{' '} {' '}
Limited time offer
SAVE % on your upgrade.

Page 1

“Yeni Türkiye” düzeni Referandum sonuçları ve sol Fiyatı: 1,5 TL

EKİM 2010 YIL: 1 SAYI 1

Özgürlük ve Adalet için

Üçüncü Cephe

Marksist Teori Dergisi’ne Yanıt:

Geçen yüzyılın kalıplarıyla yüzyılımıza bakmak Türkiye devriminin dinamikleri ve küllenen stratejiler Kürt sorununda yeni aşama: “4. Stratejik dönem” Ölümünün 39. yılıda Kıvılcımlı neden hala yaşıyor Ekvador’da darbe girişimi: Sıra Correa’da Hidroelektrik santraller neyi Çözecek


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

Devlet Terörüne Son!

Son günlerde sosyalistleri ve BDP rı üyelerini hedef alan devlet saldırıla de esin önc yoğunlaşıyor. Referandum ESP üyeleri, ardından SDP ve TÖP üye leri düzmece gerekçelerle tutuklan KCK r ’lile BDP dılar. Son olarak Urfa’da dı. operasyonu kapsamında tutuklan rın Saldırıları kınıyor ve tutuklananla z. oru istiy ı asın derhal serbest bırakılm camü rin Tüm bu baskılar sosyalistle işe dele azmini arttırmaktan başka bir yaramayacaktır. Yaşasın devrim ve sosyalizm. Sosyalist Dayanışma

Çıkarken… İlk sayımızla merhaba, Sosyalist Dayanışma, öncelikle bir geleneğin içinden çıkıp geliyor. Bu gelenek, yayıncılık anlamında 1960’lı yıllarda Hikmet Kıvılcımlı’nın çıkardığı Sosyalist gazetesine kadar gider. Ardından 1970’li yıllarda çıkan Kıvılcım ve 1980’li yıllarda çıkan Çağdaş Yol ile devam eder. 1990’lı ve 2000’li yıllarda ise kendisini yenileyerek Yol dergisi ve Direniş gazetesinde ifade eder. Yol dergisi farklı periyotlarda çıkmaya devam ediyor. Direniş ise 2005 yılında yerini Dayanışma gazetesine bıraktı. Geçtiğimiz Haziran ayında Dayanışma’nın son sayısını çıkarmıştık. Yaz boyunca SODAP meclisinde sürdürdüğümüz tartışmalar sonucunda yeni bir yayın çıkarmaya karar verdik. Neden yeni bir yayın?

Sosyalizmine

Sosyalist Dayanışma Aylık Siyasi Dergi Yıl: 1, Sayı: 1 Ekim 2010 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mh. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul Basım Yeri: Estet Matbaacılık 0212 565 1774

Yeni yayın ihtiyacı hem Türkiye solundaki gelişmelerden hem de hareketimizin ihtiyaçlarından kaynaklandı. Öncelikle içinde bulunduğumuz dönemde, referandum sürecinin de gösterdiği gibi, sosyalist solda ciddi bir ideolojik-politik parçalanma söz konusu. Egemenler arası kutuplaşmaların ve kaotik ideolojik atmosferin sosyalist solu etkisi altına alıp paralize ettiği bir süreçten geçiyoruz. Örgütsel zayıflığın ve dağınıklığın da eşlik ettiği bu süreç, solun halk nezdinde ciddi bir alternatif olarak ortaya çıkmasına ket vuruyor. Sosyalist Dayanışma’nın asli misyonu bu sürece devrimci sosyalist perspektiften müdahale etmek olacak. Her şeyden önce egemenler arası tepişmelerin yarattığı anaforlarda kaybolmayan net bir devrimci sosyalist duruşu belirginleştirme görevimiz olduğunu düşünüyoruz. Bununla eş zamanlı olarak düzenin yarattığı çatlakları zorlayacak, ezilenlerin için fırsata çevirecek taktik hamlelerin neler olabileceği tartışması diğer öncelikli gündemimiz olacak. Sosyalist Dayanışma, Türkiye soluna ilişkin tartışmaların ötesinde “21. yüzyılda nasıl bir sosyalizm” başlığı altında programatik ve stratejik tartışmalara da odaklanacak. “Kapitalizmden sosyalizme geçiş” sürecine dair Marksist teorik birikimin sosyalizm deneyimleri ve kapitalizmin gelişim dinamikleri açısından yeniden değerlendirilmesi bir diğer ana başlığımız olacak. Aylık halk gazetesi formatında çıkardığımız Dayanışma, bunun için yeterince uygun bir araç değildi. Bu yüzden yeni bir içerik ve biçimle Sosyalist Dayanışma’yı hazırladık. Elinizdeki bu ilk sayı, bir deneme sayısı olarak görülmeli. Yoldaşlarımızdan ve dostlarımızdan gelecek eleştirilerle bir sonraki sayımızda düzeltmeler yapmayı hedefliyoruz. Ayrıca tüm SODAP dostlarını, yazılarıyla Sosyalist Dayanışma’yı zenginleştirmeye çağırıyoruz. Bir sonraki sayımızda görüşmek dileği ile…


Ekim 2010 / Sosyalist Dayanışma

3.CEPHE UMUDUN ADIDIR! UMUDU BÜYÜTELİM! R

eferandum tamamlandı. Süreç sonuçları açısından olduğu kadar sol içerisinde yarattığı derin yarılmalar açısından da ilgi çekici gelişmelere sahne oldu. Siyasi tercihlerin coğrafi yoğunlaşması dikkat çekici seviyede ortaya çıktı. Marmara, Ege ve Akdeniz kıyıları Hayır, Karadeniz ve İç-Doğu Anadolu Evet, Güneydoğu Boykot. Bu bölünmenin sosyolojik sebepleri ve sonuçları üzerine ne kadar çok tartışılsa azdır. Toplumun neredeyse tüm sinir uçları bu çatışmada açığa çıktı. Toplumu bölen fay hatları çok belirgin bir biçimde gözlemlenebildi. Uzun bir süredir 3.cephenin oluşması yönündeki taleplerimizi siyasi çalışmamızın ana omurgalarından biri haline getirdik. Referandumu boykot etmemizin de en önemli gerekçesini ezilenlerin bağımsız hattını inşa arayışımız olarak ifade ettik. Bu nedenle bu arayışımızın gerekçelerini ve çerçevesini de daha açık biçimde ortaya koyabilmemiz gerekiyor.

İKTİDAR BLOĞU YENİDEN ŞEKİLLENİYOR Türkiye’de son 15 yıldır politik atmosferde yaşanan gerilimlerin çok önemli bir kısmı iktidar bloğunun yeniden yapılanması ile ilgilidir. Türkiye kapitalizminin ilk 50 yılına damgasını vuran, ultra modern finans kapital ile antika tefeci bezirgân sınıfların

bürokrasinin yapıştırıcılığında yürüttüğü ittifaka dayanan iktidar bloğu, 1990’lı yıllarla beraber çatırdamaya başladı. Refah Partisi’nin ilk iktidar yıllarında bu bloğun ilk çatlama sinyalleri alındı. Fakat finans kapital-ordu ittifakı, uluslar arası konjonktürün de el vermesiyle iktidar bloğunu yeniden yapılandırmaya dönük girişimleri püskürttü. Fakat kapitalizmin uluslararasılaşma seviyesindeki gelişme, Anadolu sermayesini finans kapitale ve devlete gebe olmaktan kurtardı. Anadolu Kaplanlarının yarattığı sermaye birikimi sonucunda bu kesimler iktidar bloğunun yeniden yapılandırılmasını dayatmaya devam ettiler. Fakat bu kolayca halloluveren bir mesele olmadı. Finans kapital, kendisine meşruiyet sağlama işlevi gören orta sağ siyaset geleneğini kaybetti, bu geleneğin siyasi tabanı dinsel bağlarla bağlı oldukları geleneklerinden koparak liberalleşen Siyasal İslam’a eklemlendi. AKP iktidarı Refah Partisi’nin hatasına düşmedi, uluslar arası sermaye ile geliştirdiği sıcak ilişkileri içerideki rakiplerine karşı kalkan olarak kullanmayı iyi becerdi. Irak Savaşı’nın başında yaşanan tezkere krizinin faturasını askerlerin uluslararası desteğini zayıflatmak için çok iyi değerlendirdi. Böylesi bir ittifaklar zemininde gücünü her geçen gün daha da geliştirdi. Muhtıra engeli seçimlerdeki %47’lik destekle aşıldı. Derin

devletle hesaplaşılıyor görüntüsü sayesinde liberal sol kesimlerin desteği temin edildi.

M. Sinan

EVETÇİLERLE HAYIRCILARIN UNUTTUĞU Liberal ve ulusalcı bloklar arasında çatışma iktidar bloğunun yeniden yapılanması geriliminin siyaset ortamına yansımasıdır. Egemen sınıflar bloğu içindeki bu hareketlenmeler görmezden gelinirse, tüm tartışmaların aslında bu mercekte kırılarak anlamını kazandığı görülmezse gerçeklik ıskalanır. Maalesef solun EVET ve HAYIR kamplarındaki bileşenleri en çok bu gerçeği unutmaktadırlar. EVETçilerin tüm yaşananları bir tür demokratikleşme ve darbelerle hesaplaşma olarak anlatmaya çalışması ne kadar şaşırtıcı ise HAYIRcıların egemen bloğun geleneksel bileşenleri tarafından motive edilen anti AKP dalgadan medet ummaları da o oranda üzücüdür. Sol kendisini bu kavgada figüran haline gelmekten kurtarmak istiyorsa iki tarafla da arasına kalın çizgiler çeken, özgürlükçü bir anti-kapitalist duruşu geliştirmesi gerekmektedir. İşte 3.cephe, geliştirilmesi gereken bu hareketin, çizginin, politik merkezin adıdır.

Liberal ve ulusalcı bloklar arasında çatışma iktidar bloğunun yeniden yapılanması geriliminin siyaset ortamına yansımasıdır. Egemen sınıflar bloğu içindeki bu hareketlenmeler görmezden gelinirse, tüm tartışmaların aslında bu mercekte kırılarak anlamını kazandığı görülmezse gerçeklik ıskalanır.

3.CEPHE TÜM EZİLENLERİN SESİ OLMALIDIR 3.Cephe’nin sosyal tabanı ülkenin tüm ezilen kesimle-

3


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

Emekçiler açısından yaşanan hızlı proleterleşme, işsizleşme, güvencesizleşme dalgasının yarattığı gerilimleri siyaset sahnesine sınıfçı bir çerçevede, zengin-yoksul gerilimi ekseninde taşıyabilen; bunun yanı sıra da Kürtlerin karşısındaki şovenizm duvarını en azından çatlatarak halkların özgürlük taleplerinin meşruluğunun kefili olacak bir siyasi çizginin adıdır 3. cephe.

ridir. Türkiye’de yaşanan hızlı proleterleşme aynı zamanda yaşanan korkunç bir güvencesizleşme ve işsizlik dalgası ile birlikte yürüyor. Toplumun önemli bir kesimi yüksek büyüme oranlarına rağmen istihdam içerisinde dahi kendisine yer bulamıyor. Kırsal nüfustaki büyük azalma kentlerde işsizlik oranlarını yükseltiyor. Türkiye kırları yaşanan savaşın ve uygulanan neo-liberal tarımsal politikaların sonucunda çok büyük bir hızla azaldı. Bu sürat çok büyük bir sancı anlamına da geliyor. Fakat toplumsal kesimler arasındaki bölünmenin büyük oranda kültürel meseleler ekseninde yaşanıyor oluşunun, kırsal kökenli geniş kesimlerin kültürel ve dinsel öğelerle AKP katarına bağlanması sonucu anılan sıkıntılar düzeni tehdit eden sonuçlar yaratamıyor. AKP, söz konusu değişimi –kırların kentlere doğru boşalmasıdüzen açısından kazasız belasız yürütebilmesi açısından da egemen güçler açısından büyük bir önem taşıyor. Kürt halkı ise yaşanan tüm sorunlara rağmen kendi talepleri ekseninde güçlü bir siyasi var oluş sergileyerek belirgin bir güç olarak var olmayı beceriyor. Fakat Türk tarafında çok sınırlı kimi sosyalist ve liberal kesimler dışında hiçbir sosyal öbekle rezonansa gelemiyor. Tam tersine Dörtyol ve İnegöl tahriklerinin de gösterdiği gibi Kürtler ve Türkler arasındaki gerilim de oldukça yüksek bir seviyede. Her ne kadar referandum sonuçları MHP’nin özellikle Anadolu tabanında bir erimeye işaret etse de bunun tek başına iç rahatlatıcı bir durum olduğunu söyleyebilmek pek mümkün görünmüyor. AKP ve CHP tabanlarında da şovenizmin gücü

4

azımsanamayacak seviyededir. Bu durumun barışçı bir sosyal hareketle dengelenememesi ise en azından Kürtlerin çok kötü bir uzlaşmayı kabul etmesine yol açabilir. Şimdi yukarıda kısaca altını çizmeye gayret ettiğimiz meseleler açısından bakıldığında 3. Cephe’nin nasıl acil bir ihtiyaç olduğu rahatlıkla gözlemlenebilir. Emekçiler açısından yaşanan hızlı proleterleşme, işsizleşme, güvencesizleşme dalgasının yarattığı gerilimleri siyaset sahnesine sınıfçı bir çerçevede, zengin-yoksul gerilimi ekseninde taşıyabilen; bunun yanı sıra da Kürtlerin karşı-

lesi bir zemin çerçevesinde kendini yenileyebilir, moral ve özgüven kazanabilir. Tabi Başbakan’ın teşekkürlerini hak ederek iltifata mazhar olanların başka moral kaynakları bulduklarını da görüyor ve anlıyoruz.

sındaki şovenizm duvarını en azından çatlatarak-ki bu çatlama işlemi de bir yandan kısmen başlamış görünmektedirhalkların özgürlük taleplerinin meşruluğunun kefili olacak bir siyasi çizgi. Yani eşitlik ve özgürlük meselelerini dengeli bir biçimde ele alan, ne demokratikleşme meselelerine sırtını dönerek salt işçici bir retoriğe saplanan ne de demokratikleşme tartışmalarının sersemleticiliği içinde temel eksenini yitiren bir siyasi çizgi. Böylesi bir güçlü çizginin çok ciddi yansımaları olacağı açıktır. Sol hareketimiz ancak böy-

-egemen sınıfların çekişmelerinde taraf olmamak, kendi zeminini örme konusunda ısrarcı olmak - kendini kültürel fay hatlarının (ilerici-gerici, laik-dindar, Alevi-Sünni, KürtTürk ) üstünde tanımlayarak özgürlüğü herkes için isteyen bir hattı belirgin kılabilmek -liberalleşme tuzağına düşmeden kendisini bir sokak ve mücadele hareketi olarak inşa edebilmek -21. Yüzyıl sosyalizmi çizgisi ekseninde solun hem kendisini hem de ezilen kesimlerle ilişkisini yeniden yapılandırma bakış açısına sahip olmak.

NASIL BİR 3.CEPHE? Bu çizginin en önemli özellikleri şunlar olmalıdır: -yoksulların uğradığı haksızlığı siyasetinin temel meselesi yapmak -zenginlere duyulan öfkeyi siyaset sahnesine taşımak -Kürt hareketi ile kader birliği yapmaktan gocunmamak


Ekim 2010 / Sosyalist Dayanışma

3.CEPHE SALT BİRLİKTE PARTİ KURMA PROJESİ OLARAK KAVRANAMAZ Sol açısından kritik dönemlerden geçildiğinin herkes farkındadır. Referandum tartışmalarının belki de en belirgin sonuçlarından biri toplumun böylesi hızlı bir zemin kayması yaşadığı bir momentte solun dönemin ihtiyaçlarına yanıt üretemeyerek, bağımsız bir çizgi inşa edemeyerek, egemen sınıf fraksiyonlarının peşine takılmayı sıradan bir taktik olarak benimseyerek kendisinden vazgeçer hale gel-

mesine yol açacak olasılıklar üretmektedir. 3. cephe zorlamalarının da muhakkak ki ciddi handikapları vardır. Bunun en önde geleni meselenin basit bir ittifaklar meselesi olarak ele alınmasıdır. Hatta daha ötesi birkaç grubun bir araya gelerek bir yasal parti kurması olarak algılanmasıdır. Oysa başarılması gereken birçok yönlü yeniden inşa meselesidir. Bu çizginin el birliği ile yaratılabilmesi muhakkak ki ihtiyaçtır fakat önümüzdeki görevler salt birleşerek, ittifak yaparak, bir araya gelerek aşılabilecek durumda da değildir.

me halinin son aşamasına erişmiş olmasıdır. Bu artık varlık-yokluk sorununun tartışılır hale geleceği bir momente taşımaktadır hepimizi. Sol iddiasızlaşmasının bir sonucu olarak gittikçe etkisizleşmekte ve silikleşmektedir. Liberal ve ulusalcı kuşatmalar kendi doğal sonuçlarını yaratmış, kısa bir süre öncesine kadar sosyalist cenahta sayılabilecek birçok çevre bu hattın dışına düşer bir görüntü vermektedirler. Böylesi bir oportünizm günü kurtaracak kimi meşguliyetler yaratabilmekte fakat hepimizin geleceğinin yitiril-

Özellikle Kürt hareketi ile girilen ortaklıklarda yaşanan sıkıntılar da açıktır. Kürt hareketi ile birlikteliğin önemine inanan çevreler genel olarak bir araya geldiklerinde ortada Kürt hareketinden farklı bir şey, onu aşan daha geniş bir şey olduğuna dair bir izlenimin oluşmasını sağlayamamaktadırlar. Bu çok ciddi bir sorundur. Kürt hareketinin Kürt olmayan kesimler üzerindeki etkisizliği, söz konusu solun sosyal derinliğinin olmayışı ile birleşince sıra dışı bir karşılığın elde edilmesi ihtimali kalmamaktadır. Bunun aşılabilmesi

ancak zenginlik-yoksulluk zemininde bir mücadeleye bütün kesimlerin konsantre edilebilmesi ile aşılabilir. Kürt sorununda müzakere aşamasına gelinebilmiş olması böylesi bir ortak yoğunlaşmanın öne çıkmasına yol verebilir. Fakat bugün solun, toplumun kültürel, kimliksel kodlarının tuzaklarına düşmeden kabul edilebilecek bir sosyal destek sağlayabilmesinin tek yolu bu gibi gözükmektedir.

SODAP VE 3.CEPHE Biz hem kendi siyasi faaliyetimizi hem de siyasi dostlarımızla birlikte yürüttüğümüz pratikleri bu çerçevede ele alıyoruz. Referandumda yürüttüğümüz boykot çalışması da bu hedefi güncel siyaset içinde yeniden gündemleştirmek amacıylaydı. Bundan sonra da faaliyetimizin temel hedeflerinden biri 3. Cephe’nin, ezilenlerin bağımsız- ortak siyasi çizgisinin inşası olacaktır. Bu çerçevede hem kendi faaliyetimizi büyütmeye, geliştirmeye çalışırken bir yandan bu bağımsız çizgi zemininde duran bütün kesimlerle de fikir alışverişi ve eylem birliği içinde bulunmaya gayret edeceğiz. Hayat beklemiyor. Sol, hayatın ihtiyaçlarına yanıt üretebileceği bir niteliksel-niceliksel sıçrama gerçekleştiremediği oranda her açıdan güçsüzleşiyor ve içine kapanıyor. Bu kuşatmanın kırılamamasının bedelleri hepimiz için çok ağır olacaktır. Dolayısıyla SODAPlı ya da değil bütün devrimci ve sosyalistlerin ortak görevi 3. Cephe’nin tüm toplumun gündemine müdahale edebilir ve ihtiyaçlarına yanıt üretebilir bir biçimde inşasıdır.

3. cephe zorlamalarının da muhakkak ki ciddi handikapları vardır. Bunun en önde geleni meselenin basit bir ittifaklar meselesi olarak ele alınmasıdır. Bu çizginin el birliği ile yaratılabilmesi muhakkak ki ihtiyaçtır fakat önümüzdeki görevler salt birleşerek, ittifak yaparak, bir araya gelerek aşılabilecek durumda da değildir.

Hadi hepimize kolay gelsin!

5


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

Referandum Sonuçları ve Sol Fikret Kızıltan

12

Eylül 2010 Referandumu kendi içinde farklı tonlar barındırmakla beraber sosyalist solu üç ana öbeğe böldü. Daha doğrusu zaten var olan ideolojik-politik yarılmayı daha da derinleştirdi. Hayır, Evet ve Boykot biçiminde kendini ortaya koyan bu bölünme referandum sonuçlarını da doğal olarak çok farklı açılardan değerlendiriyor. Her değerlendirmede farklı bir Türkiye tablosu ve öncelikli görevler listesi çıkarılıyor. Evetçilerle başlayalım.

Evetçilerin sersemletici iyimserliği Referandumda evet oyu kullanan solculara göre, Türkiye, anayasa paketinin kabul edilmesiyle demokratikleşme yolunda bir adım daha atmıştır. “Askeri vesayet” son bulmuş ya da en azından ağır bir darbe almıştır. Bu yoruma göre değişimden yana olanlar evet oyu kullanmış statükoya tutunanlar ise Hayırcı cephede yer almıştır. Bu iyimser yoruma göre referandum sonucunda AKP değil “demokrasi” kazanmıştır. Kendileri de “yetmez ama evet” kampanyası ile bu demokratik dönüşümün motor gücü olmuşlardır. Ne güzel, Türkiye Avrupa Birliği yolunda demokrasiye doğru koşuyor!? Sola düşen de bu kaçınılmaz dönüşüme destek olmaktan ibarettir. Bu konudaki yapılacak ilk iş de

6

sivil siyaset üzerindeki bürokratik vesayeti ortadan kaldırmaktır. Bu yolda AKP ile taktik ittifaklar oluşturmak (yani kuyruğuna takılmak) mümkün ve gereklidir. Evetçi sosyalistler, Türkiye’deki demokrasi sorununun bürokratik vesayete indirgenemeyeceği, başta sivil siyasal yaşam ve çalışma hayatı olmak üzere toplumsal yaşamın her alanında köklü otoriter yapılarla karşı karşıya olduğumuz gerçeğini görmezden geliyorlar. Sivil-asker bürokrasinin boşaltacağı iktidar konumlarına yerleşen AKP ve cemaatler daha az otoriter bir karaktere mi sahipler? Ayrıca ordunun kısmen el çektirildiği siyasal yaşamın polisiye yöntemlerle tahakküm altına alındığını göremiyorlar mı? Soruları uzatmak mümkün ama şunu mutlaka vurgulamak gerekiyor; liberal sol, Türkiye ulus devletinin AKP eliyle neo-liberal çağın ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılmasına harç olarak katılmaya pek hevesli görünüyor. Tıpkı 28 Şubat sürecinde ulusal solcuların devletteki yeniden yapılanma hamlelerine eklemlenmesi gibi. Bu heveskârlık onları sol olarak tarif ettiğimiz siyasal alanın dışına doğru sürüklemeye devam ediyor.

Hayırcıların yüzde “42’lik sol” efsanesi Hayırcı cephenin referandum yenilgisinden çıkardığı “zafer” ise Türkiye’deki sol

oyların yüzde 42’ye çıkmış olduğu efsanesi oldu. Yüzde 42’nin bir sol blok ve 58’in tümüyle sağ (muhafazakar, gerici vs.) olarak tanımlanması başlı başına bir yanlış. 1970’li yıllarda Türkiye siyasetinde oluşan % 40-% 60 sol-sağ dengesinin aradan geçen 30 küsur yıla ve onca toplumsal siyasal değişime rağmen sürdüğünü iddia etmek kendini avutmaktan başka bir anlam taşımıyor. Bırakalım Hayır cephesi içindeki MHP ve küçük sağ partilerin oylarını, CHP’ye verilen oyların bile ne kadarını sol olarak değerlendirebiliriz? Öte yandan Evet diyenlerin dinci, gerici, sağcı olarak kodlanması ne kadar doğru?

yedeklenmek gerçekçi bir politika olarak sosyalist sola önerilebilmektedir. Egemenler arasındaki politik kutuplaşmayı ilericigerici saflaşması biçiminde okuyan solun son tahlilde CHP’nin başını çektiği bloğa yedeklenmesi kaçınılmazdır.

Referandumda Evet diyen liberal solun ana gündemi “bürokratik vesayet” rejimi iken, başta TKP olmak üzere hayırcı sosyalistlerin ana gündemi “AKP’nin durdurulması”dır.

Bir üçüncü cephe olarak kendini ortaya koyan Boykot Cephesi referandumun ardından, “evet” ve “hayır” oyu verenlerin kendisine en yakın olanlarından başlayarak genişleme hamlesi yapabilecek bir politik konuma da sahiptir.

AKP’yi durdurma işini sosyalist sol tek başına yapamayacağına göre başta CHP olmak üzere AKP karşıtı güçlerle ittifak kaçınılmazdır. Referandumda hayırcı sosyalistlerin teorisyenliğine soyunan ve üzerlerinde belirgin etkisi olan Ergin Yıldızoğlu, sendika.org ve sol.org. tr sitelerinde çıkan yazılarında son tahlilde sosyalistleri AKP’ye karşı CHP ile ittifaka (siz kuyruğuna takılmak olarak okuyun) çağıran yazılar yazdı. Yıldızoğlu’na göre Evet diyenler dinci, postmodernist, gerici; Hayır diyenlerse aydınlanmadan yana güçlerdir. Bu durumda CHP’ye

Boykot ve 3. Cephe Referandumda ezilenlerin ve emekçilerin bağımsız mücadele hattını ortaya koyan güç ise Boykot cephesi olmuştur. Boykot cephesi ezilenlerin ve emekçilerin “evet” “hayır” diye bölünmesine karşı çıkarak, düzen karşıtı bir zeminde onların birliğini sağlamaya çalışmıştır.

Referandumdan çıkaracağımız en önemli sonuç, AKP ve CHP’de temsil edilecek olan iki kutuplu bir Türkiye tablosunda, aşağıdan her ikisini de teşhir eden bir emek ve özgürlük bloğu yaratmaktır. “AKP’yi durdurmak” da “askeri vesayeti kaldırmak” da ancak böyle bir cephenin oluşturulmasıyla mümkün olabilir.


Ekim 2010 / Sosyalist Dayanışma

Türkiye Devriminin Dinamikleri ve

KÜLLENEN STRATEJİLER

T

ürkiye devrimci hareketi, 1960 sonrası ikinci doğuş yıllarında, yoğun bir strateji tartışması içine girdi. ’71 faşizmiyle bir kaç yıllığına kesintiye uğrayan bu süreç, devrimci hareketin aldığı ağır darbelere rağmen kısa sürede toparlanmasıyla yeniden başladı. Ancak tartışmaların önemli bölümü yapılmış hatta bir kısım strateji, kısmen de sınanmıştı. Tartışmalar bir tekrardan sonra sonlandı.

’71 strateji tartışmaları daha çok arayışta yoğunlaşırken, özellikle ’70’lerin ikinci yarısındaki tartışmalar, benimsenen stratejilerin karşılıklı dövüştürülmesi oldu. Ama gene de dönemin özelliği, strateji tartışmalarının, mücadelenin gündeminde önemli bir yer işgal etmesiydi. Farklı siyasi eğilimlerdeki grupların küçük bir eylem tartışmasının bile birden strateji tartışmasına dönüşüvermesi olağan bir durumdu. Bu durumu önbelirleyen ana etken, devrimci dalganın gücüydü. Devrim o kadar yakın hissediliyordu ki strateji tartışmaları ve stratejik hedefli mücadele esas oluyordu. Artık herkesin hazır bir stratejisi vardı ve her siyasetin sıradan bir militanı –ezbere de olsa- stratejisini bilirdi. Bugün artık strateji tartışmaları yok. Bunun bir nedeni, bu konudaki tartışmaların yapılmış ve o dönemin kapanmış olmasındandır.1 Dönem itibariyle Türkiye solu, stratejik tercihlerini yapmış-

tır. Diğer ve asıl önemli sebep ise o çok yakın hissedilen devrimin, artık ufuk ötesinde kalmış olmasıdır. Devrim ufku yitince ne stratejilere ihtiyaç kalmıştır, ne de stratejik hedefli mücadelelere. Ama sorsanız stratejiler vardır. Tozlu bir rafta, tozlu bir kitapçık olarak da olsa. Bu yazı genel olarak, TDH’nin stratejilerden ne kadar uzak kaldığını, “stratejik müttefik” Kürt Ulusuyla ilişkisi ekseninde tartışacak.2

Stratejik Müttefik: Ezilen Ulus (Kürtler) ’70’li yıllarda stratejiler tartışılırken, -Kürt Ulusal Hareketinin de kendisini ortaya koymaya başlamasıyla birlikte- o zamanki adıyla “Milli Mesele” yani Kürt Sorunu da tartışılmaya başlandı.3 Kürtler Halkı mı Ulus mu? Doğu mu Kürdistan mı, sömürge mi değil mi vb. dönemin ana tartışmalarından biri oldu. “Başka bir ulusu ezen bir ulusun, kendisi de özgür olamaz!” (Marx) ve “Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” (Lenin) solun ana referanslarıydı. Ama herkes kendi yorumunu yapıp, kendi vargısına ulaşıyordu. Kürt siyasi hareketlerinin kendisini güçlüce ortaya koyması, bu tartışmaların olumlu yönde aşılmasını sağladı. Ancak bu kez Kürtlerin ayrı örgütlenme hakkı konusundaki tartışmalar yeni gerilimler yarattı. Bu süreçte çevrim yazıları yapılarak yayınlanan, Kıvılcımlı’nın İhtiyat Kuvvet: Milliyet (şark)

yapıtı, gerek Türk ve gerekse Kürt solunda önemli bir ön açıcı rol oynadı. O güne kadar “Yarı sömürge bir ülkenin sömürgesi olamaz” vb. saçmalıklarına açık bir yanıt oldu. Kürt proletaryasının ayrı örgütlenebileceği, dahası Türkiye komünistlerinin böyle bir örgütlenmeye “ağabeyce” yardımcı olması önerisi, iki halkın devrimcileri arasındaki kardeşlik bağlarının güçlenmesine yardımcı oldu. Bu dönemde, o güne kadar daha çok, DDKD (İlerlemeci TKP’nin bir versiyonu) ve DHKD (K. Burkay) çevreleri ile tanınan Kürt Solunun yanında yeni bir güç ortaya çıkıyordu: PKK. Örgüt özellikle, kendisini henüz doğum aşamasındayken boğmak isteyen yerel işbirlikçi feodaliteye karşı yükselttiği mücadeleyle, Kürt gençleri ve yoksul köylüleri arasında hızla yaygınlaşıyordu. Hareket ilk rezonansını Sosyalist Vatan Partisi’nde buldu. Gene de Solun büyük çoğunluğu bu yeni harekete –reformist Kürt sollarının da propagandasıyla- kuşkulu yaklaştı.

Kuzey Karahan

Kıvılcımlı’nın İhtiyat Kuvvet: Milliyet (şark) yapıtı, gerek Türk ve gerekse Kürt solunda önemli bir ön açıcı rol oynadı. O güne kadar “Yarı sömürge bir ülkenin sömürgesi olamaz” vb. saçmalıklarına açık bir yanıt oldu.

Sonrası biliniyor. 12 Eylül, Diyarbakır zindan direnişleri ve giderek Eruh baskınlarıyla başlayıp güçlü bir gerilla hareketi; ardından şehirlerde ve kırlarda güçlü kökler salarak yaygınlaşan; Meclis’te, yerel yönetimlerde, STK’larda önemli bir siyasi güç olarak kendini düzene dayatan bir Kürt Özgürlük Hareketi. Yaşamın canlı pratiği her zaman “kitaplarda” yer almı-

7


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

Devrimin öncü gücü olarak işçi sınıfı, oligarşiye karşı; diğer ezilen, sömürülen sosyal tabakalarla, onlara daha iyi bir yaşam vaad ederek ittifak kuracaktır. Topraksız köylüye toprak verecektir. Küçük üreticiyi banka/tefeci sömürüsünden kurtaracaktır. Ezilen ulusa, anadilini ve kültürünü kullanma ve geliştirme hakkını hatta istiyorsa, ayrı bir devlet kurabilme hakkını verecektir. Bu ittifak sadece düzene karşı daha “kalabalık” olalım diye değildir. Sosyalizmin özü de budur.

yor. UKKTH ilkesi, “mantıksal” olarak ezilen ulusu yedek güç sayar ki bu, ezilen ulusun sayısal azlığından hareketledir. Devrimin öncü gücü olarak işçi sınıfı, oligarşiye karşı; diğer ezilen, sömürülen sosyal tabakalarla, onlara daha iyi bir yaşam vaad ederek ittifak kuracaktır. Topraksız köylüye toprak verecektir. Küçük üreticiyi banka/tefeci sömürüsünden kurtaracaktır. Ezilen ulusa, anadilini ve kültürünü kullanma ve geliştirme hakkını hatta istiyorsa, ayrı bir devlet kurabilme hakkını verecektir. Bu ittifak sadece düzene karşı daha “kalabalık” olalım diye değildir. Sosyalizmin özü de budur. Kapitalist sınıflardan başka, sosyal, etnik, cinsiyet aidiyetleri nedeniyle ezilen bütün kesimler üzerinden, baskı ve sömürüyü kaldıracak ve onlara özgürlük verecektir. Diğer yandan sosyalizmin mantığı şöyle de işler. Devrimin stratejik ittifakları, devrim “kapıda” olmadığı zaman da geçerlidir. Sosyalistler, kapitalist sömürü düzeni sürdükçe, stratejik ittifak güçlerinin hak kavgalarının da yanında olacaklardır. Köylülerin banka ve tefecilere karşı mücadelelerinde, işsizlerinişçilerin-emekçilerin yoksulluğa karşı mücadelelerinde, kadınların patriyarkaya karşı mücadelelerinde yanlarında olacaklardır. Ve elbette ezilen Kürt Ulusunun anadilde eğitim hakkı için, siyasette temsiliyet hakkı için ve bugün Demokratik Özerklik olarak ifade ettikleri kendi kaderlerini tayin hakkı için mücadelelerinin yanında olacaklardır.

Devrim ve Demokrasi Mücadelesi Bugün ufukta devrim görünmüyor. Ama kapitalizmin

8

sömürüsü, baskısı, terörü kesintisiz ve bütün şiddetiyle sürüyor. Hatta neoliberal azgınlık, klasik kapitalist sömürüyü bile aratır durumdadır. Ama yığınlar on yıllardır bir taraftan baskı, işkence, cezaevi, katliam ve terörle yıldırılarak; bir taraftan, futbol, manken, magazin vb. ile bilinçleri kırılarak depolitize edildi. Kısıtlı örgütlenme olanakları, yasal engellerle iyice daraltıldı. Buna rağmen düzene karşı tepkiler cılız da olsa dinmiyor. Fabrikalarından, işlerinden atılan insanlar tek başına günlerce, aylarca ama inançla, işyeri kapısı önlerinde direnebiliyorlar. Sendikal hakları için işçiler fabrika işgaline yönelebiliyorlar. Çevre yıkımına, HES’lere karşı insanlar direnebiliyorlar. Üniversiteliler YÖK’e karşı, Kamu emekçileri sendikal hakları için direnebiliyorlar. Bu düzen karşıtı direnmeler, nicel olarak güçsüz gibi görünseler de günümüz demokrasi mücadelesi açısından çok büyük değer taşıyorlar. Bu direnmeler, neoliberalizmin her alandaki saldırılarına karşı hak direnmeleridir ve önemlidirler. Paradoks gibi görünse de güçleri, zayıflıklarından geliyor. Çünkü direneninin az olduğu bir toplumda direnmek bir irade, bir güç gerektiriyor. Elektrik kesildiğinde yakılan bir küçük mum gibi önümüzü görebilmemizi sağlıyor, bir umut ışığı oluyorlar. Bunlar demokrasi direnişleridir ve ancak “stratejik ittifak güçleri”nin günlük ama dinmeyen dayanışmasıyla geliştirilip güçlendirilebilir. Kürt Özgürlük Hareketi de (KÖH) bir hak, bir demokrasi mücadelesi veriyor. Politik örgütlenmeleri sürekli engellenmeye çalışılıyor, kurup örgütledikleri partileri

kapatılıyor, mallarına el konuluyor. Eğer Meclis’te temsil hakları engellenemiyorsa bu kendi güç, başarı ve iğne deliklerinden geçebilme becerileriyle mümkün oluyor. Milletvekillikleri ellerinden alınıyor. Etnik kimlikleri yasal güvenceye kavuşturulmuyor. Seçilmiş yerel yöneticileri, aktivistleri sudan bahanelerle tutuklanıp cezaevine konuluyor. Çocukları bile Türk çocuklarından farklı; özel Terörle Mücadele yasalarıyla yargılanıp mahkûm ediliyor. Onların da devrim ve demokrasi mücadelesi bu yatakta akıyor. Ve onların da mücadeleleri ancak “stratejik ittifak güçleri”nin dayanışmasıyla geliştirilip güçlendirilebilir.

Demokrasi Mücadelesinin Bir Dinamiği Olarak Kürt Özgürlük Hareketi Türk ve Kürt devrimci dinamiklerini kıyasladığımızda şu tabi ki hemen göze çarpıyor. Türk solu büyük ölçüde daralmış, güçten düşmüştür. Kürt özgürlük hareketi ise bütün baskı, terör ve komplolara rağmen gelişip güçlenmiş, Türkiye’nin önemli bir politik gücü olmuştur. Yani “yedek güç” pratik olarak “asıl güç”ten daha güçlü ve etkili konuma gelmiştir. Bu durum devrim ve demokrasi mücadelesi açısından bir handikap mıdır? Ama bu soru, ittifak güçlerinden birini, başarılı diye eleştirmek anlamına gelmez mi? Gerçi kimse açıkça böyle bir şey söylemiş değil ama KÖH’e konan aşırı ve temkinli mesafenin arkasında, bu “orantısız güç” durumunun da bulunduğunu okumak zor değil. Ayrıca taktik


Ekim 2010 / Sosyalist Dayanışma

tutumlarda –son referandum örneğinde olduğu gibi- en önemli demokrasi dinamiği KÖH’den, çok uzaklara düşmüş olmanın da politik bir okumaya tabi tutulması gerektiği de açık. Referandumda, iddialar/ savunmalar her ne olursa olsun (eğer egemen klikler arasındaki çekişmelerin anaforuna kapılmadıysak) yapılacak şey, düzen karşıtı bir muhalefeti, olabildiğince güçlü bir şekilde, düzene dayatmaktı. Bunu yapabilecek tek güç vardı: KÖH. Bu noktada, düzen muhalifi güçlerin bir mevzide yoğunlaşması önem taşıyordu. Burada bir saptamayı da öne çıkartmak gerekiyor. Türkiye’de devrim/demokrasi mücadelesinin gerilim hattı, Kürt sorunu üzerinden geçiyor. Düzeni hem politik hem pratik olarak en çok zorlayan güç, çok açıktır ki KÖH’dür. Onun için bugün, KÖH’ün yanında, arkasında duramayan; onun Demokratik Özerklik talebini sahiplenmeyen bir “demokrasi mücadelesi”nin sürekli topallayacağı bilinmelidir.

Kürt Özgürlük Hareketi’ne Karşı Tutumlar Ya da “KUMRAL TÜRKLER” TDH içinde elbette Kürt Özgürlük Hareketine yakın duran, mücadelesini destekleyen SODAP, ESP, EHP, SP, SDP, TÖP vd. siyasi kurumlar var. Ancak konumuz daha çok, KÖH’le arasına bilinçli bir mesafe koyan diğer sol çevreler; TKP, ÖDEP, EMEP, Halkevleri vb. TKP ezilen ulus dinamiğini, stratejisinden hepten çıkartmış durumda. Onlara

göre “İşçi sınıfımız, Türkler, Kürtler ve diğer ulusal, etnik öğelerden oluşan bir bütündür.” Ve TKP’liler mücadeleyi “Türk ve Kürt emekçilerinin ortak yurtsever bir kimlik ekseninde yürütecekler”dir. (TKP Program, abç) Bunlar için Kürt ulusallığı yoktur. “Kürt kökenli işçi” ya da “Kürt kökenli burjuva” vardır. Bunun, KÖH’ün devrimci dinamiğini, mücadelesini ve onun siyasal ve toplumsal kazanımlarını yok sayan; inkarcı bir tutum olduğu açık değil midir? Bu tavır Kürtlerin kendi kaderlerini belirleme hakkını reddeder. Zaten o yüzden yazılarında bol bol KÖH’ü milliyetçilikle eleştiriyorlar. Eleştirileri bazen “Beyaz Türklerin” eleştirileriyle karıştırılabiliyor. Postmodernist ÖDP, her şeyi bir “özgürlükçü sosyalizm” torbasına tıkıştırır. “Demokratik kültürün en zayıf halkasını Kürt sorununun oluşturduğu bilinciyle, çözümün Türkiye‘nin demokratikleşmesinin önünü açacağı akıldan çıkarılmamalıdır.” (Program) İlk bakışta iyi ya, ne var bunda, diyebilirsiniz! Önce Türkler, demokratik kültürlerini geliştirecekler. Medenileşecekler, sosyal adam olacaklar. Bu medeni sosyaller de Kürtlere anlayış gösterecek ve sonunda kendileri kârlı çıkacaklar, çünkü medenilerin ülkesi demokratikleşecek. Biraz şuna benzemiyor mu? Türk kapitalistler AB standardı bir “demokratik kültürde” değiller. Oysa bunlar medenileşse, ücretlileri bu kadar sömürmese, işsizlere işsizlik, hastalara hastalık sigortası ödese; şu garip ezilenlere biraz anlayış gösterse… Hem ülkemiz demokratikleşir, hem AB kapısında alnımız ak, başımız dik oluruz! Olur mu, olur! …da gene bir

hatırlatma mı yapsak?! Hani “Ezilenler, kurtuluşunuz kendi eseriniz olacaktır!”dı. Şimdi “kurtuluş” kimlerden bekleniyor? Ya da “Kurtuluşa kadar savaş”’masak mı? Bu bakış sahibi, tabi ki 16 yaşındaki çocuklarıyla dağda orduyla, 10 yaşındaki çocuklarıyla sokakta polisle dövüşen; beş çocuk anası kadınlarıyla, yetmişlik dedeleriyle meydanlara çıkan; ölen sakat kalan, tutuklanan bir halkın özgürlük kavgasından ürker, kendini menzil dışı bir mesafede konuşlandırır. EMEP, bir dönem KÖH’e oldukça yakın, onunla “çatı partisi” çalışmaları içindeyken, onların oyuyla milletvekili seçilme ilişkisi içindeyken hızla oradan uzaklaştı. Şimdi ulusalcı solun ana akımlarından TKP ile iş-güç birliği içinde. Referandumda da KÖH’e destek vermek yerine Hayırcı kampta yer aldı. Dönüp, geldiklere yerlere baktıklarında utanıyorlar mıdır?

Türkiye’de devrim/ demokrasi mücadelesinin gerilim hattı, Kürt sorunu üzerinden geçiyor. Düzeni hem politik hem pratik olarak en çok zorlayan güç, çok açıktır ki KÖH’dür. Onun için bugün, KÖH’ün yanında, arkasında duramayan; onun Demokratik Özerklik talebini sahiplenmeyen bir “demokrasi mücadelesi”nin sürekli topallayacağı bilinmelidir.

Halkevleri çevresi ise yakın bir döneme kadar, bu çevrelerle arasına mesafe koyan daha radikal bir konumdan, giderek ÖDP ve TKP’ye yaklaştı. Türkiye’nin devrimci kesimleriyle ve KÖH’le arasındaki mesafe giderek açılıyor. Yine Referandum süreci, Halkevleri’ndeki bu mesafe açma durumunu anlatıyor. “En büyük grubunu BDP’nin oluşturduğu bir de Boykotçular cephesi var. Batı’da ona en uzak duran solcu bile BDP’nin izlediği siyaseti anlamaya çalışıyor, empati kurmak için kendini zorluyor.” (Aktüel gündem, 6 Ağustos 2010) …Ama gene de anlayamıyor! Evetçi ya da Hayırcı oligarşi kliklerinin karşısına, düzen muhalifi güçlerin üçüncü bir alternatifi da-

9


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

1 Yeni bir strateji olarak; özellikle Latin Amerika kaynaklı 21. Yüzyıl sosyalizmi ve onun omurgasını oluşturan ağ örgütlenmeleri, katılımcı demokrasi ve ikili iktidar anlayışları henüz hakettiği yoğunlukta ve düzeyde tartışılmamaktadır.

2 Aslında belirtmek gerekir ki Kürt Özgürlük Hareketi deneyiminin, 21 Yüzyıl Sosyalizmi ile -örgütlenme, demokrasi ve ikili iktidarlar bağlamında- uyumluluğu ciddi bir değerlendirmeye alınmalıdır.

3 Bilindiği gibi Denizler, Mahirler bu soruna ancak son zamanlarında, çok sınırlı değinebilmişlerdir. Özellikle Deniz’in darağacındaki son, ”Yaşasın Türk ve Kürt Haklarının kardeşliği” sözleri, devrimci harekete değerli bir miras ve yol aydınlatan bir meşale olarak kalmıştır. Kaypakkaya’nın konuyla ilgili değerlendirmelerinin 1973’lere sarkması (o dönem bulunduğu coğrafyanın da etkisiyle) ”gecikme” değil ”erme” olarak değerlendirilmelidir. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın hastalığı ve ölümünün, (Kürt sorununun henüz tartışılmaya başlandığı) geçiş dönemine denk gelmiş ve İhtiyat Kuvvet: Milliyet (şark) eski türkçe el yazmalarının, uzun yıllar bir çuvalda tıkılı kalmış olması da TDH’nin ayrı bir talihsizliğidir.

10

yatma gerekliliğini anlayamıyor. Ve suçluyor: “(BDP) etkileyebildiği emek ve kitle örgütlerini de (hatta aydınları da), onların alan, örgüt ve siyaset gerçeklerini ve taleplerini hiçe sayıp BOYKOT’a taraf etmeye çalıştı.” Ve tavır koyuyor! “Bu tutumu haklı ve maruz görmek mümkün değildir.”(a.y.) Politik mücadele çocuk oyunu mudur? Bir politik yapının kendi politikasına/taktiğine, her çevreden insan kazanmaya çalışması nasıl eleştirilebilir. AKP Hakkârili Kürde, sen Kürtsün, burası da BDP’nin kalesi, en iyisi sen boykot et mi dedi? “Sahilden” Evet istemedi mi? CHP, AKP’lileri Hayır’a ikna etmeye çalışmadı mı? Peki, Halkevciler, Kürtlerin hatta BDP’lilerin “onların alan, örgüt ve siyaset gerçeklerini ve taleplerini hiçe sayıp” onları Hayır’a “taraf etmeye çalış”madı mı? Hiç olmazsa Kürt illerinde Boykot çağrısı mı yaptı? Hayır. “Bu tutumu haklı ve maruz görmek mümkün değildir.” Bu arada Aktüel Gündem’in biz Boykotçulara bir de uyarısı oldu. “Bu arada diğer boykotçulara bir dost nasihatinde bulunmakta yarar var. İşçi sınıfının çıkarını PKK siyaseti ile bir tutanlar, onlar boykottan vazgeçerse durumlarını nasıl açıklayacaklarını şimdiden düşünsünler.”(A. G. 20 Ağustos 2010) Düşündük. Bir kere tabi ki işçi sınıfının çıkarı = “KÖH(diyelim) siyaseti” değildir. Ama İşçi sınıfı ve KÖH stratejik olarak müttefiktirler. Çıkarları birbirlerinin çıkarlarına doğrudan bağlıdırlar. Devrim ve demokrasi mücadeleleri ortaktır. Baskısız, sömürüsüz, özgür bir dünya özlemleri ortaktır. Ama siz küllenen stratejilerinizin üze-

rindeki külleri üflemezseniz, bunu görmeniz zordur. Diğer yandan, “onlar boykottan vazgeç(iverirl)erse”… Bu kuşku, bu güvensizlik niye? Nereden kaynaklanıyor? “Onlar” kimi ortada bırakmışlar, kime hangi “kazığı” atmışlar şimdiye kadar? Kimi hangi yolun yarısında terk edip gitmişler? Tam tersine hep dayanışmayı öne çıkardılar. 30 yıl her alanda bunu yapmaya çalıştılar! 2 Türk sosyalist milletvekilini seçtiren, bir kaçını da seçtirmeye çalışan “onlar” değiller mi? Askeri, maddi, manevi her türlü olanaklarını fedakârca sunmadılar mı? “Onlar” geçenlerde bir röportajda, kimi Türk solunun nobranlığına karşı “insaf edin!” dediler, “Biraz elinizi vicdanınıza koyun!” Daha sonraki bir Aktüel Gündem’de (3 Eylül 2010) şöyle bir “tespit” göze çarptı. “Referandumu koz olarak kullanıp hükümetten bir şeyler koparma taktiği, Erdoğan’ın istediğini almasıyla çıkmaza girdi. Üstelik bu süreç BDP’ye güç de kaybettirdi.” Referandumdan az önce yapılan bu tespit, bizzat Referandum sonuçlarıyla yalanlandı. BDP’nin güç kaybetmediği ve –en azından- gücünü koruduğu, düzenin kendi sözcüleri tarafından kabul edildi. Ayrıca A. G. kendisi de (16 Eylül 2010) “Kürt Hareketi, yaz başında eylemsizlik pozisyonunu bırakarak aldığı inisiyatifi referanduma gel gitlerle dahi olsa taşımayı başardı”diyerek yeni bir durum tespiti yaptı. Olumludur. Halkevcilerde son zamanlarda, radikal bir tutumla kopuştukları ÖDP’nin zeminine doğru bir kayma izleniyor. ÖDP’nin EDP’cilerden “arın-

masından” sonra gelişen bir süreç bu. Bu arınma “Devrimcileri” tatmin edecek mi göreceğiz. Ama “Devrimcilerin” devrimci zeminde durmaları, istenilendir. “Bir dost nasihatinde bulunmakta yarar” gördüğümüz için bu notu da eklemiş olalım.

Ezilenlerin Üçüncü Cephesi İçin! Başladığımız yere dönelim. TDH, devrim ve strateji ufkunu büyük ölçüde yitirdi. Bu ufuk yitimi, “taktik tutumların stratejik hedefe hizmet etmesi” ilkesini de epeyce aşındırdı. Ufuksuz; stratejiye tabi olmayan taktiklerle, burnunun ucundan ötesini göremeyen miyoplar gibi ha bire kılıç sallar gibiyiz. Devrim ve demokrasi mücadelesi stratejik bir yürüyüştür. Bu yürüyüş tüm ezilenlerin ortak ve sosyalizme varacak olan yürüyüşüdür. KÖH bu yürüyüş kolunun asla vazgeçilemez bir bileşenidir. Onun, bugün bize göre çok daha güçlü olması hatta mücadelede öncü bir rol oynuyor olması kesinlikle bir terslik, bir dezavantaj olarak algılanmamalıdır. Tam tersine mücadelenin ortaklığı öne çıkartılmalı ve güçlendirilmelidir. Türkiye devriminin özgün ve güçlü bir dinamiği olan KÖH’le daha kardeşçe, daha örgütlü bir yürüyüş için Ezilenlerin Cephesini kurma çabasına girilmelidir. Türk ve Kürt Halklarının birbirleriyle çatışan çıkarları yoktur. Çıkarları, kurtuluşları ortaktır! Yürüyüşleri de kavgaları da ortak olacaktır! Bir kere daha, Yaşasın Türk ve Kürt Haklarının kardeşliği!


Ekim 2010 / Sosyalist Dayanışma

KÜRT SORUNU’NDA YENİ AŞAMA:

“4. STRATEJİK DÖNEM” Manipülasyon bombardımanı…

R

eferandum sonrası, Kürt sorunu ülke gündeminin birinci sırasına yerleşti. Bu konuda son derece süratli gelişmeler yaşandı, yaşanıyor.

Görüşmeler, görüşmeler, görüşmeler… İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani ile 26 Eylül günü Erbil’de görüştü. Hemen ardından Hakkâri ve Şemdinli’deki sınır komutanlıklarını ziyaret etti. ABD’nin Irak’taki komuta kademesi Ankara’ya gelirken, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, ABD’de terörle mücadele ile ilgili temaslarda bulundu. Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Irak Savunma Bakanı ile görüştü. Türkiye-İran Sınır Güvenliği Toplantısı’nın gündeminde PKK vardı. Beşir Atalay bu arada Suriye’ye gitti, ardından “İran’a ziyaretin gündemde olduğu” açıklamasını yaptı. Aynı yoğun trafik Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’la ve Barış ve Demokrasi Partisi ile görüşmelerde de yaşandı. Hakkari’de yaşanan provokasyon nedeniyle yapılamayan BDP ve Hükümet arasındaki görüşme 23 Eylül günü gerçekleşti. Öcalan, devletin kendisiyle görüşmeler yaptığını açıkladı. Demokratik Toplum Kongresi Eş Başkanı Aysel Tuğluk, Öcalan’ı ziyaret etti.

Referandumun ardından düzen güçlerinin -liberalleri öne sürerek ve medyayı etkin şekilde kullanarak- yaydığı “çözüm” havası ortalığı kapladı. “Şahin” Cemil Çiçek, BDP ile görüşmeleri sonrasındaki “güvercin” üslubuna büründü. Bir anda 30 yıllık sorun çözülüyormuş havası yaratılmaya çalışıldı. Taraf Gazetesi’nin 26 Eylül’de attığı manşete göre “PKK sınır dışına çekiliyor”du. Hükümetin akıl hocalarından Cengiz Çandar, yüzde 58’lik “Evet”in hikmetinin, ülkeye içte (Kürt sorununun çözümü anlamında) ve dışta bereket getirdiği yorumunu yaptı. Öcalan’ın açıklamaları, bütünselliğinden arındırılıp kesilip biçilerek istenildiği gibi lanse edildi. Ülke, barışa daha yakınmış, çözüm sürecindeymişiz...

Tek devlet, tek millet, tek dil, tek bayrak, tek, tek, tek… Kürt Sorunu’nun “çözüm”üne ilişkin yaratılan bu atmosferde, Kürt Özgürlük Hareketi’nin talepleri ısrarla gözden uzak tutuldu ya da çarpıtılarak yansıtıldı. Gerçekler kısa süre içerisinde ortaya çıktı. Devletin Kürt sorununa bakışında stratejik bir değişiklik yoktu. “Kürt Halkının iradesinin tanınmaması ve tasfiyesi, çözümsüzlükte ısrar, demokrasi ve barış kalpazanlığı” yine devletin soruna yaklaşımının temelini oluşturuyordu.

Anadilde eğitim hakkı için yapılan boykota hükümetin cevabı “tek devlet, tek millet, tek dil, tek bayrak” oldu. 1 Ekim günü Urfa’da KCK operasyonu yaşandı, içinde BDP ve BDP’li belediye yöneticilerinin de yer aldığı 33 kişi gözaltına alındı. Eylemsizlik süresini uzatmasına rağmen ülke içinde PKK’ye yönelik askeri operasyonlar başladı. Sınır bölgelerinde kurulacak olan “yüksek güvenlikli karakollar” projesi gündeme getirildi. Kuzey Irak’ta askeri üs kurma girişiminde bulunuldu (Irak hükümeti şimdilik bu girişimi kabul etmedi). Başbakan Yardımcısı Çiçek, 17 Ekim’de sona erecek olan “sınır ötesi operasyon için yetki tezkeresi”nin uzatılmasına yönelik Bakanlar Kurulu Kararı’nın imzaya açıldığını söyledi. Bunların üzerine birden söylemler değişti. Liberaller, “negatif barış süreci”nin ilk halkasında olunduğu tespitini yaparak “uzun bir yolun başındayız” dedi. Dillendiremedikleri, Kürt Özgürlük Hareketi açısından yeni bir dönemin yaşanıyor olmasıydı. Sorunun etrafında dolaşıp durma, beklentiler yaratma, hayat bulmayan sözlerle oyalama dönemi kapanmıştı. Kürt Özgürlük Hareketi, öz gücüne yaslanarak kendi çözümünü kendi yaratma sürecine girdi. Devletin çözüme yanaşmaması durumunda kendi çözümlerini, yani demokratik özerkliği inşa edeceğini ilan etti. 1 Haziran 2010 itibariyle PKK’nin 4. Stratejik Dönemi açıldı.

Zeynep KORU

Devletin Kürt sorununa bakışında stratejik bir değişiklik yoktu. “Kürt Halkının iradesinin tanınmaması ve tasfiyesi, çözümsüzlükte ısrar, demokrasi ve barış kalpazanlığı” yine devletin soruna yaklaşımının temelini oluşturuyordu.

11


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

Demokratik Türkiye içinde eşit yurttaşlık, demokratik anayasa, ana dilde eğitim gibi kültürel, siyasal, ekonomik talepler ileri sürüldü. Kürt Özgürlük Hareketi, gerillaların sınır dışına çekilmesi sürecinde 500 kadar kayıp verdi. Buradan önemli bir ders çıkaran PKK, sonraki süreçte bir daha aynı hataya düşmeyeceği vurgusunu yaptı.

12

Kürt Özgürlük Hareketi’nde 4. Stratejik Dönem

1 Haziran 2004, Ateşkesin Sona Ermesi; “1 Haziran Hamlesi”

Kürt Özgürlük Hareketi’nin verdiği mücadelede yeni dönüm noktasını anlamak adına kısaca yakın geçmişe göz atmakta yarar var.

1999’dan 2004’e kadar geçen 5 yıl içinde, PKK’nin ateşkes kararına ve önemli sayıda gerilla gücünün sınır dışına çekilmesine rağmen sorunun çözümüne dair devlet tek bir adım atmadığı gibi sürekli PKK üslerine yönelik askeri operasyonlar gerçekleştirdi. Kürt Özgürlük Hareketi 1 Haziran 2004 tarihinde “bekleme” sürecine son verdi ve silahlı mücadeleyi tekrar başlattı.

15 Şubat 1999, Abdullah Öcalan’ın Yakalanışı Öcalan’ın yakalanışından kısa bir süre sonra PKK tarafından ateşkes ilan edildi ve önemli sayıda gerilla gücü sınır dışına çekildi. Kürt Özgürlük Hareketi, strateji değişikliğine giderek bağımsız devlet kurmaktan vazgeçip “Demokratik Cumhuriyet” tezini ortaya koydu. Demokratik Türkiye içinde eşit yurttaşlık, demokratik anayasa, ana dilde eğitim gibi kültürel, siyasal, ekonomik talepler ileri sürüldü. Kürt Özgürlük Hareketi, gerillaların sınır dışına çekilmesi sürecinde 500 kadar kayıp verdi. Buradan önemli bir ders çıkaran PKK, sonraki süreçte bir daha aynı hataya düşmeyeceği vurgusunu yaptı.

Kürt Özgürlük Hareketi, 1 Haziran 2004 yılında ateşkese son verme kararını “1 Haziran Hamlesi” olarak nitelemekte ve bu kararın tarihsel bir öneme sahip olduğunun altını çizmektedir. 2010 yılı içinde geliştirdikleri “4. Stratejik Dönem”le 1 Haziran Hamlesi arasında paralellik kurulmakta, buradan hareketle 4. Stratejik Dönem’e de benzeri bir tarihsel önem atfedilmektedir. KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, 2010’daki 1 Haziran

Hamlesi’ni “yıllarca ısrarla sürdürülen ve tek taraflı yürütülen barış, kardeşlik ve çözüm arayışlarımıza karşı TC devletince özelde de onun iktidardaki hükümeti olan AKP’nin, inkârcı, imhacı ve soykırımcı tasfiye siyasetine karşı geliştirilen bir nefsi müdafaa hamlesi” şeklinde tanımladı.

2005’ten İtibaren Milliyetçiliğin Yükseltilmesi, Artan Askeri Operasyonlar Mersin’de bayrak yakma provokasyonuyla fitili ateşlenen süreçte ülke içinde milliyetçi hava yaratıldı, şovenizm tırmandırıldı. AKP ve ordu tam bir uyum içinde PKK’ye karşı saldırıları yükseltti. Bölge planları konusunda ABD’yle de çıkar birliği ekseninde sınır ötesi askeri operasyonlar artırıldı. PKK’ye karşı tasfiye planı harekete geçirildi. Bu topyekûn tasfiye harekâtına PKK de gerilla eylemlerini yükselterek yanıt verdi. Sınır ötesi operasyonlara karşı ülke içerisinde ge-


Ekim 2010 / Sosyalist Dayanışma

liştirdiği eylemlerle (Dağlıca eylemi gibi) taktik üstünlüğü ele geçirdi.

DTP’nin yerel seçim zaferi Kürt Özgürlük Hareketi, 2009 yerel seçimleriyle siyasi alanda büyük başarı elde etti. AKP, Kürt oylarını alamadı, gözünü diktiği Dersim ve Diyarbakır kalelerini düşüremedi. Cemil Çiçek “Ermenistan’a dayandılar” yorumunu yaptı.

İyi Şeyler Olacak… Devlet, yükselen gerilla eylemleri ve DTP’nin yerel seçim başarısının ardından yitirdiği taktik üstünlüğü yeniden kazanmak için “yeni” bir süreç başlattı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Kürt sorununda iyi şeyler olacak” sözleriyle başlayan süreç, hükümetin “Demokratik Açılım”ıyla devam etti. PKK, başlayan bu sürece Kandil ve Mahmur’dan gönderdiği Barış Grupları”yla karşılık verdi.

“Demokratik Açılım”dan “Milli Birlik Projesi”ne… Çok kısa sürede Demokratik Açılım’ın Milli Birlik Projesi adı altında yeni bir tasfiye planı olduğu ortaya çıktı. KCK operasyonuyla aralarında çok sayıda DTP ve DTP’li belediye yöneticilerinin de yer aldığı yaklaşık 1500 kişi tutuklandı. DTP kapatıldı, milletvekilleri Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’a siyasi yasak getirildi. Askeri operasyonlar hız kazandı.

Ve 4. Stratejik Dönem… Bütün bu gelişmeler üzerine Öcalan, AKP’nin oya-

lama politikalarına karşı 31 Mayıs 2010 tarihi itibariyle artık devreden çıkacağını belirtti. PKK, savaşı yükselterek verdirdiği kayıplarla hükümeti sıkıştırdı. PKK, gerilla eylemlerini yeniden yükselttiği 1 Haziran 2010 tarihinde kendileri açısından yeni bir dönemin başladığını ilan etti. Bu dönemi 4. Stratejik Dönem olarak ifadelendirdi. PKK; 1973-1984 yılları arasındaki 1. Dönem’i, propaganda ve örgütlenme dönemi; 1984-1993 yılları arasındaki 2. Dönem’i, saldırı ve mücadele dönemi; 1993-2002-2010 yılları arasındaki 3. Dönem’i, denge ve çözüm dönemi olarak adlandırdı. 3. Dönemin aslında 2002 yılında bitmesi gerektiği, 2010 yılına kadar AKP’ye şans vermek adına uzatıldığı tespitinde bulundu. 4. Dönemi ise, Demokratik Özerklik temelinde Kürt sorununun çözümünün inşası olarak nitelendirdi.

4. Stratejik Dönem’in ilk adımları Bir süredir gündemde olan “Demokratik Özerklik” tartışmaları ve ardından Kürt Özgürlük Hareketi’nin attığı somut adımlar, bu dönemin başladığını ortaya koyuyor. Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) inşası, referandumda Kürt Özgürlük Hareketi’nin “boykot” tavrı, TZP-Kurdi (Kürt Dil Hareketi) tarafından Kürt dili üzerindeki baskı ve asimilasyon politikalarına karşı geliştirdiği “dil boykotu” eylemi, bu sürecin ilk işaretleri.

“Ya Demokratik çözüm, ya görkemli direniş!” Kürt Özgürlük Hareketi, AKP, ordu ve arkasındaki küresel sermaye güçlerinin kendisine dayattığı tasfiye saldırılarına karşı, önceki dönemleri aşan bir mücadele sürecine gireceğini ilan etti. İnkâr ve imha temelindeki yaklaşıma yeni bir dönemi başlatarak yanıt verdi. Lafla-

ra, oyalamalara kanmadan, beklenti hali içinde olmadan, kendi seçeneğini gündemleştirdiği ve hâkim kıldığı bir mücadele hattı izleyeceğini açıkladı. “Devrimsel” ve “stratejik” kavramlarıyla tarihsel önemine vurgu yapılan 4. Dönem’i başlattı. Yeni dönem, “devleti çözüme zorlama adımı” olarak nitelendirildi. Devlet çözüme gelmezse, özerklik yaşam buldurulacak. Eğer demokratik özerklik yok edilmek istenirse, çözüm, devlet olmadan “demokratik konfederalizm” ekseninde geliştirilecek.

Kürt halkı referandumda boykota verdiği aktif destek ile iradesini DEMOKRATİK ÖZERKLİK yönünde kullandı.

Kürt Özgürlük Hareketi, “Ya Demokratik çözüm, ya görkemli direniş!” şiarıyla barışa da savaşa da hazır.

13


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

Y

Mehmet Yılmazer

“Yeni anayasa”nın otomatik olarak daha “demokratik” olacağı yönünde özellikle liberallerde iflah olmaz bir beklenti vardır. Oysa yeni anayasanın nasıl olacağı ve cumhuriyetin bundan sonra neye benzeyeceği hiç de belirli değildir.

14

eni dünya düzeni” 1990’lar sonrasının kavramıdır. Kavramı yaratan gerçeklik Sosyalist Sistemin yıkılışıyla dünyada ortaya çıkan yeni tablo, yeni güç dengelerinin kurulma sürecidir. “Yeni dünya düzeni” kavramı, aslında içerdiği anlamın tam zıddı bir gerçekliği anlatır hale gelmiştir. Dünyada, soğuk savaş yılları dikkate alındığında bir denge ve statükodan söz etmek mümkündü. “Yeni dünya düzeni” ise sürekli değişen, klasik anlamıyla bir “düzen” tutturamayan dönemin adı olmuştur. Üstelik değişkenlikteki hız Obama yılları ile biraz düşse de, gelecek dönemin çok daha fırtınalı gelişmelere gebe olduğunu görmek için müneccim olmaya gerek yoktur. “Yeni dünya düzeni”nin dalgaları Türkiye kıyılarına tüm gücüyle ancak iki binli yıllarda vurmaya başladı. Etki artarak devam ediyor. Türkiye de kendine “yeni bir düzen” arıyor, ancak ufukta “düzenden” çok yeni dalgalanmalar, sarsıntılar görünüyor.

İki binli yılların başlarında neler oldu? Türkiye ekonomisi Kemal Derviş’in öncülüğünde neoliberal uygulamalara ardına kadar açıldı. Bugün bankaların yarısı “yabancı” sermayenin elindedir; borsada ise “dış yatırımcıların” işlemleri yüzde 70’ler seviyesindedir. Özetle Türkiye’nin mali sistemi tarihinde görülmedik ölçüde yabancı sermayenin egemenliğine girmiştir. Bugünün dünyasında ekonomilerin en stratejik noktasının mali sistem olduğu düşünülürse, Türk ekonomisi iki binli yıllarda önemli bir nitelik değişimine uğramıştır. Bu büyük nitelik değişiminin

“YENİ TÜ yaratacağı etkiler birikim aşamasındadır, henüz büyük taşkınlara ve yıkımlara neden olmamıştır. Hatta iktidarın söylemlerine göre “kriz bitmiştir” ve Türkiye “yükselen bir güç” haline gelmiştir. Rekabet gücü kazanamayan bir ekonominin “büyümesi” ancak sıcak paranın gelgeç akışlarıyla olabilir ve bunun ödenmesi gereken bedelleri vardır. Türkiye ekonomisi bu dönüm noktasına doğru adım adım yaklaşıyor. İki binli yılların başlarında esas kıyamet politika sahnesinde koptu. 28 Şubat darbesiyle reforme olmuş siyasal islam tek başına iktidar oldu. Bu noktadan itibaren egemenlerin siyaset sahnesinde “siyasal islam” ve “ulusalcılar” saflaşması ve kapışması büyük bir ivme kazandı. AKP’nin iktidar olduğu seçimlerde esas olarak kaybeden taraf orduydu. Ordunun Türk siyasetindeki geleneksel rolünden öteye, 12 Eylül sonrası öncekilerden oldukça farklı bir süreç yaşanmıştı. 12 Eylül’le birlikte bir kez daha doğrudan siyasetin içine giren ordu, bir daha kışlasına çekilmedi. Yirmi yılı aşkın süre, burjuva partileri Milli Güvenlik Konseyi’nin kırmızı kitabının çerçevesinde politika yaptı. Her sapmaya derin devlet büyük provokasyonlarla müdahale etti. Sonuç olarak, 2002 seçimleri

DÜZ cumhuriyetin siyasal tarihinde bir dönüm noktası oldu. O zamana kadar ordunun çizdiği siyasal çerçevede davranan iktidar olmuş partiler neredeyse tümüyle çözüldü ve parlamento dışında kaldılar. Bu durum Kemalizm ve ulusalcılar için tam bir şok oldu. AKP’yi yıpratmak açık siyasetle mümkün olmadığı ölçüde derin devlet tüm kanallardan harekete geçti. Fakat artık güçler tablosu değişmişti, derin devletin her eylemi sonuç yaratmak bir yana onu deşifre eder hale geldi.

İki binlerin başlarında diğer önemli gelişme PKK’nin yaptığı strateji değişikliği ile sınır dışına çekilmesidir. Böylece AKP iktidar olduğunda hem 2001 ekonomik krizinin yıkıcı etkisi azalmış, hem de PKK güçlerini sınır dışına çekmişti. Öte yandan, devrimci hareket artık Milli Güvenlik Konseyi belgelerinde bile “tehdit” algısı içine giremeyecek kadar güç kaybetmişti. Bu nedenle AKP iktidarının ilk döneminde tüm gerilim “siyasal islam” ve “ulusalcılar” arasında yaşandı. İki bin on yılının sonlarına doğru tablo nasıldır? Referandum ve yaklaşan seçimlerle Türkiye başka hangi değişimlere gebedir? Neoliberal uygulamalarla

ekonomik Türkiye’nin


Ekim 2010 / Sosyalist Dayanışma

TÜRKİYE”

ZENİ egemen sermaye yapısında önemli bir değişim yaşanmamıştır. Beş yüz büyük tekel arasında hala “yeşil sermaye” parmakla sayılacak kadar seyrektir. Referandum sürecinde Başbakan, TÜSİAD’ın tarafsız kalmasına öfkelendiği konuşmasında “bu ülkeyi sermayenin egemenliğine bırakmayacağız” bile dedi. Ancak bu iş Ergenekon operasyonları kadar kolay değildir. Zaten Başbakanın öfkesinin kaynağında da bu gerçeklik yatıyor. Cumhuriyet tarihinde devlet ve sermaye arasındaki bağlantı hep bir vesayet ilişkisi biçiminde olmuştur. Ancak neoliberalizmle devlet ekonomiden çekildikçe, ayrıca uluslararası sermayenin gücü-denetimi arttıkça, ilişki tarzında yavaş ve zorlu bir değişim yaşanıyor. Bu nedenle yeşil sermayenin en hızlı büyüdüğü alan bazı devlet ihaleleri ve daha çok belediyelerin ihaleler yoluyla yağmalanmasıdır. Bu konuda elini kolunu bağlatmamak için AKP iktidarı IMF ile anlaşmazlıklara bile düştü. Bu yaşananlardan Türkiye’deki tekelci sermaye yapısında köklü bir değişim ve sermayenin yeşile boyanması gibi sonuç beklemek tekelci sermaye gerçekliğini kavramamak olur. Tekelci zirvelere çıkan sermayenin artık yeşili mavisi kalmaz. Türkiye’de değişim açısından önemli olan nokta, daha 12 Eylülden beri

ekonominin neoliberal bir hatta oturtulmasına hiçbir düzen partisinin itirazının kalmamış olmasıdır. “Devletçilik” ya da “liberal” ekonomi çekişmeleri tarih olmuştur. Üstelik 2008 büyük ekonomik kriziyle neoliberalizm esasında duvara toslamasına rağmen Türkiye bütün düzen partileriyle hala neoliberalizmin en ateşli savunucusu ve uygulayıcısı olmaya devam ediyor. O nedenle hala sıcak para geliyor, bıçak sırtında da olsa ekonomi gidiyor. Hangi iktidar olursa olsun, neoliberal uygulamaların, yani serbest pazar tanrısının gazabına eninde sonunda uğrar. AKP, bu yolda hızlı adımlarla ilerliyor. İki binli yılların başından bugüne en önemli değişimler siyaset sahnesinde ve cumhuriyetin tabuları konularında yaşanıyor. “Siyasal İslam” ve “ulusalcılar” çatışmasında “ulusalcılar” hem güç, hem de siyasal-ideolojik zemin olarak konum kaybettiler. “En itibarlı kurum ordu” Ergenekon operasyonları ile iyice yıpratıldı. AKP’nin bölge politikaları, Rusya ve İran’la ilişkiler, hatta ABD ve İsrail’le girdiği gerilimler, onların önemli tezlerini ellerinden aldı. Geriye yine çok eski ezber: “irtica” ve “laiklik” kaldı. Fakat bunun en ateşli savunucusu CHP’nin sonuçta patinaj yapmaktan

tekerleri yanınca Baykal bir kasetle uğurlandı. Ortaya her seçimde tekrarlanan, hatta referandumda bile değişmeyen üç renkli Türkiye haritası çıktı. Cumhuriyet 80’inci yılına girerken, onun kurucu ideolojisi Kemalizm sahillere sıkıştı, Kürt Halkı yaşadığı topraklara kendi rengini verdi, geriye kalan bütün alanlar ise “siyasal islamın” rengini aldı. Ancak bu arada ülkenin en büyük kenti İstanbul’un da “siyasal islamın” rengine büründüğünü özel olarak vurgulamak gerekiyor. Bu tablo aslında cumhuriyetin büyük günahlarının bir sonucudur. Cumhuriyet tarihi boyunca itilip kakılan İslami değerler, yok sayılan Kürt Halkı ve diğer etnik-kültürel kimlikler, güneşin altındaki yerlerini alıyorlar. Aslında cumhuriyet yoğun bir ideolojik ve siyasal kriz içindedir. “Üstünlerin hukukuna karşı” “demokrasi” söylemleri, yeni anayasa tartışmaları, “mahalle baskısı”, “analar ağlamasından” başlayan Kürt sorununun siyasal çözümüne doğru giden kaçınılmaz adımlar, bu ideolojik-siyasal krizinin renkleridir. Toprak altında çok az şey kaldı, cumhuriyetin tabularının kırılmasıyla ortaya çıkan gerçekler, siyasal örgütlenmelere dönüşerek güneşin altındaki yerlerini alıyorlar. Fakat bu kabuk değiştirme çok zorlu bir süreçtir. Hatta daha yolun başındayız, üstelik sapla samanın birbirine karıştığı dönemler yaşanıyor, yaşanacak.

