Page 1

Hepimiz Hendeğin Arkasındayız Aslında Politik Eğitim Üzerine

Fiyatı: 2 TL

YIL:6 SAYI:39 OCAK 2016

WWW.SODAP.ORG /SODAP

/SODAP74

GEZİ’DEKİ HENDEĞİ

UNUTMA !

Osmanlı, Cumhuriyet Ve Özyönetim Mücadelesi Engelleri Aşa Aşa HDP/HDK’yi Örgütlemeye Sol Yenilgiler Nereye Kadar? Satiye Gür Davası: Bu Cinayet Yapanın Yanına Kar Kalmayacak! Üniversitelerde Neler Oluyor? Erkek-Devletin Direnen Kadınlarla İmtihanı 18. Brumaire’le Günümüze Bakmak 21. Yüzyıl Sosyalizminin İlk Yenilgisi “Buradayız, Queer’iz Buna Alışın!” Yoldaşlık İlişkileri


Sosyalist Dayanışma / Ocak 2016

MARAŞ’TAN ROBOSKİ’YE KATİL DEVLET HESAP VERECEK!

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 6, Sayı: 39 Ocak 2016 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin KARTAL Adres: Piyalepaşa Mah. Şark Sk. No: 15/A Beyoğlu İstanbul İletişim Tel: 0535 922 82 68 İletişim Mail: info@sodap.org www.sodap.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

MEMİK OĞLAN On dört yaşım diken ile kaplanmış Göz ucuma karıncalar toplanmış Kurşun gelmiş kaşlarımın üstüne Alın yazım okur gibi saplanmış Uyu Memik oğlan uyu Öte gecelerde büyü Dağı dağa kavuşturan ben idim Suyu suya eriştiren can idim Yükledim mi gece vakti kaçağı Karanlıkta ışılayan gün idim Uyu Memik oğlan uyu Öte gecelerde büyü Ülkü Tamer


Ocak 2016 / Sosyalist Dayanışma

HEPİMİZ HENDEĞİN ARKASINDAYIZ ASLINDA

K

ürdistan’da Temmuz ayından itibaren başlayan çatışmaların seyri iç savaş seviyesine ulaştı. Tanklar mahalleleri bombalıyor, en az 200 bin insan evlerini terk etmek zorunda kaldı, her gün onlarca ölüm haberi alıyoruz. Bir oyalamadan ibaret olan “Çözüm Süreci” kaçınılmaz bir şekilde daha büyük bir savaşla noktalandı. AKP önceki seçim süreçlerinde işine geldiği sürece çatışmasızlığı sürdürdü. 7 Haziran’dan sonra Erdoğan’ın başkanlık hırsı Türk devletinin (yani ordunun) Kürt düşmanlığı ile birleşince yeni biri savaş dönemi açıldı. Türk devleti Kürt halkının özgürlük talebini boğmak için bir kez daha topyekûn savaş başlattı. Yaşananların korkunçluğu çoğu insana 1990’lı yılları hatırlatıyor. Yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler, zorla göç ettirmeler, orman katliamları… Bunların hepsi 1990’lardaki “kirli savaşın” hatıralarını canlandırıyor. 1990’lara geri mi dönüyoruz sorusu çoğumuzun aklından geçiyor. PKK Başkanlık Konseyi Üyesi Murat Karayılan ise 18 Aralık günü Fırat Haber Ajansı’nın yayınladığı röportajda yaşananların 1990’lardan çok Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki isyan bastırma pratiklerine benzediği tespitini yaptı. “Kimi çevreler bu savaşın 90’lara benzediğini kendilerince söylüyorlar, ancak bu tespit doğru değildir. Bu süreç, 1925, 1930, 38 dönemlerine benziyor. Nasıl ki halkımız Dersim’de özerkliğini savunmak istediğinde Türk devletinin yönelimiyle karşılaştı ve devlet tarafından ezildi, şimdi de durum böyledir. O yöntemi kullanıyor. Özellikle halkımızı ve halkımızın dostları bu hakikati

iyi görmelidirler. Bu işgal, soykırım, teslim alma, iradesizleştirme ve köleleştirme hamlesidir. Ve bu bir iç savaştır. Türkiye kendi içinde Kürt halkına karşı savaş ilan etmiştir.” Karayılan 1925 Şeyh Sait isyanı, 1930 Ağrı isyanı ve 1938 Dersim soykırımına referans verirken devletin çok kapsamlı ve uzun vadeli bir saldırı hamlesi başlattığının altını çiziyor. Cumhuriyet’in kuruluş döneminde olduğu gibi Türk devleti bir kez daha Kürtlerin özerklik talebini boğmak üzere büyük bir saldırı dalgası başlatmıştır. Cizre, Sur, Nusaybin, Şırnak, Silopi, Dargeçit gibi yerleşim merkezlerinde yaşanan vahşetin boyutları, kimilerimize “1915’in bir tekrarı ile mi karşı karşıyayız?” sorusunu da sorduruyor ister istemez? Soykırımcı zihniyet Türk faşizminin canlı bir damarı olmakla beraber, günümüz güç dengelerinde yeni bir 1915’in mümkün olamayacağını düşünüyorum. Türk devleti buna ancak ABD ile Rusya’nın doğrudan savaştıkları bir koşulda denemeye cüret edebilir. Eğer konvansiyonel anlamda küresel güçler arasında bir üçüncü dünya savaşı çıkar ve Türkiye puslu havada bir soykırıma cüret ederse muhtemel sonuç Türkiye’nin parçalanması olacaktır. Bu uzak ihtimal yerine Karayılan’ın dikkat çektiği benzerlik üzerinde duralım. 1920’ler ve 1930’larda yaşanan korkunç katliamların bir boyutu Kürtlerin siyasi iradesinin kırılması ve devlet otoritesinin tesisidir. İsyanların bastırılma sürecinin diğer boyutu ise tüm Türkiye’de iç savaş yoluyla yeni bir rejimin inşasıdır. Özellikle 1925 yılında yaşananlar ile günümüzde yaşananlar arasında önemli paralellikler bulunmaktadır.

1925 yılı Türkiye’de Kemalist rejimin inşasında son derece kritik bir yıldır. Kurtuluş Savaşı yılları da içinde olmak üzere 1925’e kadar, yeni kurulan devlet görece liberal bir görünüm sergiliyordu. Her ne kadar Mustafa Kemal tek adam olma ve yeni bir ulus devlet rejimi inşa etme yolunda önemli adımlar atmış olsa da, hala iktidarın meşruiyetini sorgulayabilecek ve alternatif olabilecek siyasi rakipler mevcuttu. 1925 yılının Şubat ayında Şeyh Sait isyanı hiç de planlı olmayan bir şekilde patlak verdi. Jandarmalar ve Kürt köylüler arasındaki çatışma isyan kıvılcımına dönüşmüştü. İsyanın hızla yaygınlaşması karşısında Ankara hükümeti bir iç savaş yasası olarak Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkardı, yani sükûnetin sağlanması yasası. Güçlü merkezi bir önderlikten yoksun 1925 isyanının kendiliğinden karakteri ağır basıyordu. Ankara hükümetinin askerleri üç ay içinde isyanı kontrol altın almayı başarı, başta Şeyh Sait olmak üzere 47 kişi idam edildi. Ancak süreçle ilgili asıl dikkat çekmemiz gereken konu, Kürt isyanının bastırılış sürecinin Kemalist iktidar tarafından Türkiye’deki siyasi rejimi dizayn etmek için bir fırsat olarak değerlendirilmesidir. Hükümete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu Kürt isyanını bastırmak amacıyla çıkarılmıştı ama sadece isyan coğrafyasında değil tüm Türkiye’de muhalefetin susturulmasında etkili bir silah olarak kullanıldı. Takrir-i Sükûn Kanunu’nun verdiği olağanüstü yetkileri kullanan hükümet, iki yıl içinde İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla bütün muhalif basını susturmuş, ülkenin tek muhalefet partisini kapatmış, olası tüm siyasi rakipleri tasfiye etmiş ve

Fikret KIZILTAN

Ancak süreçle ilgili asıl dikkat çekmemiz gereken konu, Kürt isyanının bastırılış sürecinin Kemalist iktidar tarafından Türkiye’deki siyasi rejimi dizayn etmek için bir fırsat olarak değerlendirilmesidir. Hükümete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu Kürt isyanını bastırmak amacıyla çıkarılmıştı ama sadece isyan coğrafyasında değil tüm Türkiye’de muhalefetin susturulmasında etkili bir silah olarak kullanıldı.

3


Sosyalist Dayanışma / Ocak 2016

tekçi bir ulus devlet anlayışına sahip tek parti diktatörlüğünü kurmuştu.

Bugün de Kürtlere karşı Saray’ın başlattığı savaş, tıpkı 1925’de olduğu gibi, aslında bir yeni rejim kurma projesinin başlangıç aşaması olarak görülmelidir. Tayyip Erdoğan hayalindeki “Yeni Türkiye”yi, Kürtlere karşı başlattığı iç savaş üzerinden kurmayı hedefliyor. 1 Kasım’da bunu denedi ve beklediğinin üzerinde bir başarı elde etti. Şimdi Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Kürt halkına boyun eğdirmek üzere başlatılan topyekûn savaşın nihai hedefi Türkiye’de faşizmin inşasıdır.

4

Takrir-i Sükûn başlangıçta sadece Kürt isyanını bastırmayı hedefliyor gibi görünse de Türkiye’de iktidara muhalefet eden herkes bu kanundan payına düşeni aldı. Kasım 1925’de getirilen Şapka Kanunu’na Türkiye’nin her yerinden itiraz eden onlarca insan tutuklandı ve idam edildi. Şeyh Sait isyanının bastırılmasını destekleyen İstanbul’daki komünistlerin çıkardığı Aydınlık dergisi Takrir-i Sükûn Kanunu gereğince kapatıldı. Kanunun uygulandığı iki yıl içerisinde en az 7500 kişi tutuklandı, 660 kişi idam edildi, 20 binden fazla Kürt batı illerine sürgüne gönderildi. Bu dönemde Türkiye nüfusunun 13 milyon civarı olduğunu düşünecek olursa bunlar oldukça büyük rakamlardır. Bugün de Kürtlere karşı Saray’ın başlattığı savaş, tıpkı 1925’de olduğu gibi, aslında bir yeni rejim kurma projesinin başlangıç aşaması olarak görülmelidir. Tayyip Erdoğan hayalindeki “Yeni Türkiye”yi, Kürtlere karşı başlattığı iç savaş üzerinden kurmayı hedefliyor. 1 Kasım’da bunu denedi ve beklediğinin üzerinde bir başarı elde etti. Şimdi Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Kürt halkına boyun eğdirmek üzere başlatılan topyekûn savaşın nihai

hedefi Türkiye’de faşizmin inşasıdır. Dolayısıyla savaş AKP’ye muhalefet eden herkese açılmıştır. Şimdilik bu büyük saldırı dalgası Kürt karşıtlığı ile kendini meşrulaştırmaktadır ama gerçekte saldırı tüm muhalefete yöneliktir. İstanbul Üniversitesi’ndeki bir eylemde bir çevik kuvvet amirinin söylediği “hiçbir ey eskisi gibi değil artık, size öğreteceğiz” sözü durumu açıklıkla ifade etmektedir. İstanbul’da Dilek Doğan’ın infazı Alevilere yönelik bir mesajdır. “Biz Kürtleri keserken siz yerinizde sakin oturun, sizi öldürmek için ekmek almaya gitmenize de gerek yok, gelir evinizde öldürürüz” diyorlar. Bir zamanlar Maraş’ta yaptıkları gibi. Durum o kadar vahimdir ki, CHP bile havuz medyasında HDPlileşmekle suçlanabilmektedir. CHP’nin de kriminalize edileceği günler çok uzak görülmüyor. AKP “Yeni Türkiye”yi (Türk tipi faşizm olarak da okuyabilirsiniz) Cizre’den başlayarak inşa ediyor. Bu yüzden Cizre’deki Kürt gençlerinin direnişi hem yüz yıllık sömürgeciliğe hem de AKP’nin Yeni Türkiye’sine karşı bir direniştir. Dolayısıyla kazılan hendekler, kurulan barikatlar AKP’nin mezhepçi faşist bir Türkiye inşa etme projesine karşı başlatılan bir direniştir. Kürtler

hala “seni Başkan yaptırmayacağız” diyorlar. Ama Türkiye’nin sözde demokrat yazarları faşizmden bir iki fiske yedikten sonra konforlu koltuklarını kaybetmemek için başkanlık rejimini savunmaya başladılar. Tam bir zavallılık ve teslimiyet ruh hali. Kürt gençleri kurdukları barikatlar ve hendeklerle aslında, AKP’nin Türkiye halkına giydirmeye çalıştığı deli gömleğine ilk büyük itiraz olan Gezi İsyanı’nı devam ettiriyorlar. Peki, Türkler nerede? Bugün Kürt şehirlerinin tanklarla bombalanmasını, çocukların ve kadınların vahşice öldürülmesini izleyenler yarın aynı şiddetin kendilerine yöneldiğini de görecekler. Tayyip Erdoğan’ın asıl gündemi iş savaş üzerinden Türk tipi başkanlık sistemini inşa etmektir. Kürtlere vurdukça kazanacağını düşünüyor. Rus uçağının düşürülmesi bile büyük ölçüde iç kamuoyuna dönük bir hamle olarak görülmelidir. Erdoğan referanduma hazırlanıyor. Türkiye’nin batısındaki demokrasi güçlerinin öncelikle, Suruç ve Ankara katliamlarından itibaren bir türlü üzerlerinden atamadıkları bu felç olma halinden kurtulması gerekiyor. Kürt halkının görkemli direnişiyle bağ kurmanın, hendeğin arkasındaki gençlerle buluşmanın yollarını aramalıyız. Bunu Kürtlerin haklı davalarına destek olmak için değil, kendi geleceğimiz için başarmak zorundayız.


Ocak 2016 / Sosyalist Dayanışma

POLİTİK EĞİTİM ÜZERİNE

B

üyük altüst oluşların yaşandığı bir çağda siyasi eğitimin önemi nedir? Zor aygıtlarının tekelini elinde bulunduran devletlerin dahi ideolojik hegemonya üretebilmek için muazzam çaba harcadıkları düşünüldüğünde devrimciler ezilenlerin bilincini dönüştürecek yetkinliğe ulaşma noktasında yeterli yoğunlaşmaya sahipler diyebilir miyiz? Değişen ilişkilerin politikleşmesi ile ilgili yaşadığımız sıkıntılarda eğitimlerimizin niteliği ne oranda etkili? Yapının ürettiği politik söylemleri hızlıca kucaklayan ve bunları propaganda malzemesi haline getiren bir politik aygıt yaratabildik mi? Devrimci eğitimden bahis açıldığında bu soruların akla gelmemesi imkansız. Fakat yaşanan birçok yetmezlikte politikleşme seviyemizin sınırlarına çarpıyor olduğumuzu görerek tartışmaya başlamak anlamlı olabilir. Düzenin çok büyük bir hızla gündemleri değiştirdiği, devasa altüst oluşların yaşandığı bir dönemde bütün bu gündemleri kucaklayabilecek sürekli bir söyleme sahip olabilmek politik mücadele geliştirebilmek için son derece önemli. Bu mücadeleyi geliştirebilmek için yapının ideolojik araçlarını son derece etkin bir biçimde kullanabilmek durumundayız. Günümüz koşullarının ağırlığı düşünüldüğünde ideolojik araçları ayakta tutmak ve geliştirmek için muazzam bir emek harcandığı ortada. Bu araçları en etkin bir biçimde kullanabilmek için ise genel ajitasyon seviyesinin oldukça üzerinde bir politik bilinç yaratmak gerekiyor. Siyasi kadrolar yapının ürettiği söylemleri ve taktikleri kitlelere taşıyacak, taktikleri en etkin bir biçimde yürütecek, yürüyüşümüzü sürekli olarak güncelleyebilecek, alanda yapının kendisini geliştirmesinin yolunu açabilecek birikimi sürekli gündemde olan bir politik eğitim ile başarabilirler ancak.

Faşizmin yükseldiği dönemlerde yapının moral motivasyonunu korumak, kitlelere umut verecek hamleleri geliştirebilmek için de politik bilinç çok daha özel bir anlam kazanıyor. Faşizm doğrudan politik zorunu yöneltmediği kitleleri daha ziyade olağanüstü bir ideolojik kuşatma ile etkisizleştiriyor. Bu anlamda düzen elindeki tüm olanaklara yazılı ve görsel medyada en küçük bir çatlak sese yer vermemek için tam anlamıyla kuşatmaya çalışırken bizlerin ideolojik üretimleri ezilenlerin bilinci haline nasıl dönüşecek? Burada esas olan kadroların bu konuda taşıyıcı rol üstlenebilmesidir. Yapıyla sürekli bir ideolojik alışveriş içinde olan kadrolar hem yapıdan bu anlamda beslenirler hem de sahada ortaya çıkan ihtiyaçları yapıya taşıyarak yapının üretimini belirler. Bu diyalektikteki bir kopuş yapının tüm ideolojik etkinliğini sıfıra indirir. Kadro yapının ideolojik üretimi tarafından beslenmiyorsa yapıda dışsal ideolojik etkilerden beslenen adacıkların oluşması kaçınılmazdır. Açık bir etkileşimin mümkün olduğu koşullarda bu illaki olumsuz sonuçlar ortaya çıkmasına yol açmaz. Fakat en azından bir enerji israfı ortaya çıkacaktır. Devrimci enerjinin aynı taktik çizgi üzerinde yoğunlaşmasının sağlayacağı sonuçlar bu durumda elde edilemeyebilir. Kadro yapıyı sahadaki ihtiyaçlar doğrultusunda yeterince besleyemiyorsa bu sefer de yapının ideolojik üretimi ile kadroların politik ihtiyaçları arasındaki mesafe giderek açılacaktır. Yakın geçmişte bu tarz durumlar yaşanmıştı, şu noktada daha iyi bir durumdayız. Ama hala araçlarımızı yeterince etkin bir biçimde kullanamıyoruz.

lında politikleşme seviyesinin de önemli bir negatif göstergesidir. Çoğu zaman politik eğitimlerde yeterince hazırlıklı olunmadığı gözlenmektedir. Bu heyecansızlık görüntüsü aslında yapının büyüme sıkıntısının da bir sebebidir. Yapı esas olarak kişileri kendi dünya görüşüne kazanarak büyür, hele ki kadrolaşma için bu durum çok daha hayatidir. Bu dünya görüşünün içselleştirilmesi için ise eğitimler çok önemli araçlardır. Cayır cayır siyasi eğitim yapamayan bir politik yapı kadrolaşamaz, büyüyemez, hız alamaz. Hele de hayatın akışının çok daha hızlandığı dönemlerde bu çok daha doğrudur. Yapı önümüzdeki dönemde önüne alanda bir ideolojik hegemonya inşası görevi koydu. Bu hedef çok iddialı gibi görünebilir. Fakat yapının deneyim ve geçmiş birikimi düşünüldüğünde, bir de alanın genel seviyesi göz önüne getirildiğinde aslında ortada çok iddialı bir hedef olduğu söylenemez. Bu konuda kimi önemli hamleler de yapıyoruz. Fakat bunların gerçekten esas amaca, hegemonya inşasına ve örgütlenmeye hizmet edebilmesi kadrolarla tam anlamıyla bütünleşmesine bağlıdır. Bu bütünleşmenin sağlanması ise politik eğitimin de hızlandırılması ile mümkün olacaktır. İçinde bulunduğumuz politik ittifaklar da bu ihtiyacı daha da arttırıyor. Kimi kadrolarda ittifakın politik üretimi, yapının politik üretiminin üzerinde bir etkiye sahip olmaktadır.

M. Sinan MERT

Dostlarımızın politik üretimleri yapının süzgecinden geçmeden bir politik bilinç haline dönüşünce bunun da yaratabileceği komplikasyonlara hazırlıklı olmak gerekir. Yapının politik hedeflerinin her döneme dair özel olarak keskinleştirilmesi, belirginleştirilmesi; mücadelenin ihtiyaç duyduğu her alanda ideolojik üretimin dakik olarak gerçekleştirilebilmesi yapının kendisini öne çıkan bir devrimci seçenek haline getirebilmesinin asgari koşuludur. Faşizmin yükselişi karşısında halklarımıza umut olacak direnişçi çizgiyi geliştirmek için politikleşme seviyemizi her açıdan yükseltmek, eğitim faaliyetlerine en çarpıcı devrimci faaliyete hazırlanır gibi hazırlanmak, yürütülen her tartışmanın hakkını gerçek anlamda verebilmek, yapının ideolojik aygıtını ihtiyaçlar doğrultusunda yönlendirmek öne çıkan dönemsel görevler olarak belirginleşmektedir.

Politik eğitim hızımızı muazzam arttırmak zorundayız. Şu anki tempo dönemin politikleşme seviyesini karşılayabilecek bir noktada değil. Eğitimlere oldukça sıradan bir yaklaşım as-

5


Sosyalist Dayanışma / Ocak 2016

OSMANLI, CUMHURİYET VE ÖZYÖNETİM MÜCADELESİ M. Sinan MERT

Bütün bu tarihsel çerçeveden rahatlıkla anlaşılabileceği gibi aslında Cumhuriyet’in kuruluşunun dayandığı temel konsensüslerden bir tanesi de Kürt halkının Kürdistan’da özerk yönetimlerle yaşama hakkıydı. 1925’te değişen konjonktürle birlikte Türk milliyetçisi bir çizginin iktidar bloğuna tamamen hakim olması ve Kürtlerin özerklik hakkının gasp edilmesi toplumu neredeyse 90 yıldır sonu gelmeyen bir çatışmanın içine yuvarlamış görünmektedir.

6

7

Haziran sonrası yeniden yükselen savaş sürecinde en öne çıkan kavramlardan bir tanesi hiç kuşku yok ki “özyönetimler” oldu. Süreç ilerledikçe özyönetimlerin Kürt halkının sorunun çözümü için geliştirdiği temel önerme haline geldiğini gözlemleyebiliyoruz. 2000’li yıllarla birlikte Bağımsız Birleşik Kürdistan programını revize eden Kürt Özgürlük Hareketi, Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Özerklik/Özyönetimler talebini ana mücadele ekseni olarak belirledi. Abdullah Öcalan’ın bu dönemde tezlerini genel olarak Kapitalist Modernite eleştirisi üzerinden geliştirdiğini biliyoruz. Bu süreçte Ulus Devlet’in kendisi de Kapitalist Modernite’nin bir temel aksı olarak eleştirinin temel odaklarından birisi haline geldi. Kürt Sorunu’nun tarihsel gelişimi açısından bakıldığında aslında özyönetim talebi önemli bir deneyimin üzerine oturuyor. Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altına Yavuz Selim’in İran ve Mısır fetihleri sürecinde dahil olan Kürdistan bölgesi bu dönemde de büyük oranda özerk bir yönetime sahipti. Kürdistan toprakları klasik Osmanlı toprak sistemine dahil edilmemişti. Osmanlı aslında buradaki aşiret yapılarının otoritesini tanımak ve toprak sistemi ile uzlaşmak zorunda kalmıştı. Kürdistan toprakları mıri adı verilen devlete ait topraklara dahil edilmemiş, öşriyye adı verilen bir statüde tutulmuştu. Öşriyye toprakları, vakıf toprakları gibi büyük oranda özel mülkiyet statüsünde idi. Sahiplerinin devlete her yıl düzenli vergi ödemesi ve gerektiğinde belli sayıda askerle savaşa katılması yeterliydi. Topraklar büyük oranda miras yoluyla devredilebilmekteydi. Öşriyye daha ziyade fethedilen Müslüman halklara sunulan bir ara model işlevi görmektey-

di. Böylesi bir statünün ortaya çıkmasında Kürtlerin bölgede oynadıkları dengeleme rolünü Osmanlı’nın önemsemesi ve yanında tutmak istemesi açıklayıcı olabilir. 16 Kürt Beyliği ile bu süreçte yarı resmi bir ittifak söz konusu olmuştu. Kürdistan topraklarındaki bu statü özgünlüğü onu Anadolu’dan önemli oranda farklılaştırdı. Anadolu’da küçük köylü üretimi çok yaygınken Kürdistan’da aşiret yapılarının dolayısıyla feodalizmin daha belirgin olması da bu statü farkından kaynaklanmaktadır. 2. Mahmut dönemiyle birlikte Osmanlı Devleti’nin batı tipi merkezi bir devlet inşa etme sürecinde bölgede bir Kürdistan eyaleti kurularak, merkezi denetim arttırılmaya çalışılır. Eyaletin kurulması ile Kürt isyanlarının başlaması neredeyse eş zamanlıdır. Bölgedeki aşiretler üzerlerinde inşa edilmeye çalışılan merkezi otoriteye karşı isyan ederler. Osmanlı’nın son 60 yılında bu isyanlar önemli bir yer tutar. Abdülhamit ise Kürtleri yanına çekmek için İslam kardeşliği motifinin daha belirgin olarak kullanır. Kurulan Hamidiye Alayları Kürdistan’da yaşayan Ermeniler başta olmak üzere gayrimüslim nüfusu baskı altında tutmak için kullanılır. Yani Osmanlı’nın bölgesel özerkliği ortadan kaldırması karşısında başlayan isyanlı süreç Ermenilerin bölgede tasfiye edilmesi sürecinde yeniden örtük bir ittifaka dönüşür. 1915 yılında gerçekleşen Ermeni soykırımı, 1. Dünya Savaşı sonrasında Kürt ve Türk egemenlerin birlikte hareket etmelerinin önemli bir zeminini teşkil eder. Mustafa Kemal, Kürt aşiret reislerine yazdığı mektuplarda bölgede batılı devletlerin etkinlik kazanmasının Ermenilerin geri gelmesi anlamına geleceğini ısrarla vurgular. Bu gerekçeyle merkezi devletin neredeyse tamamen da-

ğıldığı bir dönemde Kürt aşiret reisleri bağımsızlık yönünde hareketlenmezler. Ancak iki taraf arasında kurulan ittifakın da Kürdistan’ın özerkliği üzerine kurulu olduğu bilinmektedir. Bu ittifakın temel çerçevesini 1921 Anayasası’nda açıkça görebilmekteyiz. 1921 Anayasası oldukça kısa (23 madde ve 1 ek) bir çerçeve metniydi. Savaş koşullarına uygun olarak bir meclis hükümeti öngörmekte, yasama ve yürütme yetkilerini birleştirmekteydi. Fakat bununla birlikte en belirgin özelliği ademi merkeziyetçi bir idari yapı öngörmesiydi Savaş koşullarında yerel muhtariyetleri bu kadar belirgin bir biçimde içermek zorunda kalması aslında tam da savaşı yürüten ittifakın dengelerini yansıtmaktaydı. Kürtlerin savaşa desteğinin kazanılabilmesi için Anayasa’da açıkça muhtariyete (özerkliğe) yer verilmek zorunda kalınmıştı. 2. Mahmut’tan ve Tanzimat’tan bu yana yaşanan eğilimlere neredeyse taban tabana zıt bir tutum söz konusu idi. Zaten devlet savaştan başarıyla çıktıktan ve dış ilişkilerine daha güvenir hale geldikten sonra hızla aslına rücu etmiştir. 1921 Anayasası’nın özerklik açısından önemli maddeleri 10. maddeden sonrasında sıralanmıştır. Ülke, coğrafi ve iktisadi gereklilikler nedeniyle vilayet (md. 11-14), kaza (md. 15) ve nahiyelere (md. 16-21) ayrılmış, vilayet ve nahiye şuraları oluşturulmuş ve bunlara muhtariyet verilmiş (yalnızca idari alanda); bu şekilde halkın yerel düzeyde yönetime katılma hakkı geniş şekilde tanınmıştır. Yerel düzeyde özerkliğe sahip vilayet şuraları, yasalara bağlı kalmak kaydıyla sağlık, maarif, iktisat, tarım, medreseler ve sosyal yardımlaşma gibi konularda yetkili kılınmıştı. Halka en yakın birim olan nahiye şuraları da özerkti.


Ocak 2016 / Sosyalist Dayanışma

Halk tarafından seçilen şuranın ve onun tarafından seçilen idare heyetinin derecesi özel yasalarca (kavanini mahsusa) saptanan yargısal, iktisadi ve mali yetkileri vardı. 1921 Anayasası’nın özerkliği düzenleyen 11. maddesi tam olarak şöyleydi: “Vilâyet mahalli umurunda manevî şahsiyeti ve muhtâriyeti hâizdir. Hâricî ve dâhilî siyâset, şer’i, adlî ve askeri umur, beynelmilel iktisâdî münâsebet ve hükûmetin umûmî tekâlifi ile menâfii birden ziyâde vilâyâta şâmil husûsat müstesnâ olmak üzere, Büyük Millet Meclisi’nce vâz edilecek kavânin mûcibince Evkaf, Medâris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nâfiâ ve Muâveneti İçtimâiye işlerinin tanzim ve idâresi vilâyet şûrâlarının salâhiyeti dâhilindedir.” Benzeri bir yaklaşım 1998’de ortaya çıkan 1923 tarihli Anayasa taslağına da yansımıştır. M. Kemal’in Anayasa Taslağı, Çankaya’daki bir arşiv çalışması sırasında şans eseri bulundu ve 1998’de yayımlandı (Kentbank). M. Kemal önce müsveddesini yazmış, Hasan Rıza Soyak tarafından temize çekilerek Adalet Bakanı ve Komisyon’a gönderilmiş. İstasyon binasının alt katında M. Kemal başkanlığında toplanan Komisyon’da bakanlar ve davet edilen uzmanlar (Gökalp, Nadi, Ağaoğlu, Akçura gibi) görev yapmış. Taslak 21 Ekim’de teslim edilmiş. M. Kemal ve İnönü’nün üzerinde çalıştıkları, mavi/kırmızı kalemlerle değişiklik yaptıkları metin 28 Ekim gecesi tamamlanmış. Taslağın en çarpıcı yanı M. Kemal’in, 28 Ekim 1923 tarihinde yani Lozan’dan sonra ve Cumhuriyet’in ilanından saatler önce, 1921’in yerel yönetim modelini önermiş (md. 105-114 arası) olması. Oysa altı ay sonra kabul edilecek 1924 Anayasası’nda bu model bütünüyle çöpe atılmış. Lozan Anlaşması’nın imzalanması ve Musul konusunda yol alınamaması bu konuda belirleyici olmuş görünmektedir. Bu konuda Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının Kürtlere yönelik 1925 öncesinde geliştirdiği yaklaşıma dair çarpıcı bir örnek de Mustafa Kemal’in İzmit konuşmasıdır. Atatürk’ün 1923 yılında gerçekleşen İzmit basın toplan-

tısında Ahmet Emin Yalman’ın sorusuna verdiği ve hep sansür edilen yanıtı da meseleye ışık tutmaktadır. Atatürk şöyle diyordu: “Kürt sorunu, bizim yani Türklerin çıkarlarına olarak da kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi, millî sınırlarımız içinde var olan Kürt unsurlar o şekilde yerleşmişlerdir ki, pek az yerlerde yoğundur. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir. (…) Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense bizim Teşkilât-ı Esasiye Kânunu gereğince zaten bir türlü özerklik oluşacaktır. O hâlde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken, onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman, bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmiştir.” Bu konuşma ilk yayınlandığı 2000’e Doğru dergisinin o zaman toplatılmasına ve davaya konu olmasına yol açmıştı. Daha sonrasında ilgili belge için dönemin Türk Tarih Kurumu başkanı Yücel Ta-

nay da, “ayrılıkçı akımların eline doküman vermemek gerektiği” düşüncesiyle böyle davrandığını açıklamıştı. Bütün bu tarihsel çerçeveden rahatlıkla anlaşılabileceği gibi aslında Cumhuriyet’in kuruluşunun dayandığı temel konsensüslerden bir tanesi de Kürt halkının Kürdistan’da özerk yönetimlerle yaşama hakkıydı. 1925’te değişen konjonktürle birlikte Türk milliyetçisi bir çizginin iktidar bloğuna tamamen hakim olması ve Kürtlerin özerklik hakkının gasp edilmesi toplumu neredeyse 90 yıldır sonu gelmeyen bir çatışmanın içine yuvarlamış görünmektedir. Özyönetimlerin tanınması aslında Kürt sorununun çözümünün en uygun çözümü çerçevesini de ortaya koymaktadır. Örgütlü halk gerçeğinin devlet karşısında kendi varoluş koşullarının denetimini eline alması hem ülkenin demokratikleşmesi anlamında hem de ulusal sorunun çözümü konusunda ileriye doğru önemli bir adım atılmasını sağlayacaktır. Hem de tarihsel anlamda gerçekleşen büyük bir haksızlığın ortadan kaldırılması imkanı ortaya çıkacaktır. Özyönetimlerin Rojava’da son derece demokratik ve çok kültürlü bir model olarak ortaya konması aslında bir arada yaşamın güvencesinin de yaratıldığını sergilemektedir. Ortadoğu’da farklı etnik kimlikler ve mezhepler arasında kan banyosu yaşanırken Rojava

bu anlamıyla da bir vaha atmosferi yaratmaktadır. Bugün yaşanan çatışmalar aslında Kürt halkının özerk bir statü kazanma doğrultusunda gösterdiği kararlılığı kırabilmeyi amaçlamaktadır. Bugün hendekler bu iradenin teslim alınma girişimlerine karşı inşa edilmiştir. Devletin özyönetimleri kriminalize etme girişimleri özyönetimlerin özsavunma yönünü öne çıkarmaktadır. Fakat bu açıdan geliştirilecek eleştiriler pek de haklılık içermeyecektir. Sonuç olarak devlet Kürtlerin özgürleşmesini kendisi için bir yıkım olarak algılamaya devam ediyor. Tarihsel anlamda gerçekleştirdiği hak gaspını sürdürmek için saldırıyor. Kürt halkı ise büyük emeklerle gündemleştirdiği bir talebin arkasında büyük bedeller ödeyerek de olsa bir irade olarak durmaya çalışıyor. Bugün Türkiyeli devrimciler, sosyalistler olarak ezilen Kürt halkının taleplerinin savunulması konusunda dayanışma içinde olmak önemli bir görev olacaktır. Özellikle bu önerinin Kürt sorununun en olgun bir biçimde çözüm yolu olduğunu anlatmak durumundayız. Devlet tüm çabalarına rağmen şovenizmi istediği oranda geliştiremiyor. Böylesi bir dönemde Batı’da özyönetimin en geniş kesimlere doğru anlatılabilmesi tüm demokrasi güçlerine önemli bir hamle üstünlüğü sağlayacaktır.

7


Sosyalist Dayanışma / Ocak 2016

ENGELLERİ AŞA AŞA HDP/HDK’Yİ ÖRGÜTLEMEYE

T KÖH’den çoğu arkadaşın bileşenlere karşı davranışı ve dili bunun temelindeki soruna işaret eder nitelikte. HDP/HDK içindeki TDH’den sosyalist yapılar birer bileşendirler. Kürt Siyasi Hareketi ise HDP/ HDK’nin kendisidir. Böyle bakılabiliyor. Sık sık HDP/HDK’nin karşılıklı ihtiyaçlardan doğan bir ittifak politikası olduğu göz ardı edilebiliyor. HDP/HDK ne sadece Batı’yı ne de sadece Kürdistan’ı kendine dert edebilir. Her ikisini birlikte ele almalıdır ve ortak bir şemsiye olabilecek siyaseti üretmelidir.

8

ürkiye Devrimci Hareketi ve Kürdistan Özgürlük Hareketi arasında bugüne kadar kurulan en etkili ittifak HDK/HDP zemininde gerçekleşti. Bu ittifak içerisinde güçlerin asimetrik oluşu kendi içinde pek çok sancılara sebep oluyor. Ancak buna rağmen bu durum HDP/HDK’nin geliştirdiği politikaları etkisiz, HDP/HDK’yi ise kullanışsız bir enstrüman haline getirmedi. Aksine aşması gereken pek çok engel olsa da HDP/ HDK fikriyatı büyük oranda tuttu. Çünkü 7 Haziran gösterdi ki, Türkiye halkları arasında ekilen nifak tohumlarını önemli ölçüde törpülemeye yarayan da; emek, barış, özgürlük politikasının dilini, söylemini, eylemini bu kadar geniş kesimlere ulaştıran da HDP/HDK projesi oldu. HDP/HDK’nin konferans ve kongre dönemine girdiğimiz şu günlerde coğrafyamızda ve bölgemizde baş döndürücü gelişmeler yaşanıyor. Sanki zaman, yukarıdaki “oluyor bu” ruh halinden ve 7 Haziran’ın yarattığı umut havasından başka bir noktaya doğru akıyor. Haziran’da büyük bir çekim merkezi olan ve 1 Kasım’da irtifa kaybetmesine rağmen Türkiye ezilenleri için hala kıymetli bir noktada duran HDP/HDK bir yol ayrımında mı? Kongre ve konferansların sonucunda kuruluş ilkeleri ve misyonunu oturtabilecek, Türkiye toplumunun demokrasi mücadelesinin örgütü ve partisi olabilecek ve bunun için yeniden yapılanabilecek mi? Yoksa HDP/HDK, siyasetini Rojava gerçeği ve bölge ile etkileşim içinde şekillenmekte olan Kuzey’in gündemleri eksenine mi oturacak? Bu soruların cevabını önümüzdeki günler verecek.

7 Haziran yenilgisinin ardından seçim sonuçlarını tanımayarak fiili bir darbe gerçekleştiren Erdoğan ve AKP devleti ülkeyi kısa sürede bir iç savaşın eşiğine getirdi. Hatta günlerdir Cizre, Silopi, Nusaybin, Sur gibi pek çok ilçede devlet güçleri ile Kürt gençliği öncülüğünde bir savaş yaşanıyor. Ortadoğu’ya üşüşen emperyalist güçler, Suriye’de yaşanan savaş, Rojava ve bölgedeki dinamik süreç sadece dış politik bir mesele değil, Türkiye’yi, Kürt sorununu da doğrudan etkiliyor. Savaş ve çatışmanın ağırlığı altında HDP ve HDK projesinin Batı ayağı ile ilgili zor günler yaşanıyor. Savaşın daha da tırmandığı ve yayıldığı koşullarda HDP’nin Kuzey’in ihtiyaçlarına göre siyasi hat oluşturması ve Kürdistani gündemlere hizmet edecek bir araca dönüşmesi riski var. Öte yandan böyle bir risk olmasa bile HDP’nin mevcut siyasi hattının bu yeni sürece kendi misyonunu koruyarak nasıl cevap olabileceği de önemli bir soru olmalı. Peki, her gün gelişen ve olgunlaşan politik meselelerin kana cana gelmeye başladığı böyle bir dönemde HDP-HDK hala kurucularının ihtiyacı olmaya devam etmekte midir? Buna bugüne kadar gerçekleşen pratiğinin sonuçlarını da eklediğimiz de bileşenleri açısından HDP/HDK nerede duruyor? Buna biraz bakalım. HDP-HDK nasıl kurulmuştu? Türkiye devleti ve KÖH arasında 30 yılı aşkın bir süreden beri devam eden ve yenişememe ile sonuçlanan ulusal kurtuluş mücadelesinin ihtiyaçları bunda önemli bir itici güç oldu. HDP/HDK ittifakının Kürt Siyasi Hareketi açısından anlamı

demokratik modernite, demokratik ulus stratejisinin içinde aranmalı. TDH ve diğer mücadele dinamikleri için ise yıllarca ulusalcılık, Siyasal İslam arasında kutuplaştırıcı politikalarla gözü, eli kolu, bağlanmış işçi sınıfı ve ezilen toplumsal kesimlerle buluşmanın yolunu açmak; egemen güçleri zayıflatacak stratejik bir birlik içine girmek ittifak zeminini gerekli kıldı. Bu birliğin sonuçları 7 Haziran’da kendini gösterdi. Burada ittifakın aritmetik toplamı değil, bileşenlerinin toplamını aşan bir güç ortaya çıkmıştı. Batıda önemli bir kesim HDP’ye yüzünü dönmüş ve kulağını açmıştı. Nitekim aldığı %13,1 oy ile HDP, Erdoğan’ı ve demokratik zemindeki gelişmeler karşısında birbiriyle kenetlenen devletin tüm kirli odaklarını çileden çıkartıp bütün yıldırımları üstüne çekti. 1 Kasım tekrar seçimiyle Erdoğan devletin kirli güçlerini de arkasına alarak kendi iktidarını kanla şiddetle gayri meşru yollarla elde etmek yoluna gitti. Saray darbesi, Suruç katliamı, Ankara katliamı yaşandı. Darbe koşullarında, savaş ve şiddet ile halklarımız bastırılmaya çalışılıyor. Buradan bakıldığında bazıları için HDP/HDK’nin ömrünün bittiği düşünülebilir. Barış sürecinin bittiği ve nihayetinde demokratik alanda mücadele imkanının kalmadığı sonucu çıkarılabilir. Fakat tam tersine faşizme karşı direnişte de ayaklarımızı üstüne basacağımız en önemli zemin HDP/HDK’dir. Araçlar elimizde, yol haritamız var. Bunu başarmanın yol ve yöntemin bulabilmemiz için bir yandan faşizme karşı direnişte tereddütsüz olmak, öte yandan da HDP/HDK projesini anlamaya ve birbirine güvenme-


Ocak 2016 / Sosyalist Dayanışma

ye ihtiyaç vardır. Zaman zaman Kürt Hareketi içinde, “Kürdistan’la Batı’yı birleştirmede bileşenler bize ne kadar cevap olabildi anlamış değiliz.” şeklindeki değerlendirmelere rastlıyoruz. 7 Haziran seçimleri ardından savaş makinasına sarılan Erdoğan’ı durduramamanın, faşizmi geriletememenin faturasını bileşenlere havale edilmesi ne kadar gerçekçidir? Bu yargı hiçbir şekilde gerçekliği ifade etmediği gibi HDP/HDK projesini kavramayışın da bir yansımasıdır. Mücadeleler arasındaki seviye farkları, güç farklılıklarımız sanki bilinmiyormuş gibi davranılabiliyor, politikalar HDP/HDK’nin Batı’daki örgütsüzlüğe çözüm üretme görevinin üstünden sık sık atlanarak kestirme gitme eğiliminde olabiliyor. KÖH’den çoğu arkadaşın bileşenlere karşı davranışı ve dili bunun temelindeki soruna işaret eder nitelikte. HDP/HDK içindeki TDH’den sosyalist yapılar birer bileşendirler. Kürt Siyasi Hareketi ise HDP/HDK’nin kendisidir. Böyle bakılabiliyor. Sık sık HDP/ HDK’nin karşılıklı ihtiyaçlardan doğan bir ittifak politikası olduğu göz ardı edilebiliyor. HDP/HDK ne sadece Batı’yı ne de sadece Kürdistan’ı kendine dert edebilir. Her ikisini birlikte ele almalıdır ve ortak bir şemsiye olabilecek siyaseti üretmelidir. Bunda da bileşenlere önemli roller düşüyor. Ortak dil, üslup, örgütlenme politikasını ve pratiğini geliştirmeyi başarmalıyız.

ve buna çözüm olarak da sürekli basınç yapmaları olmuştur. Burada sorun eleştiri değil, eşit ilişki kuramama ve basınç yaparak yol alınabileceğini düşünme yanılgısıdır. Ortak bir bakış olup olmadığının dikkate alınmaması sadece zaman kaybı yaratmıyor, birbirinin deneyiminden yararlanmayı önüne koymayan tek taraflı bir ilişki olarak ilerletici de olmuyor. Çoğu bileşen güç ve eylem birliğinin üstünde bir derinliği kendi duruşları itibari ile benimsemiyor. Buna rağmen bu bileşenlerin uzun süre ikna edilmeye çalışılması boşa enerji sarfı olmuştur. SODAP olarak ikili iktidarlar ve 21. Yüzyıl Sosyalizmi perspektifimizin bir tezahürü olarak HDK müktesebatına yabancı değiliz. Ancak bizim de anlayışta ortaklaşma ihtiyacımız olmuştur. HDK’nin örgütlenme anlayışına dair, halk meclislerinin kapsamı ve çalışma tarzına dair, HDK‘nin yerel dinamikleri nasıl kapsayacağına dair, yönteme dair tartışma ve ortaklaşma ihtiyacının üstünden atlanarak nasıl yürünebilir? Ama oraya bir türlü gelemiyoruz. Oysa emek alanında, sendikalarda, bulunduğumuz mahallelerde güç biriktirebilecek şekilde, birbirimize güç verecek şekilde yol alabilmeliyiz. Batı’da mevcut örgütlerimizden, deneylerimizden yola çıka-

rak, bunların sinerjisini hesaplayarak güç biriktirecek yol yöntem geliştirmiş değiliz. HDK içerisinde ısrarcı bir şekilde hat empoze etmek, basınç uygulamak; tartışmaları tıkamakta ve birlikte yol çizmeyi zorlaştırmaktadır. Ayrıca mahallelerde bazı deneyler var. O kadar can yakıcı olduğu halde bol bol yazılıp çizilen, HDP-HDK ilişkileri adı altında kağıt üstünde tarif edilenler buralara hiç değemiyor. Çözüm önerileri sahadaki pratikten beslenmediğinde hiçbir zaman hayata geçmeyen kurallar silsilesi ve soyut meselelerden öteye geçemiyor. Mesela HDK adı altında yapılan işlerin pek çoğu halk meclisi örgütlülüğüne dayanmadan, DBP ya da gençlik örgütü organlarında alınan kararlarla yapılıyor. HDK’nin inşa edilme gündemi üzerine birlikte kafa yorulması ve yerel dinamikler, alan gündemlerine politika üretilmesi gerekirken; HDK, DBP ya da gençliğinin organıymış gibi hareket edebiliyor. Oysaki bu işleri yapmak için her bileşenin kendi özgün çatıları mevcuttur. Bu açıdan Batı’da DBP’nin de kendisini bir bileşen olarak ayrıca örgütlemesi önemli bir handikabın aşılmasına da hizmet edebilir.

lıklar vardır. Ama bu farklar yok sayılmamalı, aynı politik seviye, örgütlülük, benzer ağırlıkta mücadele dinamikleri Batı’da da varmış gibi davranılmamalıdır. Bu gerçeklik görmezden gelindiğinde, politikalar oluşturulurken bu seviye farkları gözetilmediğinde sonuç alıcı olunmuyor. Eksik yanımız olan Batı’nın mücadelesinin güç biriktirmesine hizmet etmiyor. Bugün çok sözü edilen Batı’nın sessizliğinin bir nedeni bu seviye farkıdır. Bu farkları algılamadan yürütülecek taktik ve politikaların sürekli sorun çıkartacağı görülmelidir. HDP/HDK kuruluşundan bugüne kadar azımsanmayacak bir mesafe kat etti; önümüzdeki kritik günlerde içerde, dışarda engelleri aşa aşa yürümelidir. HDP/HDK kongre ve konferanslarının buna vesile olmasını diliyoruz.

Evet, Batı ve Kürdistan’da mücadele seviyeleri arasında farklı-

HDP/HDK’yi Kürdistan devrimiyle dayanışma yeri olarak görmek de bu siyasi hamleyi hafife almak olur. Esas olarak egemen güçlerin zayıflatılması, halkların iktidarının kurulabilmesi için; Batı ve Kürdistanı kapsayan yeni bir siyaseti ve toplumsal alanı el birliği ile ete kemiğe büründürme ihtiyacına dayanıyor. Bu da ancak birlikte başarılabilir. Yine bugüne kadar biriktirdiğimiz deneyimlerde başka bir sorun da KÖH temsilcilerinin TDH bileşenlerini HDK projesini ilerletememekle eleştirmeleri

9


Sosyalist Dayanışma / Ocak 2016

SOL YENİLGİLER Ayşe TANSEVER

En başta bu genel bir eğilim değildir. Örneğin daha yenilerde Bolivya’da Morales üçüncü kez başkan seçildi. Ekvator’da Correa’nın tekrar başkan olabilmesinin önü yasal olarak açıldı. Meksika ve Honduras gibi ülkelerde sağ iktidarlara alternatif sol alternatiflere halk desteği artıyor. Solun yenilgisini genelleştirmek yanlış olur.

V

enezüella, Arjantin ve son günlerde de Brezilya’da sol iktidarlar yenilgiler alıyorlar. Venezüella parlamento seçimlerinde muhalefet sandalyelerin 2/3’ünü aldıktan sonra Chavez devrimlerine meydan okumaya hazırlanıyor. 2000’lerin başında dünya devrimcilerine ilham kaynağı olan halk ayaklanmaları, protestoların ve yatay örgütlenme modelinin sembolü Arjantin’de eski diktatörlüklerle yakın ilişki içinde olan, yeni liberal politikaları tekrar ülkesine getirme eğilimindeki multimilyoner Mauricio Macri başkanlık seçimlerini kazandı. Brezilya’da ise Latin Amerika’nın en başarılı partisi PT, Lula’nın iktidar olması ile birlikte inanılması güç yolsuzluklara boğuldu. Yüzlerce üst düzey yönetici ve üyesi tutuklandı veya gözaltındadır. Şimdi yolsuzluk soruşturması daha Ekim ayında seçilen, Lula’nın adayı Dilma Rousseff ’e bulaştırıldı ve parlamentoda güvensizlik oylaması ile alaşağı edilebilir. Kitleler sokakta istifa etmesini istiyorlar. Yani bu üç ülkede sol parti ve iktidarların arkasında halk desteği görülmüyor. Halk hoşnutsuzluğunun ana nedeni ekonomilerindeki olumsuzluklar. Venezüella enflasyon, yolsuzluklar, tüketim maddeleri kıtlığı ve kuyruklarla Chavez döneminde sadece seçim dönemlerinde görülen zorluklar günlük olay oldular. Halk bıkmış görünüyor. Brezilya 1980’lerden beri görülmedik en derin ekonomik krizini yaşıyor. Bütçe açığını kapatılması ancak IMF’den alınacak borç ile düzeltilebilecek gibi gözüküyor. O eskinin borçlar dönemine geri dönme tehlikesi var. Arjantin de farklı değildir. Kirshner’in halkçı politikaları da ekonomiyi durma noktasına ge-

10

tirmiştir. Liberal yeni hükümet bütçenin kapatılması için sosyal yardımları kesmeyi, devalüasyonu öngörüyor. Bu sol iktidarlar halktan yana sosyal programlar uyguladılar. Sağlık, eğitim konusunda bazı olumlu adımlar atıldı. Venezüella elbette bu konuda liderdir. Brezilya 50 milyon insanı yoksulluktan kurtardı. Arjantin’de halklar tekrar sokaklardan gündelik hayatlarına döndüler ve birçok hak elde ettiler. Şimdi sanki yaşadıkları yeni liberal politikaların vahşetini ve soygununu unutmuşlar gibi o günlerin liberal politikalarını savunan sağ liderleri seçiyorlar. Halklar neden sol iktidarları alaşağı ediyor, sol politikalardan neden kopuyor? Sol ne yanlışlar yaptı? Latin Amerika ve dünya solu bu konuları tartışıyor. En başta bu genel bir eğilim değildir. Örneğin daha yenilerde Bolivya’da Morales üçüncü kez başkan seçildi. Ekvator’da Correa’nın tekrar başkan olabilmesinin önü yasal olarak açıldı. Meksika ve Honduras gibi ülkelerde sağ iktidarlara alternatif sol alternatiflere halk desteği artıyor. Solun yenilgisini genelleştirmek yanlış olur. Peki, bu üç ülkede sol ne yanlışlar yapmıştır? Venezüella’da 16 yılda tüm çeşitli uğraşlara, verilen desteklere rağmen halk ekonomisi burjuvazi ekonomi ile baş edememiştir. Halk sanayi ve tarımı ülke ihtiyaçlarını karşılayacak düzeye sıçrayamadı. İthalat burjuvazi elinden alınamadı. Bu başarısızlıklar burjuvazinin bin bir yolsuzluluğuna olanak tanıdı. Zararları ile baş edilmede halk güçleri yenildi. Burjuvaziye tavizler verilmek zo-

runda kalındı ve bugüne gelindi. Arjantin’de de ilerici Kirshner halklarla bağını geliştiremedi ve ekonomide gerekli reformları yapamadı. Brezilya’da PT çürüdü, gerekli kurumsal değişimleri gerçekleştiremeyip kitlelerden kopuştu. Solun yaptığı yanlışlıkları, beceriksizlikleri, başarısızlıkları tetikleyen dış faktörler de vardır. Kapitalist dünya 2008-2009 finans krizinden bir türlü çıkamadı ve ekonomik durgunluk sürüyor. O nedenle hammadde fiyatları düştü. Petrol fiyatları görüyoruz son on yılın en düşüğünde. Brezilya ekonomisi de hammadde ihracatı ile ayakta duruyor. Bu ülkeler son yıllarda Çin ile iyi ticari ilişkilere girmişlerdi ve şimdi oradaki ekonomik büyümenin azalması da büyük etkendir. Sonuçta bu faktörler sol iktidarların ekonomilerini vurdu. Oysa bu ülke iktidarları kapitalist ekonomiye bağlılığın doğuracağı sorunları biliyorlardı. Onun inişli çıkışlı yapısından korunmak için bağımsız bir ekonomik yapı kurmaları gerekliydi. Nasıl bir ekonomik yapı kurulacaktır? Nasıl bir kalkınma modeli izlenecektir? Bu sorulara sol yanıt bulamadı. Ve ekonomiler eskisi gibi hammadde ihraç ederek Batı ekonomilerine bağımlı kalmayı sürdürdüler. Kendilerini toparlayamadan korkulan başlarına geldi. İkinci çıkarılacak ders şudur: Burjuva güçler sola yenilseler bile saldırıyı bırakmıyorlar. Sol iktidar altında kazançlarını daha da çok katlamanın bin bir yolunu buluyorlar. 16 yıldır Venezüella’da dişe diş tüm güçleriyle dövüşüyorlar. Yapmadıkları pislik kalmadı. Medyaları en büyük silahlarından biridir. Halkları yanlış bilgilendi-


riyor, en olumsuz yanlış propagandaları yapmaktan kaçınmıyorlar. Korkutuyorlar. Brezilya’da yargı sistemini ellerine geçirip Rousseff ’in başına yolsuzluk ağı örmeyi becerdiler. Oysa Venezüella yolsuzun yolsuzu olan burjuvazisini hapse bile atamadı. Atsa bile sonra uzlaştı, çıkarttı. Burjuvazi çeşitli zora dayalı yollar kullanıyor. Brezilya ve Venezüella’da yatırım yapmıyor var olanı baltalıyorlar. Öte yandan Batı’nın ve özellikle ABD’nin maddi manevi her türlü desteği yanlarındadır. Dünya medyası onların arkasında halklara yalanlar saçıyorlar. Bu sol iktidarlar dış ve iç burjuvazinin çeşitli saldırılarının üstesinden gelemediler. İktidar olduktan sonra solun, burjuvazinin her türden saldırılarını çok ciddiye alması en önemli derslerden olmalıdır. Ekonomi ellerinde diye taviz verilmemelidir. Ekonomiye zarar vermeleri, üretimi düşürmeleri, yatırım yapmamaları, dışarıdan destek almaları gibi bin bir türlü saldırıda mutlaka cezalandırılmalıdırlar. En ufak olay bile affedilmemelidir. Günlük çıkar adına gelecek tehlikeye atılmamalıdır. Bu doğrultuda ülkenin siyasi, ekonomik, kurumsal yapıları reformdan geçirilmeli, yani silahlandırılmalıdır. Peki, sonuç ne olacaktır? Sağ güçler iktidar olunca nasıl bir ekonomik modelle ekonomiyi canlandıracaklardır? Hammadde fiyatları onlar geldi diye yükselmeyecektir. Solun halklara verdiği haklar geri mi alınacaktır? Yeniden yeni liberal politikalar mı getirilecektir? Buna kesin bir hayır yanıtı verilebilir. Halklar yeni liberal politikaların acısını unutmadılar. Yaşadıkları sol deney onlara çok şey

öğretti. Şimdi solun beceriksizliğini cezalandırıyorlar. Yoksa solun sosyal uygulamaları ile sorunları yoktur. Sola oy vermemek protestodur, yoksa muhalefet politikalarının desteklenmesi olarak okunmamalıdır. Birçok sol ve sağ yorumcu bu ülkelere yeni liberal politikaların geri geleceği, verilen sosyal hakların tersine çevrilebileceğini düşünmüyor. Bu durumda hemen halklar sokaklara dökülecektir. Ülkelerde iç savaşlar bile çıkabilir. Muhalefet arkasında halk kitlelerinin olmadığını biliyor. O nedenle de nasıl bir ekonomik yürüteceğine karar veremiyor. Aralarında da bir bütünlük yoktur. Çok parçalılardır. Sonuçta arkalarında yeni bir enkaz bırakarak gidebilirler. Bu enkazın altından da yeni, yolsuzluğa bulaşmamış, yapılan yanlışlıklardan dersler almış bir sol çıkacaktır. İkili iktidar, ikili iktidar dedik. Onun da böyle gelgitlerinin olması doğaldır. Kapitalizm de böyle yapa yanıla, dersler çıkararak ilerlemedi mi? Artık onun önü kapalı ama solunki açıktır. Latin Amerika’da sağın bu geçici başa geçişini böyle yorumlamak yerindedir.

Peki, sonuç ne olacaktır? Sağ güçler iktidar olunca nasıl bir ekonomik Peki, sonuç ne modelle ekonomiyi olacaktır? Sağ canlandıracaklardır? güçler iktidar olunca Hammadde fiyatları nasıl bir ekonomik onlar geldi diye modelle ekonomiyi yükselmeyecektir. canlandıracaklardır? Solun halklara Hammadde fiyatları verdiği haklar geri mi onlar geldi diye alınacaktır? Yeniden yükselmeyecektir. yeni liberal politikalar Solun halklara mı getirilecektir? Buna verdiği haklar geri mi kesin bir hayır yanıtı alınacaktır? Yeniden verilebilir. yeni liberal politikalar mı getirilecektir? Buna kesin bir hayır yanıtı verilebilir.


Sosyalist Dayanışma / Ocak 2016

Mehmet YILMAZER

Öte yandan, bugünkü “suskunluğun” bir de pratik politika yönünden kavranılması gereken yanı vardır. 7 Haziran sonrasında devletin başlattığı savaşa karşı bir anlamda cevap olan “demokratik özerklik” ilanlarının Batı’da nasıl algılandığının iyi çözümlenmesi gerekiyor. Kürt coğrafyasında devletin zulmüne başkaldırı anlamı taşıyan demokratik özerklik ilanlarının batıda aynı seviyede karşılığı neden ortaya çıkmadı? Bu sadece konuyu “anlatma” veya “anlama eksikliği” değildir.

B

ugünlerde Kürt coğrafyasında yaşanan savaş ekranlara yansıdıkça hemen herkesin sorduğu soru budur; “Nereye kadar?” Bu soruya somut bir cevap verebilmek elbette mümkün değil. Ancak bu savaşın hangi nedenle başladığı ve özellikle AKP iktidarının savaştan amaçladığı ortaya konabilirse, nereye kadar uzanabileceği konusunda bir öngörüde bulunmak mümkün olabilir. AKP 1 Kasım seçimlerini bir Saray darbesiyle kazandı. Fakat şimdi süren “kent savaşlarını” kazanabilecek mi? Seçim zaferi büyük yıkımlar üzerine inşa edilmişti ve bu yıkımlar hala devam ediyor. AKP seçimleri kazansa da hemen önünde artık oyalayıp atlatamayacağı üç büyük sorun duruyordu. Bunlardan en önemlisi masası devrilen “Kürt sorunu”dur. İkincisi, duvara dayanan bölge politikalarıdır. Seçim sonrası yaşanan iki gelişme bu kıskacı iyice daraltmıştır. Rus savaş uçağının düşürülmesi ve Musul-Başika’ya asker aktarması Ankara’yı bölgede kıpırdayamaz hale getirmiştir. İsrail üzerinden çıkış aranıyor. Üçüncü konu, faiz tartışmalarının ortaya koyduğu gibi inşaat ve ranta dayanan ekonominin çöküş öncesi en sancılı dönemine girilmesidir. 1 Kasım’dan aldığı hızla zafer sarhoşluğuna kapılan AKP bu konuların derinliğini kavramadığını, yürüttüğü politikalarla gösteriyor. Manevra alanı daralıyor, daraldıkça saldırganlığını arttırıyor. Bu üç temel konu Saray ve AKP’nin, aslında tüm devletin, sınavdan geçeceği sırat köprüsü haline dönüşüyor. İktidar bu üç kuşatma altında sıkışırken, büyük bir saldırganlıkla uğradığı kuşatmayı kendine göre “en zayıf halka”dan kırmak için Kürt kentlerini kuşatıp, yıkıyor. Yeni Şafak yazarı A. Selvi’nin hükümet koridorlarından süz-

12

NEREYE düğü bilgilere göre: “PKK, şehir savaşlarında ağır bir yenilgi yaşadıktan sonra, siyasi irade güçlü bir şekilde devreye girecek. “Hükümetin, reform sürecini başlatıp, yeni anayasanın düğmesine basmasıyla birlikte iklimin değişmesi bekleniyor. İşte tam bu aşmada Öcalan’ın da devreye girmesi bekleniyor.” (23.12.2015) AKP kurmaylarının planı hazır. Tüm hamleler önceden tasarlanmış, geriye adım adım yürümek kalıyor. Ancak burada çok önemli bir yanlış hesap var: “PKK’nin şehir savaşlarında ağır bir yenilgi yaşaması...” Bu yenilgiyi AKP iktidarı nasıl hayal ediyor? Kuşatmalarla halkı yormak, göçe zorlamak ve yıkılmış kent bölgelerinde tanklar ve kariyerlerle alan tutmak, herhalde Saray için “zafer” olacaktır. Bu savaşla Kürt Özgürlük Hareketi’nin iradesi kırılabilecek midir? Bu 7 Haziran sonrası başlatılan savaş ve kuşatmalarda defalarca denendi. Sonuç; kuşatma biter bitmez zafer işaretleriyle halkın sokakları doldurması oldu… Şimdi elbette devlet çok daha yoğun saldırıyor, yüreklere korku ve yenilgi salmak için kuşatmaları uzatıyor. Ancak buradan bir zafer çıkmayacağı, “son Kürt isyanının” karakterini kavrayan herkes için açıktır. Hele bölgedeki gelişmeler, Kürt halkının tarihsel olarak öne çıkışı AKP’nin “zaferini” imkansız kılıyor. Saray bu yoldan giderek, PKK’ye yenilgi yaşattığını düşündüğü bir zamanda siyasal “iklimi” değiştirecek, belki yeniden bir “masa” kurulacaktır. AKP’nin soruna yaklaşımında hiç bir değişim olmadığı anlaşılıyor. Bütün adımlarını oyalama ve tasfiye üzerine kuran AKP, bu yolda çok manevralar yaptı; ancak 7 Haziran seçimlerindeki yenilgiden kurtulamadı. Şimdi silah zoruyla ezerek, “hendeklere gömerek” PKK ile Kürt halkı-

nın bağını kopartmayı hayal ediyor. Sanıyor ki, kuşatma ve zulüm uzarsa Kürt insanları “PKK’ye lanet okuyacak noktaya gelecektir.” Saray ve AKP bu hedefine hiçbir şekilde varamayacaktır. Fakat savaşın bu ölçüde yükseltilmesi farklı iki sonuç doğurmaktadır. İlki ve en önemlisi, kopmadır. Kürt halkı bu devletin altında yaşayamayacağına her gün daha fazla ikna oluyor. Diğeri, Türk ve Kürt halkı arasında örülmüş olan, son süreçlerde darbeler alan şovenizm duvarlarının yeniden daha güçlü olarak tahkim edilmesidir. 1 Kasım seçim sonuçlarına bakarak, Saray ve AKP iktidarı bu olgularla istediği gibi oynayabileceğini düşünüyor. 7 Haziran’dan 1 Kasım’a siyasal dengeleri değiştirme gücünün büyüsüne kapılarak esas zemini ne ölçüde tahrip ettiğinin farkına varmıyor. “Birlikte yaşama” ve “kardeşlik” kavramları; bu kavramların oluşturduğu siyasal zemin her geçen gün tahrip ediliyor. Saray, bu gidişten basit bir siyasal manevra ile masaya dönmeyi düşünüyorsa, yanılıyor. AKP, iradesi teslim alınmış, masanın önüne diz çöktürülmüş bir Kürt Hareketi hayal ediyor. Bu hayali çok yakında onun kabusuna dönüşecektir. PKK’nin yenilgisi üzerine yapılan hesap Bağdat’a bile varmadan Kandil’den dönecektir.


Ocak 2016 / Sosyalist Dayanışma

KADAR ? AKP iktidarını bu dizginsiz gidişte cesaretlendiren en önemli etkenlerden birisi Batı’nın suskunluğudur. Muazzam silah gücüne ve zorbalığa rağmen Batı’nın suskunluğu olmadan bu “plan” bu noktaya kadar bile gelemezdi. Saray’ın şu ana kadar en önemli “başarısı” HDP’nin yolunu kesebilmesidir. PKK, on yıllardır sürdürdüğü savaşla büyük mevziler kazandı. Fakat son on yıldır bunun bir sınırı olduğu ortaya çıkmıştır; bu savaşın yanında başka mücadele alanları, farklı taktik araçlar, hatta yeni stratejiler gerekiyordu. HDP ve “Türkiyelileşme” stratejisi böyle bir yönelişe denk düşüyordu. Bu yolun açıldığında nerelere kadar gidebileceği 7 Haziran’da görüldü. Son beş altı aydır sürdürülen savaşın en başta bu yolu kapama amacı taşıdığı açıktır. Kürt sorununda 2015 yılında gelinen nokta hatırlansın! Silahla veya sırf “güvenlik” vurgusuna dayanarak sorunun çözülemeyeceği genel bir kabul görmüştü. Daha da öteye, “diyalog” sırasında AKP iktidarının sık sık ileri sürdüğü önce PKK’nin “silah bırakması şartının” bile “gerçekçi olmadığı”; devletin demokratikleşme doğrultusunda adımlar atması gerektiği kamuoyunun önemli bir kesiminde benimsenen bir görüş haline gelmişti. Ancak bu yoldan yürünürken aynı zamanda Kemalizm’in ve Siyasal İslam’ın

alanının daralmakta olduğu da ortaya çıkmıştı. Zaten ip bu noktada koptu, daha doğrusu Saray ve devlet tarafından koparıldı. O zaman bir açmazla karşı karşıyayız: Hem devlet ve sağ siyasal zemin, hatta şovenizm hiçbir güç kaybetmeyecek hem de “Kürt sorunu” çözümlenecek! 2013 Newroz açıklamasında “silahların susup siyasetin konuşması, demokratik yollardan hakların aranmasının yolunun açılması” talebine karşı bu devlet cevabını 1 Kasım’da verdi. Bu ülkede en basit demokratik hakkın elde edilmesi bile büyük mücadeleler gerektiriyor. Buradan halkların ittifakının nasıl zorlu bir yol olduğu dersi çıkartılmalıdır. 7 Haziran öncesi ve sonrasında ittifakın “bahar” günleri, bu düzenin müthiş öfkesini çekti. O halde bu ittifak daha sağlam zeminde, daha yüksek siyasal seviyelerde yeniden kurulmalıdır. “Batının suskunluğu” büyük bir sorundur. Toplumların tarihinde böyle günahkar dönemler olmuştur. Tarihin bu karanlık sayfalarıyla hesaplaşmak kolay değildir. Günahların işlendiği günlerdeki gibi önemli tarihsel çalkantılar gerektirebilir. Yaşadığımız günler böyle sarsıcı etkiler yaratmaya adaydır. Gezi günlerinde Batı, Kürt coğrafyasında neler yaşandığını daha iyi kavrama şansına sahip olmuştu. Ancak

bu bilinç 7 Haziran’a destek verse de, 1 Kasım’a giden sürece yetmedi. Korkutucu kaos günleri Saray tarafından başlatıldığında sıçrama yapması umulan bilinç, tersine kabuğuna çekilip sessizleşti. Olaylar öyle akıyor ki, toplumsal davranışları felç eden, kara deliğe benzeyen bilinçaltıyla hesaplaşmak kaçınılmaz hale geliyor. Suskunluğun kırılmasını engelleyen kalın tarihsel katmanlar belki de günümüzde yaşananlarla alt üst olmaya başlayacaktır. Öte yandan, bugünkü “suskunluğun” bir de pratik politika yönünden kavranılması gereken yanı vardır. 7 Haziran sonrasında devletin başlattığı savaşa karşı bir anlamda cevap olan “demokratik özerklik” ilanlarının Batı’da nasıl algılandığının iyi çözümlenmesi gerekiyor. Kürt coğrafyasında devletin zulmüne başkaldırı anlamı taşıyan demokratik özerklik ilanlarının batıda aynı seviyede karşılığı neden ortaya çıkmadı? Bu sadece konuyu “anlatma” veya “anlama eksikliği” değildir. Mücadele seviyelerindeki farklılık, kaçınılmaz bir şekilde algılamayı etkiliyor. Batı’daki suskunluğa tepki duymak sorunu çözmez; mücadele ve örgütlülük seviyelerindeki farklılığın yarattığı sorunların nasıl giderileceği en acil gündem olmalıdır. Bu ülkedeki demokrasi savaşı bu ittifakın ne pahasına olursa olsun büyütülmesine bağlıdır. Kürt Özgürlük Hareketi açısından bu savaş nereye kadar gidecektir? Kandil’den yapılan son açıklamalarda iki yön öne çıkıyor. Devletin kentlerdeki zulmü daha artarsa “gerilla devreye girebilecek;” siyasal olarak ise “ayrılık gündeme” gelebilecektir. Bu da savaşın çok daha kapsamlı hale gelmesi demektir. Devlet PKK’ye bir yenilgi yaşatmayı beklerken daha büyük bir savaşla karşı karşıya gelebilir. Bölgedeki dengeler de düşünülürse böyle bir olasılık vardır. Dolayısıyla

Kürt Özgürlük Hareketi açısından savaşın bir sınırı yoktur. Elbette devletin saldırganlığı derinleşirse mücadele kent savaşları olarak devam etmeyebilir, farklı biçimlere girebilir. “Son Kürt isyanı”nın geldiği noktaya baktığımızda iki olgu ortaya çıkıyor. Silahlı mücadele ile Kuzey’de belli bir noktaya gelinmiştir. Hatta bir sınıra dayanılmıştır. Bu sınırı aşabilecek son dönemde iki gelişme yaşandı. Birisi bölgede Rojava’dır; diğeri HDP’nin Türkiyelileşme adımıdır. Devlet Rojava’nın yolunu kesmek için didinip dursa da, mevcut koşullarda bir şansı yoktur. Ancak HDP’nin yolunu kesebileceğini 7 Haziran sonrası yaşanan Saray darbesiyle gösterdi. Oysa bu topraklarda demokrasinin kurulması için Kürt Özgürlük Hareketi’nin Batı ile ittifakı kaçınılamayacak bir stratejik adımdır. Bu yolda daha atılacak çok adım vardır. İki farklı mücadele tarzının birbirini etkileyen, bazen sınırlayan yanları olsa da, iyi yürütüldüğünde mutlaka güçlenme yaşanacaktır. Son altı ayın mücadelesinden bu konuda önemli dersler çıkartmak için yeterince birikim oldu. Devlet, Kürt Özgürlük Hareketi’nin Batı ile ittifakının yollunu kesmek için kan teri döküyor. Bizler bu ittifakı büyütmek için çok daha büyük enerji göstermek zorundayız. Sınırlar, engeller ve yollar yeterince ortaya çıktı. Cumhuriyet kendi kuruluş kalıpları içinde kaldıkça, onu İslami renklerle boyaması işin özünü değiştirmiyor; kırılacak ölçüde sertleşiyor. Toz duman arasında bir tarihsel dönüm noktasında olduğumuz gerçeği unutulmamalıdır. Bu süreç başladı; Saray darbesi bu gidişe sadece geçici bir engel olmuştur. Tüm işaretler dönüşümün devam edeceğini gösteriyor.

13


Sosyalist Dayanışma / Ocak 2016

SATİYE GÜR DAVASI: BU CİNAYET YAPANIN YANINA Sevgi EVRİM

KAR KALMAYACAK! Ç

İlk raporda işveren %40, Satiye Gür %60 olan kusur denklemi bu rapordan sonra işveren %70, Satiye Gür %30 olarak değişmiştir. Satiye’ye verilen kusur kazanın oluş şekli itibariyle fazla olduğundan buna yaptığımız itirazlar da sonuç vermiş ve 2. mahkeme raporuyla işverenin kusuru %90’a çıkmış, Satiye Gür’ün kusuru %10’a düşmüştür. 2. raporda da işverenlerin sorumluluğu tespit edilmiştir.

erkezköy’de kurulu bulunan Basaş Ambalaj fabrikasında çalışmakta iken yaşanan iş cinayetinde katledilen Satiye Gür’ün ölümünün üzerinden 3 yıl geçti. Sorumlular hakkında açılan davada patronlara yer verilmemesi sebebiyle Batis sendikası tarafından verilen mücadele sonuç verdi ve gelinen aşamada 3 yıl sonra iş cinayetinin yaşanmasında sorumluluğu olan patronların davaya dahil edilmesi nihayet mümkün oldu.

Satiye Gür Kimdi? Satiye 40 yaşında, evli ve bir çocuğu olan bir kadın işçi olarak yaşamını sürdürüyordu. Uzun yıllardır fabrika işçisi olarak çalışıyordu. Asgari ücret civarında maaşla, hem evini geçindirmeye çalışıyor hem de çocuğunu okutuyordu. Kocasının evine bir faydası olmadığı gibi, gösterdiği fiziki ve psikolojik şiddet de cabasıydı. İş cinayeti yaşanmadan az evvel İstanbul’daki annesini arayarak daha fazla dayanamadığını, şiddetten bunaldığını, boşanmak istediğini, İstanbul’a yanına gelmek istediğini söylemişti. Çocuğu biraz daha büyüyene kadar bekleme kararı almışlardı. Ama birkaç gün sonra yaşanan iş cinayeti onun için yaşamının sonunu belirlemişti. İş güvenliği önlemleri yeterince alınmadığı için aniden çalışan pres makinesinin arasına sıkışarak can vermişti.

Neler Yaşanmıştı?

14

Satiye Gür, Basaş isimli strafor fabrikasında 14 Eylül 2013 tarihinde pres makinesinin kalıbı arasına sıkışarak hayatını kaybetmişti. Kazadan sonra fabrikada savcı ve bilirkişiler tarafından bir kısım incelemeler yapılmış ve ka-

zanın yaşanmasında bu aşamada alınan bilirkişi raporunda işveren %40, Satiye Gür %60 kusurlu bulunmuştu. Hazırlanan raporda işyeri ve işverenler o kadar güzellenmişti ki okuduğunuzda neredeyse Satiye Gür intihar etti diyebilirdiniz. Savcılık soruşturması o kadar özensiz yürütülüyordu ki iş cinayetine kurban giden bir Satiye’nin Basaş için de, Çerkezköy OSB için de, devlet için de, kapitalizm için de bir değer bir önemi yoktu. Satiye ölür, Ayşe gelirdi. Ama önemli olan üretimin devam etmesiydi. Savcılık aşamasında soruşturmanın sadece şef ve müdür aleyhine başlamasına itiraz ettik. Bu cezasızlık politikası sürdükçe (asıl işverenler yargılanmadıkça ve kasten ölüme sebebiyet vermekten (olası kast/bilinçli taksir) yargılanmadıkça) iş cinayetlerinin sonunun gelmeyeceğini bilerek patronların da yargılanmasını talep ettik. Ama savcılık sadece şef ve müdür hakkında iddianame düzenleyerek tarafını belli etmiş oldu. Bu defa ceza mahkemesinde patronların davaya dahil edilmesini talep ettik. Ancak mahkeme hakimi tarafından duruşma salonunda “provokatörlükle” suçlandık. Mesleğimizi icra etmemiz engellenmeye çalışıldı ama yılmadık. 4 duruşma sonunda keşif kararı aldırabildik ve fabrikaya keşfe gittiğimizde kaza anında olmayan güvenlik kafeslerinin tüm makinelere takıldığını gördük. En basit güvenlik önleminin alınması için bir Satiye’nin ölmesi mi gerekiyordu? Keşif sonrasında iş güvenliği uzmanı bilirkişilerin sunduğu kusur raporunda aynen şu ifadelere yer verilmiştir: “BASAŞ Ambalaj A.Ş. firma işveren-

lerinin, iş güvenliği ile ilgili görev ve sorumluluklarını yerine getirmedikleri gerekçesiyle kazanın oluşumunda %70 (70/100) oranında asli derecede kusurlu olduğu, Maktul Satiye Gür’ün kazanın meydana gelmesinde %30 (30/100) oranında tali derecede kusurlu olduğuna dair görüş ve kanaatimizi belirtir, raporumuzu sunarız.” Raporda kazanın yaşanmasından işverenler asli kusurlu bulunmuş ve Satiye Gür’ün katledildiği tescil edilmiştir. Rapor kısmi eksikleri ve Satiye Gür’e fazlaca kusur atfetmesi sebebiyle eksik de olsa mahkemeye bazı gerçekleri göstermesi bakımından ve savcılık aşamasında alınan hatalı bilirkişi raporunu çürütmesi bakımından oldukça önemli tespitler içermektedir. İlk raporda işveren %40, Satiye Gür %60 olan kusur denklemi bu rapordan sonra işveren %70, Satiye Gür %30 olarak değişmiştir. Satiye’ye verilen kusur kazanın oluş şekli itibariyle fazla olduğundan buna yaptığımız itirazlar da sonuç vermiş ve 2. mahkeme raporuyla işverenin kusuru %90’a çıkmış, Satiye Gür’ün kusuru %10’a düşmüştür. 2. raporda da işverenlerin sorumluluğu tespit edilmiştir. Ancak mahkeme hakimi tarafından patronların yargılanması için suç duyurusunda bulunulması talebimiz yine reddedilmiştir. Gelinen aşamada bu defa artık patronlar hakkında yeniden suç duyurusunda bulunmak zorunda kaldık. Ve yaptığımız şikayetin takipçisi olarak patronlar hakkında yeni iddianame düzenlenmesini sağlamış olduk. 25.11.2015 tarihinde asıl so-


Ocak 2016 / Sosyalist Dayanışma

rumlular olarak Basaş patronları hakkında iddianame düzenlendi ve iddianame, daha evvel taleplerimizi reddeden mahkeme hakimi tarafından 30.11.2015 tarihinde kabul edilerek patronlar yargılamaya dahil edilmiş oldular. İş cinayetlerine karşı cezasızlık politikasının bir sonucu olarak bu mücadeleyi verdik. İş cinayetlerine karşı suç isnadı ve yaptırımın “taksirle ölüme sebebiyet vermek” suçlamasıyla sınırlı kaldığı verili düzende patronların davaya dahil edilmesinin asıl karşılığı alacakları cezadan ziyade bu cezasızlık politikasının deşifre edilmesi ve buna karşı verilecek mücadelenin genişletilmesi ihtiyacının görünür kılınmasıdır. Her gün ortalama 7-8 işçinin iş cinayetinde hayatını kaybettiği çalışma koşullarının normal olmadığını hatırlamamız, fark etmemiz gerekiyor. Yargılanan

patronlar hakkındaki cezaların komik cezalar olmaktan çıkıp esaslı yaptırımlara dönüşmesinin de ancak cezasızlığa karşı verilecek bu mücadele ile imkanlı olduğunu Satiye Gür davası bize çok net gösteriyor. Ve netice şu ki; asıl sorumlular cezalandırılmadan bu cinayetlerin önüne geçilemiyor. Bu kadar aleni ve ağır ihlallerin yapıldığı fabrikalardaki denetimlerin artırılması ve sürekliliğinin sağlanması, patronların ciddi bir biçimde yargılanması ve işçinin kötü koşullarda çalışmama hakkının garanti altına alınması ancak ve ancak örgütlenme ve mücadeleyle mümkün olacak. Satiye; bu cezasızlığın ve örgütsüzlüğün bedelini çok ağır ödedi. Eğer bu iş cinayetinden evvel o makinelere koruma kafesleri takılmış olsaydı ya da makinelerde ete duyarlı sensör olsaydı ya da acil stop düğmesi korumalı olsaydı ya da zamanında kontrol edilmiş olsaydı vb. bu kaza

yaşanmayacaktı, Satiye aramızda olacaktı. İşçilerin makinelere “katil”, “canavar” diye isim taktıkları bu çalışma sisteminde iş cinayetlerinin normal olmadığını, 12-16 saat çalışmaların normal olmadığını, 1000 TL asgari ücretin normal olmadığını, bu kadar yalnız ve örgütsüz oluşumuzun normal olmadığını fark etmemiz, hatırlamamız gerekiyor. Buradan hareketle her hak gaspına, her ihlale, her ihmale, her tacize, küçük büyük demeden her hukuksuzluğa ses çıkarmalı ve bunun sorumlularının cezalandırılması için çaba sarf etmeliyiz. İş cinayetlerinin, hırsızlıkların, tacizlerin, yapanın yanına kar kalmaması için fabrikalarda; sendikamızla, dayanışma sandığımızla, yardımlaşma derneğimizle örgütlenelim, güçlenelim.

15


Sosyalist Dayanışma / Ocak 2016

ÜNİVERSİTELERDE NELER OLUYOR? İ.Ü. Sosyalist Dayanışma Okuru

Ö

zel güvenlikler yetmedi, üniversitelerin her yanı her gün polis işgali altında… IŞİD yanlısı eli sopalı radikal İslamcılar, üniversitelerde boy gösteriyor… “Seçilmiş değil atanmış” yandaş rektörler, özgürlüklerini savunan öğrencilere disiplin cezaları yağdırıyor… Gerçekten de üniversitelerimizde neler oluyor?...

AKP/Saray, üniversitelerden çok rahatsız… Gözümüzü açtığımızdan bugüne hayatlarımıza çöken AKP diktatörlüğüne karşı önce Gezi’de, ardından 7 Haziran seçiminde büyük bir gedik açılmıştı. Diktatörlükten sıtkı sıyrılan halklarımıza, özgürlük şöyle bir göz kırpmıştı. Ne olduysa ondan sonra oldu. AKP/Saray, 7 Haziran seçimini tanımadı ve halklarımıza göz kırpan özgürlük umuduna savaş ilan etti. Öyle bir savaş ki bu, AKP Ankara’da insanlarımıza cumhuriyet tarihinin en büyük katliamını yaşattı… Doğuda, Kürt illerinde, barışa dört elle sarılan insanlarımızın üzerine tanklarla gidildi. Saray’daki, “ben gidersem çatışma ve kaos gelir” dedi. Çöreklendiği hayatlarımızdan çekip gitmemek için ülkeyi çatışma ve kaosa sürükledi... Ülkenin doğusunda savaşı körükleyen AKP, batıda teslim alınacak ilk hedef olarak üniversiteleri gözüne kestirdi. Neden? Tek cümleyle, “üniversite demek, Gezi demek…” Diktatörün yüreğini ağzına getiren rengârenk

16

Gezi isyanının en belirgin rengiydi üniversiteliler. Gezi, özgürlük umutlarımızı yeşerten en önemli köşe taşıydı. O yüzden, özgürlük düşmanı AKP’nin yeni bir Gezi’ye asla tahammülü yok. O yüzden, üniversitelileri susturmak, başının belası üniversiteleri teslim almak zorunda… Şimdi, AKP diktatörlüğünün hedefi “tek sesli bir ülke, tek sesli üniversite!” O ses de diktatörün sesi olmalı elbette...

AKP üniversitelere bakınca dindar nesli görmek istiyor… AKP için Gezi tehdidini ortadan kaldırmak, üniversitelerdeki özgürlükçü isyan ruhunu baskıyla, zorla sindirmek yeterli değil. Bu ancak nihai hedefe varmak için bir adım. Nihai hedef, bir bütün olarak üniversitelileri yeni bir kimliğe büründürmek; “dindar, muhafazakâr kimliğe…”. Baş ağrısından ancak böyle kurtulabileceğini düşünüyor AKP… Solcu öğrenciler, İslam inancına mı saldırıyor? İslamcı gruplar, üniversitelerde harekete geçti. Motivasyonları şu: “Solcular dinimize saldırıyor!...” Gerçekten böyle mi? Yaşanan olayların yakınında olanlar için durum gayet açık. Ya da Gezi’yi yaşayanlar, bu iddianın arka planını rahatlıkla anlayabilir. Hani şu meşhur “Kabataş yalanı...” Kabataş’ta da üzerimize deri montlar giyip türbanlı bacılarına saldırmıştık değil mi? Elimizde içki şişeleri camiye ayakkabılarımızla girmiştik! Kafa, aynı kafa… Dil, aynı dil… Peki, gerçek ne? Olayların yakının-

da olmayanlar için kısaca anlatalım: IŞİD sempatizanı radikal İslamcı gruplar, arkalarında AKP’nin polisinin desteği, ellerinde sopalarla solcu öğrencilere saldırıyor. Bu saldırı günlerce sürüyor. Solcu öğrenciler kendilerini savunuyor ve karşılık veriyor. İşte bu noktada malum yalan üzerinden diğer İslamcı gruplar harekete geçiriliyor: “Dinimize saldırı var!...” Kendi yayınları üzerinden “kâfir solculara nasıl gerekeni yaptıklarını” kahraman edalarıyla anlatanlar, birden mağdura yatıyor. Hem saldıran taraf olacaksın, hem mağdur durumda olan… Bu çelişki, kendi yayınlarında açıkça sırıtıyor. AKP aklı, “Kabataş yalanı” benzeri bir yalanla dindar öğrencileri topyekûn hareketlendiriyor. Üniversitelere dindar muhafazakâr kimliğin giydirilmesi hedefinde önemli bir adım daha atılmış oluyor. Kısacası, AKP eliyle üniversitelerde özgürlükçü alan daraltılıyor, dindar muhafazakâr kimliğin alanı büyütülüyor. Özgürlükler ikliminde boy verebilecek olan bilimsel düşünceye, üniversiteler bir adım daha uzaklaştırılıyor…

Yandaş rektörler, AKP operasyonunda rollerini layıkıyla oynuyor… Bir örnek: İstanbul Üniversitesi… Üniversitemizde “sıradan” bir gün. Sabah kapıdan kendi okulunuza girerken özel güvenliklerce didik didik aranıyorsunuz. İçeri adım attığınızda sağınız, solunuz, önünüz, arkanız polis. Düşüncelerinizi ifade etmenizin tüm araçları yasaklı. Polis ve özel güvenlikler, yandaş rektörün akıllara zarar yasaklarının bekçiliğini yapıyor. Diyelim duvara afiş astınız; anında polis taarruzu başlıyor. Okulunuzun içerisinde kelepçele-

nip gözaltına alınıyorsunuz. Ya da polis saldırısı için bir başka bahane de yaratılmış durumda. IŞİD yanlısı radikal İslamcılar çantalarında sopalarla “nasıl oluyorsa” didik didik aramadan geçip okula giriyor. O sopalarla solcu öğrencilere saldırıyor. Peşinden polis de yine aynı solcu öğrencilere saldırıyor. Solcu öğrenciler kelepçelenip gözaltına alınıyor. Sonra? Rektörlerin diğer saldırı atağı başlıyor: “Disiplin soruşturmaları!” Bütün bu saldırılarla karşı karşıya kalan öğrencilere disiplin soruşturmaları yağdırılıyor. Özgürlüklerini savunan öğrenciler okullarından uzaklaştırılıyor. Kısacası, meydanı üniversitelerde Siyasal İslam’a bırakmamız sağlanmaya çalışılıyor… AKP aklı, üniversiteleri fethedebilecek mi?... Mümkün değil! Mümkün olmadığını AKP de biliyor, görüyor. Üniversitelere her abanışında, hesapları Gezi’nin özgürlük ruhuna çarpıp dağılıyor. Diktatörün, hayatlarımızın geri kalan kısmını da işgal etmesine izin veremeyiz. Artık tahammülümüzün sıfır noktasındayız. Ne onun küflenmiş, çürümüş aklı bizi ikna edebilir, ne de zorbalığı bizi korkutabilir. Biz Gezi gençliğiyiz! O bizlere giydirilmeye çalışılan dindar muhafazakâr kimlik bünyemize uymaz! AKP’nin “üniversiteler karın ağrısı” sürecek! Üniversiteliler, Gezi’ye, özgürlüğe, umuda sıkıca sarılmaya devam edecek! Diktatörlüğe teslim olmamız, itaat etmemiz isteniyorsa; tekrar söyleyelim, “işte bu mümkün değil…” AKP’nin polisi, bir üniversite eylemini görüntülemeye çalışırken saldırdığı basın emekçisine şöyle demişti: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak; bunu size öğreteceğiz!” Biz üniversiteliler de anı şeyi düşünüyoruz ve AKP diktatörlüğüne sesleniyoruz: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak; bunu size öğreteceğiz!...”


Ocak 2016 / Sosyalist Dayanışma

ERKEK-DEVLETİN DİRENEN KADINLARLA İMTİHANI

E

rkek-devlet kadına neden düşmandır, neden kadınlarla mücadele eder? Savaşta ya da müzakere süreçlerinde düşmanlarını listelese en başta kadınları görürüz. Neden? Cizre, Silopi, Nusaybin’de ve sokağa çıkma yasağı konulan diğer ilçelerde aylardır uygulanan savaş konsepti onlarca kadının hayatını kaybetmesine yol açtı.

Bu savaş ortamında kadınlar erkek-devlet şiddetinin hedefinde. Son bir haftada altı kadın katledildi. Onlarca kadın ağır yaralı direnmeye devam ediyor. Nusaybin’de Fehime Akti, keskin nişancıların hedefi olan bir kadın. 55 yaşındaydı. Katledildi. Emire Gök de öyle. 4 çocuk annesi, 49 yaşında bir kadındı. Hayvanlarına yem verirken katledildi. Silopi’de Ayşe Buruntekin; özel harekat polislerinin hedefi oldu ve evinin damında açılan ateş sonucu katledildi. 40 yaşında ve 9 çocuğu vardı. Silopi’de katledilen kadınlardan biri de Taybet İnan. Evinin taranması sonucu vuruldu. Saldırılar ortasında müdahale edilememesinden kaynaklı katledildi. Cizre de direnişin bir başka kalesi. Zeynep Yılmaz, Cudi Mahallesi’ne yapılan saldırılarda başından vuruldu. 45 yaşındaydı. Hediye Şen üç çocuğunun gözü önünde evinin bahçesinde katledildi. Cizre’de 32 yaşındaki Güler Yamalak 8 aylık hamile idi. Karnındaki bebekle devletin hedefi oldu. Bebek hayatını kaybetti. Kendi ise şans eseri yaşıyor. Erkek-devlet Kürt halkıyla girdiği savaşta kadın katliamlarıyla hakimiyet kurmaya çalışıyor. Savaşarak bitiremediği direnişe karşı kadınları katlederek üstünlük kurmaya çalışıyor. Can yakmayı, daim olmayı böylece sağlayacağını düşünüyor. Çok uzak değil, IŞİD’in esir aldığı Ezidi kadınları toplu tecavüzlerden geçire-

rek köle pazarlarında satması. Şengal’de IŞİD’in yaptığını, Kürt illerinde de erkek-devlet kadınları katlederek yapmak istiyor. Günay Özarslan, Dilek Doğan, Dilan Kortak… Ev baskınlarında sessizce infaz edildiler. Gürültüyle gelip sessizce infaz ediyorlar. Günay Özarslan Bağcılar’da kaldığı evde taranarak katledilen devrimci bir kadındı. Dilek Doğan Armutlu’daki evinde katledildi. Katledilme anına ait görüntülerin ortaya çıkmasıyla birlikte söylenecek sözlerin ağırlığı ise kalmadı. Ancak direnen kadınların bıraktığı mirasın ağırlığı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Dilan Kortak Sarıgazi’deki evinde katledildi. Dilan da Günay gibi, Dilek gibi çatışmada öldüğü söylense de infaz edildi ve bize bir büyük direnme mirası bıraktı. Taksim tramvayda işkenceyle gözaltına alınırken direnen kadınlara selam olsun. Bundan 5 yıl önce bir protesto eyleminde, tekmelerle bir kadının karnındaki bebeğini katleden polisler, kadına da “Bu yaşta çocuk mu peydahladın” deyip küfürler dolusu kusarak işkence

ediyordu. Gözaltında taciz, tecavüz, ince arama uygulamaları ve küfür, erkek-devletin en iyi bildiği rezilliklerdir. Gözaltında, erkek-devlet şiddetiyle katletmeyi bile göze alıyorlar. Bu hafta içerisinde Taksim tramvayına binerek halka seslenen gençler; katliamlara dikkat çekmek istemişti. Gözaltına alındıktan karakola getirilene kadar beş buçuk saat işkence gören kadınların uğradığı şiddet öldürmeyi göze almış bir sertlikteydi. Kadınların tarihte ve özelde Taksim tramvayında hem gözaltına alınırken hem de taciz ve ince arama yapmak istedikleri esnada erkek-devletin şiddetine karşı sergiledikleri direnişlerini bir kez daha selamlamak gerekiyor. Umudu görmek isteyenler güneşe baksınlar. Kürdistan’da direnen kadınlar hedefte. Türkiye’de direnen kadınlar hedefte. Yeliz Erbay ve Şirin Öter de katledildiler. Umudu görmek isteyenler güneşe baksınlar. Kadınlar erkek-devletin her yerde, her momentte, her coğrafya da hedefindedir. Erkek-devletin kadına karşı yürüttüğü, yön-

Elif IRMAK

temde farklı, amaçta aynı olan bu savaş, kendi egemenliği içindir. İşgal ettikleri topraklarda kadınları toplu tecavüze uğratmaları onlar için kurmak istedikleri iktidarlarını tescillemek anlamına geliyor. Erkek-devlet şiddetinin amacı erkek egemenliğine dayanan kapitalist sistemin bekasını güçlendirmektir. Bunun için elindeki silahı da şiddet, katliamlar, infazlar… Bizler açısından ise katliamların hesabını sormak, kaybettiklerimizin bize bıraktığı direnme görevini hakkıyla yerine getirmek, katliamların normalleşmemesi için, bunları unutmamak, unutturmamak ve hatırlatmak boynumuzun borcudur. Bizler de zılgıtlarıyla direnen Kürt kadınları gibi, Mirabeller gibi, Dilekler, Dilanlar gibi erkek-devlet şiddetine karşı direnecek ve “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz!” demeye devam edeceğiz. YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI JİN JİYAN AZADİ

17


Sosyalist Dayanışma / Ocak 2016

18. BRUMAİRE’LE GÜNÜMÜZE BAKMAK Eğitim Atölyesi’nden

Fransa’da seçilmiş ilk cumhurbaşkanı olan Louis Bonaparte ile Türkiye’de seçilmiş ilk cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın arasındaki önemli benzerlik, her ikisinin de seçimle göreve gelmiş olup sivil darbe yapmalarıdır. Bunu Erdoğan’ın 14 Ağustos tarihinde Rize’de gerçekleştirdiği konuşmasında görebiliriz. Erdoğan’ın, malum konuşmasındaki “… İster kabul edilsin ister kabul edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir…

G

ündemin bu kadar yoğun ve çalkantılı geçtiği günlerde içinde yaşadığımız siyasal olaylarını anlamlandırmak için bunların dayandığı sınıfsal temelleri analiz edebilmek gerekir. Her şeyi olduğu gibi, siyasal gelişmeleri de doğru dürüst kavrayabilmek için, bunları bir oluşumun, bir sürecin, bir tarihin parçası olarak görmek gerekir. Konunun özgül tarihi ile karşılaştırmalı tarihi bilinirse, veriler bilimsel bir biçimde değerlendirilebilir. Biz, yazımızda Marx’ın “L. Bonaparte’ın 18. Brumaire’i” ve “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” eserlerinde kullandığı yöntemi ele alarak günümüze bakmaya çalışacağız. Öncelikli olarak bir dönemlendirme yapmak ve dönemleri birbirlerinden ayrıştıran ya da biri diğerinin devamı olacak şekilde kırılmalar yaratan olayları sınıfsal temellere dayandırarak incelemek istedik. Günümüz Türkiye’sinde yaşanan siyasal gelişmelerin bir paralelini bulabileceğimiz dönem esasında işçi sınıfının ayaklanmalarını, sermayenin/burjuvazinin kendi iç kavgalarını, L. Bonaparte’ın darbe sürecini ve iktidardan düşüşünü barındıran 1848-1871 Fransa’sı olacaktır. Dönemlerin siyasi davranışlarını açıklamak içinse iktisadi gelişmelere, siyasal kurumlara ve siyasi aktörlerin aldıkları kararlara bakacağız. Önce Marx’ın “18. Brumaire” ve “Fransa’da Sınıf Savaşımları”nda incelediği 1848-1871 dönemine kısaca değinelim: Paris proleteryası, 1848 Şubat Devrimi ile birlikte kendi özgürleşme mücadelesi için gerekli alanı kazanmıştır. Şubat 1848 Devrimi’nin vurucu gücü olan proletarya, maddi üstünlüklerinin verdiği güçle genel oya dayalı cumhuriyeti ilan ettirmiştir. Şubat Devrimi’nin, yalnızca erkekler için, kabul ettiği genel oyla yapılan seçimler sonucunda, 4 Mayıs 1848’de burjuva cumhuri-

18

yetinin meclisi olan Kurucu Meclis toplandı. Kurucu meclis, seçimden önce Geçici Hükümet’te yer almış olan işçi temsilcilerini, yeni atadığı Yürütme Kurulu’nun dışında bıraktı. Çalışma bakanlığı kurulmasından vazgeçildi. Halk toplantıları yasaklandı. Ulusal atölyeler hedef alındı. Tüm bunlara karşı proleterlerin cevabı, 23 Haziran 1848 Ayaklanması oldu. Ayaklanmanın kanlı bir şekilde bastırılmasının ardından galiplerin kendi iç çekişmeleri başlamıştır. Kurucu Meclis, 4 Eylül’de başladığı anayasa çalışmalarını 23 Ekim’de tamamladı. Cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesini kabul eden burjuva cumhuriyetçilerin hayali, kendi adaylarını seçtirmekti. Seçim 10 Aralık 1848’de yapıldı. Sonuç, burjuva cumhuriyetçiler için tam bir hayal kırıklığı oldu. Louis Bonaparte Fransa toplumunun en kalabalık sınıfı olan küçük köylülerin oylarıyla seçildi. Louis Bonaparte, kısa sürede yönetim ve ordunun kilit noktalarına kendisine yakın isimleri yerleştirdi. Anayasa dört yılın sonunda yeni bir cumhurbaşkanı seçilmesini öngörüyordu. Meclis’te anayasayı değiştirecek çoğunluğu bulamayınca Meclis’i dağıttı. Başkentte sokak çatışmalarının başladığı koşullarda yapılan üst üste iki halk oylamasıyla yeni bir anayasayı ve ardından imparatorluğa dönüşü kabul ettirdi. Buna sadece Cumhuriyetçiler itiraz ediyordu ama güçleri engellemeye yetmiyordu. 2 Aralık 1851’de darbe gerçekleşti. Her ne kadar köylülerle esnafın umutları, değerleri ve korkularının istismarıyla sürdürülecek olsa da, Bonaparte’ın bu iktidarının ardındaki gerçek güç Fransız sermayedarları ve aristokrasisi olacaktır. Nitekim kendi imparatorluğuna destek olan küçük mülk sahiplerinin yaşam kalitesi, tıpkı emekçilerinki gibi düşerken,

sermayedarlar ve aristokrasininki yükselecekti. Bonaparte’ın iktidarını sınırlayacak her şey “ güvenlik ve milli çıkar” gerekçesiyle bastırıldı. Ülkeyi sonu gelmez savaşlar felaketine sürükleyen Louis Bonaparte, artık imparatorluğunu sürdüremez hale geldiği 1870’te, son bir hamle olarak Almanya’ya savaş açacaktı. Ancak halkının yükselen tepkilerinden imparatorluğunu kurtarmak için başlattığı bu savaş onu kurtaramayacak, aksine 2 Eylül 1870’te yenilirken, ardından da Bonaparte İmparatorluğu çökecekti. Fransa’da üçüncü cumhuriyet kuruldu. Ama yeni hükümetin işçi sınıfı karşıtı karakteri ve Bonaparte’ın gözden düşmüş rejiminin birdenbire iktidardan ayrılmasıyla işçi sınıfının radikalleşmesine yol açtı. Ancak Marx ve Engels birlikte devrimci itidal tavsiye etti. Proletaryanın görevinin, iktidarı başarıyla ele almak amacıyla, cumhuriyetin sağladığı yeni alandan yararlanmak olduğunu onlara söyledi. Marx ve Engels’in tavsiyesine bakmaksızın 18 Mart 1871’de çoğunluğunu işçilerin oluşturduğu Ulusal Muhafızlar tutucu cumhuriyet hükümetine karşı ayaklandı ve on gün sonra Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi’nin çağrısıyla yapılan seçimlerin ardından, Paris’te yeni bir hükümet yani Komün kuruldu. Komüncülerin aşırı namuslarından kaynaklanan hatalar yaptılar. Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi ve daha sonra Komün, ilk önce bir iç savaş başlatmak istememe hatasını yaparak düşman kuvvetlerin toparlanması için onlara zaman kazandırdı. Ayrıca daha da fazla zamana mal olan Komün seçimiyle değerli anlar kaybettiler. Bu süreçte Merkez Bankası’na yönelmeyen Komünarlar başka büyük bir hata yaptılar. Komün 28 Mayıs’ta Paris’in görüp göreceği her şeyden daha beter bir katliamla yenildi.


Ocak 2016 / Sosyalist Dayanışma

Dönemsel olarak birbirine paralel olduğunu düşündüğümüz 1848 Şubat Devrimi ve Gezi Direnişi ile başlayalım. Gezi Direnişi’nden önceki 1 Mayıs ve hemen ardından gelen Gezi Direnişi önemli bir momenttir. Nasıl ki, Şubat 1848 Devrimi’ni önceleyen ve gerçekleştiren olaylar İngiltere’deki sanayi bunalımı ve egemenlerin siyasetinin yarattığı muhalefetse; günümüzde de Gezi Direnişi’ni önceleyen ve gerçekleştiren olaylar yine sistem siyasetinin yarattığı muhalefettir. 1848 Devrimi’nde “çıkarları arasında karşıtlıklar bulunan farklı sınıflar uzlaşarak” Geçici Hükümet’te yer edinmiştir. Gezi’den arta kalan bu kadar somut bir kazanım olmasa da şovenist duvarların çatladığını söylemek mümkündür. Zaten hemen ardından gelen HDP ve Rojava gelişmeleri, Erdoğan’ın oy kaybetmesi, siyasi sürecin 1 Kasım’a gideceğinin işaretlerinden biri olmuştur. Gidilecek yolun taşları da yavaş yavaş örülmeye başlanmıştır. Marx “Farklı mülkiyet biçimlerinin, toplumsal varoluş koşullarının üzerinde, farklı ve özel

olarak biçimlendirilmiş duyarlıkların, yanılsamaların, düşünme tarzlarının ve yaşam görüşlerinin bütün bu üst yapısı yükselir. Sınıfın bütünü, bunların kendi maddi temellerine ve bunlara karşılık gelen toplumsal ilişkilere dayanarak yaratır ve biçimlendirir.” der. Marx’ın 18. Brumaire’de tahlil ettiği üstyapı ilişkilerini bugün somut olarak görebildiğimiz yerler yasalar ve devlet kurumlarıdır. AKP ve Erdoğan’ın yaratmaya çalıştığı baskıcı otoriter faşist rejimin inşa çalışmalarında HSYK, MİT, İnternet ve İç Güvenlik Yasaları önemli yer kaplamaktadır. 1 Kasım’a giden yolda bu yasalar ile devlet iktidarının, egemen sınıflar arsından tek bir egemene, AKP iktidarına, yöneldiğini görüyoruz. Gerek Batıcı-Kemalist bürokrasinin, gerek Cemaat yapılanmasının, gerekse ordunun güçler dengesinde saf dışı bırakılması bunun göstergesidir. AKP Siyasal İslam’ı, Bonaparte’ın meşruiyeti için “vatan”, “millet”, “din”, “bayrak” değerlerini kullandığı gibi kullanıyor. Her ne kadar yoksul kesimlerin umutları ve değerleri üzerinde siyaset yapılıyor olsa da, bu siyasal düzenlemelerin sınıfsal rengi, Siyasal İslam’ın burjuvazisinin ve

Erdoğan’ın kurumlar üzerinden kendini güçlendirmesi olmaktadır. Bonaparte döneminin Fransız sermayedar ve aristokrasisi ise günümüzde MÜSİAD ve yeşil sermaye olacak, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarıyla bunlar ifşa olacak, emekçi yoksul kesim ise yine kendi umutları, değerleri ve korkularının istismarıyla Erdoğan’ın iktidarını sürdürecekken; Türkiye’deki yoksulluk sınırı sendikaların istatistiklerine göre % 60’lara ulaşacak, TÜİK’de dahi %22,5’i bulacaktır. İktidarı sınırlayacak her şey, “kamu düzeni-kamu güvenliği” “milletin çıkarı-milli çıkar” gerekçesiyle bastırılacaktır. Fransa’da seçilmiş ilk cumhurbaşkanı olan Louis Bonaparte ile Türkiye’de seçilmiş ilk cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın arasındaki önemli benzerlik, her ikisinin de seçimle göreve gelmiş olup sivil darbe yapmalarıdır. Bunu Erdoğan’ın 14 Ağustos tarihinde Rize’de gerçekleştirdiği konuşmasında görebiliriz. Erdoğan’ın, malum konuşmasındaki “… İster kabul edilsin ister kabul edilmesin,

Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir… Şimdi yapılması gereken bu fiili durumun hukuki çerçevesinin yeni bir anayasa ile netleştirilmesi, kesinleştirilmesidir.” ifadesi, Bonaparte’ın darbesinin güncel halini yansıtmaktadır. Birleşen egemen güçler; 1848’de işçi sınıfı hareketinin yükselen dalgasına karşı yaptıklarına benzer olarak, günümüzde de HDP ile ortaya çıkan birlikte yaşam umutlarına dair 7 Haziran’da kazanılan alana yönelik, şoven duyguları harekete geçirerek savaş konsepti ile sivil darbe gerçekleştirdi. Yönetim şekli, biçimsel olarak parlamenter demokrasi olsa da Türkiye’de başkanlık sisteminin tartışılması, yönetimin merkezileşmesi ve tek elde toplanması kaygısını arttırmaktadır. HDP’nin 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin geriletilmesi ve başkanlık sistemine karşı duruşunda elde ettiği başarı, devletin refleksiyle karşılaştı. Yükselen demokrasi mücadelesinin önünü kesmek için Erdoğan sivil darbe sürecini başlattı. 1 Kasım öncesinde Diyarbakır, Suruç ve Ankara’da patlatılan bombalar; 1 Kasım sonrasında Kürdistan’da sokağa çıkma yasakları adı altında katliamlara, Batı’da da operasyon, gözaltı ve tutuklamalara dönüştü. Artık sistemin tümü rejim değişikliğinin arifesindedir. Darbeye karşılık Kürt halkının özerklik ya da ayrılma gibi bir yanıtı var. Batı’daki demokrasi güçlerinin ise şimdi oturup izleyeceği değil, hızlıca kendine görevler koyup rol alması gereken bir süreç var. Bundan sonra bizlerin vereceği mücadele geleceğimiz açısından daha büyük öneme sahiptir. Bunun potansiyeli kitlelerde mevcut. Darbenin açığa çıkardığı öfke, darbeyi gerçekleştirenleri boğacaktır.

2 Aralık 1851 Paris / Fransa

19


Sosyalist Dayanışma / Ocak 2016

21. Yüzyıl Sosyalizminin İlk Yenilgisi Mehmet AKYOL

Ancak bunlardan hükümetin ekonomik alanda yanlışlıklar yapmadığı sonucu çıkarılmamalı. Seçim yenilgisinin, daha çok intikamcılığı ile ün kazanmış Venezuela finans-kapitali ve onun şaşmaz dostları ABD ve AB’nin desteği ile yıllarca sürdürülen bir ekonomik savaşla bağlantılı olduğunu gözden kaçırıp, sorunu sadece hükûmetin yanlışlıklarında arama hatasına düşmemeliyiz. Venezuela’da boy veren 21. yüzyıl sosyalizminin emekleme döneminde yaptığı hataların irdelenmesi ise kuşkusuz başka bir yazının konusu.

16

kez üst üste yapılan seçim ve halk oylamalarını kazanan Chavez’in partisi, 6 Aralık’ta yapılan seçimde muhalefetin seçmen çoğunluğunu ele geçirmesine engel olamadı. Seçim sonuçları bütün dünyada Venezuela’da sol iktidarın sonu olarak ilan edildi. Böylece Brezilya’da İşçi Partisi’nin büyük bir oy kaybına rağmen az farkla da olsa seçimi kazanması, Arjantin’de sol Peronist partinin iktidarı kaybetmesine bağlı olarak “Latin Amerika’da sol iktidarların sonu mu geldi?” sorusunu gündeme taşıdı. Boyalı basının kuru gürültüsünü bir yana bırakarak olayları ve perde arkasını görmeye çalıştığımızda ise bambaşka bir tablo ile karşılaşmaktayız.

Seçim Aritmetiği

Öncelikle seçim sonuçlarını doğru okumaya başlayalım. 2010 yılında yapılan son parlamento seçimlerinde Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi PSUV, %48, buna karşın 20 partiden oluşan muhalefet partileri %47 oy almışlardı. Oy miktarı kadar bölgelerin temsilini de esas alan seçim sistemi nedeniyle Chavez’in partisi parlamentoda önemli bir çoğunluk elde etmişti. Geçen hafta yapılan seçimlerde ise PSUV oyları %40’a kadar gerilerken muhalefet %56 oy oranına yükseldi. İlginç olan konu ise PSUV oylarının 200.000 civarında artmış olmasıdır. Buna karşın muhalefet oylarındaki artış, 2,4 milyondan fazladır. Bu rakamlar tam da seçime katılım oranının artışı düzeyindedir. Başka bir deyişle muhalefet daha önceki seçime katılmayan kesimleri kendisine oy vermek üzere harekete geçirmiştir. Bunu nasıl yaptığı kuşkusuz ayrı bir inceleme konusudur. PSUV’un parlamento üye sa-

20

yısı 98’den 55’e düşerken, muhalefet 65’ten 109’a yükseldi. 167 üyeli parlamentoda doğrudan seçilen 3 yerli halk temsilcisinin muhalefet ile birlikte hareket etmesi halinde üçte ikilik çoğunluk elde edeceklerdir. Venezuela politik sisteminde bu oranın önemi büyüktür. Anayasa değişikliğinden, hükümet üyelerinin azline kadar pek çok konuda bu çoğunluk bir gerekliliktir. ABD benzeri bir başkalık sistemi ile yönetilen Venezuela’da bir parti veya bir blokun parlamentoda çoğunluk elde etmesi iktidar olması anlamına gelmemektedir. Halk tarafından seçilen devlet başkanı kendi kabinesini oluşturmakta, kabine üyelerinin azli ise parlamentonun üçte iki çoğunluğu ile mümkün olmaktadır. Başka bir deyişle Venezuela’da iktidar hala Başkan Maduro ve partisi PSUV’un elindedir. Başkanlık seçimleri ise en erken iki yıl sonra gündeme gelecektir. Bu süre içerisinde en az iki bakanın parlamento tarafından düşürülmesi halinde devlet başkanının yeni seçim kararı alma hakkı bulunmaktadır. Bu nedenle parlamentoda çoğunluk sağlayan muhalefetin Ocak ayında yapılacak ilk toplantısında bir dizi yasayı değiştirme girişiminde bulunacağı tahmin edilmektedir. Bunlar arasında özellikle çalışanlara geniş haklar sağlayan iş yasası ve halk yararına olan sosyal programlar bulunmaktadır. Muhalefet sözcüleri daha şimdiden fiyatlara üst sınır getiren yasanın ilk hedef olduğunu açıkladılar. Ancak daha önce birbiri ile kanlı bıçaklı olan 20 muhalefet partisinin birlikte nasıl davranacağı tartışma konusudur. Bu partileri bir araya getiren tek faktör Chavez düşmanlığıdır.

Ekonomik Savaş

Muhalefetin seçim başarısı-

nı, başta Chavez’in ölümünden sonra başkan seçilen Maduro ve iktidarının yanlışlarında aramak yerine, Venezuela’ya karşı ABD ve AB destekli olarak yürütülen ekonomik savaşta aramak daha gerçekçidir. Bütçe gelirlerinin büyük bir kısmını petrol satışından elde eden Venezuela’nın petrol fiyatlarının neredeyse yarıya inmesi ile zor bir durumda kaldığının da gözden ırak tutulmaması gerekir. Petrol satışından elde edilen gelirleri halk yararına programlarda kullanan PSUV iktidarının bu nedenle bazı kısıtlamalara gitmesi genelde anlayışla karşılanmıştı. Üstelik temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarına üst sınır getirilmesi ile bu durum kısmen dengelenmişti. Ancak başta gıda malzemeleri olmak üzere pek çok tüketim maddesinin ülke dışından ithal edilmesi ekonomik savaşta Venezuela burjuvazisine önemli bir silah kazandırdı. İthal edilen mallar için hükümet tarafından farklı farklı döviz kurlarının getirilmesini son derece ustalıkla kullanan burjuvazi ülkede tam bir döviz karmaşasına neden oldu. Venezuela para birimi Bolivar’ın döviz karşılığının ne olduğu tam olarak bir bilmeceye dönüştürüldü. Ekonomik savaşın ikinci ayağı ise ithal edilen temel ihtiyaç maddelerinin satıldığı halk kooperatifleri oldu. Kısıtlı olarak gelen bu malları almak için büyük bir organizasyon oluşturan burjuvazi, satış yerlerinin önünde kuyruklar oluşturarak malların halka ulaşmasını engelledi ve buradan alınan malları karaborsada on misli fiyatla satmaya başladı. Pek çok yöneticinin rüşvetle satın alınması, yolsuzluklar bu durumu iyice işin içinden çıkılmaz hale getirdi. Buna karşı hükümetin satış


Ocak 2016 / Sosyalist Dayanışma

fiyatlarına üst sınır getirmesi, o zamana kadar politikanın dışında kalan, büyük bir ihtimalle seçime bile katılmayan küçük esnaf ve orta burjuvazinin, kurdukları çıkar ilişkilerini bozulması ile bir anda hükümet karşıtı kesilmesine neden oldu. Ancak bunlardan hükümetin ekonomik alanda yanlışlıklar yapmadığı sonucu çıkarılmamalı. Seçim yenilgisinin, daha çok intikamcılığı ile ün kazanmış Venezuela finans-kapitali ve onun şaşmaz dostları ABD ve AB’nin desteği ile yıllarca sürdürülen bir ekonomik savaşla bağlantılı olduğunu gözden kaçırıp, sorunu sadece hükümetin yanlışlıklarında arama hatasına düşmemeliyiz. Venezuela’da boy veren 21. yüzyıl sosyalizminin emekleme döneminde yaptığı hataların irdelenmesi ise kuşkusuz başka bir yazının konusu.

Parti Sorunu

Chavez’in başlattığı bir ordu darbesi ile iktidara gelme çizgisinden yeni bir sosyalizm yaratma anlayışı içerisinde parti kavramı ve örgütlenme önemli bir yer tutar. Dar bir kadro hareketi olarak doğan ve kendine Bolivarcı çizgi olarak adlandıran bu hareket geçirdiği evrimle örgütlenmesini ‘Bolivarcı çevreler’ biçimine getirmişti. Bizdeki halk komiteleri deneyine benzeyen bu örgütlenme daha sonra bir parti örgütlenmesine dönüştü ve PSUV kuruldu. Ancak bu bildiğimiz partilere pek benzemiyordu. Her şeyden önce PSUV, HDP’ye benzer şekilde pek çok bileşenden oluşmaktaydı. Örneğin Latin Amerika’nın en eski partilerinden biri olan Venezuela Komünist Partisi (PCV) PSUV’un kuruluş sürecinde kendi Merkez Komitesi dışında bütün örgütlenmelerini kapatarak PSUV’a katıldı, kendi varlığını sürdürürken, gövdesini oraya taşıdı. PSUV içindeki diğer bileşenler için de benzer durumlar söz konusu oldu.

Öte yandan Chavezci hareketin temel unsuru olan Bolivarcı çevreler de bizdeki HDK örgütlenmesine benzer şekilde, yeni katılan bileşenlerle varlıklarını sürdürmeye devam ettiler. Bu devrimci mücadele için yepyeni bir perspektifti. PSUV politik arenada mücadele ederken Bolivarcı çevreler, mahalle ve işyerlerinin sorunlarına yöneliyordu. Yerleşim birimlerinde oluşan bu çevreler, sorunları tespit edip çözümler aramakta, çözüm bulunduğunda gerçekleşmesi için gerekli imkanları hükümetin de desteği ile sağlamak durumundaydı. Bolivarcı devrimin sürekli tehdit altında olması nedeniyle bu çevreler aynı zamanda silahlı korunma birliklerini de oluşturmaktaydı. Başka bir deyişle kendi öz yönetimlerini yaratmaya başlamışlardı. Bu anlamda daha sonra Kürdistan’da hayat bulmaya başlayacak yeni bir toplumsal örgütlenmenin ilk nüveleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Avantajlı yanları ise iktidarda olan bir partinin bir parçası olarak bu işe girişmeleri olarak görünmekteydi. 2002 yılında Chavez’e karşı yapılan darbe girişiminin püskürtülmesinde başrol oynayan yerel örgütlenmeler bunu takip eden yıllarda toplumsal yaşamın en etkin aktörü durumundaydı. 2006 yılından sonra ise PSUV içerisinde Bolivarcı çevrelerin rolü tartışılmaya başlandı. Açıktan

söylenmese bile parti içerisinde bu yerel örgütler adeta bir rakip olarak görülmeye başlandı. Öte yandan toplum içinde epeyi yaygın olan rüşvet ve yolsuzluklar bu komitelere bulaşmaya başladı. Yapılan PSUV kongrelerinde ise parti ile bu çevreler arasındaki ilişkinin tartışılarak bir sonuca ulaştırması gerekirken, üstü kapalı eleştirilerle geçiştirildi. Bugün gerek parti gerekse bu çevreler açısından bu ilişki hala tam olarak belirlenmiş değil. Bu durum iktidar partisinin kitleler nazarında daha güvenilir hale gelememesinde önemli bir rol oynamaya devam etmekte.

Olası Sonuçlar

Yaklaşık 18 yıldır süren bu deneyi, seçimler sonrası zorlu bir dönem bekliyor. Her şeyden önce iktidar mücadelesinin daha yeni başladığını, muhalefetin seçim başarısının sarhoşluğu ile saldırıya geçeceğini söylemek mümkün. Anayasa değişikliği yerine yasa değişikliklerini tercih edecek olan meclis çoğunluğunun ilk hedefi İş Kanununu değiştirmek olacak. Seçim sonrası yaptığı açıklamada Bolivarcı sendika konfederasyonu CNT, yasanın tek virgülüne dokunulmak istenmesi karşısında direnişe geçeceklerini ilan etti. Bolivarcı çevrelerin güçlü kalelerinden biri olan sendikaların bu direniş sözünün lafta kalmayacağı bir gerçeklik.

Benzer şeyleri başta temel ihtiyaç maddelerini sağlayan devletin halk marketleri ve benzer sosyal kurumlar için söylemek mümkün. Bu süreç içerisinde gerek PSUV gerekse de Bolivarcı çevreler 21. yüzyıl sosyalizmi uygulamalarını gözden geçirmeleri ve hatalarını düzeltme yönünde adım atmaları mümkün. Dışardan Venezuela deneyine bakan bizler içinse bu süreci anlamaya çalışmak önem kazanacaktır. Söz konusu deney sıradan bir deney değil, geleceğe ışık tutacak bir gelişme olarak kavranmalıdır. Seçim sonrası özellikle Avrupa solunda ortaya çıkan dogmatik eleştiriler, zaten bir söylemiştik, yapılan bürokratik sosyalizmdi, gibi yaklaşımlar kimseye bir şey kazandırmayacaktır. Sonuç olarak Venezuela toplumu uzun bir süredir iki kutuplu bir toplumdu, önümüzdeki dönemde de iki kutuplu kalmaya devam edecek demek mümkündür. Aradaki fark yasama ve yürütmeyi elinde tutan iktidar artık sadece yürütmede iktidar durumunda. Seçimlere kadar Chavezci iktidara karşı amansız bir ekonomik savaş veren ABD ve AB destekli burjuvazi bu savaşı, yasama alanını elde etmesi ile daha da yükseltebilir ve yürütmeyi de ele geçirebilir. Bu durumda bile 21. yüzyıl sosyalizminin kazanımlarını savunacak, toplumun en azından yarısını karşısında bulacaktır. Daha kuvvetli ihtimal ise, 21. yüzyıl sosyalizminin bu ilk yenilgisinden dersler çıkararak yeniden çoğunluğu sağlaması, deneyine daha güçlü olarak devam etmesidir.

21


Sosyalist Dayanışma / Ocak 2016

“BURADAYIZ, QUEER’İZ - BUNA ALIŞIN!” Sidar ARSLAN

Q

ueer teorisi akademik kurumlarda güçlü bir yer edinmiştir ve oldukça soyut bir dil kullanır. Bu teori, biraz postmodernizmden ve güncel feminist felsefeden ama büyük ölçüde Michel Foucault’un tarihsel ve toplumsal kurgusalcı fikirlerinden türemiştir. Bu fikirler eşcinsel özgürleşmesinin 1960 ve 1970’lerdeki döneminde de etkili olmuşlardır. Foucault eşcinselliği “stratejik bir marjinal konum” olarak tanımlar. Bu konumdan insanın kendisiyle ve başkalarıyla yeni ilişki kurma biçimlerini izlemesi ve tasarlaması mümkündür. Queer politikası toplumsal cinsiyet baskısını reddeder, ama onun sağladığı marjinal, dışarıdanlık perspektifine değer verir. İbne kelimesinin sahiplenilişi ve politik bir jargon halini alması da buradan gelir. Queer teorisinin önemli yazarlarından biri olan Judith Butler, getirdiği “performatif ” kavramıyla teoriyi ciddi şekilde etkilemiş, özellikle doksanların başında, “bodies that matter”, “gender trouble” kitaplarıyla çığır açmıştır. Cinsiyet Belası kitabında Butler’ın iddiasının açıklanması zor olan noktası cins, cinsiyet ve cinselliğin kategorilerinin tutarlığının, -mesela erkek vücutlarda maskülen cins ve heteroseksüel arzunun sözde doğal tutarlılığı- kültürel anlamda zaman içerisinde stilize hareketlerin tekrarı süresince yapılandığıdır. Bu stilize vücut hareketleri, tekrarı esnasında, gerekli ontolojik “çekirdek” cinsiyetin görünüşünü oluşturur. İşte bu Butler’ın, cins ve cinsellik ekseninde cinsiyeti performansa bağlı olarak kuramsallaştırdığı anlayıştır. Butler burada var olan kalıplara ya da

22

ezberlere değil cinsiyet performansına bakarak hareket eder. Biraz akademik tarzdan uzaklaşmak gerekirse; cinsel kimliklerin sayısız ve sınırsız olduğunu, bu kimliklerin kültürel, toplumsal ve psikolojik olarak şekillendiğini savunur Queer teori. Bu teoriye göre homoseksüellik ve heteroseksüellik gibi iki “karşı” kavram yoktur; bu kavramlar kimliklere belirli bir norm vermeye çalışan toplumun ortaya attığı kavramlardır. Queer aktivistleri 1990’larda mevcut lezbiyen ve gey hareketini belli noktalarda biseksüelleri, transseksüelleri, travestileri, sadomazoşistleri yani arzusunun nesnesi sabit olmayan, ‘normal’ görünmeyen ve davranmayan insanları dışlayabilen son derece sınırlayıcı bir ‘kimlik politikası’ uyguladığı için eleştirirler. Bu eleştirinin bir diğer yönü de mevcut hareketin sadece orta sınıfa mensup, beyaz, eşcinsel erkeğin ve kadının sesini duyurduğu, ‘ırk’, ‘etnisite’ ve ‘sosyoekonomik durum’ ile ilgili farklılıkları yeterince dikkate almadığı iddiasıdır. Bu bakımdan Queer, ‘grup üyeliği’ ve ‘kolektif kimlik’ gibi direniş ve politik kazanımlar için gerekli olduğu iddia edilen unsurları şiddetle sorgular; ‘cinsel kimlik’ ve genel anlamda ‘kimlik’ kavramlarının dışlayıcı olabileceğini, hiyerarşi ve baskı kurabileceğini dile getirir; kimliklerin verili, doğal ve sabit olmadığını, aksine inşa edildiğini, akışkan, değişken ve belirsiz olduğunu ifade eder. Queer politikası, her türlü anaakım, “normal” düşünme biçimine bir karşı çıkıştır. Ama aynı zamanda lezbiyen ve gey hareketinin yurttaşlık hakları yaklaşımına karşı da durabilir. Gey yurttaşlık hakları stratejistleri “Her yerdeyiz,” sloganını kullanırken ve

siyasette yer edinmek için her şeyden önce lezbiyen ve geylerin tehdit edici olmayan “normallik”lerini vurgulamanın önemine inanırken Queer yaklaşımı eleştirel ve muhaliftir. Sloganı şudur: “Buradayız, Queer’iz - Buna Alışın!”

Dünyada ve Türkiye’de Queer

Foucault der ki, eşcinsellik aslında 18. yy’da sosyal olarak yapılandırılmış, yani sonradan üretilmiş bir sosyal kimliktir. Bundan öncesinde eşcinsellik bir kimlik değil sadece bir cinsel davranıştı. O dönemde hemen tüm erkekler evlenirler ama aynı zamanda arzu ederlerse, çok daha az toplumsal kısıtlamalarla karşılaşarak diledikleri şekilde eşcinsel ilişkilere girebilirlerdi. Evlilik tarım toplumunda bir toplumsal normdu ve kaçışı yoktu. Aynı zamanda o dönemlerde ortalama evlilik yaşının da oldukça düşük olması ve bireysellik yerine kolektif bir toplum yapısı olması dolayısıyla insanlar için evlenmek bir tercih değil bir zorunluluktu. Bu nedenden ötürü “sadece eşcinsel” cinsel davranış gösteren insanlar yoktu. 18. yy Avrupa’sında sanayi devrimiyle tarım toplumundan sanayi toplumuna geçen ve ciddi sosyal dönüşümler geçiren Avrupa ülkelerinde, şehirlerin büyümesi ve bireyselliğin yaygınlaşmasıyla, evlenip aile kurmayan ve sadece eşcinsel ilişkileriyle yaşayabilen bir topluluk ortaya çıkmış ve bu şekilde yaşamını idame ettirebilme imkanına kavuşmuştur. Fakat böylesi bir yaşam tarzına sahip olan bireyler farklı bir alt-kültür oluşturduğundan, azınlık durumuna düşmüş ve yine ilk yaygın homofobi de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Yine aynı şekilde, Müslüman toplumların cinselliğini inceleyen araştırmalarda da, önceki

zamanlarda bu toplumlarda da erkeklerin evlenip çocuk yaptıkları sürece eşcinsel ilişkilerinin umursanmadığına veya normal karşılandığına değiniliyor. Toplumlar eşcinselliği, eğer eşcinsel bireyler sadece eşcinsel bir yaşam sürüp hiç karşı cinsel ilişkilere girmezler ve çocuk sahibi olmazlarsa kendi varlığına karşı bir tehdit olarak görüyor çünkü her toplum bir refleks olarak kendi varlığını sürdürme, hatta olabildiğince daha fazla yayılma eğiliminde. Bu nedenden ötürü, örneğin Osmanlı padişahlarının haremindeki oğlanlar bölümünün varlığı ve toplumdaki genel oğlancılık (pederasty) olarak adlandırılan kavram o dönemlerde son derece “normal” kabul edilirken, Osmanlı’nın da batılılaşması ve daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurulması ile kolektif yaşam biçiminden bireysel bazlı yaşama geçilmesi eşcinsellik olgusunu da “anormal”leştirmiştir. Dünyada ve Türkiye’de de Queer’in anlamı da başka bir noktaya evrilmektedir. Şu an geldiği nokta LGBTİ kimliklerin “de” insanlar üzerinde baskı mekanizmaları oluşturdukları ve diğer cinsel politik tanımlarla birlikte üretilen kimlikler kategorizasyonu neticesinde ve bunları yeniden ve yeniden üretmek anlamında bir kimlik eleştirisi üzerinedir. Queer kuramda kimliklerin eskidiği, kadın erkek, eşcinsel gibi ayrımların demode olduğu bunlarla hiç ilgilenmeyen hepimizin melez gibi ütopik bir şeye dönüşmemiz gerektiği gibi bir intibaa oluştu. Queer’in tam olarak işaret ettiği yön bu değildir. Queer bakış sadece cinsel yönelim, cinsiyet kimliği çatışmaları üzerinden ve bu alanda dolaşmaz, sınıf mücadelesi ve emek mücadelesini içerir, etnisiteyi de kapsar. Feminizm de halen kardeş bir disiplinidir.


Ocak 2016 / Sosyalist Dayanışma

DEVRİMCİ KİŞİLİK VE DURUŞ Yoldaşlık İlişkileri

Y

oldaşlık, arkadaşlıktan da dostluktan da öte bir birlikteliktir. Aynı örgüt içinde, aynı program ve tüzük çerçevesinde, aynı amaç için yürümek, gerektiğinde birlikte ölmektir. Kurulması gereken en güçlü ilişkidir. Gücünü, aynı amaç için, yan yana, birbirine güç vererek, birlikte değer üreterek yürümekten alır. Yoldaş, güç verendir. İnsan ilişkilerinin dayanışmadan yoksun, ezici bir şekilde yaşandığı günümüzde bunun inşası özel bir dikkat ve kendine yönelme gerektirir. Yoldaşımızın zaafları, eksiklikleri bizim zaafımız, eksikliğimiz gibi düşünüp ele almalıyız. Onun bunları aşabilmesi için destekleyici olmalıyız. Eksiklikleri örtmeyi tercih etmek en yanlış tutumdur. Yoldaşımıza olan sevgimizi onu eleştirmeyerek göstermek doğru değildir. Örtbas ettiğimiz her eksiklik yoldaşımızın başına beladır. Nasıl eleştireceğimizi bilememek varsa bu çözülür. Daha önce de söylediğimiz gibi emek harcayarak, sorunu doğru tespit ederek, biriktirmeden eleştirimizi yapabilmeliyiz. Kırılacak, üzülecek, aramız açılacak diye ses çıkarmamak büyük bir yanlışlıktır ya da “söylesek ne olacak ki değişmez” demek yoldaşına inançsızlıktır.

Yoldaşımızın zaafları bizi güçlü göstermez. Bu yaklaşım toplumun en geri bilincinden kaynak alır. Başkalarının eksikliği üzerinde tepinip durarak kendi zaaflarını örtmeye çalışmak yoldaşlık ilişkilerini zedeleyen bir tutumdur. Yoldaşlarımızın zaaflarını aşması için eleştirmekle bu yaklaşım karıştırılmamalıdır. Eleştiri geliştirici olmalıdır. Geliştirici olmayan, ezen bir yaklaşım sorgulanmalıdır. Yoldaşlarımızla kurduğumuz ilişki kendimizin, kolektifimizin de bir yansımasıdır. Kendi zaaf-

larıyla hesaplaşamayan bir kişi yoldaşlarına katkı da bulunamaz. Ancak eleştirmek için eleştirir ya da kendi zaaflarını örtmek için… Nasıl ki yoldaşımızın eksikliği bizim eksikliğimizse güçlü yönleri de bizim güçlü yönümüzdür. Yeri geldiğinde ürettiği değerlere, güçlü yönlerine vurgu yapmıyor sadece eksikliklerini görüyorsak bu geliştirici olmaz hatta ilişkimizi zedeler. Yoldaşının güçlü yönünü göremeyen kolektifin gelişmesine katkı da bulunamaz. Kolektif içindeki her insanın güçlü yönleriyle gelişir, büyür. Bunları görmeyen göz kolektifi geliştiremez. Sadece kendiyle meşgul insanlar ne yoldaşlarını ne de kolektifi geliştirebilir. “Kendine devrimci” diyoruz biz bunlara. Meselelere kendi üzerinden bakan benmerkezci kişiliklerdir bunlar. Yoldaşının olumlu, olumsuz yönlerini sadece kendine değdiği noktadan görür. Böyle kişiliklerin eleştirisi de objektif olmaz. Yapı ortamını, yoldaşlık ilişkilerini zedeleyen bu karakterle hesaplaşmak gerekir. Yoldaşlık dertleşmek değildir. Dertleşenler sadece meseleleri konuşur, çözüm önerisi geliştirmez, sorunu etraflıca ele alıp neden sonuç ilişkisi kurmaz. Birbirimize sıkıntılarımızı aktarırken sistem içi insanların yaptığı gibi bir iç boşaltma, rehabilite olma durumu yaşanmamalıdır. Sadece derdimizi anlattığımız sohbetler anlık bir “rahatlama” sağlar. İç dökme seanslarının ardından yaşanan anlık rahatlama mesele çözümlenmediğinde tekrar tekrar hatta ağırlaşarak karşımıza çıkacaktır. Oysa bizim her derdimizi çözümlemeye ihtiyacımız vardır. Yoksa yol alamayız, yol alamayınca yoldaşlığın da anlamı kalmaz. Konumumuz ne olursa olsun kolektifimizdeki yoldaşlarımızla eşit bir ilişki kurmalıyız. Unutmamalıyız ki o kolektifte herkes yeteneği, deneyimi ölçüsünde rol

almaktadır. Herkesin ürettiği çok değerlidir. Devrimcilikte “parlak” iş yoktur. Dergimizi kapı kapı dağıtan bir yoldaşımız, çatışmada en önde çatışan yoldaşımız kadar belki de ondan daha değerli bir iş yapmaktadır. Önemli olan aldığı görevi layıkıyla yapma inancı ve azmi olmasıdır. Herkese yaptığı işten, ürettiği değerden ötürü kıymet vermek kolektifin gücünü büyütür. Kolektifin gücüne her zaman güvenmeliyiz ve sabırlı olmalıyız. Bazen bazı meseleleri kolektifimizdeki yoldaşlarımızdan daha önce görebiliriz, daha atak olabiliriz. Bu durum bizim alınan kararları çiğnememize ya da bireysel inisiyatif alarak kolektif üretim ve karar alma sürecini sekteye uğratmamıza yol açmamalıdır. Bireysel inisiyatif önemlidir ancak kolektifi eziyorsa, diğer yoldaşların gelişimini engelliyorsa törpülenmelidir. Kolektifin tanıdığı sınırlar içinde ya da kriz anlarında inisiyatifimizi geliştirmemiz bize ve örgüte katkı sağlar. Ancak alınan kararları hiçe sayan ya da karar alma mekanizmalarını işlevsizleştiren yaklaşımlar sorunludur, dönemsel olarak işler yolunda gidiyor hatta çok iyi gidiyor gibi gözükse de... Bireysel olarak gelişkin yönlerimiz kolektifin, diğer yoldaşlarımızın gelişimine hizmet ettiği oranda kıymetlidir. Bir şirkette diğer çalışanları ezerek kariyer yapma yarışı bu sistemin en berbat bireyci yaklaşımının bir tezahürüdür. İnsanları daha fazla kar etmek için birbirine kırdıran, düşman eden bu yaklaşımın en ufak bir izi bile yapı ortamını zehirler. Yaptığımız her olumlu iş kolektifi geliştiriyorsa, hedeflerimize bizi yaklaştırıyorsa anlamlıdır. Yazının devamı bir sonraki sayıda...

Bahar EKİNCİ

Konumumuz ne olursa olsun kolektifimizdeki yoldaşlarımızla eşit bir ilişki kurmalıyız. Unutmamalıyız ki o kolektifte herkes yeteneği, deneyimi ölçüsünde rol almaktadır. Herkesin ürettiği çok değerlidir. Devrimcilikte “parlak” iş yoktur. Dergimizi kapı kapı dağıtan bir yoldaşımız, çatışmada en önde çatışan yoldaşımız kadar belki de ondan daha değerli bir iş yapmaktadır. Önemli olan aldığı görevi layıkıyla yapma inancı ve azmi olmasıdır. Herkese yaptığı işten, ürettiği değerden ötürü kıymet vermek kolektifin gücünü büyütür.

23


Direniş Marşı

Bu kanlı karanlık yıldırmasın seni Direnenlerin safında al yerini Direniş sürecek zafere kadar Yıkılıp gidecek finans kapital Direniş sürecek zafere kadar Yıkılıp gidecek faşist iktidar Dünyayı yaratan senin emeğindir Yeter ki bil bunu gücünü birleştir Direniş sürecek zafere kadar Yıkılıp gidecek finans kapital Direniş sürecek zafere kadar Yıkılıp gidecek faşist iktidar Ölenler çoktan gömüldüler güneşe Yok olmaz kıvılcım dönecek ateşe Direniş sürecek zafere kadar Yıkılıp gidecek finans kapital Direniş sürecek zafere kadar Yıkılıp gidecek faşist iktidar

Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Dergisi Ocak 2016 39. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Dergisi Ocak 2016 39. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement