__MAIN_TEXT__
feature-image

Page 1


Politika Dergisi

Sayı 19

iletisim@politikadergisi.com

04.01.2009

Editörya’dan... Kurucular Emrah ÖZDEMĐR Gökhan DAĞ Bu Sayıda Yazanlar Celal ŞEKERCĐ Ece ERDAĞ Emrah ÖZDEMĐR Evren YELKANAT Gökhan DAĞ Mehmet TURAN Mert ATALAY Nuran TALAY Saadet TOKSÖZ Selvihan ÇĐĞDEM Sevda EĞER Süleyman GÖK Timur V. DOĞRUOK

Kapak Tasarım Emrah ÖZDEMĐR Karikatür Irmak ATABERK

Web Tasarım Gökhan DAĞ Metin TINAY Not: Bu tabloda alfabetik sıralama kullanılmıştır.

2010’un ilk sayısıyla hepinize merhaba değerli okuyucularımız. Kalıplaşmış tümcelerle sizi henüz ilk sayfayı okurken sıkmayacağım. Olabildiğince kısa kısa geçmeye çalışacağım. Öncelikle, iyi bir haberle başlayalım. Sitemize olan ilgide son birkaç aydır iyi bir ivme yakaladık. Đvmeyi sürdürürsek, dergimiz ve karşılıksız bir biçimde bu ülkeye, bu dünyaya bir şeyler vermeye çalışan gençlere ve köşede bir yerde bizden habersiz olan yüzlerce, binlerce gence ve genç kalana umut olabileceğimizi düşünmekteyim. Umarım, düşündüğümüz gibi olur. Bu sayımızda olabildiğince doyurucu bilgi ve yorumlar sunmaya çalıştık sizlere. Yeni yazar alımlarını da politikadergisi.com adresindeki sitemizden takip edebilirsiniz. Bu ay röportaj konusunda çalışkanlığıyla göz dolduran Nuran TALAY arkadaşımız, Celal ŞENGÖR, ŞENGÖR Tayfun ÖZKAYA, ÖZKAYA Atakan GÜNAY ile röportajlar yaparak dergimize önemli katkılar yap-

tı. Ayrıca, adlarını ve yazılarını içeride göreceğiniz birçok yazarımız da bana göre birbirinden güzel yazılarla dergimize katkıda bulunmuşlardır. Dediğim gibi, bu sayıda Editörya bölümünü kısa tutmaya çalışıyorum. Ölüm yıldönümlerinde tam bir Atatürkçü aydın olan Muammer AKSOY’u; AKSOY’u yılmaz bir bağımsızlıkçı, millici, özgürlükçü, toplumcu, Atatürkçü aydın Uğur MUMCU’yu; MUMCU’yu kahpe kurşunlara kurban giden Hrant DĐNK’i; DĐNK barışçılık deyince ilk akla gelen devlet adamlarımızdan Đsmail CEM’i; CEM Ali Fuat CEBESOY’u; CEBESOY’u Kazım Karabekir Paşa’yı Paşa da anarak bu bölüme noktayı koymak istiyorum. Hepinize esenlikli, mutlu, sağlıklı bir yıl dilerim. Emrah.Ozdemir@PolitikaDergisi.com


Politika Dergisi

Sayı 19

iletisim@politikadergisi.com

Đçindekiler Hakkımızda Politika Dergisi, Uludağ Üniversitesi öğrencilerinin kurmuş olduğu bir politik gençlik hareketidir. Yaratılmış ve halen de yaratılmak istenen apolitik gençliğe bir karşı duruş fikrinden doğan Politika Dergisi, kanunlara uyulduğu ve okuyucusuna saygılı olduğu taktirde her türlü görüşe önem verir. Türkiye Cumhuriyeti'nin temel niteliklerini benimsemiş, cesaretini Mustafa Kemal Atatürk'ün Bursa Nutku'ndan almıştır.

Röp. Yapan: Nuran TALAY

Prof. Dr. Celal Şengör Röportajı Sy. 30

Röp. Yapan: Nuran TALAY

Prof. Dr. Tayfun Özkaya Röportajı ve Özkaya’nın Yazıları Sy. 51

Röp. Yapan: Nuran TALAY

Atakan Günay Röportajı Sy. 56

04.01.2009


Politika Dergisi

Sayı 19

iletisim@politikadergisi.com

04.01.2009

Đçindekiler Yürütme Kurulu Başkanı Gökhan DAĞ Genel Yayın Yönetmeni

Evren YELKANAT

Hrant Dink Cinayeti ve Fethullah Gülen Đmaparatorluğu Sy. 8

Emrah ÖZDEMĐR Yazı Đşleri Müdürü Evren YELKANAT

Sevda EĞER

Đdari Đşler Müdürü

Sosyalist Sol Mustafa Kemal’i Kucaklamalıdır Sy. 12

Timur V. DOĞRUOK Plan—Proje Müdürü Nuran TALAY Đç Đlişkiler Sorumlusu Sevda EĞER

Emrah ÖZDEMĐR

Ne Dedik, Ne Oldu? Sy. 14

Saadet TOKSÖZ

Bu Sarmalı Kırmalıyız! Sy. 18

Selvihan ÇĐĞDEM

Toplum Nasıl Yozlaşır? Sy. 22

Timur Veysel DOĞRUOK

“Mass Media” ve Kitle Kütlesi Sy. 27


Politika Dergisi

Sayı 19

iletisim@politikadergisi.com

Đçindekiler Görümüz Politika Dergisi’nin görüsü; gençlerin ve genç düşüncelilerin kavga ile değil fikirlerle politik katılımını sağlamaktır. Politika Dergisi, Türkiye için demokrasiyi; sadece seçimlere özgülenmiş bir rejim olarak değil Türkiye Cumhuriyeti’nin temel esaslarına uyulmak şartıyla her kesimin katılımının sağlandığı bir rejim olarak tanımlar.

Süleyman GÖK

86. Yılında Türkiye Devleti Sy. 36

Gökhan DAĞ

Topluluk ve Toplum Ayrımında Siyasi Bir Hata: Demokratik Toplum Partisi Örneği ve Sonuçları Sy. 39

Selvihan ÇĐĞDEM

Demokratik Toplum (!) Partisi mi, Diktatör Terörizm Partisi mi? Sy. 42

Celal ŞEKERCĐ

Neler Oluyor Bize? Sy. 45

Timur Veysel DOĞRUOK

Bir Kriz Yılı: 2009 Sy. 47

04.01.2009


Politika Dergisi

Sayı 19

iletisim@politikadergisi.com

04.01.2009

Đçindekiler Görevimiz

kültür sanat kültür sanat kültür sanat kültür sanat kültür sanat kültür sanat kült

Der: Gökhan DAĞ 1. Gençlerin ve genç beyinlilerin politik düşüncelerine yer vererek, depolitize olmalarını engellemek ve bu yolla ülkemiz politikasına bir ivme kazandırabilmek, 2. Cumhuriyetimizin, Türk devrimlerinin, insan haklarının, demokrasinin ve laikliğin özü korunmak kaydı ile fikir serbestîsi sunabilmek, 3. Geniş bir politik yelpazenin sunulması ile okuru çok yönlü düşünmeye sevk etmek, 4. Tüm bunların kazanımları ile düşünsel politizasyonu sağlayarak, gelecek için gerçek bir demokrasi oluşturmaya katkıda bulunmaktır.

P—Kitap: Seçkiler Sy. 62

Der: Gökhan Dağ

P—Film: Seçkiler Sy. 63

Irmak ATABERK

ÇIZIKTIRMAK — PKK’yla Masaya Oturmak Sy. 63

Ece ERDAĞ

Namaste Sy. 64

Timur Veysel DOĞRUOK

P—Film: Noviembre Sy. 66

Đnc: Emrah ÖZDEMĐR

P—Kitap: Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor (S. Yalçın) Sy. 68

Mert ATALAY

VT Sy. 69

Mehmet TURAN

Felsefeli Yıllar Sy. 70


Sayfa 8

Politika Dergisi

Hrant Dink Cinayeti ve Fethullah Gülen Đmparatorluğu … Güya Amerika ezilen halklara özgürlük getirecek. Yüzyıl önce Ermeniler bekliyordu ĐngilizĐngiliz-Fransız ittifakını… Şimdi Kürtler bekliyor AmerikanAmerikan-Đngiliz ittifakını… Osmanlı topraklarında yüzyıl önce oynanan oyun bu kez Irak topraklarında sahneleniyor. Heyhat dostlar… Yazık ki unutulan bir husus var. Hiçbir emperyalist ülke, bir milletin karakaşıkarakaşı-karagözü için onu kurtarmaya gitmez. (…) Evren YELKANAT

K

imilerine göre bir “vatan hainiydi” Hrant Dink, kimilerine göre ise “özgürlük savaşçısı”.

13 Şubat 2004 tarihinde Agos Gazetesindeki yazısından cımbızlanıp alınan bir paragrafta şöyle diyordu Hrant: "Türk"ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur.” Hrant bu sözlerle ne anlatmak istemişti? Türklüğü tahkir ve tezyif suçlamasıyla (301.madde) yargının karşına çıkan Hrant’ın yazısını inceleyen mahkemeler, cımbızlanıp alınan bu cümleye değil de yazının tümüne bakmış mıydı? Fethullah Gülen Cemaati, neden Hrant Dink’in eşi Rakel Dink’in son mektubunu görmezden gelmişti? Bu mektubun ucu kimlere dokunuyordu? Yargıçlar ve Savcılar Birliği Başkanı (YARSAV) Ömer Faruk Eminağoğlu, Hrant Dink için neler söylemişti? Tüm bu ilişkileri afişe etmeden önce sizlere biraz Hrant Dink’ten bahsetmek istiyorum. Hrant, 1954 Malatya doğumlu ve anne-babası ise Sivaslı. Yani Hrant ezelden beri bu toprakların çocuğu. Anne ve babasının boşanmasıyla, Đstanbul’daki Ermeni Yetimhanesi günleri de başlar Hrant için. Sol siyasetin içinde (Marksist-Leninist olarak) yer almaya başlayan Hrant adını Fırat olarak değiştirmiştir. Asker olduğu dönemde “etnik kimliği” yüzünden çavuş yapılmamasına çok içerlemiştir. “Ermeni diasporası” ile arasında büyük görüş farklılıkları bulunmaktaydı Hrant’ın. Hrant Dink bir “Ermeni Soykırımı” olduğunu ifade etmekle birlikte,

diasporadan farklı olarak soykırım suçunu Türklere ve Kürtlere yüklememek gerektiğini, soykırım suçunu yüklenmesi gerekenlerin Avrupa’nın emperyalist ülkeleri olduğunu belirtiyordu. Hrant Dink 1 Haziran 2004’te Birgün gazetesindeki yazısında ise Kürtlere şu çağrıyı yapıyor: Irak işgali öncesiydi. Mütevazı gazetem AGOS’ta Amerika’nın bölgeye gelmesini elini ovuşturarak bekleyen Kuzey Irak’lı Kürtleri uyarmak maksadıyla şöyle yazmıştım: “Şu olan bitenler insana ister istemez hep Birinci Dünya Savaşı öncesi yılları anımsatıyor. Padişah Abdülhamit ile doruk noktasına ulaşan istibdat yönetimi… Đmparatorluğun dört bir yanında başgösteren toplumsal ya da etnik ayaklanmalar,başkaldırılar… Osmanlı topraklarını işgale hazırlanan Batılı emperyalistlerin ittifakı… Ve onları kurtarıcı olarak bekleyen Osmanlı’nın kadim dostu gayrimüslim halklar. Kurtarıcısını bekleyen halkların başında da Anadolu Ermenileri… Ne kadar o günleri andırıyor bugünler Ya Rabbi… Ne kadar da o günün Ermenileri andırıyor Kürtleri! Güya Amerika ezilen halklara özgürlük getirecek. Yüzyıl önce Ermeniler bekliyordu ĐngilizFransız ittifakını… Şimdi Kürtler bekliyor Amerikan-Đngiliz ittifakını… Osmanlı topraklarında yüzyıl önce oynanan oyun bu kez Irak topraklarında sahneleniyor. Heyhat dostlar… Yazık ki unutulan bir husus var. Hiçbir emperyalist ülke, bir milletin karakaşı-karagözü için onu kurtarmaya gitmez. O önce kendi çıkarını düşünür. Đşine geldiğinde de anında satar, arkasına bile bakmadan çeker gider. Gel gelelim Hrant Dink’in Türklüğü aşağıladığı için yargılandığı ve 6 ay hapis cezasına çarptırıldığı yazıya… Hrant’ın ceza almasına yol açan yazı dizisini yer darlığı nedeniyle buraya aktarmam mümkün değil. http://www.radikal.com.tr/haber.php? haberno=166485 adresinden ulaşabileceğiniz bu yazı dizisinin son üç bölümünde Hrant; Ermenilerin, Türk düşmanlığı yüzünden kendilerini zehirlediklerini ve Ermeni kimliğinden uzaklaştıklarını; Türk düşmanlığının Ermenilerin kanlarında bir zehir meydana getirdiğini belirtmektedir. Yazı dizisinin tamamını okuduğunuzda "Türk"ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur.” cümlesiyle kastettiği olguyu ise bir önceki yazısında şöyle belirtiyor: Kimliksel dinginliğini “Türk”ün olumsuz ve kayıtsız varlığına kilitleyen Ermeni dünyasının,


Sayı 19

tüm ortak performansını dünya üzerinden “Türk”e baskı uygulamaya ve soykırımı kabul ettirmeye ayırması, ne yazık ki kimliğin uyanışını erteleyen koca bir zaman kaybından başka bir şey değildir. Ermeni dünyası, kimliğinin geleceğine bundan böyle, öylesi kavramlar yüklemelidir ki bu kavramlar bu ulusun körelmiş üretim yeteneğini tekrar fişleyebilecek iticilikte olsun. Ermeni kimliğinin “Türk”ten kurtuluş yolu gayet basittir: “Türk”le uğraşmamak… Ermeni kimliğinin yeni cümlelerini arayacağı yeni alan ise artık hazırdır: Gayrı Ermenistan’la uğraşmak. Hrant işte bu sözlerinden dolayı Türklüğe hakaret etmiş oldu. Ne kadar bağımsız bir yargıya sahibiz değil mi? Hemen cezayı kesmiş… Gelelim, Hrant Dink cinayetine. Hepimizin bildiği gibi Hrant Dink Şişli’de Agos Gazetesinden çıkarken 19 Ocak 2007 günü Ogün Samast tarafından öldürüldü. Ogün Samast öldürme emrini Yasin Hayal’in verdiğini söyledi. Polisler tarafından emniyette sorgulanırken, yanında iki polis ve ortalarında Ogün Samast, elinde Türk bayrağı varken bir hatıra fotoğrafı çektirdiler! Çekilen fotoğrafların basına sızması ile Türkiye’de büyük bir infial yaratması beklenirken, üzerinden fazla durulmadı. Fakat olay bu iki şahısla bitmiyordu. Đşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek 31 Ocak 2007’de Hrant Dink cinayetinde kilit adam olarak görünen Erhan Tuncel’in dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek’in imzasıyla “polis muhbiri” olduğunu açıkladı. Emniyet Genel Müdürlüğü belirli bir süre olayı askıda bıraktıktan sonra, Erhan Tuncel’in polis muhbiri olarak kendi bünyelerinde görev yaptığını açıkladı. Olayın gerçek yüzü ortaya çıkar gibi olmuştu ki Erhan Tuncel, Hrant Dink’e suikast yapılacağı bilgisini

Sayfa 9

Ramazan Akyürek’in siciline dönemin Valisi Erol Çakır şu ibareyi koymuştu: Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullahçılara) yakın. Dikkat edilmelidir. Trabzon Emniyet Müdürlüğü’ne verdiğini açıkladı. Bu bilgiyi defalarca aktardığını da ifadesine ekledi. Erhan Tuncel mahkemede, daha önce McDonalds bombalaması olarak bilinen eylemde bombayı imal eden kişinin kendisi olduğunu ve bunu polisin de bildiği, polisin bunları bilmesine rağmen kendisini “Yardımcı Đstihbarat Elemanı” olarak görevlendirdiğini ve bu olaydaki sorumluluğunu örtbas ettiklerini açıkladı. Hrant Dink’e suikast düzenleneceği hakkında bilgiyi Trabzon Emniyetine veren Erhan Tuncel, Dink’in nasıl öldürüleceğini bile söylemişti. Ensesinden vurularak… Dönemin Trabzon Emniyet Müdürü ise yakın bir zamana kadar Đstihbarat Daire Başkanlığı’nı yürüten “Ramazan Akyürek”ti. Ramazan Akyürek’in siciline dönemin Valisi Erol Çakır şu ibareyi koymuştu: Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullahçılara) yakın. Dikkat edilmelidir. Erhan Tuncel yakalandıktan sonra geçmişini şöyle anlattı: Elazığ’da Fethullah Gülen Cemaati’ne bağlı ışık evlerinde kaldım. Alperen Ocakları’nın toplantılarına düzenli olarak katıldım ve Mehmet Ağar’ın seçim çalışmalarına yardımcı oldum. Yasin Hayal ise savcıya yazdığı mektupta şunları dile getirdi: Sayın Savcım, ben bu derin devlet laflarını anlayabilmiş değilim. Emniyet içindeki legal mi, illegal mi bilmiyorum, bir grup bizi kumanda etti. Bu aşikârdır. Şimdi soruyorum, eğer bizi devlet görevlerinde kullandıysanız bizim hakkımızı korumak devlete düşmez miydi? Hrant Dink’in öldürülmesi eylemi öncesinde Trabzon Terörle Mücadele Şubesi Müdürü Yahya Öztürk, Erhan Tuncel’e şöyle söylemiştir:


Sayfa 10

Rakel Dink ise 13 Ekim 2009’da mahkemeye sunduğu dilekçesinde; “ (…) taleplerimiz her seferinde reddediliyor, Đstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek hakkında nasıl takipsizlik kararı verilir” dedi. Đşin ilginci, belirli dönemlerde “Hrant Dink” olayını “Ergenekon” ile örtüştürerek üstünde giden “Fethullahçı BasınBasınYayın Organları”, Rakel Dink’in bu açıklamasını görmezden geldi. Bu bayrak düştü ya Yasin kaldıracak ya Erhan kaldırır, bu görev sizin. Sanık Yasin Hayal’in babası Bahattin Hayal de buna benzer iddialarda bulunarak şöyle demiştir: McDonalds bombalamasından 2-3 gün sonra evim arandı ve Yahya Öztürk bana telefonunun ekranından Muhsin Yazıcıoğlu’nun fotoğrafını gösterdi ve cebinden Kuran-ı Kerim çıkararak “biz bununla hareket ediyoruz”, bayrak düştüğü yerden kalkar, dedi. Yasin gibiler bayrağı kaldıracak. Biz raporlarımızı ona göre düzenleriz, Yasin inşallah az bir ceza alıp çıkar, dedi. Elbette bu sözler sanığın ve sanığın babasının iddiaları olduğundan üzerinde yorum yapmak bana düşmüyor. Sadece aynen aktarmakla yetiniyorum. Yasin Hayal duruşmalara giderken ise şu sözleri kullandı: Muhsin Yazıcıoğlu’na selam gönderiyorum. Yaşasın Alperen Ocakları. Kanımız aksa da zafer Đslam’ındır. Polis ve Jandarma “Hrant Dink’e suikast” düzenleneceğini önceden bilmelerine rağmen önlem almamışlardı. (Jandarma yazımın konusu olmadığından şu anda bahsetmemekle birlikte, olayda Jandarma’nın da görevini yerine getiremediği için Đstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Jandarma için soruşturma başlatmıştır.) Bir süre önce Avukat Nusret Senem, Emniyette F-Tipi örgütlenme olarak anılan Fethullahçı örgütlenmeye yö-

Politika Dergisi

nelik bir listeyi kamuoyuna verdi ve savcılığa suç duyurusunda bulundu. Bu listede Trabzon Azınlıklar Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer ve dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek de yer almaktaydı. Đlginçtir ki Fethullahçı olduğu iddia edilen Ramazan Akyürek, Trabzon Emniyet Müdürü olduktan sonra; 2004 yılında McDonalds bombalandı (Erhan Tuncel -Yasin Hayal ortaklığıyla). Karadeniz Teknik Üniversitesi Yrd.Doç.Dr Hicabi Cındık ve Prof.Dr Saadettin Güner öldürüldü. Trabzon Emniyet Müdürlüğü tarafından telefonları dinlenen Santa Maria Kilisesi “Rahip Santoro” öldürüldü. TAYAD’lılar linç edilmek istendi. Tesadüf ya da değil… Ama bahsettiğim olaylar bu dönemde gerçekleşti. 2006 yılında ise Ramazan Akyürek, Đstihbarat Daire Başkanlığı’na getirildi. Rakel Dink ise 13 Ekim 2009’da mahkemeye sunduğu dilekçesinde; “ (…) taleplerimiz her seferinde reddediliyor, Đstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek hakkında nasıl takipsizlik kararı verilir” dedi. Đşin ilginci, belirli dönemlerde “Hrant Dink” olayını “Ergenekon” ile örtüştürerek üstünde giden “Fethullahçı Basın-Yayın Organları”, Rakel Dink’in bu açıklamasını görmezden geldi. Hrant Dink’in kardeşi Levent Dink ise başka bir noktaya dikkat çekerek; ihmal değil, suça ortaklık var diyerek Ramazan Akyürek’in yargılanması gerektiğini söyledi. Hrant Dink’in diğer kardeşi Orhan Dink ise olayı Ergenekon yapılanmasının gerçekleştirmiş olabileceğini, ama Ergenekon davasında bir araya gelmeyecek insanların bir araya getirildiğini ifade ederek, sadece Veli Küçük ismi üzerinde durdu. Bu sözleriyle Orhan Dink’in de “bizim düşündüğümüz gibi” Ergenekon sürecinin, muhalifleri avlama süreci hâline geldiğini düşündüğü ortaya çıkıyor. Yasin Hayal’in avukatının, Ergenekon davası nedeniyle gözaltına alınan Fuat Turgut olması ise gözleri Ergenekon’a çevirdi. Ergenekon, ama “hangi Ergenekon?” Önce bu soruya cevap aramak elzemdir. Ergenekon Đddianamesinde eklerinde ise “Tuncay Güney” verdiği ifadede Veli Küçük’ün yanına Fethullah Gülen tarafından yerleştirildiğini ve Veli Küçük ile Fethullah Gülen’in


Sayı 19

eskiden birbirlerini sevdiklerini, Fethullah Gülen’in Komünizmle Mücadele Derneği’nin Erzurum şubesini kurduğunu açıkladı. Tuncay Güney bu ifadesinde Fethullah Gülen yapılanmasının; Ergenekon oluşumunun bir alt yapılanması olduğu ve bu oluşuma bağlı hareket ettiği ve Fethullah Gülen yapılanmasının boynuz, kulağı geçer misali Ergenekon yapılanmasından daha güçlü hale geldiği için “Ergenekon”u tasfiye etmeye çalıştığını açıkladı. Şimdi de, meslekten ihraç istemiyle hakkında soruşturma açılan (eski) YARSAV (Yargıçlar ve Savcılar Birliği) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun Hrant Dink için söylediği sözleri anımsayalım:

Sayfa 11

Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun Hrant Dink için söylediği sözleri anımsayalım: Hrant olayında gözüken, ayakkabısının altının delik olduğu. Demek ki hayatını kaybeden Hrant, paranın gücünün altına alınarak yönlendirilmemiş ve yaşamamıştır.

Hrant olayında gözüken, ayakkabısının altının delik olduğu. Demek ki hayatını kaybeden Hrant, paranın gücünün altına alınarak yönlendirilmemiş ve yaşamamıştır.

duğunu, kendisinin Cumhuriyet Savcısı olduğunu ve bu yüzden Cumhuriyet Mitingleri’ne gittiğini, “Cemaat Toplantılarına” gitmediğini söyleyerek; Gülen Cemaati’ni ima etmiştir.

Sanmayın ki Ömer Faruk Eminağaoğlu, Hrant Dink’e öldükten sonra sahip çıkmıştır. Hrant hakkında 301.madde dolayısıyla dava açıldığında da şunları söylemiştir:

Yoksa “Polis’te ve Đstihbarat’ta kadrolaşan ve Yargı’da kadrolaşmasını tamamlamak üzere olan, “Türk Silahlı Kuvvetleri” ile şu anda harpte olan “Fethullah Gülen” kendi imparatorluğunu mu kurmaktadır?

Dink’in yazılarının soğukkanlılıkla okumanızı öneririm. Bu yazıların düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Ömer Faruk Eminağaoğlu, meslekten ihraç istemiyle kendisine açılan soruşturmada Cumhuriyet Mitinglerine katılmasının da delil olarak ortaya kon-

Umudum; bu yazının, kafanızda bir takım kavramların netleşmesine ve yerli yerine oturmasına yardımcı olmasıdır. Amacım cinayeti işleyenlerin “devlet içindeki” bağlantılarını ortaya koymaktır. Son Not: Hrant Dink’i öldürenler 20 yıl hapis cezası istemiyle yargılanırken, “Dink Cinayeti ve Đstihbarat Yalanları” kitabını yazdığı için gazeteci/yazar Nedim Şener 28 yıl hapis istemiyle yargılanmaktadır.

Evren.Yelkanat@PolitikaDergisi.com


Sayfa 12

Politika Dergisi

Sosyalist Sol, Mustafa Kemal’i Kucaklamalıdır calığı yoktur.

Ancak Mustafa Kemal’in laiklik mutlakıyeti azınlık kavramını sınıf ekseninde genellemiş ve sosyalizm beklentisini daha birinci ilkesiyle gerçekleştirmiştir. Sevda EĞER

K

emalizm orta sınıfların ideolojisi olagelmiştir; çünkü Kemalizm laik ve demokratiktir.

Mustafa Kemal devlet yönetimini dini dogmaların kontrolünden çıkarırken, aslında alt ve orta sınıfa yaptığı büyük iyiliğin de farkındaydı.

Đşin içine din girdiği anda, mezhep farklılıkları, hükümeti birinden birini seçmeye zorlayacak, haliyle uygun görülen inanışa taraf olunacaktır. Bu zaruri -değilse keyfi- taraftarlık azınlık çatışmalarını ve eşgüdümünde keskin kutuplaşmaları doğuracak, fırsatçı gericilere çanak tutacaktır. Ancak Mustafa Kemal’in laiklik mutlakıyeti azınlık kavramını sınıf ekseninde genellemiş ve sosyalizm beklentisini daha birinci ilkesiyle gerçekleştirmiştir. Kemalizm halkçıdır. Baskı ve sömürüyü kesin olarak reddetmiştir. Feodal yapı karşıtlığı alt sınıfın –köleleştirilen alt sınıfın- adeta kurtarıcısı durumundadır. Aynı paralelde tarım ve hayvancılık teşvikleriyle köylü sanayi devrimiyle emekçi sınıfın yaşam standardını yükseltmeyi hedeflemiş, üretimin köyden kente akışını bu iki sınıfın ortak ve eşgüdümlü organizasyonuyla sağlamlaştırmıştır. Mutlak mülkiyet ile donatılmış köy sahiplerinden yakasını kurtaran çiftçi, devlet teşvikli kurulan endüstri tesisleriyle patron sömürüsüne boyun eğmeyen işçi tek bir amaç için birleştirilmiştir, üretim. Tıpkı sosyalizmin sınıfların eşitliği ideali gibi! Kemalizm burjuvaziyi reddeder. Bütün sistem emekçiyi güçlendirme odaklıdır. Halk-seçkin ikileminin antibiyotiği anayasanın eşitlik ilkesidir. Hiç kimsenin din, cinsiyet, dil, ırk bakımından bir ayrı-

Mustafa Kemal’in ulus tanımındaki dil, tarih, kültür öğelerinin kesişme noktası ortak ve eşitlikçi Türkiye idealidir. Azınlık dayanışmasını sınıf dayanışmasına çevirerek üretime odaklı emekçiyi güçlendirme stratejisinin bir ve en önemli parçasıdır. Pratiğe geçişte de kullanılan yöntem açıktır. Bireylerin yaşam standardını tam donanımlı eğitim, sağlık, istihdam sistemiyle yükselten kapitalist Batı’nın toplumculuk dinamiklerini, komünist doğunun demokrasi idealiyle harmanlamak… Bölmeden, parçalamadan bütünleyerek harmanlamak! Farklı kültürel yapılar ve gelenekler içerisinde yetişmiş bireylerden toplumsal bir yapı oluşturmayı amaçlamak. Toplumsallıkta ise, emeğin önceliğinde, toplumsal çıkarların bireysel çıkarların önüne geçmesini hedeflemek… Cumhuriyet tarihinin gelişine bakıldığı zaman yukarıda bahsettiklerimizin Menderes yönetiminden beri evirildiğini, 1945’ten itibaren tüm ilke ve değerlerin rafa kalktığını görürüz. Sağcı hükümetlerin iktidarında günümüze kadar gelen yönetimler boyunca öğrendiğimiz tek gerçek; hızla düşen yaşam standartları; gittikçe daha sıradanlaşan eğitim, sağlık hizmetleri; bir türlü içeriği anlaşılamayan, neye hizmet ettiği belli olmayan, menfaatine naillik kısmet olmayan Avrupa yahut komşu ülke işbirlikleri; çetrefilli bürokrasi; siyasallaşan yargı; antidemokratik yerel idareler; meclisteki oligarşik düzen; genele benimsettirilen milliyetçi-dinci (Sünni) ideoloji… Peki ya emek, üretim? Zaten yerleşmesi


Sayı 19

için uzun yıllar gerektiren anti feodal yapı, zamanında birer toprak ağası olan başkan ve vekillerden oluşan Demokrat Parti iktidarı ile eskisinden daha güçlü bir yapıya bürünürken, köylü sınıfı köleleştirme politikası saat gibi işliyordu. Ta ki 1960 sonrası iyice yıldırılan köylünün, kente göçü başlayana kadar. Ülke için hammaddenin, üretimin can damarı kesilip adeta çaresizce kentin acımasız çarklarına kendi ayaklarıyla teslim ettirilmiştir. Peki, emekçinin durumu, işçi? Kente göçlerin hızlanması ile vasıflı çalışanın yerini köyden gelen ucuza çalışacak çaresiz köylüler almıştır. Günümüze kadar hızla yerli-yabancı sermayeye mülk ettirilen tesisler, sonsuz ödeme opsiyonlarıyla özel sermayeye neredeyse hibe ettirilmiş teşvikler sayesinde devleşen –devleşenden kasıt sadece işverenlerdir- sanayi ve endüstri sektörü, işçi-patron ilişkisini sahip-köle uygulamasına hapsetmiştir. Sağcı hükümetler işçisini, köylüsünü sermayeye karşı savunmasız bırakmış, karın tokluğuna emperyalizme çalışan bir karınca ordusuna çevirmiştir. 1930’ların üreten halkı, tüketen ve daha kötüsü tüketilen sınıflara dönüştürülmüştür. Mustafa Kemal’in tüm prensiplerini saptıran ‘iş bitirici’ hükümetler, Avrupa’nın kendi halkına orta çağda uyguladığı ‘sömürü’ silahıyla, doğunun günümüzde de sürdürülen bağnaz ve gerici zihniyetini birleştirmiş, her ne kadar anayasada Cumhuriyet gibi görünse de, yönetim türünün yarı feodal-gerici-baskıcı-dinci bir şekle dönüştüğü gözle görünür bir hal almıştır. Peki, şimdi ne olacak? Olacak olan ilk başta söylediğim sözdür. Sosyalist Sol, Kemalizm’e her zamankinden fazla sahip çıkmalı ve Mustafa Kemal’in prensiplerini tamamıy-

Sayfa 13

Olacak olan ilk başta söylediğim sözdür. Sosyalist Sol, Kemalizm’e her zamankinden fazla sahip çıkmalı ve Mustafa Kemal’in prensiplerini tamamıyla sahiplenmelidir. Bu konuda üniversiteli genç insanlara -12 Eylül döneminin bir eseri olarakolarakeleştirel aydınlık Kemalist fikir akımlarını lağvetmek için kurulan YÖK’e rağmen, üniversite yönetimlerindeki iktidar yaltaklıklarına rağmen, fazlasıyla sorumluluk düşmektedir.

la sahiplenmelidir. Bu konuda üniversiteli genç insanlara -12 Eylül döneminin bir eseri olarak- eleştirel aydınlık Kemalist fikir akımlarını lağvetmek için kurulan YÖK’e rağmen, üniversite yönetimlerindeki iktidar yaltaklıklarına rağmen, fazlasıyla sorumluluk düşmektedir. Köylerden metropollere göç eden gelenekselci seçmenlerin şu saatten sonra kalıplarının yıkılması mümkün değildir. Bu gün büyük kentlerde ki gericiişbirlikçi yöneticilerin bulunması, zaman içinde kemikleşip iktidara yürümesi tesadüf değildir. Kentlerdeki seçim neticeleri okumuş aydın kesimin değil oy kapma pahasına, gecekondulaşmasına bile bile göz yumulmuş, köye-üretime dönmemesi için özellikle şehirde yaşama alanı açılmış, bir yandan da ortalama yaşam standartlarından mahrum edilmiş, kendini yetiştirmesi de itina ile engellenmiş kırsaldan gelen bireylerin eseridir. Sorumluluk, sistemde hızla kadrolaşan antiKemalist, gerici ve emperyalist güçlerin arkalarından yetişecek, ilk fırsatta yerlerine geçme yetisine sahip akılcı, ilerici, emek istismarına karşı, üretici, Mustafa Kemal’in sınıfların eşitliği prensiplerine bağlı sosyalist gençlere düşmektedir. Unutulmamalıdır ki ırkçı, yobaz, gerici, fırsatçı, AB-D yalakası bireyler de dâhil, tüm ulusun kurtuluşu, “Sosyalist gençliğin” Kemalizm ekseninde birleşerek, sabır ve azimle iktidara yerleşmesi ile mümkündür.