Bir yandan neoliberalizmin saldırıları, diğer yandan Kürt sorunu nedeniyle örülen şovenizm duvarı işçi sınıfının bilinç ve davranışını sınırlandırdı. Önümüzdeki günlerde, yukarıda egemenler, birbirleriyle “demokrasi” yarışı yapacaklar. Onların yüzlerindeki maske alaşağı edilemezse, geniş yığınlar “mahalle baskısı”, “analar ağlamasın” gürültüleri arasında yitip gidecekleridir.

İki binli yıllar boyunca, özellikle AKP’nin iktidar olmasından sonra şiddetlenen “siyasal islam” ve “ulusalcıların” egemenlik savaşı aslında dünya ve Türkiye’nin “yeni” koşullarında Düzenin egemenlik biçiminin yeniden

15


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

“Siyasal İslam” ile “ulusalcıların” bilek güreşinin bugüne kadar geldiği gibi devam etmesi de imkânsızdır. Anayasa mahkemesinde türban savaşları veya Ergenekon davası, ortam dinlemeleriyle mevzi savaşları artık bir tıkanma noktasına doğru gidiyor. Yeni bir egemenlik sisteminin inşası sadece bu yollardan gidilerek kurulmaya çalışılırsa sistem “çığırından çıkar”.

yapılandırılması kavgasıdır. Düzen için yaşamsal bir konu olduğu için, bu çatışma toplumun bütün kesimlerine yayıldı, neredeyse son on yıldır bununla yatar kalkar olduk. Cumhuriyet tarihinde böylesine kapsamlı bir sancı, tek parti sisteminden çok partili sisteme geçiş ve sonrasında yaşanmıştı. O dönemde egemenlik biçiminde bazı değişimler yaşansa da, sistem esas olarak aynı kalmıştı. Cumhuriyet üzerinde kurucularınordunun vesayeti bütün ağırlığı ile devam etti. Yeni dünya düzeninde, özellikle bölgemizde ve ülkedeki değişimlerden sonra bu eski egemenlik tarzının aynen devam etmesi imkânsızdır. Öte yandan, “siyasal islam” ile “ulusalcıların” bilek güreşinin bugüne kadar geldiği gibi devam etmesi de imkânsızdır. Anayasa mahkemesinde türban savaşları veya Ergenekon davası, ortam dinlemeleriyle mevzi savaşları artık bir tıkanma noktasına doğru gidiyor. Yeni bir egemenlik sisteminin inşası sadece bu yollardan gidilerek kurulmaya çalışılırsa sistem “çığırından çıkar”. Bugüne kadar cumhuriyetin neredeyse tüm kutsallarına dokunuldu. Ancak bu arada başka bir kutsallık yaratıldı. Her yerde olduğu söylenen, fakat bir türlü görüntülenemeyen “cemaat” garip bir dokunulmazlık ve kutsallık kazandı. Siyasetin çamurlu yollarında yürümenin kaçınılmaz bedeli, kirlenmektedir. Hem siyasetin tam ortasında yer alıp, hem de siyaset dışı kutsal konumlarda kalmak imkânsızdır. Cumhuriyetin günümüz dünyasına ve kendi iç gerilimlerine uygun yeni bir egemenlik tarzı yaratma sancılarının bir

16

“cemaatin” “ortam dinlemeleriyle” yürütülen operasyonlarına dönüşmesi, sorunun düzen açısından çözümlenmesi yolunu açmaz, sadece daha derin yeni krizleri tetikler. Sonuç olarak, tıkanan eski egemenlik sisteminin değişen dengelere göre yeniden kurumlaştırılması, mantık sonucuna varmış, “yeni anayasa” artık kaçınılmaz hale gelmiştir. Fakat bunca bilek güreşinden sonra esas kıyamet bu süreçte kopacaktır. “Yeni anayasa”nın otomatik olarak daha “demokratik” olacağı yönünde özellikle liberallerde iflah olmaz bir beklenti vardır. Oysa yeni anayasanın nasıl olacağı ve cumhuriyetin bundan sonra neye benzeyeceği hiç de belirli değildir. Yeni dünya düzenin de, yeni Türkiye düzeninin de benzer yanı budur, belirsizliği, kaypaklığıdır. Fakat içine girilen yeni süreci güçlü bir şekilde etkileyecek bazı gerçeklikler vardır: İlki, neoliberalizmdir. Önemi, onun demokrasi ile bağının sanıldığının tersine çok zayıf olmasından geliyor. Hatta neoliberalizm çalışanların uzun yılların mücadelesiyle kazanılan haklarına doğrudan bir saldırı olduğu hatırlanırsa, onun demokrasi karşıtı olduğunu söylemek hiçte yanlış olmaz. Bugün “siyasal islamın” da “ulusalcıların” da neoliberalizmle bir sorunu yoktur. İkincisi, siyaset sahnesinin aktörlerinin konumlarıdır. AKP’nin de CHP’nin de esasında “demokratikleşme” diye bir sorunu yoktur. Sorun, değişen dengelerde Düzen için yeni bir egemenlik tarzının inşa edilmesidir. Bu güçler arasındaki siyasal kav-

ga ne ölçüde şiddetli olursa o kadar fazla bilinç bulanıklığı yaratıyor. Bu nedenle, yeni anayasada ne ölçüde uzlaşırlarsa, gerçek niyetleri daha fazla ortaya çıkacağı için, bu yığınların doğru bilinçlenmesi açısından iyi bir şey olur. Üçüncüsü, yeni süreçte demokratikleşmenin motor gücü esas olarak Kürt Özgürlük Hareketidir. O nedenle iktidar, muhalefet, liberaller tüm Düzen güçleri büyük bir gayretle onun tasfiye planlarını yapıyor. Son olarak, işçi sınıfı yaklaşan dönem için henüz sözünü söylemedi. 1946’larla başlayan süreçte işçi sınıfı siyasal mücadelede hep önemli aktörlerden birisi oldu. Neoliberal dünyanın birinci saldırı hedefi kendisi olduğu için bu yıllarda büyük mevzi kayıplarına uğradı. Ülkemizde bir yandan neoliberalizmin saldırıları, diğer yandan Kürt sorunu nedeniyle örülen şovenizm duvarı onun bilinç ve davranışını sınırlandırdı. Önümüzdeki günlerde, yukarıda egemenler, birbirleriyle “demokrasi” yarışı yapacaklar. Onların yüzlerindeki maske alaşağı edilemezse, geniş yığınlar “mahalle baskısı”, “analar ağlamasın” gürültüleri arasında yitip gidecekleridir. Önümüzdeki döneme, “yeni” diyebilmek için, işçi sınıfı ve geniş çalışan kitlelerin, egemen zümrelerin iç savaşlarının yarattığı anafordan kurtulması, kopması gerekiyor. Bu gerçekleşmezse, yaklaşan süreç ezilen Halklar ve çalışanlar için bir “yeni”lik taşımayacaktır.


Ekim 2010 / Sosyalist Dayanışma

ÖLÜMÜNÜN 39. YILINDA

KIVILCIMLI NEDEN HALA YAŞIYOR?

Dr.

Hikmet Kıvılcımlı’yı kaybedişimizin 39. yıldönümü geldi. Her ölüm yıldönümü hem kaybedilen değerin büyüklüğünün hem de miras kalanın ne olduğunun yeniden düşünüldüğü günlerdir aynı zamanda. Biz de bir kez daha Kıvılcımlı’yı çok önemli kılanın ne olduğunu, bugün için onun düşünce ve pratiğinin ne ifade ettiğini düşünmek ve değerlendirmek durumundayız. Kıvılcımlı Türkiye Devrimci Hareketi’nin en büyük direnç ve kararlılık abidesidir. Komünistlerin parmakla sayıldığı bir dönemde, önünde çok da kararlı bir önderlik bulamamasına rağmen genç yaştan itibaren kavgaya sarılmış, yaşamının son anlarına kadar da aktif siyasetin içinde yer almıştır. Özellikle 60’lı yıllardaki performansı inanılmazdır. Dönemin gençlik hareketlerine müdahale edebilmek için büyük bir çaba göstermiş, önemli de mesafe kat etmiştir.

SİNİZMİN PANZEHİRİ OLARAK KIVILCIMLI Tanıl Bora’nın dağarcığımıza kazandırdığı bir “sol sinizm” kavramı var. Özcesi “gerçek komünist biziz, biz her şeyin doğrusunu biliriz, küçük işlerden bir şey çıkmaz, bizim hayata gitmemize gerek yok hayat bir gün zaten ayaklarımıza kapanacak” bilinci ve ruh hali. Her şeye bir

M. Sinan

küçümseme ve tepeden bakma hali. Derin bir umutsuzluğun ifadesi olan bir kasılma hali. Kıvılcımlı bu sinizm halinin neredeyse tam zıddı bir ruh haline sahip olarak yaşadı ve öldü. 1950’lerin karışık günlerinde Vatan Partisi girişimi. Kuvvayı Milliye’ye katılma. Cezaevini bir akademiye çevirme. Her şeye müdahale etme gayreti ve özgüveni. Var olan hareketle nasıl etkileşime girebileceğine dair sürekli bir tefekkür ve pratik hali. Kendisini dışlayan TİP’e müdahale edebilmek için yapılan girişimler. Sonradan eleştirdiği MDD ile etkileşim içinde kalabilmek için göste-

rilen çaba. Gençlik hareketinin derli toplu bir biçimde sınıf hareketi ile kaynaşabilmesi için yürütülen çabalar. Teorik çalışmaları ile sürekli sosyalist ortamı zorlamaya gayret göstermesi. 27 Mayıs sonrasında cuntanın Anayasa hazırlama çalışmalarına bir anayasa taslağı göndererek müdahale etmeye çalışması. Eyüp Camii’nden çıkanlara yönelik yaptığı, tarihe sosyalistlerle dinin etkileşimi alanında en büyük izi bırakan seçim konuşması. Burada devrimci öznenin taşıdığı umuda dair çok önemli bir enerjiyi ve özgüveni görebilmek mümkün. Bu umudun

Kıvılcımlı Türkiye Devrimci Hareketi’nin en büyük direnç ve kararlılık abidesidir. Komünistlerin parmakla sayıldığı bir dönemde, önünde çok da kararlı bir önderlik bulamamasına rağmen genç yaştan itibaren kavgaya sarılmış, yaşamının son anlarına kadar da aktif siyasetin içinde yer almıştır. Özellikle 60’lı yıllardaki performansı inanılmazdır.

17


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

Türkiye’nin siyasi bölünmeleriyle etnik-mezhepsel bölünmelerinin bu kadar örtüşmesi çok normal bir şey olmasa gerektir. Buradaki açmazların aşılabilmesi açısından Kıvılcımlı’dan çıkarılabilecek çok ders olduğu muhakkaktır.

zaman zaman belki de aşırılığa kaçmış olmasının konumuz açısından çok önemi yok. Bu girişimlerin çoğu henüz sol kendisine hiçbir sosyal taban edinememişken yapılmış girişimlerdir. Bu haliyle neredeyse büyük oranda bireysel olarak yapılmış işlerdir.

KAYNAK:EKİM DEVRİMİ – YOL: İŞÇİ SINIFI Kıvılcımlı’nın sosyalizm anlayışının en belirgin yanları Ekim Devrimi geleneğine bağlılığı ve işçi sınıfını her şeyin merkezine koyma noktasındaki kararlılığıdır. Bu anlamda Türkiye’de Leninist yaklaşımı somut olarak uygulamaya çalışan devrimci önder olduğunun altı çizilmelidir. Bu yönüyle Doktor Ortodoks bir Marksist gibi algılanabilir. Yine 60’ların sol içinde işçi sınıfının varlığı-yokluğu tartışmalarına yoğun biçimde sahne olduğu düşünülürse, Kıvılcımlı’nın daha 30’lardan itibaren bu tartışmayı kendisi açısından kapatmış olması onu ayrıksı bir önder yapmaya yeter de artar bile diye düşünebiliriz. Türkiye sendikal hareketinin İsmet Demir şahsında en özgün ve etkin önder karakterini Kıvılcımlı’nın çevresinden çıkardığı düşünülürse bu tespitin önemi daha da net bir biçimde anlaşılır. İşçi sınıfının 15-16 Haziran kalkışmasını sürpriz olarak karşılamayan nadir kişilerdendir. Kıvılcımlı dışında 60’lı yılların tartışmalarında işçi sınıfının sosyal varlığının ve kapitalizmin gelişkinlik seviyesinin yetersiz olduğu tespiti devrimci çıkış yöntemlerinde de kimi eksik ve kalıcı zaaflar yaratan kararlara yol açmıştır diye düşünebiliriz. Bu değer-

18

lendirmelerde o kadar yol alınmıştı ki- özellikle MDD ve Gençlik hareketi- saflarında kentlere duyulan alerjiyi 15-16 Haziran isyanı bile ortadan kaldıramadı.

KÜLTÜRÜN SINIF YAPILARINA ETKİSİ VE KIVILCIMLI Fakat Kıvılcımlı’daki sınıf algısı ekonomist bir yaklaşım ile sınırlı değildi. Kıvılcımlı için “ülkeye özgülüklerin” büyük önemi vardı ve onu en ayrıksı kılan yanlardan birisi de budur. Bu yaklaşımı onun Ortodoksluğunu da dogmatizmden kurtarmıştır. Kıvılcımlı, ordu bürokrasisi tarafından yukarıdan modernleşme dayatılan ve gömlek değiştirir gibi kültür değiştiren bir ülkede kültürel gerilimlerin sosyal hareketler içinde de ne denli belirleyici bir etmen olacağını anlayarak gözünü buraya dikmiştir. Sınıf da bu haliyle kültürler üstü bir kategori değildir. İmparatorluk bakiyesi, yoğun bir mezhepsel ve etnik zenginlik barındıran bir toplumun; bu dinamiklerin etkisi tam olarak anlaşılamadan ve bunların oluşturduğu gerilimlere yanıt üretilemeden devrimci anlamda dönüşümünün de neredeyse imkânsız olacağı düşüncesi Kıvılcımlı’nın çalışmalarından bu güne süzülen en önemli sonuçlardan biri gibi gözükmektedir. Bugün mesela sol ve din meselesi kısmen tartışılabiliyor. Fakat Kıvılcımlı’nın “Allah, Kitap, Peygamber” de ortaya koyduğu dini soldan anlama kapsamında bir tartışmaya henüz tanık olabilmiş değiliz. Bu gerçekten önemli bir tartışmadır ve “solun AKP’lileşmesi” dar

kapsamında kesinlikle ele alınamaz. Türkiye’nin siyasi bölünmeleriyle etnik-mezhepsel bölünmelerinin bu kadar örtüşmesi çok normal bir şey olmasa gerektir. Buradaki açmazların aşılabilmesi açısından Kıvılcımlı’dan çıkarılabilecek çok ders olduğu muhakkaktır. Yine Kürt sorunu açısından TKP operasyonundan tutuklu olunan dönemde cezaevinde yazılan, fakat uzun yıllar boyunca genel sol kamuoyuna yansımayan “İhtiyat Kuvvet: Milliye i Şark” Kürt meselesinin daha o dönemlerde olağanüstü bir berraklık içerisinde tespit edildiğinin ispatıdır. “Sömürge” tespitinin bütün açıklığıyla hâkim olduğu değerlendirme maalesef etnik meseleyi 1960–80 arasında hafife alınan bir sorun olmaktan kurtaramamıştır. 1980’lerle birlikte Kürt İsyanı’nın kendisini bütün gücüyle ortaya koyduğu yıllarda ise sosyalist hareketin vakayla kurduğu ilişkinin çoğu zaman sağlıksız sonuçlar yaratması genel olarak Türkiye Devrimi açısından büyük bir talihsizlik olarak okunmalıdır. Bu talihsizliğin ortaya çıkmasında Kıvılcımlı’nın da bir parça hatası varsa o da 60’lı yıllarda Kürt Sorunu’nun yeterince dile getirilmesinden sakınılmasıdır. Bunun reel politik sebepleri vardır muhakkak ki özellikle dönemin anti-emperyalizm ve kısmen Kemalist milliyetçilik rüzgârıyla beslenen gençlik hareketlerinin geliştirebileceği direnç hesaplanmıştır fakat yine de bu konuda daha açık davranılmış olmasının faydalarının zararlarından çok daha fazla


Ekim 2010 / Sosyalist Dayanışma

olacağı en azından bugünden bakıldığında çok daha açık bir biçimde görünmektedir.

DOKTORCU HAREKET Kıvılcımlı’nın en büyük şanssızlığı, ölümünden sonra yaşanan ve Doktorcu hareket adına ortaya konan kimi pratiklerdir. Türkiye toplumunun büyük bir altüstlük yaşadığı, her siyasi hareketin büyük bir hızla örgütlendiği 74–77 dönemi biraz da aşırıca içine kapalı bir tartışma ve yeniden yapılanma süreci sonunda kaçırılmıştır. Kızıldere’de yaşananlar sonrasında Doktorculuğu devrim kaçkınlığının bir istasyonu olarak kullanmaya çalışan THKP-C’li kimi unsurların da bu anlamıyla çok zararlı etkiler yarattığı tespit edilebilir. Kabuğun çatlatılması anlamında Kıvılcım grubunun ortaya koyduğu militan ve enerjik iradenin 12 Mart sonrası ilk polis operasyonu ile inmelendirilmesinin de Doktorcu hareketin zaaflarının bu kadar belirgin bir biçimde ortaya çıkmasında önemli bir rolü olmuştur. 1977 sonrası Vatan Partisi eksenli toparlanma ve yoğun çalışma ise devrimci hareketin geri kalanıyla açılan farkın kapanmasını sağlayamamıştır ama Kıvılcımlı’nın devrimci hareketin içinde yeniden üretilmesi ve geleceğe taşınması gibi çok önemli bir sonuç yaratmıştır. Kıvılcımlı’nın bugün hala düzen açısından tedirginlik yaratan bir figür olmasında bu damarın yarattığı değerlerin etkisi büyüktür. Yoksa bugün hala birileri- en başta Halkın Kurtuluş PartisiKıvılcımlı’yı ulusalcı cenahın tarihi önderi gibi gösterme yönünde büyük gayretler or-

taya koymaktadır. Dolayısıyla ortada gerçekten çok farklı Kıvılcımlı okumaları mevcuttur ve neyse ki artık Doktorcu hareket diye bir öbekten bahsedilemez.

DARBECİLİK VE KIVILCIMLI Kıvılcımlı ile ilişkilendirilen darbecilik suçlaması meselesine de kısaca bir göz atmakta fayda vardır. Malum konu oldukça günceldir ve solun darbeci geçmişi de liberaller tarafından bir güzel masaya yatırılmaktadır. Girişte Kıvılcımlı için İşçi Sınıfının merkezi önemini belirttik. Onun 1960–70 arası pratiğinde “zinde güçler” propagandasını merkeze alan Doğan Avcıoğlu’nun YÖN ve DEVRİM çevreleriyle arasındaki mesafe çok belirgindir. 9 Mart’çılarla da Kıvılcımlı’nın bilinen bir ilişkisi mevcut değildir. Kıvılcımlı’nın ordunun bir bütün olarak değil ama ordu gençliğinin devrimin vurucu gücü olarak bir rol oynayabileceğine dair bir umudu taşımış olduğu açıktır ve bugünden bakıldığında ne kadar garip görünse de gerçekçi bir beklentidir. Buna kategorik olarak karşı çıkmak bizce bugün bile sivil toplumculuktur ki bu da devrimcilikten başka bir şeydir. Bunu duyduklarına çok şaşıranlar dönüp 1974 Portekiz Karanfil Devrimi’ne bir baksınlar. Ya da Venezüella’ya. Aslında Venezüella’da olanlar Kıvılcımlı’nın tezlerinin bir sınaması olarak da okunabilir. Bolivarcılık’tanLatin Amerika’nın Kemalizmi desek çok abartmış olmayızesinlenen bir darbeci askerin arkasına halk desteğini alarak sosyalizme doğru yürüme-

si. Chavez’e “sen zamanında darbeye kalkışmıştın, senle işimiz olmaz” diyen bir sosyalist Venezüella’da neyse, 1960’larda ordu gençliğini hiç hesaba katmadan solculuk yapmak da Türkiye’de o anlama gelirdi. Bugün ufukta bürokrasi içinden böylesi bir ilerici çıkış görmemek başka şeydir böyle bir ihtimale kategorik olarak kapalı olmak başka. Dolayısıyla biz bugün de hala Doktorcuyuz diyebiliriz. Seçimleri halk iradesinin yegâne tecelli yolu olarak görmek, devrimciliği tümüyle rafa kaldırmak anlamına geliyor. Bugün liberaller eliyle sosyalistlere darbecilik yaftası bu kadar rahatça yapıştırılmakla amaçlanan sol zihinlerde sivil toplumcu dönüşümün mantıki sonuçlarına vardırılmasıdır. Buna karşı da oldukça uyanık olmak gerekmektedir. Sonuç olarak Kıvılcımlı’da Türkiye toplumunun karşı karşıya olduğu bütün çelişkilerle ilgili bir çıkış yoluna dair ipuçlarını bulmak mümkündür. Onun eserleri ve ortaya koyduğu pratik, kendisinin hala solun neredeyse tüm kesimleri açısından en saygın karakter olarak kalmasının temel sebebidir. Biz Kıvılcımlı’yı hiçbir zaman motamot taklit edilecek bir şef olarak görmedik. Fakat onun teorik ve pratik azameti bugün hala en büyük özgüven kaynağımızdır. Geleneğimizin olumlu yönlerinin tümü ondan kaynak alır.

Onun eserleri ve ortaya koyduğu pratik, kendisinin hala solun neredeyse tüm kesimleri açısından en saygın karakter olarak kalmasının temel sebebidir. Biz Kıvılcımlı’yı hiçbir zaman motamot taklit edilecek bir şef olarak görmedik. Fakat onun teorik ve pratik azameti bugün hala en büyük özgüven kaynağımızdır. Geleneğimizin olumlu yönlerinin tümü ondan kaynak alır.

Onun hala yaşıyor olduğunu söylememizin sebebi de budur.

19


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

MARKSİST TEORİ DERGİSİ’NE YANIT:

GEÇEN YÜZYILIN KALIPLARIYLA YÜZYILIMIZA BAKMAK

Mehmet Yılmazer

Yol Dergisinde çıkan “21.Yüzyıl Sosyalizmi” yazısına Marksist Teori Dergisinde bir eleştiri yayınlandı. Adı da: “21.yüzyılın sosyal demokrasisi”! Yazının başlığından eleştirinin özü anlaşılıyor. Yazar, söylemediklerimizi bize söyleterek eleştirisini bu temele dayandırıyor. Bu nedenle eleştiri kısır bir çemberde dönüp duruyor.

20

Y

ol Dergisinde çıkan “21. Yüzyıl Sosyalizmi” yazısına Marksist Teori Dergisinde bir eleştiri yayınlandı. Adı da: “21.yüzyılın sosyal demokrasisi”! Yazının başlığından eleştirinin özü anlaşılıyor. Yazar, söylemediklerimizi bize söyleterek eleştirisini bu temele dayandırıyor. Bu nedenle eleştiri kısır bir çemberde dönüp duruyor. Önce söylemediğimiz halde bize söyletilenlere değinelim. Sonra da 21. yüzyıl sosyalizmine bir kez daha bakalım. Yazarın Yol Dergisinden yaptığı alıntıyı tekrarlamak gerekiyor, çünkü tüm eleştiri bu alıntıdaki düşüncelerimiz üzerine oturtulmuştur. Günümüz “ikili iktidarlar” olgusu ile 19. ve 20. yüzyıldaki devrimleri karşılaştırırken şunları söylemişiz: “Hem merkezi iktidar konumu kazanarak, hem de bu olmadan alanlarda irade yaratarak yaşanan ikili iktidarlar olgusu, aynı zamanda kapitalizm içinde sosyalist alanlar yaratma savaşıdır. Önceki yol böyle değildi. Sosyalizmin hedefleri topyekün bir iktidar değişimi ile uygulanabilir olarak öngörüldü ve böyle davranıldı. Bu yeni olguyu eski alışkanlıklarla önemsememek bugünü ve geleceği kavramamak olur. Kapitalizm de önce feodalizm içinde maddi alt yapı ve moral değerler olarak gelişmiş, sonra devrimlerle iktidar olmuştu. Sosyalist mücadelenin bir dönemi 20. yüzyılla kapandıktan sonra,

yaşadığımız dönemde benzer gelişmeler yaşanıyor. İkili iktidarlar biçiminde kapitalizm içinde sosyalizmin maddi alt yapısı ve onun moral değerleri inşa ediliyor.” Yazar önceki yüzyıldaki devrimlerle ilgili görüşümüzü şöyle yorumluyor: “Sosyalizmin hedefleri topyekün bir iktidar değişimi ile uygulanabilir olarak öngörüldü ve böyle davranıldı.” Yazar bu alıntıyı tekrarladıktan sonra bizim yerimize hükmünü veriyor: “Demek ki bu yanlıştı!” (Marksist Teori, Haydar Özkan) Böylece “sosyalizme topyekün bir iktidar değişimi ile” ulaşılabileceği görüşünü reddetmiş oluyoruz. Yazar bu tespitten aldığı hızla devam ediyor: “Bunun yerini kapitalizmle sosyalizmin ‘uzun süreli mevzi savaşı’, ‘bilek güreşi’ alıyor. İktidarın devrim yoluyla değişmesi yerine, adım adım,yavaş yavaş devrim! “Uzun süreli dönüşüm’ tezi, devrim tezinin zıddıdır, yadsınmasıdır.” “Yılmazer devrimsiz devrim istiyor..” (a.y.) Hiçbir yazımızda önceki yüzyıllarda yapılan topyekün devrim öngörülerinin ve davranışlarının yanlış olduğunu söylemedik. Marks döneminden Lenin dönemine devrim öngörüleri “kıtada topyekün devrim”den “tek ülkede devrime” değişmiş olsa da, işin özü aynı kalmıştır. İktidarın devrimle ele geçirilmesi ve sosyalizmin inşası 19. ve 20. yüzyılda devrimcilerin temel

stratejik yönelişi olmuştur. Yazar, bize bunu yanlış bulduğumuzu söyletiyor. Böylece, 19. ve 20. yüzyıldaki devrimleri “yanlış” bulduğumuz iddia ediliyor. Hiçbir zaman “yanlış” devrim olmaz. Lenin’in deyimiyle, devrimler kişilerin, partilerin hatta tek bir sınıfın isteği ile değil, “tarihsel kopuşmaların içinden gelir.” Zamanında, reformistleri bir kenara bırakırsak, devrimci hareket içinde devrim değil ama devrime giden yol, yani stratejiler üzerine çok yoğun tartışmalar oldu. Bu tartışmalar gerekliydi. Yazar, hem bu dönemdeki görüşlerimizi, hem de sosyalizmin yıkılışı sonrası dünya deneylerini nasıl yorumladığımızı bilmek zorundadır. Kabataslak eleştiri olmaz. Haydar Özkan’ın derdi, bizim devrim tezinin yerine “adım adım, yavaş yavaş devrim” görüşünü geçirdiğimizi, yani “devrim tezini yadsıdığımızı” kanıtlamaktır. Oysa Yazar, yazımızdan yaptığı alıntının son satırlarını da aktarsaydı bu kadar söze gerek kalmayabilirdi. Alıntı yapılan paragrafın “unutulan” son cümlesi şöyledir: “Bu gerçeklik, (ikili iktidarlar gerçekliği bn.) topyekün devrime hazırlanırken, aynı zamanda sosyalist alanların yaratılması mücadelesinin stratejilere katılmasını gerekli hale getiriyor.” (Yol Dergisi, M.Yılmazer) Söylenen son


Ekim 2010 / Sosyalist Dayanışma

derece açıktır. Günümüzde yaşanan ikili iktidarlar gerçeğinin, “topyekün devrime hazırlanırken”, mücadele stratejilerine etkileri tartışılıyor, yoksa Yazarın iddia ettiği gibi, “devrim tezinin yadsınması” değil. Söz konusu olan, hem dünyada, hem ülkemizde son otuz yılda yaşananlardan hareketle devrime giden yolda stratejilerimizin nasıl günümüz koşularına göre yetkinleştirilmesi gerektiğidir. Yazar, devrimcilerin önünde duran bu görevi, kendi uydurduğu deyimlerle “adım adım, yavaş yavaş devrim” kavramıyla küçümsemeye, görmezden gelmeye çalışıyor. Tüm bu sorunlara, sadece “sosyalizm ancak devrimle kurulur” formülüyle cevap vermek mümkün müdür? Ya da bu sözlerin “lapalisin hakikati”nden öteye bir anlamı var mıdır? Devrimi değil, devrime giden yolları tartışıyoruz. Bu yollar, dönemsel altüstlüklerle birlikte değişir. Türkiye devrimci hareketinin 1960’lı yılların sonlarında kendine çizdiği stratejiler, bugün hala ne ölçüde geçerlidir? Özellikle dünyada 1990’lar sonrası yaşananlar devrim stratejilerini hiç mi etkilemedi. Konumuz “sosyalist iman tazelemesi” değil, buna ihtiyacımız da yok! Gerekli olan, günümüz devrimci kuşağının önünde duran yeni teorik, stratejik, taktik sorunların çözümlenmesidir. “Yaşanan ikili iktidarlar olgusu, aynı zamanda kapitalizm içinde sosyalist alanlar yaratma savaşıdır.” (Yol dergisi, ay) Buna yazarın cevabı yine bir ezberin tekrarından öteye geçmiyor: “Kapitalizm bünyesinde ‘sosyalizmin maddi alt yapısı’ inşa edilemez. Olsa olsa Venezuela’da yapılageldiği gibi, kolektif kapitalist biçimler yaratılabilir.” (Marksist Teori, ay) Mark-

sizmde üretimin toplumsallaşması sosyalizmin maddi alt yapısını oluşturur. Elbette buradan kendiliğinden sosyalizme gidilmez, ancak bir devrimle ele geçirilmiş siyasal iktidarla sosyalizm tüm alanlarda inşa edilebilir. Ancak “21. yüzyıl sosyalizmi” yazısından sözü edilen, bu bilinen temel gerçekliğin bir tekrarı değildir. Yazıda, dünyadaki “ikili iktidarlar” olgusundan hareketle yeni bir olgu değerlendiriliyor. Günümüz kapitalizmi, ne 20. yüzyılın başlarındaki, ne de II. Dünya Savaşı sonrası kurulmuş, “refah devletleri”nin göz boyadığı kapitalizm değildir. Kapitalizm artık kentlere yığdığı insanları kendi standart üretim yapısı içine çekemiyor. İşsizlik, sanayi yedek ordusu olmaktan öteye gitmiş, yapısal hale gelmiştir. Bu gerçeklik sadece üçüncü dünya ülkeleri için değil, artık gelişmiş kapitalist ülkeler için de geçerlidir. Latin Amerika nüfusunun yüzde altmışından fazlası, Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre “nasıl geçimini sağladığı bilinmiyor” kategorisine giriyor. Buna bağlı olarak, özellikle üçüncü dünya ülkelerinde yeni tip “sosyal hareketler” doğmuştur. Bildik siyasal yapılanmalardan, hatta sendikalardan farklı olarak, yoksulların yaşamını sağlık, eğitim, günlük yaşam gerekleri açısından örgütleyen ve bu yolda mücadele eden yapılar ortaya çıkmıştır. Zaten ikili iktidarlar da bu olgular üzerinde ortaya çıkabiliyor. Bu yapılar belli bölge ve alanlarda irade olup, yaşamı örgütleyebiliyor. Günümüz kapitalizminin özelliklerinin iyi irdelenmesi, hele onun tıkanma noktalarının yarattığı olguların tespiti devrimci mücadele açısından büyük önem taşıyor. Kapi-

talizm tüm yapısıyla üretim temelini zayıflatan ölçüde finansa kaymıştır. Ayrıca yeni üretim teknikleri eskisi ölçüsünde “istihdam” yaratmıyor. Bunun için Arjantin’de “işsiz işçiler hareketi” doğmuş, üstelik büyük eylemlerle yeni dönem mücadelesine damgasını vurmuştur. Türkiye’de son dönemin en etkili Tekel İşçilerinin direnişi de işsiz işçilerin bir eylemidir. Üretimden gelen güçlerini kullanamadıkları için başkentin ortasını işgal ettiler. Sonuç olarak, günü-

müz kapitalizminin içinden devrimlerin nasıl patlak vereceğini bugün bilmiyoruz. Dünya devrimler tarihine baktığımızda, Paris komünü dahil, bir dönemin devrimleri büyük çoğunlukla savaşlara bağlı olarak patlak vermiştir. Bir kez sosyalist ülkeler dünya güçler dengesinde yerlerini alınca da, onların devrimlerin gelişmesinde etkisi artmıştır. Bugün dünya güçler dengesinde sosyalizm yok! Ayrıca kapitalizm son otuz yıldır bazı yapısal değişimler geçirerek yürüyor. Bütün bunlar günü-

“Yaşanan ikili iktidarlar olgusu, aynı zamanda kapitalizm içinde sosyalist alanlar yaratma savaşıdır.”

21


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

müz devrimlerinin yol hazırlıklarını kaçınılmaz bir şekilde etkiliyor. Kapitalist sistemin “dışlanmışları”, yani üretim ve sosyal yaşam olarak onun bilinen yapı ve kurumları dışına itilenler, kendi iktidar ve yaşam alanlarını örüyor. Bu çok karmaşık ve içinde pek çok bilinmezi içeren bir gelişmedir. Kapitalizmin içindeki

Latin Amerika’da iktidara ulaşmış veya henüz ulaşamamış bu hareketler, dönem dönem sokağa çıkmakla kalmıyor, kendi yaşamlarını çoğu zaman adını bile koymadan “adım adım” sosyalist tarzda örgütlüyorlar.

22

bu yeni dünyada “sosyalist alanlar” ortaya çıkıyor. Bu bir olgudur ve “kara kaplı” kitaplarda yoktur. Latin Amerika’da iktidara ulaşmış veya henüz ulaşamamış bu hareketler, dönem dönem sokağa çıkmakla kalmıyor, kendi yaşamlarını çoğu zaman adını bile koymadan “adım adım” sosyalist tarzda örgütlüyorlar. Önceki yüzyılda devrimler büyük ölçüde bunalımlar ve paylaşım savaşları içinde patlak verdi. Günümüz kapitalizminde ne bölgesel savaşlar, ne de bunalımlar henüz böyle sonuçlara yol açmadı. Sosyalizmin büyük bir yenilgi yaşadığı, aynı zamanda kapitalizmin öncekilerle kıyaslanmayacak ölçüde toplumsal ve ekolojik çürümelere yol açtığı dünyamızda, devrimlerin hangi yollardan yürüyeceğini yazan bir kitap var mı? Böyle bir dünyada, devrime hazırlık yıllarında, onun üretim ve sosyal yaşam alanlarından dışladığı büyük kitlelerin, “sosyalist

alanlar” yaratamayacağına kim fetva verdi? Burada, tarihten yaptığımız bir benzetmeye gelelim. Kapitalizm bazı yönleriyle feodalizmin içinde gelişti. Ancak unutulmamalıdır ki, ne kadar gelişirse gelişsin, sonunda kapitalizm ancak feodalizmi bir devrimle süpürerek toplumsal bir sistem haline geldi. Bu olgu, 19. ve 20. yüzyıl kapitalizmi içinde, sosyalizm açısından yaşanmadı. Ancak 21. yüzyıl kapitalizmi içinde yaşanmayacağı mutlak olarak hangi teoriye dayanarak reddedilebilir? Marksizmin özüne dayanılarak değil, ancak katılaşmış formüllere indirgendiğinde reddedilebilir. Çünkü formüller dünyasında olaylar formüllere uymak zorundadır, mantıklar böyle işler. Oysa yaşam aynı zamanda böyle formülleri kırıp parçalayarak gelişir. 19.ve 20 yüzyıl proletarya devrimlerine baktığımızda bir başka çok önemli gerçekliği daha görürüz. Proletarya devrimleri, kapitalizmin üretim ve sosyal sistem açısında gücünü tümüyle yitirdiği bir dönemde değil, tam tersine içinde çıkıp geldiği feodalizmle mücadele gücünün zayıfladığı, restorasyonların yaşandığı dönemlerde patlak vermiştir. İşçi sınıfı mücadelesine demokratik devrim stratejileri bu nedenle girmiştir. Henüz insanlık, sırf kapitalizmin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan bir devrim yaşamamıştır. Dolayısıyla bu devrimlerin hangi yollardan yürüyeceğini ve nasıl yaşanacağını bilmiyoruz. Kapitalizm, üretici güçler yönünden hala fırtınalı bir şekilde gelişiyor. Fakat aynı zamanda bu “gelişim” toplum ve doğa açısından açık çürümelere yol açıyor. Bu çürüme noktalarında neden ona yabancı yeni sosyal, siyasal, ekonomik

oluşumlar ortaya çıkmasın! Zapatistalardan, Latin Amerika’daki pek çok harekete, hatta ülkemizde Kürt Özgürlük Hareketine kadar çoktan ortaya çıktı bile! 21. yüzyıl dünyasına eski formüllerden baktığımızda pek çok olguyu göremeyiz. 20. yüzyılın son çeyreğinde yaşanan gelişmeler insanlığı ve devrimcileri bilinmeyen sulara sürükledi. Bilinmeyen sularda eski formüllerin bozuk pusuladan farkı yoktur. 21. yüzyıl sosyalizminde “mülkiyet” sorununa gelelim. Yazarın Yol’dan yaptığı alıntı yine hem eksik hem de kavramları kendi istediği biçimde kullanmış. “Üç mülkiyet biçimi (özel, kooperatif ve kamu bn.) 21. yüzyıl sosyalizminde birlikte yaşayacaktır.” Yol dergisinden bu alıntı yapıldıktan sonra yine formüllere dayalı bir yorum geliyor: “Demek ki, Yılmazer’in sosyalizmi, sosyal demokratik ‘karma ekonomi’ modeline denk düşüyor.” (Marksist Teori, H. Özkan ay) Yol dergisinde yazılanı aktaralım: “Üç mülkiyet biçimi (devlet, sosyal ve özel) 21. yüzyıl sosyalizminde birlikte yaşayacaktır. Özel mülkiyetin güç ve egemenlik aracı olmaktan çıkarılması nihai hedef olsa da, bu hedefe hangi yollardan yürünerek varılacağını bugün bilmiyoruz. Zenginliğin dağıtımı ve yeniden dağıtımında devletin (merkezi gücün) rolü uzun süre önemini koruyacaktır.” (Yol dergisi, ay) Yazarın devlet, sosyal ve özel kavramlarının yerine kendi kavramlarını kullanmasını dikkatsizlik kabul edip geçelim. Ancak alıntıyı yine kendi keyfine göre bölmesi sonucu, 21. yüzyıl sosyalizminde sürekli olarak üç mülkiyet biçiminin varolacağını bize söy-


Ekim 2010 / Sosyalist Dayanışma

letmiş oluyor. Oysa “özel mülkiyetin güç ve egemenlik aracı olmaktan çıkarılması” da 21. yüzyıl sosyalizmi anlayışımızın içindedir. Ancak bu hedefe hangi yollardan yürünerek varılacağını bugün bilmiyoruz. Bu nedenle “devletin rolünün uzun bir süre devam edeceği” söyleniyor. Bunun temelinde 21. yüzyıl sosyalizminin kısa deneyleri değil, yıkılan sosyalizmin uzun deneyleri yatmaktadır. Hızlı kolektifleştirme hem Sovyet deneyinde, hem Çin deneyinde geri tepti. Katı merkezi planlama, berber dükkanlarına kadar devletleştirme sonunda sistemi tıkadı. Yazar da sosyalizmde özel mülkiyete “tarihsel koşullar” çerçevesinde yer veriyor: “Özel mülkiyetin sosyalizmde varlığı, tümüyle tarihsel koşulların zorunlu kıldığı bir durum olabilir. Örneğin, Ekim Devrimi’nin ardından küçük köylü mülkiyetinin tüm yaygınlığıyla varlık sürdürmesi gibi.” (Marksist Teori, H. Özkan) Ancak bu yaklaşım sosyalizmin bu konuda yaşadığı sorunları açıklamıyor. Sovyetlerde NEP sonrası kırlarda küçük köylü mülkiyeti tasfiye edilmiştir. Çin devrimi daha radikal davranıp “köy komünleri”ne geçmiştir. Buna rağmen sistemler önce verimsizleşti, sonra neden çöktü? Bugün Küba, devrimin üzerinden elli yıldan fazla geçmesine rağmen neden kimi özel işletmelere izin vermeye hazırlanıyor? Hatta verimsizlik nedeniyle işletmelerden beş yüz bin işçi çıkarmayı planlıyor? Evet, sosyalizmde “özel mülkiyet” güç ve egemenlik aracı olmaktan çıkarılacaktır. Ancak nasıl ve hangi yollarla? Bu çok önemli sorunun cevabı “mümkün olan en kısa zamanda özel mülkiyetin tasfiye edilmesi gerekir”

gibi bir ezberle verilemez. Dünya devrimlerinde genellikle bu yapıldı, ancak sonuç üretmedi. Özel mülkiyet “hızlı veya yavaş tasfiye edilsin” gibi cevaplar hiçbir anlam ifade etmiyor. Hangi başka mekanizmalar yaratılmalıdır, hangi momente nasıl adımlar atılmalıdır, Yol dergisinde açıkça söylendiği gibi, bugün bu soruların cevabını bilmiyoruz. Bu sosyalist iktidar pratiğinin işidir, içi boş bir teorik sorun değildir. Bildiğini iddia edenler bu yolları anlatmalıdır. Ancak bunun yerine sosyalizmde özel mülkiyet olmaz formülü tekrarlanırsa, bu ezberi zaten biz de iyi biliyoruz, ancak bize yol göstermiyor. Marksist Teori dergisine gösteriyorsa sorun yok! Biraz da olgulara bakalım. Marksist Teori dergisine göre Chavez “orta burjuvazinin” temsilcisidir. Fakat nedense şimdiye kadarki hiçbir seçimde orta burjuvazi Chavez’i desteklememiştir. Ayrıca çok bilinen olgular Yazarı yalanlıyor. Chavez öncesi dönemin bütün üniversitelerindeki öğrenciler Chavez’e karşıdır. En çarpıcı olanı barrio’lardaki sağlık misyonunun programına Venezüella’lı sadece iki doktor katılmıştır. Barrio yoksullarını hedef alan sağlık projesine tüm doktorlar Küba’dan gelmiştir. Ayrıca “sosyal demokrat” Chavez, devraldığı bildik devlet yapısı dışında “paralel iktidar” kurmaya çalışıyor. Bolivar çemberleri, misyonlar ve en son Komünal Konseyler ile Chavez iktidarı “katılımcı demokrasi”yi inşa etmek için uğraşıyor. Latin Amerika’da kabaran devrimci dalga ile burjuva temsili demokrasisine o kadar güçlü bir tepki yükselmiştir ki, katılımcı demokrasi halkların en temel parolası haline gelmiştir. Yine Chavez iktidarı fabrikalarda

işçi yönetimi için organlar geliştiriyor. Bütün bunlar bir “sosyal demokrat” iktidar açısından garip değil mi? Bolivya’da “su ve gaz savaşları” veren sekizyüz bin nüfuslu El Alto kenti mahalle komiteleri tarafından yönetilir. Bu komitelere, eski düzene yalakalık yapmış olanlar ve işverenler giremez. Gerici

Santa Cruz cuntasına karşı Morales iktidarının verdiği savaş, sadece ordu ile değil, silahlanmış halk milisleri ile açık bir iç savaştır. “Sosyal demokrat” iktidarlar açısından oldukça fazla gayretkeşlik! Sonuç olarak, Latin Amerika’daki deneyler 21. yüzyıl sosyalizmine sadece bir giriştir. Yaşananların gökten inmediği, Kıtanın koşullarından çıktığı, ancak yaşanmış sosyalizm deneylerinden önemli dersler çıkartıldığı açıktır. Chavez’in dediği gibi “eskinin ölmediği, yeninin henüz doğmadığı, sürekli bir kriz hali” yaşanıyor. İkili iktidarların bir gün sonu gelecektir. Kıtada güç kazanırsa Latin Amerika halkları lehine, güç kazanamazsa aleyhine sonuçlanacaktır. Ancak bu süreci sadece formüllerin seyir defterinden izlemek yerine, öğrenebilmek için 21. yüzyıl ve onun koşullarının yaratıcı bir tahlili gerekiyor. Marksist teori, ezberlenmiş formüller yığını değil, yaratıcı eylem kılavuzudur.

Chavez’in dediği gibi “eskinin ölmediği, yeninin henüz doğmadığı, sürekli bir kriz hali” yaşanıyor. İkili iktidarların bir gün sonu gelecektir. Kıtada güç kazanırsa Latin Amerika halkları lehine, güç kazanamazsa aleyhine sonuçlanacaktır.

23


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

Hİdro Elektrİk Santraller Neyİ Çözecek?

Zira, devletle ‘iki kaşık gibi iç içe geçen’ şirketler çok iyi anlamalıdırlar ki Senozlu’lar, vadilerine fitneyi sokanlara karşı vermiş oldukları mücadeleyi onur meselesi olarak görme olgunluğuna ulaşmıştır. Zira insan doğup büyüdüğü topraklarda evvela başı dik yürüyebilmelidir. Orada insan gibi, başı dik yaşayabilmenin bedeli ne ise onu ödeyebilmelidir.

M. Özgür

(Senozlu İsmail Akyıldız, Ekim 2010)

Doğa kapitalizmde kurgusal bir meta ya da mal, zira bir mal haline getirilmiş olan “emek gücü”nden tutalım kullandığımız ürünlere kadar tüm mallar yeniden üretilebilirken doğayı yeniden üretmek mümkün değil. Sıkışan kapitalist birikimin genişleyen al-üretsat döngüsü doğayı tüketiyor.

Sermayenin değerlenme ihtiyacı Karadeniz’in, Akdeniz’in dağlarının en yüksek tepelerinden akan sulara kadar uzandı. “HES’ler ülkenin ihtiyacı, enerjiyi nereden elde edeceğiz” sözleri inandırıcı değil. Elindeki paralar değersizleşmesin isteyen sermayeler, dağların doruklarından cıkan sulara, derelere, ormanlara iş makinaları ile giriyorlar. Elektrik piyasada alınıp satılan bir mal haline geldi, üretiminden dağımına hepsi için şirketlere kar ödüyoruz.

Tüketimdeki azalmaya rağmen özel sektörden enerji alımı arttı Ekonomik kriz son iki yılda enerji ihtiyacındaki artışı hemen hemen durdurdu, ancak HES ve Termik Santral yapımlarında ve verilen lisanslarda en küçük bir yavaşlama yok. Kamunun elindeki HES’lerin 2009 yılında üretimi azaltılırken, enerji ihtiyacındaki azalmaya rağmen özel sektörden alınan enerji miktarı %10 artmış durumda. Kamu santrallerinde üretim yavaşlatılırken bu artış nasıl

24

açıklanacak? Piyasayı bu ölçüde desteklemenin anlamı ne? Bakanlığın oldukça abartılı enerji ihtiyacı tahminlerinin dahi önüne geçen bu yatırım “hamlelerinin” kapitalizmin temel birikim ihtiyaçları dışında açıklamanın bir imkanı kalmadı.

Maliyetleri Dışsallaştırmak Birikimin ikinci bir ihtiyacı maliyetleri dışsallaştırmaktır. Maliyetleri başkalarının, uzaktakilerin, toplumunun genelinin sorunu haline getirmektir. Sanayi merkezlerinin ihtiyacı için Karadeniz ormanlarına “gönderilen” maliyet, ucuz iş gücü olarak çalıştırılan öğrencilere, sağlık ve güvenceleri, temel hakları hiçe sayılan taşeron işçilere, göçmenleştirilen ve kadınlaştırılan emeğe yüklenen maliyetle aynı sürecin ürünü olarak ortaya çıkıyor. Doğa, yeniden üretilemeyen bir meta olarak, kapitalist rekabet ve acımasız büyüme zorunluluğu içinde tüketiliyor. Bu anlamda yeni bir kar alanı olması bir yana, 2001

sonrası artan üretken yatırımların gerektirdiği sermaye açısından ucuz enerji ihtiyacı TÜSİAD tarafından sıklıkla dile getiriliyordu. Bu ihtiyaç tüm enerji üretim ve dağıtımının özelleştirilerek maliyetlerin toplumla paylaşılarak sermaye için ucuzlatılmasını gerektirdi. Ancak bu durumda elektrik üretim ve dağıtımı özel şirketlerce yapılmaya başlanınca tüketicilerin sırtına bir de elektriği yakınca ödeyeceğimiz özel karlar eklendi, ekleniyor. TÜSİAD enerji maliyetlerini “toplumsallaştırmayı” başardı. Konunun bir başka yönü şu. AKP yerel sermayelere yönelik desteğini ısrarla sürdürüyor ve her seçim öncesi önemli bir koz olarak kullanıyor. 2007 seçimleri öncesi tüm illerde ve pek çok ilçede doğalgaz dağıtımları özelleştirilmişti. Şimdi HES ve Termik santral yapımları inşaat olmak üzere sermaye çevrelerini AKP’ye daha çok bağlıyor. Büyük sermayenin genel ihtiyaçlarının küçük sermayelerin üretim alanından karşılanması, büyük sermaye kadar yerel inşaat şirketlerinin önünün açılması pragmatist kapitalist bir politika olarak ortaya çıkıyor.

ÇED Raporunu HES Şirketleri Parayla Hazırlatıyor Yasal mevzuata göre, Çevresel Etki Değerlendirme raporları EPDK tarafından onaylansa da raporu asıl


Ekim 2010 / Sosyalist Dayanışma

hazırlayanlar şirketler. HES projesini alan şirket, ÇED raporu yazma yetkisi olan bir şirkete para ödeyerek bu raporu hazırlatıyor. Bakanlık ise ÇED yapılacak bölgeye hiç gitmeden raporu kabul veya red ediyor. Genelde hazırlana ÇED raporlarının çok büyük oranda müteahhit enerji şirketi lehine olduğu da görülüyor. Halkın mücadelesi sonucu açılan 83 davadan 41’i sonuçlanmış durumda ve 39 ÇED raporu geçersiz sayıldı.

50 MW altı HES’lere ÇED Raporu Gerekmiyor Fakat son düzenleme ile ÇED raporları 50 MW altındaki santraller için istenmiyor üstelik Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun lisans verdiği Hidro Elektrik Santral sayısı 2000’e ulaştı. Bakanlık 10-20 MW gibi çok küçük santralleri Karadeniz, Doğu Anadolu ve Akdeniz ormanlarının en kuytu köşelerine kurulmasına izin veriyor. Mahkemeden dönen ÇED raporlarının firmaları engellemesi üzerine, aynı dereye 1 büyük santral yerine çok sayıda ÇED gerektirmeyen santral yapılması gündeme gelebiliyor. Öte yandan iletim hatları ve direklerinin etkileri, harfiyatların döküldüğü yerler ÇED raporlarına dahil edilmiyor.

Sular Derelerden Değil Borulardan Akacak Her HES uygulamasında suyu toplayıp akışını hızlandıran tüneller yapılmakta. Bu tünellerin boyu kimi zaman 3 kimi zaman 5 km olabiliyor. Örneğin, Munzur Vadisi Milli Parkı’nda yapılması planlanan 8 HES var. Bunların herbirinde kilometrelerce su borularla taşınacak. Örneğin: Konaktepe 1 ve Konaktepe 2 adlı

HES’ler arasında kalan 15 kilometrelik bir alanda Munzur Nehri tünellerle taşınacak ve böylelikle adeta bir çevre katliamı yaratılacak.

Su Kullanım Anlaşmaları Belirsiz Santral yapan firmalarla Devlet Su İşleri (DSİ) arasında yapılan su kullanım anlaşması. Buna göre, santral belli bir miktar suyu, kendi üretimleri aksasa bile dereye bırakmak zorunda. Ama bunun ileride tam olarak izlenip, uygulanıp uygulanmaması konusunda endişeler var. Ayrıca bu miktarlar 10 yıl ortalamalarına göre belirlendiği için kurak mevsimlerden suyu kullanan köylü ve canlılar için sorun ciddi olacak.

Yenilenebilir Enerji Yasası Çıkartılmıyor ve Piyasa Yanlısı YEK olarak bilinen yenilenebilir enerji kanunu Meclise kadar gelmiş olmasına rağmen geri çekildi. Rüzgar ve güneş potansiyelini hızla kullanıma almaya yönelik çalışmalar ciddi olarak engellenmiş durumda. Yasa sermaye

çevrelerine ciddi destekler ve alım garantileri vererek bu alanı özel yatırıma açmayı hedefleyerek yenilenebilir enerjinin yine yeni kar alanı olmasını sağlayacak. Özel yatırımcılar çok büyük teşvikler almadan bu alana girmeyecekler ve en azından seçimlere kadar AKP tercihini HES mütahitleri ve doğalgaz şirketleri lehine kullanmış durumda. Son olarak şunları söyleyebiliriz; topluma gereken enerjiyi neoliberal tüketim ve büyüme modellerini sorgulayarak katılımcı bir şekilde alınan kararlarla ekolojik etkilerini minimize ederek üretmek mümkündür. HES’lere karşı mücadele her açıdan çok anlamlıdır. Sosyal, ekolojik ve ekonomik yönleriyle olduğu kadar, hem yerel hem de genel boyutlarıyla geniş ve çoğulcu bir katılımı, birlikte mücadeleyi gerektiriyor. Şimdiden büyük yaratıcılık ve emekle yürütülen bu mücadele neoliberalizmin ve kapitalist karın dizginlemez görününen hırsı karşısında insani ve coşkulu bir ses.

Loç Vadisi’ne yapılacak 6 barajdan sadece 1 tanesi için 4.5 km boru döşenecek ve su dere yatağından değil borulardan iletilecek. Munzur üzerindeki projelerden sadece birinde bu uzunluk 15 km. İkizdere’ye planlanan HES sayısı 12, şu anda ilk HES faaliyete geçti ve köylüler derenin kurumasından şikayetçi.

25


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

Ekvador’da darbe gİrİşİmİ

SIRA CORREA’DA

Ayşe Tansever

Geçtiğimiz yıl Honduras’ta ilerici Zeleya’yı darbe ile indirdiler. Hala da orada neredeyse hiçbir Latin Ülkesinin tanımadığı bir iktidar var. Daha önce 2004 yılında Haiti’de böyle bir darbe yaptılar. 2002 yılında da Chaves’i iktidardan almaya çalışmışlardır.

26

B

ir gün önce parlamentodan geçen, polis ve ordu personelinin terfilerinde aldıkları madalya ve maddi ödüllere kısıtlama getiren yasayı polislere anlatmak için gittiği toplantıda, bir polis ayağa kalktı ve elindeki göz yaşartıcı bombayı Ekvador devlet başkanı Rafeal Correa’ya fırlattı. Atılan bir ayakkabı değil bir bombaydı. Correa polise seslendi. “Buradan cesedim çıkar.” Korumaları Correa’yı derhal tedavi için yakındaki askeri hastaneye taşıdılar. Polis memurları bu kez hastaneyi kuşattı, damdan içeri girip Correa’yı rehin almak istediler. Büyük bir çatışma yaşandı. Kapıdaki askeri görevliler polislerle çatışırken birkaç tanesi öldü ve bazıları yaralandı. Aynı süreç içinde ülkenin 5’e yakın eyaletinde polis karakollarında işgaller yaşandı. Başkent havaalanı koruma görevi yapan ordu personeli tarafından kapatıldı. Bir hava üssü ele geçirildi. Polisler birçok yerde koruma görevlerini bırakıp yolları kapattılar. Lastikler yaktılar. Korumasız kalan bir kaç banka ve market yağmalandı. Gene polisler tarafından başkentin sanayi bölgesine giden köprü trafiğe kapatıldı. Parlamento binası ve radyo istasyonu ACUATV polislerce işgal edildi. Dışişleri bakanı radyodan seslenerek devlet başkanlarını korumak için halkı sokaklara dökülmeye, hastane ve parlamento binasına koşmaya çağırdı. Halk çağrıya uyarak bu iki yere koşturdu. Polis memurları ile çatışmalar yaşandı.

Bütün bunlar olurken Ordu yerinden kımıldamadı. Hastanede rehin alınmaya çalışan Correa’yı korumaya gitmedi. Venezüella devlet başkanı Chaves ve diğer liderler Ordu’nun devreye girmesi için baskı yaptılar. Ve en sonunda Ordu akşama doğru Correa’nın imdadına yetişti ve onu tekrar parlamento binasına götürdü. Halk sokaklarda devlet başkanlarının dönmesi için gösteriler yaptı. Olaylarda 8 kişi öldü. 274 kişide yaralandı. Bu olayların şimdi bir darbe girişimi olup olmadığı tartışılıyor. Correa ise bunun bir darbe olduğunu arkasında 2003-5 yılları arasında devlet başkanlığı yapan ve eski ordu albayı Lucia Gutierrez olduğunu savunuyor. Guttierrez geçen yılki seçimlerde Correa’nın sağ kanattan baş rakibi idi. Hiç şüphesiz Correa’ya inanmak gerekmektedir. Bu bal gibi bir darbe girişimidir. Yaygın eylemin arkasında örgütlü bir gücün olmaması olanaksızdır. Ayni anda birçok

yerde eylemler yapılmıştır. Ordu’nun bir kesimi de bunlara katılmıştır. Ordu’nun geç harekete geçmesinin ardında da darbe güçler dengesini kollamak olsa gerektir. Fakat Batı güçleri başarısız bir darbe girişiminin arkasında görünmek istemediklerinden bunun darbe olmadığı, bir avuç polisin isyanı olduğu masalını kabul ettirmeye çalışıyorlar. Latin Amerika’da son yaşanan olaylara kısa bir göz atmak darbe olasılığına ışık tutar. Bilindiği gibi Latin Amerika kıtası ABD gizli güçlerinin cirit attığı ve kendilerine karşı tüm güçleri darbe ve katliamlarla yok etmeye çalıştıkları bir yerdir. Geçtiğimiz yıl Honduras’ta ilerici Zeleya’yı darbe ile indirdiler. Hala da orada neredeyse hiçbir Latin ülkesinin tanımadığı bir iktidar var. Daha önce 2004 yılında Haiti’de böyle bir darbe yaptılar. 2002 yılında da Chaves’i iktidardan almaya çalışmışlardır. 2008 de Bolivya’da denediler. Correa kendisi yaz başlarında Honduras’dan sonra sıranın kendisine geldiğine dair gizli


Ekim 2010 / Sosyalist Dayanışma

servisten haberler aldıklarını söylemişti. Morales’in dediği gibi son 10 yılda dört darbe girişimi biri başarılı 3’u başarısız. Gerici güçler, Bolivya’sından, Venezüella’sına, Kolombiya’dan Honduras’a sürekli aralarında işbirliği içindedirler ve ABD gizli servisleri bunların koordinatörlüğünü yapar. ABD destekli Honduras darbesinde başarı kazanmış olmak bu kesimleri yüreklendirdi. Arkasından Venezüella seçimlerinde sağ kazanmadı ama oylarını arttırdı. Ertesi günü Kolombiya’da FARC ile barış sürecini destekleyen demok-

rat bir lider görevden alındı. Sağ Latin Amerika’da bir atak yapabileceği cesaretine sahip olmuştur. Hemen arkasında Correa’ya darbe gerçekleştirmek kesinlikle bu gelişmelerle bağlantılıdır. Sağ en ufacık ileri bir adımdan aldığı enerjiyi başka bir adıma dönüştürmekte çok örgütlü davranmaktadır. Bunların arkasında da ABD ve Batı güçleri vardır. Geçtiğimiz yıllarda ABD paraları ile Ekvador polisinin yozlaştırıldığını anlatan bir rapor yayınlanmış. Ekvador polisinin araç gereç, eğitim, talim ve operasyonlarda bu ülkeye bağlı olduğu zaten bilinen gerçekliklerdi. ABD’de bunu inkâr etmiyor, uyuş-

turucuya karşı savaş olarak açıklıyor. Yani uyuşturucu ile mücadele Latin Amerika’da darbelerin maskesidir. Correa ABD ekonomi okullarından mezun Latin Amerika’nın devrimci, demokrat devlet adamlarından biridir. Ülkesini sol bir yörüngeye oturtmaya çalışıyor. Birinci iktidar döneminin başında Amerikan askeri üstlerinin anlaşma süresi bitince uzatmayacağını söyleyerek ABD’nin öfkesini üstüne çekti. Bu nedenle de ABD Kolombiya üzerinden baskı yapıyordu. FARC güçlerini koruduğu bahanesi ile büyük saldırılar yaşadı.

Yine ilk iktidar döneminde yeni bir anayasa çıkararak, yeni liberal politikalara çanak tutan maddeleri değiştirdi. Anayasa yerli halklara Bolivya’dakine benzer birçok yeni hak ve özgürlük getirdi. Geçtiğimiz günlerde de sağlık ve eğitim alanlarında sosyal harcamaları arttırdı. İktidara geleli yabancı şirketlerin ülkeyi soymasını karşı koruyucu yasalar çıkartıyor. Bazı enerji şirketleri kaçtı ya da ödedikleri vergileri arttırmak zorunda kaldılar. Correa dış borçların bir kısmını tartışmalı olduğu gerekçesi ile ödemiyor. Ancak ülkenin kendi para birimi yok. 2000 yılından

beri dolara bağlanmış. Bu nedenle de dış krizlere karşı ülke ekonomisini korumada sıkıntılar yaşanıyor. Bütün bunlara rağmen geçtiğimiz yıl ülke ekonomisi büyüdü. Krizden çok etkilenmedi. Sosyal harcamaları arttırması sonrası halkın desteğini topladı ama genel olarak yerli halklar Correa’yı yeterince hızlı değişim yapmamakla suçluyorlar. Örgütlü sosyal ve yerli halk güçleri her ne kadar darbe sırasında Correa’nın arkasında olduklarını açıklasalar da kendileri ile sıkı bağ kurulmamasından şikâyetçiler. Correa’yı eleştiriyorlar. Kendilerine daha hoş görülü davranmasını istiyorlar. Reformları daha genişletmesini istiyorlar.

Sıra Correa’nın daha sola kaymak için adım atmasına gelmiştir. Şimdiye kadar sağın kendini göstermesini bekleyen Correa saldırıya geçmelidir.

Ekvador’da da diğer Latin Amerika’nın birçok ülkesindeki gibi ikili iktidar koşulları vardır. Bu ikili iktidarın elverdiği ölçülerde Correa sol güçlerle bağlarını arttırma politikası izliyor görünüyor. Şimdi bu dengede bir dönemeç alındı. Sağ güçlerin darbe saldırısı başarısız oldu. Bir yenilgi aldılar. Şimdi sanırız sıra Correa’nın daha sola kaymak için adım atmasına gelmiştir. Şimdiye kadar sağın kendini göstermesini bekleyen Correa saldırıya geçmelidir. Darbe sonrası yaptığı konuşmada söylediği gibi darbecileri ciddi şekilde cezalandırır ve saldırırsa Ekvador’da sol güçler bir mevzi daha kazanmış olacaklardır. Correa ve halk örgütleri ile bağ sıkışılacaktır. Halk güçleri darbeden kazançlı çıkacaktır. Bolivya’da Morales, Venezüella’da Chaves de aynı şeyi yapmıştı. Sağın her saldırısı sonrasında Sol hamlelerle ilerlemişti. Sıra Correa’da.

27


Sosyalist Dayanışma / Ekim 2010

Kendi kaleminden Hikmet Kıvılcımlı’nın Hayatı: “Osmanlı İmparatorluğu Makedonyası’nın Priştine kasabasında Hüseyin Bey Posta-Telgraf Müdürü iken, eşi Münire Hanımdan Hikmet doğuyor. Hüseyin Bey Yemen-Hicaz PTT Başmüdürlüğüne aktarılıyor. Gidiş o gidiş. Çocuk babanın adını bile anmıyor. Seher teyze ve subay enişte ile Koçan’a Cumâibâlâ üzerinden Bulgar eşkıyası baskını atlatılarak Drama’ya iniyor. Serez’den dupduru hatırlayabildiği tek şey: Demiryolu üzerinde bayram eden kalabalıklar ortasına bayraklarla donanmış bir tren gelince, vagonlara sinmiş sakallı Abdülhamit paşalarının kırmızı feslerini didik didik yırtıp havaya fırlatan Hürriyet oluyor. Balkan Harbi patladığı gün çocuk kendisini yeniden İştip’te buluyor. Ulusların kanlı göçü başlamıştır. Çocuk birkaç güne kadar geri dönmek üzere göçmenler mahşerine kapılıyor. Bir omuzda taşınamaz Manliher tüfeği, öbüründe Kur’ân-ı Kerim kesesi. Yollarda kaybola ola, yayan Köprülü’ye bir buğday vagonuna ulaşıyor. Trenle, yarı aç inilen Selanik’te: Çocukları insan ve hayvan ayakları altında çiğneyen Panik’in, bezirgân yanında bir hafta Çırak’lığın, kırk para kazanmak için yarım saat süren tesadüfi hamallığın, yatırılıp da bir daha kalkılmayan Ölüm’ün ne olduğunu acı acı öğreniyor.

Bir aile kolunun bulunduğu İstanbul’a geçiş. Zabit Murat dayıyla Erzurum yerine gidilen Kuşadası. “Delice Emin Efendi”nin iptidai ve rüştiye mektebi. Tahta tüfeklerle asker talimleri: Ateş-Barut-Bomba lakapları. “Efes harabelerinde diz çökerek hedefi 11’den sahici mavzerle vuruş. Birinciliğe Celal Nuri’nin “Tarih- İstikbâl” kitabından ödül: Düğmesine basınca gökle uçan koltuklar. Saltanatları dinamitle havaya uçuran nihilistler. Teravihten sonra namaz kıla kıla sahura dek camide uyuya kalış. Çatıveren Birinci Cihan Harbi. Her Allah’ın puslu günü Sisam adasında sökün edip kasabacığın üç beş yapısını delik deşik etmecesine yıldırımlar yağdıran İngiliz ve Fransız savaş gemileri. “İkinci Muğla’ya gidiş. Aydın, Söke yollarında açlıktan, bitkinlikten can vermiş “tebdil havalı” Mehmetçikler. Muğla İdadi’si, sonra Sultanisi. Trampetçilik, Fitre, Çekirge mücadelesi. Nisfıye, Nay. Mezarlığını sakız ağacına bağlı, gözleri camlaşmış, kurşuna dizilen sayısız asker kaçakları. Her gece bir karakolu basan Eşkıya Demirci’nin kestiği başlar. Karakolda çeşit çeşit işkenceler. Murat dayının ölümü. Tatilde âşâr damgacılığı. Ekin harmanlarının güzelliği. Ölümden sonra daha acı gelen Osmanlı İmparatorluğunun bozgunu. “İzmir Yunan işgalinde. Depolardan silah çekme. Kuvay-i Milliye gönüllülüğü. Havada meteliği, tabancayla vuran Yörük Ali Efe, Zeybekler, Aydın Cephesi, Çine Köprüsü. “Köyceğiz Kuvay-i Milliye askeri Kumandanlığı’na

tayin” ediliş. Toprak beylerinin vurdum duymazlıkları ve nobranlıkları. Dağ Türkmenlerinin sıcak ana yüreklilikleri. Litoğrafya’da elle basılan Menteşe gazetesi. Bolşevikler, Kızıllar! Bayrağımızın rengi. El altından İtalyanları çağıran Mutasarrıfa karşı gizli gençlik teşkilatı ve hücumlar. Muğla ansızın İtalyan işgalinde. Yunan’a karşıymış: “Gâvur değil mi?” Yağlı boya kartal resmiyle yayan Marmaris yolları... Sıtmanın mezarlığa çevirdiği tüm köyler. Rodos’tan İstanbul’a aktarma. “Vefa Lisesi Müdürü”nün Kuvay-i Milliye kalpağını ve çizmelerini “talebeliğe yakışıksız” buluşu. Ailenin kökten işçileşmesi. Ali Kemal: “Kalpak bir alamet”i üriş oldu. Kalpaklıyı nerde görürsen vur! Sultani 9’dan İmtihan ile İstanbul Tıp Fakültesine. Ölüm kalım. “Tıbbiye Camiinde askeri imamın arkasında tek sadık cemaat: Hikmet Hüseyin Efendi! Tıbbiye de İstanbul gibi İngiliz işgali altında. “Dünyayı sarsan” broşürler, gazeteler. “Kul ya eyyühel-kafirun...” suresinden materyalizme atlayış. Türk Ocakları. Kurtuluş, aydınlık mecmuaları. Sosyalizm... Anadolu’ya bütün sınıflarıyla geçme hazırlığı. Gelen gizli emir: “Şimdilik derslerinize çalışın!” “Gece yarısı 101 pare topla Cumhuriyet ilanı. Cumhuriyetçi Terakkiperver Fırkası. Vazife gazetesi. Orak Çekiç dergisi. Akaret’lerde Parti Kongresi. Aydınlık dergisinin Özel Gençlik Nüshaları. Orak Çekiçli postalar. Rosa Lüksemburg ve Karl Liebkneht’i flütle anış. İhbar. 1925 (1341) yılı. Tıbbiyeyi bitiriş. İngiliz’le Musul meselesi. Birinci Şark İsyanı: Şeyh Said. Türk Ocağı’nda söylev. Tophane Bekirağa Bölüğü’ne “Kapital” ile giriş. Ankara İstiklal Mahkemesi. “Tarikat’ı Selahiye”, “Silk’i askeri”. Zat’ı Şahanenin atabe’i ülyasına suikast maddesi. 10 yıl kürek. “Ne sıraları, ne günleri sezinlenemez batıp çıkmalar. 1928 yılı yeniden “Düyunu Umumiye” borçları. Gitsinler Sultanlardan alsınlar. Demokraside mebus tayin edilmez İzmir’de? “Ameleden adamları iktidara getirmek” suçu. 4 yıl 6 ay 15 gün... Siverek yerine: Afyon-Konya-AdanaMüslimiye-Mardin-Diyarbakır yoluyla: Elaziz Kürdistan’ın Payitahtıdır” ve “Alfabesinden cebr’i alasına değin sosyalizm...” 1935 yılı Marksizm Bibliyoteği Yayınları’ndan çıkan tercümelerden: 1- Gündelikçi İş ile Sermaye (Marks) 3- Karl Marks’ın Hayatı Felsefesi Sosyolojisi (Lenin), 4- Karl Marks’ın Ekonomi Politiği, Sosyalizmi, Taktiği (Lenin), 6- Ludwig Feuerbach Klasik Alman Felsefesinin Sonu (Engels), Kapital (Marks) vs. Çıkan Teliflerden 2- Edebiyatı Cedide’nin Otopsisi 5- Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı 7- Emperyalizm Geberen Kapitalizm 8- İnkılapçı Münevver Nedir? 9- Marksizm Kalpazanları Kimlerdir?, Marks-Engels’in Hayatları, Demokrasi Türkiye Ekonomi Politikası. 1938- III. donanma Kor. Askeri Mahkemesinin ilanı: “İş bu kitaplar, erbaşlar tarafından okunmuş ve benimsenmiş ve bu hal ileride donanma disiplinini sarsıcı mahiyette görülmüş olmağla kanaati vicdaniyeyi tamme ile” 15 yıl. 1954 yılı Türkiye Filipinlerden geri. Kuvay-i Milliyeciliğimiz (gerekçe), Vatan Partisi’nin Kuruluşu, Tüzüğü, Programı, siyasetimiz, soğan ekmek kongresi, 1957 seçim kampanyası. İslam hümanizması üzerine Eyüp söylemi. İlkin dini siyasete alet etmekten, sonra Vatan Partisi’ni kurmaktan Harbiye kumandanlık hücrelerinde 6 ay aralıksız, bir tek gün, gün ışığı görmeyiş. İki yıl sultan Ahmet aydınlık cehenneminde tutukluluk. Beraat, Münire annenin ölümü. 1960 yılı MBK açık mektuplar. Anayasa projesi. 1965: Tarih Devrim sosyalizm, İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, I. ve II. Kuvayi Milliyeciliğimiz.

Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Dergisi Ekim 2010 1. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Dergisi Ekim 2010 1. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement