisi (Nazi Partisi), 252 Natsional Liberal Parti, 1 45, 1 68, 1 7 1 Natsional-Tsa.ranist Parti, 1 55, 1 57, 1 59- 1 60 N.izım Haa Fazıl, 1 4- 1 5 Naziler, 259, 362, 369 Necdet (Müstecib Ülküsal 'ın dayısının oğlu), 1 7 Necib Haa Fazıl , 1 6, 27-28. 30. 1 26, 1 36, 1 47. 2 1 1 , 2 1 7, 260. 27 1 272, 277, 329 Necmettin (Müstecib Ülküsal 'ın da­ yısının oğlu), 1 6 KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

Necmiye Rıza Hanım, 222 Nedim (Müstecib Ülküsal 'ın dayısının oğl u), 1 7 Nig.\r (Köstenceli). 30 Nihad Mustafa, 222 Nikolayev, 371 Nimet (Müstecib Ülküsal 'ın dayısının kızı). 1 7 Niyazi (Bakkal), 1 1 6 Niyazi Efendi (" Akiköz"). 1 1 9 Nogaylar, 202, 227, 336, 339 Nogaylık, 363 Noray Haa (Kiçkene), 1 1 6 Novoe Slovo (gazete). 353 Novogrodek. 23 1 Numan lbrahim, Dr . 245-246 Nuran (Müstecib Ülküsal ' ın dayısının kızı), 1 6 Nureddin Sadık (Köstenceli), 1 79 Nuri (lbrahim Gaffar oğlu). 222 Nuri Resul Efendi, 1 79 Nurmambet Yüzbaşı, 1 6 1 Nusret (Müstecib Ülküsal ' ın teyzesinin oğlu). 1 6 Nusret Efendi (Mecidiyeli). 201 .

-00dabaş, Bekir Sıtkı, 73 Odabaş, Habibullah Temircan, 1 79 Odesa, 75 Odlu Yurt (dergi) , 1 52 Okyar, Fethi, 279 Orkapı, 1 3 Ormança (köy), 1 1 9 Ortalan, Cafer, 405-406 Ortay, Sellm Veli, 1 9 1 . 1 95. 223. 254, 342 Ortodokslar, 226. 336 Osman (Ali Rıza Efendi' nin oğlu). 43 Osman (Kırımlı). 1 1 8 Osman Bektaş (Haa), 1 54, 1 68 419


Osman COdi, 1 1 6. 1 1 8 Osman Gani Bey, 342 Osman lbrahim, Dr., 1 68, 245-246, Osman Nuri, 1 68 Osman Şükrü, 43 Osmanbek (Taşkentli, Münewer KM'nin kardeşi), 389 Osmanlı imparatorl uğu, 1 3, 3 t , 35, 44, 46, 55, 73, 77 ' 92, 1 22, 1 35, 1 52, 297, 339 Ostland, 3 1 8, 320-32.1 , 323, 332, 337-338, 345, 355 Ostro Kampı, 296-297 Otar, lbrahim, 6, 1 85, 1 95, 2 1 2, 228229, 235 Otar, lsmail, 223, 34 1 , 403-404 Otescu, lon, 243 Ozan, Aziz, 403

-öÔmer (Müstecib Ülküsal 'ın dayısı), 1 61 7, 52-53, 59, 1 26, 33 1 Ômer Fevzi Efendi, 43-46 Ômer Halit (avukat), 1 6 1 Ômer Lütfü, 1 68, 247 Ômer Sami Bey, 333 Ôzenbaşlı, Ahmet, 29, 1 1 4 Ôzkınm, Raşit Aşkf, 1 1 6

- pPan-lsl.tmizm, 353, 36 1 -362, 383 Pan-Türkizm, 353, 36 1 -362, 383 Papen, Franz von, 284, 305 Paris, 1 6 1 , 1 68, 221 , 263, 27 4, 288, 290, 295, 302, 343, 38 1 Partidul Renaşterii Ncıtioncıle, 24 t Pazarcık (Hacıoğlu Pazarcık). 24, 26-28, 49, 69, 72, 74, 1 26, 1 38, 1 4 1 , t 44- t 47, t 49, ı s ı . ı s3- t 56, 1 58- 1 59, 1 62, 1 64, 1 67- 1 68, 1 73, 1 8 1 , 1 88, 1 90, 1 98, 203, 205, 21 ı ' 2 1 3-2 1 4, 22 1 -222, 420

228-229, 236, 240, 250, 262, 265, 27 ı ' 277 Peçenekler, 1 05 Pilsudski, j6zef, 1 86, 1 90, 23 1 , 234 Pirveli (köy), 60-6 1 , 280 Ploeşti, 1 38, 325 Polatlı, 1 6, 1 1 8, 1 22, 280 Polonya, bkz. Lehistan Potyomkin, Knyaz Grigoriy Alek­ sandroviç, 1 05 Poznan, 234 Pöhlinger, 364-367, 379, 383, 395396 Prag, 286, 383 Pravadı, 207, 2 1 1 Predeal, 325 Pre5il (gazete), 1 80 Promete Teşkllatı, 229, 234, 256, 269, 339 Protestanlar, 226 Prusya (Doğu). 352 Puçera, 1 39

-RRadwanski, T., 1 87 Raşit Aşkf, bkz. Ôzkınm Raziye (Müstecib Ülküsal'ın halasının kızı), ı 3 Recep Begali, 2 1 6- 2 1 7 , 24 1 Refik (Kara), 1 1 6 Refik (Müstecib Ülküsal 'ın dayısının oğlu), 1 6 Reimeke, 324 Reis (Kazanlı, lmamoğlu), 352 Reitenbach, 338-339, 342 Resulz.\de, Mehmet Emin, 22 1 , 229230, 255-257 26 1 -263, 265, ' 267- 269, 274, 322, 324, 327, 33 1 , 334, 338, 387, 403 Reşcıt, (Ali Efendi'nin oğl u). 34 Reşit Aliosman, 1 47, 1 49- 1 50

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


-s-

Reşit Molla (Müstedb Ülküsal 'ın halasının kocası), 32-33 Reuz, Prens, 308 Rıfat Mitat, 1 47 Rıfat Rıza (Rıza Efendl'nln oğlu), 1 73- 1 74 Rıza Efendi (Ali Rıza'nın babası). 38, 83 Rıza Efendi (Rıfat Rıza'nın babası). 1 73 Ribbentrop, Joachlm von, 299, 3 1 5 Romanya

(gazete), 1 4 1 . 1 45, 1 53- 1 54,

161 Romanya Mezhepler Bakanlığı, 2 1 52 1 6, 242 Romanya, pek çok yerde Romenler, pek çok yerde Rosenberg, Alfred, 289-29 1 , 294, 296, 359, 369, 388 Rostov, 302 Roşculets, Radu, 1 7 1 Rudrlg, 3 1 0 Rumlar, 384 Rusçuk, 208, 2 1 1 . 232 Ruslar, 1 3, 49, 99- 1 00, 1 02, 1 05. 26 1 , 264, 268-269, 273, 289, 299, 3 1 0- 3 1 1 , 3 1 4, 339, 346, 348, 352-353. 377-384, 387, 391 , 393

260278, 32 1 . 370,

Rusya, 48, 97, 1 05, 1 07, 1 09- 1 1 O, 1 1 2, 1 35, 1 46, 1 80, 1 86- 1 87. 1 9 1 . 1 93, 2 1 3-2 1 4, 233, 249, 256257, 259, 275, 283. 289, 293295, 299-300, 302, 304, 3 1 5. 3 1 7, 327, 338, 34 1 -343, 355, 391 Rükneddin (Müsteclb Ülküsal 'ın da­ yısının oğlu), 1 7, 331 Rüstembek (Taşkentli, Osmanbek'in ba­ bası), 389 Rüşdü (Ali Efendl'nln kayınbiraderi), 34 Rüşdü (Ömer Fevzi Efendi 'nin oğlu). 43

KiRiM YOLUNDA BiR ÖMÜR

Sabri ReH , 1 68, 247 SAdAbAd Paktı, 267 Saffet Bey, 297 SaHye (Müstecib Ülküsal 'ın teyzesi), 1 7 Sait (Müstedb Ülküsal 'ın amcasının oğlu). 1 6 Sa.kine (Kutsü Bey'in annesi), 1 24 SAklne (Müstecib Ülküsal 'ın halası), 1 3 Salgır, 74 Saliha (Müstedb Ülküsal 'ın ilk eşi ve KırımfzAde Ali Rıza Efendl'nin kızı), 43- 1 44 Saliha Haa Fazıl (Müsteclb Ülküsal'ın kızkardeşl), 1 4- 1 6, 1 9, 23, 29, 75, 1 26, 1 44, 227, 234, 276 Salim Ağa (Haa), 65 Salim, 373 Sa.niye (Müstedb Ülküsal'ın halasının torunu), 1 3 Saraçoğlu, Şükrü, 284 Sa.re Hanım (Mustafa Ağa'nın eşi), 1 1 5 Sangöl , 1 3, 1 7, 70 Sarmanioti (Avukat), 1 39 Sarper. Selim, 249 Sarri, Constantin, 237 Schulenburg, Frledrlch Werner Grafvon der, 333, 337, 340, 356, 358, 360, 362, 386, 389-390. 394 Schussler (Prof.). 293 Schutte, 3 1 8 Sebat Hüseyin, 254-255 Sejm, 33 1 SelAmet Hoca (Müstecib Ülküsal'ın tey­ zesinin kocası) . 55, 77 Selim Abdülhakim, 1 27, 1 33- 1 34, 1 5 1 . 1 67- 1 72, 1 78- 1 79, 1 9 1 , 1 95, 1 99, 20 1 -202, 2 1 1 -2 1 2, 2 1 6220, 238, 240-247, 249, 254255. 260-262, 327 Selim Abdülhakim Fonu, 1 27 Selim Nafiz Bey. 279-28 1 42 1


Seminar Mezunları Cemiyeti , 2 1 5- 2 1 6,

267,

238, 24 1 -242, 245, 247

Seniha (Müstecib Ülküsal 'ın yeğeni),

95, 1 04

Seytmahmut, (Müstedb Ülküsal'ın da­ yısı), 1 7, 5 1 , 75, 1 26 Sıddık (Müstedb Ülküsal ' ın amcasının oğlu) , 1 6 Sıddık (Ömer Fevzi Efendl'nln oğlu), 43 Sıddık Efendi (Haa Settar Ağa' nın oğlu), 54, 72, 202 Sırbistan, 48 Sırplar, 44, 285 Slblıya, 1 9 1 , 324 Slllstre, 1 38- 1 4 1 , 1 56, 1 68, 204-205, 22 1 -222, 228, 233, 240, 262, 277

Slmferopol, bkz. Akmesdt Slnala, 30, 1 38, 325 Sincan, 1 09, 1 1 2 Slavlar, 269, 337, 343, 355 Slonlm, 23 1 Slovakya, 286, 324 Smal-Stotskiy, Roman, 295, 229 Smolensk, 369 Sofya, 2 1 1 , 285 Solovki Adalan, 233 Son Posta (gazete), 275 Sovyetler Birliği, 6, 1 43, 1 53, 1 86 , 1 95, 2 1 3, 249, 256, 259-260, 265,

422

274,

282- 284,

Soysal , Abdullah Zihni, 1 75, 1 95, 223,

29

Settar Ağa (Haa), 54-55, 202 Sevastopol, bkz. Akyar Seyfeddin Haa Fazıl, bkz, Ülküsal, Seyfeddin Seyfi Bey, Albay, 1 39- 1 4 1 Seyltkadil (arabacı), Seyitmehmet (Sltmambet) (Müstedb Ülküsal'ın dayısı), 73-74 Seytall olayı, 99 Seytcelil, Seytvahap, 86 Seytcelll, Yakup (Bahçesaraylı), 9 1 -93,

270-27 1 ,

289-290, 293, 359, 368, 370 229, 242, 342 SS (Schutzstaffen , 334, 383, 403

Stalin, loslf Vissarionoviç, 259, 26 1 , 275

Stavropol, 336 Steltzer, Dr., 326, 330 Sudak, 3 1 1 , 397 Sultan (Necib Hacı Fazıl 'ın eşi) , 30 Südet Almanlan, 253 Süleyman (Bll.\loğlu), 273 Süleyman

(Harmankuyulu),

99- 1 00,

1 04, 1 06- 1 09

Süleyman Abd ülhamit, 1 1 4, 1 33, 247 Süleyman Hamdi (Slllstreli), 1 40 Sütlüce, 45 Süyüm (Necib Haa Fazıl ' ın kızı), 30 Svllengrad, 285 Szedlecki, Senatör, 234-235 Szynkiewicz, Yakup,

230, 274, 334,

344-345

-ş-

Ş.\mil, Sait, 263, 274, 34 1 , 343, 345, 375, 378, 380, 387

Şapşal, Süreyya, 1 76, 23 1 -233 Şayzer (Müstedb Ülküsal 'ın yeğeni), 29

ŞemlzAde, Eşref, 393 Şerife (Müstecib Ülküsal 'ın annesi), 1 420, 23, 25-29, 35, 58-59, 75, 77, 1 26

Şevket Efendi, 1 1 6 Şeyh-ül-Krfmfn, 398 Şuayip Haa Abdurrahim Efendi, 7 1 -72 Şumnu, 206-208, 2 1 0-2 1 1 Şükrü (Ömer Fevzi Efendi'nln oğlu), 43 Şükrü Nailf Paşa, 1 36

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


-TTahsin lbrahim, 1 47. 1 49- 1 50 Tahsin, 373 Tannöver, Hamdullah Suphi, 1 94- 1 95, 203, 239, 249, 25 1 -252, 262, 265, 275, 327, 33 1 Tannöver, Saide, 249 Tarhan, llyas , 393 Tarpi, A., 83 Tarpi, lbrahim, 1 06- 1 07 Tataralık, 264 Tatarlar, pek çok yerde Tat.ırsk.ıya Şko/a, 86, 9 1 Tatarul (köy) , bkz. Azaplar Tatlıcak (köy), 34 Tavrida Vilayeti , 363 Teklrgöl, 25 Temir, Ahmet, 294-296, 3 1 4, 3 1 6, 352, 354, 356 Temo, lbrahim, 245 Temo, Naim, 247 Tercüman (gazete), 1 62, 1 77, 1 79 Tevlik (Müstecib Ülküsal 'ın amcasının oğlu), 1 6 Tevlik (Tatlıcaklı), 34 Tımişoara (Temeşvar), 1 38- 1 39 Tımur (Tımurlenk; Aksak Tımur), 90 Togan, Zeki Velidf, 1 73, 338 Togay, Mehmet, 353 Toksavul, Harun, 309 Toktamaz, 222 Tokyo, 1 88, 253 Tomklewicz, Prof. , 256, 258 Tonguç Cemiyeti, 7 1 -72, 1 34- 1 35 Topçubaşı, Ali Merdan Bey, 22 1 Toprakhisar (köy) . 54-55. 57 . . 64. 66, 76, 1 85, 200 Trabl usgarp, 1 8, 44 Transilvanya, 1 28, 253, 270 Tulça, 1 68, 248, 262, 270, 277 Tuna (gazete) , 1 4 1

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR

Tuna, 1 3, 54-55, 64, 248, 286 Tunalı Hilmi. 1 1 2 Turan Cemiyeti, 1 80 Turanlı, Faik Abdullah, 1 84 Türk Blrtigi (gazete), 265 Türk Gençler Birliği, 1 45 Türk Ocaklan, 249 Türk Talebeleri Cemiyeti, 229 Türkçülük, 9- 1 1 , 46, 73, 1 52, 1 64, 1 84, 1 96, 205, 222, 349, 36 1 , 383 Türker, Cevdet, 1 6, 280 Türkistan Lejyonu, 334, 345 Türkistan, 1 1 7, 1 52, 1 79, 1 90, 2 1 O, 223, 229-230, 257, 265, 267, 269, 295, 307, 3 1 5, 330, 334, 339, 342, 345, 370, 389 Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 1 4- 1 1 5, 1 27, 403 Türkiye, pek çok yerde

-u Ukrainler (Ukraynalılar), 88, 1 7 1 , 1 74, 1 79, 3 1 4, 339, 343, 394 U krayna, 1 74, 229-230, 267-269, 292, 294, 300, 304, 336, 34 1 , 343, 363, 365, 369, 379, 388, 396 Unlversul (gazete), 1 53

-ÜÜlküsal Noyan, 4, 283 Ülküsal, Emine, 5, 283, 305 Ülküsal, Seyfeddin, 1 4 Ülküsal, Tımur, 4 Ülküsal, Ülkü, 4, 272

-vVarna, 207- 208, 2 1 1 Varşova, 1 79, 1 85- 1 86, 1 90- 1 9 1 , 2 1 2, 228, 303, 329-33 1 ' 333-335, 338-339, 343, 345, 373, 38 1 . 392, 395 423


Vaşington, 1 9 1 Vefa (Salim Ağa'nın oğlu), 65 Vefa Çelebi, 1 4, 1 6- 1 8 Veluda, 360, 363-364, 368, 379, 383 Venedlkliler, 1 05 Veysel, 1 39 Vezirhane (köy). 1 6 Vldin, 44 Viyana, 1 25, 344 Volnescu, 1 45 Völkischer Beobachter (gazete), 289 Vyazma, 389 -

w

Yaşar Ağa, 74 Yıldırım (gazete) . 1 6 1 - 1 62 Yugoslavya, 285-286 Yunanistan, 1 8 Yunanlılar, 1 1 4, 1 1 7- 1 1 8 Yunus (Yusufoğlu). 1 79 Yurdakul, Mehmet Emin, 1 O, 46, 95, 1 79 Yurtsever, Abdülvahab, 334 Yurtsever, Mehmet Va.nt, 1 79, 2 1 5, 247, 328-329, 374 Yusuf (Haa Salim Ağa'nın oğlu). 65 Yusuf Ağa, 76

-

Wehrmacht, 344, 36 1 , 366, 369, 379 Wllno, 230-23 1 , 344 Wrangel, Peter, 96-97 Wychod (dergi) . 1 90

Zandalı, lsmall, 1 45

-y-

Zekeriya Efendi, 245

Yahudiler, 42, 69, 1 28- 1 29, 1 44, 226227, 232, 240, 289, 394 Yakup (Feyzi Kalfa'nın oğlu), 45, 47-48 Yakup Efendi (Kerçli), 83 Yalta, 84-85, 1 04, 1 06- 1 07, 397 Yaila MI/it Yul (dergi), 1 47, 1 52, 2 1 0, 265, 273. 373 Yaila Yapan Muhbiri (dergi), 1 88 Yaş Türkistan (dergi), 1 52, 2 1 O , 265 Yaş, 1 28- 1 29, 264

424

-zZehra (Ômer Fevzi Efendi'nin kızı). 43 Zeltler, 334, 380 Zeki Halil Gafur, 72 Zeyneddin Efendi (Haa), 86, 95 Zeynep Hanım, 1 24 Zincirli Medrese, 83 Ziştovi, 208 Ziya (Feyzi Kalfa'nın oğlu), 45-48 Zonguldak, 272 Zülliye (Müstecib Ülküsal 'ın akrabası), 26

KIRJM YOLUNDA BiR ÖMÜR


Müstecib Hacı Fazıl Kırım' da ( 1 9 1 8)


l dil ·Ural Türklerinin sürgündeki lideri M. Ayaz İ shakf' nin Dobruca'yı ziyaretinin hatırası ( 1 929). Oturanlar (soldan sağa): Romanya parlamentosu milletvekili Selim Abdülhaki m, milli şair Mehmet Niyazi , M. Ayaz İ shaki, Sabri Relt Osman Nuri; ayaktakiler (soldan sağa): Necib Hacı fazıl , Müstecib Hacı fazı l . Ö mer Vefa, Arif Vefa


Cafer Seydahmet' in Köstence'yi ziyaretinin hatırası (27 Ocak 1 930). Oturanlar (soldan sağa) : Hacıoğlu Pazarcık Müftüsü Halil Fehim Efendi , Cafer Seydahmet, muallim Abdül latif; ayaktakiler (soldan sağa): Müstecib Hacı Fazı l , Selim Abdülhakim, Akif Muratşah


Müstecib Hacı Fazıl , Hacıoğl u Pazarcık' da avukatlığa yeni başladığı günlerde ( 1 930)

Cafer Seydahmet Hacıoğlu Pazarcık' da (9 Mayıs 1 93 1 ) Cafer Seydahmet orta sırada soldan üçüncü, Müstecib Hacı fazıl orta sırada soldan ikinci. .


Cafer Seydahmet [Kırı mer] Dobruca'da halka hitaben yaptığı bir konuşmada ( 1 930' 1ar)

Mecidiye' de şair Mehmet Niyazi'nin kabir anıtının açı lış merasi mi (22 Eylül 1 935)


Dobruca'nın Azaplar köyünde yapılan tepreçte ( 1 4 Mayıs 1 937). Müstecib Hacı Fazıl arka sı rada soldan üçüncü.

Müstecib Hacı Fazıl (en solda) Polonya'nın Haliç (Halicz) şehrinde (8 Aralı k 1 937)


Cafer Seydahmet Kırımer ve Müstecib Hacı Fazıl Köstence yakınlarındaki tatil beldesi Mamaia'da ( 1 1 Temmuz 1 938)

Müstecib Hacı Fazı l ' ı n komünist idare tarafından şehit edilen kardeşi Necib Hacı Fazı l ( 1 7 Nisan 1 906 22 Ekim 1 948) -


Milli Kal kınma Partisi Genel Başkanı Nuri Demirağ'ın korusunda düzenlenen tepreçte: Nuri Demi rağ (en ön sırada soldan ikinci), Müstecib Ü lküsal (iki nci sı rada soldan altıncı)


Cafer Seydahmet Kırımer (sağda) ve Nuri Demirağ ( İ stanbul 1 955)

Müstecib Ü lküsal ve Cafer Seydahmet İ stan bul' da bir toplantıda ( l 950'1i yıllar)


1 960'1arın başları nda i stanbul'daki Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonu'nda Kırım büyüklerinin hatırasına düzenlenen bir toplantı (Müstecib Ü l küsal oturanlar arasında soldan beşinci)


l smail Bey Gaspı ral ı'nın vefatının 50. yılı münasebetiyle 27 Eylü l 1 964'de lstanbul'da düzenlenen anma töreninde. İ smail Bey Gaspıralı'nın kızı Şefika Gaspıralı (ikinci sırada, sağdan ikinci). Müstecib Ü lküsal (ikinci sırada. sağdan üçüncü). Mustafa Baloğlu (ön sırada. sağdan birinci)


Müstecib Ü l küsal ve hanımı Emine Ü lküsal İstanbul Kadıköy'deki evlerinde ( l 980'1erin başları)

Müstecib Ü lküsal'ın kardeşi şehit Necib Hacı Fazı l ' ı n Dobruca'nın Azaplar köyündeki mezarı başında 22 Ekim 1 992 tarihinde yapılan anma töreni


Müstecib Ü lküsal 'ın 96. yaş günü münasebetiyle Emel Kırım Vakfı tarafı ndan Ü sküdar' da düzenlenen törende, Kırım Tatar Millf Meclisi Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu'nun kendisine takdim ettiği şeref pl.1ketini alan Müstecib Ü lküsal (29 Ocak 1 995)


Osman Bekmambet, Kırım Tatar Millt Meclisi Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Doğu Türkistan Türklerinin milli lideri İsa Yusuf Alptekin , Murat Yakupoğl u, Müstecib Ü lküsal, l smail Otar, Nurettin Mahir Altuğ, Sabri Arıkan

Müstecib Ü l küsal 'ın 96. yaş günü münasebetiyle Emel Kırım Vakfı 'nın düzenlediği törenden ( Üsküdar, ·29 Ocak 1 995). Soldan Sa.ğa: Kıtım dava5ı uğri.ıtıda uzun yıllar Romanya' da hapiste yatmış olan Müstecib Samedin ve Ali


Müstecib Ü l küsal ' ı n Gökbayrak'a sarılı cenazesi Moda Camii'ndeki musalla taşında ( Kadıköy/ İ stanbul, 1 2 Ocak

1 996)


Müstecip Ülküsal - Kırım Yolunda Bir Ömür (Hatıralar)  
Müstecip Ülküsal - Kırım Yolunda Bir Ömür (Hatıralar)  
Advertisement