Page 1

Zafer Direnen Halkların Olacak Sur: Cehennemin Mimarisi Sokakların Direniş Ruhu... FİYAT: 2TL

YIL:6 SAYI:42 NİSAN 2016

WWW.SODAP.ORG /SODAP

/SODAP74

KADERİMİZİ ELLERİMİZE ALALIM

GÜVENLİK, GÜVENCE VE BARIŞ İÇİN

ÖRGÜTLENELİM

Devrimci Şiddet, Terör ve KP Fırsatçılığı Yeni Türkiye’de Sıradan Bir Vaka: Çocuk İstismarı Göçmen İşçiler Yalnız Değildir! Özel İstihdam Bürolarına Hayır! Bölgede Yeni Döneme Doğru - Türkiye Oyun Dışında Metal Fırtınasında İkinci Dalga İki Fotoğraf ve Düşündürdükleri Erkek Sınıfı, Konforunu Bir Tarafa Bırak, Toplumsal Cinsiyet Rollerinle Hesaplaş! Tersine Dünya Alışmayacağız! El Şe3b Cilli Seyuvfuzun Fi Eşaruv3 Hak El Tariyk Tarihi Ziyaret Kırmızı Saçlı Kadın, Rüstem ve Oedipus Faşizme Karşı Direnişin Günlüğü: “Darağacından Notlar”


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2016

BARIŞ AKADEMİSYENLERİ ONURUMUZDUR ! Tutuklu Akademisyenlerle Dayanışmak İçin Mektup ve Kart Atıyoruz. Kıvanç Ersoy: Silivri Cezaevi 9 Numaralı Yüksek Güvenliklı Kapalı Cezaevi C-1 Blok 6 Silivri-İstanbul Muzaffer Kaya: Silivri Cezaevi 9 Numaralı Yüksek Güvenliklı Kapalı Cezaevi C-1 Blok 4 Silivri- İstanbul Esra Mungan Gürsoy: Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Bakırköy- İstanbul

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 6, Sayı: 42 Nisan 2016 Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Sezgin KARTAL Adres: Piyalepaşa Mah. Şark Sk. No: 15/A Beyoğlu İstanbul İletişim Tel: 0535 922 82 68 İletişim Mail: info@sodap.org www.sodap.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2


Nisan 2016 / Sosyalist Dayanışma

D

ZAFER DİRENEN HALKLARIN OLACAK!

evlet koalisyonunun rejim krizine savaşla faşizmin inşası cevabı her geçen gün daha çok can yakıyor. Kürdistan’da özyönetim direnişleri tankla topla, insanların diri diri yakılmasıyla bastırılmak isteniyor. Ancak devlet bir türlü istediği sonucu alamıyor. İnsanları paramparça ederek öldürse de teslim alamıyor, direniş ruhunu kıramıyor. Amed zindanlarında 82 Newroz’unda “Teslimiyet İhanete Direniş Zafere Götürür!” diyerek bedenini ateşe veren Mazlum Doğan’ın yoldaşları, Kürt halkı bu sloganın ne anlama geldiğinin ve ancak direnişle kazanabileceklerinin sonuna kadar farkındalar. Büyük bedeller ödense de faşizme direnişten başka cevap verilemeyeceğini 30 yılı aşkın mücadelesinin her anında hissetmiş ve bilince çıkarmıştır. 7 Haziran seçiminden 2 gün önce HDP’nin Diyarbakır mitinginde IŞİD eliyle bomba patlatan devlet, rejim krizine cevabını vermişti aslında. 20 Temmuz’da Suruç’ta patlatılan bombayla savaşın ilanı “kesinleşti”. 10 Ekim’de Ankara’da “Barış Mitingi”ne yapılan saldırıyla savaş dehşeti Batı’ya taşınmış oldu. Devlet koalisyonu rejimin demokrasiye doğru evrilmemesi için elinden geleni yapıyordu. Gezi isyanından sonra 7 Haziran’da HDP başarısıyla açığa çıkan halkların buluşma ve demokrasiyi inşa etme olasılığına tüm gücüyle ve olanaklarıyla saldırdı. Sadece bombalarıyla değil, gözaltı ve tutuklama, yargısız infazlarla da süreci derinleştirmeye çalışıyorlar. Can Dündar ve Erdem Gül’ün Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla serbest bırakılmalarının intikamını alır gibi Barış için Akademisyenlerden 3 kişi kendi savcılarının bile açıklayamadığı gerekçelerle tu-

tuklandı. Devrimciler 90’lardaki gibi yargısız infazlarla katlediliyor. Ağzını açan hiçbir şey bulamazlarsa “Cumhurbaşkanına hakaretten” tutuklanıyor. Savaşın Ankara ve İstanbul’da patlayan bombalarla batıdaki kentlere taşınması ve yarattığı ruh hali şimdiye kadar görmediğimiz bir durum açığa çıkardı. Sırrı Süreyya Önder’in dediği gibi “Kürt evine giremiyor, Türk evinden çıkamıyor.” Savaşın iki yakada açığa çıkardığı sonuç budur. Evine giremeyen Kürt direniyor ancak evinden çıkamayan “Türk”ün durumu belirsizdir. Araf ’ta kalma hali vardır. Savaşın şiddeti bilinçleri, duygu durumunu alt üst etmiştir. Faşizmin inşasına zamanında cevap verilememesi maalesef halkların daha fazla acı çekmesine yol açmaktadır. Faşizmin inşasının kurumsallaşması için başkanlık sistemini getirmeye çalışıyorlar. Erdoğan’ın hırslı kişiliğinde cisimleşen bu inşa süreci hiç kuşku yok ki devlet koalisyonunun rejim krizine verdiği cevaptan ayrı düşünülemez. Bu süreci sadece Erdoğan’ın kişiliğiyle ve hırslarıyla açıklarsak yanılgıya düşeriz. Hatta Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanması sürecini Erdoğan’a bir operasyonun hatta ordu destekli bir darbenin parçası olarak okuyup, bu süreçten “umutlanabiliriz”.

güzel örneğini kadınlar 6-8 Mart eylemlerinde sergilediler. Kadınlar 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinliği vesilesiyle 6 Mart’ta Kadıköy’de miting yapmak için başvuru yaptılar. Kadıköy “tanımlı” miting alanı olmasa da en kötü ihtimalle geçen sene olduğu gibi fiilen bir miting yapmayı umdular. Ancak devlet bırakın fiili mitingi basın açıklamasına bile izin vermedi. Alan ciddi bir polis ablukasına alınmasına, araçlarla gelen kadınlar durdurulmasına ve saldırılara rağmen binlerce kadın bir araya geldi ve saatler süren bir direniş sergilendi. Bu duruş ve kararlılığın ardından 8 Mart akşamı Taksim’de binlerce kadın yürüyüş yaptı. Bu yürüyüş kararlılık, azim ve dayanışmanın zaferi havasındaydı. Sokakların yasaklandığı, bombalarla insanların evlerine hapsedildiği bu günlerde umudumuzu büyüten ve örnek olan bir duruş sergilendi.

Faşizme karşı direniş cevabı ortaya kondu. Kadınların 8 Mart’ta, Kürt halkının Newroz’da ortaya koyduğu irade 1 Mayıs’ta taçlandırılmalı ve bir adım öteye taşınmalıdır. AKP diktatörlüğüne karşı 2007 1 Mayıs’ından beri ortaya konan irade bu sene başka bir sınavdan geçecek. Savaşın tüm ülkeye yayıldığı, faşizmin inşasının hızlandığı bugünlerde 1 Mayıs her senekinden daha da önemli bir yer tutacaktır. Sokağa çıkma iradesini sonuna kadar kuşanarak, kitlelere güven veren, güvenliğini alan, barış ve demokrasi taleplerinin emekçilerin gündemiyle ortaklaştırıldığı şiarlarla 1 Mayıs’ta alanlarda olacağız. Faşizmi geriletmek, umudu büyütmek için ortak bir direniş hattını 1 Mayıs’ta örmek için alanlarda olacağız.

Newroz’da da devlet baskılarını alabildiğine yoğunlaştırdı. Öncesinde patlayan bombalar ve Kürdistan’da yapılan katliamlar ve yasaklamalara rağmen on binler sokaklardaydı. Özellikle Diyarbakır Newroz’u Kürt halkının devlete verdiği açık bir mesajdı. Kürt halkı yaşanan tüm vahşete rağmen özyönetim direnişinin arkasında olduğu Newroz’u sahiplenerek gösterdi.

Faşizm koşullarında umudun yalnızca ortaklaşa örülen direnişle büyütülebileceğini bir kez daha hatırlamamız gerekiyor. Yakın zamanda bunun en

3


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2016

SUR: CEHENNEMİN MİMARİSİ SİDAR ARSLAN

S

ur’da devlet savaş suçunu sadece insanlara karşı değil doğaya karşı da işliyor. Tamamına yakınının tahrip edildiği bir ilçeden bahsediyoruz. Bu savaşın başında zaten yandaş medya ağzında bir şeyler geveliyordu. TOKİ, yeni bir Sur, tarihi dokusuna uygun… Bu ibareler ortada dolanırken arka tarafta çoktan ihaleler için pazarlık başlamıştı bile. Şimdi ise o pazarlığın detayları bir bir ortaya çıkıyor. İşgal edilen bir yerleşim birimi şimdi de tamamen kamulaştırılarak hak sahiplerinin elinden alınıyor.

4

Başbakan Davutoğlu yaklaşık iki ay önce bunun mesajını vermişti aslında: “Bundan sonra niyetim, her cuma namazını Doğu ve Güneydoğu’daki bir şehirde kılmak. Bu şehirler 90’lı yıllarda çarpık ve kontrolsüz bir şekilde gelişen şehirler. Bu olaylar yaşanmamış olsaydı bile kentsel dönüşümün yapılması şarttı. Tescilli Diyarbakır evleri, camiler, kiliseler, hanlar kentin mimari dokusuna zarar vermeden restore edilecek. İspanya’nın Toledo şehri gibi mimari dokusuyla herkesin görmek istediği bir yer haline gelecek”. Lakin Sur’u yeniden yaratıp Toledo’nun mimarisinden esinleneceğini söyledi ama sanırım cehennemin mimarisinden esinlenmiş. Zira Sur’u çevirdiği tek şey cehennemin kendisi. Sur ilçesinde bulunan tarihi yapılar için UNESCO’ya yapılan çağrılara da uluslararası camia sessiz kaldı. Oysa UNESCO’ya yapılan başvurular sonrasında Diyarbakır surları Dünya Kültür Mirası listesine alındı. Biz bu güzel gelişmeye sevinirken birden devletin yıkıcılığı ile karşı karşıya kaldı Diyarbakır Surları. Tahir Elçi tarihi Dört Ayaklı Minare için basın açıklaması yaparken katledildiğinde aslında Sur’un

nasıl bir yıkıma doğru gittiğini görmüş olduk. Dört ayaklı minarenin başına gelenler Sur’un başına geleceklerin tanıtım etkinliğiydi adeta. Derken Bakanlar Kurulu kararı ile tarihi ilçenin birçok mahallesinde onlarca bölgenin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından kamulaştırılmasına karar verildi. Resmi Gazete’de yayınlanan Bakanlar Kurulu kararına göre, ilçenin Abdaldede, Alipaşa, Cemal Yılmaz, Camii Kebir, Cevatpaşa, Dabanoğlu, Hasırlı, İnönü, İskenderpaşa, Lalebey, Melik Ahmet, Özdemir, Savaş, Süleymangazi, Şemhane ve Ziya Gökalp mahallelerinde 348 bölgenin tamamının kamulaştırılması karar verildi. Bakanlar Kurulu kararında söz konusu “acele kamulaştırılması” ifadesi kullanılırken, kararla birlikte günlerdir yasağın sürdüğü ilçenin neredeyse tamamı işgal edilmiş olacak. Aynı kararda tarihi Sur ilçesinin yanı sıra Yenişehir ilçesinde de iki ayrı bölgede toplamda 15 ayrı adanın kamulaştırılması kararı alındı. Aynı kararda Sur ilçesindeki bu alanların da riskli bölge olarak ilan edilmesi dikkat çekti. 15 mahalleye bağlı 348 bölge-

yi kapsayan işgal planı kapsamında kamulaştırılacak bölgelerden birisi de halka hizmet götürmekle yetkili olan Sur Belediyesi’ne ait hizmet binasının bulunduğu alan. Kiliseler, camiler gibi ibadet yerleri ile Büyükşehir Belediyesi tarafından kamulaştırılıp “Kent Müzesi” olarak faaliyete sokulan tarihi Cemilpaşa Konağı da kamulaştırılmış yerler arasında. Patlayıcı temizliği sona erdikten sonra yasağın kaldırılması beklenirken hasar gören ev, iş yeri ve tarihi mekânların onarımı için çalışmalar başlayacak. İlçede hasar gören evlere ait molozlar operasyonların bitmesi ile birlikte DSİ’ye ait iş araçları ile kaldırılarak ilçe dışına çıkarılmaya başlanmıştı. Bu kararın aslında Sur içinin tamamına el koyma kararı olduğunu belirten Kışanak, “Acele kamulaştırma adıyla başvurdukları bu yöntemi hafifletmeye çalışıyorlar ama aslında yaptıkları el koymaktır. Bu kararla hukuki mücadele yollarının da önü tıkanmak istenmiştir. Bu büyük bir yanlıştır. Bu yanlışı Diyarbakır halkı da vicdan da hukuk da kabul etmez.” dedi. Sur’a yaşatılan bu büyük tahribat sonrası yapılmak istenen yeni konutlar aynı zamanda psikolojik bir savaşın da kalıcı bir silahı. Oraya ait olmayan ve oldukça sırıtacağını şimdiden öngördüğümüz binalar her seferinde Sur’da yaşanan devlet şiddetini ve yıkımını hatırlatacaktır. Devlet ilk defa kendi eliyle bir katliam sembolü dikecek Sur’a. Şehrin ekosistemini ve havasını tamamen değiştirecek olan bu proje ile yeni popülasyon şehre yerleşecek. Sur’un gerçek sahipleri ise zaten kovuldukları köylerinden sonra bir de şehirden kovulmuş olacaklar böylece. Şimdi söz yıkım ve gözyaşından kar sağlayan sermayede.


Nisan 2016 / Sosyalist Dayanışma

SOKAKLARIN DİRENİŞ RUHU...

A

KP ve Saray bütün halklara savaş açmış durumda. Faşizm, tarihimizden beri ilham kaynağımız olan sokakları elimizden almak istiyor, halkların yüreğine korku tohumları ekmek istiyor. Bu faşizmin hamleleri… Bizim ruhumuz ise faşizme öfke doludur, mekanımız da sokaklardır. Devlet uzun bir süredir yoksul, emekçi mahallerini adeta bir karakola dönüştürmüş. Yapılan her eyleme, standa, afişe müdahale edilmektedir. Mehter marşları ile milliyetçi faşist marşlarla bütün mahalleli taciz edilerek, bu mahallelerde devletin baskısı hakim kılınmaya çalışılıyor. Bu mahallerden bir tanesi de Ataşehir Bir Mayıs Mahallesi. Polis, en ufak eyleme bile tahammül edemiyor. En demokratik eylemlere bile 2 TOMA ve 2 akreple gelerek mahalleliye devletin varlığını hatırlatıyor. Önce TOMA’dan sıkılan tazyikli su, arkasından gaz ve plastik mermi. Bir de karşılarına sokakların direnişçi ruhu ile çıkan gençlik... Kürdistan’daki katliamlara karşı ortak açtığımız standımıza saldırdıklarında bütün devrimci yapılar ve mahalle gençliği, faşizme karşı omuz omuza olmamızın ete kemiğe bürünmüş örneğini verdiler. Çatışmalar öğlen başlayıp, akşamın geç saatlerine kadar sürdü. Bu eylemin diğer güzel yönlerinden bir tanesi de mahalleden insanların damperli bir kamyonu durdurup, yolu kapatarak polisin gelişini engelleyecek şekilde park etmeleri oldu. Polis saatlerce yolu açamadı, faşizme karşı gerçekleştirdiğimiz bu ortak direniş hattı mahalleliye ve gençliğe ortak bir moral değer kattı. Böyle dönemlerde bu moral değer çok anlamlı ve değerlidir. Bu moral değerler üzerimize karabasan gibi çöktürülmeye çalışılan korkuların da panzehiri oluyor. Mahallede olur olmaz

duran TOMA’ları bazen gençler kale yaparak sokakta top oynuyor. Gençlik hem eğleniyor, hem direniyor. Sokakların mücadelesi gerçekten de halkların ilham kaynağıdır. En son mahallemizdeki Newroz kutlamaları da bu ruh ve dayanışma ile gerçekleştirildi. Polisin önceden Newroz yapacağımız alanı nasıl tuttuğunu gördükten sonra, hızlı bir şekilde alanı değiştirerek, hem Newroz’u başlatabileceğimiz, hem de savunma yapabileceğimiz bir alanı tercih ettik. Ama her halükarda etkinliğimize müdahale edeceklerini biliyorduk. Çünkü sarayın reisi onlara öyle buyurmuştu. Kutlama yapacağımız yerde zaman kaybı yaşamamamız gerekiyordu, önceden her şey hazırlandı. Newroz’un simgesi olan ateş yakıldı, davulla birlikte halk halaylar çekerek Newroz’u kutlamaya başladı. Bir yandan gençlik caddeleri gözetleyerek olası müdahaleye karşı etrafı kolaçan ediyordu. Polisin bize müdahalesini geciktirmek için geliş güzergahına bütün yapıların devrimci gençleri omuz omuza, dayanışarak barikatlar kurdu.

barikata yaklaştı ama geçemedi. Arkasından TOMA gelerek tazyikli su ile müdahale etmeye başladı. Her taraf gaza boğuldu. Bütün herkes hep bir ağızdan “Yaşasın Devrimci Dayanışma!” sloganları atıyordu. Bizi o sokaktan püskürttüler ama başka sokakta Newroz ateşi tekrar yakıldı. Bu direniş ruhu ve devrimci dayanışma örneği faşizmin ne sokakları, ne de bizi teslim alamayacağını gösterdi. İşçilerin halklarını gasp edenler, Kürt halkını bodrumlarda katledip diri diri yakanlar, doğamızı talan edip sermayeye peşkeş çekenler bu yaptıklarınızla kurduğunuz düzenin ömrünün sonlarına doğru geliyorsunuz. Saray’ın ve AKP’nin korkuları büyümeye devam etsin. 1000 odalık sarayda savaş kararı alanlar, diktatörlük sevdasına düşünler unutmasın sizin 1000 odalık sarayınız olabilir, bizim de binlerce evden oluşan sokaklarımız var.

KENAN DEMİR

Bu moral değerler üzerimize karabasan gibi çöktürülmeye çalışılan korkuların da panzehiri oluyor. Mahallede olur olmaz duran TOMA’ları bazen gençler kale yaparak sokakta top oynuyor. Gençlik hem eğleniyor, hem direniyor.

Bu manzarayı bir de Gezi sürecinde görmüştük. Akrep denen polis aracı

5


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2016

DEVRİMCİ ŞİDDET, TERÖR VE KP FIRSATÇILIĞI M. SİNAN MERT

Diyelim ki kimlikçi siyasete batan kesimler sınıf mücadelesinde PKK’ye ve kimlik siyasetine angaje olmaktan dolayı başarılı olamadılar, peki ya diğerleri? ÖDP’si, KP’si vs. Bu politik aktörlerden sınıf içinde derinleşen mevzi elde edebilenler, örneğin Bursa’daki işçi direnişine müdahale edebilenler oldu mu?

7

Haziran seçimleri sonrasında yeniden şiddetlenen savaş ortamı, Cizre’de yaşanan bodrum vahşeti ve Ankara’da gerçekleştirilen TAK eylemleri ile yeni bir boyuta sıçradı. Devletin özyönetim direnişlerini “çökertme” planı çerçevesinde en sert biçimde ezme kararlılığı ve sergilediği vahşet PKK’nin savaşı Batı metropollerine taşımasına dönük bir atmosfer yarattı. Kürt kentlerinin taş üstünde taş bırakılmayacak bir biçimde yok edilmesi, Rojava’da ortaya çıkan siyasi yapının yalnızlaştırılması ve ezilmesi için devletin çok yönlü girişimleri, Kürdistan’da sivillerin yoğun bir biçimde katledilmesi TAK eylemlerinin temel motivasyon kaynağı olarak görünüyor. Dolayısıyla tek bir olaya, sadece sonuçlara kilitlenerek yaşanan sürecin tümünü anlamaya çalışmak kesinlikle yanıltıcı olacaktır. Buna rağmen şunun açıkça altının çizilmesi gerekiyor ki kitlesel olarak sivil halkın ölümüne sebep olacak eylemlerin devrimci ve meşru eylemler olarak görülmemesi gereklidir. Halklarımızın bir arada yaşama kültürünü neredeyse bütünüyle imha edecek, geniş boyutlu bir iç çatışma sürecini tetikleyecek bir eylem hattının devrimci bir eylem çizgisi olarak meşrulaştırılmaması gerekmektedir. Sivil halkı, savaşın açık ve doğrudan biçimde tarafı olmayan vatandaşları hedef alan şiddet devrimci olarak görülemez. Eylemlerin TAK adına üstleniliyor olması bu durumun bir biçimde PKK tarafından da kabul edildiğinin göstergesidir. Tahir Elçi “PKK terör örgütü değildir” dediği için devlet güçleri tarafından karartılmış bir operasyonla katledildi. Devlet her türlü devrimci şiddeti, devlet güçlerine mi yoksa halka mı dönük olduğuna bakılmaksızın terör

6

torbasına doldurmayı ideolojik hegemonyasının temel bir aracı haline getirmişti. Oysa toplum da aslında yaşanan savaşın kendisini tehdit etmediğini, savaşın devlet güçleri ile PKK arasında olduğunu, bu anlamıyla şiddetin aslında terör anlamına gelmediğinin farkındaydı. TAK’ın Güven Park ve IŞİD’in İstiklal eylemleri sonrasında yaşanan ruh hali aslında terörün ortaya çıktığı anda toplum tarafından nasıl hızlıca anlaşıldığının da bir ifadesi oldu. 35 yıllık savaş boyunca neredeyse hiç yaşanmamış bir kitlesel korku topluma hakim oldu, insanlar evlerine kapandı, önlem olarak şehir dışına çıkmaya çalıştı, çocuklarını okula göndermedi.

Uzak Durulması Gereken İki Hata

Sosyalistlerin gelinen bu noktada şu iki hatadan da uzak durması politik bir aktör olarak davranmaya devam edebilmek için anlamlı olacaktır: 1) Ezilen halkların sömürgeciliğe karşı kurtuluş mücadelesinde devlete yönelen devrimci şiddetin meşruluğunu tartıştırmazken sivil halka yönelen ve açıkça terör olarak nitelenebilecek eylemleri de aynı meşruluk zemininde kavramak, bunlar arasındaki niteliksel farkı önemsememek. IŞİD’in mücadele tarzından da açıkça görülebileceği gibi terör de politik bir araç olarak kullanılabilmektedir. Fakat Kürt Sorunu özelinde HDP’nin 7 Haziran zaferinin de açıkça sergilediği halklarımızın birlikte yaşamı inşa etme yönünde çok güçlü bir irade beyanı mevcutken, savaşın niteliğini geriye dönüşü mümkün olamayacak bir noktaya sıçratmak büyük bir politik hata olacaktır. Sosyalistler sivil halkın yaşamı söz konusu olduğunda pragmatik değil ilkesel tutum belirlemek zorundadır.

2)Ankara’daki eylemi 7 Haziran’dan bu yana yaşanan devletin savaşma iştahının bir sonucu olarak görmeyip süreçten izole ederek anlamaya çalışmak ve bunun üzerinden Kürt halkının tüm mücadelesini mahkum etmeye çalışmak. KP başta olmak üzere Haziran cenahında böylesi bir güçlü eğilim gözlenmektedir. HDP’nin politik hegemonyasından bunalan ve giderek işlevsizleşen bu kesimler açısından Ankara eylemi bir tür can simidi gibi görülmektedir. 2000 F tipi katliamı sonrasında Devrimci Demokrasi’nin tükenişini ilan eden A. Güler şimdi de HDP’nin bitişini takdim etmektedir. “Aynı şey, ikide bir dönüp “bizim dışımızda solculuk yapacak bir alan yok, sol biziz” diye tekrarlayan HDP için de geçerlidir. “HDP solu” Güven Park önünde bitmiştir. O gözyaşı damlalarının altından kalkamazsınız. Bazı yanlışlar solun yapabileceği yanlışlar değildir. Giderseniz, geri gelemezsiniz.” Bu yaklaşımın ne kadar sinsice bir fırsatçılık olduğu açıktır. AKP benzeri bir biçimde HDP’yi yaşanan şiddetin sorumlusu olarak göstermeyi solculuk olarak lanse etmek A. Güler’in büyük becerisidir. A. Güler’in zaten bütün becerisi pespaye bir liberalizmi bir tür solculuk olarak yansıtabilme kapasitesidir. Özyönetim direnişlerini ezme konusunda Kürt gençliğine ibret vermek için yaratılan şiddetin boyutunun Kürt halkının geniş kesimlerinde büyük bir intikam arzusu yarattığı açıktır. Cizre’de bodrumlarda yakılarak imha edilen, kimlikleri teşhis edilemeyen cenazeler bulunmaktadır. Devlet, binlerce kişinin katledilmesini göze aldığını ortaya koyan bir çökertme planı eşliğinde Kürt halkının onlarca yıllık mücadele birikimlerini yok etmeye dönük bir saldırıyı vahşice geliştirmektedir.


Nisan 2016 / Sosyalist Dayanışma

Sosyalistler Kürt halkından çalınan özgürlüğün devlet tarafından şiddet yoluyla engellenmeye çalışılmasının toplumun tümünü içine alacak ve çok boyutlu bir imhayı gündeme getirecek bir iç savaşı tetikleyeceğini ısrarla anlatmaktan imtina etmemelidir. 7 Haziran’da diktatörlük hayalleri yıkılan Saray’ın Başkanlığa savaş stratejisi ile yürüme planının yol açtığı Kürdistan’daki büyük insanlık suçu ile ilgili kararlı bir politik hat geliştirememenin bedeli savaşın her cephede ölçüsüz bir biçimde şiddetlenmesi olacaktır. En kritik dönemde Barış Bloku ile birlikte hareket etmekten bile geri duranların şu aşamada söyleyecek sözü bulunmamaktadır. Kürdistan’daki katliam çizgisinin Ankara saldırısının gerçek faili olduğunu göremezsek sosyalistlerin “terörü lanetleme” kervanına katılmasının lokomotifinin Saray olduğu bir katara eklenmekten başka bir anlamı olamayacaktır.

Demokrasi Cephesinde Buluşmak Acil İhtiyaçtır

Erdoğan faşist rejiminin yapıtaşlarını birer birer örerken kimse Kürt halkı ile Türkiyeli sosyalistlerin anti-faşist bir demokrasi bloğunun en temel güçleri olması gerektiği gerçeğini perdelemeye çalışmamalıdır. Bugün Erdoğan’ın faşizm projesini durdurabilecek yegane demokrasi gücü bu zeminde yükselebilir. Düzen tüm gücüyle HDP’yi bir seçenek olarak devreden çıkar-

maya çalışırken “sol”un HDP’nin gerilemesi ile kendisine alan açılacağını düşünebilmesi bir akıl tutulması belirtisidir. “Kimlik politikası sınıf politikasını gölgeliyor” gerekçesini yıllardır dillerine pelesenk edenler sınıf mücadelesinde hangi mevzileri tutabildiklerini, bu alana ne kadar enerji aktarabildiklerini ortaya koymak durumundadırlar. Sosyalistlerin ülkenin en önemli demokrasi sorunu konusunda tutum alması değil almaması anlaşılması zor bir durumdur. Çok sıkı “Ne yapmalı?”cılar nedense Lenin’in ulusal sorun konusundaki tutumunu görünmez kılmaktan vazgeçemiyorlar. Sınıf mücadelesinde yeterli gelişme kaydedilememiş olmasının faturası Kürt halkının özgürlük mücadelesine ya da enternasyonalizme çıkarılamaz. Sosyalist hareketin genel güçsüzlüğü ve sınıf hareketini hızla kadrolaşılabilecek bir mecra olarak görmeme alışkanlığı, sınıfın yeni dinamiklerini okuyamama eksikliği ile de birleşince ortada sınıf ile sosyalistler arasında böylesi bir yabancılaşma sonucu ortaya çıkmıştır. “Ancak, milliyetçi-şoven tahriklerle kışkırtılan Türk-Kürt bölünmesinin derinleştiği bu dönemde, işçi ve emekçi hareketini temsil etme iddiasındaki solun sözcülüğünü yaptığı sınıfsal talepler ile Kürtlerin ulusal ve demokratik talepleri arasında bağ kurmak da bir türlü mümkün olmadı. Olmuyor da! Bu can alıcı

sorunun başta gelen nedeninin, solun sözünü ettiğimiz kesimlerinin kimlikçi siyaset zeminine kaymasından, dahası PKK’nın peşine takılan bir politik pratik sergilemesinden kaynaklandığını görmek gerekiyor.” M. Yanardağ halklarımızın kurtuluşu için tarihsel önemde bir hedefi “olmuyor da” diyerek kestirip atıyor. Devrimciliğin aslında büyük oranda olmayanı oldurtmak olduğunu görmezden geliyor. M. Yanardağ’ın da çok iyi bildiği gibi “PKK’nın peşine takılmayan” da oldukça geniş bir sol kesim var. Diyelim ki kimlikçi siyasete batan kesimler sınıf mücadelesinde PKK’ye ve kimlik siyasetine angaje olmaktan dolayı başarılı olamadılar, peki ya diğerleri? ÖDP’si, KP’si vs. Bu politik aktörlerden sınıf içinde derinleşen mevzi elde edebilenler, örneğin Bursa’daki işçi direnişine müdahale edebilenler oldu mu?

faşizm gerçekleştirdiği tarihi sıçramayı Türkiye dahil yeni coğrafyalara taşımaya çalışıyor. Böylesi bir konjonktürde faşizme karşı en geniş birlikteliği örme noktasında bir kararlılık ortaya koymayan her kesim gelecekte vebal altında kalacaktır. Türkiye solunun siyaset alanını HDP daraltmıyor, tam tersine güçlü bir HDP solun tüm kesimleri için büyük bir olanaktır. Bugün AKP faşizminin olası bir Başkanlık referandumu sonrasında hukukileşme sorununu da halletmesi durumunda darbe koşullarının kalıcılaşacağını, bunun da genel olarak demokratik mücadele olanaklarını bütünüyle ortadan kaldıracağını görmemek için büyük bir politik körlük gerekiyor.

Burada yürütülen aslında Türkiye solunun son derece kadim bir tartışmasıdır. Bir politik aktörün kendi başarısızlığını bir başkasının yapıp ettikleriyle açıklamasının devrimci faaliyet açısından bir karşılığı yoktur.

Bu açıdan “HDP biterse ben büyürüm” diye hayal görenler, “Kürtleri milliyetçi ilan edersem ilerlerim” diye düşünenler hem etik hem de politik ölçekte büyük bir yanlışın içine düşerler, Perinçek’i biraz daha mutlu ettikleriyle kalırlar. İtalyan ve Alman komünistlerinin faşizm konusunda yaptıkları hataları tekrarlamamak için elimizde yeterince deneyim bulunmaktadır.

Bugün kimsenin arabayı atların önüne bağlama gibi bir lüksü yok. Cumhuriyet’in 92 yıllık tarihinin en önemli politik krizi yaşanıyor, bu kriz neredeyse tüm Ortadoğu’yu avucunun içine alan bölgesel savaş ateşinin yanı başında yaşanıyor, IŞİD ile İslamcı

“Terör” konusunda etik/politik tutumumuzu da Kürt halkıyla birlikte AKP faşizmine karşı birlikte en geniş demokrasi cephesini inşa ederek mücadele etme noktasındaki kararlı duruşumuzu da direnç ve inatla sürdürmeliyiz.

7


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2016

YENİ TÜRKİYE’DE SIRADAN BİR VAKA: ÇOCUK İSTİSMARI SİDAR ARSLAN

AKP milletvekili Ayşe Kesir’in mecliste yaptığı konuşmayı dikkatli izlersek bir suçun insan vücudu ile kendini nasıl teşhir ettiğini görebiliriz. Titreyen elleri ve kekeleyen dili ile tam bir suçlu gibi hareket ediyordu. Konuşması belirli ifadelerin tekrarından ibaretti. Çocukların ‘yüksek menfaati’ sürekli vurgulanıyor ama olayın kıyısından berisinden dolaşarak sahte bir kınama hali gözlerinden okunuyordu.

K

araman’da bir öğretmenin tarikat evlerinde en az 45 erkek öğrenciye tecavüz ettiği iddialarına yer verildi. Ensar Vakfı ve Karaman Anadolu İmam Hatip ve İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’ne (KAİMDER) yakın kişilerin kiraladığı evlerde kaldıkları öne sürülen 9 ve 10 yaşlarındaki öğrencilere tecavüz eden Muharrem B. adlı öğretmenin tutuklandığı belirtilen haberde tutuklamanın 4 Mart’ta gerçekleştiği kamuoyuna duyuruluyordu. Muharrem B. tarafından tecavüze uğrayan 45 çocuktan 10’u Karaman Devlet Hastanesi’nden rapor almıştı. Çocuklar köy ve mahallelerde oturuyor, okumaları için kentte devletin tüm desteğine sahip olan Ensar Vakfı ve KAİMDER’e teslim ediliyorlardı.

Çocuk İstirmarcılığı Önergesi ve AKP’nin Kızarmayan Yüzü

Olayla ilgili gizlilik kararı getirildi. Konunun daha fazla konuşulup uzaması istenmedi. Hükümetin bazı milletvekillerinin açıklamalarıyla Karaman’daki tecavüz rezaletinin üzerinin kapatılabileceği ve Ensar Vakfı’nı korumak adına olayı örtbas edeceği izlenimi yaratması, özellikle sosyal medyada tepkiye neden oldu. AKP’li vekil Nihat Öztürk’ün Muğla Ensar Vakfı Şubesi’ne giderek “İnadına destekleyeceğiz” dediği günün akşamı Twitter’da başlatılan ‘Stop Child Rape In Turkey’ kampanyası konuyu dünya gündemine taşıdı. AKP milletvekili Ayşe Kesir’in mecliste yaptığı konuşmayı dikkatli izlersek bir suçun insan vücudu ile kendini nasıl teşhir ettiğini görebiliriz. Titreyen elleri ve kekeleyen dili ile tam bir suçlu gibi hareket ediyordu. Konuşması belirli ifadelerin tekrarından ibaretti. Çocukların

8

‘yüksek menfaati’ sürekli vurgulanıyor ama olayın kıyısından berisinden dolaşarak sahte bir kınama hali gözlerinden okunuyordu. Uzun yıllar STK’larda çocuklar için çalıştığını söyleyen bir milletvekili kürsüdeki konuşma süresini bile bitiremedi. Meğer onca yılda anlatacak ne çok şey biriktirmiş. Görünen o ki Ensar Vakfı’na ait olduğu söylenen ve hiçbir hukuki karşılığı olmayan öğrenci evlerinde tecavüze uğrayan çocukların ‘yüksek menfaati’ değil de Ensar Vakfı’nın onu destekleyen AKP’nin yüksek menfaati önemli. Çocuk İstismarını Engelleme Komisyonu önerisi meclise sunulduğunda kabul edenler ve etmeyenler el kaldırdı. Meclis başkanı oylamayı yılların alışkanlığı ile ‘kabul edenler, kabul etmeyenler, kabul edilmemiştir’ diyerek kapattı. Oysa çok açık bir şekilde oylamayı kabul edenlerin sayısı fazlaydı. Sırf bu bile AKP’nin çocukları değil de Ensar Vakfı’nı korumakta ne kadar kararlı olduğunu gösterdi. Lakin bu oylamanın ertesinde sosyal medyada büyüyen tepki ‘bu utanç AKP’ye yeter’ başlığı altında toplandı ve tepkiler çığ gibi büyüyünce AKP öneride geri adım atmak zorunda kaldı ve oylama dört partinin de desteği ile kabul edildi. Ama o utanç hala AKP’nin ilk oylamada kalkmayan ellerinden, bu tecavüzü örtbas etmek isteyen AKP vekillerinin dillerinden asla çıkmayacaktı.

Karaman Ne İlk Ne de Son… Karaman’da Ensar Vakfı’na bağlı bir kurumda 45 çocuğa tecavüz edildiği ortaya çıkmadan önce erken boşalma indirimi alan bir tecavüzcünün haberini okumuştum. Sonrasında Artvin’de imam hatip öğrencilerinden birine öğretmeni tarafından tecavüz edildiği haberini okudum. Yani

ne gerisi temiz ne ilerisi. Karaman’daki vaka yanlış ama yalnız değil. Zira her gün çocuk istismarcılığı ile ilgili yeni haberler okuyoruz. Üstelik ülke gündeminin belirli dönemlerde belirli olayları fokusladığı düşünülürse bu haberler çocuk istismarcılığının şu dönemde artmadığı zaten istikrarlı bir şekilde süregeldiğini anlamamıza vesile oluyor. Özgecan Aslan’ın tecavüz edilip öldürülmesinin ardından ortaya çıkan öfkenin artçılarını görebiliyoruz böyle olaylar sonrasında. Lakin ülkenin ruh hali odun ateşinin üstünde duran bir kazan gibi karardı iyice. Ve AKP Hükümeti’nin aymaz politikaları ve çürümüş ahlaki yönlerini güç ve din ile örtbas etmesi bu kazanın altına odun atmaya devam ediyor. Dolayısıyla o kazanda kaynayan gelecek de pek hayırsız ve tatsız olacağa benziyor. Karaman’daki olay da dikkatimi çeken bir şey var. Her ne kadar Ensar Vakfı ve destekçisi olan AKP Hükümeti bu durumdan kaçamasalar da bir algı operasyonunu iyi yönetiyorlar. Karaman ismini oldukça öne çıkarıp diğer isim ve durumları flulaştırıyorlar. Medya bu durumu ‘Karaman Olayı’ olarak sunarken Ensar Vakfı’nı, toplumun yozlaşmasını, AKP Hükümeti’nin ahlaksızlıkları yüzsüz bir şekilde yok sayma huylarının topluma nasıl sirayet ettiğini göz ardı ediyor hatta saklıyor. Böylece bunu münferit bir olaymış gibi gösterip toplumun hafızasızlığına güvenen bir tavır sergiliyor. Oysa toplumun genelinde cesaretlenmiş bir tecavüzcü zihniyet hâkim. Özgecan Aslan’ın tecavüz edilip öldürülmesini protesto etmek için yürüyüşe katılan bir erkek başka bir kadına tecavüz edip öldürebiliyor. Ve bu toplumun to-


Nisan 2016 / Sosyalist Dayanışma

humları uzun zamandır atılıyor. AKP hükümeti düşse, desteklediği kurum ve kuruluşlar kapatılsa, tüm sanıklar ceza alsa dahi biz bu toplum ile baş başa kalacağız. Ve asıl mücadele etmemiz gereken ikiyüzlü, ahlaki olarak çürümüş ve yozlaşmış bu toplum.

Yetkililerin RTÜK’lenesi Dili…

Çocuk istismarcılığını önlemek adına yapılan şeylere bakıldığında devlet tarafından komisyonlar ve STK’lar bunca zaman çalıştıklarını iddia ettikleri halde hala sık sık çocuk istismarı olaylarına rastlıyorsak burada bir şey eksik yapılıyor demektir. İş raporlamadan öteye gidip uygulamada kendini göstermeli. Üstelik bugüne kadar kurumsal değil de şahsi yaptırımlar yapıldı. Kurumların bu durumu denetleyemediği, göz yumduğu, eksik kaldığı üzerinde hiç durulmadı. Çocuk istismarına ortam hazırlayan şeyler üzerine hiç gidilmedi.

hael, John ve Tommy ismindeki 4 genç, eşek şakası yaparken yaşlı bir adamın yaralanmasına sebep olurlar. New York’da bulunan Wilkenson Center’da bir sene kadar hapis cezası yatan 4 yakın dost, cezaevindeki görevli gardiyanların kötü muamelesine maruz kalır. Kötü şartlar altında kalan, dayak yiyen, gururları incinen ve cinsel istismara uğrayan bu 4 yakın dost 13 sene geçtikten sonra, Wilkenson Center ve gardiyanlarından intikam alma şansını elde ederler.” Sleepers filminde işlenen bu gerçek olay Türkiye’de de ‘Suskunlar’ adlı dizide işlendi. Şiddete ve cinsel istismara uğrayan çocukların intikam ve nefret duygusuyla yetiştiğini, ömürleri boyunca bu istismarın etkilerini taşıdıklarını işleyen yapımlardı. Bunun yanı sıra ‘Atlı Karınca’ adlı yerli yapımda kendi

çocuklarına istismarda bulunan bir babayı izliyorduk. Filmdeki aile orta sınıf ve eğitimli bir aile. Cehalet ve maddi sıkıntı gibi bir bahanesi yok yaşanan dramın. Ayrıca oyuncuların ne iş yaptıklarını, hangi siyasi görüşe sahip olduklarını ve bu gibi detayları bilmiyoruz. Müslüman bir aile olduklarını ama babanın da annenin de dinlerine ait sadece gerekenleri yaptıklarını, ekstra olarak üstüne düştükleri bir dini görüşleri olmadığını üstüne basa basa belli etmiş yönetmen. Buradaki amacının da bizi önyargılarımızdan arındırmak olduğunu söylüyor röportajlarında. Konuşulması bile bir tabu olan ensestin cehalete veya alt sınıfa ait bir konu olmadığını, içimizde de bunu yaşayan insanlar olabileceğini bize hissettirmek istemiş, “bizde olmaz” diyerek kaçmamızı engellemek istemiş ve bence başarmış da.

Son söz niyetine…

Çocuk istismarcılığının önüne geçmenin dört temel dayanağı var aslında: 1) Yatılı, yatısız çocukların zamanlarını geçirdiği her türlü kurum ve kuruluşların (buna aile de dâhil) olası şiddet ve istismar suçlarına karşı ciddi denetime tabi tutulması, 2) Olası bir istismar ve şiddet vakasında bireysel değil kurumsal bir yaptırıma gidilmesi, 3) Çocuklara cinsel istismar sınırlarının öğretilmesi ve kendisini koruması noktasında eğitilmesi, 4) Hükümet yetkililerinden medyaya kadar en ufak bir cesaretlendirmenin önüne geçilmesi. Yoksa bu istismarların tekerrürünü daha çok yaşarız.

Daha geçtiğimiz günlerde Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), ‘Clarence’ adlı çizgi filmde geçen öpüşme diyalogları nedeniyle Cartoon Network’e para cezası kesti. RTÜK’ün hazırladığı raporda söz konusu diyalogların ‘cinsellik için merak, ilgi ve cazibe oluşturabilecek nitelikte olduğu’ öne sürüldü. Oysa çocuklar zaten mağdur tarafken ve korunması gereken çocukların bedensel ve ruhsal sağlıkları iken hala mağdur üzerinden uygulama ve önlemler alınması da dikkat çekiyor. Oysa asıl yapması gereken hükümet yetkililerinin konuşmalarını sansürlemek olmalı. Bir kereden bir şey olmazcıları, vakıf koruyucuları, çocuklara hayvan pornosu izleten sapkınları, erken boşalmış diye tecavüzü tam olarak gerçekleştiremediğine hüküm vererek ceza indirimine giden mahkemeleri sorgulamak ve yargılamak lazım. Toplumu cesaretlendiren bu kurum ve kişileri yargılamadığımız sürece toplumun çürümesi hızlanacaktır.

Sanatta Çocuk İstismarı

“1960’lı senelerde Hell’s Kitchen’da büyüyen Shakes, Mic-

9


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2016

GÖÇMEN İŞÇİLER YALNIZ DEĞİLDİR! SEVGİ EVRİM

Şimdi de bu koşulların kalıcılaşması için ev işçilerinin sigorta sorunları özel istihdam büroları aracılığı ile çözülmek istenmektedir. Özel istihdam bürolarına işçi kiralama yetkisi verilmesi ile en çok da yedek iş gücü olarak görülen kadın çalışanlar etkilenecek. Emekçilerin, özelikle de kadın işçilerin emeği hoyratça harcanacak.

10

B

ir göçmen işçinin, bu vahşi üretim koşulları içinde, nasıl hayata tutunduğunu, nasıl kendini var etmeye çalıştığını düşündünüz mü hiç? Göçmek, savaş, işsizlik, yoksulluk gibi birçok sebeple düzenini kurduğu bir yerden bir yere giderek orada var olmaya, üretmeye çalışmak nasıl bir mücadele gerektirir? Hükümetin halkların yaşamını kabusa çeviren savaş politikalarıyla; Suriye’de yaşanan emperyalist savaşın bir parçası haline gelen Türkiye, katıldığı ve desteklediği savaşın sonuçlarını yaşamaya başladı. Suriye’deki savaştan kaçan on binlerce emekçi, kadın, çocuk ya göç yollarında, denizlerde telef oldu ya da sığınabildikleri yeni bir şehirde sömürünün alasını yaşıyor. Hepimiz yaşadığımız mahallelerde, şehrin merkezlerinde her gün bu gerçekle yüzleşiyoruz. Bu büyük göç dalgasından evvel değişik ülkelerden, işsizlik, yoksulluk gibi sebeplerle ülkemize gelmiş ve üretime dahil olmaya çalışan on binlerce göçmen işçi olduğunu da biliyoruz. Özellikle kadın işçilerin ev hizmetlerinde çalıştırıldığını ve çoğunun kayıt dışı ve güvencesiz koşullarda istihdam

edildiğini biliyoruz. Bunlardan de birisi Özbekistan asıllı GULNORA TUXTAYEVA idi. Göçmen ev işçisi Özbekistan asıllı GULNORA TUXTAYEVA Başakşehir’de çalıştığı Misstanbul sitelerinde cam silerken 03.02.2016 tarihinde 5. kattan düşerek hayatını kaybetti. Onun ölümü önce intihar ettiği yönünde yansıtılmak istendi. Sonra da bu iş cinayetini gözden kaçırıp örtbas etmek isteyenler apar topar takipsizlik kararı verilmesini sağlayarak konunun tartışılmasını önlemiş oldular. Gulnora’nın ölümü bir internet haber sitesinde “Başakşehir’de 5. kattan düşen temizlikçi kadın öldü” içeriği ile yar aldı. Haberde ne ismi vardı ne de evlerine temizliğe gittiği evin sahipleri ile ilgili bilgi vardı. Gulnora’nın, milyonlarca göçmen ev işçisinden biri olarak sadece ölmüş olmasının haber değeri vardı ve yaşam koşulları, çalışma şartları, işçi sağlığı iş güvenliği gibi hiçbir konu gündem edilmemişti. Ve bu olayın üzerini örtme gayreti aynı şekilde savcılık tarafından da sürdürülerek, bu

göçmen ev işçisi ile ilgili yeterli araştırma yapılmadan sadece adli tıp raporuna ve ev işverenlerinin ifadelerine dayanılarak takipsizlik kararı verildi. Hatta Gulnora o kadar sahipsizdi ki hem kadındı, hem ev işçisiydi, hem sigortasızdı, hem göçmendi, hem ailesizdi, hem sendikasızdı. Kim önemseyecekti onun ölümünü, kim takip edecekti? Hemen ölüm raporu hazırlandı, intihara kalkıştığı rapor edildi ve dosya kapatıldı. Ev işçisinin çalışma koşulları araştırılmamış, çevre sakinleri, ailesi dinlenmemiş, taraflı bir soruşturma ile gerçekler karartılmıştır. Aynı zamanda göçmen ev işçilerinin çalışma koşullarının da görmezden gelinerek, on binlerce ev işçisinin emeği yok sayılmaktadır. Göçmen ev işçilerine ayrımcılık, taciz, güvencesiz bir hayat reva görülmektedir.

Özel İstihdam Büroları Köleliğin Yasalaşması Demektir

Gulnora’da büyük olasılıkla bir temizlik firması tarafından hayatını kaybettiği eve kiralanmış olabilir. Şimdi ortada sorumlu yok, suçlu yok. Hak yok, hukuk yok. Ev işçileri ve göçmen işçilerin kaderleri bu işçi kiralama bü-


Nisan 2016 / Sosyalist Dayanışma

rolarına teslim edilmek isteniyor. Bugün bu yasayla mücadele edilmez ve yasalaşmasına eğer izin verirsek, tüm işçiler tıpkı Gulnora gibi, iş cinayetlerinde hayatlarını kaybetmeye devam edecekler ve maalesef iş cinayetleri cezasız bırakılacak. Şimdi de bu koşulların kalıcılaşması için ev işçilerinin sigorta sorunları özel istihdam büroları aracılığı ile çözülmek istenmektedir. Özel istihdam bürolarına işçi kiralama yetkisi verilmesi ile en çok da yedek iş gücü olarak görülen kadın çalışanlar etkilenecek. Emekçilerin, özelikle de kadın işçilerin emeği hoyratça harcanacak. Çalışma hayatına katılan kadınların eve geri çekilmelerine bile zemin hazırlayacak bu yasa ile ev işçileri de mutlak “kiralanır” bir konuma getirilecekler. İşveren sıfatının belirsizleştirilerek hak arama süreçlerinin önü kesilecek. Kıdem tazminatı güvencesi ortadan kalkacak ve her işçi her an işten atılabilir duruma getirilecek. İş cinayeti, meslek hastalığı, yıllık izin verilmemesi fazla mesai ücretlerinin ödenmemesi gibi hukuksuzluklar için de kılıf olacak. Adeta güvencesizliği, köleliği yasalaştırarak patron ile işçinin bağını tamamen kopartacaklar ve bu yasa bir nevi işçi simsarlarının meşrulaşması yasası olacak. Köle pazarları yerini Özel İstihdam Büroları’na bırakmış olacak ve emeğimiz tamamen kendi irade ve yönetimimizden çıkacak. Özellikle ev işçileri yönünden, ev işçisi çalıştıranların sorumluluğunu azaltmak için 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası’nda 2014’de yapılan değişikliklerle 10 günden az çalışan ev işçisi ve 10 günden fazla çalışan ev işçisi ayrımı getirildi ve ev işçilerinin mevcut hakları daha da geriye götürüldü. Şimdi özel istihdam bürosu işçisi olarak ev hizmetlerinde çalışılmaya başlandığında ev işverenlerinin hiçbir sorumluluğu olmayacak. Ev işçinin ne ücretinden, ne sigortasından, ne fazla çalışmasından, ne yıllık izninden, ne iş kazasından, ne meslek hastalığından ev işverenleri sorumlu olmayacak. Özel istihdam bürosu ve ev işçisi

arasında yapılan sözleşmenin süresi ne kadarsa o büro o süre kadar sorumlu olacak ve bu durum ev işçinin emeğinin tamamen görünmez olması anlamına gelecek. Hatta ve hatta adı geçici işçiye çevrilecek olan ev işçisi, işyerine ve işe ilişkin olmak kaydıyla kusuru ile neden olduğu zarardan geçici işçi çalıştıran işverene yani ev işverenine karşı sorumlu tutulacak, zararları tazmin etmek zorunda kalacak. Bu sebeple bu yasanın geçmesi ev işçilerinin ve özellikle de göçmen işçilerin tamamen sömürü kanallarına terk edilmesi olacak.

İmece: Sorumlular Hesap Verene Kadar Takipçisi Olacağız!

İmece Ev İşçileri Sendikası Gulnora’nın ölümü ile ilgili olarak yaşanan soruşturmayı başından bu yana takip ediyor. Gulnora’nın isminin dahi verilmediği gazete haberi ile başlayan süreç savcılık tarafından verilen takipsizlik kararı ile sonlandırılmışken İmece’li kadınlar, savcılık kararına itiraz ettiler ve Gulnora’nın ölümünden sorumlu olanlar hakkında “kasten veya olası kastla bir kişinin ölümüne sebebiyet vermek” suçundan yargılama yapılması için 25 Mart günü Küçükçekmece Cumhuriyet Savcılığına yeniden suç duyurusunda bulundular. Adliye önünden yaptıkları açıklamada da “Hepimiz GULNORA TUXTAYEVA’nın ailesiyiz ve onun bu iş cinayetinde katledilmesine sebep olanlardan şikâyetçiyiz.” Diyerek göçmen ev işçisinin yalnız olmadığını gösterdiler. Biliyoruz ki; Gulnora ev işçisi olarak çalışıyordu, biliyoruz ki ev işverenin talimatıyla o cama çıkmıştı, biliyoruz ki, o evde çalışırken iş güvenliği önlemleri alınmamıştı ve bu şekilde çalıştırıldığı için camdan düşerek yaşamını yitirmişti. Bu ve benzeri iş cinayetlerinin tekrarlanmaması ve cezasız kalmaması ev işçilerinin örgütlülüğünün artması gerekiyor. Türkiye’deki tek ev işçileri sendikası olarak İmece, tüm ev işçilerini sendikalaşmaya ve haklarına sahip çıkmaya çağırıyor.

ÖZEL İSTİHDAM BÜROLARINA

Y

HAYIR!

asası meclis gündemine gelen ve önümüzdeki hafta oylanacak olan Özel İstihdam Büroları köle pazarlarıdır. Özel İstihdam Büroları ile geçici iş ilişkisi oluşturulması insan ticaretidir. Bu sebeple işçi sınıfına kölelik dayatan, bir avuç işçi simsarı ve onlardan işçi kiralayacak bir avuç sermayedar için hazırlanan bu yasaya topyekün karşı çıkmalı ve durdurmalıyız. Topyekün karşı çıkmazsak topyekün kaybedeceğiz.

Neden Özel İstihdam Bürosu İstemiyoruz? Çünkü;

✓ İş güvencesi ortadan kalkacaktır. ✓ Kıdem tazminatı fiili olarak yok edilecektir. İhbar tazminatı ortadan kaldırılacaktır. ✓ 1-9 arası işçi çalıştıran iş yerlerinde 5 işçiye kadar, 10’un üzerinde işçi çalıştıran işyerlerinde %25 oranında kiralık işçi çalıştırılabilecektir. Böylece kayıtlı istihdamın nerdeyse yarısı bu kölelik büroları aracılığı ile güvencesiz çalıştırılacaktır. ✓ Kural dışı, güvencesiz ve esnek çalışma biçimleri kural haline gelecektir. ✓ Sendikal örgütlenmeler çok ciddi kan kaybedecektir. ✓ İşverenlerin işten çıkarma maliyetleri düşecektir, işçiler istenildiği gibi kullanılıp kapı önüne konulacaktır. ✓ İddia edildiği gibi kayıt dışı istihdam düşmeyecektir. Çünkü işverenlerin tercih ettiği en esnek çalıştırma biçimleri kayıt dışındadır. ✓ Kayıt dışı istihdam edilenler güvence kazanmayacaklar; aksine formel sektörlerde, sendikal örgütlenmelerin var olduğu alanlarda işçiler güvencesiz hale gelecektir. ✓ İşçi sınıfı “kiralık işçilik” adı altında kölelik ilişkilerine mahkum edilecektir. ✓ Gelir, emeklilik, yıllık izin ve sağlık ile ilgili bütün haklar tamamen ortadan kalkacaktır. ✓ Kiralık işçiler aynı işi yapan diğer işçilere göre çok daha düşük ücrete mahkum olacaktır. ✓ Uzun çalışma saatleri açısından dünyada zirvede yer alan ülkemizde, kiralık işçiler yoğun çalışma temposuyla, yoğun bir sömürü çarkı içinde olacaktır. ✓ Ülkemizde iş hukuku, işçi-işveren arasındaki sözleşme, iş yeri ve iş kolu düzenlemeleri üzerine kuruludur. Meclisteki tasarı, bu hukuksal düzenlemeleri geçersiz hale getirecektir. Böylece çalışma yaşamı tamamen hukuk dışı bir hal alacaktır. ✓ İşverene toplu işten çıkarma hakkı tanınacak, işveren 8 ay sonra aynı işçiyi kölelik bürolarından çok daha ucuza, sendikasız, haksız hukuksuz kiralayabilecektir. ✓ İşverenler, Özel İstihdam Büroları’ndan işçi kiralama hakkı kazandığında, “kadrolu” işçilerin üzerinde sürekli bir baskı oluşturacaktır. ✓ Kiralık işçiler, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği uygulamalarından yaralanamayacak, ağır, tehlikeli ve ölümcül risklerle karşı karşıya kalacaktır. ✓ Kiralık işçilerin İşsizlik Fonu’ndan yararlanma olanakları olmayacaktır. ✓ İş-Kur işlevsiz hale gelecek, kamu emek gücü piyasasındaki sorumluluklarını tamamen üstünden atmış olacaktır. ✓ Kamudaki alt işverenler, Özel İstihdam Büroları’ndan işçi kiralayabileceklerdir. Kamuda taşeron köleliğini aratan çalışma düzeni kurulacaktır.

11


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2016

BÖLGEDE YENİ TÜRKİYE OY MEHMET YILMAZER

M

usul harekatı başladı, bölgede yeni bir döneme doğru adımların atılacağı günler başlıyor. Musul’un geri alınması epeydir planlanıyordu. Bu hareket bir kentin alınmasından öteye Irak’taki güçler dengesinin yeniden düzenlenmesi anlamına gelecek. Merkezi hükümet ve Kürt bölgesi lehine ağırlık artarken IŞİD ve Sünni ağırlığı geriletilecektir. Bir aya Mare-Cerablus hattında Suriye Demokratik Ordusu harekete geçecektir. Türk devletinin sürekli ayak dirediği bu hat IŞİD ve Ankara arasındaki en önemli bağlantı yoludur. Burada daha şimdiden YPG’nin eline geçen bazı kasabalarda Türk devleti ile IŞİD arasındaki gizli ticaretin önemli belgeleri ele geçmiştir.

Rojava bölgesinde Kürt Federasyonu’nun ilanı da hem pratik hem de sembolik olarak önemli bir gelişmedir. Suriye’de kurulmakta olan yeni güç dengeleri içinde bir anlama sahiptir. Öte Bu tablodan Ankara’ya neyin yandan Cenevre gödüşeceğine değinelim. Ankara rüşmelerinde aktör uzatmaların kesinlikle sonuna olarak masaya bir hazırlıktır. gelmiştir. Bölgede, kırılgan da olsa

kurulacak güç dengesinde oyalamalarla Suriye ordusu sürdürdüğü IŞİD’i kollama politikasının tarihi Palmira kenartık gideceği yol kalmamıştır. tine girmiştir. Önü-

müzdeki aylarda Rakka harekatı başlayacaktır. Son yıllarda IŞİD’in hamleleriyle ortaya çıkan güçler dengesi artık bir kırılma ve değişim noktasına yaklaşıyor. Bunun bölge açısından anlamı Suudi-Türkiye-Katar hattının önemli bir darbe alması olacaktır. Suudi Krallığı Yemen’le başlattığı bölgede savaşa doğrudan katılma adımını, Suriye’ye de yaymaya çalıştı. Ancak Washington’dan

12

bir destek görmeyince daha ileriye gidemedi. Bütün bunlar bölgedeki bunaltıcı kaos ortamında yeni bir güçler dengesine doğru gidişin güçlü alametleridir. Ve bütün bu yeni oyunda Türkiye yoktur. Nereden nereye? Şam’da Emevi Camiinde namaz kılmaya hazırlanan Erdoğan-Davutoğlu çifti şimdi kendilerini oyunun tümünün dışında buldular. Önümüzdeki aylar hem bölge hem de Türkiye için büyük öneme sahiptir. Göçmen pazarlığı ile küçük bir manevra alanı kazanan Ankara, Brüksel’deki patlamalardan da kendine bir avantaj üretmeye çalışıyor. Ancak bu sancılı kıvranmaların yaklaşan ecele bir faydası olmayacaktır. Batı basınında Ankara’nın IŞİD’le ilişkileri, özellikle “kirli ticaretin” belgeleri her gün daha fazla konuşuluyor. Ayrıca basın özgürlüğü konusunda Erdoğan’ın yaptıkları da dikkat çekici bir şekilde öne çıkıyor. Konumuz Batı’nın bunları öne çıkartmasındaki “çifte standardı” değil, belgelerin bu kadar sık ortaya dökülmesinin politik anlamıdır. Güçler dengesindeki hangi değişimlere işaret edebilir? Konu budur! Yoksa Batı’nın sütten çıkmış ak kaşık olmadığından söz etmenin bile bir anlamı yok! Yine Erdoğan’ın her gün “son terörist” diye başladığı nutukların fazla bir anlamının kalmadığı, dünyanın olayı böyle görmediği ortaya çıkıyor. Almanya’nın en büyük gazetelerinden Frankfurter Allgemine’de Kürt coğrafyasındaki kent savaşları “Türkiye’de İntifada” (23.03.16) olarak görülüyor. Yıkılmış kentler dünya basınına yansıdıkça Türkiye’nin kendi

propaganda araçlarıyla yürüttüğü psikolojik savaşın etkileri paralize olmaya başlıyor. Çok açık ki AKP iktidarı “son teröristi” imha edemeden bu savaşın etkileri tersine dönmeye başlayacaktır. Bölgedeki değişimin anlamı nedir? İlk yapılması gereken tespit: Suriye ve Libya müdahaleleriyle açılan cehennemin kapılarından taşan alevler artık Batı dünyasını da yakmaya başladığı için durum “sürdürülebilir” olmaktan çıkmıştır. Aslında Rusya’nın Suriye müdahalesi bunun en açık işareti olmuştu. Şimdi konu daha da olgunlaşmıştır. Bölgede ABD ve Batı dünyasının yapmak istediği güç dengesi değişiminin gerçekleşmeyeceği artık ortaya çıkmıştır. Deyimler yeterince açıklayıcı olmasa da kolaylık açısından bir kez daha kullanırsak Şii ve Sünni ekseni arasındaki bilek güreşinde Şii ekseni güç ve itibar kazanarak çıkıyor. Üstelik Sünni ekseninin önemli aktörlerinden Suudi Arabistan hiç olmadığı kadar “zor günler” içine giriyor. Henüz bir çökme yaşamıyor, ancak Yemen ve Suriye bataklığında önemli güç kaybına uğradı. Aynı şekilde Türkiye de yeni güçler dengesi oluşumunda güç kaybeden, oyun dışına itilen ülkelerden birisi durumuna düşmüştür. İkinci tespit: Bölge yeni bir güç dengesi inşasının eşiğinde, ancak tablo bir tarafın kesin zaferine işaret etmekten çok, bir uzlaşma-denge durumuna işaret ediyor. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo çok kırılgandır. Bu kırılganlığı Suriye iç savaşı ile sınırlamak hatalı olur: Afganistan’dan Afrika’nın kuzeyine kadar uzanan hatta kırılgan bir denge oluşuyor. Taraflar soluklanacaklar ve farklı bir dönem başlayacaktır.


Nisan 2016 / Sosyalist Dayanışma

DÖNEME DOĞRU UN DIŞINDA Üçüncü tespit: Bugünden keskin öngörüler yanıltır, fakat dengedeki kırılganlığın işaret ettiği yön çok önemlidir. Kırılganlık başlıca şu anlama geliyor. Bu hatta “Pakistanlaşma” sırası ciddi olarak Suudi Arabistan, Mısır, Tunus, Ürdün ve Türkiye’ye gelmiştir. Kurulmakta olan geçici denge kısmi düzelmelerle de ilerleyebilir; ancak cehennemin tüm kapılarının açılması, alevlerin çok daha yükseklere tırmanmasıyla da sonuçlanabilir. Son tespit: Önümüzdeki dönemde, hangi yönetim biçimine varacakları oldukça belirsiz olsa da, Kürt halkının bölgedeki rolü çok daha önemli seviyelere gelecektir. Bu Kürt halkının kendi iç sorunlarının tümüyle yatışacağı anlamına gelmese de, bölgedeki kırılgan uzlaşma günlerinden en kazançlı Kürt halkı çıkacaktır. Bu durum bölgede yeni aktörün artık adı konulmuş olarak yerini alması anlamına gelecektir.

İç politikada nereye gidildiğini bir kez daha, Erdoğan’ın başdanışmanı sıfatı taşıyan Y. Topçu çok açık bir şekilde açıkladı: “Tanklardan kurtuluyoruz cüppe, cüppeden kurtuluyoruz akademisyenler… Bunların hiç birisi olmayacak.” (26.03.16) Saray’ın sadece bölgede manevra alanı tükenmiyor, iç politikada da iktidara tek bir yol kalıyor: Tüm ülkeyi “güvenlik konseptiyle” yönetmek! Diktatörler her şeyi kontrol etmeye başladıklarında ve kontrol ettiklerini sandıklarında aslında yeni bir patlamanın fitilini ateşlemiş olurlar. Ortalıkta gezinen büyük güç, aslında çöküşün de işareti olur. Bu gerçeklikten dolayı, Erdoğan ve Davutoğlu sesleri kısılırcasına bağırıyorlar. Ayrıca Amerika’da yakalanan Reza Zarrab’la açılacak Pandora’nın Kutusu’ndan ortalığa saçılacaklar da, korku ve paniği körüklüyor olmalıdır.

Bu tablodan Ankara’ya neyin düşeceğine değinelim. Ankara uzatmaların kesinlikle sonuna gelmiştir. Bölgede, kırılgan da olsa kurulacak güç dengesinde oyalamalarla sürdürdüğü IŞİD’i kollama politikasının artık gideceği yol kalmamıştır. Saray iki yönde yenilgiye doğru gidiyor. IŞİD’i kollama politikasında artık sona yaklaşıyor. Diğeri, Kürt coğrafyasında devam eden kent savaşlarında, Ankara kimi alanlarda taktik kazançlar sağlamış olabilir ancak Türkiye’nin bütünü ve bölge göz önüne alındığında kazanamayacağı bir savaşın içine her geçen gün daha fazla batmaktadır. Bütün toz dumanın arasından artık bu gerçek seçilebiliyor. Erdoğan ve Davutoğlu’nun sesi ne kadar yükseliyorsa, işler onlar açısından o kadar kötü gidiyor demektir.

13


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2016

METAL FIRTINASINDA İKİNCİ DALGA MEHMET AKYOL

B

ursa Renault’ta iş yeri yönetiminin yeni bir ‘sosyal diyalog komitesi’ seçiminin yapılacağı gün önce on iki sonra da otuz işçi temsilcisini işten çıkarmak istemesi ile kamuoyuna yansıyan metal iş kolundaki yeni mayalanma birçok bakımdan geçen yılki metal fırtınasının bir devamı. Biraz daha yakından bakınca, bu yeni dalganın metal iş kolu ile de sınırlı olmadığı görülebilir. Olayların ilk kıvılcımı asgari ücretin 1300 liraya çıkarılması ile çakılmış görülüyor. En alttaki ücretlerin artışına bağlı olarak tüm çalışanlarda bir ücret zammı beklentisi yarattı.

14

Kamuoyuna, hatta sendikalara bile yansımayan bir dizi direnişler sonucu pek çok iş yerinde bu doğrultuda ücret artışları elde edildiği yeni yeni ortaya çıkıyor. Bu anlaşmaların sınırlı sayıdaki iş yerlerinde, üstelik işçilerin isteklerinin gerisinde gerçekleşmiş olması, genel olarak işçi sınıfı içerisinde değişik dalgalanmaların ortaya çıkmasına neden olmakta. Genel olarak sendikaların bunun farkında olmadıklarını veya farkında olsalar bile bu dalgalanmalara sahip çıkma güçlerinin olmadığını söylemek mümkün. Bunun istisnalarından biri de beş bin işçinin çalıştığı Renault. Birleşik Metal Sendikası olayların başlangıcını, çalışanların ek ücret zammı isteği ve fazla mesaiye karşı çıkışla açıklıyor. Arka planda sendika tarafından dosdoğru izah ediliyor. Türk İş Başkanının Erdoğan’la görüşmesi, Türk İş’in Bursa’da vali ve emniyet müdürü ile toplantı yapması, hatta hükümetin Renault işverenine baskı yaparak Birleşik Metal ile ilişkisini kesmesini istemesine kadar giden olaylar zinciri söz konusu. Kısacası hükümet Renault’ya da ‘kamu düzenini’ yani Türk Metal’in yetkili olduğu bir düzeni, her ne pahasına olursa olsun yeniden kurma peşinde. Tıpkı Cizre ve Sur’da ‘kamu düzenini’ yeniden kurma peşinde olduğu gibi.

‘Kamu düzeni’ esasta Aralık 2014’te işveren sendikası ile Türk Metal arasında imzalanan yeni toplu iş sözleşmesi ertesinde bozulmuştu. Sözleşmeye imza atmayan Birleşik Metal örgütlü olduğu iş yerlerinde, grev silahını kullanarak bu sözleşmenin ilerisinde sözleşmeler yapmaya başlayınca iş kolu dalgalandı ve metal fırtınası patlak verdi. İşçiler Türk Metal’i iş yerlerinden kovmak için ayaklandılar. Fırtına, ‘kamu düzenini’ sallamanın yanı sıra sınıfa kendine güven duygusunu da kazandırdı. Tek tek iş yerlerinde patlak veren direnişler aslında bu öz güvenin somutlanması oldu. Renault özelinde kamu düzeni, 2014 yılı sonunda imzalanan toplu iş sözleşmesinin çalışanlara dikte edilmesi anlamına gelmekteydi. Yetkili sendika sözleşmeyi imzalayan Türk Metal olacaktı. Ancak beş bin çalışandan dört bininin Birleşik Metal üyesi olması bu hesabın hayata geçirilmesine engeldi. Yapılan görüşmelerde işveren bir komite kurarak işin içinden sıyrılmaya çalıştı. Hemen işveren sendikası MESS, Türk Metal ve hükümetten müdahale geldi, işçi temsilcileri işten atıldı. Bu kamu düzeni esasta 12 Eylül ve anayasasının sınıfa dayattığı düzen. İşveren-sendika-hükümet ‘şeytan üçgenine’ mahkum edilen

çalışanlara nefes almak bile yasaklanmış. DİSK gibi sendikalar bile, ister istemez bu zincirlerle düzene bağlanmış, dayatılan mantık “Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin.” 30 yılı aşan süredir devam eden bu kamu düzeninde 89 Bahar eylemlerinden sonra ilk kayda değer çatlağı metal fırtınası açtı. Birleşik Metal haklı olarak gelecek karşı saldırıya karşı tedbirli olmayı seçti, fırtınanın öncülerine yardımcı olmakla yetindi. Ancak saldırı çok yönlüydü, bir yandan doğrudan sendikaya yöneltilen saldırı bir yandan da sendikanın içine müdahale şeklinde yürütüldü. Yerleşik kamu düzenine karşı mücadele eden iki güç, Kürdistan halkı ve Türkiye işçi sınıfı, karşı karşıya getirildi. Polis saldırılarına karşı ellerine Türk bayraklarını alan işçiler adeta Kürt düşmanı olarak görüldü, en azından böyle gösterilmek istendi. Mücadele içerisindeki Kürt emekçileri yok sayıldı. Birleşik Metal bu şekilde düzen içine çekilmek istendi. Gerek DİSK yönetimi gerekse de emekten yana tüm kurumların olaya bu açıdan bakmaları gerek. Saldırı Kürdistan halkı ve emekçileredir. DİSK yönetimi, Birleşik Metal’e yönelen saldırıyı bir dayanışma açıklaması ile geçiştiremez, saldırının keskin ucunun yöneldiği Birleşik Metal ile ‘akıl ve yürek birliği’ yapmak zorundadır. Kendilerinin belli bir işkoluna hapseden sendikal anlayışın yerine sınıfa yönelen topyekün saldırıya karşı topyekün cevap verme refleksi öne çıkarılmalıdır. Metal işçilerinin başarısının diğer işçilerin başarısının yolunu açacağı, onlara yön vereceği unutulmamalıdır. Kongre hesaplaşmalarını bir kenara koyup tüm gücünü bu yöne seferber etmelidir.


Nisan 2016 / Sosyalist Dayanışma

İKİ FOTOĞRAF VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

B

rüksel’de iki terör saldırısı yaşandıktan sonra havaalanı ve metrodaki korku ve dehşet fotoğraflarını gördük. Madrid, geçen yıl Paris ve geçenlerde İstanbul’da yaşananlardan farkı yoktur. Günlerce basında sık sık karşımıza çıkacaklar.

cisi ise kendi kendini yakmaktan başka çare göremeyen göçmenler. Ölümlerden ölüm beğen! İster Ortadoğu’da savaşın acımasızlığı, istersen Avrupa’nın insanlıktan çıkmış davranışı. İntikam mı? O zaman İstanbul, Paris, Brüksel, yakında da Almanya.

İkinci fotoğraf ise öyle bir gösterildi şimdi tekrar arasak bulur muyuz bilmiyorum. Fotoğraf Yunanistan-Makedonya sınırında çekilmiş. Avrupa’ya geçmek için bekleyen 50 bine yakın insanların arasında yaşanan bir olay. Bir kaç delikanlı kendilerini ateşe vermişler, yakıyorlar. Günlerce Türkiye’de ağır koşullarda çalışıp insan kaçakçısına para biriktirmişler. Sonra ölümle burun buruna soğuk sulardan Yunanistan’a varmışlar. Sonra yürüye yürüye kış kıyamet, yağmur, çamur Makedonya sınırına gelmişler. Aç açık, soğuk ve çaresiz. Kapılar kapalı. Kendini ateşe vermekten başka çıkar yol görmüyorlar. Üstlerine benzin döküp ateşe vermekten başka çare görmüyorlar. Etraflarındakiler de battaniye ile sarmaya çalışıyorlar. Ölmekten kurtaracaklar. Etraflarında da binlerce sınırda çaresiz bekleyen soğuktan sıkı sıkı giyinmiş çoluk çocuk; genç yaşlı insanların gözünde de Brüksel’de aynı terörü yaşayanların korkulu çaresizliği görünüyor.

Akıllara gelen ve sorulan soru şu: “Terör olaylarının olacağı istihbaratı ellerinde miydi?” Failler açıklandı. İkisi de Fas-Fransız vatandaşı kardeşler. İkisinin de Suriye’ye gittiği ve sonra Avrupa’ya döndükleri biliniyor. Büyük bir olasılıkla Şam’da 2011 Aralık ve ardından Mayıs 2012, 44 ölü 166 yaralıdan, Şubat 2013’te 80 ölü 250 yaralıdan sorumlu canlı bombaların arkadaşıydılar. Sonra da Abdülhamit Abaaoud, Kasım ayında Paris bombalamasına katıldı. Orada da yüzün üstünde insan ölmüştü. Bu kez Brüksel’de kardeşi ile 8 dakika arayla intihar etti. İkisi de polis tarafından biliniyor, birçok kereler tutuklanmışlardı. İkisi de polis tarafından tanınan ve büyük bir olasılıkla izlenen teröristlerdi. İşte buradan kalkarak basın şimdi şu soruyu hem soruyor hem de üstüne örtmeye çalışıyor: “Brüksel saldırısından polisin haberi var mıydı?” Eğer yok idiyse ki buna inanmak doğru olsa gerektir o zaman Brüksel polis ve istihbaratının büyük bir eksikliği vardır. Bazı sol basın ise polisin buna bilerek izin verdiği doğrultusunda. Çünkü egemen güçler terör olaylarını kendi amaçları için kullanmak istiyorlar.

Birinci fotoğraf Ortadoğu terörüne karşı suçsuz denebilecek insanları beraberinde ölüme götüren bir intikam saldırısı. İkin-

Amaçları Suriye ve Ortadoğu’dan gelen göçmenleri geri çevirebilmektir. Bölgeyi denetimleri altına almak için saldırdıkça daha çok göçmenin sınırlarını zorlayacağını biliyorlar. Gelenlerin savaştan kaçtığını ve savaşların arkasında da kendi egemenleri olduğunu Avrupa halklarından görenler artıyor. Ama aynı zamanda kendi sosyal dokularını bozabileceğini, işsiz kalacağını düşünenler de var. Göçmenler gelmesin istiyorlar. Bu terör olayları anti-göçmen kampanyasının güçlenmesine hizmet ediyor. İkincisi ve daha önemlisi de egemen güçler, aynı 2001’de ikiz kulelerin saldırıya uğramasından sonra ABD’nin özgürlük yasalarını askıya alması gibi, Avrupa da aynı şeyi yapmak istiyor. ABD bu nedenle iç güvenlik bütçesini 80 milyar dolar arttırdı. Avrupa ne zamandır askeri harcamaları arttırmada çekingen davranıyor. Ama artık zorlanmasına gerek yoktur. Terör iyi bir gerekçedir. Bilindiği gibi tüm Avrupa’da kemer sıkmalara karşı halklar sık sık sokaklara dökülüyorlar. Buna karşı hem özgürlükleri askıya almak gerek hem de harcamaları arttırmak gerektir. Terör bahanesi ile alınacak silahlar kendi halklarına karşı da kullanılacaktır. Yasalar değiştirilecek, özgürlükler azalacaktır. Küreselleşme kapitalizmin sınırlarını tüm dünyaya yaydı. Artık ulusal sınırlar yok gibi ol-

AYŞE TANSEVER

duğundan kapitalizme karşı savaşta sınıflar savaşı olgusu da ulusal sınırlardan çıktı tüm yeryüzü sınırlarına yayıldı. Sıra Avrupa halklarının daha çok kemer sıkmalarına geliyor. Sınıf savaşı giderek yükseliyor ve bu nedenle de ona hazırlanmak gerekir. Bize göre terör olaylarının perde arkasında da bu savaşa hazırlanmak yatıyor. Halklar buna inanıyor mu pek belli değildir. Ancak geleceğe umutla bakmıyorlar. Yani geleceğine umutla bakmayan insanlar 3. Dünya Ülkesi insanlarıydı. O nedenle Tunus’ta genç işportacı kendini yakmıştı ve sonra da bu kıvılcım Arap Baharı’nı başlatmıştı. Ama Batı ceza olarak sanki tüm Ortadoğu’yu ateşe verdi. Bu ateş şimdi göçmenler ile Avrupa sınırlarına dayandı..

15


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2016

ERKEK SINIFI, KONFORUNU BİR TARAFA BIRAK, TOPLUMSAL CİNSİYET ROLLERİNLE HESAPLAŞ! ELİF IRMAK

“Adamakıllı bir paşa çayı” yapalım da içelim dedi annem. Paşa çayını yapan da bizdik, içen de biz olacaktık ama ne evde, ne iş yerinde, ne sokakta, ne okulda paşa gibi olamazdık hiç. Çayın iyisini yapıp içerdik ama onu bile kendimiz gibi değil paşalar gibi içerdik. Paşaymışız gibi yapardık… Futbol oynayan, izleyen, adamakıllı erkekler iddialara girer; iddiayı kaybedenler ceza olarak bıyığını, sakalını keser ve kadın gibi olur. Gülünür ve aşağılanır. Erkek kaybettiği için değil de kadına benzediği için komik bulunur. Meclise fezlekeleri gönderilen HDP’li vekilleri toplum önünde itibarsızlaştırmak için de etekli kolajlar yapılır. Karşılık vererek vekillerini savunmak isteyenler de Takvim Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni’ne aynı erkek bakış açısıyla cevap verirler. Lisede, ilk yetişkinlikte çapkın oğlanlar erkek babanın erkek oğlu olur da ‘’kızlarımız’’ bir iki sevgili değiştirdiklerinde daha o

16

yolun yolcusu olmaktan kendilerini kurtaramazlar! Toplumun bizden kadın ya da erkek olarak yapmamızı öğütlediği davranışları uzunca yıllar genetik kodlarımıza işlenmiş gibi günümüze getirmişiz. Peki, bu rollere sıkı sıkıya sarılmış gibi olan bu halimiz hem kadın için, hem erkek için ne anlama geliyor? Kadınlar ve erkekler bu hallerinden memnun mu? Kimi sohbetlerde kadınların toplumsal cinsiyet rollerinden sıkça memnun olduğu söylenir. Kadınların hayatları, çocukluktan ölene kadar hep kendileri dışındaki birilerinin (kocanın, babanın, abinin, çocuklarının, annenin ve babanın, kaynananın ve kaynatanın, cümle yaşlıların) hayatlarını kolaylaştırmakla geçiyor. Kadınların çoğunlukla evde olmaktan, hasta yaşlı çocuk bakmaktan ve mütemadiyen temizlik ve yemek yapmaktan, evin dişi kuşu olmaktan memnun olduğu düşünülür. Ancak bin yıllara dayanan bu davranışların, sorgulanmasının ve değiştirilmesinin zorluğundan bahseden yoktur. Dolayısıyla bu bir yatkınlık ve memnuniyet hali sanılır ve sonsuza kadar değiştirilemez ve değişmeyecek görevler olarak kalacağı düşünülebilir. Bu rolleri kanıksamak ve bunlara bağlı hareket etmeye devam etmek, çıkış yolu aramamak ise düzenle kurduğumuz bağlarımızın ne kadar

güçlü olduğunu gösterir. Peki, bu rollerin ve cinsiyetçiliğin ortadan kaldırılması ile ilgili “Bireysel olarak benim çabam ne ölçüde önemli?” diye soruyorum? Derler ki “Her şey kadında bitiyor. Erkeği de yetiştiren kadınlardır. Oğlu ile kızını yetiştirirken eşitliği sağlayacak.” Dikkat; burada ilk olarak bu rollerin eşitsiz paylaşımdan da kadın sorumlu tutuluyor. İkinci olarak da erkeklerin bu konuya ilişkin yapabileceği şeyler yok sayılıyor. Düşünün mutfakla haşır neşir bir oğlan yetiştirdiğiniz de sokağa çıkan erkek “kılıbıklık” olmakla “kız” gibi olmakla suçlanacaktır. Yani cinsiyete bağlı olarak tanımlanan davranışların, rollerin anlamı değiştirilmediğinde ya da bu anlamda yol alınmadığında bu çaba toplumsal açıdan ayakları havada kalan bir çaba olarak kalacaktır. Cinsiyetçilik sürdüğü müddetçe erkeklerin kadınlara olan borçlarının arttığını söyleyeceğiz! Erkeklerden alacaklı olduğumuzu söylemek sadece bir çeşit ajitasyon olmaktan ötedir. Toplumsal yeniden üretimde kadının görünmeyen ev emeği patrona peşkeş çekilmiş gibidir. Kocayı ertesi günü kadın hazırlamadığında performansının ne kadar düşük olduğunu patron biz kadınlardan önce görüyor olmalı. Erkekler, kendilerinin de gayet iyi bildiği bu eşitsiz iş dağılımdan memnuniyet duydukları sürece alacaklarımızın arttığını bilmeliler. Cinsiyetçilik erkekleri de vuruyor! Kahraman erkek, güçlü erkek, asker erkek, evin reisi erkek vb. roller üzerinden cinsiyetçilik erkekleri de vuruyor. Çocukken daha silahlarla büyütülen çocuğa militarist roller biçiliyor. Erkekler vicdani ret haklarını kullanırken

cezalandırılıyorlar! Ya da işsizlik sanki sınıfsal ve toplumsal bir mesele değilmiş gibi işsiz kalan erkek, toplumun gözünde evine barkına ekmek götürmeyen, işe yaramaz erkeğe dönüşecektir. Böyle olmak zorunda olmamalıyken hem de. Kadın sorununun bin yıllara dayanması ve ortadan kaldırılmak istenmesinin güçlüğü kanıksamayı da beraberinde getiriyor. İşçi sınıfı mücadeleleri tarihini düşündüm. Çok ödenen bedeller, ne çok kazanımlar beliriyor zihnimde. Kadınların eşitlik mücadelesi de böyledir. Değişerek var oluyoruz ancak aynı kalan şeylerin de sebepleri var elbette. “Cinsiyet rolleri açısından değişen bir şey yoktur” demek, erkek sınıfının çıkarına uygun olur. Mücadeleler tarihinin hiçbir yerinde iktidarı elinde bulunduranlar ezilenlere “Hep biz ezdik, biraz da iktidarı siz elinizde bulundurun” demediler. Dolayısıyla erkekler de bir sınıf olarak, kendi konforları ortadan kalkacağından dolayı “Kadınların cinsiyet rolleri gereği çok ezildiklerini görüyoruz” demeyecek, toplumun bu anlamda değişmesi için gerekli çabayı göstermeyecekler. Sonuç yerine… Ankara Üniversitesi seçmeli olan ‘’toplumsal cinsiyet eşitliği’’ derslerinin zorunlu ders olması yönünde girişimlerde bulunuyor. Pek çok üniversite, sendika, parti, kamusal olan pek çok şey bu anlamda bir hesaplaşma içerisinde. Bu konudaki duyarlılığı arttıracak her çalışmaya sıcak bakıyoruz. Kadınlar evde, mutfakta olmayı reddedip geceleri ve meydanları dolduruyorlar. Tecavüzden, tacizden, çocuk istismarcılarından hesap sormak için örgütleniyorlar. “Değişmiyor hiçbir şey” diyenlere inat değiştirmek için korkmadan dayanışma içerisinde mücadeleyi büyütüyorlar.


Nisan 2016 / Sosyalist Dayanışma

TERSİNE DÜNYA

H

aldun Taner’in 1977 yılında yazdığı “Ayışığında Şamata” isimli oyunun şöyle bir kurgusu vardır. Bir apartmanda geçen oyunda yaşanan ilişkilerin anlatıldığı ilk perde sonlandığında oyunu beğenmediğini söyleyen bir kısım seyirci kılığındaki oyuncu sergilenen oyuna itiraz ederler ve yeniden oynanmasını isterler. Seyircilerin isteği üzerine yeniden oynanan oyunda bu sefer ilişkiler tepetaklak bir biçimde kurularak yeniden oynanır. Önceki perdenin imamı ateist olur, namuslusu namussuz olur bir anda gibi... Bir talk show programına telefonla bağlanıp “Burada çocuklar öldürülüyor farkında mısınız?” diyen Ayşe öğretmenden “Kürt illerinde barış ortamı sağlansın” diyen binden fazla akademisyene; katliamlara karşı duran herkesin terörist etiketiyle damgalanması bugünleri oyunun tepetaklak edilen perdesindeymişiz gibi yaşattırıyor. Büyük bir düzmece ağı içerisinde barış yanlıları terörist, ezilenlere gerçek terörü uygulayanlar “kamu düzenini ifa eden görevliler” gibi gösterilmeye çalışıyor.

boyunca CHP’de yarattığı edilgenlik ve HDP’nin hamlelerini kriminalize etme girişimleri elindeki baskı kapasitesi vasıtasıyla belli bir başarı elde etti. Ancak üzeri sıvayla örtülü bu hegemonyanın ne kadar çatlak olduğunun işaretleri ilk karşı çıkış öğeleriyle ufukta belirmeye başlıyor. 11 Eylül’den sonra bir kez daha uluslararası toplumun esas gündemi haline dönüştürülen ve iç politikaya da uyarlanmaya çalışılan güvenlik ihtiyacı ve bunun üzerinden otoriter rejim inşası hem dışarıdan hem içeriden bozunuma uğratılıyor. Ne Kürdistan ne önemli oranda Türkiye ne de Dünya Erdoğan’ın masumluğuna inanmıyor. Onun IŞİD’le olan işbirliği bir yana üstelik şimdi IŞİD ve YPG’yi aynı torbaya koyup Kürtlerle mücadeleye bölgesel destek sağlama “stratejik derinliği” (siz bunu şark kurnazlığı diye de okuyabilirsiniz) bile bir türlü istediği rüzgarı yaratamıyor. Erdoğan’ın bunları yapmaya mahkum olduğunu biliyoruz. İktidarının ilk yıllarında kullanabildiği manevra sahası şu anda

sadece sembolik ve kurumsal araçlarıyla ancak Türk tipi bir faşizmi müjdeleyebiliyor. Ancak unutmayalım; 20. yüzyıl bize faşizmin alt edilemediğinde mahvettiğini acı deneyimlerle öğretti. Yeniden deneyimleme lüksümüz yok. Tarihi büyük diktatörler yahut yüce kahramanlar değil ekmek mücadelesi veren sıradan insanlar oluşturuyor. Nasıl ki Türkiye tarihini şimdi kitaplardan okuyup anılardan dinleyip demokrasi mücadelesi adına dersler çıkarıyoruz bugünlerinde bir değerlendirilme vakti olacak. Eğer bu değerlendirmeler faşizmin cezaevlerinde değil de barış ve özgürlüğün egemen olduğu bir ortamda yapılacaksa şimdiden bir not bırakmak lazım zamana. Binlerce insanın yüreğinin beraber attığı bu üç akademisyenin kararlı duruşları belki ileriden bakılınca kolayca göz ardı edilebilir, notumuz bu yüzden. Ancak en ufak karşı koyuşlarda dahil bugünlerde yaratılan her direniş örneği hacminden öte manalara

RIFAT KAVAK

sahip. 3 akademisyenimizin etkisi de sadece 3 bireyin toplam direnişinin ötesinde Türkiye’nin her yerinde faşizmin doğrudan hedef gösterdiği ezilenlere şimdiden umut kaynağıdır. Bizi sıradan insanların hikayeleri ayakta tutuyor. Akademisyenlerimizin yazmaya devam ettikleri bu hikayenin de değeri iyi bilinmeli. Bitirirken tabii son bir şey daha ekleyelim: Perde de henüz bitmedi...

Şimdiki perdenin terörist rolüne en son mazhar olanlar ise 3 akademisyenimiz Esra Mungan, Kıvanç Ersoy ve Muzaffer Kaya oldu. 7 Haziran seçimlerine giden süreç ve ardından gelen zaferin yarattığı ezilenlerin kaynaşması atmosferi Erdoğan’ın ara perdede itiraz etmesi üzerine şimdi yeniden oynanmaya çalışılıyor. Kullanabildiği bütün iktidar aygıtlarıyla batıda rejiminin idamesini sağlamaya çalışan Erdoğan, daralan ittifak alanını “terörle mücadele” adı altında devletin geleneksel düşmanı Kürtlere karşı çatışarak açmaya çalışıyor. Bu uğurda da bu ittifaka devşiremediklerini teröre gıyabi ya da aktif destek verme etiketiyle pasifize etmeye gayret gösteriyor. Bu süre

17


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2016

ALIŞMAYACAĞIZ TÜLAY YILDIZ

Artık mitinglerde değil, okula giderken, durakta beklerken, yolda yürürken ya da Cizre’de olduğu gibi evinde kahvaltı yaparken bombalar patlıyor. Mesele, artık, iktidarın başlattığı savaşın sonrasında patlayan bombaların sorumluları değil, bizim bunlara alışmamız, tepkisiz kalmamızdır. Bizim için asıl tehlike, eve, işe, okula giderken metroya otobüse binmeye korkar hale gelmemizdir.

18

O

kuyacağınız yazı Ankara’dan kaleme alınmış bir yazıdır. Haftalardır köşe yazarları, gazeteler, televizyonlar Ankara’da yaşayanların ruh hallerinin bozulduğundan, patlamaların izlerinden bahsediyor. Evet, Kızılay bildiğimiz Kızılay değil. Sadece gelmek zorunda olanlar geliyor bir süredir. Etraftaki dükkânların içi boş. Aileler çocuklarına Kızılay’ı yasaklamış durumda. İnsanlar doktora, işe gitmek için bile olsa dışarı çıkmaya korkuyorlar. Birde üstüne sosyal medyada yayılan “şurada patlama olacak, şu noktalardan uzak durun” mesajları da bu durumu körüklüyor. Otobüse, metroya, minibüse bindiğimizde birbirimize tedirginlikle bakar olduk. Bizi birbirimizden tedirgin hale kimler getirdi? Burada yaşayan herkesin en az bir tane “Evdeydik, bom diye bir ses duyduk”, diye başlayan bir anısı var artık. Bu noktaya nasıl geldik? O zaman şunu soracağız birbirimize “nereye kadar evden çıkmayacağız ve nereye kadar hayatlarımızı bizden alan Saray padişahından ve eli kanlı devlet aklından hesap sormayacağız? Bizi birbirimize düşman edenlere ne zaman ses çıkaracağız?” Çok güzel insanlarımızı, canlarımızı kaybettik, bir adamın başkanlık sevdasına. “Artık yeter” demenin zamanı çoktan geldi de geçiyor. Her şey 13 Mart’la başlamadı öncesi var bu yaşadıklarımızın. Nasıl bu noktaya geldiğimizi konuşalım ey soğuk şehrin yurttaşları. Korkularımızı bir yerlere koyalım... Konuşa-

lım bu noktaya bizleri kimlerin getirdiğini. Konuşalım ki kafalarımız karışmasın, düşmanımızı iyi belleyelim. Konuşalım ki bizlere bu acıları yaşatanlara, hayatlarımıza korku salanlara, sevdiklerimizi bizden alanlara iyi bir ders verelim. Korunaklı saraylarda ‘Alışmalıyız’ diyenlere hep bir ağızdan Ankara’dan, Cizre’den, Sur’dan, İstanbul’dan haykıralım “Alışmayacağız! Biz Korkmuyoruz Sen Kork” diyelim. “Ne senin başkanlık sevdası uğruna aldığın canlarımıza ne de bombalara alışmayacağız.” 13 Mart’ta yaşamını yitirenlerin aileleri hastane önünde korkularını yıkmışlardı “iktidarınız batsın” dedi korkusuzca çünkü biliyor o güzel yüzlü, güldüğünde ağız dolusu gülen Destinasının canını alanın kim olduğunu. Destanı’nın annesi bir soru soruyor “Neden hep bizim çocuklarımız ölüyor?” Soralım Neden? 10 Ekim’de savaş olmasın, çocuklarımız ölmesin diye sokağa çıkan arkadaşlarımız haince katledildi. O zamanlarda “barış istiyoruz” dediğimizde “savaş mı var ki barış istiyorsunuz” diyenler olmuştu. Çünkü kırılan, yıkılan, yakılan Cizre’ydi, Sur’du, Silopi’ydi çünkü orada ‘teröristlerle savaşıyordu devletimiz’. Sivil halka zarar vermiyordu ‘devletimiz’. Yaşanan acılar bu söylenenleri göstermiyor. Cizre’de, Sur ’da aylardır insanlar evlerine giremiyor, girseler de bombalar evlerine düşüyor. Çoluk çocuk demeden haince saldırıyor. Kimse bizden hesap sormasın, sokaklara çıkmasın, işten eve, okuldan eve gitsin halkımız, aman kimse ses etmesin bizim iktidarımıza ve devletimize. Biz de bu arada hazır millet evinde korkarken sokaklara çıkamaz olmuşken arada kıdem tazminatını çalalım, akademisyenleri içeri atalım, tecavüzcülere karışmayalım, nasılsa korkuyor halkımız biraz daha savaş uçağı alalım diyen bir iktidar var. Ülkenin her yerinde bomba-

lar patlar hale geldi. Diyarbakır, 10 Ekim Ankara’dan sonra insanlara “mitinglere gitmeyin güvenli değil!” diye boyalı medya günlerce haber bombardıman yaptı. Artık mitinglerde değil, okula giderken, durakta beklerken, yolda yürürken ya da Cizre’de olduğu gibi evinde kahvaltı yaparken bombalar patlıyor. Mesele, artık, iktidarın başlattığı savaşın sonrasında patlayan bombaların sorumluları değil, bizim bunlara alışmamız, tepkisiz kalmamızdır. Bizim için asıl tehlike, eve, işe, okula giderken metroya otobüse binmeye korkar hale gelmemizdir. Artık bu ülkede kimsenin güvenliği kalmamıştır. 1 Kasım öncesi “istikrar olsun kaos bitsin” diye insanlarımız gidip oy verdiler. Sormazlar mı şimdi; bu mudur istikrar? Güvenlik alıyoruz dedikleri cezaevlerine devrimcileri, akademisyenleri, öğrencileri doldurmaktan başta bir şey değil. Yüksel’de, Sakarya’da, Güven Park’ta insanlar rahatça yürüyemiyor artık. Aynı Sur’da olduğu gibi. Savaş bu kadar yakınımızda işte. Her an bir yerler patlayacak tedirginliğinde yaşıyoruz savaşın kendisini. Gidiyor birer birer canlarımız… Ankara, İstanbul, Cizre, Sur, Silopi… Acılarımızı ortaklaştırmanın zamanı geldi artık. Düşmanımız ortak. Ellerimizi uzatmalıyız korkusuzca Ankara’dan Cizre’ye, Silopi’den İstanbul’a… Korkularımızı aşıp elimizi uzatmalıyız Silopi’de katledilen ve 7 gün cenazesi sokaktan alınamayan Taybet İnan’ın çocuklarına. Eğer ellerimizi birbirimize uzatma cesareti göstermeyip güçlü bir ses çıkarmazsak yaşamlarımız elimizden gidecek. Bizlere dayatılan bu politikaları teşhir ederken, yaratılan savaş çığırtkanlığına karşı ses çıkarmak da hayati önem taşıyor. Beştepe Sarayı’ndaki padişahın rahatlığını hep birlikte bozmak umuduyla…


Nisan 2016 / Sosyalist Dayanışma

EL ŞE3B CİLLİ SEYUVFUZUN Fİ EŞARUV3 HAK EL TARİYK*

A

yarı bozulmuş iktidarın her olayın bitiminde gözümüzü kör edercesine propaganda olarak kullandığı duble yollar sanıldığı kadar her yerde yok. Taksim’de yapılan bombalı saldırı sonrası kameralar karşısına geçen Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş “Ne yaparlarsa yapsınlar, köprü yol yapmaya devam edeceğiz” dedi. Sanırsın bombalar öve öve bitiremedikleri duble yol ve köprülerin altına döşenmiş. Madem yol meselesini çözülmesi gereken en önemli sorun olarak görüyorsunuz, o vakit Cilli (Tekebaşı) halkının taleplerini konuşalım biraz da! Tabi Tekebaşı’nı konuşurken “halkçı” söylemleri ağızlarından eksilmeyen CHP’ye de söylenmiş sözleri ve soruları var Sveydiye (Samandağ) Cilli’nin!

eylemi zekice bir eleştiriydi yerel yönetime. Şebebil Cilli belediyenin sessizliğini yaptığı eylemlerle bozmaya ve diğer mahallelerin dikkatini çekmeye başladı. Samandağ belediyesi yeni sözler vererek en kısa zamanda yolların asfaltlanacağını yineleyerek artmaya başlayan seslerin önüne geçmek istedi. “…İlçenin acil sorunlarının başında gelen yollarımızın yapılmasını sağlayacağız.” (1 Nisan 2009 Radikal gazetesi) Bu sözleri göreve geldiğinde belediye başkanı Mithat Nehir sarf ediyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Samandağ’da seçime giren her aday için öncelikli meselelerden biri yol! (Samandağ’a yolu düşmeyenler google’dan küçük bir araştırma yaparak başat sorun haline gelen yollara ilişkin yazılanları okuyabilir.)

Binlerce insanın yaşadığı yerden ibaret değildir Tekebaşı (Cilli). Sahilde bulunan Meydan Mahallesi’ne ulaşmak için mecburi kullanılan yol da Tekebaşı’ndan geçer. On binden fazla insanın yoğun olarak kullandığı ana yol yıllar içinde köstebek çukuruna dönüşmüş. Özellikle seçim dönemlerinde siyasi partilerin yol meselesine “çözüm” sözleriyle girdiği propagandaların oylar sayıldıktan sonra esamesi okunmaz oldu. Kanalizasyon yapılacak denilerek sökülen asfalt yolda aylardır iş makinelerini gören olmadı. Yazın her yanı kaplayan toz insanların sağlığını ve yaşamını olumsuz etkilemektedir. Kış boyu yağan yağmurla çukurlarda biriken sular göletler oluşturmakta ve insanların çizmesiz çamurlu yollarda yürümesini imkansız kılmaktadır.

Belediye ile yapılan görüşmelerin sonuçsuz kalması Tekebaşı halkını taleplerini sokakta aramaya yönlendirmiştir. Oltalarla balık tutma eylemlerinden sonra geniş katılımlı halk toplantısıyla yol sorununu konuşmak isteyen yüzlerce Tekebaşılıya mahalledeki çok amaçlı salonun kapıları belediye tarafından kilitlenerek kapatılmıştır. Bu durum mahalle sakinlerinin bir araya gelip konuşmasını engellemek için yapılan bir adımdı. O gün dışarıda yapılan toplantıda mahalleden belediyeye yürüyerek taleplerini belediye başkanına bizzat iletme kararı alındı. Eylem sabahı kaymakamlık ve jandarma yürüyüşe izin verilmeyeceğini açıkladı. Buna rağmen Tekebaşı halkı aldığı kararı sloganlarla davullarla hayata geçirdi. Belediye önüne kadar yürüyen halkın burada belediye başkanı ile görüşme talebi sonuçsuz kaldı. Oysa “halkçı” başkanımız bir demecinde “Biz ilk günden itibaren hakça bö-

Şebebil Cilli (Tekebaşı Gençliği) geçtiğimiz günlerde Samandağ Belediyesi’nin yol sorununa dair herhangi bir çalışma yapmamasını mizahi eylemlerle protesto etti. Yağmur sularının oluşturduğu ana yol üzerindeki gölette oltalarıyla balık tutma

lüşüm, emeğe saygı, şeffaflık ve halkçı belediyeciliği esas alan bir çalışma yürütmekteyiz. Düzenli halk bilgilendirme toplantıları oluşturma sebebimiz, sadece halka yapılan hizmetler konusunda bilgilendirmek değildir. Bir yandan halkla beraber belediyeyi yönetmek bir yandan da alınacak siyasi kararlara birlikte karar vermek amacındayız. (2010)” diyor. Halkla birlikte belediyeyi yönetmek bir yana halkı bilgilendirmekten bile uzak durmakta. Halkı dinlemeyen, kulaklarını tıkayan, rant ve ihalelerin sıkça konuşulduğu bir belediye başkanına dönüşürken Tekebaşı halkının “yol” talebi Nehir için farazi bir gündem olsa gerek. Fakat belediye önüne kadar yürüyen Tekebaşı halkı yıllardır kurulu düzenlerinde ciddi rahatsızlıklara yol açmış görünüyor. Yapılan eylem sonrası jet hızıyla “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefetten” 26 kişiye soruşturma açıldı ve karakola ifadeye çağrıldı. İnsanların talepleri için sokağa çıkması ve konunun muhatabı kurumun önünde taleplerini dile getirmesi “suç” teşkil ediyormuş! Belediyeyi halkla birlikte yönetme vaadinde bulunan Mithat Nehir Tekebaşı’nın yollarının yapımı için çalışmak yerine neden taleplerini haykıranların sesini kısmak ister?

SEÇKİN TANDOĞAN

Bir soruyu da Nehir’i aday gösterenlere sorma hakkı var Tekebaşı halkının: Siz değil miydiniz yerel yönetimde söz sahibi halktır, sorunlarımızı hep birlikte konuşarak elbirliğiyle çözeceğiz diyen? Bugün Tekebaşı halkı yürürken Samandağ’da görünmez oldunuz bir anda! Bu sessizliğinizin bir sebebi olmalı değil mi? Velhasıl Türkiye’de duble yollarla övünen AKP’nin kendisinden olmayan yerlere yol yapmadığını biliyoruz. Halkla birlikte yönettiğini ağzına pelesenk eden CHP’nin de ondan kalır yanı yok. Neyse ki Tekebaşı halkının her gün içinde yaşadığı çamurlu çukurlu yollara sessiz kalmayarak başlattığı eylemler sonuç verdi ve kanalizasyon için borular döşenmeye başladı. Şebebil Cilli’nin gözleri belediyenin üstünde ve verilen sözlerin takipçisi. *Cilli Halkı Yol Hakkını Sokaklarda Kazanacak!

19


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2016

TARIHI ZIYARET AYŞE TANSEVER

Batı basını ambargonun kaldırılmasını bir başarı olarak göstermeye çalışıyor. Ona tarihi diyor ama altındaki başka bir tarihi gerçeği her zamanki gibi bilerek örtüyor. Çünkü Obama ambargoyu kaldırmadı aksine kaldırmak zorunda kaldı. Bu ABD açısından bir yenilgidir. Bükemediği eli öpmesi demektir. O koskoca süper olduğunu savunan ülke, küçücük bir Küba’ya uyguladığı ambargoları kaldırmak zorunda kaldı

20

ABD

Devlet Başkanı Obama’nın Küba ziyaretini tarihi olarak yorumlanıyor. Belki de gerçekten tarihi çünkü 59 yıldır onlarca kez işgal etmek istediği, edemeyince ambargo koyduğu bu ada ülkesini şimdi 90 yıl sonra ilk kez bir ABD Başkanı ziyaret ediyor. Tarihi çünkü yıllardır birçok kez suikast yaptığı devrim lideri Fidel Kastro’nun şimdiki devlet başkanı kardeşinin elini sıkmaya ve sohbet etmeye geldi. CIA’nın ateşli humma hastalığı ile öldürmeye kalktığı 300 bin Kübalının hallerini hatırlarını sordu. Binlerce domuzunun, hindisinin telefine yol açan virüsler yolladığı bu ülkede şimdi, o hayvanların etlerinden yapılmış hormonsuz, doğal yiyecekler yedi ve üstüne de bir Havana purosu tüttürdü. Gerçekten tarihi bir ziyaret. Hem de ziyaret samimi olsun diye yanına eşini ve çocuklarını da aldı. Belki de diplomatik açıdan gerekli armağanlar da getirmiştir. Yanındaki ticaret vs. bakanı ile de ülkelerin karşılıklı ilişkilerini geliştirici anlaşmalar imzaladılar. Ziyaret sırasında da tarihi anlar yaşandı. Obama kocaman, Hose Marti ve Che portreleri bulunan yüksek binaların önünde devrim heykeline çelenk koydu. Sonra insan hakları, demokrasi özgürlük temalarını işlediği bir konuşma yaptı ve politik tutukluların serbest bırakılmasın istedi. İşte bu da tarihi bir andı çünkü Raul Kastro birden itiraz ederek isim istedi. “Siyasi tutukluların listesini verin ben gün batmadan onları serbest bırakacağım.” dedi. Böyle bir isim verilemediğinden Obama’nın kendisinden önceki tüm ABD başkanları gibi yalancı, iftiracı olduğunun ortaya çıktığı tarihi bir an yaşandı. Küba’da siyasi tutuklu olmadı ve olmayacaktır. Oysa aynı şekilde başka bir ülkenin iç işlerine karışma saygısızlığını Raul Kastro yapsaydı verebileceği binlerce isim olurdu. Raul Castro; Occupy hareketi, Siyah Hayatlar Önemlidir

hareketi savunucuları, kaya petrolü çıkarımına karşı oldukları için tutuklanan bir değil iki değil binlerce isim verebilirdi. Batı basını ambargonun kaldırılmasını bir başarı olarak göstermeye çalışıyor. Ona tarihi diyor ama altındaki başka bir tarihi gerçeği her zamanki gibi bilerek örtüyor. Çünkü Obama ambargoyu kaldırmadı aksine kaldırmak zorunda kaldı. Bu ABD açısından bir yenilgidir. Bükemediği eli öpmesi demektir. O koskoca süper olduğunu savunan ülke, küçücük bir Küba’ya uyguladığı ambargoları kaldırmak zorunda kaldı. Küba’nın arkasında koskoca Amerika kıta devletleri örgütü OAS vardı. Yıllardır “Küba’yı örgüte al almazsan biz boykot edeceğiz” diye tehdit ediyorlardı. ABD örgüt içinde Panama ve Kanada ile yalnız kaldı ve mecburen boyun eğdi. Bir devin tarihi bir boyun eğişidir. Aslında ABD koyduğu ambargoyu tam kaldırmadı, bir takım kolaylıklar getirdi. İki ülke arasındaki ilişkiler pek değişmedi, göstermelik bir takım rötuşlar yapıldı. ABD vatandaşları artık Küba’yı turist olarak gezebilecekler. ABD’de yaşayan Kübalıların para ve mektup yollamalarının önü açıldı. Direkt karşılıklı uçak seferleri konuldu. İmzalanan ticari anlaşmada e-ticareti, tarım alanlarında işbirliği yapılacak. Ticari ilişkiler geliştirilecek ve ABD iş adamları artık kaçak yollarla değil yasal olarak yatırım yapabilecekler, yoksa Küba pazarı AB ve Uzak Doğu ülkelerinin eline geçecekti. ABD Küba tıbbından yararlanmak istiyor. Kanser ve diğer hastalıklarla mücadelede ortak çalışmalar yapacaklar. İşte o kadar! Yoksa değişen pek bir şey yoktur. ABD hala Guantanamo’yu işgalini sürdürüyor ve bu konuda gelişme yoktur. ABD ilişkileri geliştirmede çok yavaş davranıyor. Küba gezisi Obama için bir şovdur, denebilir. ABD’nin imajı o kadar lekelendi

ki tarihi denebilecek bir şeyler yapması gerekiyordu. Küba ziyareti daha çok semboliktir. Ayrıca Obama konuşmasında yine demokrasi ve kapitalist sistemi övdü. Küba sistemine saygı duymadığını göstererek halka değiştirin sinyali veriyordu. Hatta ABD’nin amacının gülümseyen bir yüzle yeni bir Domuzlar Körfezi çıkartması olduğu bile söylendi. Yani ambargo ile değiştirilemeyen sistem şimdi ülke içine girerek başka yollarla yapılmaya çalışılacaktır. Bunca zaman liderine ve sistemine sıkı sıkı tutunan bir ülkenin kapılarını Obama’ya açarken bunlara hazırlıklı olmaması olanaksızdır. Küba kendine güvene, arkasında birçok destekçisi olan sembol bir ülkedir. Obama ve ABD yönetiminin daha öğreneceği çoktur. Obama’nın Küba’dan öğrenebileceği birçok şey olması açısından da gezi tarihidir. 55 yıllık devrim sürecinde çok yoksul bir ülke iken şimdi halkına bedava sağlık dağıtıyor. Doktorları batı doktorlarının bilmediği pek çok şeyi yapıyor. Örneğin ciğer kanseri aşısı geliştirdiler. HIV hastalığının anneden çocuğa geçmesini önlüyorlar. Tüm dünyaya tıp uzmanı yolluyor. Onun dışında eğitim ilkokuldan üniversiteye kadar bedavadır. Bu bir insan hakkı olarak kabul edilir. Ülkede cahil tek bir insan yoktur. Her insanın bir evi vardır. Halkın kültür seviyesi yüksektir. Hiç ABD’ye benzemez. Sokaklar da yatan, kötü beslenen çocuklar, insanlar, dilenciler yoktur. Zenci insanlar öldürülmez. Zenci, beyaz ayrımcılığı yoktur. Halkın %1 zengin %90’ı yoksul değildir. Gelir dağılımı dengelidir. Alt yapı tesisleri çökmüyor. Suları, havası temizdir. Küba kendi karnını doyuran sayılı ülkelerden biridir. Kırlarda organik tarım yapılır. Kimyasal gübre kullanılmaz. Küba’da adil, insan merkezli bir ekonomi vardır. Bu nedenlerle de insanlar mutlu, geleceklerine umutla


Nisan 2016 / Sosyalist Dayanışma

bakıyorlar. Kendilerine güveniyorlar. Bütün bu nedenlerle hiç ABD’ye benzemez. Süper güç olmakla övünen ABD liderinin böyle bir ülkeyi görmesi aslında tarihidir. Belki ders alır diyelim. Aslında Obama birçok açıdan süper bir ülkeye geldi. Bu tarihi bir şans, deneydir. Birleşmiş Milletler İnsan Gelişim Endeksi Küba’yı insan yaşam kalitesi ile doğa koruma dengesini en iyi yakalamış yeryüzündeki tek ülke olarak ilan etti. ABD Küba’ya zenginlik, çeşitli tüketim maddeleri geleceğini söylüyor. Böylece Kübalılar daha çok tüketebileceklermiş. Oysa Küba tüketim konusunda ideal, BM standartlarında yıldız, yeryüzündeki tek ülkedir. Yani Küba bildiğimizin tersine tüketim açısından geleceğe ışık tutan bir ülkedir. Gelişkin kapitalist ülkeler gibi doğayı kirleten bir tüketim yapısı yoktur. Örnek ülkedir. Obama’nın Küba’ya daha çok tüketim maddesi vaadi ne kadar da iklim anlayışına terstir. Bu Küba’yı geriye götürme isteğidir. Artık insanların kapitalizmin tüketim anlayışından vazgeçmesi

gerekiyor. Dünyamız iklim açısından bu kadar tüketime izin vermiyor. Oysa Küba tam da bu doğayı koruyacak, insanlarına anca yetecek kadar tüketim yapmaktadır. Doğa ile dengeli bir ülkedir. Obama böyle tarihi öneme sahip bir ülkeyi ziyaret etti. Obama uluslararası dayanışmadan söz eder. Onun dayanışması silahlarla, insanların canlarını kıymaya hizmet ediyor. Orta Doğu’nun halini görüyoruz. Oysa Küba tüm dünyaya sağlık ihraç ediyor. Venezüellalı hastalara Kübalı doktorlar bakıyorlar. Milyonlarca insanı gözlükten kurtardılar. Afrika kıtasında Ebola hastalığı ile mücadele eden batılı değil Kübalı doktorlardı. Küba Afrika kıtasına sağlık götürdü. Haiti, Pakistan, Bangladeş’teki depremler, sel baskınlarında halkların yarasını saran gene Kübalı doktorlardı. Dünyaya sağlık ihraç eden mi yoksa silah satan bir ülke mi süper sayılmalıdır? Hangisi daha tarihi bir ülke oluyor? Ziyaretin tarihi olmasını bizce böyle açıklamak gerekiyor.

ABD Küba’ya zenginlik, çeşitli tüketim maddeleri geleceğini söylüyor. Böylece Kübalılar daha çok tüketebileceklermiş. Oysa Küba tüketim konusunda ideal, BM standartlarında yıldız, yeryüzündeki tek ülkedir. Yani Küba bildiğimizin tersine tüketim açısından geleceğe ışık tutan bir ülkedir. Gelişkin kapitalist ülkeler gibi doğayı kirleten bir tüketim yapısı yoktur. Örnek ülkedir. Obama’nın Küba’ya daha çok tüketim maddesi vaadi ne kadar da iklim anlayışına terstir. Bu Küba’yı geriye götürme isteğidir.

21


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2016

KIRMIZI SAÇLI KADIN, RÜSTEM VE OEDİPUS M. SİNAN MERT

O

rhan Pamuk’un “Kırmızı Saçlı Kadın”ı okunmayı hak eden bir kitap.

Orhan Pamuk sosyalist bir yazar değil muhakkak ki… Ancak bu toplumun gerçekliği ile son derece yakın bir alışverişi olan çok önemli bir edebiyatçı. Kafasında liberal bir izlek olduğu, kimi dönemlerde AKP için hayırhah yaklaşımlar içinde olması onun önemini ortadan kaldırmıyor. Aydın düşmanlığını Türk sağcılığına terk ederek Pamuk’la eleştirel bir ilişki içinde olmanın bir sakıncası olduğunu düşünmüyorum.

22

“Kafamda bir Tuhaflık” bir bozacının hayatından yola çıkarak Türkiye toplumunun bir dönemine ışık tutan önemli bir çalışmaydı. Kentsel rantların sermaye birikimi açısından ne kadar kritik bir rol oynadığını Pamuk bu kitabında belgesel tadında anlatmayı başarmıştı. 1980’lerle birlikte yükselen kapitalist ruhun toplumu teslim alması bugün içine itildiğimiz çürümenin de temel belirleyeni olmuştu. Kentler bu kapitalist ruhun hem enerjisini sağlayan temel besin kaynaklarından hem de en büyük mağdurlarından olmaya devam ediyor. “Herkes bir yerde inşaat yapıyor, eline para geçiren satın alıyor, şehir esrarengiz bir hızla büyüyordu.” Bozacı Mevlüt, baba mesleğine sımsıkı tutunarak bu çürümenin dışında kalmayı başaran bir saflık abidesi olarak resmedilmişti. “Kırmızı Saçlı Kadın”da da kentsel dönüşüm baş aktörlerden. Kitabın baş kahramanı Cem, kurduğu inşaat şirketi ile aniden kendisinin bile hesaplayamadığı bir biçimde zenginleşiyor. Pamuk bu zenginleşme mekanizmasını da gayet ekonomik biçimde özetlemiş. “Çalıştığım şirketin belediye ve iktidar partisi ile arası iyi olduğu için, imar planı, yani kat yükseklikleri değişecek ve yeni yollar geçecek yerlerden arsalar alıyor, toplu konut kredilerinden rahatça yararlanabiliyorduk.” Ancak zenginliği ve şirketi bir biçimde kendisini felaketli sonuna da taşıyor. Kent yağmasından aldığı paylar Cem’i mutlu etmiyor. Kitabın temel izlekleri BabaOğul zıtlığı ve Doğu-Batı karşılaştırması. Sophokles Kral Oedipus ve Firdevsi’nin Rüstem ile Sührap hikayeleri kitabın içinde bir ortadan kaybolup bir yeniden su yüzüne çıkıyor. Cem’in eski solcu ama kendisine dönük ilgi-

si sınırlı babası ile yaşadığı hayal kırıklığı ile Kuyu ustası Mahmut ile kurduğu ve bir nevi bu kırıklığını temize çekmeye çalıştığı ilişkisi birçok açıdan büyük karşıtlıklar barındırıyor. “Mahmut Usta ne yapıyor da bende bu duyguları uyandırıyordu? Neden ona itaat etmek, sürekli onun hoşuna gitmek istiyordum?” “Babam benimle Mahmut Usta’nın ilgilendiği gibi asla ilgilenmezdi. Mahmut Usta gibi sabah akşam onunla birlikte vakit geçiremezdim. Ama babam hiçbir zaman bana küçümseyerek bakmazdı.” Kayıtsızlığın bir tür sevgisizlik olarak algılanması, buna karşılık kişide özgürlük hissi uyandırması çelişkisiyle sevgi ve güvenin yarattığı bağlanma ve bunun insanın omuzlarına yüklediklerinin ağırlığının ürettiği gerilim Baba-Oğul ilişkisi ekseninde kitap boyunca tartışılıp durmuş. İnsan ilişkilerinde karşılıklı kayıtsızlığın bir özgürlük alanı yaratması ama buna karşılık insanda sevgi ve güven açığı yaratması Batılı bireyin sürekli karşısında olan bir zorluk, bir tür “özgür” birey olmanın bedeli. Size kol kanat geren babanız ise aslında özgürlüğünüzün önündeki en büyük engele de dönüşebiliyor. Bu babanın aşılamaması kendisi olmayı bir türlü beceremeyen, hep en güçlü bulduğu modeli taklit ederek yaşamını idame ettirmeye çalışan sakat kişilikler de üretebiliyor. Cem de zaten sonradan bulduğu ve kendisine kol kanat geren bu yeni babayı bir kuyunun dibinde yaralı bir şekilde bırakıp kaçıyor. Sevginin omuzlarına yüklediği ağırlığı kaldıramıyor. “(Annemin) ‘Olgunlaşmıssın’ dediği şeyin aslında ruhumda kara bir leke olduğunu bir an fark ettiğini sandım.” Doğu ile Batı karşılaştırması Orhan Pamuk romanlarının değişmez temalarından bir tanesi.

Türkiyeli bir yazar için bu oldukça normal. Pamuk romanlarında aslında kendi toplumunun ötekisini de anlamaya ve anlatmaya çalışan bir Nişantaşılı kimliğini hiç terk etmiyor. Bu ötekiye bakış meselesi zaman zaman oryantalizmi çağrıştırsa da Pamuk romanlarının vazgeçilmez bir boyutu. Bu romanda bu işin teorisine de biraz dokunmuş. Wittfogel’in “Hidrolik Toplum” tezlerinden bahsediyor. Doğu’nun despotizmine tarihsel materyalist bir açıklama bulma çabasının bir tarihsel örneği, Marx’ın Asyatik Toplum kavramsallaştırmasını derinleştirmeye çalışan bir girişim. Doğu/Batı karşıtlığının despotizmi de izah edecek bir biçimde ortaya konması ise Baba-Oğul kavgası hikayelerinin kazananlarının farklı olmasıyla gerçekleştirilmiş. Oidipus hikayesinde oğul babayı öldürüyorken Şehname’de Rüstem Sührap’ı öldürmeyi başarıyor, hem de onun gençliğini bir hileyle aşmayı başararak. Kadim Doğu’nun hikayesinde babanın öldürülemez olması devletin zihinlere işlemiş gücüyle ilişkilendirilebilir mi? Kesinlikle evet diye yanıtlanabilir. Erdoğan faşizminin bu ülkeye yaptığı en büyük kötülüklerden birisi de Türkiye toplumunun tepeden Batılılaşma meselesinin sağlıklı bir biçimde sorunsallaştırılmasını bir süreliğine engelleyecek olması. Rövanşist bir İslamcılığın tepeden dayatıldığı bir dönemde buradan politik ölçekte yol almak mümkün değil. Ama Pamuk bunu edebiyat alanında yapmaya çalışıyor. Ezilenlerin birbirini anlamakta zorlanan öbeklerinin iletişim kurabilmesi için çaba göstermek bu anlamda toplumcu bir tutum olarak nitelenebilir. “Kırmızı Saçlı Kadın”ı okumakta ve tartışmakta fayda var.


Nisan 2016 / Sosyalist Dayanışma

FAŞİZME KARŞI DİRENİŞİN GÜNLÜĞÜ: “DARAĞACINDAN NOTLAR” “Benim oyunum da sona yaklaşıyor. O sonu yazmayacağım, çünkü nasıl olacağını bilmiyorum henüz. Bu, artık oyun değil hayatın ta kendisi. Gerçek hayatta seyirci yoktur; herkes katılır hayata. Son sahnenin perdesi açıldı. Dostlarım, hepinizi sevdim. Nöbeti teslim ediyorum!”

Y

ıl 2016; yaşadığımız coğrafyada her gün faşizmin yeni yeni saldırılarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bırakınız eylemde bulunmayı, sözünü söylemek, doğruları ifade etmek bile tutuklanma sebebi, tek kişilik hücrelere hapsedilme gerekçesi. Birebir yaşamak baskıyı, bir anda zulmün karşısında direnmenin bedelleriyle yüzleşmek pek çok insanda umutsuzluk, karamsarlık ruh halini doğuruyor. Bu ruh halini yaratan en önemli durumun da “yaşadığımız an”a odaklanan ruh hali olduğunu sanıyorum. Şu an yaşadığımız baskıların arka planını derinlemesine kavrama, savaşan güçlerin dengesini çözmeye çalışma ve tarihsel bakış açısıyla olaylara yaklaşma noktasında eksikler yaşandığında yenilmişlik ruh halinin ipuçları ortaya çıkabiliyor. İşte bu zamanda “Darağacından Notlar”ı okumak biraz sarsıyor ruhlarımızı; tarihte zulme uğrayanın yalnızca bizler olmadığımızı bize tekrar hatırlatıyor. Ne ilk ne son savaşın içindeydik… Baskı ve direniş hikâyelerini normal zamanlarda “bir varmış bir yokmuş” havası içinde okurken, aynı hikâyeleri şimdi okumak yazılanların hücrelerimize kadar işlemesine yol açıyor. Geçmişte yaşananlar artık geride kaldığı için belki de çok canımız acımadan acının vahşetine tanıklık edebiliyor ya da yaşanan direnişin coşkusunu duyumsayabilsek de kendimizle pek özdeşlik

kurmayabiliyorduk. Bizden uzak olaylar, olgular, duygular şimdi yanı başımızda, içimizde. “Başkaldırı”, “direniş”, “özgürlük”, “adalet” kavramlarını içeren sloganlara karşı yakın zamana kadar kaba klişe bir söylem, marjinal, ajitatif diye yaklaşan bir sürü yazarın dillerinden, sözlerinden, yazılarından bu sloganlar eksik olmuyor. “Darağacından Notlar”a da içinde bulunduğumuz siyasi ortamın etkisiyle artan bir ilgi var. Birkaç yıl öncesinde bu kadar üzerine yazı yazılmaz ve konuşulmazdı. Şimdi ise… “Darağacından Notlar” Çekoslovakya Komünist Partisi’nin önderlerinden Julius Fucik’in direniş günlüğüdür. Faşizmin zindanlarında işkence altındayken gizlice küçük kâğıtlara işlediği ve gardiyanlar tarafından dışarı ulaştırılabilen gerçek hayatın tanıklıklarıdır. Bu yazılar Fucik’in idamından iki yıl sonra eşi ve yoldaşı Augustina Fucik tarafından toparlanır ve basılır.

Fucik’in notlarını okurken baskının, zulmün biçimlerinin ne coğrafi sınırlar ne tarihi dönem tanıdığına bir daha tanık oluyoruz. Ha 1940’lar Avrupa’sı, ha 1980’ler, 1990’lar ve günümüz Türkiye’si. Fucik, Diyarbakır zindanında da olsa aynı şeyleri yazardı. İşkenceye rağmen arkadaşlarını ele vermemek için direnmek, devrime olan inancının coşkusu ve motivasyonuyla en kötü koşullarda bile moralini yüksek tutmak, dayanışmanın verdiği güç. Günümüzde direnenleri “ehlileştirmek” için de tekrar eski-yeni baskı sistemleri devreye sokularak hapishaneler, işkence, tecrit vb. uygulamalar dayatılıyor. Ama aynı oranda 2000’lerin Türkiye’sinde ve bölgemizde o ölçüde direniş büyüyor. Büyük bir sınavdan geçiyoruz. İlerde bütün herkes kişisel tarihiyle ilgili iki şeyle karşı karşıya kalacak. Ya bir

FATMA İNCE

şeyleri yapmamanın, yapamamanın utancı, ezikliği ya da direnmenin verdiği gurur ve coşku… “Yaşamımın filmini yüz kez, binlerce ayrıntılarıyla gördüm. Şimdi onu yazmaya çalışacağım. Celladın ipi, ben bitiremeden boğazımı sıkarsa, geride filmin mutlu sonunu yazacak milyonlarca insan var.” Julius Fucik idam edildikten iki sene sonra Hitler faşizmi yenilir.

Fucik, 23 Şubat 1903 tarihinde Prag’da dünyaya gelir. İşçi bir babanın çocuğu olan Fucik, Prag Üniversitesi’nde edebiyat, müzik ve sanat öğrenimi gördükten sonra, hayatını işçi olarak kazanırken Komünist Parti’ye katılır, sosyalist dergilere yazmaya başlar, Komünist Öğrenci Örgütü’nün önderlerinden biri olur. 1938 Eylül’ünde Almanya’nın Avrupa’da güç kazanması ve faşizmin etki alanını büyütmesiyle Komünist Parti de yeraltına iner. Ardından gelen Nazi işgaliyle birlikte Fucik de gizliliğe geçer. 24 Nisan 1942’de, Gestapo’nun düzenlediği bir baskında tutuklanır. Hapishanede geçirdiği işkence dolu günlerden sonra Berlin’e götürülerek, 8 Eylül 1943’te asılarak idam edilir.

23


Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Dergisi Nisan 2016 42. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Dergisi Nisan 2016 42. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement