Issuu on Google+


Politika Dergisi Editör

Sayı 5

Sayı 5

01.07.2008

> Gökhan Editör DAĞ > Gökhan Yazar DAĞ Kadromuz

Editörden...

Yazar Kadromuz > Asaf ŞĐMŞEK > Barış TINAY > Asaf BilginŞĐMŞEK TÜRK > Barış BurakTINAY ĐNAN > Burak Bilgin TÜRK SIRATAŞ Burak ĐNAN > Bülent BÜYÜK > Burak Ceren SIRATAŞ YALDIZ Bülent BÜYÜK > Emrah ÖZDEMĐR CerenALTUN YALDIZ > Erdal > Evren EmrahYELKANAT ÖZDEMĐR ALTUN > Erdal Gamze KONA Evren YELKANAT > Mehmet Mustafa KAKI Mehmet Mustafa KAKI > Miraç ÇEVEN Miraç ÇEVEN > Özgür Pınar IŞIK > Naile ÖzlemDUMAN ATĐLA Özgür Pınar IŞIK > Taşkın YAYLA > Taşkın Yamaç YAYLA KONA > Yamaç KONA

Merhaba Politika Dergisi’nin değerli okuyucuları, söz verdiğimiz gibi bir aylık süre sonrasında yeniden karşınızdayız.

bize gösterdiği yakın ilgiden ve sorularımıza verdiği açık yürekli cevaplarından ötürü teşekkür ederiz.

Bu sayımız hakkında konuşmaya başlamadan önce, sevgili okuyucularımıza Politika Dergisi’nin dördüncü sayısına gösterdikleri ilgiden dolayı teşekkür ediyoruz. Politika Dergisi’nin dördüncü sayısı yayınlandığı andan itibaren büyük bir ilgi görmüş ve üç günlük bir sürede 2000 okuyucu tarafından sitemizden okunmuştur. Bu söz konusu ilgi okumakta olduğunuz beşinci sayımız için bizi, oldukça cesaretlendirmiş, ayrıca büyük bir özveri ile bu sayımızı hazırlamaya yönlendirmiştir.

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Kocaeli Milletvekili Sayın Mehmet Cevdet SELVĐ mülakatında ise Türkiye’nin genel sorunlarını, AKP ile yargı arasındaki gerilimi, Türkiye’nin sosyal sorunlarını, yaklaşan yerel seçimleri ve CHP’ye yönelik eleştirileri konuşma fırsatı bulduk. Kocaeli CHP Đl Başkanlığı’nda yapılan mülakat süresince bize gösterilen yakın tutumdan ötürü başta vekilimiz Sayın M. Cevdet Selvi olmak üzere, CHP Kocaeli Đl Başkanı Sefa Sirmen’e ve tüm Kocaeli Đl Teşkilatına teşekkür ederiz.

Okuyucularımıza en iyisini verebilmek için bu sayımızda üç önemli ismi ağırladık ve mülakat tecrübelerimize yenilerini ekledik. Her zaman şeffaflıktan yana olduğum için, bu röportaj sürecini de sizlerle paylaşmak istiyorum.

AKP Yozgat Milletvekili Osman COŞKUN mülakatında ise ne yazık ki, istediğimiz soruların cevabını alamadık. Mülakat tarihi olan 23 Haziran sabahı Ankara’da yapılması planlanan söz konusu mülakat için 23 Haziran sabahı gerekli telefon görüşmelerinin yapılması kararlaştırılmışken, işi garantiye almak adına 22 Haziran tarihinde telefonla ulaştığımız Sayın Coşkun bize kendisinin Đstanbul’da olacağını söylemiştir. Bunu üzerine söz konusu mülakat Đstanbul’da yapılmıştır.

Politika Dergisi Sayı 4 Politika Dergisi Sayı 4

Biliyorsunuz ki, Politika Dergisi’nin yayınlanan sayılarının son sayfalarında, bir sonraki sayımız için yapacağımız röportajların listesini veriyorduk. Dördüncü sayımızın sonunda okurlarımıza Prof. Dr. Ali Yaşar SARIBAY, Mehmet Cevdet SELVĐ ve Ömer ÖZYILMAZ ile mülakatlar yapmak için prensip anlaşmasına vardığımızı söylemiştik; fakat bu isimlerden Ömer ÖZYILMAZ’a daha sonraki girişimlerimize rağmen ulaşamadık. AKP kanadına yönelik bir isimle yaşanan bu sorunu giderebilmek için AKP Yozgat Milletvekili Osman COŞKUN ile bir mülakat yaptık. Bu durumdan ötürü özür diliyor ve bir daha bu tarz sıkıntıların yaşanmaması için gelecek sayımızda yapacağımız mülakatları kesinleşmeden, okurlarımıza ilan etmemeyi uygun görüyoruz. Bu durumdan ötürü tekrar özür dileriz. Röportajlarımıza kısaca değinirsem; Uludağ Üniversitesi’nin değerli eğitimcilerinden Sayın Prof. Dr. Ali Yaşar SARIBAY ile politik bilimi, yasama—yürütme—yargı arasındaki etkileşimi, sivil toplum ve katılımcı demokrasiyi konuştuk. Hocamız, bize adı geçen konular ile ilgili oldukça ilgi çekici açıklamalarda bulundu. Değerli hocamıza

Sayın Coşkun’a mülakatın yeri ve zamanı sorulduğunda kendisi yoğun programında bize sınırlı bir vakit ayırabileceğini söylemiştir. 23 Haziran sabahı saat 11.00’de kendisini aramamız söylenmiş ve bu arama sonrasında saat 19.30’da bize randevu verilmiştir. Daha sonra milletvekilimiz bize ulaşmış ve röportajın yeri ve saatini saat 17.45 sıralarında erkene almıştır. Saat 18.15’de mülakat yerine varmamıza rağmen, sayın vekil yine programından ötürü mülakatı, vereceği konferans sonrasına yani 21.00’e ertelemiştir. Saat 21.00’de de gerçekleşmeyen mülakat saat 22.15’de gerçekleşmiş ve 20 dakika sürmüştür. Bu 20 dakikalık mülakat süresince vekilimiz bize yapmış olduğu ve yapacağı projeleri anlatmış ve özelde vekile, genelde ise üst düzey kamu çalışanlarına ulaşılabilmesinin faydalarından bahsetmiştir. Sayın vekilimiz, Kemalizm ve AKP hakkındaki sorularımıza


Politika Dergisi Sayı 5 Görümüz Politika Dergisi’nin görüsü; gençlerin ve genç düşüncelilerin kavga ile değil fikirlerle politik katılımını sağlamaktır. Politika Dergisi, Türkiye için demokrasiyi; sadece seçimlere özgülenmiş bir rejim olarak değil Türkiye Cumhuriyeti’nin temel esaslarına uyulmak şartıyla her kesimin katılımının sağlandığı bir rejim olarak tanımlar.

Görevimiz

1. Gençlerin ve genç beyinlilerin politik düşüncelerine yer vererek, depolitize olmalarını engellemek ve bu yolla ülkemiz politikasına bir ivme kazandırabilmek, 2. Cumhuriyetimizin, Türk devrimlerinin, insan haklarının, demokrasinin ve laikliğin özü korunmak kaydı ile fikir serbestîsi sunabilmek, 3. Geniş bir politik yelpazenin sunulması ile okuru çok yönlü düşünmeye sevk etmek, 4. Tüm bunların kazanımları ile düşünsel politizasyonu sağlayarak, gelecek için gerçek bir demokrasi oluşturmaya katkıda bulunmaktır.

01.07.2008

Sayı 5

ise cevap vermek istemediğini bize belirtmiştir. Milletvekilimizin bu tercihine saygı duyuyor, dergimize verdiği röportajdan ötürü kendisine teşekkür ediyoruz. Sizlerden ayrı kaldığımız süre zarfında, reklam ve sponsor arama faaliyetlerini yoğun bir şekilde sürdürmemize rağmen, ne yazık ki bu konuda olumlu geri bildirimler alamadık. Sanırız ki, insanlarımızın büyük bir çoğunluğu gençlere yönelik umutlarını çoktan kaybetmiş. Bizlerden umudunu kesmeyen insanlar da tabii ki mevcut. Siz değerli okurlarımız ve okurlarımızla bir şeyler paylaşmak için dergimizde yazar olmak isteyenler bu kategoriye giriyor. Politika Dergisi, ufak tefek eksikleri dışında tam olarak hizmete soktuğu yeni sitesinden (www.politikadergisi.com) artık yazarlık başvuruları da alabiliyor. Bu ay tarafımıza ulaşan birçok başvuruyu değerlendirip dergimize çok değerli isimleri kattık. Bu isimleri sizlerle paylaşacak olursam; değerli akademisyen Yrd. Doç. Dr. Gamze Güngörmüş KONA (hocamızın ilk yazısı 16 Temmuz’daki 6. sayımızda yayınlanacaktır), yazmış olduğu makaleleri ve şiirleriyle dikkat çeken Naile DUMAN, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Đktisat Politikası kürsüsünde yüksek lisans öğrencisi olan Evren YELKANAT, Marmara Üniversitesi Đletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencisi Özlem ATĐLA (arkadaşımızın ilk yazısı 16 Temmuz’daki 6. sayımızda yayınlanacaktır). Bu listeye dahil edilmesi gereken; fakat ayrı bir parantez açmamız gereken bir yazarı daha kadromuza dahil ettik. Bu isim Yamaç KONA. Diğer isimlerden ayrıcalığı ise 14 yaşında olması. Dergimize böyle bir başvuru gelince, Politika Dergisi ekibi olarak gerçekten çok duygulandık ve Yamaç arkadaşımızı hiç düşünmeden kadromuza dahil ettik. Fark etmişsinizdir, Sayın Gamze Güngörmüş KONA, Yamaç KONA’nın annesi. Gamze Hanım, oğlunun başvurusu üzerine dergimizi incelemiş ve kendisi de dergimize başvurmuştur. Bu davranışı da tabii ki bizi onurlandırmıştır. Bu arada Diren KÖSE maalesef aramızdan ayrılmak durumunda kaldı. Kendisine dergimize verdiği emekten dolayı teşekkür eder, şartlar oluştuğu taktirde kendisi ile

tekrar yol almayı dileriz. Bu sayımızda Mustafa Mehmet KAKI arkadaşımızın yazısını maalesef yayınlayamıyoruz. Kendisi sağlık problemleri nedeniyle yazısını bizlere ulaştıramamıştır. Politika Dergisi olarak arkadaşımıza geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor, en kısa zamanda aramıza dönmesini umut ediyoruz. Gelelim bu sayımızda ele aldığımız konulara: bu sayımızda ağırlıklı olarak “Kemalizm” konusunu işledik. Kemalizm’e yönelik açıklamaların ayyuka çıktığı bu dönemde bizimde Politika Dergisi olarak söyleyeceklerimiz olduğuna inandık. Emrah Özdemir arkadaşımızın yazısı bu anlamda ön plana çıkmaktadır. Ayrıca 5. sayımızın yayında olduğu döneme denk gelen acı bir yıldönümünü de ele aldık: “Sivas Olayları” Latife Tekin’in hanımefendinin, kendi benzetmesiyle “ikinci bir madımak gerçekleşiyor sandım” dediği olayı da kendimizce irdelemeye çalıştık, kadınlarımıza bakışı yansıttık. Ayrıca; özelleştirmelere, geçmişte yaşanan hayata dönüş operasyonlarına ve da değindik. Burak Đnan arkadaşımız ise yazından 22 Temmuz Seçimleri’nin güzel bir analizini sundu. Asaf Şimşek ise, Jurgen Hbermas’ın bize anlattıklarına tercüman olmaya devam etti. Atatürk ve Milli Eğitim’in dününü ve bugününe bir göz attık. Değerli yazarımız Özgür Pınar Işık ise yazısında sıradan kadınların belirli özelliklerine vurgu yaptı. Kısacası bu sayımızda da siz değerli okuyucularımıza dolu dolu bir dergi hazırlamaya çalıştık. Ünlü bir söz vardır: “5. sayısını çıkaran dergiler 50. sayısını da çıkarırlarmış” diye. Elimizden geldiğince yayındayız, yanınızdayız. 16 Temmuz’da bu uğurda görüşmek üzere. editor@politikadergisi.com


Politika Dergisi Sayı 5

Sayı 5

01.07.2008

Gündeme Dair... Gökhan DAĞ

Gündem denilen şey gelip geçicidir; çünkü gündem yaşanan günlük olaylar açıklamasına karşılık gelir söylemleri gündemi arka plana atıp başka şeyleri ön plana çıkartmayı amaçlar. Bu ön plana çıkartışta aslında başka bir gündem oluşturur. Bu sebeple gündeme dair söylenenler, başka gündemleri açıklamak için bir kılavuz olurlar, olmalıdırlar. Bu sebeple artık Politika Dergisi’nde ayrı bir bölüm olarak gündeme yönelik tespitler yapmaya çalışacağız. Umarım geçmişe bakarak, geleceğe yönelik öngörülerimiz doğru çıkar. AKP Kapatma Davası Đçin Verilen Đddianameye Cevap Verdi. Yargıtay Cum huriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın AKP’nin kapatılmasına yönelik hazırlamış olduğu iddianameye, AKP bir cevap sundu. Konu olarak da “Đddianameye Cevaplarımız” ibaresini kullanan AKP tarafı iddianame ile ilgili davanın hukuki bir dava değil, siyasi bir dava olduğunu savundu. Savunma metni bu iddianamenin bir çelişkiler yumağı haline geldiğini anlatmaya çalışıyor. Savunmanın giriş metninde yazan şu paragraf dikkatimi çekti: “Bu iddianame, bir çelişkiler yumağıdır. Kurulduğu andan beri Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık hedefine doğru kararlılıkla yürüyen ve bu yürüyüşün en önemli dönemeci olan Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefinin gerçekleşmesi için gerekli her adımı atan bir partinin, laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiğini ileri sürmek bir çelişkidir.” Sessiz kalıp takdiri okuyucularımıza bırakmak isterdim; fakat dayanamayacağım. Mustafa Kemal’in çağdaş uygarlık seviyesi için AB en önemli dönemeç sayılamaz, sa-

yılmaması gerekir. AB’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne yapmış ve halen de yapmakta ülkemiz adına olumsuz davranışlar mevcutken nasıl olurda Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün göstermiş olduğu çağdaş uygarlık seviyesi için bu yol en önemli dönemeç sayılabilir. Ayrıca bu konunun laiklikle alakasının nasıl kurulduğu da bir muammadır. Neyse biz incelememize başka bir paragraf ile devam edelim: “Hakkımızda düzenlenen iddianamede temel sorun, AK Partinin siyasi felsefesi ve vizyonunun anlaşılamamış, hatta daha da vahimi yanlış anlaşılmış olmasıdır. Đddianamede portresi çizilmeye çalışılan partiyle AK partinin hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.” Bir diğer paragrafta ise; “Adalet ve Kalkınma Partisi, ekonomik ve siyasi krizlerin olumsuz tesirlerinin görüldüğü; din-devlet, dinsiyaset, devlet-toplum ilişkisindeki gerilimlerin yoğun olarak hissedildiği bir dönemde yeni bir siyaset anlayışı ve tarzıyla ortaya çıkmıştır. Muhafazakar Demokrat bir siyasal kimlik geliştiren AK Parti, siyaseti normalleştirmeyi, siyaseti gerçekçi bir eksene oturtmayı, Türk siyasetinin kronik gerilim alanlarını rahatlatmayı amaçlamıştır.” yazmaktadır. Đlginç olan bir diğer paragraf ise; AK Parti, toplumun tüm kesimlerinden, ülkemizin her bölgesinden, bütün ekonomik ve sosyolojik katmanlarından oy almış bir merkez partisidir. Partimiz, son genel seçimlerde 81 ilin biri hariç tümünde milletvekili çıkaran 4 tek partidir. Dolayısıyla AK Parti Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünün teminatıdır. Toplumun tüm kesimleriyle buluşmuş ve toplumsal barışın, ülkenin birlik ve bütünlüğünün teminatı haline gelmiş bir partinin Anayasaya aykırı eylemlerin odağı olarak gösterilmesi düşünülemez.” yazmaktadır. Genel bir yorum yürütelim. Muhafazakar Demokratlık çerçevesinde düşünecek olsak bile, her yerden milletvekili çıkartmak Anayasa aykırı eylem yapmamayı düşündürtemez ise bunun tarihteki örneklerine ne diyeceğiz. O zaman AKP Hükümeti’nin değiştirmeye çalıştığı 1982 Anayasası’na, AKP nasıl karşı çıkmaktadır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’-


Politika Dergisi Sayı 5

Sayı 5

01.07.2008

nin hemen hemen tüm illerinden milletvekili çıkaran DPT’yi o bölgede nasıl suçlayabiliriz.

Bu hem imkansız hem de yanıltıcıdır. Fikir özgürlüğüne ve fikir hayatımızın zenginleşmesine engel olan bir tavırdır.”

Bir diğer paragrafta şöyle; “Kapatma talebinde bulunan iddianame hukuk dışı bir dille kaleme alınmıştır. Her şeyden önce, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın resmi kayıtlarında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kısaltmasının “AK Parti” olarak belirtilmesine rağmen, iddianamede ısrarla “AKP” şeklinde kullanılması siyasi bir tavrın göstergesidir.” yazmaktadır.

Atilla Yayla, liberalizmin derinlerinde boğulduğu için zannediyoruz ki Kemalizm’i halen idrak edememiştir. Kurucu unsur olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında darmadağın olmuş bir politikayı liberalizmi savunmak bir siyaset bilimciye uygun düşen bir davranış değildir. Bu gerçekleri saptırmakla eş değerlikten başka bir şey değildir.

AK Parti , kara parti dikotomisi yaratmanın siyasi etikle bağdaşabilirliğini sorgulamadan, bu savunmada yazan giriş bölümünden seçtiğimiz bazı paragrafların tam metinlerini sizlere sunmuş olduk. Ben şahsen tüm savunmayı inceleme fırsatı buldum ve şimdilik bu giriş bölümü ile yetinmek zorunda kaldım. Bir sonraki sayımızda söz konusu savunmayı detaylı olarak incelemeye çalışacağız. O güne kadar http://www.akparti.org.tr/ iddianame_cevap_tr.pdf adresinden, savunmaya ulaşabilirsiniz. Kemalizm’e Yönelik Tavırlar Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisi olan Kemalizm’e karşı son günlerde yapılan saldırılar ayyuka çıkmış durumda. Bakın, Sayın Atilla Yayla, Kemalizm hakkında neler söylüyor: “ Kemalizm ve Kemalistler biraz normalleşmeliler. Normalleşmeden kastım Kemalizm resmi ideoloji olmaktan çıkmalı ve demokratik süreçte yarışan ideolojilerden biri haline gelmelidir. Kemalistler de Kemalist olmayı haklılıklarını kanıtlayan bir şey olarak görmek yerine kendilerini zorlamalı, fikir dünyalarını zenginleştirmeli, tahammüllü olmayı öğrenmelidir. Kemalizm demokrasinin kurucu ideolojisi olamaz ve dolayısıyla Türkiye'yi geleceğe taşıyamaz. Demokrasinin kurucu ideolojisi liberalizmdir. Kemalistler biraz liberalizm çalışmalıdır. Kemalizm yeni bir toplum yaratma vaadiyle işe başladı ama olmadı. Olamazdı. Bugün Kemalistlerin sapma olarak gördüğü şeylerin çoğu sapma değil, doğal olan şeylerdir ve asıl kendi yaklaşımlarında doğal olandan sapma hali daha baskındır. Türkiye'nin her şeyi Atatürk'te temellendirme, meşrulaştırma anlayış ve çabasından vazgeçmesi gerekir.

Atilla Yayla’nın “her yerde neden bu adamın heykelleri var söylemlerini” bu son beyanatlarıyla birlikte düşünmemiz gerektiğini düşünüyorum. Devrimler Halka Travma Yaşatmış AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Adana Milletvekili Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat söyledikleriyle bir anda gündemin baş köşesine oturdu. Atatürk Devrimlerinin toplumda bir travma yarattığını söyleyen Dengir Mir Mehmet Fırat’ın durup dururken yapmış olduğu bu açıklamaları maksatlıdır. Az önce bahsettiğim savunmada Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü örnek aldığını söyleyen bir partinin milletvekilleri daha dikkatli konuşmak zorundadır. Ağızlarından zihinlerindeki düşüncelerini kaçırmamayı bilmelidirler; çünkü bunu başarabildikleri ölçüde savunmaları anlam bulur. Ata’mızın siyasi yaşantısını 19 Mayıs 1919 tarihinden başlatacak olursak, ölümüne kadar 19 yıl siyaset yaptığını söyleyebiliriz. On dokuz yıllık siyasi geçmişinde ülkesi için yaptıkları ortada olan birisinin halka olumsuzluklar yaşattığını vurgulamak oldukça yakışıksızdır. Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat’ın 1970’lerde başlayan siyasal hayatı göz önüne alındığında, kendisinin ilk önce bu ülkeye kattıklarını sorgulaması lazımdır. Gidip New York Times’e ülkesini şikayet eder gibi açıklamalar verme lüksüne kimse sahip değildir. Humeyni’yi Seviyorum, Atatürk’ü Sevmiyorum Meselesi Değerli okurlarımız, sizin de bildiğiniz gibi


Politika Dergisi Sayı 5

01.07.2008

Sayı 5

geçen günlerde iki hanımefendi Fatih Altaylı’nın karşısında Humeyni’yi sevdiklerini ve Atatürk’ü sevmediklerini açıkladılar. Bu hanımefendilerden Kevser Çakır’ın söyledikleri çok ilginç: “Humeyni Müslüman biri ona bu yüzden saygı duyuyor, onu bu bu yüzden seviyorum.” Sonrasında diğer hanımefendinin söylediklerine bakın: “Atatürk’ü sevmeme hakkı var mı? Başıma bir iş gelmeyecekse ben sevmiyorum.” Yukarıdaki iki paragraf ve sizin de bildiğiniz bu konuşma aslında bazı şifreler içerir. Ben Müslüman birini severim demek dolayısıyla Müslüman olmayan birini sevmemektir. Sevilmeyen ise bu iki hanımın konuşmasında Mustafa Kemal Atatürk’tür. Nitekim bu hanımlar, konuşmalarının devamında o dönemde halkın Đslamiyet için savaştıklarını söylemişlerdir. Sonrasında ise bu hanımlar ülkeyi Đngilizler yönetseydi daha özgür olacaklarını belirtmişlerdir. Hainliğin bu kadarına pes dedirtecek cinsten yapılan bu açıklamaların nedeni ülkemizde şuan Kemalistlerin yaşadığı örgütlenme durumuyla ilintilidir. Kemalizm savunucuları bu haince odaklara karşı yeterince güçlü bir biçimde seslerini duyuramamaktadırlar. Bu hanımefendilerin söyledikleri üzerinde, Dengir Mir Mehmet Fırat’ın da bahsettiği gibi bir travma etkisi olabilir; ama bu travmanın kendini Türk bilenlerle de mi, yoksa doğuştan Türk olanlarda mı yaşandığının iyi sorgulanması gerekir. Neden Ülkemizi Hep Yurtdışına Kötülüyoruz? Türkiye Cumhuriyeti’ndeki tüm sorunlar nedense ülkemiz dışında, ülkemiz hakkında yaşanan olumlu gelişmeler nedense hep ücra köşelerde konuşuluyor. Türban sorunuyla ilgili yaşanan olumsuzlukların odak noktası Đspanya imiş gibi Başbakan hatırlayacağınız üzere, “Velev ki” diye başlayan sözlerini Đspanya’da sarf etti. Sayın Babacan’a bakıyoruz, çıktı yurt dışına ve Müslümanların dini özgürlükler konusunda sıkıntıları olduğunu söyledi.

Sayın Fırat’ın New York Times’a yaptığı açıklamaları hep birlikte irdeledik. Ülkemizi yurtdışından öven tek bir isim var şu an, o da Fetullah Gülen (!). Erzurum’daki köyünü özlemiş, oranın güzelliklerini övüyor. Erzurum gerçekten çok güzel bir yer; fakat insanın sorası geliyor, neden kaçtın, neden ülkene gelemedin? Neyse Yargıtay’ın verdiği kararla artık ülkene gelebilirsin. Tabii Amerika sana git derse. 25 milyar dolarlık bir paraya hükmedebilen, vaizlerimiz oldu diye de ekonomimizi büyüdü gösteririz artık. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne Yönelik Olaylar Taraf Gazetesi’nin son günlerde yayınladığı olaylar ve diğer TSK’yı yıpratma girişimlerinden sonra Türk Silahlı Kuvvetleri bir bildiri yayınladı. Bildiri özetle bu tarz yıpratma girişimlerinin TSK’nın güvenirliliğini zedeleyemeyeceğini söylüyor. Bizde TSK’ya her zaman olduğu gibi güveniyoruz. Kürtçe TV’ye Đzin Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Kürtçe TV’ye imkan veren yasayı onayladı. Ne yayınlanır bilemeyiz ama; Đmralı’da Abdullah Öcalan 24 saat yüzlerce kamerayla izleniyormuş. Bizden söylemesi… CHP’nin Hesaplarında Usulsüzlük Anayasa Mahkemesi CHP’nin hesaplarında usulsüzlüğe rastladı ve bu konuyla ilgili bir dava açtı. Umarız yeni bir kayıp trilyon davası yaşanmaz. AKP Oylarını Arttırıyor Yaşanan kapatma davası, türban kararı ve diğer gelişmeler AKP’nin oylarının artmasına neden oluyor. Ocak 2008’de %54.7 oyu, Mayıs’ta %39.7’ye düşmüştü. Yeni araştırmalar bu oranın %43.4’e geldiğini gösteriyor. CHP’nin oylarında ise durum %18.1, MHP ise %16.8 (Kaynak: www.milliyet.com.tr) 6. sayımızda görüşmek dileğiyle.

gokhan.dag@politikadergisi.com


Sayfa 8

Politika Dergisi


Sayı 5

Sayı 5

01.07.2008

ĐÇĐNDEKĐLER

Editörden...

3

Gündeme Dair—Gökhan DAĞ

5

‘Kuru’muş Dimağlara Tazece Bir Đdeoloji: Kemalizm—Emrah ÖZDEMĐR

11

22 Temmuz—Burak ĐNAN

17

Politika Dergisi—Ali Yaşar SARIBAY Mülakatı

19

Avrasya Doğalgaz Savaşları ve Türkiye (2) - Bilgin TÜRK

26

P—Şiir: 2 Temmuz—Naile DUMAN

31

Sustursana Beni de! - Naile DUMAN

32

Özlem—Özgür Pınar IŞIK

33

Politika Dergisi—Mehmet Cevdet SELVĐ Mülakatı

34

Toplumsal Bellek ve Linç Kültürü—Ceren YALDIZ

43

Atatürk ve Milli Eğitim—Taşkın YAYLA

44

Özelleştirilen Türkiye—Yamaç KONA

45

Asıl Şimdi Öldük—Burak SIRATAŞ

47

Darbeler Ülkeyi Nereye Götürür? (1) - Evren YELKANAT

48

Politika Dergisi—Osman COŞKUN Mülakatı

50

Milletvekillerine Dair—Gökhan DAĞ ve Miraç ÇEVEN

53

Sıradan Kadınlar—Özgür Pınar IŞIK

54

Habermas ve Frankfurt Okuluyla Şekillenen Görüşler—Asaf ŞĐMŞEK

57

Komedi Mahkemesi—Erdal ALTUN

59

Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne; Misyonerlik, Ermeni Meselesi ve Amerika—Barış TINAY

60

P—Oyuncu: Kemal Sunal

63

P—Konuk: Ümmetsel Travma—Kadir Levent BECĐT

64

P—Film: Zelig—Miraç ÇEVEN

65

P—Kitap: Seçkiler

66

P—Konuk: Gemicik Parası—Melih AŞIK

67

Gençliğe Hitabe — Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

69


Sayfa 11

Politika Dergisi

‘Kuru’muş Dimağlara Tazece Bir Đdeoloji: Kemalizm Emrah ÖZDEMĐR

Prof. Dr. Şerif Mardin: “…uzun zaman Kemalizm’i çalıştığınız zaman Kemalizm’in kuru bir tarafı olduğunu anlıyorsunuz.”

“Kemalizm sadece Türkiye için çağdaşlaşma modeli değil; aynı zamanda mazlum milletler için evrensel bir direniş hareketidir.”

Merhaba, değerli okurlar. Bu yazımda dünyaca ünlü bir sosyologun Kemalizm’e yönelttiği eleştirilere yanıt vermeye çalışacağım. Sonuç itibariyle, yazım saygıdeğer bir bilim adamına yanıt niteliği taşıyacağı için sözcüklerimi saygı çerçevesinde, bilimsel, toplumsal, etik ve ulusal değerler etrafında kullanacağım. Yazımı sloganlarla verilmiş bir akis olarak değil; görüm çerçevesinde verilmiş bir yanıt olarak kabul ediniz. “…uzun zaman Kemalizm’i çalıştığınız zaman Kemalizm’in kuru bir tarafı olduğunu anlıyorsunuz. “Yurtta sulh cihanda sulh” çok derin felsefi bir ifade değildir. Bu kuruluğun da o zaman nereden gelmiş olduğunu anlamak veya nasıl devam etmiş olduğunu anlamak lazım.” (Şerif Mardin’in SORAR etkinliğinde yaptığı konuşmadan…) Bilindiği üzere Prof. Dr. Şerif Mardin, geçtiğimiz günlerde Kemalizm için bu sözleri kullanmıştı. Bu “kuru” meselesi ve diğer sözlerine kendimce yanıtlar vereceğim. Yazımın çok fazla uzunca olmamasını sağlayarak sizi sıkmamaya çalışacağım. Aksi durumda bu konu kitaplar doldurmaya gebedir.

KURUCU UNSUR RAK KEMALĐZM

OLA-

Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Kemalist devrimleri incelemeden önce Osmanlı Đmparatorluğu’nun çökmüş iktisadiyatını, yozlaşmış toplumsal (cemaat) yapısını, yobazlaşmış eğitim sistemini, aymaz yönetimini de göz önüne almamız gerekir. Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Kemalist devrimleri Atlantik ötesinden değerlendirmek, bize fazlaca ‘kuru’ sonuçlar verir.

Batıdan aldıkları ezberle değerlendirmeleri onları sonuçsuz bırakacaktır. Her ne derlerse desinler, yorumları hep eksik olacaktır; çünkü Kemalizm zaten hakiki bir üçüncü yol ve hakiki bir ezber bozmadır.

“Bugünün Türkiye'sinde çoğulcu demokratik düzenin uygulanması, bu uygulama içinde zaman zaman ortaya çıkan açmazlara, direnmelere karşın gelişmenin, çağdaşlaşmanın durdurulamaması, toplumun dinamizmi yeni Türk Devletinin "cumhuriyet" temeli üzerine oturtulmasından kaynaklanmaktadır.” (Suna Kili, Devrim Tarihi) "Ben istemez miyim Đran da Türkiye gibi laik bir Müslümanlar ülkesi olsun? Ama

benim ülkem sizinkinden yüzyıllarca geri kaldı. Bize Atatürk gibi bir önder lazımdı, Şah geldi. Siz çok şanslı bir ülkenin çocuğusunuz." (Đran Halkın Mücahitleri örgütü lideri Mesud Racavi) Dünyayı, ‘küresel emperyalizm’ tarafından ezilen ulusların perspektifinden görememek, üçüncü dünyayı ve Doğuyu görememek demektir. Bu durum da hep eksik ve yanlış tanımlara neden olmaktadır. Mustafa Kemal’in yüklendiği birincil görevin bağımsızlık yani ezilen ulusların direnişi olduğunu görmek gerekir. “Türkiye’nin bugünkü savaşı yalnız kendi adına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk biterdi. Türkiye’nin savunduğu dava, tüm ezilmiş ulusların, tüm doğunun davasıdır.” (1922) Sözün özü, Kemalizm sadece Türkiye için çağdaşlaşma modeli değil; aynı zamanda mazlum milletler için evrensel bir direniş hareketidir. Önce aydın zihniyetini göz önüne serip, sonra Mustafa Kemal’in ne yaptığını ve ne yapmaya çalıştığını; dolayısı ile kendi elleriyle yazdığı Kemalizm ideolojisini anlamaya çalışalım: “Aydınlarımız milletimizi en mutlu millet yapayım derler. Başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapalım derler. Fakat düşünmeliyiz ki, böyle bir görüş hiçbir devirde başarılı olmuş değildir. Bir millet için mutluluk olan bir şey diğer millet için felâket olabilir. Aynı neden ve şartlar birini mutlu ettiği halde diğerini mutsuz edebilir. Onun için bu millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, kesiflerinden, gelişmelerinden yararlanalım, ancak unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak zorundayız.” (Mustafa Kemal’in Konya gençleri ile yaptığı konuşmasından bir kesit) Atatürk’ün de belirttiği gibi, bu halk için yaptığımız yorumlar halktan bağımsız olmamalıdır. Elbette olayları yukarıdan ve genel durum ile yorumlamak gerekir; ancak ezbere yöntemlerle, bu ulustan olmayan bakışlarla çözümleme yapamayız. Aydınlarımızın Türkiye’yi, mahalleyi, kenti, Atatürk’ü, Kemalizm’i Batıdan aldıkları ezberle değerlendirmeleri onları sonuçsuz bırakacaktır. Her ne derlerse desinler, yorumları hep eksik olacaktır; çünkü Kemalizm zaten hakiki bir üçüncü yol ve hakiki bir ezber bozmadır.


Sayı 5

Ezber bozan bir düşünce sistemini ezberlerle değerlendirmek büyük bir gaflettir. Kemalizm, Doğu’nun da Batı’nın da ezberini bozmaktır; Đslamcı düşünüşün de, seküler bakışın da ezberini bozmaktır. Millet düşmanlığını sosyalizm belleyen zihniyetin de, gericiliğine kılıf arayanların da ezberini bozmaktır, Kemalizm. Yurttaşı özgürleştirmek, sistemi demokratikleştirmek için yapılması gereken en önemli atılımlardan birisi, belki de birincisi ekonomik atılımdır. Cumhuriyeti kuran Kemalist atılım da gerçek bir demokrasinin oluşması için hem ulusal hem de bireysel ekonomik özgürlük ve bağımsızlığın sağlanması gerektiğini biliyordu. Bunu günümüz için tespit eden Mümtaz Soysal şu şekilde ifade ediyor: “Bir üçüncü yol bulunacaksa, bu yolun küreselleşmeden zarar görmüş ülkeler için söz konusu olması gerekir. Bu ise yeni bir buluş olmayacaktır. Çünkü eskiden var olan bir modeldi. Aşağı yukarı Türkiye’nin 1930’larda denediği, denemeye başladığı bir yoldu bu. Türkiye’nin başlattığı ve sonradan üzerinde çalışılan ve birçok ülke için model olarak ileri sürülen bir gelişme yoluydu. Amerika ve Avrupa dışındaki ülkelerde, eski ulusal bağımsızlık hareketlerine benzer bir biçimde, bu kez ulusal ekonomik düşünce bağımsızlığını gerçekleştirmek ve o ülkeler için bir takım modeller geliştirmek gerekiyor. Belki asıl üçüncü yol bu olacak.”

Bedri Baykam’ın, Mustafa Kemaller Görev Başında kitabında yer alan Ahmet Taner Kışlalı ile yapılan röportajında yer alan tümcelere göz atalım: “Altyapıdaki eksikliği gideren bir güç olarak ideoloji ortaya çıkıyor, geri kalmış ülke devrimlerinde… Bu nedenle de gelişmiş ülke devrimlerinden çok daha büyük bir önem ve ağırlık kazanıyor. Bunun tehlikesi, ideolojinin giderek “dogmaya” dönüşmesidir. Mustafa Kemal bu tehlikeyi önlemek için büyük çaba sarf etmiştir. Bugün Mustafa Kemal hâlâ Mustafa Kemal ise, bu olgunun çok rolü var. Birçok şeyi devletin denetimi dışında oluşturmak için çaba göstermesinde de, dogmatikleşmeyi önleme bilincinin, istencinin büyük rolü var. Đşte bunları bir araya getirdiğiniz zaman, komünist devrimiyle, Kemalist devrimin farkı ortaya çıkıyor. Mustafa Kemal biraz önce söylediğim üç ilkeyi aldı sosyalizmden; halkçılık, devrimcilik ve devletçilik. Buna demokrasiyi oluşturacak öğeleri ekledi. Laiklik de, cumhuriyetçilik de, milliyetçilik de aslında de-

Sayfa 11

mokrasinin oluşumunda büyük rol oynayan öğelerdi. Mustafa Kemal böylece 21. yüzyılın sentezi olduğuna inandığım demokratik toplumcu sentezi oluşturmuş oldu, daha 1920 koşullarında.” Ahmet Taner Kışlalı’nın Siyasal Sistemler – Siyasal Çatışma ve Uzlaşma adlı yapıtından bir alıntı: “Mustafa Kemal, liberalizm ve sosyalizmden yararlanarak Türkiye'nin koşullarına göre oluşturmaya çalıştığı devrimci ideolojinin dogmalaşma olasılığını önlemeye çalışmıştır, ideolojik kalıplaşmanın hızlı bir değişim süreciyle bağdaşmayacağını vurgulayarak, bir anlamda "sürekli devrimcilik" anlayışının öncülüğünü yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğünün tersine, Kemalizm’in ideolojisi vardır; ama "öğreti"si (doktrini) yoktur.”

Prof. Dr. Kışlalı: “Kemalizm’in ideolojisi vardır; ama "öğreti"si (doktrini) yoktur.”

“Eğer devrim ideolojisi

Kışlalı’nın da belirttiği üzere; evrim sonucu ortaya çıkmayan gelişmekte olan ülke devrimlerinde, ideolojinin etkisi ve önemi büyüktür. Eğer devrim ideolojisi doktrinleşmezse güçlü ve rasyonel esaslara dayandırılmış bir devlet kurulabilir. Tersi durumda ise baskıcı bir rejimden öteye gidilemez. Kemalizm’in öznel ve güncel öğeleri dışında kalan devrim öğeleri Cumhuriyet’in kurucu unsurudur ve Kemalizm, tarihten çıkarılan ampirik çıkarımlar ile bu bağlamda geleceğe dönük projelere dayanmaktadır.

doktrinleşmezse

Kurucu unsur olması açısından Kemalizm; anaparasını devletin ödediği kurumların dahi özerk tutulması gibi durumları göz önüne de aldığımızda; çoğulcu, katılımcı, toplumcu bir demokrasi oluşturmak için hazırlanan bir devrim ideolojisidir. Geçmiş toplumsal yapıyı reddetmesiyle ilgili gelebilecek eleştiriler de kanaatimce çok haksızdır. Yobaz hale gelen toplumsal kurumlar (tekke gibi) aslında Halkevleri gibi kurumlar aracılığı ile modernize edilmiş, laik toplum yapısına uyarlanmış ve işlevsel hale getirilmiştir. Bugün Türkiye istenilen noktaya gelememişse, Kemalizm’in yetersiz oluşundan değil; Kemalizm’in yeterince sahiplenilmediğinden ve gericiliğe prim verildiğindendir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin güncel programı başka; Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık, çağdaşlık, ulusal egemenlik, laiklik gibi değerleri başkadır. Bu bağlamda politik anlamda herkes Kemalist olmak zorunda değildir; ancak Cumhuriyet’i kuran irade ve demokrasi idealimiz için asgari düzeyde kurucu unsur olan Kemalizm’e ve temel değerlere herkesin sahip çıkması gerekir.

durumda ise

güçlü ve rasyonel esaslara dayandırılmış bir devlet kurulabilir. Tersi baskıcı bir rejimden öteye gidilemez.”

Bugün Türkiye istenilen noktaya gelememişse, Kemalizm’in yetersiz oluşundan değil; Kemalizm’in yeterince sahiplenilmediğinden ve gericiliğe prim verildiğindendir.


Sayfa 12

Politika Dergisi

BĐR SĐYASĐ ĐDEOLOJĐ OLARAK KEMALĐZM Kemalizm’in toplumsal ivmeyi tetikleyen güç, sağlıklı bir demokrasi hazırlama atılımından başka siyasi olarak durduğu yeri, ilkelerinin önemli noktalarını ön plana çıkararak irdeleyelim:

Cumhuriyetçilik Cumhuriyetçiliğin yer aldığı konum, kesinlikle demokrasidir; fakat demokrasiyi daha o şartlarda “el kaldırıp indirme demokrasisi” olma tehlikesinden kurtarıp; önce katılım süreçlerinde yer alacak yurttaşlar yetiştirmeye çalışılmasının bugün ne kadar gerçekçi ve doğru olduğunu görüyoruz.

“Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politikada ele aldığı milliyetçilik, Hitler ve Mussolini tarzı kafatasçı ve yayılmacı bir milliyetçilik değil; barışçı ve bağımsızlıkçı bir milliyetçiliktir.”

“Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. Milli egemenlik esasına dayalı memleketlerde siyasi partilerin var olması tabiidir. Türkiye Cumhuriyeti'nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur.” (Mustafa Kemal Atatürk – 1933)

Olabilir mi?” Cumhuriyetçiliğin yer aldığı konum, kesinlikle demokrasidir; fakat demokrasiyi daha o şartlarda “el kaldırıp indirme demokrasisi” olma tehlikesinden kurtarıp; önce katılım süreçlerinde yer alacak yurttaşlar yetiştirmeye çalışılmasının bugün ne kadar gerçekçi ve doğru olduğunu görüyoruz. 550 milletvekilinin milletin mi, parti liderinin mi vekili olduğuna siz karar verin.

Ulusçuluk Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını dışta ve içte değerlendirmenin daha sağlıklı olacağına inanmaktayım.

Kemalist kadronun Cumhuriyetçilik prensibindeki amacının, mutlakî yönetimlerin sembolik de olsa tarihten silinmesi ve her ne pahasına olursa olsun, demokrasiyi inşa etmek olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ahmet Taner Kışlalı’nın Cumhuriyet ve Demokrasi adlı yazısından kesitler sunmak bu konuda bazı noktaları belirginleştirir: “1920'ler Anadolusu demokrasinin hiçbir koşuluna sahip değildi. Dünyada demokrasiler birer birer yıkılıyor, yerlerini baskı rejimlerine bırakıyorlar. Max Weber gibi bir toplumbilimci bile, demokrasiyi Marmaris'teki adam gibi tanımlıyordu: "Demokraside halk güvendiği bir önder seçer. Seçilen önder 'Şimdi sesinizi kesin ve bana itaat edin' der. Artık halk ve parti, onun işine karışmazlar."” Yine aynı yazıdan devam edelim: “…Bazılarına göre meğer Atatürk diktatörmüş...

A. Taner Kışlalı: “Siz hiç, daha demokrasinin adını bile duymamış olan bir halka, demokrasiyi ve özgürlükleri öğretmek için, benimsetmek için kitap yazmış bir diktatör tanıyor musunuz?”

mak için savaşım vermiş bir diktatör tanıyor musunuz?

Siz hiç, daha demokrasinin adını bile duymamış olan bir halka, demokrasiyi ve özgürlükleri öğretmek için, benimsetmek için kitap yazmış bir diktatör tanıyor musunuz? Siz hiç, yasal muhalefet oluşması, bir muhalefet partisi kurulması için çaba göstermiş bir diktatör tanıyor musunuz? Siz hiç, daha kulluktan kurtulamamış olan insanlarla, bir "sivil toplum"un temelini at-

Dışta Ulusçuluk Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politikada ele aldığı milliyetçilik, Hitler ve Mussolini tarzı kafatasçı ve yayılmacı bir milliyetçilik değil; barışçı ve bağımsızlıkçı bir milliyetçiliktir. “Biz barış istiyoruz dediğimiz zaman, tam bağımsızlık istiyoruz dediğimizi herkesin bilmesi gerekir. Bunu istemeye hakkımız ve gücümüz vardır. On sene, yirmi sene sonra alçakça ölmekten ise şimdiden şeref ve onuruyla ölmeyi üstün görmeliyiz.” Mustafa Kemal Atatürk’ün diğer konularda olduğu gibi dış politikada da dengeli olduğunu söyleyebiliriz. “Ya istiklâl, ya ölüm” diyebilecek kahramanca ve çılgınca bir söylemin yanında “yurtta sulh, cihanda sulh” gibi barışçı bir söylem de yer alabiliyor. (Prof. Mardin özellikle “yurtta sulh, cihanda sulh” tümcesine vurgu yaptığı için bu konuyu daha ayrıntılı bir biçimde ilerleyen satırlarda irdeleyeceğim.) Bu, uluslararası ilişkilerde onurlu yaşamanın ancak bağımsızlıkla sağlanabileceğini ve ulusların bunu sağladıktan sonra barışçı olabileceğini belirtiyor. Yaşadığı topraklarda terörist ilan edilen Filistinlilerin durumunu da böyle değerlendirebiliriz.

Đçte Ulusçuluk Bu konuya yine Ahmet Taner Kışlalı’dan,


Sayı 5

Sayfa 13

bu kez Hangi Yaşar Kemal (2) adlı yazısından giriş yapmak istiyorum: “Atatürk'ün bu topraklar üzerinde bin yılda oluşmuş olan bir kültür ortaklığını kurumsallaştırmaya çalıştığı doğru. Yirmi etnik kökenden gelen Anadolu insanından çağdaş bir ulus yaratmaya çalıştığı da. Ve bu ulusu o kültür ortaklığının üzerine oturttuğu da... Ama Anadolu kültürlerini yok etmek istediği doğru değil. Fransızların ünlü Le Monde gazetesi bile başyazısında ne demişti: "Kemalizm, bir etnik grubun diğer etnik gruplar üzerinde bir baskı aracı değildir. Laik ve cumhuriyetçi bir bütünleşme idealidir." Bu köşede birçok kez yazıldı: Tito Yugoslavya'nın bütünlüğünü, etnik grupların kurumsallaşmasına bağlamıştı. Yani farklılıkları kurumsallaştırmıştı. Tito öldü, Yugoslavya kan içinde boğuldu. Paramparça oldu. Atatürk ise benzerlikleri kurumsallaştırdı... Öldü. Yolundan sapıldı. Aymazlıklar, hıyanetler yaşandı. Đçeriden dışarıdan onca çaba sarf edildi. Türkiye hâlâ ayakta ve bütünlüğünü koruyor. Anadolu insanını kendisini yabancılaştıran - bir Arap Acem kültürünün istilasından kim kurtardı? Fuzuli'nin dilini kitaplara bırakıp, Yunus Emre'nin dilini kim devrimin bayrağı yaptı? Anadolu'nun Türkler öncesine bile sahip çıkan, Hitit'lerin mirasçılığına soyunan bir Atatürk mü Anadolu kültürlerini öldürdü?” Bu sözlerin büyük ölçüde Atatürk’ün Türkiye’de uyguladığı milliyetçilik anlayışını gözler önüne serdiği düşüncesindeyim. Ulusal ve uluslararası ölçekte tutsaklığı yok etmek isteyen Atatürk milliyetçiliği ile modernizmin bencil bireylerinin bencil ‘nationalism’ anlayışı bir tutulmamalıdır. Birinci Dünya Savaşı sonunda bizim gibi ağır hasar almış Hitler Almanyası ile Atatürk Türkiyesi karşılaştırılırsa ne demek istediğim daha rahat anlaşılabilir. Sağcısından solcusuna “Beyaz Türkiyelilere” duyurulur. Atatürk’ten iki ekleme söz ile başka yorum yapmadan diğer ilkelere geçelim. “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve

Türk milliyetçisiyiz!” “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir.”

Laiklik “Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.” (Kemal Atatürk – 1930) Genel bir tanım yaparsak, laiklik; dinin devlet işlerinden ayrılması (Bu hukuki bir tanımdır, aslında.) ve bu yolla dinsel kimlik ve simgelerin siyasal bir baskı aracı olmasını engellemektir. Türk siyasal gelişiminde laiklik, Batılı ülkelerdeki gibi gerçekleşmemiştir. Bunda hem Rönesans ve Reform altyapılarının olmaması önemli etken sayılsa da; bana göre Türk siyasal geleneğinin yapısı da önemlidir. Türkiye’de ve birçok Đslamî araştırmalara göre öz Đslam’da Hristiyan dünyasındaki gibi katı kilise zorbalığının yer almadığını görüyoruz. Bu ne demektir? Bu, bizdeki laikliğin evvela halk tabanında fazla bir etkisi olmasa da kurumsal anlamda yer etmiş halifelik ve şeyhülislamlığın tasfiye edilmesi demektir. Sonrasında çağdaş demokrasi oluşturabilmek için; eğitim, hukuk, ticaret, siyaset, kamu yönetimi ve biraz da kültür gibi başlıca alanlarda dinsel öğelerin yaptırım gücünün elinden alınması ve bunların laikleştirilmesidir. Laikliğin yalnızca “Kemalist ideoloji” ürünü olarak değil; demokrasinin vazgeçilmez ön koşulu olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Prof. Mardin’in adı geçen etkinlikte laikliğin tartışılamamasından dem vurmasına da biraz şaşırdım. Bunun pratikte mi, yoksa temelde bir tartışma mı olacağını tam olarak anlamamakla birlikte, bun özde olduğunu düşünüyorum. Şerif Mardin’in de eğer laiklikle özde bir sorunu varsa, bunun neresini tartışacağımı merak ediyorum. Pratikte de şunu söyleyebilirim: Türkiye’de laiklik tartışılmasaydı, Diyanet Đşleri Başkanlığı kurulur muydu? Öz olarak bu şiarın, yani ‘din ve vicdan hürriyeti’ ile ‘dinin baskı ve kandırma aracı olmaması’nın arasındaki dengeyi sağlamak ve tavizkar davranmamak gerekir. Geri kalan güncel yaptırımlar ise her zaman için reel politik olarak tartışılabilir.

Ahmet Taner Kışlalı: “Anadolu'nun Türkler öncesine bile sahip çıkan, Hitit'lerin mirasçılığına soyunan bir Atatürk mü Anadolu kültürlerini öldürdü?”

“Ulusal ve uluslararası ölçekte tutsaklığı yok etmek isteyen Atatürk milliyetçiliği ile modernizmin bencil bireylerinin bencil ‘nationalism’ anlayışı bir tutulmamalıdır.”

Şerif Mardin’in de eğer laiklikle özde bir sorunu varsa, bunun neresini tartışacağımı merak ediyorum. Pratikte de şunu söyleyebilirim: Türkiye’de laiklik tartışılmasaydı, Diyanet Đşleri Başkanlığı kurulur muydu?


Sayfa 14

Politika Dergisi

Devrimcilik Kemalist ‘devrimcilik’ ilkesi, bence güncel anlamda iki türlü Kemalizm’i ayırt etmek için kullanılabilecek en önemli öğedir. Tutucu Kemalistler ile devrimci Kemalistleri bu ilke ile ayırt edebiliriz. Mümtaz Soysal’ın Çürüyüşten Dirilişe adını taşıyan yapıtından bir alıntı ile konuyu açalım: Kemalist ‘devrimcilik’ ilkesi, bence güncel anlamda iki türlü Kemalizm’i ayırt etmek için kullanılabilecek en önemli öğedir. Tutucu Kemalistler ile devrimci Kemalistleri bu ilke ile ayırt edebiliriz.

“Kemalizm, tartışılmaktan değil; dogma olmaktan ve ne olduğu belli kişiler tarafından maksatlı saldırılara uğramaktan çekinir.”

“Dirilişe yönelmenin birinci koşulu, ilkeleri benimseyenlerin uygulayıcı iktidar gücüne erişmeleri ve bu gücü kullanırken benimsedikleri ilkelere uygun davranmalarıdır. Đlkeyi benimsemek, her eylemde, her adımda ona harfi harfine uymak anlamına gelmez. Đlke, doğrultu gösterir. Ama gerçekler ve zorluklar ilkelere uymayı zorlaştıracaktır. Önemli olan, ilkenin davranış ve eylemlere ışık tutması, önlerini aydınlatmasıdır. Zorunluluklar ortadan kalktıkça yeni uygulamalar ilkelere yaklaşacak, ilkelerle tutarlı hedefler gerçekleştikçe eski durumlar ilkelere göre değiştirilecektir.” Bana göre Kemalizm’i dogmatik kalıplara sokacak olan da, onu ilerlemeci, değişime açık kılacak olan da yeni Kemalist kuramcılardır. Kemalizm’in politik duruşu, uygulamalarını özünden ve değerlerinde koparmadan yeni teoriler, projeler ortaya atmak günümüz Kemalistlerinin görevleridir. “Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişmesini inkâr etmek olur.”

Mustafa Kemal Paşa’nın ‘halkçılık’ ilkesini devreye sokuşu, bana göre, düşünsel liberalizm ile ekonomik liberalizmin aynı şey olmadığını 50-100 yıl sonra anlayacak bazı Batılılardan önce anlaması anlamına gelir.

Kemal Atatürk’ün bu sözü Kemalizm’in de durduğu nokta açısından önemlidir. Kemalizm dogma, öğreti, hüküm değil; değerler getirmiştir. Laiklik bir hüküm değildir, milliyetçilik bir hüküm değildir. Bunlar evrensel değerler ile milletimizin özgül gereksinimlerinin ve kendine ait kültürünün sonucunda ortaya çıkan, tamamen “insan” yapıtı ilkelerdir. Hüküm başka, ilke başka! Bu, ilkeleri savunmayacağız anlamına gelmekten ziyade; bu ilkelerimizin önderliğinde sürekli ilerlemek ve yenileşmek anlamına gelmektedir.

Hiç tartışılmadığı söylenen Kemalizm, keşke çok tartışılsaydı. Kemalizm, tartışılmaktan değil; dogma olmaktan ve ne olduğu belli kişiler tarafından maksatlı saldırılara uğramaktan çekinir.

Halkçılık Bu yazımda çokça faydalandığım değerli Ahmet Taner Kışlalı’dan giriş yapalım: “Mustafa Kemal'in demokrasi anlayışı, Kemalizm’in en önemli ilkelerinden olan "halkçılık"tan da soyutlanamaz. Atatürk başlangıçta halkçılığı şu şekilde tanımlıyordu: "Bugünkü varlığımızın asıl niteliği milletin genel eğilimlerini ispat etmiştir. O da halkçılıktır, halk hükümetidir, hükümetlerin halkın eline geçmesidir." Ama zamanla bu ilkenin de içeriği gelişti ve Halk Partisi'nin programlarında üç öğeyi içermeye başladı: Siyasal demokrasi, yasalar önünde eşitlik, sınıf çatışmalarının kabul edilmemesi ve toplumun dayanışma içerisinde gelişmesi.” Mustafa Kemal Paşa’nın ‘halkçılık’ ilkesini devreye sokuşu, bana göre, düşünsel liberalizm ile ekonomik liberalizmin aynı şey olmadığını 50-100 yıl sonra anlayacak bazı Batılılardan önce anlaması anlamına gelir. Özgürlük, kardeşlik, eşitlik nidalarıyla gelen Fransız Devrimi’nin adaletten ne denli uzaklaştığını görmeyecek miyiz? Mustafa Kemal, çağının da ötesine giderek bugünlere ışık tutmaktadır. Tarih O’nu haklı çıkarmıştır. Ayrıca Mustafa Kemal’in halkçı, devrimci tutumu solculuğunun büyük bir kanıtıdır. Sol-sağ meselelerinde Atatürk ideolojisinin nerede bulunduğunu da ilerleyen satırlarda daha net göstermeye çalışacağım. ‘Laik elit’ söylemleri ile ortalığı karıştıran Batı medyasına ve ‘seçkinciler’ diyerek Kemalizm’e iftira atan sağcılara yanıtımız Kışlalı’dan: “Kemalizm, seçkinciliğe karşı bir ideolojidir. Halkçılık ilkesinden hareketle yapılan birçok reform, Osmanlı geleneğinin ürünü olan seçkin-halk ikilemini aşmaya yöneliktir. Bu amaçla girişilen en önemli atılımlardan birisi, "Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak" amacıyla gerçekleştirilen "dil devrimi", yani dilde arılaştırma çabalarıdır. Sadece seçkinlerin anladığı Arapça-Farsça yüklü Osmanlıca terk edil-


Sayı 5

miş, türetme ile zenginleştirilmiş Türkçe, yazı ve bilim dili olmaya başlamıştır. Aslında öğrenilmesi güç olan eski yazının yerine Latin alfabesinin kabulü, halkın eğitimini kolaylaşt��rmak amacını da taşımıştır.” Fazla söze ne hacet?

Devletçilik Altı ana ilkede yer aldığı için Atatürk’e ‘devletçi’ değildi, diyemeyiz; ancak Atatürk’ün sosyalist bir devletçi olduğu yönünde bir savda da bulunamayız. Atatürk’ün devletçilik anlayışını bağımsızlıkçı ve kalkınmacı bir anlayışla yorumlayabiliriz. Atatürk’ün izlencesi, toplumsal ve ekonomik açıdan optimal seçeneği belirlemek için oluşmuştur. Ezilen uluslara da önemli bir gönenç yolu açmıştır. “Bizim güttüğümüz "devletçilik" bireysel çalışma ve etkinliği esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu refaha, ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için, ulusun genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanlarda, devleti fiilen ilgilendirmektir.” Atatürk’ün devletçilik anlayışında kooperatifçiliğin de önemi büyüktür. Bu kooperatifçilik anlayışının bugün, tarımı bırakın, kentteki yok olan orta sınıf için de ne denli geçerli olduğunu Atatürk’ün aşağıda yer alan sözlerinden çıkarabiliriz: “Kanaatim odur ki, muhakkak suretle birleşmede kuvvet vardır. Kooperatif yapmak, maddi ve manevi kuvvetleri, zekâ ve maharetleri birleştirmektir. Yoksa bir zayıf ile bir kuvvetlinin birleşmesinden bahsetmiyorum. Birleşmenin böylesi zayıf olanın kuvvetliye esir olması demektir. Ege bölgesindeki bütün insanların hâsılalarını ve gayretlerini birleştirmesi kuskusuz çok verimli sonuçlar verecektir. Türkiye’nin çalışma hayatı ve varlığını göz önüne alınca, birleşmeden dolayı fayda ve yararların çok büyük olacağı sonucuna varacağınızdan kuşku duymuyorum. Üreticilerin birleşmesinden kişisel çıkarlarının azalacağını düşünenler tabii şikâyet edeceklerdir.” (1931) Sözün özü; iktisadi açıdan Kemalist ideoloji, iç politikada sosyal devletçi ve üretici eksenli; dış politikada ise bağımsızlıkçı bir konumda yer almaktadır.

Yurtta Sulh, Cihanda Sulh “ ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ çok derin felsefi bir ifade değildir. Bu kuruluğun da o zaman nereden gelmiş olduğunu anlamak veya nasıl devam etmiş olduğunu anlamak lazım.” (Şerif Mardin)

Sayfa 15

Prof. Mardin’in “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözüne yönelik “derin felsefi ifade olmaması” ve devamında “kuruluk” ithamlarında bulunması üzerine, bunun için ayrı bir başlık açmayı uygun gördüm. Şimdi, Đlknur Güntürkün Kalıpçı’nın Her Yönüyle Đnsan Atatürk adını taşıyan araştırma kitabından ekleme yapmadan üç ayrı olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Olay 1: (Atatürk’ün) Doğumunun yüzüncü yılının tüm dünyada kutlanması konusunun 1978’de UNESCO Genel Konferansında görüşülmesi sırasında Đsveç Delegesinin: “Dünyada pek çok büyük adam var, hepsini böyle anacak mıyız?” şeklindeki sorusuna, Sovyet Delegesi elini masaya vurarak şu yanıtı vermiştir: “Genç delege arkadaşıma hatırlatırım ki, Atatürk herhangi bir büyük adam değildir. Atatürk bu çağa damgasını vurmuş olan adamdır. Keşke O’nu sadece anmayıp yaptıklarından örnek almaya çalışsak.” der. Olay 2: ABD Başkanı Clinton’ın 2000 yılı mesajında: “Milenyum’un liderleri içerisinde 21. yüzyıla geçebilen tek lider Atatürk’tür. Üstelik döneminin liderleri kendi halkları tarafından yok edilmenin acısını yaşarken O, 21. yüzyılda hala halkının yüreğinde sevgisi yolunda ilkeleriyle yer alabilen bir lider konumunu, ilk günkü kadar canlı koruyabilmektedir.” Olay 3: Ve… Haiti Cumhurbaşkanı François Duvalier’in ölümü ü zerine (vasiyeti doğrultusunda) mezar taşına:

Altı ana ilkede yer aldığı için Atatürk’e ‘devletçi’ değildi, diyemeyiz; ancak Atatürk’ün sosyalist bir devletçi olduğu yönünde bir savda da bulunamayız.

“Đktisadi açıdan Kemalist ideoloji, iç politikada sosyal devletçi ve üretici eksenli; dış politikada ise bağımsızlıkçı bir konumda yer almaktadır.”

“Elveda eşsiz lider, Vespasien ve Mustafa Kemal Atatürk’ten ilham alan François Duvalier… Bu kadar candan sevdiğin Haiti toprakları bol olsun.” yazılmıştır. Bu olaylar sadece örnektir; bunlar gibi onlarca olayı buraya taşıyabilirim. Birinci örnekte Sovyetler’den, ikinci örnekte SSCB düşmanı ABD’den, üçüncü örnekte ise geç bağımsızlık kazanan bir ülkeden bu denli önemli mesajların verildiği Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesinin yüzeysel, temelsiz gibi ithamlarla karşılaşması normal mi? Atatürk yurtta ve dünyada barışı sağlamak için elinden geleni yapmış ve bunu felsefi bir düstur olarak belirlemiştir. Dünyada faşizm rüzgarları eserken, Sadabad ve Balkan anlaşmalarının manası nedir? Eğer

Atatürk yurtta ve dünyada barışı sağlamak için elinden geleni yapmış ve bunu felsefi bir düstur olarak belirlemiştir.


Sayfa 16

Politika Dergisi

bir ideoloji rüzgara göre kırılma göstermiyorsa, onun bir ideoloji olabileceğini söyleyebiliriz. Rüzgardan etkilenip yazılan ideoloji ise 80 yıl nasıl ayakta kalabilir?

Kısa Sonuç Vaktinizi oldukça aldığım için, bu yazıyı burada sonlandırmak istiyorum; ancak biliniz ki Kemalizm hakkında yazılacaklar bu kadar kısa değildir. Atatürk’ün eğitim politikasının durağan olduğunu savunanlar olabilir; ancak bu derin bir araştırma sonucu ortaya çıkmış bir söylem olamaz.

“Kemalizm tercihini soldan yana yapmış

Eğitimden başlayalım. Atatürk’ün eğitim politikasının durağan olduğunu savunanlar olabilir; ancak bu derin bir araştırma sonucu ortaya çıkmış bir söylem olamaz. Örnek mi istiyorsunuz; Köy Enstitüleri… Örnek mi istiyorsunuz; 1961 Anayasası… 1924 Anayasasının üzerinden yıllar geçtiğini gören ve Demokrat Parti döneminde demokrasi diye umulan şeyin faşizm olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalan Kemalistler, nöbet mi tutmuşlardır, elimizdeki kelepçeleri çözüp ileriye mi gitmişlerdir? Bunlar Kemalist eğitim anlayışından gelen insanlardır ve devrim sürecinin kilit isimleri Kemalist'tirler.

bir ideolojidir. Klasik şablonları yırtıp hakiki manada bir ‘üçüncü yol’ oluşturulmuştur.”

Demek ki Kemalizm; statik değil dinamik bir ideolojidir. Yukarıda da değindiğim üzere; Kemalizm tercihini soldan yana yapmış bir ideolojidir. Klasik şablonları yırtıp hakiki manada bir ‘üçüncü yol’ oluşturulmuştur. Ekonomik anlamda demokratik ve toplumcu prensipleri birbirine uyumlayarak daha o dönemde özgün ve ulusal bir sosyal demokrasi oluşturulması yönünde önemli adımlar atılmıştır. Atatürk’ün CHP’ye muhalif olarak liberal parti kurdurma istediği de Kemalizm’in açıkça sol olduğunu göstermektedir.

merkezli, ancak doğayla savaşmayan bir etik temelin olması doğrultusunda da Atatürk’ü dengeci olarak görebiliriz.

Demek ki Kemalist etik; doğacı erdem ile insancıl uygarlığın kesişiminde bulunmaktadır. Kemalizm; Mustafa Kemal Atatürk’ün kurak Ankara’yı yeşertmesi gibi; ümidini yitirmiş Türklerin ve diğer ezilen ulusların ümitlerini yeşertmiştir, özgürlüğü ve bağımsızlığı aşılamıştır. Bedri Baykam’ın 27 Mayıs Đlk Aşkımızdı adlı eserinin girişinden bir alıntıyı bu yazıda son olarak vermek istiyorum. Okumada gösterdiğiniz ilgi ve dayanç için teşekkür ediyorum. “Türkiye’nin en demokrat, en sivil oluşumu olduklarını ileri süren meşhur Đkinci Cumhuriyetçiler de Kemalizm’in ve 27 Mayısın ülkeye neler kazandırdığını göremeyecek kadar gözleri dönmüş, dostlarını, düşmanlarını birbirinden ayırt edemeyen zavallı, saf entelektüeller olarak tarihe geçecekler.” (22 Eylül 1993)

emrah.ozdemir@politikadergisi.com Demek ki Kemalizm; demokrat ve toplumcu bir ideolojidir.

Kemalizm, ModernistProtestan ahlaka değil; Anadolu hümanizmasının iliklerine işlediği, uygar ve insancıl bir etik temele sahiptir.

Ahlaki yönden Mustafa Kemal’i klasik modernist olarak tanımlayanlara da katılamıyorum. Kemalizm, Modernist-Protestan ahlaka değil; Anadolu hümanizmasının iliklerine işlediği, uygar ve insancıl bir etik temele sahiptir. Batı’nın pozitivist doğa düşmanı düşüncesinin Atatürk’ü temelde etkilediği söylenemez. Uygarlığın evrensel olduğuna inanan Mustafa Kemal Atatürk, sırf bir ağaç için yolunu değiştiren ulu önder, doğayla bütünleşik bir erdeme sahiptir. Đnsan


Sayı 5

Sayfa 17

22 Temmuz Burak ĐNAN

22 Temmuz 2007 seçimlerine girilirken siyasi atmosfer oldukça sıcaktır. AKP iktidarının uyguladığı politikalar ve tavırlar toplumda belli bir kesimde geniş yankı uyandırmaya başlamış; özellikle laiklik karşıtı tutum ve tavırlar, Cumhurbaşkanlığı seçimi meselesinde adeta bir kavgaya dönmüştür. Bu esnada Ankara, Đstanbul ve Đzmir’de düzenlenen Cumhuriyet mitinglerinde milyonlar meydanlara inmiştir. CHP ve DSP seçmeni “birleşin” sloganları atmaktadır. Hava laik cumhuriyeti savunan, birçok kesimden Atatürkçülerin lehine dönmüş gibidir. Umutlar AKP’nin bu seçimle beraber en azından güç kaybedeceği yönündedir; ama hiç de umulan gibi olmamıştır! AKP yüzde 47 oy oranı ile tek başına iktidara gelmiştir. Bazı illerde %75’lere varan oy oranlarıyla, “sol’un” en kuvvetli olduğu yerlerde bile %25–30 oy alarak!..

NEDEN YANILDILAR? Mitinglerden önce Genelkurmay’ın sert bildirileri de gündemde geniş yer bulmuştu. Atatürkçüler artık bu iktidara dur denilebileceğini düşünüyorlardı; ama bir şeyi unutmuşlardı: “Örgütlenme!” Cumhuriyet mitinglerinin doğru bir yöne kanalize edilebilmesi gerekiyordu. Oysa daha en baştan bazıları “Baykal” bazıları “DSP” yüzünden sırt çevirmişlerdi bu yöne. Mitinglerde yer yer atılan “Kahrolsun ABD emperyalizmi” sloganları unutulup “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganına sığınılıyordu. Bu mücadeleye salt laiklik elbisesi dar gelecekti; geldi de zaten. Bazı Atatürkçüler “KMS’ler” ile bazı şeylerin başarılabileceğini, “tıklamakla” ülke kurtarılabileceğini sandılar. ADD ve ÇYDD bu “tembellik ve öngörüsüzlükte” başarılı oldu. Sadece laiklik eksenli bir kavga değildi verilmesi gereken. Bu ülkede yoksulluk da vardı, bölücülük de, emperyalizm gerçeği de vardı. Bunların üstüne gidilmedi. ‘Tayip Cumhurbaşkanı olmasın’ diye slogan atarsan,

Gül’ü Cumhurbaşkanlığında otururken görürsün elbette! AKP iktidarın da verdiği güçle, evet belki sadaka ile yoksul halkın desteğini almayı başardı. Atatürkçülerin ise, ne köylü ile ne işçi ile ne de “varoşlarla” hiçbir meselesi olmadı. Oysaki onların da oy hakkı vardı ve sayıca “Kordon boyunda” oturanlardan hayli fazlaydılar. Türkiye’deki kırsal muhafazakârlık ve bilinç seviyesindeki düşüklük bahane olarak gösterildi. Haklı olabilirler; ama ne CHP ne DSP, ne de diğer sivil toplum örgütleri buralara ulaşmak için bir çaba göstermediler. Sadece “türban karşıtı” bir tavırla çıktılar. Karşılarındaki rakip ise “dini” çok güzel kullanıyordu. Burada söylemek istediğim bizim de “din bezirgânı olmamamız” veya laiklikten taviz vermemiz değil; ama halkın içinde bulunduğu koşullara cevap verebilecek söylemler ve politikalar gerçekleştirebilmekti. Ne CHP ne de diğer bir parti “sine-i millet” yapamadı, bundan imtina etti. Onun yerine “esas AB’ci biziz” yarışına tutuştular tuhaf bir şekilde. Daha önce b a h s e t t i ğ i m “bağımsız politikanın” önemini bir kez daha anladık. Türkiye’ye lazım olan, gerçek bir sol seçenekti. Kemalist, devrimci bir partinin yokluğunu çok hissettik. O kalabalıklar 23 Temmuz sabahı bir şok ve büyük hayal kırıklıkları ile karşılaştılar; sanki o mitingler hiç yapılmamış gibi!

“Đmam cumhurbaşkanı istemiyoruz” gibi sloganlarla, AKP’yi meşrulaştıran söylemler bile üretenler oldu. Oysa imamlık da bir meslektir. Bu, yobaz cumhurbaşkanı istemiyoruz demekle aynı şey değildir.

“Bazı Atatürkçüler “KMS’ler” ile bazı şeylerin başarılabileceğini, “tıklamakla” ülke kurtarılabilece ğini sandılar.”

Mitingi düzenleyenler ve öncülük edenler, ABD ve AB karşı tutumu netleştirmediler, çekindiler. “Đmam cumhurbaşkanı istemiyoruz” gibi sloganlarla, AKP’yi meşrulaştıran söylemler bile üretenler oldu. Oysa imamlık da bir meslektir. Bu, yobaz cumhurbaşkanı istemiyoruz demekle aynı şey değildir. Türkiye’nin en okumuş, en aydın kesimlerinin, bir “tıklama” hadisesine bu kadar nasıl kapılıp, nasıl kendi kendini pasifize ettiği bir araştırma konusu olabilir. Kaldı ki eğitim seviyesi düşük kitleleri “suçlamaları” da işin ilginç tarafı. Bugün o adam, şu veya bu sebeple, birkaç ay öncesinde düşman ilan ettiklerine, “Cumhuriyet’in kalesi” diye nitelendirdiği –kendisi- kanalı satıyorsa, demek ki “kananlar” sadece varoşlar değil.

Türkiye’nin en okumuş, en aydın kesimlerinin, bir “tıklama” hadisesine bu kadar nasıl kapılıp, nasıl kendi kendini pasifize ettiği bir araştırma konusu olabilir.


Sayfa 18

Politika Dergisi

ĐHTĐYAÇ DUYDUĞUMUZ ŞEY: KEMALĐST PARTĐ Bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey; Kemalist, devrimci bir partidir. Aynı onlar gibi, köy köy, kapı kapı dolaşarak örgütlenecek, 6 Ok’un istisnasız altısını da savunan, sağlam yapılı bir partidir. Bu yeni bir oluşum veya CHP içinde yeni bir oluşumla olabilir, ayrı bir tartışma konusudur. Che’nin dediği gibi: “Gerçekçi ol, imkânsızı iste.”

Önce ülke gerçeklerini iyi görmemiz gerekiyor, şartları iyi tahlil edip, doğru hamleler yapmak gerekiyor. En azından bir köşesinden tutmaya başlayarak, bir şeyleri kıpırdatmamız gerekiyor. Che’nin dediği gibi: “Gerçekçi ol, imkânsızı iste.” Aydınlık Yarınlar. burak.inan@politikadergisi.com

Cumhuriyet Mitinglerinden sonra gördük ki örgütsüz güç, güç değildir. Bu ülkenin her kesimine, ezilenlere ve yoksullara ulaşabilecek bir parti gereklidir. Sadece küçük burjuvaya ve “okumuşlara” bel bağlayarak bu mücadelenin kazanılması olanaksızdır. Çünkü nitelik kadar “nicelik” de önemlidir. Evet, bu yol zor bir yoldur, çok zordur; ama hangi mücadele kolay verilmiştir ki? 1919’dan daha mı kötü durumdayız?

Bu Alana Reklam Verebilirsiniz.

ı n a l A m Rekla İRTİBAT

iletişim@politikadergisi.com


Sayı 5

Sayfa 19

Politika Dergisi—Ali Yaşar SARIBAY Mülakatı Mülakatı Gerçekleştirenler: Emrah ÖZDEMĐR—Gökhan DAĞ Fotoğraflar: Görkem GÜLTÜRK

Ali Yaşar SARIBAY kimdir? 18 Ocak 1952’de Adana’da doğdu. Tarsus Lisesi’ni (1969) ve Đ.Ü. Đktisat Fakültesi’ni (1973) bitirdi. Aynı fakültede doktora yaptı (1979). 1984’te doçent, 1990’da profesör unvanını aldı. Amerika Birleşik Devletleri’nde (Iowa Üniversitesi’nde 1980–1981 yıllarında misafir öğretim üyesi, Ohio State Üniversitesi’nde 1988–1989 yıllarında, Fulbright burslusu olarak) Siyasal Sosyoloji ve Siyasal Psikoloji çalışmaları yaptı. 1976’dan beri Uludağ Üniversitesi’nde Demokrasi Teorileri, Sosyoloji, Politik Sosyoloji, Din Sosyolojisi, Sivil Toplum gibi alanlar da çalışmakta ve dersler vermektedir. Yayınlanmış bazı eseleri şunlardır: * Global Toplumda Din ve Türkiye * Modernitenin Đronisi Olarak Globalleşme * Postmodernite Sivil Toplum ve Đslam * Türkiye'de Demokrasi ve Politik Partiler * Global Bir Bakışla Politik Sosyolojisi * Kamusal Alan, Diyalojik Demokrasi Sivil Đtiraz * Bir Politikbilim Perspektifi (Süleyman Seyfi Öğün ile ortak) * Küreselleşme, Sivil Toplum ve Đslam * Politikbilim (Süleyman Seyfi Öğün ile ortak) * Siyaset, Demokrasi ve Kimlik * Postmodernite, Sivil Toplum ve Đslam * Türkiye'de Modernleşme Din ve Parti Politikası: MSP Örnek Olayı * Mantıksal Anlatı Olarak Sosyoloji * Türkiye'de Siyaset: Süreklilik ve Değişim (Ersin Kalaycıoğlu ile birlikte editörlük)

(Not: Bu bilgiler Gökhan DAĞ; Bir Bursa Vefeyatnamesi, 2007, sy. 69; ve http:// tr.wikipedia.org/wiki/Ali_Ya%C5% 9Far_Sar%C4%B1bay adresinden alınmıştır.)

Ali Yaşar Sarıbay Mülakatı BĐZĐM AÇIKLADIĞIMIZ ŞEY ĐLE ARAMIZDA BĐRAZ MESAFENĐN OLUŞMASI GEREKĐYOR Gökhan DAĞ: Hocam öncelikle biz sizin önde gelen temsilcisi olduğunuz politikbilimden bahsetmek istiyoruz. Size göre politikbilimin üstlenmesi gereken misyonlar nelerdir politikbilim geleneğinden yola çıkarak bize neler söylemek istersiniz? Ali Yaşar SARIBAY: Politikbilim deyince tabii işin politik sıfatı içindeki politik sıfatı mutlaka fiilen politikaya ilgi duymayı da beraberinde getiriyormuş gibi bir zorunluluğa yol açıyor ya da böyle bir algıyı gündemi getiriyor. Öncelikle iki şeyin üzerinde durmamız lazım. Bilim olan nedir diye sorduğumuzda buna verebileceğimiz cevap bugün politikbilim içerisinde söyleyebileceğimiz şeylerdir. Bilim olan çok klasik tanımıyla, pratik hayatı gözlemlemek ve bu gözlemler sonucunda sistematik bir şekilde gözlemlerimizi anlayarak açıklamaya dönüştürmek. Şimdi politikbilimin amacı da politik olgu dediğimiz şeyi yani bir yönüyle iktidar mücadelesini bir yönüyle devlet işlerini, meselelerini ilgilendiren olguları sistematik bir şekilde gözlemlemek, anlamak ve açıklamaya yönelmektir. Neden böyle oluyor gibi. Şimdi burada bunu yapan insanların politika ile iç içe olması zorunluymuş gibi algılanabilir. Yani gündelik hayatta nasıl ki yaşadığınız şeyler varsa sanki politikada da onları yaşayarak ancak daha sağlıklı ve daha tatmin edici bir açıklama yaparmışız gibi bir algılama söz konusu olabilir. Bu biraz doğ-

“Politikbilimin amacı politik olgu dediğimiz şeyi yani bir yönüyle iktidar mücadelesini bir yönüyle devlet işlerini, meselelerini ilgilendiren olguları sistematik bir şekilde gözlemlemek, anlamak ve açıklamaya yönelmektir.”


Sayfa 20

Prof. SARIBAY: “Đdeolojiden de, sınıfsal çıkarlardan da çok uzak durmamız söz konusu değil; ama sosyal bilimlerde de paranteze alma diye bir şey vardır ve biz bunu yapabilmeliyiz.”

Politika Dergisi

rudur, çok doğru değildir; çünkü bilim söz konusu ise, yani bir şeyi bilimsel olarak açıklama söz konusuysa mutlaka bizim açıkladığımız şey ile aramızda biraz mesafenin oluşması gerekiyor. Yani meseleye içeriden bakmak başka, ona biraz dışarıdan bakmak daha başkadır. Şimdi bu biraz Weberci bir yaklaşım gibi; ama ben tam olarak onu kastetmiyorum. Yani mesafe koymak insanın ideolojiden arınması, değerler sisteminin olmaması anlamına gelmez; tam tersi incelemek, gözlemlemek için seçtiğim konu bile taraflılığı gösterir zaten. Bu anlamda politik bilimin görevini bu şekilde görüyorum; ama buradan şöyle bir şey var: “bir insan ne kadar politikbilime bulaşmışsa politikadan da o kadar iyi anlaması gerekir, dolayısıyla politik meselelerin çözümü onun kafasında daha nettir gibi; fakat unutmamak gerekir ki iktisat profesörünün başta olduğu bir dönemde ekonomi kötüye gitmiştir.” Bu kadarı söylemek yeterlidir.

ĐSTEDĐĞĐMĐN GERÇEKLEŞMESĐ ARZUSUYLA BĐR OLAYA BAKILAMAZ Gökhan DAĞ: Türkiye’yi sadece politikbilim perspektifinden değerlendirirsek, Türkiye’de bu bilim dalının uygulanmasındaki yanlışlıklar nelerdir? Ali Yaşar SARIBAY: Biz bir kere değer yargılarından muaf değiliz, kendimizi bundan ayrı tutamayız. Đdeolojiden de, sınıfsal çıkarlardan da çok uzak durmamız söz konusu değil; ama sosyal bilimlerde de paranteze alma diye bir şey vardır ve biz bunu yapabilmeliyiz. Bu da tam tersine ideolojinden, değerlerinden uzaklaşmak değil; ideolojim, değerlerim ne ise onun farkına varıp, bunu yaptığım işte bir parantez içinde belli bir süre tutabilme yetisini göstermemiz la-

zım ve bu bizde olmuyor. Yani beklenen bir şey gerçekleşmiyorsa buna bir kızgınla yaklaşıp açıklama yapmak şüphesiz ki bilimsel bir açıklama değil veya batıların söyledikleri ‘wishful thinking’ yani istediğimin gerçekleşmesi arzusuyla bir olaya bakılamaz. Olaya bu şekilde baktığınızda da, yani paranteze alamadığınızda, hayatta doğal olarak sevdiğiniz ve kızdığınız şeyler var. Sizin kızdığınız şeyin ne kadar kızmayı hak ettiğine dair bir ispata geçmiş olacaksınız ve bu bilim değil. Bu başka bir düzeyde yapılabilecek açıklamalardır ve daha ideolojik olmayı beraberinde getirir. Đdeolojiler küçümsenecek şeyler değillerdir; ama farkına varıp ne kadarı ben ideolojimden kaynaklanarak açıklamaya yöneliyorum veya ne kadar parantez içine alabiliyorum tüm mesele bundan ibaret. Bu paranteze alma ülkemizde çok başarılı değil. (Gökhan DAĞ: Đşimize duygusallığı mı karıştırıyoruz?) Duygusallığı karıştırıyoruz, tarafgirliği karıştırıyoruz, çıkarlar karışıyor. Beklentiler var. Mesela bizde bazı çevrelere, bazı görüşlere ve yaklaşımlara yakın durma ve buradan elde edeceğim beklentiler, bu beklentilerin maddi veya manevi olduğunu bilemeyiz tabii ki; ama bunlar ağır bastığı zaman tabii ki istenen ya da beklenen doğrultuda bir söz söyleme de ağır basıyor.

ÜNĐVERSĐTEYE ĐKTĐSATTA, SOSYOLOJĐDE, SĐYASET BĐLĐMĐNDE YÖNLENDĐRĐLMĐŞ VE BU KONULARDA DERĐNLEŞMEK ĐSTEYEN MERAKLI ĐNSANLARIN GELMESĐ GEREKĐYOR

Emrah ÖZDEMĐR: Türkiye’deki bu eksiklerin veya yanlışların giderilmesinde eğitim bir çıkar yol olabilir mi ya da ne derece yeterli olabilir? Ali Yaşar SARIBAY: Eğitim tabii ki önemli; fakat bu üniversiteli ile sınırlı bir şey değil. Üniversiteye tabiri caizse tam donanımlı, eğitilmiş insanların gelmesi gerekiyor. Bunun içinde ilkokuldan başlayan insanlarda merak uyandırmayı sağlayacak bir eğitim sistemine dahil olmamız gerekiyor, insanları bunun içine çekebilmemiz gerekiyor. Yani bugüne kadar uygulana gelen ezberci, şabloncu eğitimden daha çok, pratik problemler üzerinde düşünebilen ve özgürce kendisini ifade edebilen bir insan tipi yetiştirmeye yönelmeliyiz. Bunu yapmadığımız için söylerken tabiri caizse otorite bağımlı söylemler oluşuyor. Yani ben bunu söylediğimde kime ne kadar uygun davranırım ve/ veya kimi ne kadar ürkütür, kızdırırım veya tersi kimin ne kadar gözüne girebilirim. Bu sınıfta öğretmenin gözüne girme ile başlayan veya öğretmeni düşüncelerimizi açıkla-


Sayı 5

mada bir endişe kaynağı, yasaklayıcı bir faktör olarak görmem ile başlayan bir süreçtir. Böyle olunca da meraka dayalı bir bilgiler edinme yok, tam tersine yaranma veya bunun tersi olan bir tutum için işimize yarayabilecek şeylerle ilgilenme ve/veya onların bilgisini alma gibi bir durum söz konusu oluyor. Yani eğitimde artık anlayışın değişmesi gerekiyor. Öğrenci üniversiteye geldiği zaman ben öğrenciye Türkçe öğretemem artık veya Aristo kimdir, Eflatun kimdir, Adam Smith kimdir diye öğretemem. Öğrenci en azından bunun genel bir bilgisiyle, merakıyla ve yönlenmeye hevesli olarak yetişip gelmiş olmalıdır. Yani üniversiteye iktisatta, sosyolojide, siyaset biliminde yönlendirilmiş ve bu konularda derinleşmek isteyen meraklı insanların gelmesi gerekiyor. Olması gereken durum budur; ama yok. Türkçenin, beden eğitiminin okutulduğu bir üniversite bunu başaramamıştır demektir.

SÖYLEDĐĞĐMĐZ ŞEY BĐR KERE TOPLUMA DA HĐTAP ETMELĐDĐR. Emrah ÖZDEMĐR: Önemli, değerli bilim adamlarının veya düşünürlerin söyledikleri televizyon gibi kitle iletişim araçları aracılığı ile popülistleşiyor. O konuda yetkin olsun veya olmasın herkes konuşabiliyor; ama bir yandan da halktan ayrı bir demokrasi düşünülemez. Bu basite indirgeme ve katılım arasındaki denge nasıl sağlanabilir? Ali Yaşar SARIBAY: Öncelikle böyle bir dengeyi sağlamak zorunlu mu, ona bakmak gerekir. Bu denge aslında kendiliğinden ortaya çıkabilecek bir şeydir; çünkü söylediğimiz şey bir kere topluma da hitap etmelidir. Topluma hitap edebilmek için de toplumu tanımak gereklidir. Sizlerin popülist yaklaşım dediğiniz şey ile mesela ‘halkım ne eylerse iyi eyler’ dolayısıyla masum yani amorf bir kitleden bahsediyoruz halk dediğimizde. Halk dediğimiz şey aslında şekilsizdir. Đçinde çalışkanı da var, tembeli de; akıllısı da var safı da var. Böyle göründüğümüzde katmanlaşmadan oluşan, bir farklılaşma çeşitliliği içeren, bir bütün olarak algıladığımızda başka yaklaşırsınız; ama her şeyden ari, saf, arınmış bir bütün olarak yaklaştığınızda farklı sonuçlar elde edersiniz. Yani dengenin kurulmasını sağlamak bilim adamının sorunu da değil; çünkü varsayıyoruz bilim adamı inceliyor, merakları doğrultusunda ilgileniyor ve bunu safça, açık yüreklilikle, çıkar gütmeden topluma aktarıyor. Bu aktardığı toplumun çıkarlarına, yapısına vb. aykırı da olabilir. Bilim ve düşünce özgürlüğü bu aykırılığı göze alabilmektir; ama burada üslup da önemlidir. Benim bahsettiğim kışkırtıcı ve aşağılayıcı bir üslup değildir. Benim ulaştı-

Sayfa 21

ğım sonuç budur, gözlemlediğim budur ve bu ulaştığım sonucu akademik bir üslupla bilim adamı ifade edebilmelidir ve bu onun özgürlüğü ve ayrıcalığıdır.

SĐYASET ANLAYIŞIMIZI VE GENEL OLARAK DA DEĞERLERĐMĐZĐ TEK BĐR DÜSTUR ÜZERĐNDEN HAYATA GEÇĐRMEK ĐSTĐYORUZ Gökhan DAĞ: Đsterseniz birazda yasama – yürütme ve yargıdan bahsedelim. Bu üç erk Anayasamızda da belirtildiği üzere ve genel kuvvetler ayrılığı prensibine göre birbirleri ile uyumlu çalışması gereken ve birbirleri üzerinde tahakküm kurmaması gereken erkler iken bu erklerin birbirlerine tahakküm edecek hale gelmesi ya da etmeye çalışması ne gibi sorunlar doğurabilir? Ali Yaşar SARIBAY: Türkiye’deki biraz kaos doğurabilir. Bunun da sebebi şudur: siyaset anlayışımızı ve genel olarak da değerlerimizi tek bir düstur üzerinden hayata geçirmek istiyoruz; ama bunu herkes yapıyor. A görüşü, B görüşü veya C görüşü diyelim bu fark etmiyor. Herkes her alanda, meseleye, A görüşünün daha hakiki olduğunu, B görüşünün buna aykırı veya sapkın olduğunu söyleyerek yaklaşıyor. Böyle olunca da modern toplumun başta gelen özelliklerinden olan işlevsel farklılaşma dediğimiz şey gerçekleşmiyor; çünkü bu farklılaşma içinde o tek düstur neyse onun varlığı aranıyor. Yoksa farklı alanların aktörleri, kendi üzerine vazife olmaması gerekirken bile o düsturu o alanda da (kendi alanlarında) hayata geçirme gibi bir amaç sergiliyor. Mesela yargının sınırları bellidir, yasamanın sınırları bellidir ve yürütmenin sınırları bellidir; fakat biz bunu tek bir düstur üzerinden götürdüğümüz zaman bu ayrılığı anlamlı bulmuyoruz. Đstiyoruz ki yasamanın

Ali Yaşar SARIBAY: “Siyaset anlayışımızı ve genel olarak da değerlerimizi tek bir düstur üzerinden hayata geçirmek istiyoruz; ama bunu herkes yapıyor.


Sayfa 22

Politika Dergisi

yürütmede veya tersinde görebilirsiniz. Bu durum olunca da anlayışlar benim dediğim doğrudur şeklinde yargıda tecelli ediyorsa juristokrasi (yargı iktidarı) dediğimiz bir şey gündeme geliyor; yürütme de bu anlayışın tecelli etmesiyle de çoğunlukçu anlayış, yani halkın çoğunluğu ile buraya geldim ve yapabileceğim her şeyi yapma hakkını elde ettim gibi. Bunu da kendi içinde meşru gören o tek düstur üzerinden yapılan siyaset veya toplumu o eksen etrafında şekillenmesi geren bir varlık olarak görmek. Bunun adının şu veya bu olması önemli değil, burada ideolojik hiyerarşiler söz konusu olamaz. Tabii bunu konjonktür belirleyebilir, öyle bir intiba verebilir ama bizim neden bahsettiğimize bağlı olarak bunun üzerinde durmamız lazım. Biz burada demokrasi bağlamında konuşuyorsak, tek düsturun değeri ne olursa olsun demokrasi ile bir yerde aykırılık tekil edeceği bilinmelidir.

Prof. Dr. Ali Yaşar SARIBAY: “Çoğunlukçu anlayış bizim kültürümüze yerleşik bir şey, her

her şeyini yargı da onaylasın veya yürütmeye yasama hiçbir şekilde zorluk çıkartmasın ve hukuk da buna ses çıkartmasın ya da tersi oluyor yürütme bizim kendi algılamaza göre sosyolojik olarak biraz gayri meşru sayılıyorsa bunun engellenmesi gerekir gibi hukuk aktörlerinde bir heves ortaya çıkıyor. Tüm bunlarda işleri karıştırıyor; bunu önlemenin yolunu arayacaksak çok iyi, donanımlı aktörlere ihtiyacımız var, çok iyi hukukçulara, çok iyi siyasetçilere ihtiyacımız var. Bu çok iyiye ulaşmak kolay değil. Baktığınız zaman, memleketin hakikaten siyasi meselelerinden habersiz, ekonomisinden habersiz, kültüründen habersiz insanların siyasette rol oynadığını da görüyorsunuz ve bu gerçekten üzücü. Bizim çok iyi milletvekillerimiz olmalı. Milletvekilleri tabii ki seçimle görev alacak; ama seçim sadece bir mekanizma, araçlardan sadece bir tanesi. Biz bunu hak edeni oraya gönderme gibi bir mekanizmaya dönüştürmemiz lazım; bu olmuyorsa da olmaz tabii.

dönemde olan bir şey.”

STATÜYÜ KAYBETME, STATÜNÜN AŞINMASI GĐBĐ BĐR DURUM SÖZ KONUSUYSA BUNA UYGUN REFLEKSLER GELĐŞTĐRĐLĐYOR. Emrah Özdemir: Yani yürütme burada baskın çıkarsa seçilmiş bir krallık gibi, yargı baskın çıkarsa juristokrasi (yargı iktidarı) gibi bir durum mu ortaya çıkıyor? Ali Yaşar SARIBAY: Tabi; çünkü çıkar çatışması dediğimiz şey bu erkler arasında da var ve mevcut durumda diyelim ki statüyü kaybetme, statünün aşınması gibi bir durum söz konusuysa buna uygun refleksler geliştiriliyor. Bunun sebebini böyle bir

ÇOĞUNLUKÇU ANLAYIŞ BĐZĐM KÜLTÜRÜMÜZE YERLEŞĐK Gökhan DAĞ: Peki, Türkiye’deki şu an yaşanan duruma bakarsak, Türkiye bir çoğunlukçu rejime mi yakın duruyor, yoksa bir juristokrasiye doğru mu yol alıyor? Ali Yaşar SARIBAY: Aslında ikisi de var. Yani bunların çekişmesi var. Çoğunlukçu anlayış bizim kültürümüze yerleşik bir şey, her dönemde olan bir şey. Tarihsel süreç içerisinde yürütme kim olursa olsun, mesela Demokrat Parti dönemindeki “Ben odunu aday göstersem seçtiririm.” ve “Siz isterseniz hilafeti de getirirsiniz.” söylemleri çoğunlukçu anlayışın somut ifadeleridir ve bunlar tarihe geçmiş sözlerdir; ama başka alanda da bu mevcut. Benim yaptığım işin sorgulanmaz, eleştirilmez oluşu söz konusuysa bu benzer zihniyetin bir başka izdüşümüdür. Bazı alanlar, bazı kurumlar işte tam bu zihniyeti gösteren bir yaklaşım içerisindeler. Benim kararım sorgulanmaz, benim kararım eleştirilemez mantığıyla hareket eden bu çoğunlukçu anlayış, bahsettiğim tek düstur üzerinden yapılan siyaset anlayışın tezahürüdür.

Gökhan DAĞ: Peki, Türkiye’de bu çoğunlukçu anlayış ve juristokrasiye yöneliş arasındaki çekişmenin çatışmaya dönme olasılığı var mıdır? Ali Yaşar SARIBAY: Evet, var. Bizim toplumumuz dışındaki toplumlarda da bu olmuştur. Böyle olasılıklar her zaman belirebilir; ama bunu aşmanın bir imkânı da demokrasidir tabii ki. Peki, bu nasıl olacak? Aktörler bu tutumu sürdürdüğü sürece olan demokrasiye olacak ve demokrasinin yara


Sayı 5

Sayfa 23

almasıyla da çatışma da maalesef gündeme gelecektir. Başka bir söyleşide de bahsetmiştim, bu çatışmanın sürmesi otoriter bir rejime yönelişi ifade eder. Demokrasinin olmadığı bir durum en hafifinden otoriter bir rejime yöneliştir. Bu gidişata göre, konjonktüre göre, dışsal faktörlere göre sertleşebilir, daha da koyulaşabilir tabii.

YARGININ AKTÖRLERĐ YÜRÜTME TARAFINDAN ATANIYOR VEYA DENETLENĐYOR ĐSE BURADA ÖZERKLĐKTEN BAHSETMEMĐZ SÖZ KONUSU DEĞĐL Emrah ÖZDEMĐR: Hocam biraz önce bahsettiniz; ama ben yinede biraz açmak istiyorum. Yasamanın yürütmenin altında gibi görünmesinin bazı sebepleri var. Örneğin liderlerin aşırı tahakkümü var, milletvekillerinin el kaldırıp indirmesi durumu var. Tabii buna da demokrasi deniliyor. Oyu bir kişi, lider belirliyor. Đsim vermek gerekirse Deniz Baykal’da da, Tayyip Erdoğan’da da aynı durum söz konusu oluyor. Bu da mı genel mantalitenin sonucudur, yoksa bunlar yasalarla ilgili olaylar mıdır? Ali Yaşar SARIBAY: Bunlar birbirine bağlı olan şeylerdir ve genel mantalitenin sonucudur, yasalarla ilgili bir durum değildir. Yargı ile yürütmenin, yasamanın ayrılığı için özerklik kavramına başvurmamız gerekiyor. Özerkliğin var olup olmadığını ise atamalardan yola çıkarak anlayabiliyoruz. Eğer bir alanın ataması diğer alana bağlı ise, yani yargının aktörleri yürütme tarafından atanıyor veya denetleniyor ise burada özerklikten bahsetmemiz söz konusu değil. Nitekim gündem de şu an başka bir tartışma var. Anayasa Mahkemesi her ne kadar eleştiriyi kabul eden bir kurum olsa da, eleştiri sınırlarını aşan yaklaşımlara yönelik olarak savcıları göreve çağırdılar. Duayen bir gazeteci de bu durumu şu şekilde yazdı: “savcılar kendilerini bağımsız hissetmiyorlar ki harekete geçebilsinler.”. Eğer böyle bir durum varsa, yani incelendiğiniz zaman atama mekanizmaları eğer bu durumdaysa orada özerk ve özgür davranma söz konusu olmayabiliyor; ama bizim bu davranışlarımız da kültürel olarak bir malullük söz konusu, yani ben atamalardan bağımsız olarak düşünüyorum. Đnsanların kendi içinde geliştirdiği bir pozitif özgürlük anlayışı yok, bunu göremiyoruz. Biz, bizim özgürlüğümüzü engelleyici şeylerden hep bahsederiz; ama kendi içimizden gelen bir özgürlük anlayışını hiçbir şekilde hayata geçiremiyoruz. Hayata geçirenlerde ya aykırı sayılıyor ya da başına bir takım işler geliyor. Burada tekrar üslubun altını çiziyorum, yani ikna edici, samimi ve hesapsız bir şekilde herkesin her şeyi söylemeye hakkı vardır. Bu olduğu sürece de kimsenin buna karış-

maması gerekir veya o insan o sorumluluğu üzerine alabilmelidir. Özgürlük anlayışı budur. Sorumluluk olmadan bir özgürlük, özgürlük olmadan da bir sorumluluğun olması söz konusu olamaz; ama biz hep negatif olarak özgürlüğü düşünüyoruz. Söyleyeceklerimiz, davranışlarımız üzerinde bunları etkileyecek olumsuz yönde baskılar veya kısıtlar var. Bunların kaldırılması bizi özgür yapar. Bunların kaldırıldığı durumlarda bile insanlarımızın özgürce ve özerkçe davrandığını da göremiyoruz. Bu kültür yerleştiği zaman sınırlar arasında ne kadar geçirgenlik olursa olsun, kendiliğinden belki ortadan kalkacaktır, her şeye rağmen.

Prof. Dr. SARIBAY: “Sorumluluk olmadan bir özgürlük, özgürlük olmadan da

HERKES KENDĐ DOĞRUSUNU TARTIŞILMAZ GÖRÜYOR VE TOPLUMUN UYMASI GEREKEN TEK DOĞRU OLARAK BUNU SUNUYOR Gökhan DAĞ: Hocam siz daha iyi bilirsiniz ki, siyasi partiler, siyasi iktidar için yaşarlar; fakat iktidarda bulunan partilerin kendi iktidarlarını sağlama almak adına yaptıkları hukuksal düzenlemeler, bir anlamda sınırı aşmak demek değil midir ve tüm bunlar yargı ile yürütme arasında bir gerilime neden olabilir mi? Ali Yaşar SARIBAY: Đktidarda kalmak için veya iktidarı pekiştirmek için yapılıyor olabilir tabii ve bunun da nedeni bahsettiğim tek düstur anlayışıdır. Herkes kendi doğrusunu tartışılmaz görüyor ve toplumun uyması gereken tek doğru olarak bunu sunuyor. Bunun teminatını sağlamak için de kendine göre düzenlemelere girişiyor. Bizim buradaki tutumumuz ise objektif altına alınmalı, yani bunu benim yakın gördüğüm bir parti yapıyorsa sesimi çıkartmıyorum; ama

bir sorumluluğun olması söz konusu olamaz; ama biz hep negatif olarak özgürlüğü düşünüyoruz.”


Sayfa 24

Ali Yaşar SARIBAY: “Ben derse tek bir görüşü empoze etmek için girdiğim zaman bu iyi bir tutum ve iyi bir eğitim değildir.”

Politika Dergisi

benim yakın görmediğim bir parti yapıyorsa feryat ediyorum. Đkisi de aynı şeyi yapıyorsa ister bana yakın olsun, ister bana uzak olsun demokrasilerde aydınlara düşen objektif tutumu gösterebilmektir; fakat tarihsel olarak baktığınız zaman geçmişte de bugünde aynı tutum var, yani benim ideolojik olarak yakın gördüğüm ne yapıyorsa doğrudur; ama bana aykırı bir durum varsa, A partisinin ya da B partisinin hiç fark etmez o zaman bir tepki doğuyor.

Gökhan DAĞ: Hocam, bahsettiğiniz politikbilim geleneğinin bu sorunu çözmesi gerekiyor o zaman.

Prof. Dr. SARIBAY: “Bu bir yapay ayrım aslında; yani bir yanda sivil toplum, bir yanda devlet gibi ayrı varlık durmuyor.”

Ali Yaşar SARIBAY: Politikbilim bizim derslerimizde de bahsettiğimiz gibi aynı zamanda bir eğitim aracıdır. Ben derse tek bir görüşü empoze etmek için girdiğim zaman bu iyi bir tutum ve iyi bir eğitim değildir. Öğrencinin benden beklediğini ben şu şekilde varsayıyorum: “belli bir olguyu tahlil ederken aykırı görüşlerde vardır ve bunlar nelerdir?”. Biz siyaseti ve devleti derslerimizde tanımlıyoruz ve bunların sizde biliyorsunuz ki tek bir tanımı yoktur. Devlet şudur, siyaset budur şeklinde dersimi anlatıyorsam ve diğer tanımları yok sayıyorsam bu eğitim değil, şartlandırmadır. Bu insanları belirli bir görüş doğrultusunda şartlandırmadır ve öğrencinin bundan rahatsız olması gerekir; fakat dediğim gibi öğrencilerde de kısmen bu tutumu görüyoruz. Mesela öğrencinin hoşuna giden şeyler söylediğinizde hiç kimse rahatsız olmuyor; ama hoşuna gitmeyen şeyler söylediğimizde rahatsız oluyorlar. Hâlbuki öğrencinin gelip, “bu benim hoşuma gidiyor da peki buna aykırı görüşler yok mu” diye sorması gerekiyor. Ben farklı görüşü anlatmasam öğrenci ne yazık ki gelip sormuyor.

SĐVĐL TOPLUM Gökhan DAĞ: Hocam biraz da sivil toplumdan bahsedelim istiyoruz. Sivil toplumun üstlenmesi gereken misyonlar nelerdir ve devletten ayrı bir sivil toplum düşünülebilir mi? Devlet iktidarını talep etme söz konusu ise, yani o iktidar onda değil de ben de olsun diye bir arayış varsa hiçbir toplumda dediğimiz anlamda sivil toplum olamaz.

Ali Yaşar SARIBAY: Bu bir yapay ayrım aslında; yani bir yanda sivil toplum, bir yanda devlet gibi ayrı varlık durmuyor. Bunların ilişkisi önemlidir. Sivil toplum diye bir kavramlaştırma yaptığımızda aklımıza ilk gelen, devletin hâkim olduğu alanlardan kendini sıyırabilmiş, yani o devlet iktidarından uzak, kendiliğinden gönüllü hareket edebilen bir ilişkiler ağını anlıyoruz; fakat şöyle de bir şey var, antropolojik bir deyimle konuşacak olursak devletli toplumlarda bu çok varsayımsaldır. Günümüzün modern devle-

tinde, devletin işin içinde olmadığı herhangi bir alan yoktur. Sizin bir hareketi onaylamanız veya yaygınlaştırmanız için son tahlilde belki devletin onayına ihtiyacınız vardır. Hele bunu politik bir alan için yapıyorsanız burada çatışmada söz konusu olabilir; ama tarihe kavramsal olarak baktığımız zaman, Marx’ın vurgusu burjuva toplumunu anlamaktır. Bu da özel iktisadi alanların varlığına işaret eder; fakat bu da tartışmalıdır. Devletten tamamen bağımsız bir alan olabilir mi diye sorduğumuzda bunun cevabı ‘bence çok zor’dur. Devlet insanın doğumundan ölümüne kadar işin içindedir; fakat bunun derecesi hakkında itirazlar var. Bu sınırlamanın veya kısıtlamanın dışına çıkabilme girişimleri tırnak içinde kullanırsak “sivil toplumu sivil toplum yapan şeydir.”. Bu da çok zor bir şeydir; çünkü sivil toplum ne kadar sivil, yani onun aktörlerinin kısıtlayıcı zihniyetten arî olması gerekir. Sivil toplum; derneklerden, kuruluşlardan ibaretse ve oradaki ilişkilere bakarsanız devlet iktidarına benzer tahakküm biçimlerine rastlarsınız. Bu aktörler hiçbir zaman kendilerini bu tahakküm biçiminden ayıramamışlardır. Yönetimin üyeleriyle ilişkisi böyledir. Bu da şöyle bir durum doğurur: sivil toplumda eğer böyle bir zihniyet yerleşmemişse, yani özerklik ve özgürlük anlayışı söz konusu değilse ve bu kültürel bir tutum olarak yaygın değilse sivil toplumun despotik bir topluma dönüşmesi her zaman mümkündür; çünkü bundan kaçış olmaz, yöneliş o yöne doğru gider. Emrah ÖZDEMĐR: Türkiye’de güçlü bir sivil inisiyatifin oluşabilmesi ya da asgari düzeye erişebilmesi için alınması gereken önlemler öncelikli olarak anayasal mı, yasal mı yoksa eğitimsel önlemler mi olmalıdır? Ali Yaşar SARIBAY: Aslında bunların hepsi beraber düşünülebilir. Ben önceliği ise iktisadi önlemlere veriyorum; çünkü özerklik bir anlamda iktisaden kendi kendine yeterli olabilme ile gelen bir şeydir. Đnsanların baktığımız zaman belirli şeylerde özerk olmalarının, özgür düşünebilmelerinin veya hareket edebilmelerinin önünde geçim derdi vardır. Bunun özellikle tüketim toplumlarında dört başı mamur bir şekilde neredeyse tahakküm biçimine dönüştüğünü düşünürsek sivil toplum burada çok kısıtlıdır. Sivil toplum gibi bir şey yoktur, özerk örnek alabileceğimiz bir sivil toplum yoktur. Bu varsayımsal bir şeydir ve dünyanın hiçbir yerinde de yoktur; çünkü bu momentler ile ilgili bir şeydir ve bu belirli bir konjonktürde ortaya çıkan bir durumdur. Devlet iktidarını talep etme söz konusu ise, yani o iktidar onda değil de ben de olsun diye bir arayış varsa hiçbir toplumda dediğimiz anlamda sivil toplum olamaz. Sivil toplumun sivil olabilmesi için hiçbir iktidarı talep etme-


Sayı 5

mesi, hiçbir iktidar arayışında olmaması gerekir. Bu demek değildir ki böyle çok şekilsiz ve hiyerarşisi olmayan bir örgütlenmeden bahsediyorum, hayır. Sivil toplumda, iktidar, sadece bir merkezin bulunması sonunda bir koordinasyon aracı olarak görebileceğimiz bir yapılanma olabilir; ama bu iktidar benim elimde olursa daha iyi olur ve ben toplumu daha iyi şekillendiririm anlayışıyla hiçbir yere varılmıyor. Bunun gideceği yer otoriter rejime dönüşerek en uç noktasında totalitarizmdir. Onun için hepsi bir arada eğitimi, kültürü, ekonomisini beraber düşünmek lazımdır ve bunun reçetesi bu anlamda yoktur. Emrah ÖZDEMĐR: Türkiye’deki depolitize olunmuş ortamda sivil toplum söylemlerinin şu an için pek geçerli olduğunu söyleyemeyiz. Sivil toplum için sizinde belirttiğiniz gibi bir özerklik durumu yok. Peki, bu karşılıklı hoşgörü ve güven ortamı oluşursa bu tarz bir katılımın gerçekleşmesi kısa vadede geçerli olabilir mi? Ali Yaşar SARIBAY: Bunu oluşturan koşullar şunlardır ve bu koşullar yerine getirilirse iyi olur dediğimizde, bu koşulları kimin yerine getireceği sorusu sorulur. Bu sorunun cevabı da açıkta kalır; ama bir şeylerinde yapılması gerekiyor. Bunun içinde “kötü gördüğümüz”, uygun görmediğimiz şeylere direnebilmek gerekir. Bu direnç kavga etmek değil, yeniden değerlendirmektir. Mesela tüketim ile ilgili bir kısıtlama görüyorsak, tüketime tekrar bakmak gerekir veya iktidar ile ilgili bir kısıtlama görüyorsak iktidarı yeniden düşünmemiz lazım. Dünyada bunun örnekleri var. Mesela daha radikal sayılan bir kısım düşünürler bile iktidarsız toplum ütopyası diye kitap yazabiliyorlar. Đsim vermek gerekirse John Holloway’in bu şekilde bir kitabı var. Bu bir ütopya ve sıkıntı duyduğumuz şeyler ile ilgili ütopik (hayali) bir düşünce ile alternatif geliştirmekten başka da çaremizde yok. Đktidar, tahakküm biçimleri bu söylediğim şeylerde sıkıntı yaratan faktörlerse bunun aşılması için düşüneceğimiz her türlü ütopyayı da kaale almamız lazım. Unutmayalım ki bazı durumlara da, tahakküm biçimlerine bile bir anlamda ütopik olarak yaklaşıldı ve geçildi. Gökhan DAĞ: Hocam bugün Türkiye’de sivil toplum örgütü olarak kurulan bazı örgütlenmelerin partileşme çabası içinde olduklarını görüyoruz. Bu tutum sivil toplum örgütlerinin geçirmesi gereken aşamalardan biri midir, yoksa bu tutum sivil toplum örgütlerinin ruhuna aykırı bir durum mudur? Ali Yaşar SARIBAY: Partileşme ayrı bir şey, bu tutum benim az önce söylediklerimi doğrular. Bu tutum sivil toplum örgütlerinin yeterince sivil olamadığını gösterir. Tabi burada sivil toplumun tamamen politikadan

Sayfa 25

alakasız olması gerektiğini söylemiyorum. Burada politikanın yapılış şekli önemlidir. Dünyadaki mevcut yerleşik politika anlayışının empoze ettiği tahakküm biçimlerinin reddi anlamında bir hareket olursa sivil toplum, sivil toplum olur; ama var olan iktidarı talep etme anlamında bir harekete sahipse, hayır. Burada sivil toplum yerine iktidar için rakip bir politik odaktan bahsedebiliriz. Bunları sorgulayan hareketler mevcut dünyada, mesela somutlaştırdığımızda kapitalizme geliriz. Kapitalizmin yarattığı tahakküm biçimleri ve bunun tüketim olarak toplumsal hayata izdüşümleri vs. ise bunlardan sıyrılmak için iktidar talep etmek olmaz. O iktidar bende olursa, bunlar olmaz demekle olmaz; çünkü iktidar denilen şey el yakar. Siz iktidarda olduğunuzda sizde bazı şeyleri empoze edeceksinizdir ve bu seferde buna başkaları karşı çıkacaktır. Gökhan DAĞ: Hocam son olarak biz Politika Dergisi olarak apolitik bir gençliğe tepkinin ürünü olarak doğduk. Đnsanların apolitik kalmasını engellemek istiyoruz. Bize ve okurlarımıza söylemek istedikleriniz nelerdir? Ali Yaşar SARIBAY: Derginiz doğrultusunda konuşursam, apolitik olmak dünya meseleleri beni çok ilgilendirmiyor demekle özdeş bir şeydir; fakat hayatımızın her alanı politika ile kaplıdır veya politika hayatımızın tek gerçeğidir gibi bir anlayışı da empoze etmek demek değildir. Hayat zengindir ve bu zenginliği kavramada politika bir araç da olabilir veya hayatta bir takım şeyler vardır; adaletsizlik vardır, eşitsizlik vardır, özgür olmama vardır. Politikadan ayrı meseleler olarak bunlar çözülebilecek meseleler değildir. Apolitik olmak hayatın diğer zengin alanlarında derinleşmek ile ilgili bir şeyse insanların buna tabii ki hakkı vardır; ama insanların apolitik olması dünya meselelerinden, toplum meselelerinden tamamen kendini sıyırmış ve kendi bencil dünyasına kapanmış bir tutum yaratıyorsa da bu tehlikeli bir şeydir, çünkü otoriter ve totaliter rejimlerin aradığı birey tipi de bu egoizme hapsolmuş birey tipidir. Biz bunlardan şikâyetçiysek yani tahakkümsüz bir toplumsal düzen arayışı bizi güdüleyen önemli bir faktörse bahsettiğim koşullar içinde politik olmak zorundayız.

Al i Yaşar S AR I B AY : “Dünyadaki mevcut yerleşik politika anlayışının empoze ettiği tahakküm biçimlerinin reddi anlamında bir hareket olursa sivil toplum, sivil toplum olur; ama var olan iktidarı talep etme anlamında bir harekete sahipse, hayır!”

“Đnsanların apolitik olması dünya meselelerinden, toplum meselelerinden tamamen kendini sıyırmış ve kendi bencil dünyasına kapanmış bir tutum yaratıyorsa da bu tehlikeli bir şeydir, çünkü otoriter ve totaliter rejimlerin aradığı birey tipi de bu egoizme hapsolmuş birey tipidir.”

Politika Dergisi: Hocam çok sağ olun, teşekkürler. Ali Yaşar SARIBAY: Ben teşekkür ederim, Saygıdeğer Siyaset Bilimci sağ olun. Hocamıza bize vakit ayırdığı

iletisim@politikadergisi.com

ve aydınlatıcı açıklamalar yaptığı için teşekkürü bir borç biliriz.


Sayfa 26

Politika Dergisi

Avrasya Doğalgaz Savaşları ve Türkiye (2) Bilgin TÜRK

Not: Bu yazının ilk bölümü Politika Dergisi’nin 4. sayısında yayınlanmıştır.

Đngiltere ve AB destekli BTC’nin temeli atılınca Rusya ve çevre ülkelerden BTC boru hattına alternatif projeler üretildi.

“Gazprom'un boru hattını inşa etmesindeki amacı; Rus gaz iletim hatlarını arttırmak ve

Satranç Tahtasında Rusya’nın BTC’ye karşı hamlesi: Mavi Akım ve BurgazDedeağaç Đngiltere ve AB destekli BTC’nin temeli atılınca Rusya ve çevre ülkelerden BTC boru hattına alternatif projeler üretildi. Rusya, Türkiye’nin kendi dışındaki bir ülkeyle doğalgaz alışverişi yapmasını istemediği için, AKP Hükümeti kendinden önceki hükümetlerin doğalgaz anlaşmalarının yanlış olduğunu söyledi. Rusya, en pahalı Rus gazını aldığımız Mavi Akımı; BTC boru hattını ve özellikle doğalgazda Đstanbul ve Çanakkale Boğazlarını bypass etmek için Türkiye’nin doğalgaz yolladığı Mavi Akım boru hattından Bulgaristan’ın Burgaz Limanı’na bir hat çıkararak BTC boru hattına alternatif Burgaz-Dedeağaç hattını oluşturarak elini sağlamlaştırmış oldu.

Türkiye'nin üçüncü ülkelerle enerji anlaşmaları yapmasına engel olmaktır.”

Mavi Akım’ın tam kapasiteyle çalışmaya başlamasıyla birlikte, Türkiye, doğalgazının yüzde 60’tan fazlasını Rusya’dan alıyor olacak.

Mavi Akım Projesi Mavi Akım Rusya'dan Türkiye'ye doğalgaz nakletmek için yapılan MAVĐ AKIM Karadeniz geçişli büyük boru hattıdır. Boru hattı, merkezi Hollanda olan Rus Gazprom ve Đtalyan ENI ortaklığıyla kurulan Blue Stream Pipeline B.V. tarafınUzunluk: 3.300 km inşa edilmiştir. Derinlik: 2.140 metre dan Blue Stream Pipeline Kapasite: Yılda 16 B.V, boru hattının deniz milyar metreküp Maliyet: 3 milyar 300 b ö l ü m ü n ü n ve milyon dolar Beregovaya kompresör istasyonunun sahibidir, Gazprom, boru hattının Rus topraklarında kalan bölümünün işletmesini üstenmiş olup, Türk topraklarında bulunan bölümün işletmesi ise Türk enerji şirketi BOTAŞ tarafından gerçekleştirilmektedir. Gazprom'un boru hattını inşa etmesindeki amacı; Rus gaz iletim hatlarını arttırmak ve Türkiye'nin üçüncü ülkelerle enerji anlaşmaları yapmasına engel olmaktır.(1) Türkiye, bu boru hattından 2002 yılı sonundan beri gaz alıyor. Mavi Akım üzerinden, 2005 yılının Haziran ayına kadar, top-

lam 5 buçuk milyar metre küpten fazla gaz Türkiye’ye ulaşmış durumda. Ancak fiyat ve pompalama hacmi konusundaki tartışmalar nedeniyle gaz nakline zaman zaman ara verilmiş, resmi açılış da gecikmişti. Mavi Akım projesi için 1997 yılında imzalanan anlaşma Türkiye’nin 25 yıl süreyle, Rusya’dan yılda 16 milyar metreküp doğalgaz Yıllar Miktar 2 milyar m³ satın almasını öngö- 2003 rüyor. Mavi Akım’ın 2004 4 milyar m³ tam kapasiteyle çalış2005 6 milyar m³ maya başlamasıyla 2006 8 milyar m³ birlikte, Türkiye, doğalgazının yüzde 2007 10 milyar m³ 60’tan fazlasını Rus- 2008 12 milyar m³ ya’dan alıyor olacak. 2009 14 milyar m³ Türkiye'nin petrolü2010 16 milyar m³ nün yüzde 20'sini de sağlayan Rusya ile enerji alanında bu yakın işbirliği bazı çevrelerde, 'bağımlılık' yaratabileceği gerekçesiyle eleştirilmişti. Washington yönetiminin de bu konuda rahatsız olduğu biliniyor. Yaklaşık 3 milyar 300 milyon dolara mal olan, 1200 kilometrelik boru hattının 380 kilometresi Karadeniz’in altından geçiyor. Deniz altındaki boru hattı, 2 bin 140 metre derinlikle, yeryüzünün en derindeki boru hattı. Samsun'da, açılışın yapıldığı Durusu Ölçüm Đstasyonu'ndan Türkiye'ye ulaşan doğalgaz, buradan bir uzatma hattıyla Ankara'ya naklediliyor. Hattın yapımını, Đtalyan ENI şirketi üstlenmişti.(2)

Burgaz-Dedeağaç Boru Hattı Burgaz-Dedeağaç boru hattı, Yunan tarafının yaklaşık 14 yıl önce ortaya koyduğu bir projeydi. Yunanlı armatörler ve Yunan hükümeti bu projeye çok sıcak bakıyor. Dünyanın en büyük deniz ticareti filosu Yunanlı armatörlere ait. Đstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçerek Rusya petrolünü Batı'ya taşıyan armatörler, boğazlardan geçmek için bekleme süresinin 1 haftaya kadar ulaşması üzerine boğazları bypass geçecek olan bu petrol boru hattı projesine çok büyük destek verdi. Projeye göre, Rusya'nın Karadeniz bölgesinde bulunan Novorosisk Limanı’ndan gemiler petrolü alacaklar ve buradan petrolü Bulgaristan'ın Burgaz limanına boşaltacaklar. Oradan boru hattı ile petrol, Dedeağaç Limanı’na ulaşacak ve oradan başka gemiler petrolü Batı pazarına ulaştıracak. Burgaz-Dedeağaç boru hattının uzunluğu yaklaşık 253 kilometre olarak hesaplanıyor.


Sayı 5

Yapım süresinin en az 24 ay olması beklenmekte. Faaliyetinin en erken 2010 yılında başlaması planlanırken, projenin toplam maliyetinin 500 milyon Euro olduğu belirtildi. Boru hattının kapasitesi yılda 50 milyon ton. Yunanistan ton başına 1 Euro kazanç elde edecek; bu da yılda 50 milyon Euro anlamına geliyor. Rusya'nın bu projeden faydaları oldukça önemli. En önemli fayda; ülkeye en çok gelir getiren petrol ihracatının, artık boğazlardan geçişten bağımsız olarak devam edilebilmesi. Elbette bu boru hattı tüm petrol ihracatının oradan yapılması için yeterli değil; ancak boğazlardan geçen petrol gemilerinde büyük bir azalma olması bekleniyor. Bu olayın Türkiye'ye fayda getireceği de açıklanırken, stratejik açıdan bazı zararlar getirebileceği, ancak boğazlardan geçen büyük petrol gemilerinin azalması ile kaza olma ihtimali azalacağı ve boğazlardan geçiş süresinin diğer gemiler için kısalacağı kaydedildi. Yeni AB üyesi Bulgaristan için de bu petrol boru hattının varlığı oldukça değerli. Hem stratejik açıdan Rusya ve Yunanistan ile yakınlaşma, hem de AB'nin Asya'daki petrol kapısı konumuna gelmesi bakımından Bulgaristan'ın projede yer almasının etkileri: Bu boru hattının yapımı için Bulgaristan, Yunanistan ve Rusya arasında yıllardan beri pazarlık masasına oturuyor. Anlaşmazlıklar oldukça büyüktü. Özellikle bu boru hattının ait olacağı şirketin hisse paylaşımı oldukça zordu. Son 1 yıl içerisinde Rusya'nın sert tutumu ile şu anlaşmaya varıldı: Liderlerin imzalarından sonra Lüksemburg’da Burgaz-Dedeağaç boru hattı şirketi kurulacak. Bu şirketin yüzde 51 hissesi Rusya'nın Transneft, Gazpromneft ve Rosneft şirketlerine ait olacak. Bu şirketin yüzde 23,5'i Yunan petrol şirketleri Elpe ve Thraki şirketlerine ait olacak. Aynı zamanda Yunanistan hükümetinin payı yüzde 1 olacak. Bulgaristan hükümetinin payı da yüzde 24,5 olarak belirlendi. Bu boru hattından Rus, Kazak ve Azerbaycan petrollerinin Batı pazarına ulaştırılması planlanıyor. Aslında Yunanistan'ın amacı AB içerisinde enerji konusunda stratejik konuma gelmek. Bu petrol boru hattı ve ticari gemileri ile AB ülkelerine petrol taşınması isteniyor. Türkiye'den yılsonuna kadar bağlanması planlanan doğalgaz boru hattı ile yapımı devam eden YunanistanĐtalya doğalgaz hattı ile Azeri ve Đran doğalgazını AB'ye ulaştırmayı hedefleniyor. Bu

Sayfa 27

projeler içinde AB'den büyük yardımlar alındı.(3)

ABD ve AB, Rusya’nın Doğalgaz Tekelciliğine Kırmak Đstiyor Geçtiğimiz kış aylarında Rusya’nın Ukrayna ile aralarında yaşadığı gerginlikten dolayı 3/4’ü Ukrayna’dan geçen doğalgaz hatlarının vanalarının kapanması sonucunda Avrupa’da büyük bir doğalgaz krizi ortaya çıktı. Putin bütün riskleri alarak yaptığı bu hamleyle gücünün farkına varmış oldu. Diğer yandan Amerika ve Avrupalı devletlerde Rusya’nın gücünü öğrenmiş oldu. ABD ve Avrupalı devletler bir sonraki bütün hamlelerini Moskova’ya göre atmaya başlattı. AB, Rusya’nın tek doğalgaz tedarikçisi olmasını engellemek için ABD ile birlikte ‘Satranç Tahtası’nda Nabucco Projesini öne sürdüler.

AB, Rusya’nın tek doğalgaz tedarikçisi olmasını engellemek için ABD ile birlikte ‘Satranç Tahtası’nda Nabucco Projesini öne sürdüler.

“Geçtiğimiz kış aylarında Rusya’nın Ukrayna ile

Nabucco Projesi Nedir?

aralarında yaşadığı

Đlk olarak ülkemizin doğalgaz dağıtıcısı BOTAŞ’ın resmi sitesinde Nabucco Projesi için;

gerginlikten dolayı 3/4’ü Ukrayna’dan

“Ortadoğu ve Hazar Bölgesi doğal gaz rezervlerini Avrupa pazarlarına bağlamayı öngören Türkiye-Bulgaristan-RomanyaMacaristan-Avusturya Doğal Gaz Boru Hattı (Nabucco) ile ilk etapta güzergah üzerindeki ülkelerin gaz ihtiyacının karşılanması, takip eden yıllarda ise Avusturya'nın Avrupa'da önemli bir doğal gaz dağıtım noktası olma özelliğinden de faydalanılarak diğer ülkelerin gaz taleplerindeki gelişmelere göre Batı Avrupa'ya ulaşılması amaçlanmaktadır. Yaklaşık uzunluğunun 3.300 km, kapasitesinin ise 25,5–31 milyar m3/yıl olması, 2012 yılında ilk kapasite ile devreye alınması planlanmaktadır.” (4) diye bahsediliyor.

geçen doğalgaz hatlarının vanalarının kapanması sonucunda Avrupa’da büyük bir doğalgaz krizi ortaya çıktı.”

Ana Nabucco

Aslında Nabucco, Türkiye'den AB ülkele- Hattı rine doğalgaz taşımak amacıyla yapılması düşünülen uzun geçişli bir boru hattı taşımacılığı projesidir. Avrupa'nın en büyük doğalgaz tedarikçisi konumundaki Rusya'dan yapılan sevkiyata alternatif olması amacıyla daha çok ABD ve AB tarafından desteklenmektedir.

Boru hattı güzergâhının planlanan yaklaBesleme şık uzunluğu şu şekildedir : Toplam Nabucco Boru Hattı Uzunluğu (Besleme Hatları Hariç): 2.841 km Toplam Nabucco Boru Hattı Uzunluğu (Besleme Hatları Dâhil): 3.282 km Mevcut şartlara bakıldığında, Azerbaycan Şah Deniz, Türkmenistan ve diğer Trans-

Hatları

Türkiye Bulgaristan Romanya Macaristan Avusturya

1.558 km 392 : km 457 : km 388 : km :

: 46 km

Gürcistan 226 : sınırı-Horasan km Đran sınır Horasan

:

214 km


Sayfa 28

Politika Dergisi

Hazar kaynakları ile Đran gazının taşınması öngörülmektedir. Uzun vadede Irak ve Suriye üzerinden Mısır gaz kaynağı başta olmak üzere, diğer çevreleyen kaynaklardan da gaz taşınması planlanmaktadır Proje çalışmaları Şubat 2002’de BOTAŞ’ın girişimi ve Bulgargaz (Bulgaristan), Transgaz (Romanya) ve OMV Erdgas (Avusturya-Şimdiki OMV Gas) şirketleri ile yaptığı görüşmeler sonucunda oluşturulan çalışma grubu ile başlatılmıştır. Ortaklık Anlaşmasının imzalanması ile projede mühendislik, inşaat, finansman tedariki gibi konularda daha geniş iş kapsamı tarifi yapılmıştır.

“Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy yönetiminin Türkiye'ye olan tutumunu cezalandırmak amacıyla Türkiye’nin Nabucco Projesinde Fransa'yı şiddetle dışlaması sonucu, Fransa, Romanya aracılığı ile dolaylı olarak projeye ucundan kıyısından da olsa dahil olmuştur.”

Nabucco hattının yapımı ile ilgili olarak finansman modelinin geliştirilmesi, yatırımcılar için uygun teşviklerin araştırılması, pazarlama faaliyetlerinin koordinasyonu ve muhtemel tedarikçiler ile kontrat müzakerelerinin gerçekleştirilmesi işlerinin tek bir elden yürütülmesi amacı ile ilgili 5 şirket tarafından merkezi Viyana’da “Nabucco Company Study Pipeline GmbH ” şirketi kurulmuştur. 2004 yılında ortaklarca Ortaklık Anlaşması imzalanmıştır. Ortaklık Anlaşmasının imzalanması ile projede mühendislik, inşaat, finansman tedariki gibi konularda daha geniş iş kapsamı tarifi yapılmıştır. Ancak proje geliştirme sürecinde gelinen aşama göz önünde bulundurularak, projenin finansmanını sağlayıp yatırımlarını gerçekleştirmesi amacı ile 2005 yılında şirketin Nabucco Gas Pipeline International Şirketine (NIC) dönüşümü kabul edilmiştir. Bununla birlikte, her bir transit ülkede de Nabucco Yerel Şirketleri (NNC) kurulacaktır. NNC boru hattının geliştirilmesi, yapımı, işletimi ile bakımı ve idamesinden sorumlu olacaktır. Hâlihazırda Romanya, Macaristan ve Avusturya’da NNC kurulumları tamamlanmış olup, Türkiye ve Bulgaristan’da NNC kurulumlarına dair yasal girişimler sürdürülmektedir. 26 Haziran 2006 tarihinde Viyana’da proje ülkeleri yetkili bakanları tarafından Avrupa Komisyonu Enerji Komiseri ile birlikte Nabucco Doğalgaz Boru Hattı Projesi’ne dair “Bakanlar Beyanatı” (Ministerial Statement) imzalanmıştır. Türkiye'den başlayacak olan 3,300 km’lik bir boru hattının inşasına 2010'da başlanacağı duyurulmuştur. Proje 2002 yılında BOTAŞ (Türkiye) tarafından başlatılmıştır. Türkiye'den çıktıktan sonra terminal ülke Avusturya'ya kadar sırasıyla Bulgaristan, Romanya ve Macaristan'dan geçecek boru hattı ortakları eşit hisse ile BOTAŞ (Türkiye), Bulgargaz (Bulgaristan), Transgaz (Romanya), MOL (Macaristan), OMV (Avusturya ve RWE (Almanya)'dir. 2020 yılında 31 milyar metreküp doğalgaz taşıyacağı varsayılan hat, aynı zamanda AB'nin Trans-Avrupa Enerji Hattı'nın bir parçası olarak öngörülmekte olup, fizibilite ve mühendislik çalışmaları için AB fonların-

dan da faydalanılmıştır. Đlk hesaplara göre toplam maliyet 4,6 milyar Euro'dur. Hat Erzurum'da Türkiye-Đran Doğalgaz Hattı ile birleşerek, yine yapımı düşünülen Trans-Kafkas Gaz Hattı ile bağlanacaktır. Bu özellikleriyle hat, hem Orta Asya'yı, hem de Orta Doğu'yu gaz hatları olarak bağlayacak ve batı ucunda Avusturya'nın temel doğal gaz taşıyıcısı hattı olan Baumgarten an der March Hattı ile birleşecektir. Projenin tamamlanması için Nabucco Gas Pipeline International GmbH adlı firma 2004 yılında Viyana'da kurulmuştur. Yüzde 20'şer ortaklıkla beş firma şunlardır: > OMV (Avusturya) > OL (Macaristan) > Transgaz (Romanya) > Bulgargaz (Bulgaristan) > BOTAŞ (Türkiye) > RWE (Almanya) 6.Ortak olarak 5 Şubat 2008 de projeye katılım anlaşmasını Viyana'da imzalayarak dahil olmuştur. Hatta ayrıca Fransız Gaz de France, Total, ve Alman E.ON Ruhrgas, RWE firmaları da, ortak olmak istediklerini açıklamıştır. Projenin durumuna göre Rus Gazprom'un da ileride katılımının söz konusu olduğu bildirilmiştir. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy yönetiminin Türkiye'ye olan tutumunu cezalandırmak amacıyla Türkiye’nin Nabucco Projesinde Fransa'yı şiddetle dışlaması sonucu, Fransa, Romanya aracılığı ile dolaylı olarak projeye ucundan kıyısından da olsa dahil olmuştur.(5)

NABUCCO Projesi'nin mühendisliğini Đngilizler yapacak ABD’nin ve AB’nin büyük destek verdiği Nabucco Projesi’ne Đngilizler de ilgisiz kalmayarak en azından bu projenin inşasını üstlendi. Milliyet Gazetesi’nin 21 Ocak 2008 Tarihli haberinde duyurduğu üzere, Nabucco Projesini Đngiliz Penspen Grubu yapacak; Türkiye-Bulgaristan-RomanyaMacaristan-Avusturya Doğal Gaz Boru Hattı (NABUCCO) Projesinde, Đngiliz Penspen Grubunun, boru hattı projesinin, tüm teknik detay, mühendislik ve tasarım çalışmalarının koordinasyonundan sorumlu firma olarak tayin edildiğini bildirdi. Boru Hatları ile Petrol Taşıma A.Ş. (BOTAŞ) Genel Müdürü Hüseyin Saltuk Düzyol imzasıyla yapılan yazılı açıklamaya


Sayı 5

göre, BOTAŞ’ın da ortağı bulunduğu Nabucco Projesinde önemli bir aşamaya gelindi, Ocak 2008 itibariyle mühendislik çalışmalarına resmen başlandı. Bu kapsamda Đngiliz firması olan PENSPEN, temel mühendislik tasarımının yapımı ile 5 ülkede milli şirketler tarafından yapılacak diğer mühendislik işleriyle kamulaştırma etüt ve çevre çalışmalarını da kapsayan inşaat öncesi çalışmaların koordinasyonu için ’Genel Mühendis’ olarak tayin edildi. Her ülkenin detaylı çalışmalarını gerçekleştirecek yerel mühendisler de kısa süre içinde seçilerek işe başlayacak. Genel mühendislik firmasının tayiniyle proje için önemli bir kilometre taşının gerçekleştirildiği ve mühendislik tasarım çalışmasına başlandığı ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi: "Đngiliz PENSPEN Grubu, tüm Avrupa kapsamında çıkılarak gerçekleştirilen ihale prosedürü sonucunda mühendislik görevine atandı. Ortalama ihale bedeli yaklaşık 9 milyon avroluk bir meblağı kapsıyor. Boru hattı projesinin, tüm teknik detay, mühendislik, tasarım çalışmalarının koordinasyonundan söz konusu genel mühendislik firması sorumlu olacaktır. Her ülkenin detaylı mühendislik tasarım çalışmalarını yapacak yerel mühendislik şirketlerinin seçim süreci genel mühendislik firmasının katkılarıyla devam edecek olup, yılın ilk yarısı içinde 5 ülkede 5 ayrı firmayla sözleşme imzalanması planlanmıştır. Bu çalışmalar, ilgili kurumlardan alınacak resmi izin ve onayların, boru hattı sistemi yapımında kullanılacak ekipmanın miktarı ve teknik şartnamelerinin temelini oluşturacak. Ayrıca Genel mühendislik firmasının yapacağı çalışma, finans kuruluşlarının başından itibaren katılım göstereceği çevre ve sosyal etki değerlendirme çalışmalarının önemli bir bölümünü de oluşturmuş olacaktır. Genel Müdürlük firması, Ocak ayı içinde çalışmaya başlayacaktır. Yılsonuna kadar da temel mühendislik çalışmalarının tamamlanması gerekmektedir." Açıklamada, her ortak ülkenin Milli Nabucco Şirketinin, bulunduğu ülkede yapılan mühendislik, kamulaştırma ve çevresel etki değerlendirme çalışmalarını koordine edeceği belirtildi. (21 Ocak 2008 / Milliyet Gazetesi)(6)

Rusya’nın NABUCCO Projesine Satranç Tahtasındaki Karşı Hamlesi; Güney AKIM Projesi Rusya, Nabucco Projesine alternatif ola-

Sayfa 29

rak BTC(Bakû-Tiflis-Ceyhan) karşı Türkiye ile yaptığı Mavi Akım hattından Nabucco Projesine alternatif Güney Akım Projesini ortaya sürdü. Avrupa’ya doğalgaz dağıtımında elini güçsüzleştirecek bütün projelere ve girişimlere karşı Putin Rusya’sı hemen her defasında önemini aldı. BTC’ye karşı Mavi Akım’ı Satranç tahtasına süren Rusya, aynı hamle üzerinden Nabucco Projesini ve Türkiye’yi bypass ederek, Türkiye’nin Enerji Koridoru olma iddialarını da zayıflatarak elini güçlü tutmaya devam etti. Güney Akımıyla tabiri caizse Rusya ‘tek taşla iki kuş’ vurdu. Hem Türkiye hem de Turuncu Devrimden(7) sonra Batı yanlısı politikalar izleyen Ukrayna’yı bypass ederek kendisine sorun çıkaran Ukrayna’yı da devre dışı bırakmış oldu. Rusya’nın bu hamlesi üzerine geçen yıl NTV-MSNBC Türkiye şu haberle duyurmuştu;

Türkiye’nin enerji koridoru iddiası zayıflıyor Baltık denizinin altından Almanya’ya ulaşacak olan ve 2010 yılında devreye girecek Kuzey Akım hattıyla Ukrayna’yı bypass etmeye hazırlanan Rusya, Güney Akım’la da Türkiye’yi devre dışı bırakacak. Rus Gazprom ve Đtalyan ENI şirketleri, “Güney Akım” adı verilen projeye ilişkin memoranduma imza attı. Geçen ay, enerji kaynaklarını Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hattı yerine Rusya üzerinden Avrupa pazarına ulaştırmak için Kazakistan ve Türkmenistan’ı ikna eden Moskova, Güney Akım projesiyle kendi doğalgazının yanı sıra bu ülkelerin kaynaklarını da Avrupa’ya doğrudan ulaştırmayı hedefliyor.

Đngiliz firması olan PENSPEN, temel mühendislik tasarımının yapımı ile 5 ülkede milli şirketler tarafından yapılacak diğer mühendislik işleriyle kamulaştırma etüt ve çevre çalışmalarını da kapsayan inşaat öncesi çalışmaların koordinasyonu için ’Genel Mühendis’ olarak tayin edildi.

“Güney Akımıyla tabiri caizse Rusya ‘tek taşla iki kuş’ vurdu. Hem Türkiye hem de Turuncu Devrimden sonra Batı yanlısı politikalar izleyen

Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki, Mavi Akım hattının da başlangıç noktası olan Beregovaya terminalinden başlayacak Güney Akım, 900 kilometrelik boru hattıyla, Karadeniz’in altından Bulgaristan’a ulaşacak.

Ukrayna’yı bypass

Boru hattı burada iki kola ayrılacak. Hattın bir kolu Arnavutluk üzerinden Đtalya’ya uzanacak, diğer kolu ise Romanya ve Macaristan üzerinden Doğu ve Orta Avrupa’yı besleyecek.

devre dışı bırakmış

Rusya hem kuzey hem de güneyden en önemli pazarı olan Avrupa’ya, son yıllarda Ukrayna ve Belarus’la yaşadığı transit ülke (Putin’in deyimiyle parazit ülke) sorunlarıyla uğraşmadan enerji kaynaklarını sevkedebilecek. 10 milyar Euro’ya mâlolacak ve yılda 30 milyar metreküp doğalgazın sevkedileceği hat, AB’nin önümüzdeki dönemde artacak doğalgaz ihtiyacının önemli bir bölümünü de karşılamış olacak.

ederek kendisine sorun çıkaran Ukrayna’yı da

oldu.”


Sayfa 30

Politika Dergisi

Đtalya Ekonomik Kalkınma Bakanı Pierluigi Bersani, cumartesi günü Roma’da yapılan törende, Đtalya ile Rusya arasındaki stratejik ortaklığın bir göstergesi olan anlaşmanın, Avrupa’nın enerji güvenliğini artırmayı hedeflediğini söyledi.

Zengin enerji kaynakları bulunmayan Türkiye’nin ise elindeki diğer kozları yitirmeden harekete geçerek, enerji koridoru olma iddiasına ilişkin projeleri somutlaştırması gerekiyor.

Ancak Rus doğalgazını Karadeniz’in altından Türkiye’ye ulaştıran Mavi Akım’ın ardından, Karadeniz’in altından geçecek olan bu ikinci hat, Türkiye’nin AB için ‘güvenli enerji koridoru’ olma iddiasını zayıflattı. Gazprom’un sözcüsü Sergei Kupriyanov, Rus doğalgazını Türkiye üzerinden Đsrail’e ulaştıracak proje üzerinde Ankara ile çalışmaları sürdürdüklerini belirtti. Ancak, Rus doğalgazını Mavi Akım üzerinden Güney ve Doğu Avrupa’ya sevk etme seçeneğinin hala geçerli olup olmadığı konusunda açıklama yapmaktan kaçındı.

“Eğer AKP Hükümeti veya diğer hükümetler bu başarısızlıklard an ders çıkarmazsa Türkiye ‘Dünya Satranç Tahtasında’ hep kaybeden taraf olacaktır.”

Nabucco Projesi de Zorda Hiç şüphesiz, Rus gazının Mavi Akım üzerinden Güney ve Doğu Avrupa’ya sevkiyatı Güney Akım projesiyle birlikte artık güçlü bir olasılık değil. Hazar ve Ortadoğu doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevk etmesi öngörülen 6,2 milyar dolarlık Nabucco projesi de Rusya’nın Kazakistan ve Türkmenistan’la yaptığı anlaşmaların ardından Güney Akım projesinin de daha da somutlaşmasıyla zora girdi. Güney Akım projesi, Türkiye’nin, AB için güvenli enerji koridoru olma iddiasında, Rus doğalgazını önemli bir koz olmaktan çıkardı. Ukrayna ile yaşadığı sorunların ardından Türkiye üzerinden geçecek boru hatlarını tercih edeceği düşünülen Rusya, hiçbir transit ülke kullanmadan boru hatlarıyla AB’ye doğrudan bağlanmayı tercih etti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 24 Haziran Pazar günü de Balkan ülkelerinin liderleriyle Hırvatistan’ın başkenti Zagreb’deki enerji zirvesinde bir araya geldi. Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Bosna, Makedonya, Sırbistan, Slovenya ve Karadağ liderleriyle görüşen Putin, Balkanların Avrupa’nın enerji sunum güvenliğindeki rolüne dikkat çekti.

Önce Boğazları doğalgazda önemi kaybeden Türkiye, daha sonra ölü doğan projelerle iddiasını da yitirmektedir.

Putin, Rus şirketlerinin Balkanlarda ortak enerji yatırımları ve yeraltında doğalgaz depolama tesislilerinin yapılması konusunda istekli olduğunu da iletti. Vladimir Putin, son hamleleriyle, başta ABD olmak üzere bazı ülkelerin çabalarına rağmen, ülkesinin elindeki enerji kozunun zayıflamasına izin vermeyeceğini ve Rusya’nın bölgenin enerji alanındaki en güçlü oyuncusu olmayı sürdüreceğini gösterdi. Dünyada bilinen doğalgaz rezervlerinin %

26,7’sine sahip olan Rusya toplam doğalgaz üretiminin de % 21,6’sını gerçekleştiriyor. Rusya, petrol üretiminde de Suudi Arabistan’ın ardından 2. sırada geliyor. Zengin enerji kaynakları bulunmayan Türkiye’nin ise elindeki diğer kozları yitirmeden harekete geçerek, enerji koridoru olma iddiasına ilişkin projeleri somutlaştırması gerekiyor. (NTV-MSNBC 26 Haziran 2007) (8)

Avrupa’da Doğalgaz Pazarında Pay almak isteyen Avrupalı Devletler Türkiye’ye geliyor Nabucco Projesi’nin bir şekilde Rusya tarafından bypass edilmesi üzerine Avrupalı devletlerden, Avrupa’daki Doğalgaz pazarının satışında söz sahibi olabilmek için Ortadoğu ve Avrasya doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya getirmek için Türkiye’nin kapısını çalıyor. Son olarak AB’ye üye olmayan Đsviçre Trans-Adriyatik boru hattı projesiyle Türkiye’nin kapısını çaldı. Türkiye’nin yeşil ışık yaktığı bu proje Đran gazını Türkiye üzerinden Arnavutluk’a, oradan da Đsviçre’ye ulaştırılmayı planlanıyor.(9)

Türkiye Doğalgaz Politikasını Değiştirmeli Türkiye ‘enerji koridoru’ olma politikasını her seferinde başarısızlığa uğrattı. Rusya’nın tekelciliğini kırmak isteyen Avrupa’nın çanağı olan Türkiye, girdiği projelerden başarısız sonuçlar alınca bu projelerin maliyetlerini yine halka yükledi. BTC ile Türkiye’yi cezalandıran Rusya’nın, AKP Hükümeti ile yaptığı anlaşmayla Rus gazını en pahalı sattığı ülke olduk. Tabiî ki bu fatura haliyle halka kesildi. Türk halkı başarısız politikalar yüzünden doğalgazı pahalı alıyor. Bir de üstüne kış aylarında gelen doğalgaz kesilmesi sonucu, doğalgazsız kalan halk kış aylarında zor durumda bırakılıyor. Türkiye bundan sonraki doğalgaz projelerinde Moskova’dan yediği tokatlardan ders çıkarıp, AB doğalgaz pazarına ‘enerji koridoru’ olma politikasına ya son verecek ya da ayağı yere daha sağlam basan bir politika izleyecek. Ancak AKP Hükümetinin Türkiye pazarında doğalgazı yandaşları için bir rant alana çevirdiğini düşündüğümüzde –bu konuyu da bir başka yazımızda daha geniş bir şekilde ele alacağız- teslimiyetçi ABD ve AB güdümünde bir enerji politika izleyeceği aşikar. Önce Boğazları doğalgazda önemi kaybeden Türkiye, daha sonra ölü doğan projelerle iddiasını da yitirmektedir. Eğer AKP Hükümeti veya diğer hükümetler bu başarısızlıklardan ders çıkarmaz-


Sayı 5

Sayfa 31

sa Türkiye ‘Dünya Satranç Tahtasında’ hep kaybeden taraf olacaktır. Türkiye doğalgazda AB’nin enerji koridoru olma yerine doğalgaz pazarında %20 Rusya’yla birlikte ortak olmalı ve yapacağı her hamlede Moskova faktörünü göz önünde bulundurmalıdır. Yoksa ölü doğacak her proje halkımızın sırtına katmerli bir şekilde yüklenecek yükten başka hiçbir şey olmayacaktır.

5- ‘Nabucco Projesi’ hakkında bilgi için wikipedia bkz.

DĐPNOTLAR

8- ‘Türkiye’nin enerji koridoru iddiası proje halkımızın sırtına zayıflıyor’ başlıklı haber için 26 Haziran katmerli bir şekilde yük2006 tarihli NTV-MSNBC bkz lenecek yükten başka

6- ‘NABUCCO Projesi'nin mühendisliğini Đngilizler yapacak’ başlıklı haber için 21 Ocak 2008 tarihli Milliyet Gazetesine bkz 7- ‘Turuncu Devrim’ hakkında daha detaylı bilgi için nationalgeographic ve wikipedia Moskova faktörünü göz bkz. önünde bulundurmalıdır. Yoksa ölü doğacak her

1- ‘Mavi Akım vanası resmen açıldı’ başlıklı haber için 17 Kasım 2005 tarihli BCC bkz. 2- ‘Mavi Akım vanası resmen açıldı’ başlıklı haber için 17 Kasım 2005 tarihli BCC bkz.

9- ‘Đran gazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınacak’ başlıklı haber için 14 Şubat 2008 tarihli NTV-MSNBC bkz.

hiçbir şey olmayacaktır.

3- ‘Burgaz-Dedeağaç Boru hattı’ haberi için 15.03.2007 tarihli Đhlâs Haber Ajansı bkz. 4- ‘Nabucco Projesi’ hakkında daha geniş bildi için BOTAŞ resmi sitesi olan www.botas.gov.tr bkz.

bilgin.turk@politikadergisi.com

P—Şiir: 2 Temmuz gecesi yok gündüzü yok iklimi mevsimi saati sadece külleri var yıllardır. ne fırtınalar esti de savuramadı ülkem, yapıştı her metrekaresine. Sivas’tan Yeditepe’ye Yeditepe’den Ardaha’na oradan en yitik ülkeye... içim yansa ne çare! ağlasam, içime akar gözyaşlarım. “kıydınız” desem gülerler arsızca.. Y-O-B-A-Z-L-I-K ne matah şey aman! Allah biliyor ya, sıratı geçerken ki hallerinize merakımız... neyse ki kalabalığız bugün yine yaksanız can, küllerimizden çoğalırız ne bir eksik ne bir fazla 2 Temmuz'lar da ağlamayız çoğalırız Can! ! !

Bu şiir yazarımız Naile D U M AN tarafından 02.07.2005 tarihinde yazılmıştır.


Sayfa 32

Politika Dergisi

Sustursana Beni de! Naile DUMAN

Bir Belediye Başkanı çıkıp “benim paramla geldin, böyle konuşamazsın” diyerek her türlü müdahaleyi yapma hakkını kendinde görebilir mi?

“Latife Tekin’i susturmak, tüm aydın ve düşünen kadınları susturmak anlamına gelir mi? Bence gelir.”

Türk kadın yazar… Muhalif yazar… Açık kadın yazar… Düşünen, yazan ve konuşan yazar!

Yazım neredeyse bitmek üzereydi. Cumartesi teslim ederim, dedim, biraz daha zaman istedim. Zira incitmeden, bir milletvekilinin, milletin eşekliğine soyunmasını anlatmanın derdindeydim. Yazımın babafikri de “anıran vekil istemiyorum” olacaktı. Ama yaşadığım ülkede gündem o kadar çabuk değişiyor ve o kadar çok açık kalıyor ki fal taşı gibi gözlerim, hangi konuda yazacağımı şaşırıyorum. Gündemin değişkinliğine yetişebilmek için, mirasyedi bir yazar olmaktan başka çare yok. Ee, bizim öyle bir lüksümüz olmadığına göre, gerekirse uykudan feragat edip, yazacağız, yazacağız. Yazmazsak çatlarız! Türban, kadın ve özgürlük konusu üzerine çokça yazı yazmadım. Toplasanız bir iki taneyi geçmez. Ancak öyle bir yanardağ var ki içimde patlamaya hazır; sanıyorum ilk fırsatını bulduğumda ancak bir kitap patlatabilirim bu konuda. Yoksa makalelerle konu anlatılacak gibi değil; ama bu yazıma geçiş yapmam için gerekli malzeme. Çünkü sıkma başlı kadının özgürlüğünü savunan AKP ve ilgili partinin Karabük Belediye Başkanı yine bir sanatsal ve düşünsel katliama damgasını vurdu. Üstelik kadın ve özgürlük kavramları konusunda master üstü derece yapmışken; parti ve mensupları olarak… Latife Tekin’i susturmak, tüm aydın ve düşünen kadınları susturmak anlamına gelir mi? Bence gelir. Yani susturulan sadece Latife Tekin değildir. Bu ülkede düşünen, yazan, üreten tüm aydın ve açık kadınlardır. Hepimizin üzerine alınması gereken ve tepki vermesi gereken bir şiddettir bu. Bir Belediye Başkanı çıkıp “benim paramla geldin, böyle konuşamazsın” diyerek her türlü müdahaleyi yapma hakkını kendinde görebilir mi? Peki, Belediye Başkanı kendi cebinden mi karşılar, belediye etkinliklerinin maliyetini? Hadi, belediyenin bütçesi yoktu, sene boyu vergi de toplayamadı, sponsor da bulamadı (ki ben bile kitabım için bulamazken bir Belediye’nin bulamaması çok normal!) ve Belediye Başkanı bir güzellik yaptı. Karabük Festivali’nin tüm masraflarını cebinden karşıladı, varsayalım. Peki, bu varsayım, adı geçen başkanın davet edilmiş ve kürsüye çıkartılmış bir yazarın konuşmasına müdahale etme hakkını ona verir mi? Vermiş! Burası Türkiye, verir! Hem verilmese de bu hakkı ne eder eder, bir yerlerden bulur Belediye Başkanı. Üstelik kürsüde konuşan bir kadındır, açık bir dü-

şün kadınıdır, kadın yazardır. Ve muhtemelen kendi cebinden karşılamıştır yol parasını; ama yine de konuşmaya hakkı yoktur. Yoktur derken, hükümeti eleştirmek ne haddinedir bir düşün kadınının! Öyleyse neden yazardır, yazar kimliği ile saygı görmedikten sonra; niye kadındır, kadın kimliği ile saygı görmedikten sonra? Bu ülkede sanatın ve düşüncenin katline bizim nesil hiç bu kadar tanık olmamıştı! Bu da Allah’ın bizim nesil için yaptığı bir güzellik, ama anlayana tabii ki! Latife Tekin’i susturmak, beni de susturmak anlamına gelir, bizleri de. Zira hükümeti eleştiren, politikalarını benimsemeyen, vatan pazarlamacılıklarına hayır diyen, türban özgürlük değil kadın beynine sıkılan kurşundur diyen tüm kadınları susturmak demektir, kürsüden indirmek demektir. Bu haber tam da sitelerde gezinirken esefle izlediğim bir resim galerisinin sonrasına denk geldi. Soner Yalçın imzalı bu özet incelemeyi de tüm ‘türban=özgürlüktür’ diyen kadınların düşünerek okumasını isterim. Düşünerek okumak! Politikacıların üniversite bitiren kızları neden çalışmıyor, diye soruyor Yalçın ve örnekler veriyor. R. T. Erdoğan’ın kızı Kübra ve Sümeyye, Necmettin Erbakan’ın kızı Elif ve Zeynep, Hilmi Güler’in kızı Ayşe Şeyma, Cemil Çiçek’in kızı Đclal, Binali Yıldırım’ın kızı Büşra (1)… Her biri Türkiye ya da ABD’nin sayılı üniversitelerinde okuyup mezun olmuşlar. Sonrasında ise çalışan yok. Ama her biri evlenmiş/evlendirilmiş ve “anne” olmuş. Ev kadını tadında, erkek egemen dünyada yerlerini almışlar. Siyasetçi eşlerine baktığımızda da çok parlak bir tablo çıkmıyor önümüze. Kendi özgür iradeleri ile örtünmedikleri gibi kendi özgür iradeleri ile de evlenmemişler. Erkek egemen toplum için iyi ürün verecek tarla olarak görülüp, beğenilip, zaman kaybetmeden sahiplenilmişler. Karşılığında da kariyerlerinden, modern görünüşlerinden feragat edip, tesettürlü iyi ev hanımı olmaya gayret etmişler. Muhtemelen de iyidirler. Kısacası; “Tesettürlü Çaresiz Ev kadınları”. Peki, Latife Tekin? Türk kadın yazar… Muhalif yazar… Açık kadın yazar… Düşünen, yazan ve konuşan yazar! Yukarıdaki kadın profilinin ne kadar dışın-


Sayı 5

da değil mi? Ben gibi, sen gibi… Hâlâ direnen onca Türk aydın kadın gibi… Hâlâ direnen onca eğitimli düşünen ve üretmek için kendini parçalayan kadın gibi…

Parasal güce sahip olan, aileden ya da eşten destekli, ülkenin üst mevkilerinde yer almış kadınlar için hiç sorun yok. Onlar dilerlerse açık kalabilirler, istedikleri şekilde konuşabilirler, yaşayabilirler. Çünkü Türkiye’nin rant zincirinde yerlerini almışlardır. Ancak ardında öyle bir güç bulunmayan kadınlar açık olup, muhalif olup, nelerine güvenip birde kürsülerden “aşağılık enerji santralleri” diye haykıracaklar! Haykıramazlarmış, anladık. Yazar da olsalar haykıramazlarmış. “aşağılık enerji santralleri…” haykırdım işte! Sustursana beni de! Yani bu haykırışların özeti; “kral çıplak”! Kral çıplak diyen herkes ise bir numaralı düşman bu ülkede! Susturulması ya da kürsüden apar topar indirilmesi gereken…

Sayfa 33

Demokrasi dediğimiz şey de bu olsa gerek! Uyuyor ya halk, uyanırlar ya da uyandırılırlar korkusu! “…Demirel’in şapkası vardı, Ecevit’in kasketi, Özal’ın kovboy şapkası… Tayyip beyin iktidar şapkası yok mu, onun şapkası cinsiyet değiştirip türban biçimini almış, eşi Emine hanım başında taşıyor kocasının iktidar şapkasını…” (Latife Tekin) (2). Milletin efendiliğini unutup, köleliliğinden memnun olduğu başka bir ülke, var mı bildiğin?

Dipnotlar

“aşağılık enerji santralleri…” haykırdım işte! Sustursana beni de! Yani bu haykırışların özeti; “kral çıplak”!

(1) http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/ GaleriDetay.aspx?P=1&cid=9669&rid=4369 (2) http://www.tiyatro.net/roportaj/37/ latife_tekin.html

naile.duman@politikadergisi.com

Özlem Özgür Pınar IŞIK

Özlüyorum.. Masama oturur, günün güzel başlamasını istiyorsam, hemen Çölaşan'ın resmine tıklardım. Onun yazıları sabah uyanmamı sağlayan çayım/ kahvem gibiydi. Tamam işte yalnız değilim, gerçekleri kıvırmadan net bir şekilde söyleyen birileri var hala derdim.Onun kriteri para ya da avanta değil, sadece gerçekler ve doğrulardı.O nedenle kıblesi para olan "AKP taraftarlarının" ondan, katıksız hoşlanmamasını anlardım. Önce Çölaşan’ı gazeteden,sonra Yalçın Küçük’ü ve Nihat Genç’i televizyonlardan söküp aldılar. Televizyonlar (Kanal B ve Art dışında) da, Gazeteler (Cumhuriyet, Yeniçağ vb.dışında) de tek bir ağızdan koro gibi "Padişahım Sen Çok Yaşa" diye haykırıyorlar. Bu halkı bu Ilıcak Đslamik kalemlere, Soros fonlarıyla beslenen aydın bozması taraflara ve satılık kalemlere teslim eden zihniyete lanet olsun! Onlar artık saklamıyorlar. Karşı oldukları Ordu, Yargı ve Türkiye Cumhuriyetini ayakta tutan tüm değerlerdir. Bunun adı da Demokratik! Faşizmdir. Đşte tam da bu ortamda, Cesur, yürekli sesleri ve doğru bakış açılarını daha çok özlüyorum.

ozgurpinar.isik@politikadergisi.com

Önce Çölaşan’ı gazeteden,sonra Yalçın Küçük’ü ve Nihat Genç’i televizyonlardan söküp aldılar.


Sayfa 34

Politika Dergisi

Politika Dergisi—Mehmet Cevdet SELVĐ Mülakatı Mülakat & Fotoğraflar: Emrah ÖZDEMĐR—Gökhan DAĞ

Mehmet Cevdet Selvi Kimdir? 20 Mart 1943 ‘de Eskişehir’de doğdu. Yüksek Tekniker Okulu Makine Bölümünü bitirdi.

“(AKP) AB’ye, IMF’ye, Dünya Bankası’na,

Eskişehir Hava Đkmal Merkezi Tayyare fabrikasında ve Türkiye Gübre Sanayi Kütahya fabrikasında çalıştı. 1963 Harp-Đş Sendikası Yönetim Kurulu Üyeliği, 1971 Petrol-Đş Kütahya Şube Başkanlığı,

Dünya Ticaret

1972 Petrol-Đş Genel Teşkilatlanma Sekreterliği,

Örgütü’ne;

1978 Petrol-Đş Genel Başkanlığı görevlerine seçildi.

daha doğrusu

CHP’de Genel Sekreter Yardımcılığı, Genel Sekreterlik, Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu.

global emperyalizmin emrine kendini teslim etti.”

18. Dönem Eskişehir Milletvekilliği, 20. Dönem Đstanbul Milletvekilliği 22. Dönem Eskişehir Milletvekilliği 23. Dönem Kocaeli Milletvekilliği Halen CHP Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Selvi evli ve 3 çocuk babası. (Not:http://www.tbmm.info/ mehmetcevdetselvi adresinden alınmıştır.)

Mehmet Cevdet Selvi Mülakatı

AKP, KENDĐSĐNE OY VERENLERE SIRTINI DÖNÜP; GLOBAL EMPERYALĐZMĐN EMRĐNE GĐRDĐ Gökhan DAĞ (G.D): Uzun yıllar siyasetin içerisinde olan bir insansınız. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içerisinde de önemli mevkilere geldiniz. Bu siyasi tecrübelerinize dayanarak, son yıllarda gözden kaçmayan AK Parti ve yargı arasındaki uyuşmazlığı nasıl yorumluyorsunuz? Bu uyuşmazlığın Türkiye genel siyasetine etkileri neler olabilir? M. Cevdet SELVĐ: AK Parti’yle, daha doğrusu AKP ile, özellikle başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve yakın çevresiyle yargının sürtüşmesi ve kavgası Türkiye için büyük bir talihsizlik olmuştur. Türkiye'nin kamu kurumlarına güvenini sarsar hale gelmiştir. Zaten bunalım içinde bulunan halk, bu kavgalar nedeniyle daha fazla kaygıya ve karamsarlığa sürüklenmiştir. Bu, sadece yargıyla AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın kavgası olarak görülemez. Altı yıldan beri Cumhuriyetin tüm kurumlarına, Cumhuriyetin kazanımlarına karşı bir mücadele vardı. Hatta Türkiye için bir şans sayılan tek parti iktidarı, Türkiye’de ona oy veren emekçilerin, emeğiyle geçinen esnafın, çiftçinin, işçinin, memurun, emeklinin ve özellikle okumuş 500.000’i aşkın üniversite mezunu gencin ve işsizlerimizin umutla oy verdiği ve bir çözüm beklediği dönemi o elindeki 2/3 Meclis çoğunluğuyla her istediğini yasal ve anayasal çerçeve içinde yapabilme imkânına rağmen, onları olduğu gibi bıraktı. AB’ye, IMF’ye, Dünya Bankası’na, Dünya Ticaret Örgütü’ne; daha doğrusu global emperyalizmin emrine kendini teslim etti, işbirlikçileriyle beraber oldu. Bu çarpık düzenden nemalananlarla beraber oldu. Kendisine umutla oy verenlere arkasını döndü. Bu son olay ise artık bardağı taşıran son damla olmuştur. Ekonomide çöküntü belli. Đsterseniz birkaç rakam vereyim: 2002 yılında, yani AKP iktidara geldiği zaman dış ticaret açığı 14,5 milyon dolardı. Bu altı yılda 50 milyar doları aştı dış ticaret açığı. Cari işlemler açığı 1,5 milyar dolardı, AKP iktidara geldiği dönemde. Bugün 40 milyar dolara yaklaştı. Borçlar Cumhuriyet tarihinde alınan borçları 6 yılda ikiye katladı, 500 milyar dolar düzeyine ulaştı. Bu arada varolan kamu kaynaklarını, KĐT’leri, üretim tesislerini, yeraltı kaynaklarını hatta arazileri satıp milyarlarca doları buradan sağlandı.


Sayı 5

G.D: Buna rağmen açık var. M. Cevdet SELVĐ: Bir şey daha ilave edeceğim. Çok önemli; gözden kaçıyor. Bütün bunlar böyle devam ederken daha söylenecek çok şey var, ekonominin çöktüğüne dair. Eğitimi paralı hale getirdi ve eğitimi perişan etti. Bu kadar borca, paraya rağmen sağlığı mahvetti; halkın sağlığını anayasal görev olmasına rağmen kendi sorumluluğuna bağlı hale getirdi. Şimdi devlet borçlu, özel sektör borçlu, vatandaş borçlu. Vatandaşın kredi kartı ve kredi borcu 6 yılda 134 katrilyon lira oldu. Bugün herkes borçlu. Altı yıl önce iyi niyetle, umutla, hakikaten büyük ölçüde oy veren yurttaşlarımız artık birbirine sormaya başladı. Bu altı yıl büyük bedel ödedi bu insanlar. Yani takdir edilmesi lazım. Çiftçisinden işçisine, işsizinden esnafına, memuruna kadar sabırla, umutla bekledi. Çok büyük fedakârlık yaptı. Şimdi ekmeğe, kömüre ve ihtiyacını gidermeye imkânı kalmadı. Bu sadece ekonomik yönden böyle değil. Sosyal toplumsal yaşamımıza da çok olumsuz yansıdı.

TOPLUMSAL BUNALIM HAD SAFHAYA ULAŞTI G.D: Toplumsal yaşama ne gibi yansımalar oldu? M. Cevdet SELVĐ: Eğer iktidarın rakamlarına samimiyetle bakılırsa şöyle yansıdı: Cinnetler ve cinayetler çoğaldı. Toplumsal bunalım had safhaya ulaştı. Soygun, vurgun, gasp, kapkaç devlet rakamlarına göre patlama gibi birden bire arttı. Đşsizlik ve yoksulluk toplumsal ahlakı erozyona uğrattı. Yokluk, yoksulluk, işsizlik; kendi kültürümüzü, geleneklerimizi, kendi karşılıklı güven ve saygı değerlerimizi alt üst etti. Affedersiniz söylemek bile istemiyorum; sokaklara düştü kadınlar, kızlar. Đstanbul’da, büyük şehirlerde elinizi cebinize koyup geç saatte gezemezsiniz. Hiçbir günahı, suçu olmayan insanlar soyuluyor, gasp ediliyor vs. Buna şöyle diyelim: Ekonomik yönden büyük bir çöküntü oldu; çünkü üretimden vazgeçildi. Borç parayla, ithalatla faiz dünyanın en yüksek oranına yüzde 22’ye çıkarıldı. Borç alacaksınız, her şeyi ithal edeceksiniz; kaç gün dayanabilirsiniz üretmeden? Sosyal yaşamda bu noktaya geldik.

ÇOK KORKUNÇ BĐR ŞEKĐLDE TÜKETĐM TOPLUMU OLDUK Dış politika ve dış ilişkilerimizdeki zafiyet olağanüstü bir noktaya geldi. Türkiye şamar oğlanına çevrildi. Şimdi Türkiye'yi tanıma-

Sayfa 35

yan, bilmeyen, kendi çıkarı için Türkiye'yi sömürü haline getirmek isteyen odaklar meydanı boş buldu. Taşeronluğunu da Tayyip Erdoğan yapıyor ve dolayısıyla Türkiye’de kendi gerçeklerine, ihtiyaçlarına uygun bir ulusal politika hiç uygulanmadı. Parmakla gösterilecek bir yatırım, bir üretim yoktur. Çiftçi üretemez hale getirildi; şimdi buğdayı dışarıdan almak zorundayız, hayvansal ürünü dışarıdan almak durumundayız. Yabancı üretimi kendi üretimimizin üstünde tutup, çok korkunç denebilecek bir şekilde tüketim toplumu olduk. Bu, yaratıldı. Üretmekten vazgeçildiği için bu hale geldik.

KAPANIŞ, TABĐĐ KĐ KURTULUŞ DEĞĐLDĐR G.D: Bu bahsettiğiniz ekonomik ve sosyal durum AKP’yi kapatma davası sürecine kadar götürdü. Laikliğe karşı yapılan eylemlerin odağı haline geldiği iddia ediliyor bu partinin. Kapatılma davası sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Siyasete ve Türkiye’ye nasıl etkileri olabilir? Kapanış bu parti için bir kurtuluş mudur? M. Cevdet SELVĐ: Kapanış, tabii ki kurtuluş değildir. Demokratik denilen bir ülkede bir siyasi partinin, bir kısım sivil toplum örgütünün kapatılmasını memnuniyetle karşılamak mümkün değildir. Bu, gerçekten üzüntü verici bir olaydır. En çok da bizi üzmüştür. Neden derseniz, CHP de kapatılmıştır geçmişte. CHP’yi oluşturan bireyler de geçmişte o kapatma ve askeri ihtilaller nedeniyle ceza almıştır. Bu ceza alanlardan biri de benim. Benim sendikam kapatıldı, üç ay. Ben gereken yerlerde kaldım. Ve çıkar çıkmaz da demokrasinin biran önce gerçekleşmesi için SODEP kurucusu oldum, Đsmail Cem ile beraber. Hiçbir suçum yokken veto ettiler beni. O nedenle bunları yaşayan, demokrasiyi kavramış bir insan olarak parti kapanmasından mutlu olmam mümkün değildir. Yaşadıklarımızın ötesinde hayat felsefemize ters olur. Halktan yüzde 46 oy almış, Mecliste 2/3 çoğunluğa sahip; ancak elindeki bütün olanaklarla sorunları çözmek yerine ‘ben yüksek oy aldım’ diyerek, demokrasinin tam kurallarına uymamak suretiyle Türkiye’yi bir kaosa sürükleyip hukukun üstünlüğünü ikinci plana atan, Cumhuriyetin tüm kurumlarıyla kavga eden bir anlayış Türkiye’yi bu noktaya getirdi. Bizi de üzdü, kötü bir şeydir ve bir gerginlik politikasıyla geldi. Đşine gelmeyen herkesle kavga etti. Cumhuriyetin kurumlarıyla, kendine oy veren köylüyle yani çiftçiyle kavga etti. Üniversitelerle, yargıyla kavga etti. Düşünenlerle, işine gelmeyen yazarlarla kavga etti. Baskıyı arttırdı. Ajan kullanır gibi halkı dinleyerek şantajını getirdi ve baskısını arttırdı. Şimdi hal böyle olunca elbette de-

M. Cevdet SELVĐ: “Ekonomik yönden büyük bir çöküntü oldu; çünkü üretimden vazgeçildi.”

Cevdet SELVĐ: “Demokratik denilen bir ülkede bir siyasi partinin, bir kısım sivil toplum örgütünün kapatılmasını memnuniyetle karşılamak mümkün değildir.”

“Türkiye’yi bir kaosa sürükleyip hukukun üstünlüğünü ikinci plana atan, Cumhuriyetin tüm kurumlarıyla kavga eden bir anlayış Türkiye’yi bu noktaya getirdi.”


Sayfa 36

M. Cevdet SELVĐ: “Eski ‘yeşil kuşak’ şimdi ‘ılımlı Đslam’ adında sömürüye alet edilmiştir.”

“Dünyada bu vazgeçilmez değerler (demokrasi, özgürlük vs.) nasıl içi boşaltılarak sömürüye alet edilmişse, Tayip Erdoğan da Türkiye’de aynısını yaptı.”

Cevdet SELVĐ: “AB’nin müfettişleri, komiserleri, masa sorumluları gelip Türkiye’nin yargısına, partilerine hakaret etmiş; buna da hak vermişlerdir.”

Politika Dergisi

mokrasinin kuvvetler ayrımı var. Yasama, yürütme ve yargı. Bunlara uymazsanız elbette bunlar sorulacak. Hukukun üstünlüğü kabul edilmek zorunda. O bakımdan çok kötü bir örnek oldu. Ama şu bir gerçek ki Türkiye’yi bir rejim bunalımına sürüklediler. Bunu görmezden gelmek, bunu yok saymak çok ciddi bir haksızlık olur. Türkiye’de ayrımcılık yaptılar. Dini istismar ettiler. Halkın birbirini dahi farklı algılamasına neden olacak yanlışlar yaptı. Neydi o, alt kimlik, üst kimlik, şu bu filan... Son derece yanlış ve devlet kadrolarında alabildiğine kendi ideolojisine uygun insanları getirdi. Bugün YÖK başkanı temel ve önemli bir örnektir. Bakarsanız kimi nereye getirdiğini görürsünüz. Đkinci çok tehlikeli örneklerden bir tanesi de; başbakanlık danışmanlığına Ömer Dinçer getirilmesidir. Ömer Dinçer “Laikliğin sonu gelmiştir.” diye açıklamalarda bulunmuştur. Ilımlı Đslam yani dünyadaki global sömürünün göz göre göre alıcısı oldular ve bundan çıkar ummaya başladılar. Đslam’ı istismar ettiği gibi, başka ülkelerin çıkarına yorumlamaya başladılar; çünkü Đslam’ın ılımlısı, ılımsızı yoktur. Eski ‘yeşil kuşak’ şimdi ‘ılımlı Đslam’ adında sömürüye alet edilmiştir. Hukukun üstünlüğünü kabul eden herkes hukuka saygılı olması gerekir. Ve dayatmalarla bu noktaya gelinmiştir: “Benim oyum yüksek, ben yaparım.” Şu gün çektiğimiz sıkıntıların bir tanesi de Tayyip Erdoğan’ın her zaman olduğu gibi sözünde durmayan bir yaklaşımı olmuştur. Nedir, yüzde 46,5 oy alınca çıkmış, ‘Ben uzlaşmayla cumhurbaşkanı seçeceğim.’ demiştir. Sonra vazgeçmiştir, dayatma yapmıştır. Cumhurbaşkanlığı bu kaoslarda önemli bir makamdır. Noktayı koyabilirdi. Uzlaşmayı reddettiği için, orada o nokta konulmadığı için bu duruma gelinmiştir. Belirli bir şartlanmışlık içinde arkadaşlarımız. Geçmişleri belli; geçmişte Cumhuriyete, Atatürk’ ün ilkelerine bakışları bellidir. Laiklik yerine Ilımlı Đslam Cumhuriyetini öngören bir yaklaşımla olaya başladılar. Tepkileri gördükçe kamufle etmeye çalıştılar. Ve ikiyüzlülük ortaya çıktı. Ve halk aç, susuz, işsizken ‘türban özgürlük’ demesine rağmen halkın özgürlüğü konusuna hiç ciddi bakmadılar. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler demelerine rağmen gerçekten bu kavramları hayta geçirecek ciddi bir adım atmamışlardır. Lafta kalmıştır. Örgütlenme hakkını ortadan kaldırmışlardır. Sendikalaşma hakkını ortadan kaldırmışlardır. Yurttaşın özgürce düşüncesini yansıtma hakkını ortadan kaldırmışlardır. Baskı uygulamışlardır. Hele ikinci dönemde şantaj ve baskıları çok artmıştır. Đkinci gelişlerinde oy oranlarının artmasından yararlanarak net baskı, şantaj yapmışlardır; yani her yolu mubah görmüşlerdir. Ve Türkiye’ye çok çelişkiler yaşatmışlardır. Başörtüsünün olumsuz bir şekle girmesine

neden olmuş, türbanı sanki geçmiş kültürümüzde varmış gibi siyasi simge olarak ortaya çıkarmışlardır. Toplumda da büyük bir sıkıntı yaratmışlardır; çünkü bizim kültürümüzde, geçmişimizde başörtüsü vardır; ama siyasi simge değildir. Şimdi Türkiye’yi böyle bir çelişkiler içerisine sokmuşlardır. Ve son gelişmelerde de gerçek demokrasiye uygun olmayan eylemlerle laikliğe karşı çıkarak ve ülkenin ihtiyaçlarını kamufle edebilmek için gündemi değiştirmişlerdir. Ve halk bütün bunları yaşayarak görmüştür. Ve tabi ki uluslararası alanda Türkiye’nin saygınlığının yitirilmesine büyük ölçüde katkı yapmışlardır. Ülke yöneticileri, bakanlar diğer ülkelere gidip korumakla, geliştirmekle görevli olduğu ülkeyi, iktidarda olduğu halde diğer ülkelere gidip, şikâyet eder hale gelmişlerdir.

AMERĐKA’NIN IRAK’TA YAPTIĞINI TAYYĐP ERDOĞAN DA TÜRKĐYE’DE YAPIYOR Emrah ÖZDEMĐR (E.Ö): Ali Babacan’ın son açıklamasından bahsediyorsunuz galiba. M. Cevdet SELVĐ: Ali Babacan’a gelinceye kadar… Her şeyi adeta teslim etmiş, toplum ekonomik sıkıntının da ötesinde şunlarda da rahatsız etmişlerdir. Nelerdir? Mesela; AB’nin müfettişleri, komiserleri, masa sorumluları gelip Türkiye’nin yargısına, partilerine hakaret etmiş; buna da hak vermişlerdir. Hâlbuki Türkiye’ye sahip çıkmak onların görevidir. Yargısına, partilerine, kurumlarına sahip çıkmak onların görevidir. Ve varsa bir aksaklık, eksiklik; dışarıdakilere hakaret ettirilmez, kendileri düzeltir. Bu yeni de değildir; geçmişte de hep dışarıya şikayet eder insanlar haline gelmişlerdir. Bundan tabii halk çok rahatsız; muhakkak halkın onuru kırılmaktadır. Şimdi bir şey daha söyleyelim: Bu sadece Tayip Erdoğan’ın değil; dünyada kullanılan değerleri Tayip Erdoğan da Türkiye’de uygulamıştır. Nedir dünyada kullanılan değerler? Đnsan hakları, demokrasi, özgürlük gibi değerler global sömürüyü daha da kalıcı hale getirmek, kurumsallaştırmak ve etkin hale getirmek için kullanılmıştır. Nedir örneği? Irak’a demokrasi götüreceklerdi, özgürlük götüreceklerdi, insan hakları götüreceklerdi; ama kadın, genç, yaşlı demeden cinayetler işlediler. Kan gölüne çevirdiler orayı. Ne demokrasi geldi, ne insan haklarından bahsedilebilir, ne de özgürlüklerden. Bu dünyada bu vazgeçilmez değerler nasıl içi boşaltılarak sömürüye alet edilmişse Tayip Erdoğan da Türkiye’de aynısını yaptı. Đşte şimdi herkes görüyor ki oradaki petrol zenginliğine sahip olmanın mücadelesi, bu


Sayı 5

Sayfa 37

lafların arkasına sığınılarak yapılmıştır. Kızılay denmemiş, Kızılhaç denmemiş, savaş kuralları bile dikkate alınmadan yerle bir edilmiş. Bize uygarlığı öğretenler, dünyanın müşterek malı dediği; tarihi eserleri perişan etmişlerdir, yerle bir etmişleridir. Bize uygarlıktan bahsedenler, ne kilise ne cami; manevi değerlerin manevi simgelerini de ortadan kaldırmışlardır. Halkı birbirine sokarak... Mezhep ayrılıklarıyla, etnik ayrılıkları öne çıkararak, halkın birbirine girmesini sağlayarak o sömürülerini daha rahat sürdürebileceklerini bilerek Irak’ı ve o bölgeyi perişan etmişlerdir. Bütün dünya halkları bunun farkına artık varmıştır. Tayyip Erdoğan da onun doğrultusunda Türkiye’de bu ayrımcılığa önem vermiştir.

SOSYAL DEVLET SADAKA VERMEK DEĞĐLDĐR Kendi ideolojik yapısına uygun bir sermaye oluşturmak için yağmayla devleti israf içerisinde zarara sokmuşlardır. Yakın çevresini, çocuklarından başlayarak zengin etmeyi ülke yönetmek zannetmiştir. ‘Tüccar siyaset’ adı altında ‘yağma siyaseti’ yapmışlardır. Bunlar belgelidir: Đşte bu şehrin de bakanı vardı; çocuğunun iki gemisi var. 16 yaşında bu cumhurbaşkanının oğlu… Başbakan’ın damadı ortada, yani bunlar iftira, dedikodu değil; halkın da gözünden kaçmıyor. Ne yapıyor? Bir yurttaş hakkı ortadan kaldırılarak kömür dağıtıyor; devlet ve millet kesesinden siyasi rant elde ediyor. Yakınlarına dağıttırıyor. Bunların hesabını yapmak mümkün değildir. Siz bir pirinç, bir bulgur, bir yağ, bir bilmem ne götürdüğünüzde ölçmez ki kimse. Kendi tanıdıklarından alıp kendi yakınını zengin ediyor. Bir havuzda rüşvet toplanıyor, halkı kandırma yoluna gidiyor; bu çok tehlikeli. Sosyal devlet bu değil. Yani sadaka vermek değildir sosyal devlet. Yoksulunu korumak, iş bulmak, sağlığına sahip çıkmak, eğitimini en mükemmel şekle getirmek bu ülkeyi yönetenlerin, devletin görevidir. Geleceği teminat altına almak için sağlıklı bir toplum, eğitilmiş bir toplum, dünyada rekabet edebilecek uygarlık düzeyinin çok altına düşmeyecek bir toplum hazırlığı yapmak lazımdı; tam tersini yapılmıştır. Ev ev dolaşıp hurafeleri getirmiş, gerçek dini de istismar etmişlerdir. Yoksa başka toplumlar, ülkeler Katoliktir, Protestandır, Ortadokstur, başka inançların, başka dinlerin mensubudur. Hiç de rahatsız değildir. Benim toplumum da Đslam toplumudur; bizde Müslümanız. Bizim bundan şikayet etmemiz söz konusu olamaz. Başka ülkeler dinleriyle, inançlarıyla gurur duyuyorsa, biz de kendi dinimizle gurur duyuyoruz; ama bu farklı bir şey. Bu toplumun yönetileceği bir biçim olmamalı. Çünkü laiklik olmadan demokrasi olamaz,

kardeşim. O bakımdan çok kötü bir örnek oldu. Başbakan halkın güvenini, halkın desteğini iyi değerlendirerek ülke sorunlarını çözmedi, çözemedi ve bu tehlikeli noktaya getirdi.

Cevdet SELVĐ: “Sadaka vermek değildir sosyal

TAYYĐP ERDOĞAN KENDĐ KURTULUŞUNU DÜŞÜNMEKTEDĐR Đlk geldiği zaman nasıl geçmişi suçlayarak vakit geçirmişse bağıra çağıra, nasıl her olumsuzlukta başkalarını suçlamışsa; şimdi ‘oynayamayan gelin yerim dar der’ anlayışıyla yine bir mağduriyet havası yaratarak, bir kez daha başkalarını suçlayarak bütün imkanlarına rağmen, olumsuzlukları getirdiği bu noktayı başkalarına yıkarak sıyrılmaya çalışmaktadır. Ve bugün Türkiye’nin, hatta partisinin kurtuluşu değil, kendi kurtuluşu için her türlü gayreti göstermektedir. Kendi kurtuluşu ne? Kendi kurtuluşu; koltuğunun altındaki dosyalardır. Bu yalan değil, yanlış değil. Bakanlarının ve milletvekillerinin bir bölümünün, yakın çevresinin dosyaları var. Bu sorun çözülebilir de o kendisini düşünüyor. Partisini bile düşünmüyor, Türkiye’yi bile düşünecek halde değil; çünkü dokunulmazlık kalktığı zaman yargı seni nasıl yargılıyorsa onu da öyle yargılayacak. Onun için iş daha da çıkmaza giriyor. Cumhurbaşkanını o şekilde seçtirdi. Bir nokta koyacak, yeter diyecek bir güç bırakmadı. Ahmet Necdet Sezer zamanında da olabilirdi bu; ama o noktalıyordu, bir güven vardı orda. O hukuk adamıydı, bir devlet yönetiminin sorumluluğuyla hareket ediyordu. Şimdiki taraf olarak geldiği için ve beraber geldikleri için halkta da güven yok, diğer kurumlarda da güven yok. Zaten birbirleriyle anlaşmazlık noktasındalar. Partiden ayrıl-

devlet. Yoksulunu korumak, iş bulmak, sağlığına sahip çıkmak, eğitimini en mükemmel şekle getirmek bu ülkeyi yönetenlerin, devletin görevidir.”

M. Cevdet SELVĐ: “(Erdoğan) Partisini bile düşünmüyor, Türkiye’yi bile düşünecek halde değil; çünkü dokunulmazlık kalktığı zaman yargı seni nasıl yargılıyorsa onu da öyle yargılayacak.”


Sayfa 38

Politika Dergisi

maya çalışanlar var, onları da tehdit ediyor. Yani, parti rahat değil. AKP’nin içindeki bütün milletvekilleri bu kadar sorumsuz değil, bu kadar sorumsuz olamaz; ama bu sefer de onları baskıyla tutmaya çalışıyor. Yani istifa edeceklerdi, vazgeçtiler. O bakımdan Türkiye, maalesef göz göre göre, adım adım 6 yılda bu karanlık noktaya geldi. Bilinerek getirildi.

M. Cevdet SELVĐ: “Erdoğan, dokunulmazlığının kalkmaması için o hesabı (erken seçim) yapabilir.”

Cevdet SELVĐ: “IMF, Dünya Bankası ne

DOKUNULMAZLIĞININ KALKMAMASI ĐÇĐN ERKEN SEÇĐM YAPABĐLĐR G.D: Bu nokta erken seçim iddialarını gündeme getirir mi? M. Cevdet SELVĐ: Getirir. Tabii ki Mecliste her istediği kararı alma sayısına sahip oldukları için… Şimdi tabii kesin bir şey söylemek mümkün değil. Erken seçim de düşünülebilir. Erdoğan, dokunulmazlığının kalkmaması için o hesabı yapabilir. Erken seçim düşünürken, yerel seçimle genel seçimi birleştirebilir; çünkü anayasal bir engel yok. Tabii onların kararı; ama Türkiye büyük bir talihsizlik içerisinde kalmıştır. Bir yıl içinde iflas etmiş bir iktidara mahkûm olmuştur.

derse o yapılmış ve

EMPERYALĐST ODAKLARIN DA HEDEFĐ CHP OLMUŞTUR

üretimden vazgeçirilmiştir. Ve yazık olmuştur bu potansiyele.”

SELVĐ: “CHP yılların deneyimi ve birikimidir. Türkiye’nin gerçekleri doğrultusunda her konuda hazırdır.”

G.D: Peki, CHP bu olası erken genel seçime ne kadar hazır? M. Cevdet SELVĐ: Bunu çok ciddi konuşmamız lazım. Eğer dikkat ettiyseniz; ben partiden ziyade Türkiye’nin içindeki sıkıntıları ve neden bu noktaya geldiğini anlatmaya çalıştım. Taşları yerine koyduğumuz zaman daha iyi tahlil etme şansımız olacak. AKP kimdir, nasıl bir partidir; ona bakmak lazım. Test etmek gerekir. Kimdir AKP? 2002 yılındaki seçimlerden 16 ay önce alelacele kurulmuş, derleme toplama bir partidir. 16 aylıkken iktidara gelmiş bir partidir. Bir tür yerel çeşitlilikten, değişik cemaatlerden ve belirli yerlerden alınan insanlarla kurulmuştur. 16 aylık partide tecrübe yoktur. Tabii onların da kabahati değil; konjonktür ve Türkiye şartları onları oraya getirmiştir. Devlet yönetme deneyimleri yoktur. AKP, kurumsallaşmamıştır. Ve sorunlar yumağı haline gelmiş bir Türkiye’ye böylesine hem acemi, hem de ideolojik açıdan son derece ters bir parti gelmiştir ve geçmiş şartlanmışlıklarını iktidara taşımışlardır. Şimdi 16 aylık bir parti alternatif oluyorsa, işte nasıl oluyor; sonuç bu. Türkiye’nin gerçekleriyle haşir neşir olmuş 84 yıllık partinin alternatif olmadığını söylemek en azından haksızlıktır, mantığı da yoktur. CHP şudur,

budur da en köklü partidir; arkasından da Demokrat Parti gelir. O nedenle burada olay şudur: 16 aylık parti, derleme toplama bir partinin, kurumsallaşmamış; sadece kâğıt üzerinde kalmış ilkeleri var. Hiç sınanmamış. Đşte Türkiye’yi bu hale getirdi. CHP yılların deneyimi ve birikimidir. Türkiye’nin gerçekleri doğrultusunda her konuda hazırdır. Bu haksızlıktır. Uygulanabilir, sürdürülebilir tarım politikası vardır CHP’nin. Yıllarca vardır ve her geçen ay, yıl güncelleştirilmektedir. Dünyadan kopuk değildir, tarım politikası. Üretime dayalıdır, teşvike dayalıdır. Üreteni, üretimi teşvik eder. Sadece üretmek yetmiyor çağımızda; kaliteyi, verimi artırmak gerekir. Buna göre de hazırdır. Çünkü Türkiye’nin bir tarım politikası olmamıştır. IMF, Dünya Bankası ne derse o yapılmış ve üretimden vazgeçirilmiştir. Ve yazık olmuştur bu potansiyele. Đkincisi, kim ne derse desin, şu hızla gelişen teknoloji çağında Türkiye’nin gerçeklerine uygun sanayi politikası yoktur. Gelmişlerdir, bir teşvik uygulamışlardır. Hiç kimse memnun olmamış. Bu sanayileşmedeki teşvik tam tersine olumsuz sonuçlar vermiştir. Bütün bunlar gelişerek yaşanırken, uygulanırken CHP ve sadece CHP değil; düşününler, diğer sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşları uyarmıştır. Dikkatini çekmiştir, AKP dinlememiştir. Şimdi kendileri de söylüyor; teşviki yanlış verdik, diye. Çünkü herkese teşvik vermiş. Hâlbuki sektörel bazda, ‘benim Türkiyem’de neyi teşvik edersem ekonomimize katkıda bulunur, neler olur’ diye bakması lazımken bu yapılmamıştır. Tütün üreticilerini mahvedilmiştir. Artık başka yerlerde tütün üretilir hale gelmiştir. Fındığa sahip çıkılmamıştır. Dünyanın yüzde 70 dolayında en mükemmel fındık üretimi bizdedir. Piyasayı başkaları yapar. Buna sahip çıkmamıştır. Zeytine de sahip çıkılmamıştır; Đtalya’ya gider zeytinler, tankerlerle oradan... Yani yeraltı, yerüstü kaynaklarımızı değerlendirme ihtiyacı bile duymamış, elden çıkarmıştır. Stratejik önemi olan konularda hiç sorumluluk duymamış, elden çıkarmış. Ekonomimize destek olan çok büyük kâr eden müesseseleri adeta peşkeş çekmiştir. Nedir bunlar? Petrol Ofisidir, rafinerilerdir, Telekomdur, Tekeldir. Biliyorsunuz bunu. 299 milyon dolara sattı tekel alkol fabrikasını, yani rakı fabrikasını; bir buçuk ay sonra 950 milyon dolara Amerikalılar satın aldı. Aradaki 500 milyon dolar gitti. Günah değil mi bu? Niye Türkiye’ye girmesin bu para? Neden benim hazineme girip, insanlarımın geçimini artıracak, yaşam standardını yükseltecek para gelmesin? Rafineriyi 1 milyar 200 milyona sattılar. Bu bölgede yani TÜPRAŞ’ı… Ondan sonra bunu sendika, mahkemeye verdi. Sonra da 4 milyara Ofer’e satıldı. Yani ülkenin ekonomisine katkıda bulunan bütün müesseseler


Sayı 5

elden alelacele çıkarıldı. Sonuç bu: Đşsizlik, yoksulluk, borç… Paralar nereye gitti, diye arıyor millet. O nedenle kurtulmak lazım. CHP kim ne söylerse söylesin, bütün konularda hazırlıklıdır. Bu 6 yılı yaşayarak gören tüm yurttaşlarımız da günlük sıkıntıların giderilmesini beklemektedir. Tabii bu yaşananlar CHP’nin sorumluluğunu artıran gelişmelerdir; ama iyi ki CHP var. Kendi eksik ve yanlışlarını kendi bünyesinde demokratik biçimde çözebilecek durumdadır. CHP, büyük baskı altındadır. Sadece AKP ve yandaşlarının değil; Ilımlı Đslam projesini ve teorisini, global sömürüyü hayata geçirmek isteyen emperyalist odakların da hedefi CHP olmuştur. Eski sivil toplum örgütleri, eski sendikalar kalmadığı için… Yazık; işsizlik, çalışanları köle gibi çalışır hale getirmiş. Çiftçinin eli, kolu bağlanmış. Bu durumda tabii ki tek odak CHP olduğu için saldırılar artmaktadır; ama bunu aşacağız; çünkü başka Türkiye yok ve biz bu sorumluluğu, görevi yerine getirmek mecburiyetindeyiz. Bizden sonra gelecek kuşaklara güven içinde, özgürce, kardeşçe yaşayacağı bir Türkiye bırakmak mecburiyetindeyiz. Yaşanabilir bir ülke bırakmak zorundayız. Bakınız, Tayyip Erdoğan her fırsatta CHP’yi suçluyor. Bu bunalım içinde Türkiye’yi dolaştı; kapatma davası sonrasında. Halkı tahrik etmeye çalıştı. Hep CHP’yi konuşuyor. Akılda kalan ne var bu bunalımda; üç çocuk yapın, CHP ve Baykal suçlu... Yani Başbakan bu bunalımda bunu mu söylemeliydi? Çelişkiler içerisinde tabiî ki. Toplumu daha da germek, kendi taraftarını kemikleştirmek için hedef gösteriyor CHP’yi. Đşine gelmeyen herkesi hedef gösteriyor. Bu artık tutmaz. Başta da söyledim gibi, mağduru oynamak istiyor. Ama milyonlarca insanı, ona güvenip oy veren insanları mağdur etti. Hâlâ mağdur oynanacak bir senaryo yok!

AKP ‘HALKIN ĐÇĐNDEYĐM’ DĐYE GELDĐ; BĐR AVUÇ ULUSLARARASI SERMAYEYLE BERABER OLDU E.Ö: Efendim CHP genel siyasette tercihini soldan yana yapmış bir parti; fakat bazı kesimler CHP’nin halktan uzak olduğunu iddia ediyor. Sn. Deniz Baykal‘ın Tarım Kurultayı açılımı var. CHP halka daha yakın duracak mı, adımlar bu yönde mi? M. Cevdet SELVĐ: Şimdi bu konu bizi çok üzüyor. Bakın, AKP halkın içindeyim, diye geldi; Halka arkasını döndü. Bir avuç elitle, uluslararası sermayeyle beraber oldu. CHP zaten halkın i��inde. Ve her geçen gün bu olumsuzluğu aşmak için gece gündüz dolaşırız biz. Tabiî ki medyanın büyük bölümüne el koydu. E.Ö: Propaganda etkisi olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Sayfa 39

M. Cevdet SELVĐ: Bunun da etkisi var; ama halktan kopuk değiliz, halkın içinden çıktık biz. CHP halkla beraberdir. Daha etkin çalışma söz konusu ise bunu da yerine getirmektedir, getiririz. Dün mesela burada (Kocaeli) bir toplantı oldu. Bütün Türkiye’de de var bu. Genel başkanımız, tüm parti örgütleri ve bu ülkeyi seven bütün iyi niyetli insanlar seferber halindeler. Bu tür söylemleri kasıtlı yaparak CHP’yi yıpratmaya çalışıyorlar. Medya ellerinde, TMSF’den aldıkları her şey ellerinde. Đşlerine geldiği gibi kullanıyorlar.

AKP NANKÖRLÜK YAPTI Tüm bunlarla yıpratmaya çalışıyorlar; ama halk yaşadığını, bu çelişkileri; Tayip Erdoğan’ın çelişkilerini görerek, yoksulluğunun süratle gittiğini, onarılmaz yaraların açıldığını görerek elbette CHP’den yana tavır almaya başladı. Bundan korktukları için genelde CHP’ye iftira atıyorlar, yükleniyorlar; ama korkunun ecele faydası yok. Ve CHP nin sorunları çözecek politikasının olmadığını söylemek haksızlıktır. Bunlara bakın; 16 aylıkken iktidar oldular, birbirlerini daha yeni tanımaya başladılar. CHP ise kurumsallaşmış, köklü bir parti ve büyük bir misyonu var ve bunu yerine getirecek. O kadar büyük nankörlük yaptılar ki… Tayyip Erdoğan parti başkanıydı; ama milletvekili olamıyordu. Baykal ve biz “bu antidemokratiktir” diyerek, Siirt’teki milletvekilimizi dahi tehlikeye atarak onun Başbakan olmasını sağladık. Bu, halkın teveccühüne ve kararına uygun, demokratik bir anlayıştır. ‘Avrupa Birliği’ dediler, destek verdik; ama hiçbir sonuç alınamadı. Yine CHP Türkiye için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdır. Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’nin sigortasıdır; geç-

Cevdet SELVĐ: “Ilımlı Đslam projesini ve teorisini, global sömürüyü hayata geçirmek isteyen emperyalist odakların da hedefi CHP olmuştur. Eski sivil toplum örgütleri, eski sendikalar kalmadığı için…”


Sayfa 40

SELVĐ: “’Bağımsızlık’ derken bunu istismar ediyorlar. Biz ‘Türkiye’nin sınırlarını Çin Seddi gibi örelim’ demiyoruz.”

Cevdet SELVĐ: “Ana

Politika Dergisi

mişte de öyle olmuştur. Đktidara gelmemesi için her şey yapılmasına rağmen varlığını koymuştur, Türkiye’nin pusulası olmuştur. Türkiye’nin çağdaş, özgür ve bağımsız bir yapıda olması için çalışıyoruz. ‘Bağımsızlık’ derken bunu istismar ediyorlar. Biz ‘Türkiye’nin sınırlarını Çin Seddi gibi örelim’ demiyoruz; Atatürk de öyle dememiş zaten. Onuruyla, katkısıyla oralarda iş yapmak istiyoruz. “E, onlar eski çağda kaldı” diyorlar. Niye eski çağda kalsın? Biz teknolojiyi, bilimi görmüyor muyuz? Ayıp oluyor ve bu eleştirileri hoş karşılamıyoruz.

DAĞA MI GĐDECEĞĐZ; ELBETTE HUKUK DEVLETLERĐNDE HUKUKA GĐDĐLĐR Diyorlar ki “CHP sürekli Anayasa Mahkemesine gidiyor.” TBMM’de 2/3 çoğunluğa sahipsen, komisyonlarda ve genel kurulda CHP’li milletvekilleri elinde belgelerle yanlışı önlemeye çalıştığı halde hiç düşünmeden parmak kaldırarak reddediyorsan, ana muhalefet partisi olarak CHP’nin gideceği yer yargıdır, hukuktur, Anayasa Mahkemesidir. ‘Kardeşim, şunu yapmayın, yanlıştır’ diyoruz; ‘yüzde 47’yiz, biz’ diyorlar. Kaç olursan ol! Hayır, biz yaparız, diyorlar. Sonradan kendilerinin de pişman olduğu yanlış yasalar çıkarıyorlar. Ana muhalefet partisi olarak biz dağa mı gideceğiz, ormana mı gideceğiz; elbette hukuk devletlerinde hukuka gidilir.

muhalefet partisi olarak

ĐŞÇĐLERE ÇĐFTE STANDART UYGULANIYOR

biz dağa mı

E.Ö: Sayın Selvi, siz de eski bir sendikacısınız. Buradan hareketle günümüzü değerlendirir misiniz? Tuzla tersanesinde işçi ölümleri var. 1 Mayısta üzücü olaylar oldu. Bu gibi konular hakkında neler söylemek istersiniz? Genel görünüşü nasıl değerlendiriyorsunuz?

gideceğiz, ormana mı gideceğiz; elbette hukuk devletlerinde hukuka gidilir.”

M. Cevdet SELVĐ: Gebze’de şimdi Eczacıbaşı’nın bir grevi var. Yasalar çiğnenmiş; orada ve Ankara’da sendikacılarla da görüştüm. Đsterseniz, size birazcık övüneyim: Ben bu yola Eskişehir’de Talebe Cemiyeti’nde başladım. Talebe Cemiyeti başkanıydım. Gündüz çalışıp, gece okurdum. Türkiye’de 1966 yılında açlık grevine yatan ilk kişi benim. Bunlar Tercüman, Sabah, Cumhuriyet gibi bütün gazetelerde var. Tabii o zaman bunlar çok önemliydi; dergiler, gazeteler baş sayfadan veriyordu bu tür olayları. Şimdi açlık grevi, ölüm orucu ya yazılmıyor ya da arka sayfada bir satır... Sonrasında askere gidip geldikten sonra Kütahya’da Azot Sanayi’nin gübre fabrikasında çalıştım. Đşimi yaparken, amatör olarak da sendikayla ilgilendim. Genel merkezimizde,

Đstanbul’da ‘genel örgütlenme sekreteri’ oldum, sonrasında ‘genel başkan’ oldum. Ben bu olayların en iyi şekilde içinde yer aldım. Mesela şimdi, ILO’nun toplantısından yeni geldim. Bülent Ecevit’in çıkardığı 274 ve 275 sayılı Sendikalaşma, Toplu Đş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunlarını yaşamış ve uygulamış bir insanım. En etkili eylemlerde yer aldım. Türkiye, başta iktidar tarafından yapılanlar ile çelişkilerle içinde yer alıyor. Siz Avrupa Birliği’ne girmek istiyor musunuz? Evet, diyorlar. Peki… Siz uluslararası bir takım kuruluşların, kurumların sözleşmelerini kabul ediyor musunuz? Evet, Meclisten geçiriyorlar. Tamam, uyguluyor musunuz? Yok! Anayasanın 51. maddesi, 90. maddesi, bugün geçerli olan 2821 sayılı Sendikalar Yasası, 2822 sayılı Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Yasası ve TCK’de çalışanların örgütlenme hakkı vardır; buna müdahale etmenin cezası vardır. TCK’ye göre hapis cezası vardır; ama buna rağmen iktidar bu doğal, demokratik, anayasal, yasal ve uluslararası sözleşmelerde doğan hakkı kullananları aç bırakmıştır. 60.000’den fazla sadece çalışan sendikalı olduğu için aç bırakılan aileler var. Şimdi bu çifte standart değil mi? Sermayenin, işverenin her türlü örgütlenmesine tüm imkânlar seferber edilirken -ki edilsin demokrasinin gereğidiremek kesiminin de örgütlenmesine müsaade etmeleri lazım. Türkiye’de her şey çifte standarttır. Alın teriyle geçimini sağlayan, namusluca, dürüstçe çalışıp insan gibi yaşamak isteyen ve üreten insanlar kenara itilmiştir. Đstenilen fazla bir şey yoktur. Hani AB’ye girmek istiyordunuz? Hani, AB standartlarını Türkiye’de geçerli hale getirecektiniz? Đç hukuk, dış hukuk ve sizin hedef olarak ele aldığınız yolda hiçbir engel yokken, siz emeği ile geçinen insanları haklarından mahrum bırakıyorsunuz. Buna kim inanır? Şu 6 yıllık AKP döneminde iş kazaları ve meslek hastalıkları nedeni ile yılda 20 katrilyon israf edilmektedir. Đnsana önem vermeyen bir anlayışın hâkim olduğu bir dünyada ve Türkiye’de yaşıyoruz. O insanlar, sorumluluğunu ve görevini yerine getirmeyenler tarafından canından oluyor ve Türk ekonomisi de 20 katrilyon (Sakın rakama yanlış demeyin, bunlar resmi rakamlardır.) zarar ediyor. Bunun yanında çalışanın karısı dul kalıyor, çocukları babasız kalıyor ve yıllarca sıkıntı çekiliyor. Đş kazaları ve meslek hastalıkları yüzünden ölenlerin haricinde birçoğu da sakat kalıyor. Bunun sonucunda ilaçlar, sağlık harcamaları için kaynaklar gidiyor. Doğrudan parasal destek yapılıyor. Ne oluyor? Siz önlem almadığınız için büyük bir ekonomik kayıp oluyor. Hadi insan canına önem vermiyorsunuz; ekonomide söylediğim kayıplara da göz yumuyorsunuz. Siz 1 milyar Dolar için Dubai’de Kuzey Irak’a


Sayı 5

Sayfa 41

girmemeyi taahhüt edip, avuç açan adamlarsınız. Neden işçi sağlığı, iş güvenliğini sağlamıyorsunuz?

G.D: 20 katrilyonun yanında 1 milyar Dolar…. M. Cevdet SELVĐ: Evet… Bu rakamlar Çalışma Bakanlığı’nın rakamlarıdır. Onun için, Türkiye’de insanlar fedakârlık yaptıkları yönetimler tarafından aç bırakıldı. Asgari ücret açlık sınırının altında, yoksulluk sınırının çok çok altında kaldı. Buna razı oldular, sosyal güvenceden yoksun bırakıldılar. Şimdi canı pahasına çalışıyorlar. Buna göz yumulabilir mi? Hangi demokrasi, hangi özgürlük, hangi insan hakkı? Đnsanları kilitliyorlar, dışarı çıkarmıyorlar. Ne yapsın; ekmek parası için… Emekçiler ekmek parası için ancak bu kadar işkence edilebilir, ancak bu kadar horlanabilir bir ülkenin emekçileri. Bu son gelişmeler bardağı taşıran son damla oldu. Đyi niyetle, fedakârlıkla beklediler; hiçbir olumlu gelişme olmadığı gibi, gelecek için de kaygı duymaya başladılar. Benim de çocuğum okudu; görüyoruz, iş yok! Beş yüz bin üniversite bitirmiş genç bugün işsiz; olabilir mi böyle bir şey? Son olarak şunu söyleyeyim: Türkiye her şeye rağmen yeraltı ve yerüstü kaynakları, insan ve beyin gücü ile var olan potansiyelini akıllıca, adaletli bir biçimde kullanabildiği an bu olumsuzluklardan en kısa sürede kurtulabilir. Verdiğimiz faize, yapılan yolsuzluklara bakın! Milyarlarca dolar gidiyor. Dediğim gibi akıllı ve sorumluca yönetildiği zaman kaynaklarımız bize yeter, hiç kimse umutsuz olmamalıdır.

ONUN BUNUN SÖMÜRGESĐ OLACAĞIMA, ÖLEYĐM DAHA ĐYĐ! G.D: Sayın Vekilim, biz Kemalizm’den ve Atatürk’ten de bahsetmek istiyoruz. TV’de Kemalizm kötüleniyor ya da Atatürk’ü sevmiyorum, Humeyni’yi seviyorum; keşke bizi Đngiltere yönetseydi, diye söylemlerde bulunuluyor. Bunlar Türkiye’nin nereye geldiğini gösteriyor? M. Cevdet SELVĐ: AKP’nin iktidara gelmesi ile Cumhuriyeti ve Cumhuriyeti önü açık ilkeleriyle bize bırakan Atatürk’ü hazmedemeyenler, dünyaya örnek olan bir mücadeleyi veren Atatürk’e de saldırılarını da alenen ortaya koymaya başlamışlardır. Büyük bir talihsizliktir, çok ciddi bir haksızlıktır, nankörlük ve yanlışlıktır. Kurtuluş Savaşı’nda da böyleydi. Manda olmaya, sömürge olmaya yatanlar ve ‘biz varız’ diye ayağa kalkanlar… Bu kadar süre geçmesine rağmen pırıl pırıl mazlum ülkelere örnek olmuş Türkiye’de maalesef yine manda

olmayı dahi kabul eden bir zihniyet geliştirdiler. Humeyni’yi sevmek, ne demek? Đran ve Đran’ın yaşam tarzı ortada. Bu, sistemli bir biçimde Cumhuriyeti, Atatürk’ü yıpratarak ağa babalarının söylediği ‘Ilımlı Đslam Cumhuriyeti’ kurmak hedefine ulaşmak için Türkiye’ye yapılan en büyük kötülük, haksızlıktır. Bunları kabul etmek mümkün değildir. Son derece üzülüyorum, o kızın sözleri sadece onların değildir. Tabanda da böyle anlayışlar var. Đnsanlar, milletler, toplumlar belli değerlere sahip çıktığı sürece onur sahibi olurlar ve haklarını elde ederler. Allah aşkına, ben onun bunun sömürgesi olacağıma, öleyim daha iyi!.. Din, imansa sömürge olmadığımız için camiler açık. Koskoca Dışişleri Bakanı Avrupa’da, yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede Müslümanlar da sorun yaşıyor, diye şikayet ediyor. Gel, düzelt kardeşim! Arkadaşlar bizim kültürümüz bellidir, insan aklına aykırı şeyler söylemesinler.

YEREL YÖNETĐM SOSYAL DEMOKRATLARIN ĐŞĐDĐR E.Ö: Yaklaşan yerel seçimler hakkında ne düşünüyorsunuz, başarılı olacağınıza inanıyor musunuz? M. Cevdet SELVĐ: Bütün Türkiye’de çalışıyoruz. 6 yıldan beri iyi niyetle bekleyen yurttaşlarımız olayları açıkça gördü; tüccar politikanın yağma politikasına döndüğünü gördü. Yolsuzlukların ne duruma geldiğini gördü. Demokratik bir şekilde ilk dersi sandık başında vereceklerdir. Çok umutluyuz, çok olumlu gelişmeler var. O gelişmeleri şuradan da tespit etmek mümkün: CHP’ye yöneliş fark edildikçe CHP’ye daha fazla saldırıyorlar; ama vatandaş bundan beş yıl önceki gibi bakmıyor olaya; çünkü yaşaya-

M. Cevdet SELVĐ: “Din, imansa sömürge olmadığımız için camiler açık. Koskoca Dışişleri Bakanı Avrupa’da, yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede Müslümanlar da sorun yaşıyor, diye şikayet ediyor.”


Sayfa 42

Politika Dergisi

rak gördü. Onun için demokratik çözüm elbette sandıktadır. Umarım yerel seçimlerde de, genel seçimlerde de Cumhuriyet Halk Partisi başarılı olacaktır. Yerelde bunların örneği var: Burasını (Kocaeli) CHP bu hale getirdi. Yerel yönetim sosyal demokratların işidir. Demokrasimiz açısından da bu, son derece olumlu bir örnek olacaktır. M.Cevdet SELVĐ: “Gençlerin siyasete girmeye başlaması belli çevreleri korkuttuğu için; bu çevreler gençleri birbirine düşürdü.”

CHP’DE TOPLANILMASI GEREKTĐĞĐNE ĐNANIYORUM G.D: Partilerle birleşme faaliyetleri var mı?

Cevdet SELVĐ: “Milletin açlığıyla, yoksulluğuyla ilgilenmeden bir türban olayını getirip işi götürmeye çalıştılar; ama her imkân ellerindeyken kayalara çarptılar.”

CHP Genel Bşk. Yrd. ve Kocaeli Milletvekili Sayın M. Cevdet SELVĐ’ye bize zaman ayırdığı için ve gösterdiği ilgi için teşekkür ediyoruz.

M. Cevdet SELVĐ: O noktaya gelinmedi. Đkircikli değil de daha kararlı olmanın yararlı olacağına inanıyoruz. Sosyal demokrasiyi özümsemiş, köklü bir parti olan CHP’de toplanılması gerektiğine inanıyorum. Hakkım var mı yok mu, bilmiyorum; ama gençlerimizin de çabası çok önemli. 500 tane en mükemmel insanı milletvekili yapın, arkasında gençler destek vermiyorsa, halk sahip çıkmıyorsa kıvranıp kalır. Gençlere çok iş düşüyor. Kavga ederek değil, karşındakine bağırarak değil; onu kazanarak, ona sıkıntılarının da beraberce çözülebileceğini anlatarak yapacağız. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilkeleri, hedefi ve ne yapacağı açık seçik bellidir. CHP bunlar gibi ne yapacağı belli olmayan bir parti değildir; bilinen bir partidir. Bizden daha iyi partiler de çıkabilir; çıksın. Biz çok partili bir sistemi benimsemişiz; Đsmet Paşa iktidarı bırakıp muhalefet olmuştur. Biz bundan rahatsız değiliz. Kaybedebiliriz de, kazanabiliriz de… Buradaki telaşımız rejimle oynanması, ülkenin karanlığa götürülmek istenmesidir. Özgürlük adına özgürlüğü sınırlamak istiyorlar. Sömürüyü arttırmak istiyorlar. Hak etmedik biz bunları! Yoksa o parti gider, bu parti gelir. Hilafeti istiyorum diyorlar hâlâ. Sömürüyü istiyorlar. Hedefleri emperyalistler tarafından bize biçilen kaftan, Ilımlı Đslam’ı hayata geçirmektir. Milletin açlığıyla, yoksulluğuyla ilgilenmeden bir türban olayını getirip işi götürmeye çalıştılar; ama her imkân elindeyken kayalara çarptılar. Demokrasiyi zora soktular. ‘Ben oy aldım, istediğimi yaparım’ anlayışı dünyanın hiçbir yerinde yok! Demokrasilerin hukuksal, toplumsal, siyasal yönü vardır. “Ben yaptım, oldu” diye diye Türkiye’yi bu noktaya getirdiler.

M. Cevdet SELVĐ: Türkiye’de çok eskilerde, benim öğrenciliğim zamanında da flu, karmaşık bir ortam vardı. Sonra siyasetin hayat, ekmek, hak, özgürlük, insan haklarını kapsadığı dikkate alınarak, hele gençler kendi geleceklerini de çok yakından ilgilendirdiği için siyasete alabildiğine sorumluluk içinde girmeye başladılar. Gençlerin siyasete girmeye başlaması belli çevreleri korkuttuğu için; bu çevreler gençleri birbirine düşürdü. Ve 12 Eylül askeri müdahalesi Türkiye’ye hâlâ altından kalkamadığı bir darbe vurdu. Burada da en çok zararı gören o günün gençleri oldu. Đnsan olmanın, kişilik sahibi olmanın gereği bulunduğun çevreye karşı sorumluluğunu yerine getirmektir. Yurttaş olmanın gereği de budur. Tabii ki 12 Eylül darbesi ve öncesindeki provokasyonlar herkesi korkuttuğu için böyle geri kaldı ve işler çarpıtıldı. Yarın, okulu bitirdiğiniz zaman siz, bu ülkenin eğitim görmüş, sorumlu birer insanı olacaksınız. Şimdiden olayın içine girmeniz, olaya sahip çıkmanız lazım. Sizin geleceğiniz siyasette yatar. Sırf okumak yetmiyor; görüyorsunuz. Okuyup da boş geziyorlar; okuyup, çalışıp da aç geziyorlar. Bunu önlemek için gençler şimdiden olayın içine girmeli ve işe bizden daha fazla sahip çıkmalıdır. Hem okumak, hem geleceği kurmak için mutlaka her gencin siyasetle ilgilenmesi geleceği, huzuru, özgürlüğü, güvenliği için zorunluluktur, insanlık ve yurttaşlık görevidir. Ben gençlerin, ülke yönetimindeki gelişmeleri takip etmesinde, mümkünse gelişmelere katkı vermesinde yarar görüyorum. Sırf ülke ve toplum için değil kendileri için de kaçınılmaz görüyorum. Yeter ki bilinçli, doğru, sağlıklı bir çalışma yapılsın. Üniversite çevrelerinde gençlerin bu sorumluluğu yerine getirmek için gayret gösterdiğini görüyorum. Daha öncede söylemiştim; Talebe Cemiyetinde başkanıydım; dergi, gazete çıkarıyordum ve sizi ve diğerlerini görünce son derece umutlanıyorum, mutlu oluyorum. Tabii sorumluluk içinde yapmak lazım. Sizi kutluyorum ve okuyucularınıza saygılar sunuyorum.

Yazarlarımız: Çok teşekkür ediyoruz. M. Cevdet SELVĐ: Ben teşekkür ediyorum.

iletisim@politikadergisi.com SĐZĐN GELECEĞĐNĐZ SĐYASETTE YATAR G.D: Son olarak; biz, Politika Dergisi olarak, apolitik bir neslin yetişmesine tepki olarak doğduk. Đnsanların apolitik kalmasını engellemek istiyoruz. Bize ve okurlarımıza söylemek istedikleriniz nelerdir?


Sayı 5

Sayfa 43

Toplumsal Bellek ve Linç Kültürü Ceren YALDIZ

Çocuk zihninde yer eden, derin iz bırakan ne varsa aradan yıllar da geçse nafile... Unutuluşun kolay ülkesinde yaşasak da öyle şeyler var ki konuşmaya, hatırlamaya, hazmetmeye yürek gerek. Yazmaya kalem tutmaz, konuşmaya dil tutmaz, yüreğin ezilir, bükülür kıvranır kalırsın. Benim de çocuk zihnimde kalan yarım yamalak sahneler var: Pir Sultanı anmaya giden çocuklarını, Sivas’a yolcu eden komşularımın hüzünlü, gururlu siluetleri; haberleri izlerken derin derin ağlayan annem ve onun elinden tutarak Dikmen sırtlarındaki dev kalabalıkla yaptığımız uzun, yaralı bir yürüyüş. Herkes bir ölüm sessizliğindeydi, yanaklarındaki nehirlerle. Anlamaya çalışıyordum; ama o kadar da kolay değildi. Giden komşu çocukları bir daha dönmedi o yoldan; ömrünün 12’sinde, 16’sında... Zamanla anladım, anladıkça da utandım insan oluşumdan; ama unutmadım, unutmayı da yeğlemem. Bu sahnelerin hiçbiri aklımdan çıkmadı, ama insanlığımdan utandığım son olay da olmadı, olamadı. Nice canlara kıyıldı farklı oldukları, düşündükleri, sorguladıkları için. Unutuldu, onların failleri bulunamadı, zaman aşımına uğradı yitirilen hayatlar. Gericiliğin pompaladığı tahammülsüzlük kültürü, aslında kendi içinde farklı olanı yok etmeyi meşru kılıyor. Yani sana benzemeyeni, yok et; herkes senin gibi olsun. Bir linç et, yağmala kültürüdür gidiyor. Farklı düşünce sistematikleri, farklı mezhepler, farklı kültürler alaşağı edilmek, lime lime edilmek isteniyor. Oysaki politikleşmek, sorgulamak, düşünmek gerek, anlamlı bir hayat sürmek için. Osmanlı Devleti’nden bu yana zaman zaman kesintiye uğramış olsa da çok kültürlü, çok etnikli bir coğrafyada yaşadık. Dili, dini hayat biçimi farklı olan insanlar aynı memleketin türküsünü söylediler, hep bir ağızdan. Sivas Katliamı’nı tam da böyle bir çerçevede tartışmak gerek. Düşünen, üreten ve

en önemlisi kendi kültürünü dayatmacı olmayan bir biçimde yaşamaya, yaşatmaya çalışan insanlara kıyıldı. Yakılmak istenen bedenlerin içindeki düşüncelerdi, aydınlıktı. Kapitalizmin dayatmacılığında yitirildiler. Kapitalizm gerek ekonomik hâkimiyet, gerek kendini yeniden üretmek konusunda bir kriz yaşadığında; toplumsal hayatta da bir geriye dönüşe, diktetoryalara ve toplumsal krizlere yol açar. Kaçınılmaz olan kapitalist sisteme uyum konusunda uzun bir mesafe kat etmiş olan Türkiye’de de benzer tablolar görmemiz kaçınılmaz. Siyasi temsil krizinin ya da başka krizlerin olduğu dönemlere bakarsak; tam da gericiliğin, katliamların ve faşizmin yükseldiği, toplumsal tahammülsüzlüğün arttığı süreçlerle yüz yüze geliriz. Maraş Katliamı da, Sivas Katliamı da bu süreçlerin armağanıdır.

Yakılmak istenen bedenlerin içindeki düşüncelerdi, aydınlıktı. Kapitalizmin dayatmacılığında yitirildiler.

Son olarak eklemek istediğim; bu linç kültürünün ortasında en acı olanın insanın kendisine, insaniyetine yabancılaşması. Đnsanları sevmek için genetik kopyamız olmasına gerek yok, anlamak için dinlemek, tahammül etmek gerek. Anlamasak bile saygı göstermek, incitmemek, çok kültürlülüğü zenginlik olarak bilmek gerek. Tarihimizden ders almalıyız, bir daha bu utancı ve türevlerini yaşamamak için.

“Gericiliğin

Toplumsal belleklerimizden silinmemesi, tekerrürünün yaşanmaması ve insanlara kimlik, kültür kavramlaştırması yapmaksızın anlayabilmemiz dileğiyle, 2 Temmuz 1993 yılında yobazlarca vahşice yakılan 33 yazar, gazeteci, şair, rejisör, felsefeci ve birçok meslekten memleketimin aydın yüzlerinin değerli hatırası önünde eğiliyorum.

ceren.yaldiz@politikadergisi.com

pompaladığı tahammülsüzlük kültürü, aslında kendi içinde farklı olanı yok etmeyi meşru kılıyor.”


Sayfa 44

Politika Dergisi

Atatürk ve Milli Eğitim Taşkın YAYLA

“Đsterim ki daima idealimi gençlere aşılayınız ve daima korumak hususunda çalışınız.” Mustafa Kemal ATATÜRK

Atatürk savaş zamanlarında bile eğitimi bir köşeye itmemiş, savaş sonrasını düşünerek, savaş zamanında bile eğitimle ilgilenmiştir.

“Günümüzdeki eğitim sistemimizi, çok bilinmeyenli bir denkleme benzetebiliriz. Neye hizmet ettiğini anlamak imkânsız gibidir.”

Türk milleti kurtarıcısını fiziken kaybetmiş olabilir; ama Mustafa Kemal Atatürk manen ve fikren hiç bir zaman ölmemiştir ve ölmeyecektir. Atatürk’ü, onun istediği gibi Türk gençlerinin zihinlerinde yaşatmalıyız.

Mustafa Kemal ATATÜRK, büyük bir asker, büyük bir devlet adamı ve büyük bir diplomat olduğu kadar, eğitim alanında da milletimizin çağı yakalamasını, atılım yapmasını sağlayan büyük bir önderdi. Atatürk savaş zamanlarında bile eğitimi bir köşeye itmemiş, savaş sonrasını düşünerek, savaş zamanında bile eğitimle ilgilenmiştir. Bunun en basit örneğini Temmuz 1921’de yapılan Maarif Kongresi’nde (Millî Eğitim Kongresi) görebiliriz. Atatürk cephedeki ağır şartlara rağmen, kongrenin açılış konuşmasını kendisi yapmıştır. Atatürk’ün eğitime verdiği büyük önemi sözlerinden daha da iyi anlamaktayız. Atatürk’ün söylevini incelediğimiz zaman söylevin birçok yerinde hep eğitim vurgusunun yapıldığını görebiliriz. Burada Atatürk’ün eğitim konusu üzerinde durmasının temel nedenini başlığımızla bağlantılı olarak açıklamak yerinde olacaktır. Mustafa Kemal Atatürk’ü büyük bir lider, büyük bir devlet adamı yapan en büyük özelliği ileri görüşlülüğüdür. Bu ileri görüşlülüğünü eğitim alanında da göstermiştir. Atatürk, bir milletin geleceğinin gençlerin elinde olduğunu çok iyi bilmekteydi. Gençlerin de iyi bir milli eğitimden geçerek geleceği yönlendirebileceğini biliyordu. Genç kuşakların geleceği yönlendirirken geçmişte aldıkları eğitim Türkiye’nin rotasını çizecekti; ancak Mustafa Kemal bile bugünkü eğitimin ülkenin rotasını çizmek bir yana dursun ülkeyi yolundan çıkaracağını tahmin bile edemezdi. Günümüzdeki eğitim sistemimizi, çok bilinmeyenli bir denkleme benzetebiliriz. Neye hizmet ettiğini anlamak imkânsız gibidir. Amacı çok belirsizdir. Görünürdeki hedef Türk Gençliğini ülke bekası için eğitmektir; ama sonuç hedefle uyuşm a m ak t a d ı r . Sonuç tam bir kaostur. Eli-

mizde kendine yabancı bir gençlik vardır. Bunun başlıca nedenini de Mustafa Kemal Atatürk’ün fikirlerinin gençliğe tam olarak anlatılmaması oluşturmaktadır ya da bu fikirler tam olarak anlatılmak istenmemektedir. Eğitim sistemimizin en başından, en sonuna kadar Mustafa Kemal hep askeri yönüyle ön plana çıkarılmıştır. Eğitimin hiçbir kademesinde Atatürk’ün fikri dünyası, düşünce yapısı gençliğe aşılanmamış ve halen de aşılanmamaktadır. Tam olarak Atatürk’ü anlamayan bir nesil yetişmiş ve yetişmektedir. Gençler papağanlara benzetilmiştir. Atatürk’ün yaptıklarını ezbere bilsinler ama onun düşünceleri üzerinde kafa yormasınlar, istenen bundan ibarettir. Sonuç olarak M. Kemal Atatürk, dünyaya mal olmuş bir liderdir. O Türk Milleti için bir kurtarıcı, dünya içinse örnek bir liderdir. Türk milleti kurtarıcısını fizikken kaybetmiş olabilir; ama Mustafa Kemal Atatürk manen ve fikren hiç bir zaman ölmemiştir ve ölmeyecektir. Atatürk’ü, onun istediği gibi Türk gençlerinin zihinlerinde yaşatmalıyız. Bu bizim ülkümüz olmalıdır.

taksin.yayla@politikadergisi.com


Sayı 5

Sayfa 45

Özelleştirilen Türkiye Yamaç KONA

Özerkleştirilen Türkiye mi demeliydim yoksa? Özelleştirmeler Türkiye'nin bir gerçeği oldu. KĐT'ler yerini özel şirketlere, özel şirketler de yerlerini uluslarının bayraklarına bıraktı. Özelleştirmelerin ülkenin yararına yapıldığı, hep söylendi. Bu söylemler gerçeği yansıtmamakta. Özellikle kritik özelleştirmelerde (ulaşım ve iletişim) bu şirketlerin sadece ekonomik çıkar sağlama amacıyla bu KĐT'lerden yüksek pay aldıkları inancında değilim. Amaç; bazı şeyleri kontrol altında bulundurmak. Đletişim, ulaşım, üretim ve türlü sanayi kollarını kontrol altında bulundurmak. Bu yabancı şirketler Türkiye'nin kalbini ele geçirmeye çalışmaktalar. Çoğu özelleştirme yabancılar tarafından kapatılmakta. Ancak özelleştirmeler halen son sürat devam etmekte. Peki, neden hala özelleştiriyoruz? Bizi zorlayan ne? Bizi zorlayan IMF'ye olan yüksek meblağlardaki borçlarımız. Şu anda Dünya'nın IMF'ye 9 milyar dolar borcu var ve bunun 8 milyar doları Türkiye'ye ait. Ne kadar yüksek bir miktar değil mi? Ödeyebileceğimizden çok daha fazla borçluyuz. Bunu karşılamamız için başka şeyler yapmamız gerekiyor; IMF’nin isteklerini yerine getirmek gibi... IMF’ye yapılan borçları karşılamanın yolunun ülkeyi haince pazarlamaktan geçtiğine inanıyor, AKP. IMF de bir yandan kıstırıyor. Borçlarımızın esiriyiz, anlayacağınız. Özelleştirmelerin artması demek, devletin ekonomi üzerindeki yönlendirme gücünün azalması demektir. Elini eteğini ekonomiden çekmesi demektir. Kontrolsüz bir ekonominin neden olacağı birçok sorun vardır. Eğer ekonomi başına buyruk yoluna devam ederse çökmeye yüz tutar. Ekonomide devletin söz sahibi olması şarttır. Ekonomide söz sahibi olmayan devlet, sosyal devlet de olamaz. Özelleştirmelerin bize tehlikeleri nelerdir? Kritik özelleştirmeler Türkiye'nin can damarı. Sadece Türkiye'nin değil her ülkenin can damarıdır bunlar. Đletişim, ulaşım, sanayi, her şey bunların üzerine kuruludur. Siz bunları başka ülkenin kontrolüne verirseniz, namluyu kafanıza dayamış olursu-

nuz. Ya onun isteklerini yapacaksınız, ya da ebediyete kavuşacaksınızdır. Şu anki durumda, hem yabancılara sattığımız her şirket, hiçbir fazladan yatırım yapmadan ülkeyi bir pazar olarak kullanıyor, hem de ülkesinin güdümünde ya hamle yapıyor ya da bilgi sızdırıyor. Bir ülkenin iletişiminin yabancıların eline geçmesi ne demektir sizce? Đstenen dinleme yapılabilir, istenen kişi takip edilebilir. Gizli servisler için ne büyük bir nimet! Ülkenin bu kadar kritik görevdeki işletmelerinin yabancıların kontrolüne geçmesi bir faciadır; çünkü KĐT'ler, zamanında devlet eliyle kritik ürünlerin üretimi, dışa bağımlılığın azaltılması, istihdam gibi amaçlarla kurulmuştur. Bu yüzden KĐT'lerin yabancı sermayeye geçmesi Türkiye açısından risklidir. Çünkü KĐT'lerin elinde Türkiye'yi çok rahat etkileyebilecek güçler vardır. Bunun nedeni KĐT'lerin çok büyük işletmeler olup kontrol alanlarının geniş olmasıdır. Sanayi de çok tehlikelidir bu konuda. Özelleştirilen sanayi kolları gitgide ölüme terk edilebilir. Türkiye gitgide bir hammadde pazarı haline gelip, Türkiye’nin sanayisi çökmeye yüz tutabilir. Tarımın başına gelen, sanayinin başına da gelebilir. Özelleşmiş kuruluşların üretimi düşürmesi ve işletmelerinin bazılarını kapatması en büyük darbedir ekonomiye. Bunun amacı ithalata zorlamaktan başka nedir ki? Yerli üretim gittikçe düşüyor; işletmeler, fabrikalar kapatılıyor, üretim düşürülüyor, hizmet gitmiyor. Yani denilenlerin tam tersi oluyor. Hani özelleşince her şey güllük gülistanlık olacaktı, rekabet olacak; fiyatlar düşecek, kalite artacak, tüketici kazanacaktı? Hiçbir zaman tüketici kazanmadı. Đşsizlik de bunların nihayetinde ortaya çıkan başlıca sorun. Üretim düşünce, işletmeler kapanınca iş gücü ihtiyacı da azalacak. Ve zaten var olan işsizlik büyüyecek. Her sene istatistiklerde görüyoruz: “Bu yıl bilmem kaç bin kişi işsizler arasına katıldı.” Her sene bu rakamlar artıyor. Đşsizlik verileri işsizlerin şu an toplumun % 11’ini oluşturduğunu söylüyor. Her sene bu oran yaklaşık yüzde 0,5 puan artıyor. Nüfusu inanılmaz hızla artan ülkemiz için zor da olsa düşünülebilir, hayal edilebilir bir rakam; ama TÜĐK tarafından işsizlik verileriyle oynandığı bilinen bir gerçek... Özelleştirmelerin ekonomi üzerine etkisi nedir? Özelleştirmelerin yabancılar tarafından kapatılmasının bir başka sonucu da, Türkiye'nin dışarıya para akıtıp pazar konumuna

IMF’ye yapılan borçları karşılamanın yolunun ülkeyi haince pazarlamaktan geçtiğine inanıyor, AKP.

“Ülkenin bu kadar kritik görevdeki işletmelerinin yabancıların kontrolüne geçmesi bir faciadır; çünkü KĐT'ler, zamanında devlet eliyle kritik ürünlerin üretimi, dışa bağımlılığın azaltılması, istihdam gibi amaçlarla kurulmuştur.”

Özelleşmiş kuruluşların üretimi düşürmesi ve işletmelerinin bazılarını kapatması en büyük darbedir ekonomiye.


Sayfa 46

Yürütülemeyen, devlete iade edilen, tasfiye edilen, zarar eden, işletme kapatan kuruluşlar da var.

“Aslında başka bir yandan bakarsak, nasıl yol yapmak, elektriği evimize getirmek devletin göreviyse; KĐT'leri ayakta tutmak, ona finansman sağlamak da devletin görevidir.”

Politika Dergisi

gelmesi. Kendi ülkemizde yerli şirketlerce ticaret yapılabilecekken yabancı şirketler Türkiye'yi bir pazar olarak kullanıyor. Kendi yağımızda kavrulmak yerine yabancı şirketlerce kullanılıyoruz. Bu kadar sakat bir ekonomide kendi yağımızla kavrulmak harcamayı azaltır, ekonomiye destek sağlar. Türk şirketi gelişip yatırım yapacağına, yabancı şirket minimum hizmetle başka yere yatırım yapıyor; çünkü Türkiye yabancı gözüyle bir pazar. Bunun dışında yürütülemeyen, devlete iade edilen, tasfiye edilen, zarar eden, işletme kapatan kuruluşlar da var tabi. Bunlara örnek olarak Tekel, çimento fabrikaları, devlet bankaları, Sümerbank, Devlet Üretme Çiftlikleri söylenebilir. Aslında hepsini yazmaya kalksak sayfa dolar; ancak şimdilik bunları söyleyelim. Kapatılan Tekel'in ve çimento sanayisinin çeşitli işletmeleri, çöken devlet bankaları, tamamen yok olan Sümerbank, Devlet Üretme Çiftlikleri'nde tesis kapatmaları hep işsizlik, düşük üretim, ithalat zorunluluğu gibi olumsuzluklara sebep oldu. Yani işler tıkırında gitse de, gitmese de olan güzel ülkemize oluyor; üzücü... Đthalatın artma nedenleri çok fazla, tabii ki bunu tamamen özelleştirmelere bağlayamayız; ancak özelleştirmelerin katkısının çok olduğu yadsınamaz bir gerçek. Đthalatın artmasının nedenleri üretimin azalması, üreticinin örgütlenememesi, belli bir kola çok yığılma olması, verimsiz ve bilinçsiz tarım şeklinde sayılabilir. Her şey ayrı bir yana, en başta KĐT'lerin kâr amacı güden şirketlere satılması çok yanlış. Çünkü KĐT'ler kâr amacı gütmeden farklı amaçlarla kurulmuştur. KĐT'ler devletin kâr amacı gütmeyen gereksinimleri doğrultusunda çalışmaktadır. KĐT'lerin özelleştirilmesi bu yüzden çok yanlıştır. Devletin çok kritik ve sosyolojik amaçları doğrultusunda kurulan KĐT'lerin sadece kar amacı güden piyasa ekonomisine satılması, çok büyük bir hatadır. KĐT'ler devlet için istihdam sağlamak, stratejik malları üretmek, ekonomik ve siyasal bağımsızlığın sağlamak amaçlarıyla kurulmuştur. Yani amacı hiçbir zaman kâr olmamıştır.

Ancak şunu diyebilirsiniz, KĐT'lerin sisteme dahil olmadığı, kendine piyasa ekonomisinde bir yer bulamadığı dünyamızda, KĐT'ler devlet üzerinde bir yük oluşturmaz Özelleştirmenin sınırlı olmamı? KĐT'lerin düşük kâr amacıyla kurulması sından ve yapılacak az miknedeniyle neredeyse maliyetine yapılan tarda özelleştirmenin de yerli satışlar KĐT'lerin kendi içinde dönmelerine şirketlerce kapatılmasından izin vermez. Hep dışarıdan taze paraya yanayım. ihtiyaç duyar; çünkü bu, zaman… Zaman geçtikçe işletmeler yaşlanır, piyasa ekonomisinde şirketler gelişir. Piyasa ekonomisiyle mücadele etmek KĐT'ler için

zorunluluktur. Bu yüzden kendisi kendi maliyetini çıkaramaz. Ancak bunun önceden planlanması gerekir. Eğer önceden planlanırsa, gelecek görülürse, piyasanın hareketleri okunursa KĐT'ler biraz daha yüksek kârla kendi değirmen suyunu kendisi sağlayabilir. Ancak o zaman nasıl halka hizmet eder, bilemeyiz. Sonuçta KĐT'lerin en önemli amaçlarından biri halkın ihtiyaçlarını karşılamaktır. Aslında başka bir yandan bakarsak, nasıl yol yapmak, elektriği evimize getirmek devletin göreviyse; KĐT'leri ayakta tutmak, ona finansman sağlamak da devletin görevidir. Çünkü açık ve nettir ki KĐT'ler halka çok büyük bir hizmettir. Yabancı sermayenin Türkiye'ye kök salmasının en büyük destekçisi kuşkusuz ki AKP'dir. AKP yabancı sermayenin yerleşmesi için elinden geleni yaptı. Yabancı sermayenin Türkiye üzerindeki etkisi AKP sayesinde hızla artıyor. Kısıtlı davranışlar yapabiliyoruz. Duvarlar arasına sıkışmış durumdayız. Gerçeği gören insanlar için çok üzücü bir durum. Ama “durmak yok yola devam”cılar için hala memleket güllük gülistanlık. Maalesef bizim için durum iç açıcı değil. Ekonomik, siyasi, kültürel ve siyasal alanda kıstırılıyoruz. Đçten ve dıştan varolan rejime, devlet düzenine karşı saldırılar var. Özelleştirmeler bunların sadece çok küçük bir parçası. Minik ama pek de kritik olduğu söylenebilir özelleştirmelerin. Belki şimdi diyeceklerim çok uzak bir ihtimal olabilir; ama bunlar olasılıklar. Bir savaş sırasında ya Türk Telekom tüm iletişim ağlarını kapatırsa, ya karayolları ve boğazlar özelleştiğinde savaş sırasında ulaşım engellenirse. Đşte kritikten kasıt bu. Düşünüldüğü kadar uzak değil bunlar. Herkesin niyeti açık ve net; görebilene... Tüm bu nedenlerle özelleştirmenin sınırlı olmasından ve yapılacak az miktarda özelleştirmenin de yerli şirketlerce kapatılmasından yanayım. Ülkenin yararına olan budur. Mantıklı olan budur; çünkü şu an yapılan özelleştirme çok rahatça kötü niyetlerle kullanılabilir.

yamac.kona@politikadergisi.com


Sayı 5

Sayfa 47

Asıl Şimdi Öldük Burak SIRATAŞ

Hayata döndürülmek adına kurtarılmaya çalışılırken öldürülenleri düşünüyorum. Ne onlar hayata dönebildiler, ne de yakınları onları “resmi cinayetler” sonucu öldürenlerin ceza aldıklarını görebildiler. Bugün gazetelere bakarken davanın artık zamanaşımından dolayı düştüğü yazıyordu. Onların acılarını hala yüreklerinde hissedenler o günlerde olayların buralara varacağını, sevdikleri insanları kaybedeceklerini hiç akıllarına getirmişler miydi acaba? Hayata Dönüş Operasyonu, tutuklu ve hükümlülerin F tipi hücre sistemine geçişi protesto etmek amacıyla 20 Ekim 2000’de başlattıkları açlık grevini 19 Kasım’da ölüm orucuna dönüştürmeleri üzerine 19 Aralık 2000’de 20 cezaevine eşzamanlı düzenlenen bir operasyon olma niteliğini aşmış; günümüzde yarattığı acılar ve kaoslarla hatırlanma durumuna gelmiş bir operasyondur. Bu operasyonda 2’si asker, 30’u tutuklu olmak üzere 32 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişi yaralanmıştır. Burada o günleri tekrar anlatmayacağım; çünkü neresinden tutsan elinde kalıyor. Yalanlar, göz ardı edilen gerçekler, her şey insanın canını sıkmaya, asla içinden çıkıp çözemeyeceği denklemlerle boğuşmasına neden oluyor. Operasyonda kullanılan bir bombayı o zaman uzman çavuş olan şimdi ise emekli bir Binbaşı olan Nurettin Kurt bile tanımazken kimin tanıyacağını araştırmak istemiyorum. Hele kullanılan bombalardan birinin 20 gramının 38 dakikada insanları öldürebileceğini bilinirken, kadınların olduğu C1 koğuşunda aynı bombadan 35 gram bulunmasını hatırlamak bile istemiyorum. Keşke unutmak istediklerimizi unutabilsek ya da hiç unutmasak da bir daha bunları yaşamasak; ama ben şunu biliyorum ki biz hep unuttuk, unutmayanlarımıza da unutturduk. Bugün elimizde ne var; koskoca bir hiçlik. Kimi yargılayabildiler? Kimin acısını dindirebildiler? Bir davada tüm sanıkların ifadesi bile alınmamışken deliller karartılmışsa ve davanın savcı ve hakimleri sürekli değiştiriliyorsa, artık davanın 11. hakiminin bu kararı alması ne kadar tartışılabilinir ki? Her şey ortada; ölen öldüğü ile kalacak, sevdikleri ise kaybettiklerinin acıları ile her gün acı çekmeye devam edecekler. Peki, bize ne olacak? Hemen söyleyeyim. Biz de

unutacağız; bize unutturacaklar. Var mı buna karşı durabilecek, var mı unutmam diyebilecek? Đşte bir dava daha böyle bitti. Ne yapmalıyız; yani kalan sağlar bizimdir, diyerek bir taraf mı seçmeli, yoksa işlenilen cinayetlere, yapılan haksızlıklara kafa mı tutmalıyız? Yahu bizim ülkemiz, faili meçhul cinayetler ülkesi; kimi kandırıyoruz? Suçluların ortaya çıkacağını, ceza alacaklarını beklemek ne büyük bir gaflettir. Utanıyorum kendimden. Yahu insanlar öldü; sahip çıkanı yok, ceza alanı yok. Belki ölüm değil de unutulmak, haklarının aranmaması son darbe oldu o insanlara. Mezarlarında bile rahat edemediler. Ne insan haklarında sınıf atlayabildik, ne de failleri bulabildik. Bunu da normal karşılamak gerekir aslında. Yine bugünlerde gazeteler ve haber programları ile haşir neşir olanlar, en azılı insan hakları gaspçılarının insan hakları savucusu kesildiğini gözden kaçırmamıştır umarım. Acaba daha kaç davamızı unutacağız, daha kaç ölüm yaşayacağız? Neler yaşamadık ki zaten? Ne yollardan geçmedik ki? Kimler yönetmedi ki ya da şu an kimler yönetmiyor ki bu ülkeyi? Önemli olan unutmaya devam mı edeceğiz, yoksa üzerimizdeki ölü toprağını silkeleyip bizim olan her şeye sahip mi çıkacağız? “Hayata Dönüş Operasyonumuz” bile “Hayata Veda Operasyonu” olmuşken, yani hani derler ya “kaş yapayım derken göz çıkartmışken” nasıl düzeleceğiz, bilmiyorum. Bu yazı ‘düzeldik, bir daha olmaz ders aldık’ diyenlere ithaf edilmiştir. Herkes bir daha düşünsün; ne kadar çok şey unuttuk, ne kadar çok şeyi zamana teslim ettik. Đşte biz hayat mücadelesi verirken bir dava, bir zulüm daha geçti gitti hayatımızdan. Herkese geçmiş olsun…

Ne insan haklarında sınıf atlayabildik, ne de failleri bulabildik.

“Önemli olan unutmaya devam mı edeceğiz, yoksa üzerimizdeki ölü toprağını silkeleyip bizim olan her şeye sahip mi çıkacağız?”

burak.siratas@politikadergisi.com

Bugün elimizde ne var; koskoca bir hiçlik. Kimi yargılayabildiler? Kimin acısını dindirebildiler?


Sayfa 48

Politika Dergisi

Darbeler Ülkeyi Nereye Götürür? (1) Evren YELKANAT

Günümüzde bir keşmekeş, olanca hararetiyle süren bir tartışma almış başını gidiyor. AKP yanlısı basın ve komprador burjuvaziyle kol kola geçmiş medyada baş köşeleri kapanlar koro halinde aynı tezi dile getiriyorlar: “Aman darbe olmasın, 100 yıl geriye gideriz.”

27 Mayıs 1960

“toplumu etkilemenin birçok yolu vardır. Bir toplumu etkileyecek en önemli unsurların başında ise ruhbilimsel (psikolojik) savaş teorisi yer alır.”

Bildiğiniz gibi toplumu etkilemenin birçok yolu vardır. Bir toplumu etkileyecek en önemli unsurların başında ise ruhbilimsel (psikolojik) savaş teorisi yer alır. Gelişen teknoloji sayesinde, kitlelere ve toplumun tüm tabakalarına yayın yapma olanağı kazanan medya, ruhbilimsel savaşta başrolü oynar. Hep aynı tezler farklı kişiler tarafından dile getirilerek, toplumun düşünüş yapısını etkilemeyi ve değiştirmeyi amaçlayan bu yöntem, bir takım genellemelerin oluşmasına da yol açar. Bu genellemelerin başında da, darbelerin ülke ekonomilerini yıkıp geçtiği ve her darbenin birbirinin aynı olduğu safsatası vardır. Bugün sokakta hangi kesimden olursa olsun (sağcısı, solcusu, dincisi, Kemalist’i v.s) bir kişiyle konuştuğunuzda, kişi size bu tezle gelir ve “darbe olsa daha mı iyi olacak der.” Bu sözler ve bu teze sarılanlar, daha doğru ifade edecek olursak, bu tezin ortaya çıkmasını sağlayanlar; hep aynı idealist mantıkla olayları yorumlayan ve çıkarımlarda bulunanlardır. Đdealist mantıkla çıkarımlarda bulunanlar, bir olgunun veya yaşanmış bir olayın tahlilini yaparken, olayın veya olgunun çevreyle olan ilişkisini ele almazlar. Oysa ki bir olgu veya olay, çevreyle olan ilişkisi de göz önünde bulundurularak tahlil edilmeli ve buradan sonuca gidilmelidir. Basit bir örnek verecek olursak; doğumuyla birlikte insan, çevresiyle bir takım ilişkiler kurar, bu ilişkilerden etkilenir ve karakteri bu şekilde oluşur. Çevresinin değişmesi durumunda ise kişi, yeni çevresiyle etkileşim halinde bulunmaya devam eder, çevresinden etkilenir ve çevresini de etkiler. Buradan çıkaracağımız sonuç şu olmalıdır: Hiçbir nesne veya kişi durağan değildir ve her nesne veya kişi çevresiyle etkileşim halindedir. Diyalektik düşünüşün temel prensiplerinden biri olan bu vargı karşılıklı etki ve evrensel bağlantı yasası olarak ifade edilir. Şimdi diyalektik yöntemle ve toplumun sosyal ve siyasi yaşantısında gözlenen değişimleri de göz önünde bulundurarak,

darbelerin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkilerini incelemeye geçelim. 1947’de ABD’nin Monroe doktrinini terk edip, Truman doktrini ile yoluna devam etmesi sonrasında, ABD’nin tüm gelişmekte olan ülkelerde sanayi burjuvazisini hâkim sınıf kılmak için, iktisadi ve siyasi tüm kozlarını oynadığını görmekteyiz. Demokrat Parti ise anti-komünizm propagandası üzerine dayandırdığı dar siyasi perspektifi ile ABD’nin suyuna giderek, iyi ilişkiler kurmak peşindeydi. Türkiye’nin bu dönemde NATO’ya girmek için Kore’ye asker göndermesi, emperyalizmle uzlaşmak ve kapitalist sisteme adapte olmak istemesinin açık ve net bir göstergesiydi. 1930’larda üretim ilişkilerinde hâkim sınıf haline gelen ve bu sayede siyasi nüfuz elde eden tarım burjuvazisi ise DP Döneminde; tarımsal vergi oranlarının düşük tutulması, tarım sektörüne açılan kredi miktarının arttırılması ve tarımsal destekleme fiyatlarının yüksek tutulması sonucu zaferini perçinlemişti. Türkiye’nin bu dönemdeki hedefi, “Küçük Amerika Olmak” ve “Her Mahallede Bir Milyoner Yaratmak” olarak literatüre geçmiştir. Đktisadi boyutuyla ele alacak olursak; DP’nin bu dönemde ki hedefinin, “Türkiye’yi Avrupa’nın Tahıl Ambarı Yapmak” düşüncesine dayandığını söyleyebiliriz. DP dönemindeki popülist uygulamalar sonucu enflasyonun artması, ticaret kesimini genişletirken; enflasyona paralel olarak faizlerinde yükselmesi sanayi yatırımlarını engelliyordu. 1958 yılındaki devalüasyon ile Doların TL karşısında 2.2 kat değer kazanması ve buna mukabil alınan istikrar önlemleri ekonomiyi durgunluğa sürüklemekteydi. Sanayi burjuvazisinin temsilcileri ise tarım burjuvazisine aktarılan kaynakların kendilerine yönlendirilmesi durumunda durgunluğun aşılacağını dile getirmekteydiler. 1955 ila 1960 yılları arasında alınan toplam yabancı kredi miktarı 1.068 milyon dolar iken, tarımsal mallar üretimindeki artış ise 1,5 katına çıkmıştı. Gazetelerin sansürlenmesi, Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasasının ve Petrol Kanunu’nun çıkarılması, CHP’nin kapatılması için Tahkikat Komisyonu’nun kurulması Türkiye’yi faşist bir diktatörlüğe doğru sürüklerken bir yandan da yabancı sermayeye verilen ayrıcalıklar ile emperyalizm Türkiye’de kalıcı hale geliyordu. Bu sürecin sonu 27 Mayıs’la birlikte geldi. Halkın baskıdan bıkıp, sokaklara çıkıp kutladığı tek darbe özelliğini koruyan 27 Ma-


Sayı 5

Sayfa 49

düşünülüyordu. Sanayi burjuvazisi bu yolla siyasetteki etkinliğini de arttırdı.

“27 Mayıs’ın en önemli özelliklerinden biri faşizm yerine demokrasiyi öngörmüş olması ve bu amaçla ‘61 Anayasasını’ hazırlatmış olmasıdır.”

yıs’la birlikte faşizan yapı ortadan kaldırıldı. 27 Mayıs’ın yapıldığı ilk gün askeri rejimin kamuoyuna açıkladığı “NATO ve CENTO’ya bağlı kalacağız” sözü uzun süre tartışıldı. Aslında uzun bir tartışmanın gereği yoktu, 27 Mayıs’ı gerçekleştirenler emperyalizmden ürkmüştü ve ABD’nin tüm dünyada sanayi burjuvazisini hâkim sınıf haline getirme girişimi, Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) sanayileşme planlarına da uygundu. Darbenin yapılmasıyla birlikte yabancı sermaye yatırımları durdurulmuştu. Emperyalizm ile uzlaşıldıktan sonra ise yabancı sermaye yatırımları tekrar serbest bırakıldı. 1960 yılında ABD Türkiye’ye 2 milyar dolar yardım yaparken, 1961 yılında Uluslararası Kalkınma Ajansı (AID) Türkiye’ye 159 milyon dolarlık bir kredi açtı. Demir-çelik tesisleri için gerekli olan teçhizat Koppers (tekelci kapitalizm dönemindeki en büyük tekellerden biri) grubundan sağlandı. 1961 yılında ABD Türkiye’ye tekrar 1 milyar dolarlık bir yardımda bulundu. Tarım burjuvazisinin hâkimiyetine son vermek ve sanayi burjuvazisini güçlendirmek amacıyla tarım kazançları yeniden vergilendirilmeye başlandı ve tarımdan sanayiye kaynak aktarımı başlamış oldu. Tarım kredi miktarlarında düşme göze çarparken, toprak ağalarının bazıları sürüldü. Sanayi sektörünü geliştirmek için, Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulmasıyla birlikte, ithal ikameci sanayileşme modeli benimsendi. Đthal ikameci sanayileşme stratejisiyle, dış rekabete karşı korunan ve genişleyen bir iç pazarın sanayi üretimini arttıracağı ve dış ticaret açıklarının da bu yolla kapatılacağı

Aklınıza şu gelebilir ve bu bir kafa karışıklığına yol açabilir: “27 Mayıs’la madem bazı demokratik haklar verildi ve 61 Anayasasıyla demokratik bir düzen oluşturulmaya çalışıldı, öyleyse neden emperyalizmle işbirliği yapıldı ve kapitalizm ülkemizde egemen kılındı?” Bu soruyu sormadan önce şunu unutmamamız gerekir. Kapitalizmin egemen olduğu ülkelerde iki yönetim biçimi vardır. Birincisi demokrasi, ikincisi faşizmdir. 27 Mayıs sadece bu döngüyü değiştirmiş, faşizm yerine kısmi bir demokrasi kurmaya çalışmıştır. Anti-kapitalist bir niteliği yoktur.

Son tahlilde; 1) 27 Mayıs anti-kapitalist veya antiemperyalist nitelikli bir darbe değildir. 2) 27 Mayısla birlikte tarım burjuvazisinin yerini sanayi burjuvazisi almıştır. 3) 27 Mayıs’ın en önemli özelliklerinden biri faşizm yerine demokrasiyi öngörmüş olması ve bu amaçla “61 Anayasasını” hazırlatmış olmasıdır. 4) Darbeyle birlikte milli gelirde kısmi bir düşüş olsa da ekonomik göstergeler ertesi yıl tekrar artış göstermiştir. 5) Türkiye’ye gelen yabancı sermaye, darbeden sonra büyük bir artış göstermiş ve DP dönemiyle kıyaslarsak muazzam derecede artmıştır.

Görüldüğü gibi 27 Mayıs’ın ülkeyi 100 yıl geriye götürdüğü gibi bir söz havada kalmaktadır. Demokrat Parti iktidarından farkı, faşizm yerine demokrasiyi yeğ tutması olan 27 Mayıs yönetimi, Demokrat Partiye göre daha ilerici niteliktedir. 27 Mayıs’ın en önemli özelliği, emperyalizm ile tümleşikte olsa bir sanayileşme programı ortaya koyması ve bunun sonucu olarak, 60’lı yıllara damgasını vuracak Đşçi Sınıfı ve 68 Kuşağını yaratmasıdır.

(Devam Edecek)

evren.yelkanat@politikadergisi.com

27 Mayıs ile birlikte tarım burjuvazisinin yerini sanayi burjuvazisi almıştır.


Sayfa 50

Politika Dergisi

Politika Dergisi—Osman COŞKUN Mülakatı Mülakat & Fotoğraf: DAĞ—Miraç ÇEVEN

Gökhan

Osman Coşkun Kimdir?

Osman Coşkun’a ulaşmak için: 0532 572 07 66 0505 333 66 06

“Ben çok fakirdim,

Osman Coşkun, 14 Ekim 1962'de Yozgat Aşağıtekke Köyü'nde doğdu. Babasının adı Nazım, annesinin adı Sakine'dir. Kişisel Gelişim Uzmanı ve Öğretim Üyesi; Erciyes Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektronik Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi. Yüksek lisansını Đstanbul Teknik Üniversitesi Elektronik Haberleşme Mühendisliği'nde, doktorasını Erciyes Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü'nde tamamladı. Erciyes Üniversitesi Mühendislik Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Erciyes Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi (ERSEM) ve KOSGEB'te eğitimci olarak kurs ve seminerler verdi, danışmanlık görevinde bulundu. TSE Baş Tetkikçisi oldu. Kayseri ve Civarı Elektrik Dağıtım TAŞ Yönetim ve Denetim Kurulu Üyeliği yaptı. Đngilizce bilen Coşkun, 6 çocuk babasıdır.

zorda kalınca arayacak kimsem yoktu. O yüzden halk zorda kaldığında beni arasın.”

Vekilimiz, ses kayıt cihazı kullanmamızı istemediği için açıkçası biraz zorlandık.

Osman COŞKUN Mülakatı Gökhan DAĞ: Sayın Coşkun biz bugün Kemalizm ve AKP hakkında, AKP’ye yönelik eleştiriler hakkında konuşmak istiyoruz. Osman COŞKUN: O konulara hiç girmek istemiyorum. Ben biraz size kendimden bahsedeyim. Bir vekil herkesin vekilidir. Bir vekil sadece seçildiği şehrin değil, tüm Türkiye’nin vekilidir. Eskiden insanlar vekil olmak istemiyorlardı, şimdi ise herkes vekil olmanın derdinde. Mustafa Kemal, ilk milletvekilliği seçimlerinde 3 kişiyi milletvekili seçtirmek istedi ve bu o üç kişiyi oldukça üzdü; çünkü milletvekilliği demek birçok kişinin vebalini almak demekti. Şimdi ise milletvekilliği bir ödül oldu. Aslında bu yanlıştır. Ben milletvekili olarak Türkiye’nin milletvekiliyim. Ben halk bana ulaşabilsin diye telefon numaralarımı herkese verdim, ulusal kanallarda yayınladım. Bu sayede herkes beni arayabiliyor, herkesin sorunlarına açığım. Mesela kızı kaçırılan biri beni aradı, ben buldum ve o kızı onlara teslim ettim. Mesela Đstanbul’da yeni doğan bir bebeğin ebeveynleri beni aradı. Çocukları iki günlükken beyin kanaması geçirmiş ve ben o çocuğu

ameliyat ettirmek için elimden geleni yaptım. Allah’a şükür bebeğimiz şimdi iyi durumda. Benim görevim yasama ile ama en ufak bir hadisede milletvekilleri aranıyor. Valiye ulaşmak için beni arıyorlar. Ben de arayıp o valiyi buluyorum. Kısacası tüm kamu görevlileri telefonlarını açık tutmalı ve telefonlarını halka bildirmelidir. Tüm milletvekillerinin de telefonları açık olmalı. Mesela sağlıkla ilgili bir sorunda, sağlıkla ilgilenen vekil aranmalı. Ben vekil olduğum zaman beni sadece tanıdıklarım arıyordu ve ben bu durumu gururuma yediremedim. Bizi millet seçti, Allah’a şükür çok iyi milletvekili maaşı alıyoruz, en iyi hastanelerde tedavi olabiliyoruz; ama ben vekil değilken karımı kaybettim. Vekil olsaydım karımı daha iyi hastanelerde, daha iyi şartlarda tedavi ettirebilirdim. Ben 8,5 milyar maaş alıyorum ve inanır mısınız bu para bana yetmiyor; çünkü sorumluluğumuz fazla. Aldığım maaş yetmediğinden, ben her ay borçlanıyorum; ama bizim sorumluluğumuz hizmet etmeyi gerektiriyor. Yapacağımız hizmetler ikinci kez milletvekili olmayı göze aldırmalıdır. Hizmet etmeyip, birden fazla dönem milletvekili olan insanları anlamıyorum. Bizim coğrafyamız öyle bir coğrafya ki dünyanın en güzel insanları bu bölgede yaşıyor. Paylaşıyorlar; evlerini, yemeklerini hiç çekinmeden bizlere açıyorlar. Dünyanın en güzel insanları bizim coğrafyamızda yaşıyor. Ben çok fakirdim, babam kapıcıydı. Ayakkabılarım yırtıktı. Zor durumda kaldığımda arayacak kimsem yoktu. Şimdi ben telefon numaralarımı veriyorum ki halk zor durumda kaldığında beni arayabilsin. Ben eşimi kaybettim ve anladım ki bu dünya bir hayal dünyası, yalan, bu dünya geçici bir yer. Bu sebeple ben kendimi insanlarımıza destek olup, onların duasını almaya adadım. Bu sebeple lütfen tüm milletvekilleri ve valiler telefonlarını ilan etsin. Mesela Muş’ta yaşayan bir vatandaşımız beni aradı. Cenazesini Đzmir’e kaldırması gerekiyormuş ve maddi durumu iyi değilmiş. Aradım Đzmir Valisi’ni ve o vatandaşımızın işini hallettirdim. Milletvekillerinin inanılmaz yetkileri var ve bu yetkileri halkımız için kullanmalıyız. Gökhan DAĞ: Peki bu yetkiler iktidarda


Sayı 5

Sayfa 51

bulunan partinin milletvekilleri ve muhalefetteki milletvekilleri içinde aynı sonuçları doğuruyor mu? Osman COŞKUN: Bunun için milletvekilinin iktidar partisinden olması gerekmiyor. Kısacası tüm vekiller bu güce sahip. Ben 81 ilin milletvekiliyim. Mesela Diyarbakır, Rize, Bilecik valilerini ararım ve bu davranışım bu valiler tarafından takdir edilir. Ben iletişim uzmanıyım. Mesela biri beni aradı ve bir yere iş başvurusunda bulunmuş. Ben o işyerinin sahibini araştırıp, kendimle bir ortak nokta bulup o işverenle iletişime geçip, iş isteyen vatandaşımızı işe aldırıyorum. Bazı milletvekilleri emir veriyor, ben ise rica ediyorum. Ortak noktalar bulup, o şekilde irtibata geçiyorum. Bundan güzel bir şey olabilir mi? Dolayısıyla milletvekili milletin vekilidir. Halkımız Meclise gelmelidir. Milletvekillerini bulup, onlardan istekte bulunmalıdır. Yozgatlı bir vatandaş gelip, Yozgatlı milletvekilini arıyor, bulamayınca da gidiyor. Hâlbuki Urfalı milletvekili orada boş oturuyor. Her vekil aslında 81 ilin milletvekilidir. Benim beş tane danışmanım var. Mesela birisi Adıyamanlı. Bana bu yüzden soruyorlar “Neden Yozgatlı değil?” diye. Ben işin ehlini seçerim, işini güzel yapan benim başımın tacıdır. Anadolu insanı çok değerlidir. Çıksınlar meclise gelsinler, çayımızı içsinler, istek ve taleplerini bizim gibi milletvekillerine iletsinler. Bizim işlerimiz çok yoğun, ilgilenemezsek bizlere küsmesinler. Sadece şunu bilsinler. Türkiye’nin kalbi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) atıyor. Üniversite gençliği gelsin Meclisimizi görsün. Ben vekil olmadan önce hiç Meclise gitmemiştim, büyük hata yapmışım. Biz siyaset akademisi açtırdık, okullu insanlar siyasette olsun istedik. Liderlik, takım çalışması gibi konuları öğrencilerimize anlattık. Malezya Başbakanı’na sormuşlar, “kısa sürede nasıl bu kadar büyük başarılar kazandınız” diye, o da “ülkemizi eğitime boğduk” demiş. Benim milletin vekili olarak bazı projelerim var. Bunlardan bir tanesi de Adnan Kahveci Projesi’dir. Öğretmenlere birçok konuda eğitimler verdik, onlara uzmanlıklar kazandırdık. Yozgat’ta bu proje ile %15 başarı

sağladık. Đyilik Yap, Kutuya At Projesi’ni hayata geçirdik. Eskiden iyilikler denize atılıyordu. Bu projede insanlar kendilerine yapılan iyilikleri bir kutuya atıyorlar, en iyi iyilik yapan bulunup, ödüllendiriliyor. Medya ülkemizde kötü olan şeyleri gösteriyor. Mesela bir uçak pistine 1000 uçak iniyor, bir tanesi pistten çıkıyor ve medya onu gösteriyor. Hâlbuki 999 uçak oraya başarılı iniş yapmış. Kimse bunları konuşmuyor.

Malezya Başbakanı: ülkemizi eğitime boğduğumuz için başarılıyız.

Bir diğer projemiz de Ağrı Dağı Projesi. Bu proje Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda olduğuna dair inancı taşıyor. Bilim adamları bu konu üzerinde duruyorlar. Ayrıca tüm dinler bu konu ile ilgili. Başbakanımız ve Turizm Bakanımızdan rica ettim, bu konu ile ilgilenecekler. Bir diğer projem de Cumhuriyet Turu Projesi. Đstanbul’dan Samsun’a, Samsun’dan Sivas’a, Sivas’tan Erzurum’a, Erzurum’dan da Yozgat’a bir tur düzenliyoruz ve bu turda Cumhuriyet Döneminde yaşananlar anlatılacak. Bu tur, sembolik olarak Đstanbul ile Samsun arasındaki vapur seyahati ile başlayacak.

Çok güzel projelerim var. Adnan Kahveci

Ben bugün Turkcell ve Microsoft Genel Müdürleri ile görüştüm. Bize sponsor olacaklar, kitaplar bastıracağız. Bu kitapların üzerinde “Oku, Bırak” yazacak. Okuyacaklar ve okudukları köşeye bırakacaklar.

Turu Projesi,

Gökhan DAĞ: Bu kitapların içinde hiç siyasi partinizin propagandası olacak mı?

Ağrı Dağı

Osman Coşkun: Hayır, olmayacak. Kişisel gelişimle ilgili kitaplar olacaklar. Parti propagandası olamaz; çünkü ben Türkiye’nin milletvekiliyim. Gökhan DAĞ: O zaman siz partileri TBMM’ye girmek için bir araç görüyorsunuz. Osman COŞKUN: Evet, ben partileri bu açıdan bir araç olarak görüyorum. Particilik dediğiniz şey, Meclise girdiğiniz an bitmelidir. Mesela AKP iktidara geldiğinde MHP ve CHP içerisindeki yetenekli insanları çekinmeden bakan yapmalıdır. Bu ülke için faydalıysa her şeyi yapmalıyız, hepimiz doğruya destek vermeliyiz. Mesela ben Brüksel’e gittim, yolda kan şekerim düştü, ölüyorum sandım. O an bir tıpçı olan CHP Kayseri Milletvekili Mehmet Şevki Kulkuloğlu’nu ara-

Projesi, Cumhuriyet

Projesi, Đyilik Yap Kutuya At Projesi ve Oku ve Bırak Projesi gibi.


Sayfa 52

Politika Dergisi

dım. Koştu geldi ve ben şu an hayatımı ona borçluyum.

“Osman Coşkun ve danışmanın verdiği Sosyal Güvenlik Yasası ile ilgili konferanstan bir fotoğraf. Yukarıda gördüğünüz 3K 1E Tekniği’nin açılımı şu: 3 Kulhuvallah 1 Elham.”

Benim hedefim, kapımda herkes kuyruk olsun ve ben bu insanların sorunlarını çözeyim. Herkese hizmet etmek istiyorum. Göreceksiniz, yeni milletvekiliyim ve hizmet için her şeyi yapacağım. Ben fakirdim, eşimi kaybettim ve artık halkım için yaşıyorum. Ben milletvekiliyim. Mesela geçen günlerde biri aradı, iflas etmiş ve benden yardım istedi. Ben ona yardımcı olamadım; çünkü param yok. Aldığım maaşla sürekli borçlanıyorum; fakat ben bu durumdan şikâyetçi değilim. Mutluyum. Đnsanlarımız inansın, her şeyi yapabiliriz. Microsoft ile çalışıyoruz. 8 ayda programcı gençler yetiştireceğiz. Bilgisayar Mühendisliği okuyup da bilgisayar programcılığını bilmeyen gençlerimiz var. Projemiz ilk başta Yozgat’ta başlayacak. Açık söylüyorum; basının büyük oranda desteğine ihtiyacım var. Telefonumu her yerde yayınlasınlar, insanlara hizmet etmemi sağlasınlar. Kaç tane aç yatan var, kabullenemiyorum. Miraç ÇEVEN: Đnsanların tek tek sorunlarıyla ilgilenmek yerine toplu olarak, kanunsal düzenlemelerle sorunu çözmek daha mantıklı değil midir? Osman COŞKUN: Siz milletvekili olarak bir proje koyarsınız ve tüm toplum bundan yararlanır. Size bir anımı anlatayım; Kuşadası’nda yaşayan Tokatlı bir vatandaş beni aradı. Hastaymış, iflas etmiş. Bağ-Kur’u var ama yeşil kartı yok. Ben bu vatandaşa yardımcı oldum. Ben şimdi bu adama toplu yasayı bekle, nasıl diyeyim? Miraç ÇEVEN: Çalışmalarınız için bir ekip kurdunuz mu? Osman ÇOŞKUN: 5 danışmanım ve 40 kişilik bir ekibim var. Kanun tekliflerim var ve bunlar yok Cumhurbaşkanlığı Seçimleri, yok kapatma davası gibi birçok konu yüzünden arka planda kaldı. Bizim Mecliste aldığımız bir karar birçok yerde ayrı ayrı değerlendirmeye tutuluyor. Bu da büyük bir zaman kaybı yaratıyor. Đnanır mısınız, 10 dakikalık bir işi biz Mecliste 10 saatte bitiriyoruz. Zamanı çok iyi kullanmalıyız. Meclis adeta çalıştırılmamaya çalışılıyor. Mecliste işlerin uzaması için birçok şey yapılıyor. Miraç ÇEVEN: Bazı kanunlar halka yete-

rince açıklanmıyor. Örneğin Vakıflar Yasası gibi. Osman ÇOŞKUN: Ben söylediklerinize kısmen katılıyorum. Halk bazı konuları bizden daha iyi takip ediyor. Benim televizyonu halk kadar takip edebilmem mümkün olamayabiliyor. Sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, basın halkla iletişime geçmeli diye düşünüyorum. Bizde yanlış şu: iktidar ve muhalefet birbirlerini düşürmek için yaşıyorlar. Seçim bittiği an 550 milletvekili Türkiye için çalışmalıdır. Đktidarı engellediğiniz vakit halkı engelliyorsunuz. Miraç ÇEVEN: Kişilerin tek tek sorunları ile ilgileneceğinize tüm Türkiye’nin yarasına derman olacak kalkınma planları yapsanız, daha yararlı olmaz mı? Ülkenin tahıl ambarı Konya çöl oluyor bununla ilgili bir çalışma var mı? Açıkçası ben bir Konyalı olarak yapılan hiçbir şey duymadım! Osman Coşkun: Yapılıyor. Örneğin; Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) muhteşem bir proje. Orada çok iyi gelişmeler olacak. Halkın sosyal sorunlarını çözecek birçok gelişmeye ev sahipliği yapacak. Konya Ovası da bu şekilde gelişmelere sahne olacak. Biz bankaları uyardık. Batıdan bir kriz dalgası geliyor diye. AKP bu konuda çok iyi çalışmalar yaptı ve bankaları bu krize karşı konumlandırdı; fakat yaşanan siyasi kriz, ekonomik krize karşı olan konumlandırmayı bozdu. Miraç ÇEVEN: Faizler son dönemde oldukça yukarılara çekildi, biliyorsunuz ki gecelik repo ve hisse senedine yatırılan ciddi miktarda paralar var. Faiz artırımı iç piyasada para dönmesini azaltıp, parayı spekülasyona yönlendirir. Bu durumda kriz anında bu paralar geldikleri yatırımcılara geri dönecektir. Bu durumda krizden etkilenmemek için ne önlem aldınız? Osman ÇOŞKUN: Ben mühendis olduğum için iktisadi konulara pek egemen değilim, kusura bakmayın. Politika Dergisi: Bize zaman ayırdığınız için teşekkürler. Osman ÇOŞKUN: Rica ederim.

iletisim@politikadergisi.com


Sayı 5

Sayfa 53

Milletvekillerine Dair kaç milletvekili var hiç düşündük mü? Gökhan DAĞ—Miraç ÇEVEN

Türkiye’de Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin her birine milletin vekili anlamında milletvekili sıfatı verilir. Milletin vekilinin görevini üstlenebilmesi için Anayasamıza göre yemin etmesi gerekir. Bu yemin: “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.” şeklindedir. Bugün bu yeminini yerine getiren kaç milletvekili olduğunu bilmiyoruz; ama oldukça az olduğunu tahmin edebiliyoruz. Kaç milletvekilimizin siyasi tecrübesi var, kaç milletvekilimizin parası yok, hangi milletvekilimiz statü peşinde değil, kaç milletvekilimiz görevinin verdiği sorumlulukların bilincinde vs. inanın ki bu konuda kaygılarımız var.

Halkımızı yozlaştıran, onları adeta bir yaşayan ölü kıvamına sokan kaç milletvekili olduğunu biliyor muyuz? Milletvekilleri her bir bireyin vekilidir. Đster aynı görüşe sahip olsun, isterse olmasın. Her vekil vatandaşlarının sorununu çözebilmek arzusunda olmalıdır; fakat bu arzuyu mantık çerçevelerine oturtmak en doğru davranıştır. Bireylerin sorunlarına cevap verebilmek önemlidir; fakat daha da önemlisi bireylerin sorunlara düşmesini engellemek olmalıdır. Bunun yolu da toplumsal düzenlemeleri hayata geçirmek olmalıdır. Herkesin vekili olduğunu iddia eden vekillerimiz yok mu? Tabii ki var; fakat herkesin vekili olduğunu iddia edip de muhalefet kesimini düşünen kaç tane milletin vekili var. Siz hiç iktidar partisinin vekili olup da, iktidar adına gensoru verebilen bir vekil gördünüz mü? Bizim meclisimizde ne yazık ki hiçbir soru önergesi vermemiş vekillerimiz var. Đktidarın veya diğer tüm siyasi aktörlerin faaliyetlerini anlamış, onlar hakkında yorum yapmaktan kendini esirgemiş vekillerimiz var. Milletin vekili olmak denilen şey, verilen yemin ölçüsünde davranmayı gerektiriyorsa bir vekil partisinin işleyişi hakkında da soru önergesi verebilmelidir. Bu cesareti gösteren kaç tane vekilimiz var?

Milletin vekilliğini sadece seçildiği şehirden ibaret düşünen milletvekillerimizin sayısı hiç de az değil. Gerçekten de bir milletvekili Türkiye Cumhuriyeti’nin milletvekilidir ve mevcut olan tüm şehirlere karşı sorumluluğu vardır.

Toplumu için hareket ettiğini söyleyen; fakat toplumu için hiçbir kanun teklifi sunmayan, sunulan kanun tekliflerine de partisi dışındaysa ve sunulan bu kanun teklifi olumlu bir şey yapacakken olumlu oy veren kaç milletvekili var?

Milletvekili kelimesinin verdiği vekillik hissinin, diğer vekillik hislerinden ayrı olması gerekir. Milletin vekilliğine sahip olabilmek büyük sorumlulukları da beraberinde getirir. Bu sorumluluklar da az önce bahsettiğimiz yemin çerçevesinde olmak zorundadır.

Kaç milletvekili parti liderinin sözünden çıkabiliyor bu ülkede?

Türkiye’deki mantık kimseye yoğurdunu ekşi dedirtmeyecek cinsten. Siz hiç ben milletvekili yeminimi yerine getiremedim diye söylemlerde bulunan milletin vekillerini gördünüz mü? Kaç milletvekilimiz halkını düşünüyor? Kaç milletvekili halkın karşısına çıkıp konuştuğu zaman onları uyutmaya çalışmadan konuşmasını bitirebiliyor? “Bizim vekillerimizin arasında hiç mi iyi milletvekili yok?” Tabii ki var; ama bu vekillerin ön plana çıkmasına müsaade etmeyen

Tanıştıralım: En Đyi Milletvekili Mustafa Kemal Atatürk

Bugün milletvekili yeminini yerine getiren kaç milletvekili olduğunu bilmiyoruz; ama oldukça az olduğunu tahmin edebiliyoruz.”

Demokrasi diye yırtındığımız şeyin en önemli uygulayıcılarından olan milletvekilleri, demokratik yollarla geldikleri mecliste, demokrasi adına ne yapıyorlar, kaç tanesi demokrasi için yaşıyor ya da kaç tanesi demokrasinin ruhuna uygun hareket ediyor? Kaç milletvekilimiz görevini layığı ile yapamadığı zaman, utanıp da tekrar aday olmuyor? Bir elin parmakları kadar, belki de iki. gokhan.dag@politikadergisi.com mirac.ceven@politikadergisi.com

Şu an görevini layığı ile yapan en iyi milletvekili kim?


Sayfa 54

Politika Dergisi

Sıradan Kadınlar Özgür Pınar IŞIK

“Ayşe aynı annesinin söylediği gibi hali vakti yerinde, cemaatten bir çocukla evlendirildi.”

Üniversitede en yakın arkadaşım, lisede de arka sıramda oturan Ayşe, üniversite 2. sınıfta, kendi isteğiyle kapanmıştı. O zamanlar bu değişik baş örtme şeklini pek önemsememiştim ama annemin çok hoşuna gitmiş "çok modern" bulmuştu. Ben pek önemsemiyordum; çünkü AlBazen okulda yürür- lah'ın benden böyle ken, sadece gözleri şeyler isteyeceğini, görünen kızlar yolu- benim günah ve muzu keser, bizim yan sevaplarımı sayaryana neden gezdiğimizi anlamayan bakışlar- ken başımdaki örtüla, Ayşe'yi kendi tari- yü göz önüne alacakatlarına davet eder- ğını hiç sanmıyorlerdi. dum; ama başını bu şekilde örtmek istediği için de Ayşe'yle arkadaşlığımı kesmeyi hiç düşünmüyordum. Ayşe okul hayatı boyunca en yakın arkadaşımdı. Çok zeki, çok akıllı, çok neşeli, çok da sevimli bir kızdı. Birlikte gençliğin verdiği çakırkeyiflikle her şeye güler, zekâmızı yarıştırırdık. O da benim gibi sıradan bir kızdı işte. Erkeklerden hoşlanan, yemek yiyen, düşünen, sıradan bir kız. O zamanlar aramızdaki farklılığı göremesem de şimdi baktığımda, onun nasıl kısıtlandığını anlayabiliyorum. O, hoşlandığı erkeği ancak evden perdenin ardından, gizlenerek seyredebiliyordu. Çok ufak bir detay gibi görünen bu konu, daha sonra aslında hayatı boyunca erkeklerle her konuda arasında olacak bir uzaklığın işaretlerini veriyordu.

Daha sonra, Ayşe'nin arka arkaya iki çocuğu oldu. Çocuk doğurmak onun görevlerinden biriydi.

Evlerinde bazen açık televizyonda sümüklü bir adamın ağlayıp durduğunu görür; adamın konuşmalarından bir şey anlamadığımdan, yaşlı bir adam hislenmiş herhalde, diye geçiştirirdim. Sonradan o ağlak adamın Fethullah Gülen Hacı Hoca vesaire efendi olduğunu öğrendim. Evde bu adama duyu-

lan hürmeti fark edince, ne dediğini anlamasam da ben de dalga geçme hislerimi bastırdım. Ayşe 5 vakit namazını kılardı. Okuldayken o mescitte namazını kılarken, ben de köşede oturup kitap okur; bazen de etrafı seyrederdim. Bana hiç namaz kılmam için baskı yaptığını hatırlamam. Şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki birbirimizi istemediğimiz hiçbir şeyi yapmaya zorlamazdık. Bazen okulda yürürken, sadece gözleri görünen kızlar yolumuzu keser, bizim yan yana neden gezdiğimizi anlamayan bakışlarla, Ayşe'yi kendi tarikatlarına davet ederlerdi. Ayşe teşekkür edip, reddederdi. Sonra da; “Kızı gördün mü elinde eldiven bile vardı.” diye güldürürdü beni. Ama başındaki türbandan önce de tanıdığım Ayşe'yle, artık dışarıda o kadar gülüp eğlenemez olmuştuk; çünkü o türban takan bütün o kitlenin malı olmuş gibiydi. Biraz fazla güldüğümüzde yanımızdan geçen türbanlı bir kız eğilip; "Gülmek kalbi öldürür" diye fısıldıyordu Ayşe'nin kulağına. Kız gider gitmez o da bana kızın söylediklerini fısıldıyor, sonra gülerken ölen birinin taklidini yapıyordu. Gülüyorduk. Ne de olsa gençtik. Ayşe'nin aslında kendi isteğiyle kapanmadığını ilk kez ders çalıştığımız bir gün fark ettim. Annesi yanımıza gelip; “Çalışıp ne yapacaksınız? Đyi bir iş bulana kadar zengin bir eş bulun kızlar.” dedi. Ayşe yüzüme suçlulukla bakıp, annesine bunun sırası olmadığını mırıldandı. Şimdi düşündüğümde; benim gibi bu taraklarda bezi olmayan birine bile böyle salık verdiklerine göre kendi çocuklarına bunu ne sıklıkta söylüyorlardı acaba? Ya da sadece söylüyor ve uymasını mı bekliyorlardı? Lise ve üniversitede geçirdiğimiz onca zaman sonrasında ikimiz de okulu bitirdik. Artık sıradan insanlar değil; iki mimardık. Ayşe aynı annesinin söylediği gibi hali vakti yerinde, cemaatten bir çocukla evlendirildi. Çocukla ilgili tek bildiğimiz şey; getirdiği ‘bilmem kaç bin dolarlık’ tek taş yüzüktü.


Sayı 5

Sayfa 55

***

“Diğer taraftan türban Amerika tarafından emredilmiştir. Bizim dinimizden olmayan Amerika, bizim dinimizin gereklerini bize FG vasıtasıyla buyurmuş ve kabul ettirmiştir.”

Ayşe gelin olup Đstanbul'a gittiğinde önce daha sık, sonra seyrek görüşmeye başladık. Kocasını hemen hiç tanımazdım. Sadece zengin diye gittiği ailenin aslında cimri çıktığını, köle gibi evde oturduğunu söylediğini hatırlıyorum. Daha sonra, Ayşe'nin arka arkaya iki çocuğu oldu. Çocuk doğurmak onun görevlerinden biriydi. Ayrıca evini temiz tutmalı, çocuklarıyla ilgilenmeli, kocasının akrabalarına ve kardeşlerine hizmet etmeli, çevrede en imanlı kadın olmalı, evini temizlemeli, yemek yapmalı ve ertesi gün yine aynı şeyleri yapmalıydı. Daha ertesi gün de... Kocası geç gelse de, gelmese de kocasına sesini çıkarmamalıydı. Kocası onunla gezmek istemeyebilir, onu yanında hiçbir yere götürmek istemeyebilirdi. O yine de ses etmemeliydi. Ne de olsa erkekti. Ayşe ise kadın… O mantığa göre kadın yeri geldiğinde bulaşık makinesinden biraz daha değersiz olduğundan evde makine olsa da bağlanmaz, bulaşık kadına yıkatılırdı. Ayşe'nin de ikinci çocuğu erkek olana kadar bulaşık makinesi bağlanamadı. Kadın zor bir gebelik geçirse bile ev işlerinde ona yardım edilmez, kocanın halıya döktüğü vişne suyu yine hamile kadına sildirilirdi. Đlk çocuğundan sonra doktorun tembihlerine rağmen, kadının sağlığına sakıncalı olsa bile hemen hamile bırakılır, sayı iki çocuğa tamamlanmaya çalışılırdı. Benim okul boyunca birlikte vakit geçirdiğim dünyalar tatlısı Ayşe, sarışın olduğu için alınmış sıradan! bir kadın oluverdi böylece. Çok istemesine rağmen mesleğini yapamayan, kendi deyişiyle, “bir tane karnında, bir tane kucağında köylü kadınları gibi”ydi.

“Đnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?” M. K. Atatürk / 1 Eylül 1925 Đkdam Gazetesi

*** Bunları Anayasa Mahkemesinin üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasıyla ilgili ret kararından sonra, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde fenalık geçiren kızlarımızı gösteren bir habere rastlayınca hatırladım. Ayşe ile ilgili anılarımda, üniversite boyunca okula türbanla gelmesine mani herhangi bir durumdan bahsetmedim; çünkü Ayşe, okulu türbanıyla ve herhangi bir sıkıntı çekmeden tamamladı.

O mantığa göre kadın yeri geldiğinde bulaşık makinesinden biraz daha değersiz olduğundan evde makine olsa da bağlanmaz, bulaşık kadına yıkatılırdı.

Bazılarının düşündüğü gibi; türbanı sadece dinin gerekleri, erkeklerin baskısı gibi basit bir konu sanıyorsak yanılıyoruz demektir. Türbanın dinin gereği sayılması özellikle Fethullah Gülen’in ışık evleri hadisesinden sonra Türkiye’de yerleşmiştir ve kemikleşmiştir. FG Medyasının, okullarının ve nereden geldiği sorgulanmayan sınırsız para kaynaklarının, zaten kültürümüzde altyapısı olan böyle bir tezi insanların kafasına kazımaya oldukça faydası olmuştur. Atatürk'ün kılık kıyafet devriminden ve kadınlara tanıdığı haklardan sonra erkeklerle eşit olduklarına inanmaya başlayan kadınlar, başlarını örtenlerin aksine başlarını açtılar. Bu aslında o zamanlarda da özellikle kentlerde genç ya da orta yaşlı sıradan bir kadın için ‘eşitlikçi ve medeni’ olmayı gösteren bir simge idi. Okumak ya da bu ülke için çalışmak, onlar için başörtüleri kadar kutsaldı çünkü. Başörtüsü üstünde konuşulan ya da toplum içinde ayrılığa yol açan bir fark olmadığından, başörtüsünü köydeki ya da kentteki kadınların başından söküp almak kimsenin aklından bile geçmemişti; çünkü başörtüsü, içinde yetişmiş olduğumuz kültürün doğal bir parçasıydı. Yadırganmıyordu. Diğer taraftan türban Amerika tarafından emredilmiştir. Bizim dinimizden olmayan Amerika, bizim dinimizin gereklerini bize FG vasıtasıyla buyurmuş ve kabul ettirmiştir. Türban takarak kızlarımız, erkeklerin yanında değil arkasında olmayı kabul etmekte;

Kadınlarla aralarında her zaman bir tül perde olmalıdır; çünkü kadın saçlarından bile tahrik olunacak bir objedir ve kadının poşetlenmesi gerekmektedir.


Sayfa 56

Politika Dergisi

ancak bu ezikliği “dinin gereğidir” diye kapatmaktadırlar. Kadın onlar için çocuk doğuran, süs malzemesidir. Bu nedenle de kadınların okuması da değerini artırmaya yaramaktadır. Kadınlarla aralarında her zaman bir tül perde olmalıdır; çünkü kadın saçlarından bile tahrik olunacak bir objedir ve kadının poşetlenmesi gerekmektedir. Đşte kadını erkek arkasına atan ve ikinci sınıf yaÖnceden türbanıyla üniversite- pan, toplumda kadın-erkek arasınye giren kızlar, artık giremeye- daki ayrışmayı getiren nokta da ceklerdir; ama bu durum, Ana- tam burasıdır. “Öyle değil” dedikyasa mahkemesi üyeleri laik lerine bakmayın. AKP kadrosunun şeytanlar olduğu için değil Tayyip Erdoğan BOP eş başka- karılarına, kızlarına bakarsanız bunu net bir şekilde görürsünüz. nı olduğu içindir. (Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz) AKP’lilerin laflarına değil yaptıklarına bakmakta bu nedenle büyük faydalar görüyorum. Mehmet Barlas'la Emre Kongar'ın programında AKP iktidarı sırasında kızlarımızın ne kadarının iş hayatından koptuğu ve evlere kapatıldığı rakamlarla verilmişti. Durum gerçekten içler acısıydı. Aslında sonuçta yapılmak istenen de budur. Atatürk'ün çalışma hayatına soktuğu kadınlar, çalışma hayatından alınmakta ve bir doğum makinesi haline (Bkz Başbakanın 3 çocuk ısrarı) getirilmek istenmektedir. Aklıselim düşünen hiç kimse, bunun mantıklı olduğunu iddia edemez. Türban öyle bir emirdir ki okulu okuduktan sonra kızlarımızı evlerine kapatıp, atıl durumda bırakır. Evlerinde oturup çocuk bakar, kocalarına hizmet eder ya da ihtiyaç olduğunda AKP kadın kollarında kullanılırlar. Şu an içinde bulunduğumuz durum, üniversite kapılarında sinir krizleri geçiren kızlarımıza üzülmek ya da üzülmemek değildir aslında; çünkü türban, Đspanya'daki "velev ki" restleşmesinden sonra oynana oynaya çıban haline getirilmiş ve Anayasa Mahkemesi tarafından çözülmesi zorunlu olmuştur. Evet, önceden türbanıyla üniversiteye giren kızlar, artık giremeyeceklerdir; ama bu durum, Anayasa mahkemesi üyeleri laik şeytanlar olduğu için değil Tayyip Erdoğan BOP eş başkanı olduğu içindir. Türban; Amerika, Đsrail'le birlikte Ortadoğu'yu parçalayıp Müslüman kardeşlerimizi katlederken, gerçeklerle aramıza çekilmek

“Evet, önceden türbanıyla üniversiteye giren kızlar, artık giremeyeceklerdir; ama bu durum, Anayasa mahkemesi üyeleri laik şeytanlar olduğu için değil Tayyip Erdoğan BOP eş başkanı olduğu içindir.”

istenen bir perdedir. Türbanlı kızların başlarına sardıkları da, “hayır değil; dinin gereğidir” deseler de "Ilımlı Đslam" markalı bir Amerikan üniformasıdır. Ne yazık ki bu türbanlı kızlarımız hangi okulu bitirirlerse bitirsinler, onları türbanla üniversiteye sokmak isteyenlerin onlar için düşündüğü mutlu son da Ayşe'nin mutlu sonu kadar mutlu! olacaktır. Sıradan türbanlı kadınlara, dışarıdan biçilen sıradan mutlu sonlar… "Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir." M. K. Atatürk

ozgurpinar.isik@politikadergisi.com


Sayı 5

Sayfa 57

Habermas ve Frankfurt Okuluyla Şekillenen Görüşler Asaf ŞĐMŞEK

Frankfurt Okulu’nun etkisi 1970’lerden itibaren yavaşça çökmeye yüz tutmuş ve gerçekte Horkheimer’in 1973, Adorno’nun 1969’daki ölümleriyle birlikte okul olarak var olmaktan hükmen uzaklaşmıştır. Son yıllarında köken olarak kendisini etkileyen Marksizm’den öyle radikal bir biçimde kopmuştur ki Jay’ın ifadesiyle “Marksizm’in dalları arasında sayılma hakkına ihanet etmiş” ve toplumsal teoriye bütün yaklaşımı artan bir biçimde Marksist düşüncenin yeni ya da revaç bulan biçimleriyle karşılık (muhalefet) görmüştür. Buna rağmen Frankfurt Okulu’nun bazı merkezi kavramları birçok sosyal bilimcinin yapıtlarına girmiş; Marks’ın tarih ve modern kapitalizm teorilerinin yeniden ortaya konulan biçimlerinde ve toplumsal bilginin mümkünlüğünün şartlarının yeniden eleştirisinde, özgün bir şekilde Jurgen Habermas tarafından da geliştirilmiştir. Yeni eleştirel teorinin mimarı olan Habermas’ın yapıtları iki ayrı alanda yer almaktadır. Đlkinde Habermas’ın çalışmasının büyük kısmı, Frankfurt Okulunun pozitivizm eleştirisini izler ve sosyal bilimlere özel bir göndermeyle yeni bir bilgi teorisi formüle etme amacındadır. Böylece 1960’lardaki iki denemesinde Habermas, Horkheimer, Adorno, ve Marcuse’nin yapıtlarında çok geniş ve belirsiz bir biçimde 19. y.y pozitivizmi, Viyana çevresinin mantıksal pozitivizmi, Popper’in eleştirel rasyonalizmi ve modern nasyonalizm aralarındaki farkları ayrıştırmayan, algılanışındaki pozitivizme itirazların bazılarını yeniden ortaya koymakta, işlemekte ve sonuçta “diyalektik bir teoriyle” karşılaştırmaktadır. Habermas diyalektik teorinin insanlar tarafından üretilen dünyaya ilişkin olarak bilimin, çağın doğal bilimlerinde başarıyla yaptığı gibi kayıtsızca ilerleyebileceği konusunda kuşku duyduğunu; çünkü sosyal bilimlerin “çözümlenen deneyim alanına dışsal” kalan ve hatta araştırmanın kendisiyle bile belirlenen bir gerçeklikle ilgilenmek zorunda olduklarını söylemektedir.

ğal ve toplumsal olaylardaki ampirik düzenlilikler, diğer tarafta insan davranışlarının kuralları, başka bir deyişle toplumsal normlar olduğu savını eleştirmeyi sürdürür. Bu ikisinin sonucu, yaşam pratiği sorunlarının bilimden uzaklaştırılması ve toplumsal normlar hakkındaki yargıların yalnızca kararlara dayandırılmasıyla, geçerli bilginin ampirik bilgilerle sınırlandırılmasıdır. Habermas’ın amacı rasyonalite kavramına açıklık getirmek, modern kavrayışının evrimci bir görüşlü dogmasındaki kavramsal yapıyı oluşturmak, rasyonalite teorisi ve toplum teorisi arasındaki içsel bağı hem metateorik hem de metodolojik düzeyde göstermektir. Kitabı geniş olarak toplumsal teori içerisindeki ayrı rasyonelleşme ve modernleşme kavramlarının çözümü ve değerlendirmesine adanmıştır. Habermas’ın düşüncesinde toplum teorisi ve felsefi çözümleme arasında, mahiyeti gidermek, değişmekle birlikte bir bağ olagelmiştir. Bilgi ve insan istemleriyle birlikte bilgi teorisinin toplumsal teori üzerine temellenmesinde; emek, etkileşim ve egemenlik olmak üzere toplumsal yaşamın üç temel özelliğine karşılık gelen üç bilgi formunun bulunması göze çarpar. Habermas toplumda değil dilde, evrensel-türsel bir nitelik olarak kökleşmiş bir hakikat teorisi sunar. (Tom Bottomore,1994,Frankfurt, s:63-69)

“Habermas’ın amacı rasyonalite kavramına açıklık getirmek, modern kavrayışının evrimci bir görüşlü dogmasındaki kavramsal yapıyı oluşturmak, rasyonalite teorisi ve toplum teorisi arasındaki içsel

Habermas’ın Kurtuluş ve Đletişimsel Eylem Teorisi

bağı hem metateorik hem

Diyalektik teori, anlamın yorumsamacı açılımıyla ortaya konulan, daha önceden paylaşılan bir yaşam dünyasına göndermede bulunan bütünlük kavramına başvurur.

Bireyler kendi üzerinde düşünme, anlama, bilme yeteneğine sahiptir. Đletişim üzerine kurulmuş bir kurtuluş teorisi söz konusuyken, Habermas, “özgün yurttaşların konuşmasını”, “hakikat”e yönelik eylemi çarpıtılmamış bir iletişimin ideal bir durumu olarak ortaya koymaktadır.

Habermas bundan sonra olguların ve kararların pozitivist bölümün, yani bir tarafta yasalar içerisinde formüle edilebilecek do-

Yaşam dünyası, özgür ve eşit söylemin, rasyonel anlama ile “katılımcıların kendilerinin işbirliğine dayalı yorumlama süre-

de metodolojik düzeyde göstermektir.


Sayfa 58

Politika Dergisi

“Habermas, modernlik projesinin tamamlandığından bahseder ve onu hem kendi içinde taşıdığı eksikliklerden ve hem de ona karşı yapılan Habermas özneye dayalı modernlik projesini özneler arası iletişime dayalı bir projeye dönüştürür.

post-modern ve anti-modern saldırılardan kurtarmak için bir yol bulmaya çalışır.

ci”nden çıkan normatif konsensüsün alanıdır. Yaşam dünyasının rasyonalizasyonu, iletişimsel eylemde içkin olan rasyonalite potansiyelinin dışavurumuna işaret etmekte ve pek çok kurtuluşun yolunu açmaktadır. Ancak yaşam dünyası sürekli olarak, üretimi ve kararlılığı yönlendiren sistemin buyruklarının tehdidi altında olduğu için, dil aracılığıyla dolayımlanmış etkileşim, artık hakikatin rasyonel ve evrensel öğelerini somutlaştırmayan dilde çarptırılmış olabilir. Yaşam dünyası sömürgeleşmişse, bunun sonucu otoritenin gerilemesi ve pasifliğin artmasıyla kültürün merkezileşmesidir. Habermas’ın “ideal söz toplulukları”nı vurgulayarak dile getirdiği tarihsel materyalizmin “yeniden inşası” görüşü, aslında toplumsal eylemi somutlaşmamış, tarih dışı kategoriler haline döHabermas’ın ünlü nüştürecek, kolektif fiili toplumsal kitabı: “Đletişimsel ve kültürel üretimden ayırmaktadır. Eylem Kuramı”

Çarpıtılmamış iletişimin bir zemini olarak modern yaşam dünyası kavramı, sosyolojik açıdan naif, tarihsel açıdan dayanıksızdır. Ortaçağda popüler kültürün iletişim yapısı, içyüzü ortaya dökülmüş yerleşik bir otorite yapısıyken -yaşam dünyası ile sistem iç içe geçerek kaynaşmamıştı- 19’uncu yüzyılda, dil ekonomik ve kültürel tahakkümün ayrılmaz bir parçasını oluşturuyordu. (Swingewood, Alan, 1988, Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi, s:339-346)

Sonuç Habermas, modernlik projesinin tamamlandığından bahseder ve onu hem kendi

içinde taşıdığı eksikliklerden ve hem de ona karşı yapılan post-modern ve anti-modern saldırılardan kurtarmak için bir yol bulmaya çalışır. Özneye dayalı modernlik projesini özneler arası iletişime dayalı bir projeye dönüştürür. Akıl da artık özne temelli bir konumlandırma durumunda olmaktan çıkar ve iletişimsel eylemde ortaya çıkan iletişimsel akıl olur. Habermas yaşam dünyalarına hakim olan iletişimsel eylem ön plana çıkarılırsa iletişimsel akla dayalı bir paradigma ortaya çıkabileceğini ve sistemle bütünleşme, yaşam dünyasıyla birlikte tahrip edilmemiş bir iletişimsel eylemin gerçekleşmesinin mümkün olabileceğini söyler. Modernite, modern toplumun kurtuluşunun anlaşılması için bir anahtar görevi görür ve var olan toplumsal felaketin boyutlarını ortaya çıkarır. Hem bir neden, hem bir sonuç olarak bu düşüncesini ortaya koyar. (Çiğdem, Ahmet, 1997, Bir Đmkan Olarak Modernite) Habermas kapitalist sistemin üretimde sınıflaşması, sosyal ilişkiler ve etkileşim bağlamında duyduğu rahatsızlığı dile getirerek şunu söyler: Yeni ideoloji sonuçta kültürel varlığımızın iki isteme yönüne kısıtlama getirmektedir. Bunlar dilde ya da daha açık ifadeyle gündelik dilde iletişimce belirlenen bireyleşme ve toplumsallaşma formudur. (Habermas, J, 1982, Rasyonel Topluma Doğru) Çözüm olarak Habermas; özgür ve eşit söylem, rasyonel anlama ile katılımcıların kendilerinin işbirliğine dayalı süreçten çıkan normatif konsensüs alanına bağlı olmasını öngörür.

asaf.simsek@politikadergisi.com


Sayı 5

Sayfa 59

Komedi Mahkemesi Erdal ALTUN

Sıcak bir gelişme sayılmasa da AKP ön savunmasını gününden önce teslim etti. Tabi haklı olarak bu komik davaya komik bir savunma sundu. Delillerin google’dan toplandığı yakıştırmasını yapan AKP, bu konuda hiç de haksız sayılmaz. Bizlere öğretilen demokrasi “Halkın kendi kendini yönetmesi” temelinden yola çıkarsak Anayasa Mahkemesi tastamam diktatörlüğün sembolü konumundadır. Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatma yetkisi ilelebet elinden alınmalıdır. Siyasi partiler halkın ihtiyaçları doğrultusunda kurulur ve halkın rağbet etmediği ve artık gereksinim duyulmayan partiler de yine halk tarafından kapatılır. Anayasa Mahkemesi, Anayasaya aykırı kanun ve yönetmelikleri iptal ya da düzeltme ile görevli olmalıdır. Kaldı ki Cumhuri yet Baş s a vc ıs ı A bdurr ahm an Yalçınkaya'nın 30 Mayıs'ta verdiği mütalaaya bakıldığında, ayan beyan önce dava açılmaya karar verildiği sonrada amatör bir şekilde delil toplama telaşına girildiği görülmektedir. Gerçek bir hukuk devletinde asla dedikodu ve gazete kupürleri dava gerekçesi sayılamaz; buna göz yummak da hukukun tarafsızlığına gölge düşürür. Birçok platformda ve yeri geldiğinde dergimizde de hükümetin yanlış politikalarına dikkat çektik ve çekmeye de devam edeceğiz. Vatandaş olarak görevimiz eğri ile doğruyu ayırt etmek; ama bizim bu kadar bildiğimizi bir başsavcının bilememesi çok hazin. Hatta hükümetin savunmada davayı ciddiye alırcasına 150 küsur sayfa cevap vermesi de bu komedinin devamını düşündüğü yönünde izlenimler verdi. Sayın Başsavcım, sizin orda olma nedeniniz bağımsızlığın ve demokrasinin göstergesi ama itiraf etmeliyim ki hukuka olan güvenimizi sarstınız. AKP bir siyasi parti ve bu memleketin gerçek sahipleri olan halkımızı hiçe sayarak yaptığınız hareket size değil kuruma leke getirecektir. Bunlar bizim düşüncelerimiz; fakat ne acı ki hükümet de basiretsizce ve acemice hareketlerde bulunmaya devam etmektedir. Halk gözünde prim yapma telaşına giren hükümet, mazlumu oynamaya devam ediyor. Oysaki bu vatandaş, eğer başsavcı antidemokratik bir çıkış yapmasaydı, sandıkta şu soruları sorup AKP’yi belki de kapatacaktı. % 34 yetmez dediniz, %47 verdik, kapalı

alanda hem sigara içmek hem de türban yasak oldu, Cumhurbaşkanı engel dediniz, cumhurbaşkanı da sizden oldu, YÖK dediniz, o da değişti; ama durumlar halen değişmedi. Ekonomideki sanal büyüme tıkandı, virüs girdi. Đşsizlik çığ gibi büyümeye başladı. Küçük işletmeler ardı ardına kapanmaya devam ediyor. Devletin kasası boşalırken, borcu dörde katlandı. Dış ilişkilerde keşmekeşlik yaşanmaya başlandı. Hem kültürümüze, hem inancımıza ters olan ve dünyada asıl terörün başı sayılabilecek, kan ve gözyaşı kaynağı, mazlumların korkulu rüyası, insanlığın belası, Đsrail ile dost devlet olunmasının utancını ne bu millet ne de Osmanlının mirası affetmeyecekti. Sayın başsavcı biraz daha mantıklı ve sabırlı olabilseydi en sert tepkiyi halkımız verecek ve işi ehli olmayanların elinden alacaktı. Şimdi Sayın Başbakanımız “Bu trenden inen, bir daha binemez” diyor! Bu korku, bu telaş niye acaba? Siz Milli Görüş treninden inip, ardınıza bile bakmadan kaçmadınız mı? Kurduğunuz partiye -ideolojisi olsun olmasın- her kesimden vizyon sahibi insanları almadınız mı? Sonuç olarak davası olmayan taban, dağılmaya mahkûmdur. Sayın Başbakanın korkusu, endişesi kendi yaptığı hareketi şimdi yanında olanlardan görmek olsa gerek. Birinin çıkıp Başbakana şunları söylemesi gerekiyor; “Ne ekersen onu biçersin” ya da “Partini de al git buradan” Hani başımıza gelen olayları geçmişle örtüştürür ve bir yoruma gideriz; ama asla ders almayız ya, ona benzer bir yaklaşımı da ben yapacağım. 2002 Dünya kupası maçlarında Türk Milli Takımımız destan yazmış ve göğsümüzü kabartmıştır. O yıl tüm dertlerimizi unutup tamamen milli duygulara bürünmüştük. Daha bir yıllık parti, geçmişi ile küs bir parti bu ülkede tam o milli duygular had safhada iken iktidar oldu. O dönemde siyasetin renginden bunalmıştık, aynen şu anki durum gibi her şey birbirine girmişti. Şu an da farklı bir durum yok ve Millilerimiz coşturmaya devam ediyor. Bu bir tesadüf mü acaba? Bu sadece aklıma gelen bir benzerlik; yani siyaset ile Millilerimizin bir bağı asla yok. Ama Amerika artık yakamızdan düşse iyi olacak kanaatindeyim. Artık Amerika’dan icazet alan liderleri başımızda istemiyoruz. Saygılarımla… erdal.altun@politikadergisi.com

“Sayın Başbakanımız “Bu trenden inen, bir daha binemez” diyor! Bu korku, bu telaş niye acaba? Siz Milli Görüş treninden inip, ardınıza bile bakmadan kaçmadınız mı?”

Başsavcı belkide o çıkışı yapmasaydı AKP’yi halk kapatacaktı.


Sayfa 60

Politika Dergisi

Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyetine; Misyonerlik, Ermeni Meselesi ve Amerika lu’nun içlerine girmeye çalışmışlardır. Barış TINAY

Ermeniler Protestanlaştırılmaya çalışılacak, bir Protestan toplum yaratılmaya ve bunda himaye hakkı elde edilmek istenecektir.

“Azınlıklar meselesi, her zaman Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmak için politik bir unsur olarak kullanılmıştır.”

Misyonerlik her ne kadar insanda dini anlamlar çağrıştırsa da misyoner faaliyetler, sadece dini sınırlar içinde kalmamış, yapılan faaliyetler siyasi, iktisadi, içtimai ve idari alanlardaki her türlü çalışmayı kapsayacak şekilde çok farklı amaçlarla yürütülmüştür. Hatta bu faaliyetler gerektiğinde örneklerine Roma Đmparatorluğu ve Osmanlı Devleti tarihinde rastlanan, kurulu düzeni değiştirmek, yıkmaya çalışmak için isyan ve ayaklanmalara iştirak veya rehberlik etmek gibi sonuçları fazlaca ağır olabilecek olaylara kadar uzanmıştır. Bu durumdan dolayıdır ki 18. yüzyıl Fransız yazar ve filozoflarından Voltaire ( 1694 – 1778 ) misyonerleri ‘koyun postuna girmiş ejderhalar’ olarak tavsif etmiş ve ‘dünyayı bin dört yüz yıl kana boyadıklarına’ inanmıştır. Azınlıklar meselesi, her zaman Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmak için politik bir unsur olarak kullanılmıştır. Bilindiği üzere Katoliklerin koruyuculuğunu Fransa ve Avusturya, Ortodoksların koruyuculuğunu ise Rusya üstlenmiştir. Adı geçen bu üç devlet, 1840 tarihinden itibaren Ortadoğu’da Müslümanlarla Hristiyanlar arasında meydana gelen çatışmalardan faydalanarak kendi mezheplerinden olanları himaye etmek bahanesiyle olaylara müdahale etmiş; bu vesileyle kendi nüfuzlarını kuvvetlendirmeye çalışmışlardır. Bölgede çıkarları oldukça fazla olan Đngiltere ise diğer devletlerin nüfuzlarını dengede tutabilmek için mezhebi bir himaye kurma siyaseti gütmüştür; fakat böyle bir himayeye konu teşkil edecek Protestan topluluğu bulunmadığı için öncelikle bunu vücuda getirmek için harekete geçmiş ve 1840 yılında Kudüs’te bir Protestan mabedi inşa etmek üzere Osmanlı Devleti’nden izin istemiştir. En başlarda Babıâli buna pek sıcak bakmasa da politik meseleler yüzünden 1842 yılında bu izini vermiştir. Đlk adımın gerçekleştirilmesinden sonra sıra yeni kilise için Protestan müntesipler temin etmenin mücadelesine başlamıştır. Đngiliz konsolosluklarının maddi ve manevi destekleri sayesinde başka din ve mezheplere bağlı halkı Protestanlaştırmak için yoğun faaliyetlere başlamışlardır. Bu amaçla Türkiye’ye gelen ilk Protestan misyonerleri 1804 yılında kurulmuş olan British and Foreign Bible Society’ye mensup din adamları olmuştur. Bunlar, çalışmalarına öncelikle Đzmir ve çevresinden başlayarak, Anado-

Đngiltere’nin önderliğinde başlayan Protestan misyoner ve misyonerlik faaliyetleri, dünyaya yeni yeni açılmaya başlayan Amerika Birleşik Devletleri tarafından, 19. yüzyılın ilk çeyreğinden, 20.yüzyılın ilk çeyreğine kadar yaklaşık bir yüzyıl, gayet hızlı ve etkin bir şekilde sürdürülecektir. Böylece Osmanlı topraklarında açılan ve açılacak olan mabet, hastane, yetimhane, okul ve benzeri kurumlarla mezhep propagandalarına girişilecek, Ermeniler Protestanlaştırılmaya çalışılacak, bir Protestan toplum yaratılmaya ve bunda himaye hakkı elde edilmek istenecektir. Önceleri sade ve yalın bir talep, daha sonraları ise bir hak olarak elde edilmeye çalışılacak olan bu imtiyaz arayışı, zamanla Osmanlı Devleti ile Amerika Birleşik Devletleri’ni karşı karşıya getirecektir. Bu tür ihtilaflar iki devlet arasında siyasi krizlerin doğmasına yol açmasının ötesinde, ileriki yıllara hazırlık olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri tarafından Ermeni Meselesi diye adlandırılan bir meselenin yavaş yavaş ortaya çıkmasının ilk adımlarını atılmaya, altyapısı oluşturulmaya, o gün için Osmanlı Devleti’ne karşı, bugün ise Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde kullanılacak bir kadro yetiştirilmeye başlanmıştır. Amerikan misyonerleri bir taraftan Osmanlı topraklarında yer alan zenginlikleri ve fırsatları tespit ederken, bir taraftan da bunları korumak için Osmanlı Devleti’nin büyümesini, gelişmesini engellemeye çalışmışlardır. Örneğin yerli sanayinin güçlenmesi yolunda gümrük hadlerinin yüzde elliye kadar yükseltilmiş olması, misyonerleri çok rahatsız etmiş ve önlemek için ellerinden geleni yapmışlardır; nitekim başarılı da olmuşlardır. Mr. Hamlin’in ifadesi ile “Ne zaman ki, hükümetin bu politikası özellikle Đngiltere tarafından tamamen yıkılmış, Türkiye’nin sanayisi tamamen çökmüş ve ülke hızlı bir zaaf süreci içerisine girmiştir.” Misyonerler Yakın ve Orta Doğu’da Đngiliz ve Amerikan enformasyonunun temel kaynaklarından birini teşkil etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin konsolosluk mensuplarını belirlemede, onları tayini noktasında misyoner şahsiyetlere büyük yer vermesi ve itibar etmesi, misyonerlerin siyasi faaliyetler


Sayı 5

içerisinde bulunmalarını teşvik eden en önemli unsurlardan biri olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nin bu yöndeki politikasında ısrarlı davranması Osmanlı tedbirlerine karşı caydırıcı bir rol oynamış, misyonerlere serbest hareket etme cesareti ve fırsatı vermiştir. Örneğin 1894 yılında önde gelen misyonerlerden B.D.W. Henter Harput’ta bulunan Amerikan Konsolosluğuna ‘konsolos yardımcısı’ olarak atanmak istenmiştir. O günkü Osmanlı Hükümeti Amerika Birleşik Devletleri’nin bu kararına karşı çıkmış ve atama bir süre ertelenmiş olsa da yerine başka bir misyoner Dr. Thomas H. Norton atanmıştır. Robert Koleji’nin kurucusu ve ilk müdürü Cyrus Hamlin’in iki defa Amerika’ya başbakanlık etmiş olan Grover Cleveland’a Osmanlı karasularına Amerikan donanmasının gönderilmesi tavsiyesinde bulunarak saldırgan bir gunboat diplomasisi kışkırtıcılığında bulunması gibi, Amerikan okullarında ve konsolosluklarında görev yapan ve siyasetle uğraşan misyonerler Türk – Amerikan diplomasisinin ve ikili ilişkilerin şekillenmesinde önemli rol oynamışlardır. Böyle bir yapının etkisiyle 1901’de Amerika Birleşik Devletleri’nin idaresi kendisine teslim edilecek olan ve her ne hikmetse 1906 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüş olan 26. Amerikan Başkanı Theodore Roosevelt, dünyada öncelikle ve herkesten evvel ezmek istediği iki ülkeden birisinin Osmanlı Devleti olduğunu beyan etmiştir. Osmanlı Devleti’nde önlenmeye çalışılan misyoner faaliyetler ne yazık ki özellikle 1839 Tanzimat Fermanı ile hızlı bir ivme kazanmıştır. 1840 yılından sonra Amerika Birleşik Devletleri ile Osmanlı Ermenileri arasında ki ilişkiler de oldukça gelişmiştir. Tanzimat Fermanı ile başlayan değişimler, her sınıftan insanın eğitime giderek artan bir biçimde ihtiyaç duyması, Protestanların müstakil bir kiliseye kavuşmuş olmaları, dolayısıyla ayrı bir millet olarak görülmeleri Amerikan misyoner okullarına olan talebi arttırmıştır. Bunun sonucu olarak da devlet kurumlarının çoğuna misyonerler egemen olmaya başlamıştır. 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı ile Đngiltere ve Fransa’nın istediği şekilde bir vicdan hürriyeti prensibinin öngörülmesi, diğer bir ifadeyle mezhep değiştirme serbestîsinin tanınması ile Protestan misyonerleri, faaliyetlerini çok daha rahat ve güçlü bir biçimde sürmüştür. Misyonerler, ayak bastıkları ancak inançları, lisanları, siyasi ve kültürel yapıları ile yeni tanıştıkları toplumlarda kabul ve itibar görebilmelerini sağlayabilmek ve aynı zamanda öngördükleri hedefe ulaşabilmek için o ülke veya beldenin en ziyade ihtiyacı olan alanlarda hizmet sunmayı tercih etmektedirler. Kazandırılmak istenen idealle-

Sayfa 61

rin, ulaşılmak istenen hedeflerin, toplumlara nüfuz etmenin ve genç nesle ulaşabilmenin en uygun vasıtası olması dolayısıyla eğitime ayrı bir önem vermişlerdir. Bu nedenle Osmanlı Devleti 19. yüzyıl itibariyle yabancı devletlerin eğitim alanında yoğun bir faaliyetine sahne olmuştur. Başta Đngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Fransa, Almanya, Rusya, Avusturya, Đtalya, Yunanistan gibi Avrupa devletleri dışında Đran da bu durumdan faydalanmıştır. Genel toplamları yedi yüzün üzerinde olan bu okulların %77’sini Đngiliz ve Amerikan destekli Protestan okulları oluşturmuştur. Bu okullara başlangıçta maddi ve manevi açıdan Đngiliz desteği olsa da ilerleyen zamanlarda Amerika Birleşik Devletleri bunu üstlenmiştir. 1870 yılı itibariyle American Board of Commissioners for Foreign Mission’ın dünya genelinde sürdürmüş olduğu çalışmaların, sahip olduğu ilahiyat okullarının %25’i, yatılı kız okullarının %45’i ve ilkokullarının %44’ü Anadolu toprakları üzerinde gerçekleştirilmiştir. Bu gibi örgütlenmeler ile batı sömürücülüğünün ülkemiz topraklarında ön plana çıkardığı ülke Amerika Birleşik Devletleri olmuştur. Misyonerlerin Anadolu’da eğitim, sağlık ve benzeri alanlarda faaliyetlerinin dışında Amerika ve Đngiltere’de toplanan para, erzak, ilaç vb. yardımların Ermeni yetim ve muhtaçlarına dağıtılması da söz konusudur. Bu yardımların toplanmasında Amerika Kızılhaç Cemiyeti önemli bir rol üstlenmiştir. Đşin ilginç olan kısmı ise bu yardımların, Osmanlı Ermenilerinin zulme uğradıkları, kısacası Türk düşmanlığı propagandası ile toplanılmış olmasıdır. Fakat Osmanlı Hükümeti bu duruma engel olmuş ve dağıtımların yapılmasını engellemiştir. Bu engel, Amerika’da şiddetli miting ve protestolara neden olmuştur. Misyonerler ve ruhani liderler açık bir şekilde düşmanca tavırlar sergilemişlerdir. Osmanlı Devleti zamanında var olan misyoner faaliyetler, Türkiye Cumhuriyeti’ne de yansımıştır. Bursa’da bulunan Bursa Amerikan Kız Lisesi’nde bu okula devam etmekte olan üç Müslüman Türk kızının kendi dinlerini bırakarak Hıristiyanlığı kabul etmeleri planlı ve düzenli bir şekilde Hıristiyanlaştırma faaliyetinin bir örneğini oluşturmuştur. Bursa’da yaşanan bu olay Türk kamuoyu, basın ve hükümetini Amerikan okullarına karşı harekete geçirmiş, Bursa Amerikan Kız Lisesi ile bazı Amerikan misyoner okullarının kapatılması gündeme gelmiştir. Amerika’nın bu olaya sert tepki göstermesi üzerine Amerika Birleşik Devletler Sekreteri Mr. Frank Billing Kellog, sorunun çözümü için Washington’da bulunan Türk Büyükelçisi ile görüşerek, okul hakkında alınan bu olumsuz kararın hemen düzeltilmesini iste-

Misyonerlerin Anadolu’da eğitim, sağlık ve benzeri alanlarda faaliyetlerinin dışında Amerika ve Đngiltere’de toplanan para, erzak, ilaç vb. yardımların Ermeni yetim ve muhtaçlarına dağıtılması da söz konusudur.

“Osmanlı Devleti’nde önlenmeye çalışılan misyoner faaliyetler ne yazık ki özellikle 1839 Tanzimat Fermanı ile hızlı bir ivme kazanmıştır.”


Sayfa 62

Politika Dergisi

miş, aksi takdirde Amerika’da bulunan Türk aleyhtarı lobilerin hareketlerine müsaade edileceği ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Türklerin hala mutaassıp Müslümanlar oldukları yolunda propagandada bulunacakları tehditlerinde bulunmuşlardır. Amerikan yönetiminin kararlı ve tehditkâr tutumu dolayısıyla Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile Amerikan Büyükelçisi Mr. Grew ile süren müzakereler sonucunOsmanlı Devleti’nin getir- da durum Amerika Birleşik Devletleri’nin diği her reformdan kendi- istekleri doğrultusunda halledilmiştir. lerine pay çıkaran misyonerler, 1846 yılında 4 olan kilise sayısını 1900 yılında 112’ye çıkarmış, Kilise, üye sayısını ise 105’den 12.109’a çıkarmıştır.

Günümüzde hala ‘yalnız ve güzel’ ülkemize karşı Osmanlı Devleti zamanında yürürlüğe konan projeler devam ettirilmektedir.

Osmanlı Devleti’nde faaliyet gösteren misyonerler, Müslüman nüfustan ve Yahudilerden beklediklerini göremeyince hedef olarak kendilerine Ermenileri seçmişlerdir. Büyük devletlerin bölge çıkarlarını belirlemede unsur olarak gördükleri bu topluluk, ne yazık ki bizlere karşı kullanılmış ve hala da kullanılmaktadır. Bu durumun farkında olan Babıâli ve Ermeni Patrikhanesi Ermenilere yönelik mezhep tehdidine karşı birlikte çalışmışlardır. Osmanlı Devleti’nin getirdiği her reformdan kendilerine pay çıkaran misyonerler, 1846 yılında 4 olan kilise sayısını 1900 yılında 112’ye çıkarmış, Kilise, üye sayısını ise 105’den 12.109’a çıkarmıştır. Osmanlı Devleti’nin Zeytun’da çıkan Ermeni isyanına karşılık, buradaki Ermenileri Maraş’a sürmesi üzerine bölge misyonerlerinden John. E. Merill, Halep’teki Amerikan Konsolosu’na gönderdiği mektupta şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Maraş bölgesindeki okumuş ve kabiliyetli Hıristiyan halkının göç ettirilmesi, Amerikan misyonerlerinin menfaatlerine direkt darbedir. 50 yıldan fazla süren bir çalışmanın ve binlerce dolar masrafın neticesi tehlikeye sokulmaktadır.” Buradan da anlaşılacağı üzere Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ermenilere yönelik ABD’nin pek masum planları olduğu söylenemez. Büyük devlet olabilmenin şartı olarak uluslararası ticareti gören Amerika Birleşik Devletleri, bu amacı doğrultusunda ‘Hasta Adam’ın mirasından faydalanmak istemiştir. Bu yüzeysel bakışın derinlerinde yüzyıllık projelerle Osmanlı coğrafyasında söz sahibi olabilme amacı yatmaktadır. Osmanlı Devleti ile gerçekleştirilen iktisadi ilişkilerin, onlarca kilometre uzaklıktan milyonlarca dolarlar harcanan misyonerlik faaliyetlerinin ve Anadolu topraklarında Protestan Ermeni toplumu oluşturma çabalarının altında Anadolu coğrafyasını kontrol etme isteği yatmaktadır. Osmanlı Devleti, zayıflaması ile birlikte birçok emperyalist devletin saldırısına maruz kalmıştır. Bu saldırılar kimi zaman savaş meydanlarında, kimi zaman ise güler

“Osmanlı Devleti’nde faaliyet gösteren misyonerler, Müslüman nüfustan ve Yahudilerden beklediklerini göremeyince hedef olarak kendilerine Ermenileri seçmişlerdir.”

yüzlerle, iyi niyetle verilen borçlarla kendilerini göstermiştir. Sonradan da anlaşıldığı gibi devletlerarası borçların ve yardımların hiç de göründüğü gibi iyi niyetli olmadığı anlaşılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin de iktisadi sorunlarında aynı güler yüzlerin yardımını görmek, bize geçmişimizden iyi dersler çıkarmadığımızı kanıtlamaktadır. Günümüzde hala ‘yalnız ve güzel’ ülkemize karşı Osmanlı Devleti zamanında yürürlüğe konan projeler devam ettirilmektedir. Bu tehditlerin; ‘misyonerliğin’, ‘Ermeni Meselesi’nin’ tohumlarının Osmanlı Döneminde şu an sözde stratejik ortağımız Amerika Birleşik Devletleri tarafından atılmış olması, ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ tezini destekler niteliktedir.

Kaynaklar Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 6, Sayı 1 ( 2005 ) 227- 240 Osmanlı Devleti Dönemi Türk – Amerikan Đlişkileri ( 1795 – 1914 ) Yavuz Güler Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Osmanlı’dan Cumhuriyete; Misyonerlerin Türkiye’deki Eğitim ve Öğretim Faaliyetleri Dr. Ayten Sezer Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Misyoner, Ermeni, Terör ve Amerika Dörtgeninde Türkiye Doç. Dr. M. Metin Hülagü

baris.tinay@politikadergisi.com


Sayı 5

Sayfa 63

P—Oyuncu: Kemal Sunal Gökhan DAĞ

Sosyal Sorunlara Karşı Gülüşünü Eksik Etmeyen Kahraman Kimden bahsettiğimi herhalde başlığı okuyan birçok okurumuz anladı. Sizin de tahmin ettiğiniz gibi Kemal Sunal’dan bahsediyorum. Bu sayımızda Kemal Sunal’ı işlememizin nedeni değerli aktörümüzün ölüm yıldönümüne yaklaşmış olmamız ve saygıdeğer aktörümüzün sosyal politika alanını filmlerinde çok iyi irdelemiş olmasıdır. Dergimizin iç kapağında Kemal Sunal’a ironik olarak yer ayırdık. Sivas Katliamı’nı izleyen Kemal Sunal’ın o üzgün hali eminiz ki hiçbir okurumuzun gözünden kaçmamıştır.

Gösterdiği oyunculuk performansı ile 14. Antalya Film Festivali’nde En Đyi Erkek Oyuncu dalında ödüle layık görülmüştür.

Kemali Sunal’ın bazı filmleri şunlardır;

Hababam Sınıfı Kapıcılar Kralı Varyemez Kibar Feyzo Varyemez Tosun Paşa

“Kemal Sunal filmlerinde sosyal

Koltuk Belası

sorunları

Propaganda

işlemiş ve bu

Davaro

sorunların

Gelelim Kemal Sunal’a. Kemal Sunal 1944 yılında Malatya’da dünyaya gelmiştir. 1973 yılında Tatlı Dillim filmi ile sinema dünyasına adım atmıştır.

Şark Bülbülü

Çöpçüler Kralı

vurgusunu

Đnek Şaban rölü ile ünlenen Kemal Sunal, toplumsal meselelere yaklaşımıyla izleyenlerin ilgini çekmiştir. 12 Eylül olayları öncesi ara verdiği üniversite öğrenimine, çıkartılan aftan yararlanarak devam etmiş ve 1995 yılında Marmara Üniversitesi Đletişim Fakültesi Radyo ve Sinema Bölümü’nden mezun olmuştur. Kemal Sunal ayrıca yüksek lisans yapmış ve mezuniyet tezi olarak kendisi hakkında bir tez sunmuştur. Kendisi üzerinde çalışma fırsatı bulabilen ender öğrencilerdendir. Tezinin konusu TV ve Sinemada Kemal Sunal Komiği adını taşır.

Merakli Köfteci

yapmaktan

Kemal Sunal filmlerinde; ağalık düzenine başkaldırı, kan davası, hayat pahalılığı, karı – koca ilişkileri, devlet memurluğuna bakış açısı, toplumsal hurafeler gibi sosyal altyapısı olan konuları işlemiş ve bu sorunların politik vurgusunu yapmaktan da çekinmemiştir. Halkın sıkıntısı olan bu konuları mizahi bir dille anlatmış ve bu olayları farklı bir yönden toplumun huzuruna sunmuştur.

Korkusuz Korkak

Đnek Şaban Hanzo Avanak Abdi Đyi Aile Çocuğu Salako

Kemal Sunal ne yazık ki, 3 Temmuz 2000 tarihinde aramızdan ayrılmıştır. Usta oyuncunun Zincirliği Kuyu Mezarlığı’ndaki 3 Temmuz 2008 Perşembe günü saat 11.00’deki anma törenine tüm Türk halkı davetlidir.

Not: Bu yazı için Wikipedia’dan yararlanılmıştır. kultursanat@politikadergisi.com

Bu Bölüme Đlişkin Önerileriniz Đçin: kultursanat@politikadergisi.com

politik

çekinmemiş bir aktördür.”


Sayfa 64

Politika Dergisi

P—Konuk: Ümmetsel Travma Kadir Levent BECĐT

Madem Humeyni hayranısın, neden Kanada’ya gittin de Đran’a gitmedin? Bu genç hanımın acaba ataları Milli Mücadele’de savaştılar mı?

Mustafa Kemal ATATÜRK ve devrimlerine karşı toplumdaki bir kesimin geçirdiği “Ümmetsel Travma”, travmatik sayıklamalara neden olmaktadır. Humeyni hayranı genç bir kadın çıkıp pervasızca Atatürk’e ve yapıtına saldırmakta bir sakınca görmemektedir. Đktidar partisinin de Genel Başkan Yardımcısı bunun üzerine çıkıp bir de Türk Devrimi’nin toplumda travma yattığını belirtmekte. Ne demişti, Dengir Mir Mehmet Fırat; hatırlayalım hep birlikte:

“Dil ile alfabe arasındaki farkı kavrayamamış bir insan, bir partinin Genel Başkan Yardımcısı oluyorsa, üstüne bir de bu parti iktidar oluyorsa oturup bir düşünmekte fayda vardır.”

“Türk toplumu bir travma yaşamıştır. Bir gecede kıyafetlerini, dillerini değiştirmeleri istenmiştir. Dini yaşama biçimleri ortadan kaldırılmıştır” Konuya nereden yaklaşsam tutarsız kalıyor. Dil ile alfabe arasındaki farkı kavrayamamış bir insan, bir partinin Genel Başkan Yardımcısı oluyorsa, üstüne bir de bu parti iktidar oluyorsa oturup bir düşünmekte fayda vardır. Eğer önceden biz Türkçe’den farklı bir dil kullanıyorsak ve bunu da bilmiyorsak Sayın Fırat’ı yetiştiren tarihçiler hepimizi aydınlatsınlar. Dinî yaşama biçiminin ortadan kaldırıldığı ise tamamen mesnetsiz bir iddiadır. Bu insanlar rahat bir şekilde tüm ibadetlerini hâlâ yapabiliyorlar. Türk Devrimi’nin başlangıcı olarak kabul edilen 19 Mayıs 1919’dan önceki ibadet şekillerinde acaba bir farklılık mı bulunmaktaydı? Kıyafet konusu ise garipliğin en üst düzeyidir. Đnsanlar o günlerde neler giyiyorlarsa ondan sonra da aynı şekilde giyindiler. Hatta belki bilmiyordur Sayın Fırat; Anadolu’nun pek çok köyünde hala aynı giyim tarzı mevcuttur. Kıyafetten kastı “fes” ise o bizim tarihimize ithal olarak 2. Mahmut tarafından sokulmuştur. Diğer genç kadına dönelim.

Bireyler şahıs olarak kimseyi sevmek zorunda değillerdir; tıpkı bu şekilde garip açıklamalar yapan insanları benim sevmediğim gibi… Yadsınamayacak bir gerçeklik vardır: Toplumu yabancı devletlerin sömürgeleştirmesinden kurtarmak için canı pahasına savaşmış insanlara saygı duymak zorundasınızdır. Eğer senin ataların bu ülke için kan döktülerse –ki döktüklerine inanıyorum- sen çıkıp kimsenin eserine, kendi atalarının eserine saygısızlık edemezsin. Gerekçesi neymiş bu hanımın? Okuma özgürlüğü elinden alınmış… Atatürk’ü sevmediğini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısından rahatsız olduğunu belirten bu hanıma şunu söyleyebilme hakkımın olduğuna inanıyorum: Kendi atasına, kendi atasının kanına, kendi atasının yapıtına, kısacası kendi tarihine saygı duymayan, sahip çıkmayan bir birey okusa da topluma zerre kadar fayda sağlayamaz. Bu tarz bireyler fayda sağlayamayacağı için, devletim bu tip insanlar için para harcamamalıdır. Benim, ailemin, hatta tüm toplumun verdiği vergilerle beğenmediğin bir sistemden hiçbir şey, okuma hakkı dahi olsa isteyemezsin! Bu hanımı aradan çıkarıp, travma yaşandığını söyleyen Sayın Fırat’a bir iki kelam daha edelim. Evet! Türk Devrim Tarihi bir travma yaşatmıştır! Ancak bu travma bu toplumda değil, kamyonlarıyla kağnılara yenilmiş olan anamalcı ve sömürgeci sistemlerde yaşanmıştır. Đşbirlikçi ve mandacı zihinlerde bir travma yaşatmıştır!

“Biz keşke Đngiltere’nin himayesinde kalsaydık…”

Sizler bugün meydanlarda söz söyleme hakkının ne şekilde geldiğini bir düşünün. Eğer bu sistem olmasaydı, eğer bu devrim süreci olmasaydı, eğer bunların mimarı Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, siz belki de Đngiltere’nin yine bu coğrafya üzerinde kurulmuş bir maden ocağında ölüm pahasına çalışıyor olacaktınız. Hem de bu ülke yerine başka ülkelere hizmet için…

Bu genç kadın arkadaşıma bir iki soru soralım…

Bu eğer Sayın Fırat’ta bir mana taşımıyorsa, yaşadığı travmanın çok şiddetli oldu-

Bu genç kadın ne diyor: “Ben Humeyni hayranıyım…” “Eğer suç değilse ben Atatürk’ü sevmiyorum…”


Sayı 5

Sayfa 65

ğunu düşünüyorum ve en yakın sağlık kurumunda bir tedavi olmasını diliyorum. Bu travma Türk toplumunda yaşanmamıştır. Türk toplumunun doğasından gelen ‘özgürlük’ duygusunu kaybetmiş, devletin başındaki ‘ram’ olmayı bir marifet sayan, kendi toplumunu düşünmeyen bir avuç kitlede yaşanmıştır. Türk tarihinden saygı duymayan kimseler yaşadıkları bu

“Ümmetsel Travma”yı toplumun tamamına mal etme lüksüne sahip değildir!

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Kahramanmaraş Gençlik Kolları Başkanı

P—FĐLM: Zelig Miraç ÇEVEN

Bu sayıda size 1983 ylı yapımı Woody Allen’ın belki de en farklı filmi olan Zelig’den bahsedeceğim. Film 1920’lerin ve 1930’ların Amerika’sında geçmektedir. Fiziksel olarak yanında bulunduğu insanların şeklini alma özelliğine sahip Leonard Zelig isimli kişi bu özelliği keşfedildikten sonra hastahanede incelemeye alınır. Bu ilginç özelliği sayesinde ülke çapında büyük bir üne sahip olan Zelig, önemli bir medya ikonu haline gelir. Adına şarkılar ve filmler yapılır. Kendisini iyileştirmeyi kafasına koymuş Dr. Eudora Fletcher ile yakınlaşmaya başlarlar. Medya, politika, insan yaşamı ve sevgi üzerine izlenmesi gereken çok başarılı bir film ... Filmin diğer ilginç yönü ise belgesel şeklinde çekilmiş olması, hatta bu iş o kadar ustaca kotarılmış ki bir an insan konunun kurgu olduğunu unutup karakteri gerçek zannetmeye bile başlıyor. Eğer politikanın ve medyanın insanın hayatını nasıl şekillendireceğini görmek istiyorsanız. Bu bol ödüllü filmi kesinlikle izleyin.

Yönetmen: Woody Allen Yazan: Woody Allen Oyuncular: Woody Allen, Mia Farrow Music: Dick Hyman Sinematografi: Gordon Willis Kurgu: Susan E. Morse Film Hakları: Orion Pictures Yayınlandığı Tarih: 15, 07, 1983 (US) Süresi: 79 Dakika Ülke: Amerika Birleşik Devletleri Dili: Đngilizce

www.politikadergisi.com


Sayfa 66

Politika Dergisi

P—Kitap: Seçkiler

Mustafa Kemal ATATÜRK: “Ben çocukken

Bedri Baykam Mustafa Kemaller Görev Başına

Atilla Đlhan Hangi Sol

Zygmut Bauman Sosyolojik Düşünmek

John Holloway Đktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek

Hikmet Kıvılcımlı Diyalektik Materyalizm

Jean Paul Sartre Hepimiz Katiliz; Sömürgecilik Bir Sistemdir.

Oktay Sinanoğlu Bye Bye Türkçe

Immanuel Kant Etih Üzerine Dersler

Ali Yaşar Sarıbay Toplumun Mantığı; Bir Mantıksal Anlatı Olarak Sosyoloji

Larry Arnhart Siyasi Düşünce Tarihi; Plato’dan Rawls’a

Erdal Đlter Büyük Đhanet; Ermeni Kilisesi ve Terör

Süleyman Seyfi Öğün Gündelik Hayatın Kültüre Yansımaları

fakirdim. Đki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydım, bu yaptıklarımın hiçbirisini yapamazdım.”

Bu Bölüme Đlişkin Önerileriniz Đçin: kultursanat@politikadergisi.com


Sayı 5

Sayfa 67

P—Konuk: Gemicik Parası Melih AŞIK

Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü harcamaları 2005 yılında 35 bin YTL iken rakamın 2006 ve 2007’de birden 8 kat artması dikkat çekti. Başbakan bu artışı örtülü ödenek harcamalarının bu kalemden yapılmasına bağladı. Ancak bu açıklama ikna edici olmadı.. CHP Milletvekili Ahmet Ersin bu konuda yeni bir iddiada bulunuyor... Diyor ki: “Başbakan’ın oğlunun 500 bin doları banka kredisi, toplam 2.5 milyon dolara gemi aldığı ortaya çıktığında ben bir soru önergesi vermiş... Bu kredinin hangi banka veya bankalardan hangi koşullarda alındığını sormuş... Önergeme Başbakan adına Cemil Çiçek, şu komik yanıtı vermişti: ‘Söz konusu kredi normal her Türk vatandaşına uygulanacak koşullarda alınmıştır.’ Benim o zaman söz konusu peşinatın örtülü ödenekten temin edildiği yönünde ciddi kuşkularım vardı... Başbakanlık’taki kaynaklarımdan aldığım duyumlar bu yöndeydi. Örtülü ödenek harcamalarıyla ilgili son günlerdeki tartışmalardan sonra bir kez daha ve açıkça soruyorum: 500 bin dolar bankadan alındıysa o bankanın adı nedir? Kredi hangi tarihte hangi koşullarda alınmıştır? Bu iki basit soruma şimdi de yanıt vermezlerse... Bu sükutun ne anlama geldiğini kamuoyu herhalde en doğru şekilde değerlendirecektir.”

yardım istemiştir. Bu doğaldır. Anayasa Mahkemesi’nin talebi üzerine Sayıştay uzmanlarına verdiğimiz belgeler Yeni Şafak, Star gibi iktidar yandaşı basına servis yapılmıştır...” Devlet memuru görünümünde kimi kişiler iktidar ajanı gibi çalışıyor... Đktidar bu yoldan aldığı bilgilerle CHP’yi vuruyor. Artık her türlü ar ve hayâ duvarı aşıldı...

Gençliğe Hitabe Oral Çalışlar, yeniden yayımlanan “Liderler Hapishanesi” adlı kitabında Atatürk‘ün Gençliğe Hitabe’sini Đsmet Đnönü‘nün yazdığını, bunu Ecevit‘ten dinlediğini yazıyor. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Đnkılap Tarihi Profesörü Ahmet Mumcu, “Kesinlikle hayır” diyor ve ekliyor:

Geriye gidişten onlar da nasiplerini aldılar sonunda... Haldun Ertem

Turgut Özakman da şu kaynağı veriyor:

Atatürk’ündür.

‘Afet Đnan, ‘Büyük Nutuk’ta Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’, Belleten CXXX, sayfa120 (Ekim 1966), sayfa 516 ve devamı...”

Oral

Atatürk, Büyük Nutuk’u CHP Kongresi’nde seslendirmeden önce 1927 yazında Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlediği akşam toplantılarında arkadaşlarına okumakta, onlarla tartışmaktadır... Gerisini Afet Đnan‘dan dinleyelim:

CHP Genel Saymanı Mustafa Özyürek diyor ki: “CHP, hesaplarının incelenmesi için Anayasa Mahkemesi Sayıştay uzmanlarından

... ‘Gençliğe Hitabe’ 1927 yılının yaz aylarında hep okundu. Atatürk, her yeni gelen

Đnternette dolaşıyor... Sağlık Bakanlığı “prezervatif” sözcüğüne Türkçe karşılık arıyormuş. Bir yarışma düzenlemiş. Şu deyim birinci olmuş: “Kuşa kabin”

Sızma!

Hitabe Mustafa

“Yaz aylarının sıcak bir gününün gecesi, Atatürk’ün etrafında daha kalabalık bir aydınlar topluluğu vardı. O arkadaşlarına adeta bir sürpriz hazırlamanın sevinci içinde, ‘Oturunuz ve dinleyiniz’ dedi. Nutuk’un sonuna koyacağı satırları yüksek sesle okumaya başladı. Dinleyenlerin nefes dahi almadıklarını sanıyorum. Çünkü ben kendimi öyle hissediyor ve milli bir heyecanın tesiri içinde yaşıyordum. Atatürk bu metni okuyup bitirdiği zaman derin bir nefes almış, fakat iki damla gözyaşını bizlerden saklamamıştı...

HABER

“Gençliğe

“Prof. Afet Đnan’ın 1959 yılında ilk baskısı yapılan ‘Atatürk hakkında Hatıralar ve Belgeler’ adlı kitabında Atatürk‘ün kendi el yazısıyla gençliğe hitabesi vardır...”

Gelelim birinci elden bir tanıklığa, Prof. Afet Đnan‘ın anılarına... Yargıtay ve Danıştay üyeleri protokolde bir sıra geriye alınmış.

Değerli büyüğümüz Melih AŞIK

Kemal

Çalışlar’ın dikkatli davranması gerekirdi.”


Sayfa 68

Politika Dergisi

“Madımak Oteli müze olmalıdır... Eğer iktidardakiler katillerin yanında

davetlilerine, evvela kendisi okuyor, sonra bir başkasına okutuyor ve üzerine konuşuyordu.” Yüzlerce sayfalık Nutuk’u bizzat yazan Atatürk, ‘Gençliğe Hitabe’yi neden Đnönü‘ye yazdırsın? Böyle bir şey varsa Ecevit ve Đnönü yıllarca neden saklamış olsun... Yılların gazetecisi Oral Çalışlar böylesine inandırıcı olmayan bir iddiayı başka kanıtlarla doğrulamadan neden yazar? Bununla Atatürk‘ü yıpratma kampanyasına alet olacağını bilemez mi?

değilse, yeni ayaklanmalard an medet ummuyorsa Madımak’ın müze olmasına katkıda bulunmalıdır …”

Ajansı Sivas Temsilcisi Eraydın Aytekin’e soruyoruz: - Kebapçı taşınacaktı ne oldu? - Valilik taşımak için girişimde bulundu. 250 milyar lira gerekiyordu. Bu para bulunamadığı gerekçesiyle kebapçı taşınmadı. - 2 Temmuz’da parçalanan Pir Sultan anıtı yerine dikilecekti. - Dikilmedi.... Madımak Oteli müze olmalıdır... Eğer iktidardakiler katillerin yanında değilse, yeni ayaklanmalardan medet ummuyorsa Madımak’ın müze olmasına katkıda bulunmalıdır…

Sivas Sivas katliamının yarın 15. yıldönümü... 2 Temmuz 1993’te Aziz Nesin ve beraberindeki aydınları protesto için örgütlenen kalabalıkların yaktığı Madımak Oteli’nde 33 aydınımız ile 2 otel personeli öldürüldü... Katliam ani gelişen olayların sonucu gibi gösterilmişti. Oysa planlı bir gerici ayaklanmasıydı... Dinci basın olaydan sonra Aziz Nesin’i suçlayan yazılar yazdı. Daha da hüzün verici olan, bugün iktidarda bulunan partinin eski ortaklarının Sivas katillerini savunmasıydı.

Milliyet Gazetesi Yazarı

Not: Bu yazı yazarın izni ile 01.Temmuz.2008 tarihli köşe yazısından alınmıştır.

Sivas ateşinin açtığı yaralar 15 yıldır kanıyor. Adeta inadına... Madımak Oteli hâlâ kebapçı olarak çalıştırılıyor. Doğan Haber

Bu Alana Sizde Reklam Verebilirsiniz.

ı n a l A m a l k Re İRTİBAT

iletişim@politikadergisi.com


www.politikadergisi.com — iletisim@politikadergisi.com

Gençliğe Hitabe Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Teşekkürler… > Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran’a > Değerli Yrd. Doç. Serdar’a

Hocalarımız Dr. Sertaç

>YeniÇağ Gazetesi Yazarı, Sayın Arslan Bulut’a

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. Đstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. Đstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! Đşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

>Değerli Yazar, Sayın Emete Gözgüzelli’ye

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

>Değerli Eğitimci, Yorum Farkı Programı Sunucusu ve Yazar Sayın Emre Kongar’a >Milliyet Gazetesi Yazarı, Çok Değerli, Sayın Melih Aşık’a ve Tabii ki Haldun Ertem’e >Tüm Uludağ Üniversitesi Kadrosu’na >Ve Tabii ki Tüm Okurlarımıza Politika Dergisi’ne verdikleri destekten ötürü teşekkürü bir borç biliriz.

20 Ekim 1927

Unutmayacağız, Unutamayız. Uludağ Üniversitesi’nin saygıdeğer Rektörü Sayın Prof. Dr. Mustafa YURTKURAN hocamızın görev süresi bitmek üzeredir. Kendisine bize ve okulumuza kattıklarından ötürü teşekkür ediyor, mutlu günler diliyoruz. Saygılarımızla...



Politika Dergisi Sayı 5