Page 1

match - up insan / stil / pencere / mekan / keşif / film / iç ses

Güz 2014

1


w Doğduğumuz gün renkler yoktu. Her şey renksiz ve saydamdı. Yürüdük, ilk olarak renklere koştuk. Büyüdük, renklere anlamlar yüklemeye başladık. Bazen renklere olan ön yargılarımız yüzünden ‘bazı şeylerden’ kaçtık, bazen sevdiğimiz renklerin hazzıyla bazı ‘diğer şeylere’ daha çok yöneldik. Bazen renkler yüzünden ayırdık, ayrıldık, bazen de o renklerin altında birleştik. Yeni doğan güneşte, gökyüzünde asılı kalmış bulutların arasında, sonbahar zamanı kurumuş yapraklarda, kıyıya vuran dalgaların önümüze kadar sürüklediği taşlarda, deniz kabuklarında, aşık olduğumuz bir ressamın tablosunda, restoranda getirilen menünün kapağında, pizza yediğimiz bir kafenin kareli örtülerinde, sokakta aniden karşımıza çıkan çatlak duvarın üzerinde, şehirlerin sineztezik algılarında, kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi ve mor renkli dalgalanan bayraklarda... Hatta siyah-beyaz, eskimiş bir İstanbul kartpostalında... Karşımıza çıkan, bizi içine çeken ve hafızamızı şekillendiren renklerdi. Hislerimizi, düşüncelerimizi belirleyen renkler...

w


match - up insan / stil / pencere / mekan / keşif / film - kitap / iç ses

Renkleri aldık, unutulmuş olanları ve neredeyse her gün gördüklerimizi bir araya getirdik. Tonları karıştırdık, onlara isim verdik. Ortaya bizim renklerimiz çıktı. Böylelikle en renkli sayımızı oluşturduk. İsmini de “Renkler” koyduk. Sonbahar geldi diye renkleri unutmayın. Çıkın sokaklara ve gördüğünüz her renge yeni anlamlar yükleyin, kafanız karışsın. Sonbahar kafa karışıklığımızı tetikleyen en önemli mevsimdir ne de olsa. İyi okumalar.

Deniz Yılmaz

n Genel Yayın Yönetmeni: Deniz Yılmaz Yazı İşleri Müdürü: Deniz Yılmaz Kreatif Direktör: Türker Akman Reklam Koordinatörü: Özlem Pasin Sanat Direktörü: A. Faysal Altunbozar Katkıda Bulunanlar: Alis Hatipoğlu, Başak Ağaoğlu, Cansu Uras Cihan Kaymakçalan, Deniz Özdağ, Elif Sanem Karakoç Emre Eminoğlu, Eser Tuncer, Gözde Filinta, İpek Çakmak, Nihan Betül Arıcı, Ozan Önen Serra Duran, Sabri Alper Yılmaz Kapak Fotoğrafı: Dabito // www.oldbrandnewblog.com Yayın Türü: Süresiz Yayın Matbaa: Stil Matbaacılık Yayıncılık San. Tic. A.Ş. Reklam ve İletişim: info@matchupmag.com @matchupmag matchupmag

Tüm hakları saklıdır. Dergideki yazılar ve görseller yayıncının izni olmadan kullanılamaz. - ücretsizdir -


02

21

51

16 30 İçinde Neler Var? 01 05 09 11 15 19 21 29 31 33 35 39 41 43 45 47 49 51 53 57

Elise Mesner Comeback Axe Lady Moriarty Gaelle Stil Melda Ennekavi All About Autumn Pencere Can Dağarslanı Yağmur Rüzgar Gamze Yalçın Mavi Yeşil Sarı Kırmızı Elif Tanverdi Melodiler Eşliğinde Crostini ve Smoothie Paris’te Bir Gün Film İç Ses // Ozan Önen

insan / stil / pencere / mekan / keşif / film - kitap / iç ses

05 31 42


ELISE MESNER Fantastik Dokunuslar ,

insan

Yazı : Deniz Yılmaz Fotoğraf: Elise Mesner

It Snowed

i Elise Mesner, sınırları aşmamıza yardımcı olan internet dünyası sayesinde tanıdığımız ve çalışmalarını beğenerek takip ettiğimiz isimlerden biri. Ressam, fotoğrafçı, stilist ve bazen daha da fazlası. Olmak istediği yerde, ne yapmak istemediğinden emin bir şekilde, renkler içinde ilerliyor. Elise ile fotoğraflarına nelerin ilham verdiğini ve iç dünyasının ne gibi renklerle dolu olduğunu konuştuk.

i 1


Doğma büyüme Detroit’liyim ama uzun zamandır California’ya taşınma hayalim var. Freelance olarak fotoğrafçılık ve sanatın birçok dalıyla ilgili işler yapıyorum . Bunun yanında, resim dersleri veriyorum ve bir elektro müzik grubunda şarkı söylüyorum. Bundan birkaç sene önce hayatımın her anını hesaplamalarla geçirirken; bir anda her şeyi bırakıp hayallerimin peşinden gitmeyi seçtim. Peki fotoğrafçılığa ve resim çizmeye nasıl başladın? Çok küçük yaşlardan beri sanatla iç içeyim ve boyalar en yakın arkadaşlarımdı. Babamdan gelen bir gen de var tabi. O hem ressam, hem marangoz ve hem de gerçek bir mucit. Çizip, boyama orta okula kadar hayatımın hep en merkezindeydi; sonra fotoğraf makinesinin büyüsüyle tanıştım. O zamanın ünlü dergilerinde yer alan giyim markalarının reklam sayfalarından esinlenerek arkadaşlarımın stilisti olur, tek kullanımlık makinelerle onların fotoğraflarını çekerdim. Bir keresinde annemi ve kız kardeşimi bile bambaşka giydirip fotoğraflarını çekmiştim. Ayrıca uzun yıllar modellik de yaptım ve aslında kameranın diğer tarafında olmak istediğimi anladım. Modellik sırasında öğrendiklerim de bana fotoğrafçılıkta çok şey kazandırdı. Fotoğraflarındaki tarzın hem çok renkli, hem de “rüya” gibi. Bunları yaratma sürecinde nelerden ilham alıyorsun? Biriyle tanıştığımda kafamda aniden bir çekim fikri belirebiliyor. Günlük hayatta insanların olamadığı ama kafalarında ve hayallerinde canlandırdıklarını kurgulamayı seviyorum. Bir kişiden ilham alıp kafamda o kişi için bir konsept yaratmak en keyif aldığım şey. Öyle bir konsept olmalı ki; fantezi dünyamı yansıtmalı, vücut dilini kullanmalı ve insanları o imajın içine çekmeli diyorum her seferinde.

Eğer çalışmalarını daha önce görmemiş birine tarzını anlatman gerekse nasıl anlatırdın? Yaptığım çalışmalar genelde sembolizm içeriyor. Çoğunlukla minimal stili, rüyasal öğelerle ve figürlerle birleştirmeyi seviyorum. Soyut kavramını müziğin ve doğanın duyusal nitelikleriyle yorumluyorum. Renklerimi seçerken; ortaya çıkacak esere fantastik bir doku; hatta bazen hayvansal ve bitkisel bir görünüm vermeye özen gösteriyorum. Fotoğrafçılıkta karşılaştığımız “garip” pozları süslemek ve o pozlara teatral bir duruş kazandırmak hoşuma gidiyor. Tabi eğer sahnelerim de “kılık değiştirme” olayına yatkınsa... Başkalarıyla ortak projeler gerçekleştirirken kendini rahat ve özgür hissedebiliyor musun? Hem yalnız çalışırken, hem de ortak çalışmalarda kendimi gayet rahat hissediyorum. Oluşturduğum çizgimin ortak işlerde bile ortaya çıktığına inanıyorum. Herkesin farklı bir zevki olmasına rağmen, başka sanatçıların çalışma alanımıza getirdiği fikirler de gayet iyi ve yeteneklerin birleşmesinden çıkan iş de bir o kadar zevkli olabiliyor. Eğer bir fotoğraf çekimi için 3 renk ve 3 obje seçmen gerekse, neleri seçerdin? Deniz mavisi, toz mavisi ve elektrik mavisi. Maviyi fotoğraflarda kullanmayı seviyorum çünkü bana gökyüzünü hatırlatıyor. Ayrıca fotoğraflara açıklık ve özgürlük hissi veriyor. Objeler de; bitkiler ve meyveler olurdu tabi ki! Tazelik ve renklerle ortaya çıkan her şey uyar aslında. Mesleğinle ilgili en sevdiğin şey nedir? Fotoğrafçılık gördüğüm her şeye farklı bir açıdan bakmamı sağlıyor. Detayları görebiliyorsun bu sayede. Çevrende her şeyin aslında ne kadar güzel olduğunu fark ediyorsun.

Bir günüm çok sıradan da olsa, çok beklenmedik yerler ve şeylerle de karşılaşsam; sonuçta gördüğüm her şeyde “mutluluk” aramaya başlıyorum. Kendi sihrimi kullanıyorum, fikirler buluyorum, setler, kostümler yaratıyorum ve yiyecek, makyaj, obje ile ucu bucağı olmayan, sonsuz bir seçenek içinde kendimi buluyorum. Bu da beni her gün besliyor. Bütün bunların yanında, fotoğrafçılık kendimi de daha iyi tanımamı sağlıyor. Nelerden hoşlanıyorum, neler hissediyorum ve insanlara ne anlatmak istiyorum gibi... İnsanlarla kamera sayesinde iletişim halinde olma fikrini seviyorum. Bize yaşadığın şehrin sanatsal bakış açısını anlatabilir misin? Seni ne kadar tatmin ediyor? Detroit küçük bir topluluktan oluşuyor. Birbirine bağlı insanlar; hepimiz birbirimizi sanat konusunda destekliyoruz. Sanat adına her zaman yeni ve gelişen bir şeyler bulmak mümkün burada. Yakında karşılaşacağımız yeni bir proje var mı?

insan

Merhaba Elise! Seni tanıyabilir miyiz?

Evet şu anda “coffee table book” projem için çalışıyorum. İçinde bir sürü sürpriz fotoğraflar yer alacak. Takip etmeyi sevdiğin sanatçılar kimler? Martin Lukac’ı kullandığı renkler ve dağınık çizimleri için, Sara Andreasson’u grafik tasarımı için, Sarah Awad’ı resimleri için, Diela Maharanie’yi Endonezya içerikli illüstrasyonları için severek takip ediyorum. Ayrıca 60’lı yılların minimal sanatı ve erotik çizimler benim için her zaman ilham verici. Şu anda bu soruları cevaplarken üzerinde ne renkler var? Şu anda tamamen neon sarısına bürünmüş haldeyim. Her zaman ve her yerde iç açıcı bir sarı renkle beni görmen mümkün.

- www.elisemesner.com -

2


insan

Aquas and Sugars

Babiana Germanica

3


4

insan


COMEBACK AXE Cemal Can Dinç Hande Kandur Yazı : Deniz Yılmaz Fotoğraf: Comeback Axe

insan

i Comeback Axe, Cemal ve Hande’nin kurdukları, baltalara renkli tasarımla hayat veren bir marka. Comeback Axe baltaları; kurgulanan fotoğraf çekimleri ve doğa hayatının içinde konumlandırılan marka duruşu sayesinde sözlüklerde karşımıza çıkan; “Ağacı kesme, yarma, yontma vb. işlerde kullanılan ağaç saplı, demir araç” tanımından çok daha öteye geçiyor... Her baktığımızda, bizde kamp yapma hissi uyandıran Comback Axe markasının yaratıcıları Cemal ve Hande’ye merak ettiklerimizi sorduk.

i

5


Merhaba Hande ve Can, neler yapıyorsunuz şu aralar? H: İstatistik doktorası yapıyorum, bir yandan da araştırma şirketinde çalışıyorum. C: Fotoğrafçılık yapıyorum, baltalardan ve çekimlerden geriye kalan çok az zamanımda da koşuyorum. Comeback Axe projenizin nasıl ortaya çıktığını anlatır mısınız? Aslında ilk iki baltayı kendimiz için yaptık. Fotoğraflarını instagramda paylaştığımızda tahmin etmediğimiz bir ilgiyle karşılaştık. Biz de ilk seriyi yapmaya karar verdik ve gerisi geldi...

düşünerek hareket ettik. Comeback Axe her şeyden önce bir tasarım ürünü, bir stili var, belirli bir yaşam görüşünü ve bir profili yansıtıyor. Aslında bu profilde tasarımcısı olarak biz de varız. Ortaya çıkan baltalar bizden uzak, kopuk değiller. Hayatımızdan bir kesit her biri. Bir ürünle başlayan bu hikayenin her aşamasında her yönüyle stilini, mesajını doğru iletmesine özen gösterdik. Aynı zamanda ülkemizde tasarımın hala kısıtlı alanlarda uygulanan bir bilinç olduğunu düşünüyoruz. Comeback Axe’in bunu geliştirmekte de dileriz ki katkısı oluyordur.

Tasarladıklarıyla bir duruşu, stili olan ve ürünün kendisi kadar, stilinden de ilham aldığınız markalar var mı?

Baltaların oluşum sürecinden bahseder misiniz? Örneğin; kendiniz mi yapıyorsunuz, renkleri nasıl seçiyorsunuz?

bir ortak çalışma olabilir zaman ve mesafeler izin verirse. Bugüne kadar farklı şeyler denedik, farklı çekiçler ve tokmak serisi de yaptık ama pek içimize sinmedi. Özellikle ahşap tokmak bize biraz fazla naif geldi. Şimdilik baltadan devam ediyoruz. Bunun dışında en az balta kadar sert bir duruşu olan testere yapma planımız var.

Evet var: Up Knörth, 1924 US, Manready Mercantile. Comeback Axe ile ilgili bizi yeni projeler bekliyor mu? Yurt dışında uzaktan bakıp “bu adamlar baya iyi” dediğimiz markalardan ortak çalışma önerileri geliyor. Bir kısmına mesafelerden dolayı dahil olamıyoruz; belki buna benzer

C: Evet var. Koşuya çıktığım bir akşam kendimiz için yaptığımız baltaların içinde olacağı bir video planı yapıyorduk; fikirler de o anda Kings of Leon’un , “Comeback Story” parçası ile ortaya çıktı ve o an isim de belirmiş oldu. Şu an bile tam olarak nerede, hatta kaldırımın hangi noktasında Comeback Story’nin çalmaya başladığını ve karar verdiğim o anı hatırlıyorum. Birçok marka ortaklıkların sonucunda meydana geliyor ama bir yerde yollar ayrılıyor. Partner olmak ve bir işi ortak olarak ileriye götürmek nasıl bir duygu? Bir çift olarak ortak yaptığımız çok fazla şey var ve balta da bunlardan birisi. Açıkçası buna ortak bir iş yapmanın ötesinde bakıyoruz. Çünkü baltaları yaparken iyi zaman geçiriyoruz. Bazen bir tanesi için günler geçse de hala bize iş gibi gelmiyor. Comeback Axe markası baltalara hayat veriyor fakat bir yandan da “yaşam stili” olarak çok güzel bir yerde duruyor. Markanızı oluştururken nelere dikkat ettiniz? Baltanın sadece bir el aleti olduğunu değil, yaşam alanımızda bulundurabileceğimiz görsel bir obje olduğunu

C: Balta tarihteki en eski malzemelerden biri, bu yüzden formunu bozmamaya dikkat ediyoruz. Baltanın boyu ve ağırlığı kullanımında önemli faktörler. Biz tek bir örnek üzerinden yapıma devam ediyoruz. Kendi baltalarımızı Yalova’ da dayımın atölyesinde yapıyoruz, bir kısmını da restorasyondan geçiriyoruz. H: Renkler için bir şeylerden esinleniyoruz dersek yanlış söylemiş oluruz. Çoğunlukla baltaların renklerine yapım aşamasında karar veriyoruz. Öncesinde çizimler ya da renk çalışmaları yapmıyoruz, seriler arasındaki zamanla zaten renkler beliriyor içimizde. Genel olarak, hayatta nelerden ilham alıyorsunuz? Fotoğraf hayatımızın büyük bir kısmını kaplıyor ve sanırız ikimiz için de ilham kaynağı fotoğraf.

insan

Peki “Comeback” isminin bir hikayesi var mı?

