Page 1

Hayır Daha Bitmedi! Direniş Sürüyor! Referandum Sonrasında Eskiyi Yıkarken, Yeniyi Kurmalıyız! FİYAT: 2 TL

YIL:7 SAYI:55

MAYIS 2017

WWW.SODAP.ORG /SODAP

/SODAP74

HAYIR KAZANDI! MÜCADELEYE DEVAM!

Siyasi İktidar ve Merkez Bankası Politikaları Üzerine 1 Mayıs’ta Mücadele ve Direniş Kazandı! Emeğimiz ve Ekmeğimiz İçin Mücadeleye Devam Bu Gidişatın Bir Anlamı Olmalı Hayatın İçinde Olmak Kırılma Noktası Unutmayacağız, Affetmeyeceğiz, Unutturmayacağız! Bony Çorap’ta Direniş Var! Selam Olsun Devrim ve Sosyalizm İçin Savaşanlara! Kampüslerden Sokağa Hayır Kazandı! AB, Avrupa’daki Türkler ve Referandum Büyükanne Maaşı Değil, Ev Kadınlarına Emeklilik Hakkı Bir Kıvılcımdan Kitlesel Savaşa Demokrasi Üzerine İki Küçük Okuma


Sosyalist Dayanışma / Mayıs 2017

YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK Aşksız ve paramparçaydı yaşam bir inancın yüceliğinde buldum seni bir kavganın güzelliğinde sevdim. bitmedi daha sürüyor o kavga

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 7, Sayı: 55 Mayıs 2017 Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Sezgin KARTAL Adres: Piyalepaşa Mah. Şark Sk. No: 15/A Beyoğlu İstanbul İletişim Tel: 0535 922 82 68 İletişim Mail: info@sodap.org

Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

ne tan atışı doğumların sevincine

Aşk demişti yaşamın bütün ustaları

ey bir elinde mezarcılar yaratan,

aşk ile sevmek bir güzelliği

bir elinde ebeler koşturan doğa

ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.

bu seslenişimiz yalnızca sana

işte yüzünde badem çiçekleri

yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini

saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.

bitmedi daha sürüyor o kavga

sen misin seni sevdiğim o kavga,

ve sürecek

sen o kavganın güzelliği misin yoksa…

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Bir inancın yüceliğinde buldum seni

Saraylar saltanatlar çöker

bir kavganın güzelliğinde sevdim.

kan susar bir gün

bin kez budadılar körpe dallarımızı

zulüm biter.

bin kez kırdılar.

menekşeler de açılır üstümüzde

yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz

leylaklar da güler.

bin kez korkuya boğdular zamanı

bugünlerden geriye,

bin kez ölümlediler

bir yarına gidenler kalır

yine doğumdayız işte, yine sevinçteyiz.

bir de yarınlar için direnenler…

bitmedi daha sürüyor o kavga

Şiirler doğacak kıvamda yine

ve sürecek

duygular yeniden yağacak kıvamda.

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

ve yürek,

Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri

imgelerin en ulaşılmaz doruğunda.

suyun ayakları olmuştur ayaklarımız

ey her şey bitti diyenler

ellerimiz, taşın ve toprağın elleri.

korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.

yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık

ne kırlarda direnen çiçekler

törenlerle dikilirdik burçlarınıza.

www.sodap.org

ne kentlerde devleşen öfkeler

türküler söylerdik hep aynı telden

henüz elveda demediler.

Basım Yeri: Yön Matbaacılık

aynı sesten, aynı yürekten

bitmedi daha sürüyor o kavga

dağlara biz verirdik morluğunu,

ve sürecek

henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz…

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

ve sürecek

Adnan YÜCEL


Mayıs 2017 / Sosyalist Dayanışma

HAYIR DAHA BİTMEDİ! DİRENİŞ SÜRÜYOR!

D

iktatörlük anayasasının oylandığı önemli bir referandum sürecini hep birlikte yaşadık. Sonuçları itibariyle ülkenin geleceğini önemli ölçüde etkileyeceği tespiti üzerinden referandum çalışmalarını merkezine alan bir yaklaşım içerisinde olarak tüm bölge ve alanlarımızda sandıktan Hayır çıkartmak için seferber olduk. Toplam muhalefet açısından kitlelere sözümüzü, politikamızı taşımak anlamında çok yaratıcı yöntemler bulamasak da bildiğimiz araçları kullanarak meclis çalışmalarının büyütülmesinde de roller oynadık. Kendi çalışmalarımızı da paralel olarak yürütmeye çalıştık. Halk oylamasına kadar, sokaktan yansıyan karamsarlık ve başarılacağına dair inancın az olmasıyla da ayrıca mücadele etmek zorunda kaldık. Evet, seçeneğinin hile ile kazanılacağı yönünde keskin inanışlar vardı. Başkanlık anayasasını toplumun yüzde yüzüne dayatmak isteyen Saray iktidarı son güne kadar devletin bütün olanaklarını da Evet seçeneği yönünde seferber etti. Zira bu anlamda OHAL koşulları içerisinde referanduma gidilmesi de bu süreci garantiye almak içindi. Son gün gelindiğinde matematiksel olarak Evet sandıktan çıkarıldı. Ancak bu ezilenler, kadınlar, işçiler, halklar açısından hiçbir şeyin sonu olmadı. Alenen hileyle hurdayla, mühürsüz oylarla sandıktan çıkarılan Evet üstünlüğü, kitlelerde kaybettik duygusuna yol açmadı. Büyükşehirlerde kaybeden AKP, Kürdistan illerinden de güçlü bir Hayır alarak büyük bir hezimet yaşadı. Referandum çalışmaları boyunca yaşanan karamsarlık ve umutsuzluk havası, her türlü baskılara, yasaklamalara, dayatmalara, gözaltılara, tutuklamalara rağmen hayırın kazandığının görülmesinin ardından yerini başardık

duygusuna bırakarak geleceğe dair umudun tekrar yeşermesini sağlamış oldu. Bu moral üstünlükle Hayır’ın çıktığından emin olanlar, günlerce sokakları ve meydanları doldurarak Hayırlara sahip çıktılar. Sonuç itibariyle bu sürecin sokaktaki takipçileri, sahipleri açısından, hileyle matematik bir üstünlük elde eden Evet değil, her türlü olanaksızlığa rağmen tek adama Hayır diyen seçenek kazanmış oldu. Düzen güçlerinin dizilişi açısından ise MHP ile yapılmak istenen ittifakın önümüzdeki günlerde ve referandumda Saray açısından hiçbir işe yaramadığı ve yaramayacağı anlaşılmış oldu. HDP’nin referandum boyunca kutuplaştırma siyasetinden uzak, herkesin kendi Hayır’ında somutluk kazanan taktiği başarılı olmuştur. Son iki haftada özellikle kitlelerle buluşan bir çalışmayı sağlayarak bölgede silah gölgesi altında dahi olsa özellikle kent savaşlarının yaşandığı illerde alınan yüksek oylarla devlete de önemli mesajlar verilebilmiştir. CHP önümüzde günlerde siyasi iktidar tarafından bu referandum sonuçlarının meşru olduğuna ikna edilmek istenecek. “Halkın tercihlerine saygı duyuyoruz” türünden bir yaklaşıma sokulmaya çalışılacak. Şim-

diden Hayır eylemlerinden uzak durulmasını salık veren CHP, seçim sonuçlarına itiraz etse de bu türbülansa girmiş görünüyor. Ancak sokaklarda Hayır meclisleriyle buluşan CHP’nin bir tabanının olması ikna edilme konusunda elinin rahat olmayacağını gösteriyor. AKP referandumda kaybettiğini bilmektedir. Başkanlık anayasasındaki değişiklikleri, hayır diyen kesimlerin kabullenmeyeceği gün gibi belli olmuştur. Hayır diyen milyonlar bu anayasaya sığmayacaktır. AKP, önümüzdeki günlerde ve şimdiden siyasi bir seçenek olarak tekrar var olabilmek için yeni ittifaklar geliştirmek zorunda kalmıştır. Güç, inisiyatif ve moral üstünlüğü tekrar kazanarak kendini yeniden inşa etmek zorunda kalmıştır. Bu arada herhangi bir yumuşama ihtimali AKP’nin siyasi olarak cenazesinin kalkması anlamına geleceği için zorla, baskıyla, gerilimle bu süreci devam ettirecektir. Bu sebeple OHAL tekrardan 3 ay daha uzatılmıştır. Referandumun hemen ardından OHAL’ in 3 ay süreyle uzatılması, FÖTE-Cemaat operasyonları,yeni yayınlanan KHK’lar, Rojava kantonlarına yapılan sınır dışı saldırılar, emeğin haklarına dönük yapılan

saldırılarılar gösteriyor ki AKP gücü tekrar ele almak istiyor. Ancak hiçbir şey AKP için eskisi gibi olmayacaktır. Zaten uzun süredir işler pek de Saray’ın ve AKP’nin istediği gibi gitmemektedir. AKP bölge politikalarında, ekonomide, siyasette yaşadığı çözümsüzlükle bir de referandum yenilgisiyle baş başa kalmıştır. Bugün 1 Mayıs alanlarını tüm Türkiye’de kitlesellikle dolduran emekçiler, Taksim’de direniş iradesini dayanışmayla ortaya koyanlar, 16 Nisan’dan bu yana Hayırlarına sahip çıkanlar, gelecek günlerin belirleyicileri olacaktır. Önümüzdeki günlerde gerilim hatları ve çelişkiler daha belirgin bir şekilde ortaya çıkacak. Karamsarlık ve umutsuzluk yerine mücadele ve direniş havasının hakim olmaya başlaması, ezilenlerin özgürlüğü ve eşitliği açısından olanaklarla da dolu bir dönemin başlangıcı olacaktır. Bu zorlu süreçte devrimcilere düşen sorumluluk ve bilincin farkındalığıyla direnişi büyüteceğiz. Hayır Kazandı, Diktatör Kaybetti! OHAL’iniz, KHK’larınız Direnenleri Sindiremedi! Hayır Daha Bitmedi, Mücadele Sürüyor!

3


Sosyalist Dayanışma / Mayıs 2017

REFERANDUM SONRASINDA ESKİYİ YIKARKEN, YENİYİ KURMALIYIZ! M. SİNAN MERT

D

ünyada ve Türkiye’de neden bu kadar çok fokurdama noktası var?

Çünkü düzenin dikişleri tutmuyor, var olanın çözülmesi ve yerine yeni olanın inşası yönünde büyük bir dalgalanma var. Yeniden kuruluş isteyen dinamiklerin henüz çerçevesi belirgin bir programa sahip olmaması bu durumu değiştirmiyor. ABD’de ortaya çıkan popülist dalganın yaratığı Trump, 100 gün içerisinde sermayesini tüketmiş gözüküyor. Fransa’da Le Pen’i durdursun diye yaratılmış Macron, kokusuz renksiz fabrikasyon bir Blair replikası. Fransız seçimlerini kazanmasına kesin gözüyle bakılıyor ancak dip dalgası sahiciyse küresel sermaye Fransa’da bir şokla karşılaşabilir. Venezüella’da Trump gericiliğinin de desteğiyle Chavez döneminin tüm kazanımlarını ortadan kaldırmaya dönük büyük bir hesaplaşma yaşanıyor. Kore Yarımadası bir kez daha emperya-

lizmin yeni savaş sahnesi olmaya hazırlanıyor. Emperyalizm böylesi büyük altüst oluşları yönetmek için her zaman ki gibi savaşçı yönünü öne çıkartıyor. İsrail, Şam Havaalanı’nı; Türkiye Derik ve Şengal’i bombalıyor. Suudi Arabistan Kralı üzerine oturduğu petro-dolarları kaybetme korkusuyla Trump’la ilişkilerini derinleştirmeye, İsrail-Türkiye destekli Sünni cephesini İran’ın başına musallat etmeye çalışıyor. Böylesi bir konjonktürde Türkiye’de gerçekleştirilen referandum bir gerçeği çok daha açıkça ortaya koydu: Dünyanın giderek yönetilemez hale geldiği bir dönemde Türkiye ondan da hızlı bir biçimde yönetilemez, kendi çelişkilerin çözümleyemez bir noktaya sürükleniyor. Saray’ın elinde tıkır tıkır uyguladığı bir planla hareket edebildiğini düşünmek muazzam bir psikolojik yenilginin sonucunda mümkün olabilir ancak.

Oysa bugün yaşanan Saray ve AKP cephesinde çok güçlü çözülme emarelerinin görünüyor olmasıdır. Bu hava Erdoğan’ın ve şürekasının 16 Nisan gecesi çekilmiş fotoğrafına doğrudan yansımış durumda. Bu referandumun Erdoğan’ın sağ üzerindeki hegemonyasının çözülüşünü sergileyeceğini bunun da sağ cenahta yeni güç odaklarının ortaya çıkmasını mümkün kılacağını yazmıştık. Bu yöndeki güçlü belirtiler ağır ağır ortaya çıkıyor. Reisçiler-İslamcılar çatlağının sıvanamayacak kadar belirginleşmesi, Gül’ün yapmakta olduğu görüşmeler bu yönde gelişmeler. Kabine değişikliği ve MHP’ye 4 bakan verilmesi meselesi referandumda darmaduman olan Bahçeli’nin MHP’yi tek parça tutma çabalarına destek vermeyi amaçlıyor. Bu çözülme ve yeniden yapılanma döneminde etkili olması zor bir önlem. İslamcılığın iktidarla sınavının kara kutusu deşifre olmaya çok yakın. Pandora’nın kutusu tam olarak açılırsa emin olun muazzam bir leş kokusu ortayı kaplayacak. Erdoğan’ın “Vatandaşım olduğu için haklarını savunmak zorundayım” dediği Zarrab’ın ifade edebileceğinden çok daha büyük bir çürüme ile karşı karşıya olduğumuz çok açık. “Düzenin solu” CHP ise ağzıyla kuş tutsa kimseye yaranamaz bir durumda ki bu demokrasi güçleri için çok önemli bir olanak. Kılıçdaroğlu normal koşullarda önemli bir başarıya imza atmış gibi algılanmalıydı. Ancak başta CHP gençliği açısından bakıldığında böylesi bir atmosfer yok. CHP, HAYIR cephesinin dişiyle tırnağıyla yarattığı bir büyük zaferi masa başında kaybeden kurum olarak görünüyor. Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tutuklanmasının onayını veren parti olarak attığı kazık asla unu-

4


Mayıs 2017 / Sosyalist Dayanışma

tulmuyor. Anayasa Mahkemesi toplantısında verilen şen şakrak fotoğraf ise oyların çalınmasının üzerinden daha 10 gün geçmeden sergilenen bu samimiyetle “Biz nasıl bir oyunun içindeyiz?” diye düşündürüyor muhtemelen samimi CHP’lilere. Yine parti yetkilisinin “Şengal operasyonu gereklidir, geç kalmıştır, destekliyoruz.” açıklaması da CHP’nin neden sol olamayacağının, demokrasi mücadelesi yürütemeyeceğinin bir ispatı olarak okunmalı. Demokrasi mücadelesi, toplumun ezilenlerinin öncülüğünde devlete karşı yürüttüğü bir kavgadır. CHP ise her kritik momentte açıkça ispatlamaktan kaçınmadığı gibi devlet olduğunu düşünmektedir. İşin tuhaf çelişkisi şurada ki 2010 sonrasında CHP büyük oranda devletin dışına atılanların partisidir. Partinin kimi zaman çelişkili gibi görünen görüntüsü de maddi gerçeklik ve bilinç arasındaki bu tutarsızlıktan kaynaklanmaktadır. Gezi sonrasında ortaya çıkan muazzam mücadele dinamiğinden yararlanarak Erdoğan’ın düşürülmesi mümkün olmadıysa burada CHP’ye Saray tarafından ne kadar teşekkür edilse azdır. 16 Nisan sonrasında sokak eylemlerinin belli bir ivme kazanması umulurken bir anda yavaşlaması da “Sokak eylemlerine kurumsal destek vermiyoruz.” açıklamasından kaynaklanmış olabilir mi? Demokrasi mücadelesi yürütenler CHP’nin kurumsal kimliği ile CHP’nin güdümündeki direnme kapasitesini birbirinden ayırabilmek için bugün yaşananları çok iyi anlamak ve asla unutmamak durumundadır. Kılıçdaroğlu’nun 2014 yerel seçimlerinde sırf Sarıgül’den kurtulmak için İstanbul Belediye Başkanlığı’nı AKP’ye bırakması unutulmamalıdır. HDP’nin ittifak amaçlı görüşmesini basından saklamak için yürüttüğü arka kapı trafiği unutturulmamalıdır. “Ekmek için Ekmeleddin” çılgınlığının Erdoğan’ı 1. Tur’da Saray’a nasıl taşıdığı akıllardan çıkarılmamalıdır. CHP herkes emin olabilir ki bürokrasi içindeki ganimet paylaşımında kendisine yeter-

li pay verilirse işe yaramaz bir meclisin yegâne 2. partisi olarak sonsuza kadar yaşamayı asla dert etmeksizin kabul edebilecek bir partidir.

cadele deneyiminden süzdükleri derslerle böylesi bir sonucun önüne geçmeyi başaracaklardır. Biz bu göreve yıkıcı görevimiz adını verebiliriz.

Sonuç olarak referandum birçok olgunun yanı sıra toplumun geniş bir kesimindeki kabullenmeme gerçeğini sergilemiş oldu. Sonuç, bu anlamda dışarıdan bakanlarda bir hayal kırıklığı yaratsa da dönemin özgünlüklerinin ve zorluklarının farkında olanlar açısından son derece kıymetlidir.

İkincisi ise toplumdaki çok geniş kesimlerin HAYIR çığlığını bir politik özne haline getirebilmenin yollarını aramaktır. Gezi’den bu yana bu çokluk, bu geniş katmanlı direnç ne zaman bir araya gelmeyi başarsa ses getirici sonuçlar ortaya çıktı. Ne zaman ayrıştı, orta hareket etme yeteneği kazandı o zaman Saray’ın manevra alanı genişledi. Durum bu kadar açıkken, düzen her gün kendisini daha da gayrimeşrulaştıracak adımlar atarken, düzenin başarılı–başarısız tüm politik aktörleri çözülme işaretleri verirken, dönem yeniden doğuşlara bu kadar elverişli bir durumdayken güncel bir demokratik devrim programını birleştirici bir şemsiye haline getirme olanağımız mevcuttur. Kürtlerle savaşta ısrarın ülkeyi ne kadar yaşanmaz bir hale getirdiği ortadayken barışı, Türk tipi neoliberalizm işsizliği, güvencesizliği, geleceksizliği patlatmışken “zengine vergi topluma güvence” talebini, YSK’sından Anayasa Mahkemesi’ne, YÖK’ünden ÖSYM’sine, TSK’sından TÜİK’ine devlet kurumları büyük bir keyfilik sonucu tüm inandırıcılıklarını ve meşruiyetlerini kaybederken demokratik bir hukuk ekseninde 3. Cumhuriyet’in inşasını gündemleştirmek, bu talepler üzerinden bir karşıhegemonya odağı geliştirmek mümkündür. Demokrasi ve sosyalizm mücadelelerini iç içe geçirebilen, içinden geçtiğimiz krizin sadece bir Erdoğan krizi değil neo-liberal kapitalizmin başımıza sardığı uluslararası bir krizin yerli versiyonu olduğunu bir saniye unutmayan bir bilinçle bu zorlu görevin altından kalkabiliriz. Buna da sosyalistlerin kurucu görevi adını verebiliriz.

Bu önümüzdeki dönemde referandumda ortaya çıkan direnme atmosferini korumak ve geliştirmek için ikili bir görevle karşı karşıyayız: Birincisi gerilimi düşürmeyecek bir mücadele çizgisini inşa etmektir. Saray rejimi kurulurken muazzam bir gayri-meşruluk defosuna sahip oldu ki bu zaaf onu ölene kadar yalnız bırakmayacak. Bu zaafın sıradanlaşmasını, unutulmasını sağlamaya çalışacaklar önümüzdeki dönemde. Bu unutturmayı başarmak için savaşı kızıştırmak öncelikli politikalarından birisi olabilir. Milliyetçilik rüzgarları referandumda HAYIR diyen kimi kesimleri susturmalarını sağlayabilir. Sosyalistler bu açıdan çok önemli bir görevle karşı karşıyadır. 16 Nisan öncesinde ve sonrasında yaşanan kalpazanlığı asla unutturmamak! Devletin kendi yasalarını hiçe sayarak büyük bir usulsüzlüğü kullanarak rejim değişikliği dayatması tahmin bile edemeyeceğiniz kadar geniş kesimlerde büyük bir öfke ve adaletsizlik duygusu biriktirdi. Bu yüzden bu yaşananların hesabını sormaya devam etmenin yollarını bulmak, öfkeyi ortaya çıkartmak, “unutmak ölümümüz olabilir” diyebilmek tarihi bir görevdir. Tansiyonun bu anlamda belli bir seviyenin üzerinde tutulabilmesi son derece önemlidir. “Önümüze bakalım, 2019 seçimlerine hazırlanalım, AKP nasılsa kaybedecek” rehaveti Saray’ın kazanmasının en önemli şartıdır. Sosyalistler yüzlerce yıllık mü-

Saray rejimi kurulurken muazzam bir gayrimeşruluk defosuna sahip oldu ki bu zaaf onu ölene kadar yalnız bırakmayacak. Bu zaafın sıradanlaşmasını, unutulmasını sağlamaya çalışacaklar önümüzdeki dönemde. Bu unutturmayı başarmak için savaşı kızıştırmak öncelikli politikalarından birisi olabilir. Milliyetçilik rüzgarları referandumda HAYIR diyen kimi kesimleri susturmalarını sağlayabilir. Sosyalistler bu açıdan çok önemli bir görevle karşı karşıyadır. 16 Nisan öncesinde ve sonrasında yaşanan kalpazanlığı asla unutturmamak!

Bugün yıkıcı ve kurucu görevler arasında doğru bir denge tutturamayan tüm çıkışlar boşa düşmeye mahkumdur.

5


Sosyalist Dayanışma / Mayıs 2017

SİYASİ İKTİDAR VE MERKEZ ÇINAR ENGİN

Normal şartlar altında bir ülkede bu politikaların etkili olabilmesi için ülkenin ekonomik planı çerçevesinde birbirleriyle uyum içinde yürütülmesi, karar alıcılar ekonomi politikasına göre davranması gerekir. Ancak yeni Türkiye’de ekonomi politikaları siyasi iktidarın rant alanını genişletecek, oy devşirecek popülist kararlarla yürütülüyor.

T

ürkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir döneminde kanunsuzluk bu kadar açıkça ve bu kadar pervasızca yapılmadı. Halkın iradesi bu kadar açıkça gasp edilmedi. Hiçbir dönemde insanlar, kimlikler bu kadar kutuplaştırılmadı, başkası gibi olmaya zorlanmadı. Hiçbir dönemde yaşam tarzları bu kadar fazla ötekileştirilmedi. Hukuk hiçbir dönemde bu kadar fazla aşağılanmadı. Doğa, ağaç, yeşil hiçbir dönemde bu kadar fazla talan edilmedi. Çocuklarımız bu kadar fazla öldürülmediler hiçbir zaman… Güvenmeyin hiç emir aldığınız yerlere. O makamlar da, o saltanatlar da, o saraylar da çökecek, siz de altında kalacaksınız. *** Türkiye’ni hassas ve kırılgan bir ekonomik yapıya sahip olduğu uzun zamandır süregelen bir olgu. Ne Maliye Bakanı’nın “Dördüncü sanayi devrimini yakalayacağız.” ne de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hindistan’daki “Türkiye ekonomisi, son on yılda istikrarlı ve kesintisiz bir büyüme performansı sergiledi.” söylemleri, artık görüneni kullanarak gerçeğin üzerini kapatmaya yetmiyor. Makro ekonomik pek çok veri Türkiye ekonomisinin bir resesyon sürecinde olduğunu gösteriyor. Neresinden tutarsanız tutun elinizde kalıyor. Ekonominin geleceğine yönelik iki önemli rapor açıklandı, bunlardan ilki IMF’nin Küresel Ekonomik Görünüm Raporu. IMF’nin raporunda Türkiye’yi de etkileyecek önemli risklerden bahsediliyor. Özellikle dünya ekonomisinde oluşması muhtemelen bir içe kapanma eğiliminin, başta Türkiye olmak üzere gelişmekte olan ülkeler diye adlandırılan, döviz girişine muhtaç, dışsal kırılganlıkları yüksek çevre ekonomilerde ekonomik daralma yaşanması olasılığı mev-

6

cut. Diğer önemli husus ise emek gelirlerinin düşmesi. İkinci rapor ise Merkez Bankası’nın 2017 yılının ikinci Enflasyon Raporu. Raporda 2017 enflasyonu için 0,5 puan, 2018 enflasyonu içinse 0,4 puan yukarı yönlü güncelleme yapıldı. Böylece, yılsonu enflasyon tahmini yüzde 8’den 8,5’e yükselmiş oldu. Yılın ilk raporunda yüzde 6 olan 2018 enflasyon beklentisi ise yüzde 6.4’e çıktı. Bu güncellemenin nedenleri ise; TL cinsinden ithalat fiyatlarındaki yukarı yönlü güncelleme, çıktı açığındaki yukarı yönlü güncelleme ve 2017 ilk çeyreğinde enflasyonun yüksek gerçekleşmesi ve enflasyon eğilimindeki ana yükseliş olarak açıklanıyor. Yine Merkez Bankası önümüzdeki dönem esas hedeflerinin “enflasyonla mücadele” olduğunu ve bunun aracı olarak da “sıkı para politikası” kullanılacağını söylüyor. Bunun ne anlama geldiğini biraz irdelemeye çalışalım. Merkez bankaları, enflasyonist baskının arttığı dönemlerde bunun dengeleyicisi olarak sıkı para politikası uygularlar. Zaten günümüzde Merkez Bankası’na biçilen görev de bu: Fiyat istikrarı. Bu noktada belki biraz Merkez Bankası’nın bağımsızlığına değinmek gerekiyor. TCMB’nin bağımsızlığı, 1930 yılında kanunlaşan tasarıda gözetilmiş ve o dönemde bu hassasiyet bankanın ünvanına yansıtıldı. Burada kamu kurumlarından farklı olarak tasarıda “Cumhuriyet” ünvanı seçilmiş ve böylece merkezi idare kurumu olmadığı vurgulandı. Yine kuruluş aşamasında MB, anonim şirket olarak kurulmuş ve siyasi baskıları, hükûmet müdahalelerini en aza indirmek amaçlandı. 2001’e kadar geçen süre zarfında TCMB kanununda önemli değişiklikler yapılmasına karşın MB’nin ekonomideki önceliklere uyum sağlayamaması, bu dönemdeki düzenlemelerin temeli-

ni oluşturdu. Yaşanan ekonomik kriz Türkiye için önemli bir dönüm noktası olmuş, MB’nin kurumsal yapısı, bağımsızlık politikaları açısından bir dizi gelişme yaşanmıştı. Yasal düzenlemelerle MB bağımsızlığı güçlendirildi ve TCMB’nin “temel amacının fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmek” olduğu belirtildi. Burada öne çıkan şey şu oluyor: MB uygulayacağı/kullanacağı para politikası araçlarını seçmekte hürdür. Ancak uygulanacak para politikasının öncelikli olarak fiyat istikrarını sağlamaya odaklanması nedeniyle “amaç bağımsızlığı” olduğunu söyleyemeyiz. Burada söz konusu olan sadece araçsal bağımsızlıktır. Zaten pek çok erken kapitalistleşmiş ülkelerin de merkez bankaları aynı araçsal bağımsızlığa sahip. Peki burası bizim için niye önemli? Ekonomi politikaları genel olarak maliye ve para politikaları toplamı demektir. Yani ekonomiye dair alınan her kararı bu iki şemsiye altında bir yere yerleştirebiliriz. Maliye politikası, vergilendirme ve harcamalarla istihdam ve büyüme gibi amaçlara yönelik uygulanır. Para politikası ise fiyat istikrarı ve finansal istikrara ulaşmak için alınan kararları ifade eder. Para politikasını MB, Maliye politikasını ise hükûmet adına Gümrük, Ekonomi, Kalkınma gibi bakanlıklar yürütür. Normal şartlar altında bir ülkede bu politikaların etkili olabilmesi için ülkenin ekonomik planı çerçevesinde birbirleriyle uyum içinde yürütülmesi, karar alıcılar ekonomi politikasına göre davranması gerekir. Ancak yeni Türkiye’de ekonomi politikaları siyasi iktidarın rant alanını genişletecek, oy devşirecek popülist kararlarla yürütülüyor. Enflasyonla mücadele, para politikası karar alıcısı MB’nin önündeki seçeneklerden sadece bir tanesidir. Üstelik bu seçenek ekonomideki diğer kesimlerin de


Mayıs 2017 / Sosyalist Dayanışma

BANKASI POLİTİKALARI ÜZERİNE ihtiyaçlarını göz ardı etmektedir. Enflasyonla mücadele dışında, istihdam, ihracat, yatırım hedeflemesi de yapılabilir. Ya da MB’nin para politikasının başarılı olması için destekleyici maliye politikası uygulamaları da yapılabilir. Ancak ne MB ne de hükûmet bu kararları almakta o kadar istekli görünüyor. Bunun iki nedeni var. İlki, para politikası araçlarından hükûmetin sorumlu tutulmayışıdır. “Bağımsız” MB, ekonominin durumunu inceler ve gerekli tedbirleri alır. Merkez Bankası’nın aldığı kararlar siyasi iktidarın yetki alanı dışında kaldığı için iktidar bu kararlardan sorumlu tutulmaz. Hatta yeni Türkiye’de iseniz, yavuz hırsız misali, kendi ekonomik faturalarınızın bedelini MB’ye ödetebilirsiniz. Halbuki maliye politikaları öyle değildir. Vergi indirimleri, harcamalar, istihdam ve işsizlik hükûmetin aldığı kararlarla şekillenir, dolayısıyla bu kalemlerdeki negatif yönlü herhangi bir değişiklik siyasi iktidar için oy kaybı demektir. Bu nedenle siyasi iktidar mümkün mertebe bu alana girmedi. Yükselen döviz kurları, enflasyon ve işsizlik ya MB’nin faiz politikası ya da dış mihraklarla açıklandı. Referandum öncesi iç talebi arttırmak üzere bazı vergi indirimleri getirdi, o kadar.

gelmiştir. Ancak politikaların temelinde yatan bu iki nedenden dolayı MB ve siyasal iktidarın kararları arasında sürekli bir çatallaşma meydana gelmektedir. Yapısal reformların gerçekleşmemesi ve ekonomik kararların siyasi konjonktüre göre alınması böyle bir sonuç yaratmaktadır. Bu arada ekonominin diğer kesimlerinin ihtiyaçları da ikinci plana itilmektedir. Normal şartlar altında bağımsız olan bir merkez bankasının ekonominin durumuna göre faiz ya da karşılık oranlarını değiştirmesi, enflasyon hedeflemesi yapması beklenir. Türkiye’de ise Cumhurbaşkanı “Eyy Merkez Bankası...” diye başlayan cümleler kurup bağımsız MB üzerinde siyasi basınç yaratabilir. Yine normal şartlar altında, kırılganlığı yüksek, dışsal şoklardan etkilenmeye açık, cari açık sorunu bulunan, döviz rezervi bulmakta sıkıntı yaşayan bir ülkede bu sorunların çözülmesi için hükûmetin ithalat-ihracat dengesini gözetmesi, döviz girişini

kolaylaştırması ve ülke parasının değerini korumaya çalışması beklenir. Ama ülkemizde döviz kurlarının yüksekliğine dair yaklaşım “Eyy dolar, sen kimsin ya!” olduğu için; ya halkın elindeki 3-5 dolara göz dikerek veya “MB faiz indirmiyor faiz, aslında faizleri indirse…” diyerek sorunun üstesinden gelinebileceği sanılır. Yine normal şartlar altında 80 milyon kişinin yaşadığı bir ülkede 30 milyon kişi “iş gücü” tanımının içindeyse ve 30 milyon kişiden, resmi rakamlara göre 4 milyonu geniş tanımlı işsizlik verilerine göre ise 7 milyona yakını işsiz ise hükûmet olarak yeni istihdam kanalları açmanız gerekir. Ama bu sorun da bizim ülkemizde istihdam seferberliği başlatılarak söz verip de yerine getirilmeyenlerin ifşa edilmesiyle çözümlenmeye çalışıyor. Erdoğan ve eşrafı, ellerinde nasıl çözeceklerini bilmedikleri bir rubik küp ile karşı karşıya gibiler. Referandum uğruna yapmış oldukları her hamle bugün gelip ayaklarına dolanıyor.

Ekonomik istikrar, hegemonyası çözülen, meşruiyetini yitiren Erdoğan ve Saray iktidarının, kitlelerin gözündeki önemli bir varoluş gerekçesiydi, şimdi zayıfladı. Süreç önümüze yeni olanaklar yaratabilir. Tabi bu gerekçe de ortadan kalktığında iktidar odağı olabilmek için güçlü bir politik ekonomik program yaratabilirsek.

İkinci neden ise para politikalarının daha çok uluslararası finans sermayesinin ihtiyaçlarına cevap vermesindendir. Daha geç kapitalistleşmiş ülkelerin sektörel değişimlerini gerçekleştirmesi ve sermaye birikim çarkını büyütebilmeleri için gerekli ülke içerisine döviz çekebilmeleri gerekir. Bunun yolu ise fiyat istikrarını sağlayıp uluslararası finansa daha davetkar bir ekonomik ortam yaratmaktır. Para politikalarına öncelik verip maliye politikalarını da onu destekleyecek şekilde yönlendirmek, ekonomik politikaların temel yaklaşımı haline

7


Sosyalist Dayanışma / Mayıs 2017

1 MAYIS’TA MÜCADELE, DAYANIŞMA VE DİRENİŞ KAZANDI yaparak durumu yönetmeye çalıştı. Ancak emekçiler, halklar bu oyuna göz yummadı. “Hayır Kazandı! Mücadeleye Devam!” şiarıyla sokakları doldurdu. Hileli referandumu tanımadığını ilan etti. İktidarın, devletin tüm olanaklarını kullanarak, muhalif medyayı susturarak, baskı, gözaltı ve tutuklamalarla, hileyle ve hırsızlıkla Hayır’ı bastırmaya çalışma çabası boşa düştü. Hayır Kazandı!

İ

şçi sınıfının, tüm emekçilerin ve ezilenlerin birlik, mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs’ı bu sene de önemli gündemlerle karşıladık. AKP ve Saray iktidarı rejim krizini kendine yontarak faşizmi kurumsallaştırmak ve iktidarını kalıcılaştırmak için gittiği referandumda çok açık bir şekilde hırsızlık ve hile

İktidarın 7 Haziran’dan bu yana üstünlüğü elde etme ve faşizmi inşa çabaları emekçilerin, halkların birlikte mücadele, dayanışma ve direnişiyle birkaç adım geriletilmiştir. Son 1,5-2 yıldır yaşanan sürece baktığımızda moral üstünlük tekrar bizim lehimize dönmüştür. Bu moral üstünlük ve birlikte mücadele etme, dayanışma ve direniş ruhunu her yere taşımak ve faşizme karşı mücadeleyi yükseltmek en önemli görevimizdir. İşçi sınıfının ve tüm emekçi halkların birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs; aynı zamanda egemenlere karşı sözümüzü söylediğimiz, mücadeleyi yükselttiğimiz önemli bir gündür. 1 Mayıs’ta da bu bilinçle başta İstanbul Taksim’de olmak üzere alanlara, Hayır’ın moral üstünlüğünü koruyarak müca-

deleyi her yerde yükseltmemiz gereken bir yaklaşımla çıktık. İstanbul 1 Mayıs’ı tüm ülkede dikkatle takip edilen bir gündür. Özellikle 2007’den bu yana Taksim’in tekrar 1 Mayıs alanı olarak kazanılması mücadelesi genel politik atmosferle birebir bağlantılı ve birbirini ciddi şekilde etkileyen şekilde gelişmiştir. 2007-2009 arası Taksim’in kazanılması mücadelesi ardından 2012’de 1 milyon kişiyle Taksim’de o yıl dünyanın en kitlesel 1 Mayıs etkinliği yapılmıştır. Bunun ne anlama geldiğini çok iyi bilen AKP, “demokratik” görünen yüzünü de değiştirmesi gereken günlere geldiği için 2013’de Taksim’i tekrar yasaklamış ama bu yasak da ciddi bir kitlesellikle boşa düşürülmüştür. Gezi’nin ayak sesleri bu 1 Mayıs’ta duyulmuştur. 2014 ve 2015’te görece daha az katılımlı geçse de Taksim yasağını delmeye çalışan 1 Mayıs etkinlikleriyle Taksim ısrarının sürdüğü yıllardı. Geçen sene ise iktidar 7 Haziran seçimlerini olmamışa çevirmek için, her yeri patlayan bombalarla yangın yerine çevirince Taksim iradesinde bir çatallanma yaşandı ve Taksim zorlamaları olsa da sendikalar ve meslek örgütleri Bakırköy’de miting organize etti. Geçen seneki atmosferde kitlelerin yaşadığı korku duvarını aşması anlamında özellikle Ankara Barış Mitingi katliamından sonra kitlesel bir biraraya geliş anlamlıydı. Bu yaklaşımla biz de bu mitingde yer aldık. Aynı zamanda Taksim ısrarımızdan vazgeçmediğimizi beyan etmek için farklı noktalardan Taksim’i zorladık ve sembolik de olsa Taksim’e çıktık. Bu sene ise referandumun hemen ardından 15-16 güne sıkışan bir zaman aralığında 1

8

Mayıs’ı organize etmek zorunda kaldık. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrısıyla yapılan ilk toplantıda asıl olarak Taksim için başvuru yapılacağı ama Kadıköy’ün de bir seçenek olduğu konuşuldu. Ciddi bir zaman darlığında içinde yapılan ikinci toplantıda durum “netleşti” ve dörtlü Bakırköy’de miting yapılacağını deklare etti. Bu aşamada daha doğru dürüst durumu anlayıp tartışamadan karar vermek gerekti ve devrimci kurumlar büyük oranda özellikle referandum sonrası kazanılan moral üstünlüğün korunması ve direnişin yükseltilmesi için Taksim seçeneğinde karar kıldı. Aslında meselenin daha etraflıca ele alınabilmesi ve dörtlünün tutumuna karşı ortak bir zorlamayla herkesi kapsayan bir alternatif üretilebilmesi en iyi seçenek olacaktı. Ancak bu başta zaman darlığı problemi yüzünden yapılamadı. Sonuçta Taksim iradesinin direnişin sembolü olduğunu düşünenler, Bakırköy’e giden başta işçileri, emekçileri mahkum etmeden, biraraya gelerek ortak bir irade ortaya koydular. Hayır’ın kazandığı bugünlerde direnişin yüzünü ortaya koydular, dayanışmayla. Bu 1 Mayıs’ta özellikle tüm ülkede 1 Mayısların kitlesel ve coşkulu geçmesi bize gelecek açısından umut oldu. OHAL koşullarında yapılan bir referandumun ardından hırsızlık ve hile ile inşa edilmeye çalışılan faşizme güçlü bir karşı koyuş sergilendi her dilden, her üsluptan… Bunun kıymetini bilerek tüm alanlarda demokrasi ve eşitlik mücadelesini direnişle büyütmek önümüzde duran önemli bir görevdir.


Mayıs 2017 / Sosyalist Dayanışma

EMEĞİMİZ VE EKMEĞİMİZ İÇİN MÜCADELEYE DEVAM!

T

ek adamlık referandumunun resmi sonuçları her ne kadar matematiksel olarak Evet’i kazanmış gösterse de biz kadınlar biliyoruz ki Hayırlarımız kazandı. Biz kazandık! Referandum çalışmasının sürdüğü günlerde kitlelerde, hilelerin yapılacağı ve sonuçların Evet lehine çıkarılacağı yönünde görüşler dile getiriliyordu. Ve bizler bu sebepten dolayı sokakta derin bir karamsarlıkla da mücadele etmek zorunda kalmıştık. Şimdi referandumun ardından, belki de seçimler tarihinde de ilk defa “soyut bir hile, oylar çalındı” demek dışında gözlerimizle gördük ki alenen ve bağıra bağıra oy hırsızlığı yapıldı. YSK’ya edilen teşekkürler de bu hukuksuzluğun ve hırsızlığın tescili anlamına geldi. Tüm bu yaşananlarla kazananın “hayır” olduğu gerçeğinin anlaşılması, yaşanan derin karamsarlık ve umutsuzluk havasını da dağıttı. Hayır’ına sahip çıkanlar günlerce sokakları boş bırakmadı. Kimsede kaybetme duygusu yaşanmadı. Görünen o ki önümüzdeki günlerde Hayır’ımıza sahip çıkma mücadelesi ile sürecek. Kadınlar olarak Hayırlarımızın sadece referanduma ilişkin olmadığını ve sonucu ne olursa olsun referandumdan sonra da Hayır demeye devam edeceğimizi söylüyorduk. Hatta bu amaçla eylemsellik bile koyduk. Zira 18 Nisan’da da bir kez daha “ Kadınların Hayır’ı Biter mi Sandın” diyerek eylem yaptık. İşte 1 Mayıs’ı da böyle karşıladık. “Hayır kazandık, 1 Mayıs’la mücadeleye devam” dedik. 1 Mayıs birlik, mücadele ve dayanışma günü. Üç kavramda simgeleşmiş 1 Mayıs biz kadınlar için mücadelemizin çok önemli bir yerinde duruyor. 1 Mayıs’ın tarihselliğinden bugüne kadar ödenen pek çok bedelde, yazılan tarihte kadınların önemli bir

payı bulunuyor. Kadın emeğinin görünmez kılınması, eşit işe eşit ücret tanınmaması, işyerlerinde cinsiyetçi iş bölümüne dayandırılarak kadınlara çifte mesai yaptırılması, can güvenliğinden ve iş güvenliğinden yoksun çalışma koşullarının olması, işten sonra evde çalışmaya devam edilerek çifte sömürünün dayatılması bugün 1 Mayıslarda haykırdığımız en önemli mücadele gerekçelerimizdir. İşte bunun için bizler erkek egemenliğine karşı mücadele ederken aynı zamanda kapitalizme karşı da mücadele etmek zorundayızdır. Bu mücadeleyi birlikte vermek zorundayızdır. Evlerde, tarlalarda, fabrikalarda, bürolarda çalışma hayatında eşitsizlik ve sömürü büyüdükçe ayrımcılıktan kaynaklı her geçen gün sorunlarımız daha fazla büyüyor. Yine kadın olmaktan kaynaklı birçok sorun da görmezden geliniyor. Örneğin iş yerlerinde dokuz dakikadan fazla tuvalet molası kullananların ücretinden kesinti yapılıyor olması, üretim alanlarının soğuk olması, ısınma problemi, hijyen problemleri gibi durumlar biz kadınları daha fazla etkiliyor. Verilen ücretlerle hayatı idame ettirmek bir yana dursun her gün borç harç içinde karın tokluğuna modern köleler haline getirilmeye çalışılıyoruz. İşçiler aleyhine çıkarılan ya-

salarda güvencesizlik sermaye açısından güvence haline getiriliyor. Kiralık işçilik, kıdem tazminatının gasp edilmesi gibi konular çalışma yaşamındaki kadınların daha fazla sömürülmesine yol açıyor. Öte taraftan evde sakat bakımı, hasta yaşlı bakımı, torun bakımı gibi kamusal hizmetler “sevgi emeği” üzerinden kadınların üzerine yıkılmış durumda. Evlere hapsedildiğimiz yetmezmiş gibi hak olarak verilmeyen bakım yardımlarıyla daha da güvensizleştiriliyoruz. Ayrıca evde, işte, sokakta erkek egemenliği ve kapitalizmle yoğrulmuş bu sistemde sürekli artan bir şiddet ortamındayız. Kazandığımız haklara saldırılar da her geçen gün artıyor. OHAL koşulları üç ay daha uzatıldı. Şimdiye kadar binlerce kadın öğretmen görevlerinden ihraç edildi, yüzlerce kadın akademisyen işsiz kaldı. Erkek egemenliğine ve kapitalizme yaslanarak yapılan bu uygulamalar kadınların kamusal alandan geri çekilmesi içindir. KHK’lar güvencesizliği ve sömürüyü büyütüyor, kadınların yaşam ve çalışma alanlarını daraltıyor. Kadınlar cinsiyete dayalı iş bölümüyle, yoksulluk ve güvencesizlik politikalarıyla, şiddet

ELİF IRMAK

politikalarıyla savaşla, yıkımla tahakküm altında tutulmaya çalışılıyor. İşte tüm bu ezme ve sindirme çabaları bin yıllık mücadeleler ile kazanılmış özgürlüklerimizi, irademizi ve haklarımızı ortadan kaldırmaya yöneliktir. Bu bakımdan çalışma hayatında kadın emeğinin çifte sömürüsünün görülmesi ve buna karşı mücadele etmek ancak bize dayatılan bu rolleri reddetmemizle mümkün. 8 Martların, 1 Mayısların tarihinin yaratılmasında önemli misyonlar oynayan kadınlar tarihi sorumluluklar taşımıştır. Bu sorumluluk ve bilinçle bugün de evde, işte, yaşadığımız çifte sömürüye evet demeyeceğiz. İşsizliğe ve yoksulluğa karşı birlikte mücadele edecek, güvencesiz çalışma koşullarına razı gelmeyeceğiz. Bizler üreten, yaratan, büyüten gücüz. Şiddete, yoksulluğa, güvencesizliğe, sömürüye karşı sokaklarda birbirimizden güç alacak mücadeleyi büyütmeye ve Hayır demeye devam edeceğiz!

9


Sosyalist Dayanışma / Mayıs 2017

BU GİDİŞATIN BİR ANLAMI OLMALI SERPİL KEMALBAY

B

ir kere toplumun tamamını ilgilendiren bir anayasa değişikliği teklifinin toplumu yok sayarak hazırlanması doğru değildi. Ancak Anayasa Değişiklik Referandumu OHAL koşullarında ve bir dayatma olarak getirildi. Bizler, yani ‘Hayır’ diyenlerin tamamı eşitsiz, adaletsiz hem de canımız pahasına bir yarışa girmiş olduk. İktidar ise referanduma giderken devlet imkanlarının keyfini çıkardı, örtülü ödenekten yapılan harcamalar zirve yaptı, birçok yerde mitinglere devlet memurlarının ve belediye çalışanlarının katılmaları zorunlu kılındı, Hayır’a medya ambar-

gosu uygulanırken (23 Ocak-6 Nisan tarihleri arasında vergilerimizle işletilen TRT Haber kanalında HDP’ye 1 dakika bile yer verilmedi) bütün kanallar onların emrindeydi. 65 sayfalık HDP Referandum Baskı ve İhlal Raporu’nda bu ihlalerden yüzlercesi sıralanıyor. Hayırcıların payına devletten düşen baskı, şiddet, gözaltı, tutuklama ve yasaklar oldu. Referandumun hemen ardından bir gecede 4000 kişinin sorgusuz sualsiz kamudan tasfiye edilmesi despotik yönetim şeklinin ilelebet sürdürülmek istendiğinin de göstergesi olsa gerek. Batı’da yaşanan OHAL, Kürt coğrafyasında sıkıyönetim anlamına geliyor. Zaten zorla göçe maruz kalan, kentleri yıkılan, abluka altında bulunan Kürt illerinde sandıklar tam bir militarist işgal altındaydı. Buna rağmen yaratılmaya çalışılan algının aksine Kürtler silahların gölgesinde en güçlü Hayır’ı çıkardılar. Türkiye genelinde seçmenlerin yarısının bu antidemokratik anayasa değişiklik halk oylamasında Hayır demiş olması büyük bir başarıdır. Yani günlerdir YSK’yı protesto edenlerin sokaklarda söylediği gibi “Biz kazandık” demek züğürt tesellisi değil, bir

gerçeği ifade ediyor. Hayırların bütün yoksunluklara rağmen yaratıcı, neşeli, direngen ve birbirini baltalamayan faaliyetlerini referandum boyunca sürdürmeleri, bugünler için de iyi bir zemin oluşturdu. Örneğin “7 Haziran’da giremediğimiz mahallelere referandumda girebildik” denmesi umut verici. Gece yürüyüşlerinde her görüşten insan oylarına sahip çıkmak için birlikte güçlü olduğu bilinciyle yol arkadaşlığı etmeye gönüllü ve gayretli görünüyor. Gezi’den tanıdık olduğumuz bu durum farklı Hayırlar arasında pozitif eneji ve güven akışı demek. Ne de olsa Kürt düşmanlığı ile yıllardır koltuklarını koruyanlar bu kez de bunu yapmaya çalışıyorlar. Tutkal tutmuyor o nedenle içerde, dışarda savaşın boyutunu daha da yükseltmekten medet umuyorlar. İstenen şey %50’yi paralize etmek. Oysa biz sabırlı olursak bir avuç egemen güç karşısında %50 değil %99 olduğumuzu da anlatabiliriz. AKP-MHP ve CHP’nin uzlaşması ile dokunulmazlıkların kaldırılmasının referandumda Erdoğan’ın elini nasıl güçlendirdiği şimdi daha iyi görülüyordur. Eğer HDP’li siyasetçiler rehin alınmamış olsalardı çalarak çırparak da olsa elde edilen bu ucu ucuna sonuç tutturulamayacaktı. 7 Haziran’dan bu yana süren darbeler silsilesinin bir evresi olan 4 Kasım darbesi bunun için yapıldı. HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demrtaş ve Figen Yüksekdağ ile birlikte grup başkan vekilleri, parti sözcüsü, MYK ve PM üyeleri dahil 13 milletvekili bunun için tutuklandı. Kayyum atamaları, yerel siyasetçilerin rehin alınması bunun içindi. HDP bileşenlerini

10

de kapsayacak şekilde ortalama günde 29 HDP’linin gözaltına alınmasının, tutuklanmasının da nedeni buydu. Amaçlanan HDP’nin fiziken içinin boşaltılarak fiilen yok edilmesiydi. Ancak referandum sonuçları onlara başaramadıklarını gösterdi. 8 Mart’tan Newroz’a oradan referandum mitinglerinde halkın büyük özverisi, ısrarı ve iradesi kendini ortaya koymuştur. Gönderdikleri siyasi mesajlarla, onurlu duruşlarıyla bu süreçte siyasi tutsaklar da büyük moral kaynağı oldular, dışarıya da cesaret bulaştırdılar. Sormak gerekir hangi parti böyle koşullarda ayakta kalabilirdi. HDP ayakta kalmakla kalmadı doğru bir referandum stratejisi ile bütün zorluklara rağmen başarılı bir kampanya yürüttü. HDP’nin halklarımız tarafından sahiplenildiği, hatta üstüne titrendiğini söylemek abartı olmaz. Bu zorlu süreçteki eksiklerinin, kusurlarının hem kendi tabanı hem de dostları tarafından toleransla, hoşgörüyle karşılanması da uğradığı ağır saldırılara karşı sahiplenme refleksinden kaynaklanıyor. HDP’nin bu saygın duruşu birbirinden farklılık arz eden Hayırların bir aradalığı için de çok kıymetli. Unutmayalım ki Gezi’den 7 Haziran’a oradan 1 Kasım’a ve direngen 16 Nisan Hayırlı referandumuna -içeriği farklı farklı doldurulsa da- demokrasiden yana olma ısrarı ve inadı sürdürülüyor. Bize düşen ortak payda etrafında bu yan yanalığı siyasi bir mücadele hattı olarak sabırla güçlendirebilmek. Birbirini görmeye devam eden ve birbirinden güç almaya devam eden bu yakınlaşma daha da sürdürülebilir. Öyle ya bu gidişatın bir anlamı olmalı. O anlamı açığa çıkartmak Hayırcıların tamamının çabasına bağlı.


Mayıs 2017 / Sosyalist Dayanışma

HAYATIN İÇİNDE OLMAK

B

u anlatılan hikaye gerçek hayattan alınmıştır… Şehrin sokakları, ama öyle yaldızlı ışıkları olan, cıvıl cıvıl vitrinlerin olduğu sokaklarda geçmiyor bizim hikayemiz. Şehrin sokakları, arka sokakları varoşlar diye tabir edilen eceliyle ölmenin bile tesadüf sayıldığı sokaklar, yani yoksulların başkenti olan varoşlar. Her bir yerinde, köşesinde herhangi bir hanesinde binlerce sorunun biriktiği, öfkelerin hep kendi içine aktığı semtler, bizim semtlerimiz, bizim insanlarımızın hayatları. Herhangi bir yerinden geçerken duyduğumuz, gördüğümüz kavgalar. Bir karabasan gibi üstümüze çöken yoksulluğun verdiği halle bağırdıkça sesi duyulmayan gençler, kadınlar, ötekileştirilen herkes. Bir derenin denizle buluştuğu gibi sokaklarımızda buluşuyoruz. İşten yorgun argın gelirken, eve gidip ailemizle sevdiklerimizle geçireceğimiz vaktin hafif tebessümü içimize yansırken, yarın yine aynı saatte kalkıp, belki de gün aydınlanmadan iş yerinin yolunu tutmanın burukluğu kaplıyor içimizi. Ya da işten gelip bir kahvede oturup, ya da komşularımızla, arkadaşlarımızla geçirdiğimiz bir iki saat yaşadığımız sıkıntıları unutturuyor. Sonra yine aynı şeyleri yapmanın monotonluğu bizi bütün yaşam bağlarımızdan koparıyor. Semtlerimizin her hanesinde bir de emekleri görünmeyenler vardır. Kadınlar! Sabah erkenden kalkıp, kahvaltıyı hazırlar, eşini işe, çocukları okula gönderdikten sonra evin temizliği, çamaşırlar, ütü, yemek gibi ev işleriyle uğraşırlar. Zenginler bunları ev işçilerine yaptırıyor. Üstelik çok az ücrete. Kadınların evde harcadığı bu emek görünmüyor. “Ev hanımı” denilerek verdiği emeğin üstü örtülüyor. Yaşanan bütün sıkıntıların günah keçisi haline geliyorlar. İş yerinde yaşanan bütün sıkıntıların öfkesi eşe ya da çocuklara gösteriliyor.

Evde herhangi bir şey kaybolduğu zaman, ya da önüne bir kap yemek gelmediği zaman sorumlusu kadın oluyor. Bu zihniyet bir girdap gibi bizi boğuyor ya da birbirimize boğduruyor. Burada anlattıklarıma çoğu arkadaş evet bizim evde de mahallede de bunlar oluyor diyebilir. Bunlar sizce kader midir? Sizinde çok iyi bildiğiniz gibi tabi ki değil. Kimileri bizleri sömürerek, bizlerden çaldıkları hayatlarla lüks içinde yaşıyorlar. Bizlerin parklarına, evlerine el koyup yıkanlar, lüks villalarda, plazalarda yaşamlarını sürdürüyorlar. Yoksulluğu Tanrı’nın bizlere bir tecellisiymiş gibi gösterip, bizden çaldıklarının üstünü örtmek istiyorlar. Bu cehennemden çıkışımız örgütlü mücadelemizden geçecektir. Bu girdaptan çıkışın devrimci öncü gücü gençlik olacaktır. Örgütlenmek, mahallede yaşadığımız bütün sıkıntıların içinde olmaktan geçiyor. Yaşamın içinde olmak, çelişkileri, öfkeyi örgütlü devrimci mücadeleye dönüştürmek çıkışın anahtarıdır. Özellikle AKP’nin büyük öfkeler biriktirdiği bir dönemde bu dalgalı denizin içinde birer balık gibi yüzmeyi, mücadele etmeyi öğrenmek zorundayız. Örgütlenerek büyümenin yanında ufkumuzu ve umudumuzu her geçen gün daha da büyüteceğiz. AKP yaptığı duble yollar, köprüler ve şehrin mezar taşları olan kulelerini yükseltirken, bizim gençlerimiz o yollarda, köprülerde uyuşturucudan kilitlenip

kalıyor, baygın bir şekilde yanımızda yatıyor. İnsanlar yanından geçerken “bonzai içmiştir” diyor. Kimisi yardım etmeye çalışırken, kimisi görmemezlikten gelip bu sorundan kurtulacağını düşünüyor. Ne kadar çok şey borçluyuz bir düşünün. Kendimize sormamız gereken soru şu: Bu gençleri neden örgütleyemiyoruz? Bir sürü güzel sözler söyleyebiliriz. Boynumuza Che kolyeleri takıp devrimci müzikler dinleyebiliriz. Uyuşturucudan bu gençleri uzak tutamadığımız taktirde, bu gençleri örgütlemediğimiz zaman bunların hiçbir anlamı yok. Onların yaşamlarında umut olmak zorundayız. Örgütleyemediğimiz her genç, mücadelemizin ilerleyen yolunda ciddi bir eksiklik olarak karşımıza çıkacaktır. Mücadele alanımız daralıp, devletin baskıları üstümüze daha ağır gelecektir. İşçi, işsiz, liseli gençleri gençlik meclislerinden örgütlemeliyiz. Devrimci yaşamlarımızı, onların yaşamları ile buluşturup umut olmalıyız. Gençlik atölyelerimizde ufkumuzu geliştirirken, sokaklarda biriken öfkenin sesi, soluğu olmalıyız. Bizlere dayatılan adaletsizliğe karşı adaleti ören, ötekileştirilenlerin örgütü olmalıyız. 1 Mayıs’ta Taksim’de olmamızın anlamı da budur. Bunca haksızlığa, biat kültürüne karşı, işçilere, kadınlara, mücadele alanı sınırı koymak isteyenlere karşı, devle-

KENAN DEMİR

tin kırmızı çizgilerini tanımama hamlesidir. Ve bu yüzden yüzü kapalı olan, barikatların arkasında olan bütün gençler bu halkın umutlarıdır. Sömürünün, adaletsizliğin görünen yüzüdür. Zapatistaların lideri Subcomandante Marcos ile röportaj yapan bir gazeteci soruyor: “Neden hep yüzünüz kapalı TV ve gazetelere çıkıyorsunuz, neden görünmek istemiyorsunuz?” Marcos yaratıcı ve politik zekası ile cevap veriyor: “Biz yoksullar bu köylerde, bu sokaklarda hep yüzümüz açık gezdik, kimse bizi görmedi. Biz ne zaman yüzümüzü kapattık işte o zaman bizi gördüler, şimdi bütün dünya bizi tanıyor ve konuşuyor. Bizler yüzümüzü görünmemek için değil görünmek için kapatıyoruz.” Selam olsun Taksim’de direnenlere!

11


Sosyalist Dayanışma / Mayıs 2017

KIRILMA kılınca kazandığı çok şüphelidir.

MEHMET YILMAZER

16

Nisan referandumu kendinden sonraki gelişmelere sürekli bir kaynak noktası olacaktır. Tarihsel bir dönüm noktasıdır, ancak yeni rejime doğru yeterince dönülüp dönülemediği yakın gelecekte cevaplanacak bir sorudur. Bu nedenle oylama sonuçlarıyla her şey tamamlanmadı, tam tersine gerilimli bir süreç başlıyor. En azından önümüzdeki iki yıl böyle geçecektir. Referandum bir siyasal kırılma noktasıdır. Buna benzer bir siyasal kırılma AKP sahneye çıkarken iki binli yılların başlarında yaşanmıştır. 2002 seçim sonuçları siyasal ortamda tam bir şok yaratmıştı. 12 Eylül sonrası süreci taşıyan partilerin çoğu parlamentoya bile girememiş, yeni kurulan AKP mecliste çoğunluğu kazanmıştı. O günleri siyasal İslam dünyasından pek çok kalem “devrim” olarak nitelemişti. Tıpkı yaşadığımız referandum günleri gibi o gün de düzen medyası bütün gücüyle klasik merkez sağ ve sol partileri desteklemiş, Refah Partisi’nden doğan AKP’ye şüpheyle yaklaşılmıştı. O günlerde AKP’nin ne televizyonu ne de doğru dürüst yayın organı vardı. Büyük ölçüde amatör imkanlarla propaganda yürütüldü. 2017 referandumunda ise neredeyse tüm medya AKP yanlısıydı, ayrıca örtülü ödenekler, devletin bütün imkanları “Evet” kampanyalarına harcandı. Ortaya çıkan tablo 2002 seçimleri ölçüsünde şok edici olmasa da bütün güce, paraya, hileye rağmen “Evet” bıçak sırtında kazandı. Aslında referandumda yapılan hilelere ba-

12

Gücün bu kadar dengesiz dağılımına rağmen tablonun böyle çıkması önemli bir siyasal kırılmanın yaşanmakta olduğunu gösteriyor. Siyasal kırılmalarla ortaya yeni güç tablosu çıkar veya bunun yolu açılır. İki binli yılların başlarında yaşanan siyasal kırılmada o güne kadar iktidar veya iktidar ortağı olmuş partilerden DYP, ANAP ve DSP parlamentoya bile girememiş, giderek siyasi hayattan silinmişlerdir. Günümüzde 15 yıldır gelen siyasal tablonun bir değişim sancısı içine girdiğine dair önemli işaretler ortaya çıkmaktadır. Referandum sonuçları bir diğer yönüyle Saray’ın 7 Haziran seçim sonuçlarını tanımayarak girdiği gerilim ve savaş sürecine yani siyasal tarihimizdeki ilk sivil darbeye de bir cevaptır. Elbette “Allah’ın lütfu” olarak çıkıp gelen 15 Temmuz darbe girişimini fırsat bilerek ülkeyi bir yıla yakın OHAL ile yönetmesine de bir cevaptır. Muazzam bir zorla 7 Haziran seçim sonuçları silinip yok edilmek istendi, referandumla birlikte sanki yok edilmeye çalışılan siyasal tablo geriye döndü. Devlet ve iktidar iki yıla yakın zamandır 7 Haziran seçim sonuçlarını yok etmek için büyük bir gayret göstermesine rağmen, referandumla hayalet geri döndü. Öyleyse siyasal kırılma aslında Haziran 2015’de başlamış, düzen bu kırılmayı bütün gücüyle ötelemeye çalışmıştır. Bir süredir bu konuda başarılı görünmüştü; ancak siyasetin derinliklerinde başka akıntıların olduğu 16 Nisan’la su yüzüne çıktı. Bu sonuç ne anlama geliyor? Haziran seçimlerinden referanduma iki önemli gelişme yaşanmıştır. Kitleleri kararsızlığa, Saray’ın taktik alanına sürükleyen bu gelişmelerden birisi Kürt kentlerindeki hendek savaşları ve

Temmuz darbesi fırsat bilinerek Erdoğan ve AKP’nin demokrasinin savunucusu kesilmeleridir. Kürt halkı için “çöktürme planı” uygulandı; Temmuz darbe girişimi sonrası iktidar “Yenikapı buluşması” ile kendisini demokrasinin savunucusu ilan etmişti. Erdoğan Haziran seçimleri sırasında, çözüm masasını devirip, seçim sonuçlarını tanımayarak bir diktatöre dönüşürken; 15 Temmuz’da “Allah’ın lütfu” olan darbe girişimi sayesinden bir gecede demokrasi kahramanına dönüşüvermişti. Fakat geçen zaman içinde demokrasi elbisesi Erdoğan’ın üzerine oturmadı, sarktı. OHAL uygulamaları ile Saray, Haziran seçimleri sonrası açığa vurduğu diktatörlük özlemlerine geri döndü. Referandum sonuçları hem Kürtlere karşı “çöktürme planı”nın hem de Saray’ın yaratmaya çalıştığı “Yenikapı” ruhunun tutmadığını gösteriyor. Sonuçlar bir başka gerçekliğe daha işaret ediyor. Saray referanduma gelinceye kadar gerilim ve savaş politikasını öylesine bol

keseden kullandı ki, referandum sürecinde elinde fazla bir araç kalmadı. Hatta “Hayır” oyu verecek herkesi terörist ilan ederek daha propagandanın başında hatalı taktikler izledi. Son oylama Saray’ın yürüttüğü gerilim ve savaş politikasının artık bir doyum noktasına geldiğini de ortaya koydu. Bütün çabalara rağmen, 7 Haziran’da devleti ve iktidarı ürküten tablo 1 Kasım’da gerilese de 16 Nisan referandumuyla yeniden öne çıktı. Saray bundan sonrasına bölgede daha fazla ateşe atılma ve idam vaadiyle mi devam edecektir? Bunlar tükenişin işaretleri olur, daha öteye bir anlam taşıyamazlar. Sonuçta Nisan referandumu bir siyasal kırılma noktasına gelindiğini, Saray’ın tüm gücüne rağmen araçlarından çoğunu tükettiğini ortaya koyuyor. ***** Tarihi bir dönüşüm için yüzde 51,4 yeterli midir? Bu dönüşümün kurmayına bakınca güç kaybetmiş AKP ve dağılı-


Mayıs 2017 / Sosyalist Dayanışma

NOKTASI şın eşiğinde bir MHP vardır. Yaşanan siyasal kırılma sahnedeki tüm aktörleri etkileyecektir. AKP içinde kaynama başlamıştır; MHP varoluş sorunuyla karşı karşıyadır. CHP, referandumun meşruluğunu yargılayacak bir mücadelenin yürütülmesiyle sınanacaktır. HDP, tüm saldırılara rağmen ayakta kalabilme güç ve yeteneğini göstermiştir. O da başkanlık sürecinin inşa sürecinde demokrasi mücadelesini ne ölçüde yükseltebileceği konusunda sınavdan geçecektir. Saray ve AKP yeni rejime geçiş sürecinde nasıl bir yol izleyecektir? Yeni rejime geçiş hem güç hem de meşruiyet sorunuyla karşı karşıyadır. Konuya sadece “uyum yasaları”nın meclisten geçirilmesi olarak bakmak hatalı olur. Erdoğan’ın tasarladığı sistemin işleyebilmesi için yapılacak seçimlerde hem başkanlığın kazanılması hem de mecliste yasaları rahat geçirecek çoğunluğun sağlanması gerekiyor. Bir aksama, istikrar vaat eden yeni sistemin tam bir kriz yaratmasıyla sonuçlanır. Bunun kadar önemli olan re-

jim değişikliğinin inşası sırasında ülkenin yönetilme sorunudur. AKP, Gülen cemaati ile birlikte iken iktidarı onların tasarlanmış entrikaları ile yönettiler. Ergenekon ve benzeri davalarının nasıl büyük sahtekarlık ve manipülasyonlarla yaratıldığı artık biliniyor. Kutsal ittifak bozulduktan sonra AKP’nin politikası sürekli gerilim üzerine dayandı. İçeride ve özellikle bölgede Ankara bir gerilimden diğerine koştu. Çözüm sürecinin yıkılması ve Temmuz darbe girişimi sonrasında ise ülke 12 Eylül askeri darbe günlerinden çok daha baskıcı biçimde yönetildi. Bunun bir yanı Saray’ın kendi muhaliflerini sindirmesi içindir; ancak çok daha önemlisi kendi günahlarını, büyük hatalarını örtme manevralarıdır. Bu geçmiş Saray ve AKP’nin hala sırtındadır. Referandum sonucu ile hiçbir şey aklanmadı, tam tersine şaibeler iyice yükseldi. Bu temel nedenlerden dolayı Saray’ın yeni rejime uyum sürecinde izleyeceği fazla bir seçenek yoktur. Politika esas olarak gerilim ve baskı üzerine oturacaktır. İktidar açısından en küçük gevşeme, barajın

arkasında biriken suların çatlaklardan sızması ve sonunda baraj kalkanını yıkması sonucuna götürebilir. Daha referandumun üzerinden bir hafta geçmeden bölgede yeni savaş çığlıkları atan Ankara, içeride de dev operasyonlara başladı. Şeytanlaştırılan cemaat bir türlü bitmek bilmiyor. Saray’a inanılmaz bir yönetim keyfiyeti yaratma imkanı sunuyor. Operasyonlarla yatıp kalkan bir ülke olduk. Uyum sürecinde AKP önce kendine çeki düzen verecektir. Mayınlarla döşeli bu yolda en hassas nokta 15 Temmuz darbe girişiminin AKP içindeki siyasal uzantılarının ortaya çıkmasıdır. Bu noktadan perde yırtılırsa Saray ve AKP’nin bütün büyüsü bozulur. Öte yandan, AKP iktidarının Suriye iç savaşı sırasında işlediği büyük günahlar başta Amerika olmak üzere büyük güçlerinin gizli kasalarında tutuluyor. Eğer oyun şiddetlenirse bu kasalardan Ankara’ya doğru fırtına esebilir. AKP için kendi içindeki düzenleme kadar MHP’nin de süreçte korunması önemlidir. Elbette yürünen yolda Saray’a bir yarar sağladığı ölçüde MHP’nin bir anlamı vardır. Yaşanan siyasal kırılmada herhalde en önemli sancıyı MHP yaşayacaktır. CHP de bu gerilim hattının dışında değildir. Üstelik iktidar kendi yolunda yürürken CHP’yi mümkün olduğu kadar pasifize etme yolunu seçecektir. “Tek adam diktatörlüğüne” gidişi CHP “kanunlar çerçevesinde” izlemekle yetinirse, bunun parti içinde mutlaka bir etkisi olacaktır. Elbette bu en azından bir koşula bağlıdır. CHP içinde bu gidişe tepki gösterecek, iktidarın pasifize etme ve nötralize etme taktiklerine karşı bir duruş ortaya koyabilecek bir moral ve enerji varsa bu siyasal kırılma sürecini kendi lehine çevirebilir. Diğer

ihtimal de bir olasılıktır, üstelik büyük olasılıktır. CHP süreç yaşanırken kendini tribünde seyirci konumunda tutarsa sönmüş bir balona dönüşebilir. Saray açısından uyum sürecinde HDP ve genel demokratik güçler sindirilmesi gerekenler arasındadır. Bu süreçten başka bir şey ummak hata olur. Ancak öte yandan, referandumun sonuçlanmasıyla “artık yapacak bir şey kalmadı” sonucunu da çıkartmak hatanın öbür ucudur. Referandum sırasında oluşan “Hayır Meclisleri”, sonuçların tartışmalı olması karşısından gösterilen tepkiler bir anlamda “Gezi ruhu”nun yeniden sokaklara çıkabileceğini gösterdi. Usta taktik yoklamalarla itiraz ve öfkeyi örgütlemek ve yükseltmek demokrasi güçlerinin önündeki temel görevdir. Gezi’yle bir sıçrama noktasına gelen, 7 Haziran seçimleriyle daha örgütlü konuma yükselen tepkiyi yeniden diriltmek gerekiyor. Saray, hiç şüphe yok, 1 Kasım havasını devam ettirmek ve güçlendirmek için elinden geleni yapacaktır. Ancak iki yıldır bütün saldırılarına rağmen bir siyasal kırılmaya engel olamadı. Kırılan, çatlayan noktaları yeniden belki daha yüksek basınç ile yapıştırmak için kan teri dökecektir. Fakat referandum gösterdi ki, sürekli hale gelen gerilim politikası, “yedi düvele” karşı savaş çığlıklarının artık eskisi kadar alıcısı yoktur. Öte yandan kitleler içinde korku duvarı da aşılmaktadır. Bu gidişe bir de ertelenen ekonomik kriz eklenirse “Hayır” tepkisi iyice yükselecektir. Yaşanan siyasal kırılma noktasında demokrasi güçlerinin görevi Gezi ruhunu örgütlü bir seviyeye yükseltmek, katı elle tutulur hale getirmektir.

13


Sosyalist Dayanışma / Mayıs 2017

UNUTMAYACAĞIZ, AFFETMEYECEĞİZ, UNUTTURMAYACAĞIZ! BATİS İSİG KOMSİYONU

28 NISAN, “İŞ CINAYETLERINDE ÖLENLERI ANMA VE YAS GÜNÜ” ILAN EDILSIN!

H nayeti

Binalar yükseliyor, işçiler ölüyor, vicdanlar küçülüyor, adalet yok ediliyor. Madenlerde yüzer yüzer, inşaatlarda onar onar, fabrikalarda birer birer öldürülüyoruz. Meslek hastalıklarıyla sürekli bir ölüm kokusuyla yaşayıp sürekli ölüyoruz.

er gün hayatımızda bir şekilde gündemimize giren bir olgu var: İş ci-

Ya çalıştığımız işyerinde bir işçi arkadaşımız iş cinayetinde hayatını kaybetmiştir, ya bir komşumuz, ya arkadaşımızın bir akrabası. Ya mahalledeki zehir saçan bir fabrikada akciğer kanseri olmuş bir komşumuzu kaybetmişizdir ya da yol bakımı işçilerin öldüğünü okumuşuzdur gazetelerde. Ya da bir sabah uyanıp kahvaltı çayımızda televizyonu açtığımızda 301 madencinin bile bile madene gömüldüğünü görmüş “daha 6 ay evvel 18 madenci ölmemiş miydi” diye hatırlamaya çalışmışsınızdır. Her gün en az 10 işçinin öldüğü, yılda en az 1900 işçinin katledildiği bir sistemde mutlaka bir yerinden dokunmuştur hayatımıza çalışırken ölmenin acısı. Bizler, bu tabloda katledilenlerin hesabını sormaya, kalanla-

rın acısını paylaşmak için dayanışma örnekleri yaratmaya, tüm bastırmalara rağmen sesimizi duyurmaya çırpınırken sistem neden daha fazla saldırıyor, daha fazla bizi yok etmeye çalışıyor. 301 madencinin katillerini aklamak için mahkemelerde tiyatrolar oynanıyor. Onlarca kazadan sonra bile denetimler gerektiği gibi yapılmıyor, işçi sağlığı iş güvenliği bir yaptırım olarak uygulanmıyor. Sorumlular cezalandırılmıyor, mevcut iş yerleri denetlenmiyor. Uluslararası Çalışma Örgütü verilerine göre her yıl yaklaşık 2.300.000 kadın ve erkek çalışırken hayatını kaybediyor. Ülkemizde her gün onlarca işçi hayatını kaybediyor, gerekli önlemler alınmadığı için sakatlanıyor, meslek hastalığına maruz kalıyor. 2016’da en az 1924 işçi, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre 2017’nin ilk üç ayında en az 441 işçi hayatını kaybetti. Sosyal Güvenlik Kurumu 2016 verilerini henüz açıklamadı. Açıklayacağı veriler de sigortasız çalışan işçiyi kapsamıyor. Meslek hastalığı olarak tespit edilmemiş ölümleri ve her ölümlü “kaza”yı da “iş kazası” saymıyor. Veriler gerçekte

kaç işçinin hayatını kaybettiğini yansıtmıyor. Binalar yükseliyor, işçiler ölüyor, vicdanlar küçülüyor, adalet yok ediliyor. Madenlerde yüzer yüzer, inşaatlarda onar onar, fabrikalarda birer birer öldürülüyoruz. Meslek hastalıklarıyla sürekli bir ölüm kokusuyla yaşayıp sürekli ölüyoruz. Kendi suçlarını çok net bilmelerine rağmen bu kadar büyük saldırı ile unutturmak, hesap sorma bilincini köreltmek ve nihayetinde işçi sınıfını sömürünün pasif halkası olarak sonsuza kadar denetlemek istiyorlar. Ama bizler, katilleri tanıyoruz. Hiçbir iş cinayetinde sermaye ve onun menfaatleri için organize olmuş, Çalışma Bakanlığı’ndan SGK’sına, mahkemesinden hastanesine hiçbir devlet kurumu masum değildir. Unutmayacağız, affetmeyeceğiz. İş cinayetlerini tekrar tekrar yaşanmaması için de unutturmayacağız. Bunun için, Somalı işçileri, Ostim-İvedikli işçileri, Esenyurt Marmara Park AVM’de yakılarak boğularak katledilen işçileri, fabrikalarda preslerde hayatları kararan işçileri, çalışırken hayatını kaybetmiş hiçbir işçiyi unutmayacağız, unutturmayacağız. Bunun için de 2001’de Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından “Dünya Çalışma Güvenliği ve Sağlığı Günü” ilan edilen 28 Nisan pek çok ülkede olduğu gibi “İş Cinayetlerinde Ölenleri Anma ve Yas Günü” ilan edilene kadar mücadele edeceğiz. Unutmayacağız, affetmeyeceğiz, unutturmayacağız. BATİS İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Komisyonu

14


Mayıs 2017 / Sosyalist Dayanışma

BONY ÇORAP’TA DİRENİŞ VAR!

B

ony Çorap fabrikası Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi’nde 50 bin metrekare alanda 1200 işçi ile yılda 100 milyon çift çorap üretimi yapan bir fabrika. Şöyle basit bir hesap yapmaya kalktığımızda bir işçi yılda ortalama 83 bin çift çorap üretmiş oluyor. Bu çorapların bazıları 50 avroya kadar satılıyor. Bu kadar karlı bir iş yapmanın avantajıyla fabrikanın internet sitesinde büyük bir alanda üretim yapıldığı, son teknoloji makineler kullanıldığından bahsediliyor. Tabi Bony patronları vergi rekortmenleri listesinde de en ön sıralarda yer aldığından övünerek bahsediyor. Buna karşılık fabrikada çalıştırılan işçiler ortalama 1500 TL maaş almakta, kadın işçilerin büyük bir kısmı ise asgari ücretten fazla maaş almamaktadır. İş yerinde yaşanan hak ihlalleri bunlarla sınırlı değil, işçiler en çok maaş adaletsizliği, mobbing, üretim zorlaması gibi hak ihlallerine karşı mücadele etmektedir.

Ancak Bony patronları iş yerinde hak ihlallerine karşı mücadele eden birçok işçi arkadaşımızı işten çıkartmıştır. İş yerinde kalan işçilere ise yıldırma politikası uygulamaya başlanmış sendika üyesi işçilere yıllardır zam verilmemektedir. Bunun üzerine Hakan Gürses, Çerkezköy İş Mahkemesi’nde dava açarak geriye dönük olarak yapılan hukuksuzluğun giderilmesini talep etti. Dava hala devam etmektedir. Bu esnada verilen mücadeleler sonucunda patron 6331 sayılı İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Yasası gereği işçi temsilcisi seçimlerini yapacağını ilan etti. Bunun üzerine Hakan arkadaşımız derhal işçi temsilciliğine aday olduğunu açıklayarak çalışmalarına başladı. İlk iş olarak temsilci seçilmesi halinde neler yapacağı hakkında sendikasıyla birlikte hazırladığı broşürü işçi arkadaşlarına dağıtarak işçi temsilciliği seçimlerinde kendisine oy verilmesini talep ederek işçi sağlığı ve güvenliğinin işçilerin ekonomik talepleriyle alakalı olduğunu belirtti. İş yerinde asgari ücretle çalışan bir işçi doğal olarak geçim sıkıntısı

yaşamaktadır. İşçi evinin ihtiyaçlarını karşılayamaması halinde kafası rahat değildir. Dolayısıyla iş kazası geçirme ihtimali yükselmektedir. Dolayısıyla işçi temsilcisi seçilmesi halinde sadece iş güvenliği ile ilgilenmeyeceği işçilerin ekonomik taleplerinin karşılanması için de mücadele vereceğini belirtmiştir. Bu önemli konulara değinmesi ve iş yerinde uzun süredir sendikal mücadele yürütmesi sebebiyle işçiler seçimlerde kendilerini en iyi Hakan Gürses’in savunacağına karar vererek Hakan’ı baş temsilci olarak seçmiştir. Buna karşılık patron, Hakan Baş temsilci seçilmesine rağmen işçi temsilcilerinin fotoğraflarını işletme içerisine asarken Hakan’ın resmini 3 işçi temsilcisi arasında en sona koyarak onu etkisizleştirmeye çalışmıştır. Ardından müdürler işçi temsilcileriyle yaptığı toplantıda, toplantıda konuşulanları işçilere aktarmaması için baskı uygulamıştır. Tüm bu yaşanan hukuksuzluklara itiraz eden Hakan arkadaşımız 19 Nisan 2017 Çarşamba günü 7 yıllık emeği hiçe sayılarak kıdem tazminatı dahi

BATİS

ödenmeden işten çıkartılmıştır. Bunun üzerine 26 Nisan Çarşamba günü sendikasıyla birlikte iş yerinin önüne gelerek “İşçi temsilcisi seçildim işten atıldım. İşimi geri istiyorum.” pankartı açmış, iş güvencesinin sağlanması ve BATİS Sendikası’nın tanınması başta olmak üzere iş güvenliği ihlallerinin giderilmesi, maaş adaletsizliğinin ve mobbingin son bulması talepleriyle direnişe geçmiştir.

Hakan Gürses de Bony Çorap’ta örgü operatörü olarak çalışmakta iken yukarıdaki haksızlıklara karşılık başlattığı örgütlenme mücadelesi sonucunda iş yerindeki işçilerle birlikte iş yeri yemekhanesi ve mola alanlarında BATİS Sendikası’yla birlikte Bony Çorap işçileri için özel hazırlanan bildirilerden dağıtarak işçileri mücadeleye çağırmıştır. Hatta bir keresinde yemekhane içerisinde bildiri dağıtımı esnasında insan kaynakları müdürü gelerek bildiri dağıtımını engellemeye çalışmış, işçi arkadaşlarımız iş yeri yemekhanesi ve mola alanlarında sendikal propagandanın yasal hakları olduğunu bildikleri için bildirilerini dağıtarak işçileri mücadeleye çağırmıştır.

15


Sosyalist Dayanışma / Mayıs 2017

SELAM OLSUN DEVRİM VE SOSYALİZM İÇİN SAVAŞANLARA! TÜLAY YILDIZ

“Onlar ölmediler yok, Ateş fitiller gibi: Dimdik ayakta, Barut ortasındalar!”

T

ürkiye ve Kürdistan’da faşizme ve sömürüye karşı isyan bayrağını taşıyan ve en yükseklere çıkaran devrimci gençlik liderlerinin katledilmesinden bu zamana 45 yıl geçti. Mayıs ayı deyince 1 Mayıs emekçilerin, ezilenlerin, yok sayılanların alanları doldurduğu gün ve aynı zamanda 71 devrimciliğinin önemli önderlerinin ölüm yıldönümleri gelir akla. Deniz Geçmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve İbrahim Kaypakkaya. Her biri 12 Mart faşizmine karşı direnişçi bir tutum aldılar. Bu tutumlarından kaynaklı faşist devlet tarafından katledildiler. Denizler darağacında, Kaypakkaya işkencede katledildi. Devlet içinden çıkamadığı

16

siyasal ve ekonomik kriz yaşadığında bugün de olduğu gibi “terör ve anarşi” söylemleriyle devrimcileri katlederek sistemi yeniden üretmeye çalıştı. Genç devrimcileri katletti, işkencelerden geçirdi, zindanlara attı. Bugünlerde de bu politikanın hiç yabancısı değiliz. Aynı politikaları hala sürdürüyorlar. Darağaçları, işkence tezgâhları, pusuları, “faili belli” cinayetleri, hapishaneleri bizi bitirmeye yetmiyor. Yetmeyecek de. Tarih bunu çok iyi göstermekte. Bu bağlamda 6 ve 18 Mayıs Türkiye Devrimci Hareketi’nin önemli günlerindendir. 6 Mayıs 1972 tarihinde Deniz Geçmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan siyasi bir kararla, mecliste el kaldıranların onayıyla idam edildiler. Tamamen siyasi bir karar yürüterek kanlı tarihlerine başka bir gün daha eklediler. Deniz’in dediği gibi “kelle istiyorlardı” ve aldılar. Denizlerden bir yıl sonra 18 Mayıs 1973’te bir operasyonda yaralı olarak yakalanan İbrahim Kaypakkaya işkencede ifade vermediği için katledildi. Adı bizlere “ser verip sır vermeyen devrimci” olarak kaldı. Tarihimize baktığımızda “gözaltında

direnmek” dendiğinde iki isim simgeleşmiştir. Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve İbrahim Kaypakkaya. İdeolojik farklılıklar ne olursa olsun devrimci onurun korunması anlamında iki önder kişiliktirler. Şiirde de yazdığı gibi “onlar ölmediler yok, ateş fitiller gibi” o dönemin fitilleyicileri oldular. Dünyadaki “68 gençlik dalgası”nı kendi ülkelerinde estirenler henüz 20 yaşını biraz geçmiş genç devrimcilerdi. Sadece Türkiye Devrimci Hareketi’nin değil, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin de tohumlarını attılar. Onların devrimci hatıraları bizlere mücadelemizde güç veriyor. Denizlerin ve İbrahimlerin bize bıraktığı devrimci mirasın bugünkü güncel karşılığı, AKP ve Saray’ın yürüttüğü faşizme, diktatörlüğe karşı sonuna kadar direnmektir. Asıl mesele bize bırakılan ateşi her ne olursa olsun fitillemek, ateşi kıvılcıma dönüştürmektir. Bir kez daha Deniz Geçmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve İbrahim Kaypakkaya’nın son sözlerini hatırlayalım. “Ben, hiçbir şahsi çıkar gözetmeden halkın mutluluğu için savaştım.” diyen Hüseyin’i, “Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu

için bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz.” diyen Yusuf ’u, “Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi.” diye son nefesine kadar bağıran Deniz’i ve son olarak “Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım.” diyen İbrahim’i. Gerçekten de insanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir. 20’li yaşlarında halkların özgürlüğü için savaşanlara selam olsun. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan Denizlere, Kaypakkayalara, değerlerimizin ortaklığının bilincinde olarak 6 Mayıs ve 18 Mayıs şehitleri devrim ve sosyalizm mücadelemizde bizlere ışık tutmaya devam ediyor. Deniz, Yusuf, Hüseyin’i ve İbrahim’i saygıyla anıyoruz. Selam olsun tüm devrim şehitlerine.


Mayıs 2017 / Sosyalist Dayanışma

KAMPÜSLERDEN SOKAĞA HAYIR KAZANDI

“O

lağanüstü hal” koşullarında, iktidarın KHK’lar ile yüzlerce insanı mesleğinden ihraç ettiği, tek adam etrafında milliyetçi, şoven bir bloğun hiçbir hukuk tanımadan devletin tüm imkanlarını kullandığı, belediyelere kayyum atandığı, sadece evet diyenlerin propaganda yaptığı, siyasal eşitliğin ve insan haklarının çiğnendiği, gazetecisinden yazarına, öğretmeninden milletvekiline hapishanelerin tıklım tıklım doldurulduğu, muhalefetin sesinin kıstırılmaya çalışıldığı bir dönemde girdik referanduma. Üniversitelerdeki yönetim ise ülke yönetiminden farksız değildi. Toplumsal muhalefetin bütününe olduğu kadar akademiye ve öğrenci hareketine dönük saldırıların da hız kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Bilimin, özgürlüğün, barışın savunucuları olan hocalarımızın tamamen keyfi ve hukuksuz bir şekilde okullardan atıldığı, bu akademik kıyıma karşı ise üniversite içinde ses çıkaranların saldırı, tehdit ve uzaklaştırma cezalarıyla susturulmaya çalışıldığı, en küçük kıpırdanmaya dahi tahammülün olmadığı, eğitimin

kampüs sınırları içine hapsedilmeye çalışıldığı bir ortamda; üniversiteliler olarak eğitimin yalnızca taş duvarlar arasında olmayacağını “Bize Her Yer Üniversite” diyerek haykırdık. Tüm baskılara, polis/ÖGB iş birliğiyle yürütülen saldırılara rağmen sandığa giderken bilimin ayaklar altına alınmasını unutmadan en güçlü Hayır sesini üniversitelerden yükselttik. Referandum sonucunda ise yüzlerce gazete, televizyon ve bütün kamu kaynaklarının seferber edilmesine, referandum çalışmalarının iktidar tarafından türlü yollarla engellenmesine, gözaltılara, tutuklamalara rağmen kazanamadılar. “Seni başkan yaptırmayacağız” diyen halkların gücü ve kararlılığı karşısında ezildiler. Hayır’ımızı tanımayıp, gayri meşru bir şekilde kendi koydukları yasaları çiğneyerek milyonlarca oyu saatler içinde kendi hanelerine geçirdiler. YSK’nın kendi yasasını çiğnediğini ve bizlere derslerde yasaları ezberletirken, devletin birçok

organının “yasa tanımaz” tavırlarıyla nasıl da taraf tuttuklarını hep birlikte gördük. Bizler üniversiteliler olarak biliyoruz ki, hiçbir hukuki geçerliliği olmayan anayasa değişiklik teklifine ülkenin yarısından fazlası Hayır demiştir. YSK’nın almış olduğu ‘mühürsüz oy pusula ve zarfların geçerli sayılacağı’ yönündeki karar yasaya, hukuka aykırıdır. Referandum sonuçlarının demokratik meşruiyeti, uygulanabilirliği yoktur. Hayır’ımızın haklı, meşru olduğunu unutmadan ve gücümüzün farkına varıp kazandığımız kolektif zaferi küçümsemeden bu şaibeli seçim sonuçlarını kabul etmediğimizi bulunduğumuz her alanda; amfilerde, kampüslerde, sokaklarda haykıracağız. Şartlar ne olursa olsun adalet, barış, özgürlükten yana mücadelemizi, tek adam yönetimine karşı umudumuzu, üniversitelerde diktatörlüğünü kurmak isteyen-

DENİZ ARTİN

lere “Üniversitede diktatörlüğe son,” diyerek kararlılığımızı, oylarımızın gasp edilmesine, irademizin yok sayılmasına karşı öfkemizi kampüslerden sokaklara taşıyarak defter kalemlerimizle, tencere tavalarımızla, türküler halaylarımızla Hayırlarımıza sahip çıkacak, Hayır’ı yükseltmeye devam edeceğiz. Seçim için harcanan trilyonluk bütçenin yaşamımız olan kampüslere, eğitime, bilimsel bilgiye, sağlığa, gelişimimize harcanması için; egemenlerin iktidarını yeniden ürettiği bir mekanizma olan üniversiteleri, aynı şekilde egemenlere karşı verilen mücadelenin de önemli mekanlarından yapacağız.

17


Sosyalist Dayanışma / Mayıs 2017

AB, AVRUPA’DAKİ TÜRKLER SİDAR ARSLAN

Avrupa’yı esas şaşırtan kendi ülkelerindeki Türkiyelilerin bu kadar yoğun bir evet oyu kullanması. Bunu ciddi bir entegrasyon problemi olarak görüyorlar çünkü Erdoğan’ın bu zaferi demokratik bir Türkiye yaratmayacak ve yıllardır Avrupa’da yaşayan ve Avrupa’daki birçok demokratik haktan yararlanan Türklerin hala nasıl olup da demokrasinin aleyhine oy kullanabildiklerine şaşırıyorlar.

A

vrupa Birliği ile Türkiye arasında yaşanan gerilim Hollanda’daki karışıklık ve referandum süreci ile iyice ayyuka çıktı. Avustralya’da yayımlanan Krone gazetesi, Avusturyalı aşırı sağcı ve göçmen karşıtı Avusturya Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) lideri Heinz-Christian Strache’nin Facebook’taki çağrısının son dönemde gergin olan iki ülke ilişkileri bakımında ‘ateşe körükle gitmek’ anlamına geldiği yorumunda bulundu. “Sevgili Erdoğan destekçileri” ifadesiyle yer alan mektupta, “Uzun zamandan beri endişe ve anlayışla, sizlerin ne kadar anlaşılmaz ve mutsuz hissettiğinize şahit olduktan sonra, sizin burada kalmanızı istemenin boşa olduğu görüşüne sahibim. Sizin ve ailenizin burada acı çekmesi, istediğim en son şey.” ifadesini kullandı. Bu karşılıklı restleşmeleri bir süre daha izleyeceğiz gibi gözüküyor. En son Hollanda’da izlediğimiz şovun açıklarına hepimiz şahit olduk. Hollanda’da AKP’li bir bakanın konsolosluğa ulaşmaya çalıştığı ve polisle Erdoğan taraftarları arasında gerilim doğduğu sırada, Erdoğan taraftarı göstericilerden biri, yanındakine dönüp, “Korkma, Türkiye’de değiliz. Bizi tutuklamazlar.” dedi. Görüntüleri izlemesek sevgili bakanın ve müritlerinin neredeyse bir destan yazdığını düşüneceğiz. Sonrasında söylenen ‘ben gelirsem görürsün’ler, ‘Avrupa’da yaşayan Türkler ülkemize geri dönüyoruz’lar falan hepsi havada kaldı tabi. Burada özellikle belirmek istediğim bir şey var ki; o da HDP Milletvekili Filiz Kerestecioğlu’nun bunun üzerine yaptığı açıklama; “Siz bu ülkelere, Türkiye’nin, halkımızın yararına olacak diplomatik veya ticari görüşmeler yapmaya gitmiyorsunuz. AKP propagandası yapmaya gidiyorsunuz. Sonra da sanki bu ülkeler

18

Türkiye’yi reddetmiş gibi krizin yükünü yurttaşa yüklüyorsunuz. Aslında reddedilen Türkiye değil AKP.” Bunun yanı sıra Almanya, Avusturya ve Hollanda olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde neredeyse her gün Erdoğan ve Yeni Türkiye’si manşet oluyor, bu ülkelerin kendi iç gündemleri kadar önemli görülüyor. Ama bu gazeteleri incelersek genelde aşırı sağcı ve ırkçı yayın organları. Ve yayınlandıkları ülkenin aynı derecede ırkçı ve sağcı partilerinin sözcüsü gibi her gün bu faşist propagandayı yürütüyorlar. Mülteciler ve IŞİD sorunundan kaynaklı Avrupa’da artan sağ popülizm bu gerilimlerden besleniyor ve tıpkı Erdoğan gibi onlara halka seslenecekleri bir balkon hediye ediyor. Bu balkon konuşmaları iki tarafın da işine geldiği için politik olarak bunu sürdürmeleri oldukça olası. Sonuçta Erdoğan’ın referandum sonrası idam çıkışı ve Avrupa’dan gelen karşı açıklamalar bu ihtimali destekliyor. Mesela daha birkaç gün önce Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Genel Kurulu, Salı günkü oturumunda 45’e karşı 113 oyla Türkiye’nin denetim sürecine yeniden alınmasına karar verdi. Türkiye, 2004 yılında denetim sürecinden çıkartılmıştı. Bugünkü kararla birlikte denetim sürecinden çıkartılıp yeniden alınan ilk Avrupa ülkesi oldu. Erdoğan sonrasında o dehasıyla müthiş bir yanıt vererek “Artık güçlü bir Türkiye var. Bu dönemin ‘hasta adam’ı da bunlar işte.” dedi. Ama yaratıcılık ve gerçeklik her zaman aynı yerde durmuyor. Onca hengâmenin sonunda sonuç olarak referandumdan ‘Evet’ çıktı. Ama bu hukuki bir sonuç değil. Muhalifleri tutuklayan, karşıt görüşlülerin seçim kampanyalarını yasaklayan, ga-

zetecileri susturan biri demokratik olarak meşru olduğunu iddia edemez. Erdoğan da tam olarak bu şekilde davrandığı ve referandumu kıl payı kazandığı için, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın gelecekteki iktidarını şekillendiren referandumun sonucu özgür iradeyle alınmış bir karar olmaktan ziyade, demokratik bir devletin şiddetle ele geçirilmesini yansıtıyor. Avrupalı birkaç üst düzey yöneticiye göre AB artık Türkiye’ye karşı net bir politika izlemek zorunda. Türkiye şayet tam üye olarak arzulanmıyorsa bu dürüstçe söylenmeli ve diğer yollardan işbirliği imkânları aranmalı. Zira Türkiye’nin Avrupa’ya ekonomik açıdan hiç olmadığı kadar ihtiyacı var. Erdoğan da bunun bilincinde. Erdoğan ekonomik başarılar sayesinde bu denli güçlendi. Ekonomik daralmanın şimdiye kadarki hızıyla devam etmesi halinde, Erdoğan’ın yıldızı da hızlı bir şekilde sönecek. Enflasyon yüzde 11’in üzerinde, işsizlik ise yüzde 13 ile son yedi yılın en yüksek seviyesinde. Onca ‘Nazi atarlanması’na rağmen Almanya’dan mali yardım istendi. Ekonomi gurur falan bilmez sonuçta. Avrupa’yı esas şaşırtan kendi ülkelerindeki Türkiyelilerin bu kadar yoğun bir evet oyu kullanması. Bunu ciddi bir entegrasyon problemi olarak görüyorlar çünkü Erdoğan’ın bu zaferi demokratik bir Türkiye yaratmayacak. Yıllardır Avrupa’da yaşayan ve Avrupa’daki birçok demokratik haktan yararlanan Türklerin hala nasıl olup da demokrasinin aleyhine oy kullanabildiklerine şaşırıyorlar. Ama Sputnik’e konuşan Berlin Özgür Üniversitesi’nden Dr. Gülistan Gürbey, Almanya’daki Türk seçmenlerin çoğunluğunun referandumda ‘evet’ demesinin sebebine ilişkin bir soru karşısında şu ifadeleri kullandı: “Almanya’daki Türkler parlamen-


Mayıs 2017 / Sosyalist Dayanışma

VE REFERANDUM to seçimlerinde de AK Parti’ye oy vermişti. Referandumda bu neden değişsin? Referandum aslında kişisel olarak Erdoğan’la ve AK Parti’yle ilgiliydi.” açıklamasında bulundu. Almanya’daki Türk vatandaşları seçme hakkına sahip olsa %60 oranında Sosyal Demokrat Parti SPD’ye oy verecek; ardından Yeşiller, sonra da Sol Parti geliyor. Bu tabii Türkiye’deki seçimlere dair tutumlarının tam zıddı. Almanya’da örneğin göçmenleri savunan partilere oy veriyorlar. Ya da işçileri savunan. Birçok göçmen, bildiğiniz gibi, işçi kesiminden. Burada Berlin’de Almanya seçimlerinde Sol Parti’ye, Türkiye seçimlerinde AKP’ye oy veren Türkler var. Bu insanların kendilerini nasıl gördüklerine ve hangi düşüncelerle hareket ettiklerine bakmak lazım. Onlar demokrasiye karşı olduklarına inanmıyor ki. Tam tersine, anayasa reformunu ve Erdoğan’ın çizgisini pekâlâ demokratik buluyorlar. Ne yazık

ki oldukça primitif bir demokrasi anlayışına sahipler. Kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti gibi şeylerin önemi yok bu anlayışa göre, sadece, çoğunluğun kararının belirleyici olması gerektiği fikrinden hareket ediyorlar. Alman kamuoyunun bunu anlamamasını da Türk devlet medyası onlara şöyle açıklıyor: Almanlar ırkçıdır ve Müslüman düşmanıdır. İşin kötüsü, bunda doğruluk payı da var. Örneğin benimki gibi bir adınız varsa, ev bulmakta daha fazla zorluk çekersiniz. Erdoğan’ın adamları bunu biliyor ve Almanya’daki Türklerin bu tür deneyimlerini kendi çıkarları için kullanıyor.

kat Almanya misafir işçiler göçü çerçevesinde başka kesimlerden insanları çağırdı ülkeye. Entegrasyon eksikliği bir açıklama olarak kulağa makul gibi gelebilir -tamamıyla yanlış da değil- ama Alevi ve Kürt göçmenler de, diğerleriyle aynı ayrımcılık deneyimlerini yaşamalarına rağmen “Hayır” oyu kullandılar. Seçimlerde verilen oyları Almanya’daki toplumsal gerçeklikle ancak kısmen açıklayabiliriz. Konu Türkiye olunca sosyokültürel çevreler ve dinsel aidiyetler de belli bir rol oynuyor. Aile biyografilerinden kaynaklanan bu tutumlar kısmen üçüncü kuşağa kadar etkili oluyor.

Almanya’daki Türk diasporasında, ABD, İngiltere ya da Norveç gibi ülkelerdekinden farklı çevrelerden gelmiş insanlar yaşıyor. Oralara yerleşen birçok insan 1980 askeri darbesinden kaçmıştı ya da farklı toplumsal kesimlerden geliyordu. Ama bir insan Alevi ise, ya da ailesi İzmir gibi bir yerden geliyorsa, AKP’ye oy verme ihtimali düşük olur. Fa-

Avusturya Yeşiller Milletvekili Berivan Aslan ile yaptığımız kısa görüşmede şunları söyledi: “Evet IŞİD İslamafobinin yükselmesine neden oldu. Ama bunun bir diğer nedeni de Tayyip Erdoğan’dır. Lobi faaliyetleri ile her tarafta baskı oluşturmaya çalışıyorlardı. Ve bunların hepsi Türkiye’den kumanda ediliyordu.

Bu politika dinci milliyetçi göçmenler arasında karşılık buluyor. ‘Bak Erdoğan demişti, Avrupa bizi Müslüman olduğumuz için istemiyor. Ben niye Almanca öğreneyim. Zaten ikinci sınıf vatandaşım. Entegre de olamam bu koşullarda.’ deyip hemen kabuğuna çekiliyor ve tamamen entegrasyonunun dışında kalıyor. Erdoğan böylece Avrupa’da yaşayan kendi taraftarlarını kurban ediyor. Onlara en büyük zararı kendi veriyor. Bu çatışmalı dil yüzünden insanlar ayrışıyor ve entegrasyonu zorlaşıyor.” Tabii AKP’nin de hedeflediği türden bir duygu körüklenmiş oluyor böylece. Bulunulan yerin doğru yer olmadığı, Türklerin Almanya’ya ait olmadığı fikri. Tüm Avrupa’daki milliyetçi sağ partilerin söylediği de bu zaten. Milliyetçi bir azınlıkla milliyetçi bir çoğunluk arasında bu tür bir koalisyon tarihsel açıdan yeni bir şey değil. Bu söyleme karşı adımlar atmak lazım.

19


Sosyalist Dayanışma / Mayıs 2017

BÜYÜKANNE MAAŞI DEĞİL, İMECE

Başlıca engellerden biri bakım emeğinin kamusal sunumunun gerçekleşmemesiyken böyle bir sorun yokmuş gibi davranmak politik bir tercihi göstermektedir. Hükümet sermayeyi korumayı her şeyin üstünde gören muhafazakar-neoliberal ekonomi programı sebebiyle bakım emeğinin kamusal olarak sunulmasına yanaşmıyor. Bunun yerine ‘Büyükanne maaşı’ gibi ‘çözüm’lerle yasak savmaya çalışıyor.

“0

-3 yaş çocuğu olan 6500 kadının ‘istihdama kazandırılması’ için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından bir ‘destek projesi’ açıklandı. Proje kapsamında, çocuklarına bakan annelerin işe başlaması durumunda, torunlarının bakımını üstlenen 6500 anneanne veya babaanneye aylık 425,00TL ‘maaş’/yardım yapılması sağlanacak.” Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın (ÇSGB) başlattığı Büyükanne Projesi’nde 10 ilde hak kazanan ailelerden 6 bin 500’ünün isimleri bakanlığın internet sitesinden açıklandı. Müezzinoğlu, kadının istihdamdaki gücünü artırmak, kadının istihdamda kalıcılığını devam ettirebilmek üzere böyle bir projeyi başlattıklarını iddia ediyor. “Büyükannelere maaş geliyor müjde” ile basında duyurulan ‘büyükanne maaşı’ verilenin gerçekte maaş olmaması, kadınların emeğini görmeyen ve değerini tanımayan bir yaklaşım içermesi nedeniyle kadın örgütleri tarafından eleştirilmektedir. Kadınların iyi işlere erişiminde bu kadar büyük sorunlar yaşanırken ve Türkiye’de kadın istihdamı dünya ülkelerinin yarısı kadar bile gerçekleşmezken kısıtlı sayıda kadına yardım edilmesini getiren bu projenin bir istihdam projesi olarak sunulması kabul edilemez. ‘Büyükanneye maaş projesi’ne kadına maaş veriyor, ne de kadınların istihdamında fark yaratacak sosyal hak anlamında ayakları yere basan bir projedir. Bu yaklaşım yine hükümetin kadın emeğine verdiği değerin bir göstergesi olmaktadır. Sadece 6500 kişiye sunulan asgari ücretin 1/3’inden az ve sosyal güvencesi olmayan bir rakamın “Büyükanne maaşı” ola-

20

rak sunulması ev içinde verilen emeği görmeyen, bakım hizmetini küçümseyen ve kadınların sırtından almayan, kadınları her aşamada eve hapseden bir anlayışın tezahürü olmaktadır. Hükümetin bir başka bakanı Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin büyükanne maaşını çok doğru bulmadığına yönelik açıklamaları basında yer almıştır. Müezzinoğlu’nun buna da cevap niteliği taşıyan yeni açıklamaları ise bu durumun itirafı olmakta ve skandal niteliktedir. Bakan; “Bu bir maaş değil ki, bu bir hediye. Burada işin özü; doğum yapmış annenin, istihdamda güçlü kalışına destek vermektir.” ifadelerini kullandı. Bakan bu skandal açıklamasıyla bazı kadınlara hediye niteliğinde ücret verilerek kadının istihdamda kalışını desteklediğini iddia etmektedir. Bu durum Çalışma Bakanı’nın toplumsal değerlerin en az yarısından fazlasını üreten kadınları ne kadar hafife aldığının da göstergesi olmaktadır. Kadına köle muamelesi yapılması da cabasıdır. 2016’da da Türkiye; Dünya Ekonomi Forumu Küresel Cinsiyet Uçurumu raporunda 130. sıradadır. Türkiye kadın istihdamında hala dünyanın çok çok gerisinde -TÜİK’in şişirilmiş verilerine rağmen- %30’ların altındadır. İşgücü İstatistikleri, Aralık 2016 TÜİK verilerinde de kadın istihdamı artmadı tam tersine 3 puan geriledi. Avrupa Birliği üye ülkelerinin istihdam oranı incelendiğinde; 2015 yılında kadın istihdam oranının en yüksek olduğu ülke %74 ile İsveç iken en düşük olduğu ülke %42,5 ile Yunanistan oldu. Avrupa Birliği üye ülkelerinin (28 ülke) ortalama kadın istihdam oranı ise %60,4 oldu. (TÜİK)

BÜTÜN ÇOCUKLAR KREŞE

Bütün çalışmalar göstermektedir ki; kadın istihdamı önündeki en büyük iki engel; bakım emeğinin karşılanmaması ve kadınların eğitime erişememesidir. Sosyal devlet uygulamaları nispeten iyi olan Avrupa ülkelerinde kadın istihdamının bizdekinin iki katını aşan derece yüksek olmasının altında yatan en önemli sebep kamusal olarak sunulan bakım hizmetlerine erişilebilmesindeki yaygınlıktır. Başlıca engellerden biri bakım emeğinin kamusal sunumunun gerçekleşmemesiyken böyle bir sorun yokmuş gibi davranmak politik bir tercihi göstermektedir. Hükümet sermayeyi korumayı her şeyin üstünde gören muhafazakar-neoliberal ekonomi programı sebebiyle bakım emeğinin kamusal olarak sunulmasına yanaşmıyor. Bunun yerine ‘Büyükanne maaşı’ gibi ‘çözüm’lerle yasak savmaya çalışıyor. Bu yaklaşım ise ciddi bir çaba olmaktan uzak, aksine başarısızlıklarının üstünü örtmeye dönüktür. Bütün kadınlara sunulmadığı için ayrımcı ve kayırmacılık da içeren, cinsiyet ve emek körü bir bakışı da ele vermektedir. Öte taraftan proje bütçesi işsizlik maaşından karşılanmaktadır. Yani para işçilerin cebinden çıkmaktadır. Her ne şekilde olursa olsun çocuk bakım hizmetinin Bakan’ın kendi ağzıyla söylediği gibi ‘hediye parası’ veya harçlık olabilecek köle ücreti karşılığında ve hiçbir sosyal güvenceye de sahip olunmadan sağlanması bir lütuf olarak görülmesi beklenmemelidir. Hükümetin derhal yapması gereken bakım hizmetinin sosyal devlet uygulaması olan birçok ülkede olduğu gibi bütün çocuklar için parasız, nitelikli, anadilinde


Mayıs 2017 / Sosyalist Dayanışma

EV KADINLARINA EMEKLİLİK HAKKI kreşler açılması yoluyla bu hakka erişimin sağlanmasıdır. Bu ihtiyaç hiçbir gel geç önlem ile kapatılamayacağı aşikardır. Hükümetin bu konuda kamusal bakım sunmayarak politik bir tercih yaptığını ve bu sorumluluktan kaçtığını görüyoruz. Kamusal kreşler hükümetler için, sermaye için maliyet unsuru olarak görülmektedir. Halbuki paylaşım ilişkilerinin sürekli sermeden yana nalıncı keseri gibi hareket ettiği burada kendini gizleyemez bir şekilde ortaya koymaktadır. Büyükannelere ‘maaş müjdesi’ tam da bu kaçışın örtüsü olmaktadır. İş yerleri, kamu kurumları ve belediyeler kreş açmalı ve bütün çocuklarımız bu kreşlerden faydalanabilmelidir. Bu hem bütün

çocukların eğitime, gıdaya eşit şartlarda erişimi için gereklidir hem de kadınların karşılıksız emeğine el konmasının önüne geçmek için zorunluluktur.

EMEKLILIK BÜTÜN KADINLARIN HAKKIDIR

Büyükanneler ve tüm ‘ev kadınları’ karşılıksız emek harcamışlardır ve harcamaktadırlar. Kendi çocuklarını büyütmüş ve ev içinde yeniden üretim yükünü hayat boyu sırtlanmışlardır. Yapılması gereken sadece 6500 kişiye değil, bütün “ev kadıları”na ,”büyükannelere” emeklilik hakkı tanımaktır. Bütün partiler biraraya gelmeli ve ev kadınlarına

emeklilik hakkı yasasını ve tüm çocuklar için parasız, nitelikli kreşle ilgili yasa ve yönetmeliklerin çıkarması için çalışmalıdır. Elbette bunu yapabilmeleri için kârı merkezlerine almamaları gerekir.

eşitsizliklerin, sosyal ve ekonomik uçurumun ve paylaşımdaki ağır sorunlarla mücadelede de önemli bir çözüm yoludur. İMECE EV İŞÇILERI SENDIKASI

Kadınların istihdama çekilmesi için bakım emeğinin kamusallaştırılması, yani kamu kreşleri, mahalle kreşlerinin tüm çocuklara açılması, bakım emeği hizmetinin hasta, yaşlı ve engellilere sunulması aynı zamanda

21


Sosyalist Dayanışma / Mayıs 2017

BİR KIVILCIMDAN KİTLESEL SAVAŞA! SEÇKİN TAN

F

ilmin makarasını biraz geri sarmakta fayda var. Zaman hızla akıp ilerlerken büyük değişimleri ancak pür dikkat kesildiğimizde fark ediyoruz. Takvimler 17 Aralık 2010’u gösterdiğinde Ortadoğu’nun kalbinde bir kıvılcım parladı. Bu, gelecek yüzyılı rahatlıkla belirleyecek yakın tarihimizdi bizim. Seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin bedeninde çaktığı kıvılcım belki de haber bültenlerinde saniyeler içinde akıp geçti ancak bölgede giderek karmaşıklaşan savaşların domino taşı Buazizi’nin çaktığı o ateş oldu. Bugün bölgeyi saran ateşi söndürmek hiç de kolay olmayacak. Önce yükselmesinde fayda görülen İslami örgütlerin bugün önüne geçmek için koalisyonlar kurulup operasyonlar düzenleniyor. Meşhur bir söz var “aradığın şeyi kaybettiğin yerde arayacaksın” diye. Bugün Ortadoğu’da aranan şey Buazizi’nin kendini yaktığı nedenlerdedir. Fakat orada aranmıyor! IŞİD Musul’a girdiğinde neredeyse yola çıkarken doldurdukları şarjörlerinde mermileri

22

olduğu gibi duruyordu. Hatta yerel halkın alkışları arasında giriş yapmıştı kente. (Derdim IŞİD gibi bir örgütün güzellemesini yapmak değil. Kendi topraklarımızda giderek yükselen yoksullaşmanın nelere zemin hazırladığını hatırlatmak.) 2014 Haziran’ın da bir gece de kaptırılan kente 2016’nın Ekim ayından beri hala girilebilmiş değil. Her ne kadar IŞİD gözden çıkarılmış olsa da hesaba katılmayan kitlesel destek bugün IŞİD’i ayakta tutuyor.

NAFILE BIR ÇABA!

TSK Nisan ayının son haftasında Sincar’a hava operasyonu düzenledi ve birçok noktada YPG ile çatışmaya girildi. Her yanıyla şaibeli bir şekilde “Evet”in çıktığı referandum sonrası çokça propaganda edilen “güçlü Türkiye” güzellemesine malzeme olacak operasyon sürdürüldüğünde tehlike sınırlarına fazlasıyla girilmiş olacak. Türkiye, sahadaki güçleri başarısız olduğunda peşinden kendi müdahalede bulunmak zorunda kalıyor. Türkiye destekli Peşmerge güçleri Mart ayında saldırıda bulundu fakat başarılı olamadı. Şimdi de doğrudan

kendi müdahalelerde bulunuyor. Sahada uluslararası aktörlerin başında gelen ABD ve Rusya’nın tepkisini çeken Şengal operasyonu sadece PKK’nin Kandil gibi üstlenmesine değil, Rakka ve ilerdeki İdlip operasyonlarına dönüktür. ABD öncülüğündeki Rakka operasyonunda yer alamayan Türkiye YPG’nin dikkatini dağıtmanın ve oyalamanın derdine düşmüş durumda. Aynı noktada sürdürülebilirliği zayıf olsa da Kürt güçlerinin konsantrasyonunu etkileyecek çaptadır. Bu operasyon uluslararası arenada şımarıklık olarak görülmektedir. Bir diğer nedense Rusya’nın önümüzdeki aylarda YPG’nin de içinde olduğu İdlip operasyonuna göndermedir. Fazlasıyla rahatsız olduğu Kürt güçlerini, şimdiye kadar desteğini göstermekten sakınmadığı İdlip’e girilmek istendiğinde ittifak olarak seçmeyin mesajıdır. Coğrafi konum itibariyle Kürtlerin içinde yer almak isteyeceği İdlip Türkiye’nin tüylerini şimdiden diken diken ediyor. Bu çılgınca çıkışlar yapmasına neden oluyor.

ORTADOĞU’NUN NATOSU…

Emperyalist ülkelerin Sovyetler Birliği’ne karşı kurduğu askeri birlik NATO’nun Ortadoğu versiyonu dillendirilmeye başlandı.

ABD Savunma Bakanı James Mattis İsrail’de yaptığı açıklamada özelikler İran ve desteklediği direniş ekseninin oluşturduğu tehditlere karşı Ortadoğu’nun güvenliğini alacak bir örgütlenmeye ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Mattis; İsrail, Suudi Arabistan, Ürdün, Katar ve Körfez ülkelerinin desteğiyle yeni bir Ortadoğu NATO’su kurulmaya ihtiyaç olduğunu belirtti. Uzun yıllar Ortadoğu’da sürdürdükleri yağmanın zafere ulaşmasını NATO gibi bir örgütlenmeyle başaracaklarını tasarlıyorlar.

YENI BIR ‘İNTIFADA’: AÇLIK GREVI

Emperyalizmin Ortadoğu’daki vahşet üreten karakolu olarak görülen İsrail cezaevlerindeki direnişçi Filistinliler, 17 Nisan’dan bu yana açlık grevini kararlılıkla sürdürüyor. Katılımın yüksek olduğu açlık grevi tarihe damgasını vuran “İntifada” olarak ifade ediliyor. Dünyanın en uzun acısını her an yaşayan, zamanı direnişle geçen Filistin, biz Türkiyeli devrimcilere de örnek oluyor. Son sözü İsrail hapishanelerindeki insanlık dışı uygulamaları kabul etmeyen açlık grevindeki El-Fetih’in önderi Mervan Hasib İbrahim Barguti’nin mektubundan bir pasaja verelim… “…Yapmakta olduğumuz açlık grevi mevcut direniş yöntemlerinin en barışçılıdır. Aç karınları ve fedakarlıkları, karanlık hücrelerinin dışında seslerinin yankılanması umuduyla acıyı sadece greve katılanlara ve onların sevdiklerine yükler. Onlarca yıllık tecrübemiz, İsrail’in insanlık dışı sömürgeciliği ve askeri işgalinin, açlık grevi yapan mahkumları fiziksel acı çektirerek, aile ve topluluklarından ayırarak boyun eğdirmek için kullandığı yöntemlerini kanıtladı. Tüm bunlara karşın biz teslim olmayacağız.”


Mayıs 2017 / Sosyalist Dayanışma

DEMOKRASİ ÜZERİNE İKİ KÜÇÜK OKUMA

D

emokrasinin burjuva formu, 1990’lardaki altın yıllarından sonra günümüzde ciddi bir kriz içerisinde. 2008 krizinin yarattığı olumsuzlukların giderilememesi ve küreselleşme-finansallaşmagüvencesizleştirme üçgenine dayanan neo-liberalizmin yarattığı toplumsal yıkım demokrasinin yönetebilme kapasitesini zayıflatıyor. Sosyal olmayan bir demokrasinin, neo-liberalizmin çılgın rekabetçi anlayışıyla sentezlenmiş bir demokrasinin yaşama şansı en azından içinden geçtiğimiz şu konjonktürde oldukça az görünüyor. Bu durum ortaya önemli sorular çıkartıyor tabii ki.. Sosyalizmin çözülüşü; demokratik olmayan bir sosyalizmin, emekçiler başta olmak üzere emekçilerin genel olarak aktif rızasını ortaya çıkaramayan bir sosyalizmin yaşamasının ne kadar zor olduğunu göstermişti. Demokrasi söylemsel olarak sosyalizmin çözülmesinde küresel sermayenin elinde önemli bir ideolojik araç olarak işlev gördü. Bu durum, ortalama sosyalistin zihninde zaten sıkıntılı olan sosyalizm-demokrasi ilişkisini daha da sorunlu hale getirdi. Demokrasi, aslında “olmayan bir şey”di. Esas olan burjuvazinin diktatörlüğü idi. Demokrasinin savunulması bu açıdan esas bir hedef olamazdı, çünkü demokrasi zaten işçi sınıfına “diktatörlük”tü. Oysa çağdaş burjuva demokrasisi esas olarak mücadeleci ve devrimci bir işçi sınıfının muazzam mücadelesinin bir sonucuydu. İşçi hareketinin devrimci hedeflerinden vazgeçmesi karşısında sermayeden kopardığı tavizlerin toplamıydı. Ayrıca, “burjuva diktatörlüğü” hiçbir ülkede aynı biçimde kurusallaşmıyor, o ülkenin tarihsel potansiyelleri ve mücadele dinamikleri eliyle şe-

killeniyordu. Özgürlük ve eşitlik insanlığın kurtuluş ütopyasının iki çelişkili kanadıydı. Sosyalist siyasi düşünce eşitliğin doğrudan, özgürlük sonucu yaratacağını varsayıyordu; ki tarih bu iddiayı boşa düşürdü. Liberalizm ise eşitlik meselesini görmezden gelerek özgürlüğü tamamen burjuva bir çerçevede ele alıyordu. “Devletin piyasaya yoksullar lehine müdahalesinin daha fazla eşitsizlik üreteceği” varsayımı da 2008 krizi sonrasında hayat tarafından doğrudan yalanlanmış oldu. Tabii gerçek hayat fikir mücadelesi şeklinde yaşanmıyor, fikirler ardlarındaki toplumsal güç tarafından somut toplumsal güçler haline gelebiliyorlar. Bugün sosyalizmin önündeki temel mesele, özgürlük eşitlik kavramlarını birbirleriyle çelişkili bir ikili olmaktan çıkaran bir paradigmanın ezilenlerin öfkesiyle buluşabilmesidir. Bu yüzden demokrasi üzerine, ezberlerimizi bozacak okumalar yapabilmemiz geleceğimiz açısından hayati önemdedir. Bugün bu okumalarla ilgili iki eserden bahsetmek istiyorum. Birincisi Ocak 2016’da kaybettiğimiz ünlü Marksist bilim insanı Ellen Meiskins Wood’un “Yurttaşlardan lordlara-eskiçağlardan ortaçağlara batı siyasi düşüncesinin toplumsal tarihi” adlı çalışması. Wood, eserlerinde Batı siyasi düşüncesinin gelişimini sosyal hayatın gelişimi ile paralel anlamaya/anlatmaya çalışan bir perspektife sahip. Bu kitaptaki en önemli vurgularından bir tanesi Atina demokrasisinin Wood tarafından ele alınış biçiminde ortaya konuyor. Atina demokrasisi Marksist çevrelerde kölelerin ve kadınların dışlanması sebebiyle bir iki kalem darbesiyle genelde değersizleştirilir. Oysa Marx’ın Grundrisse’de yaptığı tartışmalar hatırlanırsa, Kapital’deki

kimi kavramların bile Aristo tarafından esinlendiği düşünülürse (Aristo kullanım değeri – değişim değeri ayrımını büyük oranda fark etmiş) bunun çok da Marksist bir tutum olmadığı anlaşılabilir. Aristo ve Platon gibi arsitokrat filozoflar da siyaset felsefelerinde bir tür demokrasi korkusunu ve seçkinci yönetim anlayışını meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Aristo demokrasiyi “özgür doğanların ve yoksulların denetlediği” bir hükümet olarak değerlendirmekte ve yetersizliklerini ortaya koymaya çalışmıştı. Wood, Yunan demokrasisinin egemen sınıfların güçlü bir devlet aygıtına sahip olmamasından kaynaklandığını iddia eder: “Eski Yunan’da mülk sahibi sınıfların gevşek bir örgütlülüğü vardı ve hiçbir zaman kullanabilecekleri böyle (örneğin Doğu’daki gibi) devletleri yoktu.” “Solon ve Kleistenes’in reformları bariz sınıf egemenliğinin yokluğunda Eski Yunan’da nasıl özgün sınıfsal ortaya çıktığını göstermektedir.” Kitaptaki çok özgün bir bölüm de İngiliz ve Fransız feodalizmlerinin kıyaslandığı bölüm. Kıvılcımlı da en özgün kitaplarından biri olan “İlk Geçiş İngiltere” kitabında kapitalizmin öngünlerinde Fransız ve İngiliz devletlerinin farkının, Fransa’da kapitalizmin İngiltere’ye göre daha geriden gelmesinin sebebi olarak anlatmıştı. Sonuç olarak Wood, Yunan demokrasisinin özgür vatandaş geleneğinden beslendiğini, yani yönetme ilişkisinin anti-tezi olduğunu (önemli mevkilere seçimle değil kura ile atama yapılıyordu, seçimlerin tiranlığa yol açmasından korkuluyordu) Ortaçağ sonrası demokrasi geleneğinin ise daha büyük oranda kral ve feodal bey çelişkisinden kaynaklandığını, dolayısıyla yönetme ilişkisini veri kabul ettiğini iddia eder. Polis geleneği bu anlamda Magna Cartacı ge-

M. SİNAN MERT

lenekten daha fazla eşitlikçiliğe açıktır. Demokrasi tartışmalarında Heinrich Geiselberger tarafından derlenen Büyük Gerileme kitabı da incelenmeli. Metis Yayınları’dan çıktı. Nancy Fraser’ın yazısı özellikle önemli. Kültürelci solun, eşitlik meselesinin perde arkasında kalmasına itiraz edemeyen bir solun nasıl olup da “ilerici neo-liberalizmin” yancısı durumunda kaldığını anlamak açısından önemli. Tam da “Le Pen karşısında Macron” çığlıklarını atan Avrupa solunun bir kısmını anlamlandırmak açısından kıymetli.

23


Sosyalist Dayanışma Mayıs 2017 Sayı 55  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Mayıs 2017 Sayı 55  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement