Page 1

Çürümüş Düzenin Zorbalığı HDP’yi Durduramaz! Erdoğan Tutunabilecek mi?

Fiyatı: 2 TL

www.sodap.org

MART-NİSAN 2014 YIL: 4 SAYI 26

Biraz da Bizim Ustalar… Ergenekon’dan Çıkış ve Yeni İttifaklar

K! E C E Y E SÖKM

Z I N I Ğ I N L İ R E L ZORBA ZİLEN

! R I D I HDP E S A R F O S K İ L Ş E KARD

Her Yer İmece Olsun! “Ranta ve Bayağı Çıkarlara Dayalı Bu Yapıyı Parçalayacağız” “Halk Meclislerini Kuracağız” “Topyekûn” Çürüme İğneyle Kuyu Kazar Gibi İmece Ev İşçileri Sendikası Biz İstersek İşyerinde Neler Değişir? Kesk’te Koltuk Sevdası Neye Derman Olur? Bosna Hersek: “Fabrikaları İşçilere Geri Verin !” Venezuella: Yine Başarısız Darbe Girişimi Dans Eden Ülke


Sosyalist Dayanışma / Mart-Nisan 2014

DEVRİM ŞEHİTLERİ ÖLÜMSÜZDÜR!

Mehmet LATİFECİ 30 Mart 1972 Kızıldere

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 4, Sayı: 26 Mart-Nisan 2014 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mah. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul İletişim: 0535 922 82 68 infosodap@gmail.com www.sodap.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

Memleketimizin Sokaklarına Bahar Geldi Bu acılı, ezilmiş, yok sayılmış, katliamlarla sindirilmiş toplum yepyeni bir gençlik aşısıyla AKP faşizmine çatır çatır direniyor. Türkiye ezilenlerinin unutulmazlar arşivine daha 15’inde yazılan Berkin’imizi kaybetmemiz bu gerçeğin bir kez daha açıkça görünür olmasına yol açtı. Halk acısıyla sinip oturmadı. Kâh ateşler ve duman bulutları içinde sokaklarda sabahlara kadar direnen bir küheylan oldu kâh milyon milyon evladının cenazesinde kocaman bir yumruk olup zalimlerin yüreğine inme indirdi. Gençlik durmayacak, sinmeyecek, büyük bir azimle mücadeleye atılan bu kuşak haklarımızın mücadele deneyimiyle buluşabildiği, kendisini imhaya dönük hatalarla erimeyi engelleyebildiği sürece de eşit ve özgür yarınların habercisi olacak. Baş döndürücü günlerden geçiyoruz. Sınıflar savaşının çağıldayarak aktığı günlerden geçiyoruz. Zalimlerle umut arasındaki çizgi giderek belirginleşiyor ve kalınlaşıyor. Ülkeyi bir tımarhaneye çevirmeye çalışan bir Başbakan ve partisi, içine battıkları çamura her geçen gün daha fazla sıvanıyorlar. Kendisine Berkin’in cenazesi sorulan Başbakan “borsa yükseldi” ama deyiveriyor. Biz de yıllardır tam da bunu söylüyoruz. Bu düzen tam da bu yüzden yıkılmalı, çünkü yoksulların hayatının devlet nezdinde zerre kadar kıymeti yok. Hayatlarımız onlar için borsaya ve ekonomiye yaptığı etkiyle anlam kazanıyor. Gencecik bir evladımızın ölümünün sadece parayı, dövizi, borsayı anımsattığı bir devlet anlayışı tarafından yönetilmeyi hak etmiyoruz. Bu düzen ezilenler nezdinde tüm meşruiyetini kaybetmiştir. Ve tarih boyunca hiçbir düzen sadece zorbalıkla ayakta kalamamıştır. AKP rejimi sona yaklaşmaktadır. Fakat halkın devrimini çalmaya çalışan güçler de iş başındadır. En başta CHP ve Sarıgül… 12 yılık AKP iktidarının en büyük suç ortağı Cemaat ile ittifak yapmayı en önemli politik taktik haline getirebilecek kadar şirazeden çıkmış bir parti. Kendi gölgesine bile hayran, sürekli olarak kendisinden “Sarıgül” diye bahseden laboratuvar yaratısı bir siyasetçi… Gençliğin uyanışından paniğe kapılan ve kendi içindeki çelişkilerin halk hareketinin önünü açması ihtimalini kesmeye çalışan devlet, bir dönemin katil şebekelerini yeniden sokaklara saldı. Düzen bir uyanışa nasıl gem vuracağının hesaplarını yapmakta. Tabi en iyi bildiği şekliyle, çetelerini tahkim ederek ve halkın üzerine salarak… HDP’ye dönük faşist saldırılar da bu tahkim planının bir parçasıdır. Kürt halkının Hevsel bahçelerinden Gezi’yle kucaklaşması, Roboski’li anaların Berkin için geceyi meşalelerle aydınlatması, Batı’da HDK/P’nin yarattığı heyecanın umulanın çok üzerinde olması çetelerin devreye girmesine vesile oldu. HDP büroları günlerdir saldırı altında. Fakat umut direnişin, mevzileri koruma ısrarının en önemli gerekçesi haline gelmiş durumda. Halklarımız yıllardır içine tıkıştırıldıkları kâbustan kurtuluşun işaret fişeğini görmüş olmanın moraliyle dolu. Çetelerin hevesi kursaklarında kalmak zorunda. “Sakin olun” diyorsunuz da hesap verecek misiniz? Yakamızdan düşecek misiniz? “Sadece benim istediğim gibi yaşayabilirsiniz?” ısrarınıza devam edecek misiniz? Geleceğimizi çalma, milyonları yoksunluğa iteleme politikalarınızı sürdürecek misiniz? Milyonlarca ağacı müteahhitler para kazansın diye katledecek misiniz? Onurumuzla oynamaya çalışacak mısınız? Kusura bakmayın o zaman, kimse de sükûnet falan beklemesin. Rüzgar eken fırtına biçer…Ya yağmanızdan vazgeçer, varlığımıza saygı gösterirsiniz ya da isyanın nasıl büyüdüğü üzerine sonradan çok kafa yorarsınız ama anlayamazsınız. Biz sizi hep uyarmıştık değil mi? “Ya adalet ya kıyamet!” diye…


Mart-Nisan 2014 / Sosyalist Dayanışma

ÇÜRÜMÜŞ DÜZENİN ZORBALIĞI HDP’Yİ DURDURAMAZ!

H

alkların Demokratik Partisi seçim çalışmaları sırasında Türkiye’nin çeşitli yerlerinde ırkçı saldırılara, linç girişimlerine maruz kaldı, kalıyor. Urla, Aksaray, Bulancak, Samsun, Fethiye, Düzce… Yaklaşık 20 ciddi saldırı… Bunlar HDP’nin ifade ettiği demokrasiye, barışa, halkların kardeşliğine, Kürt halkının çözüm iradesine yapılmış saldırılardır. Bunlar ne tesadüfi ne de spontandır, sistemli ve açıkça devlet destekli bir görünüm kazanmış saldırılardır. Bu saldırılar halklarımızın geleceğine sahip çıkma konusunda ortaya koydukları iradeye egemenlerce verilen yanıttır. Çünkü bu coğrafyada her dilden, her kimlikten, her kültürden, her inançtan, inanan ve inanmayan emekçi halkların HDP’de büyüyen birliği egemenleri korkutmaktadır. Kürt halkının özgürlük mücadelesinin geldiği boyut, bu mücadelenin batıda Gezi ile açığa çıkan isyan ruhuyla birleşme olasılığı egemenleri korkutmaktadır. HDP bunları temsil ettiği için, bu ortaklaşmanın nüvelerini taşıdığı için saldırıların hedefi olmaktadır. Bu saldırılar HDP’nin doğru yerde durduğunun, halklarımız için bir umudu temsil ettiğinin sağlamasıdır aynı zamanda. Türkiye, tarihinin en derin siyasi krizlerinden birisini yaşıyor. 11 yıllık iktidarın günah ortakları AKP ile cemaat arasındaki yaşanan iktidar kavgası mide bulandırıcı bir cerahati ortaya döktü. AKP can havliyle devlet içinde yoğun bir cemaat temizliğine girişti. Cemaat ise uluslararası ittifaklarının da desteğiyle halklarımız nezdinde tüm itibarını ve meşruiyetini yitirmiş Erdoğan yerine sömürü düzeninin tahkim edilmesi, siyasetin yeniden tanzimi yönünde çabalar içerisinde. Bu kavgaları esnasında etkinliklerini arttırmak için bir dönem öncesinde siyaseten gerilettikleri

kesimleri de kendilerine yedeklemeye çalışıyorlar. Erdoğan, restorasyon güçleri karşısında neredeyse günah çıkarmaya yönelen bir tutum içerisinde. “Ben yapmadım, hepsini o vicdansız savcılar yaptı” görüntüsü vermeye çalışıyor. “Samimiyetini” ispatlamak için Hrant’ın katili Erhan Tuncel’den kirli savaş suçlusu Veli Küçük’e kadar halklarımızın gönlünde binlerce defa mahkûm olmuş katilleri ardı ardına tahliye ediyor. Cemaat ise “Yeni CHP” yi kendi peşine takmış durumda.

Hdp Düzen Partilerinin Antitezidir

Düzenin tüm egemen iktidar odakları yoğun bir siyasi rekabet içindeler. Halk ise bu hesaplaşmada ortalığa saçılan pisliklerin ne olduğunu anlamlandırmaya çalışıyor. Yaratılan kafa karışıklığı içerisinde hesaplaşan iktidar blokları halkı da yanlarına yedeklemeye çalışıyorlar. Bu karmaşa içerisinde bu karanlık hesapların dışında halklarımıza umut ve coşku veren bir seçeneğin belirmekte olduğu her geçen gün biraz daha fazla göze çarpıyor. HDP tüm bu çürümüşlüğün dışındaki yegâne siyasi güç olarak bu aşamada çok önemli bir avantaja sahiptir. HDP halklarımız arasında kurulan kardeşlik köprüsüdür. HDP kentsel talanın karşısında olan, müteahhit partilerinin anti tezidir. HDP işçilerin ekmek davasının sözcüsüdür. HDP kadındır, gençtir, Ermenidir, LGBTİ’dir; düzenin yok saydığı herkesin güvencesidir. Irkçı, tekçi, sömürücü, zenginlerin kuklası tüm düzen partilerinin HDP karşısında birleşmesi işte bundan kaynaklıdır. Türkiye Cum-

huriyeti tarihi bir katliamlar tarihi olarak da okunabilir. Şimdi de Türkiye’nin dört bir yanında HDP çalışmalarına dönük katliam provaları yapılmaktadır. Bizler bu tarz girişimlerin arkasında her zaman devletin bulunduğunu, bu işlerin birkaç kendini bilmezin “milliyetçi” tepkileri olmadığını anlayabilecek kadar siyasi bilince sahibiz. Amaç bir taraftan HDP-BDP ortaklığının, Türkiye’nin her tarafında yükselen bir siyasal alternatif olarak önünü kesmek. Diğer taraftan ise HDP’yi ve Kürt siyasal hareketini bir çatışmanın ve halklar kavgasının içine sürüklemektir.

Sorumluluk AKP Hükümetindedir

Bu saldırıları engelleme görevi AKP hükümetinindir, önlenmeyen, arkasından suçlularından hesap sorulmayan tüm saldırılar esas olarak AKP’nin sorumluluğundadır. Kürt halkı büyük bir özveri ve sorumluluk duygusuyla davranıp AKP ipe un sermesine, hiçbir somut adım atmamasına rağmen Kürt sorununun siyaset kanalından çözümünü sağlamaya çalışırken yaşanan bu saldırılar aslında savaş çağrısı olarak da okunabilir. Eğer bu saldırılar biraz daha sürerse çatışmasızlık durumunun ortadan kalkıp çatışmalar zeminine geri dönüleceği aşikârdır. Kürt halkı da HDP de kendisini savunacak güce ve kararlılığa sahiptir.

Bize Gücünüz Yetmez

Sonuçta on yıllardır uygulanan zulüm politikaları devrimcilere, sosyalistlere, Kürtlere, Alevilere, kadınlara, gençlere direnmeyi çok iyi öğretti. Linç girişimleri, kundaklamalar, faşist saldırılarla; ne Kürt halkının mücadelesi, ne halkların kardeşliği, ne yükselen devrimci hareket, ne de HDP’deki büyük buluşma engellenebilir. Direnmek ezilen halklarımızın yaşama biçimidir. Bu saldırılar HDP’yi yolundan geri çevirmez tam tersine daha da öne iter. Bu saldırılar düzenin çaresizliğini, çürümüşlüğünü ve halkların dayanışmasından korkusunu açık bir biçimde ortaya koyarak partimiz HDP’yi daha da büyütecek, çalışmalarımızı daha da canlandıracaktır. HDP bileşenleri birbirine daha sıkı kenetlenecek, dayanışma HDP’yi daha sıkı sarmalayacaktır. Sonuç olarak bu saldırıları gerçekleştirenlerin hevesleri kursaklarında kalacaktır. Halklarımız kendi yarınlarını kendi elleriyle inşa etme noktasında HDP ile ele geçirdikleri olanağı değerlendirmek için her türlü kararlılığı göstermeye hazırdır. Bu saldırılara cevabı bir yandan sokakta en iyi şekilde verirken, bir yandan da saldırılardan hesabı 30 Mart günü sandıkta soracaktır. Çürümüş düzen mezara! Halk iktidara!

3


Sosyalist Dayanışma / Mart-Nisan 2014

ERDOĞAN TUTUNABİLECEK Mİ? M. SİNAN

Ortaya dökülen tapeler Erdoğan’ın geri çekilme yollarını giderek kapatıyor. Erdoğan bunca suçlamadan aklanmadan sembolik bir cumhurbaşkanlığı makamına çıkamaz, çıkarsa da elini çok zayıflatmış olur. Siyasetten ayrılmayı zaten kabul etmez, etse de bunun sadece politik faturası olmaz. Ortadaki yolsuzluk iddiaları Erdoğan’ın hayatının son yıllarını cezaevinde geçirmesine yetecek düzeyde.

E

rdoğan 20 yıllık siyasi hayatının en zorlu günlerini geçiriyor. 12 yıllık iktidarının en önemli ittifak gücü Cemaat ile yaşadığı çatışmanın çok büyük bir tahribat yarattığı ortada. Bu çatışma sadece bir dini cemaatle yaşanan bir politik hesaplaşma olsa bu kadar büyük bir tahribat yaratmayabilirdi. Cemaatin bu operasyonu uluslar arası sermaye güçlerinin ve ABD’nin desteği ile yürüttüğü açıktır. Neredeyse tüm siyasi birikimini ABD ile geliştirdiği dostane ilişkilere borçlu Erdoğan için durumun vehameti buradan anlaşılabilir. Kendisi iktidarını ABD’nin “our boys”u olma unvanını Genelkurmay’ın elinden alabilmesine borçluydu. Fakat şimdi bu rolünü kaybetmiş gözüküyor. ABD’nin İslam dünyasını Siyasal İslam üzerinden küresel sisteme bağlama projesi de şimdilik çökmüş görünüyor. Müslüman Kardeşler projesinin duvara toslaması sonrasında İslamcılığın bölgede rol oynayabilme kapasitesi oldukça sınırlanmış durumda. Dış ittifaklarını büyük oranda kaybeden Erdoğan’ın içeride işi giderek zorlaşıyor. Gezi Direnişi ile Erdoğan’ın kendi tabanı dışında bir rıza

üretme, dolayısıyla da egemen güçlere etkin ve istikrarlı bir yönetim sağlama kapasitesinin ortadan kalktığı anlaşıldı. Kendi tabanının çok çok ötesinde hatta sol hareket içerisinde kendisine ittifaklar edinebilen, Obama’nın ilk yurtdışı gezisine mazhar olan, “one minute” çıkışı sonrasında Ortadoğu sokaklarında yankı bulan Erdoğan, en dar İslamcı taban dışında inandırıcılığını giderek kaybeden, karşısında çok geniş bir bloğun bir araya gelmesini sağlayabilecek kadar nefret uyandıran, Suriye iç savaşında El Kaide’ye verdiği açık destek dolayısıyla uluslararası savaş mahkemesine çıkması gündemde olan bir siyasi lider durumuna düştü. Erdoğan’ın inişi de çıkışı kadar hızlı oldu. Mali olarak da son derece kırılgan bir ekonomi üzerine oturan Erdoğan’ın dışarıdan yönelecek ani bir mali spekülasyona dayanabilme yetisi son derece sınırlı. Doların artışının belli bir noktada durması Erdoğan’a derin bir nefes aldırdı ancak bu denge halinin ne kadar süreceği muamma çünkü Türkiye’nin mali bir dalgalandırmaya (2001 krizinde Deutsche Bank’ın oynadığı özel rol hatırlansın) karşı koyabilme olanakları yok denecek kadar az. Erdoğan 2001 krizinin ve ABD’nin Irak’ı işgalinin yarattığı politik konjonktürün bir ürünü olarak iktidara geldi. Dışarıdan yoğun mali sermaye girişinin yarattığı sahte tüketim toplumuyla rıza üretmeyi başardı. Fakat gelen sinyaller Erdoğan’ın 2001’dekine benzer bir konjonktür tarafından sıkıştığını gösteriyor. Temel hedef Erdoğan’ın yerine Abdullah Gül’ün monte edilmesi ile daha merkez bir politik çizgiye çeki-

4

len AKP’yle yola devam etmekti. Fakat ortaya dökülen tapeler Erdoğan’ın geri çekilme yollarını giderek kapatıyor. Erdoğan bunca suçlamadan aklanmadan sembolik bir cumhurbaşkanlığı makamına çıkamaz, çıkarsa da elini çok zayıflatmış olur. Siyasetten ayrılmayı zaten kabul etmez, etse de bunun sadece politik faturası olmaz. Ortadaki yolsuzluk iddiaları Erdoğan’ın hayatının son yıllarını cezaevinde geçirmesine yetecek düzeyde. Bu anlamda Erdoğan ipleri elinden kaçırdığı anda kendisinin ve ailesinin başına gelebileceklerin farkında. Bu açıdan bakıldığında Erdoğan elindeki en büyük koz olan seçmen desteğine güvenerek ve siyasi alanı otoriter uygulamalarla daha da daraltarak yoluna devam etmeyi seçmeyi deneyecek. Bunu yaparken de kaybettiği ittifakları bir biçimde telafi edecek yöntemler arayacak. Erdoğan parti üzerinde denetimini büyük oranda koruyor ama parti milli görüş kökenlilere daraldı. Erdoğan’ın parti üzerindeki denetimi Gül’ü aktif davranmaktan alıkoyuyor. Ancak bu kadar bir “armut piş ağzıma düş” tavrının onay görmeyeceği bizzat 6 Mart tarihli Financial Times makalesi tarafından kendisine hatırlatıldı. “Erdoğan’ın kalması hukukun üstünlüğüne zararlı, Gül göreve” Erdoğan ve AKP çevrelerinin yaşananları barış sürecine karşı bir girişim olarak yansıtma konusundaki gayretlerinin herkes farkında. Kürt hareketi de açıkçası en azından bir bölümüyle AKP’ye bu konuda bir çek verdi. Fakat bu tabloda çok hızlı bir dönüşüm var. Bölgeden kimi çatışma haberleri gelmeye başladı. Kürt siyasi çevrelerinden AKP’ye ve yaşanan yolsuzluklara karşı ağır eleştiriler dillendirilmeye başlandı. Bu durum Erdoğan’ın elinden en önemli kozlarından birisini alabilir.


Mart-Nisan 2014 / Sosyalist Dayanışma

Erdoğan’ın Ukrayna’da yaşanan süreçle ilgili oldukça umutlandığı anlaşılmakta. Rusya’nın bölgede etkinliğini arttırma noktasındaki hamlesi şimdilik özellikle ABD tarafından sert bir karşılık görüyor. Bölgede tansiyonun yükselmesi Erdoğan’ı ABD nezdinde görece kullanışlı hale getirebilir. Bu Putin’in ne kadar ilerleme riski alacağına bağlı. Tam böylesi bir noktada Rusya-ABD arasında açılacak bir soğuk savaş cephesinde Erdoğan bir pay kapma telaşında. Bu yüzden sürekli ortalıkta dolaşan fakat her şeyi eline yüzüne bulaştıran Davutoğlu Ukrayna’da yeni Başbakan atanır atanmaz soluğu Kiev’de aldı. Muhtemelen Kırım’daki Türk/Tatar nüfus üzerindeki etki de pazarlık masasına konur ve Suriye savaşının ilk günlerindekine benzer bir eşgüdüm dolayısıyla da ittifaklaşma yaratılmaya çalışılır. Bu planın sonuçları belirsizdir. Erdoğan’ın yaptığı yasal düzenlemeler devletin tüm kurumlarını kendisine bağlama yönünde. Seçim sonrasına bırakılan MİT Yasası ise MİT’e ülke içinde operasyon yapma yetkisi tanıyacak. Tüm telefon dinleme işleri MİT’e bağlanacak. Erdoğan’ın kafasında iyice paronayaklaşmış bir muhaberat devleti kurma yönünde bir plan olduğu anlaşılıyor. Bu durum açıkçası kapitalizmin yeni trendleri ile de uyumlu. Sermaye dostu bir tür otoriter rejimler, Çin’in ekonomik başarıları sonrasında giderek burjuva demokrasisinin gerçekçi bir alternatifi haline getiriliyor. Fakat bu kadar ciddi bir biçimde itibar kaybına uğramış bir liderin böylesi bir otoriterleşmeye istikrar kazandırabilme şansının ne olduğunu hep beraber göreceğiz. Erdoğan’ın iktidara taşınmasında büyük rol sahibi olan Anadolu sermayesi Erdoğan’ı daha ne kadar sırtında taşır? Erdoğan onları memnun etmek için yeni kentsel dönüşüm hamleleri yapmakta, madenler için gereken ÇED raporu zorunluluğunu ortadan kaldırmakta. Fakat bu kesimin de uluslar arası bağlantıları oldukça güçlü. Ortadoğu’da, Afrika’da, Avrupa’da işleri da-

ralan sermaye çevrelerinin Erdoğan’ın alternatifleri üzerine düşünmeye başladığı çok açık. Türkiye tarihi boyunca bu tarz büyük siyasi krizlerde askerin müdahaleleri, oyunu farklı bir seviyeye taşırdı. Şu anda asker siyaseten devre dışı görünüyor. Üstelik Erdoğan restorasyoncu güçleri kısmen “İstiklal Harbi” söylemi ile kendine yedeklemeye çalışıyor. Başbuğ’un bırakılması bu kesimlerle arayı ısıtma ve geçmiş dönemin günahlarını Cemaat’in üzerine yıkma çabasının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Mısır’daki gibi bu kesimlerin siyasi krize müdahale edeceğine dair bir işaret yok. Fakat önümüzdeki günlerin birçok seçeneğe açık olduğunu da unutmamak gerekiyor. Burada esas olan ise süreçte ezilenlerin bir politik özne olarak rol alabilmesidir. AKP hükümetinin binlerce KCK tutuklusu, devrimci tutsak cezaevlerindeyken Erdoğan’ın oğlunu hedef alan 2. Dalga operasyon sırasında savcıların elini tutması burjuva hukuku açısından dahi kabul edilemeyecek bir durumdur. Bu müdahale sonrasında AKP hükümeti meşru bir hükümet olma vasfını kaybetmiştir. Şu anda çok şiddetli bir politik savaş yaşanmaktadır. Ve tüm düzen güçleri de bu kavganın bir cephesinde mevzilenmiş durumdadırlar. Bizlere düşen AKP’nin gerçek alternatifini sokaklarda inşa etmektir. 90 yıllık Cumhuriyet büyük bir tükeniş yaşamaktadır. Düzenin tüm kurumları işleyemez hale g e l m i ş t i r. “Facebook’u da kaparım Yo u t u b e ’ u da” diyen; üniversite öğrencilerini ve onların nezdinde tüm toplumsal muhalefeti “ateistler, solcular, teröristler” olarak tabanına hedef göstermeye çalışan;

iktidarda kalabilmek, pisliklerini örtebilmek ve ülkenin tüm kaynaklarının yağmasını azgınca sürdürebilmek için toplumu neredeyse bir iç savaşın eşiğine getirmekten çekinmeyeceğini hissettiren bir Erdoğan gerçeği bulunmaktadır. “Evde tutmakta zorlanılan %50” Erdoğan’ın en büyük güvencesidir. İktidarı bu kadar takıntı haline getirmiş bir siyasetçinin her ne pahasına olursa olsun, her türlü hileyi de yaparak bu seçimden yüksek başarılar alması da beklenmelidir. İşte bu noktada halkın bir Yeniden Kuruluş’u örgütlemek anlamında biraraya getirilmesinin başarılması zorunluluktur. HDP’ye bu anlamda çok önemli rol düşmektedir. Sokakta olmak, birlikteliği ilmik ilmik örmek, her türlü saldırıya karşı gidilemeyen tek bir nokta bırakmamak, halkın ne İslamcılığa ne de Milliyetçiliğe mahkûm olmadığını göstermek, her türlü otoriter dayatmaya karşı direnmek, halkın ekmek mücadelesiyle özgürlük mücadelesini birleştirebilmek görevi omuzlarımızdadır. Türkiye tarihinin en ağır siyasi krizlerinden birisini yaşıyoruz. AKP düşüyor, ancak götürecek bir siyasi odak olmadığı için duruyor. Açıkçası AKP’yi kim götürürse önümüzdeki dönemin belirleyici gücü de o olacaktır. Halkı krizin seyircisi durumundan çıkarıp kendi iktidarının kurucusu haline getirme mücadelesi ise güncel görevimizdir.

Erdoğan’ın yaptığı yasal düzenlemeler devletin tüm kurumlarını kendisine bağlama yönünde. Seçim sonrasına bırakılan MİT Yasası ise MİT’e ülke içinde operasyon yapma yetkisi tanıyacak. Tüm telefon dinleme işleri MİT’e bağlanacak. Erdoğan’ın kafasında iyice paronayaklaşmış bir muhaberat devleti kurma yönünde bir plan olduğu anlaşılıyor. Bu durum açıkçası kapitalizmin yeni trendleri ile de uyumlu.

5


Sosyalist Dayanışma / Mart-Nisan 2014

BİRAZ DA BİZİM USTALAR… “Bu durumun birbiriyle çelişen talepleri tarafından kovalanan, aynı zamanda tıpkı bir üçkağıtçı gibi, sürekli şaşırtmak, gözlerin hep kendisine dikilmesini sağlamak mecburiyetinde olan, yani günbegün minyatür bir darbe yapmaya mecbur bulunan Bonaparte, tüm burjuva iktisadiyatını altüst eder. Dokunulmaz görünmüş her şeye el atar, devlet aygıtını kutsal görüntüsünden sıyırır, onu dünyevileştirir, aynı zamanda tiksinç ve gülünç hale getirir” (Marx, Brumaire)

E “devrimin tüm yıkıcı güçlerini ona yöneltmek üzere yürütme gücünü eksiksiz hale getiriyor” (Marx, Brumaire) Erdoğan’ın kurtuluş stratejisi “lobiler, ateistler, solcular, teröristler, o hakim alevi “ ayrışmacılığı ile kendi tabanına iyice kenetlenmek, artık kendisi için güvenilmez bir hapishane haline gelen devleti kendisini, yani yürütmeyi daha da güçlendirerek etkisiz hale getirmek. MİT’e iç operasyon yetkisi vererek, tüm dinlemelerin temel odağı haline getirerek kendi özel güvenlik şirketi haline dönüştürmek. Internet’i denetim altına almak, “Youtube’u ve Facebook’u kapatacağız, bu milleti Facebook’a yedirmeyiz” diyerek şuursuzluk örnekleri vermek. 6

rdoğan ile Cemaat arasında yaşanan hesaplaşmanın ortaya döktüğü cerahat tam da burada anlatılanlara uymuyor mu? Erdoğan iktisadi gücüne güvenemeyen bir sermaye fraksiyonunun siyasi iktidarının temsilcisi olarak her gün gündemi belirlemek, toplumun ilgisini farklı noktalara taşımak, yarattığı yeni ikilemler üzerinden toplumu saflaştırmak ve bu saflaştırmalar üzerinden yönetmeye çalışıp bir taraftan da yandaş sermayeyi büyütmek amacıyla talanı azdırırken aslında tam da Marx’ın işaret ettiği sonuçları yarattı. Devlet aygıtının bütünüyle bataklık haline gelmiş son durumu gözler önünde. Tapeler ortalığa saçılırken düzenin hiçbir egemen odağı bu bataklığın dışında kalamıyor. Devlet gibi din de dünyevileşiyor. Dinsel yorumların hırsızlığı meşrulaştırmasının yolları araştırılırken dinin kendisi de tartışmaya açık hale geliyor. “Allah insana günah işleme özgürlüğü vermiştir ve insana günahsızlık talep etme hakkı vermemiştir” tiksindirici ve aynı zamanda gülünç gerçekten… Atılan koca koca nutukların arkasındaki milyonlarca doları gizleme telaşı, salya sümük ağlama buhranlarıyla rating rekorları kıran bir İmam’ın Uganda’daki bir yatırım konusundaki cevvalliği… Devletin ve yağmanın nasıl bir içiçelik içinde olduğunu tereddüt edilemeyecek bir kesinlikte ortaya döken bir sefilleşme hali... Ve

de tekmili birden, arkası yarınlar bitmiyor bir türlü… Sefilleşmenin seviyesi artık insanlarda da bir bağımlılık yarattı nerdeyse. Herkes “dibin dibinin” peşinde. Devleti yönetenlerin, halkı soyanların sanki ellerinde kalmış olan tek koz bu çürümüşlüğe tüm toplumu ortak edebilmek. Devrimcilerini yok ederek tüm vicdanının ortadan kaldırılabileceğine inanılan bir toplumun hırsızlığı, yolsuzluğu, yağmacılığı, röntgenciliği, yalancılığı, güce tapınmacılığı ile tüm bu çürümeyi, bu kesif kokuyu sindirebilecekleri varsayılıyor. “devrimin tüm yıkıcı güçlerini ona yöneltmek üzere yürütme gücünü eksiksiz hale getiriyor” (Marx, Brumaire) Erdoğan’ın kurtuluş stratejisi “lobiler, ateistler, solcular, teröristler, o hakim alevi “ ayrışmacılığı ile kendi tabanına iyice kenetlenmek, artık kendisi için güvenilmez bir hapishane haline gelen devleti kendisini, yani yürütmeyi daha da güçlendirerek etkisiz hale getirmek. MİT’e iç operasyon yetkisi vererek, tüm dinlemelerin temel odağı haline getirerek kendi özel güvenlik şirketi haline dönüştürmek. Internet’i denetim altına almak, “Youtube’u ve Facebook’u kapatacağız, bu milleti Facebook’a yedirmeyiz” diyerek şuursuzluk örnekleri vermek. Cemaat’in 7 Şubat hamlesi Erdoğan’da böylesi bir paranoyayı yarattı, Erdoğan’ın yürütmeyi eksiksiz hale getirme, ken-

disini Başkanlık tahtına sıçratma çabaları ise Gezi’de kendisini tüm öfkenin esas hedefi haline getirdi. Erdoğan’ın yarattığı öfke toplumsal dönüşüm güçlerinin önemli bir manivelası haline gelmeye başladı. O kadar ki bu durum sermaye güçlerinin de işine geliyor. Erdoğan’ın bu bütün tepkileri paratoner gibi üzerine çekme yeteneği ve bu haliyle de düzenin kendisini öfkenin hedefi olmaktan kurtarması finans kapital için büyük nimet. Onlar da arkada “taze bir başlangıç” ın hesaplarını rahat rahat yapabiliyorlar. Anadolu sermayesi yan gözle Abdullah Gül’e bakıyor, Mustafa Koç 25 yıllık siyasetçi Sarıgül’e methiyeler düzüyor. Halk ise “Erdoğan gitsin de aman ondan bir kurtulalım da ötesine bakarız” yaygarasıyla kendi özgücü ekseninde hareket etmekten uzaklaştırılmaya, olası düzen içi alternatiflere tamah etmeye zorlanıyor. “Ne yani Sarıgül’e vermeyelim de yine AKP mi gelsin?” Erdoğan’ın hırsızlıklarına haklı olarak kızanlar, kendilerini Sarıgül isimli bir başka hırsızın kurtaracağına inandıklarında “tutarlı ve gerçekçi” mi oluyorlar böylece? Ankara’da ortak sol aday çalışması yapanlar İstanbul’da da bu işe soyunmayarak mesela bu yaygaranın basıncı altında kaldıklarını mı ifade etmiş oluyorlar alttan alta? “Bu sebeple işçiler burjuva siyasetçilerinin aldatmacalarına karşı halkın gözünü dört açmasını sağlamalı, laflara inanmamayı, tümüyle kendi gücüne, kendi örgütlülüğüne, kendi birliğine ve kendi silahlarına güvenmeyi öğrenmelidir” (Lenin, Uzaktan Mektuplar, Agora, s.12-13) Dolayısıyla devrimcilerin temel görevi halkın kendi bağımsız seçeneğini kurmasına ve bunu giderek güçlendirmesine ön ayak olmak. Bu ülkeyi sallayan o güze-


Mart-Nisan 2014 / Sosyalist Dayanışma

lim Haziran günlerinin üzerinden daha bir sene geçmedi. Bu yaşanan politik krizin en önemli tetikleyicisi bilfiil sokakları zapt eden halkın kendisi. Şimdi kendi gücünü fark etmiş olan halka bunun varlığı unutturulmaya çalışıyor. Ancak bu lacivert takım elbiseli, siyah lüks arabalarda gezen büyük harfle ERKEK burjuvaların yöneteceğine dair bir inanca kapılmamız isteniyor. Bizim yapamayacağımız söyleniyor. Halbuki esas yapamayanlar kendileri. Tapelerde ortalığa dökülen pislikte halkın zerre kadar günahı yok. Tek günahımız yeterince hesap soramamış olmamız. Fakat hesap sorabilmek için de bu böyük beylerin manyetik alanından çıkıp kendi güç merkezlerimizi yaratmamız gerekiyor. Hayatın her alanında kurduğumuz meclislerle müdahil olmamız gerekiyor. Gezi sonrasında kurulan mahalle forumları bu anlamda büyük imkanlar sunmuştu. Bunların bir kısmı etkisini kaybetti, bir kısmı hala devam ediyor. Bunlar yoksa HDP örneğin her yerde mahalle meclisleri kurarak yoluna devam etmeye çalışıyor. Düzen halkı seyirci yapmaya, ortalığa saçılan pisliğini kanıksamaya ikna etmeye çalışıyor. Biz ise gerçek düşmanımızın bu seyircilik hali olduğunu bıkmadan usanmadan anlatmalı, harekete geçmenin yollarını bulmalıyız. “Hayatına sahip çık!” Evet, kendi hayatımıza, aklımıza, vicdanımıza, kentimize, birbirimize sahip çıkmak için bir araya gelmek. Düzen çökerken, siyasal sistem devasa bir krizle kilitlenmenin eşiğine doğru giderken altında kalmamak için birlikte olmak. Kürt halkından öğrenmek. Rojava’dan öğrenmek. Suriye halkı maalesef yaşanan korkunç iç savaşta yerinden yurdundan oldu, yüzbinden fazla canını yitirdi, geleceğini, canım kentlerini kaybetti. Rojava örgütlülüğü, kendi doğrularının arkasında savaşabilme yeteneği ile korkunç bir cehennemden ışıl ışıl bir halklar mozayiği ortaya çıkardı. Bu kriz koşullarında tek güvencemizin birbirimiz olduğunu, örgütlenmek olduğunu, meclislerimiz yoksa kaybetmeye mahkum olduğumuzu, Erdoğan yerle yeksan olsa bile bunun böyle olduğunu anlamak ve anlatabilmek durumundayız. “Tarihin kanıtladığı gibi, ordu, polis ve bürokrasi türünden tüm

baskı araçlarını dokunulmazlıklarını koruduklarından burjuva parlamenter cumhuriyetten örneğin bir monarşiye dönüş oldukça kolaydır. Komün ve Sovyetler ise bu mekanizmayı parçalayıp onun işini bitirir. Parlamenter burjuva cumhuriyet, kitlelerin bağımsız politik yaşamını, kitlelerin devletin demokratik işleyişinin aşağıdan yukarıya örgütlenmesine katılımını engelleyip boğuntuya getirir. Sovyetler, için ise bunun tam tersi geçerlidir. Sovyetler, Paris Komün’üyle birlikte oluşan ve Marx tarafından –emeğin ekonomik kurtuluşunu hayata geçirmede elverişli bir politik biçimin keşfi-diye nitelenen devlet tipini yeniden ortaya çıkarmaktadır.” (10 Nisan 1917, Tezler hakkında bir yazı) Gerçek bir demokrasinin yegane güvencesinin meclislerimiz olduğunu artık öğrenmiş olmamız gerekiyor. 1980 sonrasında iktidarların tümü daha çok demokrasi ve özgürlük vaat etti. Geldiğimiz şu noktada ise giderek Putin’leşen bir Erdoğan gerçeği var karşımızda. Okulunun bahçesindeki ağaçlara sahip çıkan gençlere “ateistler” diye avazı çıktığı kadar bağıran bir cinnet hali. İşçileri günde 12 saat çalışmaya, bozuk etlerden yapılan üç kuruşluk öğle yemeklerine, ayda 70 kişinin öldüğü iş cinayetlerine, 900 lirayı bulmayan asgari ücrete, 5 liralık patatese maruz bırakan bir işkencehane. Atanamayan öğretmenlerin %40’ının intiharın eşiğinde olduğu, 40’ının halihazırda intihar ettiği bir umutsuzluk. Borcun borçla döndüğü, ekonominin sermayeye yapılan tüm desteklere rağmen bir türlü yüksek cari açıkkriz sarmalından kurtulamadığı bir yağma hali. Bu cehennemden kurtulmak için kendi cumhuriyetimize ihtiyacımız var. Burjuvazinin 2 cumhuriyeti de yıkımdan başka bir şey getirmedi bizlere. “Bizim bir devlete ihtiyacımız var. Ama burjuvazinin meşruti mo-

narşilerden en demokratik cumhuriyetlere kadar her yerde yarattığı türde bir devlete değil…Bizim bir devlete ihtiyacımız var ama halktan kopuk ve halka karşıt bir bürokrasi (memurlar zümresi), bir ordu ve bir polis gücü şeklinde yönetim organları olan, burjuvazinin ihtiyaç duyduğu türde bir devlete değil… Proletarya..Marx’ın sözleriyle “hazır alınmış devlet aygıtını parçalamak ve yerine polis gücünü, orduyu ve bürokrasiyi bütün silahlı halk ile birleştirerek yeni bir devlet aygıtı geçirmek zorundandır…Halkın bütün yoksul, sömürülen kesimlerini örgütlemeli ve silahlandırmalı ki onlar da bizzat devlet iktidar organlarını doğrudan ellerine alabilsinler, bu devlet iktidarı organlarını bizzat kendileri oluşturabilsinler”(Lenin, uzaktan Mektuplar, Agora yayınları, s.37) Lenin’in bahsettiği devlet, kendi temellerini de ortadan kaldırmaya çalışan bir devlet. Esas olarak devletsizlik ihtiyacımızı karşılamak için sahip olunması gereken bir devlet. Dolayısıyla tüm iktidarı halkın kendisine, öz organlarına sunarak kendisini giderek gereksizleştiren bir devlet. Tam burada 21. Sosyalizmini ancak; 20. Yüzyıl sosyalizminin böylesi bir zihin açıklığından, devleti değil de Sovyetleri etkisizleştirmeye doğru ilerlemesine yol açan yanlışlarından uzaklaşarak kurabileceğimize vurgu yaparak yola devam edelim. Halk meclislerinde nasıl bir özlü programla bir araya gelmeli? “Sloganlarımız “demokratik cumhuriyet, topraklara el konulması, sekiz saatlik iş günü ve savaş karşıtlığıyla devrim ve sosyalizm için uluslar arası dayanışma” üzerine inşa edilmelidir.”( 13 Ekim 1915, Lenin, “Bazı Tezler”) Demokratik cumhuriyet yani devletin halkın örgütlü gücünün kölesi kılınması, tüm yerellerin halk meclisleri ile özyönetime

kavuşması, devletin din, millet, mezhep aidiyetlerinden tamamen arındırılması, çok dilli çok kültürlü hale dönüşmesi, kadınların üzerindeki patriyarka denetimini ortadan kaldırması, en temel olmak üzere özgürlükler meselesi... Topraklara el konması bugün en az köylülük kadar kentler için de temel taleplerden birisi olmalı. Kent hakkı, halkın kamusal topraklar, binalar, ağaçlar, parklar vs. üzerindeki tam denetimi anlamına gelmeli. Sermayenin yaşanmaz kentler yaratma azgınlığı ancak bu şekilde durdurulabilir. Sekiz saatlik işgünü azami çalışma süresi olmalı, hatta daha da kısalmalı. Kaç yıl önce az sanayileşmiş Rusya’sında işçiler 8 saat çalışmayı isterken neredeyse 100 yıl sonra bizler çok daha iyisini hak ediyoruz. “Üretmek için çalışmak değil çalışmak için üretmek” temel düstur olmalı. “Kar için değil insanların ihtiyaçlarının karşılanması” için üretmek. Tüketim çılgınlığının hem kendimizi hem de üzerinde yaşadığımız dünyayı imha ettiğini fark ederek yaşamak, üretmek ve tüketmek. Zenginliği maddiyatın ötesinde kavrayabilmek ve burjuva medeniyetinin ötesinde bir yaşam tasavvur edebilmek. Başta Suriye’de, Ukrayna’da savaşlara karşı çıkmak. Kürt halkına yönelik tüm saldırganlıklara karşı yekvücut direnmek. Ülkeyi NATO’nun bir ileri karakolu olmaktan çıkarmak ve komşu ülkelerle aradaki sınırları ortadan kaldırmaya çalışan bir kardeşlik örebilmek. Son sözler ise Kıvılcımlı’dan… “Tarih böyle acı örneklerle doludur. Hal böyle iken, kendilerine “demokrat” süsü veren küçük burjuva kalleş politikacıları isyana karşı “oy çoğunluğu” pusulasından bahsederlerse, bu yalnız gülünç değil, aynı zamanda alçakça bir oyundur.” (Devrim Nedir?, Hikmet Kıvılcımlı, s.167, Alaz Yayıncılık)

7


Sosyalist Dayanışma / Mart-Nisan 2014

ERGENEKON’DAN ÇIKIŞ VE YENİ İTTİFAKLAR

Ö

8

zel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasıyla Ergenekon davasından tahliyeler başladı. İlk olarak eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ tahliye edildi. Yaptığı açıklamada Erdoğan’ı hedef alan bir dil kullanmaması dikkat çekti. Hedef olarak ise “vicdansız savcıları” gösterdi yani yaşananların sorumlusu Cemaat’tir demeye getirdi. Doğu Perinçek de tahliye olur olmaz “cemaatlerin, tarikatların kökünü kazımaya geliyoruz” diyerek komutanını selamladı. Ulusalcılar çocuklar gibi şen. Ergenekon’dan çıkışı “Bastille’in yıkılması”na benzetiyorlar ve tahliyelerin Cemaat/AKP çatışmasıyla alakalı olduğu gerçeğini gizlemeye çalışıyorlar. “Silivri’den tahliyelerin başlamasını AKP-Cemaat çatışmasına ve Erdoğan hükümetinin özel görevli mahkemeleri kaldırmasına bağlamak, sadece bir yanlış kavrama değil önemli bir siyasi saptama hatasıdır” (Mehmet Ali Güller, Aydınlık, 11 Mart) AKP çevreleri ise yeni politik manevralarını ancak aptallıkları ile açıklayabilme durumundalar. “Yüzlerce yıl hapis cezaları verilenlerin suç işlemekten ziyade malum çevrenin intikam operasyonlarının kurbanı olduğunu yeni anlıyoruz” (İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 11 Mart, “Asıl hesaplaşma seçim sonrasında”) Adam dünya jeopolitiği ile muazzam analizler peşinde fakat Türkiye’yi dönüştüren çok önemli bir siyasi davanın siyasi kodlarını, hem de hükümete bu kadar yakın olmasına rağmen ancak yeni anlayabiliyor. Tam bir perdeleme operasyonu yapılmaya çalışılmasına rağmen gerçekler bütün yalınlığı ile ortada. Erdoğan/Cemaat ittifakı, yani Türkiye’de 2. Cumhuriyeti (“Yeni Türkiye”) kurmaya çalışan ittifak çöktü. Ergenekon davası bu ittifak tarafından devletin içinde bir dönüşüm gerçekleştirilmesi ve ordu vesayetinin geriletilmesi amacıyla birlikte, bir dizi başka davayla birlikte etkin bir biçimde kullanıldı.

Fakat bugün söz konusu Erdoğan/ cemaat ittifakının parçalanması bu güç ilişkilerinin desteklediği bir siyasi davayı da başka bir noktaya taşıdı. Erdoğan, Kürt Hareketi’nin pozisyonu da çok daha tehditkar bir noktaya doğru hareket ettikçe kendisini çok yalnız hissediyor. Baro Başkanı ile görüşmelerde gündeme gelen “yeniden yargılanma” arayışları sonrasında Erdoğan’ın konuşmalarında “İstiklal Savaşı” vurgusu giderek artmaya başladı. ABD desteğinin tamamen Cemaat’in arkasına yığılmış olması da Erdoğan’ı Avrasyacılıktan dolayı tehdit edilen kesimlerle aynı hayal kırıklığı noktasına getirdi. Türkiye’yi yönetenler iktidara gelirken aşırı Amerikancı, giderken ise Avrasyacı bir tutum alıyorlar. Erdoğan da bu kalıbı bozmuyor. “ABD ve Avrupa’ya güvenip Türkiye’de devleti ve kurumları çalmaya çalışanlar, dış politikayı rehin almak isteyenler, gözlerini kör edip boynunu eğmeye ve burnunu sürtmeye çalışanlar kaybedecektir… Bu Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesidir. Yüzyıldır devam eden mücadelesinin en kritik kavşaklarından biridir”(İbrahim Karagül, a.g.e) Erdoğan son çare İslamcılık’ın 90 yıllık düşmanlarına zeytin dalı uzatıyor. YeniOsmanlıcılık’tan Yeni İttihatçılığa geçiş oldukça hızlı olacak gibi. Malum tam 101 yıl önce İttihat ve Terakki Babıali Darbesiyle iktidarı tam anlamıyla ele geçirmişti. Şimdiye kadar İslamcılık bu tarihi “karanlık dönemin başlangıcı” olarak alıyordu. Tabii ki bu ittifakları çok uzun dönemli ve istikrarlı yapılar olarak düşünmemek lazım. Şu andaki güç dengelerinin dayattığı bir durum. Aynı zamanda yaşananların AKP’yi ne kadar ciddi bir biçimde sarstığının ve aşırı özgüven maskesi arkasında ne kadar büyük bir telaşın yaşandığının göstergesi. Erdoğan, ulusalcılarla da Kürt hareketi ile kurmaya çalıştığına benzer bir ilişki geliştirmeye çalışıyor. “Bana muhtaçsınız, ben

yoksam işiniz çok zor” temalı bir ilişki. O yüzden de ısrarla bunların sadece tahliye olduğu beraat olmadığı vurgulanıyor. “Yargıtay’ın kararına bakacağız” deniyor, yani Erdoğan’ın çizdiği sınırların aşılması durumunda HSYK Kanunu sonrasında tamamen Erdoğan’ın denetimine giren Yargıtay cezaları onaylayabilecek. Bu işin bir tarafı ama bizce daha önemli tarafı, devletin bu tahliyelerle kendisini sokaklardan gelişecek bir gerçek alternatife karşı tahkim etme çabası içinde olduğu. AKP/Cemaat çatışması ciddi bir meşruiyet krizi yaratıyor ve bu kriz sadece hükümeti değil tüm devlet yapısını tehdit ediyor. CHP’nin cemaat ile işbirliği düzen siyasetini merkez ve ortanın sağına hapsetti. Sokağın önünde devasa boş bir alan var. HDP bu boşluğu doldurmak üzere önemli bir hamle yapıyor. Ülkenin şimdiye kadar ciddi biçimde yönelinmemiş birçok bölgesinde siyasi faaliyet yürütülüyor. Gezi muazzam bir kafa açıklığı yaratmış durumda. Özellikle gençlik mücadele azmiyle ve öfkeyle dolu. Yeni bir jenerasyon mücadeleye atılma kararlılığı içerisinde. Herkes “Gezi’ye ne oldu?” derken Berkin’i kaybetmemiz sonrasında özellikle gençlik içerisinde Gezi’nin dimdik ayakta olduğunu yeniden gördük. Yaşanan politik krizin devletin meşruiyetini tamamen ortadan kaldırmaya doğru ilerlemesi düzen açısından tehlike çanlarının çalınması anlamına geliyor. Devlet, kendi derdine düşmüş, iki iktidar odağı çatışırken üçüncü bir gücün aradan sıyrılmasına karşı son derece tedirgin. Son MGK toplantısında bu çerçevede bir değerlendirme yapıldığı anlaşılıyor. Erdoğan orduyu daha fazla güvenebileceği bir pozisyona çekmek istiyor. Üçüncü seçeneğin hele de HDP gibi Kürt hareketinin merkezinde olduğu bir kanaldan ilerleme şansı bulması ise düzeni çok daha fazla tedirgin ediyor. HDP’ye yönelik kışkırtılan saldırılar bu kulvarı ka-

patmaya dönük manipülasyonlar olarak değerlendirilmeli. Erdoğan kontrollü bir gerilim uygulayarak HDP’yi kriminalize etmeye “beni bu kadar eleştirirseniz siyaset alanınız da o oranda daralır” demeye getiriyor. Tabii ki sokakları ırkçı “hassasiyetler” üzerinden kaşıyarak hareketlendirmek isteyen bol miktarda hasta ruh da ortada dolanıyor, bunları yönlendirmek MİT için zor bir iş olmasa gerek. Fakat sonuç olarak devlet Kürt meselesiyle bu biçimde uğraşma konusunda oldukça deneyimsiz. Öcalan’ın Erdoğan’ı cemaate karşı kollar gibi görünen bant kayıtları Erdoğan-Cemaat ittifakının sonunun gelmesini hızlandıran bir etki yaratmış gibi görünüyor. Silahlı çatışmanın yaşanmıyor oluşu da devletin bildiği reflekslere yönelmesini zorlaştırıyor. Ancak Perinçek’in “Ergenekon’dan çıkıyoruz, Türkiye’yi birleştirmeye geliyoruz” söylemi HDP’ye saldırılarla tırmandırılan sürecin ardında daha da ilerletileceği de düşünülmeli. Ergenekoncular içerdeyken de devlet devletliğini yapmaya devam etti. Gezi’den bu yana kaçıncı gencimizi toprağa veriyoruz? Gever’de yaşananları da Ergenekoncular yapmadı. Dolayısıyla sadece davanın içeride tuttukları salınınca çok yeni bir şey olacağı yok. Devlet devletliğini yapmaya, patronların halka doğrultulmuş silahı olmaya devam edecek. Ancak tüm kesimlerin önümüzdeki dönemde çok sert bir çatışmaya hazırlandıkları her zamankinden çok daha belirgin bir biçimde görülebiliyor. Bu çatışmadan kırılmadan ayakta çıkabilen politik odak yakın geleceğin belirleyici gücü olacaktır. Son 30 yıl açısından en önemli fark ise bu sefer hesaplaşan güçler arasında ezilenlerin kendine ait bir pozisyon geliştirme olanağının çok yüksek olması. Yan yana gelemez denilenleri kucaklaştıran temel sebep de bu “yenilik” olsa gerek…


Mart-Nisan 2014 / Sosyalist Dayanışma

8 Mart’ta Kadınlar Meydanlardaydı

Her Yer İMECEDayanma, olsun! Katlanma, Değiştir

K

adıköy’deki 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü mitingi yağmura ve soğuğa rağmen binlerce kadının katıldığı, renkli, coşkulu ve kitlesel bir miting oldu. Şarkılar, türküler söylendi, halay çekildi. Kadınlar defleri ve bendirleriyle ritim tuttular. İstanbul 8 Mart Kadın Platformu tarafından düzenlenen miting için binlerce kadın, saat 12’de Haydarpaşa Numune Hastanesi önün-

ve halay çekerek coşkulu bir şekilde Kadıköy Rıhtım Meydanı’na yürüdü. Aynı zamanda “Şiddete, homofobiye, transfobiye” karşı düdüklerle, ıslıklarla ses çıkardı. İmeceli kadınlar yine taleplerini ve isyanlarını dile getiren lolipopları ile alanlardaydı. “ Dayanma, Katlanma, Değiştir Her Yer İmece Olsun” pankartının arkasında “Ev İşçilerine İnsana Yakışır İş” pankartını taşıdılar. Marakaslarla

lük için yürüyoruz’’ şiarıyla miting düzenledi. Üniversiteli İmeceli Kadınlar da ‘’Evde, kampüste, sokakta, barikatta, kadın isyanı büyüyor, kadınların imecesi yürüyor’’ yazan pankartla eyleme katıldı. Saat 13.00’de Kurtuluş Parkı’nda toplanan kitle 14.00’de yürüyüşe başladı. Yürüyüş boyunca sık sık ‘’Yaşasın kadın dayanışması, Yaşasın örgütlü mücadelemiz, Ya adalet ya kıyamet , Mutfaktaki tencere kimin umurunda, bu dünyanın yükü benim sırtımda’’ sloganları atıldı. Kızılay Ziya Gökalp Caddesi’ne gelince saygı duruşunda bulunuldu ve Ankara Kadın Platformu adına hem Türkçe hem de Kürtçe olarak basın açıklaması okundu. Basın açıklamasında her geçen gün artan kadın katliamlarına dikkat çekildi ve mücadeleyi büyütme çağrısı yapıldı.

Esenyurt’da: “Kadınlar El Ele Örgütlü Mücadeleye”

de toplandı. En önde 8 Mart Kadın Platformu’nun “Kadınız isyandayız. Kurtuluşumuz ve özgürlüğümüz için alanlardayız” pankartı taşınırken, ardından platformu oluşturan kadın örgütleri kendi pankartlarıyla yer aldı. Mitingin en kitlesel ve renkli kortejini Demokratik Özgür Kadın Hareketi oluşturdu. HDP/HDK Kadın Meclisi, “Emeğimiz, bedenimiz, kimliğimiz, irademiz bizimdir” pankartı açtı. HDP’nin İstanbul’da 39 kadın belediye eşbaşkan adayı da mitinge katıldı. HDK bileşenlerinin kortejlerinde HDP flamaları ve HDP Kadın Meclisinin “Eşit temsiliyet” dövizleri ve farklı dillerde “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun” yazılı pankart taşındı. Pek çok kortejde slogan ve pankartlarda kadın isyanı vurgusu yapılırken, Gezi direnişi de kırmızılı kadının fotoğrafıyla yansıdı. Ritm aletleri çalan kadınlar, dans ederek

ritim tutup, sloganlarını haykırdılar. Platform Gezi isyanına değinilirken, kadınların “AKP’nin kadın düşmanı politikalarına karşı sokakları terk etmeyecekleri” ifade edildi. Bildiride her ilçede yeterli sığınak, parasız sağlık ve psikolojik danışma hizmeti veren kadın dayanışma merkezleri ihtiyacı, çocuk yaşta evlilikler, barış süreci, güvencesiz çalışma, kadınların sosyal güvence ve emeklilik hakkı, lezbiyen, biseksüel ve trans kadınlara yönelik şiddet ve cinayetler gibi konulara değinildi. Daha sonra Taksim Dayanışması’ndan Mücella Yapıcı ve HDP Eşbaşkanı Sebahat Tuncel birer konuşma yaptı.

Esenyurt Kadın Platformu tarafından 6 Mart Perşembe günü Bulut Durağında buluşarak Esenyurt Cumhuriyet Meydanına Yürüyüş gerçekleştirildi. Yürüyüşün ardından basın açıklaması yapan kadınlar 9 Mart Kadıköy mitingine çağrı yaparak eylemlerine son verdiler.

İşçileri Sendikası tarafından, Fomara meydanından Kent Meydanına kadar 8 Mart yürüyüşü gerçekleştirildi, meydanda bir basın açıklaması okundu. BATİS ve BAMİS’li kadın üyeler “Yaşasın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Mücadelemiz” pankartını taşırken Ev İşçileri Sendikası “Ev İşçilerine İnsana Yakışır İş” pankartıyla yürüdü. Kadınlar yol boyunca sloganlarla taleplerini haykırdılar.

Antalya’da: “Ev İşçilerine İnsana Yakışır İş”

Antalya Kadın Platformunun düzenlediği 8 Mart Mitingine İmece Ev İşçileri Sendikası olarak 8 Mart Günü Aydın Kanza Parkında “Ev işçilerine yasal satatü”,”Cama Çıkma Cama Çıkarma” yazılı dövizler açarak Cumhuriyet meydanına yürüyüşe katılım sağlandı. 8 Mart Akşamı Antalya Kadın Danışma ve Dayanışma Derneğinin düzenlediği ‘Feminist Gece Yürüyüşünde’ yer alan İmece Ev İşçileri Sendikası 9 Mart Pazar Günü Antalya HDP’nin organize ettiği mitinge “Ev İşçilerine İnsana Yakışır İş” yazılı pankart açarak mitinge katılım sağladılar.

Bursa’da: ‘‘Yaşasın Emekçi Kadınların Örgütlü Mücadelesi’’

BATİS-BAMİS ve İMECE Ev

Ankara’da Kadınlar Alanlardaydı

Ankara’da kadınlar ‘’Tacize, tecavüze, kadın katliamlarına, erkek egemenliğine karşı barış ve özgür-

9


Sosyalist Dayanışma / Mart-Nisan 2014

“Ranta ve Bayağı Çıkarlara Parçalayacağız Röportaj

Eşit temsil, katılım, şeffaflık, doğrudan demokrasi gibi Gezi ruhuna hitap eden bir programa sahibiz. Üstelik HDP örneğin temsilde cinsiyet eşitliği konusunda %50 başarı ile program hedeflerini pratiğe geçirme konusunda da güven aşılayabiliyor. Bunlar umut verici.

Halkların Demokratik Partisi Çatalca Belediye Eşbaşkan adayı Serpil Kemalbay ile 2014 Yerel Seçimlerini, yerel yönetim anlayışlarını, HDP'ye dönük saldırıları ve Çatalca'ya dönük çalışmalarını konuştuk Sayın Kemalbay, 30 Mart seçimleri HDP’nin katılacağı ilk seçim. Siz nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? HDP sizce ülkenin ezilenleri, yok sayılanları için ne anlam ifade ediyor? Daha önce de Türkiyeli demokrasi güçleri ve Kürt özgürlük hareketi ittifak yaparak seçimlere girmişti. Fakat ilk kez Halkların Demokratik Partisi ile sadece seçim dönemlerine yönelik olmayan ezilenlerden, dışlananlardan, yok sayılanlardan yana daha geniş, daha etkin ve kalıcı bir politik merkez oluşuyor. HDP sokağın partisi, başkaldıranların partisi olarak öne çıkıyor. Emekten, barıştan, özgürlüklerden yana, cinsiyet eşitlikçi, doğaya saygılı, doğrudan demokrasiyi, demokratik özerkliği ve yerinden yönetimi savunuyor. Bu hattın şimdiden toplumda etki uyandırabildiğini, bir karşılığı olabildiğini seçim vesilesiyle daha yakından hissedebiliyoruz. HDP çok yeni bir parti olmasına rağmen geçmişteki siyasi referanslarının da katkılarıyla sahiciliği, samimiyeti ve inandırıcılığı var. Ve ezilenlere umut aşılayabiliyor. 30 Mart seçim sonuçlarında bu farkı göreceğimizi umuyorum. Giderek şiddetlenen HDP’ye yönelik saldırılar neyi hedefliyor? Başarılı olma şansları var mı? HDP’ye yöneltilmiş saldırılar sistemli bir şekilde gerçekleşiyor. Yılların deneyimi ile biliyoruz ki devletin parmağı olmazsa bu işler yapılamaz. Yeniden toplumu terörize ederek toparlanma eğilimi gösteren ve kitleselleşen devrimci muhalefet parçalanmaya ve sindirilmeye çalışılıyor. Bu saldırlar bütün düzen partileri-

10

nin de işine geliyor. Çünkü hepsi tıkandı ve başka türlü kendilerini sürdüremezler. Kokuşmuş düzenden beslenenler hemen durumdan vazife çıkarmaya soyundular bile. CHP’si, MHP’si de işin içinde. Saldırıların hedefinde HDP var çünkü HDP ezilen halklarla, yoksulların buluşma adresi olmayı başaran umut veren bir parti. HDP 30 Mart seçimlerinde halk nezdinde önemli bir cazibe merkezi olacağını şimdiden gösterdi. Ayrıca Haziran direnişini yaşadı bu ülke. Ve sokaklar sıcaklığını hala koruyor. Kürt özgürlük hareketi ile batıdaki isyanın birleşme potansiyeli ve bunun adresi olarak HDP egemenleri korkutuyor. Saldırıların boşa düşmesi meselesine gelince, bunun örgütlü mücadelemizi en yaygın ve en derin şekilde inşa etme becerimize bağlı olduğunu düşünüyorum. HDP’yi özellikle Batıda örgütlü bir güce dönüştürmeliyiz. Toplumun ezilen, sömürülen, baskı gören bütün kesimleri içinde daha fazla örgütlenmeliyiz. Bu süreci ancak örgütlenerek ve mücadele ederek göğüsleyebiliriz, hiçbir şey kendiliğinden olmayacaktır. Çünkü egemenler şimdiye kadar hep düşmanlar yarattı, ırkçılık ve şovenizmden beslendi ve farklı olana karşı nefret söylemiyle toplumu zehirledi. Tarihi katliamlarla, işkencelerle, zulümle dolu bir devlet var. Kürtler ve devrimcilere devlet eliyle yaşatılanlara susarak onay vermiş bir toplumda yaşıyoruz. Hala hakikatlerle yüzleşilmedi, toplumsallaşmış bir barış süreci yaşanmadı. Hiç unutmuyorum Roboski annelerinden biri bir

haber programında “İstanbul plakası da 34, biz de 34 çocuğumuzu yitirdik” diye İstanbul’a seslenmiş; “Bizim çocuklarımızı bomba değil İstanbul’un sessizliği öldürdü” demişti. Fakat egemenlerin işi eskisi kadar da kolay değil. Haziran direnişi ile çok önemli altüstlükler yaşanması büyük bir kazanım hepimiz için. Devrimci demokrat yurtsever mücadele dinamiklerinin HDP çatısı altında toparlandığı ve sokağın sözünü esirgemediği günlerden geçiyoruz. “ İstanbul”un artık susmayacağını umut ediyorum. HDP seçimlere kentlerimizi de kendimize de biz yöneteceğiz şiarıyla katılıyor. Bu perspektifin Çatalca’da karşılığı nedir? Çatalca coğrafi olarak İstanbul’un en büyük ilçesi. Çok büyük bir alanı ormanlarla kaplı.


Mart-Nisan 2014 / Sosyalist Dayanışma

ıkarlara Dayalı Bu Yapıyı arçalayacağız” Verimli ovaları var. İstanbul’un içme suyu ilçe sınırları içindeki Durusu Gölü ve Büyükçekmece baraj gölünden sağlanıyor. Yıldız Deresi başta olmak üzere Durusu Gölü’ne su taşıyan birçok irili ufaklı dere var. Kent Yıldız Dağları’nın devamı olan tepelerin ova ile birleştiği alanda kurulu ve 30’ a yakın köyü var. Bütün bu anlattıklarım Çatalca’nın sadece kendisi için değil İstanbul için de ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Ne yazık ki AKP’nin inşaatçı politikaları Çatalca’yı tahrip etmiş durumda. İnşaatlara kum tedariki için Çatalca’da taş ocakları işletiliyor. Bu ocaklar doğayı tahrip ediyor, tarımı yok ediyor, meralık alan bırakmıyor, alüvyonları tüketerek yer altı sularını bitiriyor. Çatalca’nın muhtarları bir araya gelerek taş ocaklarının kapatılması için sesini yükseltmiş durumda. Ancak bu konuda geri adım atılmamış. Taş ocaklarının sayısı artmış. Mevcut Belediye halkın taleplerine kulak vermiyor. Hatta Belediyenin kendisi de bu taşa ocaklarından birini işletiyor. Halkların Demokratik Partisi ile halk kendi toprağına, suyuna, ağacına sahip çıkacak. Biz ranta ve bayağı çıkarlara dayalı bu yapıyı parçalayacağız. Düzen partilerinden hangisi gelirse gelsin yolsuzluk ve ranta dayalı bu sistemi değiştirmesi mümkün değil. Bu çarkı ancak halkın örgütlü gücü kırabilir. Halkların Demokratik Partisi köy köy, mahalle mahalle halk meclislerini kuracak. Çatalca’da demokratik özerk bir toplum inşa edeceğiz. Hayatımız hakkında biz karar vereceğiz. Çatalca’nın tespit edebildiğiniz belli başlı sorunları neler sizce? Çatalca İstanbul’da bir mahrumiyet bölgesi. İstanbul’un ulaşımı en pahalı ilçesi Çatalca. Be-

lediye burada ulaşım hizmetini özel halk otobüslerine bırakmış. Belediyenin İETT otobüsleri burada yok. Halk belediyenin sunması gereken toplu ulaşım hizmetinden yararlanamıyor. Çatalca’dan Yenibosna 46 kilometre ve bu mesafe için bilet ücreti gidiş 5 lira 25 kuruş. Çatalca içinde de minibüse binmek zorunda iseniz ulaşım bedeli olarak gidiş- dönüş 15 TL’yi buluyor. Yine ekmek Çatalca’da başka ilçelere göre oldukça pahalı. Neredeyse iki katı fiyatta. Hastanede hizmetler de kısıtlı. Gece kalp krizi geçiren bir hastaya bakacak doktor yok. Hasta Silivri ya da Bağcılar’a sevk edilmek zorunda. Aynı şey doğum için de geçerli. Çatalca’da devlet hastanesinde doğum yaptırılmıyor. Sonra taş ocakları da ciddi sorun yaratıyor. Çatalca’da Kürtler emekçiler oldukça ciddi bir dışlanma ve ayrımcılık görüyor. Örneğin Kürt aileler kiralık ev bulmakta zorluk çekiyor. En kötü evlere yüksek fiyat ödemek zorunda kalıyorlar. Çatalca hem BDP’nin hem de sosyalist siyasetin güçlü mevzilere sahip olduğu bir bölge değil. Burada HDP nasıl bir çizgiyle kendisini ortaya koyabilir sizce? HDP işçilerin, köylülerin, kadınların, gençlerin, ayrımcılığa uğrayan Kürtlerin haklarını aramasında yanında olduğunda bu bağı kurabilir. Çatalca’nın ormanlık alanlarının, göl ve akarsularının, meralarının, doğasının yağmalanma ve tahrip edilmesine karşı durarak bunu yapabilir. Çatalca’nın yoksul emekçileri, tarım ve hayvancılıkla uğraşan Rençberlerini, yerlerinden edecek AKP’nin” çılgın projesine” karşı durarak örgütlenebilir. Kreş ve sosyal alanların, parkların bakım merkezlerinin ve sığınakların açılması için örgütlenebilir. Trakya

serbest bölgede en ağır şartlarda sömürülen işçilerin hak mücadelesinde omuz omuza olarak örgütlenebilir. HDP programı gereği doğanın ve yaşam alanlarının tahrip edilmesine karşı mücadelede başı çekerek yerel sorunlarla hal hamur olarak bunu başarabilir. Sonuç olarak düzen siyasetinin bütün çürümüşlüğü ortada artık. Geniş yığınlar bunaldıkları bu politik atmosferden kurtulmak için bir umut ışığı görmek istiyorlar. HDP bu umudu çok daha güçlü bir biçimde verebilmek için neler yapmalı, halka kendisini nasıl anlatmalı, önündeki engelleri nasıl aşmalı? Bütün dünyada ezilen halklar ayakta. Sosyal mücadelelerin güçlü olduğu, egemenlere karşı ezilenlerin güçlü itirazlar yükselttiği devrimler için güç biriktirilen bir mayalanma sürecindeyiz. Haziran direnişi bizim de bu kuşağın içinde olduğumuz işaretini verdi. HDP bu sürece cevap verme göreviyle yüz yüze. HDP şu anda halkların çürümüş düzen siyasetine mahkûm olmadığını gösteren 3. bir seçenek olarak öne çıkıyor. Başka bir dünya özleyenlerin güçlerini birleştirebileceği bir adres olabilme özelliklerine sahip bir parti. Bu yönünü daha da güçlendirmeli ezilenlerin örgütlü gücünü büyütmeli. Eşit temsil, katılım, şeffaflık, doğrudan demokrasi gibi Gezi ruhuna hitap eden bir programa sahibiz. Üstelik HDP örneğin temsilde cinsiyet eşitliği konusunda %50 başarı ile program hedeflerini pratiğe geçirme konusunda da güven aşılayabiliyor. Bunlar umut verici. Ancak demokratik özerk yerel yönetimler, halk meclislerinin örgütlenmesi deneyimleri Kürt illerinde mevcut ve bu deneyimin Batıya da taşınmasını başarmak görevi henüz önümüzde

duruyor. İstanbul ve benzeri illerden başlayarak, ilçelerde halk meclislerini öz yönetim deneylerini somutlaştıracak pratikler yaratmalıyız. Öz yönetimler kadar kritik bir konu da sınıf ile daha güçlü bağlar kurma ihtiyacımızdır. HDP olarak sınıf örgütlenmesi pratiğini örgütlü gücümüze sınıfsal perspektiften de bakarak ve buna yönelik politikalar geliştirerek çok daha fazla güçlendirme şansına sahibiz. Örgütsel havuzun genişliği düşünüldüğünde şu anda sınıf hareketine dair etkili olma, emek eksenli mücadeleyi çok daha fazla geliştirme büyütme potansiyelimiz var. Çalışma acısının kapitalizmin açık ve sinsi saldırılarıyla emekçileri nasıl kıskacına alındığı biliniyor. Her gün en az 3 işçi kapitalizmin kar hırsı yüzünden yaşamını yitiriyor, her ne kadar saklansa da meslek hastalıkları işçi ölümlerinde başı çekiyor. Uzun iş saatlerinin, taşeronlaşmanın, esnek istihdamın, güvencesizliğin kurallaştırıldığı, atanamayan öğretmenlerin intihara sürüklendiği bir ülkede yaşıyoruz. Asgari ücret açlık sınırının altında. İşçiler kölelik koşullarında, günde 1214 saat haftada 7 gün çalışarak kiralarını ödemeye, geçinecek ücrete ulaşmaya çalışıyorlar. Fabrikalar, iş yerleri, plazalar işkence alanları. Bütün bu alanları HDP olarak daha fazla sahiplenmeli ve sendikalarda, emek örgütlerinde etkin olmalıyız. Mahalle meclisleri olduğu gibi, işgal fabrikaları da bizim örgütlenme hedefimiz arasında en önlerde olmalı. Başarılar diliyoruz.

11


Sosyalist Dayanışma / Mart-Nisan 2014

“Halk meclislerini Mahallede yaşanan sorunların en büyük yükünü taşıyan ve bu sorunlarla bire bir yüzleşen kadınların mahalle yaşamında söz ve karar alma haklarını sağlamaya dönük çalışmalar yapacağız. Toplumsal dokumuzu çürüten, gençlerimizin hayatlarını mahveden uyuşturucu, çeteleşme ve yozlaşmaya karşı çalışmalar yapacağız. Gençlerin mahalle yaşamında söz ve karar haklarını sağlamak için gençlik meclisi kurma çabalarında bulunacağız.

Gebze Çayırova Özgürlük Mahallesi Muhtar adayı Erdinç Yılmaz İle 2014 Yerel Seçimleri, adaylığı ve iddiaları üzerine konuştuk. S.Dayanışma: Bize Kendinizi tanıtır mısınız? 1981 yılında Sivas’ın İmranlı ilçesinde doğdum. İlk orta ve lise öğretimlerini özgürlük mahallesinde tamamladım. Liseli yıllarda Demokratik Öğrenci Birliği içinde yer aldım, Bölgede çeşitli fabrikalarda işçi olarak çalışırken sendikal mücadelede yer aldım. Bir dönem Bağımsız Metal İşçileri Sendikası (BAMİS) Kocaeli temsilciliği görevini yerine getirdim ayrıca yine Bağımsız tekstil sendikası (BATİS) İstanbul temsilciliğini yerine getirdim. Şu kısmı özellikle belirtiyorum ki Bağımsız sendikalar işçi sınıfının kapanmış ufkuna ışık tutması acısından önemlidir, var olan sendikalar işçi sınıfının önünü açmak yerine sınıfın varlığının devamını kısıtlar vaziyete gelmiştir. Bu nedenle bağımsız sendikalarda yürüttüğüm çalış-

maları çok önemsiyorum. Malum yerel seçimler yaklaştı ancak politik gündem, çalınan milyon dolarlar, ayakkabı kutuları, hacılar hocalar derken yerellik iyice göz ardı edildi. Mahallenizdeki yerel problemler neler? Mahallemizdeki yerel problemlerin başında uyuşturucu ve yozlaşma gelmektedir. Bir diğer problem ise mahalledeki belediyecilik çalışmalarının eksik ve yetersiz yapılmasıdır (Yol, Elektrik direği, Çöp konteynırları, Ağaçlandırma, ...) Bir önceki sorumuzda değinmiştik, seçim çalışması sırasında ülkenin genel gidişatı ile ilgili nasıl geri dönüşler aldınız. Anlatır mısınız? Seçim çalışması sırasında yaptığımız ev toplantıları ve bire bir görüşmelerde çalınan milyon dolarlar insanların ana gündemi haline gelmiş durumda, tepkilerini aşırı derecede dile getirmekteler. Hükümetin bu tutumundan çok rahatsızlık duyuyorlar. Bu yerel seçimlerde farklı alternatifleri düşündüklerini dile getiriyorlar Halk meclisleri ile ilgili fikirleriniz nelerdir? Yerel yönetimler, halkın yönetime katılması ilkesinin uygulama alanlarıdır; böyle olmalıdır. Katılımcılık ilkesi bunu gerektirir. Biz de muhtarlık çalışmasında Halk Meclislerini kurarken tüm işleyişi halkın önünde ortak, kolektif bir şekilde yapmayı, halkımızın söz sahibi olmasını sağlamayı ve mahallemizdeki sorunları hep birlikte elimizi taşın altına sokarak çözümlemeyi amaçladık. Seçilmeniz halinde mahalle sorunları için ne gibi çö-

12

zümleriniz olacak? Öncelikle adayı olduğum mahalle meclisi girişimini seçildikten sonra kalıcı bir meclise dönüştüreceğiz. Mahallede yaşanan sorunların en büyük yükünü taşıyan ve bu sorunlarla bire bir yüzleşen kadınların mahalle yaşamında söz ve karar alma haklarını sağlamaya dönük çalışmalar yapacağız. Toplumsal dokumuzu çürüten, gençlerimizin hayatlarını mahveden uyuşturucu, çeteleşme ve yozlaşmaya karşı çalışmalar yapacağız. Gençlerin mahalle yaşamında söz ve karar haklarını sağlamak için gençlik meclisi kurma çabalarında bulunacağız. Mahallemizde yaşanan yol ve çeşitli alt ve üst yapı sorunlarının çözümü noktasında bu sorunların giderilmesi için belediye, kaymakamlık ve diğer yetkili kurumlarla daha güçlü iletişim köprülerinin kurulmasını sağlayacağız. Bu söylemiş olduğum çalışmaları yerine getirmediğim takdirde mahalle halkımızın geri çağırma hakkını kabul ederek muhtarlık görevimden çekileceğim. Başarılar...


Mart-Nisan 2014 / Sosyalist Dayanışma

meclislerini kuracağız” İstanbul Güzeltepe Mahallesi Muhtar Adayı Oktay Aslan ile çalışmalarını ve projelerini konuştuk. Bize kendinizi tanıtır mısınız? Ben 1984 Güzeltepe Mahallesi doğumluyum. İlköğretimi yarıda bırakıp tekstil atölyesinde iş hayatına başladım. Yaklaşık 15 yıl bu sektörde çalıştıktan sonra bir süre esnaflık yaptım, şu anda servis şoförlüğü yapmaktayım. 2007 yılında mahalle sorunlarına; yozlaşmaya, çeteleşmeye, hırsızlığa, hak gasplarına, karşı çalışmalar yürüten Dayanışmaevleri kurucu yöneticiliği yaptım. 2009 yılında mahalle gençliğinin yozlaşmasının önüne geçebilmek ve gençliğe alternatif üretebilmek için Endüstriyel futbola karşı halkın Devrimci taraftar grubu olan Dev Nurtepe’liler taraftar grubunun kuruculuğunu yaptım. Şu anda da Vartolular Derneği Eyüp Şube Başkanlığı görevini yapmaktayım. Malum yerel seçimler yaklaştı ancak politik gündem, çalınan milyon dolarlar, ayakkabı kutuları, hacılar hocalar derken yerellik iyice göz ardı edildi. Mahallenizdeki yerel problemler neler? Mahallemizin alt yapı sorunları; elektrik, yol, su, kanalizasyon büyük oranda yok. Akşamları ışıkları yanmayan sokaklar, bakımsız ve kullanışsız parklar, yeterli olmayan pazarlar, dakikalarca beklenen otobüsler, yetersiz spor alanları, kadınların çocuklarını bırakamadığı kreşler, kültürel faaliyet geliştirilecek alanların olmaması, insanların gölgesinde oturup soluklanamadığı yeşil alanların yetersiz oluşu ve tüm bu problemlerin yanı sıra hırsızlık, çeteleşme, baz istasyonları, hak gaspları mahallemizin başlıca problemlerindendir. En büyük problemlerimizden biri olan uyuşturucu gençlerimizi

çürütüyor. Kullanıcı grubu olarak da ilkokul seviyesine kadar inmiş durumdadır. Mahallede yozlaşmış, çürümüş insanların bir araya gelerek oluşturmaya çalıştıkları uyuşturucu çeteleri mahallede silahla halka ateş açıp ellerini kollarını sallayarak polisin önünde gezecek durumda oluşları başlı başına bir problemdir. Bir önceki sorumuzda değinmiştik, seçim çalışması sırasında ülkenin genel gidişatı ile ilgili nasıl geri dönüşler aldınız. Anlatır mısınız? Mahallemiz politik olduğu kadar farklı siyasi görüşlerin de barındığı bir mahalledir. Ziyaret ettiğimiz evlerde, iş yerlerinde hatta sokakta muhtarlık bildirilerimizi dağıtırken bile geçen konuşmalarda, insanların çoğunun ilk sözü yolsuzluk ve ses kasetleri oldu. Toplumun her kesiminden insanlarla yaptığımız görüşmelerde genel olarak yolsuzluk yapıldığını ve kasetlerin montaj olmadığına inandıklarını, ödedikleri vergilerin birilerinin ayakkabı kutularına gittiğini, haklarının gasp edildiğini ve yaşanan bu yolsuzlukların hesaplarının sorulması gerektiğini dile getirdiler. Halk meclisleri ile ilgili fikirleriniz nelerdir? Bu konu bizim en çok önemsediğimiz konudur. Çünkü diğer adaylardan farkım ve tek vaadim Halk Meclislerinin kurulup halkın yerel yönetimlerde söz sahibi olmasının sağlanmasıdır. Halk Meclisleri, mahallemizdeki tüm yöre dernekleri, siyasi kurumlar, sokak temsilcileri, kanaat önderleri ve genç yaşlı herkesin serbestçe katılabileceği düzenli aylık toplantıları olan ve bu toplantılarda mahallenin sorunlarını masaya yatırıp kararlar alan bir meclistir. Oluşacak olan

bu mecliste Muhtarın oyunun, halk meclisi katılımcılarından herhangi birinin oyundan hiçbir farkı yoktur. Muhtar, halkın belediye ve kaymakamlık arasında oluşturduğu bir köprüdür. Örneğin; Kaymakamlık 100 aileye yardım yapacaksa veya bir yardımsever benzer durumu muhtara soruyorsa, muhtar bu aileleri tek başına belirlememeli var olan bu durumu Halk Meclislerine sunmalı bu aileleri birlikte belirlemelidir. Seçilmeniz halinde mahalle sorunları için ne gibi çözümleriniz olacak? Sorunların çözüm merkezi halk meclisleri olacak. Mahallemizde fazlasıyla kullanıma kapalı yeşil alan ve hazine alanı var. Bu alanların park, amfi, mesire alanı ve organik tarım yapılabilecek alanlar oluşturulması için çalışmalarımız olacak. Mahalle gençliğini kıskacına alan ve çürüten uyuşturucuya karşı Mahalle Halkıyla birlikte mücadele y ü r üt e c e ğim. Kadınların yüklerinin hafifletilmesi amacıyla ücretsiz kreş, yaşlı/ engelli bakımevleri açılmasını sağlayacak girişimlerde bulunacağım. “Kentsel dönüşüm” adı altında halkı yerlerinden

yurtlarından ederek arazilerin talan edilmesine karşı mücadele edeceğim ve halkın barınma hakkına sahip çıkacağım.Okullarda “zorunlu bağış” uygulamasına engel olacak, parasız eğitim hakkını savunacağım. Sıralanan hükümleri yerine getirmediğim takdirde mahalle halkımızın “Geri Çağırma Hakkı”nı kabul ederek muhtarlık görevimden çekileceğim. Başarılar… Teşekkürler sizlere de iyi çalışmalar

13


Sosyalist Dayanışma / Mart-Nisan 2014

“TOPYEKÛN” ÇÜRÜME Mehmet YILMAZER

Erdoğan meydanlarda büyük kitlelere “intikam” yeminleri ettiriyor. İktidar son çıkarılan üç kanunla Cemaate karşı operasyona hazırlanıyor. Cemaat “gizli örgüt” olarak operasyona uğrarsa bu tarikatlar savaşı iyice çığırından çıkacaktır. Olaylar bu yönde akıyor. Bugün gelinen noktada artık topyekûn çürüme tespiti yanlış olmaz. Başta hükümet ve AKP, aynı ölçüde devlet kurumları, özellikle polis, adliye, eğitim tam bir çürüme içindedir.

14

90’lı yıllarda sık sık “toplumsal çürüme” tespitleri yapardık. Devlet, Kürt Özgürlük Hareketine ve varoşlardan yükselen öfkeye karşı “topyekûn savaş” başlattığında, bu savaşın başlıca iki yönü vardı. Bir yanda, devletin doğrudan silahlı zorunu sadece gerilla hareketine değil, tüm toplum katmanlarına yöneltmek, bunun için sayısız provakasyon ve sokak infazı gerçekleştirmek; öte yandan uyuşturucuyu yaygınlaştırarak ve çarpıtılmış İslami değerlerle kulluk felsefesini derinleştirmek, aciz bir sadaka toplumu yaratmak, egemenlerin topyekûn savaş yöntemleriydi. O günlerin üzerinden neredeyse bir çeyrek yüzyıl geçti. Bugün: Topyekûn savaştan topyekûn çürüme günlerine geldik. Son yaşanan olaylar sözü çaresiz bırakıyor. Bu yaşananların üzerine daha ne söylenebilir? Fakat topyekûn çürümeye bağlı olarak toplumsal bir çıldırma yaşandığı için, başta Erdoğan olmak üzere herkes konuşuyor, konuşmaktan öteye bağırıp çağırıyor.

AKP -Cemaat savaşlarında çok önemli bir aşamaya gelindi. Önce iktidar “yedi bin kişinin dinlendiğini” açığa vurarak büyük bir adım atmıştı ki, Cemaat “alo babacığım” kasetini yayınlayarak “altın vuruş”unu yaptı. Cumhuriyet tarihinde görülmedik ölçüde soygunun bizzat başbakan tarafından nasıl örgütlendiğini tüm dünya öğrenmiş oldu. Fakat bundan sonra doğal olarak “istifa” beklenirken, olaylar alışılmadık yollara saptı. Erdoğan meydanlarda büyük kitlelere “intikam” yeminleri ettiriyor. İktidar son çıkarılan üç kanunla Cemaate karşı operasyona hazırlanıyor. Cemaat “gizli örgüt” olarak operasyona uğrarsa bu tarikatlar savaşı iyice çığırından çıkacaktır. Olaylar bu yönde akıyor. Bugün gelinen noktada artık topyekûn çürüme tespiti yanlış olmaz. Başta hükümet ve AKP, aynı ölçüde devlet kurumları, özellikle polis, adliye, eğitim tam bir çürüme içindedir.

Son otuz yılı dikkate alırsak devletin iki büyük çürüme yaşadığını tespit etmek gerekir. İlki, özellikle Kürt Özgürlük Hareketini ezmek ve tasfiye etmek için 90’lı yıllarda zirve noktasına çıkan derin devlet örgütlenmesi, sonunda keyfi çeteleşmelere dönüşmüş, uyuşturucu işinden binlerce faili meçhul cinayetin aktörü haline gelmiştir. Siyasete müdahalesi gündelik hale gelmiş ve aşırı pervasızlaşmıştır. Tüm bunların bedelini 2001 seçimleri sonrası süreçte arka plana itilerek ödemiştir. Bugün görmek isteyen her gözün görebileceği gibi, o yıllardan itibaren çeteleşen ve çürüyen devletin yerini en azında burjuva normlara uygun bir devlet değil, tarikat örgütlenmeleriyle yine keyfiliğin egemen olduğu başka bir devlet almıştır. Bunun çürümesi, pisliklerinin ortalığa saçılması önceki kadar uzun sürmedi. Önceki çeteleşen derin devlet ve onun anlayışı ile hiçbir ciddi hesaplaşma yapılmadığı için, AKP iktidarının daha ilk günlerinden itibaren devlette


Mart-Nisan 2014 / Sosyalist Dayanışma

çürüme kanser tümörü gibi her tarafa yayılıyordu. Şimdi kanser tüm vücudu sarmıştır, Erdoğan elinde operasyon aletleri bu tümörü kazımaya hazırlanıyor. Ancak boşuna! Kendisi de aynı hastalıktan inmeli olduğu için bu operasyonlardan sonra ortaya sağlıklı bir yapı çıkmaz. Sistem tümüyle yöneten ve yönetilenleri ile önemli bir sınavdan geçiyor. İktidar, devlet ve siyaset çürümenin bütün işaretlerini ortaya koyuyor. AKP ve Erdoğan büyük bir hırçınlıkla günahlarını örtmeye çalışıyor. İktidar gücü elinde olduğu için bu yolda bazı “başarılar” elde edebilir. Ancak devletin çivisi çıktığı için, bu kurumlarla iktidarını sürdüremez. Cemaat, kasetlerle “altın vuruşlar” yaparken aynı zamanda kendi üzerindeki bütün sözde kutsallığı da param parça ediyor. En sinsi komploların mimarı olarak, büyük bir itibar kaybına uğruyor. Bizans ve Osmanlı saray entrikalarını aratmayacak olaylar her gün yaşanır hale geldikçe, bu güç kavgasından ortaya açık bir galibin çıkması imkânsız hale geliyor. Öte yandan, kasetleri kendi yolunu açmak için kullanan CHP’nin ne kadar siyasal itibar ve güç kazandığını yakında göreceğiz. Etiğin zerresinin kalmadığı siyaset meydan savaşlarından ne kazanılabilir? Siyaset sonuçta çıkarlar savaşıdır, ahlak çok mu önemlidir denebilir? Her dönemin bir ahlak anlayışı vardır. Sınıfların olduğu bir dünyada egemenlik için sadece devletin zoru yetmez. Onu çevreleyen, her yönden örten bir ideolojik zemin gerekir. Bu örtü egemenlik sistemine aynı zamanda bir inanç-itaat zemini kazandırır. Devletin 90’lı yıllardaki çürümesinde ideolojik çimento olan Kemalizm büyük bir darbe almıştı. Şimdi İslami değerler benzer bir örselenmeyle karşı karşıyadır. Daha öteye her burjuva devletinin egemenlik dokusu hukuk, tarikatlar savaşında yer-

lerde sürünür hale geldi. Artık herkese göre, daha doğrusu her tarikata göre bir hukuk var. 90’lı yıllarda “düzenin ve devletin bekası için” bilinçli olarak hızlandırılan toplumsal çürüme operasyonu bugün inanılmaz ürünlerini veriyor. Tepeden tırnağa çürüme yaşanıyor. Her şey, politika, ahlak, kültür bu ortam içinde bata çıka gidiyor. “Alo babacığım” kaseti ne ölçüde sefillikse, kaset imalatı ve onun üzerinden politika yapmak da en az o kadar rezilliktir. İnsanların bu sefil kavgayı büyük bir iştahla ekranlarının başında izleyip “taraf ” tutması ya da bu gidişe kayıtsızlaşması toplumsal çürümenin derinleşmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır. Siyasal dengeler, uluslar arası komplolar hepsi bir yana, yaşadığımız günlerde bütün sınıflarıyla toplum önemli bir sınavdan geçmektedir. Böyle çürüme ve dibe vurma zamanlarından sonra yeni değerlerin şekillendiği sancılı süreçler başlar. Fakat tarikatlar savaşı ve çürüme daha dibe vurmadı. Önümüzdeki günlerdeki yaşanacaklar dibe gidişi hızlandıracaktır. Aslında Türkiye 80’li yılların ortalarında dünyada ana akım haline gelen neoliberalizmi bütün etkileriyle yeni yaşamaya başlamıştır. Postmodern, kuralsız, “kamunun” tasfiye olduğu, her şeyin özelleştirildiği, çılgın rakamları bulan CEO maaşları, borsanın kutsandığı, paranın tanrılaştığı bu dönem topraklarımızda bütün gücüyle esmeye başlamıştır. “Allahtan korktuğu” sanılanların nasıl dünyalık istiflediği, bunun için nasıl her yolu mubah gördüğü günlerden geçiyoruz. Kutsallık arkasına saklanan servetlerin ortaya dökülmesi, insanlarda şok etkisi yaratsa da, öte yandan yeni bir toplumsal bilincin birikimini de başlatmaktadır. Tüm cumhuriyet tarihi boyunca “bekası” için nice canlara kıyılan devletin nasıl bir şey olduğu, egemen sınıfların üstümüze saldığı bu canavarın, onların

yağmasının, servet biriktirmesinin bir aracından başka bir şey olmadığı hiç bu kadar açığa çıkmamıştı. İnsanı öne çıkartan değerlerin yeniden filizleneceği çok sancılı bir dönemin eşiğindeyiz. Kemalizm ve siyasal İslam ne kadar dibe vurursa yeni değerlerin filizlenmesi o kadar hız kazanır. Bu yolda en güçlü işaret Gezi isyanıdır. Gezinin ruhu baştan aşağıya çürüyen toplumun kılcal damarlarında güç biriktiriyor.

AKP ve Erdoğan büyük bir hırçınlıkla günahlarını örtmeye çalışıyor. İktidar gücü elinde olduğu için bu yolda bazı “başarılar” elde edebilir. Ancak devletin çivisi çıktığı için, bu kurumlarla iktidarını sürdüremez. Cemaat, kasetlerle “altın vuruşlar” yaparken aynı zamanda kendi üzerindeki bütün sözde kutsallığı da param parça ediyor. En sinsi komploların mimarı olarak, büyük bir itibar kaybına uğruyor. Bizans ve Osmanlı saray entrikalarını aratmayacak olaylar her gün yaşanır hale geldikçe, bu güç kavgasından ortaya açık bir galibin çıkması imkânsız hale geliyor. 15


Sosyalist Dayanışma / Mart-Nisan 2014

İğneyle Kuyu Kazar Gibi İmece Ev işçileri Sendikası Serpi KEMALBAY

Ev hizmetinde çalışanlar şimdiye kadar görünmezdiler. Ancak uzun örgütlenme ve mücadeleler sonucunda ev işçilerinin de işçi olduğu ILO tarafından 16 Haziran 2011 yılında 189’nolu sözleşme ile teyit edilmiş oldu. Bu sözleşmeye göre ev işi iş ev işçisi işçidir ve ev işçileri diğer işçilerin kullandığı hakları kullanmalıdır. Sözleşmede, eğer evinizde çalıştırmak üzere birini işe alıyorsanız o andan itibaren evinizin özel alan olmaktan çıkarak bir iş yerine dönüştüğü, evde çalışanın da işçi olduğu açıkça vurgulanmaktadır.

16

N

eoliberal kapitalist düzende piyasalaşma ve kamusal hizmetlerden uzaklaşma politikaları ile birlikte ev hizmetlerinde çalışanların sayısı büyüyor. Dünyada sosyal devlet uygulamalarının nispeten mevcut olduğu ülkelere kıyasla 3. Dünya ülkelerinde ev hizmetleri daha fazla satın alınır hale gelmiş durumda. ILO verilerine göre dünyada 100 milyona yakın ev işçisi var. Bunların çok büyük bir kısmı evlerde bakım emeği ve temizlik hizmeti sunuyor. Türkiye’de ise yaklaşık 1 milyon ev işçisi olduğu tahmin ediliyor. Ev hizmetinde çalışanların kimi gündelikçi olarak kimi aylık ücretle çalışıyor. Yatılı çalışanlar ise ağırlıklı olarak göçmen kadın işçilerden oluşuyor. Ev hizmetinde çalışanlar şimdiye kadar görünmezdiler. Ancak uzun örgütlenme ve mücadeleler sonucunda ev işçilerinin de işçi olduğu ILO tarafından 16 Haziran 2011 yılında 189’nolu sözleşme ile teyit edilmiş oldu. Bu sözleşmeye göre ev işi iş ev işçisi işçidir ve ev işçileri diğer işçilerin kullandığı hakları kullanmalıdır. Sözleşmede, eğer evinizde çalıştırmak üzere birini işe alıyorsanız o andan itibaren evinizin özel alan olmaktan çıkarak bir iş yerine dönüştüğü, evde çalışanın da işçi olduğu açıkça vurgulanmaktadır. Şimdiye kadar ILOC189’u sadece 8 ülke imzaladı. Güney Amerika ülkeleri başı çekiyor ve imzalayan tek Avrupa ülkesi ise İtalya. Devletler ev hizmetlerinin bir şekilde problemsiz ve görünmez bir el tarafından halledilmesini istiyorlar. Kölelik koşullarının hüküm sürdüğü bu alana dair yasal düzenleme yapmaktan kaçıyorlar. Bu durumu tersine çevirebilecek tek güç ise ev işçilerinin örgütlenmesi ve mücadelesi.

Dünyada Ev İşçileri Örgütleri

Dünyada şu anda Güney Afrika Ev Hizmeti ve Benzer İşler Gören İşçilerin Sendikası SADSAWU en güçlü ev işçileri sendikası durumunda. Çoğu kadın olmak üzere 25 bin üyesi var. Üyeleri sendika aidatı olarak yılda 12 Euro ödüyor. Aidatlar sendikayı bağımsız ve güçlü kılıyor. Sendika eğitim yapıyor, çalışanlara fazla mesai, ücret gibi konularda nasıl müzakere edeceğini öğretiyor. Güney Afrika’da ev hizmetlisi olarak işe alınan kadınlara HIV/AIDS testi yapılabiliyor. Sendika ev işçilerine; işveren test yaptırmalarını isterse bunu reddedebileceklerini ve istekleri dışında test yaptırmaya kalkan işverenlere karşı dava açabileceklerini anlatıyor. SADSAWU ücretlerin belirlenmesinde de söz sahibi. (Petrol-iş kadın dergisi Kasım2007) Uluslararası Ev İşçileri Sendikaları Asya Koordinatörü Fish Ip Pui Yu ’in www.kadinlarinimecesi.org sitesine verdiği röportajda Asya örgütlenmesi hakkında bilgi veriyor. Hong Kong’da ilk sendika -Asya Ev İşçileri Birliği, ADWU -1989’da kurulmuş. Ev işçileri sendikası, başlangıçta uyruklarına bakmadan çoğunlukla göçmen olan işçileri örgütlüyor. Fakat bu örgüt iç çekişmeler nedeniyle 5 ya da 6 yıl sonra dağılıyor. Daha sonra ev işçileri uyruklarına göre örgütleniyorlar. Hong Kong’da göçmen işçiler için Filipinliler Ev İşçileri Sendikası, Endonezyalı Göçmen İşçiler Sendikası, Tailili Göçmen İşçiler Sendikası, Nepalliler Ev İşçileri Sendikası bulunuyor. Yerel Çinli ev işçileri ise Hong Kong Ev İşçileri Genel Sendikasında örgütlenmiş durumda. 2008’de bütün ev işçileri birliklerini, federasyon çatısı altında örgütlemeye başlıyor. Hong Kong

Asyalı Ev İşçileri Sendikaları Federasyonu (FADWU) resmi olarak 2009’da kuruluyor. Esasen göçmen ev işçilerini destekleyen STK’lar göçmen işçilerin örgütlenmesine çok katkıda bulunmuşlar. Bağımsız Sendika Merkezi, Hong Kong Sendika Konfederasyonu (HKCTU), ev işçilerinin örgütlenmesi için onlarla birlikte çalışmış. Yerel ev işçileri HKCTU tarafından örgütlenmiş. Hong Kong’da ev işçileri işçi olarak kabul ediliyorlar ve sendikalar ya da başka örgütler oluşturabiliyorlar. Sendikalar dışında çok sayıda ev işçisi örgütü var. HKCTU, ev işçilerinin eğitimini sağlamış ve sendikanın ne olduğunu, sınıf bilincini, işçi haklarının ne olduğunu anlatan eğitimler vermiş. Üyeleri aktifleştirerek yeni üyeler kazanılmış. İş anlaşmazlıklarını çözmek için bir işçi telefon hattı kurulmuş. Göçmen ev işçilerinin kendi uyruklarına göre gruplaşmışlar. İşçilerle bu gruplar yardımıyla iletişime geçiliyor. Çoğunlukla göçmen ev işçilerinin Pazar günlerini bazı belli bölgelerde veya parklarda geçirmesi nedeniyle buralarda stant kurarak aktiviteler yapılıyor, işçi hakları hakkında bilgiler paylaşılıyor. İşçiler birliğin ne olduğunu biliyor ve birliğe üye oluyorlar. İmece Ev İşçileri Sendikası tarafından 23 Şubat 2014 tarihinde gerçekleştirilen “Ev İşçilerine İnsana Yakışır İş: Türkiye’de Ev İşçiliği, Koşullar Talepler başlıklı konferansa davetli olan Uluslararası Ev işçileri Dayanışma Federasyonu (IDWF) Avrupa Koordinatörü Karen Pape ev işçilerinin uluslararası dayanışmasının örgütlenme süreci konusunda konferansta bilgi verdi. Karen Pape’nin verdiği bilgiye göre ev işçilerinin işçi statüsüne sahip olduğu ülkelerde bile hakları uygulanmıyor. İlk uluslara-


Mart-Nisan 2014 / Sosyalist Dayanışma

rası ev işçileri konferansı 2006’da Amsterdam’da düzenlenmiş. Ardından, 2008’de ILO bu konuda bir düzenleme yapmayı gündemine almış. 2011’de düzenlenen ILO toplantısına ise alışıldık olmayan bir şekilde ev işçileri de katılıyor ve pankart açıyor. Burada “Ev İşçilerine İnsana Yakışır İş “ sözleşmesi ILO C189 kabul ediliyor. Ekim 2013 tarihinde Uruguay’da Uluslararası Ev İşçileri Federasyonu (IDWF) kuruluş kongresi yapıldı. IDWF şu anda farklı kıtalardan -Asya, Avrupa, Afrika, Latin Amerika ve Karayipler’den- ev işçileri sendikalarını ve örgütlerini birleştiren çiçeği burnunda bir federasyon. Ev işçilerinin temsil edilebilmesi için ve onların sesi olmak için uğraşıyor. ILO’nun (Uluslararası Çalışma Örgütü) ev işçileri ile ilgili C189’nolu sözleşmesinin kabul edilmesiyle birlikte, sözleşmenin ülkelerce onaylanması için çalışıyor. Ev işçilerinin örgütlenmelerini destekleyerek, güçlü küresel bir ev işçileri hareketi oluşturmayı hedefliyor.

Türkiye’de Ev İşçileri

Türkiye’de 1980 öncesinde İlerici Kadınlar Derneği’nin ev işçilerinin sosyal haklarını talep eden kampanyası bir yana 2000’li yıllara kadar ev işçileri görünür değil. Ancak yavaş yavaş ücretli ev işçileri hakkında feminist akademisyenler tarafından araştırmalar yapılmaya, kitap ve makaleler yazılmaya başlanıyor. 2001’de İstanbul Esenyurt’ta Kadın Araştırmalar ve Dayanışma Merkezi’nin (KADMER) sahada kadın emeği ekseninde çalışmalar başlatmasıyla ilk kez ev işçileri için sistemli bir örgütlenme de başlamış oluyor. KADMER çatısı altında buluşan ev işçileri ile yapılan çalışmalar, ev işçilerinin ortak sorunlarını anlama ihtiyacını doğuruyor ve bunun için 2002 yılında 68 ev işçisi ile bir anket çalışması gerçekleştiriliyor. Anket Kamer dergisinin Eylül-Ekim sayısında yayınlanıyor. Anket sonuçlarında ev işçilerinin önemli bir bölümünün kendilerini ev kadını olarak tanımladığı görülüyor. Böylece ev işçilerinin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, iş bulma ve

ücretlerle ilgili çalışmalar başlatılıyor. KADMER 2004 yılında dernekleşerek İmece adını alıyor ve haftalık kadın meclisleri toplantısı ile faaliyetlerini belirliyor. Bu süreçte ev işçileri giderek daha fazla aktifleşiyor. Yapılan atölye çalışmaları ve İmece kadın meclisi toplantılarında haklar, kadın emeği ve cinsiyetçi iş bölümü gibi kadın bilinci ve sınıf bilincini yükseltmeye dönük eğitimler ve tartışmalar yapılıyor. 2006 yılında İmeceli ev işçilerinin katılımıyla yönetmen Emel Çelebi tarafından “Gündelikçi” belgeseli çekiliyor. Ev işçilerinin kamusal alanda görünür olmasını sağlayan belgesel konferanslar, festivaller, röportaj ve söyleşilere katılan ev işçilerinin hızla politikleşmesine ve örgütlenmesine önemli ölçüde katkı yapıyor. Belgesellerin yapılması süreci yönetmen Nursel Doğan’ın ev işçisi Yıldız Ay’ın hayatına ve mücadelesine odaklanan “Dışarısı Nasıl” belgeseli, Filmmor’un şiddetle ilgili “son” belgeseli ile sürüyor. Bu aşamadan sonra ev işçilerinin örgütlenmesi daha hızlanarak belgeseller de ev işçileri için bir örgütlenme aracına dönüşüyor. 2008 yılında İmece Gündelikçi Kadınlar Birliği kuruluyor.

Ev İşçileri Kendileri İçin Sokağa Çıkıyor

2009 yılında Kartal’da Tepeören Villalarında, iş çıkışında durakta bekleyen üç ev işçisine araba çarpıyor ve üçü de yaşamını yitiriyor. İmece Gündelikçi Kadınlar Birliği bu iş cinayetini protesto etmek için ilk sokak eylemini gerçekleştiriyor. Ev işçileri pankart açarak villaların önünde “kader değil, iş cinayeti” sloganları ile yürüyor. Bu sahiplenmenin ardından örgütlenme çalışmaları daha gelişiyor. Ev işçileri İstanbul dışında Bursa, Antalya ve

ya çalışıyor. 18 Ocak 2011’de “Ev işçilerine Güvenceli İş İnsanca Yaşam” imza kampanyası başlatılıyor. İmza kampanyası 16 Haziran 2011’de ILOC189 sözleşmesinin kabul edilmesinin ardından “Ev İşçilerine İnsan Yakışır İş/ ILOC189’u imzala” kampanyası olarak sürdürülüyor. İş cinayetleri ve meslek hatalıkları, ev işçilerinin en önemli gündem maddelerini oluşturmaya başladı. 2010 yılında camdan düşerek yaşamını yitiren Gültekiye Özmen’in ölümünü protesto için ev işçilerinin Bağdat caddesini keserek yürümesi dikkat çekti. İş cinayetleri devam ediyordu, 5 Mayıs 2011’de Fatma Aldal camdan düşerek yaşamını yitirdi. Bu kez ev işçileri Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önüne gitti ve burada protesto düzenledi. Bu esnada Bakanlık yetkilileri tarafından görüşmeye alınan İmece görüşme heyeti Bakanlık müsteşarına “Fatma Aldal için ne yaptınız?” sorusunu yöneltti ve ev işçilerinin sorunlarını anlatılar. Bu görüşmenin ardından bakanlık tarafından iş müfettişi görevlendirildi. Böylece ev işçileri ilk kez bir şey kazandı. Türkiye’de ilk kez ev işçisinin yaşadığı iş kazası için bir iş müfettişi atanmış oldu. Bu arada sendikalaşmayı tartışan ev işçileri sendikalaşma önündeki engelleri aşmayı önüne koydu ve İmece Kadın Sendikası Girişimi olarak çalışmalarını sürdürdü. Fatma Aldal davası İmece Kadın Sendikası tarafından bir kampanyaya dönüştürülerek “Fatma Aldal’a Adalet” kampanyası gerçekleştirildi. Basının da takip ettiği bütün duruşmalara İmece Kadın Sendikası katıldı. Davaya müdahillik isteği ise mahkemece reddedildi. Fat-

İlk uluslararası ev işçileri konferansı 2006’da Amsterdam’da düzenlenmiş. Ardından, 2008’de ILO bu konuda bir düzenleme yapmayı gündemine almış. 2011’de düzenlenen ILO toplantısına ise alışıldık olmayan bir şekilde ev işçileri de katılıyor ve pankart açıyor. Burada “Ev İşçilerine İnsana Yakışır İş “ sözleşmesi ILO C189 kabul ediliyor.

Diyarbakır’da da belgesel gösterimi düzenleyerek ev işçileri ile buluşmaya, kadın hareketine ev işçilerinin gündemini taşıma-

17


Sosyalist Dayanışma / Mart-Nisan 2014

2001’de İstanbul Esenyurt’ta Kadın Araştırmalar ve Dayanışma Merkezi’nin (KADMER) sahada kadın emeği ekseninde çalışmalar başlatmasıyla ilk kez ev işçileri için sistemli bir örgütlenme de başlamış oluyor. KADMER çatısı altında buluşan ev işçileri ile yapılan çalışmalar, ev işçilerinin ortak sorunlarını anlama ihtiyacını doğuruyor ve bunun için 2002 yılında 68 ev işçisi ile bir anket çalışması gerçekleştiriliyor.

18

ma Aldal davası İmece Kadın Sendikası’nın avukatı tarafından yürütüldü. Her duruşmayı ev işçileri izledi, duruşmanın ardından basın açıklaması yapılarak gelişmeler kamuoyu ile paylaşıldı. Duruşmaya sunulan iş müfettişi raporunun ev işçisinin işçi olduğu yönünde verilmesi ev işçileri için yeni bir kazanım oldu. Ev işçileri görünür olmak, yasaları zorlamak, hak kazanmak ve örgütlenmek gibi nedenlerle ev işçileri sendikasını kurmak istediler. Bunu için sendikalar yasasını incelediler. Mevcut sendikalar yasası güvencesiz çalışan ev işçilerinin sendikalaşmasının önünde engeldi. Nitekim Türkiye’de 2009 yılında dernek kurarak ev işçileri alanında faaliyet başlatan Ev İşçileri Dayanışma Derneği daha sonra Ev İşçileri Dayanışma Sendikasını (EVİD-

Akp Politikaları Bakımından Ev İşçileri

AKP iktidarının ataerkil referanslar üstünden sistematik olarak kadınlara saldırması ev işçilerini de son derece yakından ilgilendiriyor. Cinsiyetçi iş bölümünü derinleştiren muhafazakârlaştırma politikalar ı bir taraftan sürdürülürken diğer yandan da neoliberal kapitalizmin ihtiyaç duyduğu esnek, güvencesiz emeği de yedekleyen cinsiyetçi politikalar yürütülüyor. AKP iktidarı döneminde yaklaşık 400 bin kadının ev içinde bakıma muhtaç aile bireylerine bakarken asgari ücretin biraz altında bir ücret aldığı biliniyor. Yoksulluk testini geçmek ve bakıma muhtaç kişinin kendi işini göremeyecek kadar engelli olması gibi kriterlere göre verildiği söylenen bu “yardım” aslında bir emek sömürüsünün örtüsü. Kamusal alanda sunulması gerekli olan bakım hizmeti, kölelik

SEN) kurmak için başvuru yaptı. Ancak Sendikalar Kanununa uymadığı gerekçesiyle Bakanlık tarafından EVİDSEN için kapatma davası açıldı. Daha sonra dosya Yargıtay’a gitti. EVİD-SEN’in kapatılma davasında Yargıtay, sendikayı kuran ev işçilerinin “İşçi sıfatı taşımadıklarına ‘karar vererek’ dava iş mahkemesi değil genel mahkemede çözümlensin” dedi. İmece 2012 yılında yürürlüğe giren yeni sendikalar kanununu inceledi ve eski sendikalar yasasını aratacak kadar antidemokratik bir yasa olan Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda ev işçileri için bir delik aradı. Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu da genel olarak işçilere özelde ev işçilerine örgütlenme özgürlüğü tanımıyor, sendika barajını kaldırmadığı gibi fiilen daha da yükseltiyordu. Ev işçileri yine de yasada kullanabilecekleri bir açık kapı buldular ve yeni yasa ile getirilen sendika kurucuları tanımındaki küçük bir iyileştirmeyi değerlendirerek 27 kurucu ile İmece Ev İşçileri Sendikası için bildirim yaptılar. Bakanlığın hukuk komisyonu İmece Ev İşçileri Sendikası üstünde uzun bir süre çalışmak zorunda kaldı. Ancak kapatmak için bir gerekçe

bulamadı. Bu sürecin ardından 19 Aralık 2013 tarihinde genel işler iş kolunda İmece Ev İşçileri Sendikası’nın kurulduğu Bakanlık sitesinde ilan edildi. Artık ev işçilerinin yasal statüde bir sendikası var. Ancak hala Türkiye’de ev işçileri iş yasası kapsamında değil(4857). Ev işçileri işçi değil. Sosyal Sigortalar Kanununa göre ise ev işçisi çalıştıranların ev işçilerini sigortalı yapmak zorunluluğu var. Öte taraftan yine iş güvenliği yasası da ev işçilerini kapsamı dışında bırakıyor. (6331) . Yani hem sendikanız var hem işçi değilsiniz. Hem sigorta yapmak zorunlu ama iş güvenliği yasası sizi korumuyor… Sigortalısınız ama diğer işçilerin kullanabileceği kıdem tazminatı hakkı size verilmemiş… Tam bir karmaşanın, kaosun olduğu yasal statü konusu kimin umurunda. Kayıtlı, kayıtsız ev işçileri hakları için örgütlenmeye ve mücadeleye devam ediyor. İmece, sendika için yasal başvuru hazırlıkları yaparken bir can daha yaşamdan kopartıldı. Ev işçisi Rukiye Şimşek camdan düşerek yaşamını yitirdi. Bu kez konu Kadın Hareketine taşındı. İmece Ev İşçileri Sendikası’nın da içinde olduğu Kadın Emeği Platformu Rukiye Şimşek’i sahiplendi. SGK

koşullarında çalıştırılan kadınların sırtına yükleniyor. Burada Türkiye’deki ücretli ev işçilerinin neredeyse yarısının devlet eliyle kayıtsız ve kölelik koşullarında çalıştırıldığı görülüyor. İmece Ev İşçileri Sendikası öncelikle bakım hizmetinin kamusal alanda sunulmasını savunurken acil talep olarak evde verilen bu bakım hizmetinin İş Yasasına ve Sosyal Sigortalar Yasası kapsamına alınmasını istiyor. Ücretsiz ev işçisi olan bütün kadınların ve ücretli ev işçilerinin sosyal güvenceye kavuşturulmasını, yıpranma payı ve erken emeklilik hakkı getirilmesini istiyor. Neoliberal sistemde kadınların esnek, güvencesiz ve mümkünse evden çalışması isteniyor. Kadın bedeni ve emeği üstünde bunca kıyamet, tartışma yaratılması; “her kürtaj bir Uluderedir” , “kadınla erkek eşit değildir”, “kadın mı kız mı belli değil” tarzındaki saldırıları, Başbakanın,

yükselen kadın mücadelesini sindirerek kadınların emeği ve bedeni üstünde tasarruf hakkını elinde tutma isteğine dayanıyor. 3 Çocuk, 5 çocuk doğurulmasının teşvik edilmesi, evdeki bakım hizmetlerini de kadının üstlenmesini sağlayan politikalar geliştirilmesi ile kapitalizmin kendini yeniden üretmek için gereksindiği “genç ve dinamik nüfus” beklentisine cevap vermesi bekleniyor. Kadın emeğini değersizleştirmek cinsiyetçi politikaları uygulanabilir kılıyor. Öte taraftan; AKP’nin yolsuzluk ve hırsızlık bataklığında debelendiği şu günlerde fazla gündemde olmasa da kısa bir süre önce ev işçilerinin bir gün bile olsa sigortalanmasının zorunlu olduğu ve bu nedenle villalarda denetimler yapılacağı yönünde kışkırtıcı haberler yayınlandı. Birkaç ev baskınına da yer verilen bu haberler tartışılırken ev işçilerinin sigorta hakkı verilmiş gibi


Mart-Nisan 2014 / Sosyalist Dayanışma

önünde yapılan protesto ile iş cinayetlerinin önlenmesi istendi. Ev işçilerinin iş yasasına alınması, ILOC189’un imzalanması ve iş güvenliği yasasına alınması talep edildi. Rukiye Şimşek davasına DİSK’e bağlı Sosyal İş sendikasının da destek vermesi kayda değer bir gelişme oldu. Rukiye Şimşek için dava dosyası hazırlık aşamasında. Duruşmalar Fatma Aldal ile aynı adliyede, Kartal Adliyesinde görülecek. Rukiye Şimşek dosyasında savcının iş müfettişi bilirkişisi tayin ettiği görülüyor. Bu tercih ev işçileri açısından çok önemli bir gelişme. Bu yaklaşım ev işçilerinin işçi olarak değerlendirildiğinin göstergesi ve mücadelenin bir kazanımı. İş cinayetleri, kazalar, psikolojik, fiziksel, cinsel şiddet gibi saldırılar ya da meslek hastalıkları için kayıtlı olsun olmasın ev işçilerinin hak aramak için sendikaya baş vurması son derece önemli. İmece Ev İşçileri Sendikası ev işçilerine hukuki destek vermeye devam ediyor. Rukiye Şimşek davası yanı sıra, camdan düşerek ağır yaralı kurtulan Minire İnal’ın, 11 yıl çalıştıktan sonra işten atılan ev işçisi Ayten

Kargın’ın davaları da ev işçilerine örnek oluşturacak davalar olarak yürütülüyor. Fatma Aldal’ın ailesi için ölüm aylığı ve diğer hakları için Sosyal Güvenlik Kurumunda işlemler yine İmece Ev İşçileri Sendikası tarafından takip ediliyor. Son olarak ev işçilerinin önünde sadece sosyal haklar sorunu değil sınıfsal sömürü ve cinsiyetçilik gibi çok derin toplumsal meseleler var. O nedenle her şey oldukça yavaş ilerliyor. Ev işçileri bir yandan kayıtlı, güvenceli, sendikalı işçiler olma mücadelesi verirken öte taraftan yasaların hep kâğıt üstünde kaldığının da farkında. İğneyle kuyu kazarcasına geliştirilen taktiklerle yürünüyor. Kazanımlar adım adım oluyor. Şimdilik en büyük kazanım ise yoğun emekle yaratılan öz güveni yüksek bir örgütlenme ve mücadele.

bir de hava yaratıldı. AKP’nin tekeline aldığı medyayı kullanarak istediği gibi algı yaratmada en azından 17 Aralık’a kadar ustalaştığı biliniyor. O dönem ev işçileri de bundan nasibini almış oldu. Bu süreçte İmece Kadın Sendikası’nın yaptığı açıklama ile ev işçilerine hak filan verilmediği, yasal statüde hiçbir değişiklik olmadığı duyurulması önemli oldu. Türkiye’de kamusal hizmet olarak sunulan bakım emeği neoliberal politikalarla neredeyse yok edildiği için sadece üst sınıf değil orta sınıf da ev hizmeti satın almak zorunda kalıyor. Nispeten güvenceli bir işe sahip meslek sahibi bir kadın işçi de ev işçisi istihdam ederek kendi mesleğini yapabiliyor. Bu arada toplumsal cinsiyet rolleri gereği ev hizmetleri evde yaşayan kadından ev işçisi kadına taşeron sistemi gibi devrediliyor. Ücretli ev işçisi çalıştırmak,

kadınlar için ev işlerinden muaf olmak anlamına gelmiyor. Bunun için toplumsal bir dönüşüme ihtiyaç var. Ve aslında kadın mücadelesinin her alanı toplumu bu dönüşüme zorluyor. Ev hizmetleri satın alınırken 5510 sayılı sosyal sigortalar kanununa göre sigorta yapılması zorunlu. Ancak sigorta prosedürü de uygulanabilir değil. Uygulanabilir olmayan bu yasa fiilen çalışmıyor. Buna karşılık sigorta yapılacağı zaman ev işvereni neredeyse bir holding patronu ile aynı sigorta primini ödemekle yükümlü. Bütün bunlara ek olarak işçi sağlığı ve iş güvenliği bakımından da ev işçilerini koruyan hiçbir sistem tanımlanmamış durumda. Oysa ev işçileri son derece kritik mesleki risklerle karşı karşıya. Ev işçilerine yöneltilebilecek cinsel şiddete karşı da hiç bir uygulanabilir önlem alınmış değil.

Türkiye’de Ev İşçiliği Konferansı

İmece Ev İşçileri Sendikası’nın düzenlediği “Ev İşçileri için İnsana Yakışır İş: Türkiye’de Ev İşçiliği, Talepler, Koşullar” başlıklı konferans Serpil Kemalbay’ın konuşmasıyla başladı. Kemalbay, sendikanın İstanbul’da emekçi kadınların en yoğun ikamet ettiği Esenyurt’ta başlayan, İmece Kadınlar Kahvesi’nin açılması, ev işçilerini anlatan belgeseller çekilmesi, eğitim hakkını kullanamamış kadınlar için Hayat Okulu projesi ve iş cinayetlerine karşı düzenlenen eylemlerle devam eden macerasını aktardı. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) C189 nolu sözleşmesinin kabul edildiği toplantıyı gösteren bir kısa film ve İmece Ev İşçileri Sendikası’nın hazırladığı kamu spotunun izlenmesinin ardından konuşmalara geçildi. Uluslararası Ev İşçileri Federasyonu (IDWF) Avrupa Koordinatörü Karin Pape, ev işçilerinin işçi statüsüne sahip olduğu ülkelerde bile haklarının uygulanmadığına dikkat çekti, yani hakların kağıt üzerinde olduğunu ifade etti. Ev işçilerinin uluslararası mücadele tarihini anlattı. Doç. Dr. Saniye Dedeoğlu toplumsal cinsiyetin ne olduğunu, kadınların eğitim ve istihdam oranlarını paylaştı. İmece Sendikası kurucularından Yıldız Ay, ev işçisi olarak yaşadıklarını ve verdikleri mücadeleyi anlattı. “Dünyanın her tarafında sorunlarımız aynı. Ortak sorunlarımız olduğundan birleşmemiz, bunun için de örgütlenmemiz lazım.” Emekli iş müfettişi Doğan Keskin, ev işleri ve ev işçisinin yasalardaki tanımlarını ele aldı; iş sağlığı ve güvenliği açısından yasal olarak nasıl kapsam dışında bırakıldıklarını anlattı. Panelin ardından, Gündelikçilerin Forum Tiyatrosu sahne aldı. Etkinlik ev işçilerinin çeşitli konularda eğitim aldığı Süpürge Akademisi’nin sertifika töreniyle son buldu.

19


Sosyalist Dayanışma / Mart-Nisan 2014

Bir Örgütlenme Deneyimi:

BİZ İSTERSEK İŞYERİNDE NELER DEĞİŞİR?

Fahri KAYA

Sendikaya gelip giden işçilerin şikâyetlerini alıp sendikanın iş güvenliği uzmanı ve hukukçusuyla yaptığımız toplantılar neticesinde yaklaşık otuz tane ihlal olduğunu tespit ettik. Fabrikada yaşanan ihlallerin sorumlusu hukuken işverendi. Biz de sendika olarak kendisine bu sorunları tebliğ ettik. Birkaç gün sonra işçiler sendikaya yüzü gülerek geldiler ve fabrikada bir takım değişiklikler yapılmaya başladığını söylediler.

20

Y

aklaşık altı aydır Çerkezköy’de bir tekstil işyerinde beş altı tane işçimiz zaman zaman sendikaya gelip gitmekte. Bu işyerinde çalışan işçilerin maaşları asgari ücret civarında. Batis Çerkezköy Temsilciliğine müracaat eden işçiler fabrikada bazı sorunlar olduğunu söylüyorlar. Bunlardan en büyüğü işçilerin fabrikada çok yoğun çalışmasından dolayı yemek yemeye geç gitmeleri ve ikinci postada gidenlerin yeterli ekmek ve yemek alınmadığı için yeterince doymaması. Diğer büyük sorun ise patronun işçilerin yıllık izinlerini onların taleplerini dikkate almadan kendi keyfine göre ayarlaması. Fabrikada işçilerin en çok şikayette bulunduğu bu iki büyük sorun dışında; iş güvenliği ihlallerinden sosyal güvenlik primlerindeki eksik bildirimlere, mesailerin doğru hesaplanmamasından mobbinge, hijyen kurallarının uygulanmamasına kadar birçok ihlal değişik boyutlarda yaşanmakta. Batis olarak biz, işçilere bu ihlallerin hepsinin önlenebilir, düzletilebilir insani talepler olduğunu anlattık. İşçileri bu sorunların çözülebileceğine ikna etmek zor oldu. Zira işçilerin talepleri bugüne kadar hep ötelenmiş. İşçiler aç kaldıkları için işten ayrılmayı dahi düşünüyorlardı. Biz işçilere bunun bir çözüm olmadığını tam tersine bunun cehennemden kaçıp öteki cehenneme girmekten başka bir şey olmayacağını söyledik. İşçi bu fabrikayı bırakacaktı ama gideceği fabrika da bu çalıştığı fabrikadan farklı olmayacaktı. Bu sorunların çözümüyle ilgili olarak işçilerin sendikayla birlikte hareket etmeleri halinde

sorunların çözüleceğinden hatta fabrikada toplu iş sözleşmesi bile imzalanacağından bahsettik. İşçiler “tamam biz mücadeleye sendikayla birlikte gireceğiz” dediler. Biz de kendilerine sendikal anlamda doyurucu bilgiler verdik. Sonra bir taraftan üyelik çalışması bir taraftan bu ihlallerle ilgili çalışma başlattık. Daha sonra sendikaya gelip giden işçilerin şikâyetlerini alıp sendikanın iş güvenliği uzmanı ve hukukçusuyla yaptığımız toplantılar neticesinde yaklaşık otuz tane ihlal olduğunu tespit ettik. Fabrikada yaşanan ihlallerin sorumlusu hukuken işverendi. Biz de sendika olarak kendisine bu sorunları tebliğ ettik. Birkaç gün sonra işçiler sendikaya yüzü gülerek geldiler ve fabrikada bir takım değişiklikler yapılmaya başladığını söylediler. Fabrikada ilk etapta otuz tane ihlal vardı. Bu ihlaller çok büyük ihlallerdi, yani her an bu ihlallerden dolayı ölümlü iş kazası olabilir, işçiler uzuv kaybı yaşayabilirdi. İhtarımız sonrası patron acele bir şekilde yaşanan ihlalleri düzeltmeye başladı. Mesela fabrikanın kurutma bölümünde çalışan işçilerden 10000 volt cereyan olan makinenin temizliği ve bakımı yapılması isteniyordu. Artık bu işi bakımcılar yapmaya başladı. Ekmek ve yemekler yetmiyordu artık işveren daha fazla ekmek ve nitelikli yemek almaya başladı. Fabrikanın içinde kullanılan mal taşıma arabaları ve trans paletlerin bozuk olan tekerlekleri tamir edildi. İşçilerin mola saatinde dinlenebilecekleri mola yerleri yoktu. Fabrika dışında mola kullanıyorlardı. Hem oturarak dinlenemiyorlar hem de açık alana terli çıktığı için türlü türlü meslek hastalığına yakalanıyorlardı. Artık patron işçiler için bir mola yeri yapmaya baş-

ladı. Fabrika içerisinde bulunan rogarların kapakları çürümüştü. İşçiler bu kapakların üzerinden arabayla geçerken içine düşme tehlikesi vardı işveren bunları da değiştirdi. İşletmenin içerisinde kimyasallı su birikintisinden dolayı çukurlar oluşmuştu. İşçiler mal taşıma esnasında sürekli bel ağrısı çekiyordu. İşveren derhal bu çukurları da kapattı. İş yerinin işçi temsilcisi yoktu derhal seçildi ve en önemlisi her yıl nisan ayının ilk haftası işçiyi yıllık izine çıkaran işveren bir anda yıllık izin hakkı olan işçilerin tamamını izine çıkardı ve şu anda fabrikayı genel olarak bakıma aldı. Daha sonra işveren Batis Çerkezköy Temsilciliğini aradı ve “bize bir evrak göndermişsiniz, yaklaşık 20 maddeden oluşan ihlaller tespit etmişsiniz. Siz benim işyerimde inceleme yapmadınız ki” diyerek durumu anlamaya çalıştı. Biz de patrona “Zaten biz de böyle bir incelemede henüz bulunmadık ancak üyelerimizi dinledik, onların şikâyetlerini aldık ve düzeltmek için neler yapılabileceğini onlarla tartıştık, sadece onların dertleriyle ilgilendik” dedik. Düzeltilmemesi halinde denetleme yetkimizi kullanacağımı bildirdik. Sendika olarak bize başvuran işçilerimizi dinledik. İşverene kanundan doğan süre içerisinde bu ihlallerin düzeltilmesi gerektiğini bildirdik. İşveren bir takım sıkıntılar olduğunu kabul etti. Bu sıkıntıların bir kısmını çözdü, bir kısmını da çözeceğiz diye bildirimde bulundu. Sendikamız ve bu işyerinin işçileri için “bu daha başlangıç, mücadele devam edecek”…


Mart-Nisan 2014 / Sosyalist Dayanışma

KESK’TE KOLTUK SEVDASI NEYE DERMAN OLUR?

T

ürkiye tarihinin en yoğun siyasi krizlerinden birisini yaşarken KESK’e bağlı sendikalar Genel Kurullarını gerçekleştiriyorlar. Sendikaların yönetimlerinde yer almak isteyenler dışında tabanda konuya dair bir ilginin ve heyecanın bulunmaması göze çarpan en açık gerçek. Çoğu şubelerde delegelerin belirlenmesi bile oldukça zor gerçekleşti. KESK’in tabanından kopmuş olduğu gerçeği bu süreçte daha belirgin bir biçimde ortaya çıktı. Bu gerçeği dönüştürmeyi hedeflemeyen bir sendikal iradenin yanlış bir istikamette olduğu açıktır. Bu yeni bir durum değil muhakkak ki. Fakat tablonun vahameti giderek ağırlaşıyor. İşin kötüsü tabloyu değiştirme yeteneğinde olabilecek “temel bileşenlerin” sendikal süreçlerle ilgili algısında herhangi bir değişiklik olmaması. İstanbul’da özellikle Eğitim Sen şubeleri özelinde yaşanan sıkıntılar, üç büyük grubun aralarında anlaşması ile daha da arttı. Temsiliyet noktasında özellikle EMEP ve ÖDP üç grubun dışında bir katılım yaşanmasına büyük oranda engel olmaya çalıştılar. “Sendikalardaki kitle mutabakatını ve sendikaların geleceğini görmezden gelen ittifak politikaları, örgütün kendi ihtiyaçlarından sapmasını, giderek hata ve yıkımlara açık bir zemine sürüklenmesini, geniş üye tabanını göz ardı eden “ilkesiz, pragmatist” yaklaşımlar olarak, her geçen gün kamu emekçileri sendikalarının biriktirdiği olumlu değerleri tüketmektedir” DSD (ÖDP)’nin genel kurullara dönük “KESK’İ YENİDEN KURMAK ZAMANI” broşüründen yaptığımız bu alıntıya katılmamak mümkün değil. Fakat böylesi bir siyasi tespit yapmak en azından DSD açısından farklı bir pratik geliştirilmesine izin vermiyor.

İstanbul çapında bütün şubelerin başkanlarının kim olacağına dair yapılan bir sayısal pazarlık acaba geniş üye tabanını göz ardı etmemiş midir? Herhangi bir ilkesel tutum söz konusu mudur? Tek pazarlığın yönetimlerde kaç kişi olunacağı ve başkanlığın kime kalacağı üzerinden yapıldığı bir sendikal süreçten hayırlı bir sonuç çıkar mı? Yazın kar yağması bundan çok daha güçlü bir olasılıktır. Bu oyunu en geleneksel kurallarına göre oynama iştahı en yüksek olan ise tabii ki EMEP’tir. “İstanbul’da şu kadar sayıda başkanlık istiyoruz.” gibi son derece önemli ve faydalı(!) politik hedeflerle davranan bu arkadaşlar HDP’nin kendileri dışındaki temsiliyetini de sınırlamak için muazzam bir gayret gösterdiler. 3tü 5ti derken masalardan kalktılar, yeniden döndüler ve sonuçta da istedikleri tarzda bir politik sonuç elde ettiler. Bilemiyoruz bu ortaya çıkan sonucu büyük bir başarı olarak değerlendiriyorlar mı? Fakat örgütün tabanının karar alma süreçlerinden dışlanması konusunda en büyük müsebbibin kendileri olduğu yönünde tabanda çok ciddi bir bilinç oluşmaya başladı. Bu algıyı yıkamazlarsa kendileri için ileride ciddi bir sıkıntıya yol açabilir bu durum. DEMEP’ liler ise kendi dışındaki HDP bileşenlerini genel kurullara taşıma noktasında görece olumlu bir tutum geliştirdiler. Meclisli bir çalışmaya da açıkça destek olacaklarını ifade ettiler. Fakat yurtsever emekçiler için KESK siyaseti hep daha büyük bir siyasi tablonun içerisinde diğer alanlardaki taktiklerin de bir aracı olarak kullanılıyor. Dolayısıyla onlar için en önemli hedef KESK’in ayağa kaldırılmasından ziyade –bunu önemsemedikleri anlamında söylemiyoruz ama en birinci öncelikleri değil-

KESK’teki ağırlıklarını daha büyük bir siyasi tabloda en verimli bir biçimde değerlendirebilmek. Böyle olunca da her zaman KESK eksenli düşünemeyebiliyorlar. Bu durum en büyük handikapları. Bu önümüzdeki dönemde meclisli işleyişi oturtma noktasında kararlı adımlar atılmalıdır. Yöneticiliklerin kimde kalacağı üzerinden yürüyen bir kısır siyasi tartışmayı aşmanın en kestirme yollarından birisi de yöneticiliğin işlevsizleşmesi olacaktır. Yani sendika meclislerinin şubelerin gerçek karar vericileri haline gelmesi sağlanmalıdır. Bunun için toplantılar sabit periyotlarla yapılmalı, mutlaka sonuç bildirgesi yazılmalı, bir sonraki toplantı bir önceki toplantıda öne konan hedeflerin nasıl hayata geçirildiği ile ilgili yürütme raporu ile başlamalıdır. KESK’in mücadele hattı siyasi merkezlerde değil işyerlerinde belirlenmelidir. Geçtiğimiz dönemin en büyük zaafı bu olmuştur. İktidarı paylaşan iki büyük grup kendi belirledikleri siyasi gündemleri bir biçimde sentezleştirmeden örgütün gündemi haline getirmişlerdir. Dolayısıyla sendikal hayat giderek kurumuştur. Örgüt işyerlerinde geliştirdiği bir sorun ekseninden mücadele örememiştir. Bu zaafın en önemli istisnası geçtiğimiz dönemde BES’in yaptığı kimi eylemler olmuştur. KESK ne AKP karşıtlığı ile ne genel bir laiklik söylemi ile ne de barış mücadelesi ile ayağa kaldırılamaz. Bunların hepsi önemlidir ama KESK’in esas meselesi üyelerinin temel talepleri üzerinden yükselteceği bir mücadele yürütmektir. Bu yapılamayınca diğer söylenenlerin tamamı havada kalmakta, taban en politik unsurlar dışında tamamen devre dışı kalmaktadır. Bazen çok küçük gibi görünen kıvılcımlar koca bir bozkırı tu-

tuşturabilir. Fakat bu kıvılcımın ne olabileceğini algılayabilmek için muhakkak yüzlerin işyerlerine çevrilmiş olması gerekir. EMEP ve ÖDP gibi siyasetler kendi politik kampanyalarınınkine paralel taktikleri KESK’e fazlasıyla dayatarak yabancılaştırıcı bir rol oynayabiliyorlar zaman zaman. Yöneticiliğin bir etkinliği olacaksa da bu üyelerin yerine konuşmak ve karar almak da değil ama yaşanan sorunlarda yöneticilerden birebir hesap sorabilme kararlılığında olmaktır. Ne zamandır KESK’ten böylesi bir yönetici tipi silindi gitti. Avukattan öğrendiğini üyeye anlatan, en keskin hareketi kamu binası önünde basın açıklaması okumak olan bir yönetici figürü kan kaybının durdurulmasına hizmet etmiyor. Sonuç olarak önümüzdeki dönem KESK’in işi daha da zor. Ancak toplumsal muhalefet açısından da bir 2. KESK yok. KESK hala birçok açıdan çok önemli. Düzenin çürümüşlüğünün neredeyse tamamen ortalığa saçıldığı, halklar adına yeniden kuruluşun giderek acil bir gündem haline geldiği bu dönemde diri bir KESK çok önemli bir rol oynayabilir.

21


Sosyalist Dayanışma / Mart-Nisan 2014

Bosna Hersek:

“FABRİKALARI İŞÇİLERE GERİ VERİN !” Ayşe TANSEVER

En baş talep, “fabrikalar işçilere geri verilsin!” oldu. İkinci ana talep ise iktidara yöneliktir. “İktidar güçleri 20 yıldır politikaları ile vatandaşın hayatını, kültürel ve bilimsel kurumları, kamu alanlarını, fabrikaları mahvettiler. Kendi ceplerini doldurdular. Bu nedenle derhal istifa etmelidirler. Onların yerine partili olmayan kişilerden teknokrat bir hükümet kurulmalı ve bu ülkeyi seçimlere götürmelidir. Tüm iktidardakilerin dokunulmazlıkları kaldırılmalı, tüm devlet kademelerinde şeffaflık olmalıdır. Hükümet her hafta yaptıklarını halka rapor etmelidir. Milletvekili ücretleri işçi ücretlerinden daha yüksek olamaz. Yolsuzluk yapanlar derhal yargılanıp cezalandırmalılardır. Suçlular cezalarını çekmelidir. Basın tarafsız olmalıdır.”

22

E

ski Yugoslavya’nın parçalanması sonrası kurulan Bosna Hersek’te 5 Şubat’ta özelleştirilmiş fabrikanın işçileri, öğrenciler ve halk Bosna, Sarayevo, Tuzla, Zenica, Mostar vs gibi kentlerde sokaklara döküldüler. Devlet binalarını, bankaları, parti merkezlerini ateşe verdiler. Polisle çatıştılar. Göz yaşartıcı bombalar, tazyikli sular havada uçuştu. “Fabrikaları işçilere geri verin!” “Hırsızlar!”, “Hükümet istifa!”, sloganları ile bağırdılar. 10 yıl önce başlayan devlet fabrikalarının özelleştirilmesinin geri alınmasını istediler. Olaylar 20 kadar kente sıçradı. Dört eyalet başkanı istifa etti. Bu talepler Bosna Hersek dışında Montenegro, Hırvatistan ve hatta tüm Balkan ülkelerine yayılma eğilimi gösterdi. Solcuların yüreğine sular serpildi. Bu, uzun zamandır beklenen sınıf mücadelesinin başlangıcı olmalıydı. Yunanistan’da başlayan protestolar Bosna’da vites yükseltmişti. Ustaların tahmin ettiği günler geliyordu. En sonunda halklar doğru yolu buluyorlardı. Ortalığı bir umut kapladı. Tüm gözler Bosna’ya çevrildi. Bosna Hersek, üç yılda 100 bin kurban verdikten sonra 1995 yılında Dayton anlaşması ile Batı yörüngesine oturdu. Gelsin serbest Pazar, yabancı bankalar, satılsın devlet malları derken bu günlere gelindi. 10’dan fazla fabrika yok pahasına özel ellere geçti. Yolsuzluklar ayyuka çıktı. Yabancı banka kredileri ile ithalat kamçılandı. Üretim her alanda azaldı. Tarım çöktü. İç pazar daraldı. Ülke ekonomisi çökmenin eşiğine geldi. Devlet borçları arttı. İflaslar başladı. Halk yoksullaştı. Sonuç bildik, IMF geldi. Kemer sıkma politikaları önerdi. Yeni özelleştirmeler, ücretlerin dondurulması vs. Hep bildik şeyler.

Ülkede genel işsizlik %40’a, gençler arasında ise %57’lere çıkmış. Ücretler çok düşük. Parlamenterler 4000 Eurolara varan maaşlar alıp lüks arabalarda gezerken halklar 400 Euro ile sürünmekte. 5 yıldır ücretlerini alamayan işçiler var. Fazla mesai bir yana, emeklilik primleri bile ödenmiyor. Bu ortamda kimsenin yeni bir iş bulma umudu yok. Son günlerde 4 eski özelleştirilmiş fabrika kapılarını kapatıp işçileri sokağa atma kararı alınca olaylar patladı. İşçiler soruna çözüm için meclisler, komisyonlar kurdular ve bir dizi talep belirlediler.

İşçi Talepleri

Çeşitli meclis ve komisyonlarda farklılıklar göstermesine karşın işçilerin taleplerini şöyle toparlamak uygundur. En baş talep, “fabrikalar işçilere geri verilsin!” oldu. “Fabrikaları yine işçiler yönetmelidir” dediler. Bilindiği gibi Tito Yugoslavya’sında fabrikalar işçi yönetimlerindeydi. Şimdi işçiler bunu geri istiyorlar. Özelleştirme ile fabrikaların tahrip edildiği, hatta bazı fabrika yöneticilerinin bilinçlice makineleri bozmak için bazı noktalarına düzenli tuz ektirdikleri savunuluyor. “Özelleştirme anlaşmaları iptal edilmelidir. Yasa dışı ele geçirilen mülkler sahiplerine geri verilmelidir. Fabrikalarda çalışanların 50 aya kadar varan ödenmemiş maaşları, kıdem tazminatları, sağlık sigorta primleri ve emeklilik aidatları derhal ödenmelidir.” İkinci ana talep ise iktidara yöneliktir.” İktidar güçleri 20 yıldır politikaları ile vatandaşın hayatını, kültürel ve bilimsel kurumları, kamu alanlarını, fabrikaları mahvettiler. Kendi ceplerini doldurdular. Bu ne-

denle derhal istifa etmelidirler. Onların yerine partili olmayan kişilerden teknokrat bir hükümet kurulmalı ve bu ülkeyi seçimlere götürmelidir. Tüm iktidardakilerin dokunulmazlıkları kaldırılmalı, tüm devlet kademelerinde şeffaflık olmalıdır. Hükümet her hafta yaptıklarını halka rapor etmelidir. Milletvekili ücretleri işçi ücretlerinden daha yüksek olamaz. Yolsuzluk yapanlar derhal yargılanıp cezalandırmalılardır. Suçlular cezalarını çekmelidir. Basın tarafsız olmalıdır.” “Ayrıca eğitim ve sağlık sistemi reformu yapılmalı, eğitim daha etkin hale getirilmelidir.” Bazı fabrika meclisleri ise eğitimin tamamen bedava olmasını öngörüyor. İşçiler ayrıca Dayton anlaşması ile kurulan yönetim sisteminden memnun değiller. Kantonların lağvedilmesini başka bir şekil verilmesini, yargı sisteminin her düzeyde bağımsız olmasını istiyorlar. Taleplerde doğrudan demokrasiyi hatırlatan özellikler var. Halkın karar alma mekanizmalarına direkt katılımını sağlayıcı yasalar getirilmesini istiyorlar. Bunca yıl yaşadıklarından işçiler bu dersleri çıkartmışlardır.

“Halklar Arasında Savaşa Hayır! Sınıflar Arasında Barışa Hayır!”

Hırvatistan’da düzenlenen bir destek yürüyüşündeki şu slogan dikkat çekiciydi. “Halklar arasında savaşa hayır! Sınıflar arasında barışa hayır!” Bu sloganla, ne Sırp ne Boşnak ne de Hırvat olmalarının bu protestolarla ilgili olmadığını, sorunlarının bu soygun düzeni olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı. Halklar arasındakine değil sınıf savaşına evet dediler.


Mart-Nisan 2014 / Sosyalist Dayanışma

Bilindiği gibi eski Yugoslavya çok uluslu bir ülkeydi ve Batı güçleri onu parçalarken etnik yapısını sömürdüler ve halkın arasına milliyetçi, şoven duyguları serptiler. Sırplar, Hırvatlar, Boşnaklar 3 yıl boyunca birbirleriyle savaştırıldı. Bu iç savaşta 100 bin Boşnak öldürüldü. Aslında halkların birbirlerinden alıp veremedikleri yoktu. Ancak Batı ve onların işbirlikçileri kendi emellerini gerçekleştirebilmek, ülkede kendi sömürü düzenlerini egemen kılabilmek için halkların içine ayrılıkçı, kışkırtıcı tohumlar serpmişlerdi. İşçiler bu nedenle şimdiki hoşnutsuzluklarının yine milliyetçilik bahanesi ile saptırılmasından korkuyorlar. Sokaklarda protesto eder ve taleplerini dile getirirken çok dikkatli davranıyorlar. Talepler arasında şunlar da yer alıyor; “Vatandaşların etnik kimliklerine bakılmaksızın anayasal haklarını kullanabilmelerini sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Ayrıca milliyetçi söyleme yaptırımlar getirilmeli, dini ve etnik düşmanlık engellenmelidir.” Pankartları üç dilde yazıyorlar.

Tepkiler

Bosna Hersek protestoları aslında eski yoksul Doğu Avrupa halklarının “portakal devrimleri” ile çıktıkları yoldan bekledikleri refahı bulamadıklarının en son göstergesidir. Hatırlanacağı gibi Bulgaristan ve Romanya’da da benzer olaylar yaşanmıştı. Ayrıca şimdi Ukrayna’da yaşananların altında da yaşam koşullarının kötülüğü ve özlemlerin doyurulmaması yatar. Ancak Bosna Hersek’te halkların hedefinde, yeni liberal politikalar, özelleştirme ve yolsuzluk vardır. Onlar asıl sorunlarının bu olduğunu kavramışlar ve ellerinden alınan fabrikalarını geri istiyorlar. Batı iktidarları bu bilincin kök salmasının ve diğer Avrupa halklarına örnek olmasının kâbusunu görmektedir. O nedenle Bosna Hersek olayları mümkün olduğunca gözden uzak tutulmaya çalışılıyor. Bosna halkları bu yazıyı kaleme aldığımız Mart başında hala her gün sokaklara çıkıyorlar ve hükümet binalarının önünde protestolar yapıyor, iktidarın istifasını ve fabrikalarını geri istiyorlar. Bir aya yakın süren bu olayları

medya vermiyor. Dikkatler başka yerlere örneğin Ukrayna’ya çekilmeye çalışılıyor. Acaba bu nedenle mi orada bu kadar kışkırtıldı olaylar? Oysa Ukrayna ile aynı kıtada hemen biraz ötesinde Bosna da halklar, son yıllarından tam tersi sonuçlar çıkarmış; Batı’nın desteklediği iktidar politikalarına, düzenlerine, yolsuzluklarına karşı mücadele etmeye karar vermişler. İşsizlik, sosyal harcamaların kuşa çevrilmesi, ücretlerin düşmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi ile karşı karşıya olan özellikle Güney Avrupa halkları için Bosna Hersek halkları güzel bir örnek oluşturdular. Bir ateş yaktılar. Bu direnişe destek vermek ve duyurmak tüm soldan yana tüm güçlerin görevi olmalıdır.

Bosna Hersek’te halkların hedefinde, yeni liberal politikalar, özelleştirme ve yolsuzluk vardır. Onlar asıl sorunlarının bu olduğunu kavramışlar ve ellerinden alınan fabrikalarını geri istiyorlar. Batı iktidarları bu bilincin kök salmasının ve diğer Avrupa halklarına örnek olmasının kâbusunu görmektedir.

23


Sosyalist Dayanışma / Mart-Nisan 2014

Venezuella:

YİNE BAŞARISIZ DARBE GİRİŞİMİ

Ayşe TANSEVER

Bu gençler basın özgürlüğü yok diyorlar ama olayların hepsi tüm kanallardan yayınlanıyor. Polis şiddet kullanıyor diyorlar ama genelde TV’den izleyenler bunun yalan olduğunu görüyor. Maduro kesinlikle şiddet kullandırmıyor. Olayları bizzat kendisi yönetiyor. Onlarca polisin kalkanları ile yerlere yatmış, savunmada iken protestocu maskeli gençlerin nasıl onların üstünden atladığını gösteren fotoğraflar bunun kanıtıdır. Şimdiye kadar 18 kişi öldü ve bunların yarısından fazlasının polis silahları değil başka silahlardan olduğu görüldü. Ölenler ve yaralılar arasında polisler de var. Tüm ölümler kurulan yeni bağımsız komisyonda inceleniyor. 24

U

krayna’da yapmaya çalıştıkları darbenin aynısını Venezüella da denemeye çalışıyorlar. 2002’de Chavez’e darbe yapıp indirmeyi denediler şimdi de yeni başkan Maduro’yu devirmeye çalışıyorlar. Batı yeniden bir darbeye kalkıştı. Yalan dolan, sahte fotoğraflar ile ülkeyi karalama kampanyası başlattı. Batı basınının söylediklerinin hiç birine inanmamak gerekir. Venezüella basını bu yalanların kanıtları ve fotoğrafları ile doludur.

Olaylar ve Şiddet

Nisan seçimleri yenilgisinden sonra muhalefet liderleri üniversite gençleri arasında örgütlenmeye başladılar. Eskiden üniversitelerde eğitim paralı olduğundan sadece zengin çocukları gidebilirdi. Şimdi ise Chavez’in açtığı 32 üniversitede 3 milyon öğrenci okuyor. Çoğu Chavez taraftarıdır, muhalefet yanlısının sayısı azdır. Muhalif gençler Batı tarafından beslenirler. ABD gibi dış ülkelere yollanıp eğitiliyorlar. ABD’nin istikrar bozmak için ayırdığı 2014 bütçesinden Venezüella’ya düşen pay 15 milyon dolardır. Ülkedeki bazı malların kıtlığı ve ekonominin bozukluğu bahanesi ile genellikle zengin mahallelerde sokaklara çıktılar. Son olaylar çoğunlukla gerici Kolombiya sınırındaki San Cristobal kenti ve valisi de iktidar karşıtı olan Valencia kentinde yaşanıyor. Başkent Caracas ta çok etkinlikleri yok. Bir grup yüzlerini saklayan gençler barışçıl gösterilerin sonunda gruptan ayrılıp terör estiriyorlar. Yollara barikatlar kurup kapatıyorlar. Taşlar sopalar ile polise karşı duruyorlar. 12 Şubat günü ülke başsavcılık binasının girişine molotoflar ve taşlarla saldırıp tahrip ettiler. Ondan fazla arabayı benzin döküp yaktılar. Chacao metrosuna girdiler, 30 civarında yeni metro vagonlarını ateşe verdiler. Metro’yu kullanılmaz hale getirdiler.

Şimdi tutuklu olan faşist lider Leopoldo Lopez twitter üzerinden onlara şiddet kullanma teknikleri anlatıyor. Barikatlar nasıl kurulur, molotof kokteylleri nereye atılırsa Tomalar kullanılmaz hale gelir, barikatlarda motosikletler nasıl düşürülür, yerlere yağ atıp arabaları kaydırıp kaza yapmaları sağlama ve yolları tıkama taktikleri nasıl uygulanırı hep Leopoldo anlatıyor. Chavez’e 2002 darbesini yapanlar arasında idi ve Chavez bu darbeyi yapanlardan hiç kimseyi tutuklamadı, affetti. Ama Leopoldo o günden kalan siyaset yasağı biter bitmez yeni bir darbenin liderliğine soyundu. Yaptıkları nedeniyle de tutuklandı. Bu gençler basın özgürlüğü yok diyorlar ama olayların hepsi tüm kanallardan yayınlanıyor. Polis şiddet kullanıyor diyorlar ama genelde TV’den izleyenler bunun yalan olduğunu görüyor. Maduro kesinlikle şiddet kullandırmıyor. Olayları bizzat kendisi yönetiyor. Onlarca polisin kalkanları ile yerlere yatmış, savunmada iken protestocu maskeli gençlerin nasıl onların üstünden atladığını gösteren fotoğraflar bunun kanıtıdır. Şimdiye kadar 18 kişi öldü ve bunların yarısından fazlasının polis silahları değil başka silahlardan olduğu görüldü. Ölenler ve yaralılar arasında polisler de var. Tüm ölümler kurulan yeni bağımsız komisyonda inceleniyor. Şubat sonunda Kolombiya yakınlarında paralı asker olduğu tahmin edilen biri otelde patlayıcılarla yakalanıp tutuklandı. Bu aslında ülkede Batı’nın daha kötü planları olduğunun işareti olabilir. Umarız böyle bir şey yaşanmaz. Saldırılar Batı yalanları ile kışkırtılıyor. Batı boyalı basınının yayınladığı bazı fotoğrafların başka yerlerde çekildiği Venezüella basını tarafından belgeleri ile ispat edildi. Örneğin polise karşı tek başına duran genç Tayland’da, uzanmış ceset fotoları Suriye’de çekilmiş. Venezüella yoksulluğu-

nun, vahşetinin görüntüsü olarak basılan sepet içindeki bebek fotoları ise Haiti’den. Muhalif öğrenci gösterilerine katılımın çokluğunu kanıtlamak için kullanılan resim ise gene Chavez yanlısı bir öğrenci gösterisinde çekilmiştir. Bunun gibi yüzlerce yanlış haber ve foto ile muhalefet eylemleri destekliyor. Batı basını, iktidarlarının Maduro’ya karşı giriştiği yeni darbeyi destekliyor.

Zamanlama

4 Şubat Chavez’in 1992 ayaklanmasının yani devrimin yıl dönümüydü. Kutlamalar vardı. 12 Şubat’ta ise Gençlik Günü büyük şenliği başlayacaktı. 200 yıl önce dönemin komutanlarından Jose Felix Ribas gençleri elinden tutmuş, 42 km La Victoria kentine zorlu bir yürüyüş yapmışlar, orada İspanyol işgalcilerine saldırmış, ülkelerinden atmışlardı. O nedenle bu tarih gençlik günü ilan edilmişti. Büyük kutlamalar düzenlenmişti. Tüm dünya Venezüella gençliğini görecek, ülkenin gelişmesine şahit olacaktı. Venezüella için bu dış basına ülkelerini tanıtacak bir kampanya idi. Muhalefet bu propagandaya engel olmak istedi ve Şubat ayında gençleri sokaklara döktü. 14-17 Şubat tarihleri arasında da çok önemli bir toplantı düzenlenmişti. Maduro ülkenin ekonomik sorunlarını tartışmak, herkesin düşüncesini dinlemek ve önerilerini almak için muhalefeti masa başına çağırmıştı. Halkın gözü önünde tartışılacak ve çözümler üretilecekti. İşte Batı destekli muhalefet güçleri, faşist aşırı sağ güçler etkinlikleri baltalamak, Venezüella imajını karalamak için Şubat ayını seçtiler. Kutlamaların başarısı yerine ne yazık ki çatışmaları ve yalan dolan karalamaları duyduk. Barış görüşmeleri de bu nedenle hem ertelendi hem de başka amaçlara hizmet eder hale getirildi. Sanki muhalefet güç kazanı-


Mart-Nisan 2014 / Sosyalist Dayanışma

yormuş da insanlar sokağa çıkmış protestolar başlamıştı. Devrimin çökmek üzere olduğu yalan haberi dünyaya yayıldı. Maduro Barış Planı konferansı da sanki Maduro yenilmek üzere de muhalefet ile barış masasına oturuyor gibi sunuldu.

Ekonomik Zorluklar ya da Sorunlar

Maduro’ya karşı başkan adayı olan Capriles seçimleri kıl payı kaybetti. Olmadık vaatler ile Chavez oylarının bir kısmını topladı. Capriles ve diğer muhalefet umutlandı. Saldırılarını arttırdılar. Yalnız sadece sokak çatışmaları değil ekonomik saldırılar da arttı. Mal kıtlığı fazlalaştı. Maduro, çeşitli şekillerde bunlarla savaşmaya başladı. Marketleri bastı, stoklarını deşifre etti ve cezalandırdı. Ama buna rağmen ekonomik sorunlar çözülemiyor. Mal kıtlığı ülkede yüksek bir enflasyon ile birlikte yaşanıyor. Büyük bir kara döviz pazarı var. Hem tüketim malları hem dolar bu pazardan büyük paralar verilerek elde edilebiliyor. Bu sorunun kökleri çok eskilere dayanır. Petrol zengini ülkelerin başındaki bir derttir. Petrol zengini olunca ülkede üretim kurulmuyor. Tüm ihtiyaçların petrol gelirleri ile dış pazardan alınması isteniyor. Batı bu tür ülkelere daha başından beri böyle bir yol dayatıyor. Chavez ülkeyi yüksek enflasyon, kıtlıklar ve yüksek suçluluk oranı ile devraldı. Sorun hala dış ve yerli burjuva sınıfının direnci nedeniyle çözülemiyor. Kısaca bir örnek verelim. Gıda ve tüketim malları dışarıdan ithal edilecek. Döviz sorun değil. Ancak bu ithal işi genelde burjuvazinin elindedir. Döviz lazım. Devlet dövizleri elinde tutuyor. Ülkeden sermaye kaçmasını engellemesi lazım. Yani hem ithalat için döviz vereceksin hem de onların bu paraları kaçırmalarını engelleyeceksin. Sorun burada başlıyor. Ülke ikileminin düğüm noktası buradadır. Devlet ithalat için resmi kur belirliyor. Bir dolar 6.50 Bolivar. Ama bir karaborsa oluşuyor ve dolar burada 80 Bolivara kadar çıkıyor. Bu da enflasyonun başlıca nedenidir. Zenginler kıt olan malları ithal edeceğiz diye devletten normal resmi kurdan dolar alıyor ve bununla ithalat yapıyorlar. Ama bu

malları ülke içine değil Colombiya gibi ülkelere satıp el altından dolar getiriyorlar. Karaborsada satıyorlar. Marketlerde satmak ve halkın ihtiyacını karşılayarak kâr etmek yerine çok daha kârlı bir ticaret yapmış oluyorlar. Ayrıca kıtlık yaratarak iktidarı zor duruma sokuyorlar. Böyle bir oyun içindeler. İktidar bu sorunu çözmek, kara borsayı yok etmek için yaptığı girişimlerde şimdiye kadar başarı sağlayamadı. Şimdi de yeni yöntemler geliştiriliyor. Umarız bu hafta yürürlüğe girecek Sıcad II olumlu bir sonuç verir. Bu sorunları konuşup tartışmak için düzenlenen “Barış Hareketi ve Yaşam” adlı toplantı gecikmeli olarak 27 Şubat’ta başladı. Konferansa eyalet ve kent valileri, yasa yapıcılar, kamu ve özel sektör, dini ve sendika temsilcileri, iktidar yanlısı öğrenci grupları katıldılar. En büyük işveren grubu olan Fedecamaras üyeleri, ülkenin en büyük gıda üreticisi Polar’ın başkanı da oradaydı. Taraflar gündemi olamayan bu toplantıda görüşlerini ve çözümlerini önermeye başladılar. Asıl katılması istenen ve beklenen Muhalefet koalisyonu MUD (Yuvarlak Masa Demokratik Birliği) boykot etti. Söz konusu en büyük taraf onlardı. Halkın kıtlık altında eziyet çekmesine timsah gözyaşı dökmek yerine bu toplantıya katılmaları beklenirdi ama onlar halk yerine kendi ceplerini, dolarcıklarını düşünüyorlar. Zaten sorun kendileri, onların önerileri de olamaz. Çıkarları bunun devamında yatıyor. Son şiddet olaylarının muhalefeti böldüğü iddia ediliyor. Buna kanıt olarak Capriles’in son açıklamaları gösteriliyor. Olaylardaki şiddeti eleştiren ve barışçıl olmasını savunan açıklamalarına sağ faşist liderlerden tepki geldi. Ama bunun bir oyun olabileceği de düşünülüyor. Çünkü böyle şiddet olayları sırasında ılımlı politikacıların halkın sempatisini kazanabileceği o nedenle Capriles’in böyle bir taktik hatta girdiği söyleniyor. Capriles böyle fırsatçı bir politikacıdır.

Halkın Durumu

Enflasyon ve kıtlık elbette halkları etkilemektedir. Ancak Venezüella sosyalizm yolunda olan bir ülkedir ve o yoksul halkları düşünür. “Son on yılda Venezüella’da yoksulluk %50’nin üzerinde azaldı. Sağlık herkesi kapsayarak bedava oldu. Aynı şekilde kaliteli eğitim ilkokuldan mezuniyete kadar bedava oldu. İhtiyacı olanlara ödeyebilecekleri miktarlarda barınak ve yiyecek için devlet yardımları var. İşçiler için iş eğitim alanları açıldı. Medya tüm ülke çapına yayıldı. Herkes sesini duyurabiliyor. Bütün ülke bedava internet ağları ile kaplandı. Öğrencilere bedava dizüstüler, tabletler veriliyor. Asgari ücret her yıl %10-20 oranında yükseltiliyor. Ülke Latin Amerika’nın en yüksek asgari ücretinin olduğu yerdir. 25 yıl çalışma sonrası herkes emekli olabiliyor. Kara pazarda çalışanlar bile emeklilik hakkına sahiptir.” (Eva Golinger “Do not be fooled by what most media outlets are telling you about protests in Venezuela” links.org.au 22 Şubat 2014) Bugün Maduro iktidarı bir saldırı altındadır. Son günlerde sokak gösterileri azalma eğilimi içindedir. Hatta bizzat biteceği söyleniyor. Maduro son olarak eğer şiddet durulmaz ise bu kez şiddet kullanacağı tehdidini yaptı. Gerekirse sıkıyönetim ilan edecek, acil mahkemeler kuracak ve kendi yandaşlarına silah verecek. Ordu kesin bir şekilde iktidar yanlısıdır. Chavez geleneğini sürdürüyorlar. Venezuela’ya karşı Batının giriştiği darbe Ukrayna’da olduğu gibi patlamayacak, devrimin başarısının yarattığı güç ve basınç ile balon gibi sönecektir.

14-17 Şubat tarihleri arasında da çok önemli bir toplantı düzenlenmişti. Maduro ülkenin ekonomik sorunlarını tartışmak, herkesin düşüncesini dinlemek ve önerilerini almak için muhalefeti masa başına çağırmıştı. Halkın gözü önünde tartışılacak ve çözümler üretilecekti.

25


Sosyalist Dayanışma / Mart-Nisan 2014

DANS EDEN ÜLKE

U

krayna jeopolitik konumunu çıkarları doğrultusunda sömürmek için politikalarında dans eden bir ülke olarak bilinir. Bir bel kemik oluşturamaz, tarafları birbirine düşürerek kendi çıkarını kollar. Turunç devrimi sonrasındaki partiler de daha baştan bu özelliklerle kuruldular. Turunç devrimi sonunda kurulan partilerin hepsi finans kapital partisi olarak doğdular. Ülkede bir orta burjuva kesim yoktur. Ancak 2005 sonrası yapılan reformlar ile ticaret, hizmet ve turizm dallarında yavaş yavaş oluşmaya başladılar. Proletarya partisi olduğu söylenen komünist parti de zaten işlevini kaybetmişti. Partiler finans kapital yaratma politikaları ile oluştular. Biri gitti diğeri geldi. Aynı reformlarla cebini doldurdu. Peki, bu durumda halk çıkarlarını nasıl savunabilirler? “Her büyük parlamenter politik gücün kemer sıkma ve liberal reform diyen bir sağ liberal kanadı ve yoksul halklara devlet desteği talepleri dile getiren sol halkçı kanadı vardır. Partileri iktidar olduğunda ve seçimler ufukta yoksa bu kanat iktidarı ele geçirir. Parti muhalefete geçtiğinde ya da seçim kampanyaları sırasında öbür kanat sesini çıkartmaya başlar. Böyle iğrenç burjuva manevralar yapılır. … Örneğin Batkivschyna partisinden olan Maidan’cı Arseniy Yatseniuk (şimdiki geçici hükümet başbakanı bn.) Ukrayna acilen IMF reçetelerini kabul etmeli dedikten bir hafta sonra Yanukovich Rusya’dan ayrıcalıklı doğal gaz alma anlaşmasını imzalayınca da bu indirim oranının halkın faturalarına yansıtılmasını savundu.” (Otonom İşçiler Sendikasından Denis, 2 Mart’ta yapılan bir söyleşinden links.org) İktidardaki tüm parti ve grup elemanları bazen AB’den bazen de Rusya’dan taraf gibi davranarak kendi ceplerini doldurma yarışı yaptılar. Yanukoviç aslolarak

26

Rusya yanlısı gibi görülse de Batı ile işbirliği yapmıştır. Zaten kriz sırasında AB ile ticaret anlaşması yapacağız derken Rusya’ya gitti ve kararını son 48 saat içinde değiştiriverdi. Yolsuzluktan herkes nasibini aldı. Anti demokratik yasaları zaman zaman hepsi el kaldırarak kabul ettiler ve uyguladılar. Temiz pak bir politikacı yoktur. Yani “al birini vur ötekine” sözü rahatlıkla söylenebilir. Ekonomik durum kötüleşince halklar patlama noktasına geldi. Yanukoviç’in anti demokratik yasalarına karşı ayaklandılar. Özünde temel istekleri Yanukoviç’in gitmesi idi. AB ile ittifak yapması diye bir talepleri yoktur. Hatta çoğunun Rusya ile yapılan anlaşma ile alıp veremediği de yoktu. Ama iktidarda daha çok AB yanlısı olanlar, halk olaylarını kışkırttılar. Buna Batı da destek verdi. Ve yine politik olarak dans ederek halkın arasına karıştılar. Halklar sokaklara döküldüler. “Aşırı sağ gruplar baştaki geleneksel AB yanlısı tutumlarını saklayarak protestocuların arasında girmek için açıktan, ‘AB bizi ilgilendirmez, biz sadece iktidar değişsin istiyoruz!’ demeye başladılar. Protestocuların geniş kesiminde de bu tavır kabul gördü.” (Denis ay.) Halkın arasına bu parlamenterler de katıldı. Hatta aynı partinin bir grubu Yanukoviç ile halka saldırı için oy kullanırken, diğer kanadı halkın arasında yerini aldı. Halk bu faşist, aşırı sağ güçlerden yana değildi, ama iktidarın şiddetine karşı radikal davranışları nedeniyle onlardan hoşlandı. Politikalarından uzak durmaya çalışsa bile durumu kurtarmak için içlerine aldılar. Peşlerinden gittiler. Bir yandan da halka silah sıkılıyordu. Yüzü maskeli bu silahlı kiralık katillerin Yanukoviç tarafından tutulduğu dilden dile dolaştı. Oysa birkaç gün önce ortaya çıktı ki, bu silahlı gruplar Yanikoviç tarafından değil bizzat aralarındaki muhalefet temsilcileri tarafın-

dan tutulmuş. Olaya bakın ki hem halk arasına giriyorlar hem Yanukoviç’e karşı kışkırtmak için bu halka silah sıkacak paralık katil kiralıyorlar. Bunun gerçek olduğu da bizzat AB dış işlerinden sorumlu Catherine Ashton ve Estonya Dışişleri Bakanı arasında geçen konuşmadan anlaşıldı ve yalanlanmadı. ABD güçlerinin de paralı asker yolladığı biliniyor. Kiev’de oturan, Batının tanıdığı ama Rusya’nın tanımadığı “geçici hükümet” aslında eli silahlı, faşist, aşırı sağcı bir çetenin uzantısıdır. Kabine de eskiden ceplerini dolduran faşist, aşırı sağ unsurlarla doludur. Başbakan yardımcısı ve 3 bakan faşist Svoboda partisindendir. Tarım bakanı 17 milyon dolar serveti olan en zenginlerdendir. Şimdi tarım alanını soyacaktır. Finans bakanı ülkenin en büyük bankası PrivatBank’ın eski başkan yardımcısıdır. Enerji bakanı da aynı sektördendir. Milyarder dostları vardır. Batı’nın peşinde koştuğu darbe yapan iktidar budur. Tüm dünyanın gözü şimdi Kırım’dadır. Rus askerlerinin işgal ettiği savunuluyor. Rusya bunu inkâr ediyor. Oradaki üstlerinde 1997 yılında Ukrayna ile imzalanan anlaşma gereği orada 25 bin askeri vardır. Çoğunluğu Rus olan halk ve meclisleri “Kiev hükümetini” tanımayacağını açıkladı. Rusya’dan yardım istedi ve 16 Mart günü Rusya’ya katılıp katılmama üzerine referandum yapılacak, buna halk karar verecektir. Kırım’ın diğer Ukrayna bölgelerinden farklı olarak başka bir otonom konumu vardır ve bu hak kendine yasal olarak verilmiştir. Zaten en başında bir Rus toprağıdır. Ancak Kırım sorununun yanında gözden uzak tutulmaya çalışılan Ukrayna’nın diğer bölgeleri ve orada yaşananlar yatıyor olmalıdır. Doğu ve Güneydoğu eyaletlerinin bir kısmında Rus yanlıları ile Ukrayna yanlıları arasında yer yer sürtüşmeler ya-

şanıyor. Kiev iktidarını her bölge tanımıyor. “Yanukoviç gitsin ama ilk önce seçimler yapılsın” diyorlar. “Bu iktidar seçilerek gelmedi bu bir darbedir” diyorlar. Duyan yok. Çeşitli bölgelerden gelen protestoları bastırması için Kiev iktidarı 18 valiyi değiştirdi. Dnepropetrovsk valiliğine 2,4 milyar dolarlık serveti ile ülkenin 3. büyük zengini olan Igor Kolomysky’i atandı. Bankaları, petrol hisseleri vs vs. var. Ülkenin eski Sovyetlerden kalma ağır sanayisinin olduğu Donetsy valiliğine ise 2 milyar dolar serveti olduğu tahmin edilen ülkenin ilk on zengini arasındaki Sergey Taruta getirildi. Meclislerde Rusların hâkim olduğu yerlere Kiev’in eli silahlı sopalı adamları baskın yapıyor ve “istifanızı yazın yoksa kendinizi yok bilin” tehditleri yapıyorlar. Bu çatışmalar sonucu Batı’nın o çok propagandasını yaptığı Rus bayrağı asma olayları yaşanıyor. Sonuçta ülkenin bütünü Kiev iktidarı denetimine girmemiştir ve önümüzdeki günler de çatışmalar çıkabilir. Batı da bunları Kırım olayları ve Rus işgali perdesi arkasında gizlemeye çalışıyor. Kiev iktidarına itiraz eden bir tek Rusya gibi gösteriliyor. Aslında politik dans şimdi Batı’yı da içine almıştır. Batının alışık olduğumuz seviyesiz propaganda savaşı ile karşı karşıyayız. Neden mi?

Jeopolitik Özellik

Dans, Ukrayna’nın jeopolitik özelliğinde kaynak bulur. Ukrayna Rusya’nın Avrupa’ya açılış kapısıdır. Onsuz bir Asya ülkesi olmaya mahkûmdur. Ukrayna çoktandır bilindiği şekliyle Rusya’nın kırmızıçizgisidir. Ukrayna Batı’yı arkasına alır ve Rusya’yı açık açık tehdit eder. Tavizler koparır. Tersi de doğrudur. AB ve ABD Rusya’nın Avrupa’da bir ayağının olmasını istemezler. Ukrayna’ya göz kırptıkça o da bu kez Rusya’yı arkasına alır ve Batı’dan bahşişini ister. Bu dans


Mart-Nisan 2014 / Sosyalist Dayanışma

böyle sürüp gidiyor. Çok kutuplu hale gelen dünyamızda Rusya dünya sahnesinde yükselen bir güç olmaya başladı. Ekonomik olarak gelişiyor. Beyaz Rusya, Kazakistan ve de Ukrayna ile bir gümrük birliği içinde güçleniyor. BRIC ülkeleri olarak (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) yakında ABD ve AB üretimine meydan okuyacaklar. Ekonomik gücünü petrol ile perçinliyor. Gazının 1/3’ü AB’ye ihraç ediliyor. Birçok AB ülkesi tüm doğal gazını Rusya’dan alır. Politik alanda da Rusya eski Sovyet etkinliğini tekrar elde etme yoluna çıktı. Orta Doğu’da başarılı politikalar yürütüyor. Batı’nın devirmeye çalıştığı İran ve Suriye iktidarlarının arkasında duruyor. Onları Batı ile masaya oturttu. Bunlar başarılı dış politikalardır. ABD Suriye’yi bu nedenle bombalamayı göze alamadı. Rusya, ABD ve Batı’nın zor politikalarına karşı durarak itibar kazanıyor. Askeri olarak da ABD ile âşık atabilecek iki ülkeden biri Rusya’dır. Artık Batı, her alanda, her bölgede çıkarlarına ters düşen bir Rusya ile karşı karşıyadır. Bu nedenle baş edemediği Rusya’yı G-7’i içine alarak G-8 haline soktu. Şimdi çıkartma tehdidi yapıyor. Rusya karalamaları son dönemde iyice arttı. Putin bir diktatör olarak işleniyor. Hep olumsuzlanıyor. Yukarıdakilerin yanında bir de AB’nin içindeki son durum gelişmeleri etkiliyor. Doğu Avrupa halkları turunç devrimlerinden umduklarını bulamadılar. AB’nin krizi ve Batı ekonomik krizleri onları da kaygılandırıyor. Kapitalizme olan umutlar yavaş yavaş sönüyor. Eski sosyalist günlerini özleyen insanların sayısı artıyor. Batı hoşnutsuzluğu Rusya ile olan ilişkileri arttırma eğilimi getiriyor. Doğu Avrupa iktidarları böyle baskılar altındadırlar. Batı açısından Rus korkusunun yeniden gündeme getirilmesi giderek gerekli hale geliyor. Bu gerçekler ve korkular sadece AB içinde değil, tüm dünyada kapitalizmin itibarını düşürüyor. Buna karşı ABD’nin Rusya’yı füze kalkanı ile kuşatma isteği kabarıyor. Ukrayna toprakları bu konuma en uygun ülkedir.

AB açısından onu NATO içine almak, güçlenen Rusya karşısında önemli bir mevzi kazanmak olacaktır. Hele hele Kırım’dan çıkartılırsa Rusya, Karadeniz’den atılacak ve Akdeniz kurtarılmış olacaktır. Rusya gerçekten bir Asya ülkesi olacaktır. Rusya elbette bunlara izin vermeyecektir. Deyim yerinde ise kanının son damlasına kadar Ukrayna’daki çıkarları uğruna dövüşecektir. Batı açısından sırf bu dövüş, Rusya’yı sürekli tedirgin etmek, sürekli meşgul etmek için bile Ukrayna harika bir olanaktır. Putin Kafkaslarda Çeçenler, Gürcüler vs. ile oynanan oyunların üstesinden geldi. Ukrayna daha büyük bir lokmadır kuşkusuz. Daha önemlidir. Putin’in işi daha zor olacaktır. Füze kalkanlarının Ukrayna’ya yerleştirilmesi, Kırımdan atılması tehdidi Rusya’ya büyük bir meydan okumadır.

Ekonomik Darboğaz

Ukrayna’nın önemi kadar ekonomik krizi de yükseldi. Yaptığı dansın riskleri de arttı. Baştan beri Ukrayna diğer Doğu Avrupa ülkeleri gibi gelişemedi. Komşuları ile karşılaştırıldığında halkın gelirleri 2 hatta 2.5 kat daha düşüktür. Elbette Rusya ile coğrafi ve ekonomik yakınlığı bunun bir nedenidir. Baştakilerin soygunu ikinci neden olsa gerektir. 2008 Batı ekonomik krizi Avrupa’da en çok Ukrayna’yı vurdu. İhracat azaldı. Ülke ağır bir borç yükü altında, iflasın eşiğindedir. Yanukoviç’in sonunu hazırlayan da bu durumda IMF reçeteleri yerine Rusya’nın 15 milyar yardımını ve dünya piyasalarından %40 daha düşük doğal gaz fiyatlarını yeğlemesidir. Son karışıklıkta ülke para birimi çok değer kaybetti. Ülkenin acilen 25 milyar dolarla kurtarılması gerekiyor. Rusya son gelişmeler nedeniyle söz konusu 15 milyarı ve ayrıcalıklı gaz vermeyi askıya aldı. Peki, Batı Ukrayna’yı kurtarmayı üstlenecek midir? AB’mi yoksa ABD’ mi yoksa hep birlikte mi? Pek çok yetkili ağız daha başından Ukrayna’nın yutulamayacak kadar büyük bir lokma olduğunu yazdı. Hatta “IMF reçe-

teleri daha yumuşak olmalıdır” dendi. Son ABD Dışişleri Bakanı Kerry bir milyar dolarla gitti. AB Komisyonu 2 yıl içinde 11 milyar Euro vereceklerini açıkladı. Ama önce IMF ile masaya otur diyorlar. Bu vaatlerin yerine getirilip getirilemeyeceği ya da hangi koşullarla verileceği soru işaretleriyle dolu. Bu durumlarda vaatler yapılır ama sonra yerine getirilmez. Ukrayna bu söz verilen paraları almak için daha çoook danslar yapmak zorunda kalacaktır. Batı’nın Ukrayna’dan çıkarları nelerdir? Batı, özellikle ABD ne zamandır özlediği bir fırsat geçirdi eline. Ukrayna olayları yeni bir ittifak kurma gerekçesi olacaktır. Afganistan işgali sırasında başardığı türden Rusya’ya karşı bir politik, ekonomik ayrıca askeri olarak bir ittifak oluşturma, politik olarak “Kırım işgal ediliyor” korkusu salıp dünyayı arkalarına alma çabasındalar. NATO üyeleri toplandı ve Rusya ile her düzeyde ortak yapılan işler durduruldu. Ekonomik olarak ortak yaptırımlar hazırlanıyor. Yanukoviç ve yandaşlarının mal varlıklarını ABD bloke etti. Vize boykotu geldi. Ama o kadar. G-8’lerden atılma gibi olaylarda ABD’ye dur denildi. Farklılıklar hemen ortaya çıkıyor. İngiltere bankaları, Rusya’daki yatırım kredilerinden çok kazandı. Çekiniyor. Fransa, Rusya’ya satacağı savaş gemilerinden olmaktan korkuyor. Almanya Rusya’ya en çok yatırım yapan ülke ve doğal gazının %30’unu oradan aldığından çekiniyor. İtalya’nın kendine göre gerekçeleri var. En başta da büyük tekeller Rusya ile olan ortak yatırımlarını göstererek tehlike çanları çaldılar. Borsalar düştü. Petrol ve altın fiyatları yükseldi. Zangır zangır ekonomik krizin çanları çalmaya başladı. Yani Rusya’ya yaptırımların sınırı belli oldu. Vize, banka hesap dondurmaları seviyesinde kalacağa benziyor.

mokratik kılıfına ne kadar sokabilecektir. Yolsuzluklar bir yana dilleri yasaklama, dini, kültürel baskılar, kadın hakları gibi konularda sicili çok kara bir iktidardır. Ülke sanayi Rusya’ya bağımlıdır. Ticaretin %60’ı bu ülke ile yapılır. Doğal gazı, petrolü, hammaddeleri buradan gelir. Ekonomik dayatmalar onu iki taraf arasında dansa zorlayacaktır. Zorluklar iç çalkantıları arttıracaktır. Vallahi kolay gelsin diyelim. Burnumuzun dibinde bir kazan kaynamaya başladı. İki tarafın çıkarları çok uzun ve çatışmalı bir sürece işaret ediyor. Dendiği gibi yeni Soğuk Savaş başladı. Kırım Türkleri gerekçesiyle Ankara da bu ateşin içine atlamaya hazır gibidir. Davutoğlu Kiev iktidarını tanımakta başı çeken ülke oldu. Rusya’yı kendi vatandaşlarını korumak için Kırım’a girmesinden dolayı eleştirirken, Ankara Tatar Türklerini korumak için paçaları sıvıyor. Belirleyici nihai kararı tabi ki Ukrayna halkları verecektir. Tek seçenekleri ikisi de birbirinden farksız kutuplar değildir. Bağımsız bir yol vardır. Ayaklanmalar sırasında kızıl bayrak taşıdıkları için içlerine almadıkları sosyalist gruplar onlara Latin Amerika’da böyle bir örnek olduğunu anlatmaya çalıştılar. Belki bundan sonra bu sesi de dinlemek isteyebilirler.

Batının bu çok çatallı durumuna bir de Ukrayna’daki iktidarın dansları eklenmelidir. Kiev iktidarının eli silahlı soyguncu faşist özelliğini Batı kendi de-

27


sokakların kara kaşlı çocuğu, seni unutmayacağız

BERKİN ELVAN ÖLÜMSÜZDÜR!

Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Dergisi Mart-Nisan 2014 26. Sayı  

www.sodap.org

Sosyalist Dayanışma Dergisi Mart-Nisan 2014 26. Sayı  

www.sodap.org

Advertisement