Page 1


Indeks

Editörden

Sektörel Haberler

Makale

İnceleme

Merhabalar

Hifi sektöründeki gelişmeler

Hifi'ın Kısa Tarihçesi

Linn Akurate DS

İnceleme

İnceleme

Makale

Makale

Acoustic System Resonatör

Kaan Seler imzalı Stereo Amplifikatör

Analog Köşesi

SET Bölümü

Makale

Makale

Röportaj

Neler Dinledik

25. Yılında Creek Tarihçesi

Woman Acceptance Factor

Murat Pancaroğlu

CD ve Plak Tavsiyeleri

Makale

Duyuru

Sarı Sayfalar

Serbest Kürsü

Fiyatlandırma Politikamız

Genel Bilgiler


Editörden Merhabalar, Biliyorsunuz ülkemizde hifi ve dayandığı temeller konusunda çok geniş bir yazı ve makale arşivimiz yok. Benim bildiğim en kapsamlı yazılı Türkçe kitap Sn. Celal Dutar tarafından yazılmış ve muhtemelen 1980'li yıllara ait Ses Frekans Tekniği ve Transistör Esasları adı altında 2 kitap olarak basılmış yardımcı kaynak. Tabii bu dönem öncesinde özellikle radyoların hüküm sürdüğü dönemde radyo tamiri konusunda yayınlanmış çeşitli kitaplar, elektronik ve telsiz amatörleri tarafından çıkartılmış kimi uzun soluklu dergiler basılı yayıncılığın geçmişini yansıtmakta. Tabii 90'lı yılların sonu ve 2000'li yılları başında yayınlanan kimi hifi dergilerinde yayınlanan sayısı 50'yi geçmeyecek makale ve inceleme yakın geçmişin basılı yayıncılığının örnekleri. Büyük bir kısmımız için hifi ve onu destekleyen bilim kolları hakkındaki bilgilerimiz bahsettiğim kaynaklar ile sınırlıydı. Tam bu dönemde internetin yaygınlaşması ile bilgi alanında inanılmaz bir patlama oldu. Ama bu durum Türkçe kaynak artışına çok olumlu bir etki yapamadı. En büyük gelişme bilgi paylaşım platformlarında oldu. Ne yazık ki bu platformların en büyük kötülüğü arama yapmayı akıl etmeyen kullanıcıların bir çok güzel ve faydalı tartışma, makale ve fikir yazılarını geçmişe gömmeleridir. Öyle ya da böyle bu platformlar ülkemizdeki hifi'yle ilgili internet kaynaklarının en canlı olanlarıdır. Ama şu ana sadece hifi konusuna yönelmiş forumlar hiçbir platformun yeterince canlılık kazanmadığı da önemli bir gerçektir. Bunun sebeplerine akıl sır erdirebilmek pek mümkün gözükmüyor. Bizde dergimizin ilk sayısını çıkartırken bu tablodan biraz ürkmüştük doğrusu. Hedefimiz hem incelemeler hem makaleler ile sadece hifi konusuna odaklanmış bir yayın ortaya koymaktı. Bu hedefimizden kesinlikle sapmaya da niyetimiz yok. Bilmiyorum farkında mısınız imkanlarımızın oldukça kısıtlı olmasına rağmen, şimdiye kadar çok az sorunla karşılaşarak okuyucularımız ile buluştuk. Tüm bunları yaparken, hep gururla yazdığım gibi hep açık kaynaklı yazılımlar kullandık, hep bedava host'lardan hizmet

aldık. Bu sıklıkla sorunlar oluşturdu ama sizler bunun çok azını hissettiniz. Dergide tüm alıntılar için, şahsa veya şirketlere ait resimlerin kullanımı için bile izin aldık. Sonuçta şu an okuduğunuz dergideki alıntı olduğu belirtilen tüm yazılar özgündür. Alıntıların ve resimlerin kullanım izinleri de alınmıştır. Yani basit bir copy-paste'den fazlasını yapmaya çalışıyoruz. Daha fazlasını yapmak içinde bu ay devrim niteliğinde kararlar aldık. Aslında hemen herkes için olması gereken buydu ama ben biraz zor ikna oluyorum sanırım. İlk devrimsel adımımız dergimize reklam almak oldu. Sanırım bu sektörel bir ilk oldu. Basılı olmayan bir dergiye reklam almaktan bahsediyorum. Bu reklamların amacı hem okuyucularımızla sektöre hizmet veren firmaları buluşturmak hemde derginin sektöre daha iyi hizmet vermesini sağlamak amacı ile gelir elde etmek. Bu gelirler sizlere daha iyi hizmet verebilmek için ücretsiz server'lardan daha sağlam hizmet veren ücretli server'lara geçişte kullanılacak. İkinci devrimsel nitelikteki kararımız dergimizin artık bir fiyatının olması. Bu fiyatın oldukça sembolik bir tutar olduğunu hemen söyleyeyim. Bu konuda değişik bir sistem kullanmaya karar verdim. Derginin son sayfasında bu konu ile ilgili uzun bir açıklama var. Aldığımız reklamlarla birlikte sizlerin katkıları ile yakın gelecekte yine bazı ilklere imza atacağımızı şimdiden müjdeliyorum. Dergimizin açık kaynak prensiplerine uygun hazırlandığını herkes biliyor. Dergimizdeki özgün yazı ve resimlerin üçünü kişi, platform ve web sitelerinde kullanımı için uygun bir lisans arayışımız sonunda GNU adı verilen açık kaynak sistemi altında yeralan Copyleft lisansının durumumuza en uygun lisanslama olduğuna karar verdik. Buna göre dergimizdeki tüm özgün yazılar ve resimler dergimiz ve web sitemiz kaynak gösterilerek kullanılabilir hale gelmiştir. Bu durum sadece bizim özel izin ve çeviri şeklinde belirttiğimiz yazı ve resimleri içermemektedir.


Değerli okuyucular, bizimle ilgili görüşlerinizi paylaşabileceğiniz ve tartışabileceğiniz birkaç dijital platform ve forum var. Tabii, bu platformların haricinde dergimizin e-postasına her türlü fikir ve görüşünüzü mutlaka yazınız. Bu görüşler bizim dergimizin daha da gelişmesini sağlayacaktır. Geçtiğimiz aylarda dergimize önemli katkılar yapan Sn. Kaan Bey'le bu konuda biraz mailleştik. Yazdığı yazılar oldukça teknik bir bakış açısıyla ülkemizdeki DIY konusundaki eksiklikleri tamamlıyor. Kendisinin mail adresini vermemize rağmen kimse herhangi bir konuda dönüş yapmamış mesela. İkinci sayımızdan itibaren aldığımız çoğu mail ise özellikle Sn. Yaşar Bey'in yazdığı kimi yazılara tenkit şeklinde. Fakat bu tenkitlerde genelde teknik yorumdan yoksun, yazı stiline ilişkin tenkitler. Hatta dergiye özel yazılmış yazılarınızı, belli bir düzeye sahip tenkid yazılarınızı bile yayınlayabiliriz.

Bu arada gelen talep doğrultusunda bu sayımızın Palm OS ve Linux bazlı cep bilgisayarı ve cep telefonlarına göre optimize edilmiş bir versiyonunu da yayınlıyoruz. Bahsi geçen versiyon derginin tıpatıp aynısı olmasına rağmen kod sistemi ve boyutu elden geçirilmiştir. Windows CE kullanan okuyucularımızda kullandıkları cihazların modeline göre “mobil” dergimizi sorunsuz okuyacaklardır. Tabii ki, gelecek sayıdan itibaren çok daha fazla inceleme de yapacağız. Bu konuda gecikmemizin sebebi, ev inşaatımızın tahminimizden biraz uzun sürmesiydi. Gelecek sayımızda en nihayet İstanbul'dan ilk ürün bağlantılarımızı da yaptık, gelecek sayımızda çok daha geniş kapsamlı bir dergi okuyacaksınız. Gördüğünüz gibi her sayımızda güzel gelişmeler oluyor, bizlerde adım adım yayıncılığı öğreniyoruz.

Sevgiyle kalın Neyse yazımızı uzatmayıp sizi oldukça özenli hazırladığımız yeni sayımızla başbaşa Hakan Cezayirli bırakayım. Bu arada dergimizin layout'u ile ilgili çalışmalar yapıyoruz. Bu sayımızda bir Stereo Mecmuası kısmını sizlerin beğenisine sunuyoruz. Gelecek sayı biraz daha fazla “şekil” yapılmış www.stereomecmuasi.googlepages.com bir Stereo Mecmuası görürseniz şaşırmayın. stereomecmuasi@gmail.com


Sektörel Haberler Distribütör değişikliğinden sonra IsoTek Mira sonunda Türk tüketiciler ile buluşuyor, Hi-fi ve ev sineması sürekli olarak gürültü, parazit ve tehlikeli güç dalgalanmaları ile dolu olan zararlı elektriğin tehdidi altındadır. IsoTek’in yeni ürünü Mira sadece güç kaynağını temizlemek, resim ve ses kalitesini artırmakla kalmaz, aynı zamanda rakipsiz bir koruma sağlar. Özgün dalga koruma devreleri ve ‘üçlü rezonant sistemi’ bileşenlere zarar verip, ömürlerini kısaltan ‘ani’ akımları durduruyor. Tüm IsoTek ürünlerini ile ilgili ayrıntılı bilgiyi Extreme Audio mağazalarından edinebilirsiniz. Bu ay Mikrop Gramofon sitesinde ilgimizi çeken bir ürün oldu. Eski dostumuz Dual pikaplar tekrar aramıza dönmüşler. Özelikle çok eski zamanlarda almaya çalışıp fiyatının bayağı yüksekliğinden do Mikrop Gramofon sitesine girdiğinizde ürünlerin özelliklerini ve fiyatlarını da görebilirsiniz. Bu arada geçen onca yıla karşın, eski dostlarımızın özellikleri değişmemiş fakat bir miktar yenilenmiş oldukları anlaşılıyor. Görünüşe bakılırsa kollar bile hatıralarımızdaki eski kollarla neredeyse aynı. Ürünlerle ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak ister ve hatta satın almak isterseniz, Mikrop Gramofon web sitesini ziyaret edebilirsiniz. Ankara Dinleti Müzik firmasında da yeniliklerin ardı arkası kesilmiyor. Son sayımızda bu yana Fransız Isem firmasının ürünlerinin haricinde, ülkemizi yepyeni ürünlerle tanıştırmaya hazırlanıyorlar. Bunlardan en önemlisi analog severlerin gönlünde taht kurmuş firmalardan birisi olan Grado. Grado oldukça zengin bir ürün gamı olan bir firma. Amerikalı firmanın giriş seviyesinden başlayarak yukarıya doğru çıkan oldukça geniş bir iğne yelpazesi var. Statement, Prestige ve Reference serisi iğnelerin yanısıra firmanın kulaklıkları da oldukça ilgi çekecek gibi. Firmanın analog-severlerle tanıştırmayı planladığı bir diğer marka Alman Scheu Analog firması. Firmanın Das Laufwerk, Cello, Premier pikaplarının yanısıra geçtiğimiz sayılarımızda “Analog Köşesinde” yer verdiğimiz Diamond serisi ürünleri ilgi çekici. Bayan kullanıcıların ilgisini çekmeyi hedefleyen ürünlerin oldukça renkli akrilik platformlarının yanısıra değişik desenlere sahip versiyonları da var. Firma, pikaplar haricinde kol üretimi de yapıyor. Özellikle Cantus kol bayağı ilgi çekici. Yandaki resimde görülen kol. Tabii Dinleti Müzik'in bu ürünler dışında, NEAT ve Omega hoparlörlerle ilgili yeni ürünleri de dahil olmak üzere çok sayıda yeni modelle ilgili bültenleri de elimize ulaştı. Daha fazlası için firmanın web sitesini ziyaret ediniz. AKG Türkiye www.akgiledinle.com adresinde düzenlediği yarışma ile AKG severlere hem eğlence hem de AKG Kulaklık kazanma fırsatını sunuyor. Siteye üye olup, 5 kategoriden birini seçiyorsunuz ve o kategorideki 10 soruyu doğru cevaplamaya çalışıyorsunuz. En çok soruyu, doğru şekilde, en kısa zamanda yanıtlayanlar 1 adet AKG Kulaklık kazanma şansını elde ediyor. Her kategoride yalnız bir kere yarışabildiğiniz için dikkatli olmakta fayda var. Bu arada her yarışmacı yalnız 1 adet kulaklık kazanma şansına sahip. Şimdiden hepinize iyi şanslar.


Bu sayımızda en son sayfalarda bilişim ve hifi sektörlerinin bir noktada kesişmesi ile ilgili bir makale var. Muhtemelen ilginizi çekeceğini düşünüyorum. Makaleyi okurken dinleyebileceğiniz 16 Bit FLAC dosyalarını Çek Cumhuriyeti Radyosunun yeni Bach Brandenburg Koncerto kayıtları kendi web siteleri üzerinden ücretsiz olarak indirilebiliyor. Loseless Audio formatlarının ne günlere geldiğini görmek ve bu keyifli Bach Brandenburg Koncerto yorumunu dinlemek için linki takip ediniz. Bu arada link için Sn. Sinan Beşkurt'a teşekkürler. Geçtiğimiz ayların aktif firmalarından bir tanesi de İzmir Fil Elektronik idi. Firma İtalyan Bluenote firmasının yeni interconnect ve hoparlör kablosu ailesinin tamamını ülkemize ithal etti. Bluenote'un yeni CD player'ı olan Stibbert Black Pearl'de ülkemize yeni gelen ürünlerden bir tanesi. Bu oldukça şık CD player'ın yanısıra frmanın elektrik filtreleme sistemi olan Dumbo'da Bluenote'un yeni piyasaya sürdüğü ürünler arasında. Bu üründe ülkemize ithal edilmiş durumda. Fil Elektronik tarafından yeni ithal edilen ürünler arasında Triangle firmasının yeni jenerasyon tüm hoparlörleri de var. Yeni Esprit EX serisinin tamamı, yeni Genese serisi hoparlörlerin tamamı ile firmanın referans hoparlör ailesi olan Magellan serisinin büyük bir kısmı ülkemize gelmiş. Firmanın diğer yeni ürünleri için web sitesinden kapsamlı bilgi alabilirsiniz. Bu arada yurtdışından mail akışımızda yavaş yavaş oluşmaya başlamış durumda, Bluenote firmasından gelen Maurizio Aterini imzalı maile göre HiFidelity Greece dergisi bulunduğu sınıfın en iyi CD player'ı olarak Koala'yı seçmiş. İlgili yazıya ulaşmak için. Bu arada bu ay Maurizio Aterini ile İzmir'de tanışma fırsatı buldum, gelecek sayımızda kendisiyle yaptığım röportajı okuyabileceksiniz. Aldığımız bir diğer mail PrimaLuna firmasının sahibi Sn. Herman van den Dungen imzası ile elimize ulaştı. İspanyol On-Off dergisi DiaLogue Two amplifikatörü İspanya'da yılın amplisi olarak seçmiş. Kendilerini bizde Stereo Mecmuası olarak kutlar ve bilgi verdikleri için teşekkür ederiz. Yavaş yavaş dergimize yurtdışından da bilgi akışında yer almaya başladı. Zaman içerisinde bunun çok daha fazla artarak devam edeceğini hep birlikte göreceğiz. Noname Hifi, web sitesi yeni sürümüne geçti. Yeni sürümlerinde ilanlar ve siteye yazılacak yorumlar için artık üyelik gerekmesi ve ilanların artık ücret karşılığı verilebilmesi en önemli yenilikler. Site genelindeki layout'da farklılaştırılmış durumda. Musical Fidelity'nin tarihinde önemli yer tutan A1 amplifikatör yenilenmiş haliyle piyasaya sürüldü. Geçmişte bolca ısınmasına karşın kendine özgü ses karakteri ile Musical Fidelity'nin bugünlere gelmesinde önemli bir pay sahibi olduğu muhakkak olan amplifikatör geçmişteki çizgisinden biraz modernize edilmiş bir hali gibi duruyor. Son yılların en beğenilen hoparlör markalarından bir tanesi olmayı başaran Magico'nun patronu Alon Wolf ile TAS dergisinin yaptığı röportajın Sn. Tunç Bozok tarafından yapılmış çevirisini bu ay dergimizde yayınlamayı planlamıştık ama TAS'tan izin alamayınca projemiz ne yazık ki suya düştü. Yazının Türkçeye çevrilmiş halini Lotus Concept firmasının web sitesinde makaleler bölümünde okuyabilirsiniz.


Bir süredir Gesvages Audio tarafından geliştirilmekte olan Voodoo elektrik düzenleyici ve kablo ailesine oldukça iddialı yeni bir ürün daha katıldı. Ürün 340'lık krom paslanmazdan imal edilmiş bir kutu ile RF ve EMI ye karşı korunmuş, içerisinde ve dışında non magnetic elektrostatik bir boya kullanılmış. Butün giriş ve çıkışlarda audiophile grade Frutech rhodyum componentler, iç kablolamasında Frutech kablolar tercih edilmiş. Bu ürüne rahatlıkla yerli üretim diyebiliriz sanırım. Daha fazla bilgi için Audio Trends forumlarını ziyaret edebilirsiniz. Danimarkalı hifi devi Gryphon'un uzun zamandır beklenen post modern tasarımlı amplifikatörü nihayet görücüye çıktı. Firmanın bir süredir piyasada olan yine oldukça modern tasarımlı Mirage preamplisi ile eşleştirilmesi önerilen yeni Colosseum firmanın yine tasarım alanındaki başarısını gösteriyor. Oldukça modern tarzda tasarlanan ürün, ince ve dikine doğru yükselen yapısıyla Roma Collesseum'larını andırdığından ismine şaşırmamak gerek. Ürünün Türkiye distribütörü Extreme Audio. İngiliz Chord firması da geçtiğimiz ay yeni serilerini tanıttı. Bunlardan en ilgi çekicisi RED Reference CD okuyucu. Red Reference ismi CD mekanizmasının kapak kısmındaki kırmızı ışıktan geliyor. Ürünün Amerika dışındaki tüm pazarlarda bu kırmızı ışıklı hali ile satılırken, Amerikada geleneksel mavi ışıkla satılıyor olması ilginç bir ayrıntı. Ürün yeni jenerasyon çoğu CD okuyucu gibi RAM üzerinden buffer düzeltme, yeni nesil clock ve bir sürü upsampling seçeneği ile donatılmış. Türkiye distribütörü; Timpani.


Marantz'dan yeni uzaktan kumandalar. Evlerimizde cihaz sayısı arttıkça ve farklı odalarda farklı cihazlar kullandıkça uzaktan kumanda konusu gerçekte bir kaos haline gelebiliyor. Marantz geçmişten beri bu konuya yönelik çözümleri ile ilgi çeken bir firma. Yeni ürün gamında, oldukça şık tasarlanmış RC101 fiyat en uygun seçenek, 60 Euro. RC3001 ise oldukça sofistike ve PC üzerinden programlanma özelliğine sahip. Hem IR hemde RF sinyal gönderme özelliğine sahip bu cihazın fiyatı ise 580 Euro. Serinin en gelişmiş üyesi ise, RC9500. 3.8" TFT LCD ekrana sahip bu cihaz touch screen özelliğine sahip. Yine bilgisayardan kişiselleştirilebilir bir grafik arayüze sahip. Ürünleri ülkemize, Extreme Audio ithal ediyor. Ülkemize Sigma Ses tarafından ithal edilen Creek firmasının ürün yelpazesinde bir ilk olan Wyndsor pikabın özelliklerini içeren bir teknik kılavuz elimize ulaştı. Pikap konusuna meraklı tüm yazarlarımız tarafından didik didik okunan kılavuzdan aktaracaklarımız, pikabı mümkün olan en kolay kullanım ile en yüksek performansın alınması için tasarlanmış olduğu. Son yıllarda karşımıza daha sıklıkla çıkan birbirini iten manyetik plakalarla desteklenen platter yapısı, Creek'in başarılı external PSU'ları gibi oldukça zengin özellikler ile donatılmış. Pikap ile ilgili ayrıntılı bilgiyi Sigma Ses firmasından alabilirsiniz. Kalitesini tüm dünyada kanıtlamış olan AKG , K 518 DJ modeliyle yolun başında ki müzik tutkunlarının en iyi partneri olma iddiasında. Her mekanda DJ’lerin rahatlıkla kullanabileceği özel olarak tasarlanmış, yüksek kalitede kulaklık sistemine sahip olan AKG K 518 DJ, 3D katlanabilir mekanizması ve deri kılıfı ile istediğiniz her yere rahatlıkla taşıyabilirsiniz. Ayarlanabilir kafa bandı sayesinde kafanıza rahat bir şekilde yerleşmesini sağlayabilirsiniz. Deri kulak pedleri sayesinde dışarıdan ses girişini tamamen önleyerek sizi istediğiniz dünyanın içine hapsediyor. Ürünün fiyatı 117 dolar. Ürün ile ilgili ayrıntılı bilgiyi SFRKD mağazalarından alabilirsiniz. Dünyanın en büyük müzik kolleksiyonu ebay üzerinden satışta. Yaklaşık 3 milyon plak ve 300.000 CD'den oluşan bu devasa koleksiyon için müzik tarihinin önemli bir parçası olduğu söyleniyor. İnanılmaz sayıdaki medya haricinde web siteleri, bu kolleksiyonu idare etmek üzere hazırlanmış software'ler, özel mobilyalarda satışın bir parçası haline durumunda. Eğer bu kolleksiyonu alma gibi bir niyetiniz olursa, The Greatest Music Collection adresinden ayrıntılı bilgi alabilirsiniz. CES fuarı özel sayımızda bir çok okuyucumuzun muhtemelen ilk kez tanıştığı Rise CD Player, Extreme Audio stoklarına ulaşmış. Sn. Adnan Salihoğlu'nun aktarımına göre CD player'ın kısa bir yanma süresi sonrasında bile performansının oldukça göz doldurmuş. Bu şık CD player'ın Amerika satış fiyatı yaklaşık 33.000 dolar, Avrupa satış fiyatı ise 20.000 Euro civarında, Türkiye satış fiyatı ile ilgili elimizde herhangi bir veri bulunmamakta.


Fransız Edouard-Leon Scott de Martinville'in yaptığı bir Fransız halk şarkısının ses kaydı dünyanın şu ana kadar bilinen en eski sesli kaydı oldu. Bu kaydın en önemli özelliği, Thomas Edison'ın fonograf adlı icadından 17 sene önce yapılmış olması. Eski ses kayıtları üzerinde çalışan "First Sounds" adlı araştırma grubuna göre, Scott de Martinville'in 9 Nisan 1860'da kaydettiği, kimliği belirsiz bir kişi tarafından söylenen bir Fransız halk şarkısı dünyanın bilinen en eski ses kaydı. Tarihçi David Giovannoni, yaptığı açıklamada Scott de Martinville'in, sesleri fonotograf adlı icadının ses dalgalarını bir gaz lambasının isiyle karartılmış kağıda kaydettiğini belirtti. Ses kaydı, Paris'te bulunan bir arşivde, 1 Mart'ta bulundu. Haber N.Y.Times. Oldukça ilginç bir ürün. Design Plus, Form 1998-1999, Design Plus 2000 ve pek çok tasarım ödülünün sahibi “Moonlight”; iç ve dış mekan projelerinde uygulanabilir başarılı alternatifler sunuyor. 12 V’luk düşük voltajda çalışabilen, enerji korumalı lambaları ile, UV ışınlarına dayanıklı olan Moonlight; dış mekanlara -40 dereceden +80 dereceye (C) kadar problemsiz çalışabiliyor. MLS modeli iç mekanda evlere, kafe ve restoranlara ilginç bir görünüm kazandırırken; dış mekanlarda ise doğa ile bir bütünlük oluştuyor. Zemine konularak ya da ağaca asılarak değişik efektler yaratılmasını sağlıyor. 360 derece açı ile hem ses hem de ışık sağlayan “Moonlight” ışığının rengi isteğe göre değiştirilebiliyor. Ürünle ilgili bilgiyi Extreme Audio'dan alabilirsiniz. Bu haber, digital stream player kullanıcılarını ilgilendiriyor. SEMI’nin iTunes mağazasındaki müzik kataloğu, mayıs ayından itibaren DRM’siz seçenekle satılmaya başlayacak. DRM’siz müzik satın alıp iPod dışı müzik çalarlarında dinlemek isteyen tüketiciler, %30 daha fazla ödeyecekler. 99 sent olan şarkı başı fiyat, DRM’siz müziklerde 1.29 dolara çıkıyor . Bilindiği gibi DRM yani dijital hak yönetimi sistemi, internetten satın aldığınız müzik kullanımını kısıtlayabiliyor. Haber kaynağı, Mac Dünyası HMH yani Hand Made Hifi, ülkemizden ilginç bir üretici. Kendi tanımlamalarıyla Hi-Fi/Hi-End dunyasında ilk defa görülen bir hizmet veriyorlar. Kablolarından elektronik devre parçalarının kalitesine kadar tüm ayrıntılarını sizin belirleyeceğiniz, ülkemizden başka hiçbir yerde bulunmayan “finish” opsiyonları seçebileceğiniz, minimum 12 yıl size sorunsuz hizmet verecek “özel yapım” tanımına yeni bir anlam katan hoparlörler bir kaç click ötenizde. Karar vermekte zorlanacağınız tek ayrıntı ise hangi finish'i istediğiniz olacaktır. Daha fazla ayrıntı için Hand Made Hifi web sitesini ziyaret edebilirsiniz. BBC Müzik Magazin Ödülleri açıklandı! BBC Müzik Magazin Ödülleri 9 Nisan'da açıklandı. EMI ve Virgin Classics'in büyük bir başarı ile ayrıldığı gecede, alınan ödüller şu şekildeydi; Opera Ödülü - Emmanuelle Haim // Handel's: Il Trionfo del Tempo e del Disinganno Orkestra Ödülü - Martha Argerich // Shostakovich Piano Concerto No 1 En İyi Çıkış (Jüri Ödülü) - David Fray // JS Bach and Boulez. DVD Dökümanı (Jüri Ödülü) - Maxim Vengerov/ Living the Dream Özden Alptekin'i kaybettik* Eski Akusta ekibinden, Pause Müzik'in ortaklarından Sn. Özden Alptekin'i daha 38 yaşında, baba olmasına iki ay kalmışken kaybettik. Kendisine Allah'tan rahmet, sevenlerine ve doğmamış yavrusuna da Stereo Mecmuası ekibi ve tüm hifi camiası olarak başsağlığı diliyoruz.

Bu bölümdeki haberler ülkemizdeki Hifi firmalarının bize gönderdikleri basın bültenleri ve maillere dayandırılarak hazırlanmaktadır. Gezdiğiniz mağazalarda gördüğünüz yeni ürünlerin, burada duyurulamama sebebi, ilgili distribütör firmalardan dergimize herhangi bir bilgi gelmemesidir. Diğer ürünlerle ilgili bilgilerde üreticilerden gelen “news” başlıklı haberlerden alıntıdır. Zaman içerisinde bu bültenler arttıkça bu bölüm daha da zenginleşebilir.

*Haber alıntısı: www.audio-trends.com


Makale Hifi 'nin Ufak Bir Tarihçesi Bu yazımızın birinci bölümü Stereo Mecmuası'nın 3. sayısında yayınlanmıştı. Lynn Olson’un yazılarından aslına olabildiğince sadık kalmaya çalışarak ve kendisinden gerekli izinler alınarak tercüme edilmiştir. Kendisine buradan bir kez daha teşekkürlerimizle – Thank you Lynn.

frenledi. (ancak Fransa, İtalya ve Japonya gibi ülkelerde devam etti) Yüksek geri beslemeli, yüksek güçlü ve yüksek hassasiyetli KT66 bazlı Willamson amplifikatörü 40 yıl aralıksızca sürecek ve gittikçe şiddetlenecek olan daha yüksek güç daha az distorsiyon yarışını başlatacaktı.

Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum? Ben kimim?

Geriye baktığımızda bu yüksek geri beslemeli Williamson amplifikatörünü eleştirmek kolay gibi geliyor. Ancak 1940’ların sonunda piyasada bulunan hoparlörleri de hatırlamamız gerekir. O yıllarda kapalı kutu (closed veya sealed box) veya hava delikli (ported) sistemlerin özellikleri henüz tam olarak analiz edilmemiş ve bugünkü modern tasarımların aksine hoparlörlerin çoğunun basları gevşek (boomy) ve derinlik/üç boyutluluk hissini vermekten uzaktı.

Antik çağdan kalma olan bu sorular hala bizi terketmiş değiller. Ufak değişikliklerle bu soruları müziksever, odyofil, hobici veya usta-mühendis’in ilgisini çekecek şekle dönüştürülebilir. Ses röprodüksiyon (sesi tekrar canlandırma) sanatı nereden geliyor? Bu sanat nereye gidiyor? Ben bu sanattan neler bekliyorum?

Devir-Teslim Süreci: 1940-1950 1940’ların savaş yılları audio için nadasa bırakılmış yıllar sayılır. Elektroniğin önde gelen beyinleri çalışmalarını audio'dan çok yüksek frekanslı radar sistemlerine, ve savaş sonrasında da hızla yayılan televizyona yönlendirdiler. Bu dönem aynı zamanda bir geçiş dönemidir. Audio’nun öncüleri artık yerlerini yavaş yavaş 1950’lerde Hifi’ın altın yıllarını yaratacak olan mühendislere bırakmaktadırlar.

Williamson amplifikatörün şeması

1940 yıllarının sonlarında gerçekleşen en önemli gelişmelerden bir tanesi Williamson amplifikatörüdür. Bu amplifikatör triod lambaların kullanımını ciddi bir şekilde

Kapalı kutu hoparlörlerde (o zamanlarda infinite baffle veya acoustic suspension olarak da tanımlanırlardı) bir hoparlörün ayarlarını yapmak nispeten kolaydır. En iyi ses ve en düzgün ses spektrumu için kasanın hacmini ayarlamanız yeterlidir. 2 veya 3 değişik kasa prototipiyle neticeye varmak olasıdır. Ancak hava deliği bulunan kutular 4th Order sistemidir, ve onları ayarlamak o zamanların dene-yanıl yöntemleriyle çok zordu. Kapalı kutu veya hava delikli hoparlörlerin ölçümlerini gerçekleştirmek gibi basit zannedilen çalışmalar aslında oldukça karmaşıktırlar. Zamanımızın modern analitik ve near field diye adlandırılan “yakın çekim” ölçüm teknikleri ancak 1971’de, AES tarafından açıklanan Neville Thiele ve Richard Small’un yayınlarıyla mümkün oldu. Yüksek geri beslemesi neticesinde elde edilen yüksek dampingli Willamson’un amplisi o yılların hoparlörlerinin bas kalitesini bir nebze olsun düzeltebilmişti. Tabi daha fazla watt da dinleyicileri mutlu etmişti. Unutmayalım ki o tarihlerde en yaygın lamba 2A3’tü. Çok daha büyük olan 300B henüz dinleyicilere sunulmamış, 211 ve 845 gibi tehlikeli yüksek voltajlı lambalar içeren uygulamalar henüz başlamamıştı. Yüksek güç ve yüksek dampingli lambalar ailesi (6L6, 807, KT66 ve 5881) savaş sonrası müzikseverlerin tüm gereksinmelerini karşılamaya yetmişti.


Williamson o kadar başarılıydı ki geriye kalan tüm devre şemaları kenara atıldı. O yılların Amerikan hifi dergilerine bir göz atılsa, McIntosh, Quad ve birkaç yenilikçi devre dışında art arda Williamson ile ilgili yazılara rastlanır. Williamson’un hegemonyası ancak 1957-59 yıllarında, ultralineer EL34 ve KT88’lerle sona erdi. Bu yeni ürünler arasından Dynaco, Acrosound, Marantz ve Citation’u sayabiliriz Yine 1940 yıllarında sözünü etmek zorunda olduğumuz önemli bir olay da, Alman’ların Magnetophon AC-Bias makinelerinden kopya edilen Ampex’in manyetik bant teknolojisine dayanan makara teybiydi. AC-Bias teknolojisinin İngilizce kökenli ülkelerde bilinmesine karşın daha kalitesiz olan DC-Bias teknolojisinin tercih edilmesi kayda değerdir. Hemen savaş sonrasında 3M şirketi demir oksit kaplı bant teknolojisini hızla geliştirdi ve Ampex makineleri hızla Alman orijinallerinden daha iyi oldular. Manyetik bantlardaki hızlı gelişim 1950’li yıllardaki ilerlemelerin başlıca nedeni oldu. 15 ve 30 IPS (inç/saniye) master bantlardaki kayıt kalitesi bugün bile şaşırtıcı güzelliktedir. (RCA Living Stereo ve Mercury Living Presence’ın kayıtlarını lütfen dinleyiniz) Film, kayıt ve radyo yayın endüstrileri artık son derece kaliteli ve özgün yapıtlar gerçekleştirmeye başlamışlardı. Sıra bunları aynı kalitede halka ulaştırmanın yollarını araştırmaya gelmişti. Bu araştırmaların meyvaları da audio’nun 1950’li altın yıllarını oluşturdu.

Altın Yıllar: 1950-1964 1950’lerin başında Columbia Records 12 inç çapında ve 33 1/3 devirde dönen bir plak çıkardı. Rakibi RCA ise, daha sonra single adıyla anılacak, 7 inçlik, 45 devirli plağı piyasaya sürdü. İki formatta da yiv eni aynı, ikisi de düşük dip gürültülü vinile basılyor ve aynı safir veya elmas uçlu iğne ile, alışılagelmiş olandan daha hafif bir ağırlıkta çalınıyordu. Sonuçta bu plaklar daha sağlam, daha geniş bir dinamik erime sahip ve üzerlerine daha uzun süreli müzik kaydedilebiliyordu. O yıllarda “farklı hızların savaşı (33-45)” olarak anılan savaş, 3-4 dakikalık popüler diye niteleyebileceğimiz müziklerin 45’liklere, ve daha uzun olan “nispeten ciddi” olarak niteleyebileceğimiz klasik ve caz plaklarının 33’lüklere basılmasıyla sona erdi. Stereo LP “Rock album” için 1960’ların ortasını beklemek gerekecektir. Ondan önce rock’n’roll sadece ergenlik yaşlarındaki teen-ager’lara hitap edip piyasanın çok ufak bir bölümünü teşklil eder ve genelde hifi yerine lofi, geri kazanılmış vinile, mono olarak basılırdı. Yine 1950’lerin başında, Amerika’da, kaliteli müzik yayını yapan, yüzlerce klasik, caz ve popüler hafif müzik FM radyoları açıldı. Bu FM kanalları, AM


bantında yayın yapan kuruluşların maddi destekleriyle yayın yapmaya başladılar ve daha nitelikli/özellikli programlar sunmaya başladılar. 1950’lerde başlayıp 1960’ların ortasına kadar devam eden bu yayınlar ABD tarihinin en nitelikli yayınları oldukları kabul edilmektedir. Avrupa ve Japonya’da halen gördüğümüz bu yayın içerik kalitesi ABD’deki ticari kaygılar neticesinde 1960’ların son yarısına doğru gerilemeye başladı. Ve neticesinde de FM yayınları bir nevi AM radyolarının kopyasına dönüştü. En kaliteli FM radyoları imalatının bu yıllarda yapılmış olması rastlantı eseri değildir. Audio tarihi bize radyo programlarının içeriği ile alıcı cihaz kalitesinin el ele gittiğini gösteriyor. Birincisinin kalitesi yükseldiğinde ötekisi takip ediyor, yayınların içerik kalitesi gerilediğinde cihazların kalitesi geriliyor.

Bu arada sinema çevrelerinde de Hollywood ilk siyah beyaz televizyonların cazibesine karşın atağa geçti ve geleneksel tek optikli 35mm filmden vazgeçip 6 ayrı kanaldan ses yayını yapabilen 70mm’lik Technicolor film teknolojilerini geliştirdi. Cinerama, CinemaScope, VistaVision ve Todd-AO gibi teknolojiilerle donanmış 70mm’lik filmler sinema izleyicilerine inanılmaz deneyimler yaşattılar. (Ufak cep sinemalarında halen gösterilen 35mm’lik filmlerin görüntü kalitesi 1950’lerde gösterlen 70mm’liklerden çok daha düşüktür. 70mm ve 3 ekranlı Cineramanın görüntü kalitesinden

daha iyi olan tek teknoloji bugünlerde çok özel salonlarda gösterilen Imax ve OmniMax filmleridir. Ancak Imax’lardaki ses kalitesi bile 50’li yıllarda yayınlanan tamamıyla analog ve full lambalı sitemlerin ses kalitesinin oldukça uzağındadır. Paralel şekilde (10 yıldan az bir süre içerisinde gerçekleşen) gelişen bu ilerlemeler, sürüm piyasasına (mass market) yönelik olarak imal edilen radyo-pikapçalarların dışında yeni bir endüstrinin doğmasına da sebep oldular: High Fidelity endüstrisi. Bu endüstri çok farklı kaynaklarla elde edilen yüksek kalitedeki müziklerin satış patlamasıyla gelişti. Bu yüksek kalitedeki high fidelity’li müzikler olmasaydı audio’nun altın yılları gerçekleşemeyecekti. O dönemde kaydedilmiş bir çok eser günümüzde de büyük keyifle dinleniyor ve birer hazine değerindedir. 40 yıl sonra yapılmış olan birtakım dijital kayıttan çok daha açık ve berrak, çok daha doğal ve çok daha canlıdırlar. O yıllarda sadece birkaç tanesini saymakla yetineceğim bir o kadar da muhteşem cihaz üretilmiştir: Acrosound, Altec, Ampex, Brook, H. H. Scott, Fisher, JanZen, Leak, Marantz, McIntosh, Ortofon, Quad, REL Precedent, Tannoy, Thorens. Ucuz segmentte pazarlanan, ve yüzbinlerce imal edilen Dynaco’nun Stereo 70 amplifikatörü yeni bin yılın CD çalıcıları ve hoparlörleriyle bugünlerde bile keyifle dinlenebilmektedir. Altın yıllar, 1930’ların öncü çalışmalarını geliştirip tüm dünyayı kucaklamayı sağlamış ve milyonların evlerinde kaliteli bir şekilde müzik dinlemelerini olanaklı kılmıştır. Audio bu yıllarda, hobici zihniyetiyle yapılan çalışmalardan, hızla tüm ülkeye yayılan bir endüstri haline dönüşmüştür. Üretilen cihazlar daha estetik, kullanımları daha kolay ve ev ortamına daha uygun şekilde tasarlandılar. Amplifikatörlerin çıkış güçleri arttı, radyolu amplifikatörler üretilmeye başlandı, ve AR ile KLH gibi şirketler önderliğinde hoparlörler ufalmaya başladılar. 50’li yıllarda imal edilen cihazların bir çoğunda ses kalitesinden verilen ödünler elde bulunan olanaklarla karşılaştırıldığında pek fazla değillerdi. Karşılığında çok geniş miktarlarda yeni müzikler piyasaya sürüldü: makara bantlarla, muhteşem LP plaklarla ve canlı FM radyo yayınlarıyla (O dönemlerde, şimdilerde FM yayınlarında yaygın olan kompresyon ve dinamik EQ’ların hiçbiri yoktu!) Devamı gelecek sayımızda...


İnceleme Linn Akurate DS

Dikkatli okuyucularımız dergimizin çekirdek kadrosunun hayli meraklı birer analogçu olduğunu muhtemelen farketmişlerdir. Bu durum özellikle benim gibi yaşı daha genç ve bilişim sektörü ile daha haşır neşir kişilerin, yeni teknolojilere karşı önyargısız bakabilmesi için engel değil. Bu ay “Serbest Kürsü” bölümümüzde yakın gelecekte bizi bekleyen gelişmelere ve olayın gelişimine bir bakış atmıştık. Bu yazının hazırlandığı sıralarda Linn firmasının önemli bir ilke imza attığı ve orta sınıf fiyat klasmanında piyasaya sürdüğü Akurate isimli dijital stream çalıcısının Timpani tarafından ülkemize getirtildiğini haber almamızla beraber bu konuda ayrıntılı bir incelemenin dergimizde yayınlanması için gerekli çalışmaları yaparak, birazdan okuyacağınız inceleme yazısını sizler için hazırladık. Eminim ki, büyük bir keyifle okuyacaksınız. İncelememizi okumaya başlamadan önce sizlere bazı konularda bilgi vermek isterim. Bugün geldiğimiz konumda, odyofillerin daha fazla çözünürlük isteklerini karşılayabilecek ve kaynak sınıflandırmasında “dijital” klasmanına girecek medya konusunda ciddi bir çıkmaz yaşanmakta. CD'nin ortaya çıkışında belli yetersizliklerin -ki bunun başında 16 bit sorunu bulunmakta- zaman içerisinde yenilenen ihtiyaçlara cevap verememesi, alternatif yeni medyaların ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu medyalar içerisinde en önemlisi SACD idi.

Aslında SACD'nin bir çok açıdan CD'den üstün olduğu aşikardı. SACD ile birlikte ortaya atılan DSD teknolojisinin klasik PCM teknolojisine göre bir çok avantajı vardı. Teorik olarak çözünürlük sorunu sonunda ortadan kalkmıştı. CD teknolojisinde sıklıkla bahsedilen 16 bit 44.1 Khz sampling kısaca nedir bunu da açıklamak gerekiyor sanırım. Basit bir anlatımla bir CD üzerine yaklaşık maksimum 80dk kayıt yapılabilir. Alacağı maksimum veri miktarı ise yaklaşık 703mb seviyesindedir. Bu konuda CD üretiminin en başlarında “Red Book” standartında belirlenen prensipler, bu veri miktarı aşılmadan tüketicinin ihtiyaçlarını karşılacak performansın alınması amacını güdüyordu. Kısaca bahsetmek gerekirse, insan kulağı 20hz ila 20khz aralığındaki sesleri duyabilir. Nyquist–Shannon sampling teorimine göre, en büyük frekans bileşeni olan bir sinyalin, bu en büyük frekansın iki katından büyük frekanslı bir sinyalle zamanda ayrık (discrete) örneklenerek herhangi bir veri kaybı olmaksızın korunabileceğini işaret eder. Bu teoreme göre bahsettiğim formülasyondaki örnekleme oranı 44.1 Khz olarak bulunur. Nasıl karmaşık değil mi? Kafanızı daha fazla karıştırmadan kısaca bir örnek vermeye çalışayım, 16 bit kayıt teknolojisinde standart 44.1khz kaydedilecek 3 dakikalık bir şarkı yaklaşık 30mb yer tutar. Nyquist–Shannon teoreminde işaret edilen


44.1khz sampling yerine sıklıkla kullanılan 48 khz sampling kullanıldığında aynı şarkı yaklaşık 34mb yer tutar hale gelir. Sampling yani örnekleme oranının artması hem çözünürlüğü hemde verinin kapladığı alanı arttırır. Buraya kadar fazla bir sorunumuz yok, 24bit 96khz çözünürlüğe geldiğimizde aynı şarkı 100mb yer tutar hale gelir. Burada da sorun yok diye düşünüyor olabilirsiniz. Sonuçta kabaca bir matematik hesabıyla 800mb içerisine 24 bit kaydedilmiş 8 adet şarkı kaydedebiliyoruz. Bunu yapmak teorik olarak mümkün olsa da, CD'nin piyasayı domine ettiği uzun yıllar boyunca tüm elektronik bileşenler 16bit teknolojisine göre üretilmişti. Dolayısıyla 24bit kaydettiğiniz bir kaydı satabilmek için 16bit'e geri düşürmeniz gerekiyordu. Dolayısıyla bu 16bit bir sorun olarak her halükarda karşınıza çıkmaktaydı. SACD ortaya çıktığında teorik anlamda sorunların bir kısmı ortadan kalkacak gözü ile bakılıyordu. Aslında kabaca SACD'nin getirdiği en önemli yenilik 44.1khz olan örnekleme oranının 2.8224mhz'e yükseltilmesi idi. Tabii bu işin matematik yönü, bunun birde ticari yönü vardı. Uzun seneler Sony ve Philips'n başını çektiği konsorsiyum, CD gelirleri sayesinde inanılmaz büyük maddi kazançlar sağlamıştı. Pazardan gelen talepleri karşılamak, yeni bir format ile elde edilebilecek karlar, hemde CD lisansının sonuna yaklaşması ile patent gelirlerinin ortadan kalkacak olması yeni bir aktörün ortaya çıkacağının işaretlerini veriyordu. Sony-Philips konsorsiyumunun dışında kalan üreticiler, SACD'nin karşısına acil olarak bir rakip çıkartmakta gecikmediler, Panasonic öncülüğünde DVD-Audio ismi verilen bir format kısa zamanda SACD'nin karşısına dikildi. Özellikle geçmiş dönemlerde video formatları savaşlarında tecrübe kazanan Sony, kendi formatını destekleyici yatırımlar yapmıştı. Dev müzik firmalarına sahip olması ve kendi dışındaki bazı büyük firmaların da SACD'yi desteklemesi bu format savaşından SACD'yi galip çıkarttı. İşin kötü tarafı, bu galibiyet müzik piyasası açısından oldukça kötü bir dönemde alınmıştı. Pazarın yeni aktörleri rakip firmalardan değil, internet ve bilişim

dünyasından geliyordu. Sıkıştırılmış ve sıkıştırılmamış dijital ortamlar. Sony pazarın olumsuzluklarından dolayı müzik piyasasından kar beklentisini erteleyip SACD'den desteğini çektiğini açıkladı. Zaten CD gibi hızlı bir ticari gelişme yaşanmamış ve müzikten gelen karlılık yokolmak üzereydi. Aynı çekingenliği Blu Ray Audio içinde göstermesi ile hem satışları arttıracak, hemde talepleri karşılayacak format arayışının sonunu getirmişti. En azından bir süre için... İşte tam bu durumda bilgisayar ve hifi dünyasını ortak bir payda da buluşturan yepyeni bir kaynak ortaya çıktı. Talepleri karşılamak konusunda teknik sorun yoktu, gelişmeye inanılmaz derece de açıktı ve artık hayatlarımızın vazgeçilmezi internet'i kullanarak sınırsız kolaylıklar sağlayabiliyordu. Yani dijital audio'nun geleceği, digital stream player ya da music server'ları olarak adlandırılan bu yeni jenerasyon kaynakların gibi gözüküyordu ve tabii ki üst düzey ilk örnekler ortaya çıkmaya başladı. Eminim ki, bu durumu çeşitli matematiksel denklemler ile yadsımaya çalışanlar, bu yeni cihazların performanslarını yetersiz bulanlar ve beğenmeyenler olacaktır. Ama ön yargılarınızdan kurtulduğunuzda müzik endüstrisinin yakın geleceğinin bu fikir çevresinde oluşmaya başladığını farkedecek, gelişimin hızına şaşıracaksınız. İşte bu yeni jenerasyon hifi cihazların ülkemize ithal edilen ilk örneği olan Akurate DS incelemesinde ve derginin sonundaki Serbest Kürsü bölümünde yakın geleceğe dair bir projeksiyon ortaya koymaya çalışıyoruz. CD belki bir on yıl daha, bir çoğumuz için vazgeçilmez olacaktır, ortadan kaybolmayacaktır ama bu süre içerisinde oluşacak yeni gelişmelerin ilk adımlarını bu sayımızda hem kendimiz hemde sizler için yorumlamaya çalıştık. Umarım yazılarımız ve Akurate DS incelemememiz sizlerinde bu yeni gelişmeler konusunda bir miktar bilgilenmenize, genel olarak çok merak ettiğinizi düşündüğümüz ses performansına ve yakın gelecekte karşımıza çıkacak yeniliklerle ilgili meraklarınızı bir ölçüde tatmin eder. Hakan


Linn Akurate DS: Geleceğin İzleri Bir kaç ay önce Linn firmasının bilgisayar ortamından dinlenilen müziklerden odyofil bir performans elde edebilmesini sağlayan bir DAC (aslında buna DAC demek ne kadar doğrudur) ünitesi geliştirdiğini, bu cihaza da "Akurate DS" adını verdiğini duymuştum. Hatta CES fuarında test edildiğini ve çok başarılı bulunduğununda söylentileri arkadaş sohbetlerimize konu olmuştu. Acaba bir hifi firması bu yada buna benzer music server'larını ülkemize getirir mi diye düşünürken, ilk adım Timpani Audio’dan geldi. Bir kaç şanslı kişi tarafından izlenen kısa bir dinleti sonunda, Akurate DS'in başarılı bir performansı olduğu haberleri, kısa sürede çeşitli hifi forumlarından ve dijital paylaşım ortamlarından etrafa yayıldı. İlk yorumlar arasında: CD'den FLAC (Free Lossless Audio) formatında bilgisayara kopyalanan müzikleri Akurate DS'le dinlediğinizde, kendisinden daha pahalı olan Akurate CDP'den daha iyi çaldığı şeklindeki söylemlerini de duyunca, bu cihaz hakkındaki merakım giderek artmıştı. Sonuç olarak dijital kaynakta açılan bu yeni yol kaçınılmaz bir sonucun başlangıcıydı. Fakat pek çoğumuz gibi bende bu teknolojinin CD okuyucuları yakalayabilmesi için daha çok yol kat etmesi gerektiğini düşünüyor çok fazlada bir yenilik beklemiyordum.

Linn Akurate gerçekten çok ama çok zarif tasarlanmış bir ürün.

Peki bu cihazı ne zaman dinleyebilecektik? Timpani Audio ile yaptığım telefon trafiği sonucunda, cihazın ancak 2008 Mart ayı sonu gibi ülkemize getirilebileceği öğrenmiş, beklemeye başlamıştım ama bu bekleyişim hiçte uzun sürmeyecekti. 20-21 Mart 2008 Timpani Audio'nun on üçüncü etkinliği kapsamında; Türkiye'de bir ilk gerçekleştirilecek, Linn Akurate DS,

Linn'in kendi yetkilileri tarafından iki gün üst üste yapılacak dinletilerle tanıtılacaktı. Bu iddialı sunum merakımı iyice arttırmış, ilk günkü dinleti için Timpani Audio'nun yolunu tutmamı sağlamıştı. Akşam 16.58 gibi Timpani'ye giriş yaptığımda; içerideki tanıdık yüzlere gülümsüyor, mekanda bulunan beş sandalyeden birine kurulup, üç kişiden oluşan ilk grubun arasında yerimi alıyordum.

Linn Akurate CD okuyucu

Öncelikle dinletinin yapıldığı sistemden bahsetmek gerekirse; tamamiyle Linn'in Akurate serisinden oluşan bir sistemdi demek sanırım en doğrusu olacak. Linn Akurate 212 hoparlör, Linn Akurate CD okuyucu, Linn Akurate pre-ampli ve 200 watt'lık Linn Akurate 2200 modeli power takımı. Tabii ki bu sistemi destekleyen Ecosse kombinasyonundan oluşmuş hoparlör ve ara kablolarını da unutmamak lazım. Bilgisayar destekli sistem için ise; herhangi bir teknoloji mağazasından alınmış basit bir dizüstü bilgisayarı ve bağlantı için hiç bir özelliği olmayan ethernet kabloları kullanılmıştı. Bunun dışında isteğe bağlı olarak; kablosuz uzaktan kumanda etmeye yarayan, dokunmatik ekranlı Nokia'nın N8oo.1 modeli bir cihazı sunucunun elinde duruyordu. "Bu cihaz tamamen kullanım kolaylığı için tercih edilebilen bir cihaz. Bunun yerine bilgisayarı da yanımıza alarak sistemimizi kontrol etmemizde mümkün!" Dinletide kullanılan bilgisayarın ethernet kablosunun sıradan yapısı ve yaklaşık beş metre olması; bu tür kullanımlara da uygun olduğunun bir göstergesi. Başka bir gösterge ise; bu kablonun, sistem performansına olumsuz bir etkisinin olmadığı... Ki bu da benim gibi kabloların önemine inanan biri için oldukça ilginç bir durum! Bu noktada PC kullanmak tek tercih değil tabii ki! Ethernet girişiyle bağlanabilen yüksek kapasiteli NAS "Network Attached Storage" bir hard disk'te kullanılabilir.


Nokia N8oo modeli üzerinde çalışan Linn Akurate DS yazılımı

Tabi ki bu da çok daha fazla sayıda kayıpsız müzik depolayabilmek demek. Timpani'nin tercih ettiği diz üstü bilgisayar ve Akurate DS arasındaki bağlantı ise bir ethernet kablo ve bir modem/rooter ile sağlanmış. Sistemin son parçası ise dinletimizin ana teması... Linn Akurate DS. Dinleti Timpani'nin birinci katında, daha önce bir çok kez dinlediğim; Gallo Ref. 3.1 ve Linn'in Akurate CD+pre-power kombinasyonunun kurulu olduğu bölümde yapıldı. Sisteme az çok aşinaydım fakat Linn Akurate 212 hoparlöri ve Akurate DS'i ilk defa dinleyecektim. Dinleti odasına bakarsak; açıkçası sayın Adnan Arduman çok önemli bir karar almış ve dinletiyi beşerli gruplar halinde çok da kalabalık olmadan yapabilmek için odayı hazırlatmış. Gerçi ilerleyen saatlerde yapılan 2. ve 3. demolarda gruplarda beş kişinin üzerine taşmalar olduysa da az kişi ile yapılan dinletiler bence daha verimli oldu.

AÇILIŞ: İlk olarak, Linn yetkilisi Sn. Graeme Urquhart tarafından uzun bir tanıtım konuşması yapıldı. Bu tanıtımda: bilgisayardan müzik indirmenin kolaylığından, Akurate DS ile kullanılabilen; FLAC, Wav, MP3 ve high definition hatta stüdyo master kayıtların

performanslarından bahsedildi. CD'lerin FLAC olarak bilgisayarınıza kopyalamak için gerekli yazılımı ücretsiz olarak internetten indirilebileceğinden, böylece 60 dakikalık bir CD'nin 5 dk. gibi bir sürede hard disk'inize kayıt edilebileceği gösterilip, CDP-DS ve CD'den kopyalama "tercihen FLAC" ve Stüdyo Master 24bit 88.2kHz 1,053.1MB kayıt arasındaki performans farklılıkları anlatıldı.

Linn web sitesinden sipariş formu görüntüsü, CD'nin yanısıra Studio Master, CD Quality ve MP3 şeçenekleri de mevcut.

Bunun dışında Linn Records'un tüm arşivindeki Stüdyo Master'larını internet sitesinde satışa sunduğundan ve diğer firmalarında bunu yapma hazırlıklarında olduklarından uzun uzun bahsedildi. Hatta bir çok firmanın oldukça zengin high definition arşivlerini şu anda çok uygun fiyatlarla internetten satışa çıkarttıklarına da dikkat çekildi.


Tanıtımın bu giriş bölümü bile, teknolojinin bu yöne ne kadar hızlı bir şekilde kaydığını ve dijital kaynak konusunda daha pek çok şeyin ne kadar çabuk değişeceğinin sinyallerini veriyordu.

DİNLETİ

Bunların dışında benim en çok dikkatimi çeken ise bu detay artışı ve kontüre rağmen sesin daha analog bir yapıya bürünmesi oldu yani digital kaynaklarda yerdiğimiz özelliklerin her biri teker teker kaybolmuştu. İçimden pikapla da karşılaştırabilsek keşke! demedim desem yalan olur.

İlk olarak dinletide CD'den hard diske atılan kayıt ile Linn'in Studio Master kayıtlarının karşılaştırılması yapıldı. Buradaki karşılaştırmanın galibini herkes az çok tahmin ediyordu zaten. Çünkü bu iki farklı formattaki kayıttan, boyut ve çözünürlük farkı ile elbetteki Studio Master kayıtları uzak ara galip çıkmalıydı. Nitekim öylede oldu! Rakamsal olarak verilere baktığımızda biri 24 bit - 96 kHz diğeri ise 16 bit - 44,1 kHz yani işin matematiği zaten sonucu ortaya çıkarıyordu.

Artık yavaş yavaş alışmamız gereken bir görüntü. Klasik hifi giriş çıkış terminallerinin yanında bilgisayar dünyasından port edilmiş giriş ve çıkışlar

Linn'in kendi web sitesinden indirilen, normal ve Studio Master kayıtların karşılaştırmasında özellikle: piano ve vokalde inanılmaz bir fark oluştu. Üst frekansların asılı kalma sürelerinin yanısıra, harmonik zenginlik, air etkisi ve effortless yani eforsuz çalma hissi arttı. Alt frekanslarda daha kontürlü ve kontrolü, mid'ler daha üç boyutlu ve detaylıydı. Özellikle klasik müzikteki performansı oldukça dengeli ve renklendirmeden uzak, dinamik bir sunum sergiliyordu. Zaten karşılaştırmanın ilk saniyelerinde dikkati çeken; ses birden fokuslanıyor ve kimilerinin "live like" dediği “burada çalıyorluk” hissini artıyordu. Ortaya çıkan fark öyle az bir oranda da değil, gerçekten de insanın kanını kaynatacak, virüslerini tüm vücudunuza yayacak seviyedeydi. Enstrüman ayrışımı ve imajlamalardaki iyileşme ise gerçekten üst seviye bir kaynaktan beklediğiniz herşeyi veriyor. Gerçekten çok çok çok hemde çok temiz bir ses... Burada tabii şu çok önemli: fark’ın tanımı nedir? Kısaca vokalin sesi güzelleşiyor ve müzikte kullanılan enstrümanların kaliteleri artıyor demek sanırım en doğrusu olacak.

Dinletinin bu bölümünün sonunda katılımcıların flash disk'ler ile getirdiği ve benimde kayıtlarını çok beğendiğim 1960 yılları master tape'lerinden kaydedilmiş Stravinsky 24bit/96kHz FLAC ve ShoenbergDeutsche Grammophon 16bit/44.1kHz FLAC gibi birkaç klasik eser dinledik. Özellikle oluşan sahnenin derinliği ve sahnenin katmanların belirginliği gerçekten çok etkileyiciydi. Sonuç olarak dinletinin bu ilk kısmı sonucunu tahmin ettiğim ama beni beklediğimden fazla etkileyen bir kısım olmuştu. Dinletinin ikinci bölümü ise benim asıl merak ettiğim sorunun cevabını verecekti. CD'den aktarılan FLAC kayıt ile CD okuyucuda çalan CD arasındaki farklar neler olabilirdi? Hardisk'e kaydedilen bir verinin sonuçta bir kopya olduğunu ve seste kayıplar olması gerektiğini düşünenlerden biriydim. Bunun dışında bilgisayarın sürücü kaliteleri de benim için, göreceli bir performans ortaya koyuyordu. Bağlantılardaki sıradan kablolar, orjinal medyadan kopyalanan veri "orjinalinin yerini ne kadar tutabilir?" derken dinletiyi suyunun suyundan yapacağız gibi düşünceler kafamda uçuşmaya başlamıştı. Üstelik Akurate CD okuyucunun, Akurate DS'den 1000 Euro daha pahalı olduğunu düşününce! Yani nasıl daha iyi çalışabilir? Sorularından kendimi arındırmaya çalışarak dinletiye başladım. CD okuyucu ve DS karşılaştırmasını 2-3 kayıtla yaptık;


Linn'in oldukça sade tasarlanmış kullanıcı arayüzü. Çok yakın bir zamanda 3 parti tasarımcılar tarafından geliştirilecek yazılımları da görebiliriz sanırım. Şimdiden DS'lerde kullanılabilen bir sürü yazılımı bulabilmek mümkün.

ama bana sonucu en iyi gösteren evimde bolca dinlediğim “Burt Bacharath ve Roland İshley” yorumu olan “Look of Love” şarkısı oldu. Tabularım yıkılmış, beklentilerim boşa çıkmıştı. Çünkü ben CD okuyucunun yinede DS karşısında başa baş mücadele edebileceğini düşünüyordum. DS'den sürülen, CD’den kaydedilmiş kayıpsız formatlardaki parçalar, Akurate CD okuyucudan her yönden daha iyi çalıyordu. Aralarındaki farklar ise bir önceki dinletiye benzer sonuçlardı. Ses temizlenmiş, fokusu artmış, analog sese daha çok yaklaşılmıştı ama en çok dikkati çeken yine sesteki dağınıklığın kaybolması ve müziğin üstündeki baskının azalmasıyla daha ferah ve rahat bir sese ulaşılmasıydı. Yine alt frekanslardaki dağınıklık belli bir oranda toparlanıp kontürlenmiş, üst frekanstaki ziller yumuşacık odaya yayılmıştı. Vokaldeki imaj artışı ve noktasal ses konumlaması da hayret uyandırıcı bir durum almıştı işin aslı daha önce hiç bir sistemde Roland’ı bu kadar noktasal bir şekilde dinlememiştim. Kıssadan hisse hard disk’e CD’den FLAC olarak kaydedilmiş bir parça, Akurate DS ile kendinden 1000 Euro pahalı aynı sınıf bir CD okuyucudan daha güzel çalmıştı

Durum benim için giderek vahimleşiyordu. Sonuç olarak Linn’in Akurate CD okuyucu, hiçte yabana atılmayacak bir performansa sahipti ve Linn’in en başarılı CD okuyucusu olarak gösteriliyordu. Karşılaştırılan modelinin giriş seviyesi basit bir CD okuyucu olamaması sonucu daha kritik bir duruma getiriyordu. CD dinlerken sesteki dağılma falan gibi yorumlar yaptıysam da aslında CD okuyucudan ilk dinlediğinizde dağılmayı zaten hissetmiyorsunuz. DS ile karşılaştırınca işin rengi değişiyor ve altlar dağılıyormuş, üstler hemen sönümleniyormuş, fokusu azalıyormuş diyordum yani daha iyisini dinleyene kadar Linn’in Akurate CD okuyucusu da gerçekten çok iyi bir ürün. Gelelim bu teknoloji CD'leri ve CD okuyucuları yok ediyor mu sorusuna. Bu sorunun cevabı benim için hala hayır! Çünkü her medyanın internetten indirilemeyeceğini düşünürseniz hala CD’ye ihtiyaç duyuyorsunuz. Bunun dışında her CD’nizi hard disk’e atmayacağınız için bu geçiş süresinde yine CD okuyucuya ihtiyaç duyacaksınız. Üstelik müzik server’ı aldınız diyelim sırf bunun için kullanacağınız bir bilgisayara ihtiyaç duyacaksınız bu da acaba neden bir DAC gibi üretilmedi sorularının ortaya çıkmasına neden oluyordu. Bu ve


buna benzer “DS den sürülen, cd’den kaydedilmiş kayıpsız parçalar, Akurate cdp’dan daha iyi çalmasını sağlayan nedir?” soruları Mr. Graeme Urquhart sorduk ama kendisinin ARGE bölümünden değilde daha çok pazarlama ile ilgili bir bölümden gelmesi nedeniyle açıkçası çok tatmin edici cevaplar alamadık. Mr. Graeme Urquhart’ın Linn politikası hakkındaki en net yorumu CD'lerin yavaş yavaş ortadan kalkacağını düşündükleri için firma önceliklerini bilgisayarla uyumlu cihazlara verdiklerini söylemesiydi. Linn’in kendi yazılımı hakkındaki sorulara da DS’in başka yazılımlarla da kullanılabileceği sadece bu iş için kolaylık olsun diye Linn’in bu yazılım oluşturduğunu öğrendik. GUI (Graphical User Interface) isimli yazılımı bilgisayarınıza yüklediğiniz albümlere daha kolay bir şekilde erişmenizi ve gerekli bazı kontrolleri yapmanızı sağlıyor. Böylece Linn artık yüzlerce CD’yi bilgisayar yardımıyla artık yerimizden kalkmadan dinleyebileceğimiz bir şekilde elimizin altına bırakıveriyor. Ne kadar antipatik baksam da "malesef tabulu bir insanım" bu harika bir özellik ve kullanımı da çok kolay.

Linn yazılımlarını internetten indirebilmeniz için gerekli alt yapıyı da gayet başarılı şekilde hazırlamış.

Gecenin ilerleyen saatlerinde yapılan son dinletiye de katılıp aldığım sonuçları teyid etme imkanım oldu. Dinleti sonrası Adnan beyle Stereophile’da Linn’in Klimax yorumlarına baktık. “Stereophile dergisinin Mart 2008 sayısına Linn’in Klimax modeli kapak oldu ve dergiden uzun ve övgü dolu bir yorumu da var” Sinyal grafiklerinin düzgünlüğü ve distorsiyonlarını başka modellerin grafikleriyle karşılaştırdık. Gerçekten tertemiz bir sinyal bundan Stereophile’den Mr. Atkinson’da o kadar etkilenmiş ki grafiklerin altına kısaca "wow!" yorumunu iliştirmeden edememiş. Tabi bu

durumda, akla başka sorularda takılmıyor değil! Mesela Akurate DS böyle çalıyorsa, Klimax acaba nasıl çalıyordur gibi... Aralarındaki farkı Mr. Graeme Urquhart’a sorduğumuzda oldukça kısa ve net bir cevap aldık

Linn Klimax en taraflı kullanıcıları dahi etkileyebilecek harika bir tasarıma sahip

Performans! Gecenin sonunda aklıma takılan bazı noktaları yeniden değerlendirmek için bu mekana döneceğimi bilerek evimin yolunu tuttum. On gün sonra Timpani’ye yeniden döndüğümde ise hoparlör set-up’ının istediğim gibi duvardan uzaklaştırılmış olarak konumlandırılmıştı. Böylelikle sahne üzerindeki bazı değerlendirmeleri daha net yapabilecektim. Ayrıca Linn pre-power kombinasyonu tınısına aşina olduğum Gallo Ref 3.1 hoparlörler ile sürülmüştü. Buda performansını çok iyi bildiğim bir ürünle kombine edildiğinden DS hakkında daha net fikirler edinmeme yardımcı olacaktı. İlk olarak tekrar “Burt Bacharath ve Roland İshley-Here I Am” CD’sinden Look of Love parçasını dinledim. Sonuç bir önceki dinleti ile aynıydı ama sahnesel farklılıklarda artık ortaya çıkmıştı. Akurate CD’den CD’yi dinledikten sonra CD’den FLAC olarak hard disk’e atılan aynı parçayı DS’den dinleyince vokalistin boyunun ve sahnenin yükseldiğini hissedebiliyorsunuz. Ek olarak derinlik ve imajlamalardaki rahatlıkta kendini daha çok gösteriyor. Ardından “Handel: La Resurrezione-Aria: Disserratovi, O Porte d’Averno” yu CD ve DS karşılaştırması yaparak dinledik. Dinamik aralığı oldukça geniş içinde bol bol kreşendolar bulunan muazzam bir kayıt.


Dinletiden bir enstantane, Linn Akurate DS iş başında

Şunu bu noktada söylemek isterim, DS klasik müzikte farkını daha iyi ortaya koyuyor. Geniş, büyük dizilimleri daha iyi algılanan tane tane karışmayan dengeli bir sahne. Sesteki temizlenme o kadar artıyor ki sesi daha fazla açma isteği duyuyorsunuz. Halbuki CD okuyucudan gelen ses dağıldığından ve üstlere doğru keskinleştiğinden dolayı bende hep sesi kısma isteği oluşturuyordu. Bu arada sayın Adnan Arduman ve Sayın Haluk Özümerzifon’un yardımıyla; CDP ve DS arasındaki ses çıkış gücünü Desibel ölçer ile karşılaştırma olanağımız oldu ve DS’in CDP'dan yaklaşık “1 Db” daha yüksek ses ürettiğini görmüş olduk. Bunu da kendi değerlendirmenizi yaparken göz önünde bulundurmanızda fayda var. Brian Bromberg’tende bir iki parçada dinledikten sonra son olarak; “Barb JungrJust Like a Woman (Hymn To Nina Simone)” den “Black İs The Colour” ve “Keeper Of The Flame” i dinleyerek, Linn’in aynı sitesinden indirilmiş 16 bit - 44,1 kHz’lik normal kaydıyla 24 bit - 96 kHz’lik Studio Master kayıtlarını karşılaştırdık. Studio Master kayıtların gerçekten bariz üstünlüğü ile sonuçlanan bu dinletide daha önceki dinletide edindiğim; kullanılan enstrümanların kalitesinin artması ve orta seslerin daha üç boyutlu ve detaylı çaldığının fark edilmesi dışında, ilginçtir kaydı yapan kişinin tercihleri ve mesela mikrofonu nereye koymuş, çift sesi nereye konumlandırmış gibi yorumları da kafanızda yapmaya başlıyorsunuz. Bununla

beraber sahnede oluşan kayıdın yapıldığı oda hissinin ve air etkisininde artmasıyla oluşan sunum pek öyle kolayca vazgeçileceğiniz bir tad da değil! İlerleyen saatlerde arka arkaya dinlenen Studio Master kayıtlardan sonra; digital’in geleceği Akurate DS’in içinden geçip tüm odayı sarıp sarmalıyor. 20 Mart 2008 dinletisinde, Mr. Graeme Urquhart’a sorduğumuz bir soruyu mail yoluyla Linn Mühendislik Birimi Başkanı Mr. Gilad Tiefenbrun’a iletmiş. Sorumuz: DS den sürülen, Flac parçaların aynı klasmandaki Akurate CD okuyucudan CD’sini dinlediğimizde neden DS kadar başarılı bir performans alamıyoruz? Cevabı noktasına virgülüne dokunmadan Mr. Gilad Tiefenbrun ağzınan direk verip yorumunu size bırakıyorum. Cevap: Sayın Bayım Greame Urquhart benden, bir CD'yi gerçek zamanlı olarak çalmakla, bir network üzerinden aynı müziği çaldırmanın arasındaki kalite farkları konusunda bir soruyu yanıtlamamı rica etti. İlk olarak, bir diski bir cihaz içinde döndürdüğünüz zaman, bu döndürme hareketi sonucunda dinletide performans düşüklüğüne sebebiyet verecek hassasiyette olan ses sinyali, elbette ki gürültüye, vibrasyona ve eletro-manyetik parazitlere maruz kalacaktır. Bir network üzerinden


okunan bir data ise, ki DS ses sinyalini cihazın içinde daha iyi koruyan ve tamamen hareketsiz parçalardan oluşan Solid State yapıdadır, daha düşük gürültü seviyesi içerir ve herhangi bir müzik çalıcısından daha fazla bir açıklık - berraklık sağlar. İkinci olarak, standart bir ethernet çalışma ağı -TCP/IPhard diskin oluşturduğu gürültüden uzak bir ortam sağlar. Bu, DS'deki tüm datanın sağlıklı bir şekilde ulaşmasının garantili bir yoludur. Bu durumu bir web sayfasını veya bir “word” dokümanını indirmek gibi- orada da tüm data aslına uygun güvenlikte bir şekilde taşınmaktadırdüşünebiliriz. Şimdi DS gelen datayı akılıca tampon belleğine alıp, bir CD sisteminin yapabildiğinden çok öteye, oldukça hassas bir clocking ile o datayı tampon bellekten taşır. Hassas clocking, jitterin dijital den analoğa çevrilmesi esnasında minimize edilmesini ve bunun sonucunda da müzikal olarak aslına (doğasına) en sadık ( doğru) şekilde dinlenilmesini sağlar.

Dijital teknolojinin en büyük dertlerinden bir tanesi, Jitter'dır Stressed Eye grafiği (wiki)

Üçüncüsü, bir cihaza CD yerleştirip onu çalmak yerine onun RIP'lenmesi audiofil açıdan ve yaşam tarzı bakımından bazı avantajlara da sahiptir; bedava, açık kaynak kodlu yazılımlarla yapılan RIP işleminde, örneğin EAC ( Exact Audio Copy),veriler her bir bit'e karşılık aynı bit olarak eksiksizce aktarılır. Aynı zamanda FLAC formatında RIP'leyebilirsiniz ki bu format da açık kaynak kodlu, çözünürlükten bağımsız bir müzik formatıdır . Bu size şarkılarınızı Artist, Albüm, Tür, Albüm Kapağı vs. gibi çeşitli etiketlemeler yapabilme olanağı gibi standart işlemleri sunmakla beraber, müziğinizi kataloglamak, organize etmek ve yönetmek yanında albümlerinize göz atmaya ve albümlerinizi dinleyebileceğiniz zengin grafik

arayüzlü bir kullanıcı esnekliği de sağlar." Mühendislik Birimi Başkanı Gilad Tiefenbrun Linn Products Ltd

Jitter Deviation grafiği. Ayrıntılı bilgi için link

Aslında cevap oldukça mantıklı clock devrelerinin jitter zamanlama sorunlarında ne kadar başarılı bir yol katettiğini yeni nesil CD okuyucularda da görüyorduk ama bu durum hard disk’e CD’den FLAC olarak indirdiğimiz parçaların CD okuyuculardan daha iyi çalma nedenini çok net açıklamıyor. Bunun dışında daha öncede dediğim gibi zaten hard disk’e CD’yi aktarırken bilgisayardaki sürücüleri kullanıyoruz. Azda olsa benzer sorunlarla karşılaşması gerekir diye düşünmeden edemiyorum. Neyse zaten zaman içinde bunlarında cevaplarını net olarak alabileceğimiz bir süreç içine girdik. Zamanla herşey dahada netleşecek.

SONUÇ Hepimizin bildiği gibi stüdyo da yapılan dijital kayıtlar 24 bit olarak yapılmakta ama bu kayıtlar CD teknolojisinin şu andaki yetersizliği nedeniyle 16 bit’e indirilecek şekilde kırpılarak piyasaya sürülüyorlar. Bizim evlerimizdeki kullandığımız dijital kayıtlarda, işte bu kayıplara uğramış medyalar. Odyofil beklentiler gereği daha iyi bir kayıt seçeneği elde etmek adına; Audio pazarına sükseli bir giriş yapması beklenen Sony’nin Blu Ray teknolojisininde bu pazara uzun bir süre girmeyeceğinin sinyallerini verdiği şu sıralarda, yüksek çözünürlüklü kayıtları odyofil kalitesinde dinlemenin şu an için tek yolu bu tip digital server’lar. Studio master kayıtlara ulaşmaksa ne çok


pahalı ne de zor bulunan birşey. Linn’in kendi web sayfasında bir albümü yaklaşık 24 Euro’ya bağlantı hızınıza göre 1-1.5 saat gibi bir sürede indirebiliyorsunuz. Bu rakamlar sistem yaygınlaşınca ve Linn’e rakipler çıktıkça tabi ki düşecektir. Bununla beraber zaten hali hazırda bir çok internet sitesinde high definition kayıtlarda oldukça uygun fiyattan satılmakta. Dinletiye dönersek; benim için ezberlerin bozulduğu, odyofilliğin geleceğinin gösterildiği bir sunum oldu. Her ne kadar kaynak cihaz ve CD dinleme kültürümüzü tamamı ile değiştirecek bir ürün olmasından dolayı biraz keyfim kaçsa da, bu tür cihazları dijital kaynakta daha iyiye ulaşma adına atılmış çok önemli bir adım olarak görüyorum. Linn Akurate DS; bu teknolojiye peşin hükümle bakıp, başarısını bir türlü kabul edemeyen bir çok kişiye odyofilliğin geleceğini gösteren bir cihaz. Bu yüzden de yerilmeye ve açıklarının bulunmasına çalışıldı/çalışılacaktır da. Bunları da göz önünde bulundurduğumuzda; Timpani Audio’nun riskleri göze alıp, taşın altına elini koyarak bu tip cihazları ülkemize getirmesi de bence gerçekten takdir edilmesi gereken bir durumdur. Sonuç olarak Linn Akurate DS benim için: görülmesi, dinlenmesi, tadılması ve fark edilmesi gereken, geleceğin izlerinde yürüyen bir cihazdır. Odyofil gerçekliğin sınırlarında dolaşırken; teknolojinin geliştiğini kabul edebilmek, referanslara takılı kalmamak, açık fikirli olarak, tabularından sıyrılabilmektir. Aslına sadakatı kırpılmadan, kayıpsız, sıkıştırılmadan kayıt edildiği ortamdaki haliyle dinleyebilmektir. Artık hiend de pahalı olan, ağır olan veya kalın olan iyidir! diyememek, en ironik, en kaba cinaslı tabiriyle: geçen gün Studio Master bir parça dinledim yamuldum! diyebilmektir. Hahahaha!!! T.E

Linn Akurate DS Digital Stream Player Üretici: Linn Türkiye Dağıtıcısı: Timpani Audio Satış Fiyatı: 4.300 Euro ( 5.074 Euro KDV dahil) Teknik Özellikler Boyutlar (mm): 80x381x360 Ağırlık (kg): 4.2 Desteklenen formatlar: WAV, FLAC, MP3 Audio Sample Oranları: 44.1k, 48k, 88.2k, 96k, 176.4k, 192k DAC: 16-24bit Analog çıkışlar: Stereo RCA, Balanced XLR Ethernet: 100Base-T RJ45 Desteklenen Protokoller: UPnP media server, UPnP AV 1.0 Lokal Kontrol: Ön panelde 6 kontrol tuşu, RS232, uzaktan kumanda Güç tüketimi: 13W

Resimler Cihaz resimleri ve dergi kapağı Linn Audio web sitesnden, Jitter ve grafikler Wikipedia Özgür Ansiklopedi'den ve ayrıca kimi resimler Timpani Audio web sitesinden alınmıştır. Diğer Stereo Mecmuasına özel çekilen fotograflardır ve özgündür.


İnceleme Acoustic System Resonatörler

Bahsedeceğim akıl almaz ve esrarengiz olaylar, 2007 senesinin bir bahar akşamında başladı… Esasında, görünüşe göre sıradan bir gündü. O akşam, daha önce de sık sık yaptığımız gibi, birkaç müziksever ahbap sevgili Bruno’nun (1) evinde müzik dinlemeye davetliydik. Bunu daha önce de birkaç kere yapmış olduğumdan, müzik sistemini biliyordum ve tınısına da artık yabancı değildim. Bir “push pull” amplinin sahip olabileceği sayıda lambaları olan “single ended” bir sistem, bir “push pull” amfinin bile zor süreceğini tahmin edeceğiniz boyda (2 metre üzeri) hoparlörleri sürüyor. Sadece sistemi ısıtmak için kullanılan üst seviye bir CD çalar, bu işlevini tamamladıktan sonra görevi, üzerinde 3 adet değişik kol bulunan, hava ve yağ yastıkları üzerinde çalışan, tablası 20 kg ağırlığında bir pikaba devrediyor. Turntable’ın tek zaafı, motor gücü aktarımının siyah renkli bir dikiş ipliği vasıtasıyla yapılması gibi görünse de, aksi uygulamalarda “Bay Verdier” fena halde içerliyormuş! Daha fazla detay görmek zaten imkânsız, çünkü alet ancak Bay Manusso’ nun erişebileceği yükseklikte duruyor. Örneğin benim gibi 1950’lerde neşredilen TSE standartlarına uygun boya sahip biri, pikaba plak koyma işlemini ancak iyi bir sıçramayla gerçekleştirebilir. Henüz kendisine itiraf ettiremedim ama zaten Bruno da o yüzden bu yerleşimi seçmiş diyorlar. Ses, naçizane görüşüme göre, son derece müzikal ve tempolu. Her neyse, biz dönelim o esrarengiz akşama…

Bir acayiplik olduğunu kapıdan girince hissettim esasında, ama bu hissimi kimseye hissettirmedim önceleri. Çünkü ilk bakışta her şey çok alışılagelmiş gibi duruyordu: Tanıdık, gülümseyen yüzler, henüz kısıkça, arka planda çalan güzel bir müzik ve hoş geldin muhabbetleri. Sağa sola merhaba derken, bir an için kafamdan geçen tek değişik düşünce: “Çalan parça çok odyofil bir kayıt olmalı, bu kadar düşük ses ayarına rağmen ne kadar “dolu dolu” çalıyor…” oldu. Derken oturduk, yiyecek, içecek ikramları, mutat muhabbetler, vs., vs. Fakat kafamın bir tarafı ses’ e takıldı kaldı, özellikle volume düğmesi biraz açılınca: Hayır, bu daha önceden aşina olduğumdan değişik bir sesti. Evet, karakteri aynı, ama eskiye göre çok daha detaylı, sahneli, dolu bir ses. Çaktırmadan bütün sistemi önce uzaktan, sonra ayağa kalkıp, umursamaz gibi elim cebimde, ancak kartal gözleriyle baştan aşağı taradım. Birisi bir şey demeden, “Vay be, şu şu değişikliği yapmışsın, ne de güzel olmuş” diyerek bu konularda ne kadar uyanık olduğumu herkese, fakat özellikle kendime ispatlayacağım. Nafile… sistemde hiçbir değişiklik göremiyorum! Ev sahibi, boy avantajını da kullanarak rahatça analoğa geçti ve ses düğmesi biraz daha açıldı. Hadi be, bu kadar mı fark olur? Büyü mü yapılmış, ne! “Sisteme ne yaptın?” diye soracağım ama “Hiiiççç” diye cevap alıp rezil olmakta var. Derken, “Abi, şu duvardaki şey ne?” diye soruverdi Hakan (2). Adam geniş açılı görüşe sahip tabii, bizim gibi sistem bileşenlerine


saplanıp kalmamış! Biz gözlerimizle x-inci defa ara kablo üzerinden hoparlör kablosuna doğru ilerlerken, Hakan, iki hoparlörün arkasındaki duvara tam ortadan yapışık bir nesne keşfetmişti bile.

altın, platin ve bunların alaşımından olanları varmış. Her biri ses üzerinde değişik bir büyü yapıyorlarmış. Ben oturduğum yere çakılıp kalmışım. Bir parça daha dinle, bir parça daha, bir parça daha derken, bir anda bütün misafirlerin çoktan gitmiş olduğunu ve ev sahiplerinin bana anlayışlı, fakat hafifçe yalvaran gözlerle baktığını fark ettim. “Eh, artık bana da müsaade” dediğimde, bana nazikçe “Sen bilirsin” demekle yetindiler sadece.

Bruno Manusso'nun sistemi, La Platine Verdier ve bununla beraber bir sürü kol ve iğne, Bluenote Stibbert CD okuyucu, Verdier MM/MC Pre, Verdier 845 monobloklar ve daha bir sürü bileşen...

Bu nesne, üzerinde ters çevrilmiş başparmak ucu büyüklüğünde, bir yarı kürenin durduğu, avuç içi büyüklüğünde bir tahta parçasıydı. Ayağa kalkıp merakla daha yakından baktığımızda, içi boş yarı kürenin ışıldayan bir metal parçası olduğunu gördük. Kenarları yuvarlatılmış kare biçimindeki tahta parçanın dar kenarının üzerine 3 ince uç üzerine oturtulmuş olarak duruyordu. Ayrıca kendisinin de, çapı üzerine 90 derecelik açılarla yerleştirilmiş 4 ayrı sivri ucu vardı. Tahta parçanın ön yüzeyinde de 2 adet küçük mavi boncuk. “Maşallah, nazar değmez inşallah” anlam ve anlayışında mı konmuş oraya acaba? Herkes gördüğünü anlamaya ve yorumlamaya çalışırken, ev sahibinin biraz önceki soruya cevabı bu uğraşımızın ne kadar boşuna bir işlem olduğunu anlatıverdi: “Onlar mı? Adına resonatör diyorlar, Fransa da yaşayan bir Çinli Amca’dan aldım getirdim.” “Peki, ne işe yarıyorlarmış?” “Tam bilemiyorum ama galiba sese büyü yapıyorlarmış, voodoo gibi bir şey!”… “Haaa !?!” İlerleyen dakikalarda, yan ve arka duvarlarda da bu nesnelerden yapıştırılmış olduğunu keşfettik hep birlikte. Küçük birer çan’a benzeyen bu resonatörlerin bakır, gümüş,

Acoustic System Resonatörleri aile fotografı

Ertesi gün uyanıp kendime geldiğimde doğru dükkâna koştum ve “Ben de illa bunlardan isterim de isterim!” diye tutturdum. Baktılar kurtuluş yok, bana denemem için 5–10 tane kutu verdiler. Önden çıtçıtlı, koyu lacivert kutuları da çok şıkmış doğrusu. Üzerlerinde altın harflerle “Acoustic System–Resonators” yazıyor. Koşa koşa eve döndüm ve resonatörleri kutularından çıkarıp başladım oynamaya. Başlayış o başlayış! Denemelerim yaklaşık üç hafta boyunca her gün, günde 5 saat kadar sürdü. Değişik rezonatörler, odanın değişik noktalarında, değişik kombinasyonlar ve her seferinde 1–2 gün dinleme süreci. Mühendislik eğitimimden kalan bir alışkanlıkla aldığım notlara baktım, 15 değişik kombinasyon denemişim. Allah'tan mavi kutuların içinden başlangıç için önerilen 9 rezonatörlük ve 6 adımlık bir “start pozisyonu” tarifi çıkıyor, yoksa denemeler değil 5 hafta, 5 ay, 5 sene bile sürebilirdi herhalde. Bu arada, isminin Bay Franck Tchang olduğunu öğrendiğim Çinli mucit Amca ile de


1/3'lük kısmında kurulu. Arka duvarlar ile hoparlörlerin arası 1/3 mesafede, arka duvar ile dinleme mesafesi arasındaki oran ise 2/3. Odanın uzunluğu ise 12 metre.

Haluk Özümerzifon'un sistemi, ayrıntılar aşağıda...

yazışıyoruz. İlk hafta tek başına kahramanca uğraştıktan sonra, aklıma kendisine dinleme salonumun krokisini ve kullandığım aletlerin tarifini göndermek geldi: 01 Mayıs 2007, ilk yazışma: Sayın Bay Tchang, Sayın Manusso'dan bazı rezonatörleri aldıktan hemen sonra hiç vakit kaybetmeden denemelere başladım. Çok zorlu fakat müzik dinleme deneyimi açısından keyifli bir hafta oldu. Size gözlemlerimden bahsetmeden önce sistem bileşenlerim hakkında bilgi vermek istiyorum. Sistemim; Kaynaklar: Marantz SA1, turntable: Michell Gyrodeck Tonearm: SME V, cartridge: Clearaudio-Insider, Revox B 77 reel tape deck Preampli: ARC Ref 1; ARC Phono 5 Power amp: ARC VT 200; Genesis woofer amp Kablolar: Transparent Reference (hoparlörler); Transparent Reference balanced (CD ve ampliler); Howland Groove II (tonearm'dan pikap katına); Transparent Ultra (phonostage to pre); Straight Wire (tape deck'ten pre'ye ); NBS (power cords) Hoparlörler: Genesis 200 Elektrik Filtreleri: PS Audio 600; Exact Power Sistemin yaklaşık 70 sqm'lik bir odanın

Haluk Bey'in ev krokisi

Denemeler ve Deneyimler Farklı günler boyunca farklı sayı ve farklı tiplerdeki rezonatörleri farklı yerleşimlerde kullanarak deneme fırsatım oldu. Her bir konfigürasyonda bir ila iki gün arası dinleme yaparak değişimleri gözlemledim. Tüm bu denemelerin sonucunda en iyi etkiyi size aşağıda yazdığım konfigürasyonda sağladım. -Yan duvarların tavanından 20cm aşağıya 2 adet gümüş rezonatör -Her iki yan duvarlara dinleme noktasının yakınına 2 adet altın rezonatör -Dinleme noktasının arkasına tavandan yaklaşık 20cm aşağıda ve karşı taraftaki Gold Special rezonatörün tam karşısına gelecek şekilde bir adet Basic rezonatör Aşağıda sıraladıklarım, ses ve sahnene de yukarıda anlattığım setup sonucunda ortaya çıkan asıl sonuçlardır -Alt frekanslarda oluşan boomy tonların


yokolması. Fakat bu durum baslarda bir zayıflık hissi uyandırmamıştır. Alt frekans çözünürlüğünde ciddi bir artış hissediliyor. -Yaylı enstrümanlar, trompet ve zillerde zaman zaman oluşan bozulmaların temizlenmesi. Müzik dinlemek daha akıcı ve dengeli hale geliyor. -Benzer bir efekt insan seslerinde de oluşuyor. Akıcı, temiz ve daha canlı. -Sahne biraz küçülse de, oluşumu daha olması gerektiği gibi. Müzik enstrümanları ve vokalleri olması gerektiği yerlerden olması gerektiği şekilde alıyorsunuz. -Mükemmel bir üç boyutluluk hissi ve transparanlık. Müzik sanki katmanlar varmışcasına olması gereken her yöne doğru açılıyor. Sadece sağ-sol, ön-arka değil aşağı ve diagonal olarak bunu hissedebiliyorsunuz. Bunlar haricinde başka gözlemlerimde oldu, bunları da sizinle paylaşmak isterim. -Sizin benim sistemimle ilgili yerleşimde ilk adım olarak bir rezonatörün dinleme noktasında otururken, göz hizasında ortalanmasını işaret ediyordu. Bu adımı gerçekleştirdiğimde sesin orta bölüme doğru fokuslandığını gördüm. Bu durumda stereo imajı monofonik hale gelmekteydi. -Yerleşimde yan duvarların üst bölgesine eklenen gümüş rezonatörler gayet etkililer. Fakat yere yakın konulan diğer iki adet gümüş rezonatör, orta seslerde bir miktar parlama efektine sebep oldu. -Benim yerleşimimde dinleme noktasının arkasına takılan platinium yada alternatif olarak altın rezonatör sahnenin bozulmasına sebep olabiliyor. Ses küçülüyor ve sahne sıkıcı hale geliyor. Bunların yerine ben bir adet Basic rezonatör kullanmayı tercih ettim. İnanıyorum ki, benim denemelerimde ortaya çıkan gözlemlerin, hoparlörlerim doğasıyla yakın ilişkisi var. Bu hoparlörler neredeyse %100 kendi arkalarına da ses ileten hoparlörler, bunda kullanılan ribbon tiz ve mid ünitelerinin büyük etkisi var. Bu yüzden neredeyse dinleme alanım kadar bir alanı hoparlörlerin arkasında bırakmaya çalıştım. Bu bölgeye eklediğim rezonatörler, dinleme noktasının önünde değilde, hoparlörler hizasında ve hatta hoparlörlerin arkasına doğru sahneyi çektiler.

-Bu arada rezonatörler işaret ettiğiniz gibi yerleştirildikten neredeyse 2 gün sonrasında etkinliklerini göstermeye başlıyorlar. Bunun haricinde müziğin türüne göre bile kendi içlerinde kısa bir süreden sonra bir miktar değişiklik olabiliyor. Buna özellikle bir piyano solosu ve senfonik bir eser dinlerken farkına varıyorsunuz. -Benim şimdiye kadar inandığım şey, Genesis hoparlör sisteminin gerçekten çok geniş bir dinleme odasına ihtiyaç duydukları idi. Artık inanıyorum ki, doğru rezonatörleri doğru yerlere yerleştirerek daha küçük bir alanda hatta 30m2'lik bir salonda bile bu hoparlörler doğru şekilde çaldırılabilirler. -Yaptığım uzun dinletiler boyunca zaman zaman kritik dinleme yapmam gerektiğini unutturacak kadar şaşırdığım ve defalarca dinlediğim CD'lerimi tekrar keşfettiğim zamanlar olduğunu eklemeliyim. Saygılarımla Haluk Özümerzifon

Yazımda da anlaşılacağı üzere, tarafımdan Bay Tchang’a, “Böyle yaptım, ses şöyle oldu, şöyle yapınca da ses böyle oldu” gibi yorumlar göndermeye çalışıyorum ama, sesteki gelişmelerle ilgili şaşkınlık, hatta hayretlerimi de gizleyemiyorum. Kendisinden ise bana gayet basit ve mütevazı: “ O zaman şunu böyle yap, bunu da şöyle” gibi tavsiyeler geliyor sadece: Sayın Özümerzifon, Yorum ve görüşleriniz için size öncelikle teşekkür etmek isterim. Gönderdiğiniz resimlere bakarak, sisteminizi ve dinleme odanızı gözönüne alarak size tavsiyelerimi sıralamak isterim.


Hoparlörleriniz gerçekten çok güçlü alt frekanslar üretebilmektedir. Buda dinleme odanızın haricinde bitişikteki diğer odanızda da kuvvetli bir basınç oluşturuyor. Bu hava basıncı yüksek bir boğma etkisine sahiptir ve yüksek frekansların dağılmasına engel olur. Odanın basınçsal titreşimini platinium rezonatör ile kestiğinizde tüm frekanslardaki rahatlamayı duyabilirsiniz. Eğer platinum kullanmak istiyorsanız, oturduğunuz zaman karşınızdaki duvarda göz hizanızdan bir metre kadar yukarıya konumlandırın. Odanızın boyutları sınırlı olduğundan, dinleme alanını büyütebilmek için rezonatörlerin açılarında değişiklikler yapabilirsiniz. Ayrıca 2 adet gümüş yada özel altın rezonatör seçerek, bunlardan bir tanesini odanızın sol tarafında yüksek bir yere diğerini ise aynı yükseklikte balkonunuza yerleştirin. Bu yerleşimi kurduktan sonra odanızın büyüdüğünü duyacaksınız. Bu da size tüm frekansların sıkışma hissi olmadan rahatlıkla odanızı kaplamasını sağlayacaktır.

Evet, rezonatörler sadece ufak birer alet, ama oldukça kuvvetli aletler. Sistem, oda ve enerji arasında ilişkiye katkıda bulunan özel aletler. Sanırım onlarla birazcık daha çalışmanız gerekecek, fakat ondan sonra sizde eminim benim gibi sevdiğiniz tüm müzikleri yeniden keyfedeceksiniz. Değişikliklerin keyfini çıkarın. Not: Sizlere geç cevap vermemin sebebini söylemek isterim. Paris’deki 500 kişilik La Bellavilla konser salonunun akustiğini 60 parça rezonatör ve 40 parça gürültü filtresi kullanarak iyileştirmek için oldukça yoğundum. Bunu daha önce 5 profesyonel şirket yapmaya çalışmış ama başarılı olamamışlar. Rezonatörleri yerleştirdikten sonra 4Kw müzik sistemleri ile alt frekans rezonansları olmaksızın müzik dinleyebiliyorlar. Programımda daha bir çok konser salonu olduğu için cevaplarım biraz

gecikmeli gelebilir. Franck Tchang Adamın zaten işi başından aşkın o aralar; Paris teki bazı konser salonlarında rezonatörlerle düzenlemeler yapıyor, çok da iyi neticeler alıyormuş. Bu arada bir de bana laf yetiştiriyor. Boş durur muyum, dediklerini dikkate alarak bir hafta daha çalıştıktan sonra, gözlemlerimi tekrar kendisine iletiyorum: 08 Mayıs 2007 Merhabalar, Mr. Tchang, Tavsiyelerinizi almanın hemen akabinde adım adım bunları gerçekleştirdim. Neredeyse tüm hafta süren uğraşının ardından sonuçları sizinle paylaşmak isterim. -Öncelikle 2 rezonatörü işaret ettiğiniz gibi yan odama ve balkonumun üst kısmına yerleştirdim. Sahne gerçekten inanılmaz derecede genişledi. Sesin genel olarak sağ ve sola doğru açıldığını hissettim. Gümüş rezonatörler bu konumda seste üst frekanslara doğru bir yayılma yarattılar. Sıkıntı yaratacak kadar değildi kesinlikle, gerçekten oldukça değişik bir deneyim oldu. Altın rezonatörler ise sesi detay anlamında inanılmaz derece de zenginleştirirken bir miktar parlama yarattı. Bas enerjisi bayağı arttı fakat kesinlikle boomy bir bas değildi. Bu konumdayken iki gümüş rezonatörü hoparlörlerin arkasındaki duvarın köşe noktalarına ekledim. Bu konumlama basları kontrol altına aldı. Diğer oda ve balkonda yaptığım denemelerde en iyi sonucu özel altın rezonatörlerle aldım. Parlama efekti tamamen yokoldu. İşte tamda aradığım ses bu. -Platinium rezonatörü işaret ettiğiniz üzere hoparlörlerimin arkasındaki duvara göz hizasının bir metre üzerinde kalacak şekilde yerleştirdim. Sadece bir kaç dakika içerisinde rezonatörlerin çalışmaya başladığını hissettim. Rezonatörü koyar koymaz ilk hissettiğim şey, sahnenin tekrar ortaya toplandığı idi. Yaklaşık bir saat sonra odamdaki üç boyutluluk hissi inanılmaz şekilde arttı. Sanki canlı performanstaymışcasına hemen her yöne doğru katmanlar oluşmaya başladı. Ne yüksek frekanslarda ne de düşük frekanslarda hiç bir şey olması gerektiğinden az yada fazla değildi. Sese ciddi bir otorite


gelmişti. Bazı kayıtlarda orkestra enstrümanlarını çalan müzisyenlerin yerleri bile hissedilir hale gelmişti. Sanıyorum, platinium rezonatörler bir orkestranın şefi gibi çalışıyorlar. Diğer tüm rezonatörleri kontrol ederek onların olması gerektiği gibi hareket etmesini sağlıyorlar. Sevgili Mr. Tchang, size gerçekten teşekkür etmem gerekiyor. Rezonatörleriniz sayesinde sistemimden şimdiye kadar aldığım en iyi performansı aldığımı ve şimdiye kadar dinlemediğim kadar zevkle müzik dinlediğimi size söylemek isterim.

çalıyor sanırım bir Jazz kulubündesin" diye sorması ilginç bir anektod oldu. -Basic rezonatörün dinleme noktasının arka duvarında takılı olan Altın rezonatör ile değiştirdim. Onu bulunduğu yerden biraz yukarıya doğru yerleştirdim. Özellikle ziller ve yaylı enstrümanlarda ses daha keyifli hale geldi. Bir sonraki adım sanırım daha iyi bas kontrolü için bunu Gold Special ile değiştirmek olacak.

Haluk Özümerzifon. Buraya kadar iyi, hatta çok iyi: Rezonatör sayısı 7’den 11’e çıktı, bir de platin gibi her tarafından asalet akan bir metal eklendi ama mutlu sona ulaştık gibi duruyor, değil mi? Nerede, sistem çalıştıkça büyünün etkisi artıyor ve ben hayretler içinde, artık hiçbir değişiklik yapmadan, sistemimde ve dinleme salonumdaki sihirli çanların yarattığı harikaları izlemeye devam ediyorum. İki buçuk hafta sonra, tam Bay Tchang benden kurtulduğunu düşünürken, dayanamayıp bir “final statement” daha yolluyorum kendisine: 25 Mayıs 2007 Sayın Mr. Tchang, Geçen hafta rezonatörlerle ilgili gözlemlerim oldu ve bunları paylaşmak istiyorum.

yeni sizinle

Size daha önce rezonatörlerin ses üzerindeki otoritesinden bahsetmiştim. Ama geçen zaman içerisinde yeni farklılıkları hissetme şansım oldu; -Sahnede oluşan en küçük detayı duymamak yada hissetmemek mümkün değil. Kayıt yapılırken müzisyenin hareket etmesini, keman yada violin çalarken oluşan oyunları, bir saksafoncunun yada trompetçinin enstrümanına üfürmesini, kayıt sırasında döndüğü yönü bile farketmek mümkün olabiliyor. Hatta büyük orkestra elemanlarının hoparlörlerin sahnesi içerisine yerleşmiş olmalarını hissediyorsunuz. Yüksek frekanstan pasajlar çalan enstrümanların notlarının yükseklerden üzerinize geldiğini, daha alt frekans ise odanın tabanından size doğru ulaşıyor. Sanki gerçek bir konser salonundaymışcasına. Bir Jazz kulübünde canlı kaydedilmiş bir plağı dinlerken telefonda konuştuğum bir dostumun "Harika

-Bir diğer altın rezonatörü dinleme alnının arkasındaki duvara ekledim. Bunu yapınca sahne aşağı dogğru yaklaştı. Bu efekti sevmediğim için bu rezonatörü yerinden kaldırdım. Bunun sebebi muhtemelen benim “back firing” konseptindeki hoparlörlerim. Bu hoparlörler, kabin dşarısında da inanılmaz bir enerji yaratıyorlar. Kendi arkalarında yarattıkları enerjinin dışında dinleme noktasına yan duvarların yansıtmasını kullanarak ulaşabiliyorlar. Bu durum dinleme noktasının arkasında bir miktar alt seslerde enerji ihtiyacı doğruyor. Bu sayede odanın geneline hakim olan enerji, dinleme noktasının arkasında da dengelenebilir. Benim hoparlörlerim hariç, Quad ve Martin Logan gibi bazı elektrostatik hoparlörde ve ribbon sürücüler kullanan Magnepan gibi kimi hoparlörler ile benimkine benzer bir resonatör kombinasyonunun kullanılması gerekebilir. Size tekrar teşekkür ermek istiyorum. Yaklaşık 40 yıldır aralıksız yolaldığım odyofil dünyasında ilk kez evimde müziği bu denli canlıymışcasına dinleme imkanına sahip oluyorum. Haluk Özümerzifon Now you know what I mean!... Ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Hanımlar ve Beyler, bu işin hiç şakası yok! Bence sakın ha bulaşmayın! Ancak: -Sisteminizin ediyorsanız,

tam

performansını

merak


-Dinleme odanızdaki akustik sorunları, sisteminizin enerjisini, örneğin bas tuzaklarında olduğu gibi kaybetmeden kökünden halletmiş olmayı düşünüyorsanız, -Müziği, ancak bir konserde algılanabilecek canlılıkta odanızda yaşamak hoşunuza gidecek ise o zaman rezonatörleri bir deneyin derim. Deneyin ve kaderinize razı olun: Sizin için bu çanlardan kurtuluş yok artık! Geri dönüş imkansız! Adı üstünde: Büyü! Sisteminize vermiş olduğunuz paranın 2 mislini daha gelişmiş(!), yeni aletlere yatırsanız dahi (öyle ya, o küçücük çanlar yerine, koca koca, gösterişli aletler almak varken, ne diye tutup..?), iddia ediyorum, sonunuz yine hüsran olacak. Çünküüü: Yeni ve daha pahalı sisteminiz içinde aynı kural geçerliliğini korumaya devam edecek!: Tam performansını alabilmek için yine o çanlara ihtiyacınız olacak…Daire kapandı, siz içindesiniz. Artık büyüden kurtuluş yok. Geçmişler olsun!

-Bu rezonans akustik kaynaktan direkt olarak gelen ve oda sınırlarından yansıyan seslerle etkileşime girip odanın akustik parametrelerini değiştirerek insan algılamasını değiştirir. -Her rezonatör kendini ses kaynağına dönüştürür ve odada bulunan diğer rezonatörlerle etkileşime girer. Bu etkileşimin matematiksel ve/veya fiziksel modelleri son derece karmaşık. Diferansiyel denklemler filan falan. Sizlere anlatırdım. ancak ben de henüz tam anlamış değilim Yine de konuyla ilgili illa da daha fazla teknik, teorik ve deneysel bilgi birikiminden faydalanmak arzusunda olanlara, 6moons’ un ilgili web sayfalarını öneririm: http://www.6moons.com/audioreviews/franc ktchang/resonators.html Duyduğuma göre, Bruno, Bay Tchang’ı Türkiyeye davet etmiş, adam da “olur” demek gafletinde bulunmuş bir kere. Ancak, hala ve henüz buna vakit bulamamış…veya çekindiği bir şey mi var acaba? En azından, bir gelecek yapacağımı biliyorum…

olursa

ben

ne

Hepinize müzik dolu günler dilerim. Haluk Özümerzifon

Büyü dedik ama, acaba bunun bir de bilimsel izahı var mı diye sorarsanız, evet derim. Ancak o kadar basit bir şey değil bu. Bir kere yaptığı etki, Fransa'da Pro Links adlı tarafsız bir ensititüde, ses kaynağı ve mikrofon kullanılarak ölçülmüş ve sonuçlar şu şekilde özetlemiş:

Acoustic System Resonators Üretici: Acoustic System France Türkiye Dağıtıcısı: Fil Elektronik Satış Fiyatı: 200 Euro'dan (Basic) başlayan fiyatlar

-Rezonatör ona ulaşan ses dalgaları karşısında komplex bir diyapazon gibi hareket etmekte ve tepki vermektedir. -(Ses dalgalarının akustik bir kaynaktan kaynaklanması veya akseden bir dalga olarak gelmesi farkı gözetilmeksizin) -Rezonatörün oluşturduğu rezonans, ses skalasının belirli frekanslarını artırıp azaltan bir distorsiyona sahip olan bir yankıdır.

Resimler: Acoustic System web sitesinden, Acoustic System resonator videosundan, Fil Elektronik web sitesinden alınmıştır. Sistem resimleri dergiye özgüdür. Yazıdan notlar: 1.Bay Bruno. Bruno Manusso 2.Hakan; Hakan Cezayirli yani bendeniz :)


Inceleme 120 Watt Ultralinear Stereo Amplifikatör

Lambalı cihazlar ile ilk tanışmam 30-35 yıl önce çocukluk yıllarımda babamın Tandberg A4 makara teypi ile oldu. O dönemin popüler Garrard pikapı ile yaptığım kayıtlar makara teyp üzerinden çalındığında orjinalinden daha iyi ses veriyordu, bunun lambaların etkisinden olduğuna inanmıştım. Yıllar sonra lambalı amfilerin gizemini çözmek için bu proje benim için bir fırsattı. Setimin bir parçası olan Magnepan 1.5QR Planar hoparlörler, sürülmesi zor hoparlörler olduğu için düşük çıkış güçleri benim için uygun değildi. Stereophile dergi arşivimden yaptığım teknik parametre araştırması sonucu en az 100W çıkış elde edebilecek stereo bir amfinin makul bir hacim ve ağırlıkla gerçekleştirilebileceğini gördüm. Çoğunlukla üst sınıf amfilerde kullanıldığını tespit ettiğim 6L6, EL34 ve 6550 gibi güç pentodları içinden 90lı yıllarda Svetlana firmasının yeniden meşhur ettiği SV6550C “beam” pentodunu kullanmaya karar verdim. Bu proje ile uğraştığım yıllarda, Rusya'nın en büyük lamba üreticisi olan Svetlana firmasının batı dünyası tarafından yeni tanınmaya başlaması, yüksek kaliteli 6550leri

çok uygun fiyata alma imkanını sağlıyordu. Lambalı amfilerden önce birkaç transistörlü çalışmam olmuştu, aslında bunların hiç biri high-end felsefesinde cihazlar değildi. Bana göre high-end felsefesi mühendislik yaklaşımı ile ölçülemeyen ancak var olduğu düşünülen bir çok unsuru birinci seviyede dikkate almak, bir anlamda tamamen analitik olan mühendislik disiplinine spiritüel yaklaşım denilebilir. Kablolarda bakır kristalleri arasındaki oksidasyonun minik diyotlar oluşturması ve bunun sesi etkilemesi gibi bu güne kadar kimsenin ölçemediği bir olguyu bir çok üreticinin ön plana çıkarması ve bu olguya dayalı çözümlere yüksek paraların ödenmesi örnek olabilir. Oldukça pahalıya çıkacak bu çalışmamda başlangıç olarak high end malzemeleri ikinci plana attım ve tasarım felsefesi olarak lambalı cihazların günümüzün elektronik teknolojisine uygun yapıda olmasını hedefledim. Kulağa hoş geldiğine inanılan özellikler yerine tasarımda ölçülebilecek frekans kapsaması, distorsiyon, gürültü gibi parametreler üzerine yoğunlaştım.


Elektronik mühendisliği eğitimim transistör dönemine rastladığı için lambalar konusunda fazla bilgim yoktu. Bu nedenle önce lamba modellemesinin inceliklerine girerek daha sonra da SPICE simülasyonları kullanarak çeşitli lambalı devre simülasyonları ile sanal dünyada tecrübe kazandım. SPICE yazılımı University of California, Berkley kampusunda özellikle entegre devre simülasyonları için tasarlanmış son derece etkili bir devre simülasyon yazılımı. Ancak kütüphanesinde lamba elemanları bulunmamakta, buna karşın birçok lamba meraklısı oluşturdukları analitik modeller ile SPICE yazılımını lambalı devreler için de kullanmaktalar. Bende benzer bir yoldan giderek kendi modellerimi oluşturdum. Artık internette popüler lambalar için değişik modeller bulmak mümkün. Yine de SPICE devre simülatörü DIY'ler için kullanması oldukça zor bir yazılım.

sayılarda kullandığı halde daha fazla güçleri iddia eden üreticilere güvenmemek gerektiğini bilmeniz gerekir. Reklam edilen değerler ya doğru değildir ya da lambalar çok zorlanmaktadırlar. Benzer yapıdaki daha yeni lambalar olan KT88 ve KT90lar, 6550lerden daha fazla güç verebilmekteler.

Amplifikatörlerin tasarım başlangıç noktası çıkış katıdır, bu nedenle çıkış katı mimarileri amfi tasarımında belirleyici olur. Lambalı amfi tasarımları ilk olarak “Single Ended” mimari ile başladı ve çesitli evrelerden sonra “Ultra Linear” mimari ile altın çağlarına ulaştı. “Ultra Linear” mimari David Hafler ve Herbert Keroes isimli mühendislerin zamanın en verimli lambaları olan beam pentodları bir çeşit “screen feedback” kullanarak triod benzeri bir çalışma şekline dönüştürmelerine dayanmakta idi. Bu yapı o zaman için o kadar mükemmeldi ki daha sonra bir çok firma bu mimariyi kullandılar. 1998 yılında başladığım sizinle paylaştığım ilk lambalı amfi projeme bu denenmiş mimari ile başlamayı tercih ettim.

Ultra linear yapı, bir push-pull yapı olduğundan, sürücü devrelerinde giriş sinyalinin artı ve eksi fazlarını ayrıştırmak gerekiyor. Bu işlem için en uygun yapı "differential pair" yapısı olmasına karşın ilave sabit akım kaynağı ihtiyacı eski tasarımlarda popüler olmamasının ana nedeni. Ayrıca differential pair veya bir başka ismi ile “long tail pair” mimarisi geri besleme uygulamak için çok uygun bir mimari. Ben bu yapıyı giriş lambaları için sabit anode voltajı ve düşük empedans sağlayan "cascode" mimari ile daha düşük gürültü ve daha geniş frekans kapsaması elde edecek şekilde değiştirerek kullandım. Daha çok radyo frekans devrelerinde kullanılan Cascode yapı, mühendislik açısından ideal olmakla birlikte pentoda benzer çalışma şeklinden ötürü triyod severlerin tercih etmediği bir yapı.

Seçilen çıkış mimarisi, lambalar ve amfinin A, AB veya B sınıfı olması çıkış gücünü belirler. Triyod lambalar en linear lambalardır. Tetrodlar en yüksek gücü verse de en fazla distorsiyon üreten lambalardır, pentod lambalar sabit ekran voltajı ile kullanıldıklarında tetrod benzeri bir performans sergiler. Ultra linear mimari, pentod lambalardan tetrod ve triyod arası bir performas sağlarken yeterli gücü de almamıza imkan verir. Benim tercihim olan 6550 odyo pentodlar, tipik AB sınıfı bir amfide en fazla 75 watt güç verebilirler. 2 çift kullanıldığında 150 watt, 3 çift ile 225 watt çıkış gücü alınabilir ve bu şekilde paralel yapı ile lamba sayısını artırarak gücü daha da artırmak mümkün olur. Tabii trafo kayıpları, çıkış empedansı uyumsuzluğu çıkış gücünü bir miktar düşürür. Bu lambaları belirttiğim

Besleme voltajı olarak seçeceğiniz voltaj ise lambaların grid voltajlarını ve sinyal salınım değerlerini tanımlıyor. Normal olarak 6550 plate ısıl dissipasyon değeri olan 35 wattın ve maksimum plate voltajı olan 600 voltun altında çalışmak gerekiyor. Benim hedef olarak seçtiğim 100 watt üzeri çıkış gücü için 2 çift 6550 kullanmak gerekiyordu. Ben 475 volt ve 15 watt dissipasyon değerlerinde ve 6 ohm hoparlör yükü için 3.9 Kilo ohm “plate to plate” yük empedansında çalışmayı tercih ettim.

Power amfiler tipik olarak 20-25dB kazanca sahip olurlar. Eğer geri besleme kullanacak ise, geri besleme değeri kadar daha yüksek kazanç elde etmemiz gerekir. Bu nedenle 15 dB geri besleme uygulayabilmek için benzer differential yapıyı peş peşe bağlayarak 36dB kazanç elde ettim. Odyofiller geri besleme konusunda pek iyi duygulara sahip değildirler. Aslında mühendislik eğitimim bunun aksini söylese de geri beslemenin ses üzerindeki kötü etkilerini daha sonra yaptığım başka bir çalışmada su götürmez bir şekilde gördüm. Kademeler arası bağlantıyı kapasitörler ile gerçekleştirdim. Kapasitörleri film yapıda ve uygulanan voltajdan 2 kat yüksek voltaj


değerinde, polyproplene tipi, endüktif olmayan kapasitör (MKP) çeşitlerinden seçtim. Vima, Epcos, Phillips gibi audio spesifik olmayan kapasitör üreticilerinin ürünleri doğru spesifikasyonlarda seçildiğinde odyofil markaları geride bırakacak performansa sahipler. Genel mimariyi şekildeki gibi gerçekleştirdim, peş peşe kapasitörler ile bağlanmış differential cascode kazanç katları ve yine kapasitör ile bağlı utralinear çıkış katı. 1nci differential pair / 2nci differential pair / Çıkış katı Sürücü ve çıkış katını ayrı ayrı çift yüzlü FR4 cinsi baskılı devrelerde tasarladım. Birinci giriş katında 12AX7 ve 12AT7 lambaları, ikinci kademede de aynı yapıda 12AU7 lambaları kullandım. Lamba markaları için özel bir tercihim yoktu, lambaları New York'ta bulunan NewSensor firmasından temin ettim. Daha sonra değişik marka lambalar da denedim.

Yan duvarlar iç kenarlarında sağ ve sol kanallar için sürücü ve güç katı baskılı devreleri monte edilmiş.

Çıkış transformatörleri lambalı amfilerin en önemli parçasıdır. Bu nedenle çıkış transformatörlerini kendim sarmayı tercih ettim. Nüve mimarisi için en uygun yapı olan “Double C Core” yapısını kullandım. Transformatör nüvesini yerli bir üretici olan ENPAY firmasınından sığabilecek en büyük ölçülü nüvesi olan SU120B grain oriented SiFe nüvesini seçtim. Silikonlu demir, nikel demir, nikel cobalt, superpermaloy ve daha da egzotik amorphous materiyaller nüve materiyali olarak kullanılmakta. Yine de daha kolay temin edilebilen büyük ölçülü, ince laminasyonlu, C yapılı bir silikon demir nüve optimum performansı verebilecek şekilde tasarlanabilmekte. Trafo tasarımında belir-

lenmesi gereken parametreler devre için gereken primer/sekonder oranı, en düşük çalışma frekansını belirleyen “primer endüktans” değeri ve “saturasyonu” belirleyen en düşük çalışma frekansındaki maksimum manyetik alan değerleridir. Sarım mimarisi ile kaçak endüktans ve yakınlık etkileri ve bunların yüksek frekans performansına olan olumsuz etkilerini de tasarım ile en aza indirdikten sonra trafoyu sarmaya başlıyorsunuz. Benim tasarımımda 12 katmandan oluşan iki adet bobin çıkış katındaki iki bacağın tamamen eşdeğer olmasını sağlıyor. Plate to plate 23 Henry endüktans değeri düşük frekanslara ulaşabilmeyi sağlıyor. Katmanlar arası izolasyonun mükemmel olması, 1000 voltluk salınımlarda katmanlar arasında ark yaratmamak için şart. Bu tür bir trafonun sarımı elde yapıldığında en az 40 saatlik yoğun bir işçilik gerekiyor.

Çıkış Trafosu ve tek kanal için sürücü ve güç lambaları görülmekte

Amplifikatörlerin en fazla besleme kaynakları kadar mükemmel olabildikleri unutulmamalıdır. Besleme kaynakları hem ses performansını hemde amfinin sağlamlığını etkiler. Antik tasarımlarda lambalı diyotların kullanılması ile lambaların ısınması ve diyotların aktif hale gelerek besleme voltajlarının uygulanması aynı zamana denk gelir. Yarı iletken redresör diyotlarının kullanıldığı cihazlarda, lambalara katodunun ısınmadan besleme voltajının uygulanması, katod soyulması olarak adlandırılan lambanın kısa sürede tahrip olarak emisyondan düşmesine neden olan durumu oluşturur. Yarı iletken diyotların kullanıldığı yapılarda bu durumun oluşmaması için besleme voltajının


CAD mekanik yerleşim çizimi

başka yöntemler ile geciktirilmesi gerekir. Profesyonel RF güç amfilerinde kullanılan negatif grid voltajın da arada uygulanması, soft start, soğuk filaman için akım kısıtlaması gibi incelikler lamba ömrünü arttıran diğer önemli detaylar. Modern yada antik, binlerce dolarlık yüksek güçlü radyo frekans güç amplifikatörleri için bu önlemler uygulanmakta. Ancak bir adet WE300 triyodunun bin dolarlık fiyatı düşünülünce, 6 wattlık bir Single Ended amfi için dahi bu tür önlemlerin değeceğini düşünüyorum.

Besleme trafosu ve soğutucu bağlantılı MOSFET regülatör devresi orta şaseye monte edilmiş

Projemdeki Mosfet regülatörlü +475 volt ve grid beslemesi -100 volt kaynağı yukarıdaki kriterlere tamamen uyuyor. Ayrıca 6550'ler dışında tüm filamanlar DC ve regüleli olarak besleniyor. İki kanallı olarak şaselediğim

amfimde sağ ve sol kanalların beslemesi ortak olarak EKA firmasının özel olarak sardığı 1 kilowattlık besleme trafosundan sağlanıyor. Ayrı olması kesinlikle daha mükemmel olurdu ancak amfinin bu ölçülere sığması mümkün olmazdı. Yaklaşık 40 kg aşan bu yapının şase tasarımının bu yapıyı taşıyacak düzeyde olması gerekiyor. Kozmetik unsurlara önem vermediğim alüminyum levhalardan oluşan bu şase tasarımı CAD ortamında yapılarak mekanik olarak yeterli destek ve soğutma imkanını sağladı. Lambaların iki yanda ve şase ile ayrılmış olması lambalardan ısı yayılımını engelleyerek devre elemanlarının aşırı ısınmasını engelledi. Lambaların görünür olduğu edildiği tasarımlardan farklı olarak lambaları şase içinde saklamayı tercih ettim. Bütün malzemeyi temin edip, montajı tamamladıktan sonra lambalı amfilere ilk güç verildiğindeki stresi anlatmak mümkün değil. 1000 voltun üzerine çıkabilen ve arkasında 1000 watt anlık kapasiteye sahip bir güç kaynağı ile tam bir elektrikli sandalye! Bir de harcadığınız onca emek ve paranın sigorta atmaya bile fırsat bulamadan havai fişek benzeri bir gösteri ile yok olabilme riski. Bu kadar dramatik olmasa da ufak tefek patlamalar ve kıvılcımlar sonucunda çalışır hale gelen amfinin vereceği keyif ise sonsuz. O an için fiyatı ve markası ne olursa olsun yaptığınız size dünyanın en mükemmel ürünü


Genel Şase görünümü

gibi gelir. Tabi bu çok kısa süreli olur ve eleştirel dinleme testleri ile kendinizi sıkmaya başlarsınız. Bende ilk dinleme testlerimi setimin ana parçaları olan Magnepan QR1.5 hoparlörler, Adcom GPF-565 preamp ve Sony CDP 991 CD player ile yaptım. Referansım, solid state ADCOM GFA-555MkII güç amfisi idi. ADCOM'lar Stereophile dergisinde çıktığı yıllarda üst seviye cihazlar olarak kabul görüyordu. Ölçümlerin Stereophile dergisinde yayınlanan Conrad-Johnson benzeri güç amfilerine benzer değerlerde olmasına karşın ses kalitesi için hiç bir beklentim yoktu. Ancak amfinin sesini ilk defa duyduğumda yüzümdeki gülümsemeyi engelleyemiyordum. 200W çıkış gücü olan Adcom'dan daha düşük çıkış gücüne sahip olmasına rağmen belirgin şekilde daha dinamik çalıyorlardı, lamba mucizesini yakalamıştım. Baslar daha dolgun, ortalar ve tizler çok daha gerçekçi idi. Kıyaslandığında Adcom'un sesi tadı tuzu olmayan bir yemek gibiydi. Bir hata olarak kabul edilebilecek iç kablaja bağlı

olarak oluşan hum 85dBlik düşük randımanlı hoparlörlerimde ancak hoparlörün yanında duyulabiliyor ve benim kullanımımda olumsuzluk oluşturmuyordu. Sürülmesi çok zor olan Magnepan'lar ile dahi yüksek sesli orkestral parçalarda amfi performansında bir olumsuzluk yaratmıyordu. Bunca emek ve paranın boşa gitmemiş olması ve başarı inanılmaz bir keyif vermişti. Tabii bu olumlu sonuç bu konuda daha fazla efor ve harcamalar yolundaki ilk adımdı. Bundan sonra lambalı DIY çalışmaları bir birini izleyecekti. 6C33C kullanarak gerçekleştirdiğim monoblok amfiyi Stereo Mecmuası'nın üçüncü sayısında sizlerle paylaşmıştım. 120 Watt Ultralinear Stereo Amplifikatör Üretici: Kaan Seler email: kaanseler@gmail.com


Analog Köşesi Merhabalar, Geçen sayımızda bir çok firmanın artan pazar payından yararlanmak için hızla pikap tasarımları yaptıklarına ve bunları apar topar üretime soktuklarından bahsetmiştim. Bu firmalar kervanına CES resimlerinde gördüğünüz gibi yepyeni firmalar katılmış durumda. İşin kötü yanı firmaların özgün modeller üretmeyi ya da geliştirmeyi seçmesinden ziyade farklı firmaların varolan modellerinin varyantlarından seçmesi ve kendi logolarını basmaları. İşin komik yanı bazı üreticilerin başka firmalar tarafından üretilmiş ürünler için, sanki kendileri geliştirmiş gibi beyanatlar vermeleri. Bu konu son zamanlarda çeşitli uluslararası platformlarda çok tartışılan bir konu. Sonuç olarak alacağınız pikabı mutlaka iyi araştırın, sonra üzülmeyin.

önemli gelişmeler oluyor, büyük ve önemli kol üreticileri artık yavaş yavaş kendi pikaplarını da üretmeye başladılar. Biliyorsunuz bu konudaki en başarılı örneklerden birisi, ister beğenin ister beğenmeyin SME'dir. Efsane ötesi 3009 kolların üreticisi uzun yıllar süren geliştirmeler sonucunda kendi özgün pikap serilerini duyurmuştu. Kendi kollarından gelen geleneksel sesi destekleyici yapıda optimal platformlar üreten SME her ne kadar her zaman kollarıyla ön planda da olsa, azımsanmayacak kitleler firmanın pikaplarını da kullanmaktadır.

SME 30/12

Önemli üreticilerden McIntosh bile pikap üretenler kervanına katıldı

Tabii üzülmek aslında biraz göreceli bir konu. Çoğu büyük firma başka üreticilerin ürünlerine kendi logolarını basarken, bazı değişikliklerde yapıyorlar. Bu değişikliklerin bazılarını tüketicilerin kendilerinin bile yapabilirlerken, bazıları değişiklikler zaman zaman orijinal ürüne katma değer ekleyebiliyor. Bu noktada öncelikle internette kapsamlı inceleme daha sonra da dinleti önem kazanıyor ama benim görebildiğim kadarı ile ülkemizde birkaç firma hariç, çoğunun sattığı pikapların özelliklerinden, işlevlerinden ve hatta ne acıdır ki ayar süreçlerinden bile bihaberler. Her ne kadar pikaplarımıza ayar yapmak çok komplike bir süreç olmasa da, bazı özel ürünlerin gerçekten dikkatli şekilde ayarlanması ses kalitesine inanılmaz büyük etkiler yapabiliyor. Son zamanlarda pikap kolu dünyasında da

Neyse, kervana son katılan firmalardan bir tanesi Schroeder. Uzun zamandır başarılı kollarıyla yoğun ilgi gören firma, yeni ama vintage görünümlü pikabında bakalım ne yenilikler sunacak bizlere. Üst uç tonearm pazarı uzun zamandır şimdiye kadar görülmemiş bir rekabet içerisinde. Son 10 senedir ünlerini birbiri ardına pekiştiren başarılı üreticiler pazar paylarını hem yükseltiyorlar, hemde daha yenilikçi kolların fiyatlarını ucuzlatıyorlar. Bugün geçmiş dönemlerde aldığımız fiyatlardan çok daha aşağı fiyatlara en az eskiler kadar iyi kollar satın alabiliyoruz. Benim en kapsamlı kol alışverişimi yaptığım dönemde piyasadaki en iyi kol SME V idi. Yaklaşık 2000 Pound'a dayanan fiyatı gerçekten el yakıcı olsa da, bugün bile hala listemdeki en iyi 20 kol arasında yer bulur kendisine. Bugün pikap kolu için alışverişe çıksam ne alırdım diye sorarım bazen kendime. Aman yanlış anlaşılmasın şu anki pikap kombinasyonumdan çok mutluyum ama kol mekaniğini sevdiğimden fırsat buldukça yeni ürünleri takip ediyorum ve fırsat bulunca dinlemeye, denemeye ve bütçem el verdikçe almaya çalışıyorum.


Benim en beğendiğim kollar arasında Schroeder başta gelenlerden. Aslında basit bir bearing düzeneğine sahip olan Reference kolları, pek kimsenin dikkat etmediği farklı özelliklere de sahip. Örneğin, firmadan kolun armtube kısmını değişik ağaçlardan sipariş edebiliyorsunuz. Bu kolla ilgili kimi deneyimleri olan ve kullanan bazı arkadaşlarım özellikle Ebony ağacından yapılanının inanılmaz bir ses etkisine sahip olduğunu anlatıp, hepimizin içinde bulunan ama bende dahil bazılarımızın zorlukla dizginleyebildiği alışveriş hevesini kabartıyorlar. Bu kolun en büyük sorunu, siparişten sonra teslim tarihinin çok geç olmasıymış. Ama kesinlikle beklenmeye değecek bir ürün.

Schroeder armtube seçenekleri... İnsan hepsini satın almak istiyor :)

Her zaman ilgimi çeken diğer kollardan bir tanesi ise Graham Engineering tarafından üretilen Phantom kol. Son zamanlarda ortaya çıkan basitleştirme modasından oldukça uzak olan bir kol Phantom. Kol üzerinden her türlü ayarı yapabiliyorsunuz fakat tüm bunlar için çok fazla uğraşmanıza gerek yok. Gerekli olan hemen her şey, kol üzerine ergonomik şekilde dağıtılmış. İstediğiniz ayarlamaları çoğu zaman hiçbir ek alet edavat gerekmeden kolaylıkla yapıyorsunuz. Graham'ı özellikle Transfiguration imzalı kendi iğneleri Nightingale ile dinlediğimde beni oldukça etkiledi. Daha ileri ki zamanlarda farklı iğnelerle de denemeler yaptıkça sizlere bilgi vermeye çalışırım. Hemen her üründe olduğu gibi hi-end ve artık onun üzeri her neyse o pazarlarda da yorumlar, dergi incelemeleri ve kullanıcı yorumları oldukça kafa karıştırıyor. Çok az ürün için ortak olumlu yorumlar yapılıyor. Bu yorumların çoğunun her ne kadar satın alarak taraf olan kullanıcılar ve sayısı çok azalmış bağımsız editörlerden gelmesi önem

arzediyor. Çoğu kişi en azından dinleyerek, deneyerek ve karşılaştırarak yorum yazıyor. Bizim piyasamızda ise bunun tam tersine ne kadar doğru olduğu tartışılır teknik bilgi(sizlik)ler üzerinden yorum yapan bir sürü insanla karşılaşıyorum ve okuyorum. Geçenlerde bir arkadaşımdan duyduğum bir yorum beni oldukça şaşırttı. Bir başka arkadaşımız ince kol yapılarının sese olumlu etkisi olduğunu, kalın armtube'e sahip kolların genelde seste bir durağanlık oluşturduklarından bahsetmiş. Satın alma sürecindeki arkadaşımın kafası bu yüzden oldukça karışmış. Kalın armtube'e sahip kollara şöyle bir bakmak gerekirse, eskiye nazaran sayılarının oldukça azaldığı muhakkak ama neyin neye göre kalın neye göre ince olduğunun “mm” cinsinden ifade edildiği bir teori sistemi ben hatırlamıyorum doğrusu. Bir kolu başarılı yapan onun komponentlerinin tek tek performansı değil genel anlamdaki uyumudur. Konuda konuya geçiyoruz ama analog köşesi ismini boşuna da bulmadık gördüğünüz gibi. Yukarıdaki konuya örnek olarak Rega'nın RB250 kolunu ele alalım. Bu kol bileşenlerine tek tek baktığımızda gerçekten tam bir facia. Hele eski versiyonlarını bilen birisi olarak. Şimdikilerin saçma sapan plastik yapılarını hiç sevmiyorum. Neyse durduk yere sinirlenmeyelim isterseniz.

Rega RB-250 HakanCez Edition :)

Örneğin bearing sistemi, asla tam ayarlanamayan anti skating mekanizması, kalitesi tartışılır iç kablolama ve konnektörleri derken her bileşeni tek tek ele aldığınızda ortaya büyük bir hüsran tablosu ortaya çıkar. Ama tüm bu komponentler birleşip ortaya kol çıkınca, bu fiyat aralığında, bu denli sağlıklı çalışan, kullanıcı dostu ve herşeye rağmen genel anlamda iyi performans gösteren bir son kullanıcı ürünü görürüz.


Giriş seviyesi bir kol için fazlasıyla yeterli bir üründür ve büyük kardeşi RB300 ile birlikte haklı olarak dünyanın en çok satılan ürünlerinden bir tanesi haline gelmiştir. Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir.

Project Debut

Aynı durumu geçenlerde ilk kez gördüğüm ProJect Debut pikap içinde söyleyebilirim. Tek tek komponentlere bakınca pek iç açıcı bir durum olmasa da -ki teneke gibi bir platter, işçiliği tartışılır bir şasi, basit gibi duran bir kol- ama 300 Euro'nun altına, üzerinde iğnesiyle sağlıklı çalışır bir ürün ve herşeyin ötesinde bu fiyata gayet güzel bir ses kalitesi. Sonuçta giriş seviyesi pikap alacak biri için problemsiz, fiyatına göre üstün özellikler sunan bir ürün. Tavsiye ederim. Şimdi burada önemli bir noktaya dikkat çekmek isterim, mühendislik çeşitli parçaların sağlıklı bir şekilde bir araya getirip ortaya sorunsuz bir ürün çıkartmaktır bana göre. Günümüzde psikolojik fiyat denilen ve benim gibi reklam sektöründeki bir insanın hayatının önemli bir bölümünü oluşturan bir etken var. Hemen her firma ve bizim konumuzda ise çoğu üreticinin amacı belli bir fiyata belli bir kalite seviyesini tutturabildiği bir ürünü tasarlamak ve üretmektir. Örneğin pikap ve kol mimarisinde değişkenler, bilimsel kural ve kuramlar bellidir. Bilimin en büyük güzelliği son noktaya birden fazla yol ile gitmektir ve tasarımcılar kendi felsefe, kabiliyet ve diğer faktörlere göre ürünün nihai tasarımını yaparlar. Eğer ortaya mükemmel bir ürün çıkartmak isterseniz, her bileşenin en kalitelisini kullanmanız yetmez, bunların mantıklı bir şekilde belirli bir tasarıma göre seçilmesi gerekir. Eğer hareket alanınız satış fiyatı ile sınırlıysa bileşenlerden feragat eder, ortaya basit ama etkin bir ürün çıkarırsınız. Bu üreticinin karar verdiği bir şeydir ve biz tüketiciler bütçemiz ve

beklentilerimize göre hareket ederiz. Şimdi gelelim kalın armtube'lere... Bir armtube'un kalın olması demek, kolu oluşturan diğer komponentlerin teraziye gelebilmesi için armtube'e göre tasarlanmasını gerektirir. Tabii bu arada kalın kolumuzun hareket ederken plağımıza da değmemesi gerekir. Bunun için kullanılabilecek çapı bulmak için Einstein olmaya gerek yoktur. Ama bu konuyla ilgili atıp tutmak için Einstein olmak gerekebilir. Kolun tasarımında kolun özgül ağırlığını arttırmak bir sürü soruna yol açar, kolun takılacağı pikabın tasarımından tutun, titreşimin etkisinin sönümlendirilmesi sorunununa kadar. Çağımızda kalın bir armtube'u daha “ince”leriyle benzer ağılıkta tutmak için kullanılabilecek binbir çeşit uzay çağı maddesi var. Hatta çok uzağa gitmeden alüminyum, magnezyum veya titanyum bile kullanabilirsiniz.

Kalın armtube !!! kullanılan kolların en önemlilerinden bir tanesi SME

Sonuçta bizlerin yani yorumcu ve kullanıcıların düşündüğü ve hatta düşünemediği bir çok konuyu üreticiler düşünürler ve dediğim gibi stratejilerine göre tasarımlarına şekil verirler. Sonuçta armtube'un ne kadar kalın olup olmadığına bakmadan önce, başka şeylere bakmanızı tavsiye ederim. İğneyi takınca, ağırlık pivota ne kadar uzak, bunun optimali nedir, offset angle ve diğer herbiri işiniz gücünüz yokken elinizde mikrometreyle armtube kalınlığı ölçmekten daha mantıklı onlarca diğer etken. Tüm hepsinde yeterli ilerlemeyi sağlayınca, pre-amplifikasyon katı, nominal yük empedansları ile filanda uğraşabilirsiniz. Sonuçta mikrometreyle işimiz yok. Neyse, bu konuda da çevreye yeterince verip veriştirdik sanırım. Geçen sayı malum CES ile ilgili bir sayı yapılmıştı. Devrim ve Hakan bayağı uğraşmışlar gayet güzel bir sayı olmuş. Video'da gayet güzel ama seçilen müziğin türü biraz şaşırtıcıydı. Başı klasik gibi başlayınca şaşırdım, dedim bizim çocuklar


sağlam efor sarfetmişler. Sonrasında müziğin arkasında bateri, gitar filan başlayınca biraz gerildim. En son bağrış çağrış başlayınca, dedim ki kesin bu Hakan'ın işi. İlk olmamış dedim. Sonra baktım gayet güzel. Bağrış çağrış kısmı hariç tabii. Efendim bu müziğe “Doom” deniyormuş. Sanırım biz yaştakilerin uzak durması gereken bir müzik tarzı. Yanımda çalışan çocuklara bir liste yaptırdım, nelerden uzak durmamız gerekiyor öğrendim. İsteyen olursa listeyi mail atabilirim. Şaka bir yana CES sayısı gayet güzel olmuş. Ama o sayıda ben yazı yazmadığımdan bu sayıya istediğim kadar yazı yazma sözü aldım.

Bu aralar uzaktan seyrettiğim ve arada derginin mail adreslerine gelen sorulardan ilgimi çeken en önemli ürünlerden bir tanesi Denon DL-103 vakası. Vaka diyorum çünkü olay gerçekten bir vaka haline gelmiş. Bu Denon modası nereden, nasıl ve kimden çıktı tam olarak bilmesem de, tahmin ettiğim birisi var. Konunun ilk nerede açıldığını ve daha sonra nerelerde tartışıldığını buldum, yazılanları dikkatlice okudum. Sevgili okuyucular Denon DL-103 iğneler gerçekten kült iğnelerdir. Ama en iyi performansını her kolda verir diye bir kaide yok. Nedense bu iğneyi kullanan herkes ayılıp bayılıyor ve gitgide daha da kült hale geliyor. Tamam güzel iğne ama üniforma gibi her kolu bu iğne ile süslemeye gerek yok. Elinizde eski ve güzel bir SME 3009 varsa başka iğne kullanmayı düşünmeyin bile. Hatta 3012 ile de kullanın. Hoş tabii güzelim Ortofon SPU dururken Denon doğaldır ki, 2. seçenek olacaktır. Ama Denon her kolda mucizeler yaratmaz. Geçmiş sayılarda Compliance Unit'ten bahsetmiştik. Ufak birkaç hesap yaparsanız her kol ile bu iğnenin teorik olarak uyuşamayacağını görürsünüz. Teorik olarak uyuşmayan gerçek hayatta hiç uyuşamaz. Bu durumda bende memlekette

başka iğne mi yok diyerek ülkemizdeki çeşitli hifi satıcılarının sitelerine baktım. Yahu Türkiye iğne deryası olmuş pek sevindim. Sumiko, Ortofon, bu ayın haberlerinde yazan Grado, Bluenote, Linn, Rega, Roksan, Clear Audio gibi markaların iğneleri sitelerde boy gösteriyor. Özellikle de kendi kolunuzla uygun değerlerde olanlarını seçerek, çok güzel performans alabilirsiniz. Hem süper performans alıyorum diye kendinizi kandırmaz, hemde bazı seçeneklerde paranız cebinizde bile kalır. Sonuç olarak giriş seviyesi iğne piyasası Denon DL-103'ten ibaret değil. Bu kadar yazdım, sen bu iğneyi kullandın mı diye sorarsanız yedekte her zaman bir tane “R” modeli bulunur ama senelerden beri yedekten asıllığa bir türlü çıkamadı. Üşenmezsem gelecek sayıya bende bir Denon yorumu yazarım. Bu arada en azından okuyuculara faydamız olsun diyen birileri varsa, kullandığı giriş seviyesi iğne ile ilgili yorumlarını yazıp, derginin mail adresine göndersinler. Bu köşede bu yorumlara seve seve yer veririm. Mümkünse yazacağınız iğneler 100 dolar ile 300 dolar arasında olsun. 5.000 dolarlık Koetsu'dan memnunum diye mail atarsanız kimseye faydası olmaz. Ha tabi 5.000 dolarlık Koetsu'dan memnun olmayan varsa tabii ki bize yazabilirler. Eğer böyle okuyucularımız varsa en azından mail ortamında bile tanışma büyük mutluluk olacaktır benim için. Dediğim gibi bu hafta internet karşısında bayağı vakit geçirdim. Bir sitede Dual pikaplara rastladım. O kadar sevindim ki, çevremde bir sürü insan sırf Dual diyerek zor çalışan bir sürü hurdaya ciddi paralar veriyorlar. Dual pikap ülkemizde ciddi bir külltür buna kimsenin itirazı olmaz herhalde. Ama zorlukla çalışan eski püskü pikaplara inanılmaz fiyatlar yakıştırılıyor. Bakın düzgün Dual'e hak ettiği kadar para vermekte sakınca yok ama kötü durumdakilere bu kadar para veriliyorsa bu işte bir yanlışlık var demektir. Uzun lafın kısası Dual yeniden üretilmeye başlanmış. En azından hurda haldeki pikaplara para vermek yerine gıcır gıcır yenisini alıp kullanır markanın meraklıları. Yalnız fiyatlar biraz yüksek gibi geldi bana. Biraz daha ucuz bir ürün çıkartırlarsa muhtemelen Türkiye'de giriş seviyesi pikap pazarından ciddi bir pay alabilirler. Bu arada Dual'leri gördüğüm site Mikrop Gramofon'du. Merak edenler siteyi ziyaret edebilirler. Nedense 2. sayıdan itibaren özellikle şahsımın yazılarına yönelik çeşitli eleştiri


mailleri alıyoruz. Tabii ki, benim her yazdığım kuraldır tek doğrudur gibi bir duruşum yok. Zamanında beni forumdan tanıyanlar belli konularda yerleşmiş fikirleri olan bir insan olduğumu biliyorlardır ama bu demek değil ki, yanlış yazdığım bir konuda geri adım atmam. Nedense ülkemizde kraldan kralcı olan bir kullanıcı kitlesi var. Bir marka ile ilgili olumsuz bir şey yazsam hemen birkaç mail geliyor. Bakınız, kullandığınız üründen memnunsanız, değil benim, en önemli dergilerin editörlerinin yazıları bile sizi ilgilendirmemeli. Siz bir ürün aldıysanız ve mutluysanız, neden başkasının olumsuz düşünceleri sizi bu kadar ilgilendiriyor. Geçen sayılarımızın birinde kendi bölümümde bir marka ile ilgili bir şeyler yazmışımda, yanlış düşünüyorsunuz diye mail gelince, kafama gökten taş düşecek ve bir anda o markanın fanı olacağım diye düşünen birileri varsa mail atarak vakit geçirmeye devam edebilir. Benim açımdan sorun olmaz. Ama lütfen fikirlerinizi sebepleri ile ayrıntılı yazınız ki, bölümümde yer verebileyim. Böylelikle tüm okuyucularımızda faydalanır diyerek bu konuyu da sonlandıralım. Tabii hariçten gazelde atılmamalı ve lütfen gelen mailleri abidik gubidik isimlerle yazmayalım. Geçenlerde bir mağazadan alışveriş ederken gözüme plaklar çarptı. Aslında çeşitli yurtdışı sitelerinden aldığım plaklara denk gelince sevindim. Fiyatlara baktığımda ülkemizde uygulanan KDV, OTV, bandrol gibi ardı arkası kesilmeyen vergilere rağmen gayet mantık ölçüsündeydiler. Birkaç plak aldım ve plakların üzerindeki logodan firma ismini öğrenerek web sitelerini ziyaret ettim. Web sitesinde fazla bir şey yok ama muhtemelen yapım faaliyetleri devam ediyor. Firmanın ismi AK Müzik Yapım. Kendilerini buradan tebrik ederim. Ülkemiz koşullarında bu olaya soyundukları için. Umarım güncelliği de yakalarlar ve yurtdışından bir dolu sipariş verip uykusuz geceler geçirmemizin önüne geçerler. Görüyorsunuz değerli okuyucular biz plakseverleri mutlu edecek bir haber mutlaka bu köşede oluyor. Birkaç satırda analog haricinde cihazlardan bahsedelim. Hemen her sayı serbest kürsü bölümünde ve benim köşemde dijital müzik çalıcılarla entegre edilmiş hi-end cihazlara verip veriştiriyoruz. Dijital müzik çalıcı derken ipod tarzı cihazlardan bahsediyorum. Ipod benzeri cihazlara kesinlikle karşı falan değilim. Sadece büyük firmaların satışlarını arttırmak üzere ah keşke bunu görmeseydim dedirtecek ürünlerine ben şahsım adına pek

hoş bakmıyorum. Aslına bakarsanız daralan satışlar yüzünden kendi açılarından bu tarz ürünleri tasarlamak elzem olabilir ama herkesin her tasarladığına alkış tutacak değilim. Bu ayın ürünü hiç beklemediğim bir firmadan.

www.uhfmag.com sitesine ait Montreal hifi fuarından bir enstantane fotografı

Yukarıda gördüğünüz cihaz Jadis firmasının güzelim Orchestra amplifikatörünün DIP versiyonu. DIP ampliler sahip olduğunuz ipod'un rengine göre üretilebiliyormuş. Ben yukarıdaki resmi görünce inanamamıştım bunun fabrika çıkışı bir ürün olabileceğine. Ama ne yazık ki resimdeki fabrika çıkışı bir Jadis. Yukarıdakinin haricinde beyaz ve siyah renklerde üretim yapılıyormuş. Ben bunun üzerine bir yorum yapamıyorum. Jadis bile bu tarz ürünleri üretiyorsa hifi piyasasında bizim bilmediğimiz bir şeyler mi oluyor acaba? Ben Jadis'i şık ve güzel monoblok amplileri ile hatırlayacağım. Yukarıdaki küçük bir şoktu umarım kendileri de bu şoku atlatır. Neyse en azından analog üreticilerinin çoğu daha böyle saçmalamaya başlamadılar. Ben kendi konumda yazarsam sanırım daha mutlu olacağım. Neyse çok büyükte konuşmamak lazım. Seneler sonra Nottingham Analog çıkıp, sizin Anna Log pikabın ipod çalan versiyonunu ürettik ufak bir farkla elinizdeki ile değiştirebiliriz diyen bir mail görsem sanırım şaşırmam. Piyasa koşullarının koca firmaları ne hallere düşürebildiğini sanırım hepimiz biliyoruz. Anlayabildiğim kadarı ile main-stream firmalar yavaş yavaş bir çıkmaza sürükleniyorlar. Bunda başta Amerika'da ve tüm dünyada yavaş yavaş su yüzeyine çıkan ekonomik kriz ve marka enflasyonu sebep oluyor olabilir. Bunu da gelecek sayılarda inceleyelim... Yaşar


Makale Single Ended Triode Tarihçesine Kişisel Bir Bakış Bilmiyorum hatırlıyor musunuz yada denk geldiniz mi, zamanında Hakan Cezayirli'nin açmış olduğu hifi forumunda SET'ler konusunda bir forum topiği vakası yaşanmıştı. Aslında sessiz, sakin ve kendi halinde ama düzeyli şekilde devam eden forum Ankara Adisa firmasının sahibi Sayın Vefa Küçük Bey'in ülkemizde yeni piyasaya sürülmüş bir SET ampli için açtığı konunun vesilesiyle son zamanlarda Türkçe olarak okuduğum en keyifli yazışmalara sahne olmuştu. Naçizhane bendeniz, değerli dostum ve Stereo Mecmuası yazarı olan Yaşar Bey, İzmir'den daha tanışma fırsatım olmadığına üzgün olduğum ama hem yazılarından hemde kendisini tanıyanlardan edindiğim intiba olarak iflah olmaz bir müziksever ve SET kullanıcısı olduğu belli Sayın Bruno Bey, lambalar konusunda ülkemizin önde gelen isimlerinden ve bir SET sevdalısı aynı zamanda o dönemden hatırladığım kadarı ile full range hoparlörler konusunda ardı arkası kesilmeyen başarılı çalışmaların sahibi Sayın Vefa Bey, yazışmaların son döneminde aramıza katılan gerek teknik gerekse de konunun tarihçesine oldukça hakim olduğunu gözlemlediğim Sayın Hakan Bey ve genç yaşına rağmen ülkemiz hifi sahnesinde karşılıksız çok şey vermiş ve yaşına göre özelikle analog konusunda oldukça bilgili ve geçen her gün işin teknik yönü konusunda da gelişimini dehşetle izlediğimiz ve ileride çok şeyler beklediğimiz ama çok inatçı ve bir o kadar dik kafalı olan sevgili genç dostumuz Hakan Cezayirli ve forumun diğer sakinleri özellikle SET konusunda her satırı bilgi dolu "outsider" bir topiğe imza atmıştık. Forumun nedenini asla tam olarak anlayamadığımız kapanışının ardından inatçı genç dostumuz bu dergiyi ortaya çıkartıverdi. Derginin bu bölümünde bende SET'ler hakkında kendi fikirlerimi ve yaşadıklarımı sizlerle paylaşıyorum. Yazıma başlamadan önce genç dostumuz için inatçı tanımlamasını yaptım. Bizleri pek dinlemiyor, belki okuyucularını dinler diyerek bu satırları yazma ihtiyacı duyuyorum. Bizler hayata ondan önce başlamış ve belli maddi imkanları kazanmış insanlar olarak gerek forumuna gerekse de şu an okumakta olduğunuz dergiye karşılıksız sponsor olmayı

çok arzu ettik. Bunun birincil sebebi, bütün güzel internet oyuncaklarının her şeyden önce sağlam bir yazılım kodu ve sağlam bir temel üzerinde kurulmasının bu oyuncakların bekası açısından en önemli yatırımlar olduğunu bilmemizdi. İlk güzel oyuncağımız "forum" ardı arkası kesilmez teknik sorunların ve düzgün bir temele oturmaması sonucu ortadan kayboldu. Yukarıda bahsettiğim güzel topiklerin tadı ne yazık ki benim ve diğer katılımcıların damaklarında kaldı. Şimdi benzer sorunlar bu derginin web sitesinde de zaman zaman ortaya çıkıyor. O forumun ortadan kalkmasının ardından yaklaşık yüz civarında katılımcı üzüldü ama bu derginin ortadan kalkması bir kaç bin kişiyi hatta daha fazlasını üzecektir. Bu kadar başarılı bir çizgi tutturulmuşken yeni oyuncağımızdan olmamamız için gereken yatırımın acilen yapılması bence elzemdir. Bunun için sponsorluk ve reklamda dahil olmak üzere çeşitli imkanlar acilen değerlendirilmelidir. Neyse dergi baş editörümüzü okuyuculara güzelce şikayet ettikten sonra isterseniz asıl konumuza geri dönelim. Eminim ki, bir çok okuyucumuz "ne idüğü belli olmayan" çeşitli yazarların yazdıkları yazılara oldukça büyük ön yargılarla bakıyorlardır. Kulağımıza gelen kimi yorumlardan bunu anlıyorum. Bakınız bir yazar (yazan kişi anlamında) ne konuda olursa kendi fikirlerini okuyanlara aktarır, çoğu zaman subjektiflik yazıların vazgeçilmezi dolayısıyla aranılanı olmalıdır. Biliniz ki, teknik konular haricinde yazılan tarafsız yazılar genelde ben tepki çekmeyeyim dürtüsüyle kaleme almıştır. Gelen kimi mesajların tam aksi yönüne en azından benim köşemde çok daha kendi fikirlerimi ön plana çıkarttığım dolayısıyla çok daha subjektif yazılar okuyacaksınız. Yeni kaleme alacağım yazı dizisinin konusu geçmiş aylarda yukarıda zikrettiğim sevgili katılımcılarla hifi forumunda ele aldığımız SET tarihçesinin genişletilmiş ve kendi yorumlarımla renklendirmeyi umduğum bir yazı dizisi olacak. Umarım keyifle okursunuz.


Bölüm I Single Ended Triode’ların Ortaya Çıkışı Single Ended Triode'lar benimde içerisinde bulunduğum bir kitle tarafından müzik dinlemenin vazgeçilmez araçlarıdır. Stereo Mecmuasının ilk sayısında Lee De Forest tarafından icat edilmiş Audion lambasından bahsetmiş ve sonraki sayılarda SET ampli bileşenlerinden bir kısmına ufak birer teknik bakış atmıştık. De Forest Audion’u ses yükseltmek yani amplifikasyon amacıyla ortaya çıkartmıştı ama bu yaratıcı mucit Audion’un ardından çalışmalarına devam etti.

pazarlıyordu. Dönem dönem roller değişip ürünü pazarlayan ve geliştiren değişse de, bütün Amerikan iletişim sektörü gelirleri bu üç aslında tek firmanın kasasına doluyordu. Bu durum ekonomideki monopolleşme kavramının güzel örneklerinden bir tanesi olsa da, teorilere tezat şekilde teknolojinin gelişimine de büyük bir ivme kazandırdıkları kesindi. 1913 yılında De Forest’in daha stabil çalışan ve daha fazla yükseltme yapabilen lambası ile AT&T Technologies mühendisleri ilk iletişim sistemi amplifikatörlerini geliştirmeye başladılar. Bu gelişim laboratuarlarda üretilen ve denenen ilk arkaik örneklerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bugün geniş kapsamlı bir bilgi olmasa bile o dönemde tasarlanan ilk cihazların, lambaların optimal performans ile çalışamamasından kaynaklanan problemlerden dolayı tam anlamıyla başarılı olamadığını biliyoruz. Yalnız en önemli olan, dönemin mühendislerinin lambaların onların cihazlarda yaşadıkları tasarım sorunlarını çözecek olan teknoloji olduğuna inanmalarıdır. Bu denemelerin hemen ardından Western Electric hızlı bir şekilde lamba geliştirme seferberliği ilan eder.

Lee De Forest, Audion'un mucidi

Audion, ilgili sayımızda anlattığım gibi çok karmaşık bir yapıya sahip değildi, basitçe plate, grid ve katod ilişkisine dayanan bir lambaydı. (Daha fazla bilgi için Stereo Mecmuasının ilk sayısına bakınız) De Forest, üç yıl içerisinde daha gelişmiş temel üç elemanlı lambalarının denemelerine başladı. Bu dönemde iletişim ve özellikle telefon hizmetlerinde kullanılmak üzere çeşitli firmalar tarafından ses yükseltici araçlara şiddetle ihtiyaç duyulması De Forest’in keşfinin ticari ürünlerde kullanılabilme olasılığını güçlendiriyordu. Bu dönem Amerikasında iletişim sektörü şimdinin Türkiyesinde olduğu gibi monopol oluşturmuş şirketlerin elindeydi. Bell Laboratories bu şirketlerin en büyüğü idi. Aslında satın alma ve finansman işlemlerinin hepsini kapsayan ana şirket konumundaydı. Western Electric ise daha çok teknoloji geliştiren, yeniliklere imza atan bir nevi teknoloji üreticisi konumuyla geliştirdiği ürünleri AT&T Technologies kanalıyla

Western Electric Fabrikası 1920'ler

Aslında 1700’lerin ortasında ortaya çıkan lamba mantığının arkasında ilk kez bu kadar büyük ve parasal anlamda dev sayılabilecek firmalar bulmaktadır. Western Electric neredeyse 2 yıl gibi rekor sayılabilecek bir zamanda ilk stabil lambayı ortaya çıkartır. Bu lamba stabil olarak neredeyse 5000 saate yakın optimal performansını koruyordu. Bu ilk lamba uzun soluklu WE101 serisinin ilk yapı taşıydı. Tabi bu dönemde daha farklı


1900'lerin başı GE Binası

komutanların vazgeçilmez yardımcısı olmuştu. Amerika’nın savaşa girmesiyle (ki, savaşa girmeden önce bile ittifak devletlerine hem teçhizat hemde insan gücü desteği veriyordu) yeni savaş tarzını öğrenen Amerikalılar iletişimin önemini anlamışlardı. Onların en önemli avantajları ise, kendi ülkelerinde bir çok ticari ürünün zaten hazırda olması, teknolojik olarak kullanılabilir ve büyük ölçüde güvenilir olması ve bu durumun savaş içerisinde ispatlanması yukarıda bahsettiğim şirketler için geleceğin bu teknolojide olduğunu kendilerine bir kez daha ispat etmişti.

sektörlerde neredeyse monopol durumda olan Edison General Electric Company’de lambalardaki geleceği farketmiş ve ar-ge departmanlarına bu konuda startı vermişti. Tüm bu gelişmeler ilk dünya savaşı öncesinde lambaların ve onları kullanan iletişim cihazlarının optimal çalışabilir hale gelmesini sağlamıştı. Savaşın başlaması, çalışmaların daha hızla devam etmesini sağladı. Ortaya çıkan yeni askeri savaş teknikleri iletişimi, savaş meydanlarının vazgeçilmezi haline getirmişti. 12AX7, 12AU7, 12BH7, 2 6BG6G ve 5U4G rektifier ile donatılmış Westrex SET amplifikatör

İlk dünya savaşı sonrasında dünya hiç görmediği kadar fazla yenilikle tanışıyordu. Savaşı kazanan ülkelerin ekonomisinde büyük bir ivme ortaya çıkartmış ve bu durum sosyal hayatta da kendini göstermişti. Savaşın ertesinde, savaş öncesinde ortaya çıkan ilk single ended amplilerin gelişmiş versiyonları, ilk push-pull mantığı ile çalışan amplifikatörler, ilk moving-coil hoparlörler ve hatta hobiistler için kendi ekipmanlarını nasıl yapabileceklerini öğreten yayınlar ortaya çıkmıştı. İletişim sektörü, radyo yayınları, eğlence endüstrisi ve hatta askeri donanım sektörü hepsi birarada inanılmaz bir gelişimin yolunu açmışlardı. Bu dönemde yine ortada tüm bu gelişimi yönlendiren bir firma vardı, Bell Laboratories.

1. Dünya Savaşı askeri haberleşme sistemi Marconi 1914-1918

Artık topçu bataryaları gözle görülen hedeflerden çok daha uzaklara ulaşabiliyordu. Tüm stratejiler değişmiş ve askeri iletişim savaş meydanında

Western Electric bu defa bu yeni pazara yönelik, lambalar, ampliler ve hoparlörler üretiyordu. Western Electric kendi bünyesinde Westrex isimli bir firma kurdu ki, bu firma ev ve sinemalara önelik ticari ürünleri üretip pazarlamaktaydı. 1920’lerin sonunda ve 1930’ların başına gelindiğinde evlerde single ended veya push pull ampliler ile donatılmış müzik konsolları, horn hoparlörler ile dolmuştu. Moving-coil


fırsat olacaktır. Kronolojik isimleri sıralamak isterim.

sırayla

önemli

Western Electric üretimi 2 WE 205 D tüpleri ile oluşturulmuş amplifikatör ve horn hoparlör sistemi (1925)

hoparlörler ise halka inmek için biraz bekleyeceklerdi. Şimdi sıra daha fazla güç elde etmeye gelmişti. Donatılması gereken dev salonlar ve ekonomik gelişmeyle beraber büyüyen evler ve tüketim çılgınlığıyla gözü dönmüş kitleler şiddetle yenilikler istiyordu. Amerika bu noktada ilk dünya savaşının neredeyse tek galibi idi. Ana yurdunun Avrupa’dan uzak olması onu tüm kıtayı etkilemiş yıkımdan uzak tutmuştu.

Chester W. Rice ve Edward W. Kellogg tasarımı moving coil hoparlör (1924)

Diğer Avrupalı devletlerin aksine topyekün her cephede savaşmamış ama açık denizlerdeki hem askeri hemde ticari üstünlüğü ve en önemlisi büyük ticari imtiyazları elde etmişti. Avrupalılar yıkılan yokolan kentlerini tekrar yapmaya çalışırken Amerikalılar inanılmaz bir gelişim içerisine girmişlerdi. Gelecek sayımızda 1930’lardan itibaren oluşan olayları incelemeye çalışacağım. Bu dönemdeki bazı önemli cihaz ve tasarımcılarının ismini zikretmek muhtemelen daha araştırmacı okuyucular için önemli bir

Bell fabrikasından bir enstantane muhtemelen 1940'lar

1876 Bell Laboratories ilk hoparlörü tasarladı 1878 Ernst Siemens ilk hoparlörü geliştirerek patentledi 1898 Sıkıştırılmış havanın Horace Short tarafından amplifikasyon amacı ile kullanılması

Oliver Lodge ve tasarladığı Moving Coil hoparlör

1898 Oliver Lodge Moving Coil hoparlör tasarımı 1906 Lee De Forest – Audion lambasının ortaya çıkışı 1912 Lee De Forest ve AT&T tarafından yapılan ilk single ended amplifikatör 1912 Dr. E. H. Colpitts ilk Push-pull tasarım teorileri 1915 Western Electric arkaik WE101 serisinin yapıtaşlarının üretimi. 1920 H. J. Van der Bijl lamba teorileri ile ilgili ilk yayın


Bu yazımızda Single Ended’ların ve dolayısıyla lambaların 1900’lerin başından 1920’lerin sonuna kadar tarihçesini inceleme fırsatı bulduk. Gelecek sayılarımızdaki yazı planım ise şu şekilde;

Westrex akustik sistemleri ile donatılmış bir sahne muhtemelen 1930'lar

İlkel bir jukebox. Rock-Ola üretimi. 1930'lar

1920 Westrex firmasının ortaya çıkışı 1922 H. S. Black distorsiyonun teorilerini ortaya koyuyor

Bölüm 2. 1930’lar, 2. Dünya Savaşı ve sonrası Bölüm 3. Japon Single Ended hareketi (1945’ten günümüze kadar) Bölüm 4. Fransız Single Ended Rönesansı ve Avrupa’ya etkileri Bölüm 5. Modern Amerikan Single Ended Hareketi Bölüm 6. Single Ended, önemli ülkeler ve tasarımcılar

Bell haberleşme sistemlerinde kullanılan arkaik ampli ve hoparlörler 1920'lerin sonu

AT&T üretimi Thuras hoparlör sistemi muhtemelen 1930'lar

1924 Chester W. Rice ve Edward W. Kellogg modern moving-coil hoparlör prensiplerini ortaya koyuyor 1925 Edward W. Kellogg push-pull tasarımda yeni ve kabul gören teorileri yayınlıyor 1927 Harold Stephen Black negatif feedback’i keşfediyor

Yalnız, bir konuda sizlerden yani okuyucularımdan isteğim var. Eğer bu yazılardan faydalanıyor, hoşunuza gidiyor ve yararlanıyorsanız yada sevmediğiniz şeyler varsa bunları ya bize mail atınız yada bize destek olan forumlarda yazınız. Bizlerde yönümüzü gelecek eleştirilere göre çizelim. Sizce bu da bizim en doğal hakkımız değil mi? Devrim Kaynakça: Wikipedia, J.C.Verdier Radio Museum, San Diego Üniversitesi Kayıt Bölümü Makale Arşivi, Harvey Rosenberg web sitesi, Western Electric web sitesi, Bell Laboratories web sitesi Resimler: Wikipedia, J.C.Verdier Radio Museum, San Diego Üniversitesi Kayıt Bölümü Makale Arşivi, Marconi History web sitesi, kişisel arşiv


Makale 25. yılında Creek Tarihçesi Bu sene 25. yılını kutlayan İngiliz Creek firmasının tarihçesini sizlere Sayın Asım Uysal'ın çevirisi ile sunuyoruz. Tarihçesi içerisinde hayata yükselteçle başlamış ve daha çok yükselteç modeli var... Sanırım doğru yer burası. Michael Creek'in ve onun Creek Audio firmasının tarihçesi. Firmanın web sayfalarındaki ilgili bölümün çevirisi. Umarım sıkıcı olmaz... Creek ürünleri Mike Creek ve bir elektronik mühendisleri grubu tarafından tasarlanıyor. Tasarımlarda, Creek markası ile özdeşleşen yenlikçi ve akılcı çözümlere ulaşmak adına, en son bilgisayar destekli tasarım uygulamaları ve hassas test sistemleri kullanılıyor.

Hikayenin başlangıcı ilk ampli

İlk Creek yükselteci, 99 ingiliz sterlinine satılan CAS4040, 1982 yılında ingiliz piyasasına sunuldu. Bu ürün biraz karışık bir tepki aldı piyasadan. Ses kalitesine yapılan övgüler, toy bir İngiliz HiFi şirketinin kurumsallaşmış markaların önüne geçip fiyatlarını düşürerek başarılı olabileceğine olan inançsızlık yüzünden, biraz gölgelenmişti. Oysa, o yıllarda gözden kaçan nokta, aslında Michael Creek’in ses sistemleri konusunda sahip olduğu piyasa deneyimi idi. Michael’ın babasının Wyndsor Recording Co. Ltd isimli ses şirketinde çalışmaya başladığı yıl 1970’ti. Önce stok denetim elemanı, sonra satınalmacı, fabrika müdürü ve sonrasında üretim mühendisi... Wyndsor, ekonomik makaralı teypler, plak okuyucular, kaset kaydedici/okuyucular ve FM/AM radyolar üretiyordu. Wyndsor için çalışmak Mike’ın, bir elektronik şirketini işletme konusunda tabandan yukarıya doğru çok geniş bir deneyim edinmesini sağlamıştı. 1976’da, Wyndsor’u bıraktı ve kendi M.R.Creek Ltd şirketini kurdu. Temel hedefi

ses uranına danışmanlık yapmaktı. Daha çok ürün geliştirme işine yoğunlaşırken, ses cihazları üreten şirketlere ürün alımı ve satımı işleri ile de uğraştı.

Creek'in 25. yılına özel. Wyndsor pikap

1981’de Mike, kendi tasarımlarını üretmeye koyuldu. İlk ürününü, Wyndsor’un yüksek kalite – ucuz fiyat ilkesi doğrultusunda tasarladı. Ancak bir ürünü tasarlamak, markasını oluşturmaktan daha kolaydı. Sonunda Creek Audio Systems isminin başarılı olacağına karar verildi. 30 Watt CAS4040 tümleşik yükselteç firmanın, o dönemlerde moda olan ahşapla çevrili bir metal kasaya sahip olan ilk ürünü idi. Bir yıl sonra bu ürüne uyumlu CAS3040 radyo katıldı kısa sürede alanında adeta bir standart oluşturdu. Bu ilk başarılar, Mike’ın evindeki daha önce kullanılmayan bir odadan ve garajındaki bu işe ayrılmış bir alandan çıkıyordu... 1983 yılında haftalık gereksinim 100 adedi aşınca daha geniş ve profesyonel alanlara taşınmak şart oldu. Yeni fabrika alanı ve alt yüklenicilerin kullanımı, şirketin büyümesini hızlandırdı. 1985’te Creek Audio ayda 1200 adet CAS4040 yükselteç ve 350 adet CAS3040 radyo satış rakamlarına ulaştı. Bu yıl Creek, daha pahalı 4140 tümleşik yükselteci piyasaya sundu. Bu üründe ton kontrol yoktu ve çıkış gücü biraz daha yüksek bir tasarımdı. Pazar gitgide daha fazla rekabete açılıyordu. Bu vahşi rekabetin içinde Creek dışında altı İngiliz firması daha vardı. Bununla birlikte, Creek pazarda liderliğini koruyordu. Basının tanıtımı sayesinde dış talepler de oldukça artmış, 4040, 4140 ve daha sonra adı 3130 ve T40 olan 3040 yirmi farklı ülkede


satılır olmuştu 1988’de (bir önceki yıl TGI PLC grubu tarafından, Tannoy ve Goodmans ile birlikte satınalınan) Mordaunt Short , Creek Audio Systems’e, hoparlör yelpazesine elektronik ürünleri de katmak adına bir teklifte bulundu. Teklif kabul edildi. Mike Creek baş mühendisliği üstlenecekti. Mordaunt Short ile birlikteyken, Mike 5050 ve 6060 tümleşik yükselteçlerin piyasaya sürülmesinde yardımcı oldu.. Aynı anda, 4040 ‘ın devre tasarımlarında köklü değişiklikler içeren ikinci ve üçüncü sürümlerini de tasarladı. Firma, ilk Creek hoparlörü CLS-20’yi, ilk CD okuyucu olan CD60’ı ve takımı olan DAC60’ı da piyasaya sürdü.. Mordaunt Short ile yaptığı üç yıllık sözleşmesi bitince, Mike yeni bir firma kurmak amacı ile ayrıldı.

1991’de Mike EMF Audio şirketini kurdu ve kuzey Londra’daki aile fabrikasında küçük çaplı üretime başladı. EMF, 50W’lık bir tümleşik yükselteç ile bir Delta Sigma DAC üretip Sequel ve Crystal adı altında pazarladı. Bunlar Creek’in sattıklarından daha pahalı ürünlerdi ve Avrupa ile HiFi düşkünü uzakdoğuda yeni pazarlar kurulmuştu. 1993’te TGI Creek Audio’yu satmaya karar verince, Mike Creek, İsviçre, Amerika ve Almanya’daki ortakları ile birlikte Creek Audio isim kullanım hakkını satınaldı. Yeni şirket - Creek Audio Ltd – kuruldu ve yeni ürünler tasarlandı. Creek Audio’nun satış ve Ar-Ge bölümleri, kuzey Londra’daki özgün ofisine geri taşındı. Fakat, Creek ürünlerini yıllardır üreterek ustalaşmış kişiler çoğunlukla Hampshire’da oturdukları için, Creek Audio Ltd, önce TGI’dan ayrılan eski Creek çalışanları ile anlaştı. Ürünler Havant yakınlarındaki küçük bir üretim tesisinde üretiliyordu. 1993 yılında piyasaya sunulan ilk ürünler 40 W’lık tümleşik yükselteç 4240, 50 W’lık güç yükselteci A42 ve P42 önyükselteçti. CD42 CD okuyucunun tasarımı uzadı ve ancak 1995 yılında piyasaya çıktı. Aynı yıl, Creek’in Amerika dağıtıcısı - Music Hall – küçük kasada üretilecek bir pikap yükselteci siparişi verdi. Music Hall’un başkanı Roy Hall ona OBH-8 adını verdi ve böylece OBH dizisi hayata geçti: pikap önyükselteçleri, kulaklık yükselteçleri,

uzaktan kumandalı önyükselteçler ve bir 24 bit DAC..

1997 başlarında, Creek Audio başarılı 43 serisi ve daha üst sınıf 52 serisi ürünlerini piyasaya sundu. Bu yıl Mike Creek, Amerikalı ve İsviçreli ortakları ile birlikte, alman ortaklarından ayrıldılar. Halen Mike, Creek Audio Ltd. şirketinin %50’sine sahiptir. 1998 Creek Audio için değişik bir yıldı. 4330 tümleşik yükselteç, ünlü amerikan dergisi Stereophile tarafından ‘Budget Component of the Year’ seçildi. T43 AM/FM radyoya 1998 yılı Ağustos ayında, What Hi-Fi tarafından ‘Best Buy’ ödülü verildi. Fransa’da, CD43 CD okuyucu, 24 Bit DAC birimi ile, yılın CD okuyucusu olarak ‘Diapason D’Or’ ödülüne layık görüldü.. P43 önyükselteç, A52SE yükselteç ve OBH-12 önyükselteç ile ilgili olarak, Hi-Fi Choice ve What Hi-Fi ‘da beş yıldızlı yorumlar yayınlandı. Creek ilgisi gitgide büyüyor ve ürünlere talep artıyordu. Bu durum, kaliteyi koruyarak üretim miktarlarını artırma gerekliliğini ortaya koyuyordu. Mevcut üretim tesisleri bunun için yetersiz kalıyordu ve bu yüzden üretimin Kent’teki bir alt yükleniciye taşınması kararı alındı. Bu alt yüklenici, Creek’e zaten kart üretimi yapmaktaydı ve bu konuda 15 yıllık bir deneyime sahipti. Bu üretici son zamanlarda üretim hacimini yükseltebilmek için daha geniş bir üretim tesisine taşınmıştı. 1999’da Creek Audio ürünlerini 30 dış ülkeye satıyor ve ülke içindeki pazar payını da artırmak için çalışıyordu. 1999’da Michael Creek kalitesi ile çok iyi tanınan üreticisi Epos’u satınaldı. Epos Limited adı göstermektedir.

bağımsız olarak, efsanevi hoparlör Bu firma bugün altında faaliyet

2000’de, özellikle Almanya’da çeşitli ödüller alan 5250 ve 5250SE tümleşik yükselteçler, üretimden kaldırıldı. 5350 ve 5350SE tümleşik yükselteçler piyasaya sunuldu ve hemen çok yüksek bir beğeni topladı.


Aynı yıl, CD43 CD okuyucu üretimden kaldırıldı ve What Hi- Fi ile Hi-Fi Choice tarafından beş yıldız verilen CD43 Mk2 onun yerini aldı. 4330R ve 4330SE tümleşik yükselteçler, MK2 sürümlerine yükseltildiler ve kısa devre koruma işlevleri kazandılar A43 yükselteç de MK2 modeline yükseltildi. 2001 yılı yeni CD53 CD okuyucunun piyasaya sürülme yılı idi. Bu ürüne, What Hi-Fi, Gramophone ve Hi-Fi Choice beş yıldızlı yorumlar yayınladı. Aynı sırada CD43 MK2 yılın CD okuyucusu olarak Diapason D’Or ödülünü aldı. 2001 yılında A52 ve A52SE yükselteçler ile OBH.14 DAC üretimden kaldırıldı.

(OBH22) içeriyordu. 2005 yılında Creek’in Classic serisinden ilk ürün piyasaya sunuldu: Classic 5350SE Tümleşik Yükselteç.

Daha sonra ise, Creek’in 23 yıllık tarihi içerisindeki en ileri düzeydeki gelişimi bunu izledi - Destiny Tümleşik Yükselteç ve CD Okuyucu. 2006’da Classic CD okuyucu ile EVO dizisi tümleşik yükselteç ve CD okuyucu piyasaya sunuldu. Yıllar boyunca Mike Creek hiç bir zaman sahip olduğu ürün tasarımı ilkelerinden sapmadı. Bu ilkeleri şöyle sıralamak mümkün

2002 yılı, Las Vegas’taki CES ile çok iyi başladı ve 5350SE tümleşik yükselteç, Stereophile tarafından 2000/2001 Yılın Ürünü seçildi. Bu yıl, 43 serisinin yerini alacak ürünlerin planlamasının başladığı yıldı.. 2003’te 50 serisi, yepyeni bir Creek tasarımı olarak piyasaya sunuldu. Geleneksel siyah ve yeşil renkler, yerini 10 mm kalınlığındaki fırçalanmış, gümüş görünümlü alüminyum ön panellere bırakıyordu. Yeni parlak görüntüsü 50 serisine olan ilgiyi artırmakla beraber bu ürünlerin 53 serisine de uyumlu olarak kullanılabileceğini hissettiriyordu. Bu dönemde, Creek’in geleneksel siyah–yeşil tarzına alışmış müşterilerinin istekleri doğrultusunda, tüm ürünler istek üzerine bu şekilde de üretilip teslim edilebiliyordu. 50 serisi, biri uzaktan kumandalı sürüm olan iki tümleşik yükselteç (A50i ve A50iR), bir radyo (T50) ve bir CD okuyucu (CD50) ile, üstün erimleri sayesinde ödüller de alarak, tüm dünyada büyük beğeni topladı. Bu dönemde OBH serisi de benzer tarzda, yeni gümüş görünümlü ön panelleri ile yeniden tasarlandı. Böylece bu genel kabul görmüş ürün dizisinin de erimlerini daha üst sınıfa taşıma anlamında bir fırsat yaratılmış oldu. 2004 yılının başlarında, bu seri artık, bir pikap önyükselteci (OBH15), bir kulaklık yükselteci (OBH21) ve bir pasif önyükselteç

• Ürün, derli toplu ve sade olmalıdır. • Ürün, teknik incelik ve hassasiyetleri içermelidir. • Ürün, çağdaş elektronik teknik ve elemanları ile tasarlanmalıdır. • Ürünler, yalnızca müziğe aşık olan insanların kullanımı için tasarlanmalıdır. • Ürünlerin işletimleri basit ve sade olmalıdır. • Toplam sistem yaklaşımına odaklanmalıdır. Satış ve pazarlamada da değişmeyen ilkeler var : • Gelmiş geçmiş tüm ürünler için, uzman kişilerce, yeterince bilgi alışverişi ve zaman ayırıp ilgilenerek müşterilere yardımcı olunacaktır. • Eski ürünler için yeterince alt parça bulunabilecektir. • Ürün temsilcileri, özellikle bu işin meraklılarından oluşacaktır. Asım Uysal Daha fazla bilgi için: Creek Web Sitesi:http://www.creekaudio.com Epos Web Sitesi: www.epos-acoustics.com Türkiye dağıtımcısı:www.sigmases.com


Makale Woman Acceptance Factor Herkese merhaba Ne yazacağımı bilmeden bir yandan da Frida filminin soundtrack'ini dinleyerek bu yazıma başlıyorum. Sanırım geçen sayıydı bir şey yazamadım. Malumunuz evimiz ile uğraşıyorduk. Artık evimizde doya doya müzik dinlemeye başladık. Yeni yeni müzikler. Önümüzde Mojo ve hatırlayamadığım kimi müzik dergileri, Jazz ve Rock tarihine dair kitaplar bir yandan dinlerken bir yanda da öğreniyoruz. Benim hiç duymadığım, kiminin sadece ismini duyduğum ama dinleyemediğim ya da çocukluğumuzdan beri kulağımızda kalan nağmeler. En son bir Müzeyyen Senar albümü dinledik ki... Türk Sanat Müziği daha çok benim sevdiğim bir müzik türüdür. Aslında bizim sistemde dinleyince de pek bir güzel oldu. Hakan ne düşündü bilemiyorum ama. Sanki Müzeyyen Senar bizim salonda söylüyordu. Yanıyor mu yeşil köşkün lambaları. Rakı içmeden edemezdik tabii ki. Bu müzik acayip birşey!!! İnsanı sakinleştiriyor, ağlatıyor, içini sızlatıyor, hasret çektiriyor. Ve biz müzik dinlemeden edemiyoruz. Şimdi genel olarak bir müzik tarzına takılıp kalır insanlar. Bana ne dinlediğimi sorduklarında her şeyi dinliyorum deyince ilk önce gülümsüyor bir takım insanlar. Sonra bu hafta sonu şunu şunu dinledim deyince o gülümseme ortadan kayboluyor. Hatta okuduklarımdan karşımdaki sırf bana böyle davrandı diye bilgiçlik bile yapıyorum. Anladığım kadarıyla 2 tip odyofil var. Birisi sizin benim gibi müzik dinliyor ama dinlediği müziği kaliteli dinlemek için para harcıyor, diğer tipi ise sistemine para yatırıp hep aynı şeyleri dinliyor ve bunların insana üstten bakan tarafları var. Neyse canım fazla tepki çekmeyelim değil mi? CD, kaset ya da plak koyup dinlemek güzel de bir de daha iyi ses duyabilmek için yaptıklarımız ve denediklerimiz var. Gerçi ben en çok dinleme kısmını seviyorum. Mesela bizim salonda hoparlörlerin üzerinde iki tane tahta parçası diyeceğim ama çok ayıp olacak. Bunları denemekte keyifli, o iki tahta parçasının sesi bu kadar değiştirebileceğine inanamazdım. Kendinizi sihirbaz gibi

Sonunda sistemimizin bir kısmı tamamlandı :)

hissediyorsunuz. Bir koyuyorsunuz farklı, bir alıyorsunuz farklı.. Bir de çanlarımız var şimdi salonun dört bir köşesine yerleşmiş. Hadi tamam salonu eşimize kaptırdıkta, bu kadar olmaz ki canım. Bu çanları diğer evdeyken de denemiştik. Yani ne işe yararlar biliyorum. Hakan sigara içiyor diye salona halı koymayınca akustik bozuluyor diye çanlar yine çıktı ortaya. Bu çanlarda bir garip! Alıp bir metre öteye koyuyorsun seste bir metre öteye gidiyor. Allahım şunu yapan Çinli amca birde sigarayı bıraktıracak bir alet bulsa. En kötü ihtimal dumanına karşı. Belki vardır da, ben bilmiyorum. Neyse konuyu uzatıp, köşemizden olmayalım. En azından konuyu bağlamak için bizim salonda böyle nesnelerle daha çok karşılaşacağım ve daha çok şaşıracağım diyeyim :) Bizim evde müzik dinlemekte biraz işkence. Kırmızı kablo takılıysa lambalı, diğeri takılıysa diğer ampliler takılı. Cihazlara zarar vermemek için dedektifçilik oynuyorum vallahi. En çok da pikaptan şikayetçiyim, benim ProJect pikabımda ne güzel iğneyi indir müzik dinle. Bu pikapta iğneyi indirmek bile mesele. Zaten Hakan o manivelayı kullanmıyor ama ben pikabın fiyatını bildiğimden korkudan elim titriyor. Böyle giderse kendi sistemimi de karşı duvara kuracağım. Neyse sistem maceralarımdan gelecek sayıda bahsederim. Sevgiler Seçil


Röportaj Bu sayımızda röportaj bölümümüzde Ankara Dinleti Müzik firmasından Sayın Murat Pancaroğlu'nu ağırlıyoruz. Keyifli okumalar, Hakan Cezayirli: Murat Bey, merhabalar ve bize zamanınızı ayırdığınız için teşekkürler. Öncelikle sizin hifi dünyasına nasıl adım attığınızı merak ediyorum. Okuyucularımız için Murat Pancaroğlu'nu bize anlatır mısınız. Murat Pancaroğlu: Ben küçükken, annem ve babam o zamanlar var olan Gar gazinosunda dans etmek üzere evde tango yaparlardı, ben de onları izlerdim. Sonrasında ise müzik zevkimin gelişmesinde ilkokul hocamın çok emeği vardır. Kendisi bizi her hafta sonu opera veya senfoniye götürürdü. Bütün bunlar sanırım kulağıma ve kafama müzikle ilgili ilk tohumların atıldığı dönemleri oluşturuyor. Devamında ise Müziğe karşı var olan ilgim hiçbir zaman azalmadı.

Dinleti Müzik'ten manzaralar I

Kolej'de okurken Orta 2'de ilk lambalı amplifikatör ve hoparlörlerimi yaptım, sanırım başlangıç dönemim için bunu söyleyebilirim. Daha sonraları ise İngiltere'ye giderek Audio-Ses Mühendisliği eğitimi aldım ve burada stüdyo ve live ses kayıt teknikleri ile kulak ve duyma üzerine çalışmalara başladım. Aynı anda imalatlarıma da devam ettim. Hakan Cezayirli: Dinleti Müzik nasıl kuruldu. Bugün temsilciliğini yaptığınız ürünler ve bunları nasıl seçtiğinizle ilgili bilgi vermeniz mümkün mü? Murat Pancaroğlu: Firmalarla, tasarımcısıyla yada sahipleri ile konuşuyorum

Dinleti Müzik'ten manzaralar II

müzik vede mühendislik felsefelerini anlamaya çalışıyorum dahada önemlisi ürettikleri bir ürünün ne kadar ve de kaç yıl piyasada olduğuna bakıyorum. Sonrasında gerek fuarlarda yada seyahatlerimde dinleyip eğer benin ses rengime ve karakterime uygunsa sample getirip sonrasında beraberce çalışmaya başlıyoruz.

Ancient Audio Lector CD okuyucu

Hakan Cezayirli: Bugün sizi bir çok hobiist, ülkemize getirdiğiniz ürünlerden ziyade tasarladığınız ürünler ile tanıyorlar. Bu konuya girmeden önce benim sizin temsilciliğinizi üstlenmiş olduğunuz Ancient Audio ile ilgili bir kaç sorum olacak. Polonya'dan nasıl oluyor da hifi klasmanının oldukça üzerinde tüm dünyada tanınacak kadar ünleniyor. Birde en azından ülkemizde çok tanınmayan bir firma olduğundan ürünleri ve firma hakkında okuyucularımıza bilgi verebilir misiniz. Murat Pancaroğlu: Bu konuyu sizle karşılıklı olarak konuşmak isterim. Şu anda Lektor Cd player+Pre cihazı Türkiye'de kullanan 6 kişi var ??? Bu size birşey ifade edebiliyor mu???


Dinleti Müzik tarafından ülkemize getirilmeye başlayan Scheu Analog ürünlerinden Premier pikap

Hakan Cezayirli: Sizin tasarımcı tarafınızı çeşitli vesileler ile biliyorum. Ürünlerinizden herhangi birini dinleme fırsatım olmasa da, çeşitli şehirlerde oturan kullanıcıların oldukça mutlu oldukları ürünleriniz var. Tasarımlarınızdan bize bahsedebilir misiniz. Benim ilk aklıma gelenler çeşitli lambalı amplifikatörler ve hoparlörler. Ürünlerinizi, ayrıntıları ve tasarım anlayışınızı sizden dinlemek isterim. Murat Pancaroğlu: Cok sevdiğim hobimi iş haline getiren kişilerden birisiyim genelde iş hayatı günde insanın 8-9 saatini alıyor. Uyku ve yemek dışında bize kalan 12 saatin 8 saatinde işteyiz. Demek ki kişi işinde mutlu değilse, zaten hayatının büyük bir kısmını mutsuz geçiriyor felsefesinden hareketle, kişinin mutlu olduğu hobisi olan işle uğraşması ona hayatında mutlu olma şansı veriyor. Benim ürettiğim her cihaz kendi çocuğummuş gibi... Bununla beraber hoparlör veya ampli yaptığım her kişi ile aramızda ortak bir bağ oluşuyor, karşılıklı olarak müzik alışverişleri başlıyor, işim ve en sevdiğim hobim dahada gelişiyor. Öncelikle müziğin hayatınızdaki yeri çok önemli bence, daha sonrasında ise müzik sisteminin kurulacağı yeri gidip görmem gerekiyor. Kişinin ağırlıklı olarak dinlediği müzik türü de çok önemli bir faktör.

Bunlardan sonraki en önemli şey, müşterinin evli olup olmadığı, çünkü öyleyse hoparlörün yeri, büyüklüğü ve bütçesi açısından eşin izni gerekmekte …(Rules One:WAF Factor)

Dinleti Müzik'ten manzaralar III Almarro

Cihaz tasarlarken önce uzunca bir süre ne yapmak istediğimi düşünüyorum, diğer ürünleri inceliyorum mühendislik olarak neler yapmak istiyorum sorusunu ortaya koyduktan sonra prototip aşamasına geçiyorum sorun burada baslıyor ama zaten eskilerden gelen bir imalatçı olarak pek çok şeyi çözebiliyorum. Sonuçta ortaya bir ürün-


Yine Dinleti Müzik tarafından ülkemize getirilmeye başlayan Grado'nun phono presi

ürünler çıkıyor ve ön dinlemeler baslıyor. Sonuçta bu ürünler zaten kendim için yaptığım cihazlar ile eş değerde olduğundan dolayı benim ses anlayışımı ifade ediyor, zaten müşterilerimde bunu seven insanlardan oluştuğundan kendim için yaptıklarımı onlar için zaten yapmış oluyorum.

Şahsen ben Türkiye'deki hiçbir kimseye bildiğim hiç bir şeyi anlatmayacağım. Ne yazık ki benle birlikte yok olacaklar.

Daha detaylı anlatmak umarım sizler vede okuyucular için sıkıcı olabilir. Hakan Cezayirli: Murat Bey, Türkiye'de bir şeyler tasarlamaya ve üretmeye çalışmak çok zor. Bende naçizhane bazı şeyleri yapmaya çalışırken çok zorlanıyorum. Geçmiş yıllardan bu yana yaşadığınız hatta şu an yaşamakta olduğunuz sıkıntılar nelerdir. Bu sıkıntıları nasıl aşıyorsunuz. Aşamadıklarınız nelerdir.

Dinleti Müzik'ten manzaralar IV

Murat Pancaroğlu: Aşılamayacak hiç bir şey yok aslında ama en büyük sorun yan sanayinin düzgün çalışmaması. Her bir metal parça ile bir fiil kendim uğraşıyorum bu da büyük bir emek, uğraş ve zaman gerekiyor ama ben seviyorum. Ve de hicbir zaman yorulmadan yılmadan çalışacağım.

Hakan Cezayirli: Sanırım herkesin kafasındaki soru ve defalarca çeşitli platformlarda tartışılmıştı ama sadece sizin düşüncelerinizi hiç yorum olmaksızın duymayı istediğim bir sorum var. Türkiye'den dünya çapında bir hifi üreticisi çıkma olasılığı sizce var mı ?

Hakan Cezayirli: Hazır konusu gelmişken, genç tasarımcılara yapacağınız öneriler nelerdir ?

Murat Pancaroğlu: Çıkabilir ama bizim türk insanı desteklemez?, hele gün geçtikce markalasan bu toplum yapısında! Bazı olaylar kültür ile bağımlıdır. Umarım bu lafımdan bazı cevreler etkilenip kızmazlar. Ben Türkiye'nin her yerinden sipariş aldığım

Murat Pancaroğlu: Genc tasarımcılar mı? Öyle kişilere uzun zamandır rastlamadım?


gibi Norveç, İsvicre, Japonya ve Kore gibi ülkelere de ürünlerimi satıyorum. Hakan Cezayirli: Murat Bey sizinde bir lamba-sever olduğunuzu biliyoruz. Hatta Fransız Radyocu Paillard Claude videosu için çeşitli platformlara yazdığınız ufak yazıda keşke bir gün bende yapabilsem gibi bir ifade vardı. Lambalarla tanışmanız sanırım eski yıllarda olmuştur. Lambalar sizin için ne ifade ediyor. Murat Pancaroğlu: Sihir, büyü, atmosfer, sevgi, sıcaklık, doğallık, gerçeklilik. En büyük aşkım EL-84 ve 2A3 dür bilmem bu size birşey anlatabiliyor mu?

Doğal ortamlarda duyduğumuz ses ise kulağınıza bütün harmonikleri kapsayarak ve de etraftan diğer sesleri alarak bizlere biraz bozulmuş olarak gelir. Lambalı ampli işte bu sese en yakın, yani klasik müzik konserlerinde duyduğumuz sese en yakın sesi verir. Bu nedenle ben de tube amplifikatörler üzerine çalışmayı tercih ediyorum. Bunlar tamamen bana ait düşünceler lütfen kimse alınmasın özellikle bunu belirtmek isterim. Hakan Cezayirli: Müzik dinlemek için hifi bir araçtır artık bizim derginin mottosu oldu denilebilir. Sizin de aynı düşüncede olduğunuzu biliyorum. Murat Bey neler dinlemekten hoşlanırsınız. Bize müziksever Murat Pancaroğlu'nu anlatabilir misiniz? Murat Pancaroğlu: Acoustic jazz, Trio, Vocal jazz, Classic müzik, Symphonic ve Barok Hakan Cezayirli: Yine gelenekselleşmiş sorularımızdan bir tanesi. Stereo Mecmuası için ne düşünüyorsunuz. Murat Pancaroğlu: Ben tek kelime ile cevap versem “Muhteşem” sizleri kutluyorum. Hakan Cezayirli: Son olarak okuyucularımıza neler söylemek istersiniz.

Dinleti Müzik'ten manzaralar V Kablo denizi.

Hakan Cezayirli: Bu sorumuzu neredeyse tüm röportaj yaptığımız kişilere soruyoruz, sanırım artık gelenekselleşti. İyi bir hifi sistemi sizce nasıl oluşturulmalıdır. Murat Pancaroğlu: İyi ses yada sistem diye bir şey yok aslına bakarsanız. Kişisel zevk ve beğenilerin ortaya getirdiği bileşenlerden oluşuyor iyi ses. Öznel bir kavram. Bir başkasının sevdiğinden siz nefret edebilirsiniz, sizin hayran olduğunuz bir sitemden bir başkası nefret edebilir. Zaten sanırım standart bir kavram olsaydı, dünya üzerinde tek bir amplifikatör tek bir hoparlör olurdu ve herkes onu alırdı, sorun kalmazdı.

Murat Pancaroğlu: Müzik dinlesinler cihaz değil! Bol bol konserlere gitsinler özellikle senfonik eserler vede korolu eserler.

Dinleti Müzik Web: www.dinletimusic.com email: murpan@superonline.com Adres: 20 Sokak 11-A Bahçelievler Ankara Tel: 0312 - 215 10 18

Bence 700 euro'dan başlayıp, 70.000 euro'ya kadar değişen ücretler karşılığında istediğiniz mekânda kaliteli sese ulaşmanız mümkün. Bence sahnede, klasik müzik konserinde, canlı müzikte duyduğumuz ses kalitesini evde yakalamamız mümkün mü ? Çok zor. Ama lambalı amfi kullanılan bir sistem ile bu sese %50-60 yaklaşılabilinir diye düşünüyorum. Özellikle akustik enstrümanlarla ve notalarla yapılmış, üretilmiş müzikler ile en iyi kaliteyi almak mümkün.

Resimler: Üretici web sitelerinden alıntıdır. Dinleti Müzik mağazasından fotoğraflar, Turkeyforum Ses Sistemleri bölümünden Sn. Professor tarafından çekilmiş ve izniyle kullanılmıştır.


Bu Ay Neler Dinledik

Max Roach Quartet-Scott Free Soul Note Records SN 1103 CD

Orchestra Jazz SicilianaPlays the Music Of Carla Bley ECM Records 843 207-1 LP

Muammer Ketencoğlu – İzmir Hatırası Kalan Müzik 428 CD

Ülkemizdeki önemli akordeon Caz tarihinin gelmiş geçmiş ustalarından her notası en önemli davulcularından bir Bu ay Free Jazz hareketinden buram buram Ege kokan bir aldık başımızı gidiyoruz. tanesi olan Max Roach'a bu albüm. Müzisyen İzmir'den Hareketin önemli isimlerinFree Jazz olarak isimlendiriRum, Türk ve Musevi halk lebilecek albümde, trompette den bayan piyanist Carla şarkılarını bulup çıkartmış ve Bley'in şarkılarını neredeyse Cecil Bridgewater, basta inanılmaz güzellikte bir big band hatta iki big Tyrone Brown, saksofonda yorumlamış. Ketencoğlu'na band oluşturabilecek kadar ise Odean Pope eşlik ediyor. oldukça kalabalık ve tanıdık kalabalık Orchestra Jazz Albümün kaydı 1984 yılında yüzlerden oluşan bir Siciliana öyle bir yorumlamış yapılmış ve yaklaşık 20 müzisyen grubu eşlik etmiş. ki. Resmen Akdeniz ruhu dakika süren iki bölümden Albümün müzikal başarısının albümdeki her notada oluşuyor. Max Roach her yanısıra inanılmaz güzellikte kendini belli ediyor. Tüm zaman olduğu gibi müziğin ve titizlikle hazırlanmış şarkılar inanılmaz keyifli ve arka planında harikalar neredeyse 100 sayfadan sıcacık hale gelmiş. Merak yaratırken, davulun nasıl oluşan booklet ayrıca övgüyü edip aynı şarkıların nota ile çalınacağını, zillerin hakediyor. İçerisinde her nasıl kullanılması gerektiğine orjinallerini edindiğimde şarkının hikayesinin yanısıra Sicilyalı müzisyenlerin dair ders veriyor. Yalnız Ege müziğine ve İzmir'e dair başarısı daha iyi anladım. benim açımdan en büyük geniş bilgilere yer verilmiş. sürpriz bu albümle birlikte ilk Albümle ilgili önemli bir not, Booklet'ten bir not albümü albümün kayıtları sırasında kez tanıştığım trombetçi açıklamaya yetiyor, Carla Bley'de grupla Cecil Bridgewater'ın “benzerlik ve farklılıklarıyla berabermiş. Hatta Lone performansı oldu. Bazı beraber İzmir'de yaşamış Arranger parçasında bizzat bölümlerde bu iki müzisyen Türk'lerin, Rum'ların ve İtalyanca konuşarak albüme cidden uçuyorlar. Albümdeki Yahudi'lerin anlattıklarına katkıda bulunmuş. her iki düzenlemede Cecil kalbini açma sırası sizde” Bridgewater ait. Oldukça Şiddetle tavsiye ediyorum. Müzik 7/10 yenilikçi bir albüm. Kayıt 7/10 Müzik 9/10 Müzik 7/10 Kayıt 7/10 Hakan Kayıt 6/10

Hakan

Hakan


Youssou N'Dour - Rokku Mi Rokka Wea/Atlantic/Nonesuch CD Her yaptığı çalışmayla takdir toplayan ve başarıya ulaşan Senegal asıllı sıra dışı sanatçı Youssou N'Dour Senegal dilinde seslendirdiği yeni albümü "Rokku Mi Roka"yı" world müzik severlerin beğenisine sunuyor. Geleneksel Senegal ritimlerinin kullanıldığı AfroCuban türündeki albümde 11 Youssou N'Dour bestesi seslendiriliyor. Albümün kapanış parçası olan ve şu sıralar radyolarda sık sık çalınan "Wake Up (It's Africa Calling)"i uzun yıllardır bir çok ortak projeye imza attığı Neneh Cherry ile birlikte seslendiriyor. 4-4-44, Dabbaax, Bàjjan bizce albümün dikkat çekici diğer şarkıları. Müzik 7/10 Kayıt 7/10 H&G

Compay Segundo - Cien Anos: 100th Birthday Celebration - Official Edition Rhino Records CD

Keith Jarreth -Somewhere Before: the Keith Jarrett Anthology Rhino Records CD

2003 yılında kaybettiğimiz Küba müziğinin büyük babası Compay Segundo doğumunun 100. yılı dolayısıyla kısıtlı sayıda üretilen çok özel bir set ile evlerimize konuk oluyor. 3CD ve 1 DVD'den oluşan şık ambalajlı bu çok özel set'de şimdiye kadar 2,5 milyonu aşkın satış gerçekleştiren Warner albümlerinin seçilmiş 46 Küba hit'i bulunduğu 3CD'nin yanı sıra, aralarında "Chan Chan" ve "Maria En La Playa" gibi klasiklerinde yer aldığı 7 video klip ve 1998 yılında L'Olympia'da verdiği konserden kesitler ve özel röportajların yer aldığı DVD latin müzik severlerin beğenisine sunuluyor.

Piyanonun sihirli eli Keith Jarrett'ın Atlantic Records için gerçekleştirdiği tüm kayıtlardan titizlikle seçilip oluşturulan muhteşem bir antoloji albümü. 1968 - 1975 yılları arasında büyük virtüözün Atlantic Records'a yaptığı kayıtlardan seçilen 2CD'lik bu özel albümde 22 unutulmaz beste yer alıyor. Gary Burton, Paul Motian, Charlie Haden, Steve Swalloww, Dewey Redman gibi ustaların da konuk olduğu albümde “Somewhere Before”, “All I Want”, “Fortune Smiles”, “The Raven Speaks” ve “Everything I Love” sizleri bekleyen 22 unutulmaz yorumdan sadece birkaçı Rhino şirketinden piyasalara sürülen bu albümü çok yakında Türkiye'deki müzik marketlerde bulabilirsiniz.

İçeriği çok zengin bu set türün meraklıları için kaçırılmayacak gerçek bir hazine.

Müzik 7/10 Kayıt 9/10

Müzik 8/10 Kayıt 7/10

H&G

H&G


Led Zeppelin- Mothership Atlantic 2CD veya 2CD/1DVD Limited Edition Box Set

Norma Winstone- Distance Status Quo -In Search of ECM Records CD the Fourth Chord Umvd Import CD Vokal-caz tarzından hoşlanacakların severek Yılların eskitemediği Rock Rock müzik tarihinin efsanevi dinleyecekleri bu albümde grubu Status Quo yepyeni grubu Led Zeppelin, kayıtları vokalde Norma Winstone, albümünü hayranlarının yeniden düzenlenen 24 piyanoda Glauco Venier ve beğenisine sunuyor. Ünlü parçası ile yepyeni bir albüm bas klarnet ve soprano Abbey Road stüdyolarında ile karşınızda. İki versiyon saksafonda Klaus Gesing yer kaydedilen yeni albümün olarak sunulan bu yeni alıyor. Norma Winstone, 17 prodüktörlüğünü "In The toplama albümlerin ilki 14 yaşından itibaren caz Army Now"a da imzasını atan Led Zeppelin klasiğini içeren standartlarını başarıyla icra Pip Williams üstlenmiş. Her 2CD'den oluşuyor. Rock etmeye başladı. 60'lı yıllarda zamanki Status Quo severlerin beğenisine sunulan Ronnie Scott'un kulübünde tadındaki albümde 14 yeni diğer versiyonda ise 2CD'nin Roland Kirk ile konserler beste yer alıyor. 40 yıldır yanında 20 canlı verdi. İlerleyen dönemde caz dağılmadan yeni ürünler performansın bulunduğu standartlarından avant garde vermeye devam eden uzun muhteşem bir DVD yer alıyor. caz'a giren müzisyen, avant soluklu efsanevi grubun son "Kashmir", "Whole Lota garde caz hareketinin albümü keşfedilmeyi bekliyor. Love", "Dazed and aranılan sıra dışı vokalistleri Confused", "Stairway To arasında yer almayı başardı. Albümden “In The Army Heaven " gibi Led Zeppelin 70'lerin sonlarına doğru Now” gibi ticari başarı klasiklerini yer aldığı albüm piyanist John Taylor ve yakalayabilme şansı bulacak Led Zeppelin fanatiklerinin trompetçi Kenny Wheeler ile büyük hit çıkmayacak gibi beğenisine sunuldu. çağdaş caz gruplarının en düşünsek de, şu an için iyilerinden biri sayılan ortalamanın üzerinde bir Azimuth topluluğunda yer Rock albümü. aldı. Bu son albümünün ise Müzik 10/10 yer yer çağdaş caz Müzik 7/10 Kayıt 8/10 müziğinden ezgiler Kayıt 7/10 taşımasına rağmen son H&G derece dingin, huzurlu bir H&G çalışma olduğunu söyleyebiliriz. Jean-Luc Godard'ın "Eloge d'amour" filminden bir fotoğraf karesinin yer aldığı kapak dizaynı, albümün içeriğiyle bir iletişim kurmanızı sağlayabiliyor. Müzik 9/10 Kayıt 8/10 H&G


The Sound of Jazz Sony Records CD 1957 yılında CBS televizyonunda ilk kez yayınlanmaya başlayan Sound Of Jazz programının hazırlıkları sırasında recording session'lar esnasında kaydedilmiş çok önemli bir compilation CD. Bu CD'yi önemli kılan en önemli şey, içerdiği sanatçılar, Billie Holiday, Jimmy Rushing, Coleman Hawkins, Lester Young, Ben Webster, Mal Waldron, The Henry "Red" Allen ve Count Basie. Tam anlamıyla All-Star olarak ifade edilebilecek bir içerik harika session'lar. Jazz'ın doruk noktasında başlayan televizyon yayıncılığı kültürü ile müziğin büyük isimlerinin birleşimi karşımıza arşivde olmazsa olmaz bir CD ortaya çıkartmış. Konuyla ilgili olanlar için eğer bu albüm gözlerinden kaçtıysa edinmek için sanırım yukarıda saydığım isimler yeterlidir.

Müzik 9/10 Kayıt 8/10 Hakan

Martha Argerich Shostakovich: Piano Concerto No.1 EMI Classics CD

The Legendary Casals EMI Classics CD

Arjantinli önemli piyanistlerden bir tanesi olan Martha Argerich günümüzün modern klasik piyanistleri arasında seçkin bir isme sahip. Albümün ilk bölümü Dmitri Shostakovich'in 1. piyano koncertosuna yerverilmiş. Ardından OP 94 2 piyano için Corcertino ve OP57 piyano ve yaylı sazlar için Quintet eserlerine ayrılmış. Shostakovich modern klasik müziğin muhtemelen en önemli bestecilerinden bir tanesi hatta en önde geleni. Şahsım adına bestecinin o dönemde ülkesinde hüküm süren yönetim ile sorunları, korkuları ve bunların ışığında yaptığı besteleri ilgimi çekiyor. Bu CD'yi hem eser hemde piyanist Martha Argerich'i tanımak üzere almıştım. Gerçekten piyanistin ilerlemiş yaşına rağmen performansı mükemmel(miş) Bu arada bu CD'nin opendisc adı verilen bir özelliği var, EMI sitesinden özel bölümlere erişim sağlanıyor. Müzik 9/10 Kayıt 8/10

Pablo Casals, ilk kez Katalan arkadaşlarımdan duyduğum ve çok sonraları yavaş yavaş cello'nun büyülü dünyasına girdikçe nasıl büyük bir müzisyen olduğunu öğrendiğim bir usta. CD'de toplam 4 eser bulunuyor. Bunlar, Bach çello için Suite No. 1, Beethoven çello ve piyano için Sonata No. 3 ve piyano için G major Minuet son olarak da, Brahms'ın F Major çello Sonata No.2. Büyük ustaya, çello ve piyano için Sonata No. 3 eserinde piyanist Otto Schulhof, Brahms'ın F Major çello Sonata No.2'de ise piyanist Mieczy Horszowski eşlik etmiş. Malumunuz ben klasik müzik yorumlamak konusunda “şimdilik” yeterli doneye sahip olduğumu düşünmüyorum. Belli yönlendirmeler ve araştırmalar sonrasında alacağım albümleri edinmeye çalışıyor ve dikkat ederseniz fazlaca yorumlamadan genel bilgi veriyorum. Bu hususun altını çizmek istedim. Müzik 9/10 Kayıt 8/10 Hakan

Hakan


Dimmu Borgir- In Sorte Diaboli Nuclear Blast Records B000NOK0R6 CD Norveç'in önde gelen aşırı uç müzisyenlerinin 2007 tarihli albümü elime yeni ulaştı. Albümün klasik Nordik aşırı uç müziğinin son zamanlardaki en iyi örneklerinden birisi olduğunu söylemeliyim. Albüm geleneksel olduğu gibi Norveç'te 80'lerde başlayan eski pagan inançlarına geri dönüş hareketine dair öğelerin modern okültizm ve karanlık öğelerle süslemesi ile oluşturulmuş. Albümün prodüksiyon kalitesi bu tarz bir albüm için gerçekten çok başarılı. Prodüksiyonun yanısıra albüm için yayınlanan 2 adet klipte ilgi çekici ki, albümün özel versiyonlarında bunlara da sahip olabiliyorsunuz. Özellikle “The Serpentine Offering” parçası için hazırlanan video gerçekten görülmeye değer. Muhtemelen çok uçlarda dolaşan müzikseverler çoktan albümü edinmişlerdir ama kaçıranlara buradan tavsiye edeyim. Bahsettiğim 2 video şu an hem yapımcının web sitesinden hemde Youtube'den seyredilebilmekte. Sadece türün meraklılarına...

Thrashing Like a Maniac: 16 Ripping Cuts of New School Thrash Earache Records Mosh 360 CD veya Vinyl Eskilerde kaldığı ve modası geçtiği söylenen ama asla unutulmamış Thrash Metal'in 2000'li yıllarda yeniden doğuşuna katkıda bulunan 16 grubun en iyi parçalarından oluşturulmuş ve Earache etiketi taşıyan bu “compilation” yine türün meraklılarına ve ah nerede o eski gruplar diyerek hala 1980'lerde yaşayan müzikseverler için gerçeğe dönüş niteliğinde bir toplama albüm. Türün yeni jenerasyonu olan Evil, Lazarus, Violator gibi grupları kapsayan toplama albümün yapım kalitesi 1980'leri hatırlatacak kadar kötü hele plağın basımı tam bir rezalet olsa da, içerisindeki materyalin ruhu var ve en önemlisi “mid price” kategorisinde yayınlanmış yani fiyatı oldukça uygun. 2000'li yıllarda yapılan “Thrash Metal” ne menem bir şeydir merak edenler için ekonomik bir fırsat. Bu fiyata türün meraklıları kaçırmamalı. Müzik 6/10 Kayıt 4/10

Müzik 7/10 Kayıt 7/10

Tolga Tolga/Hakan

Tiamat – Commandments Century Media Records CM8353CD Geçmişin büyük İsveç'li topluluklarından birisi olan Tiamat yeniden ele alınmış ve upsampling (ne demekse) edilmiş bir toplama albüm ile tekrar karşımızda. Death Metal, Black Metal ve bolca proggresive etkisi olan grup müzik olarak bir yere konulabilecek bir grup değil. Albümden albüme tarz değişikliği her zaman hissedilse de, müzik kalitesi her zaman iyi olmuştur. Albümde yayınlanmamış şarkıların yanısıra grubun Sumerain Cry ile Prey arasındaki diskografisinden seçmelerde var. Hafiften para kazanmak amaçlı bir albüm olsa da, şarkıların yeniden stüdyo ortamında elden geçmesi de bu parayı verilebilir kılıyor. Özellikle, The Sleeping Beauty , Gaia gibi şarkıları tekrar tekrar dinleyip coşmamak elde değil. Kapak mükemmel şekilde tasarlanmış, booklet'in içi not ve yazı dolu. Arşivinizi bayram ettirecek kadar özenli bir çalışma. Valla türün meraklılarına diyeceğim ama burayı okuyorlar mı onu da bilemiyorum :) Müzik 8/10 Kayıt 8/10 Tolga


Ry Cooder and V.M. Bhatt - A Meeting By the River WaterLily Acoustic/Analogue Productions 2 x 45rpm 180g LPs Bu plak her açıdan bir başyapıt. Hem müzikalite hem de ses kalitesi olarak. Her eve lazım türünden bir çalışma. Kayıt 1992 yılında Santa Barbara, Kaliforniya’daki Christ the King kilisesinde Kavichandran Alexander tarafından Tim De Paravicini dizaynı 1 inç 15 IPS hızda çalışan 2 kanallı makara ve Blumlein konfigürasyonunda lamba beslemeli 2 mikrofon ile yapıldı. Sağda gitarcı/müzikolog Amerikalı Ry Cooder (ParisTexas film müziği, Buena Vista Social Club) Solda kendi yarattığı ve Mohan Viña adını koyduğu slide gitar türevi cihazı çalan Hintli Vishwa Mohan Bhatt. İkisinin arasında, arkada, tablacı Hintli Sukhvinder Singh Namdari'a ve o zamanlar 14 yaşında olan ve dumbek çalan Ry Cooder’ın oğlu Joachim. Yani bir çeşit çifte Yehudi Menuhin/Ravi Shankar East Meets West çalışması… Bu birliktelik Cooder ve Bhatt’ın tanışmalarından hemen sonra, tamamiyle doğaçlamaya dayalı olarak gerçekleştirilmiş bu çalşmayı doğurmuş. Ortalama 10ar dakikalık 4 değişik doğaçlamadan oluşan bu çift LP doğu motifleriyle süslü Bhatt’ın girişiyle başlar. Cooder biraz çekingen görünse de katılmakta geç kalmamakla beraber Bhatt’ı kendine doğru, yani Batı’ya doğru çeker. Bhatt Batı’yı dile getirmeye çalışırken Cooder Doğu’ya yönelir ve tablaların yardımıyla son derece etkileyici, etkileyici olduğu kadar karmaşık, karmaşık olduğu kadar basit, basit olduğu kadar duygusal bir çalışmaya imza atarlar. Bu Kavichandran Alexander (Water Lily) kaydı 93 yılında sadece CD olarak basıldı ve ilk çıktığında da büyük övgüler aldı. LP versiyonunun çıkacağı defalarca anons edildiyse de bildiğim kadarıyla hiç basılmadı. Bu yanlışın düzeltilmesi için 15 sene kadar zaman beklememiz gerekiyormuş meğer. Acoustic Sounds bu başyapıtın hakkını vererek (anladığım kadarıyla ilk kayıt için kullanılan orijinal makara teybi kullanarak) 2 adet 45’lik LP olarak piyasaya sürdü. Evet, 180g LP’ler pahalı. Ancak fiyatı ne olursa olsun bu plağı edinin. Acoustic Sounds’a buradan bir kez daha teşekkür ederim. Müzik 10/10 Ses 10/10

DB


Richard Thompson – Sweet Warrior (Bkz. Stereo Mecmuası Sayı 1) Diverse Records DIV 011DLP 2 180g LPs Richard Thompson’u coğumuz bilir (Bilmeyenlerin, solo ve/veya başka müzisyenlerle yaptığı çalışmaları dinlemelerini tavsiye ederim) İngiliz Folk Rock grubu Fairport Convention’la genç başta başlayan çalışmalarını artık tek başına devam etmektedir. Günümüzün en “kendine has” gitar sound’larından birine sahip olan RT’nin bu LP’si geçen sene CD olarak yayınlandı ve büyük beğeni topladı. İngiliz plak şirketi Diverse Records ise az zaman önce 180g’lık çift LP olarak piyasaya sürdü. 2 versiyonu da dinlemiş bir analogsever olarak plak versiyonunu tercih ettim. Arada büyük fark var mı? derseniz, bence yok ve paranızı keyifle dinleyebileceğiniz (ve daha ucuz olan) CD versiyonuna yatırabilirsiniz. Müzik 7/10 Ses 8/10 DB

Roy Haynes Quartet - Out of the Afternoon Impulse/Speakers Corner AS-23 180g LP İlkin 1962’de yayınlanmış olan bu plağın yıldızı bence nefesliler ustası Roland Kirk. Yanlış anlamayın, piyanoda Tommy Flanagan, basta Henry Grimes ve davulda Rot Haynes gibi isimleri küçümsemek caz tarihine hakaret etmeye benzer ancak Roland Kirk, daha sonrasında Rahsaan Roland Kirk ismini alacaktır, sıkıca kontrol altında tutulmadığında çoğunluk olarak bir serseri mayin kadar doğru gidebilmekte, hedefini de sıkça şaşırabilmektedir. Buradaki birliktelik onu dizginlemişe benzemekle beraber Fly Me To The Moon ve If I Should Lose You gibi parçalarda yine muhteşem sololar atmaktadır. Bir kezliğine beraber olan bu müzisyenlerin bir başyapıta imza atmadıkları kesin olmakla beraber standartların oldukça üstünde sayılabilecek bir müziği, Rudy Van Gelder’in hünerli ellerini yardımıyla kayıt etmeyi başarmışlar.

The Django Reinhardt NY Festival: Live at Birdland Atlantic 7567-83498-2 CD 2001 yılında yayınlanmış ama yeni keşfettiğim bir CD. Django anısına her yıl düzenlenen festivalin 2000 yılının kayıtları benim gibi bu müziği çok sevenler için kaçırmaması gereken fırsat. Kadroda kimler yok ki, rahmetli Babik Reinhardt, Bireli Lagrene, Gypsy Project ve kendi çalışmalarından tanıdığımız Florin Niculescu, Jimmy Rosenberg, kontrbasçı Jon Burr, Amerikalı gitarist Bucky Pizzarelli gibi neredeyse türün süper starlarından oluşan harika bir kadronun biraraya gelmesiyle ortaya harika bir performans çıkmış, hele ki Django klasiği Nuages bu yorumuyla mutlaka dinlemeli. İnsanın içinde bulunduğu psikoloji ne olursa olsun, yüzünde mutlu bir tebessüm yaratan manouche müziğinin bu geç farkettiğim ilgi çekici konser performansı kaydını meraklılara şiddetle tavsiye ederim. Müzik 9/10 Ses 7/10 Hakan

Müzik 7/10 Ses 7/10 DB


James Luther Dickinson Killers from Space Memphis Int'L CD Benim için bu ayın en ilgi çekici albümlerinden kesinlikle bir tanesi. Ben daha çok James Luther Dickinson'ın oğullarının müziği ile ilgilenirken, babanın müziğini dinleyince oldukça şaşırdım. Old school blues , country, southern rock ve güneye dair hemen her türden esintiler taşıyan albüm her notası her akoru ve her sözü buram buram içtenlik kokuyor. Albüme North Mississippi All Star kadrosunun yanısıra oldukça kalabalık bir müzisyen grubu katılmış. Albümde “Lonely Nights” gibi balladlar, “You Better Rock Me Baby” hareketli southern rock parçaları, “Texas Me” gibi saf country şarkıları ve “Nature Boy” gibi ne olduğu konusunda yorum yapmanın zor olduğu harika şarkılar var. Benim açımdan ayın bonuslarında... Müzik 9/10 Ses 8/10

Hakan

Sharki Love Songs Of Istanbul Nesrin Sipahi ve Kudsi Ergüner Ensemble. CMP Records 3009 CD Bu bölümde en uç müzik türlerine bile yer ayrılıyor diyerek birkaç satırda ben son zamanlarda dinlediğim albümleri yazayım dedim. İş bu tarz albümleri yazmak olunca diyorlar ya “türün meraklılarına” diye, buyrun bunlarda TSM meraklılarına. Türk müziğinin bence önemli kadın seslerinden bir tanesi olan ve yıllar boyu çizgisi bozulmayan Nesrin Sipahi ve ülkemizin uluslararası tanınan en önemli ney üstadlarından Kudsi Ergüner ortak çalışması. Alman plak şirketi için hazırlanan bu çalışma, “Gülzare Nazar Kıldım Virane Misal Olmuş” , “Ey Bad-ı Saba Yar ile Vuslat Ne Zamandır“ gibi oldukça az bilinen ve en klasik eserlerden oluşan bir duruşa, şarkılara ve oldukça aşılmadık bir kayıt kalitesine sahip. Dediğim gibi türün meraklılarına :) Müzik 8/10 Ses 8/10

Secil

Zeki Müren - Zeki Müren'den Seçmeler TRT Arşivlerinden CD Türk müziğinin unutulmaz seslerinden Zeki Müren'in TRT tarafından çıkarılan ilk dönem kayıtlarını içeren çok güzel tasarlanmış bir booklet'e sahip ve özenle seçilmiş şarkılardan oluşan harika bir CD. “Neş’em emelim rüh-i hazinim zedelendi”, “Sevdayı rühun aşk eline son seferimdir”, “Bir gönlüme bir hal-i perişanıma baktım” gibi Klasik Türk Müziği eserlerinin yanısıra Ay doğar sini sini”, “Çubuğum yok yol üstüne uzatam”, “Entarisi ala benziyor” gibi İstanbul türkülerinin düzenlemelerini de içermesi CD'den daha fazla keyif almamı sağladı doğrusu. Hele ki, “Entarisi ala benziyor” ve “Seni sevdim pek çok sevdim” Zeki Müren'in o kibar kendisine özgü konuşmasını duymak bile insanı bambaşka dünyalara alıp götürüyor. Bu CD'lerin devamını TRT'den bekliyorum ve şimdiye kadar çıkanlar için teşekkür ediyorum. Not: Kayıt oldukça kötü. Müzik 8/10 Ses 4/10

Secil


James Taylor - Sweet Baby James Warner Brothers WS 274300 180g LP James Taylor’ın 70’lerin başında kaydetmiş olduğu bu 2. LP’sinin Warner Bros tarafından yeni basımı. JT ABD’nin önde gelen gitar tıngırdatıp şarkı söyleyen singer/songwriter’larından biri olarak kabul edilmekte ve çalışmalarını günümüze dek aralıksız olarak sürdürmektedir. Son plakları kendisinden pek söz ettirmese de sadık bir dinleyici kitlesine sahip, çizgisini asla bozmamış olan sanatçılardan biridir. Bu plakta kendisine piyano’da Carole King, basta Randy Meisner, davulda Russ Kunkel, gitarda Danny Kootch vb. ünlü stüdyo müzisyenleri eşlik ediyor. LP’de yer bulan parçaların birkaçını listelemek müzik kalitesi hakkında bilgi vermeye yeterli olacağını sanıyorum: Lo and Behold, Oh Susanna, Fire & Rain, Steamroller, Country Road... Bu yeni remasered edilmiş kaydın ve basımın da çok özenle yapıldığını da ekleyeyim. Şimdi sıra, bir sonraki albümü olan Mud Slide Sim’in de yayınlanmasını beklemekte... Müzik 8/10 Ses 9/10 DB

Beethoven – “Kreutzer” Sonata+J S Bach – Concerto for 2 Volins: Jascha Heifetz, Brooks Smith, Erick Friedman Sir Malcolm Sargent, New Symphony Orchestra of London – Cisco/ RCA Living Stereo LSC 2577 180g LP

Suzanne Vega - Beauty & Crime Blue Note/Classic Records 0094636827018 200g Quiex SV-P LP

Suzanne Vega 49 yaşında. Ancak sesinde hala 13. yaşın inceliği, tazeliği, nezaketi ve zarafeti var. Müziği de aynen sesi gibi. Onunla birlikte çalan 1961’de yayınlanmış olan bu müzisyenler de bu zarafete LP’nin Cisco tarafından özenle ayak uydurmuşlar. Blue Note yapılmış yeni basımı. Eserler için yaptığı bu ilk çalışması 6 hakkında fazla bir şey senelik bir aradan sonra söylemeye gerek yok sanırım. dinleyicileriyle buluşuyor. Çok çalınan, çok kaydedilen Sanatçıyı tanıyanlar onun ve yüzlerce farklı yorumu miktara değil de kaliteye bulunan bu bestelerin önem verdiğini bilirler. Bu tekrardan dinlenmesi için en LP’yi New York’a adamış büyük gerekçe tabii ki belki olmasına karşın, her zaman 20. YY’ın en önemli keman olduğu gibi oldukça kişisel. sanatçısı olan Heifetz’in Franck and Ava şarkısında varlığı. Gerçi piyano’da Sinatra ile Gardner dan söz Brooks Smith büyük ustanın ediyor gibi ise de, sanatçının yanında hiç de sırıtmıyor ve prodüktör Mitchel Froom ile Erick Friedman da o yıllarda geçirdiği evliliğe de değiniyor. Heifetz’in de talebesiydi. Bound’da ise, şimdiki eşine Birlikte 4/4 bir iş çıkarmışlar. «2ci el olmama rağmen beni Kayıt da bir o kadar güzel. kabul edecek misin» diye sesleniyor. Ludlow Street’te Müzik 8/10 gençliğini anımsıyor ve Ses 8/10 bugünlerde aynı sokakta DB farklı jenerasyonun partileri var gözlemini yapıyor. Uzun yıllardan beri benim Oscar’lar, Grammy’ler ile pek yıldızım bağdaşmaz ancak, ilgi duyanlar için de ekleyelim bu LP bu sene "Best Engineered Album, Non-Classical." Grammy’sine layik görüldü. Müzik 8/10 Ses 8/10 DB


Deep in the Heart of Tuva: Cowboy Music from the Wild East -Various Ellipsis Arts CD

Hatfield & The North - The Rotters' Club Blue Plate Caroline CD

İsmi pek bilinmedik ama bana Eski Sovyetler Birliğinin kuzey kalırsa bilindik grupların bir doğusunda bulunan küçücük çoğundan daha sağlam bir bir cumhuriyet olan Tuva'nın İngiliz progressive rock grubu geleneksel halk şarkıları ve olan Hatfield & The North'un gırtlaktan söyleme kendi ismini taşıyan geleneğinin farklı örneklerinin albümünden hemen bir sene toplandığı ve neredeyse sonra yayınlanan The Rotters' ansiklopedik bilgi içeren bir Club albümü her açıdan türün kitapçığa sahip kimileri için kalburüstü örneklerinden world müzik ya da etnik sayılabilir. İnce ince her olarak adlandırılabilecek çok saniyesi işlenmiş albümün ilginç bir albüm. Farklı gırtlak yeniden basım versiyonu 5 tarzlarından örneklerin yer bonus şarkı içeriyor. Şarkıların aldığı albümde aklınıza ince işçiliği gerçekten gelebilecek tüm Tuva'lı etkileyici, baterinin ve sanatçılara yerverilmiş. Türün klavyenin kullanımı neredeyse süperstarları, Kongar-Ool ders niteliğinde okutulacak Ondar , Huun-Huur-Tu, Abert kadar etkin. Bu sayının davul Kuvezin, Yat-Kha ve Sainkho konusunda Max Roach Scott Nahchylak gibi. Şaşırtıcı olan Free albümünden sonra beni bazı şarkılarda kelimeleri ve en çok etkileyen albümü. dolayısıyla şarkıları dikkat Birisi jazz konusunda diğeri edince anlayabilmek ise rock türünde... Grubun mümkün. Aradaki orjinal kadrosu olan gitarda kilometrelerce mesafeden Phil Miller, keyboard'da Steve yükselen sesler nereden Miller, Gong grubundan geldiğimize ışık tutuyor. Tabii tanıdığımız Pip Pyle ve bu arada müzik tarzı Caravan grubundan hoşunuza giderse bol ödüllü tanıdğımız Richard Sinclair ile Tuva'nın yeniden keşfini konu kaydedilmiş ilk 2 albümünü alan “Genghis Blues” kaçırmamanızı şiddetle belgeselini de seyretmenizi tavsiye ederim. öneririm. Müzik 9/10 Ses 7/10

Müzik 8/10 Ses 7/10 Hakan

Hakan

Grinderman-Grinderman ANTI Records CD Muhtemelen albümün ve grubun ismi pek tanıdık gelmedi değil mi? Nick Cave and the Bad Seeds muhtemelen bir çoğunuz için büyük anlam içeriyordur. Grinderman, Nick Cave'in yeni yan projesi. Hemde ne yan proje. Grupta büyük usta haricinde Warren Ellis, Martyn Casey ve Jim Sclavunos yeralıyor. Albüm Nick Cave geleneği olduğu üzere her zamanki gibi kapkaranlık ama bu defa müzisyenlerin geçmişlerine doğru yol almak istemeleri albümün sound'unu benzersiz hale getirmiş. Uzak bir geçmişte kalan kirli mi kirli gitar tonları, garip efektler ve hastalıklı tonlar albümü bambaşka bir zamandan gelmiş hale getiriyor. 11 şarkı barındıran albümün her şarkısı benim gözümde birer hit. Electric Alice, Grinderman, No Pussy Blues hepsi harika. Ustayı seviyorsanız ve bu ay tek albüm bütçeniz varsa para yatırılacak albüm sizin için bu ay kesinlikle Grinderman olmalı. Mutlaka alınmalı..

Müzik 9/10 Ses 8/10

Hakan


,

Pat Metheny - Day Trip Nonesuch Records CD Gitarın usta ismi Pat Metheny 2008 imzalı yepyeni albümü “Day Trip”i müzikseverlerin beğenisine sunuyor. Gitar'da Pat Metheny, bass'da Christian McBride ve davulda Antonio Sanchez'den kurulu üçlünün albümünde on beste yer alıyor. 2005 Kasım'ın da Manhattan Right Track Stüdyo'sunda kaydedilen session'lardan derlenerek hazırlanan albüm, dünya turnesi sonrası kaydedilen bir yol haritası niteliğinde. Tam 17 kez Grammy'e layık görülen efsanevi gitarist Pat Metheny'nin 2002 yılında kurduğu son Trio'suyla kaydettiği bu keyifli albüm, Nonesuch records'dan piyasaya çıktı. Ülkemizde de kolayca erişebileceğiniz bu albüm sanırız Pat Metheney hayranlarını mutlu kılacaktır. Zamanında caz dünyasının genç yeteneklerinden biri sayılan ve asıl adı Patrick Bruce Metheney olan Pat Metheney, 12 Ağustos 1954'de Kansas City'de doğdu. sekiz yaşında yaylı çalgılar ve trompet çalmaya başlayan müzisyen oniki yaşında gitara geçti. Onbeş yaşından itibaren düzenli olarak Kansas City caz müzisyenleriyle birlikte konserlerde boy gösterdi. Kısa sürede tekniğini

geliştiren müzisyen Berklee müzik okulunda genç yaşta eğitim almaya başladı. İlk kayıtlarını Jaco Pastorius ve Paul Bley ile 1974'de gerçekleştirdi. 1974 - 77 yılları arasında ünlü vibrafon ustası Gary Burton'ın grubunda yer aldı. Bu arada piyano ve tuşlu çalgılar çalan Lyle Mays ile tanışan Pat Metheny, bascı Mark Egan ve davulcu Dan Gottlieb ile birlikte ilk grubunu kurdu. Günümze kadar 40'ın üzerinde albüm gerçekleştiren sanatçının 29 Ocak 2008'de hazırlıkları tamamlanan ve piyasalara çıkan DAY TRIP adlı albümündeki tüm besteler üçlünün ortak çalışması. Is This America? adlı altıncı beste 2005 yılında Amerika'da yaşanan Katrina kasırgasına ithaf edilmiş. Bu son derece güzel, yalın tipik bir klasik caz ve Pat Metheny izleri taşıyan albümü edinmenizi öneririz. Müzik 9/10 Ses 8/10 H&G

North Mississippi Allstars Keep On Marchin Songs of the South Records 2CD Benim en sevdiğim Southern Rock ve Blues grubu olan North Mississippi Allstars'ın 2007 tarihli çift CD'den oluşan müthiş konser performansı “Keep On Marchin” türü sevenler için her dakikasından keyif alınacak canlı performans albümü. Albüm 2 CD'den oluşuyor ve grubun harika Electric Blue Watermelon albümü ve öncesini kapsıyor. Ayrıca Mississippi deltasının klasik şarkılarına da yer verilmiş. Grup, 2 kardeş olan Luther Dickinson (gitar ve vokal), Cody Dickinson (davul, keyboard) ve basçı Chris Chew'ten oluşuyor. Türün en başarılı genç temsilcilerinden bir tanesi. Bu albümü severseniz, 2008 tarihli yeni albümleri “Hernando” ve bana göre çok başarılı bir albüm olan Electric Blue Watermelon albümlerini de alışveriş listenize eklemeyi unutmayın. Müzik 8/10 Ses 7/10 Hakan


Sera Una Noche-Sera Una Noche MA Recordings M052ACD Arjantin müziğine oldukça farklı bir anlayışla Sera Una Noche grubunun ilk albümü. MA Recording alamet-i farikası bu albüm, her zaman ki gibi müthiş kayıdıyla göz kamaştırıcı. Bu albümün CD, XRCD ve LP olarak 3 versiyonu var. LP versiyonunun baskısının eşsiz olduğunu düşünüyorum. Özellikle “Quedemonos Aqui”, “Malena” gibi tangolar ve “Andrea En La Boca” gibi enstrümantal parçaların hangi sistemde dinlerseniz dinleyin dinleme odanızda verdiği derinlik hissi müthiş. Grubun ikinci albümü olduğu isimden belli La Segunda albümü içinde ayrı bir bölüm açmaktansa benzer bir durum olduğunu burada yazsam sanırım daha iyi olur. Bu sayının bence kesinlikle en iyi kayıtlı CD'si. Albüm her haliyle Güney Amerika müziğini sevenlerin hoşuna gidecektir. Müzik 8/10 Ses 10/10

Hakan

Agustin Barrios - The Complete Guitar Recordings 1913-1942 Chanterelle Recordings 3CD Box Set

Van der Graaf Generator Trisector Caroline Records CD

Bir şeyler yazmanın çok zor olduğu efsanevi gruplardan Bu ay dergimiz biraz bir tanesi. 1968 kadrosunu gecikince gördüğünüz gibi Bu oluşturan Hugh Banton Ay Neler Dinledik (organ), Guy Evans (drums) Bölümümüzde bayağı şişti. ve Peter Hammill (vox, guitar, Sonuçta bu hobinin asıl amacı piano) ile Nisan ayında çıkan müzik dinlemek olduğu için yeni albümleri Trisector, sanırım sorun yoktur. Ünlü Efsanevi İngiliz progessive Paraguay'lı gitar virtüözü ve grubunun bu yeni kaydı çoğu besteci Agustin Barrios'un kişi için David Jackson'ın 1913 ve 1942 arasındaki yokluğundan kaynaklanan kayıtlarını remaster edilerek yaratıcılık ve harmoni hazırlanmış bu CD seti eksikliğine sahip. Bu muhtemelen gitar eleştirilerin bir kısmına dinleyicilerinin olmazsa katılmak mümkün olsa da, olmazlarındandır. Çoğunluğu geçmiş senelerden bugüne 78 devirlik taş plaklardan müziğin standartlarını ortaya dijitalize edilen parçaların koyan gruplardan bir tanesi yanısıra, Barrios'un kendi olan Van der Graaf şahsi ev kayıtları bile bu setin Generator'ın Trisector hazırlanmasında kullanılmış. albümüne kötü diyebilmek Aralarında John Williams'ın da imkansız gibi bir şey. bulunduğu çağdaş bir çok Enerjilerinden fazla bir şey gitarist açısından gelmiş kaybetmedikleri CD'nin ilk geçmiş hatta gelecekte bile parçası olan The karşılaşılamayacak kadar Hurlyburly'den belli oluyor. büyük bir gitarist ve Progressive'lik adına devrim kompozitör. Kayıtlar oldukça içermese de, şu anki düzeyin eski ve kötü olsa da, müzik çok üzerinde bir albüm. mükemmel ötesi. Müzik 7/10 Müzik 10/10 Ses 7/10 Hakan Ses 5/10 Hakan


Serbest Kürsü Selam bu yazımızda sizlerle bilişim sektörü ile hifi sektörünün yakınlaşmasından bahsedeceğiz. Yazımızı kollektif hazırlanmak istedik. Sonuçta yeni jenerasyon cihazlara, klasik hifi bakış açısının yanısıra bilişim teknolojileri açısından da bakmak gerekiyor. Umarız aydınlatıcı olur. Aslında odyofiller ve bilgisayarların ilişkisi kişisel bilgisayarların ortaya çıkışına rastlamaktadır. İlk dönemlerde çeşitli veritabanı programları kullanarak, kendi elimizdeki plak ve daha sonra CD arşivlerini bilgisayarlara geçirmek muhtemelen bir çoğumuzun uğraştığı bir şeydi. Örneğin ben(Ω) ilk database programımı Basic programlama dili ile yazmıştım. Daha sonra yazılım dillerinin gelişmesi ve grafik arayüzlü programların ortaya çıkması ile bu alana özel yazılmış programlar sektörün hizmetine sunuldu. Bunlara örnek Audiophiller ve Collectorz yazılımlarını verebiliriz.

Collectorz grafiksel arayüzü

Tabii bu tarz yazılımların, yardımcı yazılımlar olduğunu belirtmeliyiz. İnsanların hayatlarını kolaylaştıran yazılımlar. Ama hifi ve bilişim teknolojisinin yollarının kesişmesini sağlayan asıl şey muhtemelen MP3 formatıydı. Aslında bu formatın ortaya çıktığında ne sonuçlara yol açabileceğini kimse tahmin etmemişti. MP3 formatı öncesinde de çeşitli algoritmalar kullanarak audio dosyalarını bilgisayarlara kaydetmek mümkündü aslında. Ama MP3 hızla gelişen internetin, dosyaları küçülterek daha verimli kullanımının yolunu açıyordu ve tabii ki yepyeni bir korsanlık türününde. Aslında MP3 öncesinde, gitgide kopyalama hızı ve kalitesi artan CD Yazıcıların

fiyatlarının düşmesi, müzik endüstrisine büyük bir darbe vurmuştu. Geliştirilen hiçbir yazılım CD'lerin kopyalanmasını engelleyemiyordu. CD'lerin kopyalanması yeterince kötüyken ortaya çıkan MP3 formatı işi daha farklı boyutlara taşımıştı. Müzik sektörü bu büyük yangından ilk zarar görendi. Bir anda satışlar hiç olmadığı kadar düşmüştü. İlk portatif MP3 çalarlar ortaya çıktığında -ki, pazarlama açısından en önemli örnek Apple tarafından üretilen iPod'tur- çoğu insan için geçmişteki Walkman ve daha sonrasında gelen Discman'den farklı yoktu bu yeni cihazların. Olayın ilginç yönü walkman ve discman, hifi sektörünün tekelindeki cihazların minimalize edilmiş halleri iken, ipod türevleri bambaşka bir alandan Bilgisayar Sektöründen geliyordu. MP3 çalıcılar satış rekorları kırmaya başladı, ardı ardına bir sürü firma da kendi ürünlerini piyasaya sürdü. Tüm bu gelişim devam ederken yepyeni dijital uzantılarla tanışıyordu teknolojiyi takip edenler, FLAC, APE, OGG... Ardı arkasına açılan sanal müzik mağazaları, müziği hiç olmadığı kadar hızlı almayı sağlamaya başladı. Satılan milyonlarca dijital portatif müzik çalar yepyeni sektörler doğurdu. Bunlardan birisi bu cihazlar için “dock” istasyonları ve müzik sistemleri üreten dev bir sektör. Aslında sektörün devleri hariç, herkes bu duruma hazırlıksız yakalanmıştı. Satılan yeni teknolojili bir sürü ürün, daha eski ama bu hareketi yakalayamayan firmaların pazar payını düşürüyordu. iPod ortaya ilk kez çıktığında hifi sektörü tarafından kabul görmedi, hatta ses kalitesi yüzünden yerden yere vuruldu. Bir çok dergi, karmaşık grafikler ve teknik jargon ile okuyucularını bu yeni cihazlarla ilgili soğutma kampanyasına katıldı. İşin komik tarafı ortaya çıkan bazı cihazlarında ses kalitesinin söylendiği kadar kötü olmadığı idi. Diğer trajik olan hemen her evde bir tane bu tarz cihaz olduğu idi. Eğer siz almadıysanız, çocuğunuza almıştınız. İlk jenerasyonun ortaya çıkışından kısa bir süre sonra, yeni dijital formatların MP3'e göre daha gelişkin ve gerçekten büyük ölçüde kayıpsız olması ile ses kalitesinde ciddi bir artış ortaya çıkıyordu. Hemen her ay bilişim sektörü ile ilgili sitelerde kör testlerde


CD ile aynı CD'nin kayıpsız olarak RIP'lenmiş versiyonları arasındaki farkın anlaşılamadığına dair yazılar yer buluyordu. Ama her iki sektörü takip edenler hariç, bu olayların birbirlerine etkileri konusunda kimsenin pek bilgi sahibi olmaması gayet doğaldı. Yeni jenerasyon müzik dinleyicileri, gayet ucuza müzik keyfini yaşıyorlardı. Eğer isterlerse yine oldukça uygun fiyatlara lambalı docklar, yeni jenerasyon ampliler alabiliyorlardı. Örnek olarak güzel bir laptop, müzik arşivi için yüksek kapasiteli bir harici disk, iyi bir hoparlör ve Class T ampli için ülkemizde bile 1.500 dolar yeterli oluyordu. Gelişmeleri sıkı şekilde takip eden firmalar, bu hareketi zamanında farkederek ortalığı yeni jenerasyon amplilerle doldurmayı becerdiler. Class T adı verilen yepyeni teknolojinin ses kalitesini hifi sektörü tarafından şiddetli bir şekilde tartışırken, Trends Audio, Sonic Impact gibi şirketler pazardan inanılmaz paylar almayı başardılar. Tüm bu gelişmeler olurken, çok az firma bu gibi yeni teknolojileri kendi ürünlerine uyarlamayı akıl etti. Ama artık pazar payları konusunda eskisi gibi rahat değillerdi, yeni teknolojiler yepyeni firmaları ortaya çıkartmıştı. Ve ismi büyük firmaların ürünlerine ciddi rakip olabilmeyi başarmışlardı, örneğin NuForce gibi. (Class D)

Sonic Impact'ın yeni dijital amplisi sadece 75 dolar

Zaman içerisinde hifi sektörü pazar kaybının inanılmaz boyutlara ulaşmasıyla, bu yeni teknoloji ile barışma yoluna gidildi. İşin en komik tarafı, daha seneler önce taşınabilir cihazları yerden yere vuran dergilerin, şimdi bu taşınır cihazlara ev sahipliği yapan dock'lara sahip cihazları yere göğe sığdıramamasıydı. Ne de olsa CD'nin veliahtı olması için senelerdir çarpışan SACD ve DVD Audio formatları yaygınlaşamamıştı. DVDAudio, Panasonic hanesine ciddi bir zarar yazdı ve ortadan kayboldu. Savaşın galibi ise Sony'nin SACD formatı olmuştu. Sony'de büyük satışlar umudunu kestiği audio pazarından soğumuş ve resmen SACD'den desteğini çektiğini açıklamıştı. Zaten Sony

kontrolündeki müzik şirketleri çeşitli gruplarla anlaşmalarını imzalayıp, internet üzerinden satışa başlamışlardı bile. Çok azınlık denilebilecek kitleler için zarar pahasına yeni formatının hayatına devam etmesini haklı olarak istemedi. Tabii bunun yanında “Yüksek Çözünürlük” cephesinde başlamış olan ve daha karlı olacağı belli Blu-Ray/HD-DVD savaşına öncelik vermişti. Çoğu kişi bu formatların birinin mutlaka audio versiyonları olacağını düşünürken, beklenen açıklama asla gelmedi. Sonuçta hifi sektörü, besleneceği yeni bir formattan yoksundu artık. SACD rüyası erken bitmiş, son format savaşlarından hifi sektörüne yarayacak bir sonuç çıkmamıştı. Aslında yeni format senelerden beri yanlarında idi, ama görmezden gelinmişti. Şimdi tüm bunların üzerine perde çekip yepyeni bir sayfa açmak gerekiyordu. Bu sayfayı açmadan önce şimdi başka bir bakış açısından devam edelim. Bilişim sektörü, uzun zaman önce çalışma odalarını işgal etmişti. Artık çalışma odanızda bir müzik setine gerek yoktu. Bilgisayarınız müziğinizi çalıyor, internet radyolarını ve aklınıza gelebilecek tüm diğer imkanları ayağınıza getirmişti. Yapmanız gereken tek bir şey vardı, ortalama bir bilgisayar almak ve eğer istiyorsanız onu bir müzik setine çevirebilecek yan ekipmanı almak. İşte hepsi bu. Bilişim sektörü, zaman içerisinde gözünü oturma odalarına çevirdi. neden ekstradan bir DVD,video kaydedici ve ayrı bir müzik setine ihtiyacınız olsun ki. Tek bir cihazla bunların hepsini yapabilirsiniz. Fikir çok mantıklıydı. Uygun yazılım ortaya çıktı, bunlara özel bilgisayar bileşenleri de bir anda pazarı doldurdu. Microsoft bu defa Media Center Edition sistemini kendi işletim sistemine entegre etti ve hatta pakete bir de uzaktan kumanda ekledi. Sistem entegratörleri de acil şekilde minik ve salonlara uygun bilgisayar kasaları ile ortalıkta gözüküyorlardı ve söylenenler bir ölçüde doğruydu tek bir cihaz ve neredeyse her işi yapabiliyordu. İnternetten satın aldığınız ya da kendi arşivinizi yüklediğiniz hard diskinizden müzik çalmak, film seyrettirmek ve aklınıza gelen hemen her şey. Bu durum, büyük elektronik firmalarının dikkatini çok önceden çekmişti. Salon için yapılacak savaşta ellerinde kozlarıyla hazır bekliyorlardı. Hatta Sony gibi bazıları bilgisayar sektörüne de yatırım yapmış savaşın sonucu ne olursa olsun bundan


kazançlı çıkmayı garantilemişti bile. Bu konuda en azından müziği çalmak konusunda daha profesyonel çözümlerin kar getirebileceğini farkeden çeşitli firmalarda oldu. Bunların öncülerinden bir tanesi muhtemelen iMerge isimli firmadır. Bu gelişimleri takip edip arkaik sayılabilecek music server'ları ortaya çıkartan firmalardan bir tanesidir. Bu firmanın ürünlerinden bir tanesinin 90'lı yılların sonundaki bir “What Hifi” dergisi incelemesini dün gibi hatırlıyorum. Bu teknolojinin geleceği karanlık, çok daha ucuza iyi bir CD okuyucu alabilme imkanı varken buna kim para verir gibi bir sonuç bölümü yazmışlardı. Acı olan geçen seneler What Hifi'ye pek yaramadı, artık bu tarz ürünlere yer veren bir teknoloji dergisine dönüştü. iMerge ise, o dönemden bu döneme hala ayakta ve server'ları kontrol edebilecek yazılımları bir çok farklı marka tarafından kullanılıyor.

İşte tam böyle bir dönemde üst audio pazarı geleceğini sağlama alabilmek için tüm bu gelişmelerle barış imzalamak zorunda kaldı. Buna üretici firmalardan, sektörel dergilere hatta en tutucu kullanıcılara kadar sanırım tüm sektör etkilendi. Artık hifi sektörüne hizmet veren dergilerde sıklıkla bu tarz ürünleri görebiliyoruz. Hatta çoğu firma bu tarz server'ları müşterilerine ve sektöre tanıttı. Önümüzdeki günlerde bu tarz ürünleri daha sıklıkla göreceğiz. Kullanıcılar olarak ön yargılardan uzak bu ürünleri takip etmeliyiz, ister sevin ya da sevmeyin, yakın gelecek bir süre bu yönde ilerleyecek. (Ω) Hakancez, Gür ve Tolga ortak yazısı

iMerge Music Server

Sevgili okuyucular, iMerge yolundan giden kimi firmalar, hifi pazarına oldukça ilginç ve kendi şartlarında neredeyse hi-end sayılabilecek ürünlerle girerken, kimileri de basit ama etkili çözümlerle hifi firmalarının pazarından pay çalmaya başladılar. Sooloos gibi firmalar kuvvetli konseptleri olan bilgisayar bazlı çözümlerle ortalığı ciddi anlamda sallarken, CES ve benzeri sektörel fuarlarda büyük ilgi çekerken, daha çok klavye ve mouse'ları ile tanınan ve ses ürünlerine audio pazarında çoğu zaman büyük önyargı ile bakılan Logitech “Slim Devices” adını verdiği cihaz ailesi ile audio pazarının tam ortasına bomba gibi düşmeyi başardı. Bunlar gibi firma ve ürünlerden çok daha fazlasını sayabilmek mümkün. Tabii bunlara yukarıda bahsettiğimiz PC çözümlerine, Apple tarafından piyasaya sunulanları da eklediğimizde rekabetin boyutunu sanırım anlayabiliriz. Milyarlarca dolarlık devasa bir pazar ve herkes bundan pay almak yarışında.

Bu ay Sn. Devrim Bey'in köşesini resmen işgal ettik. Ben şahsım adına yukarıdaki makalede bahsettiğim teknolojileri uzun zamandır incelemeye çalışıyorum ve denemeler yapıyorum. Aynı şekilde yazıyı ortak yazdığım arkadaşlarımızda. Onlar bilişim sektörü ile daha içiçe olduklarından bazı konulardaki bakış açıları bizlerden muhtemelen daha farklı ve daha analitik. Eğer yukarıda yazdığımız tarzda hifi ve bilgisayar dünyasının ortak paydalarını oluşturan teknoloji ve gelişmeleri okumaktan mutlu olacağız diyorsanız bizi lütfen bu konuda bilgilendiriniz. Bu bölümü ayrı bir köşe olarak beğenilerinize sunalım. Tabii bu bölüm yukarıda altını çizdiğim sınırda kalacaktır, geçmişte kimi dergilerin yaptığı gibi, şu firma şu laptop'u çıkarttı gibi haberler asla okumayacaksınız dergimizde merak etmeyin:) Neyse gelecek ay bu köşeyi tekrar asıl sahibine bırakmak üzere diyelim.


Sarı Sayfalar

ÇOK YAKINDA

Stereo Mecmuasi No. 5  

The ultimate Turkish hihi e-mag