Sevda.Eger@PolitikaDergisi.com


Sayfa 14

Politika Dergisi

Ne Dedik, Ne Oldu? Lincin / linç kültürünün ne demek olduğunu bilenler; olaylar, önüne geçilemez bir duruma girdiğinde; çoğunluğun birkaç yıl sonra kendinden utanacağı, sonrasında anlatamayacağı eylemlere nasıl karışacağını bilirler; çünkü kitlelerin (kitle eylemlerinin) beyni yoktur ve bu eylemlerin suçlusu veya sorumlusu da yoktur. Emrah ÖZDEMĐR

“E

vet… Hâlâ ısrar ediyorum: Türkiye bir Yugoslavyalaşma sürecinin içindedir… Fakat bu yoldan dönülmesi olanaksız değildir. Bunları her defasında yeniden yazmaya gerek yok. Bu yolun devamı, ırkçılığın / etnikçiliğin yükselmesi sonucunu doğuracaktır. Yapay bir milliyetçilik oluşabilecektir. Etiketlemeler artacak, toplumda güven bunalımı yaşanacaktır. Boşnak ve Sırplar arasındaki dinsel farklılıktan dolayı, Türkiye’yi ayrı tutanlar yanılmaktadırlar. Mesele, dinsel değildir. Mesele; ötekileştirmek / ötekileştirilmektir. Aynı dinden olan halkın yaşadığı Irak’taki olan bitenleri de görüyoruz. Dediğim gibi, Türkiye’yi ancak, Bağımsızlık Savaşı yıllarındaki gibi, etnik, kültürel, bölgesel, inançsal ayrılıklardan arınmış, temelini tarihsel ortaklıklardan almış bir ulusal bütünleşme düzlüğe çıkarır.” [Kürt Açılımı (2), E.Ö, 27.10.2009]

27 Ekim’deki Kürt Açılımı adlı yazı dizimizin ikinci bölümünde ve 1 Haziran 2009’daki Yeni Osmanlı planları üzerine kaleme aldığımız yazılarda inatla Türkiye’nin Yugoslavyalaş(tırıl)ma süreci içerisinde olduğunu anlatmaya çalışmıştık. Tabii bu savı ortaya atarken şunu özellikle belirtmiştik: “Kürt açılımı denilen sürecin devletin özünü, kendi oluşturduğu meşru zemini değiştirmeye yönelik koskoca bir adım olduğunu anlamamız güç olmaz. Bunu anlamamız için, fotoğrafa bakmak yeterli olmayabilir. Gelinen süreçteki bütün fotoğrafları yan yana koyarsak, gidişin de ne yönde olduğunu anlayabiliriz.” (Kürt Açılımı-2) Peki, burada hangi noktalar önemliydi? Sürecin başlama biçimi, ardındaki karanlık hesaplar / anlaşmalar, karşılıklı söylemler, muhataplar, geldiğimiz nokta…

Şimdi ortaya attığımız savın -üzülerek söylüyorum- adım adım nasıl uygulandığını haberlerle gösterelim. > Muş karıştı... Esnaftan göstericilere ateş... 2 ölü (http://www.cnnturk.com/2009/turkiye/12/15/ mus.karisti.esnaftan.gostericilere.ates.2.olu/555504 .0/) > Đzmir'de DTP gerginliği: DTP Genel Başkanı Ahmet Türk'ü karşılamak üzere oluşturulan araç konvoyundaki partililerle bir grup vatandaş arasında kavganın meydana geldiği Üçyol Kavşağı'na, çevik kuvvet ekipleri sevk edildi. (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/13013657.asp) > Đstanbul-Cizre'de olaylara polis müdahalesi: Yeni yıla girilmesine dakikalar kala Taksim Meydanı'nda iki grup arasında sözlü atışmalar yaşandı. Terör örgütü elebaşı lehine slogan atan gruba başka bir grup, "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" sloganlarıyla karşılık verdi. (http://www.cnnturk.com/2010/turkiye/01/01/ istanbul.cizrede.olaylara.polis.mudahalesi/557689. 0/index.html) Haberler bunlarla sınırlı değil; Çanakkale – Bayramiç’teki olaylar, Edirne’de karşıt gruplarda yer alan öğrencilerin birbirine girmeleri, çeşitli yerlerde-


Sayı 19

ki Molotof kokteylli saldırılar, Đstanbul’da otobüste diri diri yanan genç kız ve diğerleri… Lincin / linç kültürünün ne demek olduğunu bilenler; olaylar, önüne geçilemez bir duruma girdiğinde; çoğunluğun birkaç yıl sonra kendinden utanacağı, sonrasında anlatamayacağı eylemlere nasıl karışacağını bilirler; çünkü kitlelerin (kitle eylemlerinin) beyni yoktur ve bu eylemlerin suçlusu veya sorumlusu da yoktur. Din kardeşliği söyleminin geçersiz olduğunu günbegün daha net görebilmekteyiz. Artık Kürt’ün Türk gözünde (veya tam tersi) zorla nasıl ötekileştirildiği gün gibi meydandadır. Umarım, biz haksız çıkarız; ama… “Deniz Baykal’ın adı, belki Türkiye Cumhuriyeti Başbakanları listesinde geçmeyecek, belki farklı renkli güller çıkarılacak yollarına; fakat dik duruşunu sürdürmesi durumunda inanıyorum ki, tarih Baykal’a hakkını verecektir.” [Kürt Açılımı (1), E.Ö, 12.09.2009] Deniz Baykal’ın ve CHP’nin zorla sürecin içine sokulmak istendiğini ve buna karşı çıkması durumunda Baykal’a siyasi bedel ödettirilebileceğini söylemiştik. Onur Öymen’in TBMM’deki “Dersim Đsyanı”na ilişkin konuşmasının düzlemi “terörle uzlaşma – uzlaşmama” çerçevesinde sürerken, konuyu hemen Alevilere getirenlerin, haberlerde “Öymen’in Aleviler hakkındaki sözleri” gibi sunum yapanların başka türlü planları olduğunu anlamak güç olmaz. Üstelik “Tunceli Alevileri dinsizdir”, “bunlara Alevi demiyorum” gibi söylemleri olan bir şeyhin peşinden giden kanalın bu çizgide yayın yapması da gülünç doğrusu. Tuncelileri Alevi bile görmeyen, dahası “dinsiz” olarak nitelendiren biz kafa yapısı, nasıl olur da Dersim Đsyanı’yla ilgili bir açıklamayı, içeriğini bile yayınlamadan, Alevilere mal eder?

Sayfa 15

CHP, özellikle Kürt yurttaşlarımıza basınbasınyayın yoluyla, örgütsel olarak, sosyososyo-psikolojik etki yaratacak eylem veya söylemlerle ya da doğrudan iletişim kurmadıkça; CHP’nin direnişi eksik kalacaktır, tek kanatlı olacaktır. AKP koalisyonun öteki ayağı olan liberallerin önemli bir isminden (Cengiz Çandar) de bir açıklama geldi. PKK (KCK)’nın yayın organı gibi çalışan Yeni Özgür Politika gazetesine verdiği demeçte Çandar şöyle diyor: “Sarsar elbette. CHP kitle tabanı iki şeye dayanıyor. Büyük şehirlerin üst orta sınıflarına. Daha kitlesel tabanı ise Anadolu’daki Alevi kitlesi. Anadolu’daki Alevi kitlesinin CHP’den uzaklaşmasına yol açacağı bir süreç ve CHP’nin güç kaybetmesi puan kaybetmesi, Türkiye’de her şey bakımdan hayırlı olacak. Çünkü, TCHP 1923’den 1950’ye kadar iktidar oldu. 1950’den bugüne devlet ideolojisi de esas olarak CHP’nin ideolojisiydi. CHP’nin şu anda Parlemento’da sandelye sayısı olarak görmemek lazım. Yani o bakımdan Kürt sorunu konusunda sabıka kaydı en fazla olan CHP’dir. O yüzdendir bu partinin şamar yemesi, güç kaybetmesi, erozyona uğraması, Alevilerin ve Kürtlerin de Türkiye’nin de hayrınadır.” (http://www.yeniozgurpolitika.org/? bolum=haber&hid=53653) Dediğim gibi, CHP’ye saldırmak için fırsat kollayan birçok kesim olacaktır. Peki, biz bunun çaresini de söylemedik mi: “CHP, toplumsal nefreti durdurmak ve Kürt kökenli yurttaşlarımızı oyuncak gibi kullanmaya çalışan emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin oyunlarına çomak sokmak adına Kürtlerin haklarını korumayı (ekonomik, toplumsal vs.) sürdürmelidir. Bölgede örgütlenmesini hızlandırmalıdır. Yani bir yandan masa başı oyunlarına karşı çıkarken, diğer yandan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki halkımızla iletişimini güçlendirmelidir.” (Kürt Açılımı-1) CHP, özellikle Kürt yurttaşlarımıza basın-yayın yoluyla, örgütsel olarak, sosyo-psikolojik etki yara-


Sayfa 16

Politika Dergisi

CHP’yi tam Alevilik üzerinden vurmak söz konusu edilmişken -çoğunluğu toplumun büyük bölümünün güvenini kazanmış olsa da isimlerini vermek zorundayımyım- aynı anda ayrı gazetelerden dört gazetecinin (Can Ataklı, Yalçın Doğan, Emin Pazarcı, Yavuz Semerci) Alevi kökenli olan Mustafa Sarıgül’den* söz etmesini de rastlantı olarak görmek istiyorum. tacak eylem veya söylemlerle ya da doğrudan iletişim kurmadıkça; CHP’nin direnişi eksik kalacaktır, tek kanatlı olacaktır. Renkli renki “gül”ler konusuna geldiğimizde ise, CHP’yi tam Alevilik üzerinden vurmak söz konusu edilmişken -çoğunluğu toplumun büyük bölümünün güvenini kazanmış olsa da isimlerini vermek zorundayım- aynı anda ayrı gazetelerden dört gazetecinin (Can Ataklı, Yalçın Doğan, Emin Pazarcı, Yavuz Semerci) Alevi kökenli olan Mustafa Sarıgül’den* söz etmesini de rastlantı olarak görmek istiyorum. “Bu leke temizlenmezse, “fetokopi” (sahte fotokopi) gider, “fetomontaj” (sahte fotoğraf) gelir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu lekeyi temizlemesi, zorunludur, kaçınılmazdır.” [Belge “Fetokopi” Çıktı!, E.Ö, 24.06.2009] Kozmik oda aramasının, ıslak imza konusunun bir kez daha gündeme getirilmesinin de gösterdiği gibi, içerideki “köstebeklerin” dışarıdakilere sahte/ gerçek bilgi servis ederek, TSK’yı yıpratmaya yönelik neler yaptığını görüyoruz. Üstelik TSK’nın “köstebek bulmak için” izleme yaptığını belirtmesi, kafaları biraz daha karıştırdı. Köstebek bulunacakken mi böyle bir karşıakın yapıldı? Öyle ya da böyle; sözün özü, Ordu sürekli “fetokratik” saldırılarla

karşı karşıya kalabilir. Ya leke temizlenecek ya da… “Diğer önemli konu ise “Yeni Osmanlı” çerçevesinde Kürt kimliğinin ön plana getirilmesi. Kürt açılımları iki ayaktan yürütülüyor; fakat tek amaca hizmet ediyor: Barzanicilik. Yürütülen politikalardan birincisi, Türkiye ayağı. TRT 6’nın açılmasını yerel dillere yönelik hizmet açısından hoş karşılayabilirsiniz; fakat resmen ve resmi kanal yoluyla yeni bir ulus yaratılıyor orada. Kültürel izlenceler vs. buna hizmet ediyor. Bununla bitiyor mu, hayır! 20 Mayıs akşamı, TRT 6’da Mesud Barzani’nin babası olan Molla Mustafa Barzani için özel bir program yapıldı. Program, Barzani ve KDP’ye (Kürdistan Demokrat Partisi) övgülerle sürdü ve “Ölümsüz Mustafa Barzani” belgeseliyle son buldu. Yazının başında Talabani’nin kadrosundan Araslan Baez’in yaptığı “AKP’ye destek” açıklamasını da göz önüne alırsak; Türkiye’de DTP’nin yumuşatılması veya tasfiye edilmesiyle, oraya Fethullahçı-Barzanici özerk bir

* Mustafa Sarıgül’ün “Çare Sarıgül” “Derde Derman Sarıgül” gibi başlıklarla reklam edilmesi, usdışı (irrationnel) (Belki burada Weber’e de atıfta bulunabiliriz) ve hatta ilkel bir görüntü sunmaktadır. Ne yapacağı bilinmeyen, kemiksiz ve ortayolcu bir söylem oluşturan Sarıgül’ün Tayyip Erdoğan gibi ülkenin ekonomi ve toplumsal yaşamının enkaz olmasını beklediğini öngörmekteyim. En son intihar girişiminde bulunan bir vatandaşa doğrudan para vererek nasıl bir “ortayolcu” olduğunu göstermiştir. Ayrıca Sarıgül’ün “cemaat”ten de parasal kaynak aldığını biliyoruz. Değilse, Sarıgül kaynaklarını açıklamalıdır.


Sayı 19

Sayfa 17

Tayyip Erdoğan’ın “Karabağ ile ilgili” söylediği yumuşatma amaçlı sözlerinin geçerli olmadığına ilişkin savın da bugün gerçekleştiğini görmekteyiz. Đsteyen http://dosyalar.hurriyet.com.tr/ turkiye_ermenistan_protokol.pdf

yapılanmanın egemen kılınmasının istendiğini görebiliyoruz. Hasan Cemal’in Karayılan’la yaptığı röportajı da bu çizgide değerlendirebiliriz.” [Gaflet, Dalalet ve Hatta Yeni Osmanlı, E.Ö, 01.06.2009] Bütün bağlantıları burada vermeye gerek yok, Erbil toplantıları ve “Kürt Açılımı” sürecinin başlamasından itibaren, Barzani ve ekibi, sürekli DTP’ye ve PKK’ya uyarı verip, AKP’yi övmektedirler. Hatta kapatılan DTP milletvekillerinin son Kuzey Irak ziyaretinde Mesud Barzani, bu vekillere randevu vermemiştir. O Barzani ve Talabani ki, Türkiye’ye kedi bile vermeyeceğini söyleyen kişilerdir. Ayrıca basını ayrıntısıyla takip edenler, AKP’nin içinde hangi vekillerin Barzanici olduğu ve Fetullahçı-Barzanici ortaklığının son dönemlerde nasıl güç kazandığını da görebilirler. “Tayyip Erdoğan’ın Azeri-Ermeni ilişkileri normalleşmeden Ermenistan’la tam mutabakatın sağlanamayacağını belirtmesi de diplomatik bir söz olarak kalacaktır. Temel olarak, bu sözün hiçbir geçerliliği yoktur. Serj Sarkisyan’ın Wall Street Journal’de yer alan söyleşisinde Erdoğan’ın bazı konularda çift taraflı davrandığı -söylediğim bağlamda- izlenimine kapılıyoruz. “Elbette ki Başbakan Erdoğan’ın beyanı (Karabağ ile ilgili) bizim anlaşmaların çerçevesinde değildi.” Güney Osetya krizi patladığında, 1 Eylül 2008’de çıkan 7. sayımızda belirttiğim gibi, Türkiye Kafkaslarda Amerikan elçili-

bağlantısındaki protokol metnine bakarak Karabağ sözcüğünün olup olmadığına da bakabilir. ği yapmaktadır.” [Kardeşin Duymaz, El Oğlu Duyar!, E.Ö, 02.05.2009] Tayyip Erdoğan’ın “Karabağ ile ilgili” söylediği yumuşatma amaçlı sözlerinin geçerli olmadığına ilişkin savın da bugün gerçekleştiğini görmekteyiz. Đsteyen http://dosyalar.hurriyet.com.tr/ turkiye_ermenistan_protokol.pdf bağlantısındaki protokol metnine bakarak Karabağ sözcüğünün olup olmadığına da bakabilir. *** Tüm bunları neden böyle bir biçimde sunduğumuz konusuna gelince; biliyorsunuz, birçok kesim bizi “ortalığı karıştırmakla” suçluyor. Gösterdiğimiz tepkilerin yersiz olduğunu, kaba tanımla “işkembeden attığımızı” söyleyenler var. Bizi kuru hükümet düşmanlığıyla yaftalıyorlar. Burada Nostradamus olduğumuzu filan anıştırmıyoruz. Demek istediğimiz, bizi yaftalamadan önce dediklerimize bir kez daha bakmaları daha yararlı olacaktır. Peki, biz ne demiştik, ne oldu? Yüzde yüz haklı çıkmadık elbette; ama görünen odur ki söylediklerimiz genel olarak ortaya çıkmış ya da çıkma eğiliminde. Ayrıntısız olarak verdiğim gizli anket sonucu bile doğru çıktı. Anlaşılsın ki, bizim kişisel çıkar peşinde koştuğumuz yoktur. Biz doğru bildiklerimizi söylemeyi sürdüreceğiz.

Emrah.Ozdemir@PolitikaDergisi.com


Sayfa 18

Politika Dergisi

Bu Sarmalı Kırmalıyız! Toplumsal eğilimler paradigmaları yönlendirir. Tek kutuplu yeni dünya düzeni kurgulamaya çalışan güçler, bu eğilimleri kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde yönlenmesi için, önce toplumları siyasetten uzaklaştırmış, sonra da topluma algılatılmak istenen yaşam modellerini toplumsal kavramlar üzerinden uygulamaya koymuşlardır.

Saadet TOKSÖZ

B

ugün ülkemiz, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı günlerdeki gibi karanlık günler yaşıyor. Hem ekonomisi yerle bir olmuş; hem de toplumsal bütünlüğü bozulmuş; geleceğini, kaderini kendi tayin edemeyen bir acizlik içinde. Etrafımız her yandan ABD - AB, tarafından kuşatılmış ama toplumun büyük bir kesimi bunun farkında değil. Niye fark edemiyoruz? Đnsanların hayatını şekillendiren ve toplum tarafından doğru kabul edilen düşünceler bütününün, bir başka düşünce sistemi tarafından saf dışı bırakılması ve yerine yeni düşünce sisteminin geçmesine “Paradigma Kayması” denmektedir. Toplum psikolojisi üzerinden hâkimiyeti kurmak ve yönlendirmek amaçlı oluşturulan politik paradigmalar, şekil olarak bir kalıbı veya oluşturulmak istenen sistemlerin gerçek yapısı aleniyete dökülmeden ortaya atılan her yeni siyasi düşünce akımının, toplumlar tarafından bu akımların ideolojik bir görüşten ziyade, toplumsal kavramlar halinde kabul görmesi ve uygulaması ideolojik paradigmaları oluşturur. Đdeolojik paradigmaların en önemli özelliği ise, topluma kabul ettirilmek istenilen yaşam modelinin, verilen siyasi mesajların içinde gizli tutulmasıdır. Toplumsal eğilimler paradigmaları yönlendirir. Tek kutuplu yeni dünya düzeni kurgulamaya çalışan güçler, bu eğilimleri kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde yönlenmesi için, önce toplumları siyasetten uzaklaştırmış, sonra da topluma algılatılmak

istenen yaşam modellerini toplumsal kavramlar üzerinden uygulamaya koymuşlardır. Bunu böyle yapmalarının sebebi, farklı ideolojilere sahip toplulukları yönetmenin çok kolay olmadığından, kavramsal algılamaların yönlendirilmesi sistemiyle insanlığın yönetimindeki hâkimiyetini sürdürebilmek çok daha kolay gerçekleştiriliyor olmasıdır. Çünkü apolitik insanlara, politik paradigmalar, ideolojilere nazaran daha esnek ve daha kolay şekil değiştirebilen yapısı itibariyle, etkileyiciliği ve uygulanabilirliği açısından daha basit ve daha anlaşılır geliyor ve farkında olmadan sisteme entegre olup, kendisinden istenileni yerine getiriyor. (Kapitalizmin toplumlara bir ideoloji şeklinde algılatılmaması, bunun en çarpıcı örneğidir.) Bu politikalar, bizde, 80 Darbesi’nden sonra gerçek anlamıyla devreye girmiştir. Darbe döneminde siyasi görüşe sahip olan insanlara uygulanan işkenceler, toplumun gözünü korkutup, yıldırmıştır ve toplum siyasetten uzak kalmayı tercih etmiştir. Arkasından gelen çok kültürlü liberalizm politikalarının yaşam biçimi olarak uygulamaya konulması ve bu politikaların toplumların “suni “olarak yaşam standardını yükselttiği görüşünün hâkim kılınması ve


Sayı 19

benimsetilmesi bizi bu günlere getirmiştir. (Yaşam standardının yükselmesi, sadece iktidar tarafında yer alanlar için geçerli olmuştur. Bu sebeple, aristokrasiden uzak, herhangi bir kesime ait olmayan cahil, görgüsüz burjuvalarla siyasi hâkimiyet oluşturulmuştur. Đktidarlar değiştikçe bu çevreler de değişmektedir.) Aslında ideolojik anlamda tam olarak nerede durdukları belli olmayan 1950 model siyasetin, popüler ama içi boş politikaları ile ülkeyi kuşatma altına sokan liderler, her dönem ülkeyi kaosa götürerek ve bundan nemalanan dış güçleri de hayatımızın merkezinde tutarak, toplumu yokluk psikolojisi ile travmatik hale dönüştürmüştür. Değişik senaryolarla karşımıza çıkan ama sonu hep aynı biten, yani, çıkar savaşlarında ülke olarak sürekli mağlubiyetimizle sonlanan gerek kısa metrajlı, gerekse uzun metrajlı filmlerin baş aktörü olarak, kaybetmenin kaçınılmaz bir son olduğunu toplumun bilinçaltına yerleştirdiler. Bu yüzden de en ufak ülke menfaati için, karşılığında çok büyük tavizlerin verilmesi karşısında, sürekli kaybetmeye alıştırılmış toplumun hiçbir şekilde reaksiyon göstermemesi bundandır. Menderes ve Özal politikalarının devamcısı olan Tayyip Erdoğan da yeni bir senaryoyla demokratikleşme sürecini başlattı ve bundan dolayı da, ülke adına çıkar-menfaat ilişkisi netleştirilemediği için sonu nereye varacağı belli olmayan kaotik bir süreçten geçiyoruz. Baktığımız zaman, ortada gözle görülür somut bir saldırı yok. Đnsanlar, kuşatma denilince, düşmanlar tarafından silahlarla topraklarına saldırılması şeklinde algılıyor. Aslında böyle bir tehdit olmadığı ve bu yüzden de bu tarz söylemlerin sadece komplo teorisi olduğu insanlara algılatılıyor. Özellikle de Başbakan bu konuya sıkça değiniyor. Dolayısı ile iyice kafası karışmış insanların içinde bulundukları sarmalı algılayabilmeleri mümkün olamıyor. Bu sarmal nedir? Gerçek olan şu ki, Türkiye yıllardır borçlandırılarak ve aldığı borcu geri ödeyebilmesi için, mevcut kaynaklarını kullanmasına izin verilmeyerek, aldığı borca karşılık gizli anlaşmalarla Türkiye’nin hem idaresine, hem de gelir kaynaklarına el konulmaktadır. Hal böyle olunca da, Türkiye’ye silahla, orduyla girmeye gerek kalmamıştır. Zaten Türkiye, en kolay yol olan borç verme siyasetiyle teslim olmuştur. (Hatırlarsanız, aynı oyunları Osmanlı’ya da oynamışlardı.) Tarihteki olaylara baktığımız zaman, Osmanlı’nın dağılmasında büyük rolü olan, ülkeyi işgal eden o dönemin baş aktörlerinin istekleri ile bugün de aynı aktörlerin Türk Devleti’nden istedikleri arasında hiçbir değişiklik olmadığını, hatta isteklerinin şiddeti daha da arttığını ve yüzyıllardır aynı beklentiyle

Sayfa 19

Aslında ideolojik anlamda tam olarak nerede durdukları belli olmayan 1950 model siyasetin, popüler ama içi boş politikaları ile ülkeyi kuşatma altına sokan liderler, her dönem ülkeyi kaosa götürerek ve bundan nemalanan dış güçleri de hayatımızın merkezinde tutarak, toplumu yokluk psikolojisi ile travmatik hale dönüştürmüştür.

yaşıyor olmalarından kaynaklanan bir tahammülsüzlükle süreci hızlandırdıklarını görüyoruz. Tabi, bu sürecin adı, “Demokratikleşme Süreci”dir. AKP bu demokratikleşme sürecini nasıl başlatmış? Seçim kanununu değiştirmiş, barajları kaldırmış, kontenjanları kaldırmış, 70.000 kişiyi dinletmiş, ülkenin bütün gelir kaynaklarını yabancılara satmış, insanları laikçi-Đslamcı şeklinde birbirine düşürmüş, PKK terörünü Kürt mücadelesi diye nitelendirmiş, devletin kimliğini yani, Türk milliyetçiliğini sorgulatmaya başlamış, toplumun milli değerlerini ortadan kaldırıcı politikalar uygulamış, yargı bağımsızlığını hiçe sayacak uygulamalarda bulunmuş, kendileri adına çıkan yargı kararlarını hiçe saymış, kendilerinin aleyhinde yapılan yayınlara sansür uygulamış, laik rejimi savunan ülke aydınlarını ve kendilerine muhalefet eden kesimleri hapse attırarak, kendilerine oy vermeyen halkı sindirmiş, sözde Ermeni soykırımını politik psikoloji yöntemiyle topluma kabul ettirmeye kalkmış gibi sayabileceğimiz bir sürü demokratik icraatları olduğunu görüyoruz. Bu demokrasinin adı olsa olsa, “Đslamcı Hitler Demokrasisi” olur. Peki, AKP bütün bunları kendi iradesiyle mi yapmıştır? Tabii ki, hayır! Bugün, AKP’yi iktidara taşıyan dinamiklerin, ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte yıllardır hedefleneni gerçekleştirmek için, AKP’nin politikalarının belirlenmesinde ve mevcut sistemin bu dinamiklerin lehinde işlemesi yönünde ortaya koydukları performansın ülke idaresine yansıması bu şekilde ger-


Sayfa 20

Politika Dergisi

Geçmişte yaşanmış bir sürü olayın, yine aynı şekilde geliştiğini ve aynı kaosa sürüklendiğini görememek, biraz tarih bilgisi olan insanlar için hiç mümkün değildir. Ama okumayan, düşünmeyen ve sorgulamayan bir topluma bunları anlatmak veya bugün yaşananların geçmişte de bire bir aynı olduğunu insanlara gösterebilmek ne yazık ki, olanaksız haldedir.

çekleşiyor. Kısacası, uzaktan kumandalı bir yönetim şekline sahip olduğumuz gerçeğini kabul etmek durumundayız. Bu da, içinde bulunduğumuz sarmalın en acı gerçeği olarak karşımızda durmaktadır. Geçmişte yaşanmış bir sürü olayın, yine aynı şekilde geliştiğini ve aynı kaosa sürüklendiğini görememek, biraz tarih bilgisi olan insanlar için hiç mümkün değildir. Ama okumayan, düşünmeyen ve sorgulamayan bir topluma bunları anlatmak veya bugün yaşananların geçmişte de bire bir aynı olduğunu insanlara gösterebilmek ne yazık ki, olanaksız haldedir. Bunun için ne yapmak lazım? Bu soruya cevap verebilmek hiç kolay değil. Çünkü toplum kendi içinde çok ciddi bir bölünmüşlük yaşıyor. Đnsanların kavramsal algılamaları (paradigmaları) birbirleriyle çatışıyor. Bir tarafta Cumhuriyet rejimini ve Kemalist devrimleri savunan bir topluluk, diğer yanda hiçbir siyasi görüşe sahip olmayan, sadece kavramsal algılamaları dini doktrinler üzerinden şekillendirilmiş ve mevcut rejimin kendileri için doğru bir rejim olmadığına inandırılmış bir topluluk var. Bu sebeple insanların birbirlerine kendi görüşlerini kabul ettirmesi veya ortak bir noktada buluşabilmesi bu açıdan mümkün olamıyor. Ortak duygu ve düşünceleri nasıl oluştururuz? Irk, dil, din ayırt etmeksizin herkesin, öncelikle devletin (milletin) kimliği olan Türk kimliğini, kayıtsız şartsız sahiplenmesi ve kendini bu devlete ve

bu millete ait hissetmesi gerekmektedir. Bu toprakların, bu ülkede yaşayan herkes için ortak kullanım alanları olduğunu ve üzerinde yüzyıllardır sahip olunan ortak bir geçmişle yaşanıldığı unutulmamalıdır. Yüzyıllardır iç içe yaşamış olmaktan oluşmuş ortak paydaları yok etmek isteyenlere karşı yeniden bir yapılanmaya gidilmelidir. Ortak paydaları din üzerinden mi yoksa milli açıdan mı, ya da ekonomik açıdan mı oluşturmak gerekiyor? Bunların toplamı üzerinden yola çıkarsak, insanları ortak bir platformda bir arada tutabilecek değerlere sahip çıkıp, ortak menfaatlerde buluşturulması gerekmektedir. Ortak menfaatler nelerdir? Ortalaması yüksek eşit seviyede yaşam standartlarının oluşturulması ve birliktelik duygusunun yeniden yapılandırılması lazımdır. Ülke kaynaklarını yabancıların elinden kurtararak, milli gelir dağılımındaki adaletsizliği ortadan kaldırıp, daha eşit düzeyde dağılımın sağlanması gerekmektedir. Bunu kim yapacak? Evet. Bugün AKP’ye oy vermeyen büyük bir kesim bu sorunun cevabını arıyor. Bu kesim bu konuda ciddi bir arayış içinde ve başsız kalmış bir başıbozukluk içerisinde ne yapacağını bilmez bir halde bir kurtarıcının ortaya çıkmasını beklemektedir. Günümüzde böyle liderler var mıdır? Son 60 yıldır kişisel menfaatlerin ön planda tutulması zihniyetiyle yetiştirilen nesillerin, liderlik anlayışı da önce kendi hesabına çalışmak şeklinde gelişiyor. Bu yüzden insanların egosantrik mantıkları ve mevcut sistem, önceliği vatana ve millete hizmet edecek zihniyetin oluşmasına izin vermiyor. O zaman bizi kim kurtaracak? Şimdi bu sorunun cevabı aranıyor. Herkes birbirine bu soruyu sorup duruyor. Yine, Atatürk gibi birinin çıkıp, kendilerini kurtarmasını bekliyorlar. Hatta yıllarca masonlar tarafından vatan haini ilan edilen Enver Paşa’dan bile medet umuluyor. Kimileri Đttihatçılığı yeniden gündeme getirerek, ülkeyi kurtaracak çare olarak düşünüyor. Kimileri de Tayyip Erdoğan’dan medet umuyor. Bir de bunların içinde, kendilerini kurtaracağına inandıkları Mehdi’nin gelmesini bekleyenler var. Böyle bir acizlik içinde, sizce bu sarmalın içinden çıkılması mümkün mü? Tabii ki, mümkün değil. Uzun yıllardır yoksullukla savaşan toplumun genel yapısına baktığımız zaman, “Kimin arabasına


Sayı 19

binerse, onun türküsünü çağıran” bir toplumsal davranış biçiminin hâkim olduğu ve siyasetçiler de bunun üzerinden politikalar üretip, bu sistemi kalıcı kılmak adına, toplumu yoksulluk içinde tutup, “Para her kapıyı açar” sözünün sistematik bir şekilde hayata geçirilip uygulanması dâhilinde, insanların siyasi görüşleri “Allah, kitap” adı altında bu minvalde şekillendirilerek ve bunu da siyasi ideoloji olarak topluma kabul ettirmeye çalışarak, mevcut düşünce akımını kökten değiştirebilmenin çabası verilmektedir. Toplumun kabul ettiği doğruların sorgulanması ve bunun yerine kendi doğrularını devreye sokma çalışmalarının en bariz örneğini, son 10 Kasımda Atatürk’ü anma gününde ortaya koydukları davranış biçimleri ve söylemleri ile yarattıkları kaosla gördük. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın yaptığı açıklamada: “10 Kasımın kutsal bir gün olmadığı, bunun diğer günlerden bir farkı olmadığı ve bu sebeple bugünün özel bir gün olarak algılanmaması gerektiğini” ifade eden konuşması, 71 yıldır hem devlet tarafından hem de halk tarafından özel bir

Sayfa 21

Artık bu durum yavaş yavaş insanlar tarafından anlaşılmaya başlandı. Ancak, kalelerimiz içeriden fethedildiğinden, direk bir saldırıya maruz kalmıyoruz. Bunun için de kendimizi savunacak ya da savaşacak bir platform bulamıyoruz. Bizler, meydana çıkıp cenk etmeye alışmış bir toplumuz. Böyle psikolojik savaşlarla nasıl baş edilir? anma günü olarak kabul edilen 10 Kasım’ın, artık devletin bu toplumsal olguya eşlik etmeyeceği, halkın da bu olgudan bir an önce kurtulmasını salık vermesi, şunu gösteriyor; yeni yetişen nesiller üzerinde Atatürk sevgisinin artık yaşatılmayacağı ve onun ilkelerine sadık kalınmayacağı bugünkü iktidar tarafından alenen ortaya konmuştur. Cumhuriyet rejiminin baş sembolü olan Atatürk’ü toplumun nezdinde sıradan bir insan haline dönüştürerek, zamanla mevcut rejimin bu toplum için uygun bir yönetim şekli olmadığı düşüncesini toplumun tamamına benimsetmeye çalışılarak algılarımızın ayarlarıyla oynanıyor. Artık bu durum yavaş yavaş insanlar tarafından anlaşılmaya başlandı. Ancak, kalelerimiz içeriden fethedildiğinden, direk bir saldırıya maruz kalmıyoruz. Bunun için de kendimizi savunacak ya da savaşacak bir platform bulamıyoruz. Bizler, meydana çıkıp cenk etmeye alışmış bir toplumuz. Böyle psikolojik savaşlarla nasıl baş edilir? Bilmiyoruz. Bu yüzden de düşmanın ne yapmaya çalıştığını bilmemize rağmen, bu sarmalın içinden çıkabilecek bir strateji geliştiremiyoruz. Şu anda ölü ele geçirilmiş gibiyiz. Artık bu sarmalı kırmalıyız. Bunu da, çok geç kalmadan halkın birlik beraberlik içinde, erken seçime gitmek için hükümete baskı yapması ve bir an önce bu yönetime son verilmesi şeklinde, bir kararlılık içinde yola çıkması gerekmektedir. Đnsanlar bu düşüncelerini korkmadan dile getirip, ciddi anlamda bir baskı oluşturabilirse, -halkın böyle bir gücünün var olduğunu biliyoruz- sivil toplum örgütleriyle birlikte hareket edilip, bir an önce bu gidişata son verilebilir. Aksi takdirde, her şey için çok geç kalınmış olacak.

Saadet.Toksoz@PolitikaDergisi.com


Sayfa 22

Politika Dergisi

Toplum Nasıl Yozlaşır? Osmanlı Devleti’nin asıl karakteri teokratik olmasıdır. Bir ailede (Hanedan(Hanedan-ı Âli Osman) toplanmış olan hâkimiyet, toplumun dışında ve üstünde, beşeri ve dünyevi olmayan bir kaynaktan gelmektedir. Öylece Batı’daki benzerlerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de hâkimiyetin sahibi millet değil Tanrı’dır. Selvihan ÇĐĞDEM

Y

akın tarihimiz için büyük bir atılım ve gelişme göstergesi olan cumhuriyetimizin 86. yılında, ondan ve kazanımlarından koşar adımlarla uzaklaşmanın burukluğunu yaşadık. Bizlere emanet olan ve Atatürk’ün kimsesizlerin kimsesi olarak nitelendirdiği cumhuriyete her zamankinden daha fazla sahip çıkmamız gerektiği kanısındayım. Bunun için de her birey kendi çapında güçlü olmak zorunda ki güçlü toplumu oluşturabilsin. Kendini geliştirmeyen bireylerin meydana getirdiği bilinçsiz toplum, haklarının ve yapabileceklerinin farkına varamadığı gibi başkaları tarafından güdülmeye de mahkûmdur. Bu alın yazısı değil, kafa yapısını değiştiremeyen toplumun geleceği kaçınılmaz noktadır. Toplum üzerinde demokrasi olmadan egemenlik kuran güçler, yönetimi kendi soyundan birilerine bırakma sistemini savunurlar. Bu sistemin bazı yönetim biçimlerine göre toplumun, yönetimle ilgili söz söyleme ve herhangi bir talepte bulunma hakkı olmadığı gibi yönetimi eleştirme gibi bir hakkı da yoktur. Bu tür sistemlerde toplum, yöneten ve yönetilen olmak üzere ikiye ayrılır. Yönetilen kesim yönetenlerin izin verdiği sınırlar çerçevesinde yaşarlar. Nitekim faşizan yönetimlerde de durum farklı değildir. Yöneten kesim, aklını kullandığını iddia eden kesimdir ve yönetilenlerden üstün olduğunu düşündüğü için onlara hükmetmeye, dilediğini yaptırmaya da hakkı olduğunu savunur. Onlara göre yönetilen kesim ise cahildir. Sadece verilen kararlara uyar ya da uymak için zorlanır. Bu durumda

halk örgütlenemez, yönetimle ilgili herhangi bir söz söyleyemez, yapılan yanlışlara karşı gelemez. Hareket ise doğrudan doğruya halkı düşünmekten alıkoyar ve onu kaderci bir yapıya hapseder. Aklıyla hareket edemeyen yani bilinçli olmayan halk, içinde bulunduğu durumu kabullenmek zorunda bırakılır. Halkı bu duruma getirmenin en etkin silahı ise "din"dir. Tahta sahip olan kimse halkı yönetme gücünü Tanrı’dan aldığını ve bu gücü kullanmanın da sadece kendi soyundan kimselere ait olduğuna halkı inandırır. Nitekim Osmanlılarda da durum aynıdır. Hâkimiyet iki temel üzerine dayanır: Bunlardan birincisi Oğuz soyundan olma geleneğidir. Bu duruma göre Oğuzların Kayı boyundan olması onları diğer boylardan güçlü ve üstün kılar. Ayrıcalık gibi görülür. Bu özellik Osmanlı’nın kuruluşunda Türkmen beylerinin Osman Bey etrafında toplanmasını sağlar. Temelin diğer ayağı ise gaza ve cihat anlayışıdır. Kuruluşundan itibaren kabul edilen bu anlayış yönetimde de etkisini sürdürmüştür. Osmanlı Devleti’nin asıl karakteri teokratik olmasıdır. Bir ailede (Hanedan-ı Âli Osman) toplanmış olan hâkimiyet, toplumun dışında ve üstünde, beşeri ve dünyevi olmayan bir kaynaktan gelmektedir. Öylece Batı’daki benzerlerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de hâkimiyetin sahibi millet değil Tanrı’dır. Halk bu


Sayı 19

sistemde devletin bir organı değil sadece unsurudur. "Reaya"(halk) çalışır, eker, biçer, asker olur, devletin gelir kaynağını teşkil eder fakat devlet idaresine katılamaz. Osmanlı Devleti’nin kuruluşu, gayesi yani hâkimiyetin kimler tarafından ve nasıl kullanılacağı, devletin nasıl idare edileceği, ferde ve devlete ait kaidelerin tümü hep Đslâmi esaslarla açıklanmak istenmiş ve bu esasların tümüne şeriat adı verilmiştir. Şeriat, Tanrı’nın kulları için koymuş olduğu din ve dünya kaideleri olarak kabul edilir. Adalet, devletin sınırları içinde şeriatın yerine getirilmesidir. Devletin bu ödevini herkesten önce devletin padişahı gerçekleştirir. O, devlet örgütünün beynidir. (Williamson, 1987: 26). Osmanlı’nın bu yapısı Tanzimat’ın 3 Kasım 1839’da ilânına ve beraberinde gelen Batılılaşma çabalarına kadar devam etmiştir. Tanzimat’la birlikte Batılı devletlere göre geri olduğunu fark eden Osmanlı, devletin çeşitli kademelerinde yenilik yapmayı kendine görev bilmiştir. Bu yeniliğin bir başka sebebi ise gittikçe yayılan milliyetçilik hareketleriyle hak talep eden azınlıkları bünyesinde tutabilme çabasıdır. Yeniliğe askerlik alanında başlayan Osmanlı bu hareketiyle kapalı bir toplum olmaktan çıkan kapıyı da aralıyordu. Ayrıca Avrupa’ya giderek Batı kültürünü yakından tanıma fırsatı bulan aydınlar, ülkelerine geri döndüklerinde orada yerinde yaşayarak öğrendikleri bilgilerle 600 senelik geleneğin ters giden birtakım uygulamalarına karşı çıkma ve onu şiddetle eleştirme fırsatı da buldular. Fakat yenilikler yapılırken göz ardı edilen bir durum vardı. O da Batı’yı çağdaş bir seviyeye getiren siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik basamaklardan Osmanlı’nın geçmemesiydi. Bu yüzden yapılan yenilikler tabanında bilinçlenmeye önem vermediği için tepeden inme olmuştur. Tanzimatçıların “Halka fazla önem vermemeleri ve imparatorluktaki diğer bütün sınıflardan kendilerini üstün görmeleri” bunu doğrular niteliktedir. Tanzimat sonrasındaki modernleşme çabalarının halk katında benimsenmesini beklemek gibi zaman kaybettirecek bir anlayışta da olmamışlardır. Bunun için gerçekte zaman da yoktu. Yapılması gerekenler acilen gerçekleşmesinin gerekli olduğuna inanılan şeylerdi. Bu nedenle Mustafa Reşid Paşa ve arkadaşları sorunlara "Kameralist" bir yaklaşım göstermekteydiler. Bir başka deyişle Ortaçağ Avrupa’sında aydınların izledikle-

Sayfa 23

Fakat yenilikler yapılırken göz ardı edilen bir durum vardı. O da Batı’yı çağdaş bir seviyeye getiren siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik basamaklardan Osmanlı’nın geçmemesiydi. Bu yüzden yapılan yenilikler tabanında bilinçlenmeye önem vermediği için tepeden inme olmuştur. ri ya da Prusya ve Avusturya Đmparatorlukları’nın yaptığı gibi merkezi otoriteyi güçlendirmeyi amaçlıyorlardı. Bu nedenle toplumu aşırı özgürlüklere boğmak yerine daha kontrollü bir açılım yapmak ve asıl amaç olarak devleti güçlendirmek ve böylece kötüye gidişi durdurmayı hedef almışlardı. Böyle bir anlayışta ordu ve bürokrasinin güçlendirilmesi yapılmak istenenleri gerçekleştirmede temel öneme sahipti. (Prof. Dr. Đlyas Doğan “Tanzimat Sonrası Osmanlı Aydınlarında Çağdaşlaşma Sorunu ve Arayışlar”, içinde: Kamu Hukuku Arşivi Cilt III, Sayı: 2 (1999), s. (105–121) Osmanlı hâkimiyetine ve kısaca Tanzimat’a da değindikten sonra Batı’nın da nasıl bir süreçten geçtiğine değinmekte fayda var. Günümüzde çoğulcu demokrasiye sahip ülkelerin geçmişte feodal toplum yapısına dayandığı bilinmektedir. Siyasal olarak feodalite, çok merkezli bir iktidarı ifade eder. Yani merkezsel iktidar sınırlandırılmış, yerel yönetim güçleri merkez karşısında önemli ölçüde bağımsızlaştırılmışlardır. Đktidar; aristokrasi, krallık, kilise ve özerk yerleşim birimlerince paylaşılır. Feodalite’de ekonomik yön siyasal yönle iç içe geçmiştir. Yerel siyasal gücün sahibi genellikle o yörenin ekonomik gücünü de elinde tutmaktadır. Temel ekonomik etkinlik tarımdır. Yerleşme birimleri kırsal ve kentsel olarak ikiye ayrılmıştır. Kırsalda feodal bey ve emeği karşılığı çalıştırılan serfler yaşamaktadır. Feodal dönemin sonuna doğru, feodal bey serften emek geliri yerine ürün geliri daha sonraları da ürün geliri yerine para geliri sağlamaya başlamışlardır. Böylece serfin elinde para birikmesi, hem özgürleşmesini hem de kente göç etmesi sürecini başlatmıştır. Kentlerde ise feodal aristokrasi ve o zamana değin lonca sistemi çevresinde örgütlenmiş zanaatkâr tabakası yaşamaktadır. Kırsal kesimden kente göçün sonunda nüfusun artması sonucu toplumda


Sayfa 24

Politika Dergisi

En açık örneği de Türk dilinde görülen ArapçaArapçaFarsça kırması Osmanlıca’nın doğuşudur. Böylece devletle halkın arasına yüzyıllar sürecek uçurum oluşacaktır. Bu uçurum Fransız Đhtilâlı’nın getirdiği milliyetçilik akımının görmezden gelinmesiyle derinleşecek, yapay bir ümmetçilik kavramı ile halk bir arada tutulmaya çalışılsa da başarılı olunamayacaktır. talep de artmış, ticaret kent alanından kırsal alana doğru yayılmaya başlamış, buna bağlı olarak da sınırlı üretime dayalı lonca sistemi de bu talep karşısında etkinliğini ve yeterliliğini yitirmiştir. Bu üretim biçiminin bozulmasına koşut olarak feodal beyler ve kilisenin toplum üzerindeki etkinliği zayıflarken, hukuksal güvencesi olmayışından ve ticaret olanaklarının elverişsizliğinden tüccar kesimi feodal beye ve kiliseye karşı “kralı” desteklemiştir. XII. ve XIII. yüzyılda itibaren kralların güçlenmesiyle feodal düzen çökmeye başlamış, artık siyasal iktidar çok merkezlilikten tek merkezliliğe; ekonomik yapı da kendine yeterlilik ekonomisinden ulusal pazar ekonomisine dönüşmüştür. Geçiş döneminden sonra XI. yüzyılda kilisenin etkisinin ortadan kalkmasıyla bir yandan uluslararası ilişkilerde güç dengesi belirleyici öğe olurken öte yandan devlet laikleşmiş, evrensel aydınlanma çağı başlamıştır. XII. yüzyılda merkeziyetçi kralların desteğiyle ortaya çıkan burjuvazi ise, onun gölgesinde yaşamak istemeyecektir. XIII. yüzyılda burjuvazinin çıkarlarını devlet koruyamaz hale gelmiş, böylece bir zamanlar destekçisi olduğu Kral’ı, kendisi için gerekli özgürlük ve mülkiyetin korunmasında tehlikeli gören burjuvazi, bir tabaka olmaktan çıkıp sınıf haline dönüşmüş, artık kendi iktidarını kurmanın yollarını aramaya başlamıştır. Böylece ulusçuluk, demokrasi ve kapitalizm kavramları burjuvazi için özdeşleşmiştir. Kralın gücünün ortadan kalkmasıyla, bireysel özgürlükleri korumak ve bireylerin üstünde olmayan bir yasa ko-

yucuya gereksinim duyulmuş, kuramsal anlatımını J.J. Rouseau’da bulan, bireylerin öz iradelerinin, genel iradeden başka bir şey olmadığı “Toplumsal Sözleşme” gündeme gelmiştir. Böylece, iktidarın kaynağı Tanrı’dan (kilisenin üstünlüğü) kişiye (kralın üstünlüğü), kişiden de ulusa geçmiş oldu. (N. Mazıcı; Türkiye’de Askeri Darbeler ve Sivil Rejime Etkileri; s. 21,22,23) Osmanlı’nın gelenekçi yapısı Batı’nın geçirdiği bu aşamaları geçirmesini engellemiş hatta hızla kalkınıp gelişmesinin de önünü kapamıştır. Osmanlı’nın bu gelenekçi yapısını inceleyecek olursak asıl dönüm noktasını hilafetin kabulüyle yaşandığı görülür. Bu sayede teokratik monarşiye dönüşen yapısı hukuk sistemini de etkilemiş; alınan kararların yürürlüğe girmesi için şeriata uygun olup olmadığına bakılmıştır. Sadece hukuk sisteminde değil eğitimde de dinin etkisi yüksek oranda görülmeye başlamıştır. Önceleri pozitif bilimlerle ders veren medreseler, ilmiye sınıfının da yozlaşarak yeniliklere karşı çıkması ile bilimi bir kenara iterek dini öne çıkartmıştır. Şüphesiz bu tutum, Türklerin asırlardır sahip olduğu kültürünü de baltalamıştır. En açık örneği de Türk dilinde görülen Arapça-Farsça kırması Osmanlıca’nın doğuşudur. Böylece devletle halkın arasına yüzyıllar sürecek uçurum oluşacaktır. Bu uçurum Fransız Đhtilâlı’nın getirdiği milliyetçilik akımının görmezden gelinmesiyle derinleşecek, yapay bir ümmetçilik kavramı ile halk bir arada tutulmaya çalışılsa da başarılı olunamayacaktır. Osmanlı’da feodal yapının olmaması, tımar sisteminin yerleştiği ve halkın kayıtsız şartsız sonradan halife sıfatına sahip olacak sultana bağlılık göstermesi halkın çeşitli şekillerde yönetim arayışlarını engellemiştir. Toplumdan kopuk, halkı “kul” olarak gören ümmetçi yapı ile kültürün yozlaşması ve bilimden uzaklaşma, saydığımız bu en son neden ile Osmanlı’da kapalı bir toplum yapısı oluşmuştur. Bu yüzden Batı’da bir çağın kapanıp bir çağın açılmasına neden olan Fransız Đhtilalı’na kayıtsız kalınmış, Sanayi Devrimi’ne sırt çevrilmiş, “Aydınlanma Çağı” diye nitelendirilen zaman dilimi kavranamamıştır. Ta ki coğrafi keşiflerin de katkısıyla ekonomik anlamda Batı’nın gelişerek kapitalist yaklaşımla ürettiklerine pazar arayana ve yeni sömürgeler elde etmeye çalışana dek. Fakat Batı sadece ekonomik alanda değil bilim ve teknikte olduğu gibi sosyal ve kültürel alanda da kendini geliştirmişti. Matbaanın bulunuşuyla kutsal kitapların farklı dillerde çoğaltılması halkın aydınlanmasında çığır açtı. Kiliselere ve dolayısıyla papaya olan güven sarsıldı. Çeşitli alanlarda yazılan kitaplar hızlı bir şekilde çoğaltıldı ve yayıldı. Okuma yazma oranında hızlı bir artış gerçekleşti. Kilisenin baskısından kurtulan bilimsel ve teknik araştırmalar hız kazandı. Modern eğitimin temelleri atıldı. Röne-


Sayı 19

sans ve Reform’un bilgi birikimiyle sanat, edebiyat, felsefe alanlarında çalışmalar gerçekleştirildi. Gelenekler yargılandı, kimileri kökünden sarsıldı. Aklın ve mantığın insan yaşamındaki yeri ve önemi tartışıldı. Avrupa’da tüm bunlar yaşanırken Osmanlı’ya ise matbaa iki yüz yıl sonra geldi. Ve o tarihlerde Avrupa’da binlerce kitap basılmıştı. Osmanlı’nın çöküşünü hazırlayan nedenler, yeni kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturuyordu. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Avrupa’yı medeniyetleştirirken kapitalleştiren nedenleri kavrayarak yine ona karşı ayakta durabilirdi. Mustafa Kemal’in yaptığı devrimler burada önemli rol oynamaktadır. Batılılaşmadan Batı’nın medeniyetini örnek almak, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kalkınma hamlesine ivme kazandıracaktı. Bu konuda “Neden Batı’ya benzemek zorundayız?” gibi öküz altında buzağı arayan çıkarımları öne sunanlara karşılık şunları belirtmekte yarar olduğunu düşünüyorum. Ortaçağ kiliselerine, engizisyonuna karşı çıkan aydınlar, düşünürler, bilim insanları yüzyıllarca bunlardan kurtulmak için mücadele verdi. Kimileri işkence gördü, kimileri sürüldü, kimileri idama mahkûm edildi. Fakat sonunda öyle bir dönem geldi ki “aydınlanma ve bilinçlenme” kaçınılmaz oldu. Önünde ne kilise durabildi ne de papa. Sonunda bilim kazandı. Bunu kabullenmek demek elbette ki Batı’nın kültürünü yaşamak değildi, ama Mustafa Kemal’in de dediği gibi gözümüzü kapatıp dünyada sadece biz varmışız gibi yaşayamazdık. Çağdaşlık, bilim nerdeyse gidip oradan almayı gerektirirdi. Cumhuriyetin erdemi medeni hayat sürmekti. 1923 Aydınlanması bunu gerçekleştirdi. Ya sonrası?

Sayfa 25

Bu konuda “Neden Batı’ya benzemek zorundayız?” gibi öküz altında buzağı arayan çıkarımları öne sunanlara karşılık şunları belirtmekte yarar olduğunu düşünüyorum. Ortaçağ kiliselerine, engizisyonuna karşı çıkan aydınlar, düşünürler, bilim insanları yüzyıllarca bunlardan kurtulmak için mücadele verdi. Sonrası malum, 10 Kasım saat dokuzu altı geçeden itibaren saat ters yöne işlemeye başladı. 1923 Aydınlanmasıyla kat edilen onca mesafe, gidilecek o kadar yer varken, geri yürümeye başlandı. Atatürk ilkelerinden ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kazanımları olan devrimlerden hızla uzaklaşıldı. Cehalet bilimin önüne geçti. Yollar, köprüler, barajlar yapılmadı ya da çok geç yapıldı. Adım başı okul, hastane, halkevi, kütüphane yapılması gerekirken; camiler, yer altı cemaat evleri, Kuran kursları açıldı, bunlara göz yumuldu. “Toprak Reformu” rafa kalktı. “Köy Enstitüleri” kapatıldı. Köykent projesi uygulanmadı. Öğretmenlerin gidemediği yerler ağalara, şeyhlere teslim edildi. Hukukun değil törelerin sözü geçti. Şeriatın kestiği parmak acımaz denildi. Oysa kesilen parmak olmadı hiçbir zaman. Kulluktan vatandaşlığa, ümmetten millete geçmekte olan “ULUS”un şah damarı oldu. Đmamhatipler arka bahçe yapıldı. Diyanet Đşleri Başkanlığı’nın bütçesi bakanlıklarınkini geçti. Kara çarşaf kadına giydirilmedi sadece; beyinlerin de üstü kapatıldı düşünülmemesi için. Birçok Batılı kadından çok daha önce, haklarını kazanan kadın tekrar geri plana itildi. Kişi hak ve özgürlükleri kökünden kazıldı, yerini faşist-kapitalist düzen aldı. Demokrasi diyerek cumhuriyetten vazgeçildi. 12 Eylül Türkiye tarihi açısından faşistliğin miladı ediledursun, bu tarihe bizi nelerin getirdiğini de şapkamızı önümüze alıp düşünmekte fayda var. Geçmişte yapılan hataların izleri şüphesiz bu günlere kadar gelmiştir. Çünkü yapılan hataların –üç beş çapulcu gözüyle bakılması sonucu- üst üste birikmesi bizi bu günlere taşıdı. Bir sonra gelen kendinden öncekini geçti. “Benim memurum işini bilir” zihniyeti “Ananı da al git” ne halin varsa gör yeni sürümüne dönüştü. AKP’nin hamuruna baktığımızda kimlerin izi yok ki? Odunu milletvekili seçtiren Adnan Menderes’ten; raylara komünist icadı


Sayfa 26

Politika Dergisi

Yüzyıllar boyunca hanedan kişilerince yönetilmeye alışmış bir milletin cumhuriyeti benimsemesi elbette kolay olmayacaktı. O günün zorlu şartlarında Mustafa Kemal bunu başardı. Fakat bugün görülüyor ki 86 yıldır cumhuriyeti içine sindiremeyenler hâlâ koyun gibi güdülmenin özlemini çekmekteler. gözüyle bakıp, sırf IMF’ye yaranma uğruna her yeri asfaltlayan Turgut Özal’dan; “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” diyen Süleyman Demirel’den; Gümrük Birliği ile bizi yeniden kapitülasyona boyun eğdiren Tansu Çiller’den; “Siz ne mutlu Türk’üm diyene derseniz, buradaki de ne mutlu Kürdüm diyene, der” diye ulus bütünlüğünü bozmaya çalışan Necmettin Erbakan’dan; hiçbir hükümetin açmadığı kadar imam-hatip açılmasına göz yuman Bülent Ecevit’ten; meclise girme hakkını kaybetmişken, yeniden milletvekili seçilmesinde büyük rol oynayan Deniz Baykal’dan bir parça taşıyor Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olduğunu iddia eden şahıs. Bu gün vatanın satılmasında, halkın sırtından gemicikler alınmasında, bölünmenin sıradan bir sözmüş gibi telaffuz edilmesinde işte tüm bu saydıklarımızdan parçalar var. Lord Kinnross, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişi bu geçişin zamanı ve hazırlıkları ile ilgili olarak şöyle bir yargıya varıyor: (A.Coşkun, Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, s.418) “Mustafa Kemal, böyle bir kararı aceleyle verecek adam değildi. Tehlikeli bir oyuna girişecekti. Durumu her açıdan, her şeyi tartarak incelemek gerekiyordu. Planını yapmak, arkadaşlarını kendi görüşüne inandırıp kararlarını sağlamlaştırmak ve direnmenin dayanacağı ideolojik temele hem kendi hem de onların kafasında belirli bir biçim vermek için daha zaman gerekiyordu. Hâlâ padişahtan, Đtilâf Devletleri’nden, Tanrı’dan ya da buna benzer başka bir kaynaktan bir şeyler uman kişiler çoktu. Düşmana kuvvetle karşı koymaktan başka çıkar yol olmadığının anlaşılması için olayların ve kafaların daha gelişmesi gerekiyordu.” (Lord Kinross,

s.184) Buradan da anlaşılıyor ki Atatürk’ün bile en yakınındaki kimseler hâlâ özgüvenden yoksun başka kaynaklardan medet uman kimselerdi. Altı asırlık saltanatın doğurduğu “kul olma” zihniyeti yine kendini gösteriyordu. Đşte Atatürk’ün milletine reva görmediği bu durumdan onu kurtarmak için yaptığı bir başka örnek davranışı: “…Ulusal mücadele uğrunda, ulusla birlikte serbestçe çalışmaya resmi ve askerlik sanım artık engel olmaya başladı. Bu kutsal amaç için ulusla birlikte sonuna dek çalışmaya, mukaddesatım adına söz verdiğimden, pek tutkunu bulunduğum ulu askerlik görevimden bu gün istifa ettim. Bundan sonra kutsal milli gayemiz için her türlü özveriyle çalışmak üzere, ulusun bağrında bir savaşçı er gibi bulunmakta olduğumu arz ve ilan ederim.” (“sadeleştirildi” 50 Günlük Günce, U.Kocatürk, s; Z.Sarıhan, s; G.Jaeschke, s; T. Özakman, “kronoloji” s’den özetlenmiştir. A.Coşkun) Çünkü O, milletine güveniyordu. Milletini çamurun içindeki cevher gibi görüyordu. Oradan çıkıp işlendiğinde ise paha biçilmez elmasa dönüşeceğini düşünüyordu. Bu yüzden, zamanı geldiğinde, milletine layık görmediği saltanatı yok sayarak “…Yarın Cumhuriyet’i ilân edeceğiz.” dedi. Bir milleti millet yapan en büyük erdemin kendi kendini yönetebileceği bir sistemde var olması ve sesini duyurması olduğunu savunan Mustafa Kemal’in hâlâ Osmanlı’nın etkisinden kurtulamayan arkadaşları, O’nu davasında yarı yolda bırakmışlardı. Mustafa Kemal Söylev’inde onlar için: “…Ulusal Savaş’a birlikte başlayan yolcuların kimileri, giderek ulusal yaşamın bugünkü cumhuriyet yasalarına dek uzayan gelişmelerinde, kendi düşünce ve ruh yeteneklerinin kavrama sınırı bittikçe bana direnmeye ve karşı olmaya başlamışlardır…” diye bahsetmiştir. (Söylev, Velidedeoğlu, 26.Baskı, s.45) Yüzyıllar boyunca hanedan kişilerince yönetilmeye alışmış bir milletin cumhuriyeti benimsemesi elbette kolay olmayacaktı. O günün zorlu şartlarında Mustafa Kemal bunu başardı. Fakat bugün görülüyor ki 86 yıldır cumhuriyeti içine sindiremeyenler hâlâ koyun gibi güdülmenin özlemini çekmekteler. Hem de cumhuriyetin getirdiklerinden faydalanarak. Milletin yozlaşması için cumhuriyetten ve demokrasiden uzaklaşması yeterli olacaktır. Başka söze gerek var mı?

Selvihan.Cigdem@PolitikaDergisi.com


Sayı 19

Sayfa 27

“Mass Media” ve Kitle Kütlesi Timur Veysel DOĞRUOK

B

üyüklerimiz der ki; “Eskiden Televizyon” yoktu, sizler şanslısınız, dünyanın öbür ucunda olan şeyleri hemen öğrenebiliyorsunuz.” Haberleri, yüzeysel olayları ve görünen kısımları izlemek mümkün. Ancak “öğrenmek” dediğimizde; orada bir dur diyelim. Yukarıda ‘Televizyon’ olarak bahsettiğim, ismen genelleme olup; asıl bahsetmek istediğim “Kitle Đletişim Araçları”dır. Kitle iletişim araçları, toplumu yönlendirmede kullanılmakta olan en önemli araç olarak karşımıza çıkmaktadır. Kitle iletişim araçlarının neler olduğundan ziyade ne gibi etkileri olduğundan bahsetmek için bu yazıyı kaleme aldığımı, yazının başında bildirmek daha doğru olacaktır. Ama yine de ne gibi araçlar kullanılarak belirli bir topluma ulaşılabilir, bunları örneklendirelim: Televizyon, radyo, gazete, internet, kişisel blog sayfaları, haber/video paylaşımları, podcast/blogcast’ler vs… Bunları çoğumuz biliyor, uyguluyor veya kullanıyoruz. Bu iletişim kanalları ile birçok kişiye ulaşmak, bireysel ve/veya sözlü iletişim araçlarından çok daha kolaydır. Sosyal toplumda bireysel olarak sözle ulaşılabilirlik; tabi ki yazılı ve/veya görsel yolla etki altına alma, ikna etme çabası gibi olgular dâhilinde daha zordur. Kitle iletişim araçları sayesinde görüşler hızlı, etkili ve kolay bir şekilde birçoklarına iletilebilmektedir. Kitle iletişim araçlarının ticari yönden ve siyasi yönden kullanıldığı aşikârdır. Asıl amaç da zaten

Kesinlikle biliyoruz ki; toplumun büyük bir çoğunluğu sadece belli tarafların yayın organlarını takip etmekte ve nihai kararlarını orada yazan, çizen insanların aksettirdiklerine göre şekillendirmektedirler. bu konulara değinmekten geçmektedir. Ticari açıdan belirli çerçeveler dâhilinde rekabet kurallarına uyulmak suretiyle, firmaların sunduğu mal/hizmetlerin potansiyel kullanıcılar tarafından bilinmesi, hazmedilmesi için reklamlar kullanılmaktadır. Bunun kolay yolu, bilinçaltı reklamlar olarak uygulanmakta idi. Ancak her ne kadar uluslararası reklam ve uygulama esaslarına göre yasak olsa da bu yöntem; hala uygulanmaya çalışıldığı konuşulmaktadır. Tüketicilerin reklamı yapılan ürüne ilişkin reklam ile ilgili yorumları da çok önemlidir. Hepimiz biliyoruz ki reklam o ürünün tanıtım sürecindeki en etken araçtır. Kitle iletişim araçları sayesinde de yoğun bir kitleye ulaştırılabilmektedir. Sonrasında “Bırakalım da insanlar bizim reklamımızı, maddi reklamımız sayesinde yapsınlar”… Bu öyle değil midir ki? Bir üründen/hizmetten memnun isek ballandıra ballandıra diğerlerine anlatmayı çok severiz. Đnsanoğlu’nun yapısında bu vardır. Sevdikleri de faydalansın arzusu… Reklamlar da eğer iyi ise, kitlenin kendi içerisindeki yorumuna dolayısıyla o ürüne/hizmete ilgi yoğunluğunu arttıracaktır. Bilinçaltı reklam uygulamalarında da; insanın beyninde algıladığı fakat net olarak bilgisini aktaramadığı durumlar ile yıllar yılı firmalar/markalar kârlarına kâr kattı. Ve sadece ilave birkaç figür ile… Direkt markalar (yazı biçimi, logolar, renkler, şekiller dâhil olmak üzere) ile ilgili olduğundan örneklendirmeden kaçındığımı belirtmek isterim. Gelelim asıl toplumun bilinçsizleştirilmesi yönünde medyanın payına… Kesinlikle biliyoruz ki; toplumun büyük bir çoğunluğu sadece belli tarafların yayın organlarını takip etmekte ve nihai kararlarını orada yazan, çizen insanların aksettirdiklerine göre şekillendirmektedirler. Đşte bu “bilinçsiz bir toplum” örneğidir. Buradaki söylem ağır gibi gözükse de aslında açık olmak gerekirse hiçbir şey değil bile… Biz medeniyetler ülkesinde, medeni insanlar


Sayfa 28

Politika Dergisi

Dünya’da mainstream medyanın artık ciddi bir anlam ifade etmediğini bilenlerin ve bu bilinçte olanların sayısı az değildir. Yani popüler medyaya itibar sönmektedir. Toplum kendisi de araştırabildiğini bilir, bilmelidir. Tek yazar veya tek yayın organı değil, çok yönlü araştırmayı öğrenmektedir. Türkiye için örneklendirirsek; halkın cebine sokulmuş bir akrep vardır ki toplum bu konuya yönlendirilmiştir. olarak neden başkalarının söylediklerine bire bir inanalım ki? O birileri acaba kimin için çalışıyor, kimin için yazıyorlar. Yazmaları konusunda, yazılarının çerçevesini kimler, ne amaçlar için belirliyor? Bunları toplum kendi zihninde sorgulasa, zaten kendi cevaplarına ulaşacaktır. Türkiye’deki medyaya bir göz atsak mı? 3–5 yayın organı ve/veya yazar bir tarafta, yine 3–5 yayın organı ve/veya yazar ise diğer tarafta… Toplumu veya ülkenin geleceğini ilgilendiren asıl konular bir kenara bırakılmış; âşıklar, ozanlar gibi detaylar üzerinde atışıyorlar… Toplum da bunlardan etkileniyor. Toplum etkilenir, çünkü belirli bir kitlenin sürü psikolojisi kolay yönetilebilir ancak yönü kolay belirlenemez. Ancak biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak, biraz daha fazla okuyarak, biraz daha zinciri takip ederek bazı gerçekleri görebiliriz. Toplumda benim üzülerek gördüğüm bir tablo var ki; halk bazı yazar veya yayın organları için “Evet, onlar yazmışsa doğrudur. Bizden daha iyi bilirler.” gözüyle bakıyorlar. Hayır! Yazarlar, aydın veya aydın olmaya aday

kişilerdir. Toplumun birer parçalarıdır ve asla toplumdan üstün değillerdir. Sadece basit bir farkları vardır; toplumun geri kalanından “belki” daha fazla okuyordur, bilgilenmek için çaba sarf ediyordur. Tabii bazı yazarlar hariç… Mainstream Media: Popüler medya olarak ifade edebiliriz. Popüler medya ne yapar? Popüler medya olayları topluma aktarır. Şekli farklı olabilir. Örneğin önemli bir konu vardır ve ülkenin/toplumun geleceğini etkileyebilir, toplumun görüş yönünü değiştirebilir. Popüler medyada işler detaylara yönlendirilir; çünkü eğer halk ayaklanır veya rahatlıkla her şeyden haberdar olursa, bu; o işleri veya planları yapanların hoşuna gitmez. Ya başarısızlık ya da sürecin uzaması söz konusu olur ve planlar zamanında gerçekleşmez. Dünya’da mainstream medyanın artık ciddi bir anlam ifade etmediğini bilenlerin ve bu bilinçte olanların sayısı az değildir. Yani popüler medyaya itibar sönmektedir. Toplum kendisi de araştırabildiğini bilir, bilmelidir. Tek yazar veya tek yayın organı değil, çok yönlü araştırmayı öğrenmektedir. Türkiye için örneklendirirsek; halkın cebine sokulmuş bir akrep vardır ki toplum bu konuya yönlendirilmiştir. Ancak görüyoruz ki yine de “bana anlatılanlar doğrudur” mantığı ile hareket etmekte direnenler var; kendisinin araştırmaya vakti ve imkânı olmasına rağmen... Ne kadar acıdır ki; siyasi yönlü aynı haberi iki farklı kaynaktan aldığımızda, arasında dağlar kadar fark olduğunu görebiliyoruz. Đşte böylece eğer toplum kendi zihninde ayrıştırmaya at gözlükleri ile giderse bu haberleri çarpıtanlar o kadar itibar kazanırlar. Türkiye, ciddi üniversite düzeyinde öğrenim gören genç nüfusa sahip bir ülkedir. Oran orantıda, konjonktürel olarak; okuyamamış ve bilgi düzeyi farklı yerlerde olan sentez bir yapıya da sahiptir. Televizyon Programları: Hepimiz biliyoruz ki en etkin kitle iletişim aracı televizyonlardır. Kadın Programları: Genellikle ev hanımlarına hitap eder, bol reklamlı ve heyecan yüklenmiş programlardır. Özel hayatlar deşifre edilebilir, kavga ve şiddete meyilli programlardır. Toplumsal hizmeti de yok değildir. Evlendirme Programları: Toplumsal hizmet açısından olumlu programlar olup, yine şiddet kavga ve özel hayatın ihlal riskine açık programlardır. Çok uzun sürerler. Đzleyiciyi program içinde oluşturulmuş heyecana dâhil etme arzusu ve nihai olarak çok seyredilme olgusu amaçlanmıştır. Yine maddi getirileri yüksek programlardır. Asıl amaca yönelik başarılı programlardır.


Sayı 19

Bilgi Düzeyi Gerektirmeyen, Şans ve Diğer Yarışma Programları: Uzun ve gereksiz diyaloglar, toplum tarafından sevilen ünlü kişilerin programa konuk olarak alınması ve izleyicilerin ekrana bağlanması doğal bir sonuç gibi görünmektedir. Toplumsal hizmet durumu mevcut olup, bireysel fikrimce toplumu birçok şeyden alıkoymaktadır. Güncel ve Siyasi Konuların Konuşulduğu Tartışma Programları: Farklı görüşlerden insanların belirli konular üzerinde tartıştığı, karşılıklı üslup ve tartışmanın seviyeli gittiği programları örneklendirirsek, gayet yararlı programlardır. Farklı görüşleri bir konu üzerine yoğunlaştırıp, toplumun kendi kararını vermesi için uygun ortam hazırlanmıştır. Ancak, tartışmaların seviyesizleştiği, konuşmacıların üsluplarının kabalaştığı anlarda, topluma da hiçbir fayda söz konusu değildir. Haberler: Her kanalın veya yayın organının belirli tekil haberler karşısında farklı yorumlar katarak haberleri kendilerine göre yorumladığı, ya da genel geçer haberlerin sunulduğu programlardır. Olmazsa olmazlardır. Belgeseller: Çok fazla rastlayamazsınız. Bilgi, sanat ve kültür dolu, belirli temalar işleyen ve izleyene dolgun bilgiler katan programlardır. Ya bireylerin uyuması gereken saatlerde yayınlanır, ya da pek umursanmaz. Çünkü çok fazla seyirci kitlesi yoktur ve diğerleri kadar para kazandırmaz.

Sayfa 29

Bilinçli bir toplumun temeli; o toplumu oluşturan bireylerin, kendine güvenmesi ve bazı bilgileri kendileri de edinebileceğinin farkına varması ile sağlamlaşacaktır. Bilgi Düzeyi Gerektiren Yarışma Programları: Bilgilerin aktarılabileceği programlar olup, çok fazla rastlanmaz. Öncelikle ilgi duyulsa da, kısa süre içerisinde sönüp giderler. Bilinçli bir toplumun temeli; o toplumu oluşturan bireylerin, kendine güvenmesi ve bazı bilgileri kendileri de edinebileceğinin farkına varması ile sağlamlaşacaktır.

Timur.Dogruok@PolitikaDergisi.com


Sayfa 30

Politika Dergisi

Politika Dergisi—Celal Şengör Mülakatı

Mülakatı Gerçekleştiren: Nuran TALAY

P

Yurtdışında birçok üniversitede bulunmuş olan Prof. ŞENGÖR birçok uluslararası ödülün de sahibi. ŞENGÖR ayrıca pek çok uluslararası dergide editör, yardımcı editör ve yayın kurulu üyeliği yapmıştır ve yapmaktadır.

rof. Dr. Celal ŞENGÖR kimdir?

M. Celâl ŞENGÖR 24 Mart 1955’te Đstanbul’da doğdu. 1973 yılında Robert Academy’yi bitirdi, 1978’de State University of New York at Albany’den jeolog olarak mezun oldu. 1979’da master, 1982’de de aynı üniversiteden doktora derecesi aldı. 1981’de ĐTÜ Maden Fakültesi, Genel Jeoloji kürsüsüne asistan oldu. 1984 yılında Londra Jeoloji Cemiyeti’nin “Başkanlık Ödülü”nü, 1986’da TÜBĐTAK’ın Bilim Ödülü’nü aldı. Aynı yıl ĐTÜ Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalında doçent oldu. 1988’de Neuchâtel Üniversitesi Fen Fakültesi’nden şeref bilim doktoru (Docteur ès sciences honoris causa) pâyesi aldı. 1992 yılında ĐTÜ Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalı’nda profesörlüğe yükseltildi. 1993 yılında Türkiye Bilimler Akademisi kurucu üyesi oldu, Akademi konseyine seçildi, aynı yıl TÜBĐTAK Bilim Kurulu üyeliğine seçildi. 1990 yılında Academia Europaea’ya ilk Türk üye olarak seçilen Celal ŞENGÖR, 86 ülkenin bilimler akademisi'ne üye. ŞENGÖR’ün yayınlanmış 1826 makalesi var. Bu makalelere 12658 atıf yapılmış.

Nuran TALAY: Türkiye gündemi hızla değişiyor. Son dönemde hakkında en çok konuşulan konu “Kürt Açılımı”. Bu açılım hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Bunu nasıl algıladığınıza bağlı. Bu insanlar kim? Kürt kim? Geçmişe baktığımız zaman bu kimliğin çok yakın tarihte oluştuğunu görürsünüz. Dilleri ise karmakarışık, bir geçmişi yok. Yalnızca bir grup kendini Kürt olarak addediyor. Hepsi aynı düşüncede değil. Bu bilinç ile hareket eden çok küçük bir grup. Böyle bir grubun oluşması için bir ortam oluşturuldu. Evvela bu ortamı ortadan kaldırmak lazım! Bir ayrışmaya gitmek istemiyorsak bu sorunu çözmek lazım. Şimdi bunun tam tersini yapıyoruz Etkene destek veriyor yardımcı oluyoruz. Dolayısı ile buna yardımcı olursanız, bu küçük grubun yaratıcılarına ve gruba fayda sağlamış olursunuz. Korkunun ecele faydası yok ayrılırsınız, sonunda bu olur. “Kürt Açılımı”nda kontrol yitirilmiş durumda. Durumun ne olduğunu bilmiyorlar. Entelektüeller de işin farkında değil. Orada burada yazan köşe yazarları da farkında değil. Orada yaşayan halkın tü-


Sayı 19

mü değil, ayırma çığırtkanlığı yapan küçük bir grup; onu çözelim. AKP doğuda çok fazla oy aldı. Çünkü ilk defa onların dilini konuşan bir grup gördüler. Bir de bunu deneyelim diyenlerin sayesinde oy aldı. Bugün birçok köşe yazarı Kürtçe diyor. Kürtçe ne demek, Kürt ne demek, bilmiyorlar. Bir defa Kürt Açılımı hakkında yazmadan önce, Kürt kelimesinin ardında ifade edilen tarihi kültürü bilmek, ona göre hareket etmek lazım. Ben Kürt açılımın bu şekilde entelektüel bir alt yapıya sahip olmadığı inancındayım. Olmadığı için de sorunu küçük bir grup insanın, Türkiye’nin doğusunda yaşayan halkı, nüfusu yönlendirerek, Türkiye’den ayrı bir “birlik” haline getirme çalışmasıdır. Buna mani olmamız bu şartlar altında artık mümkün değildir. Sorunu entelektüel geçmişini bilmeden çözemezsiniz.

Sayfa 31

Ben Kürt açılımın bu şekilde entelektüel bir alt yapıya sahip olmadığı inancındayım. Olmadığı için de sorunu küçük bir grup insanın, Türkiye’nin doğusunda yaşayan halkı, nüfusu yönlendirerek, Türkiye’den ayrı bir “birlik” haline getirme çalışmasıdır. Buna mani olmamız bu şartlar altında artık mümkün değildir.

Nuran TALAY: Toplumun bu konuda sessiz oluşunu neye bağlıyorsunuz? Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Toplum her şeyden habersiz. Toplum cahil. TV kanallarında gösterilen diziler çok kötü. Rol kabiliyeti olmayan birçok kişi boy gösteriyor. Aktör yok. Ben en son “O Şimdi Asker” filmini izledim eşimle. Çok güzeldi. Her Türk askerlik yapar. Herkesin iyi ya da kötü bir askerlik anısı vardır. Ve bu ruhu çok iyi yansıtmışlar ekrana. Bunu seyirciye hissettirmeyi başarmışlar. O filmle anılarımız yeniden canlandı. Đzlediğinde insanı yeniden o günlere götürebiliyor. Şimdi de diyorlar ki “Nefes” de çok müthiş. Gitmek istiyorum mutlaka.

Nuran TALAY: Evet ben de izleyeceğim mutlaka. Bir arkadaşım izlenimlerini paylaşmıştı; o

sahneleri izlerken donup kaldığını, saatlerce ağladığını, hatta aynı sahneleri gerçekten askerliği sırasında yaşadığını söylemişti. Ve tüm gerçekliğe rağmen teröristlerin kahramanca karşılanmasına içerlediğini söylemişti. Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Đnanılmaz bir şey, bırak kahramanca karşılamayı, akıllardan silinmeyecek görüntülerdi. Biz kendi ordumuzu kahramanca karşılamayı geçtim, kendi ordumuza “tü-kaka” demeye başlayan “aptal” bir milletiz. Toplumda araştırma, sorgulama yok. Sunulanla yetinen bir millet. Osmanlı, Anadolu toplumunu taş devrinde tutmuş. Atatürk’ün devraldığı dönem korkunç bir dönemdi. Mesela Ahmet Haşim’in 1919’da Anadolu’nun halini anlattığı yazısına göre halkın durumu o günkü gibi tam bir fecaat. Duvardaki Atatürk resmine bakıp bakıp, ya sen nasıl başardın, diyorum. Đnanılmaz…

Nuran TALAY: Türkiye’de eğitim sistemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yabancı dille eğitim hakkında ne düşünüyorsunuz? Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Türkiye’de nitelikli eğitim veren üniversite yok. Adam gibi adam yetiştiren üç okul var. Bunlardan bir tanesi de Harp Okulu. Adam gibi adamdan neyi anlıyoruz? Dünya ile rekabet edebilecek donanımda bir kişiyi. Sizin üniversite mezununuz dünyada aynı konuda iyi bir okuldaki adamla aynı mı kabul ediliyor? Bizim Harp Okulu’nun mezunu aynı değerde kabul ediliyor. Hem de tek tek değil, tüm sınıf olarak. Herkes diyor ki; Türk subayı, dünyanın en iyi yetişmiş subaylarından biridir. Türk pilotu dediğiniz zaman


Sayfa 32

Politika Dergisi

YÖK’ün kaldırılması söz konusu olamaz. YÖK’ün kaldırılması ile üniversitelerin düzeni, iletişimi bozulur. Başıboş kalır. Sistemde bir hata yok. Đyi yönetebilen yöneticilere ihtiyaç var, o kadar. dünyanın en iyi pilotudur. Hiç tartışması yok, muhteşemdirler. Bir “teknik üniversitede” veya ODTÜ’de bir sınıf olarak kaliteli adam yetiştiremiyoruz. Ne sınıfça kaliteli bir kütüphane, ne sınıfça kaliteli teknisyen var. Yabancı dil ile eğitimi ilk önceleri doğru bulmuştum. Hatta Đstanbul Teknik Üniversitesi’nin değerli hocaları, yabancı dil ile eğitim olmaz, dediklerinde, hayır olur, demiştim. Hatta yabancı dil ile eğitim dahi verdim. Ancak gördüm ki öğrencilere ulaşamıyorum. Anlattıklarımız tam anlaşılmıyor. Sonra değerli hocalarımıza, siz haklıymışsınız, demiştim. Önce kendi kültürünü, dilini iyi öğrenecek ki öğrenci, öğretmenin ne anlattığını anlayabilsin. Yabancı dili öğrenmek uluslararası literatürleri takip etmek için mutlaka gerekli. Ama bugün yabancı dille eğitim verildiği halde kimse doğru düzgün yabancı dil konuşamıyor. Ve öğrenmesi gereken bilgileri de tam olarak kavrayamıyor. O yüzden Türkçe eğitimden yanayım.

Nuran TALAY: ÜAK tarafından YÖK üyeliği için önerilmiştiniz, ancak halen sonuçlanmadı. Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Bilmiyorum, Cumhurbaşkanı istemiyor herhalde. Çeşitli bahaneler sunuluyor. Bunlardan bir tanesi de aile şirketlerimin birinde sekreter hatası ile yönetici olarak gösterilmişim. ‘Aaa, sen tam gün çalışıyorsun bir şirkette’ dediler. Tüm gün şirkette çalıştığın görülüyor, dolayısı ile üniversiteden atılman lazım, dediler. Đnceleme heyeti suçsuzluğuma karar verdi; ancak yanlışlıktan yani sekreter hatası ile yönetici olarak görüldüğümü bilmediğimden dolayı kınama cezası al-

dım. Bunun üzerine başkan bir mektup gönderdi. Đncelemede suçsuz olduğun açık olsa da ben atılman gerektiğini düşünüyorum ve atılmanı isteyeceğim dedi. Bir türlü de yazmadı bu mektubu. Bunun üzerine ABD’den bir mektup geldi. Biliyorsunuz, ABD Ulusal Bilimler Akademisi üyesiyim. Nasıl davranıyorsunuz bilim adamlarınıza, diye mektup geldi. Hatta biz bundan 500 yıl önce aynı hatayı Galileo’ya da yaptık. Bunu önermiyoruz artık diye yazmışlar. O nedenle hakkımda bit türlü karar verilemiyor. Cumhurbaşkanı beni atamasa dünyaya ne diyecek, atasa kendi etrafındakilere ne diyecek? Beklemedeyiz... Nuran TALAY: “YÖK Başkanı için benim asistanım dahi olamaz” şeklindeki değerlendirmenizin nedeni nedir? Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Evvela akademik geçmişine bakarım. Ve bir akademik geçmişi yok. O nedenle bu şekilde değerlendirdim.

Nuran TALAY: (Bu arada) Sizce YÖK kaldırılmalı mı? Yoksa yeniden mi yapılanmalı? Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Hayır asla. YÖK’ün kaldırılması söz konusu olamaz. YÖK’ün kaldırılması ile üniversitelerin düzeni, iletişimi bozulur. Başıboş kalır. Sistemde bir hata yok. Đyi yönetebilen yöneticilere ihtiyaç var, o kadar.

Nuran TALAY: YÖK başkanlığına Ergenekon tarafından önerildiğiniz, bu nedenle de evinizin arandığı söylenmişti.


Sayı 19

Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Evet, duymuştum. Hatta savcıyı aradım ve şehir dışında olduğumu, gerekirse gelebileceğimi söyledim. Ancak böyle bir şey olmadı. Aranmadım.

Nuran TALAY: Genç Mucitler adında bir programda jüri üyeliği yapmıştınız, o programa katılan genç yeteneklere ne oldu? Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Evet çok güzel bir programdı. Çok iyi düşünülmüş projeler gördük. Yarışma sonunda ödül verildi. Ancak o genç çocuklara sahip çıkan bir kurum yok. Bu çok acı.

Nuran TALAY: Chicago Üniversitesi tarafından 9 Ekim’de “Onur Doktorası” aldınız. Ülkemizde bilim adamlarımıza neden değer verilmiyor?

Sayfa 33

Bugün 19. yüzyılda olduğu gibi doğa bilimlerine merak, ne hikmetse, kalmadı insanlarda. 20. yüzyıl çok feci bir yüzyıl olarak geçti. Biliyorsunuz, insan hürriyetini kısıtlayan çeşitli rejimler ortaya çıktı. yolog değilim, doğa bilimciyim. Toplumun psikolojisini sosyologlar düşünmeli. Türkiye’nin yapısı gereği deprem kaçınılmaz.

Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Nasıl davranacağımızı ve ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz da ondan… Nuran TALAY: Japonya’da 6,8 büyüklüğünde bir deprem oldu. Herhangi bir zarar olmadı. Nuran TALAY: Gündeme dair konuların arasında kendine yer bulamayan konumuz deprem. Deprem ülkemizin kaderi mi, gerçeği mi? Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Tabii, “kader” deyince ne anladığınıza bağlı. Deprem, Türkiye olduğundan beri var. Bundan sonra da olacak. Türkiye’nin jeolojik yapısı gereği belirli aralıklarla, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde çeşitli büyüklüklerde depremler olmak mecburiyetinde; çünkü oynak bir yapısı var Türkiye’nin. Onun gereği de deprem kaçınılmaz.

Nuran TALAY: Depremlerin, doğal afetlerin ilahi adalet olarak değerlendirmesi hakkında düşünceniz nedir? Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Türkiye’nin jeopolitik yapısı ortada. Ben bu açıdan değerlendiririm. Sos-

Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Biliyorsunuz, Kobe’de deprem oldu. Epey bir zarar gördüler. Mesela Los Angeles’ta bir deprem oldu, birçok kişi öldü, başları ciddi derde girdi. Depremden korunabilmek için deprem nedir, nasıl olur, hangi sıklıkta olur, ne türlü olur, nerede olur; evvela bunları bilmek lazım. Bunları halkın anlaması lazım! Bunu bugün dünyanın her yerinde halka anlatmak çok zor! Çünkü dünyanın her yerinde insanlar giderek doğa bilimlerinden koptular. Bugün 19. yüzyılda olduğu gibi doğa bilimlerine merak, ne hikmetse, kalmadı insanlarda. 20. yüzyıl çok feci bir yüzyıl olarak geçti. Biliyorsunuz, insan hürriyetini kısıtlayan çeşitli rejimler ortaya çıktı. Sovyetler Birliği 70 sene bir toplumun dünya ile, bilim ile ilişkisi kesildi. Saçma sapan şeyler öğrendiler. Çin mesela, aynı şekilde 1980’e kadar başına gelenler… Almanya, Đtalya kısa bir dönem benzer bir rejimin altında yaşadı. Balkanlar halen bu korkunç durumları yaşıyor. Dolayısı ile insanlık çok kötü bir dönemden geçti, halen de geçiyor. Bunun etkileri muazzam. Mesela Amerika’ya bakıyorsunuz, giderek şahlanan bir din Rönesans’ı var. Dinler, tekrar insanların kafasında yer etmeye başlıyor. Ben de anlamıyorum neden böyle olduğunu, ama Avrupa’da böyle bir gelişme var. Dolayısıyla biz doğa bilimlerinden büyük ölçüde koptuk, insanlık olarak. Tabii doğa bilimlerinden kopunca, depremi veya doğal afetlerin ne zaman geleceği, nasıl geleceği, neler olacağı konusunda halkı eğitmek zorlaşıyor. Örneğin; Hollywood’da bir fay basamağını gösterdiler, belli ki aktif fay. Ama bu aktif fayın üzerinde iki apartman bloğu var. Bir başka yanda koskoca apartmanda boydan boya


Sayfa 34

Politika Dergisi

yapacaksın. Çok mühim bu!

Tarih, insanların sırtında gider. Mesela Marksistler tarihin kendine göre kuralları var dese de böyle bir kural yok. Tarihi adam yaratır. Onun için adama yatırım yapacaksın. Çok mühim bu! çatlak var. Tüm bunlara karşın insanlar oturuyor. ABD’de böyle oluyorsa ortalama tahsil düzeyi düşük ülkemizde bunun çok daha beterini görüyorsunuz. Türkiye’de politikacılara bakıyorsunuz, bu konuda hiç bir şey anlatmıyor, yapmıyorlar. Din adı altında bir etkileme durumu söz konusu. Cehaletin üstüne çıkmak, ortamınız müsait değilse çok zor. Avrupa 1000 sene boyunca Ortaçağ seviyesinde yaşadı. Đslam’a bakalım, 400 yıl boyunca muazzam yaşamışlar. Mesela Araplar her türlü şarta gelebilen insanlar. Bu tip adamlardan iyi asker olur. Bu adamlar birçok kültürle temasa geçmişler ve sünger gibi bu kültürleri kendilerine göre almışlar. Bu iyi dönemleri. Din, bu cemiyeti tekrar boğazlayana kadar sürdü. Mesela Rönesans, birkaç akıllı adamın işi! Tarihe ne kadar etki ediyor bu tip insanlar, müthiş. Tarih, insanların sırtında gider. Mesela Marksistler tarihin kendine göre kuralları var dese de böyle bir kural yok. Tarihi adam yaratır. Onun için adama yatırım

Nuran TALAY: Dünyada oluşan depremler birbirini tetikliyor mu? Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Uzun zamana kadar böyle bir etkinin olmadığı düşünülüyordu. Fakat şimdi fikirler değişti. Depremlerin birbirini etkilediği, bunun iki şekilde olduğu ortaya çıktı. Birincisi; çok kısa zaman içinde bir yerde deprem olduğu zaman, derhal onun çevresinde birçok depremi tetiklediği de ortaya çıktı. 1999 depremi olduktan sonra ilginç bir çalışma gösterdi ki Yunanistan’da birden bire depremler arttı. Dolayısıyla tetikleme olayının olduğunu gösterdi. Đkinci olarak; uzak mesafeler, uzak zaman aralıklarında meydana gelenler var. O da dünyanın birçok yerinde faylar tam kırılmanın sınırında duruyor. Bu yüzden böyle bir deprem olduğu zaman bu depremin yarattığı gerilmeler geniş alanlara yayılıyor ve bu geniş alanların su basıncını, kaya içindeki su basıncını değiştiriyor ve bu depremi tetikliyor. Tabii bu çok büyük mesafelerde olmuyor. Bir de hangi levha sınırı üzerinde olduğu önemli. Örneğin Pasifik’teki bir deprem Afrika’daki bir depremi tetiklemez.

Nuran TALAY: Đstanbul yağmura dahi teslim olan bir şehir? Deprem olunca ne olacak? Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Đstanbul her şeye teslim olur. Đstanbul’un altyapısı akıllıca kurulmamış. 1950’den sonra bir patlama şehrine döndü. Birçok insan buraya geldi ve bu gelenler son derece cahil. Đstanbul’da aklına geldikleri yere ev yaptılar. Ev de denemez, kulübe. Derenin sel yatağına adı üstünde taşkın ovası da deriz. Buraya gelir ev yaparsanız, gelir sizi vurur. Bu çok normal. Đstanbul’un belli akılcı bir yapısı olmadığı için Đstanbul’u etkileyen doğa olaylarından insanların etkilenmesi kaçınılmaz. Yağmurda bir yerden bir yere ulaşmak dahi çok zor. Deprem olduğunda bir felaket olacak tabii. Hastaneye ulaşamayacaksınız, ulaşsanız dahi sağlık personeli ulaşamamış olacak. Telefonlar çalışmayacak, yardımlar ulaşamayacak. Tüm bunları rasyonel düşünürsek bu tip durumlarda ne yapması gerektiğini bilen tek bir kurum var; o da TSK. Derhal sahra hastaneleri ile acil müdahalede bulunuyorlar. Ama bu sefer TSK buna yetişebilecek mi, bilemiyoruz. Çünkü çok büyük bir felaketten söz ediyoruz. TSK ile diyalog içinde olabilen yöneticiler de kalmadı. Asker ile konuşmaları da mümkün değil zaten. TSK 21. yüzyılda yaşıyor, yöneticiler ortaçağda.


Sayı 19

Nuran TALAY: Peki, “küresel ısınma”nın depremle bir ilişkisi var mı? Prof.Dr. Celal ŞENGÖR: Deprem ile doğrudan ilgisi yok; çünkü atmosfere empoze ettiği bir şey. Atmosferin depremi bir iki hal dışında etkilemesi söz konusu değil. Buz çağından, buzullar çağından giriyoruz. Biz insanlar olmasak da dünya ısınmaya başlayacaktı. Biz bu ısınmaya küçücük bir katkıda bulunuyoruz. Ama bu küçücük katkı atmosfere çok büyük bir etki yapıyor. Isınmanın neticesinde sular yükselebilir. Bangladeş’i su basacak, o kadar kişiyi nereye koyacaksınız? Sahil ovalarını su basacak. Bu insanları nereye yerleştireceksiniz, bunlarda sıkıntı görülebilir. Görülemez sıkıntı da; biz iklim olaylarını tahmin edebiliyoruz diyoruz, ancak eşik değerlerinin olduğu ortaya çıkıyor. Eşik değerlerini bulduğu zaman ısınma, bizim tahmin edemediğimiz atmosfer olayları karşılık veriyor.

Nuran TALAY: Belediyelerin, depreme ilişkin somut çalışmalarının olmayışının nedeni nedir? Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Çünkü kapasite yok. Đstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde iyi niyetle yapılan çalışmalar var, ancak yetersiz. Tüm bunları tam anlamıyla yapacak entelektüel kapasite yok. Türkiye’de belediye başkanı, Đstanbul’un haritasını çizelim bana iyi jeologlar lazım dese, yok. Neden yok derseniz, yetiştirememişiz.

Nuran TALAY: Đstanbul depremi Türkiye’nin bağımsızlığını tehlikeye atar mı, atarsa neden? Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Evet atacağı kanaatindeyim. Đstanbul depremi, Türkiye’nin sırtına çok büyük bir mali yük bindirecektir. Daha deprem olmadan zaten dünyaya el açar durumdayız. Şu anda 2010’da hazine piyasadan para toplamak zorunda, çünkü tahviller almış ve bu tahvilleri ödemek zorunda. Nereden alacak bu paraları, sizin cebinizden. Şu an Türkiye’nin kaynağı yok. Bunu karşıladığı zaman ekonomide çok durağan bir durum mevzu

Sayfa 35

E, ne yapacaksınız, mecburen bunu da dışarıdan alacaksınız. Dışarıdan adam gelecek diyecek ki; 1999 da deprem olduğunda para verdik ne yaptın parayı? Buna verebileceğimiz cevap yok. Gene veririz para ama bu sefer biz geliriz, belli ki siz yapamıyorsunuz diyecektir. ‘Đşte gitti bağımsızlık’. bahis! Dolayısıyla bunu karşılamak için ĐMF’ye gitmesi şart. Para alması gerekecek. Borç verecek birini bulacak. Yurt dışında adı ĐMF olur veya başka bir yer bulacak ve ülkeye mutlaka para getirmesi gerekecek. Türkiye vergi toplayamıyor. Mevduatı yok. Đkisi de olmadığı için bir başkasının mevduatını kullanmamız lazım. Bu da yurtdışında bir yer. 50 milyar dolar daha içeri girmek demek. Altından kalkamayacağın bir mali yük, bu mali cephesi! Đkinci yönü; Đstanbul gibi bir şehir yıkıldığı zaman bir sürü kültür öğesi de yok olur veya zarar görür. Bunların hepsi bizim değil. Bizans’ın kalıntıları var, Roma’nın kalıntıları var. Şimdi bunları gelip tamir edin diyecek. Sizin elinizde Đstanbul’u kültürel olarak restore edecek entelektüel birikim yok. E, ne yapacaksınız, mecburen bunu da dışarıdan alacaksınız. Dışarıdan adam gelecek diyecek ki; 1999 da deprem olduğunda para verdik ne yaptın parayı? Buna verebileceğimiz cevap yok. Gene veririz para ama bu sefer biz geliriz, belli ki siz yapamıyorsunuz diyecektir. ‘Đşte gitti bağımsızlık’. Gayet basit aslında! Yani siz göbeğinizden bağlı olmak zorundasınız. 50 milyar içeri gireceğiz.

Nuran TALAY: Sorularım bu kadar. Vakit ayırdığınız için ve misafirperverliğiniz teşekkür ederim. Prof. Dr. Celal ŞENGÖR: Ben de teşekkür ederim.

Đletisim@PolitikaDergisi.com


Sayfa 36

Politika Dergisi

86. Yılında Türkiye Devleti “Türkiye halkı, varlığını önce Allah’a ve sonra Atatürk’e borçludur.” Çünkü yüzyılın dâhisi olarak nitelendirilen Atatürk ülkemizin kurucusu olmasaydı bugün kim bilir hangi emperyalist güçlerin manda ve himayesi altında yaşıyor olurduk?

Süleyman GÖK

T

ürkiye Cumhuriyeti Devleti adından da anlaşılacağı üzere bir soylular (aristokrat), diktatörlükler yönetimi olamaz veya belirli bir zümreye ait olan yönetim biçimi değildir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ileri görüşlü, çağdaş; akıl ve mantık ilkeleri çerçevesinde davranan, güçlü bir tarih bilgisine sahip bir devlet adamı olarak Türkiye Devleti’nin kurucu lideri unvanına sahip olmuştur. Fakat hiçbir zaman Mustafa Kemal bir unvana sahip olma derdinde olmamıştır. O daha çok, ülkesinin ve milletinin geleceğinin çağdaş olmasını istemiş; geleneksel tabuları yıkarak bilimsel bir şekilde yaşamaları için elinden geleni yapmış, bizlere bu devleti armağan etmiştir.

“Türkiye Devleti’ni kuran elbette sadece Mustafa Kemal değildi. O’nun silah arkadaşları, ülkemizin bağımsızlığı için savaşan, canlarını feda eden şehitlerimiz ve gazilerimiz de bir o kadar tarihimizde önemlidir. Bunların yanında, düşünceleriyle hizmet eden bilim adamları, aydınlar, kadınlarımız da bu zorlu ve meşakkatli yolda her türlü desteği fazlasıyla vererek bizlere bu güzel vatanı bırakmışlardır.” Onun için günümüzde birtakım tartışma aralarında böyle polemiklere girerek ülkemizin tek kurucusu olduğunu laubali bir şekilde eleştirenlere bir sözümüz var: “Türkiye halkı, varlığını önce Allah’a ve sonra Atatürk’e borçludur.” Çünkü yüzyılın dâhisi olarak nitelendirilen Atatürk ülkemizin kurucusu olmasaydı bugün kim bilir hangi emperyalist güçlerin manda ve himayesi altında yaşıyor olurduk? Onun için, kimseye Atatürk’ü zorla sevdirme niyetinde olamayız fakat bu topraklar üzerinde yaşıyor ve bu havayı soluyorsak Gazi Mustafa Kemal’e saygı duymalıyız. O’nu, diğer arkadaşlarından ayıran en önemliği özelliği lider olmasıdır. Liderlik, doğuştan kazanılan bir özellik olmakla birlikte; lider, insanın yetenekleri çerçevesinde olağanüstü işler yapabilen kişidir. Mustafa Kemal ise karizmatik lider sınıfına girerek, ülkesinin ve milletinin zor bir dönemden geçtiğini gördüğü anda yani sorunların olduğu bir zamanda bir lütuf gibi Türk Milleti’nin kurucu lideri olmuştur. Bugün gelinen noktada borçlu olduğumuzu hissettiğimiz liderimizi saygıyla anıyorum. Mustafa Kemal’in bu devleti kurarken düşündüklerini acaba ondan sonra gelen yöneticilerimiz ve devlet büyüklerimiz (!) düşünüyor mudur? Ülkemizin içinde bulunduğu zor zamanlarda her türlü tehlikeyi göze alarak, ülkesinin geleceğini aydınlatmak isteyen yöneticilere bugüne kadar maalesef sahip olamadık. Bugün gelinen nokta “acı ama gerçekte olsa böyledir.” Đnsanlara “En önemli icat nedir?” diye sorduğumuzda herkes farklı cevaplar verir; birilerine göre araba, cep telefonu, birilerine göre ise bilgisayar. Bize göre en önemli icat “devlet”tir. Đnsanların bu dünyada kurdukları en önemli icadın devlet olması bir takım görev ve sorumluluklar öğretmiştir.


Sayı 19

Bu sayede de kurumsallaşma denilen olgu ortaya çıkmıştır. Devletin tanımı bugün dahi tartışılmakta, net bir tanım üzerinde hâlâ uzlaşılamamaktadır. Çünkü insanların çeşitlilik gösterdiği, çağdan çağa veya toplumdan topluma olan değişiklik, bu tezi desteklemektedir. Onun içindir ki devlet kavramı bazılarına göre Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi, bazılarına göre hikmettir. Bizim için devlet kavramı kutsal olduğundan, devletimizi korumak ve kollamak için her türlü fedakârlık gözetilmeli, onun devamlılığı canımız pahasına sürdürülmelidir. Bu yüzdendir ki bazı güçler tarafından bu birlikteliğimiz, duygu ve düşünce ortaklığımız yıkılmaya çalışılıyor; devlet ve millet kavramlarının tanımları değiştirilerek insanlar üzerinde yanlış etki bırakmak suretiyle, ulus-devlet inşasının bozulması için uğraş veriliyor. Bizler ise bu oyuna geliyoruz. Ülkemizin yönetim şekli cumhuriyettir. Tarihte Türkiye Devleti, Osmanlı’nın ardılı olarak anılırken aslında yeni bir cumhuriyet olması bakımından ondan ayrılan en önemli özelliğidir. Bütün kavram, olgu ve olaylarıyla Türkiye Osmanlı’nın devamı niteliğinde sayılamaz fakat çok önemli bir özelliği de onun yıkıntıları üzerine kurulmuş olmasından gelmektedir ki bu yüzden ondan izler taşımaktadır. Bugün demokrasi ve cumhuriyet kavramlarının tartışıldığı ortamda bizler muasır medeniyetler seviyesine çıkmak isterken bazı aydınlarımız (!) eskiye özlem niteliğinde yeni (Neo) Osmanlıcılık şeklindeki açıklamalarıyla ülkemizi tarihler öncesine götürmek istiyorlar. Osmanlı’nın yıkılış sebepleri araştırıldığı zaman en önemli özelliği, yönetim biçimi ve aydınlarının bir başka kavrama olan özlemleridir. O zamanki aydınlar ve ülke yönetiminin önde gelenleri Batı’ya olan hayranlıkları dolayısıyla koskoca imparatorluğun sonunu getirdiler. Bugün ise YeniOsmanlıcılık adıyla yeniden aynı oyun oynanmak istenmektedir. Osmanlı Devlet idaresindeki çarpık-

Sayfa 37

Dünyada kurulan devletlerin hiçbiri Cumhuriyet gibi sağlıklı işlememiştir. Almanya’da Hitler diktatörlüğü, Đtalya’da Mussolini faşist yönetimi, Sovyet Rusya’da komünizm gibi yönetimlerin hepsi tek tek dağılmasına rağmen Atatürk’ün ülkemize getirdiği cumhuriyet rejimi 86 yıldır devam etmektedir. lıklar, yönetim zafiyeti, yeteneksiz yöneticilerin iş başına gelmeleri yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına yol açmıştır. Gazi Mustafa Kemal, engin tarih bilgisi ve yorumlamasıyla ülkemizin başına, en önemli özelliği halkın kendi kendini yönetmesi olan “Cumhuriyet rejimini” getirmiş, halkın katılımlarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kendilerine temsil hakkı tanıyarak onların da yönetime katılımlarını sağlamıştır. Bu çok önemli bir iştir. Çünkü o zamana kadar padişahlık yönetimi altından gelen halk, ilk defa kendi kendisini yönetecek aracılar vasıtasıyla yönetimde söz sahibi olacaktı. Bunun toplumda ister yarattığı moral bakımından, isterse insanların kendilerine olan güveni bakımından çok önemli bir yere sahip olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Dünyada kurulan devletlerin hiçbiri Cumhuriyet gibi sağlıklı işlememiştir. Almanya’da Hitler diktatörlüğü, Đtalya’da Mussolini faşist yönetimi, Sovyet Rusya’da komünizm gibi yönetimlerin hepsi tek tek dağılmasına rağmen Atatürk’ün ülkemize getirdiği cumhuriyet rejimi 86 yıldır devam etmek-


Sayfa 38

Politika Dergisi

2009 yılında ülkemizde gerçek bir cumhuriyet idaresi altında yönetilen bir Türkiye özlemi çeken insanların çokluğu bu kavramın ne kadar değiştiğinin göstergesidir. tedir. Fakat devam etmesine rağmen sorunsuz olduğu anlamına gelmemelidir. Çünkü değişen ve gelişen dünya konjonktüründe insanların da zamanla fikirleri değişmekte ve çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Bu doğal bir süreç olmakla beraber bazen gelenekselleşmiş kurumların da sonu olabilmektedir. Ülkemizin bugünkü yönetim biçimi kâğıt üzerinde de olsa cumhuriyet’tir. Ancak, çok badireler atlatarak gelmiş ve halen de sorunlu bir şekilde ilerlemeye çalışmaktadır. 2009 yılında ülkemizde gerçek bir cumhuriyet idaresi altında yönetilen bir Türkiye özlemi çeken insanların çokluğu bu kavramın ne kadar değiştiğinin göstergesidir. Kozmopolitleşen dünyada bütün kavramların tanımları değişirken hiçbir şey sabit kalmamaktadır. Cumhuriyet rejiminin vazgeçilmez unsuru olan demokrasi kavramı üzerinde yıllarca

yapılan tartışmalar sonucunda bazıları kendilerine demokrat diyerek bazıları ise demokrasi adı altında her türlü işi yaparak bu kavramların yozlaşmasına, ilk ve temel anlamlarının yok olmasına sebebiyet vermektedirler. Gerçek demokrasiden bahsedebilmek için öncelikle yapmamız gereken işler olduğunu hiçbirimiz unutmamalıyız. Demokrasi kavramı eski Yunan’dan gelme bir kavram olup doğrudan ve temsili demokrasi olarak iki kola ayrılmıştır. Bugün biz temsili demokrasi ile yönetiliyoruz. Yani, bizleri yönetecek olan parlamenterleri seçip meclise gönderiyoruz ve belirli süreliğine onların yönetimi altında yaşıyoruz. Bu ne kadar doğru, tartışmak gerekir; fakat bu sürecin sağlıklı işlemediği aşikârdır. Çünkü halkın her birinin temsili, meclise gidemiyor. O zaman şöyle bir önyargı oluşmaktadır. “Benim seçtiğim milletvekili yoksa ben de doğal olarak yönetilmiyorum” anlamına gelecek tarzda şikayetler oluşmaktadır. Onun için, milletvekili seçim kanununda değişiklik yaparak bu sorunu ortadan kaldırmak gerekir. Diğer bir husus buna bağlı olarak; ülkemizde gerçekten demokrasiden söz ediyorsak öncelikle siyasi parti liderlerinin gücünün azaltılması gerekmektedir. Parti içi liderlik demokrasisi ile bizlerin seçtikleri milletvekillerinin temsil yeteneği ellerinden alınmakta ve bir kişinin ağzından çıkacak tek lafa bakar hale getirilmektedir. Onun için siyasi partiler kanunu ve milletvekili seçilme sistemi değiştirilmelidir. Demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan üç erk: Yasama, Yürütme ve Yargı, güçler ayrılığı ilkesi gereği birbirinden bağımsız olmalı; birbirlerinin görev alanlarına karışmamalıdırlar. Bunlara ilaveten Türk Silahlı Kuvvetleri de anayasada belirtilen görev ve sorumlulukları çerçevesinde demokrasi ilkeleri çerçevesinde varlıklarını devam ettirmelidir. 86. yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu zor durumdan kurtulması için elimizden geleni yapmalıyız. Demokrasi adı altında girişilen birtakım yanlış işler sayesinde yıpratılmak istenilen rejimimiz, kimileri tarafından olmasa bile bizce tehlike altındadır. Demokrasi kılıfının arkasına sığınarak yapılan birtakım işlere inat, gerçek demokrasinin yılmaz bekçileri olarak Türk halkı ve Türk gençliği her daima görev başındadır. Cumhuriyetimizin 86.yılı vatanımıza, milletimize hayırlı olsun.

Suleyman.Gok@PolitikaDergisi.com


Sayı 19

Sayfa 39

Topluluk ve Toplum Ayrımında Siyasi Bir Hata: Demokratik Toplum Partisi Örneği ve Sonuçları Gökhan DAĞ

Y

azının başlığına bakıp burada akademik bir makale yazıp ortalığı kasıp kavuracağım lütfen anlaşılmasın. Bu düzeyde olmadığımı bildiğim için, bu yazımdaki amacım en azından bir kavramın (belki bilerek, belki de bilmeyerek bir parti tarafından) yanlış kullanımını siz değerli okurlara göstermek ve son tahlilde de yapılan yanlışların ülke bütünlüğüne etkilerini ve ülke bütünlüğüne tehdit olarak algılananların aslında nasıl kandırıldığını irdelemek. Umarım aklımdakini bu yazıya aktarabilir ve istediğim sonuca ulaşabilirim; ama işimin zor olduğunu da biliyorum. Đşe yazının başlığından da anlaşılacağı üzere toplum ve topluluk ayrımından başlamak gerekiyor. Toplumbilimcilerin eskiden beri önem verdikleri ve başlı başına bir inceleme alanı oluşturan bu konunun kaygan bir zeminde yürümek olduğunu bildiğim için adımlarımı mümkün olduğunca sağlam atmaya çalışacağım. Kısa vadeli amacımı; size, sizlere bu konuyu, yani topluluk ve toplum ayrımını ayakta kalabilerek aktarabilmek oluşturuyor. Topluluk ve toplum kavramları arasındaki farkın, sadece bahsi geçen kavramlardan her birine ait olan üyelerin sayısıyla orantılı olduğunu söylemek, her haldeki iki kavram arasındaki ayrımı anlatmak için yeterli olmayacaktır. Kısacası toplum ve topluluk arasındaki ayrım, bu kavramlara ait olan üye sayısından çok daha fazlasını içerek bir ayrımdır; ama yine de topluluk denen yapının, toplum denen yapıdan daha az üyeye sahip olduğu akıllarda tutulmalıdır. Durkheim’a atıfta bulunarak iki nosyon arasındaki dayanışmanın da farklı olduğu bilinmelidir. Topluluk

Toplum ve topluluk ayrımında şekillenen yaşayış şekli aslında politik grupların bir rant oyununa dönüşmektedir. Amaç toplumların, topluluklar sebebiyle kaosunu yaratmaktır. denen yapıda mekanik bir dayanışma hakimken, toplum denen yapıda daha çok (bizce mekanik dayanışmayı da kısmen içeren) organik bir dayanışma mevcuttur. Mekanik dayanışma birbirlerine benzeyen yapılarda (dolayısıyla daha küçük bir evrende) hakimken, organik dayanışma birbirini tamamlayacak işlevlere sahip kişiler arasında hakimdir. Buradan çıkan sonuç, toplulukta bulunan bireylerin, toplumda bulunan bireylere göre daha benzer olduğudur. Yerleşik hayat öncesi duruma bakılsa bile benzer yaratıkların birbirlerine karşı daha yakın tavırlar sergiledikleri anlaşılabilir. Dolayısıyla topluluk hali kendi içerisinde bir savaş patlaması durumunu da yaşatır. Toplulukların birbirlerine karşı yan bakışları, bir topluluğun diğer bir topluluğa müdahalesini gerektirmiş ve ayakta kalan topluluğun diğer topluluğu hegemonyasına almasıyla birlikte benzer yaratıkların sayısı eskisi kadar benzeşme gösteremez hale gelmiştir. Dolayısıyla her topluluk, toplumunu oluşturma sürecinde benzerliğini yitirecek sonuçlara maruz kalmış, büyüyen toplulukların yaratmış oldukları toplumlar, diğer toplumlarla savaş safhasına gelmiştir. Bugün savaşsız ve/veya savaşarak yaşayan toplulukların oluşturduğu bu sürece bizler Dünya Toplumu veya ileride göreceğimiz üzere Dünya Topluluğu adını veriyoruz. Özcesi; topluluk, bir biz duygusunu yansıtırken, toplulukların oluşturduğu daha büyük toplulukların (toplum) duygusu öncesinde siz ve bizken, sonrasında ben duygusuna dönüşmektedir. Büyük toplulukların içinde bulunan birey, siz ve bizin karmaşasından doğal olarak kendisini kurtarma çabasına girecek ve ben duygusunu içinde yaşamaya başlayacaktır. Dolayısıyla toplumda bulunan birey, daha önceki komünlerde, yani kendisinden daha


Sayfa 40

Politika Dergisi

açıkça bir hemşehrilik duygusunun tezahürüdür.

“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” misali benzer insanların tavırlarının da benzer olacağını tahmin etmekten kolay bir şey olamaz. Đş benzeşme özelliğini yitiren insanlara geldiğinde ise durum değişir, yani tahmin yeteneği sekteye uğrar, zorlaşır. Kısacası topluluk bir mikromikro-politik oluşumu yansıtırken, toplum makromakro-politik etkileri yansıtır.

küçük oluşumlarda bulunan bireyden daha bencil olacaktır. Sonuç olarak toplumun üyesi, topluluğun üyesine nazaran daha az benzer; fakat daha çok bencil bir konumdadır. Diğer bir yazar da (Tönnies) topluluğun daha duygusal ve samimi ilişkileri, toplumun ise daha mantıklı ve çıkar ilişkilerini yansıtan bir yapılanma olduğunu savunur. Bizce savunmasında da tamamen haklıdır. Bu savunma topluluğun çıkarlarının ortak bir iyiye, toplumun çıkarlarının ise bireysel iyiye odaklandığını açıkça ortaya çıkarır. Sonuç olarak toplumun liberal kökeni ortaya çıkar. Bireylerin iyisi, toplumun iyisini oluşturmak için yeterlidir. Başka bir yazının konusu olsa da söylemeden edemeyeceğimiz konu, benzer olmayan kişilerin oluşturduğu toplumun, nasıl farklı kişilerin iyi anlayışıyla mutlu olacağı konusudur. Kısacası liberal bir dünya benzer olmayan bireylerin oluşturduğu toplumun atomlarının iyileriyle mutluluk vaat ettiği için bir kaosu da beraberinde getirir ve bu kaos içerisinde sözde organik bir dayanışma ile hayat idame ettirilir. Bireyler kaosun etkisiyle yaşamlarına mekanik bir dayanışmayı maalesef ki tam anlamıyla katamazlar. Bu konuyu şimdilik bir kenara bırakıp topluluk ve toplum arasındaki ayrımı irdelemeye devam edelim. Topluluk içerisindeki bireyler benzer özellikleri içerdiklerinden birbirlerini daha iyi tanırlar, toplum içerisindeki bireyler ise daha çok eskiden topluluk içinde yaşadıkları bireyleri daha iyi tanır, diğer bireylerle neredeyse bir yabancı gibi yaşarlar. Bu,

Topluluk ve toplum arasındaki yazımızı ilgilendiren ayrımları kısaca ve belki de bazı yerlerde sendeleyerek bitirdiğimize inanıyorum. Şimdi ise anlatılanlar çerçevesinde topluluk ve toplumun siyasi tavırlarına bakmak gerekiyor. “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” misali benzer insanların tavırlarının da benzer olacağını tahmin etmekten kolay bir şey olamaz. Đş, benzeşme özelliğini yitiren insanlara geldiğinde ise durum değişir; yani tahmin yeteneği sekteye uğrar, zorlaşır. Kısacası topluluk bir mikropolitik oluşumu yansıtırken, toplum makro-politik etkileri yansıtır. Küçük toplulukların oluşturduğu bir köyün muhtarlık seçimlerinde, küçük topluluklar içerisinde en büyük topluluğu oluşturan topluluğun adayı her haldeki seçimleri kazanacaktır. Şimdi bu köy toplumunun (köy toplulukları birleşiminin), tüm topluluklarının eşit sayıda bireyden oluştuğunu varsayalım ve her topluluğun da bir muhtar adayı olduğunu düşünelim. Bu tarz bir örnekte, topluluk ve toplum ayrımını irdeleyen birisi iki ayrı sonuca ulaşacaktır (topluluk sayısı tek sayı ise). Birincisi; toplulukların diğer topluluklara karşı olan yan bakışı tüm muhtar adaylarının aynı oyu almasına sebebiyet verecektir. Dolayısıyla seçimler tekrarlanacaktır. Đkincisi ise toplulukların oluşturduğu toplumun karmaşasından, topluluk üyeleri biz duygusunu yitirerek ben duygusunu taşıyacak ve oyunu topluluğunun muhtar adayındansa diğer topluluğun muhtar adayına kaydırarak seçimlere eşitlik dışında bir sonuç kazandıracaktır. Kısacası; küçük komünlerin seçim sonuçlarını tahmin etmek, büyük komünlerin seçim sonuçlarını tahmin etmekten daha kolaydır. O zaman karşımıza da şu sorunun çıkması muhtemeldir: “Küçük neye göre küçük, büyük ise neye göre büyük?” Bu soruya verilecek cevabın zorluğunu hepimiz bildiğinden, olayı yukarıdaki tahmin mekanizmasına uyarlamak, çok doğru olmasa da birçok yanlışa göre daha çok mantıklı olacak cinstendir. Özcesi, seçim sonuçlarını hiçbir ankete vs. gerek duymadan doğru tahmin ettiğimiz yerlere toplulukların hakim olduğunu, doğru tahmin edemediğimiz, acaba cevabını verdiğimiz yerlere de toplumların hakim olduğunu söylemek galiba çok yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla bir toplum, benzer bir siyasi davranışı sürdürme edasındaysa artık toplumluğunu yitirip, diğer topluluklara düşman bir topluluk havasına geri dönmüş demektir.. Bu ise toplumsal bir kargaşanın temellerinin ne denli sağlam atıldığının bir tezahü-


Sayı 19

Sayfa 41

rüdür. Toplulukların benzer davranışlarını toplumlara karşı bir savunma ve yeri geldiğinde bir savaş sanatına dönüştüren gruplar (partiler vs.) ise her zaman için durumdan pay kapma yarışındalardır. Zihninizi buraya kadar anlattıklarımla biraz bulandırdığımın farkındayım; fakat şimdi durumun netleşmesi için elimden geleni yapacağıma dair bir söz vermek istiyorum ve kendimce topluluk ve toplum tartışmasına bir şeyler kazandırmak istiyorum. Lütfen biraz daha sabır.. Topluluk ve toplum ayrımı aslında kendince bir kısır döngüye işaret eder. Anlattıklarım göstermektedir ki; her topluluk, kendi toplumunu yaratır ve toplum kendi topluluğuna er ya da geç ayrıştırılmaya başlanır. Muhtarlık seçimlerinin de gösterdiği üzere toplumsal bir yapılanmada hiçbir siyasi parti kendi geleceğinin ne olacağına karar veremediği için, her siyasi parti, toplumu topluluğa geri çevirmek için elinden gelenin fazlasını yapmaya çalışır. Amaç benzer yapılanmalardan gelecek oyların sayısını kestirebilmektir. Bugün dünyanın siyasi güçleri, dünya toplumu adı verilen ve farklılıkları içinde barındırdığı söylenen yapılara, globalleşme, emperyalizm vs. etkilerle müdahale ediyorlar. Amaç dünya toplumu denilen şeyi bir dünya topluluğuna dönüştürmekse, dünya topluluğu denilen benzer yapı hangi diğer benzer yapıya (başka bir topluluğa) yan bakacaktır. Cevap açıktır: dünya topluluğu standartlarına uymayan başka bir topluluğa. Bu ise dünya toplumu içerisinde yaşayan x ülkesi topluluğuna karşı bir savaş demektir. Bugün Đran; dünya toplumu (daha doğrusu dünya topluluğu) denilen yapıya uymayan bir topluluk olduğu için siyasi güçler, gruplar vs. tarafından baskı altında. Dolayısıyla bu durum toplumdaki ben duygusunun da yavaş yavaş biz duygusuna dönüştüğünün açık göstergesi. Tabii aynı şey Türkiye’de de yaşanıyor. Şimdi kısacası bu duruma bakma ve yazımızı sonlandırma vakti. Demokratik “Toplum” Partisi adıyla kurulan ve sadece bir topluluğa hizmet eden bir partinin söylemleri, bizim topluluk ve toplum ayrımımızı oldukça güzel özetliyor. Orta Asya’dan kopup gelen Türk topluluğunun, bir Türk toplumu yarattığına şüphe yok. DTP gibi partilerin, toplum denilen yapıda başarısının sınırlı kalacağını söyleyebilmek de sanırım çok kolay. Dolayısıyla DTP, yapacağı faaliyetlerle toplum denilen, getirisinin tahmini zor bir yapılanmadan getirisi daha çok belli olan topluluk denen yapılanmayla ilgilenecektir. Bu topluluğu bulmak için de yapması gereken toplum denilen yapıyı, ayrıştırıp topluluğa ulaşmaktır. Kısacası DTP bir topluma demokrasi vaat etmektense bir topluluğa demokrasi vaat etmekten yana

bir güce sahiptir ve bu gücünü bir toplum yaratma vaadiyle kandırılan kişilere empoze etmek için elinden geleni yapmaktadır. Kürt topluluğu, yıllar içersinde Türk toplumu ile bütünleşmiş ve ben duygusunu yaşayarak Türk toplumuna entegre olmuştur; fakat DTP ve PKK gibi yapılanmalar Kürt topluluğunun (etnik yapı da diyebiliriz) Türk toplulukları birleşimine düşman bir yapılanma olduğu fikrini yaşatmış ve bütünden ayrılmanın planlarını yapmışlardır. Amaç ne Kürt topluluğunun demokrasisi, ne Kürt topluluğunun bağımsızlığı ne de Kürt topluluğunun ezilmişliğini kurtarmaktır. Amaç Kürt topluluğunu “kandırarak”, kendi varlıklarını sağlamlaştırmaktan başka bir şey değildir. Sonuç olarak topluluk ve toplum ayrımında yaşanan kısır döngü, bazı grupların, partilerin vs. nemalanma aracına hizmet eden bir hal almıştır. Asıl bilinmesi gereken, sağlam bir yapının topluluktan topluma dönüşmesi gerçeğidir. Sağlam olmayan temelleri ise toplumdan ayrılıkçı toplulukların oluşturduğu bir gerçektir. Son olarak çelişkiye düşmemek adına, her toplumun kendisinden daha büyük bir toplumla karşılaştığında topluluk olduğunu belirtilmesi gerekliliğidir. Sabrınız için teşekkür ederim. Esenlikler…

Gokhan.Dag@PolitikaDergisi.com


Sayfa 42

Politika Dergisi

Demokratik Toplum (!) Partisi mi, Diktatör Terörizm Partisi mi? DTP’nin tarihsel sürecine baktığımızda cumhuriyetin ilanından önce emperyalist ülkelerle işbirliği yapmış Kürt çetelerinin, yine onlar tarafından dönem dönem öne sürüldüğünü görmekteyiz. DTP ise o günlerden bu güne uzanan süreçte, sürekli isim değiştirerek, kendilerini, kendi bakış açılarına göre ezilmiş bir halkın fedaisi gibi gösteren ve bu yolda devlete karşı baş kaldıran zihniyetin son göstergesidir.

Selvihan ÇĐĞDEM

A

nayasa Mahkemesi 11 Aralık 2009 tarihi itibariyle Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılmasına karar kıldı…

Son günlerde ülkede çıkan kaosun baş aktörü olarak DTP gibi görünse de arkasındaki gerçek, DTP’nin, Türkiye Cumhuriyeti’yle kurulduğu günden beri hesaplaşması olan güçlerin piyonu olarak kullanıldığıdır. Bunu en rahat, ülkede hangi taşı kaldırsan altından sırıtan yabancı vakıf ve sivil toplum kuruluşları ile onlarla bağlantılı çalışan yerli işbirlikçilerinin siyasi partilerle iç içe geçmiş etkinliklerinden anlayabiliyoruz. DTP’nin tarihsel sürecine baktığımızda cumhuriyetin ilanından önce emperyalist ülkelerle işbirliği yapmış Kürt çetelerinin, yine onlar tarafından dönem dönem öne sürüldüğünü görmekteyiz. DTP ise o günlerden bu güne uzanan süreçte, sürekli isim değiştirerek, kendilerini, kendi bakış açılarına

göre ezilmiş bir halkın fedaisi gibi gösteren ve bu yolda devlete karşı baş kaldıran zihniyetin son göstergesidir. Bir ülkeyi sömürmenin, onun gelir kaynaklarına sahip olmanın en kolay ve kestirme yolu o ülkedeki ulusal bilinci çökertmek ve ortak paydayı eriterek halkı birbirine düşürmektir. Bunun için de milliyet ve din gibi aidiyet duygusunun yoğun olduğu güçlerden yararlanılır. Böylece insanların en çok zaafı olan duyguları istismar edilir. Đnsanlar birbirine düşerken hakkını aramak şöyle dursun elindekileri bile kaybettiğinin farkına varmaz hiçbir zaman. Kullanılan en büyük yöntem ise şiddettir. Şiddet ise psikolojik ve kaba kuvvete dayalı olmak üzere çift yönlü kullanılır. Psikolojik şiddet kaba kuvvete dayanan şiddete göre daha geniş bir etki alanına sahip olmakla birlikte insanlar üzerindeki etkisi daha fazla ve kalıcıdır. Bu yöntem siyaset arenasına taşındığı vakit, başka bir boyut kazanır ve psikolojik şiddet terörün güç aldığı siyasal şiddete dönüşür. Bu noktada DTP’nin kullandığı yöntem de siyasal şiddet yöntemidir. Đsminin başında demokratik(!) bulunan partinin demokratik haklarını kullanarak milletvekili seçilen parti temsilcilerinin meclise girdikleri günden beri mikro milliyetçi, bölücü söylemlerinin günden güne artması, anayasada belirtilen değiştirilemez maddeleri tartışmaya açması ve bunları her fırsatta ayrılıkçı unsur olarak göstermesi, farklılıkları gündeme getirerek, bu farklılıklar üzerinden özerkliği hatta daha ileride bağımsız “Kürdistan” hayalini dile getirmesi, kendileri için yapıcı hiçbir çözüm üretememesine rağmen Kürt halkının duyguları üzerinden onları boş yere galeyana getirmesi ve kimlik kargaşası yaratması, Atatürk ilke ve devrimlerinin eskimiş olduğunu ileri sürerek ülkenin değerlerine tehditler savurması, Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan halkın sıkıntılarının tercümanı olmak yerine dağdaki teröristin meclisteki uzantısı olması gibi nedenler partinin ileriki dönemlerinin önüne örülen duvarın tuğlalarını oluşturdu. Bunlar çok uluslu ülkeleri ayrışmaya götüren bilinçli eylemlerdi ve BOP yolunda oynanan oyunlardan sadece biriydi. Ortada onların deyimiyle ne ezilmiş bir halk vardı ne de ayrıldıktan sonra tam bağımsızlığına kavuşacak bir ulus olacaktı. ABD ve Batılı ülkelerin çıkarları doğrultusunda sömürgeden başka bir anlam ifade etmeyen, tarihî ve ulusal bilinçten yoksun sözde mazlum halkın partisi konumundaki DTP, emperyalistlerin taşeronluğunu yapmaktan öteye gidememiştir. Terörün doğu bölgelerinden çıkıp ülke geneline yayılmasına ve halkın


Sayı 19

tedirginliğe kapılmasına yol açmış, şimdiye kadar iç içe yaşamış insanların birbirlerine şüphe ile yaklaşmasına neden olmuştur. “Hiçbir ödün teröristi tatmin etmez!” gerçeğinden yola çıkılacak olursa, mecliste DTP ile anlaşmaya çalışmanın kendini gerilla ilan edenlerle anlaşmaya çalışmaktan farklı olmadığı bir gerçektir. Başta DTP başkanı olmak üzere parti üyelerinin hiç biri terörist başı Abdullah Öcalan’ın sözcülüğünü yaptıklarını inkâr etmemiştir. Tam tersine böyle olduklarını her fırsatta haykırmışlardır. Peki tüm bunlar parti kapatmak için birer sebep midir? Demokratik yolla gelenlerin demokratik yolla gitmesi mi gerekir? Başka bir deyişle bütün partiler temsil ettiklerini iddia ettikleri kitlelerin gerçekten savunucusu mudur? Bunların tartışılması gerekir. Đlk soruya hayır dedikten sonra diğer sorulara evet yanıtı veriliyorsa benim de sorum şu olacaktır: “Madem öyle yargıya bu ülkede neden ihtiyaç vardır?” Eğer yargının üstünlüğü varsa -ki öyle olmalıdır- tüm bölücü ve faşizanlığın odak noktası haline gelmiş bir partinin etkinliklerini dizginleme yetkisi de vardır. Düşünce özgürlüğü, düşündüğünü ifade özgürlüğü ülkenin resmi ideolojisini aşıp farklı alanlara hizmet veriyorsa buna ön ayak olan partinin yargı sınırları içinde engellenmesi olağan bir durumdur. Ulusal hukuk anlayışı gelişmiş Fransa, Đspanya, Đtalya, Almanya gibi ülkelerde parti kapatma örneklerine rastlamaktayız. Gelişmiş hiçbir ülkenin anayasası ülkenin bağımsız bütünlüğünü bozacak partilerin varlığını kabul etmemektedir. Demokrasinin olduğu ülkelerde parti kapatma yoktur demek de hamasetten başka bir şey değildir. Demokrasinin olduğu yerde yargı da vardır. Demokrasi yargının olmadığı yerde tutunamaz, tam tersine her şekilde sömürüye açık duruma gelir. Çünkü demokrasi her zaman milletin iradesi ile yaşatılamaz. O millet ki zararlı birtakım örgütlerin, siyasi kuruluşların, kitle iletişim araçlarının aracılığıyla yanlış yönlendirilmiş düşünceleri dumura uğratılmış olabilir. Đşte tam da bu noktada yargıya ihtiyaç vardır. Yargı güçler ay-

Sayfa 43

Düşünce özgürlüğü, düşündüğünü ifade özgürlüğü ülkenin resmi ideolojisini aşıp farklı alanlara hizmet veriyorsa buna ön ayak olan partinin yargı sınırları içinde engellenmesi olağan bir durumdur. Ulusal hukuk anlayışı gelişmiş Fransa, Đspanya, Đtalya, Almanya gibi ülkelerde parti kapatma örneklerine rastlamaktayız. rılığı ilkesine bağlı olmakla birlikte yasama ve yürütmeyle aynı düzlemde değil onların üstündedir. Aynı şekilde yargı milli iradenin de üstündedir ve evrensel hukuk anlayışına bağlıdır. DTP ve AKP gibi partilerin yargının kendilerinden yana bir kararı olduğunda onu yere göğe sığdıramamaları, ancak kendileriyle ters düşen kararlarında da bir o kadar yerin dibine sokmaya çalışmaları ülkede yargının bağımsızlığının ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü bir ülkenin yargısı, parti tekellerinde siyasallaşırsa bağımsızlık kalelerinden birisi daha düştü demektir. DTP’nin kapatılması çözüm mü? Bu soruya kesin bir yanıt vermek şu durum için zor görülmektedir. Bir partinin kapatılması tek başına kesin bir çözüm yolu değildir, fakat çözüme giden yolda atılan bir adım gibi görülmelidir. Ülkemizde, parti kapatıldıktan sonra daha güçlü bir şekilde eski yerine gelir gibi yanlış bir kanaat vardır. Yasaların izin verdiği ölçüde siyasal yaşamını sürdürmesi gereken bir partinin yasa dışı işlevlerde bulunmasına göz yummak ne kadar doğru olur tartışma konusudur. Bir partinin daha da güçlenerek gelmesi kapatıldığı için değil, kapatıldıktan sonra siyasi partiler yasasının gerektiği ölçüde düzenlenmediğinden ileri gelmektedir. Bu durumda parti kapatmalarıyla ilgili geçici değil kalıcı çözümlere giden kanunlar yapılmalıdır. DTP’yi kapatmak, parti kurucusunun ve bir üyesinin milletvekilliğini düşürmek ve daha bir çoğuna beş yıl siyaset yasağı getirmek elbette ki çözüm değildir. Kaldı ki Ahmet Türk yıllardır siyasetin içindedir ve bu kapatılan ilk partisi değildir. Bu bağlamda önemli olan yeniden aynı zihniyetle parti kurulmasının önüne geçmektir. Aksi hâlde beş yıl sonra kaldıkları yerden devam edeceklerdir. DTP’nin kapatılması Kürt halkının iradesine ket vurmak değil, ileride daha fazla yanlış yönlendirilmesinin önüne geçmek içindir. Olması gereken de budur. Kaldı ki Kürt halkını ne kadar temsil ettiği de


Sayfa 44

düşündürücüdür. Kandil dağından inen peşmergelerin Ankara yolunu tutması doğudaki hangi soruna çözüm getirmiştir ya da oradaki hakikaten yardıma muhtaç olanlara ne kazandırmıştır? Sırf ideolojide birleşmek hayat şartlarında neyi değiştirmiştir? Bunlar yanıtlanamayan sorular arasında yer almaktadır. Hayatında okul ve kitap yüzü görememiş insanların zafer işaretleri yaparak demokrasiden, özgürlük ve eşitlikten dem vurması, yollara dökülmesi onların bu kirli oyunun nasıl bir maşası hâline geldiğinin göstergesidir. Küçücük çocukların kalem tutması gereken ellerine silah, taş, sopa vererek militan şekilde yetiştirilmesi de bir ülkenin geleceği için ağır bir darbedir. Bölge

Politika Dergisi

insanının bilerek cahil bırakılması elbette ki onların suçu değildir. Fakat devletin terör nedeniyle sonuç alamadığı yerlerde kurtarılmış bölge edasıyla tavır takınarak halkının bir adım dâhi ileri gitmesini engellemek de devletin suçu olması gerek. DTP’nin kapatılmasının çözüm yolu olup olmadığını zaman gösterecek. Ama asıl önemli olan partinin kapatılması değil, kapatıldıktan sonra izlenecek yoldur. Saygılarımla… Selvihan.Cigdem@PolitikaDergisi.com

Uğur Mumcu’yu unutmak için 16 yıl yeter mi? Yetmez, yetmeyecek… UNUTMADIK! www.politikadergisi.com


Sayı 19

Sayfa 45

Neler Oluyor Bize? Celal ŞEKERCĐ

N

eler oluyor bize? Ne hâle geldik? Neleri düşünüyoruz? Neyi tartışıyoruz? Artık haber izlemekten korkar oldum. Haber vakti geldiğinde televizyonun kumandasını elime alamıyorum artık! Çünkü ülkenin her yerinde olaylar, saldırılar, protesto adı altında isyan girişimleri, solup giden gencecik fidanlar... Neleri izliyoruz televizyonlarda, değil mi? Yazımı kaleme alırken başka bir konu altında yazmak isterdim; ancak ülke gündemi bu hâle geldiği için kalemim başka bir konuya eğilemedi bir türlü...

Açılım adı altında bir kuyu var, kuyunun içinde ne olduğu bilinmiyor, kırk akıllı kuyunun içinde ne olduğunu bilmeden birbirlerini kuyuya itekliyorlar. Hadi onlar iteklesin birbirini; ama halk da artık birbirini iteklemeye başladı. Görmüyor musunuz olanları? Komşular birbirine kuşkuyla yaklaşıyor artık; fikir ayrılığı, fikir zenginliğinden çok, düşmanlığı ifade eder oldu. Provokatörler eylem yapıyor, sonra arka sokaklarda izlerini kaybettiriyorlar. Nasıl bir iştir bu? Polis niçin var? Hepsinin kökeninde lanet olası PKK var. PKK’nın da siyasi kanadı olan DTP kapatıldı. Şimdi bazıları demokratikleşme yolunda büyük kayıp verilmiştir gibi uçsuz sapsız kelamlar ediyorlar. Benim de onlara verilecek cevabım şu: > Terörist başına ‘Sayın’ ve ‘Đmralı’daki güneş’ diye hitap etmek, > Dağdaki çapulcuları özgürlük savaşçısı olarak

Gencecik evlatlarımızı diri diri yakarak eylem yapanlara sahip çıkmak demokrasi ise, kusura bakmayın, ben “demokrat” değilim ve olamam da.

algılamak, > Askerime, polisime taş atanları haklı göstermek, Gencecik evlatlarımızı diri diri yakarak eylem yapanlara sahip çıkmak demokrasi ise, kusura bakmayın, ben “demokrat” değilim ve olamam da. Diğer bir unsur; herkes parti kapatılması konusunda yorum yapıyor. Parti açılırken üstünkörü kontrol eder, açılmasına izin verirsen olacakların da sorumluluğunu üstüne alırsın. Bu adamların icraatlarına bir bakın, neler yapmışlar? Resmen çapulcu ordusunu muhatap gösteren, liderimiz diye çapulcu başını işaret eden, toplumun dinamikleriyle sürekli oynayan bir parti kapatılmalı bence de. Vakit, sağduyu vaktidir. Basın açıklamasını arka arkaya yapan liderler de aynı çağrıyı yapıyorlarlar. Ancak Sayın Atalay basın açıklamasında basın mensuplarına bir ricada bulundu: Lütfen olayları aktarırken dikkatli aktarın, küçük olayları büyüterek halka yansıtmayın... Sayın Atalay’a sormak istediğim; hangileri küçük olay? > Serap kızımız diri diri yandı ve maalesef hayatını kaybetti. > Adana’da bir markete Molotof kokteyli atıldı. > Đzmir’de belediye otobüsüne Molotof kokteyli atıldı. > Mardin’de PTT’ye Molotof atıldı. > Urfa’da hastaneye Molotof atıldı. > Hakkâri’de askerlik şubesine… > Bursa’da halk otobüsüne… > Siirt’te karakola Molotof atıldı.


Sayfa 46

Politika Dergisi

> Diyarbakır’da kaymakamlığa…

Sadece ortalık gerilmiş, iç savaş tehlikesi kapıda, halkı hedef alan kalleşçe, adiyane saldırılar gerçekleşiyor! Hükümetin bakanı da basının olayları abartmayarak halka bilgi vermesini istiyor. > Hakkâri’de panzeri yaktılar. > Van’da polis minibüsünü yaktılar. > Şırnak’ta gazeteye Molotof atıldı.

> Mardin’de dershaneye… > Ağrı’da markete… > Batman’da Telekom’a… > Urfa’da ambulansa… > Eskişehir’de otobüse… > Gaziantep’te midibüse… > Hatay’da dolmuşa Molotof atıldı. Hakikaten abartmamak lazım bu olayları, hatta basına da yansıtmamak lazım! Her gün olan şeyler bunlar. Ne var ki basına yansıtacak, halkı telaşlandıracak hiçbir şey yok. Hayat günlük gülistanlık, her şey yolunda! Sadece ortalık gerilmiş, iç savaş tehlikesi kapıda, halkı hedef alan kalleşçe, adiyane saldırılar gerçekleşiyor! Hükümetin bakanı da basının olayları abartmayarak halka bilgi vermesini istiyor. Abartılamaz, çünkü olaylar zaten abartı boyutuna çıktı. Tabii bu adi saldırıları yapan kişiler belli. Ne yapmak lazım bu olayların önüne geçmek için? Bizim bunları düşünüp tartışmamız lazım... Son söz; bu vatan ne badireler atlattı vatandaşlarıyla beraber, bu da gelir bu da geçer…

> Antalya’da bankaya Molotof atıldı. > Tunceli’de bankamatiğe…

Celal.Sekerci@PoltikaDergisi.com

Sesiniz Sesimiz Olsun! Politika Dergisi Cumhuriyetimizin temel ilkelerine, insan haklarına, hukuka saygılı olunduğu sürece Herkesi saflarına ÇAĞIRIYOR!


Sayı 19

Sayfa 47

Bir Kriz Yılı: 2009 Timur Veysel DOĞRUOK

2

008 yılının sonlarına doğru yoğunluğunu hissettiren küresel mali kriz, 2009’u tümden bir kriz yılı temeline bırakmıştır. 2009 yılının ilk günlerinden beri üzerine çok konuşulan küresel mali kriz ne zaman biter sorusu bugün de tazeliğini korumaktadır. Ancak hissedilir bir piyasa düzelmesi mevcuttur ve bu durum umutları arttırmaktadır. Küresel Mali Krizden çıkma düşüncesi kendini çoktan bireysel olarak krizi atlatma düşüncelerine bırakmıştır. Ancak bu durumun etkisi tabii ki piyasa ekonomisinde tümden hissedilir bir iyileşme ile gerçekleşebilecektir. Piyasada faaliyet gösteren işletmeler gerek devletin sunduğu desteklerle gerekse kendileri bir şekilde, paranın dolaşımını sağlamak için kendi fırsatlarını oluşturmaya çalıştılar/ çalışmaktadırlar. Küresel Mali Kriz çerçevesinde, zincirleme bir etkilenme mevcuttu, bunu daha önceden de yazdık. Kimileri önce ABD ekonomisinin düzelmesi ile krizin geçeceğini, kimisi ise her ülkenin kendi içerisinde ekonomisini canlandırması gerektiğini, kimisi ise finansal piyasaların tekrar beslemesi yoluyla krizden çıkılacağını söylemiştir. Ancak bu durumda, çoğu opsiyonun, söyleyenlerin yararına bir değişiklik getirmesi beklendiği ve toplumu o yönde bir iyileşmeye umutlandırmak için söylendiği de düşünülmektedir. Krizi atlatmak için finansal sistemin, reel sektörü beslemesi yoluyla bir iyileşme sürecinde; Türkiye örneğinde bu durum, reel sektörü daha çok krediye boğmak ve zincirlemek olarak göze çarpmaktadır. Hala kepenk kapamayan küçük dükkânlardan diğer KOBĐ’lere kadar olan bir çerçevede piyasa ekonomisine bakmak gerekirse; krediye bağlanıp, stok değerlerini arttırmaktansa, hâlihazırdaki stoklarını, kârlarını minimize ederek eritmeyi ve elde ettikleri gelirlerle stoklarına katkı sağlamayı seçecekleri açıktır ki bu çerçevede bulunan işletmeler için bence de doğrusu budur. Kredi potansiyeli ise, kârlarını daha yüksek oranda tutabilen ve/ veya devlet desteğiyle daha iyi konumda bulunan sektörlerde faaliyet gösteren büyük ölçekli işletmelerde bulunabilir. Yine de alacakları kredilerin çoğunluğu Ar-Ge gibi teknoloji ve yatırım yollarına gitmelidir. Bu da bu tip şirketlerin daha uzun vade planlarını gerçekleştirme hedeflerinden kaynaklanır. KOBĐ’lerin, büyüme, inovasyon, Ar-Ge gibi hedeflerini kriz sürecinde aksattığını görebiliyoruz. Çünkü

2009 yılının ilk günlerinden beri üzerine çok konuşulan küresel mali kriz ne zaman biter sorusu bugün de tazeliğini korumaktadır. Ancak hissedilir bir piyasa düzelmesi mevcuttur ve bu durum umutları arttırmaktadır.

işletmelerin sürekliliği kavramının, diğer büyüme kriterlerinden daha önemli bir yer tuttuğu aşikârdır. Yine piyasa ekonomisinin canlandırılmasına yönelik en önemli etken tüketici harcamalarıdır. Bu durumda tüketici harcamalarının düşmesi, korkutulan bir toplum yaratılmasına bağlıdır. Diğer bir sebebi ise, kapitalist düşünce kapsamında krizi bahane eden işverenlerin vurdumduymaz tavırları… Kimi gerçek nedenleri olan işverenler ise tek çareleri işçi çıkarma olduğundan mecburen bu yola başvurmuşlardır ve işçilerin tüm haklarını vermek için ellerinden geleni yapmışlardır. Böylelikle konuyu yavaş yavaş istihdam düzeyine getirmiş olduk. Đstihdam düzeyindeki azalışın yadsınamaz olduğunu hepimiz biliyoruz. Đstihdam düzeyindeki azalma doğal bir sonuç olarak yoksulluğun artmasına sebebiyet veren bir durumdur. Đstatistiksel verilere göre, Türkiye’de yoksulluk %17,11’dir. Kentlerde yaşama ve kırsal bölgelerde yaşama oranlarına göre yoksulluğun risk analizleri de belirlenmiştir. Kırsal yerlerde yaşayanların yoksulluk riski, kentlerde yaşayanların yoksulluk riskine oranla daha yüksektir. Son zamanlarda kırsala göç de işsizliğin artmasının bir sonucu olarak yorumlanabilir. Bu durumda yoksulluğun arttığı da açıktır. Đstihdam düzeyinin azalması sonucu, yoksulluğun artması ve böylelikle tüketim harcamalarının kısıtlanması, piyasa ekonomisinin zarar görmesi, paranın dolaşımının yavaşlaması ortaya çıkmıştır. Bu durumda piyasada faaliyet gösteren işletmelerin de borçlarının riskinin artması ve hatta dayanamayıp kepenk kapamaları olarak zincirleme bir hareket söz konusudur. Ekonominin can damarı sanayinin 3 aylık dönemsel grafik eğrileri ve değerleri aşağıda verilmiştir. Aşağıda da görüleceği gibi, krizin etkilerinin so-


Sayfa 48

Politika Dergisi

(Tablo: Türkiye Đstatistik Kurumu – Sanayi Endeksi – Grafikler)

(Tablo: Türkiye Đstatistik Kurumu – Sanayi Endeksi – Değerler)


Sayı 19

Sayfa 49

nucu olarak 2008 yılının 3 ve 4. dönemlerinden bu zamanlara kadar ciddi bir düşüş mevcuttur. Yukarıda bunların nedenlerine zaten değinilmiştir. Türkiye’nin Dış Ticaret hacmindeki durumlara bakmamız bir zorunluluktur. Şimdi gelelim Türkiye ve Dış Ticaret verilerine… Öncelikli olarak, 2009 yılında “ihracat yapan” firmalarının ihracatlarında genel olarak bir azalma mevcuttur. Farklı pazarlar olmasına rağmen kimi pazarda ciddi düşüşler, kimisinde ise daha olumlu bir seyir mevcuttur. Türkiye’nin en önemli (Tablo: Türkiye Đstatistik Kurumu) Tablo: 2 pazarlarından birisi şüphesiz ki Avrupa pazarıdır. Avrupa’da ise krizin Yaklaşık olarak, hepimizin krizle yüzleştiği olay etkileri yoğun biçimde hissedilmiştir. Özellikle bazı sektörler 2009 yılı ortasında büyük yankı uyandıran bu kişisel fikrimdir- Lehman Brothers’ın iflasını gelişmelerle anıldı. Tüketim harcamaları ciddi oran- açıkladığı günlerdir. Ciddiyetin en yoğun olarak da kısıldı, piyasada mutlak bir korku vardı. Bu du- kavrandığı ve bomba gibi krizi bağıran haber olarumun yavaşça kırıldığını gözlemleyebiliyoruz. Öte rak görüyorum bunu. Eylül 2008’in ortalarında 613 yandan Ortadoğu gibi daha kapalı pazarlarda, tüke- milyar dolarla iflasını açıklayıp, tarihe geçmişti. Bir tim harcamaları diğer yerler kadar kısılmadı. Çünkü sonraki ay Ekim 2008’de ise ihracatın artı değerde ekonomi finansal sisteme değil; çokça piyasa/ seyrettiğini görebiliyoruz. Tabi bu bir düşüşün başfaaliyet ekonomisine bağlıdır. Harcamalar kısılma- langıcıdır. Kasım 2008’den itibaren ihracatın ne dığından, ülke içi para dolaşımı daha yüksek sey- kadar düştüğünü görebiliyoruz. retti. Ancak en nihayetinde kriz doğal olarak her “TÜĐK: 2009 yılı Ekim ayında, 2008 yılının ayyeri etkiledi. Nedir? “Dünya, bir köydür.” nı ayına göre ihracat %3,9 artarak 10.103 Milyon Dolar, ithalat ise %15,2 azalarak 12.675 MilTürkiye’nin dış ticaret verilerine bir göz atalım: yon Dolar olarak gerçekleşmiştir. Avrupa Birliği’ne ihracat %11,7 arttı.”

(Tablo: Türkiye Đstatistik Kurumu) Tablo :1


Sayfa 50

Politika Dergisi

(Tablo: Dış Ticaret Müsteşarlığı, Đhracat Genel Müdürlüğü) Değiştirilmiş 2009 Yılı Hedefi: 98.500.000*, Hedefe Kalan: 5.202.005* USD. (*1000 ABD Doları) 20-12-2009. Piyasalarda ihracata yönelik umutların artmış olduğu sürece girmiş olduğumuzu belirtmek yanlış bir ifade olmayacaktır. Özellikle Avrupa’da bir talep artışı mevcuttur ancak üreticilerin isteği, bunun bir “saman alevi” olmaması… Bu sebeple hala temkinli aksiyonlar, planlar yapmak yerinde olacaktır. Kredi ile temin edilebilecek yatırım destekleri çok uzun vade ödeme planlarına yansıtılmamaktadır. Görünüşe bakılırsa, belli bir kesim, krizle yaşamayı öğrenmiştir. 2 çeyrek dönem daha piyasalardaki bu hareketlilik devam ederse, finans sektörü

için de reel sektörün desteklenmesi daha kolay olacak gibi görünmektedir. Ancak yukarıda da bahsettiğim gibi tüketim harcamalarının düşmesi ve hali hazırda harcanmış kredilerin, geri dönüşlerinde yaşanan sıkıntı ile birlikte yeni bir dalga korkusu yaşanmaktadır. Küresel mali krizin en önemli nedeni de yine kredilerin geri ödemelerinin olumsuz seyretmesidir.

Timur.Dogruok@PolitikaDergisi.com


Sayı 19

Sayfa 51

Politika Dergisi—Tayfun Özkaya Mülakatı Mülakatı Gerçekleştiren: Nuran TALAY

P

rof. Dr. Tayfun ÖZKAYA kimdir?

29.9.1949 Đzmir doğmuştur. Evli, bir çocuk babasıdır. 1974 yılından bu yana Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümünde çalışmaktadır. 1990 yılından 2006 yılına kadar Türkiye çapında örgütlü bulunan Tarım Ekonomisi Derneği’nin başkanlığını yapmıştır. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Tarım ve Ekonomisi Bölümü, Tarım Politikası ve Yayım Anabilim Dalı öğretim üyesi, Tarım Ekonomisi Derneği Başkanı, Ege Üniversitesi Tarımsal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü, GDO Karşıtları Platformu’nun destekçisidir.

Nuran TALAY: Genetiği değiştirilmiş organizmaları kaç yıldır tüketiyoruz? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Đlk GDO’lu ürün

1996’da piyasaya çıktı. Ancak başarılı olamadı. Takip eden yıllarda GDO’lu bitkilerin üretimi arttı. Türkiye olarak 2000’li yıllardan sonra ithalatımız arttı diyebiliriz.

Nuran TALAY: GDO’lu gıdaların insan ve çevre sağlığına etkileri nelerdir? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Đnsanlarda alerjilere yol açtığı doğrudan izlenmektedir. Hayvan deneyleri çok olumsuzdur. Đskoçya Rowett Enstitüsü’nde GDO’lu patatesle beslenen farelerin tümünün iç organlarında küçülme, bağışıklık sistemlerinde çökme, kan yapılarında bozulma görüldü. Rusya Bilim Akademisi’nde farelerin yavrularının yüzde 55,6’sı doğumdan üç hafta içinde öldü. Avusturya Tarım ve Sağlık Bakanlığı’nın finansmanı ile Viyana Üniversitesi’nin geçen yıl yaptığı bir çalışmada ise GDO’lu gıdalarla beslenen farelerin 3-4 nesil sonra büyük ölçüde üreme yeteneklerini kaybettikleri belirlendi.

Nuran TALAY: GDO’lu gıdaların zararlı etkileri


Sayfa 52

Politika Dergisi

Fare deneylerinde bir iki yılda da sonuçlar alınmıştır. Ancak bu etkilerin çok daha uzun sürelerde ortaya çıkması mümkündür. Sigara ve asbesti örnek alırsak bu etkiler onlarca yıl sonra bile ortaya çıkabilir. ne kadar sürede ortaya çıkar? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Fare deneylerinde bir iki yılda da sonuçlar alınmıştır. Ancak bu etkilerin çok daha uzun sürelerde ortaya çıkması mümkündür. Sigara ve asbesti örnek alırsak bu etkiler onlarca yıl sonra bile ortaya çıkabilir.

Nuran TALAY: GDO en çok hangi ürünlerde kullanılıyor? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: En çok mısır, pamuk, soya ve kolzadadır. Türkiye’nin de ithal ettikleri bunlardır.

Nuran TALAY: GDO’lu gıdaları, tat, koku veya görüntü olarak doğallarından ayırt etmek mümkün mü? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Bu mümkün değil.

ABD, Brezilya gibi ülkelerde maliyet daha aşağıda olabilir. Đşgücü yerine ot ilacı kullanımı maliyeti aşağıya çekebilir. Ancak çevreye ve sağlığa zararları büyüktür. Ayrıca işçi kullanımı azaldığı için sosyal maliyeti de büyüktür. Dev işletmeler dışındaki işletmeler zarara uğramaktadırlar. Hindistan’da pamukta verim düşüşleri görülmüştür.

Nuran TALAY: GDO’lu tohuma ulaşmanın yolları nelerdir, fiyat olarak organik gıdalardan farkı var mı? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Türkiye’de ekimi serbest değil. Fiyat politikası ülkeye ve şirkete göre değişmektedir. Başlangıçta daha makul fiyatlar söz konusu olabiliyor. Ancak daha sonra fiyatlar hızla yükselmektedir.

Nuran TALAY: GDO’lu gıdaların insan sağlığına verdiği en belirgin, gözle görülebilen zararı var mı? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Belirgin zarar alerjilerdeki artıştır. Hayvan deneyleri sonuçları olumsuzdur. Asbestin de örneğin zararlı olduğu kırk yıl sonra kesin ortaya konabilmiştir.

Nuran TALAY: Özellikle hamile kadınların GDO'lu ürün tüketmesi bebeğin oluşumuna zarar verebilir mi? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: GDO’lu bitkilerde zararlı maddelerin olması çok büyük olasılık olduğundan ve bebeklere zararı olduğundan bu tehlike çok büyüktür. Bu nedenle de yönetmelikte bile bebek mamalarında kullanılmayacağı yazmakta idi. Ancak zararlı maddeleri annesi yolu ile alabileceği göz ardı edilmiştir.

Nuran TALAY: Bebek mamalarında dahi kullanılan GDO’lu ürünlerin bebek ve çocuk gelişimine etkileri nelerdir?

Nuran TALAY: GDO’lu domatesin veya patatesin yetişme süresi doğalından farklılık gösteriyor mu?

Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Toksik maddeler yoluyla zararları söz konusu olabilmektedir.

Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Süre olarak bir değişiklik yok.

Nuran TALAY: Đnek veya keçi GDO'lu gıdalarla beslendiğinde sütleri de aynı zararlı etkileri barındırır mı?

Nuran TALAY: GDO’lu ürünlerin organik gıdalara oranlara maliyeti nedir?

Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: GDO’nun hayvan bünyesinde kalıcı etkiler yaratabildiği saptanmıştır.

Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Bu maliyet koşullara göre değişir. Çok büyük işletmeciliğin görüldüğü

Nuran TALAY: GDO'lu besinlerle beslenmiş


Sayı 19

büyükbaş ve küçükbaş hayvanların etlerinde eskiye oranla bir değişim var mı? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Bu konudaki araştırmalar hakkında herhangi bir bilgimiz yok.

Nuran TALAY: Tavukların GDO'lu yemlerle beslenmesi ile yumurtada da zararlı etkiler barınabilir mi? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Benzer zararlar onlarda da söz konusu olabilecektir.

Nuran TALAY: GDO’lu tohumların ekildiği toprakta bir değişim oluyor mu, oluyor ise toprak ne gibi değişimler göstermektedir? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Zarar iki yönlüdür. Birincisi çoğunda aşırı ot öldürücü (herbisit) kullanılmaktadır. Bu toprağı ve suyu zehirler. Ayrıca toprak bakterilerinde değişimlere yol açması söz konusudur.

Nuran TALAY: GDO’nun zararlı etkilerine karşı korunma yönetimi var mı? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Tüketmemek mümkün. Çoğu meyve suyu, kola, şeker içeren, mısır unu içeren gıdalar ve soya lesitini içeren gıdalarda (örneğin çikolata) GDO olabilir. Bunları bilerek yemeyebiliriz. Hazır gıdalardan olabildiğince kaçmak en güzeli.

Sayfa 53

Tüketmemek mümkün. Çoğu meyve suyu, kola, şeker içeren, mısır unu içeren gıdalar ve soya lesitini içeren gıdalarda (örneğin çikolata) GDO olabilir. Bunları bilerek yemeyebiliriz. Hazır gıdalardan olabildiğince kaçmak en güzeli. lar bu kadar açıkken, yasanın onaylanmasının nedeni nedir? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Büyük şirketlerin yanlış yapmayacağına dair bir inanç ile birlikte, bu çevrelerin lobi çalışmaları, politik nüfuz güçleri çok önemli.

Nuran TALAY: GDO’lu gıdaların zararlı etkileri duyuldukça ürünlerin fiyatlarında %40’a varan düşüşler oldu. Organik gıdaların satışlarını nasıl etkiledi bu düşüşler? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Bu konuda fazla bilgim yok. Ancak ülkemizde organik gıda arzı zaten çok kısıtlı.

Nuran TALAY: GDO ölüm tohumları olarak da değerlendireceğimiz tohumların Avrupa'da kullanım oranları nelerdir?

Nuran TALAY: Biyogüvenlik Yasasına onay verilirken, tüm zararlı etkilerine vakıf olarak mı verilmiştir?

Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Avrupa’da ekim hemen hemen tamamen Đspanya’da yapılmakta. Terminatör tohum olarak söylenen kısır tohumların kullanımı konusunda bilgim yok. GDO şirketleri bundan şimdilik kamuoyu baskısı nedeniyle kaçınıyor.

Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Bunu bilemem.

Nuran TALAY: Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz. Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: Ben teşekkür ederim.

Nuran TALAY: GDO’lu ürünlerin üzerinde GDO etiketi bulundurulmalı mı? Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: GDO gıdaların kullanımı ve GDO’lu ürünlerin üretimi yasaklanmalı. Ancak serbest olan ülkelerde GDO etiketi olması hiç olmazsa istemeyenlerin bilgilenmesi için kaçınılmaz olmalı.

Nuran TALAY: Đnsan ve çevreye verdiği zarar-

***

(devamında) Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA’ nın Đlgili Yazıları


Sayfa 54

Politika Dergisi

GDO ihtimali olan diğer bir alan da hayvansal ürünler. Mısır ve soya hayvan yemi olarak kullanılıyor. Đthal edilenlerde bu GDO ihtimali iyice artıyor. Bunlardan yapılmış yemleri yiyen hayvanların et, süt ve yumurtalarında GDO bulunuyor.

içermeyen bir üründe “GDO yoktur” diye etikete yazmak yasaklandı. Bu halkın bilgi alma ihtiyacının önüne büyük bir engel koymakta ve GDO severlere destek çıkmakta. Bu konuda yapacağımız diğer bir şey de işlenmiş, ambalajmış gıdalar yerine taze gıdaları kullanmak. Hazır kek yerine evde yapılmışını tercih etmek. GDO ihtimali olan diğer bir alan da hayvansal ürünler. Mısır ve soya hayvan yemi olarak kullanılıyor. Đthal edilenlerde bu GDO ihtimali iyice artıyor. Bunlardan yapılmış yemleri yiyen hayvanların et, süt ve yumurtalarında GDO bulunuyor. Yönetmelik bu konuda da açık veriyor. GDO’lu yemlerle beslenmiş hayvanların ürünleri için hiçbir uyarıyı yönetmelik gerekli görmüyor. Hayvan besleme sisteminin köklü bir şeklide değişmesi gerekiyor. Elden yeme değil, mera ve çayırlardaki otlara dayalı bir hayvan besleme sistemi geliştirilmeli. Vatandaş tepki göstermez ise daha da kötüsü gelecek. Bu da GDO’lu ürünlerin Türkiye’de yetiştirilmesine izin vermektir. Sorunu çözecek olan alan politikadır. GDO’LU BESĐNLERLERLE ZEHĐRLENME ÖZGÜRLÜĞÜ BAŞLIYOR

GDO NEREDE VAR? Balık geni aşılanmış domates gibi bazı örnekler veren köşe yazıları; hem üreticileri hem de tüketicileri rahatsız etti. Şu anda Dünya’da GDO; çok büyük ölçüde mısır, pamuk, soya ve kolzada uygulanmaktadır. Sebze ve meyvelerimizde GDO olma ihtimali yok. Şüphesiz bu onların tamamen zararsız olduğunu göstermez. Yıllardır bir hormon lafıdır gidiyor. Aslında bunlardaki tarım ilacı kalıntıları riski çok daha fazla. Tamamen ilaçsız tarım yapma imkânları var. Ekolojik tarım teknikleri bunu bize sağlamakta. Bu işin başka bir yönü. GDO’lu olan ve yukarıda saydığımız dört üründen Türkiye’de üretilenlerin de GDO’suz olduğunu tahmin edebiliriz. Kesin olmadığını söylemek çok güç. Çünkü bu alanda ciddi bir denetim yok. Bazı GDO’lu tohumlar yurt dışından gelmiş olabilir. Ancak bu saydığımız dört ürün de ithal edilmekte. Đthal edilen ülkeler de bu ürünlerin daha çok GDO’lu olduğu ABD, Brezilya ve Arjantin gibi ülkeler. Mısırdan şeker elde edilmektedir. Mısır şurubu, früktoz şurubu denilen bu şeker yüzlerce üründe kullanılmakta. Bunlar arasında meyve suları, kolalar, tatlılar vb. var. Çikolata içinde soya lesitini var ve bunun da GDO’lu olma ihtimali var. Mısır ununun kullanıldığı çeşitli ürünlerde de GDO olabilir. Yapacağımız şey etiketlerini okuyarak neler kullanıldığını öğrenmeye çalışmak. GDO hakkında Tarım Bakanlığınca yayınlanan yönetmelikte GDO

Gündemin domuz gribi ve açılım ile bu kadar yüklü olduğu bu günlerde 26 Ekim pazartesi günü Resmi Gazetede Tarım ve Köy işleri Bakanlığı tarafından yayınlanan bir yönetmeliğin zamanlaması doğrusu GDO severler için çok uygun idi. Yönetmelik Türkiye’yi GDO’ların ithaline ve kullanımına açtı. Artık GDO’lu ürünlerle zehirlenme özgürlüğü başlamıştır. GDO’lu ürünleri topluma yedirmek için önce haberi farkına varmadan yedirmek gerekir diye bazıları düşünmüş olabilir mi? Pazartesi medya bu


Sayı 19

olayla hiç ilgilenmedi. Salı günü ise birçok gazete ve web sayfasında haber ters verilmişti. Kimisi mamalarda artık GDO kullanılamayacağını, kimisi de Türkiye’ye GDO’ların giremeyeceğini yazıyordu. Yüzeysel izleyiciler için nerede ise çok güzel bir haber vardı. GDO’lu ürünlerin sağlığa etkileri hayvanlar üzerinde yapılan epeyce araştırmaya konu oldu. Sadece bir tanesini verelim. Đskoçya Rowett Enstitüsü’nden Dr. Arpad Pusztai’nin GD patates ile beslediği farelerin tümünün iç organlarında küçülme, sindirim sistemlerinde bozukluk, bağışıklık sistemlerinde çökme, kan yapılarında bozulma ve mide çeperlerinde kalınlaşma görüldü. Okuduğunu anlayacak herkesi yönetmeliği kendi gözleri ile okumaya çağırıyorum. Merak etmeyin beş sayfadan fazla değil. Bundan sonra sizin ve çocuklarınızın ne yiyeceği sizin elinizde. Đnternette adres yerine rega.basbakanlik.gov.tr yazıp tıklayın ve 26 Ekim 2009 tarihli Resmi Gazeteyi açıp kendiniz okuyun. Madde 5/2’de yazanlar şöyle: “Đthal edilen, üretilen veya dağıtımı yapılan GDO’lu gıda veya yemin çevre, insan veya hayvan sağlığı açısından olumsuzluğu tespit edildiğinde, gıda veya yem işletmecisi sağlığı ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak, Bakanlığı, diğer ilgili mercileri ve tüketicileri acilen bilgilendirmek ve söz konusu gıda veya yemi, piyasadan geri çekmek zorundadır.” Emriniz olur. Az sayıda istisnası ile dünyanın neresinde görülmüş, bir şirketin “yoğurdum ekşidir” dediği. Hindistan’da GDO’lu pamuğun verimsiz ve zararlı olduğunu 19 araştırma söylediği halde, bu araştırmaları hangi şirket dikkate almıştır. Madde 5/3’de şunlar yazıyor: “GDO lu ürünlerin, bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması yasaktır.” Yani “aslında GDO’lar zararlıdır, bu yüzden bebekleri şimdilik affediyoruz. Büyüyünce onlar da başlarlar yemeğe” demekteler. Daha başka söze gerek var mı? Madde 5/7’de şunları okuyoruz: “Gıda veya yemin % 0,5 ten fazla izin verilmeyen GDO içermesi halinde ithalatına, işlenmesine, nakline, dağıtımına ve satışına izin verilmez.” Đnsan veya çevre sağlığına zararlı bir ürünün azıcık karışmasının bir sakıncası olmadığı söylenmek isteniyor. Birazcık mikrop zarar vermez gibi bir ifa-

Sayfa 55

Đnsan veya çevre sağlığına zararlı bir ürünün azıcık karışmasının bir sakıncası olmadığı söylenmek isteniyor. Birazcık mikrop zarar vermez gibi bir ifade. Zararlı bir organizmanın şakaya gelmeyeceğini bilmiyorlar mı? de. Zararlı bir organizmanın şakaya gelmeyeceğini bilmiyorlar mı? Madde 5/8’de şunları okuyoruz: “GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz.” Eee, pes yani. GDO’lu gıdaları üretenler o kadar ürünlerine güvenmiyorlar ki her hangi bir gıda üreten bir şirket paketin üzerine ürününde GDO kullanılmadığını yazamıyor. Tarım Bakanlığına öneriyoruz: “trans yağ kullanılmamıştır”, “katkı maddesi kullanılmamıştır”, “domuz eti kullanılmamıştır” yazılmasını da yasaklasınlar. Ne farkı var? Çok mu masum bu madde. Bu isteğin ABD’de GDO’lu ürün üreten şirketlerin talebi olduğunu biliyorlardı şüphesiz. GDO’ya Hayır Platformunun da açıkladığı gibi “GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların ve ürünlerinin de GDO’lu sayılması ve dolayısıyla etiketlenmesine ilişkin hiçbir maddenin yönetmelikte yer almaması da insan sağlığının hiçe sayıldığının en büyük göstergelerinden biridir.” Đçtiğiniz süt artık çok daha tehlikeli olacak. Yönetmeliği çiğneyenlere verilecek para cezaları büyük şirketleri ürkütecek düzeyde değildir. Bütün bunlar insanlarımıza, çevreye yapılan bir zulüm değilse nedir? Artık GDO ile zehirlenme özgürlüğünüz var. Ya şimdi ayağa kalk ve itiraz et, Ya da sistemin mezbahasında uslu koyun olduğunu itiraf et.

iletisim@PolitikaDergisi.com Tayfun.Ozkaya@Ege.edu.TR


Sayfa 56

Politika Dergisi

Politika Dergisi—Atakan Günay Mülakatı Laboratuarında görev yapmaktadır.

Türkiye’deki tarım alanları iyi tarım uygulamaları yapılamaması nedeniyle yeterince verimli kullanılmamaktadır. Ancak, var olan topraklar yaklaşık 80 milyon nüfusu doyurabilecek düzeydedir. Mülakatı Gerçekleştiren: Nuran TALAY

A

takan Günay Kimdir?

1955 yılında Ankara'da doğdu. 1984 Hacettepe Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü mezunu. Özel Sektörde çalıştıktan sonra askerlik görevinin ardından, yayıncılık ve pazarlama konusunda kendi işinde çalıştı. 1986 – 88 yıllarında Anadolu Ajansı Ekonomi Haberleri Müdürlüğü’nde Pazarlama Sorumluluğu görevini üstlendi. GMO’nın Kurucu Yönetim Kurulu Başkanı olup, halen Sağlık Bakanlığı Ankara Đl Halk Sağlığı

Nuran TALAY: Ülkemizin GDO’ ya ihtiyacı var mı? Atakan GÜNAY: Türkiye’deki tarım alanları iyi tarım uygulamaları yapılamaması nedeniyle yeterince verimli kullanılmamaktadır. Ancak, var olan topraklar yaklaşık 80 milyon nüfusu doyurabilecek düzeydedir. Eğer, çiftçinin eğitimi, reçeteli ilaç uygulaması, istikrarlı destekleme politikaları vb. konularda yol alınabilirse, daha çok sayıda insanı doyurabilecek bir büyüklüğe ulaşılabilir. Bu nedenle Türkiye’nin uzun süre GDO içeren tohumluklarla tarımsal üretim yapmaya ve hammadde dışalımına ihtiyacı bulunmamaktadır.

Nuran TALAY: Ülkemizin, iklim özellikleri ve coğrafik konumu itibarıyla zengin biyoçeşitliliğe ve her türlü bitkisel üretime uygun tarım alanına sahipken GDO üretimi ile topraklarımızın dengesi ile oynanmasının nedeni nedir? Atakan GÜNAY: Türkiye biyoçeşitlilik açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biridir. Bu topraklarda 12 binden çok bitki türü bulunmaktadır. Bunların üç binden fazlası endemik denilen bitki olup, yalnızca bu coğrafyada yetişebilmektedir. GDO içeren tohumluklardan bir sonraki ekim için tohum alınmadığı bilinmektedir. Yani, aynı ürün yetiştirilmek ya da ekilmek istenirse, yeniden tohum satın


Sayı 19

alınmak zorunluluğu vardır. Üstelik genetiği değiştirilmiş tohumlar, doğal tohumlarla ekim yapılan alanları rüzgâr, böcek, kuş vb. etkenlere bağlı olarak polen kaçışı ya da taşınması ile olumsuz etkilemekte, başka deyişle olumsuz değişimlere neden olmaktadır.

Nuran TALAY: GDO’ dan kimler ne kazanacak? Atakan GÜNAY: GDO içeren tohum ve hammaddenin ticaretinden ABD, Kanada, Arjantin, Brezilya, Çin ve Hindistan’da GDO üreten uluslararası 5-6 firma kazanacak, tarımına yeterince önem vermeyen ya da tarım politikaları Dünya Bankası, IMF, DTÖ tarafından belirlenen Türkiye gibi gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler kaybedecektir.

Nuran TALAY: Onaylanan Biyogüvenlik yasası ülkemize ne gibi yükümlükler getirecek? Atakan GÜNAY: Biyogüvenlik Yasası henüz taslak halindedir. Hükümet yetkililerinin açıklamasına göre TBMM’ne gönderilmek üzere imzaya açılmıştır. Bu yasama döneminde yasalaşmak üzere meclis gündemine gelmesi beklenmektedir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, 2004 yılında taraf olduğu ve imzaladığı Cartagena Protokolü gereği yasa hazırlama çalışmalarına başlamış, ancak, yasanın çıkarılması yerine ara mevzuat olarak kamuoyunda GDO yönetmeliği diye anılan yönetmeliği yürürlüğe sokmuştur. Bakanlığın bu kadar süre bekledikten sonra, yasa yerine yönetmeliği yayımlaması düşündürücüdür. Yasa taslağı Odamıza görüşe gönderilmediğinden, içeriğine ilişkin bilgimiz yok. Ayrıca, söz konusu yönetmelik de Odamıza görüşe gönderilmemiştir. Odamızın da tüm kamuoyu gibi Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra yönetmelikten haberi olmuştur. Yönetmelik ile GDO içeren hammadde ve işlenmiş gıda maddesinin dışalımına izin verilmektedir. Ayrıca yönetmelikte, uygulamada sorun oluşturacak etiketleme, bilimsel komite vb. gibi birçok konu vardır. Yönetmeliğin satır aralarından, Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Sayın Cemil Çiçek’in 1 Haziran 2009 tarihinde yaptığı basın açıklamasında belirttiği gibi, GDO içeren tohumlukların ekimine izin verileceği anlaşılmaktadır.

Nuran TALAY: GDO’lu tohumların üretimi, organik tohumlara göre farklılık gösteriyor mu? Atakan GÜNAY: Bu, tarımsal üretimle ilgilenen mesleklerin yanıtlaması gereken bir soru.

Nuran TALAY: GDO’lu gıdaları tüketimi ile sağlığımızda ne gibi etkiler oluşuyor?

Sayfa 57

GDO ile üretimi savunan bilim insanları, tüketim ile insan sağlığına olumsuz etkisi olmadığını belirtiyorlar. GDO’ya karşı olan bilim insanları ise, deney hayvanlarında kısırlık ve alerjik reaksiyonlara neden olduğu, metabolizmalarının değişime uğradığı ve kimi organlarının küçüldüğü noktasında görüş belirtiyorlar Atakan GÜNAY: GDO’nun gelecekte insan sağlığını, çevreyi, bitkisel ve hayvansal üretimi ve gen kaynaklarımızı nasıl etkileyeceğini bilmiyoruz. Başka deyişle, zamana bağlı olduğu için elimizde yeterli veri yok. GDO konusunda araştırmalar deney hayvanları üzerinde yapılmaktadır. GDO üreten firma temsilcileri ya da GDO ile üretimi savunan bilim insanları, tüketim ile insan sağlığına olumsuz etkisi olmadığını belirtiyorlar. GDO’ya karşı olan bilim insanları ise, deney hayvanlarında kısırlık ve alerjik reaksiyonlara neden olduğu, metabolizmalarının değişime uğradığı ve kimi organlarının küçüldüğü noktasında görüş belirtiyorlar

Nuran TALAY: GDO’ nun insan ve çevre sağlığına zararlı etkileri nelerdir? Atakan GÜNAY: GDO’lu tohumluklarla yapılan bitkisel üretim ile GDO içeren gıda maddelerinin dışalımının yapılması, çok yaygın bir gıda tüketimine neden olacaktır. Tüketime bağlı olarak gelecekte insan ve çevreye nasıl bir etkisi olacağını bilme-


Sayfa 58

Politika Dergisi

sonuçlar yeterli midir?

Bilim çevresinde GDO’lu gıdaların insan tüketimine zararlı olmadığı kanıtlanıncaya kadar ihtiyatlı yaklaşmak durumundayız. diğimiz bir konuya ihtiyatlı yaklaşıp, GDO içeren tohumluk ve hammaddenin dışalımını ve üretimini engellemek zorundayız.

Nuran TALAY: GDO’lu gıdalar bebek mamaların tutundan soframıza gelen her türlü yiyecekte bulunuyor. Yıllardır yasal olmadığı halde tükettiğimiz gıdaların zararlı etkileri ne zaman kendini gösterir? Atakan GÜNAY: Zaman konusunda bir şey söylemek zor. Ancak, süreç içinde insan ve çevre sağlığı ile gen kaynaklarımıza zararlı etkisi belirlenirse, çok geç olabilir.

Nuran TALAY: GDO’ ya ilişkin deneyler her alanda olduğu gibi fareler üzerinde yapılıyor, bu

Atakan GÜNAY: GDO konusunda dünyada ve Türkiye’de deneyler yapılıyor ve olası etkileri araştırılıyor. Hayvan deneyleri herhangi bir ürünün insan sağlığına etkisine ilişkin ön bulguları ortaya koyabilir. Ancak yeterli olduğunu sanmıyorum. Bilim çevresinde GDO’lu gıdaların insan tüketimine zararlı olmadığı kanıtlanıncaya kadar ihtiyatlı yaklaşmak durumundayız.

Nuran TALAY: GDO’lu ürünün saklama koşulları ile organik gıdaların saklama koşulları aynı mı? Atakan GÜNAY: Bu konuda elimizde bilimsel bir veri yok.

Nuran TALAY: GDO’lu gıdanın ömrü ile organik gıdanın ömrü arasında ki farkın nedeni nedir? Atakan GÜNAY: Bu konuda da elimizde bilimsel veri yok.

Nuran TALAY: GDO’lu gıdaları inceleyecek laboratuarımız var mı? Atakan GÜNAY: TUBĐTAK ve kimi Üniversitelerimizde yapılabiliyor. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın Ankara, Bursa ve Adana’daki laboratuarlarında yapılabiliyor. Ancak, Yönetmelik yürürlüğe girdikten sonra, bakanlığın bir laboratuarında GDO analizi yapıldığı basında yer aldı. Dolayısıyla, yönetmelik laboratuar alt yapısı hazırlanmadan yürürlüğe girmiştir. Aslında, tüm gümrük kapılarında ve tarımsal üretimin yoğunlaştığı merkezlerde (kentlerde) GDO analizi yapabilen laboratuarların kurulması gerekirdi.

Nuran TALAY: Gümrükten rahatlıkla giriş yapabilen bu gıdaların denetimi yapabilecek yeterli donanıma sahip görevliler var mı? Atakan GÜNAY: Bu konuda da yetişmiş eleman sıkıntısı yaşanmaktadır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 41 kentte kontrol laboratuarı vardır. Başka deyişle, 40 kentte laboratuarı bulunmamaktadır. Bu durum gıda güvenliğinin neden sağlanamadığının önemli göstergelerinden biridir. Đşler durumda olan laboratuarların bir kaçı


Sayı 19

dışında (olanlar ise yöntem ve parametre temelinde olmak üzere) hiç biri akredite olmamıştır. Büyük bir kısmı yeterli teknik elemandan yoksundur.

Nuran TALAY: GDO gıda dışında hangi alanlarda kullanılıyor ve bu ürünler nelerdir? Atakan GÜNAY: GDO uygulamaları biyoteknoloji temelinde yapılan uygulamalardır. Özellikle, tıp ve eczacılıkta başarılı birçok uygulamaya konu olmaktadır. Kimi ilaç ve aşıların üretiminde GDO’lardan yararlanılmaktadır.

Nuran TALAY: GDO’lu gıdaları renk, koku, tat, biçim bakımından doğalından ayırt etmek mümkün mü? Atakan GÜNAY: GDO içeren gıda maddelerinin görsel, duyusal yöntemlerle anlamak olası değildir. Biçim, renk, koku, tat bakımından organik gıdalardan ayırmak söz konusu değildir.

Nuran TALAY: Tüketici olarak GDO’dan nasıl korunabiliriz? Atakan GÜNAY: Tüketicilerin GDO içeren gıda maddelerinden korunması için, GDO’lu tohumlukların dışalımına, ekimine ve hammaddenin yurda girişine tepki göstermeli ve bilinçli tüketici anlayışı içinde, tüm gıda maddelerinin etiketlerini dikkatle incelemelidir.

Nuran TALAY: Son olarak eklemek istedikleriniz var mı? Atakan GÜNAY: Gıda Mühendisleri Odası olarak, Türkiye’de gıda güvenliğinin sağlanması adına, kamu kurumları, ilgili tüm Meslek Örgütleri, STK, Üniversiteler, Sektör ile işbirliğine hazır olduğumu-

Sayfa 59

GDO içeren gıda maddelerinin görsel, duyusal yöntemlerle anlamak olası değildir. Biçim, renk, koku, tat bakımından organik gıdalardan ayırmak söz konusu değildir. zu belirtmek istiyorum.

Nuran TALAY: Değerli zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ederiz. Atakan GÜNAY: Ben teşekkür ederim.

iletisim@PolitikaDergisi.com


Sayfa 60

Đ ç Yazı Başlığı

“Okuyucunun dikkatini çekmek için, buraya yazıdan bir alıntı veya ilginç bir cümle koyun.”

Politika Dergisi


Sayı 19

Sayfa 61

Đ ç Yazı Başlığı

“Okuyucunun dikkatini çekmek için, buraya yazıdan bir alıntı veya ilginç bir cümle koyun.”


Sayfa 62

Politika Dergisi

P—Kitap: Seçkiler

Sıtkı Tunç Đki Türk’ün Ölümü

Editör: Abdullah Özkan Siyasetin Đletişimi

Cengiz Anık Epistemolojik Düzlemde Yarınki Siyaset

Âsa Lundgren Đstenmeyen Komşu: Türkiye’nin Kürt Politikası

Ümit Özdağ Atatürk ve Đnönü Dönemlerinde Ordu— Siyaset Đlişkisi

Mustafa Erdoğan Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset

Vural Savaş Hâşa Huzurdan Demokrasi Geldi

Şahin Filiz Siyaset-Tarikat Gölgesinde Din ve KAdın

Mehmet Akkurt Afganistan Yapılanmasında Siyasi ve Ekonomik Stratejiler

Harry Cleaver Kapital’i Politik Olarak Okumak

Özgür Erdem “Ak” Parti’nin Kara Kitabı

Erol Mütercimler Onlar Bizim için Öldüler: Bu Vatan Böyle Kurtuldu

Andrew Vincent Modern Politik Đdeolojiler

Mustafa Kemal ATATÜRK: “Ben çocukken fakirdim. Đki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydım, bu yaptıklarımın hiçbirisini yapamazdım.”

Hazırlayan Gökhan DAĞ Gokhan.Dag@PolitikaDergisi.com

Bu Bölüme Đlişkin Önerileriniz Đçin: kultursanat@politikadergisi.com


Sayı 19

Sayfa 63

P—Film: Seçkiler

ÇIZIKTIRMAK IRMAK

/

Irmak ATABERK

PKK’yla Masaya Oturmak Irmak.Ataberk@PolitikaDergisi.com


Sayfa 64

Politika Dergisi

Namaste

Okumaktan sıkıldığını biliyorum, ister istemez vıcık bir romantizme kayıyorum; tema şu aslında, ben birini seviyorum… Ece ERDAĞ

B

ir arkadaşa söyleneceklerden fazlası olabilir sanırım yazacaklarım. Birazcık fazla. Bir iki his kadar fazla, bir iki cümle kadar, ya da kısaca bir paragraf kadar fazla. Ama bundan fazlası değil. Üstelik kısmî bir anlamsızlığı da var. Anlamsızlığa sonradan “gereksiz olmuş, yersiz olmuş” düşüncesi karışır mı bilmiyorum. Büyük ihtimalle karışacak. Yetişkin olmak irade gerektiriyor; irade, kendini ifade etmeyle bağıntılı olarak şekilleniyorsa sanırım biraz bahsetmeliyim bu yersiz ve kim bilir, zamansız düşüncelerimden. Hele ki, yüz yılda bir bunu hissediyorsam, bilmelisin diye düşünüyorum. Bak yine mübalağa ettim, ne yüz yılı, altı üstü üç beş yıl… Birlikte unutulmaz anlar yaşadık, diye girmek isterdim söze; pek öyle olmadı. Unutulabilir anlardı. Gerçi herhangi bir şeyin unutulması çok zor değildir. Yine de bir yerlerde, derinlerde, örtülü kalmış bir yerlerde o his var. “Unutmasa” diyor. Ama neyi unutmasın, hangi büyülü anı saklasın, bir fikrim yok. Öyle bir “an” yaşamadık zira. Egzotik olan tek şey Hindistan’ın kendisiydi. Kalanlar hep gölgede... Sandal ağaçlarının ve mangrove ormanlarının gölgesinde… Küçük olduğum ve bunları bilmediğim, öğrenecek ve kat edecek çok yolum olduğunun gölgesinde… Bu biraz yaraladı sanırım, her şeyi bilme hastası değilim, bazı konularla ilgiliyim, belki ondandır mesela. Bilmiyorum, hiç düşündün mü bunu. Belki mesleğimin etkisi olmuştur buna. Senin

yanında fazlaca sessizim, olmadığım biri gibi değil ama yabancı hissetmekle alakalı olabilir. Fark etmiş olman gerekir. Rakı masalarının şen kahkahalı kızı kayboluveriyor senin yanında. Oysa aynı insanım işte, bir süre bunu görmeni beklemiş olabilirim, bilmiyorum; hatta farkında bile değilim ne yaptığımın. Kafamda onlarca şey döndü durdu günler boyunca, hangi sesi izleyeceğimi bilemedim, acemisiyim ben bu sevme işinin. Burada gecenin köründe gözlerimden yaşlar ve uykunun karmakarışık aktığı bir durumda bir şeyler karalamanın doğru fikir olduğunu bile bilmiyorum, acaba bir iki psikoloğa mı danışsam diyorum bazen ve sonra gülüyorum. Karar mekanizmalarım ciddi arızalarda… Dileğim bu yazının ilişkimizi değiştirmemesi. Beni görünce gözlerini yere indirmemen. Buruğa kaçan bir gülümsemeye rastlamamak gözlerinde. Mümkünse oku ve unut. Git bir bardak soda filan iç. Tasalanma, ismini vermiyorum, sevgilinden kablo yanığı kokuları yükselmesin diye. (Sırf o yüzden yani, cesaretle ilgisi yok bunun). Okuyup anlamaman da mümkün, ah keşke o kadar odun olsan, ne kadar işime gelirdi anlatamam. Bu salak duygusal kız yazısından sıyrılıverirdim. “Bir buhran anımda yazdım, ne kadar saçmalamışım”, filan der riviera modunda su yüzüne çıkardım. Galiba sadece bu hissin hastası, kulu, köpeğiyim ben. Zira çok farklı insanlar olmaktan öte, alakamız yok. Tabii, aşağıdan bakınca asıl güzel olan bu kadar farklı olmak olabilir. Bak bak, küçük kız neler de söylüyor... Okumaktan sıkıldığını biliyorum, ister istemez vıcık bir romantizme kayıyorum; tema şu aslında, ben birini seviyorum… Birinin gülüşünü sevmek ya da estetik anlayışı gelişmiş gözlerini sevmek, çatık kaşlarına rağmen


Sayı 19

gülümseyen birini görmek, matrak ve çoğu zaman sağduyulu, nazik birini sevmek, birinin mis kokusunu sevmek, sabah uyanır uyanmaz şarkı söyleyen birini sevmek… Büyütecek bir şey yok ortada. Hayat bir okyanuuuuuus, sen bir dalgaaaa, ben bir dalgaaa (“aaa”lar uzatarak, lütfen). Birbirimizin ayaklarına dolanıverdik. Hatta ben bile bile soktum ayaklarımı o denize. Şimdi eski yerlerimizdeyiz. Ben denize girmeye bayılan çocuk, sen denizden korkan... O dalgaların yenileri gelecek hem, değil mi? Hiç olmadı beş yıl vadesi vardır. Biraz beceriksizim bu konuda, mücerreptir. Hepsini kendimi telkin etmek için söylediğimin de farkında olmalısın. Ya da sıkıldın okumaktan, son paragraftaki dörtlüğe takılıyor gözlerin. Kaşların hâlâ mı çatık, seçemiyorum? Sana ulaşabilmenin mümkün olmadığı o herhangi bir andan biridir belki bu da. Ve sadece on günlüğüne uyumadan önce gördüğüm son şey senin gözlerin olabilir. Sadece o kadar. Đnsanın üzerine yapışan Bombay sıcağı kadar ısrarcı değilim ya da Kalkütalı dilenciler kadar… Ben herhangi bir konuda diretemem. Beceremem bunu. Hele ki mevzu bahis X’in Y’ye olan ilgisiyse… Y’nin ilgi duyduğu en az bir kişi varsa ve o kümede X yer almıyorsa… Her şey bir yana, benim minicik bir dileğim var senden, belki bir kerecik bakarsın fotoğraflara. Havaalanındaki minimal döşenmiş irrite edici salonda Akın’ın tavandaki aynadan çektiği fotoğraftan başlarsın, Sunderban’da on çeşit yemeğin başında elimde bomboş tabakla masaya dönüşüme bakarsın, Nethidopani Camp’ın kapısındaki umut dolu bekleyişimizi(!!) anımsar, bomboş nehirde sıkıntıdan ölmek üzereyken son çare olarak fotoğraf makinelerimize sarıldığımız anlara döner, derken safariye çıktığımız jipin arka koltuğunda ceylanları izlediğimiz fotoğrafı görüp gülümseyip filin üzerinde gergedanı görmenin keyfini yakaladığımız anlara kadar bakarsın... Kalküta’daki restorandaki akşam yemeğimize de bak ama. O gece gözlerimde yıldız-

Sayfa 65

Belki bunları görünce bir anlığına için ılık ılık olur. Belki bir damlacık şansım vardır gözlerinde kaybolmak için bir kez daha ve o zaman belki de biraz sonradır. Ya da bir minicik gülümseme de olur, yeryüzünün herhangi bir noktasında, Hindistan’a gitmeye gerek kalmadan mesela, seni seven birilerinin olduğunu bilmek sana iyi gelir belki. ları göremeyişine içerliyorum, evet… Bunu unutmayacağım (gülümseyerek yazmaktayım, tasalanmayınız). Belki bunları görünce bir anlığına için ılık ılık olur. Belki bir damlacık şansım vardır gözlerinde kaybolmak için bir kez daha ve o zaman belki de biraz sonradır. Ya da bir minicik gülümseme de olur, yeryüzünün herhangi bir noktasında, Hindistan’a gitmeye gerek kalmadan mesela, seni seven birilerinin olduğunu bilmek sana iyi gelir belki. Ben böyle hissederdim senin yerinde olsaydım. Bilmiyorum. Ne istediğini, ne yaptığını, ne düşündüğünü bilmiyorum ve sanırım böylesi daha güzel. Unutmaya çalışmayacağım bu hissettiğim şeyi, fil hafızam izin vermez buna nasılsa, zamanla kabullenir ve hazmederim ama. Bundan eminim. Hem belki bunu yapabilecek kadar olgunumdur, ne dersin? Gökten üç yazı düşmüş Hindistan dönüşü bir kızın aklına, birini sana yazmış meğer…“ Dönmektir sanırsın marifet Arş dönüyor, yıldızlar dönüyor dersin Zahirdir gördüğün, zahirde dönersin Marifet dönmek değil bulmaktır, Bilesin… “ * * Mevlana Celaleddin Rumi

Ece.Erdag@PolitikaDergisi.com


Sayfa 66

Politika Dergisi

P—Film: Noviembre Alfredo: “ Amacım, kendim ve insanlar için bir şeyler yapmak. Tiyatro! Çünkü, insancıl bir iletişim ve birbirimizi anlayacağımız eşsiz bir yol. Bu boktan dünyayı değiştirmeyi ne kadar istediğimi bilemezsin… Ve bence hâlâ vakit var…!” Đşte Noviembre’nin doğuşu bir nevi bir başkaldırıdır. Timur Veysel DOĞRUOK

S

anata değer vermenin, inanılan değerlerle anlatıldığı bir başyapıt Noviembre. Achero Manas imzalı 2003 yapım bu filmde mükemmel bir anlatımla; insanların inandıkları değerlerin peşinden nasıl koştuğunu ve bunu hem sanat için hem de diğer insanlara da bu sanatı yine inandıkları üslupla anlatmak için… Hem de insanlar için. Ana karakterimiz Alfredo, Noviembre isimli tiyatro grubunun lideri konumundadır. Noviembre’nin temelinde yatan bazı olmazsa olmazları, kurallar belirlemektedirler. Bu kuralların da temelinde, toplumun da sanata dâhil edilmesi, putlaşmış bir seyirci kitlesinden öte, katılımcılar olması ve oyunların para karşılığında olmaması yatmaktadır. Alfredo seçmeler için Madrid’e gelir ve orada yine seçmelere katılacak diğer insanlardan bazıları ile ayaküstü sohbete takılır. Daha sonra bir dostluk grubu oluşur ve beraber oyunlar sergilemeye başlarlar. Bu oyunlar sokak tiyatroları ve gösterileri tadında gelişmektedir, zaten Alfredo ve grubu da bunun bu şekilde olmasına özel önem vermektedir. Bu oyunlardan biraz para kazanmaya başlarlar ve paranın dağıtılması ile beraber, Alfredo; bu parayı veya kendisi üzerine düşen payı istemediğini belirterek, bunu para için yapmadığını söyler. Karşılığında aldığı ironik cevap ise birçoklarının ayrıma düştüğü konuma baskı yapmaktadır. “Al şu parayı, ne var bunda? Sevdiğin işi yapıyorsun. Sevdiğin işten para kazanıyorsun işte.” Alfredo, bu

duruma şiddetle karşı çıkar. Böylece verilmek istenen duygulardan bir tanesi, literatürsel olarak “toplumsal hizmet aşkını” burada açıkça ortaya koymaktadır. Tiyatro ile ilgilerini başkalarına anlatmak, onların kendi düşüncelerini ve sanata olan saygısına saygı katmaları bence bir toplumsal hizmettir. Çünkü toplumun bu kadar yozlaşması, kavga, gürültü, hırs için savaşır hale gelmesinden ziyade, sosyolojik bir yapı olan toplumun bir arada düzgün bir şekilde yaşamasına katkı sağlamak en önemli toplumsal hizmettir. Alfredo, bu işin bağımsız bir tiyatro ile olacağına kanaat getirmiştir. Yine de seçmelerle konservatuara girmiş ve oyunlara başlamıştır. Ancak sistemsel bir hiyerarşinin, çokça görüldüğü gibi, üst kesimlerde olanların alt kesimlerdekine baskı uygulama arzusu Alfredo’nun da başına gelmektedir. Hocası onunla ve diğerleriyle alay edildiğini, Alfredo’nun amaçsızca orada bulunduğunu iddia etmekte ve Alfredo’ya; “Neden tiyatro?” sorusunu yöneltmektedir. Ancak eğitmenin sistemsel hiyerarşisine göre; en iyi bilen kendisidir ve Alfredo’nun ne cevap vereceğini aklınca çok iyi bilir…. Ve Alfredo’nun dünyayı değiştirmek isteyip istemediği sorusuyla devam eder… Alfredo: “ Amacım, kendim ve insanlar için bir şeyler yapmak. Tiyatro!


Sayı 19

Çünkü, insancıl bir iletişim ve birbirimizi anlayacağımız eşsiz bir yol. Bu boktan dünyayı değiştirmeyi ne kadar istediğimi bilemezsin… Ve bence hâlâ vakit var…!” Đşte Noviembre’nin doğuşu bir nevi bir başkaldırıdır. Ama bu başkaldırı savaşla değil, saygıyla olmuştur. Noviembre’nin yapısı, küçük skeçleri toplumun içerisinde sergilemek ve izleyicileri de bir şekilde bu skeçlere dâhil etmekle ilgilidir. Bu sayede putlaşmış tiyatro seyircisi, o yapıdan uzaklaşacak ve her şey daha keyifli bir hâl alacaktır. Ancak bu süreçte, habersiz, izinsiz oyunlar sokaklarda sahnelenirken, toplumsal düzen, yapı, kanun ve kuralları hesaba katılmamaktadır. Oyunlara bağlı olarak, güvenlik güçlerinin oyunu kesmesi, gözaltına alınmaları, kullandıkları ekipmanlara el konulması gibi olumsuz sonuçlar da çok gecikmez. Hatta yasaklarla bile karşılaşırlar. Yasaklı olduklarında ancak kontrata bağlı, yani bağımsız tiyatro konseptinden çıkarak, birilerine bağlı, onların istediği şekilde, onların istediği oyunu oynamaları; tiyatroya dönebilmelerinin tek alternatifidir. “Parayı veren düdüğü çalar…” Nitekim filmde de olan da budur. Noviembre, artık bağımsız değildir ve birilerinin istediği gibi, ya da birilerinin yazdığı kurallar çerçevesinde tiyatro icra eder hale gelirler. Kendi istekleri veya düşünceleri artık önemli değildir. Bu durum bizim de içinde bulunduğumuz sosyo-politik yapının aynısı değil midir? Noviembre sanat dalında öyle, toplum da sosyal yaşamda böyledir. Yani toplumun çoğunluğu… Noviembre, bu gidişi beğenmez ve bir gün Kraliyet Tiyatrosu’nun oyununa dâhil olup, inandıkları değerlerin mesajını vermeye karar verir. Bunun da sözcüsü Alfredo’dur. Ancak beklenmeyen bir durum vardır. O saatte Başbakan da oradadır ve sıkı güvenlik tedbirleri mevcuttur. Alfredo bu durumdan habersiz, sanatın; para karşılığında satılması, in-

Sayfa 67

Toplum, eğer şekillendirilmeye ihtiyaç duyuyorsa, toplumun genelinin faydasına, bilgi ile kültür ile sanat ile ve saygı ile şekillendirilmelidir. Ancak bu şekilde toplum net faydaya ulaşır.

sanların boş erekler uğruna kandırılması veya aldatılmasından dem vurur. Stili sırasında, savaşa karşı ve toplumun birliğine bağlı olarak, silahını çeker… “Silahla savaşmak yerine, çiçekle barışmak” , “Sanat; içinde geleceği barındıran bir silahtır” demek istemektedir, başbakanın koruması tarafından vurulmadan hemen önce… Alfredo, öldükten sonra çok saygı görür. Çünkü inandığı değerler onunla bağdaşmıştır. O, insanların putlaşmasından nefret eder. Đnsanlar, toplumu oluşturan asıl değerlerdir ve toplum; onların ta kendisidir. Toplum, sosyal olarak, birilerinin keyfine göre şekillendirilecek bir yapı değildir. Toplum, eğer şekillendirilmeye ihtiyaç duyuyorsa, toplumun genelinin faydasına, bilgi ile kültür ile sanat ile ve saygı ile şekillendirilmelidir. Ancak bu şekilde toplum net faydaya ulaşır.

Timur.Dogruok@PolitikaDergisi.com


Sayfa 68

Politika Dergisi

P—Kitap: Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor derece büyüyen cemaatticaret-siyaset kuvvetlerinin merak edilmesinden kaynaklanıyor olması, muhtemeldir.

Ayrıca kitabın çok satmasının, kentli, demokrat, Kemalist kesimlerin Đslamcıların geçirdiği olumlu/olumsuz evrilmeye tanık olmamasından ve son derece büyüyen cemaatcemaat-ticaretticaret-siyaset kuvvetlerinin merak edilmesinden kaynaklanıyor olması, muhtemeldir.

Doğan Kitap’tan çıkan bu yapıtı okumanızı önemle salık verdikten sonra, yazımı konuyla ilgili olduğunu düşündüğüm, bu toprakların en önemli değerlerinden Yunus Emre’nin Risâletü'nNushiyye’sinden bir alıntı yaparak sonlandırıyorum:

Emrah ÖZDEMĐR Müslümanlar zamâne yatlu oldı

A

raştırmacı yazar Soner YALÇIN’ın “Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor” adlı inceleme kitabı, çıktığı günden beri “çok satanlar listelerinde” üst sıralarda yer alıyor. Yazar kitapta, ülkemizdeki Müslümanların hadi Đslamcılar da diyelim- çoğumuzun farkında olmadığı dönüşümü, çarpıcı özneler ve olaylar üzerinden gösteriyor bizlere. Kitapta, Türkiye Müslümanları’nın Nurettin Topçu’lardan, Cemil Meriç’lerden, Nezihe Araz’lardan, “bir lokma bir hırka” inancından; Fenerlere (e.V), Gladiovari oluşumlara, CIA’den alınan desteklere, liberallerle yapılan ittifaklara, yeşil faşizmin yükselişinin eşiğine nasıl gelindiğine ilişkin önemli noktalara değiniliyor. Araştırma kitabı bunları verirken, bu parçaları birleştirmek de okuyucuyu çok fazla yormuyor. Ayrıca kitabın çok satmasının, kentli, demokrat, Kemalist kesimlerin Đslamcıların geçirdiği olumlu/ olumsuz evrilmeye tanık olmamasından ve son

Halâl yinmez haram kıymetlü oldı (…) Fakirler miskinlikden çekdi elin Gönüller yıkuban heybetlü oldı

Peygamber yîrine geçen hocalar Bu halkın başına zahmetlü oldı (…) Günümüz Türkçesiyle; Müslümanlar bu zamanda yüze bakamaz oldu. Helal yenmez, haram kıymetli oldu.

(…) Fakirler miskinlikten el çektiler, Gönül kıranlar heybetli / saygın oldu.

Peygamberi temsil eden hocalar, Halkın başına zahmetler açtılar.

Emrah.Ozdemir@PolitikaDergisi.com


Sayı 19

Sayfa 69

VT Mert ATALAY

G

özlerinin feri kanalların bilişsel boyuttaki farkındasızlığını bana veriyor. Seni tanıyorum; eğlenmenin dozajını kumanda tuşlarıyla ayarlayan, vereceğin oyun gidişatını medyanın tutumuyla eş tutansın, binlerce sıfat velâkin sıfatsızlıksın. Gündüz güneşinde esen radyoaktif hadiselerin boyutunu belirleyen, kolayca belirleyen ve değiştiren memleket; yazdığım dilin ülkesi. Burada insan canının kıymetini az bin liralara döken ve şehit feryatlarında fark ettirmeden ses fazlalılığını evlere, odalara, beyinlere boşaltan ajanslar, toplum bakımından zamanında saygı duyulan bireyleri, yaşlıların evlendirildiği sızdıvaç programları, cahiliyet sembolü, kanalizasyon kokulu cıvık sohbetler, dekolte arayan, frikik gözeten kameraların yansıttığı acayip seksi kadınları odamıza misafir ederek sunulması, yasaklanan mavi adamlı çizgi filmler, sözümona romandan alınmasıyla gişesini izlemelerden belirleyen dizisizliklerin bitmek bilmeyen şatafatları, duygu sömürüleri, eleştirel boyutta kalayımları, ‘aman başıma bir şey gelmesinler’in dolup taştığı politikal konuşmaların yansıtıldığı ürkek adamlarla gösterilen tiyatrolar, on bir de başla-

yıp sabah denilen, şu memleketin kadınlarına ait olmayan kadın programları, tüm bunların hepsini yerden yere vurarak haz sağlayan Fransız devşirmesi, taklitçi zeki adam ve adamların gösterileri… Mevcut, mevcudumuz. Reklam sanatının, sanat sanat içindir diye haykırmasını gören sağır sultanın en küçük oğulları bugün yönetimimizin çizelgecileri. Bilmem hangi dünyanın bilmem hangi şehrinde kitap okuyan gözlerin gözaltı morluklarının övünç kaynağı olduğu yerde, sevişmeleri dahi tutku değil aşk ile edildiği yerde, dalga geçilen sınırsal harita bütünlüğü burası. Sistemin robotlaştırdığı vücudunun esneksizliğinden beceriksizce nefes alman, beceriksizce düşünmen, / hayat beceriksizi/ o düşünebilme yetinin evine giren dört köşeli hırsız tarafından çalınması… Dün, bugün ve yarın günlüğüne farklı harflerle evire çevire yazmaya kastığın duygu kabarcıkları; Sevgili Günlük, Sabah kalktım. Kahvaltı yaptım. Đşe gittim. Çalıştım. Akşam alışveriş yaptım. Eve geldim. Yemek yedim. Televizyon izledim. Uyudum. Mert.Atalay@PolitikaDergisi.com


Sayfa 70

Politika Dergisi

Felsefeli Yıllar

Onca yıl geçti, onca zaman yol kat edemedik! “Iı”ladılar “üü”lediler… “Kem”lediler… “Küm”lediler… Aynı kavramları tekrar tekrar gündeme getirdiler… Mehmet TURAN

F

elsefe yapanlar aşağılanır. Alay edilir... Cümleler komiğimize gider... Bende yaptım, bende aşağıladım... Ah salak kafam! Felsefe kadar güzel bir şey var mı?

Var…

Gene de yapacağım… Demokrasi, demokrasi, vallahi demokrasi… Bin kere ölsem demokrasiden vazgeçmem… Gel gel demokratik ol da gel… Hayatta en hakiki mürşit demokrasidir… Demokrasisi olmayan millet, kabız bir insana benzer… Bu sonuncu benden çıktı… Diğerleri malum… Geceleri uyuyamıyorum birkaç gündür. Odama tıkıldım… Dağlara çıkıp koşasım geliyor… Kafayı yemek üzereyim… Bu kadar stresin nedeni nedir? Uranüs Venüs’e mi girdi gene yoksa? Girdi? Tabir iğrenç… Ama geçişlerden, dönemlerden bahsediyor burç profesörlerimiz… Bu astroloji ne ayak anlamış değilim… Televizyonu açınca karşıma çıktı… Ondan dokundurdum buna... Đşi olmayanların yegane teselli aracı… Đşte konuştuğumuz konular; Uranüs, Venüs, Neptün, Boğa, Đkizler, Balık… Akşam vakti Türkiye’nin gündemi bunlar üzerinden belirleniyor… 2010’a giriyormuşuz ya, bizi yeni yılda ne tür gelişmeler bekliyormuş, Türkiye yeni yılda AB’ye girecek mi? Bu akılları karıştıran, baş döndüren, mühim soruların cevaplarını arıyoruz… Bense her yazımı savaş endüstrisine dokunduracağım... Her cümlemi farklı imalarla insanlık şehitlerine göndereceğim…

Yazar ağabeylerimiz birkaç yıl önce Lübnan’a gidiyor... Sabra Şatilla’da katliamın yapıldığı yerdeler… Çelenk bırakıyorlar… Hollandalı, Alman yardım kuruluşlarının isimleri gözüküyor. Tek bir Türk yok… Aradan beş yıl geçmiş, acaba bugün var mı? Đşte demokrasi, özgürlük, eşitlik, insan hakları… Bir ülkenin öğretmenleri, aydınları, yazarları, devlet adamları cahil olursa ne olur? Ortada memleket kalmaz… Kalmadı da... Ortada Cumhuriyet’e dair bir şeyler görebiliyor musunuz? Đslam’dan kalıntılar var mı? Türklüğe dair bir şey görebiliyor muyuz? Đnsanlığa dair bir şeyler duruyor mu? Ben göremiyorum… Hararetle yazmam, hararetle konuşmam lazım... Bu dil bizim değil, biz bu kelimeleri dile getirecek adamlar değiliz... Buradakiler hep birbirini kesmişmiş, doğramışmış, asırlardır buranın halkı kanla beslenmişmiş, bu topraklar kanla alınmış, kanla verilirmiş… Herkesin ağzından konuşuluyor da bir halk iplenmiyor... Kaç vatandaşı Tiyviy’lerimizde gördük? Kimin umurunda gariban? Demokrasi imiş... Bize demokrasi satanlara bak… Yemediği halt, çiğnemediği hak kalmayan adam mı savunuyor demokrasiyi? Amerika mı yoksa öğreten? Sahi Amerika Irak’a demokrasi götürmeye gitmişti, dün gece aklıma geldi, o hangi demokrasi imiş? Zencilerin bazı ödülleri daha yeni yeni alabildiği bir ülkeden bahsediyoruz... Oscar kaç yılında verildi zenciye? Kızılderili ile birlikte demokratik mi oluyor şimdi Conilerimiz? Kahraman Imeerikın solcırları… Türk aydınlarının cehaleti dillere destan… Ucuz kelimeler nasıl sardı hayatımızı? Hep aynı laflar, aynı kelimeler, aynı şarkılar, aynı sözler, aynı filmler… Sanatçısı da aynı, siyasetçisi de… Bir millet iki devlet, mekik diplomasisi, önümüzdeki maçlara bakacağız, sanat camiası, Türk diplomasisi, Sordum sarı çiçeğe ve Hepimiz Bilmemne’yiz pankartları... Şu laflar elli yıl öncede söyleniyordu belki, bugün hala gündemde… Yok mu kardeşim ağzı laf yapan, kelime üreten, yorum katabilen, farklı bir soluk getiren adamlar? Yok mu bizim düşünürümüz, aydınımız? Midem bulandı artık bunları duymaktan… Onca yıl geçti, onca zaman yol kat edemedik! “Iı”ladılar “üü”lediler… “Kem”lediler… “Küm”lediler… Aynı kavramları tekrar tekrar gündeme getirdiler… Isıtıp ısıtıp bize pilavlar yedirdiler… El kol hareketleri yaptılar, güya o çok önemli olan etkili konuşma sanatını kullandılar… Adalet, eşitlik, hak, güç... Kavramlardan utanıyorum... Kavramlardan utanmak? Bu adamların ağzı-


Sayı 19

Sayfa 71 bildirim var; “Ene-l batıl mı deseydi?”… Boş konuşmalar, gereksiz tartışmalar… Rezil rüsva adamlar... Ağzından çıkanı kulağının işitmediği uzmanlar, büyük siyasetçiler, cesur gazeteciler... Her seferinde uzatmaya gerek yok, adam olan anladı…

na düştüğü için utanıyorum... Senin, benim, vatandaşın, fakirin, ezilenin kalkanı olmuş kelimeler… Burjuva geleneğinden gelenlerin ellerinde, ağızlarında... Her türlü burjuvazi faaliyetine karşıyım... Adaletin sembolü terazi, lakin bizimkiler çalmaya alışkın kantardan… Nereye geleceğim? Yanlış yerde doğru iş olmaz. Mevlana boşuna dememiş, “Bir lafa bakarım, bir adama!” diye. Bugün işte yanlış adamlar, doğru cümleleri söylüyor... O doğrular da başka yanlışlara hizmet ediyor... Siyasetçilerimiz hep şunu vaat ettiler; “Bu ülkede fakir kimse kalmayacak.”, “Yaşam standartları yükselecek!”… Benim garip bir tezim var, siyasete atılsaydım eğer, sloganım şu olurdu; “Bu ülkede zengin bir tek adam kalmayacak.”... Yetmiş milyonu bir anda zengin etmek mi daha kolay? Hepi topu bir milyonu hizaya getirmek mi? Bu yazıdan sonra sağlam eleştiriler alacağıma eminim!

Pantolonunun paçası çamura değmeyen adam, bana demokrasiden bahsedemez! Demokratikleşme sürecinden bahsediyoruz milletçe, hatta ne milletçesi, medyaca… Halkın böyle bir sorunu olduğunu sanmıyorum.. Tüm bu tartışmaların ardından geçen akşam Alevi haklarına geldi konu gene… Alevilik üzerine onlarca kez yapılan muhabbet… Muharrem ayı, matem günlerimiz... Türk halkının matem günleri… Ama zihniyet her yerde kendini gösteriyor, bu günlerde Muaviye’ye hazret diyen adamlar var… Đnadına, birileri tarafından öne sürülen adamlar… Birileri Alevileri kızdıracak sözler söylüyor... “Ene-l Hak lafı ne demektirmiş, bu olmazmış!” Ey cahil adam! Bin kez dilinden düşürmediğin Yunus diyor ki; “Bin kere ölsem Ene-l Hak’tan vazgeçmem...”. Mevlana’ya da istinat edilen bir geri

Romantik Salı kuşağında Sabra Şatilla’yı izledim… Yarın sıra hangisinde bilinmez… Radyasyonun olmadığı bir yeni yıl diliyorum. Mümkünse kaleşnikoflardan demet yapıp, bugün bize demokrasi satan aydınlarımıza hediyeler yollayalım... Barut suyu içilen bir noel akşamı, açlıktan ölmek üzere olan bir Afrikalı çocuğun durumuna kıyasla, çok daha eğlenceli, cafcaflı, yanardönerli gelebilir, o nedenle, pek üzülmeye gerek yok, biz zaten demokrasiyi sindirmişiz baksanıza… Demokrasi ne demektir? Herkesi adam yerine koymak? Diğer bir tabirle bireylerin haklarını önemsemek, fikirlerini dikkate almak... Ama insan olmayan birey olabilir mi? Biz insanlığımızı kaybetmişiz, beynimizi sadece taşıyoruz, kalbimiz zehir pompalıyor… Đnsanlığını kimler kaybeder? Onca zamandır analiz yapıyorum, sapkınlığa yol açan iki neden avucumun içinde, cahillik ve zenginlik… Biz bunların her ikisine de sahibiz… Televizyonu açıyorum, sperm kalitesinden bahsediyor birileri, sperm kalitesi… Đnsan kalitesinden bahseden yok oysa! Đşte kurdukları cümleler, kelimeler; “sistem, konjonktür, realite”... Ben onlar gibi olamam! Benim düşüncelerime duygularım etki ediyor. Ben profesyonelliği değil, insanlığı tercih etmeye çalışıyorum... Benim dünyam bu olmamalı… Ya da en azından ben bu dünyaların adamı olmamalıyım. Biliyorum, biliyorum… Ben acıların çocuğunu oynayacağım, siz ise zengin, fabrikatör kızlarını… Velhasıl, bu adamlarla pek iyi bir yıl geçireceğimizi sanmıyorum…

Mehmet.Turan@PolitikaDergisi.com


Sayfa 74

Politika Dergisi


www.politikadergisi.com — iletisim@politikadergisi.com

Gençliğe Hitabe Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Teşekkürler… > Uludağ Üniversitesi Eski Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran’a > Değerli Hocamız Yrd. Doç. Dr. Sertaç Serdar’a,

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. Đstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. Đstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

> YeniÇağ Gazetesi Yazarı, Sayın Arslan Bulut’a

Ey Türk istikbalinin evlâdı! Đşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

> Değerli Eğitimci ve Yazar Sayın Emre Kongar’a

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

> Milliyet Gazetesi Yazarı, Çok Değerli, Sayın Melih Aşık’a ve Tabii ki Haldun Ertem’e > Metin Tınay ve Verim Hosting’e

> Tüm Emeği Geçenlere > Ve Tabii ki Desteğini Bizden Esirgemeyen Tüm Okurlarımıza Politika Dergisi’ne verdikleri destekten ötürü teşekkürü bir borç biliriz.

Not Bu sayımızda bazı yazarlarımızın yazıları çeşitli nedenlerden dolayı yayınlanamamıştır. Okurlarımızdan özür dileriz.

20 Ekim 1927


Profile for politikadergisi

Politika Dergisi Sayi 19  

Politika Dergisi Sayi 19

Politika Dergisi Sayi 19  

Politika Dergisi Sayi 19

Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded