Page 1

Er ya da Geç Gidecekler Öncesi ve Sonrası ile 24 Haziran Neyi Kaybettik, Nasıl Kazanabiliriz?

FİYAT: 2 TL

YIL:8 SAYI:64 TEMMUZ 2018

WWW.SODAP.ORG /SODAP

/SODAP74

Halklarımızın Mücadele Birikimi HDP’de Muhafaza Ediliyor ve Geliştiriliyor Güvence, Planlama, İthal İkamesi ve Üretim Üzerinde İşçi Denetimi Flormar’da Kazanan Direniş Olacak! Patronlar Birleşiyor İşçiler Kaybediyor İşçiler Birleşecek, Patronlar Kaybedecek Yeni Dönem “Alaca Kasırga: Adı Kenan” Bu Topraklara Devrimcilik Lazım Kadın Dayanışmasını Yükselteceğiz Erkek Şiddetini Görünmez Kılan Yasa Tasarısına İtiraz Ediyoruz! Alevilerin Mücadelesine 2 Temmuz’dan Bakmak! Çocukların Ahıdır Memleketin Hali Kopuşmak Özledik Seni Enver “İnsana Ait Hiçbir Şey Bize Uzak Kalmamalı”


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2018

SALKIMSÖĞÜT Akıyordu su gösterip aynasında söğüt ağaçlarını. Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını! Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere! Birden bire kuş gibi vurulmuş gibi kanadından yaralı bir atlı yuvarlandı atından! Bağırmadı, gidenleri geri çağırmadı, baktı yalnız dolu gözlerle uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına! Ah ne yazık! Ne yazık ki ona dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak, beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

Atlılar atlılar kızıl atlılar, atları rüzgâr kanatlılar! Atları rüzgâr kanat... Atları rüzgâr... Atları... At... Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat! Akar suyun sesi dindi. Gölgeler gölgelendi renkler silindi. Siyah örtüler indi mavi gözlerine, sarktı salkımsöğütler sarı saçlarının üzerine! Ağlama salkımsöğüt, ağlama, Kara suyun aynasında el bağlama! el bağlama! ağlama!

Nal sesleri sönüyor perde perde, atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 8, Sayı: 64 Temmuz 2018 Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: H. Özgür ÖZCAN

2

Adres: Piyalepaşa Mah. Şark Sk. No: 15/A Beyoğlu İstanbul İletişim Tel: 0535 922 82 68 İletişim Mail: info@sodap.org www.sodap.org

Nâzım HİKMET

Basım Yeri: Akademi Basın Yayın Org. Mat. San. LTD. ŞTİ. Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. C Blok No: 230 Topkapı- İST Tel: 0212 493 24 67


Temmuz 2018 / Sosyalist Dayanışma

ER YA DA GEÇ GİDECEKLER 24

Haziran seçimlerinin sonuçları önümüzdeki günlerde yürüteceğimiz mücadele hattı açısından önemli sonuçlar barındırıyor. Seçim sonuçlarının sadece sayısal verilerine bakarak değerlendirme yaparsak, yanlış sonuçlar çıkartırız. Önümüzdeki günleri belirleyecek olgu, Saray ve AKP’nin kendisinden devraldığı ülkenin bu krizini daha ne kadar yürütebileceğidir. Bunun cevabı ise kesinlikle karşısındaki muhalefetin ne kadar güçleneceği ile doğrudan bağlantılıdır. Saray ve AKP 16 yıllık iktidarları boyunca koalisyon hükümetlerinin bir kaos olduğunu bu halka anlattı. Cumhur ittifakı ile girdiği seçimlerde MHP ile zorunlu bir koalisyon çıktı. AKP’nin MHP ile kuracağı zorunlu ittifak Saray için handikaplar barındırıyor. Şu anki zorunlu ittifak çıkarları olan insanların sayılarının artması demek. Saray sadece kendi çevresinin veya partisinin çıkarlarına göre rahat davranamayacak, burada MHP’nin ve onun çevresinde bulunan irili ufaklı herkesin çıkarlarını da gözetmek zorunda kalacak. Meclis aritmetiği açısından çıkan sonucun Saray’ın elini rahatlatmasının aksine, çıkarların ters düştüğü noktada kurulan ittifakta krizler çıkması daha olası görülüyor. Saray şimdiye kadar kurduğu bütün ittifaklarda iktidar paylaşımına geldiği noktada ters düşüp manipüle etmeye çalıştı. Düzenin krizinin derinleşeceği önümüzdeki günlerde bu durum bizler açısından imkanlar açığa çıkaracaktır. Cumhuriyet tarihi en önemli krizlerinden geçerken, Saray çürümüş, yıpranmış bir düzenin üstüne yeni bir rejim inşaa etmeye çalışıyor. 16 yıllık iktidarı boyunca Saray ve AKP’nin çürümüşlüğü midelerimizin kaldıramayacağı boyutta önümüz-

deyken, çürümüş bir sistemin üstüne yine çürümüş bir sistem inşaa etmeye çalışıyor. Bu Saray için en zorlu işlerden birisi olacaktır. 24 Haziran seçimlerinde de kurulan ittifak bloklarına baktığımızda, yeni rejimi savunanlar ile eski rejimi savunanların safları net görülebilir. 24 Haziran başkanlık için Erdoğan’ı sevindirse de, meclis için aynısını söyleyemeyiz. Ortaya çıkan bu sonuç önümüzdeki günlerde doğacak gerilimlerin sadece ertelemesi oldu. Artık Erdoğan’ın elinde iki tane pimi çekilmiş kriz duruyor, bunlardan bir tanesi ekonomik krizdir diğeri ise bölgenin yeni süreçte gireceği süreçtir. Ülkenin içinde faşizmi artırarak dizayn vermeye çalışsa da, bağırmalarının ve baskılarının etkisi bu iki yerde etkisizleşecektir. Bu sürece gelene kadar farklı alanlarda ikiyüzlü politikalar uygulayarak kendisini buraya kadar getirebildi. Bu süreçten sonra bu alanlarda daha net olmak zorunda kalacaktır. Özellikle ABD ve Rusya ile yürüttüğü ikili politikada safını daha net belli etmek durumunda kalacaktır. Her iki durumun da Türkiye Devletine bir faturası olacaktır.

olma özelliğini öne çıkardı. Ve bunda da oldukça başaralı oldu. Önümüzde günlerin sert olacağı aşikar. Süreç sertleşirken Saray da çok huzurlu olmayacak. Böyle bir durumda düzenin krizinin derinleşmesi kesinlikle karşısındaki muhalefetin güçlenmesi ile doğrudan bağlantılıdır. Özellikle 24 Haziran öncesi esen sol havayı biz sosyalistler örgütlü bir güce dönüştürerek bunu yapabiliriz. HDP mecliste herkese hitap edebilecek, direngen bir muhalefet kimliği ile bulunuyor, HDP’nin bu direngenliğini sokağa da taşıyabilirsek Erdoğan için işler daha da yönetilemez hale gelecektir. Özellikle ülkenin demokratikleşmesinin kapıları ve imkanları bizlerin önüne açılacaktır. Önümüzdeki sürecin belirleyicisi sadece Erdoğan olmayacaktır, asıl belirleyici bizler olacağız.

Cumhuriyet tarihi en önemli krizlerinden geçerken, Saray çürümüş, yıpranmış bir düzenin üstüne yeni bir rejim inşaa etmeye çalışıyor. 16 yıllık iktidarı boyunca Saray ve AKP’nin çürümüşlüğü midelerimizin kaldıramayacağı boyutta önümüzdeyken, çürümüş bir sistemin üstüne yine çürümüş bir sistem inşaa etmeye çalışıyor. Bu Saray için en zorlu işlerden birisi olacaktır.

Erdoğan özellikle HDP’yi baraj altında görmek istiyordu. Kapalı toplantılardaki Erdoğa’nın konuşmaları HDP’nin AKP’yi durdurmakta nasıl bir kilit parti olduğunun da itirafıdır aslında. HDP’nin barajı geçmesi ve özellikle Batı’dan oylarını ve vekil sayılarını da artırarak geçmesi düzen güçlerinin moralini bayağı bozdu. HDP’yi sadece bir bölge partisi olarak daraltmaya çalışırken, 24 Haziran tam tersi bir sonuç açığa çıkardı. HDP Kürdistan ve Batı’yı buluşturarak Türkiyeleşme politikasının hala devam ettiğini gösterdi. HDP kriminalize edilmeye çalışılırken, gösterdiği aday profilleri ile bu ülkedeki gerçek muhalefet

3


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2018

Öncesi ve sonrası ile 24 Haziran

NEYİ KAYBETTİK, NASIL KAZANABİLİRİZ?

M. SİNAN MERT

Seçimlerin düzenin meşruiyetini arttırma etkisini muhalefetin dağılan ruh halinde görebiliyoruz. Bir düzenin meşruiyeti aslında kendi karşıtlarını dağıtabilme, onların psikolojisini alt üst edebilme kapasitesinden başka bir şey değildir aslında. Restorasyoncu muhalefet seçimleri sadece miting yaparak ve oy vererek kazanabileceği yanılsamasına kendisini fazla kaptırdığı için şu anda büyük bir şok yaşıyor, büyük bir çoğunluk komplo teorilerinden medet umarak kendisini teskin etmeye çalışıyor.

4

24

Haziran seçimleri birçok açıdan tarihi önemde sonuçlar açığa çıkardı. Menderes, Demirel, Özal kervanının takipçisi Erdoğan, bütün bu liderlerin en önemli hayali olan kadir-i mutlak başkan olma hedefine ulaşmayı başardı. Erdoğan’ın bu geleneğe göre daha radikal bir Siyasal İslamcı geçmişten geliyor olması onu yine de Türkiye Sağı’nın bir devamcısı olmaktan alıkoymuyor. 7 Haziran sonrasında hızlanan AKP ile devletin birbirlerine nüfuz etme süreci 24 Haziran’da yeni bir noktaya ulaştı. Dolayısıyla da 24 Haziran seçimleri aslında partiler arasında yaşanan bir seçim mücadelesi ile geçmedi. Yaşanan, devlet ile devletin dışında kalan, en azından son süreçte devletin iktidar merkezinden uzaklaştırılan kanatları arasında bir mücadeleydi. Cumhur ittifakı adı verilen organizasyon aslında devletin kitlesel desteğini konsolide etmeye çalışan bir yapıydı, devlet açısından asli vatandaş topluluğu olarak görülenler de bunlardır. Bunun karşısında durmaya çalışan kesimlerin rahatlıkla “terör”le ilişkilendirilmesi ya da

Perinçek’in tabiriyle “bonzai içerek” kendilerinde olmadan oy vermiş olduklarının iddia edilmesi, belirli bir siyasi çerçeve içinde görülmeyen kesimlerin vatandaş olarak dahi görülmemelerinin an meselesi olduğunun açık göstergeleridir. “Baskın” seçim kararı alındığında muhalefette geniş bir kesim bu kararın alınmasının arkasındaki en önemli nedenin AKP’nin acziyeti olduğunu iddia etmişti. Biz ise işin bu yönünün öne çıkarılmasının AKP-MHP ittifakının seçimleri ne koşullarda gerçekleştirmek istediğinin görünmez kılınması anlamına geleceğini belirtmeye çalışmıştık. Evet, AKP-MHP ittifakı acizdi, üst üste yığılan sorunlar ile başa çıkacak sözleri bile yoktu, Erdoğan hiçbir seçim sürecinde olmadığı kadar sarsak hatalar yaptı. Ancak tüm bu zaaflara rağmen seçim sürecinin adaletsizliği, OHAL koşullarında yapılmış olması, seçimlerin az öncesinde Doğan Medya’nın devre dışı bırakılmış olması, adayların bir kısmının çalışmalarının halka ulaşmasının imkânsız kılınması

sayesinde kazanmayı başardılar. Seçim sürecinin anti demokratik özelliklerinin yeterince politize edilememiş olması, haksızlıkların yeterince deşifre edilememesi, seçim gecesi yaşananlarda belirgin bir oy çalmanın tespit edilememesi sonrasında diktatörlüğün ve faşizmin bir tür onaylanmasına hizmet etmiş oldu. Her açıdan gayri meşru bir seçim süreci, restorasyoncu muhalefetin seçimlere ihtiyatsız bir biçimde bel bağlaması, aynadaki kendi görüntüsünden büyülenmesi, ilk başta yaptığı ezber bozan hamlelere karşılık bir süre sonra Erdoğan’ın istediği hatta sıkışması sonrasında Devlet’i gayet memnun edecek bir sonuç ortaya çıkardı. Seçimin rejim değişikliğinin gayri meşruiyetini daha da görünür hale getireceği bir sürecin örgütlenmesi için vesile yapılması başarılabilmiş olsaydı ülkenin devrimci bir siyasi konağa taşınması kaçınılmaz olacaktı. AKP’nin de bunun farkında olduğu ve hazırlıklarının bulunduğu seçim gecesi yaşanan kutlamalarda açıkça ortaya kondu. Burjuvazinin tüm kanatları, ister iktidarda isterse restoras-


Temmuz 2018 / Sosyalist Dayanışma

yon cephesinde olsun bu seçeneği şimdilik erteleme konusunda işbirliği yaptılar ve kısmen de başarılı oldular, ancak geçici olarak… Seçimlerin düzenin meşruiyetini arttırma etkisini muhalefetin dağılan ruh halinde görebiliyoruz. Bir düzenin meşruiyeti aslında kendi karşıtlarını dağıtabilme, onların psikolojisini alt üst edebilme kapasitesinden başka bir şey değildir aslında. Restorasyoncu muhalefet seçimleri sadece miting yaparak ve oy vererek kazanabileceği yanılsamasına kendisini fazla kaptırdığı için şu anda büyük bir şok yaşıyor, büyük bir çoğunluk komplo teorilerinden medet umarak kendisini teskin etmeye çalışıyor. MHP’nin Kürt illerindeki oylarının sadece 50 bin artması üzerine ne menkıbeler yazıldı! Bir diğer teselli yöntemi ise Erdoğan’ın seçimleri kazanmasına rağmen çok daha büyük krizlerle karşılaşacak olmasının sürekli vurgulanması. Bu değerlendirme ise iktidarın elindeki olanakları bu krizlerin etkisini sınırlamak için kullanabilme yeteneğini görünmez kılıyor. Bu krizlerin muhalefet tarafından etkin bir biçimde kullanılamadığı ölçüde düzen açısından yıkıcı sonuçlar yaratmayacağı gerçeğini gölgede bırakıyor. Zaaflarınız ve sorunlarınız, bunları aleyhinize kullanabilecek yetenekte bir rakibiniz varsa sizin için risk oluşturur. Bugün gelinen noktada iktidarın düzen değişikliğine ikna edemediği %50’lik kesimin hangi noktada yeniden toparlanacağı tartışması en önemli gündemimiz olmalıdır. Sol Kemalistlerin CHP’ye dönük en önemli eleştirileri CHP’nin “sağa açılma” politikalarından kaynaklanıyordu. Ekmeleddin vakası sonrasında Abdullah Gül ekseninde bir tartışma yürütülmeye başlanınca CHP tabanı, kendi kimliğinden bir aday ortaya çıkartmak için yoğun bir çaba içine girdi ve İnce ortaya çıktı. İnce, CHP tabanını heyecanlandırdı ve enerjik hale getirdi, hatta bunu özellikle kampanyanın ilk günlerinde partisinin kendi

arkasından çevirdiği işlere rağmen başardı. CHP’nin daha solundaki sosyalist çevrelerde ve kimi kentli, orta sınıf Kürt seçmenlerde de bir kazanma umudu olarak görülür hale gelmeyi başardı. Ortaya çıkan sonuç ise aslında bu tarz bir muhalefetin rejim değişikliği karşısında bir duvar örebilecek kapasitede olmamasıdır. “Sol” aday olarak öne çıkan İnce’nin estirdiği rüzgâr ülkede işçilerin iş cinayetlerinde nasıl katledildiğini, nasıl büyük bir gelir dağılımı adaletsizliği yaşandığını, yoksul işçilerin kendilerini nasıl iktidara mecbur hissettiklerini, güvencesizliğin yarattığı vahim sonuçları tartışılır hale getirebildi mi? Tam tersine neoliberal politikaların en büyük başarısı olan sınıf çelişkisinin görünmez kılınması, Erdoğan-İnce laf dalaşında daha da görünmez hale geldi. Ekonomik krizin içinden geçildiği bir dönemde ekonomi politikaları çok sınırlı ölçüde gündeme getirilebildi. İnce’nin ekonomi politikasının genel mantığı sermayenin mutlu edilmesinin halkların çıkarına olduğu idi, OHAL’in kaldırılmak istenmesi bile bu gerekçeyle anlatıldı, kapitalizmin insanlık için nasıl bir kabus olduğu Demirtaş’ın son TRT konuşması dışında hiçbir başkan adayı tarafından gündeme getirilmedi. Seçim sonuçlarının sadece kimlikler üzerinden anlaşılmaya çalışılması gerçekliğin gösterdiğinden daha büyük bir kısmını görünmez hale getiriyor ve neredeyse sosyalist solun bile sınıf siyasetine olan inancını zayıflatıyor. T24 internet sitesinde ekonomi üzerine yazan Barış Soydan, “İşçi sınıfı neden Erdoğan’a oy veriyor?” gibi önemli bir soruya kestirmeden “Karadenizli oldukları için” diye cevap verebiliyor. Sınıf siyaseti kesinlikle sürekli ekonomiden bahsetmek, sınıfın kendisini farklı kültürel kodlarla ifade ettiğini unutmak anlamına gelmez. Hele Hikmet Kıvılcımlı’nın öğrencileri bu gerçeği asla unutma lüksüne sahip değildir. Ancak ortada görünen “sol”un, ezilenlerin ruh halinden

büyük oranda kopuk, onların kaygı ve telaşlarından bir haber olduğu bir atmosferde emekçilerin iktidarın patronaj ilişkilerinden koparılabilmesi neredeyse imkânsızdır.1 Türkiye toplumunun donmuş kimliksel kalıplar içinde sıkıştığını varsayan bir yaklaşımın, sınıf siyasetinin bu kimliksel çatallanmaları kırabilme yeteneğine olan itimatlarını yitirenlerin ezilenlerin iktidarını inşa yolunda hiçbir katkı sunabilmesi beklenemez. Seçim sonuçları, CHP tarzı politikanın hiçbir yönüyle faşizme karşı direnişin temel mevzisi olamayacağını bir kez daha gösterdi. CHP seçmeninin Batı’da HDP oylarını 7 Haziran’ın üzerine çıkaran dayanışması birçok açıdan son derece kıymetlidir. HDP önündeki tüm engellere rağmen Batı’dan aldığı bu destekle kendisine yeni bir nefes alanı da açmış oluyor. Parlamentoya girmeyi başaran sosyalist kadroların da güçlü itmesiyle HDP gerçek bir sol programın gündeme gelmesi noktasında rol oynayacaktır. Sosyalistler, 24 Haziran’dan Erdoğan’ı durdurabilecek olan tek gücün kendi bakış açıları olduğuna dair inançlarını güçlendirmiş olarak çıkmalıdırlar. Orta sınıfların ruh halini aşabilen, en alttakilerin güvencesizlikten kaynaklanan zayıflıklarını faşizme yedeklenmenin bilincine dönüştüren mekanizmayı kırabilen bir mücadele hattına ihtiyacımız var. Önümüzdeki günlerde yeni rejimin ortaya çıkaracağı tablo daha da netleşecek. Yeni rejimin inşa süreci ilerlerken birçok gerilim noktası ortaya çıkacak. Toplumun ikna edilememiş %50’sinin bütünleşik bir demokrasi cephesi inşa edebilmesinin önüne geçebilmek için zor ve taviz mekanizmaları bir arada çalıştırılacak. CHP tabanı ile HDP tabanı arasındaki geçişkenliğin engellenmesi için zor yanı daha güçlü; cumhur ittifakı dışında kalan sağ, liberal kesimleri kazanmak için ise rıza üretme ve kazanma yönlü hamleler gelişecek. Erdoğan gibi ittifak yapması-

na rağmen iktidar paylaşma konusunda ketum bir siyasi anlayışa sahip bir politikacının Bahçeli ile sıkıntılar yaşaması kaçınılmazdır. Özellikle yeni devletin inşası sürecine MHP’nin kadro payının belirlenmesi noktası en netameli konu olarak görülmelidir. AKP kendisinden MHP’ye kaçan oyların ideolojik saiklerden ziyade devlet içinde MHP’ye bırakılan mevzilerin sağladığı patronaj olanaklarından kaynaklandığını görüyorsa bu paylaşım daha da zorlaşacaktır. Politik aktörlerin yaşanan her gelişme sonrasında kendi tercihlerinin doğrulandığını söylemesi sevimsiz olsa da sosyalistler faşizmin kitle tabanının çözebilecek, ikna edilmemiş kitlelere güven verebilecek yegane gücün kendileri ve programları olduğu konusunda daha iddialı olmaları gereken bir döneme giriyorlar. Restorasyoncu burjuvazinin muhalefeti içinde erimeden, programımızın ve örgütlülüğümüzün gücünü ortaya koymamız gereken, omuzlarımızdaki yükün daha da arttığı, sorumluluklarımızı daha belirgin biçimde üstlenmemiz gereken, risklerin de olanakların da son derece büyüdüğü bir alacakaranlığın içindeyiz.

1- Bu kopukluğun veciz bir ifadesi olarak şu tweet hiç unutulmamalı: “Nasıl koyduk diyen adam adliyede taşeronda temizlik işçisi. Sigortası yok. Karısı hamile. Maaşı 1000 lira. Koyulan adam yani ben Avukatım. Gelirim ayda 30 bin lira üzerinde. Ve o işçi sigortalı işi olsun 2200 lira maaş alsın, çocuğu üşümesin diye sabaha kadar sandık başında bekledim”. Ödenen bu büyük bedel karşısında saygı duruşuna geçmemek olanaksız tabii!

5


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2018

T RÖPORTAJ

Sosyalist Dayanışma Platformu’nun kurucusu, önceki dönem HDP Eş Genel Başkanı, İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay ile seçim süreci ve önümüzdeki dönem mücadele çizgisi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

ürkiye siyasi tarihi için son derece önemli bir seçimi geride bıraktık. Seçime giden siyasi ortamı ve seçim sürecini değerlendirebilir misiniz? Bu ülke hiç bir zaman burjuva demokrasisi açısından dört başı mahmur bir ülke olmadı ancak var olan sistemin de artık yürüyemez hale geldiği ortada. Kurucu felsefesi büyük oranda toplumu birleştirici çimento olma iddiasını yitirmiş durumda. Toplumsal gerçeklere kör olan anlayışla yürünemeyeceği görülüyor. Ancak yerine nasıl bir düzen konulacağı konusunda önemli bir mücadelenin içindeyiz. Bir yanda başta Kürt Siyasi Hareketi olmak üzere devrimci dinamikler, en temel demokrasi talebiyle kendini ortaya koyuyor. Öte tarafta ise siyasi İslam örtüsü ile neoliberal kapitalizmin taşeronu bir iktidarın bilek güreşi. Bugüne kadar ezilen İslami kesimin sözcülüğüne soyunan ve temel siyasetini büyük ölçüde bu tarihsel ezilmişlik söyleminden kotaran mevcut iktidar tereddütsüz uluslararası sermayenin hizmetine girerek, bölgedeki savaştan ve 21. yüzyıl dünya düzen-

HALKLARIMIZ I BIRIKIMI HDP’ D EDILIYOR VE GE sizliğinin yarattığı çatlaklardan beslenerek şimdiye kadar ayakta kaldı. İçerde, Kürt sorunun demokratik barışçıl çözümü konusundaki oyalayıcı politikaları da bu dönemin başka bir özelliği oldu. Ancak 16 yıllık iktidarı ardından Erdoğan’ın siyasal İslam soslu neoliberal politikalarının ağır sonuçları ortaya dökülmeye başladı. Erdoğan, 2013 Gezi Direnişi’nden bu yana güç kaybediyor, düşüşe geçen bir aktör. Bu irtifa kaybını şimdi Bahçeli ile kurduğu ittifakla ikame etmeye çalışıyor. Bu ikili devletin halk üzerindeki otoriter, tekçi sömürü düzenini birbirine dayanarak sürdürüyorlar ve seçimlerle devamlılığını güvence altına almak istediler. Türkiye halkları Gezi’den bu yana birbirini hissetme, algılama ve gözetme becerisine daha çok sahip oldu diye görmek gerek. Bunu biz 7 Haziran’da gördük. Haziran 2015 seçimleri bize halkların bugüne kadar yaşanan boğazlaşmaya karşı, birlikte yaşamdan yana duruşa geçtiğini gösterdi. Barış ve demokratik bir dönüşüm talebi güç kazandı. Onun için iktidarı devirebildi 7 Haziran. Bu anlaşıldığında ise devleti elinde tutanlar Maraş, Sivas, Gazi katliamlarında olduğu gibi şiddet politikalarını devreye soktular. 5 Haziran’da Eş Başkanımız Demirtaş konuşmasını yapacakken mitingimiz bombalandı, ardından Suruç katliamı, 10 Ekim katliamı gerçekleşti. Savaş yeniden tırmandırıldı; Cizre, Sur, Şırnak, Nusaybin, İdil gibi pek çok yerleşim alanında insanlar katledildi, abluka altındayken öldürülen Cemile’nin cansız bedeni kokmasın diye annesi tarafından

6

buzdolabında bekletildi, Taybet İnan’ın cenazesi devletin keskin nişancıları ateş ettiği için bir hafta çocukları tarafından sokaktan içeri alınamadı. Sadece yaşam hakkı yok sayılmadı; konutlar, inanç merkezleri, tarihi, kültürel varlıklar devlet güçleri eliyle ağır silahlarla yıkıldı. Savaş tırmandırılırken sömürünün, yağmanın, talanın, yolsuzluğun, çürümenin üstü de örtülmeye çalışıldı. Bu süreçte gelişen 15 Temmuz karanlık darbe girişimi yine Erdoğan’ın iktidarını tahkim etmek için kullanıldı ve pek çok soru işareti hala aydınlatılmış değil. Darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL 12 Eylül gibi bir darbedir. Bu dönemi yaşayan herkes toplumun farklı kesimlerinin aynı anda ağır insan hakları ihlalleri, işkence, yaşam hakkına saldırı, hak gaspları ile acı çektiğinin tanığıdır. KHK’larla atılanlar “ağaç kabukları yesinler” denilerek ciddi bir kıyıma maruz bırakıldı ve KHK’lar Demokles’in Kılıcı gibi muhalefet potansiyeli olan herkesin tepesinde asılı durmaya devam ediyor. Gazeteciler, sendikacılar, yazarlar, hak savunucularının hukuksuzca tutuklandığı, rehine muamelesi gördüğü bir ülke Türkiye. 4 Kasım 2016’da Eş Başkanlarımız ile birlikte 12 milletvekilimizin evlerinden kaçırılarak rehin alınmaları demokratik siyasete saldırı ve bir darbe uygulaması aynı zamanda. 6 bini aşkın partilimiz tutsak ve on binlercemiz her gün gözaltı ve tutuklama döngüsü içerisinde siyaset yapıyor. Seçimlere de böyle bir atmosferde gittik. OHAL yönetememe krizi yaşayan Erdoğan iktidarının koltuk değneği oldu. 24 Haziran seçimleri OHAL şartlarında, ik-


Temmuz 2018 / Sosyalist Dayanışma

Z IN MÜCADELE ’ DE MUHAFAZA GELIŞTIRILIYOR! tidarı elinde tutanların kazanmak için her yolu mubah gördükleri bir seçim oldu. En ağır koşullar yine Kürt coğrafyasında yaşandı. Baskı, tutuklama, işkence, yargısız infazlar oldu. Eskiden de vardı ama artık daha keskin bir şekilde hukukun geçerli olmadığı, siyasi gücü elinde bulunduranın suç işleme özgürlüğü olduğu, mafya babalarının parti başkanlarınca cezaevlerinde ziyaret edildiği, kan banyosu yapmaktan söz edenlerin sorgulanmadığı ama siyasetçilere kürsü konuşmaları yüzünden 15-20 yıl ceza kesildiği, despotluğun prim yaptığı bir ülke Türkiye. Suruç’ta siyaset korucularının elde silah sözde seçim çalışması yapması da bu tablonun bir parçasıydı. Suruç’ta 4 kişi bu sebeple yaşamını yitirdi. Yaralanıp hastaneye kaldırılan 2 kişinin sedyelerinde İŞİDvari yöntemlerle katledilmesi büyük bir infial yaratmıştır. Bunların hesabını vermesi gereken iktidar yandaş medyaya sırtını dayayıp gerçekleri çarpıtmak istedi, ama başarılı olamadı. Mızrak çuvala sığmadı bu sefer. Seçim gecesi İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin farklı yerlerinde “kutlama” adı altında ağır silahlarla etrafa kurşun yağdırılması neydi? Cevaplanması gereken çok ciddi ve önemli bir sorudur. Yine sandık görevlileri, müşahitler iktidarın pervasız saldırılarını, baskısını en ağır şekilde yaşadılar. Seçim gününe kadar partililerimize operasyonlar yapıldı, arkadaşlarımız tutuklandı, partimiz ve Selahattin Demirtaş sürekli kriminalize edilmeye çalışıldı. Yine cumhurbaşkanı adayımız Demirtaş’ın avukatları aracı-

lığı ile tahliye edilmesi yönündeki başvurularımız hukuksuzca geri çevrildi. Seçimlerde kara propaganda, kirli yöntemler sonuna kadar kullanıldı. Sonuç olarak halklarımız açık bir şekilde hukuka dayanmayan, adil, eşit ve şeffaf olmayan bir seçim süreci yaşadı. Hile ve zorbalık bir yana devletin bütün imkanları Erdoğan ve AKP için seferber edildi. Türk Tipi Başkanlık Sistemi böyle bir zemin üstüne inşa edilebilecek mi, göreceğiz. Sosyalistler olarak, faşizm seçimle gitmez ama seçimler buna vesile yapılabilir, demiştik. Tahmin edildiği gibi başkanlık faşizmi seçimle durdurulamadı ancak iktidar kırılganlığından da hiç bir şey kaybetmedi. Bunda en büyük payın bütün saldırılara rağmen dünyanın en yüksek barajını yıkan HDP ve HDP’nin geleceğe dair yarattığı umut olduğunu düşünüyorum. Erdoğan’ın başkan olduğu AKP’nin MHP’siz meclis çoğunluğunu kaybettiği HDP’nin barajı geçtiği bir meclis aritmetiğinde HDP önümüzdeki günlerde nasıl bir misyona sahip olacaktır? Sizin de işaret ettiğiniz gibi meclis çoğunluğunu kaybederek günün sonunda Erdoğan Bahçeli’ye muhtaç oldu. Ama onların çelişkileri sadece meclis aritmetiği değil elbet. Ülkenin bu kadar sorunla yürüyebilme durumları da yok. Tarihsel sorunların birikip dağ oldu. İnsan ölümlerinin binlerce olmasıyla övünen, Türkiye yurttaşlarının savaşta ölmesini güzelleyen bir yönetim Kürt sorununu çözmek şöyle dursun insanlık değerlerini ciddi anlamda tehdit ediyor.

Bunun üstüne bir de sömürü ve soygun politikaları var ki görülmemiş bir çürüme yaşanıyor. Mesela AKP’li yıllarda en az 20 bin işçi sadece patronlar daha fazla kar etsin diye öldü, ölmeye devam ediyor. Buna bile bile göz yumulması hem sömürü çarkı devam etsin diyedir hem de çürümedir. Yolsuzluk ise artık devletin, iktidarın tek yolu olmuş. Uluslararası tekellerle iç içe yürüyen rant, talan ve inşaatçı politikaların yükü ne bugün bizlerin taşıyabileceği gibidir, ne de sonraki kuşaklar taşıyabilir.

Türkiye halkları Gezi yaşanırken penguenleri gösteren medyanın kendilerini nasıl manipüle ettiğini söyleyip Kürt halkı ile empati kurmuşlardı. 24 Haziran seçimlerine giderken iktidar eliyle yapılan Suruç provokasyonu tutmadıysa, yaşananlar toplumun en az yarısı tarafından sorgulanır olduysa bunda yakın tarihimizde yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizin etkisi var. Ve iktidarın katliamcı politikalarının halkları birbirine karşı konumlandırmada artık zorlandığının da göstergesidir. HDP’nin demokrasi güçlerine kendini daha fazla açması halklar İşte böyle karanlık bir tab- arasında bugüne kadar oluşturulloda geleceği inşa etme gücü ve muş önyargıların parçalanması yetisine, misyonuna sahip parti için çok önemli fırsatlar sunuyor. HDP’dir. Halklarımızın mücadele birikimi, dağarcığı HDP’de muHDP bir devrim partisi değil hafaza ediliyor ve geliştiriliyor. elbette ama halkların demokratik Ekolojik, demokratik, cinsiyet öz- iktidarı için sömürüye, her türlü gürlükçü ezilenlerin, güvencesiz- ayrımcılığa, yok sayılmaya karşı lerin, emekçilerin partisi olarak, olanların ezilenlerin, sömürülen21. yüzyılın ihtiyaçlarına hitap lerin ortak çatısı olma özellikleediyor. HDP, Kürt sorununun rine sahip bir parti olarak sınıfsal demokratik çözümü ve halkların meseleleri politikleştirebilecek bir ortak yaşamını inşa etme çabası- potansiyeli de içinde daha fazla na adres oluyor. barındırıyor. Yine HDP 24 Haziran seçimlerde gösterdiği kapsayıcılığı ile demokrasi mücadelesinde başı çeken en ciddi aktör olduğunu bir kez daha gösterdi. Hukuksuz seçim sürecinde bugüne kadar farklı seçmen eğilimleri gösterenlerin HDP’yi barajın üstüne çıkartma çabası moral kaynağını buradan alıyor kanımca. HDP bu seçimde yüzünü batıya, sol-sosyalist güçlere daha fazla döndü ve bu yaklaşımın da batıda oy artışı olarak bir karşılığı oldu. Sizce bu durum önümüzdeki dönem HP’nin mücadele çizgisini nasıl etkiler? Aslında bu buluşma Gezi’den beri hep birbirinden etkilenerek devam ediyor. 7 Haziran’da Gezi ruhunun HDP’de yeniden ortaya çıktığı söyleniyordu. Medeni Yıldırım ile Mehmet Ayvalıtaş’ın aynı sebepten yaşamdan kopartıldığı daha fazla göz tarafından görünür olmuştu. Gezi sürecinde Medeni Yıldırım için Kadıköylüler yürüyüş yaptığında halklar arasında gerçek köprüler kurulmaya başladığının işaretleri de uç vermiş oldu.

Bu açıdan baktığımız zaman şimdi HDP’nin birbirine değdirilmeyen sorun alanları arasında köprüleri kurmaya daha uygun bir konumlanışa sahip olduğunu söyleyebiliriz. HDP inanç, kimlik alanında olduğu kadar emekçiler, yoksullar, kadınlar üzerinde kurulu bulunan AKP hegemonyasını geriletecek bir pratik içinde daha fazla yer alma fırsatına kavuşmuştur. Değerlendirilebilirse eğer bugün HDP’de neoliberal politikaların darbelediği bütün kesimlerle kalıcı, derin bağlar kurmaya ve yeni emek yapısını da kapsayan bütün gerilim noktalarında olma ve halkların özgürlük, eşitlik mücadelesini geliştirmenin zemini eskisinden çok daha güçlüdür. Vekilliğiniz döneminde nasıl bir çalışma prensibiniz ve mücadele çizginiz olacak? Bugüne kadar sürdürdüğüm sınıf mücadelesinin, kadın ve emek mücadelesinin devamı niteliğinde olacak. Halklarımızın sesi, sözü, nefesi olmak için elimden gelen bütün gayreti sarf edeceğim. Meclis de mücadele alanlarımdan bir tanesi olacak.

7


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2018

GÜVENCE, PLANLAMA, İTHAL İKAMESİ VE ÜRETİM ÜZERİNDE İŞÇİ DENETİMİ M. Sinan MERT

İç talepteki düşüş enflasyonu yavaşlatıcı bir etki yapabilir mi? Bu etkinin sınırlı olması beklenmeli, ara mallarında dış üretime bağlılık ürün maliyetlerini talepten bağımsız olarak arttırıyor. Dünya petrol fiyatlarının hala artma trendinde olması, ABD’nin ticaret savaşlarının ithalat maliyetlerini yükseltmesi Türkiye’deki enflasyonu tetikleyecek sonuçlar üretecektir.

8

“Birileri ortalarda süt dökmüş kedi gibi gezip, kapalı kapılar ardında cumhurbaşkanımızın ‘faiz’ söylemini eleştiriyorlar. Sevgili dostlar, bu arkadaşlar hala onları keşfetmedik sanıyorlar! Ettik mi? Çok uzun süredir!” Erdoğan’ın Saray’daki baş ekonomisti Yiğit Bulut, Star gazetesindeki köşesinde tam da Abdülhamit dönemi jurnalcilerini anımsatır bir biçimde sağa sola yıldırımlar saçıyor. İyi de seçimler öncesinde kendisinden iki hafta sonra Şimşek ile Çetinkaya’yı Londra’ya göndertip “Erdoğan seçimler dolayısıyla öyle konuşuyor yoksa merak etmeyin faizleri yükselteceğiz, Merkez Bankası bağımsız olacak.” garantisini verdirten zaten Erdoğan değil mi? Bu taahhüdün üzerinden birkaç gün geçmeden yüksek enflasyon rakamları sonrasında Merkez Bankası faizleri astronomik oranda yükseltilmedi mi? Medyanın tamamı elinizde olunca neyi söylediğiniz, bunun gerçek olgularla uyumundan ziyade nasıl söylediğiniz çok daha önemli oluyor. Türkiye yüksek faiz artışları ile dövizdeki artışı şimdilik kontrol altına almayı başardı. Fakat bu sefer de yükselen faizler, iç talebi ciddi oranda geriletiyor. Sanayide çarkların durma noktasına geldiği imalat PMI endeksinin 2 ay üst üste 50’nin altında çıkmasından (%46,8 ve %46,4) anlaşılabiliyor. Normal şartlarda bu düzeyde bir devalüasyonun ihracatta önemli bir atılıma hizmet etmesi beklenebilecekken ara ürünlerde ithalata olan bağımlılık yerli paranın ucuzlamasının yarattığı olanakların azalan dış ticaret açıklarına dönüşmesine ve cari açığın dengelenmesine mani oluyor. Erdoğan’ın ekonomi politikası konusunda kendi yakın çevresi içinde bir anlayış birliği inşa edemediği düşüncesi ülkeye sermaye girişini de düşük

varlık fiyatlarına rağmen engelliyor. Yılın ikinci yarısında ekonominin yavaşlaması ve işsizliğin artması kaçınılmaz görülüyor. Türkiye’de hane halkının bankalara borcu 2002’deki 6,6 milyar lira seviyesinden 2016’da 439,8 milyar lira seviyesine ulaşmış durumda. İç talepteki yüksek artış hızı finansallaşmanın toplumun çok geniş kesimlerine yayılması ile doğrudan doğruya bağlantılı. Erdoğan’ın 2008 krizi sonrasında “kriz teğet geçecek” tespitinin arkasında dünyadaki düşük faizli fonları ülkeye çekmek, bunları bankalar aracılığıyla halkı borçlandırmakta kullanmak ve ayrıca da hızlı bir inşaat patlamasını finanse etmek niyeti vardı. Bu niyetin sonucunda hane halkı borçları 2010 sonrasında çok büyük bir hızla artarak TL bazında üç katına ulaştı. Şirketlerin ve hane halklarının yüksek borçluluğu ve bunların ekonomik durgunluk, yükselen işsizlik koşullarında nasıl sürdürülebileceği Erdoğan’ın ekonomi kabinesinin en önemli derdi olacağı açık. İç talepteki düşüş enflasyonu yavaşlatıcı bir etki yapabilir mi? Bu etkinin sınırlı olması beklenmeli, ara mallarında dış üretime bağlılık ürün maliyetlerini talepten bağımsız olarak arttırıyor. Dünya petrol fiyatlarının hala artma trendinde olması, ABD’nin ticaret savaşlarının ithalat maliyetlerini yükseltmesi Türkiye’deki enflasyonu tetikleyecek sonuçlar üretecektir. Türkiye burjuvazisi kendisine emanet edilen düşük maliyetli kaynakları bir kez daha Türkiye kapitalizminin yapısal sorunlarını çözebilecek bir noktada değil tam tersine daha derinleştirecek tercihlerle kullandı. Genel anlamda günübirlik kararlarla ilerleyen, herhangi bir planlamaya dayanmayan ekonomi politikaları ülkeyi birçok açıdan

yönetilmesi mümkün olmayan ekonomik sorunlarla karşı karşıya bırakıyor. Günümüzde kriz koşullarında, işçi sınıfı perspektifiyle hazırlanacak bir ekonomi programı GÜVENCE talebinin yanı sıra PLANLAMA’yı da büyük harflerle yazmak zorundadır. Ülkenin içine düşürüldüğü erken sanayisizleşme ve tarımda kendi ihtiyacını karşılayamama tabloları kader değil, finans kapitalin karlarını büyütme odaklı uygulanan neoliberal politikaların ürünüdür. Tarımdaki plansızlığın sonuçları geçen sene yüksek fiyata satılan lahananın bu sene aşırı ekim sonrasında tarlada kalması, buna karşılık patates ve soğan gibi insanımızın en sık tükettiği ürünlerin ekildiği alanların son birkaç yılda sürekli azalmasıdır. “Kuru soğan üretim alanı 2004-2017 arası %37, patates üretim alanı %22 azaldı. AKP döneminde patates üretimi 5,2 milyon tondan 4,8 milyona geriledi.” Tarım Bakanlığı tarafından zaman zaman artan tarımsal ürün fiyatlarının gerekçesi olarak gösterilen “tüccarların ürünleri spekülatif amaçlı depolaması” ise ancak üreticilerin ve tüketicilerin örgütlü bir biçimde ekonomi üzerinde denetimlerini arttırması ile engellenebilir. Sanayide ithalata bağımlılık yerine içeride üretimin teşviki ve ithal ikamesi politikaları ise neoliberal dogmaların bir kenara atılması ile hayata geçirilebilir. GÜVENCE, PLANLAMA ve ÜRETİM ÜZERİNDE İŞÇİ DENETİMİ talepleri 21. yüzyılda da ezilenlerin ekonomik sorunlarını çözecek temel çerçeveyi oluşturuyor. Sermayenin gönlünü yapmak için sürekli gündemde tutulan REFORMLAR ise GÜVENCESİZLİĞİ, ESNEKLİĞİ, SERMAYE DOKUNULMAZLIĞINI ve KRİZİN MALİYETLERİNİ EZİLENLERİN ÜZERİNE YIKMAYI hedefliyor.


Temmuz 2018 / Sosyalist Dayanışma

FLORMAR’DA KAZANAN DİRENİŞ OLACAK!

S

endika haktır diyerek örgütlenen onlarca işçi. Sendikalı oldukları için gözünü kırpmadan işçileri işten çıkaran sermaye. Ellinci günlere dayanan bir direniş! Ve örgütlenme hakkının karşısında düşmanca duran sermayeyi neşesiyle, coşkusuyla, kararlılığıyla çılgına çeviren kadınlar. Dahası sendika hakkından vazgeçmeyen işçiler… Petrol-İş sendikasına üye oldukları için işten çıkarılan ve ardından direnişe geçen, sendikadan ve işlerini geri alma mücadelesinden vazgeçmeyen Flormar iççileriyle söyleştik. Sohbetimize yansıyanlar ise şöyle: Flormar işçileri dışarıda aynı şartlarda çalışan arkadaşlarından daha düşük maaş ve daha az sosyal hakka sahip. Düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, maaş adaletsizliği, işçi sağlığının tehlikeye atılması gibi onlarca sorunları var. 2017 yılının son aylarından bu yana koşulların düzeltileceği ile ilgili sözler verilip duruyor. Verilen sözler yerine gelmeyince, ücretler karşılanmayınca öncü olan bölüm sorumluları sayesinde Petrol-İş sendikasına üye olmaya başlıyorlar. Yasal çoğunluğa yakın sayıya ulaştıklarında ise Flormar yetkilileri sendikaya üye olduklarını öğrendiği işçileri parça parça işten çıkarmaya başlıyor. Önce 10 kişi tazminatlarının ödeneceği söylenip hiçbir hak alamadan işten çıkarıldı. İşten çıkarılmalar sonucu içerideki insanlar daha hızlı örgütlendiler ve yasal sayıya ulaşıldı. 16 Mayıs gece vardiyası çıkışı sendika üyesi 20 işçi sebepsiz yere ve toplu olarak işten çıkarıldı. Gündüz vardiyasında çalışan bölüm sorumluları ve çalışanlar, arkadaşlarının neden işten çıkarıldığını öğrenmek için müdürleriyle ve yöneticileriyle iletişime girmek istedi fakat bunu ayaklanma olarak

gösterip çevik kuvvetle dışarıya çıkarıldılar. Makinelerinin başına dönen 90 kişi ayaklanma gerekçesiyle sendikalı oldukları için 25/2. maddeden işten çıkarıldı. Petrolİş yetkilileriyle iletişime geçip işlerine dönmek isteyen işçiler kapının önünde haklarını alana kadar direnmeye karar verdiklerini sendikalarıyla paylaştılar. Bu süreçten sonra kapı önündeki arkadaşlarına destek için selam veren alkış tutan herkes parça parça aynı ve benzer maddeler sebep gösterilerek işten çıkarıldı. Bugün sendikalı olduğu için işten çıkarılan işçi sayısı 125. Artık direniş vakti. Artık sermaye düşünsün. Halaylar çekiliyor, göbekler atılıyor, sloganlar hiç susmuyor! Sermaye de durmuyor tabi ki. Sendikal birlik ve dayanışma hedef alınarak direniş parçalanmaya çalışıldı! Firma yetkilileri 10 kişiyi işten çıkardıktan sonra bölüm sorumlularıyla toplantı yapıp sendikayı aradan çıkarırlarsa bazı şeyler düzelir fakat bunun için yazılı ya da sözlü bir taahhüt veremeyiz, dediler. İşçilerin ise tutumu nettir. Sendika üyeliğinden vazgeçmeyecekler. Vazgeçmediler, toplu işten çıkarılma da devam etti. Yasal çoğunluk sağlanmış ve Bakanlık yazısı alınmış olmasına rağmen

sürekli bunu reddedip işçi çıkarmaya devam ettiler. Bu bir kadın direnişi! Kadınlar direnişi büyüttü. Feministler, kadın örgütleri direnişle güçlü bir dayanışma geliştirdiler. 95 kadın örgütü önce boykotu duyurdu. Geçtiğimiz ayda onlarca kadın direnişe katılarak güçlü bir eylemle destek verdiler. Günlerdir de sosyal medyadan, mail yoluyla, faks çekerek Flormar ve Yves Rocher’yi protesto ediyorlar! Kapıda direnenlerin yüzde 75’i kadın. Tabi ki bu durumda kadınların direnişe ilgisi ve dayanışması daha fazla oluyor. Feministlerin, kadın örgütlerinin destekleri çok önemli oldu. Bu durum kadın işçileri gururlandırıyor, onları dik tutuyor. “Yılmadan, eksiksiz olarak haklarımızı alana kadar haklı direnişimize devam edeceğiz” diyorlar. Direnişe emekten yana olan herkes destek veriyor! “Gebze Organize Sanayi Bölgesi içinde sendikalı çalışan fabrikaların hem maddi hem manevi desteği çok büyük. Dayanışmayı büyütmek için herkes elden geldiğince destek veriyor. Sendikalar, memurlar, taraftar grupları her kesimden destek aldık. Oldukça sesli olması ve ses getirmesi sebe-

biyle bölgedeki diğer işverenlerin kendi çalışanlarının da gözlerini açarlar korkusuyla Flormar’a sorunu çözmesi yönünde baskılar yaptığını duyuyoruz. Seçim sürecinin de direnişe denk gelmesi, vekil adaylarının fazla destek vermesini sağladı fakat seçim sonrasında destek için yapılan ziyaretler yok denilecek kadar azaldı. Hafta içi ve gündüz olmasının da bunda etkisi var. Fakat sosyal medya ve sosyal alanlarda dile getirilerek destek verilmesi çok önemli. Sosyal medyadan büyük kitlelere ulaşılıyor olması Flormar patronlarını oldukça rahatsız ediyor. Marka zedelenmesi veya boykot olmaması için ulaştıkları herkese ulaşıp ‘90 kişinin içeride makinelere zarar verdiği için işten çıkarıldığı’ yalanlarını söylüyorlar. Ürün alımını ve Flormar üretiminin hiçbir şey olmamış gibi devam etmesini durdurmak zorundayız. Çünkü her şey içeride normal seyirinde devam ettikçe dışarıdaki hiç kimse işinin başına dönemeyecek.” Son söz olarak umutluyuz, diyorlar, vazgeçmeyeceğiz. Umut oluyorlar. Sermayenin her türlü saldırısına karşı kararlılıkla direnişlerini sürdürüyorlar. Biz de başarılar diliyoruz. Dayanışmayla diyoruz…

9


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2018

PATRONLAR BİRLEŞİYOR İŞÇİLER KAYBEDİYOR

İŞÇİLER BİRLEŞECEK, PATRONLAR KAYBEDECEK Sevgi EVRİM

Peki, bizler buna daha fazla ne kadar dayanacağız, katlanacağız. Daha ne kadar kaybettikten sonra “kazanmayı” düşüneceğiz.

10

P

atronlar ortak çıkarları olan “sömürü” konusunda hep bir arada davranıyor. Bir organize sanayi bölgesinde bir makine operatörüne 2000 lira maaş veriliyorsa o bölgede 2001 lira maaş veren bulamazsınız. Verdirmezler. Orada işçisini 6 saat çalıştıran iş yeri bulamazsınız. Çalıştırtmazlar. Çünkü patron olmak bunu gerektirir. Peki, biz işçiler işçi olmanın gereklerini yerine getirebiliyor muyuz? Kendi çıkarlarımız çevresinde toparlanıp bir arada hareket edebiliyor muyuz? Bu soruya ilk elden “tabi ki hayır” cevabını veriyorsunuz, duyuyorum. Çünkü sayısız defa denediğiniz sendikal örgütlenmeniz engellenmiş, üye olan arkadaşlarınız işten atılmış, bir daha iş bulayacak olmanın tedirginliği ile birçok arkadaşınız örgütlenmeye yaklaşamamış veya ilk baskıda hemen istifalarla yetkiniz düşmüş. Veya içimizden biri bozmuş her şeyi, çok kızmışız ona, hatta dövmüşüz ama yine de olmamış. Patronla konuşmak için 20

kişi yola çıkıp kapının önünde tek kişi kalmışsınız veya zorunlu fazla çalışmaya gelmediniz diye herkesin içinde azarlanmışsınız, fazla çalışmaya kalmamak için servise binmişsiniz ama güvenlik gelip sizi herkesin içinde servisten indirmiş. Babamıza karşı gelmişiz ama posta başına karşı gelememişiz şu hayatta. Eşimize, çocuğumuza bağırmışız da müdür denilen asalağa bağıramamışız. Tüm bunlar varken nasıl bir arada davranalım diyorsun, nasıl birleşelim? Patronlar gibi birleşelim, onlara bakalım neler yapıyorlar? Dernekleri var ve sendikaları. Düzenli olarak bir araya geliyorlar. Birbirlerini sevdiklerinden ve özlediklerinden mi? Partiler, kokteyller düzenleyip görüş alışverişinde bulunuyorlar. Ticaret odalarının yönetim kurullarında, belediyelerin meclislerinde, hatta köy derneklerinde görüşlerini yayıyorlar. Çıkarlarının ortak olduğunu hiç akıllarından çıkarmadan iş yerlerinde müdürleriyle, posta başlarıyla, insan

kaynaklarıyla, sürekli ajitasyonla bizleri kötünün kötüsüne razı ediyorlar. Ve hep kazanan patronlar oluyor. Peki, bizler buna daha fazla ne kadar dayanacağız, katlanacağız. Daha ne kadar kaybettikten sonra “kazanmayı” düşüneceğiz. En fazla 8 saat çalışma hakkımız, dinlenme hakkımız, insanca çalışma koşulları ve insanca geçinecek ücret hakkımız, örgütlenme hakkımız, işçi sağlığı ve güvenliği hakkımız, fiilen gasp edilmiş durumda. Bunlarla beraber koyu bir eşitsizliğin içine hapsedilmiş durumdayız. Yeterince eğitim hakkından yararlanamadığımız gibi çocuklarımız da aynı akıbete uğrayacak. Sağlık hakkımız zaten özel şirketlerin eline terk edildi. Şimdi önümüzde uzanan yolda yürümekten başka çaremiz yok. Madem patronlar birleşince biz kaybediyoruz, bu defa biz bileşelim, patronlar kaybetsin. Her gün bir başka kentten, bir başka sahadan örgütlenme haberi geliyor.

AVM işçileri birleşiyor, uzun çalışma saatleri, performans sistemi ile harcanan bedenlerini, gençliklerini korumak için.


Temmuz 2018 / Sosyalist Dayanışma

Tekstil işçileri birleşiyor, içme sularını bile evden getirdikleri, iş güvenliklerinin yok sayıldığı çalışma koşullarına karşı, yoksulluklarına karşı yoksunluklara karşı mücadele vermek için, kumaş tozunda parçalanan ciğerleri için birleşiyor.

Maden işçileri birleşiyor, ödenmeyen ücret ve primlerini almak için, bir parça temiz nefes için, geçinebilmek ve gülebilmek için.

Market işçileri birleşiyor, bir gecede üzerine yatılan kıdem tazminatlarını alabilmek için.

Kargo işçileri birleşiyor işsiz olmanın ne demek olduğunu anlatmak için.

Kozmetik işçileri birleşiyor sendika hakları ellerinden alındığı ve muhatap alınmamanın bedelini ödetmek için.

Memurlar birleşiyor meydanlar bizim diyor, açlık sopasıyla daha fazla sınanmamak için.

Ve daha sayamadığımız işçiler öbek öbek birleşiyor, daha onurlu ve daha iyi bir yaşam için. Aslında birleşiyoruz ve biz birleştikçe kazanıyoruz.

11


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2018

MEHMET YILMAZER

Yeni rejimin nasıl bir şey olacağını en iyi İçişleri Bakanı’nın açıklamaları ortaya koymaktadır. CHP’lilerin “şehit cenazelerine katılımını” yasaklaması; Pervin Buldan’ı telefonda tehdit edişi bir rastlantı değil, tersine yeni iktidarın ufkunu gösteriyor. HDP’nin barajı aşmasına çok sinirlenen ve bu konuda CHP’nin rolünün olduğunu düşünen yeni rejim daha ilk adımlarında hedefini ortaya koymuştur.

12

T

artışmalı sonuçlarıyla 24 Haziran seçimleri tamamlandı. Bu seçimin sıradan olmadığı, cumhuriyet için yeni bir rejime giriş olduğunu biliniyor. Yeni rejimin “tek adama” dayandığı; ancak bundan öteye nasıl uygulanacağıyla ilgili henüz bir şey bilinmiyor. Olayların hangi yönde akacağının ilk işaretleri yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Abdülkadir Selvi, hükümetin önceliklerini sayarken yeni bir şey söylemiyor. Terörle mücadele; ekonomi ve dış politikanın Saray’ın öncelikleri olacağını öğreniyoruz. Fakat bu sayılanlarda yeni bir şey olmadığı gibi, bugüne kadar nasıl gelindiyse öyle devam edileceği anlaşılıyor. Yeni rejimin nasıl bir şey olacağını en iyi İçişleri Bakanı’nın açıklamaları ortaya koymaktadır. CHP’lilerin “şehit cenazelerine katılımını” yasaklaması; Pervin Buldan’ı telefonda tehdit edişi bir rastlantı değil, tersine yeni iktidarın ufkunu gösteriyor.

YENİ DÖ HDP’nin barajı aşmasına çok sinirlenen ve bu konuda CHP’nin rolünün olduğunu düşünen yeni rejim daha ilk adımlarında hedefini ortaya koymuştur. Öte yandan mafya babası Çakıcı’nın bazı gazetecileri tehdidi, ona verilen sağlık raporu rejimin keyfilikte sınır tanımayacağının açık kanıtlarıdır. Son olarak, AKP’lilerin Ceylanpınar’da yaptıkları silahlı karşılama çok söylenen “kutuplaşma”nın sadece siyasi bir saflaşma olmadığını, silahlı çetelerinin de örgütlendiğinin kör göze batan delilleridir. Özetle yeni rejimi sadece bazı kanun değişiklerinden ibaret sanmak büyük bir hata olur; onun gizli-açık

milisleri, kendi güçleri de vardır. Ülkenin geleceği ile ilgili öngörülerde daha sağlam yere basabilmek için seçimlerin ortaya koyduklarını değerlendirmek gerekiyor. Erdoğan’ın başkan seçilmesi ve “cumhur ittifakı”nın mecliste çoğunluğu almasının siyasal anlamından başlarsak, neler söylenebilir? Buradan yeni rejimin ideolojik ve siyasal yapısını çıkartmak mümkündür. 7 Haziran 2015’te AKP ve MHP oyları %57,2; Kasım 2015’te %61,4’dür. Aynı toplam Haziran 2018’de %53,6’dır. Bu toplam içine İyi Parti de katılırsa %63,6’ya varıyor.


Temmuz 2018 / Sosyalist Dayanışma

DÖNEM 7 Haziran seçimleri sonrasında Saray’ın estirdiği gerilim ve savaş politikaları Kasım seçimlerinde AKP’ne oy kazandırsa da, üç yıl devam eden gerilim ve savaş politikaları sonucundan AKP’nin oyları artmamış tersine 7 Haziran seviyesine geri dönmüştür. Ancak MHP içinde bölünme de dikkate alınırsa sağ oylarda 2018’de, 7 Haziran’a göre 6 puanlık bir yükselme olmuştur. Burada Saray’ın savaş ve gerilim politikalarının nasıl bir rol oynadığı, politikaya nasıl dönüştüğü sorusu ortaya çıkıyor. Seçimlere yaklaşırken yapılan Afrin operasyonunun politikaya dönüşünün AKP’ye çok az puan kazandırması genel güç tablosu hakkında bizleri yanıltıcı öngörülere itti. AKP bu politikalardan önemli bir kazanç sağlayamadı, ancak MHP erimedi ve üstelik İyi Parti ile birlikte bu milliyetçi politik zemin %20 civarında oya sahip hale geldi. Savaş ve gerilim politikaları ideolojik olarak siyasal İslam’ın rolünü azaltırken milliyetçiliğin alanını kısmen büyütmüş oldu. Erdoğan’ın 7 Haziran seçimleri öncesinde çözüm masasını devirmesi ve yıllarca süren “terörle mücadele” politikaları en son noktada doğrudan AKP’ne oy olarak geri dönmedi, ancak sağ politik zemini güçlendiren bir sonuç doğurdu. 7 Haziran 2015’den beri yürütülen politikalar sonucu AKP güçlenmemiş, fakat sağ politik zemin %57,2’den %63,6’ya büyümüştür. Ancak burada İyi Parti’nin bu zemindeki farklı yerine vurgu yapmak gerekiyor. Bu parti MHP politikalarından kısmen ayrılarak “merkez sağ”a doğru bir alan yaratmak istemiştir. Dolayısıyla MHP’nin aşırı milliyetçi politikalarından belli ölçüde ayrılan İyi Parti, nitelik olarak geçmişi ve bugünü ile hala milliyetçi bir zeminde durmaktadır.

Son üç yılın politik deneyleri açısından sonuçlara bakıldığında Saray’ın temel politikası olan gerilim ve savaş politikaları sağ zemini belli ölçüde büyütmüş olsa da AKP’ye doğrudan güç katmamıştır. AKP’de 7 Haziran’da ortaya çıkan oy erozyonu bütün bu politikalara rağmen devam etmektedir. Bu gerçeklik hem “cumhur ittifakı”nın; hem de Saray’ın temel politika tercihlerini gelecek günler için belli ölçülerde etkileyecektir. Seçim sonuçlarından çıkan bir diğer sonuç: Muharrem İnce’nin CHP oylarının üstüne çıkması, fakat partinin 2 puanlık bir gerileme yaşamasıdır. M. İnce’nin Erdoğan’la baş edebilen üslubu, politik esnekliği belli bir etki yaratmıştır. Ancak CHP memur kılıklı başkanıyla gerilemiştir. Gerilemenin az bir bölümü HDP’ye giden “stratejik oylar”dan kaynaklansa da, geriye kalanı genel politik ortamın sağa kayışının sonucu olarak İyi Parti’ye yönelmiştir. CHP bir kez daha sağa yönelerek o cenahın oylarını kazanma taktiğinin bir sonuç vermediğini acı acı görmüş olmalıdır. Bu seçimlerden en büyük darbeyi CHP almıştır. Artık böyle gidemeyeceğinin sinyallerini veriyor. Yeni rejim içinde en önemli sarsıntıyı CHP yaşayacaktır. Seçimin en önemli sonuçları HDP cephesindeki gelişmelerdir. HDP toparlanmasına rağmen Kürt illerinde 7 Haziran 2015 seviyesine varamamıştır. Az da olsa bir kayıp yaşamıştır. Ayrıca büyük kentlerde Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde de kısmi bir oy kaybına uğramıştır. “İstanbul’da Sultangazi, Arnavutköy, Bağcılar, Gaziosmanpaşa, Sultanbeyli, Esenler, Silivri; İzmir’de Torbalı; Ankara’da Bala, Haymana, Beypazarı ilçelerinde HDP oyları oransal ve mutlak olarak belirgin biçimde 7 Hazi-

ran seçimlerinin altındadır.” (Siyasi Haber, Erdal Kara) Bu tablodan Kürt Özgürlük Hareketi’nin geleceği güçlendirecek sonuçlar çıkartması gerekiyor. 7 Haziran 2015 sonrası devletin uyguladığı muazzam zora rağmen HDP’ye 24 Haziran’da belirgin bir akış gerçekleşmemiştir. Haziran 2015 sonrası yaşananların seçimlere nasıl yansıdığını iyi okumak gerekiyor. Hareketin taktik hatalarının bu sonuçta önemli bir payı olduğu açıktır. Buradan çıkartılacak dersler yakın gelecek için büyük önem taşıyor. İçişleri Bakanı’nın açıklamalarını ve yaptıklarını bir Saray politikası olarak düşünürsek, son seçim sonuçlarına, yani ortaya çıkan güç tablosuna devletin itirazı çok açıktır. Doğrudan tanımama yolunu seçemediği için yeni tuzaklar hazırlamaktadır. 2015 sonrası Devletin pervasız zoru HDP’ye doğrudan oy olarak dönmemiştir. Bu önemli bir derstir. Sadece devletin hata yapması yetmez, devrimci güçlerin bu hatayı usta taktiklerle karşılaması ve deşifre edebilmesi gerekir. Bu tablonun bir de öbür yüzü vardır. HDP’nin oyları batıda veya büyük kentlerde yükselmiştir. İlk büyük on ilde (İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Kocaeli, Antalya, Konya, Adana, Mersin ve Gaziantep) HDP’nin oyları Gaziantep, Adana ve Konya hariç diğerlerinde yükselmiştir. (sendika.org; Mustafa Sönmez) Bu gelişmeyi sadece barajın aşılması için bir “stratejik oy” davranışı olarak yorumlamak eksik olur. Burada devletin ve Saray’ın özellikle son üç yıldır yürüttüğü savaş politikasının kırıldığını görmek mümkündür. Örülen ve pekiştirilen şovenizm duvarlarında çatlaklar oluşmuştur. Otuz yıldır devlet tarafından bu politika sürdürülmektedir. Özellikle son üç yıldır öncekilerle kıyaslanmayacak ölçüde şiddetlenen bu politikanın bir sınıra geldiği görülüyor. Bu durum, yeni rejimin faşizmi inşa yoluna çıktığı günümüzde çok büyük bir değere sahiptir. Geleceğin demokrasi mücadelesinin zeminini bu gerçeklik oluşturuyor. Saray bu gerçekliğe büyük bir öfke duymaktadır. Ezip yok ettiğini,

şeytanlaştırdığını sandığı HDP, 7 Haziran’a yakın bir güçle yeni rejimin karşısına dikilebilmiştir. Sadece bu gerçeklik, Saray için önemli bir yenilgidir. ****** 24 Haziran sonrası Saray’ın önünde siyasal ve kaldığı kadarıyla hukuksal olarak, yeni rejimin inşası için artık bir engel kalmamıştır. Ancak toplumsal meşruiyet ve güç durumu açısından tablo Saray lehine değildir. 24 Haziran’la güç kaymalarında önemli bir değişim ortaya çıkmamış, ancak seçimi kazanması ile Saray geçici bir siyasal üstünlük elde etmiştir. Fakat bugünden sonra yeni rejimin her alanda inşası sürecinde Saray önemli dirençlerle karşı karşıya gelecektir. Bugünden sonraki sürece güçlerin taktik adımları, ustalıkları veya hataları damgasını vuracaktır. İçişleri Bakanı Soylu’nun ve A. Selvi’nin açıklamalarına bakarsak “terörle mücadele” eskiden olduğu gibi gündemin ilk sırasında yer alacaktır. Bu strateji bugüne kadar düzene bir yarar sağlamış olsa da, AKP için bu yarar sınırlıdır. Ayrıca Saray bu alanda hemen bütün yolları denedi ve tüketti. En son olarak elinde CHP ile terörü aynılaştırma taktiği kalmış görünüyor. Saray bu yoldan giderse hatalı bir taktik zemine düşebilir. Bunu demokrasi güçleri bir mücadelenin çıkış noktası olarak değerlendirebilir. Yine önümüzdeki günlerde ekonomi gündemin yukarılarına tırmanacaktır. Bu konuda düzende oluşacak çatlakların doğrudan demokrasi güçlerine bir avantaj sağlayacağını beklemek önemli bir siyasal hata olur. Bir avantaj, ancak güçlü bir örgütlenme ile yakalanabilir. Aksi durumda Saray, ortaya çıkacak öfkeyi rahatlıkla yönlendirebilir. Sonuç olarak, 24 Haziran, Saray’ın önemli bir rejim değişikliğini pratikte sonuna kadar uygulayacak kadar güç kazanamadığını; öte yandan güçlü bir demokrasi mücadelesi için siyasal güçlerin kendilerini yeterince örgütleyemediklerini ortaya koymuştur. Mücadelenin en önemli ve en zorlu safhası yeni başlıyor.

13


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2018

“ALACA KASIRGA: ADI KENAN” “Onun anısı, işçi sınıfının fabrikalardan, sokaklardan yükselen direnişidir! Onun anısı, kapitalizme isyandır! Onun anısı, Devrime olan inançtır! Onun Anısı, Sosyalizmdir! Onun anısı, Parti’dir! Anısına sonsuz bağlılığımızla…”

Sendikal mücadeleyi devrim ve sosyalizm mücadelesinden ayırmadan sürdüren Kenan Budak, devrimci sendikacılığın simge isimlerinden birisi olarak işçisi mücadelesi tarihinde yerini aldı. 12 Eylül faşizmine karşı direnişin önderliğini yaptı.

10

Ekim 1951 yılında Erzincan’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor Kenan Budak yoldaş. Erzincan’ın Tercan ilçesinde çiftçilikle uğraşan ailesi 1956 yılında İstanbul’a göç ediyor. 1959 yılında ailesinin yanına gelen Kenan Budak ortaokul ikinci sınıftan ayrılarak işçilik hayatına giriyor. İstanbul’da işçi hareketinin en önemli merkezlerinden biri olan Zeytinburnu’nda geçiyor çocukluğu ve gençliği. 1968-1969 yıl-

larında gençlik ve işçi hareketindeki canlılık Kenan yoldaşı etkisi altına alıyor. Sosyalist, devrimci hareketlerle ve düşünceyle tanışmasıyla sendikal alanda görevler almış, deri ve tekstil işçilerinin örgütlenmesinde çalışmalarda bulunmuştu. Genç yaşına rağmen her yerde kararlı, militan bir işçi önderi olarak adını ve mücadelesini bizlere miras bıraktı. Vatan Partisi’ne katılan Kenan yoldaş ardından Sosyalist Vatan Partisi’nin kuruculuğu görevinde ve merkez komitesinde yer aldı. Bunları yaparken 25 yaşındaydı. Kenan Budak yoldaşın 12 Eylül faşizmi tarafından katledilmesinin üzerinden tam 37 yıl geçti. 25 Temmuz 1981’de polisin açtığı ateşle “dur ihtarına uymadığı” gerekçesiyle öldürüldüğünde Kenan yoldaş 29 yaşındaydı.

Cunta rejiminin tüm sendikacılara yaptığı “teslim olun” çağrısına uymadı. Sendikacıların Selimiye Kışlası’nda teslim olmak için sıraya girdiği zamanlarda Kenan Budak mücadele etmeyi seçti. Cunta tarafından katledildiğinde SVP MK üyesi ve DİSK Deri-İş Başkanı’ydı. Sendikal mücadeleyi devrim ve sosyalizm mücadelesinden ayırmadan sürdüren Kenan Budak, devrimci sendikacılığın simge isimlerinden birisi olarak işçisi mücadelesi tarihinde yerini aldı. 12 Eylül faşizmine karşı direnişin önderliğini yaptı. Yoldaşın duruşundan etkilenip devrimci mücadeleye katılanların gözünde: “Pırıl pırıl parlayan gözlerini, kıvırcık saçlarını, bitmeyen enerjisini, tecrübe yüklü konuşmalarını unutabilmeleri mümkün değildi. O gerçek bir işçiydi ve işçi sınıfının devrimci dilini konuşuyordu. Sınıf mücadelesi, örgütlenme, sendika, grev, direniş, devrim, sosyalizm, işçi sınıfına dair her şeyde ve her yerde onların aklına ilk gelen isim Kenan oluyordu…” Faşizme karşı Kenan yoldaş gibi devrim ve sosyalizm mücadelesini bedeli ne olursa olsun en ileriye taşımanın sorumluluğu bizleri bekliyor. Devrimci sendikacılık geleneğini daha fazla hatırlama zamanı. Kenan yoldaş sana söz, bıraktığın mücadele ve direniş bayrağını daha ileriye taşıyacağız. Düşmana inat, işyerlerinde, varoşlarda Kenan Budak yoldaşın anısını yaşatacağız!

14


Temmuz 2018 / Sosyalist Dayanışma

BU TOPRAKLARA DEVRİMCİLİK LAZIM

D

ünyada olduğu gibi Türkiye’de de devrimci hareketler büyük bir değişime zorlanıyor. Reel sosyalizmin yıkılışı, kapitalist sistemin yapısal dönüşümü sonucu bizim tarafta uzun süren sessizliğin ardından 21. yüzyıl sosyalizmi olarak ifadesini bulan yeni bir teorik-pratik yaklaşım ortaya çıktı. 21. yüzyıl sosyalizmi 2000’li yılların ilk on yılına damgasını vurdu. Özellikle Venezüella ve Bolivya’da yaşanan iktidar değişiklikleriyle 21. yüzyıl sosyalizmi tartışmaları farklı boyutlarda yapıldı. Dogmatik yaklaşımlar 21. yüzyıl sosyalizmini sosyal demokrat programlar olmakla eleştirdi. Kimi Post Marksist yaklaşımlar da ezilenlerin iktidarla kurduğu ilişkinin sorgulanır olduğunu söyleyerek bu pratiklerin kimi iktidarsızlık yaklaşımlarını güzelleyen tezler geliştirdi. Açığa ilk çıktığı yıllar fazlasıyla heyecan yaratsa da 21. yüzyıl sosyalizmi deneyimleri ezilenlere ciddi bir umut yaratan pratiği henüz ortaya koyamamıştır. Bu yazıda meseleyi teorik boyutlarıyla değil pratik mücadeledeki karşılıklarıyla ele almak istiyorum. Türkiye’de 90’lı yıllarda yukarıda sıralanan ana nedenlerle devrimci harekette kriz ve tasfiye yaşandı. Biz bu krize stratejik yenilenme ile cevap vermeye çalıştık. Özellikle 90’ların başında, ağır topyekün savaş yıllarında yaşanan kriz ve tasfiye yenilenme yaşayamayan yapılanmalarda ağır tahribatlar açığa çıkardı, hatta bazı yapılar tarihe karıştı. O zamanki sınıflandırmamızda kendini tekrarlayan sol ve liberal sol olarak adlandırdığımız yapılanmalar kendini bugüne taşısa da ezilenlerin emekçilerin geleceğini temsil edememektedirler. Bu hareketlerin en büyük so-

runu stratejiktir. Değişen dünya dengelerinde ve sınıfsal konumlanmalarda hiçbir şey değişmemiş gibi aynı stratejileri hayata geçirme çabaları başarısızlığa uğradıkça krizleri derinleşmektedir. Liberal solun ise düzenle kurduğu ilişki en belirleyici sorunudur. Günümüzde solun tasnifi enternasyonalist sol ve ulusalcı sol olarak da yapılmaktadır. Kürt Özgürlük Hareketi’yle kurulan ilişki bu tasnifte belirleyicidir. Enternasyonalist sol içinde yer alan yapıların (biz de bu gruptayız) geleceği temsil etme anlamında bulunduğu çizgi ilkeseldir. Ulusalcı solun ise en büyük sorunu düzenin şovenist çıkışlarının payandası olmaktır. Bizlerin halkların dayanışmasını örmeye çalışırken şovenizmin etkisinde kalan kitleler tarafından yalnızlaştırılmamız ve sistemin hışmına maruz kalmamız beklenen ve hep yaşadığımız bir sorun olmuştur. Tüm ilkesel meseleler örgütlenmede başta “sorunmuş” gibi gözükebilir. Bu konuda şerbetlendik artık. Ancak ulusalcı solun da bu çizgiden uzak durarak ciddi bir örgütlenme farkı yarattığını söyleyemeyiz. Dönemsel çıkışlar sağlasalar da istikrarlı ve geleceği kazanan bir mücadele çizgisi geliştiremediler, geliştiremezler de. Enternasyonalist solun ise tek sorunu yukarıda bahsedilenler değil maalesef. Pratik siyasette güç ilişkileri ciddi bir belirleyen olarak karşımıza çıkıyor. Kürt halkı ezilen bir halktır ancak Kürt Siyasi Hareketi güçlü bir yapılanmadır. Türkiye Devrimci Hareketi’nin hala stratejik sorunlarıyla uğraştığı düşünülürse kurulan ittifak ilişkilerinde eksen kayması yaşanması kaçınılmazdır. Bu durumu en çok son 4 yılda özellikle Kobane sürecinden bu zamana yaşadık. Kurulan ittifak ilişkilerinde stratejik so-

runlarından mustarip devrimci hareket kendini yenilemek bir yana tasfiyenin eşiğine geldi. Bu durumu sadece devletin baskısıyla açıklamak yanlıştır. Aynı baskı fazlasıyla Kürt Siyasi Hareketine de uygulanıyor ama karşılığı aynı olmuyor. Bizlerin sorunu bağımsız stratejik çizgimizin örgütlenmesi konusundaki zaaflarımızdır. Örgütlenip önümüzü açamadıkça dönemsel olarak öne çıkan ve etkili olan mücadelelerin rüzgarına kapılmaktayız. Başta sorunumuz ideolojiktir. Sosyalizmin, reel sosyalizmin yıkılışından sonra aldığı yaralar sarılamamıştır. Post, neo Marksist çizgilerle etkili bir ideolojik hesaplaşma yapılamamaktadır. Hele de en yakınımızdaki “güçlü” siyasi hareketin önderliğinin bu ideolojilerden etkilenim boyutu düşünülürse ideolojik eksen kayması daha belirgin olmaktadır. Bir diğer sorunumuz tabi ki ilkiyle bağlantılı olarak, örgütlenmedir. Kimlik siyasetinin bu kadar öne çıktığı bir dönemde sınıfın örgütlenmesinin -kapitalizmin yapısal dönüşümü, sınıfın parçalanması, güvencesizleşmesi gerçeklerini atlamadan- arka planda kalması sosyalistlerin kendini bağımsız bir hatta örgütlemelerine engel teşkil etmektedir. Sosyalistlerin aklı bir gelip bir gitmektedir. Aslında bu durum kaçınılmazdır. Dünyada sadece kapitalizm kriz yaşamıyor, altüst olmuyor. Yanı sıra sosyalist hareket de sınıf mücadelesi de ciddi bir açmazın içinde yolunu bulmaya çalışıyor. Bu koşullarda öne çıkarmamız gereken bağımsız ideolojik hattın inşası ve bu doğrultuda örgütlenmedir. Ve kendi yolunu bulma konusunda ısrarlı olmaktır. Günümüzün en devrimci görevi budur.

Bahar EKİNCİ

Türkiye’de 90’lı yıllarda yukarıda sıralanan ana nedenlerle devrimci harekette kriz ve tasfiye yaşandı. Biz bu krize stratejik yenilenme ile cevap vermeye çalıştık. Özellikle 90’ların başında, ağır topyekün savaş yıllarında yaşanan kriz ve tasfiye yenilenme yaşayamayan yapılanmalarda ağır tahribatlar açığa çıkardı, hatta bazı yapılar tarihe karıştı.

15


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2018

TEK-ÇİFT TÜM ‘ADAM’LARA KARŞI

KADIN DAYANIŞMASINI YÜKSELTECEĞİZ Tülay YILDIZ

AKP iktidarı boyunca çocuk istismarındaki artış gözler önünde. Çocuklara karşı işlenen bu suçu önlemek yerine “9 yaşındaki çocuklarla evlenilebilir” diyen zihniyetlere çanak tuttu. Çocuk istismarına karşı açığa çıkan öfkeyi yönetmek için de “zina, hadım ve idam” tartışmalarını gündeme getiriyorlar. Sanki tek başına kişilere bu cezalar verilirse taciz, tecavüz, istismar bitecekmiş gibi…

16

T

ürkiye tarihinin önemli seçimlerinden biri olan 24 Haziran’ı geride bıraktık. Biz kadınlar açısından “yeni sistem nasıl olacak”, “önümüze koyacağımız mücadele pratikleri neler olmalı”, “kurumsallaşan tek adam rejiminin kadın düşmanı politikaları doğrultusunda bizleri bekleyen tablo nedir” gibi soruları tartışmak, cevap aramak önemli. 16 yıllık AKP iktidarının izlediği politikadan biliyoruz, bu dönem biz kadınlar için daha kolay geçmeyecek. Elbette bu seçim sonucunun onları kurtarmayacağını da biliyoruz. Kendilerinden devraldıkları enkazla daha ne kadar gidebileceklerini birlikte göreceğiz. Nasıl işleyeceği belli olmayan ‘yeni sistem’in, kadınların hayatlarına müdahale etmek dışında yeni bir şey vaat etmeyeceği ortada. Başladılar hemen; kadınların sorunlarıyla ilgili kurum olma iddiasında olan Aile Bakanlığı’nı Çalışma Bakanlığı ile birleştirmek gibi bir dertleri var. Kadın kelimesini sildikleri için itiraz etmişken, şimdi de bakanlığın işlevini genişletip kadınların sorunlarını iyiden iyiye görünmez hale getirecekler. Seçim öncesin-

de meclise gelen çocuk istismarı ile ilgili yasa tasarısı, boşanma komisyonuna gelen maddeler henüz bekliyor. Önümüzdeki dönem hızla bu yasaları geçirecekler. Önümüzdeki dönem bizleri bekleyen tablo ne olacak? 16 yıllık AKP iktidarının izlediği politikaları bizler için veridir. Çünkü bu zamana kadar uyguladıkları politikalar şimdi yapacaklarının göstergesidir. Yakın zamanda ‘Çatlak Zemin’ ekibi, AKP iktidarının 16 yıllık karnesini açıkladı. Kaç çocuk doğuracağımızdan, etek boyumuza, kahkahamıza kadar hayatımıza karışan AKP iktidarının karnesi epey kötü durumda. O karnede gördüğümüz üzere AKP iktidarı muhafazakâr politikalarla kadınların hayatlarına müdahale etti. Hem de neoliberalizmi arkasına alarak kadınların emeğini ucuz, güvencesiz alana itip, kadınları aile içine mahkûm etmenin politikasının izini sürdü. Ve erkek egemen kapitalist sistemin sürdürücüsü olan AKP iktidarı, tecavüz eden, şiddet uygulayan erkeklere ‘kravat indirimi’ vermekten de geri durmadı. AKP iktidarı boyunca çocuk istismarındaki artış gözler

önünde. Çocuklara karşı işlenen bu suçu önlemek yerine “9 yaşındaki çocuklarla evlenilebilir” diyen zihniyetlere çanak tuttu. Çocuk istismarına karşı açığa çıkan öfkeyi yönetmek için de “zina, hadım ve idam” tartışmalarını gündeme getiriyorlar. Sanki tek başına kişilere bu cezalar verilirse taciz, tecavüz, istismar bitecekmiş gibi… Biz kadınlar çok iyi biliyoruz ki bu yöntemler çözüm değil. Çözülmesi gereken, erkek egemen aklın, zihniyetin ve uygulamaların, politikaların kendisidir. Uygulamaya çalışılan bu politikalara biz kadınlar asla izin vermeyiz. OHAL ortamında sesini yükseltmekten çekinmeyen, sokakları terk etmeyen kadınlar olarak bundan sonra da sesimizi kısmaya çalışanlara karşı mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz. Yeni dönemde de eskinin izini sürecektir AKP iktidarı. Biz kadınların daha öncesinde olduğu gibi şimdi de dayanışmaya, birlikte yan yana olmaya, birbirimizden güç alamaya daha çok ihtiyacımız var. Tarihimiz, mücadele tarihidir. 16 yıldır kadın düşmanı politikalara karşı nasıl ses çıkardıysak bundan sonra da sesimiz daha çok çıkacak. Hayatımıza burnunu sokmaya çalışan tek olur çift olur tüm ‘adam’lara karşı kadın dayanışmasını yükselteceğiz. Evde, sokakta, iş yerinde erkek egemenliğine, otoriterleşmeye, tacize, tecavüze ve emek sömürüsüne karşı kadın dayanışmasını büyütmekten başka çaremiz yok. Erkek şiddetine karşı kendimizi savunma hakkımızı kullanarak şiddete karşı hayatımızı, yaşamımızı savunmalıyız. Kadınların yaşamını cehenneme çeviren erkek egemenliğinden ve kapitalizmden, kadın düşmanı Saray’dan hesap soracak örgütlülüğü sağlamalıyız. Birbirimizden güç alarak bunu başaracağız.


Temmuz 2018 / Sosyalist Dayanışma

ERKEK ŞİDDETİNİ GÖRÜNMEZ KILAN YASA TASARISINA İTİRAZ EDİYORUZ!

Ç

ocuk istismarına ilişkin hükümetin meclise sunmaya hazırlandığı düzenlemeye karşı 16 Nisan tarihinde 163 kadın ve LGBTİ+ örgütü ortak bir metinle karşı çıktı: “Cinsel istismar suçlarını önlemenin yolu cezaları artırmak değil. Çocuk istismarı ‘erkeklerin hastalığı, sapıklığı’ gibi tarifler ve buna göre yasalar çıkararak önlenmez. Cinsel istismar ile mücadele ancak çocuğu merkeze alan politikaların yasalarla desteklenmesiyle mümkündür.” diyen metnin uzunluğu nedeni ile bir kısmına yer verebildik.

09 Nisan 2018 tarihinde TBMM’ye sunulan çocukların cinsel istismarı suçuna ilişkin değişiklikler öngören “Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” çocukların haklarını merkeze koymak yerine çocuk istismarı vakalarının artması ve görünürlük kazanmasıyla ortaya çıkan tepkileri bastırmak için ilgili tarafların görüşü alınmadan özensizce hazırlanmıştır. Çocuklara yönelik cinsel istismar durumunda faile yönelik cezaları artırmayı esas alan tasarı, bu vakaların toplumsal ve psikolojik nedenleri araştırılmadan yargılamalardan kaynaklanan sorunları ayrıntılı olarak tespit edilmeden hazırlanmış olduğundan mevcut sorunları çözmeyeceği gibi, yeni sorunları da beraberinde getirecektir. Bu nedenle, kadın ve LGBTİ+ örgütleri olarak, bu yasa tasarısına itiraz ediyoruz! Devletin görevi çocukların cinsel istismara maruz kaldığı şartları ortadan kaldırmak ve

koruyucu, önleyici hizmetleri kurumsallaştırmaktır. Çocuğa yönelik cinsel istismar erkek egemen sistemin ortaya çıkardığı ve meşrulaştırdığı bir şiddet türüdür. Çocuğa yönelik cinsel şiddet, çocuğun üzerinde kurulan iktidar ve gücün kötüye kullanımı ve tahakkümün bir sonucudur. Bu nedenle, çocuğa yönelik cinsel şiddet konusu sadece faillerin cezalandırılması ile çözülemez. Cezaların artırılması çözüm değildir; tam tersine cezasızlık riski yaratır. Öncelikle hak temelli, önleme ve koruma odaklı bir çocuk koruma sistemi kurulmalıdır. Aşırı derecede artırılmış cezalar çözüm değildir. 40 yıl, 50 yıl gibi cezalar, birçok durumda idam cezası niteliği taşır; koğuş ve sokak linçlerini besler. Hiçbir ıslah edici niteliği olmadığı gibi, saldırganları kışkırtır ve “tecavüz edip, suç delilini ortadan kaldırmak amaçlı” cinayetlere neden olur. Cezanın ağırlığı, başta aile içi istismar vakaları olmak üzere birçok durumda, “mağdur” ve yakınlarını suçu ihbar yerine alternatif çözüm arayışlarına iter. Cinsel istismar bir şiddet türüdür, hastalık değil, suçtur. Kişinin onayı olmaksızın cinsel isteğin ilaçla baskılanması gibi tıbbi uygulamalarla suçu cezalandırmaya çalışmak insan haklarına aykırıdır. Tasarı, basit cinsel saldırı ile cinsel taciz dışındaki cinsel suçlarda cinsel isteğin ilaçla baskılanmasına yönelik tıbbı mü-

dahale öngörmektedir. Suçluyu kişinin onayı olmaksızın tıbbi uygulamalarla cezalandırmaya çalışmak insan haklarına aykırıdır. Sorunun ataerkil, cinsiyetçi sistemden kaynaklanan toplumsal boyutlarının göz ardı edilerek bireye indirgenmesi yaklaşımının bir ürünüdür. Kısas, linç gibi çağdışı cezalandırma yöntemlerinin önünü açacak tehlikeli bir adımdır. Bugüne kadar yapılan yasal düzenlemeler ve verilen yargı kararları, ceza artırımının çözüm olmadığını göstermiştir. Aşırı ağır cezalar yargıçları da zor durumda bırakmakta, birçok davada mahkûmiyet yerine beraat kararı verilmesine neden olmaktadır. Bu doğrultuda; • Çocukla ilgili suç-ceza yaklaşımını dengeli kılmanın yanı sıra önleme ve koruma felsefesini merkezine alan hak temelli ve bütüncül bir çocuk koruma politikası hayata geçirilmelidir. • Çocuğa karşı cinsel istismar suçlarının soruşturulması ve kovuşturulması sırasında delil kalitesini artırıcı, yargılamanın iyileştirilmesini sağlayıcı bir düzenleme yapılmalıdır. Örneğin çocuk cinsel istismarında zamanaşımı sorununa çözüm bulunmalı, çocuğun beyanının hukuki değeri güçlendirilmelidir. • Cezaların yeniden belirlenmesi ve kurumsal mekanizmaların oluşturulması konusunda uluslararası sözleşmeler ve iyi uygulama örnekleri oluşturan ülkelerin deneyimleri göz önüne alınmalıdır.

• Tekrarlanan mağduriyetlerin önlenmesi için tasarıda öngörülen düzenlemeler yetersizdir, ilgili tarafların ve sivil toplum kuruluşlarının görüşleri alınarak yeniden düzenlenmelidir. • Değişiklikte Çocuk İzleme Merkezleri’nin yapılarının değiştirilmesi ve suçların niteliği bakımından bir ayrım yapılmadan bu merkezlerde tüm cinsel şiddete maruz bırakılan bireylere hizmet verilmesi öngörülmüştür. Bunun yerine devlet İstanbul Sözleşmesi’nde de yer alan Tecavüz Kriz Merkezleri, Cinsel Şiddet Başvuru Merkezleri modelini geliştirmeli ve hayata geçirmelidir. • Devlet koruyucu ve önleyici önlemler almakla yükümlüdür. Bu doğrultuda kadınların ve çocukların şiddete maruz kaldıklarında başvuracakları merkezler yaygınlaştırılmalıdır. İstismarı fark eden kişilerin ve meslek uzmanlarının bildirimde bulunmasının önündeki engeller tespit edilmeli ve bunların kaldırılmasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Çocuğun istismara maruz kaldığını fark edip bildirimde bulunmak ve çocuğu desteklemek isteyen ebeveyni, öğretmeni vs. destekleyecek mekanizmalar oluşturulmalıdır. Cinsel istismara karşı koruyucu-önleyici kapsamlı cinsel sağlık ve toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimi başta tüm çocuklar olmak üzere herkes için erişilebilir hale gelmelidir.

17


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2018

ALEVİLERİN MÜCADELESİNE 2 TEMMUZ’DAN BAKMAK! Sezgin KARTAL

“Ne ateş yakar beni ne ölüm baş eder. Ben gitsem bile Kalemim gözlerinize hep batacak…”

Ü

lkemiz 24 Haziran seçimleriyle yeni bir rejimin kapılarını araladı. Zorla ya da hileyle de olsa 95 yıllık cumhuriyetin kodlarında siyasal İslam tarafından önemli değişiklikler yapılarak tek adam rejimine geçilmiş oldu. Sistem her ne kadar değişiyor olsa da özünde muazzam benzerlikler var. Örneğin ret ve inkar AKP cumhuriyetinden önce de vardı şimdi de var. Bu politikayı uygularken sadece kamusal alanlardan yoksun bırakma, sosyal ve kültürel yaşamın sürdürülmesini engelleme şeklinde değil aynı zamanda çıplak şiddet ve cebrin de uygulan-

18

dığını görüyoruz. Üzerine bir de bu kitlesel şiddet kendi politikası değilmiş gibi toplumsal etki alanı yaratarak tecrit etme yöntemini uygulamıştır. 2 Temmuz Sivas (Madımak) katliamının 25. yıl dönümünü geride bırakırken yukarıda bahsettiğimiz şeyleri bizzat Aleviler güncel olarak yaşıyor. Bu dönemsel politik olgular içinde gelişen olaylar dizini değildir. Aksine politik özün bizzat kendisidir. Bu özün renkleri değişse de değişmeyeni sermaye güçlerinin ve muktedirlerin hâkimiyetidir. Biraz tarihin makarasını geri sararak o dönemin koşullarına bakmakta fayda var. Darbenin üzerinden hayli zaman geçmesine rağmen ülkenin sol sosyalist güçleri kendini toparlayamamıştır. Metropollere yığılmaya başlayan göçle

birlikte açığa çıkan Alevilerin gündelik ihtiyaçları ve bunlar üzerinden gelişen talepler “sır” olmanın ötesine geçmeyi gerektirmektedir. Aslında olağanüstü bir şey değil diyalektik bir durum ortaya çıkmıştır. Bir arada birbirine sahip çıkma, inançtan dolayı temel ihtiyaçları giderme ve devletin yürüttüğü politikaların Alevi toplumu üzerindeki etkilerinden doğan gereksinim politik örgütlenmelerin de önünü açmıştır. Daha doğrusu aşağıdan gelen basınç adım atmayı zorunlu kılmıştır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta Alevilerin yürüttüğü mücadelede devrimci hareketin oynadığı roldür. 90’lı yıllar devrimci hareketin Aleviler içindeki örgütlenmesi Alevilerin taleplerini de daha politik hale getirmiş, devletin asimilasyon politikalarına karşı derli toplu bir duruş sergilemeyi başarmışlardır.


Temmuz 2018 / Sosyalist Dayanışma

Diğer taraftan ise Kürt halkı içinde giderek gelişen gerilla mücadelesinin etkinliği ülkede hızla belirleyici konuma yükselmiştir. Emek mücadelesinin bastırılmasının üzerinden on yıl geçmişken Kürtlerin ulusal ve Alevilerin temel hak talepleri gün yüzüne çıkmıştır. Devlet bu gelişmeleri izlerken bir yandan da çeşitli temaslarla bu kesimlerle ilişki geliştirmiştir. Özellikle Kürt Özgürlük Hareketi’nin yürüttüğü mücadelenin geldiği nokta devletin masaya oturmasını zorlarken bunun zeminin de oluşturulma çabaları kayıtlarda yer alıyor. Bu başlı başına devlette başka reflekslerin açığa çıkmasına da neden olmuştur. Devlet için, varlığını kabul etmediği kesimleri muhatap alıp masaya oturmak bir yana bunların etki gücünün artması sorundur. Bunun yanı sıra Alevilerle Kürtlerin taleplerini birlikte savunabilecekleri zeminin oluşma ihtimali dahi devlet erki açısından acil önlem alınması gereken bir gelişmedir. Nitekim öyle de yaptılar! Hatta gerilimli süreci önce kendi cumhurbaşkanları Özal’ın tasfiyesi ile başlattılar. Arkasından gelen 33 askerin ölümü ve Sivas katliamı! Ülke bambaşka bir iklimin kapılarını Sivas katliamı ile aralamış oldu.

“Yiğitlik inkâr gelinmez Tek’e tek dövüşte yenilmediler Bin yıllardan bu yan bura uşağı Gel haberi nerden verek Turna sürüsü değil bu Gökte yıldız burcu değil Otuzüç kurşunlu yürek Otuzüç kan pınarı Akmaz, Göl olmuş bu dağda…” Madımak Oteli’nde hayata geçirilen katliamı devlet bizzat üstlenmese de hem o gün hem de aradan geçen 25 yıl içerisinde davaların zaman aşımına uğratılması, sanıkların kamu kurumlarında çalıştırılması devletin aldığı tutumu net bir biçimde göstermiştir. Otelin yakılmasını televizyonlardan canlı canlı izlettiren devletin mesajı çok netti. Alevilere ve demokrasi mücadelesi veren kesimlere; “Hak mı talep ediyorsun? Alın size hak, benim bütün gerçekliğim bu!” demişti. Devlet açısından topyekûn kirli savaş başlamıştı artık. Fakat Aleviler açısından da geriye çekilmek ya da taleplerinden vazgeçmek gibi bir seçenek söz konusu olamazdı. Ve en doğru olanı yaptılar! 2 Temmuz katliamı Alevileri sindirmenin aksine daha fazla “Aleviyim” diyebilmenin mücadelesinin tetikleyicisi olmuştur. Devletin müdahaleleri ve yeni oluşan Alevi hareketinin kendi önünü açmadaki ısrarı toplum üzerinde önemli bir etki yarattı. Adeta üzerindeki sır perdesini kaldırdı.

Devletin darbe ile yok edemediği devrimcilerle Maraş, Çorum ve Sivas’ta katliam gerçekleştirerek sindiremediği Aleviler bir araya gelip örgütlenmelerine hız verdiler. Kentlerde Alevilerin yoğun yaşadığı semtlerde devrimcilerin örgütlenmesi ve Alevi toplumunun giderek özgüven kazandığı, gücünü hissettirmesine devletin tepkisi Gazi Mahallesi’nde gerçekleşen saldırı oldu. O dönem ile şimdiki devlet aklı Aleviler özelinde farklı değil. Bugün Aleviler açısından tehlike 90’lı yıllara göre daha büyük. Çünkü devletin ilişkide olduğu Alevi kurumları palazlanıp büyürken demokratik Alevi hareketi zayıflıyor. Bu yıl Sivas’ta yapılan anma öncesi valinin “Hükümet ve cumhurbaşkanı aleyhine slogan atılırsa müdahale ederiz.” tehdidine verilen cevabın kendisi (kurumların bu tehdide uyması) yılların mücadelesinin ciddi derecede yıpranmasına hizmet etmiştir. Alevi hareketinin merkezinde bulunan kişilerin AKP hükümetini en iyi temsil eden İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu ile yaptıkları gayri resmi görüşmeler 2 Temmuz’da sergilenen tutumun sürdürüleceğini gösteriyor.

2 Temmuz katliamı Alevileri sindirmenin aksine daha fazla “Aleviyim” diyebilmenin mücadelesinin tetikleyicisi olmuştur.

Bugün Alevilerin talepleri değişirken mevcut örgütlenmelerin ön açıcı nitelikten hayli uzak olduğu açık ve nettir! Yeni bir anlayış ve çıkış ise Alevilerin önceliğidir!

19


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2018

ÇOCUKLARIN AHIDIR MEMLEKETİN HALİ Sidar ASLAN

B

ir çocuğu bu acı, tecavüz ve cinayetle sınayan hiçbir Tanrı’ya inanmıyorum. Bunu bütün vicdanım ve aklımla reddediyorum! Adalet ne olmayan Tanrınızdan ne de zenginleri koruyan devletinizden gelecek. Nevin Yıldırım olacaksın bu hayatta, gerekirse öz savunma hakkını kullanacaksın. Sonra da başın dik mahkemeye çıkacaksın. Öyle diğer tecavüzcüler, katiller gibi kılık kıyafet çekip, mahkemeye yağcılık yapmayacaksın. O takım elbiseli ve iyi halli abilerin/ amcaların/babaların bir katil ve tecavüzcü olduğunu unutmayacaksın. Bir hayvan, bir çocuk, bir kadın ya da herhangi bir canlıya tecavüz ederken sadece o an aldığı zevki düşünen, maktulün imdat çığlıklarına kulakları ve

yüreği sonuna kadar kapalı olan bu ‘insan’ın asıl yüzünü asla unutmayacaksın! Tanrınıza, yasalarınıza, devletinize, adaletinize inanmıyor ve güvenmiyorum. Çünkü hepsi erk, hepsi eril. Her şeyi harcayıp/yakıp/satıp kar-zevk-iktidar peşinde koşmaktan başka bir işe yaramıyorlar. Kadın olsun erkek olsun kendi içimizdeki bu erki yok etmeden, toplumda çorap söküğü gibi olan bu ahlaksızlığın/haksızlığın önüne geçemeyiz. Bir seks işçisinden şunu duymuştum yıllar önce; bir müşterisi ona baba demesini istemişti, ötekisi amca, ötekisi abi! Anlatabiliyor muyum rezilliği? Bir öyle, iki öyle derken müşterilerime yasakladım ensest çağrışımlar yapacak şeyleri, dedi. Parasıyla değil mi, diyenlere kapıyı göstermeye başladığını bu yüzden şiddete bile maruz kaldığını anlatmıştı. Demem o ki güvenmeyin, gözlemleyin, çocuklarınıza sevgi ile tacizin ayrımını öğretin. Yoksa biz ne babalar, anneler, teyzeler, amcalar, hatta dedeler gördük. . Evet, bir kadın da pekala bir erkeğe tecavüz edebilir. Ama yine eril bir anlayışla tecavüzden sadece bir erkeğin başka bir canlı ile zorla anal ya da vajinal ilişkiye girmesi zannedenler ‘Olur mu, bir kadın bir erkeğe nasıl tecavüz etsin?’ diyebiliyor! Ve artık kimsenin kimseye güvenin kalmadığı bu şiddet ortamında paranoyaklığa vardıysak sebebi bunu ilmik ilmik ören caniler ve bu canileri hep uzakta arayan bizleriz. Bizde öyle şey olmaz, Trabzonlu yapmaz, Erzurumlu yapmaz, bizim köyden öyle adam çıkmaz, bizim mahallenin polisi yapmaz, baban o senin hayatta öyle bir şey olmaz, insan abisine böyle şey yakıştır-

20

maz, koskoca devlet adamı hiç böyle şey yapar mı? Yapmaz tabi. Bu gereksiz ve yersiz aklamalar yüzünden değil belki tüm bu yaşananlar ama nasıl derler; yardım ve yataklık gibi bir şey. Üstelik cinselliğin bu kadar yasaklandığı aynı zamanda erkekliğin bu kadar kutsandığı bir toplumda, yasak olan cazip gelir, erkek olan ‘erkek’ kesilir! Biz de küçücük çocuklarımızın, her şeyden bir haber hayvanların, zulüm gören tüm canlıların resmini paylaşmaya devam ederiz! Ama bu iş cinsiyet eşitlikçi eğitimle, hayatın her alanında eril zihniyetin geriletilmesiyle, özgürlüğün ve sağlığın göz ardı edilmediği bir cinsel yaşam politikasıyla ve en çok da adaletle çözülecek! Aklanan, serbest bırakılan, bir kaç ay yatıp çıkan tüm caniler için caydırıcı cezalar konulmalı! Ama bu kimilerinin meydanlarda bağırdığı gibi ‘idam’ falan değil, önleyici/caydırıcı ve evrensel hukuk ilkelerine dayalı cezalar olmalı. Yoksa bu çocukların ahı bütün memleketi saracak!


Temmuz 2018 / Sosyalist Dayanışma

KOPUŞMAK

D

üzen bütün çürümüşlüğü ile bizleri içine çekmeye çalışıyor. Bu düzenin bütün çürümüşlüğünden sıyrılmak için gençliğin düzenden kopuşarak devrimcileşmesi gerekir.

ğiştirmekteki handikaplarını gördük ve zaten bunları biliyorduk. Düzeni değiştirmekte ve iktidara aday olmak için postMarksist yaklaşıma karşı Marksist ve Leninist çizgi ile gençliği örgütlemeliyiz.

Faşizm güç ve çürümüşlük üzerinden kendi varlığını korumaya çalışır. Korkuyu yayarak hem ideolojik hegemonyayı elinde tutar, hem de zoru her an hissettirmeye çalışır. Bu yarattığı hava üzerinden devrimci değerlerler, mevcut bulunduğumuz mahalle ve alanlarda erozyona uğrar. Özellikle devrimci geleneğin erozyona uğraması, örgütlenmemiz önünde büyük bir handikaba dönüşür. Bu koşullarında devrimci değerlerimizi koruyarak, örgütlülük bilincimizle bir yandan ideolojik savaşı yürütmek, bir yandan da alanlarımızda devrimci değerlerlerin erozyonuna karşı sokağın hakimiyetini elimizde tutmak için mücadele etmeliyiz.

Burada önemli olan nokta, uğruna ölünebilecek ideolojimizin erozyona uğramasıdır. Reel sosyalizmin çökmesi ile bu alan ciddi anlamda deforme oldu. Sonunda “yıkılacak” bir şey için gençliğin kafasına “bunun için mi dövüş vereceksiniz” fikriyatı adeta kazındı. Bu alandaki mücadelemiz önemli bir yer kaplıyor. Düzen bütün araçları ile okuldan, medya alanına kadar her gün bu düşünceyi pompalıyor: Postmodernizm. Anını yaşayan, geleceğini planlamadan yaşayan gençlik. Yaşamlarını sadece tüketim üzerine kuran gençlik. Düzen böyle bir gençliği fabrikasyon usulü her gün işlemeye çalışıyor. Bu yüzden bizlerin önündeki en zor görevlerden biri bu gençliği düzenin bu batağından kopuşturarak, devrimci örgütlülük bilincine uluşmasını sağlamaktır. Bu düzenin çürümüşlüğünde değil, halkların yaratacağı sosyalist bir düzende yaşaması için enerjisini değerlendirmeliyiz.

Gezi sürecinden başlayarak bugüne gelirsek, gençliğin sokaktaki mücadelesinin önemini gördük. Dinamizmi ve yaratıcılığı ile yapılan bütün sokak eylemlerinde büyük coşku ve umut yarattı. Bir yandan barikatlarda çatışan gençlik, bir yandan dayanışma alanları kuran gençlik geleceğimizi ellerimize almamızda büyük bir moral değer yarattı. Kendi iradelerine ve umutlarına sahip çıktı. Dövizleri ve sloganları ile çok konuşuldu, herkesin dikkatlerini üzerlerine çekti. Peki, bu koşullarda bu gençlik nerede? Buhar olup uçmadıysa bu gençlik duruyor. Demek ki gençliğin sadece itiraz etmesi yetmiyor. Gençliğin iktidarlaşma bilinci ile devrimcileşmesi gerekir. Düzenin bütün vaatlerinden sıyrılarak örgütlülük bilincini yakalaması gerekiyor. Örgütsüzlüğe örgütlenmeye ve sadece yatay işleyiş tarzındaki örgütlenmelerin bu düzeni de-

Mahallelerimize baktığımızda görüyoruz ki örgütlü mücadelemizin içerisinde yer alması gereken gençlik çetelerin ayakçılığını yapıyor ya da direk bir güç olarak karşımıza çıkıyor. Gençliğin önceden kendisine aradığı kimlik, mahallelerde devrimci olmaktı, bu tarz müzikler dinler, devrimci abla ve ağabeylerine bakarlardı. Onlar gibi olmak isterlerdi. Şimdi ise kendi kimliklerini çete olmakta buluyorlar. Mahallede ezilmemeyi güçlü olmayı bir çeteye mensup olmakta görüyor. Kolay yoldan zengin olmak için iddia oyunları oynuyor, özellikle kahvelere yerleştirilen para makinalarına paralarını yatırıyorlar.

Bu gidişat örgütlülüğümüzü inşa edeceğimiz mahallerdeki büyük bir erozyondur. Bu çürümüşlüğün üzerine yeni bir örgütlülük inşa edilemez. Kesinlikle bu alanlara karşı gençliğin bir taktiği ve cevabı olmalı. Bu alan bizim gençliğin düşük yoğunluklu savaş alanıdır. Bu çürümüşlüğe karşı mücadelemizi başlattığımızda bize yeni örgütlenme imkanları yaratırken, gençliğin çekim merkezi olacağız. Çürümüşlüğe karşı, devrimci olmaya davet etmeliyiz gençliği. Gençliğin onurlu yaşamayı kendisine ilke edinmesini, bunun için gerekirse aç kalarak düşmana taviz vermeden yaşama bilincini kazımalıyız. Ekonomik özgür alanları inşa etmediğimiz ve gençliği istihdam edemediğimizde bu manzaralar karşımıza çıkıyor. Zengin olmanın peşinden değil, onurlu yaşamanın mücadelesini veren gençliği mahallerde yaratmalıyız. Bu yüzden gençliği ve halkı çürüten bütün alanlar gençliğin mücadele edeceği alanlardır. Ve buradaki mücadele hattı şu an boş. Ve geleceği buradaki mücadeleyi ısrarla sürdürüp yeni yaşamı yaratanlar kuracak. Zorluklarla yalnızca mücadele etmeyeceğiz, örgütlenmemizde karşımıza çıkan zorluklar kuracağımız örgütlenmelerin birer çimentoları olacak. Çalışma yaptığımız bütün alanlardaki zorlukları devrimcileştirerek, düzene yöneltmeliyiz. Mahallerdeki adaletsizlik, düzenin adaletsizliğine karşı mücadele etmesini öğrenmelidir. Bunu da başaracak olan gençlik önderleri ve yeni örgütleyeceğimiz gençliktir. Bunu başarmak için ise tempomuz ciddi anlamda artırmalı ve sonuç alarak ilerlemeliyiz. Kendimiz için bir soruyu tersten soralım; gençlik neden örgütlenmez ve bir ülkede devrim neden olmaz?

Can ATEŞ

Burada önemli olan nokta, uğruna ölünebilecek ideolojimizin erozyona uğramasıdır. Reel sosyalizmin çökmesi ile bu alan ciddi anlamda deforme oldu. Sonunda “yıkılacak” bir şey için gençliğin kafasına “bunun için mi dövüş vereceksiniz” fikriyatı adeta kazındı.

21


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2018

ÖZLEDIK SENI ENVER* Bahar EKİNCİ

B

ugün mezarının başındaydık. 15 yıl olmuş, daha 28 yaşındaymışsın seni kaybettiğimizde, benden de hepi topu 2 yaş küçükmüşsün. Oysa ben seni hep daha küçük zannederdim. Biz yaş alırken sen hep 28’inde kaldığın içindir belki. 90’lı yıllarda örgütlendik, devrimci olmanın ağır bir sorgulama gerektirdiği yıllardı. “Erken ölecektik biz”, bunu göze alanlar katılırdı mücadeleye; yargısız infazların, gözaltında kayıpların yoğun yaşandığı yıllardı. Seni 95 ya da 96’da tanıdım. Şehir dışından gelen özellikle genç öğrenci yoldaşların yurdu gibiydi bizim ev. Tüm genç yoldaşları tanıma fırsatım oluyordu bu sayede. Haftanın 3-4 günü dolu olurdu tüm odalar. Sen o zamanlar Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği’nde okuyordun. Senin hep cin gibi bakışlarını hatırlıyorum, bir de bitmek bilmez sorgulamalar, sorular… Hiçbir şeyi ön kabullerle düşünmezdin, hep sorgulardın. Evin kullanımında o dönemki diğer erkek yoldaşlara göre belirgin bir farkın vardı. Yeniden üretim sürecini sırtlandığın gibi pratik organizasyon önerilerinle işi de hızlandırırdın. Ailenin maddi sıkıntılar yaşaması nedeniyle okulu bırakıp İstanbul’a geldin çalışmaya. Bizim de mahalle çalışmalarımızda yer aldın. Okmeydanı’ndan hatırlıyorum seni. Seni herkes çok severdi, genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk seni herkes bağrına basmıştı. Çünkü sen onları koşulsuz hesapsız seviyordun, gönüllerine yerleşmiştin. Bir gün bir bebek kucağında, bir gün sokakta paçaları sıvamış yün yıkarken görürdük seni. 96 ölüm oruçları

22

sürecinde de defalarca gözaltına alınmıştın. Gelelim senin en unutulmaz eylemine; 98 Ümraniye Özgürlük eylemi. Yoldaşlarını ziyarete gittiğin cezaevinde firar eylemi organize edilmiş, 5 tutsak yerine 5 görüşçü içeri girecek ve oradan özgürlüklerine kavuşacaktır. Ancak planlanan görüşçülerden biri gelmez. İşi organize edenler bu işi gizli tutmuştur. Bu durumda mecburen bizim içerideki yoldaşlardan yardım isterler. Onlar da sana sorar, sen hiç düşünmeden karşı tarafa geçersin. Böylece eylem başarılı olur. 5 müebbetlik devrimci özgürlüğüne kavuşur. Egemenleri deliye çevirir bu eylem. Aslında senin hesapsız görev alma bilincine daha önce de tanık olmuştuk. Beşiktaş’ta bir şenlikte müzik grubunun solisti gelmemişti de sen çıkmıştın sahneye apar topar, senin de sesin güzeldi hani… Dışarı çıktıktan sonra babanı dolandıran mafyadan hesap sormaya gidersin, belde silah, yoldaşlarından habersiz. Kendi derdinle uğraştırmak istemezsin çünkü kimseyi. Keşke söyleseydin yoldaş bizlere, daha kolay halledilirdi. Bu sefer de içeri girersin ama bu süreç hastalığının su yüzüne çıkmaya başlamasına neden olur. Ümraniye eyleminin intikamını almaya çalışanlar senin yanına yerleştirdikleri düşkün insanlarla aklının sana oynadığı oyunları, hastalığını derinleştirirler. Çıktığında artık eskisi gibi değildin yoldaş. İyi olduğun zamanlar hep yanımızdaydın ama… Hastalığının atak yaptığı zamanlar yanına gider kendine zarar vermeni engellemeye çalışırdık. Sen hiçbirimizi tanımazdın ama o durumda bile “Kıvılcım hakkında tek bir bilgi alamazsınız benden” diyerek iradeni ortaya koyardın. Hiç unutmam seni hastaneye yatırmıştık, oradaki doktorları bile kandırmış çıkmıştın. Seni yatırdığımızda çok kötü görünüyordun; bakışların, duruşun,

sen değildin. Ama hastaneden çıkıp da kuruma geldiğin günü hiç unutmam. O muzip çocuk gülüşünle eski sen geri gelmişti “Hoca neler yapmışım sana, çok uğraştırmışım” demiştin. Sarılmıştık eskisi gibi. Ama iyileşemedin yoldaş, hastalığın ölümcüldü… Haberini alıp hastaneye geldiğimde yine gülerek karşıladın beni. Başın dışında her yerin kırıktı. Ama hiç inlemedin, hazırdın gitmeye, son görevlerini yerine getiriyordun. Saatlerce konuştuk. Hep gülerek anlattın. Üniversitede şenlik yapmak için gerekli ses düzenini rektörü cici çocuklar olduğunuza inandırarak nasıl aldığınızı anlattın. Rektör gelmiş de sizin slogan attığınızı görünce nasıl da bozulmuş. Bunu anlatırken hastane odasında slogan atmıştın “Yaşasın Halkların Kardeşliği!” diye bağırarak, son sloganını attığını biliyordun sanki. Kavuşamadığın aşkını da anlatmıştın yoldaş biraz hüzünlü. Sonra genç bir yoldaşını bırakıp başında gece nöbeti için ayrıldık yanından biraz da dinlen diye. Sen durur musun? Sabaha kadar yoldaşa eğitim vermişsin. Son görevini yaptığını bilir gibi. Seni vasiyetin üzerine ailen Şafi olmasına rağmen cemevinden kaldırdık. Ailenin hiç itirazı olmadı çünkü sen zaten tüm aileni örgütlemiştin. Cemevinde gördüm seni son kez. Gülümseyen yüzün hiç gitmez gözümün önünden, son muhasebesinden de onurla çıkmış bir devrimcinin güzel yüzü. Daha 2 hafta olmadı rüyamda gördüm seni. Ben pek rüyamda görmem kaybettiğim sevdiklerimi. Ama seni gördüm. KHK ile kapatılan Okmeydanı Dayanışmaevi’ndeyim. Sen giriyorsun içeri yine cin bakışın çocuksu gülüşünle. Ben seni çocukları öptüğüm gibi kafandan öpüyorum, “Nerdeydin Enver?” diyorum. Elini tekini kaldırıp “Geldim hoca!” diyorsun.

Özledik seni Enver! Bu dönemde en çok ihtiyaç duyduğumuz hesapsız öne atılma, sorgusuz görev üstlenme özelliklerini özledik! Devrimciliği aşkla inanarak, aynı zamanda ideolojik olarak kuşanarak yapan devrimcileri özledik! “Kızıl bir gün belki çok ağır gelir Kızıl bir gün Aslında hepimize iyi gelir Özellikle de çocuklara Ve güçlükle yarını çıkaran Yaşlılara Ve geri kalanımıza Ve aç kalanımıza Bedenini satanımıza Ancak kızıl Hatta kıpkızıl bir gün İyi gelir. Hoş gelir, sefa gelir. Yücelerin yücesi Kör gözlere kör hecesi Bitmez acıların gecesi Bitiyor sabahın kızılında.” (Enver’in ölümünden sonra bulduğumuz şiirlerini “Pırıltı” adında bir şiir kitabında topladık. Bu şiir de onun şiiri.) *Bu yazı geçen sene Enver yoldaşın anması vesilesiyle sodap.org’da yayınlanmıştı.


Temmuz 2018 / Sosyalist Dayanışma

Ahlat Ağacı’nın Düşündürdükleri

“İNSANA AIT HIÇBIR ŞEY BIZE UZAK KALMAMALI”

S

adece Cumhuriyet gazetesi okuyan, köyde yetişmiş, kentte esnaf olmuş, 1970’lerin sol rüzgârının etkisiyle kızlarını okutan bir babanın açtığı yolla Boğaziçi Üniversite’ne girmiştim. Ardahan’dan yine aynı okulu kazanan 7-8 çocuklu ailenin tek erkek evladı (ailedeki herkesin gözbebeği) Ekrem de vardı. Bir de Kınık’tan yine yoksul bir ailenin oğlu Önder. Öğrenci hareketi içinde yoldaştık. Tabii ki okulumuzda aydın ailelerden gelen, maddi manevi düşünsel zenginliklerle beslenebilen, bunun için zamanları olan, çeşitli olanaklara sahip diğer öğrencilere de değiyorduk. Sınıfsal sosyal yapımız ne kadar elveriyorsa biz de geri kalmamaya çalışıyorduk; örneğin Oğuz Atay okumalarından, caz dinlemelerinden… İlk önce Marmara Üniversitesi’ni kazanarak İstanbul’a gelen ve okulda merdiven altlarında durarak kızların bacaklarını kesen Ekrem, bir iki sene içinde Boğaziçi felsefe okumayı seçerek herhalde varoluş koşullarına isyanı başlatmıştı. Yuvarlak camlı gözlüğü ve fuları ile de tabii biraz eğreti duruyordu. Örgütlü mücadele içinde bu eğretilik solcu biçimlenişine de yansıdı bir parça. Farklı koşulların, farklı olanakların içinde olabilse zekâsı ve yetenekleriyle bir dehaya dönüşebilecek olan Ekrem’i hayat affetmedi… Önder ise ne iyi bir devrimci oldu ne de bir yazar; sanıyorum kırkından sonra Kınık’a, daha sade bir hayata geri döndü. Şimdilerde hem kendimde hem de çevremde sanatı anlama, sanatla uğraşma çabalarımızın aslında ne kadar sığ, ne kadar kopyacı olduğunu hissediyorum. Yanlış anlaşılmasın, durumumuzu küçümseme değil bu ama sanatla ilgilenme çabası içindeki gerçekliğimiz böyleydi. Emeğimiz, zamanımız, paramız, beslendiğimiz kaynaklar, feyz

aldığımız kimseler vardı da biz mi eksiktik, o ayrı konu. Sonuçta herkesin -tıpkı sanatçılar gibi- hayatı anlamlı kılacak bir eyleme sahip olacağı, bu yolda çalışacağı ve üreteceği bir dünyanın kurulması kavgası içindeydik. Biraz daha zaman yaratma ve yoğunlaşma olanağı bulduğumda, belli yazarları, belli yönetmenleri tanımak, onların -tamamıyla olmasa da- sırlarına ermek çok heyecanlı ve güzel geldi. Sanatsal serüvenine çok yoğun emek harcayan Nuri Bilge Ceylan sinemasını keşfetmek de kolay değil aslında. Dönüp dönüp yeniden bakmak, üzerine düşünmek, konuşmak, yazmak gerekiyor. Yarattıklarını bir ucundan yakalayabildiysek ne ala. Çünkü derya deniz kadar anlam ve görüntü zenginliğini sunuyor bizlere. O yüzden bu yazının amacı klasik bir film tanıtımından ziyade, bir kere izlediğim “Ahlat Ağacı”nın insanı anlama çabasına dair neler gördüğümü aktarmak. Yeni yetişen gençleri tanıyabilme ve anlayabilme gayretime denk gelen bir film oldu Ahlat Ağacı. Genç yazar adayının sergilediği karakter, sanırım pek çok özelliklerini sergiliyordu günümüz gençliğinin. Babayı kavradığımı, davranış-

larına anlam verebildiğimi, bende büyük bir sempati duygusu yarattığını söyleyebilirim; yine de kafam karıştı, babasının köpeğini sattı diye oğluna karşı nefrete dönüşen duygularımla hesaplaşma gereğini duydum. Baba da kötü karakterinden, vicdansızlığından değil ama son kertede eşinin, kızının, oğlunun omuzlarına taşıyamayacakları kadar maddi manevi tonlarca yük yüklüyordu. Herhalde baba benim dönemden olduğu için onu anlayabildim, sevdim; oğlu ise daha vakıf olamadığımız günümüz koşulları içinde varoluş çabasıyla debelenmekte. Nuri Bilge Ceylan bu filmini, memleketinde ‘açık görüşlü, ancak insanlar tarafından değer görmeyen’ bir akrabasıyla karşılaşması üzerine yapmaya karar veriyor. Bu akrabasının oğlu Akın Aksu. Aksu, babasıyla olan ilişkilerine değindiği metin üzerinden senaryoyu geliştiriyor. Senaryo ekibi içinde Akın Aksu da var. Aynı zamanda genç bir yazar olan Aksu’nun kitaplarını okumak gerekli diye düşünüyorum filmdeki oğlu daha iyi kavramak için. Marx’ın da sevdiği Latin şair Terentius’a ait olan “insana ait olan hiç bir şey bana yabancı değildir” sözlerine denk gelir Nuri

Zeynep KORU

Bilge Ceylan’ın sineması. Filmin de dönemin insanını anlayabilme çabamıza hizmet ettiğini düşünüyorum. Diğer Nuri Bilge Ceylan filmlerinde daha örtülü rastladığımız insanlığın başındaki en büyük sorunlara göndermeler, Ahlat Ağacı’nda güzel ve netti. Termik santralden yükselen duman görüntüleri, kum ocağı şantiyesi sahibiyle olan diyalog, atanamayan öğretmen adayları, kasabanın zengin kuyumcusu ile genç ve güzel Hatice’nin evlenmesi, genç imamın dedesine olan borcu ödememesi, imamın cep telefonuyla ilişkisi ve motosiklet tutkusu, yokluğa dair ailenin yaşadığı sıkıntılar… Dedik ya, “bizler, herkesin hayatı anlamlı kılacak bir eyleme sahip olacağı, bu yolda çalışacağı ve üreteceği bir dünyanın kurulması kavgası içindeyiz” diye. Biz bu kavganın içindeyken, insana dair algılarımızı zenginleştirecek Nuri Bilge Ceylan filmlerini de kaçırmayalım.

23


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2018

24

Sosyalist Dayanışma Temmuz 2018 Sayı 64  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Temmuz 2018 Sayı 64  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement