Issuu on Google+

Mimar ve Mühendis Mayıs - Haziran 2013 Sayı: 71 ŞEHİRLERİMİZ NEREYE GİDİYOR?

Sayı: 71 Mayıs - Haziran 2013

71

Şehirlerimiz

Nereye

KOŞUYOR?

Yerel Yönetim Örneği Olarak “Sakin Şehir” Hareketi ŞEHİR: Barış, Adalet, Ekmek Huzur, Güven, Sağlık MEKÂNI ŞİİR, GÜL, BÜLBÜL: ŞİRAZ…

İçine düştüğümüz konut ve yaşam alanlarımızın inşası ile ilgili akıl tutulmasından çıkmalıyız. İnsanlarımıza daha huzurlu, sağlıklı ve güvenli şehir mekânlarını sürdürülebilir, yaşanabilir ve erişilebilir olarak çocuğu, yaşlısı, engellisi için sağlamalıyız.


Yayın Kurulu Osman Şahbaz, Mehmet Osmanlıoğlu, Osman Arı, Murat Özdemir, Kadem Ekşi, Yavuz Sarı, Mesut Uğur, Yılmaz Ada Bu Sayıya Katkıda Bulunanlar Sümeyye Aluç, Süreyya Su, Dilaver Demirağ, Murat Özdemir Yayın Danışma Kurulu Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, Prof. Dr. İlhan Kocaarslan Prof. Dr. Nizamettin Aydın, Prof. Dr. Zeki Çizmecioğlu, Yrd. Doç. Dr. Ömer Faruk Kültür, Yrd. Doç. Dr. Yalçın Boztoprak, Yrd. Doc. Dr. İbrahim Güneş, Ali Reyhan Esen, Fatih Dönmez, Yakup Güler İletİşİm Adresİ Kuştepe Biracılar Sok. No: 7 Mecidiyeköy/İstanbul Tel: 212 217 51 00 Fax: 212 217 22 63 Web: www.mmg.org.tr E-posta: mmg@mmg.org.tr

ABEMEDYA

Yayın Koordİnatörü İsmail Şaşmaz ismail@ajanspiksel.com Edİtör Fatih Göksu editor@ajanspiksel.com Görsel Yönetmen Ersan Topuz Renk Ayrımı Muhammet Dilsiz

Reklam Gizem Tokgöz gizem.tokgoz@abemedya.com Eski Osmanlı Sok. Cansun Apt. 5/7 Mecidiyeköy/İstanbul Tel: 212 273 27 50 Fax: 212 273 27 51 Web: www.ajanspiksel.com E-posta: info@ajanspiksel.com Basım Tor Ofset 0212 886 34 74 Yayın Türü İki ayda bir yayınlanır. Yerel Süreli Yayın Ücretsizdir Yazı ve reklamların içerik sorumluluğu sahiplerine aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

İnsanla ilgili her ilişkinin, yapının, kurumun bir görünen yapısı maddesi olduğu gibi birde görünmeyen tarafı ruhi değerler sistemi mevcuttur. Şehirler insanın kabuğu onu yaşatan muhafaza eden yaşamının geçtiği mutlu veya mutsuz olduğu hayatının en acı veya en neşeli günlerinin hafızasına işlediği mekanlar bütünüdür. Bir bütündür zira bütünün bir parçasını yok ederseniz eksikliğini hissedersiniz. Şehir insana özgü olduğu için insandaki kurucu yaşatıcı irade şehre yansır. Şehrin görünmeyen bir iradesi vardır. Her gün hüküm süren yüzyılların birikimi ile oluşmuş şehrin içine sinmiş bir kavramlar ve değerler sistemi sizi atmosfer gibi sarar. Bu yüzden sonradan sıfırdan oluşturulan şehirler için ruhsuz şehir kişiliksiz şehir gibi yakıştırmalara şahit oluyoruz. Mimar ve Mühendisler Grubu olarak yılda altı adet çıkardığımız dergilerin en kapsamlı sayısını, bu yıl da geçen yıl olduğu gibi Şehircilik üzerine çıkarmış bulunuyoruz. Türkiye'nin son on yılda en fazla konuştuğu gündem maddelerinden biri olan şehircilik ve kentsel dönüşüm, ya bir fırsata çevrilecek ve Türkiye

daha güzel yarınlar için şehirlerini inşa edecek, ya da şehirlerin nüfus yoğunluğu arttırılıp, mimari üslupları yok edilerek yakın gelecekte oluşabilecek felaketlerin başlamasına kapı aralanacak. Alanlarında uzman akademisyen, yazar, şehir plancı, harita ve inşaat mühendisleri, sosyolog, psikolog ve mimarlarla "Şehirlerimiz Nereye Koşuyor?" dosya başlığında, şehirlerimizin geldiği noktayı inceledik. Analizler yapıp öneriler getirdik. Avrupa’da başta İtalya olmak üzere Avusturya, Danimarka, Almanya , Hollanda, Norveç,

Polonya, İspanya, İsveç ve İngiltere ile Güney Kore ve Avustralya gibi 25 ülkeden 150 küçük nüfuslu kentin üyesi olduğu Cittaslow; 'Sakin Şehir'ler örgütlenmesine Türkiye'den katılan İzmir-Seferihisar ve Aydın-Yenipazar'ı yerinde inceledik. Bir yerel kalkınma modeli olan 'Yavaş Şehir'lerde uygulanan politikaları konuştuk, kentsel dönüşümün bir fırsata çevrilmesi hususunda 'yavaş şehir' modelini tehditleri ve fırsatlarıyla analiz ettik. Şehirlerimizi insan ölçekli inşa etmek zorundayız. İyi okumalar diliyoruz!

Bir yerel kalkınma modeli olan 'Yavaş Şehir'lerde uygulanan politikaları konuştuk, kentsel dönüşümün bir fırsata çevrilmesi hususunda 'yavaş şehir' modelini tehditleri ve fırsatlarıyla analiz ettik. Şehirlerimizi insan ölçekli inşa etmek zorundayız. Mimar ve Mühendis Mayıs - Haziran 2013 Sayı: 71

Sorumlu Yazı İşlerİ Müdürü Yunus Emre Tozal yunusemre@mmg.org.tr

Şehirlerimizi insan ölçekli inşa etmeliyiz…

Sayı: 71 Mayıs - Haziran 2013

71

ŞEHİRLERİMİZ NEREYE GİDİYOR?

İmtiyaz Sahibi Mimar ve Mühendisler Grubu adına Genel Başkan Avni Çebi

Şehirlerimiz

Nereye

KOŞUyOr?

yerel yöNetim örNeği OlaraK “saKiN Şehir” hareKeti Şehir: barıŞ, adalet, eKmeK hUzUr, güveN, sağlıK meKâNı Şiir, gül, bülbül: Şiraz…

içiNe düŞtüğümüz KONUt ve yaŞam alaNlarımızıN iNŞası ile ilgili aKıl tUtUlmasıNdaN çıKmalıyız. iNsaNlarımıza daha hUzUrlU, sağlıKlı ve güveNli Şehir meKâNlarıNı sürdürülebilir, yaŞaNabilir ve eriŞilebilir OlaraK çOcUğU, yaŞlısı, eNgellisi içiN sağlamalıyız.


Mimar ve Mühendis

30 KAPAK

ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR?: Şehirler geçmiş, bugün ve

geleceğimizin yaşandığı, hatıralarımız ve hayallerimizin mekânıdır. Toplumun bütün kesimleri için yaşamsal bir alan olan mekân, mimari ve şehir bizi biz yapan ekonomiden siyasete, kültürden sanata kadar her etkinliğin yaşam alanıdır. Şehre bir yaşam alanı olarak baktığımız zaman değerler üzerinden konuşuruz, yalnızca ekonomi üzerinden bakarsak rantı konuşuruz.

24

114

MİMARLIK

CITTASLOW

Modernlik ve Gelenek Arasında Bina Kültürümüz

Yerel Yönetim Örneği Olarak “Sakin Şehir” Hareketi

71

ETKİNLİKLER 06 TÜRK TELEKOM GENEL MÜDÜRÜ TAHSİN

YILMAZ: "DAHA BÜYÜK BİR ÜRETİM TOPLUMU MEYDANAGETİRMEMİZ GEREKİR" SİBER GÜVENLİK UZMANI HUZEYFE ÖNAL: "GELİŞMİŞLİK DÜZEYİ SİBER GÜVENLİĞE VERİLEN ÖNEMLE BAĞLANTILIDIR" İTALYAN MİMARLAR MMG'Yİ ZİYARET ETTİ KÖMÜRÜN ELEKTRİK ENERJİSİ ÜRETİMİNDEKİ YERİ

MAKALE 64 KENTSEL DÖNÜŞÜM, KONUT VE TÜRK AİLE YAPISI AHMET HALUK KARABEL

MAKALE 76 DİNLERİN ŞEHİRLEŞME KABİLİYETİ PROF. DR. ŞABAN ALİ DÜZGÜN

MAKALE 88 MODERN MİMÂRİ BİR

TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ PROJESİDİR SEMİH AKŞEKER

154 ŞİİR, GÜL, BÜLBÜL: ŞİRAZ…

MAKALE 98 İNSAN VE ŞEHİR ALİ BULAÇ

KİTAPLIK ÇİZGİ YORUM


Çağın Şahidi, Vicdanı, Sesi Olmak; Hikmet, İmar ve İhsan ile…

Sivil toplumun önemli özelliği, toplum ve gelecek adına inisiyatif geliştirebilmesidir. Bizim geleneğimizde birbirimize “hakkı ve sabrı tavsiye etmek”, “iyiliği emredip, kötülükten men etmek” vardır. Bireyden bireye bizler insan olarak bunu yapabiliriz ama bireyden topluma, bireyden devlete bunu yaparken sivil toplumun devreye girmesi gerekir. Türkiye'de gelir adaletinden şehirleşmeye, enerji bağımlılığından bölgesel sorunlara kadar gerçek sivil toplum kuruluşları olabilirse, Türkiye çok mesafe alır.

Sivil toplum, toplumun sosyal, kültürel, insani ve ekonomik sorunlarına sahip çıkan, çözüm önerileri getiren, olaylara idarecilerden daha merkezde olan gönüllü kuruluşlardır, Türkiye'de sivil toplum olarak sivil kalabilen ve durabilen, söylem ve eylem sahibi kurum sayıca çok azdır. Türkiye'de sivil toplum, siyasetle iç içedir. Siyaset ve ekonomi ile bağı olan bir sivil toplum, ancak bir lobicilik faaliyetine dönüşür. Bir grup arkadaşın bir araya geldiği, dinlendiği, gönül eğlendirdiği, bir kısım meselelerde görüş alış verişi yaptığı sivil yapılara dönüşür. Sivil toplumun önemli özelliği, toplum ve gelecek adına inisiyatif geliştirebilmesidir. Bizim geleneğimizde birbirimize “hakkı ve sabrı tavsiye etmek”, “iyiliği emredip, kötülükten men etmek” vardır. Bireyden bireye bizler insan olarak bunu yapabiliriz ama bireyden topluma, bireyden devlete bunu yaparken sivil toplumun devreye girmesi gerekir. Türkiye'de gelir adaletinden şehirleşmeye, enerji bağımlılığından bölgesel sorunlara kadar gerçek sivil toplum kuruluşları olabilirse, Türkiye çok mesafe alır. Sivil toplum kuruluşlarının inisiyatif geliştirmesi için hem birikimli, hem donanımlı, hem söylem sahibi olması ve hem de cesaretli olması gerekir, Bunun için yeterli insan kaynağına ve de söylemi içselleştirip sahip çıkan gönüllü üyelerinin olması gerekir. Türkiye'nin birçok alanda sivil toplum kuruluşlarına ihtiyaç vardır. MMG, Türkiye’nin önemli sivil toplum kuruluşlarından birisidir. MMG olarak yola çıkarken, bir mühendis ve “mümin” insan olmanın hassasiyet içerisinde yeni bir dünyanın inşasında; yeni bir kavramsal dünyaya ihtiyaç olduğunu farkettik. Bunun için de “hikmet”, “imar” ve “ihsan” kavramlarını temel alan yeni bir söylemin inşasına ihtiyaç gördük. Burada hikmeti bilginin en üst düzeyde ulaşabileceği kavram olarak aldık. Bilginin bir çok aşaması var; malumat, veri, bilgi ve bilgelik. Bilginin en üst basamağında olan hikmeti duyarlı, inanmış insanlar olarak; mesleğini mimar ve mühendis olarak icra eden insanlar olarak, bilginin her aşamasında ulaşılacak düzey olarak algılamamız lazım. Bugün dünyadaki en büyük sorunlardan bir tanesi de bilginin insanileştirilmesi, bilginin toplumsallaştırılması, bilginin gelecek neslin hakkını koruyarak üretilmesidir. Bilginin hikmet aşamasına dönmesinde insanın kendisini, çevresini ve geleceğini görmesi vardır. Hiçbir değer insan hayatından daha önemli değildir. Hiçbir değer insanın sevincinden, insanın gözyaşından ya da onun yüzündeki tebessümden daha anlamlı değildir. Dolayısıyla bilginin tüm aşamalarında hikmeti aramamız lazım. Hikmet ile insana ve ona hizmeti aramalıyız, bunun bilgisini üretmeliyiz. Diğer bir kavram da imardır. İmar kavramı bildiğiniz gibi mamur etmek, inşa etmek, yapmak anlamına geliyor. Bunu mühendislik diliyle biz yapıyoruz. Yaptığımız bilimsel ve teknolojik ürünler ile çevremizdeki bütün malzemelere form vererek, şekillendirerek, insan için gerekli olan eşyalara çeviriyoruz. Tabi mühendisliğin, mimarlığın gelişmesinde önemli temel bazı kavramlar, yaklaşımlar vardır. Üretilen her ürün, aşağıdaki altı önemli öncelikle geliştirilebilir. Bunlardan birincisi ürünün “işlevsel” olması konusudur, bir işi bir ihtiyacı karşılayabilir olmasıdır. İkincisi, üretilen ürünün “sağlam” olmasıdır. Üçüncüsü, üretilen ürünün “estetik” olmasıdır; yani ürünün insana hoş ve güzel gelmesi gerekir. Dördüncüsü, üretilen ürünün “ergonomik” olması lazım; yani sonuçta insan için üretiyoruz ve o ürünün insanın doğasına, tabiatına ve ölçülerine uygun olması gerekir. Beşincisi, ürünün “çevreci” malzeme ve işlemlerle üretilmesi lazımdır. Altıncı ve son olarak üretilen ürünün “ekonomik” olması, erişebilir ve ucuz olması lazım. Bir üründe özelliklerden biri bazen diğerinden öncelikli olabilir, önem sırası farklı olabilir. Bazen ekonomi öne geçiyor. Bazen sağlamlık, bazen estetik olması… Sonuçta hepsinde amaç insanla insan, insanla çevre, insanla âlem arasında düzgün bir ilişki ağının sürdürülebilir kılınmasıdır. Sürdürülebilirlik! Bugün çokça konuşulan bir kavramdır. Bizim için de sürdürülebilir bir organizasyona dönmek, bizim için sürdürülebilir ilişkiler kurmak çok önemlidir. Dolayısıyla bu imar aşamasında aynı zamanda sosyal yapıda da yapıcı olmak, ilişkilerde insanları kucaklaştırıcı ve buluşturucu olmak, insanlar arasında empati kurmak; empati yeteneği olan insanlar arasında da sinerjiyi sağlamak. Bunu imar kavramı içersinde yapmamız gerekir. Bu kavramların üzerinde de bir ihsan kavramı var. İhsan çok geniş anlamı olan bir kavram; ama insani anlamda merhametli olmak, cömert olmak, verici olmak, paylaşmacı olmak, zekat, hayır ve hasenatta bulunmak, vakıf ve dernek kurarak, yaptığımız işi de en güzel şekilde yapmak. İhsanın bizim kavramsal dünyamızda başka bir anlamı daha vardır. Bildiğiniz gibi Hz Peygamberin bir Hadis’i var; ona da İhsan Hadis’i denir. Cebrail geliyor, Hz Peygamberin’e bir kısım sorular soruyor, onlardan birisi de ihsan kavramıdır. İman nedir, İslam nedir? diye soruyor; en sonunda da ihsan nedir diye soruyor. İhsan da Allah’ı görüyormuşçasına yaşamak. Bunu yalnız başına ibadet olarak almamamız lazım. Yani hayata bir bütün olarak bakmamız lazım, hayatı parçalamamamız lazım. Bizim için iman


ve amelimiz bir bütündür. İkisi de birbirini besler. Dolayısıyla o ihsan kavramını yaşadığımız her anda hem Allah’ı hem de Allah’ın yarattığı en önemli varlık olan insanı, hayatı ve yaşadığımız bu dünyayı bize anlamlı kılan insanı kaybetmeden yapmak ve insanla ilişkilerimizde adil, dürüst ve merhametli olmak. Bunu sürdürülebilir kılan bir çerçeveyi ve çevreyi inşa etmek.

Kendimize anlam katmamız lazım; etrafımızda olup biten şeylere anlamlı görmemiz lazım. Eğer anlam haritalarımızı kaybedersek o zaman insan olmaktan yana kaynaklanan merhameti, samimiyeti kaybederiz. O zaman içimizde mekaniklik, bir adım ötede haset, riyakârlık ve çekememezlikten kaynaklanan; birbirimizi aşağıya çeken birbirimizi iten bir yapıya doğru bütün sosyal yapıyı fark etmeden inşa etmiş oluruz. Dolayısıyla “işin ehline vermek” bunu önceleyecek temel husustur.

Kendimize anlam katmamız lazım; etrafımızda olup biten şeylere anlamlı görmemiz lazım. Eğer anlam haritalarımızı kaybedersek o zaman insan olmaktan yana kaynaklanan merhameti, samimiyeti kaybederiz. O zaman içimizde mekaniklik, bir adım ötede haset, riyakârlık ve çekememezlikten kaynaklanan; birbirimizi aşağıya çeken birbirimizi iten bir yapıya doğru bütün sosyal yapıyı fark etmeden inşa etmiş oluruz. Dolayısıyla “işin ehline vermek” bunu önceleyecek temel husustur. Mimar ve mühendisler olarak bu kavramsal dünyayı çok iyi anlamamız, bunu içselleştirmemiz lazım. Tabi ki biz bir hikmet evi değiliz; nihayetinde bir dergâh da değiliz, bir cem evi de değiliz; ama biz mimar ve mühendisler olarak yeni bir algının inşasına yardımcı olmamız lazım; çünkü sonuçta mimar ve mühendisler olarak hayatın her aşamasında, etrafımızdaki çok önemli eserlerin oluşmasına katkı yapıyoruz. Bunu tıptaki ürünlerden yaşadığımız binalara, yaşadığımız çevrenin peyzaj olarak düzenlenmesinden kullandığımız tüm araçlara kadar yapıyoruz. Bütün bu alet ve cihazların geliştirilmesinde mimar ve mühendisler olarak ciddi katkılarımız olmasından dolayı meslek bilimlerimizin içerisine insanlık bilimini, sosyal bilimi girdirmemiz lazım. Parça da bütünü, bütünde parçayı kaybetmemiz lazım. Biz Mimar ve Mühendisler Grubu olarak “Şahit”, “Müjdeci” ve “Uyarıcı” kavramlarını çok önemsiyoruz. Biz yaşadığımız çağın ve olayların şahitleriyiz. Biz geçmişimizin başarılarını, öykülerini anlatarak bugün birbirimize moral ve motivasyon verebiliriz; ancak onlardan kalkarak bugün yaşanan sorunlara, bugünün insanının sorunlarına, bölgemizde yaşanan sorunlara, iş yerimizde yaşanan sorunlara, apartmanımızda yaşanan sorunlara karşı şahit olmalıyız, duyarlılığımızı sürekli üst düzeyde tutmalıyız. Bunun başlangıcı selam alıp vermekten geçiyor. Yani karşındakini anlamaktan, önemsemekten geçiyor. Önce karşındaki önemlidir. Sen onu önemsersen o da seni önemser. Selam alıp vermeden öncelikli olarak selam veren muteberdir. Aynı şekilde barışma konusunda da barışan muteberdir. Bu kavramsal dünya içerisinde, bütün bu sosyal bilimlerin temelinde yaşanılan çağa, insana, olaylara ve ilişkilere tanık olmak yatıyor. Dolayısıyla şahitler olacağız. Şahitlik müessesesi hukukta da çok önemli bir husustur. Herhangi bir konuda şahitlik yapamıyorsak o hukuki sürecin yönetilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla mühendislik alanına ilişkin bir şahitlik kavramı geliştirilmiş; kriminoloji. Bu da bir mühendislik dalıdır ve burada da insanın kanından, kılından veya bir kısım döküntülerinden kalkarak kişiyi tanımlamaya çalışıyor; ama her şeyin özünde insanlığın şahitliği çok önemli. Mesela en son vefat ettiğimiz zaman soruluyor bize; Ey cemaat mevtayı nasıl bilirsiniz? Şahitlik isteniyor; çünkü o şahitlik yarın için de geçerlidir; ama biz yaşarken birbirimize şahitlik yapacağız. Biz ölü sevici değil yaşayan insana değer vereceğiz; yaşadığımız çağa da şahitlik edeceğiz. Bunu yaparken de müjdeleyici ve onarıcı bir dile sahip olmamız gerekir. İlişkilerimizde inşa edici olmak, iyi haber vermek, güzel şeyler teklif etmemiz lazım. Biraz önce bahsettiğim hikmet, imar ve ihsan kavramları içerisinde kendimizi donatmamız lazım, müjdeci, yapıcı, iyi haber verici olmamız lazım. Mesela Peygamberlere verilen en büyük vasıflardan birisi nedir? Müjdeci olmaktır. Tabi ki, yalnızca müjdeli haberler vermek yetmiyor; aynı zamanda uyarıcı da olacağız. Toplumda yanlış giden veya yalan giden ne varsa ona karşı da vicdan sahibi, akıl sahibi insanlar olarak, yaşadığımız tüm bu olaylara karşı bir uyarı, bir hatırlatma dili, gerekirse bir tehdit dili ne derseniz deyin; ama bir çığlık dili inşa etmemiz lazım. Şahitlik, uyarıcılık ve müjdecilik kavramlarını içselleştirerek, bir sivil toplum kuruluşu olmanın verdiği hassasiyet, ciddiyet ve yüreklilik ile yaşadığımız çağda; bu yaşadığımız bölge olabilir, yaşadığımız ülke olabilir, bütün oluşumlara karşı duyarlılıklarımızı yüksek tutmamız lazım gelir. İnsanın en önemli özelliklerinden bir tanesi de duyarlılıklarının, algılarının ve bilinçinin açık olmasıdır. Siz mesela bir doktora gittiğiniz zaman doktorun yaptığı şeylerden bir tanesi nedir? Hastanın ve organın duyarlılığını ölçer, eğer psikolojik bir şey ise sizin dış dünyaya tepkilerinizi ölçer. Bu normal bir insan olma halidir. Biz bir kere o insan olma halini üzerimizde gerçekleştirmemiz gerekir. Biz bunu yaparken bir derneğin çatısı altında, Mimar ve Mühendisler Grubu çatısı altında bunu ne derece yapabiliriz? Gerçekten zor bir soru; ancak bilim ve teknoloji ile sosyal bilimler ve insani bilimleri harmanlarsak daha üst düzeyde bir algının, etkileşimin ve söylemin; daha üst düzeyde organizasyonların, yapıların ve sistemlerin kurulması noktasında bir beceriye sahip olabiliriz. Avni ÇEBİ Mimar ve Mühendisler Grubu Genel Başkanı


KISA... KISA...

Erdoğan: “Metropollerimiz ölü şehirlere dönüştü” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AKP Genel Merkez Yerel Yönetimler Başkanlığının ''Yaşanabilir ve Estetik Şehirler'' temasıyla düzenlediği ''AK Parti 4. Yerel Yönetimler Sempozyumu''nda yaptığı konuşmada şehircilik konusunda son derece önemli noktalara değindi.

K

onuşmasına Belediye Başkanlarının nasıl olması gerektiğinden örnekler vererek başlayan Başbakan daha sonra konuyu şehirleşme bağlamına kaydırarak şehirlerin olması gereken özelliklerinden bahsetti. Erdoğan, sözlerini şu şekilde sürdürdü: ''Eskiden çocuklar için, yaşlılar için, engelliler için sokak inşa edilirken ne yazık ki insan her boyutuyla unutuldu. Şimdi çocuklar çocukluklarını yaşayabiliyor mu? Yaşayamıyor. Beton zeminler üzerinde çocuklara hayat inşa ediyoruz. Halbuki bizim onlara çimen zeminleri hazırlamamız lazım, toprak zeminler hazırlamamız lazım. Bırakalım oralarda yuvarlansınlar, bırakalım oralarda oynasınlar. Toprakla yoğrulsunlar. Biz topraktan geldik toprağa gideceğiz onun için bu çok önemli.'' Bizim metropollerimiz vardı ama o metropoller beceriksiz ve estetik dünyası olmayan, estetik ruhu olmayan ellerde adeta nekropole yani ölü şehirlere dönüştü. Eskiden yeşilin içine yeşille uyumlu yapılar inşa edilirken şimdi artık saksılarda çiçekler yetiştiriliyor'' dedi. Birçok yerde yüksek binalar inşa etmenin maharet zannedildiğini dile getiren Erdoğan, ''Ben ise yüksek binalar inşa etmeyi maharet kabul etmiyorum. 'Efendim yer yok'. Olduğu kadarını yapalım. Yüksek binalar inşa etmekle insanoğlunu biz toprak8

Mimar ve Mühendis

tan uzaklaştırıyoruz. Bizim mimarimizde aslında bu yok. Bizim mimarimizde yatay mimari egemendir. Bu yatay mimariyi bizim en güzel şekliyle ortaya koymamız lazım. 'Efendim hala eskiye mi takılıp kalacağız'. Eğer eski dediğiniz şey eskimemişse ki makbul olan odur. Onu diri tutacaksın. ''Medeniyet tasavvuru olmayan, geçmişten beslenip geleceği inşa etmek yerine, köksüzlükten beslenip açlıkla hırsla tamahla betonlar dikenler yüzünden bizim neslimiz gerçekten viran bir miras devraldı'' diyen Erdoğan, şunları kaydetti: ''Yıkmak kolaydır. Yapmak ise son derece zordur. Bizim şehirlerimiz birkaç 10 yıl içinde harap edilmiştir ama bizim onları harap hallerine mahkum etmek gibi bir niyetimiz asla yoktur. Elbette çok ama çok zorlandığımız anlar oluyor. O noktada derdinizi biliyorum. Artan bir nüfus karşısında, göç karşısında acil çözümler üretmemiz gerekiyor. Ancak acil çözümleri dahi üretirken kadim şehir geleneğimizi göz önünde bulundurmamız, aciliyet dışındaki projelerde son derece hassas, son derece dikkatli davranmamız gerekiyor'' dedi. Erdoğan, tarihte, şehirlerin harekete göre değil hareketin şehre göre şekillendiğine dikkati çekerek, bu şehirleri yeniden kurmanın mücadelesini verdiklerini vurguladı. ''Pazar yerli yerinde olurdu. Çarşı

yerli yerinde olurdu. Cami, imaret, çeşme, hükümet konağı yerli yerinde olurdu. Şehir telaşe üretmez, huzur, dinginlik sükunet üretirdi'' diyen Erdoğan, ''Şuradan daha fazla bir şey elde edelim, biraz daha rant elde edelim. Onun için emsali 1,5 değil, 3'e çıkaralım, 2,5'a çıkaralım diyen bireyler var. Allah aşkına bu mantıktan vazgeçin. 3'ün verileceği yer de vardır ama 3'e zorlayacağımız yer asla olmamalıdır'' dedi.

Artan bir nüfus karşısında, göç karşısında acil çözümler üretmemiz gerekiyor. Ancak acil çözümleri dahi üretirken kadim şehir geleneğimizi göz önünde bulundurmamız, aciliyet dışındaki projelerde son derece hassas, son derece dikkatli davranmamız gerekiyor.''


KISA... KISA...

Erdoğan Bayraktar: Kentsel dönüşümü ranta çevirirsek batarız Kentsel dönüşüm Zaman Gazetesi’nde masaya yatırıldı. Türkiye’nin önde gelen inşaat firmalarının sahipleri, Zaman Gazetesi’nin Sektör Buluşmaları’nda ‘Nasıl bir kentsel dönüşüm’ öngördüklerini tartıştı.

Z

aman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı ve Zaman Genel Yayın Müdürü Yardımcısı Mehmet Kamış’ın ev sahipliğinde, Ekonomi Editörü Turhan Bozkurt’un moderatörlüğünde yapılan programda işadamları, kentsel dönüşüm hakkındaki önerilerini ve yaşadıkları sıkıntıları dile getirdi. Problemleri tek tek değerlendiren Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, çarpıcı açıklamalarda bulundu. Kentsel dönüşümü ranta çevirmeyeceklerini, bu yöndeki beklentilerin boş olduğunu belirten Bakan Bayraktar, dönüşüm bölgelerinde en fazla 5 katlı yapılara müsaade edeceklerini açıkladı. “İnşaat sektör buluşmaları-Nasıl bir kentsel dönüşüm?” başlıklı buluşmasında Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın konuşmasından başlıklar şöyle: "Bizim yeni çıkardığımız 6306 sayılı yasa afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi, afet riski taşıyan binaların dönüştürülmesi yasasının odağı, ruhu, mesajı insanın hayatı olan, insanın can güvenliği, arkasından da insanın mal güvenliği olan bir yasa. Türkiye’nin 20 milyon konut stokundan en azından 6,5 milyonunu 20 senelik bir periyot içerisinde dalga dalga dönüştüreceğiz. Kentsel dönüşümle birlikte bir imar artışı zannı doğdu. Yani insanlarımız, arsa sahiplerimiz, eski binadaki daire sahipleri ve müteahhitlerimizin ‘İmar artışı olmadan bu kentsel dönüşüm olmaz.’ veya ‘Bu kentsel dönüşüm sayesinde ne kadar imar artışı verilecek?’ gibi bir beklentisi doğdu. Hatta bazı müteahhit arkadaşların, kat karşılığı sözleşmeler yaptığını ve daha sonra bize gelerek ‘Burada bize emsal artışı olursa, 1 emsal daha verirseniz sözleşmemizi yürütebiliriz, yoksa yürütemeyiz.’ şeklinde taleplerinin olduğunu da biliyorum. Özellikle ve net olarak vurgulamak istiyorum, bu kentsel dönüşümden kesinlikle bir imar artışı beklememek lazım. Şu anda Esenler’deki imar artışından rant doğmuyor. Orada ortalama imar üç civarında, sokaklar genişletiliyor, brütte emsal artışı yok. Kentsel dönüşümle imar artışı olacak düşüncesine kesinlikle karşıyız. İmar artışı diye bir şey yok. Kendine mahsus yerlerde kanun çıkaracağız. Yerin konumuna göre 10 Mimar ve Mühendis

eğer orada bir imar düzenlemesi yapmamız gerekiyorsa bunu imar artışı şeklinde değil, belki kentsel tasarım şeklinde bir imar düzenlemesi olacak. Biz zaten müteahhitlere veya hak sahiplerine yapacağı kentsel dönüşümde alacağı her yüz bin liralık kredinin yüzde 4’ünü zaten veriyoruz, vereceğiz de. Paramız var. 18 aylık kira desteği veya faiz desteği vereceğiz, ikisi birden olmaz. 18 ay kira bedeli İstanbul’da aylık 640 liradan 11 bin lira falan yapıyor. KDV, tapu harcı, alım-satım vergisi, noter harcı yok. Bir sürü avantajı var. ‘Ben bu bir evden iki tane ev nasıl yaparım?’ imajını hep beraber kırmamız lazım. Üç günlük dünya ya bu. 50 kuruş kazansak, kazanmasak ne olur? Müteahhitlik sertifikasını esaslı bir konuma getirmek için çalışıyoruz. Belli bir kalite ve statü getirmek için de çok ciddi imar kanunu çalışmamız var. Müteahhitlerle ilgili bir çalışmamız var. İnşallah belli noktaya getireceğiz.Ülkemizde serbest piyasa ekonomisi var. Yüzde 7, 15, 20 kâr çok değil. Ben yüzde 20’ye kadar kâr etmesi gerekir diye düşünüyorum sektörün. 22 sene yap-satı kendim yaptım, mesleği biliyorum. Devlet yüzde 8-10 olmalı konut üretiminin içinde. Özel sektörü yönlendiren belediyelerin ekmek fabrikaları gibi. Nasıl gıdada talep durmazsa konutta da durmaz. Doğumlar, kentsel dönüşüm, daha kaliteli yerlere taşınma açısından ihtiyaç devam eder.Rezerv alanlarda genel silüet, mimari dizayn zemin artı 4 olmak üzere 5 kat şeklinde yapılmasına dikkat edeceğiz."

Şehircilik Bakanı’ndan yüksek kat itir afı

Ç

evre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, Başbakan Erdoğan'ın yüksek kat uyarısı ile ilgili özeleştiri yaptı. Bayraktar, "500 bin konut yaptım. Herkes beni eleştiriyor. Onlar kadar ben de kendimi eleştiriyorum" dedi. Bayraktar, özellikle yeni yerleşim birimlerinde, banliyölerde, yeni kuracakları şehirlerde, ikametgahlarda, katları aşağı çekeceklerini belirterek, mecbur kalmadıkça yüksek kat yapmayacaklarını söyledi. Bakan Bayraktar, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezinin (ESAM) düzenlediği "Kentsel Dönüşüm ve Şehircilik Konferansı'nda yaptığı konuşmada, insanların gıda ve giyim ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra ev almak istediklerini ifade etti. Newyork'tan Singapur'a, Pekin'den Tokyo'ya kadar nüfusu 8 milyonun üzerindeki bütün büyük şehirlerin merkezindeki binaların yüksek katlı olduğuna işaret eden Bakan Bayraktar, konuyla ilgili olarak 40 şehri incelediklerini kaydetti. Mecbur Kalmadıkça Yüksek Kat Yok Bakan Bayraktar, binaların kat sayısını azaltmak için gayret göstereceklerine dikkati çekerek, ''Geldiğimiz noktada, Başbakanımız da işaret ediyor, artık binaların katlarını, özellikle yeni yerleşim birimlerinde, banliyölerde, yeni kuracağımız şehirlerde, ikametgahlarda 1, 2, 3, 4, 5 kata kadar çekeceğiz. Mecbur kalmadıkça yüksek kat yapmayacağız'' diye konuştu. 'Yüksek binalara ben de karşıyım' Yüksek binalara kendisinin de karşı olduğunu ifade eden Bakan Bayraktar, "500 bin konut yaptım. Herkes beni eleştiriyor. Onlar kadar ben de kendimi eleştiriyorum, haklı. Aynı fotoğrafı veriyor, olmaması lazım. Yöresel mimarinin ön plana çıkması lazım. Fakat Türkiye'nin şeraitine de bakmamız lazım" dedi.


Kayseri’de Büyük Mimar’ı Anma Etkinlikleri

C

Başbakan’ın Gökdelenler Çıkışına Destek

umhurbaşkanı Abdullah Gül'ün himayelerinde Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından organize edilen ‘Mimar Sinan Günleri’ etkinlikleri, Mimar Sinan’ın doğduğu köy olan Ağırnas’ta başladı. Piyanist Tuluyhan Uğurlu’nun Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Merkezi’nde özel piyano resitali ile başlayan etkinlikte; Nevzat Sayın, Alper Ünlü, Can Çinici ve Han Tümertekin gibi birçok değerli mimarın katıldığı panel de gerçekleştirildi. Konser sonrası kısa bir konuşma yapan Başkan Özhaseki, Uğurlu'ya bu muhteşem resital için teşekkür ederek; “bu resital, Sinan'ı bize farklı bir şekilde anlattı” şeklinde konuştu.

Hafta sonu kentsel dönüşüm töreninde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, "Çevre Bakanım da dahil olmak üzere tüm belediye başkanlarıma duyuruyorum; fevkalade bir hal olmadıkça bu tür yapılanmalarda gökdelenler dikmemeliyiz” beyanatı sonrasında gökdelenlere yönelik serzenişlerini kendilerinin yıllardır dile getirdiklerini söyleyen mimar, mühendis ve şehir plancıları, bu yapıların İstanbul için sorun olduğu görüşünde birleşiyor. Cemal Gökçe (İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Başkanı): "Gökdelenler altyapı sorunu yaratıyor, ulaşımı sıkıntıya sokuyor. Aynı zamanda kanalizasyon ve çevre sorununa da neden oldular. Çünkü gökdelenlerde oturanlar bir kasaba nüfusu kadar. İstanbul'daki gökdelenler sorun alanları yaratmışlardır. Şimdi yaşanmaz noktaya gelince, ulaşım kitlenince, depremde toplanılacak, çadır kuracak yer kalmayınca 'Gökdelen yapmayın' deniliyor. Tayfun Kahraman (Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı): " Bugün İstanbul'daki gökdelenler tarihi yarımadanın siluetini onarılamaz şekilde bozdu. Paris'te bir gökdelenler bölgesi yok mu; var. Fakat Paris'in içini etkilemeyecek ve ortaçağdan kalma yapıyı bozmayacak bir planlamayla böyle bir bölgeye inşa edilmişlerdir." Prof. Dr. Uğur Tanyeli (Mardin Artuklu Üniversitesi- Mimarlık Tarihi): "İstanbul'daki sorun şudur; 2 emsal verilen yere 8 emsal inşaat yapılmıştır. Bu yoğunluk da sorun yaratır. Esas sorun bu kararların merkezi yönetim tarafından yerel aktörlere danışmadan verilmesidir. Ali Rıza Nurhan (Şehir Planlancısı): "İstanbul'da gökdelen inşa edilen bölgelerde gökdelen yoğunluğuna uygun altyapı olmadan bu gökdelenlerin inşa edilmesi kanalizasyonlara, telefon ağlarına yani tüm altyapıya baskı getirir ve şehir bunu kaldırmaz. Ayrıca insanların sağlık için bahçe içerisindeki evlerde yaşamaları gerekiyor. 10-15 katlı yapılarda yaşanması sağlık sorunları yaratır"

İtalyan Mimarlar MMG'yi ziyaret etti

İ

talyan Ticaret Odası'ndan gelen bir grup mimar, MMG Genel Merkezi'nde mimari projeler ve Türkiye'de yeni yapılan binaların sürdürülebilir ve erişilebilirliğiyle ilgili bilgi aldı. Özellikle yeni yapılan okul projeleri hakkında bilgi alan mimarlar, İtalya'da yeni yapılan okul binalarının tasarımlarını anlattılar. MMG Genel Başkanı Avni Çebi, MMG’nin çalışmaları hakkında bilgi vererek, gelecek nesillerin mimari ve kültürel eserlerimizi görüp göremeyecekleri, koruyup koruyamayacakları yada kullanıp kullanamayacakları hakkında endişe içinde olduğumuzun altını çizdi.

Madenler Günışığına Çıkarılacak

D

oğu ve Güneydoğu Anadolu'daki yeraltı kaynaklarını çıkarmayı hedefleyen bir grup milletvekili, Meclis'te Maden Araştırma Komisyonu kurulmasını teklif etti. AK Parti'li 82 vekilin imzasını taşıyan Maden Araştırma Komisyonu kurulması önergesi henüz gündeme alınmadan 'maden raporu' hazırlandı. Rapora göre, 6 şehirde Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü'nün belirlediği; altından demire, bakırdan uranyuma, kömürden jeotermal kaynaklara kadar hiç dokunulmamış rezervler bulunuyor. Önergeyi veren AK Parti Malatya Milletvekili Mustafa Şahin, "Çözüm süreci tamamlandığında sıra bölgenin kalkınmasına gelecek. El değmemiş madenler özel sektör ve devlet eliyle çıkarılacak. Artık bölgede kan ve gözyaşı akmayacak, yer altından madenler fışkıracak" dedi. Bölgedeki yeraltı zenginliklerinin bakir olduğunu ifade eden Şahin, madenlerin yer üstüne çıkarılıp ürün haline getirilmesi için Meclis'i devreye soktuklarını belirtti. Şahin, çözüm sürecini destekleyecek komisyonun tespit edilen madenlerin Doğu'da fabrikalar kurularak işletilmesi yönünde teşvikler verilmesi önerisi getireceğini söyledi.

Mayıs - Haziran 2013 11


KISA... KISA...

AZAP ŞEHİRLERİNDEN, MERHAMETLİ ŞEHİRLERE Mimar ve Mühendisler Grubu Genel Başkan Yardımcısı Kadem Ekşi, Vizyontürk TV Kanalı’nda yayınlanan Sansürsüz Bakış Programı’nda Deprem ve Kentsel Dönüşüm konusu kapsamında açıklamalar yaptı.

Ü

lkemizin deprem kuşağında bulunduğunu ve fay hatları üzerine inşa edilen şehirlerin olduğunu ve bu şehirlere bakıldığında üzerinde yerleşim birimleri kurulduğunu ifade ederek sözlerine başlayan Kadem Ekşi, buradaki yapı stoklarında yapılan performans incelemeleri doğrultusunda; içerisinde yaşayan vatandaşların hayati tehlike yaşamasına sebep olacak birçok yapının olduğunu söyledi. “Merhametsiz şehirler inşa ettik” Hükümet ve yerel yönetimlerin Van Depremi’nden sonra acil eylem planı olarak bu kanunu devreye geçirdiklerini söyleyen Ekşi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da bu konuyla ilgili son günlerde katıldığı organizasyonlarda önemli açıklamalar yaptığına işaret etti. Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın da teyiden bu söylemlerde bulunduğunu Dile getiren Ekşi; “Yani dikkatli bakarsak Sayın Recep Tayyip Erdoğan son bir haftada gerek Ankara’da yerel yönetimler şurasında gerek de Gaziosmanpaşa’da çok önemli açıklamalarda bulundu. Bunu daha sonra Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar da teyiden ifade etti. Biz yapılarımızı inşa ederken kendi ayağımıza kurşun sıkar gibi dikkat etmeden merhametsiz şehirler inşa ettik.” dedi.

“İnsanı merkeze alan değer odaklı çözümleri ortaya koymamız gerek” Kentsel dönüşüm sürecinde yapılan hataları siyasal partilere endekslememek gerektiğini dile getiren Ekşi, konuya daha geniş kapsamda bakmak gerektiğini vurgulayarak; “Konuya siyasi bir değerlendirmeyle bakılırsa bu bizi bir yere taşımaz; çünkü bu herkesin, çözüme kavuşması gereken ortak derdi. Bugün CHP’nin yerel yönetimlerde olduğu belediyelerde de AK Parti’nin yerel yönetimlerde olduğu belediyelerde de maalesef tamah ve hırs gözleri bürümüş ve hadiselere rant odaklı bakılıyor. Biz insanı merkeze alan değer odaklı çözümleri ortaya koymamız gerekiyor. Bu yüzleşmeyi toplumsal reflekslerimizi ortaya koyarak yapamazsak ülke kaybedecek.” diye konuştu. “Yerel yönetimler herkes için şehir konseptini algılarlarsa dönüşüm fırsata çevrilir” Kentsel dönüşüm için açıklanan rakamın 400 milyar Dolar olduğuna dikkat çeken Ekşi, Paranın 20 yıllık periyot içersinde harcanırken bunun karşılığının alınabilmesi ve nesiller boyu sürecek bir yapılaşmanın hedeflenmesi gerektiğini belirterek şu açıklamalarda bulundu; “Bir

12 Mimar ve Mühendis

neslin bile yaşayamadığı konutları biz nasıl geleceğimiz için uygun görebiliriz. Yurtdışına bakıldığı zaman Almanya’da, İspanya’da, Kopenhag’da, Londra’da 300 – 500 yıllık evlerde yaşıyor insanlar. Yani birkaç nesil aynı yapıyı kullanıyor. Biz ise 30 yıl önce yaptığımız yapıları yıkıyoruz. Ne diye yıkıyoruz güvensiz yapı stoku diye yıkıyoruz. Bu bir mühendis olarak beni incitiyor. Nihai olarak bu bizim yerel yönetimlerimizin, kamu yönetiminin, yüklenici firmaların, mimarların, mühendislerin hepimizin yaptığı yanlışların bakiyesi. Şimdi bunu fırsata çevirme zamanı ve fırsata çevirmemiz gerekiyor. Eğer sayın Başbakan Erdoğan’ın son söylemlerini yerel yönetimler tam olarak uygulayabilir, içselleştirir ve nitelikli çalışmalar yapar, herkes için şehir konsepti içersinde algılar ve düşünürlerse kentsel dönüşüm de fırsata çevrilmiş olur.” “Bir şehri kurgularken şehirlerin ortak hafızaları vardır” Ortak hafıza kavramından söz eden Ekşi, bunun sürdürülebilir olmasının ortak kültürel ve manevi kodların korunmasıyla gerçekleştirilebileceğini belirterek, MMG’nin “Silüetime Dokunma” duruşundan bahsederek şu açıklamaları yaptı; “Canlı bir örnek vermek gerekirse MMG olarak İstanbul’da bulunan Tarihi Yarımada’nın silüetinin bozulmaması için birtakım çalışmalar yaptık. Düzensiz, çok katlı mühendislik yapılarının Tarihi Yarımada’nın görüntüsünü bozmaması amacıyla. Hepimizin bildiği bir konuyu kamuoyunun gündemine taşıdık ve yaklaşık bir yıldır biz bu çok katlı mühendislik yapılarının çok ciddi sorunları beraberinde getireceğini; gerek deprem riski konusunda, gerek enerji bağımlısı yapıların inşa edilmemesi açısından, gerek ekolojik ve insanı merkeze almayan yaşam alanlarının inşa edilmemesi açısından; elimizden geldiğince çalışmalar yaparak, görüşlerimizi dile getirdik. Bu tür yapıların çoğalmasıyla birlikte ciddi bir

risk ve olağanüstü durum halinde, enerjiye bağımlı o yapılarda mağdur olarak kalan insanlara hizmet bile götürülemeyecektir. Biz Silüetime Dokunma hareketimiz kapsamında MMG olarak Beyoğlu’nda yürüyüş de yaptık. Bir şehri kurgularken şehirlerin ortak hafızaları vardır. Tarihi Yarımada bu milletin ortak hafızasıdır ama eğer biz insanların hırslarını dikkate alarak Sultanahmet ya da Ayasofya manzaralı 30 – 40 katlı mühendislik yapılarına izin vererek milletin bu ortak hafızasını ortadan kaldıramayız. Orada bin yıllık bir şehir var ve biz bunun ışığında oluşmuş ortak hafızayı ortadan kaldıramayız.” “Dar gelirli insanlara konut üreteceğiz dendi, ucube doğdu” Program sunucusunun Ataşehir Bölgesi’ni örnek vererek çok katlı yapılaşmanın yoğunlukta olduğu bölgelerdeki sorunlara işaret etmesi üzerine, Kadem Ekşi de AVM tipi yerleşim modeli diye nitelendirdiği modelden bahsederken; “Milyonlarca lira para ödeyerek kendini hücrelere kapatmış, orada ev sahibi olmuş ve dünyaya tepeden bakan; ayrıştırılmış ve ötekileştirilmiş bir şehirleşme tipi oluşturulmuş durumda. Yani doğal tüm ortamlardan kopuk bir yaşam tarzı bu tür yerlerde insanlara dayatıldı. ” açıklamasında bulundu. Ataşehir örneğinden devam ederek açıklamalarına devam eden Ekşi; “Emlak GYO aracılığı ve TOKİ marifetiyle kurduğumuz ve son 4 – 5 yıl içersinde olgunlaşan bir merkezdir Ataşehir. Yeşil alanlarımızı dahi orda imara açarak, dar gelirli insanlara konut üreteceğiz diye müteahhitlik firmalarına verildi ve orada tabir-i caizse bir ucube doğdu. İkincisi de Fikirtepe’de doğuyor şimdi; bir farkı yok yani. Böylesi bir algı bizi hiçbir yere taşımayacaktır.” açıklamalarını yaptı. “Mekanları daraltılarak ve yükseltilerek bir değer oluşturulamaz” MMG olarak TOKİ Başkanı Ahmet Haluk Karabel’i makamında ziyaret ettikleri sırada, tüm bu konular ile ilgili görüş ve şikayetlerini Karabel’e ilettiklerinin altını çizen Ekşi, özellikle 1+1 daireler konusu ve mekanların daraltılarak yüksek katlı binalar yapılması konusuna karşı çıktıklarını ve bunların gerekçelerini aktardı. Ekşi konuya ilişkin şu açıklamaları yaptı; “Biz ziyaretimiz sırasında özellikle 1+1 daireli yapılardan vazgeçin diye açık açık söyledik. Bu mekanlar öğrenci evi olsa neyse ama buralar aile yaşamı için ne derece uygundur düşünmek gerekir. Maalesef bu mekanların bir diğer sı-


kıntısı da gayrinizami ve gayriahlaki mekanlara dönüşebiliyor olmalarıdır. Bu yüzden bizim yeniden aileyi merkeze alan, yeniden insanı merkeze alan mekanlar üretmemiz lazım. Yani yüklenici firmalar da, Emlak GYO da, TOKİ de meseleye sadece bir finansman aracı olarak bakıyorlar. Rant odaklı bakıyorlar; yani ‘ben buradan çok para kazanacağım. Mekanları daraltarak ve yükselterek bir değer oluşturuyorum.’ İşte TOKİ diyor ki; ‘ben bu parayı alarak başka yerlerde fakir fukaraya başka yerde konut yapıyorum.’ Bu konu böyle bir yöntemle halledilemez. Bir yeri yok ederek diğer bir yere transfer hakkımızı kullanıp bu süreç gerçekleştirilemez.” diye konuştu. “TOKİ marifetiyle ülkenin dört bir yanına standart yapılar inşa edildi” Başbakan Erdoğan’ın Gaziosmanpaşa’da yaptığı konuşmanın ışığında çalışmaların devam etmesi halinde dört ya da maksimum beş katlı, insanı merkeze alan binaların inşa edilmesinin kaçınılmaz olduğunu dile getiren Ekşi, tek tip binaların yapılmasıyla ilgili de görüşlerini dile getirdi. Ekşi konuyla ilgili olarak; “Yaptığımız yanlışlarla yüzleşmemiz gerekirse şu örneği

verebiliriz. TOKİ marifetiyle ülkenin dört bir yanına standart yapılar inşa edildi. Trabzon’a gidiyorsun TOKİ’nin aynı yapısı, Mardin’e gidiyorsun TOKİ’nin aynı yapısı, Urfa’da aynı, Edirne’de aynı. Bizim mimarimizin, sanatımızın, kültürümüzün malzememizin, hiçbir işareti yok. Böyle bir akıl tutulması olabilir mi? Ucuza mal etmek amacı gütmeden bir yapıyı betonun ömrünün yeteceği uzunlukta uzun yıllar kullanılabilecek şekilde inşa etmemiz ve bunun yanında estetik açıdan özgünlüğü ve yapısal açıdan sağlamlığıyla bu yapıların ömrünü uzatmamız gerekir.” açıklamalarında bulundu. “Her bölgeyi, her yeri rant alanı olarak görürseniz karalarda yer bulamazsınız” Şehirlerin genel itibariyle yapısına değinen Ekşi, meydansız şehirler olduğunu dile getirdi. Depreme dayanıklılıktan ziyade şehirlerin yapısal ve mekansal özelliklerinin de dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Ekşi; “İstanbul’da Taksim Meydanı, Kazlıçeşme Miting Alanı var diyelim; fakat Anadolu Yakası’nda meydan diyebileceğimiz bir yer yok. Yani kitlenin aktivitelerini, mitinglerini

yapabileceği, sevinçlerini hüzünlerini, coşkularını paylaşabileceği meydanlara ihtiyaç var hangi şehirde olursak olalım. Avrupa’da birçok şehri gezdiğimizde hepsinin meydanları var. Hatta kendi figürlerini yansıtan meydanları ile anılacak şehirler var Avrupa’da. Yeşil alanları, otoparklarla sıkıştırdığımız yeşil alanları, çocukların nefes alamayacağı mekanları üretemediğimiz gibi ne yapıyoruz? Yeni alanlar arıyoruz. Belediyeler sıkışıyor ve bir taşla iki kuş vurayım diyorlar. Maalesef İstanbul Büyükşehir Belediye’sinin Ataşehir’in katı atık ve hafriyat atıklarını dökecek alanı yok. Peki bunun en hızlı şekilde eritilebileceği yer neresidir? Kıyılarımız ve denizlerimiz. Böyle bir algı da yanlıştır. Sonuçta orada bir yeşil alan üreteceğiz insanlara yeni tesisler yapacağız, günübirlik tesisler yapacağız, kalıcı tesisler yapacağız. Tamam bir değer oluşacak ama kıyı ekosistemini bozarak, ekosistemi tahrip ederek bu işler halledilemez. Bizim bu işleri karada çözmemiz gerekir. Her bölgeyi her yeri rant alanı olarak görürseniz karalarda yer bulamazsınız; bu sefer de denizleri doldurarak yeşil alan yaratmak zorunda kalırız.” dedi.

DÜNE SAYGI, BUGÜNE ADALET, GELECEĞE MİRAS

MMG Başkan Yard. Kadem Ekşi, HABERTÜRK TV Muhabiri Ahmet Yamaç'a Üsküdar Salacak'ta, İstanbul'un siluetini bozan 16/9 binaları hakkında ve genel olarak şehirlerimizin geleceği konusunda açıklamalar yaptı.

İ

stanbul'un siluetini bozan Zeytinburnu'ndaki kuleler hakkında tartışmalar her geçen gün büyüyor. Önce Başbakan'ın "Benim her yapılandan haberim olması mümkün değil. Bir bakıyorum bina yükselmiş. Benim gözüm kulağım olun, belediye başkanlarını ve beni uyarın. Zeytinburnu’nda tartışma konusu olan o binaların sahibiyle konuştum. Traşlayın dedim, özellikle rica ettim. Çok da yakından tanıdığım biri. Yapacaklarını beklerken, hiçbir şey yapmadılar. O nedenle çok kırıldım, 5 yıldır konuşmuyorum." açıklamaları, ardından Başbakan'ın küstüğü gökdelenlerin sahibi Mesut Toprak'ın "Proje bitti, traşlama olamaz" açıklaması üzerine herkes kanun koyucunun gücünü konuşmaya başlamıştı. MMG Başkan Yard. Kadem Ekşi, HABERTÜRK TV'ye verdiği mülakatta, tarihi yarımadanın bin yıllık ortak hafızamız olduğunu, tarihi ve kültürel dokunun geleceğe taşıma noktasında hepimizin sorumlu olduğunu söyledi. Mimar ve Mühendisler Grubu olarak şehirciliğe düne saygı, bugüne adalet, geleceğe miras şeklinde baktıklarını, Zeytinburnu'ndaki kulelerin İstanbul'un kalbine saplanan bir hançer olduğunu, iki yıl önce yaptıkları yürüyüşten sonra basın bildirisi olarak kamuoyuna sunduklarını belirtti. Zeytinburnu'ndaki kulelerin ortak aklın

yapıları İstanbul'dan mutlaka temizlemesi gerektiğini söyledi.

ve ortak vicdanın kabul etmediği ucube yapılar olduğunu belirten MMG Başkan Yard. Kadem Ekşi, yazık olduğunu belirtti. 16/9 Zeytinburnu Kuleleri Milli Meseledir! 1000'lik uygulama planlarının Büyükşehir ve ilçe belediyelerin onayından sonra alındığını, imar komisyonunda yapılan denetlemelerde çok ciddi hataların olduğunu söyleyen MMG Başkan Yard. Kadem Ekşi, MMG Yönetimi olarak zamanında bu binaların yapılmaması için çalışmalar yaptıklarını, Büyükşehir'in bu proje dışındaki diğer projeleri engellediğini, 16/9'un ise bu şekilde kaldığını söyledi. Çözüm için hükümetin mutlaka adım atması gerektiğini, Başbakan'ın bizzat kanun koyucu gücünü kullanarak İstanbul'un siluetini bozan bu ucube

16/9 Binaları Traşlanabilir! Başbakan'ın her mühendislik projesini takip etmesinin zor olduğunu, sorumluluğun yerel yönetimde olduğuna dikkatleri çeken MMG Başkan Yard. Kadem Ekşi, milletimizin İBB'nin ve ilçe belediyelerin hızlı bir dönüşle bu yanlıştan geri dönülmesi noktasında çalışmalarını yürütmesi gerektiğini söyledi. Hırs, tamah ve rant algılarımızın değişmesi gerektiğini söyleyen MMG Başkan Yard. Kadem Ekşi, bugün içinde yaşadığımız şehirlerin maalesef bizlere azap şehirlerini hatırlattığını söyledi. MMG olarak "Herkes için Şehir" konseptinde çalışmalar yaptıklarını belirten MMG Başkan Yard. Kadem Ekşi, STK'ların bu konuda üzerine düşen görevleri yaptıklarını, enerji bağımlılığı olan çok katlı yapılar inşa etmeyi bırakmamız gerektiğini söyledi. Başbakan'ın yatay konseptine katıldığını belirten MMG Başkan Yard. Kadem Ekşi, Türkiye'de bir alan sorununun bulunmadığını söyledi. Hem iktidarın hem yerel yönetimlerin Başbakan'ın bu çıkışıyla birlikte çalışmalarını hızlandırmalarını, hazır devam eden kentsel dönüşümü bir fırsata çevirmeleri gerektiğini belirtti.

Mayıs - Haziran 2013 13


ETKİNLİK

MADENCİLİK SEKTÖRÜ’NDE 2023 VİZYONU Mimar ve Mühendisler Grubu’nun Nisan ayı içerisinde Topkapı Eresin Hotel’de gerçekleştirdiği kahvaltılı çalışma toplantısı ve panelinde Türkiye’nin 2023 maden vizyonunu konuşuldu.

P

anel öncesi açılış konuşmasında MMG Başkanı Avni Çebi söz aldı ve MMG faaliyetleri hakkında kısa bilgiler verdi. Türkiye’ye değer ürettiklerini belirten Çebi, MMG’nin geçtiğimiz hafta Diyarbakır Şubesi’nin büyük bir coşkuyla açıldığını söyledi. MMG’nin son zamanlarda en çok tartışılan konulardan biri olan şehircilik alanında da paneller ve sempozyumlar yaptığını söyleyen Genel Başkan, MMG’nin bir sivil toplum kuruluşu olarak gündemi de etkilediğini belirtti. Madencilik konusundan da bahseden Çebi, Türkiye’nin 2023 Maden Vizyonunu şimdiden planlaması gerektiğini söyleterek madenlerin bulunması noktasında olduğu kadar, madenleri işleyip teknolojide kullanılacak hale getirilmesinde de çok daha güçlü çalışmaların yapılması gerektiğini belirtti.

MMG Yer Bilimleri Komisyonu Başkanı Şehmus Yıldırım: “Ortak bir vizyon ve strateji geliştirilmesi gerekiyor” MMG Yer Bilimleri Komisyonu Başkanı Şehmus Yıldırım, moderatör olarak yaptığı konuşmasında madencilik konusunda Türkiye’nin hem ekonomik hem teknolojik kalkınmasının gelecek vizyonu için çok önemli olduğunu dile getirdi. 2023 Vizyonu için madencilik sektöründe yatırımların gecikmemesi gerektiğini söyleyen Şehmus Yıldırım, kurumların, üniversitenin ve özel sektörün bir araya gelerek ortak bir vizyon ve strateji geliştirilmesi gerektiğini söyledi. MTA Genel Müdürü Mehmet Üzer: “MTA’nın amacı altyapı üretmektir” Konuşmasına MTA’nın Avrupa’daki emsallerinden 100 yıl sonra kurulduğunu söyleyerek başlayan MTA Genel Müdürü Mehmet Üzer, bilimsel madenciliğin MTA ile başladığını, bu yüzden Madencilik vizyonunda MTA’nın çok önemli bir görevinin ve sorumluluğunun olduğunu belirtti. Hayatı fonksiyonel kılan birçok alandaki aletlerin ve teknolojik araçların madenlerden yapıldığını belirten MTA Genel Müdürü Mehmet Üzer, madenciliğe daha çok önem verilmesi gerektiğini söyledi. Türkiye olarak madencilikte 2023 vizyonu için daha çok yatırım yapılması ve yatırımların gecikmemesi gerektiğini açıklayan Üzer, bir otomobilde 5 farklı element kullanıldığını, hayatımızın birçok alanında madenlerin bir şekilde yer aldığını belirterek, dünyada 90 çeşit önemli mineralden, 50 farklı mineralin ülkemizde yeterli kadar bulunduğunu, sadece 13 tanesinin ülkemizde bulunmadığını belirtti.

14 Mimar ve Mühendis

MMG Yer Bilimleri Komisyonu Başkanı Şehmus Yıldırım, moderatör olarak yaptığı konuşmasında madencilik konusunda Türkiye’nin hem ekonomik hem teknolojik kalkınmasının gelecek vizyonu için çok önemli olduğunu dile getirdi. Türkiye’nin mineral çeşitliliği açısından dünyada 10. sırada, üretim açısından ise 28. Sırada bulunduğunu belirten Üzer, MTA olarak altyapı ürettiklerini ve sektördeki kuruluşların artmasını öncelediklerini belirtti. ETİ Maden İşletmeleri Genel Müdürü Dr. Orhan Yılmaz: “Bor ile yapamayacağımız bir kimyasal yoktur” Dr. Orhan Yılmaz, 1935’ten itibaren çalışmalar yapan Etibank’ın, 2004’ten beridir sadece bor kimyasalları ile meşgul olduğunu belirtti. Bor madeninin bir cevher olarak çıkarılmasından kimyasal hale dönüştürülmesine kadarki geçen süreçte, sürecin her aşamasında bulunduklarını belirtti. Kamuoyunda çok yanlış bir imaj bulunduğunu belirten Dr. Orhan Yılmaz, bor madeni ile yapamayacakları bir kimyasalın olmadığını söyledi. Bor madeninden müthiş yararlandıklarını, Türkiye’nin 4. büyük kâr eden kuruluşu olduklarını söyleyen Dr. Orhan Yılmaz, devlete hem temettü anlamında ödeme, hem kâr arttığı için vergi ödemesinde bulunduklarını söyledi. Yılmaz, Dünyada bor madeninin % 72’lik bölümün Türkiye’nin elinde bulundurduğunu, Türkiye’yi Rusya’nın % 8 ve Amerika’nın %7

izlediğini belirtti. TMMOB Jeofizik Müh. İstanbul Şube Oda Başkanı Prof Dr. Ali Osman Öncel: “Madencilikte yerin altını jeofizik ile keşfetmek gerekiyor” Maden aramalarında markalaşmış ülkeler düzeyine gelmenin önemine değinerek konuşmasına başlayan Prof Dr. Ali Osman Öncel, Kanada gibi madencilikte ilk sırada olan bir ülkenin 2023 vizyonunda yerin altında değil, uzayda artık arama yaptıklarını belirtti. Uluslararası Madencilik Günleri’nde de bu çalışmaların tanıtıldığını söyleyen Prof Dr. Ali Osman Öncel, 2020 yılından sonra dünyada maden ihtiyacında azalma olacağını, başka enerji kaynaklarının devreye girebileceğini de belirtti. Ülkemizde madencilik konusunda vizyon eksikliğimiz bulunduğunu söyleyen Prof Dr. Ali Osman Öncel, artık klasik çalışmalardan uzaklaşmamız gerektiğini, üniversitelerde modern çalışma yöntemlerinin olmadığını söyledi. Mimar ve Mühendisler Grubu’nun düzenlemiş olduğu “Türkiye’nin 2023 Maden Vizyonu” Programı, soru cevap bölümünün ardından sona erdi.


May覺s - Haziran 2013 15


ETKİNLİK

Tarihten Günümüze Macaristan-Türkiye İlişkileri Kayseri Erciyes Üniversitesi, Türk-Macar İşadamları Derneği (TÜMİŞAD ) ve MMG Kayseri Şubesi işbirliği ile düzenlenen “17.yy Osmanlı Döneminde Macaristan ile Ticari, Tarihi ve Kültürel İlişkilerimiz ve Günümüze Dönük Yansımaları” konulu panel gerçekleştirildi. Erciyes Üniversitesi Sabancı Kültür Merkezinde gerçekleştirilen panelde, Macaristan Ankara Büyükelçisi Prof. Dr. Janos HOVARİ şeref konuğu oldu.

O

turum Başkanlığını Osman Şahbaz’ın yürüttüğü panelde Şahbaz, Macaristan ile Türkiye arasındaki ticari, tarihi ve kültürel ilişkilerden, fırsatlardan ve imkanlardan kısaca söz etti. Osman Şahbaz konuşmasında ''Macaristan Türkiye'nin Batı'ya açılan kapısıdır, Başbakanımızın son Macaristan ziyaretlerinden sonra ilişkilerimizin çok daha güçlü ve sıcak yürüdüğüne şahitlik ediyoruz” dedi. Panelde sonra Macaristan Ankara Büyükelçisi Prof. Dr. Janos Hovari söz aldı. Türkçe olarak yaptığı konuşmasında: “Ankara Büyükelçiliği olarak Anadolu’yu keşfetmek istiyoruz. Ankara Türkiye’nin Başkentidir. Ama Başkent dışında da şehirler var. Bu şehirlerle münasebet kurmak

gerekli çünkü buralarda sanayi, ticaret, olanak, kalkınma, düşünce ve üniversiteler var” dedi. Diğer panelistlerden sırasıyla Prof. Dr. Mehmet İNBAŞI ve Prof. Dr. Süleyman DEMİRCİ, Macaristan - Türkiye tarihi hakkında bilgiler verdiler. Macaristan’daki ecdad yadigarı eserlerden de söz eden değerli hocalarımız konuşmalarında Macaristan ile ilişkilerimizin artarak devamı hususundaki dileklerini aktardılar. Son konuşmacı olan Mekatronik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Şahin YILDIRIM ise, Erciyes Üniversitesi ile Macaristan Debrecen Üniversitesi ile ERASMUS kapsamında gerçekleştirilen PROJE 777 isimli çalışmalar hakkında bilgiler verdi.

STK’lar ve Jeofiziğin Geleceği T

MMOB Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Tanıtım ve Halkla İlişkiler Komisyonu, TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Öğrenci Komisyonu, İstanbul Teknik Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Öğrenci Kulübü, ve İstanbul Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenlemiş olduğu “Jeofiziğin Geleceği” konusu konferans programı, İTÜ Maden Fakültesi İhsan Ketin Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi. Program kapsamında gerçekleştirilen panel16 Mimar ve Mühendis

lerden “Sivil Toplum Kuruluşları ve Jeofizik” konulu oturuma, Mimar ve Mühendisler Grubu Genel Başkan Yardımcısı Kadem Ekşi ve Yeryüzü Mühendisleri Genel Başkan Yardımcısı Şehmus Yıldırım katılırken, jeofizik mühendisliğinin sivil toplum kuruluşları bazında ele aldılar. Yıldırım Yeryüzü Mühendisleri oluşumu hakkında katılımcılara bilgiler verirken, Ekşi ise STK’ların insanların iş yaşantısı ve öğrencilik hayatındaki önemini vurguladı.

SAKARYA ŞUBEDE KAHVALTILI TOPLANTI ve TEKNİK GEZİ

M

imar ve Mühendisler Grubu Sakarya Şubesinin 20 Nisan 2013 tarihinde Ormanpark’ta düzenlenen Kahvaltılı Toplantıda SASKİ Genel Müdürü Rüstem Keleş konuk edildi. Genel Müdür, titiz ve özenle hazırlanmış bir çalışmayla MMG Sakarya Şubesi üyeleri ve diğer misafirlere SASKİ’yi anlattı. Harita üzerinden Sakarya’da hizmet ulaştırılan yerler, abone sayısı, ve nüfus hakkında bilgiler veren Keleş, göreve geldiklerinde imkanların şehre verilen suyun miktarını tespite dahi müsait olmadığını ancak yapılan çalışmalarla bugün tek merkezden suyla ilgili tüm parametrelerin ölçülebildiğini kaydetti.Yıllara göre yapılan yatırımların detaylarını da açıklayan Genel Müdür Keleş, yapılan çalışmalarla şehrin uzun yıllar içmesuyu ve altyapı ihtiyacının tamamlanmak üzere olduğunu bildirdi. SASKİ Genel Müdürü Rüstem Keleş'in katılımıyla gerçekleştirilen kahvaltılı toplantı sonrası Mimar ve Mühendisler Grubu Sakarya Şubesi üyeleri SASKİ'ye düzenlenen teknik geziye de katılarak SASKİ ve çalışmaları hakkında bilgi aldılar.


Karayolları Genel Müdürü Mehmet Cahit Turhan:

"Türkiye uluslararası taşımacılıkta bir köprü görevi görüyor." K

arayolları Genel Müdürü Mehmet Cahit Turhan, Mimar ve Mühendisler Grubu Bursa Şubesi'nin düzenlemiş olduğu 3. Olağan Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, bölünmüş yollar sayesinde yıllık 10 trilyon 606 milyarlık bir tasarruf sağlandığını bildirdi. Turhan, son 10 yılda yapılan bölünmüş yollar için 84,7 milyar lira yatırım yaptıklarını, geçen yıl Karayolları Genel Müdürlüğü'nün kullandığı ödeneğin yüzde 91'inin yatırım için kullanıldığını söyledi. Yollar 2023'e uzanıyor Türkiye'de son 10 yılda 16 bin 152 kilometre uzunluğunda bölünmüş yol yapıldığını belirten Turhan, şu bilgiyi verdi: "Birileri bize bu kadar bölünmüş yol yapacağımızı söylese biz inanmazdık. 2015'te Türkiye'deki bölünmüş

yol uzunluğunu 26 bin 500 kilometreye çıkarmayı hedefliyoruz. Yakın, orta ve uzun vadeli olarak düşündüğümüz 2023 hedefleri kapsamında, bu uzunluğu 2019'da 31 bine ve 2023'te de 36 bin 827 kilometreye çıkarmayı hedefliyoruz ki bu, yollarımızın yüzde 50'ye yakın olan kısmının bölünmüş yol haline gelmesi demek oluyor. "Bölünmüş yolların trafik kazalarının azalmasında çok büyük rolü olduğunu dile getiren Turhan, şöyle devam etti: "Son 10 yılda ve 100 milyon taşıt-kilometreye göre, ölü sayısında yüzde 41'lik bir azalma oldu. Ayrıca bölünmüş yollar sayesinde yıllık 10 trilyon 606 milyarlık bir tasarruf sağlanmış oldu. Bunun karşılığı, fazla akaryakıt tüketimi ve yolda kaybedilen zamanın iş gücüne dönüşümüyle elde edilecek fayda olarak hesaplandı.

Yine 2 milyar 34 milyon tonluk da akaryakıt tüketiminin azalmasından dolayı karbondioksit salınımından tasarruf ediyoruz."

"Çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor" Turhan, uluslararası ticarette limanların kıtalar arası taşımacılıkta daha fazla kullanılması için gerekli çalışmaların devam ettiğini dile getirerek,"Türkiye'nin uluslararası taşımacılıkta bir köprü görevi görmesi bakımından da limanlarımızı sınır kapılarına bağlayan 11 bin 749 kilometre uzunluğundaki kuzey güney akslarının da 8 bin 823 kilometresini tamamladık. Bin 475 kilometrede de çalışmalar devam ediyor ve bin 451 kilometrede ise proje çalışmaları sürdürülüyor" ifadesini kullandı.

MMG, 36. Yapı Fuarı Turkeybuild İstanbul'daydı

T

ürk yapı sektörünün ve bölgenin en büyük fuarı Yapı Fuarı - Turkeybuild İstanbul, 81.000 m2’lik 12 salon ve açık alanında, 1.150 katılımcı firmanın ürün ve hizmetlerini 109.537 ziyaretçiyle buluşturdu. Fuarın Uluslararası İş Geliştirme Platformu etkinlikleri yapı sektörü profesyonelleri tarafından büyük ilgi gördü. Fuar, yapı sektöründe en son yenilik ve teknolojileri barındıran ürün çeşitliliği ile uluslararası pazarlar ve fırsatlar için buluşma noktası oldu. Yapı dünyasının bilgi merkezi olarak 45 yıldır hizmet veren Yapı-Endüstri Merkezi (YEM) tarafından düzenlenen ve 36 yıldır yapı sektörünün uluslararası

zirvesi olan Yapı Fuarı - Turkeybuild İstanbul 24 - 28 Nisan tarihleri arasında Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Uluslararası katılımın önemine değinen Yapı-Endüstri Merkezi (YEM) ve YEM Fuarcılık Genel Müdürü Dr. Barış Onay, fuarın “Konuk Ülke Projesi”nin bu yıl ki konuğunun Azerbaycan Cumhuriyeti olduğunu belirtti. Onay, Azerbaycan’ın Türkiye için önemine değinerek, iş konseylerinin birlikte çalışmasının iki ülke arasındaki ticari ilişkileri geliştireceğini ifade etti. Mimar ve Mühendisler Grubu, ziyaretçilere mimarlık ve mühendislik alanlarında farklı disiplinlerarası projeler hakkında bilgiler verdi.

Mayıs - Haziran 2013 17


ETKİNLİK

TÜRK TELEKOM GENEL MÜDÜRÜ TAHSİN YILMAZ:

DAHA BÜYÜK BİR ÜRETİM TOPLUMU MEYDANA GETİRMEMİZ GEREKİR Türk Telekom Genel Müdürü Tahsin Yılmaz, dijitalleşme çağında dijitalleşirken kendi kültürel kodlarımızı korumak için daha büyük bir üretim toplumu meydana getirmemiz gerektiğini söyledi. Türkiye’de artık AR-GE’nin önemine varıldığını söyleyen Tahsin Yılmaz, şehirlerin dijitalleşmeye başladığını, metropol alanlarda yaşayan insanların zaman sıkıntılarına çözüm projeleri geliştirmemiz gerektiğini söyledi.

S

ponsorluğunu ETK Kablo’nun yaptığı, açılışını Mimar ve Mühendisler Grubu Yönetim Kurulu Üyesi Murat Özmen’in yaptığı “Dijital Şehirler, Dijital Yaşam” konulu kahvaltılı çalışma toplantısı, Topkapı Eresin Hotel’de gerçekleşti.

MMG Başkanı Avni Çebi: "Barış, Türkiye’nin her alanda kalkınabilmesi için çok önemli…" Mimar ve Mühendisler Grubu Genel Başkanı Avni Çebi, açılış konuşmasında Türkiye’nin barış ortamını iyi değerlendirmesi gerektiğini, barışın herkesin ihtiyacı olduğunu söyledi. Akil insanlarla başlatılan barış sürecini bir fırsata çevirmemiz gerektiğini söyleyen MMG Başkanı Avni Çebi, Türkiye’de enerji üretiminin artması gerektiğini, yerli teknoloji kullanımında ve teknoloji transferi konu-

18 Mimar ve Mühendis

larında daha hassas ve hızlı çalışmamızın artık zorunlu olduğunu ifade etti. Barışın her alanda Türkiye’yi kalkındıracağını söyleyen Avni Çebi, Türkiye’nin 3. Nükleer Tesisini kendi teknolojisiyle kurabilmesi, birikimi ve genç nüfus yoğunluğunu bir fırsata çevirmesi gerektiğini söyledi. MMG olarak son zamanlarda çok konuşulan şehircilikle ilgili konularda özellikle çalışmalar yaptıklarını belirten Avni Çebi, şu anda Mimar ve Mühendis dergisinin şehircilik özel sayısını hazırladıklarını söyledi. Avni çebi, şehri inşa ederken dünü, bugünü ve geleceği düşünerek, geçmişin birikimini geleceğin vizyonuyla birleştirerek inşa etmemiz gerektiğini ifade etti. Tarım toplumundan sanayi toplumuna, sanayi toplumundan bilgi toplumuna ilerleyen süreçte tüm dünyanın dijitalleşmeye başladığını söyleyen MMG

Başkanı Avni Çebi, dijital şehirleşmeyle birlikte çok katlı yapılar inşa ederek dikey yapılar değil, yatay yapılarla insanların daha rahat, bilgi teknolojilerinden faydalanarak insanların daha sakin mekanlarda, daha çok çocuklu, daha üretken ve verimli şehir modelleri üretmeye hazır olmamız gerektiğini söyledi. Türk Telekom Genel Müdürü Tahsin Yılmaz: "Türkiye’de yatırımları yaparken bölge ayrımı yapmıyoruz, İstanbul neyse Ardahan da odur.” Son 10 yılda Türkiye’nin çok ciddi süreçlerden geçtiğini belirten Türk Telekom Genel Müdürü Tahsin Yılmaz, Türkiye’nin geleceğinde hayallerimizi gerçekleştirebilmemiz için hazır olmamız gerektiğini söyleyerek sözlerine başladı. 2013 için kamuoyunu 3D vizyonuyla (Dijital yaşam dönüşümü – Değer odaklı müşteri hizmetleri – Dünyaya açılım) bilgilendirdiklerini söyleyen Tahsin Yılmaz, Türk Telekom olarak bir altyapı inşa ettiklerini belirtti. Önümüzdeki yıllarda yaptıkları yatırımları neden yaptıklarını anlatacaklarını ve o zaman insanların Türk telekom’u daha iyi kavrayacaklarını söyleyen Türk Telekom


Genel Müdürü Tahsin Yılmaz, yaklaşık 25-30 milyon insana hizmet ettiklerini, STK’larla ciddi çalışmalar yaptıklarını belirtti. Türk Telekom kablosunun olmadığı bir binanın olmadığını söyleyen Türk Telekom Genel Müdürü Tahsin Yılmaz, tüm Türkiye’de dünyayı 4 defa dolaşacak kadar fiber ağa, yaklaşık 197.000 km2’nin fiberoptik ağa sahip olduklarını, tüm Türkiye’yi kapsayacak projeler ürettiklerini söyledi. Türkiye’de internet alanında limitsiz paket kullanımının % 73’e çıktığını söyleyen Tahsin Yılmaz, artık birçok insanın interneti her alanda kullanmaya başladığını belirtti. Yurt dışı çıkış hızının 1.640 Gbps’e çıktığını söyleyen Tahsin Yılmaz, 81 ilin tamamında fiberoptik dönüşüme başladıklarını ifade etti. “Türkiye artık bazı ülkelere imrenmeyi çok geride bıraktı.” Yüzyıllar boyu insanlar daha güzel şehirler kurmaya çalıştılar. Günümüzde artık metropol alanlarda insan yoğunluğu arttıkça, zamanı daha çok kullanma zorunluluğunun ortaya çıktığını söyledi. Artık şehirleri akıllı şehirlere dönüştürmenin zamanının geldiğini söyleyen Tahsin Yılmaz, birçok alanda yatırımlar yaptıklarını söyledi. Çok iyi bir tüketim toplumu olduğumuzu ama iyi bir üretim toplumu için adımlar atmamız gerektiği söyleyen Tahsin Yılmaz, ay yıldız logo ve projeleriyle dijital şehirleşmede ay yıldız logosu görülen tüm binalarda Türk Telekom vesilesiyle en önemli servisleri sunacaklarını belirtti. Bir ekosistem kurarak birçok firmayla çalışıp dijital yaşamla, işbirliğinin maksimilize edildiği bir dünya tasavvur ettiklerini açıkladı.

20. yüzyılın ulus devlet çağı, 21. yüzyılın şehir çağı olacağını söyleyen Türk Telekom Genel Müdürü Tahsin Yılmaz, yerel yönetimleri modernize ederek vatandaş odaklı projeleri uyarladıklarını belirtti. Teknoloji geliştikçe çok daha fazla cihazla dolaşmaya başlayacaklarını belirten Tahsin Yılmaz, BULUT UYGULAMALARI ile gelecekte hayal edilen dijitaş şehirler inşa etmeye başlayacaklarını söyledi. Değişimin karşısında kimsenin duramayacağını, ama bize hassas olan kültür ve medeniyetimizin, insanımızın muhafazası konusunda hepimizin gayretli olması gerektiğini belirtti... “Türkiye’de her hanenin bir üyesiyiz.” Türk Telekom’un her eve bir bağlantısının olmasından ötürü Türk Telekom’un çok müstesna bir yerde olduğunu söyleyen Türk Telekom Genel Müdürü Tahsin Yılmaz, Türkiye’de çanak antenlerden çok yakında vaz geçileceğini söyledi. Fransa’da Paris’te 20 milyon internet kullanıcısı olduğunu, şehrin tarihi ve mimari dokusu ile ilgili estetik kaygılardan ötürü çanak anten kullanımının yasaklandığını, Türkiye’de de benzer uygulamaların olabileceğini, bu nedenle çanak anten kullanımına gerek kalmadan HD yayın ile TİVİBU gibi uygulamalarla abone sayısının artmasını beklediklerini söyledi. Türk Telekom’un Türkiye’yi “Dijital Köprü” yapma gibi bir sorumluluğunun olduğunu söyleyen Tahsin Yılmaz, soğuk savaş döneminden siber savaş dönemine geçtiğimizi ifade etti. ABD’nin Siber Saldırılarla İran’ın Nükleer Programını 4 yıl geciktirebildiğine dikkat çeken Tahsin Yılmaz, siber güvenliğin Türkiye’nin en önemli önceliklerinden biri haline geldiğini söyledi.

MMG İzmir Şubesi'nde Ünal Özturkut yeniden başkan seçildi M MG İzmir Şubesi’nin 4.Olağan Genel Kurul Toplantısı 23 Mart 2013 cumartesi günü MMG İzmir Şube üyelerimizin katılımı ile İzmir Orman Bölge Müdürlüğü’nde gerçekleştirildi. MMG Genel Başkanı Avni Çebi’nin de katılımıyla gerçekleştirilen 4. Olağan Genel Kurul Toplantısında yeni dönemde de Ünal Özturkut başkanlığa seçildi. MMG İzmir Şube başkanlığına yeni dönemde de devam edecek olan Özturkut çalışmaların devam edeceğine ve mimar ve mühendislik alanında nitelikli işler yapmaya devam edeceklerini; genel kurul ve yeni yönetimin MMG ve ülke adına hayırlara vesile olmasını

temenni etti. Toplantı yeni dönem Yönetim kurulu -Denetleme kurulu asil ve yedek üyelerinin seçilmesi , dilek ve temennilerin dile getirilmesi ve hatıra fotoğrafı çekilmesi ile sona erdi.

SİBER GÜVENLİK UZMANI HUZEYFE Önal:

GELİŞMİŞLİK DÜZEYİ SİBER GÜVENLİĞE VERİLEN ÖNEMLE BAĞLANTILIDIR M

imar ve Mühendisler Grubu’nun düzenlediği bizbize konuşmalar etkinliğinin konuğu Siber Güvenlik Uzmanı Huzeyfe Önal oldu. MMG Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen etkinlikte Önal “Siber Tehditlerle Mücadele ve Türkiye Analizi”konulu bir sunum yaparken, siber saldırılar ve siber güvenlik önlemleri hakkında da katılımcıları bilgilendirdi. Siber saldırılar ve bununla mücadele eden siber güvenlik görevlilerinin karşılaşma sürecini anlayabilmek için son yıllara bakmanın yeterli olacağını belirten Önal, siber saldırıların geçmişte de olduğunu fakat elektronik haberleşme cihazlarının kullanımının yaygınlaşmasından sonra daha fazla önem kazandığını; buna bağlı olarak da hem siber saldırıları gerçekleştirenlerin, hem de bu saldırılara karşı koruma sağlama görevi üstlenenlerin daha çok karşı karşıya gelmeye başladıklarını ifade etti. Günlük hayatta kullanılan elektronik cihazlara bağımlılığın etkinlerinden bahseden Önal; “Hayatımızı ne kadar çok elektronik sistemlere bağlı kılarsak; ki bu bizim hayatımızı kolaylaştıran bir şey aynı zamanda, o kadar da bunun tehlikeleriyle karşı karşıya kalma durumunda kalıyoruz.” dedi.

Mayıs - Haziran 2013 19


ETKİNLİK

Bursa Şubeden Ziyaret

8. ŞUBEMİZ DİYARBAKIR OLDU Mimar ve Mühendisler Grubu, Türkiye Çapında şubeleşme çalışmalarına devam etmeye devam ediyor. Daha önce Türkiye genelinde Ankara, İzmir, Bursa, Kayseri, Konya, Samsun ve Sakarya olmak üzere yedi şubeye sahip olan MMG, yeni ve 8. Şubesini Diyarbakır’da faaliyete geçirdi.

1.

Olağan Genel Kurul ile birlikte Kurucu Başkan Mesut Işık’ın başkanlığında faaliyete geçen MMG Diyarbakır Şubesi, Türkiye genelinin yanı sıra Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgeleri’nde de şubeleşme hedefinde olan MMG’nin vizyon ve misyonları doğrultusunda mimar ve mühendis üyeleriyle birlikte kamuoyuna hizmet vermeye devam edecek. “Özgün bir dil oluşturup, bu doğrultuda duruşumuzu sergiliyoruz” MMG Genel Başkanı Avni Çebi Diyarbakır Şubesi açılışında yaptığı selamlama konuşmasında MMG Diyarbakır Şubesi’nin hayırlara vesile olması temennisinde bulurken, MMG’nin hikmet, imar ve ihsan kavramları ışığında çalışmalarına ve yoluna devam ettiğine vurgu yaparak, “Biz MMG ve çağın şahidi olarak yapılan başarılı çalışmaları takdir edeceğimiz gibi, aksi durumlarda görüş ve önerilerimizi de açıklamaktan çekinmiyoruz. Biz özgün bir dil oluşturup bu doğrultuda duruşumuzu sergiliyoruz.” dedi. “MMG Diyarbakır Şubesi bölgesel kalkınma adına çok önemli bir adım”

Avni Çebi

20 Mimar ve Mühendis

MMG Genel Başkan Yardımcısı Kadem Ekşi de Diyarbakır Şubesi açılışında bir konuşma gerçekleştirirken, MMG Diyarbakır Şubesi’nin bölgede bahar müjdesiyle barış ve sevgi köprüleri kuracağını belirtti. MMG Diyarbakır Şubesi’nin deprem ve kentsel dönüşüm, teknoloji ve diğer birçok konularda bölge insanları ve bölge kalkınmasına yardımcı olacağını ifade eden Ekşi, yerel kalkınma konusunda tarımdan hayvancılığa hatta turizme kadar birçok konuda görüş bildirerek sürece ortak olacaklarını dile getirdi. “Üniversiteler ve diğer sivil toplum kuruluşlarıyla ortak çalışmalar gerçekleştirilecek” Mimar ve Mühendisler Grubu Diyarbakır Şubesi’nin 1. Olağan Genel Kurulu sonucunda başkanlığa seçilen ve aynı zamanda MMG Diyarbakır Şubesi’nin Kurucu üyesi olan Mesut Işık ise yaptığı konuşmada; MMG Diyarbakır Şubesi’nin bölgedeki barışa ve kalkınmaya büyük destek vereceğini belirtirken, MMG üyesi mimar ve mühendislerin bu noktada başarılı çalışmalarıyla önemli bir rol yükleneceklerini dile getirdi.

Mesut IŞIK

G

enel kurul sonrası göreve gelen, Mimar ve Mühendisler Grubu Bursa Şubesi yönetim kurulu üyeleri ilk ziyaretini Bursa Teknik Üniversitesi’ne yaptı. Ziyaret, Rektör Prof.Dr. Ali Sürmen'in makamında yapıldı. Bursa’nın; üniversite ile ilişkileri, teknik konular, geleceğe yönelik planlama, mimar ve mühendislerin şehre olan sorumlulukları, hızla gelişen bir il olan Bursa’nın yatırımları vb. konularında karşılıklı fikir alışverişinde bulunuldu. Ortak projeler, etkinlikler yapılması konusunda fikir birliğine varıldı. Belli aralıklarla bir araya gelinmesi, karşılıklı fikir alış verişlerinde bulunulması gerektiği, teknik insanlara büyük görevler düştüğü, şehre karşı sorumluluklarımızın olduğu hem idareye, hem de şehrimizde yaşayan hemşerilerimize yardımcı olmayı ve katkı koymayı ortak hedef olarak belirledi.

MMG Samsun Şubesi'nin yeni Başkanı Yaşar Tok oldu

M

imar ve Mühendisler Grubu Samsun Şubesi’nin gerçekleştirmiş olduğu 2. Olağan Genel Kurul’da, Murat Albayrak başkanlık görevini Yaşar Tok’a devretti. Üyelerin katılımıyla gerçekleştirilen genel kurul ve görev teslim toplantısında yapılan oylama ile yeni yönetim ve denetim kurulları teşkil edildi. Yapılan genel kurul sonucunda MMG Samsun Şubesi’nin Yeni Başkanı Yaşar Tok, Başkan Yardımcısı ise Ali Kuloğlu oldu. Gerçekleştirilen 2. Olağan Genel Kurul sonucunda başkanlığa seçilen Tok, yaptığı açıklamada; “Gerçekleştirilen genel kurulun ülkemiz, milletimiz, MMG Samsun Şubesi adına hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.” dedi.


KÖMÜRÜN ELEKTRİK ENERJİSİ ÜRETİMİNDEKİ YERİ

Mimar ve Mühendisler Grubu’nun ICCI 2013 – 19. Uluslararası Enerji ve Çevre Fuarı ve Konferansı kapsamında düzenlediği “Türkiye Elektrik Enerjisi Üretiminde Kömür Potansiyeli” konulu özel oturum 25 Nisan 2013 tarihinde yoğun bir katılımla gerçekleştirildi. Mimar ve Mühendisler Grubu Genel Başkanı Avni Çebi’nin moderatörlüğünü yaptığı panele, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ) Genel Müdürü Mustafa Aktaş, Elektrik Üretim Anonim Şirketi (EÜAŞ) Genel Müdürü Halil Alış, İSKEN Enerji Genel Müdürü Sırrı Uyanık ve EPDK Termik Santraller Grup Başkanı Rıza Güngör konuşmacı olarak katıldılar.

“Demek ki bizim maden ihracatımız kömür, ithalatımızı karşılamıyor.” MMG Genel Başkanı Avni Çebi panelin başlangıcında MMG ve çalışmalarından bahsederken; sanayi, enerji, şehircilik ve mimari, gelir adaleti, istihdam ve birçok alanda etkinlik ve çalışmalar yaptıklarını belirtti. Türkiye’nin büyüyen ve kalkınan bir ülke olduğunu dile getiren Çebi, enerjinin de bu büyüme sürecinde önemli bir yere sahip olduğunu ve enerjiyle beslenmesi gerektiğini dile getirdi. Enerji konusunu yaşam kalitesinin artırılması için gerekli olan enstrümanlardan biri olarak değerlendiren Çebi; “Türkiye bildiğiniz gibi enerjisinin birçoğunu ithal etmektedir. Özellikle 2012 yılında ithalatının dörtte birini enerjiye yapmış durumda. Bu daha çok enerjide birincil kaynaklar dediğimiz; petrol, doğalgaz, kömür gibi bileşenlere giden bilgiler.” dedi. “AB ülkeleri gelişmişliklerini ve sanayi devrimlerini kömürle birlikte tamamladılar” Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu Genel Müdürü Mustafa Aktaş konuşmasında ülkenin bir enerjiye ihtiyaç duymasının bir gerçek olduğunu dile getirirken, ülkelerin gelişmişlik derecelerinin enerji potansiyelleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi. Türkiye’nin enerji konusundaki durumundan

önce dünya genelindeki enerji gelişmeleri hakkında bilgiler veren Aktaş; petrol, doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıtların önemine vurgu yaparken; “bu üç tane fosil yakıta gelecekte de bağımlı olacağız dedi. “Geçen sene geçen sene yaptığımız ihracattan 1,5 milyar kWh daha fazla ithalat yaptık” Elektrik Üretim Anonim Şirketi (EÜAŞ) Genel Müdürü Halil Alış 1994’lü yıllardan itibaren kömürle yakından ilişki halinde olduklarını söylerken, EÜAŞ’ın işinin elektrik üretimi olduğunu fakat kömür çıkartılması ve diğer çalışmalar nedeniyle de bu konuyla ilişkili olduklarını ifade etti. Elektrik üretecek şirketler olarak kömüre çok farklı şekilde baktıklarını dile getiren Alış; “Onun içerisindeki güzelliği görmeye başladık. Aslında işin doğrusu 2,5 sene önce EÜAŞ’a geçmeden önce TEİAŞ’dayken ben de kömürün gerçekten bu kadar güzel bir meta olduğunu bilmiyordum.” dedi. “Kömür aslında eskiyen bir kral değil, bir nesil daha eskimeyen bir krala dönüşüyor” İSKEN Enerji Genel Müdürü Sırrı Uyanık konuşmasında dünya genelinde kömüre olan ilgi ve yönelişin nedenlerine ve son yıllardaki gelişmelerine değinirken, kömürlü santrallere duyulan ilgiden ve karşılaşılan

güçlüklerden bahsetti. Bütün dünyada yenilenebilir enerjiye doğru bir yöneliş olduğunu belirten Uyanık, daha az karbon yoğunluğu olan karbonsuz ekonomiye doğru bir gidişin olduğunu söyledi. Bu gidişatın yavaş ve nesiller alan bir dönüşümde gerçekleştiğine dikkat çeken Uyanık, bu dönüşümde köprü teknolojilerin, uygulamaların ve çözümlerin kullanılması gerektiğini vurguladı. Rıza Güngör, üretim tesisleri ve tesis lisansları konusunda bilgiler verdi EPDK Termik Santraller Grup Başkanı Rıza Güngör, sunum eşliğinde gerçekleştirdiği konuşmasında “Üretim Tesisleri Lisanslandırma Sürecine İlişkin Tespitler ve Sektör Katılımcılarından Beklentiler” konulu bir sunum gerçekleştirmek istediğini; fakat kanunda değişikliklerin yapılmasının gündeme gelmesi nedeniyle, üretim lisanslarından sorumlu olmasından dolayı kanunda tesislerin lisanslarına ve üretim tesislerine yönelik ana başlıklara değinmek istediğini belirtti. EPDK’nın kuruluşu ile beraber elektrik piyasasının serbestleştirme çabalarına başlanmış olduğunu belirten Güngör, geçen süre içersinde sektör katılımcılarının özverili çalışmaları sonucunda önemli mesafeler alındığını dile getirdi.

Mayıs - Haziran 2013 21


ETKİNLİK

TRAKYA ÜNİVERSİTESİ'NDE MİMAR SİNAN KONUŞULDU Mimar Sinan’ın 425. Ölüm yıldönümünde Trakya Üniversitesinde iki süren VIII. Uluslar arası Sinan Sempozyumu’nda “Farkındalık” kavramı konuşuldu. MMG ve Mimar Sinan Vakfı sempozyumun ilk panelini düzenleyerek Süleymaniye Külliyesi’ni anlattı.

Mimar Cengiz Bektaş: "Ben çalışmalarımla Mimar Sinan'a layık değilsem, Sinan'la övünmeye hiç hakkım olamaz!" VIII. Uluslararası Sinan Sempozyumu, Mimar Cengiz Bektaş'ın açılış konuşmasıyla başladı. Bektaş, açılış konuşmasında Mimar Sinan'ı maalesef anlayamadığımızı, anlayacak bir zihinde olmadığımızı belirterek, bugün artık mimari bir üslup geliştirmeye çalışmamız gerektiğini söyledi. "Çalışmalarımızı Mimar Sinan'ın geldiği kültürün altyapısından hazırlarsak, o muhteşem kültürümüzü ve mimarlıkta edindiğimiz tecrübeleri gelecek kuşaklara taşıyabiliriz" diyen Mimar Cengiz Bektaş, konuşmasını "Sinan'a layık olmaya çalışmalıyız" diye bitirdi. Prof. Dr. Suphi Saatçi: "Sinan Ayasofya'yı restore etmeseydi, Ayasofya bugünlere gelemeyebilirdi…" Açılışın ve öğle yemeğinin ardından oturumlara geçildi. MMG'nin düzenlediği oturuma konuşmacı olarak Mimar Sinan Üni.'den Prof. Dr. Suphi Saatçi, İstanbul İl Özel İdaresi Genel Sekreter Yrd. Mimar Ümit Ünal, Doğan Savran, Şaduman Sazak, Anıl Mühürdaroğlu ve Nurçin Çelik katıldı. Kent kültürü ve kent bilincinin konuşulduğu panelde, Mimar Sinan Üni.'den Prof. Dr. Suphi Saatçi ilk konuşmacıydı. Konuşmasında genel olarak Mimar Sinan'ı anlatan Prof. Dr. Suphi Saatçi, bakmak ve görmek arasındaki farklardan giriş yaparak, Mimar Sinan'ın eserlerine baktığımızı ama göremediğimizi ifade etti. Mimar Ümit Ünal: ‘’Süleymaniye Külliyesi;

22 Mimar ve Mühendis

Edirne-Mimar Sinan Vakfı yöneticileriyle

Hayatın tüm yönlerini kuşatan (bir yapı olarak) Türk Mimarlık Tarihinin Doruk Noktasıdır.’’ İstanbul İl Özel İdaresi Genel Sekreter Yardımcısı Mimar Ümit Ünal, Süleymaniye Külliyesinin, Konstantinopolis ile İstanbul’u ayıran en büyük strüktürel özelliği olan bir yapıt olduğunu, Türkler için Süleymaniye’nin bir camii olmaktan çok kurumsallaşmış bir sosyal düşünce, bütün bir tarihi özümseyen bir sembol olduğunu belirtti. Mimar Sinan’ın tasarladığı külliye planlarında Caminin Külliyenin odak noktası olduğunu, Camilerin önemi arttıkça medrese ve imaretlerin sadeleştiğini, Sinan’ın asıl ustalığının bu kompleksin vaziyet planında bulunduğunu, Sinan’ın orijinal bir şehircilik görüşü ile Külliyeyi teraslar halinde çözdüğünü, Külliyenin hayatın tüm yönlerini kuşatan bir yapı olarak (dini işlevi yanında, Eğitim, Sağlık, Temizlik, Sosyal Yardım, Konaklama ve Ticaret gibi birimleriyle) Türk Mimarlık Tarihi açısın-

dan bir doruk noktası olduğunu vurguladı. Panelin ardından paydaşımız Mimar Sinan Vakfı ziyaret edildi. MMG ile Mimar Sinan Vakfı’nın önümüzdeki dönemlerde yapılması planlanan projeler konuşuldu. Selimiye Camii bahçesine çok yakın olan Mimar Sinan Vakfında ortak projeler konuşuldu. İkindi namazı ve yemekle devam eden sohbet MMG ekibinin Edirne’den ayrılmasıyla sonlandı.


Genç MMG, Hollandalı Mimarlık Öğrencilerinin Çalıştayına Katıldı Mimar ve Mühendisler Grubu Genç MMG Komisyonu, İstanbul Ticaret Üni.i Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü'nün Hollanda Royal Academy of Arts İç Mimarlık Bölümü ile birlikte 15-19 Nisan tarihleri arasında (15 Yabancı+10 Türk )öğrenci ve hocaları ile birlikte İstanbul da Kentsel Dönüşümler ve Yeni Yerleşmeler konulu bir Çalıştay'a katıldı. Programa İTÜCÜ'den katılan Prof. Dr. Işık Aydemir, kentsel dönüşümü bütün bir fotoğraf olarak görmeleri gerektiğini, her açıdan düşünülüp uygulanmaya başlanmasının önemini belirtti.

M

imarlık öğrencileriyle Küçükçekmece Belediyesi Kentsel Dönüşüm alanlarında gerçekleşen programa Mimar ve Mühendisler Grubu'ndan Genç MMG Başkanı Yavuz Sarı, Genç MMG yönetim kurulundan Yunus Emre Tozal, Semih Bayramlı, Esra Taştan ve Ahmet Ekrem Çelikel katıldı. Hollandalı ve İTÜCÜ İç Mimarlık öğrencileriyle birlikte gerçekleştirilen program, Küçükçekmece Belediyesi'nde Beld. Başkanı Aziz Yeniay'ın sunumuyla ve kentsel dönüşümde şimdiye kadar geldikleri noktada analizleriyle başladı. Küçükçekmece Beld. Başkanı Aziz Yeniay, kentsel dönüşümde kalkın kanaatini olumlu

anlamda kullanılmasının, halkla bütünleşerek kentsel dönüşüm çalışmalarının yapılmasının önemine değindi. Küçükçekmece'de kentsel dönüşüm çalışmalarında şu anda hedefledikleri yerde olduklarını söyleyen Aziz Yeniay, tüm projelerde toplumun onayını almaya çalıştıklarını, onayı aldıktan sonra işlerin çok kolaylaştığını belirtti. Sunumun ardından yapılan soru-cevap kısmında mimarlık öğrencileri kentsel dönüşüm uygulamalarında dünyada yapılan çalışmalarla Türkiye'deki çalışmaları karşılaştırma fırsatı buldular. Aziz Yeniay ile birlikte değerlendirmeler yapan grup, öğle yemeğinin ardından hem Küçükçekmece Belediyesi'ni gezdiler,

hem de Küçükçekmece'de inşaatı devam dev konser salonu olan Arena'yı, Eylül ayında faaliyete geçecek olan yeşil bina ve çevreyle uyumlu ekolojik bina sertifikalarını alan yeni Belediye binasını yakından inceledi. İnşaatına devam edilen konutları da gezen öğrenciler, Küçükçekmece'de halen devam eden inşaat alanları hakkında mimar ve mühendislerden bilgi aldı. Program, Kayaşehir'de yapılan binalardaki gözlemlerin ardından bitti. İstanbul'daki kentsel dönüşüm çalışmalarında gözlemlerine devam edecek öğrenciler, çalışmalarını Cuma günü katılacakları Değerlendirme Toplantısı'yla ve panelle sonuçlandıracaklar.

Mayıs - Haziran 2013 23


MİMARLIK

MODERNLİK ve GELENEK ARASINDA BİNA KÜLTÜRÜMÜZ Taş Gazeli (II.bölüm)

Taş taş değil bağrındır taş senin Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin Ülkendir taş ve beton bu yanlışkent Her gün bir yanın biraz daha taş senin Taş alanlarıdır taş insanları taşır bir Nereye gelsen ey aşk karşında bu taş senin Uygarlık taşla taşımak çağlar üzre Kolların bu denli güçlü müdür senin Bir taş devridir ama bağışla beni Niçin bunca geldim üstüne ey taş senin Bir İbrahim bıçağı ikiye biçer taşı Sevgili nasıl kırdı kutlu dişin taş senin Ölüm bir kasırgadır çevirir seni beni Nedir kucağında kocaman taş senin

Osman Sarı

>

YAZI: MEHMET OSMANLIOĞLU* / MİMAR

Türkiye’de mimarlık faaliyetlerinin temel meselesi ülkenin modernleşme deneyimi içinde mimarların karşı karşıya kaldığı “kültürel kimlik“ belirsizliğidir. Bu kimlik meselesinin şehrin kimliğine tesiri de müteakip meseleyi işaret etmektedir.

T

ürkiye’de çağdaş mimarlık; kültürel kimlik mevzuuna dair kararsızlık ve müzmin tereddütden nasibini almıştır.Cumhuriyet Döneminde kimlik meselesinde süregelen med-cezirler; doğu-batı, millî-beynelmilel, dindarlık-laiklik gibi ikilemlerin çevresinde ve bunların oluşturduğu girdapta kendi kendisiyle boğuşarak geçirdi. Aidiyetini tam ifade edemediği doğu ile batı arasında – arafta- kalan, Anadolu, Osmanlı ve Erken Cumhuriyet miraslarına yakınlığına dair tercihlerindeki kararsızlıktan kaynaklanan zihin karışıklığı, sosyo-kültürel faaliyetlerde ortaya çıkan tereddütlerin kaynağı olageldi. “Gelenek ve modernlik” karşıtlığı temelindeki kutuplaşmalar siyasal ve kültürel gündemi işgal ederken, mimari üslup tartışmalarının da farklı kültürel kutuplar etrafındaki kimlik kaygısı oluşturmada etkin rol oynamaktaydı. 24 Mimar ve Mühendis

Aslında kimlik meselesindeki tereddütler, kimi çevrelerce farklı bir bakışla, karşıt kutupların yaklaşımları kültürel çeşitlilik oluşturmak ve kendi konumunu gözden geçirmek imkânını da beraberinde getirmesi açısından müspet karşılanabilmektedir. Türkiye, Osmanlı’nın Tanzimat aydınlarından tevarüs eden modernizm çabalarını Cumhuriyet döneminde de yoğunlaştırmış ve kimlik konusunda vehimleriyle ve değerlerimize güven eksikliğiyle günümüze taşımıştır. Sosyal, siyasi ve kültürel hayatın her alanında, doğru

istikamete gidilip-gidilmediği ve oluşturulan nev-zuhur kimliğin tek otorite kabul edilen Batı tarafından akredite edilmesine dair endişenin tezahürlerini görmek mümkündür. Öte yandan batılılaşmanın hangi ülke (Fransız, Alman, Amerikan Japon) modellerine göre yönlendirileceği başka bir kararsızlık süreci yaşatmıştır. Bu hususta en belirgin örneklerden 1927 yılında inşaa edilen Türk Ocağı ve Milli Savunma Bakanlığı binaları Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki kültürel tereddütü ifade etmek için apaçık bir çift oluşturuyor.


Eserlerden birincisi neo-klasik tarzda Osmanlı Mimarisini yansıtırken,20. yüzyılın ilk çeyreğindeki “1. Millî Mimari” adını alacak akımın örneği bir yapı iken, ikinci bina yabancı mimarların “kübik mimari” tarzında, ülke için oldukça yeni bir üslupla inşaa edilmekteydi. Bu yaklaşım mevcut yönetimin Osmanlı mirasını sürdürmek ya da onu tamamen reddetmek arasında bocalayışının bir göstergesiydi. Cumhuriyet’in kurucuları, geçmişe dair bağlarını reddederken, bu değerler karşısında yer

alan modern mimarlıkla aralarında kuvvetli bir manevi ortaklık olduğunu görmüşlerdi. Bu üslup batıcı yaklaşımla hazırlanmış toplum mühendisliği projesinin, geçmişiyle bağını kökten reddeden, radikal bir ‘medeniyet değişimine girişmiş genç ulusun ilerici(!) ideallerine uyuyordu. Osmanlı’nın son dönemindeki mahalli değerlerin yabancı olanla birleşmesinden oluacak yeni kültür oluşturma çabasından vazgeçilerek, tamamıyla batıya öykünen yaklaşımlar benimsenmiştir.Bu

maksatla yola çıkan cumhuriyet kurucularına yeni başkentin inşası tasarlanan kökten medeniyet değişimini başlatmak için her imkanı sağlıyordu.Modern tarzda konutlar, batılı tarzda yeni bir yaşam ve görsel beğeni kültürünün yayılmasında etkin oldular. Tanzimatla başlayan dönemde oluşan akıl tutulmasıyla “batı” kaynaklı her şeye hayranlıktan ağzı açık kalan körükörüne taklitçi anlayışın Cumhuriyet döneminde değişen tek özelliği Osmanlı dönemindeki Fransız hayranlığı yerini artık 1. Dünya Savaşında ortak kaderi paylaştıkları Avusturya ve Almanya’nın alışıydı. Devrim ideolojisinin totaliter yönetim sürecinde halka rağmen kazanılan başarılarının başdöndürücü heyecanıyla yetiştirilen “yaratıcı”(!) genç nesil mimarların muhayyilesinde tarihe ve geleneğe karşı şüpheci yaklaşımlar yer etmiş ve bu dönemde geleneksel mimariye dair mimari üslupta tasarlanan her bina ‘gericilik’ yaftası vurularak eleştiri konusu yapılmıştı. 1940’larda dünya genelinde gelişmekte olan ulusçu akım ise, ülkelerin tarihi geçmişlerine değer vermeye revaçta tutarken, folklorik değerler önemseniyor, mimarları klasik formlara dönüşe yöneltiyordu. Ülkemizde de dünyadaki yaygın eğilim etkisini göstererek ilk yılların radikal modernizminden uzaklaşmalar yaşanmaya başlandı. 1934’te Sovyet Yapısalcılığı’nın izinde modernist üslupla inşa edilmiş olan Sergi Evi’nin 1940’lı yıllarda devrimci kimliğin revize edilmesi ile yapı tadil edilerek klasikleştirilmiş ve modern çizgilerden arındırılarak yerini gelenekle ilişki kuran revaklı hâli almıştır. Mayıs - Haziran 2013 25


MİMARLIK 1952 yılında mimarların yıllık Balo gazetesinde yer alan bir karikatürde özetlendiği gibi;

Yeni Mimarlık akımı Bruno Taut ve Sedat Hakkı Eldem’in mimarisinde, bölgeselciliğin ölçülü örneklerini sergiledi.

Türk mimarlığının serüveni Cumhuriyet’in kuruluşundan beri her on yılda bir yeni üslup deneyerek Yeni-Osmanlıcılık (1925), Avrupa takipçiliği(1935), Yeni Yerel Değerlere ve Geleneğe Yöneliş (1945) ve Amerikan Modernizmi(1952)’ne geçişlerle yirminci yüzyılın ilk yarısını tamamlamıştır. Çok partili düzene geçilen 50’li yıllarda Soğuk Savaş dönemi müttefiklerinin birer “küçük Amerika” olma rüyasını Türkiye’nin de görmeye başlaması, kültürel kimliğin yönünü ve ona uygun mimarlığın tarzını da belirliyordu. Sedat Eldem’in geleneği yaşatmaya çalışan üslupla yaptığı Taşlık Kahvesi’nden sonra mesleki otoritelerce mimari açıdan bir “kimlik sapması” şeklinde yorumlanan Hilton Oteli’nin tasarlanması;değer kaygısından bağımsız olarak gelişen popüler kültürün yeni

yörünge merkezi olan ve her alanda yayılan Amerikan modasının mimari karşılığı idi. Hilton’un ima ettiği ise Modern Türkiye’nin yol haritasının Osmanlı İmparatorluğu’nun minarelerinden daha yükseğe, bir ilerleme sembolü, eğlence ve turizm merkezi inşaa ederek özüne giderek yabancılaşmayı tercih ettiğinin işaretiydi.

Artık bundan sonra özel sektör ya da kamuda önemli yapılar artık Amerikan modernizminin hatlarını taşıyacaktı. Ülkenin yeni kimlik işaretleri, “minarelerden daha yükseğe” inşa edilmekle, devrimci(!) ideallerin pratiği olarak Türkiye’nin ilk ‘gökdelen’ inşaatının, minareden yana yoksun “mabetsiz şehir” başkente nasip olması, sanki Ankara’ya minaresizliğine tam olarak tetabuk etmekteydi.

Bruno Taut mimarisinde ana binayı modern üslupla tasarlarken, detaylarda ve tezyinatta yerel motifler kullanmaktadır.Sedat Hakkı Eldem ise mimarinin tüm kitle ve cephe formlarında yerel /geleneksel değerlere yer vermiş ; geniş saçakları, cumba ve sabit pencere oranlarıyla halkın özüne daha yakın eserler tasarlamıştır.

26 Mimar ve Mühendis

Cumhuriyet Döneminde Cami Mimarisinin Gelişimine İlişkin Süreç ve Tartışmalar Erken Cumhuriyet döneminde devletin yatırım programları içinde yeni camilerin yapım ve onarımı yer almıyordu. Çünkü kurucu iradeye göre konu laik devlete ait bir mesele değildir ve Osmanlı döneminden kalma camiler nüfusu artmayıp azalmış bir toplum için yeterli sayıdadır.. Cami formu üzerine kamuoyunda yapılan tartışmalar her zaman, Cumhuriyet’in laikliğe ya da İslam’a bağlılığı üzerine vücut bulup-bulmadığı ikilemi içinde devam edegeldi. Cami mimarisinde modern ya da geleneksel

formların seçimi, laikçi ya da islamcı olmanın birer göstergesiydi. Çok partili rejime geçiş, bir süredir uykuda olan dinsel aktivizmi uyandırmış ve 1950 sonrası dönemde Amerikan rüyasına uygun fiziki çevre talepleri ile yeni cami yapımı taleplerinin birbirine paralel gelişmesi, kültürel kimlik sorusunu yeni bir ikileme taşıdı. Toplumun bir kesimi ‘asri’ yaşamın yeni totemlerini, gökdelenleri keşfederken, bir diğer kesimi eski mihrapta iman tazeliyordu.


Cami formu üzerine kamuoyunda yapılan tartışmalar her zaman, Cumhuriyet’in laikliğe ya da İslam’a bağlılığı üzerine vücut bulup-bulmadığı ikilemi içinde devam edegeldi. Cami mimarisinde modern ya da geleneksel formların seçimi, laikçi ya da islamcı olmanın birer göstergesiydi. Çok partili rejime geçiş, bir süredir uykuda olan dinsel aktivizmi uyandırmış ve 1950 sonrası dönemde Amerikan rüyasına uygun fiziki çevre talepleri ile yeni cami yapımı taleplerinin birbirine paralel gelişmesi, kültürel kimlik sorusunu yeni bir ikileme taşıdı.

60’lı yılların sonlarından başlayarak, cami yapımı özellikle büyük şehirlerin çeperlerinde köyden göç edenlerin yaşadığı gecekondu mahallelerinde yoğunlaştı. Kentlere göç, yer değiştiren nüfusu ‘muhacir’ konumuna getirip derin bir kimlik sorunuyla yüzleştirmekte, doğulu-batılı, yerel-evrensel gibi kültürel üstyapıya ilişkin incelmiş meselelerle değil, büyük kentin çarkında ezilip savrulan, toplumsal sınıf kimliği belirsiz bir kitlenin maddi meseleleriyle gerçeğe daha yakınlaşan anlama büründü. Cami, bu nüfus için her anlamda yönünü bulmaya yarayan korunaklı bir limandı. Yeni teşekkül eden sosyolojijk yapıda tutunmaya çalışan yeni kentli için caminin mimari nefasetinden çok geçmişin yüzüne aşina bir görünüme sahip olması yeterli iken, buhususta ehil olan kesim meseleye uzak kalmaktaydı. Mimarın, tarih boyunca en yoğun üretkenliğinin hayat bulduğu, en estetik yapı türü olan camilerin kendi mimari geçmişimizden tevarüs eden pratiğinden uzaklaşması kısa dönemde hızla ete kemiğe bürünerek geri dönülmez bir süreklilikte gerçekleşti. Bu şekilde gelişen olumsuz şartlar Türk mimarları zengin bir ifade ve yetkinlik ortamından mahrum etmiş, şehre ruhunu ve kimliğini katacak önemli sembol yapıları olan cami tasarımı da kaba bir pragmatizme mağlup olmuştu. 50’li ve 60’lı yılların yerleşik meslek pratiği, yerel karakteri repertuarından çıkardı. Stilize edilmiş formlarda ve kabul edilebilir ölçü-

lerde olmak koşuluyla, ancak camilerde ve özel konutlarda kabul görebilen geleneksel motifler, 1980’li yıllardaki kitlesel dirilmelerine kadar, büyük ölçüde ortadan kalktı. Bu dönemde Sedat Hakkı Eldem’in istikrarlı geleneksel usluba bağlı köşk ve yalıları ve mimari hassasiyet sahibi bazı mimarlar az sayıda istisnayı oluşturur. Bu yıllarda mimarlar, çalışmalarını ithal tarzlar içinde sürdürdüler; ülkede yapı endüstrisinin çok sınırlı olduğu bir dönemde, yapı dili ve yapım tekniğinin incelikleri üzerinde ustalaştılar. Dönemin Mimarlık Pratiğinin gerçeği ile tezahürü arasında 70’li yıllardan itibaren büyük şehirlerde ortaya çıkacak ayrışma oluşmamıştı. Şehirlerin kimliğini oluşturan yapı stoku –az katlı evler ile çok katlı apartmanlar– mimari karakterlerinin yanısıra, sürdürülen bir yapı ustalığının da izlerini taşıyordu. Bunda payı olan etkenler arasında döneminin iyi yetişmiş mimar, mühendis ve teknik ara kadrolarının varlığı yanısıra, müteahhitlik kurumunun ciddiyeti de sayılmalıdır. İmarlı alanlardaki sık sık yapılan yoğunluk artırımı, geleneksel mimariyle birlikte, cumhuriyetin erken modern konut örneklerini de ortadan kaldırarak yerlerini hiçbir değer üretemeyen sıradan binalara bıraktı. Anadolu şehirlerinin çoğu, 50’li yıllardan başlayarak 80’liyılların sonuna kadar değişen ve gelişen süreçte geleneksel ve tarihi dokularını kaybettiler. Şehirlerini 2. Dünya Savaşı’nın yıkımından korumayı başarabilen ülke, hazin

bir şekilde tarihi dokusunu kendi eliyle yok etmiş oldu. Ümitli Olmak İçin Sebeplerimiz Var Silueti bozan gökdelenler şehrin büyüsünü yok etmekte olduğu farkedildi.. En yetkili ağızlara göre çok katlı binalar artık eskisi kadar kolay yapılmayacak inşaallah. Babil kuleleri daha da çoğalmadan el atmak gerekiyordu. Buna el atmak işin başlangıcı da olsa güzel bir adım.. Gerçeğini de göreceğimiz günler umarım yakın olur.. İnsan yüzlü şehirler bir kızılelma hüviyetine büründü.. Hayal gibi duruyor orada.. Çocukların, yaşlıların, engellilerin ve diğer insanların önceliklerine göre hayat bulacak şehirler inşaa etmek zorundayız.. Yoksa önce yüce yaratıcının sonra da çocuklarımızın bize emaneti değil miydi bu şehirler? Şimdi ise şehrin geçmişine dair kalan son izler silinmek, yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya.. Gerçi son 10 yılda tarihi yapıların ciddi oranda restore edilmesi bizi ümitlendirmekte.. Çevresinden, ruhundan, değerlerinden, fonksiyonelliğinden çok şey kaybederek yalnızlaşan tarihi doku korunsa da müzeleşme eğiliminde.. Şehri yaşatarak korumak en iyisi olsa gerek.. * Yazarımız Mimar Mehmet İşçi, soy ismini Osmanlıoğlu ile değiştirmiştir. Mayıs - Haziran 2013 27


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? GİRİŞ • MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? Şehirler geçmiş, bugün ve geleceğimizin yaşandığı, hatıralarımız ve hayallerimizin mekânıdır. Toplumun bütün kesimleri için yaşamsal bir alan olan mekân, mimari ve şehir bizi biz yapan ekonomiden siyasete, kültürden sanata kadar her etkinliğin yaşam alanıdır. Şehre bir yaşam alanı olarak baktığımız zaman değerler üzerinden konuşuruz, yalnızca ekonomi üzerinden bakarsak rantı konuşuruz. Şehirlerimizi “herkes için şehir anlayışı” ile 7 den 70’e bütün kuşakların bir biri ile buluştuğu, anlaştığı, kaynaştı, sevgi ve bilgilerini paylaştığı mekânlar olarak, “insan ölçekli” ve “insan yüzlü” olarak tasarlamalıyız. Kentsel dönüşümü sosyolog, psikolog, şehir tarihçisi, kamu idarecisi, iktisatçı, mimar, mühendis, arkeolog ve şehir plancılarının katkılarıyla tasarlamalıyız.

30 Mimar ve Mühendis


May覺s - Haziran 2013 31


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? GİRİŞ • MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

YAŞANACAK BİR ŞEHİR HAYAL EDELİM

Meskenlerimiz yaşam alanı değiller artık, barınma ihtiyacını karşılayan yerler, bahçeli müstakili evler bir yaşam alanı ve aynı zamanda evrenle iç içesin… Toprakla, bitkiyle, hayvanlarla, böcekle, komşunu davet edip oturacağın bir alan, ağacın çiçeğe durduğu çiçeğin meyveye dönüştüğü, bütün dönüşümleri her halükarda yaşadığın bir alan. İnsanlar mekânın kaybolması ve materyalleşmesiyle beraber ne yaşıyor? İnsanlar tabiata ve yaşama öyle bir yabancılaştılar ki; adeta yumurtasını yediği tavuğu görse tanımayacak, televizyonda belgeselden görüyor. Ciddi bir yabancılaşma var, bu da ilişkilerimizi bozuyor. İnsanlar tamamen teknolojiye bağımlı hale geliyor, insanda olması gereken kendi kendine yetebilirlilik özelliği yok oluyor. Dünyanın en güzel şehirlerini kuran ve evlerini yapan bu ülkede, kabul etmemiz gerekir ki bugün karar alıcılar ve halk olarak büyük bir akıl tutulması yaşıyoruz. Eğer girdiğimiz bu yoldan ve içine düştüğümüz bu hırs ve tamahtan çıkmadığımız takdirde, gerçekten kendimizi bir fanusun içine tıkandığımızı, ağacı saksıda ve sıradan evcil hayvanları bile hayvanat bahçesinde veya belgesellerde göreceğiz gibi. Dünyanın aklı başında ve ne yaptığını bilen insanlarının yaşadığı bütün ülkelerinde, insanın huzur ve güven içinde yaşaması için şehirler kurulur, binalar yapılır, akl-i selim, zevk-i selim, kalb-i selim ile… İnsan aklının gördüğü, vicdanın hissettiği ve elinin değdiği bütün mekânları yaşanabilir, sürdürülebilir yerlere ve şehirlere dönüştürmeliyiz. Şehirleşme Türkiye’nin en can alıcı noktasıdır, önümüzdeki yüz yılın hadisesidir. Şehirlerimizi rahmet merkezli planlamalıyız, onları zahmet ve azap şehrine çevirmemeliyiz Şehri her yaştan ve halden insanı kuşatacak, üretim heyecan ve coşkusunu artıracak şekilde kendi kültür ve medeniyetimize göre tasarlamalıyız. Şehir, bir binalar yığını değildir. Dolayısıyla şehir dediğimiz zaman bütünsel bir fotoğrafı zihnimizde canlandırabilmemiz gerekiyor. Bu fotoğraf donuk değil, aksine harmoni, uyum ve canlılık içerisinde 32 Mimar ve Mühendis

kendini sürekli oluşturan, inşa eden ve geliştiren bir yapıya sahiptir. Bu fotoğrafın eskizleri vardır, örneğin “insan ölçekli” mimari, yaşamın tüm dönemlerinde insanın, sıcak ve güvenli bir ortamda, az katlı evler ve yatay şehirlerde yaşamasıdır. Büyük şehirler de kurulabilir, karşı çıkmıyoruz ama şehirleri gelecekteki yoğunluğu hesaba katarak projelendirmemiz gerekiyor. Şehirlerimizi insan-bina, binaçevre, bina-şehir bütünlüğü içinde doğaya saygılı, sürdürülebilir ve erişilebilir olarak inşa etmeliyiz. Bugün şehircilikte, “Yavaş Şehir”, “Sakin Şehir” denilen kavramlar görüyoruz. Biz buna bir üst kavram olarak “Merhametli Şehirler” diyoruz. Ahlakın bütünü, merhamet üzerine kuruludur, insan diğer bir insana karşı merhametli olması, adil olması, diğerini önemsemesi, onun varlığına saygılı olması ve yaşadığı çevreyi mamur etmesi merhametin birer yansımalarıdır. Burada merhametin onarıcı, yapıcı ve harekete geçirici bütünlüğünü şehirleşmede göstermeliyiz. Kentsel dönüşümün konuşulduğu bugünde insan ölçekli şehirleri öncelememiz lazım. Şehrin hem insan ölçekli olması lazım, hem de insan yüzlü olması lazım. İnsan yüzlü olmak, rahmani olması, merhamet merkezli olması, insanın birbirine bakabilmesi ve birbirini fark edebilmesi, doğayla barışık ve topografya ile uyumlu


olması anlamına geliyor. Yaşlıları, engellileri ve çocukları önceleyen ve gözeten mimari ve şehir tasarımı merhametli olana yol açıyor. Türkiye işyeri ve konut politikalarını belirlemeli, ada bazında ayrıştırmalı, imar yasalarında tanımlanmalı ve sınırlarını koymalıdır. Bir insan ömrünün, birçok hal ve ahval yaşanarak geçeceği konut politikaları insanın yaşam evreleri, yetkinlikleri ve ergonomisine göre yeniden düzenlenmelidir. Adeta ofis gibi çok katlı inşa edilen konutlarda belki insanlara otel konforu sağlanabilir. Alıcılar cazip reklamların etkisine kapılarak bu binalarda hiç yaşlanmayacağını zannederek, geçici bir hal ve heves ile mülk edinebilir. Bu ne kadar sürdürülebilir? Meskenlerimiz yaşam alanı değiller artık, barınma ihtiyacını karşılayan yerler, bahçeli müstakili evler bir yaşam alanı ve aynı zamanda evrenle iç içesin… Toprakla, bitkiyle, hayvanlarla, böcekle, komşunu davet edip oturacağın bir alan, ağacın çiçeğe durduğu çiçeğin meyveye dönüştüğü, bütün dönüşümleri her halükarda yaşadığın bir alan. İnsanlar mekânın kaybolması ve materyalleşmesiyle beraber ne yaşıyor? İnsanlar tabiata ve yaşama öyle bir yabancılaştılar ki; adeta yumurtasını yediği tavuğu görse tanımayacak, televizyonda belgeselden görüyor. Ciddi bir yabancılaşma var, bu da ilişkilerimizi

bozuyor. İnsanlar tamamen teknolojiye bağımlı hale geliyor, insanda olması gereken kendi kendine yetebilirlilik özelliği yok oluyor. Kendi kendine yetebilirlik, bağımsızlık anlamında da alabiliriz, aynı zamanda varlığın devamını sürdürme anlamında da düşünebiliriz. Bugün küçük şehirlerden mega şehirlere doğru gidiyoruz, mega şehirlerin nüfusları on milyona doğru yükseliyor. Özellikle daraltılmış alanda oldukları için mekânlar da pahalılaşıyor, erişim de zorlaşıyor, insanların ona erişmesi, tutması, sahiplenmesi, onu sürdürebilmesi için oluşturulan bağımlılıklar, anlam veremediği bir sürü büyüklükler var. Burada her şey ve ilişki metalaşıyor, her şey parayla alınıp satılan, kurgulanmış bir dünya, tasarlanmış bir dünya oluşuyor. Bu tasarım çöktüğü anda… Mesela diyelim ki bir anda elektriğin kesildiğini düşünün, bir anda su pompalarının suyu basmadığını düşünün, daha da yükselmiş binalarda onuncu, yirminci katta susuz kalıyorsun… Suyu nereden içeceksin, binanın kuyusu da yok, eskiden evin suyu akmasa kuyudan temin ediliyordu. Elektrikken dolayı binaların depoları da yok, yerden kazanmak için bir sürü şey seni bağımlı hale getirmiş, her iş böyle… Dolayısıyla insanı kendini, mekâna ve doğaya yabancılaştırıyor.

Mayıs - Haziran 2013 33


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Avni ÇEBİ MMG Genel Başkanı

ŞEHİR: Barış, Adalet, Ekmek - Huzur, Güven, Sağlık MEKÂNI Kentsel dönüşüm, gelecek nesillerin hakkını koruyan, tarihi ve kültürel mirasa saygılı ve doğal çevreyi duyarlı, ekonomik kaynakların adil paylaşımını önceleyen, yerel mimariye ve malzemeye dayalı, iklim gerçeklerine uygun, farklı kültür ve anlayışlara yaşam oluşturan, dünü, bugünü ve geleceği ile kaynaşmış bir dönüşümün adıdır. Kentsel dönüşümü, insanımıza barış, adalet ve ekmeği sağlayabileceğimiz, bulunduğu şehir ve hanesinde ona mutluluk, huzur ve güven sağlayacağımız herkes ve her kesimin diğerini önemsediği büyük yeniden var oluş projesine çevirmeliyiz. Kentsel dönüşümden adeta şehirler çıkarmalıyız.

İçine düştüğümüz konut ve yaşam alanlarımızın inşası ile ilgili akıl tutulmasından çıkmalıyız. İnsanlarımıza daha huzurlu, sağlıklı ve güvenli şehir mekânlarını sürdürülebilir, yaşanabilir ve erişilebilir olarak çocuğu, yaşlısı, engellisi için sağlamalıyız. Bunu yapacak tarihi, kültürel, insani birikim bu ülkeni insanlarının hamurunda vardır. Artık ciddi bir dönüm noktasına geldik. Konu depreme dayanıklı binalar yapmak değil önümüzdeki 100 yılda, 3 nesil yaşanacak konut ve yerleşim politikalarının hayat bulacağı, şehirlerimizi dönüştürmek eksenine oturmuştur.

Şehir Şehir, İnsanın birlikte var olmak, ortak bir yaşam kurmak ideali ile kendini eşyada ifade ettiği, aşkın bir var olma hakikatinin mekânda, zamanda ve ilişkilerde kendini bulduğu medeniyet inşa etme alanıdır. Şehir, insan idrakinin ve onun inşa etme iradesinin bilgece bir anlayışla, estetik bir arayışla ve güvenli bir duruşla taşa, toprağa, ağaca ve yaşadığı doğaya emeğiyle, sevgisiyle, bilgisiyle işlemesi ve yaşanabilir bir mekan oluşturmasıdır. Şehri kuran insan, onu güvenlik ve huzur arayışı için kurduğu kadar mistik, kalbi ve zihni var oluş hakikati için eşyada ve çevresinde oluşturur. Şehirler hep ibadethanelerin ve Rabbani olanın etrafında oluşmuştur. Merkezinde cami yer olacak şekilde, hemen yanında çarşı, medrese/okul, hamam, şifahane gibi kamusal binalar ve civarında diğer sivil mimari yapılar ve evler bir uyum ve harmoni içinde birbirlerini ezmeyen ve örtmeyen bir yapıda, insanının dünyevi ve uhrevi bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yerlerini alır. Selçuklu ve Osmanlı medeniyet geleneğimizde bu yapılaşma, külliye şeklinde vücut bulmuştur. Bunun en güzel örneği Süleymaniye Külliyesidir. Şehirler döneminin kültürünü ve yaşamını yansıtan çağının en önemli şahitleridir. Bir şehri değerli kılan zamana karşı duruş göstermesi ve bugünle dünü buluşturmasıdır. İnsan hırsı ve

aklının eşyada yaptığı tahribatı en çok şehirlerin uzun zaman içerisinde oluşturduğu kültürel ve sosyal dokunun yok edilmesinde rahatlıkla görebiliriz. Şehirler ve özellikle büyük şehirler, pazarıyla, üniversiteleriyle, hastanesiyle her zaman büyük insan yığınlarının cazibe merkezi olmuştur. Hızla artan şehir nüfusuyla beraber suçlar artmakta, şehirler güvensizleşmekte, insanlar yalnız olarak adeta unutulmuş bir şekilde birbirini ve şehrini fark etmeden yaşamaktadırlar. Bu değişim, şehirde yaşayan herkesi olumsuz şekilde etkilemektedir. Şehirlerimizin sürdürülebilir sosyal, ekonomik ve kültürel bir ekosistemde, insanı merkeze alan ölçek ve çerçeveye göre oluşturmalıyız. Bu konuda kendi şehircilik birikimimizle beraber dünyanın geldiği bilgiden de yararlanmalıyız.

34 Mimar ve Mühendis

Kentsel Dönüşüm İnsanın barınma ihtiyacı en temel ihtiyaçlarındandır. Bu ihtiyaç yalnız başına barınma ihtiyacını karşılamakla kalmaz sosyal, ekonomik ve kültürel çevrenin inşasını da birlikte getirir. İnsan biyolojik ihtiyaçlarının yanında zihni ve kalbi ihtiyaçları da vardır. Kendini inşa etme sürecinde sürekli iyi olanı araştıran birey ve toplumlar zaman zaman kendini bulunduğu çevrede yetersiz görerek yeni bir coğrafya arayışına girer. Bu durumda ailesinden, köyünden, şehrinden hatta ülkesinden uzaklarda


Kentsel dönüşüm birçok ana ve alt başlığı vardır. Yalnız binaların dönüştürülmesi değil aynı zaman da büyük bir sosyal ve kültürel değişimin de adıdır. Kentsel dönüşüm, gelecek nesillerin hakkını koruyan, tarihi ve kültürel mirasa saygılı ve doğal çevreyi duyarlı, ekonomik kaynakların adil paylaşımını önceleyen, yerel mimariye ve malzemeye dayalı, iklim gerçeklerine uygun, farklı kültür ve anlayışlara yaşam oluşturan, dünü, bugünü ve geleceği ile kaynaşmış bir dönüşümün adıdır. Kentsel dönüşümü, insanımıza barış, adalet ve ekmeği sağlayabileceğimiz, bulunduğu şehir ve hanesinde ona mutluluk, huzur ve güven sağlayacağımız herkes ve her kesimin diğerini önemsediği büyük yeniden var oluş projesine çevirmeliyiz. kendisine mekân edinir. İnsanlığın bu ihtiyaç ve arayışları yeni şehirlere hayat vermiştir. Göçlerin etkisiyle şehirler hızla gelişmiş, şehirler kontrolden çıkarak plansız, gelişi güzel gelişmeye başlamıştır. Savaş sonrası ve büyük ekonomik krizlerin akabinde yaşanan yoğun göçlerle şehirler baskı altında dönüşür ve sağlıksız gelişir. Göçlere hazırlıklı olmayan şehirlerimiz kontrolsüz ve sağlıksız bir şekilde büyüyerek bugün ki karmaşık, yoğun ve bakımsız halini almıştır. 1999 depreminde yaşanılan yıkım, sağlıksız ve güvensiz binaların meydan getirdiği hasarlar, konuyla ilgili acil önlemlerin alınması ülke gündemine getirdi. Bugün “Kentsel Dönüşüm” gerçeğiyle karşı karşıyayız. Kentsel Dönüşüm yerel yönetimlerin imkânlarını aşan merkezi yönetimin kaynakları ve yönlendirilmesi ile yapılabilecek devasa bir sorun halini almıştır. Kentsel dönüşüm birçok ana ve alt başlığı vardır. Yalnız binaların dönüştürülmesi değil aynı zaman da büyük bir sosyal

ve kültürel değişimin de adıdır. Kentsel dönüşüm, gelecek nesillerin hakkını koruyan, tarihi ve kültürel mirasa sayg��lı ve doğal çevreyi duyarlı, ekonomik kaynakların adil paylaşımını önceleyen, yerel mimariye ve malzemeye dayalı, iklim gerçeklerine uygun, farklı kültür ve anlayışlara yaşam oluşturan, dünü, bugünü ve geleceği ile kaynaşmış bir dönüşümün adıdır. Kentsel dönüşümü, insanımıza barış, adalet ve ekmeği sağlayabileceğimiz, bulunduğu şehir ve hanesinde ona mutluluk, huzur ve güven sağlayacağımız herkes ve her kesimin diğerini önemsediği büyük yeniden var oluş projesine çevirmeliyiz. Kentsel dönüşümden adeta şehirler çıkarmalıyız. İçine düştüğümüz konut ve yaşam alanlarımızın inşası ile ilgili akıl tutulmasından çıkmalıyız. İnsanlarımıza daha huzurlu, sağlıklı ve güvenli şehir mekânlarını sürdürülebilir, yaşanabilir ve erişilebilir olarak çocuğu, yaşlısı, engellisi için sağlamalıyız. Bunu yapacak tarihi, kültürel, insani birikim bu ülkeni insanlarının hamurunda vardır. Artık ciddi bir dönüm noktasına geldik. Konu depreme dayanıklı binalar yapmak değil önümüzdeki 100 yılda, 3 nesil yaşanacak konut ve yerleşim politikalarının hayat bulacağı, şehirlerimizi dönüştürmek eksenine oturmuştur. Şehirler geçmiş, bugün ve geleceğimizin yaşandığı, hatıralarımız ve hayallerimizin mekânıdır. Toplumun bütün kesimleri için yaşamsal bir alan olan mekân, mimari ve şehir bizi biz yapan ekonomiden siyasete, kültürden sanata kadar her etkinliğin yaşam alanıdır. Şehre bir yaşam alanı olarak baktığımız zaman değerler üzerinden konuşuruz, yalnızca ekonomi üzerinden bakarsak rantı konuşuruz. Şehirlerimizi “herkes için şehir anlayışı” ile 7 den 70’e bütün kuşakların bir biri ile buluştuğu, anlaştığı, kaynaştı, sevgi ve bilgilerini paylaştığı mekânlar olarak, “insan ölçekli” ve “insan yüzlü” olarak tasarlamalıyız. Kentsel dönüşümü sosyolog, psikolog, şehir tarihçisi, kamu idarecisi, iktisatçı, mimar, mühendis, arkeolog ve şehir plancılarının katkılarıyla yapmalıyız. Şehirlerimizi demokrasimizi yükseltecek, toplumsal uzlaşıyla tasarlamalıyız. Şehirlerimiz siyasi ve ekonomik rant odaklı planlanMayıs - Haziran 2013 35


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Şehirler geçmiş, bugün ve geleceğimizin yaşandığı, hatıralarımız ve hayallerimizin mekânıdır. Toplumun bütün kesimleri için yaşamsal bir alan olan mekân, mimari ve şehir bizi biz yapan ekonomiden siyasete, kültürden sanata kadar her etkinliğin yaşam alanıdır. Şehre bir yaşam alanı olarak baktığımız zaman değerler üzerinden konuşuruz, yalnızca ekonomi üzerinden bakarsak rantı konuşuruz. Şehirlerimizi “herkes için şehir anlayışı” ile 7 den 70’e bütün kuşakların bir biri ile buluştuğu, anlaştığı, kaynaştı, sevgi ve bilgilerini paylaştığı mekânlar olarak, “insan ölçekli” ve “insan yüzlü” olarak tasarlamalıyız. maktan çıkarılıp, insan, çevre ve kültür odaklı olarak inanç, ahlak, gelir adaleti ve toplumsal barışı ön planda tutan yaklaşımlara göre planlamalıyız. “Önce insanlar şehirleri inşa eder, sonra şehirler de insanı inşa eder” gerçeğini aklımızdan çıkarmadan hırsa, tamaha ve çıkarcılığa şehirlerimizin geleceğini teslim etmemeliyiz. Bilimsel, kültürel ve insani değerler üzerine medeniyet taşıyıcısı şehirleri inşa etmede Kentsel Dönüşümü bütün taraflar olarak fırsata çevirmeliyiz. Kaybettiğimiz güvenli mekânı ve huzurlu geleceğimizi sağlarken kentsel dönüşümden bir hayat inşa etmeliyiz. Kentsel Dönüşüm Yasasının Özü ve İmkânları 6306 sayılı yasa adından da anlaşılacağı gibi “Afet riskini azaltmaya” yönelik “Kentsel Dönüşüm” yasası olarak kamuoyunda biliniyor. Merkezi hükümet, Van depreminden sonra olayın ciddiyetini kavramış ve yasanın çıkarılma süreci hızlandırmıştır. Başbakan'ın "Bedeli ne olursa olsun kentsel dönüşümü gerçekleştireceğiz" deyişi de olayın ciddiyetini ifade ediyor. Bu yasa ile bir şehir kültürü oluşturmak değil, daha çok şehirde mevcut kalitesiz yapı stokunu dönüştürülmesi, daha sağlam ve depreme dayanıklı binaların oluşturulması amaçlanmıştır. İhtiyaçtan hızlı çıkarılmış yasanın bir bütünlüğü, ruhu yoktur. Burada yasa koyucu ilk başta yerel yönetimlerce riskli binaların tespit edilmesini ve bu tespitleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na sunmasıyla alakalı bir önerme getirmiştir. Dönüşüm için doldur-boşalt istasyonu gibi kullanılacak rezerv alanları tespiti ve kullanımı getirilmiştir. Riskli binaların ve riskli arazi alanlarının tespit edilmesi yasada önemli başlıklardır. Riskli binaların tespitinde bina sahiplerine öncelik veriliyor, onlar yapmasa yerel yöneyimler veya yetkilendirilmiş birimler bu işi kamu adına yapacaktır. Riskli arazilerin tespiti yerel yönetimlerin ve idarenin iradesi dâhilinde yapılacaktır. Bakanlık, bu süreçte genellikle şöyle yaklaşım gösteriyor: "Biz vatandaşın binasına karışmak istemiyoruz. Vatandaş kendi binasını kendi iradesiyle ölçümlerini yapsın, risklerini tespit etsin, gerekirse yıksın, yıktıktan sonra da yapsın. Eğer yapamazsa biz gelip yapacağız ve süreci tamamlayacağız." Fakat aslında, böyle baktığımız zaman da, mevcut yapıların güçlendirilmesi gibi bir yapı ortaya çıkıyor. Bina bazında yapılacak değişiklikler sorun içeriyor, kenti bir bütün olarak ele almadıkça sorunları çözemeyiz. Kent içinde ihtiyacı hissedilen 36 Mimar ve Mühendis

sosyal donatı alanlarının oluşturulmasıyla ilgili yeni mekânlar üretilmesi için ada veya adalar bazında değişimin öncelikli yapılması gerekir. Bu da büyük bir alanda değişim olacağından zamanın uzamasına ve maliyetlerin artmasına sebep olabilir. Kentsel dönüşüm çalışmalarına İstanbul'da ve Türkiye'nin birçok yerlerinde başlandı. Gelinen noktada sürecin işleyişiyle ilgili ciddi sıkıntılar var. Vatandaşın da sıkıntılı olduğu noktalar var. Vatandaş oluşan süreçten ilave menfaat çıkarmaya bakıyor, firmaların nasıl rantta gözleri varsa, vatandaşın da rant arayışı var. Vatandaş binasını yıkarken metrekare olarak daha büyük, mümkünse daha fazlasını alayım anlayışında, bu bakış dönüşüm sürecini olumsuz etkiliyor. Bu sürecin sağlıklı işlemesi için taraflar birer adım geri atmalıdır ki konuşacak, anlaşacak ve sorunla yüzleşecek bir akıl ve iradeye sahip olalım. Asıl olan, binaları güçlendirmek değil, ileride toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak sosyal donatı alanlarının üretilmesi olmalıdır. Şu anda ciddi yapılaşma sıkıntılarımız var. 1980'ler de yapılan şehir içi dönüşümler yap-satcı müteahhitlerce yapıldı. Bu binaların çoğu yapılırken vatandaşın sahip olduğu mevcut 1-2 katlı evler 6-8 katlı apartmanlara dönüştürüldü, yapılırken mevcut yeşil alanların bir kısmı bu sırada yok edildi. Bugün geldiğimiz noktada, şehirlerimizde araç sayısının da artmasıyla ciddi bir insan ve araç yoğunluğu vardır. Çözüm olarak mutlaka ada bazında değişiklik yapılması gerekiyor. Ayrıca mevcut yerlerde bir kısım mülkiyet hakkı ve emsallerin başka yerlere transferiyle ilgili çalışmalar yapılması gerekiyor. İstanbul’da kamuya ve askeriye ait şehir içindeki ve civarındaki araziler kentsel dönüşümde rezerv alan olarak değerlendirilmeli, yasa bu konuda imkân idareye sağlıyor. Bunlar yapılmadığı müddetçe aynı alanda yapılacak kentsel dönüşüm ile aynı alanda yoğunluğu arttırmaktan başka bir şey yapmış olmayız. Dönüşümü müteahhit marifetiyle yaparsak, müteahhit ilk önce emsal artışı isteyecek. Emsal artışı da aynı alanda yapılacağı için ilave bir yoğunluk şehre getirecektir. Bu şekilde mevcut insan yoğunluğu ve araç yoğunluğu daha da artacak, yeşili ve çevreyi de yok etmeye devam edeceğiz. Bu noktada yeşili de ikiye ayırmak gerekiyor. Birincisi betonun üzerinde üretilmiş bir yeşil, aksesuar gibi… Bir de gerçekten toprak olan bir yeşil, deyim yerindeyse yerküreye direkt bağlı olan bir yeşil. Doğal ve ekolojik olan yeşil de budur. Bu yeşili kaybetmemek için ada bazında yapılan değişikliklerde mümkünse o adanın içindeki yeşil doku koruyacak, belki kat yüksek-


Çocuğu servise bindirmememiz lazım. Çünkü çocuğun evinden okuluna yürüyerek gidebilmesi sağlıklı bir sosyalleşme için önemlidir. Bu şekilde çocuk çevresindeki ilişkileri anlıyor, kendi sosyal çevresini kendisi gözlemleriyle yakalayabilme şansına sahip oluyor ve kendine özgüven kazanıyor. Gidiş geliş aşamasında komşusunu görüyor, mahallede arkadaşını görüyor, oradaki esnafı görüyor, yaşlı amcayı görüyor, engelli birini görüyor, selam alıp veriyor, özne olarak okula gidip gelirken çevresiyle etkileşimde bulunuyor. liği verilecek modeller geliştirmemiz gerekiyor. Vatandaşın daha fazlasına sahip olmayacağına ama daha kalitelisine, daha huzurlusuna, konut ve şehir olarak daha iyisine sahip olacağı noktasında ikna edilmesi gerekiyor. Yoğunluğun artmaması için olabildiğince mülkiyet ve imar Transferleri yapılması, hak transferlerinin diğer illere, kamuya ait arazilere taşınması gerekiyor. Tabi tüm bu süreçleri ilk önce gönüllü olanlarla yapmak gerekiyor. Farklı illere transfer olmak isteyenlere, metrekare başına daha fazla yer sağlanmalı, şehirde doğa ve sosyal donatı alanları imkânları arttırılmalı, taşınma isteği cazip hale getirilmelidir. Binasını kendisi yapmak durumunda olanlara uzun vadeli faizsiz, hatta bir kısmı hibe şeklinde krediler sağlanmalıdır. İnsan Ölçekli Şehir şehri insan ölçeklerinde inşa etmemiz lazım. İnsan ölçeğinde şehrin yapılması demek özellikle insanların yaşadığı, 7 gün, 24 saat, 365 gün ve 1 ömür aileleriyle, çocuklarıyla, yaşlılarıyla, komşularıyla şehri insan eksenli mekân olarak tasarlanmasıdır. İnsan ölçekli olarak şehri tasarlarken, şehirdeki mazlumları, mağdurları, güçsüzleri zayıfları merkeze alarak, şehri düşünmeliyiz. Şehirlerin her yaştan insanın buluştuğu ve kaynaştığı, birbirlerini anladığı, tanıdığı, yardımlaştığı, varlığından keyif duyduğu, varlığıyla eksikliğini tamamladığı, kendi geçmişini ve geleceğini gördüğü mekân şeklinde tasarlaması lazım. Şehir belli yaşlardaki insanların yalnız girip çıktığı, yaşı 15 den 50 yaşına kadar güçlü, kuvvetli, alımlı insanların yaşadığı ve bunlar için tasarlanmış binaların olduğu bir mekân değildir. Şehir, her yaş ve cinsten insanın yaşamının her dönemine hitap eden bir tasarımda olmalıdır. Hepimiz çocuk olduk, orta yaşlara geldik, yaşlandık bütün bu devi-

nimi yaşıyoruz. Şehrin bütün unsurlarının insana hitap etmesi lazım, insanı kucaklaması lazım, insanı içine alması lazım, yaşayan insanın onu içselleştirmesi lazımdır. Geçmiş yapılarımız tamamen böyleydi, insan ölçekli oldukları için çocuk evinden çıktığı zaman okuluna kendisi gidebiliyordu, öyleyse çocuğun okul yolu kesinlikle yürünebilir mesafede olmalıdır. Çocuğu servise bindirmememiz lazım. Çünkü çocuğun evinden okuluna yürüyerek gidebilmesi sağlıklı bir sosyalleşme için önemlidir. Bu şekilde çocuk çevresindeki ilişkileri anlıyor, kendi sosyal çevresini kendisi gözlemleriyle yakalayabilme şansına sahip oluyor ve kendine özgüven kazanıyor. Gidiş geliş aşamasında komşusunu görüyor, mahallede arkadaşını görüyor, oradaki esnafı görüyor, yaşlı amcayı görüyor, engelli birini görüyor, selam alıp veriyor, özne olarak okula gidip gelirken çevresiyle etkileşimde bulunuyor. Çocuk okula gittiğinde okulun da o çocuğun ölçeklerinde olması lazım. Mesela ilköğretim seviyesinde bir okulsa merdivenleri ona göre olmalı, çok katlı olmamalı, en fazla 2 katlı olmalı. Maalesef bugün İstanbul’da yer yokluğundan dolayı, nüfusun belli yerlere yoğunlaşması veya gerekli planlamaların yapılmamasından dolayı okullarımız depreme karşı dayanıklı olma düşüncesinden dolayı yıkılıyor, iki üç kat olan okulların yerine beş altı katlı binalar yapılıyor. Okul dikey ve yatayda büyütülürken, okul bahçeleri küçülüyor. Dolayısıyla çocukların oynayacağı alan da ellerinden alınıyor. Konut binasının yüksekliği insanın adımlarıyla çıkıp inebileceği bir yükseklikte olmalıdır. Bunun için de uygun olan üç kat, topografyaya bağlı olarak en fazla üç veya dört kat olabilir, en iyisi tek veya iki katlı bahçeli olmasıdır. Başbakanımızın son zamanlarda dediği “zemin artı dört veya beş” de olabilir. Tercih daha az kattan yana olmalı, insandan yana, hayattan yana kullanılmalıdır. Binada teknoloji kulMayıs - Haziran 2013 37


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Siteler, özellikle son dönemde yapılan siteler gösteriş ağırlıklı olduğu için, itibar ağırlıklı oldukları için, konut, yuva olma özelliğinden çıkmış, güç ve gösterisi yerine, bir adım ötesinde de bir yatırım aracına dönüşmüştür. Konut bir yatırım aracı değildir, konut bir yaşam alanıdır, bir yuvadır, insana huzur ve güven veren bir alandır. Siteyi, yüksek binaları veya imaj giydirilmiş binaları, rezidansları, yatırım aracına dönüştürdüğünüzde, çoğu kredi alınarak edinilmiş bu yerler bankadan ödünç alınmış/kiraya alınmış alanlara dönüşüyor.

lanabilirsin, asansör olabilir, binada bir özürlü yaşayabilir, yaşlılık ve hastalık hali de gelecektir. Ancak normal şartlarda o binada elektrik olmadığı zamanda yaşam sürdürülebilir olmalıdır. Elektrik/enerji çok anlamlı bir güç bu bize hareket ve suyu sağlıyor. Ama bir an için bunların olmadığını düşünelim, insanın rahat hareket edebilmesi lazım. Aynı zamanda evin ve mekânın etrafında insanlara yaşam alanı üretmemiz lazım. Yarın Allah korusun bir afet, bir deprem, bir savaş, bir olağan üstü durum olduğu zaman insanlar olabildiğince minimum ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir üretim ve yaşam gücüne sahip olmalıdır. Binaların etrafında yaşam sağlayacak boş yeşil alanlar ve parklar olmalıdır. Bu alanlar; normal zamanlarda tabiatla buluşmasını sağlayacak, dinlendirecek, olağanüstü durumlarda da kendi kendine yetebilmesi, barınması için yaşamsal değere sahip olarak ülke güvenliği ve savunmasına katkı yapacaktır. Mahalleden Siteye Dönüşen Dünyamız Siteleşme ülkemizde son yıllarda öne çıkan bir yapılaşmadır. Önceleri benzeri bir organizasyon olarak kooperatifçilik vardı. Kooperatifler de site mantığında yapılıyordu. Şimdi yapılan yeni siteler biraz daha farklı anlayışla yapılıyor. Kooperatiflerde farklı görüş ve düşüncelerde, farklı ekonomik seviyelerde insanların bir araya geldiği, toplumu uzlaştıran daha kooperatif ve kolektif paylaşım mantığının egemen olduğu yapılardı. Site anlayışı daha çok belli kesime hitap eden, belli görüş ve düşünceden, aynı yaşantı kalitesi ve standardındaki, aynı ekonomik seviyedeki insanlara hitap eden, diğerlerini ötekileştiren bir yapı içerisinde inşa ediliyor, kooperatiften farkı bu. Site etrafının çevrilmesi, girişine kontrol kapısı yapılması, güvenliğin öne çıkması ve içerisinde homojen bir yaşam inşa edilmesi nedeniyle kültürler arası geçişi engelliyor. Site dayanışmadan daha çok güç, kuvvet ve gösterişi merkeze alan, güvenliği öne çıkaran bir yapı. Her site böyledir demek istemiyorum, ancak fark etmeden şehri site site parçalıyoruz ve ayrıştırıyoruz. 38 Mimar ve Mühendis

Siteler küçük bir site devleti gibi adeta inşa ediliyor, site mahalle olmuyor. Mahalleler her kesimden insanın, her farklı düşünce ve görüşten, her yaş ve kültürden insanın yaşamına imkan veren, ucu açık yerleşim birimleridir. Mahalleye herkes girip çıkabilir, herkes oranın bir paydaşı olabilir, herkes oranın sahibi olabilir. Mahalle yardımlaşmayı ve dayanışmayı temel alan, daha insanî bir yerleşim birimidir. Mahalle birleştiriyor, siteler ise ayrıştırıyor. Bunları çok rahat görebilmemiz lazım, sosyolojik arka planını iyi okumamız lazım, site yaşamının ekonomik, sosyal ve kültürel hayatımızdaki etkilerini iyi analiz etmemiz gerekiyor. Siteler, özellikle son dönemde yapılan siteler gösteriş ağırlıklı olduğu için, itibar ağırlıklı oldukları için, konut, yuva olma özelliğinden çıkmış, güç ve gösterisi yerine, bir adım ötesinde de bir yatırım aracına dönüşmüştür. Konut bir yatırım aracı değildir, konut bir yaşam alanıdır, bir yuvadır, insana huzur ve güven veren bir alandır. Siteyi, yüksek binaları veya imaj giydirilmiş binaları, rezidansları, yatırım aracına dönüştürdüğünüzde, çoğu kredi alınarak edinilmiş bu yerler bankadan ödünç alınmış/kiraya alınmış alanlara dönüşüyor. İşyeri ve konut mimarisinin ayrıştırılması Mekânın şehirleşme anlamında tasarlanması, şehir içerisindeki parsellerde/adalarda yerleşim alanı oluşturması, gerekli alt yapının yol su olarak yapılması, insanların yerleştirilmesi, nakledilmesi, enerjinin sağlanması, bütün bu alanlar çok disiplinli bütün mühendislik alanlarını ve diğer sosyal bilimleri de içine alan, geniş ölçekli bir tasarım işidir. Ülkemizde konut politikaları ile ofis/iş yeri politikaları karışmıştır. Rezidans kavramının cazibesine kapılan insanlarımız bir gün bunun yanlış olduğunu yönetici ve kullanıcı olarak fark edecektir. Konut ve işyeri politikalarımızın insan-aile, insan- ofis/işyeri anlamında işlevsellik, sağlamlık, sürdürülebilirlik, erişebilirlik ve ergonomi acısından gözden geçirilmesine acil ihtiyaç vardır. Bu konuda şehirleşme ve


Bir kısmın kazanç hevesine toplumun geleceğini teslim edemeyiz. Konut üretim politikalarında Türk aile yapısı ve beklentileri iyi analiz edilmeli ve çok katlı inşa edilen bu binalarda geniş aile olunabilir mi? sorusunun cevabı kamu yöneticileri tarafından verilmelidir. Başbakanımız tarafından çokça dillendirilen 3 çocuklu aileler 30- 40 katlı binalarda olabilir mi? Bu yapılaşmada aile, yaşadığı bina ve okul arasında çocuklarının güvenliği için mekik dokumak zorunda kalıyor.

imar politikaları devlet aklı ve vicdanı ile uzun görüşlülük içerisinde yapılanmalıdır. Bir kısmın kazanç hevesine toplumun geleceğini teslim edemeyiz. Konut üretim politikalarında Türk aile yapısı ve beklentileri iyi analiz edilmeli ve çok katlı inşa edilen bu binalarda geniş aile olunabilir mi? sorusunun cevabı kamu yöneticileri tarafından verilmelidir. Başbakanımız tarafından çokça dillendirilen 3 çocuklu aileler 30- 40 katlı binalarda olabilir mi? Bu yapılaşmada aile, yaşadığı bina ve okul arasında çocuklarının güvenliği için mekik dokumak zorunda kalıyor. Çok katlı binalarda sosyal ve kültürel yaşam hakkında yapılmış bir anket çalışması maalesef yoktur. Amerika’da birçok marka firma garajlardan çıkmıştır. Facebook, Google, Apple gibi teknoloji firmaları garajlardan çıkmıştır. Çünkü evlerin kendine ait hobi merkezleri vardır, garajları vardır, bahçeleri vardır, rahat mekânları vardır, arkadaş gurupları gelir oturur çalışır. Biz bu apartmanlarda bu sitelerde, bu yükseltilmiş binalarda böyle bir imkânı da kaybediyoruz, fark etmeden insanlarımızın yaratıcılığını, üretkenliğini, düşünme yeteneğini de kaybettiriyoruz. İnsanları silo gibi benzer binalara robot gibi, her gün doldurup boşaltıyoruz. Çok katlı bina yapılaşması toplumumuzun heyecanını, üretkenliğini, beraber yaşama azmini, toplumsal barışını engelleyici bir duruma gelmeye eğilimlidir. Enerji Bağımlı Bina ve Ülke Güvenliği Büyük şehirlerimizin karşılaşacağı deprem gibi bir afet aynı zamanda bir Milli Güvenlik sorunudur. Çok katlı olarak 8 kat ve üzeri inşa edilen binalar enerji bağımlı binalardır. Konut olarak inşa edilen binalarda her yaş; çocuk, ergen ve yaşlı ve halden; engelli, hasta insanlar yaşamaktadır. Enerji bağımlı olarak inşa edilen binalardan oluşan şehirlerimize

olağan üstü durumda; deprem, savaş zamanı şehre enerji sağlayan santrallerin ve nakil hatlarının saldırıya uğraması/kopması durumunda enerji arzının sağlanamaması ciddi sıkıntılar oluşturacaktır. Enerji yokluğunda bu binalarda hareketlilik ciddi şekilde kısıtlanacak ve hayat için gerekli olan su katlara erişemeyecektir. Hareketin kısıtlandığı veya olmadığı suyun arz edilemediği enerji bağımlı binalar adeta fişi çekilmiş işlevsiz ve atıl duruma düşen bir cihaza dönüşecektir. Bu binalarda tahliye zorlaşacak hayat için gerekli bağlar kopacaktır. İnsan-bina arasındaki ilişki sürdürülebilir olmaktan çıkacaktır. Tahliye edilen insanların binası ile ilişkisi kopacağından kargaşa meydana gelecek, bu insanların iskânı ciddi bir yük olarak yerel yönetimlerin üzerine binecektir. Dar alanda yoğun olarak inşa edilen bu binalar arasında iskân koşulları zorlaşacak, lojistik sağlamak mümkün olmayacaktır. Şehirlerimizin güvenliği ve sürdürülebilir bir yaşam için binalarımızı enerji bağımlı olmadan yapılandırmamız gerekir. Özellikle konut iskan politikalarında çok katlı binalardan vazgeçilmesi gerekir. Enerji bağımlı binalar olağan üstü bir durumda afet görmüş binaya dönüşecektir. Kamu güvenliği acısında şehirlerimizi yaygın ve az katlı yapmamız gerekir. Şehri her türlü olağanüstü durumda yönetilebilir ve sürdürülebilir olarak inşa etmeliyiz. Burada birinci husus konutların az katlı, şehirlerin yatay ve binaların enerji bağımlı olmadan inşa edilmesidir. Enerji verimliği kaynakların etkin kullanımı acısından ne kadar önemli ise enerji bağımlılığı olağan üstü durumlarda o kadar tehlikeli ve ülke bağımsızlığı için risklidir. Van’da gördüğümüz gibi apartmanlar hasara gördü, yıkıldı, girilemiyor. Eğer evler müstakil olsaydı, az katlı olsaydı, insan bahçesinde kendisine bir barınak veya kalabileceği geçici bir konut üretebilirdi. Çok katlı binalarda insanlar mahallelerini tamamen terk etmek zorunda kalıyor Mayıs - Haziran 2013 39


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ ve evinden uzakta geçici barınma merkezlerinde iskâna tutuluyor. Bu da beraberinde birçok sosyal sorun getirmektedir. İnsan, Mekan ve Yatay Şehirleşme Önceleri şehrin sakinleri bahçeli evlerde oturuyordu. Bunu büyük şehirlerimiz 30 yıl önce yaşamıştı, bunu yaşamak için Anadolu’daki bir kasabaya gitmeye gerek yok. Çocukluğumun geçtiği Küçükçekmece’de bizim evimiz ve komşularımızın çoğunun evi tek katlı veya iki katlı evlerdi. Aşağı yukarı 400–500 metre kare parsellerden oluşan geniş bir araziydi. Herkesin bahçesinde kuyusu, meyve ağaçları, çeşitli çiçek ve gülleri, ortada da evi vardı. İnsan adımını attığı zaman evine giriyor, çıkarken de adımını attığı zaman da bahçeye çıkıyor, birkaç adım atınca da ana sokağa çıkıyordu. Ailelerin kendine ait olan mekânı vardı. Bu mekânda mahremiyet alanı var, komşuluk ilişkilerini yürüttüğü ortak kullanım alanları vardı. O dönemler evlerimiz aynı zamanda bir üretim merkeziydi. Bahçede yetiştirdiğin meyveler, bahçede ektiğin maydanoz, soğan, domates gibi şeyler… Hem aile ekonomisine katkı sağlayan hem de insanı motive eden canlı bir şeyle uğraşıyorsun, onun değişimini görüyorsun… Hatta bazılarının o bahçelerde kümesi vardı, koyunları vardı. Dolayısıyla küçük bir evren, herkesin evi adeta Nuh’un gemisi gibiydi, yani onun kurtuluş alanıydı orası. Biz ne yaptık; bu mekânları apartmana dönüştürerek oradaki bahçeyi yok ettik, artı insanları kat kat, üst üste koyarak insanlar arasındaki ilişkiyi de bozduk. Yatayda veya dikeyde insanları ne kadar yaklaştırırsan, bu defa insanda korunma ve sakınma duygusu gelişmeye başlıyor. Mekânın yaklaşması insanın mahremiyet alanına girdiği için ona uzak kalmayı getiriyor, merak duygusunu da yok ediyor. Birine gidelim, gelelim, öğrenelim, paylaşalım yok artık. Dikey yapılaşmada katların üst üste olması veya bitişik nizam dediğimiz sistemde de bu duygu oluyor. İnsanlar ne yapıyorlar, birbirlerine uzak olmaya çalışıyor. Çünkü çok yakınlar, bağırsam duyacak… bu durum insanları birbirinden uzaklaştırıyor. Apartmanlaşmanın getirdiği en önemli şeylerden bir tanesi, insanı yanı başında olana, üstünde veya altında olana veya aynı kattaysa yan dairede olana karşı duyarsızlaştırıyor. İnsanlar yandaki komşuya küçük bir ihtiyacı olsa dahi gidemiyor veya yanında kimin yaşadığını bilmiyor. Dikey yapılaşma hali, özellikle toprakla iletişimin koptuğu her yerde bir yabancılaşma ve duyarsızlaşama gelişiyor. Evler aynı zamanda bir üretim alanı olmaktan çıktıkları için, sadece insanların bir yere gidip çalıştığı, sonra tekrar geldiği barınma yerlerine dönüyor. Bizim olan ev Bizim Osmanlı evinde, çok fonksiyonlu oda modeli vardı. Bir oda hem bir çift için bir yaşam alanı, işini yapacağı, komşularıyla oturacağı, üretim yapacağı bir oda, odada hiçbir eşya sabit değil eşyalar serilip kaldırılıyor, ihtiyaca göre yeni anlamlar kazanıyor. Böylece az bir mekanda genişlik üretiyorsun. Her odada bizim yeni keşfettiğimizi zannettiğimiz ebeveyn banyosu, Osmanlı konağında hemen hemen her evde olan bir yer. Çünkü insanların evine misafirler gelir veya evin bir çocuğu evlendirilebilir, eve gelin gelebilir, bir odada kalabilir 40 Mimar ve Mühendis

Şehirlerimizin güvenliği ve sürdürülebilir bir hayat için binalarımızın enerji bağımlı olmadan yapılandırılması gerekir. Özellikle konut politikalarında çok katlı binalardan vazgeçilmesi gerekir.

ama aynı odayı çok amaçlı kullanıyorlardı. Yemek yiyeceği zaman yer sofrasını seriyor… Neden yer sofrası var, çünkü yer sofrası taşınabilir bir şey ama sen sabit bir masa kullandığın zaman mekânı orada sabitliyorsun. Artı kanepe vs. kullandığın zaman mekânı sabitliyorsun, dolayısıyla odalar yetmemeye başlıyor. Ama oradaki düzende sofra kurulacağı zaman sofra yere konulur, yemek bitince oradan kaldırılır. Aynı yer üretim alanı olarak da kullanılabilir. Diyelim ki dikiş yaparsın vs. veya akşam yatma zamanı geldi yatakları alırsın yere serersin, yatarsın. Dolayısıyla dar alanda bir sürü fonksiyon işleyebiliyorsun. Şu andaki ev tasarımında dikte edilmiş bir ev anlayışı var, ihtiyaca yönelik değil de sana dikte edilmiş bir ev tasarımı yapılıyor. Her şey sabitlenmiş, eşyalar belli bir yerde, insanların kalacağı yerler bir yerde. Dolayısıyla ne yapıyorsun, mekânı büyütüyorsun. Odalar bazında mekânı büyütürken odaları da birbirinden ayrıştırıyorsun. Dolayısıyla insan üretim sürecine katılma algısından uzaklaşıyor, statik durağan malzemelerden oluşan odalarımız var. İnsanlar dışarıda enerjilerini harcayacakları bahçede vs. bir alan bulamadıkları için bu sefer o sabit alandaki o sabit eşyaların yerini durmadan değiştirerek kendine bir iş çıkarıyor, yaratıcılık çıkarıyor, üretkenlik alanı çıkarıyor. Bunun aileye etkisi, çocuğa etkisi… Diyelim ki eskiden o mekânsal alanın olduğu bir yerde, insan hem üretim yapıyor hem de çocuğu için yaşam alanı oluyor; hem komşularınla gelip beraber oturacağı, çocukların birbirine beraber kaynaşabileceği mekânı vardı. Çünkü tabiatla iç içeydi. Şimdi mekân sınırlandırıldığı veya apartmanlardan oluştuğu için apartmanlarda insanların birbirine gitmeleri gelmeleri, çocukların bir araya gelmeleri, birbirleriyle kaynaşmaları, oynayacakları alanlar sınırlı. İnsanlar topraktan uzaklaştığı için bunu fazla yapamıyorlar. Yapamadıkları için ister istemez komşuluk ilişkileri zayıflıyor. Üstelik çocuklar çok katlı binalarda yaşadığı için, büyük şehirlerde evin okullara uzaklığı, çocuğa servise binmesi, servisten gelmesi, merdivenlerden inmesi çıkması ve anne baba olarak çocuklarımızın yaşadığı bu çileyi, stresi, sıkıntıyı gördüğümüz zaman daralıyoruz, tedirgin


oluyoruz. Mekânlarımızı çocuğa özel, yaşlıya özel tasarlanmadığı için, çocuk sahibi olmak istemiyoruz. Diyoruz ki bu çocuğa eziyet ediyoruz, ben nasıl ikinci üçüncü çocuğu yapayım!.. Sen yaşamadığın bir zorluğu çocuğundan istiyorsun, o kadar anlamlar yüklüyorsun ki o çocuğa… Kurguladığımız mekân bir süre sonra bizim dünya görüşümüzü, yaşam biçimimizi, kendimizi ifade etme biçimimizi, çoğalma biçimimizi, her şeyimizi etkiliyor. Dolayısıyla mekân ve insan arasında çok ciddi bir etkileşim var. Şehir yoğunluğu ve Yabancılaşma Türkiye'de genel nüfus yoğunluğu Avrupa ve birçok ülkeye göre daha azdır. Ancak şehir içi nüfus yoğunlukları çok daha fazladır. Örneğin Almanya’nın nüfus yoğunluğu Türkiye'den 2.3 misli daha fazladır ama şehir içi nüfus yoğunluğunda Almanya Türkiye'nin üçte biridir. Yoğunlukla insan davranışları arasındaki etkileşim çok önemlidir. Yoğunluğun arttığı her yerde insan davranışları daha çok korunmaya endeksli hale geliyor, insanlar fark etmeden içine kapanıyor, daha agresif ve saldırgan oluyorlar. Yoğunluğun az olduğu bölgelerde ise insanlar daha sakin, daha merhametli, daha nezaket sahibi oluyorlar. Dolayısıyla biz şehri tasarlarken toplum sağlığına etki yapıyor, davranışlarını da yönlendirmiş oluyoruz. Şehrin yoğunlaşması ile beraber insani duyarlılıklarımız zayıflıyor nezaket, hoş görü ve merhamet azalıyor. Bundan 20 sene önce insanlar otobüse, trene bindiği zaman, 10–15 yaş kendisinden büyük insanlara yer veriyordu; ama bu nazik ve anlayışlı durum gittikçe kayboluyor. Herkes gözlüyordur, toplu ulaşım araçlarında, 60–70 yaşlarında yaşlı, sakat, çocuklu insanlar biniyor, neredeyse insanlar kalkmamak için her şeyi yapıyorlar. Adeta insanlar farkında olmadan yaşıyorlar bu şehirde, farkındalıkları yok. Bir insanı fark etmeyen her şeyi kaybetmiş demektir. Hele ki engellileri, yaşlıları, mazlumları, mağdurları fark edemiyor ve gereğini yapamıyorsanız, algıları ve tepkileri sağlıksız bir şekilde şehirde adeta ölü gibi yaşıyorsunuz demektir. Şehir bu insanlar için vardır, devlet bunlar için vardır; şehir yöneticileri de bunların varlığını fark etmek ve onları

güçlendirmek için vardır. Bu yabancılaşma insanın insana yabancılaşması, şehrine yabancılaşması, yaşadığı mekâna, binaya yabancılaşması ve yalnızlaşması çok ciddi bir sorundur. Dolayısıyla şehri inşa ederken yoğunlukları azaltacak insani ölçeği ve büyüklükleri kesinlikle korumamız gerekir. Neden pahalı evlere sahip oluyoruz? Devlet Arazi üretmeli İnsanlara ezberletilmiş bir çaresizlik veya ezberletilmiş bir ümitsizlik var. Arazi üretmediğin zaman, mekânı daralttığın zaman, binaları sıkıştırdığın zaman, insanlar “şehirde yer yok!” algısına geliyor. O zaman küçücük bir alana çok kat yapmamız lazım. Arazinin sahibi kim, işte birisi, diyelim ki belediye, imar planlarını değiştirerek yirmi kata kadar izin verdi. Adam diyor ki “ben şimdi buraya yirmi tane daire yapacağım, yarısını arsa sahibine vereceğim, geri kalanından maliyet parasını çıkartmam lazım.” Ne oldu, fiyat yükseldi. Özellikle son 10 yılda evin yuva olma mantığı değiştirilmiştir, bu çok önemli bir şey, onu finansal bir araca çevirdiğimiz için algılarımız da oraya yönlendirildiği için, araya da bankalar girdiği için ne yapıldı, konutların fiyatları şişirildi. Bundan 10 sene öncesine gidelim, İstanbul’da bizim oturduğumuz Küçükçekmece’de insanlar üç dört yıl senet ile aynı eve sahip olabiliyordu, bugün aynı eve 10 yıl vade ile sahip olamıyorlar. Türkiye’de ne değişti, Türkiye ekonomisi mi büyüdü, hangi ekonomi büyüdü, evlerin fiyatları neden bu kadar şişti? Milli gelir artışı oldu ama insanların gerçek anlamda bugün işçi olan, esnaf olan, memur olan insanın geliri o kadar arttı mı? Daha önceden bir insan aynı konuta üstelik daha az katlı bir konuta dört beş sene çalışarak sahip olabiliyordu veya kiraya verseydi on on iki yıllık kirasıyla evini geri alabilirdi. Bugün aynı insan o eve sahip olabilmesi için en az yirmi sene çalışması lazım, kiraya verdiği zaman otuz yılda geri dönüşünü yapıyor. Ne değişti acaba, inşaat malzeme maliyetleri mi arttı, işçilik maliyetlerimi arttı? Hayır, maliyetler artmadı, üstelik de düştü. Yüksek ve yoğun teknoloji kullanımından, malzeme bilgisinin artmaMayıs - Haziran 2013 41


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ sından ve uygulama alanında cihazların gelişmesinden dolayı inşaat maliyetleri göreceli olarak kesinlikle düşmüştür. Ücretlere göre de düşmüştür. Ancak bankaların araya girmesi, olayın bir finans unsuru haline dönüştürülmesinden dolayı çok katlı binalarda bir daireye çok pahalıya sahip oluyoruz. Olay algının değişmesidir, olayın bir finansal unsur haline getirilmesidir. Konut üretiminde devletin arazi üretmesi esastır. Arazideki bütün alt yapıyı en ideal şekilde yapmak, elektrik, su ve kanalizasyon devletin, belediyelerin işidir. Ondan sonra insanlar evi kendi estetik anlayışı ve ihtiyaçlarına göre tasarlar ve yaparlar. Bunu yaptığı zaman 100-120 metrekare bir eve insanlar 60 - 80 bin liraya rahatlıkla sahip olabilirler. Bugün yeni bir apartman dairesini ortalama 250–400 bin liraya alıyorsun, daha yüksek fiyatlıları söylemiyorum. Biz adeta bir akıl tutulması yaşıyoruz, bu akıl tutulmasından çıkmamız lazım. Bu politikalar aynı zamanda gelir adaletini bozucu etkiler yapmaktadır, insanların umutlarını kırmaktadır, devletin bu konuda gerekli adımları atıp, ailenin varlığını ve devamını sağlayacak şekilde konuta daha uygun, daha ucuz daha rahat ulaşabilmesinin sağlanması gerekir. Türkiye’de kesinlikle arazi sorunu yoktur, kaynak sorunu yoktur. Şu anda çok pahalıya ve üstelikte çok kalitesiz evlere sahip oluyoruz. Hep duyuyoruz Amerika’da müstakil evler, Türkiye’deki apartman dairelerimden daha ucuz deniliyor, neden malzeme bizden daha mı pahalı, işçilik maliyeti bizden daha mı pahalı, niye bu kadar pahalıya alıyoruz? İnsanımızın eve erişmesi kolaylaştırılmalı gayri menkule dayalı bir ekonomiden değer merkezli bir ekonomiye dönüşüm sağlanmalıdır. Emlak piyasalarında fiyatın gerçekçi olmasında devletin arazi üretmesi esastır. Yerimiz mi dar? Bildiğiniz üzere Türkiye 780 bin kilometrekare üzerinde 76 milyon insanın yaşadığı bir ülkedir. Türkiye Avrupa birliği ülkelerinin çoğundan az ülke nüfus yoğunluğuna sahiptir. Burada ülke nüfus yoğunluğu, şehir coğrafi nüfus yoğunluğu ve yerleşim yeri nüfus yoğunluğu kavramlarına dikkat etmeliyiz. Bu ayrışımı doğru yapmazsak rakamlar bizi yanıltabilir. Türkiye 780 bin km2, nüfus 76 milyon, nüfus yoğunluğu km2 ye 98 kişi. Hollanda 41 bin 543 km2, 16 milyon 850 bin kişi yaşıyor, nüfus yoğunluğu 405 ki Hollanda’nın topraklarının %25’i denizden kazanılmış, dolgu ile yapılmıştır ve Hollanda bu küçük alanda dünyanın en büyük tarımsal üretimini yapmaktadır ve siz Hollanda’ya gittiğiniz zaman hiçbir yoğunluk yerleşim yerlerinde hissetmezsiniz. Hollanda’yı bizim Konya ile karşılaştırabiliriz. Konya 39 bin km2, yaklaşık Hollanda kadar, Konya’nın şehir nüfusu 2 milyon 100 bin şehir coğrafi nüfus yoğunluğu 50. Yani Konya Hollanda’ya göre 8 kat daha az nüfus yoğunluğuna sahip. Aynı Konya’da şehirdeki yerleşim yerlerindeki nüfus yoğunluğu Hollanda’dan daha fazladır. Konya ve Hollanda da bir insan olarak şehirde yaşadığınız zaman hangisi size daha yoğun gelir maalesef burası Konya’dır. Aynı şekilde İsviçre’ye gittiğimiz zaman, orası da Konya kadar bir yer, 8 milyona yakın insan yaşıyor, oranın nüfus yoğunluğu 188. İsviçre Türkiye’ye coğrafi olarak çok benziyor. Orası da dağlık bir ülke 185 metre ile 4000 metre arasında değişen yüksekliklerde yerleşimler var. İngil42 Mimar ve Mühendis

tere de 131 bin km2 de 53 milyon insan yaşıyor nüfus yoğunluğu 407 yani Türkiye’nin 4 mislinden fazla ancak siz orada bir yoğunluk hissetmiyorsunuz? Almanya’nın nüfus yoğunluğu Türkiye’nin 2.3 mislidir. Ancak siz orada yaşarken bir yoğunluk hissetmezsiniz, küçük şehirler belli bir üretime odaklanmış, birbirine kara ve demir yolları ile bağlanmıştır. İnsanlar sakin, huzurlu ve güvenli bir şekilde küçük ancak her şeyin ve hizmetin olduğu şehirlerinden, daha büyük şehirlere gitme özlemi duymadan yaşarlar. Böyle bir mazeret kabul edilemez; “işte Almanya çok düz, İngiltere çok düz, işte biz ondan dolayı kentlerimizi çok yoğun yapmak durumundayız, alan sorunumuz var, yer sorunumuz var”. Türkiye geniş ve mümbit arazileri ile şehirleşmeye uygun bir ülkedir. Devletin yeni şehir merkezleri oluşturması ve bunları demir yolları ile kara yolları ile bir birine bağlaması gerekir. Kentsel dönüşümde sıkıştığımız alandan çıkmamız gerekir. Kendi şehircilik kültürümüzü yeniden inşa ederek şehirlerimiz yaymalı ve az katlı olarak inşa etmeliyiz. İnsanlarımız için ekonomik, huzurlu şehirler kurmada yaşadığımız durumu fırsata çevirmeliyiz. Bir çok ülkelerde insanlar bizden daha sakin ve rahat şehir ortamlarında yaşıyorlar. Sürdürülebilir dediğimiz, erişilebilir dediğimiz, insanların bisiklet kullanarak işlerinden evlerine gidebildiği şehirler. Niye bizde de olmasın bu bizim için bir hayal değil yaşanabilir ve inşa edilebilir bir gerçekliktir. Kent Rantının Şehirliye Aktarılması Türkiye’nin sorunu arazi üretim sorunudur. Bugün devlet yeterince araziye sahiptir, araziyi uygun şartlarda alt yapısını da kurup üreterek insanlarına temin etmelidir. İlk arazi üretimindeki emsalin dışında oluşacak her türlü emsal artışlarında, devlet kamu adına ortak olmalıdır. Bu şekilde arazi rantına dayalı büyümeden değer merkezli üretime dayalı büyümeye geçme noktasında bir imkân ancak oluşturulabilir. Bir ülkede konut fiyatlarındaki aşırı şişme gelir adaletsizliğini beraberinde getiriyor. Uzun vadeli borçlanmalar yüzünden piyasada para sıkıntısı yaşanıyor, insanlarımız kredi borçlarını yeni kredi borçları ile kapatmak zorunda kalıyor. Para belli insanlarda ve bankalarda toplanıyor. Konut fiyatlarının şiştiği her yerde ciddi ekonomik krizler olmuştur. Bugün İspanya, İrlanda, Amerika buna örnektir. Dün, Japonya, Singapur, Kore bu örneklerdendir. Türkiye konut fiyatları şişmiştir,


insanlar farkında olmadan yaşıyorlar bu şehirde, farkındalıkları yok. Bir insanı fark etmeyen her şeyi kaybetmiş demektir. Hele ki engellileri, yaşlıları, mazlumları, mağdurları fark edemiyor ve gereğini yapamıyorsanız, algıları ve tepkileri sağlıksız bir şekilde şehirde adeta ölü gibi yaşıyorsunuz demektir. Şehir bu insanlar için vardır, devlet bunlar için vardır; şehir yöneticileri de bunların varlığını fark etmek ve onları güçlendirmek için vardır. Bu yabancılaşma insanın insana yabancılaşması, şehrine yabancılaşması, yaşadığı mekâna, binaya yabancılaşması ve yalnızlaşması çok ciddi bir sorundur. biraz daha şişebilme kapasitesine sahip olması patlamayacağı anlamına gelmez. Markalı şehirler ve binalar üzerinden pazarlanan mekân ile insanımızın bütün birikimleri konuta yönlendirilmiştir. Bugün küçük işletme sahipleri öz sermayesinin önemli bir kısmını konuta yatırmakta, üretim gücünü azaltmaktadır. Azalan üretim kapasitesi için ya kamudan ya da bankalardan kredi almak zorunda kalmaktadır. İçine girilen bu fasit daire ile sürdürülebilir büyüme ortamı risk altındadır. Dünün sanayicileri konuttaki kazancı görerek ya üretimden çıkmakta ya da mevcut işini geliştirmek için yatırım yapmamaktadır. Bu gelecek adına Türkiye’nin üretim kapasitesinin düşmesi, istihdamın azalması veya nitelikli istihdam kapısının daralması demektir. Türkiye konuta, emlaka dayalı büyümeden çıkarak, üretime, AR-GE’ye, inovasyona dayalı büyüme stratejileri geliştirmelidir. Bunun dışındaki büyüme ve istihdam politikaları ülkeyi kısa zamanda altından kalkılamayacak bir krize sürükleyebilir. Öbür taraftan ise kamunun yaptığı bazı yatırımlar ve imardaki emsal artışlarıyla yükselen arazi fiyatları nedeniyle ortaya çıkan maddi değerin kamuyla paylaşılması için kanuni düzenlemeler yapılmalıdır. Emsal artışlarından oluşacak her türlü değer kamuya aktarılmalıdır. Üçüncü Köprü, hava alanı ve kanal projeleri nedeniyle değerlenecek arazilerin geliri bir şekliyle kamuya aktarılmalıdır bu konuyla ilgili bir yasal düzenleme acilen yapılmalıdır. Bu gelirler kentsel dönüşüm için en büyük kaynaklardan birini oluşturabilir. Türkiye arazi rantı üzerinden geleceğini inşa edemez. Genç ve eğitimli nüfusumuzu daha kaliteli, nitelikli sürdürülebilir istihdama yöneltmemiz için sanayi, teknoloji yatırımlarına dayalı büyüme yöntemlerine ağırlık vermeliyiz. Ülkenin zaten yeterli olmayan sermaye birikimi konut ve lüks tüketime yönlendirilerek heba edilmemelidir. Markalı şehirden çok, marka olan ürünler ve teknolojiler üretmeliyiz bu noktada çalışan üreticilerimizi, sanayicimizi konut sektörüne kurban etmemeliyiz, onların önünü açacak yeni bir kalkınma ve istihdam heyecanını yaymalıyız. Yaşanacak bir ülke ve şehir hayal edelim Bir şehir hayali kuralım, rahat ve sosyal donatı alanları çokça olan, semt parkları, kent ormanları, bahçeli evleri olan ve herkesin müstakil evi olan, çocukların okullarına yürüme gidebildiği, yaşlıların camiye,

parka gidip buluştuğu, rahat nefes alan bir şehir, mümkün mü? Yerimiz yetmez mi işte size rakamlarla bunun Türkiye’de mümkün olabileceğini anlatayım. Türkiye’de her haneye 400 m2 net alan evini kurması için versek ve her hane içinde şehirde 600 m2 yollar, sosyal donatı alanları, kamu binaları ve işyerleri için versek hane başı gerekli olan toplam alan 1.000 m2 eder. 2050 de Türkiye nüfusunun 100 milyon olduğunu kabul edersek, bu da 25 milyon hane eder. Bunun için gerekli alan 25.000 km2 arazi eder, buda Türkiye’nin Konya ilinin toplam alanının % 70’i eder. Tabi ki şehirlerimizi bütün ülkeye yayacağız. Yerine göre 3,4, 5 katlı binaları konut için yapacağız. Yerine göre çok katlı binaları otel, işyeri, ofis olarak yapacağız, gerekli olan arazi 100 milyon halk ve 25 milyon hane için 15-20 bin km2 lere kadar düşecektir. Bu durumda tarımsal üretim için olan arazilerimizden de bir şey kaybetmeyeceğiz. Bu örnekle abartarak da olsa şunu fark ettirmek istedim. Ülkemizde yaşanabilir, estetik, insani şehirleşme için alan, arazi sorunu yoktur. Daha güveni, huzurlu, az yoğunluklu şehirler kurmamız mümkün. Bu bir hayal değil yapılabilecek ve olabilecek bir gerçektir. Vermiş olduğum örnekler bunu gösteriyor. Türkiye bu durumu örnek alarak şehirsel mekânın planlamasını ve tasarımını yaparak şehirlerini daha az yoğunluklu, insani ölçeklerde inşa edebilir. Dünyada “yavaş şehir” konsepti gelişiyor, yani kendi kendine yeten şehirler. Enerjisini kendisi üreten, tarımsal ürünlerde belli düzeyde yeterli üretime sahip olan, sakin ve insani ölçeklerde ev ve mekân tasarım gerçekleştirmiş, kendi yerel misyonunu geliştirmiş şehirler. Marka değil, yaşanabilir şehirler oluşturmalıyız. Değer üreten, üretime odaklı, birbirine entegre olmuş şehirleri yeni ulaşım imkanlarını da kullanarak ülkenin her yanına yayabiliriz. Şimdi bütün bu imkânları dünyayı bir daha doğru okuyarak yapabilmemiz lazım, olayı bir müteahhitlik uygulamasından çıkarmamız lazım, herkes için şehir yaparken insan odağı koymamız lazım, Türkiye’nin barışını sağlayacak aynı zamanda ufkunu genişletecek bir proje olarak kentsel dönüşüme bakmamız lazım. Şehirlerin kimliği ve İstanbul silueti İstanbul'un tarih içerisinde oluşmuş, gravürlere de yansıyan bir silueti var. İstanbul'un silueti, daha çok sur içinde tanımladığımız alan; tarihi yarımada dediğimiz bölgedir. Sarayburnu'ndan ya da Üsküdar'dan baktığımız zaman bu siluet ortaya çıkar, yedi tepede Osmanlı'nın yapmış olduğu anıtsal yapılar, kubbeleri ve minareleriyle gökyüzünde oluşan görüntü, şehrin muhteşem siluetini oluşturur. Ayasofya, Sultanahmet, Topkapı Sarayı, Süleymaniye Külliyesi, Şehzade Cami, Nuri Osmaniye Cami gibi anıtsal yapılar… Eskiden Topkapı surları dışından bakıldığında görülen kara suları da bir siluettir. Bugün kara sularının dibinde sur içinde ve dışında yükselen çok katlı yapıları gördüğümüzde bir anda irkiliyoruz, şaşkında dönüyoruz. Bugün tüm dünyaya bilinen İstanbul silueti, İstanbul'un İslam ile olan bağını kurduğumuz siluettir ki; en göze çarpan görüntü, güneş batarken camilerin minarelerinin ve kubbelerinin fark edildiği siluet olduğunu söylemek mümkündür. Eğer Ayasofya Camii'ni başlangıç olarak alırsak yaklaşık 1500 yıllık bir siluettir, son şeklini de son 500 yılda almıştır. Bu kadar geniş alanda anlamlı ve uyumlu bir bütünMayıs - Haziran 2013 43


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

lük oluşturan herhangi bir şehir silueti dünyada yoktur. Dünyadaki şehirlerin çoğu yeni şehirlerdir, şehrin siluetini oluşturan binaların çoğu yeni binalardan oluşmaktadır. Dolayısıyla o binaların hiçbir tarihi ve kültürel değeri olmadığı için zaman içerisinde yıkılıp tekrar yapılma eğilimindedir. 60 - 80 yıllık betonarmenin ömrüyle sınırlı geçici siluetler. İstanbul'un şehir siluetinin korunmasıyla ilgili tabi ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir kısım çalışmalar yaptı. Bu kararlarda Mimar ve Mühendisler Grubu'nun " Siluetine Sahip Çık" çalışmaları, yürüyüş ve basın bildirileri ile oluşturduğu kamuoyunun büyük etkisi olmuştur. İBB 13 Ocak 2012'de İstanbul'un bütüncül şehir silueti planını çıkardı. Plan gereği İstanbul'un siluetine etki eden 10 ilçede çalışma yapılarak, silueti bozmaması için çok katlı yapıların saçak altı kot yükseklikleri tanımlanmıştır. Şu anda İstanbul'un siluetine giren 3 bina var. Bu binalar çok konuşuldu ancak o binaların yıkılması ciddi bir şekilde gündeme gelmedi. Kamuoyu, toplumsal hafıza ve vicdan bu konuda rahatsızdır, karar vericilerden en kısa sürede karar almalarını ve gereğini toplum beklemektedir. Tarih yavaş işler ama adalet eder. Gelecek Tasavvurumuz Gördüklerimize ve duyduklarımıza ilgisiz kalmadan, yaşadığı çağın şahitleri olan bizler, iyiliğin ve güzelliğin söylenmesi ve yayılması konusunda sesimizi yükseltmeli, şehre, insana ve geleceğimize sahip çıkmalıyız. Yanlış ve yalan giden konularda ilgili ve sorumlu makam ve kişileri uyarmalıyız. Şehri insana, doğaya saygılı bir şekilde, onu bir rant aracı olarak değil Allah’ın bize bir emaneti olarak korumalı ve güzelleştirmeliyiz. O bizim ve bizden sonrakilerin ortak malıdır. Bizden sonraki nesillere imar edilmiş, huzurlu ve yaşanabilir şehirler bırakma herkesin görevidir. Şehirlerimizi yeni bir medeniyetin taşıyıcıları olarak geleceğe taşımalıyız. Şehir bizim o bizim geleceğimizdir. Kentsel dönüşümden adeta bir şehir çıkarmalıy��z. Bu ülkenin insanları, Süleymaniye gibi bir cami ve külliye inşa ediyorsa o eseri yapan insanların bilgeliği içerisinde, şehirlerini tekrar bir bütün olarak inşa edecek bilgiyi ve mayayı özlerinde bulunduruyor demektir. Şehir-

44 Mimar ve Mühendis

Bir ülkede konut fiyatlarındaki aşırı şişme gelir adaletsizliğini beraberinde getiriyor. Uzun vadeli borçlanmalar yüzünden piyasada para sıkıntısı yaşanıyor, insanlarımız kredi borçlarını yeni kredi borçları ile kapatmak zorunda kalıyor. Para belli insanlarda ve bankalarda toplanıyor. Konut fiyatlarının şiştiği her yerde ciddi ekonomik krizler olmuştur. Bugün İspanya, İrlanda, Amerika buna örnektir. Dün, Japonya, Singapur, Kore bu örneklerdendir. Türkiye konut fiyatları şişmiştir, biraz daha şişebilme kapasitesine sahip olması patlamayacağı anlamına gelmez. lerimizi keşmekeş, karmaşa, çöküntü ve sahipsizlikten kurtaracak, insanlarımıza hak ettiği sağlıklı sosyal donatı alanlarına sahip, her yaştan insanın ihtiyaçlarına göre, yaşayan ve birlikte var olmaktan güç ve keyif alan şehirler olarak inşa etmeliyiz. Şehirlerimiz eskiden olduğu gibi zengini fakiri, doğulusu batılısı her bireyinin birlikte yaşadığı, paylaşmaktan ve diğerinin varlığından güç aldığı, sosyal barışını sağlamış medeni ve mutlu, birey ve ailelerin olduğu mekânlara kavuşturulmalıdır. Kentsel dönüşümden adeta bir birlikte var olma manifestosu çıkarmalıyız. İnsanın emeği ve yuvası her şeyden azizdir. Bu dünyada mekânını ve zamanını doğru tasarlayanlar gelecek adına iyi şeyler söylemiş olurlar. Dünden bugüne kalan iyi şeyleri ve onları bina eden mimar ve idareciler bugün nasıl rahmetle anılıyorsa, bizde bizden sonraki nesillere hayırla ve minnetle yâd edilecek yaşanılası şehirler armağan etmeliyiz. İnsanı, çevresi, kültürü ile bugüne ait bütün güzellikleri şehirlerimiz üzerinden geleceğe taşımalıyız. Bugün önümüze gelen Kentsel dönüşüm fırsatını gelecek adına imkâna çevirmeliyiz, hep birlikte yeni bir gelecek inşa etmeliyiz. Şehir tasavvuru olanları mekân ve zaman davet etmektedir. Hemen şimdi, geleceği ihya etmeye başlayalım, sabırla, azimle, bilgiyle, aşkla…


May覺s - Haziran 2013 45


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Dilaver DEMİRAĞ Gazeteci-Yazar

ŞEHRİ SATMAK: RANT YARATAN KENTLEŞMENİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Ş

Günümüzde kentleşmeyi tehdit eden en büyük faktör kentsel yayılma meselesi. Hatta ekünemepolis kavramı ile devasa (mega) şehirlerin giderek ucu bucağı olmayan birer kanserli hücre gibi yayılma

eğilimi, kent kavramının derin bir dönüşüm geçirmesine yol açmakta. Bu durum karşısında şehir kavramı tamamıyla bir şey ifade etmeyen bir kavram halini almakta.

ehirlerin yayılma nedenleri özellikle batı dışı dünyadaki kentsel yayılım büyük oranda göç ve göçle birlikte ortaya çıkan nüfus artışından kaynaklanıyor. Bu durumun yarattığı en büyük sıkıntı ise konut yapılmaya uygun arsadır. Devletin bireylere alt yapısı tamamlanmış ucuz arazi ve ucuz konut finansmanı sağlamaması nedeni ile arazi rantı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bunun sonucu kentlerin kıyılarında gecekondu denilen ve yasal arazi üretiminden kaynaklanmayan yasadışı yerleşimler oluşmakta. Kentte, devletin konut altyapı finansmanı sağlamaması nedeni ile oluşan büyük arazi rantlarından kaynaklanan bu sorun, konut fiyatlarındaki aşırı yüksekliğinde nedeni. Daha önceki sayılarda el aldığımız inşaat furyası nedeni ile piyasada oluşan balon riskinin de en önemli nedeni.1 Hatta dünyanın en büyük ekonomilerine diz çöktüren küresel mali krizin de arka planında bu rant sorunu yatmakta. Rant sorununun kaynağı ise aslında mülkiyet meselesidir. Özel mülkiyetin kamu aleyhine bile olsa dokunulmazlığı, arazi rantı ve bu rant nedeni ile oluşan bina fiyatlarının şişmesine neden olmakta. İşte bu yazıda bu meseleyi ele almak istiyorum.

rantın spekülatif yanına dikkat çekmiştir. Ricardo’ya göre rant, toprağın özgün ve yok edilmez güçlerini kullanmanın karşılığında, elde edilen üründen toprak sahibine yapılan ödemedir. Ricardo’ya göre, tüm topraklar aynı özelliklere sahip, toprağın miktarı sınırsız ve kalitesi de tekdüze olsaydı, toprak kullanımı karşılığında hiçbir ödeme istenemezdi. Toprak ne zamanki kendine özgü ayrıcalıklara sahip olur, miktarı sınırsız olmaktan çıkıp kalitesi değişmeye başlar ve nüfus artışı nedeniyle daha düşük kaliteli ya da daha az avantajlı konumdaki topraklar önem kazanır, o zaman toprak kullanımı karşılığında rant ödenir. Görüldüğü gibi Ricardo’nun rant kavramının temelinde kıtlık yatar. Ricardo iktisadında kıtlığın temelinde toprak kısıtı vardır. Hâsılı nüfus baskısı yalnız toprağı değil, her çeşit malı ve hizmeti kıtlaştıracak güçtedir. Buna bir de kırdan kente göçü eklersek, hemen her şeyden rant geliri elde etmek mümkündür. Bugün en yüksek rantlar kentlerde, konut, eğitim, sağlık gibi alanlarda kendini göstermektedir. Böylece rantla spekülasyon arasındaki bağ da açığa çıkmış olur. Rant temellinde örgütlenen bir ekonomide kentsel arazi rantı hele de kentte inşaata uygun arazi yeterli değil ise arazi fiyatlarındaki artış kaçınılmaz olacaktır, bu durumda bu kadar kolay kazanç sağlanan bir alana yatırım yapılarak araziler kapatılmakta, arazilerin rant değeri arttığı oranda konut maliyetleri de çoğalmakta ve bu durumda konuta

Rantın Dokunulmaz Kutsallığı Rant olgusunda iktisat teorisyeni David Ricardo’yu anmadan geçmek olmaz. Çünkü Ricardo rant ve kıtlık olgusu temelinde 46 Mimar ve Mühendis


Bugün en yüksek rantlar kentlerde, konut, eğitim, sağlık gibi alanlarda kendini göstermektedir. Böylece rantla spekülasyon arasındaki bağ da açığa çıkmış olur. dönük talep için gerekli arz konut yatırımı yapanların yatırımlarından daha hızlı artış sağlayarak büyük bir getiri sağlamakta. 10 yıl önce yaptığı yatırımdan birkaç kat fazla gelir sağlayan bir konut sahibi, bu konutu arazi değeri olarak konut üreticisine verdiğinde yatırım yaptığı rakamın üstünde bir kazanç sağlayabilmekte. Hal böyle olunca da üretim yerine kolay gelir elde etme olanağı veren rant alanlarına yatırım yapılarak bir rant ekonomisi sağlamakta. Rant olgusu özel mülkiyetin kamu yararına bile olsa asla sınırlandırılamayacağı anlayışının bir yansımasıdır. Şehirci David Harvey bu olguya şöyle dikkat çeker. “Rantın tüm biçimleri, özel mülk sahiplerinin bazı mallar üzerindeki tekelci gücüne dayanır. Tekel rantı, önemli bazı özellikler açısından eşsiz veya kıyaslanamaz olan bir malın denetimini tek başına elinde tutan bir toplumsal aktörün, bu malın doğrudan veya dolaylı mübadelesi yoluyla uzun bir süre katmerli bir gelir elde edebilmesinden kaynaklanır.”2 Harvey, kentsel mekâna yapılan yatırımların rant ekonomisine can suyu sağladığını, kentsel girişimciliği besleyen kentsel dönüşüm vb. metropoliten yatırımların bütünsel olarak tekel rantının besleyecek biçimde kümülatif etkide bulunduğundan söz eder. Yapılan her yatırım arsa spekülasyonunu besler. Örneğin kongre turizmi için bir alan seçildiğinde oradaki evler değerlenir çünkü bu evlerin otel olma durumu söz

konusudur. Ya da köprü yapılacak olduğunda köprünün güzergâhındaki arsalar değerlenir. Tüm bu gelişmelerde kazançlı çıkan uzun erimli yatırım yapanlar, ya da rastlantısal olarak orada önceden ev yapan, ev satın alanlardır.3 Harvey, kentsel rantı yaratanın şehir yönetimi olduğunu, küresel kent mantığını bu rantı beslediğini hatta kent yönetimlerinin de bir rant spekülatörü gibi davrandığını belirtir. Ranttan Ranta Dayalı Kalkınmaya Harvey’in söyledikleri Türkiye’de çok daha katmerli bir biçimde uygulanmaktadır. Türkiye’de, kentlerdeki sosyo-ekonomik değişimlerle birlikte hızlı bir nüfus artışı ve kentleşme olgusu yaşanmaktadır ve kentleşme sorunu giderek büyüyen boyutuyla çözüm beklemektedir. 1950’li yıllardan beri kırsal alandan kentsel alanlara çok yoğun bir göç başlamıştır. Bunun sonucunda zaman içinde kentleşme sorunu ve konut açığı ortaya çıkmıştır. Ancak, konut sektörüne yapılan yatırımların üretken yatırımlar olarak kabul edilmemesi nedeniyle gereken önlemlerin alınmaması, kamu kaynaklarının dağınık ve yetersiz oluşu, konut yapımında, konut sahibi olmada, yeterli ve etkin bir sistemin oluşmasını engellemiştir. Böylece günümüzde konut sorunu önemli boyutlara ulaşmış durumdadır. Hal böyle olunca spekülatif arsa rantları da konut piyasasını güçlendirerek konut yatırımlarının spekülatif ve ekonomik getiri elde etmeye yönelik olmasını sağlamaktadır. Türkiye örneği, mutlak ve farklılık rantlarının sürekli üretildiği ve ancak kısıtlı biçimde vergilendirildiği, dolayısıyla mekân üzerinden sermaye biriktirmenin ve eşitsizlik üretmenin kolayca başarıldığı, bu eşitsizliklerin mevcut toplumsal çelişkileri körüklediği ilginç bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.4 Bundan dolayı da sürekli bir fiyat balonu oluşarak özellikle de konuta en çok ihtiyaç duyan dar gelirli, ya da orta gelirli

Mayıs - Haziran 2013 47


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Türkiye örneği, mutlak ve farklılık rantlarının sürekli üretildiği ve ancak kısıtlı biçimde vergilendirildiği, dolayısıyla mekân üzerinden sermaye biriktirmenin ve eşitsizlik üretmenin kolayca başarıldığı, bu eşitsizliklerin mevcut toplumsal çelişkileri körüklediği ilginç bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. ailelerin çok güç şartlarda ve sürekli borçlanarak konut sahibi olmasına neden olmaktadır. Kent arazisinin düzenlenerek konut üretimine uygun hale getirilmesi ve bu arsalarda da uygun ve ucu fiyatlı konut üretimi değil de tower vb. yüksek katlı binalara yönelinilmesi ve bunun da kamu sektörü tarafından teşviki tam da ranta büyük bir imkân alanı açmaktadır. “Nitekim Türkiye’de gayrimenkule yatırım çoğu dönemde öncelikli olarak düşünülen bir yatırım aracına dönüşmektedir. Ciddi biçimde vergilendirilmeyen bu taşınmaz varlığı kentlerin büyüyüp gelişmesiyle önemli rantlar üretebilen ve bu rantların vergilendirilmeksizin el konulabilmesiyle maksimize olan bir zenginleşme aracına da dönüşmektedir. 1980’lere kadar imalat ve montaj sanayi ile sermaye biriktiren şirketlerin 1980 sonrası kent rantlarını keşfetmeye, kentsel arsa yatırımlarını çoğaltmaya başladıklarını, 1980 sonrasının enflasyonist ortamında gayrimenkulün, siyasi yolsuzluk, kapitalist gelişme ve uluslararası finansın iç içe geçtiği İstanbul’da en yüksek kâr getiren sektör olduğunu görüyoruz. Ancak özellikle 2000 sonrasında küçük, büyük, yerli yabancı her tür girişimci dışında bizzat belediyeler, kamu kuruluşları ve bakanlıklar dahi gelir yaratmak ve bütçe denkliği sağlamak üzere kentsel yatırımlara ilgi duymaya başlamıştır. Kentsel topraktan elde edilen gelirlerin cazibesi, diğer tüm servet biriktirme girişimlerini ikincilleştirecek dereceye gelmiştir.” Metalaştırılmış mekân üretimi olarak ifade edebileceğimiz bu durum 2000’li yıllardan itibaren inşaat sektörü ve onun yarattığı rantlara dayalı bir ekonomik kalkınma modeli ile mekânın küreselleştirilerek spekülasyon ve rant peşindeki çok uluslu inşaat şirketlerini de kente çekmeye dönük bir gelişme biçimine dönüştü. Bunun sonucu olarak bizzat devlet ve kamu kurumları rantiyeye dönüşürken, kentsel 48 Mimar ve Mühendis

dönüşüm, soylulaştırma gibi olgularla kent mekânı pazarlanıp peşkeş çekilebilmekte bu arada konuta en çok gereksinmesi olan yoksullar ise kentin merkezinden kenarlarına sürgün edilmektedir. Bu politika sonucu dar gelirli için uygun ve mühendislik bilimine uygun koşullarda yapılmış konut üretimi için kurulan TOKİ bizzat kendisi kentsel rantı dağıtan bir kurum haline dönüşmüştür. Kent toprağı üzerinden zenginlik elde etmenin bu kadar kolay ve cazip olduğu koşullarda sadece ulusal ya da uluslararası sermaye değil, düşük ve orta gelirli vatandaş da, belediyeler, kamu kurumları hatta bakanlıklarında bütçe açıklarını kapatmak için bu yolu seçtiği ve sürdürülebilir kentsel politikaların terk edildiği, tüm aktörlerin inşaat tarikatına girdiği görülmektedir. Sonuç Spekülatif niteliği olan bu durum sürekli bir fiyat balonu ve bunun sonucunda aşırı değerlenen konut nedeni ile inşaat sektörünün durgunluğa itilmesine neden olmuştur. Kısacası ranta dayalı gelişme modeli nedeni ile bugün konut sorunu Türkiye için büyük bir kriz potansiyeli olarak pimi


çekilmiş bir bomba gibi durmaktadır. Ancak artık birilerinin bu rant eksenli ekonomik gelişme ve buna dayalı sermaye birikimi mantığına itiraz etme zamanı da gelmiş durumda. Bunun yarattığı ekonomik olduğu kadar ekolojik afetleri de önlemek için rant ekonomisine ve onun kalbi olan rant, arazi spekülasyonu üzerine kurulu konut politikasına son vermek zorunludur ve burada vicdan sahibi Müslümanlara çok iş düşmektedir. Ucu bucağı olmayan ekumenepolisler, megapoller ekolojik çöküş yaratmaktan geri kalmamaktalar. Bugün yeryüzü kaynaklarını sömüren bu devasa moloklar canlı hayatın en büyük düşmanı kesilmiş haldeler. Ne yazık ki kapitalizmin şehvetine kapılan kent yöneticileri, kamu görevlileri, siyaset erbabı bu çöküşün motor gücü konumundalar. Malum, kıyametin alametlerinden birisinin çokça inşaat yapılması olduğu bir çok rivayette ifade edilmektedir, dahası bizzat kitap bu konuda müminleri uyarmakta: “Sizler her yüksek tepeye gösteriş amaçlı bir anıt dikerek boş işlerle mi oyalanıyorsunuz.?” (Şuara.128) bir başka ifade ile “Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz” (128-129)

Allah ayetlerinde ölümsüzlük sevdasına kapılan Kârunları uyarmakta dünyaya kazık çakacağınızı sanarak boş işlerle uğraşmayın diye. Ama o Karunlar için Allah’ın azap tehdidi bile nefslerinin şehvetine kapılmalarına engel teşkil etmemekte ve vicdansızca rant yolu ile bir sömürü ekonomisi oluşturmaktalar ve yoksulun hakkın gasp etmekteler. Bu nefsperesteler, ranta dayalı ekonomik gelir sevdasına kapılanlar bunun bedelinin ağır olduğunu yine de unutmasalar iyi olur, çünkü bu dünyanın bir de ahreti var, oradaki azap buradaki para şehvetinden daha elim olacak. Bu arada rant yaratarak kendine bağlı bir sermaye ile güç devşireceğini sanarak Firavunlaşmanın bir bedeli olacağı da unutmamalıdır. KAYNAKlar 1

Dilaver Demirağ, Kıyamet Kopacak mı? Mimar ve Mühendis Dergisi, Sy:

2

David Harvey, Asi Şehirler, Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru, Çeviri: Ayşe Deniz

Temiz, Metis Yayınları, İstanbul-2013,s:145 3

Age, s:157

4

Erbatur Çavuşoğlu,İslamcı Neo-Liberalizmde İnşaat Fetişi Ve Mülkiyet Üzerindeki Sim-

gesel Hâle, Birikim Dergisi sayı 270, Birikim Yayınları, İstanbul-Ekim 2011, s:43

Mayıs - Haziran 2013 49


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Esengül DEMİR

Coşkun TUNÇ

Jeoloji Mühendisi

Şehir Plancısı

KENTSEL DÖNÜŞÜMLERDE YENİ BOYUT

O

Ülkemizin çok mühim bir kısmı, başta deprem olmak üzere tabiî afetlerin riski altındadır. Buna rağmen, mevcut yapıların büyük bir kısmının muhtemel afetlere karşı dayanıklı olmadıkları ve orta şiddetteki bir depremde

bile ağır derecede hasar görüp yıkıldıkları, bundan dolayı sosyo-ekonomik problemlerin yaşandığı ve devletin beklenmedik bir anda büyük malî külfetler ile karşı karşıya kaldığı bilinmektedir.

nbinlerce insanın ölümüne ve çok yüksek malî kayıplara sebebiyet veren ve 1999 yılında Marmara Bölgesinde vuku bulan büyük deprem felâketleri, müteakip depremler ve en son olarak 2011 yılında Van’da meydana gelen deprem ile bu gerçek acı bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ülkemizin bazı yerleri ve buralardaki yerleşim merkezleri hâlen çok yüksek deprem riski altındadır. Örneğin, İstanbul’un yakın bir zaman içinde çok şiddetli bir depremle karşı karşıya kalacağı, bu hususta ihtisas sahibi bilim adamlarınca ifade edilmektedir. Bazı yerleşim merkezlerinin jeolojik durumu ve zemin özellikleri ise, buralarda iskânın tehlikeler arz ettiğini ve afet riski altında bulunan bu yerleşim merkezlerinin bir an önce bulundukları yerlerde dönüştürülerek buralardaki iskânın yeniden düzenlenmesini ve hatta bunların başka yerlere nakledilmesini zarurî kılmaktadır. Bu zaruret neticesinde 31.05.2012 tarihinde 6306 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” ve 04.08.2012 ve 15.12.2012 tarihli, “Uygulama Yönetmelikleri” resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 6306 sayılı kanunun amacı; Afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen, sanat, norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemektir. 6306 sayılı Yasayı daha iyi anlayabilmek için yasayı karakterize eden bazı tanımları kavramak gerekmektedir. Bunlar; Riskli alan: Zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıyan, Bakanlık veya İdare (Belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediyeleri, bu sınırlar dışında il özel idarelerini, büyükşehirlerde büyükşehir belediyele-

rini ve Bakanlık tarafından yetkilendirilmesi halinde büyükşehir belediyesi sınırları içindeki ilçe belediyeleri) tarafından Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının görüşü de alınarak belirlenen ve bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca kararlaştırılan alan, Riskli yapı: Riskli alan içinde veya dışında olup ekonomik ömrünü tamamlamış olan ya da yıkılma veya ağır hasar görme riski taşıdığı ilmî ve teknik verilere dayanılarak tespit edilen yapı, Rezerv yapı alanı: Bu kanun uyarınca gerçekleştirilecek uygulamalarda yeni yerleşim alanı olarak kullanılmak üzere, TOKİ’nin veya idarenin talebine bağlı olarak veya resen, Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınarak bakanlıkça belirlenen alanlar olarak tanımlanmıştır. 6306 sayılı kanun Kentsel Dönüşümler konusunda çıkarılan ilk kanun olmamakla birlikte; bu Kanun’un bugüne kadar yapılmış olan kentsel dönüşüm yasalarından ve projelerinden en belirleyici farkı; hak sahipliği bulunan bulunmayan, tapusu olan veya olmayan hak sahiplerinin haklarının korunması ve mağdur edilmemesi olarak dikkat çekmektedir. Yürürlükteki 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler dolayısı ile Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun, afet tehlikesine maruz kalmış veya kalması muhtemel bölgelerin tespit edilip “afete maruz bölge” olarak ilân edilmesini öngörmekte ve böylece “afete maruz bölge” olarak ilân edilen yerlerdeki meskenlerin ve işyerlerinin afet tehlikesinden masun yerlere nakledilmesi, bahsedilen Kanundaki usûl ve esaslara göre yürütülmektedir. Deprem afetine ve diğer afetlere maruz kalabileceği ilmî ve teknik araştırmalar ile sabit olan yerlerdeki iskânın kaldırılması

50 Mimar ve Mühendis


6306 sayılı Kanun sayesinde, başta deprem olmak üzere tabiî afetler sebebiyle meydana gelmesi kuvvetle muhtemel can ve mal kayıpları önlenecek; mülkiyet haklarına saygı, sağlıklı ve düzenli yerleşme, daha az maliyet ile en fazla sosyal faydanın temin edilmesi, kaynakların plânlı, sağlıklı ve verimli kullanılması ilkelerinin hayata geçirilmesi de mümkün olacaktır. ile başka yerlere tahliye ve nakli işleri, etraflı çalışmaları ve büyük harcamaları gerektirmekte, bu masrafların karşılanmasında zorluklar bulunmakta ve 7269 sayılı Kanuna göre belirli bir yerin “afete maruz bölge” ilân edilmesi, bu bölgede normal hayatın akışını aksatmakta, “olağanüstü” bazı tedbirlerin alınmasını gerekli kılmakta ve sosyal problemlere de yol açmaktadır. 7269 sayılı Kanundaki “kanunî mecburiyet” esası yerine, afetler karşısında riskli bulunan alanların ve buralardaki yapıların mâlikleri ile anlaşma sağlanarak bu riskli yapıların yıktırılıp bu alanların dönüştürülmesinde ve yeniden yerleşimin temin edilmesinde “gönüllülük” esası getirilmekte; ancak bu esasa uymayanların yapılarının bakanlık veya idarece yıktırılması ve riskli yapılar ile alanların tahliyesi suretiyle uygulamada bulunmak da öngörülmektedir. 6306 Sayılı Kanunun Getirdikleri 6306 sayılı Kanun sayesinde, başta deprem olmak üzere tabiî afetler sebebiyle meydana gelmesi kuvvetle muhtemel can ve mal kayıpları önlenecek; mülkiyet haklarına saygı, sağlıklı ve düzenli yerleşme, daha az maliyet ile en fazla sosyal faydanın temin edilmesi, kaynakların plânlı, sağlıklı ve verimli kullanılması ilkelerinin hayata geçirilmesi de mümkün olacaktır. Tasarıdaki düzenlemeler, dönüştürme, yeniden yerleştirme ve yapılaşma hizmetlerinin Devlet ve ilgili kamu kurum ve kuruluşları eliyle belirli bir plân, program ve düzen içinde gerçekleştirilmesini öngörmektedir. Bundan dolayı Kanun, belirli bir yerleşim merkezinin karşı karşıya olduğu afet tehlikesinden haberdar olanların ferdî teşebbüsleri ile afet tehlikesinden masun olduğunu düşündükleri ancak böyle olmayabilen bölgelerde yetersiz yapı teknikleri ile inşa edilen yapılara taşınmaları suretiyle meydana gelen ve gelebilecek olan düzensiz yapılaşmaların ve böylece yol açılan israfın da önüne geçecektir. Kanun, afet meydana geldikten sonra “yara sarma” değil de, “yara almama” anlayışına dayanmakta; böylece Anayasadaki “sos-

yal hukuk devleti” ilkesinin hayata geçirilmesi için önemli ve etkili bir adım atılmasını temin etmektedir. 6306 sayılı kanun da merak edilen konuların başında “Rezerv Yapı Alanı ve Riskli Alan Tespiti ile Riskli Yapı Süreci” gelmektedir. Detayların yer aldığı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun Uygulama Yönetmeliğinin” 4. ve 5. maddesinin gereklerinin yerine getirilmesiyle; rezerv yapı alanı ve riskli alan tespiti yapılması öngörülmüştür. Riskli Yapılar ve Riskli Yapı Süreci Riskli yapılar, 6.3.2007 tarihli ve 26454 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Deprem Bölgelerinde Yapılacak Binalar Hakkında Yönetmelik” hükümlerine göre tespit edilir. Vatandaşlar yapılarını, bakanlığa, belediyelere, il özel idarelerine, büyükşehirlerde büyükşehir belediyelerine, büyükşehir ilçe belediyelerine veya bakanlıkça lisanslandırılacak, kurum ve kuruluşlara tespit ettirebilirler. Bu aşamada yapılacak taleplerde herhangi bir çoğunluk aranmaz. Maliklerden birinin veya kanuni temsilcisinin müracaatı ile bu tespit yapılabilir. Tespitler neticesinde riskli olduğu tespit edilen yapılar, tespiti yapanlar tarafından Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğüne bildirilir. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlükleri raporları inceler, raporlarda eksik veya yanlış hususların bulunması halinde raporlar ilgilisine iade edilir, diğer raporlar ise ilgili tapu müdürlüğüne bildirilir. İlgili tapu müdürlüğünce, tapu kütüğüne işlenen belirtmeler, riskli yapı tespitine karşı tebligat tarihinden itibaren on beş gün içinde riskli yapının bulunduğu yerdeki müdürlüğe dilekçe ile itiraz edilebileceği, aksi takdirde tebligat tarihinden itibaren idarece altmış günden az olmamak üzere belirlenen süre içinde yapının yıktırılması gerektiği de belirtilmek suretiyle, aynî ve şahsî hak sahiplerine tebliğ edilir ve yapılan bu tebligat müdürlüğe bildirilir. Riskli yapı tespitinin, itiraz üzerine değişmesi halinde, durum aynı şekilde ilgili tapu müdürlüğüne bildirilir. Mayıs - Haziran 2013 51


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ Şayet belirtilen usullere göre süresinde yıktırılmadığı tespit edilen riskli yapılar bakanlık tarafından yazılı olarak idareye bildirilir. Buna rağmen yıktırılmadığı tespit edilen yapılar, bakanlıkça yıkılır veya yıktırılır. Uygulamanın gerektirmesi hâlinde bakanlık, belirtilen tespit, tahliye ve yıktırma iş ve işlemlerini bizzat da yapabilir. Bakanlık veya idare tarafından yapılan yıktırmanın masrafları, ilgili tapu müdürlüğüne bildirilir. Tapu müdürlüğü, yıkılan binanın paydaşlarının müteselsil sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kaydındaki arsa payları üzerine masraf tutarında müşterek ipotek belirtmesinde bulunarak bakanlığa veya idareye ve binanın ayni ve şahsi hak sahiplerine bilgi verir tarzındadır. Merak edilen konulardan biri ise riskli alan içinde olup da riskli bina olmayan yapılara ne olacağıdır. Kanunda bu konuya ilişkin “belirlenen alanların sınırları içinde olup riskli yapılar dışında kalan” diğer yapılardan uygulama bütünlüğü bakımından bakanlıkça gerekli görülenler de bu Kanun hükümlerine tabi olur denilmektedir. Ayrıca 6306 sayılı Kanunla 5393 sayılı Belediye Kanunun 73. Maddesinde yer alan Kentsel dönüşüm hükümlerinde kısmi yenilik ve değişikliklere gidilmiştir. Bu Kanun kapsamında uygulamada bulunacak olan belediyeler, yatırıma ilişkin yıllık bütçelerinin yüzde beşi ile 26.5.1981 tarihli ve 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanununun 80. maddesi uyarınca tahsil edilen harç gelirlerinin yüzde ellisini, bu Kanunda öngörülen uygulamalara ayırırlar. Ayrıca; 2872 sayılı Çevre Kanunu gereğince, çevre katkı payı ve idari para cezası olarak tahsil edilerek genel bütçeye gelir kaydedilecek tutarın yüzde ellisi, 6831 sayılı Orman Kanununun 2. maddesinin birinci fıkrasının (B) bendine göre hazine adına orman dışına çıkarılan yerlerin satışından elde edilen gelirlerin yüzde doksanını geçmemek üzere Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenen orana tekabül eden tutar. İller Bankası Anonim şirketinin hazine gelirleri ve faiz gelirleri dışındaki banka faaliyetleri, 6107 sayılı İller Bankası Anonim şirketi Hakkında Kanunun 3. maddesinin birinci fıkrası uyarınca yapacağı faaliyetlerden elde edeceği kârın yüzde ellisi, ilgili yıl genel bütçesinin (B) işaretli cetvelinde özel gelir olarak tahmin edilen dönüşüm gelirleri karşılığı tutar, Bakanlık bütçesinde özel ödenek olarak öngörülür. Ödenek tutarını aşan gelir gerçekleşmeleri karşılığında ödenek eklemeye Çevre ve Şehircilik Bakanı yetkilidir. Özel gelir ve ödenek kaydedilen tutarlardan yılı içinde harcanmayan kısımları ertesi yıl bütçelerine devren gelir ve ödenek kaydetmeye Maliye Bakanı yetkilidir. Bu Kanunda öngörülen amaçlar için kullanılmak üzere; Kanunda öngörülen uygulamalar sonucunda elde edilecek her türlü gelir ve hasılat, bakanlığa tahsis veya devredilen taşınmazlardan imar uygulamasına tabi tutulması sonucunda tapuda hazine adına tescil edilenlerin satışından elde edilecek gelirler, dönüşüm projeleri özel hesabından kullandırılan krediler kapsamında ilgili kişi veya kuruluşlarca yapılan geri ödemeler ile bu kapsamda tahsil edilen gecikme zamları, her türlü şartlı veya şartsız bağış ve yardımlar ile sair gelirler, dönüşüm projeleri özel hesabına gelir olarak kaydedilir. Kanun kapsamında sağlanması öngörülen krediler ile dönüşüm faaliyetleri kapsamında yapılacak konutlara ilişkin, hak sahiplerince bankalardan kullanılacak kredilere dönüşüm projeleri özel hesabından karşılanmak üzere faiz desteği verilebilir. Bu işlemlere ve verilecek desteğe ilişkin usul ve esaslar Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakanın teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca belirlenir. 52 Mimar ve Mühendis

Depremden sonra yapılan konutlar

Kanun kapsamında sağlanması öngörülen krediler ile dönüşüm faaliyetleri kapsamında yapılacak konutlara ilişkin, hak sahiplerince bankalardan kullanılacak kredilere dönüşüm projeleri özel hesabından karşılanmak üzere faiz desteği verilebilir. 04.08.2012 tarihinde çıkarılan Uygulama Yönetmeliğindeki bazı boşluklar nedeniyle 15.12.2012 tarihinde yeni bir Uygulama Yönetmeliği çıkarılmıştır. Bu yönetmelik 6306 sayılı Kanunun 3., 6. ve 8. maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır. Yönetmeliğin amacı; 16.05.2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca, riskli yapılar ile riskli alan ve rezerv yapı alanlarının tespitine, riskli yapıların yıktırılmasına, yapılacak planlamaya, dönüştürmeye tabi tutulacak taşınmazların değerinin tespitine, hak sahibi olacaklarla yapılacak anlaşmaya ve yapılacak yardımlara, yeniden yapılacak yapılara ve 6306 sayılı Kanun kapsamındaki diğer uygulamalara ilişkin usul ve esasları belirlemektir. 15.12.2012 tarihli yönetmelikte eski tarihli yönetmelikteki karışıklıklara neden olan bazı ifadeler değiştirilmiştir. Ancak halen yönetmelikte bazı boşluklar bulunmaktadır. Örneğin yönetmelikte: “Bakanlıkça kararlaştırılacak aylık kira yardımı yapılabilir. Kira yardımı 600 Türk lirasını geçemez” denilmektedir. Belirlenen bu aylık kira yardımı bölgeden bölgeye değişiklik göstereceğinden tek bir fiyatla sınırlandırılabilir mi? Ayrıca ilgili kurumca belirlenen tarihe kadar kira yardımı yapılabilir ifadesinde belirlenecek tarihte bir üst limit olmaması, riskli alan içindeki sağlam yapıların kanun kapsamında yıkılarak riskli yapılarla eşdeğer görülmesi, değer tespiti yapılırken alanların durumu, sosyal ve ekonomik etkenlerin ne ölçüde değerlendirildiği, bina riskli yapı ancak alan riskli alan değilse yapılması gerekenler gibi akla takılan konularla ilgili mevcut yönetmelikte bulunan tereddüde yol açan hususlar uygulamaya geçildikçe yeni yönetmeliklerle ya da genelgelerle giderilebilir. Çünkü uygulama başlamadan bu tür açıklanması zaruri konuların fark edilmesi güç olmaktadır.


May覺s - Haziran 2013 53


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Süreyya SU Sosyolog

KÜRESELLEŞMENİN KENTLEŞMEYE ve KENTSEL DÖNÜŞÜME ETKİSİ

Ü

Küresel boyutta üretim ilişkilerinin değişmesi ve sanayinin Batı dışı coğrafyalara doğru, dünyada yayılması kent kavramı ve kentleşme üzerinde önemli etkiler yapmaktadır. 1970’li yıllardan beri ulaşım ve iletişim/bilişim teknolojileri ve esnek üretim örgütlenmesi ile artık bir malın üretimi ulusal sınırları aşan

bir mekan diliminde gerçekleşebilmekte, malın tasarımının yapıldığı yer ile üretiminin ve montajının yapıldığı yerler birbirlerinden ayrılmakta, sanayi yapısal olarak dönüşmekte, hizmet sektörü sanayi karşısında yükselmekte ve küresel düzeyde yeni işbölümü ortaya çıkmaktadır.

retimin yapılanmasındaki gelişmeler sermaye ile çok yakın ilişkisi olan kentleşmenin de yapısını değiştirmiş ve bu değişimin iki önemli sonucu olmuştur. Öncelikle, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar kentleşme süreci sanayileşme ile beraber tanımlanırken, kapitalizmin şekil değiştirmesi ve küreselleşmesiyle bu tanım değişmiştir. Sanayinin merkezi olan ülkeler hızlı bir şekilde sanayisizleşirken dünya üzerinde oluşan yeni işbölümü genellikle üçüncü dünya olarak bilinen ülkelerin sanayileşmesine neden olmuştur. Yeni işbölümünde küresel kapitalizmin merkez ülkeleri para ve yönetim dolaşımını kontrol etmeye başlamış ve buna koşut şekilde kentlerin yapısı ve dünya coğrafyasında kentleşme farklı bir boyut kazanmıştır. İkinci olarak, az gelişmiş ülkeler ya da üçüncü dünya ülkeleri olarak tanımlanan ülkeler de dünya ekonomisinde önemli hale gelmiş ve kentleşme süreçleri merkez ülkelerle sınırlı olmaktan çıkıp çevre ülkelerde çok hızlı bir şekilde gerçekleşmiştir. Diğer yandan küresel kapitalist sistemin ortaya çıkardığı küresel şirketler, kentleri ve kentleşme süreçlerini etkileyen en önemli olgulardan biridir. Küresel şirketler tüm dünyaya yayılan uluslararası üretim sistemi ve tüketim stratejilerini yönetmektedirler. Öyle ki, küresel şirketler kentler arası ilişkileri en çok şekillendiren ekonomik aktörler haline gelmiştir. Dolayısıyla, günümüzde kentleşme hızı küresel şirketlerin yatırım oranı ya da sermaye akış debisine bağlıdır. İçinde bulunduğumuz çağın üretim birimi olan küresel şirketler ve küresel kentler, yeni ekonomik sistemde temel ve merkezi bir öneme sahiptir. Uluslararası finans kurumları ve küresel şirketlerin yönettiği sermaye döngüsü içinde kentler hem üretimin hem de ekonomik gelişimin katalizörü olarak ön plana çıkmışlardır. Ortaya

çıkan bu dönüşüm kentsel ağları ve kentsel mekanı yeniden şekillendirmiş ve şehirde gelir ve fırsatların dağılımını kentin küresel ekonomiye katılım derecesine göre yeniden düzenlemiştir. Bu bağlamda ulusal sınırları aşan bir üretim sistemi içerisinde, bu sistemin yönetimini elinde bulunduran ulusötesi şirketler ve üretim birimi olarak sistemin kavşak noktaları olan kentler arasındaki karşılıklı ilişki günümüzün kentleşme modellerini belirlemektedir. Bu noktada yeni güç odakları da yerel yönetimler ve küresel sermaye olmuştur. Yirminci yüzyılın son çeyreğinden bu yana, yani küreselleşmenin hız kazandığı dönemde kentli nüfus sürekli artmıştır. 2000’li yılların ilk onu bittiğinde ise dünyadaki insan nüfusunun yarıdan fazlası kentlerde yaşamaya başlamış ve yeryüzünün yüzde sekseni kentsel aktivitelerin etkisinde kalmıştır. Yapılan bazı projeksiyonlarda 2050 yılı itibariyle dünya nüfusunun % 75’inin kentsel hayatı tercih edeceği ve kentlerde yaşayacağı öngörülmektedir. Nitekim, yirminci yüzyılın son çeyreğinden beri devam eden en önemli süreçlerden biri de, kırsal nüfusun azalmasıdır. Artık sonuna yaklaştığımız bu süreçte kırsalda yaşayan insanlar giderek kent ve kentsel hayatla daha irtibatlı hale gelmektedirler. Bu olgu sadece gelişmiş ülkelerde değil, üçüncü dünya ya da az gelişmiş ülkelerde de yaşanmaktadır. Bunda küresel sermayenin gelişmiş ülkelerden az gelişmiş ülkelere doğru hareket etmesinin büyük payı vardır. Hızlı kentleşme oranları içinde Asya kıtası özellikle dikkat çekicidir. 70’lerde gittikçe yükselen ekonomik büyümeyle birlikte artan kentleşme oranı başta Güneydoğu Asya olmak üzere tüm Asya kıtasında, gelişmiş Batılı ülkeleri katlayan değerlere ulaşmıştır. Bu durum kentleşme süreçlerinin sermaye akış yönü

54 Mimar ve Mühendis


ile paralel gittiği savını doğrulamaktadır. Büyük kentlerin birçoğu gelişmiş Batılı ülkelerde kümelenmiş olmasına rağmen, bugün dünyanın en büyük kentsel bölgeleri gelişmekte olan ülkelerde bulunmaktadır. Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde nüfusu bir milyonun üzerine çıkmış kentlerin sayısı 1950’den günümüze neredeyse 1’e 10 oranında artmıştır. Ayrıca 1975 yılında beş milyonun üzerinde nüfusa sahip 18 kent varken, 2010’lu yıllara gelindiğinde 50’nin üzerinde beş milyondan fazla nüfusa sahip kent tespit edilebilmektedir. Tahminlere göre, 2025’te bu ölçüte sahip kentlerin sayısı 75’e çıkacaktır. Kırsal alanlardaki çözülme ve ekonomik fırsatlar büyük kentlerin sayısının artarak tüm dünyada yayılacağını göstermektedir. 20. yüzyılın son çeyreğinde birçok Batılı ülkenin ekonomisi sanayisizleşmenin yarattığı krizden etkilenmiştir. Uluslararası piyasada büyük bir yarışı başlatan bu olay büyük ekonomik ve sosyal değişimlere neden olmuştur. Krizden etkilenen ekonomilerin sosyal problemlerden kurtulmak için ivedilikle alternatif gelir kaynakları bulmaları gerekliliği dünya genelinde üçüncü sektörlere eğilimi başlatmıştır. Bu bağlamda kent ekonomileri “kültür endüstrisi” denilen bir hizmet sektörünün ağırlıklı olduğu bir yapıya kavuşmuştur. Chicago, New York, Londra, Manchester, Los Angeles gibi önemli sanayi kentlerinde 1980’lerden itibaren sanayideki istihdam azalırken, bu yeni sektördeki pay sürekli artmaktadır. Gelişmiş ülke kentlerinden dışlanan sanayi ise Güneydoğu Asya, Doğu Avrupa gibi az gelişmiş ve/veya gelişmekte olan ülke coğrafyalarına kaymıştır. Bu bölgelerdeki kentler özellikle 90’larda küresel ekonomiye hızlı bir şekilde eklemlenmişlerdir. Sanayinin vasıflı işgücünü gerektirmesi, Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşların “yapısal uyum politikaları” ve ülkelerin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan kırsaldaki dönüşümle beraber bu ülkeler hızlı bir kentleşme süreci içine girmişlerdir. Bu sürecin en hızlı yaşandığı kentler, Güney Afrika Cumhuriyeti, Meksika, Hindistan, Arjantin, Brezilya ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülke kentleridir. Örneğin Şangay, ekonomik ve demografik baskılarla hem yükseklik hem de genişlik

Yapılan bazı projeksiyonlarda 2050 yılı itibariyle dünya nüfusunun % 75’inin kentsel hayatı tercih edeceği ve kentlerde yaşayacağı öngörülmektedir. Nitekim, yirminci yüzyılın son çeyreğinden beri devam eden en önemli süreçlerden biri de, kırsal nüfusun azalmasıdır. bakımından hızla büyümektedir. Bu büyüme kentte radikal bir mekansal dönüşüme ve toplumsal travmaya neden olmaktadır. Kentte 25 yıl önce sekiz katın üzerinde 100’ü biraz geçen sayıda bina varken, şimdi bunların sayısı 10.000’in üzerine çıkmıştır. Asya Pasifik bölgesinden farklı olarak Afrika’da yer alan iki mega kentten Johannesburg, suç, korku, toplumsal ayrışma ve AIDS ile mücadele sorunları ile mücadele etmekte; Kahire nüfusunun %60’tan fazlası kaçak binalarda yaşamaktadır. Kahire’de kişi başına düşen açık alan sadece bir metrekaredir. Kentsel dönüşümün bu durmak bilmez hızı iklim değişikliklerinin yol açtığı çevresel değişikliklerle daha büyük sorunlara bizi taşımaktadır. Her gün biraz daha fazla insan kentlerin çekimine kapılmakta ve tarımsal alanları terk etmekte ya da kırsal alanlar kentleşmektedir. Küresel ekonomik sistem, kentlerin kırsal yerleşimlere, önemli metropoliten merkezlerin daha önemsiz merkezlere egemen olduğu ve en sonunda tüm kentlerin Amerika ve Avrupa’daki merkezi metropoliten alanlara bağlı olduğu bir hiyerarşik düzene sahiptir. Bu düzen içerisinde büyük kentler ekonomik fırsatlarla sürekli nüfus çekmekte ve sermaye gelişmiş sanayi bölgeleri olan bu kentlere akmaktadır. Bu akışın diğerlerine göre daha fazla olduğu kentler, küresel kent ve bunlara ağsal hatlarla bağlanmış az gelişmiş ülkelerin büyük kentleri de uluslararası kent hüviyeti taşımaktadır. Bu düzen içerisinde küçük ölçekli kentler arasındaki ilişki daha bölgesel ve sınırlıdır. Küreselleşme bu haliyle, mekansal olarak noktasal dağılım gösteren kentler arası bir ekonomik ağ oluşturmaktadır. Fransız sosyolog Henry Lefebvre’ın “sermayenin coğrafyası” dediği bu ağ kar mantığı ile yayılmaktadır. Fordist üretim sistemin esnek üretim sistemine dönüşmesi ve bilgiiletişim teknolojilerindeki ilerlemeler sanayinin çevre ülkelere yayılımıMayıs - Haziran 2013 55


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ nı hızlandırırken, kentli nüfus da hızla artmakta ve mega kentler dünya genelinde çoğalmaktadır. Çekici iş imkanları ile farklı uluslardan işgücünü kendine çeken ve sanayi karşısında yükselen inovasyon teknolojileri ile kültür endüstrilerini geliştiren bu kentler, küresel ölçekte bir ağ oluşturarak devletlerin önüne geçen bir öneme ve güce sahip olmuşlardır. Dolayısıyla küresel kent kapitalist ilişkilerin ulus-devlet sınırlarını aşan yeni bir yapılanmasının sonucudur. Bu bağlamda kentlerin mekansal dönüşümleri, küresel ekonomik sistem içindeki konumları ile ilişkilidir. Küresel kentler, sistemin stratejik bağlantı noktaları olarak, katmanlarının birbirleriyle eklemlendiği ve sistem içinde oluşan akışların kontrol edilip, yönlendirildiği düğüm noktaları olarak tanımlanabilirler. Küreselleşmeyle koşut bir kentleşme ve kentsel dönüşüm birçok sosyal sorun üretmekte ise de, süreç kentleşmeyi ve küreselleşmeyle uyumlu bir kentsel dönüşümü geri döndürülemez olarak empoze etmektedir. Ulus-devlet ne kadar direnirse dirensin önemini ve hatta meşruluğunu yitirmektedir. Ulus-devlet için sürdürülebilirliğin tek imkanı küreselleşmeye göre kendini yeniden tanımlamaktan geçmektedir. Ülkeleri artık devletler değil, şirketler idare etmekte, şirketlere rol kaptırmak istemeyen devlet ise bir şirket gibi yeniden yapılanmaktadır. Buna göre, toplumun da artık ulus olarak tanımı geçersiz hale gelmekte, kozmopolitizm yükselen bir değer kazanmaktadır. Profesyonellerin, vasıflı ve vasıfsız işgücünün, turistlerin, göçmenlerin, sığınmacıların ve sanatçıların büyük kentler arasındaki hareketleri bu olguyu desteklemektedir. Küresel kentler arasındaki sermaye ve insan akışının oluşturduğu ağ çağımızın iki temel işgücü piyasasının altyapısıdır: yüksek seviyede profesyonellerden oluşan yeni ulusüstü sınıf ve düşük ücretli göçmen servis çalışanları. Küresel ölçekte sermaye ve insan akışı merkez tanımını da değiştirmekte, merkezi çoğaltmaktadır. Bugün artık merkez denildiği zaman akla sadece, New York, Londra, Paris gelmemekte, bazen bunlardan bile daha önce Şangay, Bombay, Sao Paulo gibi yeni çekim merkezleri gelmektedir. Nüfusun büyük ölçekli taşınması ve hızlı kentleşmenin birçok sorunu beraberinde getirmesine rağmen, özellikle gelişmekte olan ülkeler için kalkınmada itici güç olması, yatırım avantajlarının yüksek oluşu ve yeni istihdam olanakları sağlaması gibi nedenlerle hükümetler için kentleşmenin ve küreselleşme süreçlerine göre bir mekansal ve toplumsal yapılanma girişimi olarak kentsel dönüşümün önemi yadsınamaz. İnsanlık tarihi içinde yaşanan her dönüşüm kenti ve onun fiziksel yapısını da dönüştürmüştür. Kapitalizmin gelişmesi, sanayileşme ve ulusdevletin ortaya çıkmasıyla kentler önem kazanmış ve modern hayatın mekanları olmuştu. Günümüzde kapitalizmin dönüşümü, finansal sermayenin önem kazanması, tüketim toplumu, tekno-bilimsel gelişmeler, hizmet sektörünün üretimden daha fazla istihdam alanları açması ve küresel ağın dünyanın siyasal coğrafyasında yaptığı değişimler, kentlerin yeniden merkezi bir önem kazanmasına ve dolayısıyla devletlerin kentleşmeye önem vermesine, mevcut büyük kentleri küresel kent vizyonu uyarınca dönüştürmek üzere politika üretmesine neden olmaktadır. Burada esas teşkil eden sorun, Batılı ülkelerde sanayileşmeye paralel giden kentleşme sürecinin birkaç yüzyıl almasına rağmen, bugün Batı dışı, çevre veya gelişmekte olan ülkelerdeki küreselleşmeye paralel giden kentleşme sürecinin yirmi, otuz yıla sığdırılmaya çalışılmasıdır. Bu durum, zamanın ruhuyla ilgilidir elbette; 56 Mimar ve Mühendis

Küresel ekonomik sistem, kentlerin kırsal yerleşimlere, önemli metropoliten merkezlerin daha önemsiz merkezlere egemen olduğu ve en sonunda tüm kentlerin Amerika ve Avrupa’daki merkezi metropoliten alanlara bağlı olduğu bir hiyerarşik düzene sahiptir. bugün hiçbir toplumun büyümek ve gelişmek için yüzyıllarca beklemek gibi bir sabır ve tevekkülü yoktur artık. Hızlı olmayan ya da hıza ayak uyduramayan kaybeder; ama bu yine de bir işi yetiştirmek için telaşa kapılıp paldır küldür hareket etmeyi de gerektirmez. Ülkemizde başta İstanbul olmak üzere birçok kentin her köşesi şantiye alanına dönüşmüş halde. Ortaya çıkan manzara, maalesef, tam da bir hedefe varmaya çalışan insanların telaş içinde paldır küldür iş yapmasına benziyor. Herkes aklına estiği gibi istediği yerde inşaat yapıyor; üstelik kente “güzellik” katmak adına. Ne var ki, doğru dürüst bir kent planlaması ve kentsel dönüşüm politikası olmadığı için kentsel mekan yine herhangi bir simetri ve düzen anlayışından yoksun, karmaşık bir yapılaşma içinde şekilleniyor. Bu nedenle, İstanbul, sadece binaların kalitesi ve yüksekliği artmış bir “postmodern gecekondu” kenti halini alıyor. Kentleşme ve kentsel dönüşüm adına doğayı ve tarihsel dokuyu tahrip etmeyen, kent mekanını tamamen imara açma gayretiyle arsa spekülasyonu ve rant paylaşımına kurban etmeyen bir kent planlaması ve kentsel dönüşüm politikası için biraz sakin olmak, düşünmek, tartmak, hızlı giderken özeni ve dikkati elden bırakmamak gerekiyor.


May覺s - Haziran 2013 57


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Osman BAYRAKTAR Şehir Plancısı

ŞEHİR ve DEĞERLER Uygarlıklar ve Şehirler: “Şehirler değerler üzerine kurulur” Şehirlerin değerleri, ait olduğu uygarlığın değerleridir. Bu nedenle büyük uygarlıklar şehirleriyle anılır, şehirleriyle temsil edilir. Mısır

İ

slam, Mekke’de doğdu. Ancak uygarlık olarak kurumlarını Medine’de oluşturdu. Yaygınlaştıkça Asya’da, Avrupa’da; İslam’ın ulaştığı her coğrafyada bu değerleri temsil eden yüzlerce şehir çıktı ortaya. Şam, Bağdat, Tebriz, İsfahan, Buhara, Semerkant, İşbiliyye, Kurtuba, Gırnata, Kayseri, Konya, Bursa, Edirne, İstanbul, Filibe, Bosna, Üsküp ve daha niceleri. Bu şehirlerin her birinde İslam uygarlığının coğrafi farklılıklarını, dönemin toplumsal ilişki biçimlerini, ekonomik ve teknolojik düzeyin yansımalarını görmek mümkün. Batı uygarlığı da öyledir. Paris, Moskova, Londra, Vaşington, New York; her birinde Batı uygarlığının, özde aynı, nüanslarda farklılıklar gösteren yansımaları izlenebilir. Kadim Mısır uygarlığının temel değeri korkudur. Firavun, yeryüzüne inmiş bir korku tanrısıdır adeta. Korku motifi piramitlerle, nesillerden nesillere aktarılan bir somutluk kazanmıştır bu uygarlıkta. Toplumdaki tüm ilişkiler bu temel değer üzerine kurulur; Firavun’a koşulsuz itaat. Bu itaatin düzeyi, Firavunla birlikte canlı olarak mezara gömülmeyi de kapsar. Firavun ve ailesinden başka tüm toplumun köle olduğu bir değerler sistemi.1 Bu nedenle Mısır uygarlığından geriye fiziki yapı olarak sadece piramitler kaldı: İnsanlığın korku anıtları. Yunan şehir devletlerinde temel değer, hür insanların eşitliğidir. Eşitlik öylesine yüceltilir ki, tanrılar da insan düzeyine indirilerek toplumun parçası haline gelir. Şehirde tüm kurumlar bu değerleri yansıtacak biçimde düzenlenir. Tanrılar evi konumundaki tapınak, hem bütün şehri görebilecek, hem de bütün şehirden görülebilecek biçimde şehrin en yüksek tepesine inşa edilir. Yunan sitesinde değerlerin yansıdığı diğer mekânlar agora, tiyatro ve

58 Mimar ve Mühendis

uygarlığı Kahire’dir; Yunan uygarlığı Atina. Roma uygarlığı Roma’da ve Konstantinapolis’de tecessüm eder. gimnazyumlardır. Agorada sadece hür insanlar bir araya gelirler, tartışırlar, birlikte fikir üretirler. Tiyatrolar varoluşun, insanın anlamının her daim sorgulandığı yerlerdir, adeta sanatsal bir tapınma biçimidir. Gimnazyumlar, kutsanan genç bedenlerin hem fiziki hem de entelekt��el olarak geliştirildiği eğitim alanlarıdır.2 Bir de heykeltıraşlık. İnsan bedenindeki kusursuzluk anlayışının bir uzantısı olarak sanatçı, mermerin içinden de kusursuz bedenler çıkarmayı dener. Hatta belki gerçek dünyada bulamadığını mermerde bulma arzu ve çabası. Roma şehrinde tanrıların bir bölümü yerin altındadır. Şehir, gökyüzü tanrıları ile yeraltı tanrılarının buluştukları noktada inşa edilir. Bunun belirlenmesi güneş sistemi ile ilgili ince hesaplar yapılmasını gerektirir. Şehir inşa edilirken, yeraltı tanrılarına ikram için derin bir çukur kazılıp içi yiyecek ve içeceklerle doldurulur. Tanrıların bir bölümü yeraltına hapsedilince, yerin üstünün egemenliği Romalılara kalır. Roma’da gerçek tanrı devlettir. Bu nedenle Roma şehri, tam anlamıyla devlet şehridir. Binalarda, yollarda, hatta tapınaklarda, insanın olduğu her yerde devletin varlığı kendini güçlü biçimde hissettirir. Roma şehrinde temel değer, devlettir. Yani sistem, düzen ve kararlılık. Hıristiyanlık, üç asır kadar şehirlerde gizli bir din olarak yaşadı. Şehirlerin arka sokaklarında, müminlerin topluma kapalı evlerinde varolabildi. Şehre damgasını vuramadı. Eğer bir Hıristiyan şehrinden bahsedilecekse, bunlar Anadolu’da Hatay ve Kapadokya’da örnekleri görülen yeraltı şehirleridir. M.S. 313 yılında Roma tarafından yasal olarak tanınmasından sonra Hıristiyanlık, Roma şehirlerini değiştirmeye, dönüştürmeye


ilkeler çerçevesinde gelişti. Fethedilen şehirler bu ilkeler çerçevesinde dönüştürüldü. İslam uygarlığında, şehirlerin hangi değerler üzerine kurulacağının ilk örneği bizzat Hz. Peygamberin kurduğu, daha doğrusu dönüştürdüğü Medine’dir. Şehrin Yesrib olan adı Medine olarak değiştirildi önce. Böylece isimlendirmeden başlanarak şehir medeniyetle ilişkilendirildi. başladı. Ancak şehri değiştirirken bu süreçte kendisi de değişim ve dönüşüme uğradı. Hıristiyanlık, merhamet anlayışıyla Roma’nın, vatandaşı olmayanları insandan saymama anlayışını ilk dönemlerde kısmen yumuşatabildi. Ancak ilerleyen yıllarda, engizisyon uygulamasıyla kiliseler şehirde acımazlığın, merhametsizliğin anıtı haline geldi. Kilise bir kurum ve mimari görünüm olarak Batı şehrinin merkezi alanlara rengini verir. Ancak bu sadece bir görüntüden ibarettir. Sahip olduğu büyük miktarda mülklere, hastanelere, okullara rağmen, Hıristiyanlık Batı şehrinin değer haritasında önemli bir yer tutmaz. Victor Hugo’nun Sefiller’de tasvir ettiği rahip tipi, gerçekte hiçbir zaman şehrin değeri haline gelmedi, sadece kitaplarda, ilahilerde kalan bir figür oldu. Komünizmin şehirlerde öne çıkardığı değerler sistemi, görünüşte tanrı inanışını tümden reddeden bir yapı oldu. Gerçekte ise Komünistler devleti ve işçi sınıfını tanrı ilan ettiler. Bu yaklaşım üç şekilde yansıdı şehirlere: Devletin varlığını hissettireceği törenler için büyük meydanlar ve geniş caddeler, insanı cesametiyle ezen kamu binaları ve hep yıkma ve intikam duygusunu öne çıkaran işçi heykelleri. Tapınakların yerini meydanlar aldı bu şehirde. İslam Şehri İslam şehirleri, hem siyasi hem de mimarlık tarihi açısından hayranlık verici biçimde, merkezi bir planlama olmaksızın ilkeler çerçevesinde gelişti. Fethedilen şehirler bu ilkeler çerçevesinde dönüştürüldü. İslam uygarlığında, şehirlerin hangi değerler üzerine kurulacağının ilk örneği bizzat Hz. Peygamberin kurduğu, daha doğrusu dönüştürdüğü

Medine’dir. Şehrin Yesrib olan adı Medine olarak değiştirildi önce. Böylece isimlendirmeden başlanarak şehir medeniyetle ilişkilendirildi. Şehir yeninden kurulurken merkezde Mescit yer aldı. Mescit, bir ibadet mekânı olmanın ötesinde; Medineliler için toplanma yeri, yoksullar ve misafirler için sığınak, adaletin tesis edildiği mekân, eğitim merkezi, yönetim işlerinin icra edildiği yer gibi birçok işlevi, dolayısıyla değeri içinde barındıran bir mekân oldu.3 Hz. Peygamber ikinci olarak, Mescidin hemen yanı başına Medine Çarşısını kurdu; çalışma ilkelerini belirledi. Şehir için ikinci önemli değer, ilkeler çerçevesinde işleyen çarşı, yani ekonomi oldu. Yapılan anlaşmalarla şehirde güvenlik oluşturuldu. Her inanç grubunun şehrin bir bölgesinde yaşadığı, ticaret alanlarının ortak olduğu, herkesin birbirinden emin olduğu bir şehir toplumu kuruldu. Sözleşmeye aykırı davrananlar, ilkeleri ihlal edenler gerekli karşılığı buldular. Sözleşme fiili güvenceye kavuşturuldu. Vahye dayanan niteliğiyle Mescit, İslam şehrinde; iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırma, eğitim, yoksulları koruma, insanların birbirini tanıması, adaletin üstün tutulması gibi ilkelerin merkezidir. İslam şehri her yerde bu değerler üzerinde kuruldu. Zamanla, mescit içindeki her değer için ayrı fiziki mekânlar inşa edildi. Mescide, eğitim faaliyetleri için medreseler, yoksullar için aşhaneler, hastalar için şifaheneler eklendi. Adalet dağıtma işi uzun yıllar mescitte icra edilmeye devam etti. Bu yapılar topluluğunun bütününe kimi yerde imaret kimi yerde külliye adı verildi. İslam şehrinde, cami minarelerinden sonra en yüksek kule, yönetim Mayıs - Haziran 2013 59


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

merkezlerinin adalet kulesidir. Hem herkesin kolay ulaşabileceği konumda hem de her taraftan görünebilir niteliğiyle adalet kulesi, İslam şehrinin en önde gelen değerini simgeler. İslam şehrinde söz konusu ilkelerin uygulamadaki sürekliliğini sağlayan altyapı vakıf sistemi oldu. Vakıf sistemi, sadece belli hizmetlerin sürdürülebilmesine sağladığı kaynak itibariyle değil, şehirde topraktan doğacak rantın kamuya aktarılması açısından da şehrin biçimlenmesinde kilit değere sahip bir uygulamadır.4 Toplumda servet sahibi yöneticiler ve yakınlarının birikimlerini vakıf yoluyla toplumun kullanımına sunma geleneği, nüfus büyüdükçe bu sistemin ayakta kalmasını sağlayan en önemli etken oldu. Sistem öylesine rafine hale geldi ki, zaman içinde sadece insanların değil, diğer canlıların ihtiyaçlarını karşılamak için de vakıflar kuruldu. Şam ve İstanbul uygulamaları, Müslümanların eline geçtikten sonra şehirlerde, yukarıda zikredilen ilkelerin nasıl hayata geçirildiğine dair parlak örneklerdir. Şam, 635 yılında yarı barışçıl bir şekilde fethedildi. 659’da Hilafet merkezi yapıldı. Fetihten sonra Müslümanlar cemaat namazları için şehrin dışında bir musalla belirlediler. Ayrıca Saint John Bazilikası’nın bir bölümünü de mescit olarak kullanmaktaydılar.

60 Mimar ve Mühendis

Muaviye’nin talebine karşılık Hristiyanlar, bedeli mukabili bile olsa tapınaklarının tümünü Müslümanlara vermeye razı olmadılar. Müslümanlar da ilkeleri dışına çıkıp zorla el koymadılar. Hristiyan toplum ancak Velid’in hilafeti döneminde (705-715) ikna edilebildi. Bazilika yıkılarak yerine İslam uygarlığının ilk anıt eseri olan Emeviye Camii inşa edildi. Eğitim, adalet uygulamaları ve ticaret hayatı bu cami etrafında şekillendi. Osmanlılar dönemine gelindiğinde ise şehrin nerdeyse tamamı vakıf şehir haline geldi.5 İstanbul’un fethinde, Fatih, İslam savaş hukuku gereği askerlerine üç günlük yağma izni verdi, ancak şehrin arazisi ve binalarının kendisine, yani devlete ait olduğunu bildirdi. Ayasofya’yı “Cami-Kebir” ilan etti. Şehirdeki Müslüman olmayan topluluklara mahaller tahsis etti. Kendi hukuklarını uygulama izni verdi. Vezirlerine kendi adlarıyla anılacak mahalleler kurma sorumluluğu verdi. Ekonomik hayatın merkezi unsuru niteliğindeki Kapalıçarşı’yı inşa ettirdi. Bunu tamamlayıcı nitelikte hanlar, kervansaraylar, bedestenler yaptırdı. Şehirde gelir getirici bu mekânların tümünü Ayasofya Vakfiyesi altında topladı.6 İslam şehrinin örgütlenmesinde temel ilkelerden biri “tanışma”dır. Bir şehirde insanların birbirini tanımaları, mahalle bazında örgütlenmeyi ve şehrin büyüklüğünün, insanların birbirini tanıyabilecekleri sınırı aşmamasını gerekli kılar. Bunu sağlamak için ilk olarak, İslam dışı toplulukların yaşam alanları belirlenmiş, o alanın dışına çıkmalarına izin verilmemiştir. İslam olmayan toplulukların liderleri aynı zamanda emniyet ve asayişin sağlanmasından da sorumludurlar. Çıkmaz sokak uygulaması, mahalle içinde birbirinden bağımsız küçük komşuluk birimleridir. Çıkmaz sokaklar, çevresinde bulunan evlerin ortak bahçeleri gibidir. Sokakta yaşayan herkes birbirini tanır. Yabancı birisinin buraya rastgele giremez. Bu örgütlenme sayesindedir ki, İslam şehrinde


yüzyıllar boyunca, ilave kolluk gücüne gerek olmadan, toplumun kendi kendini denetlemesiyle tam bir emniyet sağlanabilmiştir. Tanzimat’la başlayan köklü Batıcılık hareketiyle birlikte, kurumların yapısında birtakım değişiklikler olmakla birlikte Osmanlı’daki şehir değerleri aşağı yukarı bu genel çerçeveyi korumuştur. Cumhuriyetle Birlikte Değerlerin Yenilenmesi 1923 devrimi, zihniyet değişimi olarak bu değerlerden kopuşu temsil eder. Osmanlı ve Selçukluyu atlayarak tarihin derinliklerinden yeni bir ulus çıkarma iddiası, her alanda yeni değerleri de birlikte getirdi. Mimari alanda 1928’den sonra yansımaya başlayan uygulamalar, ilk meyvelerini Ankara’daki kamu binalarıyla ortaya koydu. Faşist ve komünist sistemlerde olduğu gibi, bu eserlerdeki temel vurgu devletin gücü ve üstünlüğüdür. Yeni dönemin temel değeri, her alanda devletin insanların zihnini ve duygularını şekillendirmesidir. Dinle ilişkinin kimi zaman düşmanlıkla yürütüldüğü, en iyimser ifadeyle askıya alındığı bu dönemin mimarideki zirve eseri, Anıtkabir’dir. Mimari yapısı ile eski Grek tapınaklarını andıran bu yapı, işlevsel olarak muğlak dini bir karakter arzeder. Bu muğlaklık, esasta yeni dönem değerlerinin belirsizliğiyle ilgilidir. Ankara’da anıtsal bir yapı ile mücessem hale gelen bu değerler sistemi ve ritüelleri, diğer şehirlerde heykeller, büyük meydanlar ve geniş caddeler ile görünürlük kazanır. Bu alanlar yeni değerlere ait ritüellerin gerçekleştirilmesi ve devlet gücünün sergilenmesi açısından da işlevsel niteliğe sahiptir. Cadde ve meydanların yetersiz kaldığı yerlerde spor sahaları, stadyumlar devreye girer. Bu bağlamda stadyumların yeni şehir düzenlemesinde sporun ötesinde bir anlamı vardır. Şehirlerin yeniden düzenlenmesinde ikinci önemli toplanma alanı parklardır. Birçok şehirde parklar, eski mezarlıklar boşaltılarak oluşturdu.7 Mezarlıkları yeniden yapılandırılması şehre kazandırılmak istenen yeni değerler sistemini kavrama açısından oldukça öğreticidir.8 İslam şehrinin, en önemli özelliklerinde birisi ölümle barışıklığıdır. Şehir içindeki mezarlıklar dolayısıyla insanlar ölümle ve ölüleriyle çok sıcak bir ilişki kurar. Batı şehirlerinde ise, ölüm mümkün olduğu kadar hayattan uzaklaştırılır, görünmez kılınmaya çalışılır. Bu düzenleme ile ölüm olgusu, Batı Hıristiyan şehirlerinde olduğu gibi şehir dışına çıkarıldı. İkinci olarak, yazıları ve tasarımlarıyla eski değerleri temsil eden mezar taşları büyük bir vandallıkla yok edildi. Şehrin geçmişiyle hafıza ilişkisi kesildi. Mektep, medrese, çarşı ve çeşme gibi binalardaki Osmanlıca kitabelerin sökülerek ya da üzerindeki yazılar kazınmak suretiyle ortadan kaldırılması da aynı anlayışın daha ayrıntılı biçimde uygulanmasıdır. Devletle toplum arasındaki değerler çatışması, yoğun siyasal baskı ve İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yoksulluk nedeniyle, 1950’lere kadar, Ankara dışındaki şehirlerde kamu inşaatları dışında şehrin görünümünü değiştirecek esaslı imar faaliyeti olmadı. Camiler, medreseler ve türlü vakıf eserleri kendi kaderine terkedildi. Bir kısmı ise kasıtlı olarak ortadan kaldırıldı, başka amaçlar için kullanılmaya başlandı. 1950’den sonra serbest ekonomiye geçiş, köylerden şehirlere nüfus akımını başlatarak, tedrici olarak 2000’li yıllara kadar sürecek olan gecekondulaşmanın da önünü açmış oldu. Şehirlerin çevresine yerleşen bu insanlar, buralarda aslında büyük köyler kurdular. Yer yer karmaşa olsa da, bu alanlarda kendi içinde bir dayanışma, yeni bir komşuluk kültürü

oluştu. Dini yapılar, tamamen küçük yerel imkânlarla, hiçbir mimari ve estetik kaygı olmaksızın sadece işlevsellik gözetilerek inşa edildi. Bu yeni alanlara devlet değerleri sonradan geldi. Bu nedenle gerçekte ana şehirlerden hem alan hem nüfus olarak çok daha kalabalık bu yerleşim yerleri hiçbir zaman, mimari görünüm olarak belirgin bir değer sistemini yansıtmadı. 28 Şubat döneminde, bu karmaşanın içine bir takım heykellerin dikilmesi sonradan değer dayatma girişimi olarak değerlendirilebilir. Demokrasiyle paralel yürüyen gecekondulaşmanın şehircilik açısından en önemli yanı, her seçim döneminde arazilere yeni rantların eklenmesi oldu. 2000’li yıllara kadar kooperatifler eliyle gerçekleştirilen toplu konut üretimi, 2002’den sonra siyasal istikrarın getirdiği finansal kaynak bulma kolaylığı ve inşaat teknolojisindeki gelişmelerle, büyük şirketler tarafından gerçekleştirilmeye başlandı. Özellikle markalı konutların ön plana çıktığı, gökdelenlerin İstanbul’un görünümünü değiştirdiği bu dönem şehir değerleri açısından yeni bir eşiğin aşılması anlamına gelir. Bu yapılarda insanlara sadece oturacak bir konut değil, değerler sistemi de içeren bir yaşam biçimi vaat edilmektedir. Binlerce konutu barındıran bu sitelerin önemli bir bölümünde camiye yer olmadığı gibi, maliyetli olması açısından geniş park düzenlemeleri de devreden çıkarılmıştır. Bu sitelerde, park diye sunulan avuç içi genişliğindeki, havuzlu süslü yeşil alanları gerçek anlamda park ili olarak nitelendirmek mümkün mü? Buna karşılık yeni sosyalleşme alanı olarak alışveriş merkezleri, kafeler ve küçük spor salonları önerilmektedir. Apartman yaşamının belirgin yanı olan “bilinmemek”, bu yeni yapılarda en üst düzeye taşındı. Komşuların güvenilir insan olmaktan çıktığı bu yeni yapılanmada soyutlanmışlık ve güvenlik ihtiyacı, karşılığında yüklü bedel ödenen önemli değerler olarak öne çıktı. Bir şehrin şekillenmesinde, imar düzenleme yetkisine sahip olması dolayısıyla en büyük sorumluluk sahibi kuşkusu ki kamu otoritesidir. Bu nedenle şehirle bazı soruları ve konuları özellikle onların dikkatine sunmamız gerekiyor. İslam şehrinin belirleyici niteliklerinden biri olan vakıf sisteminin, özel-

Çıkmaz sokak uygulaması, mahalle içinde birbirinden bağımsız küçük komşuluk birimleridir. Çıkmaz sokaklar, çevresinde bulunan evlerin ortak bahçeleri gibidir. Sokakta yaşayan herkes birbirini tanır. Yabancı birisinin buraya rastgele giremez. Bu örgütlenme sayesindedir ki, İslam şehrinde yüzyıllar boyunca, ilave kolluk gücüne gerek olmadan, toplumun kendi kendini denetlemesiyle tam bir emniyet sağlanabilmiştir. likle yoksulları korumaya yönelik bazı yanları günümüzde farklı biçimlerde yaşatılmaktadır. Son yıllarda vakıf eserlerine sahip çıkılıp onarılmasını da iyi işler listesine ekleyebiliriz. Ancak vakıfların, topraktan üretilen rantı sınırlama ve topluma döndürme sisteminin yürürlükten kaldırılması dolayısıyla ortaya çıkan boşluk, üzerinde ciddiyetle düşünmeyi gerektirmektedir. Bir örnek olarak, Londra’daki binaların önemli bölümünün kraliçenin mülkiyetinde olduğunu, kişilerin bunlarda 99 yıl süre ile kullanım hakkına sahip olduğunu hatırlayalım. Tarihi dokuya sahip çıkmayı nostaljik bir arzu olarak algılamak eksik Mayıs - Haziran 2013 61


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Tarihi dokuya sahip çıkmayı nostaljik bir arzu olarak algılamak eksik bir değerlendirme olur. Tarihi dokuya sahip çıkmak, esasta o değerler sistemine, toplumun şehir üzerindeki hakkına sahip çıkmaktır. bir değerlendirme olur. Tarihi dokuya sahip çıkmak, esasta o değerler sistemine, toplumun şehir üzerindeki hakkına sahip çıkmaktır. Bir mahalleye, sokağa taşıyabileceğinden fazla konut inşa edilmesine izin vermek; küçük bahçelerin ortadan kalkması, komşuluk ilişkilerinin kaybolması, trafik yoğunlaşmasının hayatı zorlaştırması, güvenliğin azalması gibi birçok problemi birden getirmektedir. Son dönemde bu alandaki en kötü örneklerden biri kamu eliyle Bursa’da gerçekleştirildi. Ulu Cami’nin önündeki iki, üç katlı binalardan oluşan mahalle yıkılarak, yerine, çok katlı binalar inşa edildi. Yukarıda saydığımız olumsuzlukların tümüyle birlikte, şehrin siluetini geri dönülmez biçimde değiştiren bu yapılaşma hangi gerekçeyle meşrulaştırılabilir? Japonya ve benzeri toprağı sınırlı Asya ülkelerinde şehirlerin dikey büyümesi anlaşılabilir bir zorunluluktur. Bizim koşullarımızda, Anadolu’nun, hatta Trakya’nın boşaldığı bir durumda, hala İstanbul’un nüfusunu artırmaya yönelik politikalar geliştirmenin, toprak rantı üretmekten başka ne mantığı olabilir? İstanbul’la ilgili özel ancak kritik bir konu, Sultanahmet’ten başlamak üzere, şehrin tarihi bölgelerinin iskân alanı olmaktan çıkarılmasıdır. Neredeyse alkolsüz tesisi bulunmayan, sadece turistlere hizmet veren tarihi yarımda’da camiler kimin için açık kalacaktır? Dört yüz yıl boyunca hilafet merkezi olan bu bölgenin turistlere terk edilmesi nasıl düşünülebilir? Sonuç Başta söylediğimiz cümleyi bir kere daha tekrar edelim: Şehirler değerler üzerine kurulur. Günümüz şehirlerinde ortaya çıkan görünüm ve yapılanma kendiliğinden ortaya çıkmış değildir. Adı konulsun, konulmasın bu yapılanma belli değerler sistemi üzerine inşa edilmektedir. Bu değerler sistemini, yoksullardan uzaklaşma, soyutlanma, tanınmama, ayakkabı markası gibi konut markalarına bağlanma, markalı tüketim mekânlarına yakın olma, özelleştirilmiş alanlarda spor yapma ve yüksek güvenlik saplantısı olarak çerçevelemek mümkündür. Toplumsal değişimlere, ekonomik şartlara, inşaat teknolojisindeki gelişmelere paralel olarak şehirlerin de büyümesi değişmesi kaçınılmazdır. Bu süreçte şehirlerin tasarlanması sadece müteahhitlerin, mimarların, mühendislerin büyük sermayenin inisiyatifine bırakılırsa 62 Mimar ve Mühendis

yukarıda zikredilen değerlerden başkasını beklemek hayaldir. Şehirlerin hangi değerler üzerine inşa edileceği hususu, bunların dışında sosyologların, kent tarihçilerin, felsefecilerin, din bilginlerinin, siyasetçilerin velhasıl her kesimden insanın fikir beyan edeceği geniş forumlarda tartışılması gereken bir konudur. Bu konuda en önemli sorumluluk, karar verici konumda olmaları itibariyle kamu yöneticilerine aittir. İyilikleriyle, kötülükleriyle tarih en fazla onları yargılayacaktır. KAYNAKlar 1

Uygarlıkların temel motifleri için bakınız: Sezai Karakoç, İnsanlığın Dirilişi, 5. Baskı,

İstanbul 1987. 2

Yunan, Roma ve Batı Avrupa Hristiyan şehirlerinin ortaya çıkma süreci ve değerleri için

ayrıntılar: Richard Sennet, Ten ve Taş, Çeviren: Tuncay Birkan, İstanbul 2011. 3

İslam şehirlerinin temel değerleri hakkında ayıtılar için bakınız: İbrahim Sarıçam ve

Seyfettin Erşahin, İslam Medeniyeti Tarihi, Ankara 2011. s. 215- 222. 4

Turgut Cansever, “Şehir”, Cogito, 8, Yaz1996, 127.

5

Şam’ın İslam şehri haline dönüşmesinin ayrıntılı anlatımı için bakınız: Richard van

Leenwen, Bir Osmanlı Şehri: Şam, Türkçesi: H. Ebru Aksoy, İstanbul 2012. 6

İstanbul’un İslam şehrine dönüşme süreci için bakınız: Halil İnalcık, TDV İslam Ansiklo-

pedisi, “İstanbul” maddesi. 7

Osmanlı döneminde mezarlıkların önemli bölümü vakıf mülkü idi. 1926 yılı Bütçe

Kanunu Tasarısına eklenen bir madde ile şehir içindeki mezarlıklara cenaze defni yasaklanarak şehir dışında yeni kabristanların kurulması kararlaştırıldı, bu görev vakıflardan alınarak belediyelere verildi. 30.4.1930 tarih, 1580 sayılı Belediye Kanunu ile ise “müessesât-ı Hayriye bahçe ve hazirelerinde bulunanlar hariç” evkaf mezarlıklarının tamamı belediyelere devredildi. Aynı kanun ile belediyelere, uygun görülen mezarlıklar satabilme yetkisi de verildi. Buna dayanarak, bir kısım mezarlıklar kamu kuruluşlarına, bir kısmı özek kişilere satıldı. Bir kısmı da belediyeler tarafından park alanına çevrildi. Ayrıntılar için bakınız Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Ankara1995. s. 420-423. 8

Şehir dışında oluşturulan yeni mezarlıklara “laik mezarlık” anlamında “asri mezarlık”

adı verildi. Bütün din mensuplarının aynı mezarlığa gömülmesini öngören bu anlayışın ilk örneği Ankara’daki Cebeci Asri Mezarlığıdır. Ankara’daki Cebeci Asri Mezarlığı’nda bir miktar haç işaretli Hristiyan mezarları var. Ancak Hristiyanlar kendileri bunu devam ettirmediler, ayrı mezarlık istediler. Diğer şehirlerdeki asri mezarlık isimleri de aynı uygulamaya dayanır. “Adli Mezarlık, Laiklik Göstergesiymiş Meğer, Bedri Mermutlu ile Konuşma” http://www.dunyabizim.com/ilgilihaber/9416/asri-mezarlik-laiklik-gostergesiymis-meger.html. 9 Nisan 2012. Bursa’daki hazirelerle ayrıntılı bir çalışma için bakınız: Bedri Mermutlu, Hasan Basri Öcalan, Tarihi Bursa Mezar Taşları I Bursa Hazireleri, Bursa 2011.


May覺s - Haziran 2013 63


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Ahmet Haluk KARABEL Toplu Konut İdaresi Başkanı

Kentsel Dönüşüm, Konut ve Türk Aile Yapısı

İ

Türk ailesinin sosyal yaşam biçimi, kültürü, değerleri, örf ve adetleri, tarihsel ve yöresel mimari anlayışla uyumlu çağdaş yaşam alanlarının oluşturulması ve geliştirilmesi konut sektörünün bu millete bir borcudur. Bu konuda hepimize ve bütün mimarlara, mühendislere, uzmanlara ve yapımcılara büyük görevler düşmektedir. TOKİ bu anlamda gerek yöresel mimarileri,

gerekse tarih içinde kazanılmış ve kabul görmüş mimarı birikimlerden ve örneklerden yararlanarak, konutların dış cephelerinde yeni tarzlar oluşturmaya ve uygulamaya başlamıştır. Ayrıca tarihi kültür eserlerimizin restorasyonları için de krediler açmaktadır; 2013 yılı itibari ile bina başına 115 TL restorasyon kredisi verilmektedir.

stanbul’da 1940’lı yıllarda artan gecekondulaşmaya karşı 1948 yılında çıkarılan Bina Yapımını Teşvik Kanunu ile çözüm bulunmaya çalışılmış ve kentsel gelişmenin arsa spekülasyonuna yol açmasını engellemek için bir teşvik modeli uygulamaya konulmuştur. Diğer taraftan da aynı yıllarda gecekondu yıkımlarına başlanmıştır. Fakat buna rağmen 1955’lere gelindiğinde özellikle göç alan büyük şehirlerde yaklaşık 50 bin gecekondu yapılmıştır. 1950-60’lı yıllar arasında çeşitli nedenlerden ve özellikle de ulaşım ağının gelişmesi ve sanayileşmenin artmasına bağlı olarak şehirlerin nüfusu artmış ve artış hızı yıllık ortalama %6’yı bulmuştur. Genellikle ekonomik ve eğitim açısından yoksun da olan bu vatandaşlarımız özellikle büyük şehirlerde barınabilmek için kendilerine en uygun çözüm olarak şehir dışlarında ve yasal olmayan bir şekilde daha ucuz olan gecekondu tipi yapıları tercih etmek zorunda kalmışlardır. 1960’larda kent konutlarının neredeyse %30’u oturulamayacak durumdadır. Şöyle bir örnek verirsek konu daha iyi anlaşılacaktır; en büyük üç ildeki (İstanbul, Ankara, İzmir) nüfusun %30’u tek odalı konutlarda ve 1,2 milyon insan gecekondularda yaşamaktadır. 1970’lere gelindiğinde 235 bin gecekondunun yapıldığı görülmektedir. Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerin neredeyse %70’i izinsiz yapılmış konutlardan oluşmuştur. Gecekondu sayısı 1980’lerde 950 bini bulmuştur. Yani toplam konut stokunun %21’i gecekondulardan oluşmaktadır. Bunun

büyük bir kısmı da yine üç büyük şehirdedir. Mesela Ankara’da 1980’li yıllara gelindiğinde 275 bin gecekondu oluşmuştur. Bu sayı her geçen gün artmış ve 1995’lere gelindiğinde ülkede gecekondu sayısı yaklaşık 2 milyonu, gecekonduda yaşayan nüfus da 10 milyonu bulmuştur. Hepimizi esas tedirgin eden ise ülkenin bir deprem riski altında bulunmasıdır ve önceki yıllarda meydana gelen depremlerde yıkılan binlerce binanın içinde kalan yine binlerce vatandaşımızın hayatını kaybetmesi ve benzer risklerin de önümüzde hala duruyor olması kentsel yenileme sürecinin ne kadar önemli olduğunu bize göstermektedir. Türkiye’nin 2012 yılı fay haritasına göre diri fay sayısının 326, toplam fay hattının da 24 bin 500 kilometre olduğu gerçeğini ve bu fay hatları üzerinde de 6.5 milyon konutun bulunduğunu ve bunların yenilenmesinin gerektiğini düşündüğümüzde, konunun aciliyeti ve önemi daha da artmaktadır. Bu nedenlerle hükümetimizin aldığı bir kararla büyük ve kalıcı bir adım atılarak 6306 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun” ve bu kanuna bağlı olarak çıkarılan uygulama yönetmelikleri ile ülkemizdeki afet riski altında bulunan veya hâlihazırda riskli görülen yapıların yer aldığı alanlarda çağdaş standartlarda, güvenli ve sağlıklı yaşam çevrelerinin oluşturulması hedeflenmiştir. Bu çerçevede yenilemeye ve iyileştirmeye yönelik kapsamlı bir süreç başlatılmıştır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığımızın öncülüğünde hazırlanan

64 Mimar ve Mühendis


Kastamunu için tasarlanan Toki projeleri

bu kanunla afet riski ile karşı karşıya olan mevcut konut stokunun yenilenmesi doğrultusunda Başbakanlık Toplu Konut İdaresi (TOKİ) de etkin bir rol oynayacaktır. Sayın Başbakanımızın talimatlarıyla belirlenen 2023 yılı sonuna kadar ikinci 500 bin konut üretme vizyonumuz içerisinde özellikle gecekondu ve kaçak yapılaşma sorununun çözümüne yönelik kentsel dönüşüm uygulamaları önemli bir yer tutacaktır. Kamunun Konut Üretimindeki Çabası… 1924 yılında yaşanan depremler sonrasında özellikle konut sorununa çözüm bulmak için Emlak ve Eytam Bankasının kurulması ve devletin yapı sektörüne ve imar faaliyetlerine fiilen destek vermesi kararlaştırılınca 1930 yılında çıkarılan Genel Sağlık Yasası ve Belediyeler kanunu ile de hem sağlıklı konutların yapımı, hem de kamunun konut yapması gündeme gelmiş, 1934 yılında bu düşünce uygulamaya geçmiş ve Ankara Belediyesi işbirliği ile Ankara’daki memurlara konut yapımı için Bahçelievler Konut Yapı Kooperatifi kurulmuştur. Arkasından 1944’de Ankara Saraçoğlu mahallesinin oluşturulması için Emlak ve Eytam Bankasının sorumluluğunda Emlak Bank Yapı Ltd. Şti. kurulmuş ve 450 konut yapılmıştır. 1950’li yıllarda ise yine devlet eliyle İstanbul Levent I, II, III, IV evleri ve Ataköy I, II konutlarının yapıldığını görürüz. 18 yıl içinde İstanbul ve Ankara ağırlıklı olmak üzere toplam 8 bin konut üretilmiştir. Ankara Yenimahalle’debu süre içinde oluşturulan semtlerdendir. 1981 yılında çıkarılan Toplu Konut Yasasının (2487 sayılı yasa) işlememesi üzerine 1984 yılında yeni bir kaynak modeli bulunarak 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu kabul edilmiş ve bu kanuna bağlı Toplu Konut İdaresi kurulmuştur. TOKİ kuruluşundan itibaren 19 yıl süreyle kooperatiflere konut kredisi vermiş ve bu yöntemle yaklaşık bir milyon konut (1.033.215) kredilendirilmiştir. Ayrıca bu süre içinde 43 bin konut da fiilen inşa edilmiştir. Fakat TOKİ’nin kuruluşunda idarenin kullandırdığı kredilerin kaynağını oluşturan Toplu Konut Fonunun, 1993 yılında genel bütçe kapsamına alınması, 2001 yılında da tamamen kaldırılması ile genel bütçeden de mali bir destek almayan idarenin kredilendirme ve konut üretimi de asgari düzeye inmiştir.

1970’lere gelindiğinde 235 bin gecekondunun yapıldığı görülmektedir. Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerin neredeyse %70’i izinsiz yapılmış konutlardan oluşmuştur.

2002 yılında göreve gelen 58. hükümetimizle birlikte Sayın Başbakanımızın önderliğinde ve şuanda Türkiye’nin Çevre ve Şehircilik Bakanı olan Sayın Erdoğan Bayraktar’ın TOKİ Başkanlığında “Planlı Kentleşme ve Konut Üretimi Seferberliği” başlatılmış ve 500 bin konut üretilmesi hedeflenmiştir. Bu hedefe ulaşmak için TOKİ öncelikle, kurumsal, hukuki, mali ve insan kaynakları yönünden hazır hale getirilmiştir. Bu anlamda 25 ayrı kanuni düzenleme yapılmış; TOKİ, hem mali yönden hem de hızlı iş yapabilme ve organize olabilme açısından yeniden yapılandırılmıştır. Tüm bu bilgiler ışığında projelerimize finansman temin edebilmek için iki yol düşünülmüştür: Birincisi; arsa satış karşılığı gelir paylaşımı projeleri ile prestij konut üreterek kaynak sağlamaktır. Bu çerçevede yaklaşık 84 bin konut üretilmiştir. Bu da toplam konut üretiminin içinde %15’lik bir orana tekabül etmektedir. Hâsılat Paylaşımı Modeli olarak adlandırdığımız bu projelerden kamuya yaklaşık 7,2 milyar dolar kaynak sağlanmıştır. Ayrıca bu kapsamda özel sektörle etkin bir işbirliği yakalanmış; ülkemize yeni ve modern yapı teknolojileri ve teknikleri kullanılarak çağdaş konutlar ve alanların oluşturulması sağlanmıştır. İkinci finansman temin yöntemi de; büyük şehir merkezlerinde hazineden bedeli karşılığında aldığımız değerli arazileri imarlı hale getirerek satışı ile kaynak sağlamak şeklinde olmuştur. Bu çerçevede alternatif uygulamalarla öncelikle ihtiyaç sahibi ve alt gelir grubu vatandaşlara ulaşılarak, kira öder gibi uzun vadelerde (10 yıl, 15 yıl, 20 yıl) ev sahibi olmaları sağlanmaktadır. Ürettiğimiz konutların % 85’i bu nevi sosyal konutlardan oluşmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin 81 ili, 900 ilçesi, belde ve köylerinde konut üretimi başlatılmış ve 2003 yılından 2011 yılının haziran ayına gelindiğinde 500 bin konutluk hedefe ulaşılmıştır. Ayrıca kamu kuruluşları ile protokoller yapılarak, hastane, sağlık ocağı, okul, sevgi evi, engelsiz yaşam merkezleri, stadyum ve hizmet binalarının yapılmasına karar verilmiştir. Bu çerçevede; 20 bin derslikli 907 okul, 932 spor salonu, 46 bin kapasiteli 134 yurt/pansiyon, 200 hastane, 94 sağlık ocağı, 479 ticaret merkezi, 460 cami, 41 kütüphane, 27 sevgi evi, 20 engelsiz yaşam merkezi, 84 kamu hizmet binası bulunmaktadır. Ayrıca 19 stadyumun 1’i bitirilmiş, 8’i inşa halinde 10’u da ihale aşamasındadır. 2011 yılında 61. Hükümetin kurulmasıyla birlikte Sayın Başbakanımız tarafından TOKİ’ye yeni bir hedef verilmiş ve 2023 yılına kadar ikinci bir 500 bin konut, yani toplamda bir milyon konut üretilmesi planlanmıştır. Bu çerçevede son iki yılda yatırım bedeli 18 milyar Mayıs - Haziran 2013 65


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ Manisa

Muğla Çayboyu

Yeni tasarımlar

Karabük Safranbolu

Konya Ladik

TL olan 914 ihale sonuçlandırılmış, 96.950 konut ve 2.107 sosyal donatı inşaatına başlanmış ve 27.893 konut tamamlanmıştır. Ayrıca 230 bin konut da planlama aşamasına getirilmiştir. Toplamda ise 2013 yılı nisan ayı itibari ile 580 bin konut rakamına ulaşılmıştır. Bu 100 bini aşkın 22 şehir demektir. Ayrıca yerel yönetimlerle müştereken başlattığımız büyük kapsamlı kentsel yenileme programı kapsamında 277 projede toplam 267.516 konutluk gecekondu dönüşüm çalışmaları projelendirilmiştir. 158 farklı bölgede 88.641 konutluk ihale çalışmaları yapılmış olup, ihalesi tamamlanan 142 projede 70.933 konut başlatılmış ve 64 bölgede 45.998 konutun inşaatı tamamlanarak hak sahiplerine teslim edilmiştir. TOKİ’nin görevi, ülkenin bütün konut ihtiyacını karşılamak değildir; konut açığının kamu eliyle düzenli ve planlı bir biçimde karşılanması için destek olmak, konut sahibi olamayacak durumdaki vatandaşlarımızındaha ucuz konut sahibi olmalarını sağlamak için alternatif modeller üreterek çözüm bulmak ve konut piyasasını bazı noktalarda regüle etmektir. Türk Aile Yapısına Uygun konutlar Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığımızın 2011 yılında Türkiye çapında yaptığı araştırmada dikkate alınacak önemli veriler mevcuttur. Bugün şehirlerde yaşayan vatandaşlarımızın %70’i çok katlı (gecekondu apartmanlar dahil) yapılarda oturmaktadır. Ankara’da ise bu oran %74’tür. Kırsalda da durum tam tersinedir ve halkımızın %85.7’si müstakil nitelikli (gecekondular dahil) evlerde oturmaktadır. Buna karşılık ülke genelinde en yaygın konut büyüklüğü %42,3 oranı ile üç odalı (2+1) konutlardır. Bunu %39,7 ile 4 odalı (3+1) konutlar izlemektedir. 66 Mimar ve Mühendis

Sayın Başbakanımızın özellikle vurguladığı ve altını çizdiği Üç Çocuk Politikası, gelecekteki ülke nüfusunun niteliği, etkinliği ve zenginliği açısından önemli bir uyarıdır. Ülkemizde çekirdek aile büyüklüğü ortalama 5 kişi olarak kabul edilmekte ve konut çeşitliliği ve büyüklüğü ekonomik arz ve talebe bağlı olarak şekillenmektedir. Avrupa ülkelerinde de aslında durum çok farklı değildir. Ortalama konut m2’si Hollanda’da 98 m2, Fransa’da 89,6 m2, İngiltere’de 86.9m2, Lüksemburg’da 125 m2, Letontya’da55,4 m2’dir. Ülkemizde her yıl üretilen konutların ancak % 10’u TOKİ, %90’ı da özel sektör tarafından projelendirilip inşa edilmektedir. Türk ailesinin sosyal yaşam biçimi, kültürü, değerleri, örf ve adetleri, tarihsel ve yöresel mimari anlayışla uyumlu çağdaş yaşam alanlarının oluşturulması ve geliştirilmesi konut sektörünün bu millete bir borcudur. Bu konuda hepimize ve bütün mimarlara, mühendislere, uzmanlara ve yapımcılara büyük görevler düşmektedir. TOKİ bu anlamda gerek yöresel mimarileri, gerekse tarih içinde kazanılmış ve kabul görmüş mimarı birikimlerden ve örneklerden yararlanarak, konutların dış cephelerinde yeni tarzlar oluşturmaya ve uygulamaya başlamıştır. Ayrıca tarihi kültür eserlerimizin restorasyonları için de krediler açmaktadır; 2013 yılı itibari ile bina başına 115 TL restorasyon kredisi verilmektedir. Sayın Başbakanımızın özellikle vurguladığı ve altını çizdiği Üç Çocuk Politikası, gelecekteki ülke nüfusunun niteliği, etkinliği ve zenginliği açısından önemli bir uyarıdır. Ülkemizde çekirdek aile büyüklüğü ortalama 5 kişi olarak kabul edilmekte ve konut çeşitliliği ve büyüklüğü ekonomik arz ve talebe bağlı olarak şekillenmektedir. TOKİ’de uygulamalarında benzer yolu takip etmekte; 2+1 konuttan 5+1 konuta ve müstakil köy evlerine kadar farklı bölgelerde ve ekonomik ulaşılabilirlikte çeşitli uygulamalar yapmaktadır. Gerek mevcut uygulamalarımızda gerekse kentsel dönüşüm çerçevesinde yapılacak konutlarda dış cephe ve iç plan ve kalite açısından daha uygun konutlar ve yaşam çevreleri oluşturmaya azami gayret gösterilecektir.


May覺s - Haziran 2013 67


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

PROF. DR. HÜSEYİN KAPTAN

“İSTANBUL BİZİM MESLEK DALIMIZIN YÜREĞİNDE YER ALIR” ŞEHİRLEŞME KONUSUNU İŞLEDİĞİMİZ DERGİMİZİN 71. SAYISINDA, ESKİDEN İSTANBUL METROPOLİTAN PLANLAMA MERKEZİNİN BAŞINDA BULUNAN PROF. DR. HÜSEYİN KAPTAN İLE DOSYA KONUMUZU DAHA İYİ ANLAMAK AMACIYLA GEÇMİŞTEN BAŞLAYIP GELECEKTE BİZLERİ NELERİN BEKLEDİĞİYLE BİTRDİĞİMİZ, SON DERECE FAYDALI BİR SÖYLEŞİ GERÇEKLEŞTİRDİK. >

İlk olarak Kentlerin kurulmasında planlamanın öneminden ve planlamada öne çıkan unsurlardan bahsedebilir misiniz? Genç Cumhuriyet olarak devraldığımız Osmanlı yerleşme kültüründe planlama geleneği yoktu. Böylece Rönesans yaşadık diyemeyiz. Roma İmparatorluğu'nun çöküşü sonrası savunma ağırlıklı Ortaçağ kentlerinin spontane organik yerleşme dokusu, Anadolu coğrafyasında da hakimdi. Osmanlı'nın son dönemlerinde yabancı mimarların özellikle de İstanbul üzerine tasarımlarını görüyoruz. Cumhuriyetin erken dönemlerinde yine pek çok batı modeli planlar üretildiğini biliyoruz. Kentlerin yamaçlardan ovalara kayması, geometrik sokak dokusu, Cumhuriyet Meydanları ve çevresinde kamu kurumlarının kümelenmesi bu döneme aittir. İkinci Dünya Harbi sonrası, ellilere geldiğimizde Türkiye ekonomisi tarıma dayalı, yüzde seksen kırda yaşayan yoksul bir ülkeydi. Elliler, özellikle büyük kentlerde sanayileşme dinamiklerinin harekete geçtiği, böylece işgücü göçünün ivme kazandığı ve kentleşme sorunları ile birlikte çevre sorunlarının başladığı dönemdir. Altmışlı yılları ise DPT'nin kuruluşuyla planlı kalkınma dönemleri olarak tanımlıyoruz. Bu dönem, kentleşmenin mekânsal boyutunun yanında sosyal boyutunun da tartışılmaya başlandığı dönemdir. Devlet Planlama Teşkilatının ülke genelinde ortaya koyduğu temel hedefler var. Bu hedeflerin gerçekleşmesi 68 Mimar ve Mühendis

SÖYLEŞİ: KADEM EKŞİ

yönünde kamusal düzenlemeler yapılıyor. İmar İskân Bakanlığı'nın ve İller Bankası'nın örgütlenmesini bu anlamda değerlendiriyoruz. Bu amaçla plancı kadrolar yurt dışında eğitim görüyor. İller Bankası Türkiye genelinde her ölçekte kentin teknik altyapısını planlamak ve finanse etmekle yükümlü kılındı. Su, enerji, kanal, yol gibi yaşamın vazgeçilmezi olan temel alt yapı unsurları ve hizmet yapıları gibi... Ve doğal olarak plan - proje. Bunları gerçekleştirme sürecinde doğal olarak harita, planproje hizmetleri gerekiyordu. Kent planlarının kamu adına onay yetkisi bakanlığa aitti. Planlar belediye meclislerinde görüşülüyordu ama sonuç olarak sembolik bir anlamdı... Sistem kuramsal olarak doğru gözüküyordu. Bölge ölçeğinden gelen verilerle bilimsel bir çerçevede gerçekleşen analiz süreci sonrası geleceğin hedefleri saptanıyordu. Kuramsal anlamda doğru gözüken modelin 25 yılı bulan uygulama süreci bana göre hezimetle sonuçlandı. Çünkü baş aktör yaşayan insanlar, temel dinamikler, yerel, oyunun dışında kalmışlardı. Merkezi yönetimin sınırlı kadroları ülke genelindeki devinimlerin yanında çok cılız kalıyordu. Plan onay süreci bazen iki seçim dönemini aşıyordu. Ülke coğrafyasında farklı olan yerleşme kültürleri tip yönetmelik uygulamaları ile derin çelişkiler yaşıyordu. Böylece yaşamın gerçekleri ile plan birbirinden uzaklaşıyordu ve yerel siyaset, plan dışı

gelişmelerde hemşerilerini serbest bıraktı. İnformal alanlar planlı alanları kat kat aştı. 5 yıllık kalkınma planı hedefleri temelden şaştı. Karadeniz- Doğu- Güneydoğu Anadolu'da hedeflenen bölgesel kalkınma merkezleri gelişmedi. Doğudan batıya göç giderek arttı. Büyük kentlerde informal sanayi alanları çevresinde önce kamu alanları işgal edildi. Takiben hisseli ifraz dediğimiz fenomen, yağ lekesi gibi dere tepe bütün metropol alanlarını ve kıyıları sardı. Türkiye'nin kentleşme sürecinde bir kırılma noktası olarak 1984 yılına gelindiğinde durum böyleydi. Özal zamanı. Hümanist bir bakış... Türk halkı kentlerde hukuk dışı bir süreç içinde yerleşiyordu, yaşıyordu. Bu kez, sarkaç ters yönde gerildi. 2981 sayılı İmar Islah Yasası çıktı. Belediye meclislerine olağanüstü yetkiler tanındı. Bu yasa hükümleri bağlamında makro ölçek kararlar, işlevsel bütünlük, parametreler, hedef projeksiyonlar terkedilebiliyordu. Çağdaş yaşamın vazgeçilmezi olan sosyal ve teknik standartlarından vazgeçilebiliyordu. Yerin alt üst koşulları, yapının temeli bilinmeden hisseli ifraz örüntüleri ve işgal alanları bütünüyle yasalaştı. Kentler ince ince bölündü. İstanbul'dan örnek verirsek 1980 yılında projeksiyon nüfusu 5 milyon olarak planlanmış alanların, nüfus emme kapasitesi 15 milyona ulaştı. Mahalle semt olarak tanımladığımız alt bölgeler bu tufan altında kayboldu, kimliklerini yitirdi. Netice olarak bugün afet riski altında ümit-


tücü. Tabi gözlem yapabildiğim İstanbul'dan bahsediyoruz. İkitelli’de Ayazma uygulaması var. Orası gecekondu bölgesiydi. Yaşayanlara uzlaşma yoluyla moloz bedeli ödendi. Özel bir şirketin insaf ölçüsü dışında gerçekleştirdiği azgın yapılanmayı televizyon reklamlarından izliyoruz. Bence meslek adına utanç verici bir uygulama. Soruşturdum... Eski yaşayanlar kayıp. Sulukule; Bizans’tan bu yana yaşayan Romalılar kayıp. Buna karşılık Fikirtepe; vahşi bir rant. Yaşayanla yüklenici arasında vahşi bir üleşim. Bu iki ters uçtaki uygulamalar gelecek için ders olma niteliğinde. İnsan yaşamının güvence altına alınması kapsamında kişilerin yaşam ortamında korunması, katılım ve paylaşım değerinin dengesi gibi ölçüler aranıyor- aranmalı.

sizce seyrettiğimiz bu kent manzarasının tohumları atmışlı, yetmişli, seksenli yıllarda atılmıştı. Şimdi yeşerdi, serpildi. Türkiye'nin içinde bulunduğu kentsel dönüşüm sürecinin, geçmişini ve bu gününü nasıl görüyorsunuz? Türkiye kentleşme tarihinde ikinci büyük olay şüphesiz ki 6306 sayılı yasadır. Bundan böyle kentlerin sosyal ve mekânsal perspektifini bu yasanın şekillendireceğini düşünüyorum. Gözü kara bir yasa… Yasanın gizli kodlarında "Konu insan canı ise gerisi teferruattır" felsefesi algılanıyor. Orman alanları, tarım alanları, doğal-kültürel sit alanları, Boğaziçi, kıyılar gibi ekolojik ve kültürel hassasiyeti olan konularla ilgili bütün yasaları gereğinde saf dışı bırakıyor. Islah yasasına benzeyen ve benzemeyen koşulları var. Dönüşüm yasası da gerek gördüğünde makro kararları, hedef projeksiyonları, göz ardı edebiliyor. Yine Islah Yasası'nda olduğu gibi çağdaş yaşamın gereği olan sosyal donatı standartlarından vazgeçebiliyor. Buna karşılık Islah Yasası'nın aksine ince ince bölünmüş mülkiyetleri global projelerde bütünleşmeye zorluyor. En önemli konular-

dan biri de yaşayanların ötenazi hakkına tavır koyuyor. Belediye, Bakanlık ya da kişiler yapının depremsellik performansının negatif olduğunu tespit ederse yıkıma zorluyor. Gelecekte bu yasa ile özellikle metropoller neredeyse boydan boya yıkılacak ve yeniden inşa edilecek diye düşünüyorum. Çünkü 2981 sayılı İmar Islah Planları ile yasalaşan bütün alanları kapsadığı gibi 1999 deprem yönetmeliği öncesi yapılanmış alanları da kapsıyor. Bu günden görülebilen dönüşümün muazzam hacmine rağmen arkasında ciddi bir kamusal finans kaynağının olmaması, kentler için öngörülmeyen yeniden ve yeniden risklerin doğacağını düşündürüyor. Bir ölçüde sistem kat karşılığı pazarlıklarına sürükleniyor. Esasen standartların üstünde yoğun olan alanlarda dönüşümü gerçekleştirecek yeni rantların yaratılması zorlanıyor. Şapkadan tavşan çıkarmak yetmiyor. Yanında bir de kuş bekleniyor. Kentsel dönüşüm sürecindeki pilot uygulamalar sizce başarılı oldumu? Yasa öncesi dönüşüm uygulamaları var. Bana sorarsanız uzlaşma ortamında gerçekleşen bu uygulamaların sonuçları ürkü-

Bir dönem İMP'nin başkanlığını yaptınız. İMP sizin için ne ifade ediyor? İstanbul Metropolitan Planlama ve Kentsel Tasarım Merkezi kısaca İMP bizim meslek alanında olağanüstü bir serüvendi. Mutluluklar var, hüzünler var… 2004 yılında Kiptaş'ın bir projesi nedeniyle Sn. Topbaş ile tanışıyoruz. Yeni çıkan Büyükşehir Yasası İstanbul ana kent belediyesine il sınırlarına kadar plan yapma yükümlülüğü veriyor. Başkanın Taksim'de Ulaşım A.Ş. 'de güvendiği uzmanlardan dostlardan oluşan bir danışma kurulu var. Güncel konular Cumartesi günleri orada tartışılıyor. Çevre Düzeni Planı ana konu... İMP modeli orada gelişiyor. Siyaset böylece bilim dünyasına geniş kapsamlı bir çağırıda bulunuyor. Benim bildiğim bu ilk. Bilim ortamında bu davet gönülden kabul görüyor. Yaşama konu olan her sektörde bilge insanlar... On bir üniversite, yüz dolayında öğretim üyesi, sektörlerin seçtiği beş yüz dolayında genç uzman... Ekoloji, ekonomi, kültür, tarih, ulaşım, lojistik, altyapı, tasarım vs. yurt dışından üniversiteler... İMP hepimiz için bir okuldu. İMP'deki şehir planlama projeleri nasıl oluşuyordu? Neden başarılı sonuçlar alınamadı? Planlama her ölçekte ele alınıyordu. Ülkebölge ölçeğinden kentsel tasarım ölçeğine kadar. Temel hedef 1/100000 ölçekli Çevre Düzeni Planı, 1/25000 ölçekli Nazım Plan olmakla birlikte ekonomik sürdürülebilirlik, Mayıs - Haziran 2013 69


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ ekolojik sürdürebilirlik, kültürel sürdürebilirlik başlıkları altında bir dizi kentsel tasarım projeleri üretiliyordu. Planlama sistematiğinin temeli şeffaflık ve katılımdı. Sırsız bir süreç. Bu kapsam içinde sivil toplum örgütü olarak ilk ziyaret üyesi olduğum mimarlar odasına oldu. İkincisi şehir plancıları odası. Onlara İMP çatısı içinde sürekli bir mekân ve edinilen her bilginin paylaşımını teklif ettim. Beni iyimser bir çekingenlik içinde karşıladılar. En önemli olan, şüphesiz ki İstanbul Ticaret Odası ve Sanayi Odası ile kurulan iletişimdi. Pek çok kez birlikte konferans ve seminerler düzenlendi. İTO ve İSO enerjinin toplandığı kaynaklardı. Bugün yaşanan olumsuzlukların temelinde, kesinlikle bu enerjinin pozitif anlamda yönlendirilememesi vardı. Planlama sürecinde, şüphesiz ki vazgeçilmez olan siyasetle uyum içinde hareket etmekti. Toplum adına işin sahibi onlardı. Ben şeffaf ve demokratik sistem içinde siyaseti üst kurum olarak yorumluyorum. Biz teknisyen olarak hiyerarşide yerimizi alırız. Her zaman söylediğim gibi bir gün kentleşmede çağdaş standartlara ulaşırsak, bu siyasetle olacaktır. Beklenen kahraman oradan gelecektir. Evet... Nerede kalmıştık. Başkanın liderliğinde siyasetten büyük destek gördük. Yetmiş dört yerel başkan ve değişik partilerden dört yüz dolayında meclis üyesinin oy birliği ile İstanbul'un anayasası olan Çevre Düzeni Planı dualarla onaylandı. Ne var ki İstanbul Büyükşehir Belediyesine yasaların verdiği plan yapma yetkisine karşın merkezi yönetimin pek çok organının plan kararları üzerine yine yasayla tanımlanan tasarrufları var. O zamanki isimleriyle, Ulaştırma, Sanayi, Çevre ve Orman, İç işleri, Kültür ve Turizm, Bayındırlık ve İskân Bakanlıkları ve bakanlıklara bağlı kurumlar, Başbakanlık ve TOKİ, plan kararlarına taraf olan önemli otoriteler. Şüphesiz ki İstanbul gibi bir dünya metropolü bölge, hatta ülke sınırlarını aşan etkileşim için kendi sınırları içinde planlanamaz. Burada ülke bütününde yönetişim sorumluğu olan merkezi yönetim organları ile ülke gelişim stratejileri kapsamında işbirliğinin vazgeçilmez olduğunun bilincindeyiz. Bu nedenle ki, güçlü bir iletişim ağı kurmanın gayreti içinde olduk. Her aşamada vardığımız bulguları, analiz ve sentezleri, önerileri, 70 Mimar ve Mühendis

Planlama sürecinde, şüphesiz ki vazgeçilmez olan siyasetle uyum içinde hareket etmekti. Toplum adına işin sahibi onlardı. Ben şeffaf ve demokratik sistem içinde siyaseti üst kurum olarak yorumluyorum. Biz teknisyen olarak hiyerarşide yerimizi alırız. Her zaman söylediğim gibi bir gün kentleşmede çağdaş standartlara ulaşırsak, bu siyasetle olacaktır. Beklenen kahraman oradan gelecektir. merkezi yönetimin her kademesi ile paylaşma yolunu denedik. Ama olmadı... Başarılamadı. Planlama süreci bu ortam içinde hezimete uğradı. Merkezi yönetimde sır olarak saklanan, aniden şok etkisinde ortama düşen kararlar gelmeye başladı ve sistem bütünüyle çöktü. Gerçi 2009 yılında Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nın düzenlediği ‘Kentleşme Şurası’nda bu konu derinlemesine tartışılmıştı. Şuranın teması "Türkiye Ortak Aklını Arıyor" anlamında mükemmel bir slogandı. Ortak aklı arama yaklaşımı elli yılı aşan meslek hayatımda beni her zaman umutlandırmıştır. Ortak akıl saf ve hilesizdir. Derin bilgi ve eğitim gerektirmez. Ortak akıl on bin yıllık bir yaşama refleksidir. “Suları kirletelim mi? Ormanları keselim mi? Kıyıları

kapatalım mı?” gibi saf sorulara verilen saf cevaplardır. O da bu güne kadar bir türlü başaramadığımız planlamanın ta kendisidir. Reisi Cumhurun hüzünlü bir üslupta yaptığı açılış konuşmasından sonra başlayan şuraya katılım üst düzeydeydi. İki bakan, sivil toplum örgütleri, üst düzey bürokratlar, akademisyenler vs. beş yüz civarında bilge insan. Ve dediler ki, kentlerimizde yaşadığımız böyle bir planlama süreci, başarıya ulaşamaz. Bölgelerde ve kentlerde karar alma sürecinde merkezi yönetimi ve yereli temsil eden aktörlerin birlikteliği esastır. Yaşamın sürekliliği bağlamında makro ölçek uzun vadeli kararlar; mikro ölçekte ivedi kararlar aynı ortam içinde birlikte alınabilir. Aleniyet esastır. Bölgesel stratejik planlama büroları örgütlendi ve oylandı. Oy birliği ile iki bakanın da eli yukarda idi. Demek ki planlama ortamında, siyasi ve bilimsel ortamda, ciddi bir konsensüs oluşmuş. Peki nerede? Yok... Aradan neredeyse 5 yıl geçecek. Aziz Nesin'in hikâyeleri gibi. Boşluğa parmağınla çember çiziyorsun içinden çıkamıyorsun. Ortak akıl üzerine son sözüm şudur; Yaşanan ortamı yaşayana emanet edeceksin. Uygulanan yöntemler masum insanları yağmaya itiyor. Bu yakınmalar nedeniyle zamanı tükettik… Esasa gelelim. Kısaca 2004’de İMP çatısı altında başlatılan planlama sürecinde sorgulanan temel sorunlar nelerdir? Bu gün de önemini yitirmeden koruyor mu? Evet koruyor. Üstelik artarak koruyor…


İstanbul son derece nazenin bir coğrafyada konumlanıyor. Seksenlerde merkezi yönetimce onaylanan nazım plan çalışmalarında bu nazenin coğrafya beş- altı milyon nüfusu taşır deniyordu. Şimdi doğu- batı- güney akslarında 25 milyon nüfus tartışılıyor. İl sınırları suya çizilmiş kadar hükümsüz. Su akıntıları, rüzgârlar nasıl sınır tanımıyorsa sosyal olaylar da sınır tanımıyor. Sorun neydi peki? Sorgulanan temel sorunlar birbirinden ayrışmıyor. Hatta birbirinin nedeni. Birinci olay; yaşanan planlama süreci içinde, özellikle de deprem sonrası tartışılan en önemli konu şüphesiz ki yaşamın vazgeçilmezi olan ekolojik hassasiyetlerdir. Yaşadığımız gerçek, özetle ekonomi- ekoloji savaşıdır. Ekonominin kısa mesafede kazanımları olduğunu izliyoruz. Ancak uzun zaman boyutunda doğanın intikamının vahim sonuçlarını da biliyoruz. İstanbul son derece nazenin bir coğrafyada konumlanıyor. Seksenlerde merkezi yönetimce onaylanan nazım plan çalışmalarında bu nazenin coğrafya beş- altı milyon nüfusu taşır deniyordu. Şimdi doğu- batı- güney akslarında 25 milyon nüfus tartışılıyor. İl sınırları suya çizilmiş kadar hükümsüz. Su akıntıları, rüzgârlar nasıl sınır tanımıyorsa sosyal olaylar da sınır tanımıyor. İstanbul-Tekirdağ-Kocaeli bu coğrafyada lineer bir yerleşme sistemi, kuzey ormanları ve su havzaları yaşamın vazgeçilmezi Bizans’ta, Osmanlı’da olduğu gibi, planlı dönemde de bu hassasiyet gözetilmiş. Bu gün TEM’in kuzey ve güneyinde plan önerisi olmayan sekiz milyon insan yaşıyor ve çalışıyor. 2981 sayılı yasa ile tanımlanmış ürkütücü gerçek nedeniyle, üçüncü köprü, yeni yerleşmeler, havaalanı endişe ile izleniyor. İkinci olay; yönetim ya da yönetişim diye başlayalım. Sorumluluk sınırları… İstanbul metropoliten alanı üç aks üzerine gelişiyor. Birinci aks Gebze-Kocaeli-Düzce, ikinci aks Çorlu-Tekirdağ-Kırklareli, üçüncü ise aks Yalova- Bursa. Bu üç aks, işlevsel anlamda vazgeçilmez bir bütünlük gösteriyor. Metropoliten bölge olarak birlikte yaşıyor. Doğuda Kartal-Pendik-Tuzla-Gebze bir metropoliten alt bölge; yediyüzbin sanayi işgücü kapasitesi, MİA, üniversite, teknopark, havalimanı, liman, lojistik köy, hızlı tren, metro ve 5 milyon kapasite nüfus; sistem ortadan il sınırı ile bölünüyor… İki farklı otorite…

Batıda Silivri- Çorlu- Lüleburgaz bir metropoliten alt bölge; altıyüzbin sanayi iş gücü kapasitesi, MİA, üniversite, teknopark, havalimanı, liman, lojistik köy, hızlı tren, metro ve 4.5 milyon kapasite nüfus; sistem ortadan il sınırı ile bölünüyor… Üç farklı otorite… Alt bölgede bir lokomotif olarak tasarlanan ve çevre düzeni planında onaylanan havaalanının durumu ise meçhul. Güneyde İstanbul gemi sanayii bir kısım unsurları Yalova’ya kayıyor. Yüzbin iş gücü kapasitesi ve körfez geçişi İstanbul metropoliten bölge sistemini bu nedenle; merkez, doğu ve batı olmak üzere üç İstanbul olarak tanımlıyoruz. Tanımlamayı metropoliten bölgeyi bir işlevsel bütünlük içinde ele alacak bir yönetişimin gereği yadsınamaz. Diğer önemli başlık şüphesiz ki sanayinin devinimleridir. Çağdaş dünya metropollerinde de yaşandığı gibi gelişen teknolojileri bağlamında, sanayi merkezden dışa bir devinim içindedir. Tarihi gelişme süreci içinde Haliç’ten ve Tahtakale’den başlayarak, Kâğıthane’ye Topkapı’ya E5 koridoruna İkitelli’ye son aşama olarak da Çorlu ve Gebze’ye ve daha uzaklara sanayi hareketleri, bir kaosu yaşamaktadır. Bu hareketin işlevsel kümelenme, lojistik sistemler, kentsel altyapı, işgücü gereksinimleri ve çevre sorunları bağlamında organize bir sistem içinde yürütülmesi önem kazanır. Bu sistemi içeren sanayi ıslah yasası ve plan kararları uygulama aşamasına girememiştir. Önemli bir planlama stratejisi de sanayi dönüşüm süreci paralelinde hizmet sektörünün desteklenmesidir. Bugünkü yaşayan konumuyla İstanbul metropolü Karaköy’den, Ayazağa’ ya tek merkezli bir metropol olarak bilinmektedir. Ulaşım sorununda temel nedenlerinden biri budur. Metropoliten alt bölgelerin keşfedilmesi ve çok merkezli bir sisteme geçiş, planlamanın temel ilkesidir. Boşalan sanayii alanları hizmet sektörünün yeniden gelişmesi için olağanüstü fırsatlar yaratmaktadır.

Metro ve Hızlı trenlerden bahsettiniz. Sizin rahatsız olduğunuz nokta 3. Köprü, o tünellerden dolayı galiba? Bu aşamada siz bana üçüncü köprüyü sorarsanız; Ulaşım ve lojistik sistemlerden bahsetmemiz gerek. İMP’de Çevre Planı sürecinde, Türkiye’de ilk defa arazi kullanım kararları ile ulaşım master planı birlikte üretilmiştir. Yaşayan konumu ile ulaşım, karayolu taşımacılığına; lojistik sistem, TIR imparatorluğuna teslimdir. Ulaşım master planı demiryolu-denizyolukarayolu-havayolu entegrasyonu üzerinde kurgulanmış, mahalle izlerinde dağılan dört yüze yakın lojistik merkez ve gümrükler, doğu-batı limanları gerisinde örgütlenmiştir. Yani bunlar Japonların desteğinde, inanarak yaptığımız projelerimiz. Bu sistem zorlukları abartan pek çok simülasyon programında test edilmiştir. Sonuçları mükemmeldir. Üçüncü köprü ve tarihi yarımadaya geçen karayolu tüneli bu sistemde yoktur. Ve nihayet İstanbul’un tarihi kimliği gelecek için endişe veren sinyaller veriyor. Minarelerin arasından yükselen gökdelenler… Gökdelenlerin dibine inşa edilen camiiler… Bunlar insana hüzün veren kültür zafiyetleridir. İMP’nin açıldığı 2004 yılında İstanbul’a dört milyon turist geliyordu. Bugün on milyon. Gelecek on yılda yirmi milyon olabilir. Dünya kültür başkenti çocuklarımızın geleceği. Haydarpaşa’ya yapılması düşünülen yedi kuleyi engellemek için İMP büyük uğraş verdi. Sultanahmet ve Ayasofya ile çok dramatik bir siluet verecekti. Son olarak hepimizin şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz gereken bir olay. Bizim yerleşme anlamında, parsel ölçeğindeki örneklerden bahsetmiyorum. Semtmahalle- yerleşme anlamında literatüre geçen resim karesi içine girecek bir eserimiz yok. Bana sorduklarında utanarak 60 yıl önce inşa edilmiş olan Piccinato’nun Ataköy’ünü gösteriyorum. Bir gerçeği alınganlık yapmadan herkes düşünsün. Meslek odaları- bürokrasi- akademisyenler- yerel siyaset- merkezi siyaset- yatırımcılar- 600 bin konut yapan TOKİ- İMP’nin geçmişteki yürütücüsü ben, ömür boyu eser veremeden bir devri kapayan bahtsız nesil… Mayıs - Haziran 2013 71


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi

Güvenle Yaşanabilir Şehirler İçin İklim Risk Yönetimi

S

Son yıllarda şehirlerimizde yaşanan sellerden henüz birinin bıraktığı izler silinemeden üstüne yeni şehir selleri eklenmektedir. Böylece, küresel iklim değişikliğine bağlı olarak sadece büyük

şehirlerimizde meydana gelen sellerin neden olduğu maddi kayıplar, depremdeki maddi kayıplara çok yaklaştı. Sadece yıldırımların yol açtığı can kaybı ise son iki yılda yüzlerce kişiye ulaştı.

on zamanlarda kentlerimizde afetlerden dolayı ortaya çıkan maddi kayıplar artmakta. Ayrıca bilindiği gibi şimdi sözün bittiği yerdeyiz: Marmara Denizi’ndeki deprem saati, patlama anını bekleyen bir bomba gibi tik-tak çalışıyor. Bununla beraber, toplumların refahını yükseltmek sürdürülebilir ve güvenli kalkınmayla mümkün. Ayrıca can ve mal güvenliğini sağlamak, temel bir insan ihtiyacı ve toplumun temel refah şartlarından biridir. Benzer problemlerden dolayı, Dünyanın pek çok yerinde doğal ve insan kaynaklı iklim değişikliğinin artırdığı hava ve iklim olaylarının şuan hissedilen kötü etkileri geçmiş yıllara göre katlanarak artmış durumda. Bütün bunlara rağmen maalesef, “Yeni bir şehir doğuyor” diye ülkemizde gördüğümüz janjanlı reklamların hiçbiri çoklu afet güvenliğinden, iklimden, binalarının güneş ve rüzgar, vb. haklarından bahsetmiyor. Bu nedenlerden dolayı, artık ülkemizde de afet risk yönetimi stratejisiyle birlikte iklim değişimine uyum, artık tüm şehir plan ve programlarında “İklim Risk Yönetimi” adı altında bütünleşik bir şekilde düşünülerek bu yazıda kısaca ele alınmıştır.

kirliliği aldı. Artan ve duran araç trafiğinden dolayı havaya karışan egzoz gazlarındaki hidrokarbonlar güneş ışığı ile etkileşince yerde ozon gibi “yaz sisi” denilen zehirli gazlar ortaya çıkıyor. Modern şehirlerde yerdeki ozon nedeniyle akciğer kanserinden ölen insanların sayısı, trafik kazalarından ölen insan sayısından daha fazladır. KOAH, alerjik rinit, astım, vb üst solunum yolu hastalıklarında da patlamalar yaşanıyor. Küresel iklim değişikliği nedeniyle de Türkiye’de üst tropiklerdeki çöl iklimine benzer sıcak ve kuru bir iklim hâkim olmaya başladı. Değişen iklimle birlikte şehirlerde yaşadığımız düzensiz, ani ve şiddetli yağışlar ve seller; heyelanları artırıyor. Kırsal alandaki kuraklıkla birlikte kıtlık, orman yangınları, sıcak hava dalgaları, çekirge istilası, kene, sivrisinek vb. haşereler ve bunlara bağlı olarak şehirlere doğru yaşanan uzun mesafeli göçler de artıyor. Böylece küresel iklim değişikliği afetlerin daha sık, daha şiddetli, daha uzun süreli ve etkili olmasına neden oluyor. Örneğin afet istatistiklerine göre Türkiye’de, 1963 yılında 140 civarında sel yaşanırken, 2010 yılında 160’dan fazla sel meydana geldi. Her yıl yaşanan ortalama 200 civarında sel afeti sonucunda, yılda ortalama 100 milyon dolar maddi kayıp meydana geliyor. Böylece, 1995 yılında Türkiye’nin GSYH’nin yüzde 0,5’ine ulaşan, sellerin neden olduğu maddi kayıplar, son yıllarda hızla artarak depremlerin neden olduğu kayıplara yaklaştı. Ülkemizde şiddetli rüzgârlara bağlı olarak oluşan fırtınaların sayısında da ciddi bir artış var. Bu fırtınaların sayısı uzun yıllardan

Kentlerde küresel iklim değişikliğine uyum ihtiyacı Kentlerde herkes doğal gaz kullansa dahi her gün artan trafikten dolayı hava kirliği de artıyor. Modern kentlerde kömür, kükürt, ve benzeri maddelerin neden olduğu klasik hava kirliliğinin yerini fotokimyasalların neden olduğu modern hava 72 Mimar ve Mühendis


beri yılda 50’nin altında seyrederken, 2010'da bu rakam 250’ye yaklaştı. Meteorolojik hortumlar ise son iki yıldır her yerde yıkıcı bir hal almaya başladı. Sadece fırtınalarla birlikte görülen yıldırımların Türkiye’de neden olduğu can kaybı son yıllarda 400 kişiyi aştı. Türkiye’deki orman yangınların yüzde 12’sine de yıldırımlar neden oluyor. Ortalama sıcaklıkta her 1 derece artış, yıldırımların sayısında da yaklaşık yüzde 20’lik bir artışa neden oluyor. Aynı şekilde bir kaç derecelik sıcaklık artışı, orman yangınlarını da misliyle artıracak. Türkiye’de orman yangınları yılda yaklaşık 450 hektarlık orman alanını tahrip ediyor ve 2007 yılından bu yana orman yangınlarının sayısında artış gözleniyor. Kentlerde afet risklerini azaltma ihtiyacı Kentleşme Şurasında özetlendiği gibi günümüzde kentlerimizde çeşitli afetler sonucunda ortaya çıkabilecek zararların, insan hayatı, sosyo-ekonomik yapı ve çevre açısından çok büyük boyutlarda olabileceği aşikârdır. Bu noktada ortaya çıkan ‘Afet Yönetimi’ kavramı her türlü tehlikeye karşı hazırlıklı olma, önleme ve risk (zarar) azaltma, müdahale etme ve iyileştirme amacıyla mevcut kaynakları organize eden, analiz, planlama, karar alma ve değerlendirme süreçlerinin tümünü kapsar. Özellikle kentlerimiz bu günkü halleriyle, deprem, seller, teknolojik kaza ve terörizm gibi tehlikelerle karşı karşıya olan birer derin ‘risk havuzları’dır. Doğa koşulları ve genel korunmasızlık ortamı dışında Türkiye’de şehirlerin yüksek riskler göstermesinin başlıca nedenleri şunlardır: Yerleşim alanları, tarihsel süreç içinde seçilmiş konumları ile sorunlu bir mirastır. Son 50-60 yıllık hızlı şehirleşme süreci, denetimden uzak biçimlerde ve güvensiz alanlarda gerçekleşmiştir. Yapılaşma süreçlerinde başvurulan betonarme teknolojisinin aldatıcı kolaylığı ve denetimsizlik ehliyetsiz üretimi körüklemiştir. Kayıt dışı işlemlerle oluşan kaçak yapı stoku-

Artan ve duran araç trafiğinden dolayı havaya karışan egzoz gazlarındaki hidrokarbonlar güneş ışığı ile etkileşince yerde ozon gibi “yaz sisi” denilen zehirli gazlar ortaya çıkıyor. Modern şehirlerde yerdeki ozon nedeniyle akciğer kanserinden ölen insanların sayısı, trafik kazalarından ölen insan sayısından daha fazladır nun yaygınlığı ve bunların defalarca aflara konu edilmesi, kentlerimizde riskleri özellikle yükseltmiş, ülkenin her köşesinde kendiliğinden çökerek büyük kayıplara neden olan yapı örnekleri çoğalmıştır. Kentsel yönetimler ve toplum, farklı tehlikelere karşı önlem alma konusunda bilgi, kültür ve uygulama alışkanlıklarından yoksundur. Hızlı kentleşme ve kentsel büyümeye odaklanmış imar düzenlemeleri, risk azaltma yöntemlerini içeren planlama yaklaşımı ve pratiğinden uzak kalmıştır. Afetlerle ilgili mevzuat güvenli ve afete duyarlı yerleşmelerin sağlanabilmesi için gerekli olan, afet tehlike ve risklerinin belirlenmesi ile afetlerin önlenmesi ve olası zararlarının azaltılmasına yönelik etkin önlem ve eylemleri düzenlenmemiştir. Özetle, Türkiye’de yerleşmelerin deprem ve sel gibi tehlikelere maruz bölgelerde hızlı ve plansız büyümesi ve yatırımların bu alanlarda yoğunluk kazanmasıyla yüksek risk yığılmalarına yol açılmış bulunmaktadır. Bütünleşik Çözüm: İklim Risk Yönetimi Hangi senaryoya bakılırsa bakılsın küresel iklim değişikliğinden dolayı Türkiye’de başta kuraklık ve fırtınalar gibi hidro-meteorolojik afetlerin gelecekte daha fazla etkili olacağı beklenmektedir.

Mayıs - Haziran 2013 73


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Türkiye’de orman yangınları yılda yaklaşık 450 hektarlık orman alanını tahrip ediyor ve 2007 yılından bu yana orman yangınlarının sayısında artış gözleniyor. Günümüzde zaten küresel iklim değişimi nedeniyle Dünya geneliyle beraber Türkiye’de başta fırtınalar olmak üzere bu hidro-meteorolojik afetlerin görülme sıklığında, şiddetinde ve etkili olma sürelerinde önemli artışların olduğu görülmüştür. Ayrıca kentlerdeki binalar, Dünya’daki CO2 salınımının yüzde 40 gibi yüksek bir miktarından da sorumludur. Son yıllarda aşırı hava olayları, iklim değişikliği ve afetler arasındaki ilişki anlaşılmıştır: İklim değişikliği aşırı hava olaylarına, aşırı hava olayları da sosyo-ekonomik şartların uygun olduğu yerlerde afetlere neden olmaktadır. Bu nedenle, iklim değişikliğine uyum çalışmaları aynı zamanda afet risklerini azaltmaya; afet risklerini azaltma çalışmaları da aynı zamanda iklim değişikliğine uyuma katkıda bulunabilmektedir. Bütün bu nedenlerden dolayı da iklim değişikliğine uyum ile afet risklerini azaltma çalışmalarının artık birlikte düşünülmesi gerekmektedir. Sonuç ve Öneriler Zamanımızın çoğu binaların ve kentlerin içinde geçmektedir. Ekolojik olmayan bina ve kentler hem insanların, hem de gezegenimizin sağlığını temelden etkiler. Hem yaşam kalitemizi artırmak, hem de doğayı korumak adına çevre dostu ve güvenli kentlere ihtiyacımız vardır. Bu nedenle, birçok ülkede şu an yasal bir zorunluluk haline gelen tüm afetlere dirençli ve yeşil kentler Türkiye’de de yayılmak zorundadır. Bundan dolayı, Avrupa Birliği ve diğer gelişmiş ülkeler gibi artık ülkemizde de “afet risk yönetimi stratejisiyle birlikte iklim değişimine uyumun hayata geçirilmesi için bazı öneriler aşağıda özet olarak verilmiştir. Öncelikle yeşil bina ya da kent, ormanlar katledilerek yeşillikler içinde yapılmış binalar ve kentler demek değildir. Yeşil bina etrafında otlar büyümüş ya da yeşile boyanmış bina ise hiç değildir. Tasarımı 74 Mimar ve Mühendis

ve inşası sırasında bazı özel standartlara uymak ile beraber içinde yaşayanların çevreye olan negatif etkilerini büyük ölçüde azaltan binalara yeşil bina denilir. OECD’nin raporuna göre rastgele inşa edilen binalarda yaşayanlar, dünyadaki hammaddenin yüzde 30’unu, enerjinin yüzde 42’sini, elektriğin yüzde 70’ini, çeşme suyunun yüzde 12’sini kullanıp havayı kirleten, iklimi değiştiren gazların ve çöplerin de yüzde 40’ını üreten insan gruplarıdır. Yeşil binalarda yaşayanların ise enerji faturaları yüzde 30, karbon salınımı yüzde 35, su kullanımı yüzde 30-50 ve çöp üretimi yüzde 50-90 daha düşük olmaktadır. Özetle yeşil binalar ile önemli ölçüde su, enerji ve para tasarruf etmek, hava kirliliğini azaltmak, küresel iklim değişikliği ile mücadele etmek mümkündür. Yeşil binalar aynı zamanda yaşam kalitemizi de artırıyor. Öyle ki 2000 dersliği kapsayan bir araştırmaya göre, yeterli gün ışığı alan


dersliklerde okuyan öğrenciler, az gün ışığı alan dersliklerde okuyanlara göre, matematikte yüzde 20, okuma oranında ise yüzde 26 daha ileride. Araştırmalar aynı zamanda çevre dostu inşa edilmiş okullarda okuyan çocukların daha az hastalandığını ve devamsızlık oranının düşük olduğunu gösteriyor. Bu nedenle, birçok ülkede artık okulların yeşil bina olması yasal bir zorunluluktur. Benzer şekilde, yeşil hastanede hastalar 2,5 gün erken taburcu oluyor. Yeşil ofislerde çalışanların üretkenliği yüzde 2-16 arasında artış gösteriyor. Yeşil alışveriş merkezlerindeki artışlar önemli ölçüde artış gösteriyor. Doğal dengeye en fazla zarar veren sektörlerden biri de yapı sektörüdür. Bu nedenle, çevre dostu binalar, mümkün olduğu kadar doğal ışık kullanmaya gayret eden, ısıtma, iklimlendirme ve havalandırma sistemleri iç mekânın hava kalitesi göz önüne alınarak tasarlanan,

buharlaşan organik bileşim çıkarımlarının düşük olduğu, asbest ve formaldehit içermeyen ve alerjik tepkilere neden olmayan malzemeler kullanılmış binalardır. Malzemeleri, tükenme tehlikesi altında olmayan ve uzaklardan taşınmayan yerel hammaddeleri kullananlardan seçmek gerekir. Bunun için 1933’de yapılan Atina Anlaşması’nda “ yapıların birbirlerinden yeterince uzak mesafelerde yapılmış olması gerekir; aksi takdirde, yükseklikleri bir mükemmellik belirtisi olmak yerine, mevcut kötü durumun daha da kötüleşmesine neden olacaktır” diye uyarı bulunulmuştur. Buna rağmen 80 yıl sonra İstanbul’un orasından burasından fışkıran yeni şehirlerin ya da lüks yaşam merkezlerinin öne çıkarttıkları özelliklerin hiç biri bu şartları sağlamamaktadır. Öyle ki Ağustos 2003’te Fransa ve çevresindeki sıcak hava dalgalarının neden olduğu 35 bin ölümden de ülkemizde ders alınmamıştır. Günümüzde kentler için iklimsel riskler ve uyum stratejileri çok daha önemli ve hayati bir konu haline geldi. New Yok, Boston, Chicago, Philadelphia, Pittsburg, San Francisco gibi Dünya şehirlerinin artık nasıl şehir planlama ilkelerinde güneş ve rüzgardan faydalanma hakları resmen gözetiliyor. Örneğin, bazı ülke veya eyaletler “Solar Rights Act” ya da “Solar Codes Provisions” adıyla binaların, diğer bir deyişle insanların güneş ve rüzgar haklarını yasal koruma altına almakta. Böylece her bir yeni inşaatın çevre binaların güneşini ve hava akışını kesip doğal ısınma, ışık ve havalandırmasını engellememesini sağlıyorlar. Böylece yazın kentlerde ölümcül bir hal alan “ısı adaları” da önlenmiş olacaktır. Diğer bir deyişle, yeni ve modern şehirler kuruyorum diyenler ölümcül hale gelen “kent ısı adası” etkisini önleyebilmek için de sokak ve caddeleri hakim rüzgar yönüne göre nasıl planladıklarını, yazın fazla gelen güneş ışınlarını yansıtmak, vb. için de yeşil çatı, yeşil yol, vb. gibi nasıl bir yeşil kent ve bina inşa ettiklerinden de bahsetmelidir. “Yeni konut projelerinde gölet yarışı” ile sahte göl ve boğazlarla gittikçe azalan yer altı ve yağmur sularını nasıl kötü bir şekilde kullanacaklarını ballandıra ballandıra reklam yapmak yerine yer altı sularını nasıl beslediklerini ve kullanma suyu olarak kullanmak üzere nasıl hasat edeceklerini anlatmaları gerekir. Sonuç olarak iklim dostu bir yaşamdan daha çok veya sadece rantı gözeten yeni şehirler hem ölü doğuyor, hem de mevcut olanları ve içindeki insanları öldürüyor. Ayrıca sanayileşmesini tamamlamaya çalışan ülkemizin, Kyoto Protokolü ötesinde taraf olacağı anlaşmalarda küresel iklim değişikliği ile mücadelesindeki başarısı yeşil kentleri teşvik etmek gibi emisyonlarını azaltan aktif programlar yürütmesine bağlı. Böylece Türkiye’de halkın güvenliği ve refahı için yaptığımız çalışmalardan daha yüksek katma değerler üretebilmesi de mümkün olabilecektir. Ayrıca benimsediğimiz uluslararası belgelerdeki hedeflerimize daha kolay ulaşabilecek ve uluslararası finans kaynaklarından da daha etkin bir şekilde yararlanabileceğiz. Özetle hesapsız, plansız ve ruhsuz kentlerde giderek afetlerin artan ekolojik, çevresel, sosyal ve ekonomik kayıplarının en aza indirilebilmesi için Türkiye’de de “afet risk yönetimi stratejisiyle” birlikte “iklim değişimine uyum” ile ilgili tüm politikalar, planlar ve programlar “iklim değişikliği risk yönetimi” adı altında bütünleşik bir bakış açısıyla düşünülüp uygulanmalıdır... Mayıs - Haziran 2013 75


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Prof. Dr. Şaban Ali DÜZGÜN Ankara Üniversitesiİlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı Başkanı

DİNLERİN ŞEHİRLEŞME KABİLİYETİ Şehrin sakinleri arasında her anlamda uçurumlar var. O kadar yalıtılmış yaşıyoruz ki şehirlerde, bu uçurumların ya farkında olamıyoruz ya da insan olarak yüzümüzü kızartacak duyarsızlığımıza hemen bir gerekçe üretiveriyoruz. Ferdinand Tönnies’in ifadesiyle, insanların birbirinden sorumlu olduğu cemaat, şehirde her koyunun Şehre/Medeniyete Giden Yol: İslam Öncesi Dinsel Geleneklerin Eleştirisi Metinde din terimini, Doğu Dinleri olarak tasnif edilen Hinduizm, Budizm, Taoizm ve Batı Dinleri olarak kabul edilen Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam (İbrahimi dinler) arasında bir ayrım yapmadan, Kur’an’ın işaret ettiği anlamda (Şûra 42: 13) kullanıyorum. İlgili ayette Nuh’a, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya ve Hz.Muhammed’e yeryüzünde ‘ed-din’i hâkim kılmaları emredilmektedir. Ayette anılan peygamberler ulü’l-azm (zor işlere talip olan ve tarihte kırılma yaratan) peygamberlerdir ve temel görevleri yeryüzünde dinin hâkim kılınmasıdır. Onlara emredilen şey, kendi dinlerini yani Müslümanlığı, Yahudiliği, Hıristiyanlığı değil, belirteç almış haliyle temel evrensel ahlak ilkelerini içeren, din denilence akla sadece kendisi gelen Allah’ın dinini hâkim kılmaya çalışmaktır. Bu dinin çoğul hali yoktur. O bütün peygamberlerin mesajlarının omurgasını kuran normları içeren ana gövde ve kaynaktır. Farklı dinler, bu ana dinin farklı modelleridir. Farklı dinler tarihsel süreç içinde bu özlerin kendisini şeri’at olarak bir tekâmül sürecine sokmasından ibarettir. Hz.Peygamber: “Biz peygamberler babaları bir anaları ayrı kardeşleriz” demektedir. Baba, temel ilkeleri, ana ise içinde yaşadıkları çevreyi tanımlar. Dolayısıyla farklı kültür ve coğrafi iklimlerin kucak açarak analık yaptığı peygamberler, o topraklara ve kültüre aynı temel ilkeleri ekme gayreti içinde olmuşlardır. Şehirleşme bağlamında bu dini gelenekleri değerlendirdiğimizde şu gerçekle karşılaşırız: Yerleşik bir kültür ortamında oluş76 Mimar ve Mühendis

kendi bacağından asıldığı bir cemiyete dönüşmüş bulunuyor. Bunun için de şehirler en büyük trajedi alanlarıdır. Ama en büyük trajedilerin anlamlı bir çerçeveye oturtulabileceği yer de şehirlerdir. Eğer trajediyi ve feryadı Allah'ın duyduğu gibi, Allah'ın kulları da duyarsa bu trajedi bir anlamlı yaşama dönüşebilir. mamış olan ve bir şehir mantığı içinde kendini organize etme imkânı bulamayan dinler, son derece tekelci davranmakta ve despotluk eğilimi göstermektedir. Bu varsayımımızın en belirgin örneği Yahudiliktir. Yaşam dinamiklerini sürekli sürgün halinde oluşturan Yahudiliğin kuralları, tepeden tırnağa sürgün olmanın yarattığı bir mantıkla ve savunma psikolojisiyle geliştirilmiştir: Yasakçı, tekelci, dışlayıcı, yabancılaştırıcı, vs. Bu mantıkla oluşturulan bütün seremoniler ve kurallar bizzat Tanrı tarafından lanetlenmektedir. Şehir hayatına geçtikten sonra da bu alışkanlığı devam ettiren Yahudi kültürü, kendi dışındakilere hayatı dar etmiş, yaptıklarına karşılık da başka kudretlerin eliyle cezalandırılmak suretiyle döngüsel bir cezalandırmanın hem aktörleri hem de kurbanları haline gelmişlerdir. Benzer şekilde döneminin emperyal gücü Roma’nın kolonisi Filistin’de doğan ve politik olarak Roma, dinsel olarak da Yahudilik arasına sıkışan Hıristiyanlık, bu doğuş ortamının genetiğine işlediği gerilimi, bütün tarihi boyunca hem hissetmiş hem de başkalarına hissettirmiştir. Hatta denilebilir ki, nasıl sürgünler Yahudiliğin tarihi ise, bu doğuş ortamının yarattığı din ve siyaset arasındaki gerilim de Hıristiyanlığın tarihidir. Bu tarihsel mirasın dinin doğduğu ortamdaki gerilimin bir bakiyesi olduğu unutulmamalıdır. Hıristiyanlığın bir şehir yahut medeniyet kültürü yaratma konusunda Yahudiliğe göre daha başarılı olmasında, bu diyalektiğin yarattığı sentez arayışlarının büyük etkisi vardır.


Belde, Karye ve Medine Şehir anlamında kullandığımız kelime Kur’anda belde, karye, medine gibi kelimelerle karşılanmaktadır. Belde terimi, (b-l-d) kökünden gelir ve kafa karışıklığı demektir. Bu durumda belde, kafa karışıklığının en fazla yaşandığı, kimliklerin bulanıklaştığı, insanların melez kimliklerle hayatlarını devam ettirdikleri yeri sembolize etmektedir. Belde, kırsaldan kopup gelen insanların nereye ait olduklarını tam olarak kestiremedikleri, geride bıraktıkları ile şehirde onları karşılayan arasında bir gerilimin ortasında kaldıkları yerdir. Bütün bu gerilimlerin azaltıldığı ve aidiyetlerin netleştirildiği yer ise medinedir. Bu durumda beldeyi bir üst seviyeye çıkarıp Medine’leştirmek, aynı zamanda nebevi bir misyondur. Belde Kur’an-ı Kerim’de çoğunlukla sıfatla kullanılır: Bunlardan ikisi dikkat çekicidir: Beldetün tayyibetün ve beldetün meyyitetün. Beldetün Tayyibetün, insanın özgür iradesine bırakıldığında yaşamayı tercih edeceği kadar insani olan, hakkın ve hukukun üstün tutulduğu, işlerin adalet çerçevesinde yürütüldüğü, kimsenin haksızlığa uğrayacağına dair endişe taşımadığı şehri temsil etmektedir. İnsanları serbest bıraktığınız zaman nerede yaşamak istiyorlarsa, hürriyetlerini sonuna kadar nerede kullanacaklarına inanıyorlarsa, nerede güvenli olacaklarına inanıyorlarsa, Kur'an-ı Kerim’e göre Beldetün tayyibetün orasıdır. Bir şehrin bu niteliğe kavuşabilmesi için oraya ilkelerin ve değerlerin hakim olması gerekir. Kur’an’ın ifadesiyle “Ve men sekulet mevâzînuhû fehüve fi ‘îşetin râdiye” (Kimin değerleri ağır basarsa onlar insani bir yaşam sürerler) (Kâri’a 101: 6-7). Beldetün tayyibetünün bir de karşıtı var: Beldetün meyyitetün: Ölü şehir, kimsenin yaşamak istemediği yer. Ölü şehir, insanlığı ayağa kaldıracak değerleri üretemeyen, daha kötüsü var olan değerleri kötürümleştiren insanların yaşamaya mahkûm oldukları yerdir. Kim insanlık için yahut kendi toplumu için bir değer üretemiyorsa, böyle bir endişesi ve gayesi yoksa onlar da yukarıda anılanın aksi bir yaşam süreceklerdir: ve men haffet mevâzînuhû fe ummuhû hâviye (Kimin değerleri hafif gelirse cehennem gibi bir hayat sürmeye mahkûmdur) (Kâri’a 101: 8-9). Dünya yaşamları cehennemden farklı olmayan, yakıtı insanlar ve taşlardan ibaret olan bir ateşin ortasında hayat sürmeye hüküm giyen insanların, bütün ciddiyetiyle karşılarına alıp sorgulamaları gereken bir durumdur bu. Belde terimine ek olarak, Kur'an-ı Kerim’de şehir anlamında kullanılan karye kelimesi var. Karye, köy diye tercüme ediliyor ama karye sadece köyü ifade etmez. Karye, göçebeliğin ve göçmenliğin değil de yerleşik yaşamın, konaklamanın olduğu yerdir. Bir yerde konaklama varsa, orada davranışlara kaynaklık eden referans değerler ve normlar işliyor demektir. Böyle bir yerde insan tek başına yalıtılmış olarak değil, ilişkiler ağının içerisinde bir varlık olarak tanımlanmaktadır: Hem insanlarla, hem çevresiyle ilişkili bir varlık. Dolayısıyla karye, yazılı ya da sözlü yasaların kendi sistematiği içinde işlediği bir yerdir. Dini literatürde şehir, karye, belde, medine kelimeleri –ve bunların Yunanca karşılığı olarak polis, metropolis, teknopolis, vs.- dinin kendisini asılları ve türevleriyle gerçek anlamda gösterebileceği ana mekânlardır. Din, daha sade organizasyona ihtiyaç duyan kırsal kesimin/köyün değil aksine karmaşık/sofistike bir yapı arz eden şehrin organizatörüdür. Özellikle modern dönemde din, sanki daha çok

Şehirleşme bağlamında bu dini gelenekleri değerlendirdiğimizde şu gerçekle karşılaşırız: Yerleşik bir kültür ortamında oluşmamış olan ve bir şehir mantığı içinde kendini organize etme imkânı bulamayan dinler, son derece tekelci davranmakta ve despotluk eğilimi göstermektedir. köylerdeki insanların yaşamlarını organize etmek üzere varmış gibi düşünülmektedir. Ama ister Kutsal Kitaplar isterse Yunan ve Roma mitolojileri incelensin, ‘din’ eksenli bütün anlatımların aslında dinin şehirde yer tutabilen ve kendine ancak şehirde büyüyüp gelişebilecek bir ortam bulabilen bir değerler sistemi olduğunu göstermektedir. Açık toplum özelliği göstermeyen, tartışma ve eleştiri kültürünün boğuldu dar çevrelerde din mevcut kabile yahut feodal unsurlardan birine indirgenir. Bu yaşam tehdidi sebebiyledir ki din, her türlü kabileciliği yıkmaya çalışmaktadır. Batı’da feodal düzenin yıkılması şehri getirmiştir. Doğu’da da kabile mantığının yıkılması şehri getirmektedir. Kabileciliği burada hem politik hem de dinsel bir terim olarak kullanıyorum. Dinsel kabilecilik, yukarıda dinde tekelcilik olarak kavramsallaştırdığımız durumun bir başka ifadesidir. Yani, bir dine Rabbül âlemin, rabbünnas (alemlerin ve bütün insanların Rabbi) mantığına aykırı olarak kendi kabilenizin malı gibi sarıldığında yaratacağınız şey dinde kabileciliktir. Dinde kabilecilik, siyasi kabilecilikten çok daha vahim sonuçlar doğurabilir. Dinlerin birbiriyle ilişkisinden doğan tarihsel ve güncel çatışmalar bu kabileci mantığın yaşattığı trajedinin sadece bir örneğini oluşturmaktadır. Dinin şehre gelmesi ve şehirde etkinlik göstermesinin şüphesiz sebebi var. Zira, şehir, trajedilerin en fazla yaşandığı yerdir: ve min ehli’lmedineti meredu ‘ale’n-nifâk (şehirliler münafıklıkta ileri gittiler…) ayeti (Tövbe 9: 101) bu trajediye işaret etmektedir. Buna göre iki yüzlülük, münafıklık en fazla şehirlerde cereyan etmiştir ve etmektedir. Nifakta aşırılığı insanlar şehirlerde yapıyorlar. Çünkü burada elde edilecek çıkarlar çok daha fazladır ve onun için çok daha fazla insana bel bükülür, yüzler daha fazla kızartılır, kimlikler daha fazla gizlenir, vs. aşadığımız şehirlere bir bakılsın, ne demek istediğim anlaşılacaktır. Mayıs - Haziran 2013 77


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Hazreti Peygamber’in ilk uygulama modeli hakkı, adaleti ve eşitliği önceleyen bir modeldir ve şehir/medine ismi ancak böyle bir modelin hâkim olduğu alana verilebilir. O halde, yönettiği şehrin insanlarına danışmayan, onların duyarlılıklarını dikkate almayan bir belde/yönetim şehir olarak adlandırılmaya layık değildir. Böyle bir birim, Kur’an’ın ifadesiyle beldetün meyyitetün (Zuhruf 43: 11) yani ölü şehirdir. İnsanın omuzlarındaki sorumluluk, böyle bir beldeyi yine Kur’an’ın ifade ettiği beldetün âminetün/güvenli bir şehir veya beldetün tayyibetün/yaşanmaya değer temiz bir şehir haline getirmektir.

İstisnasız bütün dünya kentleri, geçmiş peygamberlerin halklarının tek tek helak olma sebeplerinin tamamına ev sahipliği yapmıyor mu? Günahın, haksızlığın, istismarın, eksik tartmanın, homoseksüelliğin merkezleri değil mi şehirlerimiz? Her bir şehrin halkının büyük bir kısmı Semut halkına, bir kısmı Lut halkına dönüşmedi mi? Ölçüyü ve tartıyı eksilten, insanlara liyakati dikkate alarak muamele etmeyen, hakta ve hukukta her türlü eksiltme yapan Medyen halkından yahut Lut milletinden ne farkı var modern şehir halklarının? Bu helak sebeplerini toplarsanız, hepsi yaşadığımız şehirlerde teker teker içerilmiş bulunuyor maalesef. Şehirlerine ağlayan peygamberlerimiz yok sadece. İşaya’ya kulak verelim: “Sadık şehir nasıl fahişe oldu! O şehir ki, hakla dolu idi! Onda adalet yer tutmuştu, şimdi ise adam öldürenler. … Reisleri asi, hırsız da ortakları; her biri rüşvet seviyor ve hediyeler peşinde gidiyor; öksüzün hakkını vermiyorlar ve dul kadının davası onların meselesi olmuyor” (İşaya Bab 1, 21 ve 23). Aynı şekilde şehirde yaşayan ama birbirlerine karşı duyarsızlaşan insanların durumu da bu trajedinin bir parçası durumundadır. Tevrat’ta “Rab, şehirlerdeki kralların değil, mazlumların sesini duyar, onların feryadını işitir” der. Zira şehirler, feryadın en yoğun olduğu yerlerdir. Şehrin sakinleri arasında her anlamda uçurumlar var. O kadar yalıtılmış yaşıyoruz ki şehirlerde, bu uçurumların ya farkında olamıyoruz ya da insan olarak yüzümüzü kızartacak duyarsızlığımıza hemen bir gerekçe üretiveriyoruz. Ferdinand Tönnies’in ifadesiyle, insanların birbirinden sorumlu olduğu cemaat, şehirde her koyunun kendi bacağından asıldığı bir cemiyete dönüşmüş bulunuyor. Bunun için de şehirler en büyük trajedi alanlarıdır. Ama en büyük trajedilerin anlamlı bir çerçeveye oturtulabileceği yer de şehirlerdir. Eğer trajediyi ve feryadı Allah'ın duyduğu gibi, Allah'ın kulları da duyarsa bu trajedi bir anlamlı yaşama dönüşebilir. Şehirde yaşanan ümitsizlik, çaresizlik ve dört bir yandan kuşatılmışlık birer trajedi kaynağıdır, başka bir ifadeyle saadetin karşıtı olan şekavet unsurudur. Şekavetin Yunan geleneğindeki tam karşılığı trajedidir. 78 Mimar ve Mühendis

Trajedi aynı zamanda bir tiyatro oyunudur ve aktörleri vardır. Aynen bu oyundaki gibi yaşadığımız şehirlerdeki trajediye sebep olan baş aktörler ve figüranlara sahibiz. Şehirlerdeki bu trajedinin/şekavetin baş aktörleri olarak Kur’an mütref ve mele’ kavramlarını öne çıkarmaktadır. Mütref ve mele’ aşırı giden ve gelmekte olan mesaja ilk direnen, hakikati tahrif ederek kendi çıkarlarının devamı sağlayan ilkeleri kurumsallaştırmaya çalışan tipleri simgelemektedir. Yaşadığımız şehirlerin, metropolislerin, teknopolislerin öne çıkarılan, yüceltilen kahramanlarıdır bunlar. Resmettiğimiz bu şehir fotoğrafını aklımızda tuttuğumuzda, dinin neden esas işlevini şehirde gerçekleştirdiğini, başka bir ifadeyle neden şehri hedef aldığını daha iyi anlarız. Şehirler aynı zamanda servetin ve iktidarın yoğunlaştığı alanlardır. Buralarda uzun vadede dinin araçsallaştırılarak, farklı gruplar tarafından servet ve iktidar sağlayan bir araca indirgenme riski vardır. Tarihte bunun örneklerine şahidiz. Dinin bu şekilde araçsallaştırılmaması ve siyasi yahut ekonomik mekanizmanın bir unsuruna indirgenmemesi için dindarların tetikte olması gerekir. Bunun için eleştirel bir zihniyetle olup biteni sürekli sorgulama alışkanlığının kazanılması gerekir. Sıradan Bir Yerleşim Merkezini Şehir Yapan Nedir? Bu soruyu bir örnek üzerinden değerlendirelim. Örneğin, sıradan bir yerleşim alanı olan Yesrib’i Medine gibi medeniyetin tohum alanına dönüştüren şey nedir? Hz. Peygamber’e kadar Yesrib olarak anılan bu diyar, hangi özellikleri kazanarak Medine’ye dönüşmüştür? Biliyoruz ki Medine’de farklı dinî gruplar vardı: Müslümanlar, hâkim unsur olarak Yahudiler, daha çok işgücü/köle olarak kullanılan Hıristiyanlar, Maniheistler, Mazdekler ve Müşrikler. Hz. Muhammed, farklı etnik ve dinsel kökenden gelen insanları ‘güruh’ olmaktan çıkardı ve herhangi bir ayrımcılığa uğratmadan tamamını ümmet şemsiyesi altında toplamayı başardı. Böylece çatışmaların yorduğu bu beldeyi bir şehre/medineye (küçük ‘m’ ile) dönüştürdü. Bu kadar farklı grubu bir araya getiren sivil bir sözleşmenin ilk örneğini oluşturan bir sosyal kontrattı bu (Medine vesikası). 47 maddelik bu sözleşmeye taraf


İslam dini ile Medine Şehrine dönüşen Yesrib

olanlar birer birer sayıldıktan sonra herkese hak ve sorumlulukları bildirilmekte ve insanları bağlayan ana unsurlar olarak bu haklar ve sorumluluklar gösterilmektedir. Aynı anda hem devlet başkanı hem de Müslümanların peygamberi olarak Medine’yi yöneten Hz. Peygamber, hiçbir dini hükmü bağlayıcı unsur olarak sözleşmenin içine yerleştirmemiş, İslam’ı iktidar üzerinden kendini gerçekleştiren bir tahakküm aracına dönüştürmemiştir. Bu haliyle bu ilk sivil sözleşme, kaynağını bütün tarafları eşit şekilde bağlayan haklar ve sorumluluklardan almış olmaktadır. Hazreti Peygamber’in ilk uygulama modeli hakkı, adaleti ve eşitliği önceleyen bir modeldir ve şehir/medine ismi ancak böyle bir modelin hâkim olduğu alana verilebilir. O halde, yönettiği şehrin insanlarına danışmayan, onların duyarlılıklarını dikkate almayan bir belde/yönetim şehir olarak adlandırılmaya layık değildir. Böyle bir birim, Kur’an’ın ifadesiyle beldetün meyyitetün (Zuhruf 43: 11) yani ölü şehirdir. İnsanın omuzlarındaki sorumluluk, böyle bir beldeyi yine Kur’an’ın ifade ettiği beldetün âminetün/güvenli bir şehir veya beldetün tayyibetün/yaşanmaya değer temiz bir şehir haline getirmektir. Böyle bir şehre nelerin hakim olduğunu ve orada nelerin hayat bulduğunu Kur’an’dan takip edelim: - Hayırlı nesil (zürriyyeten tayyibe – (Âl-i İmrân 3.38) - Temiz hava (rîhin tayyibe – (Yûnus 10.22) - Güvenli iletişim (kelimetin tayyibe – (İbrahim 14.24) - Sağlıklı gıdalar (şeceretin tayyibe – (İbrahim 14.24) - Temiz toplum (hayatün tayyibe - (Nahl 16.97) - Sağlıklı/etkili İletişim – tahiyyeten tayyibe – (Nûr 24.61) - Güvenli binalar/Düzenli yerleşim (mesâkine tayyibe - (Sâf 61.12; Tevbe 9.72; Sebe’ 34.15). İnsanca yaşanabilir bir toplumun bütün unsurlarını Kur’an-ı Kerim bu terimler üzerinden vermekte ve insanları böyle bir yaşam kurmanın

mücadelesine çağırmaktadır. Bir şehrin yaşamaya değer bir alana dönüştürülebilmesinin yolu, orada yaşayan insanların kendilerine değer yaratacak bir misyon biçmelerinden ve hayata kendi değerleriyle müdahale etme iradesini göstermelerinden geçer. Sonuç Şehir yahut medeniyet söz konusu olunca, din ve muhafazâkarlık neredeyse eş anlamı terimler olarak kullanılmaktadır. Oysa din modernleştirici bir unsurdur, asli haliyle dinamiktir ve muhafazakârlığı dışlar. Hitap ettiği toplumda yaşayan, o toplumda var olan değerleri muhafaza edecekse din neden gelsin ki? Mevcut ilişkileri oldukları hal üzere daha da geliştirmek için mi peygamberlerin büyük kısmı öldürüldü, daha büyük bir kısmı doğduğu toprakları terk etti ve bir o kadarı da sıradan bir insana reva görülmeyecek belalara sabretmek zorunda kaldı? Uğradıkları belalar karşısında peygamberlerin insanlığa ve tarihe emanet ettiği yegane terim belki de değişim ve dinamizmdir. Peygambere tabi olma iddiasında bulunanların, peygamberleri muhafazakârlığın, durağanlığın, sabit gelenekçiliğin temsilcileri olarak görmeleri onlara bir bühtandır. Tarihin akışını değiştiren Peygamberlerin geldiği toplumlar en sorunlu ve sıkıntılı toplumlardır. Bu toplumlarda yasasızlık (ümmilik) ve yasa tanımazlık genel bir toplum özelliği olacak kadar başatlık kazanmıştır. Bu toplumlarda mevcut toplumsal ilişkiler, sürekli bir kesimin aleyhine çalışmaktadır. Böyle bir yapıya müdahil olan din ancak değişim iddiasını arkasına alarak değiştirici ve nihayetinde dönüştürücü bir kudret gösterebilir. Din bunun için vardır. Özellikle çağdaş kavramsallaştırmalarda dinle özdeşleştirilen muhafazakârlığın şiddetle reddedilmesi gerekir, aynen dine girerken dile getirilen lâ ilahe illallah’ın lâ’sı ile reddedilen tortular ve kalıntılar gibi. Mayıs - Haziran 2013 79


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Prof. Dr. Kemal SAYAR

“İNSANIN TABİATA ÖZLEMİNİ ŞEHİRLERDEN ALIRSAK, YALNIZCA ŞEHİRLERİ DEĞİL, İNSANI DA KAYBEDERİZ” ŞEHİRLEŞME KONUSUNU İŞLEDİĞİMİZ DERGİMİZDE, ŞEHİRLEŞMENİN İNSAN ÜZERİNE ETKİSİNİ DAHA İYİ ANLAMAK AMACIYLA TÜRKİYE’NİN EN SAYGIN ARAŞTIRMACILARINDAN SOSYAL PSİKOLOJİ PROFESORÜ VE AYNI ZAMANDA DA TANINMIŞ BİR ŞAİR OLAN KEMAL SAYAR İLE BİR SÖYLEŞİ GERÇEKLEŞTİRDİK. >

İlk sorum insan ve şehir arasındaki bağlantı üzerine olacak. Size göre yaşadığımız şehrin insanın gelişimi üzerine nasıl etkileri var? Yaşadığımız şehir bizim ruhsal hayatımıza doğrudan etki eder. Yaşadığınız şehir gürültülü, yeşil alanların, sosyal buluşma ve etkileşim imkanlarının az olduğu, buluşma imkânlarının zayıf olduğu bir şehir olursa insanların daha depresif bir yaşam sürmesi muhtemeldir. Fakat daha insan dostu, yeşil ve sosyal bir şehirse bizler de kendimizi çok daha iyi hissederiz. Amerika’nın bir üniversitesinde bununla ilgili yapılan bir çalışma var. Üniversiteye ağaçlık bir yoldan giden öğrenciler ile şehrin binalarının ortasından giden öğrencileri karşılaştırmışlar. Ruhsal iyilik göstergeleri ağaçlık alandan giden öğrencilerin daha iyi olarak görülmüş. Bir 80 Mimar ve Mühendis

SÖYLEŞİ: YUNUS EMRE TOZAL

başka araştırmada hastanelerdeki pencerelerin yeşile ve betona bakması ile hastaların iyileşmesi arasındaki ilişkiyi sorgulamış, yeşile bakan odada yatan hastaların daha çabuk iyileştiği görülmüş. İnsan doğasında yeşile, tabiata bir özlem var. Ben bunu biraz metafizikle ilişkilendiriyorum. İnsan cennetin sürgünüdür, tabiat bir şekilde cennete telmihtir ve insan, asli var oluşunu özlemektedir. O yüzden hepimiz sıkıştığımız zaman kendimizi tabiata atmak isteriz; tabiat bizi rahatlatır, huzura kavuşturur. Bugün modern dünyada karşılaştığımız bazı ruhsal sorunların toplumun tabiattan yabancılaşmasıyla alakalı olduğunu düşünen bazı ruh bilimciler var. Ekoterapi denilen bu akım bize tabiatla binlerce yıldır uyum içinde geliştiğimizi ve beynimizin hava, bitki ve hayvanlarla etkileşim için programlı olduğunu söyler.

Endüstri devrimiyle birlikte insanın tabiatla bağı giderek kopuyor, insan fabrika saatinde cisimleşen mekanik zaman tasavvuruna teslim oluyor. Güneş ve ayın çevrimlerinin artık ehemmiyeti kalmamıştır. Oysa 2007 yılında İngiltere’de yapılan bir çalışma orta ve hafif depresyonda dışarıda yürümenin antidepresan ilaç almak kadar etkili olduğunu gösterdi. İnsanın kökü topraktadır ve insan toprağa değmekle iyileşir. Modern şehirin en temel sorunlarından birisi yeşil alanların giderek azalması. Şehirler artık insanların istekleri veya ihtiyaçları etrafında değil motorlu taşıtların dayattığı yollar ve motorlu taşıt trafiği etrafında biçimleniyor. Bu da insanı çok önemsizleştiriyor, zayıflatıyor. Modern şehirde insan çok zayıf bir varlık, kendi iradesinin ortada görünmediği ve mutluluğunun hesap edilmediği


bir varlık. Pek çok çocuk modern şehir kurgusu içinde tabiata değmeden, tabiata dokunmadan büyüyor. Buna, yakın zamanda Amerika’da bir yazar doğa yoksunluğu sendromu diye bir isim taktı. Yetişkin yaşa gelene kadar bazı çocukların bir yaprağa bile dokunmadıklarına dikkat çekti. Doğal hayattan uzaklaşmak bizi çok daha agresif insanlar haline getirebiliyor. Metropollerde çok fazla sıkışma görüyoruz. Desmond Morris zamanında şehirler için ‘insanat bahçesi’ tanımını kullanmıştı. Gerçekten hayvanat bahçesine konan hayvanlarda doğal ortamdaki hayvanlarda bulunmayan hastalıklar bulunmuş, mesela ülser, şehirde hayvanat bahçesinde kapana kıstılmış bir şekilde yaşayan bir maymunda gelişebilirken doğadaki bir maymunda görünmüyor. İnsanın ferahlığa ihtiyacı var. Şehirdeki sıkışma insanın doğasına aykırı olduğu için insanlar daha gergin oluyor ve birbirlerine çok kolay düşman kesilebiliyor. Bir örnek vereyim; kalabalık bir belediye otobüsünde bir boş koltuk için bile aranıza bir rekabet, husumet girebiliyor. Metropollerde insanların çok kolay kavgaya tutuştuğunu ve haklarının yendiği, gadre uğradıkları duygusuna çok kolay ram olduklarını görüyoruz. Ben tüm bunların fazla sıkıştırılmışlıkla alakasının olduğunu düşünüyorum. Metropol insanların var olma mücadelesi verdikleri bir yer. Köy ve kasabadaki dinginlik, samimiyet ve yakınlık burada yerini ‘survivor’ psikolojisine bırakıyor. Modern şehirlerin kurgusunda bir de vakit nakittir anlayışı var. Onun için son yıllarda ”yavaş şehir” denen akım ortaya çıktı, biraz şehirleri yavaşlatmak, şehri insanın hizmetine sunmak yönünde bir akım. İnsanlar telaşlı oldukları zaman etrafındaki insanları ve tabiatı görmezden geliyorlar ve kolaylıkla her şeyi ezip geçebiliyorlar. Ama usul usul yaşadığımız zaman, çevremizdeki insanların ve şehrimizin hikâyelerine şahit olabiliriz. O hikayelerin içine girer, o hikayelerin yazımına katkıda bulunabiliriz. Sokağımızdaki ağacın büyümesini görebiliriz. Bahar mı geldi, yaz mı geldi, yaprak durumu nedir, tomurcuk durumu nedir onları fark edebiliriz. Fakat modern medeniyetin en temel unsurlarından bir tanesi olan zamanın para olduğu düşüncesi, şehri de bu kurgu etrafında örgütlüyor. Zamanı paraya

dönüştürmek bir hastalık haline gelmiş, herkes koştura koştura bir yere gidiyor. Modern şehir adeta cinnet yeri haline geliyor, insanlara mutluluk veren bir yer değil insanların kurtulmak istediği ve kaçış planları yaptığı, adeta ruh sağlığını tehdit eden bir kurgu haline geliyor. Telaş kültürüne bir örnek şöyle vereyim; ilginç bir çalışma var. Galiba İngiltere’deydi, İlahiyat öğrencilerine bir dersten sonra diyorlar ki bu dersten üç dakika sonra hemen yan binadaki derste olmanız gerekiyor. Dışarıya da bir aktör koyuyorlar, o da kıvranan bir adamı oynuyor. Öğrenciler bakıyor ıstırap içinde bir adam var, pek azı durup ona yardım ediyor. Bu deney bir de zaman kısıtlaması olmaksızın deneniyor, zaman baskısı olmadığı zaman öğrencilerin ekseriyeti gidip bu kişiyle ilgileniyor. Bizler bu şehrin içindeki evsizleri, mülksüzleri, sıkın-

nün yok olması ile yeni binalarla birbirinden habersiz küçük kutucuklar içinde yaşayan insanlar, birbirinin kim olduğunu bile bilmeden yaşayıp gidiyorlar. Şehrin daha geniş alanlara yayılarak yataylaşması ister istemez bir mahalle kültürünü, en azından bir bahçe ile diğer bahçenin komşuluğunu, insanların zorunlu olarak birbirini görmesini ve görüşmesini getirebilirdi. Modern şehirde yaygın olarak karşımıza çıkan vurdumduymazlık bazen ölümcül bir biçimde kendisini gösterebiliyor. Bunun çok enteresan bir misali; 1970'li yıllarda New York'un 5. caddesinde Kitty Genovese adında bir kadının güpegündüz bıçaklanarak öldürülmesinde kendini göstermiştir. Psikoloji bilimi bu kadının New York’un bu kadar işlek bir yerinde gündüz vakti öldürülmesine insanların nasıl seyirci kaldığının mutlaka incelenmesi gerektiği düşünmüş olacak ki pek çok

İnsan doğasında yeşile, tabiata bir özlem var. Ben bunu biraz metafizikle ilişkilendiriyorum. İnsan cennetin sürgünüdür, dolayısıyla tabiatta bir şekilde cennete telmihtir ve insan asli var oluşunu özlemektedir. tılı insanları, dertli insanları, yoksulları zaman baskısıyla çoğu zaman göremiyoruz. Şehirlerimizi de bu anlayışla kuramıyoruz. Daha merhametli, daha insan dostu şehirler kurmak için evlerimizi büyük duvarların arkasına saklamamamız lazım diye düşünüyorum. Yoksul mahalleler, zengin mahallelerdeki iri gökdelenlerin gölgesi altında ezilmemeli. Peki, bize bu durumun toplum ve kişilerarası ilişkiler üzerindeki zararlarından bahseder misiniz? Modern şehirde bir nemelazımcılık ve vurdumduymazlık hissi pek çok insanda hakim: sosyal psikoloji araştırmaları da bize şunu gösteriyor; insan nüfusunun yoğun olduğu yerlerde sosyal kaytarmacılık da artıyor. İnsanlar bir başkası ıstırap içindeyken, ‘ne de olsa başka yardım eden olur’ diye kaytarabiliyorlar, sorumluluklarını unutuyorlar. Bu yönüyle bile modern şehir ihtimam ahlakından bir kaçışı temsil ediyor, bir başkasının derdiyle dertlenmeyi, bir başkasının ıstırabını yüklenmeyi emreden ihtimam ahlakından bir uzaklaşmayı temsil ediyor. Şehrin dikey olarak kurulması zaten bunun başlıca sebeplerinden bir tanesi. Mahalle kültürü-

araştırma yapılmış. Bu kadının çığlıklarını duyan insanlara gidip konuşulduğu zaman hepsi şunu söylemiş; “o kadar açıktı ki çığlıklar herkes duydu ve içimizden biri mutlaka polisi aramıştır diye düşündük”. Ama herkes böyle düşündüğü için polisi kimse aramıyor. Vurdumduymazlıkla beraber, hızlı yaşama kültürü ile beraber nezaket de kayboluyor. Modern çağın en bariz hastalıklarından birisi narsistik kişiliğin yaygınlaşması, yani önce ben, hep bana diyen kişi tipinin yeryüzüne bir klon gibi yayılmasıdır. Büyük metropollerde görürsünüz, herkes kendisi için yaşar, kendisini ve kendi yakınlarının önceliğini düşünür. Modern şehirde insani temas noktalarının azalması ve diğerinin ıstırabını yok sayacak imkanların çoğalmasıyla maalesef bu nezaketsizlik ve merhametsizlik tırmandırılıyor, bu narsist kişilik yaygınlaşıyor. Bunun bir örneğini biz İstanbul'un mahallelerinde görüyoruz. Çok zengin bir semt, duvarlar ile örülü villalar ve üç sokak ötesi yoksulluk içinde. Ama o villalarda yaşayan insanlar üç sokak ötesindeki yoksulluğu hiç hissetmeden refah içinde yaşayabiliyor. Ya da belki onun orada olduğunu biliyor ve koca Mayıs - Haziran 2013 81


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

duvarlarla aslında onu izole ediyor, onu dışlıyor. Yoksul ve mülksüzü tehlikeli buluyor ve onu kentin dış çeperlerine sürgüne gönderiyor. O üç sokak ötenin derdiyle dertlenmeyi kendine zul addediyor. Ama bu toplumu kavuran bir hareketlilik olursa, o üç sokak ötede horlanmış olan genç gelip zengin semti de talan edebilir. Şehrin sakinleri önünde sonunda aynı kaderi paylaşır, bunu idrak etmemiz lazım. Biz maalesef bu bilinçten uzak bir şekilde yaşıyoruz, çok hızlı arabalarda, büyük konutlarda ötekinin ıstırabını tamamen görünmez kılarak yaşıyoruz. Dolayısıyla bu gettolaşmanın da etnik gruplarının kendi arasında gettolaşmasının da bir şekilde önüne geçmek gerekiyor. Önyargının kırılması için toplumsal kesimlerin birbirine değmesi gerekiyor. Daha merhametli şehirler kurmak için insanların birbirinin ızdırabını gördüğü şehirler tasarlamamız lazım. David Harvey bu ”mekansal farklılaşma ” olayını, kapitalist toplum inşasının dinamikleri açısından sorguluyor. Sınıflı toplum, sadece işçi-işveren temelinde gelişmez aynı zamanda tüketim sınıflarının yaratılması da söz konusudur. Böylelikle emeğine yabancılaşan ve bunun için mücadele etmesi beklenen işçi figürü yerine, emek yükünden bir an önce kurtulmak isteyen, emeğin sömürüsünü destekleyen bir tüketici kültü82 Mimar ve Mühendis

rü çıkar. Ümraniye’de, Tuzla’da gecekondu mahallelerinin kalbine dikilen alışveriş merkezleri yoksulun cebindeki son parayı da hortumlar ve onu kredi kartı batığına çevirir. Birbirlerine duyabilecekleri sevgi ve bağlılıktan öte kaybedecek bir şeyi olmayan yoksullar, zamanlarını tüketim maddelerini seyrederek geçirir ve alışveriş merkezlerinde giderek yalnızlaşırlar. Mekansal adalet fikri üzerine daha çok düşünmemiz gerekiyor. Şehirde sosyal adaleti acilen tesis etmemiz gerekiyor. Mekansal adalet derken şehre bizim rızamız dışında dikilen gökdelenlerin gökyüzünü elimizden almasını, göğe bakma hakkımızı gaspetmesini de kastediyorum. Kaç asırlık İstanbul tarihi yarım ada siluetinin gasp edilmesini kastediyorum. Mekan adaleti bir yandan da yoksulların da şehirde saygın bir biçimde yaşayabilecekleri imkanları hazırlamak demektir. ”Eşit olmayanlara eşit davranmaktan daha eşitsiz hiç bir şey yoktur ” der Harvey, ünlü eseri Sosyal Adalet ve Şehir’de, New York’ta bir semt parkında sık yaşanan ayaklanmalarla ilgili bir deneyimi aktarır. Parkın etrafındaki alanlarda evsiz insanların yanısıra, farklı /heterojen kimlik yapılarının olduğuna dikkat çeker. Kentsel alt kültür, veya kültürel yörüngedeki çatallaşmalar, Harvey’e göre kentsel mekandaki adalet yoksunluğunun yol açtığı öteki kültürü

ile ilgili. Ötekiliklerin yaratılması, mekânsal vandalizmi de körükler. Farklılığa gösterilen kentsel hoşgörü önemlidir. Dahası, toplumsal adalet ”farklılıkların eritilmesini değil, baskı altında tutulmaksızın küme farklılıklarının yeniden üretiminin desteklenmesini ve bu farklılıklara saygı gösterilmesini zorunlu kılar”. Örneğin evsizlik. Sözde hukukun ve düzenin güçleri, evsizleri parktan çıkarmak, şiddetli çatışma yaşayan taraflar arasına engeller koymak için müdahale eder. Böylelikle kamusal alanlar yok edilir. Ya da savaş alanına çevrilir. Şehirlerimizin estetik açıdan değerlendirmesini yapabilir misiniz? Kişisel ilişkilerimizin zayıflamasında şehirlerimizin güzelliğinin yitirmesinin de etkisi olduğunu söyleyebilir miyiz? Öncelikle şunu söyleyeyim, güzellik tedavi edici bir şeydir, güzellik insan ruhunu onaran bir şeydir. Bizler insan olarak güzel bir şeyle karşılaştığımız zaman onu içimize çekeriz, uzun uzun onu seyretmek isteriz. Bu bir ağaç, bir nehir veya bir dağın tepesinden


Bizler bu şehrin içindeki evsizleri, mülksüzleri, sıkıntılı insanları, dertli insanları, yoksulları zaman baskısıyla çoğu zaman göremiyoruz. Şehirlerimizi de bu anlayışla kuramıyoruz. Daha merhametli daha insan dostu şehirler kurmak için evlerimizi büyük duvarların arkasına saklamamamız lazım diye düşünüyorum.

İnsanın ferahlığa ihtiyacı var. Şehirleri sıkıştırma insanın doğasına aykırı olduğu için insanlar daha gergin oluyor ve birbirlerine çok kolay düşman kesilebiliyor. ovaya bakmak olur, onun hatırasını içimize saklamak isteriz çünkü güzellik insanı onarır ama çirkinlik de insanı hasta eder. Maalesef biz çirkin şehirler inşa ettikçe insanlarımız daha huzursuz, daha endişeli ve daha kavgacı varlıklar haline geliyor. Yabancılaşma modern şehirlerin en büyük problemlerinden bir tanesi. Kendine yabancılaşma, insana yabancılaşma ve tabiata ve nihayetinde Allah’a yabancılaşma. Yabancılaşan insan yalnızlaşıyor, tek kalıyor ve sosyal bağları giderek aşınıyor. Ruh sağlığının en temel rükünlerinden bir tanesi bu. Sosyal bağlarımız ne kadar kuvvetli olur ise ruhsal sıkıntılara karşı kendinizi o kadar koruyabilirsiniz. Sosyal bağlarının varlığı depresyona ve daha ağır ruhsal hastalıklara karşı koruyucu

işlev gösterir. Şizofreni ile ilgili çalışmalar bize şunu gösteriyor; şehirleşme arttıkça şizofreni vakaları artıyor. Kırsal kesime göre bu çok ciddi yaygınlık gösteriyor. Biyolojik bir hastalık ama toplumsal faktörler onu tetikleyebiliyor. Komşuluk ahlakı gelişmediği zaman bir mahallede, şehirde insanlar bu sosyal bağlardan hızla arınabiliyorlar. Bizim günümüz toplumunda maalesef her aile kendi muhkem kalesini evine çekilmiş bir şekilde yaşıyor, kendi apartmanımızda, mahallemizde ne olup bittiğini bilmiyoruz. Evimizden bir cenaze çıktığı zaman orada yaşlı birinin yaşadığını öğreniyoruz. Bu da insanı yeri geldiği zaman çok ağır ruhsal zorlanmalara karşı yalnız ve savunmasız bırakıyor. Bunun bizim bire bir pratiklerimizde, ruhsal pratiğimizde karşılığı var. Pek çok insan etrafında konuşacak bir dost bulamadığı için hastalanmış olarak gelebiliyor. Şehirleşme getirdiği büyük yalnızlaşma ve yabancılaşma duygusuyla insanları en temel his olan emniyet duygusundan mahrum bırakıyor. Şimdi, iki sene önce bir arkadaşımın baba-

sının vefatı dolayısıyla Ankara'ya gittim ve orada yeni inşa edilmiş bir mezarlık gördüm. O tepeden, bir taraftan Ankara'nın bazı gecekondularını bir taraftan da TOKİ’nin konutları görüyorsunuz. Benim gözümde gecekondular Kiptaş konutlarından daha güzel, yeşillik var, genişlik var, ferahlık var, bir ruh var, mahalle kültürü var. Ama Kiptaş'ın yaptığı TOKİ kutularında hiç bir ruh yok, insanı onun içinde yaşamakla mutlu kılacak bir örgütlenme ve yapılanma yok. Fizik depreme karşı dayanıklı belki ama metafizik depremlere karşı dayanıksız. Adorno’nun sözleriyle, ‘Evler konserve kutuları gibi atılacak şeylerdir artık’. Yeryüzünde ait olmakla kendimi emniyet içinde hissettiğim alan varmı, bir mensubiyet, aidiyet var mı? Yok. Modern şehir bizi bundan mahrum bırakıyor. Mahalle insanların son direniş noktasıydı. Mahalleler gidiyor, muhabbet ettiğiniz bakkal yerine hipermarket geliyor. Hipermarkette kasiyer kızla kişisel bir diyalog kuramazsınız veya göz ucuyla bir temas kurarsınız ve ürününüzü okutur geçersiniz. Dolayısıyla şahsi her şey, gayri şahsileşiyor, insan kendini ifade edecek şeylerden mahrum kalıyor. Yalnız başına bir dairede kalan insanı düşünün, bu insanla kim konuşacak, bu adam kendini nerede ifade edecek, sıkıntısını derdini nerede dışarı taşıyacak. Her şey insanın içinde yetişiyor ve yeri geldiğinde ruhsal hastalıklar, iptilalar, şiddet şeklinde kendini dışarı vurabiliyor. Bugünün felsefesi ‘komşudan kendin gibi kork’ olmuştur, ‘komşunu kendin gibi sev’ düsturu bırakıldı ve komşu potansiyel bir düşman haline geldi. Ondan korkmaya başladık. Güvenlik paradigmasının teslim aldığı şehirlerde yaşıyoruz, çocuklarımızı sokağa bırakamıyoruz çünkü güvenlik paranoyası Mayıs - Haziran 2013 83


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Acı olan şu; Türkiye’de geleneksel çarşı kültürünün hâkim olduğu şehirlere de maalesef ölçüsüz bir şekilde bir sürü AVM yapılıyor. Bu AVM'ler oradaki çarşı kültürünü öldürüyor, yerel ticareti, yerel markaları öldürüyor. bizi kontrol altına alıyor. İster süreç/tarih içerisinde gelişmiş olsun, isterse bağlamsal olarak kurulmuş olsun, şehir toplumsal/kültürel/kurumsal ve iktisadi-siyasi bir inşa. Aristo Politika’da, insanı biyolojik varlık (bios) ve toplumsal/siyasi varlık (zoe) olarak ikiye ayırır. Kamusal alanda söz sahibi olabilmenin yolu şehrin kültürel hayatına katılmaktan geçer. Şehirde yaşamak da başlı başına bir bilme/sürecidir. Şehir etkileşimli bir süreçtir. Yani şehir-insan etkileşimini kastediyorum. Şehirlileşemediyseniz şehir kültürünü de yaratamıyorsunuz çünkü toplumsal bir özne haline gelemiyorsunuz. Şehir kültürünün olmaması, en nihayetinde bulunduğu mekanla ilişki kuramayan insanlar yaratıyor. Örneğin İstanbul’da oturup hiç deniz kenarına gitmeyen insanların şehre aidiyet hislerinin neden yaratılamadığını konuşmalıyız. Ama aynı zamanda, hangi sosyoekonomik düzeyde olursa olsun insanların şehirli olma ile ilgili nosyonlarını da yani kültürel hayata katılma süreçlerini de konuşmalıyız. Neden AVM’ye gitmek yerine müzelere, tiyatrolara, sinemalara, parklara gidilmiyor? Dolayısıyla da bunların hiç biri bir talep yaratmıyor. Ayazağa köyüne Ağaoğlu geldi diye seviniyor köy halkı, gelişme rant ile ölçülüyor. Bu bilinçli bir kültürel çoraklaştırma hareketi. ‘Kuşdili çayırı AVM olmasın, park olsun’ denildiğinde kentsel gelişime engel olmuş gibi düşünülüyorsunuz. Şehirdeki yabancılaşma ve aidiyetsizlik modern birey-özne kimliğinin çatallanmasından, çatlamasından ya da zaten şehirde bireyin insanı sakatlayarak icat edilmesinden kaynaklanıyor. Benim görmekle ıstırap duyduğum şeylerden bir tanesi de Türkiye'de alışveriş merkezlerinin pıtrak gibi çoğalması. AVM'ler bizim geleneksel yapımızın temsil ettiği değerlerin tam zıt kutbunda yer alır, onun antitezidir. İnsanın birbiriyle ilişki kurması, birbirinin gözüne bakması, esnafın tatlı 84 Mimar ve Mühendis

diyalogu, yardımlaşması esas olandır. Bütün bunların zıt değerlerini temsil eden, yabancılaşmış, negatif enerji ile yüklü kapalı bir mekânda, vitrin vitrin gezmekle rahatlayacağını zanneden ancak cebindekileri saçma sapan bazı mamullere vermekle daha mutlu olabileceğini zanneden bir müşteri kitlesi yaratılıyor. Acı olan şu; Türkiye’de geleneksel çarşı kültürünün hâkim olduğu şehirlere de maalesef ölçüsüz bir şekilde bir sürü AVM yapılıyor. Bu AVM'ler oradaki çarşı kültürünü öldürüyor, yerel ticareti, yerel markaları öldürüyor. Küresel markalar AVM'lerin yüksek kiralarını daha rahat ödeyebildikleri için oraya giriyorlar, orada yeni sömürgecilik şeklinde insanların paralarını hortumluyorlar. Bu arada ne oluyor, geleneksel esnaflar da kayıplara karışıyor, onların yüzyıllardır aktardığı kültür de zayıflıyor. Neoliberal iktisat güzel olan herşeyi buharlaştırıyor ve insan ilişkilerinden alışverişe dek kültürün ana mecralarını pazarın hükümlerine tabi kılıyor. Kazancın kaynağını sorgulamayan, sadece kazancın büyüklüğünü kutsayan bir zihniyet galip getiriliyor. Tabi sadece AVM’ler değil, gökdelenler ve rezidanslardan da bahsedilmesi gerekiyor, öyle değil mi? Rezidanslar size gel, yat, git mantığı veriyor, bir ev havası dahi vermiyor. Bir türlü otel havası veriyor. Modern medeniyet ve şehir

kurgusu bana göre fıtrattan bir kaçışı temsil ediyor. İnsan fıtratında hız yoktur, insan fıtratı olup biten şeyleri anlamaya ayarlıdır. İnsan merhamete ayarlı bir varlıktır, insan başkasının ıstırabını işitmeye ve ona yardım etmeye ayarlı, ahlaklı bir varlıktır. Daha sonra kültür, şehir, mekân, toplum bizi o ilksel varoluşumuza yabancılaştırır ve bizi daha zalim bireyler haline getirebilir. Bazen ben modern medeniyetin en büyük tuzağının insanlara yaptığı şu telkin olduğunu düşünürüm “Mazlum olacağına zalim ol.” Bunun modern şehirlerde birçok örneğini görüyorsunuz. Geçtiğimiz yıllarda Kadıköy Meydanında bir kız, 1 Mayıs gösterisinde bir çiçeği eziyordu, kamera onu çiçeği ezerken gösterdi. Neydi bu kızın derdi, o belki kendi hayatından esirgenen özeni o çiçeğe vermiş olmalarına içerliyordu. Kendi hayatından esirgenen şeyin intikamını ondan alıyordu. Yanlış şehirleşmenin şiddet üzerindeki etkisinden burada bahsedebilir miyiz? Bozuk ve çarpık kentleşme ile şiddet arasında birebir bağlantı kurulabileceğini düşünüyorum. İnsanlar çarpık, yoğun kentlerde günü birlik hayatın terörüyle mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Her gün Tuzla’dan İkitelliye işe giden birini düşünün, günün üç saatini sıkışık bir otobüste geçirmek zorunda kalıyor, bu bir terördür, bir insanın hiçleştirilmesi, hayatının değersizleştirilme-


sidir. Şiddet insanın içinde yavaş yavaş mayalanır. İnsanların değersiz sayılmalarıyla mayalanır. Bir de görünmeyen şiddet var; ihmal ederek, görmezden gelerek, saygın kabul etmeyerek gelen bir şiddet vardır. Bu tarz bir şiddet, uyandırdığı yaygın incinmişlik duygusuyla insanlar üzerinde çok daha tahripkar olabilecek bir şiddettir. Şehrin kimi sakinlerini apaçi, kıro vb yaftalarla değersizleştirir ve etiketlerseniz şiddetin tohumlarını şehre serpmiş olursunuz. İnsanlar bir toplumda görülmediklerini, değer verilmediklerini, hayatlarının yasının tutulabilir olmadığını fark ettikleri zaman incinir. Bu insanlar bir anlam ve yön duygusundan mahrum kaldıklarında çok kolay vandalizme, intihara ve şiddete yönelebilir. Şehirlerin insana bir anlam duygusu verebilmesi lazım, yani şehrin bir anlam etrafında örgütlenebilmesi lazım. Bu anlam, bana sorarsanız, hayatın özü itibariyle iyi ve komşu insanların da bize dost oldukları bilgisiyle gelen emniyet hissidir. Varlıklarımız kaçınılmaz sona doğru akıp giderken biz iyilik için seferber olabiliriz. O anlam, insan ruhunun feraha, sükunete kavuşmasıdır. Biz bunu sağlayacak şehirleri insanımıza sunamadık. Hem bozuk, hem meydansız, hem yeşilliksiz yapılaşma sunduk insanlarımıza, dolayısıyla insanlarımızın bir Pazar günü İstanbul’da gidip ferahlayabilecekleri meydanlar, parklar maalesef yoktur. Son on yılda İstanbul’a kazandırılmış

bir ormanlık alan, yeşil alan var mıdır bilmiyorum. Yolların kenarına yapılan süslemeler, çiçekler bile bizi rahatlatıyor, ruhumuzu okşuyor, bunların varlığı bile hiç yoktan iyidir. Ben şahsen yaşadığım şehirde üretilen her türlü boş alanın yeşillikle değerlendirilmiş olmasını çok arzu ederdim. Bu tartışmalar Ali Sami Yen stadının yeri için yapıldı, orayı devlet küçük ‘Central Park’ olarak kurgulayabilir ve o beton yoğunluğunu azaltabilirdi. Şehrin içindeki geniş alanlar iştah kabartıyor, dikilen binalardan çok büyük rant sağlanıyor ve bu alanlar, hiçbir zaman orman alanı olarak düşünülmüyor. Şehri idare edenler tuhaf bir miyopluk içinde, kısa vadeli ticari ve siyasi hedefler için insanların mutluluğunu feda ediyorlar. Gördüğümüz her şeyi ticari bir varlığa dönüştürme endişesi ve kör kazmaya duyduğumuz iştiyak şehirlerimizi yaşanılmaz kılıyor. Yahya Kemal’in 1927 tarihli bir makalesi var. Hatırlayabildiğim kadarıyla mealen “Biz Türklerin yeniye duyduğu iştiyak hiçbir şeyle mukayese edilemez, kör kazma her yere girer ve eski, güzel bile olsa onu yıkarız, yerine çirkin bile olsa yeniyi inşa ederiz” diyor. Yeniye duyduğumuz bu iştiyak her şeyi talan ediyor ve şehirlerimizde mutsuz, keyifsiz, hayatından lezzet almayan bireyler ortaya çıkarıyoruz. Biz şehirlerimizi insan mutluluğunu dikkate alan ve insanın sabah uyandığında ‘iyi ki bu şehirde yaşı-

yorum’ hissiyle uyanacağı şehirler olarak kurmadığımız sürece, geleceğin çok fazla ruhsal ve toplumsal sıkıntılara gebe olacağını düşünüyorum. Geçenlerde fakir bir muhite konuşmaya gittim, salon ekseriyetle kadındı. Şöyle bir soru sormak gafletinde bulundum. İçinizde kaçınız mutlu dedim, birkaç cılız el kalktı, geri kalan insanlar hayatından mutlu olmadıklarını ifade ettiler, içinden birkaç tanesi de bu soruyla beraber ağlamaya başladılar. O mahalleyi dolaşmaya çıktığım zaman apartman kenarlarından elektrik kablolarının sarktığını, neredeyse hiç ağaç olmadığını, derme çatma evlerin hemen önünden taşıt yolunun geçtiğini ve çocukların oyun alanlarının neredeyse hiç olmadığını gördüm. Orada geçirdiğim kısa zaman bile ruhuma ufunet vermeye yetti. Kent ve şiddet ilişkisini araştıran yazarlar var. Örneğin Mike Davis, Los Angeles (kuvars kent) değerlendirmesinde hızla büyüyen fiziksel şiddet sorununa dikkat çeker. Aslında, kişilere ve mallara şiddet, vandalizm korkusu kapitalizmin maddeci koşullarında yaratılır. Davis, ‘kentsel alanı sıcak savaş düzenine sokmak ya da dışlayıcı yaşam çevreleri yaratmak’ der, ‘sistemin karanlık örgütlenmeleri tarafından çoğaltılır.’ İlkokullarda bu konularda sıkıntı olduğunu düşünüyor musunuz çocuklara yaklaşım nasıl olmalı? Bunun işaretleri var toplumda, yabancılaşma en çok gençleri vuruyor. Küresel rüzgar çok kuvvetli bir rüzgar. Kendi ikonlarını, ekonomisini, tüketme biçimlerini üretiyor ve bizim gençlerimiz de TV üzerinden, internet üzerinden hemen onları benimsiyor. Bir çift kimliklilik hali oluyor. Anne babalar ile küresel dünya dili farklılaşıyor ve çocuklar ve gençler arasında çift kimlikli kültürleri içinde şaşkın kalmış, aidiyetsiz bir nesil ortaya çıkıyor. Bu nesil bir başkasının canını acıtmaması bilgisini kimden alacak, bu ahlakı nereden içselleştirecek, dedelerinin hikayelerinden mi yoksa TV’deki acımasız karakterlerden mi? Gençler uzun saatler işte kalan anne ve babalarından yeterince değer edinemiyorlar. Geniş aile dağıldığı ve çekirdek aile de yalnız kaldığı için; dedelerden, ninelerden de değer edinilmiyor. Sonuçta çocuk akranlarına dönüyor, TV’ye dönüyor, Mayıs - Haziran 2013 85


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

internete dönüyor ve buralarda ne edinirse onunla hüküm veriyor. Orada da baskın ses üstte olanın haklı olduğu, gücün tek başına hak ifade ettiği sosyal darwinist bir anlayış. Bu sebeple gençler birbirilerine çok kolay silah çekebilir, ailelerine kolaylıkla şiddet uygulayabilir hale geldi. Anne ve babaya şiddet Türkiye’nin yeni yeni karşılaştığı şeyler. Siz gençlere bir aidiyet veremezseniz onlar çok kolay kaybolabilirler. Sizin yapmanız gereken onlara iyi bir anne baba olmaktır, rehber olmaktır. Ev, yuva olma özelliğini kaybediyor, otele dönüyor, TV evin içinde en baskın ses haline geliyor. Çocuklar anne, baba benimle konuşsun diye beklerken onlar TV’ye bakıyor ve iletişim kalmıyor. Bizim işte doğal hayatı kaybetmemizle çok yakından alakalı, şehirleşme biçimimizle çok alakalı bu durumlar. Okullar, liseler inşa edilirken hiçbir standart yok. Hâlbuki aydınlatma bir okul, hastane için çok önemlidir. Ben Marmara Üniversitesi’nin Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesinde çalışıyorum, o binayı mimarların gelip insani açıdan incelemesini istiyorum. İnsanları bunaltan, karanlık devasa bir kütle. Uzun bir süre kalmama rağmen hala yön bulmakta zorlanıyorum, hala yabancılaşma ve o bina içinde yutulma duygusunu yenemiyorum. Doktor arkadaşlarımın önemli bir kısmı bu çirkin ve karanlık binada çalışmaktan dolayı mutsuz. Son bir şey söylemek istiyorum. 1970’lerde literatüre giren bir kavram var, hasta bina sendromu diye. Bazı binalar havalandırma sistemleri yeterli olmadığı için veya ışıklandırmaları yeterli olmadığı için, çok yoğunluklu inşa edildikleri için insanları mutsuz 86 Mimar ve Mühendis

Eğer şehirde anlam duygusu yoksa herkes vandallaşabilir, o zaman bütün bir şehir yangın yerine döner. Bizim bazı simgeleri çok iyi koruyabilmemiz lazım. Bu cinayete sessiz kalınması beni çok rencide ediyor. O zaman diyorsunuz ki demek kutsal olan herşey önünde sonunda profanlaşıyormuş, katı olan her şey buharlaşıyormuş. Yüksek değerlerin bu kadar kolayca profanlaştırılması, hayatın Disneyleştirilmesini getiriyor beraberinde, halbuki o siluette bize kutsal ve ebedi olan göz kırpıyordu. ediyor. İnsanlar bir sokakta yürürken gökyüzünü görmek istiyorlar veya bir binada camı açıp taze bahar kokusunu içine çekmek istiyorlar. Bunu yapamadıkları zaman hastalıklara yakalanabiliyorlar. Marifet büyük binalar yapmak değil insanların mutlu olduğu binalar yapabilmek, yeterince aydınlanan, insanların birbiriyle görüşebildiği, kolay yol ve iz bulabildiği, teknolojiye aşırı ölçüde bağımlı olmayan, daha insan dostu ve sürdürülebilir binalar yapmaktır. Kentsel dönüşüm adına birkaç şey söylemek istiyorum. Kentsel dönüşüm mevcut binaları yıkıp onun yerine kibrit kutuları dikmek olmamalı. Kentsel dönüşümün bir ruhu olmalı. Eğer böyle yaparsak hakikaten kentimizi dönüştürmüş olacağız. Yeşil alanların olduğu, mahalle kültürünü yaşatacak, insanların birbirine değebileceği, birbiriyle

konuşabilecekleri meydanları olan, ruhani yapıları olan mahalleler tasarlamamız lazım. Bunu yaparsak Türkiye gerçekten kentsel dönüşümün şampiyonu olur, yapmazsak da daha mutsuz insanlar üretmiş olacağız diye düşünüyorum. Bir de beni çok inciten silüet konusuna değinmek istiyorum. Bu silüet 300 yıl önce de 500 yıl önce de vardı. Benim dedem, babam bu silüeti gördü, ben de görürsem nesiller arası bir devamlılık, aidiyet duygusu olacaktır. Yani insanın kendisini bu şehre ait hissetmesinin en önemli bileşenlerinden bir tanesi bu silüettir. Bu silüetin bozulması ve bunun bir müteahhidin maddi çıkarları uğruna sineye çekilmesi kabul edilebilir bir şey değil. Bu kültürün içeriksizleştirilmesi demek, anlam duygusunun kaybedilmesi demek, anlamı olmayan insan her türlü cinayeti işler. Yani o şehre bir aşkla bağlanmayan, o şehrin tarihini içselleştirmemiş insan her türlü cinayeti işler. Eğer şehirde anlam duygusu yoksa herkes vandallaşabilir, o zaman bütün bir şehir yangın yerine döner. Bizim bazı simgeleri çok iyi koruyabilmemiz lazım. Bu cinayete sessiz kalınması beni çok rencide ediyor. O zaman diyorsunuz ki demek kutsal olan herşey önünde sonunda profanlaşıyormuş, katı olan her şey buharlaşıyormuş. Yüksek değerlerin bu kadar kolayca profanlaştırılması, hayatın Disneyleştirilmesini getiriyor beraberinde, halbuki o siluette bize kutsal ve ebedi olan göz kırpıyordu. Herhangi bir günde tarihi yarım adaya baktığınız bir sırada o iğrenç binaların hayaletinin arkadan belirdiğini hayal edin. Ruhlarımız bu tecavüzden yara almayacak mı?


May覺s - Haziran 2013 87


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

“Memleket mutlaka modern, medenî ve yepyeni olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır.” Mustafa Kemal Atatürk

Semih AKŞEKER Mimar

MODERN MİMÂRİ BİR TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ PROJESİDİR

M

Bu yazıya; milletimizin dînî, ahlâkî, içtimâi, iktisâdi ve kültürel hayatını derinden etkileyen ancak üzerinde her nedense durulmayan önemli bir hususu hatırlatarak

başlamak istiyorum. Modern mimâri bir toplum mühendisliği projesidir, tıpkı ulus devletin bir toplum mühendisliği projesi olması gibi.

odern mimâri, moderniteyi doğuran toplumsal şartların ortaya çıktığı Batı Avrupa’da bir derece anlamlı olsa da o şartların çok uzağında/dışında olan Osmanlı-İslâm Devletinde tatbîki ise bir o kadar anlamsız ve yanlış olmuştur. Öncelikle bize önerilen Batılı ev ve şehir modeli Osmanlıİslâm ev mimârisi ve şehirleriyle kıyaslanamayacak derecede geri ve ilkeldi, daha da önemlisi millî kültürümüz ve örfümüzle bağdaşmayan birçok aykırılıklar taşıyordu. Modern mimâri ise adı üstünde ideolojik ve halkın aslî (mesken v.b.) ihtiyaçlarını karşılamaktan öte endüstriyel kapitalizme yeni sahalar açmak üzere bir proje olarak ortaya konmuştu. Oysa aynı dönemlerde Selçuklu-Osmanlı mimârisi 800 yıllık tecrübe ile kemâl ve olgunluğun zirvelerine ulaşmış bulunuyordu. Üstelik Batılı’lar bizim şehirlerimizi çok beğeniyor, kitap ve gravürlerle bu güzellikleri ülkelerine aktarmaya çalışıyorlardı. Ben yirmi’ye yakın hâtırat ve seyahatnâmede bu hayranlık ifadelerini tespit etmiş bulunmaktayım. O halde bizdeki tercih değişikliğinin başka nedenleri olmalıdır. Kanaatimce bunca ısrarın sebebi modern mimârinin millî mimârimize üstünlüğünde değil, modernleşmenin ancak dayatma ile hızlandırılabileceği düşüncesinde aranmalıdır. Batılı’lar kendi kültür ve değerlerini başka milletlere Din(Hrıstiyanlık) yoluyla doğrudan değil Modernleşme yoluyla dolaylı olarak aktarmaktadırlar. “Misyon”dan gelen “misyoner” kelimesi Dîni (Hrıstiyanlığı) yayan kimseler demek değildir, misyoner öncelikle Batılı/Avrupâi yaşamın bir kültür olarak Batılı olmayan toplumlara aktaran öncüler demektir. (1) İşte tam da bu noktada Tanzimat kadrolarının

kendi halkına karşı âdeta Batılı misyonerler gibi davrandıklarına şahit oluyoruz.

88 Mimar ve Mühendis

İLK ADIM APARTMANLAŞMA Ülkemiz 19. ve 20. asırda büyük çalkantılar yaşamış, inkılâplar, devrimler ve ihtilâller birbirini peşi sıra kovalamıştır. İmparatorluk dönemlerinde, devlet tarafından adı konulmadan ve yavaşça, Cumhuriyet döneminde ise açıkça telâffuz edilerek ve devrimler hızıyla sürdürülen Batılılaşma çabalarıyla milletimizin aslî değerleri değiştirilmeye çalışılmış ve bunda büyük ölçüde muvaffak olunmuştur. Yeni kadrolar Türkiye’nin rotasını İslâm’dan çevirip Modernizm’e doğru kırmışlardır. Hedef artık Batılılaşma olarak tayin edilince her sahada taklitçilik ve Batı’ya öykünme de bu dönemlerin temel karakteristiği olmuştur. Bu mesele çok bilindiği için uzatmıyorum. Bu hengâmeden din, dil, kültür… herşey zarar gördüğü gibi en çok da mimâri zarar görmüş, evlerimiz tahrip edilmiş, eşyalarımız değiştirilmiş, şehirlerimiz yıkılıp yok edilmiştir. Mesken ve şehircilik geleneğimize en büyük darbeyi vuranlar Tanzimat’ı ilân eden yönetici kadrolar olmuştur. Tanzimatçılar yapı geleneğini asırlar boyu devam ettiren (mimar ve kalfaları yetiştiren) yapı loncalarını âni bir kararla kapatmışlardır. Tanzimat idarecileri elbette bu loncalar kapatılmadıkça İslâmi yapı geleneğinin devam edeceğini biliyorlardı. Bu dönemde şehircilik tercihleri açısından getirilen en önemli değişiklik geleneksel İslâmi hayat ile uyuşmayacağı bilinmesine rağmen Batı tarzı apartmanların bu ülkede başlatılması olmuştur. Batılı’lar apartmanlaşmanın modern yaşam tarzını hızlandı-


Ülkemiz 19. ve 20. asırda büyük çalkantılar yaşamış, inkılâplar, devrimler ve ihtilâller birbirini peşi sıra kovalamıştır. İmparatorluk dönemlerinde, devlet tarafından adı konulmadan ve yavaşça, Cumhuriyet döneminde ise açıkça telâffuz edilerek ve devrimler hızıyla sürdürülen Batılılaşma çabalarıyla milletimizin aslî değerleri değiştirilmeye çalışılmış ve bunda büyük ölçüde muvaffak olunmuştur. Yeni kadrolar Türkiye’nin rotasını İslâm’dan çevirip Modernizm’e doğru kırmışlardır. Hedef artık Batılılaşma olarak tayin edilince her sahada taklitçilik ve Batı’ya öykünme de bu dönemlerin temel karakteristiği olmuştur. racağı düşüncesi ile apartman yapımına geçilmesini şart koşmuşlardır. Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı Hoca bir televizyon programında 1839 Tanzimat Fermanı’nın mahfuz maddeleri arasında apartman yapımının teşvik edilmesi hususunun yer aldığını ifade etmiştir. Ülkemizde apartmanlar ilk defa gayr-ı müslimler tarafından Beyoğlu(Pera)’nda inşa edilmiştir. Halkımız kültürel dayatmanın farkında, uzun süre apartmanlardan uzak durmuş, müstâkil evlerinde oturmaya devam etmiştir. Ancak sonra gelen nesiller bu eski hassasiyeti kaybetmişlerdir. MODERNİTENİN DOĞASI TEKTİPLEŞTİRME Bu ülkede; halklar, coğrafyalar, iklimler, dinler, kültürler ve yaşam biçimleri çok çeşitlilik arzettiği halde neden evler birbirinin aynısı veya benzeri 1+1, 2+1, 3+1 tipli apartmanlardan yapılmaktadır hiç düşündünüz mü? Modernite ve onun demir yumruğu ulus devlet insana ve hayata dair ne varsa standartlaştırmak ve tektipleştirmek ister. Ulus devlet farklı anlayış, farklı ses ve farklı kültürlere tahammül etmez. Bu farklılıkları anlamak için ne çaba gösterir ne de zaman ayırır, bilâkis farklılıkları yok etmeye çalışır. Ulus devletin farklı düşüncelere refleks göstermesinin temel nedeni de bu aslında. Mimâri ve şehirleri tektipleştirmek de modernleşme hedefleri arasındadır. Tek ulus, tek bayrak, tek fikir, tek kültür… projelerinden sonra şimdi de ülkemizde “tektip” apartman ve toplu konut sitelerinin yeni bir iskân politikası olarak uygulamaya konulduğunu görüyoruz. Bu politika ile âdeta yeni bir “modern müslüman” modeli yaratılmak istenmektedir. Bu husus meselenin vehâmetinin farkında olmadığı anlaşılan iktidar partisinin her seviyede yetkilileri tarafından ne yazık ki övünçle ifade edilmektedir. (2) Bir asır önce Batılılaşma hedefiyle tektipleştirme projeleri başlatıldığında “- yok daha neler” denilen birçok şeyin bugün ne yazık ki başarılmış olduğuna dikkatinizi çekerim. Neler mi meselâ? Herkes aynı okullarda aynı eğitimi (tevhid-i tedrisât) alıyor, herkes aynı askerliğe talim ediyor, herkes aynı tarzda kapitalist üretimlerde çalışmıyor mu? Herkes aynı hazır gıdaları yiyor, aynı meşrubatları içiyor, aynı tekstil

ürünleri giymiyor mu? Herkes aynı homoekonomicus (para peşinde koşturan) insan tipi haline gelmedi mi? Düşüncelerimiz bile aynılaştı, tepkilerimiz hatta tepkisizliklerimiz bile. Bu ülkede geçmişte sağ ve sol partiler gibi bugün de iktidardaki muhafazakâr parti ideal şehir tasavvurunu modernlik üzerinden tarif etmektedir. Hatta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın modernleştirme projesini hızlandırmak üzere kurulduğu ifade edilmektedir. Bundan böyle ülkemizde bütün şehirlerin “kentsel dönüşüm” ve “kentsel yenileme” adı altında birbirinden ayırdedilmesi imkânsız standart/tektip/ ruhsuz şehirlere dönüştürüleceği bir faraziye olmaktan çıkmış, realite haline gelmiştir. Ben; aklı, kalbi ve duyguları modernlikle örselenmiş halkımızın bu projeye en azından kısa vadede bir cevabı olacağını düşünmüyorum. Kezâ şu ana kadar yapılan kentsel dönüşüm uygulamaları göstermiştirki halkı ranttan başka bir mesele ilgilendirmemektedir. Mâzisinde; kanaatkâr, diğergâm, hamiyetli ve haysiyetli bu asîl milletin şu kahrolası modernleşme, kalkınma ve büyüme ideolojileriyle ne hale getirildiğine üzülmemek elde değil, çok yazık. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Bir toplum kendisini değiştirmedikçe, şüphesiz Allah da onların durumunu değiştirmez.” (3) DAYATMA İLE NETİCE ALMAK Ülkemizde modernleşme projesi çerçevesinde yapılan bütün çalışmalar Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kaba kuvvet ve şiddete dayalı dikey yöntemleri hariç tutarsak umumiyetle toplum mühendisliği (4) yöntemleriyle yatay bir seyir izlemiştir. Gerçek mânâda muhalefet kültürü olmadığından bütün inkîlap ve devrimler “ben yaptım oldu” dayatmalarıyla kolaylıkla gerçekleştirilebilmiştir. Bugün de durum eskisinden farklı değil aslında. İktidar yine halka sormuyor ve yine bildiğini okuyor. Aile Araştırma Kurumu’nun 1992 yılında yaptırdığı bir ankette altmış bin kişiye evde mi apartmanda mı oturmak istersiniz sorusu sorulmuş, katılımcıların % 93’ü “ev”i tercih ettiğini belirtmiştir. (5) Bu oran 2010 yılında biraz azalsa da halkın hâlâ % 75’inin müstâkil ev istediği görülmektedir. (6) Fakat buna rağMayıs - Haziran 2013 89


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

men devlet modern hayat tarzını dayatan apartman ve toplu konutlar yapmaya devam etmektedir. Bu iktidar döneminde modernleştirme projesi daha sistematik şekilde bütün ülkeyi kapsayacak şekilde hızlandırılmıştır. TOKİ şehirlerden sonra kasaba ve köylere de girme kararı almış, bunun için ilk etapta 800 ilçe tespit etmiş bile. (7) Düşündüğümüz gibi mi yaşarız yoksa yaşadığımız gibi mi düşünürüz sorusunun cevabı göstermiştir ki, düşünce tarzları hayat tarzları tarafından belirlenmektedir. İnsanlar ekseriyetle düşündükleri gibi değil, yaşadıkları gibi düşünürler. Bu sosyal gerçekliği bilen liderler/ önderler toplumu istediği istikâmette dönüştürmek için önce dışta/ biçimde değişiklik yaparlar. Meselâ kıyafet devrimi, harf devrimi… bu şekilde dışta/biçimde yapılan devrimlerdir. Dış/sûret değişince iç/sîret de değişmeye başlar. Dış modernleşince içlerimiz yani kalplerimiz de modernleşir, bir de bakmışsınız herhangi bir Batılı’dan farkımız kalmamış. Bugün geleneksel evlerin yerine modern binaların yapılmasının mantığı da işte bu taktiksel düşünceye dayanmaktadır. Önce apartman (şimdilerde rezidans) yapalım, dışı/kabuğu değiştirelim, halk buralarda oturmaya başlasın, Batılı hayat tarzını görsün, onların ev düzenini kursun, eşyalarını kullansın, zaten ilâve birşey yapmaya gerek kalmayacak, toplum kendiliğinden modernleşecektir. Apartman ve siteleşme (modernleşme) dayatmalarına karşı çıkmak “kendimiz” kalabilmenin gereğidir. TANZİMAT’TAN BUGÜNE Tanzimat dönemi sadrazamı Mustafa Reşit Paşa henüz Londra’da elçilik yaptığı sıralarda bu şehre hayran kalmış, Avrupa şehirlerini örnek alıp taklit etmemiz gerektiğine dair Hâriciye Vekâleti’ne lâyihalar (mektuplar) yazıyordu.(8) Esas itibariyle bu şehirde onu cezbeden hususlar, mektuplarına bakılırsa, ızgara biçiminde geometrik caddeler, 7-8 katlı kargir sıralı apartmanlar ve yine bizde rastlanmayan meydanlar gibi birkaç mesele ile sınırlıydı. Gerçi onun o gün hayran kaldığı otoriter (emirle planlanan) şehir modeli bugün yerini “halkın katılımı” fikriyle şehir kararları alınabileceği modeline bırakmştır. Bir de tabi dile getirilemeyen esas sebep başkaydı, Reşit Paşa şehirlere ruh veren “değerler”in farkındaydı ve bizim “değerler”de 90 Mimar ve Mühendis

değişikliğe gitmemizi istiyordu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ise şehirlerimizin imarı için Batı’dan mimarlar getirilmiş, çözüm onların hünerli ellerine bırakılmıştır. Mustafa Kemal Paşa Alman mimar Jansen’den Ankara’da o günler için hiç ihtiyaç olmamasına rağmen sırf Avrupa’da görüp hayran kaldığı geniş bulvarların açılmasını talep ediyordu. (9) Hal bu ki o günlerde Ankara’da sadece 5-6 tane araç bulunmaktaydı. Yine Mustafa Kemal Paşa İstanbul’un imarına talip olan Fransız Le Corbusier’in “İstanbul’u olduğu gibi muhafaza edelim ve bu şehri bir müze şehir olarak bırakalım, yeni İstanbul’u sur dışında kuralım” şeklindeki mâkul teklifini ise şiddetle reddetmiştir. (10) Bu fikir, eğer İstanbul böyle planlandığı takdirde Osmanlı’yı/İslâm’ı hatıra getireceği için kabul edilmemiş, İstanbul’u âdeta yıkıp yeniden yapmayı teklif eden Alman mimar Bonatz’ın teklifi kabul edilmiştir. Yukarıdaki iki misâl şehirlerimizin ne zaman bozulmaya başladığını ve kimlerin bu işte dahli olduğunu gayet açık izah etmektedir. 1950-60 yılları arasında Demokrat Parti döneminde de aynı anlayış, aynı hatalar silsilesi devam etmiş, İstanbul Batı’yı taklit eden plan uygulamaları ve bunu fırsat bilerek Osmanlı ve dahi dolayısıyla İslâm izi bırakmamaya niyetli bir zâlim tâife yüzünden otuzbin kıymetli tarihi eserini (ev, konak, cami, han, medrese ) on yıl içinde kaybetmiştir. 60-80’li yılların hükûmetleri de benzer yanılgılarla şehir içindeki müstâkil evleri yıkarak yerlerine çok katlı apartman yapımını dikte eden imar planlarını uygulamaya devam etmişlerdir. Günümüzde ise iskân meselesinin çözümünün her ne olursa olsun bir sayısal hedefi tutturmak seviyesine düşürüldüğünü görüyoruz. Mesken meselesinin ferdî, içtimâi, ahlâkî, sıhhî ve çevresel etkileri görmezden gelinmiş, yüzbinlerce beton apartman ve toplu konut yapılarak milletin oraya yerleştirilmesi ne yazık ki bir amaç ve yeni şehir politikası olarak tayin edilmiştir. Ben ise; Batılılaşma dayatmalarını eleştirerek bugünlere gelen muhafazakâr kadroların mevcut zihniyeti reddetmeyip perçinleştirdiğini ve modernleşmede atılamayan adımları da atarak projeyi tamamladığını geç gördüğüme hayıflanıp duruyorum. REFERANSlar (1) Prof. Dr. Azmi Özcan, Yedikıta Dergisi, 24.01.2013 (2) “Çevre ve Şehircilik Bakanı, Güneydoğu Anadolu’nun incisi …şehrinin modern şehir havasını yakaladığının görüldüğünü, bunun da çok gurur verici bir hâdise olduğunu ifade etti.” Akşam Gazetesi, 12.07.2012 (3) Kur’an-ı Kerim, Rad Sûresi, Ayet 11 (4) Modernleşme projelerinde kaba kuvvet ve şiddete dayalı cebrî/dikey yöntemler kadar “toplum mühendisliği” gibi tedrîci/yatay yöntemler de kullanılmaktadır. Ancak dikey dayatma yöntemlerinin dirençle karşılaşma ihtimali yüzünden tedrîci yöntemler, emperyal tecrübe tarafından daha çok tercih edimektedir. “Toplum mühendisliği” dayatmalara karşı henüz direnç ortaya çıkmadan evvel yok edilmek üzere bir yöntem olarak planlanan süreçleri ifade etmek üzere kullanılmaktadır. (5) Aile Araştırma Kurumu Kamuoyu Araştırması Raporu, Marmara Üniversitesi, 1992 (6) Vakit Gazetesi, 10.04.2010, İnşaat Teknolojileri Üreten Antalya Merkezli Bir Firmanın Araştırma Raporu (7) Yeni Şafak Gazetesi, 13.01.2011 (8) Prof. Dr. İlhan Tekeli, Ülkemizde Planlamacılığın Gelişimi, Konferans Notları (9) Prof. Dr. Cengiz Eruzun, Bakırköy Mimarlar Odası, Yerel Yönetimler ve Kentleşme Forumu (10) Prof. Dr. Enis Kortan, Le Corbusier Gözüyle Türk Mimarlık ve Şehirciliği, Boyut Yayınları


May覺s - Haziran 2013 91


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

ESENLER BELEDİYE BAŞKANI TEVFİK GÖKSU

“ÖNEMLİ OLAN SOSYAL DOKUYU ve RUHSAL YAPIYI BOZMADAN ŞEHRİ DÖNÜŞTÜREBİLMEK” KENTSEL DÖNÜŞÜM DENİNCE İSTANBUL’DA İLK AKLA GELEN İLÇE HİÇ ŞÜPHESİZ Kİ ESENLER. ÇOK KISA BİR ZAMANDA HIZLI VE BAŞARILI BİR KENTSEL DÖNÜŞÜM GERÇEKLEŞTİREN ESENLER’İN SEVİLEN BELEDİYE BAŞKANI TEVFİK GÖKSU İLE YAPILAN DÖNÜŞÜM ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ GERÇEKLEŞTİRDİK. >

M

imar ve Mühendisler Grubu (MMG) olarak ‘Şehirleşme’ üzerine her yıl bir sayı çıkarıyoruz. Bu sayımız, bu konu ile ilgili 4. sayımız olacak. Bu son sayımızda şehirlerimiz nereye koşuyor veya nereye dönüşüyor diye bir dosya konusu yapmak istiyoruz. Bu çerçevede konunun farklı taraflardan, farklı bakış açılarıyla değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. İstanbul’daki yerel yönetimler içerisinde bu konuyu içselleştiren, özgün çalışmalar yapan ve kendi kendine iyi işler ortaya koyan Esenler Belediyesi bir çok belediyeye de örnek teşkil etmektedir. Esenler Şehir Düşünce Merkezi, ideal şehre ulaşmaya yönelik atölye çalışmaları yapmakta. Kent ve Aidiyet, İnsan ve Mekân, Modernite ve Mimari, Göç ve Kentleşme, Kent Estetiği, Kent ve Aidiyet, Kent Yönetimi ve Bütüncül Yaklaşım ve İstanbul’da Esenler başlıkları altında yapılan atölye çalışmaları bu alanda yapılan önemli adımlardır. Esenler’de dönüşüm adına zor bir çalışma bizleri bekliyor. Çünkü Esenler’de 26.527 adet bina var. Bu binaların %17’si ruhsatlı, %3’ü iskânlı, %80’i ise mimarlık ve mühendislik hizmeti almamış binalardan 92 Mimar ve Mühendis

SÖYLEŞİ: KADEM EKŞİ

oluşuyor. Nüfus yoğunluğu açışından baktığımızda ise km2 başına 68.000 kişi düşüyor. Türkiye’nin coğrafi nüfus yoğunluğu ise yüz kişidir. İşimizin zorluğu burada hemen göze çarpıyor. İdeal bir şehrin nüfus yoğunluğu kaç olmalı bunu bilmiyoruz. Ancak İstanbul’da şehir içi nüfus yoğunluğu 12.500 civarında. Coğrafi nüfus yoğunluğunda ise km2 başına 2.800 kişi düşüyor. İstanbul’un çok yoğun bir şehir olduğunu düşünsek bile, İstanbul’a gelen nüfus yoğunluğunun 4-5 katı bir yoğunluk Esenler’de var şu anda. Burada bir kentsel dönüşüm yapmanız gerekiyor. Bu baskıyı hissediyorsunuz. Çünkü ilçemizdeki binaların %80’i mimar, mühendislik hizmeti almamış yapılardan oluşuyor. Burada ciddi bir kentsel dönüşüm gündeme geliyor. Özellikle deprem ekseninden bakıldığında durum daha da ciddi. Tabii kentler dönüştürülürken bir açıdan ele alınmamalı. Onları daha insani donanımlarla, sosyal donatılarda oluşturmak ve insanın bireysel gelişimine katkı yapacak, insana sosyalleşme sağlayacak şekilde yapılandırılması ayrı bir başlık konusu. Bütün bu problemleri aşmak için Esenler neler yapıyor? Ne kadar

hazır? Konuyu Esenler Belediye Başkanı Tevfik Göksu Bey ile Esenler Şehir Düşünce Merkezi’nde konuştuk. Kentsel dönüşüm yasası olarak anılan 6306 sayılı yasa sizlere ne getiriyor, beklentilerinizi karşılıyor mu? Bu yasayla dönüşümü yapmak mümkün mü? İşin siyaset boyutu var. Tabii bir de gerçek halkın sorunları var, onların dönüştürülmesi var. Bu eksenlerde nasıl dönüşüm yapabilirsiniz? Esenler’de iyi bir şey yaptınız “Şehir Düşünce Merkezi”ni kurdunuz, bu merkezin nasıl bir yapısı var, düşünce merkezinden nasıl faydalanacaksınız, kentsel dönüşüm çalışmalarında bu merkezin yeri ne olacak? İçerisinde bulunduğumuz yer Şehir Düşünce Merkezi. Şehir Düşünce Merkezi’nin temelinde şehri kafamıza göre tasarlamak değil de şehri bilgi tabanlı tasarlama fikri var. Çünkü şehre bakışınız çok önemli, nereden baktığınız da çok önemli. Ama bu şehir tasarımını yaparken üç temel kriteri dikkate almak lazım. Birincisi medeniyet, ikincisi insan, üçüncüsü ise şehir. Peki biz şehri hangi temel tasavvur ile tasavvur edeceğiz? Bizim


Şehrin nüfus yoğunluğunu bilmiyoruz ancak İstanbul’da şehir içi nüfus yoğunluğu 12.500 civarında, coğrafi nüfus yoğunluğu ise km2 2800 kişi düşüyor. Esenler’de bu sayı 68.000’e çıkıyor. İstanbul’un çok yoğun olduğunu düşünsek bile İstanbul’a gelen nüfus yoğunluğunun 4-5 katı bir yoğunluk Esenler’de var. Burada bir kentsel dönüşüm yapmanız gerekiyor. hangi medeniyet değerlerimiz var ve bizim bu medeniyet değerlerimiz içerisinde tasavvur edeceğimiz mekân, hangi değerlere oturacak? Şehir hangi değerlerin üzerine, hangi kutsallar üzerine oturacak? İkincisi bu tasavvur ettiğimiz şehirde insanı nereye oturtacağız? Şehri insana göre mi inşa edeceğiz? Yoksa mekâna göre mi insanı biçimlendireceğiz? Bu anlamda baktığımız da biz bu üç temel kriteri ortaya koyabilmek ve bu üç temel unsuru şehrin en önemli üç unsuru olarak görmek zorundayız. Bu üç temel unsuru doğru algılayabilmek için bir bilgi tabanı gerekiyor, bir akıl gerekiyor. Bu açıdan şehrin aklını oluştursun istedik ve şehrin aklının oluşturulmasında bize katkı üretmesi için böyle bir birim tasarladık ve bu merkezi kurduk. Bu merkezin ürettiği bilgilerden birçok ürün ortaya çıkıyor, onlar bilimsel birer çalışma olarak kalıyor, hayatın öğrettiği şeyler yapılıyor. Peki, fanteziye dönüşürken, gerçeklik ile ilişki nasıl kuruluyor? Bir defa an itibariyle buranın varlığı çok önemli. Şehir ve düşünce denilen iki kavramın etrafında bütünleşmiş bir mekânın

olması ve bu konuda çalışan bir ekibin olması bile sizi başlı başına disipline ediyor. Diyelim ki, bu Şehir Düşünce Merkezi hiç bir şey üretmemiş dahi olsa, şehir ve düşünce diye bir kavramın olması, bir mekânın olması, bir ekibin olması bile sizi disipline ediyor. Böylesine bir yapıyı kurmuş belediyenin mensubu olmak ya da böylesine bir yapıyı kurmuş belediyenin çalışanı olmak bile ister istemez yapmış olduğunuz her bir icraatta ya da aktivitede bir idraki ortaya koyuyor. Ben bu işi yapıyorum ama bu işi yaparken ben bunu neye göre yapıyorum. Yani bana göre mi bir şehir tasarımı yapıyorum, yoksa benim önemsediğim ya da benim için önemli addettiğim bir medeniyet tasavvuruna göre mi yapıyorum? Burada hangi bilgi malzemesini kullanabiliyorum? Esenler Belediyesi’nde çalışan yüze yakın teknik personelimiz var. Bu teknik personellerin hepsinin aklında şu an bu temel soru vardır. Türkiye şehir yoğunluğu anlamında bir alan sorunu olmamasına rağmen neden çok katlı binalarda bir alana sıkışmış yoğun nüfuslu şehirler yapılıyor? Ben her şehrin bir ruhu olduğunu düşünüyorum. Bu gerek siluet anlamında, gerekse

kent tasarımı anlamında vardır. Batıya gittiğinizde, çok daha güzel tasarımlı şehirler bulabilirsiniz ama bu şehirlerde gezerken sizi bir şey rahatsız eder. Sokakları çok geniştir, tasarımı çok iyidir ama bu şehirlerde sizi bir şey rahatsız eder. Gündüzün gözünde bir karanlık vardır. Yani aslında güpegündüz güneş var, aydınlık şehir olmasına rağmen şehirde bir karanlığın var olduğunu hissederseniz. Bu mekânla hiç alakalı değil. Dünyada en iyi şehir tasarımlarından bir tanesi Paris’tir. Mesela ben Paris’e gittiğimde de bu rahatsızlığı hissediyorum. Ama bizim şehirlerimizin yapılaşmasında ne kadar sıkıntı da olsa, şunlar bunlar eksik de olsa, bize ait ruh iklimini içinde taşıyan şehirlerdir. Bunun içindir ki bizim şehirlerimiz aydınlık şehirlerdir. Biz şehirlerimizi nasıl tasarlamalıyız? Bizim şehircilik felsefemizin dört tane temel kavramı vardır. İdrak, inşaat, ihya ve tevarüs. Biz şehirlerimizi inşa ederken ya da yenilerken bu dört kavram etrafında hareket etmek zorundayız. Her şehrin bir hikâyesi vardır. Hikâyesi olmayan şehir yoktur. Hikâyesi olan şehirlerin içine girdiğinizde, mutlak suretle orada bir derinlik görürsünüz. Bu şehirlerde bir siluet de vardır. Derinlikte vardır, medeniyet de vardır. Hikâyesi olan şehirde aklınıza gelebilecek hangi tasavvur varsa, hepsi mevcuttur. Kısaca şehir şudur; şehir, bir insanın hayatında bulmak istediği her şeyin karşılandığı mekândır. Mesela şehir, evlenecek bir genç için eş bulabileceği mekândır. Mesela şehir, bir işçi için iş bulabildiği mekândır. Bir ilim erbabı için, ilim bulacağı bir mekândır. Bir tüccar için para kazanacağı bir mekândır. Aslında biz şehri nereden, hangi tasavvur içerisinde zikrediyorsak, şehir odur. Bazen düşük yükseklikle çok kötü şeyler çıkabiliyor. Örneğin tek katlı evler yapıyorsunuz ama yine de çarpık yapılaşma oluşuyor. Bu durumda o güzel yapı ortaya çıkmıyor. O ruh iklimini biz korursak, bu ruh iklimi içerisinde mekân meydana getirildikten sonra mesele bitmiş olur. Bizim medeniyet değerlerimize baktığımız zaman, göğe yükselen şehirler değil, yatay, daha toprağa yakın şehirler görürüz. Bunlar bizim medeniyet değerlerimizde en önemli şehir tiplerini oluşturur. Mayıs - Haziran 2013 93


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ ortam arzuluyoruz. Bu bağlamda baktığınızda 6306 sayılı yasa, size, ne bu şehri böylesine bir medeniyet tasavvuruyla yapın diye söylüyor, ne de yapmayın diye söylüyor. Burada tamamıyla yapan kişin kendi idrakiyle alakalı bir yol vardır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı planlarda buna çok dikkat ediyor, çok hassasiyet gösteriyor.

Esenler Belediyesinde teknik personel, bir şehir plancısı olabilir bir harita mühendisi olabilir, bir inşaat mühendisi olabilir, bir mimar olabilir. Bu arkadaşlarımızın hepsi düşünürler ki biz bu şehirle ilgili her hangi bir tasarrufta bulunurken bu tasarrufta bulunuşumuz sadece mekanik bir teknik eleman değil, içi doldurulmuş, tabiri caizse içine ruh katılmış tasarımda bulunalım. Başbakanımız son günlerde bu konuyla ilgili açıklamalarda bulundu, yoğunluğun arttığı şehirlerimizin yaşanır yer olmaktan çıktığını, estetikten yoksun olduğunu, beton yığını haline geldiğini, çocukların ayağının toprağa basması gerektiğini dolayısıyla yeni yapılacak kentsel dönüşümde bunun kesinlikle dikkate alınması gerektiğini ifade etti. Daha sonra zemin artı dört veya zemin artı beş kattan daha yüksek bina yapılmaması gerektiğini ve emsalin 3’ü geçmemesi gerektiğini söyledi. Sayın Başbakanımızın o cümlesinden sonra, planlarda çok özel bir şey üzerine duruluyor. Bu üç meselesi önemli. Örneğin bizim Havaalanı Mahallesindeki planlarda emsalimiz 4.8 idi. Biz orayı üç emsale düşürdük. Sayın Başbakanımız bir kriter koydu ve dedi ki: “Emsal üçü geçmeyecek. Taks 0.50’yi geçmeyecek.” Bu artık ölçüdür. Bu ölçüye göre şehir tasarımı yapılacaktır. Onun ötesi yok. 6306 sayılı yasa bir afet yasası. Kentsel dönüşüm yasasından daha çok, afet riski altındaki binaların dönüştürülmesiyle ilgili bir yasadır. Bu yasa baştan sona bir kentsel dönüşüm yasası değil. Ama afet risk yapıların dönüşümüyle ilgili acilen hayat kurtarma yasası. Şimdi siz hayat kurtarma anında birçok şeyi belki görmezden gele94 Mimar ve Mühendis

ceksiniz. Bakın şöyle iki istatistik yapın. Mesela dünyada en hızlı kentsel dönüşüm yapmış şehir neresi? Paris. Kentsel dönüşümü 17 yılda yapmış. Şimdi Paris’teki kentsel dönüşümün ne için yapıldığına dair öncelik sıralamasını gözden geçirelim. Paris kentsel dönüşümü niye yapmış? On tane maddeyi alt alta yazın. Bu on madde içerisinde, Türkiye’de birinci sıraya koyacağınız madde olan ‘can güvenliği’ onların kriterleri arasında yoktur. Acaba bu bahsettiğiniz öncelik bizi bazı yanlışlıklara mı yönlendiriyor? Bu kaza psikolojiyle alakalı idraki nasıl yenebiliriz? Bütün şartları zorlayarak siz en iyisini yapmakla mükellefsiniz. Şimdi Esenler’i düşünün. Esenler’de yaklaşık yirmi yedi bin bina var. Bu yirmi yedi bin binanın, on beş bin tanesinin imar dosyası dahi yok. Bitişik nizam ve nefes alacak yer yok. Siz burada dönüşüm yapacaksınız. Bu dönüşüm içerisinde ne kadar ideale yaklaşabilirsiniz? Biz bu mevcut idealsizlik içerisinde, ideali oluşturmaya çalışıyoruz. Bu kötü şartlar altında ideali inşa etmeye çalışıyoruz. Daha insancıl, daha şehrin sosyal dokusuna uygun olsun, komşulukların zedelenmediği, hemşerilik duygusunun pekiştirildiği bir

Askeri arazilerin değerlendirilmesiyle alakalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yaptığı çalışma var mı? Size bu nokta da yaptığı bir destek var mı? Askeri bölgeler Bakanlar Kurulu kararıyla rezerv alan ilan edildi. Şu anda, resmi yazışmalarımız devam ediyor. Sayın Başbakanımız da bu konudaki kanaatini bizimle paylaştılar. İnşallah yakın bir zamanda Sayın Başbakanımıza da projemizi takdim ederiz diye düşünüyorum. İmar transfer hakkıyla birlikte mi? Çerçevesi konuşulacaktır. Şu anda zaten Bakanlar Kurulu tarafından Esenler’deki 8.5 milyon m2 alan rezerv alan olarak ilan edildi. Tasarrufla ilgili Esenler Belediyesi ve Bakanlığımızın yürüttüğü bir çalışma var. Bu çalışma da Sayın Başbakanımıza çok yakın bir zamanda sunacağımız bir projeyle netleşmiş olacaktır. Konuşmanın başındaki, miras, verimlilik, deneyim, gelenek inşası ya da kırılma diye ifade ettiğiniz o kavramları açtığınızda şehir ortaya çıkıyor, yani herkesin kendisini bulduğu mekân. Herkes için şehir kavramını bilerek isteyerek kullanıyoruz. Tabi şimdi bunları yapıyoruz ama öbür tarafta da hormonlu şehirler kuruyoruz. Mesela Ataşehir ya da benzeri bir çok yerde şehirlerimiz bu tür çok katlı mühendislik yapılarının fiziki olarak toplumu ayrıştırdığı, böldüğü mekânlar oluyor. Bunlara biz rezidance ya da AVM tipi şehir diyoruz. Siz mekânları dönüştürebilirsiniz ama dokuyu tahrip ettikten sonra şehir elden gidiyor. Şehrin sosyal dokusunu bozmamak önemli. Asgari insan yüzlü şehirleri inşa edebilmek için ne tür bir emek ortaya konması gerekiyorsa bu emek gösteriliyor.


Siz hangi hassasiyetleri taşıyorsanız, bu kentsel dönüşümü yapan, ortaya koyanlar da büyük bir oranda bu hassasiyetle bir emek ortaya koymaya çalışıyorlar. Kentsel dönüşüm meselesi maalesef çok da fazla entelektüel fanteziye müsait bir alan değil, yani o entelektüel fanteziyi maalesef yapamıyorsunuz. Çünkü o kadar kötü bir yapılaşmanın içerisinden geçiyorsunuz ki. Siz o kötü yapılaşma içerisinde en iyiyi ortaya çıkartmaya çalışıyorsunuz. Bunun yanında toplumsal aklı seferber etmek de çok önemli. Esenler’de bu süreç çok şükür iyi bir noktaya geldi. Biz daha önce kapı kapı insanlara gidip bunu anlatmaya çalışıyorduk. Şimdi ise insanlar gelip bize, “Bunu nasıl yapacağız, biz ne zaman dönüşüme gireceğiz?” diyor. Bu çok önemli bir adım. Burada önemli olan toplumsal aklı devreye sokmak, toplumsal aklı bir toplumsal heyecana dönüştürmek. Aslında bu dönüşüm herkes için bir fırsat değil mi? Seçimlerde, ‘‘ileride kentsel dönüşüm olacak’’ ifadesini ağzına almayan tek aday benim. Ama gerekliliğini biliyordum, gerekliliğine inanıyordum ve bu noktaya geldi. Esenler İstanbul’un en zor ilçesi, burada iş yapmak gerçekten tabiri caizse tekeden süt çıkarmak gibi bir şey ama Allah yardım etti ve bir noktaya geldik. Halkla kurmuş olduğumuz gönül bağı ile bir mesafe kat ettik. Tabii özellikle belki hükümetimizin, Başbakanımızın, Bakanımızın, Büyükşehir Belediye Başkanımızın büyük katkılarıyla biz kapıyı araladık. Yoksullukla ilgili çok önemli üç kavram vardır. Yoksulluk üçe ayrılıyor, miskinlik, yoksulluk, motivasyonsuzluk. En büyük yoksulluk toplumsal motivasyonsuzluktur. Biz Esenler’de bir toplumsal motivasyon oluşturmak istedik. Herkeste bir gelecek tahayyülü oluşturmalı ki herkes geleceğini inşa etsin. Yoksa siz kalkıp da Esenler’i baştan sona yıkacağım, yeniden yapacağım diyebilir misiniz? Böyle bir şansınız var mı? Hayır. Hükümetin, halkın hükümete güveninin sizin çalışmalarınıza katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz? Çok büyük. Zaten ben kentsel dönüşümde

Şehir bir insanın hayatında karşılamak istediği daha doğrusu bir insanın hayatında bulmak istediği, karşılandığı mekândır mesela şehir; evlenecek bir genç için eş bulacak mekândır. Mesela şehir; bir işçi iş bulacağı mekândır, bir ilim erbabı için ilim bulacağı bir mekândır, bir tüccar için para kazanacağı bir mekândır. çok önemli üç avantaj olduğunu düşünüyorum. Bir; halkın çok büyük bir beğenisini ve güvenini kazanmış bir başbakan çıkıyor ve diyor ki “Ben bunu destekliyorum”. İkincisi; halkın %50’ye yakını oy vermiş Büyükşehir Belediye Başkanı çıkıyor ve diyor ki “Ben bunu yapmak istiyorum.” Üçüncüsü de yine; halkın %50’ye yakın oy vermiş ilçe belediyesi çıkıyor ve diyor ki “ben bunu yapmak istiyorum.” Bu çok önemli bir şey. Bu toplumsal güvenle tüm zorluklar aşılıyor. Bu toplumsal güven olmasa bu meseleler aşılmaz. Kentsel dönüşüm sadece konuşulur. Ama şu anda, müthiş bir toplumsal güven var. Yani siyasi aktörlere karşı bir toplumsal güven var ve bu toplumsal güvenle meseleleri aşıyoruz, yoksa nasıl aşacaktık? Esenler de vatandaşa hiçbir ekonomik yük getirmeden dönüşüm yapacağınızı belirtmiştiniz, bu anlamda da bankalarla anlaşma yaptınız, uygun koşullarda kredi vermeye çalıştınız. Bu konu hakkında ne söylemek istersiniz? Biz Esenler’de altı bölgede, altı ayrı formül kullanıyoruz. Çünkü araziye göre dönüşüm yapmak zorundayız. Örneğin bir yerde arazi müsait, imar artışıyla yapıyoruz, vatandaşa yük getirmiyoruz. Bir yerde imar kısmi müsait, bir kısmını biz karşılıyoruz, bir kısmını vatandaş ödüyor. Bir yerde biz hiç karışmıyoruz, vatandaş kendisi ödüyor, biz sadece plan hizmeti veriyoruz. Bir yerde sadece teknik hizmet veriyoruz. Bir yerde sadece hakemlik görevi yapıyoruz. Öbür tarafta tabi kendisi bireysel olarak dönüştürmek isteyenlere belediyenin şirketi garantörlük yapıyor, bankalar nezdinde öyle yapıyoruz. Her tarafta yöntem

farklı ama şu var Esenler’de; “Ben binamı dönüştürmek istiyorum” diyen herkes için dönüştürebileceği fırsatı oluşturduk yani ben binamı dönüştürmek istiyorum diyen vatandaş için bir mazeret kalmadı. Diyelim ki vatandaşımız binasını dönüştürmek istiyor. İnsanlara gerekli finansmanı bankalar sağlıyor. Tabii vatandaş geliyor, yıkıyoruz, yapıyoruz, bize on yılda ödüyor. On yılda ödüyor üstelik finans maliyetinin de yaklaşık olarak %50’sini de devletimiz karşılıyor. Burada vatandaş borcunu direk bankaya mı ödüyor? Bankaya karşı biz garantör oluyoruz. Garantörlük nasıl çalışıyor? Evlere ipotek koyuyor banka. O şekilde işliyor sistem. Bu noktada çevre ilçeler veya farklı illere oranla sizin farklı olarak yaşadığınız bir deneyim var. Bu deneyimlerin paylaşıldığı bir havuz var mı? Bakanlığımız başkanlığında bir koordinasyon var ve bunu belli periyotlarda paylaşıyoruz. Biz İl Başkanlığımız bünyesinde, belediye başkanlarıyla ortak bir koordinasyon kurduk. Bu koordinasyonda bunları paylaşıyoruz ve zaman zaman Sayın Bakanımızla bir araya geliyoruz. Her ay Büyükşehir Belediye Başkanımızın da dahil olduğu bir toplantı yapıyoruz. Orada bunları konuşuyoruz. Bunun dışında belli periyotlarda Sayın Bakanımızın da katılımıyla bunları konuşuyoruz. Bu mevcut kentsel dönüşüm yasası ve uygulamalarla ilgili olarak yapılmasını düşündüğünüz değişiklikler nelerdir, yeterli midir? Ben şu anda 6306 sayılı yasa çerçevesinde bir çalışma yaparken bu yasa da şurada yetersiz kaldı dediğim bir şeye daha rastlamadım. Çünkü yasa birçok alanı yönetmelikle düzenlendiği için Bakanlık yönetmelikle ilgili revize etme şansına sahip veya o konuda da bizim taleplerimizi intikal ettirdiğimizde bu değişiklikler yapılıyor. Yani biz bu şehri büyütürken bu yasa burada yetmedi dediğimiz bir şeyle karşılaşmadık. Mayıs - Haziran 2013 95


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Sümeyye ALUÇ İBB-Yüksek Şehir Plancısı

KENTLERİN GELİŞİMİ İLE KAYBOLAN İNSANİ ÖLÇEK OLGUSU

G

Tüm dünyada, insanlık tarihinin başlangıcından itibaren sürekli değişen koşullar kentsel mekânın sürekli bir dönüşüm olgusu içinde olmasını sağlamıştır. Kentler var oldukları dönemden itibaren, her dönemin kendine özgü sosyo-kültürel, ekonomik, politik ve teknolojik süreçleri ile dönüşmektedirler. Günümüzde bu

süreç küresel yeniden yapılanma olarak ifade edilmekte ve kentlerde yansımasını bulmaktadır. Türkiye son yirmi yılda ekonomik ve politik sosyo-kültürel ve teknolojik değişimlerin etkisiyle küresel dünyaya eklemlenme sürecini hızlandırmış ve bu sürecin yansıması olarak da yeni kentsel mekânlar oluşmaya başlamıştır.

eçmişten günümüze kentlerde var olan hızlı nüfus artışı, kentlerin alan ihtiyacını da artırmakla birlikte ortaya çıkan büyüme süreci kentlerin mekânda hızlı bir şekilde yayılmasına sebep olmuştur. 1950 yılından günümüze kadar olan süreçte, kentlerde hızlı nüfus artışı beraberinde hızlı kentleşmeyi ve kentsel sorunları taşımıştır. Bunlar, işsizlik, yoksulluk, mekânsal ve toplumsal kutuplaşma, kimliksizleşme, tarihi ve doğal değerlerin yok edilmesi, sağlıksız çevre koşulları ve ölçek dışı büyüme vb... gibi bütün kentlerin ortak sorunları olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca nüfus artışı ile birlikte kentlerin büyümesine etken olan faktörler 20.yy.da değişim göstermeye başlamıştır. Sanayileşme ile birlikte değişen ulaşım ve teknoloji talepleri kentlerin mekânsal örgütlenmelerini de etkilemiştir. Bu değişim ve gelişimlere bağlı olarak kentler giderek genişlemeye ve yayılmaya başlamıştır. Kentlerin gelişim süreci ele alındığında ekonomik faaliyet kollarının kentin makroformunu etkilediği görülmüştür. Bu bağlamda 19. yy’a kadar kentler tarım sektörüne bağlı olarak gelişmekte, tarım kentlerinde genel karakteristik özellik karma arazi kullanımı, dar caddeler ve yaya ağırlıklı bir ulaşım şekli olarak görülmüştür. 19. yy’ın sonlarına doğru ise “Sanayi Devrimi” ile birlikte kent merkezi ve kent merkezlerinin çevresinde farklı sanayi kolları gelişim göstermiştir. Sanayi kolunda çalışanların

ulaşım talepleri değişmiş merkezden kent çeperine doğru farklı ulaşım aksları oluşmuştur. Kent zamanla bu ulaşım aksları üzerinde gelişim göstererek saçaklanmaya başlamıştır. Konut talebi artış göstermiş, bu artış ile birlikte kent çeperlerinde farklı konut bölgeleri ve bu konut bölgelerine hizmet eden ticaret kolları oluşmaya başlamıştır. Dolayısıyla sanayi sektörünün gelişmesine paralel olarak hizmet sektörü ve ticaret de gelişmiştir. Kentte ki faaliyet kollarının değişim ve büyüme süreci içine girmesiyle kentsel mekânda büyümeye başlamıştır. Görülmektedir ki ekonomisi daha çok tarıma dayalı kentlerde ulaşım yürüme mesafesi sınırları içinde sağlanmakta, konut alanları ise daha çok tek katlı ve arka bahçeli yapılardan oluşmuştur. Çünkü nüfus yoğunluğunun düşük olduğu bu bölgelerde, toprağa dayalı faaliyet yapıldığı için kapalı ve büyük mekânlara ihtiyaç olmamıştır. Burada insan ölçeği kavramının algılanabilirlik düzeyi ile doğru orantılı olarak gelişim gösterdiği görülmüştür. Sanayi kentlerinde ise artan nüfus değerleri doğrultusunda yapılaşma dikine bir büyüme gösterirken kentsel mekândaki ölçek kavramı da büyümüştür. Sanayi faaliyetlerinin gerçekleştirilebilmesi için büyük yapılara ihtiyaç duyulduğundan algılanabilen ölçek kavramı da değişerek insan ölçeği boyutunu aşmaktadır.

96 Mimar ve Mühendis


Günümüzde ise bu gelişim süreci, metropol kentlerin merkezinde yerini çeşitlenen hizmet sektörüne bırakmıştır. Kent merkezlerine getirilen arazi kullanım kararlarına bağlı olarak da bu bölgelere erişilebilirliğin artırılması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Kent merkezlerinin erişilebilirliğine bağlı olarak ise ulaşım ağları geliştirilmiş, farklı ulaşım sistemleri kentlerin makroformunu belirlemiş ve teknoloji ve bilgi çağının gelişmesi de yeni iletişim ve ulaşım teknolojilerinin kent için yeniden yapılanma ihtiyacının artmasına sebep olmuş ve kentin dönüşümünü tetiklemiştir. Dönüşen kentlerde kent merkezinin ulaşılabilirliğinin artması ile konut alanları bu bölgelerde yer seçmeye başlamıştır. Dolayısıyla merkeze talebin artması arazinin en verimli şekilde kullanılması gerekliliğini doğurmuş ve bunun sonucu olarak da büyüyen kentlerde yer alan yapıların dikine büyümesi, sokak olgusunun yerini geniş ulaşım ağlarına bıraktığından kentte insani ölçek olgusunu yitirmeye başlamıştır. Sokak ve mahalle olgusu kavramının yitirilmesi ile insanların yaşadığı mekanlarda değişmiştir. Kapalı siteler, kent merkezinden soyutlanmış konut alanları, yeni yaşam merkezlerini oluşturmuştur. Kent çeperinin gelişmesiyle metropol kentler yerini megapol kentlere bırakmıştır. Megapol kentlerde iletişim şekillerinin de farklılık göstermesiyle insanların birbirleriyle paylaşım içinde yaşama olgusu değerini kaybetmiştir. Toplumun iletişim ve sosyalleşme anlayışının değişmesinin en büyük sebeplerinden biri de telekominikasyon sisteminin hayatımıza adapte olmasıdır. Bu sistemin getirilerinden hızlı ve kolay iletişim ile insanların birbirlerine olan ihtiyacı azaltmıştır. En küçük ihtiyaçlar bile yüz yüze iletişimden uzak bir yöntemle karşılanmakta, teknolojik gelişimler insan hayatının her noktasında yer almaktadır. Teknolojinin gelişmesi kentteki konut talebini farklılaştırmıştır. Çok katlı ve enine yapılaşma biçimi, kentlerin giderek büyümesine sebep olmuştur. Büyüyen kentlerde insani ölçek kavramının önemini kaybetmeye başladığı görülmektedir. Kente ilişkin yapılan araştırmalar sonucu; kentsel mekânın yapı-

taşları ele alındığında en temeli kent morfolojisi’dir. Kent morfolojisi; makroform, ölçek, doku, yoğunluk, oluşum/tasarım başlıkları altında ele alınmaktadır. Planlama çalışmalarında ele alınan bu yapıtaşları her kent için talep ve ihtiyaç doğrultusunda farklılık gösterdiğinden kentlerdeki insani ölçek kavramının belli bir standartta olduğu söylenemez. Kentlerdeki insani ölçek kavramı daha çok koruma bölgelerinde (kentsel sit alanlarında) algılanabilmekte iken kentin gelişim akslarında ve dönüşen alanlarda bu olgu görülmemektedir. Kısacası kentsel mekânın yapıtaşlarından olan insani ölçek kavramının belirlenmiş bir standardı olmadığından, günümüzde bu kavram kent planlarının ön gördüğü yapılaşma şartlarına göre biçimlenmektedir. Eğer bir bölgede planın ön gördüğü kimlik kentin gelişmesi yönünde ise kentteki ölçek kaygısından çok toprağın rantı ön plana çıkmaktadır. Kentin gelişim süreci ile birlikte kent makroformunun değişmesine paralel olarak insani ölçek olgusu kaybolmuş, yapısal ölçek artmıştır.

Mayıs - Haziran 2013 97


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Ali Bulaç Sosyolog-Yazar

İNSAN ve ŞEHİR Geleneksel şehirlerde insan tabiatın kucağında yaşar, gözüne ilişen herşey Allah’ı hatırlatır. Bu sadece kırsal kesimlerde yaşayan konar göçerler veya köy toplulukları için değil, şehirliler için de öyledir. Çünkü şehir tabiatla ve tabiatı aşkın gayb/melekut alemiyle irtibatlı olarak tasarlanmıştır.

İnsana gurbet duygusunu unutturmayan şehirde insan kendisiyle barışıktır. Şehir insan ile Allah arasında kalın bir perde olursa insan, gurbette olduğunu unutur. Kendini seküler bir hapishane içine kapatır. Şehir insanın hapishanesi olmamalı, özgürlüğün yollarını açık tutmalı.

1. Şehirler ve Kentler Şehir ne Tao’nun dediği gibi tabiatın yüzünü çirkinleştirir ne Yunanlıların dediği gibi kozmik düzenin yeryüzündeki izdüşümü olur. Şehir ebedi yolculuğumuz üzerinde bir menzil olarak tasarlanır. Modernliğin ürünü kent, aşkın olanı reddedip dünyevi mükemmellik iddiasıyla tabiatın yüzünü çirkinleştirdi. Ruhumuz bedenden özgürleşmek istemesi gibi, insan da mekânda müteal/aşkın olana yol/menfez arayıp bulmak ister. Dikkatlice bakıldığında, Müslümanların tasarlayıp domine ettiği şehirlerde şehirle tabiat arasında muazzam bir uyum olduğu görülür. Şehir insana Allah’ı ve dünyanın faniliğini unutturmamalı. Merkezindeki camii Allah’ı, girişinde ve çıkışındaki mezarlık dünyanın faniliğini hatırlatır. Bugün bizlerin yaşama mücadelesini verdiğimiz “kentler”e “şehir” diyemeyiz. Şehir dine ve geleneğe, kent ise sanayi devrimine, Batı’ya ve modernliğe aittir. Sanayi bize konfor sağladı, ama tabiatla aramıza demir perde çekti. Kent bizim çağrışım sistemimizi kökten değiştirdi. Kentte insanın başarıları sergilenir. Fabrikalar, dev alışveriş merkezleri, köprüler, stadyumlar, hava alanları vs. gözümüzü çevirdiğimiz herşey bize insanı ve insanın başarılarını hatırlatıyor. Tarihte Müslümanlar bir şehri fethettikleri zaman, “bu şehri dönüştürebilir miyiz” diye sorarlardı. Dönüştürmek mümkünse, şehre girerlerdi. Dönüştürmek ıslah etmektir. Fatih, İstanbul’u fethettiğinde “şehri sulh ve salah esasına göre ıslah edilebileceği”ne hükmetti. Müslüman nüfusu şehre yerleştirdi. Rumlara ve Ermenilere de geniş alanlar açtı. Böylelikle zaman içerisinde Konstantinopolis, İstanbul’a dönüştü, kısaca gayrı müslimlerin de yoğun olarak yaşadığı Müslüman şehir oldu. Müslümanların dizayn ettiği şehre “İslam şehri” denmez, bu isimlendirme “Hıristiyan şehri”ne naziredir, yanlıştır. “Hıristiyan şehri”nde Hıristiyanlıktan ve Hıristiyanlardan başka kimsenin hayat alanlarını kullanacak şekilde yaşamasına izin verilmez; medeni ve sivil alanlar geliştirmesine imkan tanınmaz. Müs-

lümanların dizayn ettiği şehirde ise farklı dinlere açık hayat alanları açılır, öyle ki her dini grup kendi hukuku ve gelenekleriyle yaşar; çoğulculuk şehrin doğasında içkindir. Modern kent istilacı, monolotik ve teptipleştiricidir, bu özelliğiyle rafine totaliterdir. Dinler arasında çoğulculuk ancak Müslümanların dizayn ettiği şehirde mümkündür, tarihte olduğu gibi bugün de öyle olmak durumundadır. Cumhuriyet, Türkiye nüfusunun tamamına yakınını Müslümanlaştırdı, ama İslami veya başka dini hayatların yaşanmasını mümkün kılacak hayat alanları bırakmadı. Şimdi de küreselleşmenin baskın etkisinde bütün Türkiye tam ortasından ikiye bölünüyor: Bir bölümü giderek tarihten ve hayattan çekilen “geleneksel şehirler”, diğeri hepsi biri diğerinin kopyası olan “modern kentler.” Selçuklulardan ve Osmanlılardan kalma geleneksel Konya ve Mardin, Edirne ve Van, Sivas ve Urfa, Bursa ve Diyarbakır harikulade zengin ve çeşitliliğe sahip idiler; şimdi TOKİ’nin kibrit kutusu konutları, küresel sermayenin sefertası gökdelenleri ve Avrupa’dan ithal sosyal konut apartmanları ile bütün şehirler tek bir kente dönüşüyor. Bu ucube, vahşi ve boğucu kentler 1994’ten beri geleneksel şehirlerin yönetimini devralan muhafazakar-dindar kadroların yönetiminde ve 2002’den beri süren merkezi iktidarında insana, canlı hayata ve tabiatın fıtri düzenine meydan okuyorlar. Her türlü siyasetin ve siyasi mülahazanın üstünde ciddi bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz. Yeni durumu etraflıca kritik etmekte zaruret vardır.

98 Mimar ve Mühendis

2. Şehir Modelleri Yukarıda Müslümanların üç şehir modeli izlediklerine işaret etmiştik. Biri yapısal özellikleri dolayısıyla “şehri dönüştürmek”tir, ki bunun yüzlerce örneği var. Şam ve İstanbul belli başlı örnekleri arasında yer alır. Şehri dönüştürmek mümkün değilse, ikinci şehir kurulurdu ki bu işleme “ikiz şehirler” denir. Bu çok sistemli bir şehir siyasetidir, böylelikle zaman içinde eski şehrin işe yarar fonksiyonları yeni şehre intikal eder; ıslahı mümkün


Şimdi de küreselleşmenin baskın etkisinde bütün Türkiye tam ortasından ikiye bölünüyor: Bir bölümü giderek tarihten ve hayattan çekilen “geleneksel şehirler”, diğeri hepsi biri diğerinin kopyası olan “modern kentler.” Selçuklulardan ve Osmanlılardan kalma geleneksel Konya ve Mardin, Edirne ve Van, Sivas ve Urfa, Bursa ve Diyarbakır harikulade zengin ve çeşitliliğe sahip idiler; şimdi TOKİ’nin kibrit kutusu konutları, küresel sermayenin sefertası gökdelenleri ve Avrupa’dan ithal sosyal konut apartmanları ile bütün şehirler tek bir kente dönüşüyor.

olmayan unsurları eski mekanda kalır. Eski şehir adeta “arkaik” kalır. Eski şehir canlılığını kaybettikçe yeni şehir gelişir. Kahire buna iyi bir örnektir. Mısır topraklarına İslam’ın girişinden önce Fustat önemli bir yerleşim merkeziydi. 641’de canlandırılmak istendi, ama Fatimiler 969’da planlı şehir olarak Kahire’yi kurdu. Selaheddin Eyyubi ikisini birleştirmek istediyse de Kahire’nin önüne geçemedi. Şehri dönüştürmenin veya ikiz şehir modeli uygulamanın mümkün olmadığı hallerde “yeni şehir” kurulurdu. Kufe (635-640), Bağdat (’66), Samarra (836) gibi. Müslümanlar yeni şehir kurdukları zaman, ilk dikkat ettikleri şey, merkezine mescit inşa etmekti; geleneksel şehirlerimizde merkezde “Cami-i Kebir (Ulu Camii)” bulunur. Ulu Cami, Cuma namazının kılındığı, hükümranlığın ve varlıktaki referans merkezinin sembülüdür. Merkezde yer alan diğer yapılar da hükümet konağı ve pazar olur. Çünkü İslam telakkisinde ibadet, siyaset ve ekonomi iç içedir, biri diğerinden ayrılmaz. Şehrin, mekanın sunduğu imkanlar ölçüsünde geniş bir meydanı olur; meydan merkez alınarak, arkaya doğru evler sıralanır. Evlerin öncephesi vardır, evin –apartmanın aksine- tabiata aykırı olmamasına dikkat edilir. Evlerle insanlar arasındaki ilişkiyi kolay sağlayabilmek için “hayat” denen avlular vardır. Avlu, komşuluk ilişkisini rahatça düzenler. Geniş bir avlu ve avlunun etrafında evler sıralanır, her evin mahrem alanı ayrı, ama avlu ortaktır. Kadın, başına örtüyü alıp dışarıya çıktığı anda, komşusuyla yüz yüze gelebilir. Avludaki komşuluk ilişkisi sıkı ve doğaldır. Medrese, külliye, tekke ve dergahların da farklı stillerde olsa mekan kullanımı aynı telakkiye göre düzenlenir; bu demektir ki sivil ve medeni hayat alanları aile, komşuluk ve cemaat merkez alınarak tasarlan��r. Apartman hayatında komşuluk ilişkisi olmadığını tecrübe ederek anlıyoruz. İnsanların üstüste yığıldığı mekanlarda komşular birbirini tanımıyor. Bir başka apartmanda oturan tanıdığıyla görüşebilmek istediğinde özel bir gayret sarf etmeli. Dairenin dışına adım attığımız anda külfetli bir durum söz konusu. Mahrem alanı, duvarlar kapatmış bulunmaktadır; geleneksel şehirde mahrem alan tabiata,

gökyüzüne, manzaraya açıktır. Apartmanda çocuklar içeride hapistir, avluda olduğu gibi sosyalleşme imkanlarından yoksundurlar. Sokağa da çıkamıyorlar çünkü sokak işlektir. Okul kasvetlidir, çocuğu doğru yönde sosyalleştiremez. Okul, misyonu gereği aileye ve geleneğe düşmandır, sosyalleştiği çocuk asli mekanına ve fıtratına yabancılaşır. Şehrin mimarisinde komşuluk ana föktördür. Amaç fakir komşunun komşuyla belli çerçevede ilişkisini sürdürmektir. Eğer şehir Mardin gibi yamaçtaysa, evler sıra sıra kaleye kadar çıkar. Şehri tasarlayanlar iki şeye dikkat etmişlerdir: Biri üstteki komşunun önünü kapatmamak, diğeri aşağıdaki komşunun da mahremiyetini ihlal etmemek. Evlerin ön cephesi kıbleye dönüktür, her biri gözünün kestiği kadar derinlik arzeden Mezopotamya’ya ovasına açıktır. Şehrin fiziki varlığı ile meskenlerin mekan kullanımı arasında önemli ilişkiler var. Ne şehir tesadüfi olarak şu veya bu yerde kurulur ne mekan gelişigüzel kullanılır. Geleneksel şehrin mekan kullanımı kentin mekan kullanımına göre bazı farklılıklar arzeder. Kentin apartman dairesi geniş aileye göre değil, çekirdek aileye göre düzenlenmiştir, çoğu zaman bunun konut üretimindeki ekonomik zaruretlerden kaynaklandığı düşünülür, ancak mesken yerine ikame edilen daire tercih edilen aile modeliyle yakın ilgilidir. Dairenin iç mekanı çekirdeğe göre modernize edildiğinden yatıya misafir almak mümkün değildir. Dairenin dizaynında hem dolaylı nüfus kontrolü hem modern çekirdek aile modelinin zorunlu tercih olması hedeflenmiştir. Daire içinde yaşayan çekirdek aile doğası dolayısıyla bencil, bireyci ve tabii beşeri bağlardan (yakın akraba) kopuktur. Daire alt ve orta sınıfların evidir, gelir düzeyi yüksek zenginler eşitsiz büyümenin nimetleri sonucunda türeme sınıflar olduğundan zaten ‘modern’ ve bireycidirler. Daire modelinde yaşlı anne-babaya bile yer yoktur. Düşünüyorum, rahmetli annem on kişi de misafirliğe gelse 80-90 metrekarelik evde yatıracak yer bulabiliyordu. Bu mesele de olmazdı. Mekan üzerinde düşündükçe anladım ki mesele, mekân kullanımından kaynaklanıyor. Mayıs - Haziran 2013 99


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Şehrin mimarisinde komşuluk ana föktördür. Amaç fakir komşunun komşuyla belli çerçevede ilişkisini sürdürmektir. Eğer şehir Mardin gibi yamaçtaysa, evler sıra sıra kaleye kadar çıkar. Şehri tasarlayanlar iki şeye dikkat etmişlerdir: Biri üstteki komşunun önünü kapatmamak, diğeri aşağıdaki komşunun da mahremiyetini ihlal etmemek.

Evin en geniş mekanı salon, nadiren gelecek misafir için kapalı tutulur. Evin en geniş, en konforlu, en prestijli eşyalarının bulunduğu mekân hakikatte fonksiyonsuzdur. Oturma odası evin daha küçük, daha loş bir odasıdır. Televizyon orada bulunur, aile bireyleri orada oturur. Çocuklara ait bir oda ve bir de sadece akşamdan sabaha kullanılan yatak odası var. Bu tepeden tırnağa yanlış bir mekân kullanımıdır. Geleneksel mekânlarda odalar çok fonksiyonlu-çok amaçlı tasarlanır. Aynı mekan üzerinde sofra açıldığında yemek odası, yatak serilince yatak odası oluyor. Geleneksel mekanı olduğu gibi bugüne aktarmanın ne kadar güç olduğu ortada, ama eğer aileyi, akrabayı ve komşuluk ilişkisini esas alan bir mekân üzerinde düşünmek durumundaysak mekân perspektifimizi değiştirmek zorundayız. Sormamız gereken soru şudur: Mekan mı oturma biçimimizi ve hayat telakkimizi belirleyecek, yoksa dini referans alan medeniyet tasavvurumuz ve yaşama biçimimiz mi? 60-70 metre karelik, iki oda bir salon apartman dairelerinde İslam’a ayarlanmış bir mekandan söz edilemez. Mekân bizi belirliyor, oysa felsefemiz mekânı belirlemeli. Burada temel bir zihniyet değişimine gitme zarureti söz konusu. Mekân ferah, geniş olmalı, mutlaka bir felsefesi kabule dayanmalı. Osmanlı, Selçuklu, Abbasiler, Safeviler, Emeviler belli bir alem ve hayat tasavvurunu mekana yansıtma başarısını gösterebilmiş örneklerdir. İnançtan neş’et eden ilkenin mekana ve mimariye nasıl şekil verdiğinin örnekleri var. Osmanlı cami mimarisinde model, filin dört ayağıdır. Emevi cami mimarisinde yana doğru gelişen saf düzen esas alınmıştır. Bunun çarpıcı örneği Şam Beni Ümeyye Camiidir; Diyarbakır ve Mardin Ulu Camileri de bu modele göre inşa edilmişlerdir. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.) “İlk safta namaz kılmanın büyük sevabı”ndan söz etmiştir: “İnsanlar ilk safın sevabını bilselerdi, ön safta durabilmek için kur’a çekmekten başka çare bulamazlardı.“(Buhari, Ezan, 9; Müslim, Salat, 129.)” Bundan hareketle Şam Emeviye Camii’nin mimarı şöyle demiştir: “Elimden gelse Doğudan Batıya kadar uzanan tek saflık bir mescid yapardım.” Geleneksel Müslüman evinde tuvaletin önü ve arkası kıbleye dönük 100 Mimar ve Mühendis

olmaz; bu pozisyonda Ka’be öne ve arkaya alınmaz. Şimdiki “yedi kat takva erbabı mimarlar”ın hiçbiri bu inceliğe dikkat etmiyor. Klozetin üzerine “hijyen ve akıllıdır” yazmayı ihmal etmeyenler, tuvaletin yönünü kıblenin aksine kondurmayı akıl edemiyor. Lavabolar yerden hayli yüksek, abdest alırken ayakları yıkamak zahmetli bir iş. Siyasetçisi gibi dindarlığı ve “bizim medeniyetimiz”i kimseye kaptırmayan muhafazakar mimar, projesini çizdiği evde namazın kılındığını aklına getirmiyor; müteahhitle ortaklaşa paylaştığı kaygı Batı usulü konfora açık mekan ve bir arsadan kaç pahalı daire veya işyeri üretilebileceği hususudur. Kurtuba’dan Semerkand’a, Kırım’dan San’a’ya kadar ilhamını İslam’dan alan bir felsefe Müslüman dünyanın şehirlerine ruh vermiştir. Her bir şehir, fiziksel çevrenin kendisine sunduğu imkanlara göre sakinlerine dünya ile ahiret arasında bir menzilde yaşatma imkanını sunmuştur. Şehir arkaik mekan değildir. Bugün de güzel şehirler kurmak mümkün. Şehri “din” merkezli “yüksek bir medeniyet tasavvuru”na sahip “medeniler” kurabilir ancak. Şehir medinedir, medine kent bedevilerinin ve ellerinde çılgın projelerle karış karış arazi arayan küresel bezirganların işi değildir. 3. Ruhlar Ordular Halinde Geliyor Sanayi devrimi yeni bir yerleşim modeli ortaya çıkardığı gibi, kendi icadı olan kenti şehrin aleyhine geliştirdi. Yeni durumda kentte üretim için üretim yapılır, mal ve hizmeter pazar şartlarında alınır-satılır, mübadeleye konu olur. Kısaca kent manyetik güç olarak beşeri faaliyet adına her ne varsa hepsini ve herşeyi kendi merkezine doğru kuvvetle çeker. Batı’da şehir yoktu, olmadı. Şehir doğuya aittir. Modern kent, “şehir formasyonu” kazanamamış irili ufaklı yerleşim birimlerini belli başlı birkaç merkeze çekip ikili yapıya dönüştürdü. Bazı yerler çekim merkezi olurken, bazı yerler geleneksel sakinlerini itip kaçırmaya başladı. Ve bu modernleşmeye paralel olarak bütün yerküresine yayıldı. Hala kimi yerler itiyor, kimileri çekiyor. Bu beşeri demografik dengenin bozulmasında rol oynayan önemli bir sebeptir;


Gün geçtikçe zenginlik artıyor, ekonomik sermaye sınırları aşıp yayılıyor, fakat sosyal sermaye zayıflıyor. Aile, komşuluk ilişkileri, akrabalık bağları zayıflıyor. İnsan birey olmaya zorlandıkça tek başına kalıp yalnızlaşıyor. Birey olmak her zaman iyi bir şey değildir. İnsan çok yönlü ihtiyaçları olan bir varlıktır.

küresel olgu haline gelmiş bulunmaktadır. Mesela Türkiye’de sayılı şehirler gelişme gösterirken diğerleri nüfus ve nüfuz kaybediyor. Her geçen gün nüfusun ağırlıklı bölümü birkaç kentte toplanıyor. Dünya ölçeğindeki genel seyir de bundan farklı değil. İlk defa 2009 yılında dünya nüfusunun yarısı şehirlerde toplanmış oldu. Bu dikkat çekici bir rakamdır. Burada kesinlikle gayrı tabii bir durum söz konusudur. Rakamlara yakından bakalım: Hz. İsa’nın doğum yıllarında dünya nüfusunun 250 milyon olduğu tahmin ediliyor. Sanayi devriminin başladığı 1750 yılında nüfus yaklaşık 500 milyondu veya daha az. 1802’de 1; 1927’de 2, 1961’de 3, 1971’de 4, 1987’de 5, 1999’da 6, 2011’de 7 milyara ulaştı. Buna göre son 50 yılda dünya nüfusu ikiye katlanmış bulunuyor. BM’nin tahminlerine bakılırsa nüfus 2020’de 8,5; 2030’da 9,6; 2040’ta 10,3; 2050 yılında 12 milyara çıkmış olacak. Nüfus rahip Malthus’un dediği gibi geometrik olarak yani katlanarak artıyor. Sanki aceleleri varmış gibi Bezm-i eles’te bekletilen ruhlar aldıkları emir üzerine ordular halinde bedenlere girip belli yerlerde toplanıyor. Her gün muntazaman, 200 bin yüz bin insan, küçük yerleşim birimlerinden veya kırsal kesimden kentlere doğru akıyor. Beşeriyetin hareketi büyük ölçüde güneyden ve doğudan, kuzeye ve batıya seyir takip ediyor. Ancak ekonomik ağırlık dengesinin doğuya kayması durumunda hareket seyrinde temel bir değişiklik vuku bulabilir. Bu çerçevede Ortadoğu ve Afrika büyük önem kazanıyor. Beşeriyet tarihinde üç büyük hareketten biri göçebelikten yerleşik hayata geçiştir. Bu, ilk ve tek hareketin konar göçerlik olduğu anlamına gelmiyor, belki de uzun zamanlar yerleşik yaşayan insanlar, sonraları bir veya birkaç sebeple konar göçerliğe geçtiler. Ayrıca hareketin tek çizgi takip ettiğine ilişkin elimizde kesin kanıtlar da mevcut değil. Eş zamanlı olarak kimileri konar göçer yaşarken, kimileri yerleşik hayat yaşamıştır. Antropoloji kesine yakın dilimler çizerek bundan 12 bin sene önce ve Mezopotamya’da tarımsal üretime ve yerleşik hayata geçildiğini idda etmektedir ki bu gerçekten kanıtlanması güç bir iddiadır. İkinci büyük hareket, küçük yerleşim birimlerinden büyük

yerlere doğru olmuştur ki, bunu tetikleyen ana faktör sanayi devrimi ve sonrasındaki sosyo-ekonomik köklü değişmelerdir. Şimdi vuku bulmakta olan üçüncü büyük harekettir. Büyük şehirlerin periferilerinden, yani varoşlarından, şehrin merkezine doğru olan hareket. Bu, yenidir ve beraberinde köklü değişimleri getirmektedir. Belirtmek gerekir ki, söz konusu üçüncü hareket diğerleri gibi sancılı geçecektir, risklerle doludur, şiddet yüklüdür. Başlangıçta insanlar gelip bir kentin etrafında toplanıyor. Mesela, İstanbul şu anda 15 milyon civarında nüfusa sahip. İstanbul’un doğusuyla batısı arasındaki mesafe artık yüzlerce km. ile ifade edilir hale geldi. Eğer küresel sermayenin empoze ettiği “çılgın projeler” faaliyete geçecek olursa, İzmit’le Tekirdağ yekpare bir kent olacak. Nitekim İBB 40 milyonluk bir şehir planı üzerinde çalıştığını açıklamış bulunuyor. Bu sahiden çılgıncadır, akıllıca ve tabii değildir. 4. Küresel Bedevilerin Kentleri Kente ilk varışında kenarda-varoşta toplananlar bir süre sonra merkeze doğru hareket etmeye başlar. Merkezin eski sakinleri ise artan refaha paralel olarak güvenlik katsayısı yüksek çevreye kaçma yolları arar. Onlar için önemli olan güvenlik içinde zenginliği tüketmektir. Etrafı çevrili siteler, kale gibi korunaklı towerlar bu arayışın ürünü olup aslında birer gettodur. Ancak eşyanın tabiatına aykırı bir durum söz konusu olduğundan kent mekanlarını paylaşanlar arasında bir konsensus sağlamak mümkün değildir; gerilim ve çatışma farklı formlara bürünerek devam eder. Çatışmayı besleyen ana faktör adaletsiz bölüşümün nüfusun yaklaşık beşte birlik bölümünü çatlatıncaya, tıksırtıncaya kadar bolluğa boğarken, geri kalan yüzde 60’lık nüfusun (orta sınıf) üste yükselme hırsı ile aşağı düşme korkusu arasında psikolojik dengesini kaybetmesi ile nüfusun son beşte birlik bölümünün her geçen gün biraz daha sistemin çevirdiği acımasız çarkın en sıkışık yerinde can çekişir halde yaşama mücadelesi vermesidir. Merkezi bir süre kontrol eden “yeni kent bedevileri” bu sefer eski Mayıs - Haziran 2013 101


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Modern küresel bedeviliği besleyen iki temel unsur var: Biri Amerikan kültürünün cesamete ve herşeyi metaa dönüştüren sınırsız ihtirası ve bunun geriden beslediği iktisadi büyüme politikaları –ki felsefi zemini liberalizmdir- diğeri ihtirasları ve iştahları kabartılmış kitlelerin demokratik yollarla kendileri gibi başa getirme fırsatını buldukları siyasetçiler ki bunu da mümkün kılan liberal demokrasidir. sakinleri gettolarında kovalamaya başlar. Devasa kentlerde hareket ikilidir; varoşlardan merkeze hareket başlar, merkezdekiler banliyolara, modern gettolara hareket eder; bu sefer merkeze gelen kent bedevileri geri dönüp onları kovalamaya koyulur. Beşeri hareket (terör, suçlar, ahlaki düşüşler) bu gidişli-gelişli güzergahta sürer. Bu süreçte şiddet potansiyelli yüksek kent demokratik özelliğini kaybeder, polis kuvvetlerinin denetimine geçer. Silah ve savaş teknolojisinin değişmesiyle de ordular eski önemini kaybettiklerinden askerin dahi güvenliğini polis sağlamaya başlar. Kadının evi terketmesi, ailenin yapısal değişim geçirmesi ve geleneksel denetim mekanizmalarının yok olmasıyla sosyal hayatı ancak daha çok sıkı markaj yasalarla korumak mümkün olduğundan rejim giderek özgürlükçü, sivil ve demokratik karakterini kaybeder, kent gizli tiranlığa meyleder. Sivil toplum kuruluşları küresel güçlerin denetimine geçer, sahici iç sivil arayışları ya zamanla güç kaybeder veya onlar da küresel patronlar tarafından satın alınır. Zenginlik, medeniyet, irfan, mimari, sanat ve edebiyat şehrin merkezindedir. Yeni kent merkezlerini lümpen takımı, kent bedevileri doldurduğundan merkez ne medeniyete mekan olur ne sanat ve hikmet gelişir. Din medinedir, kentte medeniyet olmaz, çatışma ve sosyo-psikolojik barbarlık olur. Çatışma sadece merkezin iktidar seçkinleri ile kent bedevileri arasında değildir, insan ile kendisi, insan ile tabiat arasındadır da. Bu çatışma şehre değil, kente aittir. Buna bir çözüm de bulunmuş değildir, terör, şiddet, akıl ve ruh hastalıkları, toplumsal çalkantılar, patlamalar büyük ölçüde buradan kaynaklanır. Gün geçtikçe zenginlik artıyor, ekonomik sermaye sınırları aşıp yayılıyor, fakat sosyal sermaye zayıflıyor. Aile, komşuluk ilişkileri, akrabalık bağları zayıflıyor. İnsan birey olmaya zorlandıkça tek başına kalıp 102 Mimar ve Mühendis

yalnızlaşıyor. Birey olmak her zaman iyi bir şey değildir. İnsan çok yönlü ihtiyaçları olan bir varlıktır. Bize, ünsiyet kesbetmedikçe yaşayamadığımızdan “insan” denmiş. Hem birbirimize doğruları hatırlatmak, hem de birbirimizle yardımlaşmak için bir arada yaşamak zorundayız. İnsan tek başına kalınca kendi ayakları üzerinde durmak zorunda kalıyor. “Ben kendi ayaklarım üzerinde duracağım” büyük ve fakat kanıtlanmamış bir iddiadır. Tek başımıza da yapamıyoruz. Bunu yapamadığımız için de kurumlar harekete geçiyor. Her bir kurum bizden farklı bir rol oynamamızı talep ediyor. Kurumların gerçek patronu devlettir. Kurumlar, devletin denetiminde ve görev tanımına göre kişiliğimizi parçalıyor. Çoğulculuğun bir anlamı da, kişiliğimizi parçalayan birden fazla kurumun hayatımızı adeta determine etmesidir. Akşam eve gittiğimiz zaman kendi içimize dönebileceğimiz bir vakit bulabiliyoruz, ama kendi içine dönebilen insan sayısı çok az, çünkü evde de bizi televizyon, internet, sosyal medya bekliyor. “Şehir” ile “kent” arasında bir tercih yapmak durumundayız. Sözünü ettiğimiz farklı kaynaklardan beslenen ruh, yani şehrin ruhu ve bu ruha karşı yıkıcı pozisyonda olan kenttir. 5. Ruhun Kuruması Belirtmek gerekir ki modern kentin öznesi bedevilerdir. Geleneksel şehir ile modern kent arasındaki temel ayırım konusunda yapılmış iyi çalışmalar çok az. Üniversitelerde okutulan “şehir sosyolojisi”


endüstri toplumunun ürünü olan modern kentin verilerini temel alır. Modern kent farklı bir fenomendir. Modern kentin öznesi bedevilerdir. Bedeviyi sadece çölde yaşayan insan profili olarak anlamak yanıltıcı olur. Özetle bedevi, toprakta belli bir tarihsel kökü olmayan, medine hayatı yaşamayan ancak şu veya bu zorunlu sebeple belli bir yerleşim birimine göç edip orayı kendi yaşadığı badiyedeki alışkanlıklarına benzetene denir. Malik Binnebi’nin işaret ettiği üzere medine, toprak, zaman ve insan arasındaki ilişki doğru kurulduğunda ortaya çıkar. Tekil olarak bedevinin yıkıcı etkisi yoktur, kitlesel olarak bir yerleşim birimine akın ettiğinde eğer şehir mukavemet yönünden zayıfsa kısa zamanda badiyeye teslim olur. Çünkü Kur’an’ın da ima ettiği üzere bedevi tabiatın zorlu şartlarıyla içiçe yaşadığından medinenin gerektirdiği düzen ve disipline yatkın olmaz. Medine Aramice’de ifade edildiği üzere bir mahkeminin yetki sahası içindeki insan ilişkilerinin tezahür ettiği yerdir. Bedevi infak ve zekatı bile garame(t) sayar. Yağma ve saldırıları toplu olduğundan, şehre akın ettiğinde kitlesel tahribat yapar. Tahribat her zaman öldürücü saldırganlık şeklinde olmaz, fiziki mekanı bildiği gibi düzenlemeye kalkışması şeklinde de olur. Bugünün bedevileri şu veya bu sebep ve zaruret sonucu kentlere göç yollarını kullanarak akmaktadırlar. Modern küresel bedeviliği besleyen iki temel unsur var: Biri Amerikan kültürünün cesamete ve herşeyi metaa dönüştüren sınırsız ihtirası ve bunun geriden beslediği iktisadi büyüme politikaları –ki felsefi zemini liberalizmdir- diğeri ihti-

rasları ve iştahları kabartılmış kitlelerin demokratik yollarla kendileri gibi başa getirme fırsatını buldukları siyasetçiler ki bunu da mümkün kılan liberal demokrasidir. Siyasetçilerin dini ve ahlaki denetimin dışında tutulmuş demokrasilerde görevi, önlerine konan projelere uygun hukuki ve idari mevzuatı düzenlemek, bu arada kitleleri daha çok rant elde etmeye, kitlesel tüketime, bedenin cinsel sunumuna teşvik etmektir. Kitlelerin canügönülden desteklediği popüler liderler, belli medeniyet, şehir felsefesi ve mekan ahlakı gibi zihni vizyonlardan yoksundurlar, esasında ne olup bittiğini de doğru dürüst kavrayamadan kitleleri motive ve mobilize ederler. Tarihsel olarak şehirlerin bedevi akınlarına karşı mukavemet gösterip zaman içinde onları şehirleştirdiklerini tespit edebiliyoruz. Bunun en çarpıcı örneği birer vandal olarak Ortaasya’dan İran, Bilad-ı Şam ve Anadolu’ya akın eden Moğolların zaman içinde büyük şehir medeniyeti olarak ortaya çıkan İslam tarafından dönüştürülmeleridir. Moğollar istila ettikleri yerlerde taş üstünde taş bırakmadılar, herkesi kılıçtan geçirdiler, kütüphaneleri yakıp yıktılar. Moğollar sadece insanları bir tür jenositten geçirmekle yetinmiyorlardı bilgi, irfan ve sanatı da katlediyorlardı. Dicle ve Fırat nehirleri haftalarca mürekkeb renginde aktı. Ama sonraları İslam onları massedip dönüştürdü, şehirleştirip medenileştirdi. Tatarlar kazma kürek, kılıç, mızrak, balta kullanıyordu, küresel bedeviler yatırım sermayesi, uzmanlık gerektiren projeler, bankalar, buldozerler, iş makinaları, dinamitler, savaş uçakları, iki bin km’den hedef tutturan füzeler ve insansız hava araçları kullanmaktadırlar. Kabil ve Bağdat küresel bedevilerin saldırısına uğrayan iki büyük merkezdir. Şimdi sıraya Şam ve Halep konulmuş bulunmaktadır. Soft saldırıya şimdi İstanbul, arkasından Kahire ve diğer medeniyet merkezlerimiz uğramaktadır. Moğol istilaları bize şunu gösteriyor ki, şehirlerin fiziki yapıları, kurumları, birer şaheser olan mimari yapıları yakılıp yıkılsa bile eğer ruhları ayakta ise o ruh yeni bir bedene girer ve ölümünden sonra şehri yeniden diriltir. 6. Şehir Mümkündür! Şehrin ruhu kurucu felsefesidir. Fiziki yapılar tabiatları gereği dayanıksızdır. İnsan bedeni gibi şehirler de fanidir. Ya zamana karşı tabii ömürlerini doldurup ölürler veya başlarına büyük bir musibet gelir, (tabii afetlerle) yerle bir olabilirler. Hiçbir afete tabiatın kendisi karar vermez, vukuunda rol oynayan beşeri-ilahi fiiller söz konusudur. Tabii afetler yeryüzünde hiçbir şeyin ve hiçbir beşeri eserin baki olmadığını bize hatırlatır. Korkulacak olan fiziki yapıların şu veya bu sebeple ecellerini doldurması değil, bedendeki kalbin hastalanması, ruhun kurumaya başlamasıdır ki, bu beşerin kendi başına musallat ettiği afettir. Ruhu kurutan sebep ilahi olanla irtibatın kopmasındır. Nasıl kupkuru iken gökten bir ikram (nüzul) olarak yağmurun yağması ile yeryüzü şenlenip ürün vermeye başlıyorsa, şu veya bu sebepten dolayı hayatiyetini kaybeden bir şehri diriltmek de mümkündür. Bu ancak ruhun bedenle buluşmasıyla gerçekleşir. Ancak aynı şeyi piyasa kapitalizminin ürünü olan kent için söylemek mümkün değildir. Çünkü kentin ruhu yoktur, kurucu ideoloisini oluşturan nefsin istek ve tutkularıdır. Kazanç hırsı, tüketme tutkusu, sınırsız sermaye biriktirme hevesi ve her insani etkinlik rekabet ve çatışma esasına göre tanzim edilmeMayıs - Haziran 2013 103


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ yecek olursa kent hareketten kesilir. Kent şehre dönüşemez, bedeviyi de şehirleştiremez. Tarihte Müslüman şehirler büyük sıkıntılar yaşansa bile eninde sonunda bedevileri medenileştirip medineye ait kılabilmiştir. Ama kentin bu türden misyonu olmadığından bedevi onu dönüştürür. Kent bedeviye değil, bedevi kente üstünlük kurar. Bedevinin kentteki profili badiyedeki giyim kuşamıyla varlığını olduğu gibi sürdürmesi değildir, kentlinin giyim kuşamına bürünür, mesela takım elbise giyer, pahalı arabalar kullanır, erkekleri metroseksülliğe özenir. Kadınları dekolte kıyafetle gezer, siyah saçlarını sarıya boyatır, diyetislerden çıkmaz. Ama ruh bedevidir. Bedevi demokratik rejimi sever, siyasetçiyi kendine benzetir. Beden diliyle konuşan, sağa sola tehdit savuran, gerektirdiğinde efelenen, kitlelere bu özelliğiyle dokunan siyasetçi bedevinin imagosudur. Bedevi ona hayrandır, çünkü kendisi de öyle olmak istemektedir. Kentin bedevisine ve yönetimine pozitivst felsefeden beslenen aydın, bürokrat karşı koyamaz. Bedevi yapıları parçalayarak kente gelir, sonunda tarihin derinliğinden gelip asaletini sürdüren zümreler, aileler, dinin ruhuyla terbiye olmuş mü’minler iffetlerini koruyarak kenara çekilir. Meydan bedeviye kalır, dünyanın güç odaklarıyla iş tutar, bu arada eskiye ait ne varsa yıkıp yok ettikçe tarihin şanlı sahifelerine atıfta bulunmayı ihmal etmez. Her neyi savunuyorsa aksini yapar. Bedevi kentlerin toplamından ortaya çıkan uygarlığın tepe noktasında Amerika yer alır. Avrupa’nın kültür ve medeniyet varlığı da bu köksüz, saldırgan ve tahripkar uygarlık karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştır. Hüzün verici olan İslam’ın zengin birikimine sırtını çevirenlerin de küresel bedevilerle işbirliği halinde kadim şehirleri, medeniyet merkezlerini ucube yapılardan müteşekkil badiyeye çevirmeleridir. Anadolu bağlamında 20. yüzyılın son ikinci yarısından itibaren başlayan kitlesel göçler, Amerikan tasavvuruna uygun geleneksel şehirleri bedevilerin istilasına maruz bıraktı. Anadolu’nun şehirleri zaten – şehzadelerle anılanla birkaçı hariç- 600 yıllık Osmanlı döneminde birer harabeye dönmüştü. Şehirleri Anadolu’da Selçuklular kurdu, imar etti, Osmanlılar kendi kaderlerine terketti. Osmanlıların vurgusu ve yönelimi Balkanlardı; ne Arap havzası ve Kürt coğrafyası, ne Türlerin keşif yaşadığı Anadolu, Osmanlı’nın hayrını gördü. Şehir refleksleri hayli zayıflayan kitlelerin birkaç kente akın etmesi yeni bir olgudur. Sömürge sonrasında Araplar Baasçı ve Nasırcı, Türkler Kemalist modernizasyon felaketine uğradı. Anadolu büyük bir hamle yapacaktı, 1980’lerden başlayarak küresel bedevilerin sermaye ve kültürel tahakkümü altına girdi. Ruh bedene dönerse kentten kurtulur, güzel şehirler kurarız. Muhtaç olduğumuz şey yeni bir şehir tasavvurudur. 7. Yeni bir tasavvur Modern kentin felsefesiyle geleneksel şehrin tasavvuru aynı değildir. Kent, Yunanlıların tasarladığı kozmik düzenin yeryüzündeki izdüşümü olmadı, hikmet ehli Yunanlılar gökler ve yer arasında uyum ve ahenk sağlamayı hedefliyorlardı, bu asil bir tasavvurdu. Modern kentle ortaya çıkan Tao’nun dediği, yani sema ile çatışıp tabiatın bakir yüzünü çirkinleştiren saldırı ve tahripkarlık oldu. Kent kibirdir, içinde yaşayanları gezgin bedevilerdir, meskensizdir. Evi barınak olarak kullanırlar, 104 Mimar ve Mühendis

barınakta ve konutta ise sükun ve sekinet olmaz. Şehirlerin felsefesi ruhlarıdır. İlk insan ailesi topluluk olmaya başladığında yerleşimi bir zihniyet temeline oturttu. “Kâ’be insanlar için kurulan ilk ev’dir.” Kuruluşunda rol oynadığı “Mekke şehirlerin anasıdır (Ümmü’l kura)”. Kâ’be küp bir yapı olarak Adem aleyhisselam tarafından inşa edildi; ilk insanlar onun etrafına evler kurdular. Bu ilk yerleşimde Ka’be’ye hürmeten üç şeye dikkat edildi: a) Evler Kâ’be’ye benzemesin diye dairevi tasarlandı; b) Kâ’be’den daha alçak yapıldı; c) Ka’be’den belli uzaklıkta bir mesafede kuruldu. Böylelikle ev Kâ’be’den farklılaştı. Şehre yeni bir şekil vermek istiyorsanız, bir vizyonunuz olmalı. Bir şehrin fiziki yapısını ortalama elli senede değiştirmek mümkün. Şehirlerin makul sürelerde doğal yıpranmaya uğraması rahmettir, faniliğin biz insanlar için rahmet oluşu gibi. Zamana meydan okuyan yapılar inşa ederseniz bakarsınız bir gün bir şekilde başınıza yıkılmış olurlar. Osmanlı konakları ahşaptandır, camiler, saraylar, çeşmeler taştan. Şehri kalıcı kılabilemek fiziki varlığını muhafaza etmek değil vizyonunu müteal, batın ve öte fikrinden almakla


Modern küresel bedeviliği besleyen iki temel unsur var: Biri Amerikan kültürünün cesamete ve herşeyi metaa dönüştüren sınırsız ihtirası ve bunun geriden beslediği iktisadi büyüme politikaları –ki felsefi zemini liberalizmdir- diğeri ihtirasları ve iştahları kabartılmış kitlelerin demokratik yollarla kendileri gibi başa getirme fırsatını buldukları siyasetçiler ki bunu da mümkün kılan liberal demokrasidir.

mümkündür. Şehrin ruhu fiziki yapısını dönüştürebilme gücüne ve kabiliyetine sahip olmalı. Tarihte Müslümanların amacı şehrin sulh ve salah mekanı olarak kullanılmasıydı. “Şehri dönüştürücü” modelde ıslah fikri; ikiz modelde “hakkın gelişiyle batılın zail” olması hedefleniyordu. Geleneksel şehir sulh ve salahın, sükun ve huzurun, tabiatla uyum; gelenek, aile ve Allah ile barışın (silm) mekanıdır. Modern kent rekabet ve çatışmanın, şiddet ve nefretin, öfke ve gazabın, sonradan görmüşlük ve kibrin mekanlarıdır. Kamusal yapılar ezici gücü temsil eder, sivil alanlar defile podyumlarını. Güç, iktidar, servet ve haz imparatorluğunun showroomları olan kentler estetize edilmiş erotizmin, tüketim ve gösterişin, depresyon ve panikatağın, yalnızlık ve kaygının, haz ve hızın, iştah ve şehvetin, isyan ve günahkar hayat biçimlerinin serbestçe yaşandığı vahşi, ürkütücü mekanları oldu. Maddi başarı, büyüme, kalkınma, hırs ve ihtiras, sermaye ve açgözlülük yığınların üzerine bir heyüla gibi çöküyor. Beşeriyetin genel gidişi açısından da şu dört alanda köklü değişimlere gitme zarureti var: 1) Temel iktisadi politika olarak “büyüme” yerine “küçülme”yi hedef almak.

2) Kentlerin artan nüfuslarını “merkezden çevreye doğru yaymak.” Mesela Türkiye için insanızlaştırılan Anadolu’yu yine nüfusla şenlendirmek. 3) Temel insani faaliyetin eksenini “nicel olan”dan “nitel olan”la değiştirmek. 4) Beşeri toplumsal hayatın anlam ve amacını “ahlaki üstünlük ve adalet” olarak yeniden belirleyip toplumsal örgütlenme, idari yapıyı ve yaşama biçimimizi buna göre düzenlemek. Göreceksiniz ruhlar sakinleşecek, bedenler geride kalan ruhların ağırbaşlılıkla kendilerine gelmesini bekleyecek ve nüfus geometrik artıştan zaman içinde matematiksel çizgiye çekilecek. Beşeriyeti, tabiatı ve şehirleri kent bedevilerinin elinden kurtarmak lazım. Şehrin felsefesi “insan merkezli dünya görüşü”nden “Allah merkezli alem tasavuru”na geçişle kurulabilir. Bu da Nübuvvete dayalı hikmet ve tefekkürle mümkündür. Şehir ruhunu müteal/aşkın, batın/içkin ve öte/ahiret fikrinden alacaksa, birer seküler zindan olan kenti ucu açık, tabiatla barışık, Allah’ı hatırlatan Medine olarak dönüştürmek lazım. Din olmadan ne medine/şehir olur ne medeniyet. Yeni bir şehir vizyonu ve medeniyet tasavvurunun iki kelimelik anahtar cümlesi var: Ed Din fi’l medin! Mayıs - Haziran 2013 105


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

SİNAN MATARACI

“HEDEFLER GERÇEKLEŞİYOR AMA SIKINTILAR DEVAM EDİYOR” ÜLKEMİZDE ÖZELLİKE SON 10 YILDA BÜYÜK BİR DEĞİŞİME SAHNE OLAN RESTORASYON SEKTÖRÜNDE GELİNEN NOKTAYI, SEKTÖRÜN ÖNDE GELEN İSMİ SİNAN MATARACI İLE YAPTIĞIMIZ SÖYLEŞİDE DEĞERLENDİRDİK. >

Türkiye’de son 10 yılda restorasyon adına ciddi çalışmalar var. Türkiye’nin restorasyon adına geldiği nokta nedir? Şirketimiz 30 yıldır, tarihi eser restorasyonu üzerine uzmanlaşmış kadrosu ile beraber sektörde önemli bir aktör olarak faaliyet sürdürmektedir. Bunun yanında 32 yıldır benim de sektör içinde çabalarım sürmektedir. Yapım ve uygulama olarak tarihi eser restorasyonu çalışmalarında son 10 yılı, 90 yıllık Cumhuriyet tarihi sürecinden ayrı olarak ele almamız gerekir. Restorasyon; 10 yıl öncesine kadar, sadece akademik çevrelerde rol alan akademisyen ve tarih gönüllülerinin küçük çaplı çalışmalar kapsamında elden geldiğince yürütülebilmiştir. Restorasyon konusunda kayda değer bir bütçe oluşturulamadığı gibi, kaynak oluşturma çalışmaları dahi dikkate alınmayacak boyutlarda süre gelmiştir. Toplum ve yöneticilerimizin tarihi eser restorasyonuna bakışı o derecede etkisizdi ki; tarihi eserlerden elde edilen gelirler dahi genel 106 Mimar ve Mühendis

SÖYLEŞİ: YUNUS EMRE TOZAL

bütçe içerisinde erimekte, restorasyonun finansmanından uzak kalmaktaydı. Son 10 yıl farklıdır, şöyle ki; Başbakanımızın kendisiyle belediye başkanlığı dönemindeki özel sohbetlerimizde, İstanbul için 10 milyon turist, hedefini anlatıyordu. O yıllarda 9 milyon turist, Türkiye geneli rakamları idi. İstanbul için 10 milyon turist hedefinde konaklama, ulaşım, kültürel ve sosyal aktivitelerde altyapısını oluşturmanız gerekiyor. Akdeniz’ e kıyısı olan ülkeler içerisinde tarihi eser sayısı olarak en çok yapıyı barındıran İstanbul’da, tarihi kaynakların ortaya çıkarılması gerekiyordu. Sayın Başbakanımız hükümetleri dönemi ile birlikte son 10 yılda; tarihi eser restorasyonuna ayrılan kaynaklar ile restorasyonda ciddi bir atılım yaşanmıştır. Bu atılım o derecede büyümüş durumda ki; ülkemiz içindeki eserler dışında bizim kültürümüzü taşıyan yurt dışındaki, Osmanlı eserlerinin de restorasyonları ülkemiz kaynaklarından yapılır hale gelmiştir. Başka bir açıdan bakıldığında ise; ülke-

mizin ekonomik gelişimine paralel olarak, kentlerimizin gelişmişliği ve kapasitelerinde de ciddi gelişmeler oluşmaktadır. Ekonomik gelişmeye paralel nüfus artışlarının oluşması ile İstanbul başta olmak üzere kentlerde mevcut ve üretilen yapı stokunun yeterli gelmemesi sebebi ile emlak fiyatlarında astronomik artışlar oluşturmuştur. Bu artışlar öyle boyutlara ulaşmıştır ki; yeni yapı üretiminin yanında tarihi eser konumundaki yapılarımızın restorasyonunun yapılarak hizmete açılması da, özel sektördeki ekonomik çözümler karşımıza çıkmaya başlamıştır. 10 yıl öncesine kadar ekonomik değeri olmaması sebebi ile terkedilmiş yapıların oluşturduğu Beyoğlu, Şişli, Nişantaşı’ndaki çalışmalar bunun en güzel örneğidir. Özeti şu; ekonomik gücünüz yoksa bu işlere para ayıramazsınız. Para ayıramadığınız bir şeyinde kıt kaynaklarla uzun seneler uğraşırsınız. Ama gelir gider bütçesini dengelerseniz yatırdığınız projelerde geri dönüş sürecinin hızı ile yeni projelere daha hızlı kaynak ayırırsınız.


Türkiye’de restorasyon çalışmalarının hızlanmasından sonra işçi açığı orta çıktı ve üniversitelerin bir çoğunda branş açıldı ama yatırımlar önden gittiği için eğitimler uzun sürüyor. Yoğun çalışma yapılırken yetişmiş insan gücü yeterli mi? Eski ustalar yenilere aktarılıyor mu, üniversitelerimiz bu çalışmalar da ne derecede yeterli? Türkiye’de restorasyon çalışmalarının hızlanmasından sonra ciddi anlamda kalifiye işçi sorunu ve açığı orta çıktı. Son yıllarda üniversitelerin birçoğunda uzmanlık branşları açılmıştır. Zorlu ve uzun süreli eğitimlerin zorunluluğu ile mevcut insan gücü sektördeki hızlı büyümeye yetişememektedir. Üniversitelerde; taş ustaları, hattatlar, marangozlar yetişiyor ama mezun olmaları yetmiyor. Tecrübe süreside gerekiyor, teoride aldığınız bilgiyi uygulamadığınız sürece öğrenemiyorsunuz. Bizler dahi 32 yıllık tecrübemize rağmen, hala çok şeyi öğrenerek devam ediyoruz. Netice itibarı ile ben yeterli görmüyorum. Ancak 10 sene öncesine göre Türkiye’de başlatılan çalışmanın önü kesilemez bir farkındalık yaratıldı, tarihi eser farkındalığı yaratıldı. Eskiden bir ahşap konağımız vardı o yıkılırdı, onun yerine betonarme yapılırdı. Şimdi insanlar tarihi konak almak için adeta yarış içindeler ve onu restore etmeye çalışıyorlar. Mevcut piyasada çekirdekten yetişmiş ustalar var. Bunlar tecrübelerini genç

nesile aktarmak istiyor. Bir şekilde piyasa ustalarının akademik çevrelere alınması ve yeni nesillere deneyimlerini pratiklerini aktarabilme şansı verilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Restorasyon eğitiminin kesinlikle pratik yönü ağılıkta olması gerekir, bu yolla mevcut ara eleman sorununun da çözüleceği kanaatini taşımaktayım. Bilgi birikimimizi dünya ile karşılaştırdığımızda ne durumdayız? Türkiye, İtalya seviyesini yakaladı mı? Tarihi eser restorasyonunda Türkiye’yi dünya ile karşılaştırdığınızda sektörel bir büyüklük olmadığını göreceksiniz. Bu durumun en büyük gerekçesi ise; daha önce de izah ettiğim gibi, Cumhuriyetimizin ilk 80 yılında restorasyon, akademisyenlerin ve gönüllü aktivistlerin uğraştığı bir bilim, ekonomik dal idi. Bu nedenle restorasyon üzerine uzmanlaşmış kurumsal yapılar ortaya çıkmakta güçlük çekilmiş, kaynak azlığı sebebi ile ya gelişememiş ya da farklı inşaat alanlarında var olarak yaşamlarını sürdürebilmişlerdir. Restorasyon üzerinde faal olan kuruluşları incelediği-

nizde; sürükleyici gelirlerinin veya ana iştigal konularının inşaat olduğunu ve bunun yanında özel bir hizmet aşkı ile restorasyonu barındırdığını açıkça göreceksinizdir. Dolayısıyla tarihi eser restorasyonunda uzmanlaşmış firma sayısını ele aldığınızda dünya sıralamasının çok altında çıkacaktır. Bu durum ciddi sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Şöyle ki; yetersiz personel ve teknik eleman altyapısını barındıran kuruluşlar ile kamu ihaleleri ve restorasyonlar yapılmaktadır. Dolayısı ile koruma amaçlı yapılan projelere büyük zararlar verilebilmekte özgün yapıyı kaybetmemize sebebiyet vermektedir. Özel sektörde uygulama firmalarının teknik altyapısını denetleyecek hiçbir kıstas bulunmaması sebebi ile daha vahim sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de çok firma var, bunların artması için ben de diğer arkadaşlarımız da gayret gösteriyoruz. Üniversite hocalarımız da piyasadaki serbest çalışan mimar arkadaşlarımıza da bunların şiddetle artması için uğraşıyoruz, biz bütün bilgilerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. En faydalı bilgi paylaşılan bilgidir. Bu alandaki bilgi birikimimizi, İtalya Mayıs - Haziran 2013 107


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

ile karşılaştırmak doğru sonuçlar vermeyecektir. Şöyle ki; İtalya 2-3 farklı kültürün tarihi eserlere yansımasından oluşmuş bir coğrafyadır. Bu yapıda bulunan coğrafyada bilgi birikimi oluşturmak bilginin tekrarından öteye geçmeyecektir. Anadolu coğrafyası ele aldığınızda yüzü aşkın farklı kültürün oluşturduğu tarihi eser örneklerini görmekteyiz. Bu nedenledir ki bizlerin bilgi birikimi kültürel çokluk içerisindedir. Bundan dolayı bilgi birikimini, mevcut kaynaklarımızla az görünse bile, İtalya gibi bir ülke ile karşılaştırıldığında çok ileride olduğumuzu açıkça savunabilirim. İstanbul’ u ele alın; Küçükçekmece, Yarımburgaz taraflarında 15-18 bin yıl öncesi eserleri ve izleri ile karşılaşılırken, Kadıköy Fikirtepe’de 8 bin yıl öncesi izler ve sonrasında günümüze kadar onlarca kültürel yerleşimin bulunduğu, son olarak da 500 yıllık Osmanlı eserlerini hepsini bir arada barındırmaktadır. Dolayısı ile elimizde neolitik dönemden, antik döneme, antik dönemden, Osmanlı, Rönesans, Cumhuriyete kadar farklı uzmanlık alanları ve farklı bilgi birikim kaynakları ihtiyacınız mevcuttur. Bu çeşitlilik içerisinde ülkemiz bilgi kaynaklarının yalnız İtalya değil, pek çok ülkeden ilerde olduğunu düşünebiliriz. Tek sorunumuz bilgi alanında yeterli insan kaynağı yetiştirecek eğitim ve tecrübe altyapısını oluşturabilmektir. 108 Mimar ve Mühendis

Bu konuda çalışma yapanlar kurumlar arasında bir işbirliği, veri bankası var mı? Şimdi yine, yeni konulardan bir tanesi de bu veri bankalarının geliştirilmesi. Veri bankalarından kastımız, 10 yıl öncesinde, mevcut yapıda ve teknolojide, çok fazla dokümantasyon tutulmaz, belgeleme yapmazdı. Arttırılan kaynaklara paralel gelişen ve ucuzlayan teknolojiler vasıtasıyla, tüm çalışmalarda belgeleme olayını (fotoğraflama, analiz raporlarının saklanması, malzeme analizleri gibi) çok profesyonel bir şekilde bunları yapıyoruz ve bunlar kitap, belgesel haline getirilebilecek tüm altyapıyı oluşturmuştur. Firmamız bu altyapıyı oluşturmuş ve geliştirme çalışmaları ile veri bankası kurabilmektedir. Bu altyapıya sahip olmayan firmaların yüklendikleri projeler de yapıya zarar verebiliyor. Diğer taraftan tarihi eser restorasyonu konusunda maalesef kurumlar arası bilgi paylaşımı da yeterli değildir. Bu nedenle merkezi bir bilgi bankasının kurulması zorunluluk haline gelmiştir. Restorasyon çalışmalarında genelde yaşanan sorunlar nelerdir? Mevzuattan kaynaklanan veya insan kaynaklarında ne gibi sorunlar yaşıyorsunuz? Tarihi eser restorasyonu konusunda mevcut yasal altyapıda ciddi sıkıntılarımız maalesef mevcuttur. Kamu ihalelerinde hiçbir birikimi olmayan firmalar ile müca-

dele ediyorsunuz. Bunun yanında mülkiyeti özel sektöre ait yapılarda yapılan çalışmaları kimin, hangi sıfat ve tecrübe ile inşa ettiğine dair en küçük bir kayıt ve mevzuat bile bulunmamaktadır. Doğal olarak mevcut zenginliğimize geri dönüşü olmayan zararlar verilmektedir. Restorasyon çalışmaları ihale ile yapılmakta. Yapılan iş sanat eseri olduğuna göre, ihale usulü nasıl yapılmalı ya da ne gibi değişiklikler yapılmalıdır? Yalnız tarihi eser restorasyonu değil, inşaat sektörünün genel durumunda sıkıntılar mevcuttur. En basit deyişle inşaat şirketleri sayısına AB toplamının 100 katına yakın bir sayıda firmayı barındıran bir ülkeyiz. Hükümetimizin yapmakta olduğu çalışmalar ile bu sayı yarıya indirilmekte ve zaman içinde belirli bir seviyeye düşecektir. Bu sayının düşüşü ile kalite ve verimlilik artışını gözlemleyebiliyoruz. Ancak tarihi eser restorasyonu konusu inşaat sektörünün dışında ve ayrıca yapılanması gereken bir konudur ki bu konuda uzmanlaşmayı yönlendirecek yapılanma adımları atılması gerekmektedir. Bu kapsamda, ihale mevzuatında gerekli değişikliklerin ve teşviklerin oluşturulması yanında, mülkiyeti özel sektöre ait eserlerin restorasyonu içinde aynı uzmanlaşma kriterlerinin oluşturulması acil zorunluluk olarak görünmektedir.


•  Deniz  yapılarının  FİZİBİLİTE  ve  MODELLEME  Etütleri   •  BaQmetrik  Haritaların  Hazırlanması   •  Oşinografik  Ölçüm  ve  Değerlendirmeler   •  Deniz  Sondajları   •  Jeolojik  Jeoteknik  Etüd  Çalışmaları   •  Deniz  Suyu  Fiziksel,  Kimyasal  ve  Biyolojik  Ölçümleri   •  Denizde  Arkeolojik  Yapı  Kalın5ların,  Ba5kların  Araş5rılması   •  Boru  Hatlarının  Güzergahlarının  Belirlenmesi   •  Sondaj  PlaUormu  Konumlandırılması   •  Nükleer  Santraller  ve  Petrol  Sondajı  İşlemleri  için  Kullanılacak              Olan  Yapay  Adaların  Yer  Seçimi  Çalışmaları   •  Deniz  Tabanı  ve  Su  Kolonuna  Olan  Gaz  Sızın5larının  Bulunması   •  Tarama  Proje  ve  Uygulamaları  

•  •  •  •  •  •  •  •  •  •  •  •  • 

Yol  –  Güzergah  Etütleri   Arkeolojik  Araş5rmalar   İmar  Planına  Esas  Jeolojik  Jeoteknik  Etütler   Jeotermal  ve  Yeral5suyu  Araş5rmaları   Tünel,  Baraj  ve  Hava  Limanı  Etütleri   Zemin,  Kara  ve  Deniz  Sondajları   Altyapıların  tespit  ve  haritalanması   Bina  Kontrol  Çalışmaları     Maden  Araş5rmaları   Rezerv  Hesaplamaları   Maden  Sondajları   Doğalgaz  ve  Petrol  Araş5rmaları   Enerji  kaynaklarının  Araş5rılması  

PM  DENİZ  VE  KARA  ARAŞTIRMALARI  MÜH.  MÜŞ.  SAN.  TİC.  LTD.  ŞTİ.  

.

TEKSTİLKENT  Tic.  merkezi  A-­‐15  BLOK  NO:31  ESENLER–İSTANBUL•TEL:+90  212  654  82  57-­‐FAKS:+90  212  551  81  44

e-­‐posta:info@pmdeniz.com  

   www.pmdeniz.com

Mayıs - Haziran 2013 109


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Emin Batur İnşaat Mühendisi

ŞEHİRLER …SEKÜLER ŞEHİRLER

S

Son yıllarda hızla yükselen manevi ve estetik çizgiden uzak yerleşim alanları için kullandığımız tanımlamaya seküler şehir demekteyiz. Bu şehir, tarihi bir arızadır, geçicidir. Son yüzelli yıldır insanoğluna dayatılan bir toplu yaşama biçimidir.

Bu şehirlerin doğuşu, 18. yüzyıl sanayi devrimiyle başlar. Yükselen sanayi tesisleri ile birlikte, kırsal alanlardan koparak gelen kitleler, bu tesislerin çevresine yerleşerek ‘seküler şehirler’in ilk nüvesini gayri ihtiyari olarak oluştururlar.

anayi tesisleri ile birlikte merkezlerin cazibesi de eklenince, kırsaldaki bu hareketlenme hızlı bir göç dalgasına dönüştü. Böylece 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyılın ilk yarısında, batıda yeni bir yerleşim tipi ortaya çıktı. Sanayi tesisleri çevresinde basit bir şekilde yapılan ve çoğu barakalardan oluşan bu yerleşim biçiminde, insanların en basit ihtiyaçları bile karşılanmaktan uzak bir görüntü arz ediyordu. Çünkü gelenler yoksuldu ve karnını doyurmaktan başka bir şey düşünecek durumda değildi. Güç sahipleri de, buldukları ucuz iş gücüyle üretimi artırmaktan başka bir şey düşünecek durumda değildi. Süreç içinde işçilerin çeşitli şekillerle, haklarını elde etmesinin ardından, refah seviyelerinin kısmen düzelmesiyle yüksek katlı binalar inşa edilerek, teneke barakalardan biraz daha insani alt yapısı kısmen çözülmüş olan, bu yüksek katlı binalara geçiş sağlanmış oldu. Yüksek katlı bu bloklar, merkezde bulunan yerleşik ailelerin barınması için değil, işçiler ve gelen göçmen aileler için yapılmıştı. Binaenaleyh şehirde bulunması gereken sosyal donatı alanların yeni ‘şehir’lerde bulunmasına da gerek yoktu!... İnsan fıtratına aykırı bu yapılaşmanın, ilerde suç merkezleri haline geldiklerini, teker teker yıkılmak zorunda kaldıklarıyla ilgili sosyolojik değerlendirmeler, ayrı bir yazının konusudur. Biz yine sürecin nasıl geliştiğine bakalım; şehrin varoşlarında, yüksek katlı bloklarda yaşamak zorunda kalan aileler zamanla elde ettikleri haklarla daha insani bir yaşam alanı buldular. Ancak bu sefer sanayi devrimiyle birlikte güçlenen materyalist

felsefenin etkisiyle manevi değerler ihmal edilmeye başlandı. Yani, şehrin içinde bulunması gereken; ticaret, sağlık, eğitim, spor, eğlence vb. sosyal donatı alanların tümüne zamanla sahip oldular. Ancak kadim şehirlerde bulunan sosyal donatılar arasındaki denge artık kaybolmuştu. Böylece kurulan ve iç dengeyi kaybeden bu şehirlerde, Homojen değil, heterojen bir hayat tarzı ortaya çıktı. Yeni yapılmış batı şehirlerinin çoğunda şunu görürsünüz: Meskenler bir yerde, ticaret başka bir yerde, eğlence ve parekende alış-veriş, daha başka bir yerde. Üniversitelerin kampüsleri yine öyle. İbadet yerleri yine aynı şekilde farklı veya eski şehrin merkezinde bir yerde. (Çünkü yeni kurulan şehirlerde böyle ibadet yerlerine falan gerek yoktur. Bizde Cumhuriyet dönemi şehir mimarisinde olduğu gibi…) Sosyal olarak da aynı şeyi görebilirsiniz. Zengin-Fakir, Genç-Yaşlı, Anne Baba ve çocuklar, soylu aileler, sanatçılar vs. herkes farklı kutuplarda yaşayan birer küme görüntüsündedir. Bizim kültürümüzde zenginlerin konakları yalıları vs. vardır; ancak bunlar halkla beraber mahallenin içinde bayramlarda, ramazanlarda, mevlit, düğün ve derneklerde, kapılar ardına kadar ahaliye açılır, beraber yenilir-içilir eğlenilir, çıkarken de verdikleri zahmetten dolayı para veya çeşitli hediyelerle gönül alınırdı. Yani bizim varlıklı ve soylu ailelerimiz fiziken de halkın arasındadır, sosyal olarak, kederde ve kıvançta da bir aradadır. Materyalist felsefenin etkisinde olan batıda böyle bir şey göremezsiniz. Bizim medeniyetimiz nasıl ki, alma üzerine değil

110 Mimar ve Mühendis


verme (sadaka, fitre, zekat, karz-ı hasen vs.) üzerine kurulu ise; batı medeniyeti de alma üzerine kuruludur. Karşılıklı rıza ile değil; zorla, güçle, haksız bir şekilde almak... Bugün dünyanın çivisi çıkmışsa, bu inancın hakim olmasından dolayıdır. Yine batı kültüründe yaşlıların yeri bakımevleri, huzurevleri ve benzeri yerlerdir. Gençler belli bir yaşa geldi mi, kızlar dahil, evden uzaklaştırılır. Daha evlenmeden herkes kendi hayatını yaşar. Bizde bütün menfi çalışmalara rağmen, yine de korumacı pederşahi bir aile yapısı vardır. Yaşlılarımız ve çocuklarımızla yaşarız. En azından yakınımızda bulundururuz. Batıya özenmiş ailelerde kısmen, yaşlıları huzurevine vermeler varsa da, genel olarak, onları gözümüzün önünden ayırmadan bakımlarını üstleniriz. Batı şehirlerinde şöyle bir gözlemde bulunabilirsiniz: Bir ekmeğe ihtiyaç duysanız, arabaya binip kilometrelerce yolu tepmeniz gerekir. Sakın aklınızdan şöyle bir şey geçirmeyin: ‘O gün ekmek almayı unutmuşsam komşudan isteyiveririm!…’ Bizim kültürümüzde bu çok sıradan bir şey. Batı kültüründe –istisnalar hariç, onu da belki bizimkiler öğretmiştir- böyle bir gelenek yoktur. Başka bir örnek: Pazar günleri kilisenin otobüsleri gelip çocukları mahallelerden toplayıp ayin için kiliseye götürür. Çünkü ailelerin kiliseyle dinle falan ilgileri kalmamıştır. Ama yine de dinsiz yetişmesin diyerek, çocuklarını kiliseye gönderir, kendileri Pazar istirahatlarına bakarlar. Batı; ‘seküler şehir’ler kurmak niyeti ile yola çıkmadı. Ancak daha çok kazanma hırsıyla başlayan sömürü hareketleri ve buna paralel olarak ruh ve fikir dünyalarında gelişen materyalist dünya görüşü neticesinde, seküler bir yapılaşma türü ortaya çıkmıştır.

Toplu-Konut ‘Yeni şehir’ tipiyle ilgili yaptığım bu kısa girişten sonra; arkamıza dönüp baktığımızda, bilhassa son 30 yıldır ortaya çıkan yapılaşma şeklinin yukarıda anlatmaya çalıştığım ‘seküler şehir’ tipine hızla benzemeye çalıştığını, üzülerek müşahede etmekteyim. (Manevi bir şehir ikliminde yetişmiş olan neslimizin seküler bir şehir yapılaşmasına ayak uydurması kolay olmayacak.) Ruh dünyamızı tahrip eden bu şehir adacıklarının çoğu, manevi endişesi olan kesim tarafından yapılmaktadır ki, bu da ayrı bir paradoks. Denecek ki; ondan önce yapılan binalar, şehircilik adına ortaya çıkan örnekler çok mu güzeldi!… Tabii ki değildi!... Ancak, geçmişte yapılan çarpık yapılaşmaya, alternatif olma iddiasıyla ortaya çıkan model de bu değildir. Kadim medeniyetimizle bağlarını güçlendirmeye çalışan kadroların ortaya koyması gereken şehircilik modeli bu olmamalıdır. Tanzimat’la başlayarak, Cumhuriyet dönemi ile devam eden geleneksel şehircilik anlayışına alternatif olma iddiasında olan, şehircilik ve planlama anlayışı ayrı bir yazının konusudur. Ancak şu kadarını söyleyeyim: O dönemle ilgili Sayın İlber Ortaylı ‘’Tanzimat maddelerinden birisi de, apartman yapılmasının teşvik edilmesidir’’ demektedir ki, bu günlere ayna tutan önemli bir maddedir. Tekrar konumuza dönecek olursak, başta İstanbul’umuz olmak üzere, ülkemiz boydan boya toplu-konut furyasına maruz kalmış bulunmaktadır. Bu yapılan sitelerin her biri küçük bir şehir adası olup, barındırdıkları nüfus itibariyle bir Anadolu kasabası hatta şehir büyüklüğünde olanları bile vardır. Böyle olunca, iş eskiden olduğu gibi mahalle aralarında yapılan ve şehre eklemlenen bir yapılaşma

Sanayi tesisleri çevresinde basit bir şekilde yapılan ve çoğu barakalardan oluşan bu yerleşim biçiminde, insanların en basit ihtiyaçları bile karşılanmaktan uzak bir görüntü arz ediyordu. Çünkü gelenler yoksuldu ve karnını doyurmaktan başka bir şey düşünecek durumda değildi. Güç sahipleri de, buldukları ucuz iş gücüyle üretimi artırmaktan başka bir şey düşünecek durumda değildi.

Mayıs - Haziran 2013 111


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Bizim kültürümüzde zenginlerin konakları yalıları vs. vardır; ancak bunlar halkla beraber mahallenin içinde bayramlarda, ramazanlarda, mevlit, düğün ve derneklerde, kapılar ardına kadar ahaliye açılır, beraber yenilir-içilir eğlenilir, çıkarken de verdikleri zahmetten dolayı para veya çeşitli hediyelerle gönül alınırdı. olmaktan çıkmış; iddiası olan ve yeni yaşam tarzı dayatan, bir şehirleşme tipi ortaya çıkmıştır. Bu siteler maddi haz ve tüketimin, lüks ve şatafat yarışında sınırların zorlandığı şehir örnekleridir. Bu site ve şehirlerde göz zevkine hitap ön plandadır. Manevi hiçbir endişeye bu tür yerleşim birimlerinde mahal yoktur. Mabetsiz Şehir - Ezan Eskiden Ankara özelinde kullanılan ‘’mabetsiz şehir’’ deyimi, şimdi sessiz ve sinsi bir şekilde, yeni yapılaşmanın olduğu her yerde kendini hissettirmektedir. Yapılan iki-üç bin konutluk sitelerde – ki bu sitelerin nüfusu yaklaşık 10.000 kişidir- bile cami veya mescit bulunmamaktadır. Siteler şehirden kopuk bir yerde yapılmış ise, yeni nesil Ezan sesine mahrum bir şekilde yetişmektedir. Ümmül Kura Şehirlerin anası manasına gelen Ümmül Kura, Kur’an-ı Kerimde geçmekte ve Mekke’yi işaret etmektedir. Dünyadaki ilk yapı Adem (AS) tarafından kurulan Kabe ve etrafında kurulan şehir Mekke 112 Mimar ve Mühendis

olduğunu düşünürsek, müminler için şehir modeli de ortaya çıkmış oluyor. Bu modeli İslam Medeniyetini sürdürme gayretinde olan tüm devletlerde görürüz. İslam referanslı devletler, yeni kurulan şehirlere bu modeli uygulamış veya fethedilen eski şehirlerin merkezi kaydırılarak, bu modele uygun hale getirmişlerdir. Emevilerde Şam Emeviye cami, Abbasilerde Bağdat, Samarra şehirlerindeki model, Fatımilerde Kahire El-Ezher, Endülüs Emevilerde Kurtuba Camii vb. örnekler fazlasıyla mevcuttur. Uzağa gitmeye gerek yok. Üzerinde yaşadığımız topraklarda Osmanlı bu modeli çok güzel bir şekilde uygulamıştır. Bursa’da merkez Ulucami’dir. Edirne’de Selimiye, İstanbul’da Sultanahmet, Beyazıt, Fatih, Mihrimah Sultan, Ayasofya camileri gösterilebilir. İstanbul büyük bir şehir olduğu için birkaç merkezin olması normaldir. Yani İslam Medeniyetini sürdürme iddiasında olan devletlerin kurduğu şehirlerin merkezinde Cami ve meydan vardır. Dom… Notre Dame de Sion veya Kızıl Meydan İslam Medeniyetinin hakim olduğu şehirlerde durum böyleyken Batı ve Doğu’daki merkez görevi yapmış kadim şehirlere baktığımız zaman da aynı şeyi görürüz. Başlıkta ismini verdiğim dini mekânlar üç farklı kültüre ait olmasına rağmen merkezi konumlarını muhafaza etmişlerdir. Kızıl Meydanda bulunan Katedral, 70 yıl boyunca ateist bir ideolojinin etkisinde kalmasına rağmen bu gerçek değişmemiş,


Zengin ve yoksul her kesimin coşkuyla hayata katıldığı, onuruyla mücadele ettiği, savaşta, barışta komşu ve diğer canlıların hizmetine koşmayı ‘Yüce Yaradana’ yapılmış bir ibadet kabul eden şehirlerimiz vardı.

İslam Medeniyetini sürdürme iddiasında olan devletlerin kurduğu şehirlerin merkezinde Cami ve meydan vardır. ruhaniyetini kaybetmemiştir. Moskova’nın hatta Rusya’nın merkezi ve sembolü olmaya devam etmiştir. Köln’de Dom kilisesi, Paris’te Notre Dame de Sion kiliseleri yine şehrin merkezini belirler. (Eyfel kulesi bu gerçeği değiştirmemiş, tamamlamıştır) Diğer kültürlerde de aynı şeyi görmekteyiz… Güney Amerika’da yaşayan Aztek’lerden Maya’lara kadar örnekleri uzatabiliriz. Şehirlerin merkezinde kendi dinlerince ibadethaneler yerleştirilmiş, onun etrafında şehir teşekkül etmiştir. Bu o kadar ki, Afrika’da yerli kabilelerin yaşadığı balta girmemiş ormanlarda bile böyledir. Köyün ortasında meydan, meydanın merkezinde totem ve totemin etrafında dans ederek ibadet ettiğine inanan topluluklar halen mevcuttur. Neden?... Çünkü kutlu kitapta buyrulduğu gibi ‘Ümmül Kura’ şehirlerin anasındaki ilk yapı Allah’ın evi olan Kâbe’dir… Şehir onun etrafında teşekkül etmiştir ve insan dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın fıtrat değişmiyor. İnsan dönüp dolaşıp Rabbülalemine dönme insiyakı içindedir. Bundan dolayı yazımızın başında bahsettiğimiz seküler şehir biçimi arızidir geçicidir.

Şehirlerimiz Şehirlerimiz manevi iklimin altında, büyük bir coşkunun yaşandığı alanlardır. İnsanı merkeze alarak üretilen şehir tipleridir. Şehirlerimiz ibadet merkezleridir, aşktır, vecdtir, şiirdir, panayırdır…yüzbinlerce kitabın istiflendiği kütüphanedir açık hava müzesidir. Gürül gürül akan coşkudur şehirlerimiz. Şehirlerimizde yapacağınız illa ki bir şeyler vardır, sıkıntıdan patlamaz, intihar, cinayet, ruhi bunalım vs. duyulmaz bizim şehirlerimizde. Bağdat’tan Marekeş’e oradan Kurtuba’ya, İstanbul’dan Kahire’ye kadar, bu şehirler hakkında yazılmış olan roman hikâyegezi veya görsel her üründe bu coşkuyu görürüz. Şu anda da, yolumuz bu şehirlere düştüğünde, özünü kaybetmemiş merkezlerinde yine aynı heyecanı müşahede ederiz. Bu şehirlerde insan – hayvan - bitki dengesi; üretilen yapıların çevreyle uyumu, her kesimden (yoksul düşkün yetim yaşlı dul vb) her din, dil ve renkteki insana hizmetlerin götürüldüğü ‘’Yaratılanı hoş gör, yaratandan ötürü’’ düsturuyla muamele eden ve bunun için çeşitli vakıf ve resmi kurumların kurulduğu şehirlerimiz… Zengin ve yoksul her kesimin coşkuyla hayata katıldığı, onuruyla mücadele ettiği, savaşta, barışta komşu ve diğer canlıların hizmetine koşmayı ‘Yüce Yaradana’ yapılmış bir ibadet kabul eden şehirlerimiz vardı. Bu şehirlerimiz canlı bir organizma gibiydi. Kalbi, beyni yüzü olan bir canlı… En önemlisi gönlü olan şehirlerimizdi bunlar… Şehirlerimizde binaların yüksekliği ‘’Ağaçların yükseldiği, kuşların uçtuğu’’ seviye kadardı. Kültürdür bizim şehirlerimiz: Kurtuba’da basılmış bir kitap üç ay sonra Şam’a ulaşmışsa, insanların dünyalık peşine düştüklerine hükmedilirdi. Öğretmendir bizim şehirlerimiz… o yüzden Sadettin Ökten hocamız İstanbul’a ‘’İstanbul Mektebi Alisi’’ der. Şehirlerimizde binalarımızın, ihtişamı Mabetlerimizi gölgelemezdi. Camilerimizin gölgesi bizim için en büyük ihtişamdı. Öyle bir ihtişam ki bu…Selimiye’nin varlığı bize Edirne’mizi bağışlamıştır. Lozan’da bizim heyetin hiçbir şeye itiraz etmeden kafa salladığını gören diplomatlar ‘‘Bunları sıkıştırırsak Edirne’yi de bırakacaklar…’’ diye fısıldaşırken; aralarındaki en kurt olanı: ‘’Almasına alırız da Selimiye’yi ne yapacağız’’ diyerek vazgeçilir. Tapuluydu şehirlerimiz yani. Hem de her şeyin aleyhimizde olduğu bir zamanda tapumuzdaki mührü söküp alamadılar. Daha söylenecek çok şey var ancak, dünyamızın ortalaması maalesef batı kültürü etkisinde yaşam mücadelesi vermektedir. Mevzi olarak milli hareketler var ancak, henüz yeterli değil. Batının tüm dünyaya dikte ettirdiği ‘’Nefsi Emmare’’ seviyesindeki yaşam tarzı elbette Erdemliler ittifakı ile son bulacaktır. Ancak şehirlerimizin gerçek manada ‘Şehir’ olmaları için biraz daha çekeceğimiz var gibi görünüyor. Mayıs - Haziran 2013 113


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ • Cittaslow

"Bir şeylere doğru koşmak mıdır aslolan Bir şeylerden kaçmak mı? Kaçan kendinden kaçar Koşan yine kendine O halde acele etmeden…" Festina Lente

Yerel Yönetim Örneği Olarak “Sakin Şehir” Hareketi Avrupa’da başta İtalya olmak üzere Avusturya, Danimarka, Almanya , Hollanda, Norveç, Polonya, İspanya, İsveç ve İngiltere ile Güney Kore ve Avustralya gibi 25 ülkeden 150 küçük nüfuslu kentin üyesi olduğu ‘Sakin Şehirler’ örgütlenmesine Türkiye’den ilk katılan, İzmir’in Seferihisar ilçesi olmuştu. 2009’da Seferihisar’ın üye olmasının ardından 2011 yazında Muğla’nın Akyaka, Aydın’ın Yenipazar, Çanakkale’nin Gökçeada ve Sakarya’nın Taraklı ilçeleri de kabul edildi. 2012 yılında Isparta’nın Yalvaç, Kırklareli’nin Vize ve Ordu’nun Perşembe ilçelerinin de başvuruları kabul edilmiş, son olarak geçtiğimiz aylarda Şanlıurfa'nın Halfeti ilçesi "Cittaslow" yani "Sakin Şehirler Hareketi"ne katılmıştı. >

Yaşam kalitesini arttırmayı hedefleyen "Yavaş Şehir" oluşumda, yaşamın sakinliği ve yavaşlığı her alanda uygulanmaya çalışılıyor. AVM ve büyük marketler yerine marketler, pazarlar, bakkal ve esnaflarla yerel bir kalkınma modeli öngörülüyor. Son moda araçların yerine bisikletler tercih ediliyor ve araçlar şehir merkezinden uzak tutulmaya çalışılıyor. Yaya yollarının arttırılmasından genişlemesine, insanların yaşamını kolaylaştırılması adına birçok alanda düzenlemeler yapılıyor. Bir şehrin Cittaslow olması demek o şehrin dokusunun, renginin, müziğinin ve hikayesinin uyum içinde, şehir sakinlerinin ve ziyaret edenlerin zevk alabilecekleri bir hızda yaşanması demektir. Yerel zanaatları, tatları ve sanatları sadece eskilerin hatırlayabildiği kavramlar olmaktan çıkarıp hayatın içine tekrar koyabilmek, eylemlere ve faaliyetlere dökebilmeye çalışmak demektir. Hayatın tek amacının bir yerlere yetişmek olmadığını, 114 Mimar ve Mühendis

YAZI: YUNUS EMRE TOZAL / HARİTA MÜHENDİSİ

içinde bulunan andan zevk alınması gerektiğini insanlara hatırlatmaktır. Nüfusu 50 binin altındaki kentler için "yavaş felsefesi" Cittaslow, nüfusu 50 binin altındaki kentlerin üye olabildiği, kentlerin kendi gelenek-göreneklerinin yanı sıra yemek kültürü ve tarihsel kimliklerini korumalarını öngörüyor. Cittaslow'u küreselleşmenin şehirlerin dokusunu, sakinlerini, yaşam tarzını standartlaştırmasını ve yerel özelliklerini ortadan kaldırmasını engellemek için Yavaş Yemek (Slow Food) hareketinden ortaya çıkmış yerel bir kalkınma modeli olarak tanımlayabiliriz. Birliğe üye olan kentlerin ve üye adaylarının “Yavaş Felsefesine” bağlı kalmaları ve bu çerçevede hareket etmeleri için belirlenen 59 adet üyelik kıstası arasında; çevre, altyapı, teknoloji, misafirperverlik, farkındalık ve

yavaş yemek (Slow Food) gibi başlıklar bulunuyor. Dolayısıyla yavaş şehirlerde, süpermarket ya da McDonald’s aramanın bir anlamı yok. "Yavaş Şehir" kriterleri, gürültü kirliliğini ve trafiği kesmek, yeşil alanları ve yaya bölgelerini artırmak, yerel üretim yapan çiftçilerle bu ürünleri satan dükkan ve lokantaları desteklemek ve yerel estetik öğeleri korumak gibi, 50’den fazla taahhüt içeriyor. Yavaş Şehir olarak adlandırılmak ve salyangoz logosunu kullanabilmek için de, üye şehrin önce kontrol edilmesi, daha sonra da dedektifler tarafından düzenli olarak denetlenmesi gerekiyor. Bu bildiriye göre bir kentin Yavaş Şehir olup olmadığını belirleyen hareket, “Cittaslow”un, genel kuralların belirtildiği bir manifestosu, bu vasfı almak isteyen kentlerin imzaladığı kurum sözleşmesi, üye şehirler listesi ve bir yıllık toplantı programı bulunuyor.


Nereden çıktı ‘yavaş şehir’? 1986’da Roma’da ünlü İspanyol Basamakları Meydanı’nda bir fast food dükkânı açılır. Başta gazeteci Carlo Petrini olmak üzere birçok kanaat önderi ve esnaf, İtalya gibi mutfağıyla gurur duyan bir ülkenin kalbinde dünyanın her yerinde bulabileceğiniz böyle bir dükkânın açılmasına karşı çıkar. Tepkiler sonuç verir, dükkân kapanır. Bu zafer, ‘Slow Food’u, bugün 150 ülkede 100 binden fazla üyesi olan bir sivil toplum örgütü haline getirir. Yemek kavramının karın doyurmakla sınırlı olmadığını, yemek yemenin tohum aşamasından sunumuna kadar iyi, temiz ve adil olması gerektiğini savunuyor Slow Food Hareketi. Hareketin doğumundan 13 yıl sonra, felsefesinin kentlere uygulanmasıyla Cittaslow Birliği kuruldu. 1999’da Greve in Chianti Belediye Başkanı Paolo Saturnini önderliğinde üç belediye başkanı tarafından kurulan Cittaslow Birliği ‘yavaş’ felsefesine ve kendi özelliklerine sahip çıkan kentlerin bir araya geldiği bir birlik haline geliyor. Cittaslow yönetimi birliğin yavaş kimliğinin bozulmaması için yeni üyelerin gerçekleştirmesi gereken 59 adet kriter belirliyor. (şu anda kriter sayısı 80 civarında) Cittaslow kavramı, küreselleşmenin getirdiği sıradanlaştırmaya karşı gelen kentlerin kendi değerlerine sahip çıkarak kalkınmasını öngörüyor. Kentlerin yerel yemeklerine,

esnafına, kendi gelenek, görenek ve tarihine sahip çıkmasını ve onları koruyarak dünya üzerinde diğer milyonlarca kentten farklı bir noktada bulunmasını ön plana çıkarıyor. Nasıl yavaş şehir olunur? "Sakin Şehir" olabilmek için çevre ve altyapı politikaları, kentsel kalite, yerel üretimi korumak, misafirperverlik ve Slow Food aktivitelerinin desteklenmesi adı altında on bir başlıktaki kriterlerin uygulanması gerekiyor. 1) Nüfusun elli binden az olması. 2) Geleneksel yapıların korunması 3) Trafiğin azaltılması 4) Yerel ürünlerin kullanılması 5) Yenilenebilir enerji kullanılması 6) Fast Food dükkânları yerine yerel yemeklerin sunulduğu restoranların desteklenmesi 7) Eski yapıların restore edilmesi 8) Gürültü kirliliğinin engellenmesi 9) Hava kalitesinin yükseltilmesi 10) Organik ürün üretilmesi 11) El sanatlarının korunması gerekir Ama bir şehrin ya da ilçenin "Yavaş Şehir" konsepti olmasından sonra yapacakları da bu maddelerle bitmiyor. Tüm sorunların ve oluşabilecek hallerin "Yavaş Şehir" felsefesiyle çözüme kavuşturulması, yerel bir kalkınma model olarak her zaman teorikten pratiğe çözümler üretmesi gerekiyor. Türkiye’de Seferihisar ile başlayan bu hare-

kete, 2011 yılında yeni eklenen şehirlerimizin neden kabul edildiğine bir göz atalım. Türkiye'nin ilk Cittaslow şehri İzmir Seferihisar’da ne değişti? Yerel yemek yapan lokantalar, ilçeye özgü ürünlerin satılabildiği pazarlar, güneş enerjili aydınlatmanın kullanıldığı peyzaj projeleri, bedelsiz bisiklet kiralanabilen garaj ve bisiklet yolları, pazarda naylon yerine file torba ile Seferihisar, "Yavaş Şehir" şartlarını yerine getiriyor. 2009 yılında Cittaslow başvurusu kabul edilen Seferihisar'ı yerinde inceledik. Hem Seferihisar Beld. Başkanı M.Tunç Soyer ile hem de Seferihisar'ın çiftçisi, esnafı, işletmecisi ve berberiyle konuştuk. Bu yazıdan sonra röportajları okuyabilirsiniz. Kısaca Seferihisar'daki değişikliklere göz atacak olursak; Kadınlar üretime katılmaya, ekonomiye katkı sağlamaya başlamış. Kurulan üretici pazarları sayesinde ürünlerini aracısız satabilen insanlar köylerin boş duran arazilerini kullanmaya başlayarak, tarımda üretim arttırılmış. Yerel kalkınma modeli başarılı bir çalışma sonucunda ciddi bir seviyeye ulaşmış. Seferihisarlılar pazarda Adana’da yetişen bir ürünü almak yerine Seferihisar’da yetişen bir ürünü almaya başlamışlar; ilçede üretilen ürünleri çok önem veriyorlar. Mayıs - Haziran 2013 115


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ • Cittaslow

Yerel kalkınma modeli başarılı bir çalışma sonucunda ciddi bir seviyeye ulaşmış. Seferihisarlılar pazarda Adana’da yetişen bir ürünü almak yerine Seferihisar’da yetişen bir ürünü almaya başlamışlar; ilçede üretilen ürünleri çok önem veriyorlar.

İnsanlar çevreye, geri dönüşüme daha duyarlı hale gelmiş. Toplumun hemen her kesiminden karşılaştığımız ve söyleşi yaptığımız Seferihisar'da halk, yerel kalkınma modeli anlamında duyarlı. İlçede bir farkındalık oluşmuş diyebiliriz. Bu anlamda kalkınma yolunun kıyılara musallat olan betonlaşma (kentsel dönüşüm) olmadığı, kentlerin doğal yapılarına, yerel özelliklerine sahip çıkarak da kalkınabileceklerini iyi analiz etmişler. Bir şehrin "Yavaş Şehir" olduktan sonraki en önemli sorunu, turizm patlaması yaşayıp nüfus yoğunluğuna çare bulamaması denilebilir. Seferihisar'da yakın gelecekte böyle bir sorun yaşanabilir. Denize kıyısı da bulunan, çok güzel koylara sahip olan Seferihisar, "Yavaş Şehir" üyeliğiyle birlikte turistler için cazibe merkezi haline gelmiş. İlçede halen henüz bir AVM yapılamaması çok güzel nokta ama 30 bin nüfusu bulunan ilçede nüfus yoğunluğu arttığında küreselleşmeye karşı gelmekte zorlanılabilir. Aydın Yenipazar'ın "Yavaş Şehir" Çalışmaları Milli mücadele kahramanlarından Yörük Ali Efe”nin yaşadığı Yenipazar, Aydın’ın yüzölçümü en küçük ve nüfusu en az olan ilçesi. Sakin şehir ilan edildikten sonra ‘Tarihi bodrumlardan çıkaralım’ kampanyası ile evlerde bir köşede unutulmuş, tarihi değer taşıyabilecek eşyalar toplanmaya başlanmış. Yenipazarlılar hem kültürel mirasları116 Mimar ve Mühendis

na, hem organik tarıma karşı daha duyarlı olmuşlar. Cittaslow, sadece kentin tarihsel zenginliklerine sahip çıkmayı değil, bilim ve teknolojiyi kent kalkınmasında en yaygın şekilde kullanmayı, yönetime katılımı en geniş ve demokratik formlarda gerçekleştirmeyi, bütün bunları gerçekleştirirken, doğayı ve çevreyi korumayı gerektiriyor. Yenipazarlılar hem çevre bilinciyle doğaya karşı sorumluluklarını yerine getirirken, hem de ilçede sosyal donatı alanlarını arttırmaya dair çalışmalar yapıyorlar. Beld. Başkanı Yüsran Erden ile hem ilçenin geçmişinden gelen kültür hazinelerini, hem de ekonomik gelişmesinde atılan adımları konuştuk. Bu yazımızdan sonra Yenipazar Beld. Başkanı Yüsran Erden ile yaptığımız söyleşiyi de okuyabilirsiniz. Yenipazar ve Seferihisar'da "Yavaş Şehir" adına yapılan Ortak Faaliyetler: Hem Seferihisar'da hem Yenipazar'da dikkatimizi çeken ilk özellik, kadınların da sosyal ve ekonomik hayatın bizzat içinde olduğu… Kadınlar el işlerinden tarıma, organik besin üretiminden kültürel motifleri dokuma alanlarına kadar birçok alanda aktif bir şekilde çalışıyorlar. 2-) Yaşlılara Hürmet: Bir toplum, gençleriyle büyür ama yaşlılarıyla da tecrübe kazanır. Her iki ilçede de yaşlılara özellikle hürmet ediliyor, onlara özel program-

lar ve etkinlikler hazırlanıyor. Örneğin Seferihisar'da yaşı 75'i aşmış 400 kadar insana Onur Yemeği verilmiş ve her birinden hatıralarını anlatılması istenmiş. Bu hatıralar kitapta toplanmış ve anlatılanları tekrar hayata geçirilmesi noktasında hemen faaliyetlere başlanmış. Benzer bir faaliyet "Anılarınızı bize Emanet Edin" başlığıyla Yenipazar'da da yapılmış. 3-) Yaya kaldırımlarının çokluğu: Her iki ilçede de dikkat çeken unsurlardan biri de yaya kaldırımlarının geniş oluşu. Sanki cadde ve sokaklara araçlar hakim değil de, insanlar hakim. Yollar sanki araçlar için değil, insanlar için yapılmış. 4-) Tarihi ve Kültürel Mirasın Korunması: Seferihisar'da kültür hazinelerinin korunmasına yönelik çalışmalar hızla devam ediyor. Sığacık Kalesi'nin yeniden hayata kazandırılacak olması heyecan verici bir proje. Yine Teos Tapınağı'nın tarihteki rolünü yeniden kazandırılmaya çalışılması da gelecek adına müthiş bir proje. Yenipazar'da da bir kültür hazinesi olan yerel kahraman figürü ön plana çıkmış. Kurtuluş Savaşı'nda çok önemli başarılara imza atan Yörük Ali Efe'nin evinin müzeye dönüştürülmesi, kitaplarının yayınlanması, yine ilçenin Osmanlı kayıtlarındaki tarihinin araştırılması, sergilere taşınması gelecek adına kayda değer önemli faaliyetler… 5-) Yerel Organik Pazarlar: Her iki şehir de Cittaslow kriterlerinde yerel kalkınma modelini çok iyi kavramış. Seferihisar'da top-


lumun daha faal, daha tecrübeli ve duyarlı olduğunu söylemek mümkün. Her ili ilçede de yerel pazarlar kuruluyor ve taze, besin değeri yüksek ürünler yetiştirilip tüketiliyor. Tarımda da önemli çalışmalar yapılıyor. Diğer "Yavaş Şehir"lerimiz Muğla-Akyaka: Ne çevre kirliliği var ne de gürültü Muğla’ya bağlı Akyaka; sırtını yeşil dağlara, eteklerini mavi sulara yaymış sessiz, sakin, huzur dolu bir kasaba. Çevre ve gürültü kirliliği yok. Etrafınızda gözü rahatsız eden bir yapılaşma yok. Kendine has mimari özellikteki ahşap evleri, binlerce yıldır Güney Batı Anadolu’da yaşayan çeşitli medeniyetlerin izlerini taşıyan tarihi dokusu ile Türkiye’nin yeni sakin şehri. Çanakkale Gökçeada: Türk ve Rum kültürleri bir arada Çorak topraklarda bereket tanrısı olarak adlandırılan Imbrasos’un bolluk diyarı olarak bilinen İmroz, bugünkü adıyla Gökçeada, Homeros’un İlyada destanında deniz tanrısı Poseidon’un adası olarak geçer. Çanakkale’ye bağlı ada turizmin yanı sıra zeytincilik, arıcılık, bağcılık, balıkçılık ve organik tarım ile öne çıkıyor. Türk ve Rum kültürünün iç içe yaşadığı ada bu günlerde altın madeni tehdidi altında. Sakarya Taraklı: Osmanlı döneminin Sakarya’daki tanığı Helenistik dönemden günümüze birçok medeniyetin hüküm sürdüğü Taraklı, Sakarya’ya bağlı. Osmanlı dönemine tanıklık eden evleri, konakları ve dar sokaklarını süsleyen Arnavut kaldırımlarıyla ünlü. Sakin şehir olmasıyla tarihi dokusu artık daha iyi korunacak.

Kırklareli Vize'nin Üyeliğe Kabulü Kırklareli’nin ıhlamur kokulu, kendine has kent ve insan dokusu, zengin doğa ve kültür varlıkları birlikteliği ile Trakya’nın önemli yerleşimlerinden biri Vize, 2012'de üyeliğe kabul edildi. “Vize Sokak Sağlıklaştırma” ve “Antik Dönem Trak Evi Canlandırması” projeleri ile dikkat çeken Vizeliler, bakalım önümüzdeki yıllarda nasıl çalışmalar yapacak… Karadeniz'in tek Yavaş Şehri Ordu Perşembe Yavaş Şehirler, öncelikle kent halkının birlikte karar verdiği Sürdürülebilir Yaşam Biçimi ve hizmet anlayışını öngörmektedir. Karadeniz Bölgesi’nin ‘Cittaslow Şehri’ (sakin şehir) unvanına sahip tek yerleşim yeri Perşembe, "Yavaş Şehir" olduktan sonra bisikletli yaşama dair projeleriyle gündeme gelmişti. İleriki yıllarda nasıl projeler yaptıklarını göreceğiz. Isparta Yalvaç'ın köklü mirası keşfedilmeyi bekliyor Binlerce yıllık tarihi geçmişe sahip olan Yalvaç, bir süredir yerel kimliğin korunmasını öngören projelerle adından söz ettiriyor. Tarımsal üretimin yanında dericilik, keçecilik ve halıcılık gibi geleneksel el sanatlarının yaşatılmaya çalışıldığı Yalvaç’ın adının ‘resul’ anlamına gelmesi bölgeyi inanç ve kültür turizmi yönünden de cazip kılıyor. Roma döneminde büyük öneme sahip olan Psidia Antiocheia antik kentinin yanı sıra Kudüs’ten Roma’ya yaptığı yolculuklarla

Bir şehrin "Yavaş Şehir" olduktan sonraki en önemli sorunu, turizm patlaması yaşayıp nüfus yoğunluğuna çare bulamaması denilebilir. Seferihisar'da yakın gelecekte böyle bir sorun yaşanabilir. Denize kıyısı da bulunan, çok güzel koylara sahip olan Seferihisar, "Yavaş Şehir" üyeliğiyle birlikte turistler için cazibe merkezi haline gelmiş. İlçede halen henüz bir AVM yapılamaması çok güzel nokta ama 30 bin nüfusu bulunan ilçede nüfus yoğunluğu arttığında küreselleşmeye karşı gelmekte zorlanılabilir. Hıristiyanlığın yayılmasına öncülük eden Aziz Paulus’un, İ.S. 46 ve 62 yılları arasında Antiocheia'ya üç kez ziyaret ederek ilk vaazını burada verdiği biliniyor. Yeni Cittoslow kent Güneydoğu Anadolu’dan: Halfetİ Halfeti ilçesi tarihi, doğası, mimarisi, mutfağıyla alternatif bir kentsel yaşam alanı olarak birliğe başvurmuştu, başvurusu kabul edildi. Halfetili Nihat Özdal “İlçe 4 bin yıllık tarihi, 200 yıllık tarihi camii, kesme taş sokakları, bisiklet, kano parkurları, Değirmen Deresi Vadisi, çizgili sırtlanı, tekne turları, yüzer lokantaları, incir kavurması, kebat reçeliyle bunu fazlasıyla hak ediyor” diyor. GAP projesi çerçevesinde yapılan baraj nedeniyle su altında kalan Halfeti Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden bu ağa katılan ilk ilçe oldu. Mayıs - Haziran 2013 117


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ • Cittaslow

Seferihisar BelEdİYE Başkanı M.Tunç Soyer

"Büyükşehirler sürdürülebilirliklerini yitirdiler, insanlar kaçmak istiyorlar artık" Seferihisar BelEDİYE Başkanı M.Tunç Soyer ile Sakin Şehrin ne olduğunu, neleri amaçladığını, ne gibi uygulamalarla Seferihisar'da geleceğe dönük yatırımlar yaptığını konuştuk. Seferihisar'da halk ciddi bir biçimde farkındalık kazanmış durumda. Başkan Soyer, gelenek ve göreneklerin korunması olmak üzere kentteki sosyal yaşamın kolaylaştırılmasının, ortak iş ve yaşamın oluşturulması ve geçmiş değerlerin korunmasına ve paylaşımına yönelik çalışmaların önemini anlattı. Başkan Soyer, “Her şeyi para ile çözmedik, ortaya koyduğumuz önerileri halkımızın benimsemesi için yılmadan, bıkmadan usanmadan anlatmayı sürdürdük. Kendi yararlarına olduğu konusunda ikna ettik ve başardık. Bugün Seferihisar birkaç yıl öncesine oranla her alanda çok mesafe almıştır” şeklinde konuştu. >

2009'da Seferihisar Beld. Başkanı seçildiniz. Aynı yıl Seferihisar, "Yavaş Şehir" (cittaslow) konseptine uygun Türkiye'nin ilk ilçesi oldu. Nasıl başladı bu süreç, hem süreci hem de "Yavaş Şehir" felsefesini konuşalım öncelikle… M.Tunç Soyer: Öncelikle "Yavaş Şehir" hareketi bir moda ya da trend hareketlerinden biri değil, bunun arkasında çok güçlü bir felsefe var ki, bu felsefeye "yavaşlık felsefesi" deniyor. Bu felsefenin nereden çıktığına bakacak olursak, geriye; sanayi devrine gitmemiz gerekiyor. Sanayi devrimi sırasında iki temel dönüşümden bahsedilebilir; Büyüklük ve Hız. Sanayi devriminde hızlı yaşamla ilgili işçilerin çalışma saatlerine karşı verdiği mücadelenin temelinde insanların insanca yaşamlarıyla ilgili kendilerine zaman yaratmak; zamana sahip olmak vardır. Sanayi devrimi, aslında o dönem ortaya çıkan ürünlerin pazarlanması sonucunda oluşmuş ve pazar mücadelesi de milyonlarca insanın canı pahasına yaşanan iki büyük dünya savaşı geçirmiştir. Sonun118 Mimar ve Mühendis

SÖYLEŞİ: YUNUS EMRE TOZAL / Ayşegül Tozal

da bir takım sanal sınırlar tanımlanmış ve pazarlar paylaşılmış. Günümüzde pazar paylaşımının giderek bu sanal sınırlarla tanımlanamayacağı bir başka evreye; bireyin fethine dönüşen bir mücadele haline geçilmiş. Kapitalizm, bireyin fethine yönelmeye başlamış; hepimiz aynı marka ürünleri tüketen, aynı marka telefonlarla konuşan, aynı markla TV'ler izleyen, aynı markalı giyecekleri giyip aynı markalı yiyecekleri yiyen insanlar haline gelmişiz. Bu, bir anlamda insanın köleleşmesi sonucunu doğururken, aynı çağ bir başka kapıyı da açmış; insanın özgürleşmesi… İnsanlar internet vasıtasıyla o köleleşmeye tepki gösterebilecekleri kaynaklara, her türlü bilgiye, belgeye, makaleye, müziğe, sanata ve edebiyata ulaşmaya başlamışlar. Ve sonunda özgürleşmelerinin önünü açacak arayışlar peşine düşmüşler. Yavaş hareketi işte o alternatif çözümlerden ortaya çıkan bir hareket. "Küreselleşmenin dayattığı iki büyük değer var, biri büyüklük, diğeri hız.

İşte cittaslow (sakin yaşam) bu ikisinin tersine bir şeyler söylüyor." Sanayi Devriminin sürecinde 'slow' kavramının nereden geldiğini söyleyecek olursak, 'Yavaş Hareketi' ilk 1986'da yemek hareketi olarak başlıyor. İtalya'da bir meydanda fastfood lokantası açılmasına tepki veren bir grup İtalyan, yemeğin abur cubur atıştırılacak bir şey olmadığını, bunun arkasında bir kültür bir gelenek olduğunu iddia ediyorlar ve açılacak fastfood lokantasının o dükkanın tarihsel dokusunu da bozacağını söyleyerek bir tepki hareketi başlatıyorlar; kısa zamanda zafer kazanarak o dükkanın açılması engelleniyor. Bu zafer onları cesaretlendiriyor ve fastfood karşıtı oldukları için adını "slowfood" alan bir hareket başlıyor, kısa zamanda tüm dünyaya yayılıyor. Bugün 150 ülkede 100 binin üzerinde üyesi olan bir sivil toplum hareketine dönüşüyor. 1999'a kadar sadece bir yemek hareketi olarak devam ediyor. 1999'da 4 İtalya Belediyesi bir araya gelip, bu hareketi sadece yemek hareketi olmaktan çıkarıyor-


lar ve o dönem için 59 kriter tanımlıyorlar. (Daha sonra 70 kriter tanımlanıyor) 59 kriteri yerine getirenlere "Sakin Şehir" ya da orijinal adıyla cittaslow adını veriyorlar. Cittaslow, bugün birçok coğrafyaya yayılmış bir şekilde, 27 ülkede 150'nin üzerinde kentin üye olduğu bir birliğe dönüşüyor. Kısaca öyküsü, tarihsel zemini böyle. Biz 2009'da, Türkiye'den ilk başvuruyu yapan kent olduk. Bir anlamda sıkıntılıydı, çünkü ismi gavurca olan, logosu salyangoz olan bir hareket bu. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibi bir şey ama bir yerel kalkınma modeli olduğu için de insanların sahiplenmesi gereken bir model. Bir Beld. Başkanı'nın gelip de "Bu projeyi uygulayacağız, hadi uygulayın" demekle gerçekleşecek bir şey değil ki. İnsanların inanması, içselleştirmesi ve sahip çıkması gereken yerel kalkınma modeli bu. Biz de insanlara daha ünvanı almadan anlatmaya başladık. Her akşam kahvelere gidip, sakin şehir olmak için ne yapmak lazım, olursak hayatımızda neler değişecek gibi sunumlar yaptık. Biz PowerPoint'te sunumlar yaparken yan masada şakır şakır okey oynayanlar vardı ama biz inatla, ısrar ederek devam ettik. Göz ucuyla, hafif kulak kabartarak izlediklerini gördük ve bunun sonunda İtalya'ya davet edildik, sertifikamızı aldık, dönüşte muazzam bir sürprizle karşılaştım. Ben eve gitmeyi düşünürken bütün Seferihisar konvoylarla gelmiş havaalanına, davullarla zurnalarla alkışlayanlar,

havalara kaldıranlar, boynuma boğazıma sarılanlar… Dedik ki, anlatabilmişiz, bundan sonra daha cesur adımlar atabiliriz, atmaya da başladık. Attıkça anlattık, anlattıkça insanlar sahip çıktılar ve gerçekten onların yaşam kalitesini yükselten bir seviyeye doğru gelindi. Ne oldu peki? Daha çok sayıda insan burada yaşamak istedi, en azından buraya gelip tatillerini geçirmek istedi. Çünkü bu, insanlara çok sempatik gelen bir şey. Neden sempatik geliyor, tarihsel değerlere sahip çıktığınızı söylüyorsunuz, yaşatmak için çaba harcadığınızı gösteriyorsunuz, diğer yandan teknolojiyi en üst ve en yaygın şekilde kullanıyorsunuz, tüm bunlar ezberleri de bozdu. Siz eğer çok fazla tarihten ve geçmişten bahsederseniz muhafazakarsınızdır, ilericilik veya çağı yakalama gibi çok fazla kaygınız olmayabilir; aynı şekilde çok fazla teknolojiden bahsediyorsanız geçmiş sizin için ihmal edilebilirdir, ya da doğa, çevre ihmal edilebilir gibi ezberlerimiz bozulmaya başladı. Bunların bir arada harmanlanabileceği ve yerelin birçok kapıyı açabileceğini gördü insanlar. Bu öyle bir şey ki, sözün başında dediğimiz küreselleşmenin dayattığı iki büyük değer var, biri büyüklük, diğeri hız. İşte cittaslow (sakin yaşam) bu ikisinin tersine bir şeyler söylüyor. Yavaşlık ve yerellik insana daha yatkındır, insanın doğasıyla daha uyumludur diyor, biz de bunu yapmaya çalışıyoruz burada. Yaptığımız her şey, sakin şehir çatısının altına giren

çalışmalar… Şöyle bir tane örnek vereyim: 75 yaş üzeri 400 civarında vatandaşımıza bir Onur Gecesi düzenledik, toplu bir yemek verdik ve onlar için soru hazırladık. "Annen ne yemek yapardı, deden hangi masalı anlatırdı, bahçede hangi oyunları oynardınız, komşularla ilişkileriniz nasıldı" gibi… İnanılmaz kıymetli gelenekler, yemek tarifleri, adetler çıktı ortaya. Biz o yemek tariflerinden yola çıkarak bir lokanta açtık, Sefertası Lokantası ve kurduğumuz bir kadın kooperatifine lokantayı devrettik. Kadınlarımız o eski yemekleri yapmaya başladılar. Sonra kadınlarımız bununla da yetinmediler, onları sanal ortama taşıdık ve seferipazar.com'u açtık. Şimdi evlerinde yaptıkları salçaları, erişteleri, turşuları oradan satıyorlar. Gene oradan yola çıkarak Seferihisar Çınarları kitabını yayınladık. Teyzelerimizin, ninelerimizin anlattıklarını bir sözlü tarih gibi kitaba dönüştürdük. Tüm bunlar aslında cittaslow şemsiyesi altında yapageldiğimiz işler… Bu, başlangıç noktası olmayan, bitiş noktası olmayan bir şey. Her gün bu şehri daha iyi bir cittaslow yapabilmemiz için yapılması gerekenler çıkıyor karşımıza ve çıkacak, hiçbir zaman bitmeyecek. Cittaslow kriterleri "Tamam ben bunu yaptım" deyi de kapatacağınız kriterler değil, her an onun daha fazlasını, daha iyisini yapmak mümkün. Cittaslow (Sakin Yaşam) modelini Seferihisar'a en başında uygulamayı düşünürken, toplumsal bir ihtiyaçtan ötürü mü düşünüp uygulanması gerektiğine karar verdiniz, yoksa turizmi düşünüp belki daha çok turizm yapılarak kalkınabiliriz diye mi planlama yaptınız? Nereden çıktı böyle bir fikir? Elbette toplumsal bir ihtiyaçtan ötürü, neden biliyor musun? Çünkü büyükşehirler sürdürülebilirliklerini yitirdiler. Büyükşehirler sadece gerginlik, telaş öfke ve kaos üretiyor, insanlar mutsuzlar, kaçış arıyorlar. Herkesin hayalinde vardır ya hani, bir sahil kenarına yerleşeyim, bir dağ evinde kalayım… Çünkü insanlar büyükşehirlerden kaçmak istiyorlar artık. Büyükşehirler insanın doğasıyla uyumlu bir yaşam koymuyor ortaya. Somut örnektir; İtalya'da bir profesör anlatmıştı; Karbon ayak izi dediğimiz Mayıs - Haziran 2013 119


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ • Cittaslow

Türkiye bir sakin şehirler cenneti olacak, olmaya adaydır. Çünkü biz yaşlılar yemeğini yaptığımız ne hissettim biliyor musunuz? Birincisi yaşlılarımızı mutlu etmek çok kolay. İkincisi, biz onların elini öpüp başımıza koyuyoruz. Çağdaş batı için böyle bir şey yok. Bitmişler. O hani, büyüklerin değerini bilmek, onlara saygı göstermek gibi bir şeyleri yok. Ama biz hâlâ bunu yapıyoruz, her şeye rağmen… Bu çok kıymetli bir şey. bir şey var. Biz kirli ayak izi bırakıyoruz her birey, her kurum, her kent olarak. Dedi ki, karbon ayak izi, bir kentin, bir kurumun yaşamını sürdürmek için gerekli olan üretim alanıyla, o üretim sırasında ortaya çıkan atığı bertaraf etmek için gereken alanın toplamıdır. Ve bu örneğin Tokyo'nun coğrafi sınırlarının 490 misli büyük bir alana hitap etmektedir. Baltık kentlerinde yapılmış aynı araştırma, her yerin kendi coğrafi sınırları içinde 500 ila 1000 misli büyüklüğünde alanı kirlettiği tespit ediliyor. İşte en azından bu kirlilik, sürdürülebilirliğin tükenmekte olduğunun göstergesi… O yüzden insanlar başka arayışlar içerisinde, toplumsal ihtiyaçlılık da işte buradan kaynaklanıyor. "Türkiye bir sakin şehirler cenneti olacak, olmaya adaydır…" Hep şunu söylüyorum, Türkiye bir sakin şehirler cenneti olacak, olmaya adaydır. Çünkü biz yaşlılar yemeğini yaptığımız ne hissettim biliyor musunuz? Birincisi yaşlılarımızı mutlu etmek çok kolay. İkincisi, biz onların elini öpüp başımıza koyuyoruz. Çağdaş batı için böyle bir şey yok. Bitmişler. O hani, büyüklerin değerini bilmek, onlara saygı göstermek gibi bir şeyleri 120 Mimar ve Mühendis

yok. Ama biz hâlâ bunu yapıyoruz, her şeye rağmen… Bu çok kıymetli bir şey. O yüzden bizden öğrenecekleri çok şey var daha… Huzur evlerini görüyorsunuz. Bunun önüne geçmeliyiz. Onların bizim köklerimiz; bizim değerlerimiz olduğunu, onlardan alabileceğimiz hikmetler olduğunu unutmamalı, hayatın hızı karşısında kendimizi kaybetmemeliyiz. Halbuki orada müthiş bir hazine var. O kadar güzel gelenekleri bize anlattılar ki… Bir tanesini anlatayım, bayram sabahları erkekler camiye gidince, kadınlar evlerinin önünü yıkarmış. Öyle olduğu için de bütün sokaklar yıkanırmış. İşte bu kadar basit, uygulanabilir bir şey bu. Erkekler camiden çıkınca pırıl pırıl sokaklardan geçerek evlerine gelirmiş. Şimdilerdeyse biz yok sayıyoruz, unutuyoruz değerlerimizi, o yüzden sahip çıkmak gerekiyor. Peki hangi ekonomik sosyal kültürel farklılığı farkettiniz de yavaş şehir olmaya başvurdunuz, neyi gözlemlediniz en başta Seferihisar'da? Burası 2500 yıllık bir Teos kentine, 500 yıldır da içinde kesintisiz hayatın sürdüğü bir geçmişe sahip. Ama biz, böyle bir değerin olduğunu bildiğimiz halde kul-

lanmıyoruz. 2500 yıl önce Teos'ta bütün sanatçılar, kovuldukları İyon kentinden Teos'a gelmişler ve burada vergi indiriminden faydalanarak yaşamaya başlamışlar. Teos'lular kapılarını açmışlar sanatçılara yani, tarihte ilk kez Sanatçılar Sendikası burada kurulmuş. Bu bilgi, birçok insan için değer taşımayabilir ama ister Paris'te, ister Montreal'de ister Roma'da olsun, sanatla ilgilenen herkes için aslında çok kıymetli bir şey. O yüzden şu hedefi koyuyoruz, Birgün Teos, iade-i itibar edilerek yine Sanatçılar Şehri olabilir. Çünkü kökeni bu. Yine Sığacık kalesinin içinde 500 yıldır kesintisiz bir hayat; mahalle kültürü var. O yüzden kaleyi ve kale içindeki evleri restore edip, her bir evin bir odasını turizme açacağız. Çünkü bu bir insanlık mirası, 284 tane ev var orada, 284 odalı bir tatil köyü gibi Belediye olarak pazarlayacağız. Turist geldiğinde kale içindeki evde kalacak, sokağında yürüyecek, mahallesini gezecek, bisikletine binecek, kahvesinde oturacak, yani bizim o tarihi mirasımızın zenginliğiyle buluşacak. Bütün bunlar beni cittaslow ile buluşturdu. Biz, hayatımızın bu kadar zengin olabileceğini, bu kadar olağanüstü coğrafyada yaşadığımızı, müthiş bir kültür hazinesine sahip olduğumuzu unutarak sürdürüyoruz hayatımızı. Oysaki zenginliklerimiz geleceğimizi aydınlatacak ışıklardır. Biz eğer bu enginliklerimizi kullanabilirsek geleceğimiz parlak… Peki yavaş şehir olduktan sonra hayat pahalılaştı mı, ucuzlaştı mı, neler değişti? İnsanların kişisel ve toplumsal ilişkilerinde "toplumsal duyarlılık" arttı mı, insanlar memnun mu? Genel olarak insanlar memnun, çünkü her şeyin değeri yükseldi. Gayrimenkullerin değeri, esnafın dükkanının değeri arttı, yaptıkları iş hacmi büyüdü, yeni yatırımlar gelmeye başladı. Sonuç olarak herkesin hayatına olumlu bir etkisi oldu, yaşam kalitesi yükselmeye başladı. Bundan 6 yıl önce x fiyatına satılan yer, şu anda 5x fiyatına satılabiliyor. Peki toplumsal ilişkilerde farkındalık, birlik beraberlik, dayanışma arttı mı? Elbette, bu soruya bir projeden bahsedeyim, Seferihisarlılar projesi başlattık, üç yıl-


dır yapıyoruz. Önce Seferihisar'da yaşayan ve dışarıdan gelmiş nüfusları tespit ettik, 6 büyük grup olduğunu gördük. Tokatlılar, Yozgatlılar, Afyonlular, Kürtler, Ahıska Türkleri ve Karadenizliler olmak üzere. Bu 6 büyük grubu topladık ve önderlerine "Siz burada kendi aranızda kermes, piknil vs. yapıyorsunuz ama artık siz Seferihisarlı olmanıza rağmen dışlanmış yaşıyorsunuz. Hem Seferihisar sizi dışlıyor, hem siz kendi içinize kapanıp Seferihsar'ı dışlıyorsunuz. Bunu kırmak gerekiyor. Biz 6 günlük bir fuar yapacağız. Bu fuarda her birinize stant vereceğiz. Kendi zenginliklerinizi, örf ve adetlerinizi, lezzetlerinizi orada sunun. Sırayla her biriniz bu fuarın kültürel etkinliğinizi üstleneceksiniz. Her akşam biz birinizin konuğu olacağız" dedik. Gerçekten de bir akşam hep beraber Kürtçe türkülerle halay çektik, ertesi akşam Ahıska Türklerinin akşamında kaynaştık, hep beraber hamsi yedik Karadenizlilerin akşamında, Mardin'in meşhur Mırra'sını içtik. O kadar keyifli fotoğraflar vardır ki, bir Diyarbakırlı dedemiz poşusunu takmış halde geldi torunlarıyla birlikte, torunlarına efe kıyafeti giydirmiş düşünün yani… Buradan şunu söylemek istiyorum: Toplumsal barış, birilerinin atacakları imzayla olmaz. Barış, birbirimize anlayış, saygı, sevgi, hoşgörü göstermeye başladığımız zaman olacak. Biz bu fuarları "Hepimiz Seferihisarlıyız" afişinin önünde yaptık, herkes birbirini alkışladı, en çok da çocuklar… Neden biliyor musunuz? Çünkü ötekileştirilmişler… Gördüler ki, her birinin bambaşka zenginlikleri, güzellikleri var ve tüm bu güzelliklerin sahibi bizleriz! 5 sene önce bizde şehit cenazesi geldiğinde yine gençler gidip Kürt mahallesinde havaya ateş eder, taciz edermiş. Şimdi bunlar bitti, herkeste hoşgörü var. Toplumsal barış dediğimiz şey böyle sağlanabilirdi, şükür sağlandı da… O zaman barışı her alanda bir fırsata çevirmemiz gerekiyor. Kesinlikle, bu bizim zenginliğimiz zaten… Biz beraber yaşamışız yüzlerce yıl. Biz sadece küreselleşmenin dayattığı kopmaları, izolasyonları, asimilasyonları uzak tutmaya çalışıyoruz. Bana başta çok karşı çıkanlar oldu "sen bu dernekleri kemikleş-

Burası 2500 yıllık bir Teos kentine, 500 yıldır da içinde kesintisiz hayatın sürdüğü bir geçmişe sahip. Ama biz, böyle bir değerin olduğunu bildiğimiz halde kullanmıyoruz. 2500 yıl önce Teos'ta bütün sanatçılar, kovuldukları İyon kentinden Teos'a gelmişler ve burada vergi indiriminden faydalanarak yaşamaya başlamışlar. Teos'lular kapılarını açmışlar sanatçılara yani, tarihte ilk kez Sanatçılar Sendikası burada kurulmuş. Bu bilgi, birçok insan için değer taşımayabilir ama ister Paris'te, ister Montreal'de ister Roma'da olsun, sanatla ilgilenen herkes için aslında çok kıymetli bir şey. O yüzden şu hedefi koyuyoruz, Birgün Teos, iade-i itibar edilerek yine Sanatçılar Şehri olabilir. tiriyorsun" diye, ama yılmadık. O dernekler zaten orada… Ben sadece onların ne kadar zengin ne kadar güzel olduğunu göstermeye çalışıyorum. Şimdi "yavaş şehir" dedik. Şehirlerimizi yaşlıların, çocukların ve engellilerin de rahat yaşayabileceği bir mekana dönüştürmemiz gerekiyor tabii. Büyükşehirlerde gerçekten bu çok zor. Metropol olmanın getirmiş olduğu zorluklar, hızlanmanın verdiği etki, kaos, yaşlıların toplu taşıma araçlarına binemeyişi vs. Diğer tarafta sakinleşmenin verdiği bir huzur var buralarda. Peki burada şehir, olağanüstü bir durum oluştuğunda, dışarıdan bir lojistik almadan kendi kendisine yetebiliyor mu? Çok zor bir soru bu. Böyle bir şey yaşamadık, sonuçlarının ne olacağını bilemiyorum. Şunu söyleyebilirim; biz, tarımsal üretimi güçlendirmek için çok emek harcıyoruz. Bu yüzden Üretici Birlikleri kurmaya başladık. Mandalina Üretici Birliği kurduk mesela. Zeytin, enginar da geliyor. Sonra Özgür Keçi Üretimi Birliği kuracağız. Çünkü küçük üreticilerin tek başına mağdur olduklarının farkındayız, ne zamanki birlik çatısı

altında buluşuyorlar, o zaman ürünlerinin pazarlamada yol kat etmeye başlıyorlar.Biz Mandalina Üretici Birliği'ni kurunca ilk iş olarak, İşleme Paketleme Tesisi alıp Birliğe devrettik. Şu anda Birlik, Türkiye'de ilk kez ihracat yapma yetkisi almış olan birliktir. Geçen Mandalina sezonunda bahçemizdeki meyveleri Sırbistan'a, Rusya'ya sattık. Belediye mevzuatında böyle bir şey yazmıyor olabilir ama küçük üreticiyi beslemek gerekiyor. Beni en çok heyecanlandıranlardan biri Özgür Keçi Üreticiliği… Böylece Mandıra kurup ilçemizde keçi sütünden yapılan ürünlerin markalaşmasını sağlayacağız. Bir taşla iki kuş vurmayı planlıyoruz, hem daha sağlıklı ürünler yetişecek, hem de buradaki üretici emeğinin karşılığını daha fazla almış olacak. Biz yaşadıkça, ümidimizi kaybetmemeliyiz. Emekle ilgili ve bu toprakların taşıdığı zenginliklerle ilgili bir derdimiz var, hak ettiğimiz şekilde yaşamak istiyoruz biz. Buraya gelmeden önce bir çiftçiyle (Temel Abi) konuştuk. Onunla yaptığımız röportajı da yayınlayacağız. Biz eskiden sağlıklı beslenmenin ve emeğimizin hakkını tam olarak alabilmeyi bilmiyormuşuz, şimdi şimdi farkediyoruz dedi. Bir çiftçinin bu farkındalığa varması çok önemli bir başarı… Emek vermişsiniz, Allah da emeklerinizi boşa çıkarmamış, biz burada bunu gördük. Evet. Yine gelmeden önce bir pazarcı ile konuştuk, o da burada farkedilir şekilde insanların çevresiyle olan ilişkilerinde birlik ve beraberliğin arttığını, pazar yerlerinde güven duygusunun oluştuğunu söyledi. Şunu soracağım, burada bir AVM yok. Bununla ilgili bir mücadele veriyor musunuz? Bir de Mayıs - Haziran 2013 121


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ • Cittaslow

Şu anda nüfusumuz 30 bin. 20 sene sonra 100bin olacak, 30 sene sonra 200 bine yaklaşacak. Biz, bir mimari üslup yakalamak zorundayız. Neden, çünkü burası Seferihisar olduğu için. Bu sözü Erzincanlı da kendi şehri için söylemeli, Nazillili de kendi ilçesi için söylemeli…

Seferihisar gittikçe büyüyor. Büyümeye karşı bir önlem alacak mısınız? Bıçak sırtındayız diyebilirim bu konu için. Bıçak üzerinde yürüyoruz ama buradaki sigorta insanların kendileri. Onlar bu işe sahip çıktıkları sürece bu iş büyüyecek, mesafe kat edecek, devam edecek… Benim iradem zaten sürmesinden yana ama bu iradeyi onlar beslerlerse sürdürülebilirlik olur. Yani halk, o AVM açıldığında yanındaki bakkalın yaşamasını sağlamak için AVM'ye gitmeyecek, bakkaldan alışverişe devam edecek. Ütopik olabilir ama bu böyle. Bunla alakalı da çalışmalarımız var. Mesela Seferi Kart hazırladık. Birinci olarak, biz, sosyal yardımı erzak paketi, kömür vs. yapmayıp vatandaşın kartına para yükleyerek vatandaşın istediği alışverişi yapmasını sağlıyoruz. Öğrenciler mesela bizim verdiğimiz standart paketi almıyor, sadece silgiyse ihtiyacı, gidip silgi alıyor kartıyla. İkinci olarak, biz bu anlaşmayı küçük dükkanlarla yaptık. Burada da Tansaş, Migros, Şok var ama onlarla yapmıyoruz. Bakkallarla, marketlerle yapıyoruz; onları yaşatmaya çalışıyoruz, böylelikle daha medeni bir sosyal politika uygulamış oluyoruz. Ama dediğim gibi, asıl mesele tüm bunları halkın içselleştirip halkın sahip çıkması… Peki turizm olmasa ne olurdu Seferihisar'da? Biz sadece yavaş şehir modelini farklılaştırmak için turizme önem verdik. Küçük ölçekli, insanları tarım ve toprakla buluşturan bir modeli uygulamaya çalışıyoruz. Şimdiye kadar hangi yavaş şehirleri gezdiniz? 150'nin üzerinde yavaş şehir var, ben 122 Mimar ve Mühendis

Kore'dekileri, Hollanda, İtalya, Polonya ve Danimarka'dakileri gezdim. Peki Diğer yavaş şehirlerle olan ilişkileriniz nasıl? Bu şehirlerle diyalog halinde misiniz, yaptıklarınızı anlatıyor musunuz? Elbette, tabii. Senede bir genel kurul var, o genel kurulda herkes birbirleriyle iletişim kuruyor. Şimdi bir vakıf kuruyoruz. Tüm bu çalışmaları vakıf bünyesi içinde toplayacağız. Böylece siyasi değil, herkesin sahip çıkacağı bir yapıya bürünecek cittaslow çalışmalarımız. Ben CHP'li bir belediye başkanıyım ama bu çalışmalarımız CHP'li olmasın dedik. Özellikle de bundan çok kaçtık. 9 yavaş şehirlerimizin bir kısmı CHP'li, Bir kısmı AKP'li, bir kısmı Bağımsızdır, bir tanesi DYP'lidir ama biz o siyasi sığlığa düşmek istemedik. Belediye başkanlarının kişiliğiyle sınırlı olmaması için cittaslow'u Türkiye'de bir vakıfa dönüştürüyoruz. "Burası Sakin Şehir, ben burada yaşamak istiyorum" deyip de göç eden nasıl bir kitle var? Genellikle İstanbul ve Ankara'dan çok ciddi bir göç aldığımızı söyleyebilirim. Yoğunluk olursa ne yapacaksınız? Yavaş şehri kaybetme korkunuz var mı? Bununla ilgili hep sigorta oluşturmaya çalışıyoruz. Mimari üslubumuzla ilgili mesela, Seferihisar'da yaşayan tüm mimarlar, mühendisler ve ressamları bir araya topladık ve onlara dedik ki, "Seferihisar büyüyecek, bundan sonraki yapılaşmayla birlikte bir üslup oluşturalım hep birlikte. Hem geçmişin değerlerinden yola çıkarak,

hem de bu kentin özgünlüğünü ortaya koyarak mimari üslubumuzu belirleyelim." Şimdi onun çalışması devam ediyor. Yani hayatın her alanında cittaslow hareketinin sürdürülebilirliğini sağlamak için yapılması gerekenlerle uğraşıyoruz. Şu anda nüfusumuz 30 bin. 20 sene sonra 100bin olacak, 30 sene sonra 200 bine yaklaşacak. Biz, bir mimari üslup yakalamak zorundayız. Neden, çünkü burası Seferihisar olduğu için. Bu sözü Erzincanlı da kendi şehri için söylemeli, Nazillili de kendi ilçesi için söylemeli… Bizim mimari dokumuzda "Kirpisacak Modeli" vardır, şimdiki yapılarda yok olmaya başladı. Halbuki yüzlerce yıl burada Kirpisacak yapılmış. Biz işte Seferihisar'da yaşayan tüm mimarlar, mühendisler ve ressamları bir araya topladık ve "Bundan sonra Seferihisar'ın mimari üslubu ne olmalıdır?" diye tartışmaya başladık 5 aydır. Dış cephelerden, çatı modellerine, pencere önüne konulacak saksıların modellerinden çiçeklere, pencere kenarlarına söme yapalım mı, dış cephe kaplamasını nasıl yapalım vs. gibi? Buradan bir mutabakata varacağız, sonra meclis kararlarını alıp, uygulamaya başlayacağız. Burada inşaat başlayacak firmalar, ortak kararlarımıza uyarak inşaat yapacaklar. Mimariyle ilgili böyle bir çalışmayı bitirmek üzereyiz. Çok teşekkür ederiz bize vakit ayırdığınız ve ilçenizi gezdirdiğiniz için, sevindik. Bende sizin gözlerinizdeki ışıltıyı gördüğüm için çok heyecanlandım, iyi ki varsınız. İyi ki yollara düşüp geldiniz, çok mutlu oldum sizleri tanıdığıma. Sorduğunuz sorular, duruşunuz beni de çok etkiledi, bunu bilin.


SEFERİHİSARLI Çiftçi Murat Uysal

"Yavaş Şehircilik Seferihisar'ın Yerel Kaynaklarını Açığa Çıkardı" Artık halktan ziyade İzmir'den, Manisa'dan geliyorlar… Bayramlarda ev baklavası siparişleri alıyoruz, sadece çiftçilik değil, birçok alanda istekler geliyor. Şekerleme yer gibi zeytin yiyen müşterilerimiz var düşünün yani… Seferihisar 2009'da sakin şehir olduktan sonra köy pazarları gelişti mi? Nasıl oldu halka yansıması?... Köy pazarları buradaki köylülerin kalkınması için ciddi bir adım oldu. Dışarı köylerden gelen çiftçilere de müsaade edilmeyerek, sadece Seferihisar'ın kalkınması amaçlandığından, gerçekten buradaki köylüye faydası oldu diyebiliriz. Zaten her şey belgeli… Çiftçiler muhtarlıktan ve Belediye'den "Bu çiftçi Seferihisar'ın filanca köyünde ikamet etmektedir. Pazar yerinde filanca ürünlerini satabilir" iznini aldıktan sonra katılabiliyor pazarlara… Bu belgeyi her pazar yerine gelmeden evvel mahalle muhtarına imzalatmak zorunda, yoksa ürününü satamaz. Belediye görevlileri de ciddi takip ediyor. Şu anda bu sistem oturdu denilebilir mi? Tabii, herkes birbirini tanıyor bu anlamda. Tüketiciler çiftçileri tanıdı zamanla, güven sağlandı. İnsanlar güven sağladıkları yerlerden alış-veriş yapmayı seviyorlar. O yüzden de sizi bir beğenen müşteri bir bakıyorsunuz sonraki haftalarda da hep sizi arıyor. Herkes damak tadını arıyor kısacası… Güven sistemi üzerine kurulu diyebilir miyiz yani? Tabi, herkes hangi köyden biliniyor, nereden ne getirdiği aşikar, en ufak bir

kapalılık yok, samimiyet var. Biz mesela zeytincilik de yapıyoruz, hiçbir yapay gübre kullanmadan tamamen hayvansal gübrelerle yetiştiriyoruz, müşteriler çok beğeniyorlar. İçine de kimyasal madde kullanmadan, ilaçlamadan yapıyoruz… Artık halktan ziyade İzmir'den, Manisa'dan geliyorlar… Bayramlarda ev baklavası siparişleri alıyoruz, sadece çiftçilik değil, birçok alanda istekler geliyor. Şekerleme yer gibi zeytin yiyen müşterilerimiz var düşünün yani… Kadınları da sosyal hayata katıyor yani… Ailenin ekonomisine katkı sağlanıyor tabi… Onları da aktifleştiriyor, sürekli hareket halindeler. Benim eşim haftanın 2 günü pazarda satış yapıyor, 4

günü hazırlık yapıyor. Zaten çoğu zamanı dolu, ciddiyet istiyor bu çalışmalar, ama yaptığın işi seviyorsan, sana huzur veriyor. İnsanlar senin yaptıklarını yiyerek mutlu oluyor, senden alış-veriş yaptıkça huzur doluyor, bu da bizleri, özellikle kadınları çok mutlu ediyor. Yavaş şehir olmadan önce de böyle miydi? Böyleydi, bizim Bademli'deki pazarımız önce kuruldu, hatta ilk kurulduğunda 11.00-14.00 arasıydı her hafta. Yürümez dediler ama yavaş şehir'cilikten sonra hızlandı. Zaten bu potansiyel vardı, hareket için 'yavaş şehir'cilik gerekiyormuş demek ki… Yavaş şehir'den sonra hareketlendi toplum, daha aktif oldu. Turizm arttı, pazarlar hareketlendi…

Mayıs - Haziran 2013 123


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ • Cittaslow

SEFERİHİSARLI İşletmeci ve Çiftçi Temel Okyar

"Karşındaki komşuna kazandırınca sen de kazanıyorsun..." Buraya gelince siz benim tuttuğum Sardalye balığı yemelisiniz mesela, ben Norveç'ten Uskumru getirip yapar da size verirsem ayıp etmiş olurum. Her bölgenin kendine has özelliklerini ön plana tutarak yerel bir ekonomik kalkınma modeli… Buradaki çoğu işletmede bölgesel ürünleri görebilirsiniz, dışarıdan alınanlar ihtiyaç olup da bulamadığımız ürünlerdir. Mevsimi gelmeden benim işlememde domates olmaz mesela, dışarıdan da almam, yoksa yoktur yani, talep olsa da getirtmem. Hamburger yok mesela. "Ben 50 Lira vereceğim Hamburger yiyeceğim" deseniz de satmam Hamburger, onu yiyeceğinize Sardalye yiyin derim. Ben köftemi de kendim oluştururum. Burası sakin şehir oldu 2009'da. 2009'dan önce sizce nasıldı, 2009'dan sonra en önemli değişiklikler nelerdir? 2009 ve daha önceki yaşam çiftçiliğe bağlı bir yaşamdı. Seferihisar'da o zamanlar % 10 turizme bağlıydı gelişme, geri kalan da narenciye, mandalina, çiftçilik, hayvancılık ve balıkçılık üzerine bir yaşam tarzı vardı. Fakat bu 2009'da Cittoslow kazanıldıktan sonra, insanlardaki algı yavaş yavaş değişti. % 100 oturdu denilemez ama % 80'e yakın nüfusumuzun ekonomik yönü gelişti denilebilir. Bir model oluştu, keşke tüm Türkiye'de bu model oluşsa… Türkiye bugün sanayi ülkesi değil, tarım ülkesi… Seferihisar'da tarım yeniden keşfedildi, tarımla turizm iç içe girdi. Yavaş Şehir'cilikten sonra gelen ziyaretçi sayısı çok büyüdü, tarımla birleştirildiğinde de raylar yerine oturdu denilebilir. Ekolojik bir gelişme bu… Yöre halkı gerçekten çok gelişti. Büyük şirketler paranın olduğu yeri çok çabuk keşfederler. 2009'a kadar bu bölgede çok az hipermarket vardı, şimdi her mahallede 124 Mimar ve Mühendis

birden çok var ama meyve-sebze kısımları aktif değil. Burada AVM'nin olmayışı, yerli halkın kendi üretip satması da çok güzel bir ayrıntı… Evet, ama bunu bazen engelleyemiyorsunuz. Keşke hiç olmasa… Yavaş Şehir olunca hayat pahalılaştı mı ucuzlaştı mı? Ne pahalılaştı ne ucuzlaştı. Bence ucuzlaştı hatta. O gün de çay 1 TL idi, şimdi de 1 Lira. Burada "Yavaş şehir oldu, çok ziyaretçi var, küçük suyu 5 Lira'dan satalım" zihniyeti yok. İşletmeciler bu zihniyetten uzak durduğu müddetçe bozulma olmaz burada. İnsanların kişisel ve toplumsal ilişkilerinde "toplumsal duyarlılık" arttı mı? Tabii, elbette. İnsanlar pazar günü burada, Salı günü Seferihisar'da yapılan pazarlarda konu komşu birlik olup pazarlara gidiyorlar. Burada fabrikasyon bir şey yok. Kimi reçel yapıyor kimi ot topluyor, insanlar birbir-

leriyle yardımlaşıyor. Seferihisar şu anda İzmir'in suç işleme oranı olarak en düşük ilçelerinden biri. Ben burada yaşıyorum 365 gündür, insanlar artık birbirine daha çok yardımcı oluyor. Karşındaki komşuna kazandırınca sen de kazanıyorsun. Sen börek yapıyorsan ben ayran yapıyorum. Sen böreği ne kadar satarsan ben de ayranı o kadar fazla satarım. Rekabet yok yani. Siz kendi başınıza 3 tepsi yapıyorsunuz, ben yardım edince 5 tepsi börek oluyor. Ben 8 kilo ayran yapıyorsam siz yardım edince 12 kilo yapıyorum. Tamamen yardımlaşma üzerine kurulu, hem de getiri olarak ikimizde daha fazla kazanıyoruz. Esnaf kendi kendisine yetiyor mu peki? Dışarıdan herhangi bir gıda almaya gerek kalmadan? Sakin şehir olmanın kriterlerinden biri de bu zaten. Beld. Başkanının anlattığı en önemli madde buydu. Buraya gelince siz benim tuttuğum Sardalye balığı yemelisiniz mesela, ben Norveç'ten Uskumru getirip yapar


da size verirsem ayıp etmiş olurum. Her bölgenin kendine has özelliklerini ön plana tutarak yerel bir ekonomik kalkınma modeli… Buradaki çoğu işletmede bölgesel ürünleri görebilirsiniz, dışarıdan alınanlar ihtiyaç olup da bulamadığımız ürünlerdir. Mevsimi gelmeden benim işlememde domates olmaz mesela, dışarıdan da almam, yoksa yoktur yani, talep olsa da getirtmem. Hamburger yok mesela. "Ben 50 Lira vereceğim Hamburger yiyeceğim" deseniz de satmam Hamburger, onu yiyeceğinize Sardalye yiyin derim. Ben köftemi de kendim oluştururum. Yerel kasabımdan eti alır, köfte haline kadar ben uğraşırım. Dışarıdan getirtmem, belki daha pahalıya mal ediyorum ama içim rahat oluyor. Ben yerel zeytinyağını kullanıyorum, 4 kişilik salatam 10 Liradır. Değişmem yani. Bu hafta domates ekeceğim yine, bir kışlık domates ihtiyacımı konserve yapar eşim 500-600 konserve şişesine, onu kullanırım kışın menemen yaparken. Yumurtalarım da kendi tavuklarımdan ve komşumun kümesindendir. Çok güzelmiş. Öyle tabi, ama her şey yediğimizden kaynaklanıyor. Tansiyonumuz, şekerimiz, hastalıklarımız… Her şeyin özü gerçekçi olmaktır. Bu telefonsa telefondur, kamerası var diye kamera diyemezsiniz. İşlevi telefon çünkü. Buraya 1000 kişi Sardalye yemeğe de gelseniz fiyatım değişmez mesela. Ben sunumumda bir şeyi indirirsem, sunduğum şeyden çalmak zorunda kalırım. Şimdi biz, ürünlerimizi özenle tazesini yetiştirip satmaya çalışıyoruz. Bunda alan da satan da karlı. Alan daha da karlı. 1000 Lira doktor parası vermekten kurtuluyor taze besinler tüketerek. Türkiye'deki siyasi kavgaların hepsi ekonomiden dolayı çıkıyor. A partisi C partisine, B partisi D partisine sarıyor. Ekonomi bozuk olunca dedikodu çok olur. Evlerde bile çıkıyor kendi ailemizde… Cittaslow sistemi keşke ülkeler arası bir sistem olsa da ülkeler arası kavgalar da çıkmasa artık. Ben kavga etmek istemiyorum ki, yaşam kısa. Birileri çok kazanıp da, birileri de çalışıp da kazanamayınca cıngar çıkıyor. Mesela bende gün yapıyor kadınlar, çok kazandırır kadınlar gün olduğu zaman. Ben

o hafta gün yapmaya gelen diğer kadınları karşıdaki işletmeye gönderiyorum, orada da yapsınlar, orası da kazansın diye. Bu yaptığınız Osmanlı'daki örnekle birebir. Fatih'in kıyafetlerini değiştirip de esnafı ziyaret ederken karşılaştığı tablo… Müthiş bir bakış açısı bu… Ama bu sırada ben mutlu olursam, o mutlu olursa, diğer işletmeci mutlu olursa kavga çıkmıyor, çıkmaz da. Ama sürekli ben mutlu olursam siz mutsuz olursunuz. Sürekli benim kazanmam beni de bozar. Benim hayat felsefem herkes kazansın, herkes evine ekmek götürsün. Kimse kimseden çalmamalı, kimse kimsenin tavuğuna kış dememeli. Adalet de böyle sağlanır. Herkes "Her şey benim olsun" derse dünyanın sonu yok be güzel kardeşim. Fatih Sultan Mehmet kalmamış biz mi kalacağız. Dünyada çoluğuna, çocuğuna, eşine, hısımına, akrabana, çevrene iyi davranıyorsan sadece İslam'da değil, tüm dinlerde en yüksek mertebedesindir. Sana kötü davranana ne yapıyorsunuz Abi? Biraz uzaklaşıyorum, hava alınca unutuyorum geçiyor gidiyor. İnsanlar benim bu yaşam tarzımı görünce zaten pek kötü davranan oluyor. Biz küçük bir ilçede yaşıyoruz, seni 15 milyon İstanbul tanımaz tabii, beni İstanbul'a çağırıyorlar ama gitmiyorum, gitmem de. Büyükşehri sevmiyorum, buradaki yaşam çok daha güzel, Allah size kolaylık versin gerçekten. Metropol bir şehirde yaşamak zor, direkt % 50 eksi ile başlıyor-

Türkiye'deki siyasi kavgaların hepsi ekonomiden dolayı çıkıyor. A partisi C partisine, B partisi D partisine sarıyor. Ekonomi bozuk olunca dedikodu çok olur. Evlerde bile çıkıyor kendi ailemizde… Cittaslow sistemi keşke ülkeler arası bir sistem olsa da ülkeler arası kavgalar da çıkmasa artık. Ben kavga etmek istemiyorum ki, yaşam kısa. Birileri çok kazanıp da, birileri de çalışıp da kazanamayınca cıngar çıkıyor. sun. Sana değil kızgınlığı insanların orada, streste, hızlılıkta, başka şeylerde… İki esnaf da aynı malı, aynı ürünü sattığı halde biri çok sattığında diğeri ona bakıyorsa kızgınlık, öfke, çekememezlik, dedikodu başlıyor hemen, akabinde dışarıda başka birisine kötü davranabiliyorsun. Benim hedefim nedir biliyor musunuz güzel kardeşim? İki tane oğlum var Allah bağışlasın, biri 18 diğeri 13 yaşında. Birinin cebine bugün 15 Lira koyunca gününü geçiriyor, eskiden daha da azdı. Şimdi uzakta okuyor. Bütün hedefim çocuğum hiçbir arkadaşına bu manada bakmasın, yeterli. Ben onun cebine 100 Lira koymaya çalışmıyorum, sadece gerekli olanı koymaya çalışıyorum. Gerekli olanı koyamayınca eşine yansıyor, müşterine yansıyor, tüm ilişkilerin bozuluyor. Ben sade hayatı seviyorum. Eve giderim hayvanlarıma bakarım, tavuklarımı severim. Hayat sevince güzel. Peki çok teşekkür ederiz Temel Abi, Allah hayırlı işler versin. Mayıs - Haziran 2013 125


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ • Cittaslow

Yenipazar BelEDİYE Başkanı Yüsran Erden

"Keşke CIttaslow GİBİ Milli bir manifestomuz olsaydı da, arkasından gidebilseydik…" Yenipazar BelEdİYE Başkanı Yüsran Erden ile Sakin Şehrin ne olduğunu, neleri amaçladığını, ne gibi uygulamalarla Yenipazar'da geleceğe dönük yatırımlar yaptığını konuştuk. Kendisinden Aydın Yenipazar'ın nasıl sakin şehir olduğu hikayesini dinledik. Yüsran Erden, büyükşehirde yaşamayla sakin bir ilçede yaşamanın arasındaki farkı anlatarak, insan olarak daha kanaatkâr yaşamamız gerektiğine dair tahliller yaptı... >

2011'de yavaş şehir seçildiniz. Nasıl başladı bu süreç, 6500 nüfusun olduğu bir ilçe burası. hem ilçenizi konuşalım hem de yavaş şehir sürecini konuşalım öncelikle… Burası geçimini tarımdan sağlayanların yaşadığı bir yerleşim yeri. Buradaki insanlar, çocukluğumdan beri hayatlarını tarımla kazanıyorlar. Öncelikle biraz geçmişi konuşalım; Eskiden buralarda hep pamuk üretilirdi, şimdi pamuk üreticileri azaldı. Mısıra yöneldiler genellikle. Çiftçiler geçmişte bir seçim döneminde en azından iki kez soluk alırdı. Çiftçinin toprağını işlemeye iştahı devam etsin diye, sübvansiyonlar uygulanırdı. Tabii kırsal kesim oy deposu olduğu için seçime giden hükümet, taban fiyatları yüksek tutardı. Seçimden sonra da teşekkür açısından destekleme olurdu. Çiftçi soluk alır, kızı varsa everir, borcu varsa kapatırdı. Şimdilerde bu algı değişti. Artık iktidar olmak için kırsal kesim de yetmiyor. İktidar olmanın yöntemi değişti. Serbest piyasa sistemi ile en çok çiftçiler mağduriyet yaşadı, yaşamaya da devam ediyor. Bugün California'daki domates üreticileri Rus pazarını kapatırlarsa fiyatlar düşüyor, ya da Mississippi nehrinin taşması sonucu azalan pamuk üretiminden ötürü pamuk fiyatları artıyor. Serbest piyasanın içinde öyle aktörler var ki, Amerikan yatırım bankaları Mortgage faiz oranlarında kaybettiği değerleri, "Ne yapalım ne edelim bu zararı nereden çıkartalım" diye düşünürken, örneğin pirinci hedef alı126 Mimar ve Mühendis

SÖYLEŞİ: YUNUS EMRE TOZAL / Ayşegül Tozal

yorlar. Pirinci stokluyorlar stokluyorlar, pirinç fiyatları yükseliyor yükseliyor, Mortgage'dan doğan zararlarını telafi edebilecek seviyeye geldiğinde bir anda yüksek fiyattan elden çıkarıyorlar. Üretim aynı, tüketim aynı, ama serbest piyasada bakın fiyatlar nasıl da değişiyor. Bugün çiftçimizin kaderi, serbest piyasa ekonomisine bağlı olmamalı. Türkiye gibi ülkelerde çiftçinin toprağını işlemekten korkar hale geldiği bir dönem yaşıyoruz. Çiftçi kendi toprağında işsiz hale geldi. Böyle bir tablo var. Bu, tarım bölgelerinden şehirlere göçü arttırdı. Diğer taraftan AB kriterleri, tarım bölgelerinde şu anda var olan nüfusu daha da azaltmamızı istiyor. Ayrıca Büyükşehir yasalarıyla köyleri mahallelere çevirerek kente göçü daha da hızlandırıyoruz. Yani bizim doğallığımızı, köklerimizi, üretim gücümüzü hepten azaltıyoruz. Evet, Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Bey, "Geleceğin Köyleri Hareketi"ni başlatmışlardı. "Büyükşehir yasasıyla birlikte 16 bin köy kapanacak. Biz Seferihisar Belediyesi olarak ilçemize bağlı dokuz köyde bir imza kampanyası başlatarak Anayasa Mahkemesi’ne başvuracağız. Köylerle ilgili bir manifesto hazırladık ve adını "Geleceğin Köyleri" koyduk. Köylerimizin kapanmaması için büyük bir mücadele başlatıyoruz” demişti… Evet, bu tablo içerisinde bizlerin, görevli olduğumuz ilçede ticaretin ve ekonominin geliştirilmesinde sorumluluklarımız var;

5393 nolu Belediye Yasası ile önümüze görev olarak konuluyor tüm bunlar. Ne yapacağız o zaman? Buradaki insanların geçimlerini sağlamak, hane halkı gelirlerini arttırmak ve burada yaşamalarını sağlamak zorundayız. Çocukluğumda, Yenipazar ilçesinin Aydın-Denizli Yoluna bağlantısı olan 8 km'lik bağlantı yolu, babam için farklı bir anlam ifade ediyordu. Babam "Oğlum biz, medeniyetten 8 km içerdeyiz" diyordu. Aydın-Denizli yolu üzerindeki yerleşim yerleri daha çok göç aldı, daha kolay endüstrileşti ve geliştiler. Biz içeride kaldık… Ama bugün, medeniyetin burada olduğunu görüyoruz. Babam "Biz medeniyetten 8 km içerdeyiz" dediği zaman, babama ben hak veriyordum, bugün durum tersine gelişti. Medeniyet burada, sağlıklı ve doğal yaşam burada, ben burada yaşamaktan büyük zevk duyuyorum. Peki bu şartlar altında ne yapacağız? Tarımda verilen destek akçeleri yetmiyor, o zaman 2 yol var. Ya ölçek ekonomisi dedikleri bir ekonomik modele doğru gideceğiz, topraklarımızı birleştireceğiz, ürün çeşitlerimizi ve sulama alt yapısını değiştireceğiz, maliyetleri düşüreceğiz. Bunun için de beraber iş yapma yeteneğimizin kuvvetli olması lazım ama biz beraber iş yapmakta çok zorlanıyoruz. Topraklarımızdan sınırlarımızı kaldırsak, 3-5 dönümlerimizi birleştirerek 100 dönüm, 200 dönüm 500 dönüm işlesek, traktörlerimizi satsak, büyük iş makineleri alsak olmaz mı? O zaman Hindistan çiftçisiyle pamukta rekabet edebilir miyiz, elbette


ederiz, yaklaşırız… Ama biliyorum ki Hindistan hükümeti de teşvik uyguluyor ya da Hollanda'da hiç unutmuyorum, 1987 yılında Eindhoven kentinin yakınlarında Hollanda Ziraat Bakanlığı'ndan bir mühendis, tarlada çiftçinin yanındaydı, hiç unutmuyorum söylediğini, "1 cm2'lik toprağımızın boş kalmasını istemeyiz. Şimdi burada üretilen salatalığı alıyoruz 3 Liraya, satacağız 1.5 Liraya." Bakın % 100 sübvansiyon uyguluyor. Neden, çünkü biliyorlar ki bu salatalıkların orada yetiştirilmesine devam edilmeli… Kamu, kaynaklarının bir kısmını toprağını işleyenler için ayırmalı, daha çok ayırmalı çünkü gıda çok önemli… Dediğim gibi bu iki yoldan birini benimsemek zorundayız. Ya ölçek ekonomisi ya da az üreteceğiz; doğal, sağlıklı, besin değeri yüksek üreteceğiz. Kromozomlarına müdahale etmeden, üreyebilen, çoğalabilen besinler üreteceğiz… Hani bir kültür mirası olarak gördüğümüz dedelerimizin ninelerimizin bize çıkınlar içerisinde hediye ettikleri, miras bıraktıkları o yerli tohumlardan üretmeye, onlardan beslenmeye devam edeceğiz. Dünya, tohum tekellerinin egemenliği altında ve tekrar üreyemeyen, kısır, genlerine müdahale edilmiş tohumlarla bir başka noktaya doğru gidiyor. O yüzden biz "küçük, az ama sağlıklı üretelim" dedik. Bunun karşılığında da üretici pazarları kuralım, orada satılsın bunlar dedik. Yerli tohumlardan ürettiğimizi üretici pazarında satıyor çiftçilerimiz. Tarım dışında ne yapabiliriz? düşündük, taşındık… Bizim makas değiştirmemiz gerektiğine karar verdik. Bizim bir yerel tat olarak pidemiz var mesela, pidemiz bu bölgede -hamurunun tazeliğinden, pey-

nirinden, çökeleğinden vs. kaynaklanıyorgünübirlik ziyaretçi çekiyor. Sonra bizim bir yerel şahsiyetimiz var, kentleri cazip kılan yerel kahramanlardır. O kahramanlardan biri Yörük Ali Efe… Bir Kuvay-i Milliye önderi, bir Kurtuluş Savaşı önderi olarak Yörük Ali Efe'nin mezarı da burada. Yörük Ali Efe'nin yaşadığı ev bugün bir müze haline getirildi Kültür Bakanlığı tarafından, o da yıllık 10 binin üzerinde ziyaretçi alıyor. Dedik ki, pidemize müzemize gelenler varken, o zaman acaba biz turizme dayalı bir model geliştirebilir miyiz? Üretim yaparken topraklarında daha az kimyasal ve gübre kullanarak, sırf daha az kimyasal kalıntısı olduğu için daha yüksek fiyata satarak, acaba ürünlerimize daha çok müşteri bulabilir miyiz? Yerli tohum merkezi olabilir miyiz? Tüm bunları düşünürken bir yandan da şunu eklemek lazım, ben Belediye Başkanı olmadan önce "Acaba bu ilçenin geleceğinde hem Türkiye ölçeğinde, hem dünya ölçeğinde nasıl bir yol haritası çizilebilir?" diye de düşünüyordum. Örneğin Brezilya'nın Porto Alegre kentinde katılımcı bir model uygulanıyor, belediye bütçesini halk yapıyordu. 2005 yıllarında İtalya'ya çok sık gidip geldim, o gidişlerde pek çok kentte salyangoz logolarını gördüm, ne anlama geldiğini sorduğumda bunun bir yerel kalkınma modelini ifade ettiğini söylediler. Sizin de literatür taraması yaparken tespit ettiğiniz gibi slowfood'dan yola çıkarak cittaslow modelini ortaya çıkartıyorlar. Türkiye'de de var bir takım örnekler. Eskişehir'de Yılmaz Büyükerşen'in çalışmaları, 12 Eylül öncesinde Fatsa'da yapılan bir takım çalışmalar da var.

Peki siz ilk ne zaman ve nasıl farkına vardınız Cittaslow kentine uygun bir ilçe olduğunuzu? Cittaslow seçim öncesi söylediğimiz meselelerden biriydi. Dünyada pek çok model var, bu modellerden birini ilçemiz için seçelim, keşke milli bir yol haritamız olsaydı da, biz onun arkasından gidebilsek… Neden yabancı ülkelerin kendileri için uyguladıkları politikaları kendimize bir yol haritası olarak alalım? Keşke bizde ülkenin her yerinde yaşamın kolay olduğu kentlerimizi inşa edip, cittaslow hareketine uygun bir manifestoyu biz oluşturabilseydik… Çünkü bu bir küreselleşmeye de karşı bir hareket, tüm dünyada 25 ülkenin içinde bulunduğu bir organizasyon. Biz de, ilçemizin özelliklerinin Cittaslow kriterlerine uygun olduğunu gözlemledik. Tarım dışında turizme uygun geliştireceğimiz modelin, Cittaslow ile örtüştüğünü farkettik. Kendi seçim beyannamemizi hazırlarken farkına vardık bunun. Daha sonra ilk Cittaslow şehrimiz Seferihisar'a, Beld. Başkanı M.Tunç Soyer'e ulaştık ve onun önderliğinde sıraya girdik, Haziran 2011'de de cittaslow olduk. Biliyorsunuz ilk şehrimiz Seferihisar, ikinci olarak da 4 ilçemiz Cittaslow oldu. (Aydın Yenipazar, Sakarya Taraklı, Çanakkale Gökçeada, Muğla Akyaka olmak üzere) Ama biz, Cittaslow olmasaydık da yine aynı çalışmaları yapacaktık. Örneğin yaya alanlarını arttıracaktık, kültür varlıklarımıza sahip çıkacaktık; nitekim Belediye Yönetimine geldiğimizde hem kaymakamlık arşivinde hem bizim arşivlerimizde ilçemizin hafızasının olmadığını farkettik. Hafızasız bir ilçeydik biz, büyük maddi zorluklarımıza rağmen ilk yıldan beri hep çok tutumlu gittik, mali tablolarımızı düzelttik, ama öyle konular vardı ki çok cömerttik; çalışanlarımızın ücretlerini hep alınlarının teri kurumadan vermeye gayret ettik, ilçemizin tarihi ve kültürü ile kitap basımlarımızda da yine çok cömert davrandık. Kültür varlıklarını koruma adına ne varsa yaptık. Tek tek yaşlılarımıza gittik ve dedik ki, hatıralarınızı bize emanet edin. Onları görüntülü kayda almaya başladık, çünkü birer birer ölüyorlardı, hatıralar da onlarla birlikte yok oluyorlardı. Yenipazar olarak yerli tohumlarına sahip çıkan en başta kadınlarımızın anne ve babalarından biriktirdikleri çıkınlardaki -bu arada hangi Mayıs - Haziran 2013 127


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ • Cittaslow

Aydın-Yenipazar, Yörük Ali Efe Meydanı

Osmanlı döneminden kalma mahalle fırınları

Farklılık yarattığımız çok açık ama farkındalık yarattığımız çok açık değil, dedim ya daha yeni yani. Yeni olmasıyla da açıklanamaz aslında, çünkü kişiler yeni bir hareketin farkına, kendilerine faydası olduklarında varıyorlar. köyümüze gidersek gidelim hep kadınlarımızın tohumlara sahip çıktığını gördük, Allah kadınlarımızdan razı olsun- tohumlarını alıp bir fidanlık oluşturduk. Tohumlarımızı ektik, fide çıkardık, şimdi fidelerimizi bedelsiz dağıtıyoruz… 3 ayda yaklaşık 150 bin fide ürettik, çok iddialı değiliz ama insanlarımıza "Hiç olmassa kendi mutfağınızda tüketeceğiniz kadarını kendiniz üretin. Fazla üretirseniz de gelin üretici pazarında satın ama bırakın o lastik gibi sırf İstanbul'un büyük marketleri için dayanıklı olsun diye üretilen domateslerden yemeyin. İnce kabuklu, yamru yumru domateslerden yiyin, onlar daha besleyici…" dedik. Ama kimseyi de özellikle endüstri bitkilerinde yerli tohum ekin noktasında sıkıştırmıyoruz, bedelsiz fide dağıtmaya devam ediyoruz. Yerel tatları öne çıkartıyoruz. 11 Mayıs'ta yeni bir kültür merkezi açıp, Osmanlı belgelerinde Yenipazar'la ilgili tüm belgeleri orada sergileyeceğiz. Tohum standı açmayı da planlıyoruz bu sergimizde. Yine şimdi kullanmadığımız ama geçmişte kullandığımız eşyaları sergiye taşıyoruz. Peki somut olarak algıları nasıl etkiledi Cittaslow olmanız? Cittaslow olmasaydınız neler yapacaktınız? Tüm bu çalışmaları yapmak için illa da cittaslow olmamız gerekmiyor, ama Cittaslow kenti olmamızın bizi farklılaştırdığını kabul etmeliyim. Farklı bir kimlik, bir ruh kazandırdı Cittalow bize. Şimdiye kadar İl Turizm Koordinasyon toplantılarına çağrılmayan Yenipazar Beld. Başkanı ve Kaymakamı artık İl Turizm Toplantılarına çağrılıyor. Sertifikamız bir kimlik, bir farkındalık yarattı… Yazılı ve sözlü basında daha çok yer almaya başladık. 128 Mimar ve Mühendis

Manifestonun içinde yaptıklarımızdan ötürü de misafirlerimiz artmaya başladı… Yine de çok ölçülebilir somut verilerden söz etmek için henüz çok erken. "Burası Sakin Şehir, ben burada yaşamak istiyorum" deyip de göç eden var mı? Sürekli yaşamak için gelenler henüz yok ama günübirlik ziyaretçilerimiz arttı diyebilirim. Halk Cittaslow olmanın bilincinde mi peki? Farklılık yarattığımız çok açık ama farkındalık yarattığımız çok açık değil, dedim ya daha yeni yani. Yeni olmasıyla da açıklanamaz aslında, çünkü kişiler yeni bir hareketin farkına, kendilerine faydası olduklarında varıyorlar. Çok doğal bir süreç bu, verdiğiniz mesajın birine mana ifade etmesi için kendisine fayda sağlaması lazım. Kendinize fayda sağlamayan mesajı siz de almazsınız. Sigara gibi… Hani uzmanlar derler ya, mesaj üç şekilde verilirmiş, genel, kavram ve fayda seviyesinde… Genel seviyesinde "Sigara sağlığa zararlıdır", çok genel bir mesaj. Sigaranın sağlığa zararlı olduğunu herkes bilir ama sigarayı bırakmazlar. Kavram seviyesinde ise, "Akciğer kanserine yakalananların % 90'nının sigara içtiği tespit edilmiştir" gibi, bir gerçeklik söz konusu. Herkesin kabul ettiği, tartışmayıp onayladığı bir gerçek ama yine de içmeye devam ederler. Paketlerinin üzerinde yazar "Sigara öldürür" diye ama ona rağmen alır, içer. Ama ne zaman doktora gittiğinde doktor Allah korusun "Akciğer röntgenini sallayıp, burada bir leke var, ya da kronik bronşit oluyorsunuz, sigarayı bırakmazsanız"

derse o zaman bırakma kararı verir. Yani pek çok hadisede olduğu gibi burada da, siz yerel bir kalkınma modelinden bahsediyorsunuz. İnsanlar bunu anlar ama kendilerine olan faydasını hissetmesi lazım. Söz gelimi, Beld. Başkanı olduktan sonra kadın, çevre ve kültür kooperatifi kurduk. Kadınlar hem el işleri üretiyorlar, hem evlerde doğal gıdalar yapıyorlar. Evler birer atölye burada ama bunları satacakları bir iktisadi işletme yoktu. Gıda üretim izni olacak fatura kesecek vs. Şimdi kooperatif kurmak çok önemli ama insanları bu çatı altında birleştirmek bile çok zor oldu. Kooperatifimiz festivallerde stand açarken şimdilerde kendi kendini geçindirebilir, muhasebecisine ücretini ödeyebilir hatta ortaklarına kısa sürede satın aldığı malzemelerin ücretlerini öder hale geldi. Yavaş yavaş biliyorum ki o evler atölye haline gelecek, evlerde kadınlar oturup hep beraber sohbetler ederek, türküler söyleyerek hem iğne oyası yapacaklar, hem erişte kesecekler hem tarhana yapacaklar hem de onları satacaklar. Çünkü bizim insanımız endüstri işçisi olmaya da çok yatkın değil. Nitekim burada, yakınımızda birkaç sanayi yerine gönderdiğimiz kadın işçiler, kısa bir süre sonra işi bırakıp döndüler. Çünkü onlar, sabah erkenden karanlıkta gidip gece yarısı dönüp, tüm gün ayakta bant başında çalışmaya alışık değiller. Siz psikolog olduğunuz için daha iyi anlarsınız, onları böyle bir çalışmaya önceden hazırlamamız gerekiyordu. 40 kadın iki gün sonra 12 kadına düştü. Hak da vermiyor değilim onlara. Beklentileri çok sadeydi onların, kapılarını çaldığımda "Açlıktan mı öldük Başkanım" dediler. Çünkü burada avlusu, bahçesi var. Karınlarını doyurabiliyor zaten, hiç çalışmasa bile aç kalmaz, komşusu da yardım eder. O zaman ne yapacak? Tarım yapar, çilek toplamaya gider, pamuk toplamaya gider, ikindiye döner, dinlenir, yemeğini hazırlar, akşama kapı önünde komşularıyla muhabbet eder, kocasını bekler, böyle bir şey yani… Belki de bizim insanımızın hak ettiği şey bu kısacık dünyada, bu fani dünyada… İyice kanaatkar olup yaşamak… O hani hırs, rekabet, itiş-kakış, rant olmadan yaşamak çok daha keyifli değil mi?... Burada biraz gençleri de konuşalım, gençlerin istihdamı için bir şeyler


"Aynı köyden İstanbul'a çalışmaya gelmiş iki insan, iki komşu metrobüse binmek için birbirini dirseklemek zorunda. Çünkü onu dirseklemezse otobüse binemez, binemezse işe geç kalır, işten atılır. İşsiz kalırsa açlıktan ölür. İstanbul'da yaşayan, arabasıyla yan sokaktan burnunu sokmazsa trafiğe giremez. Çünkü biri müsaade etmez, buyur demez. Herkes o itiş kakışın içerisinde, herkes hırs peşinde…" yapıyor musunuz? Çocuklar okula nasıl gidiyor, okula erişebilir konumdalar mı? Halkta bu anlamda birlik ve beraberlik içerisinde mi? Burası eskiden beri öyledir zaten, bu ilçe göç almadığı için herkes birbirini tanıyor. Burada çok kısa sürede farkedilirsiniz. Burada o büyükşehirlerde yaşanılan bencillik ve güvensizlik yok, ilişkiler dayanışma üzerine kurulu. Örneğin bir esnaftan alışveriş yaptıktan sonra esnaf elinizi iter, cüzdanınızı iter "Acelesi mi var, sonra ödersiniz" der. Bir ürünü satın aldığınız zaman, parasını ödemek istediğinizde ürünü satanın mahcup olduğu yerler hâlâ var. Önceki haftalarda polis kutlamaları vardı, ilçe emniyet müdürlüğüne gittik. Emniyet Müdürlüğüne gittiğimizde en az adli vaka rastlanan ikinci ilçe olduğumuzu söylediler. Bunu oradaki arkadaşlardan birisi "Yenipazarlılar çok bilinçli" diye yorumladı. Bir diğeri itiraz etti "Yenipazarlılar bilinçli değil, aksine çok tedbirsizler. Kapılarını açık bırakıp gidiyorlar" dedi. Bir tanesi "Yahu Motosikletin anahtarını üzerinde bırakıp gitmişler" dedi. Bunu tedbirsizliğe bağladı. Ben söz aldım hemen, "Hak etmediğimiz sözler söylüyorsunuz, biz tedbirsiz değiliz. Biz, kendimize ait olmayan bir traktörü, bir motosikleti neden alıp gidelim ki? Kendimizin olmayan eve ne diye gireceğiz? Benim annem, bahçe kapısını iple dolardı sadece, düğüm bile atmazdı. O da "Ben evde değilim" mesajı vermek için… Bırakın kitlemeyi ipi dolar boş bırakırdı. Komşular şöyle anlardı "Hee Mübeccel evde değil. Demek ki komşuya gitti." Sonra sohbet uzadı, nüfus cüzdanlarının çipli ola-

cağı konuşuldu. Artık nerede olduğunuz da izlenecekmiş… Bir daha söz alıp "HGS ile geçiyorsunuz, nereden hangi saatte geçtiğinizi biliyorlar. Kredi kartı ile alışveriş yapıyorsunuz, nerede hangi mağazadan ne aldığınız belli oluyor. Cep telefonunuz cebinizde, hangi baz istasyonunuzdan sinyal aldığınız ortada. Burada kameralar var, bizi gözetliyor.İnsanlık birgün bu kameraların, detektörlerin kablolarını söküp atacak" diye söylendim. Şaşırıp kaldılar. Son cümlemi üst üste birkaç kez tekrar ettim. Ne gerek var bu kameralara, ne gerek var bu kadar güvenlik sistemlerine… George Orwell'ın Büyük Birader'i gibi… Evet aynen söyledim. Büyük Birader sizi gözetliyor dedim. Peki ürettiğiniz değerleri sizden alan ilçeler var mı? İlçeler arası bilgi alışverişi… Diğer yavaş şehirlerle olan ilişkileriniz nasıl? Bu şehirlerle diyalog halinde misiniz, yaptıklarınızı anlatıyor musunuz? Ben paylaşmaktan zevk duyuyorum. Aydın'daki CHP belediye başkanları olarak sık sık bir araya geliyoruz. Deneyimlerimizi, tecrübelerimizi… Onlar da sizden örnek alıyorlar mı? Biz de filanca kahramanımızı ön plana alalım, yerel ekonomik modeli uygulayalım vs. diyenler oluyor mu? Artması gerektiğini düşünüyor musunuz Cittaslow şehirlerin? Elbette, tabi… Çevremizdeki belediyelerle paylaşıyoruz yani. Etkilemeye çalışıyoruz. Türkiye'de bir şeyin nasıl yapıldığı çok

önemli değil. Bir şeyin nasıl reklam edildiği önemli, maalesef… Bir elin verdiğini öteki el bilmeyecek derler hani, onun gibi bir şey… Düğünlerde eskiden bir torba dolaştırılırmış, herkes elinden çıkardığını siyah torbaya koyarmış. Kimin ne verdiği bilinmezmiş. Şimdi öyle değil, şimdi toplumun geldiği noktaya bakın. Kadınlar sadece yazmıyor kimin ne verdiğini, kamera ile gözetliyor hatta herkesin içinde mikrofonla spikere söylettire söylettire, -Damadın eniştesinden 100 $" gibi- merasim yaptırıyorlar. Bizim reklama ihtiyacımız yok, yaptıklarımızın çetelesinin tutulmasını istemeyiz. Büyük hayallerim yok, ilçem dışındaki insanların beni bilmelerine gerek yok, çünkü buradayım, burada yaşayacağım. Küçük yerde yaşayanlar daha az kirleniyorlar. İstanbul'da yaşayan iki komşu, metrobüse binmek için birbirini dirseklemek zorunda. Çünkü onu dirseklemezse otobüse binemez, binemezse işe geç kalır, işten atılır. İşsiz kalırsa açlıktan ölür. İstanbul'da yaşayan, arabasıyla yan sokaktan burnunu sokmazsa trafiğe giremez. Çünkü biri müsaade etmez, buyur demez. Herkes o itiş kakışın içerisinde, herkes hırs peşinde… Öyle olunca sorun var. O yüzden büyükşehirlerde yaşayanlar daha çabuk kirleniyorlar, biz de kirleniyoruz tabi ama daha az kirleniyoruz. Bizim örnek aldığımız kuşak vericiydi, biz onlara baktık. Şimdi veriyorlar ama verirken de almayı düşünerek veriyorlar, ne yazık! Peki çok teşekkür ederiz bu değerli bilgiler için. Ben teşekkür eder, iyi çalışmalar dilerim. Zahmet edip İstanbul'dan geldiniz, ne iyi ettiniz. Mayıs - Haziran 2013 129


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Selami Keskin İnşaat Mühendisi

6306 SAYILI YASANIN FIRSATA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ

B

Yasanın çıkması için mücadele veren ve bir anlamda bu işi dert edinen Sn. Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yoğunluklu yapılaşmaya karşı çıkan “3 emsalden fazla vermeyin” diyerek yaptığı

konuşmayı tüm Türkiye’deki idarecilerin ve imar yapıcıların tekraren okuması lazım. İyi niyetle çıkılan yolda 6306 sayılı yasayı insan merkezli şehirlere dönüş olarak hayal ediyor, ve ümitlerimizi sıcak tutuyoruz.

ilinen bir yanlışı düzelterek başlayalım. Kentsel dönüşüm Kanunu diye bilinen kanunun gerçek adı AFET RİSKİ ALTINDAKİ ALANLARIN DÖNÜŞTÜRÜLMESİ hakkında kanundur. 6306 sayılı yasa kapsamında oluşturulan toplumsal algının Türkiye’nin gerçek dönüşümüne destek olabilmesi için gerek yasal olarak gerekse teknik olarak mevzuatın iyi değerlendirilmesi ve bu mevzuata göre uygulama yapılması gerekmektedir. Yasaların verdiği her yetkiyi kullanmak zorunda olmadığımızı hatırlatarak 6306 sayılı yasayı nasıl okumamız gerektiğine birkaç pencereden ayrı ayrı bakmak istiyoruz.

vatandaşların can ve mal güvenliğini korumak ve tedbirini almış olmak adına yola çıkmış, bunu yasalaştırmış ve mali destekleriyle uygulamaya çalışmaktadır. Konu eğer vatandaşa iyi görünmek olsaydı, hükümet bu yasayla evlerinden zorla çıkmak zorunda kalacak kimselerin siyasi riskini almaz, Sn. Başbakan Erdoğan’da “ siyasi hayatıma mal olacağını bilsem bu yasayı çıkaracağım” diyerek kararlılığını ortaya koymazdı. Yasanın amacı Başbakanın sözlerinde gizlidir. Bu amacın üzerine amaç belirleyen, yasayı afete hazırlık ve yenilenme amacının dışında yorumlayan kişiler ve kurumlar milletimizin KADER çizgisindeki TEDBİR basamağına taş koymaktadırlar.

YASANIN AMACI NEDİR? Yasa ; deprem başta olmak üzere afetlerle gündemi meşgul olan ve bu afetlerin öncesinde anında ve sonrasında risk yönetimini uygulamaya çalışan bir anlayışın, bu husustaki hassasiyetini ortaya koyarak başarılı olması için siyasi riski bile göze alacak derecede yasalaşması ve uygulanması için mücadele vermesi neticesinde yasalaşmış ve uygulanmaya başlamış bir AFET HAZIRLIK PROJESİ olarak görebiliriz. Afet denildiğinde aklımıza deprem geldiği için projenin çerçevesinin deprem olarak çizilmesinin yanlış olmadığını, fakat eksik olduğunu belirtelim. Afet denilince deprem de, heyelan da ,su baskınları da aynı kategoriye girmektedir. Bu anlamda yasayı geniş çerçeveden okumak gerekir. Bu amaç doğrultusunda gerek binalar gerek sanat yapıları gerekse ulaşım projeleri başta olmak üzere ülke genelinde topyekûn bir iyileştirme ve afete hazırlık projesi hayata geçirilmiş olmaktadır. Devlet denilen idare sisteminin icrası pozisyonundaki kurum , asıl sorumluluğunu taşıdığı vatandaşının can ve mal güvenliğini koruyabilmek adına, bu hususta biraz teşvik edici, biraz da zorlayıcı bir yasayla projeyi hayata geçirmeye çalışmaktadır. Kısacası hükümet idaresindeki devletin sorumluluğunda olan 130 Mimar ve Mühendis

Riskli Yapı Nedir Riskli Alan Nedir ? Riskli alan tanımı kamu kurumlarının kararıyla belirlenen ve başka bir tespite gerek kalmaksızın yasanın avantajlarından yararlanmasına imkan sağlayan bölgeler için kullanılmaktadır. Riskli alanın içinde kalan yapılar aynı zamanda riskli yapı olacağı için yasa uygulamaya konulduğunda bir yapı için yasal şartlar neyi gerektiriyorsa aynı şartlar alanlar için de geçerli olacaktır. 2/3 karar şartı burası içinde geçerli olup kalan 1/3 lük kısmı kamulaştırmak suretiyle projenin önü açılmaktadır. Bir alan dışında sadece bir yapı için bile 6306 sayılı yasa işletilebilir ve riskli yapı tespiti yapıldıktan sonra binaya ait rapora istinaden yasaya uygun şekilde dönüştürülmesi mümkün olmaktadır . Yasa burada bina maliklerinin payları oranında 2/3 karar şartını aramakla beraber, binanın riskli olup olmadığını tespit etme yetkisi verilen resmi kamu kurumlarınca da hiçbir talep olmaksızın bu tespit yapılabilmektedir. Fakat özellikle belediyeler bu hususta vatandaşla karşı karşıya gelmemek için bu tespitleri yapmamaktadır. Riskli bina tespiti vatandaşın isteği üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca yetkilendirilmiş kuruluşlarca yapılmaktadır.


Afet denildiğinde aklımıza deprem geldiği için projenin çerçevesinin deprem olarak çizilmesinin yanlış olmadığını, fakat eksik olduğunu belirtelim. Afet denilince deprem de, heyelan da ,su baskınları da aynı kategoriye girmektedir. Bu anlamda yasayı geniş çerçeveden okumak gerekir.

BİNALAR RİSKLİ DEYİP YIKILMALI MI? Bakanlıkça yetkilendirilmiş kuruluşların binaları riskli yapı sınıfına sokması için gerekli incelemeleri tamamlamış olması gerekmektedir. Bu incelemeler sonunda binalar için risk dilimi belirlenip yıkılması gereken binalarla tadilat ve güçlendirmeyle ayakta durabilecek binaların ayırt edilmesi gerekir. Aksi halde 2007 yılından önceki binaların bir çoğu, 1998 den önceki binaların ise tamamı yönetmelik gereği yıkılması gereken bina olarak tanımlanacaktır. Buradaki asıl hedef afet riskinin bertaraf edilmesi olduğuna göre yıkılıp yeniden yapılmasının, tabir yerinde ise dayatılmasının bir anlamı yoktur. Gerek hukuki gerekse teknik olarak kentsel dönüşüm adı altında yıkılıp yeniden yapılamayan yapılar için ise bir sonraki çözüm sunulmalıdır. Bugün itibari ile yasa sadece yıkılıp yapılmasını hatta bir an önce yıkılmasını özendirir düzende hazırlanmıştır. Aynı İmar Hakkıyla Kentsel Dönüşüm Yapılabilir mi? İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerimizde çarpık yapılaşma ve imarsız şehirleşmenin neticesi olarak ortaya çıkan, şehir müsveddesi mahallerinin dönüştürülmesinde afet riski nasıl önemli bir etken ise aynı şekilde o mahalledeki sosyal hayat ve yaşana bilirlik de aynı derecede öneme sahiptir. “Kentsel dönüşüm”e dahil olmak isteyip mevcut binasındaki inşaat alanını yeni projede kullanamayacağını gören malikler, bu niyetlerinden vazgeçerek veya parsel-ada-bölge bazlı imar yükseltme taleplerinde bulunuyorlar. Bu tehlike afette göreceğimiz zarara eşit ve hatta bazı kalemlerde daha fazladır. Bir şehirde alt yapı, donatı alanları ve ulaşım aksı planlamasının içerisinde olmayan her türlü yoğunluk artışı o şehir veya bölge için 5 yıllık periyotlarda yavaş yavaş yaşanamaz hale gelmesi demektir ki, bu sebeple bugün imar yoğunluklarına müdahale ettirmemek için kurumlar mücadele veriyorlar. Kentsel dönüşümde müteahhit eliyle yaptıracağınız yapınız için müteahhit kârını hesap ederek ilave imar isteyeler için, ilerde aracını koyabileceği yeri olmayan, alt yapısı çökmüş, 10 çocuğun bir salıncak için sıra beklediği hatta parkı bile olmayan alanlar, okul için servisle gidilen mahalle aşırı yollar, güneşi binaların arasında görebildiği zamanlar, yeşile dokunulamayan evler, ağacı çocuğunun tanımaması, mahalle kültüründen uzak uydu kent mantığıyla sosyal ilişkileri sıfır olan apartmanlar velhasıl büyük ama huzursuz yapılar kaçınılmaz olacaktır.

Kentsel dönüşüm, başladığı yere dönen bir bumerang gibi görevi tamamlanıp yerini yaşanabilir huzurlu şehirlerin imar planlarına bırakmalıdır. Türkiye’de afetlerden daha fazla yıkımı imar afları vermiştir. İmar affı beklentisi ile yapılaşmış fakat yıllar sonra “ izin vermeseydiniz “ diye devlete kafa tutanlarla , 6306 sayılı yasayla imar artışı bekleyenlerin arasında hiçbir fark yoktur. Günü kurtarmak adına yapılacak imar artışları ;kentsel dönüşümü tamamlanmış ama yaşanabilirliği ortadan kaldırılmış, parayla değerlendirilen beton-çelik-tuğla yığınlarından başka elimizde bir şey bırakmayacaktır. 6306 sayılı yasanın fırsata dönüşmesi için deprem riskinin bertaraf edileceği binalara dönüştürme yapılırken ; sosyal hayat, insani ilişkiler, mahalle kavramı ve yaşanabilirlik ön planda olan projelerle yola çıkılmalıdır. Kentsel dönüşüm afete hazırlık için çıkarılmış ama bu vesileyle özlenen şehirlere dönülmesi için bir fırsat yasası olarak değerlendirilmesini, evini yıkıp yenileyeceklerin m2 ve daire hesabı yapmadan DEĞERLEME kriterine göre hareket ettiği ( eski daire fiyatı -yeni daire fiyatı) dönüşüm sonunda beklenenlerin fazlasıyla alındığı, afete karşı dayanıklı ama bir o kadarda eskisinden daha huzurlu mahalleler inşa edilmezse; riskinden kaçılarak yasa çıkarılan afetten daha tehlikeli; riskinden artık kaçılamayacak yükselişi önlenemeyen büyümesine engel olunamayan ur misali şehirlerin içinde büyüyen kitlelerle geleceğimizi ve şehirlerimizi kaybedebiliriz. Yasanın çıkması için mücadele veren ve bir anlamda bu işi dert edinen Sn. Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yoğunluklu yapılaşmaya karşı çıkan “3 emsalden fazla vermeyin” diyerek yaptığı konuşmayı tüm Türkiye’deki idarecilerin ve imar yapıcıların tekraren okuması lazım. İyi niyetle çıkılan yolda 6306 sayılı yasayı insan merkezli şehirlere dönüş olarak hayal ediyor, ve ümitlerimizi sıcak tutuyoruz. Bu yasayla Marmara Depremi gibi bir çok afette kaybettiğimiz canları başka depremlerde kaybetmemek için ,teknik anlamda alınması gereken tedbirlerin yanında bu işin sosyal ve manevi tarafının da olduğunun, hatta bu yasanın mütemmim cüzü olarak bu başlıkların değerlendirilmesinin zaruri olduğunun hatırdan çıkarılmaması gerek Yasayı destekleyici ve açıklayıcı yeni yönetmelik ve düzenlemelerin ışığında bir sonraki sayıda konunun mevzuat ve teknik yönünü vurgulayacağız. Bir şehrin tapusu kimliğiyle örtüşen yapılarıdır. Mayıs - Haziran 2013 131


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Prof. Dr. Semih S. Tezcan Boğaziçi Üniversitesi, İnşaat Mühendisliği Bölümü

KENTSEL DÖNÜŞÜMDE YAŞANAN DARBOĞAZLAR ABD Kaliforniya’da yıkılması gereken binalara en az 2 (iki) yıl süre verilir. Bu süre zarfında, mal sahibinin binasını ya usulünce güçlendirmesi veya yıkıp yeniden inşa etmesi istenir. Kanun yapıcı güçlendirme olgusunu görmediği veya bilmediği için 60 gün içinde ille binayı

yıkmak telâşesi içine girmektedir. Kat malikleri hastası ile yaşlısı ile bu anormal süratli yıkım temposuna ayak uyduramazlar. Bir sürü haksızlıklar, sokağa atılmalar, yersiz yurtsuz kalmalar toplumda büyük sancılara, kişilerle yetkili organların çatışmasına yol açabilir.

1. Giriş Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 23.10.2011 tarihli Van Depreminde enkaz altında kalan vatandaşlarımızı görünce, âdeta yüreği parçalandı ve bugüne kadar hiçbir Başbakan’ın düşünemediği şu muhteşem siyasî iradeyi ilân etti: “Bundan sonra ülkemizde deprem olunca, hiç kimse bina enkazı altında kalmayacak! Çünkü ‘göçecek’ nitelikli bütün riskli binalar ilk fırsatta yıkılıp yenileri inşa edilecek!”. Tamamen can güvenliğini sağlamayı amaçlayan ve yıllardır savunduğumuz ‘Depremde sıfır can kaybı!’ parolasını [1~5], Başbakanımız çok veciz bir şekilde dile getirdi ve Hükümetin icraat programı içine aldı. Başbakan’ın ortaya koyduğu bu çok kesin siyasî ve insanî irade için, Nobel Ödülü verilse yeridir. Bu çok isabetli teşhisin arkasından gelen 16.5.2012 tarih ve 6306 sayılı “Kentsel Dönüşüm Kanunu” ile 4.8.2012 tarihli “Uygulama Yönetmeliği” maalesef sorunlar ve çıkmaz sokaklar ile doludur [6].

yazılıdır. Bu çok büyük bir hata ve affedilemez bir gaflet olmuştur. Çünkü bu yöntem, basit bir bina için bile, çok zaman alıcı çok masraflı ve gereksiz yere uzun, ağdalı, karmaşık ve tutarsız bir yöntemdir. Hangi danışman bu yanlışlığı yapmış ise, Bakanlığımızı çok büyük bir çıkmazın içine itmiştir. Atalarımız boşuna : “Kılavuzu karga olanın başı dertten kurtulmaz ” dememiştir, çünkü betonarme binaların ‘göçme riskleri’ sadece “Hızlı Puanlama” yöntemleri ile tayin edilmelidir. Bütün dünyada bu böyle yapılır. Nitekim Boğaziçi ile İTÜ İnşaat Fakültesinde geliştirilen P25-Metodu, yaklaşık bir saat içinde, betonarme bir binanın, depremde göçüp göçmeyeceğini, riskli olup olmadığını yüzde 96 gibi yüksek bir bilimsel kesinlikle tayin edebilmektedir [7,8,9]. Eğer, hızlı puanlama yöntemlerinde bir çelişki veya itiraz ile karşılaşılırsa, ancak o zaman üç boyutlu bir bilgisayar analizine başvurulabilir. Yoksa daha işin başında, tarama amaçlı bir çalışmada, bu 7’nci bölümü kullanmak mecburiyetini getirmek, iş bilmezlikten ve işleri çıkmaza sokmaktan başka bir şey değildir.

2. ‘Göçecek’= Riskli Yapıların tesbiti Yönetmelik Madde 6’da, göçecek-riskli yapıların tespitinin Deprem Yönetmeliğimizin 7’nci bölümüne göre yapılacağı

3. Kanun koyucu ‘Güçlendirme’ nedir bilmiyor! Kanun, göçecek nitelikli - riskli binaların sadece yıkılmasını öngörüyor, Güçlendirme nedir, ya bilmiyor veya

132 Mimar ve Mühendis


Boğaziçi ile İTÜ İnşaat Fakültesinde geliştirilen P25-Metodu, yaklaşık bir saat içinde, betonarme bir binanın, depremde göçüp göçmeyeceğini, riskli olup olmadığını yüzde 96 gibi yüksek bir bilimsel kesinlikle tayin edebilmektedir

bilmek istemiyor. Her zayıf bina, usulünce güçlendirilebilir ve sapa sağlam bir hale getirilebilir. Ülkemiz ve dünya literatürü güçlendirilen bina örnekleri ile doludur. İşte size güzel bir örnek! 1967 Adapazarı depreminde orta hasar gören Hükümet Konağı, depremden hemen sonra, Yapı Merkezi İnşaat ve Sanayi A.Ş. tarafından, her iki yönde betonarme perdeler ilâve edilerek güçlendirilmiş [10] ve 18.8.1999 Marmara depreminde, en ufak bir çatlak dahi olmaksızın, Bakanlığın ‘kriz merkezi’ olarak kullanılmıştır. Güçlendirmenin başarısına bundan daha iyi bir örnek verilebilir mi? Kaldı ki, Japonya’da kuzey Fukushima eyaletinde 1969 yılında inşa edilen K-İlkokul Binaları, çelik çaprazlar ile güçlendirilmiş ve 11.4.2011 Fukushima Hamadöri depreminde (M=7.1) bu okullarda bir çatlak dahi oluşmamıştır. Dolayısı ile göçme nitelikli - riskli binayı her şeyden önce güçlendirmek üzere ele almalıyız. Eğer, güçlendirme maliyeti, yeniden inşa etme maliyetinin yüzde 35’inden daha az ise, bina kesinlikle yıkılmamalı, usulüne uygun bir yöntem ile muhakkak güçlendirilmelidir. Böylece, hem zaman kazanırız, hem de millî varlığı, gereksiz ve fuzulî yere heba etmemiş oluruz. Kentsel Dönüşüm Kanunu’nun en büyük eksiği ve kusuru, güçlendirme olgusuna yer vermeyişidir. Kanun koyucu, Yüce Meclisimiz ilk fırsatta bu eksikliği ve yanlışı gidermelidir. 4. ‘İskândan arındırma’ ve ‘Yıkma’ süreleri yetersiz! Binanın göçme nitelikli olduğu kesinleştikten sonra, binanın boşaltılması ve yıkılması için maliklere 60 gün süre verilir.

Bu süre sonunda, elektrik, su ve doğalgaz bağlantıları kesilir (Madde 4.3). Kat malikleri kendileri yıktırmamışsa, idare gelip binayı yıkar (Madde 5.3). Kat malikleri 60 gün içinde, meskenini ve/veya işyerini nasıl güçlendirsin veya nasıl değiştirebilsin ki? ABD Kaliforniya’da yıkılması gereken binalara en az 2 (iki) yıl süre verilir. Bu süre zarfında, mal sahibinin binasını ya usulünce güçlendirmesi veya yıkıp yeniden inşa etmesi istenir. Kanun yapıcı güçlendirme olgusunu görmediği veya bilmediği için 60 gün içinde ille binayı yıkmak telâşesi içine girmektedir. Kat malikleri hastası ile yaşlısı ile bu anormal süratli yıkım temposuna ayak uyduramazlar. Bir sürü haksızlıklar, sokağa atılmalar, yersiz yurtsuz kalmalar toplumda büyük sancılara, kişilerle yetkili organların çatışmasına yol açabilir. 5. ‘Yıkma’ işlevini durdurmak hukuken imkânsız! Kat maliklerinin kesinleşmiş yıkma kararına karşı İdare Mahkemelerinde dava açmak hakkı vardır. Ancak, durum komedi trajiktir. Çünkü İdare Mahkemesi ‘Yürütmeyi Durdurma kararı alamaz!’ Bu, deli saçması bir durum değilse nedir? Dava yıkımı durdurmak için açılıyor! Ne var ki, Hakim davacıyı haklı bile bulsa, yıkımı önleyemiyor! Yıkımı önlemek için açılan bir davada, haklı dahi olsanız, yıkımı önleyemiyorsunuz. Hukuk esaslarına, hukuk mantığına, bu kadar çapraz karşıt ve ters düşen, âdeta ‘Gestapo’ mantıklı bir kanun Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlarına reva görülebilir mi? Kanun koyucu Yüce Meclisimiz bu ‘Yürütmenin durdurulmasına karar verilemez!’ cümlesini Mayıs - Haziran 2013 133


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Maalesef yetkililer birbirinden çok farklı bu iki kentsel dönüşümü birbirine karıştırarak, birine ait sıkıntıları, rakamları ve çözüm önerilerini diğerine ait olanlarla karıştırıp tutarsız rakamlar, sebep ve netice ilişkileri ileri sürüyorlar Madde 6,9’dan çıkarıp atmalıdır, yoksa Türkiye’de anayasal hak ve hürriyetlerin, hukukî teminatların varlığından söz edilemez. 6.‘Riskli Bina’ sayısı ve uygulama süreleri Geçmiş depremlerdeki istatistiklere bakarak, göçecek nitelikli - riskli bina oranı için bina stokunun en fazla yüzde dördü alınabilir [11]. Bu kabule göre, göçecek nitelikli bina sayısı İstanbul’da 36 400, Türkiye’de 252 000 olarak hesaplanır. Basında çıkan ‘6,5 milyon bina risklidir’ şeklinde Bakanlık yetkililerince verilen beyanatlar yanlıştır. Beton kalitesini karot alarak tayin etmek, binayı zayıflatıyor. Karot yerine, beton kalitesi hiç tahribatsız ‘ultrason’ cihazı ile tayin edilmelidir. Donatı tayini için, betonu murç ve keski ile delmek de, binayı tahrip eder. Betonu kırmak yerine, özel röntgen cihazları kullanılmalıdır. Kat malikleri, betonlarının kırılmasına izin vermedikleri için, sistem kilitlenmektedir.

7. Kavram Kargaşası İki çeşit ‘Kentsel Dönüşüm’ vardır. a) Biri gecekondu yörelerindeki çarpık kentleşmenin, çağdaş, modern, sağlıklı şehirleşmeye dönüştürülmesidir ve yaklaşık on yıldır uygulanmaktadır. Gecekondu yöreleri tamamen yıkılmakta ve sakinleri TOKİ’nin inşa ettiği modern toplu konutlara yerleştirilmektedir. b) Diğeri, depremde göçecek olan ve dolayısı ile can güvenliğini tehdit eden bu ‘riskli’ binaların tarama yolu ile bulunup çıkarılması, güçlendirilmek veya yıkılıp yeniden inşa edilmek sureti ile sıfır can kaybı hedefinin yakalanmasıdır. Maalesef yetkililer birbirinden çok farklı bu iki kentsel dönüşümü birbirine karıştırarak, birine ait sıkıntıları, rakamları ve çözüm önerilerini diğerine ait olanlarla karıştırıp tutarsız rakamlar, sebep ve netice ilişkileri ileri sürüyorlar. Meselâ, ‘ülkede 6,5 milyon riskli bina var !” diyor Sayın Bakanımız. Halbuki yanlış! Depremde göçecek nitelikli ‘riskli bina’ sayısı sadece 252 bindir.

KAYNAKlar [1] Tezcan, S.S., (2004), “Depremde Sıfır Can Kaybı Projesi ”, TEMPO Dergisi, Sayı:

Konferansı, imo@imoistanbul.org.tr/www.imoistanbul.org.tr,16-20 Ekim 2007, Maslak,

22/859, s. 50-52, İstanbul, Mayıs-Haziran 2004.

İstanbul .

[2] Tezcan, S.S., (2004), “ İstanbul Depreminde Sıfır Can Kaybı İçin 1 Milyar Dolar Yeter”,

[8] Bal, İ.E., Tezcan, S., ve Gülay, G., (2008), “Binaların Göçme Riskini Hızla Belirleme

Sabah Gazetesi, 13 Haziran 2004, İstanbul. Ayrıca, “Hedef Sıfır Can Kaybı”, İdealist

Yöntemi-P25 ”, Şantiye İnşaat Makina ve Mimarlık Dergisi, Kısım I: Yıl: 19, Aralık

Gazetesi (Haftalık Siyasi-Aktüel Magazin Gazetesi), Yıl: 2, Sayı:79, İstanbul, Haziran

2007, Sayı: 234, s112-116, Kısım II: Yıl: 19, Ocak 2008, Sayı: 235, s.118-121, İstanbul,

2004.

santiye@santiye.com.tr , www.santiye.com.tr, Tel: +90. 212. 570 39 46.

[3] Tezcan, S.S., Bal, İ.E., (2004), “Sıfır Can Kaybı Projesi, İstanbul’un Kurtuluş Reçetesi

[9] Bal, I.E., Gulay, F. G., ve Tezcan, S. S., (2012), “Betonarme Binaların Depremde Göçme

Olacak”, a) Dünya İnşaat Dergisi, Sayı: 2004-08, Sayfa: 21-22, Ağustos 2004, İstanbul.

Risklerini Tayine Yarayan P-25 Metodu ve diğer Hızlı Planlama Yöntemleri, Mukayeseli

[4] Tezcan, S.S., (2004), “Sıfır Can Kaybı Projesi Uygulanmalı ”,Dünya İnşaat Dergisi, Yıl:

değerlendirme Raporu”, ISBN No : 978 – 975 - 93005–5 – 5, Cilt I ve Cilt II, Yüksek

21, Sayı: 2004-10, s.35-38, Ekim 2004, İstanbul.

Öğrenim ve Eğitim Araştırma Vakfı Yayınları / 90 212. 352 65 59 / tezokan@gmail.com

[5] Tezcan, S.S., (2007), “İstanbul’da Deprem Taraması bir Fiyasko! 9.5 Trilyon Havaya

/ www.egitim-arvakfi.org.

uçtu” Derya Sazak ile röportaj, Milliyet Gazetesi, 19 Şubat 2007, p.13, <www.milliyet.

[10] Arıoğlu, E., Anadol, K., ve Arıoğlu, Ü., (1972), “1967 Akyazı Depreminde Orta Hasar

com.tr> / “9.5 milyon TL’lik Denetim Skandalı” 23.02.2007 Milliyet, “Zeytinburnu Faciası”

gören Sakarya Valilik Binası, Onarım ve Takviye Projesi,” TUBITAK Türkiye Deprem

Derya Sazak, <dsazak@milliyet.com.tr>.

Mühendisliği Sempozyumu, Doğuş Matbaacılık ve Tic. Ltd. Şti., ODTÜ, 2-5 Şubat 1972,

[6] Tezcan, S. S., (2012), “’Riskli’ Binalar ile ilgili Kanun Tasarısının Sakıncaları ”, Şan-

Ankara, s:83.

tiye İnşaat Makina ve Mimarlık Dergisi, Mayıs 2012, Sayı :287 , s: 154-159, İstanbul,

[11] Tezcan, S.S., (2009), “İstanbul Şiddetli bir Depreme Hazır Değil ”, İnşaat Dünyası

<wwwsantiye.com.tr>

Dergisi, Türkiye’nin Uluslararası Yatırım, Proje ve Müteahhitlik Dergisi, Mayıs

[7] Bal, İ.E.,Tezcan, S.S., and Gülay, G.,(2007), “Betonarme Binalarda Göçme Riskinin

/ 2009, İstanbul Sayı : 313, s : 224 – 225, Bileşim Yayıncılık AŞ, <insaat@bilesim.com.

Belirlenmesi için P25 Hızlı Değerlendirme Yöntemi”, 6’ıncı Ulusal Deprem Mühendisliği

tr>,<www.bilesim.com.tr>

134 Mimar ve Mühendis

05


May覺s - Haziran 2013 135


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

İhsan AKTAŞ Araştırmacı Yazar

BİR ŞEHİR KENDİSİNİ YENİDEN VAR EDEBİLİR Mİ?

2

Paris’te bugün yapılan kentsel dönüşüm uygulamaları ada bazlı uygulamalardır ve Barselona uygulamaları kadar başka şehirlere ilham vermez. Diğer şehirlere göre Paris’in daha planlı, daha disiplinli ve kendine özgü bir yapısı vardır. Oysa

Barselona birçok Roma kenti gibi bir yönüyle İstanbul’a bir yönüyle Bursa’ya bir yönüyle de İtalyan şehirlerine benzemektedir. Dolayısıyla kentsel dönüşüm uygulamalarında Barselona’yı örneklemek daha kolay bir yöntemdir.

011 yılında HABITAT bağlamında kent üzerine faaliyet yürüten “Sürdürülebilir Kentler Konsorsiyumu” ve GENAR olarak birlikte organize ettiğimiz “Konya: Kent Kültür Gelecek” başlıklı programı BM binasında yapmıştık. Programı baştan sona takip eden bir izleyici dikkatimi çekmişti. Konuşulan her şeyi not alıyordu. Kendisi Barselona Belediyesi adına Birleşmiş Milletler’deki gelişmeleri takip etmek için gönderilmiş, yerel yönetimlerle ilgili bütün çalışmaları düzenli bir şekilde Barselona’ya aktarıyordu. Dünyanın dört bir yanından yerel yöneticiler “kentsel tasarım” ve “kentsel dönüşüm” uygulamalarını görmek için Barselona’ya geldiğinden bahsetti. Kentsel planlama, kentsel dönüşüm ve kentsel tasarım ile ilgili bir Paris brifingi almıştık. Paris’in yeniden inşası 1850’li ve 60’lı yıllara dayanır ve ağırlıklı olarak eski Paris’in planlaması ve inşası bu dönemde yapılıp bitmiştir. Paris’te bugün yapılan kentsel dönüşüm uygulamaları ada bazlı uygulamalardır ve Barselona uygulamaları kadar başka şehirlere ilham vermez. Diğer şehirlere göre Paris’in daha planlı, daha disiplinli ve kendine özgü bir yapısı vardır. Oysa Barselona birçok Roma kenti gibi bir yönüyle İstanbul’a bir yönüyle Bursa’ya bir yönüyle de İtalyan şehirlerine benzemektedir. Dolayısıyla,

kentsel dönüşüm uygulamalarında Barselona’yı örneklemek daha kolay bir yöntemdir. Paris brifinginde şehir yönetimlerinin şehre dokunurken ne denli planlı, titiz ve dikkatli olduklarını görmüş olduk. Bugün Paris’in kentsel dönüşüm faaliyetlerini yürüten ofisi şehrin tam merkezinde, eski Paris’in tamamına hâkim, görece diğer binalardan yüksekçe bir yerde bulunmaktadır. Paris’in dönüşümünü tamamlayan mimarlar ve şehirciler uygulamada ele aldıkları Paris’i dışarıdan gelen misafirlerine kentsel dönüşüm ofisinin terasından da göstererek tecrübelerini aktarmaktalar. GENAR Araştırma olarak Sorbonne Üniversitesi Şehircilik Kürsüsü Başkanı Michael Carmona dostumuzun “Paris’in Kentsel Dönüşümü” kitabını on yıl önce yayınlayarak kamuoyunun dikkatine sunmuştuk. Kent konusuyla esastan ilgilenenler Barselona kentsel dönüşüm hikayesini bir şekilde işitmiştir. Esenler Şehir Düşünce Merkezi olarak Prof. Mazhar Bağlı başkanlığında bir heyetle Barselona’ya gittik. BM’de Barselona Belediyesi adına görevli olan Rosa Surinac, Barselona Belediyesi Dış İlişkiler Başkanı ile görüşerek bizim programımızı yaptı. Şehre aşina olanlar için bütün şehirler büyüleyicidir. Barselona’ya iner inmez

136 Mimar ve Mühendis


Her mahallenin orta kısmına, mahallelinin nefes alması için açık alan veya küçük park alanları açılmış, açılan bu alanların şehirliler tarafından kullanımında taleplere göre fonksiyonları değiştirilmiş planlanan dönüşüm ile uygulama arasında problem çıktığında halkın beklentisine göre yeni fonksiyonlara göre yeniden yorumlamalar yapılmıştır.

ayağımızın tozuyla şehir turuna başladık. Yüksek tepelerden şehir siluetine, büyük yapılara, limanlara, genel görünüşe baktık. Rehberimiz taleplerimizin farkında idi, bir taraftan bizi bilgilendirirken, teknik konularda grubumuzdaki mimar arkadaşlardan bilgiler alıyordu. Barselona’nın üzerine titizlikle çalışılmış bir şehir olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Temiz ve düzenli sokaklar dikkatimizi çekti, kent güzeldi, detaylarına kolay inilebiliyordu. İkinci gün kentsel dönüşüm ofisinde bir toplantıya katıldık. Başlı başına kentsel tasarım için kurulan ofiste şehrin bütün planları ve uygulamaları kalıcı sergi halini almıştı. Büyük salonun tabanı kentin uydu fotoğrafı ile döşenmişti. Çok güzel bir uygulama idi ve doğrusu bizler de çok beğendik. Barselona brifingini Barselona uydu fotoğraflarının üzerinde dinledik. Kent Bir Kaneviçe Barselona’da 30 yıldır solcu yöneticiler iş başında ve yönetim istikrarından dolayı kentsel dönüşüm ve tasarım faaliyetlerini kesintisiz bir şekilde icra edebilmişler. Kent, mekânlarda kullanıcı ve değişen ihtiyaçları dikkate alınarak yeniden yapılanmaya imkân verecek şekilde mimari ve kentsel mekânla ilgili yarışmalar açılarak uygulamalar yapılmıştır. Bu doğrultuda bazen bir okulun ve kilisenin önü kapalı ise orayı açarak, binadan çıkan insanların rahat bir nefes alması sağlanmış; bazı uygulamalarda eski bir fabrika dönüştürülecekse yeniden yapılandırılarak kullanışsız olan kısımlardan temizlenerek binalar yeni fonksiyonu ile buluşturulmuş. Her mahallenin orta kısmına, mahallelinin nefes alması için açık alan veya küçük park alanları açılmış, açılan bu alanların şehirliler tarafından kullanımında taleplere göre fonksiyonları değiştirilmiş planlanan dönüşüm ile uygulama arasında problem çıktığında halkın beklentisine göre yeni fonksiyonlara göre yeniden yorumlamalar yapılmıştır. Her mahalleyi ayrı ayrı ferahlatan uygulama için daha sonra bazı binalardan fedakarlık yapılarak yayalar için adalar arasında akışkanlık ve erişilebilirlik sağlanmış, bütün bu akışkanlık

Barselona yönetiminin temel yaklaşımı her problemi kendi evreninde çözmeye odaklı bir yaklaşımla ele almış olmasıdır. Lokal evrende çözülmeyen bir soruna kent bütününde çözüm aramaya çalışılmış. sokak ve caddelere açılarak kesintisiz insan iletişimi sağlanmıştır. Kent nüfusunun hareketliğini sağlayan işyerleri, okullar, hastaneler, metro istasyonları, her biri çok düşünülerek uzun süren tartışmalarla karara bağlanmıştır. Barselona brifinginden dikkatlere sunulması gereken en önemli konuşmalardan biri şu olmuştur: “Biz Barcelona’da bütün halkı büyük hastanelere toplamak yerine, önce küçük uygulamalarla her mahallenin problemini kendi yakınındaki küçük binalarla çözme eğilimindeyiz. Okullarla ilgili tutumumuz da aynıdır. Zihnimiz önce lokal alanda problem çözmeye odaklıdır. Burada çözüm bulamazsak ikinci, üçüncü alternatiflere bakarız. Kentin büyük bir kısmını oluşturan sanayi bölgesinin desantralizasyonu esnasında bölge yeni teknoloji ve ticaret alanına dönüştürülmüş; tam bu sırada farkedilmiş ki, bu bölge iş merkezi yoğun bir yerleşim olmuş. Çalışanlar bu bölgeye gelmek için uzak mesafelerden gelecek, kentin trafiğinde yoğunluk oluşturacak, bu durumu dengelemek için hemen bölgede konut sayısını artırmaya karar verdik, bu dengesizliği ortadan kaldırdık. Bundan dolayı da Barselona’da neredeyse trafik problemimiz yoktur”. Barselona yönetiminin temel yaklaşımı her problemi kendi evreninde çözmeye odaklı bir yaklaşımla ele almış olmasıdır. Lokal evrende çözülmeyen bir soruna kent bütününde çözüm aramaya çalışılmış. Programın ikinci gününde tarihi mekanları ve dönüşüm uygulamalarının yapıldığı alanları gezdik. Barselona’da şehrin bütün unsurlarıyla ilgili küçük fikirler ve dokunuşlarla karşılaştık. Örneğin, bir bölgenin aydınlatma lambalarının meşe ağacının yapraklarından ilham alarak üretildiğini gördük. Bazen bir çöp kutusu, bazen bir kaldırım kenarı veya bir binanın köşesi başlı başına bir tasarım Mayıs - Haziran 2013 137


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Şehre baktığınız zaman şehir üzerinde sürekli olumlu bir akıl ve olumlu bir tasarruf olduğunu görebiliyorsunuz. Bu da şehri diğer şehirlere göre daha estetik, daha göz alıcı, daha yaşanabilir kılıyor. uygulamasına dönüştürülebilmekte. Şehre baktığınız zaman şehir üzerinde sürekli olumlu bir akıl ve olumlu bir tasarruf olduğunu görebiliyorsunuz. Bu da şehri diğer şehirlere göre daha estetik, daha göz alıcı, daha yaşanabilir kılıyor. Eski bir fabrika alanından dönüştürülen üniversite yerleşkesini gezdik. Fabrikadan geriye kalan, küçük bir yönetim binası ve fabrikanın büyükçe bacasıydı. Fakat yeni uygulamada dış cephe kaplaması neredeyse fabrika bacasının tuğlalarıyla aynı renkten yapılmıştı ve üniversitenin yeni binaları en az fabrika bacası kadar estetik duruyordu. Bir yönüyle fabrika bacası ve yönetim binası eski, kampusun diğer binalarıyla yeni yapılardı ama bu iki unsur o kadar birbirine yakınlaştırılmış ve disipline edilmiş ki, bir bakış açısıyla modern bir binada, bir bakış açısıyla da tarihi bir mekanda olduğunuz hissine kapılabiliyorsunuz. Barselona’nın kentsel tasarım ve dönüşümünde mimarlar sürekli kafa yormuş, Avrupa çapında yarışmalar açılarak daha güzel, daha kullanışlı ve daha elverişli sonuçlara gidilmiştir. Tasarımcıların ve mimarların çok sevdiği, sahilden bakılınca bir kağıt yaprağı gibi gözüken üçgen binalar bu yarışmayla elde edilen sonuçlara örnek olarak veriliyor. Barselona’da Gaudi damgası Barselona, ünlü mimar Gaudi ile özdeşleşmiş bir şehirdir. Bitmeyen kilise olarak da bilinen Sagrada Familia, müze olarak kullanılan Gaudi’nin evi ve Avrupa’nın diğer başkentlerinden esinlenilerek başlatılan ve yarım kalan Gaudi Toplu Konut, Park Guell ve yanındaki kilise başlı başına güzel uygulamalardan ve Gaudi’nin görebildiğimiz eserlerindendir. Mimar Gaudi tıpkı tabiatı taklit ederek, tabiatta hiç bir şeyin köşeli ve sert olmadığını, bütün hatların oval 138 Mimar ve Mühendis

ya da yumuşak olduğunu vurgulayarak eserlerinin tamamını tabiattaki hareketlere uygun olarak yapmıştır ve Barselona sokaklarında gezerken Gaudi’nin ortaya koyduğu tasarımlarının doğa ile nasıl iç içe oldukları görülebilmektedir. Mimar Gaudi çok katı bir Hıristiyan terbiyesiyle yetişmiş, içine kapalı, sürekli düşünen bir çocukluk dönemi geçirmiş. Sagrada Famili’ya başladığı zaman sadece mimar olarak değil de neredeyse bir işçi gibi kilise yapımının bütün süreçlerinde rol almış, bazı yorumculara göre Sagrada Familia’yı inşa eden Gaudi bu süreçte seyri sülukunu tamamlayarak kiliseyle beraber kendi maneviyatını da yeniden inşa etmiştir. Gaudi’nin ölümü de oldukça ilginçtir. Eski püskü elbiseleri içinde yolda karşıdan karşıya geçerken trafik kazasına maruz kalmış ve kendisine sahip çıkılmadığından dolayı kan kaybından hayatını kaybetmiştir. Sonuç olarak Türk aydınları yüz yılı aşkındır Batı deneyimini ülkemize aktarmak için Avrupa’yla temas halindeler. Fakat çoğu zaman Batı’da görülen faydalı uygulamaların özümsenerek ülkemize aktarılamadığına şahit oluyoruz. Barselona deneyimi şunu göstermektedir ki bir şehir üzerine iyi niyetli, olumlu, yapıcı tasarrufta bulunduğunuz zaman tıpkı tabiatın diğer unsurlarında olduğu gibi şehirlerin de cömertliğiyle yüzleşebiliyorsunuz. Siz şehre iyileştirici bir adım attığınızda şehir buna on adımla karşılık verebilir. Yeter ki, yönetim felsefemizi rastgelelikten, sıradanlıktan ve çıkar gruplarına teslim olmaktan arındırmış olalım. Şehirle ilgili fikriyatı olan, kendi geleneğini bilen ideal bir yönetici, şehre tasarruf ederken tarihini, geçmişini, bugününü ve geleceğini aynı anda düşünmek zorundadır. Sonuçta tasarruf ettiğimiz şey kâinatın bir parçasıdır. Bu parçaya dokunduğumuzda ya yapıyoruzdur ya da bozuyoruzdur. Umarız ki, kentlere tasarruf eden yetkililer bu bilinç üzere olurlar.


May覺s - Haziran 2013 139


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Doç. Dr. Hatice AYATAÇ İTÜ Mimarlık Fakültesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

KAMUSAL MEKÂNLARI YENİDEN DÜŞÜNMEK “Bir kentin karakterini kamusal mekanları tanımlar.” (UN- HABITAT, Yönetim Kurulu Üyesi Joan Clos i Matheu).

K

Günümüzün kentlerinde hızla gelişen doğal, fiziksel, sosyo-ekonomik temelli sorunların kolay bir çözümü yoktur. Bu karmaşık bilmecenin çözümünde kentsel alanlar ve kamusal alanlara odaklanılmaktadır.

Kamusal mekânlar başarılı şehirlerin hayati bir parçasıdır. Bu alanlar toplum ruhu, mekân kimliği ve kültürünü yapılandırır. Kamusal mekanlar sosyal kapitale, ekonomik gelişmeye ve toplumsal yenilenmeye hizmet eder.

entlerimiz için son 60 yılın gündeminde sadece hızlı kentleşme, kentsel büyüme, göç gibi temel problemler değil, doğal afetler ve sonrasında yaşanan acil eylemler de tartışılır olmuştur. Yakın tarihli araştırmalarda, kentsel emniyet, güvenlik, sağlık kavramları mimari mekânda olduğu kadar, kentsel mekânda da karma kullanım (multi-use) olgusuyla değerlendirilmektedir. Kentsel kamusal mekânlar ise bu gündemde gelecekteki kurtarıcı rolünü üstlenecektir. Tarihi süreklilikte kamusal mekânlar şehirlerin temsilinde, sunumunda önemli mekânlardır. Danimarkalı kent tasarımcısı Jan Gehl (1987) kamusal mekânları “binalar arasındaki yaşam - life between buldings” olarak tanımlar. Binalardan çıktığınız her an tasarlanmış ya da tasarlanmamış bir açık mekânın içerisinde yer alırız. Kamusal ya da özel ayrımı yapmaksızın binalar dışında ya da arasında kalan parklar, meydanlar, sokaklar, yürüme alanları, kıyılar, kentsel bahçeler ve doğal alanlar kentsel yaşam alanlarıdır. Dönüşen Kentlerde Kent Mekânı Yaratma ve Kamusal Mekânları Geliştirme Çabaları 2011 yılında UN-HABITAT ve PPS¹ tarafından desteklenen ortak manifestonun amacı kamusal mekânların gücünü kamusal yarara çevirmektir. Eğer kentlerde kamusal mekânların potansiyelleri doğru yönde geliştirilirse, kentler güvenli, emniyetli, ekonomik fırsatlar yaratan, kamu sağlığının geliştiği demokratik alanlara dönüşebilir. Manifestonun gelecek beş yılını tanımlayan eylem planında kamu mekanlarının uluslararası katkısı, yeni jenerasyon plancılarının, mühendislerin, aktivistlerin eğitilmesi ve farklı düzeylerde eylemler ile açıklanmaktadır. UN-HABITAT’ın bünyesinde “daha iyi bir kentsel gelecek için” genel yaklaşımıyla oluşturulan Sürdürülebilir Kentsel Gelişme Platformu (SUD-net 2008-2013), sürdürülebilir kentler için en

temel çalışma konusu olarak yine kentsel kamusal mekânları belirliyor. Öyle ki 2050 yılında kentlerde yaşayacak nüfusunun tüm dünya nüfusunun 2/3 oranında olacağı kabulüyle özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki pek çok kentte barınma ve temel gereksinimlerin (elektrik, su, hijyen vb) karşılanması gerekliliğini ortak kamu hakkı ve kent hakkı kavramlarıyla öne çıkartıyor. “Geleceğin Kentleri”ni geliştirmenin 10 temel ilkesi tanımlanırken önerilen acil eylemler yine kamusal mekânları hedef alıyor. Sokaklarınızı kamusal mekân olarak geliştirin, Karma kullanımlı meydanlar ve parklar yaratın, Yerel ekonomiyi oluşturun, Destek mekânları tasarlayın, Kamu sağlığı gündemini kamusal mekân gündemiyle ilişkilendirin, Kamusal planlamayı yeniden yaratın, “Power of ten” 10’un gücüne inanın, Bütünleyici kamusal mekân gündemini yaratın, Daha hafif, daha çabuk, daha ucuz, “Lighter, Quicker, Cheaper-LQC” mekânlar yaratın, Kamusal mekânları destekleyen yönetimi yeniden yapılandırın. Bu çabaların en önemli gerekçelerinden biri, kamusal mekânların eksikliği olarak gösteriliyor. Çoğunlukla insanlar üzerinde artan gündelik baskı yeni kullanım alanlarını yaratıyor. Yeni ticari ve konut alanlarının gelişmesiyle geleneksel kamusal mekânlar tahrip oluyor. Komşuluklar ve sosyal doku toplumsal parçalanmaya uğruyor. Sokaklar son milenyumun kamu yararına kullanılması gereken en önemli araçları olarak ortaya çıkıyor. İnsanların sokaklarda bir araya gelmemesi, çocukların oyun oynamadığı, insanların karşılıklı konuşmadığı çevreleri beraberinde getiriyor. Sokakların yeniden düşünül-

140 Mimar ve Mühendis


mesi sadece ekonomik değil, çevresel ve sosyal bir faydayı da destekliyor. Dünya üzerinde mekânsal ve toplumsal gelişme ve yayılma kamusal mekânların planlanmasına da imkân vermiyor. Bazen insanlar duvarların ardında kendilerine özel kamusal mekânlar yaratırlar ya da AVM’lerde korumaların eşliğinde din, dil, ırk, gelir ve sosyal ayrıma göre mekân kullanımına yönlendiriliyor. Karma kullanım ise tasarım rehberleriyle önerilen karma-yaşam mekânlarıdır. Kullanıcı çeşitliliği, farklı deneyim ve anlamlar bu mekânları destekler. Bu alanlar kullanıcıların kendilerini güvende ve rahat hissettikleri iyi ve sağlıklı mekânlardır. F.Tibbalds’ın (1992) tanımıyla “demokratik mekânlardır”. Doğal çeşitliliği vardır, erişile-

bilir, farklı amaçlar için kullanılır, güvenli ve emniyetlidir, kaynaşmış kullanım ve eylemler, bölmek yerine birleştirir, aktif kullanımı teşvik eder, her yaştan kullanıcıyı davet eder, çekicidir, eğlenceli, hatırlanabilir, zamana göre değişir. Daha hafif, daha çabuk, daha ucuz “Lighter, Quicker, Cheaper” (LQC) sloganı başarılı kamusal mekânları üretmede geliştirilen yerel bir stratejinin tanımıdır. Dönüşen kentlerde az risk ve az maliyetle yaratıcı bir toplumsal enerjidir. Kentsel mekân yönetimidir. LQC zaman, para ve emek odaklı olarak farklı şekillerde uygulanır. Eğlendirici faaliyetler ve kamusal sanat ile başlar, etkinlik ve müdahaleci projelerle sürer. LQC müdahaleleri konforlu mekânları üretme ve yönetimi arasındaki dengedir.

Resim 1. Daha düşük maliyetle, daha etkin kullanımla, kısa zamanda kendi kamusal mekânınızı dönüştürün. PPS düşük maliyetli ancak yüksek etkili müdahaleleri üretmede katkı sağlayan bir inisiyatif olarak çalışır,(http://www.pps.org).

Resim 2. San Francisco’ da Cannary Row esnek bir tasarımla ve yeniden kullanımla önemli bir kamusal mekana dönüşmüştür (soldaki resim). BryantPark PPS’in ilk yeniden tasarla konseptli projesidir. Dünyanın en çok kullanılan parkıdır (sağdaki resim). ( http://www.pps.org).

Resim 3. Sokaklardaki geçici kullanımlar, iyileştirilmiş ve dönüştürülmüş malzemelerle yaratıcı çözümler ve maliyetsiz kullanım alanları elde edilebilir. Kamusal mekanlarda düzenlenecek ekinlikler yaratıcı bir ortam ve yeni birliktelikler yaratır. Bu etkinlikler toplum uyumlu tasarıma deneysel bir uygulamadır. (http://www.pps.org). Mayıs - Haziran 2013 141


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ Geleceğin kentlerini geliştirmek için ayrıştırılan bu ilkelerin her biri için ayrı örnek uygulamalar yapılmıştır. Ermenistan’ın Gyrumi kenti, 1988 yılında büyük bir deprem sonrasında 25.000 insanı kaybetmiş ve 100.000 den fazla kişi de evsiz kalmıştır. PPS yürütme kurulu üyesi Aram Khkachadurian kentte özellikle evsiz kalanlara geçici barınakları üretmek için sürece katılmıştır. Yeniden barınma sürecini tanımlayan uygulamalarla merkez park yeniden kullanıl-

maya başlanmıştır. Bu örnek uygulamada, 2003 yılında deprem sonrasında ilk defa görülen bir halk katılım sürecini yaşadılar. “New Gyrumi Festival” ve “Mekân yaratma- place making EXPO”yu gerçekleştirdiler. Bu çabalar sonunda 35.000 kişinin kamusal mekânı kullandıkları görüldü. Kent meydanında ve sokaklarda sürekli pratik, ucuz eylemler ve etkinlikler planladılar.

Resim 4. Gyrumi kent meydanının deprem öncesi ve sonrasındaki kullanımı. Özellikle deprem sonrası kentin yaşamında ve günlük kullanımda vazgeçilmez olmuştur. Geleceğin Kamusal Mekânları için Çıkarımlar Geleceğin Mekânları Forumu (http://www.futureofplaces.com) 24-26 Haziran tarihlerinde Stokholm’de düzenlenecektir. Bu forum 2016 yılında yapılacak Habitat III konferansının ilk aşaması olarak planlanmıştır. İnsan ve mekân birlikteliği için “Yeni Kentsel Ajanda”nın tanımı yapılacaktır. Bu forumun sunuş bildirgesinde gelişen ve hızla değişen kentlerimiz

için kaygılar benzerdir; “Kentlerimiz bireylerin sosyal gereksinimlerini, sürdürülebilir yaşam kalitesini, eşit haklarını ve güvenliğini tehdit edecek şekilde kaotik bir büyüme içerisindedir. Geleceğin kentleri için herkes kabul etmelidir ki, karma kullanımlı kentsel kamusal mekânlar tek çözüm olacaktır. Bu nedenle kentsel büyümeyi kontrol etmek kadar sınırlı kamusal mekânları ve kaynakları doğru yönetmek gerekecektir”.

Resim 5. Kentsel boşlukların, park alanlarının kentsel yaşama katılması için örnekler (Street as Places, Chicago, 2007) (http://www. pps.org).

Resim 6. Kayıp mekânların mahallenin kullanımına göre tasarımı (Street as Places, Chicago, 2007) (http://www. pps.org).

Geleceğin kentlerinde kentsel kamusal mekânları yeniden düşündüren tüm bu çabalarda, gerçek sorunun var olan durumu basit ve ucuz bir düzenlemeyle çözecek yönetim olduğu görülmektedir. Resimlerde görüldüğü gibi günlük yaşamda olağan ve olağanüstü hallerde bizi 142 Mimar ve Mühendis

barındıracak en önemli potansiyel mekânlar duvarların dışındadır. Binalar ne kadar güvenli olursa olsun sadece sahibine aittir. Oysa kamuya ait alanlar, sokaklar, parklar, kıyılar hatta etkin kullanılmayan kentsel boşluklar bizler için sosyalleşme kadar güvenli yaşam alanları da olabilir.


May覺s - Haziran 2013 143


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Sezgül KARCIOĞLU Marmara Üni. - İstanbul Araştırmaları Yüksek Lisans Öğrencisi

İNSAN ve MEKÂN ETKİLEŞİMİ “İNSAN, KÜÇÜK KÂİNATTIR, KÂİNATSA BÜYÜK İNSAN

İ

Mekânı ve insanı birbirinden ayrı düşünemeyiz. İnsan varoluşundan beri mekân ile kaçınılmaz bir ilişki içerisindedir. Arapçadan dilimize geçen mekân, kelime kökeni olarak, “kevn” yani “olmak” demektir. Geniş anlamıyla ele alındığında, insanoğlu

için ruhsal ve fiziksel boyutuyla var olma söz konusudur. Buradan yola çıkarak, insanın kendisini mekân ile açıklamaya çalıştığını, yaptıklarında ve düşündüklerinde mekânın öneminin, etkisinin yadsınamayacak şekilde büyük olduğunu söyleyebiliriz.

nsan, fizyolojik ihtiyaçları sonucu mekâna müdahil olurken, zaman içerisinde manevi ihtiyaçlarıyla da mekâna bir şeyler katmış, bunları aktarmasıyla kültür oluşmuştur. Osmanlı’da "şeref-ül mekân bil mekîn” deyimiyle, mekânın şerefinin oturanlar ile değerleneceği ifade edilmiştir. Fransız düşünür Rousseau ise aynı düşünceyi “yapılar bir kent doğurur, ama siteyi yapan yurttaşlardır” diyerek mekânın yapılar tarafından çevrelense bile, onu şehir kılabilecek en önemli faktörün insan olduğunun altını çizmiştir. Toplum, içinde yaşadığı kent mekânını, kendi özelliklerine göre yeniden inşa eder. İstanbul, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, her kültürü bünyesinde barındırmayı bilmiştir. Her medeniyet, İstanbul’a eserini bırakırken, sonraki medeniyetin, emanetini muhafazasını beklemiştir. Tarihte ihtiyaçlar doğrultusunda şekillenen şehirler, küreselleşen dünyanın hızla dönüşümünden uzak duramayarak, bir örnek yapılaşmalarla, kimlik kargaşasına girmişlerdir. Bu dönüşümler, doğal mekânın kendi bünyesindeki gelişiminin aksine, daha hızlı ve yapay olarak kendini göstermiştir. Şehre ruh kazandırmak amacıyla inşa edilen yapıların, insanı aradan çıkararak, şehirle adeta savaştığına şahit olmaktayız. Şehirlerin mekânsal dönüşüm süreci, Avrupa’da sanayileşme ile başlamıştır. Makinelerin hayatımıza girip, iş gücünün fabrikasyonlaşmasıyla beraber işçilerin barınma amacıyla işyerlerine yakın olan yapılara gereksinimleri artmıştır. Daha çok işyerlerine yakın olarak yapılan ve bu nedenle tercih edilen apartmanlar, zaman içerisinde modernleşmenin olmazsa olmazı olarak dayatılmıştır. Küresel ölçekte kendini gösteren, “modernleşme” anahtar sözcüğü ile kendini kabul ettiren bu kentsel değişimler, Avrupa ülkelerini etkilediği gibi, İstanbul’u da vurmuştur. Dönemin karar alma mekanizmalarının, tarihi yapıların, birçok eserin bulunduğu “tarihi yarımada” günümüzde, ilmek ilmek modernist yaklaşımlar kokan

bulvarlar, caddeler ve sokaklar ile döşenmiştir. İstanbul özelinde Tarihi Yarımada’dan bir kesit ile örneklenebilecek bu dönüşüm, mekânın nasıl değiştirildiğini ve bu değişimin insan üzerinde etkilerinin boyutunu kavramamızı kolaylaştıracaktır. Tarihi Yarımada’nın merkezinden bir caddeyi incelemeye almamızın nedeni, mekânsal dönüşümün ciddiyetini kavrayabilmek içindir. İstanbul’un modernleşme sürecinde/müdahalesinde meydana gelen imar ve planlama çalışmalarında, özellikle Aksaray’ı Eminönü’nden Beyoğlu’na bağlayan Atatürk Bulvarı ayrı bir nitelik taşımaktadır. Fransız Mimar Henri Prost’un, Paris’i örnek olarak yapmış olduğu İstanbul Nazım Planları, tarihi yarımada için büyük bir kayıp olmuştur. Prost sonrası planlama çalışmaları da tahribatı engelleyememiştir. Turgut Cansever, Henri Prost’un nâzım planında yer alan yolların, belediyede, masa başında yapıldığını, yerinde incelemeye tabi tutulmadığını, katlarca büyütülerek, o dönem karayolu mühendislerinin fikri alınarak yapıldığını nakletmiştir. Tarihi Yarımada’nın, Beyoğlu’na açılan bir kapısı olan Atatürk Bulvarı iki farklı kimliği bir araya getiren köprü vazifesindedir. Bir yanda, modernliğin ilk temsilcisi ve İstanbul’un Batı’ya açılan yüzü Beyoğlu, diğer tarafta ise Osmanlı’nın geleneksel dokusunu muhafaza etmiş Fatih semti. İstanbul’un dört farklı çeperini birbirinden ayıran bu bulvar, İstanbul genelinin modernleşmesinin minyatürü sanki. 1930 sonrası ulaşım eksenli planlama çalışmalarında, insan ölçeği hesaba katılmamış, daha çok tüketim merkezli bir yapılanma kendini göstermiştir. Uygulanan politikalar sonrası, var olan doku bozulmaya başlamış, yeni kimliğine kavuşmaya çalışan birçok semt, isimlerinden de koparak, sisteme ayak uydurmaya başlamıştır. Batı normlarına göre şekillendirilmeye çalışılan kentler, “bulvar ve geniş caddeler” ile tanıştırılmıştır.

144 Mimar ve Mühendis

PB Mimar ve Mühendis Mayıs - Haziran 2013


PB Mimar ve Mühendis Mayıs - Haziran 2013

Yahya Kemal’in “kör kazma” olarak nitelediği, bir amaca hizmet etmeden yapılan bu imar çalışmalarından biri olan bu bulvar, bir taraftan Süleymaniye ve Zeyrek’i birbirinden keskin çizgiyle ayırmış, diğer taraftan Aksaray-Fatih’i, Batı’nın bizdeki yüzü olan, Galata ve Pera’ya birleştirmiştir. Kendine has organik bir yapısı olan Süleymaniye ve Zeyrek’in kopuş süreciyle, Süleymaniye arka sokaklarında yalnız bırakılmış iç içe geçmiş sanayi ve konut bölgesi oluşmuştur. Zamanla konutlar yerini sanayiye bırakmış, semt sakinleri tarafından terk edilmeye başlamıştır. Avrupa eksenli planlama çalışmaları, kültürel dokumuzu hesaba katmayarak yapılanmış, halkın ortak toplanma alanlarından meydanlar ve yeşil alanlar kavşak ve caddelere dönüşmüştür. Tarihi yarımadayı kimlik sahibi kılan birçok yapı ise bu istimlâkler neticesinde ortadan kaybolmuştur. Osmanlı Dönemi su ihtiyacının karşılandığı tarihi açıdan önem arz eden Kırkçeşme Suları, İbrahim Paşa Hamamı, Oruç Gazi Mescidi, Firuz Ağa Mescidi gibi birçok eser ve ev bulvara teslim olmuştur. Bulvar açıldıktan sonra modernizme göre şekillendirilmiş, bulvarın iki yakasına konuttan ziyade iş hanları, ticaret merkezleri, kamu binaları, bankalar konumlanarak, tüketim odaklı bir mekânsal kurgu izlenmiştir. Bizans, Roma ve Osmanlı Dönemi eserlerinin bir arada bulunduğu bulvar, bir yaşam alanı iken, günümüzde trafik sorununun artmasıyla kavşak ve bağlantı yolları ile geçiş alanı olmuştur. Bulvar üzerinde şimdiki haliyle iş hanları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Sosyal Güvenlik Kurumu binaları, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, hastane binası İstanbul’un kentsel anlamda nasıl değişime uğradığı konusunda bize ipucu vermektedir. Benzer sanayi dallarının bir arada tutulması düşüncesiyle yapılan İMÇ bloklarının içerisinde yer alan, Kâtip Çelebi ve Hızır Reis’in sembolik kabirleri, istimlâkler sonrası büyük bir yıkımın ne yazık ki telafi çabasından ibarettir. İnsan odaklı kentten, sanayi odaklı kente geçiş bulvar boyunca gözlemlenebilmektedir. Atatürk Bulvarı, kentin gelişme istikametine müdahalenin ve semtlerin organik bağlarının birbirinden koparılmasının bariz bir örneğidir. Mekân üzerine yapılan bu kentsel müdahaleler doğal bir değişim sürecinden çok, modern zamanın dayattığı değişimlerdir. İnsan ile mana bulan mekânlar, kamu inisiyatifini elinde bulunduran kimseler tarafından kimliğinden koparılıp, ayrı bir kimliğe/kimliksizliğe kavuşturulmuştur. İnsanın yaşayacağı mekânın tasarlanması, insanın sahip olduğu değerlerine göre mekânı inşa etme imkânının elinden alınması, yaşam hakkının elinden alınması demektir. Atatürk Bulvarı örneği, İstanbul’da insanın yaşam hakkının elinden alındığı kesitlerden sadece biridir. Sonuç olarak, İstanbul’un mekânsal dönüşümü fiziki restorasyon projeleri ile sınırlı kalan her türlü değişim, dönüşüm veya yenileme çalışmaları görünürde kentsel bir makyaj çalışmalarından öteye geçemeyecektir. Yapıların sadece dış cephelerinin değişerek güçlendirilmesi hiçbir şekilde yeterli değildir. Bu tür çalışmalar çevre yapılarla birlikte değerlendirilmeli, kent, tüm yapıları ile bütünsel olarak ele alınmalıdır. Kentlerimizin salt bulvar, cadde ve kavşaklarla gövdelerinden hançerlenerek açma anlayışı “modernleşme” çalışmalarının aldatıcı göstergeleridir. İstanbul çeşitli dönemlerde duyarlılıktan uzak plansız kentsel politikaların uygulamalarına maruz kalmıştır. 1950’lerin İstanbul’u, istila ölçeğinde yoğun göçlerle karşılaşmış, yıllarca imar ve yapılaşma

Turgut Cansever Tarihte ihtiyaçlar doğrultusunda şekillenen şehirler, küreselleşen dünyanın hızla dönüşümünden uzak duramayarak, bir örnek yapılaşmalarla, kimlik kargaşasına girmişlerdir. Bu dönüşümler, doğal mekânın kendi bünyesindeki gelişiminin aksine, daha hızlı ve yapay olarak kendini göstermiştir. sorunlarıyla baş başa kalmıştır. Bunun neticesinde kentin çehresi gecekondu yoğunluğuyla kendini göstermiştir. Daha sonraki dönemlerde bunun tam tersi eğilim, “apartman projeleri” kentin belirli bölgelerinde kendini göstermiştir. Modern dönem İstanbul’u ise, yönetim gücünü elinde bulunduranların “gökdelen projeleriyle” kendini göstermektedir. ÇÖZÜM… Bilge Mimar Turgut Cansever, Türkiye’de özellikle büyükşehirleri yaşanmış hale getiren, esasen batıda da terk edilmiş olan yanlış şehirleşme ve konut politikalarını terk etmek, şehirlerimizi kendi gerçeklerimize dayalı ve kökü Osmanlı şehircilik sisteminde yatan yeni bir zihniyetle ele almak gerektiğini belirtmiştir. Bu perspektifte, daha çok insan eksenli çözüm önerileriyle şehir sakinlerine bırakılmalı ve şantiye alanı görüntüsünden kurtarılması bir ihtiyaç olmuştur. Mevcut dokunun korunması ve daha fazla kaos yaşanmaması için her planın, her yapının, her semte uygulanmayacağı gerçeği de kabul edilmelidir.

Mayıs - Haziran 2013 145


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Hicran Hamza Çelikyay Marmara Üni.. Mahalli İdareler ve Yerinden Yönetim Bilim Dalı Doktora Adayı

TARİHİ BİR SORUMLULUK OLARAK KÜLTÜREL MİRAS ve İSTANBUL

K

Şehirler, yaşayan organizmalardır. Merkezi bir canlının gövdesine, yeşil alanları doku hücrelerine, yolları damarlara benzeyen şehirlerin hiç kuşkusuz beyni ve hafızası da vardır. Hafıza; yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü olarak

tanımlanmaktadır. Şehrin hafızası ise şehrin kuruluşundan başlamak üzere korunabilmiş ve kayıt altına alınmış, şehre ve şehirliye dair anıtlar, yazılı ve sözlü eserler, mimari formlar, fotoğraf, gravür gibi şehri tarif eden, anlatan, açıklayan, şehrin kodlarını içinde saklayan şehre kimliğini veren her şeydir.

ültürel miras, hafızanın var olma biçimidir. Kültürel miras, bir toplumun üyelerine ortak geçmişlerini hatırlatan, aralarındaki dayanışma ve birlik duygularını güçlendiren bir hazinedir. Kültürel mirasın varlığı, insanların tarih boyunca hafızalardan gelen deneyimlerin ve geleneklerin devamlılığını, toplumların geleceklerinin doğru kurulmasını sağlar. Kültürel miras ve şehrin hafızası her daim birbirini tamamlar ve destekler. Şehir hafızasının ve kültürel mirasın korunması önemlidir ve şehir yönetimlerinin temel sorumluluk alanlarındandır. 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 13 ve 14. maddelerinde belirtildiği gibi belediyeler, kültürel değerlerin, kültür ve tabiat varlıkları ile tarihî dokunun ve şehir tarihi bakımından önem taşıyan mekânların ve işlevlerinin korunmasını sağlamakla yükümlüdür. 2005 yılında Göteborg’da gerçekleştirilen Mirasa Yönelik Yeniden Canlandırma – İyi Uygulamaların Özendirilmesi Avrupa Sempozyum’unda “Geçmişi olmayan bir şehir, hafızası olmayan bir insana benzer.” denilmiştir. Mart 1992'de kabul edilen Avrupa Kentsel Şartı’na göre ise kültürel miras, şehir ve şehirlinin kimliği açısından kritik önem taşıyan, şehrin yapısının ayrılmaz ve yeri doldurulmaz bir parçasıdır. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO) ülkemizin de tarafları arasında yer aldığı Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Sözleşmesi çerçevesinde “Dünya

Miras Listesi” oluşturmuştur. Uluslararası bir taahhüde dönüşen bu listede yer alan kültür varlıklarını barındıran ülkeler, bu yapıları korumakla yükümlüdürler. İstanbul’un tarihi alanları da bu listede yer almaktadır. UNESCO, İstanbul’u Dünya Miras Listesi’ne alış gerekçesinde Süleymaniye Camii’ni “İnsan dehasının emsalsiz bir başyapıtı ve Osmanlı yapılarının en üst rütbesi” olarak nitelemiştir. Yıllar içerisinde UNESCO Dünya Miras Komitesi İstanbul yönetimine tarihi alanlarla ilgili uyarılarda bulunmuştur. Örneğin, 2004 yılında “İstanbul'un listede yer alan bölgelerinde sorunlar bulunduğu, surların restorasyon uygulamalarının bilimsel tekniklerle yapılmadığını, Süleymaniye ve Zeyrek'teki sivil mimarlık eserlerinin yok edildiği, bu durumda listede yer almasının tehlikeye girebileceği” açıklanmıştır. Surların bir bölümü hâlâ çöküntü alanıdır ve çevrelerinin cinayet, gasp, hırsızlık ve suça meyilli kişilerin barınma yeri hâline gelmesi yapılan bu uyarıların ne kadar anlamlı olduğunu göstermektedir. Tarihimizin vazgeçilemez belgesi olan İstanbul surları, yalnızca Roma İmparatorluğu’ndan devralınan bir miras değil, aynı zamanda ecdadımızın büyüklüğünün ve başarısının da göstergesidir. Sultan II. Mehmet’e “Fatih” unvanını verilmesine ilham veren surlar ne yazık ki bu özellikleriyle değil, yakın dönemde tüm dünyanın gündemini meşgul eden bir cinayet haberi ile

146 Mimar ve Mühendis


dikkatleri üzerine çekmiştir. Haliç Metro Geçiş Köprüsü’nün yapılmaya başlanması da kültürel miras tartışmalarını tekrar gündeme taşımıştır. UNESCO, Haliç Metro Geçiş Köprüsü’nün tarihi yarımadanın siluetini bozacağı yönünde endişelerini dile getirmiş, bununla ilgili gözlem ve araştırma yapmaları amacıyla 2011 yılında bir inceleme heyetini İstanbul’a göndermiştir. Yapılan tetkikler sonucu ayakları 90 metreden 47 metreye indirilen köprü, tüm düzenlemelere rağmen vicdanlarda temize çıkamamış, siluet tartışmalarının odağına oturmuştur. Tarihi ve kültürel varlıkların korunması, bağımsız kurullarca oluşturulan, bilimsel ilkelere uygun şehir planları oluşturulması ve yapılan planlara uyulmasının sağlanması ile mümkündür. Bu gün sık sık değiştirilen imar planları, aynı bölge için geçerli olan farklı uygulamalar ve karmaşık mevzuat ile şehirlerimiz ait oldukları medeniyet kodlarından gün geçtikçe uzaklaşmaktadır. Tarihi ve kültürel varlıkların etrafını saran gökdelenlerle bu varlıklar nefes alamaz hâle getirilmekte ya da bu eserlerle hiçbir uyumu olmayan modern yapılarla mekânın anlamı silinmektedir. Kültürel mirasımızın öğeleri arasında önemli yer tutan şehirlerimizin silueti, son dönem yapılan uygulamalar ile gündeme gelmiştir. Zeytinburnu Kazlıçeşme sahilinde yükselen proje, kültürel mirasımızın üzerinde yükselerek İstanbul’un siluetini zedelemesi ile tanınmış ve kısa zamanda “ucube”, “İstanbul’un boynuzları” gibi hiç de haksız sayılmayan tanımlamalara hedef olmuştur. Projenin Bizans askeri garnizon kalıntılarının bulunduğu alanda inşa edildiği ve hafriyat sıra-

UNESCO, İstanbul’u Dünya Miras Listesi’ne alış gerekçesinde Süleymaniye Camii’ni “İnsan dehasının emsalsiz bir başyapıtı ve Osmanlı yapılarının en üst rütbesi” olarak nitelemiştir. sında Arkeoloji Müzesi uzmanlarının yer almadığı bilinmektedir. Tarihi Yarımada Yönetim Planı'na ait 'yönetim alanı' sınırları içinde kalan inşaat, kıyıdan bakıldığında Sultanahmet Camii'nin minarelerinin arasına üç gökdelen eklenmiş gibi bir manzara sergilemektedir. Seçilen uygulama alanı ve konumu itibariyle şehrin siluetine ve tarihi mirasına olumsuz etki edebilecek her türlü proje “görünür” olmadan henüz plan aşamasında yerel yönetimler ve uygulayıcılar tarafından titizlikle incelenmelidir. Şehrin silueti, ilçe belediyeleri ve büyükşehir belediyesi arasında birbiriyle örtüşmeyen ve net olmayan yaklaşımlara kurban edilmemelidir. Zeytinburnu kuleleri böyle bir zemin üzerinde yükselmiş, proje yükseldiğinde silueti bozduğu anlaşılabilmiştir. Projenin 25 metre tıraşlanması kararı yerinde olmakla birlikte kararın uygulanması rica, öneri gibi kişisel inisiyatife bırakılmayacak derecede önemlidir. Böylesine önemli bir konunun şehir yasalarıyla düzenlenmesi, yaptırımlarla siluetin korunmaya alınması ve kararın uygulanması yöneticilerin sorumluluğundadır. Kültürel mirasımızın siluet üzerinden tahribi İstanbul için yeni değildir. Dünyanın gözbebeği İstanbul, her dönem “değerli bir şehre sahip olmaktan daha fazlasını isteyen” uygulayıcıların hedefi olmuştur. Uygulamaya konulduktan sonra büyük tartışmalara neden olan ve Mayıs - Haziran 2013 147


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Roma ve Bizans ve İmparatorlukları ile Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapmış olan İstanbul, bu üç ihtişamlı dönemin kültürel mirası üzerinde yükselmiş, paha biçilemez eserler ile günümüze kadar gelebilmiştir. Napolyon’un “Dünyada tek devlet olsa başkenti İstanbul olurdu.” sözüne yakışır bir şekilde dünyanın incisi ve Türkiye’nin güzide şehri olan İstanbul, ne yazık ki son dönemlerde kültürel mirasının hoyratça örselendiği uygulamaların hedefi olmaktadır. her akl-ı selim kişinin gördüğünde vicdanını sızlatan bir diğer siluet tahribi ise “gökkafes” projesidir. Gökkafes, Dolmabahçe’de yükselen ve tüm boğazdan görülebilen, uğruna ilçe sınırlarının değiştiği projedir. Üzerinde yükseldiği arsa tapusunun üstünde II. Abdülhamit tarafından "Dolmabahçe vadisinde, Taşkışla, Gümüşsuyu ve Maçka askeri kışlaları ile İstanbul'a havagazı dağıtan Gazhane tarafından çevrelenen araziye güvenlik gerekçesiyle inşaat yapılamaz" şerhi konulduğu ve söz konusu arazinin projeden önce "Pera Bahçeleri" olarak anıldığı bilinmektedir. 1983'te, Devlet Planlama Teşkilatı'ndan ve İstanbul 1 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu'ndan bölgedeki tarihi Taşkışla binasının boyunu aşmamak kaydıyla, 24,5 metre inşaat onayı alınmış, ancak 1984-89 döneminde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından inşaat projesi 134 metreye, işyeri oranıysa yüzde 20'den yüzde 80'e çıkarılmıştır. Bu yıllardan sonra çeşitli dönemlerde inşaat durdurulmuş, mahkeme süreçleri yaşanmış, tüm engelleme çabalara rağmen inşaat tamamlanarak 1998 yılında bina kullanıma açılmıştır. Yapının hukuksal durumu hala belirsizliğini korumaktadır. İnşaata onay veren dönemin yerel yöneticileri, bilim kurulu üyeleri, bürokratları, proje uygulayıcıları, mimar ve mühendisleri tarihe, şehircilik ilkelerine aykırı olan kararları ve şehir suçu işlemeleri ile geçmişlerdir. Tarihi 300 bin yıl önceye kadar uzanan, Roma ve Bizans ve İmparatorlukları ile Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapmış olan İstanbul, bu üç ihtişamlı dönemin kültürel mirası üzerinde yükselmiş, paha biçilemez eserler ile günümüze kadar gelebilmiştir. Napolyon’un “Dünyada tek 148 Mimar ve Mühendis

devlet olsa başkenti İstanbul olurdu.” sözüne yakışır bir şekilde dünyanın incisi ve Türkiye’nin güzide şehri olan İstanbul, ne yazık ki son dönemlerde kültürel mirasının hoyratça örselendiği uygulamaların hedefi olmaktadır. 9. Kalkınma Planı (2007-2013) Raporu’nda “Doğal ve kültürel varlıklar ile çevrenin gelecek nesilleri de dikkate alan bir anlayış içinde korunması esastır.” denilmesine rağmen proje ve uygulamaların bu ilke gözetilerek gerçekleştirilmediği gözlemlenmektedir. Her medeniyet, İstanbul’a mirasını bırakırken umulan, devralan medeniyetin, mirasını da emanet olarak almasıdır. Görülüyor ki emanete layık olduğu şekilde sahip çıkılamamaktadır. Tarihi ve kültürel mirasın gerek duyarsız ve bilinçsiz girişimlerle yok edilmesi, gerekse siluetlerinin gökdelenlerin gölgesinde kalması veya sahipsizlikten, ilgisizlikten kaynaklanan zamanın yıpratıcı etkisiyle günden güne tahrip edilmesi, şehrin hafızasının zayıflamasına neden olmaktadır. Şehir hafızasından yoksun olan bir toplum ise kolektif hafızadan da uzaklaşır. Bunun sonucu olarak gelecek nesiller köklerine, tarihten gelen medeniyet kodlarına yabancı kalacaklar ve medeniyet bilincinden uzak bir şekilde şehirde yaşamlarını sürdüreceklerdir. Kültürel mirasımıza sahip çıkmak, tarihi ve vicdani bir sorumluluktur. Her ne gerekçeyle olursa olsun, kültürel mirasımızı tehdit eden bu tür girişimlere medeniyet bilinci çerçevesinde karşı konulmalıdır. Tarihten süzülen emanetlerin bir köprü misali gelecek nesillere aktarılmasında etkin rol alınmalı ve üzerimize düşen görevi yerine getirmekten kaçınmamalıdır.


May覺s - Haziran 2013 149


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

''Tarih mimarlığımızı anlamada bize yardımcı olmalıdır ve tarihten tekrar moderne gelmeliyiz; ille de ona özel bir sempati duymak için değil, yalnızca o zaman tartışılan sorunlar bugün hala geçerli olduğu için." Rossi

Büşra Erçin Yüksek İç Mimar

Tarihsel ve Kültürel Sürekliliğin Önemi

Ş

Toplum yapısını oluşturan etmenler arasında en önemli olanları Kültür ve Tarih'tir. Taylor'a göre Kültür, toplumun bir üyesi olarak kişinin elde ettiği bilgi, inanç, sanat, gelenek, görenek,

alışkanlık ve becerileri içine alan karmaşık bir bütündür. Kültürel içeriğin oluşması, tarihi sürekliliği dünden bugüne, giderek de yarına aktaran öğelerle mümkündür.

ehir yaşamında kültürün toplumu yönlendirici bir niteliğe sahip olması, hem şehrin gelişimini hem de bireylerin gelişimini sağlayacaktır. Kültürün ve kültürel faaliyetlerin toplum tarafından ihtiyaç olarak algılanmaya başlaması, o şehirde medeniyet algısını olumlu yönde etkilemekle kalmaz, medeniyetlerin varlıklarını sürdürecekleri zemini hazırlar. Kentleşme; itici, iletici ve çekici güçlerin altında oluşan ve değişen nüfus hareketleri olarak tanımlanır. Kentleşmenin kontrol edilemeyecek kadar hızlı geliştiği İstanbul'da, kentleşme süreci göç ile başladı. Fakat İstanbul'un insani ölçüleri ve değerleri 18. yüzyıldan itibaren aşınmaya başladı. Avrupa şehirlerindeki geniş ve dümdüz caddeler, bu caddelerin etrafındaki bitişik nizam kagir yapılar, büyük meydanlar, aydınları etkiledi ve değişim isteği doğurdu. Yakın geçmişten itibaren hızla gelişmekte olan İstanbul için ne yazık ki belirlenmiş bir yerleşim düzeni ve ulaşım etütleri kontrolü sağlanamadı ve 1950’li yıllardan itibaren göç edenlere şehirle bütünleşebilecekleri bir imkân sunulmadı. Zamanında akıllıca yapılamayan planlama, bugün daha yüksek maliyetli çözümler üretmeyi gerektiriyor. Yeni düzene yerel kimlikle göç edenler, bir süre kimlik karmaşası yaşamış olsalar da tam manası ile oluşturamadıkları çarpık düzene adapte olmak zorunda kaldılar. Bugün göç edenlerin çocukları, içinde bulundukları duruma yabancılık çekmezler fakat asıl kimliklerini de benimseyememişlerdir. İstanbul birçok inanca ev sahipliği yapmış, birçok kültürü

bünyesinde barındırmış bir şehir olmasına rağmen, eski İstanbul'un tarihi dokusunu ve bütünlüğünü koruyabilen çok az sokak kalmıştır. Süleymaniye'de, Kadırga'da ve Kariye'deki sokaklar ile yeniden yapılanan ve eski görüntüyü aksettiren Sultanahmet'deki Soğukçeşme sokak, tarihi bütünlüğü koruyup geleceğe referans olabilecek niteliktedir. Kültürel geçmişe referans olması açısından geleceğe aktarılabilecek sokakların varlığı ve devamlılığı önemlidir. Kültür idealize edilmemesi, yüceltilmemesi, hele kutsallaştırılmaması gereken, çünkü sürekli çaprazlanan, sürekli melezleşen bir pratikler bütünü ve o pratiklerin var ettiği ürünlerin toplamıdır (Tanyeli). Türkiye'de kentler kimliklerini başka kültürlere benzemeye çalıştıkları için yitirmiştir. Fakat kimlik nesnel değil öznel bir tutumdur. Her toplum kendini oluşturan değerler doğrultusunda farklı kimliklere sahiptir. Kentlilik bilincinin oluşması için bireylerin kendi çevrelerine ve kültürel kimliklerine duyarlı olmaları gerekmektedir, fakat yerel halkın geçim mücadelesi ne yazık ki bireysel düşünceleri beraberinde getirmiştir. Türk toplumu kültürel melezlenme yaşıyor olsa da kendi kültürel geçmişi ile tam manada bağlantısını koparmış olduğu söylenemez. Özellikle bireysel ve toplumsal tutumlar bunun göstergesidir. Örneğin apartman konut olarak kullanılmaya başladığında bile, tip olarak menşei olan Fransız ya da İtalyan apartmanları ile benzerlik göstermiyordu. Tanyeli'nin örneklemesine göre, apartmanların tercihen balkonlu tasarlanıp bir süre sonra eve dahil edilmesi, Türk aile yapısının,

150 Mimar ve Mühendis


kamusal alan ile özel mekan ayrımı sağlayan, yarı kamusal mekanlara (balkonlara) alışık olmadığının göstergesidir. Apartmanlarda balkonlu konut tipolojisi, Türk evi ile iç avlulu konutlarla ayrıca mahremiyet gibi kanıksanmış gerçekler ile kıyaslanınca, balkonun benimsenmeyişinin, Türk toplumunun tarihsel sürekliliği olduğu ortaya çıkar. Türk toplumu kültürel sürekliliğini, modern anlamda yapıya indirgeyemiyor olmamız, sürekliliği sadece görsel açıdan değerlendiriyor olmamızdan kaynaklanmaktadır. Oysa kültürel süreklilik imgelerde değil, davranış ve anlamlarda gizlidir. Apartman yaşantısının olumsuz etkileri, sadece kültürel anlamda toplum yapısına uymuyor olmasından kaynaklanmamaktadır. Apartmanlaşmanın oluşturduğu fiziki koşullar, Türk toplumu aile yapısını etkilemiş ve güven duygusunu sarsmıştır ve sokakları konutların bahçesi olmaktan çıkarmıştır. Yapılmaya başlandığı dönemde modern olduğu için tercih edilen bu konut türü, bir süre sonra yoğun nüfusu karşılayacak ve gecekonduları yaşanılır hale dönüştürecek tek çare olarak görülür. Apartman yaşantısına adapte olamayan Türk toplumu için makul görünen bu konut türü, çocukları olumsuz yönde etkileyen ve insanları yabancılaştıran bir kültür erozyonuna neden olmuştur. Canlı bir biçimin düzensizleştiği yerde, genetik bir kuralın artık işlemediği bir yerde (kanserde olduğu gibi), hücreler düzensizlik içinde hızla çoğalmaya koyulurlar (Baudrillard). Kentin hücreleri olan apartmanlarda, kanserli hücreler gibi düzensizce çoğaldılar. 1950-60 yıllarında teknolojinin imkanlarına, özellikle artan nüfusa ve otomobil kullanıma uyum sağlama gerekçesi ile çağdaş kent; yol-meydan-otomobil üçgeni ile tanımlanmıştır. Büyük yol ve meydanların açılması için o dönemde istimlak edilip yıkılan bina sayısı 7.289'a ulaşmıştır. Tarihi İstanbul'un en eski aksı üzerindeki eserler ya tamamen ortadan kaldırılmış ya da tıraşlanmıştır. Apartmanların sebep olduğu mimari ve kültürel çirkinlik, şehirlerimizi yaşanamaz hale getirmiştir. Cansever bu yoğun yerleşmenin fiziki ve biyolojik kirliliğe sebep olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda mimarlara düşen görev, insanların içinde mutlu edeceği konutları tasarlamaktır ancak yakın geçmişte uygulanan yapıların yalnızca %25'i mimarlar tarafından tasarlanmıştır. Ayrıca Türkiye'de yer alan ve geleneksel olmayan konutların inşa edilmelerinin nedenleri arasında ekonomik gerekçeler sunulur. Yakın geçmişte konutların geçici ve ucuz malzemelerden inşa edilmesinin sebebi sanıldığı gibi Türklerin göçebe hayatına sahip, kalıcılığı olmayan bir dünya üzerinde yaşıyor olmaları değil, ekonomik yetersizliklerdir. Bu yüzden konutlar minimum teknik ve konfor elemanları ile donatılır. Oysa gelenekselin hem ekonomik hem de bağlamsal

İstanbul birçok inanca ev sahipliği yapmış, birçok kültürü bünyesinde barındırmış bir şehir olmasına rağmen, eski İstanbul'un tarihi dokusunu ve bütünlüğünü koruyabilen çok az sokak kalmıştır. Süleymaniye'de, Kadırga'da ve Kariye'deki sokaklar ile yeniden yapılanan ve eski görüntüyü aksettiren Sultanahmet'deki Soğukçeşme sokak, tarihi bütünlüğü koruyup geleceğe referans olabilecek niteliktedir.

Apartman yaşantısının olumsuz etkileri, sadece kültürel anlamda toplum yapısına uymuyor olmasından kaynaklanmamaktadır. Apartmanlaşmanın oluşturduğu fiziki koşullar, Türk toplumu aile yapısını etkilemiş ve güven duygusunu sarsmıştır ve sokakları konutların bahçesi olmaktan çıkarmıştır. gerekçeler ile uygulanabildiğini kanıtlayan Hassan Fathy, şehircilikte kültür ve geleneği altüst edecek yaklaşımlardan kaçınmıştır. Modern mimari çevrede kentler giderek kimliklerini kaybedip birbirlerine benzemeye başlarlar. İstanbul'da uluslararası iletişimin artması, tüketim malzemelerinin aynılaşması, teknolojik gelişmeler, standardizasyon, yapı tasarımında ve üretimde küreselleşmeyi desteklemiştir. Bu durum Doğuda ve Batıda 60'lı yıllardan itibaren gelenekselin mimaride uygulanması gerekliliğini doğurmaktadır. Mimaride anlam kavramı, tüm bu aynılaşmaya cephe alır ve yerelliğin insan için daha yaşanılır olduğunu savunur. Süreklilik yerel mimarinin, gelenekselin destekçisidir. Geleneksel mimariyi, modern içinde irdelemenin geçerli ve kalıcı nedenleri olmalıdır. Geleneksel mimari yerellik, iklim, çevre ve yaşam koşulları gibi verilerle oluşturulduğu için çeşitlilik kazandırır. Modern mimarinin anlamsal boyut kazanması geleneksel mimari ile işbirliği kurarak mümkün olur. Pallasma, mimarlığın tarih ve gelenek içinde birikmiş olan suskun bir bilgeliği barındırdığını vurgular. Her şey bir öncülüğe sahip olmalıdır, hiç bir şey yokluktan gelmez. Her şey bir şeyden gelir ve bu insan icatlarının tümü için geçerli olmalıdır. Bu yüzden kent oluşumu ancak geçmiş dikkate alınarak incelenebilir. Türk toplumuna ihtiyaç duyduğu gelenekseli sunma yine geçmişi araştırmak ile mümkün olacaktır. B.Rodofsky'e göre, yerel mimari; nesiller boyu gelişen, belirli ihtiyacı yerine getiren, kullanıcısının düşünü ifade eden bir geleneğin sonucudur. Çevresel, sosyal, ekonomik, tarihsel faktörlerle şekillenir. Yöresel yapıda herhangi bir farklılığın temeli araştırıldığında bunun nedeninin yaşamsal bir ihtiyaç olduğu görülür. Kültürel süreklilikler toplumsal / kültürel / sanatsal olgu ve ürünlerin görüntülerine bakarak gözlemlenmez; onları kavramak Mayıs - Haziran 2013 151


DOSYA: ŞEHİRLERİMİZ NEREYE KOŞUYOR? MAKALE • SÖYLEŞİ • GÖRÜŞ

Geleneksel mimari yerellik, iklim, çevre ve yaşam koşulları gibi verilerle oluşturulduğu için çeşitlilik kazandırır. Modern mimarinin anlamsal boyut kazanması geleneksel mimari ile işbirliği kurarak mümkün olur. için anlamlarını çözümlemek, bunun için de tarihsel süreçleri araştırmak gerekir. Başka bir deyişle, kültürel süreklilik sorgulaması çıplak gözle yapılamaz (Tanyeli). Zamanla farklılaşan eklemelerin neden-sonuç ilişkilerinin, belirli bir temele oturtulabilmesi, toplum için gereklidir. Bugün yapılan bir uygulamanın nedeni yüzyıllar öncesinden kalan bir alışkanlık ya da gelenek olabilir. Bugün süreklilik kavramı, geçmişin getirdiği güven duygusu ile geçmişten günümüze gelen akılcı yaklaşımlar olarak, tasarım sürecine zemin oluşturabilmek için hümanist bir yaklaşımla tercih edilmelidir. Süreklilik geçmişin geleceğin içine doğru taşması, taştıkça kabarmasıdır (Bergson). Sürekliliği tercih eden ve kendi hakikatini oluşturan her mimar, dağarcığına yerleşmiş bilgiyi bilinçli ya da bilinçdışı olarak eserlerine yansıtır. Bu süreçte yetişmiş olduğu yerelliğin içine inşa ettiği yapı, aynı yerelliğin içinde bulunan ve benzer çevresel algıya sahip olan bireyler tarafından, daha yüksek bir algı düzeyi ile benimsenecektir. Çünkü mimarlık insanlara ait oldukları bir yer yaratma sanatıdır (Nolberg Shultz). Bergson bir organizmanın şimdiki anının sadece yakın geçmişle açıklanamayacağını tüm geçmişinin tüm tarihinin yani tüm mirasının şimdiki anına eklenmesi gerektiğini belirtir. Bu yüzden Mimarlık tarihten esinlenmeli ve tarih yol gösterici olarak benimsemelidir, bunu yaparken tekrar ve taklitten kaçınmalıdır, çünkü mimarlık ''moda'' değildir. Mimari tasarımda geçmişten yararlanış bir sonraki tasarımlara ''imgeler pazarı'' sunar ve mimarlar artık bu ''imgeler pazarı''ndan seçtikleri ile derleme bir tasarım sürecine girmiş olacaklar. Bu yüzden tarihselcilik sorumluluğu büyük olan bir seçimdir. İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar (Karl Marx). Gelenekselci ve tarihselciliğin tekrar üzerinden algılandığı ülkemizde, tarihsel sürekliliği çağdaş boyutta sergileyen bir anlayış tam manası ile gelişmiş değildir. Turgut 152 Mimar ve Mühendis

Cansever gibi mimarların örnek teşkil edecek eserleri ile tarihselciliğin sadece görüntüden ibaret olmadığı anlamamız gerekir. Mimarlık, insanın ve toplumun ne olması gerektiğini düşünmek ve topluma neler verebileceğini belirlemek konusunda yerin, toplumun ne olduğu hakkında kararlar almalı ve tasarıma bu olgunlukta bakmalıdır. Bu bağlamda bize örnek teşkil edebilecek tutum, Osmanlı mimarisi üslup özelliğidir. Yapıya eklenen her varlığın, tarih bilinci ve gelecek sorumluluğunun yolunu tıkamamak üzere, gerekli tedbirler alınarak planlanıyor olması gerekir. Yapılan her eklentinin geçmişe bir ilave ve geleceğe hazırlık teşkil etmesi söz konusudur. Toplumlar geleneksel yaşam biçimlerinden düzenler üretir ve bu düzenler toplumsal estetik olarak bölgesel mimarilerin özünü oluşturur. Mimari özler aynı kalırken, ortak belleklerden esinlenerek belirlenen tipler ve tiplerden üretilen yeni çalışmalar gelişir. Geçmiş yanlış ve doğrularıyla, bizim yeni fikirler inşa etmeden önce en geçerli referansımız olacaktır. Geçmişe ait tüm uygulamalar kaygı, istek, ihtiyaç gibi nedenlerle oluşturulmuş ve muhakkak üzerine düşünülmüş olgulardır. Tesadüfi bir araya gelişlerden bile çıkarımda bulunmamız mümkündür. Bu yüzden mimarlık adına, geçmişteki uygulamaları dikkate almak, incelemek ve çıkarımda bulunmak, hata olasılığımızı düşürmemize ve sürekliliği sağlamamıza neden olacaktır. Süreklilik kaygısı taşımamız, geleceğe kültürel anlamda yön vermemiz demektir. REFERANSlar 1 Şehir Ve Kültür İstanbul,A.Haluk DURSUN 2. Şehir Ve Kültür İstanbul,Ahmet Emre BİLGİLİ 3. Şehir Ve Kültür İstanbul,Sinan GENİM 4. Şehir Ve Kültür İstanbul,Murat BELGE 5. Şehir Ve Kültür İstanbul,Korkut TUNA 6. Şehrin Mimarisi, Aldo ROSSİ 7. İslam'da Şehir ve Mimari Turgut CANSEVER 8. Rüya İnşa İtiraz Uğur TANYELİ 9. Metafor Olarak Mimari Kojin KARATANI 10. 75 yılda Değişen Kent ve Mimarlık,Doğan KUBAN 11. Çağdaş Mimari Dizaynlamada Tarihsel Sürekliliğin Değerlendirilmesi,Filiz ÖZER 12. Kötülüğün Şeffaflığı: Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme, BAUDRILLARD, Çev.:E. Alabora, I.Ergüden 13. Karl Marx,Louis Bonaparte'ın On Sekiz Brumaire'i,çev.:T.Bora


May覺s - Haziran 2013 153


GEZİ ŞİİR, GÜL, BÜLBÜL: ŞİRAZ…

ŞİİR, GÜL, BÜLBÜL:

ŞİRAZ… >

YAZI ve FOTOĞRAF: OSMAN ARI/MAKİNE MÜHENDİSİ

İsmiyle, tarihi dokusuyla, insanı çağıran, kendine çeken şehirler vardır. İsimleri bile insanda farklı çağrışımlar uyandırır. Semerkant, Buhara, Kudüs, Mekke, Medine, İstanbul, Bağdat, Şam, Marakeş, İsfahan Şiraz.. İslam medeniyetinin, zarafet ve güzelliğinin sanki şehir olarak ete kemiğe bürünmüş halidir bu şehirler. Cami, han, hamam, çarşı ve bahçeleriyle bu şehirler, medeniyetimizin şehircilik anlayışının en güzel örnekleridir.

N

evruz tatilinde, tam da baharın bütün kışkırtıcılığı ile tekrar geldiği bir günde Şiraz’dayım. Şiraz’a üçüncü gelişim. Şiraz tıpkı İstanbul gibi, İsfahan gibi Semerkant ve Buhara gibi beni ilk gördüğümde olağanüstü etkileyen bir şehir. İran’ın en büyük bayramı(!) olarak kabul edilen nevruz tatilinde, güzel bir bahar günü Şiraz’a vardığımızda keskin bir çiçek kokusu karşıladı bizi, tam da Şiraz’a yakışan bir edayla. Yeşillikler içindeki Şiraz’da bize ‘’hoşamadi’’ (hoşgeldiniz ) diyen bu güzel koku portakal çiçeklerinin kokusuydu. Portakal çiçeği kokusunun yerini bir müddet sonra henüz gonca olan güller alacak. Otele yerleşmemizin ardından fars dilinin en büyük şairleri Hafız ve Şeyh Sadi’nin kabirlerini ziyaret ediyoruz. (Nevruz tatili dolayısı ile) Şiraz oldukça kalabalık. Türbeye girişlerde sıra beklemek zorunda kalıyoruz. 154 Mimar ve Mühendis

Kadın-erkek, çoluk-çocuk her yaştan İranlı bu bilge şairlerin kabirlerini ziyaret ediyor. Her ne kadar bu ziyaretler biraz turistik (!) amaçlı olsa da İranlıların eski edebi şahsiyetler ve klasik eserleriyle ilişkileri çok canlı bir şekilde devam ediyor. Bizim alfabe değişikliğiyle yaşadığımız kültürel travmanın yaşanmamış olması İranlıların çok büyük bir avantajı. Farsçanın zengin klasik eserleriyle (Hafız, Sadi, Firdevsi, Mevlana, F.Attar..) eğitimin her kademesinde iç içeler. Her İranlının hafızasında mutlaka Hafız’dan, Sadi’den, Mevlana’dan şiirler, hikmetli beyitler vardır. Zihni ve hafızası dil devrimi gibi bir silindirden geçmiş; değil yüzlerce yıl önce yaşamış şairlerinin şiirlerini aslından okumak, anlamak; İstiklal Marşı’nın sözlerini bile sözlüksüz okuyamayan, anlayamayan bizler için geçmiş kültürümüzle irtibat kurmanın ne kadar zor olduğu ortadadır. İranlıların kendi geçmişleriyle devam ettirdikleri bu sağlam ilişkinin onlara sağladığı özgüven ve


May覺s - Haziran 2013 155


GEZİ ŞİİR, GÜL, BÜLBÜL: ŞİRAZ…

süreklilik duygusunun çok önemli olduğuna inanıyorum. Hafız ve Sadi’nin kabirleri basit bir türbeden öte bir kompleks. Her iki türbe de yemyeşil büyük bir bahçe içersinde. Tıpkı Y.Kemal Beyatlı’nın ‘’Rindlerin Ölümü’’ şiirinde anlattığı gibi. Hafız’ın kabrinde (daha önceki ziyaretlerimde yaptığım gibi) İstanbul’dan, Y.Kemal’den bir selam niyetiyle ‘Rindlerin Ölümü’nü okuyorum. Geçmişte Sasaniler, Moğol ve Timur dönemlerinde çok önemli bir merkez olan Şiraz 13. ve 14. yüzyıllarda pek çok şair, sanatçı ve bilim adamının yetiştiği zengin bir ilim ve kültür merkezi olmuş. 1750 yılında Zend hanedanlığının başkenti olmasıyla pek çok mimari eser şehre kazandırılmış. Kerim Han (biraz da İsfahan’a nispet etmek için) Şiraz’a ‘Vekil Pazarı’ (kapalı çarşı), ‘Vekil Camii ve Hamamı’ ve şehrin içersinde klasik kale anlayışından biraz farklı olarak inşa ettirdiği ‘Kerim Han Kalesi’ gibi eserler bugün hala ayakta olan eserlerdir. Kalenin iç bahçesinde portakal bahçesi var. Kalenin köşelerindeki kuleler ise Pisa kulesi gibi eğik. Vekil pazarı; kapalı çarşı mantığıyla kurulmuş, yanında büyük bir camisi (Vekil camisi) ve hamamı da olan bir külliyedir. Çarşı; tarihi havanın teneffüs edilebileceği zengin İran el sanatlarının en güzel örneklerinin alınabileceği otantik bir mekân. Çarşıda insanın dikkatini çekecek kadar bülbül, kanarya ve saka gibi ötücü kuşların yoğun sesleri, çarşıya otantik bir hava veriyor. Klasik edebiyatımızdaki gül-bülbül imgelerinin hiç de yakıştırma olmadığını burada canlı olarak görebiliyorsunuz. (Bu seyahatten yaklaşık bir ay sonra tam da gül mevsiminde İsfahan’da Bağ-ı Gülha’da (Güller Bahçesi) bülbüllerin güllere yaptıkları ilan-ı aşka bizzat şahit olduktan sonra) Ayrıca bu merak İranlıların ince zevk anlayışlarının da bir yansıması. Vekil Pazar, 156 Mimar ve Mühendis

İran’ın en güzel ve en büyük kapalı çarşılarından birisi. Vekil Camii 18. yy. sonlarında Kerim Han tarafından yaptırılmış tek parça taştan kesilmiş ve eşsiz taş işlemeleriyle süslü 48 sütunun taşıdığı bir kubbeye sahiptir. Caminin mihrabındaki çiniler de çok etkileyici. Ancak nedense Vekil Camii de İsfahan’daki İmam Camii gibi ibadete kapalı. Bu anıt camiye de bilet alarak girebiliyorsunuz ve namaz kılabileceğiniz bir yer yok. Caminin hemen yanındaki Vekil Hamamı ise, hamamların inşasında bile güzelliğe ne kadar riayet

edildiğinin canlı bir örneği. Hamam bugün geçmişte kalan gündelik yaşantının canlandırıldığı bir müze olarak hizmet veriyor. Şiraz’ın mistik mekanlarından birisi de Şah-ı Çerağ; 8. İmam Rıza’nın kardeşi Seyyit Mir Ahmet’e ait türbe ve cami Şiraz’a gelenlerin mutlaka ziyaret ettikleri bir yer. Bu türbe de İran’daki diğer türbeler gibi aynalarla bezenmiş. Günün her saati kalabalık. Ertesi gün şehre yaklaşık 60 km. uzaklıkta İsfahan yolu üzerindeki Ahamenişler ( I.Pers İmp. M.Ö. 558-330) zamanından kalma


antik bir şehir kalıntısı olan Persepolis (taht-ı Cemşit)’e gidiyoruz. Persepolis, Perslerin tarihteki ihtişamını göstermesi bakımından önemli bir eser. Şehir, Pers kralı Büyük Kirus tarafından kurulur. Ancak Büyük İskender tarafından yakılıp yıkılır. Son İran şahı M.Rıza Pehlevi 1971 yılında Perslerin 2500. kuruluş yıldönümünü burada Persleri yeniden canlandırarak görkemli bir şekilde kutlar. Kendi saltanatının köklerinin Perslere dayandığına nazire yapar. Ancak O’da Ocak 1979’da tacı tahtıyla birlikte ülkesini terk etmek zorunda

kalacaktır. Şiraz, zengin tarihi ve kültürel mirasının yanında aynı zamanda bir bağlar ve bahçeler şehridir. Şiraz’ı güller ve bülbüller şehri yapan bu büyük bahçeler gerçekten görülmeye değer yerlerdendir. İlk gün gittiğimiz Dilguşe Bahçesi portakal çiçeklerinin baygın kokusu ve kuş seslerinin arasında bize farklı bir atmosfer yaşattı. Narencistan bahçesi de portakal ağaçları ve rengarenk çiçeklerle klasik İran bahçe mimarisinin güzel bir örneği. İrem bahçesini daha önceki Şiraz

gezilerimde görme imkanım olmamıştı. Son günümüzü de İrem bahçesine ayırdık. Bahçe, Şiraz Üniversitesinin bünyesinde bir botanik bahçesi. Selviden çama, defneden erguvana çok zengin bir ağaç ve bitki çeşitliliğine sahip. Bahçede klasik İran simetri ve havuz uygulamaları gerçekten çok güzel. Bahçe çok bakımlı, ahşap köşkü, şirin havuzları ve bin bir çeşit çiçek ve ağaçlarıyla sanki cennetten bir köşe. Şimdiye kadar İran’da gördüğüm en güzel bahçe. Ahşap köşkte bulunan değerli taşlar müzesi ise taşlar hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için bulunmaz bir hazine. Müzenin çıkışında (makul fiyatlara) firuze, mercan, akik, oniks, ametist, kaplan gözü gibi değerli taşlardan tesbih, kolye, yüzük vs. takı alabilirsiniz. İslam medeniyetinin yüz akı her şehri gezdikten sonra oluşan; ‘’tarihte kurduğumuz böyle güzel şehirlerimizi neden günümüze taşıyamıyoruz’’ sorusuyla Şiraz gezimi tamamlıyorum. Genç mimar, şehir plancı ve mühendis arkadaşlarımızın, mevcut şehirlerimizi daha insani ve yaşanabilir kılmak için Şiraz gibi şehirlerden istifade edebilecekleri çok şey olduğuna inanıyorum. Mayıs - Haziran 2013 157


KİTAPLIK

Milyonluk Manzara Kollektif İletişim Yayınları

Kentsel dönüşüm kenti nasıl dönüştürüyor, neye dönüştürüyor? Kentsel dönüşümün ortaya çıkardığı manzara nedir? Hem mecazi anlamıyla, nasıl bir manzara: Nasıl bir mekânsal düzen, nasıl bir sınıfsal-toplumsal doku? Hem de düz anlamıyla, nasıl bir manzara: nasıl bir coğrafya, nasıl bir kent resmi? Bu kitaptaki fotoğraflar ve yazılar, farklı cephelerden, farklı dillerle, kentsel dönüşüm rejimine bakıyor. Fotoğraflar, kentsel dönüşüm manzarasını görkemli tekinsizliğiyle gözümüzün önüne seriyor. Akademisyenler, mimarlar, gazeteciler, kentsel dönüşümün analizini yapıyor. Semih Akşeker, Cihan Aktaş, Hakan Bıçakçı, İhsan Bilgin, Tanıl Bora, Gaye Boralıoğlu, Funda Şenol Cantek, Haydar Ergülen, Alev Erkilet, Özgür Sevgi Göral, Pınar Öğünç, Mine Söğüt, Jean-François Pérouse, Özcan Yurdalan, Turgut Yüksel’in yazılarıyla…

Sürdürülebilirlik ve Şehir Pazarlaması Ekseninde Yavaş Şehir

Mete Sezgin, Şafak Ünüvar Çizgi Kitabevi Yayınları İtalyanca citta (şehir) ve İngilizce slow (sakin / yavaş) kelimesinden oluşan Cittaslow, "Yavaş Şehir" anlamına gelmektedir. Yavaş Şehir akımı 1999 yılında İtalya'da başlamış olup, dünyada birçok ülke ve kente yayılmaktadır. "Sürdürülebilirlik ve Şehir Pazarlaması Ekseninde Yavaş Şehir" isimli bu kitap, turizm ve şehir pazarlaması çerçevesinde yavaş şehir konusu anlatmaya odaklanmış. Günümüzde bu alanda yapılan çalışmalar var. Ancak bu çalışmanın ayırt edici özelliği, "Yavaş konseptine" ve "Yavaş Şehir" üzerine detaylı bir incelemenin yapılması oluşu…

Yavaşla! / Hayattan Bir Defa Geçeceksin Kemal Sayar Timaş Yayınları

Kendimizi bulmak için hayatın kendi ritmine geri dönmeye ihtiyacımız var. İşte bu yüzden, kendi kendimize "Yavaşla!" diyoruz. Çünkü yavaş güzeldir... Doç. Dr. Kemal Sayar bizleri hızın ve değerlerini yitirmiş bir hayatın tutsağı olmaktan kurtulmaya çağırıyor. YAVAŞLA, modern çağın getirdiği hız eksenli hayatın, mahremiyetin yitirilişinin, aile ilişkilerinin çözülmenin, teknoloji odaklı yaşamlarda görülen iletişim kaybının güncel bir eleştirisi. "Modern Mutsuzluk", "Modern Zamanlarda Aile", "Benliğin ve Toplumun Krizi" ve "Yavaş Güzeldir" adlı bölümlerden oluşan YAVA ŞLA, bir modern zaman eleştirisi olmanın yanı sıra, eleştirdiği olgulara çözüm önerileri getiren, kaybedilen manevi zenginliği yeniden bulmaya davet eden bir kitap.

Bir Osmanlı Mucizesi Mimar Sinan Prof. Dr. Suphi Saatçioğlu Ötüken Neşriyat

Türk kültür ve sanat tarihinin en büyük simgesi olan Mimar Sinan, anıların bizzat kendi dilinden verilen Tezkiretü’l-Bünyan adlı yazma kaynakta toplamıştır. Saî Mustafa Çelebi tarafından kaleme alınan bu yazma Sinan, çocukluk çağından mimarbaşı oluşuna ve ömrünün sonuna kadar başından geçen olayları hikâye etmektedir. Büyük ustanın özellikle tasarlayıp inşa ettiği Şehzade Camii, Kırkçeşme Su Tesisi, Süleymaniye Camii, Mihrimah Sultan bahçesinde su dolabı, 158 Mimar ve Mühendis

Steril Hayatlar Köksal Alver Hece Yayınları

Daha önce "Biz Aslında Neyiz ?" deneme kitabını ve katılım bankacılığı sektörü için temel kaynak niteliğinde olan "Katılım Bankacılığı Felsefe Teorisi ve Türkiye Uygulaması" isimli kitaplarını yayın hayatına sunan Hüseyin Tunç, bu defa bir romanla karşımıza çıkıyor. Kayıp Renk’te toplumsal ve ekonomik hayatımızda son otuz yıldır hızlanan değişimin bireysel hayatımız üzerindeki etkisi anlatılıyor. Değerlerle çelişen cazibeler, seçilemeyenler, korkular ve umutlar arasında bir hayatın hemen her yönü… Eğitim, askerlik, iş, aş, aşk, korkanlar ve korkutanlar... Roman, varoluşa, psikolojiye, sosyolojiye ve tasavvufa dair gözlem ve tespitlerle örülü ve okuyucu kendi içinde bir yolculuğa çıkartacak.

Büyükçekmece Köprüsü ve Edirne’deki Selimiye Camii’nin yapılışları sırasında yaşanan zorluklar ve sıkıntılar anlatılmaktadır. Bu eserlerin yapılış hikâyelerinin etrafında gelişen olaylara ve çarpıcı diyaloglara da yer veren Sinan, en çok cihan padişahı Kanunî Sultan ile olan tartışmaları ilgi çekmektedir. Mimar Sinan’ı bize en çok yaklaştıran, onun bakışı ve dünya görüşü hakkında önemli ipuçları veren Mimar Sinan Üniversitesi Rektör Yard. Prof. Dr. Suphi Saatçioğlu'nun bu kıymetli eseri, elimizde bulunan en değerli belge niteliğindedir.


Yüksek Mühendis Mektebi’nden İstanbul Teknik Üniversitesi’ne Bir Dönüşümün Öyküsü ve Anılar Ruhi Kafescioğlu Yem Yayınları

Yazar Ruhi Kafescioğlu’nun “Yüksek Mühendis Mektebi’nden İstanbul Teknik Üniversitesi’ne – Bir Dönüşümün Öyküsü ve Anılar” kitabı, Yüksek Mühendis Mektebi’nden İstanbul Teknik Üniversitesi’ne geçişi de anlatan, Türk mimarlığı akademik hayatı açısından son derece önemli bir dönem olan 1936- 1946 yıllarına ışık tutuyor. Ruhi Kafescioğlu gelişmeleri, kendisinin ve o dönemde okumuş öğrencilerin kişisel gözlemlerine, anılarına ve yoğun bir arşiv çalışmasına dayanarak aktarıyor.

Sel Yayınları'ndan Şehircilik Kitapları Murat Gül, Henri Lefebvre Sel Yayınları

Sel Yayınları bu ay iki önemli kitap yayınladı. Modern İstanbul'un Doğuşu kitabında Murat Gül, özellikle son yıllarda İstanbul'daki dönüşüm, yeni soylulaştırma projeleri, konut sektörünün şişmesi, göç olgusu gibi gündemleriyle şehir planlaması, yalnızca pratik sonuçlarıyla değil, toplumsal hafızaya ve şekillenmeye etkisini tartışıyor. Kentsel Devrim kitabı da Henri Lefebvre'nin mekanı toplumsal analizin merkezine alan ilk eseri. Lefebvre, "toplumun bir bütün halinde kentleşmesi" hipoteziyle yola çıkarak, hep kır-kent çelişkisi içinde ele alınan şehir kavramının ortadan kalktığını öne sürüyor.

Mutlu Ev

ŞEHİR VE DÜŞÜNCE DERGİSİ

Yükselen gökdelenlere, betonlaşan hayatlara baktıkça İslam'ın tevazu ve sadelik anlayışını nereye yerleştirmek gerekiyor? Mimar Semih Akşeker, yeni çıkan Mutlu Ev kitabında hem bu soruya cevap veriyor hem de ayetler ve hadisler ışığında bir evin nasıl kurulması gerektiğini anlatıyor. Ayetler, hadisler ve Osmanlı'dan bu yana gelenekler ışığında mutlu ev projesini anlatıyor Akşeker. İşin trajik yanı, mesleği gereği günlerini dev plazaların, lüks apartmanların inşaatında geçirmesi. Ama ısrarla modernizmi reddettiğini vurguluyor. Modernizmin en büyük gösterge alanı olarak nitelediği mimarinin dünyanın çirkinleşmesinde büyük rol oynadığı görüşünde.

Şehirlerimizi yeniden inşa ve dizayn ettiğimiz günümüzde, şehre insan ölçeğinden bakışın önünü açacak düşünceye, bilgiye ve uygulamalara kapı aralayan yeni bir dergi yayın hayatına başladı. Esenler Belediyesi Şehir Düşünce Merkezi’nin, dört ayda bir yayımlanacak olan, Şehir ve Düşünce Dergisi söz konusu bu düşünce ve bilginin üretimine katkıda bulunarak yeni uygulamalara öncülük edecektir. Şehre dair sözü olan herkesi bu çalışmaya katkı yapmaya davet eden Şehir ve Düşünce Dergisi’ne yayın hayatında başarılar diliyoruz. Ayrıca böyle bir dergiyi yayın hayatına geçirdiği için de Esenler Belediye Başkanı M. Tevfik Göksu’yu Mimar Mühendis Dergisi olarak tebrik ediyoruz.

Semih Akşeker Hayy Kitap

Türk Evi

Cengiz Bektaş Yem Yayınları Türk Evi’nde Cengiz Bektaş, ana ilkelerden kullanılan gereçlere, plan tiplerinden esnekliğe, biçemden dönemlere uzanan geniş bir bakış açısıyla “Türk evi” kavramına bakıyor. Kitap Bektaş’ın Anadolu’daki ilk yerleşmeleri temel alıp, ardından tüm Osmanlı coğrafyasına, birbirini etkileyip geliştirerek yayılmış bu ortak kültür üretimi üzerine yaptığı ayrıntılı bir çalışma. Cengiz Bektaş, kitabında “Türk Evi”ni şöyle tanımlıyor: “Yöresel bütün renkleri içeren Osmanlı yaşama kültürünün ürünü olan evleri Saraybosna’dan Erzurum’a, benzer temel ilkelere göre gerçekleştirilmiş olarak buluyoruz. Hangi gereçle, nerede, kimin için

Esenler Belediyesi

yapılmış olurlarsa olsunlar, bugün de yaşayan örneklerini incelediğimizde, bu evlerde kimi ortak yönleri, aynı temel ilkeleri saptayabiliyoruz. Yaşadığı topraklar üzerinde, gelmiş geçmiş bütün kültürlerin doğal kalıtçısı önce orada büyüyenlerdir. Bu nedenle, elbette Makedonya’daki Osmanlı evine bugünün Makedonyalısı Makedonya evi, Filibe’deki Osmanlı evine Bulgaristanlı Bulgaristan evi, Yunanistan’daki Osmanlı evine de bugünün Yunanistanlısı Yunanistan evi diyecektir. Gerçekten de bu evler, yaratıldıkları coğrafyanın evleridir tam tamına... Ben bugün ‘Türkiye evi’ dersem de, ya da Türkiye vatandaşı olarak yaşayanlara, üst kimlik olarak Türk dendiğine göre, ‘Türk evi’ dersem de doğru bir şey söylüyorum elbette. Ama bunu, Osmanlı yaşama kültürünün, bütün bu topraklar üzerinde ortak yaşamdan yarattığını bilerek söylüyorum ‘Türk evi’ sözünü.” Mayıs - Haziran 2013 159


ÇİZGİ YORUM YAKUP GÜLER

160 Mimar ve Mühendis


Binlerce yıllık Kültürel Mirasımız olan eserleri geleceğe taşıyoruz

Kariye Müzesi Restorasyonu

Evliya Çelebi Mah. Kıblelizade Sok. Tepe Han. No:1/12 Beyoğlu / İSTANBUL T: 0212 251 43 01 F: 0212 292 15 82 M: hizmet@taksimyapi.com.tr


Mmg dergi sayi 71