__MAIN_TEXT__
feature-image

Page 1


Politika Dergisi

Kurucular: Emrah ÖZDEMĐR Gökhan DAĞ

Sayı 24

iletisim@PolitikaDergisi.com

“Editörya”dan... Değerli okuyucularımız,

Bu Sayıda Yazanlar:

Alan WOODS Asım US Aylin SAPAZ Bilgin TÜRK E. Hasan MĐKAĐL E. Ülker TARHAN Evren YELKANAT F. William ENGDAHL Gökhan DAĞ Đlker EKĐCĐ Medine AKBABA Nuran TALAY Oğuz Kemal ÖZKAN Oktay SĐNANOĞLU Ozan ÖRMECĐ Sina AKŞĐN Selvihan ÇĐĞDEM Süleyman GÖK Ümit MĐNEL Kapak Tasarım:

Emrah ÖZDEMĐR Web Tasarım:

Gökhan DAĞ Metin TINAY Politika Dergisi Đrtibat Telefonu: 0507 4 737373 0507 4 PDPDPD Not: Bu tabloda alfabetik sıralama kullanılmıştır.

Temmuz-Ağustos 2010

Yeni bir sayıyla daha karşınızdayız. Bu günlerde malum referandumla haşır neşiriz… Ancak halkoylamasının içeriği ile ilgili kaç kişinin bilgisi vardır, bu konuda karamsarım açıkçası. Biz, Politika Dergisi olarak, demokrasiyi bir “sayı ve oranlar rejimi”, “parmak kaldırma sistemi” veya “evet/hayır oyunu” olarak görmüyoruz. Kendimizi tanımlarken de kullandığımız gibi, Türkiye için demokrasiyi; sadece seçimlere özgülenmiş bir rejim olarak değil Türkiye Cumhuriyeti’nin temel esaslarına uyulmak şartıyla her kesimin katılımının sağlandığı ve niteliksel ilerleme içinde olan bir rejim olarak tanımladığımızı söylemiştik. Niceliğin niteliğin önüne geçtiği postmodern denilen bu toplumsal yapıda derdimizi anlatmamız kolay değilse de niteliği

ön plana taşımak için kimine göre yaptığımız Don Kişot’luk sayılsa da var gücümüzle çalışmayı sürdüreceğiz… *** Bu sayımızı TemmuzTemmuz-Ağustos ortak yayını olarak çıkardığımızdan ve yazar durumumuzun iyice gelişmesinden dolayı çok dolgun bir sayıyla çıkıyoruz karşınıza. Bu kısıtlı olanaklar ile yavaş yavaş da olsa, sürekli büyüme eğilimindeyiz, demiştik geçen sayıda. Dernekleşme ve basılı yaşama geçme ile ilgili somut adımları ilerleyen günlerde sitemizden takip edebilirsiniz, ancak bu atılımların başarılı olabilmesi için siz değerli okurlarımızın desteği bizim için şart… Gençlerin ve bayanların da yüksek katılımının sağlandığı, demokratik ve özgür bir Türkiye umuduyla... Emrah.Ozdemir@PolitikaDergisi.com


Politika Dergisi

Sayı 24

iletisim@PolitikaDergisi.com

Temmuz-Ağustos 2010

Đçindekiler Yönetim Kurulu Başkanı:

Gökhan DAĞ Genel Yayın Yönetmeni:

Emine Ülker TARHAN

Gerçeğin Dili Sade ve Nettir Sy. 10

Emrah ÖZDEMĐR Yazı Đşleri Müdürü:

Evren YELKANAT

Gökhan DAĞ

Đdari Đşler Müdürü:

Timur V. DOĞRUOK Plan-Proje Müdürü:

“Kamusal Şeyler, Özel Şeyler” Tartışmasında Anayasa Değişiklik Paketi ve Referandum Sürecine Bakış

Nuran TALAY

Sy. 16

Editörler:

Selvihan ÇĐĞDEM

İlker EKİCİ

Referandumda Seçmen Tercihini Belirleyen Faktörler ve Süreç Değerlendirmesi Sy. 26

Medine AKBABA

Temel Olarak Anayasa ve Referandum Gerçeği Sy. 32

Evren YELKANAT

Sosyalistler Anayasa Referandumunda Ne Yapmalı? Sy. 38


Politika Dergisi

iletisim@PolitikaDergisi.com

Sayı 24

Temmuz-Ağustos 2010

Đçindekiler Hakkımızda: Politika Dergisi, Uludağ Üniversitesi öğrencilerinin kurmuş olduğu ve ardından da ülkenin pek çok yerinden yapılan katılımlarla büyüyen bir politik gençlik hareketidir. Yaratılmış ve halen de artırarak sürdürülmek istenen apolitik gençliğe bir karşı duruş fikrinden doğan Politika Dergisi, kanunlara uyulduğu ve okuyucusuna saygılı olduğu takdirde her türlü görüşe önem verir. PD, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel niteliklerini benimsemiş, cesaretini Mustafa Kemal Atatürk'ün Bursa Nutku'ndan almıştır.

Dr. Elnur Hasan MİKAİL

ABD’nin Kafkasya Politikası Sy. 38 F.William ENGDAHL

Yapay Demokrasi Çin’e Karşı (1) Sy.52 Asım US

Tarihi Perspektiften Şark Meselesi ve Onun Günümüzdeki Uzantısı Kürt Sorunu (2) Sy. 60 Ümit MİNEL

PKK’ya Gayrinizami Harp’i Kim Öğretiyor? Sy. 66

Oğuz Kemal ÖZKAN

Olağanüstü Hal Bölgesi Değil, Olağanüstü Hal Türkiyesi Sy. 74 Aylin SAPAZ

BOP Eşbaşkanları ile Terör Çözülemez Sy. 80

Bilgin TÜRK

Pınar Akdağ’ın Katilleri Sadece PKK ve Yandaşları mı? Sy. 84


Politika Dergisi

Sayı 24

Temmuz-Ağustos 2010

iletisim@PolitikaDergisi.com

Đçindekiler Görümüz Politika Dergisi’nin görüsü; gençlerin ve genç düşüncelilerin kavga ile değil fikirlerle politik katılımını sağlamaktır. Politika Dergisi, Türkiye için demokrasiyi; sadece seçimlere özgülenmiş bir rejim olarak değil Türkiye Cumhuriyeti’nin temel esaslarına uyulmak şartıyla her kesimin katılımının sağlandığı bir rejim olarak tanımlar.

Ozan ÖRMECİ

Kadro Hareketi Sy. 90 Prof.Dr. Sina AKŞİN

Atatürk Döneminde Halkçılık Ne Anlama Geliyordu Sy.102

Selvihan ÇİĞDEM

Geçmişten Günümüze Bilim ve İktidar İlişkisi (1)

Sy. 106

Nuran TALAY Nükleer Santral Tehdidi ve Bilinçsiz Türkiye Sy. 116

Prof.Dr. Oktay SİNANOĞLU

İngiliz Atını Alan Üsküdar’ı Geçti

Sy. 120

Alan WOODS

Kapitalizm Krizi ve Marksist Düşüncenin Görevleri (2) Sy. 132


Politika Dergisi

Sayı 24

iletisim@PolitikaDergisi.com

Temmuz-Ağustos 2010

Đçindekiler Görevimiz

Röp.Yapan: Nuran TALAY 1. Gençlerin ve genç beyinlilerin politik düşüncelerine yer vererek, depolitize olmalarını engellemek ve bu yolla ülkemiz politikasına bir ivme kazandırabilmek, 2. Cumhuriyetimizin, Türk devrimlerinin, insan haklarının, demokrasinin ve laikliğin özü korunmak kaydı ile fikir serbestîsi sunabilmek, 3. Geniş bir politik yelpazenin sunulması ile okuru çok yönlü düşünmeye sevk etmek,

Selma Aliye Kavaf’la Çocuklar Üzerine Sy. 138 Selvihan ÇİĞDEM Yetmedi mi Canımızın Yandığı? Sy. 144

kültür sanat kültür sanat kültür sanat kültür sanat kültür sanat kültür sanat kült

Der: Emrah ÖZDEMİR

P—Kitap: Seçkiler Sy. 148

4. Tüm bunların kazanımları ile düşünsel politizasyonu sağlayarak, gelecek için gerçek bir demokrasi oluşturmaya katkıda bulunmaktır.

İnc: Süleyman GÖK P—Kitap: Türk Sorunu Sy. 149 Karikatür: Irmak ATABERK

ÇIZIKTIRMAK: İki “12 Eylül” Çakışması Sy. 151

İnc: Ozan ÖRMECİ P—Kitap: Yaban Sy. 152


Sayfa 8

Yok bir gücümüz, yok bir destekçimiz ama...

Yeni Adımlar Atacağız

D

eğerli takipçilerimiz,

Gençlerin birtakım amatörce çabalarıyla kurulan Politika Dergisi olarak sizlere daha rahat ulaşabileceğimiz ve apolitikliğe bir hançer daha vurabileceğimiz

adımları şartlar olgunlaştıkça atmayı sürdüreceğiz…

bize olan desteğinizin artarak sürmesi dileğimizle…

Yakın bir zamanda basılı olarak dergimizi elinize alabileceğinizi umuyoruz.

Saygılar sunar, iyi bayramlar dileriz… POLĐTĐKA DERGĐSĐ

Hiçbir maddi kazanç amacı gütmeksizin yaptığımız bu işte


Say覺 24

Sayfa 9


Sayfa 10

YARSAV Başkanı Tarhan, Anayasa değişikliğini değerlendirdi.

Gerçeğin Dili Sade ve Nettir Emine Ülker TARHAN (YARSAV Başkanı)

Bugün bizi “halledeceklerini” söyleyenler, o gün de kurulur kurulmaz, “tüzüğünüzde yargı bağımsızlığını savunuyorsunuz, olmaz, derhal değiştirin, bu görev sadece ve sadece devlete aittir” dediler.

B

en de konuya doğrudan girmek, YARSAV'ı anlatmak ve geldiğimiz bu “Anayasa Değişikliği” sürecinde bizim yargı bağımsızlığımıza yönelik yapılanları nasıl değerlendirdiğimizi sizlerle paylaşmak istiyorum. YARSAV Avrupa’da ilki 1907’de kurulmuş yargıç derneklerinin Türkiye’deki ilk örneğidir. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi’nin “danışma organları” olan Dünya Yargıçlar Birliği (ĐAJ) ile AB’nin danışman organı olan “Özgürlük ve Demokrasi için Avrupalı Yargıçlar ve Savcılar Birliği (MEDEL) üyesidir. Bu günlere çok zorlu bir örgütlenme mücadelesinin ardından gelen YARSAV, hukukun üstünlüğüne inanır meşruiyetini iktidara ve majestelerine biattan değil sadece adil olma kararlılığından alır.

Kuruluşu da, varlık mücadelesi de bu oranda zorlu olmuştur. Biz bu ülkedeki yargısal süreçlerin uzadığını, halka adaletin geç ulaştığını, bazen hiç ulaşmadığını, bunun da yargı politikasındaki yanlışlıklardan kaynaklandığını yaşadık, gördük. Yargı bağımsızlığını engelleyen hükümlerin kaldırılması gerektiğini, çözümün olanaklı olduğunu anlatmak istedik. Pek çok soruna kaynaklık eden yargı bağımsızlığının evrensel ölçütlere getirilmesini istedik. Bugün bizi “halledeceklerini” söyleyenler, o gün de kurulur kurulmaz, “tüzüğünüzde yargı bağımsızlığını savunuyorsunuz, olmaz, derhal değiştirin, bu görev sadece ve sadece devlete aittir” dediler. Avrupalı muhataplarına “ülkemizde yargıçlar serbestçe örgütleniyor” diye övünürken içeride YARSAV’a karşı, darbe dönemlerindeki gibi “kurucu üyelerini veto etmek”, fesih davası ve yasa ile kapatmak da dâhil her türlü yol denendi. “3-5 yargıcın bir araya geldiklerinde ne Hükümet, ne Bakanlık dinlediklerini” söyleyerek, “Zaten dernek-


Sayı 24

leri de var, parti de kursunlar.” diyerek yargıda örgütlenmeye nasıl baktıklarını ortaya koydular. Sanki büyük usta Aristoteles’i okumuşlardı, çünkü Aristoteles tiranlıkların sürdürülebilir olmasını sağlamak için bazı yöntemler olduğunu belirtir ve der ki: 1-) Sivrilenleri kes ve bağımsız görüşü olan adamlardan kurtul. 2-) Toplumsal, kültürel ya da benzeri amaçlarla derneklerde toplanmalarına izin verme,bunlar (dernekler) bir tiranın sakınması gereken iki şeyin, “bağımsızlık ile kendi güvenmenin” serpilip gelişeceği yerlerdir. Bize karşı uygulamalarında gerçekten de şaşırtıcı bir yöntem benzerliği ile karşılaştık. Bugün de izlediğiniz gibi saldırılar sürüyor, en kısa zamanda YARSAV’ı halletmekten, yok etmekten söz ediliyor. Şunlarla da karşılaştık: Beğenmedikleri kararları ideolojik ve hukuk dışı bulduklarını beyan ettiler; ulema dururken yargı da kim oluyor dediler; yargıyı siyasal amaçları önünde bir engel olarak gördüklerini her fırsatta açıklayıp, yargıçların boy boy fotoğraflarını yayımlayıp, hedef gösterdiler. Bunun sonucunda Türk yargı camiasına eşi görülmemiş, tarifsiz, büyük acılar yaşattılar. Đşte o gün yargıcı hedef gösterip, yok etmek isteyenler bugün yargıyı hedef gösterip, yok etmeye çalışıyorlar. Oysa yok etmeye çalıştıkları bizler, başka bir ülkeden gelmedik; bu toplumun, bu halkın çocuklarıyız; çok uzak yurt köşelerinden gelmiş, ülke sorun-

Sayfa 11

Sanki Aristoteles’i okumuşlardı, çünkü Aristoteles tiranlıkların sürdürülebilir olmasını sağlamak için bazı yöntemler olduğunu belirtir ve der ki: 22-) Toplumsal, kültürel ya da benzeri amaçlarla derneklerde toplanmalarına izin verme,bunlar (dernekler) bir tiranın sakınması gereken iki şeyin, “bağımsızlık ile kendi güvenmenin” serpilip gelişeceği yerlerdir.

larını kendi sorunlarımız bilmiş; bu güzel ülkeye kendimizi hep borçlu hissetmişiz. Kendini bu ülkenin, bu halkın sahibi zannedenlerden her sözüne “benim” diye başlayanlardan daha mı az seviyoruz bu ülkeyi?.. Sorunlarımız bu toplumdan ayrı değildir, toplum ne sıkıntı çekiyorsa biz de aynısı çekiyoruz; peki bizimle ilgili ama bizim dışımızda gelişen her konuda susmalı mıyız? “Yargıç sadece kararları ile konuşur” söylemi bizi uyutmak için mi uydurulmuştur; aslında yargıç hiç konuşmasın, hep sussun mu denilmektedir? Bizler hukuku en iyi bilip uygulayanlar, sahadaki her güçlüğe hiç yakınmadan sabahlara kadar okudukları dosyaları ve gece yarılarına kadar süren duruşmaları ile meydan okuyanlar; bu ülkenin doğusundan batısına, dağından taşından geçmiş, rüzgarını hissetmiş olanlar değil miyiz; bizimle ilgili alınan kararlarda hiç mi söz hakkımız yok? Biz her gün ama her gün yeniden yeşerttiğimiz adalet inancımızla adliyelerimize koşarken bir şey mi bekliyoruz? Tabii ki hayır, biz hiçbir karşılık beklemeden yaptık, yapıyoruz. Ülkemizden başka kimseye borcumuz yok, beslediğimiz odaklar yok ki borcumuz olsun, bir çıkar duygumuz yok ki ayrıcalıklar isteyelim. Biz bu ülke için böyle çalışırken, üretirken, biz dosyalarımızdan başka bir şey göremez haldeyken, bir odada bazen dört yargıç hafta sonu gece yarısı demeden çalışırken, bu


Sayfa 12

Evet, ifade özgürlüğü derken susturmaktan; örgütlenme derken yalnızlaştırma, bölme ve etkisizleştirmeden; özgürlük derken tutsaklıktan; adalet derken zulümden; yargılama derken aslında infazdan; demokrasi derken bir korku krallığından söz ediyorlardı.

ülke rutin dışı bir hukuksuzluğa alıştırılmaya çalışılmakta, hukuk kendi hukukunu egemen kılmaya çalışanlarla kuşatılmakta. Pahalı zırhlı araçlarla ve onlarca korumla ile dolaşan birileri tarafından sanki düşman bir ülkenin düşman unsurlarıymışız gibi bize savaş açılmış adeta, aldığımız kararlar siyasal iktidarın önünde engel gibi gösterilmekte, yargı sürekli temel yasalarda yapılan değişikliklerle işlevsiz bırakılmakta, yargının etkisi ve gücü kırılmaya çalışılmaktadır. Biz de bizimle ilgili karar süreçlerine katılmalı, ifade ve örgütlenme özgürlüğümüzü kullanmalıydık. Avrupa’da ilk yargıç derneği 1907’de kurulmuştu, biz geç bile kalmıştık. Đşte bunun için YARSAV’ı kurduk ve kendi saygın konumumuza uygun ses çıkartmaya, bizimle ilgili karar süreçlerine birileri hiç istemese de katılmaya karar verdik. Ama hep demokratikleşmeden ve Avrupa’nın ortalama ölçütlerinden söz edenler demokrasinin ortalama ölçütleri olan dokunulmazlık, siyasi partiler, seçim sistemi, katılım, uzlaşma konularında olduğu gibi bu konuda da şaşırtmadılar. Çünkü ancak kendileştirdikleri ölçüde bir üniversiteye olduğu gibi, kendileştirdikleri ölçüde bir sivil toplum örgütüne tahammülleri vardı. O da tabii YARSAV olamazdı. Aslında tahammül edemedikleri YARSAV üzerinden yetkin, bağımsız, dinamik, güçlü yargıydı.

Böylece, aslında demokratikleşmeden, açılımlardan, adaletten, özgürlükten söz ederken ne söylemeye çalıştıklarını da deneyimlerimizle yaşayarak öğrenmiş olduk. Evet, ifade özgürlüğü derken susturmaktan; örgütlenme derken yalnızlaştırma, bölme ve etkisizleştirmeden; özgürlük derken tutsaklıktan; adalet derken zulümden; yargılama derken aslında infazdan; demokrasi derken bir korku krallığından söz ediyorlardı. Yani ne söylüyor, ne yapıyorlarsa aslında tersinden okumak gerektiğini biz yaşayarak öğrendik. Ve gerçekten de son olarak tersinden okuduğunuzda darbe anayasasının izlerini silmekten söz ettiklerinde dehşetle irkilmemek mümkün değildi. Çünkü aslında darbe anayasasının izlerini silmek değil, darbe ruhunu güçlendirmek için yapılacağı anlaşılıyordu bu değişikliklerin ve öyle de oldu. Biz YARSAV olarak demokrasinin ve toplumun güvencesi olan yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi için ne istiyorduk? Ama neler yapıldı? > Yargıda yürütmenin vesayetini yaratan ve darbenin ürünü en önemli bağlantı olan yargıç ve savcıları idari açıdan Adalet Bakanlığı’na bağlı kılan Anayasa’nın 140/6. Maddesi değiştirilsin. Yargıcı memurlaştıran darbe anlayışına son verilsin. > Yargıyı siyasallaştıran ve HSYK’yı kilitleyen, çalışamaz hale getiren adalet bakanı ve müsteşarı


Sayı 24

Kurulda yer almasın. HSYK’nın istisnasız tüm kararlarına karşı yargı yolu açılsın, Kurulun işleri şeffaf olsun istedik. > Yargıç ve cumhuriyet savcılarının mesleğe giriş, eğitim ve mesleğe kabul, sicil, soruşturma değil her türlü özlük işleri konusunda HSYK görevlendirilsin, teftiş Yüksek Kurula bağlansın. > Kurulda birinci sınıf yargıç ve savcılarının özel güvenceli temsili sağlansın. > HSYK’nın bağımsız bütçesi, binası ve Kurulca atanan sekretaryası olsun, kurumsal yapı ve hafıza oluşturulsun. > HSYK ve yüksek yargı organları üyelerinin cumhurbaşkanınca seçimi uygulaması kaldırılsın. > Yüce Divan sıfatına sahip ceza yargılaması yapacak olan Anayasa Mahkemesi hukuksal denetimi sağlayacak nitelikte hukukçu üye ağırlıklı yapılandırılsın, istedik. > Yargının iş yükü, ağır çalışma koşulları düzeltilsin, adalet gecikmesin, yargı kararları yerine getirilsin, hukuk sadece dolanmak için var olmasın, toplumun bireyin güvencesi olsun, yürütmeye yakın soruşturmalar tehlikelidir, adli kolluk kurulsun, adli tıp yürütmeye bağlı olasın özerk kılınsın, küçük bir mağdurun fiziksel ve ruhsal sağlığını tespit için 2 yıl sonrasına gün verilmesin istedik. > Đstenilseydi bunların hepsi sekiz yılda pekâlâ da yapılabilirdi, ancak yapılmadı, söz konusu edilmedi. Yargı alanında yapılanlar, temel ceza ve yöntem yasalarında defalarca değişiklik yapılarak örtülü aflarla yargı kararlarını etkisizleştirmek, çağdaş mimari anlayıştan işlevsellik ve sadelikten uzak

Sayfa 13

Adalet bakanı ve müsteşarı Kurulda daha güçlü biçimde yer aldı ve konumlandırıldı. Kurul başkanı ve doğal üyesi olan bu değişmez ikilinin yaşanan tüm handikaplara karşın gerektiğinde Kurulu kilitlemeye devam kararlılığı bir kez daha ortaya kondu. gösterişli “adliye palas”lar yapmak, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir kadrolaşmaya imza atmak ve istemedikleri soruşturmaları yapanları arayıp taciz etmek, bu da kesmeyince daha başka yöntemlere girişmek oldu. Anayasa Paketinde ise Bakın Ne Yapıldı ya da Yapılmadı? Yargıda yürütme vesayeti yaratan Anayasa’nın 140/6. Maddesine dokunulmadı. Yani yargı reformu yargının bağımsız ve tarafsız kılınması iddiası ile yapılıyor dendi ama yargı bağımsızlığının önündeki en büyük darbe engeli olan bu maddeye sanki yokmuş gibi davranılarak hiç dokunulmadı. Yani “yargıç adalet bakanının bağlısıdır” tezi korundu. Adalet bakanı ve müsteşarı Kurulda daha güçlü biçimde yer aldı ve konumlandırıldı. Kurul başkanı ve doğal üyesi olan bu değişmez ikilinin yaşanan tüm handikaplara karşın gerektiğinde Kurulu kilitlemeye devam kararlılığı bir kez daha ortaya kondu. HSYK’da birinci sınıf yargıçların temsili hiçbir güvence sağlanmadan olanaklı kılındı ve bu suretle yürütme etkisi altında tutulmaları amaçlandı. Kurula seçilecek birinci sınıf yargıçların teftişi düşünebiliyor musunuz- o kurulun başkanı olan bakanın iki dudağı arasına kaldı. Kaldı ki kararlarında yürütme vesayeti ve tehdidi hep hissedilsin… Đdari açıdan bakana bağlı yargıçlar idari kurulda güvencesiz kılınarak bakan tarafından denetlenen bir HSYK oluşturulsun. Yani yargı güçsüzün zayıfın koruyucusu olmaktan çıksın, iktidarın yargısı olsun; yargıda hakkınıza ulaşmanın tek yolu iktida-


Sayfa 14

ra yakın olmak olsun. Bunun tek bir adı olabilir, o da “politik yargı”dır.

narak kararnameler yine garantiye alındı. Kurul bizatihi Bakanlığın bir sekretaryasına dönüştürüldü.

Hani “Çook insan tutuklanacak” diyorlardı YARSAV’ı da kast ederek geçenlerde, biliyorsunuz. Doğru ses çıkaranlara kendince gözdağı veriyorlardı, doğrudur, hedef tam da budur. Doğrudur, yargı politikse binlerce insan süresi belirsiz biçimde tutuklanabilir ve bir gün bir de bakarsınız tutuklulardan haber de alınamaz oluverir. Bunun örneklerini dünya yaşamıştır. Bunu dünyaya musallat edenleri tarih yargılamıştır; Nazi Almanya’sında, Faşist Đtalya’da, Stalin döneminde, Şili’de darbe dönemimde milyonlarca insan bunun sonuçlarını trajik biçimde yaşamıştır.

Düşününüz, bakanın seçtiği sekreter ne getirir, neyi raporlar ve dosyanın ne kadarını gösterirse işte size o kadar bağımsız yargı ve yargıç güvencesi.

Bu pakette yargı denetiminden yoksun kalan çoğunluk iktidarının mutlak iktidara dönüşmemesi için yani bu acıları bizim de yaşamamamız için hiçbir güvencemiz yoktur. Bakınız, daha neler yapılmadı? Pakette HSYK için bağımsız bütçe de öngörülmedi, sekretaryayı ise bakanın belirlemesi sağla-

Mesleğe giriş, sicil ve soruşturma Bakanlık etkisinden çıkarılmadı. Aynen muhafaza edildi. Biliyor musunuz, yazılı sınavı kazanan yargıç adaylarını “Bakanlık bürokratlarının kurulu” mülakata tabi tutar, yani yürütme memurları yargıç adayını sınar, test eder ve belki bir saniyede elimine ediverir. Mülakatı geçti diyelim, stajının yani eğitimini yürütme güdümündeki akademi yapar. Atamaya gelince, bakan ve müsteşar toplantıya katılırlarsa ancak o zaman atanabilirler. Teftiş mi, o da şöyle olur: Bakanın kararı ile ona bağlı olan Teftiş Kurulu denetler. Bakan emir verirse bir şekilde denetlenecek bir şeyler de bulunur. Bakan emir vermez ise görevini kötüye de kullansa ilanihaye soruşturamazsınız. Bunların hepsi muhafaza edildi. Soruşturma kararını bakan verirken değişiklikte Kurul


Sayı 24

Başkanı veriyor ki yargı denetiminden kaçabilsin. Neden adalet bakanı hep kurul başkanı olarak değiştirilmiş, merak ettiniz mi? Mevcut durumda bakanın yaptığı işlemler yargı denetimine tabi, ancak şimdi kuruldaki yetkileri bakan değil kurul başkanı sıfatı ile kullanacağı için ve kurul kararı olacağı için yargı yolu kapanıyor. Đşte bu paket tuzaklarla dolu derken bunu kast ediyoruz. Daha neler mi yapıldı? Anayasa’nın 144 ve 159. maddelerinde ayrı ayrı Bakanlık ve Kurul teftişi öngörülerek, yargıç ve savcıların denetimi katmerli hale getirildi. Üstelik her ikisini de bakan harekete geçirebiliyor. Adalet bakanının mevcut durumda sadece merkez teşkilatını atamaya yetkisi varken artık merkez, ilgili ve bağlı kuruluşlar yani Adalet Akademisi ve bir sanığı mahkum da beraat ettirme gücü de ve etkisi de olan raporların mimarı Adli Tıp Kurumu da dahil pek çok kuruma bizzat atama yetkisi getirildi. AĐHM kararlarına karşın (Albayrak kararı – Yargıçlar için getirilen güvenceler, kamu görevlilerinden az olamaz) bütün kararları değil Kurulun sadece ihraç kararlarına karşı yargı yolu açıldı. Gerektiğinde Yüce Divan sıfatı ile ceza yargılaması yapacak olan Anayasa Mahkemesi’nde hukukçu sayısı minimuma indirilerek hukuksal denetim içeriksizleştirildi. Anayasa Mahkemesi bir mahkeme olmaktan çıkarıldı. Üstüne üstlük bireysel

Sayfa 15

Neden adalet bakanı hep kurul başkanı olarak değiştirilmiş, merak ettiniz mi? Mevcut durumda bakanın yaptığı işlemler yargı denetimine tabi, ancak şimdi kuruldaki yetkileri bakan değil kurul başkanı sıfatı ile kullanacağı için ve kurul kararı olacağı için yargı yolu kapanıyor. Đşte bu paket tuzaklarla dolu derken bunu kast ediyoruz. başvuru getirilerek masumların AĐHM’e başvuru süreci atiye terk edildi. Kamu denetçisi, Parlamentoda salt çoğunlukla seçilerek idare ile kişiler arasındaki sorunları çözmekle yetkilendirildi. Kamu denetçisi, idarenin yani yürütmenin yani iktidar partisinin oyları ile seçilecek. Denetçi böyle seçilecek ve sonra da iktidar partisinin denetçisi iktidar partisinin oluşturduğu yürütmeye bağlı tüm idari kurumları denetleyecek. Şaka gibi… Bu denetçinin kendini seçen idarenin hukuka aykırı eylem ve işlemlerini denetlemesi mümkün müdür? Sonuç itibariyle bu paketle yargı biteyin ve toplumun değil iktidarın güvencesi haline getirildi. Yani şu yapıldı: Kendi yargısını yaratarak kendisinin yargılama olasılığı olan yargıçları kendisi seçmek ve denetlemek heves olmaktan öteye geçip artık kesin bir iradeye dönüştü. Bir sonraki ve ne olacağı tahmin edilebilen Anayasa değişiklikleri için onaylayıcı bir yargı hedeflendi. Bizce bugün yapılan bağımsız Türk yargısı üzerinden Türk demokrasisi ile oynamak, bağımsız yargıyı yok ederek aslında 87 yıllık Cumhuriyetle 8 yılda hesaplaşmak aceleciliğidir. Yapılan, yargının korumakla yükümlü olduğu devletin kurucu değerlerini yıkmaya çalışmaktır. Olan bu kadar sade ve nettir. Verilen yanıt da sade ve net olmalıdır. iletisim@PolitikaDergisi.com


Sayfa 16

Anayasa Değişiklik Paketi ve Referandum Süreci Hiç Böyle Anlatılmamıştı

“Kamusal Şeyler, Özel Şeyler” Tartışmasında Anayasa Değişiklik Paketi ve Referandum Sürecine Bakış Gökhan DAĞ

Đyi gelecek, geçmişi ve anı iyi yorumlayanlarca gelecek; kötü gelecek ise yorumlayamayanrumlayamayanlarca gelecektir. “Ancak nerede yaşadığımı bilirsem, nerede yaşadığımı doğru tanımlayabilirim.”

Y

aşadığınız yerin nasıl bir yer olduğunu bilmeniz, size, orayı tarif etme işiyle karşılaştığınızda herhangi bir stres yüklemez. Yaşadığınız yerin tanımlanması, yaşadığınız yerin tarihini bilmeyi gerektirir. Bu bilme aynı zamanda kısa ve/veya uzun vadede oranın geleceğiyle ilgili daha isabetli yorumlar yapma kabiliyetini size yükleyecektir. Dolayısıyla geçmişte, geleceğe yön verme amacıyla yapılmış her iş, tanımlama veya başka bir şeyin başarılı olma durumu bağlamında geçmişte yaşayanların biliş yetenekleriyle doğru orantılıdır. Bulunduğu anı, alanı (ve yalanı) iyi yorumlayan(lar) bulunduğu toplu durumu iyi tarif edebilir ve geleceği oluşturma konusunda yaşadığı anı kendisine göre daha doğru yorumlayamayandan daha başarılıdır(lar). Kısacası bu an, gelecekte yaşayacaklara, geçmişte yaşamışlarca bırakılan

bir serüvendir ve geçmiştekilerin biliş kategorisinde başarılı olma durumları gelecektekilere iyi bir tarih bırakmayla doğru orantılıdır. Gelecek zamanda yaşayacaklar geçmişlerini iyi yorumlayamazlarsa, kendilerinden sonra geleceklere iyi bir tanımlama yapamayacaklar ve gelecek nesillerin varlığı tehlikeye girecektir. Gelecek neslin kurtarılması, gelecek nesilde yaşayan bir varlığın geçmişi iyi yorumlamasıyla gerçekleşebilir. Zaman bazen kurtarılmaya müsait anları, bazen de kurtarılamayacak anları bize gösterdiğinden gelecek neslin geçmiş zamanı kısa sürede doğru yorumlayarak iş başına koyulması, kendisine taraftar bulması şarttır. Yukarıdaki paragrafta anlatmış olduğum şeyler bir devletin veya devlet gibi yönetilen her şeyin var olma serüvenini anlatıyor. Aslında anlattığı biraz karmaşık görünse de söylemek istediği basit: “iyi gelecek, geçmişi ve anı iyi yorumlayanlarca gelecek; kötü gelecek ise yorumlayamayanlarca gelecektir.” Politika Dergisi’nin internet sitesinde 25 Temmuz 2010 tarihinde yayımlamış olduğum içerikte (http:// www.politikadergisi.com/makale/evet-mi-hayir-mipeki-neye-gore) anayasa değişiklik paketine evet veya hayır demekten ziyade neye göre evet veya hayır demeyi uygun buldum. Amacım referandum tarihine kadar birkaç şey daha karalayıp varılacak veya varacağınız sonucu pekiştirici çalışmalar yapmak, işte hepsi bu. Pekiştirme denilen şey, kafanızın, aşağı veya


Sayı 24

yukarı ya da sağa veya sola gördüğünüz her şahsa göre şekil alması demek değildir. Dolayısıyla pekiştirme denilen şeyin “sen, evet veya hayır de, gerisini boş ver” yorumundan çok farklı bir şey olması gerekiyor; aslında, zaten de olması gerektiği gibi, sadece biz onu yanlış yorumlayıp duruyoruz. Pekiştirme konusunda bile bir yorum silsilesi mevcutken, hatta bırakın pekiştirmeyi en saçma sapan şeylerde bile bir yorum zinciri karşımızda karmaşıkça duruyorken anayasa değişiklik paketiyle ilgili yapılacak referandumda maalesef ki yorumlar “evet veya hayır de”nin ilerisine geçemiyor. Tartışmalarının yokluğunda yapmış olduğum bu tartışma kişilerin özel ve kamusal algılarına göre değişiyor. Liberal kökenlerine bağlı ya da liberal olmadığını savunup liberal şekilde yaşayan biri(leri) özel ihtiyaçlarını kamusal ihtiyaçları gibi sunabiliyor. Dolayısıyla özelin ve diğer bir tahlilde bireyin hakkına saygı, kamusal alanın hakkına saygının yerine geçiyor ve liberal bir paradoks hemen kendisini belli ediyor. Bireyin haklarından bir kamusal alana gidiş yerine (bir veya birkaç) bireyin haklarında tıkalı kamusala ulaşma yalanı hemen kendisini belli ediyor. Kısacası toplumun faydası söyleminde bireyin ve/veya toplulukların faydası öne çıkarılıyor, toplumun faydası ise olduğu yerden geriye doğru sürükleniyor. Liberalizm bireylerin teker teker mutluluklarını toplumsal mutluluğa eş görür; fakat anayasa değişikliği tartışmalarında özel amaçları için kamusal mutluluğu ön plana çıkartarak yapılan yorumlar liberalizmin bir yanlışını gözler önüne sermektedir. Anayasaların bireyler için değil, toplumlar için yapılma mantığı bireyin kendi çıkarları için toplumsal alana yönelik tavrında tıkanır kalırsa söz kamusal ve özel ayrımında bir tartışmaya doğru yol alır. Bireyi toplumdan ayıran nitelikler söz konusuysa, birey, bu tüm toplumdan ayrı olan kişilerce bir toplum içinde var olan bir topluluğun mensubu haline dönüşür. Anayasalar bu topluluklar için de yapılmaz ve daha öncede belirttiğimiz gibi anayasalar bir toplum için yapılır (Bu konuda mükemmel bir sunuş için bkz: Suna KĐLĐ; “1876 Anayasasının Çağdaşlaşma Sorunları Açısından Değerlendirilmesi”). Özcesi anayasalar ve anayasaları değiştirecek uyguRaymond Geuss

Sayfa 17

Anayasalar ve anayasaları değiştirecek uygulamalar bir toplumun ortak iyisi üzerine kurulur; bir bireyin özel iyisi veya topluluğun ortak iyisi üzerine kurulamaz. Eğer olması gereken uygulamanın dışında bir uygulama söz konusuysa, yani toplumsal iyi dışında başka iyilere yöneliş söz konusuysa yapılan anayasa değişikliğinin farklı amaçları olduğu sonucu ortaya çıkar. lamalar bir toplumun ortak iyisi üzerine kurulur; bir bireyin özel iyisi veya topluluğun ortak iyisi üzerine kurulamaz. Eğer olması gereken uygulamanın dışında bir uygulama söz konusuysa, yani toplumsal iyi dışında başka iyilere yöneliş söz konusuysa yapılan anayasa değişikliğinin farklı amaçları olduğu sonucu ortaya çıkar. Yukarıda yapmış olduğum yorumlarla yazımın temelini oluşturduğumu düşünüyorum. Oluşturmuş olduğum bu temel, yazımın sonuç bölümünde kamusal ve özel ayrımına dayanarak geçmişin şekillendireceği geleceği yorumlamaya dayanak oluşturacak ve anayasa değişiklik tartışmalarını irdeleyecek; fakat öncelikle yapmam gereken “Kamusal Şeyler, Özel Şeyler” kitabının yazarı Raymond Geuss’a dayanıp üç farklı hikâyeyi anlatarak kamusal ile özel ayrımına ya da birlikteliğine göz atmak ve liberalizme bir eleştiri getirmek.

1- Kamusal Şeyler, Özel Şeyler Kitabı Hakkında Kamusal şeylerin özel şeylerden ayrılması tezini savunan anlayışa Raymond Geuss şu şekilde bir karşılık veriyor: “Ben, ‘kamusal’ ve ‘özel’ arasında tek bir net ayrımdan ziyade, örtüşen bir dizi karşıtlık bulunduğunu, dolayısıyla kamusal ve özel arasındaki ayrıma genelde atfedilegeldiği kadar büyük önem verilmemesi gerektiğini savunmak istiyorum.” Dolayısıyla söz konusu kitap liberal tezlerin savunduğu özelden kamunun ayıklanması görüşünü tam olarak benimsemiyor ve birbirinden tamamen ayrı gözüken bu iki kavramın bazı karşıtlıklarına


Sayfa 18

Ramond Geuss kitabında kamusal ve özelin iç içe geçmiş iki kavram olduğunu bizlere öğretiyor. Bu öğretim işini de antik çağdan aldığı hikâyelere dayanarak gerçekleştiriyor. rağmen beraber irdelenmesi gerektiğini savunuyor. Yani iki kavram arasında kesin bir çizginin varlığını reddediyor ve bu iki kavramın birbirini sürüklediğini savunuyor. Kısacası Ramond Geuss kitabında kamusal ve özelin iç içe geçmiş iki kavram olduğunu

Diogenes

bizlere öğretiyor. Bu öğretim işini de antik çağdan aldığı hikâyelere dayanarak gerçekleştiriyor. Bu hikâyeler Raymond Geuss’a özel ve kamusal arasında bir siyasi tartışma yaptırmış görünüyorlar. Bense bu hikâyeler üzerinden yapılmış olan tartışmaları bir adım daha ileriye götürerek anayasa değişikliği tartışmalarına (!) bir bakı açısı geliştirmeye çalışıyorum. Đlk hikâyeden başlamakta aceleci davranacağım; çünkü mükemmel bir eseri burada başlı başına tartışmak beni onlarca sayfa yazmaya zorlayabilir. Belirmek isterim ki aşağıda, öncelikle Raymond Geuss tarafından aktarılan hikayeler benimde eklemelerimle sunulacak ve sonrasında bu hikayelere bağlı kalarak yazı belirttiğim temel üzerinde amacına kavuşacaktır.

A. Utanmazlık ve Kamusal Alan M.Ö. dördüncü yüzyılda yaşayan Sinoplu Diogenes’in pazaryerinin ortasında (kamusal mekânda) mastürbasyon yapma adedi (özel ihtiyaç giderimi) vardı. Diogenes’in bu davranışının cinsellik açlığını (özel ihtiyacını) gidermek için (kamusal alanda) yaptığı ortada ve Diogenes bu davranışına tepkili olanlara şu şekilde cevap veriyordu: “keşke insanın açlığını da göbeğini ovarak bu kadar kolayca giderebilmesi mümkün olsaydı”. Geuss, Diogenes’in yapmış olduğu davranışın üç sebeple ayıp olduğunu savunur. Birincisine göre Diogenes; kamusal mekân olarak adlandırılan “tesadüfen orada bulunan herhangi birileri”, yani şahsen tanımadığım ve benimle yakın ilişki içine girmeyi açıkça kabul etmemiş kişiler tarafından görülebileceğim alanda “medeni ilgisizlik” veya “dikkat çekmezlik” ilkesini ihlal etmiştir (ve kamusal mekânlarda bu ilke oldukça işlerdir). Antik bir kentteki bir pazaryeri, bu tür bir kamusal mekânın mükemmel bir örneğidir: Burada birbirini mutlaka tanıyor olması gerekmeyen ve – bir seviyede – birbirinden farklı, önceden bilinemez ve belki de birbiriyle uyuşmayan amaçları, tercihleri ve zevkleri olan farklı kişiler kendi özel işlerini görürken, birbirleriyle fiziksel yakınlık içinde bulunurlar. Dikkat çekmezlik ilkesi, bu tür bağlam ve mekânlarda başkalarını rahatsız etmekten veya ne olursa olsun, sistemli bir şekilde rahatsız edici davranmaktan kaçınmak gerektiğini bildirir; fakat dikkat çekmezlik ilkesi bilinçsizce, istem dışı yapılmış davranışlar karşısında kendisini esnetir. Örneğin burnu olmayan birisini kamusal bir mekânda gördüğünüzde bu kişi sizin dikkatinizi çeker; fakat burnunun olmaması dolayısıyla bu kişi, mastürbasyon yapan kişi gibi ayıplan(a)maz. Diogenes’in burada deli olduğu için göstermiş olduğu davranışı gösterdiği savunulamaz; çünkü tarihsel kayıtlar Diogenes’in deliden ziyade oldukça akıllı olduğunu


Sayı 24

Sayfa 19

bize fısıldar. Bu durumlardan dikkat çekmezlik ilkesi kapsamına giren bir diğer davranışta bilgi ve beceri eksikliğinden kaynaklanır. Bilgisi olmadan konuşan birisi, bilgili bir kişiye ya da kişi topluluğuna denk geldiği zaman söz konusu ilkeyi ihlal etmiş olur. Geuss’a göre Diogenes’in davranışının ayıp olmasının ikinci sebebi bu davranışın imrenilecek bir şey olabileceğinden ileri gelir. Kamusal mekânlarda imrenmeye yol açabilecek durumlardan kaçınmaya yönelik bir ilkenin de geçerli olması; yani eğer bazı temel, zorunlu ihtiyaçların tatmini sorunlu ve şüpheli ise veya başka bir şekilde kolayca giderilebilir türden değilse, bu ihtiyaçların tatmininin teşhir edilmesi uygun görülmez. Dolayısıyla kişinin cinsel olarak tatmin olmakta (veya daha yeni tatmin olmuş) olduğunun kamusal bir mekânda teşhir edilmesi tabudur; çünkü o mekânda bu anlamda tatmin ol(a)mayan veya yakın geçmişte olmamış kişiler bulunabilir. Diogenes, bu tabuyu kırdığı için ayıplanmak durumundadır. Dolayısıyla bu harekette aslında bir anlamda dikkat çekmezlik ilkesiyle bağlantılıdır. Diogenes’in davranışının ayıp olarak kabul edilmesinin üçüncü sebebi ise Diogenes’in davranışının saf/temiz değil pis/mekruh ve tiksinç oluşudur. Diogenes tarafından yapılmış olan bu davranış (her ne kadar özel alanlarımızda biz bu davranışı yapmaktan çekinmesek de) kamusal alanda tiksinçtir.

B. Res Publica (Siyasi, kamusal faaliyetin yöneldiği varlık – ordusal faaliyetin yöneldiği varlık – ortak mal) Tartışılmak istediğimiz ikinci insan davranışı Roma Cumhuriyeti’nin son dönemlerine aittir. M.Ö. 50’nin sonlarında Senato’da Galya genel valisi C. Jül Sezar’ın yasadışı ilan edilmesi yönünde oylama yapıldı ve konsüle, Sezar askeri komutayı terk etmediği, bölüklerini yeni tayin edilmiş halefine devretmediği ve muhtelif siyasi yolsuzluklardan yargılanmak üzere tek başına, bir “sıradan vatandaş” [private citizen] olarak Roma’ya dönmediği takdirde ona karşı askerlerini toplama yetkisi verildi. Sezar askerlerini devretmeyi ve yargılanmak üzere Roma’ya dönmeyi reddederse, res publica’nın düşmanı ilan edilecekti. Belirtmekte fayda var: Roma’da bireyler diğer bireylerin mutluluğu için iyi vatandaş (asker) olarak yetiştirilirlerdi. Dolayısıyla vatandaşlar kamunun (res publica) iyiliği için varlıklarını otaya koyarlardı. Sezar kendisi hakkında verilen bu karar sonrası bir-

Sezar kendi özel sorunları için ortak fayda savunduğunu iddia eden bir otoriteye karşı ayaklandı. Bir kamu görevlisi olarak, sıradan vatandaş olmayı reddetti ve kamusal alana özel ihtirasları için müdahale etti. liklerini Galya – Đtalya sınırındaki Rubikon nehrine sürdü ve şu ifadeleri kullandı: Eğer bu ırmağı geçmezsem, başım belada; Eğer geçersem, dünyadaki herkesin başı belada. Gidelim! Kısacası Sezar kendi özel sorunları için ortak fayda savunduğunu iddia eden bir otoriteye karşı ayaklandı. Bir kamu görevlisi olarak, sıradan vatandaş olmayı reddetti ve kamusal alana özel ihtirasları için müdahale etti.

C. Tinsel ve Özel Afrikalı retorik ustası Aurelius Augustinus Đtiraf’larında bir defasında bir kilisede, dini törenler sırasında gördüğü ve arzuladığı genç bir kadınla cinsel ilişkiye girmeyi teşebbüs ettiğini anlatır. Neler olup bittiğine dair herhangi bir ayrıntı vermez; tek söylediği, Tanrı’nın bu nedenle onu “ağır bir şekilde cezalandırarak dövdüğüdür”. Augustinus bir gün kamusal alandan çekilerek tinsellik konusunda düşünmek için inzivaya çekilir. Bu refleksi sonrasında insanın iç dünyasının sadece en iyi Tanrı tarafından bilineceğini savunmuştur. Ayrıca insanın, kendi iç dünyasını sadece kısmen bilebileceğini dışarıdan başka birisinin ise kolay kolay başka bir insa-


Sayfa 20

doks daha yaşamaktadır.

Kamusal alanı yönetmekle görevli siyasal iktidar kamusal işlerin bilinebilir olması gerçeğinde genelde halk tarafından bilinmesi gereken işleri gerçekleştirmekle mükelleftir. Bir ulusun geleceğinin belirlenmesi noktasında bu geleceği halka iyi anlatmak geçmişi iyi tahlil etmiş bir iktidarın işidir. Halka anlatılması gereken her şeyin halka anlatıldığı bir yapılanma demokrasilerin işler kılınması için elzemdir.

nın iç dünyasını bilemeyeceğini savunan Augustinus kişinin kendi iç dünyasını bilebilmesini ise Tanrı’yı sevmesiyle doğru orantılı olarak görür. Dolayısıyla kamusal alanı yönetenler kişilerin iç dünyasına sanıldığı kadar erişemezler. Ayrıca Augustinus anlattıklarıyla birçok kişinin hayatını değiştirmiş ve tinsellik konusundaki özel fikirlerini kamusal alanda bulunan kişileri etkilemek için kullanmıştır.

Sonuçlar Yukarıda Raymond Geuss tarafından yazılmış “Kamusal Şeyler, Özel Şeyler” isimli eserden alıntıladığımız hikâye ve ifadeler siyaset bilimi alanında aslında oldukça ilginç sonuçları ortaya çıkartmaktadır. Kamusal ile özel arasında mükemmel bir ayrım olduğunu savunan liberal doktrin kamusal ve özelin iç içe geçmiş yapısı karşısında ayrı bir para-

Avrupa liberalizminin kurucularından Benjamin Constant modern bir toplum üyelerinin “özel varoluş”u ile “kamusal varoluş”u arasında keskin bir ayrıma gidiyordu. Özel varoluştan kasıt bireysel insanlar, bunların aileleri ve yakın dost çevresiydi. Kısacası özel, bizim ilk başta da atıfta bulunduğumuz şeklinde bireyi ve bireyin bulunduğu topluluğu kapsıyordu. Kamusal varoluş ise siyaset alanını simgeliyordu. Antik çağa bakıldığında ise burada demokratik meclislerin gücünün sınırsız olduğu görülür. Özel üzerindeki bütün faaliyetler kamusal meclislerce görülür ve bu sebeple her birey bir özel varlık olarak kamusal alanda görev almayı arzular. Kamusalın, özelin varlığını koruma düşüncesi her bireyi özelin kölesi olma yoluna itiyordu ve bu kölelik ilginç olarak antik çağda bir saygınlık kazandırıyordu; çünkü bireyin yönetme hissiyatıyla kazandığı itibar özelin iyiliği için köle gibi çalışmayı cazip kılıyordu. Antik çağda kamusalın özel üzerindeki etkisi, özelin faaliyetlerini belirleme işlevi temsili demokrasinin bulunmasıyla hafifledi. Raymond Geuss yukarıda da anlattığımız üzere özel ve kamusal arasındaki bu keskin ayrımın savunulmaması gerektiğini söyler. Ona göre bu iki kavrayış arasında örtüşen bir dizi karşıtlık söz konusudur. Örneğin kamusal bilginin kamusallığın doğası gereği herkes tarafından bilinebilir olması esasken, özel bilginin sadece birey ve bireyin yakın çevresince bilinebilir olması esastır. Dolayısıyla özel, kamusala göre bu haliyle gizlilik yönü daha ağır basan bir kavramdır; fakat bazı kamusal meselelerde kamusalın varlığı için gizli tutulmalıdır. Bu anlamıyla kamusalın gizliliği ortaya çıkar ve ikisi arasında kesin ayrım olduğu söylenen kavramların benzeşmesi gerçekleşir. Ayrıca kamu mensubu, kamu için çalışan birisi (magistratus) özel kişilerle iş yaşantısı dışında bir araya gelip bazı özel kişilerin bilgisini elde edebilir; fakat bu magistratus eğer gizli bir kamusal görevi yerine getiriyorsa bu bilgileri özel kişilere ifşa etmekte biraz terleyecektir. Dolayısıyla kamusal bilgilere, kamusal alandan çıktıktan sonra evine sıradan bir vatandaş gibi giden birisi sahip olmuştur; fakat özel alanına geçse dahi bildiği bu bilgiyi paylaşmayı cesaret edemeyeceği açıktır. Yukarıda Raymond Geuss’tan aldığımız fikirlerle ilerlediğimiz açıkça görülüyor. Bu noktadan sonra yazımız siyasal iktidar, muhalefet ve anayasa değişikliği tartışmalarına doğru yol alıyor. Kamusal alanı yönetmekle görevli siyasal iktidar kamusal işlerin bilinebilir olması gerçeğinde genelde halk tarafından bilinmesi gereken işleri gerçekleştirmekle mükelleftir. Bir ulusun geleceğinin belirlenmesi noktasında bu geleceği halka iyi anlatmak


Sayı 24

geçmişi iyi tahlil etmiş bir iktidarın işidir. Halka anlatılması gereken her şeyin halka anlatıldığı bir yapılanma demokrasilerin işler kılınması için elzemdir. Diogenes’in pazaryerinde mastürbasyon yaparken yarattığı tiksinçlik ve bu tiksinçliğin aşaması toplumdan topluma değişkenlik gösterebilir. Kamusal bir alanda bilgisizliği ve tiksinçliği ile dikkat çekmezlik ilkesini yerle bir eden bir siyasetçi bulunduğu ortama göre pis/mekruh olarak görülmeyebilir, aksine saf/temiz olarak görülebilir. Bir an için Diogenes’in mastürbasyon yaptığı pazaryerinde kendimizin de olduğunu varsayalım. Bu durumda yaşayacağımız tiksinçlik orada olmadığımız bir durumda Diogenes’in o iş üzerindeki fotoğrafını gördüğümüz tiksinçlikle aynı oranda mıdır? Tabii ki değildir. Belki de göreceğimiz o fotoğraf bize tiksinçlik yerine gülme refleksini yükleyecektir. Tiksinçliğin toplumdan topluma değişme huyunda olduğunu az önce belirttim. Bir toplumda (bilerek) yalan söylemek, diğer bir topluma göre daha az ayıplanacak bir durum olarak karşımıza çıkabilir. Bir siyasi partinin iktidar veya muhalefette olmasından bağımsız olarak kamusal alanda yapmış olduğu bir mitingde siyasi parti liderinin yalan söylemesi o siyasi partinin partizanlarınca hiç tiksinç bulunmaz; fakat orada bulunan karşıt partinin temsilcisi bu yalanlardan tiksinçlik duyabilir. Söylenmiş olan bu yalan veya yalanlarla iktidara gelmiş olan kişi yukarıda bahsedilen Diogenes’in davranışlarının neden ayıp olduğuna dair belirtilen tüm özellikleri taşımaktadır. 1-Yalan söyleyerek dikkat çekmezlik ilkesini çiğnemiştir. 2- Yalan söyleyerek iktidara gelmiş ve yalan söylemediği için muhalefette olan bir parti mensubunda imrenmeye yol açma ihtimalini doğurmuştur. 3- Yalan söyleyerek, doğruluğun karşısında tiksinç bir hale bürünmüştür. Japonya’da kamusal bir alanda ulu orta işemek normal bir durum olarak algılanır; fakat bir Japon’un kamusal alanda burnunu kaşıması (karıştırması değil) oldukça ayıplanan tiksinç bir davranıştır. Dolayısıyla başka bir milletten bir turistin Japonların bulunduğu bir kamusal alanda burnunu kaşıması turist için normal, Japon için tiksinçtir. Bu sepele iktidar partileri, muhalefet partilerinin sözlerini ve/ veya muhalefet partileri iktidar partilerinin söylemleri hep miting alanında söylerler. Bu tiksindirme davranışı mitinglerde bulunan partizan kişilerin her zaman alkışlarıyla devam eder. Örneğin muhalefet liderinin yalan söylediğini bir miting alanında partizanlarına ileten bir iktidar partisi başkanı bunun tiksinç olduğunu haykırırken kendisinin hiç yalan söylemiş olup olmadığını hatırlamaz ya da hatırlarda bunu hatırlatmaz; çünkü hatırlatırsa partizanlar-

Sayfa 21

Hükümet yöneticileri kapalı kapılar (Bakanlar Kurulu Toplantısı) ardında tiksinç kararlar alabilirlerken iş daha büyük bir kamusal alana geldiğinde (Meclis) işlerini bu kadar tiksinç göstermeyebilirler. Aynı şekilde meclis içerisinde hükümetin kararlarını tiksinç olarak nitelendiren birisi, hükümet kanadına geçtiğinde kendisi de tiksinç kararlar alabilir.

ca bile desteklenecek yalan söyleme davranışının tiksinçliği kaybolacaktır. Bir kişinin çıplak olarak giyiniklerin dolu olduğu bir plaja gitmesi sapıklık olarak nitelenirken herkesin çıplak olduğu bir plaja giyinik birinin gitmesi zekâ yoksunluğu olarak tanımlanıyorsa söylemiş olduklarım daha net anlaşılır. Diogenes’in yapmış olduğu davranışı kendi evinde her zaman yapma potansiyeli olan birileri, Diogenes’in yapmış olduğunu kamusal alanda tiksinç bulur; fakat o tiksinç bulan kişi bahsedilen pazaryerinde herkesin mastürbasyon yaptığını görseydi mastürbasyon yapmadığı için kendisini kötü hissedebilecektir. Siyaset müessesinde de durum buna benzerdir. Hükümet yöneticileri kapalı kapılar (Bakanlar Kurulu Toplantısı) ardında tiksinç kararlar alabilirlerken iş daha büyük bir kamusal alana geldiğinde


Sayfa 22

Bugün anayasa değişiklik paketi iyi irdelenirse bazı kişilerin özel çıkarları, itibarları için bazı kurumlarda değişiklik yaptıkları hemen ortaya çıkar. (Meclis) işlerini bu kadar tiksinç göstermeyebilirler. Aynı şekilde meclis içerisinde hükümetin kararlarını tiksinç olarak nitelendiren birisi, hükümet kanadına geçtiğinde kendisi de benzer tiksinç kararları alabilir. Bugün anayasa değişiklik paketine bakıldığında bu paketle ilgili tartışmalarında bu kapsamda değerlendirilmesi gerekiyor. 12 Eylül 1982 Anayasası’nı tiksinç bulanlar kapalı kapılar ardında daha tiksinç bir anayasa paketini kamusal alana sunabiliyorlar. Siyasetin bu aşamasında karşımıza başka bir ilke, kendine yeterlik, ilkesi çıkıyor. Diogenes kendine yeterlik düşüne o kadar bağlıydı ki başkalarının davranışı onu hiç etkilemiyordu. Kişinin kendi ihtiyaçlarını giderebilmesi ve belirli bir güce sahip olması kendine yeterlik ilkesinin belirtileridir ve bu ilke başkalarını önemsememeyi meydana getirir. Bu meydana geliş de bir uzlaşmazlığı beraberinde arz eder. Bugün anayasa değişiklik paketini ortaya çıkaranlar, genel seçimlerde elde ettikleri oy kapasitesiyle (güçle) kendine yeterlik rüyası içindedirler ve sınırsız bir uzlaşmazlıkla söz konusu paketi meclisten geçirmişlerdir. Dolayısıyla kendine yeterlik, kendindeliğin doğası gereği özel hayata vurgu yapar ve özel hayata yapmış olduğu bu vurgu toplumsalı eler. Yani kendine yeterlik Diogenes’de olduğu gibi eksiksiz bir utanmazlığı beraberinde getirir. Kendine yeterlik ve partizanca tavırlar ilerleyen siyasi süreçte apolitikliğin bir göstergesi haline dönüşebilir. Kendisinden başkasını umursamayan,

yani bir uzlaşmazlık tavrında bulunan partizan birisi kendi partisinin dağılması sonrası ya siyaseti bırakır ya da dönek olur. Siyasiler, siyasi yaşamlarını ve/veya siyasi yaşam sonralarını tehlikede gördükleri an kendilerini sağlama alacak düzenlemeler yapma yoluna giderler. Yapmış oldukları bir yanlış varsa ve bu yanlışı da yargılayacak bir kurum mevcutsa bu kurumlarda değişiklik yapma ya da yargıyı ele geçirme sık görülen reflekstir. Yukarıda anlattığımız C. Jül Sezar hikâyesi de bunun canlı bir örneğidir. Konsül tarafından suçlu ilan edilen Sezar’a gerektiğinde ordusunu tarafından yakalanabileceği bildirilmişti. Sezar ise hatırlanacağı üzere ordusuna, ordu olmaktan daha büyük bir vaat vermiş ve kendi itibarını kurtarmak adına Rubikon nehrine kadar gelip Roma’ya iç savaş ilan etmişti. Sezar’ın haksız yere suçlanıp suçlanmadığı tartışılabilir; fakat bu tartışmaya girmek istemiyorum. Zaten bu tartışmaya girmek yazının amacını da aşar. Söylemek istediğimiz kişilerin kendi siyasi itibarlarını korumak adına bazı kurumlarda (bu ordu olur, bu yargı olur) yaptığı değişikliktir. Kısacası bir magistratus olan Sezar toplumun ortak faydasını korumak yerine kendi özel faydasını, itibarını düşünerek Roma’ya iç savaş başlatmıştır. Bugün anayasa değişiklik paketi iyi irdelenirse bazı kişilerin özel çıkarları, itibarları için bazı kurumlarda değişiklik yaptıkları hemen ortaya çıkar. Bazı hükümdarlıkların kaderi oldukça trajiktir. Bu hükümdarlıklardan biri de Roma’dır. Roma herkesi ilgilendiren yasaların açıkça tartışılıp halka anlatılması gerektiğini savunmuş ve bu savunması sebebiyle tarih sahnelerindeki yerini almıştır; fakat herkesçe anlaşılamayan Sezar’ı suçlu ilan etme yasasında halkına anlatamadığı durumlar sebebiyle, Sezar tarafından iç savaşa sürüklenmiştir. Dikkatleri çekmekte fayda olduğunu düşünmekteyim. Retorik ustası Augustinus kilisede gördüğü bir bayanı arzulaması sonrası Tanrı tarafından cezalandırıldığını düşünmekteydi. Hatta o kadar azap çekti ki kendisini kamusal alandan çekip tinsellik üzerine düşünmek için arkadaşlarıyla inzivaya çekildi. Đnzivadan halkın arasına döndüğünde artık kendisinin içsel dünyasını daha iyi anladığını savundu. Tanrıyı sevmesi oranında kendisini daha iyi tanımladığını savunan Augustinus, kendi içseline başkaları tarafından erişimin sınırlı, çoğu yerde de imkânsız olduğunu dile getirdi. Merak ediyoruz; Augustinus’u bu kadar vicdan azabına iten kiliseyi dört duvar haline getiren beton yığınları mıydı? Augustinus, Diogenes gibi bir pazaryerinde gördüğü bayana derin bir arzuyla yaklaşsaydı acaba tinsel hayata yönelmek için bu kadar istekli olur muydu?


Sayı 24

Bence hayır. Kişilerin özel hayatlarını ilgilendirmesi gereken Tanrı ile kul arasındaki bir ilişkinin kamusal alanda daha serbest yaşandığını herhalde ki bahsi geçen hikâye daha iyi anlatıyor. Tanrı ile kulun birbirine daha yakın hissedildiği bir kilise ortamında yaşanan arzu patlaması Augustinus’un özel dünyasına daha çok vurgu yapıyor; fakat aynı olay bir pazaryerinde olsaydı belki de Augustinus Tanrı’dan bu kadar çekinmeyecekti. Diogenes mastürbasyonunu pazaryerinde değil de kilisede gerçekleştirseydi belki o da Augustinus gibi inzivaya çekilebilecekti. Dolayısıyla kamusal alan tinsellik bağlamında özel alana göre daha bir kendini rahat hissettirir. Bir camiinin içinde kendisini biraz Müslüman gören biri hiçbir küfür etmez; fakat camii dışında belki de camiinin karşısında istediği küfrü ağzına almaktan çekinmez. Bugün birçok siyasetçi camii çıkışlarında rakip siyasetçiye haksız eleştiriler, küfürler etmiyor mu, bu tavır camii içinde gösterilebilir mi? Siyasilerin birbirlerine o kadar laf söyledikten sonra buluşmalarında ellerin sıkılıp iltifatların edilmesinde de durum budur; çünkü iş daha özel bir alana, kapılı kapılar ardına çekilmiştir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını muazzam bir kamusal alan beklemekte: “referandum” Kamusal alanın demokratikleştirilmesi için, yani kamu yararına oluşturulmuş referandum mekanizmasında halk ya kendi ortak faydasını koruyacak ya da yukarıda anlatıldığı üzere birilerinin özel faydalarını korumayı seçecektir. Partizanlara sözümüz yok, zaten baştan yanıldılar. Onları bir apolitiklik ya da döneklik bekliyor; fakat yazımın en başında söylediğim gibi nerede olduklarını bilmeyen partizanlar nerede olduklarını doğru tanımlayamıyorlar. Geçmişi iyi irdelemiyor, günü yaşıyor, geleceği şekillendirmekten uzak kaçıyorlar.

Sayfa 23

Kamusal alanın demokratikleştirilmesi için, yani kamu yararına oluşturulmuş referandum mekanizmasında halk ya kendi ortak faydasını koruyacak ya da anlatıldığı üzere birilerinin özel faydalarını korumayı seçecektir. Geçmiş konusunda inandıkları ise partizanca bağlı oldukları siyasi partinin ileri gelenleri; fakat siyasi ileri gelenlerin bildikleri de ortada. Atatürk’e ikide bir laf eden, Dersim konusunda siyasi tarih bilgisizliğini gözler önüne seren birinden geçmişin bilgiçliği alınıp geleceğe yön verilmeye çalışılıyor. 12 Eylül darbecilerini yargılamak sevdasıyla çıkılan yolda amacın daha çok kendisini kurtarmak olduğu anlaşılamıyor. Sezar kendisinden önce, kendisi gibi cezalandırılmışların kaçının derdini anladı burası bilinmiyor; ama tarihin ihtimalleri oldukça düşük. Herkes özel olarak kendisini kurtarmanın telaşını yaşıyor. Dolayısıyla bu bilgisizlik bir dikkat çekmezlik ilkesinin yıkılması anlamına geliyor ve yukarıda da belirttiğim üzere yalanlarla birlikte bir ayıba dönüşüyor. Sezar ise bir yasaklı olmak yüzünden sözde kamusalı kurtarmak adına bugünkü Đtalya’da bir iç savaş çıkartıyor. Augustinus ise günahlarını sevaba dönüştürmek ve kendisini daha iyi tanımak adına Tanrı’ya daha fazla yakınlığı seçiyor. Bize ise kalın puntoyla yazdığım son üç kelime kalıyor: “Ayıp, yasak, günah” Okumanızdaki sabra teşekkür ediyorum. Saygılarımla…

Gokhan.Dag@PolitikaDergisi.com Telefon: 0555 557 0000


Sayfa 24

Dergimiz ve okurlarımız adına önemli bir çalışmayı sizlere duyurmak istiyoruz. Politika Dergisi olarak, yapmış olduğumuz çalışmalar sonucunda T.C. Beykent Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (BÜSAM) düzenlemiş olduğu “Siyaset ve Devlet Yönetimi” Sertifika Programına okurlarımızı özel avantajlarla davet ediyoruz. 16 – 23 – 30 Ekim ve 6 Kasım 2010 tarihlerinde Beykent Üniversitesi’nin Taksim yerleşkesinde düzenlenecek ve alanında birçok ünlü ve yetkin ismi konuşmacı olarak bünyesinde barındıran seminer, Politika Dergisi okuyucularına özel olarak minimum %50 indirimlik bir fiyatlamayla katılım hakkı sağlıyor. Katılımın artması durumunda uygulanacak olan indirim oranının artacağı haberiyle birlikte seminere katılım ücretinin seminer gününden bir gün önce (15 Ekim 2010) saat 17.00’ye kadar iki taksitle ödenebileceği bilgisini paylaşmak isteriz. Söz konusu seminerin kişi başı katılım ücretinin 432 TL (KDV dâhil) olduğunu belirtir, Politika Dergisi okuyucularının ise maksimum 216 TL (KDV dâhil) ücretle seminere katılabileceğini özetlemek isteriz. Söz konusu fiyatın iki taksitle ödenebileceği seminere katılan konuşmacılar ise şöyle:

 Hüsamettin CĐNDORUK (DP Genel Başkanı)  Yaşar BÜYÜKANIT (E.Orgeneral / Genelkurmay Başkanı)

 Onur ÖYMEN (E.Büyükelçi / Milletvekili)  Mustafa SARIGÜL (Şişli Belediye Başkanı)  Sadettin TANTAN (E. Đçişleri Bakanı)  Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ  Edip BAŞER (E.Orgeneral)  Fikret BĐLA (Milliyet Ankara Temsilcisi)  Prof. Dr. Hasan KÖNĐ  Yrd. Doç. Dr. Sait YILMAZ

 Prof. Dr. Ahmet Güner SAYAR  Armağan KULOĞLU (E.Tümgeneral)  Prof. Dr. Haydar ÇAKMAK  Talat ŞALK (E. C. Başsavcısı)  Prof. Dr. Mithat BAYDUR  Prof. Dr. Kerem ALKĐN Siyaseti siyasetsizleştirme çabaları altında, siyasi bir bilgiye sahip olmak; seminer konuşmacılarıyla yakından tanışmak, onlara sorularınızı yöneltmek ve en önemlisi Politika Dergisi’ne destek olmak için sizi bizimle orada buluşmaya davet ediyoruz. Bilgilerinize sunar, geniş bilgi ve sorularınız için 0 (507) 4 73 73 73 ve 0(555) 557 0000 numaralı GSM hatlarından bizimle irtibat kurabileceğinizi belirtiriz. Katılım formu ve diğer her şey için lütfen sitemizi (www.politikadergisi.com) ziyaret ediniz.


Sayı 24

Sayfa 25

Norveç Svalbard Küresel Tohum Deposu


Sayfa 26

Referandumda Seçmen Tercihini Belirleyen Faktörler ve Süreç Değerlendirmesi Seçmen, Oy Verirken Neye Dikkat Eder? Đlker EKĐCĐ

Davranışsalcı politik bilimciler tarafından öne çıkan en önemli belirti ise oy vermenin bir politik kitle psikolojisi olduğu ve bunun sonucunda da politik sistemin tüm sırlarının açığa çıkarmanın en önemli anahtarı olduğu vurgulanarak sonuç olarak seçmen tercihini etkileyen belirli maddeler ortaya çıkarılmıştır.

T

ürkiye 12 Eylül günü Anayasa’da değişiklik öngören 26 madde için sandık başına gitmeye hazırlanıyor. Referandum yolu ile yapılacak bu oylamada “halk”ın değişiklik için cevabı nihai karar niteliği olma özelliği taşıdığından ötürü bugün ülkenin en önemli sorunu olarak görülmekte ve yediden yetmişe herkesi ilgilendirmektedir. Bu yazımızda referandum için sandık başına gidecek olan seçmenin oy verme davranışının siyaset bilimi çerçevesinde değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Seçmen tercihleri analiz edilerek bu sürecin nasıl yürütüldüğü açıklanmaya çalışılacaktır.

Oy verme davranışı politik bilimin özellikle davranışsalcı akımı tarafından özel bir saha çalışmasına tabi tutulmuştur. Bu süreç içerisinde detaylı analizler yapılmış, davranışsalcı politik bilimciler tarafından öne çıkan en önemli belirti ise oy vermenin bir politik kitle psikolojisi olduğu ve bunun sonucunda da politik sistemin tüm sırlarının açığa çıkarmanın en önemli anahtarı olduğu vurgulanarak sonuç olarak seçmen tercihini etkileyen belirli maddeler ortaya çıkarılmıştır. Bu vurgu teoriye dönüşme noktasında sıkıntılar çekse de, psephology (oy verme davranışının bilimsel analizi) hala politik analizlerde


Sayı 24

başat konum olma özelliğini kaybetmemiştir. Buna sebep olarak da oy vermenin, bireyler toplum ve politikacılar arasındaki üçlü sacayağını tahlil edebilen yegane yapı olması gösterilebilir. Oy verme davranışına ilişkin analizlerimizle bireyden kitleye ve hatta siyasetin kurumsallaşmasına ilişkin değerlendirmeleri yaparak ülkenin demokrasi tarihi hakkında öngörülerde bulunabiliriz. Oy verme davranışı kısa ve uzun döneme etkileri olarak ikiye ayrılabilir. Kısa dönemli etkilere; hükümetin veya liderin popülerliği, işsizlik, yolsuzluğun açığa çıkması, enflasyon gibi temel olarak ekonomik belirleyicilerin etkisi olduğu söylenebilir. Kısa dönemli etkiler belirli bir döneme özeldir, belirli bir seçime ilişkindir. Uzun vadeli yansımalara etkisi yeterince değildir. Kısa dönemli etkilerde oy verecek seçmenin ekonomik anlamda yeterliliği ön plana çıkmaktadır. Kısa dönemli etkilerde saydığımız lider özelliklerine de dikkat çekmek gerekir. Liderin halk gözündeki değeri kısa dönemli tercihte büyük etki eder. Medya, parti liderini partinin vitrini olarak yansıttığı için liderin tavrı davranışları önemlidir. Oy verme üzerindeki son kısa dönemli etki ise medyanın tutumudur. Çeşitli konuların yanlı ve partizan bir dille sunulması ve basın alanında mülkiyet gibi yapısal, dolayısıyla daimi faktörleri yansıtması durumunda kitle iletişim araçları da uzun süreli etki gösterebilmektedir. Buna karşın, medyanın olayları sunma biçimi de seçimden seçime değişebilir. Ülkemizde de buna birçok örnek verilebilir. Medya patronlarının rekor cezalarla karşı karşıya kalması, ister istemez medya grubunu belirli bir cepheye çekebilir.

Sayfa 27

Çeşitli konuların yanlı ve partizan bir dille sunulması ve basın alanında mülkiyet gibi yapısal, dolayısıyla daimi faktörleri yansıtması durumunda kitle iletişim araçları da uzun süreli etki gösterebilmektedir. Genel olarak bir seçmenin oy vermesinde belirleyici olan özellikler şunlardır: 1. Lidere olan bağlılık, 2. Partiye olan aşırı bağlılık (partizanlık), 3. Partinin iktidar olması halinde kuracağı çıkar ilişkileri, 4. Aday olanlardan birisiyle kurulan bağlar (akrabalık, dostluk vd.), 5. Mevcut yapıda daha iyi bir aday olmaması, 6. Manevi anlamda kendisini zorunlu bağlı hissetmesi, Yukarıda altı maddede topladığımız özellikler genel anlamda seçmen davranışını etkileyen fak-


Sayfa 28

Partiye bağlılık sadece oy vermekle sınırlı değildir. Ömür boyu sürecek olan bir birlikteliğe vurgu yapılır. Kuvvetli bir sadakat vardır. Modelin olumlu yönü ise kemik oy diye bilinen normal oy düzeyinin çok rahat bir şekilde elde edilmesidir. törlerdir. Bunların akademik boyuttaki tahlilleri ise daha geniş olmaktadır. Lipset ve Lazarsfeld, sandık başına gidip gitmemekte dört etmenden söz eder (*): 1) Hükümetin izlediği siyaset, bir toplumsal grubun çıkarlarını ne kadar etkiliyorsa, o toplum kesiminde oy verme eğilimi o kadar artar. Kamu görevlileri buna örnektir. 2) Hükümet kararlarının kendisiyle ilgili sonuçları noktasında bir toplum kesimi ne kadar bilgisiyle bu durum sandığa yönelimi o oranda arttırır. 3) Bir toplum kesimi üzerinde, siyasal katılım yönündeki baskılar ne kadar fazlaysa, o toplum kesimindeki oy verme eğilimi de o kadar artar. Bu başlık altına dini anlamdaki gruplar örnek verilebilir.

4) Grup üzerindeki baskılar ne kadar artarsa oy verme eğilimi de artar, tersi durumda da sonuç ters yönde seyir izler. Biraz önce değindiğimiz altı maddelik kısma tekrar göz atmakta fayda vardır. Bu altı maddeyi oy verme teorileri arasında da gösterebiliriz. Oy Verme Teorileri (**) Parti Kimliği Modeli: Oy verme davranışında parti önemli bir yer tutar. Đnsanlar partiye karşı psikolojik bağımlılık duygusu taşıyabilir. Seçmenler, partiyi kendi partileri olarak değerlendirir, partinin yılmaz bekçileri olarak tüm ilkelerini savunur, yaptığı her şeyi iyi olarak görür. Bu modelde oy vermeyi belirleyen dış etkenler, siyasalar, şahıslar, kampanyalar, medya gibi faktörlerin pek bir önemi yoktur. Zira lidere koşulsuz şartsız bir itaat kültürü gelişmiştir. Bu modelin en tehlikeli yönü olayın partizanlığa dönüşmesidir. Partiye bağlılık sadece oy vermekle sınırlı değildir. Ömür boyu sürecek olan bir birlikteliğe vurgu yapılır. Kuvvetli bir sadakat vardır. Modelin olumlu yönü ise kemik oy diye bilinen normal oy düzeyinin çok rahat bir şekilde elde edilmesidir. Sosyolojik Model: Sosyolojik modelde oy verme davranışı ile grup üyeliğini, seçmenlerin ait olduğu


Sayı 24

grubun içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik durumu yansıtan bir oy verme biçimi geliştirme eğiliminde olduklarını ileri sürerek birbirine bağlar. Toplum içerisindeki bölünmüşlükleri ortaya koyarak, bir bütünleşme yoluna gitmenin yolları aranır. Bu bölünmüşlükler genellikle etnik kimlikler, dini grup farklılığı, sınıf farklılığı ve bölge temellidir. Avrupa ülkelerinde sağ kanadın orta sınıf ve sol kanadın işçi sınıfı ile kurduğu ilişki sosyolojik temellidir. Rasyonel Tercih Modeli: Bu modelde toplumsal grupların davranışlarından ve sosyalleşmeden ziyade birey önemlidir. Oylamada bireyin takınacağı dış etkilerden arınmış tavır, rasyonel tercihin temelini oluşturur. Bu modelde birey, siyasalar üzerine durur. Siyasaların kendisine yönelik fayda değerlendirmesini yapar. Đçerikten de anlaşılacağı üzere bu model dünya üzerinde sıkça göremeyeceğimiz bir modeldir.

Sayfa 29

Referandum bir doğrudan demokrasi yoludur. Halkın görüşlerini alma noktasında önemli bir kaynaktır. Ve türüne göre bağlayıcı veya danışma kararları niteliği taşıyabilir. dır. Aşağıda ise referandumun yarar ve sakıncalarını anlatan bir değerlendirme yapılmaktadır. Referandumlar; Yarar ve Sakıncaları (***)

Hakim Đdeoloji Modeli: Bu model, yapısal olarak demokrasinin tam kurumsallaşmadığı ülkelerde görülür. Bireyin sosyal hiyerarşi içerisindeki yerinin kısmen de olsa belirleyicisi olduğu için sosyolojik modelle ilişkilendirilebilir. Hakim ideolojiyi kurumsallaştıracak ve reklamını yapacak olan ise başta medya olmak üzere farklı diğer kitle iletişim araçlarıdır. Yazılanların sonucunda değerlendirme yapmamız gerekirse seçmenin hangi gerekçeyle oy vereceği artık bilinmektedir. Muhakkak ki yukarıda yazılanlar genel anlamıyla bir seçime ilişkin değerlendirmelerdir. Bize lazım olan ise yakın dönem için referandumdaki tavırdır. Yine yukarıda yazdığımız altı madde ile özetleyebildiğimiz başlıklar arasında referandum için de cevap olabilecek başlıklar da var-

Referandumlar seçmenlere bir konu hakkında devlet siyasasına ilişkin görüşlerini soran önemli oylamalardır. Seçimlerde belirli bir siyasi amaç gözetilirken seçmen tarafından da bir beklenti olabilirken, referandumlarda böylesi bir tablo söz konusu değildir. Referandum bir doğrudan demokrasi yoludur. Halkın görüşlerini alma noktasında önemli bir kaynaktır. Ve türüne göre bağlayıcı veya danışma kararları niteliği taşıyabilir. Referandumun sağladığı yararlar şunlardır: - Seçilmiş hükümetin kamuoyuyla aynı noktada kalmasını temin etmek suretiyle iktidarını denetler. - Siyasi katılımı teşvik eder, böylece daha eğitimli ve donanımlı seçmenler yaratmaya yardımcı olur. - Belirli konularda halkın görüşlerini ifade etmesi noktasında önemli bir fırsattır. - Önemli konularda (anayasal düzenlemeler gibi) halkın konuya duyarlılığını ölçme noktasında hükümetler için önemli bir araçtır. Sakıncaları ise; - Siyasi kararları, çok az eğitimli ve çok az deneyime sahip ve medya ve çevrelerindeki diğer etmenlerden kolay etkilenen kişilerin ellerine bırakır.


Sayfa 30

Başbakan ya darbeciler, ya siviller diyerek 12 Eylül’ü yapanlardan hesap soracaklarını belirtmektedir. Bunun mümkün olmadığını kendisi bilmektedir, bu bir kara propagandadır. - En fazla belli bir zaman dilimindeki kamuoyunun bir bakış açısını ortaya koyar. - Siyasetçilerin, siyasi gündemi manipüle etmesini ve zor kararları verirken kendilerini sorumluluktan muaf tutmasını sağlar. - Siyasi meseleleri, sadece evet/hayır seçenekleri olan sorulara indirmek suretiyle bu konuları basitleştirir ve tahrif eder. Referanduma ve seçmen tavırlarına ilişkin değerlendirmeden sonra bu sürece ilişkin eleştirilerimizi de yazmak önemli bir zorunluluktur. Bu süreci de aşağıda irdelemek istiyoruz.

Kim, Ne Konuşuyor; Asıl Olan Nedir? Liderler her gün bir meydanda referanduma ilişkin (!) görüşlerini peşi sıra sıralamaktadırlar. Pekala yanlış olan uygulamalar nelerdir? Öncelikle meydanlarda, referandumda ne oylanacaktır, diye sorduğumuzda yazımızın ilk cümlesi sorunun cevabıdır. Ancak meydanlarda garip söylemler var. Đktidar açısından bakalım: 1) Dersim polemiği. Başbakan Sakarya’da diyor ki CHP lideri nereli Dersimli. Dersim ne zaman bombalandı? CHP’li Cumhurbaşkanı döneminde.

Đşte sizin cemaziyelevveliniz bu. Referandumla Dersim’in ne alakası var, diye soran yok… 2) Başbakan Yardımcısı tarafından “hayır” oyu vereceğini açıklayan sanatçılara telefon açmakta, niye hayır diyorsunuz evet desenize diye baskı yapmaktadır. Bu değişikliğin demokrasi getirme gibi bir nitelemesi olabilir mi? 3) Başbakan ya darbeciler, ya siviller diyerek 12 Eylül’ü yapanlardan hesap soracaklarını belirtmektedir. Bunun mümkün olmadığını kendisi bilmektedir, bu bir kara propagandadır. 4) Referandum süreci bir seçim havasına sokulmuştur. Meydanlarda AKP ve karşıtlarının bir savaşı yaşanmaktadır. Bunu tetikleyen ise iktidarın söylemleridir. 5) Başbakan karşıtları sayarken CHP, MHP, YARSAV, BDP, PKK demekten vazgeçmemektedir. Bu durumda sözün bittiği yere gelinmiştir. 6) Ramazan ayı sebebiyle olayın boyutu dini mecraya da sürüklenmiştir. Oruç Baba türbesinde “evet” diyerek iftariyelik dağıtılıyor ve hükümet herhangi bir yaptırımda bulunmamaktadır. 7) Kendine ait kanunun beşinci maddesine göre seçim ve halkoylamasında tarafsız olması gereken TRT, YSK’nın yasaklarını hiçe saymaktayken bunu gören(!) RTÜK inceleme bile başlatmamaktadır. 8) Başbakan seçimlerde olduğu gibi ikinci çıkarsam ben bırakırım diye konuşmaya devam etmektedir. Bu ise halka yönelik imalı tehdidin göstergesidir.


Sayı 24

9) AKP, süreci, 12 Eylül 1980 mağdurları üzerinden yürüterek yanlış bir çizgiye sokmaktadır. Yandaş TV kanallarında 12 Eylül’de mağdur olan olmayan kim var kim yok herkese mikrofon uzatılarak halka akıl tutulması yaşatılmaktadır. 10) Başbakanın sık sık Adnan Menderes hatırlatması yapması da psikolojik olarak yorulduğunun göstergesidir. 11) Kendisinin sıkıştığı noktada Atlantik ötesinden, imkan olsa ölüleri de evet dedirtsek, diye destek alarak süreç uhrevi niteliklere bürünmektedir. Tüm bunların sonucu olarak gerçek gündemden uzak bir süreç işlemektedir… Halka oylatılmak istenen Anayasa değişiklikleridir. Ancak meydanlarda sıra daha değişikliklere gelmemiş gibi duruyor! Muhalefetin yanlış yaptığı ortak noktalar ise birkaç başlıkta toplanabilir: 1) Meydanlarda referandumun ana temasına ilişkin vurgu yapılmamaktadır. Daha gerçekçi tahliller yapılmalıdır. 2) Đktidarın istediği zaten paketin değil, kişilerin tartışmasıdır. Halktan destek gören muhalefet bu gücünü pakete ilişkin tahlillerde kullanmalıdır. Aksi halde bu gidişle seçim döneminde propaganda malzemesi kalmayacaktır. 3) Đktidarın propaganda birimine karşı acilen karşı bir birim oluşturulmalıdır.

Sayfa 31

Đktidarın istediği zaten paketin değil, kişilerin tartışmasıdır. Halktan destek gören muhalefet bu gücünü pakete ilişkin tahlillerde kullanmalıdır. Aksi halde bu gidişle seçim döneminde propaganda malzemesi kalmayacaktır. ardı etmemek suretiyle yapmak muhalefetin temel görevi olmalıdır. 5) Yerel birliklere özel bir ağırlık verilmeli ve son güne kadar genç, dinamik bir kadroyla süreç yürütülmelidir. Yukarıda belirtilenler de uzun zamandır siyasal analizler yapan birisinin gördüğü aksak yönlerdir. Umuyoruz ki, gerçekler halk tarafından da görülecek ve önce referandum ardından seçim ile saltanata dönüşme eğilimindeki sözüm ona demokrasi, hak ettiğini alacaktır. Tüm bunlar için karanlığa sövmek yerine kalkıp bir mum yakmak yeterlidir. O mum da 12 Eylül’de sandık başında bir “hayır”la yanacak güçtedir… Ilker.Ekici@PolitikaDergisi.com

4) Kendilerini terör örgütüyle bir gösteren bir yapıya karşı her türlü mücadeleyi hukuksal zemini göz

*KIŞLALI; A.Taner; Siyasal Sitemler; sf:189;Đmge; 4.Baskı; 1998 **Heywood; Andrew: Siyaset; sf:350353; Adres yay. Ankara; Ekim 2007 *** Heywood; A.g.e. sf:328


Sayfa 32

Geçmişten günümüze kısa bir “anayasa” özeti ve referandum...

Temel Olarak Anayasa ve Referandum Gerçeği Medine AKBABA

“B

ir günlük adalet altmış yıllık ibadetten faziletlidir.” (Hz. Muhammed)

17 Eylül 1787’de ABD’de kullanılan “anayasa” kavramı temelde devletin yönetim kurallarının vurgulandığı, merkezi yasal bir belge olmakla birlikte devletten üst bir yasal çerçeve olup hem devletin varlığını sağlar hem de devleti denetler. Kavram Fransız Devrimi’nden sonra ders olarak ele alınmış hem Devrimden önce hem Devrimden sonra yasaklanmıştır. 3.Cumhuriyetin kurul-

masından sonra hukuk içinde ve siyaset temelinde çok önemli yere sahip olmuş ve günden güne devinimine de devam etmektedir. Anayasa kavramını normal yasal zeminden ayıran ve onu devlet denetiminde önemli kılan şey bu kavramın Fransız Devrimi’nden sonra yaşama geçen çağdaş ve laik devlet anlayışının direklerini oluşturan yasama+ yürütme+ yargı güçlerini simgeleyen farklı konseptteki yasal vurgudur ve aynı zamanda yenilikçi bir “toplumsal sözleşme” biçimidir. Osmanlı’da Anayasa Osmanlı’daki anayasa faaliyetine değindiğimizde çıkış noktalarının Đngilizlerin anayasa anlamında

Kanuni Esasi’nin ilanıyla (1908 Devrimi) II.Abdülhamit’in resmiyle basılan “Yaşasın Anayasa” kartpostalı


Sayı 24

Sayfa 33

kullandığı “constitution” sözcüğünün “Kanuni Esasi” (1876) olarak çevrilmiş olduğunu görmüş oluyoruz. Đngilizcedeki anlamıyla “kurmak”, “oluşturmak” gibi anlamları ifade eden sözcük Osmanlı’da bir hükümdarın başkanlığı altında parlamento yönetimi olarak yansımıştır. Ancak “Kanuni Esasi” kavramının ne anayasa ne de güçler ayrılığı teziyle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Parlamento sadece mali işlerde bağımsız olduğu için bağımsızlığı bütçe ile sınırlı kalmıştır. 1921 ve 1924 tarihli “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” adlı belge çokça değişikliğe uğratılmış olsa da temel anayasa çizgisini yansıtabilmiştir. Anayasa fikri ilk kez 1924 tarihinde değil Osmanlı aydınlarınca sıkça irdelenmiş ve Fransız Devrimi’nin getirdiği yenilikler ölçütünde heyecanla sorgulanmıştır. Osmanlı’da temel sorgulama “millî egemenlik” üzerinde yoğunlaşmış, Osmanlı aydınlarından Namık Kemal ve Ali Suavi arasında derin tartışmalar yaratmıştır. Namık Kemal’in Rousseau’dan etkilenerek savunduğu “halk egemenliği” ve Đslâm terminolojisi ile açıklamaya çalıştığı “kuvvetler ayrılığı” tezi ile Ali Suavi’nin “hakimiyet Allah’ındır” tezi birbirini hem tamamlaması hem de birbirine ters düşme vakasıyla ortada kalmıştır. Bazı cenahların, milli egemenlik fikri Atatürk’te Fransız Devrimi ve batılı akımlardan geliyor, taklitçilik yapılıyor, demesi çok büyük bir tarihi eksilik ve cehaletin göstergesidir. Çünkü Atatürk milli egemenlik hususuyla ilgili “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek eski meşruiyet teorilerine dayanarak devletin yönetilmesinin imkânsızlığı ve

Ali Suavi

Atatürk milli egemenlik hususuyla ilgili “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek eski meşruiyet teorilerine dayanarak devletin yönetilmesinin imkânsızlığı ve milli devlet şuuru ile Milli Mücadelenin topyekun kazanılma arzusunu kanıtlamıştır. milli devlet şuuru ile Milli Mücadelenin topyekun kazanılma arzusunu kanıtlamıştır. Bu egemenlik temeli Türk milletinde kendi kendine gelişmiş ve filizlenmiştir. “Anayasa”nın Felsefi Temeli ve Filozoflarca Đrdelenmesi Anayasa, fikri ve fiili olarak eski dönemlerde uygulanmıştır ve sorgulanmıştır da. Atina ve Roma’da uygulanan demokrasi çerçevelerinde ele alınmıştır. Đslam dünyasında da “Medine Anayasası “ özde anayasa fikrine uymasa da devlet yönetiminin yazılı esasla ele alınması açısından tarihçiler tarafından öne sürülür. Fransız hukukçu Jean Bodin egemenliği, içte insanlar üzerinde sınırlanamayan mutlak ve üstün bir iktidar, dışta ise bağımsız bir kudret olarak tanımlamıştır. Bu bağlamda hukuk ve gelenek arasındaki çizginin farklılığı ortaya konmuş olsa da egemenlik devlet içindeki egemen temsilin güç oranını artırmıştır. Bodin’den Hobbes’a ve Austin’e kadar birçok düşünürü etkilemiş, irdelemeler karşısında devletin içindeki gücü bir yandan da sınırlayıcı bir denge unsuru aranmaya başlanmıştır. Đşte bu noktada devletin sınırsız gücü karşısında kişilerin hak ve hürriyetlerini koruma kaygısı yeni akımların filizlenmesine sebebiyet vermiştir. Đngiliz düşünür John Locke güçler ayrılığı tezini ortaya koymuştur. 1748’de yayımlanan “Kanunların Ruhu” (De l’ Esprit des Lois) adlı


Sayfa 34

Rousseau ise kendine Đngiltere rejimini örnek alan Montesquieu’dan farklı olarak egemenliğin Đngiliz halkında değil, parlamentosunda olduğunu vurgular (çünkü Montesquieu’ya göre egemenliği elinde bulunduran halk değildir, Đngiliz Parlamentosudur).

yacağının aşikar olacağını “ söyler. Hayek'in de kendini dahil ettiği liberal gelenek, çoğunluk yönetiminin bir tiranlığa sapması önlensin diye, çoğunluğun kendilerine oy verdiği iktidarlara sıkı sınırlar koyar. Hayek yasamanın yürütmeden kesinlikle ayrılması gerektiğini ve yürütmenin hiçbir zaman kendi aleyhine kısıtlayıcı yasa yapmayacağını öne sürer ki haksız da sayılmaz! John Locke temelli güçler ayrılığı tezindeki çarpıcı nokta yargının yasama ve yürütmeden ayrıca değerlendirilmesi hususudur. Egemen gücün, geçmişte kral veya padişah bugün ise sahte demokrat devlet başkanı ve başbakanlar karşısında yasanın her daim güçle elastike edilip şekillendirildiği ortamda amaç yeni ve çağdaş düzenin ve devlet birimlerinin “anayasa” temelli güçlü denetimi ve eşitlikçi yönetimini ortaya koymaktır. Yargı bağımsızlığının irdelendiği yahut yok edilmek istenildiği bir ortamda devlet yönetimi sarsılır, kurumlardaki objektif duruş yıkılır; yerine her dönemin yeni kurum ve ideolojileri sızar. Bu noktada demokrasi dediğimiz kavram zayıflatılır, ayaklar altına alınır. Çünkü yüzde elliye yakın halk kesimi etkinleştiği vakit ve topyekun bir halk egemenliğinin sadece bu dilim ile simge edilmesi geriye kalan yüzde elliden fazla kesimin demokratik hak ve özgürlüklerini yok saymak, onlar üzerinde baskı ve korku kurmak anlamına gelmektedir.

eserinde Fransız düşünür Montesquieu, kişilerin hak ve hürriyetlere sahip olabilmelerinin ve devlet içinde bunların teminat altına alınabilmesinin yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrılmasıyla mümkün olabileceğini savunmuştur. Rousseau ise kendine Đngiltere rejimini örnek alan Montesquieu’dan farklı olarak egemenliğin Đngiliz halkında değil, parlamentosunda olduğunu vurgular (çünkü Montesquieu’ya göre egemenliği elinde bulunduran halk değildir, Đngiliz Parlamentosudur). Yine Montesquieu’daki kuvvetler ayrılığı ilkesini SONUÇ reddeder ve doğrudan demokrasi örneklerinden yola çıkarak kuvvetler birliği sistemini arAnayasa kavramının hiçbir millet ve zuladığını ortaya koyar. ”Genelde deakım tekelinde olmadığı, yıllarca benMontesquieu mokrasi yanlısı bir görüntü sergilezer ad yahut girişimlerle az da olsa yen, yüzde elli bir her şeydir, yüzortaya konduğu, değerlendirmelede kırkdokuz buna katılmıyorsa rin farklı ve güzel sonuçlar ortaya yanılmış farz edilir diyen çıkardığını vurgulamak gayesini Rousseau, bu görüşüyle çogerçekleştirmeye çalıştım. ğunluğun azınlığa tahakkümüAnayasa kavramını günümüz ne yol açtığı gerekçesiyle de federe yönetimlerini baz alarak ciddi şekilde eleştirilir”. değiştirmek ve yargı üzerinde birtakım kötü planlar beni bu August von Hayek’e göre hususa yoğunlaşmaya ve milli ise “yasaları seçimle gelen egemenlik ile anayasa kavrayöneticilerin eline bırakmak, mının ortaklığını kanıtlamaya krema kavanozunu kedinin sogötürdü. Gücünün cazibesinden rumluluğuna bırakmaya benzer”. asla vazgeçmeyen otorite ve siyasi “Kısa süre sonra hiçbir yasa -en temsiller demokrasi kavramını yok azından hükümetin keyfi iktidarını ettikleri gibi halkın hürriyetlerini ve biresınırlaması anlamında bir yasa- kalmayin özgürlüklerini de yüzyıllık kazanımlar


Sayı 24

ve milli iradeyi un ufak ederek sahte demokrasi maskelerini takınmışlardır. Son günlerde ortaya konan anayasa tasarısı sadece bir odağın güdümünde fiile geçmişse de bazı kavramları da karıştırmamak gerekir. Seçimler sonucu ortaya çıkan irade milli irade değil, çoğunluğun iradesidir. En büyük tehlike, milli irade varsayılan kavramların arkasına sığınarak parlamentoda çoğunluğu elinde bulunduranların kendilerini bütün milletin temsilcisi olarak görerek, demokratik olmayan düzenlemeler yapabilmesidir. Aslında milli irade bu olmayıp, iktidar-muhalefet bütünü olarak algılanmalıdır. Unutulmamalıdır ki 1930-40’lı yılların Nazi Almanya’sında Hitler seçimle başa gelmiştir. Çoğunluk insanların katledilişini desteklemiş ve hatta sağlamıştır. Demek ki çoğunluk fikrini gütmek çoğulcu demokrasi anlayışını zedeler ve azınlıkları yok sayar. Ülkeleri oluşturan grupların ve azınlıkların yok edilmesi o yönetimleri birtakım açılım ve söylemlere

Sayfa 35

iter. Çünkü demokrasi anlayışını yok saymış, azınlıkları incitmiş ve geri kazanma gayeleri oy kaygılarıyla bütünleşmiştir. Keza federe yönetimlerdeki anayasa değişimleri olağandır, çünkü bu gelişmiş sanayi ülkelerinde zaten yargı bağımsızlığı kesin ve dokunulması keskin bir hançer olarak asla devlet başkanlarının gücünü kuramadığı alanlardır. Türkiye gibi temel insan haklarının eksikliğinin gün gibi ortada olduğu ülkelerde, insanların ötekileştirildiği, yandaş olmayanların psikolojik baskıya ve hapis cezalarına maruz kaldığı bir ülkede yargıda reform aslında yargıyı hizaya çekmek ve onu gücün denetimine sokmaktır. Anayasa dediğimiz toplumsal sözleşme çağdaş ve laik bir çıkıştır, insan hakları temelinde devletin geniş gücü karşısında insanların olabildiğince hak kazanımlarını ortaya koyabilmektir. Bağımsız yargı, ülkede denetimin teminatıdır. Ancak yasalardan kaçanlar ve yasalara aykırı fiillerde bulunan siyasi odaklar yargıyı bağımlı hale getirmek ister.


Sayfa 36

Milli egemenliğe inananlar, hür demokratik rejimden başka yol tanımazlar. Ancak bu şekilde millet varlığını devam ettirir, demokratik müesseseler ayakta kalabilir ve hiçbir şekilde milli irade ipotek altına alınamaz. 1982 Anayasasını “korseli anayasa” olarak görenler bu noktada haklı olmakla beraber; ben günümüz anayasa taslaklarının aslında temel yönetim ve çözümler getirmediği, sadece sahte demokrasi söylemleri ile bulandırıldığını düşündüğüm için bu gibi taslaklara “korseli demokrasi” girişimi adını vermeyi uygun buluyorum. Kendi çıkar ve güdümlerinin demokrasisini inşa edenler demokrasi kavramını asla algılayamamış ve temin edemeyecek güruhlardır. “Demokrasi, temsili ve çoğulcu karakteri ile seçmene hesap verilmesini, kamu makamlarının hukuka uymak yükümlülüğünü ve adaletin yansız bir şekilde dağıtılması da zorunlu kılar. Kimse hukukun üstünde olamaz”. (Paris Şartı)

BAŞGĐL Ali Fuat, Esas Teşkilat Hukuku, C. 1, Đstanbul 1960. CĐN Halil, Milli Hakimiyet ve Atatürk, Konya 1985. CĐN Halil- AKYILMAZ Gül, Feodalite ve Osmanlı Düzeni, Konya 1995. GENÇ Reşat, “Đslamiyet’in Kabulüne Kadar Türklerde Egemenlik Anlayışı”, Milli Egemenlik ve Demokrasi Kurultayı, TBMM Kültür Sanat ve Yayın Kurulu Yay. No: 77, Ankara 1995. HAYEK Friedrich A. Von; Hukuk, Yasama ve Özgürlük, Kurallar ve Düzen, (Çev. Atilla Yayla), Türkiye Đş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1993. KODAMAN Bayram, Milli Egemenlik Kavramının Fikri Gelişmesi Paneli, Samsun 22.04.1986, TBMM Kültür Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları No: 17. KÖNĐ Hasan, Milli Egemenlik Kavramının Fikri Gelişmesi Paneli, Samsun, 22.04.1986, TBMM Kültür Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları, No 17.

Medine.Akbaba@PolitikaDergisi.com ___

KÖSEOĞLU Nevzat, Devlet- Eski Türklerde Đslâm’da ve Osmanlı’da, Đstanbul 1997.

KAYNAKLAR

MEMĐŞ Emin, Anayasa Hukuku Notları, Đstanbul, 2005.

ARSAL Sadri Maksudi, Türk Tarihi ve Hukuk, Đstanbul 1947.

NĐYAZĐ Mehmet, Türk Devlet Felsefesi, Đstanbul 1995. OĞUZ Orhan, Milli Egemenlik, Yurtta Sulh Cihanda Sulh Đlkeleri ve Atatürk, Đstanbul 2.5.1986, TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları No: 16. SARICA Ragıp, “Atatürkçülük, Milli Egemenlik ve Gençlik”, Atatürk Milli Egemenlik ve Gençlik Paneli, Đstanbul 1985. TEZĐÇ Erdoğan, Milli Egemenlik Đlkesinin Kabulü ve Gelişimi Paneli, Đstanbul 5.5.1986, TBMM Kültür Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları No: 21.


Sayı 24

Sayfa 37

Kissinger’ın söylediği net bir cümle ile nedeni daha açık: “Petrolü kontrol edersen ulusları kontrol edersin, yiyeceği kontrol edersin.”


Sayfa 38

Sosyalist bakış açısıyla referandum

Sosyalistler Anayasa Referandumunda Ne Yapmalı? Evren YELKANAT

“Gayriresmi ideoloji”nin sözcülerine göre 12 Eylül referandumundan “Evet” çıkarsa, Türkiye demokratik ve özgür bir ülke olacak. Demokles’in kılıcı gibi üzerimizde sallanan “askeri vesayet” ortadan kalkacak, askeri ve sivil bürokrasi yerle bir olacak, hatta “içimizdeki Sovyetler Birliği” çökecek.

B

ugüne kadar, gerek görsel gerek yazılı basında izlediğimiz Anayasa tartışmalarında üç aşağı beş yukarı aynı sözleri işittik. Konunun uzmanı burjuva hukukçuları ve düzenin hizmetkârı gazeteciler iki ayrı cephede yer alarak, birbirlerinin tam zıddı iki görüş ortaya koydular.

Resmi ideolojiye karşıt olmak adına, “bu ideolojinin tüm temel argümanlarına tezat” yeni bir ideoloji (gayriresmi ideoloji) yaratmaya çalışan iktidara göbekten bağlı, liberal-neoliberal sol maskeli yeni-sağ görüşlüler (sivil toplumcular), dinci-gericicemaatçi güruhun yanı sıra “eski ülkücüleri” de saflarına katarak basında egemen sesi temsil ediyorlar. Tarihin, sınıf savaşımları tarihi olduğunu

unutan ve sınıf kelimesini literatürlerden çıkarırken bir yandan da kendilerine “özgürlükçü sol” ismini takan küçük bir grup da, “resmi ideoloji”nin tezleriyle kendilerini bezemekten geri kalmıyor. “Gayriresmi ideoloji”nin sözcülerine göre 12 Eylül referandumundan “Evet” çıkarsa, Türkiye demokratik ve özgür bir ülke olacak. Demokles’in kılıcı gibi üzerimizde sallanan “askeri vesayet” ortadan kalkacak, askeri ve sivil bürokrasi yerle bir ola-


Sayı 24

cak, hatta “içimizdeki Sovyetler Birliği” çökecek. Resmi ideolojinin temel dayanağı olan ordu-yargı kliğinin el değiştirmesi ise militarizmin kökünün kazınmasına neden olacak. Đdeolojisini günlük gazete yazıları veya televizyonlardaki kavga benzeri “kayıkçı kavgası” tadındaki tartışmalardan alan (en önemli örneği Rasim Ozan Kütahyalı) bu “kaynaşmış, imtiyazsız ve sınıfsız kitlenin” Tayyip Erdoğan’ın “biz onlara hap gibi sunuyoruz” diye bahsettiği, Anayasayı değiştirecek maddelere referandumda “Evet” diyecekleri gün gibi aşikar. Burjuvazinin “Đslamcı kanadı” ise bu gelişmeleri ellerini ovuşturarak bekliyor. Zira bu Anayasa değişikliğinin asıl önemi, devletin tüm kademelerinin burjuvazinin “Đslamcı kanadı”nın eline geçmesidir. TSK’nin de, AKP’nin hegemonyasındaki ve hegemonyası dışındaki burjuvazinin Đslamcı kanadı ile uzlaşma yolları araması (Dolmabahçe görüşmeleri, YAŞ kararları vs.) ve bunu kısmen de gerçekleştirmesi, ülkedeki çift başlı oligarşinin tek bir elde, “Đslamcı burjuvazi”nin elinde toplanacağının göstergesi olacaktır. Gayriresmi ideologların bilerek veya bilmeyerek dümenine su taşıdığı “Đslamcı kanadın” özgürlükler

Sayfa 39

Burjuvazinin “Đslamcı kanadı” ise bu gelişmeleri ellerini ovuşturarak bekliyor. Zira bu Anayasa değişikliğinin asıl önemi, devletin tüm kademelerinin burjuvazinin “Đslamcı kanadı”nın eline geçmesidir.

ve demokrasiyle uzaktan yakından hiç ilgisinin olmadığını da çok yakından biliyoruz. Başörtüsüne özgürlük sloganları atan ve “Anayasa’ya evet” diyecek kişilerin demokrat olduğunu söyleyen, buna karşılık Anayasaya hayır oyu veren “ya haindir ya gaflet içindedir” diyen Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof.Dr Hayrettin Karaman’ın son günlerde kaleme aldığı “çoğulculuk Đslam’a aykırıdır” içerikli yazısı da, tezimizi doğrular niteliktedir.


Sayfa 40

Burjuva ideologlarının diğer bir tezi de anayasanın “renksiz” olmasıdır. Renksizden kasıt, toplumun laik yapısının kırılması, Kemalizm’in yok edilmesi ve serbest piyasa ekonomisine bağlı yapının kırılmasını önleyecek tedbirlerin alınmasıdır. Burjuva ideologlarının diğer bir tezi de anayasanın “renksiz” olmasıdır. Renksizden kasıt, toplumun laik yapısının kırılması, Kemalizm’in yok edilmesi ve serbest piyasa ekonomisine bağlı yapının kırılmasını önleyecek tedbirlerin alınmasıdır. Sınıf-

sal yapıyı ve sınıfsal mücadeleyi temel almayan bu yeni-sağ tezler; Türkiye’nin askeri bir vesayette olduğuna da o kadar çok vurgu yapmaktadırlar ki, toplumdaki resmi ideolojiye inanan insanlar bile “darbelerin” Türkiye demokrasisine darbe vurduğunu söylemektedir. Fakat askeri darbelerin belirli sermaye katmanlarının birbirleri üzerindeki mücadelesinde vurucu gücü oynadığını bilen “sosyalistler/devrimciler”, bu söylemlere uzaktan hafif bir tebessümle cevap vermektedirler. Zira sosyalistler ve devrimciler, bu ülkede tek parti döneminde de, çok partili dönemde de, askeri dönemlerde de askeri dönemler dışındaki sivil yönetimlerin suyun başında durduğu devirlerde de Türkiye’de demokrasinin olmadığını iyi bilmektedirler. Devrimciler ve sosyalistler; Türkiye Komünist Partililerin tek parti döneminde nasıl öldürüldüğünü de, 6-7 Eylül olaylarını tertipleyenlerin Demokrat Parti ile birlikte sosyalistleri nasıl hedef gösterdiğini de, Milliyetçi Cephe hükümetlerinin kanlı katliamlara nasıl ortak olduğunu da, DSP hükümeti döneminde


Sayı 24

Ulucanlar Cezaevinde “Hayata Dönüş Operasyonu” ile devrimcilerin sistematik bir şekilde hayata bir daha dönememelerinin sağlamasının da, 12 Eylül’de yargılanmaya başlanan Devrimci Yol davası sanıklarının AKP döneminde müebbet hapse mahkum olduklarını da iyi bilmektedirler. Sosyalistler, Anayasa referandumunda ne yapmalıdır? Bu sorunun cevabını bulmak elzemdir. Sosyalistler hem resmi ideolojik hem de gayriresmi ideolojik enstrümanları ciddiye almamalı ve “somut durumların” somut tahlilini yaparak bu soruya cevap aramalıdır ve biz de bunu arıyoruz. Anayasanın değiştirilecek Madde 53.a bendi, memurların toplu sözleşme haklarını kapsamaktadır. 53. maddenin yeni şekliyle yürürlüğe girmesi halinde artık sendikalar ile yöneticiler arasındaki görüşmeler olumlu sonuçlanmazsa, uyuşmazlık Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na havale ediliyor. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu ise bizzat burjuvazinin Đslamcı kanadı tarafından yönetilecek. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun verdiği kararı tartışmak mümkün olamayacak, zira bu kararlara “itiraz” yolu yok. Aziz Çelik’in dediği gibi bu uygulamaya “zorunlu tahkim” deniyor ve bu uygulamadan sonra memurlar greve gitme haklarını kaybediyorlar. Diyeceksiniz ki, memurların şu anda da grev hakkı yok, o zaman sendikal haklarında bir değişiklik olmayacak. Fakat şu anda “zorunlu tahkim” uygulaması olmadığından sendikalar bugüne kadar görüldüğü üzere Anayasa’nın 90.maddesine dayanarak greve gidiyorlardı ve AĐHM de bu grevleri yasal olarak görüyordu. Zira şu anda görev yapan Uzlaştırma Kurulu’nun kararlarına itiraz yolu açıktı. Yeni Anayasa ile birlikte memurların sendikal haklarının kısıtlanacağı görülüyor. Anayasa sürecinde sosyalistlerin ve devrimcilerin dikkat etmesi gereken diğer bir nokta ise Yargı ve Ordu’nun resmi ideoloji mensuplarında kalmasının, “oligarşinin çift başlılığını” sürdürmesine yol açmasını öngörmesidir. Bu oligarşik grupların birbirleri arasındaki sürtüşmenin artması ise toplumsal dokudaki çelişkilerin hızla artmasına yol açacak ve “sosyalistler” bu suni dengeyi bozmak için gerekli ortama kavuşacaktır. Biz sosyalistler, yeni ve gerçekten demokratik bir anayasa istiyoruz.

Sayfa 41

Fakat şu anda “zorunlu tahkim” uygulaması olmadığından sendikalar bugüne kadar görüldüğü üzere Anayasa’nın 90.maddesine dayanarak greve gidiyorlardı ve AĐHM de bu grevleri yasal olarak görüyordu. Zira şu anda görev yapan Uzlaştırma Kurulu’nun kararlarına itiraz yolu açıktı. Yeni Anayasa ile birlikte memurların sendikal haklarının kısıtlanacağı görülüyor.

Đşte bizim “Anayasamız”dan 7 somut madde: 1-) 12 Eylül’ün bir ürünü olan YÖK ortadan kaldırılmalıdır. 2-) Türkiye Cumhuriyeti altında yaşayan her ulusa “kendi kaderini tayin hakkı” verileceği ilkesi Anayasaya girmelidir. 3-) Türkiye Cumhuriyeti, Anayasasına, mazlum milletlerin öncüsü olacağı ibaresini koymalıdır. 4-) Halk Meclisleri kurularak; temsili demokrasinin yanı sıra yerel düzeyde de örgütlenme sağlanmalıdır. Halk Meclisleri üretim ve siyasete doğrudan müdahale edebilmelidir. 5-) Dokunulmazlıklar kaldırılmalıdır. (Fikir özgürlüğü bağlamında “dokunulmazlık” hakkı saklı kalır.) 6-) Seçim barajı ortadan kaldırılmalıdır. 7-) Tüm “çalışanların” grev ve genel grev hakkı olmalıdır.

Bu değişiklikler hayata geçmediği sürece sosyalistlerin referandumda cevapları net olarak “hayır”dır. Evren.Yelkanat@PolitikaDergisi.com


Sayfa 42

Rusya, ABD, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Türkiye...

ABD’nin Kafkasya Politikası Dr. Elnur Hasan MĐKAĐL

“Türkiye'nin jeopolitik önemini anlatmaya gerek yok, bunu Napolyon bile belirtmişti. Ama, bu gün en önemli jeostratejik bölge Kafkasya'dır.” (Bünyadov) ÖZET Bu çalışmada SSCB’nin parçalanması sonrası dönemde ABD’nin Kafkasya politikasının tarihi irdelenmiştir. ABD ile Rusya’nın Sovyetlerin parçalanması sonrası dönemde Kafkasya’yı bir türlü paylaşamamaları ve bunun için ABD’nin Kafkasya’ya yönelik ne gibi politikalar ürettiği araştırılmaktadır. Çalışmanın başlangıcında ABD’nin Azerbaycan ve Ermenistan’a yönelik politikaları, sonlarında ise Rusya-Gürcistan savaşının cereyan ettiği dönem incelenmiştir. ABD çok önemli jeostratejik konuma sahip Kafkasya bölgesine çok uzak bir mesafeden de olsa müdahale etmekte ve Soğuk Savaşın bitmesine rağmen Rusya ile bu bölgeyi paylaşamamaktadır. ABD’nin Musevi asıllı dolar milyarderi George Soros vasıtasıyla Gürcistan’da yaptığı lale devrimi sonrası iktidara Saakaşvili getirilmiştir. Ardından Gürcistan’ın özerk bölge Acaristan’a girmesiyle Rusya kendinin gibi gördüğü Acaristan’a tanklarla girmiştir. Hatta bununla da sınırlı kalmamış ve

Batum’a kadar tanklarla gelmiş ve geniş çaplı Tahribata yol açmıştır. Maalesef ABD bu savaşta Gürcistan’a destek vermekten kaçınmıştır ve olaya müdahale ederse Rusya ile bir savaşın patlak verebileceği endişesiyle savaşa müdahale etmekten çekinmiştir. GĐRĐŞ Azerbaycan’ın meşhur tarihçilerinden Ziya Bünyadov, SSCB’nin parçalanmasının arifesinde Kafkasya jeopolitiği ile ilgili olarak “Türkiye'nin jeopolitik önemini anlatmaya gerek yok, bunu Napolyon bile belirtmişti. Ama, bu gün en önemli jeostratejik bölge Kafkasya'dır. Ufacık bir toprak parçasında (450.000 km2) çok büyük bir mücadele veriliyor. Tarihte en çok kan dökülen bölge burasıdır. Kafkasyalılar, dünyanın en çok acı çeken halkıdır” demekteydi. (1) Türk dış politikasının tanınmış siması diplomat ve yazarlarından Gündüz Aktan ise Kafkasya’nın, Sovyet sonrası kaosta tarihinin en istikrarsız dönemini yaşadığını belirterek, Rusya, Đran ve Türkiye'nin yanı sıra, ABD ve AB müdahalesine sahne olduğunu; bölgenin jeostratejik önemi yanında çok tehlikeli olaylara da gebe olduğunu ifade etmişti.(2) Avrasya tarihinin geçiş coğrafyası olarak büyük bir öneme sahip olan Kafkas coğrafyası, Rus Çarlığı’nın Avrasya’da 300 yıl süren ilerlemesi sırasında 19. Yüzyılda Rus Orduları tarafından işgal edilmiş bir bölge-

Gündüz AKTAN


Sayı 24

dir. Çarlığın yıkılması sırasında Kafkas halkları kısa bir süre için bağımsızlıklarına kavuşmuş iseler de Kızılordu olarak geri dönen Rus gücü 1990’a kadar Kafkas halklarının bağımsızlıklarını ellerinden alırken, Kafkasya’nın jeopolitik önemini Kızılordu’nun Türkiye ve Đran’a saldırmak için konuşlandırdığı ordular coğrafyasına indirgemiştir. Sovyetler Birliğinin çökmesi ile birlikte Kafkasya, dünya jeopolitiğine güçlü bir dönüş yapmış, dünya siyasetinde önemli bir faktör haline gelmiştir. Türkiye ve Đran özellikle Güney Kafkasya’da etkili olma mücadelesi verirken, Rusya da 1990’larda Kuzey Kafkasya’da tutunmak için savaşmıştır. 2000’lerde Kuzey Kafkasya’daki konumunu sağlamlaştıran Moskova’nın tekrar güney Kafkasya’ya inmek için mücadele ettiği gözlemlenmiştir. Sovyetlerin dağılmasını takip eden ilk yıllarda bu coğrafya ABD’nin dış politika öncelikleri arasında değildi. ABD, bölgeye yönelik çıkarlarını bölgedeki enerji kaynakları merkezli tanımlamaktaydı. 1990’ların ikinci yarısından itibaren bu durum değişmeye ve ABD’nin bölgeye yönelik çıkarlarının tanımlanmasında jeopolitik unsurlar ön plana çıkmaya başlamıştır. ABD’nin politikasındaki değişikliğin, Azerbaycan ve Gürcistan’ın Rus nüfuz alanın-

Sayfa 43

dan uzaklaşıp ve Batı yönlü politikalar izleme istekleri ile örtüşmesi sonucu, ilişkilerin yoğunluğunda ve yakınlığında 1990’ların ikinci yarısında bir artış yaşanmıştır.(3) Bu süreçte birkaç dönüm noktasına tanık olunmaktadır. 11 Eylül ve devamında yürütülen Afganistan operasyonu bunlardan birisidir. Bu dönemde sınırlı sayıda da olsa Amerikan askeri Gürcistan’a gönderilmiştir. Ardından da hem Gürcistan’la hem de Azerbaycan’la askeri ilişkiler belirgin bir şekilde öne çıkmaya başlamıştır. Bu konudaki tartışmalar ABD’nin Kafkasya’da askeri üs edinmeye çalıştığı konusunda yoğunlaşmaktadır.(4) Rusya’nın Ağustos 2008’de Gürcistan ile savaşı ABD’nin Kafkasya politikasına ağır bir darbe indirirken, Moskova’nın konumunu 1991’den bu yana hiç olmadığı kadar güçlendirmiştir. Ancak Kafkaslarda mücadele hâlâ bitmiş değildir. Ve netice daha uzun süre belli olacağa benzememektedir. Yine de Ukrayna’da Moskova yanlısı bir hükümetin demokratik seçimlerle işbaşına gelmesi, Türkmenbaşı’nın bir suikasta kurban gitmesinden sonra Moskova’nın bu ülkedeki konumunun sağlamlaşması ve nihayet Nisan 2010 başında Kırgızistan’da Rusya yanlısı bir yönetimin oluşmasına,


Sayfa 44

ABD’nin baskısı altındaki Ankara’nın izlediği yanlış Ermenistan politikasının Azerbaycan’ı Rusya’ya yaklaştırması, Moskova’yı rahatlatmaktadır. ABD’NĐN KAFKASYA POLĐTĐKASI: ARAYIŞLAR VE KARMAŞALAR BÜTÜNÜ Brzezinski, ABD’nin SSCB’nin çöküşünden sonra Kafkasya’ya yönelik politikalarını üç döneme ayırmak gerektiğini söylemektedir. Bu üç dönem sırası ile şunlardır: >1991-1995: Bu dönemin temel özelliği ABD’nin Kafkasya’ya yönelik Moskova merkezli politika üretmesidir. >1995-2001: ABD’nin yeni bağımsız cumhuriyetlere öncelik tanımasıyla ilişkilerde yakınlık ve gelişme başlamıştır. >2001- : ABD daha aktif politika izlemeye başlamıştır.(5) Đlk dönemde ABD “Önce Rusya” politikası uygulamıştır. Bu politikaya göre; Kafkasya ile, Moskova üzerinden ilişki kurulması tercih edilmiştir. Bunun en önemli nedeni Rusya Federasyonu’nun uluslararası sisteme entegre edilmesi ve böylece güven altına alınmasını sağlamaktır. Bu anlamda Rusya Federasyonu’nun 1993 yılında benimsediği “yakın çevre doktrini” ABD tarafından da kabul edilerek; Rusya ile ABD’nin Kafkasya’ya yönelik politikası paralellik göstermiştir.

1995’ten itibaren değişen jeopolitik ortam, ABD’nin de dış politikasının değişmesine imkân vermiştir. ABD’nin Kafkasya ve Orta Asya’yı “stratejik hayati bölge” olarak tanımlaması Rusya’nın tepkisine yol açmıştır ve Rusya küresel politikada Amerikan karşıtı bir çizgiye yer vermeye başlamıştır. Bunun için de Avrasya-ABD karşıtı bir koalisyondan oluşan karşı ittifak stratejisine yönelmiştir. Özellikle Çeçenistan Savaşı’ndan sonra Moskova’nın zafiyetinin ortaya çıkmasının ardından ABD, Kafkasya’ya yönelik dış politikasında daha aktif olmaya başlamıştır.(6) ABD'nin Güney Kafkasya'ya "senin toprak bütünlüğün benim milli çıkarımdır" şeklinde kesin bir beyanla Gürcistan'a destek olduğunu, büyük bir diasporası olan Ermenistan ile muazzam kaynaklara sahip olan Azerbaycan'ı kimseye yedirmeye niyetli olmadığını belirtti. Büyükelçi Gündüz Aktan, Kuzey Kafkasya konusunda ise, güneyi etkileyecek bir istikrarsızlıktan uzak durması yönünde bir yaklaşım bulunduğunu açıkladı. (7) 11 Eylül süreciyle dünyada yeni bir durumun oluşmasıyla birlikte ABD, bu yeni konjonktürden yararlanarak Kafkasya ile daha yakından ilgilenmeye başlamıştır. Bu ilgisinin en büyük nedeni de ABD’de baskın olan Ermeni lobisine dayanmaktaydı. Gürcistan ile de ilişkiler ilerletilmiştir. Terörizmle mücadele çerçevesinde 2000 Gürcü askerin eğitilmesini hedefleyen 21 aylık Gürcistan Eğitim ve Donanım Programı başlatılmıştır.(8) 11 Eylül süreciyle başlayan yeni uluslararası arenada ABD; Kafkas-


Sayı 24

ya’da daha etkin olmaya başlamış ve bu programlarla etkinliğini Rusya’ya karşı sürdürmeye devam etmiştir. ABD’nin küresel hegemonyasını devam ettirebilmesi için Kafkasya’da var olması gerekmektedir ve bunun bilincinde olarak dış politikasını bu amaca uygun geliştirmektedir. (9) ABD’NĐN ERMENĐ / GÜRCÜ YANLISIAZERBAYCAN KARŞITI POLĐTĐKALARI ABD, 1993 yılından bu yana Azerbaycan'a uyguladığı ilginç bir ambargoyu 2004 yılının Nisan ayında kaldırmak için girişim başlattı. Amerikan Kongresi’nin 907 no'lu ambargo kararı, Azerbaycan'ın Yukarı Karabağ'daki Ermeni isyancılara uyguladığı abluka sebebi ile alınmıştı. ABD'deki Ermeni lobisinin başarılarından birisi olan bu karar, Karabağ’a ambargo kalkmadıkça Azerbaycan'a da ambargo uygulanmasını öngörüyordu. 907 no' lu karar, topraklarının beşte biri Ermeni işgali altında bulunan Azerbaycan'ı bir bakıma cezalandırıyordu. 11 Eylül saldırısı sonrası ABD'nin değişen dış politikası ve yönetimdeki petrolcüler (10), 2004 yılının Nisan ayında bu kararın askıya alınmasında önemli rol oynadılar. (11) ABD, ambargo süresince Ermenistan ve Gürcistan'a yılda 1 milyar dolara yakın yardım yaparken Azerbaycan'ı hep dışarıda tuttu. Dolaysıyla Azerbaycan, Ermeni Lobisinin bu başarılı sayılabilecek 907 no’lu kararı sayesinde neredeyse 1993 yılından günümüze kadar geçen 8 yıllık süre zarfında en az 20 milyar ABD Doları zararlı, buna karşılık işgalci Ermenistan yaklaşık 20 milyar kârlı çıkıyordu. Yani Azerbaycan ekonomik alanda Ermeni lobi-

Sayfa 45

Yani Azerbaycan ekonomik alanda Ermeni lobisinin adaletsiz zaferi yüzünden Ermenistan Devletine nispeten 20 senede en az 40 milyar dolar zararlı çıkıyordu. Bu miktar Azerbaycan gibi “Sovyet emperyalizmi”nden yeni kurtulmuş ülke için az miktar değildir.

sinin adaletsiz zaferi yüzünden Ermenistan Devletine nispeten 20 senede en az 40 milyar dolar zararlı çıkıyordu. Bu miktar Azerbaycan gibi “Sovyet emperyalizmi”nden yeni kurtulmuş ülke için az miktar değildir. Üstelik Ermenistan, ABD yerine Rusya yanlısı politikalar tercih ederken, Azerbaycan ABD ve Batı yanlısı politikalar takip etmişti. Ermeni lobisi şimdi, Azerbaycan'a askeri yardımın da önünü açan yeni Senato kararının kaldırılması için uğraşıyor. (12) RUS-GÜRCÜ SAVAŞININ STRATEJĐK ETKĐLERĐ 7 Ağustos 2008 tarihi, bölge ülkeleri kadar küresel aktörler açısından da tarihsel bir dönüm noktasına işaret ediyor. Gürcü-Oset ya da Gürcü-Abhaz çatışmasının üst perdedeki aktörlerinin Rusya ve ABD olduğundan kuşku yok. Bir de yedekteki aktörler var: Amerikan projelerinin taşeronluğunu üstlenmiş Türkiye ve Ukrayna. Tabii bir de ABD’yi de yönlendiren Đsrail... Rusya ise bölgenin büyük ağabeyi olarak tek başına aktör. Tarihte Kafkasya ile ilgilenmiş olan Đran ise son dönemde ilgisini Azer-


Sayfa 46

Tarihsel bir çarpıklık olarak Gürcü asıllı Sovyet diktatörü Joseph Stalin’in Gürcistan’a armağan ettiği Abhazya ve Güney Osetya, 1990’ların başındaki Gürcü istilasını atlattıktan sonra ambargolara rağmen bağımsızlık çizgisinden kopmadı. baycan ve Ermenistan’la sınırladığından dolayı değerlendirme dışı. Yerel düzeyde ise Sovyetler’in dağılmasının ardından Gürcistan’ın yanı sıra bağımsız devlet olarak tanınma trenini kaçırmış ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü içerisinde mülahaza edilmiş iki cumhuriyet yer alıyor: Güney Osetya ve Abhazya. Tarihsel bir çarpıklık olarak Gürcü asıllı Sovyet diktatörü Joseph Stalin’in Gürcistan’a armağan ettiği Abhazya ve Güney Osetya, 1990’ların başındaki Gürcü istilasını atlattıktan sonra ambargolara rağmen bağımsızlık çizgisinden kopmadı. Abhazya, Gürcü saldırganlığının Korkunç Đvan ve Deli Petro’dan beri Kafkasya’nın baş celladı Rusya’ya mahkum ettiği bir ülke. Güney Osetya ise Kafkas sıradağlarının öte yakasında yer alan Kuzey

Osetya ile bir gün birleşme ümidiyle “de facto” bağımsızlığının hazzını bile duyamamış bir diyar. SAVAŞTA KAYBEDENLER: ABD VE TÜRKĐYE MĐ? 7 Ağustos, Kafkasya’da uluslararası sistemin fay hatlarını çatırdattı; Gürcistan, Abhazya ve Güney Osetya’da 1991’de kontrolünü ebediyen kaybetmiş görünen Rusya, Boris Yeltsin’in “Götürebildiğiniz kadar özgürlük alın.” sözüyle kendi haline bıraktığı Kafkasya’daki emperyal vizyonuna yeniden sarıldı. Küresel düzlemde ise Rusya, Soğuk Savaş dönemindeki etkinliğine kavuşmasa da dünya politikalarını belirleyen “aktör” konumuna geri döndü. Afganistan ve Irak’ta büyük bir çıkmazı yaşamanın ötesinde “küresel ekonomik kriz”in çıkış noktası olan ABD’nin Kafkasya politikası Gürcistan içinde ilerleyen Rus tanklarının paletleri altında çöktü. Üstelik Ankara, savaş sırasında ve sonrasında Amerikan savaş gemilerinin Karadeniz’e çıkışına kısıtlama getirirken, Rus ve Türk Deniz Kuvvetleri Komutanları Karadeniz’de toplantı halindeydiler. Bush yönetimi, Soğuk Savaş döneminde Kafkasya sahnesini ancak kenardan izlemekle yetinebiliyordu; yapabildiği tek şey Kongre’nin finanse ettiği Özgürlük Radyosu ile milletler hapishanesine özgürlük idealleri satmak ve Aleksander Soljenitsin gibi son nefesini Putincilik yaparak vermiş muhaliflere kucak açmaktı. (13) ABD, ANKARA ĐLE ERĐVAN ARASINDA YAKINLAŞMA ĐSTĐYOR


Sayı 24

Türkiye Başbakanı Erdoğan yaptığı açıklamada, Ermeni Anayasa Mahkemesi tarafından alınan kararın Türkiye ile Ermenistan arasındaki yakınlaşma sürecini tehlikeye düşürdüğü uyarısında bulunarak, kararın düzeltilmesi gerektiğini söyledi. ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyaretinden bu yana, Türkiye’nin Ermenistan açılımı ve Azerbaycan yönetiminin rahatsızlığı gündemdeki yerini koruyor. Uzmanlar, gelişmenin bölgedeki muhtemel etkilerini yorumladılar. Ankara Üniversitesi`nden Prof. Dr. Çağrı Erhan ve Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Başkanı Sedat Laçiner, konuyu Hüseyin Hayatsever`e değerlendirdiler. Ankara Üniversitesi Uluslararası Đlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Çağrı Erhan, Türkiye ile Azerbaycan arasında kamu diplomasisinin başarısızlığına şöyle dikkat çekti: Azerbaycan’la ilişkiler açısından bakıldığında bu konuyu bir kamu diplomasisi fiyaskosu olarak değerlendiriyorum. Çünkü bu tür önemli konularda hala aradan 15 gün geçmiş olmasına rağmen ve Başbakan’ın defalarca Karabağ sorunu çözülmeden ve Azerbaycan’ın rızası alınmadan böyle bir açılım yapılmayacak güvencesini vermesine rağmen Azerbaycan`da ve Türk kamuoyunda bu denli büyük bir hassasiyet varsa, demek ki Türkiye bunun kamu diplomasisi bacağını iyi yürütemiyor demektir. Yaptığınız değil, yaptığınızın nasıl algılandığı önemli uluslararası ilişkilerde.

Sayfa 47

Başbakan’ın defalarca Karabağ sorunu çözülmeden ve Azerbaycan’ın rızası alınmadan böyle bir açılım yapılmayacak güvencesini vermesine rağmen Azerbaycan`da ve Türk kamuoyunda bu denli büyük bir hassasiyet varsa, demek ki Türkiye bunun kamu diplomasisi bacağını iyi yürütemiyor demektir. Yaptığınız değil, yaptığınızın nasıl algılandığı önemli uluslararası ilişkilerde. Erhan, Türkiye’nin bu yıl içinde Ermenistan sınırını açarak yapıcı yaklaşımını sürdürmesi gerektiğini belirtti: Bu yaz aylarında Azerbaycan’ın da dâhil olacağı üçlü görüşmeler yoluyla belki Rusya’nın da arabuluculuğuyla Türkiye’nin AzerbaycanErmenistan arasındaki sorunların çözümünü belli ölçüde bir noktaya getirmesi -ki zaten uzun yıllardır kapalı kapılar ardında devam eden görüşmelerde bir noktaya gelinmişti- Karabağ sorununda. Ama bu sonbahar aylarına doğru Azerbaycan’ın bu sefer rızasını ve gönlünü de alarak bu kapıyı açması gerekiyor. En azından bu noktada somut bir adımı ortaya koyması gerekiyor. (14) Rusya bu konuyu kullanarak Azerbaycan`ı kendi etki alanına almaya çalışıyor. Çünkü Azerbaycan`ın Türkiye’den kopartılması demek, bu ülkenin Amerika’dan, Batı’dan kopartılması demek. Böyle bir ortamda Rusya’nın son derece açık tahrikleri-


Sayfa 48

Çok basit bir çözümü var bunun. Kalkarsınız Cumhurbaşkanı, Başbakan, yanlarına Genelkurmay Başkanını da alırlar, beraber bugüne kadar yapılmış en üst düzey geziyi Bakü’ye yaparlar. Yani Aliyev’le Abdullah Gül kucaklaşırlar, bundan sonra ne Rusya’nın ne başka birinin etkisi olmaz bu işte ve bu iş burada biter. ne maruz bulunan Azerbaycan kamuoyunda Türkiye aleyhtarı birtakım yazıların çıkması beklenirdi, beklenmeliydi ve bunun önünü alacak birtakım adımlar atılmalıydı. Çözüm? Çok basit bir çözümü var bunun. Kalkarsınız Cumhurbaşkanı, Başbakan, yanlarına Genelkurmay Başkanını da alırlar, beraber bugüne kadar yapılmış en üst düzey geziyi Bakü’ye yaparlar. Yani Aliyev’le Abdullah Gül kucaklaşırlar, bundan sonra ne Rusya’nın ne başka birinin etkisi olmaz bu işte ve bu iş burada biter. Ben Aliyev`in de açıkçası öyle Batı dünyasından

uzaklaşmayı, Rusya`nın etkisi altına girmeyi çok arzu ettiğini zannetmiyorum. Öte yandan, Türk Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ile Ermenistan’ın, Đsviçre’nin arabuluculuğunda yaptıkları görüşmelerde somut ilerlemeler kaydedildiğini duyurdu. Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, ilişkilerin normalleştirilmesi yolunda kapsamlı bir çerçeve üzerinde anlaşıldığı ve bir yol haritası belirlendiği ifade edildi. Bunun üzerine Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, her ülkenin dış ilişkilerinde kendi politikasını belirleme hakkına saygı duyduklarını, ancak görüşlerinin, Ankara-Erivan arasındaki normalleşme sürecinin Dağlık Karabağ’ın işgalinin sona ermesiyle paralel yürütülmesi gerektiği yönünde olduğunu açıkladı. Bu gelişmeler sürerken Azerbaycan Savunma Bakanı Korgeneral Sefer Abiyev`in, Türkiye`ye geleceği açıklandı. Abiyev’in temaslarında Türkiye’nin Ermenistan açılımının da gündeme gelmesi bekleniyor. (15) Türkiye ve Ermenistan arasındaki yakınlaşma süreci, Batı basınının gündemindeki yerini koruyor. Đngiliz The Guardian gazetesinde yayımlanan bir yorum yazısında, "Bu yakınlaşma tabuları ortadan kaldırıp, Türkiye'nin AB üyeliği sürecini kolaylaştırabilir" denildi. (16) Türkiye Dışişleri Bakanı Davutoğlu da Ermeni meslektaşı Nalbandyan'a telefon açarak, Türkiye'nin bu durumdan duyduğu rahatsızlığı iletti. (17) Ankara ile Erivan, Ağustos 2009'da imzalanan bir protokolle diplomatik ilişkilerin kurulmasının yanı sıra iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi konusunda uzlaşmıştı. Uzlaşma, 1993'ten bu yana kapalı olan sınırların açılmasını da kapsıyordu. Bunun, protokolün iki ülke parlamentoları tarafından onaylanmasından iki ay sonra gerçekleşmesi öngörülüyordu. Ancak şimdiye kadar bu gerçekleşmediği gibi son gelişme de çok sayıda soru işareti içeren onaylamayı daha da imkânsız hâle getiriyor. Erivan'daki hâkimler gerçi 12 Ocakta açıkladıkları kararda protokollerin Anayasa'ya uygun olduğunu açıklamışlar, ancak önemli kısıtlamalar getirmişlerdi. Örneğin, Ankara'nın girişimiyle kurulması planlanan, 1915'teki Er-


Sayı 24

menilere yönelik kitle katliamını incelemesi öngörülen komisyonun, protokollerde formüle edildiği gibi, "Tarihî kaynak ve arşivleri tarafsız bilimsel incelemesi"nin söz konusu olamayacağı, zira Ermenilerin olaylarla ilgili görüşünün sabit olduğu, Komisyon’un görevinin sadece Ermenilere yönelik soykırımı dünya genelinde tanıtmak olabileceği belirtiliyor. Kararda ayrıca, Ankara açısından Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tehdit eden kısıtlamalar yer alıyor. Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan bir açıklamada, alınan kararın protokollerin "ruhunu ve lafzını" şüpheye düşürdüğü ve yakınlaşma için "kabul edilmez ön koşullar" dayattığı, bu şekilde sürecin tamamının sorgulandığı belirtiliyor. Ermenistan'ın Bakü ile yaşanan ihtilafta taviz vermemesi, bir başka deyişle Ermeni birliklerinin devletler hukukuna göre Azerbaycan'a ait topraklardan geri çekilmemesi hâlinde sınırın açılmayacağını Erdoğan defalarca dile getirmişti. Başbakan, aksi takdirde kendi partisinin bazı kesimleriyle sorun yaşayacağı için de bu talepte bulunuyor. (18) 10 Ekim 2009’da Zürih’te imzalanan TürkiyeErmenistan Protokolleri ile ilgili Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararı üzerine tartışmalar devam etmektedir. Sürecin sona ereceği izlenimi daha ağır basmaktadır. Đki ülke arasındaki yakınlaşma projesinin mimari ABD ise baskılarını devam ettirmekte kararlıdır. (19) Ermenistan'ın eski Cumhurbaşkanı Levon TerPetrosyan'ın dışişleri danışmanı ve dışişleri bakan yardımcısı olarak görev yapmış olan tarihçi Gerard Libaridian şimdi Michigan Üniversitesi'nde Ermeni Çalışmaları Programı'nın direktörü. Türkiye ile Ermenistan arasındaki yakınlaşma sürecinin kısa va-

Sayfa 49

deli çıkarlara kurban edildiğini düşünen Libaridian, hem Ankara'nın hem de Erivan'ın bu süreçte yanlış hesap yaptığı kanısında. Libaridian'a göre Türkiye'nin tarih komisyonu önerisiyle Ermeni soykırım savlarını durduracağını düşünmesi kendini kandırmaktan başka bir şey değil. Dağlık Karabağ sorununun ABD'nin telkinlerine karşın iki ülke arasındaki normalleşme sürecinin kaçınılmaz bir parçası olduğunu düşünen Libaridian, bundan sonraki süreçte Rusya'nın daha etkin bir rol oynayabileceğini öne sürdü. (20) ABD’NĐN SON ĐKĐ YILDA GÜRCĐSTAN’A YÖNELĐK POLĐTĐKALARI Rus-Gürcü savaşı ve ardından da Rusya’nın Gürcistan’a karşı kapılarını kapatması Ermenistan’ı sınırlamış, dış ticaretini olumsuz etkilemiştir. (21) Gürcistan’ın Güney Osetya bölgesinde başlayan ve Rusya’nın Tiflis’i bombalamasına varan çatışmaların ardından, Washington’daki gözlemciler, ayrılıkçılar tarafından başlatıldığı öne sürülen çatışmaların, Gürcistan’ın NATO üyeliği yoluna girmesinden hoşnutsuz olan Rusya’dan kaynaklandığı görüşünü işliyor. Washington’daki muhafazakâr düşünce kuruluşlarından Hudson Enstitüsü’nün Avrasya Politikası Merkezi direktörü Zeyno Baran, olayların, Nisan ayında Bükreş’teki NATO toplantısında Gürcülerin NATO üyeliği yolunun açılmasıyla başladığına işaret etti. Baran, Rus liderlerin, Gürcistan’ın NATO üyeliğinin kabul edilemez olduğu yönündeki açıklamalarına dikkati çekti ve bu nedenle Almanya gibi ülkelerin, Güney Osetya ve Abhazya meselesi çözülmeden Gürcistan’ın NATO üyeliği konusunda adım atmada isteksizlik sergilediğini kaydetti. Rusya’nın Abhazya bölgesine asker gönderdiğini ve birkaç kez Gürcü hava sahasını ihlal ettiğini belirten Baran, Abhazya konusunda Washington’ın, Gürcülerin yanında yer aldığını söyledi. Temmuzdan beri düşük düzeyli bir çatışmanın devam ettiğini belirten Baran, Rusya’nın asker göndermeye başlamasıyla işin boyutunun değiştiğini ifade etti. Baran, “Ruslar gördü ki, ne Batı somut bir şey yapıyor, ne de Gürcistan’ı provoke edebiliyor, o yüzden kırmızı çizgiyi geçtiler.


Sayfa 50

Bir süredir böyle bir durumun ortaya çıkması bekleniyordu, çünkü Ruslar Gürcistan’ı provoke etmek için çok uğraştı. Bu mesele Abhazya’ya da uzanacaktır” dedi. RUSYA MI KAZANACAK , ABD MĐ? Rusya’nın NATO’yu bölmek istediğini ve bu çerçevede yaptıklarıyla “göz korkutmaya çalıştığını” savunan Baran, bölgeden görüştüğü Azeri ve Türkmenlerin, “Bakalım Rusya mı kazanacak ABD mi?” dediğini söyledi. Baran, “Rusya Gürcistan’da kaybetmek istemeyecektir. O yüzden Tiflis’i bombalayacak kadar ileri gittiler” dedi. ABD’nin ne kadar ileri gidebileceğini tahmin etmenin güç olduğunu belirten Baran, “Rusya’ya ‘dur’ demezse bunun ciddi yankıları olacak. BM’de acil toplantılar yapılıyor” dedi. Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili’nin Amerikan halkına “Özgürlük ve demokrasiyi seçtik. Onun için cezalandırılıyoruz. ABD bize yardım etmeli” mesajını hatırlatan Baran, “ABD şimdi bir şey yapmazsa, Orta Asya’da, Azerbaycan’daki çıkarları tehlikeye girer. Rusya, Đran dolayısıyla ve Irak’ta da eli sıkıştığı için ABD’nin bölgede aktif bir şey yapacağını hesaba katmadı. ‘Cevap vermez’ diye düşündü” değerlendirmesini yaptı. ABD’NĐN KAFKASYA’DA RUSYA’YI DURDURMAK ĐÇĐN POLĐTĐKASI

Batı, Saakaşvili için Rusya’yla savaşmaz. Dış Đlişkiler Konseyi (CFR) uzmanı Jeffrey Mankoff, Batı’nın, başlattığı eylemden sonra Saakaşvili’yi kurtarmak için harekete geçeceğini sanmadığını söyledi. Mankoff, “Batı, Saakaşvili için özellikle Rusya’ya karşı savaşmayacak” dedi. Brookings Enstitüsü’nün uzmanı Steven Pifer da, Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesindeki temel güdünün, ABD’nin Orta Avrupa’ya kurmak istediği füze savunma sisteminden kaynaklanmadığını ve esas sebebin, Gürcistan’ın askeri yöntemlerle istediğini elde edemeyeceğini göstermek olduğunu savundu. SONUÇ ABD Soğuk Savaşı kazandıktan sonra iki kutuplu dünya son bulmuştur. Bugünkü yeni sistem tek süper gücün ABD olduğu yeni bir dünya düzenidir. Çünkü Rusya artık bugün nükleer silahları dışında ABD’ye karşı koyabilecek güce sahip değildir. Bu askeri veya istihbarat alanında, isterse de ekonomik alanda bu şekildedir. Nükleer güç konusunda ise değişik dünya dengeleri mevcuttur. Örneğin Müslüman dünyasının tek nükleer gücü olan Pakistan’ın bile başına bugün ABD tarafından çeşitli oyunlar getirilmektedir ve bu olaylarla Pakistan yönetimi bazen baş edememektedir. Rusya da 2. Dünya Savaşı’ndan beri ABD’ye rakip nükleer bir güç ama bugün Rusya ekonomisi 2 trilyon Amerikan Dolarıyken ABD’nin Milli Geliri 15 trilyon Dolar-


Sayı 24

Sayfa 51

lara dayanmaktadır. Rusya’nın nüfusu 150 milyon, ABD’nin nüfusu ise 300 milyondur. Bu da bize Amerikan ekonomisinin bugün Rusya ekonomisinden nerdeyse 3 kat büyük olduğunu anlatmaktadır. Putin dönemi Rusya’sında Rusya dış borçları kapattı ve Rus ekonomisini 5 kat büyüttü. Buna rağmen ülkede bugün halen yoksulluk hüküm sürmektedir. ABD’nin Kafkasya gibi önemli jeostratejik konuma sahip bir bölgede at koşturmak istemesi Kafkasya’nın Rus kontrolünden çıkmasını istemesinden kaynaklanmaktadır. Son Gürcistan savaşında ABD, NATO üyesi olarak almak istediği Gürcistan’ı uluslararası arenada yalnız bırakmıştır. Bu da ABD’nin nasıl bir dış politika yürüttüğünü ve herkesle istediği şekilde oynadığını tüm dünyaya kanıtlamıştır. emikail@turansam.org www.turansam.org ____ (1) BÜNYADOV, Ziya; Azerbaycan, Azerbaycan Devlet Neşriyatı, Elm, 1965, Azerbaycan Diline Tercüme, Azerneşr, 1989 Bakı, 1989, s. 12. (2) Emekli Büyükelçi Gündüz Aktan, Kafkas Vakfı Genel Merkez konferans salonunda 12.01.2002 Cumartesi günü Türkiye'nin Kafkasya politikasını anlattıkları; http:// www.kafkas.org.tr/ajans/2002/ ocak/16.01.2002_konferans_gunduz_aktan_.htm ; 05 Nisan, 2010. (3) http://www.mfa.gov.az/ ; 13.04.2010. (4) Dr. Yaşar KALAFAT; “Kafkasya’daki Son Gelişmeler ve Türkiye Üzerine Etkileri”; http://www.egm.gov.tr/egitim/ dergi/eskisayi/39/web/makale/Dr_Yasar_Kalafat.htm ; 05.04.2010. (5) Bkz. Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası/ Amerika'nın Küresel Üstünlüğü ve Bunun Jeostratejik Gereklilikleri, ĐNKILAP KĐTABEVĐ Yayınları, Đstanbul, 2005. (6) Çar Petro’nun vasiyetnamesi için bakınız ek 1. (7) Aynı Konuşmadan. (8) Kamil Ağacan, “ABD’nin Kafkasya Politikası”, Değişen Dünya Düzeninde Kafkasya, Ed. Okan Yeşilot, Kitabevi Yayınları, Đstanbul, 2005, s. 33. (9) Işıl YASA; "Küresel ve Bölgesel Güçlerin Kuzey Kafkasya Bölgesine Yaklaşımları"; 13/05/2008; http://

www.bilgesam.com/tr/index.php? option=com_content&view=article&id=137:kueresel-veboelgesel-gueclerin-kuzey-kafkasya-boelgesineyaklamlar&catid=86:analizler-kafkaslar&Itemid=148; 05.04.2010. (10) ABD’deki Cumhuriyet Partisi, “Cumhuriyetçi Parti” Bush Yönetiminin Irak’a saldırısının arkasında petrol merakı olduğu için birçok uzman bu yönetimi “petrolcüler” olarak adlandırmaktadır. (11) Elnur Hasan MĐKAĐL; A.g.m. (12) Elnur MĐKAĐL ; " AZERBAYCAN ", Đ.Đ.B.F. , Selçuk Üniversitesi, 2000 (13) Fehim Taştekin; “DÜNYA GÜNDEMĐ: Kafkasya'daki savaşla kırılan fay hatları”; http:// www.dusuncegundem.com/content/view/747/198/, 05.04.2010. (14) 2009 Human Rights Report: Russia; Bureau of Democracy, Human Rights, and Labor, 2009 Country Reports on Human Rights Practices, March 11, 2010; http://www.state.gov/g/drl/rls/hrrpt/2009/ eur/136054.htm ; 13.04.2010. (15) Nihat Halıcı, Ahmet Günaltay; “Ankara-Erivan yahttp:// kınlaşması tartışma yarattı”, www.tumgazeteler.com/?a=4993117 ; 13.04.2010. (16) http://www.boardturk.com/cnn-turk/quotankaraerivan-yakinlasmasi-ab-surecine-yararquot-29044/ ; 13.04.2010. (17) Remarks With Turkish Foreign Minister Ahmet Davutoglu; Hillary Rodham Clinton, Secretary of State, Secretary of State, Treaty Room, Washington, DC; June 5, 2009; http://www.state.gov/secretary/ rm/2009a/06/124409.htm ; 13.04.2010. (18) Michael Martens; Türkiye Ermenistan Yakınlaşması Tehlikede, http://www.kafkassam.com/index.php? option=com_content&view=article&id=65:tuerkiyeermenistan-yaknlamastehlikede&catid=32:tuerkiye&Itemid=28 ; 13.04.2010. (19) Dr. Ali Asker; “ERMENĐSTAN AÇILIMI GERÇEKLEŞEMEDĐ”, http://www.21yyte.org/tr/yazi.aspx? ID=3248&kat=18 ; 13.04.2010. (20) http://www.ankarahaber.com/news_detail.php? id=58905 ; 13.04.2010. (21) Kamil AĞACAN; Protokoller ve Ermenistan Ekonomisi, http://www.21yyte.org/tr/yazi.aspx? ID=3065&kat=18 ; 13.04.2010.


Sayfa 52

Amerika için ilk tehdit nüfus artışı mı?

Yapay Demokrasi Çin’e Karşı (1) F. William ENGDAHL

“Avrasya topraklarındaki gücün dağılımı Amerika’nın küresel üstünlüğü konusunda belirleyici öneme sahip olacak…” (Zbigniew Brzezinski) Çeviren: Deniz UÇLUOK

“A

vrasya topraklarındaki gücün dağılımı Amerika’nın küresel üstünlüğü konusunda belirleyici öneme sahip olacak…” (Zbigniew Brzezinski)

“Adamına Göre Muamele…” ABD’nin Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı askerî ve jeopolitik stratejisi 1945’ten 2008’e kadar asla ana hedefinden sapmadı. Ancak taktikleri “sopa” ile “sopa ve havuç” diplomasisi arasında çeşitlilik gösterdi. Đlki doğrudan askeri tehdit kullanırken, ikincisi biraz daha baştan çıkarıcı bir şey kullandı. Ancak tümü de Çin egemenliği için tehlikeli idi. Amerika’nın her dâim “böl ve yut” stratejisi her zaman geçerli oldu.

Bu stratejinin kökleri, Đngiliz Kraliyet Coğrafyacısı Sir Halford Mackinder’ın önermelerine uzanmaktadır. Mackinder için hem Đngiliz, hem de daha sonra Birleşik Devletler’in esas hedefi, dış ve askerî siyaset, Avrasya topraklarının iki büyük gücü olan Rusya ve Çin arasında doğal ya da suni bir birliği engellemek idi. (1) Dış Đlişkiler Konseyindeki (CFR) Amerikan siyaset elitleri Mackinder’ın jeopolitik stratejisinde eğitim görmüşlerdi. Nixon’un 1972’deki Çin’e karşı siyaset değişikliğini hazırlayan Henry Kissinger’ın yardımcısı olan Pekin eski Büyükelçisi Winston Lord, Pekin eski CIA yöneticisi ve Büyükelçisi George Herbert Walker Bush; ve Bush’un CIA’dan uzun dönem dostu, Çin Büyükelçisi, James R. Lilley. Hem Dış Đşleri Bakanı Henry Kissinger, hem de Ulusal Güvenlik eski Danışmanı Zbigniew Brzezinski Mackinder’ın jeopolitiğinin savunucularıydılar. Âşikâr nedenlerden ötürü onların Mackinder’a ne kadar borçlu oldukları pek dillendirilmezdi. (2) Savaş sonrası Amerikan siyaset yapıcıları az sayıdaki bazı seçkin ailelerden seçilirdi. Bunların çoğunluğu Rockefeller ailesinin çevresindeki etkili gurubun bir parçasıydı. Özellikle de John D. III ve banker kardeşi David Rockefeller. Savaş Sonrası Çin siyasetini belirleyen de özellikle bu gurup oldu. Amaçları, Asya’da ve özellikle de Avrasya’da bir “Gerilim Stratejisi” sürdürmekti. Örneğin Japonya’yı eğer Amerikan siyasetini izlemezse askeri korumadan mahrum bırakmakla tehdit edecek, Çin’i de ABD’den fason iş yaptırıp ayartarak aslında başarısız Amerikan üreticilerine büyük kârlar sağlayacaklardı. Kullanılan taktikler ne olursa olsun, ABD’nin Çin siyaseti, Asya’nın muhtemel iktisâdî dev gücü olan Çin üzerinde denetim sağlamaktı: Enerjisi, gıda


Sayı 24

güvenliği, ekonomik gelişimi, savunma politikası… kısacası geleceği üzerinde. Birleşik Devletler silâhlı kuvvetlerinin 2007 itibariyle Irak ve Afganistan’daki kötü sonuçlar doğuracak olan işgallere fazlasıyla kendini kaptırması nedeniyle ABD’nin Çin’i kontrolü giderek zorlaşmaya başlıyordu. Vaşington’un siyaseti, her ne kadar hâlâ Amerikan askerî tahakkümünün artırılmasına dayalı idiyse de, Çin ve onun dış siyasetini denetleme girişiminde psikolojik (ruh bilimsel) ve iktisâdî savaş silâhı olarak, giderek artan oranlarda, “insan hakları ve demokrasi” maskesi arkasına gizlenmek oldu.

Sayfa 53

AFRICOM’un kurulması Vaşington’un Afrika’daki hammaddeler üzerindeki kontrolü giderek kaybetmesine karşı verdiği tepkiydi. ABD’nin Afrika üzerindeki yeni ilgisinin nedeni terörizm değil, Çin idi.

Africom: Pentagon’un “Kaynak Savaşları” Stratejisi Çin, Kasım 2006’da 45 kadar Afrikalı devlet başka-nının katıldığı daha önce eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik işbirliği, yatırım ve ticaret zirvesine ev sahipliği yaptı. Vaşington Çin’in Afrika’daki yeni girişimine fazla sessiz kalmayacaktı. Haziran 2007’de Almanya’nın Stuttgart kentinde Bush yönetimi kıdemli Pentagon yetkililerine özel bir Afrika biriminin (AFRICOM) kurulması için yetki verdi. Neden elli yıldan fazla bir süredir -Güney Afrika ya da petrol zengini Nijerya, Angola ve Mozambik hariç- Afrika’yı yok sayan Vaşington şimdi Afrika’ya böylesine önem veriyordu? Ve neden ABD bu kıtada özerk bir askerî karargâh için ek masraf yapmaya gereksinim duyuyordu?

Afrika’da 53 ülkeyi vuruş menzilinde olan ayrı bir askeri birimin konuşlandırılması için sebep “Terörizm” miydi? Hayır. AFRICOM’un kurulması Vaşington’un Afrika’daki hammaddeler üzerindeki kontrolü giderek kaybetmesine karşı verdiği tepkiydi. ABD’nin Afrika üzerindeki yeni ilgisinin nedeni terörizm değil, Çin idi. 1 Ekim 2008’de ABD’de çöken finans pazarlarının yarattığı karmaşanın tam ortasında Pentagon yeni askerî komutanlığı USA-AFRICOM ya da kısaca AFRICOM’u kurdu. Amerika Birleşik Devletleri Afrika Komutanlığı (AFRICOM) Birleşik Devletler Savunma Bakanlığının yeni Birleşik Savaş Komutanlığıydı. 53 Afrika ülkesindeki ABD askerî harekâtları ve askeri ilişkilerinden sorumlu olacaktı.


Sayfa 54

Dahası ABD, Çin ve Rusya’ya açıkça atıfta bulunarak stratejik plânını şöyle açıklıyordu: “Doğal kaynaklar ve deniz aşırı pazarlar için küresel anlamda yarıştığımız bir dönemde ortaya çıkan akranların sebep olduğu geleneksel güvenlik tehditlerine geri dönme olasılığımız var.” Kaynak Savaşları: “2008 Ordu Modernleştirme Stratejisi” Bu yeni konuşlandırmanın tam açıklaması Pentagon’un 2008 Ordu Modernleştirme Stratejisi belgesinde yer almaktadır. Bu belge, ABD Ordu stratejisinin sadece dünyayı değil, tüm evreni denetlemek olduğunu belirtiyordu. Belgede “Herhangi bir zamanda, yerde ve herhangi bir düşmana karşı, uzatılmış süreler boyunca tüm çatışma alanlarını tahakküm altına alabilecek seferî ve seferberlik dönemi niteliklerine haiz bir Ordu” talep ediliyordu. (3) Belge şöyle devam ediyordu: “Ordu, tedarik ve modernleşme çabalarını karşılıklı olarak birbirini destekleyen iki hedefe odaklamalıdır: Dengenin sağlanması ve Küresel Tam Hâkimiyet.” (4) Tarihte hiçbir ordu bu kadar ihtiraslı olmamıştı. “Ordu Modernleşmesi” ile Birleşik Devletlerin gelecekteki “otuz, kırk yıl” yeraltı kaynaklarını kontrol için sürekli savaşacağı öngörülüyordu. Dahası ABD, Çin ve Rusya’ya açıkça atıfta bulunarak stratejik plânını şöyle açıklıyordu: “Doğal kaynaklar ve deniz aşırı pazarlar için küresel anlamda yarıştığımız bir dönemde ortaya çıkan akranların sebep olduğu geleneksel güvenlik tehditlerine geri dönme olasılığımız var.” (5) 2008’de ekonomik büyüme açısından gezegendeki tek “rakip”, çarpıcı büyüme hedeflerini sürdü-

rebilmek için petrol, metal ve diğer ham madde kaynaklarını güvence altına alabilmek için yeryüzünü arayıp tarayan Çin idi. Askeriye ve enerji tedariği açısından ortaya çıkan olası tek “yakın akran” Rusya olabilirdi. Rusya ileri bir endüstriyel ekonomi için gerekli olan tüm hayatî kaynakların tedariğinde stratejik bir rol oynuyordu: petrol ve gaz, madenler ve diğer tüm ham maddeler. Rusya, Güney ve Güney Afrika devletleri dışında Birleşik Devletlerin doğrudan denetimi altında olmayan stratejik kaynakların ana tedarikçisiydi. Vaşington’un 1991’den beri Rusya’yı kuşatmak için, NATO’yu kullanmaya yönelik çatışmacı siyasetinin arkasında Rusya’nın Afrika’da giderek artan rolü bulunmaktaydı. Pentagon ve Vaşington siyasi çevrelerinde en çok korkulan, Rusya ve Çin’in ekonomik ve hatta askerî işbirliğini, büyük olasılıkla da “Şangay Đşbirliği Örgütü” aracılığıyla, derinleştirmeleriydi. Zbigniew Brzezinski’nin dediği gibi eğer bu gerçekleşirse Birleşik Devletlerin küresel egemenliği temelinden sarsılacaktı. (6) Pentagon’un “2008 Ordu Modernleşme Stratejisi”, Savunma Bakanlığı’nın uzun süreli stratejik plâncısı Andrew Marshall tarafından ayrıntılandırılan doktrinin bir uzantısıydı. Pentagon’a 1973 yılında getirilen RAND Şirketi kıdemli analizcilerinden Marshall’a, komuta zincirinde daha


Sayı 24

önce hiç duyulmamış bir statü verildi. Marshall, Pentagon komuta zincirinde hiçbir ara rütbe olmaksızın doğrudan Savunma Bakanına rapor veriyordu. Marshall yıllar içerisinde 87 yaşına rağmen “Askerî Meselelerde Devrim” (RMA) dediği şeyi uygulayacak birçok izdeş yetiştirdi. Himâye ettikleri arasında Dick Cheney, Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Richard Perle ve daha sayısız savaş şâhini bulunmaktaydı. Rumsfeld ve Cheney’i 2001’de Rusya sınırına stratejik füze savunma sistemlerinin yerleştirilmesi için iknâ eden kişi Marshall’dı. Bu, Birleşik Devletlere uzun süredir hayalini kurduğu nükleer üstünlüğü, Rusya’nın nükleer bir ilk vuruş yapma ve karşılık verme kabiliyetini yok etme imkânı verecekti. (7) Rusya’nın Güney Osetya’daki yüzeysel bir kışkırtmaya 2008’de çok sert tepki vermesinin asıl nedeni ABD’nin bu nükleer üstünlük arayışıydı; Bir diğer

Sayfa 55

neden de, ABD’nin Ukrayna’yı NATO’ya sokma arzusu idi. Marshall, Rumsfeld’in Irak savaşında felâkete dönen “Elektronik Savaş Alanı” stratejisinin mimarıydı: GPS yön bulma cihazlarıyla internete bağlı askerler kullanmak. Ancak eleştiriler, Başkanı Rumsfeld’i harcamaya ittiyse de, Marshall’a dokunulmadı ve Pentagon’da kaldı; işte o böylesine bir güce sahipti. ABD Plânları “Sürekli Kaynak Savaşı” Pentagon’un “2008 Ordu Modernleştirme Stratejisi” belgesi ABD Ordusunca resmi doktrin olarak çoktan benimsenmiş çok önemli stratejik ilkeleri ve varsayımları açığa çıkarıyordu. Önsözünde soğuk savaş sonrası bir “Dâimî Savaş” geleceği öngörülüyordu. Belgeden sorumlu olan Pentagon yetkilisi General Stephen Speakes, Sunuş kısmında şunları vurguluyordu:


Sayfa 56

Pentagon belgesi şunu vurguluyordu: “Dâimî bir çatışma dönemine girdik… Soğuk Savaş döneminden çok daha belirsiz ve tahmin edilemez bir dönem bu.”

Amerika, gücümüzün sınanmaya devam edileceği dâimi bir çatışma çağında yer almaktadır. Bu savaşı kazanmamız için uzun soluklu donatılmış orduya ihtiyacımız var: Askerlerinin çatışma alanının tamamında görevlerini yerine getirebilmesi için her şeye sahip olan bir ordu.” (8) Pentagon belgesi şunu vurguluyordu: “Dâimî bir çatışma dönemine girdik… Soğuk Savaş döneminden çok daha belirsiz ve tahmin edilemez bir dönem bu.” Orta Doğu Boru Hatları ve Üsler

Bu 2008 belgesi, daha önceki yıllardakinden oldukça farklıdır. Bu sene modernleştirme stratejimizin kısa bir tanımı ile doğrudan olayların kalbine nüfuz ediyoruz. Nihâî duruma ulaşabilmek için Ordu Tedarik Kurumunu nasıl kullanacağımızın hedefleri, yolları ve araçları: Askerlerin olası en iyi teçhizatla donatılmaları ve böylelikle Ordu’nun tekmil yeteneklere sahip dünyanın en üstün askerî gücü olması.

Belge, teröristlerin kitle imhâ silâhı kullanması gibi bilindik lâflarla dâimi savaşın plânlı döneminin ana hatlarını çiziyordu. Belge, Ford hükümeti döneminde Henry Kissinger’ın yayımladığı “Ulusal Güvenlik Stratejisi Memorandumu - 200”ünden (NSSM-200) bu yana ilk kez, ABD Ordusu resmî “görevleri” arasında hammadde açısından zengin ülkelerde nüfus kontrolünün de bulunduğunu belirtiyordu. (9)


Sayı 24

2008 belgesi ABD ve müttefikleri için en önemli tehlikenin “Nüfus Artışı” olduğunu belirtiyor ve yer altı kaynaklarının kontrolü için savaşa çağıyordu. Belge her ikisini birleştirmişti: Özellikle az gelişmiş ülkelerdeki nüfus artışı, hükümet istikrarını tehdit eden hükümet karşıtı ve radikal ideolojilerde gençlerin kümelenmesine neden olacak. Artan nüfusun yol açtığı kaynaklar için rekabet daha fazla gıda, su ve enerji harcamasına neden olacak. Bu kaynaklar onları kontrol eden devletler ya da oluşumların güvenliği için bir kaldıraç olarak kullanılacak. (10) Pentagon için iki resmi öncelik (kaynak zengini ülkelerde “Gençlerin Kümelenmesi” ve Rusya ile Çin’in gelişmekte olan dünyanın gıda, su ve enerjisini kontrol etmesine engel olması) AFRICOM’un kurulmasının ardında yatan nedenlerdi. ABD Dışişleri böylesi bir gücün gerekli olacağını daha önce hiç düşünmemişti, ya da hayal etmemişti. ABD Afrika’nın kaynaklarına sahip olduğunu düşünüyordu. Ancak, Pekin’in 2006’da 40’dan fazla devlet başkanını ağırladığı kabulün ardından George W. Bush AFRICOM’un oluşturulması için başkanlık emrini imzaladı.

Sayfa 57

2008 belgesi ABD ve müttefikleri için en önemli tehlikenin “Nüfus Artışı” olduğunu belirtiyor ve yer altı kaynaklarının kontrolü için savaşa çağıyordu. Belge her ikisini birleştirmişti... Soğuk Savaş dönemi boyunca Afrika’nın devasa maden yataklarının ABD tarafından kontrolü Amerikalıların gizlice beslediği sivil savaşlar ve suikastlarla ya da Đngiltere, Fransa, Portekiz, Belçika gibi eski zorba sömürgeci güçlerle işbirliği ile mümkün oluyordu. 43 Afrika devlet başkanının IMF şartları ya da Amerikalıların dayattığı kemer sıkma politikaları yerine milyarlarca dolarlık ticaret anlaşmaları öneren Çin tarafından saygı ve itibarla karşılanması Vaşington’u oldukça endişelendirdi. (11)


Sayfa 58

Bir bakıma Pentagon, 2002 başlarında Irak ve Afganistan’da olduğu gibi çatışmanın yalnızca hava saldırılarıyla sınırlanması, Amerikalı askerlerin yerde tehlikeye girmemesi gerektiğini belirterek “Vietnam Savaş Sendromu”nun sona erdiğini resmî olarak duyuruyordu. Çin devlet petrol şirketinin Sudan hükümetinden büyük bir araştırma imtiyazı kazandığı Darfur’dan Nijerya, Çad ve Güney Afrika’ya kadar Vaşington, Afrika boyunca artmakta olan Çin etkisini bertaraf etmeye çalışıyordu.

Üçüncü dünya ülkelerindeki nüfus artışını bir tehdit olarak belirleyen “2008 Pentagon Strateji Belgesi” gelecekteki savaşların nasıl yapılacağına dair bazı paradigma değişikliklerinden bahsetti: “Ordu yakın zamanda yeni doktrini FM 3-0 Operasyonlarını açıkladı. Bu doktrin belirsiz bir gelecekte faaliyet için bir şablon sunar ve kurumlarımızda, eğitimlerimizde, önder yetiştirmede, personel politikalarında, tesislerde ve malzeme geliştirmedeki değişikliklerde esas itici güç olarak hizmet eder. FM 3-0 komutanların saldırgan ve savunmacı operasyonlar ile istikrar ya da sivil destek operasyonlarını eş zamanlı olarak gerçekleştirmelerini kurumsallaştırır. FM 3-0 21.yy operasyonlarında toplumları ve farklı kültürleri yok edecek değil, onların içinde yer alacak askerlere gereksinim duyulacağı gerçeğini kabul eder.” (12) Bir bakıma Pentagon, 2002 başlarında Irak ve Afganistan’da olduğu gibi çatışmanın yalnızca hava saldırılarıyla sınırlanması, Amerikalı askerlerin yerde tehlikeye girmemesi gerektiğini belirterek “Vietnam Savaş Sendromu”nun sona erdiğini resmî olarak duyuruyordu.


Sayı 24

Sayfa 59

(Devam edecek…) William.Engdahl@PolitikaDergisi.com ___ Notlar: (1) 1904’ten 1947’de ölümüne kadar hem Büyük Britanya, hem de daha sonra ABD’nin en etkili dış siyaset stratejistlerinden olan, Halford Mackinder meşhur Can Damarı teorisini formüllendirdi. Bu teoriye göre Avrasya kıtasının Rusya’da bulunan kalbinin coğrafi konumu Britanya’nın dâimi tahakkümü için en büyük engeldi. Tutkulu bir Đngiliz emperyalisti olan Mackinder New York Dış Đlişkiler Konseyi dergisinin Temmuz 1943 sayısında yer alan Küresel Savaş ve Barışın Kazanılması makalesinde, ortaya çıkan Amerikan Đmparatorluğu için az bilinen ama oldukça etkili bir siyasi tavsiye yazdı. Bu makaleye göre Birleşik Devletler Đngiltere’nin halefi olarak küresel egemenliğe yükselecekti. Mackinder 1904’te yazdığı devrim niteliğindeki tezine atıfta bulunarak Đngiliz egemenliğine tehdit olabilecek bir Alman ve Rus ittifakından bahsetti. (Đngiliz diplomasisi II.Paylaşım -Dünya- Savaşı’nda Hitlerin doğuya ilerlemesini teşvik ederek bunu engellemeye çalışmıştı). Mackinder’a göre Rusya’nın Can Damarı olarak merkezi ya da oyun kurucu rolünü ele geçirebilecek, Đngiliz egemenliğine eş değer bir diğer güç daha vardı: “Çinliler örneğin… Rus Đmparatorluğunu yıkıp topraklarını fethederek dünyanın özgürlüğüne sarı bir tehlike teşkil edebilirlerdi çünkü büyük kıtanın kaynaklarına ulaşmak için bir de okyanus sınır açacaklardı.” 1943’te Mackinder ve Amerikalı çalışma arkadaşları Birleşmiş Milletler’in yapısını plânlarken Çin’in Sovyetler Biriliği Can Damarına karşı dengeleyici rol oynayacağını öngördüler ancak Çin Halk Cumhuriyeti 1949’da kurulduğunda bu durum büyük ölçüde değişti. Bundan sonra Amerikan politikası 1950’de tertiplenen Kore savaşı, 1959’da başlayıp 1975’te Birleşik Devletlerin onur kırıcı mağlubiyetiyle sona eren Vietnam ya da Đkinci Hind-i Çinî savaşı ile Çin’i kuşatma siyasetine kaydı. 1972’de Nixon-Kissinger ikilisinin Pekin’e yaptığı yolculukla başlayan siyaset değişikliği Çin’i Amerikan ve Batılı yatırım ve mallarına ekonomik olarak bağımlı kılarak etki altına alma girişimiydi. Yüzyılın sonunda Amerikan elit çevrelerindeki bazı gruplar bu ekonomik stratejinin Asya’da Birleşik Devletlerin kontrol edemeyeceği bir iktisâdî süper güç yaratacağından endişe ettiler. 2001’de Bush-Cheney yönetimi ile ABD Çin politikası daha saldırgan bir tavır almaya başladı. Mayıs 1999’da Çin’in Belgrad Büyükelçiliğinin Amerikan NATO kuvvetlerince bombalanması Amerika’nın Çin’e karşı değişen siyasetinin sinyallerini veren bilinçli bir saldırıydı. (2) Hayatı boyunca Rusya’ya karşı öç duygularıyla dolu olan bir Polonyalı olan Brzezinski 1997’deki aydınlatıcı Büyük Satranç Tahtası: Amerikan Üstünlüğü ve Onun Jeostratejik Zorun-lulukları adlı kitabında, açıkça

Mackinder’ı övmesine karşın adını Halfrod yerine dikkatsizce Harold olarak belirtti. Rockefeller grubunun on yıldır parçası olan ve 2008’de Barack Obama’ya dış siyaset danışmanlığı yapan Brzezinski kitapta şöyle yazıyordu: “emperyal jeo-stratejinin üç büyük zorunluluğu: tebaası arasında gizli anlaşmaları engellemek ve güvenlik açısından birbirlerine bağımlılıklarını sağlamak, vergi verenleri uysallaştırmak ve korumak ve barbarların bir araya gelmesine engel olmaktır.” (Brzezinski, ae, sf.40) Brzezinski için bir araya gelmelerine engel olunması gereken en endişe verici ‘barbarlar’ iki Avrasya gücü olan Çin ve Rusya idi. (3) Stephen M. Speaks, Korgeneral., 2008 ORDU MODERNĐZASYONU STRATEJĐSĐ, 25 Temmuz 2008, Ordu Bakanlığı, Vaşington D.C., 7. (4) ae., 9. (5) ae., 5, 6. (6) Brzezinski, ae. (7) Marshall’ın hamilik yaptığı kişilerin tam listesi için Yedinci Bölüm:Askeri Meselelerde Bir Devrim? Bölümüne bknz. (8) ae., Önsöz. (9) Kissinger’ın 1975 NSSM-200 belgesi hakkında daha yarıntılı bir açıklama için F. William Engdahl’ın, Ölüm Tohumları: Kalıtımın Arkasındaki Karanlık Oyunlar kitabına bknz., Bilim+Gönül Yayınları (10) ae., 6. (11) China Daily, “Çin Afrika’ya yardım paketleri öneriyor,” 4 Kasım, 2006, www.chinadaily.com.cn. (12) ae., 7


Sayfa 60

Tarihi Perspektiften

Şark Meselesi ve Onun Günümüzdeki Uzantısı

Kürt Sorunu (2) Asım US

Öncelikle, Kürt kökenli Türk vatandaşlarımızın etnik kökenlerine ilişkin pek çok tez vardır, ancak Đlber Ortaylı’nın da değindiği gibi, henüz kabul edilmiş bir tez, bu konuda yoktur. Yani kesin olarak Kürtlerin kökenleri nereden geldiğine dair genel kabul görmüş bir teori yoktur. Var diyen ise, tarih bilgisinden yoksundur.

G

eçtiğimiz bölümde, Şark Meselesinin ne olduğunu ve bunun hangi devletlerce, hangi amaçlar uğruna çıkarıldığını, Türkiye’ye yapılan bu saldırıların ve çıkartılan isyanların, neden emperyalizm uzantısı sayılması gerektiğini incelemiştik.

Şimdi ise bu sorunun ortaya çıkarılışını, Osmanlı’nın iç işlerine müdahalenin bir aracı olarak kullanılışını, sorunun çıkış kaynağına inmeye çalışacağız. Öncelikle, Kürt kökenli Türk vatandaşlarımızın etnik kökenlerine ilişkin pek çok tez vardır, ancak

Prof. Dr. Đlber Ortaylı’nın da değindiği gibi, henüz kabul edilmiş bir tez, bu konuda yoktur. Yani kesin olarak Kürtlerin kökenleri nereden geldiğine dair genel kabul görmüş bir müspet teori yoktur. Var diyen ise, tarih bilgisinden yoksundur. Bu konudaki tezlerden bir tanesi, onların Đrani ya da Arabi kökenli olduklarına dair araştırmaları içerir. Bir diğer kaynağa göre ise onların, menşei Orta Asya’da bulunan Turani bir kavim olduklarıdır. ‘’Türkmenlerin Kürtleşmesi’’ni işleyen M.Eröz ise, Ziya Gökalp ve kendi saha çalışmalarına dayanarak, Osmanlı Devleti’nin Alevileri baskı altında tuttuğunu, bu sıkıntıların bölgedeki asayişsizlik, iktisadi zorluklar ve Safeviler’le olan devletler arası reka-


Sayı 24

betle birleşince kendilerine huzur arayan Türkmenlerin Kürt derebeylerine katılmak, onlara bağlanmak yolunu seçtiğini ifade eder. (5) Aydın Taneri’ye göreyse, Kürtler, önceden göçebeyken, kendilerinden daha ileri bir yerleşik medeniyet düzeyine ulaşan Osmanlı’yla kurdukları bağlar sonucu, farklılıklarını hissettirmişler ve bunu telafi etmek için yeni bir kimlik arayışı içersine girmişlerdir. Şerif Mardin’e göreyse, bu farklılığın ortaya çıkma sebebi, Osmanlı’nın yapısında bulunan derin hükmeden-hükmedilen uçurumuydu. Saray ahalisi ve halk arasındaki bu kopukluk, zamanla halk arasında da kültürel bazı kopuklukların doğmasına ve Osmanlı tebaasındaki Türklerin farklı ünitelere ayrılmasına yol açmıştı. (6) Kaynak veremeyeceğim ama, bazı medya kuruluşlarında tartışıldığı veya sözde Kürtlerin bir millet olduğunu ve sözde Kürdistan tezini savunanlar, Kürtlerin antik bir medeniyet olan Medlerden geldiklerini ileri sürerler. Ancak daha önce belirttiğim gibi, bunu bir tarih bilgisi olarak kabul edebilmek için yeteri kadar done ve kanıtımız yoktur. Yurtdışı kaynaklarda ise, başta Đngilizler olmak üzere Avrupalılar, Kürtleri vahşi, kan dökücü ve Hristiyan oldukları için korumak zorunda hissettikle-

Sayfa 61

Yurtdışı kaynaklarda ise, başta Đngilizler olmak üzere Avrupalılar, Kürtleri vahşi, kan dökücü ve Hristiyan oldukları için korumak zorunda hissettikleri Ermenileri katleden bir topluluk olarak görmüştür. ri Ermenileri katleden bir topluluk olarak görmüştür. (7) Fakat aslında, durum aksinedir. Esas olarak Kürtler, komşuları Ermeniler tarafından çeşitli mezalime tabi tutulmuşlar ve 1915-1918 yılları arasında, yuvarlak rakamla 600.000 kişi hayatını bu şekilde kaybetmiştir. Hasan Arfa, The Kurds: An Historical and Political Study (Oxford,1966) adlı çalışmasında bu konuyu işlemiştir. (8) Bu konuyu kitabında işleyen diğer bir yazar olan Ximenez ise, Kurds and Armenians adlı kitabında, Batı kamuoyunda, Kürtlerin saldırganlığının abartıldığını, Osmanlı Devleti kadar hiçbir ülkede bu denli hoşgörü olmamasına işaret ederek, herhangi bir Batı ülkesinin, geçmişi eğer kağıt üzerine dökülürse, bu bölgedekinden daha kanlı olduğu görülecektir, demiştir. (10) 20. yüzyıl yaklaştığında ise, Batıya ait bu oryantalist görüşler, gittikçe “romantik egzotizme” dönüşmeye başlayacak ve Batı insanının bu coğrafyaya bakış açısı daha ılımlı hale gelecektir. Özellikle bölgeyi gezip, gözlemlerini yazan araştırmacılarda, bu görüş hakim olmaya başlayacaktır. (10)


Sayfa 62

Ancak bu isyanları tek tek incelediğimizde, çoğu herhangi bir siyasi içerikten yoksun, daha ziyade feodal ve dini ayaklanmalardır. Kürt Đsyanları diye lanse edilen isyanların çoğunun anahtar kelimeleri aşiret, vergi ve tekke idi. Bu gözlemciler, yukarıda bahsi geçen durumu daha da ileriye götürüp, Kürtleri Basklara, hatta Đskoçlara benzeteceklerdir. Mesela Parfik, Kürt köylülerinin fiziki özelliklerinden çok etkilendiğini belirtmiş, mavi gözlü Kürtlerin Đskoç Highlanderlara benzediğini yazacaktır. (11) Prof. Dr. Mim Kemal Öke, ayrıca Walter B. Harris’in, From Batum to Baghdad via Tiflis, Tabriz and Parsian Kurdistan ( Londra 1926) adlı kitabından yaptığı alıntıyla şu ifadeyi kitabında yansıtmıştır: “Kürtlerin renkli giysileri de pek çok Avrupalı seyyahın dikkatini çeker, beğenisini kazanır. Çeşitli

ipek kumaşlardan oluşturulmuş bir sarık, rüzgarla savruldukça adeta kanat çırpan daracık cepkenler, altında bol, fakat genel kıyafete uygun şalvarlar, ayakta Basklıların giydiği espadriller ve bütün bunları tamamlayacak aksesuar kabilinden beldeki kuşağa sıkıştırılmış cembiyeleri pistolleri ve göğüs kafesini bir haç gibi çevreleyen fişekleri ile Kürtler, Avrupalının gözlerindeki hayallerindeki Şark tablosunun vazgeçilmez insan tiplerini oluşturuyorlardı.” (12) Detaya çok fazla girmeden konuyu toparlamak gerekirse, yurtiçinde ve Avrupa’da Kürtlerin kökenlerine ve onların bakış açılarına ilişkin çeşitli görüşlere yer verdik. Şimdiyse biraz siyasi örgütlenmelerine bakalım. Bugüne kadar 17’si Osmanlı Devleti’nde, 2’si Đran’da, 1 tanesi Đngiltere hakimiyeti zamanı Irak’ında, 22’si Türkiye Cumhuriyeti’nde, 2’si Irak’ta olmak üzere pek çok Kürtlerin karıştığı isyan patlak vermiş. Ancak bu isyanları tek tek incelediğimizde, çoğu herhangi bir siyasi içerikten yoksun, daha ziyade feodal ve dini ayaklanmalardır. (13) Zaten yazı dizisinin birinci bölümünde belirttiğim gibi, Kürt Đsyanları diye lanse edilen isyanların çoğunun anahtar kelimeleri aşiret, vergi ve tekke idi. Çoğu isyan iddia edilenin aksine tabandan bir halk isyanı değil, daha çok ağaların, şeyhlerin, aşiretlerin çıkarlarına dokunulduğu için, belli güçlerce çıkartılmış isyanlardır. Benzer isyanlar daha batıda, Kürtlerin yaşamadığı yerlerde de çıkmıştır: Menemen olayı, Börklüce Mustafa’nın Aydın’da, Şeyh Bedreddin’in Trakya’da çıkardığı ayaklanma vb… Bu tür ayaklanmaların sebebi genellikle aynı olmakla birlikte, hiçbir şekilde külliyatlı bir ulusal isyan sayılamazlar. Yani çıkan isyanların Güneydoğu Anadolu-Doğu Anadolu’da olması, bunları bir sözde “Kürt ulusal isyanına” dönüştürmez. Bu isyanlar daha ziyade o bölgenin geri bırakılmışlığı, aydınlatılmamışlığı, kandırılmışlığı- kullanılmışlığı ve feodal yapısıyla ilintilidir. Şimdi tekrar siyasi yapıya dönecek olursak, esasen emperyalistler o bölgeye ellerini sokana kadar, pek fazla olay olduğu da söylenemez. Fakat 1840’larda, yani “Şark Meselesi”nin ortaya çıktığı


Sayı 24

1815 Viyana Konferansı’nın hemen ardı bir zamanda, Türkiye’nin kuzeydoğu bölgelerinde yaşayan ve kimi Hristiyan mezheplere mensup olan Süryanilerle yıllarca aynı bölgede yaşamakta olan Kürtler arasında olaylar çıkarmak için kışkırtmalar yapıldığı bilinmektedir. (14) O döneme baktığımız vakit, Osmanlı’nın özellikle kuzeybatı cephelerinde Avusturya-Macaristan Đmparatorluğu ve özellikle Çar Petro döneminden sonra da Rusya Çarlığı karşısında aldığı derneşik yenilgilere rastlamaktayız. Bu vaziyet-i umuminin muhtelif sebeplerinden en önemlileri kuşkusuz; bilimsellikten uzaklaşılması, iktisadi hayatın zayıflaması, Sanayi Đnkılabının ve dönemin yeni ekonomik düzeninin gerektirdiği dönüşümün yaşanamamış olmasıdır. Kısacası, zayıf ekonomi güçsüz ve teknolojik bakımdan geri bir askeri düzen yaratmıştır. Bu da Osmanlı Devleti’ni varlığını sürdürebilmek için dışa bağımlı olmasına yol açmıştır. Özellikle Đkinci Sanayi Đnkılabı ya da “ağır sanayi kapitalizmi” (demir-çeliğin buharlı tren ve demiryolları için kullanılması) (15) ve bu inkılabın yaşandığı ülkelerdeki burjuvazi sınıfının ürünlerini satmak için durmadan genişleyen bir “Pazar” gereksinimi ile dünyanın her tarafına yayılma eğilimi (16) Osmanlı

Sayfa 63

“...Sömürgeleştiren bir halk, kendi ihtişamının ve üstünlüğünün temellerini geleceğe taşır(…) Uygar devletlerin, sömürgeleştirmeyi gerekli bir amaç olarak görmemesi mümkün değildir.” (P. LeroyLeroyBeaulieu) Đmparatorluğu, Babür Đmparatorluğu (Mughal Đmp.), Çin gibi devletleri, emperyalistlerin açık hedefi yapmış ve geri kalmışlıkla onları emperyalist devletler karşısında savunmasız birer sömürge-yarı sömürge durumuna getirmişti. Zira emperyalizmin en büyük fikir babalarından birisi ve Collége de France’da öğretim üyesi olan P.Leroy-Beaulieu, ‘’Modern Toplumlarda Sömürgeleştirmeler Üzerine’’ adlı yapıtında şu ifadeleri kullanacaktır: “Sömürgeleştirme bir halkın büyüyen gücü, kendini yeniden üretebilme kuvveti, bir alanda genişleyip çoğalması ve dünyanın büyük bir kısmında dilini, fikirlerini, yasalarını egemen kılmasıdır. Sömürgeleştiren bir halk, kendi ihtişamının ve üstünlüğünün temellerini geleceğe taşır(…) Uygar devletlerin, sömürgeleştirmeyi gerekli bir amaç olarak görmemesi mümkün değildir.” (17) Đşte bu perspektiften bakıldığı vakit, zengin doğal kaynaklar üzerine kurulmuş olan Osmanlı Đmparatorluğu’nun, Yeni Çağ’dan Yakın Çağ’a geçerken, neden ve nasıl bir anlayışla, -özellikle Đngiltere, Fransa ve Rusya Devletleri arasında- bölüşülmeye çalışıldığını ve buna kılıf olarak ‘’Şark Meselesi’nin uydurulduğunu ve mamafih Osmanlı’nın iç işlerini nasıl karıştırdıklarını anlamak çok da zor olmasa gerek. Đşte günümüzde yaşadığımız bu terör sorunu, bu sebeplerle ortaya çıkartılmıştır demekteyiz. Kanaatimizce, bu sorun günümüzde de, emperyalizmin bayraktarlığını Birleşik Krallık’tan devralan ABD tarafından devam ettirilmektedir.


Sayfa 64

1900’lere doğru, II. Abdülhamit DüyunDüyun-u Umumiye’yi kurmuş, -yani bugünün borçlar idaresi kurumukurumu- bu kurumda alınan vergilerin, borçlar karşılığı olarak yabancı ülkelere aktarılmasını düzenlemiştir. Dahası Osmanlı’nın Genelkurmay Başkanlığı da, Almanların ellerindeydi. 1917 Aralık ayında Osmanlı Genelkurmay Başkanı, Tuğgeneral Hans von Seeckt idi. Bu geri kalmışlık ile boğuşan Osmanlı, durumunun farkına yeni yeni varmaya başlamış, Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı ile reform çabalarına girmiştir. Tanzimat Fermanı, hiçbir teminat göstermeksizin bütün yurttaşlara eşit haklar, mal ve can emniyeti vaat ediyor; mali, askeri ve adli sahada Islahat Fermanı’nın okunması

bazı reformlar ileri sürüyordu. Tanzimat Fermanı’nın ardından Islahat Fermanı, Babıali’nin 1856’da toplanan Paris Konferansı’na katılmasının şartı ilan edildi. Bu iki fermanla birlikte, Osmanlı Đmparatorluğu’nda yeni bir siyasal görüş belirmeye başladı: Osmanlıcılık. Yani Osmanlı Đmparatorluğu’nun bütün tebaasını eşit yurttaş sayma fikri, 1876 Kanun-i Esasi’sinde kabul olundu ve kuramsal olarak, 1918 yılına kadar yürürlükte kaldı. Azınlıklar tarafından benimsenen milliyetçilik akımları ise daha sonradan Türk tebaa tarafından da kabul görmeye başladı. (18) Özellikle Islahat Fermanı sırasında görmekteyiz ki, Osmanlı Devleti, yabancı devletlerin diledikleri gibi at koşturabildikleri bir “serbest ticaret bölgesine” dönüşmeye başlamıştı. Tam da emperyalistlerin istedikleri gibi! Bu plan tabii ki Osmanlı için pek vahim sonuçlar doğurmuştur. 1900’lere doğru, II. Abdülhamit Düyun-u Umumiye’yi kurmuş, -yani bugünün borçlar idaresi kurumu- bu kurumda alınan vergilerin, borçlar karşılığı olarak yabancı ülkelere aktarılmasını düzenlemiştir.(19) Dahası Osmanlı’nın Genelkurmay Başkanlığı da, Almanların ellerindeydi. 1917 Aralık ayında Osmanlı Genelkurmay Başkanı, Tuğgeneral Hans von Seeckt idi. (20) Osmanlı Devleti, ekonomik ve ticari yönden Đngiltere ve Fransa’ya, askeri yönden de Almanya’nın elinde idi. Tabii ki, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra, emperyalist devletler Osmanlı’nın iç işlerini, bizzat Osmanlı’nın başkentinden kontrol etme şansına elde etmişlerdi. 1815 Viyana Kongresi’nde ortaya atılan Şark Sorunu, 1918’e gelindiğinde, dönemin emperyalistleri tarafından tıkır tıkır işletilmekteydi. Vatan, tam anlamıyla yere serilmiş, başına üşüşen emperyalistlerin vicdanına terk edilmişti. Ta ki 19 Mayıs 1919’a kadar. Đşte bu yukarıdaki sebeplerden ötürü Atatürk, Nutuk’un ilk bölümü olan ‘’Samsun’a çıktığım gün genel vaziyetin


Sayı 24

Sayfa 65

görünüşü’’nde, millî varlığa yararlı ve zararlı cemiyetler ve mensupları, kısacası dostla düşmanı ayırt etmeye yardımcı olacak bilgileri bir bölümde temerküz ettirmişti. Çünkü durum, emperyalizmin Türkleri sömürgeleştirme planından ibaretti. Zaten daha sonra Lenin de, emperyalistlerin bu planlarının belgelerini, açıklayacaktır. Bu bölümde, “yapay” Kürt sorununun nasıl oluşturulmaya çalışıldığını, bu sorunun Ermeni meselesi, Rum meselesi, Süryani meselesi vb. nasıl kullanıldığını ve ne şekilde daha büyük bir planın parçası olduğunu ve hangi ortamda zuhur ettiğini, kimlere hizmet ettiğini biraz yüzeysel bir şekilde özetlemeye çalıştık. Bir sonraki bölümde bu husus, daha detaylı bir şekilde ele alınacaktır. (Devam edecek…) Asim.Us@PolitikaDergisi.com

(5) ÖKE Mim Kemal, Musul-Kürdistan Sorunu ‘’19181926’’, s.14 , Bilge Karınca Yayınları 2002 Đstanbul (6)Aynı eser, s.15 (7) Aynı eser, s.15 (8) Aynı eser, s.15 (9) Aynı eser, s.15

(10) Aynı eser, s.16 (11) Aynı eser, s.16 (12) Aynı eser s.16 (13) Aynı eser (14) SONYEL Salahi R. , Gizli Belgelerde Osmanlı Devleti’nin Son Dönemi ve Türkiye’yi Bölme Çabaları, s.40 , Kaynak Yayınları , Mayıs 2009 (15) ALPKAYA Gökçen, ALPKAYA Faruk , 20. Yüzyıl Dünya ve Türkiye Tarihi, s.17, Tarih Vakfı, Đstanbul 2004 (16) MARX Karl, ENGELS Friedrich, Komünist Manifesto, s.46, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Kasım 1968 (17)BEAUD Michel, Kapitalizmin Tarihi, s.179, Dost Kitabevi, Ankara Mart 2003 (18) KARPAT Kemal, Türk Demokrasi Tarihi, s.105-106, Đmge Yayınevi, 3. Baskı (19) ÖZAKINCI Cengiz, Türkiye’nin Siyasi Đntiharı ‘YeniOsmanlı’ Tuzağı, s.20 Otopsi Yayınları, Nisan 2005 (20) Aynı Eser, s.48


Sayfa 66

Birkaç köylü kendi kendine öğrenmiyorsa...

PKK’ya Gayrinizami Harp’i Kim Öğretiyor? Ümit MĐNEL

Ş

u an Türkiye’nin PKK terör örgütüyle yürüttüğü “gerilla savaşının” iki ismi daha vardır. Bunlardan ilki politik söylemle; “düşük yoğunluklu savaş”, diğeri askeri literatürdeki adı “gayrinizami harp”tir. “Gerilla savaşı” terimini kim ya da nerede kullanır derseniz; aslında gerilla, bu savaş taktiğiyle savaşan kişilere denir.

Ben bu yazımda bu savaşın “gayrinizami harp (GNH)” adını kullanacağım. Hangi terimi kullanırsanız kullanın, GNH çok zor bir savaş taktiğidir. Düşmanla savaşmanın yanında zorlu arazi şartları ve çetin hava koşullarıyla da savaşmanız gerekmektedir. Aynı zamanda yiyecek ve içecek kaynaklarının yerlerini iyi bilmeniz ve doğada aç kalmama taktiklerini de üstün bir disiplinle uygulamanız gerekmektedir. Ancak bu şartları ne kadar yerine getirirseniz getirin, savaştığınız bölgedeki halktan veya başka bir yerden yiyecek ve cephane yardımı alamazsanız GNH taktiğiyle en fazla


Sayı 24

6 ay savaşabilirsiniz. Bu sebepten GNH ile savaşma taktiği aynı zamanda bölge halkının üzerinde psikolojik baskı ve propaganda yapma yeteneğini de gerektirmektedir. GNH silah gücü bakımından küçük olmasına karşılık, yıkım gücü bakımından büyük çapta yıkımlar yapılabilecek bir savaş taktiğidir. Bu savaş taktiğiyle düzenli ordular dağıtılabilir ya da en azından düzenli orduların yerlerinden kıpırdayamamasına veya moral bozukluğuna yol açar. Yazılı kaynaklara göre ilk modern GNH taktikli savaşı Đspanyollar Napolyon’un ordularına karşı kullanmışlar ve bunda başarılı olmuşlardır. Bundan sonra bu savaş taktiğiyle ülke kuran Mao Zedun’u görmekteyiz. Vo Nguyen Giap da bu savaş taktiğiyle Vietnam’da ABD’ye büyük kayıplar verdirmiştir. Ve en son olarak da Ernesto Che Guevara... Che Guevara, GNH taktiği ile savaş konusunda kitaplar yazmış ve bu savaş taktiğini oldukça geliştirmiş bir kişi olarak GNH taktiğiyle savaşan toplum veya örgütlerin atası olmuştur.

Sayfa 67

Yazılı kaynaklara göre ilk modern GNH taktikli savaşı Đspanyollar Napolyon’un ordularına karşı kullanmışlar ve bunda başarılı olmuşlardır. Bundan sonra bu savaş taktiğiyle ülke kuran Mao Zedun’u görmekteyiz. Vo Nguyen Giap da bu savaş taktiğiyle Vietnam’da ABD’ye büyük kayıplar verdirmiştir. Peki tarihinde birçok savaş görmüş ve yapmış bir halk olan Türkler, GNH taktiğiyle ne zaman karşılaşmışlar ve uygulamışlardır? GNH taktiğiyle savaşla, ilk olarak Fatih Sultan Mehmet, Akkoyunlularla giriştiği Otlukbeli Savaşı’nda karşılaşmış, neredeyse kaybetmek üzere


Sayfa 68

Fatih’e karşı kullanılan GNH taktiğiyle savaşı, 1911 yılında Osmanlı, Trablusgarp’ta Đtalyanlara karşı kullanacaktır. Osmanlı’nın Đtalyanlara karşı yürüttüğü GNH taktikli savaşan gerillaların başında Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa, Fuat (Bulca), Nuri (Conker) ve Fethi (Okyar) bulunacaktı. olunan bu savaşı yeni geliştirdiği havan topları sayesinde zor da olsa kazanmıştır. Đstanbul’u fethederek Bizans Đmparatorluğu’nu yok eden Fatih, Akkoyunlular karşısında zorlanmasından ötürü kaçan birlikleri takip etmeye cesaret edememiştir.

Tam olarak yok etmediği Akkoyunlular, taht kavgaları yüzünden kendi kendilerini yok edene kadar (yaklaşık 1 sene) GNH taktiğiyle Fatih’in ordularını oldukça yıpratmıştır. Fatih’e karşı kullanılan GNH taktiğiyle savaşı, 1911 yılında Osmanlı, Trablusgarp’ta Đtalyanlara karşı kullanacaktır. Osmanlı’nın Đtalyanlara karşı yürüttüğü GNH taktikli savaşan gerillaların başında Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa, Fuat (Bulca), Nuri (Conker) ve Fethi (Okyar) bulunacaktı. Bu paşalar Trablusgarp’ta aşiretleri örgütleyerek Đtalyanlara karşı GNH taktiğiyle başarılı bir savaş gerçekleştirmiş, 1 yıl boyunca Đtalyan askerlerinin sahilden içerilere kıpırdayamamaları sağlanmıştır. 1.Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin doğusunda zaman zaman ayaklanmalar çıkmış, Türkiye Cumhuriyeti tartışmalı müdahalelerle (Dersim Olayı) bu ayaklanmaları bastırmayı başarmıştır.


Sayı 24

PKK’nın Doğuşu 1980 Darbesinden sonra çoğu silahlı eylemci Doğu ve Güneydoğu bölgesine, Irak’ın kuzeyine, Suriye’ye Đran’a ve Beyrut’a kaçtı. Bu sıralarda Ortadoğu dört büyük ve önemli olaya sahne oldu: Đran'da Şah'ın devrilmesi, Sovyet Rusya'nın Afganistan'ı işgali, Irak-Đran Savaşı... (1) ABD’nin Ortadoğu’da aktif rol alması da bu zamanda başladı. Đran-Irak savaşını başlatarak azalan dolar rezervlerini tekrar eskisi haline getirdi. Afganistan’ın Rusya’ya karşı direnişini sağlamak için sonradan Taliban’a dönüşen “Afgan mücahitlere” askeri eğitim, silah ve patlayıcı yardımı yaptı. Afganistan’a yaptığı patlayıcı maddeler öyle çoktu ki, her Afgan mücahidine 1.200 kilo patlayıcı düşüyordu. Ve Tabii ki Bekaa Vadisi... Bekaa Vadisi, Suriye'nin kontrolüne geçmesiyle birlikte, bölge uluslararası terörün bir eğitim merke-

Sayfa 69

Bu kamplarda Japon "Kızıl Ordu Fraksiyonu"ndan, Tayland'lı "Şetani Kurtuluş Cephesi"ne, "Eritre Kurtuluş Hareketi"nden, POLISARIO'ya, Ermeni ASALA'dan Kürt PKK'ya kadar dünyanın dört bir köşesinden gelen birçok terör örgütünü barındırıyor, besliyor, koruyordu. zi durumuna gelmişti. Bu kamplarda Japon "Kızıl Ordu Fraksiyonu"ndan, Tayland'lı "Şetani Kurtuluş Cephesi"ne, "Eritre Kurtuluş Hareketi"nden, POLISARIO'ya, Ermeni ASALA'dan Kürt PKK'ya kadar dünyanın dört bir köşesinden gelen birçok terör örgütünü barındırıyor, besliyor, koruyordu. Hatta Yunanistan'da sosyalist Papandreu iktidarının Bakanlarından Safis Valirakis, Vasilis Konstandineas ve 1988'de Yunan Đstihbarat Teşkilatı'nın Başkanı Kostas Tsimas'ın da Bekaa'da eğitildikleri biliniyor. Bunlar ve daha başkaları PASOK Partisi iktidara geldikten sonra, Yunanistan'ın kapılarını uluslararası terörizme açtılar. Suriye'nin, 1983'te uluslararası terörizme yeni bir yön verdiği gözlendi. O tarihten sonra Şam yönetimi, Muhaberat ajanlarının terör eylemlerinde doğrudan yer almalarına bazı sınırlamalar getirdi. Suriye'nin bir devlet olarak itibarının korunması yani bir "terör devleti" olduğunu gizlemesi gerekiyordu. Uygulamaya başladığı bu yeni terör politikasıyla, ajanlarını terör eylemlerinden çekmiş, devreye Bekaa vadisinde topladığı terör militanlarını sokmuştu. (2) Peki Suriye Bunu Neden Yapıyordu? Suriye rejiminin PKK’ya göz yummasının arkasındaki en önemli motivasyon, Türkiye’ye karşı manevra imkânlarını ge-


Sayfa 70

PKK, ilk büyük eylemini 15 Ağustos 1984'de yaptı. Siirt'in Eruh ve Hakkari'nin Şemdinli ilçesini basan PKK'lılar, karakollara ve askeri lojmanlara saldırdılar. Her iki ilçeyi bir süre kontrol altında tutan örgüt militanları, ilçe meydanından ve cami minaresinden bir süre propaganda yaptı ve daha sonra da teröristlerin Kuzey Irak'a döndükleri bildirildi. liştirmek istemesinin yanı sıra, Đsrail’in Lübnan’a dönük saldırılarına karşı PKK’nın bekçilik görevini

üstlenmesidir. PKK, Đsrail’e karşı savaşan ilk Kürt örgütü olma niteliğini, 1982 yılında Đsrail’in Lübnan’a saldırmasıyla elde etmiştir; Prof. Ümit Özdağ’ın verdiği bilgilere göre, bu çatışma sırasında 11 PKK militanı ölmüş, 13 tanesi de Đsrail’e esir düşmüştür. (3) PKK’nın Türkiye’deki Đlk Eylemi PKK, ilk büyük eylemini 15 Ağustos 1984'de yaptı. Siirt'in Eruh ve Hakkari'nin Şemdinli ilçesini basan PKK'lılar, karakollara ve askeri lojmanlara saldırdılar. Her iki ilçeyi bir süre kontrol altında tutan örgüt militanları, ilçe meydanından ve cami minaresinden bir süre propaganda yaptı ve daha sonra da teröristlerin Kuzey Irak'a döndükleri bildirildi. Sadece Eruh'ta bir askerin hayatını kaybettiği olay, ölü sayısının az olmasına da bakılarak ilk anda çok önemsenmedi. O dönemde bazı siyasetçiler


Sayı 24

eylemi gerçekleştiren PKK için “bir grup eşkıya” diyerek olayın çözüleceğine dair inançlarını dile getirdiler. Son birkaç yıldır zaman zaman ve yer yer görülen vur-kaç eylemlerinden biri sanıldı. PKK sonraki her 15 Ağustos'u önceleri "ilk kurşun günü" sonra da "Diriliş Bayramı" olarak yeni eylemlerle kutlama kararı aldı. (4) Bazı siyasetçilerin bu olaya “bir grup eşkıya” boyutunda bakmaları PKK’nın yıllar içinde büyüyüp gelişmesine sebep olmuştur. Daha da kötüsü TSK’nın bile olaya bu boyutta bakması, GNH taktiğiyle savaşan bu örgütle ne şekilde savaşacağını yıllarca öğrenmemesine sebep olacak, bu yüzden binlerce Mehmetçik şehit olacaktır... TSK’nın GNH Taktiğiyle Savaşmayı Öğrenmesi TSK, yıllarca GNH taktiğiyle savaşan PKK ile yıllar sonra GNH taktiğiyle savaşmayı akıl edecek, bunun için GNH taktiğiyle savaşmayı iyi bilen Özel Kuvvetleri terör bölgesinde görevlendirecektir. Bugünkü Özel Kuvvetler Komutanlığının çekirdeği; 2’nci Dünya Savaşını müteakip, Sovyetler Birliği’nin Türkiye için büyük bir tehdit oluşturması üzerine, Silahlı Kuvvetlerin harekatını, düşman gerisinde icra edilecek faaliyetlerle kolaylaştırmak maksadıyla; 1952 yılında, zamanın Yüksek Savunma Kurulunun karan ile Milli Avcı Birlikleri şubesi olarak kurulmuştur. Kurulduğu günden itibaren, gelişimini

Sayfa 71

Ancak son zamanlarda PKK ile savaşmış bu özel askerler “Ergenekon Terör Örgütü” üyesi oldukları iddiasıyla gözaltına alınmış, kimlikleri basın tarafından deşifre edilmiştir. Bu da son zamanlarda PKK’nın silahlı eylemlerini arttırmasına olanak sağlamıştır. modem çağın gereklerine uygun olarak sürdürmüş ve TSK’nın reorganizasyonu kapsamında 1992 yılında Özel Kuvvetler Komutanlığı adını almıştır. Özel Kuvvetler Komutanlığı Özel Birlikler, Okul ve Destek Birlikleri şeklinde teşkilatlanmıştır. Özel Birliklerin temeli her biri kendi konularında uzman timlerden oluşmuştur. Bordo Bereliler, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin değişik sınıf ve rütbelerdeki subay ve astsubaylarından oluşan, iç ve dış tehditlerin bertaraf edilmesine karşı her türlü arazi ve iklim şartlarında görev yapabilecek nitelikte üst düzey eğitime tabi tutularak yetiştirilmiş özel askerlere verilen isimdir. Bu askerler aynı zamanda devlet büyüklerinin yakın koruma görevini de yerine getirirler. Dünyanın en iyi askeri özel timleri sıralamasında 3. sırada yer alır. Ününü Abdullah Öcalan'ın yakalanma görevinde duyurmuştur. Bordo Berelilere üye olan askerlerin adları soyadları MĐT tarafından korunur. (5) Ancak son zamanlarda PKK ile savaşmış bu özel askerler “Ergenekon Terör Örgütü” üyesi oldukları iddiasıyla gözaltına alınmış, kimlikleri basın tarafından deşifre edilmiştir. Bu da son za-


Sayfa 72

manlarda PKK’nın silahlı eylemlerini arttırmasına olanak sağlamıştır.

sıyla da bitme noktasına gelmiştir. Ancak PKK’nın günümüzde silahlı eylemlerinde tekrar gözle görülür bir artış olmaktadır.

TSK-PKK Savaşı 1993-1995 PKK’nın Şansı Özel Kuvvetlerin terör bölgesinde görevlendirilmesi PKK’ya büyük kayıplar verdirmeyi başarsa da bunlar lokal başarılar olarak kalmıştır. Büyük başarılar elde etmek için TSK’nın topyekun savaş haline bürünmesi gerekmekteydi. Bunun için üç ay komando eğitimi almış erler de kullanılmaya başlanmış, binlerce GNH taktiğiyle savaşan askerler ve yüzlerce gezici birliklerle PKK’ya bölgede göz açtırılmaz olunmuştur. GNH taktiğiyle savaşan bu askerlere aynı zamanda hava desteği de verilerek büyük başarılar sağlanmıştır. PKK ve TSK’nın topyekun savaşı 1993-1995 yılları arasında çok yoğun bir şekilde yaşanmıştır. PKK’nın Eylemlerini Arttırdığı Zamanlar PKK, 15 Ağustos 1984 yılında yaptığı ilk silahlı eyleminin ardından eylemlerini arttırarak sürdürmüştür. PKK’nın 1984 yılından itibaren artarak sürdürdüğü bu silahlı eylemler 1992 yılında kuruluşundan bu yana en yüksek seviyesine ulaşmış, 19931995 savaşında TSK’nın başarılı operasyonları sayesinde PKK neredeyse dağılma sürecine girmiş, hatta liderleri Abdullah Öcalan’ın yakalanma-

Genelkurmay Başkanı Đlker Başbuğ, son zamanlarda artan PKK’nın silahlı eylemleri dolayısıyla bir televizyon programında şu ifadeleri kullanmıştır: “PKK aslında şanslı bir örgüt. Tam çökme noktasına, çözülme noktasına geliyor ama maalesef konjonktürel durumlar hep lehine cereyan ediyor. Bir diğer önemli tespit ise, ne zaman terör eylemleri azaldı veya hiç olmadı, biz bunu yanlış algıladık. Sanki terör örgütü bitti dağıldı. Aslında dağ kadrosu duruyordu ama eylem sayıları düşmüştü. Örnek 1999’dan 2004 yılına kadar eylem yok ancak örgüt bitmedi. Örgütün dağ kadrosu yine duruyordu. Burada bir algılama yanlışlığımız oldu. Biraz daha doğru algılasaydık o dönemde daha sağlıklı tedbirler alabilirdik.” (6) Peki PKK’nın şansı, silahı, eğitimli gerillaları nereden geliyordu? PKK’nın gerilla toplamak için cahil köylü halkı kandırıp dağda GNH savaşı öğrettiği biliniyor. Peki bu kadar zor bir savaşı köylülere kim öğretiyor? PKK’nın bünyesinde bulunan bu kadar cahil elemanlar GNH taktikli savaşı nasıl öğreniyor-


Sayı 24

lar, kimlerden öğreniyorlar? 25 yıldır cephaneyi, yiyeceği nereden temin ediyorlar? PKK’nın yardım görmemesi için TSK’nın boşalttığı köyler varken, PKK yine de yiyeceği nereden buluyor? Tabii ki tüm bu soruların mantıklı cevapları var: uyuşturucu ticareti, Kuzey Irak’ın karışık siyasi durumu, Avrupa ülkelerinin yardımları… Ancak ben burada sizin dikkatinizi başka bir devlete çekmek istiyorum. PKK’nın ana sponsoru... PKK’nın Ana Sponsoru ABD! PKK’nın eylemlerini arttırdığı zamanlara dikkatlice bakarsanız ABD’nin Ortadoğu’yu karıştırdığı zamanlara denk geldiğini hayretle göreceksiniz. PKK’nın silahlı eylemlerini arttırdığı dönemlerde Ortadoğu’da hep ABD vardı... PKK’nın emeklediği zamanlar olan 1980 sonrasında ABD’nin Đran Şahını devirdiği ve Saddam’ı da kullanarak çıkarttığı Đran-Irak savaşından 4 yıl sonra PKK, Türkiye’ye savaş ilan etmiştir. 1990-1991 yılları arasında Saddam’ın Kuveyt’i işgali ve ABD’nin Irak’a müdahalesinden 1 yıl sonra PKK kuruluşundan bu yana Türkiye’ye karşı en kanlı eylemlerini gerçekleştirmiştir. Ve şimdi...

Sayfa 73

GNH savaşı sadece dışarıdan ya da içeriden silahsilah-cephane ve yiyecek teminiyle değil, aynı zamanda iyi eğitilmiş nasıl pusu atılacağını bilen, kaçış yollarını öğrenen, mayın yerleştirmeyi, bubi tuzağı kurmayı, propaganda yapmayı bilen kişilerce gerçekleştirilir. Bunları da emin olun ki cahil köylüler birbirlerine öğretiyor olamaz... zağı kurmayı, propaganda yapmayı bilen kişilerce gerçekleştirilir. Bunları da emin olun ki cahil köylüler birbirlerine öğretiyor olamaz... Afganistan’da Ruslar ile savaşması için Afgan mücahitleri (Taliban’ı) eğiten, Đran’da Şahı devirmek için propaganda yapan, Saddam’a karşı Barzani ve Talabani’yi eğiten kim ise, PKK’yı da eğitenin o olduğundan hiç şüphem yok...

11 Eylül saldırılarından sonra “kimyasal silah var” bahanesiyle işgal ettiği Irak’a askerlerini yerleştirmesinden yaklaşık 7 yıl sonra PKK’nın silahlı eylemlerinde artış başlamıştır.

Kaynaklar:

Gördüğünüz gibi PKK’nın silahlı eylemlerini gerçekleştirdiği dönemlerde hep Ortadoğu’da ABD varlığı söz konusu...

(2): www.temha.net (Suriye ve Terör)

ABD, PKK’ya Eğitim Veriyor! Her ülke PKK’ya yardım yapabilir ancak her ülke bire bir PKK gerillalarına eğitim veremez. Gerilla eğitimi savaşılan bölgede verilir. Bunun için de eğitmenlerin savaşılan bölgede olmaları gerekmektedir. Yani Ortadoğu’da... GNH savaşı sadece dışarıdan ya da içeriden silah-cephane ve yiyecek teminiyle değil, aynı zamanda iyi eğitilmiş nasıl pusu atılacağını bilen, kaçış yollarını öğrenen, mayın yerleştirmeyi, bubi tu-

Umit.Minel@PolitikaDergisi.com

(1): www.gazetemuz.com (1970-1980 Türkiye Ve Ortadoğu Senaryoları)

(3): www.odatv.com (PKK TEKRAR SURĐYE'YE MĐ YAKINLAŞIYOR?) (4): www.haberpan.com (PKK’nın adını duyuran eylem: Eruh baskını) (5): askerenes.blogcu.com (ÖZEL KUVVETLERĐN TARĐHÇESĐ) (6): www.bugun.com.tr ('PKK şanslı bir örgüt')


Sayfa 74

Teröre Çözüm:

Olağanüstü Hal Bölgesi Değil, Olağanüstü Hal Türkiyesi Oğuz Kemal ÖZKAN

Her şeyden önce, bütün eksikliklere ve yanlışlıklara rağmen, bu sorunun çözülememesinin temelinde yatan sebep olarak, bölgesel farklılık gözetmeksizin, sadece devlet olarak değil bu ülkenin fertleri olarak da, insan hayatına değer vermememiz en öncelikli problemimizdir.

Y

aklaşık 30 yıl olmak üzere, PKK terörüyle mücadele ile geçen yıllar… Đlân edilen OHAL’ler, askeri harekâtlar, GAP, ekonomik teşvikler, zaman zaman da olsa demokratik adımlar; bütün bu çözüm yollarına baktığımız zaman, 73 milyonluk ve G20’ye dâhil olan bir ülkenin, böyle bir sorunun üstesinden gelememesi, bir yerlerde eksikler ya da hatalar yapıldığının bir işareti olduğunu gösteriyor. Bu çözüm yolları içerisinde en somut adım olan GAP’ı dahi bitiremeyen bu büyük ülkenin, artık hatalarından ders çıkarmasının zamanı geldi de geçiyor. Her şeyden önce, bütün eksikliklere ve yanlışlıklara rağmen, bu sorunun

çözülememesinin temelinde yatan sebep olarak, bölgesel farklılık gözetmeksizin, sadece devlet olarak değil bu ülkenin fertleri olarak da, insan hayatına değer vermememiz en öncelikli problemimizdir. Özellikle PKK terörünün başladığı yıllarda, bu soruna “üç beş çapulcu” yaklaşımı, bu ve benzeri sorunlarda, normal sürüp giden hayatımızda, kaybedilen bir canla, yüz canı ya da fazlasını eşit görmeyen anlayışımız, yaşanan sorunların üç gün konuşulup sonra unutulması gibi faktörler, zihniyet anlamında bu terör sorunun bitmemesinin en önemli sebeplerindendir. Bu süreçte devletin ve siyasetçilerin, terör sorununa ağırlıklı olarak, bölgesel ve ordunun çözebileceği bir sorun olarak yaklaşması, sanki terör örgütü mensuplarının, bu ülkenin vatandaşlarından ve başka Ortadoğu devletlerinden olsalar dâhi aynı etnisiteden ve kültürden olmadığı bakış açısı, terör örgütünü destekleyen, maddi güç ve silah sağlayan organların, Avrupa devletleri ve ABD olduğu kısır döngüsü içerisi-


Sayı 24

ne sokmakta ve askeri, sivil yöneticilerin de, bu sorumluluğu alma ve sorunu bitirme cesaretini göstermelerini engellemektedir. Bunun sonucu olarak da bu terör sorunu, arapsaçına dönüşmüş ve komplo teorileri üzerinden çözümlemeler üretilerek bir çıkmaz sokağa sokulmuştur. PKK sorunu, sadece bölgesel bir alandan ve o bölgenin sıkıntılarından türeyen bir sorun ya da sadece dış güçlerin desteklediği, taşeron olarak kullandığı bir örgüt olarak görüldüğü için, askeri çözümler ve günü kurtarmaya yönelik adımlarla, sorun daha da büyük yumak haline getirildi. Olağanüstü hallerle ve son zamanlarda etnisiteye indirgenmesiyle, Misak-ı Milli sınırları içerisinde, adeta hem bölgesel, hem etnik iki farklı bölge ve millet çizgisine getirilerek, kutuplaşma ve ayrışma tehlikesi baş göstermeye başladı. Ve bu soruna “Hattı müdafa yoktur, sathı müdafa vardır, o satıh bütün vatandır” yaklaşımı ile çözümler üretmek zorunluluğu yıllarca göz ardı edilmiştir. Yine son zamanlarda, çaresizlik ve acziyet emareleriyle, tıpkı Osmanlı’nın son dönemdeki manda-

Sayfa 75

PKK sorunu, sadece bölgesel bir alandan ve o bölgenin sıkıntılarından türeyen bir sorun ya da sadece dış güçlerin desteklediği, taşeron olarak kullandığı bir örgüt olarak görüldüğü için, askeri çözümler ve günü kurtarmaya yönelik adımlarla, sorun daha da büyük yumak haline getirildi. cılık anlayışına benzer düşünceler hortlamaya başladığını görmekteyiz. Terör örgütüyle masaya oturmaktan tutun NATO’yu bölgeye çağırmak gibi düşüncelerin Mütareke basınından ya da o dönemdeki emperyalist devletlerin himayesi altına girmeyi kabul edenlerden, farkları olduğunu söyleyebilir miyiz?


Sayfa 76

Bugün de artık toplumun her kesimini yaralayan, ağlatan bu sorunun çözümünde öncelikle anlayışın, “sathı kalkınma” anlayışıyla değişmesi gerekmektedir. Ve yine, tek bir millet olabilme yolunda devrim niteliğinde projeler üretilmelidir. Tabiî ki “olağanüstü hâl Türkiyesi” derken, o bilindik ve antidemokratik uygulamaları kapsayan OHAL ilanlarını kastetmiyorum. Cumhuriyetin temel ilkelerinden ve amaçlarından olan ulusçuluk anlayışı farklı ırk, kültür ve dinlerden oluşan Anadolu halkını ortak bir çatı altında toplama yolunda, toplumumuzu önemli noktalara getirdi. Đçeriden ve

dışarıdan yapılan bütün saldırılara karşı, amacı Türk kültürü ve Türk milleti oluşturmaya yönelik olan Cumhuriyet, ayakta kalmayı bugüne kadar başardı. Kurtuluş Savaşı’nda “sathı müdafaa” anlayışıyla hareket eden Cumhuriyetin kurucuları, savaş sonrasında da “sathı kalkınma” anlayışıyla hareket etti. Fakat mütegallibe tayfasının engellemeleri ve halkın eğitim seviyesi dolayısıyla, atılan adımların ilerlemesi yavaş oldu ya da engellendi. Bugün de artık toplumun her kesimini yaralayan, ağlatan bu sorunun çözümünde öncelikle anlayışın, “sathı kalkınma” anlayışıyla değişmesi gerekmektedir. Ve yine, tek bir millet olabilme yolunda devrim niteliğinde projeler üretilmelidir. Millet olma yolundaki en büyük engellerden birisi de hemşehri dernekleri ve dinî vakıflardır. Özellikle hemşehri dernekleri, kuruldukları illerde, kendi siyasi ve maddi çıkarları doğrultusunda hareket ettikleri için yerel halkla bütünleşmeyi, kaynaşmayı ve kültür alışverişini engellemekte ve milli kimlikten önce etnik ya da bölgesel kimlikleri ön plana taşımaktadır. Dini vakıflar da kendi varlıklarını idame ettirmek adına Cumhuriyetle çatışmakta, toplumu dincilik ve mezhepçi-


Sayı 24

lik yaparak bölmektedirler. Hemşehricilik dernekleri kapatılmalı; vakıflar yasası, ulusalcılık anlayışıyla yeniden düzenlenmelidir. Geri kalmış bölgelerin ya da şehirlerin insanları da gerek terör ve sosyal şartlar itibariyle gerekse iş umutlarıyla büyük şehirlere göç etmektedir. Bu orantısız göçler de yerleşik halkın kültürünü yozlaştırmakta, sosyal ilişkileri zedelemektedir. Ekonomik kalkınma tam olarak sağlanamadan bu göçlerin engellenmesi şu aşamada mümkün olmasa da en azından bu bölgesel göçlere, bir şekilde orantılı ve karşılıklı etnik yapıları dengeleyecek şekilde ekonomik ve sosyal çözümler üretilmelidir. Yine devletin acziyet göstergesi olan “Köy sınırı içinde herkesin ırzını, canını ve malını korumak için köy korucuları bulundurulur” kanunuyla devreye sokulan koruculuk sistemi de gözden geçirilmeli ve aşamalı olarak korucular mağdur edilmeden kaldırılmalıdır. Devletin polisi, askeri gibi emniyet güçleri varken, vatandaşını silahlandıran bir devletin güçlü olduğundan ve çağdaşlığından bahsedilebilir mi? Aynı zamanda bu, terörle mücadeleyi, askeri sahadan çıkartmak değil midir? Koruculuk sistemine ayrılan bütçe, yine arttırılarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne aktarılmalı ve bu bütçe TSK’nın terör örgütüne karşı psikolojik savaşta kullanılması ve o bölgede ki halka TSK’yı sevdirmesi, benimsemesi adına çeşitli yollardan TSK eliyle dağıtılmalıdır. Terörle mücadelede temel devlet politikası olarak görülen silahlı kuvvetlere endeksli çözüm yolunda da önemli eksikliklerden birisi de görev değişiklikleri, atamalar ve erken emekliliktir.

Sayfa 77

Bu bağlamda GAP en kısa sürede bitirilmeli ve bittikten sonra da bu projenin sağlayacağı kaynaklar adil bir şekilde dağıtılmalıdır. Bu adaletin sağlanmasının en temel yolu da, “toprak reformu”nun yapılmasından geçmektedir. Bölgede göreve atanan askerler, tam o bölgenin şartlarına adapte olurken, terör örgütünü tanırken ve mücadele anlamında direnç kazandığı esnada ya emekliye ayrılıyor ya tayini başka bir bölgeye yapılıyor. Bu da terörle mücadele de zafiyet ve istikrarsızlığı getiriyor. Aynı şekilde generallerin de görev süresi uzatılmalı ve rütbe değişiklikleri üzerine, terörün devamlılığı doğrultusunda yeni düzenlemeler getirilmelidir. Bölge milletvekillerinin çoğunluğunun, oradaki aşiret liderlerinden olması da, oradaki halkın vatandaşlık, birey statüsüne geçmesini engellemektedir. Bu milletvekillerinin, kendi maddi ve aşiret çıkarları doğrultusunda hareket etmesi, bölgede devletin hizmeti tam olarak ya da adil bir şekilde dağıtamamasına neden olmaktadır. Bölgedeki hizmetler, o aşiretlerin izni ve yönlendirmesiyle yapıldığı sürece, terör örgütü bu zihniyetin sebebi olan geri kalmışlığı her zaman kullanmaya devam edecektir. Bu bağlamda GAP en kısa sürede bitirilmeli ve bittikten sonra da bu projenin sağlayacağı kaynaklar adil bir şekilde dağıtılmalıdır. Bu adaletin sağlanmasının en temel yolu da, “toprak reformu”nun yapılmasından geçmektedir. Bu bölgede, devletin belirleyeceği sahip olan dönümün üzerindeki topraklar halka ve hatta koruculuk sisteminin kaldırılmasından doğacak sıkıntılara mahal vermemek için koruculara dağıtılabilir. Dokunulmazlıkların kaldırılması konusu da milletvekilliğinin daha çok tabana yayılmasını, şeffaflaşmasını ve dürüst insanların siyasete katılımını sağlayacağı için bu da her anlamda ülkemizin sorunlarının çözümüne çok önemli katkı sağlayacaktır. Siyaset ve meclis bir kaçış ve sığınma yeri olma-


Sayfa 78

Terörün dış bağlantıları konusunda, destekçisi kim olursa olsun ilkeli bir duruş sergilenmeli, kayıpları ne olursa olsun terörün destekçileriyle ilişkiler kesilmelidir. Terör örgütünün bitirilmesi adına sınır ötesi harekatlar kalıcı olmak kaydıyla, tekrar doğması mümkün olmayana dek Kuzey Irak’ta konuşlanmalıdır. yacaktır. Saygınlık, sadece milletvekilliği kimliğiyle kazanılmayacak, kişilik ve dürüstlük ön plana çıkacaktır. Ülke sorunlarına duyarlı olan vatandaşlarının siyasete katılımı artacaktır. Bununla birlikte siyasi partiler yasası da demokratikleştirilmelidir. Seçim yasası da baraj düşürülerek değiştirilmelidir. Seçilme yaşı 18’e indirilmelidir. Genç nüfusa sahip olan ülkemizin en önemli sorunlarından birisi de bu özelliğinden faydalanamamasıdır. Mevcut sistem, gençliğin dinamizmini ve

yeni fikirlerini devlet anlayışına yansıtamamakta, bunun yanı sıra gençliğin de sosyal ve gelecek kaygıları altında enerjisinin kaybolup gitmesine neden olmaktadır. Eğitim konusundaki eksiklikler, özellikle doğuda gençliğin terör örgütüne katılmasına, sokaklarda kullanılmasına kadar birçok sorun doğurmaktadır. Gençliğin, enerjisini en sağlıklı ve bilinçli yoldan harcayabileceği spora da yeterince önem verilmemekte, spor, futbol kısır döngüsü ve seyirciliğinden öteye geçememektedir. Bu doğrultuda, bütün spor dallarına eşit şekilde destek verilmeli, gençliğin spora katılımı tüm maddi destekler verilerek sağlanmalıdır. Üniversitelerin spor akademilerinden destek alınarak, ilk ve orta öğretim okullarında bu anlayışla spora yaklaşılarak, küçük yaşlardan itibaren spor yeteneği kazandırılmalıdır. Üniversitelerin de her alanda yönetime katılımı; devlet idaresinde, kişisel düşünce, ideoloji ve çıkarların hakimiyetini yok edecektir. Bilimin ve felsefenin hakim olduğu bir anlayışta, devlet vatandaşına maddi pencereden çok sosyal açıdan gelecek planlaması yaparak bakacaktır. Hızla yenilenen ve gelişen dünyada bilimden ve medeniyetten geri kalan toplumların durumu ortadadır. Öncelikle üniversitelerdeki eğitimin kalitesi arttırılmalı, YÖK kaldırılarak TÜBĐTAK’la ortak çalışacak bilimsel bir kurul oluşturulmalı ve üniversiteler birer araştırma ve bilim yuvalarına dönüştürülmelidir. Hatta mahalli idarelerdeki meclislere benzeri bir yapı oluşturularak, ülke ve kent yönetimlerinde üniversiteler söz sahibi olmalıdır. Bilimsel bir bakış açısı toplumun ufkunu açacak, kaynaşmasını sağlayacak ve toplum etnisite ya da din temelinde değil medeniyet temelinde birleşecektir. Medya da elbette demokratik bir ülkede her zaman dördüncü kuvvet olarak görülmelidir. Fakat bu kuvvet, yine menfi çıkar mantığından çıkarılmalıdır. Bir medya organı oluşturmak sadece paranın gücüyle olacak kadar kolay olmamalıdır. Medyanın toplum yapıcılığı görevini üstlenecek ve kötüye kullanmayacak kişiler tarafından kurulacak medya organları desteklenmeli, yasalar bu anlayışa göre düzenlenmelidir. Terör ve diğer sosyal, siyasi konulardaki yönlendirmelerin, RTÜK’ün tarafsız hale getirilmesiyle oluşturulacak bir organ tarafından denetlenerek, toplum yapıcılığı görevi medeni ve bilimsel şekilde yapılması sağlanmalıdır.


Sayı 24

Terörün dış bağlantıları konusunda, destekçisi kim olursa olsun ilkeli bir duruş sergilenmeli, kayıpları ne olursa olsun terörün destekçileriyle ilişkiler kesilmelidir. Terör örgütünün bitirilmesi adına sınır ötesi harekatlar kalıcı olmak kaydıyla, tekrar doğması mümkün olmayana dek Kuzey Irak’ta konuşlanmalıdır. Bu ülkenin insanları, sonuçları ne olursa olsun ülkenin birliği bütünlüğü ve geleceği için her şeyi kabullenecektir. Önemli olan bu mücadelede samimi ve dirençli olabilmektir. Siz PKK’yı terör örgütü saymayan Rusya’yla onların lehine olan her türlü ve anlaşmalar yaparsanız terörün dış bağlantılarını nasıl kesersiniz? Biz bağımsızlık ülküsü ve bu topraklar uğruna kan, can vermekten çekinmeyen ecdadın torunları olarak, terör sorununa sadece ve sadece kendi ulusal çıkarlarımız doğrultusunda yaklaşmak zorundayız. Bizler Kurtuluş Savaşı’yla nasıl o emperyal devletin Wilson Đlkeleri’ni geçersiz kıldıysak bugün de bu terör sorunun çözümünde ulusal adımlar attığımız sürece, önümüzde hiçbir güç duramayacaktır. Okyanus ötesinden, terör saldırısına cevap vermek ve terörü bitirmek amacıyla yola çıkanların haklı olduğu bir dünyada, bizlerinde burnunun dibinde, ülke güvenliğini tehdit eden bir terör örgütüne yapacağımız sınır ötesi harekatın, haklılığını anlatmamız zor olmasa gerek. Anlatamıyorsak bu da beceriksiz ve suçu başka yerde arayan politikacalar yüzünden olsa gerek!..

Sayfa 79

Ülkemizin ihtiyacı olan zaman zaman tekrar gündeme gelen “olağanüstü hâl bölgeleri” değil bu önerilen ve benzeri çözümler doğrultusunda, toplum yapıcılığı ve kalkınma planları içeren kanun maddelerinden oluşan “olağanüstü hâl Türkiyesi”dir. Burada önerilen çözümlerin bir kısmı geçici ve kalıcı olabilir. Mustafa Kemal Atatürk’ün getirdiği devrimcilik anlayışı statükoculuğu reddeder. Günün ve çağın gereklerine göre sorunlara çözümler getirmeliyiz. Bugün ortaya koyulan bir çözüm yarın geçerliliğini yitirebilir. Tıpkı 30 yıldır terörle seçilen mücadele yolu gibi. Bu yüzden terör sorununu, bölgesel bir sorun olarak değil toplumsal bir sorun olarak görmeliyiz. Toplumsal sorunların çözülmesi de, “sathı kalkınma” yoluyla olur. Ülkemizin ihtiyacı olan zaman zaman tekrar gündeme gelen “olağanüstü hâl bölgeleri” değil bu önerilen ve benzeri çözümler doğrultusunda, toplum yapıcılığı ve kalkınma planları içeren kanun maddelerinden oluşan “olağanüstü hâl Türkiyesi”dir. OguzKemal.Ozkan @PolitikaDergisi.com


Sayfa 80

Bağımsız olmayanlar terörü çözebilir mi?

BOP Eşbaşkanları ile Terör Çözülemez Aylin SAPAZ

Milli iradeyi yıllardır tabansız politika izleyerek uyutan hükümet, aldığı emirle Barzani ve Talabani’yi dostları ilan ederek terörle mücadele konusundaki çıkışlarını bir kez daha gözler önüne serdi.

H

ükümet iradesinin terörle mücadele konusunda yine tavizler verdiği dönemden geçiyoruz. Artık hiç kimse şaşırmıyor, verilen tepkiler gün geçtikçe azalıyor, yine bir uyuşturulma sürecinden geçi-

yoruz. Türkiye'nin doğusunda PKK terör örgütünü kollayanlar, yardım ve yataklık edenler gün gibi ortadadır. Gün gibi ortada olan hükümet bugünlerde Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “ırzına geçmeyi” elden bırakmıyor... Milli iradeyi yıllardır tabansız politika izleyerek uyutan hükümet, aldığı emirle Barzani ve Talabani’yi dostları ilan ederek terörle mücadele konusundaki çıkışlarını bir kez daha gözler önüne serdi. Barzani ve Talabani'yi dost ilan edenler,

ABD'nin çıkarları için çalışanlar PKK ile nasıl mücadele edebilir? Bu zihniyet iktidara hükmettiği sürece toplumsal adalet, birlik beraberlik, barış, eşitlik ve özgürlük kavramları uygulamaya nasıl geçebilir? Avrupa Birliği ile sürdürülen ve sürdürülmekte olan ilişkilerin Türkiye açısından ne anlam ifade ettiği, Türkiye'ye neler kazandırdığı ya da neler yitirildiği artık irdelenmiyor; irdelemek bir yana, konu bile edilmiyor. Sürdürülen tek yanlı ilişkiler, seçeneği olmayan tek yol olarak görülüyor ve bu ilişkiler, yalnızca resmi politikalarda değil düşünsel gücü yüksek olması gereken akademik çevrelerde de araştırılıp sorgulanmıyor; yalnızca övgüye dayalı yaymaca yapılıyor. Oysa halkın yaşam koşullarını, bağlı olarak ulusal çıkarları doğrudan ve olumsuz biçimde etkileyen bu ilişkilerin dikkatlice sorgulanması ve uygulanabilir sonuçlar çıkarılması gerekiyor. ABD silahları PKK’lı teröristlerin elinde çıkıyor. ABD bombalarıyla askerlerimiz şehit ediliyor. ABD PKK’yla temaslarını artık yalanlama ihtiyacı bile


Sayı 24

duymuyor ama aynı zamanda ABD hâlâ Türkiye’den müttefiklik adına Đran’a karşı lojistik destek isteyebiliyor. Terörle mücadele konusunda en çok acının yaşandığı, en çok tavizlerin verildiği dönemlerden bir tanesi kuşkusuz AKP hükümeti döneminde oldu. Cezaevinden tavsiye edilen PKK’lılar bugün TBMM'de milletvekili oldu. [ABD]dullah Öcalan'ı Đmralı'dan çıkarmak için açılım adı altında türlü oyunlar oynandı. Türkiye’de her türlü ihanet bedelsiz kalıyor, hatta ödüllendiriliyor. Birileri Türkiye’ye karşı ihanet planlarına ortak oldu. Türk askerine kurşun sıktı ve Türk milletine karşı terör uyguladı. ABD, PKK ve AKP tarihte bir ilki gerçekleştirdiler. Bir devlete karşı hem isyan örgütlemek, hem kurşun sıkmak hem de o devletin zirvesinde oturmanın mümkün olabildiğini gösterdiler. Türkiye terörizmin en az riskle ve en büyük kazançla yürütüleceği bir ülke haline getirildi. Örnek olarak Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı azınlık mebuslarının hem devletten para aldıkları, hem kabineye girdikleri hem de devlete karşı isyan örgütledikleri bir karargâhtı; şimdi Türkiye tıpkı Osmanlı gibi aciz bir duruma sürüklendi. Hükümet yetkililerinin de söylediği gibi artık sokaktaki çocuklar bile her şeyin farkında. Türk halkı aslında şu günlerde bir yol ayrımında. Đçimizdeki hainler temizlendiğinde bize dışarıdan hiçbir gücün hiçbir şey yapamayacağının farkında. Bu durumda bizlere düşen görev halkımızın kenetlenip tek bir hedef için, ülke bütünlüğü için dostumuzu düşmanımızı iyi analiz etmek olacaktır.

Sayfa 81

Türkiye’de her türlü ihanet bedelsiz kalıyor, hatta ödüllendiriliyor. Birileri Türkiye’ye karşı ihanet planlarına ortak oldu. Türk askerine kurşun sıktı ve Türk milletine karşı terör uyguladı. ABD, PKK ve AKP tarihte bir ilki gerçekleştirdiler. Bir devlete karşı hem isyan örgütlemek, hem kurşun sıkmak hem de o devletin zirvesinde oturmanın mümkün olabildiğini gösterdiler. Bütün bu vahim olaylar devam ederken Tayyip Erdoğan'ın başbakan olarak seyirci kalması PKK ve teröre yardımını desteklemekte, onların cüretini artırmakta, moral olarak da Türk milletine ve Silahlı Kuvvetlere zarar vermektedir. Şurası gerçektir ki, AKP ile bölücülük arasında gizli bir işbirliği vardır. Tarihin tekerrürden ibaret olunduğu bilinci yok edildi, kendi çıkarları uğruna ülke menfaatlerini hiçe sayan sahte kahramanlar türedi. Artık bir kültür haline gelmiş şefkat, yüreklendirme, gizli mazeret; olsa olsa toplumun doğuş döneminde geçerli olabilir. Gerçekleri görmekten kaçan kadrolar hala durumu saptırmayı sürdürüyorlar… Gelişmiş toplumlarda yaşam şefkatle değil başarıyla ölçülür, ancak başarılı insan yüreklendirilir. Türk ulusu artık yeni acılar, yeni uyuşturulmalar, yeni yalanlar, yeni oyunlar… vs. istemiyor.


Sayfa 82

PKK destekçileri ABD emirleri doğrultusunda sıcak ilişkiler kurmaya devam eden zihniyet ülkeyi sarmışken terör çözülemez. PKK’nın ekonomik gücünü bankalarda koruyan AB ülkelerine karşı kılını kıpırdatmayan aciz bir hükümet terörü engelleyemez. Büyük Orta Doğu Projesi eşbaşkanlarıyla terör çözümlenemez…

Türk ulusu acılara gömülmeden moralini yüksek tutarak terörle mücadele konusunda taviz verenleri uyarmalı, teröre karşı mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne de desteğini sürdürmelidir. Türk Silahlı Kuvvetleri ebedi Başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk’ün açtığı yolda, ulusunun kendisine olan güveninden güç alarak yoluna devam edecektir. Ordumuzun savaştığı ve şehit verdiği cepheleri bugün genç nesillere unutturan, unutturmaya çalışanlar, aslında geçmişimizi unutturmak istemektedirler. Bugün hala “al bayrak” altında yaşıyorsak bunun tek nedeni vardır: “Kahraman Ordumuz”.

Türk ulusu terör belasını yok edebilir, nasıl mı? “Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.” Yeter ki ülkenin bütünlüğünü savunanlar tüm kışkırtmalara, yalanlara, samimiyetsizliğe, timsah gözyaşlarına rağmen kol kola girip yan yana yürümeli… Bağımsızlık uğruna binlerce şehit verirken, binlerce masum insan katledilirken, insan hakları savunucuları “Allah” adıyla her yerde boy gösterip Büyük Orta Doğu Projesi eşbaşkanlığına soyundular. Büyük Orta Doğu Projesi Eşbaşkanının “Diyarbakır bir yıldız olabilir” söylemini kullanarak bağımsızlık savunucusu olduğu düşünülebilir mi? PKK destekçileri ABD emirleri doğrultusunda sıcak ilişkiler kurmaya devam eden zihniyet ülkeyi sarmışken terör çözülemez. PKK’nın ekonomik gücünü bankalarda koruyan AB ülkelerine karşı kılını kıpırdatmayan aciz bir hükümet terörü engelleyemez. Büyük Orta Doğu Projesi eşbaşkanlarıyla terör çözümlenemez… Şehitlerimizi anmak ve yaşatmak için biz “Şehit ve Gazi Aileleri” olarak buradayız. Peki siz neredesiniz? Samimiyetten uzak ideolojik çıkarlar peşinde yola devam ediyorsunuz. “Diren ey memleket! Kara kışta, kavuran yazda, bir avuç hainin ortasında, düşman kuşatmasında, sağcı faşistlere, solcu faşistlere, emperyalist esirlere, satılmışlara, satanlara rağmen diren. Diren, Kuvayi Milliye şehitlerinle, gencecik yiten bugünkü şehitlerinle, Nâzım gibi şairlerinle, evrensel sevgiyi büyütenlerinle yediden yetmişe dayan. Diren ey memleket, senin için düşlerimi vermişim, ruhumda atan canı mı vermeyeceğim? (Medine AKBABA) Aylin.Sapaz@PolitikaDergisi.com


Say覺 24

Sayfa 83


Sayfa 84

Başkalarının hiç mi sorumluluğu yok?

Pınar Akdağ’ın Katilleri Sadece PKK ve Yandaşları mı? Bilgin TÜRK

Hiçbir şey, hiçbir dava, hiçbir düşünce, hiçbir ideoloji, hiçbir durum sivil ve masum insanların öldürülmesini haklı göstermez. Ama karşınızda eli, ağzı kan kokan bir terör topluluğu ve onun yandaşları varsa biz bu sahneleri daha çok izleriz.

S

evgili Politika Dergisi okurları; yeni bir sayıda, yeni bir yazıda yine sizlerle olmak, sizlerin karşısında olmaktan mutluluk ve onur duyarken malum son birkaç aydır yine yükselen terör ve terör olaylarıyla içimiz yine kan alıyor. Ülkemiz 30 yıla yaklaşan bir bela ve illet yüzünden adına PKK ve ‘Kürt sorunuymuş’

dedikleri terör örgütü ve terörist yandaşları yüzünden kan ağlıyor. Resmi ağızlardan gelen açıklamalara göre terörle mücadele sürecinde yaralı ve sağ ele geçenler, teslim olanlarla birlikte etkisiz hale getirilen terörist sayısı 46 bin. Bu dönemde verilen şehit sayısı 4 bin 937’si asker olmak üzere 6 bin 482. Yine resmi ağızlara göre terör nedeniyle 25 yılda Türkiye’nin mali kaybı 300 milyar dolar oldu. Bu terör belası yüzünden yine birçok eve ateş düştü, birçok ailenin canı yandı. Bunlardan biri, biliyorsunuz Tokat Erbaa’da düşen ve biri yarbay üç şehidimizin olduğu helikopter kazasında şehitlerden biri de eğitim için bulunduğum Afyonkarahisar’ın Çay ilçesinde sokak komşum olan Kamil Tuna’ydı. Şehidimiz Kamil Tuna’ya Allahtan rahmet, kederli ailesine başsağlığı dileklerimiz ne kadar söylesek de dile getirsek de acımızı dindiremiyoruz. Tabii o kazayla ilgili de kafamıza birçok soru takılmıyor değil, ama gelişmeleri izleyip göreceğiz. Diğer yandan ne yazık ki ülkemizin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyi en çok üzen gelişme Osmaniye merkeze bağlı Kırıklı Köyü'nde bulunan Jandarma Komando Birliği'ne teröristler tarafından roketli saldırı düzenlendi. Bu saldırıda Teğmen Cumhur Akdağ'ın eşi Pınar Akdağ şehit düştü. Akdağ’ı gencecik yaşta dünyadan, kocasından ve hayallerinden ayırdılar. Bütün ülke olarak çok büyük acı çektik. Hele ki bu gencecik kızımızın 40 gün önce babasının cenazesini def edip kocacısının yanına gitmesi ve şehit olması hiçbir şekilde adı ne olursa olsun kabul edilecek bir şey değildir. Hiçbir şey, hiçbir dava, hiçbir düşünce, hiçbir ideoloji, hiçbir durum sivil ve masum insanların öldürülmesini haklı göstermez. Ama karşınızda eli, ağzı kan kokan bir terör topluluğu ve onun yandaşları varsa biz bu sahneleri daha çok izleriz.


Sayı 24

Önce dünya siyasi tarihine ibretle geçecek bir AKP hükümetimiz var. Her yaptığının nasıl ülkesinin insanlarına zarar, can ve mal kaybına neden olduğunu, her siyasi olayda ve arenada ülkesine ve vatandaşlarına düşmanlarından daha çok zarar verebilecek tek siyasi parti ve hükümetleri olarak tarihliktir. Belki şahsi olarak sevmediğim bir kişilik olan büyük siyaset adamı Đsmet Đnönü’nün “Aç bıraktım ama babası bırakmadım” sözünü söylemesine neden olan ve binlerce askerimizi bir hiç uğruna Kore’de şehit düşüren Adnan Menderes’i kahraman mı değil mi diye bu ülke tartışabilir. Peki, bazıları kahraman ilan eder bazıları hain ama ne bu hükümetteki siyasetçileri ne de RTE bin Şeyh Efendi ile ABDullah Gül’en’i kimse değil kahramanlıkla aynı cümlede devrik cümlelerinde bile kullanmayacaktır. Öncelikle ülkeyi tam bir keşmekeşin içine sürüklediler. ABD’ci, dış güçlerin yandaşlarıyla, çeteci, teröristlerle bu ülkenin en büyük değerleri yan yana koydular. Ne olduğu bilinmeyen en yakın bilinen ve bu ülkenin birçok kesiminden büyük saygı gören kişiler bu sözde ulusalcıların kurduğu partilere üye olmaz. Gene saygı duyulan gerçek ulusalcı gazeteciler bu kişilerden irtibatını keserken bu kişiler bir ulusalcı edasıyla sözüm ona ulusalcılar adına yargılandıklarını söyleyip duruyorlar. Đşte AKP hükümeti ve zihniyeti sapla samanı birbirine önce çok güzel karıştırıp sonrada istedikleri çatışma ortamını doğurdular. Din kendi tekellerindeyken, Mustafa Kemal ATATÜRK de bu sözde ulusalcıların tekeline indirgenmiş oldu. Böylece hem AKP hem dış mihraklar hem de işbirlikçiler istedikleri kavram karmaşasını da yaratarak “bizden” ve “bizden değil” ile kamplaşma ve çatışma ortamının temellerini atmış oldular. Peki laik – anti laiklik ile kaldılar mı? Hiç olur mu, bakın ister Vakit, ister Yeni Şafak, isterseniz Zaman gazetesi yazarlarını okuyun, hepsi bir PKK’lıdan daha çok sözde “Kürt sorunu” var derler. Hani dinde ümmetçilik vardı? Hani alt kimlik, üst kimlikti? Hani "Türkiye’de din çimentodur." sözlerini sarf edenler şimdi ne oldu da “bu ülkede bir Kürt sorunu vardır, o da benim sorunumdur” demeye başla-

Sayfa 85

Ancak bu işin ehli olanlar hatta “kurt” tabirini alanlar PKK denen kanlı örgütün yandaşlarınca bu saldırıların geleceğini biliniyordu. Ben bile bekliyordum. Hatta bu denli sivillere ve batı illerinde yapılacağını biliyorduk. dılar. Ya da şöyle soralım, din ümmetçilik diyorken siz nasıl bir ırk sorunu var diyorsunuz? Sayın RTE bin Şeyh Efendi bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? RTE bin Şeyh Efendinin 8 yıldır bu ülkeye verdiği zararların hepsine değinmeye kalksak bu yazıyı tek başına bir dergi olarak yayınlamak zorunda kalırız. Ben lafı fazla uzatmadan son zamanlarda yine yükselen terör olaylarına değinmek istiyorum. Önce Hakkâri’de çatışma haberleri sonra malum Đskenderun’da deniz ikmal birliğine yapılan roket atarlı saldırı, ardından Osmaniye’de Jandarma Lojmanlarında “sivillere” yapılan saldırı ile terör ve terör olayları zirve yaptı. Malum TSK’den de yaz geldiği için Kuzey Irak’a bir saldırı bekleniyor. Bir iki hava saldırısı yapıldığına dair haberler de duyduk ve gördük. Ancak bu işin ehli olanlar hatta “kurt” tabirini alanlar PKK denen kanlı örgütün yandaşlarınca bu saldırıların geleceğini biliniyordu. Ben bile bekliyordum. Hatta bu denli sivillere ve batı illerinde yapılacağını biliyorduk. AKP hükümeti zihniyeti gibi bizler ne ermişiz, ne rüyalarımıza ak sakallı dedeler giriyor ne de geleceği önceden görme yetisine sahip değiliz. Sadece şu Đmralı’da yatan şahsı muhterem olmayan zatın avukat konuşmalarıyla bu örgüte yolladığı mesajları çözebilme yeteneğine sahibiz. Yani koskocaman Türkiye Cumhuriyeti devlet yöneticileri ve bunların çok üstün danışmanlarının yapmadığı/yapamadığı şeyi yapıyoruz. Đmralı’daki eli ve ağzı kanlı terör başının sözlerinin alt şifrelerini çözüp bu kan ve terör kusan örgütün ne yapabileceğini öngörebiliyoruz. Hatta Can Dündar “Canlı Gaste” için Parmaksız Zeki ile yaptığı röportajda;


Sayfa 86

“...talimat, öyle ‘Gidin filan yerde şu eylemi yapın’ biçiminde verilmez. Bunun imkânı da yok. Öcalan’ın Đmralı’dan talimatı şöyledir: Mesela ‘Benim karnım kaşınıyor’ bir talimattır.” “…talimat, öyle ‘Gidin filan yerde şu eylemi yapın’ biçiminde verilmez. Bunun imkânı da yok. Öcalan’ın Đmralı’dan talimatı şöyledir: Mesela ‘Benim karnım kaşınıyor’ bir talimattır. ‘Benim boğazım kurudu, cildim yaralandı, işte odamı badana ettiler, aslında beni zehirlediler, yerimi değiştirdiler. Çok dar bir yer vermişler, burası çok dardır, ben boğuluyorum, ben ölüyorum.’ Bu, dağdaki militanlara ‘Ya aptallar, siz ne durmuşsunuz, ben sizin lideriniz değil miyim, nasıl cevap vermiyorsunuz?’ mesajıdır. ‘ (1) Yani eskiden içlerinde olan 33 erin katili olarak da bilinen Parmaksız Zeki apaçık delil getiriyor.

Dağdaki teröristlere talimatların nasıl gittiğini ve nasıl terör saldırılarının harekete geçirildiğini göstermiş oluyor. Gelelim bugüne… Öncelikle bu sözleri burada yazacağım için siz değerli okurlarımızdan özür diliyorum. Ancak Đskenderun’daki, Hakkari’deki şehitlerin ve Pınar Akdağ’ın katilleri PKK olduğu kadar basiret gösteremeyen yönetimler ve yöneticilerdir. Önce “Kürt açılımı” sonra “demokratik açılım” safsatalarıyla terör örgütünü ve teröristleri ve yandaşlarını muhatap alıp azdıran AKP Hükümeti ve yöneticileri de suçludur. Tam 2 yıldır bir neresi sayılacak zatsa terörist başına “Sayın” denilip duruldu ve AKP hükümeti bu ülkenin yasalarında, bu ülkenin mahkemelerinde ve bu ülkenin insanlarının vicdanlarında bir suçlu ve azılı katil görülen kişiyi “Sayın” unvanı verdirtmeye çalışılmasına sessiz kaldı. Sözüm ona açılımlarla teröristler ve yandaşlarını ve de terörist başını muhatap alabilecek konuma getirttirdiler. Bir başka konu da bu ülkenin iç istihbarat birimlerinin verdiği açıklar artık kabul edilemez noktaya gelmesidir. Belki normal vatandaş bunu görmeyebilir ama bizim gözümüzün içine sokula sokula bir istihbarat hataları ve zaafları veriliyor. Biraz bu terör örgütü hakkında bilgiye sahip ve takip eden kişiler ne tür eylemler yapılacağını bilir. Zaten en basit olarak kendileri yandaş internet sitelerinde paylaşırlar. Bizim istihbaratımız bu kadar mı kör? Bu kadar mı iç güvenliğe önem vermiyor? Bunlar da cevaplanması gereken sorular arasında yerini alıyor. En azından birileri kalkıp (birilerinden kastımız sadece MĐT, Hükümet değildir. Burada TSK’den de bildiri


Sayı 24

bekliyoruz) bize verilen bu güvenlik zaafları hakkında bir bilgilendirme açıklaması yaparsa sevineceğiz ve kafamızdaki bazı soruları giderebiliriz. Çünkü Kuzey Irak’ın Kandil Dağı’ndan kalkıp Orta Anadolu sayılabilecek bir yer olan Đskenderun ve Osmaniye’de terör olayları gerçekleştiriliyor. Uydudan izleme sistemlerinin geliştiği ABD’nin Afganistan’daki Taliban ve El-Kaide üyelerini okyanus aşırı ülkeden görüp vurabiliyorken, biz 100 km.lik alana hakim olamıyoruz ve teröristler elini kolunu sallaya sallaya gelip bir taburu ve lojmanı vurabiliyorlar. En azından Pensilvanya ajanlarından istihbarat alınsaydı da bu saldırılara önlem alınsaydı. Ancak durum ve ortam ne yazık ki terör saldırılarının gerçekleşeceği yönünde. Yukarda da Parmaksız Zeki’nin sözlerini sizle paylaştım talimatların nasıl ulaştığını ve şimdi neden bu saldırıların geleceğini bildiğim ve daha da geleceğini ve artacağını gösteren ne kadar pek hoşuma gitmese de terörist başının avukatları aracıyla yaptığı açıklamayı sizlerle paylaşıp hep beraber görelim: 31 Mayıs’tan Sonra Çekiliyorum “Sağlık durumuma ilişkin; gözlerim sürekli sulanıyor, biber sürülmüş gibi yanıyor, kızarıyor ve kaşıntı var. Neden bu kadar uzun zamandır devam ettiğini bilmiyorum. Daha önceleri doktor her gün rutin kontrol yapardı ama bir süredir sistem değişti, artık

Sayfa 87

“Sağlık durumuma ilişkin; gözlerim sürekli sulanıyor, biber sürülmüş gibi yanıyor, kızarıyor ve kaşıntı var. Neden bu kadar uzun zamandır devam ettiğini bilmiyorum. Daha önceleri doktor her gün rutin kontrol yapardı ama bir süredir sistem değişti, artık her gün gelmiyor, gelenler de göz uzmanı değil. Belki alerji olabilir ama bilemiyorum”’ her gün gelmiyor, gelenler de göz uzmanı değil. Belki alerji olabilir ama bilemiyorum”’ Yukarıda Parmaksız Zeki yani Şemdi Sakık ne diyordu: “Mesela ‘Benim karnım kaşınıyor’ bir talimattır. ‘Benim boğazım kurudu, cildim yaralandı, işte odamı badana ettiler, aslında beni zehirlediler, yerimi değiştirdiler. Çok dar bir yer vermişler, burası çok dardır, ben boğuluyorum, ben ölü-


Sayfa 88

yorum.’ Bu, dağdaki militanlara ‘Ya aptallar, siz ne durmuşsunuz, ben sizin lideriniz değil miyim, nasıl cevap vermiyorsunuz?’ mesajıdır.” diyordu Şemdi Sakık. Bakın terörist başı ne diyor; beyefendi (!) hastaymış yanıyor, kızarıyormuş! “Muğla’da yaşamını yitiren Kürt öğrenci Şerzan Kurt’un yakınlarına başsağlığı dileklerimi sunuyor, acılarını paylaşıyorum. Tokat’ta da Kürt öğrencilere dönük benzer saldırılar var. Sindirmeye çalışıyorlar, bunlar sindirme amaçlıdır. Bu saldırılar daha da artarak devam edebilir, buna karşı tedbirler alınabilmelidir.” Ölen öğrencinin acısını paylaşıyormuş! Bu bir ırkçı saldırıymış üniversiteli sözüm ona Kürt gençleri buna karşı tedbir almalıymış! Yani üniversitede olay çıkaran polisle, üniversite yönetimiyle çatışabilirlermiş! “Bir kez daha söylüyorum. Karşımda muhatap olmadığından dolayı bu süreci daha fazla devam ettirmemin ne anlamı ne faydası ne de şartları vardır. Bir muhatap bulamadığımdan dolayı da 31 Mayıs’tan sonra çekiliyorum. Bu yanlış anlaşılmasın. Ben bir savaş çağrısı değil bir savaş falan başlatmıyorum. Benim sağlığım ve şartlarım da ortada. Bu şekilde sürecin ne Kürtlere ne KCK’ye ne de devlete bir faydası vardır. Bundan sonra sorumluluk KCK’dedir, hatta BDP’de ve devlettedir. Sonuçta ben burada yönetemem. Ne yapacaklarına kendileri karar verecekler. Bayık, Karayılan, Abbas, Haydar onlar samimidirler, halkın önderliği rolünü üstlenmişlerdir. Artık bu ağır sorumluluk onlardadır. Bulunduğum şartlardan dolayı haklarında olumlu, olumsuz bir şey demek istemiyorum. Osman-Botan gibi alçaklar ise yanlarına kadın ve milyonlarca para alarak kaçtılar. Görüyorsunuz bunların izi hala Avrupa’da çıkıyor. Bunlar binlerce kişi de yanlarına alarak gittiler. Bunlara da çağrı yapıyorum kendilerini bir şekilde affettirsinler, yoksa bunları bu haliyle bundan sonra ne yer, ne gök kabul eder.

Bana dayanarak bir şey yapılmamalıdır, ne yapılacaksa, herkes kendisi için yapsın artık kendi siyasetlerine kendileri karar vermeliler. Bir kez daha belirtiyorum, ben muhatap bulamadığım için çekiliyorum. Eğer şartlar değişir ve muhatap çıkarsa ben görüşmeye hazırım.” Kendine muhatap bulamıyormuş, çekiliyormuş ama bu savaş olarak anlaşılmasın diyor. Yönetimi Bayık; 1951 Elazığ-Hazar doğumlu. PKK’nın 18 kurucusundan biri. Örgütün askeri kanadı ARGK’nın başında ve Đran bağlantılarını sağlıyor. PKK’nın iki numaralı ismi. Kod adı “Cuma”. Karayılan; Şanlıurfalı. PKK’ya 1979’da katıldı. Kod adı Cemal. Silahlı mücadelenin ön planda olmasını savunan Muhafazakâr kanadın lideri. Ali Haydar Kaytan; Kod adı Fuat. Tuncelili. PKK’nın üst düzey kadroları arasında, istihbarat biriminin de yöneticilerinden Bunlar PKK’nın şu anki saldırı kanadı liderleri ve terörist başına bağlılıklarıyla tanınırlar. Üçünün en büyük özelliği siyasi ve politik görüşmelerle değil silahlı saldırılarla sözüm ona ‘”Kürt sorunu” çözülmelidir, görüşüne sahip olmalarıdır. Yani terörist başı terör saldırıları yapılmalı beni muhatap aldırmaya çalışın diyebilecek kadar küstahlaşabiliyor. Osman Öcalan ile Botan olarak bilinen Nizamettin Taş’a da geri dön çağrısı yapılıyor. Yani örgüt içinde ciddi kan kaybı var, sizler geri gelirseniz buna bir şekilde “dur” diyor. “Ben karşımda bir muhatap olmadığı için çekiliyorum ama bu muhatap olursa görüşme olmaz anlamına gelmiyor. Dediğim gibi çekiliyorum, bundan sonra ne olacağına Kürtler kendileri karar verecektir. Türkiye’deki ve diğer parçalardaki KCK örgütlenmeleri kendi koşullarına göre karar verip mücadele yöntemlerini belirleyebilirler. Ben


Sayı 24

masum-sivil insanların zarar görmemesini umut ediyorum. 1984’te silahlı mücadeleyi başlatmak amacıyla ülkeye gönderdiğim güçler benim öngördüğüm bir savaş yürütemediler. Đşte bu Hogir gibi örnekler var. Benim savaş anlayışım bu değildir. Ümidim sivillerin ölmemesidir. Devlet de savaş hukukuna uymalı, sivillere, kadınlara ve çocuklara dokunmamalıdır. KCK de buna uymalıdır. Ama olur mu olmaz mı bilemiyorum, sorumluluk onlara aittir. Bundan sonra PKK devletle uzlaşabilir de, bir çözüme de gidebilirler, ‘90’lı yıllardaki gibi savaşırlar ve sonuç alamadan tıkanabilirler de. Ya da ihtimaldir PKK yenilebilir, savaşı kaybedebilir, tasfiye de edilebilir, bunları bilemeyiz. Savaş geliştikten sonra ne olacağını bilemeyiz.

Sayfa 89

Şimdi yine soruyorum: Pınar Akdağ’ın katilleri sadece PKK ve yandaşları mı? Yoksa teröristleri ve terör örgütünü tekrar bu noktaya getiren bu ülkenin yöneticileri midir?

Ben Sayın Erdoğan’a yine sesleniyorum. Bu sorunu kendi içimizde demokratik barışçıl yollardan çözebiliriz. Aksi takdirde bundan sonraki tüm sorumluluk AKP hükümetinindir.”

Hakkari ve Osmaniye’deki saldırılar ne zaman oldu?

*26 Mayıs 2010 tarihli görüşme notundan alınmıştır…

Pınar Akdağ ne zaman teröristlerin kör kurşuna kurban oldu?

Đşte terörist başı avukatları aracılıyla böyle tehditler savurmuştu. Bu görüşme 26 Mayıs’taki görüşmelerinden sonra yandaş terörist sitelerde yayınlandı. Şimdi bunca şehidimizin tek katili PKK ve yandaşları değil 1999’da yakalanmış 2002’ye kadar liderlik savaşıyla çökme noktasına gelen PKK’yı bugün tekrar hortlatanlardır. PKK ve yandaşlarını açılım gibi dolaylı yollarla muhatap alanlardır. Bunca şehidimizin katillerini Meclise sokanlardır. Şimdi soruyorum:

Şimdi yine soruyorum: Pınar Akdağ’ın katilleri sadece PKK ve yandaşları mı? Yoksa teröristleri ve terör örgütünü tekrar bu noktaya getiren bu ülkenin yöneticileri midir? Bir teröristin, terörist avukatları aracılıyla örgütünün iletişimini ve terörist açıklamalarını engelleyemeyenler mi? Bilgin.Turk@PolitikaDergisi.com

Đskenderun’daki saldırı ne zaman oldu?

(1) http://www.netgazete.com/News/666360/ can_dundara_roportaj_veren_semdin_sakik_kesk e_senin_yerine_helin_avsar_gelseydi.aspx


Sayfa 90

Faşist miydi, komünist miydi, milliyetçi miydi; neydi?..

Kadro Hareketi Ozan ÖRMECĐ

Yine KemalizmKemalizm-Sosyalizm sentezi çabalarının yapılması ve Türk devriminin dünyadaki antiemperyalist devrimlere öncü olacak bir devrim olarak düşünülmesi bakımından Kadro hareketi erken dönem bir neoneo-Marksist hareket bile kabul edilebilecek çok önemli bir dergi ve siyasal arayıştır.

K

adro hareketi sosyal bilimciler tarafından ülkemizde yeşermiş en değerli ve özgün siyasi ve entelektüel hareketlerden biri olarak uzun zamandır Türk sosyal bilimlerinde bir çekim merkezi olmuş, gerçekten çok önemli bir konudur. Kadro hareketi, ismini 1932 Ocak ve 1934 Aralık tarihleri arasında kısıtlı sayıda, yalnızca 32 sayısı yayınlanmış aylık Kadro dergisinden alır. Derginin bu kısıtlı sayıda yayınına ve sonraları Kemalist rejim tarafından kapatılmaya zorlanmasına rağmen bıraktığı izler ve yaptığı etkiler çok önemli düzeydedir. Kadro hareketinin Türk entelektüelinin düşünce çizgisi, Türk modernleşmesinin doğası ve Kemalizm’in yorumlanması üzerine yaptığı etkiler kanımca yadsınamaz düzeyde önemlidir. Kadro hareketi Türkiye’de antiemperya-

lizmin, ezilen ulusların ve sömürgelerin metropollere karşı verdikleri mücadelenin, devletçiliğin ilk defa bu kadar geniş kapsamlı olarak tartışıldığı bir platform olarak daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan ilerici, devrimci hareketler üzerinde dolaylı ya da doğrudan bıraktığı etkiyle varlığını fazlasıyla hissettirmiştir. Yine Kemalizm-Sosyalizm sentezi çabalarının yapılması ve Türk devriminin dünyadaki antiemperyalist devrimlere öncü olacak bir devrim olarak düşünülmesi bakımından Kadro hareketi erken dönem bir neo-Marksist (Bağımlılık Okulu ve Dünya Sistemi Teorisi’ne benzeyen) hareket bile kabul edilebilecek çok önemli bir dergi ve siyasal arayıştır. Kadro’nun 1960’larda belirecek olan Yön hareketi ve Milli Demokratik Devrim tezi üzerindeki etkileri de açıktır.


Sayı 24

Sayfa 91

Kadro’nun düzenli yazarları (Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge ve Đsmail Hüsrev Tökin), Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Mehmet Şevki Yaman dışında komünist geçmişleri bulunan eski Türkiye Komünist Partililerdir. Bu nedenle Kadro hareketine olan ilgi ve tepkiler yayımlandığı dönem de dahil olmak üzere hep abartılı olmuştur. Tek parti rejiminin büyüyen TKP’ye göz açtırmamak niyetinde olmasından geçmişte çok sıkı takip edilmiş bu isimler, 1925 tevkifatı sonrası sistemle barışık bir formül üzerinde durmuş ve kapitalist ve sosyalist modellere alternatif olarak üçüncü bir yol arayışında olmuşlardır. Ancak geçmişin de etkisiyle Kadro’da yoğun bir sosyalist etki sezilmektedir. Kadro, baskıların arttığı ve tek parti rejiminin giderek otoriterleştiği 1930’larda sosyalist düşüncenin yaşamasında çok etkili olmuş ve özellikle 1960 ve 70’lerde çok güç kazanacak ve Yön Hareketi gibi oluşumlara neden olacak Kemalizm-Sosyalizm sentezini (sol Kemalizm) yaratmayı başarmıştır. Kadro hareketinde neredeyse dönemin tüm entelektüelleri en az bir makale yayınlamış ve Cumhuriyet’in sorunlarına eğilmişlerdir. Ancak genel olarak Kadro ideolojisinin Şevket Süreyya tarafından şekillendirildiğini görmekteyiz. Yakup Kadri de “Çankaya Sofrası”nın değişmez bir misafiri olarak hareket içerisinde adeta bir paratoner görevi görmüş, gelen tepkileri Atatürk’le olan dostluğunu

Ancak genel olarak Kadro ideolojisinin Şevket Süreyya tarafından şekillendirildiğini görmekteyiz. Yakup Kadri de “Çankaya Sofrası”nın değişmez bir misafiri olarak hareket içerisinde adeta bir paratoner görevi görmüş, gelen tepkileri Atatürk’le olan dostluğunu kullanarak göğüslemeye çalışmış ve edebi konularda değerli yazılar yayınlamıştır.

kullanarak göğüslemeye çalışmış ve edebi konularda değerli yazılar yayınlamıştır. Bu yazıda Kadro hareketine ilham kaynağı olmuş düşünce sistemlerini, olayları ve Kadro’nun ideolojik temellerini aramaya çalışacak ve “sol Kemalizm”in ve neoMarksizm’in oluşmasında Kadro’nun rolünü saptamaya gayret edeceğim.

Soldan sağa: Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mehmet Şevki Yazman, Şevket Süreyya Aydemir, Đsmail Hüsrev Tökin


Sayfa 92

Birinci anlayış CHP içerisinde bürokratik grup kabul edilen Đsmet Đnönü, Recep Peker gibi isimlerin liderliğinde şekillenen devletçi, katı Kemalist kanattır. Đkinci grup liberal ekonomi yanlılarından oluşan ve başını Celal Bayar’ın çektiği Đş Bankası grubudur. Bu iki temel anlayışa ek olarak küçük bir grup da olsa Peyami Safa, Đsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun başını çektiği “Cumhuriyetçi Muhafazakarlar” da yavaş değişim yanlısı ve maneviyatı dışlamayan görüşleriyle Kemalizm’i farklı bir çizgide yorumlamaya çalışmışlardır.

Kadro hareketini incelemeye başlamadan önce Kemalist Devrim ve Türk modernleşmesi üzerine birkaç söz söylemeliyiz. Hep söyleyene geldiği üzere, Kemalist Devrim ulusal kurtuluş mücadelesinin yanı sıra büyük de bir aydınlanma projesi, kültür devrimidir ve eski rejimin tüm olumsuz etkilerini silecek yepyeni ve modern bir Cumhuriyet inşa etmeye, yeni ve çağdaş bir insan yaratmaya çalışmıştır. Ancak sosyal tabanı Osmanlı mirası olan merkez-çevre karşıtlığı nedeniyle zaten zayıf olan Kemalist Devrim, laik ve çağdaş bir devlet yaratmaya çalışırken uyguladığı keskin devrimci metodlar halkla arasında olan zayıf bağı iyice koparmış ve devlet-halk uçurumunun doğmasına neden olmuştur. “Batılılaşma sürecinin bir diğer özelliği yukarıdan aşağıya empoze edilmiş olmasıdır. Kararlar sınırlı sayıdaki seçkinler arasında alınıyor ve uygulanıyordu. Batılılaştırıcı reformların tarzından dolayı halk, devletten ve seçkinlerden kopmuştur” (Lütfi Sunar, “Kadro Dergisi/Hareketi ve Etkileri”, s.513). Mustafa Kemal ve Cumhuriyetçi elitin 1930’lardaki siyasal ve ekonomik arayışları ve Kemalizm’in kapsayıcı söylemi o dönemlerde birden fazla Kemalizm’in ortaya çıkmasına ve meşruiyet adına mücadele vermesine yol açmıştır. Bu dönemde ön plana çıkan üç Kemalizm anlayışı vardır. Birinci anlayış CHP içerisinde bürokratik

grup kabul edilen Đsmet Đnönü, Recep Peker gibi isimlerin liderliğinde şekillenen devletçi, katı Kemalist kanattır. Đkinci grup liberal ekonomi yanlılarından oluşan ve başını Celal Bayar’ın çektiği Đş Bankası grubudur. Bu iki temel anlayışa ek olarak küçük bir grup da olsa Peyami Safa, Đsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun başını çektiği “Cumhuriyetçi Muhafazakarlar” da yavaş değişim yanlısı ve maneviyatı dışlamayan görüşleriyle Kemalizm’i farklı bir çizgide yorumlamaya çalışmışlardır. Ancak Büyük Buhran sonrası dünyada oluşan tarihsel-yapısal koşulların da etkisiyle 1930’lardan başlayarak bürokratik grubun ve Kemalizm’in devletçilik temelli değerlendirilmesinin ağırlık kazandığını görüyoruz. Bu aşamada devletçi ekonomi gereksiniminin halka ve entelektüellere daha iyi anlatılması ve müdafaasının yapılması için yararlı olarak görülen Kadro hareketi gibi ciddi komünist geçmişleri bulunan kişilerden oluşan ve otoriter yönetim yanlısı bir grup Türkiye’de etkili olabilmiştir. Aynı dönemlerde CHP’nin “Altı Ok” olarak bilinen temel ideolojisinin şekillendiğini (Mayıs 1931 Kongresi’nde) ve dünya genelinde otoriter sistemlerin ön plana çıktığını görüyoruz. Yine SSCB nedeniyle komünizm ve devletçi (Keynesçi) ekonomi anlayışının yükselişe geçmesi dönemin bir diğer önemli özelliğidir.

Atatürk ve Recep Peker


Sayı 24

Sayfa 93

Komünist geçmişlerinden sıyrılan Kadro yazarları Kemalist Devrim coşkusu içerisinde eğitimli nüfusun azlığından da faydalanarak önemli mevkilere yükselmişler ve 1930 başlarında Ankara’da bir araya gelmişlerdir. Harekete Cumhuriyet’in o dönem en önemli yazar ve entelektüellerinden biri olan Yakup Kadri’nin katılması önemli bir dönüm noktasıdır. Yakup Kadri harekete katılmasını şu şekilde anlatmıştır: “Baktım bütün Meclis Halk Partili, fakat Halk Partisinin ilkeleri hakkında hiçbir bilgileri yok. Bunu izah etmek için bir çare arıyorduk. O sırada kayınbiraderim olan Burhan Belge ‘Benim arkadaşlarım var onlarla konuşalım’ dedi. Şevket Süreyya Bey’in Đnkılap ve Kadro diye bir kitap hazırladığını da söyledi. Onun üzerine gittim Şevket Bey’i buldum” (Tekeli & Đlkin, “Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak”, s. 128). Hareketin yapısı içinde Yakup Kadri ve Şevket Süreyya’nın diğer kişilere göre daha ön planda olduğu aşikardır. Tekeli ve Đlkin’in Kadrocu yazarların çektirdiği bazı fotoğraflardan yola çıkarak yaptıkları analizler de bu doğrultudadır. Fotoğraflarda Karaosmanoğlu ve Aydemir’in ortada konuşlandıkları ve diğer yazarların onlara yanaşmış oldukları görülmektedir. Kadrocuların dışarıdan devletin ideolojisini yapmaya çalışmaları o dönemde CHP bürokratik grubu içerisinde hızla yükselmekte olan Recep Peker’i rahatsız etmiş ve Peker Kadroculara karşı hep düşmanca, kuşkucu bir tavır benimsemiştir. Hakimiyet-i Milliye gazetesinde ilk olarak fikirlerini dile getiren Kadrocu yazarlar liberal çevrelerden büyük tepki de görseler, fikirleri ilk Cumhuriyet entelektüelleri arasında etkili olmuş ve bundan alı-

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Kadrocu yazarlar liberal çevrelerden büyük tepki de görseler, fikirleri ilk Cumhuriyet entelektüelleri arasında etkili olmuş ve bundan alınan güçle Yakup Kadri’nin ikna çabalarıyla Kadro yayın hayatına başlamıştır. Recep Peker’in sert muhalefetine karşın Atatürk çok sevdiği Yakup Kadri’nin ricasını kıramamış, Đsmet Đnönü de dergiye bir yazı yazarak desteğini belirtmiştir. nan güçle Yakup Kadri’nin Çankaya Sofrasındaki ikna çabalarıyla Kadro yayın hayatına başlamıştır. Recep Peker’in sert muhalefetine karşın Atatürk çok sevdiği Yakup Kadri’nin ricasını kıramamış, Đsmet Đnönü de dergiye bir yazı yazarak desteğini belirtmiştir. Şevket Süreyya derginin ideologu olarak ön plana çıkmış ve hareketin ideolojik çizgilerini genellikle kendisi belirlemiştir. Başlarda Kadro hareketi için her şey iyi gitmektedir. Dergide yazılan özgün yazılar büyük ses getirmekte ve Atatürk’ten dahi tebrik mesajları gelmektedir. “Hatırlıyorum ki, Kadro intişar ederken maksadının Türk milletine has meslek ve metodun millet ve memlekette teessüs ve inkişafına hizmet olduğunu yazmıştı. Kadro’yu bu maksadında geniş muvaffakiyet temenni ederim” (Mustafa Türkeş, “Kadro Hareketi”, s. 10). Ancak Kadro’nun bu derece etkili olması CHP elitlerini rahatsız etmiş ve Recep Peker’in yoğun muhalefetine ek olarak Kadrocuların komünist geçmişleri ve Kemalizm’in solidarizm anlayışına ters düşen sınıfsal analizleri nedeniyle Kadro bir süre sonra kapatılmaya zorlanmıştır. Ancak Atatürk’ün Yakup Kadri’ye olan saygısı nedeniyle kapatılma işlemi oldukça nazik bir şekilde gerçekleşmiştir. Atatürk derginin imtiyaz sahibi Yakup Kadri’yi Tiran’a büyükelçi olarak atamış ve dergi imtiyaz sahibi olmadan kapanmak zorunda kalmıştır.


Sayfa 94

Fethi Tevetoğlu, Aclan Sayılgan ve Đlhan Darendelioğlu çalışmalarında Kadroculara komünist propagandası yapan bir grup olarak önyargıyla yaklaşmış ve nesnellikten uzak bir tutum belirlemişlerdir. Yine Yalçın Küçük, Merdan Yanardağ ve Rasih Nuri Đleri gibi araştırmacılar Kadro hareketine komünizme ihanet eden bir grup olarak yaklaşmış ve objektif değerlendirme yapamamışlardır Kadro hareketi üzerine objektif bir çalışma yapmak oldukça zordur. Zira kaynaklar genelde ideolojik çatışmalara, çekişmelere göre yazılmış taraflı eserlerdir. Mesela Fethi Tevetoğlu, Aclan Sayılgan ve Đlhan Darendelioğlu çalışmalarında Kadroculara komünist propagandası yapan bir grup olarak önyargıyla yaklaşmış ve nesnellikten uzak bir tutum belirlemişlerdir. Yine Yalçın Küçük, Merdan Yanardağ ve Rasih Nuri Đleri gibi araştırmacılar Kadro hareketine komünizme ihanet eden bir grup olarak yaklaşmış ve objektif değerlendirme

Merdan Yanardağ

yapamamışlardır (Türkeş, age, s. 49-52). Đlhan Tekeli ve Selim Đlkin daha objektif bir değerlendirmeyle Kadro hareketini George Lenczowski’nin “organizasyonal elit” kavramı içerisinde ayrıntılı olarak incelemişlerdir. Mustafa Türkeş ise Kadrocuların iktidar kaygısı olmadan yürüttükleri çalışmaların “organizasyonal elit” kavramına uygun uymayacağını belirterek, Kadro hareketini son tahlilde “ulusçu sol bir akım” olarak nitelendirmiştir (Türkeş, age, s. 62). Kadrocuların yaptıkları sınıf analizlerine dikkat çeken Türkeş, Kadro hareketinin sosyalist yönünün göz ardı edilemeyeceğini söylemiştir. “Kadrocular Türkiye’nin sınıfsız değil, sınıflı toplum olduğunu ileri sürmektedirler ve Kemalist söylemdeki sınıfsız toplum söylemi ile Kadrocuların öngördükleri özdeş değildir” (Türkeş, age, s. 64). William Hale, Kadrocular ve Đsmet Đnönü düşüncesindeki benzerliklere dikkat çekmiş ve “pragmatist devletçi” olarak nitelendirdiği Atatürk’e karşı bu iki grubu “ideolojik devletçi” kategorisine sokmuştur (William Hale, “Ideology and Economic Development in Turkey”). Metin Heper ve Gülser Canıvar da Hale’in bu görüşlerine destek verir şekilde yazmışlardır (Heper, Metin & Canıvar, Gülser, 1977, “Ülkü ve Kadro Dergilerinde Yayınlanmış Bazı Makalelerde Beliren Devletçilik Anlayışı”, Boğaziçi Üniversitesi Dergisi, c. 4-5). Lütfi Sunar ise Kadro hareketini “neo-Marksist” hareketlerin bir öncüsü olarak değerlendirmeye çalışmıştır. Sunar şöyle demiştir: “Zira Kadroculara göre kapitalist dünya sisteminin temel çelişkisi artık sınıf çatışması değil kolonileşmiş ve kolonileştiren arasındaki çatışmadır. Bunu yaparak Kadro bir erken dönem Üçüncü Dünya Hareketi haline gelmiştir” (Lütfi Sunar, “Kadro Dergisi/Hareketi ve Etkileri”, sayfa 517). Hakkı Uyar da Kadrocuların Kemalizm ve sosyalizmin bir sentezini yapmaya çalıştıklarını ve bunda başarılı olduklarını belirtmiştir. Kadrocular hakkında en yakın tarihte en kapsamlı yayınlara imza atan Mustafa Türkeş’e göre Kadro hareketinin düşünce sistemini şekillendiren belli başlı olay, kişi ve ideolojiler şunlardır: Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Türk milliyetçiliği, Leninizm, Sultan Galiyev, SSCB ve NEP adıyla bilinen ekonomik politikası, Werner Sombart ve Alman devletçiliği ve doğal olarak Mustafa Kemal ve Milli Mücadele. Şevket Süreyya derginin ilk sayısının ilk sayfasında yer alan yazısında açıkça amaçlarının Kemalist Devrimin ideolojisini belirlemek ve içini doldurmak olduğunu belirtmiştir. Aydemir’e göre inkılap


Sayı 24

Sayfa 95

henüz bitmiş değil, yeni başlamıştır. Ona göre askeri ve siyasal alanda yapılan devrimler, ekonomik ve siyasal alanda devam etmeli ve ideolojik bir temele oturtularak güçlendirilmeli, anlam kazanmalıdır. Kemalist Devrim genişlemeli ve derinleştirilmelidir. “O henüz son sözünü söylemiş, son eserini vermiş değildir. Tavsiye edilmiş bir zemin üstünde yarınki Türk cemiyetinin, kendine has ve kendine uygun binası kurulabilmek için, inkılabımız derinleşme ve genişlemelidir” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no:1). Kadrocuların ideolojik derinliğe verdikleri bu önem dünyanın 1930’larda içinde bulunduğu fazlasıyla gergin ve ideolojik siyasal ortam ve Kadrocuların Marksist geçmişleriyle alakalı olabilir. Yine Türk Devrimini tarihsel süreçte bir yere oturtmak ve arkası gelmesi beklenen antiemperyalist devrimlere öncülük edebilecek güçlü bir Türkiye isteği Kadrocuların ideoloji konusundaki ısrarlarında bir etken olabilir. Zaten Aydemir bu isteğini açıkça belirtmiş ve Kemalist Devrimi dünyanın en anlamlı olaylarından biri olarak nitelendirmiştir. “Gerek milli mahiyeti gerek beynelmilel şümul ve tesirleri itibariyle, tarihin en manalı hareketlerinden biri inkılabımızın, zatinde mündemiç bu ileri fikir ve prensip unsurlarını, şimdi inkılabın seyri içinde ve onun icaplarına uygun bir şekilde izah işi, bugünkü Türk inkılap münevverliğine düşen vazifelerin en acil ve en şereflisidir” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no:1). Aydemir’e göre işte tüm bu düşünceleri gerçekleştirmek için Cumhuriyet’in ilerici bir yönetici kadro gereksinimi vardır. “Đnkılabın irade ve menfaati, inkılabı duyan ve yürüten azlık, fakat şuurlu bir avangardın, azlık fakat ileri bir KADRO’nun iradesinde temsil olunur. Bu kadro, inkılabın şeniyetinden çıkarılan ve onun seyrine uygun bir şekilde izah edildikçe şekilleşen ve nazariyeleşen prensipleri kendine Yakup Kadri, Atatürk’le söyleşi yaparken

Kadrocuların ideolojik derinliğe verdikleri bu önem dünyanın 1930’larda içinde bulunduğu fazlasıyla gergin ve ideolojik siyasal ortam ve Kadrocuların Marksist geçmişleriyle alakalı olabilir. şuur edinir” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no:1). Đşte Kadro hareketi devlet elitlerine yakın bir grup olarak bu ideolojiyi belirlemeye talip olarak ortaya çıkmıştır. Ancak ideoloji konusundaki ısrarları daha sonraları bu konuda daha çekinceli bir tutum sergileyen Atatürk’ü rahatsız etmiştir. Bu konuda Yakup Kadri’nin aktardığı bir anı ilgi çekicidir: “Bir gün Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilkelerini gözden geçiriyordu. O sırada ukalalık edip demiştim ki; ‘Paşam, bu her bakımdan bir Đnkılap partisidir. Đnkılap partisi ise bir ideolojiye, bir doktrine dayanmaksızın yürüyemez’. Yüzüme bir masumun yüzüne bakar gibi bakmış ve gülümseyerek ‘O zaman donar kalırız demişti’” (Hakkı Uyar, “Resmi Đdeoloji ya da alternatif resmi ideoloji oluşturmaya yönelik iki dergi: Ülkü ve Kadro mecmualarının karşılaştırmalı içerik analizi”, sayfa 190). 1930’larda Serbest Fırka’nın ortaya çıkması ve kısa sürede güçlenmesi devletçi ve himayeci bir yönetim şekline meşruiyet kazandırmak isteyen CHP için Kadro’yu tahammül edilebilir bir grup haline getirmiş ve bu sayede Kadro güç kazanmıştır. Kadro’yu organizasyonal elit olarak değerlendiren Đlkin ve Tekeli’ye göre Kadro aslında devlet tarafından liberal unsurları bastırılmada kullanılmıştır. “Bu yarışta Kadrocuların kaderi, iktidardaki elitlerin yerine geçmekten çok, onlar tarafında toplumdaki diğer elitlerin elenmesinde kullanılmak olmuştur” (Tekeli & Đlkin, “Türkiye’de Bir Aydın Hareketi: Kadro”, sayfa 45). Kadro’yu daha iyi anlamak için sanırım farklı ideolojilere yaklaşımlarını gözden geçirmek gerekir.


Sayfa 96

Kadrocuların liberalizme bakışı gayet açık ve net bir şekilde olumsuz ve küçümseyicidir. Kadro liberalizmi kapitalizmin demokrasiyle beraber kullandığı bir kılıf ve araç olarak görmüş ve bu nedenle şiddetle eleştirmişlerdir. Mesela Burhan Asaf’a göre “Demokrasi hattı zatında ve kendi manası içinde mevcut değildir ve yine demokrasi kapitalizmin siyasi ve idari kılıfından ibarettir” (Hakkı Uyar, “Resmi Đdeoloji ya da alternatif resmi ideoloji oluşturmaya yönelik iki dergi: Ülkü ve Kadro mecmualarının karşılaştırmalı içerik analizi”, sayfa 189). Đsmail Hüsrev, Burhan Belge ve Vedat Nedim liberalizmi kapitalizmle eş tutmuş ve liberalizmin ekonomik boyutu üzerinde durmuşlardır. Tekeli ve Đlkin’e göre Kadrocularda da görülen bu devlete yakın durma, devletin gölgesinde yetişme durumu, Osmanlı’dan başlayarak Türk aydınında görülen bir özelliktir. Vedat Nedim Tör “Müstemleke Đktısadiyatından Millet Đktısadiyatına 1-2” makalelerinde ekonomik bağımsızlığın öneminden bahsetmiş ve otarşik bir anlayışa sahip olduğunu göstermiştir. Kapitalist sistemin çevresel ülkeleri müstemleke (sömürge) ya da yarı-müstemleke (yarısömürge) yapacağını belirten Tör, bu kategorizasyonuyla “Dünya Sistemi Teorisi”nin ulaştığı değerlendirmeye yaklaşık 40 yıl öncesinden ulaşabilmiştir. Tör’e göre askeri Dumlupınar

Vedat Nedim Tör

Savaşı bitmiş olsa da, “ekonomik Dumlupınar Savaşı” daha yeni başlamaktadır. Ve ona göre, “Askeri Dumlupınar planlı ve sistemli bir faaliyetin yemişiydi. Đktisadi Dumlupınar da plan ve sistem ister” (Tör, “Müstemleke iktısadiyatından Millet iktısadiyatına”, sayfa 8, Kadro no:1). Tör’e göre ekonomi alanında dünyada üç önemli model bulunmaktadır. Birinci model Sovyetler Birliği’nin başını çektiği sosyalist ülkelerde görülen ve işçi sınıfı diktatoryasına dayalı planlı, devletçi ekonomidir. Đkinci model ABD ve Milletler Cemiyeti ülkelerinde görülen ve büyük eşitsizliklere yol açtığı için eleştirilen kapitalist gelişme yoludur. Kadrocuların üzerinde durduğu yeni üçüncü model ise, bağımsız bir ulusal ekonomi arayışında olan ülkelerin izlemesi gereken ve bu ülkeleri sömürge olmaktan kurtaracak planlı milli ekonomidir. Vedat Nedim planlı ekonomi olmaması durumunu şu örnekle açıklar: “Binayı kurmak için lazım gelen bütün malzeme ortada yığılır.. Fakat elde mühendislerin, kalfaların, ustaların ve işçilerin zeka ve iş kuvvetini bir hedefe doğru sevk edecek bir plan yok” (Tör, “Müstemleke iktisadiyatından Millet iktisadiyatına”, sayfa 10, Kadro no:1). Liberalizmi “şuursuz iktisat siyaseti” olan gören ve “anarşik” tanımını getiren Tör, korumacı politikaların neden gerekli olduğunu şu şekilde açıklar: “Çünkü Tanzimat’tan sonra Avrupa sanayi emtiası ile beraber memleketimize giren fikir emtiası arasında liberalizma da vardır. Avrupa sanayi emtiasının memleketimize serbestçe girebilmesi için ‘Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin’ prensibinin de beraber girmesi şarttı. Fakat şimdi gümrük kapılarımız kontrolümüz arlındadır. Kafalarımızın da gümrük kapılarını yabancı, çürük ve zararlı fikir emtiasına karşı kapatalım” (Tör, “Müstemleke iktisadiyatından Millet iktisadiyatına 2”, sayfa 10-11, Kadro no:2). Kadro yazarları “Büyük Buhran”ı da kendi perspektiflerinden açıklamaya çalışmışlardır. Özellikle Đsmail Hüsrev ve Burhan Belge bu konuda sıkça yazıp çizmişlerdir. Đstatistik verilerle güçlendirdikleri düşüncelerini dile getiren Tökin ve Belge, Büyük Buhran’ın birinci sebebinin aşırı üretim olduğunu vurgularlar. Ancak Kadroculara göre antiemperyalist devrimlerle sarsılan Batılı ülkelerde bu kriz kapitalizmin çökeceğinin işaretlerini vermektedir. “Đşte bunun için iddia edilebilir ki, mevcut buhran, kapitalist bünyenin kendine has olan inkişaf seyrinde vücut bulmuş ritmik ve periyodik bir duraklama, yani


Sayı 24

Sayfa 97

bir alelade ve geçici buhran değil, kapitalist bünyenin çözülmesinden kuvvet alan onun için gerici ve reaksiyoner, fakat bizler için ileri ve inkılabi bir bünye tahavvülü safhasıdır” (Belge, “Dünya Buhranı Ne Halde?”, sayfa 27, Kadro no:1). Şevket Süreyya da Belge ile aynı sonuca ulaşmıştır: “Đşte şimdi biz, emperyalizmin hem çöküş ve dağılış çağı içinde, hem de artık hayat usaresi kalmayan, düşkün fakat sırnaşık teaddisi karşısındayız” (Aydemir, “Emperyalizm Şahlanıyor Mu ?”, sayfa 10, Kadro no:16). Bu nedenle Tör’e göre devletçi ekonominin geçerlilik kazanması ve uygulanması için çok doğru bir zamandır. “O halde Türkiye dünya buhranının bu safhasından menfi bir surette müteessir olan değil, müspet bir surette istifade etmesi icap eden bir memleket olabilir. Cihan buhranının bu safhası, Türkiye için bulunmaz bir fırsattır. Bundan istifade etmesini bilelim” (Tör, “Müstemleke iktisadiyatından Millet iktisadiyatına 2”, sayfa 12, Kadro no:2). Liberallerin sistemsizlik ve metotsuzluklarında yakınan Tökin şöyle söyler: “Liberal cepheyi temsil eden muarızlarımızda en çok göze çarpan şey, metodsuzluk ve sistemsizliktir. Bizce bir fikir adamının cemiyet hadiselerini behemehal bir içtimai metoda, bir içtimai sisteme göre mütalaa etmesi lazımdır” (Tökin, “Milli Kurtuluş Devletçiliği”, sayfa 25, Kadro no:4). Ayrıca Lenin’in emperyalizm teorisinden fazlasıyla etkilenen Kadrocular kapitalizmi emperyalizmle eş tutmuşlardır. Tarih boyunca sömürülmüş ve üretim teknolojisi olarak geri kalmış Türkiye gibi ülkelerin serbest pazar ekonomisinde ucuz hammadde Burhan Asaf Belge ve eşi Zsa Zsa Gabor

Tarih boyunca sömürülmüş ve üretim teknolojisi olarak geri kalmış Türkiye gibi ülkelerin serbest pazar ekonomisinde ucuz hammadde ve işgücü ihraç ederek, pahalı teknolojik ürünler satın alacak ve bu nedenle geri kalmaya mahkum olacak olduğunu düşünen Kadro yazarları, bu nedenle daha kapalı ve endüstrileşmeye, kalkınmaya dayalı milli bir ekonomiyi savunmuşlardır. ve işgücü ihraç ederek, pahalı teknolojik ürünler satın alacak ve bu nedenle geri kalmaya mahkum olacak olduğunu düşünen Kadro yazarları, bu nedenle daha kapalı ve endüstrileşmeye, kalkınmaya dayalı milli bir ekonomiyi savunmuşlardır. Ancak Tökin gibi yazarlar sadece sanayi üzerinde durmayarak köycülüğe ve köy kalkınmasına da önem vermişlerdir. Đlkin ve Tekeli’nin “Türkiye’de Bir Aydın Hareketi: Kadro” makalesinde yaptıkları istatistiksel çalışma Kadro’nun liberalizme bakışı çok net olarak ortaya koymaktadır. Buna göre “liberalizm”, “burjuva”, “küçük burjuva”, “ferdiyetçilik”, “bireysel çıkar” gibi kelimeler defalarca olumsuz anlamda kullanılırken, “Milli Şef”, “ilerici Kadro”, “kolektivizm”, “planlı ekonomi” gibi kavramlar olumlu anlamda kullanılmıştır. Tüm bunlar ışığında Kadro Hareketi’nin antiemperyalist, antikapitalist ve anti-liberal olduğunu söylemek zor olmayacaktır. Ayrıca Kadrocular elitist bir tavır takınarak ülkenin geriliği ve halkın cahilliği nedeniyle demokrasi karşıtı da bir tavır benimsemişlerdir. Kadro hareketinin faşizm ve nasyonal sosyalizme yaklaşımı da oldukça enteresan ve tartışmalı bir konudur. Bazı akademik çalışmalarda hiçbir kanıt sunulmamakla birlikte, Kemalizm, Kadro hareketi ve Đtalyan faşizminin üçünün de otoriter nitelikli bir eğilim içinde oldukları ana temasından hareketle Kadro’nun faşizm kategorisi içinde incelemesi gerektiği ima edilmektedir. “Giacomo


Sayfa 98

Carretto’nun ‘1930’larda Kemalizm-FaşizmKomünizm Üzerine Polemikler’ adlı makalesi bu paralelde yazılmış en bilinen eserdir. ” (Türkeş, “Kadro Hareketi”, sayfa 53). Ancak Kadrocuların faşizme ve nasyonal sosyalizme bakışları kesin ve açık bir şekilde olumsuzdur. Mesela Burhan Asaf Belge “Faşizm ve Türk Kurtuluş Hareketi” isimli yazısında faşizmi bazı yarı-kapitalist ülkeler tarafından kullanılan ve burjuva sınıfının çıkarına yarayan bir korporatizm anlayışı olarak gördüğünü vurgulamıştır. (Belge, “Faşizm ve Türk Milli Kurtuluş Hareketi”, sayfa 36-39, Kadro no:8). Kadrocular daha sonraları fikirlerini daha da netleştirerek “faşizmin kapitalizmde doğal olarak varolan sınıf çatışmasını bastırmaya, uzlaştırmaya çalıştığını ve son analizde işçi sınıfının çıkarları pahasına sanayi burjuvazisinin çıkarlarını savunduğunu” belirtmişlerdir (Mustafa Türkeş, “Kadro Hareketi”, sayfa 127). Kadro’nun antiemperyalist anlayışı da faşizm ve nasyonal sosyalizmle kesinlikle uzlaşmayacak ölçüde nettir. Kadro’nun bu tutumunu devlet politikası ve dönemsel koşullarla da açıklamak zordur. Zira “Đtalyan Faşizmi”nin Mare Nostrum politikası doğrultusunda Akdeniz’deki saldırgan tavrına karşı açıkça net bir tavır koyan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Hitler’e rağmen Almanya ile olan ekonomik

Şevket Süreyya Aydemir

ilişkileri kesmemiş ve bundan istifade etmiştir. Ancak Kadrocuların hem Đtalya, hem de Almanya’daki rejimlere karşı muhalif tavrı bu anlayışlarının pragmatist bir ölçekte olmadığının ispatıdır. Ayrıca Kadrocular ırkçılık karşıtı görüşlerini birçok yerde açıkça belirtmiş ve faşizm, nasyonal sosyalizm gibi ideolojilere karşı mesafeli olduklarını göstermişlerdir. Milliyetçilik ve otoriterlik bağlamında Kadro hareketi ve faşizm arasında bir ilişki kurmak zorlama olacaktır. Zira Kadrocular antiemperyalist ve kana değil yurttaşlık esasına dayalı ilerici bir milliyetçiliği savunmuşlardır. Kadro ile faşizm arasında ilişki kurmak isteyenlerin sıklıkla gönderme yaptığı Yakup Kadri’nin derginin 11. sayısında yer almış “Ankara-MoskovaRoma” isimli makalesidir. Bu makalede Karaosmanoğlu Mussolini Đtalya’sındaki coşkun ruhu ve disiplini övmüş ve şöyle demiştir: “Mussolini sayesinde daha doğrusu faşizm sayesinde bütün Đtalya kronometre gibi işleyen bir memleket halini almıştır” (Tekeli & Đlkin, “Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak”, sayfa 231). Yakup Kadri gibi Kadro hareketi içerisinde edebiyatçı kimliğiyle ön plana çıkan birinin bu sözlerinden hareketle Kadro’ya faşist damgası vurmak kolaya kaçmak ve makro bir değerlendirme yapamamak olacaktır. Zaten Kadro yazarları faşizmle ilgili görüşlerini açıkça belirtmişlerdir. Mesela Şevket Süreyya, derginin 4. sayısında yayınlanan “Fikir Hareketleri arasında Türk Nasyonalizmi, Faşizm” isimli makalesinde faşizmin gelişmesinde Đtalya’da 1918-1922 arasındaki dönemde yaşanan sancılı kapitalist süreçten bahseder ve faşizmin üzerindeki durduğu beş maddeyi sıralar: ulusal birlik, yönetici gücün tekeli, emperyalizm, devlet için yaşayan vatandaşlar ve sınıfların birliği (Aydemir, “Fikir Hareketleri arasında Türk Nasyonalizmi, FAŞĐZM”, sayfa 9, Kadro no:4). Her ne kadar Kadrocularda ulusal birlik ve yönetici gücün tekeli gibi konularda faşizmle paraleller bulmak mümkün de olsa, Kadro hareketinin yaptığı sınıfsal analizler ve güçlü antiemperyalist tutumu Kadrocuları faşizmden kesin bir çizgiyle ayırmaktadır. Aydemir, Hitler’in ırkçı yönünü şu sözlerle eleştirmiştir: “Bundan başka Hitler, beyaz ırkın dünya üstünde yalnız iktisadi hakimiyetle iktifa etmesine de razı değildir. Esirlerin kanına susayan Neron gibi o da, milletlerin esaretine susamıştır” (Aydemir, “Fikir Hareketleri arasında Türk Nasyonalizmi, FAŞĐZM”, sayfa 13, Kadro no:4). Tüm bu nedenlerle


Sayı 24

Kadro’nun anti-faşist bir düşünce sistemi olduğunu iddia etmek doğru olacaktır. Kadro hareketinin sosyalizme yaklaşımıysa oldukça karışık bir konudur. Daha önce de belirttiğim gibi Kadro hareketinin dört önemli yazarı (Aydemir, Tör, Belge, Tökin) komünist geçmişleri bulunan ve yaptıkları devletçe sürekli izlenen kimselerdir. “Bu süreç içinde bir yandan Kadro dergisi çıkarılmakta, öte yandan benimsenen ideolojik çizginin programı aydınlatılmaktadır. Şevket Süreyya’nın Murat Belge’ye anlattığına göre, devlet bu konuyla yakından ilgilenmekte ve toplantıları izletmektedir” (Tekeli & Đlkin, “Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak”, sayfa 143-144). Kadrocuların Marksizm’den kendi istekleriyle mi vazgeçtikleri, yoksa devlet baskısı nedeniyle takiyye mi yaptıkları asla kesin olarak bilinemeyecek bir konudur. Ancak Kadrocu yazarların yaşam öykülerine ve özellikle Şevket Süreyya Aydemir’in hayatı boyunca yazdıklarına bakarsak; Kadrocular Marksizm’den koparak bir üçüncü yol olarak Kemalizm-sosyalizm sentezini yapmaya çalışmışlardır. Kadrocu düşüncede ülkeler arası eşitsizlikler, ülke içerisindeki sınıfsal eşitsizliklerden daha ön plandadır. Ayrıca Türkiye gibi kapitalist gelişmenin henüz yaşanmadığı ülkelerde sınıf farklılıkların ortaya çıkmadan önlenebileceğini iddia ederek Kadrocular Marksizm’den farklı bir anlayışları olduğunu ortaya koymuşlardır. “Vedat Nedim’e göre, ileri teknikli bir Türk iktisadiyatı ve sınıfsız ve tezatsız bir Türk milleti ancak devletçi bir iktisat siyasetinin eseri olacaktır” (Heper & Canıvar, “Ülkü ve Kadro Dergilerinde Yayınlanmış Bazı Makalelerde Beliren Devletçilik Anlayışı”, sayfa 10). Vedat Nedim Tör cüretkar bir şekilde tarihin Karl Marks’ı yanılttığını ve Türkiye’nin kapitalist dönem yaşanmadan sınıfsız toplum idealine ulaşabileceğini iddia eder. (Mustafa Türkeş, “The Ideology of the Kadro Movement: A Patriotic Leftist Movement in Turkey”, sayfa 110). Yine de Kadrocular özellikle Batı ülkelerinin tarihsel gelişimini açıklamak için tarihsel maddecilik yöntemini kullanmışlardır. Özellikle Aydemir ve Tökin’in yazılarında Marksist argümanlara sıkça rastlanabilir. Ancak Kadrocular Batı ve Doğu toplumları arasındaki tarihsel-yapısal farklılıklara dikkat çekmiş ve Marksizm’in ancak Batı dünyasını anlamak için kullanılabileceğini iddia etmişlerdir. Devletçi bir ekonomiyle yeni oluşmakta olan sınıflar arasındaki çatışmalar önlenecek ve Türkiye

Sayfa 99

Vedat Nedim Tör cüretkar bir şekilde tarihin Karl Marks’ı yanılttığını ve Türkiye’nin kapitalist dönem yaşanmadan sınıfsız toplum idealine ulaşabileceğini iddia eder. kapitalist evreyi atlayarak sosyalizme Kemalizm yoluyla ulaşabilecektir. “Kadrocular, devletçiliği sınıf kavramını yok ederek sınıflararası çatışmayı önleyecek bir politika olarak kabul etmektedirler” (Heper & Canıvar, “Ülkü ve Kadro Dergilerinde Yayınlanmış Bazı Makalelerde Beliren Devletçilik Anlayışı”, sayfa 10). Mustafa Türkeş Kadrocu yazarların tarihsel materyalizmi uygulamaktaki bu seçici tutumlarına dikkat çekmiştir. Aydemir ayrıca Batıda oluşan sınıfsal eşitsizlikler kadar Batı ülkelerinin sömürgecilik yoluyla Doğu ülkelerinin ham madde kaynaklarını tüketerek ve bunları teknolojik, toplumsal gelişmelerinde kullanarak nasıl doğu ülkelerine üstünlük sağladıklarını belirtir. Kadrocular devletin yapmayı düşündüğü toprak reformu konusunda sosyal sınıfların varlığını kabul ederken, diğer alanlarda solidarizm anlayışına karşı çıkmamaktadırlar. Bunun nedeni sanıyorum Kadrocuların Kemalist rejimle ve onun en önemli unsurlarından biri olan Emile Durkheim’ın solidarizm anlayışıyla ters düşmemek istemeleridir. Kadroculara göre modern dünya düzeninde üç büyük çatışma alanı ve türü vardır. Birinci çatışma işçi sınıfı ve kapitalist sınıflar arasında yaşanan ve yalnızca endüstrileşmiş Batı ülkelerinde görülen sorunlardır. Đkinci tip çatışma gelişmiş Batı ülkelerinin kendi aralarında yaşadıkları pazar bulma, silahlanma ve kalkınma yarışıdır. Üçüncü tip ve en önemli olan çatışmaysa gelişmiş Batı toplumlarıyla kapitalistleşmemiş sömürge ya da yarı-sömürge durumundaki doğu ülkeleri arasında yaşanan sorunlardır. Aydemir’e göre Marksizm ve faşizm gibi ideolojiler kapitalist toplumlara ait tarihsel-yapısal gelişim ve sınıf çatışmaları sonucu ortaya çıkmış düşünce


Sayfa 100

Kadrocular çok başarılı bir şekilde 20. yüzyılın antiemperyalist devrimler çağı olacağını öngörmüşlerdir. Türkiye’yi antiti-emperyalist, kapitalist veya sosyalist olmayan bu bloğun lideri olarak düşünmüş ve Kemalizm’i bu yönde tüm üçüncü dünya ülkelerine model olacak bir ideoloji yorumlamış, tasarlamışlardır. sistemleridir ve Türkiye’de uygulanması imkansızdır. Kadrocular tarihi okurken Marksist-Leninist metotlar kullanmaktan kaçınmamışlardır. Mesela Aydemir, Lenin’in emperyalizm teorisinden etkilenerek emperyalizm olmadan kapitalizmin ayakta duramayacağını ve Batıda sosyal devletin çökerek Marksist devrimlerin yaşanacağını ileri sürer. Bu nedenle ulusal bağımsızlık savaşları Batı sömürgeciliğine ve dolayısıyla kapitalizme son verecek önemli olaylardır. Kadrocular çok başarılı bir şekilde 20. yüzyılın antiemperyalist devrimler çağı olacağını öngörmüşlerdir. Türkiye’yi anti-emperyalist, kapitalist veya sosyalist olmayan bu bloğun lideri olarak düşünmüş ve Kemalizm’i bu yönde tüm üçüncü dünya ülkelerine model olacak bir ideoloji yorumlamış, tasarlamışlardır. Bu konuda Aydemir’e kulak verelim; “Đnkılabımızın, her biri ayrı ayrı kıymettar ve orijinal olan bu fikir ve nazariye unsurları birer birer izah edildikçe, bu esaslar inkılap nesli için kriteryumlar olacak, yeni ve standartlaşmış inkılapçı tip böyle doğacaktır. Bu tip her nerede, her ne şerait içinde olursa olsun, karşılaştığı her inkılap sahasında, aynı hadiseyi aynı kriteryumlara vuracak, aynı ölçülerde düşünecek, aynı neticelere varacak ve inkılabın kendisine has cihanı telakki tarzı böyle vücut bulacaktır” (Aydemir, “Kadro”, sayfa 3, Kadro no: 1). Toplamak gerekirse Kadro hareketi Marksizm’den fazlasıyla etkilenmesine karşın Marksist bir hareket değildir. Diyebiliriz ki daha sonra Latin Amerika’da ve üçüncü dünya ülkelerinde belirecek olan sosyalizm anlayışına uygun bir düşünce sistemine

ulaşmışlardır. Türkeş’in iddialarına karşın Kadrocuların fanatik seküler tutumları onları Sultan Galiyev ve Đslami sosyalizmden de uzaklaştırmaktadır. Bu nedenlerle Kadro ile Bağımlılık Okulu ve Dünya Sistemi Teorisi arasında bir bağ kurmak daha mantıklı olacaktır. Bağımlılık Okulu 1960’larda Güney Amerika’da ortaya çıkmış bir düşünce sistemidir. Samir Amin ve Ernest Mandel gibi yazarların Batı merkezli düşünce sistemine karşı olarak geliştirdikleri bu teoride modernleşme kuramına alternatif görüşler üretilmiştir. Batı emperyalizmine maruz kalmış ülkeler için serbest piyasa ekonomisine geçmek ezilmeyi kabullenmek olacaktır. Ayrıca Batı merkezli düşünceler Doğunun kültürü, tarihi, dinleri ve öznel koşullarını görmezden gelerek Batının doğrularını tek doğru olarak ortaya koymaktadır. Bu nedenle Bağımlılık Okulu düşünürleri kapalı, korumacı ve planlı bir ekonomiyi ve ithal ikamesi politikasını benimsemişlerdir. Immanuel Wallerstein’ın geliştirdiği Dünya Sistemi Teorisi de, aynı doğrultuda ortaya çıkmış bir teoridir. Wallerstein ülkeleri core (merkez), periphery (çevresel) ve semi-periphery (yarı çevresel) kategorilerine ayırarak, dünya ekonomik sisteminde ülkeler arası eşitsizliklere dikkat çekmiştir. Vedat Nedim’in yaptığı kategorizasyonla Wallerstein’ın düşüncelerinin benzerliği dikkat çekicidir. Günümüzde Batı kalıplarını alıp Türkiye’ye uyarlayan sosyal bilimcilerimiz için Kadro’nun bu dünya çapındaki öncü rolünü anlamak hiç kolay olmamaktadır. Eyüp Özveren bu konuda şunları yazmıştır: “Kadro emperyalist kolonyal güçlerin ortadan kaybolacağını ve sonraki dönemin ulusal bağımsızlık Hareketi dönemi olacağını tahmin etmiştir. Bunu yaparak Kadro bir erken dönem Üçüncü Dünya Hareketi haline gelmiştir” (Eyüp Özveren, “The Intellectual Legacy of the Kadro Movement in Retrospect”, sayfa 569). Üçüncü Dünya ülkelerinde gelişen bu neoMarksist hareketlerin ortak özelliği Wallerstein ulusalcı yönlerinin bulunması ve ülke-


Sayı 24

Sayfa 101

ler arası eşitsizlikleri, sınıflar arası eşitsizlerden daha ön planda tutmalarıdır. Kapitalist ve emperyalist Batıya karşı kuşkucu ve isyankar tutum bu hareketlerin bir diğer ortak özelliğidir. Otarşik ya da en azından ithal ikamesine dayalı korumacı dış ticaret esası tüm bu hareketlerde görülecektir. Bu hareketlerin bir diğer özelliği de komprador burjuvazi kavramıyla uluslararası ya da küresel kapitalizmle iş birliği yapan yerli burjuvaziye tepki göstermeleridir. Dünya Sistemi Teorisi ve Bağımlılık Okulu’nun Kadro hareketinden esinlendiğine dair elimizde kanıt bulunmamasına karşın Kadrocuların bu düşüncelere 30-40 sene önce ulaşmış olmaları Türk sosyal bilimleri için bir iftihar konusu olmalıdır. Ozan.Ormeci@PolitikaDergisi.com KAYNAKLAR - Biyografi.Net, http://www.biyografi.net - “Kadro” Aylık Fikir Mecmuası, 1932, sayı 1, 2, 3, 4, 8, 12, 16, II. Kanun - Tekeli, Đlhan & Đlkin, Selim, “Türkiye’de Bir Aydın Hareketi: Kadro”, 1984, Toplum ve Bilim Sayı 24, 35-67 - Sunar, Lütfi, “Kadro Dergisi/Hareketi ve Etkileri”, 2004, Türkiye Araştırmaları Dergisi, Cilt:2, Sayı 1, 511-526 - Uyar, Hakkı, “Resmi Đdeoloji ya da alternatif resmi ideoloji oluşturmaya yönelik iki dergi: Ülkü ve Kadro mecmua-

Dünya Sistemi Teorisi ve Bağımlılık Okulu’nun Kadro hareketinden esinlendiğine dair elimizde kanıt bulunmamasına karşın Kadrocuların bu düşüncelere 3030-40 sene önce ulaşmış olmaları Türk sosyal bilimleri için bir iftihar konusu olmalıdır.

larının karşılaştırmalı içerik analizi”, 1997, Toplum ve Bilim sayı 74, 181-191 - Türkeş, Mustafa, “The Ideology of the Kadro Movement: A Patriotic Leftist Movement in Turkey”, 1999, “Turkey Before and After Atatürk” (Sylvia Kedourie), London: Frank Cass Publishers - Tekeli, Đlhan & Đlkin, Selim, “Bir Cumhuriyet Öyküsü: Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak”, 2003, Đstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları 134 - Türkeş, Mustafa, “Kadro Hareketi Ulusçu Sol Bir Akım”, 1999, Ankara: Đmge Kitabevi - Harris, George, “The Communists and The Kadro Movement Shaping ideology in Ataturk’s Turkey”, 2002, Đstanbul: The Isis Pres - Harris, George S., “Türkiye’de Komünizmin Kaynakları”, 1975, Đstanbul: Boğaziçi Yayınları - Heper, Metin, “State Tradition In Turkey”, Chapter 3: A Transient Transcendental State (48-66) - Heper, Metin & Canıvar, Gülser, “Ülkü ve Kadro Dergilerinde Yayınlanmış Bazı Makalelerde Beliren Devletçilik Anlayışı”, 1977, Boğaziçi Üniversitesi Dergisi, c. 4-5 - Hale, William, “Ideology and Economic Development in Turkey”, British Society for Middle Eastern Studies - Özveren, Eyüp, “The Intellectual Legacy of the Kadro Movement in Retrospect”, 1996, METU Development Studies, Cilt: 23, Sayı 4

Ernest Mandel


Sayfa 102

Bir yanda ağalığa-şeyhliğe, bir yanda ekonomik darboğaza karşı...

Atatürk Döneminde

Halkçılık Ne Anlama Geliyordu? Prof. Dr. Sina AKŞĐN

Atatürk 13 Eylül 1920’de TBMM Hükümetinin ilk kapsamlı siyasal programını ve aynı zamanda ilk anayasa taslağını Meclise sundu. Belge 18 Eylül’de Mecliste okundu. Belgenin bir adı da “Halkçılık Programı” idi.

H

alkçılık ilkesi, denilebilir ki altı oktan ilk çıkan ilkedir. Atatürk 13 Eylül 1920’de TBMM Hükümetinin ilk kapsamlı siyasal programını ve aynı zamanda ilk anayasa taslağını Meclise sundu. Belge 18 Eylül’de Mecliste okundu. Belgenin bir adı da “Halkçılık Programı” idi. Daha sonra 21 Ekim’de TBMM kısa bir beyanname ile programda yer alan emperyalizm ve kapitalizm karşıtlığını yineleyecek ve 18 Kasım’da başlayan görüşmeler, 20 Ocak 1921’de Türkiye’nin ilk anayasası, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile sonuçlanacaktı. Bu sırada, yani 13 Eylül 1920’deki genel duruma bakalım: Anzavur, Düzce-Adapazarı, Çapanoğlu Đsyanları bastırılmış; Hilafet Ordusu (Kuvayı Đnzi-

batiye) bozguna uğratılmış; henüz Ermeniler saldırmamış; Delibaşı Mehmet Konya’da isyan etmemişti. Bunlar olumlu etkenlerdi. Buna karşılık Yunanlılar, istilalarını Uşak’a, Bursa’ya vardırmış; Đstanbul Hükümeti, Sevr Antlaşması’nı imzalamış bulunuyordu. Yine olumlu bir gelişme, Sovyetlerle ilişkilerin kurulmuş ve gelişmekte olmasıydı. Đlkbaharda Mustafa Kemal, Lenin’le mektuplaşmış; ardından Bekir Sami başkanlığındaki bir heyet Moskova’ya gitmiş, görüşmelere başlamıştı. Bu arada, 3 Haziran 1920 günü, Sovyetler Dışişleri Komiseri Çiçerin’in bir mektubuyla Misak-ı Millî’yi kabul ettiklerini bildiriyorlardı. Böylece Yunan işgalini ve Sevr’i ortadan kaldırmak için Sovyet desteği, TBMM Hükümetinin dış siyasette en önemli umut kapısı durumuna gelmiş bulunuyordu. Halkçılık Programı böyle bir ortamda TBMM’ye sunuluyordu. Programı incelerken bu ortamla ilişkilendirmek gerekir. Bu belgeye göre, TBMM Hükümetinin yegâne amacı, halkı emperyalizm ve kapitalizmin “tahakküm ve zulmünden” kurtarmaktı (m.2). Gerçi 1. maddede, TBMM’nin hilafet ve saltanatı kurtarmak üzere kurulduğu belirtiliyordu, ama 6. maddede egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu vurgulanıyordu. 25 Eylül’de yapılan gizli oturumda Mustafa Kemal, Vahidettin için “Hain bir adamdır.” dediği zaman alkışlar ve “bravo” sesleriyle karşılanıyordu. (1) Bu biçimde ortaya konan devrimci cesarette, emperyalizm ve özellikle kapitalizme karşı tavır alınmasında, kuşkusuz Sovyet desteğinin önemli bir payı bulunuyordu. Ayrıca bu sıralar Anadolu’da Bolşeviklere yakın Yeşil Ordu gibi bir örgütün açıkça ve 14 Temmuz’da kurulan Türkiye Komünist Partisi’nin gizli olarak çalıştığını, kimi dinsel çevrelerin bile Bolşevikliğe yakınlık gösterdiğini biliyoruz. (2)


Sayı 24

Bu girişten sonra, bütün Atatürk Dönemi boyunca halkçılık uygulamalarını ele alalım. Önce Halkçılığın karşı olduğu iki şeye değinelim. Birincisi, saltanat ve hilafet karşıtlığıdır. Bu daha geniş olarak, feodalizme, yani ortaçağa, yani ağalık ve şeyhlik düzenine karşı olmak demekti. Türklerde 1915’te tahminen %5 olan okuryazarlık oranı, onların ortaçağ düzeninde yaşadıklarının bir belirtisiydi. Ayrıca bir ortaçağ hukuk dizgesi olan şeriat uygulanmaktaydı. Böyle bir düzende padişah, ağaların ağası, bir çeşit başağa; aynı kişi halife olarak da şeyhlerin şeyhi, baş şeyh durumundaydı. 1922’de saltanatın, 1924’te halifeliğin kaldırılması, ağalık-şeyhlik düzenine vurulmuş ağır bir darbeydi. Ama toplumun büyük çoğunluğu ağalık-şeyhlik düzeninde yaşarken, yalnızca saltanat ve halifeliğin kaldırılması, çarpıcı ve önemli ama bir bakıma yüzeysel bir önlemdi. Ağalık-şeyhlik düzenine son verilmesi, uzun yıllar sürecek, pek çok alanda yürütülecek bir çabanın, bir savaşımın sonucu olabilirdi. Ne yazık ki, pek çok mesafe alınmış olmakla birlikte Kısmi Karşıdevrim yüzünden bugün de henüz o noktaya ulaşabilmiş değiliz. Halkçılığın ağalık-şeyhlik düzenine karşı olmasının nedeni, halkın gerilik, cehalet, eşitsizlik ve baskı içinde yaşamasının kabul edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Mahmut Esat Bozkurt’un dediği gibi, “Bir ferdin, bir milletin ben hür olmayacağım, esir olacağım deme hakkı yoktur.” (3) Atatürk halkçılığı, 1920’lerin ortalarında çokpartili dizgeye sıcak bakmıyordu. Atatürk’e göre partiler sınıfların çıkarlarını temsil ederler. Türkiye’de modern sınıflar, yani kapitalist sınıfla işçi sınıfı pek bulunmadığına göre tek parti olması normaldir. Burada Atatürk, Ziya Gökalp kanalıyla Durkheim’dan gelen dayanışmacılık kuramına dayanıyordu. Buna göre toplumda çeşitli meslekler vardı ve bunlar birbirlerini bütünledikler için çatışmadan (sınıf çatışması) çok, dayanışma söz konusuydu. Atatürk’ün de bu anlamda (proletarya - kapita-

Sayfa 103

Halkçılığın ağalıkağalık-şeyhlik düzenine karşı olmasının nedeni, halkın gerilik, cehalet, eşitsizlik ve baskı içinde yaşamasının kabul edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Mahmut Esat Bozkurt’un dediği gibi, “Bir ferdin, bir milletin ben hür olmayacağım, esir olacağım deme hakkı yoktur.” list çelişkisi anlamında) sınıf çatışmasına hiç sıcak bakmadığı, dayanışmacılıktan yana olduğu açıktır. Bununla birlikte, Atatürk düzeninin, feodalizme, ağalık ve şeyhlik düzenine düşman olduğu da kesindir ve bu da bir sınıf çatışması sayılmalıdır. 1929’da Atatürk’ün Afet Đnan ile yazmış olduğu ve o dönemin ortaokullarında yurttaşlık bilgisi ders kitabı olarak kullanılmış olan Medeni Bilgiler’de, Atatürk’ün demokrasiden söz ederken, bu sözcüğü açıklamak için ayraç içinde “halkçılık” sözcüğünü yazmış olduğunu görüyoruz. Böylece halkçı-

“El öptürmemek” için mücadele veren Atatürk...


Sayfa 104

Önce eşitlik uygulamalarını görüyoruz. En temel, en önemli eşitlik, kadınkadın-erkek eşitliğidir. Geleneksel toplumda kadınkadın-erkek eşitsizliği öncelikle bir ortaçağ hukuk dizgesi olan şeriattan kaynaklanıyordu. Mirasta, ceza hukukunda, tanıklıkta kadın açıkça erkeğe göre yarı insan sayılıyordu.

lığın olumlu anlamına gelmiş oluyoruz: demokrasi. Demokrasi konusunda iki anlayış var. Kimisi demokrasiyi çokpartili dizgeyle özdeşleştiriyor. Yani birden çok parti olacak, dürüst seçimler yapılacak, kitle iletişim araçları özgür olacak. Bu demokrasinin dar anlamı. Geniş anlamı da bence şu: bir toplumdaki toplam özgürlük ve eşitliğin düzeyi. Özgürlük düzeyini ölçmek için örneğin yasalara, yasaların uygulanma biçimine, çocukların nasıl terbiye edildiğine, eğitimin nasıl yürütüldüğüne bakabiliriz. Eşitlik için örneğin, o toplumda ayrıcalıkların olup olmadığına, varsa bunların derecesine, varlık ve gelir farklarına, eğitimin ve sağlık hizmetlerinin ne ölçüde yaygın ve herkes için ulaşılabilir olduğuna, kadın-erkek, yaşlı-genç eşitliğinin durumuna bakabiliriz. Demek ki bir ülkenin, bir toplumun demokratik olup olmadığını, ne ölçüde demokratik olduğu, özgürlük ve eşitliğe bakarak anlaşılabilir. Çokpartili dizge birçok kez demokrasiye hizmet edebilecek bir mekanizmadır, fakat bu mekanizma demokrasi derecesi çok düşük olan bir ülkede de bulunabilir, bugünkü Đran gibi. Ayrıca seçmenler demokrasi düşmanlarını seçebilirler; Almanya’da Hitler’in, Türkiye’de şeriat partilerinin seçilmesi gibi. Bu takdirde çokpartili dizgenin demokrasiye hizmet ettiği söylenemez. Bütün bunlar, demokrasiyle çokpartili dizgeyi özdeşleştirmenin ne denli yanlış olduğunu bize göstermektedir. (4) Atatürk Döneminin demokrasi bakımından halkçılık uygulamalarına baktığımızda, başta siyasalhukuksal demokrasi uygulamalarını görüyoruz.

Önce eşitlik uygulamalarını görüyoruz. En temel, en önemli eşitlik, kadın-erkek eşitliğidir. Geleneksel toplumda kadın-erkek eşitsizliği öncelikle bir ortaçağ hukuk dizgesi olan şeriattan kaynaklanıyordu. Mirasta, ceza hukukunda, tanıklıkta kadın açıkça erkeğe göre yarı insan sayılıyordu. Evlilik hukukunda kadının değeri belki daha da düşmekteydi. 1926’da Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesiyle, şeriat da yürürlükten kalkmış oldu. Böylece medeni hukuk alanında kadınla erkek hemen hemen eşitlenmiş oldu. 1934’te kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanmasıyla siyasal haklar bakımından da eşitlik sağlanmış oldu. Erkekler arasında eşitlik sağlayan kimi adımlara da değinelim. 1934’te lakap ve unvanların; 1923’te oy vermek için vergi ödeme koşulunun kaldırılması, böyle adımlardır. 1920’lerde Atatürk tek partililiği savunuyordu. Bilindiği gibi, buna rağmen 1924’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası denemesi, Şeyh Sait Đsyanı’nın gürültüleri içinde son buldu. Daha sonra Atatürk, fikrini değiştirerek bir muhalefet partisinin (Serbest Fırka’nın) kurulmasına öncülük etti (1930). Bu parti, devrimi tartışma konusu yapmayacaktı. Buna rağmen büyük gürültüler koptu ve az sonra Menemen Olayı’na kadar gidecek olan gürültüler arasında Fırka kapatıldı. Böylece bir kez daha çokpartili dizgeden geri dönülmüş oluyordu. Kuşku yok ki, Atatürk Devriminin yürümesi, demokrasi yani eşitlik ve özgürlük açısından, çokpartili dizgenin yürümesi açısından daha önemliydi. Çünkü henüz aydınlanmamış bir toplumda çokpartililik gericiliği özendirmekteydi. Bu deneylere rağmen Đsmet Đnönü’nün 1945’te Sovyet tehdidinden ürkerek çokpartililiğe geçmesi, erken bir karar olduğu için yanlış olmuş, Türkiye’yi Karşıdevrim sürecine sokmuştur (1950’den başlayarak). Atatürk Döneminde toplumsal demokrasi uygulamaları da görülmektedir. Halkçılık Programı ve Beyannamesi gerçi emperyalizme ve kapitalizme cephe almış gibi görünse de, bu Millî Mücadele’nin uluslararası düzlemdeki konjonktürel sıkışıklığı ile açıklanabilir. Nitekim Lozan Konferansı konjonktüründe, Đzmir Đktisat Kongresi’nde, kapitalizme açık bir tavır sergilenmiştir. Fakat her ikisi de Türkiye’nin iki sıkışıklık anına denk düşmektedir; o bakımdan da kabil-i ihmal görülebilir. Altı oku iki devrimin (Fransız ve Sovyet Devrimlerinin) bireşimi olarak


Sayı 24

Sayfa 105

değerlendiren görüşler dikkate alınırsa, sosyalist olmasa da Atatürk Devriminin iyice solda olduğu kabul edilmelidir. Üç ok Fransız Devrimi’nden; devletçilik ve halkçılık, Sovyet Devrimi’nden gelmektedir denilebilir. Zaten “Sağ Kemalizm”den söz edenler o bakımdan yanılıyorlar. Nasıl sağ sosyalizm; sağ komünizm denemezse, sağ Kemalizm de denilmemelidir. Ama tabii, bu devrimci hareketlerin içinde sağ ya da sol eğilimler ya da kanatlar bulunabilir. Đşte demek ki halkçılık ve devletçilik Atatürkçülüğü sosyalizme yaklaştıran ilkelerdir. Toplumsal demokrasi bakımından halkçılık, öncelikle dar gelirlilerin, işçi ve köylülerin gözetilmesi demektir. Eğitim ve sağlığın parasız olması, üstelik parasız yatılı Köy Enstitüsü gibi uygulamalar dar gelirlileri gözetme siyasetinin sonucudur. Aynı biçimde, ekmek fiyatının kamu tarafından belirlenmesi; devlet fabrikalarının dar gelirlilerin gereksinimleri için ucuz dokumalar, giyim kuşam, ayakkabı, terlik üretmesi de aynı yaklaşımın sonucudur. (Liberalliğin ağır bastığı günümüzde, “devlet pabuç, terlik, pijama mı üretirmiş” diye söz konusu tutuma isyan edilmekte, belki alay konusu edilmektedir.) Üçüncü olarak çok yoksul olan Atatürk Dönemi devletinin, yine de ne yapıp yapıp devlet fabrikalarında ve işletmelerinde çalışan işçiler ve diğer çalışanlar için doğru dürüst lojman, okul, sağlık, spor ve eğlence yerleri sağlamaya çalıştığını görüyoruz. Devletin o dönemde bütün yurttaşlarına bunu yapmaya gücü yoktu, fakat hiç değilse kapısında çalışanları gözetmeye çalışıyordu. (5)

Toplumsal demokrasi bakımından halkçılık, öncelikle dar gelirlilerin, işçi ve köylülerin gözetilmesi demektir. Eğitim ve sağlığın parasız olması, üstelik parasız yatılı Köy Enstitüsü gibi uygulamalar dar gelirlileri gözetme siyasetinin sonucudur.

iletisim@PolitikaDergisi.com ___ (1) TBMM Gizli Celse Zabıtları (Ank, Đş Bankası, 1985) c.1. s.135 (2) Emel Akal, Mustafa Kemal, Đttihat ve Terakki ve Bolşevizm (Đst, TÜSTAV, 2002). (3) S. Akşin, “Bozkurt ve Peker’in Devrim Tarihi Ders Kitapları”, Türkiye’nin Önünde Üç Model (Đ st, Telos, 1997). (4) S. Akşin, “Atatürk Döneminde Demokrasi”, “Demokrasi Kuramı, Atatürk Devrimi ve Faşizm”, Atatürkçü Partiyi Kurmanın Sırası Geldi (Ank, Đmaj, 2002) (5) Devlete ait tüm sanayi kuruluşlarında çalışanların sayısı 1938’de 70.445’ti. Bu konuda bkz. Ahmet Makal, Türkiye’de Tek Partili Dönemde Çalışma Đlişkileri: 1920-1946 (Ank, Đmge, 1999), s.253-281.


Sayfa 106

Güç ve bilim...

Geçmişten Günümüze Bilim ve Đktidar Đlişkisi (1) Selvihan ÇĐĞDEM

B

ilim ve iktidar tarih boyunca ilişki içinde olmuştur. Kimi zaman bilim iktidarın kimi zaman da iktidar bilimin etkisi altında kalmıştır. Bu etkileşimin olumlu ve olumsuz tarafları olmuştur şüphesiz. Geçmişten günümüze uzanan bilim ve iktidar ilişkisinin neden ve nasıl oluştuğu ve nasıl olması gerektiği ise tartışmalı konuları beraberinde getirmektedir. Bilim, insanlığın var oluşuyla birlikte, merak duygusunun kamçıladığı öğrenme isteğiyle yeni buluş-

lar elde etmenin ve süreklilik ilkesine bağlı olarak birikimli ilerlemenin adıdır. Đnsanlığın var oluşuyla diyoruz, çünkü insanın insan olarak kendi farkına varması da yine bilim sayesinde olmuştur. Bilimde esas olan tıpkı sanat gibi yaratıcılıktır. Çünkü insanın içinde yatan yaratma isteği onu doğaya karşı hükmetmeye zorlamıştır. Bu sayede insan bir zamanlar kendisinin üstesinden gelemediği güçlere hakim olmaya başlamış, yaşam şartlarını günden güne iyileştirmiştir. Bilimin temeli deney ve gözleme dayanmaktadır. Đnsanın içindeki merak, sürekli soru sormasına neden olmuş, bu sorulara verilen cevaplar başka soruların sorulmasına yol açmış, ne sorulan sorular tükenmiş ne de aramaktan vazge-


Sayı 24

çilmiştir. Bu devinim ise bambaşka bir dünyanın kapılarını aralamıştır: “Bilim dünyası.” Her çağda bilim dünyasında adım adım ilerleyen insan, aklını kullanmayı öğrenmiş ve kendinden başlattığı aydınlanmayı geleceğe taşımıştır. Đnsanın aklını kullanması bilimin sistemli olarak ilerlemesine büyük katkıda bulunmuş, bunun yanında bilim çeşitli dallara ayrılmış, bilimde uzmanlaşmaya gidilmiş ve modernleşme ile günümüzde hemen her alanda kullanılan teknoloji bilime hız kazandırmıştır. Elbette bilim, günümüze burada anlatıldığı gibi rahat bir şekilde gelmedi. Yeri geldi çetin koşullara karşı savaş verdi, kan kaybetti ama mücadelesinden asla taviz vermedi. Bilim, ezberleri bozarak insan hayatına yön vermeye başlamasından beri engellenmeye çalışıldı, yok sayıldı, duraksatıldı… Fakat görüldü ki her seferinde katlanarak büyüdü, daha da güçlendi ve önünde durulamaz bir sel haline geldi. Bir zamanlar bilime karşı çıkanlar, onun önünde boyun eğmek zorunda kaldı, hatta öyle zaman geldi ki ondan faydalandı, yararını gördü. Uygarlık tarihine baktığımızda bilime karşı çıkıp ona “köstek” olan medeniyetler olduğu kadar bilimi destekleyen, bilimle uğraşanları koruyan, hatta bizzat bilimin açtığı yolda birlikte yürüyen medeniyetler de olmuştur. Yazımızın başlığından da anlaşıldığı üzere bizim de asıl üzerinde durmamızı gerektiren tam da bu nokta. Bilim ve iktidarların tarihi süreçteki ilişkileri. Đktidar, devlet yönetimini elinde bulundurma ve devlet gücünü kullanma yetkisidir. Bu yetkiyi elinde bulunduran kişi ve kuruluşlar öncelikle kendi çıkarlarını gözetmektedir. Bunu yaparken de çeşitli yöntemlere başvururlar. Bu yöntemlerin başında da “din”i kullanmak gelir. Çünkü iktidar sahiplerinin, ellerindeki bu gücü kaybetme kaygısı, yönetilenler üstünde din üzerinden bir korku fanusu oluşturmaya çalışmasına sebep olmuştur. Bilimin sorgulamaya dayanması ve temelinde kuşkuculuk olması, dinin ise sorgulamadan kabul etmesi ve körü körüne inanca dayanması tarih boyunca bilim ve dini karşı karşıya getirmiştir. Dinsel dogmalar kimi zaman bilimin gelişimini etkilerken bilimdeki gelişmeler de dini inanışları etkilemiştir. Đktidarın ise insanların zayıf yönlerinden yararlanarak dini önünde kalkan gibi kullanması her defasında bilimin yoluna taş koymuştur. Geçmişten günü-

Sayfa 107

Bilimin sorgulamaya dayanması ve temelinde kuşkuculuk olması, dinin ise sorgulamadan kabul etmesi ve körü körüne inanca dayanması tarih boyunca bilim ve dini karşı karşıya getirmiştir. Dinsel dogmalar kimi zaman bilimin gelişimini etkilerken bilimdeki gelişmeler de dini inanışları etkilemiştir. müze kadar bilim iktidar arasındaki ilişkide dinin etkisi hâlâ devam etmektedir. Fakat bu etki sadece dinle de kalmamış; çeşitli gelenekler, alışkanlıklar, savaşlar, bilimdeki gelişmeler de yine bu ilişkide farklı zamanlarda görev almışlardır. Politik düzen ve doğa düzeni arasındaki ortak görünümleri ilk kez tanımlayan kişi bir bilim adamıydı. Bu kişi politik iktidarı, doğa bilimlerine uygulanan nesnelliği aratmayacak ölçüde katı bir nesnelliği amaçlayan bir metodoloji kullanarak analiz etti. Bu kişi Platon’un öğrencisi, Büyük Đskender’in hocası ve gezgin okulunun kurucusu olan Aristotales’ti.(MÖ 384-322) (1) görüldüğü gibi bize siyaset ve bilim arasındaki gelişmenin ilk ipuçlarını Aristotales vermektedir. Đnsanı “politik bir hayvan” olarak tanımlarken iktidarın çeşitli dağıtım ve kullanım yollarına göre ilk iktidar ve yönetim sınıflandırmasını da sunar. Yunan-Roma dönemi olarak adlandırılan Eskiçağ biliminin son dönemi, Roma’nın Mısır’ı işgal etmesiyle başlar ve MS 4. yy.da sona erer. Düşünce, eylem, bilimsel araştırma ve teknolojik yenilik merkezleri olan şehir-devletlerin çöküşü, bilim, toplum ve felsefi düşünme arasındaki ilişkide baş gösteren bir dönüm noktasını işaret eder. Bu dönüm noktası Sezar’ın tanrılaştırılmasıyla doruk noktasına ulaşan otokratik baskıcı iktidarın gelişimiyle çakışır. Epikuros ve Lucretius gibi devlet iktidarı karşısındaki güçsüzlüklerinin farkına varan bilim adamları


Sayfa 108

Epikuros, okulunu Midilli’de kurdu ve kadınları ve köleleri de öğrenci olarak kabul etti. Epikurosçuluk hem Rodos’ta hem de Roma’da imtiyazlı sınıfın felsefesi haline gelen Stoacılığın tersine halkın öğretisi oldu. Bu durum bilim ve anayasal iktidar arasında tarihteki ilk ciddi çatışma ortamını hazırladı. Epikuros’un başlattığı hareket Helenistik dünyayı bir uçta diğerine kaplayarak Roma’ya dek ulaştı. Epikurosçuluk MÖ 170 yılında öylesine toplumsal ve politik bir önem kazandı ki bu yıl içerisinde Roma Senatosu Epikuros’un iki öğrencisi Alceus ve Philiscus’u senatodan kovdu.

Eski zamanların tüm düşünürleri arasında Epikuros, kültür çerçevesi içinde bilime en öncelikli yeri tanıyan kişiydi. Bilimin, toplumu hurafelerden ve tiranlıktan kurtarması için insana esin kaynağı olacak, dünyaya ilişkin bir görüş açısı sağlamasının gerektiğini düşünüyordu. bu mutlakiyetçi devlete bir tepki olarak, dış dünyadan ve bundan dolayı geçici iktidardan bağımsız bir ahlaki mükemmelliğe varma arayışıyla kendi içlerine kapandılar. Epikuros hiç kuşkusuz dönemin önde gelen kişiliklerindendi. Platon ve Demokritos MÖ 342 Samos’ta doğan Epikuros’un hocalarıydı. Eski zamanların tüm düşünürleri arasında Epikuros, kültür çerçevesi içinde bilime en öncelikli yeri tanıyan kişiydi. Bilimin, toplumu hurafelerden ve tiranlıktan kurtarması için insana esin kaynağı olacak, dünyaya ilişkin bir görüş açısı sağlamasının gerektiğini düşünüyordu. Epikuros bilimin önemli olduğunu, çünkü yalnız bilimin bize mutluluk verebileceğini vurguluyordu. Doğanın incelenmesi yalnızca yalnızca bir insanın diğer insanlar karşısında güç iddiasında bulunması ve bunu kanıtlaması amacıyla yapılmaz; tam tersine, bu incelemenin amacı sadece dış görünüşe önem vermekle yetinmeyen hakiki kişisel niteliklerin kıymetini bilme yeteneğine sahip ciddi ve bağımsız bireyler yaratmaktır. Burada eski çağda bilim adamlarına karşı iktidarın açıktan bir baskısını söyleyebiliriz. Oysa bilim özgür düşüncenin var olduğu yerde gelişir. Bilim adamları iktidarın korku ve baskısının olmadığı yerlerde gerçek görevleriyle ilgilenir.

Epikurosçu teolojiyi reformdan geçirme girişimlerinde otoriter iktidara karşı daha iyi savunabilmek için dini ve doğa yasalarını birbirinden ayırmaya çalışıyorlardı. Amaçladıkları bu reformlar gerçekleştiği takdirde tanrılar bu dünya üzerindeki hakimiyetlerini yitirmeye başlayacaklar ve yalnızca bilge insanların vicdanlarını biçimlendiren, aşkın birer bilgi ve mutluluk etkeni haline geleceklerdi. Tanrılar konusundaki bu görüş açısı aynı zamanda tanrıların fiziksel evrende ve insanın toplumsal hayatında olup bitenlerden sorumlu tutulamayacaklarını ima ediyordu. Buna göre insan ruhu atomlardan oluşmaktaydı ve ölüm gelip çattığında bedenle birlikte parçalanıp dağılıyordu. Ölümsüzlük yoktu. Bu dönemde Roma’da muhafazakârlar ile Epikurosçular gibi birçok reform ve toplumsal yenilik yanlıları arasında şiddetli bir iktidar mücadelesi cereyan etmekteydi. Doğa modeli uyarınca yaşama sorununu öğretinin temel öğelerinden biri olarak ortaya koyan Epikuros, resmi Roma iktidarına hizmet eden birçok kâhin, rahip ve rahibeyle doğal olarak çatıştı ve sonuçta bu iktidarı tehdit etmeye başladı. Böylece Epikurosçu hareket iktidarda olanlara karşı toplumsal ayaklanmanın bir öğesi ve Gracchus’un önerdiği yeni toprak yasalarına benzer reform yasalarının bir savunucusu haline geldi.

Epikuros

Roma’da hapse atılan ve kısa sürede Scipio çevresinin bir üyesi haline gelen Polybios, Roma iktidarının hakiki mihenk taşının hurafe olduğunu yazmıştı. Her zaman Demokritos’tan esinlenen Epikuros ve bu konuda ondan daha ileri giden


Sayı 24

Sayfa 109

Lucretius, bireyin özgürlüğü ve bireyin istenç özgürlüğü arasında önemli bir adım attılar. Bu dönemin bilim adamları ve düşünürleri arasında başka bir önemli sima Zenon’dur. (MÖ 336264). Ünlü matematik paradoksuyla ve Stoa okulunun kurucusu olarak tanınan ve Epikuros’un çağdaşı olarak tanınan Zenon da Roma’daki iktidar mücadelesinde önemli bir rol oynamıştır. (2) Roma Đmparatorluğu’nda teknolojinin lehine bilimin gücünü yitirmesinin nedeni konusunda pek çok tartışma yapıldı. Romalıların günlük hayatı düzenleyen ve kolaylaştıran pek çok olaya imza atmalarına rağmen bilimsel açıklamalarda bulunmaları yok denecek kadar azdı. Bunun nedeni böylesi açıklamalar yapanların yönetici sınıfa hizmet eden tanrısal varlıkların ve astrologların gücünü tehdit etmesi ve onlara meydan okumasıydı. Modern bilimin doğuşu, Galileo’nun çalışmaları ve ampirik metotların zaferiyle aynı zamana rastlamaktadır. Bilim ve matematiğin 17. yy.daki sergilediği gelişmenin önceki yy.lara göre daha yüksek olmasının sebebi Rönesans’ın kültür devriminin ve teknolojik ilerlemeyle bağlantılı olarak ticaret ve ekonominin gelişmesidir. Modern bilimin doğuşu Ortaçağ’ın sonunda toplumsal yapıda ortaya çıkan değerlerden kaynaklanmıştır. Fakat bu gelişmelerin tarihi sürecine baktığımızda gelinen noktanın altyapısını bilim adamlarının din ve iktidarın dogmatizmine verdikleri mücadelenin zaferleri hazırlamıştır. Gerçekten de bilimin gelişmesi ve insanlık tarihine ışık tutması için canlarından olan bu bilim adamlarına bizler bu gün çok şey borçluyuz.

Galileo’nun yargılanması

Modern bilimin doğuşu, Galileo’nun çalışmaları ve ampirik metotların zaferiyle aynı zamana rastlamaktadır. Bilim ve matematiğin 17. yy.daki sergilediği gelişmenin önceki yy.lara göre daha yüksek olmasının sebebi Rönesans’ın kültür devriminin ve teknolojik ilerlemeyle bağlantılı olarak ticaret ve ekonominin gelişmesidir. Đşte bu bilim adamlarından biri modern bilimin babası sayılan Galileo Galilei’dir. (1564-1642) Galileo düşünce tarihindeki belli başlı üç fikrin yaratıcısıdır: Birincisi doğa kesin yasalara uygun olgularla doludur. Đkincisi astronominin gösterdiği gibi devasa boyutlardaki bir mekanizma bile gülle gibi sıradan ve aşina olduğumuz nesnelerin hareketlerinden çıkarsanmış olan yasalar temel alınarak yorumlanabilir. Bu nedenle zekamız, doğal olayların iç hakikatini kavrayabilir. Üçüncü ve son olarak bu hakikatin özünde matematiksel olan yasalar yoluyla ifade edildiği göz önünde bulundurulduğunda aynen geometri gibi hesaplama da aklın ideal modelini oluşturmaktadır. 1609 yılında kendi teleskobunu yapan Galileo Jüpiter’in uydularını ve ayın evrelerini gözlemleyerek yeni bir kozmolojik gerçekliği açığa çıkardı. Galileo’nun tüm imaları bakımından temelde Copernecusçu olan Siderius nuncius (Yıldızların Habercisi) başlıklı çalışmasının yayımlanışı, bilimdeki yeni düşünceler geleneksel felsefeciler ve kilise arasında sert bir hesaplaşmanın baş göstermesine neden oldu. Galileo çifte hakikat düşüncesinin saçmalık olduğunu pervasızca savundu. Engizisyonun gittikçe daha katı ve acımasız bir tutum içerisine girdiği bir dönemde Galileo kutsal kitapların sıklıkla harfiyen ifade ettiğinden daha farklı bir açıklamaya ihtiyaç duyulduğunu ve doğa yasalarıyla ilgili tartışmada Kitab-ı Mukaddes’in her


Sayfa 110

halûkarda gerçekten de ikinci bir rol oynaması gerektiğini söyleme cesaretini gösterdi. Galileo aynı zamanda insanın imgelem ve yaratıcılık gücüne sahip olduğunu da savunuyordu. Bilim Kitab-ı Mukaddes yorumlarına değil, Kitab-ı Mukaddes yorumları bilimin ortaya koyduğu sonuçlara uymak zorundaydı. Galileo’nun savunduğu devrimci görüş buydu. Copernicus ve Galileo’nun yalnızca bilim ve din arasında acımasız kapışmaların doğmasına neden olmakla kalmayıp, aynı zamanda Katolik Kilisesi’nin kendi içinde çatışmalar çıkmasına yol açtı. Ama Galileo’nun “Đki Dünya Sistemi Üzerine Diyalog” başlıklı eserinin yayımlanışı Galileo’nun Engizisyon tarafından yargılanmasını ve mahkûm edilmesini kaçınılmaz kıldı. Böylece dünyanın en büyük zekâlarından biri artık hemen hemen kör ve ciddi bir şekilde hastalanan bir dehâ, Kutsal Engizisyon’un tutsağı olarak 8 Ocak 1642’de hayata veda etti. Galileo ölmüştü ama karanlıklar içinde bir dönemden sonra bilim en sonunda kiliseye karşı giriştiği düşünce özgürlüğü savaşından galip çıktı. Galileo’nun düşünceleri boşlukta oluşmamıştı elbet. Onun düşüncelerini anlamak için birkaç adım geriye gidip Orta Çağ’ın sonunda büyük bilimsel kişilik olan Copernicus’a göz atmak gerekir. Rönesans’ın yenilikçi atmosferine rağmen yerleşik kültürel gülerin tamamı, 17. yy.ın ikinci yarısında ve 18. yy.ın ilk yirmi yılına dek Copernicusçu teorilere karşı çıktı. Geleneksel Aristotelesçi ve skolastik bilginler Copernicusçu teorilere yalnızca matematiksel anlamda çok zor olmasından ötürü değil, aynı zamanda dünyanın iyi örgütlenmiş bir evrenin -Dante’nin Đlahi Komedya’sındaki betimlediği- merkezinde tutulmaya devam etmesinin zorunlu olduğu inancıyla karşı çıktılar. Yeni modelin kendi konumlarına yönelik bir tehlike barındırdığını içgüdüsel olarak sezinlediler. Calvin, Luther, Bellarmino ve VII. Urbano gibi kişiliklerde somutlaşan dinsel dogmatizmin gücü Copernicusçu dü-

şünceleri sapkınlık olarak gösteriyordu. Söz gelimi Melnchton 1541 yılında otoriteleri bu “sorumsuz fanteziler” karşısında etkin önlemler almaya davet ediyor, Luther ise Copernicus’u deli ilan ediyordu. Galileo’nun çağdaaşı olan Sir Francis Bacon (1561-1626) bilimin ve onun toplumla ilişkisinin yenilenmesinde öne çıkan bir simaydı. Verimli bir yazar ve ampirik (gözlemci) bir bilim adamı olan Bacon, etin kar altında muhafaza edilip edilemeyeceğini denerken öldü. Bacon’ın yeni bir toplumun inşasına yönelik asıl katkısı, teknolojinin insanlığın refahının yaratılmasında temel bir rol oynayacağı yönündeki sezgisinden oluşmaktaydı. 16. yy.ın ikinci yarısında Avrupa, yukarıda işaret edildiği gibi bilimsel düşüncenin ilerlemesine katkısı bulunan başka bir özgür ruha ev sahipliği yaptı. Görecelik ve sonsuzluk kavramlarını Giordano Bruno’ya (1548-1600) borçluyuz. Bruno evrenin, üzerinde hayat bulunan sayısız gezegen sistemleriyle dolu ve sonsuz olduğuna inanıyordu. Ayrıca Bruno mutlak hakikatin var olmadığını ve bir kimsenin dünyaya ilişkin algısının zaman ve uzam içerisinde işgal ettiği yere bağımlı olduğunu iddia ediyordu; bunlar modern bir bilim adamının kavramakta zorlanmayacağı, ama Bruno’yu kiliseyle çatışmaya sürükleyecek iki yeni anlayıştı. Bruno 1591 yılında Engizisyon tarafından hapse atıldı, yargılandı ve 1600 tarihinde yakılarak idam edildi. Bruno Prag’dayken tarihe geçecek şu sözleri söylemişti: “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Karanlık ve aydınlık arasındaki; bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yede nefretle karşılandım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra ve kalın kafalı aptal çoğunluğun öfkesine hedef olarak yaşadım.”

G. Bruno (heykel)

Bir kuşak sonra, modern düşüncenin ustası olarak kabul edilen ve aydınlanmacı hareketi derinden etkileyen bir si-


Sayı 24

ma olan René Descartes (1596-1650) ortaya çıktı. Descartes tıp öğrenimi almıştır ancak fizik ve matematik alanlarına da birçok katkısı olmuştur. Copernicusçu teorilerin tamamen kabul edilmesinden yana çıkmış ve yerkürenin kökenine ilişkin yaradılış öyküsüyle birçok bakımdan çelişen bir hipotez ortaya atmıştı. Descartes, dostlarının, hayatını tehlikeye atmış olacağını bildiren uyarılarını dikkate almasından ötürü “Tabiat Işığı ile Hakikatı Arama” başlıklı çalışmasını yayımlayabilmek için uzun yıllar beklemek zorunda kalmıştı. 1633 yılında Descartes’in ou le traité de la lumiére başlıklı bilimsel felsefi denemesi tamamlanmıştı. Descartes bu çalışmasında yer kürenin hareketine ilişkin Copernicuçu ve Galileocu düşünceleri, sonsuz evren kavramını ve yaradılışla çatışan diğer birçok noktayı kabul ediyordu. Galileo’nun Engizisyon tarafından mahkûm edildiği haberini aldıktan sonra el yazmalarını sakladı ve kitap ancak ölümünden 14 yıl sonra yayımlandı. Bilim adamları ve dinsel iktidar arasındaki çatışma şiddetinden hiçbir şey yitirmemişti hâlâ, öyle ki, kilise yasak kitaplar dizinine Descartes’in tüm eserlerini dâhil etmişti. Descartes fizikten çok matematiğe düşkündü ve “Metot Üzerine Konuşma” başlıklı çalışması modern bilimin doğuşundaki mihenk taşlarından birini oluşturmaktaydı. Descartes’in cogito ergo sum (3)’undan ve matematiğin önceliğine ilişkin yorumlarından geçerek yap-bozun çeşitli parçaları bizi adım adım modern bilimsel, felsefi ve hümanistik kültürün doğumuna yaklaştırdı. Bunun kaçınılmaz sonucu, bilimin kilise iktidarının ve o sıralar hâlâ güçlü olan dogmatik inançların rehininden kurtulmasıydı. 17. yy.ın ikinci yarısında Avrupa’daki diğer bir özgür ruh olan Spinoza (1632-1677), Kartezyen düşünceyi zirvesine vardırır. Geometriden ve matematikten alınan kavramlardan türetilmiş kavramlarla yazdığı “Etik” başlıklı çalışmasında dürüst bir tarzda düşünmenin bir kimsenin kendi düşüncelerini geliştirerek bunları gerçeklikle eşleştirmesi anlamına geldiğini savunur. Bunun nedeni felsefenin izleyeceği tek doğru yolun, Eukleides’in modelini sunduğu matematiksel yaklaşımın izinden giden yol olmasıdır. Spinoza ayrıca kilisenin devlete tâbi olması gerektiğini belirttiği ve “Đlâhiyat ve Siyaset

Sayfa 111

Galileo’nun Engizisyon tarafından mahkûm edildiği haberini aldıktan sonra el yazmalarını sakladı ve kitap ancak ölümünden 14 yıl sonra yayımlandı. Bilim adamları ve dinsel iktidar arasındaki çatışma şiddetinden hiçbir şey yitirmemişti hâlâ, öyle ki, kilise yasak kitaplar dizinine Descartes’in tüm eserlerini dâhil etmişti. Đncelemesi” yurttaşlara eksiksiz bir düşünce özgürlüğünün tanınması gerektiğini savundu. Modern bilimin doğuşu aynı zamanda kilisenin yenilenmesine ilişkin yapılan iç tartışmalarda da önemli bir rol oynadı. Bu bağlamda, matematikçi ve fizikçi Blaise Pascal’ı (1623-1662) görmezden gelemeyiz. Pascal o dönemde son derece yaygın olan esprit géométrique’i reddetti ve Descartes’in tersine, zahmetli matematiksel düşüncenin deneylerin betimlenmesinde kullanılabileceğini ama, sonuçların önceden yargılanması ya da sonuçların katı şemalar içinde kısıtlanması amacıyla kullanılamayacağını savundu. Böylelikle matematiğin, Descartes’in bir tarafa bıraktığı tam sayılar teorisi ve yeni sonsuz parçacıklar anlayışı gibi, gizemli yeni sınırlarını keşfe çıkı. Pascal’ın düşünceleri ve sezgileri inanılmaz ölçüde moderndir. Sözgelimi, Popperci yanlışlama teorilerini önceden kestirdiğini gösteren “Geometrik Đlke Üzerine” başlıklı kitabının bazı bölümleri bunu kanıtlar. Galileo’nun öldüğü yıl doğan Isaac Newton’un (1642-1727) oynadığı temel rolü hatırlatmak gerekir. Newton henüz genç olmasına rağmen optik ve matematik alanında büyük ilgi uyandıran bir tez sunduktan sonra Cambridge’de kürsü başkanlığına getirilmişti. Gezegenlerin eliptik yörüngelerine ilişkin matematiksel açıklama ve Güneş ile gezegenlerin kütlelerinin hesaplanması konusundaki çözümleriyle birlikte yeni kozmoloji teorilerine giden


Sayfa 112

yolu sonsuza dek açmış oluyordu. Newton’un kurduğu matematik sistemi insan aklının o güne dek gerçekleştirdiği en olağan üstü üründü. Bu, bilim açısından oldukça olumlu bir dönemdi. Đngiltere’de “Şanlı Devrim” olarak anılan ve kral ile halk arasında yeni bir anlaşmanın (Halklar Bildirgesi) damgasını taşıyan bu dönem, basın özgürlüğünün doğuşuna ve işkence yoluyla yargılanmanın feshedilmesine tanık oldu. Newton yeni devletin kurulma sürecine katıldı ve Cambridge Parlementosuna üye oldu. Newton aynı zamanda Kraliyet Akademisi’nin sekreterliğini ve daha sonra Krallık Darphanesi’nin genel müfettişliğini yaptı.(4) Bilim, sonunda, dini kullanan baskıcı iktidarı dize getirdi diyemesek de bağnazlığa karşı aydınlanma yolunda önemli adımlar attı. Bunun için Galileo, Bruno gibi değerli bilim adamları canlarından oldular, fakat onların açtığı yolda bilim bu gün de inanılmaz başarılara imza atıyor. Düşünce özgürlüğüne karşı her devirde, o devire ait Engizisyonlar kurulmuş, kendi iktidarını paylaşmak istemeyen baskıcı yönetimler çoğu zaman sert kuvvetle karşı durmuşlardır. Buna rağmen kendileri belli bir noktada ya bilime boyun eğmiş ya da onunla uzlaşma yoluna gitmiştir.

cine girmeye kalkışacak denli cüretkâr olabilen her hangi toplumun toplumsal temelidir. Comte’a göre bilim yalnızca “boş zaman merakı”nın ürünü olarak kavranan bilgi değil, toplumsal süreç, planlama ve inisiyatif çerçevesinde oluşturulan bilgidir. Bu nasıl mümkün olur? Comte’un hocası olan Saint Simon şunu önermişti: “Đnsanlık perişan halde yaşamaya uygun değildir; kesinliğe ve istikrara ihtiyaç duyar.” Eski toplumsal geleneksel ve inançlar bir yana toplumsal konsensüsün tamamen yeni bir temel üzerine kurulması zorunluydu. Bu noktada Comte’un katkısı bir dâhinin fırça darbesi olarak ortaya çıkar: Bireysel istenç doğası gereği anarşizandır ve bundan dolayı bireysel istence güvenilmez. Ama bunun tersine bilimin öznelerarası bağlayıcı bir değeri vardır. Bilim bireysel tercih ilkelerine yaslanmaz. Bilim kamusal bir uygulamalar bütünüdür. Bilim, aklın arı gücüyle ikna edicidir. Toplumsal konsensüsün yeni temeli olarak iş görebilir.”

Burada kavranılması zorunlu olan nokta, bilimin ve uygulamalı bilimsel bilgi olarak teknolojinin yeni toplumsal işlevidir. Günümüzün gelişmekte olan toplumlarında enformasyon hayati bir rol oynamaktadır. Artık enformasyon insan gelişiminin zaruri ön koşulu haline geldi. 18. ve 19. yy.lar boyunca insanın insanı sömürmesi dolaysız yoldan gerçekleşiBilimin uygulamalı şekilde teknolojiye dönüşmesi yordu ve az çok kesin olarak nicelleştirilebilirdi. Đnbilim ve toplum ilişkisini meydana getirmiştir. Bilisanın insanı sömürmesi kas enerjisiyle çalışma min toplumsal rolünü gerçekten kavramayı ve gesaatleriyle, ücret düzeyleriyle, fabrika disiplinleriyle liştirmeyi beceren tek belli başlı düşünür belki de ilintiliydi. Bu gün bu senaryo büyük ölçüde farklı. sosyolojinin resmi kurucusu olan Auguste Sömürünün yeni değişkenleri yalıtlanma, ayrı Comte’dur. Comte’a göre bilim popüler imgetutulma, yalnızlık, ihmal, dışlamadır. Molemin hâlâ öyle gördüğü yalnız ve gizemli dern dünyada sömürülmek demek toplubir girişim şöyle dursun, temel ve toplummun kıyısında köşesinde tutulmak, topsal rolü yerine getirir ve modern toplumdalumdan koparılmak demektir. Gündelik ki belirleyici güçtür. Bilimin oynadığı rol yaşantımız ve ortak duyumuz bu dile getiaraçsal değil modern endüstri toplumunun rişle çelişiyor gibi görünebilir. Kitle iletişim kendisini meşrulaştırdığı temelle ilintilidir. araçları tüm dünyaya yayılmayı sürdürüyor. Bu meşrulaştırma gelenek tarafından, meÖrgütlü birliklerin tüm düzeylerinde alınan tafizik ya da teknolojik değerler tarafınkararlar sayıca daha fazla, daha gürüldan sağlanmaz, zorunlu olarak bilimtülü patırtılı olup daha yaygın olasel bilgiye yaslanır. Modernliği rak bilinmektedir. Ama kararlatanımlayan nokta tam da yeni rın alındığı bir merkeze erişim bilim kavramıdır. -bilim bunolanağı daha kısıtlıdır. Merkez dan sonra tek kişilik inisiyatif ya bizlere uzak durur. Merkezin da mutlu azınlık için olan içrek, keyfi mahiyeti gizem tarafından gizemli bilgi olmayıp, kendi eski kutsallaştırılır. Bu merkezin tam değerleri ve inançlarıyla bağını olarak nerede yer aldığını ve kimkoparacak bir yenileşme süreA. Comte lerden oluştuğunu belirlemek


Sayı 24

bile zordur. Đktidarın verdiği mesaj Kafka’nın “imparatorun mesajı” gibi olma riskine girmektedir. Bu yüzden iktidar bu gün sömürmek ve baskı kurmak için dolaysız eyleme başvurmaz; tersine basitçe bilmezden gelerek; müdahale edemeyerek, eyleme geçmeyi reddederek, hukuki biçimselciliğin ve politik felcin birbirine yardıma koştuğu karmaşık ve mükemmelliyetçi uygulamaların ardına sığınarak sömürür ve baskı kurar. Bu gün iktidarın en ciddi günahları ihmalden kaynaklanan günahlardır. Bu günün hakiki gericisi bir darağacı kuran ya da sansürü alkışlayan adam değil, eylemi önleyen ne pahasına olursa olsun tevekkülü öğütleyen ve insanları kendiliğinden, otomatik yol alan bir evrime güvenmeye zorlayan ve “şefkatli ihmali” uygulayan adamdır. Bu bağlamda toplumsal enformasyonun en azından üç temel işlevi vardır: 1. Halkın inisiyatifinin, bürokratik karmaşıklıkların ve kendi içine dönük durağan kurumların sonucu olarak sönüp gitmesini önler; 2. Halkın toplumsal dönüşüm sürecinde katılımını güvence altına almaya yetenekli belli başlı demokratik bir araç olarak aşağıdan gelen basıncın etkili olmasını bir noktaya kadar garantiler; 3. Politik kararlar ve yurttaşların istekleri arasında bir ölçüde bağlantı olmasını sağlayarak hem otoriter gözü pekliğe hem de vesayetçi eğilimlere karşı korur. Saydığımız bu üç işlem toplumsal enformasyon tarafından değil, bilimsel analize dayalı bir enformasyon tipi tarafından yerine getirilebilir. Bilim ve teknoloji günümüz toplumunun algılanması ve yorumlanması açısından vazgeçilmezdir. Günümüz toplumu yalnızca enformasyon toplumu olarak betimlenemez. Günümüz toplumu bilimsel enformasyona dayalı, yani özneler arası bağlayıcılığı olan enformasyona dayalı bir toplumdur. Bu gün bir toplum ideolojik ve kurumsal bir bakış açısından kapitalist, sosyalist katılımcı bir toplum olabilir ya da karma bir ekonomik yapıya yaslanabilir. Günümüz toplumunun tanımlanışının temel ölçütü bu dışsal görünümlerin ötesine uzanır. Bu tanım özünde bilim ve teknolojinin bu toplumun yapısını ve temel gelişme doğrultusunu belirleme eğiliminin tarzına ve derecesine işaret eder. Bu perspektiften bakıldığında bilimin doğa ve toplum bilimleri ya da insan bilimleri dahil olmak üzere en geniş anlamıyla bilimin önemi tüm niteliğiyle açığa çıkar ve “iki kültür” hakkındaki ünlü polemik değerini yitirir.

Sayfa 113

Bu yüzden iktidar bu gün sömürmek ve baskı kurmak için dolaysız eyleme başvurmaz; tersine basitçe bilmezden gelerek; müdahale edemeyerek, eyleme geçmeyi reddederek, hukuki biçimselciliğin ve politik felcin birbirine yardıma koştuğu karmaşık ve mükemmelliyetçi uygulamaların ardına sığınarak sömürür ve baskı kurar. Eski çağ adamları pratik, yararlı uygulamaya pek değer vermezdi. Bol sayıda köle bulunduğundan emekten tasarruf edilmesini sağlayan vasıtalar olarak makinelere başvurma zorunluluğu yoktu. Dahası hizmetçi sınıfıyla herhangi bir ilişkiye girmekten duyulan korku bilginler arasında yaygın ve engelleyici bir etki yaratıyordu. Yunan biliminin yalnızca öyle istemediğinden ötürü büyük bir teknolojik gelişme sağlamadığı isabetli bir şekilde saptanmıştır. Eski çağda ve orta çağda bilim adamı sessiz kaldı ve sessizliğini koruması yüzünden devleti, politik ve dinsel iktidarı korkuttu. Para değilse de saygı kazandı.bilim adamları eza gördüler, işkenceden geçirildiler ya da öldürüldüler ama genelde özgürlüklerini koruyabildiler. Đktidarlar ancak bilimsel kültürün sağladığı araçlar hizmetlerine sunulduğu ölçüde yaşabilir, savaşabilir ve gerçekten güçlü olabilirler. Bilim farklı ve arı spekülasyondan (fel: kuramsal araştırma) daha fazla bir şey haline gelir gelmez ve bilim adamı bilgisini özellikle gelişmekte olan endüstriyel üretim alanında toplumsal kullanıma sunmaya hazır olduğu zaman bu durum değişir. Bilim adamı bundan böyle bağımsız değildir. Bilim adamı iktidara yakın bir konumda olma ve araştırmalarını yürütebilmek için ihtiyaç duyduğu maddi araçlara sahip olma karşılığında özerkliğinden vazgeçmiştir. Bilim adamı bundan böyle bir münzevi değildir; giderek daha fazla bir grup içerisinde çalışır ve bir örgütün parçasıdır. Bilim, dönüşmekte


Sayfa 114

Bilim ve iktidar arasında tuhaf bir efendiefendi-köle ilişkisi gelişir. Bu noktada Hegel’e başvurmak zorundayız: Köle efendisine hizmet eder, ama efendisine hizmet ederek efendisinin içeriğini azar azar boşaltır, efendisini görev başında olmayan bir mülk sahibi gibi herhangi bir özel inisiyatifinden yoksun bırakır, efendisini arı dış görünüşe indirger ve nihayet efendisinin yerini alır.

olan bir toplumun zorlayıcı sorularına yanıt verir. Geleneksel yargı ölçütleri iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla ve yönetici iktidarların meşruluklarını yitirmesiyle zayıflar. Bir meşruluk kaynağı olarak gelenek bir kez çöktükten sonra meşruluk için kime başvurulacaktır? Modernleşme politikasına geniş bir ölçekte adım atacak denli maceracı ya da basiretsiz toplumlar için kendi kendine kulak veren ve kendi kendini yönlendiren yeni bir araç nerede bulunabilir. Toplumsal konsensüsün yeni temeli nerede aranabilir? Yenilik bilimsel planlamadan ayrı tutulamaz. Yenilik rasyonel hesabın bir işlevidir. Ampirik (deneysel) sınamadan geçirilen bilgiye yaslanır. Üstelik yenilik çok istisnai durumlarda tek bir olağanüstü birey tarafından yaratılabilir ve örgütlenebilir. (Burada yeri gelmişken belirtelim ki Atatürk’ün bilimsel kişiliği ve zekası yeni bir yönetim kurmaya ve halkı bu yönetimde örgütlemeye çok yatkındı. Çünkü kurtuluş mücadelesi ve hemen sonrasında kurulan yeni devlet ancak güçlü bir gözlem ve bilimsel zekaya dayanıyordu.) Yenilik ve bilimsel araştırma sürekliliğe, disiplinler arası bir yaklaşıma, bütünsel bir mali plan doğrultusunda sürekli nakit para akışına ve belirli sonuçların uygulanmalarına ve değerlendirmelerine ihtiyaç duymaktadır. Bu anlamda Endüstri Devrimi ve bu

devrimden kaynaklanan kapitalizm yeni bir toplumun ortaya çıkışını belirler. Bu toplum yalnızca yeni yeni ürünler ve yeni hayat tarzı sağlamasından ötürü yeni değildir. Yeni bir iktidar kavramına yaslanmasından ve ahlaki yükümlülüklerin bir temeli olarak geleneksel değerlerin ve aşkın dinsel dogmaların yerine geçen bilimle donanmış olmasından ötürü bu toplum yenidir. Bundan dolayı günümüzün ileri toplumları bilimsel bilginin her yere nüfuz eden gücüyle nitelenir. Bilim bir kez tamamen örgütlü bir grup faaliyeti haline geldikten sonra neredeyse kaçınılmazcasına bürokratikleşme eğilimine girer. Bunun bireysel yaratıcılık yeteneği üzerinde bariz olumsuz etkisi vardır. Bilim hükümet için ya da çeşitli hükümetler tarafından desteklenen uluslararası bir kuruluş için çalıştığı zaman ortaya çıkan öykü daha farklıdır. Bu durum ilginç bir paradoks cereyan eder gibidir. Bilim kuşkusuz yönetimin bir aletidir ama aynı zamanda yönetim ve onun iktidarı da her nasılsa bilime hizmet etmeye zorlanır. Bilim ve iktidar arasında tuhaf bir efendi-köle ilişkisi gelişir. Bu noktada Hegel’e başvurmak zorundayız: Köle efendisine hizmet eder, ama efendisine hizmet ederek efendisinin içeriğini azar azar boşaltır, efendisini görev başında olmayan bir mülk sahibi gibi herhangi bir özel inisiyatifinden yoksun bırakır, efendisini arı dış görünüşe indirger ve nihayet efendisinin yerini alır. Yönetim belli amaçlarını gerçekleştirmek için, teknik ayrıntılar ve uygulamalar hakkında bir şey bilmeksizin ve bundan dolayı etkili bir denetim uygulamaktan yoksun bir halde bilime para tahsis eder. Bunun sonucunda yönetime neyi, nasıl ve ne kadar hızlı yapması gerektiğini buyuran bilim olur. Gerçek bilgi olmaksızın hiçbir denetim olanaklı değildir. Sonunda politika yapıcıları ortaya koydukları tüm retoriğe (hitâbet) rağmen bilim adamlarıyla karşı karşıya geldiklerinde güçsüzdürler. Endüstri Devriminin kökenine geri dönecek olursak, felsefe ve bilimin iktidar konumları üzerinde yarattıkları tarihsel etkinin iyi bir örneği Diderot ve Voltaire’in hayatlarında görülebilir. Hem politik hem de toplumsal iktidar konumundaki insanlar, Encyclopédie’nin yazarlarının çoğuna, özellikle D’Alembert’e fikir danışmışlardır. Bunların arasında Đsveç Kraliçesi Christina ve Büyük Rusya’nın Katerina’sı da vardı. Gelgelelim, kölenin konumu


Sayı 24

Sayfa 115

genelde bir boyun eğme konumuydu. Köleden fikir vermesi hatta eylem planları yapması bekleniyordu ama kendisini önerilerinin uygulayıcısı konumunda göremezdi. Bunların uygulandığını görse bile uygulama sürecini denetlemesine hiç izin verilmezdi. Friederich Nietzsche bir keresinde soğukkanlı canavarların en soğukkanlısının devlet olduğunu söylemişti. Ama günümüzde bilim tam da bu canavara ihtiyaç duymaktadır. Bilim özelikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra dev bir girişim haline geldi. Bilim artık bireysel, tek kişilik bir meşgale değil; artık “büyük bilim” haline geldi ve büyük bilim de işlev görebilmek için sürekliliği olan bir örgütsel yapıya ihtiyaç duyar. Bu, bilimin çok iktidarda paraya ve sürekliliğe ihtiyaç duyduğu anlamına gelir. Bir vesileyle patronların ara sıra yapacakları yardımlara bel bağlayamaz. Bu gün hükümetlerin tahsis edecekleri para olmaksızın geliştirilebilecek tek bir bilimsel proje dahi yoktur muhtemelen. Öte yandan, hazırlık evresinde bilimsel araştırma yapmaksızın ve sürekli bir bilimsel gözetleme olmaksızın alınabilecek ve uygulanabilecek hiçbir önemli hükümet kararı da olamaz. Bilim, iktidarın meşrulaştırılmasının yeni kaynağı haline gelirken aynı zamanda devlet yapısının ve hükümet iktidarının gündelik işlemlerinde bilimsel araştırmaya gittikçe daha fazla bağımlı olmasının en önemli nedeni budur. (5) Buraya kadar bilim ve iktidar ilişkisinin süreç içinde nasıl bir yön izlediğini genel çerçevesiyle açıklamaya çalıştık. Milattan önceki yıllarda birbiriyle anlaşamayan bilim ve iktidarın -her fırsatta dini kullanan iktidarın bilime saldırması- II. Dünya Savaşı’na

Friederich Nietzsche bir keresinde soğukkanlı canavarların en soğukkanlısının devlet olduğunu söylemişti. Ama günümüzde bilim tam da bu canavara ihtiyaç duymaktadır. doğru özellikle Endüstri Devrimi’nden sonra yaşam şartlarının değişmesiyle uzlaşmaya çalıştığını gördük. Bundan sonraki yazımızda II. Dünya Savaşı’ndan sonraki bilim ve iktidar ilişkisine ve bu ilişkinin doğurduğu sonuçlara bilimsel, siyasal, ekonomik ve sosyal açıdan hep birlikte bakacağız. Selvihan.Cigdem@PolitikaDergisi.com

___ (1) Bilim ve Đktidar, Federico Mayor/Augusto Forti, Çvr: Mehmet Küçük, Tübitak, 13. Basım, 2008, Ankara, “Eski Çağda Bilim, Felsefe ve Đktidar, s:14 (2) Bilim ve Đktidar, Federico Mayor/Augusto Forti, Çvr: Mehmet Küçük, Tübitak, 13. Basım, 2008, Ankara, “Eski Çağda Bilim, Felsefe ve Đktidar”, Augusto Forti, s:15-21 (3) Düşünüyorum öyleyse varım. (4) Bilim ve Đktidar, Federico Mayor/Augusto Forti, Çvr: Mehmet Küçük, Tübitak, 13. Basım, 2008, Ankara, “Modern Bilimin Doğuşu ve Düşünce Özgürlüğü”, Aguto Forti, s: 23-36 (5) Bilim ve Đktidar, Federico Mayor/Augusto Forti, Çvr: Mehmet Küçük, Tübitak, 13. Basım, 2008, Ankara, “Endüstri Devrimi ve Bilim, Teknoloji ve Đktidarın Yeni Nitelikleri”, Franco Ferrarotti, s:53-67


Sayfa 116

Biz hazır mıyız, Sinop hazır mı?

Nükleer Santral Tehdidi ve Bilinçsiz Türkiye Nuran TALAY

S

iyasetten biraz uzak, doğaya yakın Sinop’ta almak istedim soluğu. Yeşille mavinin birleştiği enfes doğa manzarası ile tarihi değerlere sahip Karadeniz’in güzel ili Sinop.

Zengin orman örtüsü, Karadeniz'e uzanan kıyısı, doğal kumsalları, yaylaları, mesire yerleri il’in başlıca güzellikleri arasındadır. Gezmek, yaşamak havasını solumak, sahildeki balıkçı teknelerinden yayılan balık kokularını duymak gerekiyor. Çeşitli uygarlıkların izlerini taşıyan kaleler, kaya mezarları, kiliseler, camiler, medreseler, çeşmeler, türbeler saymakla bitmeyen eşsiz değerleri ve güzellikleri bulunuyor.

Gerze / Sinop


Sayı 24

Birçok medeniyete ev sahipliği yapan Sinop’ta kültürel ve arkeolojik değerlerle doğal güzellikleri bir arada görmek mümkün. Merdivenleri oldukça dik ve dar olan Sinop Kalesinden şehre bakmak, Karadeniz’i izlemek oldukça etkileyici. Sinop merkezinde gezinirken en çok gemi maketleri yapan dükkânlar ilginizi çeker. Ahşaplar, ustaların hünerli elleri ile makete dönüşüyor. Renkleri ile sıcacık bir hediyedir Sinop’u anımsatan. Sinop’ta ticaret komşu illerle bağlantılıdır. Kurulan pazarlar ve Sinop’un Ayancık ilçesinde her yıl Temmuz ayında düzenlenen “Ayancık Keten Festivali”. 3 gün süren festivalde yer alan sanatçılar da şarkıları ile renk katmaktadır. Đlk festival, 1989 yılının Temmuzunda ayında gerçekleştirilmiştir. Festivalin amacı, Ayancık keten ve el sanatlarını bütün Türkiye’ye tanıtabilmek ve ileride uluslararası seviyeye ulaşabilmek, Đlçe Turizmine katkı sağlamaktır. Yine Sinop’un ilçesi Gerze’de her yılın Temmuz ayında “Gerze Deniz Şenlikleri” düzenlenmektedir. Đlde, sonbaharda ekonomik kaynaklı yerel panayırlar düzenlenmektedir. Panayırlarda şenlikler yapılmakta, pazarlar kurularak köylünün tarımsal ürünleri değerlendirilmektedir. Yaygınlaşan seralarda üretilen turfanda sebze ve meyve-

Sayfa 117

Birçok medeniyete ev sahipliği yapan Sinop’ta kültürel ve arkeolojik değerlerle doğal güzellikleri bir arada görmek mümkün. Merdivenleri oldukça dik ve dar olan Sinop Kalesinden şehre bakmak, Karadeniz’i izlemek oldukça etkileyici. Sinop merkezinde gezinirken en çok gemi maketleri yapan dükkânlar ilginizi çeker. ler de bu pazarlarda pazarlanmaktadır. Đlin geleneksel ürünleri olan pirinç, kestane, balık ve kereste gibi tarım ürünleri ile tuğla, hazır giyim, balık unu ve yağı, sim ipliği ve cam ürünleri gibi sanayi ürünleri iç ve dış pazarlarda pazarlanmaktadır. Bu Pazar sayesinde yıllık toptan alışveriş yapılmaktadır. Asco Nükleer Santrali, Tarragona - Đspanya


Sayfa 118

Hatırlayacağımız gibi, geri teknoloji ürünü Çernobil Nükleer Santralı, 26 Nisan 1986 günü bir reaktörünün infilâk etmesi ile çevreye dehşet saçmış, 31 kişi ölmüş, 4 yıl içinde 25 bin kişi çevreye yayılan radyasyon yüzünden hayatını kaybetmişti. Bizde de Doğu Karadeniz bölgesinde, kanser vakalarının artış gösterdiği biliniyor. Şimdi siyasetten uzak bu şehre neden gittik? Đçimdeki Sinop özlemini bir yana bırakıp, güzel doğası ve kültürel değeri ile önemli ilimizi tehdit eden “nükleer santral”den bahsetmek istedim. Önceliği şehri anlatmaya verdim, zira nasıl bir değerin tehdit edildiğini ısrarla bilmek istemeyenler var. Santralın yapılacağı yerlerin nasıl seçildiği ve hangi faktörlerin bir araya gelmesi ile belirlendiği konusunda kamuoyu bilgilendirmesi yapılmıyor yetkililer tarafından.

yayılan radyasyon yüzünden hayatını kaybetmişti. Bizde de Doğu Karadeniz bölgesinde, kanser vakalarının artış gösterdiği biliniyor. Nükleer santraller kurulduğunda bu üretimi yaparken diğer yandan da her yıl toplam 12 bin ton nükleer atık üretiyor. Bu atıkların nerede depolanacakları ise bilinmiyor. Başta Avrupalı ülkeler olmak üzere birçok devlet kendi topraklarında nükleer atık depolamak istemiyor. Nükleer atıkların etrafa yaydıkları radyasyonun çok ölümcül olması ve bir felaketin yaşanmaması için atıkların uzun yıllar büyük bir dikkatle saklanması gerekiyor. Uranyum, atomlarındaki tükenen enerji sonrası çubukların normal seviyeye gelmesi için suyun altında muhafaza edilir, sonrasında kalın muhafazalar içinde analizlerinin yapılacağı istasyonlara nakledilirler. Đstasyonda radyasyon seviyesi yüksek olanlar ayrılır. Radyasyonu normal düzeye inen katı cisimler toprağa gömülürken sıvı denize verilir. Radyasyonu yüksek olanlar özel binalarda veya kurşun mezarlarda saklanır. Saklama koşulları da oldukça pahallıdır. Santraldeki en ufak sızıntı milyonlarca canlının radyasyona maruz kalmasına sebep olacaktır. Peki, buna hazır mıyız? Bu altyapıya sahip miyiz?

Nükleer enerjiyi kullanmaya hazır mıyız? Elbette hazır değiliz. Bizler daha elimizdeki sulardan elde ettiğimiz kinetik enerji potansiyelinin %28’ini kullanıyorken, bu oranları artırmak yerine, önceliği doğayı tehdit eden, üstelik çok pahalı bir yatırım olan bu insani tehlikenin kurulmasına veriyoruz. Oysaki rüzgâr ve güneş enerjisini dahi kullanma ve bunlardan elektrik üretme bilgisine sahip değiliz. Elektrik enerjisi, bu günün dünyasında en başta gelen enerjidir. Elektriği üretmek için ise başka enerji kaynaklarını kullanmamız gerekiyor. Ancak bu ihtiyacımızı karşılamak için de kendimize ve çevremize zarar vermemiz gerekmiyor. Hatırlayacağımız gibi, geri teknoloji ürünü Çernobil Nükleer Santralı, 26 Nisan 1986 günü bir reaktörünün infilâk etmesi ile çevreye dehşet saçmış, 31 kişi ölmüş, 4 yıl içinde 25 bin kişi çevreye


Sayı 24

Nükleer santrallerde önemli olan husus, teknolojide en ufak bilgisizlik ve ihmale yer verilmemesi; bir de radyoaktif atıkların saklanmasında titizlik gösterilmesidir. Bunun için de uzman fizikçi ve mühendislere ve de ciddî yönetime gereksinim vardır.

Sayfa 119

Avrupa’da kapatılan santrallerin, Türkiye’de yeniden açılması ekonomik bir tezgâhın da ayrı bir göstergesidir. Her yeni gelişmeyi veya sunulan öneriyi etraflıca düşünmeden, değerlendirme yapmadan kabullenmek gibi bir durum söz konusu.

Bu vasıfta bilim adamlarına sahip miyiz? Bu eğitim modelinde de böyle, dış ilişkilerde de. Beyin göçünün önüne geçilmeden, bir donanıma sahip olmadan bu insani tehlikeyi kurmak, projelendirmek yanlıştır. Nükleer santral projesini uygulamadan önce elimizdeki değerleri doğru kullanarak enerjiyi üretmekten yanayım. Bu kadar yüksek maliyetli bir projeye imza atmak yine ABD kredisi ile yapılabilir ancak. “Borç yiğidin kamçısıdır”; ancak doğru altyapı oluşturulmaz ise o yiğitler de kalmayacaktır. Nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılması öngörülse de ülkemiz insanlarına ve doğal hayata yönelik açık bir tehdit olduğu görülmektedir.

Kendi ayakları üzerinde duramayan, dış etkenlerin güdümü ile hareket eden bireysel hareketlerin, toplumsal hale dönüşmesi ülkemiz itibarına, ekonomisine; çevre ve insan sağlığına zarar veriyor. Yeşille mavinin birleştiği enfes doğada tehlikeden uzak yaşamak hakkının elimizden alınma hakkını bulan siyasi baskılar sürdüğü sürece, önümüze nice güçlüklerin çıkacağı muhakkak. Neyi isteyip, neyi istemediğini bilmek önemli. Kilitlendiğimiz nokta tam da budur. Çözüm ise kararlılıktır. Nuran.Talay@PolitikaDergisi.com


Sayfa 120

Osmanlıca, Öztürkçe derken...

Đngiliz Atını Alan Üsküdar’ı Geçti! “Osmanlıca” Hakkında Prof. Dr. Oktay SĐNANOĞLU

Herhalde bizim kadar çabuk ve sık, ıstakozun kabuk değiştirmesi gibi dil değiştiren bir millet olmamıştır. Neredeyse bir nesil içinde Osmanlıca’dan Öztürkçe’ye, oradan “Anglomanca” diye tabir edeceğim yeni garip dile geçtik.

H

erhalde bizim kadar çabuk ve sık, ıstakozun kabuk değiştirmesi gibi dil değiştiren bir millet olmamıştır. Neredeyse bir nesil içinde Osmanlıca’dan Öztürkçe’ye, oradan “Anglomanca” diye tabir edeceğim yeni garip dile geçtik. Bu sonuncusu inanılmaz bir hızla gerçekleşti. Aslında pek de şaşılacak bir hızla değil. Kendiliğinden safiyane olmuş bir şey değil. Birazdan aşağıda belirteceğim gibi yakın tarihte başka bir-iki misali de var. Gayet iyi tasarlanmış, uygulamaya geçirilmiş bir planın sonucu bu. Ama iş daha tam bitmedi. Devamı var. Muamma gibi konuşur oldum. Açıklayayım.

Türkler sekizinci yüzyıldan sonda Đslam medeniyetine büyük, köklü bir Asya kültürü katkısını beraberlerinde getirerek girdiler. Okumuş, yazmış üst tabakanın diline bol miktarda, Arapça, Farsça girmesi birkaç yüz yıl sürdü. Đbn-i Sina, Farabi gibi bilginler bilim dili olarak Arapça’yı kullandılar. Bunda şaşılacak bir şey yok. Unutmayalım ki, Avrupa milletleri 18. yüzyıla kadar Latince’yi bilim dili olarak kullanmaya devam etmişlerdir. Rönesans’la birlikte Đtalyanların 13’üncü yüzyılda edebiyat dili olarak Latince yerine Đtalyanca’yı kullanmaya başlamalarına rağmen (1) gerçi Arapçalı, Farsçalı Türkçe’ye sonradan “Osmanlıca” denmiş, ama bunda da bir tuhaflık var. Şimdi dilbilimci ve tarihçi uzmanlarımıza soruyorum. Bu “Osmanlıca” lâfı ne zaman ve nerede çıkmıştır? Yoksa 19’uncu yüzyılda mı? Neden derseniz, Anadolu Selçuklu Devleti adeta devletin resmi dilini bile Farsça etmişti. Bu Fars merakı o kadar ileri gitmiş ki, Anadolu Selçuklu Sultanları Đslamiyet’ten değil Fars efsanelerinden isimlerini alıyorlardı. Keykubat, Keykâvus gibi. Anadolu beylikleri zamanında -Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçe için yaptıkları iyi bilinir- ve Osmanlıların ilk dönemlerinde Türkçe yeniden devletin dili olmuştur. Okuryazar takımının dilinde Arapça, Farsça kökenli


Sayı 24

sözcük yoğunluğunun artışı 20. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Sonuna doğru Türk aydınları yeni kavramlar için gereken yeni terimleri Arapça, Farsça dil kurallarına göre dillerdeki köklerden kendileri türetmişlerdir. O kadar ki o, özellikle bilimsel ve teknik terimlerin bir kısmı bugün Arapça’da, Farsça’da yoktur, bir kısmını ise, Araplar öğrenmiş kullanmaktadırlar. Bu konunun inceliklerini uzmanlarımıza bırakalım, bizden sadece hatırlatması. Burada ilginç bir nokta aklımıza geliyor. Şimdi bizimkilerin türettiği bu Arapça Farsça kökenli bilimsel terimlere acaba “uydurmaca” diyecekler çıkar mı? Yeni Bilimsel ve Teknik Kavramlara Karşılık Terimleri Kimler ve Nasıl Türetir? Her dilde bilimin ve tekniğin gelişen ihtiyaçlarını karşılamak için yeni terimler türetmek icap eder. Bu türetmeyi, genellikle dilciler değil, o bilimsel ya da teknik konuyu icat eden bilim adamı yapar. Neden mi? Elbet buluşunu ilk kez yazar veya anlatırken, yeni kavramların adını kendisi koyması gerekir de ondan. O konu başka bir dilde icat edilmişse de, yeni konuyu ilk kez ülkesine getiren tanıtan, uygula-

Sayfa 121

Her dilde bilimin ve tekniğin gelişen ihtiyaçlarını karşılamak için yeni terimler türetmek icap eder. Bu türetmeyi, genellikle dilciler değil, o bilimsel ya da teknik konuyu icat eden bilim adamı yapar. yan, daha da geliştiren bilim adamına, bu getirdiği yeni kavramların adını kendi dilinde koymak sorumluluğu düşer. Onun için bilimin ön saflarında vuruşan, dünya bilim meydanında güreş tutması gereken bilim adamının, gereken yabancı dil veya diller kadar kendi dilinin yapısını, sözcük, terim türetme kurallarını çok iyi bilmesi icap eder. Bu kendini bilen epeyce ilerlemiş her ülkede böyledir. Ha, ya o bilimci kendi dilini bilmez, ülkesinin dilini sevmez ve hatta, bazı eski veya yeni usul sömürgelerde görülen sömürgeleşmiş, aşağılık duygusuna kapılmış kafayla, kendi dilini, kültürünü küçümser ise, işte o zaman, bir bilim + gönül adamında olması gereken sorumluluğu hissetmez, hatta adeta düşmanca bir tavırla yabancı kelimeleri kullanmakla övünür, büyüklük taslar, halkının dilini paramparça ederken hiç yüreği sızlamaz. Şimdi, izin verirseniz, başka bazı dillerde bilimsel ve teknik terimleri bilimci ve araştırmacılar nasıl türetiyor, ona bakalım. Latin Dillerine Karşı Almanca ve Roma’nın Keltlerle Mücadelesi Fransızca, Đtalyanca, Portekizce, Đspanyolca, Latince kökenlidir, bunlara “Latin Dilleri” de denir. Dolayısıyla, bu dillerde terimler genellikle Lâtince kurallarına göre, bazen de eski Yunan (Grek) köklerinden türetilir. Latince’de kelime türetme yeteneği mevcuttur. Almanca konuşan ülkelerin dili, o da Latin gibi bir “Hint - Avrupa” ana öbeğinden olmakla beraber çok farklılaşmış bir alt-öbek, “Cermen” türündendir. Almanca’da da yeni terim sözcük tü-


Sayfa 122

Gerçi sonradan Avrupa kendini Roma ve Yunan medeniyetinin devamı gibi görmek istemiş ve kendini 19’uncu yüzyılda sömürgelerine öyle tanıştırmışsa da, Avrupa’nın kökenini ve hatta bugünkü davranışlarının temelini oluşturan bu Kelt kavimleridir. Bugün hâlâ, birçok tanınmış Avrupa kentinin ismi Keltçeden gelmektedir. retme yetenekleri kalmıştır. Almanlar tarafından icat edilmiş olsun olmasın, terimleri genellikle Latin dillerininkilere hiç benzemez. Latin kökenli dilleri olan ülkeler Roma Đmparatorluğu’nun en geniş döneminde o sınırlar içine fütuhatla dahil edilmiş Gaul, Iberia, vb. gibi ülkelerdir. Oraların dili Roma egemenliğinden önce Latince gibi değildi. Çoğu, Kelt kavimlerinin Seltik, Keltik, Gaul, Gaelik, Galata şeklinde telaffuz edilmiş olan çok yakın akraba kavimlerin dilini konuşuyordu. Gerçi sonradan Avrupa kendini Roma ve Yunan medeniyetinin devamı gibi görmek istemiş ve kendini 19’uncu yüzyılda sömürgelerine öyle tanıştırmışsa da, Avrupa’nın kökenini ve hatta bugünkü davranışlarının temelini oluşturan bu Kelt kavimleridir. Bugün hâlâ, birçok tanınmış Avrupa kentinin ismi Keltçeden gelmektedir. Örneğin: Leibzig, Lieg, Lyon, Kelt tanrısı Lug’tan geliyormuş. Milano bile Đtalyanca’dan değil, Keltçe Milanumas’tan geliyor. Julius Sezar’a kadar Keltler Romalılara çok çektirmişler. Bu yabani

kavimler, yüzlerine mor boyalar sürülü, sarı saçları kireç sürülerek havaya dikleştirilmiş halde, vahşi çığlıklarla saldırır, başlangıçta Romalıları çok ürkütürlermiş. Roma daha küçükken Romalılar bunlarla uğraşa uğraşa bilenmişler, askeri yöntemler geliştirmişler. Gene de birkaç yüzyıl sonra Sezar’a gelindiğinde Keltlerle devamlı uğraşmaları gerekiyormuş. Bunun üzerine ne yapsak da bu dertten uzun vadeli bir şekilde kurtulup rahat etsek, diye düşünmüşler. Üç şıkkı tartışmışlar: 1-) Bunların hepsini katliam’dan geçirsek; buna kolumuzun kuvveti yetmez (o zaman atom bombası yok ya!). 2-) Tüm ülkelerini istila etsek, devamlı askeri baskı altında tutsak, buna da ne askerimiz ne paramız yetişir. O halde? 3-) Bunları Latinleştirelim, yâni kültürlerini, törelerini, bunun içinde dillerini unutturalım. Ve öyle yapmışlar. Đş bitmiş. Roma Đmparatorluğu’nun büyümesi, tabii sınırına ulaşması Cermen kavimlerini içine alamadı. Onun için Almanca Latinleşmeden Cermen dili olarak kaldı. Sonunda o Cermen kavimleri Batı Roma Đmparatorluğu’nun 416 yılında defterini dürdüler. (Đşlerini, biliyorsunuz, uzak atalarımızdan Hunlar kolaylaştırdı, ama o da ayrı bir hikâye.)


Sayı 24

Đngilizce Neyin Nesidir? Amerikanca’da Terim Türetme

Sayfa 123

Đngilizce

ve

Gelelim Đngilizce, sonra Amerikanca’da nasıl bilimsel terim türetildiğine. Şimdi, bu aslan Đngilizce bir kere çok yeni dildir. Mazisi 500 seneyi pek geçmez. Halbuki meselâ Türkçe’nin, Çince’nin en az birer 10.000 senesi var. Bu on bini nereden çıkardım çok merak eden olursa söylerim. 1066’da Đngiltere, Fransa’dan gelen Normanların istilasına uğradığında, Anglo-Sakson yerliler ormanlarda sırık ve otlardan yapılmış kulübelerde oturuyorlardı. Kendi nehirlerinin bir kıyısından öbür kıyısına dosdoğru geçecek kadar bile denizcilikleri yoktu. Kasaba ve köyleri arasındaki başlıca yolları hâlâ 100 sene önce Romalıların yaptığı yollardı. Yerli ahalinin kökeni Keltlerle Viking (Nors, Nordik) ve Cermen soyundan Engel ve Sakson karışımı idi. Tabii bu Đngiltere dediğimiz bölge Britanya Adası’nın güneydoğusunda onun küçük bir kısmı oluşturuyordu. Bölgenin kuzeyinde, batısında ve de yandaki Erin Adası’nda, Romalılardan kaçtıkları için Latinleşmemiş, Keltçe dillerini korumuş son Keltler, yâni Đskoçlar, Velşler, Đrlandalılar bulunuyordu. Britanya’nın bu durumu bugüne kadar sürmüştür. O son Keltlere sorarsanız, Đngilizlerle hesapları daha bitmemiştir. Her biri bugün, Đngilizlerin süregelen çeşitli baskı ve oyunlarına rağmen dillerini, kimliklerini korumaya çalışmaktadırlar.

Bugünkü haline 44-5 yüzyıl önce gelmeye başlayan Đngilizce beş kadar dilin rastgele ve kuralsız karışımından oluşmuş, bu dillerin hiçbiri dilin ana kurallar iskeleti diyebileceğimiz temel yapısını sağlar konumda kalamamıştır. Roma’nın eyaleti oldukları birkaç yüzyıl içinde Đngilizler tam Latinleşmemiş ama dillerine büyük ölçüde Latince karışmıştı. Norman istilasından az önce üst tabaka Fransızca konuşmaya merak sarmış, bazı krallarını Normanlar tayin eder olmuştu. Norman istilasından sonra yapı iyice değişti. Dil bu sefer de iyice Fransızca ile karıştı. Bugünün Đngiliz üst tabaka ve asilzadeleri bence daha çok Norman, hâlâ yabaniliğini sürdüren alt tabaka Koknen takımı da eski yerlilerin devamıdır. Sınıf farkı sürmektedir. Amerika’ya da başka kılıflar altında yansımıştır. Sonuç olarak, bugünkü haline 45 yüzyıl önce gelmeye başlayan Đngilizce beş kadar dilin rastgele ve kuralsız karışımından oluşmuş, bu dillerin hiçbiri dilin ana kurallar iskeleti diyebileceğimiz temel yapısını sağlar konumda kalamamıştır. Dolayısıyla, Đngilizce’de belli kurallara göre yeni terim türetme yeteneği hemen hemen yoktur. Buna karşılık, Türkçe binlerce yıldır matematiksel yapısını, sözcük türetme yetenek ve kurallarını aynen korumuştur. Türkçe’nin bu olağanüstü yapısı Osman-lıca’daki Arapça, Farsça alıntılara rağmen hâkim yapı olarak kalmış, onun içindir ki yirmi yıl içinde tekrar öz ve halk Türkçe’sine dönmek mümkün ve kolay olmuştur. Türkçe’ye


Sayfa 124

1818-19. yüzyıl bilimcilerinin hele daha pek netleşmemiş kavramlara Latince (ve Eski Yunanca’dan) türetilmiş adlar takarak bir ‘âllâme‘âllâme-yi cihan’lık taslamak eğilimi de olunca büyük Latince, eski Yunan lâfları etmenin nedeni daha da iyi anlaşılır sanırım. Ama gene de önemli bir etken Đngilizce’de yeni terim türetme yeteneğinin bulunmayışıdır. Arapça, Farsça karışması Đslamı bir bütün olarak görme gereğinden ve Türklerin kendi hevesleriyle olmuştur. Bu seferki Đngilizce etkisi ise kendiliğinden olmamış, 40 yıl önce -daha da belirgini 1953’te- Türk Millî Eğitimi’ne Đngiliz ve Amerikan gizli teşkilatlarının el atması ve Türk okullarında eğitim dilinin Đngilizce yapılması, yâni birçok derslerin Türk hoca tarafından Türk öğrencisine Đngilizce olarak anlatılmasının zorunlu kılınması hainliği ve garabeti ile meydana gelmiştir. Bu en büyük, en sinsi ve en tehlikeli sömürgeleştirme oyunu halen son sürat ve hızlanarak devam etmektedir. Đngilizce ve onun sulandırılmışı olan Amerikanca’da niye yeni terim türetmek yeteneği-

nin kalmamış olduğunu az önce belirttik. Peki o halde, son yüzyılda birçok yeni bilim ve teknik kavram yaratmış olan bu milletler, bulduklarına nasıl “Đngilizce” karşılıklar buldular? Đngiltere’nin Roma eyaleti oldukları devirde, Đngilizce’ye bol miktarda Latince karıştığını söylemiştik. Buna Đngilizleri sömürgecilik döneminde, bir de kendilerini Roma-Yunan medeniyetinin vârisi gibi görme hüsn-ü kuruntusunu ekleyin. Đşte o zaman, 18-19. yüzyıl bilimcilerinin hele daha pek netleşmemiş kavramlara Latince (ve Eski Yunanca’dan) türetilmiş adlar takarak bir ‘âllâme-yi cihan’lık taslamak eğilimi de olunca büyük Latince, eski Yunan lâfları etmenin nedeni daha da iyi anlaşılır sanırım. Ama gene de önemli bir etken Đngilizce’de yeni terim türetme yeteneğinin bulunmayışıdır. Đngiliz bilim adamları Latince-Eski Yunanca’dan yeni terim türetebiliyorlardı. Çünkü daha liselerinde Latince ve Eski Grekçe zorunlu dersler olarak herkese öğretiliyordu. Amerikan okullarında da önceleri bu böyle idi. Gelgelelim 1960’lardan sonra, Amerika, önce yavaştan, şimdi ise hızlı hızlı çökme yoluna girdikçe okullarından mecburen Latince ve Eski Yunanca dersleri kaldırıldı. Mecburen diyoruz; çünkü, bugün ABD’de, orta ve lise düzeyi eğitiminde büyük bir bunalım yaşanmaktadır. Değil Latince, yüzde doksan halk okullarında dosdoğru Đngilizce yazmak ve okumak bile öğretilememiştir. Birkaç yıl önceki “New-York Times” gazetesi araştırma makalesine göre ‘Amerikan liselerini bitiren Amerikalı gençlerin %60’ı dosdoğru okuma yazma bilmemektedir’ler!.. Öğretmenler, “Ne eğitimi? Biz


Sayı 24

bir saatlik derste öğrencilerin birbirlerini tabanca ile vurmasını önleyebilirsek, başarılı addediliyoruz,” diyorlar. Şimdi bu durumda Latincesiz olarak eğitim bitirip bilim-teknik adamı olan Amerikalı’da Đngiliz’deki yeni terim ve ad koyma yöntemi de yok; o zaman ne oldu? Birkaç kelimelik uzun bir lâf edip her kelimenin baş harflerini birleştirerek yeni sözcük icat etmeye başladılar. Meselâ, bilgisayarlarda biliyorsunuz, “ana-bellek”e RAM diyorlar. Bunu türetmek için “Random Access Memory” lâfından baş harfleri almışlar. Şimdi şu işe bakın: Hiç bilmeyen gariban bir Türk’e “bellek” deseniz, bellemekle, hafızayla ilgili bir lâf ettiğinizi en azından tahmin eder. Halbuki kara cahil bir Amerikalı ve Đngiliz’e “RAM” deseniz koyunun erkeğinden bahsediyorsunuz sanır. Dilbilimciler böyle baş harflerden yapılmış (işte hakikî uydurukça) sözcüklere “Akronim” (Acronym) diyorlar. Gene bu Batılı bilginler, bir dilde bunların başlamasını o dilin tam yozlaşıp gücünün kalmadığına yoruyorlar. Üst sınıfla halk arasında bir uçurumun gitgide büyümesine katkısı da caba. Çok şükür ki (bu ifâde bilimsel değil ama, bilimcinin bizce gerekli bilim+gönül adamı tanımına uygun, değil mi?) Türkçe, bu yozlaşmaya gereği olmayan, türetme yeteneği matematikçilere parmak ısırtacak düzeyde, bilimcisini de, halkını da kafaca ve gönülce birleştirebilecek nitelikte nâdir bir dildir. Yeter ki, kırk sene önce başlamış olan haçlı kafalı, Batılı misyoner sömürgecilerin büyük oyununa kurban gitmesin. Türkçe’de yeni kavramlara karşılıklar, dilinin özelliklerini iyi öğrenmişlerse kolayca bulunur. Tabii dilini, bilimiyle, fenniyle, edebiyatıyla iyi öğrenmek, onu iyice bilmek, onun eşsiz yetenek ve inceliklerine âşık olmak bahtiyarlığına ermek içinse her konuda eğitimini Türkçe olarak görmüş olmak gerekir. En az bir başka dili öğrenmenin de hem bilim için, hem karşılaştırma sonucu kendi dilini de daha iyi idrak etmek açısından faydası vardır. Her düzgün ülkede olduğu gibi yabancı dil, mesleğine yardımcı olacak kadar, ayrıca yabancı dil dersinde öğrenilir. Yok eğer, bizdeki gibi Batılı sessiz oyunlar sonucu, eğitim dili resmi dil veya anadilden olmazsa, o kişi değil Türkçe terimler türetmek, konuşurken, yazarken aklına mevcut Türkçe sözcükler bile gelmez, hâlâ tam iyice anlamadığı yarım yamalak Đngilizce lâflar söyleyiverir. Hele bir de öyle bir garip eğitim

Sayfa 125

Meselâ, bilgisayarlarda biliyorsunuz, “ana“ana-bellek”e RAM diyorlar. Bunu türetmek için “Random Access Memory” lâfından baş harfleri almışlar. Şimdi şu işe bakın: Hiç bilmeyen gariban bir Türk’e “bellek” deseniz, bellemekle, hafızayla ilgili bir lâf ettiğinizi en azından tahmin eder. Halbuki kara cahil bir Amerikalı ve Đngiliz’e “RAM” deseniz koyunun erkeğinden bahsediyorsunuz sanır.

düzeni ile içine sokulan aşağılık duygusunu önleyememişse telafi kabilinden bu çirkin Đngilizce bozması lâfları kullanmakla da böbürlenir. Đşte bu yabancı tuzağının sonunda bir nesil içinde Anglomanlıca dediğim, yâni Đngilizlerin güvercin Đngilizcesi dediği Đngilizce, yâni iki yüz elli kelimelik Tarzanca dil ortaya çıkar. Ama iş bununla da bitmemiştir. Romalıların Keltleri nasıl yok ettiklerini hatırlayalım: Millî kimlik, Amerika’nın son yıllarda bize yutturmaya çalıştığı gibi bir ırk meselesi katiyyen değildir, bir gelenek - görenek, kültür töre ve özellikle bir gönül ve onu, gemiyi yüzdüren su gibi batmadan üstünde tutan dil meselesidir. Dilini unutan kavimlerin tarihten adları bile silinir gider. Anadolu, böyle yok olmuş kavimlerin binlerce yıl sonra kazılarda bulunan çanak çömlek kırıntıları ile doludur. Đngilizlerin Đrlandalılara Yaptığı Đngiltere’nin batısındaki Erin Adası’na sığınıp yaşamını kimlikleri içinde sürdürebilen son Keltler Đrlandalılar olmuştu. (Bir de kuzeyde Đskoçlar, yanda Velşler.) Roma bittikten sonra Erin Keltleri 500 yıllarından itibaren 1000 yıl kadar büyük bir medeniyet kurdular. Đrlanda’nın batısındaki Atlas ummanı ile devamlı çarpışan sarp kayalıklar üzerinde kurdukları manastırlarda Erin keşişleri yazdılar,


Sayfa 126

Bugün Avrupa’da, Avrupa Birliği’nde dil egemenliği kavgası, pek göze batmamaya çalışarak, özellikle Đngilizce, Fransızca, Almanca arasında sürmektedir. çizdiler, eski elyazması kitapları yenileyerek Roma öncesi bilgileri de yaşattılar. Bu ara Roma sonrası Avrupa tam bir karanlığa, ortaçağ’ın vebalı, kara cadılı hurafelerine bürünmüştü. Erin keşişleri Latince bildikleri gibi, toplumda büyük itibarla önemli bir yer tutan Erin şairleriyle birlikte anadilleri Gaelik’i (Keltçe) geliştiriyorlardı. Toplumdaki eğitimden, çeşitli okullardan Şair sınıfı sorumluydu (Bkz. Đrlanda Dilinin Başına Gelenler [1. Daniel Corkery, “The Fortunes of the Irish Language” Mercier Press, Cork 1954-1968] 2- Birgit Bramsba [Ed.] “Homage to Ireland-Aspects of Culture and Language”, Uppsala, 1990). Tüm okullarındaki eğitim dili Gaelik idi. Keşişler zaman zaman Kıta Avrupa’sına geçiyor, oradaki manastırlara biraz medeniyet aktarmaya çalışıyorlardı (500-800 yılları). 15. yüzyıldan itibaren Đngilizler defalarca Erin’e tecavüz ettiler. Sonunda Đrlanda’yı kendi eyaletleri yaptılar. Đlk işlerinden biri şair sınıfını toplayıp katletmek oldu. Daha sonra bütün coğrafi isimleri Gealik dilinden Đngilizce’ye çevirdiler. (Bkz: Brian Friel, “Tercümeler” Translations adlı sahne oyunu...) Bütün bu uğraşlarına rağmen Đngilizler, 1890’a gelindiğinde Đrlandalıları bir türlü kendi kimliklerinden, kültürlerinden, bağımsızlık özlemlerinden vazgeçirememişlerdi; isyanlar gırla gidiyordu. Onun üzerine Đngilizler Romalılar gibi düşündüler. Bunların Gaelik dillerini unutturalım, o zaman iş biter dediler. Derhal bir “Millî (!) Eğitim Kurulu” oluşturdular. Kurulda Đngiliz sömürge - eyalet yöneticileri, bir de onların Đrlandalı yardakçıları vardı. Kurul bir karar aldı: Yarından tezi yok ilk, orta, lise, evrenkent (üniversite), tüm okullarda (ki hepsinde dersler Gaelik dilinde olmakta idi) eğitim dili bundan böyle Đngilizce olacaktır dediler, öyle de oldu. Bir nesil sonra, o zamana dek Đrlanda halkının %90’dan fazlası Gaelik konuşur-

ken, Gaelik bilenlerin sayısı %30’a düştü. Bu 30 da dağdaki çobanlar, kentteki hamallar. Fakat iş bitmeyecekti. Çünkü ciğeri yananlar, dillerine, şiirlerine, töresine âşık olmuşlar, haysiyetli kişiler tükenmemişti. Đşte öyle birtakım eğitimciler, doktorlar, yazar çizerler bir araya geldiler, Gealik Birliği (Konrath na Gaelge) diye bir dernek kurdular. Şehrin çeşitli semtlerinde yetişkinlere anadilleri Gaelik’i yeniden öğretmek için dershaneler açtılar. Millet yorgun argın işinden çıkıp bu kurslara gidip dilini öğrenmeye başladı. Bu etkinliklerin oluşturduğu bilinçlenme ile bugün bile bitmemiş çatışmalardan sonra bağımsız Đrlanda Cumhuriyeti kuruldu. Yeni devletin resmi dili Gaelik oldu. Avrupa Birliği’ndeki Sessiz Dil Kavgası Bugün Avrupa’da, Avrupa Birliği’nde dil egemenliği kavgası, pek göze batmamaya çalışarak, özellikle Đngilizce, Fransızca, Almanca arasında sürmektedir. Đki dünya harbi sonrası baş gösteren Đngiliz, sonra Amerikan etkisi, bu ülkeler zayıfladıkça azalmakta, irili ufaklı birçok dilin önemi artmakta, herkes kendi diline verdiği önemi artırmaktadır. Yabancı dil öğrenme yöntemlerinin gelişmiş olması, dilden dile çevirilerin bilgisayarlarca yapılmaya başlanması, insanlığın rengârenk zenginliği olan çeşitli dillerin yaşayıp serpilmelerini kolaylaştırmaktadır. Bu, kendi dilini bırakıp da yabancı dilde dersleri vermek şeklindeki “yabancı dil öğrenmek yöntemi(!)” birkaç sömürgeden başka hiçbir ülkede yoktur. Öyleyse diyoruz, ya biz dünyanın en akıllı milletiyiz de böyle dehşet bir yabancı dil öğrenme yöntemi keşfettik ya da resmen sömürge de olmadığımıza göre, dünyanın en aldatılmış milletiyiz. Hüküm sizden. Şimdi bilim, teknik, dil konusunda Japonlar ne yapmış ona bakıp bu önemli misalden sonra ana konumuz Osmanlıca, Öztürkçe, Anglomanlıca karmaşasına döneceğiz. Japonlar O Çetrefil Yazılarıyla Ne Yaptı? Japon Meici Tanzimatı bizimkinden 30 yıl sonra, 1868’de başladı. Biz nereye vardık, onlar nereye, işte meydanda. Japonlar daha başında “Batı tekniği, Japon ruhu” sözünü kendilerine düstur edindiler (gerçi bizde de Ziya Gökalp, sonra Atatürk “Türk harsı içinde çağdaşlaşmak” dediler, ama kendilerinden önce ve sonra böyle bir uygulama hemen hemen olmadı). 1868’den itibaren bütün eğitim Japon-


Sayı 24

ca olarak büyük bir hassasiyetle tutuldu. Bilim ve teknik terimleri hep Japonca’dan türetildi. Bugün Japonca’da “atom”, “molekül”, “elektrik” gibi terimler bile tam Japonca’dır.(2) Japonca’nın bir Ural-Altay Dili olduğu, dolayısıyla Türkçe ile akrabalığı ayrıntılı bir şekilde 1975’te ispatlanmış, ondan sonra bu akrabalık Japonya’da ve Türkiye’de de bilinmiştir.(3) 800 yılından sonra Çin’den Uygur tarzı Burhaniliğin (Budizm) Japonya’ya gelmesiyle birlikte Japonca’ya bol miktarda Çince sözcük girmiş, ama Japonca’nın Türkçe’ye benzer yapısı hâkim kalmıştır. Japonca’nın dünya üzerindeki önemi artmaktadır. Bugün Batı ülkelerinde birçok uluslararası ortamda, Đngilizce, Fransızca, Almanca, bazen Đspanyolca veya Đtalyanca ile birlikte Japonca’ya sık sık raslanmaktadır. Ya Biz? Peki biz ne yaptık? Osmanlı dönemi aydınlarının nasıl bilimsel ve teknik terimler türettiğinden yukarıda bahsetmiştik. Türkçülük akımlarından sonra doğan Cumhuriyet’te dildeki Arapça, Farsça sözcükler fazlalığı temizlendi. Batı’dan yeni gelen kavramlara gerekli karşılıkların Türkçe’den türetilmeleri doğaldı. Zaten yazının değişmesi, Arapça ve Farsça’nın öğretilmemesi, Đslam âleminden sıyrılıp Atatürk’ten sonra çağdaşlaşma emelinin Avrupalı olma özentisine dönüşmesi ile, eski Türkçe (“Osmanlıca” yerine böyle dedim) bilen de pek az kalmıştı. Atatürk bilim dilinin Türkçe, tüm derslerinin her düzey okulda Türkçe olmasına büyük özen göstermiş, o kadar ki 1934’te oturup bir “Geometri” kitabı yazmış, bugün kullandığımız “üçgen” gibi terimleri kendi türetmişti. Yabancı dilli misyoner okullarına özenilmesin diye de Türk Eğitim Derneği’ni, onun özel okulu TED Yenişehir Lisesi’ni kurmuştu. Ben bu okulda yetiştim. Yabancı dil öğretilmesine önem veriliyor, ama bu, her akıllı ülkede olduğu gibi takviyeli yabancı dil derslerinde yapılıyordu. Bütün fen, edebiyat, felsefe, vb. dersler tam Türkçe idi. Đşte bu gaye ile kurulan böyle ve başarılı bir okula ĐngilizAmerikan çengeli 1953’te atılıp dersler Đngilizce’ye çevrildi. Okula “Ankara Koleji” dendi. O zamana dek yurtta böyle bir misyoner tipi Türk okulu yoktu. “Kolej” (Robert Kolej gibi) misyoner okulu demekti. Sonra açılan bu Đngiliz deliğinden kova gibi su girdi. “Anadolu Liseleri” vb. aldı yürüdü. Millete de yabancı dil öğretmenin yolu buymuş gibi yutturuldu. Geleceğimizin teminatı Türkçe kalemizde bu gediği aç-

Sayfa 127

mayı başaran Oxfordlu Mr. Browning’e de 20 yıl sonra Đngiltere Kraliçesi madalya verdi. Törene katılanlar, sanırım, “Ufak bir okulda Đngilizce dersi veren bir garip öğretmene koskoca Kraliçe niye madalya verir?” diye sormadılar. Arkasından geldi “Orta Doğu Teknik Üniversitesi”... Toptan Amerikanca. O zamanlar hâlâ bahane gerekiyordu. Dediler ki: Efendim buraya Ortadoğu’dan yabancı öğrenciler gelecek… Yâni biz birkaç öğrenci için kendi dilimizi feda edeceğiz. Halbuki her ülkede yabancı öğrencilere eğitim verme fedakârlığı sağlanıyorsa onların o ülkenin dilini öğrenmeleri şart koşulur, o ülkenin kültürünü seven taraftarlar yetiştirilir. Tabii denilen sadece kademeli fetihte kullanılan geçici bir bahane, bir alıştırmaydı. Nitekim sonra peş peşe gelen Boğaziçi (yâni Bosphorus)”, derken Bilkent (adı güzel ama!), şimdi de, Koç, vb. için bahaneye artık lüzum görülmüyor. Çünkü kamuoyu artık yeterince uyuşturulmuştur. Bunun sonu, çok değil bir-iki nesil sonra Türkçe’ye “bye bye” demek olacaktır. Bu, Türkçe’ye, Türk tarihine, Türk egemenliğine, Türk dünyasına, Müslüman ülkeler önderliği emellerine, Türk’ün dünya üzerindeki haysiyetine “bye-bye” demektir. Beyler! Havai’den ibret alalım. Türkçe’yi, dolayısıyla Türk’ün geleceğini satanlar torunlarının mirasyedi olarak refah içinde yaşayacaklarını zannedip sevinmesinler. Havai milletini Amerikan misyonerlerine satan yerli asilzade, hatta prenseslerin torunları bugün Havai’de hamallık yapıyor. Gidip görünüz. Batılıda -hele Amerikalı ve Đngiliz’de- emlak merakı çoktur. Bir fırsat buldu mu, kimseye bırakmaz. Đngiliz Atını Alan Üsküdar’ı Geçti... 1055 yıllık Đslami dönemde bazı Arapça, Farsça kökenli sözcüler veya bunların Türkçe’ye uyarlanmış şekillerinin Türkçe halk diline kadar geçmiş ve Türkçe’ye mal olmuş olması olağandır. Ayrıca böyle birtakım sözcükler geniş bir Avrasya alanına yayılmış diğer Türk boylarının da dillerine malolmuştur. Böyle ortak sözcükleri Kazak, Azeri, Tatar, Başkır, Özbek, Karaçay, Çeçen, Uygur Türkleri de kullanıyor. “Kelime”, “lâf”, “tabiat”, “sohbet”, “rahmet” de Türkçe’dir; “sözcük”, “söz”, “doğa”, “söyleşi” de Türkçe. Üstelik unutmayalım ki, Đbn-i Sinâ, Gazali gibi büyük ve Batı’ya bilimi öğretmiş olan gerçek âlimlere göre gerçek bilim adamı, fenci ise, hekim ise, yalnız bu dış dünya bilimlerinde değil, aynı oranda iç âleminin, gönlün de bilimlerinde yetişmiş olmalıdır. Batılı bu konuda


Sayfa 128

Öte yandan; Türkçe’nin kurallarına uygun olarak dikkatle türetilen güzel, yeni terimlere Türkçe yerine Öztürkçe diyerek bir ayrım yapmak, hele hele bu terimlere “uydurmaca” demek büyük bir hatadır. geri kalmıştır. Gönül gibi kelimelerin Batı dillerinde karşılığı yoktur. Çünkü Batı’da böyle kavramlar hâlâ yoktur. Derin, eski kültürleri olan Asya milletlerinde vardır. Batı bu eksikliğin acısını bugün bol bol çekiyor. Sanayide ilerlemiş, madden zenginleşmiş olmalarına rağmen Batı’nın insanları ve toplumları huzursuzluk, mutsuzluk içindedirler. Sözün kısası, “Osmanlıca”dır, diye “hikmet”, “rahmet” gibi sözcükleri atmak çok şey kaybetmemize yol açar. Halbuki biz kendi insanlık hasletlerimizi korumakla kalmayıp bu zavallı Batı’ya da onları öğretmeliyiz. Hele Türk dilinin unutturulup, ulusumuzun Anglolaştırılması oyunu’na kurban gidersek, gençlerimiz yabancı dilde, misyoner tipi okullarda yetişmeye devam ederse gönül gibi sözcüklerle birlikte gönlümüz de gider. Öte yandan; Türkçe’nin kurallarına uygun olarak dikkatle türetilen güzel, yeni terimlere Türkçe yerine Öztürkçe diyerek bir ayrım yapmak, hele hele bu terimlere “uydurmaca” demek büyük bir hatadır. Kaldı ki, diğer Türk budunları ile dil birliğimizi bozuyor diye, Türkçe terimlere karşı çıkanlar herhalde çoğu kez yanılmışlardır. O “yeni” terimlerin birçoğuna ya da benzerine Kazak, Özbek gibi Türk lehçelerinde rastladım. 30, 40 yıldır dil ve edebiyat üstatlarımız, dil ve edebiyat dergilerinde “kelime” mi “sözcük” mü gibi çatışmaları sürdürdüler. Halbuki Türkçe’nin karşısındaki asıl tehlike Đngilizce ile eğitimin gitgide hızlandırdığı Đngilizce istilası idi. 1970’lerde Türk Dil Kurumu’nu bu konuda uyardım. Rahmetli ağabeyim, dilci Samim Sinanoğlu ile birlikte bilim ve

teknik terimlere Türkçe karşılıklar türetme işine ağırlık verilmesini önerdik. Bu konuda rahmetli Prof. Abdullah Kızılırmak gibi bilim ve Türk dili kahramanlarını şükranla analım. 1960’larda Abdullah Bey Ege’de Avrupa çapındaki rasathanesi ve öğrencileri ile gökbilim yaparken bir yandan da Türkçe fen dergisini çıkarıyordu. TDK ile “Gökbilim Terimleri Sözlüğü”nü yayınladı. Aydın Bey ise, Türkiye’de ilk bilgi işlem merkezleri kurulurken, arkadaşları ile “yazılım” “bilişim” gibi güzel terimleri dilimize kazandırdı. Halen “Bilgisayar” terimi yerleşmişken, yabancı dille gördükleri eğitimin yarattığı bilinçsizlik ve sevgisizlikle “komputer” diye yazanları ayıplamak gerekir. Haydi ayıplamayalım da, kendilerini ikaz edelim. 1978’de 5 yıllık bir çalışma ile hazırladığım “Fiziksel Kimya Terimleri Sözlüğü” Türk Dil Kurumu’nca basıldı. Tabii önce TDK’nın dilbilimcileri tarafından da incelenmişti. O yıl sözlük hakkında çeşitli bilim ve teknik meslek kuruluşlarının toplantılar düzenlediğini, sözlük hakkında methiyeler yazıldığını sevinmemeye çalışarak öğrendim. Fakat kısa süre sonra kitap piyasadan garip bir şekilde kayboldu. Dileriz şimdiki Türk Dil Kurumu da bilim ve teknikte terimlerin Türkçe’nin ana kuralları ile türetilmesi gereği üzerinde durur, Osmanlıca’nın da, Öztürkçe’nin de Türkçe olduğu ve uğraşılacak ana davanın Anglomanlıca’yı bertaraf etmek olduğu hakkında birleştirici bir tutum alır. Düpedüz Đngilizce Đstilası 1930’lardan 1980’e kadar dilin sadeleştirilmesi, devletin, aydın kesimin dilinin halk diliyle daha da bütünleşmesi hareketi yaygınlaşmıştı. Ama son 510 yılda halk diline kadar geçmiş, iyice yerleşmeye başlamış Türkçe terimlerin yerine, garip “Anglomanlıca” sözlerin kullanılması âdet oluveriyor. Şu örneklerde olduğu gibi: vekiller heyeti>bakanlar kurulu>kabine mebus>milletvekili>parlamenter matbuat>basın-yayın>media muhaberat>iletişim>komünikasyon içtimai>toplumsal>sosyal kanuni>hukuki>yasal>legal...


Sayı 24

Sayfa 129

meclis-i mebusan>millet meclisi meclis>parlamento mesele>sorun>problem usul>yöntem>metot asgari>en az>minimum azami>en çok>maksimum seçenek>alternatif faaliyet>etkinlik>aktivite

yor. Đşte bizim yabancı dille eğitim bu işe yarar, başka bir şeye değil. Bu gidişle bir-iki nesile kalmaz resmi dil (zaten fiilen Đngilizce ve Türkçe olmuşa benziyor) Đngiliz sömürgelerindeki gibi Đngilizce oluverir. Tabii uyanır engel olmazsak. Kuvvetle inanıyorum ki bu Đngiliz oyunu mutlaka bozulacaktır. Çünkü Türkçe son birkaç bin yılda birkaç kez böyle saldırılara maruz kalmış, ama kendini kurtarabilmiştir. Şimdi de Türkiye Türkçe’si Đngiliz; Kazak, Kırgız, Tatar Türkçeleri Rus; Güney Azerbaycan Türkçe’si Đran dil kültür soykırımı taarruzundan kendini kurtaracaktır. Yeniden Kurtuluş Savaşı: Nereden Başlayalım?

karmaşa>kaos müstemleke>sömürge>koloni mutabakat>konsensus, consensus

Dilimize olan son saldırının altında yabancı dille eğitim temel silah olarak yatar. Yapılacak şey çok var. Hemen yapılabilecekler: 1-) Kamuoyu yabancı dil yalnız böyle öğrenilir diye aldatılmıştır. Konunun vahametini kavrayanlar çevrelerindeki herkese, velilere, eğitimcilere, halka gerçeği anlatsınlar. Hazırlık sınıfı diye bir uygulamanın başka ülkelerde olmadığını, bunun büyük bir israf olduğunu duyursunlar.

eşgüdüm>koordinasyon encümen>kurul>yar kurul>komite>komisyon kurultay>kongre müdür>yönetmen>direktör teşkilat>örgüt>organizasyon Bazı “Anglomanlıca” dediğim lâflara da şaşıp kalıyorum: Ne Đngilizce’ye anlamı tam benzer, ne Fransızca’ya. Şimdi bir de düpedüz Đngilizce lâflar moda oldu. Az evvel hiç olmazsa imlâlarını, söylenişlerini Türkçe’ye uyarlıyorduk. Şimdi aynen Đngilizce yazılış ve telâffuzu kullanmakla kendilerine böbürlenme fırsatı çıkaranların sayısı artı-

2-) Hangi yabancı dillerin hangi mesleklerde faydalı olduğu, ne tarz öğrenilmesi gerektiği tespit edilsin. Meselâ, gezim (“Turizm”) rehberliği, konukevi (“Otel”) yöneticiliği yapacak kişilerin Đngilizce fizik, matematik terimleri bilmeleri gerekmediği gibi, bilimcinin de sokak Đngilizcesini bülbül gibi bilmesi değil, kendi mesleğini takip edecek kadar yabancı bilim dilini bilmesi yeterlidir. Asıl bilmesi gereken matematiktir.

Yazarımız Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu’nun ses getiren kitabı: Batı’nın Batışı ve Dünyada Yeni Ufuklar (2 DVD + kitap) 2008 yılının son aylarında Amerika’da başlayan “kriz” (Türkçesi “buhran”) lâfı tüm dünyayı sardı. Aslında yaşanan iktisâdî buhran çok daha derin sebeplerden oluşan ve uzun zamandır da oluşması geciktirilen “Batı’nın Tam Batışı”dır. “Güneş tekrar Doğu’dan doğacak” demiş ya Atatürk, halkımız, gençlerimiz de her geçen gün bilinçleniyor, gençlerimiz gönüllerinden aldıkları kuvvetle bilime sarılıyor. Türkiye’nin kurtuluşu da yakındır. Bizler Nâzım Hikmet’in şiirinde dediği gibi Asya’nın bağrından kopup bir at başı gibi Avrupa’ya uzanan hem Asya hem de Avrupa milletiyiz. Tarihte kaç kere olduğu gibi Batı’ya insanlığı gene Türkler öğretecek. Bilim+Gönül Yayınevi, 2009, 118 sayfa + 2 DVD.


Sayfa 130

Đşte o zaman her ülkenin gerisinde değil önünde oluruz. Çünkü öğretilen Đngilizce sadece züppelik, “rock and roll”culuk dilidir. Gerçek bilim dili matematiktir. 3-) Đnsanlar, yeni seçilen bakanlar, vb. yalnız yabancı dil bilmeleriyle methedilmemeli, matematik, bilgisayar yazılım dilleri, iktisat, felsefe, Türk lehçeleri, mühendislik, vb. bilgi ve yetenekleri için övülmeli. 4-) Hukukçularımız yabancı dille eğitimin anayasaya aykırı olduğu açısından (eğitim resmi dilden olur) gereken mercileri uyarmalı, hatta toplu davalar açmalıdırlar. 5-) Orta ve yüksek öğretimin tümünde yabancı dille eğitim devlet tarafından yasaklanmalıdır. Hatta yabancı misyoner okullarında bile (Robert Kolej, Sen Joseph vb.) eğitim dili tümüyle Türkçe olmalı, yabancılar bu okullarında ayrı yabancı dil dersinde takviyeli, yeni ve hızlı yabancı dil öğrenme yöntemleri ile faydalı olmalıdırlar. Eğer bu değişikliğe yanaşmazlarsa gerçek gayeleri daha da açığa çıkacaktır. Özel veya devletin tüm okullarında yabancı diller ayrıca yeni verimli yöntemlerle öğretilmeli, yaz kursları açılmalı, kamuoyu düzeltilmeli, hazırlık sınıfı uygulaması kesinlikle kaldırılmalıdır. Eğer devletin fazladan bir-iki yıl eğitim yapmak gibi imkânı bolsa(!) ve illa da her ülkeden bir-iki yıl daha çok okunacak deniyorsa, hazırlık yılında, her öğrenci, seçeceği meslek ne olursa olsun, matematik, bilgisayar kullanım ve yazılımını öğrenmelidir. Đşte o zaman her ülkenin gerisinde değil önünde oluruz. Çünkü öğretilen Đngilizce sadece züppelik, “rock and roll”culuk dilidir. Gerçek bilim dili matematiktir.

6-) Partisinin sağ veya sol edebiyatı ne olursa olsun iktidardakiler ve hükümetleri gerçekten Türkiye, Türk dünyası ve Türk halkının beka ve çıkarını en ön plana almalıdır. Bu anlamda millî olmalıdır. Peki öyle oldukları nereden belli olacak? Anlamanın kolayı var. Türkiye ve Türk dünyasının baş sorunu eğitim ve eğitim dili sorunudur. Bu konuya eğilmeye, kesin önlemler almaya yanaşmayan bir iktidar millî olamaz; lâfları ve giysileri ne olursa olsun. 7-) Konuşurken Đngilizce lâflar katmak övünülecek bir şey değil, ayıplanacak bir şey olmalıdır. Böylelerine bu kibarca hissettirilmelidir. 8-) Belediyeler, sorumlu kuruluşlar, işyeri ya da dükkânları güzel Türkçe isimler koymaya teşvik etmeli, yarışmalar açmalı, törenlerle ödüller dağıtmalıdırlar. Buna rağmen aşağılık duygusu hastalığından veya Türk diline gizli düşmanlıktan kurtulamayanların ruhsatları verilmemeli veya yenilenmemeli, yabancı dilden adlarla manen her gün yara bere içinde bırakılmamız önlenmelidir. 9-) Keza millî iktidarın yetkili mercileri basınyayında dergi, gazete, TV, radyo isimlerinin Türkçe olmasını Madde 8’deki gibi önlemlerle sağlamalıdır. 10-) Dergilere abone olanlar yayımcılara toplu, çok imzalı mektuplar yazmalı, isim Türkçeleşmediği takdirde abone olmayacaklarını bildirmelidirler. Keza, ilan verenler de TV olsun, gazete olsun önce ricada bulunmalı, olmazsa ilan yoluyla olan parasal kaynağı keseceklerini belirtmelidirler. 11-) Anglolaştırma yolunda dış kaynakların 1970’lerde başlattığı masum görünüşlü, sessiz fa-


Sayı 24

Sayfa 131

kat son derece etkili bir yöntem de “T-shirt” dedikleri mintan seferberliğidir. Gençlerin üzerindeki üstleri Đngilizce yazılı çoğu da açık-saçık anlamlı (hatta Amerikan bayraklı!) bu gömlekler önemli birer beyin yıkama aracıdırlar. Şimdi bu silahı tersine çevirmeliyiz. Esnaf, küçük imalatçı kuruluşlar bu konuda toplantılar yapmalı, önce bu yazı ve resimlerin kimlerce sokuşturulduğu saptanmalıdır. Đngilizce bile bilmeyen bazı imalatçı ve esnafa bu yazıları kim veriyor? Dış ülkelerde aynılarına rastlamıyorum. Şimdi yetenekli çizimcilerimize esnaf güzel Türkçe yazılı resimler çizdirsinler, bunlar da başarıyla, millî kültüre, Türk okul ve evrenkentlerine (üniversite) özendirecek sunuşlar olsun. Para kazanılırken millî bilince, dile zararı değil, faydası dokunsun. 12-) Türk dünyasının bekasını isteyen, Türk dilini seven herkes, diğer siyasi, ülküsel görüşleri ne olursa olsun, dilimizin, eğitimimizin kurtarılmasını en önemli, birinci millî dava olarak görmeli, önce bu davayı hep birlikte halletmek için birleşmelidirler. Bu arada, şimdiki Türk Dil Kurumu’nun “Osmanlıca”yı unutulmaktan kurtarmış olan değerli dil ve edebiyat şahsiyetleri, yıllarca uzak Türk lehçelerinin sözcüklerini hazırlamış, Türk bilim ve teknik diline gerçek Türkçe’den güzel terimler türetmiş, bu sefer de “sağcı” veya “solcu”ya kızıp “Anglomanlıca”yı körüklememiş eski Türk Dil Kurumu uzmanlarıyla barışmalı, hep birlikte gerçek Türkçe bilim dilinin geliştirilmesi ve de Türk Dünyası’nın ortak yazı dilinin, ortak Türkçe bilim dilinin bir an önce sağlanması için çalışmalıdırlar. Yoksa Türk dili, lehçeleriyle beraber, Anglo-Sakson, Rus ve Đran’ın “böl ve fethet” siyasetine kurban gidebilir. Osmanlıca - Öz Türkçe diye anlamsız kavgalar, aslında gene anlamsız “sağ-sol” dış kaynaklı kavgaları ile dilseverlerimiz bölünürken, Đngiliz atını alan sessizce Üsküdar’ı geçiyordu. Ama şimdi, halkımız dahi bu, gece yarısı ilerleyen düşman atlısını ay ışığında gördü, fark etti. Onun için, on bin yıldır nice badireler atlatmış olan Türk dili ailesi gene muhakkak kurtarılacaktır. Bu en büyük ve en şerefli kurtuluş savaşı Türk dünyasının her köşesinden başlamıştır. Türk dili yalnız kurtulmayacak, o nadir matematiksel yapısıyla dünyanın da bilim dili olacaktır.

Oktay.Sinanoglu@PolitikaDergisi.com

(1) Bkz. Nüzhet Hâşim Sinanoğlu, “Dante ve Divine Comedia”, Devlet Matbaası, Đstanbul,1934. (2) Bkz. O. Sinanoğlu,” Fizik Kimya Matematik Ana Terimleri Sözlüğü, Bilim+Gönül Yayınları,2010. (3) Bkz. 1975 ve sonrası O. Sinanoğlu’nun Japonya ve Türkiye’deki yazıları, özellikle Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Haziran 1983, sf 121130.


Sayfa 132

Troçkist yazar Alan Woods’un yazı dizisi sürüyor...

Kapitalizm Krizi ve Marksist Düşüncenin Görevleri (2) *

Alan WOODS * Özgün adı: The Crisis of Capitalism and the tasks of the Marxists (Part two)

Örneğin emekli maaşlarını ele alalım. Emekli maaşı fikrini ilk ortaya koyan Bismarck’tı. Bu sağcı, gerici Bonapartist iyi niyetli olarak (!) herkes için emekli maaş yaşının, 70 üstü olduğunu tanıttı. Aynı zaman içerisinde Almanya’da ortalama yaşam süresi 45’ti.

Đngilizceden çeviren: Göktuğ YELKANAT Günümüz kapitalist dünya krizleri şu anlama gelir: Yeni bir döneme girdik ve bu dönemde sağlıkta kesintiler ve çalışma koşullarına müdahale yöntemleriyle çalışanlar daimi bir tasarruf devriyle yüzleşeceklerdir. Çoktandır var olan radikalleşme, özellikle Latin Amerika’da ve dünyanın diğer az gelişmiş bölgelerindeki milyonlarca işçi ve genci etkiliyor ve bununla birlikte bu durum giderek gelişmiş ülkelere yayılıyor. Tüm Tasarruf Dönemleri

50 yılı aşkın süre içerisinde ekonomik gelişmeler için teşekkür ederiz, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki (Avrupa, Amerika, Japonya, Avustralya vs.) işçi sınıfı ve örgütleri en azından yarı uygar yaşam koşullarını kazanabildiler. Onlar, bu koşulların normal olduğunu düşündüler, çünkü başka hiçbir şey bilmiyorlar. Ama son 50 yıldır olanlar tümüyle normal değildi. Kapitalizmin etkisi altında, gidişat normal değildir tezi tarihi bir istisnaydı. Örneğin emekli maaşlarını ele alalım. Emekli maaşı fikrini ilk ortaya koyan Bismarck’tı. Bu sağcı, gerici Bonapartist (ek bilgi: Bonapartizmin genel ideolojisi, devrimcilerin askeri güçler tarafından bastırılması ve bir popüler sınıf reformizmi sayesinde monarşiyi sağlamasıdır.) iyi niyetli olarak (!) herkes için emekli maaş yaşının, 70 üstü olduğunu tanıttı. Aynı zaman içerisinde Almanya’da ortalama yaşam süresi 45’ti. Bismarck gerçekten de akıllı bir


Sayı 24

Sayfa 133

adamdı! Bu günlerde birçok ülkedeki çalışanlar, 60 veya 65 yaşlarında çalışma hayatını sona erdirip, devletten para alma hakkını bir hak olarak düşünmektedirler. Bunun normal olduğunu, kendiliğinden doğan bir hak olduğunu düşünüyorlar. Ama, bu ne normal ne de kendiliğinden doğan bir haktır. Şimdilerde burjuvazi açıkça şunu söylüyor: “Buna gücümüz yetmez. Yaşı ilerlemiş ve üretken olmayan insanların bakımını sağlamaya gücümüz yetmez. Problem insanların uzun yaşamsıdır. Bizim için bir kıyak yapmalı ve biraz daha erken ölmeliler!”; The Economist” dergisinin 27 Temmuz tarihli sayısının başyazısından bir alıntı yapalım: “Sevelim veya sevmeyelim, çalışma hayatının yasal bir durma noktasının olmadığı Bismarck öncesi (pre-Bismarckian) bir dünyaya geri gidiyoruz.”; diğer bir deyişle, ölene kadar çalış. Amerika’da fitili ateşlenen emekli maaşları saldırıya maruz durumda kalacaktır. Başkan Obama kapitalizmin gülümseyen maskesini temsil etmektedir. Obama, diş macunu reklamlarını hatırlatan daimi gülümser bir elbise giymiştir. Ama bu hoş gülümseyen maske çok hızlı bir şekilde kayıyor ve insanlar maskenin arkasındaki kapitalizmin çirkin, gaddar, acımasız yüzünü görecekler. Bu ahmaklık sorunu değildir, bu kesin bir gereklilik sorunudur, çünkü onlar ahlaksızdır. Kapitalist bakış açısıyla, onların bunu yapmama haricinde başka bir seçenekleri yoktur. Piyasa ekonomisi bakış açısıyla, yapmaya gücümüz yetmez, sözleriyle doğruyu söylüyorlar: kesinti yapmalı, daha çok kesinti, hatta piyasada canlılık olsa bile. British Havayolları işçilerden çalışmamalarını talep etti, çünkü “size ödeyecek paramız yok” denildi. Temmuz ayında, Amerika’daki işçi sınıfının en güçlü kesimi olan kamyon şoförleri maaşlarından %10 kesinti yapılmasını kabul etti. Bu durumda nasıl bir sonuca varırız? Bilinçlilik seviyesinin düşük mü olduğunu, işçilerin devrimci olmadığını mı, revizyo-

bu reformları

British Havayolları işçilerden çalışmamalarını talep etti, çünkü “size ödeyecek paramız yok” denildi. Temmuz ayında, Amerika’daki işçi sınıfının en güçlü kesimi olan kamyon şoförleri maaşlarından % 10 kesinti yapılmasını kabul etti. nistler ve mezhepçilerden duyduğumuz olağan saçmalıkları mı söyleyelim? Hayır! Böyle bir sonuç ortaya koyamayız. Bu gibi şeyler, bir dönemden tamamen farklı bir diğer döneme geçmekte olduğumuz evrelerin şimdiki kaçınılmaz bir sonucudur. Toplumdaki Huzursuzluk Tanımladığımız, basit veyahut tekdüze bir süreç değildir. Şimdi bile meydana gelen şiddetli grevler var. Sadece Güney Afrika’da değil, Britanya’da da fabrika işgalleri yaşanmaktadır. Bundan bir hafta önce (2009’dan söz edilmektedir) Isle of Wight’ta ( Đngiltere’de bir ada), bir fabrika işgali yaşandı. Yoldaşların böyle bir yerin varlığından haberdar


Sayfa 134

Marx’ın “insanlık için seçim, sosyalizm veya barbarlıktır“ sözü abartısız doğrudur. Sahraaltı Afrika kâbus denecek kadar kötü durumdaydı, hatta piyasada canlılık olduğunda bile durum farksızdı; Ruanda’daki korkunç soykırım, Kongo’da kimsenin bahsedemediği, yaklaşık 55-6 milyon insanın katledildiği dehşet verici bir iç savaş… olup olmadığını bilmiyorum. Bu ada, zengin insanların yat gezileri düzenlediği, insanların tatil mekânı olarak seçtiği, Muhafazakâr Parti’nin de oy çoğunluğuna sahip olduğu, Đngiltere’nin güney sahilinde yer alan bir adadır. Her zaman yağmurlu olmasının dışında hoş bir yerdir. Bir hafta önce Isle of Wight’ta bir fabrika işgalinin yaşandığını söylemiştim. Bu gerçektir ve hayli önemli bir vakadır, ama bu olay hakkında biraz dikkatli olmalıyız. Bunun, Britanya’daki işçilerin genel fotoğrafı olarak nitelendirseydim, yanlış yapmış olurdum; bu aşamada bu, genel bir fotoğraf değildir. Buna daha sonra değineceğim. Ama durum henüz böyle değildir. Ancak kimse, birçok yolla kendini ifade eden radikalleşme ve grevin arasına otomatik olarak bir paralel çizemez. Marksistler bu derin krizde çok sayıda grev hareketinin gerçekleşeceğini umuyorlar; bu tamamıyla gerçek dışıdır. Doğruyu söylemek gerekirse, Britanya’da, Đtalya’da, Fransa’da, Amerika’da düşük seviyede grevler söz konusudur. Ama bu, sorunları ortadan kaldırmaz. Toplumda çok büyük bir huzursuzluk var. Daha önceden olmayan ve kapitalist sisteme karşı geniş alana yayılmış bir itiraz söz konusudur. Burası bizim toprağımız: Fikirlerimizin büyük bir etki yaratabileceği bir toprak parçası. Bu bir değişim ve önemli bir değişim. Bu değişim, Marksist eğilimin gelişmesi için uygun koşulları yaratmalıdır. 1929’dan 1933’e kadar Amerika’da hemen hemen hiç grev olmadığını söylemiştim, ama o günlerde

Amerikan Komünist Partisi, özelikle Amerika’da yaşanan işsizlik ve ırkçılık hareketleri arasında hızlı bir şekilde büyümüştü. 3. Dünya Ülkeleri 3. Dünya Ülkesi diye adlandırılan ülkeler için on kat daha fazla doğru olan şeyin gelişmiş kapitalist ülkelerde doğruluk payı nedir? “3. Dünya” ifadesinden hoşlanmam, düşünceme göre bilimsel olmayan bir ifadedir ama bunun yerine bir alternatif düşünemiyorum. Bizler Asya, Latin Amerika, Ortadoğu ve Afrika’dan “3. Dünya ülkesi” diye söz ederiz. Marx’ın “insanlık için seçim, sosyalizm veya barbarlıktır“ sözü abartısız doğrudur. Sahraaltı Afrika (Afrika kıtasının Sahra'nın güneyinde kalan kısmını veya tamamı veya bir kısmı Sahra'nın güneyinde kalan Afrika ülkelerini ifade eden coğrafya terimidir. Sahraaltı Afrika, siyahî popülâsyonu sebebiyle Kara Afrika olarak da anılır.) kâbus denecek kadar kötü durumdaydı, hatta piyasada canlılık olduğunda bile durum farksızdı; Ruanda’daki korkunç soykırım, Kongo’da kimsenin bahsedemediği, yaklaşık 5-6 milyon insanın katledildiği dehşet verici bir iç savaş… Şimdilerde Somali’de meydana gelen acımasız bir savaş söz konusudur. Son günlerde bir Amerikan strateji uzmanın sözleri şu şekildeydi: “Hepiniz Afganistan konusunda endişelisiniz, ama benzer gelişmelerin yer aldığı Somali ve Pakistan konusunda daha çok endişeli olmalısınız.” Ama Afrika’da işçi sınıfının güçlü olduğu ve büyük grevlerin yaşandığı kilit ülkeler de bulunmaktadır: Nijerya ve Mısır gibi… Ama “Kara Afrika”daki kilit ülke ise Güney Afrika’dır. Afrika Ulusal Kongresi (ANC/ African National Congress), tam anlamıyla, bölgede oluşan ihanet ve ruhunu satma karşıtlığı temeli üzerinden iktidara gelmiştir. Siyah işçiler bu anlaşmadan hemen hemen bir şey kurtaramadılar. Olanların tümü şuydu: Beyaz sömürücülere kaynaştırılmış “siyahî orta sınıf”, siyahî bir burjuva sınıfı ve Thabo Mbeki tarafından yönetilen ANC’nin burjuva kanadının oluşması. Thabo başta Stalinist’ti ama daha sonra tamamen bir burjuvaya dönüştü ve sonuç olarak ANC’nin içinde bir çatlak belirmiş oldu. Güney Afrika’ da 17 yıldır herhangi bir ekonomik kriz yaşanmamasına rağmen, ülke ekonomik krizden çok şiddetli bir şekilde etkilenmiştir. Şimdilerde de derin bir durgunluk dönemindeler, resmi işsizlik oranı %23,5, gerçek rakamlar ise bu orandan daha fazla. Zuma, Mbeki‘nin yerini aldı ve siyah işçi top-


Sayı 24

luluklarının Zuma’nın sola gideceğini ve kendi haklarını koruyacağını düşündükleri aşikardı. Ama geçen hafta Güney Afrika’da geniş çapta bir grev yaşandı. Bu grev otobüs çalışanları ile başladı, ama bu hafta içerisinde pazartesi ve salı günleri Güney Afrika’nın büyük kentlerinde kitlesel grevler yaşandı; sadece otobüs çalışanları değil; klinik çalışanları, trafik memurları, kütüphaneciler, park çalışanları, genel olarak tüm kamu sektörü grevdeydi. Belediye çalışanlar birliği maaşlarının %15 oranında artırılmasını talep ediyor. Ve bu hakkı alacaklar gibi gözüküyor. Burada polis ile bir çatışma yaşandı, barikatlar kuruldu ve polis plastik mermilerle işçilere ateş etti. En az 12 işçi bu çatışmada yaralandı ve yaralı sayısı artmaya devam ediyor. Böylece devrim hareketi Güney Afrika’dan başlamak üzere Afrika’daki diğer kilit ülkeler yayılmaya başladı Latin Amerika hakkında fazla şey söylemek istemiyorum, çünkü yeterince daha evvel bahsettiğimi düşünüyorum. Tabii ki, dünya devriminde kilit bir bölge olarak kalmaya devam ediyor. Venezüella’da inanılmaz gidişat gösteren devrim, 10 yılı aşkındır sürüyor. Ama burada liderlik sorunu baş gösteriyor. Chavez çok cesaretli ve dürüst bir insan, ama Chavez deneysel olarak (yani deneme-yanılma yöntemi yaparak), doğaçlama yaparak, gidebildiği yere kadar bir program yaparak ilerliyor. Burjuvaziyle işçi sınıfını dengede tutmayı deniyor. Ama bu imkânsız. Bu şekilde devam edemez. Ekonomik durum nedeniyle Chavez bir süre bu durumu idare edebildi. Lenin’in söylediği gibi; “Politikalar ekonomiyi belirler.” Yüksek benzin fiyatları onları kurtardı, tasarruf etmelerini sağladı. Ödün verdiler, reform yaptılar, misyonlarını yerine getirdiler ve dahası, ama sonra bu devir sona erdi. Benzin fiyatları aşağı çekildi. Birazcık da olsa, fiyat-

Sayfa 135

Hiç şüphem yok ki Venezüellalı işçiler Chavez'e sadık kalmaya devam edecek. Ve hiç şüphem yok ki, kendini Chavez’e adamış destekçiler ve birçok işçi de şunu düşünüp, söyleyeceklerdir: “Nasıl bir devrim bu?”, “Nasıl bir sosyalizm bu?”, “Bu problemleri çözecek miyiz yoksa sorunlar devam mı edecek?” lar kendine geldi, ama bu yeterli değil. Rakamsal verilere baktığım kadarıyla, enflasyon %30 civarında. Bu durum üzerinde reel ücretlerde bir düşüş yaşanmaya devam ediyor. Birçok refah projesi kesintiye uğruyor ve işsizlik artıyor. Hiç şüphem yok ki Venezüellalı işçiler Chavez'e sadık kalmaya devam edecek. Ve hiç şüphem yok ki, kendini Chavez’e adamış destekçiler ve birçok işçi de şunu düşünüp, söyleyeceklerdir: “Nasıl bir devrim bu?”, “Nasıl bir sosyalizm bu?”, “Bu problemleri çözecek miyiz yoksa sorunlar devam mı edecek?” Ve bu, Sosyalist Parti içinde, sonbaharda kongre düzenleyecek olan Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi içinde derinlemesine düşünmeye yol açmalıdır. Parti, aşırı derecede bürokratikleşmiştir ve liderlik, reformcular tarafından yönlendirilmektedir, ama aşağıdan gelen baskı da mevcuttur. Venezüella’da sağ ve sol arasında bir kutuplaşma söz konusudur ve bu kutuplaşma Bolivarcı hareketin kendisi içersinde de yansıtılmalıdır. Bu durum, Marksist eğilim için çok elverişli bir durum olmalıdır. Kitle örgütlerinin başrolü oynamasıyla birlikte bıkıp usanmadan direndiğimizde, ne kadar haklı olduğumuzu göreceksiniz. Güney Afrika'da bahsettiğimiz hareket, ANC'yi ve Güney Afrika Komünist Partisi'ni, tabii ki Güney Afrika Sendikalar Birliği'ni (COSATU'yu) de gözden geçirdi. Hareket biraz


Sayfa 136

Ama işçiler deneyimli insanlardır. Bir Meksikalı işçi PRD'ye bakar, sonra da o partinin önderlerine ve şöyle der: “Bu insanlar umutsuz, yapacakları hiçbir şey yok. Yemeğe ihtiyacım var. Bir işe ihtiyacım var. PRI iktidardayken, onların gangsterlerden rüşvet aldıklarını bilirdik, ama en azından bize yiyecek bir şeyler verirlerdi, ve işim vardı.” Birçok insan, kendilerine bir şey vereceklerini gördükleri için bu psikoloji içerisinde PRI’ya oy verdi. ertelenmişti ve genellikle de ekonomik durum yüzünden bu durum ertelenme süresini uzatmıştır. Sabırlı olmalıyız. Ama Güney Afrika hakkındaki görüşlerimiz gözümüzün önünde vuku bulmaya devam ediyor. Venezüella'da da durum benzerdir, çünkü yoldaşlar Bolivarcı hareketin ve PSUV yani Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi'nin rolünü daima vurgulayarak ve gerekli taktiksel esneklikle teorik sağlamlığı birleştirerek Venezüella'da olağanüstü işler yaptılar. Đnanıyorum ki birkaç yıl içerisinde PSUV'un içinde bizim de katılacağımız, Marksizm düşüncesiyle onların fikirlerini gübreleyecek karşıt bir sol kanat gelmiş olacak. Tekrar tekrar Meksika 'da da liderliğin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. 2006'da Lopez Obrador sadece küçük parmağını kaldırarak, milyonlarca insanın sokağa dökülmesine vesile olmuş ve başarılı bir sosyalist devrimi gerçekleştirebilmişlerdi. Lopez Obrador bu hareketten korktuğu kadar Calderon hareketinden korkmadığını düşünüyorum, çünkü hareketin önüne taş koymaya çalışmıştı. Bu sebepten, insanlar mantık olarak düş kırıklığına uğradılar. Son seçimlerde PRD (Party of the Democratic Revolution / Demokratik Devrim Partisi) ağır bir yenilgi tattı ve eski PRI (Partido Revolucionario Institucional/ Institutional

Revolutionary Party /Kurumsal Devrimci Parti) halktan büyük destek kazandı. Bunun anlamı Meksikalı işçilerin gerici olması mıdır yoksa aniden muhafazakar olmaları mıdır? Meksikalı işçilerin psikolojisini anlamalıyız. Onlar PRD'yi , Lopez Obrador'u desteklediler ama Meksika'da ciddi bir kriz sorunu var. Meksika'daki tüm bölgeler, Amerika Birleşik Devletleri'nde çalışan göçmenlere bağlıdır. ( Bu durum tüm Orta Amerika için doğrudur ve bunu Honduras ve El Salvador'da da görebiliriz.) Bu göçmenler işten çıkarıldığında, ailelerine gönderecek para bulamazlar. Bu bir felakettir. Bu durum, Honduras'ta ihtilallerle açıklanır veya çözülür. Orta Amerika'daki tüm ülkeler için bu durum birbirine benzerdir. Ama işçiler deneyimli insanlardır. Bir Meksikalı işçi PRD'ye bakar, sonra da o partinin önderlerine ve şöyle der: “Bu insanlar umutsuz, yapacakları hiçbir şey yok. Yemeğe ihtiyacım var. Bir işe ihtiyacım var. PRI iktidardayken, onların gangsterlerden rüşvet aldıklarını bilirdik, ama en azından bize yiyecek bir şeyler verirlerdi, ve işim vardı.” Birçok insan, kendilerine bir şey vereceklerini gördükleri için bu psikoloji içerisinde PRI’ya oy verdi. Onlar bir şey yapmadan, PRI kendi itibarın yakında sarsacaktır. PRD, daha sol bir çizgi üzerinden durumu kendi lehine tekrar çevirecektir. Faşizm Tehlikesi? Birçok çelişkiler içeren bu geçiş dönem sadece Güney Amerika'da değil genel olarak Avrupa'da da görülmektedir. Avrupa’da son gerçekleşen seçim-

Lopez Obrador


Sayı 24

Sayfa 137

çoğu ülkelerdeki öğrenciler artık sol görüşlü veyahut gerici (sağcı).

lerde, özellikle “sosyal demokrat” partiler ağır bir yenilgiye uğradılar ve bazı Avrupa ülkelerinde ise aşırı sağ partiler büyük destek gördü. Aşırı sol fraksiyonların ciddi bir psikolojik problemi olduğunu biliyoruz. Asabi bir tik hastalığına yakalanmış gibiler ve ne zaman aşırı sağ partiler biraz daha fazla oy alsa, hemen tamtam sesleri başlar ve “Faşizm, faşizm, faşizm!” diye bağırırlar. Bu tamamen bir saçmalık. Bu aşamada, tüm ülkelerdeki sınıf gücü kolerasyonu, faşizm olasılığını kabul etmez. Savaştan önce Đtalya, Almanya, hatta Đspanya gibi ülkelerdeki işçi sınıfı azınlıktı. Hatta Almanya'da aşırı sağ kanat ve faşist partilerin demagojik argümanlarıyla kolayca devşirebildikleri (askere alabildikleri) devasa boyutta köylü sınıfı mevcuttu. Hatta Fransa'da da savaştan önce durum bu şekildeydi. Şimdi ise tüm bunlar bitti. Köylü sınıfı, birçok Avrupa ülkesinde kayıplara karıştı ve işçi sınıfı şimdilerde, toplumda kati bir çoğunluktadır. 1930'larda tüm ülkelerdeki öğrenciler varlıklı, başka bir deyişle zengin ailelerin çocuklarıydı (o dönemler üniversitede okuyan kız öğrenci sayısı oldukça azdı). Çoğu muhafazakardı ve büyük çoğunluğu faşist ve Nazi'ydi. 1926'da, Britanya'da öğrenciler grev bozucuydu (yani grevdeki işçinin yerini alan kişi konumundalardı). Almanya'da, Đtalya'da ve Avusturya'da çoğu öğrenci faşistti. Peki durum şimdi böyle mi? Dünya'da faşistlerin öğrencileri kontrol ettiği herhangi bir ülke adı verebilir misiniz? Aksine,

Bu bakımdan 1930'lar gibi benzer dönemlerde faşizmi tartışmak gülünç. Faşistler gidebildiği yere kadar var olacaklar, tabi iki küçük topluluklar halinde. Bilhassa saldırgan tutum sergileyebilir, zorba, şiddet yanlısı olabilir ve de provokasyonlarda yer tutabilirler, ama gücü ellerine aldıklarında yani iktidarı ele geçirdiklerinde ise onlar için hiç sorun yoktur. Her halükarda, yönetici sınıf sadece, işçi sınıfı bir dizi ağır yenilgiye uğradıktan sonra reaksiyon gösterip, çare bulmaya başvuracaktır. 1919 - 1939 dönemlerinde Almanya, Đtalya ve Đspanya için durum böyleydi. Bundan dolayı, sorunların karşılığı, çok geçmeden ortaya konacak, Avrupa ve Latin Amerika'daki işçiler zaman zaman iktidarı ele geçirmeyi deneyecektir. Bu, kaçınılmaz ve gerçek bir durumdur. Bolivya'da faşist hareketlerin olduğu söylenebilir. En azından karşı sağ kanat hareketi içinde faşistler kendilerine yer buldu. Kahraman Bolivya işçi sınıfı son bir kaç yılda, en az iki sebepten dolayı iktidarı kolayca ele geçirebildi. Đktidarı ele geçirmeselerdi, bu onların hatası sayılmazdı, ama düzensizlik (kafa karışıklığı) ve lider yetersizliği olarak adlandırılırdı. Bolivyalı işçiler iki ayaklanma sahneye koydular. Đki hükümet devirdiler. Size sormak istiyorum; Bolivyalı işçilerden daha ne isteyebiliriz, daha ne yapmalarını umuyorsunuz? Ama onlar iktidarı ele geçirme bakış açısı olmayan liderler yüzünden bu güne kadar başaramadılar. Böylece yeni dönem, Evo Morales'in reformist (yenilikçi) hükümetiyle sonuçlanmıştır. Bu durum, Bolivya'da henüz çözülemeyen keskin bir sınıf mücadele dönemi başlattı. Bu, Bolivyalı Marksistlerin liderlik kurma kapasitelerine bağlıdır ve de şunu duyurmaktan mutluluk duyarım ki; IMT (Uluslararası Marksist Eğilim) en önemli iki kesimin arasındaki ilişkiyi tasvip etti: Bolivyalı kesim ve Faslı kesim... (Devam edecek…) iletisim@PolitikaDergisi.com www.marxist.com


Sayfa 138

Politika Dergisi—Selma Aliye Kavaf Mülakatı

Devlet Bakanı

Selma Aliye Kavaf’la

Çocuklar Üzerine... Mülakatı Gerçekleştiren: Nuran TALAY

N

uran TALAY: Kayıp çocuklar konusunda sizin de desteğinizle TBMM’de alt komisyon kuruldu. Bu konuda polisle bir işbirliği de yaptınız. Bunlardan bahseder misiniz?

Selma Aliye KAVAF: Kayıp çocuklar ulusal bilgi sisteminin oluşturulması, ilgili kurum ve kuruluşlar arası işbirliği ve koordinasyonun sağlanması kayıp çocukların bulunmasında çok önemlidir. Bu doğrultuda TBMM Genel Kurulu’nda kayıp çocuklar sorununun araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Araştırması Komisyonu kurulması 2010 Şubat ayında oy birliğiyle kabul edilmiştir. Haziran 2010’da “Kayıp Çocuklar Ulusal Bilgi Sistemi Projesi Kurumlar arası Đşbirliği Protokolü” Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Đçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve Bakanlığım tarafından imzalanmıştır. Protokolle; Türkiye’de çocukların kaybolmalarının önlenmesi ve kaybolan çocukların bulunması için sorumlu kurumlar arasında etkin işbirliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Söz konusu protokol kapsamında kaybolma vakalarına ilişkin ulusal bilgi sisteminin oluşturulması; kayıp vakalarının incelenerek nedenlerinin araştırılması; yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde etkin işbirliği ile çözüm odaklı uygulama ve politikaların geliştirilmesi ile kayıp çocuk bilgilerinin e-Devlet Kapısı üzerinden sunulması hedeflenmektedir.

“Kayıp Çocuklar Ulusal Bilgi Sistemi Projesi” ile kayıp çocuklarla ilgili mevcut kayıt sistemi ve yapılan çalışmalar değerlendirilecek, yeni kayıt sistemine esas olacak üç ayrı bilgi formu ile sağlıklı veri toplanacak, arama işlemlerinde uygulanacak işlemlere standart getirilecektir. Öte yandan oluşturulacak yeni kayıt sistemi ile toplanacak bilgilerin belli aralıklarla istatistiksel analize tabi tutularak konunun çeşitli yönleriyle değerlendirilmesi mümkün olacaktır. Bu sistemin oluşturulması sonrasında kurumumuza bağlı kuruluşlarımızdan izinsiz ayrılan


Sayı 24

çocuklarımızın veri girişleri ve veri düşümleri, kuruluşlarımızdan internet bağlantısı ile e-Devlet Kapısı üzerinden yapılabilecektir. Đçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü koordinesinde yürütülen ve Bakanlığıma bağlı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumumuzun paydaş olduğu “Kayıp Çocuklar Projesi” de hazırlandı. Bu projenin amacı çocukların kaybolmalarının önlenmesi, kaybolan çocukların bulunması için sorumlu kurumlar arasında etkin işbirliği sağlanması, kaybolma vakalarına ilişkin ulusal bilgi sisteminin oluşturulması, kayıp vakalarının incelenmesi, nedenlerinin araştırılması ve kayıp çocuk bilgilerinin e-Devlet Kapısı üzerinden sunulmasıdır. Kurumlarımızda koruma altında olan çocuklarımız, kimi zaman aileleri kimi zaman arkadaşları ile vakit geçirmekte, ya da izinli olarak ayrıldıkları hal-

“Öte yandan oluşturulacak yeni kayıt sistemi ile toplanacak bilgilerin belli aralıklarla istatistiksel analize tabi tutularak konunun çeşitli yönleriyle değerlendirilmesi mümkün olacaktır. Bu sistemin oluşturulması sonrasında kurumumuza bağlı kuruluşlarımızdan izinsiz ayrılan çocuklarımızın veri girişleri ve veri düşümleri, kuruluşlarımızdan internet bağlantısı ile ee-Devlet Kapısı üzerinden yapılabilecektir.”

Sayfa 139

de zamanında kurumlarımıza geri dönmemektedir. Bu çocuklarımızdan bazıları bu ayrılışları alışkanlık haline getirmekte ve onlarca defa aynı davranışı sergileyebilmektedirler. Bu çocuklarımızın nereye gittikleri bilinmektedir. Ancak izinsiz ayrılan ya da zamanında geri dönmeyen çocuklarımız için hiç vakit kaybetmeden Emniyet Genel Müdürlüğü’ne haber verilmekte ve gerekli işlemler yapılmaktadır. Şu an kuruluşlarımızdan izinsiz ayrılan ya da izin süresi dolduğu halde kaldıkları kuruluşlara dönmeyen çocuk sayısı 487’dir. Yapılan çalışmalarla bu rakam son dönemde azalma göstermektedir. SHÇEK'e bağlı kuruluşlarımızdan izinsiz ayrılan ya da izinli ayrılıp dönmeyen çocukların kayıp bildirimleri daha önce kurum yetkilisinin bizzat müracaatı üzerine alınırken, 25 Ocak 2010 tarihinden itibaren, bu müracaatın mesai saati dışında faks ve-


Sayfa 140

Bu çocuklarımıza ihtiyaçları olan destek hizmetlerini de veren 25 kuruluşumuzda bakmaktayız. Dört yılda 25 kuruluşun açılması çok önemli bir rakamdır. Şu an yaptığımız çalışmalarla önümüzdeki dönemde suç mağduru olan ve suça sürüklenen çocuklarımız için 18 kuruluşun açılması için yatırımlarımıza devam etmekteyiz. ya internetten e-posta yoluyla yapılması ve bu bildirim üzerine çocuğun ivedilikle kayıp olarak aranması uygulamasına başlanmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise kurumlarımızdan izinsiz ayrılan çocuklarımızın tamamına yakınını suç mağduru olmuş ya da suça sürüklenmiş çocukların oluşturmasıdır. 2006 yılından itibaren Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumumuz bu kapsamdaki çocuklarımız için verdiği hizmeti daha profesyonel hale getirmiştir. Bu çocuklarımıza ihtiyaçları olan destek hizmetlerini de veren 25 kuruluşumuzda bakmaktayız. Dört yılda 25 kuruluşun açılması çok önemli bir rakamdır. Şu an yaptığımız çalışmalarla önümüzdeki dönemde suç mağduru olan ve suça sürüklenen çocuklarımız için 18 kuruluşun açılması için yatırımlarımıza devam etmekteyiz. Kuruluşlarımızda bu çocuklar ve aileleri ile aile odaklı mesleki çalışmalar yapılmakta ve ailelere danışmanlık hizmeti verilmektedir. Aileye Dönüş Projesi kapsamında özellikle ailesinin yanında yaşamak isteyen çocukların aileleri, yapılacak incelemede ailenin yanında yaşamalarında bir sakınca olmadığının tespiti halinde ekonomik olarak desteklenmekte, yapılan periyodik ziyaretlerle de aile güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Psiko-sosyal yönden travmaya uğramış bu çocuklar, aileleri ve ya-

kın çevreleri ile kuruluşlarımızdaki sosyal çalışmacılar ve psikologlar mesleki çalışma gerçekleştirmekte, psikiyatri kliniklerinde tedavi süreçlerine ivedilikle başlanmaktadır. Çocuklar, sosyal, kültürel, sanatsal ve sportif faaliyetlere yönlendirilmekte, eğitimlerini başarılı bir şekilde sürdürmeleri için gerekli takipleri ve izlenmeleri sağlanmaktadır. 2009 yılının Ekim ayında 81 ilimizin Çocuk Şube Müdürleri bir araya getirilerek Đçişleri Bakanlığı tarafından “Kayıp Çocuk Rehberi” oluşturulmuştur. Bu rehberle, kayıp çocukların bulunması amacıyla yürütülecek iş ve işlemlerde standartlaşma sağlanması ve araştırmanın bütün boyutları ile gerçekleştirilmesi hedeflenmektedir. Rehber, çocuğun bulunmasından sonra yapılacak iş ve işlemleri de içermektedir. Ayrıca, yürütülen faaliyetler sırasında karar alma mekanizmaları ve kurumlararası işbirliğine yönelik açıklamalar da bulunulmaktadır. Kayıp çocuklarımız için ALO 183 Sosyal Hizmet Yardım Hattı, ile ALO 150 BĐMER Hattı ve Başbakanlık Đnsan Hakları Başkanlığı’na bağlı telefonlara başvuruda bulunulması, Türk Ceza Kanunu’nun 104. Maddesinde geçen 15–18 yaşındaki mağdura yönelik cinsel eylemlerin takibinin şikâyete tâbi olmaktan çıkarılması kayıp çocuk sorununun çözümünde etkili olacaktır. Anayasamız, ailenin ve çocuğun korunmasını özel olarak güvence altına almış korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması konusunda düzenlemeler yaparak çocuğa verilen önemi vurgulamıştır. Son Anayasa değişikliği de; çocukların öncelikli olarak korunması gereken bir kesim olduğunun vurgulanması ve çocukların yüksek yararının gözetilmesi ile, ülkemiz çocukları için önemli bir kazanım olacaktır. Çocuklar ihmal ve istismara son derece müsait olup, zaman zaman suç ve çıkar aracı olarak kullanılmaktadırlar. Bu nedenle ailelerin öncelikle çocuklarıyla doğru iletişim kurmaları, onların akran çevresini ve sürekli görüştüğü kişileri bilmesi gereklidir. Özellikle internette tanıştığı kişiler çocuklarımızı birtakım maceralara sürükleyebilmektedir. Ailelerimiz bu konuda duyarlı olmalı, çocuklarına yardımcı olmak için bilinçli hareket etmeli, gerekiyorsa bu konuda Bakanlığım bünyesinde hizmet veren “Toplum Merkezlerimiz” ve “Aile Danışma Merkezlerimiz”den destek hizmet almalıdırlar.


Sayı 24

Ailelerimizin çocuklarıyla iletişimi ve bu konularda nasıl bir yol izlemeleri gerektiğine dair Bakanlığıma bağlı Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü geniş kapsamlı bir aile eğitim programı hazırladı. Önümüzdeki aylarda tamamlanacak çalışmada hazırlanan eğitim materyalleri tüm kamu ve özel kuruluşların kullanımına açık olacak, ayrıca internet üzerinden de herkes ulaşabilecektir. Amacımız, ailelerin çocukları hakkında daha bilinçli olmalarını sağlamak ve sıkıntı duydukları her alanda ve özellikle çocuklarıyla ilgili konularda yardımcı olmaktır. Çocuklarımızın sağlıklı ve güvenli ortamlarda yaşamalarını sağlamak hem devletimizin hem de ailelerin görevidir. Anne-babalar kadar medyaya da sorumluluk düşmektedir. Medya kuruluşları yayınlarında çocukların evden kaçmalarını özendirecek mesajlardan kaçınmalı ve çocukları kendilerine zarar verecek çevre ve kişilere karşı uyarmalıdır. Kayıp çocuklar bizim çocuklarımızdır, hiç kimsenin böyle bir sorunu görmezden gelme hakkı yoktur. Bu konuda toplumumuz her bir ferdiyle, kamu ve özel kuruluşlarıyla topyekûn bir mücadele içinde olmalıdır. Nuran TALAY: SHÇEK’te kalan çocuklarımızın hayata daha iyi hazırlanmaları için çalışmalarınız nelerdir? Selma Aliye KAVAF: Bakanlığıma bağlı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğümüz, her kademedeki personeli ile, korumamız altında olan çocukları sağlıklı bireyler olarak topluma kazandırmak için her türlü olumsuzlukları minimum seviyeye indirmek ve hızlı bir şekilde yeni hizmet modellerini çocuklarımızın hizmetine sunmak için çalışmalarını sürdürmektedir. Bu çalışmalar içinde çok önemli bir yere sahip olan sosyal hizmet çalışanlarının niteliğinin ve eğitimlerinin arttırılması, özellikle çocuklarımızla birebir iletişim içinde bulunan bakım elemanlarımızın bilinçli, donanımlı olması gerçeğinden hareketle, personel eğitimine hız verilmiştir. SHÇEK ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında Eğitimde Đşbirliği Protokolü yapılarak; kuruluşlarımızda çalışan ve istihdam edilecek bakım elemanlarının öncelikle kız meslek lisesi çocuk gelişimi mezunu olmaları ya da en az lise öğrenimini tamamlayarak sertifika almaları sağlanmıştır.

Sayfa 141

Ayrıca 0–6 yaş Benim Ailem ve 7–19 Yaş Aile Eğitim paket programları aracılığı ile kuruluşlarımızda çalışan personelin çocuk yetiştirme becerileri geliştirilmekte, yaşam becerileri Akrandan Akrana Eğitim paket programı ile de çocuklara güvenli davranışlar ve yaşam becerileri öğretilmektedir. Kuruluşlarımızda çalışan personelin birebir ilgilenerek çocuklara daha fazla zaman ayırmalarının sağlanması bakımından, personelimizin çalışma koşullarında iyileştirme çalışmaları yapılmıştır. Genel Müdürlüğümüz tarafından korunmaya muhtaç çocuklarımızın topluma sağlıklı bireyler olarak katılımı konusunda çalışmalar sürdürülürken, hizmetin iyileştirilmesinin yanı sıra geliştirilmesine yönelik çok sayıda projelendirme çalışması yapılmaktadır. Nuran TALAY: Sokaklarda dilendirilen veya çalıştırılan çocuklar için neler yapıyorsunuz? Selma Aliye KAVAF: Sokakta yaşayan ve/veya çalıştırılan çocukları tehlikelerden korumak ve sosyal rehabilitasyonlarını sağlamak için SHÇEK’e bağlı Çocuk ve Gençlik Merkezleri hizmet vermektedir. Sokakta yaşayan ve/veya çalıştırılan çocukların yoğun olarak görüldüğü 30 ilde 38 Çocuk ve Gençlik Merkezi ve bu merkezlere bağlı 6 Gözlemevi hizmet vermektedir. Çocuk ve Gençlik Merkezleri aracılığı ile sokakta yaşayan ve/veya çalıştırılan çocuklara yönelik olarak; bakım, barınma, sağlık, eğitim-öğretim sistemine kazandırma, eğitim-öğretim sisteminde destekleme, mesleki beceri kazandırma, psiko-sosyal gelişimlerini destekleme ve madde kullanan çocukları tedaviye yönlendirme çalışmaları yürütülmektedir. Ailelerine yönelik psiko-sosyal destek ve bilinçlendirme çalışmaları, meslek edindirme faaliyetleri, ekonomik yoksunluk içinde olduğu belirlenen ailelere sosyal yardım hizmetleri, çocukların aileye dönüşlerinin mümkün olduğu durumların tespiti halinde aile ve çocuğun bir arada yaşamasına ilişkin uyum çalışmaları gerçekleştirilmektedir. Sokakta yaşayan/çalıştırılan çocukların, örgün eğitim veya mesleki eğitime dâhil edilmeleri ve ailelerinin yanına veya kurum bakımına yönlendirilerek, eğitimini tamamlamış ya da iş sahibi gençler olarak rehabilitasyonlarının tamamlanması amacıyla, 2004 yılında Bakanlığımın koordinasyonunda, Đçişleri Bakanı, Sağlık Bakanı, Milli Eğitim Ba-


Sayfa 142

Yeni Hizmet Modeli, öncelikle sokakta çalıştırılan, sokakta 24 saatini geçirip her türlü istismara açık olan, madde kullanan, suçun faili veya mağduru olan çocukların sokaktan çekilerek örgün eğitim ve mesleki eğitime yönlendirilmelerini, madde bağımlılığı tedavilerinin yapılmasını, barınma, beslenme, giyim, sağlık, eğitim gibi tüm ihtiyaçlarının karşılanmasını, toplumla yeniden bütünleştirilmesini içeren çok sektörlü yaklaşımı içermektedir. kanı ve Adalet Bakanından oluşan bir komite kurulmuştur. Bakanlardan oluşan Komitenin kararları doğrultusunda SHÇEK Genel Müdürlüğü’nce, Türkiye genelinde uygulanmak üzere basamaklandırılmış yeni hizmet modeli hazırlanmış ve model, Başbakanlığın 2005/5 sayılı genelgesi, 25 Mart 2005 tarih ve 25766 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak uygulamaya konulmuştur. Yeni Hizmet Modeli, öncelikle sokakta çalıştırılan, sokakta 24 saatini geçirip her türlü istismara açık olan, madde kullanan, suçun faili veya mağduru olan çocukların sokaktan çekilerek örgün eğitim ve mesleki eğitime yönlendirilmelerini, madde bağımlılığı tedavilerinin yapılmasını, barınma, beslenme, giyim, sağlık, eğitim gibi tüm ihtiyaçlarının karşılanmasını, toplumla yeniden bütünleştirilmesini içeren çok sektörlü yaklaşımı içermektedir. Ayrıca önleyici tedbirleri de kapsamaktadır. Hizmet Modeli öncelikle sorunun yoğun görüldüğü, Đstanbul, Đzmir, Ankara, Antalya, Diyarbakır, Adana, Mersin ve Bursa Đllerinde uygulanmaktadır. Diğer illere de yaygınlaştırma çalışmaları sürdürülmektedir.

Nuran TALAY: Erken evlilikler ve kız çocuklarımızın eğitimleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Selma Aliye KAVAF: Erken ve zorla evlendirilme, kız çocuklarının ruhsal ve bedensel gelişimleri üzerinde olumsuz etki yaratan, eğitimlerini kesintiye uğratan, ileriki yaşlarda da buna bağlı olarak istihdam olanaklarına yeteri kadar erişememeleri nedeniyle sağlık ve sosyal haklardan yeterince yararlanamamalarına neden olan bir olgudur. Küçük yaşta evlendirilen kız çocuklarının, aile içinde şiddete maruz kalma ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma riskleri de artmaktadır. Đlk evlilik yaşının doğumlar üzerinde de önemli bir etkisi vardır; daha erken yaşlarda evlenen kadınlar ortalama olarak daha uzun süre gebelik riski altına girmekte, bu da genellikle yaşam boyunca daha fazla sayıda doğuma yol açabilmektedir. Medeni Kanun ile evlenme yaşı kadın ve erkek için eşitlenerek yükseltilmiş ve 17 yaşını doldurma şartı getirilmiştir. Ancak hâkim olağanüstü durumlarda ve önemli bir sebeple 16 yaşını doldurmuş olan erkek veya kadının evlenmesine izin verebilir. Ülkemizde yapılan araştırma sonuçları ve TÜĐK istatistikleri yıllar itibari ile ilk evlenme yaşının yükselme eğiliminde olduğunu göstermektedir. Türkiye’de son 20 yılda ilk evlilik yaşında düzenli bir artış olmuştur. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması (TNSA)-2008 sonuçlarının 25–49 yaşlarındaki kadınlar için daha önceki araştırmalarla karşılaştırılması da evliliği erteleme eğilimini doğrulamaktadır; TNSA-1993 ve TNSA-2008 arasındaki 15 yıllık dönemde ilk evlenme yaşı neredeyse iki yaş artmıştır. Yasalarımızda erken evliliği önleyici mekanizmalara yer verilmekle birlikte, diğer sorun alanlarında olduğu gibi erken ve zorla evliliklerin önlenmesi için de yasal düzenlemelerin yanı sıra sosyo-kültürel çalışmalara ve toplumsal zihniyet dönüşümüne ihtiyaç duyulmaktadır. Bu kapsamda; 25.2.2009 tarihli ve 5840 sayılı Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Kanunu ile kurulan Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu tarafından, Erken Yaşta Evlilikler Hakkında Đnceleme Yapılmasına Dair Alt Komisyon oluşturulmuştur. Bakanlığıma bağlı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü de yasal çalışmalarının yanı toplumsal zihniyet dönüşümünün sağlanması sürecinde farkındalık


Sayı 24

yaratmak ve duyarlılık arttırmak üzere çalışmalar yürütmektedir. Bunların yanı sıra, kız çocuklarının okullulaşma oranlarının arttırılması ve okul terklerinin önlenmesi büyük önem taşımaktadır. 2010 Şubat ayı itibariyle zorunlu eğitim çağında olup ilköğretime kaydı olmayan 89.350 kız çocuğu bulunmaktadır. Bu sorunu ortadan kaldırmak için gerek kamu kurum ve kuruluşları gerekse uluslararası kuruluşlar, sivil toplum kuruluşları ve özel sektörün destekleri ile pek çok çalışma yapılmaktadır. Bu kapsamda kız çocuklarının okullulaşma oranlarının arttırılması amacıyla “Haydi Kızlar Okula” başta olmak üzere “Ulusal Eğitime Destek”, “Kardelenler-Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları” ve “Baba Beni Okula Gönder” kampanyaları yürütülmektedir. Bunun yanı sıra Sosyal Riski Azaltma Projesi kapsamında yürütülen Şartlı Nakit Transferi uygulaması ile yoksul ailelerin çocuklarına yönelik karşılıksız eğitim yardımları yapılmakta ve kız çocuklarına erkek çocuklarına oranla daha fazla destek verilmektedir. Okul terklerinin önlenmesi ve devamsızlıkların izlenmesi amacıyla Milli Eğitim Bakanlığı tarafından

Sayfa 143

“e-Okul” veri tabanı etkinleştirilmiş, ilköğretime kayıtsız çocuklar ekranı kurulmuştur. Ayrıca Adrese Dayalı Kayıt Sistemi ile e-Okul veri tabanı karşılaştırılmakta ve sistem dışındaki çocuklar adresleriyle birlikte il ve ilçe ölçeğinde belirlenmektedir. “Yetiştirici sınıf öğretim programı” ile zorunlu eğitim çağı kapsamında olup çeşitli sebeplerle öğrenimlerini yaşıtlarıyla birlikte zamanında yapamamış, okula hiç kayıt olmamış ya da sürekli devamsız olan 10–14 yaş grubundaki çocukların eğitimlerine akranları ile birlikte devam edebilecekleri yeterlilikleri kazandırması, ilköğretime devamlarının sağlanması çalışması yürütülmektedir. Bu program kapsamındaki öğrencilerin %67’sini kız çocukları oluşturmaktadır. Nuran TALAY: Son olarak eklemek istedikleriniz?.. Selma Aliye KAVAF: Sosyal sorumluluk çerçevesinde, dezavantajlı gruplara ilişkin gösterdiğiniz ilgi ve duyarlılığınızdan ötürü sizlere çok teşekkür ederim. Nuran TALAY: Biz de teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dileriz. Nuran.Talay@PolitikaDergisi.com

Bunların yanı sıra, kız çocuklarının okullulaşma oranlarının arttırılması ve okul terklerinin önlenmesi büyük önem taşımaktadır. 2010 Şubat ayı itibariyle zorunlu eğitim çağında olup ilköğretime kaydı olmayan 89.350 kız çocuğu bulunmaktadır.


Sayfa 144

Temmuz en sıcak aydır...

Yetmedi mi Canımızın Yandığı? Selvihan ÇĐĞDEM

Evet, o yangını çıkaranların, o yangını çıkarttıranların ve o yangına göz yumanların hayatlarında bir şey değişmedi. Onlar o küçücük karanlık, küflü dünyalarında, kendi kabuklarında tüm acizlikleri ve eziklikleriyle yaşamaya devam ettiler. Hiçbir şey yapmamışçasına vicdanları kendi çaplarında rahattı da.

2

Temmuz 1993 yılında yaşanan “Sivas Olayları”nın üzerinden 17 yıl geçti. “Ateş düştüğü yeri yakar” derler. Otelde yitirdiğimiz canlarımızın yakınları o acıyı ilk günkü gibi taşırlar yüreklerinde şüphesiz. Ancak ateş sadece düştüğü yeri yakmakla kalmadı bu kez. Tüm yurdu sardı. Maraş, Çorum, Erzincan derken Sivas da tarihe derin yanıklarla kazındı. Aradan geçen yıllar unutmadı, unutturmadı Pir Sultan diyarında yaşanan acıyı… Neydi kavgası yobazın hayatında hiç tanımadığı 32 canla? Kimin eline ne geçti yangından geriye kalan küllerden başka? Ne değişti hayatlarında insanlar yitip gittikten sonra? Hiç vicdan muhase-

besi yapmadılar mı göğe yükselen kara dumanların sahipleri? Evet, o yangını çıkaranların, o yangını çıkarttıranların ve o yangına göz yumanların hayatlarında bir şey değişmedi. Onlar o küçücük karanlık, küflü dünyalarında, kendi kabuklarında tüm acizlikleri ve eziklikleriyle yaşamaya devam ettiler. Hiçbir şey yapmamışçasına vicdanları kendi çaplarında rahattı da. Böyle gelmiş böyle gider mezar kasvetinden farksız hayatlarını devam ettirdiler rezilce. Acıyarak baktık o çok abdestli, namazlı, dini bütün hallerine.


Sayı 24

Ve “Madımak” küllerinden doğdu; büyüdü büyüdü bir simge oldu karşılarında, onlar göremediler. Ölüler göremez zaten. Ancak öldürdüklerini zannettikleri “diri canlar”ın omuzlarında yükseldi yakıp yıkmaya çalıştıkları değerler. Neydi vurmak istedikleri hedef? Oraya kültürlerini yaşatmak için gelen bir avuç Alevinin kanı mıydı sadece, yoksa asıl öldürmek istedikleri ama 32 canın ölümüne sebep olurken bir türlü öldüremedikleri dinsiz diye nitelendirilen Aziz Nesin miydi? Öyle din falan elden gitmiş de değildi hani. Din elden gitse yuvalandıkları camilerden çıkıp da cihat naraları atabilirler miydi? Bu kadar basit miydi? Perde burada kapandı ve oyun bitti diyenler yanılmaya devam etti. Perdeyi kaldırdık bakın ardında sahnelenen neydi? Ne ne demişti aşağılık yobaz orada: “Cumhuriyetin temelleri burada atıldı burada yıkılacak.” Đşte şimdi düğüm çözülmeye başladı. Demek ki tek bir dertleri vardı; o da içlerine bir türlü sinmeyen “Cumhuriyet”. Bunu nasıl yapacaklardı, bir araç (bahane) bulmalıydılar kendilerine. Cumhuriyete gönülden bağlı “Aleviler”. Đşte şimdi taşlar yerine oturuyordu. Aleviler üzerinden Cumhuriyete, laikliğe, demokrasiye, barışın getirdiği insan sevgisine, bilimin önderliğindeki aydınlığa, adalete, özgürlüğe gözdağıydı bu. Özünde akıl ve bilinç olan Atatürk ilke ve devrimlerinin üzerine dökülen benzini ateşlemişlerdi. Đnsan emeğine çakılmıştı o kibrit. Bundan daha iyi bir ortam bulamazlardı. Şartlar

Sayfa 145

Perdeyi kaldırdık bakın ardında sahnelenen neydi? Ne ne demişti aşağılık yobaz orada: “Cumhuriyetin temelleri burada atıldı burada yıkılacak.” Đşte şimdi düğüm çözülmeye başladı. Demek ki tek bir dertleri vardı; o da içlerine bir türlü sinmeyen “Cumhuriyet”. olgunlaşmıştı onlar için. Alevler gökyüzüne el verirken Atatürk’ün, Pir Sultan’ın heykellerini yerde sürüklemişler ve biraz olsun intikam egolarını tatmin etmişlerdi. Yüzyıllar önce zamanın iktidarı da kendisine rakip gördüğü Pir Sultan’ı halkı isyana teşvik ediyor diye astırmamış mıydı Sivas’ta? Oysa sormazlar mı hiç Pir Sultan neden isyan etmişti? Osmanlı’nın yaptığı haksızlığa, zulme, fakirliğe, sindirmeye karşı isyan etmemiş miydi? Benim köpeklerimin bile boğazından haram lokma geçmez derken zamanının Sivas valisine “Sen köpek kadar olamıyorsun halkın rızkını yemeye utanmıyor musun?” diye hesap sormamış mıydı? Bu yüzden devlete karşı isyancı diye teşhir edilip darağacına gönderilmemiş miydi? Đşte Sivas’ın bu kara yazısını Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nda bozmaya and içmişçesine mücadelenin kalbi yapmıştı Sivas’ı. Evet, dediği gibi eli kanlı yobazın, onu bile adam yerine koyan Cumhuriyetin temellerini atmıştı orda. Bu güzel olayın anısına orada kurulan üniversitemizin adına “Cumhuriyet” Üniversitesi denmişti. Gelin görün ki o kalbi yine 2 Temmuz 1993’te ateşte yaktılar Cumhuriyetten nasibini almamış-


Sayfa 146

lar. Kuran’dan başka kitaba el sürmemişler. Camiden başka mekana kafasını sokmamışlar. Đmamdan başkasına kulak vermemişler. Atatürk’ün “Cumhuriyet fazilettir” demesine karşılık Cumhuriyeti hiç hak etmeyenler. Aradan geçen 17 yıl boyunca en fazla konuşulan konu “Sivas Olayları”nın simgesi haline gelen “Madımak Oteli”nin ne olacağı oldu. Kimileri “müze” olsun dediler, kimileri kayıtsız kaldı altında işleyen “et lokantası”na. Faili meçhulleri bulunmadan, arkasında kimler var, bu olaya kimler zemin hazırladı araştırılmadan, devlet vatandaşları arasında ayrım yapma politikasını değiştirmeden (bilindiği üzere zamanın başbakanı Tansu Çiller: “Çok şükür halktan birilerine bir şey olmadı.” demişti sanki otelde can verenler halktan değilmiş gibi), daha da önemlisi kendinden başkasına tahammülü olmayan, birilerinin gazına gelerek farklı kültürden, inançtan olan yurttaşını yakabilen geri kafalı, cahil, yobaz zihniyet değişmeden “Madımak” müze olmuş ya da otel olarak kalmış ne fark eder ki?

Eğer bu ülkede “Kemalist ideoloji” devlet yöneticileri başta olmak üzere halkın bir kısmını rahatsız ediyorsa, bunu bilen yöneticiler hâlâ laikliği bir tarafa atıp dini kullanarak bu halk tabakasının zaafından yararlanmaya çalışıyorsa ve bu olaylara çanak tutuyorsa, eğer hâlâ ülkenin aydını, gazetecisi, öğretim görevlisi, üst düzey yöneticisi, genci-yaşlısı, liberali, sosyalisti “2 Temmuz”larda sözde yas tutarak çarkın bir dişlisi haline geliyor ama yanlış işleyen bir düzeni değiştirmek için bir şeyler yapmıyorsa daha çok otuzar otuzar yanarız biz. Bu sadece “din” meselesi değildir, bu sadece “Alevi” meselesi de değildir. Bu bir yaşam şekli olan “Cumhuriyet” meselesidir. Đşte bu yüzden “Sivas Katliamı”nı unutmayacağız unutturmayacağız. Ağlayarak değil, ancak eylem ve düşünceyi birlikte yürüterek “2 Temmuz”ların olmasını engelleyebiliriz. Selvihan.Cigdem@PolitikaDergisi.com


Say覺 24

Sayfa 147


Sayfa 148

P—Kitap: Seçkiler

Ivan ILLICH, Tüketim Köleliği

Mustafa BALBAY, 78’liler

Selma JAMES, Cinsiyet, Irk, Sınıf

Noam CHOMSKY, Đktidarı Anlamak

Zygmunt BAUMAN, Sosyolojik Düşünmek

Alev COŞKUN, Anayasayla Sivil Darbe

Đsmail CEM, Sosyal Demokrasi Nedir, Ne Değildir?

Andre VLTCEH, Batı Terörü ve Propagandası

Muzaffer Ayhan KARA, Koalisyon

F. William ENGDAHL, Sahte Domuz Gribi, Sahte Gıdalar

Anthony GIDDENS, Kapitalizm ve Modern Sosyal Teori

Emile DURKHEIM, Sosyolojik Yönetim Kuralları

Ozan ÖRMECĐ, Türk Siyasal Tarihi

Mustafa Kemal ATATÜRK: “Ben çocukken fakirdim. Đki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydım, bu yaptıklarımın hiçbirisini yapamazdım.”

Hazırlayan Emrah ÖZDEMĐR Emrah.Ozdemir@PolitikaDergisi.com

Bu Bölüme Đlişkin Önerileriniz Đçin: kultursanat@politikadergisi.com


Sayı 24

Sayfa 149

P—Kitap: Türk * Türk Sorunu, Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ, Kripto BasımYayın, 2009

Süleyman GÖK

2

1. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkanı ve Gazi Üniversitesi Đktisadi ve Đdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ tarafından ele alınan, son gelişmeler ışığında meydana gelen olayları değerlendirdiği kitap, Kürt sorununa karşı yapılmak istenen çözümler neticesinde olası “Türk Sorunu”na değinerek ortaya çıkabilecek bir kavgadan bahsetmektedir. Özdağ; Türk Sorunu başlıklı kitabını dört bölüme ayırarak, sistemli bir inceleme yaparak meydana getirmiştir. Bu bölümlere bakacak olursak; birinci bölümde Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı açılan örtülü operasyondan bahseden yazar, Türkiyelilik kavramının Türkiye’ye ve milli devlete karşı açılan savaş nitelendirmesinde bulunmaktadır. Đkinci bölümde, terör konusunu işleyerek; terör örgütü PKK’nın gelişim aşamalarını sistemli bir biçimde yer vererek örgütün iç ve dış bağlantılarını, kuruluş stratejisini, amaç ve hedeflerini realist ve objektif bir şekilde analiz etmiştir. Üçüncü bölümde; terör örgütünün yerli ve yabancı işbirlikçilerinin Türkiye Devleti üzerindeki amacının etnikçilik olduğunu vurgulayarak, çarpıcı belgeler ile ortaya koymaktadır. AB, ABD ve yerli işbirlikçilerin asıl amaçlarının Türkiye’nin milli birliğini zedeleyecek, üniter ve ulus devlet yapısına zarar verecek, etnisiteye dayalı bölücülük sorunun varlığından bahsetmekte ve Avrupa Birliği’nin çifte standartlarının, kamu yönetimi reformunun ve ikiz yasaların Türkiye’de bir etnik bölünmeye yol açacağı tespitinde bulunmaktadır. Dördünce ve son bölümde ise; Kürt açılımı ile başlayan ve zaman içerisinde isim değiştirerek demokratik bir süreç olan “milli birlik” ve “kardeşlik planının” sonucunda Kürtleri memnun ederek ortaya büyük ve önlenmesi güç olan Türk Sorunu üzerinde durarak, Türk halkına, milli bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollamayı hukuki sınırlar içerisinde bı-

Sorunu*

rakmamayı, hükümeti, dış güçleri her platformda baskı altında tutmayı öğütlemektedir. Kitabın son bölümünde bugün açılması planlanan ancak açılamayan bu paketin içerisinde kısa, orta ve uzun vadede hangi taleplerin yattığı ve bu taleplerin kimler tarafından hangi örtülü/psikolojik operasyonlarla, nasıl stratejiler izlenerek ortaya konulduğunu, Türk ve Kürt olarak bir etnik ayrışmanın küresel güçlerin geçmişten beri hedefleri olduğunu vurgulamaktadır. Kitabı değerlendirirken bazı kesimler kitabın içeriğinin komplo teorileri üzerine kurulduğunu ve gerçekleşmesinin imkanlar dâhilinde olmadığını belirteceklerdir. Bu konu üzerinde fazla durmadan sadece realist bir bakış açısı ile değerlendirmeye aldığım ve sonuna kadar katıldığım kitabın içeriğinden önemli gördüğüm bazı bilgiler ışığında sizlerle paylaşacağım. Komplolar, bir ülkenin insanlarına örtülü olarak yerleştirilmiş uyuşturucu niteliğinde olan kavramdır diye düşünmekteyim. Đlk olarak Kürt mağduriyeti üzerinde durmak gerekirse terör bölgesinde yaşayan halkın yaklaşık 30 seneden beri “seçilmiş travma” psikolojisinde görülmesidir. Kürt mağduriyeti elbette vardır ancak bu süreç kendilerini üstün bir ırk göstermeye ve devletten ayrılmayı gerektirmemektedir. Milli kimliğin parçalanması durumunda ortaya iç savaşlar, krizler, değişen ittifak yapıları, devletin dağılması Irmak.Ataberk@PolitikaDergisi.com gibi sonuçlar çıkabilir. Milli kimlik bağlamında değerlendirilen diğer bir husus ise Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı R.T.Erdoğan’ın Türkiyelilik kavramıdır. Özdağ; “Aynı coğrafyayı paylaşmak ve sürekli değişen bir anayasaya bağlı olmak dı-


Sayfa 150

şında ortak bir paydası olmayan insanlar yığınını anlatmaktadır.” diyerek bu kavramın kullanılması ve gerçekleşmesinin milli ve üniter yapımıza zarar vereceği kanaatindedir. En önemli eleştiriyi ise yazar; Türkiye’nin mozaik bir ülke olduğunu dile getirenlere karşı yöneltmektedir. Ona göre, bir ülkenin sosyolojik olarak mozaik olması için %65 oranında bir nüfusun etnik olarak aynı kökten diğerlerinin ise farklı etnik gruplardan olması gerektiğini ifade etmektedir. Terör konusunda açıklamalarını dile getiren Özdağ; terörün yerli ve yabancı güçlerin bir aracı olduğunu, bugün “PKK kimin taşeronu” tartışmasına kitapta açıkça yer vererek sorunun cevabını bir nevi vermiş bulunmaktadır. “PKK,1984’ten 88’e kadar Sovyetlerin arka planda desteklemesi ile Đran ve Suriye adına Türkiye’ye karşı savaşmıştır. 1987’de Türkiye’nin AB tam üyeliği için başvuru yapması, AB Ülkeleri ‘ Kürt-PKK kartını’ oynamaya başlamışlardır.1991’den sonra, PKK’nın Türkiye’ye karşı savaşı AB-Suriye-Đran adına sürdürülen vekâleten bir savaşa dönüşmüştür. 2003 sonrasında da artık PKK, Irak’a yerleşen ABD’nin dolaylı-dolaysız denetiminde bir terör sürecinin içindedir”, diyerek terör örgütünün dış desteklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bu süreçte, Türklerin hassasiyetlerini dile getiren yazar; bayrak yakılmasına Türk halkının verdiği tepkileri, DEHAP’lı belediyelerin yaptıklarını ve bunların Türkler üzerindeki etkilerinden bahsetmektedir. Prof. Özdağ; Devletin yani hükümetin aciz bir politika izlediğini belirtmekte ve görüşlerini şu sözlerle temellendirmektedir: “Diyarbakır’da elektrik parasını toplayamayan bir devlet dağdaki eşkıyayı yok edemez, şeklindeki açıklaması ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gezi düzenleyen başbakanın 100 polis ile gitmesini eleştirirken ‘Başbakanın bu ülkede Türklerinde yaşadığının farkına varması için Afyon’a da mı 4000 polisin korumasında girmesi gerekiyor?” diyerek haklı bir eleştiride bulunmaktadır. Bu süreçte koşulsuz hükümet büyük bir hata, gaflet içindedir. Sürecin nasıl biteceğini kestiremeyen devlet yöneticileri sorumluluğu kendi üzerinden atmak için bu bir hükümet projesi değil devlet politikası diyerek ortaya çıkabilecek olası sonuçları kabullenme cesareti bile gösterememektedir. Yazarın bu tür yapıcı ve haklı eleştirilerine katılmamak mümkün değildir. Soruna yanlış tanı koyan geçmiş ve bu-

günkü hükümetler sonucu da yanlış analiz parametreleri ile tedavi etmeye kalkışmaktadır. Burada bir kesimi memnun etmek için ülkenin %85’inin Türkçe konuştuğu ve Türkiye’nin sahibinin ırkçı ve şoven anlamda değil “vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türk’tür” anlayışını taşıyan çevreler tarafından son derece kaygıyla izlenmektedir. Terör örgütünün girişimleri ve siyasi kanadın ve örgüt liderinin açıklamaları ülkede Türk-Kürt çatışmasına varan dar kapsamlı bir iç çatışmaya yönelme tehdidini hükümet unutmamalıdır. Terör konusunda yazar; Öcalan’ın ütopist değil, Makyavelist bir reel politika izlediğini ve Öcalan’ın demokratik konfederasyon/ özerklik talebinin Türkiye’nin milli bütünlüğünün tehdit etmesinin yanında Đran, Irak ve Suriye’deki idari ve kültürel özerklikler çerçevesinde bir araya gelmesini öneren model olduğunu belirtmekle, politik nihai çözümü Güneydoğu Anadolu’da DTP ve AKP dışındaki siyasi partilerin de tekrar etkin olmasına bağlayarak bu konudaki görüşlerini belirtmektedir. Etnikçilik bağlamında ise yazarın belirttiği görüşlerden ortaya çıkan kavramsal sonuç; Türkiye, milli üniter devletin tasfiye edilmesi amacı ile gerçekleştirilen büyük bir örtülü operasyon ile karşı karşıyadır. Avrupa Parlamentosu’nun kararlarında Türk hükümetlerinin ülkenin tamamını temsil etmediği kararını alarak “Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı olduğunu kabul etmiştir” ifadesi ile önemli sorunlara yol açacak kararlar vermektedir. En önemlisi ise, Cumhuriyet bürokrasisi içinde etnikmerkezli bir örgütlenme olduğu iddiasıdır. Kürdün Kürdü ve Türk kökenli atanmaması gibi etnik bilinç patlaması yaşanmaktadır.


Sayı 24

Sayfa 151

Sonuç olarak belirtmek gerekirse; Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türklerin devleti olduğudur ve bu Cumhuriyete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulu olduğu en önemli temel değer budur. Bu, Cumhuriyetin varlık nedenidir. Türkiye, AB tam üyelik sürecinde Türkiye’nin etnik haklar konusunda attığı adımlara rağmen yıllarca “Bizim istediğimiz sadece bireysel kültürel haklar” diyen çevrelerin “Kültürel haklar yetmez, AB bizi tatmin etmiyor, cumhuriyet, iki millet esaslı ve federasyon zemininde yeniden kurulmalı” tezini savunmaya başlamaları Türk milletinin kızgınlığını arttırmaya başlamıştır. Özetle; ül-

kesinin kültürünün, egemenliğinin tehdit altında gören Türk milleti binlerce yıl içinde yüzlerce büyük tehdidi atlatarak varlığını muhafaza etmenin verdiği özgüvenle kızgınlığını “Türk Sorununu” evlerinden balkonlarından Türk Bayrağı asarak “Şu Çılgın Türkler” kitabını bir milyon adet satın alarak ve okuyarak, şehit cenazelerinde sakin fakat öfkeli durarak gösteriyor.

Suleyman.Gok@PolitikaDergisi.com

ÇIZIKTIRMAK IRMAK / Đki “12 Eylül” Çakışması… (Irmak ATABERK)

Irmak.Ataberk@PolitikaDergisi.com Irmak.Ataberk@PolitikaDergisi.com


Sayfa 152

P—Kitap: Yaban Ozan ÖRMECĐ

R

oman Haymana Ovası, Porsuk Çayı civarında geçiyor. Kurtuluş Savaşı’nda bir kolunu kaybeden Ahmet Celal; ailesi, yakını olmayan biridir ve eri olan Mehmet Ali’nin daveti üzerine Mehmet Ali’nin köyüne yerleşir. Başlarda Mehmet Ali’nin evinde kalmaktadır. Uzun süren savaştan yorgun düşmüştür ve tek kolunu kaybetmesi onun sıkıntısını arttırmaktadır. Her şeyden elini ayağını çekip, köyde sakin bir yaşam kurmayı hayal eder. Ancak köy ve köy ahalisi savaşın etkisi ve devletin ilgisizliği nedeniyle sefil bir haldedir. Köylüler kısa boylu, cılız ve bakımsızdır. Giysileri paramparça olmuş, sakalları iyice uzamış ve genç olanların dahi yüzleri kırışmıştır. Köylüler ayrıca çok cahil ve bağnazdırlar. Kurtuluş Savaşı hiçbirinin umurunda değildir, sadece askere alınmamak için neler yapabileceklerini düşünmektedirler. Ahmet Celal başlarda Kurtuluş Savaşı’nda verdiği mücadeleyi gösteren olmayan kolunu köylülere fark ettirmek için uğraşır ancak hiçbir köylü onun bir kolunun olmamasını yadırgamaz. Bunun nedeni köyde de birçok sakat insanın bulunmasıdır. Ahmet Celal Mehmet Ali’nin evinde Mehmet Ali’nin annesi, iki kız kardeşi ve erkek kardeşi Đsmail’le beraber kalmaktadır. Ahmet Celal bir gün kahvede köyün zengini Salih Ağa ile tanışır. Salih Ağa zavallı durumdaki cahil köylüleri hile dolapla iyice sömüren uyanık, menfaatçi bir adamdır. Ahmet Celal onu ilk günden sevmez. Salih Ağa da ondan hoşlanmaz çünkü onun diğer köylüler gibi kolay sindirilecek bir insan olmadığını anlar. Romandaki diğer önemli bir karakter Bekir Çavuş’tur. Bekir Çavuş Anadolu’da çok gezmiş bir insandır ve bu nedenle diğer köylülere göre biraz daha bilgili, kültürlüdür. Ahmet Celal kendisine en yakın olarak onu görür ve genelde onunla sohbet eder. Ahmet Celal savaş gelişmelerini takip etmek için kasabadan gazete aldırır ve Mustafa Kemal’in haklılığını, bağımsızlığın önemini köylülere anlatmaya çalışır. Ancak köy muhtarı yobaz bir insandır

ve Mustafa Kemal’in yaptıklarını köylülere çarpıtarak anlatır, onu bir hain gibi tanıtır. Köylüler de Mustafa Kemal düşmanıdır ve bağımsızlık yerine düşman egemenliği altında yaşamaya razıdırlar. Köye zaman zaman Şeyh Yusuf diye biri gelir. Köylüleri okuyup, üfler ve yüklüce miktarda para, erzak alıp köyü terk eder. Ahmet Celal Şeyh Yusuf’un sahtekar olduğunu ahaliye anlatmaya çalışır ama diğer konularda olduğu gibi bu konuda da köylü onu dinlemez. Bir gün Ahmet Celal, Şeyh Yusuf’a gider ve onunla tartışır; Şeyh köyü onun yüzünden hemen terk eder. Bunun üzerine köylüler Ahmet Celal’i dışlamaya başlar ve ona “Yaban” lakabını takarlar. Bunun nedeni Ahmet Celal’in kendilerine hiçbir yönden benzememesi en basitinden mesela her gün traş olmasıdır. Ahmet Celal artık köyden ve köylülerden nefret etmeye başlamıştır. Zaten onu hayata tek bağlayan şey olan Kurtuluş Savaşı’ndan da kötü haberler gelmektedir. Bu dönemde ayrıca Mehmet Ali köyden


Sayı 24

bir kızla evlenir. Bu sıkıntılı dönemde Ahmet Celal’in bir gün komşu köylerden birinden geçerken gördüğü bir kız onu tekrar hayata bağlar. Bu kız diğer köylülerin aksine Ahmet Celal’e güzel gözükür. Onun utangaç, nazlı hareketleri, güzel yüzü ve vücudu Ahmet Celal’in başını döndürür. Bir ara onu istetmeyi düşünür ama daha sonra aynı kıza Mehmet Ali’nin kardeşi Đsmail’in talip olduğunu öğrenir ve hemen bu düşüncesinden vazgeçer. Đsmail tam bir haylazdır ve evde sürekli sorun çıkarır. Kız kardeşlerine, annesine zulüm uygular ancak gücü Ahmet Celal’e yetmez. Ayrıca kısa boylu, kambur ve zayıftır. Ahmet Celal güzelim Emine’nin Đsmail’le evlenecek olmasını bir türlü hazmedemez. Zaten Mehmet Ali tekrar askere gittikten sonra annesi de Ahmet Celal’e kötü davranmaktadır. Bunun üzerine Ahmet Celal Bekir Çavuş’un köyün biraz dışındaki evine taşınır. Burada köylü bir kadın gelip kendisine yardım etmektedir. Ayrıca bir eşek almıştır ve en iyi dostu raflardaki kitapları ile ahırındaki eşeğidir. Eşek, Ahmet Celal’in yalnızlığına ortak olur, inlemeleriyle onun durağan hayatına biraz renk katar. Bir süre sonra düşman uçakları köy üzerinden geçmeye ve yere bazı bildiriler atmaya başlarlar. Bu bildirilerde, bir süre sonra köy düşman askerlerinin geleceği ancak kimseye zarar gelmeyeceği ve köylülerin korkmamaları gerektiği yazılıdır. Ahmet Celal artık köylüden tamamen kopmuştur ve onların ne

Sayfa 153

yaptıklarıyla ilgilenmemektedir. Köylüler üzülmek, korkmak bir yana düşmanın kendilerine para bırakacağını düşünmekte ve geleceklerine sevinmektedirler. Bu arada köy Cennet adlı bir kadının yaptıklarıyla çalkalanır. Bekaret ve namus köyde çok önemli kavramlardır ancak Cennet kocası Süleyman’ı aldatmaktadır ve birçok kez köyde değişik erkeklerle yakalanmıştır. Bir süre sonra köye düşman askerleri girmeye başlar. Đlk günlerde düşman askerleri kaba değillerdir. Sadece Ahmet Celal’in eşyalarını karıştırır ve silahına el koyarlar. Birkaç gün köyde bu şekilde geçer. Düşman askerleri köyde diledikleri gibi yiyip içmektedirler ve bunların parasını daha sonra ödeyeceklerini söylemektedirler. Salih Ağa düşmana her konuda yardımcı olur, ileride olabilecek bir tatsızlıkta düşmanın kendisine bir zarar vermemesi için böyle bir politika izlemektedir. Ahmet Celal de düşmanın kötü niyetli olduğundan emindir ve köyden kaçmanın yollarını aramaktadır. Bir sabah Ahmet Celal seslerle uyanır. Kapısının önünde birkaç düşman askeri onu rahatsız etmektedir. Đçeride Ahmet Celal’den başka onun sonradan tanıştığı ve arkadaş olduğu küçük yaştaki çoban Hasan ve Ahmet Celal’e bakan kadın vardır. Düşman eve gelir ve Ahmet Celal’in kitaplarını yırtmaya başlar, Ahmet Celal onlarla boğuşur. Bu boğuşma sonucu küçük Hasan araya girmek isterken düşman askerleri tarafından öldürülür. Köyde artık savaş resmen başlamıştır. Düşman askerleri köy halkını evlerinden çıkarır ve evleri yakmaya başlar. Halk köy meydanında toplanır. Kadınlar, kızlar ağlamakta; erkekler çaresizlik içinde beklemektedirler. Ahmet Celal de aşkı Emine’yi orda görür ve onunla arka taraflara doğru geçerler. Emine de Đsmail’le evlendiğine pişmandır. Bekleme süresince aralarında yeniden bir şeyler doğar ve Ahmet Celal beraber kaçmak için bir plan yapar. Akşam saatlerine doğru evler yanmaya devam ederken düşmanlar kadınlara saldırmaya, tecavüz etmeye, erkekleri dövmeye başlar. Ahmet Celal bu kargaşayı fırsat bilip, Emine ile beraber dağa doğru kaçar. Gece boyunca köyden silah sesleri, ağlayışlar, bağırışlar duyulur. Dağa doğru da ateş açılır ve hem Emine hem de Ahmet Celal vurulur. Geceyi birbirlerini tedavi ederek koyun koyuna yatarak geçirirler. Düşman aynı gece köyü terk eder. Ahmet Celal’le Emine yaralıdır ancak yollarına devam etmelidirler. Emine tüm gayretine rağmen vurulduğu için yürüyemez


Sayfa 154

ve orda kalır. Ahmet Celal karnından kanlar akar bir halde yürümeye devam eder... Türk edebiyatının önde gelen eserlerinden biri olan Yaban kanımca bazı çevreleri rahatsız edebilecek bir romandır. Yaban toplumsal bir gerçekliği çok keskin bir anlatımla ve sürükleyici bir hikayeyle anlatır. Özetten de anladığımız gibi romanda köylüler cahil, yoz, bağnaz ve aciz olarak gösterilmiştir. Ahmet Celal’le köylüler arasında inanılmaz bir kopukluk vardır. Köylüler Ahmet Celal’in temiz olmasını, düzgün giyinmesini yadırgamaktadırlar. Ayrıca köylüler ülkelerinin bağımsızlık savaşıyla ilgilenmemekte, Mustafa Kemal’e düşman gözüyle bakmaktadırlar. Düşman askerlerinin gelmesinden rahatsız değillerdir ve kendilerine saldırılmadıkça onların hakimiyetine razıdırlar. Yakup Kadri'nin daha sonraları Kadro Hareketi ile somutlaştıracağı “halka rağmen halk için” şeklinde jenerik bir özeti yapılabilecek elitist, himayeci ve entelektüel bir kadro gereksinimini yansıtan düşünceleri bu romanda da bulunabilir. Zira köylüler doğru ile yanlışı seçemeyecek kadar cahil, fakir, siyasetten yabancılaşmış durumdadırlar. Yakup Kadri, köylüleri bu denli kötü bir biçimde ele aldığı romanının birçok yerinde bu suçun köylülerde olmadığını da belirtmiştir. Kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum. Ahmet Celal kitabın bir yerinde şöyle düşün-

mektedir: “Eğer bilmiyorlarsa kabahat kimin? Kabahat benimdir. Kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş, senindir. Sen ve ben onları, yüzyıllardan beri bu yalçın tabiatın göbeğinde, herkesten, her şeyden ve her türlü yaşamak şevkinden yoksun bir avuç kazazede halinde bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiştir. Ve cehalet denilen zifiri karanlık içinde, ruhları her yanından örtülü bir zindanda gibi mahpus kalmıştır”. Görüldüğü gibi Yakup Kadri, bu cehaletin sorumlusunun köye eğitim, teknoloji ulaştıramayan devlet ve onları eğitemeyen aydınlar olduğunu düşünmektedir.

Ozan.Ormeci@PolitikaDergisi.com


PD

www.politikadergisi.com — iletisim@politikadergisi.com

ŞEHĐT ASKERLERĐMĐZĐ SAYGIYLA, MĐNNETLE, BÜYÜK ÜZÜNTÜYLE ANIYORUZ. Teşekkür: > Uludağ Üniversitesi’nin “eskimez rektörü” Mustafa Yurtkuran’a,

AĐLELERĐNĐN, SEVDĐKLERĐNĐN VE ULUSUMUZUN BAŞI SAĞOLSUN.

> Değerli hocamız Sertaç Serdar’a, > Hocamız Tahir Baştaymaz’a, > YeniÇağ yazarı Arslan Bulut’a, >Dilek ve Oktay Sinanoğlu çiftine, > Cumhuriyet yazarı Emre Kongar’a, > Kerem Doksat’a, > Sina Akşin’e, > Soner Yalçın’a ve odatv.com’a, > Milliyet gazetesi yazarı Melih Aşık’a ve elbette Haldun Ertem’e, > UMED Başkanı Erdinç Dündar’a > Metin Tınay ve Verim Hosing’e, > Tüm emeği geçenlere > Ve tabii ki desteğini esirgemeyen tüm okurlarımıza Dergimize verdikleri destekten ötürü teşekkür etmeye borç biliriz.

EY TÜRK GENÇLĐĞĐ! Birinci ödevin Türk Bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuza dek korumak ve savunmaktır. Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli (güven) kaynağındır. Gelecekte de, yurt içinde ve dışında, seni bu kaynaktan yoksun bırakmak isteyecek kötüler bulunacaktır. Bir gün, Bağımsızlığını ve Cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için içinde bulunacağın ortamın olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz olabilir. Bağımsızlığına ve Cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir yenginin temsilcisi olabilirler. Zorla ya da aldatıcı düzenlerle, sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün tersaneleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine eylemli olarak girilmiş olabilir. Bütün bu durumlardan daha acı ve daha korkunç olmak üzere, yurdun içinde yönetim başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık ve üstelik hayinlik içinde bulunabilirler. Dahası, yönetim başında bulunan böyleleri, kişisel çıkarlarını, yurduna girip yayılmış olan (dış) düşmanların siyasal amaçlarıyla birleştirebilirler. Ulus, yoksulluk ve darlık içinde ezgin ve bitkin düşmüş olabilir. Ey Türk geleceğinin genç kuşakları! Đşte bu ortam ve koşullarda bile ödevin, Türk Bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır. Gereksindiğin güç, damarlarındaki soylu kanda vardır.


Profile for politikadergisi

Politika Dergisi Sayi 24  

politika dergisi sayi 24

Politika Dergisi Sayi 24  

politika dergisi sayi 24

Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded