Page 1

Mimar ve Mühendis Eylül - Ekim 2013 Sayı: 73 Türkiye’nin Yüksek Öğretim Vizyonu

Sayı: 73 Eylül - Ekim 2013

Türkiye’nin Yüksek Öğretim Vizyonu Doğu’dan Batı’ya Şehir ve İnsan Eyvah Mezun Oldum İran’ın Çatısı - Demavend

73


Yayın Kurulu Mahmut Çelik, Osman Şahbaz, Ali Reyhan Esen, Ali Osman Öncel, Yavuz Sarı, Mehmet Kürşat Çapar, Atilla Yeğin Bu Sayıya Katkıda Bulunanlar Kadem Ekşi, Ali Kılıç, Dilaver Demirağ, Harun Urul Yayın Danışma Kurulu Avni Çebi, Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, Prof. Dr. İlhan Kocaarslan Prof. Dr. Nizamettin Aydın, Prof. Dr. Zeki Çizmecioğlu, Yrd. Doç. Dr. Ömer Faruk Kültür, Mehmet Osmanlıoğlu Yrd. Doç. Dr. Yalçın Boztoprak, Fatih Dönmez, Yrd. Doc. Dr. İbrahim Güneş, Yakup Güler İletİşİm Adresİ Kuştepe Biracılar Sok. No: 7 Mecidiyeköy/İstanbul Tel: 212 217 51 00 Fax: 212 217 22 63 Web: www.mmg.org.tr E-posta: mmg@mmg.org.tr

ABEMEDYA

Yayın Koordİnatörü İsmail Şaşmaz ismail.sasmaz@abemedya.com Edİtör Fatih Göksu Görsel Yönetmen Ersan Topuz Renk Ayrımı Muhammet Dilsiz Reklam Gizem Tokgöz gizem.tokgoz@abemedya.com Eski Osmanlı Sok. Cansun Apt. 5/7 Mecidiyeköy/İstanbul Tel: 212 273 27 50 Fax: 212 273 27 51 Web: www.abemedya.com Basım Bilnet Matbaacılık 444 44 03 Yayın Türü İki ayda bir yayınlanır. Yerel Süreli Yayın Ücretsizdir Yazı ve reklamların içerik sorumluluğu sahiplerine aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

kurtarmak olmalıdır. Yıllardır genç nüfusu ile övünen ülkemiz şu ana kadar bu gençliği yeteri kadar yönlendirememiş, bitmeyen sınav kaygıları ile hasta etmiş dahası yetersiz üniversite eğitiminin de etkisiyle güven kaybı yaşamasına neden olmuştur. Biz de bu olumsuzluklardan yola çıkarak ne tür değişiklikler yapılmalı, neler aynı kalmalı, neden yüksek öğretim konusu acil bir şekilde ele alınmalı gibi sorulara konunun uzmanları aracılığıyla cevaplar aramaya çalıştık. Dahası, konuyu zenginleştirmek amacıyla Hindistan ve İtalyan konsolosluklarından bilgiler alıp örnekler vermeye çalıştık hem de üniversitelerin öğrenci

Eylül-Ekim aylarını kapsayan Mimar ve Mühendis Dergimizin 73. sayısı ile sizlerle tekrar birlikte olmanın sevincini yaşamaktayız. Hemen hemen her sayımızda ülkemizin önemli konuları hakkında adeta akademik dergiler gibi detaylı makale ve yazılarla çıkarmaya çalıştığımız dergimizin bu sayımızdaki dosya konusunu ise bir türlü doğru bir zemine oturtulamayan “Yüksek Öğretim” konusuna ayırdık. Hepimizin çok açık bir şekilde bildiği bir doğru var ki o da, yüksek öğretime önem veren ülkelerin bilim, sanayi, teknoloji ve bunun gibi daha birçok alanda önemli ilerlemeler kaydettikleridir. Son 10 yıllık gelişmeler ile birlikte doğal olarak ülkemizde de her alanda ilerleme iddiasında bulunuyorsak bu ilerlemenin temel taşı olacak yüksek öğretim konusunda da gerekenler yapılmalıdır. Halen yüksek öğretim alanında bir sürü kargaşa devam etmekte, bu kargaşalar yetmezmiş gibi sürekli ya tutarsa mantığıyla değişimler yapılmaya veya da diğer ülkelerin sistemleri alınıp oturtulmaya çalışılmaktadır. Yüksek öğretim konusunda bana göre yapılması gereken ilk şey, yüksek öğretimi siyasal ve ideolojik tartışmaların odağından

temsilcilerinden yazılar alarak konuyu onların bakış açıları ile de yakalamaya çalıştık. Tüm bu saydıklarımız haricinde dergimizde “Bilge Mimar Turgut Cansever” üzerine yazılmış, bu ülke için ne kadar çabaladığını bir kez daha gösterecek olan günlüklere yer verdik. Eminim ki bu günlükleri okurken şu an içinde bulunduğumuz durumu çok önceden nasıl yakaladığını şaşkınlıkla fark edeceksiniz. Ayrıca yine şehirlerimiz üzerine yazılar, kültür sanat sayfamız, kitaplık sayfamız ve sinema sayfamız ile sizlere keyifli bir dergi sunmaya çalıştık. İyi okumalar dileklerimle…

Son 10 yıllık gelişmeler ile birlikte doğal olarak ülkemizde her alanda ilerleme iddiasında bulunuyorsak bu ilerlemenin temel taşı olacak yüksek öğretim konusunda da gerekenler yapılmalıdır. mimar ve mühendis Eylül - Ekim 2013 Sayı: 73

Sorumlu Yazı İşlerİ Müdürü Yunus Emre Tozal yunusemre@mmg.org.tr

EDitörden…

Sayı: 73 Eylül - Ekim 2013

Türkiye’nin yüksek ÖğreTim Vizyonu

İmtiyaz Sahibi Mimar ve Mühendisler Grubu adına Genel Başkan Murat Özdemir

Türkiye’nin yüksek ÖğreTim Vizyonu Doğu’Dan BaTı’ya Şehir Ve insan eyVah mezun olDum iran’ın ÇaTısı - DemaVenD

73


Mimar ve Mühendis

14 KAPAK

NASIL BİR EĞİTİM STRATEJİSİ? “Ülkemizde yüksek eğitim konusunda

şüphesiz değişmesi gereken şeyler var ama bu değişim nereden başlamalı? Sadece sistemleri değiştirmekle çok fazla bir şey kazanamayacağımızı şu ana kadar anlamış olmalıyız. Peki, sistem ile birlikte değişmesi gereken şeyler neler? YÖK, ÖSYM gibi kurumlar mı, üniversitedeki hocalarımız mı, öğrencilerimiz mi, yoksa fikirlerimiz mi? Belki de asıl sormamız gereken soru şu: Biz değişmesi gereken şeyin ne olduğunu biliyor muyuz?

73 ETKİNLİKLER 06 İDO GENEL MÜDÜRÜ DR. AHMET

PAKSOY’U ZİYARET ETTİK MMG III. AGH (AVRUPA GÖNÜLLÜ HİZMETİ) PROJELERİ GERÇEKLEŞİYOR MMG’DE BAYRAMLAŞMA HEYECANI… HALİÇ METRO KÖPRÜSÜNE TEKNİK GEZİ DÜZENLEDİK

MAKALE 56 Çocuklara Karşı Asli Görevimiz 12

66

MİMARLIK

MAKALE

‘Sinan Çağı’nı Yeniden Yakalayabilir miyiz?

Çıkış Yolu'nda Bursa ya da Bursa'dan Çıkış Yolu Var Mı?

Dünyayı Güzelleştirmektir Mustafa Ruhi Şirin

MAKALE 64 Doğu'dan Batı'ya Şehir ve İnsan ŞAHİN TORUN

MAKALE 70 Eyvah Mezun Oldum MAHMUT ÇELİK

KİTAPLIK ÇİZGİ YORUM 72 DEMAVEND...


YENİ NESİL İÇİN YENİ EĞİTİM VİZYONU

D

ergimizin bu yayın dönemini içeren eylül ve ekim ayları, aynı zamanda ilk ve orta öğretim kurumları ile yüksek öğretim kurumlarının da yeni öğretim dönemlerine başlama aylarıdır.

Bu vesile ile 50'inci sayımızda “Türkiye’de Mühendislik Eğitimi” ve 56'ncı sayımızda “Yüksek Öğretim ve Üniversiteler” dosya konuları ile işlediğimiz Eğitim konusunu bu sefer de 73'üncü sayımızda “Türkiye’nin Yüksek Öğretim Vizyonu” olarak işlemek istedik. Zira, bilimden teknolojiye, sanayiden tarıma, enerjiden bilişime gelişmiş ülkelerin seviyesine erişmek istiyorsak öncelikle bu alanlarda gerekli bilimsel çalışmaların yapılacağı ortamı hazırlamalı ve de bu sektörlerde çalışacak donanımlı meslek insanlarını yetiştirmeliyiz. Bu noktada görev şüphesiz başta üniversitelerimiz olmak üzere ilgili konularda karar alıcılara, yürütücülere ve faydalanıcılara düşmektedir. Biz de bir Sivil Toplum Kuruluşu olarak, bu konuda önemli gördüğümüz noktaları ilgililerin dikkatine sunmak istiyoruz.

Gelişmiş ülkelerin seviyesine erişmek için öngördüğümüz bilimin üretilmesi ağırlıklı olarak üniversite ve benzeri kurumların işi olduğu halde bu sektörlerde çalışacak donanımlı meslek insanlarını yetiştirmeyi sadece üniversitelerin görevi olarak görmemek gerekir.

Dünyanın ilk üniversitelerinden sayılan Harran Üniversitesi'nin kurulduğu topraklarda bulunan ve yerleşim yerlerinde öncelikle kurdukları külliyeler ile öğretime bütüncül olarak yaklaşıp bilimin ortaya çıkmasına önemli katkılar sağlayan bir medeniyetin mensupları olarak, maalesef belli bir zamandan sonra bilimin gelişmesine beklenen ve olması gereken katkıyı bir türlü sağlayamadık. “İlim mü’minin yitik malıdır, nerede görse alır” ifadesinin muhatapları olarak ilmi çalışmalara bize yakışan katkıyı sağlamalı, ilim sahasında neyi, nereden, nasıl bulup, öğrenip, geliştirebileceksek bunun takipçisi olmalı ve bizden ileride olan kurumlarla ortak çalışma imkanları üretmeliyiz. Gelişmiş ülkelerin seviyesine erişmek için öngördüğümüz bilimin üretilmesi ağırlıklı olarak üniversite ve benzeri kurumların işi olduğu halde bu sektörlerde çalışacak donanımlı meslek insanlarını yetiştirmeyi sadece üniversitelerin görevi olarak görmemek gerekir. Sektörlerin ihtiyacı, aslında sadece üniversitelerde yetiştirilen seviye ve nitelikteki meslek adamı değildir. İşin her aşamasında neyi niye yaptığını bilen, olası hataları öngörebilen, işin gelişimine katkıda bulunabilecek nitelikteki çalışanlar sektörlerin esas ihtiyacı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu pozisyonlara yöneltilerek üniversite öncesi diğer öğretim kurumları ve ilgili sektörlerin işbirliği ile yetiştirilecek insan kaynaklarımız, hem üniversitelerin önünde oluşan yığılmaları azaltacak hem de nitelikli istihdam oluşturarak sektörlerinin verimli çalışmasına katkı sağlayacaktır. Bu arada üniversiteler de ağırlıklı olarak, asli görevlerinin başında gelen ilmi araştırmalar yapmak yönünde daha etkin bir şekilde yapılanmalarını sağlayabilecektir. Ülkemizin gelecek nesiller için yeniden inşa edilmesinde, hemen her alanda iyi yetişmiş, donanımlı, milli ve manevi değerlerine bağlı, gelişmeye açık gençlere ihtiyacımız olduğu aşikârdır. Bizim dünyamızda ilmin ve mesleğin sadece maddi ve teknik tarafı değil aynı zamanda manevi tarafı da önemlidir. Bunu Yunus Emre, “İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, Sen kendini bilmezsen, Ya nice okumaktır” mısraları ile çok güzel ifade etmiştir. Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle Ahi Evran tarafından kurulan, bir mesleğin etik kuralları ile işleyişini tarifleyip denetleyen ahilik teşkilatı da bu topraklarda hayat bulmuştur. Onun için eğitim ve öğretimi bir bütün olarak değerlendirip, sürecin sonunda bu toprakların milli, manevi ve inanç değerlerine bağlı, kendine güvenen, hakka ve hukuka saygılı, araştırmacı, yeniliklere ve dünya ile rekabete açık, sorgulayıcı ve üretken bireylerin yetiştiği bir yapılanmayı kurgulayarak işletebilmeliyiz. Bu arada, bugün millet ve devlet olarak olmamız gereken seviyeyi yakalamak, bir nevi bir seferberlik havası içerisinde el birliği ile çalışmaktan, başta bilim olmak üzere, üretmekten geçmektedir. “Marifet iltifata tabidir” gerçeğinin bir gereği olarak da toplumda kişilerin değer ve itibar görmesinin, tükettikleri markalar, kullandıkları araç, gereç ve konutları üzerinden değil, ürettikleri değerler üzerinden sağlanacağı bir algı inşasına ihtiyaç olduğu da ortadır. Her alanda layık olduğumuz seviyede temsil edilebilmek ve insanlık ailesine bize yakışan katkıları sunacağımız daha güzel günlerde buluşmak duasıyla, Murat ÖZDEMİR MMG Genel Başkanı


ETKİNLİK

İDO GENEL MÜDÜRÜ DR. AHMET PAKSOY’U ZİYARET ETTİK

M

MG Ulaşım Sistemleri Komisyonu, İDO Genel Müdürü Sayın Dr. Ahmet Paksoy’u makamında ziyaret etti. 2004 yılında İDO’da Genel Müdür olarak göreve başlayan ve özelleştirme süreci sonrasında da ikinci kez İDO’nun başına getirilen Dr. Ahmet Paksoy iş hayatındaki deneyimlerini bizimle paylaştı. Tecrübesiz olduğu halde Genel Müdürlük

görevi kendisine verilen Paksoy’un olumsuzlukları ön yargılardan uzak, yeniliklere açık bir anlayışla bu tecrübesizliğini nasıl kendi lehine çevirdiğini konuştuk. Yönettiği şirketi dünya çapında bir şirket haline getirmesini, özelleştirme sürecini ve özelleştirmeden sonra neden ikinci kez genel müdürlük görevine getirildiğini dinledik.

MMG III. AGH (AVRUPA GÖNÜLLÜ HİZMETİ) PROJELERİ GERÇEKLEŞİYOR MMG’DE BAYRAMLAŞMA HEYECANI…

M

imar ve Mühendisler Grubu (MMG) tarafından 17 Ekim Perşembe günü MMG Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen programa MMG Genel Başkanı Murat Özdemir’in yanısıra Başkan Yardımcıları Murat Özmen, Ali Reyhan Esen, Yönetim Kurulu üyesi Doç. Dr. Ahmet Erdal Osmanlıoğlu, Komisyon Üyeleri Şehmus Yıldırım, Adem Şahinoğlu, eski Genel Başkanlardan Avni Çebi, Oral Avcı, eski Genel Başkan Yardımcılarından ve Yeryüzü Mühendisleri Genel Başkanı Doç. Dr. Ömer Faruk Kültür, Kadem Ekşi, Ak Parti Şişli İlçe Başkanı Nevzat Şatıroğlu, Başkan Yardımcıları Cengiz Kalaycı, Adnan Yılmaz ile çok sayıda MMG üyesi katıldı. Samimi bir havada geçen bayramlaşmada işlerinin yoğunluğundan dolayı bir araya gelemeyen üyeler, bir yandan hasret giderme imkanına kavuşurken ayrıca güncel konuların yanısıra MMG etkinliklerini konuştu.

Mimar ve Mühendisler Grubu’nunda akredite olduğu Avrupa Gönüllü Hizmeti (AGH) projeleri kapsamında 3'üncü Gönüllülük Projeleri (Bulgaristan, Danimarka, İtalya, Almanya, İngiltere, İsviçre) gerçekleşiyor.

P

roje ana hatlarıyla, kültürel kaynaşma, çeşitli toplum kuruluşlarında görev alma ve proje içeriğine bağlı olarak teknik konularda çalışmayı içeriyor. AGH Projelerinde bilindiği gibi ayrıca yabancı dil kursu (İngilizce veya gidilen ülkenin dili) ve çeşitli seminerler ve eğitimler de veriliyor. Öğrenci arkadaşlarımızın birçok teknik ve sosyal çalışmalarda bulunacağı, kültürel ve eğitim olarak birçok faaliyetlerin gerçekleştirileceği proje çalışmaları önemli tecrübe ve deneyimler kazandı-

racak ve gidecek öğrenciye hem kariyer hem de deneyim olarak birçok avantaj sağlıyor. 2004'ten bu yana çok sayıda gencin gerçekleştirdiği projelerle, gençlerin Avrupa Birliği'ni tanıma, Avrupa ülkelerinde gezerek ve çalışarak tecrübe edinmelerini gerçekleştiriyor. Bu doğrultuda öğrenci arkadaşlar gönüllü olmak istedikleri takdirde, uygun kriterler ve mülakattan sonra projede yer alabilecek ve bu ülkelerden birine gönderilmeleri MMG tarafından yapılacak mülakatlar ve toplantılarla sağlanacak.

ELEX 2013'TE ZİYARETÇİ AKINI M armara Fuarcılık tarafından 2'ncisi gerçekleştirilen ELEX 2013 Fuarı yoğun ziyaretçi akımına uğradı. İstanbul Fuar Merkezi'nde düzenlenen ve Mimar Mühendisler Grubu’nun da katılım gösterdiği fuarda alternatif enerji kaynakları sergilendi. Yerli ve yabancı birçok firmanın katılım gösterdiği ELEX 2013 Fuarının

6

Mimar ve Mühendis

açılışını Marmara Fuarcılık Genel Müdürü Feridun Bayram ile Enerji Bakanlığı Enerji İşleri Genel Müdürlüğü Enerji Verimliliği Şube Müdürü Cengiz Çelebi birlikte yaptı . Mimar ve Mühendisler Grubu’nun da stand açtığı fuar çok sayıda ziyaretçinin akımına uğrarken firmalar ilgiden duydukları memnuniyeti dile getirdi.


Eyl端l - Ekim 2013

7


ETKİNLİK

‘BİZBİZE KONUŞMALAR’DA İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ KONUŞULDU M

imar ve Mühendisler Grubu’nun(MMG) düzenlediği "Bizbize Konuşmalar" etkinliği, 2013-2014 sezonunun ilk programıyla başladı. MMG İş Sağlığı ve Güvenliği Komisyonu Başkanı ve İş Müfettişi Harun Urul'un konuk olduğu etkinlikte, İş Sağlığı ve Güvenliği alanında çıkan yasalar ve beraberindeki tartışmalar konuşuldu. Harun Urul, konuşmasına İş Sağlığı ve Güvenliği alanındaki çalışmaların tarihiyle başladı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Loncalarla yapılan ve Ahilik Teşkilatlarıyla denetlenen İş Sağlığı ve Güvenliği alanındaki denetimlerin günümüzde de aynı anlayışla devlet eliyle yapıldığını söyleyen Harun Urul, bu konuda sistematik olarak ilk yapılan çalışmaları Cumhuriyet döneminde görüldüğünü kaydetti. Şu anda yürürlülükte 30.06.2012 tarihinde 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'nun yayınlandığını belirten Harun Urul, kanunun amacının işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi için işveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerini düzenlemek olduğunu belirtti. Geçmişte İş Kanunu'nda sadece "işçi" kavramının olduğunu, yürürlülükteki kanunda ise "çalışan" kavramının geldiğini söyleyen Urul, devletin işçi kavramına neden çalışan kavramını getirdiğine baktığımızda, artık sadece işçi hükmünde çalışanların değil, memurların da bu alanda bulunduğuna dikkat çekmek ve gerekli altyapı çalışmalarından memurların ve kamu görevlilerin de faydalanmasını gözetlemek; böylece tüm çalışanları için yapıldığını kaydetti.

8

Mimar ve Mühendis

HALİÇ METRO KÖPRÜSÜNE TEKNİK GEZİ DÜZENLEDİK M MG Ulaşım Sistemleri Komisyonu, Haliç Metro Köprüsü'ne teknik gezi düzenleyerek çalışmalar hakkında bilgi aldı. MMG Ulaşım Sistemleri Komitesi Başkanı. Murat Seven tarafından organize edilen teknik gezi, hem MMG üyelerinin hem de özellikle ulaşım alanında çalışan mühendislerin katılımıyla gerçekleşti. Haliç Metro Köprüsü'nün ilk yapılmaya başlanılan günden bugüne kadar yapılan tüm çalışmalar hakkında Şantiye Şefleri'nden Erdem Bey tarafından bilgi alan MMG Ekibi, bilgi alımından sonra tekne gezisiyle köprüde incelemelerde bulundu. Haliç Metro Köprüsü'nün Yapılış Süreci İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı köprü ilk kez 1952’de gündeme

gelmiş. 1982’de etütler yapılmış. 1990 yılında Koruma Kurulu hattın yapımını onaylamış. 1998 yılına gelindiğinde ise tünellerin inşası için ihaleye çıkılarak bir yılda Şişhane-Karaköy ve UnkapanıYenikapı tünelleri açıldı. Haliç’i geçecek köprü için ise 2005 yılına kadar 21 proje Koruma Kurulu’na sunuldu. Ancak hiçbir proje tarihi siluete uygun bulunmadı. 2005 yılına gelindiğinde Mimar Hakan Kıran’ın hazırladığı mevcut proje Koruma Kurulu’nda onaylandı. Köprünün gerek mimari açıdan, gerek yapılırkenki malzemelerin üretiminden taşınmasına, hidrolik sistemlerin kurulmasından kazıkların çakılmasına kadar birçok farklı disiplinlerarası çalışma gerektiren çalışmaları inceleyen MMG ekibi, Haliç Metro Köprüsü'nün çizimlerini de inceledi.


Eyl端l - Ekim 2013

9


ETKİNLİK

Değerli MMG Ailesi Erdemli insan yaşamını aklı ile yöneten, tüm karar ve davranışlarına aklı ile yön verendir. İnsan tüm varlığa karşı sorumluluk bilinciyle doğar. Sorumluluğun en büyüğü varlığın zirvesi Allah’a karşı duyulan sorumluluk bilincidir. Diğer tüm varlıklara karşı duyulan sorumluluk, temelde Allah’a karşı duyulan sorumluluğun uzantısıdır. Bu kapsamda diğer bir deyiş ile doğru yapılanma içinde olan STK’lar, bir hayır kuruluşudur. Bu hayır kuruluşları, belli grup ve çatılar altında toplandıkları zaman güçlü bir yapılanma ile psikolojik, sosyal, mali, eğitim, öğretim, sağlık v.b. konularda topluma fayda sağlar.

B

u yazıyı kaleme almakla, MMG ailesi ile hissiyatımı paylaşmak ve aynı zamanda bu ailenin bir parçası olarak camiamız ile kucaklaşmak istedim. Her ne kadar henüz tanışmasak da el sıkışmasak da biliyorum ki dualarınız bizim bundan sonraki tüm başarılarımızın esas destekçisi olacaktır. Öncelikle MMG ailesi içinde yer almaktan ne kadar mutlu ve gururlu olduğumu ifade etmek isterim. Aynı düşünceyi paylaşan, aynı ilke ve hedefler doğrultusunda yol almayı amaç edinen kişilerle birlikte olduğumu bilmek, sanırım bu sevincimin anlamını daha somut olarak ifade etmeme yardımcı olacaktır. Bilindiği üzere STK’lar resmi kurumlar dışında ve bunlardan bağımsız olarak çalışan, politik, sosyal, kültürel, hukuki ve çevresel amaçları doğrultusunda lobi çalışmaları yapan, ikna yöntemi ve eylemlerle sesini duyuran, üyelerini ve çalışanlarını gönüllülük usulüyle alan, kâr amacı gütmeyen ve gelirlerini, bağışlar ve/veya üyelik ödemeleri ile sağlayan kuruluşlardır. Aynı zamanda sivil toplum örgütleri, bireyler arasında hoşgörü dayanışma ve bilinçlenmeyi artırmak, ortak hareket etme duygusu kazandırmak, aynı düşüncedeki insanları bir araya getirmek gibi “birlikten güç doğar” ilkesine dayanarak faaliyetlerini sürdürür. Erdemli insan yaşamını aklı ile yöneten, tüm karar ve davranışlarına aklı ile yön verendir. İnsan tüm varlığa karşı sorumluluk bilinciyle doğar. Sorumluluğun en büyüğü varlığın zirvesi Allah’a karşı duyulan sorumluluk bilincidir. Diğer tüm varlıklara karşı duyulan sorumluluk, temelde Allah’a karşı duyulan sorumluluğun uzantısıdır. Bu kapsamda diğer bir deyiş ile doğru yapılanma içinde olan STK’lar, bir hayır kuruluşudur. Bu hayır kuruluşları, belli grup ve çatılar altında toplandıkları zaman güçlü bir yapılanma ile psikolojik, sosyal, mali, eğitim, öğretim, sağlık v.b. konularda topluma fayda sağlar. Bu çerçeveden baktığımız zaman, devletin elinin uzanamayacağı veya yeterince destek sağlayamayacağı, coğrafi, fiziki, sosyal ve kültürel yapılar içerisinde STK’lar olmak zorundadır ve bir şekilde herkesin bu tip oluşumlar içersinde yer alması, elini taşın altına koyması gerekmektedir. Çünkü birey

10 Mimar ve Mühendis

MMG Genel Sekreteri Murat Alpay ve/veya toplumun küçük bir parçası olan aile olarak çevremize duyarsız kalamayız, kaldı ki bunun manevi yanı ve hazının ne kadar önemli olduğunun farkına vardığımız zaman, gönüllülük esası ile var olan STK içersinde yer almanın biraz da zaruri olduğu bilincine varırız. Aksi taktirde pek de şık ve doğru olmayan atasözündeki ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' mantık hatasının sonuçlarına istemesek de katlanmak zorunda kalırız. Bu sebeple pasif iyi olmak yeterli bir duruş şekli değil, aksine aktif kötünün teşvikçisidir. Pasif iyinin varlığı iyiliği çoğaltacağı yerde, dolaylı yoldan kötülüğün çoğalmasına neden olacağından, bunu önlemenin en iyi yolu pasif iyi değil, aktif iyi olabilmektir. Bu beyanla, bir mühendis ve/veya mimar olarak teknik konularda söz söyleyen, yanlışları bilimsel olarak dile getiren, toplum huzuru ve refahını kollayan, yaşam ve gelir normlarında adaleti sağlama yollarını teşvik edip destekleyen, teknik alt-yapısı güçlü MMG ailesi olarak sorumluluğumuzun önemini bir nebze ifade etmek istedim. Bu kapsamda, gönüllüğü esas olan, bir manada infak mantığından hareketle bu yapı içinde şu an sahada görev alan, idari kadro, yönetim ve komisyonlarda aktif olarak yeralan arkadaşların sizler tarafından maddi, manevi ve fikri desteğe ihtiyaçlarını da göz

"Bir mühendis ve/veya mimar olarak teknik konularda söz söyleyen, yanlışları bilimsel olarak dile getiren, toplum huzuru ve refahını kollayan, yaşam ve gelir normlarında adaleti sağlama yollarını teşvik edip destekleyen, teknik alt yapısı güçlü MMG ailesi olarak sorumluluğumuzun önemini bir nebze ifade etmek istedim. Bu kapsamda, gönüllüğü esas olan, bir manada infak mantığından hareketle bu yapı içinde şu an sahada görev alan, idari kadro, yönetim ve komisyonlarda aktif olarak yeralan arkadaşların sizler tarafından maddi, manevi ve fikri desteğe ihtiyaçlarını da göz ardı etmemek gerekir." ardı etmemek gerekir. Böyle bir teknik bilgiye haiz, maneviyatı güçlü bir topluluğun daha aktif olarak bir çok projede söz sahibi olacağını veya olması gerektiğini umarak tüm çalışmalarınızda başarılar dilerim. Saygı ve selamlarımla.


Ev ve bina kontrolünde dünya çapında bir standart

Eylül - Ekim 2013 11


MİMARLIK

‘Sinan Çağı’nı Yeniden Yakalayabilir miyiz? Harvard Üniversitesi Sanat ve Mimarlık Tarihi Bölümü Ağa Han İslam Sanatı Kürsüsü Program Direktörü Prof. Gülru Necipoğlu'nun "Sinan Çağı: Osmanlı İmparatorluğu'nda Mimarî Kültür" kitabının Türkçe baskısı, yakın zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan çıktı. Kitap, şimdiye kadar yayınlanan Mimar Sinan ve eserleri hakkında pek konuşulmayan konulara ve farklı yapı incelemeleriyle Mimar Sinan'ın hayatına ve eserlerine ışık tutuyor. Bugüne kadar Mimar Sinan ile ilgili hazırlanmış en kapsamlı kitaplardan biri olan Sinan Çağı, Reaktion Books tarafından Osmanlıca kaynaklardan beslenerek ilk kez 2005'de Harvard Üniversitesi’nde sanat tarihi dersleri veren Prof. Necipoğlu’nun Mimar Sinan ve dönemi üzerine yazdığı kitabın 8 yıl sonra Türkçeye çevrilişi hali pür melalimizi anlatmıyor mu sizce? >

YAZI: YUNUS EMRE TOZAL/HARİTA MÜHENDİSİ

Kültürümüzü yeniden inşa edebilir miyiz? UNESCO, kültürü sahip olunan tarihsel bilinç olarak tanımlar. Kültürün tarih bilinci ile olan ilişkisi, varlığını ve diğer kültürler içerisinde dominantlığını da ifade eder. Bir kültüre salt anlamda insan, özgürlük, coğrafya, psikoloji gibi çeşitli bilim dallarıyla ya da kavramlarla bakmaya çalışmak, o kültürün bize hiçbir zaman bütünsel bir fotoğrafını sunmaz, sunamaz. Bütünsel bakamadığımızdan hakikatte varacağımız nokta hep eksik kalır. Hangi açıdan yaklaşırsak yaklaşalım, kültürler önyargıyı asla kabul etmez. Bu yüzden insanı kendi kültüründe, kültürü de insanların/toplumların yaşadığı süreçte incelemek zorundayız. Bu yaklaşım, bize kültür kavramına dair geliştireceğimiz yaklaşımın önüne set çekmez, bilakis kültürel değişimlerde baskın olan nedensellerin ortaya çıkışını artırır. Dolayısıyla 12 Mimar ve Mühendis

kültür kalıpları, birbirleriyle ilişkisi olan tüm kültürlerin karşılaştırmalarından elde edilen özlerden meydana gelerek, genel bir kültür algısı oluşturur. Kültürler, coğrafyaların dilleridir. Mimarlık alanında örnek verecek olursak, Mimar Sinan özeline gelecek olursak, edebiyatında Fuzuli’nin şairi olduğu, iktidarında Kanuni’nin bulunduğu, eğitiminde muhteşem bir üsluba ve dile sahip bir dönemden bahsediyoruz. Mimar Sinan’ın yaptığı eserleri göz önünde bulundurulduğunda, bir dilin, üslubun oluştuğunu görmemek imkânsızdır. Selimiye ya da Süleymaniye hep bu üslupla birlikte ortaya çıkan eserlerimizdir. Şehzade Camii Külliyesi ya da Süleymaniye Külliyesi de Osmanlı toplumunun hayata karşı bir bakış açısını sunuyor bize. Çarşının, pazarın ve medresenin camii ile buluşmasını imgeleyen külliyeler, Osmanlı toplumunun hayata bakış açısını

ifade ediyor. Bugün mimari üslubumuzdan bahsedemiyorsak eğer, bu, sadece mimari alanda eksik kaldığımızı göstermez, kültürün diğer öğelerinden de eksik kaldığımızı gösterir. Bir camii projesini dahi kendi ürettiğimiz teknoloji programlarımızla çizemiyorsak, AutoCAD yada diğer CAD programlarına ihtiyaç duyuyorsak, teknolojimizi yeniden gözden geçirmek zorundayız demektir. Kendi kültür öğelerini koruyamayan toplumlar, dominant kültürlerin öğelerine karşı duramazlar, onların esiri olurlar. Bugün, kültür coğrafyamızın birçok öğesini kaybetmiş durumdayız. Kültürel kodlarımızı yeniden yazmak zorunda kalışımız, birçok alanda yeni üsluplar ve üst entelektüel bir dil inşa etmek mecburiyetinde oluşumuz, kültürel zenginliklerimizi nasıl kaybettiğimizin bütünsel bir resmidir. Harvard Üniversitesi Sanat ve Mimarlık Tarihi Bölümü Ağa Han İslam Sanatı Kürsüsü


Program Direktörü Prof. Gülru Necipoğlu'nun "Sinan Çağı: Osmanlı İmparatorluğu'nda Mimarî Kültür" kitabının Türkçe baskısı, yakın zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan çıktı. Kitap, şimdiye kadar yayınlanan Mimar Sinan ve eserleri hakkında pek konuşulmayan konulara ve farklı yapı incelemeleriyle Mimar Sinan'ın hayatına ve eserlerine ışık tutuyor. Bugüne kadar Mimar Sinan ile ilgili hazırlanmış en kapsamlı kitaplardan biri olan Sinan Çağı, Reaktion Books tarafından Osmanlıca kaynaklardan beslenerek ilk kez 2005'de Harvard Üniversitesi’nde sanat tarihi dersleri veren Prof. Necipoğlu’nun Mimar Sinan ve dönemi üzerine yazdığı kitabın 8 yıl sonra Türkçeye

çevrilişi hali pür melalimizi anlatmıyor mu sizce? Sinan’ı en iyi anlatan çalışmaların hâlâ yurtdışında olması, Sinan'a hem mimari hem kültürel açıdan daha çok ihtiyacımızın olup olmadığı hakkında bizleri düşündürmelidir. 1993 yılından bu yana Harvard Üniversitesi'nde ders veren Prof. Dr Gülru Necipoğlu, kitabını uzun araştırmalarından sonra ortaya çıkartmış. Türkçe baskı için tekrar gözden geçirdiği kitabında kimisi ilk kez yayımlanan pek çok kaynağa başvurmuş. Sinan Çağı, Osmanlı mimarlığının anıtlaşmış ismi Mimar Sinan’ı ve yapıtlarını anlatmanın ötesinde, adından da anlaşılacağı gibi bir çağı, bir ekolü tasvir ediyor. Osmanlı klasik döneminin zirvesinde

oluşan mimarlık kültürünün anlatıldığı kitabın giriş bölümünde Necipoğlu, "16'ncı Yüzyıl Bağlamında Sinan" başlığıyla Osmanlı kültür ve medeniyetini oluşturan çeşitli unsurları anlatarak, Mimar Sinan’ın nefes kesici anıtsal vurguları ile İstanbul’un siluetine ve şehir imgesi doruğuna ulaştığını ifade ediyor. Alışılmış Mimar Sinan monografilerinin aksine Necipoğlu, Sinan'ı efsaneden arınmış bir şahsiyet olarak ve döneminin sosyal, siyasal, dini ve toplumsal çevresi içerisinde değerlendiriyor. "Osmanlı'da mimari yapılar, toplumsal müzakerelerle belirlenirdi" Mimar Sinan’ın Tuna’dan Dicle’ye uzanan ve üç kıtaya yayılan coğrafyada muhteşem izler bıraktığını söyleyen Gülru Necipoğlu’na göre Mimar Sinan’ın şöhreti, özellikle merkezi planlı kubbeli camileriyle İtalyan Rönesans kiliseleri arasındaki benzerlikten kaynaklanıyor. Bu Eylül - Ekim 2013 13


MİMARLIK benzerliğin köklerinde, o dönemler İstanbul ve İtalya’da eşzamanlı olarak yeniden yorumlanan Doğu Akdeniz havzasının ortak RomaBizans mimarî mirasının olduğunu söyleyen Necipoğlu, Sinan mimarîsinin yorumlamalarına rengini veren, onun eserlerini tarihsel bağlamlarına oturtmayı hedeflemeyen “evrensel” ve “milliyetçi” oryantalizm paradigmaları olduğunu söyleyerek dikkatleri çekiyor. Mimar Sinan hakkında Avrupa’da yayınlanan ilk monografiyi yazan Viyana eğitimli İsviçreli Mimar Ernst Egli’nin, Sinan: Der Baumeister Osmanischer Glanzzeit(Zürih, 1954) kitabında Mimar Sinan'a dair: Onun büyüklüğü, eserinde biçim ve içeriğin tam uyumunda yatar; benzersizliği ise kendisine verilen görevlerin bi­reysel yönlerini kalıcı ve evrensel değerde bir şeye dönüştürme becerisindedir. Eserlerinin bugün her zamanki kadar canlı kalmasının nedeni de budur. Bu eserler, geçmişin ölümsüz özelliklerini muhafaza eder." tespitini analiz eden Necipoğlu, Mimar Sinan'ın bir mimarbaşı olarak hizmet ettiği 1539 ile 1588 yılları arasındaki görev dönemi boyunca oluşturduğu akımın milli ve evrensel nitelikleri aynı anda barındıran biçim-

14 Mimar ve Mühendis

Gülru Necipoğlu

sel değerlerin, Sinan’ı modern Türk mimarlarının gözünde muteber bir esin kaynağına dönüştürme amacını taşıdığını belirtiyor. Mimar Sinan'ın arkasında muhteşem bir ekol bıraktığının altını çizen Necipoğlu, Osmanlı'da her isteyenin, her biçimde veya boyutta, istediği yerde yapılar inşa edemediğini; yapılacak her türlü binanın bir ekol tarafından onaylanarak yapıldığını belirtiyor. Günümüzde mimari ve şehircilik açısından kuralların olmadığı için sıkıntılar çıktığını belirten Necipoğlu, Osmanlı döneminde bir yapının yapılıp yapılmayacağına ilgili toplumsal müzakereler sonunda karar verildiğini ifade ediyor. Sinan Çağı kitabında özellikle Sinan’ı ve eserlerini Osmanlı toplumunun sosyo-ekonomik, dinsel ve zihinsel bağlamları içinde inceleyen Prof. Dr Gülru Necipoğlu, o dönemde mimarbaşının ve altındaki mimarların Osmanlı hamileri ile arasında güçlü bir iletişimin olduğunu, o yüzden herkes herhangi bir yere istediği gibi bir eser yapamadığını, Şeriat'ın da buna izin vermediğini belirtiyor. Örnek olarak camileri yapmak için bir gaza kazanmış olmak gerektiğini söyleyen ulemanın, Sultan Ahmet Camisi yapılırken bu inşaata karşı çıktığını belirten Necipoğlu, sultanın bu itirazlara kulak asmadığını, “yaparım” diyerek camiyi yaptırdığını ama sonunda Sultan Ahmet Cami'nin Şeyhülislam tarafından imansız cami olarak ilan edildiğini ifade ediyor. Mimar Sinan'ın hamamdan köprüye, su kemerinden camiye, hastaneden aşevine, türbeden külliyeye hayatın her alanını kapsayan yapılar yapması, Sinan'ın hayatla ne kadar içli-dışlı olduğunu, ayrıca ardında mimarlık konusunda ciddi bir ekip yetiştirdiğini gösteriyor. Sinan’ın emrinde kırk dört hassa mimarı, bir nevi mimarlar ordusu olduğunu belirten Necipoğlu, bunların çoğunu kendisinin eğittiğini, tabii

Mimar Sinan'ın vefatı üzerinden 425 yıl geçti, yapılarının büyük çoğunluğu ayakta. Mimar Sinan'ın yapılarını gerek mimarlık ve şehircilikte geleceğimizi yeniden yorumlamak, gerek diğer disiplinlerarası çalışmalarda üzerinde yaşadığımız coğrafyanın kültürel kodlarını ihya edebilmek için yeniden okumaya, araştırmaya, üzerine incelemeler ve analizler yapmaya ihtiyacımız var. Öncelikle ihtiyacımızın farkında olmalı, ardından bu muhteşem eserler için mimarlardan mühendislere, psikologlardan ilahiyatçılara kadar geniş bir enstitü kurarak disiplinlerarası çalışmalarımıza hız vermeliyiz. Sinan’ın İstanbul’dan Şam’a, Mekke’ye ve Medine’ye kadar bütün projelerde gerçekten katkısının olduğunu söylüyor. Mimar Sinan'ın vefatı üzerinden 425 yıl geçti, yapılarının büyük çoğunluğu ayakta. Mimar Sinan'ın yapılarını gerek mimarlık ve şehircilikte geleceğimizi yeniden yorumlamak, gerek diğer disiplinlerarası çalışmalarda üzerinde yaşadığımız coğrafyanın kültürel kodlarını ihya edebilmek için yeniden okumaya, araştırmaya, üzerine incelemeler ve analizler yapmaya ihtiyacımız var. Öncelikle ihtiyacımızın farkında olmalı, ardından bu muhteşem eserler için mimarlardan mühendislere, psikologlardan ilahiyatçılara kadar geniş bir enstitü kurarak disiplinlerarası çalışmalarımıza hız vermeliyiz.


Eyl端l - Ekim 2013 15


ŞEHİRCİLİK

Cami Mimarisinde Kaybettiğimiz Hikmetin Peşinde Olmak Bir eseri inşa ederken mekân, zaman, varlıklar ve insan arasındaki uyum ve sürdürülebilirliği öncelememiz gerekir. Bu ölçüler üzerinde inşa edilen yapılar zamanın yıpratıcılığına karşı ayakta kalmış, toplumsal ortak hafızamızın mekânlarına dönüşmüşlerdir. Biz bu zamanı aşan eserler etrafından kimliğimizi ve geleceğimizi inşa ederek sağlam bir zeminde var olabiliriz. Camilerimiz ve külliyeleri bu noktada bizi biz yapan başyapıtlarımızdır.

B

>

YAZI: AVNİ ÇEBİ/MMG Etik Kurulu Başkanı

ugün şehirlerimizin cami mimarisinde yeni yaklaşımlara ihtiyacımız bulunmaktadır. Bu konuyla ilgili günümüzde arayışlar artmaktadır. Konuyla ilgili sempozyum ve paneller yapılmakta, konunun tarafları bir araya gelerek yeni fikirler ve açılımlar ortaya koymaktadırlar. Üretilen bu bilgi ve birikim, bugünün bilim ve teknolojisi ile dünün bilgeliği harmanlamalı günümüz şehirli insanının ihtiyaçlarına cevap aramalıyız. Göç sonrası dar imkânlarla yapılan camilerin yerine şehirlinin toplumsal ihtiyaçlarını ve beklentilerini merkeze alan bir mimariye ihtiyaç oluşmuştur. Şehre estetik değer katarken manevi bir iklimi oluşturacak unsurlar mimari de kullanılmalı ve camilerimiz abartılı olmayacak şekilde çevre ile uyumlu tasarlanmalıdır Cami, İnsan ve Çevresi Cami ve çevresindeki bütün sosyal donatı mekânları çevredeki dokuyla uyumlu sadelik, zariflik ve bütünlük anlayışı içerisinde oluşturulmaya çalışılmalıdır. Cami ve çevresi düzenlenirken cemaatin namaz sonrası boş vakitlerini cami çevresinde geçirmesine uygun donatı alanları, bahçe ve yeşil alan düzenlenmelidir. Küçük sosyal donatı alanları olabildiğince büyük yapılmalıdır. Cami ve çevresi bütün gün farklı yaş gruplarından müminlerin yaşam alanı olabilmelidir. Cami ve çevresi hayatın merkezinde insanların buluştuğu, halleştiği bir mekân olarak olabildiğince gün içinde huzur içerisinde kullandığı, anlamlı vakitleri paylaştığı mekânlara sahip 16 Mimar ve Mühendis

olmalıdır. Cami ve donatı alanları, erişilebilir ve engelsiz mimari anlayışı ile bütün alanlarında gerçekleştirilmelidir. Kadınlar, yaşlılar, engelliler ve çocuklar için cami daha erişilebilir, huzur verici bir atmosferde yapılmalıdır. Kentleşme ve aile bireylerinin iş hayatına daha çok katılmasıyla ortaya çıkan ihtiyaçlara cevap verilmelidir. Özellikle hanımların camide kadınlık onuruna yakışır erişilebilir, rahat mekânlarda abdest alma ve namaz kılma ihtiyacı sağlanmalı bunu için cami içerisinde hanımlara ayrılan mekân gerekli büyüklükte gereğinde annelik sorumluluğunu yerine getirecek şekilde çocuk bakım ve emzirme odasına sahip olmalıdır. Çocuk arabası ile camiye gelen anneler, hanımlar namaz kılma yerine kadar engelsiz bir şekilde gelebilmeli araba için park yerine sahip olmalıdır. Hanımların abdest yerleri namaz kılma mekânın içerinde oluşturulmalı ve bayan tuvaletleri hanımların namaz mekânına yakın yapılmalıdır. Çocuğu ile şehri kullanan bütün annelere cami imkân oluşturmalı, rahatlatmalı ve huzur vermelidir. Çocuklarımız cami ile büyümeli onun ile ilgili canlı, tatlı hatıralara sahip olmalıdır. Cami adeta onlar için yapılmalı, onların müsaade ettiği kadar bize de yer olmalıdır. Onların coşku ve heyecanına saygı göstermeliyiz. Cami adeta onların enerjilerini boşalttığı, boşaltırken ruhen ve zihnen dönüştüğü bir mekân olmalıdır. Kendileri ve dedeleri ile geldikleri zaman bir mimari eserin bütünlüğü ve uyumunu görmeli, duymalı ve estetik heyecanını mimarinin bütün alanlarında; mekan kullanımından tezhip ve hat’a, peyzajdan ölçü ve orana kadar duymalı ve hissetmeli,

Cami ve çevresi düzenlenirken cemaatin namaz sonrası boş vakitlerini cami çevresinde geçirmesine uygun donatı alanları, bahçe ve yeşil alan düzenlenmelidir. sadelikten güzelliğe, sükûnetten derinliğe kadar fark etmeli, dokunmalı ve yaşamalıdır. Camide çok amaçlı salonlar oluşturulmalı onların eğlenirken öğrenmesini sağlayacak mekânlar oluşturmalıyız. Caminin bütün mekânları günün her saati amaçlara uygun olarak dönüşmeli ve verimli kullanılmalı, emeklerimiz ve imkânlarımız olabildiğince halk için değerlendirilmelidir. Nüfusumuz hızla yaşlanıyor, camilere yaşlıların erişimi kolaylaşmalı, merdivenler olabildiğince


rahat ve huzur içerisinde karşıladığı, dostlarını çoğalttığı ve imkanlarını paylaştığı kendisini iyi hissettiği mekâna dönüştürülmelidir. Cami İnşa Ederken

azaltılmalı ve standartlara uygun eğimde yürüyüş rampaları yapılmalıdır. Engelli vatandaşlarımız için camiler uygun mekanlar haline getirilmelidir. Emekli ve yaşlı cemaatin cami etrafında günü geçirebileceği hizmet alanları üretilmelidir. Kıraathane şeklinde nezih ortamlar ülkemiz insanın günümüzde geldiği refah seviyesi ve ihtiyaçlarına uygun gerçekleştirilmelidir. Yeşil dokunun şehir içerisinde kaybolduğu bir zamanda cami adeta bir vaha gibi olmalı müminleri davet edecek, ferahlatacak, dinlendirecek, onaracak yeşil dokuya ağaçları, gülleri, sarmaşıkları ile sahip olmalıdır. Kaybettiğimiz yitik cenneti camide yaşamalıyız ve hissetmeliyiz. Camilerimiz yalnız namaz vakitleri kullanılan bir mekân olmadan çıkarılmalıdır. Cemaatin bütün gün ihtiyaçlarını

Yedi Temel Prensip Camilerimiz hayatımızı mamur edecek bir mimari anlayışı iç ve dış mekânın tasarımında projeden uygulamaya, malzemeden inşa edilmesine kadar içermelidir. İmar kavramı bildiğiniz gibi mamur etmek, inşa etmek, yapmak anlamına geliyor. Cami inşasının bütün aşamalarında doğru ihtiyaç analizleri ilgili tarafların katılımı ile bütün boyutları ile yapılmalıdır. Yapılacak mimari eserde 7 temel prensibe ve husussa dikkat etmeliyiz. Bunlardan birincisi ürünün “işlevsel” olması konusudur, bir işi bir ihtiyacı karşılayabilir olmasıdır. Cami inşa edilirken yerel ihtiyaçlar, cemaatin isteklerini, günümüz insanın ihtiyaçlarına cevap vermeli, 24 saat insana ve ihtiyaçlarına hizmet edecek şekilde gerçekleştirilmelidir. Bunun için gerekli işlev ve ihtiyaç analizi çalışması yapılmalıdır. Birinci işlevi caminin namaz kılmak olması ile beraber, içinde ve dışında müminlerin gün içerisinde insani ilişki, entelektüel gelişim ve dostların artırılması gibi karşılayacak şekilde mekânlara sahip olmalıdır. İkinci prensip ürünün“sağlam” olmasıdır, yapılacak eser uzun bir süre ihtiyacı karşılayacak sağlamlıkta yapılmalı ve güvenli bir bina olmalıdır. Ülkemiz deprem gerçeği gereği cami olası bir deprem de ayakta kalmalı, deprem olması durumunda ve olağanüstü olaylarda çevre halka hizmet edecek şekilde bir kısım donatı alanlarına sahip olacak şekilde yapılmalıdır. Üçüncü prensip, ürünün“estetik” olmasıdır, yapılan mimari eserin insana hoş ölçülü, orantılı, güzel, sade ve uyumlu olmalı, bütün parçaları kendi içinde ve çevresi ile bütünlük oluşturacak şekilde inşa edilmelidir. Cami dış ve iç mekânlarında uhrevi bir atmosfer sağlamalı, kişiyi dış ortamdan kurtararak kendisine has olan iklime çekebilmedir. Dördüncü prensip, ürünün “ergonomik” olmasıdır. Camilerimizi insan için üretiyoruz. İnsan ömrü dinamiktir, birçok evreden ve halden geçer; yaşlılık, çocukluk, engellilik ve hastalık gibi. Dinamik insan ömrü ile statik bina arasında sürdürülebilir bir ilişkiyi bütün mekânlarda sağlamamız gerekir. Binanın bütün mimari tasarımının insanın doğasına ve ölçülerine uygun kullanışlı olması sağlanmalı, caminin erişilebilir ve engelsiz olması bütün mekânlarda oluşturulmalıdır. Beşinci prensip, eser “sıhhi” olmadır. Üretim sürecinde kullanılan bütün malzemeler

insan sağlığını korumalı ve geliştirmelidir. Kullanım sürecinde sağlığa uygunluk ve temizlik kurallarına dikkat edilmeli, sağlıklı bir iklim ve iklimlendirme bütün mekânlarda sağlanmalıdır. Işık ve ses düzeni caminin gerektirdiği aydınlığı ve dinginliği sağlayacak şekilde yapılmalıdır. Altıncı prensip, ürünün “çevreci” malzeme ve işlemlerle yapılması, topografyaya saygılı, eko sistemle uyumlu, çevreye duyarlı imkân ve teknolojiler kullanılarak, insan emeğine ve alın terine değer veren ahlaki ve adil bir anlayışı üretimin bütün süreçlerinde gerçekleştirilmeli, bütün paydaşların hak ve hukuku gözetilmelidir. Yedinci prensip, ürünün “ekonomik” olması, abartılardan kaçınılması, basit ve kullanışlı yapılmalı, oran ve ölçek ekonomisi uygulanmalı, her türlü israf ve gösterişten kaçınılmalı, büyüklük kompleksinden uzak durulmalı, erişebilir ve ucuz olması sağlanmalıdır. Bir üründe özelliklerden biri bazen diğerinden öncelikli olabilir. Caminin gerçekleştirme aşamasında bazı mekân ve bölümlerde bazı prensipler birinin önüne çıkabilir, önem sırası farklı olabilir. Bazen ekonomi öne geçiyor, bazen sağlamlık, bazen estetik olması… Sonuçta hepsinde amaç insanla insan, insanla çevre, insanla âlem arasında düzgün bir ilişki ağının sürdürülebilir kılınmasıdır. Herkes İçin Cami İslam mimarisinin şimdiye kadar getirdiği anlayış ve külliye uygulaması modern mimari, malzeme, imkânlarla zenginleştirilerek yeniden yorumlanmalı, günümüz şehirli insanın ihtiyaçlarına cevap vermeli, cami adeta şehrin en nezih ve ferah zaman geçirilecek yeri bütün yaş grupları için getirilmelidir. Namaz kılanı veya kılmayanı ile bütün insanlarımız camiye ait mekânlarda kendisine ait bir yer olduğunu bilmeli, adeta insanımız cami ile barışmalı onda kendi kaybettiği ihsanı, güzelliği, dinginliği ve medeniyeti bulmalıdır. “Herkes için cami” anlayışını eserin bütün unsurlarına yaymalıyız. Cami doğumdan ölüme kadar yaşamın bütün evrelerinde hatıralarımız, umutlarımızın ve gerçekliğimizin mekânı olmalıdır. Dün, bugün ve gelecek zamanı harmanlamalı, anı kıymetli kılacağımız mekânımız olmalıdır. Bizi kucaklamalı, sarmalı, onarmalı ve âlemle bütünleştirmelidir.” Hamd Olsun Âlemlerin Rabbine” hakikatini camiyi âleme çevirerek yaşamalı ve yaşatmalıyız. Cümle âlemin bir olduğu, birliğimizin ve bütünlüğümüzün yaşayan mekânı olarak camilerimizi hep birlikte inşa etmeliyiz. Eylül - Ekim 2013 17


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu GİRİŞ • MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

TÜRKİYE'NİN YÜKSEK ÖĞRETİM VİZYONU Ülkemizde yüksek eğitim konusunda şüphesiz değişmesi gereken şeyler var ama bu değişim nereden başlamalı? Sadece sistemleri değiştirmekle çok fazla bir şey kazanamayacağımızı şu ana kadar anlamış olmalıyız. Peki, sistem ile birlikte değişmesi gereken şeyler neler? YÖK, ÖSYM gibi kurumlar mı, üniversitedeki hocalarımız mı, öğrencilerimiz mi, yoksa fikirlerimiz mi? Belki de asıl sormamız gereken soru şu: Biz değişmesi gereken şeyin ne olduğunu biliyor muyuz?

18 Mimar ve Mühendis


Eyl端l - Ekim 2013 19


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu GİRİŞ • MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

NASIL BİR EĞİTİM STRATEJİSİ? Yükseköğretim bir ülkenin gerek duyduğu nitelikli insan gücünün yetiştirilmesinde, bilginin üretilmesinde ve topluma hizmette önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Yükseköğretimin kökenleri Eflatun’un AcademIa’sına (M.Ö. 400), Aristo’nun Lyceum’una (M.Ö. 387), Roma’nın özellikle retorik ve tartışma usul ve esaslarını öğreten okullarına ve hatta bir araştırma kurumu niteliğini taşıması nedeniyle İskenderiya Müzesi’ne (M.Ö. 330-200) kadar gitmektedir. Yıllar boyu tüm medeniyetlerde eğitim ve öğretim konusu en önde gelen hususlardan birisi olmuştur. Özellikle 800-1500 yılları arasında Müslümanların öncülüğünde ilerleyen bilim ve eğitim dünyası bu dönemden sonra Batı medeniyetinin etkisi altına girmiş ve bu etki altında hemen hemen tüm dünya ülkelerini kontrolü altına almıştır. Özellikle Avrupa Birliği’nin kuruluşu ile tek bir eğitim politikası uygulamaya başlayan gelişmiş Batılı ülkeler eğitim alanında diğer ülkeler tarafından örnek alınmaya başlanmıştır. Ülkemizde yıllar boyu deneme mantığıyla bu eğitim vizyonunu uygulamaya çalışmış, zaman zaman başarılı uygulamalar görülse de, milli ve kendi yapımıza uygun bir eğitim vizyonu henüz gerçekleştirilememiştir. Türkiye’nin yükseköğretim alanında olumlu adımlar atabilmesi ve Türkiye’nin geleceği konusunda umutlar oluşturabilmesi için, bir yükseköğretim stratejisine acil gereksinmesi bulunmaktadır. Ülkemizin yükseköğretim alanının birikmiş ve birikmekte olan pek çok sorunu vardır ve bu sorunlara müdahale etmekte gecikilemez. Dünyanın yaşadığı hızlı değişme karşısında, insan unsuru, günümüzde bir ülkenin gelişmesinin en kritik faktörü haline gelmiştir. 20 Mimar ve Mühendis

Türkiye de dünyanın gelişmiş ülkeleriyle arasındaki gelişme açığını kapatabilmek için, yükseköğretiminde önemli atılımlar yapmak zorundadır. Bu nedenle Türkiye’nin üzerinde mutabakat sağlanmış bir yükseköğretim stratejisini en kısa sürede geliştirmiş olması gerekir. Eğer Türkiye’nin sorumlu kurumları böyle bir stratejiyi ortaya koymazsa, ilişki içinde olduğu uluslararası kuruluşların önerdiği stratejilerle yetinmek durumunda kalacaktır. Yükseköğretimin yönlendirilmesinde, stratejik bir plana dayanılması iki açıdan günümüzün yönetim anlayışıyla da uyum içinde


bulunmaktadır. Stratejik plan yükseköğretimin gerçekleştirmesi gereken genel amaçları ve uygulanacak temel politikaları ortaya koymak suretiyle esnek bir yönlendirme sağlayabilecek, öte yandan, böyle esnek bir yönlendirme altında, yükseköğretimin temel öğeleri olan üniversiteler, benimsenmiş strateji çerçevesinde kalarak, fırsatları değerlendirme ve özgünlüklerini ortaya koymakta serbest kalacak ve sistemin toplam performansını arttırmakta önemli katkılarda bulunabileceklerdir. Stratejinin bir başka önemli niteliği, toplumda müzakere edilmiş ve üzerinde mutabakat sağ-

lanmış olmasıdır. Bu nitelikte bir stratejinin ortaya konulması yükseköğretimin içinden ve dışından kaynaklanan gerilimleri azaltacak ve daha sakin ve verimli bir gelişme göstermesinin yolunu açacaktır. Şüphesiz yukarıda bahsettiğimiz stratejiler dışında planlanması gereken birçok iyileştirme ve değiştirme de yapılması gerekmektedir. Burada önemli olan bu değişim ve iyileştirmeler yapılırken daha önce olduğu gibi gençlerin kafasının karıştırılmadan ve zamanları harcanmadan uygulanması gerektiğidir. Eylül - Ekim 2013 21


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Prof. Dr. Ali Osman ÖNCEL Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şube Yönetim Kurulu Başkanı Mimar Mühendisler Grubu Yönetim Kurulu Üyesi İstanbul Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi

ÜNİVERSİTELERİMİZ İLK 100 DÜNYA ÜNİVERSİTESİ ARASINA NASIL GİREBİLİR? Ülkemizde üniversitelerin sıralama olarak yükselmesi etkin ve üreten üniversite olarak çalışmalarına ivme kazandırmasıyla ilişkilidir. Üretilen yeni bilimsel çalışmaların ulaşılır, anlaşılır ve kamuoyunda tartışılır olması üniversite görünürlüğünü yükseltecektir. Yeni ve güncel çalışmaların bilim dünyasında paylaşım sıklığının artması

üniversitenin üstünlük ve kalite düzeyine dayalı sıralamasına etki eder. Bilimsel fiziki imkânların çoğalması ve eğitim standardında yükselme üniversitelerin tanınırlık ve saygınlık sıralamasında yukarılara taşınmasına katkı sağlar. Farklı faktörlere bağlı olarak oluşacak bütünsel etkinin toplamlarına göre üniversitelerin sıralaması yıllara göre değişir.

Üniversite Sıralamalarına Genel Bakış Yükselen üniversite arayışının devam etmesi ve bir talep olarak gündemde sürekli kalmasının sağlanması gerekir. Bu yazının amacı üniversite sıralamalarında dikkate alınan kriterlere değinilmesi ve üniversitelerimizin üst sıralara yükselmeleriyle ilgili olarak bazı iyileştirme önerileri üzerinde durulacaktır. Avrupa Birliği’yle bütünleşme amacıyla yapılan düzenlemelerle birlikte üniversite sayısı ülkemizde yükselmiştir. Üniversiteleri bütünsel olarak tek kategoriye göre yapılan yakın zamanda açıklanan sıralamadai ilk 1000 içerisine giren on iki (12) ve ilk beş yüz (500) arasına giren iki (2 adet) Türk Üniversitesi bulunmaktadır.ii İstanbul Üniversitesi (408. sırada) ve ODTÜ (455. sırada) ilk beş yüz (500) arasında bulunmaktadır. Farklı kriterlere ve kategorilere göre sıralama yapan kurumlar bulunmaktadır. Bunlardan birisi THE (Times Higher Education) tarafından yapılan Yüksek Öğretim Sıralama ölçütlerine göre bütünsel genel üniversite sıralaması yerine farklı disiplinlere (Mühendislik ve Teknoloji, Sosyal Bilimler, Fiziksel Bilimler, Sanat ve Beşeri Bilimler, Canlılar Bilimi) özel sıralama yapılmasıdır. Farklı disiplinlere göre yapılan sıralamalarda ülkemizden bir üniversitenin (Boğaziçi Üniversitesi) ilk 200 arasına girmesi sevindiricidir. Bunun anlamı üniversitelerimizin genel ortalama olarak sıralamalarda iyi yerde olmamasına rağmen özel disiplinlere bağlı sıralamalara göre ilerleme göstermesi olumlu bir gelişmedir.

Ülkemizdeki üniversite sistemi özellikle mühendislikte genel olarak Kuzey Amerika Üniversite modelini esas almaktadır. Ülkemizle kıyaslandığında nüfus olarak 34 milyona yaklaşan nüfusuyla Kanada’nın çoğunluğu devlet üniversitesi olmak üzere yüze (100) yakın üniversitesi vardır ve bu üniversitelerden ilk 100 arasına giren üniversite sayısı altıdır (6 adet). Yaklaşık 60 milyon nüfusu olan İngiltere’de ise farklı alanlarda eğitim veren sayısı 300’e yakın yükseköğretim kuruluşu bulunmaktadır. Dört (4 adet) İngiliz üniversitesi ilk 100 arasına girmiştir. Nüfus olarak ülkemizden kalabalık ve yaklaşık 123 milyon nüfusu olan Japonya’da ise üniversite sayısı 1500’den fazladır. Buna rağmen ilk 100 arasına giren bir (1 adet) üniversitesi bulunmaktadır. Üniversite sıralamalarında kullanılan yöntemler değişebilir ve bu nedenle farklı yöntemlere dayalı olarak sıralamalarda farklılık gelmesi normaldir. Bu yazıda sıralamalar en büyük ve yaygın olan webometricsiii isimli kuruluşun verilerine göre verilmiştir.

22 Mimar ve Mühendis

Üniversite Sıralama Kriterleri. Değerlendirme ilkeleri temelde iki kategoriyi esas alır ve bunlar Görünürlük (Visibility) ve Etkinlik (Activity) olarak sıralamada eşit ağırlıklı olarak yarı-yarıya etki eder (Şekil 1). Üniversitelerin sıralamalarında yükselmesinde temel iki faktörü esas alacak büyütme çalışmaları yapanlar sıralamada yükseklerdedir.


Üniversitelerde görünürlük durumu Sıralamada yüksek sıralarda olan üniversitelerin web sayfalarında birçok bilginin sağlandığını ve birbirine bağlı olarak daha detaylı sayfalara doğru sizi yönlendirdiği fark edilir. Hiç düşünmediğiniz farklı alanlara doğru yönlenir ve bilgilenirsiniz. Ulaşamadığınız durumlarda e-posta gönderebilir, destek amaçlı yanıtların size gecikmeden geldiğini fark edersiniz. Özellikle ücretsiz aramalı telefon hatları veya internet üzerinden yardım masası sağlandığını görür ve anlarsınız ki bir üniversite görünür olmak için tüm imkânlarıyla seferberdir. Halka açık olan kapıları, kütüphaneleri ve halk için düzenlenen ücretsiz/ ücretli etkinlikleriyle kamuya açık üniversite görüntüsü verir. En önemli özelliklerden biriside yabancı öğrenciler ve yabancı öğretim üyelerinin çalıştığı, çok uluslu çalışan yapısıyla farklı milletlere mesaj verilir. Öğrenci ve öğretim üyesi seçilirken iyinin iyisini seçmek hedeflenir çünkü hedef en iyi üniversite olarak Dünya Üniversite Liginde tepe noktalara çıkmak, çıkıldıysa kalmaktır. Üniversite web sayfalarının popüler olması önemlidir Üniversite web sayfalarına ziyaretçi sayısının artması verilen servis ve sağlanan destek konusuyla ilişkilidir. Ziyaretçi sayısı bir ölçüde akademik performans kadar sağlanan bilginin kullanılabilir ve değerli olması veya kurumsal saygınlıkla ilişkili olarak değişebilir. Sayfa ziyaret izlenme istatistiği MajesticSEOiv ve Ahrefsv gibi servis hizmeti veren iki kurum tarafından toplanmaktadır. İki kurumun toplamasıyla çift mekanizmalı izleme (Double-check) sistemi uygulanarak araştırma hassasiyetinin yükseltilmesi, hataların düzeltilmesi ve veri boşluklarının doldurulması sağlanır. Görünürlük değişimini veren büyüklük göstergesinin hesaplanmasında linklerin popülerliği ve çeşitlilikte birlikte dikkate alınır. Etkin üniversite olma durumu Etkinlik üniversitelerin izlenmesi ve puanlanması için diğer bir faktördür ve 3 temel duruma bağlı olarak eşit ağırlıklı (1/3) olarak izlenir: a) mevcutluk b) açıklık ve c) üstünlük. Bunlarla ilgili açıklama webometrics sayfasından derlenmiş ve aşağıda özetlenmiştir. A) Mevcutluk- Presency: Paylaşılan bilgi (ders notu ve sunumları, bilimsel makale ve sunumlar, raporlar) başlıklarının görünebilmesi durumudur. En büyük ticari arama motoru (Google) tarafından, üniversitenin ana web sitesi ve alt web sitelerinin ve dizinlerinin toplam sayısıdır. Google, tanınabilir, farklı formatlarda oluşturulmuş içerik olarak zengin statik ve dinamik sayfaların sayısını verir. Bunun anlamı mevcut olan bilginin çeşitlilik durumudur. Ulaşılabilir bilginin çokluk ve farklılık sayıları dikkate alınmaktadır. B) Açıklık- Openness: Mevcut bilgi başlıklarının okunabilir (pdf, doc, docx, ppt) ve izlenebilir video formatlarında detaylarına ve tamamına ulaşılabilmesi açıklığı gösterir. Google Akademik üzerinden mevcut bilgilerin açıklık durumu görülür. Değerlendirmelerde yakın zamanda yapılan çalışmalar dikkate alınır. Bu nedenle yeni dönemde yayınlanmış (2008-2012) yayınların paylaşılması önemlidir.

C) Üstünlük- Excellence: Paylaşılan mevcut ve açık bilgilerin hangi kanallarda açıldığı ve yayınlandığı, referans eklerinde hangi sıklıkla kullanıldığı durumu da üstünlüğü gösterir. Akademik makalelerin yayınlandığı uluslararası Science Citation Index (SCI) dergilerin etki faktörlerindeki büyüklük değişimleri kadar bu makalelere başka makaleler tarafından verilmiş atıf sayıları birlikte değerlendirilir. Dünyadaki yaklaşık 5 bin 200 üniversitenin yakın dönemlerde (örn. 2003-2010) yayınlarının basılmış olduğu dergilerin sayısı, etki faktörleri (impact factor) ve alıntılama sayısı (reference cited) üstünlük sıralamasının yapılmasında dikkate alınır.

ÜNİVERSİTELERİ SIRALAMA KRİTERLERİ

GÖRÜNÜRLÜK

ETKİNLİK

Şekil 1. Görünürlük ve etkinlik düzeyi üniversite sıralamasında eşit olarak dikkate alınan etki faktörüdür.

AÇIKLIK

MEVCUTLUK

ETKİNLİK

ÜSTÜNLÜK

Şekil 2. Etkinlik birkaç faktörün (açıklık, mevcutluk ve üstünlük) toplamından meydana gelir.

Bazı Öneriler Yazının bu bölümünde etkinlik arttırılmasına katkı sağlayacak bazı önerilere başlıklar olarak değinilecektir. Daha Görünür Üniversite Olmak Mümkündür. Bazı düşünceler aşağıda paragraflar halinde verilmiştir. Üniversite etkinlik sayısı arttırılmalıdır. Üniversiteler görünürlük düzeyini yükseltebilmesi için bilimsel etkinlikler (sempozyum, çalıştay, konferans ve teknik geziler) düzenlemesi gerekir. Üniversite Rektörlüğüne bağlı olarak çalışacak Üniversite Bilimsel Etkinlikler Koordinatörlüğü kurulmalı, ve bu koordinatörlüğe bağlı olarak fakülte Eylül - Ekim 2013 23


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ ve bölüm koordinatörlükleri oluşturularak ulusal/uluslararası düzeyde bilim etkinlikleri düzenlenmesi teşvik edilmelidir. Etkinliklerin organizasyonunda kullanılmak üzere üniversite bütçesine ödenekler konulmalı, mümkünse ilgili etkinliklere destek verecek bakanlık, valilik, belediyeler, VSTK ve meslek odalarıyla etkinlikler ortaklaşa yapılarak etkinliğin ulusal tabanının genişletilmesi sağlanabilir. Erasmus antlaşması yapılmış üniversitelerle ortak etkinlikler yapılarak üniversiteler arası işbirlikleri kuvvetlenebilir. Erasmus Antlaşmalı Üniversiteleri Bilimsel Sempozyumları yapılarak ve açılışlarına üniversite rektörlerinin katılması sağlanarak bilimsel etkinlik ve işbirliği yükseltilebilir. Üniversite eğitimi görünür olmalıdır. Üniversitelerde verilen derslerin web sitesi muhakkak açık olmalı ve ders sürecinde verilen bütün derslerin sunumları İngilizce-Türkçe olarak verilerek üniversite bütününde verilen eğitim düzeyinin görülmesi sağlanmalıdır. Mümkünse sınıflara konulacak 3B kayıt alma teknolojisiyle dersler kayıt altına alınarak Üniversite Web TV üzerinden Açık Ders Platformu (Open Course File) açılması için teşvikler verilir. Açıklık görünürlüğü sağlar ve eğitimde düzeyinde iyileşmeyi getirir. Üniversite toplumla bütünleşmelidir. Üniversitelerin görünürlükleri kapılarını halka açmaları ve halk odaklı eğitim çalışmalarıyla ilerleyebilir. Çünkü halk içine girebildiği bir yapı için aidiyet hissedebilir ve üniversitenin popülaritesine katkı sağlayabilir. Bununla ilgili yapılması önerilen bazı maddelere aşağıda sıralanmıştır. A) Halka açık etkinlikler düzenlenmeli. Üniversiteler, yapmış oldukları çalışmaları topluma sunmak için, haftanın bir günü halka açık konferanslar düzenlemelidir. Ayrıca halka açık sertifika programlarıyla üniversite bulunmuş olduğu ilin halkıyla bütünleşme sağlayabilir. B) Halka kapalı üniversite modeli terk edilmeli. Üniversiteler kesinlikle halka açık olmalı ve halk istediği şekilde rahatça girebilmelidir. Daha Etkin Üniversite Olmak Mümkündür. Etkinlik düzeyinin yükseltilmesinde yararlı olabileceği bazı düşünceler aşağıda paylaşılmıştır. 1. Öğretim düzeyinde iyileşme. Verilen eğitim ve öğretim kalitesinin yükseltilmesinde, üniversite bölüm öğrencilerinin sektörel ve akademik kurumların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yetiştirilmesi gerekir. Bazı öneriler aşağıda sıralanmıştır. a. Akademisyen Gelişim Dekanlığı: Akademisyenlerin modern öğretim standartlarını öğrenmesi ve gelişen eğitim teknolojilerini kullanma becerisini kazanabilmeleriyle ilgili eğitim programları hazırlayacak dekanlık kurulması yararlı olabilir. b. Akıllı-Smart Sınıflar: Teknolojik donanımlı (bilgisayar – kamera) sınıfların oluşturulması eğitim motivasyonunu yükseltilebilir. c. Yüksek Lisans – Doktora Öğrencileri Çalışma Ofisleri: Yüksek Lisans ve Doktora öğrencilerine çalışma ofisleri sağlan24 Mimar ve Mühendis

ması çalışma performanslarına olumlu etki edebilir. d. Akademisyenlerin Endüstride Çalışmaya Teşvik Edilmesi. Öğretim üyelerinin sektör deneyimlerini artırmaları için kendi sahalarında büyük endüstrilerde bir dönem izinli çalışmaları teşvik edilmeli. e. Endüstrinin Üniversitede Çalışmaya Teşvik Edilmesi: Endüstride çalışan ve doktorası olan endüstride deneyim kazanmış olanların bir dönem üniversitede ücretli çalışmaları sağlanmalı ve oluşturulacak endüstri ders havuzundan ders vermeleri sağlanmalı. f. Uluslararası toplantılara katılma: Uluslararası toplantılara izleyici veya sunucu pozisyonunda olmak üzere öğretim üyeleri ve araştırma asistanlarının katılması özendirilmeli ve desteklenmeli. g. Kurs geliştirme projeleri: Değişen ihtiyaçlara ve eğitimde geri dönüşü büyütmek amacıyla yeni kursların geliştirilmesinin teşvik edilmesi gerekir. h. Uluslararası Üniversitelerde Çalışma: İzinli olarak yurt -dışındaki üniversitelere araştırma veya öğretici statüsünde gidilmesi teşvikleri verilmeli. i. Uluslararası üniversite öğretim üyelerinin dönemsel çalışması: Yurtdışındaki öğretim üyelerinin sabbatical (ücretli izin) çalışmalarını ülkemiz üniversitelerinde yapmalarını teşvik için lojman desteği gibi farklı teşvikler sağlanmalı. j. Performansa bağlı değişebilir ders ücreti: Öğrenci memnuniyet düzeyine bağlı olarak ders ücretleri değişebilmelidir. k. Eğitim alt yapısının güçlendirilmesi: Eğitim imkânlarının artırılması için Akıllı Sınıf sistemine geçilmeli, verilen dersle ilgili referans kitap veya kitaplar öğrencilere ve öğretim üyesine bedava verilmelidir. l. Yazım destek programlarının sağlanması: Yetişen öğrencilerin çalışmalarını akademik açıdan düzgün olarak yayınlayabilmesi için Akademik Yazma, Akademik okuma ve Akademik Konuşma gibi dersler zorunlu hale getirilmelidir. Sürekli danışmanlık desteği alabilecekleri Yazım Destek Büroları veya Merkezlerinin kurulması gerekir. m. Web tabanlı eğitime geçilmeli: Web-2 Teknolojisi tabanlı eğitim modellerine geçilmeli, öğrenci ve öğretim üyesi iletişiminin sınıf dışında olabilmesi sağlanmalıdır. n. Mezun takip projesi başlatılmalı. Mezunlar izlenmeli ve mezunların gelir ve pozisyon dağılımları istatistik olarak her bölüm için gösterilmelidir. o. Uzaktan öğretimle ders desteği verilmeli: Derse özel nedenlerden devam edemeyenlerin dersi kendi başına tekrar edebilmesi için dersler kayıt altına alınmalı ve öğrenciye ücret mukabili sağlanmalıdır. 2. Araştırma düzeyinde iyileşme: Araştırma destekleri sağlanarak ve öğretim üyelerinin bilimsel araştırma laboratuvarları açmaları teşvik edilerek eğitimde uygulama ve araştırma boyutu derinleştirilebilir. Bu kapsamda sıralanabilecek bazı öneriler aşağıda verilmiştir.


Üniversitelerin akademik istihdam ve yapılanmada takip etmesi gereken kriterlerin amacı eğitim ve araştırmada yüksek performanslı bilim insanlarının önünün açılması ve üniversitelerde bilimsel araştırma projeleri başlatacak kişilerin seçilmesidir. a. İhtiyaç odaklı eğitim: Üniversitelerin bulunmuş oldukları bölgenin taleplerini dikkate alarak sektör ihtiyacını gözeten eğitim modelleri geliştirilmesi gerekir. b. Sektör odaklı teşvikler: Sektör ihtiyaçlarını gözeten sektör destekli proje fonları oluşturulmalıdır. c. Akademisyen isimlerini taşıyan laboratuvarlar teşvik edilmeli: Araştırmacı veya öğretim üyelerinin isimleriyle araştırma laboratuvarlarının açılması sağlanmalı ve kendi ismi ile bu araştırmaları kurması özendirilerek laboratuvar sayısının artırılması sağlanmalıdır. d. Uluslararası projelere katılım: Uluslararası projeler yapılması teşvik edilmeli ve özendirilmeli. Üniversite proje fonundan asistan ve öğretim üyelerine ilave ücret alma imkânı sağlanmalı. e. Modern kütüphaneler kurulmalı: Sürekli 7/24 açık ve modern çalışma ortamı olan modern kütüphaneler kurulması teşvik edilmeli. f. Merkez araştırma laboratuvarları: Farklı bölümlerin araştırma amaçlı ortak amaçlı kullanabileceği merkez ortak araştırma laboratuvarları kurulması teşvik edilmeli. g. Uluslararası Doktora Sonrası Araştırma Pozisyonları: Doktorasını yurtdışında bitirmiş olanların ülkemiz üniversitelerinde çalışabilmeleri için doktora sonrası araştırma bursları açılmalı. 3. Yüksek Lisans/Doktora Eğitiminde Düzenleme: Bilimsel performansın yükseltilmesinde en önemli katkı yüksek lisans eğitimlerindeki kalite, araştırma altyapısı ve çok disiplinli çalışma ortamlarının geliştirilmesiyle sağlanabilir. Bunun sağlanabilmesi açısından bazı önerileri aşağıda sıralanmıştır. a. Öğrenci değişim trafiği yükseltilmeli: Yüksek Lisans ve Doktora programlarında kalitenin gelişmesi için, öğrenci değişimleri FARABİ veya ERASMUS desteklenmelidir. b. Çok disiplinli çalışmalar başlatılmalı: Farklı disiplinlerden olacak çift danışmanlı sisteme geçilmesi, öğrencilerin daha donanımlı ve farklı disiplinli araştırma projelerini geliştirmelerini sağlayabilir. İkinci danışmanın yurt dışında ki bir üniversiteden olması teşvik edilmeli. a. Yayınlı Yüksek Lisans: Yüksek Lisans tezi için en az ulusal/ uluslararası toplantılarda en az bir sunum ve en az bir yayın yapması şartı getirilmelidir. c. Yayınlı Doktora: Doktora tezi için en az ulusal/uluslararası toplantılarda en az iki sunum ve en az 2 yayın yapması şartı getirilmelidir. d. Yurtdışı deneyimli öğretim elemanı: Öğretim Üyesi olmak için doktorayı bitirdikten sonra, yurt dışında ki bir üniversitede Doktora sonrası çalışma yapma (POST-DOCTORATE) şartı getirilmesi gerekir.

e. Farklı üniversitelerde doktoralı olanlar tercih edilmeli: Doktora yapmış olduğu yerde öğretim üyeliği kadrosu alması özendirilmemeli ve üniversiteler arası öğretim üyesi değişimi teşvik edilmesi gerekir. f. Uluslararası Doktora Bursları: Uzmanlığını yurtdışında almış başarılı gelecek vaat eden genç araştırmacıların ülkemiz üniversitelerinde doktora yapmalarını sağlamak için doktora bursları verilmeli. 4. İstihdamda öncelikler ve teşvikler: Üniversitelerin akademik istihdam ve yapılanmada takip etmesi gereken kriterlerin amacı eğitim ve araştırmada yüksek performanslı bilim insanlarının önünün açılması ve üniversitelerde bilimsel araştırma projeleri başlatacak kişilerin seçilmesidir. Aşağıdaki kriterler akademik istihdam amaçlı olarak göz önünde bulundurulabilir. a. Yayınlı doktora yapanlar tercih edilmeli: Öğretim üyesi olmanın kuralı olarak, yayınlı doktora ve post-doktora çalışması yapması koşulu aranması gerekir. b. Performansa dayalı maaş sistemine geçilmeli: Akademisyenlik mesleğini cazip kılmak için, ücretlendirmelerde iyileştirme yapılması ve akademisyen olmanın özendirilmesi gerekir. Akademisyenlik mesleğini özendirici sabit bir taban ücret, kariyerindeki büyümeye ve çeşitliliğe bağlı olarak değişebilir dinamik ücretlendirme desteklenebilir. Pozisyonu aynı olan kişiler arasında etkinlik, üretkenlik ve görünürlük farkına bağlı olarak ücretlendirmede değişim olması akademik çalışma motivasyonunu yükselteceği için önemlidir. İlk 100 arasındaki üniversiteler incelendiğinde değişebilir maaş sistemine göre çok iyi, iyi ve vasat düzeyde bilim insanlarını istihdam için seçebilme durumları olmaktadır. 5. Yönetim büyüme vizyonu. Üniversitelerde çalışanların uzun dönem çalışabilmeleri veya dışarıdan donanımlı başka bilim insanlarının çekilebilmesi veya mevcut öğretim üyelerinin başka üniversitelere kaçışının önlenmesi açısından aidiyet ve memnuniyetlerini yükseltecek kolaylaştırıcı çalışmaların yapılması gerekir. Bununla ilgili olarak eleman istihdamı (recruit) ve elemanı tutma (retaining)vi çalışmaları yapan birimler ve hatta dekanlıklar kurulabilir. Eylül - Ekim 2013 25


