Page 1

söylence

biraz masal gibi, biraz efsane...

Aylık sanat, kültür ve düşünce dergisi

Yıl: 1 Sayı: 4 / Kasım 2017

Çorum Mehmetçik Anadolu Lisesi

İstanbul’da Boğaziçi'nde, Bir fakir Orhan Veli'yim; Veli'nin oğluyum, Tarifsiz kederler içinde.

O. Veli


2


KÜNYE SAHİBİ Mehmetçik Anadolu Lisesi Adına İsmail MADAN Okul Müdürü

GENEL YAYIN YÖNETMENİ Mehmet GÜNGÖR

ESER İNCELEME KURULU Uğur DAĞLI Murat ÜÇOK Burcu ARSLAN Çiğdem Kalkan AĞBAL Kemal ATEŞ

YAYIN KURULU Ümmügül AVCU Fatma TAŞKESTİ Zübeyde D. KABAKULAK Ayşen OCAKTAN Fatih KAPLAN Taner GÜNLÜ Tutku ÖNDER

İNCELEME KURULU Mehmet Eren Arslan Furkan Torun Şeyma Yağlı Sena Çetin Özge Hasanköse

İLETİŞİM e-posta

mehmetcikanadolulisesi1999@gmail.com

3


İÇİNDEKİLER Editörden

4

Çizgilerle Dans

Mehmet Güngör

Bir Karmaşıklık Ormanı Yahut Trenler

6

Tanzimat Dönemi’ni Hazırlayan Temel Etkenler

Ömer Selçuk Yücel / Şiir

Birdenbire

Büyük Buhran ve Dünyaya Etkileri 8

Spinoza 9

Selam: Dile Dökülen Dua 11

Der-beyân-ı Mesele-i Zenaat ve Fitbol 12

Leon İlk Bakış... İlk Notlar... İlk Hisler...

13

Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya’ya Yolculuk I

14

Ümmühan Doğan / Deneme

Demini Almış Geceler

15

Endülüs’ün Kalbi Sevilla

16

Askerlerine Cenneti Gösteren Komutan: Hasan Sabbah Okulumuzdan Haberler / Erasmus+

20

29

Müberra Bulut / Dosya

Sürrealist Hikâyeci, Realist Romancı: Sait Faik Abasıyanık

33

Mehmet Eren Arslan / Dosya

Bir Mukayese Denemesi: Gerçek ve Kurmaca Üstüne II

35

Mehmet Güngör / İnceleme

Petersburg’da Yaşam: Palto’nun İnsancıkları Ve Neva Bulvarı’nın İnsanları

Okulumuzdan Haberler / Spor

75

Bizim Kadrajımız

76

23

Fatma Taşkesti / Dosya

Garip Şiirine Getirilen Eleştiriler ve Bu Eleştirilerin Türk Şiirine Yansımaları

72

Melda Hoş

Ayşen Ocaktan / Dosya

Garip Şiirinde Sürrealizm Etkileri

70

Furkan Torun / Çok Okuyan Ne Bilir?

18

Fatma Bekdemir / Dosya

Garip Hareketi

66

Kürşat İnanır / Gezi

Mustafa Penez / Deneme

Üç Garip Şair

63

Büşra Şahinbaş / Büşra’nın Gezi Günceleri

Zeynep Dilber / Deneme

Issız Bir Gece

61

Merve Demirel / Sinema

Merve Demirel / Deneme

Kaybetme Korkusu

58

Hocazâde Muhsin Çelebi / Tarz-ı Kadîm Üzre

Sena Çetin / Öykü

Bilmem Neden Eylül’ü Seçiyorum

56

Melike Nuran Kılıç / İnanç

Merve Demirel / Öykü

İkinci Gökyüzü 4

54

Münür Kunduracı / Felsefe

Hikmet Yolcu / Öykü

Adressiz’den III

49

Burcu Arslan / Tarih

İbrahim Sadri Bolat / Şiir

Göç III

44

Özlem Başkan / Tarih

7

Zübeydenur Cömert / Şiir

Olmayanı Oldurmak

42

Ümmügül Avcu / İnceleme

39

Batuhan Aksungur / İnceleme

4


EDİTÖRDEN Mehmet Güngör

D

eğerli okuyucular,

çalıştığı şiir sıradan adamı sıradan adama onun diliyle anlatmak iddiası taşısa da bu çabayı anlayacak ve takdir edecek olanlar o “sıradan” adamlar olamıyordu ve bu biraz da sanatın doğasıyla ilgiliydi.

Yeni bir sayıyla karşınıza çıkmanın heyecanı içindeyiz. Bu ay kapağımıza Orhan Veli’nin ölümü ve Sait Faik’in doğumu vesilesiyle Garip şiirini ve Sait Faik öykücülüğünü taşıdık.

Garip, şiirimize serbest şiirin bütün imkânlarını getirmekle kalmadı, aynı zamanda şiirimizde “şiirsellik”ten ve anlam kapalılığından uzaklaşma bakımından bir uç nokta oluşturdu. Kendisinden sonra gelen topluluklara ya da şairlere tepkisellik bakımından da önemli oranda tesir etti. Bu bakımdan özellikle 1950’den sonra şiirimizde yükselen anlamca kapalı yazma temayülü büyük oranda Garipçilerin şiirsellikten uzak şiirleriyle alâkalıdır. Bu çerçevede İkinci Yeniciler, Attila İlhan, Cahit Zarifoğlu, Behçet Necatigil gibi şiirimizin çok önemli isimleri sayılabilir.

Garip Hareketi (I. Yeni) edebiyatımızın bütün dönemleri içinde en çok tartışılmış edebî toplulukların başında gelir. Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’ten müteşekkil bu oluşum, şiirimize o zaman kadar görülmemiş bir duyuş ve düşünüş getirmiş; ve elbette yapmaya çalıştıkları şeyle hem takdir almış hem de eleştiri oklarına hedef olmuştur. Şiirimizin 1920’lerde Nazım Hikmet ve toplumcu şairlerle başlayan serbest şiir yöneliminin Garip’le beraber olgunlaştığını ve nihai hâlini aldığını söylemek yanlış olmaz. Esasen kökleri Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati şiirine kadar götürülebilecek bu yönelim şiirimizde kökten bir değişim olarak düşünülebilir. Çünkü eskiler şiiri “mevzun ve mukaffâ” (vezinli ve kafiyeli) söz olarak anlarlardı. Fransız sembolizmiyle başlatılabilecek serbest şiir arayışı edebiyatımızda nihai hedefine Garip’le varmıştır.

Sait Faik, Türk öykücülüğünün zirve ismi… Onu Garip şiirinin hikâye yansıması gibi görmek mümkün. Sait Faik de tıpkı yukarıda bahsi geçen şairler gibi günlük hayatın içinden, sade durumlar ve kişiler üzerinden anlattı öykülerini. Üslup oluşturmak ve öykü kurgulamak bakımından hikâyeciliğimizin en önemli isimlerinden biri olma payesini elde etti. Roman ve hikâye gibi tahkiye türünden anlatılarda geleneksel gerçekçi anlatıdan modern anlatıya geçişin önemli bir halkası oldu.

Yine Modern kent hayatının ve onun sıradan insanının belirli bir plan çerçevesinde şiirimize girmesi de Garip Akımı’nın şiirimize getirdiği yeniliklerdendir denebilir. Bu bağlamda Orhan Veli’nin şiiri “şiirsel söyleyiş”ten arındırma ve onun diğer güzel sanatları kullanmadan söyleyeceğini anlatmasını sağlama çabası hatırlanması gereken önemli hususlardan.

Şiirde Garipçiler, hikâyede Sait Faik, edebiyatımızın belirli bir dönemine damga vurmuş isimlerdir. Bu bakımdan bu sayımızdaki kimi yazılarda bu isimlere odaklandık. Elbette bunun yanında her sayıda olduğu gibi bu sayıda da dergimiz gerek şiir, öykü, deneme türünde gerekse gezi, tarih, felsefe, inceleme gibi türlerde zengin bir içerik sunmaya çalışıyor.

Eleştiriler ise bir diğer mesele. Garip şiiri, şiirselliği şiirden çıkarmakla eleştirildi çokça. Mademki şiir, günlük dile açılmış bir parantez ve bir bağlamda ondan kaçıştı. Şu hâlde şiirselliği şiirden atmak şiiri şiirden atmak demekti. Öte yandan Orhan Veli ve arkadaşlarının oluşturmaya

Keyifli okumalar.

5


ŞİİR

Ömer Selçuk Yücel*

Bir Karmaşıklık Ormanı Yahut Trenler

‘Omzuna dökülen saçlarıyla büyüttü yalnızlığını Ve gözlerinden bir uykusuzluk doğurdu Yaşamış ve yaşayacak tüm kadınlar Bir geceliğine feda etti uykusunu’ Ciddi ve oturaklı bir mart gecesi Tuttuk senin şehrini adımladık hicaz ve ben Ben kefensiz ve düzensiz Hicaz gama kedere gark olmuş aşk üstadı Hicaz anlattı ben dinledim, ıslak kaldırımlar dinledi Köşede gözleri mahmur leblebici dinledi Sarı ampulün altında Şehrin dinledi Hicazın sevdası çokmuş vuslattan haber vermedi Hızlandı yağmur bir vakit sustuk Ben parmak uçlarıma baktım Zehre ve kömüre bulanmış Ve konuştum Senin kelimelerine özenerek senin şehrinde Dudaklarıma kunduzlara özgü bir gülümseme yerleştirdim Ancak hicaz girebilir kanıma bu vakitten sonra Bir de gözlerin Burada mıdır hala gözlerin sen başka şehirdeyken? Gözlerin gelirse şarkım biter bağı çözülür dizlerimin Ellerim titrer senin ellerine bakarken Sözü geride bırakır mıyız? Yalnız nağme kalsın bizimle ve izin ver Yağmur koysun kuralları Bu vakitte karamsar bir tren yıkanmaktadır artık Depreşir yüreği tutar senin şehrine gelir Sen şimdi uykudasın başka şehirde Ben senin şehrinde gönlüm trenlerle hoş Bir Belemedik durağı bir sen Kurşuni rüyamızın orta yerinde kunduz sevincindeydik Yitik hikayemizin rivayeti bu Başka söz yok söylenecek Hicaz çağırabilir mi seni bana? Ey büt-i nev-edâ? *Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi 4. sınıf öğrencisi

6


ŞİİR

Zübeydenur Cömert*

Birdenbire

ve nisan yağmuruna aniden yakalanmış çocuk gibi çaresiz, savunmasız nereye? nasıl? sığınacağını bilmeden hiç tanımadığın bir sokakta rüzgârda oradan oraya yalpalarcasına... ait olmadığın bir nisan ayında birdenbire sen yağmur sonrası gökyüzünde beliren gökkuşağı sen ki nisan yağmuru kadar ani ve birdenbire. sen umut dolu ilkbahar…

*Mehmetçik Anadolu Lisesi 11. sınıf öğrencisi

7


ŞİİR

İbrahim Sadri Bolat*

Olmayanı Oldurmak

Ufukta göründü güneş Yeni bir gün Ve yeni umutlar beraberinde Bir çift kuş Bir daire çizdi gökyüzünde Yalnızlığın doğasına inat İnadına birlikte Bir de penceresi açık bir oda İçinde bir adam Görmeyen birine renkleri anlatan Hiç duymayan kişilerle muhabbete dalan Gizli bahçesinde açan çiçekleri Önündeki kâğıda anlatan

*Mehmetçik Anadolu Lisesi 10. sınıf öğrencisi

8


ÖYKÜ

Hikmet Yolcu

Göç III Ertesi sabah ilkin küçükçe olan uyandı. Serince bir sabahtı bu. Güneş henüz doğmamış, alaca bir sabah yavaş yavaş yayılıyor, fakat ağaçların altına ve çalıların kuytusuna henüz ışık değmiyordu. Adam ilkin gözlerini kırpıştırdı, burnunun ve kulaklarının buza kestiğini far ketti. Kiliminin içinde büzüşmüş, elleri bacaklarının arasında. Bütün bir geceyi böyle geçirmişti belli ki. İçgüdü diye düşündü. Cenin pozisyonu dedikleri bu pozisyon vücudun havayla temasını azaltmak, hayati organları korumak, aynı zamanda anneyle ilk temasın güvenli duygusunu yaşatmak gibi çok çeşitli ihtiyaçları karşılıyordu. Çok kereler tartışıp da içinden çıkamadıkları bir meseleye tekrar getirdi bu tespit onu. İnsanın içsel dünyası eskilerin tereddütsüz tespit ettikleri gibi adına ruh dediğimiz, maddeden bağımsız, bütünüyle manevi bir tarafımızla mı izah edilecekti; yoksa o aslında fizyolojimizden beslenen beyin kimyamızın karmaşık bir sonucu muydu? Aslına bakılırsa evvelce bu tartışmanın çok hararetli taraflarından biriydi; fakat son zamanlarda giderek bu konuyla ilgili heyecanını yitirmeye başlamıştı. Sonuç değişmiyordu çünkü. Üstelik cenin pozisyonu ile ilgili düşünceleri ikinci kanıyı destekler gibi görünüyordu. Ruh dünyamız fizyolojimizden bağımsız düşünülemiyordu ve hatta doğrudan doğruya onunla ilintiliydi. Ne olursa olsun… Sonuç? Sonuç hep aynı, insanın realitesi dünyanın her yerinde üç aşağı beş yukarı aynı biçimde tecelli ediyor. Onun yalnızlığı, tutkusu, dinmek bilmeyen merakı, arayışı, yıkışı, tahrip edişi, ellerini doğru kullanamayan bir bebek gibi evreni bütün acemiliği ve tahrip ediciliğiyle yoklayışı… Hep aynı. “Elbette bu yöntemsel ihtilafın idealizm ile materyalizm arasındaki bir şu kadar yüzyıllık tartışmanın temellerini teşkil ettiğini yadsımıyorum. Adam sen de. Şu dağa bir sor bakalım ne haber verecek bu işlerden.”

Tam o anda bütün benliği bir çift gözün onun üzerine dikildiğini haykırdı ve gözleri ayakucuna doğru sol tarafta, 10-15 metre kadar ilerde, şu ana kadar fark etmediği bir karaltıyı hissetti. Gözleri oraya doğru kaydıkça karaltı vücuda büründü: Bir tilki. Esasen bu hayvanların çok ürkek olduğunu ve kesinlikle insanlara sokulmadığını bilirdi. Fakat burada mutada aykırı bir durum vardı belli ki. Tilkiyle göz göze geldiler. Tilki kıpırtısız, dikkatle ona bakıyordu gözlerini ayırmadan. Sivri kulakları, sivri burnu, kızıl kürkü, tüylü kuyruğu ile tilki; bütün bunlara ve toprağa ve ağaca alabildiğine yabancı ayakkabısıyla, örtüsüyle, bardağıyla, demliğiyle, kıyafetiyle insan. Bir vakit böyle karşılıklı bakıştılar. Adam tilkiyi ürkütmemek için hiç kıpırdamadı. Tilki de öyle. Sonra tilki ok gibi fırladı yerinden. Arkasını dönerek geldiği yöne doğru çalıların içinde kayboldu gitti. Adam yavaşça gerindi. “Dağın ‘Sabah-ı şerifleriniz hayrolsun.’ deme yolu da bu belli ki. Elçi niyetine halkının en kurnazı olarak şöhret bulmuş tilkiyi gönderiyor.” Bu parlak buluşla yüzünde bir gülümseme yayıldı. Yerinden doğruldu. Örtünün altından çıkar çıkmaz insanın içini ürperten sahici bir soğukla yüz yüze geldi. Hemen ateşe koştu. Bir çöple külleri eşeledi, dibinde birkaç parça küçük köz gördü. Hemen üstüne kuru dallar ekledi ve üfleyerek ateşi canlandırıverdi. Demliği harlanan ateşin yanına sürdü. Ateşin başına bağdaş kurup alevlerin yüzünü, göğsünü, bacaklarını tatlı tatlı ısıtmasına kendini bıraktı. Gözleri kapalı, bir vakit ısınan suyun çıkarttığı sesi dinledi. Hemen kaynayan suya çay attı. Çay lazımdı sabah sabah. Çay olmazsa olmazdı. “Her lüks terk edilir de çay asla!” diye geçirdi içinde. Çay olmaz da dağ kekiği olur. Fakat ille sıcak suda bir şey demlenip içilecek. Başka türlü bir güne nasıl başlanır, aklı almıyordu. 9


ÖYKÜ

Kalktı, diğerlerini usulca uyandırdı. Berikiler biraz oyalandılar örtünün altında. Sonra ateşe sokuldular. Sırtlarındaki battaniyelere sarılıp arasına bal sıktıkları yufka ekmekleri sokum yapıp yediler. Çaylarını içtiler. Şafak sökmeden ayaklandılar. Sırayla abdest aldılar ve güne başladılar. Tam burada okuyucu yazardan parlak laflar bekliyor olabilir. Bu üç adamın namaz kılışlarıyla ilgili bazı şiirsel ifadeler. Yazar bunlardan bahsetmeyecek. Aralarında sıraya bindirdikleri imamlık işi bugün küçükçe olanındı. Uzunca olan kametledi. Böylece sabah namazının farzını kıldılar. Yatmalık kıyafetlerini çıkardılar, pantolonlarını, kazaklarını giydiler. Hareketlenip çay içtikçe ısındılar. Kendilerine güneşin sarı ışıklarını görene kadar izin vermişlerdi. Ateşin başında çayla beraber bir süre yarenlik ettiler. Sonra ayaklanıp çantalarını toparladılar. Arkalarında bir şey bırakmadılar. Onlara dair tek işaret, taşlardan yaptıkları ocak, sönmüş ateş ve toprak üzerindeki izlerdi.

10


ÖYKÜ

Merve Demirel*

Adressiz’den III Filmlerde ve kitaplarda yaşanan mucizelerin gerçek hayatta asla gerçekleşmediğini bilsek de ummaktan asla vazgeçmeyiz. Ben de tüm yaşamıma rağmen en zor zamanlarımda mucize ummaktan vazgeçmedim.

rışlarla çıktım restorandan. Fakat içimde kabaran nefreti durduramıyordum. Bir şey yapmalıyım diye düşündüm. O an gözüme çöp kutusu ilişti. Bir tekmeyle çöp kutusunu restoran mutfağının girişine döktüm. İçim bir parça soğumuştu. Üstelik gece yarısına kadar da sokaklarda zaman geçirmeliydim. Bu saatte pansiyona gidersem işsiz kaldığımı anlayan Bayan Ş. beni pansiyondan kovardı.

Restoranın arka kapısına yöneldim. Etrafta kimse yoktu. Belki de kimse fark etmemişti geciktiğimi. Her ne kadar buna inanmak imkânsız olsa da inanmak için zorluyordum kendimi. Eğer kimse fark etmediyse, yavaşça içeri girer ve lavabonun önündeki yerimi alır, kovulmaktan kurtulabilirdim. Bir iki saniyeliğine gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İçimde mucizenin büyümesine, beni kandırmasına izin verdim. Yavaşça arka kapıyı aralayıp sessizce mutfağa girdim. Üzerinde önlüğüyle lavabonun önünde duran ve geldiğimi hiç fark etmeden bulaşık yıkamaya devam eden bir genç vardı. Önce çalışanlardan biri beni idare etmek için benim işlerimi yapma fedakârlığı gösterdi diye düşündüm. Fakat içimden bir gürültü yükseliyor, zihnimi uğultular içinde bırakıyordu: KOVULDUN.

Cebimde tek metalik yoktu. Önümdeyse geçirmem gereken 15 saat vardı. Yeni bir iş arayabilirdim ama bunu yapmayı hiç istemiyordum. Önce büyük ve kalabalık caddelerden birine gitmeyi düşündüm. Sonra fikrimi değiştirdim.

Ben arka kapıda öylece dikilirken şef içeri girdi. Bana ilgisiz gözlerle bakıp, "Evet, Bay B. kovuldunuz. Toplam çalışma saatlerinizi göz önüne alırsak tazminat almanız da imkânsız." O bunları mekanik bir sesle söylerken ben yüzümde umutsuzluğu, parasız kalacağım zamanların çaresizliğini, bu anlayışsız şefe duyduğum öfkeyi taşıyordum. O da bu halimi fark etmiş olmalı ki suratında umursamaz ve halimle eğlenen bir sırıtışla "Hayatta başarılar Bay B." dedi. Filmlere de kitaplara da içimdeki mucizeye de şefe de kendime de yerime işe yeni başlayan gence de lanetler yağdırıyordum. Öfkeli bağ* Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 2. Sınıf Öğrencisi, Mehmetçik Anadolu Lisesi mezunu

11


ÖYKÜ

Sena Çetin*

İkinci Gökyüzü 4

Gözlerime inanamıyordum. Gerçi buradaki çoğu şeye inanamıyordum ama bu fazla değil miydi? Ben, benim üzerime gelmeye başlarken yine aynı sesi duydum:

gelen ikinci darbe işimi bitirmişti. Evet, amansız bir boğuşmanın içindeydik şu an. Üstünlük sürekli değişiyordu. Ya buradan kurtulacaktım ya da başarısız olacaktık. Sonunda burada olma amacımı hatırlayabilmiştim. Ölen kişi olmayacaktım, burası kesindi. Ama nasıl çıkacaktım?

-Üzerine git. Ne kaybederdim ki? Bu sefer duyduğum sesi dinlemeye razıydım. Aramızda yaklaşık 10 adım kalmışken korkakça bir adım attım. Karşımdaki benin duraksadığını görünce bir adım daha attım. Gözlerindeki şaşkınlığı gördükçe içimdeki ani cesaret patlamasına engel olamadım ve tekrar bir adım daha attım.

Düşüncelere dalmışken diğer benin, elinde nerden ve ne zaman aldığını bilmediğim bıçağa benzer -fakat bıçakla alakası dahi olmayan- bir şeyle üzerime geldiğini gördüm. Buraya kadarmış…

Bana ne oluyordu? *** İşte böyle sayın okuyucu. İçimizde varlığından haberdar bile olmadığınız sayısız ben’ler var ve günün birinde onunla mücadeleye kalkarsanız mücadelenin sizi nerelere götüreceğini hiç mi hiç bilemezsiniz. Kim bilir, belki siz, o bildiğiniz siz değilsinizdir. En azından mücadelenin sonunda bir başka ben olacağınız su götürmez.

Gerileme sırası ondaydı. Ben ilerledikçe geriye gidiyor, gözlerindeki şaşkınlık yerini korkuya bırakıyordu.

─ Kurtul ondan. Evet, pekâlâ ondan kurtulmam gerektiğini biliyordum; fakat o kadar gücüm var mıydı? Kendime karşı yapacağım her atak beni etkileyecek miydi? ─ Derhal kurtul ondan! Duraksadığımı gören ben, tekrar bana yaklaşmaya çalıştı. Zihnime saplanan ani acıyla sarsıldım. Ve aniden karnımda bir acı hissettim. Eğer karşımdaki gerçek ben isem hassas noktamın karnım olduğunu çok iyi biliyordu. Karnımı tutup geriledim. Zihnime dolan acının yanında bir de bu acı katlanılmazdı. Ne olduğunu anlamadan yerde buldum kendimi. Daha toparlanamadan *Mehmetçik Anadolu Lisesi 12. sınıf öğrencisi

12


DENEME

Merve Demirel*

Bilmem Neden Eylül’ü Seçiyorum

Bazen haberim olmasa hiç Eylül’den diyo-

Hilmi Yavuz'u da anarım.

rum. Duyulur fısıltım. Baştan aşağı mavi olurum. Azrak diye çağırın beni bundan sonra, derim.

Bıraksalar beni, çiçeklerin diplerinde gezinirim. Hiç oyalanmam. Hemen papatyalara koşarım. Diplerine dökülen yapraklarını toplarım.

En çok da dünyanın bilincimden silinip gitmesini arzularım.

Mesela hafızamda bir süreliğine kayıp kalsın isterim. Sahip olduğum her şeyi de bir anahtar deliğine saklamayı seçerim.

Parmaklarım biraz daha incelir. Kaybolur ellerinde. Saçlarımı da kısaltırım. Sana benzerim biraz. Tüm bunlar olurken. Adım unutulur artık. Azrak'ı hatırlayan bir sen olursun muhtemel ve ben hatıralardan, hatıralarından, hatıralarımdan silinirim. Bir tuhaflıktır sürer gider.

Sonra gözlerim edilememiş vedaları aramaya ara verir. Geriye yalnızca hatıralarımın kaldığını da bilmem.

İncecik bir kesiğin üzerinde yeniden ortaya çıkarım sonra. Usul usul yürürüm. Mavi'ye -siz Azrak olarak bilin- sıcak sımsıcak kırmızı bulaşır. Önce parmak uçlarımı, hemen akabinde de bilek damarlarımı kesmeye yeltenirim. Ve eylemim başarısız bir intiharın önüne geçsin isterim. Şehri terk ederim belki de. Ardımda mavi sayısız ayak izi kalır. Yolculuk boyunca da hayatımdan eksilenler kadar yaş alır, öyle devam ederim. Hedefim kuvvetle muhtemel içinde Eylül’ü barındırmayan yılın yaşandığı bir yer olur.

Gökyüzündeki saklanan damlara fısıldarım bu arada. " Yalnız hüzün değil kalbime yakışan."

* Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 2. Sınıf Öğrencisi, Mehmetçik Anadolu Lisesi mezunu

13


DENEME

Ümmühan Doğan*

Kaybetme Korkusu

Dünyaya merhaba dediğimiz andan itibaren korkan, korkutulanlardandık. Bu yüzdendi daha gözümüzü açmaya başlamadan ağlamaya başlayışımız. Hayatın bu kadar zor olduğunu mu tahmin etmiştik bilinmez, ama daha ilk dakikadan işler yolunda gitmiyordu. Olaya farklı bir açıdan baktığımızda ise dünya kapılarını ardına kadar açmıştı bu küçük canlıya. Belki bu küçük bebek dünyanın seyrini değiştirecek, belki de korkaklar ordusuna karışıp kaybolacaktı insanlar âleminde.

manda kendini belli ediyordu. İşte bu kaybetme korkusunu hissettiğimiz anlar, bir uyuşturucu bağımlısının nöbet geçirdiği anlarda hissettiği kadar acı veriyordu insana.

Yaşımız ilerledikçe korkularımız da artacaktı. Tam, bir korkunun üstesinden geldim, diye sevinirken başka bir korku patlak verecekti. Sanki her şey yolundaymış gibi, buna da alıştık.

Dijital saatlerdeki dört rakamın da aynı sayıyı gösterdiği zamanlarda sevgilinin bizi düşünmediğini bildiğimiz, ama düşündüğünü umut ettiğimiz anlardan birinde vazgeçtik kaybetme korkusundan. Anladık ki biz ne yaparsak yapalım sevdiğimizin bize verdiği değer kadardık onun gözünde. Hiç bizim olmamış bir şeyi kaybetmekten korkmak, sıcak bir yaz gününde arkadaşlarınla kartopu savaşı yapmayı istemek kadar saçma geliyordu artık.

Sevdiğinin her göz kaçırışına bir mana yükleyen, bir başkası ile ilgilendiği her anda içten içe kızan, yaptığı hataları görmezden gelip onsuz geçen her ana küsen bir “Mecnun” hâline getirmişti sevda ve kaybetme korkusu bizi.

Günlerden bir gün sevmek diye bir kavram öğrendik. Öğrendiğimiz bu yeni kavramın diğer öğrendiklerimizden hiç bir farkı yok gibi görünüyordu ilk başta. Etkisini sonradan anlayacağımızı bilemezdik tabii. Sevgi ile tanıştığımız ilk zamanlar onu o kadar çok istemiştik ki bir anda her yanımız sevgiyle dolmuştu. Hayatı korku üzerine kurulu insanlar bile korkuyu bir kenara atıp sevgiyle yaşamaya çalışıyorlardı.

Yaşanmamış hikâyelerle dolu bir dünyaya biz de yaşayamayacağımız hikâyelerimizle geldik ve mutlu olmaya çalıştık.

Sevmek beyaz karlar arasında mahsur kalmış bir insanın tüm iliklerine kadar soğuğun işlemesi gibi nakşolmuştu bedenimize. Korku ise büyük darbe almış bir düşman gibi pusuda bekliyor, yaralarını sarıyor ve adeta gün sayıyordu eski gücüne kavuşabilmek için. Sevgi ile korkunun bir gün iş birliği yapması, isteyeceğimiz en son şey olurdu sanırım. Ama hayat bu ya, istenmeyen gerçekleşti ve bu iki güç birleşince ortaya kaybetme korkusu çıktı. Kaybetme korkusu o kadar ağır bir duyguydu ki adeta sinsi bir hastalık gibi vücuda yavaş yavaş yayılıyor ve hiç umulmadık za*Mehmetçik Anadolu Lisesi 11. sınıf öğrencisi

14


DENEME

Zeynep Dilber*

Demini Almış Geceler

Gecenin uzunluğu muydu bizi korkutan, yoksa aslen hiçbir zaman hızını bozmayan akreple yelkovanın bir kağnı hızıyla ilerliyormuş gibi hissettirmesi miydi? Sahi, siz hiç saatin tik-tak sesini kendinize ninni edindiniz mi?

nız tüm gözyaşlarının geri dönüşüm sürecidir. Bozuk saatten arkadaşlık kazanmış, kafeinle taçlandırılmış simsiyah bir şey işte. Zordur geceler. Acıtır geceler. Kanatır geceler… Çokluk değildir gecenin istediği. Lüks mekânlar, sahte arkadaşlıklar istemez gece. Aksine, biraz dinginlik, hepsi bu. Sakinlik ve hala o muhteşem inancımızla inanabiliyorsak, az biraz da huzur. Çok değil. Zaten çokluk hiçbir zaman geceye göre değil.

Bütün o yoğun, yorucu günü geride bıraktığınızda elinizde kalandır gece, o saatin normalde hiç farkına varmayacağımız, ama gece olunca çıldırtıcı bir kalıba giren sesiyle bize “Ben buradayım!” demesidir, günün getirdiklerine göre bazen hüzün bazen de gözyaşıdır gece. Yorganla bambaşka bir hâlet-i ruhiyeye girmektir, bir başka dostluktur kurulan. İşin özü bir başkadır gece…

Gece beklemektir, gece umut etmektir, gece inanmaktır. Gidenin en şiddetli şekilde anımsatılmasıdır gece. Zulümdür bazen kalbe. Küçükken dizimizde açtığımız yaranın en çok gece acıdığını hissedişimiz de gösterir ki gece her zaman örtmez. Bazen acıtır, bazen kanatır, kimi zaman da sadece nasırlaştırır. Acısı geçer belki, ama dokunduğunda hep bir izi kalır.

Gecelerin uzun olması kanıtlıyordu ömrün kısa olması saçmalığını. Kimine göre uzundu o üstümüzü örten siyah örtü, kimineyse kısa. Lakin şüphesiz herkese sırdaş. “Sırrını kaleme bile verme, gider kâğıda anlatır.” derdi babaannem, siz hiç sadakatsizlik yapan gece gördünüz mü?

Karanlıktan korkanların en ürkütücü gettosudur gece; korkuların, yalnızlıkların, acıların yol arkadaşıdır aslında. Hiçbir zaman gelmesini istemeyeceğimiz, geldiğinde de gitmesini dört gözle bekleyeceğimiz misafir çocuğudur gece. Ah şu geceler…

Herkesin girmek istemediği bir gecesi ve aynı zamanda tüm sırlarını bildiği bir saati vardır. Benimki 02.36 örneğin. O saatte açılır kara kaplı defterler ve dökülür eteklerimizdeki taşlar. Kimisi pek bir sessizdir o taşların, kimisi ise öyle çarpar ki birbirine, dövermişçesine, öldürürmüşçesine… Okunur kara kaplı defter, belki beraberinde birkaç damla gözyaşı. Sonrasında kapatılır o defter, toplanır tüm taşlar özenle, birer birer. En sonunda da sonraki gece tekrar aynı saatte açılmak üzere kaldırılırlar başucu kitabının yanı başına.

Bu gece bekleyenlerin, bu gece sabredenlerin, bu gece inananların. Bir gün “Ne olur gün ağarmasın.” diyeceğimiz gecelere, umutla...

Yalnızlığın, terkedilişlerin -soğuk hastane duvarından tutun da asker ocağına kadar- başlı başına bir misillemesidir gece. Kalbinize akıttığı*Mehmetçik Anadolu Lisesi 11. sınıf öğrencisi

15


DENEME

Mustafa Penez*

Issız Bir Gece

Yürüyorum sanki sonsuzluğa. Soğuk kaldırım taşlarındaki adım seslerim, sokak lambalarının çığlıklarını kovalıyor adeta. Nereye gidiyorum, neyi düşünüyorum, neden yürüyorum? Hiç birinin cevabını bilmiyorum… Rüzgârın soğuğu, üstten bir düğmesi açık ceketimin aralığından bir kurşun gibi göğsüme çarpıyor; fakat bu beni üşütmenin aksine rahatlatıyor. Ayak seslerim geceye yalnızlığımın imzasını atıyor. Bu yalnızlıktan canım yanıyor, gözlerim omzunda ağlayacak bir dost, bir yol arkadaşı arıyor. Buna rağmen caddede sol yanımı rahatlatacak kimseyi göremiyorum. Sanki bir film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden daha baharında olduğum hayatım. Hak ettim mi peki bu hayatı? Neden canım sokak lambalarından daha fazla yanıyor? Yoksa başıma gelenlere isyan mı ediyorum? Bu kadar kolay olamaz, olmamalı. Geçmişini kaldırım taşlarında yalnız sorgulayan biri; geleceğini, ümitlerini, hayallerini… Kimle? Nerede? Nasıl? Gerçekleştirilebilirdi ki? Bataklıkta çabalamaktı benimkisi. Ne kadar çok çabalarsam o kadar derinde buluyorum kendimi. Saatler süren yürüyüşümden geriye kalan hayatımın çaresizlikleri, ruhumun tükenmişliği, bedenimin yorgunluğu… Yaşama karşı güçsüz düşmekten korkaklığımla sustum iç sesime. Yanaklarımı ıslatan iki damla gözyaşı ile kapattım geceyi, yarınki yalancı gülüşlere…

*Mehmetçik Anadolu Lisesi 11. sınıf öğrencisi

16


Dosya

17


DOSYA

Fatma Bekdemir*

Üç Garip Şair

Orhan Veli KANIK 13 Nisan 1914’te İstanbul’da doğdu, 14 Kasım 1950’de İstanbul’da vefat etti. Melih Cevdet ve Oktay Rıfat ile birlikte yenilikçi “Garip Akımı”nın kurucusudur. Türk Şiirindeki eski yapıyı temelinden değiştirmeyi amaçlayarak şiir diline taşımıştır. Şiirlerinin yanı sıra hikâye, deneme, makale ve çeviri gibi türlerde de eser vermiştir. Orhan Veli yeni bir zevk ortaya çıkarmak için eski olanlardan uzak durup, hece ve aruz ölçülerini kullanmamıştır. "Geçmiş edebiyatların öğrettiği her şeyi, bütün geleneği atmak" amacıyla yola çıkan Kanık'ın bu arzusu şiirinde kullanabileceği teknik olanakları azaltsa da şair, ele aldığı konular, bahsettiği kişiler ve kullandığı sözcüklerle kendine yeni alanlar oluşturmuştur. Yalın bir anlatımı benimsemiş ve şiir dilini konuşma diline yaklaştırmıştır. 1941 yılında, arkadaşlarıyla birlikte çıkardıkları “Garip” adlı şiir kitabında bu fikirlerinin örnekleri kabul edilen şiirlerini yayımladı ve Garip Akımı’nın doğmasına öncülük etti. Bu akım özellikle 1940-1950 yılları arasında Cumhuriyet Dönemi Şiirinde büyük etki bıraktı. Garip şiiri genellikle hem yıkıcı hem de yapıcı özelliğe sahip olarak değerlendirilir. Şairin şiirleri büyük tepkiler almasına rağmen hep ilgi uyandırmıştır.

Melih Cevdet ANDAY 13 Mart 1915’te İstanbul’da doğdu, 28 Kasım 2002’de İstanbul’da vefat etti. Şair, tiyatro oyunu, roman, deneme, makale yazarıdır. Lise Arkadaşları Orhan Veli ve Oktay Rifat’la birlikte Garip şiirini oluşturmuşlardır. Kolları Bağlı Odysseus ile kendine özgü felsefi şiir akımını başlatmış, Garip Akımı'ndan ayrılmıştır. UNESCO'nun Courrier dergisi 1971 yılında onu; Cervantes, Dante, Tolstoy, Unamuno, Seferis ve Kawabata düzeyinde bir edebiyat adamı olarak gördüğünü açıkladı. İstanbul'da doğan Melih Cevdet, ortaokula kadar İstanbul'da eğitim gördü. Liseyi Ankara'da, Gazi Lisesinde tamamladı. Lisede okuduğu sırada, Orhan Veli Kanık ve Oktay Rifat ile tanıştı. Liseyi bitirdikten sonra bir süre hukuk fakültesine devam etti. Daha sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesine devam etti. Çalıştığı kurum tarafından sosyoloji öğrenimi görmek için Belçika'ya gönderildi

1953-1955 yılları arasındaki Akşam Gazetesi'nin edebiyat ve sanat sayfasını hazırladı. Doğan Kardeş Yayınları'nda çeviriler yaptı. 1960'ta Nadir Nadi'nin desteğiyle Cumhuriyet gazetesinde köşe yazıları yazmaya başladı. 1964-1969 yılları arasında TRT'de yönetim kurulu Şiirleri: Açsam Rüzgâra, Ağacım, Ah Neydi Benim üyeliğinde bulundu ve 1979-1980 yıllarında da Paris'te Gençliğim, Ahmetler, Ben Orhan Veli, Altındağ, eğitim müşavirliği görevlerinde bulundu. Melih Cevdet İstanbul’u Dinliyorum, Ölüme Yakın… Anday, 28 Kasım 2002'de 87 yaşındayken vefat etmiştir. * Mehmetçik Anadolu Lisesi 10. sınıf öğrencisi

18


DOSYA

Oktay RIFAT 10 Haziran 1914’de Trabzon’da doğdu, 18 Nisan 1988’de İstanbul’da vefat etti. Şair, oyun yazarı ve romancı. Türk şiirinin önemli isimlerinden birisi kabul edilmiştir. Garip Akımı’nı kuran üç isimden biridir. Şair Nazım Hikmet’in kuzenidir. Ankara Erkek Lisesi’ndeki öğrencilik yıllarında şiir yazmaya başlamıştır. Oktay Rıfat’ın şiirde biçim ve kural anlayışını tam anlamıyla yansıtan ilk şiirleri, Varlık Dergisi’nde yayımlamıştır. İlk şiirlerinde hece ölçüsünü kullanmaktaydı, daha sonra serbest ölçüye geçti. 1941 yılında Orhan Veli Kanık ve Melih Cevdet Anday ile birlikte Garip adlı şiir kitabını yayımlayarak Garip şiir akımının öncülerinden oldu. Garip dönemi şiirlerinde sıradan insanların günlük yaşamlarına şaşırtıcı bir söyleyişle anlatmıştır. Ortaöğrenimini 1925-1932 yıllarında Ankara Erkek Lisesi’nde yaptı. İlk şiirlerini bu dönemde kaleme aldı. Yine bu yıllarda Melih Cevdet ve Orhan Veli ile tanıştı. Üç arkadaş, okul bünyesinde “Sesimiz” adlı dergiyi çıkararak şiirlerini yayımladılar. Melih Cevdet ve Orhan Veli ile birlikte geliştirdikleri yeni bir yazın tekniği ile kaleme aldığı şiirleri Varlık Dergisi’nde yayımlanmaya başladı. 1960’lı yılların başında Latin ve Yunan ozanların mitoloji kitaplarının Türkçe çevirilerini yaptı. 1969 yılında yayımladığı “Şiirler” adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü aldı. "Oyun İçinde Oyun", "Zabit Fatma'nın Kuzusu", "Atlar ve Filler", "Yağmur Sıkıntısı", "Kadınlar Arasında", "Birtakım İnsanlar" ve "Çil Horoz” adlı oyunları kaleme aldı. Arkadaşı Melih Cevdet ile “Kıskançlar” adlı oyunu kaleme aldı. Son günlerine dek eser vermeyi sürdüren sanatçı 1988 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti.

19


DOSYA

Ayşen Ocaktan*

Garip Hareketi

Yazın hayatına başladığında zamanının şiir anlayışına uygun vezinli, kafiyeli şiirler yazan Orhan Veli, 1937’den itibaren yeni bir anlayışla şiirler yazar. Bu anlayışın dikkati çeken ilk örneği, “Kitâbe-i Seng-i Mezar” şiiridir. Şiir, Hilmi Ziya Ülken’in İnsan isimli dergisinin Ekim 1938 tarihli 5. sayısında çıkmıştır.

farklıdır. Ona göre işin tuhaf tarafı, şiirin birçok aşamalardan geçerek kendisini böyle kabul ettirmiş olmasıdır. Şiir için yüzyıllardan beri gerekliliği bile tartışılmamış olan bu unsurlar, gerçekten lüzumlu ve vazgeçilmez midir? Bunların hiçbiri olmadan da şiir olamaz mı? Orhan Veli; bu sorulara cevap aramış, aslında şiirin geçmiş asırlarda da birçok değişiklikten sonra bugünkü anlayışa ulaştığını söyleyerek, bugün de başka değişiklik yapılmasının yanlış olmayacağını ileri sürmüştür.

“Kitabe-i Seng-i Mezar” şiiri, birçok olumsuz ve alaycı eleştiriler alır. Orhan Veli, dergilerde gerek bu şiir, gerekse diğer şiirleri hakkındaki eleştirilere cevap verir. Daha sonra, bu düşüncelerinin esaslarını bir araya getirerek poetikasının taslağını oluşturur ve dört makale halinde Varlık dergisinde yayımlar. Orhan Veli ile aynı düşünceyi paylaşan Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’in de benzer tarzda şiirleri dergilerde çıkmaktadır. 1941 başlarında, üç şairimiz bir araya gelerek ilk ortak şiir kitaplarını çıkarırlar. Şiir kitabının adını, “Eh, mâdem ki siz garip buluyorsunuz, işte biz de böyle garibiz.” (Okay, 2004: s.39) düşüncesiyle Garip olarak belirlerler.

Mısracı zihniyete, vezin ve kafiyeye karşı olduklarını poetikalarında belirten Garipçilere göre, şiirde cümle yapısı vezin ve kafiye yüzünden bozuluyordu. İlk insanların vezin ve kafiyeyi, ikinci satırın kolay hatırlanmasını sağlamak; yani sadece hafızaya yardımcı olmak için kullandıklarını, onda sonradan bir güzellik bulduklarını ve aynı vezinle yazmayı marifet saydıklarını ifade ederler. Garipçiler, vezin ve kafiye olmadan ve belli kalıplara uymadan da ahenkli bir şiirin yazılabileceğini ve şairleri sınırlamamak gerektiğini öne sürerler.

Kapağında yalnız Orhan Veli’nin ismi olan kitap; Garip ön sözü ile başlar ve kitapta Melih Cevdet’in 16, Oktay Rıfat’ın 21 ve Orhan Veli’nin 25 şiiri yer alır. Okuyucuyu alışılmış şeylerden şüpheye davet eden Garip ön sözü, şiirle ilgili çeşitli konuları ele alan dokuz bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerde şiirde mısracı zihniyete, vezin ve kafiyeye, teşbih ve istiare gibi bütün söz oyunlarına, bütün geleneklere, tedahüle karşı çıkma ve şiir için ayrı, özel bir şiir dilini reddetme gibi konular işlenir.

Bütün söz ve anlam sanatlarından kaçan, gördüğünü herkesin kullandığı kelimelerle anlatan Garipçiler, şiirde tabiiliği savunmuşlardır. “Teşbih, eşyayı olduğundan başka türlü görmek zorudur.” (Okay, 2004: s.34) diye düşünmüş; özellikle teşbih ve istiareden uzak durmuş; hatta benzetme edatı olan gibiyi şiirlerinde hiç kullanmamışlardır. Yazının ortaya çıktığı zamandan beri, yüzlerce şairin binlerce teşbih yaptığını, günümüz şairlerinin bu birikime birkaç tane ilave etmekle edebiyatımıza ne kazandıracağını sorgulamışlardır. Onlara göre, asıl garip olan, asırlar öncesi oluşturulmuş şiir sanatını kullanmaktır. Bu düşüncelerinin arka planında, geleneğe karşı olmalarının da etkisi vardır.

Orhan Veli’ye göre insanlığın şiir anlayışı, temelinde yanlıştır. Bugüne kadar gelen şiir bir defa tabii, alelade ve doğru dürüst konuşmadan * Mehmetçik Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

20


DOSYA

Garipçiler 1941’de kitaplarını yayımladığında, Ahmet Haşim öleli on yıl, şiirinin teorisini yazalı ise yirmi yıl bile olmamıştır. Aruz vezni kullanılmasa da birçok şair, Ahmet Haşim’in şiir teorisini beğenmekte ve onun izinden gitmektedir. Orhan Veli’nin, Garip ön sözünde asıl hedef aldığı kişi, ismini anmasa da Ahmet Haşim’dir. Çünkü Haşim’e göre şiir, duygulanmak için yazılmalıydı ve şiirin kendine has bir dili olmalıydı. Garipçiler ise özel bir şiir dili olduğu düşüncesini reddetmiş; şiirde basitliğin ve saflığın önemini vurgulamış ve günlük konuşma dili ile yazmayı tercih etmişlerdir.

natın unsurunun bir başka sanatın içerisine dâhil edilmesine de karşı çıkmışlardır. Bu da aslında Ahmet Haşim’in şiir görüşüne tepki gösterdiklerinin kanıtıdır. Çünkü Haşim’e göre şiir, “musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın bir ara-dil”dir. Onlara göre şiiri şiir, resmi resim, musikiyi musiki olarak kabul etmek gerekir. Ayrıca, bir sanatın malzemesinin bir başka sanat içinde hakkıyla kullanılamayacağını savunurlar. “Şiirde müzik, müzikte resim ve resimde edebiyat bu güçlüğü yenemeyen insanların başvurdukları birer hileden başka bir şey değildir.” (Okay, 2004: s.40) inancıyla yazan Garipçiler, sanatçının uğraştığı sanat dalının tüm özelliklerini keşfetmesini ve hünerini bu özellikler üzerinde göstermesini isterler. Şiiri, bütün özellikleri edasında olan bir söz sanatı olarak tanımlayan Garipçilere göre, hakiki şiirin müzik, resim ya da başka bir sanat dalına ihtiyacı yoktur.

“Büyük san’atkâr nâmütenahi kayıtların içindedir. Fakat bu kayıtlar, hiçbir zaman, evvelkiler tarafından vaz’edilmiş değildir. O, kitapların öğrettiğinden daha fazlasını arayan, san’ata yeni kayıtlar sokmaya çalışan adamdır.” (Okay, 2004: s.38) düşüncesine sahip Garipçiler, şiirin bütün geleneklerden uzaklaşmasını istediler. Sanatçıları, lüzumu hisseden kurucular ve lüzumsuzluğu hisseden yıkıcılar olarak gruplandırmış; her iki grubun da toplumların fikir hayatı için devam ettirici insanlardan daha faydalı olduklarını ifade etmişlerdir. Yıkıcıları da yıkmanın lüzumunu bilenler ve yıkıldıktan sonra yerine yeni bir şeyi oluşturanlar ve niye yıktığını bilmeyenler, sırf yıkmak için yıkanlar diye ikiye ayırmışlardır.

Garip ön sözü ile sanatta ve şiirde eskiye ait her şeyi yıkmayı hedefleyen Garipçiler, bu düşüncelerinin ne kadarını uygulayabilmişlerdir? Bu soruyu, Orhan Veli’yi baz alarak cevaplamaya çalışalım. Orhan Veli’nin Garip’ten sonraki çalışmalarında vezni de kafiyeyi de belli oranda kullandığı görülür. Kendisi ile Garip’ten altı yıl sonra yapılan bir röportajda, “Niçin vezin ve kafiyeye taraftar değilsiniz?” sorusuna verdiği “Vezin ve kafiyeye bilhassa düşman değilim, yalnız onu marifet sayanlara kızıyorum. Bu mesele fazla mühim değil bence.” (Okay, 2004: s. 51) cevabı, bu konuda çok da ısrarlı olmadığını göstermektedir. Sait Faik’le yaptığı bir sohbette de, Garip’teki şiirleri ile ilgili “Şimdi onları beğenmiyorum. Şekil bakımından zayıf buluyorum. Şiirin bir de ustalık denen şeye dayandığını o zaman bilmiyormuşuz demek... Ama bir hamle yapabilmek için, eskilikten silkinebilmek için o şiirleri de yazmak lâzımdı.” (Okay, 2004: s. 53) dediği düşünülürse, Orhan Veli’nin şiirde belli bir şeklin olması gerektiğine inandığı söylenebilir.

“Yapıyı temelinden değiştirmelidir. Biz senelerden beri zevkimize ve irademize hükmetmiş, onları tayin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların sıkıcı ve bunaltıcı tesirinden kurtulabilmek için o edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi atmak mecburiyetindeyiz.” (Okay, 2004: s.36) fikrini ileri süren Garipçiler, düşüncelerinin başarıya ulaşmasının veya ulaşamamasının çeşitli bireysel ve sosyal etkenlerinin de farkına vararak gelecek nesillere farklı bir yol göstermeyi hedeflemiş ya da eski yolun yanlışlığını söylemişlerdir. Garipçiler, sanatta tedahüle, yani bir sa-

Orhan Veli’nin, edebî sanatları da Garip21


DOSYA

ten sonra yazdığı şiirlerde kullandığı görülür. Fakat bu kullanım, eski edebiyatımızda olduğu kadar süslü ve özün kaybolmasına sebep olacak düzeyde olmamıştır. Denizi Özliyenler İçin şiirinden aldığımız bu bölüm, bu duruma güzel bir örnektir.

edebiyatının tesirinden geliyor. Yani bugünkü şairler Divan edebiyatını aynen taklit ediyorlar demek istemiyorum. Fakat bugün şekil endişesi diye bir şey duyuyorsak, dilin mükemmelleşmesi lazımdır diye bir kaygımız varsa, bu endişeye, bu kaygıya Divan şiirini okuduktan sonra geliyoruz. Divan şiirinin sanatlarını biliyoruz, fakat bugünkü şiirin sanatlarını bilmiyoruz. Onların neler olduğunu öğrenirsek, bugünkü şiirimizle Divan şiiri arasındaki yakınlığın nereden geldiği daha iyi meydana çıkacak. Eski Türk cemiyeti dilini, büyük bir dil yaparak Avrupalılara öğretebilseydi Divan şiiri dünyanın büyük şiirlerinden biri olurdu.” (Veli, 2001: s.363)

Gemiler geçer rüyalarımda, Allı pullu gemiler, damların üzerinden; Ben zavallı, Ben yıllardır denize hasret, “Bakar bakar ağlarım”. Orhan Veli, şiirde başka sanatların özelliklerinin kullanılmaması konusunda da orta yolu bulmuştur. Önce itiraz ettiği sonra da kullanmakta bir sakınca görmediği vezin ve kafiye, şiirmüzik ilişkisinin bir parçasını oluşturur. Tabii ki dille yazılan şiirde yakalanan müziğin gerçek müzik ile ilgisi yoktur. Bu durum, resim sanatında daha da yumuşamıştır. Çünkü, şiirde kullanılan her kelimenin okuyucunun zihninde bir imaj oluşturacağını, ne kadar kaçınılırsa kaçınılsın her şiirin az çok betimleyici olacağını düşünmüştür. Orhan Veli, şiirde müzik ve resim sanatlarını en iyi şekilde İstanbul’u Dinliyorum şiirinde kullanmıştır.

Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat; yaşadıkları dönemin siyasi, fikrî ortamı ve şair kimliklerinin çatışması arasında kalıp çelişkili bir sanat anlayışı ortaya koyar. Garip kitabını yayımladıktan sonra zafer kazanan, fakat kısa bir süre sonra dağılmaya, bölünmeye, başka olanakları aramaya başlayan Garipçiler, askerliklerini yapmalarına rağmen II.Dünya Savaşı nedeniyle tekrar askere alınır. Garipçiler, bu süreci verimsiz geçirirler. Yazın dünyasına geri döndüklerinde ise hepsinin kendi yolunda ilerlediği görülür. Eserlerini hep bir arada yayımlamaya özen gösteren Garipçiler 1945-1949 yılları arasında eserlerini yazma ve yayımlama konusunda farklı davranırlar. Başka başka şiir anlayışlarına doğru yol alıp Garip döneminin özeleştirisini yaparlar. Garip ön sözündeki yıkıcı çıkışlar, yerini geleneğe ve teknik ögelere daha hoşgörülü bir bakışa ve değerlendirmeye bırakır.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı; Önce hafiften bir rüzgâr esiyor; Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar, ağaçlarda; Uzaklarda, çok uzaklarda, Sucuların hiç durmayan çıngırakları; İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı. Eski şiiri yıkmak niyetinde olan Garip şairlerinden Orhan Veli’nin bu konu ile ilgili de zıt görüşleri vardır. Geleneğe karşı çıkan ve eski şiirimizin bize öğretilen tüm özelliklerini atmak mecburiyetindeyiz, diyen Orhan Veli, Bahadır Dülger’in yaptığı bir ankette, Divan şiirini sevdiğini söyler ve şöyle devam eder. “Divan şiirinden sonra bugüne kadar da Türkiye’de şiir yazılmadığını zannediyorum. Fakat bugün şiirimizde bir kımıldanma vardır. Bu kımıldanma en ziyade Divan

Kaynakça M. Orhan OKAY, Poetika Dersleri, Hece yayınları, Ankara, 2004. Orhan VELİ, Bütün Şiirleri, Adam Yayınları, İstanbul, 2000. Orhan VELİ, Şairin İşi, Yazılar, Öyküler, Konuşmalar, YKY, İstanbul, 2001.

22


DOSYA

Fatma Taşkesti*

Garip Şiirinde Sürrealizm Etkileri

Edebiyat, sadece insanların duygu ve hayallerini anlatmak için kullandıkları estetik bir araç olmamıştır. İnsanlar fikir dünyalarını, görüş duyuş ve algılayışlarını da edebiyatla aktarmaya çalışmışlardır. Bu aktarımda zamanla edebiyatta ve özellikle fikir dünyasında görüş, duyuş ve anlayış bakımından farklılıklar görülmeye başlanmış, dolayısıyla da edebî akımlar ortaya çıkmıştır. Edebiyat akımlarının meydana gelişinde çeşitli sosyal, siyasî, ekonomik, kültürel olaylar ve bu olaylar ortamında ortaya çıkan felsefi, kültürel, estetik perspektifler vardır.

20. yüzyılda yaşanan bu alışılmamış hareketlilik, şüphesiz dönemin çalkantılı siyasal ve ekonomik yapısından kaynaklanmaktadır. 20. yüzyıl, bir dizi ekonomik ve siyasi bunalımın ardından yaşanan iki dünya savaşına ev sahipliği yapmış bir dönemdir. Savaşın bireyde yarattığı ruhsal parçalanma, teknolojik gelişimlerin müthiş bir hızla gündelik yaşama dâhil olmaları, felsefe ve bilim alanındaki buluşların birbiri ardına insanlığa sunulmaları, başta Avrupa toplumu olmak üzere bütün dünyaya alışılmamış yeni uğraşlar ve kaygılar getirmiştir. Sanatçının da yaşadığı dönemin her türlü dinamiğine bağlı kalarak yapıt verdiğini düşünürsek, bu yüzyıl sanatçılarının birbirinden oldukça farklı yapıtlar vermiş olmaları doğaldır.

Meslek, okul, ekol, çığır, mektep gibi isimlerle anılan edebi akımlar; edebiyatı çeşitlendirmek, monotonluktan kurtarmak, farklı görüş ve duyuşlara yer vermek amacını gütmüştür. Her yeni edebî akım kendinden öncekini eleştirmiş hatta reddetmiş, hayal ve hakikati karşılaştırmış, farklı bir düşünceyi ortaya koymuştur. Var olan düzeni ve düşünce şeklini “yadsımak” edebi akımların çeşitli oluşma nedenlerinin temelinde yatan ortak nokta olarak gösterilebilir. Yenilik özleminin, değişiklik isteğinin, bilimlerin genişlemesinin, felsefenin gelişmesinin; bireylerin özelliklerinin, toplumların ereklerinin, edebiyat akımlarının değişip gelişmesinde büyük rol oynadığı ifade edilir. Ayrıca insanların anlatmak istedikleri değişinceye kadar bu akımların yeni kaldığı, sonra yerlerini yenilerinin aldığı da belirtilir. Akıl ve sağduyudan yola çıkan klasisizme, duygu ve hayalleri merkeze alan romantizm tepki olmuştur. Temele gerçeği alan Realizme ise Sürrealizm karşı çıkmış, gerçekçi yerine gerçeküstücü bir tavır takınmıştır. Bu şekilde oluşan birçok sanat akımı, özellikle 20. yüzyılda çağın hızına ayak uyduramadan etkisini yitirmiştir.

20. yüzyılda bir görünüp bir kaybolan çağdaş edebiyat akımları içinde en etkili, en yaygın ve en kalıcı olanı ise hiç şüphesiz hemen her sanat dalına sıçrayan, şimdiye dek hâkim olan Batı geleneğine topyekûn başkaldıran, romantizm akımından sonra yeryüzünde en çok yayılmış ve tanınmış sanat akımı haline gelen sürrealizm (gerçeküstücülük) olmuştur. Sürrealizm, “Arı fikri, toplumsal ve ahlakça her türlü ön düşünce etkisinden kurtularak anlatma amacını güden sanat akımıdır.” 1924 yılında kurulan gerçeküstücülük, “Düşüncenin gerçek işlevini sözlü ya da başka bir biçimde ifade etmek üzere seçilen katıksız ruhsal otomatizm. Düşüncenin her türlü ahlaksal ya da estetik kaygıdan uzak, aklın denetimi olmaksızın ortaya konması.” şeklinde tarif edilir. Sürrealizm, 20. yüzyıl akımlarından özellikle Dadaizm’den çeşitli tesirler almakla birlikte

* Mehmetçik Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

23


DOSYA

müstakil bir sanat hareketidir. Akım I. Dünya Savaşı yıllarında psikiyatri bölümlerinde çalışmış ve Sigmund Freud’un düşünceleriyle yakından ilgilenmiş olan Andre Breton tarafından sistemleştirilmiş; ilk bildirisi 1924’te, bunu tamamlayıcı ikinci bildirisi ise 1930’da yayınlanmıştır. Güzel sanatların çeşitli dalları yanında edebiyatta, özellikle şiirde etkili olan sürrealizmin bilgi ve esin kaynağı Sigmund Freud’dur.

edebiyat da bu alanlardan birisidir. Nitekim sürrealizm, bu etkinin bir sonucu ve bu düşünceler çevresinde oluşmuş bir akımdır. Bilinçaltının karanlık ve karmaşık sırlarını sanatın yegâne konusu yapan sürrealizmin ilkesi şu şekilde açıklanabilir.

Andre Breton (1896-1966). Gerçeküstücülüğün babası ünlü yazar ve şair.

Akla Karşı Olma, Bilinçaltını Esas Kabul Etme: Gerçeküstücüler her türlü sanat kuralına ahlaki değer ve töreye, hatta deneye karşı çıkarlar. Zira aklın ürünü olan bu değerler, bilinçaltının su yüzüne çıkmasına engel olur. Hâlbuki onların temel amacı; bilinçaltının gizli psikolojik dünyasını serbest çağrışım yoluyla ifade etmektir.

Sigmund Freud (1856-1939)

Avusturyalı psikiyatrist Dr. Sigmund Freud, 20. Yüzyılda manevi boşluk ve buhran içinde yeni arayışlara yönelen insana farklı bir pencere açar ve kendisini tanıması konusunda teklif ve öneriler ortaya koyar. 20. yüzyıldaki hemen hemen bütün düşünce ve sanat hareketlerini derinden etkileyen Freud, insanın kimliğini korkunç bir çıplaklıkla karşısına koyar ve bu gerçeği görmesini sağlar. Ona göre insanın iki yönü vardır: bilinç ve bilinçaltı. Akıl ve mantığın hâkim olduğu bilinç, Freud’a kadar insanın tek tarafı olarak biliniyordu. Oysa Freud, insanın asıl benliğinin bilinçaltında oluştuğunu ortaya koydu. Özellikle psikanaliz ve rüyanın bilinçaltını tanımadaki öneminden bahsetti. Sanatı da bilinçaltı duyguların ve ihtirasların bir sembolü olarak gören Freud’un bu düşünceleri zamanla din, folklor ve diğer birtakım alanlarda da kullanılmaya başlandı. Estetik ve

Sürrealistler, anlayışlarını sanat ortamına taşırken bazı tekniklerden faydalanırlar. Bu teknikler ayrıca onların sanatlarının niteliklerini de oluşturur. Otomatik Yazı: Sürrealizmde sanat; akıl, mantık ve zekânın oynadığı bir oyun değil, bilinçaltının aracısız ve engelsiz bir aktarımıdır. Sanatçı da bir yaratıcı değil, iç benin emirlerini kâğıda geçiren bir otomattır. Mizah: Onlar hayat, toplum ve olaylar karşısında mizah ve alaya büyük önem verirler. Buradaki amaç; çevremizi, hayatımızı oluşturan değer 24


DOSYA

ve kurumların hakimiyetini ve bundaki akıl ve mantık dokusunu kırmaktır.

olmaması ve şiirlerinde mizah ile ironiye sıkça yer vermeleri onları bu akıma yakınlaştırmıştır.

Harikulade: Harikulade, insan aklı ve mantığının gerçek diye ortaya koyduğu değer ve doğruları aşma eylemidir. İnsanı, aklın kabul ettiği gerçeklerin dışında yer alan hayal ile yüz yüze getirir. Böylelikle akıl ve mantığın değerleri sarsılır.

Oktay Rıfat ve Orhan Veli, Andre Breton’un görüşlerinden oldukça etkilenmişlerdir. Özellikle Breton’un bildirgede söz ettiği arkadaşı Phillppe Soupault ile birlikte gerçekleştirdiği “şiir yazma deneyi” onlara ilginç gelir. İki genç şair bu yöntemi kendi aralarında denemeye karar verirler. Otomatik yazının garip hareketindeki ilk ve tek denemesi olan “Sürrealist Oyunlardan Diyalog” böylelikle yazılmış olur. Ancak Garip Şairleri, "Sürrealizmle burada bahsettiğim(iz) iştirakler haricinde hiçbir alakamız olmadığı gibi herhangi bir edebi mekteple de bağlılığımız mevcut değildir." diyerek kendilerini bir sınıflamaya dâhil etmekten kaçınmışlardır.

Rüya: İnsanın kendi iç dünyasına yönelme, bu dünyanın sırlarını yakalama imkânı verir; akıl, mantık ve gözün gerçeklerinden uzaklaştırır. Çılgınlık: Çılgınlık, akıl kontrolünün olmadığı asıl benliğin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Çocukluğa dönüş: Çocukluk insan hayatının en hür, en serbest, en gerçekçi dönemidir. Ayrıca onlara göre sanat bir çeşit oyundur. Nasıl çocuk oyunlarında hayali bir dünya kurarsa, sanatçı da sanatının imkânları içerisinde hayallerini yaşar.

Sürrealizmin Garip şiirindeki yansımaları bağlamında Orhan Veli’nin sürrealistleri okudukları ilk evreyi anarken “İşte herkesin acayiplik telakki ettiği şiirleri o zaman yazdık.” sözleri de temellendirmeye çalıştığım düşünceyi destekler niteliktedir. Garip şairleri üzerindeki sürrealist tesirleri kimi eserlerinde görmek mümkündür. Bunlardan bazılarını sıralamaya çalışacağım.

Dil ve Üslup: Kendilerinden önceki edebi akımların yüzyıllar boyunca geliştirip işledikleri gelenekselleşmiş kurallarına karşıdırlar. Büyük sanatçılara özenmekten uzaktırlar. Bol imaj kullanırlar. Bu imaj alışılmışın bir hayli dışında keyfi, şaşırtıcı ve yenidir.

Ağaç Elimi çok dallı bir ağaç gibi Tutarım gölün yüzüne Ve seyrederim bulutları... Bir deve gürültüler içinde koşar, koşarken Güneş doğmadan evvel varmak için Ufka... Orhan Veli ve Oktay Rifat

Garip Şiirinde Sürrealizm Garip hareketi, genellikle yerli özellikler taşımakla birlikte şiirsel görüşleri ve şiirlerindeki kimi noktalar açısından özellikle Avrupa’da 20. yüzyılın başından itibaren ortaya çıkan edebî akımlardan izler taşır. Üç şairimiz Garip hareketini başlattıkları sırada, Batı’nın çağdaş şairlerini yakından izlemektedirler. Garip hareketinin geleneğe karşı çıkışı; kübizm, fütürizm ve sürrealizm akımlarının bu konudaki tutumlarıyla benzerlik göstermektedir. Garip şiiri ile bu akımlar arasındaki bağlantının en dikkat çekicisi sürrealizmle olmuştur. Şiire bir form kazandırma amaçlarının

Bu şiirde sürrealist nitelemesine en yakın öğe 4. dizedeki “deve” imgesidir. Ancak gürültüler içinde koşan deve aldatıcı şeklin suda yansımasını gördüğü bulutlardır. “Karga” ve “Ellerimiz Gibi” başlıklı ürünleri ise imgenin daha bütüncül bir anlayışla ele alındı25


DOSYA

ğı, -Breton’un da vurgulamış olduğu gibi- mantığın egemenliğindeki olağan dilin öğeleriyle açıklanmasında güçlük çekilen metinlerdir.

Soupault’un yorumu olur. Cahit Sıtkı Tarancı ve Sabahattin Eyüpoğlu’nun da katıldığı bir söyleşide Soupault’un Garip şiirine ilişkin görüşleri şöyledir: “Bütün dünyayı dolaştım. Hiçbir yerde gerçek şiiri bulamadım. Meksika’da bulur gibi olmuştum. Türkiye’de buldum. Şiiriniz Fransa’da da, herhangi bir Avrupa memleketinde de birinci sınıf şiirdir. Bununla övünebilirsiniz. Üstelik bu şiirin bir özelliği var. O da Avrupalı olduğu kadar yerli oluşu; Avrupalı olduğu halde, Avrupa şiirinin taklidi olmayışı.”

Karga Alışamadığım bir çiçek koklamak isterdim. Lakin güle benzemesinden korkuyorum. Beni neden eteğimden çekiyorsun karga? Bunu mutlaka yapacağım. Sen ömrün hercümercinde Daima aydınlık ve güzelsin Sana karga dokunamaz. Bir bulut götürmeden başımı Çabuk beni yıldızlara gömünüz!”

Kaynakça İsmail ÇETİŞLİ, Batı Edebiyatında Edebi Akımlar, Akçağ Yayınları, Ankara, 2001

Ellerimiz Gibi

Seyit Kemal KARAALİOĞLU, Edebiyat Akımları, İnkılap ve Aka Yayınları, İstanbul, 1980

Hayvanlar konuşmadıkları için Kim bilir ne güzel düşünürler... Tıpkı ellerimiz gibi... Ah, okumaya başlamadan önce, Çiçeklere su vermek lazımdır…

İnci ENGİNÜN, “Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri”, Türk Dili Dergisi Çağdaş Türk Şiiri Özel Sayısı, TDK Yayınları, Ocak-Şubat 1992, Ankara http://www.e-skop.com/skopbulten/surrealizm1924-2014-gercekustuculuk-ve-turkedebiyati/2098 (Görülme tarihi: 05.11.2017)

Sürrealist akımı ile Garip Hareketi arasında karşılaştırma konusu yapılacak bir başka husus da yazım işaretlerinin kullanılışına ilişkindir. Söz konusu akımın örneklerinde bilinçaltını tüm saflığıyla şiire dönüştürebilmek amacıyla noktalama işaretleri kullanılmamıştır. Buna karşılık Garip Şiirinde bu işaretlere oldukça sık yer verilmektedir. Ancak Oktay Rıfat, “Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler” adlı kitabın 2. baskısında şiirlerin daha önceki baskıda yer alan tüm yazım işaretlerini çıkarmıştır.

Bütün bu örnekler gösteriyor ki kendilerini bağladıkları bir akımın olmadığını söyleseler de Garip Akımı’nın temsilcileri yaşadığı dönemin etkisiyle sürrealizmden yararlanmışlar, ancak yine kendilerine özgün bir şiir anlayışı oluşturmuşlardır. Bunun da en güzel kanıtı; 1949 yılında UNESCO’nun bir etkinliğine katılmak için Türkiye’ye gelen sürrealizmin öncülerinden şair Phillippe 26


DOSYA

Dali’nin en ünlü tablolarından Belleğin Azmi, 1931

Salvador Dali (d. 11 Mayıs 1904 – ö. 23 Ocak 1989), Katalan sürrealist ressam. Gerçeküstü eserlerindeki tuhaf ve çarpıcı imgelerle ünlenmiştir. En iyi bilinen eseri olan Belleğin Azmi’ni 1931'de bitirmiştir. Ressamlığın yanı sıra heykelcilik, fotoğrafçılık ve filmcilikle de ilgilenmiş, Amerikan animasyoncu Walt Disney ile beraber yaptığı Destino adlı kısa çizgi film, 2003'te "en iyi kısa animasyon filmi" dalında Oscar adayı olmuştur.

27


DOSYA

Haşlanmış Fasulyeli Yumuşak Yapı (İç Savaş Öngörüsü), 1936 İspanya İç Savaşı’ndan önce tamamlanan tablo, Dali’nin yaklaşmakta olan tehlikeye karşı bir öngörüsü olarak düşünülebilir. Haşlanmış bir fasulyeyi kolları ve bacakları olan, kendi kendisiyle kavga hâlinde iki parça olarak tasavvur eden tablo, sürrealist resmin önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir.

28


DOSYA

Müberra Bulut*

Garip Şiirine Getirilen Eleştiriler ve Bu Eleştirilerin Türk Şiirine Yansımaları 1940’lara doğru Varlık dergisinde, genç şairlerin eski şiirdeki “şairaneliğe”, “ölçü” ve “uyağa” karşı koyarak başlattıkları girişim; 1941 yılında Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’in birlikte çıkardıkları “Garip” adlı şiir kitabı ve görüşlerini açıkladıkları “Ön söz”le, yeni bir “çığır”, yeni bir “akım” biçimine dönüşür. Daha sonraları bu çığıra Garip Akımı, Birinci Yeni adları verilecek, çığırı açanlara da Garipçiler denilecektir. Garipçiler kitaplarının “garipsenmesini” istemişlerdir. Kitaplarına seçtikleri ad ve kitaptaki “Bu kitap, sizi alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir.” cümlesi, geleneklerin dışında yepyeni bir tutum takındıklarını, yerleşik bütün şiir anlayışına meydan okuduklarını duyurmaktadır. Bu meydan okumaya karşı Türk edebiyatındaki birçok şiir topluluğu ve şair Garip şiirine eleştirel gözle bakmış ve bu şiir anlayışına çeşitli şekillerde tepki göstermişlerdir. Bu şairlerin kim ve şiir akımlarının ne olduğu hakkında bilgi vermeden önce Garip şiirinin özelliklerini birkaç maddede özetlemek yerinde olur.

Efendi” kelimelerinin şiire sokulmalarını hazmedemeyenlerse şairaneye tahammül edebilenler, hatta onu arayanlar, hem de bilhassa arayanlardı. Hâlbuki eskiye ait olan her şeyin, her şeyden evvel de şairanenin aleyhinde bulunmak lazımdı. 4. Şiir bütün geleneklerden uzaklaşmalıydı. “Yapıyı temelinden değiştirmelidir. Biz senelerden beri zevkimize ve irademize hükmetmiş, onları tayin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların sıkıcı ve bunaltıcı tesirinden kurtulabilmek için o edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi atmak mecburiyetindeyiz.” Bu özellikler dikkate alındığında Türk edebiyatında kendilerinden önce şiir adına ne varsa hepsini reddeden bir anlayışla karşılaşılır. Garip akımı şiiri; söz sanatlarından, ölçüden, kafiyeden, nazım şekillerinden uzaklaştırarak kendilerince bir terkibe ulaştırırlar. Edebiyat tenkitçilerinin değişik yorumlarına uğrayan Garip akımını Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu destekler. Behçet Necatigil de Garipçilerin yaptıklarını bir yenilik saymaz. Önceden benzer tutumun Mehmet Akif’te bulunduğunu belirterek şöyle der: “Garipçilerin oyuncaklar, yemekler, yiyecekler, kuşlar, hayvanlar, giyecekler; çeşitli üretim, tüketim, ihtiyaç maddeleri ve ufak tefek şeyler yardımıyla yepyeni bir şiir zevki yarattıkları; sırf sokağa çıkmakla ve gündelik yaşayışa geçmekle yarattıkları söylenemez. Ayrıca yazmanın sohbetten, yarenlikten farksızlaştığı bu şiir biçimi, ‘şairaneyi’ yok etmiyor, sadece değiştiriyor, eskisinin yerine yumuşak bir ironi ve hüzünle karışık yeni bir şairanelik getiriyordu.” Bununla birlikte Garip şiiri getirdiği yeniliklerin yanında özellikle de aldığı eleştirilerle çok konuşulmuştur. Bu hareketi şiirden uzaklaşmak sayan Ahmet Hamdi Tanpınar

1. Vezin ve kafiyeye karşı idiler, zira cümle yapısı, şiirin bu vasıtalarıyla bozuluyordu. Şiirde ahenk, vezin ve kafiye şiirin dışında aranmalıydı. 2. Bütün söz oyunlarının karşısındaydılar. Teşbih ve istiareden, tabiatı zekâ ile değiştirdiği ve bozduğu için uzak kalıyorlardı. “Gibi” kelimesini hiç kullanmıyorlardı. Kitabın en çok yadırganan şiiri, ilk yayımlandığında da üzerinde çok konuşulmuş olan “Kitabe-i Seng-i Mezar” idi. 3. Şiir için ayrı, özel bir şiir dilini reddediyorlardı. Şiir, günlük konuşma dilinin alelade kelimeleriyle yazılabilirdi. Şairanenin düşmanı olduklarını da açıklıyorlardı. “Nasır ve Süleyman

* Hitit Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 1. Sınıf Öğrencisi, Mehmetçik Anadolu Lisesi mezunu

29


DOSYA

şunları kaydeder: “Bu üç şairin yaptığı iş bilhassa edebiyatımızı şairane modalardan kurtarmak ve bir de dilimizde ilk aruz denemelerinden itibaren Türk şiirinin hâkim vasfı görünen müzikaliteyi sarsmak olmuştur, denebilir.”

dergisi çıkarma kararımız, özetle belirtmeye çalıştığım ihtiyaçtan doğmuştur.” Bu açıklamaya rağmen bir bildiri yayınlamışlar; daha sonraları Ankara Radyosunca hazırlanan “Hisar Saati” adlı programla derginin sanat anlayışını ve belli başlı ilkelerini ortaya koyan açıklamalarda bulunmuşlardır. Daha sonra bu açıklamalar Hisar dergisinin 113. ve 114. (Şubat, Mart 1967) sayılarında da topluluğun bir tür geciken bildirisi olarak dört madde halinde yayımlanmıştır: a. “Sanatçının Dili Yaşayan Dil Olmalıdır.” Aksi takdirde, ister eski ister yeni olsun ölü kelimelerden doğan her eser yeni nesilleri birbirinden ayırır. b. “Sanatçı Bağımsız Olmalıdır.” Zira onun eseri siyasi sistemlerin de ekonomik doktrinlerin de propaganda aracı değildir. c. “Sanat Millî Olmalıdır.” Çünkü kendi milletinden kopmuş bir sanatın milletler arası bir değer kazanması beklenemez. d. “Sanatta Yenilik Esastır.” Ne var ki bu yenilik eskinin ret ve inkârı şeklinde yorumlanmamalıdır.

Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962)

Asıl eleştiriyi Garip akımına karşı olan şiir toplulukları yapmıştır. Hatta bu şiir topluluklarını bir araya getiren nokta ‘Garip şiirine karşı olmak’tır. Bu şiir topluluklarının başında Garip şiirine ilk eleştiriyi getiren grup olan Hisarcılar yer alır. Cumhuriyet devri Türk edebiyatının üçüncü ve en uzun ömürlü topluluğu olan Hisarcılar, önceleri şiirlerini Çınaraltı dergisinde yayımlamış, 1950’den sonra Hisar dergisini çıkarmaya başlamışlardır. Hisar'ın kurucu şairlerinden Mustafa Necati Karaer, derginin çıkış gerekçelerini şöyle anlatır:

Hisarcılar bu ilkelerle özellikle Garip şiirinin; argo ve kaba sayılabilecek kelimeleri sık sık kullanmasını, dil akışına uymayan kelimelere yer vermesini, şiiri düz yazıya yaklaştırırken cümle tekniğini önemsememesini eleştirmişlerdir. Ayrıca şiirin millî değerlere yer vermesi gerektiğini vurgulamış, şiirin mutlaka serbest yazılması gerektiği anlayışına da karşı çıkmışlardır.

“Garipçilerin başlattığı şiir akımının ‘yalan dolmaları’ karın doyurmasa bile, şiirden nasibi olanları şiirden ve edebiyattan uzaklaştırıyor ve hareket devam ediyordu. Bu durum karşısında yapılacak tek iş, tek çare, inandığımız yolda bir edebî dergi çıkarmaktı. Öyle bir dergi ki, Türk şiirini yıkmak isteyenlerin karşısına bir kale gibi dikilsin, taklitçiliğe sapmadan millî kültürümüzden güç alsın ve ‘geçmiş’le ‘gelecek’ arasında bir köprü olsun. İşte, kendi inançlarımız ve sanat anlayışımız doğrultusunda bir fikir, sanat ve edebiyat

Kabul ettiği inanç ve ilkelerle şiire yönelen Hisarcılar, yaşayan doğal dil ile memleket gerçeklerini ve güzelliklerini, insanın iç dünyasını kendi edebî zenginliklerimizden yola çıkarak dizelerine taşımışlardır. Bundan dolayı Hisarcılar memleketçi ve gelenekçi edebiyatın devamı sayılmışlar; ilan ettikleri bu ilkelere sıkı sıkıya bağlı kalmışlar ve kendilerini diğer edebi topluluklara karşı Türk şii30


DOSYA

rini ve dilini koruyan bir kale olarak görmüşlerdir.

cağı role göre değişir, bu rolü belirleyen ise kelimenin çağrışım yükü anlam boyutları ve imgeyle olan diyalektik bağlantısıdır.”

Atilla İlhan ve onun 1952-1956 yıllarındayıllarında çıkardığı derginin adı olan “Mavi”nin etrafında toplanan Orhan Duru, Ferit Edgü gibi sanatçılar (Maviciler) da Garip hareketine karşı çıkanlardandır. Özellikle Atilla İlhan Mavi dergisinde “Sosyal Realizmin Münasebetleri yahut Başlangıç” adlı yazısında (sayı 21, 1 Temmuz 1954) Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’i “bobstiller” diye nitelemiştir. Aynı derginin yazarlarından Ahmet Oktay, “Orhan Veli’nin Yeri” (sayı 26, Ocak 1955) adlı yazısında “Orhan Veli eksik bir öncü ve eksik bir şairdi.” Hükmüyle Garip akımının sığlığını anlatmıştır. Ayrıca Atilla İlhan Türk şiirinin Batılı ve Türk olabilen bir estetik bileşime varabilme sorunu içerisinde olduğunu, ancak Garip akımının şiiri yozlaşmaya götürdüğünü söyler.

İkinci Yeni Şiiri 1955-1965 yılları arası kendisini gösteren ve ortak nitelikleriyle beliren bir akım değildir. Yeniyi deneyen, dünya görüşü, yetişme şekilleri ve beslenme kaynakları bakımından birbirinden çok farklı olan şairlerin eserlerinde sonradan tespit edilen benzerliklere dayanılarak ona bu ad verilmiştir. İkinci Yeni içerisinde yer almış olan İlhan Berk bu hareketin “Garip” ve “Toplumcu şiire” karşı çıkış olduğunu söyler. İkinci Yeni şiirinin ortaya çıkış sebeplerini ve şiir ortamını şöyle anlatır “İkinci Yeni’yi Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet şiirine bir karşı çıkış olarak anlıyorum. Ama yalnız o şiire karşı çıkış da değil İkinci Yeni. Benim içinden geldiğim, orada beslenip büyüdüğüm o günkü toplumcu şiire de karşı bir şiir. İkinci Yeni’nin bunlara karşılığı, her şeyden önce bu iki tür şiirin tekdüzeliğidir. Birinci Yeni şiiri, şiirin ilkelerini çok daraltmıştı; şiiri de tek yanlı kılmıştı. Sokağa inmişti, sokakla yetinmişti. Toplumcu şiirse tıkanmıştı, yeni olanaklarla da ilgilenmiyordu, dahası katıydı, bu yüzden de bir ağızdanlığın çukuruna düşmüştü. İkinci Yeni işte bu tıkanıklığın, tekdüzeliğin önünün açmak, daha geniş alanlara akmak için çıktı.

Attila İlhan (1925-2005)

Şiir anlayışlarını ise şöyle açıklar: “Şiirin kelimelerle değil, imgelerle yazıldığını bilen şairler için kelime, diyalektik bir ilişkiler yumağıdır; bir kere anlatacağı imgeyle ikincisi aynı imgeyi anlatmakla görevli öteki kelimelerle, üçüncüsü mısra içindeki özel şiir içindeki genel ses uyumuyla, dördüncüsü imgelerarası birlik ve karışıklıkların gelişme süreciyle bağlantılıdır. Çünkü (…) kelimenin önemi, imgenin somutlaşmasında oynaya-

İlhan Berk (1918-2008)

Papirüs dergisinde yayımlanan antoloji (İkinci Yeni Antolojisi, s.41, Kasım 1969)’de Mehmet H. Doğan da bu akımın çıkışıyla ilgili bilgi ve31


DOSYA

rir. Bu hareket Garip akımının yozlaşmasından doğmuştur. Yozlaşan bir yeniliğe tepki olan bu harekette, ihmal edilen semboller ön plana çıkar. Basitlik, aleladelik bu şairlere artık yetmemektedir. Hatta bunun tezahürü, günlük konuşma dilinden uzaklaşarak, anlaşılmanın da zorlaşmasıdır. Halk kültürüne genelde karşı olan şair, dikkatini büyük şehrin kalabalıklığında kaybolmuş, yalnız insana çevirmiştir. Yeni bir duygu dalgası ve yoğun bir çağrışımlar ağı ören bu şairler, vezin ve kafiyeyi bütünüyle reddetmekle birlikte, zaman zaman yeniden mensur şiir denilebilecek tarza da dönüyorlardı. Bütün edebî sanatlar, bol semboller, çok karışık cümle yapısı, öz Türkçeden, çeşitli yabancı dillerden alıntılara kadar zengin fakat çağrışım uyandırmaktan uzak kelime kadrosu kullanmak bu yeni akımın özellikleriydi.

Kaynakça Mahir ÜNLÜ – Ömer ÖZCAN, 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2003 Öztürk EMİROĞLU, Türkiye’de Edebiyat Toplulukları, Akçağ Yayınları, Ankara, 2003 Kazım YETİŞ, Dönemler ve Problemler Aynasında Türk Edebiyatı, Kitabevi, İstanbul, 2007 İnci ENGİNÜN, “Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri”, Türk Dili Dergisi Çağdaş Türk Şiiri Özel Sayısı, TDK Yayınları, Ocak-Şubat 1992, Ankara

İkinci Yeni, Maviciler, Hisarcılar tarafından eleştirilen, buna mukabil birçok şair tarafından da benimsenip onaylanan Garip Şiiri; hep dikkat çekmiş, uzun süre şiirimizin gündeminde kalmıştır. Gerek eleştiri gerekse beğeni biçiminde yarattığı reaksiyon, Türk edebiyatında yeni şiir oluşumları olarak kendini göstermiştir. Bu da şiirimizin farklılaşmasının yanında zenginleşmesi olarak da görülebilir.

32


DOSYA

Mehmet Eren Arslan*

Sürrealist Hikâyeci, Realist Romancı: Sait Faik Abasıyanık

Sait Faik, yaşamın hakkını vermek için yazdığını söylemiştir. Bu sözü duyunca Nazım’ın yaşamaya dair şiiri aklıma geliyor: “Yaşamak şakaya gelmez büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin.”

şöyle der: “Sait, bence Türkçenin dar hudutlarını zorlamış, ilk defa doğru dürüst, gerçek anlamıyla Türkçe yazmış ilk Türk yazarıdır.” Bu bağlamda Sait Faik de Orhan Veli için şöyle söyler: “Türkçe Orhan’ın elinde bugüne kadar bilmediğimiz bir hale gelmişti. Biz Türkçemize neler, ne ukalalıklar, ne yabancılıklar takmış, ne paçavralar giydirmiştik. O, Türkçeyi soyuvermiş, yakışır urbalar giydirmişti.” Sait Faik’e göre Türk şiirinin basit bir hislenmeden ibaret kalması doğru değildir. İnsan salt histen ibaret değildir. Kafasının içinin de doyurulması gerekir. Hocası Hakkı Süha’nın Yusuf Ziya, Orhan Seyfi ve Faruk Nafiz gibi isimleri fazlaca övmesini yersiz bulan Sait Faik, meselinin sadece lisan değil, bir sanat akımı ortaya koymak olduğunu vurgular. Dolayısıyla yeni nesle, romancı olarak Gide, Dostoyevski; şair olarak da Baudelaire, Poe, Shakespeare ve Goethe’yi tavsiye eder.

Sait Faik İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne gitmiş, ancak mezun olamamıştır. Nedenini ise şöyle açıklıyor; “Edebiyat okumaya gittim, bana Uygurca öğretmeye çalıştılar!” Hikâyelerinde sıradan insanları konu edinen Sait Faik, poetik düşünceleriyle İkinci Yeni sanatçılarını etkilemiştir. Sait Faik her şeyden önce bir edebiyat devrimcisidir. Yalnızlık içinde geçen yaşamı boyunca eserlerine daima gözlemlerini katmaya çalışmıştır. Hocası Hakkı Süha’nın yazısına istinaden kaleme aldığı “Bize Halit Ziya’yı Tavsiye Etmeyiniz” başlıklı yazısında, Tanzimat ve Servet-i Fünun dönemi yazar ve şairlerinin klasik olmadığını vurgular. Halit Ziya gibi isimlerin Batı edebiyat geleneklerini takip ettikleri için modern olduğunu savunan Sait Faik’e göre, bu isimleri okumakla Dostoyevski’yi okumak arasında fark yoktur. Nitekim Halit Ziya da Dostoyevski de okunurken bir lügate ihtiyaç duyulacaktır. Dolayısıyla Rus ya da dünya romanını vasıtasız okumanın daha doğru olacağı kanaatini öne süren Sait Faik, Türkçenin klasikleri olmadığı için Türk sanatçısının “…hocamıza, anamıza, babamıza, köye, şehre, etrafımıza ve cemiyete borçlu” olduğunu söyler. Kökleri Genç Kalemler’e giden dilde sadeleşme hareketi, Yakup Kadri ve Refik Halit gibi usta romancı ve hikâyecilerin elinde sadeleşen Türkçe, Sait Faik’le daha bir hayatın içine girmiş, sokağın Türkçesine dönüşmüştür. Yaşar Kemal bu konuda

Son söz olarak yazımın başlığına değinmek isterim. Bir sürrealist olan Saik Faik’e realist romancı dememin sebebi Abidin Dino’nun şu sözleridir: Sait Faik’e ne zaman sen realistsin desem, o bana: -Her sakallıyı deden sanma, der. Yazıyı Abidin Dino’nun Sait Faik hakkındaki düşüncesiyle bitirelim: Sait Faik’e abayı yaktık vesselam.

* Mehmetçik Anadolu Lisesi 12. sınıf öğrencisi

33


DOSYA

Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye , kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım. Haritada Bir Nokta (1952) 34


İNCELEME

Mehmet Güngör*

Bir Mukayese Denemesi: Gerçek ve Kurmaca Üstüne II

Bir önceki yazımda gerçeğin mahiyeti üzerine düşünce tarihini merkeze alarak çok genel ve özet bir tartışma yapmaya çalışmıştım. Buna göre Aydınlanmanın inşa ettiği bilgi paradigması çerçevesinde tümel, nesnel, kavranabilir bir şey olarak gerçeğin artık giderek tartışmaya açık bir olgu haline geldiğinin altını çizmeye çalıştım. Gerçek, yüzyıllar boyunca insanoğlunun zannettiği şey olmayabilirdi. Bu noktadan tarihsel gerçekliğe atlamak istiyorum.

yük Alman tarihçi Leopold von Ranke’dir ve tarihsel araştırmaya getirdiği prensiplerle onu edebî etkinlikten ayırmış ve bağımsız bir disiplin olarak teşkilatlandırmıştır. Bu doğuşun temelinde şüphesiz Aydınlanmacı bir iyimserlik vardı. Geçmiş dediğimiz şey nihayetinde birtakım insanların yapıp ettiği eylemlerle şekilleniyordu ve bunların tespiti ve anlamlandırılması son tahlilde mümkündü. Tarihçi yeterince veri ve titiz bir araştırmayla geçmişi yeniden kurabilirdi (Burada “kurmak” eyleminin özellikle altını çiziyorum). Elbette bu teorik iyimserlik pratik bazı imkânsızlıklarla gölgeleniyordu. Bir kere tarihten bahsettiğimizde elimizde hiçbir zaman yeterli veri olmuyor. Tarihçi çoğu zaman samanlıkta iğne aramak kabilinden bıktırıcı bir çalışmayla elde ettiği birtakım verileri bir araya getirerek bir geçmiş tasavvuru inşa etmeye çalışıyor. Aralarında boşluk olan tarihsel verileri birbiriyle ilişkilendirebilmek için de varsayımlardan hareket ediyor. Bu noktada, “kurulan” tarihsel gerçeklik, tarihçinin kendi tasavvuruna dönüşüyor ve nesnellikten uzaklaşıyor. Tarihsel verinin çok olduğu günümüze yakın tarihlere geldiğimizde ise özünde benzer, fakat farklı görünen bir başka imkânsızlık kendini gösteriyor: veri bolluğu. Sayılamayacak kadar çok veriyi tarihçi belirli bir perspektiften sınırlamak zorunda kalıyor, böylece yine araştırma alanına şu ya da bu sebeple müdahale etmiş oluyor ve sonuç giderek nesnellikten uzaklaşmış oluyor.

Tarih felsefesi, iki ayaklı bir düşünme etkinliği olarak çıkıyor karşımıza. Tarih kelimesinin iki anlamlılığı bunun sebebi. Çünkü hem geçmişte olup bitmiş olaylara ya da zamanın ilerleyişine tarih diyoruz hem de insanoğlunun bu ilerleyişi anlama ve hikâye etme çabasına tarih diyoruz. Buradan hareketle tarih felsefesi deyince iki temel etkinlik anlaşılıyor. Birincisi insanın geçmişini inceleyen bilim olarak tarih ve onun ilkelerini inceleyen felsefi çaba. İkincisi ise zamanın ilerleyişinin dinamiklerini anlamaya çalışan felsefi çaba. İkincisinin örnekleri çoktur; Karl Marx, Georg Wilhelm Friedrich Hegel denince aşağı yukarı neden bahsettiğimiz anlaşılır. Birincisine gelirsek… Tarih eski çağlardan beri bilimlerin tasnifinde hep bir edebî etkinlik olarak anlaşılageldi. Şüphesiz Heredot ya da Thukididis ile Homeros’un yaptığı iş arasında belirgin bir fark vardı ve herkes bunun farkındaydı; fakat tarihin tahkiyeye dayanan anlatımı ve onun sadece bir ders/öğüt alma vasıtası olarak görülmesi; genel anlamıyla onu bir edebî etkinlik hâline getiriyor ve öyle algılanmasına sebep oluyordu. Bir bilim olarak tarihin geçmişinde bu ana damara edebî gelenek deniyor, Thukididis’den Gibbon’a… Tarih bilimine bizim bugün ondan anladığımız anlamı ve mahiyeti veren bü-

Burada tarihçinin nesnel bir tarihsel bilgi inşa etmesinin güçlükleri (hatta imkânsızlıkları) ile ilgili daha fazla teferruat vermek istemiyorum, daha sonra bu konuya döneceğim. Dikkat çekmek istediğim, tarih biliminin hakiki anlamıyla doğuşu noktasında dahi onun nesnel bir bilgi üretmesinin güçlüğü, bu alanda uğraşan uzman ya da filozof-

* Mehmetçik Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

35


İNCELEME

larca biliniyordu. Tarihsel veriye dair sıkıntılar aşılması güç gibi duruyordu ve bu noktada çözüm farklı isimlerce farklı şekillerde adlandırılan, genellikle “tarihselcilik” adıyla kabul gören bir yaklaşımla bulunmaya çalışıldı. Adı konulmasa da pek çok uzmanın gayet yerinde bir çözüm olarak sıkıntıyı tarihselci bir perspektiften aşmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. Açalım.

nasıl soyutlayacak ve tarihsel araştırma alanına yönelecek, üstelik araştırma alanı olan tarihsel dönemin zihniyetini içselleştirerek empati yapacaktır? Her bir birey inancı, cinsiyeti, eğitimi, tesiri altında kaldığı siyasi, hukuki, iktisadi yapı tarafından şekillendiriliyorsa insan için bütün bu söylemleri tam manasıyla aşmak imkânsızdır ve bir araştırmacıdan bunun beklenmesi düpedüz saflık olur. Her şeyden evvel araştırma alanı seçilirken bile yukarıda saydığımız değişkenler araştırmacıyı etkisi altına alır. Tarihsel araştırmanın doğası ve imkânszlıkları budur ve onu böyle kabul etmek bir zorunluluktur; fakat buradan hareketle tarihin nesnel, bilimsel bir bilgi ürettiğini iddia etmek mümkün müdür?

Tarihçi, yetersiz veriyle bir geçmiş kurmaya çalışıyor. Veri yetersiz olduğu için çalışması ilerlemiyor. Ne yapmalı? Ranke’den Herder’e, Schleiermacher’den Dilthey’e mesele üzerinde kafa yoran herkes aşağı yukarı bir konuda birleşiyor: Tarihçi belirli bir tarihsel dönemi içselleştirecek, o dönemin şartlarına tam manasıyla hâkim olacak, dönem şartları ve insanlarıyla kurduğu tam bir empatinin sonucu olarak gerçekleşmesi muhtemel olayları tasavvur ederek veriler arasındaki boşlukları dolduracak. Daha önemlisi, tarihsel veriyi yorumlarken tam anlamıyla; incelediği dönemin değer dünyasını, zihniyetini içselleştirmiş olacak. Kabaca bu bakış açısı “tarihselcilik” olarak isimlendiriliyor. Her bir tarihsel olgu/olay belirli bir sosyal, kültürel, siyasi, iktisadi zeminin ürünü. Bir kelimeyle, bir döneme hâkim olan zihniyet tarihsel olay ve kişilere mutlak manasıyla tesir ediyor. Şu hâlde zihniyeti anlamak hem kayıp halkaları doğru şekilde tahmin edebilmek demek hem de çalışma konusuna güncel kanaatlerimizi bulaştırmamak demek. Bu çözüm bugün de tarihsel araştırmanın temel ilkelerinden biridir ve işlevsiz olduğu söylenemez. Bununla beraber bilim felsefesi bakımından ciddi açmazlar içerir ve tarihin bir bilim olarak ortaya çıktığı günden beri sert şekilde eleştirilegelmiştir.

Bilimsel bilginin mahiyeti yüzyıllardır tartışılmakta. Ama umumiyetle onun araştırmacıdan bağımsız olması, yanlışlanabilir olması ve uygun şartlarda tekrar edilebilir olması öngörülür. Tarihsel bilgi bu üç şarta da uymuyor. Epistemolojik olarak tarihin bize sunduğu bilgi bir mutlak gerçeklik içermez; çünkü doğa bilimlerinde olduğu gibi belirli metotlarla farklı zaman ve ortamlarda test edilemediği gibi doğrudan doğruya gözleme dayanan bir kesinliği de yoktur. Ontolojik olarak ise tarih ortak varlık zeminini paylaşmadığımız, teknik olarak yok kabul edebileceğimiz birtakım olgulardan bahsetmekte. Burada tarihin ne kadar da bilim olmadığını tartışmaya çalışmıyorum. Tarihsel araştırmanın doğası yukarıda sıralamaya çalıştığım imkânsızlıkları bünyesinde barındır. Bu kaçınılmazdır, bununla beraber tarihsel araştırma gerekli ve zorunludur. Bu bakımdan Ranke’den beri alanda konuşan herkes bu imkânsızlıkları kabul ederek araştırma yapmanın gerekliliği üzerinde durmuştur. Burada asıl sorun tarihin nesnel (Aydınlamacı anlamda nesnel) bir bilgi ürettiği iddiasıdır ki bu iddia bütünüyle safsata gibi durmaktadır.

Bir kere tarihçi, zamanın belirli bir noktasında ve dünyanın belirli bir yerinde yaşamak bakımından bir hâkim zihniyetin tesiri altındadır (Foucalut’nun tabiriyle söylem ya da söylemlerden bağımsız bir birey düşünmek imkânsızdır). Tarihçi tesiri altında kaldığı söylemlerden kendini

Bu noktada yeniden kurmacanın dünyası-

36


İNCELEME

na geçmek ve edebî eserin mahiyetine dair kısa bir betimleme yapmak istiyorum. Nedir edebî eser ve insanoğlu ona neden ihtiyaç duyuyor? Açık ki türümüzün yeryüzündeki en eski faaliyetlerinin başında sanat geliyor. İnsana dair bütün araştırmalar, onun şöyle ya da böyle bir tür sanat etkinliği içinde olduğunu gösteriyor. Elbette edebî eserle ilgili bir tür arkeolojik araştırma yapmak çok mümkün değil. Yazıdan önceki çağlardan başlayarak günümüze yakın dönemlere kadar pek çok kültür için edebî eseri muhafaza ve nakleden araç zihindi. Bununla beraber yazının bulunuşu edebiyat tarihi için de önemli bir gelişme; çünkü eski çağlardan beri anlatılagelen pek çok edebî eser bu sayede bugün elimize ulaşmış bulunuyor. Şöyle ya da böyle, elimize ulaşan ve üzerinde bir tür arkeolojik kazı yapabildiğimiz eserlerden hareket ederek diyebiliriz ki insanoğlunun anlatı geleneği, eski kelimesinin hakiki manasıyla eski. Gılgamış örneğin. Bilinen en eski epik anlatıdır ve sözlü gelenekte oluşan bütün eserler gibi çağlar boyunca anlatılarak şekillenmiştir. Yine günümüzde hâlâ varlığını sürdüren kimi izole kabileler üzerinde yapılan antropolojik çalışmalar da hikâye anlatma etkinliğinin ne derece eski ve aynı zamanda ne derece evrensel bir insan faaliyeti olduğunu gösterir. İyi ama neden? Doğrusu bu konu, üzerinde uzlaşılabilecek bir cevaba müsait mi bilmiyorum; ama meselenin çok net ve doğrudan bir betimlemesini yapmak da mümkün zannediyorum. Bu noktada biraz antropolojinin alanına girmeye cüret edeceğim.

sayı herkesin her gün birbiriyle fiziksel temas kurmak suretiyle toplumsal bilgi edinebileceği bir sayıdan da fazla. Burada dedikodu devreye giriyor. Erkek olsun kadın olsun böyle bir grubun bütün üyeleri kim kimdir, kime güvenilir kime güvenilmez, kim yalancıdır, kabile liderliği için mücadele eden A ve B kişilerinden hangisinin geçmişi daha rahatsızlık vericidir gibi pek çok toplumsal bilgiye ihtiyaç duyar. Bu toplumsal bilgi paylaşımı zorunluluğunun, dilleri ortaya çıkardığı düşünülüyor. İnsanın dedikodu etkinliği garip bir şekilde hikâye anlatmaya benzer, hatta doğrudan doğruya hikâye anlatmaktır, denebilir. Türümüzün dikkat çekici özelliklerinden biri de iyi kotarılmış yalanlar söylemekten hoşlanması. Edebî eserin temelini bu kabiliyetimizin oluşturduğunu düşünüyorum. Öte yandan insan yeryüzünde kurumsal yalanlar ya da daha çağdaş bir söyleyişle tüzel kişilikler üretme başarası gösteren tek türdür. “Kabilemiz, tanrılarımız, asalet vb.” kişilerden bağımsız kurumlar, türümüz tarafından üretilmiş/kurgulanmış şeyler. Öte yandan oyunlarımız da böyle. Diğer hayvanlar da oyun oynar; fakat sadece insan kurmaca bir zeminde, kendine ait kuralları ve hatta hikâyeleri olan karmaşık oyunlar üretir. Açıktır ki türümüzün yalan/kurmaca üretmeye bir merakı var ve anlamadığımız ya da bilmediğimiz her şeyi bu yeteneğimiz üzerinden kavramaya çalışıyoruz. Anlaşılmayan bir doğa olayı, kabilenin ya da türün kökeni, seçilmiş bir kişinin geçmişi gibi pek çok konuda garip hikâyeler yaratabiliyoruz ve yarattık. Şu hâlde insana dair iki temel gerçekliği tespit etmek mümkün. Bir yandan hayatlarımızı alabildiğine gerçekçi bir perspektifle yaşıyoruz. Bu noktada Aristo’nun mantık ilkelerine bütünüyle tabiyiz. Mesela bir şeyin aynı anda hem gerçek hem yalan olmayacağını biliyoruz. Yani “Bir şey ya A’dır ya B’dir, aynı anda hem A hem B olamaz.” ilkesine sıkı sıkıya bağlıyız. Ama öbür yandan üretilmiş/ kurulmuş yalanlara da inanmaya istekliyiz. İşte edebî eser doğamızın bu düalist tarafından besleniyor.

İnsan dillerinin nasıl ortaya çıktığı hâlâ bir muammadır ve bununla ilgili kimi teoriler ileri sürülmüştür. Bunlardan biri de son zamanlarda giderek daha fazla kişi tarafından makul bulunan “dedikodu teorisi”. En eski insan topluluklarının 100-150 kişiden oluşan gruplar olduğu varsayılır. Bu sayıdaki bir grup birbiriyle yakın etkileşim içindeki bireylerden oluşmak zorundadır. En azından grubun bütün üyeleri birbirini tanımak zorundadır; çünkü açık ki burada bahsi geçen, birbiriyle organik bağı bulunan bir kabile. Öte yandan bu

37


İNCELEME

Burada edebî faaliyetin tarihini özetlemek niyetinde değilim. Asıl maksadım roman türünden bahsetmek, fakat romanın önceki yazımda da söylediğim gibi iyi kotarılmış bir yalan olduğu realitesi, beni doğamızın yalanla ilişkisini irdelemek zorunda bırakıyor. Romana gelecek olursak… Niçin roman okuruz? Roman günümüzün açık ara en çok basılan, satılan ve okunan edebî türü. 20. yüzyılın erken dönemlerinin aksine sadece memleketimizde değil bütün dünyada okunma oranı giderek artıyor. Aslına bakılırsa her seviyeden okuyucuya hitap eden ve niteliğini okuyucularının beklentilerine göre ayarlayan çok çeşitli türlerde romanlar sardı piyasayı ve esasen bu mesele bir tür iktisadi sektöre de dönüştü. Bahsi geçen romanların kalitesinden bağımsız olarak soruyorum, nedir roman türünde bu kadar ilgimizi çeken? Aslına bakılırsa roman okurken sergilediğimiz reaksiyon eski çağların insanlarının bir miti dinlerken hissettiklerinden çok farklı değil. Birçok farklı güdüleyiciyle roman okuyoruz. Roman her şeyden evvel Aristocu ve Descartesçı gerçeklik inşasına (bir kelimeyle Aydınlanmacı bakış açısına) bir itirazdır. Roman, okuyucuyla roman arasında gerçeğe dair bir antlaşma üzerine kurulur. Okur -tıpkı sinema filmi seyrederken yaptığı gibi- doğamızın Aristocu tarafıyla romanın bir yalan olduğunu bilir, ancak buna rağmen yazara ya da esere roman boyunca uyacağı bir söz verir: Sana gerçekmiş muamelesi yapacağım. Ve eser boyunca okuyucu sanki eserde olup bitenler gerçekmiş gibi üzülür, sevinir, yargılar, umutlanır… İşte romanın gücü bu “mış gibi yapmak” olarak nitelenebilir ve doğamızın aynı anda hem bir yalana hem de bir gerçeğe inanabilme kapasitesinden beslenir.

evreni kavrarken kullandığımız Aristocu bakış açısının tek tipçiliğinin baskısını bu şekilde hafifletmektedir, bilinmez. Fakat yazar iyi yalan söyleyen bir adam olarak çıkmaktadır karşımıza ve gariptir ki her çağda yalanlarını istekle dinleyecek insanlar bulmaktadır. Peki, bir hikâyenin ne kadarı yalandır? Önümüzdeki sayıda bu meseleden bahsetmek, sonra da tarihî romanla tarihin mukayesesine girişmek istiyorum.

Roman, insan zihninin esnekliğinin bir ürünüdür. Gerçek ve kurmaca arasındaki sınırları bir anlığına kaldırabilen zihin esnekliğimize dayanır. Öte yandan roman, insanın katı tasnifçi tarafından da bir kaçıştır. Roman çok merkezli yapısı ve çok çeşitli unsurlarıyla bir karnaval yeri gibidir ve tek tipçi bakış açısına da bir itirazdır. Belki doğamız

38


İNCELEME

Batuhan Aksungur*

Petersburg’da Yaşam: Palto’nun İnsancıkları Ve Neva Bulvarı’nın İnsanları Tahmin ediyoruz ki herkesin edebiyatla kurduğu ilişkinin kendine has nedenleri var. Bazılarımız sadece okumayı sevdiği için edebiyatın içinde uzun yolculuklara çıkar, bazılarımız ise bir kitabı okurken o kısa an içinde edebiyatın estetik unsurlarının ruhumuzda oluşturduğu hissi sever. Bu uzun süreler bize birçok insanla tanışma fırsatı verir ki bu insanlar, bir yazarın hayal dünyasında kurgulayıp tasavvur ettiği ve birkaç sayfa ile anlatmaya çalıştığı insanlardır. Ama zamanla o kâğıttaki birkaç kelimeden ibaret olan insanlar yaşantımızın bir parçası olup çıkarlar ve ironik şekilde kendi gerçekliğimizde tanıdığımız onlarca insana karşı hissetmediğimiz duyguları bu insanlara karşı hissederiz. Zaman zaman hislerimiz o kadar etkilidir ki bir süre de olsa halet-i ruhiyemiz üzerinde derin etkiler bırakır.

nu görürüz. Kâğıttaki bu insanların, çevremize bakındığımızda gördüğümüz kimi insanlarla, onların yaşam tarzları, düşünce sistemleri ile olan benzerlikleri ise insanı düşünceye sevk eder. Yukarıdaki tespitler ışığında, 19. yy. Rus edebiyatında portresi çizilen karakterler ve yaşam tarzı üzerinden basit bir tümevarım yaparak dönem Rusya’sına dair bir toplumsal analiz yapılabilir zannediyoruz. 19. yy. Rus edebiyatının en önemli müelliflerinden olan Gogol’ün hikâyelerinden biri olan Palto; muhteviyatında, karşılaşabileceğimiz en ilginç hikâye karakterlerden birini barındırır. Bahsi geçen kişi, alışageldiğimiz Gogol karakterlerinden biridir ve toplumun belirli bir kesiminin hayat bulmuş halidir diyebiliriz. Döneminin klasik bir memur tiplemesi olarak karşımıza çıkan Akakiyeviç, dönem memuriyetinin tüm karakterini kendisinde taşır ve memurluğun iktisadi boyutunu, rutin yaşamını ve diğer niteliklerini bize gösterir.

Bugün Brodway tiyatrolarında sergilenen ‘Les Miserables’in müzikalini izlemek için ön koltuklarda yerini alan ve mal varlığı milyonlarca doları bulan insanların; açlıktan ölmek üzere olan kardeşi için bir tane ekmek çalması sebebiyle otuz yıllık kürek cezasına mahkûm edilen Jean Valjean’a derinden bir yakınlık duymaları, edebiyatın insanı şaşırtan bir niteliğidir. Kâğıttaki bu insanları tanırken aynı zamanda onların belirli bir yaşam biçiminin, bir dünya görüşünün mümessili olduklarını da görürüz. İçlerinden bazıları ‘toplum ananın’ görmezden geldiği ve makûs talihlerinin hayatları boyunca yakalarını bırakmadığı insanlardır, bazıları ise tezat şekilde meşumluktan uzak bir hayat süren insanlardır. Bu insanların mensubu oldukları toplumsal sınıflara, yaşadıkları mekânlara karakter kazandırıp onları tanımlar hale gelmelerinin ise edebiyatın bizi şaşırtan başka bir özelliği olduğu-

Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852)

* Gazi Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı 1. sınıfı öğrencisi. Mehmetçik Anadolu Lisesi mezunu

39


İNCELEME

7. derece bir memur olan Akakiyeviç, uzun yıllar memur olarak çalışmıştır. Ama uzun yıllar çalışmasına rağmen sırtındaki eskimiş paltosunu yenileyecek kadar parası yoktur. Bunun yerine birkaç rubleye eski paltosunu tamir ettirir. Soğuk bir Rusya kışında paltosunu çaldıran Akakiyeviç soğuktan hastalanır, nihayetinde ölür ve paltosunu arayan hayaleti uzun zaman insanları rahatsız eder. Pek tabii Akakiyeviç’in paltosuzluktan hastalanıp ölmesi bir mecazdır.

ri olmayan kavramlar ve durumlar içinde yok olmasının her şeyin temelinde yatan ana unsur olduğunu söyleyebiliriz. Ki nihayetinde insan değersizleşip kaybolacaktır. Kısa bir an 19. yy. Petersburg’unda yaşamış olan bu kişinin hikâyesini okumayı bırakıp şimdiye baktığımızda, kendi zamanımızda yaşayan Akakiyeviçlerin, o insancıkların farkına varırız. Tüm bunların bitiminde “Akakiyeviç’in sahip olduğu o yaşam, sizi de paltosunu arayan bir hayalete dönüştür mü?” sorusu ile baş başa kalırsınız. Hikayenin sonunda ise Akakiyeviç’ten geriye ‘üç beş kalem, resmi antetli beyaz kağıt, üç çift çorap, iki takım iç çamaşırı, bir gömlek, bir eski pantolon ve duvarda asılı eski paltosu’ kalmıştır. Ve Palto, her hatırladığınızda silik bir gölge olan Akakiyeviç’in hüzünlü hikayesini aklınıza getirir.

Akakiyeviç’in ölümünde gizleneni, Gogol’ün onun ölümünü anlattığı satırlarda buluruz: “Götürüp gömdüler Akaki Akakiyeviç'i ve Petersburg, kendinde böyle biri hiç yaşamamışçasına onsuz kaldı. Kimselerin korumadığı, kimselerin değer vermediği, sıradan bir sineği bile iğne ucuna geçirip mikroskop altında incelemeyi ihmal etmeyen doğa bilimcilerinin bile ilgisini çekmeyen bir insan evladı bu dünyadan böyle geçip gitti.”

Petersburg bir yakasında paltosunu arayan insancıklar barındıradursun, diğer bir yakasında, Neva Bulvarında, ütülenmiş üniformalarının üzerinde sarkan kılıçları ile subaylar, henüz yolun başında olan genç sanatkârlar, ressamlar, kültürel aristokrasinin üst kısmında bulunan insanlar ve Rus salon ve sosyete yaşamının diğer simaları gezeler. Gerek Gogol gerek Dostoyevski büyük bir ustalıkla Neva’da yolunu kaybetmiş insancıkların bu insanlar karşısında nasıl afalladıklarını gösterir. Pek tabii hepsi için geçerli olmasa da bu insanlar kendilerini insancıklara dönüştürecek olan basit, tekdüze bir yaşam tarzından kurtulmuşlardır. Genç sanatkârlar Neva Bulvarı’nda gezeleyip yarattıkları eserleri tartışırken, diğer insanlar dün akşam izledikleri tiyatronun, operanın güzelliğinden bahsederler. Uzaktan da olsa bu durum Goethe’yi aklımıza getirir. “İnsan her gün biraz müzik dinlemeli, biraz şiir okumalı, güzel bir resim görmelidir ki…” Pek tabii bu insanları ‘insancık’lardan ayıran sadece operaya gidip, sanatla ilgilenmeleri değildir. Kendileri idealize edilmiş bir yaşam tarzını oluşturmayı başarmıştır. Sıradanlığın altında küçülmeyip kendi kişiliklerini ve fikirlerini muhafaza etmişlerdir ve ufak, unutulmaya yüz tutmuş insancıklara dönüşmekten

Bu satırlarla Gogol, tek bir insan üzerinden özelde Rus taşrasında, genelde dünyanın her tarafında bulabileceğimiz küçük insancıkları anlattığının farkına varmanızı sağlar. Gerek taşrada gerek şehirdeki basit bir yaşamın, ufaltıp değersizleştirdiği ve küçük insancıklar yarattığı bu yaşam tarzı ise zamanın sınırlarını aşarak amansızca var olmaya devam eder. Aslında Akakiyeviç henüz yaşarken bile ölü olan bir insandır. Mutad, tekdüze ve basit bir yaşamın yok edip silik bir ize dönüştürdüğü bir insan. Dickens’ın bu karakter üzerine “Gogol Rus toplumunda var olan ufak, görünmez insanları ustaca anlatmıştır.” şeklindeki tespiti ile Akakiyeviç’e sağlam bir temel bulmuş oluruz. Dönemin memuriyet algısının ne olduğuna dair kafamızda bir tablo çizmemize yardımcı olmakla birlikte Akakiyeviç’i bu hale getiren yaşam tarzı sadece memuriyet bağlamında var olan bir olgu değildir. Özünde var olan basitlik ve insanın kendi varlığının, arzularının ve fikirlerinin; içi boş, hiçbir değe40


İNCELEME

kurtulmuşlardır. İnsanın sonsuz olmayan yaşamını birtakım basit şeyler uğruna harcamasının acı bir şey olduğunu, yemek için yaşayan bir insan olmak yerine yaşamak için yiyen bir insan olmayı tercih etmenin gerekli olduğunu hatırlatırlar bize. İnsanın hayatındaki önceliği, uzun bir süre boyunca birkaç ruble kazanacağı bir işe sahip olmak olmamalıdır. Bundan daha üstün bir şeyler vardır. İnsanın kendi arzuları, istekleri ve varlığı olduğunu hatırlamak gerekir ve bu hatırlayış, insanları insancıklardan ayırır. İnsanı yaşarken bile peyderpey yok eden salt mutadlık değildir. En nihayetinde insanlık tarihinin belki de yaşamış en parlak zihnine sahip olan Kant da hayatının kırk yılını her gün aynı saatte aynı yolda yürüyüş yaparak geçirmiştir. Önemli olan neyin kısır döngüsü içinde olduğunuzdur. Petersburg’un bu tezatlıklar barındıran farklı iki yaşam tarzı bizim için sadece bir kalıptır zaman ve mekân kaidelerinin işlemediği bir kalıp, ister Neva Bulvarı’nda ellerinde samur kürkü eldivenleriyle gezeleyen insanlar olsun, İster Trafalgar Meydanı’nın tanıdık simaları, isterse Paris’in sokaklarını arşınlayan insanlar- ve bakış açımızı değiştirdiğimizde bunun başlı başına bir sorunsal olduğunu görürüz. Farkına varmamız gereken bu sorunsalın menşeinde kişisel seçimlerin yattığıdır. Karakterinde tamamen farklı nitelikler barından bu iki yaşam tarzı seçimlerin sonucudur ve sonucunda yarattığı insanlar da bir o kadar farklıdırlar ki bu farklılıkları zamanla topluma ve toplumsal yaşama da yansır, nihayetinde onları tanımlayan bir karakter haline gelir. Belki de soğuk bir kış günü sıcak paltonuza sarılıp sokaklarda gezelerken paltosunu arayan Akakiyeviç’in hayaleti sizi de rahatsız eder ve her yerde var olan o insancıklardan biri olup çıkmamanız hususundaki fikirlerinizi tekrar hatırlamanızı sağlar.

41


İNCELEME

Ümmügül Avcu*

Çizgilerle Dans

Kalem… Hokka… Kağıt… Mürekkep…

tir. Cami kapıları, kervansaraylar, hamamlar… Hat sanatıyla birer şahesere dönüşüvermiştir. Bu durum aynı zamanda o mimari eserlere ne kadar değer verildiğini de göstermektedir. Yani yazılanlar sadece bir çizgiden ibaret değildir. Bir yaşamın bir inanışın bir milletin öyküsü olmuştur. Bunun içindir ki hat sanatı her millette farklı desenlerle hayat bulmuştur. Kültürel farklılıklar ve milletlerin yaşayış tarzları; İslami hat sanatı, Arap hat sanatı,, Pers hat sanatı, Çin hat sanatı, Batı hat sanatı gibi farklı isimlerle anılmıştır.

Yok olmaya yüz tutmuş bir yazı çeşidi ‘Hat’. Matbaanın yaygınlaşmasıyla eski değeri azalmış, günümüzde çoğunlukla dekor amaçlı kullanılmaya başlanmıştır. Usta-çırak ilişkisiyle varlığını devam ettiren hat sanatının belirli bir kuralı ya da alfabesi bulunmamakla birlikte her sanatçının kendini yansıttığı bir yazı şekli ortaya çıkmıştır. Ustaların kabiliyet ve el becerisi ile harflerin her biri bir duyguyu temsil eder hale gelmiştir. Yazılan yazıların duygu yoğunluğu çok olsa da bu duygular kısa kısa ifade bulmuştur kelimelerde.

Peki, hat sanatının edebiyata yansıması nasıl olmuştur? Bir de bu açıdan değerlendirelim…

Hat sanatında ilk yapılması gereken yazılacak olan kelime ya da kelimelerin belirlenmesidir. Daha sonra sanatçı o anki ruh haline ve hissiyatına göre çizgilere şekil vermeye başlar. Bir süre sonra çizgilerin birbiriyle olan uyumu hiç düşünmeden akıp gider kâğıt üzerinde. Yazılar hayal ve çizgilerin birleştiği bu kâğıtta hayat bulur.

Bilindiği gibi Klasik Türk Edebiyatının iki can damarı ‘sevgili’ ve ‘aşk’tır. Sevgiliye duyulan hayranlık farklı benzetmelerle dile getirilmiştir. Bunlardan biri de hat sanatıyla ilişkilendirilmiştir. Sevgilinin yüzündeki ayva tüylerini ifade etmek için şiirlerde ‘hat’ kelimesi sıkça kullanılmıştır. Sevgilinin yanağı bir sayfa, ayva tüyleri ise bu sayfaya yazılan yazılar olarak düşünülmüştür. Bu yazıya da kimi za-

Hat sanatının kültürel boyutu da karşımıza çıkmaktadır çizgilerle. Özellikle Osmanlı mimarisinde önemli bir yere sahip* Mehmetçik Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

42


İNCELEME

man da mektup, nakış denilmiştir.

Peki, bizim kültürümüzü ve duygularımızı yansıtan hat sanatının değeri günümüzde ne kadar biliniyor? Maalesef teknolojik gelişmeler hat sanatını duygulardan yoksun bırakmış, sadece şekillerin birbiriyle olan uyumu önemsenmiş ve bu noktadan öteye de gidememiştir. Bilgisayar ortamında her türlü hat yazısı yazılabilmektedir. Ancak bu yazılar tuşlara gelişigüzel basılarak oluşan duygu yoksunu bir görüntüden öteye gidememektedir. Bir ustanın kalemini eline alması, kâğıda bir heyecanla yaklaşması ve dile getiremediği duyguları şekillerle kelimelere dökmesi, dijital bir kopyayla bir tutulabilir mi ?

Hat sanatının İslam dininde ayet ve surelerin yazılmasında da sıkça kullanıldığı görülmektedir. Bundan dolayı edebiyatımızda sevgili üzerine yapılan benzetmelerde hat sanatının bu manevi boyutu da farklı ifadelerle ele alınmıştır. Yüzi Mushaf hattı Bismillah hâli noktadır Sözi Rahmanir-rahim mecmu-ı Kur’ân gösterür (Sevgilinin yanağında bulunan ayva tüyü besmele, yüzü ise Mushaf olarak düşünülmüştür.)

43


TARİH

Özlem Başkan*

Tanzimat Dönemi’ni Hazırlayan Temel Etkenler

Tanzimat Dönemi’nin başlangıç tarihi 3 Kasım 1839 olarak kabul edilmektedir. Bu tarihte “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” veya “Tanzimat Fermanı” olarak tarihe geçen ferman, Mustafa Reşit Paşa tarafından, padişah Abdülmecit adına okunarak ilan olunmuştu.

alması, ona anayasal bir konum vermektedir. Bu nedenle ferman, bir anayasa olmasa da "anayasal nitelikte bir belge" olarak kabul edilmektedir.

Tanzimat Fermanı, tarihin belli bir gününde ve birden bire ortaya çıkmış değildir. Devletin ve halkın içinde bulunduğu koşullar ile diğer ülkelerle olan ilişkiler, fermanın ilanını ve yeni dönemi hazırlayan etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Tanzimat Fermanı, kanun egemenliğini kurma ve yönetimi yeniden düzenleme yolunda yapılan çabaların başlangıç noktasını oluşturur. Bu fermanda; gerek teb'a devlet ilişkileri gerekse kamu gücünün kullanılması hususunda kurallar getirilmiş ve Osmanlı padişahı, kendi iradesi ile kendi yetkilerini sınırlamıştır.

İlk bakışta; Tanzimat Fermanının, diğer fermanlar gibi tek taraflı irade açıklamasıyla ortaya çıktığı, dolayısıyla bu iradenin geri alınmasının her zaman mümkün olduğu düşünülebilir. Ancak Tanzimat Fermanı’nı (ve bu fermanla başlayan dönemi) hazırlayan olaylara bakılırsa Osmanlı padişahını buna zorlayan nedenlerin bulunduğu görülecektir. İçinde bulunulan koşullar, böyle bir fermanın ilânını zorunlu kılmıştı.

Mustafa Reşit Paşa (1800-1858)

İç Etkenler Osmanlı Devleti'nde, geleneksel ve temel üretim aracı olan toprak düzeninin bozulması, üst yapı kurumlarını da etkilemiş ve özellikle silahlı kuvvetlerin gücünü büyük ölçüde çökertmişti. Batı karşısındaki üstün durumunu, silahlı kuvvetleri ile muhafaza eden Osmanlı Devleti, giderek bu üstünlüğünü kaybetmeye başladı.

Tanzimat Fermanı, bir "anayasa" değildir. Zira "anayasa"; bir devletin temel kuruluşunu ve devlet organlarının birbirleriyle olan ilişkilerini, çalışmalarını gösteren bir ana hukuk belgesidir. Fermanda böyle bir içerik mevcut değildir. Ancak, modern anayasalardaki en temel ilkelerden bazılarının (can, mal, ırz güvenliği gibi) fermanda yer

Ordunun zayıflaması devletin iç otoritesini de büyük ölçüde etkilemiş ve ayaklanan bir vali ile (Mısır valisi) on yıl uğraşmak zorunda kalınmıştı. Sonuçta Mısır sorunu ancak, dış yardım ile çö-

* Mehmetçik Anadolu Lisesi Tarih öğretmeni

44


TARİH

zülebilmişti. Uluslararası ilişkiler, karşılıklı çıkar esasına dayandıkları için, Osmanlı Devleti'ne yapılan dış yardımın karşılıksız olduğu düşünülemez. Nitekim 1838 ticaret sözleşmesi ile verilen ödünlerle, Mısır sorununa yardım alınabilmişti.

dirlik sisteminin bozulması sonucunu doğurdu. Zira, daha önce dirliklerin gelirleri sipahilerin yeteneklerine göre verilmekte iken, bu yöntemde açık arttırma ile satılmaktaydı. Yani dirlikler, ehil ve hak sahibi olanlara değil devlete en çok para verene verilmekteydi. Bu yöntemle dirlikleri alan sipahiler, yaptıkları harcamaları geri almak ve para kazanmaktan başka bir şey düşünmediler. Dolayısıyla sipahiler, devlete karşı yükümlülüklerini yerine getirmek yerine, kendi gelirlerini arttırmak gayreti içine girdiler ve daha çok ürün elde edebilmek için köylüye baskı yapmaya başladılar. Merkezi otoritenin zayıflamasına paralel olarak devletin sipahiler üzerindeki denetiminin azalması sonucunda sipahiler, dirliklerin fiilen sahibi konumuna geldiler.

Osmanlı Devleti'nde geleneksel üretim sistemi; dirlik (ya da tımar) denilen, toprak düzenine dayanmaktaydı. Osmanlı Devleti için bu sistem, yaşamsal önemi haiz bulunmaktaydı. Öyle ki, ülkenin tarımsal yaşamının düzene konulması ve vergilerin toplanması bu sistem içerisinde gerçekleştiği gibi, askeri gücün temeli de yine bu sisteme dayanmaktaydı. İyi işlediği zamanlarda bu sistem, olumlu sonuçlar vermiştir. Devlet bir yandan masraf yapmadan büyük bir askeri güce sahip olmakta, diğer yandan ise hazineden bir harcama yapmadan sipahisinin geçimini sağlamış olmaktaydı. Yine bu sistem ile ayrıca bir harcama yapılmadan vergilerin toplanması sağlanmış ve ülkenin tarımsal yaşamı düzene konulmuştur. Dirlik sistemi, XVI. yüzyılın sonlarına doğru bozulmaya başladı. Osmanlı Devleti'nin temelini oluşturan bu sistemin bozulmaya başlaması, duraklama devrinin de başlangıcını oluşturur.

XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, dirliklerin dağıtılmasında "iltizam" usulünün yerleşmesine paralel olarak, ekonomik yaşamda çöküntü başladı. İlk önce para düzeni bozuldu. Sarraf ve bankerler, paranın (akçenin) kenarlarını kırpmak suretiyle vezinlerini (ağırlıklarını) düşürdüler. Ayrıca usta kalpazanlar, piyasaya sahte para sürdüler. Bu gelişmeler, Osmanlı tarihinde XVI. yüzyılın en önemli olayı idi. Çünkü toplumun temel mübadele aracı olan para düzeninin bozulması, paraya olan güven duygusunun azalmasına ve Osmanlı sosyal yapısının çökmeye başlamasına neden oldu.

Bu dönemde, savaşların yol açtığı büyük mali sıkıntılar, ülkenin ekonomik yapısının bozulması sonucunu doğurdu. Ekonomik yapıdaki çöküntü, toplumun tüm üst yapı kurumlarını etkilemiştir. Askeri gereksinimlerin büyük kısmını karşılayan dirliklerin bozulması ve mali kriz nedeniyle maaşlarını alamayan yeniçerilerin, askerlik dışı işlerle meşgul olmaları, Osmanlı ordusunu çökertmişti. Ordunun zayıflaması, milli bilince varan ulusların bağımsızlık mücadelelerine hız kattı. Toprak kaybına neden olan bu gelişmeler, devletin bir yandan para gereksinimini arttırmış, diğer yandan da gelirlerin azalması sonucunu doğurmuştur. Artan ihtiyaçları karşılamak üzere yeni gelir kaynakları aranmaya başlandı. Bu yeni kaynak yine toprak (dirlik) oldu ve devletin temel taşı olan dirlikler, "iltizam yöntemi" (açık arttırma) ile verilmeye başlandı. İltizam yönteminin kabulü,

Dirlik ve para düzenindeki olumsuz gelişmelerden en çok, ekonomik ve askeri düzenin temelini oluşturan reaya sınıfı etkilendi. Dirlik sistemi içerisinde, asıl üretici konumunda bulunan köylülerin (reayanın) ödedikleri vergiler, ülke ekonomisinin ve askeri düzeninin en önemli mali kaynağını teşkil etmekteydi. Köylüler, vergi borçlarını, halis (eksik ya da sahte olmayan) akçelerle ödemek zorunda idi. Halis akçe bulunamadığı zamanlarda vergi borçlarını düşük vezinli ya da sahte akçelerle ödemek durumunda kalan köylüler; bu tür akçeleri mültezimlere kabul ettirebilmek için, normal vergi borçlarının çok üstünde öde45


TARİH

melerde bulunmak zorunda kalmaktaydılar. Bu durum köylünün, üretimden ve topraktan uzaklaşması sonucunu doğurdu ve dirlik sistemi giderek bozulmaya başladı. Bu bozulma; devletin gelirlerinin azalmasına yol açarken diğer yandan, savaş ve isyanlar nedeniyle devletin giderleri de artmaktaydı.

la oluşan hukuk alanıdır. Ülke içinde (Osmanlı Devleti'nde) de mevcut hukuksal yapıdan yakınan ve kendileri için yeterli hukuksal güvencenin bulunmadığını düşünen bir kesim bulunmaktaydı. Temel üretim aracı olan toprağın (dirliklerin) fiili sahipleri olan bu kesim (Osmanlı asker-sivil bürokrasisi); artı üründen aldıkları paylarla biriken servetlerini “müsadere”ye karşı, canlarını da “siyaseten katl”e karşı güvence altına almak istiyorlardı. Toprağa hukuken de sahip olmak ve önceden belirlenen suç ve cezalara tabi olmak, sipahilere bu güvenceyi sağlayacaktı. Bunun için de Batı’nın özel mülkiyete ilişkin kuralları ile ceza hukukuna ilişkin kurallarının kabulü gerekliydi.

I. Murat zamanından itibaren devletin sürekli ordusu statüsünde bulunan ve maaşlı askerlerden oluşan yeniçeri ocağı da giderek bozulma sürecine girmiştir. Paranın (akçenin) değerinin düşmesi ve paraya olan güven duygusunun azalması, yeniçeri askerlerinin reel gelirlerinin azalmasına yol açtı. Öyle ki; maaş gelirleri asgari bir geçim düzeyinin sağlanmasının bile çok gerisinde kaldı. Bu durum karşısında yeniçeri askerleri, ya zulüm ve tecavüze başladılar ya da askerlik dışı işlerle meşgul oldular. Bu askeri kurum; birçok isyan ve ihtilalde öncü rolü oynadığı gibi, devletin çöküşünün önlenmesi için girişilen birçok yenilik hareketinin de önünde engel olmuştur. Osmanlı yenilik (ıslahat) hareketlerinin, ağırlıklı olarak askeri alanlara ilişkin olmasının nedeni budur. Bu askeri kurum ıslah edilmeden (ya da ortadan kaldırılmadan) diğer yenilik hareketlerinin başarıya ulaşamayacağı görülmüştür. Bu nedenle, yeniçeri ocağının ıslahı için daha XVII. yüzyılın başlarından itibaren faaliyetler başlamış ve 1826 yılına kadar bu faaliyetler devam etmiştir.

Osmanlı Devleti'nde Batılı anlamda reformların yapılmasını, Batı kapitalizmi de kendi çıkarları bakımından gerekli görmekteydi. Sanayileşen Batılı ülkeler; ürünlerini satabilecek ve ucuz hammadde elde edebilecek yeni ve geniş bir pazar daha elde edebilmek için Osmanlı Devleti'nde bir seri reformların yapılmasını istemekteydi. Özellikle; gümrük duvarlarının kaldırılması, maliye, ticaret ve mülkiyet konularında, Batının hukuk kurallarının kabul edilmesi, bu istemlerin başında gelmekteydi. Bir noktada, Osmanlı Devleti'nde artı ürünü ele geçiren kesim (dirlik sahipleri) ile Batı’nın istekleri birleşme halinde idiler. Zira toprağın fiilen sahibi konumunda bulunan sipahiler, bu sahipliklerini hukuksal güvenceye kavuşturmak istiyorlardı. Batı’nın özel mülkiyete ilişkin kuralları, bunu kendilerine sağlayacaktı. Dolayısıyla, Batılı ülkelerin reform talepleri, ülke içinde de destek bulmaktaydı.

Tanzimat dönemini hazırlayan temel dinamiklerden biri de; değişen ve gelişen ülke ve dünya koşulları karşısında, mevcut hukuksal yapının yetersiz kalmasıydı. Tanzimat dönemine kadar Osmanlı Devleti'nin hukuk sistemi, şer'i hukuk ve örfi hukuk alanlarından oluşmaktaydı. Şer'i hukuk; ilahi irade mahsulü sayılan kurallarla, bu kuralların müçtehitler tarafından yorumlanmasıyla ortaya çıkan bir hukuk alanıdır. Devletin temel yasası niteliğinde olan bu kurallar, fıkıh kitaplarında yer almaktaydı. Örfi hukuk ise; şer'i hukukun suskun kaldığı alanlarda, sınırlı yasama yetkisine dayanarak “ulü’l-emr”in koymuş olduğu kurallar-

Dış Etkenler XVI. yüzyılın sonlarından itibaren gerileme sürecine giren Osmanlı Devleti, durdurulamayan çöküşü, sadece askeri nedenlerde aradı. Çöküş nedeni askerî olunca, çare de askeri nitelikte olacaktı. Daha güçlü bir ordu vücuda getirilirse, bü46


TARİH

tün sorunların ortadan kalkacağı sanılıyordu.

durumunda kaldılar. Tanzimat Fermanının ilanını gerekli kılan nedenlerden biri de budur. Bu fermanda özgürlük ve eşitlik ilkeleri bakımından tüm Osmanlı halkını kapsayan ifadelere yer verilmiş ve bu suretle batıda ortaya çıkan yeni düşünce ve ilkelerin yıkıcı etkileri bertaraf edilmek istenmiştir.

Bu dönemde Avrupa, Rönesans ve Reform hareketleri sonucunda ortaçağın karanlığından kurtuluyor ve insan aklının önündeki engeller yıkılıyordu. Özgürleşen insan aklı, Avrupa'da hızlı bir gelişim süreci başlatıyordu. XVII. yüzyılda da devam eden bu gelişmenin en önemli sonucu; ortaçağ insanını büyük bir yoksulluğa ve mutsuzluğa duçar eden skolastik anlayışın yıkılarak, Avrupa'da zihniyet devriminin gerçekleşmiş olmasıydı. Dogmatik kalıplardan kurtulan insan aklı, kendisini mutlu edecek gelişmeleri aramaya başladı. Yapılan keşifler ve teknolojik gelişmeler, Avrupa insanının zengin kaynaklara ulaşmasına olanak sağladı ve giderek oluşan sermaye birikimi, yeni bir sınıfın (burjuva sınıfı) doğuşunu hazırladı. Mutlakiyetçi devletler siyasal sınırlarını, burjuvazileri daha kuvvetli olan devletler ise ekonomik faaliyet alanlarını genişletme eğilimine girdiler. XVIII. yüzyılın ikinci yarısı, çağdaş dünyanın oluşumunu belirleyen iki önemli devrime sahne olmuştur. Bunlar Fransız ihtilali ve Sanayi Devrimi’dir. Bu devrimlerle hızlı bir gelişme sürecine giren Avrupa’da ortaya çıkan yeni düşünce ve ilkeler karşısında Osmanlı Devleti başlangıçta duyarsız kaldı. Bu akımın Osmanlı Devleti’ni etkilemeye başlaması üzerine birtakım tedbirler aranmaya başlandı. Tanzimat öncesinde yapılan ıslahatlar batıda ortaya çıkan yeni düşünce akımı karşısında çok cılız kalmaktaydı. Fransız İhtilalinin prensiplerinden doğan ulusçuluk akımı çok uluslu bir devlet olan Osmanlı Devleti’nde ayrılıkçı etkiye yol açtı.

Sultan Abdülmecid Han (1823-1861)

İngiltere ile imzalanan 1838 Ticaret Sözleşmesi’nin pratik yaşama geçebilmesi, Osmanlı Devleti’nin temel yapısında birtakım reformları gerekli kılmaktaydı. Devletin temel yapısı ve karmaşık hukuk düzeni içerisinde; liberal karakterli bu sözleşmenin uygulanması olanaksızdı. İngiliz kapitalistlerin yerli ortaklar olarak kullanacakları Hristiyan (zımmiler) unsurların hukuksal statüleri uygun değildi. 1838 sözleşmesinin özünü teşkil eden, ticarette tam serbestlik ilkesine aykırı olan ve sözleşmenin uygulanmasını güçleştiren bu yapının değişmesi gerekiyordu. Bu yapı Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile değişim sürecine girmiş ve

Fransız İhtilalinin ortaya koyduğu milliyetçilik, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar; başlangıçta, propaganda ile ve siyasi amaçlarla Osmanlı Devleti’nin gayrimüslim halkına aşılandı ve kökleşmesi için yardımlarda bulundular. Osmanlı yöneticileri devleti parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya getiren bu gelişmeler karşısında parçalanmanın önüne geçmek amacıyla birtakım tedbirler almak 47


TARİH

sözleşmenin uygulanmasını olanaklı kılacak zemin oluşmaya başlamıştır. Bu nedenle 1838 Ticaret Sözleşmesi Tanzimat Dönemi’ni hazırlayan temel dinamiklerden birini oluşturur. İçinde bulunulan ağır koşullar nedeniyle pazarlık gücü olmayan ve kendisine sunulan her türlü yardımı kabul etmek durumunda kalan Osmanlı Devleti 1838 yılından başlayarak batılı ülkelerle bir seri ticaret sözleşmesi yaptı. Karşılıklı çıkar ve yükümlülük esasına dayanmayan ve eşitsizlik temeli üzerine kurulan bu sözleşmeler, batılı ülkelerin sömürü düzenlerine hukuksal dayanak sağlayan belgelerdi. Bu sözleşmelerde yar alan hükümlerin, Osmanlı Devlet yapısında birtakım reformlar yapılmadan uygulanması olanaksızdı. Bu nedenle batılı ülkeler, sözleşmelerin yaşama geçirilmesini sağlayacak reformların yapılması için Osmanlı Devletine baskı yapmaya başladılar. Bu baskıların odak noktasını Müslüman halk ile gayrimüslim halk arasındaki eşitsizliğin giderilmesi oluşturmaktaydı. Osmanlı Devleti içinde bulunduğu ağır koşullar altında bir yandan batılı ülkelerin bu isteklerini karşılayarak, devam etmekte olan Mısır tehdidi nedeniyle onların desteğini sağlamak, diğer yandan da yeni düşünce akımlarının yol açacağı dağılma tehlikesine karşı, geniş halk kitlelerini yeni prensipler etrafında toplamak için Tanzimat Fermanı’nı ilan etti. Tanzimat Dönemi yenileşme ve düzeltim adına yapılan bir seri çabanın ve teşebbüsün ortak adıdır. Bu çaba ve teşebbüsler Osmanlı yöneticilerinin hür iradelerinin eseri olmadığı gibi, tabandan gelen yani halkın istem ve baskılarının eseri değildir. Dolayısıyla Tanzimat süreci ülkenin içinde bulunduğu iç ve dış koşulların yarattığı etkenlerin ürünüdür.

Tanzimat Fermanı’nın asıl nüshası

Kaynakça İbrahim DURAN, AÜEHFD, C.V, S.1-4 2001 48


TARİH

Burcu Arslan*

Büyük Buhran ve Dünyaya Etkileri

Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan ve tüm dünyayı etkisi altına alan Büyük Bunalım (Big Depression), tarihe Kara Perşembe olarak geçen 24 Ekim 1929’da başladı. Bu gelişme 20. yüzyıl dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından birini oluşturmaktadır. Birinci Dünya Savaşı sonrası ABD hem siyasi hem de ekonomik anlamda mutlak üstünlüğü eline almaya başlamıştı. 1920’li yıllar ABD’nin ekonomik üstünlüğünü tüm dünyaya kabul ettirdiği yıllardı. “Kükreyen Yirmiler” olarak da adlandırılan o yıllardaki “kükreme”, yalnızca hızla büyüyen ABD ekonomisini değil, radikal bir biçimde değişen yaşam biçimlerini de anlatıyordu. ABD’nin sonsuz refah ve zenginliğe kavuşan ilk ülke olduğuna inanılıyor, had safhada bireycilik üzerine yükselen ve tüketim çılgınlığı ile öne çıkan bir yaşam tarzı ABD’ye egemen oluyordu.

yişine zarar vermişti. Böylece 1920’ler boyunca iki ekonomik gerçek gün gibi ortaya çıktı. Ekonomik durumları iyi ya da kötü olsun, birçok ülkenin ekonomisi yüklü miktardaki borçlar nedeniyle Birleşik Devletler ekonomisine göbekten bağlanmıştı. Diğeri ise hepsinin ekonomik durumlarının zayıflığıydı. Bu nedenle, Birleşik Devletler’de başlayacak bir ekonomik bunalım, zincirleme bir reaksiyonu başlatarak diğer ülkelere sıçrayacaktı. Yani “Amerika hapşırdığında dünyanın geri kalanı nezle olacaktı.” 1929 ekonomik bunalımının diğer önemli nedeni ise çok kötü biçimde yapılanmış olan, devletin müdahalede bulunmadığı mali piyasalar, özelde bankalardı. Bunun nedeni 20’li yılların temel ekonomi anlayışı olan “laissez faire, laissez aller, laissez passer” yani “bırakınız yapsınlar, bırakınız gitsinler, bırakınız geçsinler” politikasıydı. Görünmez bir elin piyasayı düzelteceği düşüncesi geçerliliğini koruduğundan, devletin ekonomi üzerindeki etkisinin olabildiğince az olmasına çalışılıyordu. Gerçekten de art arda seçilen Harding, Coolidge ve Hoover yönetimleri devletin tüm olanaklarını şirketlerin emrine verirken piyasa, denetim mekanizmalarından yoksundu. Neredeyse her gün iki banka batmasına karşın ne Merkez Bankası ne de ABD Başkanı piyasaya müdahale etmeye ya da denetim mekanizması oluşturmaya cesaret edemiyordu. Bankaların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını düzenleyen yasaların eksikliği nedeniyle yatırımcılar hisselerini aldıkları firmalar hakkında hiçbir bilgiye sahip değildiler. Ticari bankaları yatırım bankalarından ayıran yasalar yoktu. Verilen kredilerin büyük miktarı hisse senedi ile teminat altına alındığı için hisse

1920’lerde dünya sanayi üretiminin neredeyse % 45’ini gerçekleştiren ABD, kapitalist dünyanın yeni patronu olduğunu, 1925 ve 1929 yılları arasında diğer ülkelere verdiği büyük borçlarla yalnızca Avrupa’ya 2.9 milyar dolar borç verilmişti - kanıtlıyordu. Amerikan yatırımının diğer ülkelerde “borçluluk döngüsü” denilen türden olumsuz etkileri de oluyordu. 1920’lerin ikinci yarısı boyunca Amerikalı yatırımcıların sermayelerini ihraç etmedeki hevesleri, sanayileşmiş ve gelişmekte olan kimi ülkelerin varlıklarının yüzde 25’lik bir kısmının dış kaynaklara bağımlı olması demekti. Ne var ki ticaret hacmindeki ABD lehine orantısız değişim yüzünden geri ödemeler genelde altın rezervlerinden yapılmak zorunda kalıyordu. 1929 yılında, ABD dünyanın altın kaynaklarının çoğunu toplamış ve sonuç olarak mübadele biçimlerinin işle* Mehmetçik Anadolu Lisesi Tarih öğretmeni

49


TARİH

senetlerinde başlayan düşüşler kredileri de olumsuz etkilemiş, bu ise piyasaya duyulan güvenin azalmasını hızlandırmıştı. Böyle bir ortamda insanların panik halinde bankalara hücumu da krizin derinleşmesinin nedeni olmuştur. Başkan Hoover piyasalara müdahale etmeye karar verdiğinde ise çoktan iş işten geçmişti.

kareler ise kerli ferli insanların geçinebilmek için elma satmaları, üç beş kuruş için son derece onur kırıcı dans maratonlarına katılmak zorunda kalmaları ve binlerce işsizin belediyelerin verdiği bir tas çorba için sıraya girdikleri uzun kuyruklardı.

New York Borsası 1928’in başından 1929 Ekim ayı başına kadar gittikçe yükselmiş ve yatırımcısına yüksek kazanç getirmişti. Ancak 3 Ekim 1929’a gelindiğinde ilerleme durmuş ve birkaç büyük holdingin hisseleri düşmüştü. Borsadaki düşüş 21 Ekim’de yabancı yatırımcıların borsadan çıkmasıyla hızlanmış ve “Kara Perşembe” olarak anılan 24 Ekim 1929’da borsa dibe vurmuştu.

Resimdeki kişinin sırtında yazanlar: Üç farklı mesleğim var. Üç dil konuşuyorum. Üç yıldır mücadele ediyorum. Üç çocuğum var ve üç aydır işsizim. Fakat sadece bir iş istiyorum.

Krizin etkileri görülmemiş boyutta oldu. 1932’de Almanya’da faal nüfusun % 17.2’si, ABD’de 23.5’i, İngiltere’de 13.1’i işsiz kalmıştı. Buna sayısı belli olmayan gizli kısmi işsizleri de eklemek gerekiyor. Çoğu zaman ev veya çiftlik kirasını ve aldığı borcu ödeyemeyen çiftçiler topraklarını terk etmek zorunda kaldılar. Çünkü tarımsal üretimdeki gerileme % 60’ları bulmuştu. ABD’deki yersiz yurtsuz insanların sayısı 20.000’i aşmıştı. 1932 yılında New York Times gazetesi ailelere “ucuz kalori, protein, mineral, tuzlar ve gerekli vitaminleri elde etmek için ekmek ve sütle yetinmelerini” öğütlüyordu. Fakat ekmek ve süt elde etmek için de çalışmak zorunluydu. Oysa göğüslerine astıkları afişlere, “Haftada 1 dolara çalışmaya hazırım.” yazan işsizler bile iş bulmakta zorlanıyordu. 1929 krizinden en çok akılda kalan

Neden babama bir iş bulamıyorsunuz? 50


TARİH

lar” zihniyetinin yerini Keynesçi politikalar aldı. John Maynard Keynes’in en büyük destekçisi, yeni seçilen ABD Başkanı Franklin Roosevelt’di. Roosevelt, ABD’nin krizden çıkışı için New Deal (Yeni Düzen) adı altında devletin piyasaya müdahale etmesini savunan ve devlete daha çok rol veren bir Keynesçi politikanın benimsenmesi gerektiğini ilan etti. ABD’ye “Yeni Düzen” vaat etmiş olan bu eski New York valisi, güveni yenilemek, hükümetin müdahale alanlarını genişletmek, ekonomik yaşamı yeniden düzenlemek gibi temel projelerini gerçekleştirmeyi başardı. 1935 yılından itibaren iyimserlik ortamı sona ermeye başladı. Çünkü ekonomik çöküntü durmamıştı ve bunalımın sonuçları hâlâ hissediliyordu. 1938 yılında ABD’de hâlâ 10 milyon işsiz vardı. 1929 krizinin etkilerini sona erdirecek, ülke ekonomisinin yeniden kurulmasını sağlayacak olan II. Dünya Savaşı’ydı. Keynesçi iktisat kuramı, krizden sonraki 40 yıl boyunca ülkelerin temel ekonomik programını oluşturdu. ABD seçmeni de Roosevelt’i dört kez seçilen tek ABD Başkanı yaparak ödüllendirdi.

Satılık dört çocuk!

1929 krizinin Avrupa üzerindeki etkisi çok daha ağır oldu. Ani güven krizi, Avrupa’nın dış borç kaynaklarının neredeyse tamamını kuruttu ve yerel kayıpları telafi etmek için Amerika’ya yapılan daha fazla yatırım çağrısı ile sonuçlandı. Daha kaygı vereni ise ekonomik liberalizmin çöküşünün siyasi liberalizmin çöküşünü de beraberinde getirmesi ve Avrupa’nın çoğunun diktatörlüğe doğru yönelmesi oldu. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, yaşananlar 1922’de Mussolini’yi İtalya’da iktidara getiren süreçle neredeyse aynıydı. Sınai ve tarımsal krizle istikrarsızlaşan sınıflar, parlamenter demokrasilerin hantal işleyişine karşı tepkilerini ortaya koyan aşırı uç partileri desteklediler. Bu sonuçla, yıkılan tarımsal çıkarlar Balkanlar’da sağcı rejimleri güçlendirirken, orta sınıfların ılımlı partilerden uzaklaşması Almanya’da Hitlerin iktidara gelişi ile sonuçlandı. Böylece 1929 ekonomik krizi, İkinci Dünya Savaşı’nın nedenleri arasında en üst sıraya yükseldi.

1929 Ekonomik Krizinin Türkiye’ye Etkileri Avrupa’da sadece iki ülke diğerlerine göre bunalıma karşı daha dayanıklı gibi görünüyordu. Biri Birleşik Devletler dışında en büyük altın rezervlerine sahip olan Fransa, diğeri ise Stalin’in ekonomi politikaları ile uluslararası ekonomik sistemden yalıtılan Sovyetler Birliği. 1929 ekonomik bunalımı çok geçmeden Türkiye’yi de etkisi altına aldı. Türkiye’ye giren yabancı sermaye miktarı son derece düşük olduğundan bu etkilenme daha çok dış ticaret anlamında kendini gösterdi. Türk Lirası’nın değerinin düşmesiyle başlayan ilk somut belirtiyi ihraç mallarının fiyatlarındaki düşüş takip etti. Tarım ürünlerinin fiyatlarında düşüş, ekonomisi o dönemde tarıma dayalı olan Türkiye’de ekonomik durgun-

Kara Perşembe ile başlayan kriz, devlet müdahalesi olmadan piyasanın kendi kendine dengeye geleceği mitini tarihin tozlu rafları arasına kaldırdı. 150 yıldır süregelen “bırakınız yapsın51


TARİH

luğa, devletin ve tüm kesimlerin gelirinin gerilemesine neden oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik krize karşı aldığı tedbirleri şu şekilde sıralamak mümkün: 

 

Dış ticaret ve döviz üzerinde devlet denetimini artıran Türkiye, bir yandan ithalata kısıtlamalar getirirken öte yandan gümrük vergilerini yükseltilmiştir. Türkiye ile ticaret ve ödeme antlaşması yapan ülkelerden ithalata öncelik tanındı. Ekonomide kliring (malını alanın malını alma) sistemi uyguladı. İhraç mallarına kalite kontrolü getirildi. Halk hem tasarrufa hem de yerli malı kullanmaya özendirildi. Bu bağlamda afişler hazırlatıldı. Atatürk’ün de direktifleriyle başkanlığını, TBMM Başkanı Kazım Özalp’in yürüttüğü “Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti” kuruldu. Yerli Malı Haftası ilan edildi.

12 Aralık 1934 Son Posta

John Steinback’in Kaleminden Büyük Buhran Terk edilmiş topraklar, kapatılmış fabrikalar, işlemeyen bürolar, gecekondulara sığınan aileler, iş aramak için vagon kapılarına asılarak yollara dökülen iki milyon nüfus, insanların sosyal konumlarını ve ruh sağlıklarını yitirdiklerinin bir göstergesiydi. Çocuklarını satan aileler ve intihara sürüklenen toplum. Hem sosyal hem ekonomik hem de siyasal çöküntü. Büyük Buhran… John Steinbeck’in tartışmasız en büyük eseri olan ve ona Pulitzer ödülünü kazandıran Gazap Üzümleri, 1939’da ilk kez yayınlandığında şok etkisi yaratmış ve büyük tartışmalara yol açmıştı. Tüm dünyayı etkileyen “Büyük Buhran” döneminde, tarımın kapitalistleşmesi ve krizler yüzünden yoksullaşan ve mülksüzleşen yığınların ayakta kalma mücadelesinin anlatıldığı bu destansı romanda Steinbeck; açlık, sefalet ve zorbalık yüzünden evlerini terk edip yollara düşmek zorunda kalan binlerce işçi ailesinden birine odaklanıyor.

04 Nisan 1929 Cumhuriyet

1930'larda ABD'de yaşanan sanayileşmenin sonucu işledikleri toprakları elinden alındığı için evsiz ve aç kalan insanların, iş ve daha iyi yaşayabilecekleri bir hayat için yaptıkları büyük göç 52


TARİH

eserin temel merkezi. Bu göç hayatı Oklahama'da yaşayan Joad ailesi üzerinden anlatılırken yoksulluk, tükenmeyen umut, çaresizlik, ayakta kalma çabası, açlık ve sefalet bütün insanlığın üzerinden anlatılmış.

Kaynakça http://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/ buyuk-buhran-83 http://www.serenti.org/kara-persembe-1929dunya-ekonomik-bunalimi-nasil-basladi/

Boşa çıkan umutların, hüzne dönüşen sevinçlerin arasında insanlığın direncini ve onurunu çarpıcı bir dille anlatan, kapitalizmi iliklerine kadar eleştiren Gazap Üzümleri, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biridir.

http:/www.gazetebilkent.com/2015/10/09/1929ekonomik-krizinin-turkiyeye-etkileri/ http://avrupabirligigazetesi.com.tr/2016/09/10/ kara-persembe-1929-dunya-ekonomik-bunaliminasil-basladi/

http://www.tarihyolu.com/1929-dunyaekonomik-krizi/

“O zaman ben karanlıkta her yerde olurum. Nereye baksan, orada. Aç insanların bir lokma bulması uğruna nerede bir kavga çıkarsa, orada olurum ben. Casy de bilseydi bunu keşke...

İnsanların

öfkelendiği

zaman

kopardığı çığlıkta olurum... Sonra, bir çocuğun karnı açken, yemeğin hazırlanmakta olduğunu bildiği zamanki gülüşünde olurum. İnsanlarımızın

kendi

ektiklerini

yedikleri,

kendi yaptıkları evlerde oturmaya başladıkları zamanda... Yine orada olurum.”

53


FELSEFE

Münür Kunduracı*

Spinoza “Her çağda erdem fazlasıyla sınırlı olmuştur.”

Konu edineceğimiz eser ve yazarı; olgu olarak düşünce tarihinin tipik örneklerinden biri olup aynı zamanda hali hazırda sıklıkla yaşadığımız acınası halimizin resmi durumundadır. Her tür hoşgörüsüzlüğün, cahilliğin, kabalığın, nobranlığın biraz daha hayatımızı işgal ettiği şu günlerde Spinoza’nın “Teolojik Politik İnceleme” kitabını yazdığında yaşadıklarının bizim için bir ibret olmasını temenni ediyorum.

hem Yahudi hem de Hıristiyan teolojilerini sarsacak ciddiyette sorgulama ve eleştiriler yapmaktadır. Eser; din, teoloji, felsefe ve siyaset gibi dört temel terim ve argümanın ağları etrafında kurulmuştur. Spinoza eseri yazdığında isimsiz yayınlamış, hatta yayıncı ve basım yeri bilgileri sahte verilmişti. Buna rağmen eserin sahibinin Spinoza olduğu anlaşıldığından Yahudi cemaati lideri onu en ağır şekilde aforoz etmişti. Spinoza, kısa hayatı boyunca hep demokrasiyi, düşünce özgürlüğünü savunmuş, her daim dogmatizm ve otoriter baskıcı anlayışa karşı çıkmıştır. Sözlerin asla cezalandırılmadığı, eylemlerin cezalandırıldığı kamu hukukunu savunmuştur. Kilise ve devletin özellikle ayrılması gerektiğinin hararetli savunuculuğunu yapmıştır. “En iyi yönetim, hoşgörüsünü yitirmektense hata yapmayı göze alandır.” diyerek belki de kendi yaşadıklarının tekrarlanmaması için çağımıza bir ruh üflemeye çalışmıştır.

Baruch de Spinoza, 1632’de Amsterdam’ın Portekiz-Yahudi cemaatinin önde gelen isimlerinden biri olan Micheal de Espinoza adında bir tüccarın oğlu olarak dünyaya geldi. Spinoza, Yahudi okulunda okuyan yetenekli öğrencilerden biriydi. Yahudi cemaatinden elini eteğini çektiğinde o; Yahudi felsefesi, edebiyatı ve ilahiyatı alanında sıkı bir bilgi birikimine sahipti. Yahudi cemaatinden atıldığında 24 yaşlarındaydı. Amsterdam’ın İspanyol Yahudileri olan Seferad liderleri tarafından ”Meleklerin gösterdiği yol ve velilerin emirleriyle, Baruch de Spinoza’yı cemaatten çıkarıyor, dışlıyor ve lanetliyoruz. Onu gündüz ve gecede, uyuduğunda ve uyandığında, sokağa çıktığında ve eve döndüğünde lanetliyoruz.” sözleriyle sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik ve temel insani haklarından mahrum bırakılmıştır. Spinoza’nın dinî görüşleri dolayısıyla maruz kaldığı dışlayıcı tavır, aslında aşağı yukarı bütün felsefecilerin veya kendi çapında dahi düşünenlerin başına gelmiş bir vakıadır. Spinoza’nın Teolojik-Politik İnceleme’si, dönemin ve öncesinin önemli dinî ve felsefi problemlerini derli toplu ele alan, Batı düşüncesindeki en önemli eserlerin başında gelmektedir. Eser felsefi bakış açısıyla dinî sorunları incelemektedir. Bilhassa Kitab-ı Mukaddes üzerinden hareketle

Spinoza’nın Yahudi cemaatinden aforoz edilmesine sebep olan eseri

* Mehmetçik Anadolu Lisesi Felsefe öğretmeni

54


FELSEFE

Spinoza oldukça mütevazı bir hayat yaşamış; fakat sadece Kitab-ı Mukaddes’e dair farklı fikirlerinden dolayı suikasta uğramış, dışlanmış ve her türlü psikolojik ve sosyal baskıya maruz kalmıştır. Kendi halinde, mercek yontuculuğu dükkânında orta halli bir esnaf olarak hayatını devam ettirmiş olduğu halde 21 Şubat 1677’de hiç evlenmemiş biri olarak sessizce öldüğü zaman sade ve gösterişsiz hayatına rağmen borç içindeydi. Genç yaşta bu kadar baskı altında yaşamasının sebebi aslında onun her şeye rağmen düşünmesi, fikirlerini sonuçları ne olursa olsun cesaretle söylemesidir. Kısa hayatı boyunca tam bir filozof hayatı yaşamış olan Spinoza hepimize örnek olmalı

ve aynı zamanda maruz kaldığı kötülüğün tekrar etmemesi için üzerimize ne düşüyorsa yapmalıyız. Gençlerimizden isteğimiz her tür fikre saygılı olmayı öğrenmeleri. Demokrasi ve laiklikten vazgeçmemeleri, her şartta hukukun üstünlüğünü savunmalarıdır. Fikirlerimizi muhakkak savunalım, ancak fikirlerimizi baskı aracına dönüştürmeyelim. Fikirlerimizin doğruluğu, değişmezliği vehmine kapılıp bizden olmayanlara hayatı zehir etmeyelim.

“Baruch Spinoza (24 Kasım 1632, Amsterdam – 21 Şubat 1677, Lahey), Benedictus de Spinoza veya Bento d'Espiñoza olarak da bilinmektedir. René Descartes ve Gottfried Leibniz ile birlikte 17. yüzyıl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Zamanında anlaşılmayan pek çok filozof gibi Spinoza da yanlış anlaşılmanın ve doğru anlaşılmamanın muhatabı olmuş, tuhaf bir çelişkiyle hem en büyük din düşmanlarından biri sayılmış, hem de eserinin temel kaynağının Tanrı sevgisi olduğu söylenmiştir.” Kaynak https://www.wikiwand.com/tr/Baruch_Spinoza

55


İNANÇ

Melike Nuran Kılıç*

Selam: Dile Dökülen Dua

İnsanın toplum içindeki yerini ve değerini bulması, kurduğu sağlıklı iletişim ile mümkündür. İletişimin kurulmasında ilk adım, selamdır. Yüzdeki tebessümün dildeki dua ile bütünleşmesi, kalpteki niyetin en güzel haliyle dışa vurumudur selam. İlişkilerin iyi başlamasına, duyguların tamirine vesiledir.

geçerler.” (Furkan Suresi 63.ayet) Sadece insanın toplum içindeki değerinin göstergesi değildir selam. Allah katındaki değerinin de bir göstergesidir. Kur’an-ı Kerim’de cennetliklerden bahsedilirken: “Çok merhametli olan Rab’den bir söz olarak (kendilerine) ‘selam’ vardır.” Yasin Suresinin 58. Ayeti ile Allah, sevgili kullarına verdiği değeri ifade eder. Zaten dinin gönderilme sebeplerindendir insanın değerini bulması, başkalarının değerini anlaması. Yaşamın içinde en kısa yoldan bir kendini buluş hikâyesidir selam.

Sağlıklı iletişim ailede başlar. Ev içindeki etkileşim çocuğun gelişimiyle doğrudan ilişkilidir. Aile fertlerinin kullandığı dil, topluma katılmış ya da katılacak birey üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Çocuğun birey olarak toplum içinde yerini bulabilmesi, kendi değerini keşfederken başkalarının da değerini fark edebilmesi açısından, ev içinde kurulan iletişim, kullanılan hitap şekilleri ve kalıp ifadeler büyük önem taşımaktadır. Bizi yaratan, ihtiyaçlarımızı bilerek en güzel emir ve tavsiyelerde bulunan Rabb’imiz, iyi insan, iyi toplum olmanın yollarını göstermiştir. “…Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak, selam verin…” (Nur Suresi 61.ayet)

Bu ve buna benzer ayetler doğrultusunda sosyalleşmemizin yönünü belirlemek, davranışlarımızın Kur’an’a uygunluğunu sağlamak amacıyla Peygamber efendimiz de selamlaşmakla ilgili önemli tavsiyelerde bulunmuştur. “Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız.”(Müslim, İman 93) Hadis-i Şeriften de anlaşıldığı üzere sevgi, güzel sözle oluşmaktadır. Güzel sözün canlı varlıklar üzerinde ki etkisi tartışılmaz bir gerçektir. Bilinçli ve akıllı bir varlık olan insanın, diğer varlıklara nazaran sözün güzeline daha fazla ihtiyaç duyduğu aşikârdır. Güzel duyguların dışa vurumu olan selam, hem dinimizin hem de insanlığın tavsiyelerindendir. Selam diyebilen kişi davranışlarını güzelleştirebilecek iradeye sahiptir.

İnsanın toplum içinde yer bulması ve ilişkilerinde dengeyi tutturması, davranışlarına bağlıdır. İnsanın bireysel ve toplumsal gelişiminde selamlaşmanın önemi, ayetlerde her seferinde kendini gösterir. “Ey İman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selam vermeden girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor.” (Nur Suresi 27.ayet) Bireylerin toplum içinde karşılaştığı problemlere, nasıl karşılık vereceğinin cevabı da “selam” olarak gösterilmiştir. “Rahmanın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, ’selam’ der

Selamın önemi, bireylerin toplum içinde birbirlerine verdikleri değeri belirlemesindendir. İnsanın içinde yaşadığı toplumun bireyleri ile doğru bir ilişki kurması ve etkileşim halinde olması gerekir. Günümüzde, “kimseye güvenemezsin” düşüncesi

* Mehmetçik Anadolu Lisesi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni

56


İNANÇ

insanlar arasında yaygınlaşmaktadır. Oysaki İslam, güvenilir insan ve güvenli toplum inşasını hedefler. Esenlik, barış, güvenlik vb. anlamlara gelen selam kelimesinden türemiş İslam, Allah tarafından dinimiz için seçilmiş bir isimdir. Selam, anlamına uygun olarak toplumu yapılandırır. Bu yüzden selamlaşmak, güven toplumunun inşasına destek olmaktır. Günlük hayatın her aşamasında kullanmamız gereken bu kavramın değişimi başlatması olanaksız gelebilir, ancak Hadis-i Şerifi tekrar hatırladığımızda cennete ulaşmak için önce imanı, daha öncesinde sevgiyi ve bunların oluşması için de selamı yaymayı öğütlüyor Peygamberimiz. Nezaketi, hoşgörüyü beraberinde getiren selamın hayatımızda daha fazla yer bulması ve

amacının unutulmaması geleceğimiz için önemlidir. Selamlaştığımızda diğer insanlardan haberdar oluruz. Birbirinin derdini, sevincini paylaşan insanların oluşturduğu bir toplum haline geliriz. Toplumda olması gereken bu özellikler medeniyetin temelidir. Gün içinde kullandığımız iletişimin temeli olan sözcüklerin selamlaşırken öneminin her daim hatırlanması ve insana değerini fark ettiren hitapların, dilimizde gerçek anlamını bulması dileğiyle…

57


TARZ-I KADÎM ÜZRE

Hocazâde Muhsin Çelebi*

Der-beyân-ı Mesele-i Zenaat ve Fitbol

İhtiyarlık zor zenaat ey kâri! Ömrün son eyyâmı yârân u ehibbâ olmazsa pek güç. Cenâb-ı Mevlâ’ya şükürler olsun yârânımız ziyâdedir. Bizim Ramazan usta bâlâda zikrettiğim yârânın en mühimlerinden. Köşkerlikle iştigâl eyler. Yahu bakındı! Ben size zanaatkâr âdemden nice hazzederim bahsetmedimdi değil mi? Efendim, bendeniz bu taife-i zanaatkârın ziyade ma’şûkuyum. Ne diyor şimdiki nesil? Hayranıyım. Ehl-i keferenin meşhur feylesoflarından Hegel nâm zât, nev’-i beşerin kürre-i arzda alâmet-i fârikası el emeğidir; çünkü âdemoğlu el emeğiyle sâir hayvanâttan tefrik edilir, demiş. Kefereden misal getirmekden hazzetmek, lâkin herifçioğlu doğru kelâm etmiş. Efendim bu zenaatkâr takımı eşyaya söz geçirir âdemler olmakla evvel eski nazar-ı dikkatimi celb eder. Ezmine-i kadîmede hemen herkes böyle yaşar idi. Sanayi evveli cemiyyetlerde her bir cemaatin kendi kendine kifâyet eylemesi lâzım geldiğinden her bir ferd kendi işini kendi görmek ve gücü yeterse yek-diğerine yardım etmekle mükellefdi. Memleketimiz, tarz-ı hayat-ı sanayi ve moderen şehirle geç tanışdığından yakın zamana kadar taşramız bu minvâlde hayatını idâme ettirir idi. Şimdiki zamanın gençleri bilmez, evvelce bozulan şey atılmaz, yırtılan şey dikilir ya da yamanır; herkes, hanesinin kırığını, bozuğunu tamir ve ihtiyaç var ise tağyir ve tebdîle muktedîr olur idi. Nev-zuhûr tarz-ı hayat âdemoğluna bozulanı, kırılanı, yırtılanı atmayı salık verir ki isrâf ile bekâ-yı cemiyyetin mümkün olmayacağı bedâhattendir. Her ne hâl ise. Ben zenaatkâr taifesinden bahse azm ü cezm ü kast eylemiş idim. Efendim işde bu zenaatkâr taifesi bâlâda zikrettiğim meziyyetleri bi’hakkın yerine getiren âdemlerdir. Ahşaba, demire, kumaşa ve sair eşyaya hükümleri geçer. Sair âdemin bakıp görmediği şeyleri zanaatkâr, eşyanın ham hâlinde görür de onu beriye çeker,

âlet ü edavâtla tebdîl ü tağyîr eder de cemiyyete fâideli bir nesneye dönüştürür. Hezar tahsîn! Zenaatkârlık kolay değildir. Küçük yaşda başlanır, usta peder yerinde görülür, icabında köteğe dahi rıza gösterilir, bir nice sene emek dökülür de nihayet usta sırasına geçilir. Binaenaleyh sabr u sebât gerekdirir. Bundandır ki usta takımının ahlâkı düzgün olanı kalender meşrep olur ki ben en ziyâde kalender meşrep âdemi severim. Bizim Ramazan usta da böyle âdemlerden. Köşkerdir, bir küçücük dükkânı ve tezgâhı vardır. Şimdilerde köşkerlere pek iş yoksa da usta kalender meşrep âdem olmakla aza kanaat eder de dilinden “Elhamdülillahı” eksik etmez. Cenâb-ı Mevlâ ziyâde etsin. Âmin. Efendim benim yâr-ı kadîmim Ramazan ustanın dükkânı, en mes’ûd saatlerimi geçirdiğim yerler cümlesindendir. Bir kere mescîde yakındır. Vakit girdikde nemazı kaçırmak olmaz, saniyen Ramazan usta çok güzel çay demlediği gibi şahane kahve de yapar. Salisen fitboldan anlar ve anlamakla kalmaz Galatasaray muhiblerindendir. Rabian, dedik ya, kalender meşrep âdemdir. Şu zamanda kalender meşrep âdemi kim yitirmiş ki biz bulalım ey yârenler? Rahmetli Gâlip Dede buyurmuş ki “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdûm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.” İşde bu Ramazan usta böyle âdemlerden. Bendeniz bu sabah, namazı eda etdikden bâde bir vakit Tevarih-i Âl-i Osman okuyup kerahatden sonra bir parça kestirdiydim. Kuşluk vakdi uyanıp biraz tarhana çorbası içdim. Bir vakit daha kitap kıraatıyla müştegîl olup Ramazan ustaya bir selam vermek niyetiyle hâneden dışarı çıkdım. Bereket versin bizim fakirhâneyle Ramazan ustanın dükkanı pek yakın. Mevsim giderek hazândan

* İlm ü irfân Bahr-i Muhitlerinin Cebelitarık’ı

58


TARZ-I KADÎM ÜZRE

şitâya dönüyor. Berd-i hevâ giderek ziyâdeleşiyor. Ramazan usta beni yüzünde handeler ile karşıladı ki o kadar olur.

çalışacaktım fekat yerim dar. Artık bir dahaki nüshaya. Bilvesile buradan mecmua editoryasına ve husâsan Mehmet Bey evlâdıma selâm ederim. Evvel “Siz yazın da bey baba, canınız nasıl isterse öyle yazın.” deyen adam şimdi de “Aman üstadım, bir veyahut iki sahifeyi geçirmeyin.” deyor. Bu zemâna kadar çok mecmuanın tahrîr hey’etinde mevcût bulundum, bu mecmuanın editoryası gibi despotunu görmedim, bilinsin. Siz de kendilerine ilm ü irfân bahr-i muhîtlerinin Cebel-i Târık’ı mevkiindeki bir âdemin zabt u rapt altına alınmasının ne derece edebe mugâyir olduğunu der-hâtır ettirirseniz ziyâdesiyle mesrûr olurum.

─ Yahu usta, dedim. Nedir bu neşe? ─ Dün akşam bizim aslan parçalarını seyretmedin mi hocazâdem, dedi. O vakit anladım ki Ramazan usta Galatasaray’ın gâlibiyyetiyle ziyâde mesrûr olmuş. ─ Seyretmez miyim yahu, dedim. Seyretdim ve dahi her bir golden sonra “Gooool!” deyû âvâzeler saldım ki konu komşu “Hocazâde âhir ömründe aklını sıçrattı herhâl.” demişdir.

Cenâb-ı Mevlâ’ya emanet olunuz ey kâriEfendim bir nice Fitbol sohbeti yapdık yârı kadîmimle. Esâsen bugün size fitbolden bahsedip engin mütebahhiremden faide-yâb olmanıza

lerim. Es-selâmu alâ men-ittebea’l-hudâ.

59


60


SİNEMA

Merve Demirel*

Leon İlk Bakış... İlk Notlar... İlk Hisler... Orijinal ismi “Leon Professional” olan film 1994 Fransız yapımı. Filmin yönetmeni Luc Besson, aynı zamanda filmin senaryosunu da kaleme almış.

oyunculardan birinin kılık değiştirerek bir meşhurun kimi tipik davranışlarını taklit etmesiyle oynanmaktadır. Diğer oyuncu, kimin talidinin yapıldığını bilmelidir. Esasen oyun, Fransız Yeni Dalga Akımı’nın filme olan etkisiyle şekillenmiştir. Fransız Yeni Dalga Akımı’nın özelliklerinden biri sinemaya, önemli sinema figürlerine atıf yapmaktır. Nitekim Charlie Chaplin, Marilyn Monroe gibi ikonlar Mathilda tarafından, Leon ile aralarındaki oyunda canlandırılmıştır.

Hikâye New York'ta yaşayan 12 yaşındaki Mathilda'nın ve uyuşturucu satıcılarını öldüren bir kiralık katil olan Leon'un yaşamlarının kesişmesiyle şekillenir. Başrollerde yer alan Natalie Portman, Jean Reno ve Garry Oldman'ın oyunculuklarıyla film, sinema literatüründe kendisine unutulmaz bir yer edinir.

Filme dair konuşulması gereken bir diğer husus da Garry Oldman'ın canlandırdığı polis karakteridir. Kendine dair derinlikleri, ilgi çekici çizgileri, klasik müziğe düşkünlüğü ile sıra dışı bir kötü adam figürüne imza atmıştır filmde Garry Oldman. Üstelik Oldman'ın yer yer senaryodan bağımsız olarak hareket ettiği de söylenmektedir. Yani Luc Besson tarafından yaratılan karakter Oldman ile hayat bulmuştur.

Filmde karşımıza çıkan yönetmenlik becerisi de en az oyunculuklar kadar etkileyicidir. Örneğin filmin başlarında yer alan apartman sahnesi ve özellikle de Natalie Portman tarafından canlandırılan Mathilda'nın kadraja ilk girdiği sahne garip bir şekilde şiirseldir. Bu sahnelerde kamera parçalara odaklanır. Bütünü yavaş yavaş görürüz. Hislerimizin içine küçük bir çakıl taşı atılıyor gibidir. Genişleyen dalgaların hareketliliği gibi kameranın hareketleriyle hislerimiz de çoğalır. Film asıl olarak Mathilda'nın ailesinin karmaşık bir şekilde öldürülmesiyle başlar. Mathilda, Leon'a sığınır. Babasından, annesinden, ablasından nefret etse de küçük kardeşini sevmektedir ve sevdiği tek varlığın öldürülmesi onu intikam hissiyle doldurur. Sahneler bir biri ardına geçerken Leon'u tanımaya başlarız, bir kiralık katili… Zihnimiz de insanın karmakarışık bir varlık olduğu düşüncesi uyanır. Leon'un bize film boyunca hissettirdiği, anlaması ve anlaşılması güç bir benlik, yürek taşıdığıdır insanın.

Jean Reno

Film, Mathilda ve Leon arasında zamanla oluşan sevginin, izleyiciler tarafından aşk olarak kabul edilmesinden dolayı çok eleştiri de almıştır. Fakat gerek filmin yönetmeni Besson, gerek bazı

Bir diğer dikkat çekici husus ise Mathilda ve Leon’un filmde oynadığı oyundur. Bu uyun

* Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 2. Sınıf Öğrencisi, Mehmetçik Anadolu Lisesi mezunu

61


SİNEMA

çevreler böyle bir şeyin söz konusu olmadığını; Mathilda ve Leon arasında oluşan duygunun sevgi olduğu konusunda ısrar etmişlerdir. Açıklama, sevgiyi hayatları boyunca tanıyamamış iki insanın -ki bu insanlardan biri 12 yaşında ailesi öldürülen bir kız çocuğu, diğeri de kiralık katillik yapan ve sevginin bedelini genç yaşta ağır bir şekilde ödeyerek sevgiden vazgeçen bir adamdır- hayatlarına giren yoğun sevgiyi nereye koyacaklarını bilememeleri olarak ifade edilmiştir. Filmi izlediğimde gördüğüm şey sevgiydi, koşulsuz sevgi. Üstelik bu filmle sevginin muazzam bir tanımı da yapılmaktaydı. Bana kalırsa bu tanım şu şekilde ifade edilebilir: “Sevgi her şeye rağmen sürdürüyor varlığını. Farkında olalım ya da olmayalım, hepimiz sevgi taşıyoruz içimizde. Bazılarımızın içinden taşıyor sevgisi. Kendini, insanları, dünyayı değiştirebilecek, güzelleştirebilecek bir güce dönüşüyor. Bazılarımızınsa içinden bir türlü çıkamıyor. Yine de çıkamadığı yerde kalmaya devam ediyor. Kimseye görünmeden, taşıyanına tesir edemeden. Fakat sevgiler görünmeyi hak ederler. Taşıyanına, insanlara, dünyaya 62

değmek isterler. Değiştirmek ve güzelleştirmek isterler. Varlıklarını haykırmak isterler. Çünkü sevgi, bütün duygular arasında içinde inancı en çok taşıyandır. Bu yüzden de ne var olmaktan ne de içimizde varlığını sürdürmekten asla vazgeçmez.” Filmin sonunu duymaktan da duyuranlardan da nefret ederiz; ama hem incelediğim filmin popüler kültürün bir parçasına dönüşerek herkes tarafından bilinir hâle gelmesi hem de filme dair yazılan onca inceleme yazısında filmin sonunun değerlendirilmesi; beni Leon’un sonuna dair bir şeyler söyleme hususunda cesaretlendirdi. Final sahnesi ile ilgili söylenecek en anlamlı söz herhalde “sevginin sunağında kendini kurban etmek”tir. Üstelik Leon, hayatında hissetmediği kadar nefes aldığını hissederek kapatır gözlerini. Unutulmazlar arasında unutulmaz bir filme yakışan muhteşem bir sahneyle son bulur film. Bence sinema tarihinin tekrar tekrar izlenmeyi hak eden az sayıdaki filminden biridir Leon.


BÜŞRA’NIN GEZİ GÜNCELERİ

Büşra Şahinbaş*

Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya’ya Yolculuk I 12 Ocak 2014 yılında, henüz lise öğrencisiyken bir Erasmus+ projesi vesilesiyle ilk defa Finlandiya’ya gitmek üzere yola çıktım. Bir haftalık bir seyahatti ve ilk yurtdışı deneyimimi gerçekleştirecek olmamdan dolayı içimde hem mutluluk hem heyecan hem hüzün hem de tereddüt vardı. Hiç tanımadığım insanlarla bir arada olmak, “Kendimi anlatabilecek miyim, beni anlayabilecekler mi?” endişesi… Hiç Türkçe bilmeyen insanların yanında bir hafta kalma korkusu… Bazen insanın korktuğu şeyler en büyük “iyi ki”lere dönüşürmüş, şimdi geriye dönüp baktığımda bana kattığı şeyleri daha iyi görüyorum. Finlandiya öyle bir ülke ki yediden yetmişe herkes anadili gibi İngilizce konuşuyor, buna yaşlı teyze ve dedeler de dâhil. Bu yüzden bir haftalık proje sayesinde İngilizcemi konuşma açısından geliştirme fırsatı buldum ve bana çok katkı sağladı; çünkü daha önce böyle bir ortamda bulunmadığım için konuşmamı pekiştirme fırsatım yoktu. Ben de bu projeyle fırsatı değerlendirmiş oldum. Proje vesilesiyle beni misafir eden Fin arkadaşımla kalıcı bir dostluk edinmem de Finlandiya’nın bana sağladığı diğer bir katkı. Fin arkadaşım Sabina, birkaç defa Türkiye’ye ziyaretime geldi ve ablamın düğününe katılma fırsatı yakaladı. Geleneklerimizi çok sevmişti, özellikle de aile ortamını. Bu yüzden dostluğumuz daha çok pekişti. Finlandiya’yı ve insanlarını çok sevmiştim, bu yüzden ölmeden yapılması gerekenler listemin en

başında Finlandiya’ya ikinci kez gitme hayalim vardı. Üç sene önce lise projesiyle gittiğim ülkeye bu sefer bir üniversite projesi (European Volunteer Service) ile bir buçuk aylığına tekrar gitme şansı yakaladım ve hayalimi gerçekleştirdim. Üniversite projesi sayesinde daha önce edindiğim dostluğu pekiştirme şansı buldum. Proje arkadaşlarımla tekrar bir araya gelmenin mutluluğunu yaşadım. Dinimiz, dilimiz, kültürümüz farklı olsa da biz bir olmayı başarabildik; çünkü kalpten gelen bir dostluk için ne bu bahsettiklerimin ne de mesafelerin hiçbir anlamı yoktur. Bu güzel ülkeyi tanımama katkı sağlayan Mehmetçik Anadolu Lisesindeki proje öğretmenlerim, Ordu Üniversitesindeki hocalarım ve Fin arkadaşlarım olduğu için ne mutlu bana. Beyaz Zambaklar Ülkesi olarak bildiğimiz Finlandiya’da yaşayan onlarca insanla sürekli bir arada geçen bir buçuk aylık bir seyahat sonrası ülke hakkında birçok deneyim ve bilgi edindim. Bunları alt başlıklar hâlinde kısaca ele almak istiyorum.

Finlandiya Tarihi Finlandiya’da ilk yerleşim Buzul Çağı sonrası başlamış. İnsanlar buraya doğudan, bugünkü Rusya bölgesinden ve güneyden, Baltık üzerinden gelmişler.

* Ordu Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü 2. sınıf öğrencisi, Mehmetçik Anadolu Lisesi mezunu

63


BÜŞRA’NIN GEZİ GÜNCELERİ

İsveç’in parçası olduğu dönemde Rusya ve İsveç Finlandiya’ya egemen olmak için birçok kez savaşmışlar ve Rusya İsveç’i yenerek bütün Finlandiya’yı egemenliği altına almış. Rus hâkimiyeti döneminde Finlandiya özerk bir bölge olarak yönetilmiş. Hatta Rusya’dan bağımsız kararlar alabiliyormuş. Fin dili, kültürü ve ekonomisi giderek gelişme göstermeye başlamış, bu çerçevede Rusya ülkenin özerkliğini belli oranda kısıtlamaya çalışmış. Fin halkı buna şiddetli bir reaksiyon göstermiş ve ülke bağımsızlığını ilan etmiş. Finlandiya uzun bir tarihe sahip. Bu güzel ülkenin kalkınması ile ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak için mutlaka Grigory Petrov’un Beyaz Zambaklar Ülkesinde isimli kitabını okumak gerekiyor. Atatürk’ü de ciddi şekilde etkileyen bir kitap olduğunu bilmekte yarar var.

rılabilir. Öğleden sonra da havanın dörde doğru tekrar karardığını görürsünüz. Ben sabah okula gitmek için kalktığımda havayı görünce kendimi hiç uyumamış gibi hissediyordum. Böyle havalar bir tür uykuyu tetikliyor, yeterince uyumuş olsanız bile uyumaya devam etmek istiyorsunuz. Bu sebeple seyahat için yaz dönemini tercih etmek daha iyi. Yaz döneminde gün uzunluğu harika olsa da soğuk, kışla sınırlı değil. Mayıs ayında bile kar yağdığına şahit oldum. Gün uzunluğu ise muhteşem. Hava neredeyse hiç kararmıyor. Gece yarısı alaca karanlık şeklinde kararıp sabaha doğru üç civarı geri aydınlanıyor. Yani sadece üç saat karanlık oluyor. O saatlerde uyuduğunuz için hiç karanlık görmeyeceğinizi düşünebilirsiniz. Seyahat zamanlarımda yazları o kadar güzel geçiyordu ki seyahat ederken “Keşke hiç gece olmasa.” diye düşünenler için Finlandiya güzel bir seçimdir yaz aylarında. Tabii uyumak da gerek, ama seyahatin en güzel, en kullanışlı geçeceği dönem yaz aylarıdır Finlandiya’da. Seyahat edenler için iyi gibi görünse de bu seviyede gün uzunluğu orada yaşayan insanlar için çok da iyi bir şey değil. Gün uzunluğu insanın uyku dengesinde düzensizliklere sebep oluyor ve insomnia (uyuyumama) kaçınılmaz bir durum hâline gelebiliyor. Finlandiya intihar oranı en yüksek ülkelerden biridir ve yaygın psikolojik sıkıntıların sebeplerinden biri de gündüz ve gece uzunluklarındaki anormalliklerdir.

Yeri gelmişken Finlandiya’nın neden Beyaz Zambaklar Ülkesi olarak anıldığına da değinmek gerekiyor. Finler ülkelerine kendi dillerinde “Suomi” diyorlar. Bu ise “bataklık arazi” anlamına gelen bir kelime. Tarihi boyunca hep başka ülkelerin egemenliğinde yaşamış ve kültür bakımından geri kalmış bir ülkenin kalkınmışlık seviyesini anlatan mecazlı bir ifade bu aslında. Bataklıktan beyaz zambaklara…

Hava ve Gün Işığı

Fin Saunaları

Finlandiya dünyanın en temiz havasına sahip ülkelerden birisidir. Ülkenin % 70’ini kaplayan ormanlar ülkenin akciğerleri gibi işlev görüyor. Oksijene doymak istiyorsanız Finlandiya, seyahat edilecek yerlerin başında geliyor.

Birçoğumuzun bildiği üzere Fin saunası dünyaca ünlü bir gelenektir, hatta Finlilere göre bir yaşam biçimidir. Finlandiya’da saunaya girmek turistik bir aktivite değildir. Neredeyse herkesin evinde sauna var, hatta ev aldıklarında veya inşaatına başlamadan önce saunanın yapılacağı yeri belirliyorlarmış. Finliler arkadaşlarıyla vakit geçirmek için saunada toplanıyorlarmış. Bu geleneklerini arkadaşlarım benim onuruma da gerçekleştirdiler. Kesinlikle bizimkilerden daha güzel ve eğlenceli oluyor. Bununla birlikte kışın önce saunaya girip sonra buz gibi havuza ya da suya gi-

Kışın gün ışığından oldukça az faydalanıyorsunuz, hatta hiç faydalanamıyorsunuz bile diyebiliriz; ama kuzey ışıklarını görme şansını yakalamak istiyorsanız mutlaka kış aylarında burada bulunmanız gerekiyor. Ocak ayında sabah on civarı kalktığınızda bile hava tam aydınlık olmaz. Bu saatlerin ışıklılığı Türkiye’de sabahın beş altı gibi çok erken saatlerindeki alacakaranlıkla karşılaştı64


BÜŞRA’NIN GEZİ GÜNCELERİ

riyorlarmış. Buz gibi dedim, ama gerçek buzdan bahsettiğimi de belirteyim. Ülkede 3 milyondan fazla sauna varmış, bu rakam neredeyse nüfuslarına yakın bir sayı. Ne kadar önemli ve yaşam biçimi hâline gelmiş bir gelenek olduğunu bu rakamlardan anlayabilirsiniz.

şım bisikletle yapılandır. Finlandiya’ya gittiğinizde bisikletsiz kalmanız çok zor. Kendi bisikletinizi alamasanız bile her yer kiralık bisikletçilerle dolu.

1 Mayıs İşçi Bayramı ( Vappu Day) Bisiklet Ulaşımı 1 Mayıs her yerde İşçi Bayramı olarak kutlanır, ama Finlandiya için bugünün yeri daha bir ayrı. Sadece işçiler için değil öğrenciler, çocuklar ve yaşlılar içinde de özel bir gün. Yılın en güzel günü 1 Mayıs sayılıyor. Neredeyse herkesin katıldığı kutlama etkinlikleri, Finlandiya’nın en büyük şenliklerindenmiş. Bugünün özel ismi Vappu. Aynı zamanda Finler bu günü baharın gelişini kutlamak için bir fırsat görüyorlar. Bu özel günde bütün öğrencilerin başlarında ortaöğretim mezuniyetlerinde taktıkları geleneksel beyaz şapkaları tekrar takılıyor. Çünkü Vappu sadece bir işçi bayramı değil aynı zamanda öğrenci bayramı.

Finlandiya demek bisiklet kültürünün geliştiği ülkelerden birisi demektir. Yani bisikletinizle yolları aşındırırsınız. Finliler bisiklet işinde oldukça gelişmişler, -25 -30 dereceyi bulan dondurucu kış gecelerinde bile bisiklet yolculuğundan vazgeçmiyorlar. Dolayısıyla ben de alışmak zorunda kaldım bisiklet kültürüne, hatta öyle çok alıştım ki Türkiye’ye döndüğümde devam etmek istedim; ama gelişmiş bisiklet yolları ve düzenli bir trafiğimiz olmadığı için cesaret edemedim. Finlandiya’da bisiklet demek tasarruf demek, özgürlük demek, sağlık demek… Bizim normal yollarımızdan çok daha gelişmiş bisiklet yolları ve bisikletler için alt geçitler vardı. Bunların olmadığı yerlerde ise bisikletliye olan saygı vardı ve öncelikli geçiş kesinlikle bisikletlilerindi. Hatta ben bir keresinde duraksadım ve arabayı görünce paniğe kapıldım, abartısız beş dakika hareket edemedim ve beni gören araç beş dakika boyunca sabırla benim geçmemi bekledi. Ülkemde yaya yolundan geçerken göremediğim saygıyı başka ülkede bisikletli oluşumdan dolayı görüyordum. Eğer yolunuz bir gün Finlandiya’ya düşecekse kendinize sormanız gereken sorulardan birisi de “Bisiklet kullanmayı hatırlıyor muyum ya da bisiklet sürebiliyor muyum?” olsun. Malum en gelişmiş ula-

Önümüzdeki sayıda Finlandiya izlenimlerimi anlatmaya devam edeceğim.

65


GEZİ

Kürşat İnanır*

Endülüs’ün Kalbi Sevilla

İspanya dendiğinde hemen herkesin aklına öncelikle Barselona ve Madrid geliyor. Pek az kişi zengin tarihî birikimiyle Endülüs’ü ve onun kalbi olan Sevilla’yı hatırlar. Sevilla, İspanya’nın Endülüs (Andalucia) denilen güneybatı kesiminde bulunur. Portekiz’e komşudur. Şehre hayat veren bir de Guadalquivir adlı nehir vardır.

Kristof Kolomb’un mezarının bulunduğu Sevilla Katedrali’nden bahsetmemek olmaz. Katedralin 16. yüzyılda yapılışına kadar yeryüzündeki en büyük katedral Aya Sofya’ymış. Gotik tarzda yapılan bu katedral şehrin tarihî havasını bütünlüyor.

Bu şehrin adeta bir ruhu var. Şehirlerin ruhları olur mu, demeyin; oluyormuş. Ben de gidince öğrendim. Şehir; sokaklarıyla, binalarıyla sizi antik çağlara götürüyor. Yüzyıllar boyunca Endülüs Emevilerinin ve sonrasında kimi yerel sultanlıkların hakimiyetinde kaldığı için şehirde Arap mimarisi ve kültürünün etkilerini de bolca görmek mümkün. Katedralin içerisinde 105 metre uzunluğunda La Giralda çan kulesi bulunmaktadır. Bir süre önceye kadar La Giralda şehrin en uzun yapıtıymış, fakat yakın zamanlarda şehre ruju andıran görünümüyle modern bir bina yapılmış. Sevilla’da yaşayan insanlar bu binadan hoşlanmıyorlar. Çünkü ilk olarak binanın La Giralda’dan uzun oluşu şehre yapılan bir saygısızlık olarak görülüyor. İkinci olarak ise bu gotik şehre böyle modern bir binanın yapılmasının şehrin tarihî görünümünü zedelediği düşünülüyor.

Sıcak iklimin etkisiyle sokaklar her daim canlı. Özellikle ara sokaklar olmak üzere Sevilla’nın birçok sokağında yasemin çiçeği veya portakal kokusunu alabilirsiniz. Sevilla’dan ilham alan sokak sanatçıları her yerde. UNESCO tarafından bir dizi şehirle beraber Müzik Kenti olarak seçilmiş ve 100’den fazla operaya da ilham vermiş.

* Mehmetçik Anadolu Lisesi 12. sınıf öğrencisi

66


GEZİ

Müslüman-Arap etkilerini taşıdığını gördüğüm bir yapıt olan Alcazar Sarayı, 1300’lü yıllarda yapılmış olup Moro kökenli sultanlara için inşa edilmiş. Daha sonra pek çok İspanyol krala da ikametgâh olmuş. Alcazar temel mimari anlayışı bakımından Elhamra’ya çok benziyor. Sarayın duvarlarında mozaik motifler çok kullanılmış. Kemerlerin, Arap kasidelerinin yanı sıra Hıristiyan sembolleriyle de süslenmiş olduğunu gördüm. Ayrıca popüler dizilerden biri olan Game of Thrones (Taht Oyunları)’un birkaç sahnesinin de bu sarayda çekildiğini not etmeden geçmeyeyim.

pasiteli bir arena ve müze. Çok fazla tepki çekmesine rağmen hâlâ Nisan’dan Eylül ayına kadar boğa güreşleri oluyormuş. Müzeyi gezerken kendimi bu güreşin amacını sorgularken bulmadım desem yalan olur.

Projenin katılımcı okullardan bir tanesi olan ve bize ev sahipliği yapan Salesianos Santisima Trinidad okulu, bize Flamenko gösterisi hazırlamış. Ben hayatım boyunca bir dansı böyle soluksuz izlediğimi hatırlamıyorum. Kadınlardan oluşan bir ekip ayakkabılarını diğerleriyle senkronize bir şekilde yere vurarak ritim tutuyorlar. Elbette aynı anda ellerini ve vücutlarını da kullanıyorlar.

Her şehrin bir meydanı vardır değil mi? Ben şu ana kadar meydanı olmayan bir şehirle karşılaşmadım. İşte Sevilla’nın da bir meydanı var. Tabii ki meydan demeye bin şahit ister. O meydana attığınız ilk adımdan sonra Orta Çağ’dasınız.

Sevilla’nın konumlandığı bölge zeytin ve portakal yetiştiriciliğinde dünyada bir numara sayılabilir. O kadar zeytin üretiliyor ki sadece İspanya’da değil tüm dünyada bu zeytinle karşılaşabilirsiniz. Zeytin ve zeytin yağının kültürlerine de ciddi anlamda etki ettiği söylenebilir. Kahvaltıda zeytin tüketmiyorlar tabii ki ancak zeytin yağı çok kullanıyorlar.

Bilindiği üzere İspanya’nın bazı bölgelerinde boğa güreşleri hâlâ devam eden bir gelenek. İşte Sevilla da bu bölgelerden birisi. Real Maestranza; tarihi 18. Yüzyıla dayanan, 14.000 kişi ka67


GEZİ

Her sabah zeytin yağlı ekmek arasında hindi eti yiyordum. Burada yetişen portakal farklı bir tür portakalmış ve bundan dolayı tüketmiyorlarmış. Ürettikleri bu portakalı marmelat sevdalısı olan İngilizlere satıyorlar, yani İngiltere’ye ihraç ediyorlar. O zaman gelelim İspanyol mutfağına. Buranın insanı öğle yemeğini saat 2 sularında, akşam yemeğini ise saat 10 sularında yiyor. Bunun havanın geç aydınlanması ve geç kararmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Sabah kahvaltısını bir parça zeytinyağlı kızarmış ekmek üzerine domates sosu koyarak yapıyorlar. Kahvaltıyı pek önemsediklerini düşünmüyorum. Gazpacho adlı bir soğuk çorbaları var. Zeytinyağı, biber, domates ve sirke içeriyor. Bana ikram edildiğinde ilkin havuç suyu sanmıştım, çünkü bardakta servis edilmişti. Sonradan öğrendim ki bardakta da servis edilebiliyormuş. İspanyol omleti, Tortilla’yla ilk gecemde karşılaştım. Beni misafir eden aile ile birlikte yemeğe çıkmıştık. Karın doyurmak için en güvenli yol Tortilla gibiydi. Bildiğiniz patatesli omlet, ancak biraz estetik bir tarzı olduğunu söylemeliyim. Benim en sevdiğim yiyecek Churros oldu. Bildiğiniz şerbetsiz halka tatlı. Halka tatlıdan daha güzel tarafı ise tatlının sıcak çikolatayla birleştirilmiş olması.

Salesianos gerçekten büyük bir okul. Birinci sınıftan lise son sınıfa kadar eğitim veriyor. Okulda her türlü imkana sahip olabiliyorsunuz. Okul her türlü eğitimi verebilecek kapasitede. Kendi eğitim sanayisi var. Endüstri sektöründe okumak isteyen öğrenciler eğitimi uygulamalı olarak alıyorlar. Çok geniş bir laboratuvarları var ve bu laboratuvarlarda 3-4 çeşit sürüngen (yılan, kertenkele vs.), fare, solucan, örümcek bulunuyor. Futbol, hokey gibi birçok spor için uygun imkânları da saydıklarıma dahil olabilirsiniz. Ders süreleri 1 saat olmak üzere öğrenciler günde toplam 6 saat ders görüyorlar.

Hani diyorlar ya Akdeniz insanı sıcak olur, diye. Bunun gerçek olabileceğini düşünüyorum. Çünkü gerçekten İspanyollar sıcak kanlı insanlar. Evinde misafir olarak kaldığım Pablo, otobüs yolculuklarında insanların birbirini tanımasa bile çok rahat iletişim kurabildiklerini söylemişti. Sadece bu bakımdan değil pek çok bakımdan İspanyollarla önemli ortak noktalarımız olduğunu düşünüyorum. Evinde kaldığım aile beni sanki evimdeymişim gibi hissettirdi. Ne onlar bana yabancı gibiydi ne de ben onlara... Pablo de gerçekten harika bir arkadaştı. Erasmus+ projelerinin en çok bu tarafından hoşlanıyorum. Her iki tarafın da birbirlerine karşı olan önyargılarını önemli ölçüde kırıyor.

Sevilla’da bulunma sebebimiz olan proje ile ilgili öğrenci faaliyetlerinden bahsedeyim biraz da. Toplam 5 ayrı ülkeden öğrenciler olmak üzere toplandık ve gruplar oluşturduk. Her grupta birçok farklı milletten insan bulunduruyordu. İlk önce problem tespiti yaptık. Bu problemler genellikle şunlardı: cinsiyetçilik, mülteci sıkıntısı, evsiz in68


GEZİ

sanlar… Birçok farklı kültürün bir araya gelmesinin verdiği büyük zenginlikle bu sorunlar hakkında düşündük. Çözümler üretmeye çalıştık. Herhangi bir sorunla ilgili farklı kültürel perspektifleri bulabileceğiniz bundan daha elverişli bir yer az bulunur herhâlde.

Bu projeler gerçekten de öğrencilerin bakış açılarını değiştiriyor ve ufuklarını genişletmeye yardımcı oluyor. Birisi bana “10 günde hayatım değişti.” dese inanmazdım herhalde, ancak 10 güne birçok şey sığabiliyormuş. Bu bakımdan kendimi farklı bir ülke ve kültürü tanıdığım için şanslı hissediyorum.

69


ÇOK OKUYAN NE BİLİR?

Furkan Torun*

Askerlerine Cenneti Gösteren Komutan: Hasan Sabbah

Hasan Sabbah, kurduğu “Haşhaşiler” tarikatı ile bilinen, Orta Çağ’da yaşamış lider, strateji uzmanı. Kurduğu organizasyonun mensupları yüzyıllarca “haşhaşî” olarak anılmıştır ve İngilizcedeki “assassin” kelimesinin kökeni de bu “haşhaşi” kelimesidir. Bu anlamda tesirleri oldukça ilginç bir tarihî kişi olarak çıkar karşımıza.

Kuzey Afrika’ya sürgün edilmiştir. Sonra Suriye’ye gidip, buradan İsfahan’a 10 Haziran 1081’de ulaşmıştır. İran’da 9 yıl boyunca gezip, devamında ilgisini İran’ın kuzeyinde bulunan Deylem bölgesine yöneltmiştir. Bu bölge İslam’ı ne olursa olsun kabul etmemiş, agresif ve savaşçı ruhlu bir halkın kontrolündeydi. Sabbah, bir süre sonra, planlarını yönetebilmek için Kazvin’e (İran’da bir şehir) yerleşti. Bu esnada yeni müritler toplayan Hasan Sabbah, amaçlarını gerçekleştirebileceği bir mekân aramaktaydı. Sonunda Sabbah, Elemut Kalesi’nde karar kıldı. Kale, geniş bir vadiye ege-

Doğumu kesin olarak bilinmez ama 11. Yüzyılın ortalarında doğduğu düşünülür. Hasan Sabbah, On iki İmam Şiiliği’nin kalesi olan Kum kentinde dünyaya gelip, dini eğitimini Rey şehrinde almıştır. Babasının, On iki İmam Şiiliği’ne gönül verdiği ve Yemen kökenli olduğu rivayet edilir. Başka bir rivayette ise kadim sayılan Himyer soyundan geldiği iddia edilir. Hassan Sabbah ile ilgili Ömer Hayyam’ın “Rubaiyat” kitabının önsözündeki bir hikâyede, Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah’ın sınıf arkadaşları olduğu ve hangisi önce başarı kazanırsa, diğerlerine de yardım edeceği yazar. Nizamülmülk vezir olmuştur ve ikisine de valilikler teklif eder. Lakin Hayyam, kendisine bir maaş bağlanmasını ve serbest bir hayat geçirmeyi ister. Hasan Sabbah ise daha yüksek bir mevki talep eder. Nizamülmülk’ün makamına göz diken Hasan Sabbah, vezirin aleyhine işler çevirir. Bunun üzerine de Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın onurunu ve şerefini lekeler. Böylece Hasan, intikamını alacağı Mısır’a gider. Lakin Sabbah, Hayyam ve Vezir’in yaşadığı dönemler arasında yaklaşık 30 yıl fark olması bu hikâyenin bir efsane olma olasılığını artırmaktadır. Hasan Sabbah, Fatımîler idaresindeki Mısır’a gitmeye karar vermiş, giderken de İsfahan (İran’da bir yer), Silvan (Diyarbakır’ın bir ilçesi), Mezopotamya, Suriye ve Filistin’den geçmiştir. Mısır’da bir devlet adamı ile sorun yaşadığından * Mehmetçik Anadolu Lisesi 12. sınıf öğrencisi

70


ÇOK OKUYAN NE BİLİR?

men olan, iki bin metre yükseklikte, dolambaçlı Alamut’a yerleştikten sonra 34 yıl boyunca burave dik bir kayanın üzerine -efsaneye göre- Deydan hiç ayrılmamıştır. Hasan’ın döneminde elliye lem Krallarının biri tarafından inşa edilmişti. Kral, yakın suikast gerçekleşmiştir. Büyük Selçuklu kartalını salmış, kartal bu kaleye konmuş ve kaleDevleti ve Abbasilere yönelik mücadelesine başye “kartalın öğretisi” anlamına gelen “Aluh layan Sabbah, ilk olarak intikamını alıp NizamülAmut” ismini mülk’ü öldürmüşvermişti. Hasan tür. Diğer suikastSabbah, kaleye larında ise Abbasi vardığı sırada liderlerini hedef kale onu Selçukalır. İnanılışın aklu sultanlarından sine Melikşah’ın almış olan Alevi ölümünün SabMehdi’ye aitti. bah’la bir ilişkisi Önce fedailerini yoktur. Mayıs yollayan Hasan, 1124’te hasta bölge halkını ve olan Sabbah, öleAlamut’ta yaşaceğini hesap edeyanları kendi rek kendinden tarafına çekmişsonra kuvvetlerini tir. Bundan sonyönetmesi için Günümüzde Alamut Kalesi ra Hasan Sabbah, 4 Eylül Lemeser Kalesi komuta1090 günü gizlice kaleyi nı Kiya Buzrug Ummualmış, kalenin hükümdarının elinden bir şey geldi’yi halefi olarak seçti. Ebu Ali’yi de misyonerlik memiştir. İranlı tarihçilere göre Sabbah, Mehfaaliyetlerini, yani kendi inanışlarını yayması için di’ye üç bin dinar değerinde altın vermiştir. Bu görevlendirdi. 23 Mayıs 1124 tarihinde vefat etti. kaleyi ele geçirerek Sabbah etrafına pek çok mürit toplar. Bu müritlere afyon (haşhaş) bitkisinden Bir inanışa göre Sabbah; Hz. Muhamelde edilen bir uyuşturucu içirir ve onların çok med’in yalancı olduğunu savunur. Çünkü kitleler zengin bahçelerde, bireyin kafasındaki “cennet” belirsizliklerden korkarlar ve bu yüzden yalanları, tasavvuruna uygun dekore edilmiş yerlerde güzel gerçeklere tercih ederler. Ona göre Hz. Muhamvakit geçirmelerini sağlar. Böylece onları yeryümed’in tek yaptığı yalan söylemektir. Buradan zündeki kuvvet ve kudretine ikna eder ve şayet yola çıkarak, etrafına güçlü ve genç erkekler topemirlerine itaat ederlerse öldükten sonra hakiki lar ve onlara cennetin anahtarını sunacağını söycennete gideceklerine inandırır. Haşhaşîn tarikatı ler. Bahçede kızlar cennetteki “huri” rolüne hazırsıkı kurallara dayanır. Tarikat mensupları birbirlelanırken Sabbah topladığı erkeklere mükemmel rini “yoldaş” anlamına gelen “refîk” olarak adlanve çok sıkı bir askeri eğitim verir. Devamında asdırdılar. Sıklıkla “fedai” olarak bilinen suikastçılar kerlere haşhaş verip bahçeye yollar. Orada o kaise tarikat tarafından “esasiyyûn” olarak adlandıdar güzel kızları gören askerler haşhaşın etkisiyle rıldılar. Haşhaşi’ler, suikast adı altında yeni bir adeta büyülenirler. O denli disiplinli bir asker hasavaş taktiği geliştirdiler. Özel olarak tek bir kişiyi yatından sonra inanmamaları için hiçbir neden öldürmeyi temel askeri taktik olarak kullanan yoktur. Tekrar gerçek dünyaya dönen askerler Haşhaşiler, suikastlarında hiçbir zaman ok veya mutsuzdur, bir an önce ölümü isterler. İşte böylezehir kullanmamışlardır. Neredeyse bütün suice ölümden korkmayan askerler yetişir. kastlarda hançer kullanılmıştır. Hasan Sabbah, 71


OKULUMUZDAN HABERLER / ERASMUS+

Melda Hoş* Ekim ayında Okul Müdürümüz İsmail Madan ve Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenimiz Mehmet Güngör, “How To Plan Your Future: A Guide To A Successful Career” isimli Erasmus+ projemizin öğretmen toplantısı sebebiyle Almanya’nın Magdeburg kentine gittiler. Projemizin amacı, gençlerin kariyer planlamaları sürecinde yapılabilecekler hususnda görüş alışverişinde bulunmak, bu alanda farkındalık yaratmak ve kariyer planlaması sürecinde öğrencilerimize yardımcı olmaktır.

* Mehmetçik Anadolu Lisesi 10. sınıf öğrencisi

72


OKULUMUZDAN HABERLER / ERASMUS+

14-22 Ekim tarihleri arasında üç öğretmenimiz ve dört öğrencimiz İspanya’nın Sevilla kentine gittiler. Citizenship Education In Secondary European Schools (Avrupa Okullarında, Ortaöğretim Seviyesinde Vatandaşlık Eğitimi) projesi kapsamında Alhambra (Granada), Cebeli Tarık ve Sevilla’yı katılımcı ülkeler Macaristan, Polonya, Almanya ile birlikte ziyaret ettiler.

73


OKULUMUZDAN HABERLER / ERASMUS+

How To Prevent School Bullying Of Student With Educational Needs (Eğitimsel Gereksinimler Çerçevesinde Öğrencilerde Okul Zorbalığı Nasıl Önlenir) isimli Erasmus+ projemiz kapsamında; 22-28 Ekim tarihleri arasında Portekiz, İspanya, Polonya, Bulgaristan ve Samsun’dan paydaş okulların öğretmenlerini misafir ettik. Hareketlilik boyunca yeni başlayan projenin nasıl yürütüleceği ile ilgili toplantılar yapıldı. Ayrıca misafirlerimiz için ülkemizin kültürünü ve güzelliklerini tanıtma amaçlı çeşitli faaliyetler düzenlendi.

74


OKULUMUZDAN HABERLER / SPOR

Okulumuz 12. sınıf öğrencilerinden Kumru Öztürk, Çorum ili 19 Ekim Cumhuriyet Koşusu’nda ve Karadeniz Bölgesi müsabakalarında 3000 metre 1.’si olmuştur. Başarılarının devamını dileriz.

75


BİZİM KADRAJIMIZ

Melike Leklek 10/C Sınıfı Öğrencisi

76


BİZİM KADRAJIMIZ

Mehmet Güngör Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Sena Önder Gazi Üniversitesi İngilizce öğretmenliği 1.sınıf öğrencisi, Mehmetçik Anadolu Lisesi mezunu

77


78

söylence Kasım 2017  

söylence Dergi Kasım 2017 sayısı

söylence Kasım 2017  

söylence Dergi Kasım 2017 sayısı

Advertisement