Page 1


Mukaddimeyi Yapan iZIETTIN METE

MiLLiYEriN FELSEFESI

VE

iNANÇ

TORKLERDE ULUSAL

Içinde

26

TOrk matetekklrlnln

,..z••• vardir.

K.M0M1N ,��'�W KiTAPLilil . . .. .

••ı• ..

'

83fl

TÜRKİYE BASlMEVI 1942


Mukaddlme

c

MILLIYETlN FELSEFESI

»

Asırlarca müddet. fikri beşere tahakküm eden felsefi cereyan1arın bugün orz•·lliği dramatik manzara, tek ve mücerret bir felse­ -:feye değil. ôfaki bir mônası olan silôh altına alınmış felsefelerin varlığına altımetlir. Mazide cereyan etmiş olan hôdisalın, gerek bu­ günkü inkiı,;afa hcmüz ulaşamamış olması, gerek bu hôdiselerin munfasıl yani, ayrı zaman ve mekônlardo seyrelmiş bulunması, beşer fikrinin de ayni mahiyel ve isiikamelle inkişaf etmemesine ômil olmuştur. Fikri beşerin tek bir kalıbı olmayıp, başka başka çıkış nok­ taları olduğu ve binaenaleyh başka başka istikametler takip ettiği. sôbit olmuş bir gerçektir. Şimdiye kadar bunun aksini ispata çalışmış olan mütefekkirler, yani, fikri beşerin bir tek çıkış noktası ve bir tek gayesi bulunduğu iddiası, aslô ilimada şayan olmayan fikir sergüzeşlleridir. Her gün yeni bir maceraya müntehi olan beynelmilelci doktrinler, ·her zaman dikkat ve teyakkuzumuzu celbeder. Insanlar kürei arzı sardığı. Tev rat yazıldığı, Yahudiler Mısırdan koğulduğu. Halife Harunurreşidin Türk Parmak oğullarını mahvettiği, hukuku düvelin mahiyeti anlaşıldığı zamanlardanberi, beyneimiJel -aklın da. melafiziğin de, insaniyelin de neye delôlet ettiği anlaşılmıştır. Fakat. Malazgirdlerde Türk ulusal kültürüne çarpara k ön As­ yada darmadağın olmuş olan Ehli salip haydutları, Babil escretin­ den Keyhüsrevin hiınmetile kurtulan Yahudi ôlemi, Eyüp Salôhad­ dinlerin, Mustafa Kemallerin karşısına kılınçla çıkarnıyan ve büyük Türk Hun imparatorluğunu ancak kancık�kla. kahpelikle ikiye böle­ bilen korkak ve münafık insan sürüleri, hayat memat endişesile başka silôhlara sarılmağa, yani, doktrinler. nazariyeler uydurarak. milletleri aldatmağa mecbur olmuşlardır. Netekim, fikri beşeri asırlarca iğfal ederek, bu gibi insan yığın­ larını şimdiye kadar hıfzetmiş olan siperi seiko, Tevret gibi, Inci! gibi, uyuşturucu ve şaşırtıcı doktrinler, Aristo gibi mübtedi. Kani ve -Sipinoza gibi, Yahudi filozoflardır. ·


Türklük v• Türk üetünlüğünün. niçin hafızamızda bir kanun: katiyelile her zaman dinamik bir yekun olarak hazır bulunduğunu• anlayabilmek için. ilim ve fal54!fenin tarihi inkişaf ve ôlamşG mul telekkisi. ehemmiyetle dikkatimizi çekmektedir. Biliyorsunuz ki, felsefe tarihi doktrinlerle, meslek ve me:ıheplerle doludur. Bu fikir ve iddi� meddi ceziri, arzettiğim gibi bayraksız insan kitlelerinin hayat memat endişesind�n çıkıyor. Felsefenin, umumiyi idrake matuf bir beşeri tecessüs mahsulü olduğunu iddia eden filozof, ilmin hasbi olduğunu ileri süren ôlim ve mütefekkir, hakikatte, tarihte hiçbir sahife açamamış pallanço ka-· vimlerin avukatlığını yapmış oluyorlar. Ilim ve felsefenin, böyle bir gayeye matuf inkişaf etmeyip, te.. fekkür tarihine antrepolajik bir dram olarak takaddüm ettiğini, ye­ gône pusula olan tarih ispat ediyor. Aristodan ta 191 4 dünya savaşına kadar birtakım tarifler, prob­ lemler getiren ve Okyano&lar aşarak dünyanın her tarafına sarkan. skolastik haçlı nazariyeler, di kkati m izi ehemmiyet le çekım birer in� eelerne mevzuudurlar. Hôlô mücerret ve beşeri mevzu ve gayelerden bah seden naza­ riyeler; mezhep ve meslekler, son dünya kargaşalığı önünde ken­ di kendilerini halJetrneğe ve yerlerini gayri kabili inkôr bir fikre ter­ ke mecbur olmuşlardır. Bu fikre bugün her şeyin üstünde olan ulusal inanç mi syonu ulusal ülkü, ulusal gerçek denilmektedir. Filozofinin en çetin ve ciddi meselelerinden birini teşkil eden bu ulusal inanç problemine, kıymetli ve salô hiyetl i makalelerile Türk filozofunun dik:kat nazarını ilk defa çeken büyük 1 ü rk mütPfekkir� Hasan Ali Yücel olmu ştur Parlak surette ispat edilen hendesi davaların bile fevkinde olan bu inanç, Meselô Jan Darkın, Allahın yalnız Fransa kralına yard ım .

.

edebileceği fikri. frensayı tam iki asır dünya önderliği mevkiinde tu­ tmuştur. Fakat hemen yine kendi içinden zuhur eden Anatel Frans gibi adamlar, sadis bir zevkle Fransı7 inkilôbını ve onun kahra­ manlarını, yerin dibine batırmaktc ve Jan Darkın bu inancını yok etmek için, sanki Alman tonklarile ittifak etmekte gecikmemişlerdir. Bunun içindirki ; Bilhassa umumi harptenberi dünya miitefek­ kirlerinin teveccüh ettiği bu ulusal inanç felsefesi, koz m c pc !it doktrin -


5

'fer�. tezsiz, davasız, başıboş nazariy�l�re karşı silah altına alın­ -mıştır. Çünkü: Bir mill�tin varlığının mônôsını v� ülkü istikam�ini çiz­ m�k. başı dumanlı m�tafiziğe değil, ancak bir mill�t için var olan ielsefeye v� ulusal tarihe düşer. Ilmin hasbi olduğunu ileri süren mütefekkir, tarihi c�reyanlara sapa düşmüş bir safdildir. M�deniyet tarihi, ilimierin arnali zoru­ retler tesiri le doğup inkişaf ettiğini gösteriyor 1... cEski Yunan çoğrafyacısı Strabon bile, hendesenin Mısırda, Nilin ·taşmasile doğduğunu görmüştür. Taşan nehir arazi hudutlarını sular ·altında bırakınca, toprağın kadastresunu yapmak lazım gelmiş ve 'böylece basit hendese şekillerini vücude getirecek hatlar çizilm�k mecburiyeti hasıl olmuştur. Hesapla heyetin. gemici ve tüccar bir millet olan Finikelilerde terakki ettiğini herkes bilir. Pastör gibi bir ·adamın faaliyetleri bile, arneli endişelerle istikametini tayin etmiştir. Bu adamın keşifleri hep ipek böceğine ariz olan hastalıklara, ko­ laraya şarbon ve kuduza karşı miicadele etmek gibi ihtiyaçlara te-­ kabül etmiştir.» Bu noktaya işaret etmekteki maksadım, bir ilmin doğru ola­ 'bilmesi için, hasbi olmasına değil, fakat, bir millet için, var olmasına bağlıdır .. I limierin tarihi gelişmesi, bir felsefei ulô olmak iddiasında ·bulunan insaniyetci nazariyelerin iç yüzünü göstermekte, felse­ -fenin beşeri hikmetinden ziyade ulusal bir dram olduğunu ifade etmektedir. Nitekim, bugün hakikat namına baldıran içecek Sakrat­ lar değil. Buhtnassarlar vardır. Beniisrail kavminin umumi bir temayülü ve Babil escretinin •bir kitabesinden ibaret olan rasyonalizm, nevi şahsına münhasır inancı olan tarihi milletiere karşı silah eltına alınmıştır. Felsefe tarihinde gördüğümüz doktrinl�r. teoriler, problemler gerç"kten be­ şeri bir gayeye değil. hususi maksaliara matuf kaHelerden çıkmış tabiyelerdir ! Bütün bir insaniyeti ihataya çalışan rasyonelisliere nazaran, insan düşünüşünün ana hatları, ôpriyori olarak mevcuttur. Yani, ilmimize môna ve islikarnet veren prensipler, kablidirler. Aristodan ·itibaren makulôt namı verilen mefhumlar, zihnin bu bizatihi çark-


6

larını teşkil eder. Binaenaleyh ; bir Necidli nasıl ve neyi düşünebili yorsa, bir Malenezyalının da böylece düşünmesi mukadderdir. Yani demek isteniyor ki : Yer yüzünde milletler değil, insaniyel vardır. Işte Beniisrail felsefesinin tutturmak istediği dava budur 1' Fihteye bile, insan olalım insan diye bağırtan bu Ibrani tabiyesi, bugün MakyaveiJer önünde maskara olmaktadır... Cemiyeti Akvam masasında söz Kanliara değil. artık Viisonfare düşüycr! Binaenaleyh ; koyunlarını canavarlar yerken, çitler arkasında havlayan çoban köpeği gibi ne mücerret bir felsefe, ne de bundan daha başka birşey ifade etmiyen Aristo mantığı artık mevzuubahs değildir 1. Her türlü ı:ılusal gelişmeye asırlardanberi mani olagelmiş olan bu Yahudi felsefesi, skolostik mantık, hak, adalet. insoniyet gibi mefhumlar, münofık insan yığınlarının bir dalovereşinden başka birşey değildir. Koca dunyayı mücerret aklın kategorilerine kapatmak ve hôdi­ satın maveresına sürüklemek isteyen rasyonalistler, niçin bugünkü fizik ve riyazi meselelerin hallini asırlardan beklemiş ve niçin 1914 lere, Ehli salipiere rnani olamamışlardır? Aklın, kendi kendine işleyen otomatik bir çark ve beşeri pren­ siple ri olan bir varlık olmadığını, milletler ruhiyatının takip etıiği isti­ kamet, örf ôdet, gibi farklor da göstermektedir. Bir diyapazon gibi bütün beşeriyele şômil bir felsefe ve ilimden bahsetmek, malihulyadan başka birşey değildir!. Beniisrail kavmine tek Allah fikrini ilham eden, hakikaten, tek felsefe zarureti değil, işaret ettiğim gibi, hayat memot endişesidir. Netekim Beniisrailin mülhem olduğu tek Allah, onların c hfad ı olan Sipinoza ve Dekart felsefesinin tahlilinden de çıkar. Maksat, bütün insanları tek ve mücerret bir kalıbo sokmak, ve milletleri uyuşlurmaktır. Fakat, hakikolte bir dönmeda kı p olon bu. kolıba, yalnız safadil milletler düşebilmiştir. Beniisrail kavmini tek Allah fikrine ulaştıran. tek felsefe zarureti değil, sırf hayat rtıemat endişesi olduğunu, Tevratta mevzu olan emir ve nehyilerden istid­ lôl edebiliriz. Beniisrail kavminin, en yüce ve necip bir kavim oldu­ ğunu, binaenaleyh bu kavme hürmelte kusur �tmenin neticesi, Nu­ hun gemisine binernernek olduğunu, Ahdi etik, açıktan açığa ilôn -·

.


7

etmektedir. Binaenaleyh. Tevrat gibi mukaddes ve bitaraf olarak ta­ nınmış kitapların bile, hakikalte, tarafkir olduğunu görüyorüz. MilôHan üç buçuk asır evvel, yani, hadisatın henüz inkişaf et­ memiş bir çağında geldiği için nıcızur görebileceğimiz Aristo. bugünkü acabacı mantığını ortaya koymuş ve islam felsefesi üzerinde tesir ederek, Ebülferaç, Farabi, Fahreddini Razi, lbnirrüşd gibi alakadar­ lar bulmuş ve beş asırdan fazla bütün Islam aleminde hüküm sür­ müştür. Yine 12 nci asırda Endülüs ve Sicilya medreseleri vasıtasile Garba Garkarak, müsbet ilimierin inkişafına kadar yani, Rönesans ortalarına kadar devam etmiştir. Kent, makulelere ait tetkiklerinde, idrCık izahında Aristodan mü­ teı;ıssir oldu. Fakat Kantın bize arz eHiği heybelli nazariyesinin bu­ rada tekrar bir tenkidine girişrnek istemiyorum. Ilmin tarihi geliş­ mesi, onun terkibi apriyori katogorileri altında sıraladığı en esaslı mefhumları, mekanı, zamanı, cevheri illiyeti birbiri ardınca yıkarak, Kanla zaten makus bir şekilde cevap verdi. Bu asırda çok görülen umumi zihincilik ve mefhumculuk te­ mayüllerinde yalnız Aristo değil, bir türlü millet �lamamış olan bu münafık insan yığınları da tesir etti. Bakonların karşısında bazan kendi kendini halleden ve bazan da yeni Aristocular sayesinde osırlar aşmağa çabalayan bu skolas­ lik mantık ve iki yüzlü doktrinler, Conk bayırlarında yırtılarak, aslı inönlerinde, Murat dağlarında yazıldı.. Bugüne kadar hüküm sürmüş olan yahudi tarifler ve hiristiyan mütearifeler, ortodoks ve katolik kaziyeler her tarafta baş aşağı gelmektedir. 1 914 e takoddüm eden su ri mantık ve umanist na­ zariyeler, yalnız, ilmin tarihi gelişmesi karşısında değil. aynı za­ manda içtimai şE!niyet, tarihi kader önünde de bocalamaktadır. Her an çıkan yeni bir mesele, ve milletler tarihi. ne Aristo mantığının kıyas ve taıammunlarile, ne Harnilton cetvellerile ne de aklın bu mücerret ve cihanşumul kategorilerile izah edilemiyor 1. Bugün dünya kargaşalığı ve tarihi, hakimiyelin bir timsali olan yüce Türk milletinin verdiği meydan muharebeleri, Dumlupınarlor lnönleri bu mantığın yeniden yazılmasını gerektirdi. Çünkü : ocıki mantığın kıyas ve istidlôllerine rağmen, büyük Türk ulusu Haymorıu ovasından ta Akdenize, iki saaHe inerek, kağnılarla, tankların arkuuın


8

dan ulaşmış ve Avrupa allamesinin olamazlarını Metris tepelerde kırk ikilik bir top temakasile altüst etmiştir.. Eğer m ücerret bir akıl, ve yalnız bir felsefe mevzuubahs ol­ saydı ne Şark meseleleri ne Ehlisalip sergüzeştleri olmazdı demiş­ lik.. Halbuki, orta zaman hristiyan ôleminin en insaniyetçi popasiarı bile bu Ehlisalip haydutlarının macerasını anlatırlarken, bizimkiler şöyle kılıç salladılar diye utanmadan öğünüyorlar. Binaenaleyh: teessüf olunur ki. mücerret akıl ve insaniyel ül­ küsü bir fecri kôzipten daha ileri gidemiyor ı Escsen u mumi tevazüne yani, bir beşer panteizmasına herşey­ den evvel kemmiyet manidir ı Yani, eğer bütün kıtalara adam oğul­ ları müsavi olarak taksim edilmiş ve çoğalıp azalmak kanunundan serazad kalmış olsalardı, belki ozaman ancak mihaniki bir tevazün teessüs edebilirdi. Halbuki bu tasavvura bir taraflan bu kemmiyet farkı, diğer taraftan da gayri mütecanis zaman ve mekônlarda gayri şamil olarak tevali eden tarihi cereyanların keyfiyel ve sen­ tezi manidir 1. Mill�tler arasında yükselen sedler, bu gayri müsavi olarak başlama, ve tarihi kader gibi müterafık ve mudil ômiller tarafından çekilmektedir. Binaenaleyh, ciddi bir mütefekkirin vazifesi bu oluşların insani bir gaiyeti olup olmadığı değil. fakat bu asil ve mukadder macera­ da önderlik davasının hangi millet tarafından açılabileceğini göster­ mektir. Umumi harptenberi dünya m ütefekkirlerinin, önderlik davasının ancak kendi milletleri tarafından açılabileceğine dair birçok sebepler bulmağa çalıştıklarını görmekteyiz. Fakat, tarih, önderlik vakasının ancak Türk milletinin ulusal vicdanında tecelli etmiş bulunduğunu, binaenaleyh, bu davayı sürmek hak ve salôhiyelinin ancak Türk milletine \ erildiğini, asırlardanberi tekrar etmektedir. Evet, önderlik vakası, ömrü hilkatle başlıyan ve asırlar aşarak en büyük kavgaların koptuğu lnönlerine kadar tabiat kuvvetlerile göğüs göğüse gelen bir milletin varlığında tecelli edebilir 1.. Tari hi n her çağında savaşmış, Ergenekonlardan çıkmış ve fikri beşere ön­ derlik ederek bugünkü reformaları, rönesansları hazırlamış bir mil­ letle, yıldızlı semaların altına. hakka. hürriyete. intibaha onun arka·


9

�ından yürüyerek ulaşmış milletler, ayni hak ve salôhiyetle ayni davayı açamaz Büyük Türk ulusunun, tarihin derinliklerinden yücelerek, zaman ve mekan içinde çizdiği baş döndürücü mahrek, hangi milletin, hangi Romanın, hanği i slavın adımlarile katedilebilmiştir. Yeni mantıkı. Cenk bayırlarında yazan yüce Türk ulusal inancı, asırlerdenberi göğüs göğüse gelmelerin, Melezgirdierden akseden borazanların, Oyvar kalelerini titreten köslerin ve Alp dağlarından ·aşan okiarın sadme ve aksi sadalarile gelişmiştir!. e>nderlik vakası, işte kendisinde kırk ikilik bir top tarrakası taşı­ yan yüce Türk milletinin ulusal inancında tecelli edebilir 1.. Fakat her milletin tefekkür tarihine yaptığı gibi, Türk tefek­ kür tarihine de tesir eden münafık nazariyeler ve skolôstik mütea­ rifeler, dönme tarifler bellerinden kırılmadıkça, bu ulusal inanç felsefesini anlamak maalesef çok güçtür. Hala orta zaman hristiyan tefekküründen hareket eden ruhi­ yatçılar, şuur, irade gibi psikolojik vakaların sebeplerini, rasyonc­ listler gibi, sabit ve ôprıyori zannediyorlar. Bu suretle insanlar ve delayısile milletler düşünüşü arasında bir vahdet. ayniyel tevehhüm ·olunuyor. Yani veraset, terbiye ve tarihi cereyanların milletler ruhi­ ·yatı üzerindeki tesiri atianıyor !.. Böyle bir düşünce tarzının da şüphesiz şöyle bir neticesi ola­ ·bilirdi. Bir insan veya bir millet, hangi tarihi cereyanı yaşamış olursa ol�un, şuur ve iradelerde tahavvülôt, yani bir yükselme veya elçalma . olmaz. Halbuki : Bütün psikolojik vakaların bir itiyatlar silsilesi, alışma olduğu. akıl şuur, irade gibi vakaların daha yük­ sek, yaratıcı mertebeleri tanzim ve tertip edilebileceği. daha afaki ·bir vaziyete konulabileceği Vatson, Gernap gibi pehaviyoristler ispat ederek, psikolojiyi statik telekkiJgrden kurtarmışlardır. Milletler, bu yeni ilmi iddiadan istifadeye. dualist ruhiyat yerine yaratıcı bir psikoloji getirrneğe savaşmaktadırlar. Aklın, hayata in­ ·tibak maksadile yapılan aksiyonların bir heyet mecmuası olduğunu kabul eden mütefekkirler, bir takım noktai hareketler vazetmek suretile de adam sendeci bir psikoloji yerine. müteal bir zihniyetin yeni ve daha yüksek bir telCıkkinin muazzam me�anizmasını kur­ ·moğa çalışıyorlar. Eski ruhiyatta, buna imkôn yoktu. Zira: Biraz ••


lO

evvel arzettiğim gibi. psikolojik vakalar, kabli ve sôbit sebeplerle izah olunuyordu. Akıl ve psikolojinin bu şekil izahı ise, ancak bayraksız· ve tarihsiz insan sürülerinin işine yaradığını arzetmiıştim. Tari hi kader ispat ediyor ki Bir milletin vasıl ·olduğu netice . Tarihi hatıralarile mepsuten m ütenasiptir. Yani çarpışmcımış veya çarpışmak fırsatını bulamamış insan kütleleri!ıin iradi intikalleri. sa­ vaşmış milletierin iradi intikallerinden çok aşağıdır. Bu noktai nazar; bir milletin bir akşama kadar nasıl birden y ükselivereceğinin ip uçlarını vermektedir.. Bunun için, psikolojiyi dualizmden, aklı rasyonalizmden kurtar­ mak kôfidir. Bir tenbihe mukabil nasıl fiziyolojik bir aksülômel vu­ kua geliyorsa. bir telekkiye mukabil de yeni bir pisikolojik aksül­ amel husuleogelir. Yani balta! ve kozmopolit tarif ve telekkiler ye­ rine, yaratıcı mefhumlar vazederek, yeni ve ulu bir pisikolojiye mün­ tehi olunabilir. Hakikaten. refleks hareketlerin tahlili. onları iradi ha­ reketlere bağlayan intikelin ne olduğunu gösterrneğe kôfidir. Bunu fiziyolojik bir hôdiseden hareket ederek te tesbit edebiliriz. Refleks­ ler; umumiyetle gayri iradi bir aksiyondur. Yani, fiziki bir ten­ bih nasıl fiziyolojik bir aksülômele tekabül ediyorsa. herhangi bir· telekkl de pisiko�i_k_�ir. aksül6�����j�kQ_bGf eder. �jn�enaleyh. acabacı bir mantık. kozmopolit bir felsefe. dönme bir e..slE?biyat yerine­ hamle�i ve ina�cl-ol�n fel�ef�_yi, ilmi. getirebiliriz. Mehmetçikle be ­ rab�!:�y-ür ek -edebiyatı, Tük ulus�l_ inan��_ı iz_c:ıh e���iye­ cek felsefeyi. Türk slira·t ve. hamlesini -anlatamayan ôlimi . biz de-- · · anlamayız !. -DI�sal inanç, taiim ve terbiye ile. telkin ile gelişir ve yükselir� Binaenaleyh; pisikolojinin istikbolini. yabancı doktrinlere. acabacı ve mütereddi Aristo mantığına münafık ve garezkôr mezhep ve naza­ riyelere değil. oklitl<?rini. Lojandırlarını. Puankare gibi ôlim ve Lord Gürzon ·gibi pelaikacılarını daima yenmiş olan Türk ulusal inancına bırakıyoruz !. Bütün hareket noktamız ve fikri sabitimiz. bu ulusal· inanç, bu milliyelin felsefesidir 1.. �inaenaleyh; biz kôğıtlarımızı tezsiz edebiyat, ve ko7mopolit ilme_ dgğiL .J<�yg_gcı b.!r ��febjyc:ıt. jddiC;ıÇı- bir felsefe iC;:iiı_�arcayabiliriz! •

__

�"Y_��iy��

_

_

·

-------

-

· .

-

-

.

-- -

-

. .

..

..

--

-

•.

Bir dava. bir mesele önünde kolaylık veya zorluk mefhumla-­ rının bütün milletlerce ayni şeyler olduğunu, hiçbir psikolog veya mü-


ll

verrih iddia edemez. Böyle bir ga.flet ancak Riza Tevfik gibi bed­ h ahiarda görülebilmiştir. Işte yüce Türk ulusunun bazan bir husumet dünyasına karşı değ­ nekle savaşarak gôlip çıkması, bu engin tarihinin bir gerekmesidir !. Binaenal�ytı}_T._ü!_�_�gt�f�k�_r_i �<:]S_ıLv� neyi �üşürı�çeğinL&rk­ �.!_ Dür_kb_cıy_rıı_�aı:ı__�_eğil, �en� i Jı:ırihin_�_'? n .S.!:l�a�_ kt!!:_l.. Yarınlara, huşula, maverasında bulunduğumuz m ev'ut istikballere< Avrupanın arkasından değil, doğrudan doğruya adım alacağız !.. __

En yüce hedeflere, Sakaryaya, Lozana nasıl doğrudan doğruya adım attıysak 1.. Fakat itiraf etmeli�ir ki : Ziya Gökalp Bey ve tanzimat­ çılar davayı yanlış açtılar .. Avrupalılaşmak, muasırlaşrnak hülôso leşmek ve laşmaklarla devemteden bir hareket, bizi toklitçi yaptı� Kop<!rnik nazariyelerini, Kepler düsturlarını kabul etmekle ne kaybe-· deceğimiz soruluyordu. Halbuki bu !aşmak ve le�meklerin, Kent der ki, Durkaym söylüyor ki !ere müntehi olacağı hesaplanamadı. g�kalp .§_eyirı . v�. tanzimatçıların fikirl�riniıı ülyiyt=Jine ş üphe yoktur. Onlar �a memJ�k�t ve. .mill�t gş_ki!� ç!rp]r:ı�!Lc:l!:· Onlar da bE�lay�k --�;r ��gey__ QI_ırıQğa __çal,ıştılar. Fakat dava yanlış açıldı, netekim biz bunları �eninceye kad_-a___r,______ başk�l�r; çıktı.._ __________________ ______________ Avrupa ikı aramızdq_ r!l�YZ.Y.U _bı;ıbs..ol g[l_gir b�_ll.k...Qş_!!]ık teknik farkını yok etmek için, vazedilen leşm���-�!l!!l.E�_.hareket !!�t�sı. her tarafınd_9!1__9�ğr_ll___ �_i_r_ .!c:ı�iy� c:ıl�rıı_c:'! !. Tari h in en yüce maceralarını sürmüş ve yaşamış olan bir ulus, niçin bir günde iki asır birden kctedivermesln, niçin öğleye kadar mesela ingilterevi geçivermesin ? Niçin ihtimaliyet. kantom ve termo­ dinamik nazariyelerini Türk filozoflar, Türk ôlimler kurmasın?.. Kepler d üsturlarını bulmak, Sokaryayı yaratmaktan daha mı zordur?. Hafı­ zamızda dinamik bir yekun olarak her zaman hazır bulunan ulu bir mazi önünde, ayakta durabilecek hiç bir acaba ve hiç bir olamaz hailesi yoktur. Türk m ütefekkirlerine hitap ediyorum !. Tan klarile di­ ritnotlarile bütün bir dünya husumetini Sedilbahir sırtlarından başaşa­ ğı nasıl yuvarladığımızı unuttunuz mu? En mağrur d üşman olaylarını, teknıe ile değnekle Kocatepe sırtiarına seren büyük Türk millc;ıti değil mi? __

__

----·----· --- ···--

··--

__

__


l2

Leşrnek ve !aşmak fikri teknik ihtiyaçlardan doğudu. Yani doğ­ rudan doğruye ihtiyaça karşılık gibi geldiği için, niçinsiz ve çünkü­ süzdü. Netekim, Gök Alp &yin felsefesine Oürkaymın içtimaıyatı ve bilhassa kıymet ve şe' niyet hükümleri hakkındaki fikirleri tesir eHi . Ziya Beyin kanaati, gü��el_ik h_ay_cdın _t��_!VV�� �e!.LY�_b_un�Qn -çıkan prensiple�in. m��,i- bir neticesidi. Fakat. filozofun vazifesi. şar­ .kın be�rr.i�de�- k9Ç�rk�n -garbın .iz�ine, garbı� izminden u;aklaş;k�� :şOrkiiı-l:lezmlne düşmek değildir._ -. -- Bi�aenaleyh. o mütefekkirlerin hüsnü niyet ve fikirlerinin ulviye· tine rağmee, teşebbüsleri makus neticelerle biHi. Yani battat Os­ manlı ruhile Dürkhaym arasında bocalayıp durdular. Tarih. derin ve şômil olan emir ve nehilc:lin heybetli bir şuuru ve tükenmli!z bir Okyanusudur. Bir taraftan baHal ve lsagocu Osmanlı ruhile, diğer taraftan hilkatle başlıyan tırihini, Mondros adasının önün­ de bekleyen bir tekneye sığdırmak isteyen husumet dünyasile sava­ şarak, ulusal hakimiyet ve istikl61i önünde dünyayi dize getirmiş bir millet, elbette her davayı açmaktc haklı idi. Tarihi böyle hercü mercetmiş bir millet önünde, Avrupayı taklit etmiyelim de ne yapa­ lım denemezdi 1. Güneş manzumesini mahrekinde çevirecek kadar derinden akan bu Okyanusu, asıl ve mukadder macerasına 1 91 9 da başlaya­ rak, lnönlerinde Aristoyu, Lozanlarda Venizelosu halletmiştir. Bu ulusal inanç sırrına erememiş olan tanzimatçılar, haddi za­ tinde birbirinin ayni olan kaidecilik ve ananecilik mGnakaşalarile işi uzatmışlardı. Muhafazakôrlar mevcut koideleri lôyetegayyer hakikat­ ler silsilesine idhal ederek değiştirilmesini istemiyorlar, cezriler ise. kai· deleri kabul etmiyenleri miirtetçilikle itharn ediyerlardı. Ç_!i_r:!_�--h-�� i_�i tarafç� da kaidP, zamanların fevkinde ve muhitlerin haricind'? kai_m binefsihidir. (Kaide} daima ayni şeydir. ----T�kômülün s�reksiz ve _mütereddi bir vakfesi gibi addolunmayıp. C_(]lll_�� sabit bir ( �_yn_) addolunduğu anda, cansız bir kadit halini alır. Çünkü kaideler oturdukları yerde kalan munfossıl tak: litle�di;�-A-;;��;ı�r i��� . ibd�- -ve hamle demektir. Çünkü: anoneler,_ f!lU.ht;l�jı!'.lc:ı_rı_�ir.k_i�ite zevı<?_bcm etmiş _bir maziye, !Jrka_dc::ı_ı:ı_ ı:rı!!hO.r� bir kuvvet gibi iten tarihi bir cereyandır. Diğer tabirle, anane­ ı;;;-bir �iileti�--��rihi hatı�a ·: ahlak, namus, kahramanlık gibi Qn y�s�[�fiki_r �ôbitlelliii�ı.: ·

_

_

·

-

·

-

---

-


lstiklôl savaşında bütün düşmanlarımızı. Mondoros adasının. önünde bekleyen tekneye bu tarihi hamle ile bindirdik 1. Binaenaleyh: ciddi bir mütefekkir, suri bir escret olan kaideleredeğil, tarihi hatırciara inanır. Yani ulusal mabadültarihe, bu arkadan gelen itme, hamle ile çıkılır 1 Tam bir izah ı için ciltlerle k ita p isteyen bu dava, bugün her millet tarafından açıfmıs bulunmaktadır. Bütün eyvallahçı ve adam sendeci ahlaksız naza riyelere statik kaidelere, ecnebi hurafelere-. aman ve meydan verilmiyer ! . Bir ataJet ve avutma felsefesi olan kozmopolit m efh uml ar dimağlardan kerpetenle söküliip atılıyor!.. Ne Tevratı. ne Brohmanı, ne lsayı dinleyen var. Koyunlarını kurtlar yerken, çoban köpeği gibi. çitler arkasında havlayan metafiziki kozmopolit nazariyeleri geri çevir iy o r la r. Şimdi­ felsefe d em ek kışla demek, felsefe demek yenmek deml'k, ilim demek tepelemek demek, edebiyat demek, susturmak ve yıldırmak demektir !.. Binaenaleyh, milletler arasındaki sed ler, labiat kanunları kadar serazat h üküm sürecek ve ebediyen yühelecektir. Umumi oluş, yarınlara Eflatunlar Spinozalar değil, dôralar, Makya­ veller a rzetmeğe vazııhamildir. Kavga ebedi ve mu ka dderd i r lnsa_!l­ _ ygl!;ırL iç.in. deı;Jil. .Q.ı.ı.__Q_q.. lar parlak su��tte l��� -�9_ijgn_Jıruıdc.s.�� dq voları n fevkinde olı:ın _ �_ı:ihi!cıtıraJgr, ve bir. takım l<!"Lf'Dgt_b.Okümjgrl na�ı�_cı__yaşıy�;:-·�-e-�lüy��_cı�:-_ - -Kozmopolitlerin her fırsatta isti h za edegeldikleri bu k ı y m cıtler, hafızamızda dinamik bir yekun olarak her zaman hazır bulunacaktır. Bizim için, bedahe!_� mÜn(]�E5.�-��ilemez_ <:) l_c:ııı VC] r_lık, Pek.o._r­ t�ı-� ArislQn_!l!!_f!lan��� d_'?ğil. .�Q..c.li�����!.n ta!:;ii \:ıkkanul'l_ kaJiyeUe bize telkin et!iği Türkçl!J.Q.ğfuı.f.?lsefesi_ciir, .Suri manltğın r_es_mdtLÇi dg­ ireye ancak hafızasız mütdekkirlerle kQ..�ffiQ.P.O.liL��.sığQ.bilicl. Fe! şefc-nin, kuzularını canavarlar ka[>ı�ır.�.!IL- citler.__gr.kas ında h avl ay a n bir çob�n köp � g_i�qı�_9.�.!.1'l.���-iz.ahım_ı:r.iihlakbd Tili:lc �ütefekkiri��ı;;��;,k�n. bu büyük Türk rrıii!gtinin Akdt;ni�e ç:öJ-eceği dah<i-Ç"OJ(:�ş_��eri -�Q . ş!,:,"��-!��Y'?..�Şak_cm- a de ma_ğ lOp 4i!Q�C:(!ği � daha çok lcıi� ()rc;lar y_�jy1q�ygygJler yardır. ----ışte"T� rk lüğü n tarihi mukadd eratı ve ulusal in anc ı bu ülküdür! .

\

.

.

,

.

.

_

__

·

.

___

__

.

İzzettin Mete

.


�\4

MILLi FELSEFEYE DOLiRU Ben neyim? Nerden gelip nereye gidiyorum ? Niçin ve kimin için varım ?. Bu sorular, yer yüzünde insanlığın var olduğu ôndanberi kafa­ >'larımızın içerisinde büklüm, büklüm olup çöreklenmiş bir yılana .benziyen istifham işaretleridir. Külti:ır ve bilgi dereceleri ne olursa olsun bu sorular, düşünme kudretine ermiş her dimağın ezmeye ve eritmeye çalıştığı birer demir leblebidir. Dağ başlarında arkadaşları koyunlar, kuzular, d üşmanları kurt­ lar. canavarlar olan bir çoban bugün de tahta parça!arına veya hayvan kafalarına tapacak kadar medt?niyet düzeyi gcıri olan bir ·vahşi bile bu soruların ezici sıkıntılarını duymaktan kurtulmuş -değildir. Ferd, ölüm denen, ôkibetin bir gün kendisi için de gerçekleşe­ ·ceğini bildiği dakikadan başlıyarak iyi kötü, sistemli sistemiz, akla uyar uymaz bir görüşe sahip olmaya başlar. Bu dünya görüşünü elde etmek bir felsefe yapmaktır. Resmen kendisine filozof dediği· miz insanlar, felsefe yaptığının farkında olanlardır. Bu itibariodır ki, insani konuşan, gülen bir hayvan diye değil, felsefe yapan bir ya­ ratık diye tarif etmek isteyen büyük adam, yanlış birşey söylememiştrr. Tek tek her insanda bir insiyak kuvvetile var olan bu geniş d üşünüş kabiliyeti. terbiye edilmez, yahut yanlış yolda inkişaf etti­ rilirse bu kötü telôkkilerin sahibi olan fertler, dahil oldukları kitlenin varlığını bile tehlikeye düşürecek bir hayat tarzına bağlanırlar. Onun içindir ki, yeni bir hayat kuran milletler, münevverleri vosıtasile halkın çürümüş, kokmuş eski inanışlarını tazelemek mecburiyetinde­ dirler. Escsen yaradılışı çok gerçekci, doğru ve açık yürekli olan ·Türk halkına son asırlarda fena telkinlerle aşılanmak istenen ( ey­ vallahçı) (bana neci ) ruhun zaman zaman kötülüklerini görmüşüz­ ·dür. Bu infiradcr kendini düşünücü, aldırış etmeyici görüş ve duyuş, ,riyakôr şeylılerin, düzenci hocaların yapmak istediği afyonlu bir


ıs

f�lsefedcm başka birşey değ i ld ir lrıkılôp Türk iyesinin bütün bu iman ve duygu meselelerinde ileri sürdüğli or.a fi kirlerin sistemli bir fel­ sdesini yapmak. bugünün Tül'k müm>vwrlerine d üşen esaslı vazife­ lerelen biridir. Bu g örü ş ve düşü nüş sisteminedir ki. ben milli felsefe diyebi lirim. Bütün tarih b oy un c a canlılık, hc:reket. ve faaliyet örneği olarak gelen, doğmadan ·ö nc e var olduğu kadar öldükt en sonra da yaş ,yacak olan büyük kitle uğruna can vmmı;siııi bilen ve bütün kı.:vvetlerıni bu ereğe yünelten, Türk ruhunu, bir hendese intiza mi l e .

.

sistemleştirecek bir felsefeye muhtacız. Kant, Alman cemiyeti için bu işi yapan bir mütefekkir tipidir. Felsefenin esası. vazifedir. W. James pratik Amerikan ruhunun en yüksek bir ilimi; halini ( prağmatizm) ile inşa ettiği içindir ki Ame­ rikalıların ve bu yolda dünyanın en bı.yük filozoflarından bi�i ol­ muştur . Böyle bir felsefi esas ortaya konmadıkça. bilhassa pratik ha· yatta büyük hamleler olamaz. Başta yazdığımız soruların cevapları demek olan görüşler, her ferdin kaftısında billür parlaklığile vuzuh kazanmedıkça edebiyatçının kalemiden süpheler, karışık fikirler, ressamın fırçasından boğucu gölgeler, ruh sıkrcı şekiller; heykeltraşın demir çubuğundan güzellik namına acubeler çıktığı gibi köylüsü asırlar önceki inanlarile tevekkül kapısında köle, memuru bu işleri düzellecek ben mi kaldım diverek vurdum duymaz bir adam; ome­ lesi gündeliğini ortırmak için sağdon ve soldan gelen ilham ve te­ sirlerle cemiyete kafa tutuan bir yurddaş olur. Türk milletinin felsefesini yapmak isteyen için tarihi, fikri, ferdi ve içtimai bütün unsurlar hazırdır; Son çeyrek asırlık vakaları, Ça­ nakkale müdafaasından büyük zafere ve büyük zaferden bugüne kadar, derin ve ihatolı bir bakışla gözü önünde canlandıran ve ta­ rihin diğer safhalarında yaptığı medeniyetler ve gosterdiği fedakôr­ lıkları kitap yapraklarından kalb sayfalarına intikal ettiren bir Türk mütEfekkiri, milli felsefemizin, bu muhteşem fikir binasının temel taşlarını koyabilmek liyakatini kazanmış olacaktır.

Hasan Ali Yücel


16

FELSEFENIN MILLIYET! VE MILLIYETlN FELSEFESI Bu kelimelerin yanyana gelmesi kulaklarımda garip bir inikôs. içimde ôdeta bir lztırap yaratıyor. Felsefe ve milliyet... Insanları birbirinden ayırmak hususunda en önemli ve canlı sedleri yükselt­ miş olan c milliyet • insanların şüphe ve tereddüt hislerini bıraka­ rak, �yrılıkları ve düşmanlıkları unutarak, bir araya toplanabile­ cekleri felsefe sahasını da hükmü. altına alacak olursa insanlar arasında k�ndimizi kard�ş hi$Selm�ğe nasıl. imkôn bulacağız? Felsefeyi ne mô�ada anladığımızı �ir düşünelim. Felsefe ancak muhtelif insan bilgileri üzerinde akıl ve muhc;ıkemenin vücude ge­ tirdiği bir seı:ıtez Qlabilir. Felsefenin bu mahiyeti bizi tamamen objektif bir dünyaya götürür. Felsefeye temel olan bilgilerin yegône kaynağı ilim olmak icabeder. Başka herhangi bir şekil ve mahi­ yetieki bilgiler felsefe binasına sokulması caiz olmıyan malzeme­ lerdir. Onları mabadüttabiaya bırakabiliriz. Fakat felsefeyi ancak objektif ilmin o gün için bir hakikat ve realite olarak bize arzettiği fikri futuhata istinat etlirebiliriz. Milliyet duygularını ifrata vardıranlar ve bir hastalık yahut afet şekline sokanlar ilmin bu yüksek ve kudsi bitaraflığına da el uzatmışlar, ilmin ancak « milli • olabileceği iddiasını ortaya almış­ lardır. Fakat ilim, kudsiyelinden uzaklaşır ve kıymetini kaybeder. I lim, mahiyeti iktizası, cihanşumul ve objektif olmağa mecburdur. Çünkü ancak böyle bir bilgiye ilim adı verilebilir. Her memlekete göre değişecek bilgiler bütün insanlar için bir kıymet teşkil et­ mekten hali kalırlar. Milliyet hisleri ve mülôhaza.ları ilim ve felsefe hudutlarının dı­ şında kalırlar. I lim ve felsefenin sert ve ciddi mabedine yüzlerini sürmek isliyenler oraya evvelden peyda edilmiş bütün fikir ve ka­ naatleri terk ederek içeri girebilirler. Felsefenin milliyetini tasavvur­ dan zihnim acizdir. Milliyelin felsefesıne gelince: Burada felsef� tôbirini ancak pek geniş bir mônada kullanmak şartile bir milliyet felsefesinden bahsa imkôn vardır. Fakat felsefe bukadar umumi bir şekil de kabul-!pct lirse hakiki mônasını kaybeder. Felsefe düşünrneğe başlıyan insanlarla birlikte doğmuştur.


17

Fakat milliyet ancak dünün evlôdıdır. Bugünün hem sosyeto2ler içinde hem sosyeteler arasındaki münasebetlerin en ateşli bir pren­ sibi ve rehperi haline gelmiştir. Felsefelere hôkim olan akıldır. lman dinin tenıelidir. Milliyet daha ziyade hissiyola dayanır ve insanlar hislerine bir akıl ve mantık cilôsile hususi bir prestişe bir otorite vermek sıkıntısından kendilerini kurlaramazlar. Onun için, mil­ liyete bir felsefe icat ettiler. Yani milliyet duygularını her türlü ilirazın üstünde, makul ve sağlam göstermek çarelerini ara't:lılar. Halbuki insanlar doğru buluşlarına değil hislerine uygun gördükle­ rine inanmayı tercih ederler. Bunun içindir ki felsefe sahasına yükselebilenler azdır. Çoğu yarı yolda kalır. Bundan dolayıdır ki felsefede bir milliyet buluna­ bileceği zan olunmuştur. Felsefeyi milli hedefler uğurunda ôlet etmek isliyenler onu da hissiyalın ve ihtirasatın hükmü alhna sok­ mağa çalı:;;tılar. Ne felsefede milliyet vardır. Ne milliyelle felsefe.

Hüseyin Cah it Yalçın

MilLIYETlN FELSEFESi Fertler arasmda hukuki müsavat arayan liberalizm ve iktisadi müsavat arayan komonizm, mücerret insanın haklarını ve menfa­ atlerini gözeten iki nazariyedir. Liberalizm de, Komonizm de, bir milleti millet yapan sosyal şartları hiç birini düşünmüş değillerdir. Ikisinin de gözünde insan cemiyetleri, aralarında lisan, hukuk, eko­ nomi, estetik, ·coğrafya, iklim ve tarihi kader farkları olmıyan, bir kalıptan çıkma, aynı hukuki veya iktisadi vetireler içinde inkişafları zaruri. sadece müşterek şartların emrinde menfaal ve istihsal kütleleridir. Bu iki nazariye de insanı reel şartlarından tecrit ederek, sade­ ce müşterek ve umumi vasıfları içinde mutlak ve mücerret bir mefhum halinde görür. Insan cemiyetlerini reel tekômülleri içinde müşahede altına alan şosyoloji böyllil bir mefhum tanımıyor: lçti­ mai morfolojinin tayin ettiği tiplerden birine dahil olmıyan, mutlak ve mücerret bir insan cemiyeti yoktur. Hart, Klan, kabile iimmlll F

:

2


18

veya millet.. gibi şekillerin dışında, kütlelerin umumi karakterlerini . aramakle dayan bir sosyoloji. ilim haysiyetle mevcut bile olmamıştır. Tarihi sosyoloji. bize, insan cemiyetlerinin tekamül ettikçe milli üniteler halinde billurleştıklarını gösteriyor. ôyle ki, milletler ara­ sında temas, anlaşma ve sevişme imkônlarını artııran teknik inki­ şaf { şimendöfer, otomobil, tayyare, telefon, radyo... ), bir yandan enternasyonal ve beşeri ruhu kuvvetlendirirken, bir yandan da milletleri eskisinden fazla taazuv e!tiriyor, milli benliklerini kabartı­ yor. Çünkü milletler arası ( beynelmileli temasların ve münasebet­ lerin vücudü.. elbette bu milletierin vücudüne bağlıdır. Milletler ol­ macian c milletler arası ,. mefhumu bile teşekkül edemez. Bugün insan cemiyetlerini ancak içinde yaşadıkları reel millet çerçeveleri içinde tanıyabiliyoruz. Bu çerçeveler arasındaki milli katogori farklarını hesaba katmıyan ve hepsi için müşterek bir ideal planı içinde idare sistemleri kuran bir ideoloji, liberalizm veya kominizm, insan cemiyetlerinin en gerçek şartlarını ihmal etmiş ol­ manın affedilmez ilmi hatasına düşmüştür. Reel planda millet evv_el gelir. insan sonra; binlerce yıllık ağır bir teka'!lülle tarihin önümüze koyduğu bu planı mücerret ve ideelci nazariyelerimizle yıkmak mümkün değildir. Buna tam manasile ideal bile denemez. Hareket noktası reel olmıyan bir ideal. hareket noktası millet olmıyan -- bir insan cemıyefı, sadece ha aldir. Mil ıyetçi ık düşmanı bir yahudiye sorunuz: Denize bir Alman ve bir Yahudi düşse hangisini kurtarır ? Cevap malum: Yahudiyi kurtarır. Fakir bir türke sorunuz: Denize zengin bir Türk ve fakir bir Alman düşse . hangisini kurtarır ? Cevap malum : Türkü kurtarır. Demek ki reel planda milliyet duygusu, insanlık ve sınıf duy­ gularından üstündür. Yahudiler milliyet düşmanı ve inscıniyetçi görünürler. Onların bu düşmanlıkları yabancı ırkların ve milliyetierin nasyonalizmine karşıdır. Aralarındaki müthiş tesanüde bakılınca Yahudilerin en ırkçı ve milliyetçi kavim oldukları besbelli değil midir ? Her millet için reel planda birinci ideal, kendi milli taazuvu, ikinci ve son ideal de, milletler arasındaki temas ve münasebetle­ rin mükemmel bir nizama kavuşmasıdır; birincinin üstünden atlayı�


19

ikinciye varmak Isteyen insaniyetci ye beynelmilelci nazariyelerin hepsi. ayakları milli realit�ye takılarak, yüzü koyun kaeakl���ak üzeredirler. Bugün. cemiyet hadiselerine hangi yüzünden bakarsak bakg­ lırn. milli karakterin birinci plônda ka'rşımıza dikildiğini görürüz,; Son asırların tarihi. milli birliklerin teşekkülü tarihidir ; son yılların tarihi. milli ekonomiterin teşekkülü tarihidir. Modern psikoloji bize insan ben'inin en son tahlilinde milli- sosyal unsuru bulunduğunu g�teriyor. Ferdin benliği. benliğin tekômülü veliresine dahil sosyal bir teşekküfdür. Ister psikolojinin aradığı fert olarak. ister sos­ yolojinin aradığı cemiyet olarak, insanı milli oluş şartfarının dışında ne müşahede. ne mütalea edebiliyoruz. Insan cemiyetlerini moda­ lojik bünyelerinden ve en son merhalesinde milli hususiyetinden a yırmak. bır cismi şeklınden ayırmak kadar jmkônsız olduğu için, mücerret insan nazar iyeleri. milliyet hôdiseleri önünde bozgundan bozguna uğrayorlar. lcinde bulunduğumuz hQ.�QIJ bezimetlerin kanlı delilleri ve ispatlarile dolup taşıyor. Çünkü mücerret insan -hayali karşısında millet bir realite - �-miffiyet reel bir bôdisedir: milletlerarası nizarnının teessüsü arıcak milli taazuvların tekômülüne bağlıdır. Milletlerarası insan. anca k milletler tom şuur! arına ve ta­ azuvlarına kavuştuktan sonra do_ğgcaktır. Milletleri inkôr eden bayali beynelmilelcilik ve insaniyetcilik son günlerini yaşıyor.

Peyami Safa K.MOM�N 0��-'-' V i ; /\ i· ı �

1

MILLIYETlN FELSEFESI •

Milliyelin felsefesi vardır. Felsefe; düşünmek olduğuna göre. her milletin kendi şahsına münbasır bir düşünme tarzı vardır. Eğer bütün insan kitleleri ayni surette d ü şünseydi ne Arap. ne Acem, ne Ibranilik olurdu. Milletleri meydana getiren tesiret ne ise. ruhiyat ve zihniyeti yapan tesiret ta odur. Felsefe tarihin�e gördüğümüz meslek ve doktrinlerin menşe. zaman mekôn ve bu zaman VI? mekôn içinde cereyan eden badiselerdir. Binaenaleyh; her millı;ıtin


20

tarihi mukadderatı birbirine banzemez şekilde tecelli etmiştir. lrkan · çok yüksek yaratılmış bir milletle, ondan aşağı yaratılmış milletler· ayni suretle düşünmezler. lrkan aşağı milletler tarih sayfalarına yalnız esaret. zillet yazmışlardır. Çünkü haysiyet ve şeref hissi bu gibi milletlerde pek az veya hiç mevcut bile değildir. Bir milletin. mazisi, istikbalinin insiyaklarını teşkil eder. Netekim, bugün hale ve i�tikbale umutla, güvenle bakmamız, maziden gelmektedir. Halbuk� mazisi olma����Ls�_ da işaret ettiğim gibi escret ve zilletfen iban!!t �l�!'- kaviı:t!Jer ..Qi�irıı__.sıi_I:�.L�üşünebilir mi? Onlardan tarihi hak aramk hissini, tarihi kaderleri kaldırmış ve yok etmiştir. Bunun içindir ki m�lliy;t�-j�Jiı�f_�C � f�lş��hf�.�'!'J�!Y�!!_�imuştur. Sonra, fels�f�:�rT!_gvzu ve gayesine rağmen�_yi� �ı:r:ı�_ıı:ıi_ .�1.ı'. _i_sti�_amet tcı.!<jp_gdeıı:ıısımiştir. Netekim Amerika gib� bir sanayi memleketinde fay��--ıı:ıa!uf prağmatizm, şarkta ta_!Tlg��-� qkŞf��-�İcıgate --�üteveccih _ tasavvuf doğmuştur. �!Ul�tin J.IDsefesL olduğunu . sösteı"en b.ı.ı_ı:ıq_ı;ı_rı _c!_qhC!_ y_cız_ıh__ bir· misal olamaz. Doktor Rıza Nur _

·

·

-

-

-

__

-

------

_

MILLIYETlN FELSEFESI Milliyelin felsefesi mi ? Elbette vardır. Frenkierin c Le gı!mie des­ peuples :t, c Milletierin dehası, dedikleri müsbetteki nazariyenin mücerretteki manası nedirki ? Ekonomi ve politika ; edebiyat ve felsefe, spor ve ash>rlik gibi kafa, beden ve strateji hamleleri, evvelô fert ve milletin yaratmaları ;· zamanla milletler ara!Sı yayınları, neticede her miiletin berıimsediği beşeri ve içtimoi tatbikler değil midir ? Milliyelin felsefesini inkôr müssirle eseri karıştırmakton ileri geliyor sanırım. Sebeple neticeyi ayırmak lôzımdır. Insanın fikirden değil, fakat fikirin insandan doğ­ duğu gibi... Peygambersiz önımet tasavvur edemyieceğimiz gibi, milliyetsiz insar>lık da havsalamıza ğüç sığan bir mefhumdur. Mucit bir ki.-ıyakerin, müstait bir bestekarın ··torı rıozoriye­ ' alimin ma­ sinde yohut ahenk tertibinde başardıkları yenili' lıdır ve kôinatın varlığında boşka bir diizen yural... . ·kat her iki�


21 n n de dehası onları en yakından çevreleyen cemiyetin ve cemi­ ·yet hadiselerinin, milletin ve milli terbiye ile ilmin üsaresidir. 1Fikrin doğuşu ölüşü ve verimi gibi... Orta Afrika zencisinde radium ·kaşifini aramak gülünçtür. Radium ister Amerika madenierinden istihsal edilsin, şifası ister orta Afrika zenci cemiyEtinde tatbik edilsin. biz yine radium dediğimiz ••.man ilk aklımıza Curie gelir, ve sonra onun fransız olduğunu a ...sünürüz. Shakes Peare'in mevzularının hatta tiplerinin bile ekserisi ya­ ·bancı memleketlerde geçen hadiseler, yabancı memleketlerden ·alınmış şahsiyetlerdır. Fakat sanatkar ingilizin, kareklerler ingilizin, düşünceler ingilizin mahsulüdür. Ne kadar alimin oiursa olsun bir Kanfın fikirleri alman bün­ yesinin; bir Hazreti Mev.lanın meşnevisi Türk yaradılışının mahsu... lüdür. Tufeyli ve Parazilin milli tesiri geçicidir. Çünkü Tufeyli'nin kainat ölçüsünde mikyası yoktur. Ihtilaller doğurabilir, muha­ rebelere sebep olabilir. Fakat ihtilal ve muharebenin sonunda gene milletin zaferidir ki. hem öz vetanda hem yabancı memlekette müspet verimi verebilir. Bugün yer yüzünde bir milletler paraziller ·muharebesi hüküm sürüyor. Parazitler perde arkasındadır. Onları harp meydanlarında göremezsiniz. Kanlarını akıtmazlar. Fakat ke­ selerini doldururlar. Hangi taraf galebe çalarsa çalsın bir galibiyel koca dünya tarihinde bir an bile değildir. Neticede dünya dehasını doğuran yine milli prensiptir : Işte Rousseau büyük ihtilal terkibinden sonra Napolyon. lste 1918 Spartekus hareketinden sonra Almanya. Işte dünya adamı Lenin'den sonra millet adamı Stalin'e 1 Osmanlı imparatorluğunun inhitatı, bir dönme Valde Sultanla bir Portekiz milliyetçisi Nesi'nin perde arkasından devlet işlerine i karışmalcrile başladı. Buna koca Sokullu bile karşı kayam adı. Türkün tek�ar doğuşu, Türk milletinin, Türk anasının, Türk köylüsünün imanlarından doğdu. Işte Osmanlının menfi tuleylisi ; işte Türkün müspet millisi 1 Şu halde Türk milliyetinin felsefesi nedir 1 ;Berrak su gibi açık bir muadele : Anadolu kökü + Garp ve Şark <ITlalzemesi Türk jenisi. =

Celaleddin Ezine


MILLIYETlN FELSEFESI Insan cemiyetleri en çok zümrelerden başlayarak gittikçe daha• geniş halkalar halinde arzı kuşatıyarlor. Eskiden klanlar, kabileler ve siteler vardı; şimdi milletler var. Millet, mesaha itibarile olduğu kadar kesafet itibarile de eveiki cemiyetlerle kıyas edilerniyecek derecede büyüktür. Bazan bütün eski bir. imparatorluğun nüfusu bir milletin şehrine toplanıyor. Bu yakicışma ve sıkışma insanlar ara­ sında manevi bağları da, gerginlikleri de arttırıyor. Insanlar yanyana• yaşamak mecburiyelile her türlü ruhi münasebetlere giriyorlar : Düş­ manlıklar da dostluklar kadar zengin. Buradan, muasır milletlerin, büyük hamleleri, meslek bağları ve sınıf mücadeleleri anlaş;lır. Maddi ve manevi kesafet, her iki bakımdan bir yayılma ve taşma doğuruyor. Büyük kültürler zayıflarını nüfuzu altına alıyor. Büyük kuvvetler küçüklerini ortadan kaldırmak istiyor. Irili ufaklı her cemiyetin bir yayılma istidadı, bir nevi « imparatorluk» u olduğu gibi, milletin de c imperatorluk hırsı var. Milletloır -zaman bakımın· dan- bu kesafeti kazanma yarışında ne kadar ilerdeyse imparator­ luk hırsı o kadar büyük oluyor. Bu yalnız istilô ile, servetle, ser­ maye nüfuzu ile değil; kültürünün, ilminin hôkimiyeti ile kendini· gösteriyor. Eğer tarihi seyri ortadan kaldırmak ve milletierin kuru­ luşunu ayni zamanda tamamlamak mümkün olsaydı bu davaya lüzum ve imkôn kalmazdı. O zaman �devletler hukuku » bir hayal değil, vakıa olur; ve her millet ke ndi istihsali ve kendi kültürlerile kanarak aralarında bir uzlaşma doğardı. Bununla beraber hacım ve kesafetçe en ileri safta olmayan, milletierin de zengin kültürler yaptıkları görülmektedir. Bunun sebebi, kültürü vücude getiren ômilin yalnız mikdar değil, fakat c zaman. dahilinde oluş » olmasıdır. Bu yüzden kesafetler bazan muvaffak oluyorlar, fakat bu insanı aldatmamal ıdır. Bütün canlı ve cansız tabiat gibi insanın da şeniyelinde en büyük rol aynıyan c zaman. dahilinde oluş • nisbeten- küçük teşekküllerin çok sağlam ve de-. -


23

rin teşekküller olmasına hizmet edebiliyor. Onlar büyük akıniara mukavemet ettikleri gibi, bazan bir sel geçmiş olsa bile yine granit kayaları gibi yerlerinde kalıyorlar. Nüfusu, ihracat eşyası ve kitap­ larile toptan ve tüfekten daha kuvvetli ;stilô yapan zamanımız mil­ letleri karşılarında bu nüfusa daima düşman kalacak kavgala'r, bu eşyayı alamıyacak kadar c istihlôk kabiliyeti » az insanlar, ve bu kilapiara karşı koyan kitaplar buldukları zuman nihayet bir gin durmaya mecbur olacaklardır. Milliyet meselesi konuşulurkl?n Üç mefhumu esaslı surette ayır· mak lôzımdır : Irk. kavim. millet. Irk teşri hi bir teşekküldür. Kavim bir dil ve örf bütünüdür. Millet_ �!!�_!.9i��zan dayanan, bazan dayanmıyan bir isti.b_şgJ_�--�-l!ltii_r: _Q�tünüdür. Her ce_!!.liyette _ELd!:!� . ğibi milleUe de cjili_ı:ı:ı_gL_şını{!gr_»__ vardır. ktimai teşekkül inkişaf ettikçe bu sınıflar arasında gerginlik artar. Vücudün bazı buhranla­ rım yaşın zaruri neticesi görmek lôzımgeldi�i�i� sı�!f�l!:�u- ve mücadelesini de milli inkişafın ilerleyişinden doğan zaruri bir netice 9I_bi görmelidir. Bu nevi mücadelele� olacaksa olacaktır. Anc�k--..;.;G­ him olan. henüz teşekkül şartlarından birçoğuna sahip bulunmıyon cemiyetin cebri hareketlerle millet olmaya çalışırken, bu sınıf buhranını suni olarak yaratmasıdır. O zaman sınıflar, tarihi bir inkişafın mahsulü olacak yerde parazil olarak meydana çıkıyorlar. Bu parazil sınıflar istihsal ve kültür bakımından görmeleri lazımgelen rolü göremedikleri için hem çabuk yıkılıyor, hem de içinde doğduk­ ları milletin tabii inkişafına en esaslı zarar teşkil ediyorlar : c Zaman dahilinde oluş » o engel oluyorlar; hazır kültürlerden birini kopye etmek suretile kültürün tabii inkişafına mani oluyorlar; milli teşek­ külün hangi safhada olduğunu görerek ona göre tedbirler almaya imkôn bırakmıyacak bir nevi galvanisation yapıyorlar. Bu milletierin en büyük vazifesi parazil sınıfları ortadan kaldı­ rarak, her şeyden ev"� iÇt"f��i !��kkWT;.:�i-�T�g;:i gibi tesbit etme-k, kendi unsurlarile ve kendine benzer millellerle beraber zaman dahilinde oluşa imkôn_�-ı:ı�rl��-��--b�_I�J_5!ecikmişse mevcut �_!l!lurlar ve kuvvetlerle muk��emete gi���tir. _

__

___

-------�--

-

-

)

__

- ---�·----· · ·

Profesör Hilmi Ziya Ulqen

--


24

IRSIYETiN MiLLET BONYESINDEKI ROLO

[*]

Millet hayatının en mühim unsuru, fertlerin irsi hamulesidir. lrsi vasıflar, sonradan kazanılmış vasaflardan prensip itibarile fark­ lıdırlar. Fertlerin atalarından getirdikleri müspet ve menfi irsi kabi­ liyetler, değiştirilemez. Bunlar oldukları gibi nesilden nesile geçerler. Halbuki sonradan kazanılan kabiliyeller ancak fert hayatile kaim­ dir. Ve ferdin ölümü ile ortadan kaybolur. Bir milletin istikbali fertlerin ekseriyetindeki hamulenin istikametine tôbidir. lrsi istidat­ lara insan elile mukabele kabil değildir. O halde müspet ir� poli­ tikası şu olabilir : Millet hayatı bakımından müsait irsi hamuleyi taşıyan fertlerin çoğalmasına yardım etmek menfi hamuleyi taşı­ yanların çoğalmasını tahdit etmek. Bunu yapabilmek için irsi olan müspet ve menfi islidotları bilmek lôzımdır. Bu bahiste irse bağlı hastalıkları - ki millet haya­ tının büyük bir menfi unsurudur ele alıyorum. Hastalık Wirhow'a göre hayati muvazenenin bozulmasıdır. Hastalığın veraset ilmi bakımından tarifi, bütün uzviyetin veya bir kısmının reaksiyon kabiliyetinin değişmesidir. lrsen intikal eden şey. hastalık değil muayyen harici şartlara karşı uzviyetin o hastalığa has bir şekilde, reaksiyon verme kabi­ liyetidir. lrsi bir hastalığın bir fertte kendisini göstermesi için şu şartlar lôzımdır : 1 Ferdin o hastalığa ait veraset nüvesini hômil bulunması. 2 Bu nüvenin hastalık şeklinde tezahuruna imkôn verecek harici şartlar. 3 Hastalık manifestasyonunun mutat şekilde görünmesi. irsi hastalıkların da diğer irsi farikelar gibi Mendel kanunia­ rına uygun bir şekilde sevrettiği görülmüştür. Ancak bu şekil bazı vakaları aşikôr olduğu halde, bazılarında biraz karışıktır. Onun için bu hastalıkları tetkik ederken açığa vurmaya 1 Dominant ) ve saklı kalmıya 1 Resessif ) meyl eden kısımları birbirinden ayırmak lôzımdır. Dominant bir şekilde intikal eden hastalıklar ; Açığa vurmaya meyl eden hastalıklarda ebeveynden birinin o hastalığa müpk?lô, birinin salim olması takdirinde çocukların yarısı salim olacaktır. Her batında hasta fertlerin sayısı sağlarnlara mü­ -

-

-

�]Mevzuumuzla alikadar olan bu yazılar,

Profesör Sadi lrma�ın mÜ•

asadesile lrsiyetin Millet Bünyesindeki Rolü isimli kitabından alınmıştır.


25

savidir. Ebeveynden her ikisi dominant

bir hastalıkla malul iseler,

çocuklarının 3/4 hasta, 1 /4 ü sağlam olur.

Ebeveyni sağlam bir fertte bu hastalıklar görülmez.

Bu söylediğimiz kaideler tamamen cari olmakla beraber zôhiren

buna uymaz gibi görünen vak'alar da vardır. Çünkü şunlar olabilir : 1

-

Hastalık tam şeklinde kendini göstermez.

2 Bazı dominan t hastalıklar bazan çok geç zuhur eder. Ve bir fert bu çağa varmadan başka bir hastalıktan ölebilir. -

Resessif hastalıklar : Deminat hastalıklarda her batında muh­

telif fertlerin

hasta

almcisı

esastır.

Halbuki

resessif

vasfı bir veya bir kaç batında görülmemektedir.

hastal ıkların

Resessif bir hastalığın bir fertte zuhuru için ebeveyninden her

i kisinin hastalığın

veraset nüvesini hômil olmaları lôzımdır. Fakat ebeveynin bizzat hastalığın tezahüralını göstermiş olmaları şart de­ ğildir. Ebeveynin bu haslalıkla malul bir aileye mensubiyeti kôfidir. Resessif

hasialıklardo ebeveyninden her ikisi

·iseler çocukların 1 /4 hasta, 3/4 sağlam olur.

haricen sıhhatli

Ebeveyind•m birisinde hastalık zuhur Etmişse, çocukların yarısı

hasta

yarısı sağlam,

ebeveyinden

mişse çocukların hepsi hasta olur.

her ikisinde hastalık

zuhur et­

Bazan bir hastaiık veya irsi bir farike bir değil müteaddit veraset

ünitelerine bağlı olarak geçer. Sağırlık, dilsizlik, erken bunama

gibi.

Şimdi irsen intikal ettiği sabit olan hastalık ve hastalık istidot­

larının en mühimlerini yazalım : Sinir ve ruh hastalıkları :

Koku alamomazlık, o delelerde ufalma. erken buna ma, gezgincilik,

. hamaseksualite, manyakdepresif cinnet. kekemelik, titreklik, salaklık. Dahili hastalıklar :

Habis kansızlık, damar setliği, astım,

basedav, şeker hastalığı.

kanama hastalığı. verem ve kGJnser istidadı. Göz ve kulak hastalıkları :

Şebeki tabakanın sökülmesi, astigmatizm, gece körlüğü. miyopi, -sağırlık. Görülüyarki irsi hastalıklar büyük bir yekun tutmaktadır. Bunların tedavisi i mkônsızdır. Yapılacak şey a ktif ve pasif ı9tı­

fadır ki kitabımızın son kısmında bundan bahsedeğiz.


26

ZEKA VE DEHANIN IRSILIGI Veraset biyolojisinin araştırmaları dehô ve kabiliyelin de irsen

intikal

eden vasıflardan

bulunduklarına

hususta herkesin hergün yapabileceği edelim :

1

-

gelmiştir.

2

-

vermiştir. 3

-

herhangi

( Gottard }. 4

-

Bach

ailesinden beş

nesil zarfında

Bir dahinin

diğer

bir fertle akraba

5 büyük kopmonist

bir dahi

ile akraba

olması i htimalinden

Amerikada 1 400 kişilik zürriyet veren bir ailenin 300 ferdi

çıkmışlardı. (Wood}. -

Bu

şunları ilôve

Straws ailesi iki batın içinde üç büyük operet sanatkôrı

Edvard'a varan 5

şüphe b!rakmamışhr.

müşahedelere

olması

ihtimali

bin kere fazladır ve asılları Vonat

en yüksek içtimai

mevkilere

Würtsburg 1 1 62 lise mezunu şahadetnameleri araştırılın­

ca şu netice elde edilmiştir. a) En iyi not alan

Iclebenin bobaları

mektepten en iyi derece ile çıkmışlardır.

dedeleri de

ekseriyetle

b) En fena not alan çocukların baboları dedeleri de ekseriyetle

mektepten fena not almışlardır.

Kaliforiniyc do 648 vak'cda zeki mektep talebesinin ebeveyn­ lerinin içtimci vaziyetleri şöyledir : 402 sinin babası akademik zat·

lar, büyük m üteşebbisler, 1 96 sının ilk tedrisct

muollimi,

tüccar, 22 sinin tüccar yalnız bir tanesinin ameledir.

32 sinin

Bu vckıalar yüksek kabiliyetlerin sadece emek ve ter mahsulü

olduğuna dair olan eski kanaeti yıkmaya kôfidir.

V al n ız kabiliyelin tevarüs tarzı muğlaktır. Bir çok vasıflar bil i·

yoruzki tevcrüs terziarını kolaylıkla izah ve takip mümk ündür. Bun­ ların çoğu

bir tek Vl"raset nüvesine bağlıdır.

Bu ünite ile nesilden

ne5ile geçer. Hastalıkların irsiyet tarzı da böyledir. Halbuki zekô ve kabiliyelin irsiyetinde

yeili insanın

çocuğu

bu basit tarzı bulmuyoruz. Yoksa her kabili­

kabiliyeili ve

kabiliyelsiz olmak lôzırndı.

Yapılan araştırmaların

her habiliyetsizlerin de

çoçuğu

verdiği netice kabiliyetlerin poliin vera·


27

Poliid veraset demek

set yolunu takip edişidir.

bir farrkcnın m üte­

addit veras�t n üvesine bağlı olarak geçişi demektir. Bu m üsait üni­ telerin

bir yere toplanması

birikmesi lazımdır.

ve

bir

ferdi

yapan

Böye bir toplanış herşeyden

kromosomlarda

evvel bütün menfi

lesirlerin bertaraf edilmesile mümkündür. Tecrübeler göstermiştir ki

poliid verasette en küçük müessirler toplanan üniteleri tahrip etmeye kôfidir. Şu halde kabiliyelin bir ferdde tecelli etmesi için : 1

-

Ebeveynden birisinde veya

her ikisinde zekô ünitelerinin

mevcudiyeti. 2

-

Bu

üniteierin

zarar verebilecek mevzuu bahistir :

hasara

m üessirler

pek

uğrarnaması şarttır. mu hteliftir.

Başlıca

Bu ünitelt!! re şu

ômiller

a) Meni hücresinin kadın uzviyeti dahilinde kimyevi veya fiziki

müessirlerle hasara uğraması, mihbelin fazla hamıziyei veya leviyeti, Ghdab:n

şekkül

b)

ve

hareketine

zayıf

iltihap!ar gibi.

ı'Vkni h ücresile

birbirine uyma m ası.

rahim

veya

nefirde

yumurta h ücresinin bilmediğimiz

ka­

fena te•

bir tarzda

c) Alkol, firengi röntgen ve redyum şuaları tenasül hücrelerinin

doğuşlarırıo ve oluşlarına zarar verebilirler.

Görülüyorki bir kabiliyelin bir ferlfe leeeliisi için birçok müsait

şartların toplanması şarttır.

Bazılerı büyük adam evlatlarının hep m ütereddi tipler olduğunu iddia ederler. Istatistikierin belageti karşısında bu iddianın bir gaf­ let es,�ri olduğu muhakkaktır.

ile büy ü k

Bu fikirde bulunanlar

kabiliyeti ayni şey telôkki

ederler.

içiima

mevki

Vo meselô Sultan

Harnit paşalarından bazılarının çocuklarının mütereddi tipler göster­ diğini delil olarak gösterirler. Çaycılık.

vukluğun rütbesi vezarete

ğinin

zekô yüksekliğile bir olmayacağı

cuklarının

kabiliyelsizlikleri

Basurculuk. ahırcılık, dalka­

kôfi geldiği bir devirde, paşa

mev.ki yüks�kli­

bedihidir. Bu gibilerin ço­

oğlu olduklarından

değil,

gayrı

kôfi bir irsiyet hamulesile dünyaya gelişlerindendir. Sonra bir ı:ı.>kô ' ailesinde zekônın her batın fertlerinde d e tecelli etmesi şart dı.>ljildir. Zekônın bağlı kısmı resessif

olduğu

veraset

nüvelerinin

bir kısmı dominant bir

mahiyette intikal ederler. Resessif

vasıflarm kn·lli•ıl


:ıs

ıçın ebeveynden her ikisinin aynı vasfı haiz olmaları şarttır.

Onun

için büyük kabiliyel ailelerinin bir veya bir kaç bafın için bir kabi­ liyetli

etmez.

fc;ırt vermemeleri

Bundan elmas •.

maada

c

zekanın

irsiyeti

aleyhine

binesip erbabı him met •.

c

bir

delil

teşkil

çamura d üşmüş

çorak yerde akmış kabiliyel •. sözlerine alem olan insan

tiplerini unutmamak lazımdır.

Yüksek kabiliyelin en mühim unsuru

irsiyet olmakla beraber inkişafı için m üsait cemiyet ve terbiye şart· larına mu htaçtır.

c

Çarıklı diplomat •. eyarenfiği dinlenir adam • söz­

lerile tavsif edilen ve hiç bir terbiyenin yardımına mazhar olmadan sırf

irsi kabiliyellerile

biliyoruz.

halk

içinde

yüksek

En aşağı içlimai tabakada yaşamış

nüfuz

kazanan

tipler

olan böyle bir ferdin ço-

cuğunun müsait şartlar altında büyük bir kabiliyel göstermesi

irsi·

yetin a leyhinde değil lehinde bir delildir. Dehanın hangi motiflere bağ l ı olduğunu henüz bilmiyoruz. Bil­ diğimiz birşey varsa Deha veren ailelerde çok defa önceden yük­ sek kabiliyeili muhtelif fertlerin birer m Gbeşşir gibi zu hur etmesidir. "' ' Bu tip dahilerin örneği ·Muhamm etl Mevlana, Goethe, Napoleon, Kent, Darwin'dir. l:ilu dahilerin hepsinin ailesinde kendilerinden. evvel sık sık vasali kabiliyellerin üstünde insanların liyoruz.

gelip

i çıimai biyoloji bakımından mijhim olan nokta

yeili ailelerin millet içinde yaşaması

bu gibi kabili­

ve çoğalmasıdır. Halbuki bü­

tün d ünyadaki temayül aksi istikamettedir. aileler tedricen sönmektedir. Nitekim

geçtiğini bi­

Her tarafta bu neviden

Fc:ılkenberg tarafından l sveçte

yapılan bir istatistik memleketin tarihinde ve kültüründe büyük rol_. '

.

ler oynamış

ailelerin çoğunun

bir esra varmadan

ortadan kayıp

olduğunu göstermiştir. Son zamanlarda Almanyada ve Amerikada teşek�ül

eden

ırk hıfzıssıhhası cemiyetleri

bu hususa çareler ara­

makle meşguldür. Kitabın son feıslında bunlardan bahsedeğiz.


29·

MILLETLERDE ISTIFA Birçok kafalarda yerleşmiş

yanlış bir zan

vardır.

Bu zanne.

göre milledierin hayatı fertlerin hayatı gibidir. Nasıl bir ferd doğar, . büyür, ve m uayyen bir kema,. devresine girdikten sonra. zeval bu­ muayyen bir ihtişam devresincAı sonra

lursa bir millet te böylece

sukuta mahkumdur.

Hakikatte milletierin zevali. i:aruri ve mukodder birşey değildir.

Bilôkis biyoloji bakımından

her millet

·

gitgide

inkişaf ve ıstıfaya

müstaiddir. Tarihte kaybolduklarını

gördüğümüz kültür milletlerinin

ratan, taşıyan, esirgeyenlerin

içtimai şartlar yüzünden

ziyaı biyolojik değil içtimoi hôdisedir. Kaybolan şey milletin nüfusu değil o miiletlere has kültü.!:..._YSl ­ vermemesid ir.

fena

Her şeyden evel bu içtimai sukulun sebeplerinin

ve her millet için su kutu n tesir etmiştir.

nesil

tanınmaması

m u kadder birşey telôkki edilmesi

Biyoloji bakımından bir milletin ıstıfa vaziyeti üzerinde kilde tesir yapmak m ümkündür. 1 - Parakinetik. 2- l diyokinetik. 3- Selektif usuL . Parakinez demek ferdin

veraset

bünyesinde

den evel bu · çeşit vasıfların

evlôda

intikal

mevcut

fena .

üç şe­

olmadığı

halde terbiye ve intabak tesirile yaratılan vasıflar demektir. Her şey­ edemiyeceğini

bilmek

gerektir. Terbiye sayesinde bir millelin veraset hamulesin_i düzeltmeğe imkôn yoktur. Çünkü bugünkü biyolojide kisbi vasıfların kal edemiyeceğine kani bulunuyoruz.

irsen inti­

Fakat terbiye dedigirniz kuv­

vet her yeni nesil üzerinde aynı şiddet ve aynı istikamette tesir et­

tirilirse o zaman bu muvakkat tesir daimileşmiş olur ve ôdeta irsen intikal eden vasıflar gibi kendini gösterir. Terbiye hem ruhu hem bedeni,

ları nisbetinde, müteessir edebilir.

. ferdin irsi kabiliyel ve imk�n­

Bedeni terbiye bugün her m üterakki milletle büyük ve milli bir

spor proğramı çerçevesinde yapılmaktadır. Fikri terbiye ferdierde mevcut

irsi hamuienin

ni üsbet sahada .

azami d erecede işletmeye ve menfi hamulenin inkişafına m aya çalışır.

mani ol­

·


30

Bu noktadan zamanımızın mektep sistemlerinde ısiaha rnuhtaç

taraflar vardır. Evvela d ünyanın hemen her yerinde tahsilde yaş ve sınıf usul ü hakim olmaktadır, Halbuki bu biyolojinin icabatile taban tabana zıHır. Muhtelif kabiliyetlerde çocukların yaş birliği yüzünden aynı sınıfla okutulması zekiler için na

j

zaman ziyai.

gabiler için

ye'si muı;; p olmaktadır. Sonra muhtelif kabiliyelteki çocukların mek­ 1 tebi m üsôvi senelerde bitirmesi düşünülecek bir meseledir. Bu hususta lenz der ki :

«

Bazı çocuk lara 1 3 c;;; melik liseyi 1 5- 1 6 yaşında biti­

rE:!bilmek i m kanı verilmelidir. Yoksa zekôsını tamamen

felmek l üzumunu duymayan zeki bir genç

lnkişaf etliro?mez » .

tahsile vak­

kabiliyellerini tamamen

l çtimai biyoloji bakımından tahsil müddetinin uzunluğunu da

söylemek lazı mdır. Bugünkü şartlar altında yüksek tahsil 25 yaşın­ dan

eve(

bitmiyor.

Staj

ve hayata

hazırlık dQ

ayrıca s�neler

işgal ettiğinden okuyan sınıf 30 yaşından evvel evlenmek

imkanını

bulamıyor. Hal bu ki bu yaş evlenmek için geçtir. Çünkü cinsi hayat nadir istisnalardan sarfı nazar 50· 60 ında sönüyor. Bundan maada

bu kader uzun seneler

bekôr kal mak mecburiyelinde kalan genç cinsi hastahldarın ve a hlôksızlıkların yayılmasında ômil oluyor. His ­ ler zafa uğruyor. Jzdivaç müeı;sesesine itimadı kalmıyor. Ve niha­ yet m ünevver sınıfın az zürriyet vermesi sebeblerinden birisi de bu geç evleniştir. Bütün bu mahzurları

ortadan

müddetinin kısaltılmasına ihtiyaç vardır.

kaldırmak için

tahsil

Halbuki gittikçe artan bilgi humulesi karşısında bütün fakülteler

tahsil müddetlerini uzatmaya meylediyorlar. Bir kısım Pedegoklar lise tahsilinin i 2 - 1 3 seneye sığaımyacağını iddia ederler.

lôkkiler mektebin neyi vermesi lazımgeldiği hakkında

Bütün bu te­ fikirterin bir­

leşmemiş olmasından ileri gelir. Hakikatte orta ve yüksek meldebin

her disiplinden ortada mevcut bütün bilgi hgmulpsini ta1eheye ver­ mesi bir gaye değildir. Uyandırılması lazımgelen en mühim nokta

icat ve keşif kabiliyeti, müşahede ve tenkit melekeleridir

.§_u

noktai nazardan içtimai biyoloji.

lerden tarih.

vakit almakta

coğrafya. •

liseniyet

·

rer.

guruplarının

icat ve tenkit kabiliyetini arttıracak men yerlesmemj�tir.

mekteplerde verilen deıs ­

lüzumsuz derecG!de

Buna mukabil mekteple;irnizde

�i· terbiye

sistemı

ıenÜz ta �


31

Tabiat ilimlerinde

fazla bir nazariyecilik

dersin yalnız tecrübelere karşılık olması

vardır.

Bu ilimlerde

kôfi değildir.

caizse tabiot ilmini talebenin bizzat yapması lôzımdır.

Eğer tôbir

Bu noktaya

ehemmiyet veren iş mektebi prensibi bu tekniği kavramış muallim­

lerin azlığı yüzünden her. üz mekteplere tama men girememiştir. Tat­ bik olunduğu yerlerde

mühim semereler

vermektedir.

Bu usul ile

tabiat ilim leri verilecıak zamanı yarı yarıya kısoltmak m ümkündür.

lrsi olan vasıfların tamamen sabit olmadık!arına işaret elmiştik.

Cinslerin

tekômülü, yeni ırkların husulü uzviydler

vasıfların da

değişrnek kabiliyeline

bağlıdır. Bu

gibi Cimillerin rol aynad iğını henüz bilmiyoruz.

larına intıbak.

hayat mücadelesi,

ôiimler taraf;ndan ortaya atıl mıştır.

gibi

tunamomıştır.

Jrsi vasıfiarı değiştirebilecek

bir

ôleminde

irsi

değişmeden

ne

Değişen iklim şart­

takım ômiller muhtelif

Fakat bunlardan hiç birisi tu­

ilk müessir olarak

alkol ve sifliz

ileri sürülmüştür. Fakat her i ki müessirin tesirleri idiyakinetik olmak­

tan ziyade parakinetik

bir mahiyet

Bu Cimil lerin

göstermektedir.

idiyokinez yapabilmesi üzerine belki münakaşa edilebilir.

san cemiyeti

içinde

bu tesiri

yapmakta oldukları

Fakat in­

çok şüphelidir.

Yalnız yukarıda söylediğimiz gidi bu çeşit müessirler her nesil ferd­

Ierinde tesirlerini gösterdikçe irsi vasıfları değişliı·meye benzeyen bir intıbo uyandırırlar. Hakikatfe de bu tesirin bütün nesillerinde devamı mevzuu bahistir. Bazıları alkolün tesirini bin seneye kadar biliyorlarsa d a

yeni araştırmalar

dört beş bin sene eve!

götüre­

Çin

ve

Japonyada pirinç alkolünün kullanıldığını ispat etmişlir. Alkol kullan­

mayan millet yoktur. Yalnız her yerde istihsal tarzı başkadır. Sifliz hakkmda da aynı şey söylenebilir. Vaka siflizin Avrupada beş

asır­

dan beri hüküm sürdüğü anlaşılıyerse da dünyanın başka yerlerinde

en eski zamanlarda bile mevcut olduğu anlaşılmıştır. Ancak geçen

asırlar zarfında husule gelen muafiyet şartları neticesi ve şiddetini değiştirmiştir.

sifliz şeklini

Daha beş asır evel hat ve öldürücu bir

hastalık olan sifliz bugün hemen dağradan doğruya

hiçbir vefiyatı

mucip olmayan, fakat bilvasıto en muhtelif araza S•?bebiyet veren

müzmin bir hal kespetmiştir. Bazıları asırlarca zaman

sule gelen m uafiyet şartlarının irsen intikal

eıtiğini

zarfında hu­

iddia

ederle�.

Fakat bu iddia u mumiyetle kisbi vasıfların intikal edememesi hük-


32

mümüze uygun değildir. Bundan

daha

ziyade

şu

nokta mevzuu

bahistir. Bir çok tufeylatta olduğu gibi firengi mikrobu da asırlarco

zamandanberi muhtelif vasıtalardan geçe

geçe

tesiri

değişmiş ve

hat hastalık yapma vasıflarını kaybederek bugünkü bildiğimiz müz­ nıin firengiyi meydana getirrneğe başlamıştır. Yeri gelmişken şunu

işaret edelim ki irsi firengi deniLm ve çocuğun

doğumunda

len firengi irsi olmaktan ziyade kongenitaldir. Yani cenini

görü­

hayatta

voldesinin kanından geçmiştir. l diyoknetik tesirleri olan ômillerden birisi de rorıtgen ve red­ yum şualarıdır. Bu şuaların iı·si vas ı flara tesir ettiğini Morgan ve

Hertwig'in tecrübelerinden anl ıyoruz. Acaba bu şualar bir ıstıfa va­ sıtası olarak kullanılabilir mi? Bu nokta hakkında bazı teklifler ya­

pıl mıştıı·. Meselô Hemofili hastalığında

tenasül

insanların

bilhassa

hastalığı taşıyan kadınların tencsül uzuvlarını muayyen dozda rönt­

.gen şuaatına lôbi lutulmasını teklif edenler olmuştur. Fakat bu şu­ a larla biraz ileriye gidilse kadını tamamen akim bırakmak neticesi elde edilir. Az şua verilse

husule

ihatasızlığı üzerinde olmasına

gelecek tesirin

i m kôn

yalnız

yoktur. Binnazariye

hemofil

bu

irsi

hastalığı beriaraf etmek için yalnız bu hasta lığa ait veraset n üve­

sinin Kromosom'daki

yerini bilmemiz lôzım gelir. Halbuki bunların

her i kisi de imkônsızdır. Onun için şimdilik şuaların bir

ıstıfa va­

sıtası olarak kullanılması imkônından mahrumuz.

SELEKSiZON cSEÇiM» lstıfanın en mühim ve en fazla

randuman

verecek

gelmiş bulunuyoruz. Bu da seleksiyondur.

çaresine

Başka bahislerde andığ ım;z istatistiklerde şu neticeyi çıkarmış­

tık : Bütün kültür milletleri içinde menfi

olan yüksek

zekôyı

taşıyanlar

her

bir

seleksiyon

vardır. lrsi

yerde azalmaktadır. Orta ve

aşağı zekô tabakası ise çoğalmaktadır. Bu hal eski kültür millet­

lerini mahvetmeye müncer olduğu gibi Avrupa keye maruz bırakmaktadır.

kültürünü de tehli­

Bu zeval mukadder değildir. 0nüne geçilmesi

önüne geçmek seleksiyenun vazifesidir.

kabildir. Bunun


33 1

-

Pasif seleksiyon, kabiliyetsizlerin, irsi fuhuş

mütemayil Asosiyal fertterin çoğalması na mani olmak. 2

-

Aktif seleksiyon, cemiyet

taşıyanların

çoğalmasına

için

ve

kıymetli irs

cinayete

hamulesini

muhtelif vasıtalarla yardım etmek.

PASSIF SELEKSIYON Bütün Avrupada psikopat, ayyaş, cani, saralı, sağır ve d ilsiz­

lerden mürekkep 1 O milyon,

ve yalnız

Almanyada

bir milyonluk

bir kütle vardır. Her yerde yapılan istatistikler ispat ediyor ki

tipler vasalinin

üstünde

'ZÜrriyet yapmaktadır

bu

ve işin dahcı fenası

bu kütlenin fertleri tabiatile normal fertlerle değil kendi aralarında

evlenerek tenasüle devam

etmektedirler.

zarfında bu gayri içtimai sınıfın beş on

line terk edilirse, mukadderdir. Bir yandan yüksek

Onun için

son

iki asır

misli artması. kendi

ha­

Demekki cemiyetin bugünkü gidişi :

kabiliyetliler mahvalurken öte yandan asosiyal

unsurların çoğalmasına göz yumma vaziyetidir.

Amerika Birleşik D. ve Almanya bu sahada fili icraata girmiş­

lerdir.

Burada evvelô

irsi hastalıkların mıktarı

ve

menşeleri sağ­

lam istatistiklerle tesbit edilmiştir. Bu istatistikierin verdiği netice çok dikkate şayandır.

Bunlardan

bir misal alalım :

Bugün Amerikada

mevcut irsi Korelalı 1 500 ü geçen ferdin aslen 16 ıncı asırda Avru­

pada n gelen 6 kişiden üreme olduğu anlaşılmıştır. Bu posif seleksiyona üç çare düşünülmüştür,

1

-

itibarile

daki

Bu gibilerin izdivaçlarına m üsaade etmemek. Nazariyat

m üsait neticeler vermesi lôzım gelen bu usulün tatbikatın­

müşkilat pek büyüktür.

Çünkü

cemiyet

�urette tenasül imkanlan daima mevcuttur.

içinde

gayri m' şru

Buna rağmen bu usulün tatbik edildiği yerlerde diğer bazı mü­

!;ait neticeler alınmıştır. Bilhassa bu fertlerin evlenmesine müsaade

edilmediği münasip şekil

almıştır.

uzaktır. 2

-

vasıtalarla ilan edilince bu netice daha �yi bir

Fakat

söylediğimiz

gibi

kafi

bir c,:CJre

Asosiyal unsurların bir müessesede topL

-ılmaklan l....o ..rı-.i yol F : 3


içinde bazı fertlerin

bu suretle h üriyet!erini tehdit

hukuk nazariya­

tınça belki doğru olmayan bir şeydir. Fakat cemiyetin büyük men·

faatieri bunu icap ettirirse tatbikinden çekinmernek lôzım gelir.

Asosiyal unsurların bütün hayatl•rı müddetinde bir m üessesede

kalmaları

oradci

ve

meşgul olmaları

yine cemiyet

için

kendilerine

uygun

işlerle

hom cemiyetin menfaatine, hem de insani düşün­

celere uygun ve radikal bir çaredir. Ancak bu usulün icap ettirdiği masrafları da

millet bu usulü

bir kere düşünmek gerektir. Amerika gibi en zengin

içlerinde bulunan

tatmin etmeye muvaffak

olamamıştır.

1 O milyon asosiyal ferdi böyle

tutmak ve beslemek imkônından

Avrupalılar

bir yerde kapalı

büsbütün mahrumdurlar. Asyanın

fakir milletleri için ise böyle bir şey şimdilik hatıra bile getirileınez. 3

-

Bu zoruretler

karşısında pasif ıstıfa için üçüncü bir çare

bu�muştur. O da asosial unsurları mecburi bir akimleştirme ameli·

ya t ına tôbi tutmaktır. Bu usul Amerikada ve Almanyada vôsi mık· yasta tatbik edilmektedir. cavi2! ameliyatın

Ve şimdiye kadar yapılan 5 bini m üte­

fert için sıhhi bir mahzur da

doğurmodığını gör­

müşlerdir. Bu omeliyolla bertaraf edilen şey çinsi kuvvet değil yal­ nız tenasül

çok tatbik

bırakır.

hücrelerinin harice

edilen

vazektomi

çıkması

ameliyatı,

irnkônıdır.

Bu hususta en

lıusyeleri tornamen salim

Yalnız m eni h ücrelerini prostado getiren m eni

kanalını bir

yerinden bağlar. Bu suretle fert cinsi kuvvetini hiç kayıp etmez. Bu kuvvet

cinsi

belki de fazlalaşır. Yol n ız men i borusu kopalı olduğu için temas esnas ı nda meni dışarıya çıkamaz. Bu ameliyatın ,iyi

neticelerinden birisi de istatistiklerle . ispat edildiği veçhile cinsi has­ talıkların azalmasına

yardım etmektir.

sani bir şey yoktur. Ve hiç bir kimse

Demek ki bu işte gayrı in­

bir şey kay ı p etmiyor. Yal­

nız cemiyet tehlikeli unsurlardan kurtuluyor. Yegône dikkat edilecek nokta

emeliyota

tôbi

Maamafih cinayetierin

olanların

tekerrürü

iyi

ve doğru seçilmiş

yanında daha bir takım ruhi gayrı tabiiliklerin

ecdadında

olmasıdır.

ve aynı fertte cinayet temayülü mevcudiyeti

ferdin

psikopatların bulunuşu mühim ip uçlorıdır. Ve bu nok­

talar nozarı dikkate alınınce bir haksızlık yapmak imkônı güçleşiı·.


35

AKTiF SELEKSIYON Aktifseleksiyonu hayvan ve nebatlarda temin etmek kolaydır.

Çünkü burada Vakıa Efiotun

tenasül

Devlet

için

sırf damızlıklar

narnındaki

kullanmak

kitabında insan

böyle damız.lıkların kullanılmasını terviç etmişti.

kabildir.

cemiyetinde

de

Fakat mütekamil

insan Etik ve esletiğile kabili tatbik değildir. Bunun yerine vasetinin üstünde kabiliyetli fertlerin zürriyetlerini

çoğal!mak üzere bir takım

kanuni mevzuat teklif edilmektedir. Bugünki.i mevzuatımız öyledir ki

fazla çocuk ebevevn için daimi bir yüktür ve hayatı kazanma mü­ cadelesinde az çoçuklular rekabet vaziyeline gelmektedirler. kabetle süphesiz yükü az olan az çocuklular

·bu vakıa m illi

bir hıfzıssıhhanın

Bu re­

kazanmaktadır.

Işte

icaplarile taban tabana . zıttır. Bu

sahada yapılan teklifferden bir tanesi ebeveyn sigor!asıdır. Bu usul­

de insan nasıl yangın ve felaketierin yorsa çocukların

zorarına karşı

icap etiirdikleri masraflara karşı da

sigorta edili­

sigorta ediU­

yor. Bu usul pek az yerde tatbik edilebilmiştir. Fakat bunun umu­ mileşmesi de

ıstlfanın

istediğimiz seleksiycnu temine

aleyhindedir.

Çünkü

böyle

bir

kafi değildir.

sigorta

Bilakis

karşısında zaten

-1 üzum undan fazla çoğalmaktc olan kabiliyetsizler sınıfı tenasülünü büsbütün artıracaktır. liC tıv.l :'r � � 'f'-.� .....,. � � •..ı lstıfa vaziyeti üzerinır -nier'ıfi esir ya pan cinillerden birisi de ·

veraset vergisi m eselesidir.

\

_

,

Bu vergide bugün

az çocuklu ailelerin

lehindedir. Buna mani olmak için veraset vergisinin çocuk sayısile makusen m ü tenasip olmasını teklif etmişlerdir. B azı nıa!i tedbirlerle ıshfa vaziyeti üzerine epeyce müsait te­

ya pmak müm kündür. Fakat sırf mal i ve hukuki mevzuatla ıstıfanın temin edilebileceğine inan mak safdillik olur. Bizce en m ü­

sirler

him nokta, veraset

fasına

c!ajr

ve içtimai biyolojinin milletierin te

bylduğy bokikatlerjn

mi'ıneırver

;;d�--;;t;­

kitle nrasmdg ygyılma-

.... sıdır. Bu bilgiler herkesi by büyük m i ll i meseleler etrafında düşünmeye sevkedecektir. Münevver kütle bu malumat karşısında n ıilli kültürü ve varlığı muhafaza icin en şerefli vazife olarak yükşek J:!amuleli bir zürriyet meydana getirmeyi kabul edeceklerdir. Biz

büyük tercakiyi bu kanaetin husulünde görüyoruz.

Prof. Dr. Sadi lrmak

irsi -

en


36

BUGONKO MILLETLER VE RUHI HALETLERI Daha Ortazamanda başlayıp en m üsaid şartlarını Yenizaman-.

da bularak inkişaf eden içtimai ve siyasi hareketlerin başında m il·

Jetterin birlik ve taazzuvlarını, yapılarını vücude getiren arniller ba­ kımından, tahakkuk ettirmeğe çalışmaları görülür. Sadece bir k ıt'­ aya

veya onun bir parçasına inhisar etmiyerek cihanşumul

bir

mahiyef alan bu çalışmaların daha küçük ve sık nüfuslu Avrupa kıt'asında

şiddet ve sür'at peyda etmesi milli birliğin

sempati ve

heyecanlarını, iç ve dış m ücadelelerini, ihtilôl ve inkılôblarını da evvlô bu kıt'ada tahkkuk ettirmiştir.

Bugünkü Avrupayı dolduran küçük

ve büyük milletierin mevcudiyeti bunu gösterdiği gibi, ayni şiddet ve şuurda olmamakla beraber, Asyada dahi milli taazzuvlara doğ­ ru siyasi ve içtimai mühim hareketler olmaktadır. Başta Japonya olmak üzere Çin, Iran,

Hind ve Efganda bu hareketlerin zafer ve

mücadeleleri, kısa zaman farklarile, tevali edip durmaktadır. Bu iki

dünyanın arasında ve birleştiği bir yerde bulunan Türkiye, coğrafi voziyeti ve iki medeniyelin çalıştığı bir noktada bulunmosı itibarile milli birlik ve taazzuvu için yaptığı m ücadelelerde

yenilmesi

çok

daha güç zıd şartlara maruz kalmakla beraber nihayet çok daha

büyük milli bir birliğe namzet olan ilk taazzvunu, başta Ata ları ol­

mak üzere, geçirdiği tarihi bir imtihanla kazanmak iktidarında ol­ duğunu göstermiştir. Vôkıa bu suretle umumi ve bir cinsten olunca yanı

şekilleri

belirmemiş, yapıları taazzuv etmemiş kavimler ve bunların kaypak,

ekleme ve istikrarsız siyasi camiaları yerine şekil leri belli, yapıları

taazzuv etmiş, tabii istikrarlarını yaratmış milletler

vücud

bulunca

bunları teşkil eden ana unsurlar da m üşterek ve umumi olmak ik­ tiza eder. Dil, ırk. tarih, kültür. m illiyet, din ve coğrafya olmak üzere ye­

di neviden toplanan bu ana unsurları bugünkü milk,tlerin hepisinde

görmemek kabil değildir. Meselenin bu tarzda tahlili. milli yapıları

açıkça ayrılmış unsurlar vasıtas!le daha iyi ve daha sarih bir suret­

te göstermek içindir. Bu ana unsurların orijinal bir surette birbirleri­ le kaynaşıp sistemleşmeleriledir ki milletlerde görülen

hususiyeller

tebaruz eder. Unsurlar arasındaki farklı hususiyeller de bunlara: ayrı bir çeşni ve kudret verrneğe sebeb olur.

·


37

Bun l ardan dil milli birliklerin mutlak bir amili olmasa bile ha­ kim amilidir. Burada dil deyince, eski kavimlerde görüldüğü gibi yalnız konuşu!upta yazılmak ve tesbit edilmekten korkulan fani ve

esersiz diller değil, zevk, düşünce ve bilgi an'dnelerini

tesbit etmis

ve bu suretle manevi birlik ve kültürü yaymakla başlıca amil olmuş

bugünkü milli diller aniaşılmak lôzım gelmiştir.

Bütüt milli diller, lehçelerden birinin siyasi ve edebi bir dil ol­

mağa başlamasile doğmuş, milli taazzuv ve birliğe doğru gittikçede

ona göre taazzuv ve inkişaf etmekten geri kalmamıştır. Milli dillerin hurriyetle inkişafı her şeyden evvel siyasi istiklôle bağlı olduktan

sonra rııuhtelif

lehçelerin bu istiklôle nail olanlarda tam

manasile

milli bir dil olmak iktidarı hepsinden fazla olacaktır. Diğer unsurların

lafsilini başka bir yazıya bırakarak halete ba kalım.

zamanımızın taşıdığı tipik ruhi

Bugünkü milletler tarihimin tecrübelerinden istifade etmiş ve

ayni zamanda tabiate hôkim olmak idealile çalışmayı a'ane haline getiı miş

dinamik

ve

yaretıçı

oldukları için hiç bir noktada

birlikler olarak temayüz etmekte

duramaz sür'atli değişiklikler içinde

akıp gitmekte ve bütün dünyayı beraberinde sürüklemek

istidadını

göstermekte birleşmiş görünmektedir. Bu itibarla zamanımız dünya­

sı bir milletler müsabakasının azim ve ihtiraslarile çal kanıyor. Diller,

ırklar, kül�ür ve milliyellerin rekabetleri günden güne artarak şiddet

ve vüs'at peyda etmiş bir halde

bulunuyor.

Ayni zamanda

milli

şuur gittikçe genişliyerek millı;ıtleri teşkil eden ana unsurların hepsin­ den istifadeler temin etmek üzere bunların ettirmeğe,

üstünlüklerini tahakkuk

bütün vasıtalarla ve bilhassa bunların en m üessiri olan

mm. teknik ve san'atla çalışmayı itiyad etmiş oluyorlar.

Bundan bir asır evvel maziye hasreti ve tabiate hayra nlığı tem­

sil eden romantik ruh, bugün ciddi hayata alakası olmıyan bi artist

kaprisi gibi görülmektedir. Sadece efsaneler ve tarihle beslenmek­

ten zevk alan ve bunlara doyan nesiller de kalm amıştır.

Denebilir

ki bugünkü yeni milletlerde yaşayan insanlar için bütün bilgiler in­

tikali mahiyettedir, bütün sanayi ve bunların

-değişken ve geçicidir, bunun için

maddi m ü nasebetleri

umumi hayat

kanunları

gitgide

beklenilmedik şeyleri hesaba katmağa mecburdur. Reelile şu vGıya

budur tarzında açıkça gösterilebilir

gibi

değildir. Çünkü mekôn, za•


man ve madde öyle hürriyetlere kağuşuyor ki bunları evvelden kes• tirrnek m ümkün değildir. Harikulôdeliklerle müsbet hareketler şaşıla­ cak surette birbirlerile uzlaşmış, rüyalar hakikate, bedahetler şüphe­ ye münkalib olmuştur. Bugünün sağlam ve paralı bir adamı, kuş misali, istediği yere­ bir şimşek s ür'atile gidebiliyor, ve geceleri

birbirlerinden yüzlerce·

kilometre uzaklıkta şaray gibi m uhteşem otellerde geçirebiliyor, ay­ ni zamanda zevkin her türlüsünü

kısa bir zamanda

süratle tada­

biliyor. O halde ki sadece fiziyolojik olan hayat bir tarafa bırakılır­ sa bugünkü ruhi ve içti mai hayat bir asır evvelki hayatla da mu­ kayese edilerniyecek kadar fevkaladeliklerle

dolmuştur.

Son yirmi

beş sene zarfında ne büyük değişiklikler olduğunu va beklenmedik. ne m üt h iş i ktidarların

hazırlanmış olduğunu iki senedenberi gt!.çir­

mekte olduğumuz büyük haile bütün çıplaklığile gösterdi. ve tarihe kıyasen yapılan muhakeme ve tahminler

Maziye

m ütamadiyen.

maruz kalınan reelillerin istihzalarile karşıland!. Dünü bekleyenierin çoğu

bugünGn su prizlerile şaşkın ve perişan olduklarının farkın12

varacok bir teem mül anına bile sahip olmacan değişrnek ml2cburi­ yetinde kaldı klarını gördüler. Bu

öyle bir gidişki

olduğumuz

yaşayarak ve durarak şahit

muazzam tahavvüllerin s ür' etle va ki olan in kişafla rı !calan ôdetleriı değiştirmek, hayatın ihtiyaç ve vasıtalarını başkalaştırmok ve nere­

deyse

mazi

ile ruhi

hiçbir rabıtası

kalma mış

insanlar yetiştiren

yepyeni bir devir açmak istidadını göstermektedir. Acaba maziden hemen

hiç bir şey yaşamıyan

ve onda kendi

zamanları için hiç

bir misal bulunmıyacak bir ôti mi · hazırlanıyor? ve harpler,

örf

ve

ôdetler, tezotlar

ihtisas!ar, politika

kovalamacasına

girişiyor, ve

gittikçe eskilerine benzemekten uzaklaşarak herşeyin yenisi an' ane­ lerin ve bütün eskilikierin Bilhassa

ôdet

{erini

ve fikir inkilôpları

olon

bir

eherr. m iyet

birbirlerini süı.'at!e

kazanıyor.

takip ettikçe

aynı zamanda yaşayan nesiller bile birbirlerine karşı a nlaşılmaz ve· hattô gülünç görünmek, yaşarken ölü sanılmak acılarını tadıyor. Hele insanlar tarafından kullanılabilir bir hale getirilen fizik mekanik kuvvetler ve bunların isabetleri

varmak istedikleri

o kadar süratle ve hissolunur

v.e

hedefl12rin ölçülü.

bil' tarzda

artıyor ki

rakkinin bu vadideki hamlelerinin muvaffakiyetinden şüphe

te-.

etmeğe•


39

kimsenin mecali kalmamıştır.

Fizik ve mekanik kuvvetlerin

bu dP.­

rece artması aynı zamanda bunları istihlôk etmek zoruretlerini do­ gurarak isrofını andıran büyük çapta sarfiyata yol açmış, harp ve sulh

gibi her

mecbur olmustur. manevi

nevi hayat da

aynı

Bunun için insanlar

kuvvetlerile değil.

olanca

temposunu

israf

tutmağa

artık sadece fiziyolojik ve mekanik

fizik ve

kuvvetlerinin

ve dövüşrnek zoruretinde bulu­ nuyor, zevk ve elemler bunların tokat hudutlarına kadar devam . • ed ıyor.

tahammül

kabiliyetlerile yaşamak

Pr. M.

Şekip

Tunç

MILLIYET FELSEFESI Ilimden ziyade felsefi ve içtimai mahiyette olan

bu mevzular

üzerinde tatlı tatlı okunan, enteresen yazılar yazmış olan arkadaşlar arasında bir m üsbet ilim talebesinin söyliyeceği şeylerin sıcak değil ılık bile olacağına kail olanlardan değilim. Ne yapayım ki bu işi almış olan lzzeddin Metenin takibind �n kurtulamıyarak şu

üzerine

satırları karaladım. Bir ilim meselesinin m ünakaşasında bir takım ta­ rifler ortaya koymak usuldendir. Biz de evvelô bu iki mefhumun kısa tariflerini gözden geçirelim. Çiçeron diyor ki

c

Dünyada

filosofların

kitaplarında

görülen

şeylerden daha saçma şeyler yoktur J) , Bir takım filosoflar da, Son­ şans istisna edilirse, her nevi akıllılık görülür; felsefi uçuşların çoğu hafif havanın terfi kabiliyetine benzer. Bu seyahotimizde metafizikin çomurlu derelerinden,

din münazaalarına

melce olan

ve

iskandil

tutmıyan denizlerden alargada bulunup aydın limanlara uğraya lım. Felsefe durgun mudur? Ilmin daima ileri gidiyormuş gibi görünme­ sine mukabil felsefe arazi kaybediyormuş

gibi

görünliyor.

sebebi felsefenin ( iyi ve fena, güzellik ve çirkinlik, besti, hayat ve ölüm) gibi ilmin usullerine

nizarn

a çılmamış olan

çetin meselelerle uğroşmasıdır. Araştırma sahası

Bunun ve

ser­

sert ve

tam formalasyon­

dan m üteessir olan bir bilgiye müncer oldukça ilirrı halini alır. Hı>r


ilim felsefe ile başlar, sanatic

nihayet

bulur;

faraziyelerle

zuhur

eder ve zaferle nihayet bulur. Felsefe (metafizikte olduğu gibi) meç­ hulün veya (etikte veya siyasi felsefede olduğu gibi)

tam olmıyan

malumun farazi tefsirinden ibareHir; Hitit istihkômlarının muhasara­ sında ön siperleri teşkil eder.

Ilim fethedilmiş olan

nun arkasında nakıs ve hayrete şayan

arazi olup bu­

d ünyamızı kuran

bilgi

ve

saneti ihtiva eden mıntakalar emniyettedir. Felsefe şaşkın ve sakin duruyormuş gibi görünüyor; meyvelerini yor,lkendisi de gayrı m uayyen, hoşnutsuz olarak geçip gidiyor.

kızları olan ilimiere bırakı ·

keşfedilmemiş

mıntakalara

doğru

Ilim analitik tariften, felsefe ise sentetik tefsirden ibarettir. külli cüzlerine, organizmsi organlara, meçhulü çalışır. Ilim eşyanın kıymetleri

maluma

rasyonlarını

göstermekle

çevirmeğe

ve ideal imkônlarını a ramadığı

tam ve son medlGilerini de düşünmez; bugünkü a ktüelile kanaat

edip

nazariarını

dar

Ilim

ve

gibi ope­

bir huzme

içinde tabiate ve tabialteki velirelere levcihle iklifa eder. Ilim adamı tabiat karşısında bitaraf bir adamdır; bir pirenin bacağı kadar

bir

dahinin yaratıcı kabiliyeti de onu aynı derecede alôkadar eder. Fa­ kat filozof hakikati tarifle kanaat etmez; u mumi münasebelini tayine çalışıp

hakikelin tecrübe ile olan

manasını ve kıymetini anlamak

ister; tahlilcilikten ziyade terkipçilik yapar; öğrenmek kaygusile

parçalamış olduğu

çalarını bir araya getirrneğe çalışır.

meraklı

ilim

adamının

saat mekanizmesinin par­

Jıim yaraların nasıl tedavi edi­

leceğini öğrettiği gibi nasıl öldürüleceğini de öğretir. Vetirelere bakıp bunlardan mono çıkarmak ilme düşer; sulh zamanında ölüm nisbetini perakende olarak azaltır. harp esnasında

ölüm listesini

çoğaltır; fakat yalnız akıllılık - yani bütün tecrübeler koordine edilmiş arzu - ne zaman tedavi

toptan

ziyası altında

ve ne zaman öldürülece­

ğini bize bildirir. Tenkit ve koordine etmek te felsefenin vazifesi dir; ellerimizdeki cihazlarla vasıtoların ideellerimizle gayelerimizin tefsir ve terkibi bakımından pek ileri gittiği devirde hayatımız sağlamlık ve çılgınlıkla dolu olup bir hiçliği ifade eder. Çünkü bir hakikat bir arzuya bağlı olmadıkça birşey değildir; bir maksat ve bir gaye ile münasebeli olmadıkça tam değildir. Felsefesiz i lim, perspeklivisi ol­ olmıyan ve kıymetlendirilmemiş olan hekikatler bizi harabi ve ümit­ fakat felsefe ve yalnız

sizlikten kurlaramaz. Itim bize bilgi verir, felsefe akıllılık verir.


41

' lojik,

Sathi olarak felsefe beş etüd sahasını ihtiva eder ki bunlar da estetik, etik,

politik ve metafiziktir.

ve reşerjde ideal usul metodudur ; lerinde lojik

öğretrneğe

Bunlardan

lojik düşünce

insan faaliyelinin m uhtelif şekil­

ve rehperlik

etrrıeğe çalışır.

Bir çoğumuz

için donuk bir etüd olmakla beraber tefekkür tarihimizin en büyük:

vakaları insanların d üşünce ve araştırma metotlarındaki ıslahatından ibarettir. Estetik ideal şekil, g üzellik etüdüdür ki

buna sanat felse­

fesi denir ; etik ise ideal tavır ve hareket etüdüdür ; Sokralın dediği gibi en büyük bilgi iyi ve fena lık bilgisi, hayatın akıllılık bilgisidir ? Politika

( Bir çoklarının

sendıkları gibi

sandalye kapmak

ilim ve

sanatı olın ayıp ) ideal sosyal organizasyon, Monarşi, Demokrasi, sosyalizm, anarşizm, feminizm... Siyasi felsefe dramının eşhasıdır. Bunların sonuncusu ve diğerlerine nazaran en müşkil vaziyette olan metafiziktir.

Çünkü onlar gibi bunun gayesi ideal ziya altında ha­

kikati koordine

etmek olmayıp bütün

eşyanın son şe'niyeti

bulup

- çıkarmaktır ; maddenin, fikrin hakikatini ve son mahiyetini çıkarmak ve madde ile fikir arasındaki müncısebeti bulmaktan i barettir. Felsefenin

bu parçalarını birbirinden ayırmak onun güzelliğini,

kaçırmış oluruz. Will Durant'ın Stary Philosophy adlı popüler ese­

rinin son tabının medhalinden aldığımız şu satırlardan sonra sede­

- de gelelim. Bir müspet ilim talebesi bu cismin

bakabilir.

d üşüncesi

molekülleri ve fertlere de

Bir sosyaloğun

bu moleküllerin atomları gibi

bu cisim, molekülü

ne olursa olsun,

uzvi m ürekkep cisimlerden,

ve en yeni

bir cemiyete bir cisim, aileye

bu

ve atomu hakkında

fertlerde

bir takım uzvi ve gayrı

proton

veya notronlarden m ü­

daha doğrusu bir takım elemanlardan

d üşüncelere elektron,

rekkep bir kütledir ; tıpkı sofra tuzu ve sirke gibi. Aradaki fark in­

san denilen mobililesi ve şuuri olan sosyal hayvanın tepesinde ta ­ şıdığı bir okkalık beyni var. En büyük harikalar ve yine en büyük budalalıklar bu beynin mahsulüdür. I nsan denilen bu mahl ukun

· bir kusuru varsa o da çok şey bildiği veyahut

bildiği veyahut bil­

diğini zannettği halde kendini bilemernesi ve belki de bilemiyecektir. Amerika Birleşik Cümhuriyetinde

·

Şeklen

birbirine

benzeyen

yüz yirmi milyon insan var.

bu insanlar düşünce

ve ideal itibaril•1

· birbirinden farklıdır ; Tıpkı aynı ülkede 3000 türlü B ma nın bulun­ ması gibi,

yaprak,

meyva

ve çekirdeklerinin

birbirine

benzenwııi


42

bakımından Elma adını alan bu meyvalar tatları, sertliği ve yumu­ şaklığı, renkleri ve cesametleri... gibi bir takım karakter farkları olduğu gibi cemiyet denilen küçük bir insan gurupuna giren fertlere şekil ve kıyafet itibarile birbirine benzemekle beraber zekilik ve gabilik, güzellik ve çirkinlik, iyi veya fena.., ve sair karakteristik ba­ kımdan birbirinden farklı oluyor. Bu zahiri hetroceniteye rağmen bu insanlar cemiyet da.ha. doğrusu millet dediğimiz bir gurubu teşkil ediyorlar. Hayatın esas şartı olan hayat mücadelesi m uvacehesinde bu gurup mtıayyen bir hedef uğurunda birbirile birleşiyor. Bu halde bir fizikçi bakımın­ dan millet dediğimiz organizasyon bir takım tabii vetirelerin tesi­ rile yeryüzünün muayyen bir noktasında toplanmış ve maişetini o · noktada idrak eden bir insan gurubundan ibarettir. Her mahluk gibi bu insan gurubunun da bir yaşama hakkı var. Bu hakkı koru­ mak, yurdunu diğerlerinden korumak için teşkilatiandırmak zarureti karşısında kalıyor ki bunun başında (milliyet) mefhumu gelir. Bu halde milliyet kendini (memleketinin menfaalleri ve yükselmesi uğ­ runda feda etmek) gibi mukaddes bir gaye şeklini alıyor. Bunda: hiç gayri tabiilik yok. Bir köpek bağlı olduğu bir eve veya çiftliğe iki bakım dan bağlıdır. Biri oraya kendi cinsinden diğer müstehlikin girmesini istemez, ikincisi kendini besliyen, en çok gördüğü efendi­ sini sever. insan da beslendiği için, küçükten itibaren görüp sevdiği muhiti için meleketini ve milletini sevmek mecburiyetindedir. Gerek maddi ve gerekse manevi bakımdan bu böyledir. Cemiyeti teşkil eden ferdler arasındaki hetrocenite cemiyeller arasında daha büyük mikyaşta görülür. Binaenaleyh insanlar Ford otomobili gibi bir ka· rakterde, bir düşüncede, bir idealde çıkmadıkça milliyet mefhumuna' nazaran daha yüksek mefhum olan inşaniyet mefhumuna yer ver­ mest imkansızdır; bu bir hakikattir. Küçük insan gurupları areısında görülen farklar, muvazenesiznğin büyük insan gurubunda daha bü­ yük olcc�ğı aşikardır. Bu halde i nsaniyet prensipi belki ( son şeni­ yet ) tir.fakat tahakkuku bugün için değil uzak istikbalde bile müm­ kün olamıyacaktır. Yukarıdaki izahata göre felsefenin cihanşünıul olması ve mil­ liyetin felsefesi olmaması icap ederse de h cıl böyle mi? Her guru­ bun yaşaması ve kendini müdafaa etmesi için bir milliyet prcmsi-


43

pine bağlı kalması zarureti karşısında kalıyor. Bu zoruret karşı!;ındo sôy her şeyin felsefesi olduğu gibi,

bir bakımdon

bir felsefesi olabilir. Ilim de de böyle değil m i ?

( milliyet ) in de esas itibarile

Ilim

cihanşümul bir organizasyon olmakla beraber Babil ilmi. Mısır il mi,

Grek il mi. Islam ilmi diyebiliyoruz. Babilliler aya, Mısırlılar Güneşe

ehemmiyet tecrübeyi,

vermişler.

Metofizik

babası

aristoyu

çıkaran Grekler

tatbikatı ihmal edip mantıka, Apstraksiycr.a

verdikleri bu n l arı a lan islam alimleri ilme daha tatbiki den bakmışlar

ve

ehem miyet bir

cephe­

veı·mişlerdir. Felsefede de

buna ( Tatbiki vasıf )

böyle değil m i ? Grek felsefesi, islam felsefesi... demiyor muyuz ?

H.:r ni bat foto serı te z usulile yaşarsa da atmosferik şartları mu hteiif olan nıemlekc<tlel'de aynı nebata başka türl ü bakmak,

beslemek mecburiyeti ihtiva

etmesi

yani kültür farkı var. Değişmiyen k anunları

itibarile

telif mıntakalardo ilimdir. Demek ki

Botany

başka

bir

başka

il min de bir

m

ilim

olmakla

usuller kullanan

beraber

muh­

agriculturde bir

i l l isi olabilir. Milli zarfa bürünmüş

ilim olcbilirse neden milli zarfa bürünmüş olan bir felsefe

olmas ın.

Gel'çe m ill iyet bir gaye değil bir alet ve felsefe is� b ir gaye ise de btı ikisinin bir çok hususlarda bi rl eşd iği görülür. llimde de böyle. Meselô Aristo metafiziği ( yani felsefes ; ) m üsbet ilmi birçok asıdar geri b!rakmışlır. P ri ncipia adlı eserile ( hikmet tabiiye ) yi yaratan Nevton su l ta sı l ngilterede, on u n tefazuli hesapfaki rem­ zine sod ık kalmalarındon dolayı. bir asır riyaziyeci yetiştirme­ miştir. Tamamiie ve l�evton'un m utlak mi haniki felsefer.in etik ve politik �u bele,-inde mutiokiyeti kurduğu gibi Einstein'in insaniyet na­

zariyesi aynı şübelere yeniden tesir etmiştir. Bu halde i i!m, felsefe ve insan bi r b i rin e nüfuzu olan mefhumlardır. Muhtelif asırlarda

Dahası var.

ve memleketlerde y etişen filo­

zofl ı:ı rı n f,dsefe!eri bir mi ? Misal olarak demo k rasi nin ve ilim adom­ lorır.ın

en büyük

hakkındaki

düşmanı

d üşüncesini

Nitsene köle ahlakıyaiı

olan

Nitsche'yi alalım.

politik ideallerine

addettiği

Niçenin kültür

bakmakla arılayabiliriz.

demokratik

ah!akıyatı

reddedip

yerine efendilik ahlakıyat prensibini ikame ediyor. Ono göre demok­ ratik ahlakıyat beşeriyelin taammümüne fakat efendilerin hakimi­ yeti b eş eri y elin bir

ırkın ancak

ilerlemesine sıo.bep oluyor. hakiki aristokresi

ile

Efendilerden m ürek k ep

yetişebileceğini

iddia

eden


Niçe

( Saadet için m üsavot ve hürriyet ) diye bağıranlara (ah mak­

,lorı ve çapkınları yükselten, fakat dürüst ve zeki insanları düşüren ı ,rejim diye cevap vererek fertlere ve ailelere ilim adamı kendi kendine malik olmıyan, miyen b:r köleden :kabul eden

kıymetlerine göre bir

kendi kendini idare ede­

başka birşey değildir. Diktatörlerin hakimiyetini

bu felsefe

bugün ( nasyonal sosyalizm ı

veya ( faşist ı

rejimlerinde görülmüyor m u ?

Tekôm ül

hakkındaki mefhumlarını

Darwın'den alan filozofların

birçoğu Darvin'in tekômül hakkındaki umumi fikrini almakla kalma­ yıp onun tekômülün d üşüncelerini de

hususi vetire

almışlar.

ve mihaniki

Darwin'in

hakkındaki

hususi

( Tekômül mihaniki ı ne

ait

mefhumu t2dirid tebeddül vetiresidir. Bu fikrin esasını ortaya koyan Newton mihanikidir. Nevfon tebeddülü kabul etmiş

m ütemadi

bir vetire olarak

ve Darwin de tekômül mihanikinde bunu esas almış­

tır. Diğer taraftan fizikçilerden Planck filozoflardan

Hegel ve daha sonra da Karl Marx tebeddülde inkıtalı mekanizmayı kabul etmiş­ lerdir. l<ar! Marksın ( Diyalektik metaryalizm ı felsefesinin esası bu­ radaa batar.

almamış mi i

Bu felsefe de bugün Rusyada milli

H üliısa geçmiş olan hatalarından dolayı

bir felsefe şeklini

affedeceğimiz, şevkle

öğretmek istedikleri dersleri şevkle öğrenmekfiğimiz y ü k ademiarı dinleyelim. Sokrat Crito'ya diyor ki felsefe hocasının

lazımgelen bü­ c

aklını başına al,

iyi veya fena olduğuna bakma, yalnız felsefenin

kendini d üşün. Onun doğruluğunu ve iyiliğini araştır. Fena ise her­ kesin ondan yüz çevirmesine çalış ; fakat iman ettiğin gibi ise onu takip et, ona hizmet et ve ondan hôz duy. :t

Tekômül

tarihi ve bilhassa beşerin

duğu kadar cazip olan bir etüd olup mekle takip edilemez.

Birşeyin

tekômül tarihi

gerçek ol­

preponenion'dan tecrit edil­

tarihini a raştırdığımiz

sıralarda bir

kıymeti haiz olabilecek neticelere vasıl olabilmek için şahsi kanaat­ lerimizden { ne kadar akla mülôyim gelirs� gelsin ı feragat etmek lôzımdır. Bir

hristiyanın

kendi

dini menşe

ve tekômülü hakkında

neticeler yürütürken objektif olması lqzımgeldiği gibi Voodoo ( hay­ vana tapa n ) ın menşe

ve tekômülü hakkındaki neticeler de okadar

bitaraf olmalıdır ; Avrupalı bir moralist monogem izdivacın cemiye­ timizi idare eden

bir vetire

olduğunu araştırırken

Tibetlilerin pali-


45

endi tekômülünü de

aynı bitaraflıkla

münokaşa

etmesi

lôzımdır.

Bir hiristiyanın hiristiyanlığı gerçek Voodoo'yu korkunç batı! itikat, yahut monogem izdivaca beşeriyelin �n büyük ahlaki zaferi gibi

bakıp poliandri'ye ahlakta sukut gibi bakması bir hakikat almakla· beraber bu hakikat menşeine tevcih edilen roşerjlere doğru tesirler icra etmez. Diğer taraftan, her iki halde de menşe ve tekômül.

hakkında son neticeye varsanız d a cevap isteyen bir suc! karşısın­ da kalırsınız. Bu dinlerden biri doğru mu, yahut bu cil� organizas­ yonlarındon birisi iyi mi, öyle ise hangisi ? Bunlar öyle sucller ki ,

iman ve itiyatların tekômülü üzerindeki roşejler bunlara cevap ve­ remez. Te mül nazariyesi üzerinde yürütülen daimi m ünazaalar her iki partinin şu noktayı hatıriemaiariie kalkobilir. Bir şeyin ora­

kfı

ya nasıl o şeyin

geldiğini bilmekle ne olduğunu

şeyi izah etmek

söylemekle

oraya

mümkün clduğu gibi

nasıl

bildi•miş

geldiğini

olamayız. Hülôsa, mutlak mönada alınırsa milliyelin felsefesi veya fP-lse­ fenin milliyeti olamazsa da burada yine bir torifle karşılaşırız. O da: mutlak nedir ?

Termodinamikin üçüncü prensibine göre ( biz suhu­

netin mutlak sıfırına vasıl olamayız J ;

ceği büyük m üşküller

karşısında

ona yaklaştıkça gire­

çünkü

Binaena!eyh

kalıyoruz.

mamak şartile.

mutlakıı

Fakat dozunu kaçır-

ortadan kaldırırsak milliyelin felsefesi olabilir.

Prof. Salih Murad Uzdilek MILLiYETlN FELSEFESi

Büyük mikyasta davaları olan

halkların

birbirleril;;o

çarp:ştığı,

kendi hekemonyaların ı boşkalarına kabul etiirmek ihtirosile yanıp tu­ tuşan milletierin birbirine girdiği bir zamanda emiiliyelin felsefesi• ne· dair sorulan bir suale hôdiseleri göstermekten başka rilebilir ? Fakat suali soranın bu cevap

ile

ne

cevap ve­

iktifa etmediği anlaşılı­

yor. O halde hôdiseleri gösterirken tefsirine de çalışalım. Millet ve milliyr' 'l es !ı :. '-'rıro toprak üzerinde halkların dağ,

ı

nehir, dere... lerle � r , , ,de• ayrıldığı gündenberi mevcuttur. Aynı. suretle işin fe>lsefesi v� i.:ı•�"lojisi de beraberce teşekkül etm iştir. Fa-


46

-kat 1 9 ve !O nci asırların millet ve milliyet meselesi, nev'i Şlılısına m ünhasır bir hal aldı. On dokuzuncu asıra kadar belki <: halklar » vardı, fakat son iki asırda (; halklar», «miiletler» e inkılôp etti. Milli­ yet fli!lsefesi, işte bu inkılôbın mahiyetini tahlil etme işinden başka birşey değildir. Mütefekkirlerin böyle bir tah!ile girişmesinden evC!I hadiselerin mevzuu hazırladığı şüphesizdir. Pederşohı aile efradı, « şah » olan c baba » nın himayesi a ltında kendilerine göre huzur ve sükun içinde yaşamaktadırlar. Aile efradından c Ahmed » in, c Mehmed » i n, c Ay. şe l) nin, « Fatma > nın ilah... hususi şahsiyetleri yok değildir. Fakat buna rağmen hepsinin şahsiye!i, daha büyük bir şahsiyelin gölgesi içindedir. Ama günün birinde bu c Ahmet ll lerin, � Mehm�t "' lerin i lah... yani aile efradının fertçilik gl"ı ıtükl&ri görülüyor. Sebep ? Çünkü şartlar değişmiştir. Artık kalaba!ık cile hayalını idarrıe ede­ miyor, bozan baba, çocuklarını aiie çevresinden dışarı aiıyo1·. Biraz sonra c kendi aleminde sultan ll ferdierin yetıştiği. « şah » olan " ba­ ba » nın da sadece bir ferd olduğu görülüyor. Ondaıı sonra devrin mütefekkirleri, oilede hüriyeften, demokrosiden, yeni ailenin hususi­ yetlerinden bahsediyorlar. Mütefekkir bunlardan bahselliği için aile bu hale gelmiş değildir. Mütefekkiri söyleten şerait vardır. Milli.yet meselesi de ayni. Meselô 1 9 1 8 den eveiki Avuduryo Imparatorluğunu pederşahı bir aileye benzetebilirsiniz. Hadiseier, bu impara torluk içinden halklar ve milletler çıkardı. Keza 1 9 1 8 den eveiki Osmanlı Imparatorluğunu düşününüz. Devrimizin m111iy�'t m e­ selesini eskimez bir mukay0se iie belirtmek mümkündür : Hiç · bir « pı=derşah :t , bu eski aile babası, sürd üğü saltanaHan isteyen-;k vaz geçriıez. Düşünün üz, o ne saltanattır ı Hukukta hakim 9ion kendisi­ dir, herşey kendi işaretile halledilir. Elinden ge:se, iktisadi şartlar mü­ saade etse etrafa çil yavrusu gibi dağıtılan aile efradını tekı·ar bir çatı altında toplayacaktır. Fakat kendi hesabına heyhat l Zamanı­ mızın müzmin milliyetler meselesi. milletler içinde birinin, işte tıpkı bu baba gibi olmak istemesinden, yani başka milletleri hekenıon­ yası altına almak iradesinden çıkıyor. Burada ahlak mes�lesi ikinci, -hattciı üçüncü derecede kalır. Mamofih her hekemonyocı miiid, ken­ disinin ahlaklı olduğu kanaatindedir: Vücude gei:ireceği tahakküm de -guya ahlôk narnınodır ı


41

Bu noktada milliyet meselesinin içyüzü de anlaşılıyor : Her mil­

let daha çok

tahakkuk etmek istiyor.

Bu

c

tahakku k

lt

esnasında

başka milletleri benimsemek, kendi içinde eritmek. ona zerre kadar

ozap vermemektedir. Hatta bu yol diniere sahip peygamberlerde de mensup oldukları

c

halk

lt

ın şuuru kuvvetlidir.

Hazreti Muham mede

atfedilen sözler içirıde araplık ve arapça hakkında öğücü h ükümler vardır. Dünyanın müsl üman olması. adeta arapleşması ile aynı şey

addedili ya r Asırları atlıyalım : Insaniyel fikrile tev'em olduğun iddia • .

edil'-.n

komm ünizmin

Rus şeflerinden Leninde de Ruslu k aynı de­

·recede kuvvetlidir. Onun için değil midir ki huyları, lisan!arı bir olan muhtelif

!ürk

halkları,

Ruslaştırılmaktadır.

Rusyada

Fakat yollar başka 1

ayrı birer lisan addediliyor. men, ôzbek... sayılıyor, den?

Çünkü

başka başka yollardan

Türk ha l k l a r ının

Türk halkları Türk değil.

vahdetin önüne geçilmiş bulunuyor.

Türk halkları arasında

milli bir

Fakat aynı Rusya, birbirinden

çok farklı lslav halklario dolu Rusyada c

l ehçeleri

Kırgız. Türk­

hatta harflerile birbirlerinden ayrılıyor. Ne­

bu suretl e muhtelif

·büyük ve mu kaddes

gidilefek

aynı siyaseti gütmemekte.

Rus vata n ı :. ndan bahsetmekte, hatta - 1 939

harbinde olduğu gibi - Polonyalıları. Okrcnyalıları

c

ırk kardeşleri

için

husul bulmasına

lt

bile saymaktadır. Keza ' 939 dan eveiki Fransa. Ceza ir. Suriye, Fas ve Tunus araplarında araplılık fikrinin h usu l üne meydan ve r me m ek Cezairi ilik, Suriyelilik.

çalışıyoı·du.

O halde

Rusya

Faslılık...

1 91 8 den evvelki

ve Frensade milletierin

endişelerinin

Avusturya

maruz

felse>f�>si üzerinde d üşünecekler için

ile 1 91 8 den

bırakıldığı

.

nı esail.

sonraki

milliyet

ip ucu ve r i yor Millet re e lilesi n i

inkôr eden rejirn veya tefe kkür sistemi, kendi kendisinden tenakuza d iişrnekte

ve

« a l e mi sersem

l) ,

c

herkesi kör lt addetnıektedir. Bilôkis

ahlaki inkişcf. milletierin heyet haklerını c

tanımak » . kolay değil ! Kendi h a kk ını

c

.

tanımaktan ibaretti r

ta nıta mıyo n

»

Bu

halkın hakkı

Fakat ne yapalim ki bu c ta nı tmak lt da kolay bir iş c ta nın maz ı> , değil. EvvC!Ien kendisini c tanıtmak lt iste yen halkın kemiyeti mese­ lesi var. Yüz milyonluk bir millet. kendi içinde veya yenındaki beş,

on milyonluk milleti kayıtsız ve şartsız

hür bırakmakta

kendi gu­

rurunu alçaitan taraf görüyor. O halde ferdi terbiyc;:deki mü�kül burada da kendisini gösteriyor : Ferdi n terbiyesinde gaye, na sı l


48

ferdin

kötü nefs

c

de daha geniş Türk şairi : c

c

ini yenmesı ıse, milletierin terbiyesindeki hedefi ,

mikyasteki

c

Hayvan » ı terk etmeden

milletlerde

kötü nefs ,. i c

insan

havyan ,. ı, yani kendi

c

d ikleri halde

c

insan ,. dan,

c

mağlup

etmektir.

Bir

ı arzularsın 1 d iyor. Bugünkü

ll

hekemonya arzularını terketme­

insaniyel ,. den, sosyalizmden, demok­

rasiden beşeriyetten, adalet ve sulhten bahsediyorlar. Yeni impara­ torluklar yaratma hareketlerine, yeni rüyen zamanımızın

c

milliyet felsefesi

c

hayvanlaşma » ya doğru yü­

ll

, işte bu nokta i."ı zerinde de­

rinleşnıek mecburiyetindedir. Bu itibar ile milliyet felsefesi, milliyet­ perver olanlar kadar

nasyonalizmin aleyhtarı olanlar için de

aynı

derecede mevcuttur. Hattô nasyonalizm aleyhtarı ola nların haklkatte, üstü kapalı

şekilde daha

çok

nasyonalist

olduklarını

d üşünecek

olursak onlar için mesele daha mühimdir. Işte sorduğunuz mese­ leye, günümüzün ç•rpışan c sol ,. ve c sağ ll ideolijilerini göz önüne a larak

bu

suretle cevap

Allahın bir kıta veya

verilebileceğini

zannediyoru m.

kıtalar üzerinde yarattığı çeşitli

Herşey,

halklar ara­

sında bir m üvazene tesis meselesidir. Fakat başta kemiyet bu mu­ vazeneye môni. Hesabı yerinde bir Allah, her halktan lişer milyon

yaratsaydı,

ederdi ! Fakat belki de yanıyor. Zira kemiyet beklenen

c

cehd

ll

i

bu

muvaze:ıe

meselô el­

surette

teessü s

bu muvazenesizlik, ilôhi gaiyet fikrine da­ m üsavatı olsaydı, insanlar. kendilerinden

gÖ5!eremiyeceklerdi.

m illetçe sayıları birbirine

mihaniki

Şimdi

önüm üzdeki

denk olmıyan insan oğullarının

gösterip gösteremiyeceklerini b e kli y or !

asır,

bu cehdi

Dr. liyaeddin Fahri

MiLLiYETİN FELSEFESi 1 - Felsefe m ücerret ve ôlemşümul bir d üşünce midir ?

- Bu mevzulor bizim için klôsik bir hale gelmiştir. O derecede,

ki bunlarla uğraşanlar için, bunlar üzerinde fikir ihtilôfı bile yoktur. Bizim için fikir ayrılığı, ancak, felsefeye ait

daha hususi meseleler

ortaya atıldığı zaman mümkün olabilir... Şimdiki halde ise,

felsefe

ile ihtisas halinde u graşanlar, böyle bir sual karşısında aynı cevabı verirler : Felsefe mücerret bir düşünce midir ?


Gayet tabii m ücerrettir. Zira. hakikat m ücerreHir. Bir, iki kelime �le. bu fikir şöyle anlatılabilir : Sanatkar düşünüşünü. alim düşünüşünü, sonra da,

filosof dü­

şünüşünü ayırt ederseniz. fikrinizi kolayca anlatmış olursunuz. Sanatkar d üşünüşü nedir? Biliyoruz.

Bu tip

daha ziydde mu­

·hayyele faaliyetine bağlı ve 9ayesi manevi güzelliktir. Alim d üşünüşü, o da bellidir : Muayyen bir sahada,

muayyen

bir metodla çalısır; tecrübe ve m üşahede yapar; hadise ile uğraşır; vardığı neticeyi, itirazı kabil olmıyan bir delil ile ispat eder.

Filozof düşünüşü. bu iki tipten hiç biri değildir : Bunda uğraşa­

·cak mevzu h &d ise değildir; sonra bunun metodu da başkadır? Tec­ ·rübi neviden bir metod değildir. Gayesi de fark lıdır : Jlimle uğraşan

•insanla uğraşmaz.

Felsefe düşünüşünün

gayesi,

insandır.

insanın

izahıdır : Sanatkar insanı, d üşünen, bir ideal sahibi insanı aramak­ tır. Bunlar, hep,

bu

d üşünüşün gayeleridir.

Ilim, insana lakayıttır.

Felsefe ile uğraşan. alemle olduğu kadar. insanla da uğraşır.

2- liimler tarihi, felsefe mi felsefeler mi olduğunu ifade eder?

Bu 5ualin cevabı da, felsefe düşünüşünün

bir h ususiliğinin ne­

ticesidir : Yani, bu düşünüş sahasında sistemler sistemleri takip eder : Başka tobirle, bir mesele bitmiş sayıldığı yerden,

yeni baştan, baş

gösterir. Bu sahada hiçbir mesele tamamile kapanmış farzedilemez. Aralarındaki ayrılığa rağmen, büyük filosoflar aynı dava uğurunda, bi r

c

blok

birleşmiş insanlardır :

ve büyük s!stemler,

Ayrı görünürler; fakat

teşkil etmiş kimseleri andırırlar.

3- FelsE>feyi daha müfid kılmak m ümkün değil midir ?

Bu düşünüş bütün neticelerile o!uşlar, cem iyetlerdeki değişiklikler

meydandadır : hep

felsefe

Zira,

hareketler.

fikirlerinin

ortaya

koyduğu neticelerdir. Felsefe fikirleri - biz istesek de. istemesek de ­ kendi neticı;lerini ortaya koyarlar. Eskiden bir söz vardır : malı

� c

«

Evvelô yaşamalı. sonra felsefe yap­

derler. Bu fikrin m üdefaası güçtür. Halbuki : Evvelô d üşünmeli. sonra hareket etmeli

ha kolay m üdafaa edebilirsiniz. Görülüyor ki

kafi . gelmez m i ?.

felsefe

bir hareket

derseniz fikrinizi da­

prensipidir.

Bu fayda

ona

Hatemi Senih Sarp F : 4


50

MILLIYETlN FELSEFESI Milliyetçifiğe inananlardanız.

Bir ideoloji oluşu delayısile milli�.

yetçiliğin de bir felsefesi mevcuttur. Bizim isted iğimiz matist

bir düşünüşle m ücerret

doğup, vücut

bulduğu

olmaktan

camiaya

faideli

ziyade

felsefe Prag�

arneli

alabilmelidir.

olmalı ve.

Böylece

bir

camia için faideli olan ve d aha doğrusu faideli olabilmek gayesile kurulan

bir felsefe sistemi,

doktrin

ideoloji

diğer

bir camia için

muzır ve faidesiz olabilir. İl min mil liyeti yoktu r ; ôlemşumuldür. Fa­

kat felsefe böyle değildir ; sosyal hayata taôlluk eden kısımlarının, milliyeti mevzuu bahistir ; çünkü böyle bir felsefe sosyal bir kitlenin môşeri vicdanının tezahüründen başka birşey değildir.

Ve ancak

o.

cemiyetin bünyesine uygundur. Ayrıca o cemiyele faideli olabilmek gayesini istihdaf edecek şek i i d e kurulmuştur. Türk m illiyetçiliğinin felsefesinde

bu esaslı vasfı ; Türk camic­

sına faideli olmak ve Türk tefekkürü ne, duyuşuna uygun bulunnıak karakterini

haiz olmalıdır. Hariçte yabancı

bir zihniyetin,

b ize ta�

mamile zıt bir tefekkür, d üşünüş ve duyuşun mahsul ü olarak doğan. bir felsefe sistemi yetirniz

bizim b ün yemize uymaz

için istismarcı, inhisarcı

ve bittabi bizim cemi­

olabilmek i st ida d ı n ı taşır.

Türk corniasına faideli olabil mek

gayesini istihdaf

Böyl.:ce.

ede;-.ıeyen ya­

bancı bir feisefe sistemi. doktrin ve ideoloji huduclarımızı aş m ama l ıdır Milliyetdliği C. H . P. mizin

etmiş

bulunuyoruz.

Fakat

al�ı umdesinden

mevcudiyetine

hiç bir

..

biri olarak kabul.

kimsenin ş üp he

edemiyec eği Türk milliyetçiliginin felsefesi maatteessüf bugüne kada!" ihmal edilmiştir. MütefekkiriHimizdıen bek lüdiğimiz bunun esas hat.... larını ç izmek

b amba şka ve b a riz olan. karakterlerini. a y r l ı k ları n ı belirtmektedir. Bu fe ls efenin hasbi o l m o k ve

diğ2r m i :!etierin kinJen

.

tan ziyade tamami le

­

arneli olmasını temi n etmek

sına faideli olabilmek gayesini

hiç şüphesiz yine Türk

istihdaf edebilecek

mülefekkirkrinin

ve Türk camic­ hab getirm e k

en esaslı vazifelerindendir.

Biz milliyetçiliğin taın hakiki fPisefesi n i yaptığımız

ve onu diğerle­

rinden esaslı ve mazbut korak!er l('�i:ı:o ayırt ettiğimiz zaman en bü­ yük işi başarm ış olacağız. n'Jğmcıtik J üşüncelerle yaldızlı görünüşlü, tamamile hasbi

'ze U'fmayan ve bizim tefekkür, d ü­

bizim b•·

ş ünüş, d uyuş ve toplu ye..,. , . . .

tarzımıza ternamile

aykırı yabanc�


51

felsefe

sistemlerine

yarı m ünevverlere

ğinin felsefesi böyle

ve ideolojilerine

kapılmak

istidodını

Türk co rniasının maşeri

vicdanının sembolüdür.

bir felsefe sistemi ancak Türk ruhundan doğabilir.

bir camianın Felsefesi hiç bir zaman bize uzyrnoz Türk camiası

gösteren

hakiki yolu göstermiş olacağız. Türk milliyetçili­

için faidesiz. muzırdır.

in hisorcı bir zihniyetin

Ve

Yabancı

ve böyle birşey

Böyle bize yabancı tamamile

mohsul ü olan ideoloji ve düşünüş tarzların­

dan korunmak Türk milliyetçiliğinin hakiki ve vazıh felsefe siste­

m i n i vazetmekle

kobildir.

Bunu

yapmak büyük

lerine d üşüyor.

Türk m ütefekkir­

İstanbul Üniversitesi T ale be Birli�i Katibi Umumisi

Aı1ni Kefeli MiLLiYETİN FELSEFESi Her meyvenin

özel bir lezzeti,

kokusu vardır. Bunun içindir ki, karınca ve örümceklerin

her çiçeğin özel

elmanın olduğu

çeşitlerine

rastlarız.

bir rengi ve

kadar da,

Fakat

gülün,

lu çeşitiikiere

rağmen yine onlar, elmadır, güldür. karınca veya örümcektir!er. Ne mElez olmak. ne başka bir m u hit v� ikiimin mahsul ü olmak bun­ ları mensup oldukları

familyadan

atmamızı icop eltirmez.

ayırıp to

başka

bir cins

içine

Yani biçim ve çeşni farkları ne olursa ol­

sun, hiçbir zaman elmayı armut diye; g ü l ü, enginar veya lôle diye; örümceği de istekoz veya yengeç diye kabul edemeyiz. Ne için? Çiinkü her varlık, bin bir türlü değisme ve gelişmelere rağmen,

kendi asli bünyesinin, soyunun özelliklerini taşır. zaman

kaybetmez.

millet

ne için

bunlara

Ve bunları hiçbir

benzemesin ki.

o da

�ekômülün binbir merhalesinde pek çok değişmelere uğradığı halde rine insandır. Kendi orijinal karakterini diğer insanlardon farklı olo­ ·ak mu hafaza eden bir kuvvettir. T abiat mekanik olmaktan ziyade dinamik aksiyonlar la yüklü bir rarlıktır. Ta biat aynıyelten hoşlanmıyor; arla. sentez

tabiat

tenakuz ve tezad­

�e antitezlerle dolu bir savaş a lanıd ır.

Fakat bu sa­

•aşlar. bu aksiyonlar, tabietin bizzat kendisini değiştiremiyor;

bvlki


tesirini 1 ·

başkalaştırıyor;

reaiiteyi maskeliyor.

Aldatıcı görünüşlerin milletler, bu

içinde herşey ne ise yine o kalıyor. Bunun içindir ki,

. küçük arzımız üzerinde ceşitli iklim, çeşitli gıda ve muhit şartlarına uyarak renk. boy. endam .itibarile ve nihayet sosyal zoruretler içinde din, kültür ve teşkilat itibarile birbirinden farklı birtakım topl uluklar şeklini alıyorlar. Bunun içindir ki. ben milleti, bazı mütefekki r ler gibi yalnız bir ruh birliği değil ayni zamanda bir uzviyet kabul ediyoru m. Bu uz­ viyet, çeşitli değişmelere, melezleştir'ci tesiriere kat, kendi özel bünyesinin, iptidoi

ve

maruz kalabilir. Fa­

asli tohurr.un ruhi

ve

uzvi

hassalarını büsbütün kaybetmez. lstilôlar, göçler, iktisadi etkiler, bu uzviyet üzerinde ancak geçici bir baskıd•rl<:ır. Millet de.

nebat gibi

kendi adını koymamış. kendi benfiğini idrak etmemiş olsa bile kendi

ru hi ve uzvi karaktPrinin dinamik aksiyonlari le kendini diğer millet­ lerden ayırmamıza yardım eden

vatan,

tarih

ve

medeniyet

eseri yaratır. Millet bu bakımdan, bir nazariye değil

gibi

bir realitedir;

o bir tarihtir, hiirriyettir, fazilet ve medeniyettir. Milleti sop halinde, öz ve site halinde ve bu cemiyetlere mahsus zihniyetler içinde de yine kendi kendinin ayni olan qörürüz.

Her meyvenin tohumu,

istidat ve kudretle içine düştüğü muhitin büz bir inkişafa mazha r olur. değişmez karakterile her yerde

taşıdığı

imkônları nisbetinde

Milletler de

öyledir.

ve her zaman

gür­

Asli bünyımin

hususiyetini muha·

1 faza eden, ve milli tohumun sakladığı kudret nisbetinde bir gelişme

1 ve aksiyonlar yekunu olara k ortaya çıkar.

Milllet, kendi bütünlük ve birliğini

bazan ailede, bazan d inde,

bazan malda ve bazan şefierin şahsiyetinde, idra k etmiş alabilir ve kamusal mefklırelerine de bunları kayna k yapabilir. ve içine kendin­ den olmıyan unsurları da alarak hazım ve temsil edebilır. Veya bu unsurları kendi gayelerine

hizmet ettirebilir.

13ütün

bunlar,

millet

üstünlügünün ve bir uzviyet olara k - kendi gelişim ve değişimlerinin zaruri kıldığı faaliyetlerdir. Bu faaliyetler, millet iradesinin oir geril­ mesidir ki. bunun şiddet ve kudreti.

yurd sınırlarının ve hôkimiyet

alanının genişliği üzeı·inde bir rol oynar. Milli ihtiraslar ve heyecanlar. bu ihtirası ve heyecanı duyamamış, veya ka y betmiş o!an ve bu sebepten bir millet olmaktan çıkarak dağınık cemcallar haline gi­ ren ınsan aşılar .

kitlelerini içine alır, ona kendi mayasile kendi rengini


53

Bu itibario milleti, bir ilim ve bir filozofi konusu olarak d üşün­

mek onu spekülatif hayaller içinde eritmek demektir. kendini imal eden,

kendi medeniyet ve mefkuresini

Millet kendi

daha doğrusu

kendi ilim, sanat ve felsefesini kendi ruh ve zekôsil e yaratan dina­ mik bir kudreUir. Bu sebepten milleti teşkil eden maddi ve manevi unsurlar, ancak bu mevzuu aydınlatmak için müdafaa edilen geçıq ve sathi ômillerdir.

Mesele,

bir cemiyetin

kendi adını

bil mesinde

veya kerldine ad koymasında değil. sadece bütün bir tarih boyunca devam e egelen varlığının idrakindedir. Henüz bir millet haline ge­ lememiş plan topluluklar, bu ebediyete akıl erdirememiş olan insanlord

geri

m iM'ekkeptir.

n

Mille i yalnız bir bütün olarak d üşi.i nmek

ve bu bütünün yük­

sek medc niyet ve iktidariarına temel aramamak do yanlış ve eksik

bir görüş olur. Zira. millet, büyüklük ve kudretini, kendi atomlarını

teşkil ede

ferdierinin ayrı ayrı kıymet ve

ka hraman ğıno borçludur. ları gibi

CC

zekôsına, fedakörlık

Zira, milletin otomlorı,

nsız ve m ünfaiJ değil,

belki

her biri

ve

maddenin atom­ ayrı ayrı atı Jmak,l

gerilmek, wratmak ve başarmak iktidarında olan birer aktif varlık­ tır. Bunun

indir ki, bir milletin deho ve iradesini ancak bu karak­

lerleri beni nsemiş olan ferdierinin kemmiyeti temsil eder. Canlı ve

yekpare gi i görünen millet, bu bakımdan organlarının, h ücrelerinin

ayrı ayrı ç lışan, veren, yaratan, vozifeye intıbokı bilen enerjik hamle ve gayretlE ile yaşar ve devam eder. Bu itibario vermiyen c miyetler daima

f<>rdlerinP kıvmet

geri, ve milli mefkure ve iradeleri gev­

şemiş ih!!yı__���3!<ın ve sımarık topluluklardır.

Milletıc bir kere bu kıymet ve mônayı verdikten son.ı;g milli 9_<!;

yelerin

ne ]olması

luzımgeldiğini

tayin

etmeğe de lüzum kalmaz.

Çünkü mil t, . kedi kamusal seviye ve ihtiyacına uygun olan idealleri yine kendi ��alıcı bünyesinden çıkaracaktır. Sosyal muayyeniyetin

yani başın a bir m'ill i muayyeniyet te vardır ki, bu, filôn veya filôn ölim ve fil zofun ortava atacaöı

sahsi

bızzot keAij tarihi ve organık bünyesinin

bo lıdır.

c:ıl!i milleti yapan, filozof,

ve suni

prensip,

değil. be i bunları kendi büyüklüğüne imal ede millettir

·

gereklı kıldığı ilim

ve

.ı.

deöil

aksıyonlaı:_o spekülasyon

yakışecak şekil ve seviyede


54

benziyen ve aynı ihtiyaçlara bağlı yaratıklar haline getirmektedir. Bundan cesaret alan kemiyet ve hacım itibarile büyük ve dalayısile de keyfiyel iiibarile yüksek milletler. daha küçük ve dar milletleri kedi bünyelerinde ı?ritmek. hazmetmek gayesini taşırlar. Bu. iptidai bir darvenizm temayülünü ifade eder. Tarih birçok milletleri. büyük kuvvetlerin elinde bozulmak ve temsil olunmak tehlikesine düşürmüş tür. Fakat bu iste büyük zarara uğrayanlar ferdlerdir. Hiçb r zaman milletin kendisi değildir. Tebea olan veya mahkum sayılan milletler. her çeşit tazyik ve tehdide rağmen varlıklarını. hücrelerini . tohum­ larının derinliklerinde saklamış ve hiç olmazsa, kendi ruhi karakter­ lerini evlôtlarına miras bırakmıştır. Môzi ile ilgileri kestir miş olan milletler, tabası oldukları büyük milletin ahlakını dozmak. tehlikeli zamanlarda efendilerine ihanet etmek görünüşte küçük ve adi olan hakikatte ise, zenginleştiren işlere girerek hôkim milleti fak leştirrnek suretile mahkumiyetlerinin acısını çıkarır ve lesellilerin" bu çeşit intikamlarda ararlar. Bir defa millet teşekkül etmiş ve tarihini yapm olduktan sonra artık onun tamamen imhasınc imkôn yoktur. nekadar çok yolunursa okadar gürbüz olarak ve top ğın daha uzak bir köşesinden yeniden türerler, Elverirki. toprak al nda on la­ rın bir damla kökü kalmış olsun. Millet de böy1edir ir gün hiç beklenmeyen bir zaman ve mahalde ürer. tlirer ve t rihini tesis eder. Demek ki bir millet ölmez. öldürülemez. Arıcak t ômülünGn tabii seyri bir takım vakalar ve arızalarla geciklirilebilir. Tarih bize bunnn bin bir çeşit misalini vermektedir. Hakikat bu ol ktan son­ ra millete d üşen vazifı?. kendi inki afına mani olan e �eri gör­ mek. onları ortadan kaldırmayı:!_ çalı!i_m ak ve inkişafı lavl<:!�ıcı vasıtaları yaratmaktır. Bu işte örnek. �z diğer milleti ri n kazan­ dıkları seviye değildir. Dinamik · bir millet ilim, teknik. sa ;;-t ve .. fel­ sefede. milletlerustu bır ku·aret _g§stermeyi-gci.ye ----.Q;�dadır. Hülôsa millet, bütün _bir tarih. bütün bir__.ı:eolite.c - - ll bi.!',_ me­ Q_eniyet ve ahlak sembolüdür ki varlığını ve devamını. JıO � k�n�i irade ve dehasına borçludur. Millet kamusal bir semQa in !ay­ naştırdığı. mütecanis bir · duygu, düşünce bir iman ile irleşmiş yüksek bir insan topluluğudur. O kendinL�şmak ve dai olmak ihtirasının hami� ve heyecanı içinde bizzat kendi kadde-


ss

·ratını yaratmış olan Tanrısel ve tutsal bir kuvvettir. Millet. daima saf olarak kendi kendinin aynı olan_ ve içine hiçbir yabancı u nsur ve fikir kabul etmiyen _bj_ı: _ uzviyettir. Mlliyeti başka türlü anlamak. ancak empery�!!_st_ �i_ı:_j_decill�?_jn_�lığa düşman bi_r zihniyete inan­ mak demektir. Asrım ı zm ahlaksel vesiyasal tasavvurlarını böyle -a�aşılmıı_ ]ili milllyef"-;;-eru.e.r sine_bağlamak, beşeri saadetiii ti"f v�sıta v �����l��-!5an_ı y��m .

4

Cemil Sena Ongun

'

"

Me· eniyel dediğimiz

' ,,,-:; ,....., . , " , �

-

�cerret 'mefhumo

·': r"":> � � -- �.JJ

analık eden sebeple•rin bir iz hı da şudur : Nefsi harici tehlikelerden korumak. Bunun için, alet r icat etmişiz. bunun için, evler yapmışız, ve kalabalık­ ·1aşdıkça ' u maşer.i müdafoo için, bügünkü devlet sistemine doğru giden teş ilôtlanmo hareketleri içinde yuvarlanıp gitmişiz. Pek asit bir mütaleo ileri sürmüş olmaktan . çekinmesem, bu mezariye bugünkii mücadele hayatımızın çeşit safhalarına tatbik etmekten orkmıyacağım. Kabile devrinde m ücadelenin sebebi ha­ · yat hakkı idi, derebeylik zornanında serf, beyin ebedi m üsteciri olmağı bi hayat emniyeti uğruı.o, kabul ederdi, Empire devrinde •imparator himayesi altındaki çeşitli halkların hayat hamisi idi. Jan k Russo, Montesiyo, o zamono kadar bir ( Şey! ) olmak­ tan öteye gidemeyen insanların nebati yaşayış tarziarına bir de ruhi hay hakkı tanımak için mücadele ettiler, Ingilierede hüküm­ dare kab 1 ettirilen ve ingiltereyi millileşme yoluna sevkeden şart, :halkın h ct hakkı istemesinden doğmuştu. Marks da aynı davayı g üttü. ve en müsait yaşayış tarzına gidecek yolu, toplulukları n ahenk le ·· aselmesinde bulmadı da sınıf tezatlarının çarpışmasında lenin dar mevzuu içinde, muhtelif nazariyelerin doğruluk veya iljğini münokaşa edecek değiliz. Maksadımız yalnız m üda­ faayi s i zoruretinin ve maharrik kuvvetinin cemiyetleri götürdüğü ·şaşmG istikameti tayinden ibarettir. Ş di meselenin tecrübi bir safhasını ileri sürüyorum : Hayat, �uva nesini. içinde bulunduğu m ücadele ve çarpışmadan alıyor. ·•


56

Klan devrinde totem için Klanlar orasında çarpışma olurdu, kabile· devrinde mahsullerin müdefaası veya yağması için vuruşuldu, Site ticari ve dini çekişmelere analık etti. Imparatorluk, hakiroiyet, gurur ve şı;-hretini dinle mezcederek muharebe meydanlarında ölüler verdi, ve harp bir zaman kırılan gururların tamiri için bir ôlet bir zaman dinin intişorı için bir vesile olarak ortoya çıktı. Ve nihayet devrimiz­ de papas Malthüs'ün nazariyelerine hak verdirecek şt>kil2e iktisadi sebeplere dayanan bir çehreye büründü. Boğuşmanın önüne geçmek için nazariyeler nazariy eri takip. eHı. Akvam cemiyetleri kuruldu, bütün sulhperver g � yr :er boşa. . gitti ve nihayet harp gitgide ortan bir dehşetle yine ükmünü ic•a eHi. Utopie ôleminin içinde doleşmadan ve yarın hakkın 'o keha­ nette bulunmadan, dünden ibret almak istersek vereceğim z hüküm şudur : Dünya yuzünde harp diye bir reelile vardır, ve h p m ües­ sesesi yaşadıkça da harp edecek taraflar elbet bulunocak r. Insanı iktisadi zaruretlerin bir tarafton birbirlerine y loş!ırdığı· ve birer kütle halinde birleşen insanların da diğer kütl.,ier d uşm a n­ oldukları doğrudur. Fakat itiraf etmelidir ki, midesinden b ;;ko hissi ve dimağı olon insanın zümreleşmP.k için çok daha rr.u il sebep­ lerin tesirlerine tôbi olduğu do bir hokikottir. ·

t

Coğrafya, ırk, (isan, tarihten intikal eden müşter cyinler; müşterek inançlar, ononeler vardır. Her biri kendi başına r zümre­ nin muhfelif cüzleri orasındaki sıkı rabıtayı tesis edecek k u dretle · olmıyan bu unsurlar, hep bir araya gelince, iktisadi F teuı 'den. çok daha kuvvetli olduklarını ispat etmişlerdir. Müşterek tarihi inkôr edemeyiz. Size benliğinizi tan ı n , ruhu­ nuzu asilleştiren, hislerinizi heyecan nöbetile kamçı:ay tarihin· tesirini isteseniz de istemeseniz de üzerinizde ıaşırsınız. is. iniz tari­ hinizin mirasıdır. Evinizin eşyasında, yaşayış tarzınızcia d ·· e baği ı­ sınız, ailenizi inkôr edemezsiniz ki, cilenizin mensup toplu-­ luğu da edebilesiniz... Yabancı hôkimiyeti size madunluk hissi verir, irıson tabi i ikti­ zaşınca, bu histen kurtulmak için mücadele eder, hayal mÜc·delesi bir bakıma, muhite tahakküm sevkıtabiisinden doğduğu için, fizme altında yaşamamak şuuru da bu millileşme gayretinin muharri l olur�

oldu �


51

Kaldı ki, siyaset. mevzii toplulukları dağıtocak ölçüde geniş bir em­ niyete de varmış olmaktan da uzaktır. Ve millet, ayni zamanda Politika denilen realitenin de ne\ zadı olmuştur. Bu da milletin bir başka cephesidir. lçtimai muayyeniyeti inkôr edemeyiz. klan, kabile. site, Empire devresinden geçen beşer kitleleri, bir taraftan iktisadi hayatın ge­ lişmesi, diğer taraftan iş bölümünün artması, zıt menfaollerin teliH yolunda atılan adımlar, hürri"et fikrinin gelebesi ve yeni fikir evlôt­ ları doğurması. sermayenin inkişafı, ve bilmukabele sa'yin kendini müdafaay teşebbüsü coğrafi hudutlar, manevi kıymetler, milletlı;ırin doğmasına sebep oldu. yukarıda saydığımız devreleri geçirmeyen­ ler, hukuku esasiyenin ( mi(let ) diye tarif ettiği bir halde yaşasalar bile, binbir gelişme buhranından kurtulamadılar, kanaatimce, Çarlık Rusyanın inhilôli, dolambaçlı yoldan bir millileşrnek gayretinden başka birşey d-=:ğildi. ôyle olmasaydı. 20 senedenberi Kommunizmin kucağında milliyetçiliğin m üdafaasını yapan bir ihtilal ordusu. karşısın· daki Faşist işçilerle öldüresiye döğüşmezdi. Istesek de istemesek de, içtimai kanunlara tabi olmağa mec­ buruz. Vekpaı·e bir kitle halinde bizi birleştiren sebeple. bize lstiklôl Harbini yaptıran sebepler aynidir. Muayyen tekômül devrelerinin içinde millet basamağında bulunuycru?.. Onun için milliyetçi o!mağa mecburuz. bu yalnız bir heyecan meselesi değil. bir içtimai zoruret intıbak mesc=lesidir. Varının ne doğuracağını bilmiyoruz... Fakat bildiğimiz birşey var : henüz. mill Pt devrinin ötesini nazari sahada bile gözlerimizin önünde -belirfecek emereler doğmadı. ·

Cihat Baban

Bu���<?rı_ "f()P�c:_ğ�___!ikirler� :

Sucllerinize Nictehe'nin şu sözlerile cevap verebilirim. c Sulhü harbin fevkine koyan her felsefe, saadet fikrinin menfi bir ekidesi­ ni taşıyan her ahlak, bir gaiyet tanıyan her fizik ve metafizik, her dini ve bilhassa bedii temayülün, felsefeyi ilham edenin hastalık


58

olup olmadığını tahkik ettirecek bir sağı, bir solu, bir önü ve arka­ sı vardır.. Fiziyolojik ihtiyaçların afakiyet. ideal ve fikri sırf örtülerine gay­ rirrı2ş'ur bürünüşü o kadar ileri gider ki insana dehşet verebilir. Birçok vakalar felsefenin, vücudün tefsiri, tercümesi, vücudün muamması olup olmadığını kendi kendime 5ordum. Zannediyorum ki bu ana kadar fikrin tarihini idare eden en büyük kıymetler ar­ kasında ya ferdin ya kabilenin ya orgun bedeni ( Conformation ) •lerı saklanmaktadır. Biraz aşağıda : c Bütün filezofların nczarında şimdiye kadar hakim o!an şey hakikat deği!, sıhhat, istikbal. neme, kudret ve haycttır. Ve Niha ­ y2t fikirlerimizi ız.tırap içinde doğuruyoruz. Ve anne gibi onlara kan, kalb. şevk, neşe, ihtiras, endişe vicdan, içimizde ne varsa hepsini veriyoruz. Bence felsefe, hayır nedir! Şer nedir! Ve yaşanmağa de­ ğer hayat tarzı nasıldır ! SucHerine cevap arar. Ve bir ir.san için de bundan daha müfit ne vardır ?. Kemal Cenabın fikirleri : Dünya tcbabet tarihine ismini geçirmiş olcn bu büyük Türk hekimi, sucll2rim karşısında cevap veremiyeceğini. ihtisasının hari­ cinde olduğunu ve buna hayret etmememi söyledi. Kendi sahasının bir büyük iistadı olan Kemal Cencbın bu sözleri, şu noktayı teba­ rüz eıtirmek isti) ordu. Herkes haddini bilirse, yani kimyager kim­ yagerliğinde. edebiyatçı edebiyatçılığında durursa ilim yükselir. Her şeyden çınlıyan ôlim orta zamanda mevcut olabilmişti. Bugünün ôlimi yalnız bir şeyden anlar fakat iyi anlar. Kôzım Nam i Oor unun cevabı : Mevzuumuz!a yakından mGnasebeti olduğur.a kail olduğum Kazım Nemi Dcruya Bayazıdda rastladı � . Bence mücerret ve ulvi bir felsefe mevcuttur ve ilimden yük­ sektir. ilmin erişemediği ve şaşırdığı zamanlarda kendini gösfgrir. Bir kere ilimle felsefe arasında bir çok farklar vardır etüt farkı, gaye ve prensip farkı : Mücerret ve cihanşümul bir felsefenin mevcut olacağını zanne­ derim çünkü : Felsefe. ilim gibi objektif değildir. Bütün ilimierin ma-


59

verasında, yani ilimierin ilmidir. Tenkit tahlil ve sentı;?z ilmi dir. Ilim­ lerin menşei ve mu harrik kuvvelidir. Adam oğlu dünyaya sanatkar olarak gelmiştir. Daima sual sorar. Ilmin cevabı mahdut ve katidir halbuki felsefe nihai cevabı araştırmaktadır. Filhakika bugün ha!­ ledilememiş nice proplemler vardır. Halletmek ilmin salôhiyeti hari­ cindedir. Bu metafizik sahadır. Bu saha kendilerini zorla hissettirir. Ulvi bir düşünce de var olacaktır. Felsefenin bu ndan daha büyük faydası olabilir m i ?.

Mi LLiYETlN FELSEFESI ı-:elsefenin milliyeti ile milliyelin felsefesi mefhumları arasında farklar v a rd ı r Milliyelin felsefesi dı;omek. bence millet nwfhumunun makuliyetini ve insan düşüncesindeki yerini tetkik ed ip bir hakikat ifade edip etmediğini mc:ıı a ktır. Zannediyorum ki bugünkü dünya da bununla meşguldür. Ronesor:slanberi başlıyan milliyel kalkınması her larafta yeni­ den hızlanmışlır. Fransız tarih edebiyalçılarından Gaston Pari de­ miştir ki : • Milli bir edebiyat • bir milletin yegône mahfedeilemiyen vasfıdır demiş.. Bu. edebiyatçı fikri. Bir de ruhiyatcı fikrini mı>selô Furoyd'u alalım. Furoyd bilhassa yahudilerde bulunan aşağılıi( his­ sini yenmek için, milliyet mefhumunu yahud ilere aşılamcık lazımdır. Aşağılık fikri, bildiğimize göre. derin bir sinir buhranına delalet el­ tiğinden. milliyet hissinin. fert!erin ve milletierin saadet ve mukad­ derafında pek mühim bir rol oynadığını zannediyorum. Benim noktai nazarıma göre. bütün milletler, milliyetlerini la­ n ıttırmak için mücadelt� ediyorlar. Bu da önüne geçilmez bir leza­ hür ruhu ve zarur.etlir. Binaenaleyh ; • Enternasyonalizm • beşeriyeti mesut edemez. Filozofiyi daha münfid kılmak mümkün olduğuna göre, fikri be­ şerin ayni islikarnet to�ip etmediği de kendiliğinden sabit olmuş olur. Nitekim. filozofi tarihi bu kaygu ile inkişaf etmiştir. Bütün insaniyete şamil tek bir felsefe sisteminden bahselmek evhamdır. .


60

Böyle olmasaydı felsefe tarihi yalnız bir doktrinle kalması icap ederdi. Halbuki o kadar doktrin. tez. sentez, meslek, mezhep. sistem var­ dır ki fikri beşere dehşet verir. Escsen mücerret bir felsefe zaten faydasızdır. Prerısipleri ôli problemler olan felsefi meslekler olabilir. Fakat. kavli mücerreUe kaldıktan sonra ne işe yarar. Demek olu­ yor ki felsefenin. felsefe olabilmesi şartı da asrımızda doğrudan doğruya fayda mefhumuna dayanıyor. Bizim bugünkü felsefe ise gayrı müfittir. Ortaya attığınız mesele çok mühim ve ciddidir. Müspet ilimleri tedris ederek bu faydalı felsefeyi hazırlamak haki­ katen bugünkü neslin vazifesidir.

Dr. izzettin Şadan

Her ilmin bir tarifi vardır. Felsefenin iarifine de milliyel soku­ yorsanız. bu taktirde milli felsefe çıkorabilirsiniz. Fakat. bana göre. felsefenin böyle bir tarifi yoktur. Çünkü : Felseffmin diğer ilimlerdeo bir farkı olması lôıım geldiğini aşağı yukarı herkes kabul etmiştir. Malumdur ki felsefe. mevzu ve gayesi itibarile. sırf beşeridir. mücer­ rettir. Felsefeyi diğer ilimlerde:n ayıran bu karoklerdir. Felsefe, daima en son suale cevap arayacak bir ilimdir. Ilimierin ilmi ol ması hay­ siyetile, daima hasbi ve bitaraf kalacaktır. Binaenaleyh felsefenin bun­ dan daha müfit olabileceği bir saha yoktur. Fikri beşerin en büyük tecessüs ve endişesi. daima metofiziki­ dir. Hôdiseler metofiziki ne kadar beriaraf ederlerse elsinler insan oğlu bu tecessüs ve endişesinde yine ısrar edecektir. Işte bütün fikri beşeri birleştiren nokta bu ebedi problemlerdir. Bir milletin ulusol inancını geliştirmek meselesine gelince : Bu da evvel emirde ilk tahsil işini en ön sefa almak suretile m ürn• kündür. Ilk tahsil ne kadar ciddi tutulursa netice de o kadar ve­ rimli olur.

Reşat Ekrem


61

Her millet, dimağında pişen düşünceden. kalbinde pişen duy9udan, mutfağında pişen oşa kadar ayrı, kendine mahsus, millidir. Milletler malı müşterek bilgiler müstesna, her fikir ve his mah­ sulünü, milli çizgilerinden tanırız : Bu Türktür, bu Almandır, bu Rustur. Düşünce ve duygu eserlerinde kendi çehreleri görülmeyen mil4etlerin, dünya haritasında da müstakil çehreleri görülmez. Kremlin m üzesindeki kadife parçaları : c Ben Bursalıyım ! • diye ·bağırıyor. Benakis m üzesindeki çiniler : ( Ben Türküm i ) diye övünmektedir. Bakinin mersiyesi, ·N �dimin şarkıları, Yunus Emrenin ilôhileri, Karaca Oğlanın koşmaları, Köroğlunun destanları.. hepsinde milli benliğimizin damgasını görürüz. Süleymaniye, Ayasofyaya benzemez. Çünkü Tlirktür. Ve Sakaryanın eşine, hiçbir harp tarihinde rastlayamaı.sınız. · Çünkü, o da Türktür.

Yusuf Ziya Ortaç

MiLLiYETl N FELSEFESI Skoiastik tarifleri hareket mebdei olarak al;rsak, belki o zaman; •bir mücerret felsefeden. yani, mücerret insanı düşünen bir ( môba­ tüttabia ) dan bahsolunabilir. Halbuki : skolastik tarifleri hareket mebdei olarak kabul etmemize artık imkôn kalmamıştır. Tari h : raszonalizmin ve slıri mantığın aksi istikametinde cereyan edip durmaktadır. Eski çağlarda olduğu gibi asrımızda da felsefeyi ; mücerret in­ sanı düşünen bir ülkü g i bi, tarif etmek istiyorlar. Asırlarca evvelki manzara, filozofları böy le bir tarife sevkedebilir ve buna bir diye­ ceğimiz olmayabilir. Fakat şimdi içinde bulunduğumuz tarih : eski ve orta zaman telCıkkilerini yıkmış manzara ve telakkiler değişmiş ve insan düşünüşü önünde günegün istifhamlar belirmiştir: Şimdi bu meseleler, istifhamlar önünde bulunan milletler, işin içinden çı­ kabilmek ıçın, felsefeyi de, ilmi de yeni baştan tarife mecbur o l m u ş l ard ır.


62

küll i yi düşünen m eto f izi k yerıne, şe nıyeti olan fe l sefeyi yapmağa çalışıyorlar. Gerçekten, şimdi ilim de felsefede Eskimaları değ i l . m i l liyeti n i d üşünü yo r. Bir misal ol a ra k so n d ü n ya k a rgaşa lığ ın ı alalım. Bu hayat memat dö ğ üşünd e · şarapnelleri old uğu kadar m ülefe k k irleri de. ô l i m leri .-!e ayııı hegemonya arkasından k o ş u y o r l ar. Döğ L·ışen d ü n y a. hak, h ürriyet. adalet g i bi m e fiıu m l a rı derin­ den sarsmış ve yeni t arifle r v rm i ştir. Zaten bu m i1 1etl�r o rası hu­ o

Yani. m ücerret i ns a n ı .

o

kukun tahakkuk e!! i �i. tari h i n h i ç bir sahifesinde yazı! ı değildir.

hald.e felsef.:!

olr.;ak haysiyet i ! e varl ı ğ ı na

i r:anabi:Eceğimiz

zik değil, d o ğ ru d a n doğruya o;; e ni yettir. Bizi mu t l ak a

yak laştırecek

m illiy el i n felsef<?si::i ir.

I n s a n l ığ ı n

ati bir kanun katiyıö l i i C!

olan

bu

şe'niyet

i se.

rn il liyı;ıt

ufk u nda gezisen ha; kler.

Şu

m eta f i ­

ve

bu k ci na­

if a d e �)diyor, binaenaleyh. Türk filozofunun

alt:nda k a y boi u p c;itmek değ i l, ni ü{id olac a k bir fels�Jenin teme l i n i atrr.a ktır. Viiyenı Ce y m i s ve Rozı?nberg gibi m ütefek kirkr bu ışı yapmışlardır. hattô en b it ara f görünen f il o z of la r bile bu endişe iie hareket et­

vazifesi ; battel ve s k o'astik tarifle ı i n

m i l l i ye ti ne

tiklerini

kabul elm�)mernize sebep yoktur. To plu

ol a ra k da

evvel

pey g a m berieri

yo i ı u d i yi,

ne

gösterebi liriz.

M u s a yahudiden

ev

Ne

ve l

ve

v a z ıh

bir misôl

M u ham m e d ,

ara ptan

arabı c ü � ü n m ü şt ür.

Biric:enaleyh ; denıeb i i i r k i ; fi l o z: c fi tari h i rni::de

bir sahife henüz

yczı lma :nış b u l u n m a k:ad ır. F i k i r h a y a tı m ı z ı n bu çok yolcın sahifele­

rini işlenmiş gö• meği,

i zzetlin

Mete kadar ben de i s te rn e k te y im.

Samih

Nafiz

Tansu

N u ru l l ô h Atccın fikri : S u c l i n cevabını verecek k a d a r okumuş b u l u n m a d ı ğı n ı . he>le bu ile meşgul o l m a d ı ğ ı n ı � öy leyen Nuullôh r\taç,

rrıevzu larla, febJe

felsefenin milliye!i olm az, a fa k i bir su rı;ıile d ü ş Gnen bir adam için. felsefe; ha ki ki tarifin i bul u r. FebdP, h a k a y ı k ı eşyanın künhünü ve h ok a y ı k ı araştırır, gibi söLierle n i hı.ı y e t cevap v e r i y o r d u . istP bizi:n

fikir a daml a r ı mı z: ın fıkri sabitleri . . n tarifi nden. hôlô Ef l a t u n u rı etiğiden ha r e k

Aristonu

U. eA�yor-


63

lar. Burada herşeyden evel afak i kelimesin in. k� ndi fik rine makus olduğuna işaret edeyim. Afaki dem ek müsbet müşohhas reel demektir. Bunun içindir ki metafizikten yani mücerret bilg id en ayrıdır. Halbuki; N uru l lah Ataç hem ofokiyi müdafaa ediy or. hem de mabadü!tabioyi. eski fil ozoflar gibi. felsefe. hakayıkı arıyan diye tarif ediyor.. Felsefe. asırlarco böyle hakayıkı arıyon diye tari f edilegelmiş-­ tir. Fakat bu ta ri fi n ne faydası olmuştur. Eşyanın hakikatini aramak demek. asırlaca müddet, meddemi fikirden, fikir mi maddeden çıkıy�rlarla uğraşıp durmak değildir. Felsefeyi. eşyanın hakayikını aramak diye tarif edenler, acaba bu zamana kadar hangi hckayıka ulaşmışlardır. Bize yal nız birisi­ ni göster e m ezler mi ?. Felsefe. laf olsun diye yapıian tariflerden iba ret değil, m etafi ziği yırtıp geçen sert c. luşl ard ı r. Felsefenin. biran için. eşyanın hakayıkını aramak demek oldu­ ğunu kabul e!sek bile, bu hakayık ne Boğdatto, ne Bosradadır. H a kay ı k, hakayık 1 Bu hakayık, Türk ulusunun yeryüzün� diktiği çoltepelerdir. Yüzlerini sürmek için, ada l et, hüriyet mabedi arıyan bir beşeriyel varsa, Metris tepelere gider Eğilmez, bükülmez hokoyık. eğ i i m ez. bükülmez adalet. ham le v e dinarnizmin bir Bohrimu h iti Kebir i olan Türk tarihinden yü kse­ .

lecektir.


Doktor Adnan Beyin fikirleri

. - - - - - - - ··--------------

Eğer burada felsefeden kastettiğiniz metafizik ise, mücerret •insanı d üşünen bir felsefe yoktur. Fakat son felsefe cereyanları metafiziğin ehemmiyetini gittikçe kaybettiğini gösteriyor. Bu demek değildir ki metafizikle uğraşmak artık fazladır. Metafizikle de uğrcı­ ·şanlar olmalıdır. Fakat asıl felsefe. insana müfit olacak realist ·mutaları gösterecek bir felsefedir. Binaenaleyh felsefenin daha müfit olması kabildir. Bu arıcak felsefeyi müsbet ilimler üzerine tesis etmekle kabildir Bu meseleleri bugünün Türk gençleri ele almalı ve uğraşmalıdırlar. Yalnız bu ·uğraşma sırasında ne Mistisizme ne de Niçeye düsmem e l idir · .

.

Yavuz Abadanın fikirleri :

-

Her millet için güvenilebilecek olan hakikat kastası. şe'niyetten ' başka bir şey olamaz. Mücerret bilgi. metafizik, bilhassa zamanı­ mııda ehernmiyetini kaybederek. yerini gitgide müsbet ilimiere bırakmaktadır. Mücerret bilgi. mevzu ve gayesi itibarile diğer bilgilerden ayrı ve hususi bir mevkii olduğu kabul edilmiş olsa bile. bu ancak eski zamanlar için mevzuubahs olabilir. Filhakika, dünyanın hiç bir ye­ rinde aynı örf ôdet ve aynı môşeri vicda;ı hüküm sürmez. Kendi sosyal hayat tarzının yanlışlığını ne Tibetli, ne de Madagaskarlı kabul eder. Kıymet hükümlerinin tamamen sarsıldığı ve her tarifin yeniden yapıldığı bir zamandayız. Mazide ve halde olduğu gibi. istikbalde de Milliyelin felsefesile karşılaşacağız. Binaenaleyh ; Türk tefekkür tarihi istikbale hazır, dinamik ve fedakôr ve milliyetçi bir gençlik istemek ted i r .


65

MILLIYETlN FELSEFESI c Ilmin vatanı yoktur. � diyenler, c Felsefede milliyet • mefhu­ munu tasavvur edemiyecekleri gibi c Milliyelin Felsefesi • ni yap­ mak isliyenierin fikirlerini de kabul edemiyecekleri pek tabiidir. Biz burada ne öteki fikre, · ne de beriki kanaale taraftarlık edecek de­ ğiliz. Sadece c Milliyet • fikrinin dayandığı esaslara, basit bir şekilde, temas etmek istiyoruz : tasvir levhasından c Beşerin tekamülü hakkındaki bilgilerimizin ibaret • olarak kabul edilen c tarih • in geçirdiği devirler ve bu de­ virleri dolduran asırlar, hadiselerile incelenecek olursa, her devirde, her asırda ve hatta bazı asırların ilk ve son kısımlarında. insan topluluklarını idare eden hakim fikirlerin bulunduğu, yekdiğerine . benzemeyen hakim esasların göze çarptığı görülür. ltikadımızca tarih, asırları dolduran hadiseler değil, bu hadi­ seleri meydana getiren amiller, hakim kanaatlerdir. Vakalar, tarihin malzemesi olmaktan ileri geçemez. Bu itibario < tarih tekerrür et­ mez ». Belki ; hadiseler benzeyebilir. Orta zamanlar Avrupa tarihine iki fikir. din fikri ile ziami fikir hakim olmuştu. Kilise efikir din• den derebeylik ( Feodalile ) c fikr ziami • den ileri gelmişti. Yine Avrupa tarihinde, 1 7 inci asrın monarşi ( Mutlakıyet ) as ri, 1 8 inçi asrın münevver monarşi, 19 uncu asrın ise demokrasi ( Halk hükumeti ) asrı olduğu malumdur. 1 9 uncu asrı dolduran hadiseler, iki büyük inkilaptan, Fransa inkilabı ile sanat inkilabından ileri gelmiştir. Frarısa inkilabı c hürri­ yet ve milliyet • fikirlerini doğurmuş, sanat inkilabı da c içtimai ve iktisadi • hareketleri meydana getirmiştir. 19 uncu asırda, milliyet nazariyesini ilk defa, büyük Napolyo· nun çizmeleri altında ezilen milletler arasında görüyoruz. Madam ki, kendini idare etmek hakkı yalnız millete aittir. O halde millet, ecnebilerin idaresi altında bulunmamalı, ecnebi bir millete katılmamalı, birçok idarelere ayrılmamalıdır. Her millet müstakil bir hükumet kurmalı, bir milletin bütün parçaları yalnız bir hükumet halinde toplanmalıdır.• Işte milliyet nazariyesinin temeli. Tarihin diğer asırlarında bu nazarieye asla düşünülm"rnioti. Hükumetler ya mirasa göre kuruluyor, yahut fütuhat mahusulii olu­

Y ı .'!


66

yordu. Lisan, ırk, ahlak ve din bakımından yekdiğerine benzemiyen milletierin bir arada toplanması tabii görülüyor, bir kavmin muhte­ lif parçalara ayrılması ise m ühim bir hadise sayılmıyordu. Eski za­ manlar tarihinde c Romo impparatorluğu •. yeni zamanlar tarihinde yakın zamanlar c Şarleken ( Charles - Ouint ) Hülyalaları •. nihayet tarihinde c büyük Napolyonun istila hareketleri • hep bu fikirden ileri gelmişti. Viyana kongresinde bile böyle hareket olunmuştu. 1 9. cu asır Avrupasında birçok yayancı milletierin meydana getirdiği hükumetlerde c milli isyanlar ,. görülmüştür. Hangi memle­ kette ufak bir millet, büyük bir h ükumete katılmışsa o milleti ayır­ mağa çalışılmış. büyük bir milletin ufak ufak hükumetiere ay­ rıldığı yerlerde ise o parçaları bir millet haline getirmek için topla­ mağa uğraşılmıştır. Bu asırda Avrupaya milliyet bakımından iki fikir hakim olmuştu : Birinciye göre millet, ayni hükGmete karışan insan topluluklarına denir. Hangi hükumete tabi olacağını kararlaş­ tırmak hakkı o memleket ahal;s;,e bırakılmıştır. Ikinci fikre göre milliyet, ayni ırktan ibarettir. irı .::ı n ların arzusuna bakılmaz. Ayni kandan insanlar, istemeseler bile yine birleşmeye mecburdurlar. Bu iki milli fikirden birinciyi F :-ansızlar, ikinciyi Almanlarla Rus­ lar iltizam etmişlerdi. Büyük tarih alimlerinin kabul etmiş oldukları bir nazariyeye göre. lisan ile ırkın. ırk ile milliyelin münasebeti yoktur. Bugün her biri birer milliyet olarak meydana çıkmış olan büyük kavimlerin muhtelif cinslerden vücude gelmiş olduğu, bir mil­ leti teşkil eden insanların kamilen ayni cinsten olmadığı ise bir ha­ kikattir. c Ruhul'akvam » müellifine göre; medeni milletler arasında saf bir ırka tesadüf etmek mümkün değildir. Bu milletler, muhtelif cinslerin karışmasından, kaynaşmasından türemiş tarihi ırklardır. Ingiliz milleti, Seltlerle Cermenlerin karışmasından, Fransız milleti ise Seltler, Franklarla eski Yunan ve Romalıların kayncşmasından hasıl olmuştur. Ancak, bu tarihi kaynaşma h.er zaman. her yerde mümkün olamamış. hatta çok defa muhtelif cinsler, birbirlerile kaynaşama­ dıkları için. büyük saltanatların yıkılmalarına sebep olmuşlardır. Avusturya. Rusya imparatorluklarile Osmanlı saltanatı bunun canlı birer misalidir. Türk milletine gelince : Tarihin büyük tanıdığı milletlerden biri ve belki en mühimmi


67

olan Türk . milleti. mukadderotın kendisine hazırlamış olduğu siyasi. askeri. medeni vazifeleri tam olarak başarmış, bütün tarih devirle­ rinde varlığını müsbet ve canlı vesikalar bırakmak suretile isbota çalışmıştır. Sekizinci asırdan itibaren lslôm dünyasına girrneğe başlıyan Türkler, 1 1 nci asırda çökmeğe yüz tutmuş olan bu alemi takviye etmiş ve o asırdan 1 8 nci asra kadar Avrupa ile mücadeleye gi­ .rişerek bütün Şark ve lslôm aleminin hakiki koruyucusu olmuştu. 1 6 ncı asır. Türklerin büyük asrı idi. Bu asırda Türklük, mad­ di ve manevi kültür bakımından- Garba, Avrupaya üstündü. 1 7 nci a sırda Şark ile Garp beraber olmuştu. 1 8 nci asırda ise bu üs­ tünlük Türk zararına olarak Garba geçmiş, Garp Şarka üstün gel­ mişti. Garbın bu üstünlüğü. Şorkın Garbı taklit etmesine yol açmış, Avrupalıleşmak fikri ise 1 8 nci asırda doğmuştu. Bu fikrin esaslı hareketleri ise 1 9 ncı asırda görülmüştü. Bu sebepten bazı tarihci­ lerimiz, 1 9 uncu asır tarihimize «Yenilik devri• ismini vermekte te­ reddüt etmemişlerdi. 1 9 ve 20 nci asırlarda, memleketimizde başlıca dört mühim �ereyanın yol almış olduğunu görüyoruz: lslôhatcılık, tanzimatcılık, meşrutiyetcilik, millicilik. Türkler, tarihte muhtelif diniere girmişlerdi. Fakat müslümanlık, �n asırdonberi Türk milli dini olmuştu. Escsen islôm tarihi yalnız arap tarihi değildir. lslôm dini yalnız arap dini değildir. lslôm me­ deniyeti de yalnız arap medeniyeti değildir. lslôm tarihi islôm dünyasına giren, islôm dinini kabul eden, islôm medeniyetine· hiz­ met eden (1 8) cinsin müşterek tarihidir. Bu müşterek tarihte her bir ırkın ayrı ayrı hissesi, ayrı ayrı hizmeti. ayrı ayrı rolü vardır. lslôm medeniyetine araplar kadar, arap olmıyanların ve has­ soten Türklerin hizmetleri pek çoktur. Milliyet felsefesini yapmak istiyenler, Türk milletinin dayandığı tarihi esasları göz ön.ü nde bulundurmak zarureti karşısındadır. Tanzimatın bu bakımdan muvaffak alamadığını iddia edenler haklı .görülmektedir.

M. lekai Konrapa


68

Esad Mahmud Karakurd Zaman, her şeyi, fikir tarihine dehşet verecek şekilde değiştirip duruyor. Değişmez zannettiğimiz mütearifelerin bile bir akşama ka­ dar değişmiş olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Allahın sözü olarak gösterilen ltôhi kanunların bile nasıl bir tekômül ve mecburi değişikliklere maruz kaldığı meydandadır. Böyle olmasaydı islômı ve hristiyanı dini felsefenin hôlô devam etmesi icap ederdi. Yani kit ise hukukile, ahkômı şer'iyenin hôlô hükümran olması lôzımdı. Halbuki ; ilimierin tarihi gelişmesi ve felsefe tarihi, zamanların fevkinde, muhitlerin haricinde bir prensibin varlığına delôlet etmiyor. Dünyaya, mücerred insanı, mücerred hak ve hürriyeti duşünen bir Sokrat, bir Efiotun gelmiştir. Bu filozofların mücerred insan için gösterdikleri heyecan ve endişenin samimiyetiden emin olabiliriz. Fakat, bu endişe ve heyecan, ancak o zamanın gereklerinden iba­ rettir. Bugünkü dünya, karşımıza büsbütün başka bir manzara ve büsbütün başka bir şeniyelle çıkmaktadır. Her millet, artık kendi hekemonyasının tahakkukuna çalışmaktadır. Mütefekkirler de, ôlimler de, tek bir hekemonya, yani tek bir felsefe için değil, hekemonyalar, felsefeler için çalışıyorlar. Binaenaleyh ; bugün bir hakikat olmak haysiyetile, tek bir felsefeden, cihanşümul bir ülküden bahsolunamaz. Ben diyorum ki : Bütün hakikatierin hareket noktasıı zamandır. Zamanın mevzu ve icaplarına iyi anlayan bir mütefekkir; vaktini maba­ düttabia ile değil, mensup olduğu milletin ilmihalini yapmağa ve yük­ seltrneğe vakfeder. Bugünkü dünya mütefekkirleri bu işi yapmağa çalışmaktadırlar. Hakikaten, bir milletin oluşunun mônasını ve ideal istikametini metafizik değil. tarih tayin etmelidir. Zira ; tarih bir oluştur. Şe'ni­ yettir. Tecrübe edilmiş, yaşanmış ve anlaşılmıştır. Filozofa, nereden hareket edip nereye gideceğini tarih gösterir. Hakkı, hürriyeti, hayır ve şerri tarif ve izah edecek olan filozof, zamanın bir kategorisi olan tarihi herhalde ihmal etmemelidir. Ta­ rih bilmeyen filozof, daima aldanmağa ve adam sendeci mütevekkil biri olarak kalmağa mecbur ve mahkumdur. Çünkü filozofu ileri itecek olan tarihten başka hiç bir kuvvei .muharrike yoktur.


Mevı.uumuzla alikadar olan bu yar.ılar, İstan bul Üniversitesi feransları

i�imli

1 937 - 1938 kon­

kitabından

iktihas

olunmuştur.

ZAMANIMIZIN FELSEFi CEREYAN VE DOKTRINLERI Prof. V. Astar

Edtbiyat Fakülte&i Profesiirlerinden

Zamanımızın. doğrudan doğruya yaşadığımız devrin fikir cere­ yanlarını karakterize etmeğe kalkışmakla, itiraf edelim ki biraz güç bir işe tesebbüs ediyoruz. Bu cereyanlardan hangisinin geçici olaca­ ğını hongisinin devam edeceğini kestirebilecek derecede bugün on­ lardan uzakloşmış bulunmıyoruz. Bu cereyanlorın tamamile objektif bir resmini çizebilecek derecede bütün onları soğukkanlılıkla muha­ keme etmemize imkôn yok. Bu sebeptım dolayı gözlerinizin önünde bu akşam canlandırmağa çalışacağım manzaranın. objektif olmak hususundaki bütün gayretlerime rağmen sübjektif bir karakter taşı­ yacağını biliyorum. Bilhassa zamanın darlığı bu cereyanların hep­ sinden bahsedilmesine imkôn veremiyeceği için, bunlardan en mü­ himlerini seçmek meçburiyetinde kalacağız. Omit ediyorum ki. bu hususta yapacağım intihapta isabet görürsünüz. 1 9 uncu asrın ikinci nısfına 1 870 90 seneleri arasına bakacak olursak felsefe sahasında Herbert Spencer ve Auguste Comte gibi muharrirlerin büyük bir kıymet kazandıg ını ve felsefede her şeyi tekômül mefhumile izaha yeltenen bir pozitivizmin hôkim olduğunu görürüz. Tekômül mefhumu tamamile Darwinizm bakımından izah ediliyor. Kôinattoki bütün tehalüfün tedrici bir surette meydana gel­ diği iddia ediliyordu. Bu bakımdan bir hôdiseyi tedricen meydana getiren şartları göstermek mümkün olabilirse. o hôdise tamamile izah edilmiş addolun11bilirdi. Meselô hayatın maddeden dağmuş ol­ duğunu göstermekle hayat, şuurun dimoğda vukua gelen hôdiselerle meydana geldiğini göstermekle şuur, ve nihayet insanın hayvandan neşet etmiş olduğunu göstermekle insan izah edilmiş addolunuyordu. Her şeyi jenetik illiyel münasebeti ile izah etmek usulünün bir husu­ siyeti de, tanılması istenilen meV7uu n münferit ve asli unsurlara -


70

ayırdedilmesi ve bu unsurlardan her birinin j�netik bakımdan izah· edilmesile taayyün eder. Bu noktada Darwin'in tesirini görüyoruz.. Darwin bütün hayvan ve nebat cinslerinin. m üstakil bir surette ta­ havvül eden uzuvların şekillerini değiştirmesile izah ediyordu. Bu· değişiklik hangi havyanda iyi ve faydalı bir şekilde vukua gelirse o· hayvanın bu değişiklikten daha az istifade etmiş olan rakiplerineo hayat kavgasında galebe edeceği kabul ediliyordu.

Tekamül tarihine ve illiyel esasına istinat eden bu izah tarzının· önünde çok mühim bir meselenin, eşyanın mahiyeti meselesinin kay­ bolması zaruri idi. Filvaki bir eşyayı meydana getiren unsurların­ tesbit edilmesile o eşyanın izah edilebileceği kabul edildiği icin. ayrıca bir mahiyet meselesini ortaya atmanın ·ve bir eşyanm, bir . sanat eserinin, yahutta bir dinin mc:ıhiyetini araştırmanın hiçbir manası olamazdı. Burada bahsedilen tekômül tarihine m üstenit po­ zitivizmin atomisi tasavvurlarla çalışan bir fiz!k ilminden ilhamını almış olduğunu unutmamalıyız. Bu sahada büyük muvaffakiyeller ihraz eden bu tetkik tarzı sonradan biyolojiye tatbik ediliyor ve bu sahada da bir müddet hüküm ediyor. Fakat ayni tetkik tarzının, manevi ilimler sahasına tatbik edildiği anda. artık bizi tatmin etmesine imkôn olamazdı. Bir dramı münferit unsurlarına tahlil ederek, muharririn bu parçalardan herbirini nereden aldığını araş­ tırmakle bir sanat eseri anlaşılamaz. Pozitivist bir edebiyat tarih­ çisi, Göthe'nin dediği gibi elinde parçalarla kalır, fakat bu parça­ ları birleştiren fikri bağı hiç bir zaman izah edemez. Pozitivizm manevi ilimler sahasında bugün Psikolojizm adını taşıyan bir isli­ kamete gitmek zoruretinde idi. Psikolojizm tôbirinden, hukuk devlet, sanat, din ve ilim gibi fikri teşekküllerin insan faaliyetine irco edilerek bu faaliyetle izah edilmesi temayülünü anlıyoruz. Hegel'in objektif ruh yahut objektif fikir tabirini verdiği bütün bu teşekkül­ lerin - insan faaliyetile meydana gelmelerine rağmen - tamamile kendilerine has, ferdin fevkinde bir hayata ve konuniyete ma lik olabileceklerini bittabi psikolojizm nazarı itibare almıyordu.

Tekômül tarihine istinat eden pozitivizmin çok mühim netice­ lerinden biri de bilhassa metafiziğin ortadan kalkmasını istilzam et­ mesi ile tayyün eder. Kainat hakkındaki bütün bilgileri teAıin etmek ve bilgi neticelerini mukayese ederek toplamak tamamile münferit


71

ilimierin bir vazifesi oddolunduğu için artık kôinotın do mohiyetini sormanın hiçbir mônosı olamazdı. Tekômül tarihine istinat eden pozitivizme, geçen osırın son­ larında Almanyoda çıkan yeni Kontionizm cereyonile artık nihayet verilmiş oluyor. Fakat yeni Kontionizmde, münf@rit ilimierin metod­ larındon tamamile ayrılan bir metodla kôinotı tanımak istiyen bir me­ tofiziğin imkônını reddettiği için po!itivizmden esaslı bir surette ayrıl­ maz. Felsefede çok esaslı bir değişiklik ancak asrın dönüm noktasında vukuo geliyor. Yeni bir devrin. bir metofizik devrinin başladığını görü­ yoruz. Işin garibi, bu metofizik temayülünün lngilterede, pozitivist psikolojinin bu klasik volanında 1 9 uncu asrın başındaki Alman fel­ �fe sistemlerine (bilhassa Hegel'e) istinat eden bir ideolizmi meydana getirmiş olmasıdır. Burada Brodley ve Bosanquet'yi ve onların tale­ belerinin felsefe sistemlerini düşünün. Bu mütefekkirlere göre idrok alemi ve münferit ilimierin sahası sadece bir görünüşü. bir fenomeni ifade eder. Kendi kendine var olon varlık bu alemin arkasında, bu alemin üstünde ve ötesindedir. Bu mutlak varlık görünüş aleminin her tarafına müteconis bir surelle yoyılmoz. O kendisini maddeden ziyade ruhta, psiko - fizik uzviyetten ziyade tarihte belli eder. Bu sebepten dolayı o kayıtsız fikirdir ! ingilierede olduğu gibi halyoda do Alman idealist felsefe sistemlerinin tesiri altında inkişof eden \ir meJofiziğe tesadüf etmek mümkündür. Bu cereyonın boşında Senedeıto Croce bulunuyo�. Croce, Comte ononesinden gelen po­ zitivist Ardigo'nun tesirlerine ltolyado nihayet veren bir mütefekirdir. Eskinin kısmen devamını ifade eden bu sistemlere bakocak olu�sok yeni, orijinal ve bilhassa devrimiz bakımından çok karakte­ ristik bazı hususiyetlerle korşıloşobiliriz. Bu hususiyeller bilhassa zomanımızın bazı metafizik cereyanlorındo daha ziyade l'uzuhlo te­ borüz ediyor. Biz bu felsefe cereyonlorının mümessillerinden sadece Bergson'u ve bugünkü Ingiliz felsefesinde ço k mühim bir yer olon Samuel Alexondr'ı tanımoya çalışacağız. Zamanın darlığı bizi bu mütefekkirlerle ikilfa etmek mecburiyelinde bırakıyor, 1 7 inci asrın büyük metofizik sistemlerine, mesela bir Descar­ tes'in, bir Hobbes'in, bir Spinozo'nın, bir Leibniz'in sistemlerine ba­ kacak olursc.k bu sistemlerin tamamile resyonalist bir karakter ta­ şıdığını görürüz. Bu m ütefekkirler sistemlerini hendese davaları gıbi


n

bedihi kaziyelere, vazıh prensipiere istinat ederek ispat etmeğe ça­

lışıyorlardı. Böyle mücerret bir mebdeden hareket eden ve hakikati ispat etmeyi istihdaf eden bir metafizik ideali

artık bugün maziye

asrın ortasında bazı Alman m ütefekkirlerinde,

meselô Lotze'de

karışmış bulunuyor. Fakat diğer taraftan bu yeni metafizik: 1 9 ncu ve Fehner'de tesadüf edilen ve istikra esasına istinat eden

ve

metafi­

zik temayüllerile de karşılaştırılmamalıdır. Modern metafizik m ünfe· ferit ilimierin neticelerini faraziyevi bir birlik içinde lışmıyor.

Filvaki bir Bergsu'un ilme

kayt kalmadığını,

ve

toplamağa ça­

ilmin neticelerine karşı lô­

mümkün olduğu kadar

derinlere

çalıştığını görüyoruz. Fakat böyle olduğu halde

nüfuz etmeğe

son söz

bırakılıyor, ve bu suretle bütünlüğü ile kôinat hakkında

elde edilmesine çalışılıyor.

intuitiona

bir bilginin

Bergson'un hadsi görüşlerinden biri, asli bir tezadın bütün ôlem­

de muhtelif şekiller alarak tekerrür ettiğini söyler. Mütefekkire göre bu tezad mekôn ile zaman, madde ile ruh,

yahut bndi tabiri ile

madde ile hafıza, uzvi olmıyan tabietle uzvi hayat crcsındk devam

edip gider. Bergson son eserinde bunlara içinde hareket eden bir tezadı

tarihi hayatın

daha ilôve ediyo r :

Statik

hudutları

chlôkla

mistik din. Bunlardan iki insanı bünyesi tekerrür etmiş mazbut bir

devlet dahil ine rapteder. Mistik dinlerin

hudutları içinde · ise insan ' beşeriyetinin bir uzvu, ve u l u hivetin bir çccuğu olarak kendisini duyar. Bütün bu tez adlar,

Bergsan'o göre

o kadar

birbirinden

ayrı

sahalara aitmiş 9ibi görünmelerine rağmen, asli bir tezetten iştikak

ederler ve mahiyetleri itibarile birbirlerine benzerler. Za manla mekôn arasındaki tezadı ele alalım.

bir noktaya işaro?t etmek

Burada mühim

lüzumumunu hissediyor um.

Bergson za­

manla mekan a rasındaki tezaltan hareket ederk"'n bunları birer re­

alite olarak kabul eder. Bu nokta mütefekkiri

Kent'tan

ve

Kent'ın

1 g uncu asırdaki muakkiplerinden esaslı bir surette ayırdetmektedir.

Kent zamanla mekônı mahs şuurun m üşahhas iki şekli olarak ka­

bul ediyordu. Sonra tenkidi felsefe zamanla mekanın idealitesi ve fenamanalitesi meselesinde ısrar ediyordu. Alman mütefekkirinin na­ zarında zamanla mekôn hakiketen var olan varlıkları değil,

görü­

nüş ôleminin formlarını teşkil ederler. Idealist metafi zik de bu fikri old.ığu gibi almış, zaman ve mekôn dahilindeki görünüş aleminin


73

üstünde mutlak bir varlığın, hakiki manasile bir metafizik reelilenin

mevcudiyetini ispat etmeğe çalışmıştır.

bir reolite olarak kabul etmekle,

Bergson zaman ve mekanı

kendisini Kent'tan

idealist ananenin metofizik tesirlerinden de

James Scheler, Hiedegger ve nihqyet

olduğu kadar

ayırdediyor.

bütün

Amerikan

yeni reelislieri Bergson'un bu fikrine iştirak etmektedirler.

Nietzsche,

Ingiliz

ve

Tekrar Bergson'a ve zaman mekan arasındaki tezada dönelim.

Evvela mekanın, m ütecanis nokta ların

bir heyeti mecmuası

kareklerize edildiğini görüyoruz. Bu sebepten dolayı

birinden diğerine geçilebileceği

olarak

bu noktaların

ve tekrar geri dönülebileceği pren·

sip itibarile kabul ediliyor. Buna mukabil zaman

Bergson'a naza­

ran. geriye çevri lmesi mümkün olmıyan bir sırayı teşkil eder.

Her

zaman noktası yepyeni bir realitedir ve bir defaya mahsus, tekrar

yaşanılması m ümkün olmıyan bir kıymeti haizdir.

Zaman ile me­

kan a rasındaki bu tezad, madde ile şuurda tekerrür eder. Fizikçinin tabiat hadiselerinin esası olarak

mekan dahilinde tekerrür

etmiş

sabit

kabul ettiği madde,

bir varlıktır.

Madde

ale­

minin kanunları kemiyet kanunlarıdır. Madde aleminde illet ile eser

orasında kemmi bir birlik mevcuttur. Şuurda is� hiç birşey tekerrür

etmez. Çünkü yaşanı la n

her anda,

ayni hayal içinde

yaşanılan

bütün hatıraları n bir hissesi vcr� ır. Bu sebeten dolayı Bergson mad­

de ile ruh arasında k i farkı tebarüz eltirebil mek için yazdığı esere madde ile hofıza adını vermektedir. Madde ile ruh alemleri orasın­

da uzviyet ô l e m i, hayat ôlemi uzanmaktadır.

Bergson burada tekômülcülüğün izlerin i takip ediyor.

Hayvan

ve nebat eleminin bütün nevileri m ütefekkire göre yc,kdiğerinden çık­ m ıştır ve yekdiğerine

bağlanorak

inkişof

eden bir hayat zincirini

meydana getirir. Cinslerin tehalüfü meselesinde Bergson Darwinizm­ den ayrılıyor. Onun nozorında tekôm ül, bir gaye takip eden kuvvet fikri ile izah edilemiyeceği gibi tesadüf ile ve hayoto daha iyi inti­ bak edenlerin yaşoyacağı fikri ile izah edilemez. ne de m ihaniki

konunların bir eseridir.

Tekômül ne goyi

Ananevi hayatın şeceresi,

insanda zirvelenen düz bir hat ile ifade edilemiyeceği gibi Darwin'·

nin zonnettiği gibi kırık hatlarla do izah edilemez. Hayat daha zi­

yade yekpore bir kaynakton çıkan bir nehrin manzorasını hatırla ­

tır. B u nehir b i r hayat hemlesile ta hrik edilerek muayyen noktalar-


74

da çatallanır, dal budak salar. Tahavvül eden · harici şortların altın­ da, aslında yekpare olan hayat durmadan yeni şekiller yaratır. l zafi manada sabit olan ananevi şekillerden her biri, i klim, toprak, su, hava gibi h arici şartların hayata vazettikteri meselelerin hal şeklini

gösterir. Ananevi hayatın şekli bu meselelerden doğar ve bu mese­ leyle taayyün eder. Ancak bu hal şekillerinin herbirinde evvelce he­

saplanması mümkün olmıyan, yeni ve yaratıcı bir hususiyet vardır. Sanki her defasında hayat hamlesile tahrik edilen hayat cereyanı,

kendisinin serbestçe

akmasına m ani

olan, kendisine ; karşı koyan

maddenin içine akıyor, manialara çarpıyor ve bu manialara intıbak

ederkPn uzvi şekilleri yaratıyor ve bu şekillerin içinde muayyen bir müddet donup kalıyormuş gibidir.

Her tarafta zamanla mekanın, hafıza ile maddenin, hayat veti­

resi ile cansız maddenin dualizmi i le karşılaşıyoruz. Kainattaki bu dualizme iki bilgi tarzı tekabül eder. Ta hlil ve terkip eden aklın bil­ gisi ve sezen duyan hadsin bilgisi. Zekô maddenin ve mekanın hu­

dudları içindeki alemi umumi mefh u mların yardımı ile kavrar ve ifa­

de eder. Buna mukabil hads hayata ve ruha nüfus eder. Fakat kav­ radığını herkesin

anlıyabileceği umumi mefhumlarla ifade edemez.

Hadsın nüfus ettiği realite umumi mefhumlarla

derecede m üşahhastır.

ifade edilerniyecek

Insan denilen varlık kendisini yekpare bir

nehrin içinde ve hayalı kendi içinde duyar. Fakat onu izah edemez.

Tanınmayan ve bilinmeyen gayeler peşinde meçhul semtlere doğru sürüklenir gider. Bergson felsefesinin en mühim fikri yaratıcı tekamül

ile ifade edilmektedir.

mefhumu

Bu mefhuma nazaran kôinata, ayni şartlar

dahilinde ayni neticeleri tevlit eden mihaniki kanunların yerine ser­ best ve yaralıcı kuvvetler h ükmetmektedir. Her uzvi varlık, her ruhi

hadise hiç değil ise kısmen yeni bir yaratılışın ifadesidir.

Bu fikir

ile Bergson modern m ütefekkirlerinin bir çoğu ile, fakat bilhas&a

demin adı geçen ve bugünkü Ingiliz felsefesini en mühim şahsiyet­ lerinden biri olan Somuel Alexander ile bir benzerli k arzediyoruz. Alexandr da

Alman filozofları

Bergson

gibi, yahut Amerikan filozofu James ve

Driesech ve Scheler gibi her nevi bilgiyi önleyen

ve intuisyona istir.ad eden bir tecrübeyi, felsefesine haraket noktası

olarak intihap etmişti. Bilgiye tekaddüm eden bir tecrübe, bu m üte-


15

fekkirlerin nazarında düpedüz eşyaya teveccüh eden ve bilgi naza­

riyesi ve metodoloji araştırmalar ile bulandırılmamış olan bu bilgi

tarzını ifade eder. Pozitivizm ve yeni

9

kantianizm evvela bilgi me­

todları üzerinde çalışıyorlar ı ve bilahere bu metodların yardımı ile kainatın tanılabileceğini iddia ediyorlardı.

20 nci. asır filozoflarının

çoğu artık bu bilgi nazariyesi araştırmalarından yorulmuş gibi gö­

rünüyorlar. Kendi aralarından birinin söylediği gibi, artık bıçağı kul­ lanacakları yerde mütemadiyen bilemekten usanmış bulunuyorlar. Alexander felsefesinin

başlangıç noktası tabiat

ilimlerinin ve

fiziğin esasını teşkil eden « m adde• dir. Bütün realite mekan ve za­ man dahilindedir.

Maddenin esas sıfatı mekanda yer kaplama ve

hareket etme olduğuna göre, Bergson'nun aksine

bütün realite «maddi• dir denebilir.

Alexander zamanla mekanı yekdiğerinden ay­

rıd etmiyor, bilakis onları ayrılmaz bir birlik olarak kabul ediyor ve

Einstein'nin relativite nazariyesine istinad ederek tek olan bir zaman mekandan

bahsediyor.

bizde ilk a nda madde

Matericlist telakkileri hatırlatan bu fikirler

aleminin yegane realite olduğu söyleniyor­

muş hissini uyandırıyor. Fakat Alexander kendisinin bu şekilde tef­

sir edilmesine razı değildir, Mütefekkir her şeyin maddi unsurların­

dan terekküp etmesir.e rağmen, maddi mahiyeti haiz olmıyan ba­

zı vasıflara da malik olduğu kanaatindedir.

Alexander bu suretle,

bugün felsefede ve ruhiyetıc çok mühim bir yer alan cGestalh na­

zariyesinin bir m ümessilidir.

Filvaki muhtelif parçalardan terekküp

bir bütün daima parçaların mecm uundan fozfadır ve bir bütün ola­

rak haiz olduğu sıfatları

parçaların sıfatlarından iştikôk ettirmek

mümkün olamaz. Bir melodi münferid seslerin mecmuundan fazladır ve kendisine has bir kıymeti. bir gestalt kalitesini haizdir.

Bir bü­

tünün parçalorın mecmuundan fazla olduğu ve yeni kolitelere mo­

lik olduğu fikrinin, geçen

asrın son 30 senesine hükmeden poziti­

vi7min mihaniki jenetik telôkki tarzı ile hiç bir surette telif edilemi ­

yecegı

burada bütün sarahatile görünüyor.

Alexandar'o göre renk. ses, hararet gibi ihsas kaliteleri de bu

tarzda bir bütüne has olan gestalt kalitelerini haizdir. I lmi telökkiyı.ı tekaddü m eden realizm ihsas

der ve onlara

kalitelerini eşyanın sıfatları

realite izofe eder.

Tabiat

addu­

ilim lerinin ve labiat ilinı­

lerine istinad eden bir taraflı felsefenin son asırlardaki tPkômlilii ilu,


76

biz ihsas kalitelerini sübjektif hadiseler meyanında görmeye alışmış

bulunuyoruz. Alexander bu meselede tabiat ilimlerinin telakkisinden

tamamile uzaklaşıyor ve naiv realizmin fikirlerini kabul ediyor. Onun

nazarında bütün ihsas realiteleri eşyanın reel sıfatiarını teşkil eder ve

hiç bir zaman sübjektif ihsas unsurları olarak karakterize edilemez.

Ancak

bu sıfatlar, m ütefekkire göre, unsurların sıfatiarını değil, bir

bütünün kalitesini ifade etmektedir. Bir gestalt kalitesi.

elemanların

muayyen bir tarzda bir bütünü teşkil etmesile meydana gelir. Burada

da yaratıcı bir tekôm ülden bahsolunabilir. Alexander bu tabiri kullan­ mıyor. Fakat kendisi ve talebesi L Morgan

tekômülden bahsediyorlar.

Münferit

c

Emergency

unsurların daha

»

tabirile bir

büyük birliği

teşkil ederek yeni kaliteleri meydana getirdiklerini söylüyorlar. Maddi unsurların

zamanla

mekônın

hudutları

eşya ve eşyanın sıfatları doğuyor.

dahilinde

kaynaşması ile

Eşyanın müşterek tesiri ile yeni

bir birlik ve bütün meydana geliyor. Uzviyet ve hayat doğuyor. Hayat maddeden ayrı bir kuvvetin madde ile birleşm ssinden doğmaz. Haya­ tın unsurları maddeninkinden farksızdır. Fakat uzviyet, bu unsurların

{eni bir birliğini temsil ettiği için. yeni bir kaliteyi haizdir. Bu kalite

maddeye irca edilemez. Nihayet hayat hadiseleri canlı vücudün bir

kısmında, dimağda birbirile kayneşerak yeni bir birlik daha doğu­

yor ve biz

ona şuur diyoruz.

Şuur da dimağı dolduran.

düşünen

ve idrak edPn cisimsiz bir ruh d�?ğildir. Şuuru takip eden unsurlar hayatı terki p eden unsurlardır. Fakat o. bu unsurların yeni bir bir­ liğini ifade

eHiği

için hayatla mevcut

olmıyan

kaliteleri

haizdir.

Maddeden eşyaya. eşyadon uzviyete, uzviyetten şuura doğru giden

tekamülün seyri

yetlerin

devam edip gitmektedir. Duyan ve yaşıyan uzvi­

m ütekabil

meydana gelecektir.

tesirleri

ile

yeni

kalitelerile

yeni

teşekküller

Böyle bir varlığı m üşahhas bir suretle tasav­

vur etmeğe imkôn olmasa bile onu sezebilir ve onun bir gün olup tahakkuk

edeceğini ümit edebiliriz.

yaratıcısı

olarak mebdede değil. bir

uluhiyet fikrile kapanıyor. tinde bulunuyor.

Alexander'ın

Alexander sisteminin sonu bir

Fakat Allah fikri kôinahn

ve tekamülün

gaye olarak sistemin nihaye­

temsil ettiği felsefe istikameti

yeni realizm adını

taşır. Bu istikameti yeni kantianizmden ve pozitivizmden ayırd eden iki noktayı derhal tebarüz ettirelim.

Bu noktalardan

iki idrCık me-


77

selesine, diğeri ise bilgi nazariyesi ve metodoloji meselesine temas etmektedir.

Biz hakiki manasile neyi idrCık edebiliriz ve idrCık edi�

len alemin şeniyet alemi ile olan m ünasebeti nedi r ? Pozitivizm bu suale bizim sadece

ferit renkleri

ihsas muhtevalarını. ihsas fenomenlerini, m ün­

ve sesleri

idrCık edebileceğimizi

ardında fikri konstrüksyon

ile tanılabilecek

olduğunu söyliyerek cevap veriyor. nız

ve

ihsas

muhtevalarını

eşyanın

kanaatindedir.

kendisini

ve

Yeni realizm bilôkis bizim yal­

fenomenlerini

doğrudan

Biz reallteyi

ve görünüş aleminin

bir reel alemin mevcut

doğruya

idrCık edebilir

değil.

bütün şeniyeti

idrCık

edebileceğimiz

ve kendimizi

onun bir

uzvu olarak duyabilirız. Bilgi metodu meselesinde de yeni realizmin

fikirleri pozitivistlerden tamamile ayrılmayanlardır. Yeni realizme na­ zaran bilginin umumi mahiyette bir metodu yoktur.

Alem münferit

ve mütecanis sahalara inkısam eder ve bu sa halardan kendisine has bir bilgi metodu istilzam eder. Bu fikirler bize ister istemez

Almanyada

her biri

hemen hemen aynı

zamanlara tesadüf eden bir felsefe istikametini hatırlatıyor. Bu fel­ sefe cereyanına. adını veriyor.

menologie:t eski bilginin

m üessisi

Edmund

Husserl.

c

Fhaenomenologie :t

Adı ile birçok yanlış onlamalara yol açan cPhaQno­ 9ir bilgi nazariyesi meselesinden

hareket

ne dereceye kadar tecrübeye istinat ettiğini

ederek

ve tecrübe ile

mukayyet olmıyan bir bilginin mevcut olup olmadığını sormaktadır. Bilgi Husserl'e nazaran bilinmesi lôzım gelen eşyaya nüfüz etmekle doğabileceği için.

ve şimdi mevcut

tecrübeye ve haclsa istinat eder. Evvelô. burada

olan bir eşyayı müşahede ederek ve onu mey­

dana getiren şartları tesbit edecek. faraziyevi

bir konstrüksion ile

eder.

ayırt ederek umumi

müşahede edileni umumileştirebiliriz. Bu ampirik kanunlara vasıl olunur. Bu kanunları kazanmak tecrübi ilimierin bir vazifesini teşkil Fakat aynı eşyayı

hususi

şartlarından

mahiyeti ile de tanımak müm kündür. Bu yoldan gidilerek kazanılan mahiyet kanunlarını. Husserl amprik kanunlardan ayırd ediyor.

I ki

noktanın arasında sadece bir d üz hattın çözülmesi. düz hattın ma­ hiyetinde meknuz bulunan

yüksekliği

haiz olması

bir hassasiyettir. Bir sesin muayyım bir

o sesin mahiyetini

teşkil ı,>dP.r.

Bu 6ur"tle

bir dinin, bir kültürün mahiyetini sormakla elde "dilım. aı;la ve öze taciiuk eden esas vasıfları tecrübi vasıflardan tarnamile ayıd etmek icap eder.


78

Phaenomologie esas mahiyeti

ve özünü

ile bir varlığın aslını

sormak hususunda bir teşebbüstür denilebilir.

Konferansın başında

pozitivizmin manevi ilimler üzerindeki tesirlerinden bahsederken söy­ lediğim cümleleri hatırlarsanız, Phaenomenologinin bu ilimierin inki­ ·

şafında

nekadar mühim

bir şekil

alarak insanın

bir rol oynamış

olduğunu anlıyabilirsiniz.

Pha.ınomenologie'nin inkişaf etmesile, mahiyet suclinin gittikçe yeni mahiyeti

meselesinde

temerküz

başladığını görüyoruz. Zomanımızın Darwincilerden

den uzaklaşlığını bize hiçbir mesele, insan�n dar tebarüz ettiremez.

içinde tamamile

taktirde

Çünkü

hususi ve ayrı

ortaya vazolunabilir.

yeti ilı;ı insanda, diğer

bütün

bu sual

qtmeğe

ve pozitivistler­

mahiyeti meselesi ka­

insanın

bir mevki aldığını

tekômül

silsilesi

kabul ettiğimiz

Hottô bu sualde, ôlemin esas mahi­ mahluklardan çok

daha başka bir

şekilde tecelli edeceği fikri gizleniyor. Bu fikrin ilk izlerine rönesans felsefesinde ve romantiklerde tesadüf etmek müm kündür.

Son zamanlarda fenomenolojiden yeni bir felsefe istikametinin çık­

tığına şahit oluyoruz. Bu islikarnet kendisine cexistenital• felsefe adını

veriyor. Bu felsefenin eşya ile insan arasındaki tezoddan hareket ederek insanın mahiyetini tayin etmeğe çalıştığını görüyoruz. I nsan kendisini bir mevcudiyet olarak

ayırdeder insan bizzat kendisidir

duyar ve

ve

muhitindeki

eşyadan

kendisinden gayri hiç birşey

değildir. Insanın kendi me·,cudiyeti hakkında edindiği bu fikirde m ü­ him bir mesele gizleniyor. Insan kendi hakkında birçok şeyler söy­

liyebilir. O muayyen bir bilgiye, muayyen bir karaktere maliktir ve muayyen sıfatları haizdir, bir devirde yaşar, bir kavme, bir millete

ve bir aileye mensuptur. Fakat bütün bu fikirlerle insanın mahiyeti ifade edilmiş mi oluyor. Bir insanın

başka bir devirde yaşadığını,

başka bir aileye mensup olduğunu ve buna rağmen malik olabileceğini tosavvur edemez miyiz?

ayni benliğe

Hiç kimsenin

huyunu

değiştirmeyeceği söylenir. Bu fikir doğru olmakla beraber başka bir ses bize bunun mümkün olduğunu söylüyor. i nsan esas mahiyeti ile hür bir varlıktır. Hayvan mahiyetini

değiştiremez.

hiç değilse, mahiyetini değiştirebileceği fikrine sahiptir.

siyet olmak haysiyetile hürdür. El bette biz, Iere naklederek kendimizi meselô

Fakat

insan

Insan şah­

varlığımızı diğer devir­

bir orta çağ insanı haline soka-

. mayız. Fakat buna mukabil mazi bizim tarafımızdan yaşanılmakta-


79

dır. Hakiki hayatımızı tarihin h udutları boyunca tevsi edebiliriz. Mu­ ayyen bir alın yazısı ile,

muayyen bir hayatın

ve

muayyen bir

devrin için�. bu felsefe istikametinin ıpümessillerindan birinin dediği gibi

c

fırlatılmış ,. bulunuyorum. Neden var olduğumu, nereden gel­

diğimi bilmiyorum. Bu meçhuliyet içinde

sadece hayatın

bir gün

ölümle nihayetleneceği şüphe götürmez bir hakikat olarak karşımıza

dikiliyor. Insan esas mahiyetile

ihtiyarım haricinde içine atılm ış

c

ölüme çevrili bir varlıktır. ,. ve fırlatılmış olduğum

Kendi

bu h ayata

ve onun bana tahmil ettiği vazifelere kendimi hasr�tmenin lüzumunu duyuyorum.

Hayvan ve nebat gibi

hayatın ve zamanın

olmadığımı, hayata şekil verdiğimi anlıyorum. Existential felsefesinin

bu esas fikirlerinde

bir cüz'ü

derin görüşler

ve

mühim hakikc;ıtler mevcuttur. Filvaki, bu hakikatierin yepyeni olduğu

söylenemez. Diğer taraftan bu fikirlerde m istisizme doğru bir tema­

yü! de göze çarpmaktadır. Mistisizm bilinebilenin, ifade edilebilenin hudutlarını aşar ve yaşanılanı, duyulanı fikir sahasına tatbike çalı­

şır. Bilginin, cevap verilmesi m üm kün olanın hudutlarını aşarak vu­ zuhsuz mefhumların içinde kendisini kaybetmesi bittabi bir tehlike­ dir. Modern Existential felsefenin bazı noktalarda kendisini bu teh­ likeden kurtaramamış olduğunu zannediyoruz.

Mistisizme doğru bu sekildeki temayüller,

daima

pozitivizmin

bir reaksiyonu ile karsılaşırlar. Son senelerde pozitivizm in bir cere­

yanın tekômül ile karşılaşıyoruz. Yeni pozitivizm mantık sahasında bir islôhat meydana getirrneğe çalışıyor. Mü messilleri. bilhassa mo­

dern fiziğin usullerini ve bu usullerin tekômülünü gözönünde bulun­

durmaktadırlar. Yeni poz:tivizm jenetik - mi haniki telôkkil<?rle çalıı,;an

eski pozitivizmin

bir tekôm ülünden

çok daha fazladır.

Bu f,•hwf"

istikametinin tekômülü ile ilmi mefhumların teşekkülünü izah ,,ırrwk

hususunda bazı derin noktaların aydınlatılabileceğini ümit ı•dı>bilirit.. Bu mevzu hakkında burada fazla söz söylerneğe I L'ı t.unı qiirmiiyo­

rum. Yeni pazitivizmin kıymetli m ümessillerinden biri arum ınla bu­ lunuyor. Onun bizi bu hususta

edeceğini ümit ediyorum.

daha büyük bir r.a lı.ilıiy,•tl,,

ı�nvir

Za manın felsefesi, zamanımızın umumi kültür vaziyPiine uygun

bir manzara arzediyor.

Çabuk ilerliyen, çok yerlerde aykırı tezad­

larla ç arpışan bir inkişaf karşısındayız. Bu tezadlar hakkında vazıh


80

ve toplu bir fikir edinmek çok güç.

Daha az. daha basit fikirlerin

idaresi altında bulunan devirlerde mesele daha kolay idi.

yolumuzu şaşırmamak ve bu

c

m üşkül • vaziyeHen

Burada

kurtulmak için

y�gane care zamanımızın fikir cereyonlarını m üşahhas etüdlerle ve etraflı bir surette araştırmak olabilir. Ancak böyle bir tetkik, zama· nımızın içinde çalkandığı fikir ve ahlak buhranları

hiç değilse kıs­

men tadil edecek mütekabil anlaşmayı temin edecektir.

bir anlaşma ise başta tarihçiler

olmak üzere

Mütekabil

hepimiz

tahakkuk ettirilmesi icap eden bir gayedir.

tarafından

DESCARTES VE RASYONALIZM Hans Relchenbach

Edebiyat Fakültesi Umumi Felsefe

ve

Mantık Ordinaryüs Profesörü

Başlamış olduğumuz

ilimleri

Oniversitemizde

konferanslar

okutulan

silsilesinde

ihtisas

daha geniş

bir çerçeve içinde tanıtmaktır.

mütahassıs

alôkası

lerini tanır

ve bunların

güdülen

derslerinde

Bir şeyi öğrel"mek için

olsun veya ilirnde verimli bir surette çalışmak için olsun. ile meşgul

gaye.

olduğundan

bir ilimle

olan bir kimse,

o ilme ait bütün

halledilip edilmiyeceğini

anlayabildiği gibi

tefekkür sahasını kavrayabilecek

bir vaziyette bulunabilir.

mesele­

usullerinin kullanılmasında emniyet ve ustalık kaza nır. Fakat, kendi

ihtisas sahasını içine bir parça olarak ile olan m ünasebetleri

alan ilmi tefekkür bütünü

göz önünde kolaylıkla kaçırır : kendi ilmin­

den başka disipliniere sevkeden yolları görmez ve her yerde faa­

liyette bulunan ruhun aynı bilgi ruhu �lduğunun farkına varmaz. lste bunun içindir ki serbest konferansiarımızia bu sınırları aşmak

ve. her birimiz

kendi

sahasından

başkalarına bazı şeyler anlat­

makla, bilginin yalnız inceltilmes.i ni değil. ayni zamanda yayılma­

sını da temin etmek istiyoruz. nün

bilgisinin

umumi

Bu gayretlerimizin ilerisinde,

bir tasvirini yapmak,

m ünferit

bugü­

parçaların

rengarenk çokluğu gerisinde saklı bulunan birliği göstermek gayesi bulunmaktadır.


81

Bu münasebetle, size biraz f.?lsefedl?n bahsetmek vazifesi bana

düşmüştür.

Bu fırsaHan

pele büyük

bir sevinçle istifade ediyorum,

zira hiç bir ilim fel9t?fe kadar çizdiğimiz çerçiveye uygun değildir. Felsefe, diğer disiplinler nevinden

bir ilim değildir, onun faali­

yeti mahdut bir sahaya münhasır olamaz. Beş"rl m otifetin sahaları­ nın bütünü, onun mevzuunu t"şkil "der. H"r ilimd"n bir takım yol­

lar bizi felsefeye götürür, onun için iliml,nin sınırlarında daima felse·

fi meselelerin baş gösterdiği görülmekhıdir. Her hangi bir disiplinde

verimli bir tarzda çalışan her fert bunu pekôlô bilir; zira böyle bir kimse

alôkador olduğu

mütalea

meseleleri,

Qsaalora

etmeğe tesebbüs eder etmez,

ait çgrç"veler içinde

karşır.ında bir takım felsefi

sucller belirdiğini

daima görmüştür.

Buna rağm'ln, bugün f"lsefe

felsefenin, umı.ımi

meselelerin

için. ayrıca

aynı zamanda bir ihtisas disiplini haline d& girmiı,ıtir ; bunun sebebi

eden

hususi sucller

halli

öğr�;>nilmesi

icap

inkişaf ettirmiş olmasıdır. Bu manada Filosof.

umuminin m ütehassısıdır.

Fakat kendisini alôkadar eden meselelerdQ uğraı,ımakla liloso­

fun muhtelif ilmi disiplinlerden uzaklaştığı da göriilmf.lkt&dir. Bu yüz­ den ilimlerle felsefe arasına bir yabancılık girmiştir. Ilim adamının

filozofun tetkik eHiği meseleleri görmediğini, onun n& iutı.>digini anla­ madığrnı sık sık müşahede etmekteyiz ; bununla hatanın daima i l ı m

adamında olduğunu söylemek istemiyorum ; bilôkis çok d�Fa kabahat

filozoftadır.

Mücerret meselelerle uğraşmak yüzündı.ın

filozof ekse­

riya ayağının altındaki sağldm zemini kaybetmiştir : o zaman bilgi­ nin nasıl olduğunu soracağı yerde, bilginin nasıl bir manzara a rzet­

mesini istediğini, yahut fikrince nasıl bir manzara arzııtmı.>ı;i icap et­

tiğini tasvir etmiştir ; o, çok defa içinde her şeyi güz"l bir deruni a­

h�nk halinde toplayan, fakat insanların bilgi adı altında anlad ı kları

şeylerle hiç bir münasebeti olmamak gibi yalnız bir fı;ık halası bu­

lunan ideal binalar kurmuştur. Böyle bir felsefe hakikat bilgisind"n

daha ziyade şiire yakın olduğundan mefhumlar şiiri adını alabilir. Bu neviden

nundadır.

bildirrneğe teessüri ibaret

felsefeferin psikolojik

Insanların dili,

yoramakla kalmayıp

tavırlarını da

olan

kaynağı. dilin

yalnız bilgiyi formül

ifadeye

bu fonksiyonun

çift fonksiyo­

haline koymağa ve

aynı zamanda insanların hissi ve

hizmet eder. Dilin his ifadesinden

bilgi

fonksiyonundan

daha ehemmiF : 6


82

yetsiz olduğu hiç bir vakit iddia edilemez ; bilôkis bu fonksiyon şiir

ve edebiyatta ehemmiyeti ve tesiri fevkalôde büyük olan bir tatbikat

yolu bulmuştur. Lôkin

asıl şiir,

ilmi

halde, müfhumlar şiiri. nunu bilgi fonksiyonu kımdan

bilgi

vermek

iddiasında

mahiyeti icabı, dilin

bukınmadığı

his ifadesi fonksiyo­

ile karıştırmaktadır. Işte bu nevi şiir bu ba�

bir tehlike arzetmekte olduğu gibi, Ilmi düşünen ve hisse­

den insanları tatmin edememektedir.

Mefhumlar şiirine her devirde rastgelinebilir; meselô Effetunun

eserleri gibi, bizi sevindiren ve kıymeti haiz olabilir,

edemez.

bahtiyar eden yüksek

fakat h�kikat ve

Bu tefriki sözlerimin

başında

bir

estetik

açık bilgi arzularını tatmin

ehemmiyelle kaydetmek istiyo­

rum. Burada felsefeden bahsettiğim zaman şimdi tasvir ettiğim ne­ viden felsefeyi değil, ilmi felsefeyi kastediyorum. Ilmi felsefe de her devirde yaşamıştır. Bu hususta Greklerde Sokrattan evvel gelen fi­

lozofları kaydedebiliriz; bunları l ı-J ksız olarak Eflôtun devrindekiler­ den daha aşağı olarak göstermek ôdet olmuştur. Aristo dahi - bu

hususteki ciddi teşebbüslerinde tamamen muvaffak olmamış olmak­

la bo2raber - bilhassa mantığı doiayısile, i lirnci filozoflar arasında sayılabilir. l slôm kültür çevresinde bu gibi filozoflar yaşamışlardır. Burada l bni Sina gibi, bilhassa Türk m ütefekkirleri ilmi mesele­ leri incelemişlerdir. lslôm felsefesine garpte tekabül eden Skolastik

devri, kilisenin nesiarına sıkı bir surette bağlı olması dolayısile, ser­

best hamlelerde bulunamıyordu; bununla beraber burada bile ilmi

bir felsefe kurulması teşebbüslerine münferit olarak rastgelinmekte­ dir; fakat ilmi felsefenin

parlak

devri,

sanat

ve

ilim sahalarında

yarattığı şeyler itibarile fevkalôde zengin Rönesans devri ile baş­ lanmış olan yeni zamandır.

Işte bunun içindir ki ilmi felsefe tiplerinden bazılarını size ar­ zetmek üzere yeni zamanı seçtim. Maziye karışmış bu devir. asrı­

mızın tefekkür ôlemi gibi mücadeleler ve münakaşalara artık o de­

rece maruz kalmamak ve hakkında fikirlerde nisbi bir ittifak hası l . olmuş olmak itibarile burada teşebbüs ettiğimiz işe müsaittir; hal­ buki asrımızın

tefekkür

hayatı hakkında

içtihatlar o kadar keskin

bir tarzda birbirinin karşısına çıkmaktadır ki, mevzuu muasır sisterfı-


83

ler arasında seçince umumun tasvip ve kabulünü eelbelrneğe imkôn

o lamazdı.

Diğer taraftan, mevzubahsedeceğim devir maziye karış­

mış olmakla beraber, pek �ki de değildir. Descart� takriben 300

yıl, Hume 200 yıl ve Kant 1 60 yıl evvel yaşamışlardır. Bunlar, ta ­ rih bakımından oldukça kısa zamanlar olduğu gibi bu zamanlardan

bugüne kadar mutemadf bir inkişaf silsilesi takip olunabilir. Bu se­ beplerle size, şimdi zikrettiğim

üç büyük isme bağlı üç büyük fel­

sefe sistemini misal alarak ilmi felsefenin ne istediğini ve nasıl bir felsefe olduğunu aniatmağa çalışacağım.

Ilmi felsefe bilgi mesel�inin tenkidinden doğmuştur; bunda en

mühim olan nokta, beşeri marifetten anladığımız

ve

kastettiğimiz

şeyin ne olduğudur. Bu noktanın telkikinde tabiat ilimleri, diğer ilim­ lerden daha •olgun

ve

daha ilerlemiş olmak itibarile m üstesno bir

yer işgal etmektedirler. Bunun da sebebi. tabiat

ilimlerinin diğerle­ rinden daha evvel doğmuş olmaları ve - bilhassa başlangıçta - ka­ nuniyet münasebetlerini

açıkca arzeden

basit

mevzularla

meşgul

olmalarıdır. Meselô, seyyarelerin hareketinin konuniyetini anlamak, sosy9lojik hôdiselerin Bundan dolayı

kanuntyetini

tabiat ilimlerinin

kavramaktan çok daha basittir.

usulleri, nisbeten

eski

devirlerde

katileşmiştir. Bu ilimierin inkişafı esnasında, gaiyeti mudil mahiyet­

te olan hôdiselerin ayni ketiyelle araştırılması öğrenilmiştir. Bugün

hôlô tabiat ilimleri marifet nazariyesine ait meseleler için nümune olacak derecede iyi misaller vermektedirler. Tabiat ilimlerinin

yeni

zamandaki inkişafını nıütalea edersek,

bunlarda, zaferlerinin sebeb ve temellerini teşkil eden iki unsur gö­ rürüz : Unsurlardan birisi, ilmi sucllerin cevabını tecrübeden sormak için yapılan sistematik

m üşahededir, ( tecrübi usulün ne kadar bü­

yük inkılôplar getirdiği malumdur. ) Bu hususta,

Galilee' nin sukut kanunları ile

nasıl tesis ettiğini düşünmek kôfidir,

simlerden daha çabuk sukut ettiğini

iddia etmişti. Gelilee tecrübe

yapmış ve Aristonun fikrinin yanlış olduğunu

ayni süratle dü�tüğünü

modern mihaniki

Aristo, ağır cisimlerin hafif ci­

meydana çıkarmıştır.

ve

bütün cisimlerin

Daima, eskilerin is­

pekülôsyonla halle çalıştıkları meseleler müşahede usulü

ile hallo­

lunmağa başlamıştır. Batlamyos, arzın durduğunu ve gögün arz et­

rafında döndüğünü şu fizik muhakeme illi! isbata teşebbüs etmiştir.


Eğer arz dönseydi, havada bulunan kuşlar bu harei<eti

meyip geride kalırlardı. Bununla Batlamyos,

takip ede­

bir harekete

iştirakin

ancak sulp bir cisimle raptolmak şartiye mümkün olduğunu kaste­ diyordu.

Yeni zamanların başında

Kopemik

d ünyanın döndüğünü

ifade eden nazariyesini kurduktan sonra, filozof ve fizikçi Gassendi. Batlamyos'un fikrini cerheden bir fizik tecrübesi yapmıştır : Hızla giden bir geminin direğinin tepesinden aşağıya

bir taş

d üşürmüş;

taş direğin dibine düşm üş; binaenaleyh sukut esnasında geminin hareketine iştira k etmiştir. Bu enisten yüzlerce m isal verilebilir. Tabiote ait m ünasebet ve

bağlılıklar daima müşahede sayesinde elde edilmiş ve edilmektedir. Yeni ilirnde ômil ikinci unsur,

riyazi usulün tatbikidir.

Galiee

d üşen cisimleri müşahede ile i ktifa etmemiş. aYni zamanda müşa· hedelerini

riyazi

bir kanun şeklinde

toplamıştır. Ancak

bu riyazi

bina sayesinde, birbirinden farklı birçok

müşahedelerin bağlanması ile eldeedilen neticelerin çıkarılması mümkün olmuştur; binaeneleyh

riyazi usulün tatbiki ile meydana çıkarılabilmiş olan

tabiat konun­

tarı vardır. Fakat riyaziyenin menşei t�crübe değildir. Riyaziye, baş­ ka ilimiere çok defa

aklın bir ilmi,

nümune olmuş olan

büyük kafiliğin

yani rasyonel bir ilim olmasına borçludur.

mahz

Böylece;

i lirnde tecrübi unsurun yanında akli bir unsurun bulunduğu ve hatta

kökü beşeri akılda bulunan bu usulün tabiat bilgisine büyük kafilik veren ômil olduğu görülüyor. Tabiat Bilgisinde tecrübi ve akl i olmak üzere iki usulün bulun­

duğunu söylemek, modern marifet tenkidinin büyük mevzuuna işaret etmek demektir. Münakaşalar

hep bu iki usulün ehemmiyeti etra­

fında yapılma ktadır; bazıları müşahede usu l üne büyük bir ehemmi­ yet affetmekle

ampirik, tecrübi, oluyorlar,

ileri sürerek rasyonalist, aklici, oluyorlar

ve

diğerleri ise

akli usulü

bu suretle ampirizmle

rasyonalizm arasındaki savaş. Avrupa felsefEsinin daima avdet eden

başlıca motifi haline giriyor.

Bu tezad

yalnız felsefe değil.

tabiat

ilimlerinde de açıkça belirmiştir. Kepler gibi bir astronom, bu savaşı kendi şahsında yaşamıştır. Kepler esas itibarile mistik bir şahsiyet­

:

. tir. O, tabiat hôdiselerinin, batıni ahenk dolayısile riyazi kanunlarını i n'ikôs ettirdiklerine iman ediyordu. Bu sebeple, seyyarelerio hareketi 11'leselesinin tetkikine bir takım mistik, metafizik esas alarak başlamıştır .

·

telôkkileri


Mesela : Seyyarelerin

adedi ve mesafeleri arasında

hendoııı.ı­

deki m untazam mücessem şekiller arasında mevcut m ünasebetl"rin

cari olması lôzımgeldiğine inanıyor, fakat m�ud bir talih onu Da­ nimarkalı astronom Tycho Bra� ile tanıştırıyor. Tych'nun o zama­ •

, derecede

na kadar görülmemi

m ükemmel m üşahedeler yapması.

onun ôlet imalindeki yüksek saneti sayesindedir.

Kepler bizzat bu

aletlerle müşahdeler yapıyor ve kendinin ve Tycho Brahenin m üşa­ hedel erinden, ilk nazariyesinin yanlışlığını ve aeyyarelerin büsbütün

başka bir konuniyete göre hareket ettiklerini anlıyor.

Bu keyfiyet,

müşa hedenin. ispekülôsyon üzerine gelebesi demektir : ayni zamon­

da tecrübi usul tarafını iltizom eden Keplerin insani büyüklüğü için

bir bürhondir. Fakat Keplerin keşfı,

bo�ka bir bakımdan. okli usu­

l ün zaferi dem� ktir. Zira bulduğu kanunlar riyazi konunlardı. Sey­ yorelerin mahrek inin birer kat'ı nokıs olduğunun keşfi, tobiat hôdi­

selerine basit riyazi konunların hôkim olduğunu göstermiştir. Buldu­ ğu ahenkten dolayı bahtiyor olan

Kepler.

keşfinde tecrübi usulün

gelebesinden ziyade ekli usulün zaferin görmüştür.

Bundan sonr.:ı am ppirizmle rasyonalizm arasındaki

büyük sa­

vaş filozoflar arasında vuku bulmuştur. Felsefi rasyonalizmin büyük

temelini atan adam Descartes'd ir. Bu şahsiyelin

psikolojisini onla­

mak için riyaziyeci olduğunu kaydetmek ehemmiyetliciir. Haıtô Des­

cartes tah lili hendeseyi keşfetmekle riyaziyenin kendi sınırları içinde aklileşme vetirı sini daha ileriye götürm üştür.

Zira

tahlili hendese,

hendesede hadsi olan unsurlar yerine sırf tahlili unsurların ikamesi

olarak telôkki olunmai ıdır. Riyaziyenin burada kaydolunon psikolojik

ehemmiyeti Descartes'in kendi inkişafı hakkında lôttan anlaşılmaktadır.

bize verdiği tafsi·

Usul hakkında Nutuk ı. da Descartes muh­

telif ilimlerdeki tahsil ve telkikierinin seyrini anlatıyor. Bu münosebetle felsefeyi çok hırpalıyor ve bunun mükemmel zekalar tarafındon iş­ lendiğini, fakat hiçbir zaman

herkes tarafındon takdir ve kabul

lunacak neticelere vormadığını. fakat bunun yerine felsefenin sahte

muvaffakiyeilere sevkettiğini söylüyor. Desoortes moktadır : c

Je

sevais... que lô philosophie donne

aynen şöyle yaz­

moyen de parler vroi­

sembla blement de toutes choses et se faire admirer des moins sa· vants. ı.


86

Descartes. yalnız riyaziyeye

iyi muamele ediyor fakat şimdiye

kadar temelleri üzerine aynı sağlamlığı haiz başka bir çok binanın

inşa olunmadığına hayret ediyor : c

Je me plaisais surtout aux mathematique Cı cause de la certitu�

de et de revidence

encore

leur

de leurs raisons. mais

vrai usage

et pensant

m'kaniques, je m'etonnais

i•

qu'elles

de ce que

ne remarquais point ne servaient

qu'aux

leures fondemenis etant si

fermes et si salides, on n'avait rien bôti dessue de plus releve. :t

Bu kelimelerle bize Descatles'in felsefesinin aniaşılmasını müm­

kün kılan

anahtar verilmektedir.

Onun için tek ehem miyetli gaye,

mutlak surette sağlam bir bilgi binası inşa etmektedir ;

şahsının aşağı

bu

bütün

ciddiyetini

vazifeden

hasrediyor.

isikarnet

nefret duyan Descartes

almıştır.

bu gayeye

Dercarles'in hayatı baştan Oniversitelerdeki

ilk önce subay sıfatile

tahsilden

yabancı ordularda

bir çok memleket dolaı;; ıyor :

bu zaman inziva içinde geçirdiği kış

Lorelte'e bir haç yapacağını

Hazreti Meryeme ahtediyor. Psikolojik

gecelerinde,

olan

bilginin

bu noktayı,

yakinini

size

bulduğu

bu adam için

toktirde

Notre - Da me de

bilgi meselesinin

ne kadar

ciddi olduğuna işaret etmek maksadile anlatıyorum. Bu küçük hi­ kôye aynı zamanda Descarles'in derin surette dindar bir ruh taşıdı­ ğını gösterir ; filhakika, bir müddet sonra alCıkadar olduğu esas me­

seleyi halleder etmez, yakini bulur bulmaz, vadettiği haçı yapmıştır. Descartes'in bilginin sağlam temeli nedir, sucline bulduğu ceva­

bı hepimiz biliyoruz : O, hakikat denen herşeyden

fikrinden hareket ediyor ve diyor ki :

şüphe edileceği

Etrafımızda eşyanın bulundu­

ğundan günlük hayatta ve ilimde zannedilmekte olduğu gibi, emin

olabilir mi ?

Ben

şimdi ocağın

başında sırtımda

cübbem olduğu

halde oluruyorum ve bütün cihandan yalnız küçük odamı doğrudan doğruya görüyorum : o halde şu anda odamın dışında bir harici ele­ min varlığındon

emin değilim. Fakat acaba bunun haricinde emin

olabileceğim hiç olmazsa bir tek şey yok mu? Meselô, şimdi burada,

sırtımda cübbem

olduğu halde oturduğurndan emin

değil miyim ?

Descartes bu suale bizzat cevap veriyor ve bundan da şüphe edilme­

si icap ettiğini söylüyor. Zira, diyor, bu vaziyette bulunduğumu çok

defa rüyamda gördüm, ve her defasında uyandıktan sonra gördüğü- · mün rüyadan ibaret olduğunu tesbit ettim.

O halde hiç bir yakini


87

hakikat yok mu ? Vardır. Zira ben herşeyden şüphe ettiğim vakit elimde, mutlak surette emin olabileceğim birşey kalıyor. o da şüphe ettiğim, yani düşündüğümdür. Fakat düşündüğüm zaman mevcut olmam lazım : Düşünüyorum o halde varım ; Gogito ergo su m. Arşimed bütün dünyqyi kaldırabilmek için sabit ve sağlam bir nokta aramıştı. Buna mukabil Descartes yakini bir hakikat elde et­ mekle üzerine bütün dünyayı kurabileceği sabit ve sağlam noktayı bulmuş oluyor Bunu nasıl yaptığını burada bütün teferruatile anlat. mak istemiyorum. Şu kadarını kaydedelim ki Descartes beşeri bil­ ginin bu noktadan itibaren en büyük bir sağlamlıkla tekrar inşa edi­ lebileceği neticesine varmaktadır. Size Descartes'in isbat usulünün ince bir tahlilini de yapacak değilim ; yalnız onun istintaç tarzını mü­ talea ettiğimiz zaman, bir mantık oyunu karşısında bulunmak his­ sinden kendimizi alamadığımıza ve islidialile itimadımiZI uyandıra­ mayan bir yakin meydana çıkardığına işaret etmek isterim. Daha sonra gelen devirlerde yapılan tenkitlerde, Gogitonun, ( yani düşü­ nüyorum ) un ifadesinde bile bir hata bulunduğu haklı olarak ileri sürmüştür. Descartes'in Gogitatur ( düşünülüyor ) demesi lazım ge­ lirdi. Ben gayet mudil ve derin meseleler ihtiva eden ve doğrudan doğruya muta olmaktan pek uzak olan bir şeydir. Descartes düşü­ nüyorumdan Beni isiihraç ediyorsa, sebebi Beni düşünüyoruma önceden sakmuş olmasıdır. - Fakat benim için şimdi ehemmi­ yetli olan nokta, Descartes'in felsefesile derin bir münakaşa açmak değildir. Ben, size yalnız bu adamın alakalarının merkez nokta­ sını neyin teşkil ettiğini göstermek istiyorum. Descartes'in hedefi, bilginin akli zir temele istinat ettirilmesi, tecrübenin emniyetsizliğin­ den kurtarılmasıdır. Bu motif yalnız Cogito ergo sum da değil, Descartes'in felsefesinde daima yeni şekillerde ifadesini bulmakta­ dır. Mesela Mediation'larda balmumu parçası teşbihi vardır: Elimde bir balmumu parçası var. Bu. sarı renkli katı bir cisimdir; balmu­ munu eritsem mayi haline girer ve koyu kahve rengi bir renk alır; fakat ben bütün bu değişikliklere rağmen ayni bulmumundan bah- · sediyorum. Bunu nereden biliyorum? Her halde tecrübeden değil. Bilakis tecrübe bana birbirini takip eden başka başka imajlar veri­ yor; bana deminki sarı cisimle şimdiki kahve rengi mayiin ayni madde oldunu bildiren aklımdır. Descartes'te daima mgvzuubahso-


88

lan nokh:ılardan biri. mcıırifetbi akıl unsurunun ehemmiyetidir; tecr.ü,. bi uswl yakini olmayan münferit bilgiler. \lerebilir; bize mutlak su­ rette mutP.ber olmak- iddiasında bulunabilen külli hakikatları ratio, akıl verir. Felsefi rcısyonalizmin nüvesi budur. Mantıki hôkimiyeti akla veren telôkkiyi sistemlendirmiş olan bu felı;efe. garp marifet tarihinde başka bir cereyanla münavebeten, birkaç defa en yüksek mevkie çıkmıştır. Fakat şimdi burada alakamızı mucip olan nokta tefekkür ôleminde böyle bir tipin belirmiş olmasıdır. Yoksa gayemiz onun hakkında müsbet veya menfi bir hüküm vermek değildir; garp tefekkürünün diğer ktıtpunu tetkik ettiğimiz zaman da ayni afakiliğr muhafazaya gayret edeceğiz. Descartes'in sistemi muasırları üzerine fevkalôde büyük tesirler bırakmıştır. Birbirinden büsbütün başka istikametler ondan ilham: almışlardır. Bunli:ır arasında; Pcrasionaliste'ler, Port · Raya!'da top­ lanmış olan Janeniste'ler gibi teolog ve dindar mütefekkirler ve res­ yanalizmin harici şeklini Descartes'don daha ileri götüren Spinoza gibi panteistler vardır. Spinoza hendesi usulü kullanan bir ahlôk kitabı yazmıştır. Bu eser, Allah, kôinat cevheri. beşeri hürriyet ve ihtiraslaro ait fikirleri izah eden bir hendese kjtabıdır. Rasyonalizm Spinoza' nın bu eserinde belki en garip şeklini bulmuştur. Fakat en modern mantığa birçok noktadan yaklaşmış olan Leibnizde bile ras­ yonalizm fikri canlı olarak yaşamaktadır. Leibniz'in c fikir hakikatleri 11 ve « vakıa ,hakikatleri 11, bilgideki iki unsurun k lôsik formülünü veren bir tefrik olduğu gibi c monad 11 ve c ezeli ahenk 11 nazariye· leri, akıl ile tobiat arasındaki ahengi izaha teşebbüs eden bir me­ tafizik sistemidir. - Resyanalizmin izini;günümüze kadar takip edebiliriz. Husserl'in, bir nevi akli psikoloji olan c fenomenoloji 11 si Descartes'ci felsefenin modern şekli telôkki olunabilir ; escsen Husserl birçok noktadan Descartes'crı dayandığını açıkça söylemektedir. Hattô modern felsefenin tecrübeci bir cereyanı olan lojistikçi pozitivizm, ehemmi ­ yetli bir noktada Descartes"ın esas fikirlerile karabel arzetmektedir. . . Rasyonalizm beşeriyeti� pek eski bir ihtiyacının - mutlak _yakin ıhtıyacının - tarihi ifadesidir. Bu ihtiyaç, çocuğun ana kucagında, bazı reşidin Allahta emniyet aramasına benzeyen ve mtıtlak yaki­ nin temellerini akılda kurmak istemenin kaynağı addedeceğimiz psikolojik bir vakiadır. Işte bunun için rasyonalizm beşeriyelin yeni yeni şekiller alan fakat şimdiye kadar kafi surette tahakkuk etme­ miş olan ebedi bir rüyasıdır. -----


NETICE Filozofi tarihimizin �n ciddi istifhamlarına cevap t�şkil etmeğe ve milliy�tin felsefesi olduğunu Hadeye matuf olan bu eser; binlerce sahifelik kitaplarla anlotılaabilecek çok çetin felsefi bir proplemi, ihata mecburiyelinde kalmış ve bu mecburiyel bilhassa mukaddimeyi zorlaınıştır. Binaenaleyh, hcisıl olduğunu zannettiğim kompleksi kal.:­ dırmak maksadile şu satırların da ilôvesini gerekli buldum. Felsefenin milliyeti olamıyccağını tazammun eden yegône kuv­ vetli teori; rasyonalizmdir. Bu doktrine göre, fikri beşerin kadro ve menşei birdir. Ve bu fikrin ilk ucu mücerred bir kategoriye müntehi olur. Dekartın usul hakkında Nutuk isimli kitabında bile aklın bü­ tün insanlarda müsavi olduğu iddiası. diplomatik bir zarureti ifade eder. Çünkü : aklın tek ve bizzatihi bir noktai hareket olarak kabul edilmesi, Beniisrail ôlemi için çok mühimdir. Çünkü bu teori millet­ ler arasındaki kabiliyel ve faikiyet meselelerini ortadan kaldırır. Fakat arzettiğim gibi. bu, sırf Beniisrail kavmi lehine bir tabiyedir. Nitekim, bu hareket mebdei değiştiği takdirde, beşeri mesele yerine milli mesele kaim olur. Yalnız işaret edelim ki : Dekartın tabiyesi zayıftır. Çünkü : muvaffakıyetin vaya ademi muvaffakıyetin neden ileri geldiği mukadder sualine, Dekartın, ayrı ayrı usuller kullanılma­ sından dolayı diye verdiği cevap, kendi kendini halleder. Zira bu sistemde hôkimiyet ve istiklôlin usulde değil. akılda olması icap eder. Halbuki Dekartın sisteminde, usul akla tahakküm etmiş oluyor. Dekart ve Kant gibi simoların bu aşikôr tenakuzları. gerçekten bitaraf olduklarına değil. bilôkis, musırran akvamı lsraili­ yenin menfaatine müteveccih bulunduklarını gösterir. Zira : Rasyo­ nalizm yalnız bir vazgeçme felsefesidir. Romantik ve mistik haller önünde bir dalga kıran gibi somurtup durur. Fakat. mete, Atilla, Timor aksak, Tarık, Eyüb Salôhaddin ve Fatih gibi ulu Türk kuman­ danları ve bunları yetiştiren yüce Türk mill eti, asil ve mukadder mace­ rasına daima mislisizmin yani, her şeyi aşan tarihi haysiyetinin ilha­ mile devam ederek, aşmadığı ne Okyanus, tepelemediği ne düşman, yenmediği ne zor, susturmadığı ne munafık. indirmediği ne maskQ, evet dedirmediği ne Yenizelos kalmıştır. Kuvvayı milliy�si yani, tarihi haysiyeti bu kadar ulu oldu�u


içindir ki, resyanalizmin o dalga kıranlarını aşarak, riyaziyenin o ômali erbaalarını yırtarak, Cenk Bayırlarını, inönlerini yarattı ve bu yaratma inancı, bütün azarnetile tarihi bir cereyan halinde bizi da­ ima ileri itti. Milletler ruhiyalının gGnagün tezahürleri, gerileme veya ilerleme halleri, romantik aklın diğer tabirle, ulusal inancın takatile mütenasiptir. Bundan dolayıdır ki ; milletler ne ayni iddiada buluna­ bilecek, ne ayni hakkı isteyıo>bileceğinden, aralarında ebedi bir fark devam edip gidecektir. Işte rasyonalizm, bu endişe ile kurulmuş bir Beniisrail duzağıdır. Felsefenin milliyeti alamıyacağını zanneden mütefekkirlerin diğer bir hatası da, felsefenin tarif ve mevzuundan çıkıyor. Netekim, Aristonun bir kere yaptığı tarif, hemen hiçbir ma­ niaya çarpmadan asırlar aşarak gidiyor. Halbuki, bir tarifin kıymet ve hududu, zaman ve mekanlarda daima yeniden taayyün eder du­ rur. Ve bir nazariyenin felsefi olabilmesi için, mutlaka bitaraf olması şart değildir. Esasen bitaraf tecessüs ve endişe zaten vôki olamamıştır. Sokrat. Efiotun gibi filozoflar, böyle bir endişeyi temsil etmek istemişlerdir. Fakat, hiç bir fayda vermemistir, Bu da, zaruridir. Fakat, bütün bun­ lara rağmen, felsefe mefhumu niçin bukadar esrarengiz ve maba­ düttabiiye bir mana alıyor. Ariştenun tarifi karşısında fikribeşer ni­ çin bukadar eğiliyör ?. Fikribeşerin bu kadar bel bağladığı metafizik hakikatte, ta orta zamanlarda halledilmiştir. Beşeriyet. makus bir taliin zalim ve haks,z hükümleri altında asır­ lardanberi sürüklenip dururken, metafizik de çoban köpeği gibi, ko­ yunları, kurtler, canavarlar yerken çitler arkasında mı havlıyor ?. Işte tarif ve mevzuunun a7.emeti haysiyetile bukadar göklere çıkmış olan insaniyeiçi felsefenin elemelut manzarası ... Bugünkü dünya görüşü ; filozofiyi tekrar yeniden tarif ediyor. Felsefenin felsefe olabilmesi için tarafgir olmasını istiyor. Çünkü : Meselô bir muahede anında galip gelerneyen felsefenin hiç bir ma­ nası olamaz. Binaenaleyh, bir millet için dritnot, tank ne için mev­ cutsa, filozofi de onun için mevcuttur. Felsefe, ne tarifi, ne mevzuu ve ne de hareket noktası haysi­ yelile hiç bir zaman beynelmilel olmamıştır. Onun yerine bütün za­ man ve mekanlarda top tüfek sesleri konuşmuştur. Akıl, hüküm, karar , irade gibi bi.itün psikolojik oluşlar, hôdiselerden çı·


')1

kar. Bu mc;ıfhumlorın ilk çıkış katogorileri tarihi veya kablettariiıı vakalardır. Mudıhmiı. fizikten, mekônsız hendeseden bahsolunamı­ yacağı gibi, lıı'ıdiıw!;iz akıldan da bahsolunamaz. Vaka diyince, ta­ bii ve içtimai lııidi!;elerin hepsini kastediyoruz. Nitekim fiLiki hôdiselerin bile, ruhiyat tarihi üzerine nasıl ta­ hakküm �ıı iijini. istatistik ilmi gösterip duruyor. Ancak, tabiaf hôdiseleri ve tarihi vukuaf bütün zaman ve me­ kônlarda aynı şiddette ve aynı istikamette cereyan etmiş olsaydı işte o zaman belki tek bir akıldan ve beynelmilel bir tefekkür tar­ zından bahsolunabilirdi. Halbuki arzın bütün muhitinde 600 milyon senedenberi aynı rikkat veya şiddette cereyan etmiş tek bir vakıa bile tesbit edilememiştir. Işte milletler ruhiyatı arasında vukua gelmiş olan fark ve münaferef de bu izafiyetten çıkıyor !.. Nitekim Eskimaların fe­ telôkkilerile, Hutantuların telôkkisini yapan bu hôdiselerdir. Bundan istidlôl alunur ki : ilmimizin çarklarını teşkil eden, sôbit ve mutlak ne bir mefhum, ne de bir vahidi kıyasi vardır. Ruhiyat tarihinin �u namütenahi delillerinden onlaşılır ki : Bazı milletierin karşısında kı­ pırdamayan zorluklar, diğer bir millet tarafından yerle yeksan edilmiştir. Savaşlario gelişmiş ve ahdü peymanlarla gerilmiş bir milkıt esabının vahidi kıyasisile. eyvallahçı bir millet kafasının vahidi kı . yasisi aynı kategoriden olamaz. Işte bu bir olamaz, aynı değildir. Türk ulusu önderdir. Türk ulusu mübdidir. Büyük Türk ulusunun önünde hiç bir zor dik duramaz. Ululuk, önderlik Türklin tar ilıi hakkıdır. Hüküm ve inançları, Malazgirtlerden Sakaryalardan ıwli. yor. Diğer insan kitlelerinden bizi ayıran noktai hareket vıı IJ"r i l me Budur. En doğru olan da ; bu mistik ve romanlik lıiııtir. 1 J..r millet, bugün bir tarihi haktan bahsediyor. Fakat bu lı ak ı ı ı ııl ı ı ı hangi milletin hakkıdır ? Bunu tarih çoktan söylemiştir. Bu hak büyi.ik Tiirk ınill ..tirıirı hakkıdır. Içinden kağnı gıcırtıları gelen tarihin hakk ıd ı r lı;irıdu Mu­ rat dağları, Dua tepeleri yükselen bir tarihin hakkıdır. Içinde muhaçları, Orlaan ve lnönleri olan bir l milıirı ıJ"rilm,• 111 katile, içinde bir Galiçyası bile olmıyan tarihlc;ırin ıJı..ır ilımı takali bir olamaz. Binaenaleyh, büyük Türk milleti dairnn i\rı�· diiı,;ecek, ba�­ ka milletierin ebedi mürşitliğini yapacaktır. .


92

Bu gerilrtıenin ne demek olduğunu maatteessüf anlamıyan mü­ tefekkirler, mazi mefhumunun delalet ettiği mono ve şumuli de ka­ rıştırıyorlar. Mesela, maziyi bilakaydüşart kötülemeğe kalkan psi· koloji, maziyi, yalnız Arap ve Acem tesiri altında kalan ve tekke­ lerle, saraylarla, şadırvan ve medreselerle dolu bir 1 8 nci asır zan­ nederek, bütün bir maziyı bulandırıyorlar.. Günagıin Arap ve Acem tesiratının maverosında, bizi yüksek ülkü ve hedeflere itip duran kuvvei muharrikeyi göremiyorlar Varlığımızın manasını ve ülkü is­ . tikametimizi çizen tarihi cereyan, o maziden çıkmıyor mu ?. Işte, uzaklaşmamak istediğimiz mazi, içinde Kosvası, Çanakkalesi, Sakaryası, ahlôkı, medeniyeti kılıcı ve felsefesi olan môzidir Nitekim; Türk milleti ihtilôllerini, inkılôp ve hamlelerini başka milletlerden ilham alarak değif, bilôkis başka milletiere mürşit ola­ rak yapmıştır. Çünkü; ilim olsun silah olsun, her ne olursa olsun muhtaç ol­ duğu her şey kendi kôinatında mevcuttur. Işte her olur olmaza kılına bile dokundurmıyacağımız mazi, içinde, Meteler, Fatihler, Mu­ radı t-iudavendigarlar yatan ve medeniyetler yükselen mazidir. Tarif ettiğim mazi; bizim hareket noktamızdır. Devirdiğimiz ôlem, gıinagün Arap ve Acem tesiratile bizlikten çıkmış olan ve içinde Arap lisanı, Acem edebiyatı, Aristo ve Yahudi mantığı olan ôlemdir. Acaba ve adamsende gibi iki müdhiş kelimeyi ruhiyat tarihimize sokan, Türk tarihinin heybet ve azametini anlamıyan ve mazi ile devir arasın­ daki farkı göremiyen mütefekkirler olmuştur. Türkün büyük yarını, işte içinde Yahudi mantığı olmıyan milli­ yelin bu felsefesinden, Türk ulusal inancından yükseiGcektir. •..

.

1zzetlin

Mete

Filozofi tarihinin en çetin ·bir promlemini teşkil eden milliyetin felsefe­ sine dair düşündüklerini ııöyliyen ve oirer makale y87.arak kitaba şeref veren büyük Türk miitefek kirlerini ııelamlarken, yazılarının, matbaaya vürut tarih­ .lerile sıralandıA-ını ırn.eylerim.


İzzettin Mete - Milliyetin Felsefesi ve Türklerde Ulusal İnanç  
İzzettin Mete - Milliyetin Felsefesi ve Türklerde Ulusal İnanç  
Advertisement