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

İlk 1000 arasına giren 12 üniversiteye sahip ülkemizde ilk 100 arasına üniversitelerimizin büyük bir sıçrama yaparak girmesi imkânsız değildir. Bunun için olması gereken üniversitelerimizin çok ciddi bir revizyondan geçmesidir. Öğretim üyelerinin memnuniyeti çalışmaları. Öğretim üyelerinin üniversitelerde tutulabilmesi açısından yapılması gerekli çalışmalar maddeler olarak sıralanmıştır. a. Kolaylaştırıcı çalışmalar: Üniversite Öğretim Üyelerinin birinci dereceden yakınlarının kullanabilecekleri aile tanıtım kimlikleri çıkarılarak üniversitenin hastane, okul, kütüphane ve diğer imkânlarından faydalanabilmeleri imkânı sağlanmalı; b. Destekleme programları. Üniversitelerin farklı kampüslerinde okullar açılmalı ve çalışanların çocuklarının açılacak okullarda okuması imkânı verilmeli; c. Dinlence mekânları. Üniversite çalışanları ve yakınlarının gidebilecekleri eğlence, dinlenme ve spor yapabilecekleri mekânlar (recration centers) inşa edilmeli; Öğrencileri memnuniyet çalışmaları. Birkaç öneri başlıkları aşağıda verilmiştir. a. Üniversite öğrencileriyle periyodik memnuniyet anketleri yapılmalı: Öğrenci memnuniyet ölçümleri sürekli yapılması farklı açılardan yararlı olabilir. b. Yabancı öğrenci sayısı arttırılmalı: Farklı kültür ve milletlerden öğrencilerin gelmelerini sağlanması amacıyla başarılı yabancı öğrencilere bedava okuma bursu verilmesi yararlı olabilir. Üniversite farklı medeniyetlerden öğrencilerin buluştuğu, örgütlenebildiği ve beraber öğrenim görebildikleri bir üniversite projesi olacak. 26 Mimar ve Mühendis

c. Açık kütüphane sistemi. Sürekli açık ve her türlü yayının bulunabileceği, farklı disiplinlere özel açılmış kütüphanelerin kurulması gerekir. Yönetimi muhakkak profesyonellere bırakılması gerekir. Sonuç İlk 1000 arasına giren 12 üniversiteye sahip ülkemizde ilk 100 arasına üniversitelerimizin büyük bir sıçrama yaparak girmesi imkânsız değildir. Bunun için olması gereken üniversitelerimizin çok ciddi bir revizyondan geçmesidir. Üniversitelerimizde bilim insanlarını meşgul edecek bürokrasi azaltılması önemli bir rahatlama getirecektir. Yurtdışı veya yurtiçi bilimsel seyahatler için izin bürokrasisi yerini bilgilendirme notuna bırakması öğretim üyelerini rahat çalışma ortamı sağlayacaktır. Fiziki araştırma ve öğretim ortamlarında iyileştirme sağlayacak düzenlemeye gidilmesi gerekir. Üniversitelerde çalışma yapmak teşvik edilmeli, deneyim ve birikime bağlı akademik puan kriterine göre maaşlarının farklı olması sağlamalıdır. Üniversite sıralama kriterlerine göre daha fazla görünen ve çok etkin üreten üniversite olunabilmesi için araştırma laboratuvar imkânları, araştırma destekleri ve araştırma burslarının arttırılması gerekir. İlk 100 arasına girmek ülkemizi yöneten siyasi iradenin karar vereceği ve ilk 100 arasında üniversitelerdeki çalışma koşul ve araştırma ortamlarının ülkemiz üniversiteleri için sağlanmasıyla ilgili yenilenme ve değişim kararının alınmasıyla alakalı bir durum olarak önümüzde durmaktadır. KAYNAKlar i

http://www.webometrics.info/en/Europe/Turkey

ii

http://www.timeshighereducation.co.uk/world-university-rankings/

iii

http://www.webometrics.info/en/Methodology

iv

http://www.majesticseo.com/

v

https://ahrefs.com/

vi

http://serc.carleton.edu/departments/chairs/rec-faculty.html


Eyl端l - Ekim 2013 27


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Ayşenur Çelik Yazar

ANLAYIŞA UZANAN GÜZERGÂH: ‘EĞİTİMLİ AKIL’

Ç

Eğitimli akıl, değişen şartlar içerisinde ‘gerçek, güzel ve iyi’nin ne olduğunu kendine sorabilen ve cevaplarını arayabilen yani anlayış geliştirebilen akıldır. Bu anlamda kendi okullarımızda okutulan müfredatlara baktığımızda pek çok ders için bir sürü güzel cümleyle yazılmış onlarca kazandırılması beklenen davranış örneğiyle öğretmenler

başbaşadır. Denilebilir ki bu sofrada onlarca güzel yemek aynı anda öğrencilerin önüne sunulur ve hepsini aynı anda yemeleri beklenir. Sonuçta yemekler ne kadar güzel olursa olsun hepsi aynı anda yenilmeye çalışıldığında hiçbirinin tadına varılamayacak, dahası birçoğu yenilmeden zihin çöplüğüne atılıp unutulacaktır.

ocuklarınıza üç somut örnek üzerinden ‘iyi, güzel ve gerçek’ kavramlarına dair bir anlayış kazandırmak isteseydiniz hazırlayacağınız müfredatın başköşesine hangi üç örneği oturturdunuz? Bahsedeceğim kitabın anahtarı bu sorudur; anahtarı cebimize koyup kapıdan içeri girelim. Howard Gardner ismi özelde eğitim fakültesi öğrencileri genelde modern eğitim kuramları ve bu sahadaki yenilikleri takip edenler için tanıdık bir isimdir. Bu ismi ilk kez duyuyorsak onu bağdaştırmamız gereken temel kavram ‘çoklu zekâ kuramı’dır. Harvard Üniversitesi profesörlerinden olan Gardner nöroloji ve psikoloji alanlardaki uzmanlığını eğitim alanıyla birleştirerek tüm dünyada ses getiren ve ‘zekâ’ kavramına yönelik anlayışları dolayısıyla ‘öğrenme’ denilen sürece bakışı derinden etkileyen bir fikir geliştirmiştir. Gardner zekânın tek bir tanımı olmadığını, çünkü tek bir zekâ türünden bahsedilemeyeceğini söyleyerek dokuz zeka türünün varlığını öne sürmüştür. Çoklu zekâ kuramı, her insanın bu zekâ türlerinden birkaçına daha baskın bir biçimde sahip olmakla birlikte tümünden izler taşıdığı varsayımına dayanır (Bu dokuz zeka türü doğa zekasından varoluşçu zekaya kadar uzanan farklı algılama biçimlerini inceler. ‘Dünyayı ne şekilde algılıyorum’ sorusunun her türlü anlayışa ışık tutan bir fener olduğu düşünülürse kendi düşünme biçimimize dair

farkındalık kazanma noktasında kuramın geliştirdiği fikirler dikkat çekicidir. İncelemek isteyenler yazarın ‘zihin çerçeveleri’ isimli kitabından işe başlayabilirler). Tabi bu görüş zekâyı ölçen geleneksel IQ testlerinden tutun, klasik öğrenme-öğretme süreçlerinde yer alan pek çok kavramın reddi anlamına geliyor, dahası ‘başarı’ yani eğitimden beklenen temel çıktının sorgulanmasına yol açıyordu. Bu kısa açıklamam gerekirse üniversitelerde okutulan en az on yazarlı, sarı sayfalı, iç sıkan, eğitim kitaplarından fırlamış gibi görünüyorsa kısaca özür dileyerek konuma devam edeyim. Howard Gardner 1983 yılından bu yana bu kuram çerçevesinde pek çok çalışma yapmış, (yazımıza konu olan kitabının dışında dilimizde yayınlanmış pek çok kitabı, sayısız makalesi ve farklı eğitim sahalarında çoklu zekâ kuramının kullanıma dair üniversitelerimiz bünyesinde yapılmış tez örneklerine ulaşmanız mümkündür) tüm dünyada pek çok okula ve eğitmene ilham vermiştir. Nihayetinde kendi eğitim anlayışı ve bu anlayış çerçevesinde geliştirdiği müfredatı sunduğu ‘Eğitimli Akıl’ (Disciplined Mind) kitabı KPSS çalışması gereken bir eğitim fakültesi öğrencisinin eline her nasılsa geçmiş, yine ekmeği peşinde olan kaygılı öğrenci tarafından bir lüks olarak okunmuş, üzerine düşünülmüştür. Eğitim fakültelerinde eğitim üzerine pek

28 Mimar ve Mühendis


Kendi inandığı dolayısıyla ‘gerçeklik’ olarak nitelendirdiği çok kuram anlatılır, onlarca isim öğrencilere ezberletilir, ‘evrim teorisi’ ve Darwin’in her yönüyle incelenmesinin bunlarla ilgili örnek sunumlar yaptırılır; ancak ana kaybilimsel düşünceyi irdeleyebilen ve bilimsel düşünme naklara yönlendirmenin azlığı, yani Howard Gardner’ı yollarını kavramış çocuklar yetiştirebilmek amacına yıllarca ikinci, üçüncü el sarı yapraklı eğitim kitaplarınulaşmak için uygun yol olduğunu düşünür. Güzel için dan okutup bir kere olsun kendini okumaya yönlendirverdiği örnek Mozart’ın dünyaca tanınan eserlerinden meme aksaklığı da bu kitapla birlikte o zamanlar beni Figaro’nun Düğünüdür. Gardner’a göre bu eser de inceden düşündürmüştür. Ne yazık ki ana kaynakları küçük yaşlardan itibaren uygun biçimlerde müfredatta incelemeksizin edinilen bilgi anlayışa dönüşememektedir. sunulmalı ve böylece bir sanat eserinin değerini kavraİşte tam da bu noktada Gardner’ın geliştirdiği müfredat yabilen ve estetik düşüncesini içselleştirmiş bir nesile sistemine değinmek gerekir. Gardner kitapta kaynaklık etmelidir. Son olarak ‘iyi’ kavramı için tarihsel Gardner’ın kurguladığı müfredat sistemi ‘erdemler üçlü- bir tek ideal eğitim bir örnek bulmanın gerekliliğini vurgular. Kendini ve sü’ olarak nitelendirdiği üç bileşene dayanır: Gerçek modelini savunakrabalarını etkilemiş olan Yahudi soykırımının her (tersi yanlış veya açık olmayan) güzel (yokluğunda çirkin maktan çok ‘iyi bir yönüyle öğretilmesinin insanların geçmişteki ikilemler, olan nesneler ve deneyimlerin karşımıza çıktığı), iyi eğitim modeli neye baskılar ve olaylarda ne tür rolleri benimseyebileceği ve (zıttı kötüyle birlikte bireyde ahlak kavramının temelini benzer’ sorusunun alınan kararların geleceği nasıl etkileyebileceğinin yeni oluşturan değer). Gardner kitapta bir tek ideal eğitim yanıtını aramaya nesile derinlemesine aktarılmasında önemli olduğuna modelini savunmaktan çok ‘iyi bir eğitim modeli neye çalışmış ve inandığı inanır. Görüldüğü gibi seçtiği örnekler doğrudan kendi benzer’ sorusunun yanıtını aramaya çalışmış ve inan- değerleri esas aladünya görüşünün yansımalarıdır. Özellikle evrim teorisini dığı değerleri esas alarak kendi sistemini ayrıntılı bir rak kendi sistemini gerçek olarak kabul ettikten sonra ‘iyi’ unsuru altında biçimde açıklamıştır. Fikirlerini somutlaştırmak için bu ayrıntılı bir biçimde zıttından hareket ederek aşılamaya çalıştığı ahlak anlaüç bileşenden her birine somut örnekler vermiştir. Bu açıklamıştır. yışını anlayabilmek zordur. Zira ‘gerçek’ konsepti altında örnekleri verirken özellikle bunlar üzerinden kendisinin öğretilmesini savunduğu düşüncenin temeli güçlü olanın eleştirileceğini düşünmüştür (ki bu sonuca gitmemek ayakta kalmasını ve diğerlerinin yok olmasını doğal karşılar. Ancak bu mümkün değildir); ancak her kültürün kendi ortak ‘gerçek, güzel kitapta önemli olan, bu üç örneğin önümüze koyduğu aksaklıklar ya da ve iyi’ kavramlarını düşünerek bunun üzerinden gitmesi gerektiğini çelişkiler değildir kuşkusuz; zira yazar bu örnekler üzerinden ‘gerçek, özellikle vurgulamış, öne sürdüğü sistemi evrensel kullanılabilirlik iyi ve güzel’ kavramlarına dair bir anlayışın öğrencilerde oluşturulaseviyesine oturtmaya çalışmıştır. O tartışmalı örneklere bakılacak bileceğine inanmış olsa da temelde savunduğu tez farklı kültürlerin olursa ‘gerçek’ için önerdiği ve ilkokul çağından itibaren derinlemesiiçerisinde kabul görmüş ‘gerçek, iyi ve güzel’ kavramlarından yola çıkıne öğretilmesini savunduğu görüşün bilimden kaynaklanmasını ister. Eylül - Ekim 2013 29


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Uzun kazanım listeleri bir şaka gibi müfredatlarda her yıl uzadıkça uzayadursun artık anlaşılması gereken bir şey var: daha çok bilgi, daha sağlıklı bir anlayış anlamına gelmiyor. Öğrenciler bir bilgi küpü olarak okullardan mezun edilebilir ancak bu onların ‘dünya nasıl bir yer ve nasıl bir yer olmalı’ sorusuna yönelik bir anlayış geliştirebilmesine olanak vermiyor.

larak hazırlanmış bir müfredat programıdır. Peki, bu mümkün müdür? Yani her toplum kendi içinde çocuklarına derinlemesine öğretilmek üzere uzlaşabileceği ‘gerçek, güzel ve iyi’ kavramlarına somut örnekler bulabilir mi? Bulsa bile evrensel anlamda bu, bireylerin sağlıklı bir ‘gerçek, güzel, iyi’ anlayışı kazanmalarına yardımcı olur mu?( Fikri daha somut hale getirecek olursak ‘iyi’ kavramı için çocuğunuzun yıllarca Mevlana’nın Mesnevi’sinden örnekler çalıştığını ya da tarihi bir olay üzerinden gidilecek olursa İstanbul’un fethini her aşamasıyla derinlikli bir şekilde yıllarca incelediğini, her yılın sonunda öğrendikleriyle alakalı bir proje hazırladığını düşünün, güzel kavramı için yıllarca yine kendi yaş grubuna uygun olarak hazırlanmış bir içerikle Mimar Sinan’ı öğrendiğini düşünün; kısacası her bir erdem için somut bir eser ve kişi örneği üzerinden gidilen dersleri düşünmek gerekir.) Gardner bu noktada postmodern duruşun iyi, güzel ve gerçeğe dayalı bir sistem kurgulama düşüncesini geçersiz kıldığını kabul etmekle birlikte, bu üç anlayışa dair fikirlerin bireyde küçük yaşta kök salmasına izin verilmediği takdirde gelen nesillerin ciddi bir boşluğa mahkûm edileceği kanaatindedir. Kendi eğitim sistemimize dönecek olursak, okullarda öğretilen pek çok kavram aslında bu üçlü etrafında dönmekle beraber öğrencilerimizin bu üçlüye dair sağlıklı bir anlayış kazandıklarını söylemek zordur. Zira fen dersleri ve matematik gibi derslerle ‘gerçek’ konseptinin; tarih, felsefe gibi derslerle ‘iyi’ konseptinin; edebiyat ve sanat dersleriyle ‘güzel’ konseptinin öğrencilerin akıllarında yer etmesi amaçlanır. Bahsedilen derslerde bu nihai amaca yönelik onlarca konu ve örnek üzerinden gidilir. Sonuç en iyi ihtimalle pek çok konuda bilgi sahibi olmuş, ancak topladığı bilgiyi ne şekilde anlamlandırması gerektiğini 30 Mimar ve Mühendis

bilmeyen öğrencilerden ibarettir. Bu sistem içerisinde bilginin kullanılabildiği yani anlamlandırılabildiği tek bir alan kalıyor: sınavlar. Oysa herhangi bir dersin resmi müfredatındaki amaçlara (kazanımlara) bakılacak olursa her yıl sınıflarımızdan filozoflar, şairler, bilim adamları çıkması gerekiyor. Uzun kazanım listeleri bir şaka gibi müfredatlarda her yıl uzadıkça uzayadursun artık anlaşılması gereken bir şey var: daha çok bilgi, daha sağlıklı bir anlayış anlamına gelmiyor. Öğrenciler bir bilgi küpü olarak okullardan mezun edilebilir ancak bu onların ‘dünya nasıl bir yer ve nasıl bir yer olmalı’ sorusuna yönelik bir anlayış geliştirebilmesine olanak vermiyor. Bu noktadaysa Gardner, okulların bağlamdan uzak ve aslında göründüğünden çok daha muhafazakâr, kendi hallerine bırakılmış kurumlar olduğu düşüncesini savunur. Şöyle ki son 50 yılda günlük yaşantımızdan tutun ekonomide, teknolojide ve bilimde çok hızlı ve mevcut sürecin öncesinde hayal edilemeyecek olan değişimler yaşanırken, okullara baktığımızda ciddi bir ikilemle karşılaşırız. Evet okullarda da pek çok şey değişmiştir; ancak bu, değişen diğer unsurlarla karşılaştırılamayacak kadar yavaş ve dışa kapalı bir değişimdir. 50 yıl öncesinde de tahta başına geçen öğretmenler ve sıralarda onları dinleyen öğrenciler mevcuttu, hatta bunun üç misli geriye götürdüğümüzde yine çok da farklı olmayan bir görüntüyle karşılaşırız; bugüne geldiğimizde bu tabloda değişen nedir sorusunda kılık-kıyafetler haricinde gözle görülür bir değişiklik bulamayız. Değişimler çoğunlukla kâğıt üzerinde kalan uzun cümlelere hapsolmuştur. Ancak sorun temelde burada değildir, teknolojinin yetişmiş insan kaynağı olmaksızın değersizliğine vurgu yapan Gardner’ın burada asıl söylemek istediği, eğitimin artık tek başına okullara ve öğretmenlere yüklenemeyecek bir olgu haline gelmiş olmasıdır. Okullar artık bilginin


aktarıldığı yerler olmamalıdır, çünkü çağ hızlı ve çok sayıda bilgiye ulaşmak için okula gitmeyi gerektirmeyecek bir çağ haline gelmiştir. Bilginin haritası değişmiştir, öyleyse okulların temel görevi bu haritada kendi yolunu belirleyebilen bireyler yetiştirmek olmalıdır. İşte bu noktada, yani bireyi değişen dünyaya hazırlayacak en sağlıklı yöntemin arayışı noktasında üç temel anlayış üzerinden hareket edilmesini savunur: gerçek, güzel, iyi. Bu yapılırken de hazırlanan programlarda çok geniş bir kapsamı sunmak yerine, az sayıda ancak derinliği olan örnekler üzerinden hareket edilmesi, yani salt bilgi değil kazanılan bilgiye götüren düşünme biçimleri ve bunun gelecekte farklı durumlara yönelik bireyin düşüncesini biçimlendirme üzerindeki etkisi göz önüne alınmalıdır. İnsanlığın ya da daha özelde milletlerin en önemli başarılarının, sorunlarının ve ikilemlerinin derinlemesine bu üç çerçeve içine oturtulacak olan güçlü ve az sayıdaki örnekle sunulması Gardner’ın istediği eğitimin köşe taşlarıdır. Tabi bu kadarı çok soyut görünmekle beraber Gardner kitap boyunca kendi örnekleri üzerinden bunun nasıl yapılacağına dair somut tablolar çizmiştir. Yine çoklu zekâ kuramının bu anlamda nasıl kullanılabileceğine dair ayrıntılı bilgi vermiştir. Eğitimli akıl, değişen şartlar içerisinde ‘gerçek, güzel ve iyi’nin ne olduğunu kendine sorabilen ve cevaplarını arayabilen yani anlayış geliştirebilen akıldır. Bu anlamda kendi okullarımızda okutulan müfredatlara baktığımızda pek çok ders için bir sürü güzel cümleyle yazılmış onlarca kazandırılması beklenen davranış örneğiyle öğretmenler baş başadır. Denilebilir ki bu sofrada onlarca güzel yemek aynı anda öğrencilerin önüne sunulur ve hepsini aynı anda yemeleri beklenir. Sonuçta yemekler ne kadar güzel olursa olsun hepsi aynı anda yenilmeye çalışıldığında hiçbirinin tadına varılamayacak, dahası birçoğu yenilmeden zihin çöplüğüne atılıp unutulacaktır. Soru sormayı öğrenmeden cevap vermeyi öğrenen bireyler bu sofradan aç olarak kalkar. Gardner’a göreyse cevaplardan daha önemli olan şey soruları sorabilmektir, güzele, gerçeğe ve iyiye dair soruları. Eğitim yalnızca okul çatısı altında öğretmenlerin çabalarıyla gerçekleştirilebilecek bir olgu değildir, belki de okullardan önce kendi içimizde karar vermemiz ve belirgin hatlarla çizmemiz gereken bir ‘gerçek, iyi, güzel’ tablosu olmalıdır. Çocuklarımıza bu anlamda derinlemesine sunabileceğimiz somut örneklerimiz var mı? Önce bunu düşünmeli, daha sonra

50 yıl öncesinde de tahta başına geçen öğretmenler ve sıralarda onları dinleyen öğrenciler mevcuttu, hatta bunun üç misli geriye götürdüğümüzde yine çok da farklı olmayan bir görüntüyle karşılaşırız; bugüne geldiğimizde bu tabloda değişen nedir sorusunda kılık-kıyafetler haricinde gözle görülür bir değişiklik bulamayız. Değişimler çoğunlukla kâğıt üzerinde kalan uzun cümlelere hapsolmuştur. Ancak sorun temelde burada değildir, teknolojinin yetişmiş insan kaynağı olmaksızın değersizliğine vurgu yapan Gardner’ın burada asıl söylemek istediği, eğitimin artık tek başına okullara ve öğretmenlere yüklenemeyecek bir olgu haline gelmiş olmasıdır. okullarımızdan, öğretmenlerden ve çocuklarımızdan bu anlamda ne beklediğimize karar verilmelidir. Çok farklı temellere dayanan dünya görüşlerine inandığımızı düşünsem de dünyanın nasıl daha iyi bir yer olabileceğine dair fikir geliştiren insanlar benim kendi ‘gerçek, iyi ve güzel’ algımın çerçevelerini çizmekte bana ilham vermiştir. Gardner bu anlamda vurguladığı anlayış geliştirme temelli müfredatıyla eğitim aynasına kendi deneyimlerim üzerinden bir kez daha bakmamı sağladı. Ve güzel bir itiraf: ‘Aslında gerçeğin, güzelin ve iyinin ne olduğunu bildiğini iddia eden insanlara güvenmem. Fikrimi bu konular etrafında hazırladım, çünkü bunlar insanların dünya hakkında bir şeyler öğrenmesini ve dünyayı algılamasını teşvik ediyor ve açıkçası insanların bu kavramlar sadece açık sonuçlara ulaştırmadığı için onları sorgulamadığı bir dünyayı da reddediyorum; Howard Gardner

Eylül - Ekim 2013 31


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

YTÜ MAKİNE FAKÜLTESİ DEKANI FARUK YİĞİT:

"EĞİTİM DİLİNİN İNGİLİZCE OLMASI İYİ ÜNİVERSİTE OLMAK İÇİN YETER ŞART DEĞİLDİR." “Yüksek Eğitim Vizyonu” ana başlığı altında çıkardığımız dergimizin 73'ÜNCÜ sayısında dosya konumuz için son derece önemli bir hususta Yıldız Teknik Üniversitesi Dekanı Sayın Faruk Yiğit Bey ile üniversitelerimizin genel durumundan, eğitim dilinin ne olması gerektiği konusuna kadar geniş çaplı bir söyleşi gerçekleştirdik. >

Öncelikle üniversitelerde lisans düzeyindeki eğitim sisteminde müfredat dilini konuşmak istiyoruz. Üniversitelerin kendi isteklerine göre yüzde 100 İngilizce okutma talebi gündemde de çok tartışılmıştı. İTÜ yüzde 100 İngilizceye geçti ama kısa bir aradan sonra yüzde 30'a geri döndü. Siz nasıl bakıyorsunuz bu tartışmalara? Üniversitelerde özellikle lisans bölümlerinde eğitim dili nasıl belirlenmelidir? Bu çok yönlü ve geniş bir açıdan ele alınması ve tartışılması gereken bir konudur. Bu sorunun şablon şeklinde tek bir cevabı olmadığını düşünüyorum. Ancak sorunuzu “21. yüzyılın mühendisi İngilizce bilmek zorunda mıdır?” şeklinde değiştirirsek cevabım çok net “evet” olacaktır. 21. yüzyıla mühendis yetiştirme iddiasındaysanız yetiştirdiğiniz mühendis İngilizce bilmeli. Ama eğitim dili İngilizce mi olmalı ya da başka bir dille mi olmalı sorusuna, o eğitim kurumunun kendi şartları ve kendi geleceği için koyduğu hedefler belirleyici olmalıdır diyebilirim ancak. Siz bir dünya üniversitesi olacaksanız, uluslararası öğrencileri kabul edecekseniz, yine öğretim üyesi kadronuza yurtdışından Türkçe bilmeyen hocaları atayacaksanız, o zaman eğitim dilinin Türkçe olmasında ısrarcı olmamalısınız. 32 Mimar ve Mühendis

SÖYLEŞİ: YUNUS EMRE TOZAL

Ama "Ben yerel mühendisler yetiştireceğim, yetiştirdiğim mühendislerin çok uluslu küresel projelerde rol almaları gerekmez" diyorsanız, o zaman eğitim dilinizi tartışmanın çok anlamı olmaz. Türkiye'de 170’den fazla üniversite var. Bunların hepsinde eğitim dili İngilizce olmalıdır veya programın yüzde 30’u –ki bu yüzde 30 oranı nasıl ve hangi kriterlere göre tespit edilmiş ben bilmiyorum- İngilizce olmalıdır demek, bilimselliğe uygun düşmez. Her kurumun kendi şartlarına bakmak lazım. Eğitim dilini tespit için üniversitenin kendisine seçtiği misyona, hedeflerine ve sahip olduğu imkanlarına ve belki de piyasa talebine, her şeyin ötesinde ülkenin bilim politikasına bakmak ve bunlara uygun hareket etmek gerekir. Bazı üniversiteler şunu diyebilir: "Ben uluslararası bilim camiasının ihtiyacını karşılamak üzere insan yetiştireceğim. Benim mezun ettiğim mühendisler çok uluslu projelerde yer alacak. Dolayısıyla ben bunlara İngilizce öğretmek zorundayım." Bu anlaşılır ve ulaşılır bir hedeftir ve büyük devlet olacaksanız dünya çapında kaliteli üniversitelere sahip olmak ve çok uluslu büyük projelerde yer almak zorundasınız. Dünya liginde adından söz edilen üniversitelerin çoğunda (bunun istisnalarının mevcut olduğunu

da burada belirtmek isterim) eğitim dili İngilizcedir. Dolayısıyla yapmanız gereken, ülkenin hiç olmazsa imkanları uygun olan bazı üniversitelerinde eğitimin tamamını ya da bir kısmını İngilizce yaparak uluslararası bilim camiasında yerinizi almaktır. Burada ölçüyü muhafaza için şunu da ifade etmek isterim: Eğitim dilinin İngilizce olması bir üniversitenin eğitim kalitesini belirleyen bir şart gibi görülmemelidir. İyi bir üniversite olmak için pek çok parametrenin birlikte var olması gerekir. "Fizik öğrenirken matematik unutulmadığı gibi İngilizce öğrenirken de Türkçe unutulmaz. Dil ve kültürümüzü koruyalım derken bilim dünyasından kopmamalıyız. " Yüzde 30 İngilizce eğitim belki de bir orta yol olarak öne sürülmüş olabilir: Zamanın karar vericileri "Önemli olan öğrencilerimize İngilizce öğretmek. Belki derslerimizin yüzde 30'unu İngilizce verdirirsek hem öğrencimiz İngilizce öğrenir hem de İngilizce ders verebilecek hoca bulma sıkıntısı yaşamayız. İngilizce bilmeyen hocalarımız da ders vermeye devam ederler" diye düşünmüş olabilir. Gerçekten de bugün en köklü üniversitelerimiz bile derslerin yüzde 30’unu İngilizce verebilecek öğretim üyesi bulmakta zorlanıyor. Ayrıca İngilizce bilmek


belli sınavlarla ölçülüyor. Bu sınavlar sizin sınıfta hakikaten ders anlatılabilirliğinizi ölçmüyor. Üstelik birçok üniversitemizde Türkçe bilmeyen yabancı öğrenci yok veya çok az. Hoca Türk. Öğrenci Türk ve hocanın da İngilizcesi Türkçesi kadar rahat değil. Bu durumda biz derslerimizi İngilizce yapalım diye ısrar etmeyi çok anlamlı bulmadığım gibi sınıfta yabancı öğrenciler yani Türkçe bilmeyen öğrenciler varsa ve çalışma arkadaşlarınız arasında da Türkçe bilmeyen hocalar varsa yine ısrarla ben İngilizce konuşmayacağım, İngilizce anlatırsak Türkçeyi kaybederiz" demeyi de anlamakta zorlanıyorum. Dolayısıyla ben, üniversitelerde öğretim dili ne olmalıdır konusunda orta noktada duruyorum ve bazı aydınlarımızın üniversitelerimizin birkısmında eğitim dilinin İngilizce olması ile Türkçe elden gider endişesine katılmıyorum. Unutmayalım ki burada konu olan ilkokul veya ortaokul seviyesinde eğitim dili değil. Üniversite seviyesinden bahsediyoruz. Türkçe dilinin ve dolayısıyla kültürümüzün korunması noktasında aşırı bir hassasiyete sahip olan meslektaşlarıma Türkçeyi bırakalım edebiyatçılar korusun, Türkçeye onlar sahip çıksın. Biz büyük mühendislik projelerine imza atalım diyorum. Bu noktada fazla aşırılık göstermenin bizi uluslararası bilim dünyasından koparmasından dolayısıyla bizi büyük ülke olma iddiamızdan uzaklaştırmasından endişe ediyorum. Bu konuda bir denge kurmamız gerektiğini düşünüyorum. Matematik öğretmeye çalıştığınız bir öğrenci "Ya ben matematik öğrenince fiziği unutuyorum" demesi mantıklı mı? Biz matematiği de fiziği de anlatıyoruz, gerektiği kadar. Dolayısıyla, üniversitede 8-10 tane dersi (veya tamamını) İngilizce verdiniz diye Türkçe elden gitmez. Gidiyorsa sizin Türkçenizde, ülkenizin dilini ve kültürünü koruması gereken kurumlarında bir problem var demektir. Bunu nasıl sağlayabiliriz peki? Hazırlık sınıflarıyla İngilizce öğretmemiz mümkün ve yeterli mi sizce? Bizim mühendislik fakültelerimizde yanlış bir anlayış var. "Hazırlık sınıfı" deniyor ama sokakta İngilizce konuşmaya dayalı bir müfredatla öğrenciye İngilizce öğretmeye uğraşıyoruz. Halbuki İngilizce hazırlık sınıfla-

Faruk Yiğit

Türkçe bilmeyen yabancı öğrenci yok veya çok az. Hoca Türk. Öğrenci Türk ve hocanın da İngilizcesi Türkçesi kadar rahat değil. Bu durumda biz derslerimizi İngilizce yapalım diye ısrar etmeyi çok anlamlı bulmadığım gibi sınıfta yabancı öğrenciler yani Türkçe bilmeyen öğrenciler varsa ve çalışma arkadaşlarınız arasında da Türkçe bilmeyen hocalar varsa yine ısrarla ben İngilizce konuşmayacağım, İngilizce anlatırsak Türkçeyi kaybederiz" demeyi de anlamakta zorlanıyorum. Dolayısıyla ben, üniversitelerde. rının, hazırlık okullarına çevrilmesi lazım. Bu hazırlık okullarını, makine, elektrik, endüstri, inşaat gibi birçok alandan, tüm mühendisler için gereken iş güvenliği, hukuk, ekonomi, bilişim, girişimcilik, proje yönetimi, matematik, fizik gibi ortak dersleri İngilizce anlatılabilecek şekilde kurgulayabiliriz. Böylece öğrenciye hem mesleki kavramları anlatmış hem de İngilizce öğretmiş oluruz. Öteki türlü öğrenci, ½'yi ya da 3³'ü İngilizce olarak söyleyemeden, okuyamadan, anlayamadan geliyor bir üst sınıfa. Tabi burada yetişmiş öğretim elemanı sıkıntısını da konuşmalıyız belki. Matematiği, ekonomiyi, iş sağlığı ve güvenliği'ni İngilizce ders anlatabilecek hocalara da ihtiyaç var. Vizyon değişikliğine ihtiyaç var öyleyse. Evet, kesinlikle. Önümüzdeki yüzyılın projeleri, bir ulusun çözemeyeceği kadar büyük, çok uluslu projeler olacak. Uzay projeleri, askeri projeler, sağlık ve ziraat ile ilgili projeler veya büyük verilerin işlenmesi gibi

projelerde bizim mühendislerimiz İngilizce bilmeden yer alamaz. Ülkemizin bu alanlarda da söz sahibi olması ancak bu projelerde iddialı olması ile mümkün olur. Onun için nasıl ve ne şekilde olacaksa bizim mühendislerimiz de günümüzün (ve gelecek on yılların) bilim dili olan İngilizceyi öğrenmek zorundalar. İngilizce öğrenmenin en kolay yolu da üniversite eğitimini bu dille almak gibi görünüyor. Türkiye'de ihtisas üniversiteleri açılmaya başlandı. Örneğin Üsküdar Üniversitesi Psikoloji alanında, Piri Reis Üniversitesi ise Denizcilik alanında çalışmalara başladı. Bu gibi üniversitelerin açılması doğru mu? Üniversite demek sizce nedir, ne olmalıdır? Türkiye'de 170 üniversite varsa, bir kısmının ihtisaslaşmasında sakınca görmüyorum ben. Olabilir, ama her üniversiteye bunu yayarsanız, o zaman birbiri ile ilişkili bilim alanlarında ortak çalışma zeminini kaybedebilirsiniz. Üniversite kabaca farklı alanlarEylül - Ekim 2013 33


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

da bilim insanlarının toplu olarak bulunduğu ve özgürce bilim ürettikleri mekan anlamına gelir. Üniversitenin bu tanıma uygun olarak işleyebilmesi için her milletten öğretim üyesi ve öğrenciyi bünyesinde bulundurması daha doğru bir ifade ile bilim yapma arzusunda ve kabiliyetindeki herkese kapısını açık tutması gerekir. Son zamanlarda özel üniversitelerin bir anda popülerleşmesi, özellikle mimarlık, inşaat mühendisliği, işletme, iktisat gibi açılması diğer branşlara göre daha kolay bölümler açarak öğrencileri kendilerine çekmesi, devlet okullarında kontenjan boşluklarındaki sıkıntıyı tetikliyor mu sizce? Özel üniversitelerin, özellikle vakıf üniversitelerinin bu kadar yaygınlaşması sizce doğru mudur? Vakıf, özel ya da devlet üniversitesi fark etmez. Üniversitelerin belirli şartları sağlayarak çoğalmasını ben faydalı buluyorum. Ama burada esas konuşmamız gereken konu bu olmamalı. Ülkemizin özellikle temel bilimlerdeki (matematik, fizik, kimya, biyoloji vs.) geleceği 18 yaşındaki bir lise öğrencisinin tercihine bırakılamayacak kadar önemli bir konudur. Ülkemizin bu konuda bir bilim politikasının olması gerekir. Türkiye'nin yükseköğretim politikası yeterince anlaşılmıyor, bunu yürüten bir 34 Mimar ve Mühendis

mekanizma var mı yok mu ya da ne kadar sağlıklı işliyor bunları sorgulamak lazım. Türkiye'nin önümüzdeki on yıllarda ne kadar mühendise, ne kadar fizik öğretmenine, ne kadar doktora, sosyoloğa, hukukçuya ihtiyacı olacak? Buna uygun altyapıya sahip miyiz? Bununla ilgili plan ve projelerimiz nedir? Tercih edilmeyen bolümler gerçekten ülkemizin gelecekte ihtiyacı olmayacak alanlar mıdır? Eğer değilse bu eğilimi değiştirmek için nasıl tedbirler almak gerekir? Bütün bu ve benzeri soruların cevaplanması gerekir. Bu konularda bir kafa karışıklığı ya da koordinasyon problemi var sanki. Yoksa biz, birtakım insanların -ister ekonomik ister fedakarlık düşüncesiyle- üniversite açmasına karşı çıkmamalıyız, çıkmamamız lazım. Ne kadar çok eğitim merkezimiz olursa bu memlekete o kadar hizmet edilir. Ama yeni açılan üniversitelerin üniversite eğitimi verebilmesi lazım, dershane gibi eğitim vermemesi lazım. Önemli olan bu kontrolün yapılması ve sağlanması olmalıdır. "Nihai sonuca bakarak çözüm üretemeyiz. Bu sonucu doğuran sebepleri incelemek gerekir" Amerika'da da, Japonya'da da, birçok gelişmiş Avrupa ülkesinde de teknik eğitimden bir kaçış var. İnsanların zor mesleklerden rahat mesleklere geçerek, daha rahat çalışarak hayatlarını idame ettirme düşüncele-

rini anlamak gerekir. Mühendisken kazanacağını parayı müzik yaparak da kazanabileceğini düşünüyorsa, müzik okumayı seçebilir insanlar. Ya da arkeoloji ile uğraşarak hedeflediği ücreti kazanıyorken neden bir insan makine mühendisliğini tercih etsin? Bütün dünya yaşıyor bu sıkıntıyı. Mesela, Amerika’da Başkan Obama’ya sunulan bir raporda gençlerin STEM Education dedikleri Science, Technology, Engineering and Math yani Bilim, Teknoloji, Mühendislik ve Matematik alanlarında eğitim almak istemedikleri dolayısıyla bu alanların ilkokuldan başlayarak çocuklara sevdirilmesi gerektiği, bunun için de öncelikle ilk K-12 (ilk, orta ve lise) seviyesinde bu alanlarda eğitim verecek eğiticilerin eğitiminin ve ihtiyaç olan altyapının oluşturulmasının ya da yenilenmesinin gerekli olduğu ifade ediliyor. Benzer şekilde bizim de bu alanlardan bir tercih kayması veya uzaklaşma varsa sebeplerini araştırmak ve gereken önlemleri almak zorunluluğumuz vardır. Bizim de işe ilkokuldan itibaren başlamamız ve temel bilimleri, mühendisliği ve teknolojiyi çocuklarımıza sevdirmemiz lazım. Sadece son kullanıcı olarak değil bu alanlarda üretici olmayı öğretmemiz lazım. Öncelikle bu dersleri verebilecek donanımlı öğretmenler yetiştirmekle işe başlamamız lazım. 18 yaşındaki gençler (haklı gerekçelerle de olsa) fiziki istemedi diye ülkedeki fizik


bölümlerini kapatmanın geçmişte olduğu gibi her üniversitede plansız ve programsız fizik bölümü açmak kadar yanlış olduğunu düşünüyorum. Son yıllarda üniversitelerde su ürünleri bölümleri hiç veya çok az tercih ediliyor mesela. 3 tarafı denizlerle çevrili bir ülkede siz bu eğitimi veremeyecekseniz de nerede vereceksiniz? Kapatmak yerine açık tutmanın yollarını araştırmak gerekiyor. Bu işin temeline ineceksiniz PR'ını yapacaksınız, öğrencilerin dikkatini çekeceksiniz. İyi bir planlama yapacaksınız. Tercih edilmiyor diye kapatmak en kolay çözüm. Ama bunun bedelini bizden sonraki nesil öder diye düşünüyorum. Bir bölümü açmanın da kapamanın da uzun vadeli stratejik planlar çerçevesinde olması gerektiğine inanıyorum. Ülke çapında bir bilim politikası oluşturmamız gerekiyor bunun için. Bizim Milli Eğitim’imizi baştan bir gözden geçirmemiz gerekiyor, bu belki en başından anaokulundan, ilköğretim öğretmenlerimizi yetiştirmekle ilgili bir şey. Sizin ilköğretimdeki hocanız bir mühendisin ne işe yaradığını bilmiyorsa, ülkenin bu noktadaki ihtiyacının farkında değilse, matematik herkesin öcü olarak gördüğü bir ders haline geliyorsa elbette o öğrenciler ileride bilim insanı veya mühendis olmayı tercih etmeyecektir. Dolayısıyla nihai sonuca bakarak çözüm üretmeye çalışmak bizi doğru adrese çıkarmaz. Biz buraya nereden ve nasıl geldik diye bakmamız gerekiyor. Bilimi, matematiği, mühendisliği ve teknolojiyi çocuklarımıza sevdirmemiz gerekiyor öncelikle. Eğitim sisteminin içeriği ile alakalı neler düşünüyorsunuz? Amerika'da ya da Avrupa'da test usulü sisteminin kullanılmadığını biliyoruz. Türkiye'de ise test usülü sınavlar gittikçe yaygınlaştı, artık ilkokullarda dahi testler yapılıyor derslerde… Paradigma değişimine ihtiyaç var. Ankara haritası ile İstanbul’da adres bulamazsınız... Ben Mekatronik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesiyim. Buraya üniversite sınavında oldukça yüksek puan alan zeki öğrenciler geliyor. Ancak büyük bir kesimi 5 şık vermeyince doğru cevabı bulamıyor bu öğrencilerin. Bir dilekçe bile yazamayanlar var, üniversiteyi kazanmak için ne yapması gerekiyorsa sadece onu yapmışlar. Bu problemin kökü derinlerde… Türkiye'de

Milli Eğitim sisteminde ciddi sıkıntılar var. Bunu temelden değiştirmemiz gerekiyor. Bunun için paradigma değişimine ihtiyaç var. Bakın bunu bir örnekle açıklamaya çalışayım: Elinizde Ankara haritası varsa ve siz bu haritayı İstanbul haritası sanıyorsanız ve bu harita ile İstanbul’da bir adresi bulmaya çalışıyorsanız ne yaparsanız yapın ne kadar zeki ve iyi niyetli olursanız olun bu adresi bulamazsınız. Zekanız olsa olsa elinizdeki haritanın yanlış bir harita olduğunu daha çabuk anlamanıza yarar. Bizim eğitimdeki durumumuz bu. Ankara haritası ile İstanbul’da adres arıyoruz. Bizim paradigma değişimine, o haritanın değişimine ihtiyacımız var. Tabii önce elimizdeki haritanın yanlış olduğunu kabullenmemiz gerek. Ülkemizde Milli Eğitim’i ve bununla birlikte üniversite eğitimini yeniden kurgulamamız gerekiyor. Dershanelerin rolü sizce ne olmalı bu paradigma değişiminde peki? Dershanelerimiz Community College'lara dönüştürülebilir… Amerika'ya baktığınız zaman liselerle üni-

Son yıllarda üniversitelerde su ürünleri bölümleri hiç veya çok az tercih ediliyor mesela. 3 tarafı denizlerle çevrili bir ülkede siz bu eğitimi veremeyecekseniz de nerede vereceksiniz? Kapatmak yerine açık tutmanın yollarını araştırmak gerekiyor. Bu işin temeline ineceksiniz PR'ını yapacaksınız, öğrencilerin dikkatini çekeceksiniz. İyi bir planlama yapacaksınız. Tercih edilmiyor diye kapatmak en kolay çözüm. Ama bunun bedelini bizden sonraki nesil öder diye düşünüyorum.

versiteler arasında bir kurum vardır. Bunlara Community College diyorlar. Community College’lar iki yıllık, yükseköğretim sisteminin bir halkasını oluşturan okullardır. Amerika'da 10 milyondan fazla öğrenci, bütün üniversite öğrencilerinin yaklaşık yüzde 40’ı, Community College'lara devam etmektedir. "4 yıllık üniversitelere girmede bir adım” olarak tanımlanan bu okullarda kaliteli eğitim imkanı sunulur; Community College'lardan sonra öğrenciler isterse dört yıllık okullara geçiş yapabilir. Community College’lar diğer 4 yıllık üniversitelere göre daha ucuzdur. Lise ile üniversite arasındaki okullardır. Derslerde zayıf öğrenciler, dershanelerimizin (belki meslek yüksekokulları ile birlikte yeniden yapılandırılıp) Community College'lara dönüştürülmesiyle kendilerini oralarda üniversiteye hazırlayabilirler. Böylelikle hem öğrenciler zaman kaybetmeyecektir hem üniversiteler rahatlayacaktır hem de öğrenciler üniversiteye geldiklerinde kendilerini hazır hissedecektir. İsteyen öğrenci bu okullardan sonra iş hayatına da atılabilir. Son olarak, üniversitelerde bölümden bölüme geçişler hakkında konuşalım. Normalde devlet üniversitelerinde mühendislik bölümlerinde öğrenciler başarılı ortalamalarla bölüm değiştirebiliyorlar, aynı şekilde sözel ve eşit ağırlık bölümlerinde de hakeza öyle. Sabancı Üniversitesi'nde bir farklılık var. Okulu sayısal bir bölümle kazananlar sözel bölüme de geçebiliyor; aynı şekilde sözel bölümden kazananlar mühendislik okuyabiliyor. Siz nasıl bakıyorsunuz? Sabancı'nın yaptığı uluslararası camiadaki eğitim sitemine biraz daha yaklaşmak, ama mevcut YÖK Sistemi'nden dolayı komple uygulayamadıkları bir sistem. Ancak bu kadarını başarabildiler. Burada biz ne çarpışan otomobiller gibi rastgele ve kuralsız öğrencilerin istediği gibi hareket etmesine izin vermeliyiz, ne de şu anda devlet üniversitelerinde olduğu gibi sımsıkı bir şekilde tutmalıyız. Bu geçişler önceden belirlenmiş kurallar çerçevesinde mümkün olmalı. Söyleşi için çok teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim. Eylül - Ekim 2013 35


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

PROF. DR. ZEKAİ ŞEN

ÜNİVERSİTEDE MÜHENDİSLİK EĞİTİM NASIL OLMALIDIR? Mühendislik eğitimi teorik bilgilerden ziyade basit, anlaşılabilir, uygulamaya yönelik, akılcı, eleştirel, formülasyonların matematik simgelerinin öncesinde sözel, felsefik ve mantık kurallarını kapsayacak biçimde olmalıdır. Her formülün, yöntemin, algoritma ve yazılımın mantık kurallarının “geometrik” akış grafikleri sözel olarak anlatılmalı ve anlaşılmalıdır. >

Mühendis kelimesinin kökeninde “geometri” olduğuna göre bir mühendisin matematikten ziyade “geometrici” olarak yetiştirilmesi gerektiğine işaret eder; geometri de şekil bilgisi demek olduğuna göre, şekil bilgisi de en iyi sözel olarak açıklanabileceğine göre, mühendislik eğitiminde akılcı sözel bilgilerin ne kadar öne çıkmasının gerektiği anlaşılabilir. Sözel ifadelerden tüm formüller, algoritmalar, ve yazılımlar çıkarılabilir. Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinden bolca mühendis çıkmasına karşılık ülkenin değişik sektörlerine hizmet verebilecek yazılımların bile istenilen derecede ortaya çıkamamasının en önemli sebepleri arasında eğitimde mantık kurallarından ziyade nakilci, matematikçi, mekanikçi ve uygulamasız ezbere meyilli sistemin hocaların bile bir çoğunda olduğu rahatlıkla gözlemlenebilir. Kısacası eğitim evrensel bilim ilkelerine bağlı olmalı ama bu arada kendi dil, kültür ve medeniyetinde geçmişte yetişmiş dünya çapındaki kişilerin hayat hikayeleri, düşünce sistemleri ve bilime yaptıkları katkılardan da haber edici şekilde olmalıdır. Sadece batı hayranlığı ile eğitim sistemi A’dan Z’ye kadar oradakilerin nerede ise taklidi olarak tasarlanırsa, aslında bu üretici zekâların başka kültür ve medeniyetlerin etkisi altında aşağılık kompleksli şekilde eğitim vermeye yarayabilir. İTÜ’de eğitim anlayışı genel bir mühendislik eğitimi şeklinde mi? Belli alanlard uzmanlaşma teşvik edilmeli mi? İTÜ’de eğitim genel mühendislik çerçevesi içinde görülmektedir, ancak içerik olarak öğrencileri meraklandıracak ve zihinlerini açarak derslerde katkı sağlayabilecek 36 Mimar ve Mühendis

SÖYLEŞİ: YUNUS EMRE TOZAL

şekilde olmayabilmektedir. Bunun en büyük etkenleri arasında mühendisliğin sanat yönüne, akılcı mantık kuralları ile sözel çözümlere önem verilmesine, öğretilen ve öğrenilen yöntemlerin hap yutar gibi eleştirisizce ve hatta ezbere alınıp-verilmesi gibi hususlar gelmektedir. Mühendisliğin sözel ve sanat yönleri ders müfredatlarında olmayınca “mühendislikte etik” diye sözel bir ders ile mesleki dürüst davranış ilkelerinin etkin olması nasıl beklenebilir ki? Halbuki, mühendisliğin sanat yönüne (sözel bilgiler) değer verilirse etik kurallar bunlar arasında otomatik olarak gelebilir. Verilen bilgilerin mekanik olarak algılatılması, eleştiri ortamının pek bulunmaması, üretici olabilecek zekâlara ayrıcalıklı fırsatların verilmemesi, mühendisliğin sanat yönlerinin derslerde değilde sadece yapılan konserlerle giderilmeye çalışılması hele bunların üniversitelerde yapılması sanki bir özenti gibi geliyor bana. Halbuki, ne batı ne de doğu üniversitelerinde böyle oldukça sık ve bizdekine benzer durum gözlemlemedim. Mühendislikte disiplinlerarası eğitim nasıl veriliyor veya verilmeli? Mühendislikte disiplinlerarası eğitim çok önemli, çünkü tüm mühendislik konularının kökeninde insanlara hizmet getirmek ve hayatlarını rahatlaştıracak işlerde bulunmak olduğuna göre mühendislik ihtisaslaşmaları arasındaki sınırın elastik olması için disiplinlerarası eğitim önemlidir. Bu konuda benim bundan yaklaşık olarak 30 sene önce çalıştığım bir yabancı ülke-

Bugün her mühendislik alanında ayrıcalıklı, güncel, öncelikle ülke kalkınması için önemli konularda uzmanlaşmalar her yönü ile teşvik edilmelidir. de ilk iki sene mühendislik fakültesine giren öğrenciler hep aynı dersleri alırlar ve böylece daha işin başında disiplinlerarası birlikteliği yaşarlar ve ondan sonra son iki seneye girerken inşaat, makina, elektrik, maden, vd. mühendislik dallarından kendilerine uygun olanı seçerler. Böylece daha işin başında sonradan dallanacak mühendislik sektörlerinde bile hayatta arkadaşları olur ve mezuniyet sonrası disiplinlerarası ortak pratik çalışmalar yapmanın temelleri atılmış olur. Zaten disiplinlerarası eğitim için temel ve sözel bilgiler önem kazanır. Bugün her mühendislik alanında ayrıcalıklı, güncel, öncelikle ülke kalkınması için önemli konularda uzmanlaşmalar her yönü ile teşvik edilmelidir. Bu tür çalışmalar yapabilecek yetenekteki öğrenciler ilk bir iki yılda tespit edilerek onlara ilave olarak daha da özendirici fırsatlar sunulmalıdır. Bizim toplumumuzdaki kişilerin diğer toplumlardakilerden bir farkı yoktur ama eğitimde fırsat eşitliği denilir, evet bu sosyal açıdan geçerlidir ancak üniversiteye girmiş olanlar arasında da fırsat eşitsizliğini getirmek gerekir ki “bilenlerle bilmeyenler “ birbirinden ayrılabilsin, çünkü diploması olanlar değil bilenler daha üstündür.


Eyl端l - Ekim 2013 37


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Doç. Dr. Ömer AÇIKGÖZ MEB Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürü

KALKINMANIN LOKOMOTİFİ OLARAK MESLEK LİSELERİ

S

Ekonomiler temel olarak güçlerini sermaye, girişimci, istikrar, hammadde/ara mal ve işgücünden almaktadır. Ancak günümüzde tüm bu kaynaklar çok hareketli ve uluslararası bir yapı kazanmıştır. Diğer

kaynaklara oranla “işgücü” en fazla yerel özellikler taşıyan unsurdur. Bu nedenle de bir ülkenin ekonomik rekabet gücünü oluşturan en temel faktör bu işgücüne sunulan eğitimdir.

ürdürülebilir sosyal ve ekonomik kalkınma için bireylerin çağın gereklerine uygun bilgi, beceri ve yetkinliklerle donanmış olması günümüzün en temel gerekliliklerindendir. Bu anlamda meslekî ve teknik eğitim, ülkelerin sosyal ve ekonomik gelişmişlik düzeylerini belirleyen faktörlerin başında gelmektedir. Ayrıca çağımız koşullarında toplumsal yapının doğru dengeler üzerine oturtulabilmesi açısından meslekî ve teknik eğitim bugün, geçmişte taşıdığından çok daha büyük bir önem taşımaktadır. Ülkemizde uzun yıllar boyunca hak ettiği değeri görmeyen ve ikincil bir eğitim gibi düşünülen meslekî ve teknik eğitimde son yıllarda okullulaşma oranının artırılması ve eğitimin niteliğinin yükseltilmesi konularında önemli adımlar atılmıştır. Yüksek öğretime girişteki katsayı eşitsizliğinin giderilmesi bu çabaların başında gelmektedir. Bunlara ek olarak zorunlu eğitimin 12 yıla çıkartılması ve bu eğitimin toplumsal algısını değiştirmeye dönük kampanyaların da etkisi ile meslekî ve teknik eğitimin tüm ortaöğretim içerisinde 2002-2003 yıllarındaki yüzde 35.8 olan payı (meslekî açık ortaöğretim öğrencileri hariç), 2012-2013 eğitim öğretim yılında yüzde 51’e yükselmiştir. Sadece 2013 yılı içerisinde meslekî ve teknik eğitimden mezun olarak piyasaya giren öğrencilerimizin sayısı 300 bini aşmış durumdadır. Güçlü bir altyapıya sahip olunması ve ülke düzeyinde

yaygınlaşmış teşkilat yapısının da desteği ile son 10 yıl, meslekî ve teknik eğitimde okullulaşma ve erişim alanlarında ciddi bir atılım dönemi olmuştur. Ülkemizde meslekî ve teknik eğitimde okullulaşmada iyi bir noktaya gelinmiş olmakla birlikte başarının niteliksel bazı göstergeleri açısından kat edilmesi gereken uzun bir yol olduğu açıktır. Öğrencileri iyi bir vatandaş olarak yetiştirmenin yanı sıra, esnek bir yapı içerisinde ilgi ve yetenekleri doğrultusunda, ortak bir genel kültür verilerek bir üst öğrenime ve/veya iş hayatına hazırlamayı amaçlayan meslekî ve teknik eğitim, bir üst öğrenime geçiş konusunda henüz arzu edilen noktada değildir. Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi verileri incelendiğinde 2003 yılında meslek liselerinin son sınıflarından yükseköğretime giriş sınavlarına başvuru yapan öğrencilerin sadece yüzde 3’ü dört yıllık lisans programlarına yerleşirken, 2012 yılında bu oran yüzde 7,06 olarak belirlenmiştir. Aynı oran 2013 yılına gelindiğinde yaklaşık yüzde 12 olarak tespit edilmiştir. Genel ortaöğretimde ise başvuranların 4 yıllık bir lisans programına yerleşme oranı 2012 yılında yüzde 30,24 olarak belirlenmiştir. Oranlar arasındaki uçurum görmezden gelinemeyecek kadar açıktır ve başarılı bir meslekî ve teknik eğitime ulaşılabilmesi için farkın kapanması yönünde özel çabaları zorunlu kılmaktadır.

38 Mimar ve Mühendis


Ülkemizde uzun yıllar boyunca hak ettiği değeri görmeyen ve ikincil bir eğitim gibi düşünülen meslekî ve teknik eğitimde son yıllarda okullulaşma oranının artırılması ve eğitimin niteliğinin yükseltilmesi konularında önemli adımlar atılmıştır.

Ülkemizin meslekî ve teknik eğitimde geldiği noktanın bir diğer önemli göstergesi de hiç kuşkusuz mezunların işgücüne katılımıdır. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2012 yılı itibarıyla meslek lisesi mezunlarının işgücüne katılım oranı yüzde 64.6 iken aynı oran genel lise mezunlarında yüzde 51.9, yüksek öğretim mezunlarında ise yüzde 79.1 olarak belirlenmiştir. Bu rakamlar ortaöğretimde okul türlerine göre istihdam edilebilirlik arasında yüzde 12’ler civarında bir farkın olduğunu göstermektedir. Mesleki Eğitimde Gelecek Vizyonu Meslekî ve teknik eğitim sistemi tüm dünyada, küresel yeniliklere ve değişimlere açık, işgücü piyasası analizlerine dayalı, bireyi istihdama yönlendiren, yeterliliğe dayalı ve hareketliliği esas alan bir yapıya doğru ilerlemektedir. Uluslararası çalışmalar değerlendirildiğinde meslekî ve teknik eğitime ilişkin öncelikler arasında meslekî ve teknik eğitimin; İşgücü piyasalarının ihtiyaç ve taleplerini de kapsayacak şekilde gerçekleştirilmesi, Okul, kurum ve sektör iş birliği içerisinde katılımcı bir anlayışla yapılması, Öğrencileri, ulusal ve uluslararası istihdamlarına imkân sağlayacak şekilde yetiştirmesi, Arz ve talep dengesi çerçevesinde yapılması ve erişimine ilişkin tüm engellerin kaldırılması, Programları hazırlanırken ulusal yeterliliklerin yanı sıra uluslararası standartların ve yeterliliklerin de dikkate alınması, Sürekli geliştirilmesi ve kalitesinin yükseltilmesi konuları yer almaktadır. Çağımızda süreçler değil bireylerin sahip olduğu kazanımlar kabul görmektedir. Bununla bağlantılı olarak katı, statik öğrenme süreçlerinin, sınırları çok belirli müfredatın dışına çıkarak meseleleri ele alan farklı ve zaman zaman daha düşük maliyetli çözüm yolları

ortaya çıkmaktadır. Yönetim anlayışımızı ve bakış açımızı değiştirmeden, sadece mevcut uygulamalarda birtakım teşvikler ve tedbirlerle sonuç alabileceğimizi düşünmek gerçekçilikten uzaktır. Farklı yaklaşımlar eğitim sistemimizde bir paradigma değişikliğine ihtiyaç olduğu gerçeğini gündeme taşımaktadır. Yeni kurulacak meslekî ve teknik eğitim sisteminin başarısı referans noktalarının; esneklik, çeşitlilik, duyarlılık, uyumluluk, hareketlilik, biriktirilebilirlik, yeterlilik ve çıktı kontrollülük, katılımcılık ve çoğulculuk, öğrenen merkezcilik, özdeşlik ve bütünsellik olarak belirlenmesine bağlıdır. Bu noktalardan hareketle Türkiye’de meslekî ve teknik eğitim alanında bir dizi reform çalışmaları gerçekleştirilmektedir. Bu çalışmaların en önemlilerinden birisi de yeterlilikleri tanımlayan bir çerçevenin oluşturulması aşamasıdır. Bir ülkede bulunan yeterlilik sistemlerini bütünleştirmekte, yeterlilik sistemleri arasında eşgüdümü sağlamak, yeterliliklerin kalite standartları çerçevesinde daha şeffaf ve tanımlanabilir olmasını ve öğrenenlerin yeterlilikler arasında yatay ve dikey hareketliliğini kolaylaştırmak amacıyla bir ulusal yeterlilikler çerçevesi geliştirilmesi için çalışmalar sürmektedir. Türkiye Yeterlilikler Çerçevesi; ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim programlarında ve diğer öğrenme ortamlarında kazanılan tüm yeterlilik esaslarını 8 seviyede tanımlayan Avrupa Yeterlilikler Çerçevesi (AYÇ) ile uyumlu olacak şekilde tasarlanmaktadır. Bir diğer önemli çalışma alanı öğretim programlarıdır. İş piyasasındaki arz talep dengesini gözeten ve hayat boyu öğrenmeye fırsat veren bir meslekî ve teknik eğitim sistemi geliştirmek, meslekî ve teknik eğitim sisteminin karar alma, uygulama ve izleme süreçlerine ulusal ve yerel düzeylerdeki paydaşların katılımını sağlamak, iş hayatında geçerliliği olan bir meslekle ilgili bilgi, beceri ve yetkinlikleri kazanmış bireyler yetiştirmek amacıyla meslekî ve teknik eğitimde yeterliliğe dayalı modüler öğretim programları uygulaması 2005-2006 eğitim öğretim yılında başlatılmıştır. Meslekî ve teknik

Eylül - Ekim 2013 39


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Meslekî eğitimi çağımızdaki sürekli ve hızlı değişimden kaynaklanan baskıdan kurtarabilmenin en etkili yolu, bu eğitimin yönetimden uygulamaya kadar pek çok alanında merkezi otoriteden ziyade işin asıl sahiplerince gerçekleştirilmesidir.

eğitim okul ve kurumlarında uygulanan öğretim programları uluslararası eğitim sınıflamaları ile uyumlu olarak geniş tabanlı ve dalda uzmanlaşmayı sağlayacak şekilde sürekli olarak geliştirilmektedir. Meslekî ve teknik eğitim okul ve kurumlarında öğretimi yapılan alan ve dallara ait öğretim programları ulusal meslek standartları ve ulusal yeterlikler de dikkate alınarak sektör, üniversite ve alan uzmanları tarafından ortaklaşa hazırlanmakta ve güncellenmektedir. Bu programlar, ulusal ve uluslararası karşılaştırılabilirliğin sağlanması için ISCED, FOET gibi uluslararası sınıflamalara göre hazırlanmaktadır. Meslekî eğitimi çağın gereklerine uygun hale getirme çalışmaları kapsamında tüm öğrenmelerin tanınırlığını sağlayacak bir sistem çalışması da gerçekleştirilmektedir. Bu bağlamda bireylerin ulusal ve uluslararası hareketliliğini kolaylaştırmak üzere serbest, yaygın veya örgün yoldan kazanılan her türlü öğrenmelerinin değerlendirilmesini sağlayacak kıyaslanabilir bir değişim aracı olan “Meslekî Eğitim ve Öğretimde Kredi Transfer Sistemi” çalışmalarına başlanmıştır. Ayrıca Meslekî Yeterlilikler Kurumu koordinesinde yapılan çalışmalar ile önceki öğrenmelerin tanınması ve kredilendirilmesi konularında da açılan sınav ve belgelendirme merkezleri ile önemli mesafe alınmıştır. Meslekî eğitim reformunda eğitim yönetiminin aşırı merkeziyetçiliği meselesi de önemli bir husus olarak ele alınmakta, “İstihdam ve Meslekî Eğitim Kurulları” gibi oluşturulan bazı yeni yapılar ile yetkinin önemli bir bölümü işin doğrudan sahiplerine teslim edilmektedir. Meslekî eğitimi çağımızdaki sürekli ve hızlı değişimden kaynaklanan baskıdan kurtarabilmenin en etkili yolu, bu eğitimin yönetimden uygulamaya kadar pek çok alanında merkezi otoriteden ziyade işin asıl sahiplerince gerçekleştirilmesidir. Kısacası genel bir çerçeveden bakıldığında içinde bulunduğumuz meslekî eğitimde reform sürecinde her şeyden daha çok “işbirliği” ön plandadır. Eğitim dinamik bir süreçtir. Meslekî ve teknik eğitim doğası gereği tek başına Bakanlığın, ailelerin, özel sektörün ya 40 Mimar ve Mühendis

da diğer kurum ve kuruluşların meselesi olamaz. Bu tüm taraflar için stratejik değeri olan bir meseledir ve çözümü de ancak ortak çaba ile mümkün olabilir. Üretim yöntemlerinin, teknolojinin ve iş hayatındaki gelişmelerin baş döndürücü ve dinamik yapısı, sadece Bakanlığın daha esnek ve hızlı kararlar almasını değil, belki de hâlihazırda üstlendiği kimi işlevlerin özel sektör tarafından yerine getirilmesini gerektirmektedir. Bu gereklilikler, hem planlamakarar alma süreçlerinde hem de eğitim yönetimi ve finansmanı boyutunda paydaşlar arasında sürekli ve yakın bir iletişimi zorunlu kılmaktadır. Bu doğrultuda istişare ve planlama çalışmalarımız sürmektedir. Yapılan çalışmaların en etkileyici örneklerinden birisi organize sanayi bölgelerinde açılan özel meslek liseleridir. Bizzat sektörün işin içerisine girdiği bu modelde Bakanlık tarafından burada öğrenim gören her bir öğrenci için, o alandaki öğrencinin devlete olan maliyetinin 1,5 katı kadar destek sağlanmaktadır. Her yıl, her bir dala özel olarak belirlenen bu destek miktarı 20132014 yılı için örneğin tekstil teknolojisi alanında 4.500 TL, makine teknolojisi alanında ise 5.500 TL olarak belirlenmiştir. Bu yıl için ortalama katkı miktarı 5.000 TL civarındadır. Sanayi ile hem yönetsel açıdan hem de fiziksel olanaklar açısından yakın çalışmanın en güzel örneklerinden birisi olan bu okulların yaygınlaştırılması ve bu modelden hareketle farklı sektörlerin ihyiyaçlarına cevap veren yeni modeller oluşturulması, ülkemizde meslekî ve teknik eğitimin çağın gereklerine uygun hale getirilmesi çalışmalarında çok önemli bir adımdır. Ülkemizde sosyo-ekonomik gelişmenin temel gücünün beşeri sermaye olduğu göz önüne alındığında, meslekî ve teknik eğitimin rolü daha açık görülecektir. Sadece lisede değil, hayat boyunca ihtiyaç duyulacak olan bu eğitimin sorumluluğu kişilere ya da bir kaç kuruma bırakılamayacak kadar büyüktür. Ülke olarak ekonomik ve sosyal anlamda topyekün bir başarı ancak eğitim alanında tüm taraflardaki yüksek sorumluluk duygusu ve çok geniş katılımlı bir işbirliği ile mümkün olacaktır.


ANKET • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

ÖĞRENCİ MEMNUNİYET ARAŞTIRMASI: BEKLENEN SONUÇLAR

S

Mimar ve Mühendis Dergisi olarak kendi formatımızdan biraz uzaklaşıp, dosya konumuzu oluşturan “Yüksek Eğitim Vizyonu” için bir anket çalışması yaptık. Çalışmamızda

özellikle Türkiye’nin dört bir yanında mimarlık veya çeşitli alanlarda mühendislik okuyan 17 öğrenci arkadaşımızla görüşerek kendileriyle bir memnuniyet araştırması yaptık.

orduğumuz ilk soru üniversite giriş sınavının meslek tercihini ne kadar etkilediği yönündeydi. İstedikleri bölümlerde okuyup okumadıklarını sorduğumuz ilk sorumuzda öğrencilerin genelinden sınavın meslek seçiminde en önemli unsur olduğunun cevabını aldık. Her ne kadar öğrenciler sınavlarda aldıkları puanların okudukları bölümleri etkilediğini söylese de, öğrencilerin çoğunun okuduklarını bölümlerden ya da üniversitelerden memnun olduklarını söylemek de burada bir çelişki oluşturmaktadır. Öğrencilere sorduğumuz ikinci soru, üniversite eğitimlerini teknik açıdan değerlendirmeleriydi. Burada ön plana çıkan en önemli ayrım; özel üniversite ve devlet üniversitesi arasındaki farklardı. Özel üniversitede eğitim alan öğrencilerin hemen hemen hepsi, özellikle teorik açıdan çok iyi okullarda eğitim aldıklarının, hocalarının çok kaliteli olduklarının farkındaydı. Ancak uygulama açısından daha iyi olabilecekleri yönünde fikir belirtmekten de kaçınmadılar. Devlet üniversitesinde okuyan öğrencilerin hemen hemen hepsi de özellikle uygulama açısından yetersizliklerden bahsediyorlardı. Öğrencilerden cevaplamalarını istediğimiz diğer bir soru da, akademisyenlerinizin, size aktarmak üzere, mesleki alanda saha tecrübelerinin yeterli olduğunu ve eğitmenlik niteliğine sahip olduklarını düşünüp düşünmedikleri yönündeydi. Bu sorumuza olumlu cevaplar alsak dahi, özellikle devlet üniver-

sitelerindeki akademisyenlerin yetersizliği göze çarpmaktaydı. Dikkate alınması gereken bir diğer konuda çoğu öğrencinin akademisyenlerin teorik bilgilerini yeterli bulsa da uygulama açısından zayıflıklarından bahsetmeleriydi. Öğrencilere sorduğumuz dördüncü soru; üniversite yönetiminizin, hem mesleki hem de sosyal anlamda bireysel gelişiminize katkı sağlayacak bir yönetim anlayışına sahip olduğunu düşünüp düşünmedikleri ile alakalıydı. Öğrencilerin cevap vermekte zorlandıkları bu soruda dikkat çeken nokta en olumsuz görüşleri bu soruda almamızdı. Sadece bir öğrenci gelişimin öğrencinin kendisiyle alakalı bir konu olduğunu söylerken, diğer öğrencilerin hemen hemen hepsi yönetimin dolayısıyla da imkanların eksikliğinden şikayetçiydi. Öğrencilere sorduğumuz beşinci ve son soru da; üniversitelerinizin, mezun olduktan sonra size katkı sağladığını/sağlayacağını düşünüp düşünmedikleri ile alakalıydı. İş ararken mezun oldukları üniversitelerin yarar sağlayıp sağlamadıkları ya da sağlanan yararın ölçüsü ne olabilir gibi sorulara cevap aradık. Doğal olarak İstanbul’da bir üniversitede veya da özel bir üniversitede öğrenim hayatına devam eden öğrenciler, İstanbul dışındaki ya da yeni açılmış üniversitelerde okuyanlardan daha olumlu görüşler belirttiler. Çoğu öğrenci ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi gibi Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden mezun olanların bir adım önde olduklarının farkındaydı. Eylül - Ekim 2013 41


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Yunus Emre Tozal Harita Mühendisi

ENTELEKTÜEL BİLİNÇ DEVRİMİ: “EĞİTİM”

İ

Felsefe yapmayı tarih boyunca insanlığın eylemlerine ve düşünme biçimlerine yön veren bir zihin faaliyeti olarak ele alırsak, insanın “mutlak olana ulaşma çabası”nı daha iyi kavrayabiliriz. Mutlak olan nedir,

mutluluk ve huzur nedir, ölüm nedir, hayat nedir gibi sorulara arayacağımız cevaplar, tarih boyunca hem ilahi dinlerin hem beşeri dinlerin cevap verdiği insanlığın ortak sorularıdır.

nsanı beraber yaşadıkları içerisinde farklı kılan şey, düşünmesidir; düşünerek hareket etmesi; en doğru olana, en hakiki olana ulaşma gayretidir. Bu gayretler sayesinde insanlık yol almış, çeşitli virajlar atlatmış, anlamlar keşfedildikçe insanın düşünme ve hayatı inşa etme çabası şekillenmiştir. Peki, düşünmenin sınırları var mıdır, varsa nasıldır, nasıl olmalıdır? “Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur” ilkesinden yola çıkarak, düşünmenin tarih boyunca tartışıldığı kısmı, sınırlarının olup olmaması üzerinedir ve bu sınırlar sürekli bir biçimde değiştirilmiş, değiştirildikçe düşünme melekesinin üzerine gidilmiştir. Belki de insanı diğer canlılardan ayıran en önemli şey düşünmesi olduğu kadar düşünme eyleminin sınırlarının sonsuzluğu olmalıdır. Schopenhauer, bu noktayı şöyle değerlendiriyor: “Çünkü bilgi ancak evrensel olana yönelmesi halinde iradesiz kalabilir; oysa istemenin objeleri her zaman münferit şeylerde bulunacaktır; bu sebepten ötürü hayvanların bilgisi tam anlamıyla bu münferit şeylerle sınırlıdır ve dolayısıyla akılları münhasıran iradelerinin hizmetinde kalır. Diğer yandan aklın evrensel olana bu eğilimi felsefe, şiir ve genel olarak sanat ve bilimlerdeki gerçek ve özgün başarılar için vazgeçilmez koşuldur.”1 Platon akademisinin başına “Geometri bilmeyen buraya giremez!” yazdırmıştı. Şüphesiz Platon “düşünmeyen insana burada yer yok” mantığıyla hareket etmiş, bir nevi düşünen bireyi

öncelemişti. Platon’dan önce de düşünmek şüphesiz önemliydi, Platon sonrasında da toplumlar düşünmeyi önemsedi. Düşünmek kimi zaman suç oldu, kimi zaman özgür bırakıldı, kimi zaman bir başka amaç uğruna kullanıldı. Günümüzde de düşünce özgürlüğünden yola çıkılarak bir başka misyona ve hedeflere dair yapılanlar gibi, düşünmek; tarihin akışını değiştirdi, yön verdi. Biz bu yazımızda, ortaçağdaki eğitim kurumlarından bugüne gelerek, eğitim tarihine ve eğitimin gelişimine genel bir bakış yapacağız. Sanayi devriminden sonra çılgınca bir üretimin gerçekleştirilmesi ve ardından tüketimle bu üretimin artırılması, insana “tüketim çılgınlığı”nı dayatmakla kalmadı, insanın eğitimini, şahsiyetinin oluşumunda süreçleri, toplumların kalkınmasındaki dinamikleri ve hayata bakışını da etkiledi. Klasik bir modernizm eleştirisi yolundan ziyade, kimyası değişen (bozulan mı demeliyiz yoksa) bir çağın insan prototipinin nasıl olabileceğini, varoluşunun mümkün olup olmadığını eğitim sistemi açısından inceleyip ortaçağdan bu yana ele alarak tartışacağız.

42 Mimar ve Mühendis

Ortaçağda Eğitim Eğitim, ya da “insanın eğitimi” tarih boyunca iktidarla ortak hareket etmiş bir eylem olarak karşımıza çıkmaktadır. Doğuda, İslam Medeniyetinin, Batıda ise Kilisenin hâkimiyeti,


eğitimin dinî olarak iktidarla ilişkisini biçimlendirmiş, iktidarın kontrolünde oluşturulagelmiştir. İslam Medeniyeti sınırlarını genişleterek Endülüs’ü fethettiğinde, İslam Medeniyeti için bir geçiş dönemi yaşanmış, Kurtuba’da zihinsel üretimde ilk defa muhteşem bir sistem kurularak eğitimde halen günümüzde kullanılan sistemlere örnek olabilecek müesseseler inşa edilmiştir. İlk sistemli okulu Platon’un kurduğu söylense de, Platondan önce de “öğrenme metodu”na ilişkin örnek bulgulara rastlanılmıştır. Felsefi çalışmalara bakıldığında Aristoteles’in ve ondan etkilenen filozofların eserlerinde, hemen her ekolün öğrencilerini kendi yetiştirdiği ortak kabul edilen bulgulardan… Buna rağmen, yani iktidarın çizdiği sınırlar çerçevesinde kurulan eğitim sistemlerine rağmen, George Makdisi’nin yorumuna göre bu eğitim kurumları arasında herhangi bir sınır bulunmamaktaydı.2 Makdisi’ye göre ortaçağda İslam âleminden mesela Bağdat’tan gelen bir entelektüel, Hıristiyan Batı’daki akademik çevreyi ziyaret ettiğinde hiçbir yabancılık çekmez, yeni ortamda hayli rahat ederdi. Paris ve Oxford college’ları, scholar, fellow’larıyla, master ve doctor’larıyla ve bunlara yardımcı olan [assistans] Repetitor ve servitor’larıyla ona hayli tanıdık gelirdi.3 Okulda derslere katıldığında göreceği dersler ve uygulamalar, ona kendisini evinde hissettirirdi. Çünkü kendi kültür ve birikiminin farkında olarak Batıya geliyor, Batı’daki eğitim kurumlarında gördüğü ders ve uygulamaların aynısını kendi üniversitelerinde gördüklerini fark ediyor, yabancılık çekmiyordu. Toledo (Tuleytula) ve Salerno’da Arapça kitapların nasıl bir hızlılıkla Latinceye çevrildiğini görünce de gurur duyuyordu. Makdisi’ye göre ortaçağda İslam Medeniyetinde X. yüzyıl kadar erken bir süreçte, Batıda ise XII. yüzyılda ancak sistemli bir eğitime geçilebilmişti. Hatta Makdisi, hem ortaçağ doğu kaynaklarında hem de modern doğu ve batı araştırmacılarının kitaplarında yapılan çalışmalarla dünyanın belki de en iyi eğitim müessesesinin Bağdat’taki meşhur Nizâmiye Medresesi olduğunu belirtir ve Batı dünyasının XIII. yüzyıla kadar geliştiremediği eğitim sisteminin daha X. yüzyılda Bağdat’ta kök saldığını ifade eder.4 Bağdat’taki meşhur Nizâmiye Medresesi ile Endülüs medreseleri tarih açısından hemen hemen aynı tarihlerde sistemleşmiş müesseseler olarak karşımıza çıkmaktadır. Makdisi, ortaçağda İslam Medeniyetinde X. yüzyıl kadar erken bir süreçte, Batıda ise XIII. yüzyılın sonuna doğru sistemleşen eğitim metotlarında iki ana öğretim metodu uygulanma olduğunu belirtir: Takrir/lecture ve münazara/disputation. Lecture, Arapçada kırâat kelimesine karşılık gelmektedir ve “okuma”, “yüksek sesle okuma”, “anlatma” anlamlarına gelmektedir. St. Victorlu Hugh, bu okuma biçimini aktif, pasif ve mutlak okuma olarak 3 başlık altında izah etmiştir. Münazara ise “bilimsel tartışma” anlamına gelir ve sonucunda tartışılan konular bilimsel açıdan ele alınarak değerlendirilir. Sonuç olarak ortaçağ, Gülnihal Küken’in de belirttiği üzere ortaçağ, karanlık bir çağ değildir5 ve eğitim kurumlarının sistemleşmesi açısından önemli bir zaman dilimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Manastır Okulları, tıp fakülteleri, hukuk fakülteleri, gök cisimlerinin incelendiği astroloji merkezleri, matematikle kaydedilen çalışmalar gibi farklı farklı dallarda okulların sistemli bir şekilde kurulduğu dönemler olarak kayda geçen ortaçağ, eğitimim sistemleşmesi tarihi açısından önemli bir noktada durmaktadır.

İlk sistemli okulu Platon’un kurduğu söylense de, Platondan önce de “öğrenme metodu”na ilişkin örnek bulgulara rastlanılmıştır. Felsefi çalışmalara bakıldığında Aristoteles’in ve ondan etkilenen filozofların eserlerinde, hemen her ekolün öğrencilerini kendi yetiştirdiği ortak kabul edilen bulgulardan… Yeni bir “Anlama Modeli” Sürecine Doğru Ortaçağdan sanayi devriminin başlandığı yıllara geldiğimizde, özellikle üretimdeki temel dinamiklerin değişmesi, insanın da hayat tarzını değiştirmeye başlamış, belirli bir yaşam metodunu insana zorunlu kılmaya başlamıştır. İnsanın geçimini sağlayacak dinamikler değiştiğinde, hayatın her alanındaki ihtiyaçları ve yaşam modeli de değişmiş, bu değişiklik tabii olarak eğitim kurumlarını da etkilemiştir. Ortaçağ’daki sistemleşmiş medreselerin ve okulların yerini almaya başlayan yeni eğitim modelleri, toplumun ihtiyaçlarını karşılamayı bırakın, eğitime kendisini adamış bireylerin dahi ihtiyacını karşılamaya uzak kalmış, dolayısıyla donanımlı birey yetiştirmek, okulların görevi ve işlevi olmaktan aileye geçmiştir. Evet, günümüzde eğitim ailede başlar. Ortaçağda ise eğitim ailede değil, medreselerde başlardı ve muhteşem bir sistem içerisinde çocuk daha 15 yaşına gelmeden hangi alanEylül - Ekim 2013 43


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ da ilerleyecekse o alanda ilerlemiş bir konumda olur, örneğin astroloji ve matematik alanında ilerlemişse, o alanlarda araştırmalar yapmaya başlamış olurdu. Günümüzde ise durum farklı, dinamikler farklı, zamanın getirdiği şartlar da çok farklı. İnsanın imgelem düzeyindeki artışla birlikte, günümüzde imge devrimi yaşandığını öncelikle belirtmeliyiz. Bu anlamda bakış açımız, ortaçağdaki sistemli kurumları övmek değil, bu zamana nasıl uyarlanabileceği üzerinde çalışmalar yaparak uygulanabilirlik açısından projeler geliştirmek olmalıdır. Ortaçağdaki eğitim kurumlarının işlevleri ile şu anki üniversitelerin işlevleri elbette bir değil. Bu ilişkinin nasıl olabileceğini temel dinamiklerin zorunlu olarak belirlediği bir sistemde yapılacak ilk şey, yeni bir “anlama modeli” üzerine çalışmaya başlayarak gerçekleşebilir. Üniversitelerde Felsefe Yapılabilir mi? Ortaçağdan sanayi inkılâbına gelindiği süreçte iktidar eğitim ilişkisinin daha somut bir biçime büründüğünü söyleyebiliriz. Arthur Schopenhauer 1800'lü yıllarda sivri bir dille, üniversitelerde işlenen felsefe derslerinin muhteviyatı ve üniversitelerde felsefeyi öğretmekten mükellef kimselerin davranış ahlâkı ve eğitim metodu üzerine yazdığı bir eseri “Üniversiteler ve Felsefe”, üniversiteyi kuran felsefenin bugünün üniversitelerinde “nerede” olduğunu sorgulaması açısından önemli. İlk bölümde dile getirdiğimiz üzere, eğitim dediğimiz kavram, iktidarla birlikte, iktidarın çizdiği sınırlar çerçevesinde ele alındığından ötürü, Schopenhauer da üniversitelerde felsefenin yapılamayacağını, böyle bir şeyin ancak izinli bir şekilde olabileceğini söylemektedir. Schopenhauer, üniversitelerde yapılan felsefe tartışmalarını ve üniversitelerin felsefeye katkılarını görmezden gelmese de özgür düşüncenin gelişiminin üniversitede gerçekleşemeyeceğini belirtir. Felsefe, Schopenhauer’a göre her türlü otoriteden bağımsız olarak varoluş sorununu çözmeye yönelmelidir. Bu anlamda Schopenhauer birinci olarak bir şey hakkında söylenebilecek her şeyi söyleme cesaretine sahip olmayı, ikinci olarak felsefeyi bir sorun olarak kavramak için kendiliğinden aşikâr olan her şeyin açık biçimde bilincinde olmayı, son olarak da ruhun ve zihnin hakiki manada serbest olmak zorunda olduğunu belirtir.6 Schopenhauer’un bakış açısı, günümüzdeki eğitim sistemiyle 1800'lü yıllardaki eğitim sistemleri arasında aslında çok da fark olmadığını göstermesi açısından önemli. 44 Mimar ve Mühendis

Türk Eğitim Tarihi Günümüzde eğitim ve öğretim sistemi, üzerinde yaşadığımız toprakların tarihi ile yakından ilişkili olup eğitim sisteminin kaderini de tayin eden bir sürece karşılık geliyor. Ortaçağdan sanayi devrimine, sanayi devriminden Tanzimat’a, Tanzimat’tan günümüze uzanan süreçte eğitim, sanayi devrimini ilk gerçekleştiren ve diğer ülkeleri de kendi kültür hegemonyası altına alan Batı ülkelerinin dinamikleri üzerine kurulu. Felsefeden şiire, mantıktan matematiğe eğitim ve öğretim sisteminin dinamikleri tamamen Batı ülkelerinin modelleri ile birebir uyuşmakta. Batı-Doğu ayrımının da artık yapılamayacağı bir zaman diliminde yaşıyor oluşumuz, aslında eğitim modellerini konuşurken de bu ayrımı yapmadan konuşmamızı gerektirse de, tarihsel süreçte böyle bir ayrım olmuştur. Tanzimat ile birlikte gelen bir dalganın karşısında üç seçeneğin bulunduğunu belirten Adnan İnanç, ya Batı kültüründen gelecek taleplere karşı kapıların tamamen kapatılacağını ya tamamen açık olunması gerektiğini ya da üçüncü ve en sağlıklı yol olarak eleştirel bakışla gelişen yeni taleplerin İslam Medeniyeti’nin dinamik yapısı ile telif edilebileceği durumlarını belirtir.7 Burada unutulmaması gereken husus, bu tespitlerin yapılabilmesi için çok geç kalındığıdır. Yani sanayi devrimiyle birlikte gittikçe hız kaybeden bir iktidar devleti, güçlü devletlerin gölgesinde yaşamaya devam ettikçe bu süreç hızlanmış, nihayet Tanzimat ile birlikte teşekkül etmiştir. Tanzimat olmasaydı, muhtemelen başka bir eylemle yine tevarüs edecekti bu durum. Eğitimin iktidarla olan ilişkisi, sanayi devrimiyle birlikte devletlerin eğitim anlayışlarını baştanbaşa değiştirmiş, hatta ülkemizde sonrasında gelecek olan dönem Cumhuriyetle birlikte harf inkılâbına kadar olayı genişletecekti. Arapça ve Farsça kelime ve kavramlardan müteşekkil Osmanlıca Türkçesini bugün kaçımız okuyor ve konuşabiliyor? Arşivlerde binlerce Osmanlıca Türkçesiyle yazılmış sayfalar dolusu kültür mirasımız okunmayı beklerken, kendi dil ve kültür zenginliğinden uzakta yaşayan bizler ne üzerinde konuşuyoruz? Meselenin ne kadar büyük bir mesele olduğunu bu yazıyı Latin Harfleri ile yazıyor olmamdan da anlayabilirsiniz. Kendi dil ve kültür hazinemizdeki kelime ve kavramlarla değil, 85 sene önce çıkarılan bir devrimin diliyle yazıyor ve konuşuyoruz şu an. Bunu da “çağdaşlık” için yapıyoruz elbette, zaten “çağdaşlık” için, “aydınlık” için Latin Harflerine geçilmedi mi?... Bir İngiliz, kaç yüzyıl önceden yazılmış William Shakespeare’in kitaplarını rahatlıkla okuyabiliyorken, bizler çok değil daha 60 yıl


Arthur Schopenhauer 1800'lü yıllarda sivri bir dille, üniversitelerde işlenen felsefe derslerinin muhteviyatı ve üniversitelerde felsefeyi öğretmekten mükellef kimselerin davranış ahlâkı ve eğitim metodu üzerine yazdığı bir eseri “Üniversiteler ve Felsefe”, üniversiteyi kuran felsefenin bugünün üniversitelerinde “nerede” olduğunu sorgulaması açısından önemli. önce yazılmış bir Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu’sunu dahi orijinalinden okuyamıyoruz. Dil değişimi, maalesef aynı zamanda kimlik değişimini de beraberinde getirdi. Nereli olduğumuz konusunda meçhul bir ikilemde kalıyor oluşumuz dahi meselenin ne kadar büyük ve derin olduğunu gösteriyor. Bilim ve Sanat Vakfı’nın Türkiye Araştırmaları Merkezi’nin hazırladığı “Türk Eğitim Tarihi” sayısı, Türk eğitim tarihi literatürünü ele alıyor. Osmanlı Devleti’nden Tanzimat’a, Tanzimat’tan günümüze uzanan süreçte, eğitim tarihi açısından ortaya konmuş, eserler ve müesseseler, etraflı bir değerlendirme ve analize tabi tutularak incelenmiş. Yukarıda belirttiğimiz meselenin ne kadar büyük olduğunu bu eserle fark edebilirsiniz. Modernleşme ve eğitim süreçlerinin toplumların birbiriyle olan ilişkilerini belirlediğini söylersek yanlış olmaz. Mehmet Ö. Alkan, modernleşme sürecinde Tanzimat Dönemi, II. Abdülhamit Dönemi, II. Meşrutiyet Dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarının eğitim ve modernizm ilişkisi açısından yorumlandığında, karşımıza sadece Müslüman/Türk unsurunun değil, İmparatoru oluşturan diğer -gayrimüslim- cemaatler ile yabancıların açtıkları okulların da değerlendirebileceğini belirtir.8 Eğitim sürecini sanayi devrimiyle birlikte modernleşme dönemi açısından incelersek, sürecin çok da ayrı bir biçimde yaşanmadığını, bilakis paralel olarak yaşandığını ve toplumların da eğitim-modernleşme ilişkisinden etkilendiğini görebiliriz. Osmanlıdaki sıbyan mekteplerinden, tasavvuf ekollerine, medreselerden çıkarılan eğitim yasalarındaki analizlere, öğretmen yetiştiren kurumların tarihi sürecinden ulema sınıfına dair incelemelere ve daha birçok yorumlara bu eserden ulaşılabilir deyip yazımızın sonuç kısmına gelelim. Sonuç İnsan, tarihsel sürecin neresinde olursa olsun, içinde yaşadığı toplumda kültürel ve sosyal hayata ihtiyaçları ve gelişimi için adaptasyon sağlama sürecinde, fizikî dünyaya müdahil olmaktan birikimsel üretime geçinceye kadar birtakım süreçleri eğitim ve öğretim ile gerçekleştirmiş, eğitimle zihinsel üretime geçerek hayatı inşa etmiştir. Sosyalleşme denilen süreci bireyin doğumdan başlayarak toplum üyeliğini kazanmasında geçirdiği aşamaların tümü olarak ele alırsak, bireyin çevresiyle sağlıklı iletişim kurmasından kendisini geliştirmesine kadar kendi hayatını inşa etmede eğitim, çok mühim bir noktada durmaktadır ve hayatın her alanında da bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Öğrenmeyi öğrenmek, eğitim sistemi içerisinde insanın kendi farkındalığını kazanması açısından bir başlangıçtır elbette, ama öğrenmeyi öğrenmekten önce nasıl bir düzende ve sistemde yaşadığını kavramak, insana nasıl bir eğitim sistemiyle karşı karşıya olduğu

Schopenhauer hakkında gözlemleme yapma imkânı vermektedir. Tarih boyunca eğitim sistemleri açısından değişen tek şey, iktidarların düzenidir bu yüzden Adnan İnanç’ın da belirttiği üzere, dün için geçerli olan sorunlar bugün de geçerlidir. Eğitim sistemi her dönem olduğu gibi, bugün de kendi içerisinde yenilenmeye ve geleneksel kodlara bağlı kalarak yeni bir algı, dil ve anlama biçimlerine ihtiyaç duymaktadır. Bugün, kendi medeniyet ve kültür zenginliğinden bîhaber yaşayan toplumlar, eğitim ve öğretim sistemlerini düzenleyememekle kalmayıp, bilinçli bir nesil yetiştirmekten de uzak kalmışlardır. KAYNAKlar 1

Üniversiteler ve Felsefe, Arthur Schopenhauer, Çeviren: Ahmet Aydoğan, Say Yayınları,

sf. 14, 2008. 2

Ortaçağ'da Yüksek Öğretim & İslam Dünyası ve Hıristiyan Batı, George Makdisi, Klasik

Yayınları, Çeviren: Ali Hakan Çavuşoğlu/ Tuncay Başoğlu, sf. 349 3

Scholar: Lisans Öğrencisi, Fellow: Daimi statüdeki burslu lisansüstü öğrencisi, Master:

Üstad, öğretim görevlisi, Doctor: Çalışmasını tamamlamış uzman, Repetitor: Öğretim üyesinin verdiği dersi tekrar eden yardımcı, Servitor: Öğretim üyesinin hizmetini gören hizmetçi öğrenci. 4

İslam'ın Klasik Çağında Din Hukuk Eğitimi, George Makdisi, Klasik Yayınları, Tercüme:

Hasan Tuncay Başoğlu, sf. 204, 2007. 5 Ortaçağda Eğitim Felsefesi, Gülnihal Küken, Alfa Yayınları, 634 sf. Üniversiteler ve Felsefe, Arthur Schopenhauer, Çeviren: Ahmet Aydoğan, Say Yayınları, sf. 15, 2008. 6

Bilge Adamlar Kültür ve Edebiyat Dergisi, Sayı: 28, Şubat 2012, Adnan İnanç, sf. 12

7

Literatür Dergisi, Türk Eğitim Tarihi, Cilt: 6, Sayı: 12, Osmanlı İmparatorluğu’nda

Modernleşme ve Eğitim, Mehmet Ö. Alkan, sf. 83 8

Bilge Adamlar Kültür ve Edebiyat Dergisi, Sayı: 28, Şubat 2012, Adnan İnanç, sf. 9

Eylül - Ekim 2013 45


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

İTÜ Rektör Danışmanı Doç. Dr. Salim Atay:

"GELECEK NESİLLERİNİ İYİ EĞİTEMEYEN ÜLKELERİN, TÜM KOŞULLAR LEHLERİNE BİLE OLSA, GELİŞMESİ BİR HAYALDEN, BAŞARISIZ BİR GİRİŞİMDEN ÖTEYE GİDEMEZ." Bilgi ekonomisinin hüküm sürdüğü günümüzde, nitelikli işgücüne olan ihtiyacın global ölçekte giderek artması beklenen bir durum. Bu çerçeveden ele alındığında, diplomanın aslında bir “akreditasyon aracı” olduğunu unutmamak gerekiyor. Nitekim bir tarafta bireylerin kendilerini ve becerilerini nasıl ifade edecekleri; diğer tarafta işverenlerin ya da seçici konumdaki kurumların karar verirken ne tür dayanaklara başvuracağı, teknik bir sorundur >

Üniversite okumak mecburi mi? Diploma mı? Meslek mi? Bu sorunun cevabının göreceli bir durum olduğunu düşünüyorum. Bilgi ekonomisinin hüküm sürdüğü günümüzde, nitelikli işgücüne olan ihtiyacın global ölçekte giderek artması beklenen bir durum. Bu çerçeveden ele alındığında, diplomanın aslında bir “akreditasyon aracı” olduğunu unutmamak gerekiyor. Nitekim bir tarafta bireylerin kendilerini ve becerilerini nasıl ifade edecekleri; diğer tarafta işverenlerin ya da seçici konumdaki kurumların karar verirken ne tür dayanaklara başvuracağı, teknik bir sorundur. Burada esas konu üniversite okumak değil vatandaşları mevcut bilgi evrenine yönlendirebilmektir. Günümüzde ise bunun yeri üniversitedir. Kaldı 46 Mimar ve Mühendis

SÖYLEŞİ: YUNUS EMRE TOZAL

ki nüfus böyle yüksek noktalara ulaşmış durumda iken, tersi bir uygulamayı savunmak toplumu geriye götürecek, rasyonalite dışı bir durum yaratacaktır. Bu soruyu şu şekilde algılamıyorum; üniversite eğitimi mi daha etkindir, yoksa usta çırak ilişkisi mi. Elbette bir öğrenciye ne kadar fazla zaman ayırabiliyorsak eğitimin kalitesinin o kadar artması beklenir ama böyle bir dünyada yaşamıyoruz. Yükseköğretime katılım oranlarında yaşanan artış da bu durumla ilgili genel eğilimi tanımlamakta faydalı olacaktır. Türkiye’de yükseköğretime katılım oranı 2004 yılında yüzde 30 iken, 2010 yılında yüzde 55’e ulaşmıştır.1 Yüksek öğretimde okullaşma oranı açısından ele alındığında ise Türkiye’de yüzde 35,6

olan bu oranın; henüz 1990lar’ın ortasında Avrupa ülkelerinde yüzde 50’lere, Amerika’da ise yüzde75’lere ulaştığı görülmektedir.2 Söz konusu rakamlar, üniversite eğitiminin ve sonucunda elde edilen diplomanın; nitelikli işgücü yetiştirmekteki rolünü açıklamaktadır. Biz Türkiye olarak bu resmin neresinde olmayı arzu ediyorsak, ülkedeki üniversite eğitimi ve diplomalı sayısını o şekilde planlamamız gerekecektir. Eğitim sistemi öğrencileri üniversiteye doğru hazırlıyor mu? Dershaneler sizce hangi aşamada yer almalı bu süreçte? Üzülerek belirtmeliyim ki Türkiye’deki eğitim sisteminin, bireyleri ne hayata ne de üniversiteye yeterince iyi hazırladı-


Salim Atay ğından bahsetmek doğru olmaz. Eğitim öğretimin en önemli dönemlerini oluşturan ilk ve orta öğretim, hatta üniversite eğitiminin ne yazık ki bu çağa ait uygulamalar olduğunu söylemek mümkün değildir. Günümüzde her ne kadar bu yapının dışına çıkabilen bazı girişimler var ise de yaygın olan eğitimin durumu hiç iç açıcı değil. Çocuklarımızın hayata ya da uzmanlık edinecekleri üniversiteye daha hazır olabilmek için gerekli bilgi ve beceri ihtiyacını eğitim ortamında karşılamamız gerekirken, sistem bunu sağlayamadığı için gençlerimiz güçlük yaşıyor, başarısız ve mutsuz oluyorlar. Örneğin bizim eğitim sistemimizde herkes yıllarca müzik dersi alır ama hiç kimse ne bir müzik aleti çalabilir ne de müzikle ilgili bir beceriye sahiptir. Ya da yine örgün eğitim programlarında yıllarca yabancı dil eğitimi verdiğimiz gencecik çocuklarımız, hayata atıldıklarında bir yabancı dil becerisine sahip değillerdir. Bu çok vahim bir durumdur. O zaman şu soru aklımıza geliyor, biz yıllarca o çocuklara onca saat derste ne öğrettik? Ya da o sınıflarda çocuklarımıza yabancı dil öğretmeye çalışan binlerce öğretmen, bunca zamanın sonunda ne üretmiş oluyorlar? Bu ülke geleceği açısından çok vahim bir durumdur. Dershanelerin durumu da böyle; örgün eğitimin yetersizliği, yanlışları dershanelerin doğmasına ve büyümesine

ortam sağlıyor. Yani dershaneler bir sebep değil sonuç. Bu durumda bir yanlışı bir başka yanlışla çözmeye çalışıyoruz ve en büyük haksızlık, gelecek nesillere yapılmış oluyor. Öte yandan tüm gelişmiş ekonomilerin ortak bir yönü vardır, hepsi gelecek nesillerini iyi eğitirler. Tersinden okursak, gelecek nesillerini iyi eğitemeyen ülkelerin, tüm koşullar lehlerine bile olsa, gelişmesi bir hayalden, başarısız bir girişimden öteye gidemez. Günümüzde bir lise öğrencisi üniversiteye girme başarısı gösterememişse, hayat onun için gerçekten çok zor geçecek gibi görünmektedir. Oysa yalnız başına lise eğitimini tamamlamak bile gençleri birçok beceri ile donatmalı, onlara kendilerine mutlu olabilecekleri bir hayat kurabilme fırsatı sağlamalıdır. Bunun örneklerini gelişmiş ekonomilerde görmekteyiz. Dolayısı ile bizim yeniden muhteşem bir yol keşfetmemiz gerekmiyor. Sadece iyi, başarılı uygulamaları iyi incelememiz, doğru sonuçlar çıkarmamız ve ülkemizin sosyo-kültürel ihtiyaçları ile özdeşleştirerek özgün bir model ortaya koymamız gerekiyor.

Çocuklarımızın hayata ya da uzmanlık edinecekleri üniversiteye daha hazır olabilmek için gerekli bilgi ve beceri ihtiyacını eğitim ortamında karşılamamız gerekirken, sistem bunu sağlayamadığı için gençlerimiz güçlük yaşıyor, başarısız ve mutsuz oluyorlar. Örneğin bizim eğitim sistemimizde herkes yıllarca müzik dersi alır ama hiç kimse ne bir müzik aleti çalabilir ne de müzikle ilgili bir beceriye sahiptir.

KAYNAKlar 1

Dünya Bankası Yüksek Öğretime Katılım Oranları (World Bank School Enrollment, Tertiary Education, 2010), http://

data.worldbank.org/indicator/SE.TER.ENRR Dünya Bankası Türkiye Yükseköğretim Politikası Raporu (World Bank Turkey-Higher Education Policy Study, Report No.39674-TU) 2

SETA Analiz, Türkiye’de Yükseköğretime Erişim, 2025 yılında Yükseköğretim Talebi Karşılanabilecek mi?

Eylül - Ekim 2013 47


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

YÜKSEK ÖĞRENİMDE BÖLÜM VE KONTENJAN PLANLAMASI NASIL OLMALIDIR? Özellikle son yıllarda bir hayli değişikliğe uğrayan yüksek öğretim konusunda bölüm ve kontenjan planlamalarının nasıl

yapılması gerektiği ile ilgili MMG’nin dört değerli üyesinden farklı bakış açıları ve örnekler aldık.

Ali Osman ÖNCEL

T

MMG Yönetim Kurulu Üyesi MMOB çatısı altında temsil edilen mühendisliklerle ilgili oda genel merkezlerine açılması planlanan bölümler ve alınması düşünülen öğrenci sayıları hususunda görüşleri sorulabilir. Özellikle bölümlerin amaç ve vizyonlarının bölümlerin bulunmuş olduğu illere ve bölgelere göre nasıl değişmesi gerektiği konusunda tavsiyeleri istenebilir. Örnek olarak İstanbul’da bulunan Jeofizik Mühendisliği Bölümlerinden beklenen büyük İstanbul depremi nedeniyle eğitim öncelikleri ve yetişen öğrencinin uzmanlaşma sahasının Deprem Jeofiziği ve Kentsel Risk Yönetimi olması şeklinde bir yapılanmaya gitmeleri istenebilir. Ankara’da açılmış bir Jeofizik Mühendisliği bölümünün TPAO’ya yakın olması nedeniyle Petrol Jeofiziği ağırlıklı

eğitim vermesi şeklinde tavsiye çıkabilir. İzmir veya Çanakkale’de açılmış bir bölümün misyonu maden ocaklarına ve jeotermal kaynaklara yakınlığı dikkate alınarak Maden Jeofiziği şeklinde olacak şekilde tasarlanması ülkemizde bölgesel ihtiyaçlara göre bölümlerin eğitim müfredatlarındaki ağırlıklarını değiştirmesi beklenebilir. Kısaca bölüm ve öğrenci planlanmasında meslek örgütlerinin görüşleri alınmalı ve bölümlerin bulunmuş olduğu bölgenin ihtiyaçlarını gözeterek müfredat yapılandırmalarının değişik olması istenmesi gerekir. Bu şekilde aynı isim altında açılmış bölümlerin mezunları birbirlerinin rakibi değil ülke ihtiyaçlarına göre birbirlerinin tamamlayıcısı olacaktır.

Osman ŞAHBAZ

T

MMG Genel Başkan Yardımcısı ürkiye coğrafyasındaki bölgesel ihtiyaç, veri, talepler de göz önünde bulundurulmalıdır. Bu önemli sorudan önce gençlerin ilköğretim ve orta öğretimde ileride ne iş yapacaklarına, ne olacaklarına dair hedefleri, planları oluşturulmalı. Türkiye'de neredeyse lise bitiren tüm gençlik üniversite okumalı. Üniversite okuyanların hayatta mutlu, başarılı, çevresine katkıda bulunabilen, sosyal hayatta etkili oluyorlarmış gibi bir sosyal algı var maalesef. Ayrıca üniversite öncesindeki orta öğretim döneminde ''meslek liseleri'' nin kıymeti hala fark edilmiş değil. Bir ülkenin gelişmesi için kalifiye ve orta ara eleman çok önemlidir. Bakıyoruz ki,

48 Mimar ve Mühendis

meslek lisesinde daha kaliteli, verimli alacağı eğitimi düz lise bittikten sonra iki yıllık yüksek okullarda alıyorlar. Daha geç yaşlarda. Bir de aldığı puana göre bölüm seçiyor gençler. Çok şaşırıyorum. Sanki ne olursa okurum gibi. Okunulan bölüm hayatın sonuna kadar yaşamını etkileyecek, bu yanlış bir yaklaşımdır. Hangi üniversiteyi mi, hangi bölümü mü okumalı gençler? Öncelikle bölüm tercihlerini doğru yapmalılar. Dolayısıyla okuyacakları bölüm ile geleceğe dönük mesleklerine de yaklaşmış olacaklardır. Osmanlı coğrafyasındaki medrese eğitimi, yerleşkeleri, talepleri ve ihtiyaçları bilinerek ders çıkarılarak yol alınabilir.


Üniversite eğitiminde temel yaklaşım evrensel manada düşünen ancak yerel gerçeklere uygun hareket eden sorumlu, vicdan sahibi, entelektüel arayışları olan bireylerin yetiştirilmesidir.

Avni ÇEBİ

Ü

MMG Etik Kurulu Üyesi seçiyor ben de birinci olduğuma göre bunu seçmeliyim gibi bir algı var ve bu bütün öğrenciler için farklı modda aynı gibi. Ülke ve dünya gerçekleri ile yerel imkan ve fırsatların değerlendirildiği, insan yeteneği ve istemlerinin düzgün ve ölçülebilir bir şekilde yönlendirildiği bir seçme ve yerleştirme sistemini adil olarak ülkemiz gerçekleştirmelidir. Yoksa mevcut yapıyla yetenekleri geliştiren değil tüketen, yorgun bir neslin yetişmesine sebep olabiliriz. Bu da bizim çok övündüğümüz genç nesle sahip olmamızı değere çevirmeden tüketmemize neden olabilir. Gençlerimize bilgi aktardığımız kadar umut vermeliyiz. Diploma sahibi olduğu kadar meslek sahibi yapmalıyız. Onların kendilerini ve çevrelerini fark ederek sorumlu, bilgili, vicdan sahibi insanlar olarak bilimsel, sanatsal, kültürel ve sportif yeteneklerini keşfederek, ellerini, zihinlerini ve gönüllerini kullanarak mutlu ve anlamlı bir yaşam sürerek yetişmesine fırsat oluşturmalıyız.

niversite eğitiminde temel yaklaşım evrensel manada düşünen ancak yerel gerçeklere uygun hareket eden sorumlu, vicdan sahibi, entelektüel arayışları olan bireylerin yetiştirilmesidir. Üniversite öncesi yerel gerçeklere daha yatkın yetiştirilmesi gereken genç insan kendisine ait zihni, bedeni, kalbi ve duygusal meziyetlerinin keşfine imkan sağlayacak ve bu fark edilen yeteneklerinin gelişmesine imkan oluşturacak öğrenim araçgereçleri ile bunu anlayacak ve geliştirecek sosyal ve kültürel eğitim çevresine sahip olunmalıdır. Ülkemizde maalesef gençlerimiz üniversite kapısına dayanana kadar kendi yetenekleri konusunda bir gelişim göstermeden, aldığı puana göre bir okula yerleşmeye çalışıyor. Son yıllarda sınavlarda birinci olan öğrencilerin ağırlıklı olarak belli üniversiteleri ve özellikle elektrik-elektronik bölümlerini seçiyorlar olması adeta moda gibi bir durum arz ediyor. Bütün birinciler bu bölümü

Mehmet OSMANLIOĞLU

Ö

Mimar ncelikle mesele bir medeniyet tasavvuru perspektifinde ele alınarak mahallî, millî ve beynelmilel ölçekte, tarihî geçmişimizden tevarüs eden mesuliyetlerimiz çerçevesinde ele alınmalıdır. Mesele ülke ve bölge ülkeleri ölçeğinde ele alınmalıdır. Memleketin hakiki ihtiyaçları değişen ve gelişen şartlara mütevazi olarak tespit edilmeli ve buna göre arz oluşturulmalıdır. Üniversiteler kendi aralarında rekabet edecek teknik, idari ve finansal altyapıya kavuşturulmalıdır. Yurtdışında eğitim-öğretimi kolaylaştırarak, bizim üniversitelerin de öğrenci almak zorunda bırakılmaları

ve bu sayede iç-dış rekabetini de oluşturarak kaliteyi yükseltmek gerekir. Ülkemizin 7 coğrafi bölgesinde nüfusu 100 bini geçmeyecek "yüksek eğitim-öğretim" üniversite ihtisas şehirleri kurularak bölgeler arası beyin ve nüfus göçü durdurulmalıdır. Eğitim-öğretimin ilk 2 yılı geçişli kılınarak, öğrencilerin hakiki kabiliyetlerini tespit etme ve doğru bölümü tamamlama hakkı verilmelidir. Bu ve bunun gibi tüm önemli hususları işin uzmanlarından oluşacak ekiplerle, dünya ölçeğindeki faaliyetler tetkik ederek çözüme kavuşturmak esas olmalıdır.

Eylül - Ekim 2013 49


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Ahmet ERKOÇ Elektrik Yüksek Mühendisi

PROFESYONEL MESLEK MENSUPLARININ ÜNİVERSİTELERDE KATKISI

E

Modernizmin dünyada yaygın olarak ülkeleri etkilemiş olması dolayısıyla üniversite eğitimi de bundan nasibini almış durumdadır. Modernizim iktisadi olarak kapitalizim vasıta-

sıyla toplumlardaki aşkın değerleri sıfırlayıp bir buldozer gibi üzerinden geçtiği gibi seküler eğitimde aynı şekilde toplumların değer yargılarını törpüleyerek ilerlemektedir.

ğitimin, özellikle üniversite eğitiminin amacı nedir? Bu sorunun cevabını kendi başımıza araştırmak yerine; Türkiye’nin en köklü üniversitelerinin başında gelen İstanbul Teknik Üniversitesi’nin web sitesinden bakabiliriz. Siteye göre; İstanbul Teknik Üniversitesi'nin eğitim ve öğretimdeki amacı, Öğrenmeyi öğrenen, Yaratıcı, dinamik, katılımcı, İngilizceyi iyi bilen, Yerel değerleri gözardı etmeden küresel, İleri teknolojilere hakim, Araştırma yetenekleri gelişmiş, Sosyal ilişkileri güçlü, Ülkeye ve insanlığa yararlı, mesleki etik sahibi mezunlar yetiştirmek. İyi belirlenmiş net, bütün üniversitelerimiz, hatta ülkemizin bütün eğitim kurumları tarafından benimsenecek nitelikte belirlenmiş amaçlar. Şimdi ikinci ve en önemli soruyu sormanın zamanı: Bu amacı, ülke olarak üniversite eğitimi ve ekonomi alanında ne oranda başarmış durumdayız? Konuyu eğitim ve öğretim anlamında araştırmak için değişik konular sorgulanabilir; bunlar üniversitelerimizin sayısından, dünya sıralamasındaki yerlerine, bilimsel makale sayısına, patent sayısına, nobelli akademisyen sayısına kadar değişebilir. Neyi sorgularsak sorgulayalım bunların ekonomiye yansıması, üzerinde en kolay mutabakata varılabilecek konudur. Eğer biz dünya ölçeğinde ekonomik olarak sözü geçen, güçlü bir ülke isek, ya da bu yolda önemli adımlar atabiliyorsak eğitimimiz önemli bir amacına ulaşmaktadır diyebiliriz. Üniversite sayısı olarak 1981 yılında 19 devlet üniversitesinde, 237 bin öğrenci

ve 21 bin öğretim elemanı mevcuttu. 2003 yılında üniversite sayısı 70’e ulaşmıştı. Özellikle son 10 yılda büyük bir sıçrama göstererek günümüz itibariyle vakıf üniversiteleriyle birlikte 174 üniversitede, 4,5 milyon öğrenci ( 2 milyonu açık öğretimde) ve 119 bin’e yakın öğretim elemanına ulaşmıştır. Değişik ülkelerdeki üniversite sayıları aşağıdadır. Ancak yakın nüfusa sahip ülkelerle kıyaslandığında, özellikle ekonomik olarak gelişmiş olanlarla karşılaştırıldığında alınacak önemli bir yol olduğu görülmektedir.

50 Mimar ve Mühendis

ÜLKE

ÜNİV. SAYISI

ÜLKE

ÜNİV. SAYISI

HİNDİSTAN

8.407

FRANSA

1.062

ABD

5.758

ÇİN

1.054

FİLİPİNLER

2.060

RUSYA

1.108

ARJANTİN

1.705

İRAN

343

İSPANYA

1.415

GÜNEY KORE 322

MEKSİKA

1.341

VİETNAM

209

BANGLADEŞ

1.268

TÜRKİYE

174

ENDONEZYA

1.236

MISIR

173

JAPONYA

1.223

TAYLAND

158


Ekonomi ile eğitimin etkileşimi ve zaman içinde küresel ölçekte bir oyuncu olabilmek için üniversite eğitiminde önemli ilerlemeler sağlamak zorundayız.

yeri incelendiğinde 2012 yılında ilk 500 üniversitede yalnızca 5 Türk üniversitesi yer almayı başarmış. ODTÜ, BİLKENT, KOÇ, BOĞAZİÇİ ve İTÜ. Listedeki yerleri 200 - 300 bandında. Patent sayısında ise son yıllarda artış görülmesine rağmen, Türk Patent Enstitüsünün tescilinden 2011 yılında geçen toplam 6539 patentin sadece yüzde13’ü yerli patentlerden oluşuyor. Eğitimdeki durumumuz, bu kriterlere göre belirli bir ilerleme göstermekle birlikte dünya ölçeğiyle karşılaştırıldığında başarmamız gereken çok fazla şey olduğu görülüyor.

Bilimsel makale sayısı olarak dünya sıralamasındaki yerimiz son yıllarda 17 - 18’inci sıralarda. 1 milyon kişi başına düşen makale sayısında ise 45’inci sıradayız. Üniversitelerimizin dünya sıralamasındaki

TPE tarafından Verilen Patent Tescillerinin YILLARA GÖRE DAĞILIMI YERLİ

YABANCI

TOPLAM

6539

7000 5610

6000

Patent Sayısı

4790

4000

3172

3000

1000

4869

4305

5000

2000

5692

5510

1784

1936 1180 847

73

0 2002

2003

2004

2005

2006

KAYNAK: TPE 15.01.2012 RAPORLAMA TARİHİ İTİBARİ İLE

Nobel ödüllü akademisyenimiz yok. Harward Üniversitesinde toplam Nobel ödüllü akademisyen sayısı 47 Silikon Vadisi’ne kaynaklık yapan Standford Üniversitesinde ise bu sayı 19. Eğitimin önemli bir amacının ekonomiye katma değer oluşturmak olduğunu düşünerek 2012 sonu itibariyle ekonomik göstergelerimize kısaca bakarsak: Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH)’da dünyanın 17'nci ekonomisiyiz. Goldman Sachs’ın öngörüsüne göre 2050 yılında dünyanın 9'uncu büyük ekonomisi olacağız. Dünyanın en büyük 500 şirketi arasında Türk şirketi yok (140 ABD, 68 Japon, 40 Fransız, 39 Alman, 37 Çin, 26 İngiliz şirketi bu listede). 2012 İhracatı 152,6 milyar dolar, otomotiv, kimya ve tekstil ilk üç sırada (Toplamı 52,5 milyar dolar). İhracatın Gayri Safi Milli Hâsılaya (GSMH) oranı 2002 yılında yüzde 15,5 iken 2012’de yüzde 19’a çıkmış durumda. Ürettiğimizin ne kadarını ihraç edebiliyoruz, bu kapasiteyi gösteren bir oran olduğu için önemlidir. Bir kilogram ihracatımızın değeri 1,46 dolar; bu değer Almanya için 4,1 dolar; Kore için 3 dolar. İhracatımız ağırlıklı olarak yüksek katma değer üreten yüksek teknolojili ürünlerden değil. Küresel mal ihracatındaki payımız dünyadaki toplam ihracatın yüzde 0,83’ü; sıralamadaki yerimiz 26.cı. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 64,5. Bu temel verilerle durumumuzun pek de parlak olmadığı görülüyor.

2007

2008

2009

2010

2011

YIL

Bilimsel makale sayısı olarak dünya sıralamasındaki yerimiz son yıllarda 17 - 18’inci sıralarda. Bir milyon kişi başına düşen makale sayısında ise 45’inci sıradayız. Ekonomi ile eğitimin etkileşimi ve zaman içinde küresel ölçekte bir oyuncu olabilmek için üniversite eğitiminde önemli ilerlemeler sağlamak zorundayız. Günümüzde rekabet küresel ölçekte gerçekleşmektedir. Üniversitelerimizin ne kadar sanayiye dönük olduğu çok tartışmalıdır. Ülkemizdeki akademisyenlerin genel profili önemli bir sanayi deneyimi olmadan akademik çalışmaları sürdürmek şeklinde oluşmaktadır. Tersine olarak sanayide uzun süre çalıştıktan sonra üniversiteye dönerek akademik çalışmalarını sürdüren kişi sayısı da azdır. Değişen, gelişen dünyamızda özellikle teknoloji değişimi çok hızlı olmaktadır. Bugün hiçbir mühendis, mimar üniversiteyi bitirdim, öğreneceğimi öğrendim diyemez, dememelidir. Gelişen teknolojiyle çok kısa sürelerde yeni ürünler, süreçler, uygulamalar gerçekleştirilmektedir. Bir evvelki, iki evvelki teknolojik cihazlar nasıl ki pazarda yer bulamıyorsa aynı durum mühendis ve mimarlar için de mesleki anlamda söz konusudur. Mevlana Celaleddin-i Rumi ‘nin dediği gibi ‘’Dünle beraber gitti cancağızım, Ne kadar söz varsa düne ait, Şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım’’ Her gün bir yerden göçmek ne iyi, Eylül - Ekim 2013 51


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ Her gün bir yere konmak ne güzel Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş, Dünle beraber gitti cancağızım; Ne kadar söz varsa düne ait, Şimdi yeni şeyler söylemek lazım. Mevlâna Celaleddin-i Rumi Yurtdışındaki birçok uygulamada üniversite lisans mezuniyeti sonrası yıllar süren sanayi deneyimi ve daha sonra yüksek lisans, doktora çalışmalarını yapan kişilerin olduğu bilinmektedir. Sanayi deneyiminin üzerine yapılan çalışmaların uygulamaya, gelişmeye ve ekonomiye katkısı daha belirgin olacaktır. ABD’nin en güçlü üniversitelerinde profesyonel meslek mensuplarının öğretim ve araştırmaya önemli katkıları vardır. Ülkemizle karşılaştırıldığında çok yüksek oranda yarı zamanlı ders veren mesleğinde deneyime sahip, aynı zamanda akademik kariyeri de olan kişi çalışmaktadır. Akademik kariyer yalnızca doktora ve üstü çalışma olarak algılanmamalıdır. Ön lisans için lisans mezunu ve deneyimli bir profesyonel; lisans için yüksek lisans mezunu bir profesyonel yeterlidir. Yüksek Öğretim Kurulunun bu konuda uyguladığı katı kurallar, ALES sınavı puanı, yabancı dil sınavı puanı vs. deneyimli profesyonellerin üniversitelerde ders vermesine engel koymaktan öte bir işe yaramamaktadır. Deneyime değer veren veya ölçen bir mekanizma maalesef mevcut değildir. YÖK’ün belirlediği ders kapsamları çoğu zaman gerçek hayatta (sanayide) işe yarayacak veya gerçekleştirilebilecek bir düzeyi yansıtmamaktadır. Somut bir örnekle söylemek gerekirse meslek yüksekokullarında ön lisans seviyesinde; endüstri meslek lisesinden mezun olarak gelmiş bir gence güç elektroniği konusunda verilmesi planlanan ders yüksek seviyede matematik bilgisi içermektedir. Mevcut altyapı ile öğrencinin başarılı olarak konuyu anlayabilmesi mümkün değildir. Yine aynı şekilde güç elektroniğinin temel konularından biri olan anahtarlamalı güç dönüştürücüleri konusunda gerçek uygulama ile hiçbir ilgisi olmayan, 30 yıl önceki entegrelerle yapılmış uygulamalar anlatılabilmektedir. Sanayi; ihtiyacını karşılamakta zorlanan üniversite eğitimini kendi bünyelerinde telafi etmeye çalışmaktadır. Bazı büyük kurumsal şirketler kendi bünyelerinde oluşturduğu eğitim uygulamaları ile yıla varan tam zamanlı eğitimlerle seçtikleri elemanlarını kendi ihtiyaçları doğrultusunda hazırlamaktadır. THY Akademisi ve Turkcell Akademi en bilinene örneklerdir. Mesleki ve işbaşı eğitimi elbette gereklidir. Ancak üniversite eğitiminde sanayinin ihtiyaçları karşılayacak düzeye yakın bir eğitimin sağlanması zaman ve kaynak israfını en aza indirecektir. Sanayinin ihtiyacını karşılayacak olan eğitim Bedri Rahmi’nin aşağıdaki şiirinde veciz bir şekilde anlattığı gibi güzelliği aynı zamanda faydaya çevirecektir. GÜZEL İLE FAYDALI Ben arıya arı demem Arının balı olmalı Ben güzele güzel demem Güzel faydalı olmalı Güzel dediğin işe yaramalı Kadın mı? Hamur yoğurmalı Çocuk doğurmalı 52 Mimar ve Mühendis

Yurtdışındaki birçok uygulamada üniversite lisans mezuniyeti sonrası yıllar süren sanayi deneyimi ve daha sonra yüksek lisans, doktora çalışmalarını yapan kişilerin olduğu bilinmektedir. Ağaç mı? Meyve vermeli Çiçek mi? Kokmalı Bayramdan bayrama neyleyim güzeli Güzel dediğin her Allahın günü Yanıbaşımızda olmalı Yağmur misali hem gözümüze hem gönlümüze Hem toprağımıza yağmalı. Güzel dediğin yağmur misali hepimizin olmalı. Bedri Rahmi Eyüboğlu Sonuç: Deneyimli, hem teorik hem de uygulamalı olarak kendini geliştirmiş, güncel olarak ne yapıldığını, nasıl yapıldığını, nerede ne zaman kullanıldığını bilen, bunları bizzat yapmış ve yönetmiş profesyonellerin üniversitelerde ders vermesi, araştırmalara katılımı eğitim sistemimize önemli bir katkı sağlayacaktır. Teknolojiyi yalnızca kullanan değil aynı zamanda üreten bir toplum olmak stratejik önem taşımaktadır. Eğitimde yapılacak bir atılım ülkemizin ekonomik, sosyal ve toplumsal hayatına önemli katkılar sağlayacaktır.

KAYNAKlar http://www.timeshighereducation.co.uk/ Times Higher Education Magazin, erişim tarihi 24.09.2013 http://www.wipo.int/portal/index.html.en World Intellectual Property Organisation, erişim tarihi 24.09.2013 http://www.harvard.edu/ Harward University Home page, erişim tarihi 24.09.2013 Tubitak patent istatistikleri,2012 İşkur İstatistikleri http://www.iskur.us/, erişim tarihi 24.09.2013 Ekonomi Bakanlığı, 2013 Eylül Ekonomik Görünüm Raporu, erişim tarihi 24.09.2013 Http://news.stanford.edu/nobel/, Standford Üniversitesi web sitesi, erişim tarihi 24.09.2013


Adem YAŞAR Yeditepe Üniversitesi Öğrenci Konseyi Başkanı Türkiye Öğrenci Konseyi Hukuk Müşaviri

İLİM YUVALARI

Ü

Üniversitelerin amacı, çevreye, olaylara, haberlere, en önemlisi insanlığa karşı duyarlı, yaşam boyu öğrenmeye açık ve her zaman öğrenmenin yollarını arayan, ülkesini muassır medeniyetler

seviyesinin üstüne çıkarma gayesi ile çalışan, tarihi ve değerleriyle birlikte modern ve teknolojik çağa ışık tutan örnek ve önder bir nesil yetiştirmek olmalıdır.

niversiteler ilim, irfan eğitiminin alındığı son düzlüktür. Söz konusu bilim yuvalarından azami ölçüde her vatandaş yararlanmalıdır. Bu durum devletin öncelikli görevinin olmasının yanı sıra, vatandaşlarına verebileceği en güzel hediyedir. Ayrıca öğrenmek herkes için ideal olandır. Üniversitelerimizde maalesef fikri hür vicdani hür nesiller yetişememektedir. Bunun asıl sebebi, akademisyenlerin düşüncelerinin hür olmaması ve dolayısıyla farklı bakış açılarına, fikirlere hatta yeniliklere karşı kapalı olmalarıdır. Temel misyonu öğrencilerin ufkunu açmak olan bilim insanlarının, öğrencileri kendi bakış açılarıyla sınırlaması ve bunu mutlak doğru olarak dayatması öğrencilerin zihinlerini, bilim havuzlarında çırpınmaya mahkum etmekte, uçsuz bucaksız ilim denizlerinde yol almalarına fırsat vermemektedir. Üniversitelerimizin en iyi üniversitelerle yarışabilmesi, hatta onlara üstünlük sağlayabilmesi, çağın koşullarına uygun ve çok yönlü öğretimle, esnek, saydam, hızlı ve hesap verebilir yönetimle, etkili kişisel-mesleki gelişim ve kariyer planlaması birimiyle, yurtdışı bağlantılarının güçlü oluşuyla beraber yaşama ve anlaşma kavramlarını benimsemiş öğrenci ve akademisyenlerle, sosyal gelişime, yenilikçiliğe, araştırmaya ve geliştirmeye verdiği önemle doğru orantılıdır. İlim, irfan yuvaları olan üniversiteler içe dönük birer kapalı kutu olmamalıdır. Üniversitelerin kendilerine belirleyecekleri doğru hedef, kolektif kalkınmaya en büyük katkıyı sağlayacaktır. Üniversitelerin amacı sadece kendi öğrencilerine öğretim hizmeti vermek olmamalıdır. Onların küçük ölçekte bulundukları çevreye, büyük ölçekte ise tüm topluma ışık tutma

İlim, irfan yuvaları olan üniversiteler içe dönük birer kapalı kutu olmamalıdır. Üniversitelerin kendilerine belirleyecekleri doğru hedef, kolektif kalkınmaya en büyük katkıyı sağlayacaktır. hedefleri olmalarıdır. Yani bu gibi kurumlar sadece öğrencilerini değil toplumu, insanlığı aydınlatmalıdır. Bir diğer esaslı mesele ise en açık ifadeyle, üniversiteler ne bir şahsın, ne bir grubun ne de herhangi bir siyasi partinin elinde, kontrolünde ve yönetiminde olmamalıdır. Üniversiteler, başta insan olmanın önemini ve değerini kavramış öğrencilere ve bununla birlikte elbette kılavuzu olduğu topluma, vatandaşlara ait olmalıdır. Üniversitelerin asli öğesi olan öğrencilerin, üniversitede söz sahibi olabilmeleri için gerekli çalışmalar yapılmalıdır. Yapılabileceklerin en önemlisi, şu sıralar hazırlanmakta olan yeni Yükseköğretim Kurulu Yasası’nın ruhuna ve her maddesine öğrenci odaklı yaklaşmakla mümkündür. Geleceğimizin güvencesi olan gençlerin oylarıyla göreve gelen öğrenci konseyi başkanlarına başta rektör seçimlerinde olmak üzere üniversite senatosunda, fakülte yönetim kurullarında, komisyonlarda kısacası öğrenciyi ilgilendiren her konuda söz ve oy hakkı verilmelidir. Temsilcilik görevi ancak bu şekilde hakkıyla ifa edilebilir. Gençlere güvenmek sorumluluk yüklemek gerekir. İsteğimiz tüm bu gibi düzenlemelerin öğrenci merkezli yapılmasıdır. Üniversitelerimizin, dolayısıyla ülkemizin küreselleşen dünyada en üst sıralardaki yerleri alması ümidiyle… Eylül - Ekim 2013 53


DOSYA: Türkiye'nin Yüksek Öğretim Vizyonu HABER • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

YÜKSEK ÖĞRENİMDE İTALYA VE HİNDİSTAN ÖRNEKLERİ Yüksek öğrenim konusunu son derece detaylı bir şekilde incelemeye çalıştığımız dergimizin 73'üncü sayısı için iki ülkenin yüksek öğrenim sistemleri ile ilgili bilgilere yer vermek istedik. Hindistan’ı seçmemi-

zin nedeni son yıllarda yüksek öğrenimde gerçekleştirmiş oldukları başarılı atılımlar olurken İtalya’yı seçmemizin nedenini şu an için Avrupa’da kullanılan eğiitim sisteminin kurucusu olmalarıdır.

İTALYA ÜNİVERSİTE SİSTEMİ İtalya üniversite sistemi üç döngüden oluşmaktadır. Birinci döngü 13 yıl süren eğitim süresi sonunda lise diploması veya dengi yabancı diploma ile girilebilen lisans programlarından oluşmaktadır. Lisans programları 3 yıl süreli olup 180 kredi alımını öngörmektedir.

lara giriş için yeterli değillerdir.

İkinci döngü eğitim ise Uzmanlık Lisans (Laurea Magistrale), tek döngü Uzmanlık Lisans (Laurea Magistrale a ciclo unico) ve 1'inci düzey Master programlarından oluşmaktadır. 2 yıl süreli Uzmanlık Lisans programına lisans veya dengi yabancı diploma ile giriş mümkün olmakta ve 120 kredi öngörülmektedir. Tek döngü Uzmanlık Lisans programlarından, arada yani 3 yıl sonu itibari ile lisans diploması vermeyen programlar (tıp ve cerrahi, veteriner, diş hekimliği, eczacılık, mimarlık ve hukuk) kastedilmektedir. Lise eğitimi sonrası giribilen bu programlar 5 veya 6 yıl sürelidir. Belirli sayıda öğrenci kabul eden programlara giriş, Üniversite Eğitim ve Araştırma Bakanlığı’nın (MIUR) genellikle nisan ayında duyurulan kararnameleri ile sınavın şekil ve içeriğini, sınav tarihi ve saatini ve sınav değerlendirme kriterlerini belirlediği genel kültür sınavlarının kazanılması ile mümkündür. Sınav soruları ise söz konusu Bakanlığın bildirimleri doğrultusunda her bir üniversitenin kendisi tarafından hazırlanır. 1'inci düzey master programları ise lisans veya dengi yabancı diploma ile giriş yapılabilen teknik-bilimsel uzmanlık programlarıdır. En az 1 yıl sürelidirler ve üçüncü döngü program54 Mimar ve Mühendis

Üçüncü döngü eğitim Doktora, Uzmanlık Diploması (Laurea Specialistica) ve 2'nci düzey Master programlarından oluşmaktadır. Üç veya dört yıl süreli doktora programlarına “Uzmanlık Lisans” diploması veya yurt dışından alınan dengi diploma ile kabul gerçekleşmektedir. Gelişmiş araştırmalar için doğru yöntem kazandırma amacını taşımakta olan doktora programlarına başvuru koşulları duyuru ile yayınlanmaktadır. Üçüncü döngü eğitime Uzmanlık Diploması (Laurea Specialistica) programları eklenebilir. Bu programlara Uzmanlık Lisans veya yurtdışı dengi diploma ile kabuller gerçekleşmekte olup mezuniyet için 2 yıldan 6 yıla kadar 120 krediden 360 krediye kadar değişkenlik gösteren krediyi tamamlamak gerekmektedir. İkinci düzey Master programlarına Uzmanlık Lisans (Laurea Magistrale) veya yurtdışından alınan dengi diploma ile giriş mümkün olmaktadır.En az bir yıl süreli program için en az 60 kredinin alınması öngörülmektedir. Farklı programlara doğrudan geçiş imkanı vermemektedir. Bazı Programlardan Örnekler Mimarlık İtalya’da mimarlık yapabilmek için gerekli şartlar aşağıda belirtilmiştir. Mimarlık veya inşaat mühendisliği lisans diplomasına sahip olmak,


Sözlü ve yazılı sınavdan oluşan iki aşamalı devlet sınavını geçerek mesleki yetkiyi kazanmak Devlet sınavına kazandıktan sonra Mimarlar Odası’na kayıt olmak Mimarlıkta farklı katagorileri mevcuttur: İnşaat mimarı, iç mimar, bio-mimar, peyjaz mimarı, proje mimarı, koruma mimarı. Tüm bu katagoriler için iyi bir eğitim şarttır.

Master II livello Specializing Master 2nd (1 yaer after MS)

Master II livello Specializing Master 1st level (1 yaer after BS)

Mühendislik Mühendis olabilmek için mühendisler odasına kayıtlı olmak üzere devlet sınavını kazanmak zorunludur. Birçok lisans mezunu iş hayatına atılmalarına rağmen sektörde daha eğitimli olabilmek, bilgilerini artırmak ve yenilikleri takip etmek adına çalışırken mastera devam etmektedir. Aşağıdaki tablodan üniversite sisteminin daha net anlaşılacağını umuyoruz.

Dottorato - PnD (3 years After MS)

Laurea Specialistica/Laurea Magistrale Master of Science (MS) (2 years after BS)

Laurea - Bachelor of Science (BS) (3 years)

Preuniversity education (13 years)

İtalyan Konsolosluğu Sekreterliği

HİNDİSTAN ÖRNEĞİ Hindistan’daki yüksek öğretim sektörü bağımsızlık kazanıldıktan sonra özellikle enstitü kapasitesi bakımından çok büyük bir yükselişe sahne oldu. Üniversiteler ve üniversite denkliğinde eğitim veren kurumlar 1950 yılında 27 iken 2009 yılında 504 sayısını yakaladı ki bu 18 defa daha fazla büyümek anlamına gelmektedir. Ayrıca 1950 yılında 578 olan kolej sayısı 2011 yılına kadar büyük bir artış göstererek 30 bin sayısını aştı. Eğitim sektöründeki bu hızlı büyümede öğrenimin lokomotifi olan üniversitelerin payı büyüktür. Üniversitesi kelimesi Latincesi “Universitas” olan, öğrenci ve öğretmen arasındaki özel birlik anlamına gelen bir kelimedir. Bu Latin kelime öğrenim enstitülerinde eğitim görüp derecelendirilen öğrencilerle alakalıdır. Günümüzde üniversiteler, hem öğretilen konu hem de öğrenci sayısı bakımından saymazsak, daha eskilere dayanan öğrenim kurullarından pek farklı değillerdir. Hindistan’da üniversite “Merkezi Hareket” denilen ve “Üniversiteler Birliği”nin güvencesi altından olan yasa ile kurulmuş

ve korunmaktadır. Bu hareket ile birlikte oluşturulan bir portalda da hem yurtiçinden hem de yurtdışından öğrenciler giriş yaparak her türlü öğrenim hakkında bilgiler alabilirler. Yüksek öğrenimde sorumluluk hem merkezi yönetimler hem de devlet yönetimi arasında paylaşılmıştır. Koordinasyonlar ve enstitülerdeki kurumsal oluşumların standartları merkezi yönetimler tarafından karar verilir. Merkezi yönetimler hem merkezi üniversitelerin kurulmasına yardımcı olur hem de üniversitelere kaynak, öğrencilere de burs sağlar. Merkezi yönetimler aynı zamanda enstitülerin üniversite olup olamayacakları hakkındaki etkenlerden de sorumludur. Şu an için Hindistan’da yüksek öğrenim kurumları şu şekildedir: üniversite-üniversite seviyesindeki enstitüler- Merkezi üniversiteler, devlet üniversiteleri, üniversiteye olmaya aday enstitüler bulunmaktadır. Hindistan Konsolosu Sekreteri Eylül - Ekim 2013 55


MAKALE

Mustafa Ruhi Şirin

Çocuklara Karşı Asli Görevimiz Dünyayı Güzelleştirmektir Çocuklara Karşı Asli Görevimiz Dünyayı Güzelleştirmektir Dünya Habitat Günü Münasebetiyle Bilge Mimar Turgut Cansever'i Rahmetle Anıyoruz... "Habitat II İstanbul İnsan Yerleşimleri Konferansı" Çalışmaları Günlük Notları... Bilge Mimar Turgut Cansever’e…

Turgut Cansever Bey, bir tek günün bile kaybedilmeden 30 yılda meydana gelecek şehircilik politikasını ortaya koyacak stratejinin hazırlanmasını öneriyor. Kısaca tezi şöyle: 30-40 yılda dünyada, şehirlerde yaşayacak nüfusun 3-4 kat artacak olması karşısında köklü tedbirlerin alınması gerekir. Bu tehlike Türkiye için de geçerlidir. Önümüzdeki 30-40 yıl içinde şehirlerimizde 55 milyon, köylerimizde ise 15 milyon kişiye ev inşa etmek zorunda kalacağız. 70 yılda sürdürülen şehirleşme politikaları sonunda, bugün şehirlerimizde yaşayan 35 milyon kişinin takriben yarısı sefalet mahallelerinde, gecekondularında yaşıyor… Nişantaşı, 5 Mayıs 1995 Turgut Bey’in Türkiye için öngördüğü konut ve şehir tasavvuru ‘yeniden inşa’ anlayışına dayanıyor. Konut ve şehirleşmeyi yeni esaslar ve standartlar, yeni politikalar ve stratejiler takip edilerek ve çok ciddi tasarruf tedbirleri uygulanarak gerçekleştirilebileceğine olan inancı insanda saygı uyandırıyor. Bu anlayışla mı, bu idari düzenle mi, diye, sorduğum soruya cevabı ise kısa: Yeni bir idarî yapı ve yönetim yapısıyla. Önerdiği kuruma gelince: Konut ve Şehir Müsteşarlığı. Nişantaşı, 16 Mayıs 1995 Dünya, Habitat II İstanbul Konferansı’na hazırlanıyor. Konferansın amacı şöyle belirlenmiş: Toplumsal ilerleme ve ekonomik büyümenin önemli girdisini oluşturan insan yerleşimlerinin taşıdığı potansiyel ve karşılaştığı sorunlar konusunda dünyada bilinç düzeyini yükseltmek ve dünya liderlerinin köylerimizi, kasabalarımızı ve kentlerimizi sağlıklı, güvenli, adil ve sürdürülebilir kılma, amacını benimsemelerini sağlamak. Habitat II’nin temel iki hedefi ise dünyada sürdürülebilir bir yerleşim sistemi oluşturmak ve herkese yeterli konut sağlayacak süreci başlatmak. 56 Mimar ve Mühendis

1976’da Kanada’nın Vancouver şehrinde düzenlenen konferansta konut, insan yerleşimleri ve kentleşme konularında gözlemlenen olumsuzluklara, hükümetlerin izleyecekleri politika ve programlarla çözüm getirilebileceği görüşü egemendi. Habitat II’de devletin yerini sivil toplumun alması ise Turgut Cansever’i ziyadesiyle heyecanlandırmıştır. İdris Küçükömer’i de anmalıyım: Türkiye’de sivil var mı? Şu sivil toplum meselesini yeniden konuşmalıyız. Habitat II Konferansı 31 Mayıs-14 Haziran 1996 tarihinde İstanbul’da gerçekleşecek. Bilge Mimar Turgut Cansever’in Başkanlığında Habitat II Türkiye Gönüllü Çalışma Grubu’nun koordinatörlüğü mimar Salih Pulcu’ya, bendenize de sözcülük görevi verildi. Turgut Bey, yaklaşık bir yıldır Habitat II İstanbul Konferansı’na odaklandı. Aramadığı gün, bir araya gelmediğimiz hafta yok. Habitat II’ye yüklediği anlam ve konferanstan beklentisi de çok yüksek. Habitat II İstanbul Konferansı’nı 21'inci asırda meydana gelecek büyük şehirleşme olayının insanlık için bir felakete dönüşmesini önlemeye yönelik bir girişim, ülkeler arası bir diyalog imkânı olarak görüyor. Şehirleşme trajedisini dev-

letin nasıl aşabileceğini ve bu yeni rolünün nasıl ifade edileceğinin tanımlanması için de devleti yönetenlerin ikna edilmesinde ısrar ediyor. Bugünlerde, Isaac Asimov’un, şu sözünü hatırlamayan yok gibi: “Uygarlığın kaynağı olan kentler, uygarlığı yok edecek duruma gelmiş." Turgut Bey’in başkanlığında rapor hazırlıklarımızı sürdürüyoruz. 19 sivil toplum kuruluşuyla işbirliği içindeyiz. Habitat II İstanbul Konferansı’nda müzakere edilecek konular 1976 tarihinde Habitat I Vancouver Konferansı’nda mutabakata varılan şu dört başlık altında toplanabilir: 1. İnsanların, çevrelerinin oluşması ve yönetimi için alınacak kararlara katılımı, 2. Meydana getirilecek çözümlerin ve bunların uygulamalarının sürdürülebilir bir niteliğe sahip olması, 3. Çevre ve konut şartlarındaki imkanlardan insanların adil ve ahlâki bir düzen içinde yararlanması, 4. Toplumda insanların ve ilgili kuruluşların önlerindeki engellerin kaldırılarak, yapabilir kılınmalarının sağlanması. Bu amaçlar insanların ve toplumun önündeki engellerin kaldırılarak yapabilir duruma gelmesiyle gerçekleşebileceği hususu ise Turgut Bey’i ziyadesiyle heyecanlandırıyor. Hazırladığı raporun Süreç-Katılımcılar bölümünde şehirlinin


hükümet kuruluşları, yüksek öğrenim kurumları, yerel yönetimler, konut ve inşaat sektörleri ve STK’lardan oluşan 122 temsilciden oluşuyor. Komiteye Ankara Büyükşehir Belediyesi’ni çağırmışlar, Türkiye’nin en büyük şehri İstanbul’u sehven (!) unutmuşlar. Anlaşılan, “daha beyaz insanlarla”, Ev Sahibi Komite’yi oluşturmuşlar. Ülke raporunu da bu ‘dar’ çevre hazırlayacak. Dünya İnsan Yerleşimleri Konferansı’na katılımı bile engelleyen bu yapı, vesayet sisteminin bu alana yansımış tipik örneğidir. Turgut Bey’le bu konuyu birkaç televizyon programında ifade ettik diye rahatsız olanlar olmuş. Daha da ilginci ise, 5-16 Şubat 1996’da New York’ta yapılan son hazırlık toplantısında Türkiye adına Bahailer’in katılmış olması. Buna karşılık, Ulusal Komite’ye Türkiye’nin hiçbir dinî grubu çağrılmamış. ‘Çocuk kozası’ kurdurmuşlar fakat henüz akıllarına çocuk görüşü alınması bile gelmemiş. Turgut Bey’e gelince: Turgut Bey’i dinleyen var. Anlayan var mı? Yorum yok… Ataköy, 25 Mayıs 1995 Habitat II İstanbul Konferansı için çocuklar, engelliler ve yaşlılarla ilgili başlıkların içeriği üzerinde çalıştıkça Turgut Bey’in yaklaşımının somutlaştığını fark ediyorum. Turgut Bey, soru sormamı istedikçe de parça-bütün ilişkisini kurmam kolaylaşıyor: Bugün itibariyle sonuçlandırdığımız dört kısa paragraf, medeniyet ve çocuk bağlamındaki çözümlemeyi içeriyor:

Bilge Mimarın, insanın katılımına yüklediği anlam çok yalın: Katılımın en önemli ve doğrudan oluştuğu alan, insanın, mimarî çevrenin oluşumu sırasında çevrenin şekillenme koşullarına katılımıdır. katılımı, sürdürülebilirlik, evrensel çözümleme ve adalet üzere olmak başlıkları altında medeniyet ölçekli paradigmamızı manifesto niteliğinde ortaya koymuştur. Nişantaşı, 17 Mayıs 1995 Bilge Mimar Turgut Cansever ile şu paragraf üzerinde gün boyunca çalıştık: Habitat II gibi uluslararası bir toplantıda hükümetimizin, halkının istediğini önleyen, halkının istediğinin tam aksini yapmaya kararlı, halkın ve insanları en yakından ilgilendiren evler ve mimarî çevrelerinin şekillenmesine ve oluşumuna katılma hakkı tanımayan, insanların yapabilme imkânı ve geliştirmeyi gündemine almayan bir tavır ile dünyanın karşısına çıkması, demokratikleşme süreci içindeki ülkemize affedilmez bir haksızlık olur.

Turgut Bey, Habitat II İstanbul Konferansı Türkiye Sekreteryası yöneticilerini yakından tanıdığı halde, TOKİ Başkanı Yiğit Gülöksüz Habitat II Türkiye Direktörü Gürel Tüzün (Topkapı Sarayı Darphane binasının 16 Şubat 1995 tarihinde tahsis edildiği Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Başkanı), İlhan Tekeli ve Mübeccel Kıray’ın başdanışmanlığında yürütülen çalışmalara mesafeli yaklaşıyor. Bu süreçte henüz davet de edilmiş değil. Halkın katılımı yönünde de henüz bir işaret yok. Bilge Mimarın, insanın katılımına yüklediği anlam çok yalın: Katılımın en önemli ve doğrudan oluştuğu alan, insanın, mimarî çevrenin oluşumu sırasında çevrenin şekillenme koşullarına katılımıdır. Habitat II İstanbul Konferansı Sekreteryası’nın oluşturduğu Ulusal Komite,

Her insanın bu dünyada yaşamak, bilinçlenmek, sorumluluk yüklenmek ve gelecek nesillere daha güzel bir dünya inşa ederek yücelme imkânı ve hakkının tekrar tesisi, adil olan her çağın aslî vazifeleridir. Evvelce oluşmuş şartların sorumlusu olmayan ve güzel bir dünyada yaşama aslî hakkına sahip olarak dünyaya gelen nesillerin haklarını, ancak önceki nesiller koruyabilir. Her çocuk güzel bir dünyada yaşamak, dünyanın güzelliğini tanıyarak büyümek hakkına sahip olduğu gibi, her insanın bu görevini ifa edebilmesi için hayatının ilk gününden itibaren güzel bir çevrede yaşaması da zaruridir. İster fakir olsun, ister zengin, her çocuğun içine doğduğu dünyanın güzel olmasını sağlamak, yani çocuklara karşı adil olmanın ilk şartını yerine getirmek yetişkinlerin üzerine düşen vecibedir. Turgut Bey’i dinledikçe insanlığın çocuk ve dünya ile yeni bir sözleşme imzalayacağına dair umudum tazeleniyor. Umudum, evet, Eylül - Ekim 2013 57


MAKALE

İster fakir olsun, ister zengin, her çocuğun içine doğduğu dünyanın güzel olmasını sağlamak, yani çocuklara karşı adil olmanın ilk şartını yerine getirmek yetişkinlerin üzerine düşen vecibedir. umudum gül tomurcuğunun bir sabah vakti ilk açılışındaki başlangıç gibi tazeleniyor. Tıpkı bu bahar havasının toprağa yeniden dirilişini hatırlattığı gibi. Nişantaşı, 9 Haziran 1995 Turgut Cansever Bey’in el yazısını okumak hiç de kolay olmuyor. Yazarken, eli düşünce hızına yetişemiyor olmalı ki harfler biçim değiştiriyor ve sanki bazı kelimeler cümle içinden uçup gitmiş. Habitat II İstanbul Konferansı için grubumuzun hazırlayacağı raporun çocuk, engelli ve yaşlılar bölümü için hazırlamamı istediği ana sorular ve ara soruları not aldım. Merkezî kavramları aile, ev, mahalle, sosyal ve kültürel çevre başlıkları altında önerdim. Bilge Mimar, ‘büyük aile ortamı’ kavramlaştırmasını tercih etmemiz gerektiğini şöyle açıkladı: Büyük aile ortamı, çok daha fazla sayıda yaşlı ve engelliler için en uygun korunma, ihtimam ve saadet imkânını sağlayabilir. Evde üretim de ayrıca engelliler için önemli bir saadet ve bir meşgaledir. Böylece engelli, üretime de yönlendirilmiş olur. Turgut Bey’e, çocukluk ve yaşlılığa niçin benzer önemde atıfta bulunduğunu da sordum. Cevabı hem makul hem de ideal bir insanlık durumunu hissettirecek kadar da derin: Çocukluk ve yaşlılık, hayatın güzel ve yaşanması zarurî aşamalarıdır. Tabiatın varlığını sürdürmesini engellemeden yapıların 58 Mimar ve Mühendis

güzelliğini sağlayacak kültürün oluşması ve dolayısıyla mimarlık, sanat, sosyal düzen ve ekonominin en üst düzeyde evrensel temellere dayalı ve mahallî oluşuma açık yapısını gerçekleştirmek bir erdemdir. Bu erdemin, güzel çevreyi oluşturacak bir düzenin kurulmasında etkili olması esastır… Bu metni de rapora dahil edeceğiz. Bu akşamdan itibaren Turgut Bey’in şu uzun cümlesi üzerinde yeniden düşünmem gerekecek: Varlığın maddî-biososyal, psişikfikrî, manevî tabakalarının dinamik yapısının, ferdin yüceliğinin, bilginin evrensel ve mahallî düzeylerinin bütünlüğünü gözeten bir yaklaşımın evrensel çözümlemelere temel teşkil etmesi zarurîdir. Aşk olsun Turgut Bey, gündüz uyandırır, gece de uyutmazsınız!.. Nişantaşı, 17 Haziran 1995 Mimarî ve insan bağlamında Turgut Bey’den en çok dinlediğim konu nedir, hiç şüphesiz ev konusunu. Yazı ve yayımlanmış konuşmalarındaki ev vurgusuna rağmen her ev bahsi açıldığında yeni bir evin temelini atıyor ve kiremitlerini kendi elleriyle örtüyor. Ben de kendimi tıpkı bugünkü gibi, yeni inşa ettiği evin sahibi hissederek eve dönüyorum. Ataköy, 22 Haziran 1995 Turgut Bey’le aile ve ebeveynin sorumluluğu üzerine

konuştuk. Konuştuk, dediğime bakmayın, bendenizin ‘küçük’ bir soru sorması yeterli oldu: Anne-baba olanlara yüklediğiniz sorumluluğun yerine gelmesi mümkün müdür? Turgut Bey, hiç tereddüt etmeden ve biraz da sesini yükselterek önce temel bir ilkeyi hatırlattı: Çocukları dünyaya getirenler, onların güzel bir dünyayı, güzel ve asûde bir çevreyi, ahengi ve emniyet içinde korunmuş olmanın huzurunu yaşamalarını, böylece hayatları boyunca aynı amaçları gerçekleştirecek kişiliğe sahip olmaları halinde yeryüzü sınavını kazanabilirler. Turgut Bey’e bugün sormak istediğim ikinci soru şuydu: Türkiye’de sizi anlayan ve düşüncelerinizi hayata geçirmek için kaç kişiyle yolculuğa çıkabileceğinizi düşünüyorsunuz? Tabi, bu sorumu sormaya hem cesaret edemedim hem de nezaketsizlik olur diye düşündüm. İkinci sorum ise ‘büyük aile ortamı’ ile ilgiliydi: Çocuk ve yaşlılar için ‘büyük aile ortamı’nın anlamı nedir? Büyük aile konutları, çocuklara aile ötesi dünyayı ve aynı zamanda hayat sürecinin bir merhalesi olan yaşlılığı tanıma imkânı verir. Böylece yaşlılar hem annelere yardım edecek hem de çocukların varlığı ile oluşan saadetlerine zemin hazırlayacaklardır. Öte yandan konut yatırım ve işletmesinde ekonomi ve esneklik sağlaması bakımından büyük aile konutlarının yaygınlaştırılması teşvik edilmeli, bu konuda gerekli eğitim tedbirleri de alınmalıdır. Turgut Bey’in, ev ve güvenlik alanı olarak mahalle tasavvurundan çıkardığım özet de kısaca şöyle: Evde üretim, çocukların oyunu aşıp hayatı tanımalarının en önemli yoludur. Özellikle erkek çocukların, evin uzantısı ve evlerin ortak kontrol alanı olan yaya yolunda ve mahalle meydanında, büyüklerin dünyasına katılacak şekilde, yaşama alanlarını genişletmesini sağlamak, yani mahallenin, çocukların çevrelerini sakin bir şekilde tanıyacakları bir yaşama bölgesi durumuna getirilmesi gerekecek. Bu açıklamanın anlamı açık: Türkiye’nin şehirlerini yıkarak yeniden inşa etmekten başka çare var mı!.. Nişantaşı, 27 Haziran 1995 Turgut Bey, küçük ailenin çocuk, yaşlı ve engellilere ayıracak zamanı azalttığı noktasından hareket ediyor ve büyük aile ortamı parantezini biraz daha açıyor: Engellinin, mahallenin veya komşu ailelerden birinin bir mensubu olarak, mahallelinin de ihtimamına mazhar olması ve mahallenin sosyal, kültürel faaliyetlerine katılması, hattâ evde veya mahallede bir


kısım işleri yüklenmesi ve yapması da mümkün olabilir… Ev ve mahalle ölçeğinde ilgi ve sevgi ile çevrili bir ortamda yaşayan, evin bahçesinde veya mahalle meydanında, kahvede, okuma salonunda vaktini geçirebilen bir engellinin şehir parkında veya sokaklarda da gerekli ihtimama sahip olması, kısaca, ailelerinden kopmadan, kendileri için sağlanabilecek en iyi, en güzel yaşama biçimidir. Bilge Mimar, sorunları kadın ve erkek sorunu olarak görmek yerine, aile için özellikle ‘büyük aile ortamı’nı merkez kavram olarak ikame ediyor: Çocukların, ihtiyarların, engellilerin, kadınların ve erkeklerin sorunlarını, ailenin ve toplumun aslî ilk birimi içinde ele almak gerekir. Sorunu bu yolla çözümlemenin daha kolay ve daha güzel sonuçlar vereceği kesindir. Ataköy, 22 Temmuz 1995 Bilge Mimar Turgut Cansever’in konut ve şehirleşme düşüncesinde merkezî kavramları belirlemeye çalıştım: Kaynakların tüketilmemesi, teferruatçı planlama, vergi ve arazi kullanımı, gecekondulaşmada israf, konutta israf, şehirleşmede israf, kontrolsüz büyüme, yık yoğunlaştır yap yanılgısı, plansız büyüme, tüketim çılgınlığı, altyapı sistemi ve ilişki trafiği, ülke yerleşme sistemi, bölge metropoller, üretim sistematiği, spekülatif kazanç, mimarî ve kültürel kalite, plan hiyerarşisi, tezadların çözümlenmesi, dünyayı kirleten gelişme, mimarî kültürel kirlenme, evrensel nitelikli çözüm. Turgut Bey, dünyayı güzelleştirme görevi için toplumsal örgütlenmeyi öneriyor. Örgütlenmeyi, katılımı ve yapabilirliği, demek daha açıklayıcı olur. Standartlar düzenine dayalı, sürdürülebilir yeniden inşa sürecini temin etmeyi ise şu amaca dayandırıyor: Bireylerin karar yetkisinin kötüye kullanılmasını önlemek, gelecek nesillerin haklarını korumak, mimarinin (insan çevresinin) yüksek kültür düzeyinde oluşmasını sağlamak... Bütün bu süreçlerde insan, toplum ve Devlet için hayati değerdeki kavram ise tek: Adalet üzere olmak. Adalet üzere olmak, ne kadar soyut olsa da insanlık bu kavrama, şu yaz mevsiminin temmuz güneşine ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyaç duyuyor. Ataköy, 11 Ekim 1995 Turgut Cansever’in Başkanlığı’nda hazırladığımız Habitat II Konferansı İçin Şehir ve Konut Üzerine Düşünceler taslağını sonuçlandırmak amacıyla ilgili uzmanlardan görüş

talep etmiştik. Çok az sayıda görüş bildiren oldu. İdare Hukukçusu Dr. Aydın Gülan Hoca, mesken, şehir ve çevre açısından ‘olması gereken hukuk’un temel ilkelerinin belirlenmesini öneriyor: Habitat II için öngörülen katılım, sürdürülebilirlik ve adalet üzere olma kavramları sosyal bilim dallarının ilgi alanına girmekle birlikte, meselenin etkili ve kalıcı çözümü için, hukukî boyutlarının mutlaka belirlenmesi, tüm yönleri ele alınarak gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra hayata geçirilmesini gerekir. Aksi takdirde, içinde yaşanılan en somut ve zararlı sonuçlarından doğrudan etkilendiğimiz bir meselenin çözümü için; soyut, belirsiz ve hayata geçmeyecek, sun’i kavramlarla boğuşmak tehlikesi söz konusudur… Bu yüzden, öncelikle hukuk planında konuyu doğru bir teorik eksene oturtmak, sonra da bu teorik çerçeve içinde pozitif düzenlemelere gitmek gerekir… Nişantaşı, 29 Kasım 1995 Bilge Mimarın başkanlığında hazırladığımız Habitat II Konferansı İçin Şehir ve Konut Üzerine Düşünceler Raporu basıldı. Rapor, 1976 Vancouver Konferansı’ndan bu yana insan yerleşimleri, şehirleşme ve konut sorununun çözümü için Bilge Mimar Turgut Cansever Bey’in değerlendirmelerine dayanıyor. Rapora rengini veren anahtar kavramlar şöyle sıralanabilir: Katılım, nitelikli sürdürülebilirlik, insanların adil ve ahlâki bir düzen içinde imkânlardan yararlanması; insanların ve ilgili kuruluşların önlerindeki engellerin kaldırılarak yapabilir kılınmalarının sağlanması. Bilge Mimarı anlayanlar çok uzağında durmayı tercih ediyor; yakında bulunmayı tercih edenler ise dinlemeyi… Nişantaşı, 17 Ocak 1996 İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Habitat II Türkiye Ulusal Raporu ve Eylem Planı Taslağı üzerine hazırladığı raporu açıklamış. TOKİ’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni Ulusal Rapor’un hazırlanması süreçlerine dahil etmemiş olmasını anlamak mümkün değil. Turgut Bey’in görüşüne göre, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin raporu, Ulusal Rapor Taslağı’nın eleştirisine odaklanmış; buna karşılık Türkiye tasavvuru olmayan, eklektik bir rapor. Turgut Bey’e, bu konuda görüşünüze başvuran oldu mu, diye sordum bugün. Şu cevabı vermekle yetindi: İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Türkiye’nin insan yerleşmeleri konusunu müzakere edeceğimiz muhatap yok. Konferans günlerin-

Bireylerin karar yetkisinin kötüye kullanılmasını önlemek, gelecek nesillerin haklarını korumak, mimarinin (insan çevresinin) yüksek kültür düzeyinde oluşmasını sağlamak... Bütün bu süreçlerde insan, toplum ve Devlet için hayati değerdeki kavram ise tek: Adalet üzere olmak. de Taksim Meydanı’nda mehter konseri verirlerse şaşmam!.. Bu cümleleri duyunca üzüldüm. İstanbul’u yönetenler bir gün Türkiye’yi yönetirse ne olur? diye düşünmekten de geri duramadım. Nişantaşı, 23 Ocak 1996 Habitat II Konferansı İçin Çocuk Kozası duyurusu gönderilmiş. TOKİ, Habitat II Sekreteryası, eğilimi ve yönü birbirine benzeyen 30 STK üzerinden ‘çocuk kozası’nı kurdurmuş. Çocuk kozası’nın amacı, STK temsilcilerini çocuk ve mekân ilişkisi konusunda bilgilendirmek; konferansın STK forumunda çocuk kuruluşlarının katılımını sağlamak. Çocuk kozası’nın işlevleri arasında, çocuk haklarının hayata geçirilmesi için ‘güç birliği yapmak’ var fakat, çocukların nasıl bir dünyada yaşamak istediklerine yönelik görüşlerini almaya ve Habitat II İstanbul Konferansı’na katılmalarına ilişkin bir not bile yok. Çocuk Vakfı’na niçin çağrı yapılmadığının nedenlerini sormaya gerek var mı? Nişantaşı, 5 Mart 1996 Turgut Bey, öğle üzeri aradı ve Habitat II İçin Ülke Raporu ve Eylem Planı’nın yeniden düzenlenmesi için yazdığı kamuoyuna açık mektubu heyecanla okudu; dinledim. Açık mektup şu cümleyle bitiyor: Bu yapılmadığı takdirde, 30 sene sonra ülkemiz vahşet ve adaletsizliğin kargaşasını yaşayacaktır… Turgut Bey, lütfedip görüşümü sorunca, mahcubiyet hissettim. Açık mektubu Türkiye’ye duyurmak için şu andan itibaren ne gerekiyorsa yapalım, demekle yetindim. Yarından itibaren açık mektubu açıklamaya karar vermiş olduk. Nişantaşı, 6 Mart 1996 Turgut Bey, Türkiye Ulusal Raporu ve Eylem Planı’nın bu haliyle sonuçlandırılacak olmasından çok rahatsız. Öğle üzeri iki saatlik telefon konuşmasından sonra gönderdiği üç sayfalık özet notta Ülke Raporu ve Eylem Planı’nın şu noktalar esas alınarak yeniden Eylül - Ekim 2013 59


MAKALE görüşüne de yer verdim: Habitat II Türkiye Ulusal Raporu ve Eylem Planı İkinci Taslağı’na şu nedenlerle itirazımızı sürdürüyoruz: Habitat II Türkiye Ulusal Rapor Taslağı, teorik çözümlemelerin alternatiflerini ortaya koymayan ve 7 forumun temsilcilerinin görüşleri alınmadan, ihtisası olmayan STK’lardan talep edilen ‘raporlarla’ düzenlediği için Türkiye gerçeğini yansıtmadığı gibi, Türkiye’yi temsil etme hakkına sahip değildir. Nişantaşı, 24 Mart 1996 Çocuk Vakfı, TOKİ Başkanı Yiğit Gülöksüz’den gelen 20 Mart tarihli yazı ile Ulusal Komite’nin 6’ıncı toplantısına davet edildi. Turgut Bey’i aradım; 30 Mart’taki toplantıya Türkiye Gönüllü Çalışma Grubu Üyeleri ile birlikte gideceğiz.

İskandinav ülkelerinde çocuk oyunları ve ev planlaması için 1938-1960 yılları arasında yürütülmüş çalışmalar önemli sonuçlar vermiştir. Asrın önemli bir insanı Mimar Alvar Aalto ev gruplarını 1937-38 yıllarında çocukların ortak alanlarının evde annelerinin oturma odasından ve mutfaktan çocukları görmelerini sağlamayı amaçlayarak planlanmıştı. düzenlenmesini öneriyor: Devletin, insan hayatını kolaylaştıracak ve insan tabiatına uygun bir iki katlı evlerden oluşacağı; ev ve iş arasındaki mesafelerin insan hayatını zenginleştirecek ölçülerde olduğu yeni şehirlerin kurulmasının planlaması. Yeni şehirlerin imar planları ile mimarî uygulama planlarının hazırlatılması. Yeni mimarî standardların oluşturulması için gerekli teknik ve bürokratik düzenlemelerin yapılmasının sağlanması… Evet, Turgut Bey, Türkiye Ulusal Raporu ve Eylem Planı’nın bu alanlarda çözümler içerecek şekilde yeniden yazılmasında ısrar ediyor... 60 Mimar ve Mühendis

Nişantaşı, 21 Mart 1996 TOKİ Başkanı Yiğit Gülöksüz’e bugün gönderdiğim yazıda, Ev Sahibi Komite’nin tarafsızlık ilkesine sadık kalınmadığı yönündeki görüşümüzü tekrar ifade ettim. Bugüne kadar yapılan çalışmaların hiçbirine ne Çocuk Vakfı ne de Turgut Cansever’in Başkanlığı’nda çalışmalarını sürdüren Türkiye Gönüllü Çalışma Grubu çağrılmadı. Mektupta, Habitat II Türkiye Ulusal Komitesi’nin 30 Mart’ta yapılacak 6’ıncı toplantısına Çocuk Vakfı adına Turgut Cansever’in katılacağını bildirdik. Mektupta ayrıca, grubumuzun şu temel

Ataköy, 25 Mart 1996 Turgut Bey ikindi saatlerinde aradı, ev planlarının evde cereyan edecek faaliyetlerin mahiyetine göre şekillenmesi gerektiğini çocuk örneği üzerinden anlattı. Turgut Bey’in bugünkü konuşmaya şu nedenle gerek duyduğunu biliyorum: Hazırladığı rapor, sözde ‘çağdaş’ dar bir kesim tarafından ‘kadını eve mahkûm ettiği’ iddiasıyla ‘çağdışı’ ilan edilmiş. Raporumuzu ‘kadını eve mahkûm ediyor; kadının çalışmasına karşı’ şeklinde eleştiren bu yaklaşım, lafı tersinden anlamanın tipik örneği sayılabilir. Turgut Bey eleştirilerin medya üzerinden yapılmış olmasını kasıtlı bulduğu halde, bu meseleyi izah etmeyi tercih etti. Hem de çıtayı çok yüksek tutarak. Uzun konuşmasından aldığım kısa notları günlüğüme kaydediyorum: İskandinav ülkelerinde çocuk oyunları ve ev planlaması için 1938-1960 yılları arasında yürütülmüş çalışmalar önemli sonuçlar vermiştir. Asrın önemli bir insanı Mimar Alvar Aalto ev gruplarını 1937-38 yıllarında çocukların ortak alanlarının evde annelerinin oturma odasından ve mutfaktan çocukları görmelerini sağlamayı amaçlayarak planlanmıştı. Mimar Eliel Rosmussen, 18-19 yıl süren çocuk oyunları ve İskandinav ülkelerinde ev planlaması gelişmesine yön veren bir araştırmayı yönetmiştir. Rosmussen, Alvar Aalto’nun projelerinde olduğu gibi, belirli bir yaşa kadar çocukların ailelerinin nezareti altında oynayacakları uygun bir mekân düzenlemesinin gerekli olduğunu ortaya koymuştu. Rosmussen, Osmanlı Şehir Yapısı’nı tanıdıktan sonra sonunda, Bursa’da Muradiye Mahallesi’nden öğrencileri ile yaptığı çalışma ile Çocukların Toplum ve Şehir ile tanışmalarını düzenleyen yerleşim


Çocuğun ev ortamında yaşadığı 6-7 yaşına kadarki dönemde çocuğun annesinden ayrılmasının ruh sağlığı açısından mahsurlu olduğu bilinmektedir. Bu dönemde annenin evde çalışmasına imkân verecek şekilde olduğu kadar evlerin planlanması zaruridir. Evin erkeğinin de evde çalışmasına, meslekî faaliyetlerini evde yürütmesine imkan verecek şekilde planlanması da zaruridir. Bu modelleme- İskandinav Konut Planlaması tarihçesi ile de- ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bugün hâlâ köylerimizde, kasabalarda, şehirlerde, gecekondularda bu üretim ve çalışma örneklerinin sayısız örneği vardır. biçimleri hakkında bir rapor hazırlamıştı. 16-17 yaşından büyük çocukların, Amerikan şehirlerindeki hayatını araştıran Kevin Lynch de çocuk, oyun ve ev planlamasını etraflıca incelemiş ve benzer sonuçlara ulaşmıştır. Turgut Bey’in çocuk, ev ve oyun ortamı hakkında ulaştığı sonuç şu olmuştur: Çocuk oyunlarının 6 yaşına kadar ev ortamında, 6 yaşından 10-11 yaşına kadar ev civarında ebeveynin kontrolü altında ve 11-17 yaş arasında mahalle çevresinde ve mahallenin yaşama ortamında cereyan etmesi adeta zaruridir. Çocuğun ev ortamında yaşadığı 6-7 yaşına kadarki dönemde çocuğun annesinden ayrılmasının ruh sağlığı açısından mahsurlu olduğu bilinmektedir. Bu dönemde annenin evde çalışmasına imkân verecek şekilde

olduğu kadar evlerin planlanması zaruridir. Evin erkeğinin de evde çalışmasına, meslekî faaliyetlerini evde yürütmesine imkan verecek şekilde planlanması da zaruridir. Bu modelleme- İskandinav Konut Planlaması tarihçesi ile de- ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bugün hâlâ köylerimizde, kasabalarda, şehirlerde, gecekondularda bu üretim ve çalışma örneklerinin sayısız örneği vardır. Nişantaşı, 30 Mart 1996 Habitat II Konferansı Türkiye Ulusal Raporu ve Eylem Planı’nın Harbiye Kültür Merkezi’nde STK’larla yapılan 6’ncı müzakere toplantısı sakin başladı ve gergin bitti. Türkiye Gönüllü Çalışma Grubu’nun hiçbir önerisi dikkate alınmadığı gibi, raporu hazırlayanların dışla-

yıcı tutumunda da herhangi bir değişiklik de ortaya çıkmamıştır. Raporun tanıtımını TOKİ Başkanı Yiğit Gülöksüz ve Gürol Tüzün yaptı. Turgut Bey’in ricası üzerine Türkiye Gönüllü Çalışma Grubu Sözcüsü olarak söz aldım. Amfi salonda grubumuzun temsilcileri de hazır bulundu. Türkiye raporuna yön veren Mübeccel Kıray ve İlhan Tekeli yanında Ulusal Rapor Hazırlama Grubu’nun tamamına yakını salonda. Turgut Bey’e, rapora ilişkin bütün itirazlarını yaptığı halde, niçin konuşmak istemediğini sordum: Bu ekibi iyi tanıyorum, konuşmaya başlarsam bu toplantı kısa sürebilir, dedi. Mecbur kaldım ve dün hazırladığım notlar üzerinden grubumuzun rapora ilişkin görüşlerini şöyle açıkladım: Habitat II Türkiye Ulusal Raporu ve Eylem Planı’nın hazırlanması süreçlerinde toplumun bütün kesimlerinin görüşlerine başvurmayı gerekli görmeyen ve bildirilen görüşleri yansıtmadığı için bu rapor merkeziyetçi, yerel yönetimleri dışlayıcı, resmi kuruluşlara ihale edilmiş Ankara boyasına boyanmış bir rapor özelliğindedir. Bu yönü ile bu rapor ülke raporu değil, hükümetin yaklaşımı ile sınırlıdır. Temel düşüncesi olmadığı gibi yöntemi de bulunmayan bir rapordur. Toplumsal aklın değil, birbirine yakın düşüncelerin soyut bir Eylül - Ekim 2013 61


MAKALE mutabakatıdır. Bu rapor, Türkiye’nin göstergelerine göre hazırlanmadığı için konut ve şehirleşmenin hiçbir kök sorununu çözme iddiası da taşımamaktadır. Türkiye için ne yapılması gerekir, sorusuna değinmediği ve sadece 30-40 yılın uygulamalarını analiz etmekle yetindiği için geleceğe yönelik hiçbir tasavvuru ve hedefi de yoktur. Kaynak kıtlığını dikkate almayan ve kaynağın nasıl kullanılacağına değinmeyen bir rapordur. Sosyal boyuttan yoksun olduğu gibi ekonomik ve kültürel boyuttan da yoksundur. İnsan yerleşimleri ile ilgili hukukî boyuttan da yoksundur. Global değerlere ve yenidünya düzenine dayalı bir rapordur ve Türkiye’nin tavrını ortaya koymaktan çok uzaktır. Türkiye’de yaşanan değişim süreci göstergelerinden de yoksundur. BM şemsiyesi altında dünya sisteminin konut ve şehirleşme alanında empoze etmek istediği dayatma, yönlendirme paradigmasına karşı dikkat fikri olmayan bu rapor Türkiye’nin tarihi birikiminden de yoksundur. Habitat II Türkiye Ulusal Raporu ve Eylem Planı Taslağı’nın en büyük zaafı, toplumun yapabilirliği ve katılımının nasıl gerçekleşeceği yaklaşımını ortaya koyamamış olmasıdır. Taslakta aileye yaklaşımın çıkış noktası belirsizdir. Aile, ev, çocuk, engelliler, yaşlı algısı soyut bir rapordur. Bu rapor, bugünün çocuklarının hayallerini yansıtmadığı gibi, geleceğin çocuklarına nasıl bir dünya bırakacağımız idealinden de yoksundur. Bu rapor, bu haliyle sonuçlandırılırsa, Türkiye konut ve şehirleşmede dünya sisteminin açık pazarına dönüşmesine hizmet edecektir. Biz istiyoruz ki, Turgut Cansever’in ifadesiyle, şehirlerimizi yeniden ihanet vurmasın. Biz istiyoruz ki, evin ve konutun anlamı ve temel özelliklerine göre yeni inşa süreci başlasın. Biz istiyoruz ki çarpık konut ve şehirleşme oluşumları engellensin. Biz istiyoruz ki yüksek kültüre dayalı mimarî ve çevre için standartlar düzeyi geliştirilsin. Biz istiyoruz ki insanın, toplumların, ülkelerin aslî görevlerinin dünyayı güzelleştirmek olduğunu hayal edelim ve gerçekleştirelim. Ne yazık ki, hazırlanan bu ülke raporu taslağı bu hayalden de yoksundur… Nişantaşı, 13 Nisan 1996 Habitat II STK Forumu ‘nu Türkiye Gönüllü Çalışma Grubu adına Turgut Cansever, Numan Kurtulmuş, Edibe Sözen, Mustafa Armağan, Yakup Güler, Gül Zülfikar, Ertürk Işıkpınar, Salih Pulcu,

62 Mimar ve Mühendis

Biz istiyoruz ki, Turgut Cansever’in ifadesiyle, şehirlerimizi yeniden ihanet vurmasın. Biz istiyoruz ki, evin ve konutun anlamı ve temel özelliklerine göre yeni inşa süreci başlasın. Biz istiyoruz ki çarpık konut ve şehirleşme oluşumları engellensin. Biz istiyoruz ki yüksek kültüre dayalı mimarî ve çevre için standartlar düzeyi geliştirilsin. Biz istiyoruz ki insanın, toplumların, ülkelerin aslî görevlerinin dünyayı güzelleştirmek olduğunu hayal edelim ve gerçekleştirelim. Mustafa Özel, Nurdoğan Rigel, Ahmet Şirin, Ahmet Emre Bilgili izleyebilecek. Genel Kurul çalışmalarını ise Turgut Bey’le birlikte izleyeceğiz. Nişantaşı, 30 Mayıs 1996 Bilge Mimar Turgut Cansever haklı çıktı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Habitat II Etkinlik Programı bu gece 21.15’te Taksim Meydanı Gezi Parkı’nda Mehter Konseri ile başlamış. Etkinlik kitapçığı, ne arasan bulunur cinsten. Habitat II İstanbul Konferansı nedeniyle, İstanbul, ‘renkli ve zengin’ etkinliklerle mi anılmalıydı; yoksa medeniyetimizin insan yerleşimleri konusunda hangi çözümlemeye yönelik önerilerimizle mi? Nişantaşı, 3 Haziran 1996 Habitat II İstanbul Konferansı nedeniyle Taksim, Maçka Parkı, Osmanbey üçgeni beş kıtadan İstanbul’a gelen insanlarla renklendi. Hava oldukça sıcak. Habitat II Vadisi çok hareketli. Taşkışla Binası, Sivil Toplum Kuruluşları Forumu’na evsahipliği yapacak. Habitat II Vadisi’nden insanlık için yeni bir umut doğacak mı? 1976’da Kanada’nın Vancouver şehrinde düzenlenen konferansta alınan kararlardan bu yana aradan yirmi yıl geçmiş. 12 gün boyunca sürecek bu konferansın Türkiye’de düzenleniyor olmasının ‘tanıtım’dan öte anlamları olmalıydı. Ne yazık ki Türkiye, tarihî tecrübesine dayanarak ve çevre, konut ve şehir bağlamında sarmalın nasıl kalkması gerektiğini ortaya koyamamış bir ülke görüntüsü içinde. Türkiye’nin ülke raporu da tam bir umutsuz vak’a… Bilge Mimar Turgut Cansever, 5-16 Şubat 1996 tarihinde New York’ta gerçekleşen son hazırlık toplantısını Çocuk Vakfı’nın akredite-

si ile izlemişti. New York’taki son toplantının ‘Kapalı Oturumlarında’ kabul edilen 90 maddelik Küresel Eylem Planı Taslağı, Habitat II İstanbul Konferansı’nın son üç gününde sözde ‘müzakere’ edilerek Ülkeler Forumu’nda kabul edilecek. İstanbul’a gelen temsilciler çok heyecanlı; konuştuğumuz delegeler bu konferansın sonunda önemli kararlar alınacağı umudunu taşısa da benim umudum yok. Nişantaşı, 14 Haziran 1996 Habitat II İstanbul Konferansı bugün sona erdi. Genel Kurul çalışmaları sırasında ülke temsilcilerini dinlerken en sık tekrarlanan kelimeleri üç gün boyunca not aldım: Doğal çevre, kirlilik, gecekondu, mimarî çevre, yoksulluk, göç, deprem, temiz su, toprağı kirlettik, standart hukukî ilkeler, katılım, sürdürülebilirlik, adil ve ahlâki düzen. Arada ise çocuklarımızın yaşayacağı dünya, çocuklarımıza bırakacağımız miras, çocuklarımıza borçlu kaldık sözcüklerini de sık sık tekrarlandı. Konferansın sonunda 15 maddelik İnsan Yerleşimleri İstanbul Deklarasyonu’nun 7. maddesinde kadın, çocuk ve genç vurgusu yapan tek cümle şöyle: Toplum içinde kadın, çocuk ve genç kesimin güvenli ve sağlıklı hayat koşullarına erişebilmesi için gereken temel ihtiyaçları kabul ediyoruz. Habitat II İstanbul Konferansı’nın iki ana teması olan herkese yeterli konut ve kentleşen dünyada sürdürülebilir insan yerleşimleri üzerine yapılan müzakerelerden sonuç alınabilecek mi? Şirket Devletleri’nin kuşatması altında bu vizyonun gerçekleşme ihtimali çok zayıf. Deklarasyonda ‘küresel ortaklık ruhu ile ortaklık geliştirilebilir’ gibi ifadeler ile Habitat II Konferansı’na ‘yeni bir işbirliği ve dayanışma çağını ortaya çıkarmaktadır’ anlamları yüklemek bana hiç heyecan vermiyor. 1994’ten bugüne kadar geçen sürede Bilge Mimar Turgut Cansever’e sorma cesareti gösterdiğim soruların sayısını hatırlamam imkânsız. Turgut Bey’den dinlediklerimi kaydetmemiş olmayı, ilk mesleği radyo prodüktörlüğü olan biri olarak, bugün aklım almıyor. Ses kaydı yapabilmiş olsaydım, dinlediklerimi radyo programına dönüştürerek şu adla yayınlamak isterdim: Öküz ve At Kültürlerinden Mimariye. Açıklama: Günlüklerin bazı bölümleri Türk Edebiyatı Dergisi’nin Şubat 2013 tarihli 472’inci sayısında yayımlanmıştır.


Eyl端l - Ekim 2013 63


MAKALE

ŞAHİN TORUN Yazar

Doğu'dan Batı'ya Şehir ve İnsan Bütün toplumsal olgular gibi, şehir olgusunun da tarih boyunca birçok tarifi yapılagelmiştir. Tarifler mi şehir anlayışına endekslidir ya da şehir anlayışımı tariflere endeksli ve dolayısıyla etki içerisindedir orası pek bilinmez fakat hangi algılama ya da değerlendirme biçimiyle olursa olsun sosyoloji biliminin bakış açısıyla şehir; nüfusunun çoğu ticaret, sanayi ve yönetimle ilgili işlerle uğraşan, tarımsal etkinliklerin olmadığı yerleşim alanları olarak tarif edilmektedir. Bir farkla, büyüklük ve önem açısından şehir ya da kentten ayrılan metropol de son tahlilde genel tanım içerisinde kalmakta ve şehir ya da kente metazori bir modern anlam kazandırma çabasını ortaya koymaktadır.

İ

ster Doğu’lu isterse Batı’lı anlamıyla olsun, bize göre tanımsal bütünlük ve anlam açısından etkin olması gereken bakış açısı, şehir, kent ya da metropol’ün tarif edilme biçimlerini kendilerinin oluşturması ve dolayısıyla tariflerin kent, şehir ya da metropolü anlamlandırmasından ziyâde kentin, şehrin ya da metropolün tariflere anlam kazandırmasıdır. Yani söz konusu kavramlar kendilerini ortaya çıkaran insan topluluklarının kendilerine kazandırdığı toplumsal bütünlüğü kendi tariflerine yükleyebilme hakkına sahip olmalıdır. Oysa modern yapılanmanın yerleşim ve anlayış hızının sürekli olma, anlam kazanma ve değiştirme-değişme hakkını elinden aldığı şehir olgusu ilkin beton yığınları halinde kentleşirken şimdilerde metal ve cam yığınları halinde metropollere dönüş(türül)müş, bu da şehre ya da kente özgü olmadığı halde şehirli ya da kentli bir rahatsızlık duygusunun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Alman kültür sosyologu H. J. Helle; bu rahatsızlığı kentli insanlar arasında çok yaygın olan bir kent krizi bilinci olarak nitelendirmektedir. Öyle ki, kentli insan karşılıklı ilişkiler yumağı içerisinde kendini kentle özdeşleştirmekte ve giderek kent tarafından yeniden değiştirilmektedir. Genel bir bakışla sürekli, yeni ve toptancı sorunlar üreten kent yaşamının en önemli ve en derin sorunları bireyde tezahür etmekte ve bireyin etkin sosyal dayanaklar, geçmişten devralınan değerler, dışsal kültür öğeleri ve yaşam tekniği karşısında varoluş özerkliğini ve bireyselliğini muhafaza edememesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü kendisi için var 64 Mimar ve Mühendis

olması ve kendisi için anlam taşıması gereken kent, bireyi kendisinden olmayan zorlama bir anlamla kuşatmakta sonuç olarak bütün değerleriyle bireyin kendisi olarak kentli olabilme yollarını kapatmaktadır. Tarihsel dizgede ilk site dönemlerinden 1800’lerin sonlarına kadar bireyler tarafından kurulup anlam kazanan şehirlerde esas olan şehrin birey ya da bireylere göre yapılandırılması ölçüsüdür. Böylece bireysel, toplumsal ve genel yenilenme arayışları ile değişim ve dönüşüm ihtiyaçları da toplum tarafından gerektiği gibi hissedilerek ve gerektiği gibi gerçekleştirilerek olageldiği için şehir olarak yaşanan mekânlar mensupları için birer ‘memleket şehir’ hüviyeti kazanabilmiştir. Erken modern zamanlarla birlikte memleket şehirler de her gün kendinden ya da kendine benzeyen diğerlerinden bir şeyler bulabilen şehirli insan, modern zamanlarla birlikte neye uğradığını anlamadan, içine düştüğü metropol/kentlerde bunun tam tersini yaşamakta, her gün kendisinden olmayan sayısız şeyle karşılaşmakta, sonuç olarak da hiçbir şeye anlam veremeden, hiçbir şeyi kontrol edemeden, gündelik hayatın tahakkümüne kapılmakta ve önce yaşadığı mekân üzerinde ilkin kente/metropole sonrada kendisine yabancılaşmaktadır. Metropol gurbetlerinde kendine ve kentine yabancılaşmış haldeki bu insan bir de her gün değiştiği kadar değiştiren bir teknolojik baskının altında kalınca ortaya teknoloji yorgunu bir birey ve bu bireylerden teşekkül etmiş bir kentli topluluk çıkmıştır. Şehir, kent ya da metropol hakkında buraya kadar ortaya koymak istediğimiz ve bir anlamda herkes tarafından

bilinmesi mümkün olan bu gerçekliğe rağmen, söz konusu kavramların içinde yaşadığımız kültüre özgü kesin gerçekliğinin nasıl olması gerektiği hususu ise sürekli bir plan ve program dahilinde sürdürüldüğü iddia edilen çalışmalara konu edilmekte ise de maalesef anlamlı çıkarımlara ulaşılamamış olması ise hayli manidardır. Kabul edilmelidir ki daha çok genel ve Batı’lı bir düşüncenin verileri olarak karşımızda duran bu tablo maalesef bizde de egemen bir paradigma olarak kabul edilmiş ve bu paradigmal bakış açısının şehir, kent ya da metropole yüklediği anlam fazlaca sorgulanmadan, bilimsel ve evrensel olmak adına birer hazır tanım olarak tüketilmiş, sonuç olarak kolaycı bir metodla bilimin sınırları içerisinde kalındığı savunulurken ne kültür ve medeniyetimize özgü bir şehir ne de metropol tanımı yapılmıştır. SORUNUN KAYNAĞI ve ÇÖZÜM ÖNERİSİ Bugün taşradan merkeze hemen her yerleşim birimimizdeki düzensizliğin, karmaşanın, yaşadığımız coğrafyaların her gün yeni ve içinden çıkılamaz problemler ortaya çıkarmasının en önemli sebebini işte bu özgün tanım yoksunluğunda aramak gerekmektedir. Sadece şehir, kent ya da metropol tanımlaması ile de kalmayan ve daha derindeki bir sosyal bakış açısı yoksunluğunu da ele veren bu durumun anlaşılabilir olması ise öncelikle bilimsellik adına devşirdiğimiz bilinci yığınının yeniden yorumlanmasıyla, bu yorumlanmış bilginin açacağı zemin


Tarihsel dizgede ilk site dönemlerinden 1800’lerin sonlarına kadar bireyler tarafından kurulup anlam kazanan şehirlerde esas olan şehrin birey ya da bireylere göre yapılandırılması ölçüsüdür. üzerinde kendi toplumsal dinamiklerimizi açığa çıkarmakla mümkün olacaktır. Bu da öncelikle insandan mekâna, mekândan coğrafyaya, coğrafyadan da evrensele ulaşacak bir bakış açısıyla, öncelikle insan, toplum, coğrafya ve evren hakkındaki bize özgü gelişim çizgisinin görünür olmasına dayalıdır. Her şeyden önce bilinmesi gereken bir gerçek, bugün kabul edegeldiğimiz ve reddedilemeyecek ölçüde benimsediğimiz kent ya da metropol tanımı, genel bir ifadeyle Batıya özgü bir gözlemin sonucu olup özellikle 18. yüzyıl sonu itibariyle Batıda başlayan sanayileşme ve endüstri toplumu olma çabasının ortaya çıkardığı mekânsal ve toplumsal değişimin bir ürünüdür. Bu meyanda Doğan Kuban’dan Turgut Cansever’e uzanan bir okuma ve anlama çabasıyla bakıldığında ise Batı’da ortaya çıkan kent ya da metropol olgusunun bütünüyle Batılı toplumlara özgü biçimde şekillenen bir tarihsel süreç içerisinde anlam kazanarak tarif edildiğini, bundan da öte sanayi ve endüstri merkezi olarak öngörülen yerleşim ve yaşam alanlarının köylere sığmayan teknolojik bir zorunlulukla ortaya çıktığı görülecektir. Aynı şekilde aynı yüzyılı biraz gecikmeyle de olsa takip eden Doğu toplumlarında da aynı süreç şu ya da bu biçimde gerçekleşmişse de gerek endüstri ve sanayileşmeye ve gerekse insan ve coğrafyaya bakış açısındaki tarihsel, sosyal, kültürel ve ekonomik farklar nedeniyle Doğu toplumlarında Batılı kentleşmeye bir yönüyle benzeyen fakat temelde farklı bir kentleşme olgusu göze çarpar. Bu da köyüne sığmayan teknolojiyle, büyüyen ve gelişen bir coğrafyayı olduğu yerde, ani bir değişimle kent haline getiren ve buna uyum sağlayan Batılı insanın yaptığından farklı olarak; teknolojik

zorlamaya hemen hemen hiç maruz kalmadan kentleşen, böyle bir zorlamaya maruz kaldığı sınırlı yerlerde de olagelen teknolojik dayatmaya teslim olmak ve bu dayatmanın öngördüğü bireysel ve toplumsal kalıpları olduğu gibi kabul etmek yerine, salt bir içgüdüyle de olsa karşı durarak, bir değişim ve dönüşüm sürecine girmekten çok, bir değiştirme ve dönüştürme inadıyla hareket ederek, kent ya da metropol yerine onları da ifade eden ama ifade ettiği kadar, eski yaşam biçiminden pek çok izler taşıyan ve bu yönüyle kentten ve metropolden farklılaşarak adeta yeni bir coğrafya ve yaşam biçimini içeren ve adı ‘şehir’ olan başka bir olguyu ortaya çıkarmıştır. Sonuç olarak Batılı kent insanı yabancılaşarak ayrışıp bencilleşirken Doğulu şehir insanı memleket haline dönüştürdüğü yerlerde hemşehri ruhuyla bu Batılı sıkıntıyı kolayca aşabilmiştir. Bir başka açıdan, kentleşme öncesi durumun bir sevki tabiiyle yeniden ele alınışı ya da içgüdüsel bir yorumlamaya tabi tutularak parçalanmamış bir biçimde yeniden üretilmesi anlamına da gelen Doğulu insanın bu çabası kendiliğinden olduğu kadar kamusal alanın da tamamen dışındadır. Yaklaşık bir buçuk asırdır tartışılan kent, şehir ve metropol konulu çalışmalarda unutulmuş görünen anlama ve değerlendirme farklılaşmasının temelinde de bu unutulan şehir olgusu yatmaktadır. Günümüzde bilimsel olma ve bilgili görünme marjinal tavrının modernist ve gelenekçi olarak ayırdığı aydın guruplaşması da hattı hareketini bu minval üzere kurmuş bulunduğundan, birileri kentli savunmaların tepkisiyle beton ya da metal yığınlarına yönelirken modern olmakta, birileri de geleneğin manipüle edilmesi sonucu köye sığınmakta ve böylece gelenekçi kal-

maktadır. Oysa ortaya çıkış şekliyle bizde ne köy ne de şehir anlayışı, Batılı anlayış tarzında karşılığını bulamamaktadır. Bugün modern kentin kaçınılmaz ve aşılmaz gibi görünen yapısal rahatsızlıklarını şehri inkâr ederek kentli güdülerle kabul etmek zaman/mekân bağlamında bireysel bir unutuşun ürünüdür. Doğulu toplumun bir bakıma kenti şehir haline getirerek şerh edişi diye de yorumlayabileceğimiz bu insiyaki çabasını çok iyi değerlendirmek gerekiyor. Zira siyasal, sosyal, toplumsal ve bireysel bazda pek çok avantaj sağlayacak bu özgün çaba eğer doğru değerlendirilebilirse, pek çok sosyal sıkıntının da daha kolay tespit edileceği görülecektir. Değil midir ki, başlı başına alternatif olabilecek kadar önemli bir olgudur şehir... Öyle ki; Devlet ebed müddet anlayışı çerçevesinde kendi özgüvenini devletine yansıtan böylesi bir tarihsel gerçeğin hilafına, Batı’nın kentlerine karşı kendi şehrini kurabilmeye dönük bu çaba bir buçuk asırdır göz ardı edildiği için şehri ve şehirli olmayı bilmeyen kuşaklar yetişmiş ve bu kuşakların yaşadıkları yerlerle o yerlerin hemşerisi olma iddialarının da fazlaca bir anlamı kalmamıştır. Özetle bugünkü halimiz ne kentli, ne şehirli ne de köylü olmaktan uzak bir hâldir. Ve ne kadar süreceği bilinemeyen bu hâlden kurutulabilmek içinde evvela kendimizi sonra da kentimizi özüne döndürmek gerekmektedir. Bu gereklilik artık bir ödevdir. Zira yaşanılan yerin bilincinde olunması, orada duruşun, orada varoluşun ve ora ile pek çok anlamda bir bağ kuruluşunun da bilincinde olunması demektir. İşte şehirli olabilmeyi öğrenmiş böyle bir bilinç hem kentin ötesine geçmiş hem de şehri tarif edebilmiş bir bilinç olacaktır… Eylül - Ekim 2013 65


MAKALE

“Bir başkent daima başkenttir. Ne kadar susturulursa susturulsun yine konuşur” Ahmet Hamdi Tanpınar 1 Samet Altıntaş Yazar

Çıkış Yolu'nda Bursa ya da Bursa'dan Çıkış Yolu Var Mı? “Bursa, benim gözümde manevi başkentimizdir. Bunu, geçenlerde, yazın seçimden önce, Bursa Fomara Meydanı’nda yaptığım konuşmada da belirtmiştim. Bu, inanınız, söz olsun diye söylenmiş değildir. Yani, sadece nezaket cümlesi değil. Gerçekten, Bursa, Osmanlı Devleti’nin tüm anlamını yapısında bulunduran ve bunu her türlü tahribe rağmen hâlâ taşıyan ve ruhunu da mümkün olduğu ölçüde muhafaza eden bir yöremiz, memleketimiz ve şehrimizdir. Bu bakımdan, Bursa’yı manevi başşehir olarak selamlıyorum, ve burada yatan dedelerimizi de rahmetle anıyorum. Onların sayesinde, onların bize bıraktıkları ruh sayesinde, şimdi düşman istilasından azade, hür yaşıyoruz. Yine hürriyetimize arız olan her türlü tehlikeyi, onlardan aldığımız ruhla, Allah’ın izniyle, tümüyle def edeceğiz. Bu bakımdan, Bursa’da yatan manevi büyüklerimizi, toplum büyüklerini de rahmetle anıyorum. Onları da selamlıyorum.” 2

İ

nsanın ruhuna nurefşan hülyalar süren bu sözler, Sezai Karakoç’a ait. Üstad, “Çıkış Yolu” adını verdiği bir dizi konferans ile Diriliş Partisi mitinglerini içeren konuşmalarını topladığı, üç kitaptan oluşan eserinde, köklerimize inmeyi davet eder. Ve bu daveti ilk olarak Osmanlı’nın dibacesinden ulaştırır. Karakoç, medeniyet, tarih şuuru ve gelecek idealini anlatmaya çalışır bu arşiv niteliğindeki metinlerde. Diriliş düşüncesini siyasî boyuta da taşıyan Karakoç, “güller açan gül ağacı” amblemli partisinin (ki söz konusu siyasî teşekkül, ideolojik olmaktan çok fikirciliğin işlendiği ve el üstünde tutulduğu bir yaklaşım olarak Türk siyaset tarihinde nevi şahsına münhasır bir yer edinmiştir) ilk mitingini de Bursa’da yapar. 1990 yılında kurulan ve iki kez üst üste seçimlere girmediği için 1997’de kapatılan Diriliş Partisi tabir-i 66 Mimar ve Mühendis

diğerle DİRİ-P, Genel Başkan Sezai Karakoç önderliğinde ‘Kutlu Millet Gerçeği’ adlı ilk meydan konuşmasını Fomara’da gerçekleştirir (Kısa bir not daha: Parti yeniden kurularak Yüce Diriliş Partisi ismiyle 17 Nisan 2007’de tekrar siyaset hayatına üst perdeden dâhil olmuştur. Amblem ise oldukça manidar. Gül yine var, fonda dolunay ve önünde ise bir yol). Üstad’a göre işe bu aziz şehirden başlamak tesadüf değil, bilinçli bir tercihtir. Dilerseniz o bereketli günlere dönelim: Takvim yaprakları 13 Temmuz 1991’i işaret etmektedir. Uzun bir alıntı olacak ama halin hülasası da başka türlü açıklanamayacak gibi. Bakalım Karakoç, nasıl selamlıyor Bursalıları, maziyi ve devrimi: “… Ve Bursa’yı selamlıyorum. Bursa, herhangi bir şehir değildir. Öyle bir şehirdir ki şehirler şehri dense yanlış olmaz. Bu sebeple, Bursa’yı selamlayarak söze başlamak, bütün işleri-

mizde olduğu gibi, konuşmamızın da uğuru olacaktır. Bursa manevi başkentimizdir. Atalarımızın bize bıraktığı en kıymetli mirasın bir minyatürü, bir özü ve bir demetidir. Uludağ’ın eteklerinde gözünüzün iliştiği her noktada dedelerimizin adeta kıyamete kadar gidecek mirasının parlayan anıtları vardır. Bursa, şarkın garba İpek Yolu boyunca gelerek, birike birike gelerek, bir ipek koza gibi ördüğü bir şehirdir. İpek Han’ında örülen ipekler gibi bu şehir de dedelerimiz tarafından, babalarımız tarafından, şehir olmak, kanlarını dökmek suretiyle, alın teriyle, dehasıyla işlenmiş manevi başkenttir. Evet, biliyorsunuz Bursa, Osmanlı Devleti’nin ilk büyük başkentidir. 40 yıl başkentlik yapmıştır. Ondan sonra, içinde barındırdığı büyük, mütevazi dervişler misali, bu derviş şehir de kendi hakkını resmi planda önce Edirne’ye,


sonra İstanbul’a vermiştir. Ama manevi başkentliği hiçbir zaman elinden bırakmamıştır. Bu manevi çerçeve, siret ve suret içindeki Bursa’yı selamlıyorum.”3 “Eğer diriliş vaki olursa ki vaki olacaktır, bu milletin manevi başkenti olan Bursa da buna şahit olacak ve buna öncülük yapacaktır. Nasıl geçmişte öncülük yaptıysa, aynı şekilde. Geçmişte Osmanlı Devleti kurulduğunda kırk yıl başkentlik yaptı ve ondan sonra eşsiz tevazuu ile bu başkentlik hakkını Edirne’ye daha sonra da İstanbul’a verdi. Çünkü: Batı’ya karşı daha büyük bir görünüm içinde olmalıydık. Buna da uygun olan İstanbul’du. Ama manevi başkent, yine Bursa kaldı. Şimdi partimizin kuruluşunda öncü görevini üstlenen Bursa, aynı manevi heyecanla, aynı ruh ve şuurla, aynı feragat ve fedakârlıkla bütün Türkiye çapında dirilişin öncüsü olacak ve inşallah ilerde yine bu manevi başkentliğinin mükâfatını görecektir. Bursa’yı ben her zaman bu gözle görmüşümdür ve bu maddi yeşilinin gerisinde manevi ruhunun huzur ve sükûnunu görmüşümdür. Bursa, bu bakımdan İstanbul’a da, daha başka şehirlerimize de yol gösterecek bir manevi olgunluğun şehridir. Bu yüzden, burada, ilk konuşmamı da Bursa’da yapmamın manevi sebebi budur.”4 Osmanlı Devleti’ne beşiklik ederek bir medeniyetin kozasının örülmeye başlandığı Bursa’da yeniden doğuşun izleri aranmış, nitekim hâlâ da aranıyor. Şehrin katmanları arasından sızıp günümüze ulaşan geleneğimiz bize mayamızın telmihi bir bakıma. “Diriliş, bir hatırlatışla başlayacaktır” diyen Karakoç, işte bu esbaptan ötürü yola Osmanlı’nın dünyaya yerini gösterdiği bu coğrafyadan koyulur. Üstad, bu konferans ve mitinglerinde salt mazi özlemine takılıp kalma ve nutuk atma peşinde değildir kuşkusuz. Biz her ne kadar terk etsek de medeniyetimizin bizi bırakmadığını belirten Karakoç, onun şuuraltımızda yaşadığına dikkat çekiyor. Bizi anlatan, tarihsel süreç içerisinde bir dönem unutulan ve şu an, şimdi yeniden giyilmeyi bekleyen libaslarımızı sırtımıza geçirmemiz gerektiğini kaydediyor. Üstad, ‘Kaybolan Hakikat’ adını verdiği konuşmasında “Sadece bir kişi görmez Allah’ı, bir millet de görür. Süleymaniye’yi yapan millet, Allah’ı görmüş bir millettir.”5 sözüyle avuçlarımıza harikulade bir hazine bırakır ve, “Medeniyetimizin Dirilişi’ni” ise şu sözlerle açıklar: “… O halde bir tek alternatif var: o alternatif, senin, kendi kendine dönmen, kendi medeniyetine yeni baştan sarılman ve onu diriltmendir. O şehirler, kalan o son miras senden bunu istiyor. Yıkılan evler, kuruyan

Osmanlı Devleti’ne beşiklik ederek bir medeniyetin kozasının örülmeye başlandığı Bursa’da yeniden doğuşun izleri aranmış, nitekim hâlâ da aranıyor. Şehrin katmanları arasından sızıp günümüze ulaşan geleneğimiz bize mayamızın telmihi bir bakıma. nehirler ve ölen şehirler, senden, benden ve hepimizden bunu istiyor.”6 DİRİLİŞ DE BİR DEVRİMDİR Üstad’ın konuşmalarında sıklıkla yer alan “medeniyet-diriliş” kelimeleri, bir maymuncuk hüviyetinde. Açtığı kapıdan girdiğimizde bu iki kavramın diğer hallerine vukufiyetimiz artıyor adeta. Geçmişte içinde yaşadığımız ‘cennet imajlı’ şehirlere dokunabiliyoruz bu cümleler sayesinde. Geleneğimizin şifrelerini önümüze koyan Karakoç, ruhumuzun hiyerogliflerinin tozunu alıyor. Medeniyet fikrinin dar anlamlara sıkışıp kaldığını dile getiren Üstad’a kulak verdiğimizde, milletin haritalardaki sınırlarla çizili yerlerdeki halktan ibaret olmadığını söylüyor. Millet fikrinin ırk esasına dayanmadığının altını çizen Karakoç, bir ırkın değil, bir medeniyetin halkına 'millet' dendiğini vurguluyor. Devamında ise şunları kaydediyor: “Bu medeniyet nerelerdeyse, orda bir tek millet vardır. İslam medeniyeti mensuplarının hepsi bir halktır ve bir millettir. Biz buna İslam Milleti diyoruz. İslam Medeniyeti’nin toplumuna İslam Milleti diyoruz. Aynı şekilde, onun ülkesi vardır, o da onun oturduğu yerlerdir.”7 Hep tarihi boyut açısından bakmak demek olan yüce kavram Diriliş’i ise şöyle not ediyor milletin hafızasına, “Yani, diriliş, geçmişte ne idik, bugün neyiz, gelecekte ne olacağız sorusunun muhakemesi sonucunda, çok çetin kararla, kendi medeniyetimizi diriltip yeniden o medeniyetin toplumunu, neticede

de süper devletini Ortadoğu’da kurmak diye de özetlenebilir.”8 Sezai Karakoç’un başta Bursa olmak üzere Ankara, İstanbul, Adapazarı ve Eskişehir’deki konuşmalarında ısrarla ifade ettiği hakikatler, bugün halkımızın kurtuluş reçetesi olarak belleğimizin kıvrımlarında dolaşmaya devam ediyor aslında. Ahir zamanda, dünyanın sona yaklaştığı demlerde Üstad, ufkumuzu açan bir misal, bir de müjde veriyor. Kader denk noktasında yaşanan kırılmayı ve bugün içinde bulunduğumuz anı, tarihten gelen ve hiç bozulmayan muvazeneyi zarifçe anlatıyor: “Bugün, geçmişin ürünüdür. Bugün, yarının temellerini şimdiden atmazsak, geçmişteki bütün kayıplarımız gibi geleceğimizi de yitirmiş oluruz. Bu sebeple, geleceğimiz üzerine ne kadar düşünsek azdır. Geçmişte birtakım hatalar yapılmasa, insanlığın trajedileri oluşmaz. Bir misal vereyim: eğer, Timur, kendi büyük devletini kurarken, Osmanlı Devleti’yle barış içinde olsaydı, yani İslam’ın demin belirttiğimiz selam ruhunun içinde gizli olan noktadan hareket etseydi yahut da o ortam olsaydı ya da kaderimiz öyle olsaydı, -çünkü tek taraflı düşünmemek lazımdır Timur’u da bağlayan şartlar vardır. Tarih demek, birçok cepheden bakılan bir olgu demektir. Tek açıdan bakış, peşin hüküm doğru değildir.- sonuç olarak, Timur-Beyazıt savaşı olmasaydı, Osmanlılar, Endülüs’ü kurtarmak için gecikmemiş olurlardı.” 9 “Şehrimizin kucağında manevi bir huzurla Eylül - Ekim 2013 67


MAKALE

Sezai Karakoç’un başta Bursa olmak üzere Ankara, İstanbul, Adapazarı ve Eskişehir’deki konuşmalarında ısrarla ifade ettiği hakikatler, bugün halkımızın kurtuluş reçetesi olarak belleğimizin kıvrımlarında dolaşmaya devam ediyor aslında. yatan, Bursalı diye meşhur, aslen Bursalı değil ama Bursa’da irşatta bulunduğu, Bursa’da vefat ettiği ve Bursa’da defnedildiği için ki türbesini her zaman ziyaret ediyorsunuz, Bursalı diye anılan İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri, bir eserinde, Ruhu’l Beyan adlı eserinde diyor ki: “Ahir tasarruf Türk’ündür.” İşte sizin mütefekkiriniz, sizin büyüğünüz ve bizim büyüğümüz, bizim manevi büyüğümüz, mutasavvıf büyüğümüz, âlimimiz böyle söylüyor. Bunun manası nedir? Ahir tasarruf Türk’ündür diyor. Yani son sözü Türkler söyleyecektir. Fakat siz burada Türk’ü ırk manasında anlamayın. Bunu Türk diye söylemesinin sebebi, bizim milletimizi meydana getiren büyük kitleye Türklerin öncülük etmesidir. Onu o maksatla söylüyor. Yoksa ne İsmail Hakkı Bursevi, ne de geçmişteki atalarımız, ne de biz ırkçıyız. Irkçılık yok. Hangi ırktan olursa olsun, bizimle aynı medeniyet, aynı inancı paylaşan kardeşlerimiz, hangi ırktan olursa olsun hangi dili konuşursa konuşsun bizim millet kardeşimizdir. Milletimizin bir parçasıdır.” 10 BURSA’NIN DAVETİNE İCABET ETMEK GEREKİYOR Evet, yazılanları çok uzaklardan gelen eski bir dostun mektubu gibi iştahla ve öperek okuyo68 Mimar ve Mühendis

ruz adeta. Bir senfoni dinler gibi ‘göğe bakma durağı’nda umutla bekliyoruz. Asırlık çınarların gölgesinde ya da uzağında hiç fark etmez, yeter ki ümit diri kalsın ve bir dua gibi sürelim yüzümüze onu, Bursa’nın davetine icabet etmek gerekiyor. Çünkü bu ilk payitaht bizi, kıtalara insanlık götüren bir ruhu tekrar nasıl yakalamamız gerektiğini söyleyecek lisan-ı haliyle. Şehrin görkemi, bağrında sakladığı enerjisini ve heyecanını ihtiyaç sahiplerine billur kâseler içinde uzatacak, gümüş yüzlü feneri ile yolumuzu aydınlatacaktır. Bize bugün ne yapabiliriz’in cevabını, mazinin diriltici saflığını duymamız için elinden geleni yapacaktır. Çünkü Bursa, 10 bin 891 km 2’lik bir toprak parçasından fazlasını ihtiva ediyor. Biz de aynalardan damıtılan bir rüya serinliğinde tabirini arıyoruz yine bu şehirde, kendimizin… Sahi, Süheyl Ünver’e: “İdealist bir meclubu olduğum Bursamıza her gidişimde kaybolur ve kendimi oralarda ararım” kelamını ettiren hangi duygudur? Perçemli ışıltılar altında ses veren dokunaklı şarkılar, çıkarılmayı bekliyor pas tutmuş zincirlerle sarılı sandıkların içinden. İşte tam da bu sırada, modernizmin şımarık şemsiyesi altında uyuklayan (uyuma eyleminin sonunda uyanma vardır; lakin uyuklayan insanı kaldırmak epey güçtür). bireylere

‘Çıkış Yolu’ gösteriliyor. Ekonomik dürtülerin insan ideasını sıkı sıkı sardığı bu çağda, belki de Üftade Hazretleri’nin manevi huzurunda ‘buradayız’ demek, adımlarımızı daha güçlü atmamızı sağlayacaktır. Bugünkü Bursa, eskisi gibi cennetten inmiş bir şehir görüntüsü arz etmese de sarkıtılan iplerin varlığı, hayata tutunmamızı sağlıyor. Çünkü bir Yeşil Cami veyahut Hüdavendigar Külliyesi, melekelerimize bir kıymık batırıyor. Nasıl mı? Cevabını Üstad Karakoç veriyor, “Yani bir toplum, bir medeniyet meydana getirebilmişse, artık o, kendisini bir nevi ebedileştirmiş demektir. Tarih boyunca zaten ne kazanıyorsa bir toplum, eğer onu bir medeniyet eseri olarak ortaya koymamışsa, medeniyet açısından zikre değer bir eser ortaya koyamazsa tarihe giremez. Tarih, onu görmez, unutulur gider.”11 Ulu Cami, bugün şantiyelerin hoyrat bakışları içinde varlığını hâlâ, her şeye rağmen devam ettiriyorsa, bu bile tarihte unutulmayacağımızın katmerli delilidir. Yeni bir başlangıç için, Bursa ruhunun iyi incelenmesi gerekir. Sultan Abdülaziz (1830-1876) döneminden itibaren bu öze dönüşün tekrarı için Bursa’nın kapısı çalınmıştır çünkü. Yine Genç Osman (16041622), başkenti İstanbul’dan dedelerinin toprağına taşıyarak devleti yeniden kurmanın


gaye-i hayali peşindeydi. Kültürel kodlarımızı himaye eden bu aziz şehir, bize medeniyetimizin yeniden ihyası için ipuçlarını gösteriyor. Bu topraklar, gâh Muradiye Türbeleri’ndeki derviş-meşrep mimari ve sonrasında Sinan’la zirveye çıkan özde erimiş üslupla, gâh insanlarla münasebetlerde hoşgörünün nasıl tesis edildiğine dair yürütümlerin yurdu olagelmiştir. Ekrem Reşit Rey’den ödünç aldığımız tespitle söylemek istersek, Türk tarihinde Bursa, merhaledir, İstanbul gibi netice değildir.12 II. Dünya Savaşı sonrası Bursa’ya gelip Yeşil Cami’yi gören Fransız Yazar Andre Gide (1869-1951), “Zekânın kemal halinde sıhhati” değerlendirmesinde bulunur. Ve buranın çağrısının arınma için olduğunu kaydeder. Katiyetle doğrudur. ‘İmkânlar diyarı’ bu sesin devamlılığını her dönem dinletegelmiştir neslin çocuklarına. Çünkü Bursa, medeniyet repertuarımıza ilham kaynağı olmuştur. Süheyl Ünver’i yazımıza tekrar büyük şerefle misafir edelim. Hislerimizin kara kutusunu açan bu adam, bakın hangi ruhnüvaz esintili cümleleri üflüyor dağarcığımıza: “Her vechile kusursuz Bursa! İmparatorluk eserimizin takrizi Bursa! Öyle bir şehir ki tarihinin senesi, ayı ve günü yok. Sanki onun kuruluş yılındayım. Geçmiş zamanı ben Bursa’da hayal etmem. Zira onun içindeyim. Bursa’da tarih bilinmez, yaşanır. Türk, Bursa’da her eyi şekle bürünmüştür. Burası Osmanlı İmparatorluğu’nun terzihanesidir. Her kılığa burada girmişiz. Öyle bir kibar kılık ki modası geçmemiş. Ya içinde yaşayanlar, sonradan gelen yabancılar müstesna, en büyük, sağlam ve devamlı istifayı burada geçirmiş. Hikâyeleri, efsaneleri bile bu ruhu aşılar durur. O kadar ki taşa, toprağa bile tesir etmiş. Bursa’yı ve Bur-

salıları önce manen yapmışlar, ondan sonra burayı. Rumeli’yi ve İstanbul’u Türkiye ile bina etmişler.” 13 Ve göstermeye devam ruhi kalkınmamızda Bursa’nın o öncü yerini: “Bundan asırlar önce Bursa’nın her semt ve köşesinde zamanlarının hal ehli, kâmil insanları yaşadıkları müddetçe muhitlerinde birer ahlak polisi gibi vazife gördükleri kadar ölümlerinden sonra namlarına tesis olunan makamlarında ziyaret edenlere manevi birer destek gibi tesirlerinde devam etmişlerdir. Asırlar boyunca bu tesir devam etmiştir, hâlâ da bunun izleri canlı misaller ve yorumlarıyla devam etmektedir. Onun için bu terbiye ile büyümüş hakiki Bursalılarda uygunsuz ve cemiyetin nizamını bozabilecek hareketlere o kadar rast gelemezsiniz. Zira bu makamlara bağlılık ve inançları vardır. Hemen tevbih (azarlama) olunacaklarına inanırlar. Orada adeta çok kimselerde iyilik yapma ve cemiyette bulunanlara kolaylık sağlama misallerinin asla azalmadığını görürsünüz. İfrata varılmazsa bu bizce fanatizmden uzak ne hoş manevi bir kalkınmadır.”14 Bütün bu afili anlatımlar bir Bursa güzellemesinden çok, avuçlarımızdan kayan (bize sırtını dönen) yitik medeniyetimizi bulmaya yönelik lejantlar mahiyetinde. Yine bütün bu hisler, bulunduğu yeri belli etmeye çalışan ve zihinlerimize atılan işaret fişekleri gibi. Bursa izini takip ettiğimizde karşımıza çıkacak olan medeniyet silsilesi semiyotik bir pencere açacaktır şüphesiz. Nitekim İlber Ortaylı, “Bu şehir, şu an icra ettiğimiz kültürün yaşatılmasıyla gelecekte hak ettiği yeri alacaktır. Bursa olmazsa imparatorluk olmazdı, imparatorluk olmasa Bursa olmazdı.” diyor ve ekliyor şehrin alnacından, “Bursa çarşıları ve Bursa’nın

iktisadi düzeni olmasaydı, diğer pek çok kent ve ülkede çarşı kavramı olmazdı. Bursa, İstanbul’un yapılaşması tamamlanıncaya kadar imparatorluğa başkent olmuştur. Diğer yandan Bursa, sadece Osmanlı tüccarlarının yeri de değildi. Rusya’dan Ortadoğu’ya kadar pek çok ülkeden gelen tüccarların da kentidir.” Bütün bu fikir yürütmeler bizi, düşüncelerin pelteleşmeye başladığı günümüzde, teneffüs etmeye çağırıyor. ‘Bursa’ya bigâne kalmak bize ne kaybettirir?’ sorusunu sorduktan sonra, geleceğin Süleymaniye’sinde bir taş olma davetine icabet etmek gerekir kanaat-i acizanemce. Ruhumuza kıyamet aşısı vuran ve umutlarımızı göğerten bu cümlelerin huzurunda önümüzü ilikliyor ve bir kez daha Sezai Karakoç’un gönlümüze serdiği o efsunlu atlasa bakıyoruz: “Bursa’da, bildiğimiz gibi, Somuncu Baba isminde bir veli yaşamıştı. O fırıncıydı, ekmek yapardı, birbirinden güzel. Ekmekleri fırınından çıkardıkça, halk gelir o ekmekleri kapışırdı ve alırlarken hepsine: “Somunlar, müminler! Somunlar, müminler!” derdi. Yani bu somun ekmekleri ne kadar hepsi birbirine benziyorsa, ne kadar yararlıysa, ne kadar hilesizse, ne kadar katışıksa, müminler de öyledir, demek isterdi. İşte bizler de öyle olmalıyız. İnsanız, günahımız da olabilir. Fakat eğer pişman olur ve daha büyük sevaplı iş yaparsak, o kötülüğümüz de iyiliğe çevrilir. Gelecek bizimdir, yol açıktır, hep birlikte yürüyelim arkadaşlar!” 15

Kaynaklar 1

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Dergâh

Yayınları, sf. 77 2

Sezai Karakoç, Çıkış Yolu I - Ülkemizin Geleceği- Diriliş

Yayınları, sf. 16 3

Sezai Karakoç, Çıkış Yolu III - Kutlu Millet Gerçeği, Diriliş

Yayınları, sf. 11/12 4

Sezai Karakoç, a.g.e., Diriliş Yayınları, sf. 38/39

5

Sezai Karakoç, Çıkış Yolu II - Medeniyetimizin Dirilişi,

Diriliş Yayınları, sf. 179 6

Sezai Karakoç, a.g.e., Diriliş Yayınları, sf.144

7

Sezai Karakoç, Çıkış Yolu I, a.g.e., Diriliş Yayınları, sf. 58

8

Sezai Karakoç, Çıkış Yolu II, a.g.e, Diriliş Yayınları, sf. 91

9

Sezai Karakoç, Çıkış Yolu I, a.g.e., Diriliş Yayınları, sf. 64

10

Sezai Karakoç, Çıkış Yolu III, a.g.e., Diriliş

Yayınları, sf. 39 11

Sezai Karakoç, Çıkış Yolu I, a.g.e., Diriliş Yayınları, sf. 34

12

Ekrem Reşit Rey, Tarih Boyunca Bursa, sf. 23

13

Süheyl Ünver, Bursa Defterleri- Kubbealtı

Neşriyat, sf. 116 14

Süheyl Ünver, a.g.e., Kubbealtı Neşriyat, sf. 287

15

Sezai Karakoç Çıkış Yolu III, a.g.e., sf. 134

Eylül - Ekim 2013 69


MAKALE

MAHMUT ÇELİK Makina Yüksek Mühendisi / MMG Genel Başkan Yardımcısı

Eyvah Mezun Oldum Uzun süren eğitim hayatından sonra iş arama süreci başladığında kişi kendisiyle yüzleşme fırsatı bulur. Hayatın neresindeyim fazlalık ve eksikliklerim nelerdir? Her iş görüşmesi derin bir tecrübe edinmek için bir fırsattır. Bu görüşmelere vesile olacak ilanlarda mezun olunan okul, yabancı dil seviyesi ve mesleki deneyim benzeri özellikler bulunur. Ancak başarı işe girdikten sonra sahip olduğunuz kişilik özellikleriniz ile kazanılır. Bu özelliklerinizin mezun olduğunuz fakültede ortaya çıkarılması mümkün görünmemektedir. Kişi bu özelliklerini bilmeli ve bunları geliştirmelidir.

D

iploma hayatın ilk merdivenlerini hızlı çıkmanıza yardımcı olacak bir araç, bazı kapıları size açabilecek anahtar olabilir ancak kariyerinizde yükselmek bazı özelliklerinizin geliştirilmesi ile mümkün olabilir. Hızlı Düşünmek: Yeni dünya düzeninde üretim, ürün geliştirme, karar alma süreçlerinde yönetici olarak hızlı düşünme ve rakiplerden önce pozisyon alabilme büyük karlar elde etmenize veya büyük zararlardan kaçınmanıza yardımcı olacaktır. Kararlı, Sürekli ve Tutarlı Olmak: Karar alırken analiz yeteneğinizi kullanmak, hedefleri beklerken tedbirli olmak ve gücünüzü işin tamamında efektif kullanmak süreci hedefe ulaştırmanızda büyük kolaylık sağlayacaktır. Sürekli farklı hedeflere koşmak ilk günkü enerjinizin ve heyecanınızın azalmasına ve hedefe varamamanıza neden olacaktır. Bilgi ve Deneyim: Sahip olduğunuz bilgiyi okuyarak, gözlem yaparak araştırıp dinleyen bir çalışan olarak artırmanız gücünüzü arttırmanıza yardımcı olacaktır. Her geçen gün artan tecrübe sesinizin daha yüksek çıkmasına yardımcı olacaktır. 70 Mimar ve Mühendis

Hırslı ve Fırsatçı Olmak: Bilgi ve yetenekle harmanlanmış hırs aklın devreye girmesini sağlar. Fırsat trenine sadece hazır olanlar biner. Ancak sahip olduğunuz özellikleri tahlil etmeden aşırı hırsla hedefe koşmak sizi komik durumlara düşürebilir. Dikkatli olmak ve sabırlı olmak gerekmektedir. Farklı ve Özgün Olmak: Olayları değerlendirirken herkesin göremediği bir noktadan bakabilmek rekabette sizi bir adım öne çıkaracak ve vazgeçilmez olmanızı sağlayacaktır. Hiç ummadığınız anda sonuca yönelik bir çözüm önerisi sizi yıldız yapabilir. Sadık ve Profesyonel Olmak: Sorumlulukların farkında olmak, disiplinli çalışma, hedefe ulaşma arzusuna sahip olmak işinize motive olmanız için yeterlidir. İşine sadık kalarak hedeften bir an gözünü sakınmayan her zaman geçde olsa hedefe ulaşır. Bazen 3-2 mağlubiyetler yaşamak uzun soluklu maçın kazanılmasında büyük faydalar sağlayacaktır. Sezgi: Sadece anlık düşünce olarak ortaya çıkan fikirler yerine bilgi, harmanlanmış tecrübe ile saflaştırılmış olduğunda anlamlı olur. Gözünüz her zaman bir sonra görev almayı

düşündüğünüz noktada olmalı. Olumlu Düşünme ve Cesur Olmak: Hedefe giderken yolda ortaya çıkan iş kazalarından tecrübe edinmek gerekmektedir. Akılla harmanlanmayan cesaret sizi komik duruma düşürebilir ve uzun sürede edindiğiniz kazanımları yok edebilir. Sıkıntılardan ders almak ve olumlu düşünebilmek mücadele azminizin artmasına ve hedefe güçlü bir şekilde ulaşmasını sağlayacaktır. Sosyal Hayat: Sahip olduğunuz sosyal çevreyi ve burada her geçen gün oluşturduğunuz yeni ilişkilerinizi sürekli tutabilmek, bunları geliştirebilmek size kariyerinizin her anında yardımcı olabilecek bir dost kazandıracaktır. Başlıklar halinde ele almaya çalıştığımız bu özelliklerin sayısını daha da arttırabiliriz. Bu özelliklerin bir kısmı doğuştan sahip olduğumuz melekelerdir. Gelişime, eğitime açık olmak ve süreklilik meslek hayatının değişilmez unsurlarıdır. Geliştirilebilen olanlarını zaman içerisinde alınabilecek şirket içi eğitimlerle geliştirmek uzun soluklu meslek hayatınızda daha büyük hizmet noktalarında bulunmanıza yardımcı olacaktır.


Mescid-i Çubi (Ahşap Mescid) Nişabur / İRAN FOTOĞRAF OBJEKTİFİN GÖZÜNDEN MÜHENDİSİN GÖRDÜĞÜ

FOTOĞRAF: OSMAN ARI Eylül - Ekim 2013 71


GEZİ İRAN’IN ÇATISI: DEMAVEND

İRAN’IN ÇATISI:

DEMAVEND... >

YAZI ve FOTOĞRAF: OSMAN ARI/MAKİNE MÜHENDİSİ

Üç yıl önce Ağrı Dağı’nın zirvesine bitkin bir şekilde vardığımda, zirveye ulaşmanın çoşku ve heyecanıyla bütün yorgunluğumun geride kaldığını fark etmiştim. Bununla da kalmamış kısa zirve molasından sonra inişe başladığımda Ağrı’dan sonraki hedefimi de düşünmeye başlamıştım. Kısa bir süre içersinde de Ağrı’dan sonraki hedefim belli olmuştu: Demavend…

G

eçen yıl İran’da çalışmaya başlayınca Demavend’e çıkmanın yollarını da araştırmaya başlamıştım. Niyetim, öncelikle çalıştığım yerdeki dağcılık kulübüyle gitmekti. Ancak birlikte karar almanın zorluğu ve ekibin Demavend tırmanışına hazırlıksız olması, beni kendi başıma karar almak zorunda bıraktı. Mayıs ayının sonunda Tahran’ın sırtını yasladığı Elborz dağlarına grup olarak çıkarken tanıştığımız rehberimiz Ali Kazımzade Temmuz ayının başlarında bir grupla Demavend’e çıkacaklarını benim bu programa katılıp katılamayacağımı sorduğunda teklifi hiç düşünmeden kabul ettim. Üç yıldır hayalini kurduğum Demavend tırmanışını artık gerçekleştirebilecektim. Kazımzade Demavend’e daha önce 4-5 kez çıkmış deneyimli bir dağcı. NPC (National Petrol Company)’de mühendis olarak çalışıyor. Tırmanış için 2 günlük bir programın yeterli olacağını söylüyor. 4-5 Temmuz 72 Mimar ve Mühendis

(Perşembe, Cuma) günleri tırmanmaya karar veriyoruz. Çarşamba akşamı Tahran’a gidiyorum. Gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra Perşembe sabahı saat 07.30’da Demavend’e gitmek üzere buluşuyoruz. Grubumuz toplam 4 kişi, Kazımzade’den başka Ali ve Mesut beyler de NPC’de mühendis olarak çalışıyorlar. Demavend Tahran’ın kuzey-doğusunda, yaklaşık 80 km mesafede. 5671 m. yüksekliğiyle Orta Doğu’nun en yüksek dağı. İki saatlik bir yolculuktan sonra Demavend’e en yakın yerleşim yeri olan Polour kasabasına geliyoruz. Demavend bütün haşmetiyle karşımızda görünüyor. Bir dağın haşmetini, görkemini ve güzelliğini fark edebilmek için (dağın yüksekliğine ve büyüklüğüne bağlı olarak) belli bir mesafeden bakmanız gerekir. Burası da Demaved’in haşmetini fark etmek için uygun bir yer. Demavend karlı zirvesiyle Ağrı Dağı’na çok benziyor. Ancak daha dik bir eğime sahip. Dağın


Eyl端l - Ekim 2013 73


GEZİ İRAN’IN ÇATISI: DEMAVEND

zirvesinden yükselen beyaz duman dikkatimi çekiyor. Bunun sülfür gazı olduğunu söylüyor Kazımzade. Böylece Demavend’in canlı bir volkanik dağ olduğunu öğreniyorum. Kısa bir çay molasından sonra eşyalarımızı arazi aracına taşıyoruz. Aracımız burada kalacak. Tırmanışa başlayacağımız noktaya kadar arazi aracıyla gitmek zorundayız. Dağ yolunun bozuk olduğunu söylüyorlar. Bu kısa moladan sonra bütün heybetiyle bizi adeta kendine çağıran Demavend’e doğru tekrar yola çıkıyoruz. Yerleşim yerlerini geçtikten sonra bir hayli bozuk yoldan Demavend’in 74 Mimar ve Mühendis

eteklerine doğru ilerlemeye başladık. Bir saatlik bir yolculuktan sonra Gosfend Sera olarak adlandırılan yere geldik. Burası Demavend’e çıkan dağcıların son hazırlıklarını yaparak tırmanmaya başladıkları yer. Küçük bir lokanta ve mescit mevcut. Çadır kurmak için de uygun yerler var. Rakım yaklaşık 3.000 m. Diğer eşyalarımızı sırt çantalarımıza koyarak saat 11.30 civarında yürümeye başlıyoruz. Hava pırıl pırıl açık, güneşli ve sıcak. Yüksek rakımda çok daha etkili olan güneş yanığından korunmak için ellerimize ve yüzümüze güneş yağı sürüyoruz. Parkur rahat görünüyor. Etraf (İranlıların şakayık dedikleri gelinciklerin büyüğü) kıpkırmızı çiçeklerle kaplı… Önümüzde Demavend’in karlı ve beyaz dumanlı zirvesi; ağır ağır tırmanıyoruz. Yaklaşık 4 saatlik bir tırmanıştan sonra kamp kuracağımız 4100 m. rakımlı alana varmayı hedefliyoruz. Bir müddet sonra dinlenme molası veriyoruz. Bu arada öğle yemeğimizi de yiyoruz. Saat 16 civarında dağcıların konaklama ve temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri donanıma sahip Penahgah olarak isimlendirilen büyük bir binanın bulunduğu kamp alanına ulaştık. İran’da dağcılık çok yaygın ve İranlılar dağcılığa çok önem verdikleri için, tırmanış yapılan her dağa bu tür, ihtiyaçların (yeme-içme, barınma, su ve tuvalet) karşılandığı bargah-ı

sevvom (3. barınak) adı verilen ve dağcılara büyük kolaylıklar sağlayan barınaklar mevcut. Bundan bir ay kadar önce Elborz dağlarına çıkarken de böyle bir konaklama yeri dikkatimi çekmişti. Demavend’in 4 ayrı tırmanma rotasında bu şekilde 4 tane barınak mevcutmuş. Maalesef bizim tırmanış yapılan dağlarımızda bu tür barınaklar mevcut değil. Umarım Türkiye Dağcılık Federasyonu İran’daki bu güzel uygulamayı dikkate alır. Bu tür konaklama yerleri amatör dağcılara büyük kolaylık sağlarken, çevre temizliği konusunda da büyük faydalar sağlamaktadır. Kamp yeri çok kalabalık. Çadır için düzenlenmiş alan rengarenk çadırlarla dolu. Her yaştan kadın erkek 200’ü aşkın dağcı ülkenin bu en yüksek dağına tırmanmak için gelmişler. 5671 m. yüksekliğinde, yüksek irtifa özelliklerine sahip ve özel gayret gerektiren bir dağ için hayli fazla bir sayı. Bu yoğun ilgi ertesi günün ‘Demavend Milli Günü’ olmasından kaynaklanıyormuş biraz da. Bu arada Türkiye’den gelen bir grup da vardı dağcıların arasında. Etrafta kar var. Çadırlarımızı kurmak için uygun bir yer buluyoruz. Hava rüzgarlı ve güneşin batmasıyla birlikte iyice soğuyor. Bu gece iyice dinlenmemiz gerekiyor. Sabah 4’de zirve tırmanışı yapacağız. Zorlu bir tırmanış bizi bekliyor. Akşam yemeğini


yiyip erkenden yatmak istiyorum. Bu arada bargaha gidip sıcak su alıyorum. Pet şişeyle birlikte uyku tulumunun içine koyduğumda gece hem sıcak tutuyor hem de sabaha ılık da olsa abdest suyum hazır oluyor. Bunu Ağrı’da denemiştim. Gece rüzgar şiddetini artırdı. Bununla birlikte hava da çok soğudu. Rüzgarın çadırda çıkardığı sesten rahatsız olmadan uyumak kolay değildi, hele benim gibi uyurken sese karşı hassas olan birisi için. Sabah 03.30’da kalktım. Hava gerçekten çok soğuk. Uyku tulumunu ve eşyaları topladıktan sonra kahvaltı niyetine hurma, badem, biraz peynir ve ekmek yiyorum (Bu kahvaltının yeterli olmadığını bir müddet sonra bitkin düşünce anlıyorum). Hem üşümemek ve hem de zorlu yürüyüş için enerjiye ihtiyacım olacak. Sırt çantalarımıza yiyecek, su ve yedek kıyafetlerimizi koyduktan sonra saat 04.30’da yürüyüşe başlıyoruz. Rota çok kalabalık, adeta tek sıra halinde yürüyoruz. Kafamıza taktığımız aydınlatmalar uzaktan sanki ateşböceklerini andırıyor. Hafif fakat çok soğuk bir rüzgar esiyor. Zorlu, çetin bir parkurun bizi beklediğinin farkındayım. Eğim Ağrı’ya göre daha dik ve irtifada 600 m. kadar daha yüksek. Bir günde deniz seviyesinden 5000 metrelere çıkmak aklimitizasyon açısından problem olabilir endişesi var. Kazımzade’ye sorduğumda problem olursa ilaç alabileceğimi söylüyor. Her

Hafif fakat çok soğuk bir rüzgar esiyor. Zorlu, çetin bir parkurun bizi beklediğinin farkındayım. Eğim Ağrı’ya göre daha dik ve irtifada 600 m. kadar daha yüksek. Bir günde deniz seviyesinden 5000 metrelere çıkmak aklimitizasyon açısından problem olabilir endişesi var. Kazımzade’ye sorduğumda problem olursa ilaç alabileceğimi söylüyor. ihtimale karşı ilaç alıyorum. Bir müddet yürüdükten sonra vücudum ısınıyor, ancak irtifa arttıkça rüzgarın şiddeti de artıyor. Ellerimde eldiven ve başımda başlık olmasına rağmen ellerim ve başım üşüyor. Kafamı kefiye ile sarıyorum ancak o da yetmiyor. Hava aydınlanmaya başladı ancak güneş ışığı henüz Demavend’in tırmandığımız tarafına ulaşmadı. Gruplar halinde tırmanırken genç bir hanım dağcının çığlık atarak ağladığını görüyoruz. Kızın el ve ayak parmakları donmaya başlamış. Yani soğuğun şakası yok! Rehberimize yedek şapka soruyorum. Neyse ki varmış, iki şapkayı üst üste takınca sert ve soğuk rüzgarın etkisini daha az hissediyorum ancak ellerim ve yüzüm hala üşüyor. Bu arada parkurun eğimi gittikçe artıyor ve bu da kaya ve taş yuvarlanma riskini artırıyor. Sık sık uyarılar yapılıyor. ‘’Dikkat taş’’ uyarıları arasında yanımızdan büyük bir taş hızla aşağıya doğru arkamızdaki grubun üzerine doğru yuvarlandı. Gruptakiler ani bir

refleksle sağa sola eğilerek olası bir facianın önüne geçtiler. İrtifa ile beraber rüzgarın da şiddeti artmış ve benim de enerjim bitme noktasına gelmişti. Tırmanmaya başlayalı yaklaşık 4 saat olmuştu. Dik tırmanış beni çok zorlamıştı. Yetersiz kahvaltının da bunda etkisi vardı. Artık gücüm tükenmeye başlamış ve adım atacak halim kalmamıştı. Dağda inadın yerinin olmadığını ve dağla inatlaşmamanın dağcılık kurallarından olduğunun da biliyorum. Bir yandan soğuk diğer yandan kahvaltı yapmamam bende ciddi bir bitkinlik oluşturmuştu. Çok arzu etmeme rağmen artık kendimde tırmanacak güç bulamıyordum. Takatim tükenmişti. Demavend’in (her dağcının başını döndüren) dumanlı zirvesine tırmanma hayali gören benim için Demavend tırmanışı buraya kadarmış. Artık ayaklarımda bundan sonra devam edecek mecal kalmamıştı. Buradan Demavend’in dumanlı zirvesiyle vedalaşıp geri dönecektim…(Devam edecek) Eylül - Ekim 2013 75


SİNEMA RANG-E KHODA

PARMAK UÇLARIYLA GÖREN ÇOCUK:

RANG-E KHODA >

Yunus Emre Tozal

Hüda’yı parmağının uçlarıyla arayan, gözleri görmeyen ama kalbiyle kâinatın sırlarını fark edebilen bir çocuğun hakikati arama çabası: “Rang-e Khoda”. İnsanın eşref-i mahlûkat oluşunu fıtrat diliyle beyaz perdeye anlatan 1999 yapımı bir Mecid Mecidi filmi.

T

he Color of Paradise adı ile de anılan, film müziklerini çeşitli kuşların oluşturduğu, sabır ve şükür kavramlarına müthiş anlamlar yüklenen filmin adını “Hüda’nın Rengi, Allah’ın Boyası, Cennetin Rengi, Sıbğatullah” isimleriyle de çevirenler olmuş. Farz edin ki, gözleriniz görmüyor ve her dokunduğunuz nesne O’ndan bir iz… Size gelen her ses, dokunduğunuz her çiçek, elinize aldığınız her toprak sizi Hüda’ya götürecek şifreler… Kalp gözüyle gören bir çocuğun arayarak kendini keşfetme Rabbini bilme yolunda hakikate yaklaşma arzusu… Görmeyen gözleriyle kâinatın dilini çözmeye çalışan, tefekkür eden, okuyan, anlayan, hisseden bir çocuğun iç dünyasından dış dünyayla alakalı kurduğu ilişkiler ve bu ilişkiler boyunca insan fıtratına dair analizler… Terk etmenin unutmak olduğunu bilen bir ninenin şefkati ve merhameti, ninenin oğlu olan baba ve babanın gözleri görmeyen oğlu arasında olan bir hikâyeden insan-ı kâmil fotoğrafı. Mecidi, fotoğrafı işlerken hakikati arayan çocuğu kendi kendisiyle konuşturuyor. “Kendi kendisiyle konuşmak” Dücane Cündioğlu’nun deyimiyle beraberlik bildirir, vuslat halini anlatır. Kişinin kendi kendisiyle konuşması, kendi kendisiyle beraber olduğu anlamına geleceğinden, beraberliğin iki yakasında da bir “ben” vardır. Muhammed rolündeki Mohsen Ramezani’nin parmak uçlarıyla dokunup hissederek ve işiterek nasıl bir dünyaya gelmiş olduğunu anlayabilme çabası, kâinatın sırlarını görebilecek kapıyı aralamasına vesile oluyor. 76 Mimar ve Mühendis

Filmin hemen başında Muhammed, okul bahçesinde babasının kendisini alıp köye götürmesi için beklerken yuvasından düşmüş yavru bir kuşun çığlıklarını duyar ve onu aramaya başlar. Kuş yavrusunu ararken diğer yandan da kedi sesini duyup kediyi korkutarak yavrudan uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Nihayet kediden önce yavruyu bulur ve ağaca çıkarak elleriyle yoklayarak bulduğu yuvasına bırakır. Otobüste giderken ellerini dışarı çıkarıp rüzgârı yakalamaya çalışan bir çocuktur Muhammed. Ellerini dereye sokarak üzerinden su geçtiği taşlara dokunarak onları okumaya çalışan, kâinatın sırlarını keşfetmeye çalışan bir çocuktur. Parmak uçlarıyla hakikati araması, modern insanı aynanın karşısına çıkararak müthiş dersler vermektedir. Kuşların konuştuğunu söyleyen, yer yer sesiyle kuşlara katılan, buğday tanelerine dokunarak buğday tanelerindeki kâinatın şifrelerini çözmeye çabalayan bir çocuğun dünyasından kendi dünyamıza, hakikat yolculuğuna çıkarır bizleri Muhammed. Dalga seslerinin ne anlama geldiğini anlayabilen bir çocuk, gittikçe kendisinden uzaklaşan modern insana cancanan ilişkisinde kafesini arayan kuş misali ten kafesinde tutuklu yaşamaktansa kanatlarını çırpa çırpa göklere yükselebilmeyi, kâinatın şifrelerini bir bütünün parçaları gibi görerek insanı kendisini keşfetmeye başlamasına çağırıyor. Muhammed bu kutlu yola, öğretmeninin şu sözüyle çıkıyor: “O’nu parmağının uçlarını kullanarak görebilirsin…” Filmin kısaca konusuna gelecek olursak, Muhammed, ailesinden uzakta görme özürlüler

okulunda yatılı olarak okumaktadır. Okul tatile girer ve herkes çocuğunu almaya gelir. Ancak Muhammed’in babası geç gelir ve onu eve götürmek istemez. Baba, yeni kurmak istediği hayatında gözleri görmeyen çocuğuna yer olmadığını düşündüğünden oğlunu okuldan almak istemezse de mecburen alıp köyüne getirir. Muhammed’in annesi ölmüştür ve Muhammed’in varlığını bir engel olarak gören babası yeniden evlenmenin hesabını yapmaktadır. Sonrasındaysa annesi ve oğlu ile kendisi için kurguladığı yeni yaşamın arasında kalır. İç dünyasında sürekli kendisiyle cebelleşen baba, şükretmenin ne olduğunu bilmemekte, kendinden ve vicdanından sürekli kaçarak hayatına isyan etmektedir: “Niye O’na minnet duymalıyım? Vermediği şeyler için mi?” Annesini üzen baba, gözleri görmeyen oğlu Muhammed’i yine gözleri görmeyen bir marangozun yanına vererek, yük olarak ondan


“Allah’ı bulana kadar ellerimle her yere dokunacağım ve bulduğumda da, kalbimin bütün sırları dâhil, her şeyi anlatacağım.” Rang-e Khoda

kurtulmayı düşünür. Annesi çok üzülmüş ve hastalanmıştır. Vefat etmeden önce sanki vefat edeceğini bilen Nine, oğluna varını yoğunu vererek, dünyaya tebessüm ederek Hakk’a kavuşur. Hakk’a kavuşurken yüzü nurani bir renge bürünmüştür. Muhammed, aralarındaki tüm uzaklığa rağmen kâinatın dilinden o an ninesinin vefat ettiğini anlamıştır. Tıpkı Sezai Karakoç’un “Masal” adlı şiirinde doğudaki bir babanın batıda oğullarını kaybedişini, sihirli tabiat diliyle anlaması gibi… İstediği kızı kendisine vermeyen aileye de isyanlar etmekte olan baba, annesini kaybedince oğlunu marangozun yanından alıp eve getirmek ister. Eve getirirken derenin üstünde köprü çöker ve oğlunu da kaybeder. Bir tarafta nefsine uyup hırsa kapılan, körleşmiş gözleriyle sabır ve şükür kavramlarını unutan ve yalnız kalmaktan korkan bir baba, diğer tarafta Allah’ı arayan bir kalp… Oğlunu bir yük olarak gören baba en sonunda pişman olmuştur fakat son pişmanlık fayda etmemiştir. Final sahnesinde Muhammed ’i yitiren babanın kucağında Muhammed’in parmakları nurani bir ışıkla

canlanır, Muhammed’in Rabbe kavuştuğunu göstererek bitirir filmi Mecidi. Muhammed'in eli ninesinin Rabbe kavuşurken yüzünün aldığı aynı rengi almıştır. Ninenin Hakk’a kavuşurkenki yüzünün aldığı ve Muhammed’in filmin sonunda ellerinin aldığı Nurani renk ile filmin ismine gönderme yapan Mecidi, Tarkovsky'de görülen güçlü simgesel anlatımıyla, başrolde gözleri görmeyen Muhammed’in muhteşem oyunculuğuyla bol ödül kazanmış. Muhammed rolündeki Mohsen Ramezani gerçek hayatta da kör bir çocuk olduğu için bu duyguyu harikulade oynayarak hissettiriyor. Muhammed’in babasını canlandıran Mohsen Ramezani ile ninesini canlandıran Salameh Feyzi de oyunculuklarıyla dikkat çekiyor. Doğanın müthiş manzaralarında çekilen, fon müziğinin kuşların sesiyle ilerleyen film, Mecidi’nin duygu yüklü hikâyesini şairane bir

üslupla anlatmasına katkı sağlamış. Filmin en dokunaklı yerlerinden birinde, Muhammed'in marangoza öğretmeninin söylediklerini iktibas ettiği sahnedir. O sahne ile bitirelim yazıyı: Muhammed: “Beni kimse sevmiyor. Ninem bile. Herkes benden kaçıyor çünkü ben körüm. Görebilseydim… Diğer çocuklar gibi köy okuluna giderdim. Ama ben dünyanın öbür tarafında, körler okuluna gitmek zorundayım. Öğretmenim Allah körleri daha çok seviyor dedi, çünkü onlar göremiyormuş. Bende eğer öyle olsaydı bizi kör yapmazdı dedim. Çünkü böyleyken onu göremeyiz dedim. O da bana Allah görünmezdir dedi. O her yerdedir onu hissedebilirsin dedi. Parmaklarınla onu görebilirsin dedi. Ben de her gün parmaklarımın dokunduğu her şeyde, her yerde Allah’ı aradım. Ve ona her şeyi anlattım kalbimdeki sırları bile.” Eylül - Ekim 2013 77


KİTAPLIK

HER İL’E BİR ÜNİVERSİTE: TÜRKİYE’DE YÜKSEK ÖĞRETİM SİSTEMİNİN ÇÖKÜŞÜ İsmet PARLAK / M.K.KAYNAR Paragraf Yayınevi Son aylarda kamuoyunun ve TBMM’nin gündemindeki konulardan birisi de 15 yeni üniversitenin açılması. Amaç her ile bir üniversitenin kurulması. Ancak, nedir halihazırda varolan üniversitelerin durumu? Bu çalışma, esas itibariyle, Türkiye’de üniversiteler işlevlerini ne kadar yerine getirebiliyor? ” sorusu ile ilgilenmektedir. Kamu hizmeti kavramı ve bu kamu hizmetinin üniversiteler tarafından ne kadar etkin ve verimli bir şekilde yerine getirilip getirilmediği ise bu soruya cevap verebilmek için kullanılan analitik bir çevre olarak düşünülmüştür. Bir başka değişle bu çalışmada, kamusal bir hizmet üreten kurumlar olarak üniversitelerin, kendilerinden beklenen hizmetleri etkili ve verimli bir biçimde yerine getirip getirmedikleri araştırılmaya çalışılmaktadır.

78 Mimar ve Mühendis

ORTAÇAĞ'DA YÜKSEK ÖĞRETİM

SORGULANAN YÜKSEK ÖĞRETİM

George Makdisi Klasik Yayınları

Hüseyin Korkut Nobel Yayın Dağıtım

Elinizdeki eser, bugün yükseköğretim denilen eğitim safhasının, modern dönem öncesi İslâm dünyasında ve Batı'da gelişimi üzerine yapılmış başlıca araştırmalardan biridir. İslâm eğitim düşüncesi ve tarihi alanındaki çalışmalarıyla haklı bir şöhret kazanan George Makdisi'nin bu eseri, klasik dönemin yükseköğretim anlayışı ve kurumları hakkında önemli tartışmaları gündeme getirmiş ve birçok yeni çalışmayı tetiklemiştir. Medresenin ortaya çıkışını, bu kurumun medrese öncesi ve medrese dışı eğitim kurumlarıyla ilişkisini, farklılık ve benzerliklerini canlı bir tasvirle ortaya koyan eser, medreseyi bir yandan düşünce tarihi ve hareketleriyle ilişkilendirirken bir yandan da onun vakıf kurumuyla ilişkisini ele almaktadır. Fıkıh mezheplerinin oluşum sürecinde fıkıh eğitiminin rolüne dikkat çeken eser, eğitim kurumları tarihi çerçevesinde konuyu ele almasına rağmen genelde İslâm hukuk tarihinin, özelde mezhepler arası ilişkilerin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamaktadır.

İnsanoğlunun yaşam savaşını öyle hızlı sürer ki çok defa geriye bakmaya bile fırsatı olmaz. Bir de görürsünüz ki kaçınılmaz son durağa gelmiş olursunuz. Oysa ki bu yaşam savaşının içinde düşünsel, fikirsel düzeyde nice birikimler ortaya çıkmaktadır. Bunlar, insanın kendisi toplumun kültür hazinesine aktarmak ve maletmek konusunda çaba göstermezse, üstelik başkaları da izlemez ve fark etmezse her şeyin yok olup gitmesi kaçınılmaz olur. Yaşam amaçlar zinciri içinde sürer. İnsanoğlu toplum içinde kültürün yaratıcısı ve yaratığı olarak bir kültürlenme süreci içinde hem yaratır hem de emeğin ürünlerini gelecek kuşaklara aktarır. Bu konuda bazen duyarlı oluruz, bazen gelecek kuşaklara karşı görev ve sorumluluklarımızı savsaklarız.

YÜKSEK ÖĞRETİM VE ÖĞRETMEN YETİŞTİRMEDE KARAKTER EĞİTİMİ Ayşen Bakioğlu / Nur Sılay Nobel Yayınevi Eğitim kurumlarında gerçekleşen ders dışındaki tüm faaliyetler de karakteri eğitme yöntemlerinden biri olarak kullanılabilir. Karakter eğitimi bireylerin iyi ile kötüyü ayırt etmelerinde, iyi olanı takdir etmelerinde ve iyi davranışlar sergilemelerinde yardımcı olma rolünü üstlenmiştir. Kaybolmakta olan değerler üzerine endişeye kapılan toplumlar, eğitim kurumlarının da üzerlerine düşeni yapmalarını beklemektedir. Yükseköğretimde topluma hizmet etmeyi öğrenme etkinlikleri karakter eğitiminde kullanılan yöntemlerden biridir. Vatandaşlık eğitimi çerçevesinde sık olarak yer alan bu etkinlikler, karakter ve ahlak gelişimi için bir araçtır. Üniversitelerin topluma karşı bazı görevleri olduğu bilinmektedir ve bunlar arasında öğrencilerinin ahlakî sorumluluğu da yer almaktadır. Karakter büyük oranda erken toplumsallaşma ile oluşturulsa da, yükseköğretim deneyiminin öğrencinin kim ve ne olması konusuna etkisi devam etmektedir.


YENİLENEBİLİR ENERJİ 2013 YADEX 2013 10. Yapı, Dekorasyon, Tadilat ve Ekipman Fuarı Sektör: Yapı İnşaat Şehir: Marmaris Fuar Tarihleri: 06.11.2013 – 09.11.2013 Web: www.marmarisfuarcilik.com

Yenilenebilir Enerji Fuarı Sektör: Enerji-Isı-Havalandırma Şehir: İstanbul-İFM Fuar Tarihleri: 05.12.2013 – 08.12.2013 Web: www.yenilenebilirenerjifuari.com

CONTEMPORARY İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı Sektör: Hediyelik Eşya Şehir: İstanbul-Lütfi Kırdar Fuar Tarihleri: 07.11.2013 – 10.11.2013 Web: www.contemporaryistanbul.com

ORTADOĞU GIDA 2013 5. Gıda Fuarı Sektör: Gıda Şehir: Diyarbakır Fuar Tarihleri: 14.11.2013 – 17.11.2013 Web: www.tuyap.com.tr

RAILWAY İSTANBUL 2013 Demiryolu Teknolojileri ve Hafif Raylı Sistemler Fuarı Sektör: Makine-Teknik Şehir: İstanbul-İFM Fuar Tarihleri: 14.11.2013 – 17.11.2013 Web: www.cnrrailwaysistanbul.com

Eylül - Ekim 2013 79


ÇİZGİ YORUM YAKUP GÜLER

80 Mimar ve Mühendis


Yerebatan Sarnıcı:

Tescilli Sivil Mimari Örneği:

Rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri Fatih

Ahşap yapı rölöve, restitüsyon, restorasyon projeleri Arnavutköy

Nalçacı Halil Dergahı:

Emirgan At Ahırları:

Rölöve, restitüsyon, restorasyon projeleri Sarıyer

Restorasyon uygulaması Üsküdar

Evliya Çelebi Mah. Kıblelizade Sok. Tepe Han. No:1/12 Beyoğlu / İSTANBUL T: 0212 251 43 01 F: 0212 292 15 82 M: hizmet@taksimyapi.com.tr

Tercumanı Yunus Sıbyan Mektebi:

Rölöve, restitüsyon, restorasyon projeleri, Fatih

Şeriyye Sicilleri ve Meşihat Arşivi Binaları: Rölöve, restitüsyon, restorasyon projeleri Fatih

Mmg dergi sayi 73  
Advertisement