Bu sayımızın konusu “Renkler”; kendinize sizi yansıtacak iki adet balta yapmanızı istesek; üzerinde hangi renkler olurdu? C: Kırmızı, hardal sarısı, oksit yeşil. H: Kahverengi, yeşil ve hardal sarısı. Şehir hayatından sıkıldığınızda nerelere kaçarsınız? Zaten şehir hayatından sürekli bir sıkılma halindeyiz. Ama maalesef hala şehrin ortasında yaşıyoruz... Tabi ki atölyenin Yalova’da olması bizim için büyük bir şans. Onun dışında az kalan yeşil yerlerde ve sahillerde vakit geçirmeye çalışıyoruz.

- www.comeback-axe.tumblr.com -

6


7

insan


6

8

insan


insan

Elodie

Moda Bloggerı www.ladymoriartyinparis.blogspot.com

Elodie; yani blogger ismi ile tanıdığımız “Lady Moriarty” uzun süredir moda blogu yazıyor. Paris’te yaşayıp da moda ile ilgilenmemek zaten mümkün değilken, o bir adım ileri gidip hem tekstil markaları ile ortaklaşa işler gerçekleştiriyor, hem de moda blogu sayesinde stilini ortaya koyuyor. Asıl mesleği medya koordinatörü olsa da, vaktinin çoğunu moda çekimleri, defileler ve blogu alıyor. Öğrendiğimiz üzere zaten geceleri evden çalıştığı için de, gündüzleri “look” çekmeye vakti kalıyor. Sohbetimiz bitince kendimizi yakınlardaki “King of Fripes” vintage dükkanına atıyoruz ve günü alışveriş yaparak sonlandırıyoruz.

9


10

insan


insan

Gaelle Tasarımcı

www.okaag.com

Yağmurlu bir akşam üstü Gaelle ile Le Marais bölgesinde buluşuyoruz. Paris’ten, yaptığı işlerden konuşmak için en gürültülü kafeyi seçmemiz dışında her şey yolunda. Kağıdı uzattığımızda, ilk olarak çizimli soruya yanıt veriyor. Bir “Euro” etrafında dönen insanlar... Gaelle Parisli bir görsel tasarımcı. Mağazalar için sergileme ve vitrin tasarımları yapıyor. Ayrıca çiçek tasarımı ile de ilgileniyor. Çok yakında içinde ev eşyalarının, bitkilerin, dekor ve tasarım ürünlerinin satıldığı online bir butik açacağı haberini alıyoruz.

11


12

insan


13


Başak Ağaoğlu

14


STiL JOHANNA TAGADA Son günlerde zincir markalar yerine butik ve tasarım markaların ürünlerini daha çok tercih ediyorsanız, Johana Tagada’nın ürünlerini de sevebilirsiniz. Çağdaş sanatla ilgilenen ve abstract resim çalışmaları yapan Johanna, yapmış olduğu desen çalışmalarını kumaşlara yansıtarak sınırlı sayıda tasarımlar üretiyor ve online butiği üzerinden satıyor. Birçok rengi bir araya getirerek oluşturduğu resim çalışmalarının benzer versiyonlarını bez çanta, cüzdan, broş gibi tekstil ürünlerinde görebilirsiniz. Kısa bir süre önce London Tate Modern Gallery’de de satılmaya başlayan, Johanna’nın fotoğraf “zine” niteliğindeki yayınını da bu web sitesinden satın alabilirsiniz.

stil

www. bonjourjohanna.com

BY WONDERLAND Onur ve Oylum Yüksel’in Türkiye distribütörlüğünü yaptığı sevimli ve renkli Momiji kahramanları her an her yerde karşımıza çıkmaya devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde sevindirici bir haber daha aldık: “Niyo” by Niyazi Erdoğan markasının özel koleksiyon çantalarını da artık By Wonderland’den satın alabileceğiz. Siz bu satırları okuduğunuz esnada, bu çantalardan stokta kaldı mı bilemeyiz; fakat By Wonderland’de kalbinizi çalacak diğer renkli ürünlerin de “baya iyi” olduğunun bir kez daha altını çizelim.

EIGHT PROJECT HOUSE Moda tasarımcısı Sabah Yalçın tarafından hayata geçirilen butik Eight Project House; sekiz rakamının uğurundan yola çıkarak oluşturulmuş. İçersinde hem Sabah’ın kendi koleksiyonunun yer aldığı “Eight” markası, hem de farklı 8 tasarımcının markaları altında yer alan ürünleri var. Koleksiyon lansmanlarına da ev sahipliği yapan butikte, bu tasarımcıların markalarının giysi ve aksesuarlarını bulabilirsiniz. Eight Project House’a uğrarsanız bahçesinde de hoş bir vakit geçirmeyi unutmayın. www.eightprojecthouse.com

15

www. bywonderland.com


CiVAN BAY MODA EVi Çukurcuma’da bundan birkaç sene önce açılan Civan Bay Moda Evi sayesinde giyimine ve stiline özen gösteren erkeklerin yüzü gülmeye başladı. Belirli sayıda üretilen ve hepsinin ayrı ayrı hikayesinin olduğu giysileri bir arada bulabileceğiniz Civan, erkeklerin “terzi” özlemini de giderdi. Dükkanın kapısından içeri adım attığınızda farklı bir zaman dilimine gitmeniz ve kumaşlar arasında kendinizi kaybetmeniz olası. Aksesuarların kullanım şekli ve kumaşların renkleri sayesinde nostaljik bir havaya bürünebilirsiniz. Sonbahar/kış sezonu koleksiyonunda öne çıkan düğmeler, papyonlar ve desenli kumaşlara baktığınızda ise artık “Civan Erkeği” tanımını da az çok anlamış olacaksınız.

stil

Çukurcuma Cad. No:42, Cihangir

DUSEN DUSEN Bir gün Dusen Dusen markasının kurucusu New Yorklu Ellen Van Dusen ile mobilya tasarımcısı Eric Trine bir araya gelip, ortak bir tasarım yapmaya karar verirler. Ellen, kendi markası olan Dusen Dusen için tasarladığı renkli, desenli kumaşların çizgisine yakın bir tasarım yapar ve bu kumaşlar da Eric’in tasarladığı sandalyelerde yeniden can bulur. Aslında bir modacı olarak tanıdığımız ve kumaşlarının renkli detaylarıyla bize ilham veren Ellen’ın Eric ile gerçekleştirdiği ilk ortaklaşa çalışma New York Design Week’de en dikkat çeken ürünlerden biriydi.

GANGA SHOP

www.dusendusen.com

Mevsim ne olursa olsun, sweatshirt ve tshirtlerin vazgeçilmez parçalar haline geldiğinin farkındayız. Ganga Shop da özellikle tshirtlere ve şortlara özel bir ilgi gösteriyor ve “bir bez parçası deyip geçmeyin” dercesine, rengarenk semboller çizerek tasarlanan bu basit tesktil ürünleri vasıtasıyla belli bir tarz yaratıyor. Geçtiğimiz yaz sıkça gördüğümüz ananas, flamingo, çubuklu dondurma gibi nesnelerin hayatımıza girmesini bir kez daha kutlayan marka, iç açıcı ve renkli ürünler tasarlamaya devam ediyor.

www.gangashop.es

16


Tekten Vintage

ChristianDiorRalphLaurenChevignonNinaRicciLacostePersolVersaceFendiGucciSırena...

1920’lerden günümüze her döneme ait, . özenle korunmus birçok markanin ‘vintage koleksiyon gözlükleri ‘ bu adreste Hamidiye Cad. Şah-As İş Hanı No:36 Kat:1 Kapı No: 14 Sirkeci / İstanbul t: 0212 514 23 25


18


Melda Ennekavi Melda’yı yazdığı yazıları ve moda haftalarında oluşturduğu rengarenk kombinleri sayesinde tanıdık. Kısacık saçları, kocaman gözlükleri ve içten kahkahasının ardındaki hayatını merak ettik. Bir akşamüstü buluşup dergi sektöründen ve tabii ki “renkler”den konuştuk. i

stil

Yazı & Fotoğraf: Deniz Yılmaz

19

Ne kadar zamandır içerik editörlüğü yapıyorsun? Yaklaşık 2 senedir Marie Claire dergisinde editörlük yapıyorum. Daha öncesinde de bir alışveriş dergisindeydim, staj döneminin ardından stilist olarak devam etmiştim. Sonrasında dijitalin daha zevkli olduğuna karar verdim ve derginin dijital kısmında olmaya başladım. Bunun dışında neler yapıyorsun, neler yapmayı seviyorsun? Şu aralar biraz durgun bir dönemdeyim. Yaratıcılık zaman gerektiriyor. Eve gittiğimde ise daha çok beynimi boşaltmak için uğraşıyorum. Yarım kalan kitaplarımı okumaya başladım, izlemeye ara verdiğim dizilere devam ediyorum ve daha çok film izlemeye çalışıyorum. Kendim için de yazı yazıyorum, resim çiziyorum fırsat oldukça... Dergi dünyasında çalışan biri olarak bu sektörün en sevdiğin ve en sevmediğin yanı nedir? Sevmediğim yanlarından başlamak isterim. Çok fazla ego ve hırs olan bir dünya ve burada tutunabilmek için aynı ego, hırsa sahip olmak gerekiyor. Gülü seven dikenine katlanır durumu da değil; çünkü tamamen dikenden oluşan bir çiçeği

sevmeye çalışıyormuşsun gibi çoğu zaman. O yüzden dergicilik tutkusuz yapılamaz. Çok emek harcamak gerekiyor. Diğer yandan da çok eğlenceli bir iş. Yoktan bir şey var etmek çok keyifli . Modaya olan ilgin nasıl başladı? Nasıl başladı hiç bilmiyorum ama bir şekilde içinde buldum kendimi. İlk başladığımda 20 yaşındaydım ve oturmuş bir stilim yoktu. Hala da değişiyor... İnsanlara hitap etme şeklin değiştikçe, değişen bir şey olarak görüyorum stili. Modayı ise hiçbir zaman “moda” olduğu için takip etmedim. Aslında tamamen göze hitap eden, bir objeye bakar gibi baktığım, görsel bir şey moda. Sence insanlar yeteri kadar içlerinden geldiği gibi giyiniyor mu? Bu konuda ne düşünüyorsun? Tabii ki içlerinden geldiği gibi giyinmiyor kimse. Çok fazla eleştiri yapılıyor giyimimiz, kuşamımız hakkında. Farklı gözüktüğün anda dikkat çekip, garip bakışlara maruz kalıyorsun. Farklı olmak iyi bir şey gibi algılanmıyor bu toplumda; sanki eleştirilmesi gereken, dışlanmaya yönelik bir şey gibi... Bir de hep “bir şey” olmak için giyiniyor çoğu insan, başkasını tatmin etmek için.

Birinin gözüne girmek, beğenilmek iç güdüsü vs. tüm bunlar devreye girince de içinden geldiği gibi giyinemiyorsun. Renklerle oynaman gerekse; hangi zıt renkleri bir araya getirip giyinirdin? Pembe ve yeşil rengi diyebilirim. Ama diğer yandan, renklere kontrast uyumdalar gibi de bakmıyorum çünkü her rengin birbiri ile uyumu olduğunu düşünüyorum. Seni en iyi tanımladığını düşündüğün renkler hangileri? Kırmızı, beyaz ve siyah. Eskiden sadece siyah giyinirdim, yakın zamanda daha renkli giyinmeye başladım. Ama bir yerden de dengelemesi lazım o yüzden sırf renkli de giyinemiyorum, araya kesin siyahı katıyorum. Desen olarak da, meyve ve çiçek desenlerine bayılıyorum. Canlı renkleri de desen içinde kullanmak hoşuma gidiyor. Renkleri kullanmasını başarılı bulduğun marka veya kreatif direktörler var mı? Marc Jacobs, Henry Holland, Dries Von Noten, Miuccia Prada. Bir de Kenzo’nun kreatif direktörleri Humberto Leon ve Carol Lim.


20

stil


stil

All About Autumn

Fotoğrafçı - Elif Sanem Karakoç Fotoğrafçı Asistanı - Cihan Kaymakçalan Stilist - Sabri Alper Yılmaz Saç - Savaş Çevik / Selçuk Yıldırım (makas bliss) Makyaj - Mustafa Kınalı / Ayşe Karataş (M.A.C) Model - Eser Tuncer / Gözde Filinta Set Tasarımı - A. Faysal Altunbozar

21


ESER Gömlek - Niyazi Ergoğan Pantolon - Civan Yelek - Giray Sepin

stil

GÖZDE Pantolon - Monochrom Sweatshirt - Aslı Filinta Takı - Tar Tar

22


stil GÖZDE // üst Sweatshirt - Aslı Filinta Kolye - Urban Bake ESER Gömlek - Civan GÖZDE // alt Kaban - Monochrom Mayo - 5th Position Takı - Tar Tar

23


stil

Sweatshirt- Selim Baklac覺 Pantolon - Civan

C: 10 / M: 50 / Y: 40 / K: 0

24


stil

Ceket - Monochrom Etek - Monochrom Tak覺 - Tar Tar

25

C: 20 / M: 0 / Y: 20 / K :0


stil Sweatshirt - Giray Sepin Ăœst - Giray Sepin Pantolon- Civan

26


stil

Kazak - H&M Mayo - 5th Position Tak覺 - Tar Tar

27


stil ESER // sol Sweatshirt - Giray Sepin Pantolon - Civan Çanta - NİYO by Niyazi Erdoğan ESER // sağ T-Shirt - H&M GÖZDE Elbise - Nevra Karaca No:7 Takı- Tar Tar C: 20 / M: 0 / Y: 0 / K : 10

28


PENCERE TRAVIS CHANTAR Hayatımızın bir yerinde makyaj olsa da; “yüz boyama” kültürüne ne kadar yakınız? Tabi çocukken sulu boyayla yüzümüze çizilen kelebek ve çiçek desenlerini saymıyoruz. Travis Minneapolis’de yaşayan ve geçmiş kültürlerden esinlenerek yüz boyama tekniğiyle iç içe olan bir fotoğrafçı. Modellerinin yüzüne uyguladığı boyalar vasıtasıyla; bireyin toplum içindeki yerine, toplumsal cinsiyete ve kültürel sembolizme vurgular yapıyor. Modellerini bazen arkadaşları arasından, bazen de çalıştığı markalar aracılığıyla seçiyor; yüzlerini boyuyor ve kamera karşısına sadece bu renkli “boya giysileri” ile çıkartıyor.

pencere

www.chantarphotography.com

TEKLA EVELINA SEVERIN Tekla’na belki; sosyal medyada “Teklan” ismiyle denk gelmişsinizdir. Tekla, hayatımızda karşılaştığımız ve çoğu zaman göremediğimiz tüm renkli detayları süzgecinden geçirip bize sunuyor. Bazen bir zemin, bazen bir evin akmış boyası neon renklerin zıt uyumuyla birlikte Tekla’nın kamerasına yansıyor. Stockholm’u hiç bu kadar renkli hayal etmemiş olanlarınız varsa, Tekla’nın fotoğraflarına bir kez daha baksınlar. Fotoğraflar; “bazen gri bir gökyüzü altında bile keşfedilecek nice renkler vardır” dedirtir cinsten.

FAJAR DOMINGO Endonezyalı sanat direktörü Fajar Domingo; kolaj sevdiğimizden midir, yoksa cidden çok başarılı olduğu için mi bilinmez ama bir süre önce dikkatimizi çekti ve radarımıza takıldı. Fajar bir yandan kendi kurduğu iletişim ve tasarım markası ile ilgileniyor; bir yandan da dijital kolajlar tasarlıyor. Kullandığı görsellerle, renk seçimleriyle ve oluşturduğu içeriğin uyumu ile kolaj sanatıyla ilgilenenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyoruz. www.behance.net/ohfajar

29

instagram.com/teklan


ZEREN BADAR / ACCIDENT SERIES Zeren’i kısa bir süre önce “Accident Series” adını verdiği fotoğraf serisi sayesinde tanıdık. Dada ve Neo-Dada akımından etkilenen Zeren; birçoğumuzun gözüne tanıdık gelen resimleri, bulduğu renkli objelerle birleştirerek fotoğraflarını çekiyor. Fotoğraf, resim ve kolajın birleşiminden ilginç ve eğlenceli sonuçlar çıkıyor. Yaptığı çalışmayı 3D kolaj olarak adlandıran Zeren, fotoğraflara keskin bir gölge vererek 3 boyut hissini her görselde yakalamaya çalışıyor. “Trompe l’oeil” adı verilen teknik sayesinde; kullanılan perspektifi farklı bir bakış açısıyla algılıyoruz.

pencere

www.zerenbadar.com

LABOFEM Çevremize baktığımızda kaktüsleri, succulentleri ve benzeri bitkileri daha sık görür olduk ve bundan da gayet memnunuz. Labofem markasının sunumları da; hem kaktüs hem de diğer bitkilere karşı olan sevgimizi ikiye katlayacak türden. Bitkilerin konulduğu birbirinden canlı renkte saksılar, arka fondaki duvar boyaları ve bitkilerin yanlarına yerleştirilen şirin kartvizitleri ile şimdiden bir tarz yaratmışa benziyor. Bitki familyanızı, doğru saksılarla eşleştirmek isterseniz, Labofem’in online dükkanına muhakkak göz atın.

A/SH MAG

www.labofem.com

Bağımsız dergilere meraklı olanlarınız; belki A/SH’i de duymuştur. Sanat ve moda konusunda yaratıcı fikirler veren, yılda 3 kez basılan A/SH çoğunluğunun Zurich’li olduğu bir dergi ekibinden oluşuyor. Sanat direktörü Nadja Abanin ve iletişimci Florence Ritter’ın beraber kurdukları A/SH sadece basılı çıkardıkları dergileri ile değil; moda çekimlerinin dikkatimizi çektiği bloglarıyla da bir o kadar renkli. 3.sayılarının konusu “Oh Boy” diyor; daha fazlasını isteyenleri de A/SH Mag’in erkeklere dair sayısı ile baş başa bırakıyoruz. www.ash-artfashion.com

30


(

EZBER BOZAN KARELER photo essay

Can Dagarslanı Fotoğraf: Can Dağarslanı Yazı: Deniz Yılmaz Modeller: Sophie Bogdan // Marlene Pina Makyaj ve Saç: Maria Boman Asistan: Ece Şeref

biraz Giorgos Lanthimos’un Dogtooth’da yarattığı karakterleri gibiydiler. Ben de kendi evimdeki eşyaların tadına bakmak, objelerle bütünleşmek istedim. Fakat bu hissimden kimseye söz edemedim. Fotoğrafların hikayesini sorduğumda; şunu öğrendim ki aslında uzun bir süreç gerekiyor ve o etkiyi karşıya en iyi şekilde geçirebilmek için önce Can’ın hissetmesi gerekiyor:

“Kendimi gerçekten içinde hayal edebildiğim mekanlar ve çalışırken sanki benim bedenimmiş gibi hareket edebileceğine inandığım, kendi iç dünyama yakın modeller seçmeye çalışıyorum. Öncelikle Sophie Bogdan uzun suredir buluşup çekim yapmak istediğim bir modeldi. İki sene önce Amsterdam’da güzel bir çekim organize etmiştim. Fakat Sophie çekimden 2 gün önce alerjik bir hastalığa yakalandı ve Berlin’den gelemedi. O günden beri gerçekleştiremediğimiz çekim içimizi yiyordu ve ben daha önce gitmiş olsam da, Berlin’e bu çekimi gerçekleştirmek için tekrar gitmeye karar verdim. Ardından ilk işim ikinci modeli bulmak oldu. Çünkü aklımdaki sahneler hep eş gerektiriyordu. Arayışlarımın sonunda Marlene Pina ikinci model oldu. Kafamdaki sahneler ikiye ayrılıyordu. İlkinde geniş alana ve yalın duvarlara ihtiyacım vardı. Bu mekanda daha çok rengi vurgulamayı istiyordum. Bu nedenle endüstriyel bir loft buldum. İkinci mekanın ise bunun tam zıttı dar, bol eşyalı ve karakteristik bir mekan olmasını istiyordum. Bu mekanda objelerle modelleri ilişkilendirmeyi hedefledim. Bu doğrultuda Bauhaus mobilyalarıyla döşenmiş, Londralı asilzade bir çiftin evini buldum.

Modellerle buluştuğumuz anda çok iyi bir çekim geçeceğini hissettim. Çünkü başta da bahsettiğim gibi kendimi onlarda gördüm. Çekimin ilk bölümü loft mekanda gerçekleşti. En nefret ettiğim pembe rengini büyük bir keyifle kullandım. Yine beyaz duvarlarda birçok başka rengi kullandım. Hatta balonlu sahnelerde beyaz duvar önünde, beyaz balonla aynı rengi bile keskin bir şekilde vurguladım. Öğleden sonra ise daha dramatik bir ışıkta bahsettiğim evde çekime devam ettik. O kadar çok kullanabileceğim obje vardı ki çekerken resmen acele ediyordum, bir diğer sahne kafamda canlanıyordu. O günden beri de sürekli iletişim halindeyiz; kim bilir belki bir diğer çekimi İstanbul’da gerçekleştiririz.

31


B

azı anların hissi yıllar geçse de kaybolmaz; o hissi uzun bir süre sonra bile sanki içindeymişsin gibi, o anın bütün detaylarıyla beraber hatırlarsın. Bundan birkaç sene önce Brüksel’de gün batımı sırasında Chopin’in notaları eski bir piyanodan dökülürken; bir arkadaş içerideki mahzenden tarihi (hangi yıllara ait olduğunu şimdi unuttuğum) bir şarap getirmişti. Masada lezzetli yemekler, arkada piyano sesi ve elimizde değerli bir şarap vardı. O an bahçeden gelen esinti, gün batımının turuncusu, evin ahşap zemini ve beni saran her şeyi aklımda dondurup kaydetmiş olmalıyım ki; ne zaman biraz uzaklara gitmem gerekse aklıma gelen ilk sahnelerden biri olur. “O an”ı paylaştığım insanların önemi dışında, mekanların da anılarımın hatırlanabilirliği üzerinde nasıl büyük bir etkiye sahip olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Her şey tam yerli yerindeyse; aynı bir kokteylin tadını tutturmak için her ölçeğin doğru miktarda olması gibi... İşte o zaman o anlar hiç unutulmamak üzere kazınıyor aklıma.

Her gün gördüğümüz onlarca isim arasında bazı isimler vardır ki hemen bir kağıda yazıp, kaydetme ihtiyacı duyarız. Yine bakmak için ya da birileriyle paylaşmak için. Muhtemelen öyle günlerden birinde Can’ın eski fotoğraf serilerinden birine denk gelip; defterime ismini yazmıştım. Daha sonra fotoğraflarına daha yakından bakma ihtiyacı, hatta biraz da o karelerin içine girme hissine kapıldım. Kadınlar dimdik, yalın, çıplak, korkusuz ve bir bütün gibiydiler. Beyaz duvarlardan, üzerine kaktüs dizilmiş ahşap merdivenden ve güneşin yansıdığı koltuklardan daha uzağa gitmek istedim. Rize’ye, Berlin’e, Amsterdam’a... O evlerin içine girdim, kapılardan, pencerelerde geçtim ve karakteristik yüzlerin anlamlarına kendi başıma varmaya çalıştım. Hepsi aynı ama farklı bir şeyi anlatıyor gibiydi.

Berlin’de çekilmiş olan fotoğraflardan oluşan seri en sevdiğim oldu; sanırım yine doğal ışığından, evde yer alan objelerden, iki modelin durgun ifadeliyken bile bu kadar hissi karşıya geçirebildiklerinden kaynaklanıyor. Modellerin sürekli senkronizasyon halinde olmaları, bana çocukken gördüğüm ve neredeyse tüm hareketlerini aynı anda yaptıklarına şahit olduğum ikiz kardeşleri hatırlattı. Modeller, evin her köşesini didikleyip; içindeki bütün sırları dökmek istiyor gibiydiler. Ya da dışarıdaki hayattan bihaber,

32


URBAN GEODE by

pencere

(

Yagmur Rüzgar

Yazı : Deniz Yılmaz Fotoğraf: Yağmur Rüzgar

i Yağmur Rüzgar’ı “Urban Geode” projesi ile tanıdık. Renkli parçalarla duvar aralıklarına dahil olan bir enstalasyon projesinden bahsediyoruz. İstanbul sokaklarında gezerken birden karşınıza duvar çatlaklarını doldurmuş ve sanki yıllardır ordaymış gibi gözüken minik renkli “geode” lar çıktıysa, bu yazıyı okurken de tanıdık bir şeyler hissedecekseniz. Eğer henüz görmediyseniz de; bu projenin nasıl ortaya çıktığını Yağmur ile yaptığımız röportajı okurken keşfedeceksiniz.

i

33


Şu anda bir tasarım stüdyosunda çalışıyorum. Sokak sanatına olan ilgim sebebiyle mezun olunca onunla ilgili bir iş bulmaya çalıştım ve ofis olarak nerdeyse hepimizin bir sokak enstalasyonu işi var. Zaten “şehir planlama” bölümünden mezun olurken de; şehre daha ayrıntılı bir şekilde nasıl müdahale edebilirim? diye sorgulayarak tezimde “kentsel arayüzlerdeki enstalasyonlar” üzerine çalışmıştım. Yaklaşık bir senedir “Urban Geode” projesini yürütüyorum. Ayrıca Berlin’de mimari üzerine yaptıgım stajdan döndüğümden beri de; şehrin verdiği ilhamla yeni projeler üzerine çalışıyorum. Urban Geode projesine nasıl dahil oldun? Bu projenin amacı nedir? Kafamda aynı buna benzer bir enstalasyon fikri zaten vardı. Paige Smith’in işlerini takip ediyordum; Urban Geode de Paige’in bulduğu bir proje aslında. Los Angeles’da bir süre onunla çalışmak için başvuru yaptım, fakat sonra Berlin’e gitmem gerekince buradan yürütme kararı aldım. O bana malzemeleri yolluyor, ben spreyle renklendirip gittiğim şehirlerdeki duvarlara uyguluyorum. Amacına gelirsek de; fikirde “onarma” hikayesi var diyebilirim. Şehirdeki kırıkları, çatlakları bu şekilde onarmak ve dikkat çekmek. Ayrıca her gün aynı sokaktan geçiyorsun ve bir anda karşına böyle bir şey çıkıyor, durup bakıyorsun hatta belki o an senin yanında olan birileriyle paylaşıyorsun. Böyle bir detayın farkına varmak ve önünde durup, incelemek bile güzel bir duygu. Bir de dümdüz giderken durup bakmanı gerektirecek bir şeyin karşına çıkması sokağın normal akışını değiştiriyor. Özetle farkındalık yaratıyorsun sokaklarda. Bugüne kadar bu enstalasyonu hangi şehirlere uyguladın ve nasıl tepkiler aldın? Aslında enteresan tepkiler aldım diyebilirim; örneğin Berlin’de yaptığım terk edilmiş bir binadan bir adam çıktı ve sökmemi istedi. Halbuki tamamen sanata batmış bir şehirde böylesine bir tepkiyle karşılaşmayı

beklemiyordum. Moda’da yaparken esnaf çay ikram etti. Sanırım kişilerin algısına göre değişiyor tepkiler de. Amsterdam, Prag, İzmir, İstanbul, Berlin, Belgrad şehirlerine yaptım. Hep kente yaptığım için İzmir’deki tecrübem biraz daha farklıydı. İzmir’in Yahşibey adındaki bir köyüne gitmiştim bir proje için, teyzelerin amcaların epey bir dikkatini çekti. Yakında da Kopenhag’a gideceğim, orada da tepkileri merak ediyorum.

Peki sence İstanbul’un rengi ne? Çok zor karar vermek; bence tek bir rengi yok. Siyah, altın rengi ve yeşille mavi arasında bir renk olabilir. Bugüne kadar gördüklerin arasında en çok hoşuna giden enstalasyon neydi peki?

Elimde bu parçalardan az kaldı, ancak tabii ki üretime devam edebilirim. Bir yandan da kendim başka bir proje üretip ona odaklanmak istiyorum.

Enstalasyon değil ama şu anda ilk olarak aklıma gelen Blu’nun mural işleri; eleştirel, görsel olarak kuvvetli ve tüm ayrıntıları anlamlı. Berlin’e gittiğimde ilk kez yakından görüp çok etkilenmiştim. Hemen insanlarla paylaşmalıyım diye düşünüp bloguma yazmıştım zaten. Özellikle pembe minik adamlardan oluşan dev murali çok dikkat çekici.

Seçmiş olduğun renklerin bir anlamı var mı?

İstanbul’da sokak sanatına dair seni tatmin eden bölgeler var mı?

Bazılarında var bazılarında yok. Mesela Prag mimarisiyle, verdiği havayla bence bronz bir şehir. O yüzden de bronz renkte yaparak boşlukları doldurdum. Yahşibey’de bir açıdan baktığımda karşıdaki cami ve deniz, hepsi maviydi ve mavi olması gerekir diye düşündüm.

Tabii ki ilk olarak aklıma gelen Yeldeğirmeni. Normalde hiç gittiğim bir yer olmamasına rağmen; bir festivalin bir yeri ne kadar değiştirebildiğine tanık oldum. Oraya gidip tek tek yapılan işleri bulmak hoşuma gidiyor.

Urban Geode projesi daha ne kadar sürecek peki?

pencere

Şu sıralar nelerle meşgulsün?

Yeni bir proje fikri var mı kafanda? Evet tam netleşmese de; yavaş yavaş oluşmaya başlıyor. Aynalarla, yansımalarla ilgili olacak; görseli daha az ama anlamı daha kuvvetli bir enstalasyon yapmak istiyorum.

Son olarak bizi tanıştırmak istediğin sanatçılar var mı? Duygusal ve anlamlı çizimleriyle ilgimi çeken Hyuro, üç boyutlu gibi görünen enstalasyonlarıyla sokaktaki algıyı değiştiren Aakash Nihalani ve sokak objelerini kullanarak yaptığı çalışmalarıyla Mentalgassi. Bir de az önce değindiğim gibi Blu var.

- www.urbanbacklog.tumblr.com -

34


GAMZE YALÇIN

pencere

Mavinin Resmi

Yazı & Fotoğraf: Deniz Yılmaz Çizimler: Gamze Yalçın

2010’da MSGSÜ İç Mimarlık bölümünden mezun olan Gamze, Filipinler’ de geçirdiği 6 ayın sonunda illüstrasyon yapmaya karar verdi. 2011’den bu yana iç mekanlar için illüstrasyonlar üretiyor. 2013’de gerçekleştirdiği Bhutan seyahati sonrası, kafasında bir sergi projesi belirdi. Bu sergilerden üçünü Hollanda’da, birini İstanbul’da düzenledi. Şu sıralar çalışmalarını Karaköy’de bulunan Sumahan’da kurduğu stüdyosundan sürdürüyor. Biz de bu renkli stüdyosuna misafir olduk ve sorularımızın yanıtlarını resmetmesini büyük bir keyifle izledik.

35


2012’den bu yana freelancer olarak, iç mimar kimliğimle iç mekanlar için, projelere yaratıcı konsept çözümleri sunuyorum. İllüstratörlük mesleğimin içinde birkaç alt başlık çıktı diyebilirim. İç mekan projeleri için illüstrasyonlar yapıyor olmak, her projede bana yepyeni hikayeler yazdırıyor.

Genelde çizimlerinde sıkça karşılaştığımız kaküllü bir kız var. Bize biraz O’nu anlatıp, portresini çizer misin? Sanırım o kız benimle büyüyor, değişiyor, sorguluyor, seyahat ediyor. Her seferinde onu biraz daha değiştirmeye çalışıyorum.

Sence mutluluğun rengi var mıdır? Varsa, senin kafanda rengi nedir? Bence mutluluğun rengi mavidir. Çünkü mutlu olabilmek için özgür olmak,özgür olmak için de hayatın anlamlarını keşfetmek gerekir. Bana kendimi keşfettiren renk mavi ve her gördüğümde beni mutlu kılan renk bu. 2010 yılında uzun süre Cebu ‘da (Filipinler) yaşadın. O dönemde senin için orası ne renkti? Orası da maviydi. Baştan aşağı bir mavilik... Gökyüzü,deniz, balıklar, insanların ruhu, kendine has bir mutluluk mavisi içindeydi. Bu, Asya’da gittiğim diğer ülkelerde de beni etkileyen en büyük detay oldu. Gayri safi mutluluk projesi ile yönetilen Bhutan’da gördüğüm hayranlık verici duvar resimlerinde yer alan bulut detayları kendi markamın logo tasarımına yansıdı. Nepal’de gördüğüm dağlardaki dev duvar resimleri, doğa aşkı, şimdilerde yaptığım duvar resimlerime sessizce ilham veriyor.

la kaplandığı… O yolda yepyeni dünyalar keşfetmek isterdim. İstanbul’u ve renkleri düşündüğünde, hangi renkleri hangi semtlerde ararsın? Neden? Benim için özgürlüğün tanımı ve renklerin en önemlisi olan maviyi: daima Adalar’da, yeşili: Sarıyer sahil bölgesi ve Galata - Karaköy civarında, kırmızıyı: Şişli, Taksim gibi daha merkez semtlerde ararım. İstanbul öyle büyük bir şehir ki her köşesinde birçok renkle bir arada karşılaşabiliyorum. Sana her zaman ilham veren sanatçılar kimler? Chopin, Miyazaki ve Gaudi.

Saatler süren bir araba yolculuğu yapacak olsan, nasıl bir yolda ilerlemek istersin? Uzun ince bir yol olsun isterdim, uçsuz bucaksız, gökyüzünün bembeyaz bulutlar-

Yapmış olduğun duvar resimlerini görebileceğimiz mekanlar nerelerde? Sumahan, La Paz Cafe Bar, FlatOfis, The Marmara Bodrum Oteli, Loda, Dut Cafe, Pap İstanbul Pilates, HexagonOrtho ve Erensan.

pencere

Ne kadar süredir illüstratörlük yapıyorsun?

O günlerde her sabah kalktığında gördüğün ilk şey neydi? Deniz, gökyüzü, gün doğuu ve umut dolu bir sonsuzluk.

36


pencere

Virgiana Woolf

37


pencere Karakรถy - 2014

- www.gamzeyalcin.net -

38


. M AV I

mekan

Yazı & Fotoğraf : Deniz Yılmaz

İstanbul’un en sevdiğim yanı; gittiğim her yerde başka şehirlerden izler bulmak. Bir meyhanede meze yerken kendimi Ege’nin bir beldesinde, ya da yıllar önce gittiğim bir sahil kasabında hissedebiliyorum. Şehrin neresinde yaşarsak yaşayalım, denizin olduğu bir şehirde olmak bana huzur ve bazen de tatlı bir hüzün veriyor. Maviyi görmek, mavinin olduğu bir mekanda saatler geçirmek iyi geliyor. Pastaneden seçtiğim atıştırmalıklarımı alıp Ortaköy sahiline iniyorum; kutunun üzerindeki mavi logo bana Yunan adalarında gittiğim küçük bir kafeyi çağrıştırıyor. Lokantadaki mezelerin sergilendiği camlı buzdolabına bakıyorum; bu mezeler en son Datça sahilde yediğim mezelerden neredeyse farksız. Akşamüstü odun fırınında çıtır çıtır lahmacunların piştiği şirin mavi bir mekana giriyorum; kokular başka yerlerden gelmiş de İstanbul’da beni bulmuş gibi. Geceyi arkadaşlarla bir araya gelerek meyhanede sonlandırıyoruz; hafif bir rüzgar esiyor. Ruhum Bodrum’a gidip geliyor.

39


Torte Bakery Pastaneler ne kadar zaman geçerse geçsin; İstanbul’un en sevdiğim mekanları olacak. İstanbul’u anlatan kitaplarda okuduğum pastane hikayeleri ve o pastanelerin içine girince değişen ruh halim belki de pastaneleri bu kadar sevmemde etkili. Pastaneleri; yılların eskitemediği değerli pastaneler, bir de butik olan; samimi havasıyla ilk andan itibaren sizi içine çeken yeni pastaneler diye ikiye ayırırım. Torte de ikinci kısımda yer alan en sevdiğim pastanelerden biri. Ortaköy’ün sakin olduğu hafta içleri, sahile inmeden önce uğrayıp içeriden gelen kokulara karşı koyamayarak kurabiye ve tuzlu çöreklerinden alır, renkleriyle başımı döndüren pasta vitrinine ilk kez görüyormuş gibi bakarım. Butik pastane seviyorsanız; Ortaköy’e en kısa zamanda yolunuzu düşürün. Torte Bakery // Mecidiye Mah. Ambarlıdere Sok. No:1/A Ortaköy

Karaköy Lokantası

mekan

Karaköy’e her gün yeni bir kafe açılıyor ve ben bu hıza artık yetişemiyorum. Ama bazı mekanlar var ki; yıllar geçse de, yeni yerler açılsa da hala sık sık gideceğiniz; İstanbul’a gelen yabancı arkadaşlarınızı götüreceğiniz türden. Karaköy Lokantası’na girdiğim anda, her gittiğimde incelemekten sıkılmayacağım spiral formlu demir merdiveni, zemindeki nostaljik karoları ve tabii ki duvarlarındaki mavi çinileri çok seviyorum. Mekanın içine hakim olan mavi renk; lokantayı öyle bir sarıyor ki; yediğiniz mezelerden, içtiğiniz rakıdan daha bir keyif alıyorsunuz. Karaköy Lokantası // Kemankeş Karamustafa Paşa Mah. Kemankeş Cad. No:37 Karaköy

Datlı Maya Cihangir’de sık sık uğramayı sevdiğim mekanlardan biri, masmavi boyasıyla dikkat çeken, içerideki odun fırınından pide, lahmacun kokularının geldiği Datlı Maya. Firuzağa Camii’nin arkasında yer alan bu sevimli küçük yer bir odun fırınının olduğu girişi, bir de açık mutfağın ve masaların yer aldığı ikinci kattan oluşuyor. Her şey mutfakta gözünüzün önünde hazırlanıyor. Bazen açık büfe kahvaltının, bazen de tepsi kebabının yapılışına tanık olabiliyorsunuz. Taze sebze ve meyvelerle yapılan bol ekşili mevsim salatasını, “Antakya Lahmacunu’nu” ve mezelerini tavsiye ederim. Eğer yediklerinizin doğal olmasına

Datlı Maya // Firuzağa Mah. Türkgücü Cad. 59/A Cihangir

Eleos Restaurant Sadelikten yanaysanız, Yunan ve meyhane kültürünü seviyorsanız; Yeşilköy’deki Eleos Meyhane’yi kısa zamanda denemelisiniz. Eski Yunanca’da “merhamet” anlamına gelen mekan ferah bir bahçeye ve mavi çinilerinin duvarlarını süslediği bir iç kısma sahip. Mavi ve beyazın huzurlu uyumuna kendinizi kaptırıp, özellikle önerilen kalamar dolma, balık kokoreç ve “Eleos Böreği’nden” ısmarlamayı unutmayın. Bazen İstanbul’un kalabalık semtlerinden sıkıldığımızda, böyle bir meyhanede biraz Ege havası almak insana gerçekten iyi geliyor. *Eleos Restaurant’ın fotoğrafı kendi internet sitesinden alınmıştır.

Eleos // Yeşilköy Mah. Yeşilbahçe Sok. No:9 Bakırköy

40


. Y ES , IL

mekan

Yazı : Nihan Betül Arıcı Fotoğraf : Deniz Yılmaz

Yeşilin anlamı en çok “huzur” kelimesiyle eşleşiyor benim için. Sonra onu doğa takip ediyor ve bir bütün oluyorlar. Yeşil doğa, doğa ise hayat benim için. Ağaçların altında, yeşilin arasında kitap okumak ya da kahve yudumlamak her zaman huzur veriyor, özellikle de bizim gibi büyük şehirde yaşayan insanlara... Yeşil bir de İtalya’yı çağrıştırıyor bana... Burada kıymetini bilemeyişimizden; yeşili bulmaya, ruhum arada oralara gidiyor. Aynı zamanda hüzünlü bir şey yeşili düşünmek. Sonbaharı ya da sonbaharda azalan yeşili getiriyor aklıma. Bir kaybediş gibi, yeniden ortaya çıkacağını bildiğin bir kaybediş...

41


Cafe Lumiere // Kuloğlu Mah. Altıpatlar Sok. No: 7 Cihangir

Mums Cafe

Cafe Lumiere

Karaköy’ün en gözde yerlerinden biri olan, Fransız Geçidi’nin girişindeki tarihi bir binada yer alan Mums Cafe İsveç konseptinden yola çıkarak tasarlanmış. İsmini İsveççe “lezzetli” anlamına gelen Mums kelimesinden alan kafede Mums yeşili rengi ağırlıkta. Kafenin en gözde tatlılarından biri olan mascarpone peynirli-limonlu cheesecake’i oldukça hafif ve lezzetliydi. Eğer siz de Karaköy’ün tarihine tanık olmak istiyorsanız dışarıdaki masalarında oturup, aynı zamanda nefis kokulu kahvelerini yudumlayabilirsiniz. Hafta sonları ise; bu kafede arkadaşlarınızla birlikte brunch keyfi yapabilirsiniz.

Çukurcuma’da biraz daha gezintiye çıkarsak eğer, 200 yıllık Ermeni binasında yer alan Cafe Lumiere ile karşılaşıyoruz. İsmini 1895 yılında sinemada gösterilen ilk film olan “Trenin Gara Girişi” ni çeken Lumiere Kardeşler’den alıyor. Kafede sinemaseverler için de film gösterileri gibi projeleri mevcut. Kafenin bir diğer güzel özelliği ise 27 çeşit kahve seçeneğinin bulunması. Seçmiş olduğunuz kahvenizi yudumlarken, yeşilliklerin arasında ve ağaçların gölgesinde kitabınızı okuyabilir veya arkadaşlarınızla sohbet edebilirsiniz. Özellikle yazları bahçesinin çok keyifli olabileceğini belirtmek isterim. Renkli sandalyeleri, duvara yaslı bir şekilde duran eski mavi bisiklet ve yeşilliklerin arasında serin ve huzurlu bir gün geçirebilirsiniz. Sonbahar geldi diye de üzülmeyin; bu güzel mekanın bir de iç kısmı mevcut.

Cafe Cuma Yeşiliyle ünlü bir diğer mekanımız ise Cafe Cuma. İsmini, Çukurcuma’nın Fransızca antika haritalarında geçen ve aynı zamanda Cuma anlamına gelen Djouma’dan alan Cafe Cuma, Çukurcuma’nın nostaljik sokağındaki 130 yıllık bir binada yer alıyor. Yaz aylarında yeşillikler içerisindeki bahçe bölümünde kış aylarında ise; 2. katında bulunan kanepelerinde vakit geçirebilirsiniz. Her gün değişen öğle menüsünden lezzetli seçimler yapabilir veya atıştırmalıklarından tadabilirsiniz. Özellikle “zeytinyağlı tabağının” çok lezzetli olduğu konusunda garanti verebilirim. Ayrıca “soğuk çilekli ıhlamur çayını da” tatmanızı öneririm. Hafta sonlarında ise arkadaşlarınızla birlikte gidip, ekşi hamur mayasından yaptıkları ekmekleri eşliğinde güzel bir kahvaltı yapabilirsiniz.

Cafe Cuma // Firuzağa Mah. Çukurcuma Cad. No: 53/A

mekan

Mums Cafe // Kemankeş Karamustafa Paşa Mah. Fransız Geçidi Sok. 1/16 Karaköy

Limonlu Bahçe Beyoğlu’nun ara sokaklarında belki de yeşilliği göremeyeceğinizi sandığınız bir alanda limon ağaçlarının arasında karşınıza çıkan bir kafe Limonlu Bahçe. İsminden de anlaşılacağı gibi adını bahçesindeki limon ağaçlarından almış. Yeşile hasret kalan İstanbulluların, gece-gündüz vakit geçirebilecekleri rahat ve huzurlu bir mekan. Bir de hayvanları, özellikle kedileri seven bir kişiliğe sahipseniz, Limonlu Bahçe sizin için doğru bir adres. Zengin bir yemek ve içecek menüsüne sahip olan kafenin özellikle limonatalarını ve makarnalarını tatmanızı tavsiye ederim.

Limonlu Bahçe // Tomtom Mah. Yeniçarşı Cad. No:74 Galatasaray

42


SA RI

mekan

Yazı : İpek Çakmak Fotoğraf: Deniz Yılmaz

Mavi huzur, sarı hız, kırmızı dikkat, beyaz saflık derler... Renklerin kişiler üzerindeki etkisine hep inanmışımdır. Ama sarı rengin bende hızlı olma isteği yaratmanın aksine, dingin ve huzurlu bir his yarattığı gerçeğini de göz ardı edemem. Sırf sarı renk bir detay bulduğum için severim bazı mekanları. Mekanlar vardır gittiğimde huzur bulduğum, dostlar vardır birlikteyken huzura erdiğim, bir de renkler vardır gördüğümde huzur dolduğum... Bir yere gitmek için çok fazla sebep arayanlardan olamadım hiç. Çok küçük bir bahanem olması hep yeterliydi benim için. Bazen sadece kahvesini, bazen mekan çalışanlarını sevdiğim ya da bazen sadece dostlarımla hoş vakit geçirdiğim için gittim. Beklentisi çok yüksek kişilerden de olamadım hiç. Belki de bu yüzden gittiğim yerlerden hep mutlu ayrılan biri oldum. Birinci önceliğim hep huzur oldu ve o da hiç eksik olmadı zaten.

43


Limonata Apartment // Abdi İpekçi Cad. Bostan Sok. No:13 Nişantaşı

Manuel Deli & Coffee

Limonata Apartment

Sırf kahvesine duyduğum merak ve sarı renk logosu için koşar adımlarla gittiğim bir akşam keşfetmiştim Cihangir’deki Manuel Deli & Coffee’yi. Hem Aeropress, Chemex, Syphon gibi birçok kahve demleme tekniği ile hazırlanan “Third Wave Coffee” içebileceğim, hem de leziz şarküteri ürünleri bulabileceğim bir yerle karşılaşmıştım. Manuel’de dünyanın çeşitli butik kahve dükkanlarından alınmış çekirdeklerle yapılan kahveler içmek de mümkün. Ziyaretlerimden birinde, 2013 Cup of Excellence ödüllü “La Divina Providencia’yı” denemiştim. Tadı gerçekten inanılmazdı. Ayrıca, hamur hazırlık süreci 3 günü bulan ve şarküteri reyonundaki taze ürünler ile hazırlanan “tava pizzaları” ise bende Manuel’e düzenli olarak gitme isteği yarattı diyebilirim.

Ne zaman neşeli bir gün istesem, kendimi Limonata Apartment’ta buluyorum artık. Çocuklar kadar şen olabiliyorum burada. Bir apartmanın girişinde olması ve mahallede bir komşu hissi yaşatmasından mıdır bilmiyorum ama, çocukken mahalledeki dondurmacıya gittiğim, bakkaldan çikolata aldığım anılarımı canlandırıyor bu mekan. Sarı ve neşeli limonata içeceğinin de çocukluğumu hatırlatıyor olması kuvvetli ihtimaller arasında. Menü önüme geldiğinde, hangi birini yiyeceğimi şaşırdığım klasik kararsızlık hallerim Limonata’da kronik bir hal alıyor. Çünkü 2 ayda bir müşterilerden alınan geri bildirimlere göre hazırladıkları harika “interaktif menü konsepti” beni iyice zorluyor. Ancak vazgeçilmezim “Kendini Cheesecake Zanneden İrmik Tatlısı” adlı tatlı ise her defasında söylediğim seçeneklerden biri oluyor.

Nano Cafe Söz konusu kahve ve sarı renk olduğunda, akıllara Karaköy’deki sarı sandalyeleriyle dikkat çeken Nano Cafe geliyor, biliyorum. Kaos Köksal, Latince “çok küçük” anlamına gelen, sevimli Nano’yu çok yakın zamanda devraldı. Çocukken kahve ve tatlı satacağı küçük bir mekanı olsun ister Kaos. Yıllar sonra bir gün karşısına Nano gibi bir fırsat çıkınca, dayanamaz ve bu işe atılır. Gurme lezzetler ve iyi kahve sunmak ister burada. Bu amaçla, “Douwe Egberts” kahve çekirdeklerini alır ve her daim kendi kavurur. Ayrıca çok da titizdir; barın arkasına kimseyi almaz, her müşterisine büyük bir özveri ve keyifle kendi kahve hazırlar. Kendisi soğuk kahveyi dev boy 400 ml. bardaklarda içmeyi sevdiği için misafirlerine de bu şekilde sunum yapar. Unutmadan söylemeliyim; ufak etkinliklere ev sahipliği yapmaya da başlamışlar, ilgilenenlere duyurulur.

Noi İstanbul

mekan

Manual Deli & Coffe // Cihangir Cad. 23A Cihangir

Gin ve lime suyuyla yapılan sarı renkli, fresh kokteylleri hep çok sevmişimdir. İşte tam da bunlardan biri olan “Summer Cooler” kokteyli için gitmeyi çok sevdiğim bir mekan var; o da Noi İstanbul. Noi benim için, evimin mutlu arka bahçesi, her daim taze, sağlıklı ve leziz yemek çeşitleriyle aynı zamanda evimin mutfağı ve İstanbul’daki en güzel akşamlarım anlamına geliyor. Bu mekanda yeşilliklerin içinde keyifle oturup, dostlarla bitmek bilmeyen sohbetlere eşlik ediyorum. Bence sarı renk; kokteyldir, eğlencedir, güneştir, sıcaktır, yazdır, aynı zamanda ağaçtır, düşen yapraktır, kışın habercisi sonbahardır ama hep dosttur, huzurdur, mutluluktur. Şu an elimde duran bu leziz, sapsarı Summer Cooler’ı tüm dostlarıma ve bu yazıyı okuyan herkese kaldırıyorum! Neşeniz daim olsun! *Noi İstanbul’un fotoğrafı kendi internet sitesinden alınmıştır.

Nano Cafe // Müeyyedzade Mah. Arapoğlan Sok. Serçe Çk No:2 Karaköy

Noi İstanbul // Otlukbeli Cad. Bebeköy Sok. No 4 Etiler

44


K IRMIZI

mekan

Yazı: Serra Duran Fotoğraf: Deniz Yılmaz

Kırmızı; insanoğluyla umarsızca alay eden, algının imgeyle sürüklenip geçmiş zamanda yolculuk etmesine sebebiyet veren edepsiz ancak esrarengiz bir renktir. Bir renkten çok daha fazlasıdır kırmızı. İnsan teninin yumuşaklığına bürünmeyi başarabilmiş hislerin somut halidir. Herkesin harcı değildir kırmızıyı taşımak. Sıkça tercih edilmemesinin sebebi de budur. Şiddeti, kutsallığı, şeri, şehveti, görsel gücü, acıyı, elemi, dişiliği, ölümü, sanatı, tenselliği, skandalı, tutkuyu, dokunsallığı, arzuyu, yasağı, lüksü, yoksulluğu, dini, mutluluğu, cinselliği, kanı, arzuları, kötücüllüğü, hassasiyeti ve sıcaklığı içinde saklayan duygusal ve fiziksel bir tabunun dışa vurumudur. Bedri Rahmi, Aşık Veysel’e sorduğunda renkleri, ozanın yalnızca babasının kafa kağıdında yazılmış bir satır kan rengi yazıyı hatırlaması gibi; tüm renkler gider, kırmızı baki kalır. Bu bölüm kırmızılarını çekinmeden taşıyabilen dört cesur mekan hakkında.

45


Wolf Junior

Kuzguncuk, el değmemiş mimarisiyle ziyaretçilerine zamanda yolculuk yaptıran nadir semtlerden biri. Vakit ayırıp bu yolculuğa katılanlara da saklı kutularını açmaktan çekinmiyor. Kuzguncuk Balıkçısı ise bu kutulardan yalnızca biri. Semtin nostaljik dokusu içinde sırıtmadan kendine yer edinmeyi başarabilmiş, kırmızısını ustaca saklayan bir durak. Bir zamanlar yayınlanan Perihan Abla dizisinden adını alan sokağın girişinde karşılıyor bizi Kuzguncuk Balıkçısı. İçeri girince anlıyoruz ki, kırmızıyı taşıma görevini tüm yükü çeken sandalyeler üstlenmiş. Ancak kareli kırmızı beyaz masa örtüleri de eşlik ediyor sandalyelere. Leziz “balık çorbası”, “paella” ve “hamsi tava” gibi geleneksel lezetler de gelince soframıza davetkar bir ziyafet ortaya çıkıyor. Bu semte gitmek için sebep oluşturan, yeni ve eskiyi kesiştiren Türk kırmızısı, Kuzguncuk Balıkçısı.

Kırmızıdan bahsedip de sofistike New York’lu kırmızıyı es geçmek olur mu? Brooklyn asıllı “Waffle and Wolf ’un” varisi Wolf Junior, yaratıcıları Daniel Richardson ve Arman Şen tarafından Pera’sıyla, tarihi dokusuyla bütünleşmiş Meşrutiyet Caddesi’ne konumlandırılmış. Göz kamaştıran metalik kırmızıyı taşıma yükü bu kez sandalyelere devredilmiş. Yemeklere gelince... Hiç tuzlu waffle yediniz mi? Cevabınız “hayır” ise, gidin bir deneyin derim. “Somon fümeli waffle”, “dana kıymalı waffle”... Kulağa pek bir yabancı gelse de şef Özgür Önol tarafından Türk standartlarına göre yeniden düzenlenmiş. Bir diğer lezzet ise gravyer, beyaz peynir ve keçi peyniriyle hazırlanan “mac and cheese”. İnce zevkli kimselere hitap eden, donanımlı New York kırmızısı, Wolf Junior.

San Lazzoro Tratoria

Flavio

Şehrin bir başka ucunda, Cihangir Caddesinde yavaşça ilerlerken demirbaşlardan Kaktüs Kafe’nin yanında son derece göz alıcı bir kırmızı dikkatimizi çekiyor. Kırmızı beyaz San Lazzoro Tratoria yazılı branda, brandanın altına özenle yerleştirilmiş tahta masalar ve masaların üzerine serili kırmızı beyaz pötikareli örtülerle tamamlanıyor resim. Adından da açıkça belli olacağı üzere sıcak kanlı, sohbeti keyifli İtalyan kırmızısıyla karşılaşıyoruz bu sefer. Mutfak işin ehli İtalyanlara emanet olunca, seçenekler sonsuz. “Capricciosa pizza, Cicciolina pizza, kuşkonmaz ve somonlu salata”... Final olarak da tadı damakta kalan İtalyan Şef Rocco’nun elinden çıkma, aslına sadık tiramisu. Güler yüzlü servisi, ev atmosferindeki dekoru ile ziyaretçilerine bir aile olduklarını hissettiren İtalyan kırmızısı, San Lazzoro Trattoria.

Fazla uzaklaşmadan, tünele doğru başka bir kırmızının peşine düşüyoruz. Sabahları ‘Milanese’ pizzacı kimliğiyle turistlerin öğle yemeği için favorisi, Asmalımescit bekçilerinin iş çıkışı kahvelerini yudumlayıp, soluk aldıkları bir durakken; akşamları müziğin yükselen sesiyle çeşitli kokteyllerin, hatrı sayılır İtalyan şarabının ortaya çıktığı müdavimi bol, dinamik, eğlenceli, sıcak bir bardır. Gün ışığında sevimli kırmızı beyaz puantiyeli masa örtüleri üzerinde en leziz “Diavola pizzayı, Panzerotti’yi” yediğimiz yer, gece baştan çıkarıcı kırmızı ışığı altında gözlerimizi kapayıp kulağımızda iyi müzikle, bedenimizi dansa bıraktığımız yer. Dans alır götürür insanı renkten renge. Tensel ve duyumsal ifadelerin vücut bulduğu İtalyan kırmızısı, Flavio.

mekan

Kuzguncuk Balıkçısı

Kuzguncuk Balıkçısı // İcadiye Cad. Perihan Abla Sok. No:3 Kuzguncuk

Wolf Junior // Meşrutiyet Cad. No:64 Kordova Apt. Şişhane

San Lazzaro // Cihangir Cad. 16/B Cihangir

Flavio // Asmalımescit Mah. İstiklal Cad. Gönül Sok. No: 1/A - 3/A Beyoğlu

46


Melodiler Eşliğinde Crostini ve Smoothie Hazırlayan : Deniz Özdağ Fotoğraf: Deniz Yılmaz

T

Bazı insanlar yemek yapmaktan ve çeşitli tatlar denemekten büyük keyif alırlar. Deniz ile bir araya geldiğimizde bunu bir kez daha fark ediyorum. Arka planda çalan Deniz’in sonbahar için oluşturduğu playlisti eşliğinde ekmek dilimleri üzerine en renkli tatlarımızı serpiştirip, güzel bir öğle vakti geçiriyoruz.

T

Kurutulmuş domatesli ve biberli crostiniler

keşif

Malzemeler: 2 dilim keçi peyniri 50 gr kurutulmuş domates (yağda bekletilmiş hazırlardan kullanabilirsiniz) 1 adet sarı California biber 1-2 diş sarımsak 10-12 yaprak taze fesleğen (ince kıyılmış) ½ su bardağı ceviz Zeytinyağı Tam buğday ekmeği • Dilimlediğiniz ekmeklerin üzerinde hafifçe zeytinyağı gezdirin ve 180 C’ye ısıtılmış fırında 3-4 dakika kadar bekletin. • Fırında hafifçe kızarmış ekmeklerin üzerini sarımsakla ovun. Kızarmış ekmek üstleri rende görevini görecektir. • Taze fesleğenleri ince kıyın, dolmalık biberi ve kurutulmuş domatesleri şeritler halinde doğrayın. • Bir kasede ufaladığınız keçi peynirlerinin yarısını, fesleğenleri ve kurutulmuş domatesleri hafifçe karıştırın. Başka bir kasede ise kalan keçi peynirini, kırık cevizleri ve biberleri karıştırın. • Harçları ekmeklerinizin üzerine yayın ve üzerinde hafifçe zeytinyağı gezdirin. İsteğe göre taze çekilmiş karabiber ile tatlandırın.

47

Yabanmersinli Smoothie (2 kişilik) Malzemeler: 2 su bardağı taze yaban mersini 1 su bardağı süt 1 su bardağı badem sütü 2-3 yemek kaşığı yoğurt 1 adet muz 1 büyük dilim karpuz Bütün malzemeleri bir blender’a ekleyin ve yüksek devirde çalıştırın. Malzemeler parçalanıp koyu kıvam alınca bardağa aktarabilirsiniz. Kullandığınız meyveler ve süt yeterince soğuk değilse birkaç adet buzla da servis edebilirsiniz.


keşif Kayarken sadece bir noktadan diğerine gitmek değil amaç, o esnada sokaklara, yollara ait olmak.

48


keşif

. ÇIZENBAYAN Elif Tanverdi Santiago Anıları i Çizenbayan blogu ile tanıdığımız Elif, bazen de “Gezenbayan” olarak karşımıza çıkıyor ve gezdiği yerlerle bize ilham vermeye devam ediyor. Yeni mimari projeleri, müzik festivalleri ve seyahat planları arasında yakalayabildiğimiz Elif ’e Santiago başta olmak üzere, gezilerine dair sorular sorduk. O da, o anları yeniden yaşayarak yanıtladı.

49


Santiago dönüşü zamanımın çoğu taşınma işleriyle geçti. Onun dışında bloguma vakit ayırmaya çalışıyorum. 4 ay boyunca Güney Amerika’dayken yazdığım yazılarımı da toparlayıp bloguma aktarıyorum yavaş yavaş. Bir süreliğine Şili’deydin. Nasıl ortaya çıktı orada yaşama fikri? İlginç bir şekilde Şili benim aslında çocukluk hayalimdi. Öğretmenimiz laf arasında “Şili’ye Özgürlük” diye bir laf etmişti ve bunun üzerine sınıf olarak bir hafta bu cümleye takılı kalmıştık. Eve gidince aileme “Ben Şili’ye gitmek istiyorum” demiştim. Onlar da şaşırıp, bu fikrin nerden çıktığını sormuşlardı. Asıl hikayeye gelecek olursam da; asıl mesleğim mimarlıktı. Fakat aktif olarak mimarlık yapmıyordum, blog yazıyordum. Gezi olayları sırasında bloga ara vermek durumunda kaldım. O esnada Berlin’deki mimar arkadaşlarımın başka bir mimar arkadaşı ile tanıştım. Şilili partneri olduğunu öğrendim. Üniversite yıllarımda Şili’deki ofislere CV’mi yolladığımdan bahsettim laf arasında. O da ortağından bahsetti ve istersem Şili’ye gidebileceğimi söyledi. Ocak ayına kadar Berlin’deki ofiste çalıştım. Ocak ayında da Berlin’de çalışıp sonra da İstanbul’a gelip, toparlanıp 2 ay sonra Santiago’daki ofise çalışmaya gittim. Santiago’nun en çok nesinden etkilendin peki? Mimarisi süperdi. Zaten mimari anlamda en iyi şehirlerden biri Santiago. Üniversite yıllarında da zaten mimari dergilerde Şili’li mimarların yaptığı işleri görüp iç geçirirdim. Çok deprem olan bir yer olmasına rağmen gökdelenleri ile ayakta durmasını bilen bir ülke. Bir de oradaki yerel malzemeyi kullanarak yapıyorlar binaları, o bakımdan da çok hoşuma gidiyor. Hem teknolojiyi çok iyi kullanıyorlar, hem de görüş bakımından yeniliklere çok açıklar. Benim için okul gibiydi orada geçirdiğim dönem; içinde yer aldığım projeler sayesinde çok şey öğrendim diyebilirim.

Ne kadar süre kaldın, nereleri gezme fırsatın oldu? 4 ay kaldım. Ocak ayında Hindistan’da gerçekleştirilmek üzere bir mimari proje üzerinde çalıştık. Şubat ayı da onların tatilleri olduğu için izin alıp bir süreliğine gezdim. Sırt çantamı aldım ve Şili’nin en kuzeyine doğru yola çıktım. Tek başıma yola çıktım ama yolda birçok insanla tanıştım. İki hafta gezerim diyordum ama 35 gün sürdü... Şili’nin kuzeyi, Bolivya ve Peru’nun güneyini gezdim. Peru’nun amazon bölümüne ve Lima’ya gitmedim ama... Onun yerine Peru’da daha uzun süre kalarak ilginç deneyimler yaşadım, ainlere katıldım... Genelde zaten tatillerimde kısa kısa bir yerlerde kalmaktansa, uzun süre az yerde kalmayı ve daha çok deneyim yaşamayı tercih ediyorum. Santiago denilince aklına gelen ilk görüntü nedir? Dağ ve arkasında batan güneş. Gün batımı bakımından beni gerçekten çok etkilemişti. Santiago ve Güney Amerika gezinde yaşadığın ve unutamayacağın bir anın var mı? Var aslında bir tane, biraz mide bulandırıcı ama... Şili’nin en kuzeyinden, Peru’nun en güneyine gidecektim. O esnada yolda birkaç kızla tanıştım ve birlikte gitmeye karar verdik. Bir otobüs terminalinde çok pis bir tuvalete girme durumunda kaldım. Hatta girmesem mi diye uzun süre düşündüm fakat Peru’da daha da kötü bir yerle karşılaşabilirim korkusuyla zorla da olsa girdim ve kalkarken telefon cebimden tuvaletin içine düştü. Peru’da birileri ile buluşacaktım ve telefon olmadan imkan yoktu bütün bu görüşmeleri vs. ayarlamaya. O an çat diye sokup aldım ve suyun altına sokup yıkadım. İlginç bir şekilde çalışmaya devam etti. Kolonyalı mendillerle sildim ve kullandım ama bir süre elimle bir şey yiyemedim psikolojik olarak etkilendiğim için. Sonra da ilginç bir şekilde çalışmayan tuşu da çalışmaya başladı :) Hatta sonra şükrettim, bozulabilirdi de çünkü...

Gezerken onca şey görüyorsun. Tüm bunları daha sonra blogunda paylaşmak için nasıl bir yöntem uyguluyorsun ve kaydediyorsun? Four Square’de sürekli check in yapıyorum. Tumblr hesabım üzerine kısa kısa notlar alıyorum. Fotoğraf çekiyorum sık sık ve o çektiğim fotoğraflar sayesinde de hatırlıyorum birçok şeyi. Microblog dediğimiz Instagram vb. gibi yerlere de fotoğraf koymak işe yarıyor. Bir de tabi kısa kısa notlar tutuyorum bazen. Kafandaki Santiago hangi renkte ya da renklerde? Pembe. Efsane bir gün batımı olduğu için... Peki genel olarak seni seyahatlerinde hangi renkler çekiyor? Aslında çok zor karar vermek. Şehir gezmek de çok zevkli, doğayla iç içe yerler de... Yeşil de, mavi de, gri de çok güzel. Örneğin; Berlin gri bir şehirdir ama onu renkli yapan insanları, sokak sanatı, partileri...

keşif

Şu sıralar neler yapıyorsun?

Güney Amerika’ya gitmeyi düşünenlere ne gibi tavsiyeler verirsin? Öncelikle tek yön bilet almaları ve otobüsle gezmeleri. Mesela şöyle bir örnek vereyim benim bir uçak biletim olsa 2 gün sonra dönecektim kaldığım yerden ama böyle daha özgür bir şekilde dilediğim gibi şekillendirebildim gezimi. Plan yapmadan çıkmak her zaman en iyisi bu anlamda. Ayrıca az eşya, sırt çantası ve iklim farklılığından; örneğin gündüz çok sıcak geceleri çok soğuk ve bazen de yağmurlu olduğundan trekking giysileri götürülmeli. Bir de insanlara açsınlar kendilerini; çünkü herkes çok yardımsever ve sıcak. Seni yakın zamanda hangi şehirlerde göreceğiz? Prag olacak yakında, bir de yine Berlin’e gidip oradaki patronumla kafamızdaki şeyleri oturtmak için buluşmak istiyorum. Ayrıca Sziget Festivali için Budapeşte’ye gitmeyi planlıyorum.

- www.cizenbayan.com -

50


PARiS’TE BiR GÜN L’Etoile Manquante Paris’e adımımızı atar atmaz en sevdiğimiz bölgelerden biri olan Le Marais’de buluyoruz kendimizi. Bu bölgeye her gelişimizde ayrı bir tat alıyoruz. Falafel yiyip, kafelerinde oturup sohbet etmek, sonra kitapçılarını gezmek ve en son da ikinci el dükkanlarına uğrayıp alışveriş yapmak çok keyifli. L’Etoile Manquante’de atıştırmalıklar eşliğinde kahvemizi yudumlayıp, bir yandan da önümüzden geçen insanları seyrediyoruz. Bu mekan özellikle de sonbaharda çok huzurlu. Yağmur damlaları tentesine vururken, önümüzden ıslanmaktan korkmayan insanlar geçip duruyor. Öyle bir anda, bu bölgeyi ne kadar çok sevdiğimizin farkına bir kez daha varıyoruz.

keşif

34 Rue Vieille du Temple, Le Marais

Le Loir dans la Théiére Duvarlarında rengarenk afiş ve posterlerin yer aldığı, içeriden mis gibi çay kokularının geldiği bir “çay evi” Le Loir dans la Thiere. Meşhur tatlısı “lemon meringue”yi çok şekerli tatlılar sevenler için tavsiye ederiz. Tatlılarının yanında, birbirinden çeşitli çaylar sunan bu kafenin en sevdiğimiz yanı ortamı oluyor. Yağmurdan kaçıştığımız bir sonbahar akşamüstünde, bu kafeye sığınıp, aromalı çaylar eşliğinde sohbet etmek çok güzel. Bir de belirtmekte fayda var; eğer Fransızca bilmiyorsanız giderken yanınıza bir sözlük alın çünkü garsonların hiçbiri İngilizce konuşmuyor.

Les Mots A La Bouche Seyahate gittiğiniz her şehirde sokak sokak kitapçı geziyorsanız; Le Marais’deki bu renkli kitapçı da uğramanız gerekenler arasında. Özellikle moda ve fotoğrafçılık konusunda çok iyi kitaplar bulacağınız Les Mots A La Bouche’un ilk katını gezdikten sonra, alt katında da sanat-tasarım ve “coffe table book” bölümündeki kitaplara bakmayı unutmayın. Ayrıca burası Paris’in en büyük “queer” kitabevi olarak da geçiyor. LGBT kültürüne dair dergi, kitap, CD ve çizgi romanların arasında hemen dikkatimizi Robert Mapplethorpe yayınları çekiyor. 6 Rue Sainte-Croix de la Bretonnerie, Le Marais

51

3 Rue des Rosiers, Le Marais


Passage des Abbesses Sokak sanatı için Paris’in en sevdiğimiz iki sokağı var: Biri rengarenk grafitilerle donatılmış Belleville’deki Rue Denoyez, diğeri de Montmartre’daki Passage des Abbesses. Montmartre “tepedeki rüyalar ülkesi” hissiyatını veren bir bölge. Atmosferi diğer bölgelerden çok farklı ve eğer turistik kısım Place du Tertre’yi değil de daha gerideki sokakları gezerseniz bambaşka sürprizlerle karşılaşırsınız. Küçük kafeleri, manavları, butikleri, pastaneleri ve ara sokaklardaki atölyeleri ile daima sanatseverlerin de tercih ettiği bir bölge. Sokak sanatçıları da boş buldukları duvarlara enstalasyon, graffiti ve stencil yapmayı ihmal etmemişler.

keşif

Passage du Abesses Montmartre

La Palette Saint Germain bölgesinde favorimiz kesinlikle La Palette! Ecole des Beaux-Arts yakınlarında yer alan, yere dökülmüş yaprakları takip ettiğinizde karşınıza çıkan bu kafe size nostalji yaşatacak türden. Bahçesi güllerle donatılmış, rengarenk bir girişe sahip. Zamanında Picasso’nun, Cézanne’ın bu kafede nasıl vakit geçirdiklerini hayal ederek, doyurucu “şarküteri tabağından” söylüyoruz. Kafenin bulunduğu bu sokak ve paralel diğer sokaklar Saint Germain bölgesinin en sakin, en huzurlu sokakları. Burası da bir sonbahar akşamı vakit geçirmek için en güzel adreslerden biri.

La Maison Rose

43 Rue Seine, Saint Germain

Pembeye boyanmış binasıyla dikkatimizi çeken La Maison Rose, Montmartre’ın daha sakin bir kısmında yer alıyor. Çok bakımlı ve rengarenk çiçeklerle donatılmış, film setleri için kurgulanmış gibi dizilmiş evlerin sırasında yer alan bu pembe kafede lezzetli bir yemek yiyebilir, şarabınızı yudumlayabilirsiniz. Mevsim ne olursa olsun, unutmayalım ki Paris’in kafeleri sokaklara açılıyor ve sonbaharda bile Parisliler böyle kafelerde vakit geçiriyorlar. Bu kafenin çalışanlarının sıcakkanlı ve güler yüzlü olduğunu da belirtelim. 2 Rue De L’abreuvoir, Montmartre

52


FİLM

Yazı : Emre Eminoğlu İllüstrasyon : A. Faysal Altunbozar

AMERICAN BEAUTY Sam Mendez 1999 HER Spike Jonze 2013 JUNO Jason Reitman 2007

“I feel like I’ve been in a coma for the past twenty years. And I’m just now waking up.”

“Can you feel me with you right now?”

“LiBeRté”

film

“The plus sign looked more like a division sign so I remain unconvinced.”

LAURENCE ANYWAYS Xavier Dolan 2012

Henüz filmin ilk sahnesinde, planlanmamış hamileliğinin habercisi olan testin doğruyu söylediğine emin olmak için litrelerce portakal suyu içerken izliyoruz Juno’yu. Bu zor anda yüzünde öfke ya da çaresizlik yok. Sadece bir planı olmasını ve bir kez, yalnızca bir kez kaybettiği o kontrolü bundan böyle elinde tutmayı istiyor. Bebeğinin babası en yakın arkadaşı olsa da, kendisi okula devam etmesi gereken bir liseli olsa da ve ailesine açıklaması gereken birçok şey olsa da kürtajın bu plana dahil olmasını istemediğinden de emin. En yakın arkadaşı ile geleceğinin ne olacağını bilmek istiyor. Bebeğini evlatlık vereceği aileyi seçmek, sevmek; hatta müzik zevklerinin onunki kadar iyi olduğuna emin olmak istiyor. İster her şeyin başındaki o portakal suyunun ister hamileyken giydiği o çizgili tshirtün rengi olsun; turuncu tüm duygusal gücü, sıcaklık ve mutluluğu ile tam da böyle bir genç kadının rengi işte.

53

2013 sinemasının görsel ve duygusal anlamda en zengin filmlerinden Her, görebileceğiniz en güzel renk skalasına sahip filmlerden aynı zamanda. Duygusal yazar Theodore, üstesinden gelemediği ayrılığı sonrası içinde bulunduğu boşluğu yeni işletim sistemi Samantha ile dolduruyor. İki insan arasındakinden farksız inişleri ve çıkışları olan bu ilişkiyi Spike Jonze’un diyalogları, Joaquin Phoenix’in performansı ve Scarlett Johansson’un kusursuz seslendirmesi ile izliyoruz. Theodore için derinlikle düşünülerek seçilmiş gömlek renkleri ve Hoyte von Hoytema’nın ustaca görüntüleri eşlik ediyor tüm duygulara. Yapay zekanın duyguları olup olmadığını, bu duyguların renkleri ya da müziğinin ne olduğunu ve tabii Siri’nin Samantha’ya dönüşeceği günlerin hiç de uzak olmadığını düşünmemek elde değil.

American Beauty, banliyöde yaşayan sıradan bir Amerikan ailesinin kapısından içeri sokar bizleri. Lester Burnham, bir gün ortayaş krizinin hayatını değiştirmesine izin vermiş ve işinden ayrılarak bir fast-food restoranında çalışmaya başlamıştır. Karısına olan nefretini saklamamaya, kızının arkadaşı Angela’ya olan ilgisini göstermeye de karar vermiştir aynı zamanda. Film, rengini Lester’ın fantezisinin bir ürünü olan kırmızı gül yapraklarından alır. Ana renklerden biri olmanın yanında, nasıl baktığınıza göre değişen birçok anlamı vardır kırmızının: Aşkın rengidir, tutkunun rengidir, cesaretin rengidir, nefretin rengidir, kanın rengidir... Ve neyi gördüğünüzü düşünürseniz düşünün, filmin de dediği gibi, hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

Erkek bedenine hapsolmuş bir kadın Laurence. Dahası, olduğu gibi bir kadın olmanın ve bunu etrafındakilere açıklamak zorunda hissetmenin yanında, yıllardır birlikte olduğu kız arkadaşının da kendisine bir kadın olarak kabul etmesini diliyor. Genç ve yaratıcı yönetmen Xavier Dolan üçüncü filminde, kendi yeteneklerini Melvil Poupaud’nun oyunculuk yeteneği ile birleştirerek görsel açıdan kusursuz, büyüleyici sahnelerle bezeli ve fakat oldukça acılı bir dönüşüm hikayesi ortaya koyuyor. Kırmızı ve mavinin arafında kalmış ve kendini aşkın ve dostluğun desteğiyle iki rengin birleşiminde bulmuş bir bedenin yaşadıklarına odaklanıyor Laurence Anyways. Kısacık saçlarıyla tezat oluşturan gösterişli küpeleri ve uzatamadığı tırnaklarına taktığı ataçlarıyla bir tırtılın özgür ve renkli bir kelebeğe dönüşümünü kutluyor.


LA VIE D’ADÈLE Abdellatif Kechiche 2013 “l’existence précède l’essence”

MOONRISE KINGDOM Wes Anderson 2012

LITTLE MISS SUNSHINE Jonathan Dayton Valerie Faris 2006

“I love you, but you don’t know what you’re talking about.”

“I am so embarrassed. I’m not a real person yet.”

film

“Everyone, just... pretend to be normal.”

FRANCES HA Noah Baumbach 2013

Mavinin en sıcak, kırmızının en soğuk renk olduğu ve yalnızca renklerin değil, kalıplaşmış birçok değer, yargı ve dayatmanın tersine döndüğü bir film La vie d’Adèle. Abdellatif Kechiche’nin bir ilke imza atarak iki başrol oyuncusu Adèle Exarchopoulos ve Léa Seydoux ile birlikte Altın Palmiye’yi kucakladığı film, Adèle’in iki bölümlü ve iki renkli aşk hikayesi... Kırmızının maviye, yüze göze bulaştırarak yenen makarnanın narince tutulan bir istiridyeye, kafası karışık bir liselinin hayata dair birçok şey deneyimlemiş bir genç kadına dönüşümünü izlemeden renklerin sıcaklıkları konusunda yorum yapmamak en doğrusu belki de. Zamanının göreceliliğini Adèle’in hislerinden, adını Emma’nın saçlarının renginden alan bu üç saatlik başyapıtı aşık olan ya da hayatının bir döneminde aşık olmuş olan herkes izlemeli.

Moonrise Kingdom, isyankar ve absürt karakterleriyle, pastel renk paletiyle, müzikleri ve kamera hareketleriyle tipik bir Wes Anderson filmi... Film boyunca izcilerin hakimiyetindeki yemyeşil bir adada çıktığımız tur sırasında iki çocuğu takip ediyor, birbirleri ile olabilmek için evlerinden kaçan ve türlü bela ve düşmanla karşı karşıya gelmek zorunda kalan bu ikiliyle beraber çocukça ve saf, ama gerçek aşkı tadıyoruz. Açılış sahnesinde tanıştığımız Benjamin Britten eseriyle büyük bir uyum içinde film: Tek tek tanıdığımız enstrümanların bir araya geldiğinde yarattığı mükemmel ahenk, hepsi tek başına yeterince ilginç olan karakter ve sahnelerin bir araya gelerek bir başyapıta dönüşümüne benziyor. Wes Anderson sinemasının belki de en iyisi, doğanın ve gerçek aşkın desteğiyle var oluyor.

Bir minibüse kaç hayat sığdırabilirsiniz? En dramatik, en hüzünlü anlarından dahi pozitif enerji fışkıran bir film Little Miss Sunshine. Kaybedenlerle dolu Hoover ailesinin, küçük kızları Olive’i çocuk güzellik yarışmasına katılması için eyaletin diğer ucuna sarı bir Volkswagen minibüsle yetiştirmeye çalışırken yaşadıkları pişmiş tavuğun başına gelmeyecek cinsten olsa da aynı ailenin farklı hayatlar yaşayan üyelerini birbirine kenetleyen de bu enerji. Dayton-Faris ikilisinin, adını günışığının sarısından alan ilk filmi bizi küçük Abigail Breslin ile de tanıştırmış, 2006’nın sürprizlerle dolu bağımsızı haline gelmişti. Ödül sezonu sırasında Los Angeles sokaklarında dolaşan sarı minibüsün yaydığı mutluluğun filmin ve kampanyasının başarısıyla doğrudan ilgisi olduğunu düşünmek serbest.

Kusursuz anlatılmış bir büyüme hikayesi... Noah Baumbach ve Greta Gerwig’in yalnızca yönetmeni ile oyuncusu olarak değil ortak senaristleri olarak yarattığı siyah-beyaz bir film Frances Ha. Fakat bir buçuk saat boyunca her tonuna tanık olduğunuz o griye mahkum etmiyor ve rengarenk bir dünyaya buyur ediyor sizi. Heyecanlı, hayalperest, hata yapmadan öğrenemeyen, kıpır kıpır bir çocuk Frances. Gelebileceği o en dip noktaya gelmeden, her şeyini kaybetmeden bilmiyor. Bilmiyor ki, kendine izin verse bir anda gökkuşağının yedi rengine boyanacak dünyası; sınırları zorlayan, kabına sığmayan bir yetişkin olup çıkıverecek. Tıpkı o son sahnedeki dev metaforda olduğu gibi…

54


KÖPEKLERİN GÖRDÜĞÜ RENKLER Yazı & Fotoğraf: Ozan Önen

K

oyu sarıya boyalı, kuyruğunda siyah harfler ve rakamlar bulunan, üzerinden de dumanlar tüten bir uçak, komşumuzun ve bizim bahçemizin sınırı olan alçak duvara çarparak düşmüş, önümde paramparça bir enkaz halinde uzanıyordu. O yaz günü, hayatımda ilk kez bir uçağı, kazayı, yangını ve gazetecileri aynı anda ve çok yakınımda gördüm: Durmadan fotoğraf çeken ve ellerindeki küçük not defterlerine tükenmez kalemleriyle bir şeyler yazıyor halde ortalıkta dolaşan gazetecilerden biri, “Sen olayı gördün mü küçük adam?” diyerek yanıma yaklaştıysa da onunla konuşmadım. Yaşım 6’ydı. Olayı görmemiştim ama büyük patlamanın sesini duyarak, yemyeşil ağaçlarla kaplı bahçemize fırlamıştım ilk olarak. Uçak düştükten sonra her yer dağılmıştı ve komşularımızın endişe dolu seslerini duyuyordum.

Bahçedeki çiçekler, düşen zirai ilâçlama uçağı yüzünden artık yoktu. Kazadan yıllar sonra, bir Cessna 188 olduğunu öğreneceğim o uçağın ilâç ve yakıt tankı büyük bir gürültüyle patlamış, bahçemizdeki ağaçlar kısmen, düşen uçaksa neredeyse tamamen parçalanarak yanmıştı; evimizin tüm camları kırılmış ve ben sesten de biraz ürkerek, kendimi bahçeye atmıştım. Bahçeye ilk çıktığım anda, komşumuzun bahçesinden de alevlerle karışık dumanlar yükselmeye devam ediyordu. İlk şoku atlattıktan sonra, yerde, hayatımda ilk kez gördüğüm ezilmiş büzülmüş acayip cisimler, uçağın motoru, siyaha çalan yanmış demir parçaları, ağaçlardan kopan dallar ve yapraklar ve bolca da yangın köpüğü olduğunu fark ettim. Bahçemiz epey değişmişti. Çiçek kokan bahçemiz, sinek ilâcı ve duman kokuyordu ve bahçemize, çok kısa sürede, ambulanstan itfaiyeye, polislerden acayip adamlara, hayatımda görmediğim kadar büyük bir kalabalık akın etmiş, telaşla oradan oraya koşturup duruyorlardı. Annem babam o gün evde yoktu. Çok merak ediyor olmama rağmen, Top Gun filmindeki Tom Cruise ve Val Kilmer haricinde, hayatım boyunca bir pilot da görmemiştim o güne kadar: O gün, ambulansa taşınan yaralı bir pilotla tanışmış oldum ve pilot olmaktan o gün derhal vazgeçtim. Olanı biteni bir kenardan izlerken, durumu iyice anladıktan sonra, bahçede oradan oraya koştum ve tüm gücümle bağırmaya başladım: “-Beyazıııııııııııııııııııııı….. Beyazıııııııııııııııııııııııı!...” Aklıma ilk o gelmişti çünkü; köpeğim, Beyazı.

T

iç ses

iyatro sanatçısı Ahmet Uğurlu, o aralar bir dizide oynuyor ve annemle babam, arada bir o diziyi izliyordu. Bunu iyi hatırlıyorum çünkü burnu benimkine göre kocaman olduğu için, Ahmet Uğurlu’yu ben de sıkılmadan izliyordum; TV’de ne zaman görsem tanıyordum onu hemen ve hatta, yerli oyuncu olarak tanıdığım ilk insan da bu nedenle adıyla ve soyadıyla kendisidir. Tsubasa isimli çizgi filmden sonra en sevdiğim şey, sonradan, yetişkinlerin kriterlerine göre çok iyi bir oyuncu olduğunu öğrendiğim ve yıllar sonra Tabutta Rövaşata isimli filmin başrol oyuncusu olarak ödül üzerine ödül toplayacak olan Ahmet Uğurlu’nun suratını izlemekti: Sadece yüzüne bakarak bile gülüyordum ve genelde hep onun burnunu izliyordum. Çocuk olmanın en güzel yanlarından biriydi belki de bu: Soluk alıp verme organına bakarak bile eğlenebiliyordum ve çocuksu hislerimle, Ahmet Uğurlu’yu kendime çok yakın buluyordum; ailemizden biri gibiydi sanki. Büyüyünce, insanların burunlarıyla eğlenmenin ayıp olduğunu öğrettiler bize: Hiç kimsenin dış görünümüyle eğlenme hakkımız yoktu artık; bunu yaparsak eğer, ayıplanacaktık; ama aslında, tüm dünya bizi dış görünümümüzle yargılıyordu ilk intibada. “İnsanlar, kıyafetleriyle karşılanırlar ama fikirleriyle uğurlanırlar” sözünün doğruluğuna inanmak istiyorduk, ama gelgelelim, fiilen buna hiç kimse inanmıyordu; çünkü fikirlerden önce renkler ve şekiller mühimdi biz insanlar için. Yaaaa-lannn-cııı, yaaaa-lannnn-cııııı… Buuuu-naaa hiiiiçkimseeee inanmıyordu! Tanıdığım herkes, gözlerine kaşına, kıçına başına, kalbini hızla attıracak fiziki özelliklere sahip olmasına vurulduğu için seçiyordu ilk sevgilisini örneğin: “Masmavi gözleri güzeldi çok”. “Harika esmerlikte bir teni vardı.” “Bembeyaz dişleriyle gülüşü şahaneydi.” Diğer kıtalarda da durum farklı değildi: Beyaz tenli, Kızılderili, sarı benizli, siyahi gibi ayrımlarla, insanoğlu, milyonlarca insanoğlunu katlediyordu sürekli. Kürtler’le Türkler, Tutsiler’le Hutular, İranlılarla Iraklılar, İsraillilerle Filistinliler, bilmem hangi ırkla bilmem hangi ırk, bilmem hangi bayrakla bilmem hangi bayrak… Renkler birbirine giriyorken, fikirler bunun neresindeydi? Kafası zirai ilaçlama uçağı zehri gibi çalışan, bundan yaklaşık 2.500 yıl önce dünyamızda yaşamış olan filozof Aristoteles, benim için bu nedenle de önemlidir halen; der ki: “Dış görünüşümüze dair gelecek iltifatlar kabul edilemezdir, çünkü dış görünüşümüzün nedeni biz değilizdir.” Ya da işte, buna benzer bir şeydi söylediği Aristo’nun; ama ben kısaca böyle ifade etmiş oldum demek istediği şeyi. Haliyle, Aristocu bir açıdan bu konuya baktıkça, ne dış görünümüme dair gelen iltifatları teşekkürle kabul eder oldum, ne de insanları dış görünüşüne göre yargılayanlara katılır oldum; hiçbir zaman da, Ahmet Uğurlu’nun bana çok güzel gelen o kemerli burnunu sevmekten de alıkoymadım kendimi ve hep, insanların kendi emekleriyle neden olduğu, kendi istekleri ve becerileriyle ortaya koydukları şeylere hayran oldum.

İşte, o ünlü tiyatrocu Ahmet Uğurlu’nun, adını bile unuttuğum o dizide canlandırdığı karakterin adı Beyazıt’mış meğer gerçekte. Bense onu, 6 yaş haliyle “Beyazı” gibi duyup aslı öyle sandığım için; köpeğim de bembeyaz olduğu için ve o güne kadar da öyle bir ismi de hiç duymadığım için; ona bu ismi koyarsam, belki ileride Ahmet Uğurlu gibi komik bir arkadaşa dönüşebilir diye; köpeğimin adını “Beyazı” koymuştum. “Beyazı” adının anlamını soranlara da “Büyük burunlu beyaz şey” diyordum:“Nasıl bilmiyorsunuz? Hani var ya televizyondaki adam? Onun gibi yani.” Yıllarca da “Beyazıt” diye bir ismin varlığından habersiz şekilde yaşadım, çünkü Beyazıt isimli bir tanıdığım hiç olmamıştı yıllar boyunca. İlkokulda, tesadüfen, “Yıldırım Bayezid” diye bir padişah tanıdığım olunca da, onun adının bile aslında “Yıldırım Beyazı” olduğunu ve benden başka herkesin de o padişahın adını çok ama çok yanlış söylediğini düşünmüş ve ısrarla “Yıldırım Beyazı onun gerçek adı” diye iddialara tutuşmuştum uzunca süre. Çocuklukta doğru olduğunu zannettiğiniz bazı yanlışlar, yıllarca temel bilgiler olarak kullanımınızda kalıyor ve aslına bakarsanız, insanın, yetişkin ya da değil, doğru olduğunu zannettiği yanlış bilgilerinin sayısı da binlercedir her daim. Kim için olursa olsun böyledir bu. İnsan, kendi kafasında kurduğu veya dışarıdan edindiği mitler üzerine yaşar ve ölür. Bildiğimizi sandıklarımızın neredeyse tümü temelde yanlıştır: Çünkü tek doğru ve tek yanlış yoktur ve her şey, neye nereden baktığına göre hem yanlış, hem de doğru olabilir; değişkendir, görecelidir. Renkleri nasıl gördüğümüz gibi. İnsan, kesin olarak bilmiyor olmasına rağmen, öldükten sonra bir gün yeniden dirileceği hayalini görecek kadar da mitleri sever. “Büyük burunlu insanlar cadıdır” diye inandırılırsa bir çocuk, ileride, tüm büyük burunluları katledecek bir psikopata, bir seri katile, ruh hastası bir başbakana, bir diktatöre dahi dönüşebilir. İşte, dünyadaki insani felaketlerin tüm kaynağı, insanların gördüğü renklerin yanlış yorumlanmasından ibarettir ve “Ben doğrusunu biliyorum” diyen herkes, balondur.

A

ncak ben o gün hayal görmüyordum. Alev alev yanan bahçemizde, sarı uçağın enkazı etrafında, güzel köpeğim Beyazı’yı arıyordum. Normalde, Beyazı’ya seslendiğim an kulübesinden fırlar; bahçeyi bir çırpıda koşarak kat eder ve üzerime atlayıp suratımı, ellerimi, kollarımı, bacaklarımı, boynumu yalardı. Tüm seslenişime rağmen Beyazı ortalıkta yoktu ve bu beni korkutuyordu. Sonra, benim çağırmalarıma rağmen gelmediği için, Beyazı’nın kulübesine bakmaya karar vererek, kulübesine doğru koşa koşa gittim. Acaba ölmüş müydü benim güzel köpeğim? Kulübesinden içeriye doğru kafamı uzattığımda, Beyazı, kulübesine bir güzel kurulmuş, kocaman siyah burnu, zeytin irisi parlak gözleri ve pastırma gibi sarkan kulaklarıyla, oyuncak ayım gibi bana bakıyordu: “Gelsene oğlum biraz” diyordum; gelmiyordu. Sonra fark ettim ki, Beyazı’nın sağında, solunda, önünde, altında, bir sürü yumurta var. Kocaman güzel yumurtalar. Hemen bir tanesini elime aldım ve sevmeye başladım. Heyecan içinde, bizimkilere göstermek istiyordum bunları;ama annem-babam, işleri dolayısıyla o gün evde yoktu. O zaman, cep telefonları da olmadığından ve ben 6 yaşımdaki halimle “Kaza oldu, bahçemize uçak düştü” diye kimseyi arayacak halde de olmadığımdan, annemle babamın eve dönmesini beklemek zorundaydım. Komşular geldi, komşular gitti. Gazeteciler geldi, gazeteciler gitti. Ambulanslar, itfaiye araçları, polis arabaları… Hepsi geldiler ve gittiler. Sonunda, annem-babam, her zamankinden daha erken eve döndüklerinde, bahçeyi çok dağınık buldular ve en çok da bana sarıldılar; neyse ki bana bir şey olmamıştı ama benim sorunum bambaşkaydı: Beyazı, benim güzel köpeğim, yumurtlamıştı; hem de bir sürü! O kadar çok heyecanlanmıştım ki yumurtaların içinden çıkacak yavruları hayal ediyordum, kulübeden eve taşıdığım o güzel yumurtaları okşayarak. Beyazı’yı yanıma her çağırdığımda, ellerimi ve kulübesinden aldığım yumurtaları yalıyordu bir güzel. Kaza falan umurumda değildi, çünkü Beyazı yumurtlamıştı işte!

55

C: 20 / M: 0 / Y: 25 / K :0


Annemle babam eve geldikten sonra, kazanın şokunu atlatamamış, büyük bir şaşkınlık içinde bahçede dolaşan insan kalabalığıyla konuşuyorlardı halen; yumurtalara hiçbiri dikkat etmemişti. Annemin eteğini çeke çeke, onu yumurtalara ilgi göstermeye ikna ettim ve “Anne” dedim; “Bak; Beyazı yumurtlamış!” Annemin üzgün yüzü, bu söylediğimi duymasıyla birlikte, bir anda kocaman bir gülümsemenin her rengine boyandı. Çünkü evde o gün yumurta yoktu ve elimde yumurtalar gören annem, farklı bir şeyler olduğunu anlamıştı: Beyazı, sonradan anlayacağımız üzere, kazadan hemen sonra, komşumuzun bahçe duvarı yıkılınca ve yan bahçedeki tavukların kümesi de yanmaya başlayınca, o tavukların yumurtalarını bulup, bir şekilde, kendi yavrularını taşır gibi kendi kulübesine kadar kırmadan tek tek taşımıştı ve kulübesinde, o felaket günü için belki kendisince gıda stoğu yapmış ya da içgüdüsel bir tavırla, o yumurta görünümlü yavruları korumaya almıştı. Ben nereden bilebilirdim doğanın kanunlarını veya Beyazı’nın içgüdülerini? Benim için Beyazı basbayağı yumurtlamıştı, hatta kulübesinde kuluçkaya yatmıştı ve günün olayı da kesinlikle buydu.

S

onra, annem babam gerçeği bana anlatmaya çalıştıkça ve ben de bu gerçeği ısrarla reddettikçe, aklımda biriken ve çevremdekilere sormaya başladığım sorular da büyümeye başladı: Diyordum ki “Erkek köpekler yumurtlayamıyorsa, ya n’apıyorlar çocuk sahibi olmak için?” Durmaksızın soru soran bir çocuk olarak, devam ediyordum: “Peki ya köpekler, insanlar gibi yavruluyorlarsa; insanlar gibi de görürler mi dünyayı?” Sorularım bitmiyordu: “Ben Beyazı’yı çok seviyorum ama o da beni, benim onu sevdiğim gibi seviyor; değil mi?”

Bu noktada, herkesten aldığım cevaplar benzerdi: “Köpekler renk körüdür Ozan”. “Köpekler renk körüdür akıllım”. “ Köpekler renk körüdür; bilmiyor musun yoksa?” Hatta bir keresinde, mahalledeki azılı çocuk düşmanlarımdan biri, bana köpeklerin siyah beyaz gördüklerini bile söylemişti. O çocuktan hep şüphe ederdim. Birçok konuda yalan attığını zamanla anlamıştım çünkü. Söylediği hiçbir şeye de inanmazdım. Ağzında-burnunda Çokokrem lekesiyle dolaşırdı sürekli. Ama ona o gün azıcık inandım sanırım ki bunu gidip babama sordum hemen: “Baba” dedim, “Köpekler siyah beyaz mı görüyor gerçekten?” Babam, her zamanki sorularıma alışkın biçimde biraz gülümseyip, “Kırmızıyla yeşili ayırt edemiyor olmalılar, renk körüler çünkü.” dedi. Babama güveniyordum ve o da bana doğrusunu öğretmek için olsa gerek, bu konuda bildiklerinin tümünü bir şekilde anlatmak istiyordu: “Bir başkasından, köpeklerin dünyayı kıpkırmızı gördüklerini duyduğunu” da anlattı, bildiklerine ek olarak.

Birkaç gün sonra, annem ve babam, her hafta olduğu gibi çarşıya gidip bir şeyler alacağımızı söyledi; her çarşıya gittiğimizde bana bunu sormaları bir gelenekti: “İstediğin bir oyuncak var mı oğlum?” “Evet”, dedim kararlı biçimde. “Var”. “Kırmızı camlı gözlük!” Annem-babam bu isteğime çok şaşırdılar: “Kırmızı camlı gözlük mü? O da nereden çıktı Ozan?” “Çıktı işte. Bana kırmızı camlı gözlük alın.” O gün, tüm çarşı-pazar dolaşıldı ve istediğim kırmızı camlı gözlükler bir türlü bulunamadı. Onun yerine, bana siyah beyaz bir futbol topu alındı, asık suratımı düzeltmek için. “Meşin top” diyorduk buna o zamanlar; mahallenin çocuk ortamında çok değerliydi bu top ama ben kırmızı camlı gözlükle kafayı fena halde bozduğum için ve o hafta, kırmızı camlı gözlük bulunamadığı için, gece gündüz suratım asık şekilde dolaştım. O beşgen dikişli derileri siyah, altıgen dikişli derileriyse beyaz renkli futbol topuna “Kara Şeytan” diye bir isim bile taktım. Futbol topuyla konuşup, topa vurduktan sonra onu, istediğim köşelere yönlendirebildiğimi bile düşünüyordum o günlerde: “Sağ tarafa git Kara Şeytan!”

iç ses

İşte o gün, bunları duydukça iyice tepem attı. Çünkü köpeklerin de bizler gibi görmesi gerektiğine inanıyordum ve benden başka herkes, köpeklerin dünyayı bize göre yarı kör biçimde, başka başka gördüğüne inanıyordu. Benim çocuk aklım için “renk körü” demek, “renkleri göremiyor” demekti. Renkleri nasıl göremezdi ya? Çok saçma değil miydi bu? O gün bunu düşündükçe, azılı çocuk düşmanımın da haklılık payı aklıma geldikçe, babamın argümanlarının da inandırıcılığıyla ve Beyazı’nın da dünyanın renklerinden mahrum kaldığını düşünerek, deli gibi ağlamaya başladım. Ortalığı inlete inlete. “N’oluyor?” diyorlardı: “Beyazı renk körüymüş” diyordum hüngür hüngür. Ardından bir sürü teselli cümlesi geliyordu ama nafile: Beyazı, dünyayı siyah-beyaz ya da kıpkırmızı falan görmemeliydi! Hele hele yeşille kırmızıyı falan ayırt edemiyor olmamalıydı. Ben çok güzel resimler yapıyordum çünkü ve Beyazı da ben ne zaman resim yapsam, beni seyrediyordu. Yani eğer Beyazı, dünyamızı kıpkırmızı ya da siyah-beyaz olarak görüyor olsaydı, neden pastel boyayla yaptığım resimleri izliyordu ki saatlerce? Kırmızıyla yeşili ayırt edemiyorsa, yeşil çimlerle kırmızı tavuğu nasıl ayırt ediyordu? Bence azılı düşmanım da, babam da yanılıyordu. Olamazdı böyle saçma şey. Ağlıyordum ve Beyazı’yı kulaklarından tutarak, 1 saate yakın burun buruna, gözlerinin içine baktım durdum. Ben ağladıkça gözyaşlarımı yalıyordu ve gözleri de basbayağı gözdü işte. Bizimkilerden de güzel üstelik. Kırmızı falan görüyor olamazdı. Ona resimlerimi gösterdim sonra, bir resim defterlerime, bir de bana bakıyordu. Yani bence basbayağı görüyordu Beyazı: “Güzel resimler, di mi oğlum?”

Ertesi hafta –yine bir çarşı günü-, babam bana ne istediğimi bile sormadan, elime bir hediye paketi tutuşturdu. Paketin üzerinde, Galatasaray’ın arması vardı ama ben Galatasaraylı değildim ki! Babamsa Fenerbahçeliydi? Ve taş gibi de Beşiktaşlıydım ben? O yıl, Adanademirspor’u Metin-Ali-Feyyaz’ın golleriyle tam 10-0 yenmiştik ve lig şampiyonu da bizdik. Çünkü biz, Karakartallar, önemli maçları kaybederdik ve mahallede derbileri kaybeden takımı tutan tek çocuk olarak, Beşiktaşlı olduğumu herkes iyi bilirdi ve o yıl şampiyon da biz olduğumuz için, BJK formasıyla gururla dolaşıyordum sürekli. Bu sarı kırmızı paket de neyin nesiydi peki? Paketi açınca, anladım ki içinden bir gözlük çıkıyor. “Sarı çerçeveli, kırmızı camlı plastik bir gözlük! İşte bu! Kırmızı camlı gözlük istiyordum… Çok yaşa be baba! Ama ben bunu taksam da Beşiktaşlıyım haa, haberin olsun!” O Cimbom gözlüklerimi takar takmaz, Beyazı’nın yanına koştum. Bizimkiler mutlu olduğumu anlamışlar, keyiflenmişlerdi de bir hayli; bunu anlıyordum konuşmalarından. Üzerimde, ablamın hediye ettiği, Sarı Fırtına’nın 11 numaralı siyah beyaz Beşiktaş formasıyla, kafamda BJK şapkamla, gözlerimde de sarı kırmızı gözlüklerimle Beyazı’nın yanına geldim; onu kucakladığım gibi bahçeye çıkardım: Çok ağırdı Beyazı ya da o sıralar ben çok küçüktüm ve küçük köpekler bile birkaç ton çekiyordu kucağımda. Bizi öyle gören çocuklar, benim takım değiştirdiğimi sanıp “N’oldu Karakartal’a? Cimbomlu olmuşsun?” diye laf atmaya başlamışlardı bile. “Cimbomlu falan olmadım ben. Çakı gibi Beşiktaşlıyım ulan!” diye söylene söylene, dünyanın en mutlu çocuğu olarak, Beyazı’yla birlikte, uçak kazasından dolayı yarısı yanmış armut ağacının dibine oturduk bahçemizde, her zamanki gibi. Ben, yeniden ekilmiş çimlere sırtüstü uzanıp, Beyazı’yı da yanıma yatırıp, onunla birlikte aynı anda armut dallarının arasından gökyüzünü izliyordum kocaman kocaman sırıtarak: Gökyüzü ne kadar da kırmızıydı. İnanıyordum ki benim güzel köpeğim Beyazı’yla aynı şekilde görüyorduk dünyayı artık. Daha adil bir dostluğumuz olmuştu şimdi. Onun gibi görünce dünyayı, anladım ki Beyazı kör falan da olamazdı. Her şeyi seçebiliyordum sonuçta; eğer böyle, benim gibi görebiliyorsa o da, kırmızı bile görse dünyayı, yine de seçebilir, sevebilirdi kuşları, dalları, narları, ayvaları, uçakları, annemi, babamı, ablamı, resim defterlerimi bile…

Y

ıllar geçti. Beyazı, benim güzel köpeğim, bundan on yıl kadar önce, karlı bir kış günü, yaşlılıktan öldü. Artık, Beyazı yok ama Fidus var. Artık Beşiktaşlı değil, Galatasaraylıyım ama Beşiktaş’ı ve Fidus’u, Beyazı’yı sevdiğim gibi seviyorum her zaman. Köpeklerin gördüğü renklerin hangileri olduğunun yanıtını bilimsel olarak merak edecek kadar büyüdüğüm bu günlerde, Beyazı’nın renk körlüğüne ağladığım o gün aklıma geliverdi yine: O uçak kazasından sonra Beyazı’nın kulübesinde bulduğum yumurtaları da hatırlayarak, buzdolabındaki yumurtalardan iki tane alıp, siyah keçeli kalemle, birinin üzerine “Beyazı” yazdım; diğerinin üzerineyse Kara Şeytan. Beyaz V yakalı tişörtümün üzerine siyah deri ceketimi çektiğim gibi, bu iki yumurtayı ve şimdiki köpeğim Fidus’u da yanıma alarak, en yakın meyve bahçesinin yolunu tutup, doğruca bir armut ağacını aramaya koyuldum. 1990 yazından tam 24 yıl sonra, Beyazı da artık yokken, sol avucumda Beyazı yazan yumurtam, sağ avucumdaysa Kara Şeytan yazan yumurtamla ve yanımda da benim güzel köpeğim Fidus’la, o yumurtaları tatlı tatlı okşayıp, bulabildiğim ilk armut ağacının altındaki çimlere sırt üstü uzandım. Gözümde kırmızı camlı yeni gözlüklerimle ve üzerimde de zamanında deli gibi gönül verdiğim siyah-beyaz renklerden oluşan kıyafetlerimle; köpeklerin gördüğü renkleri görüyordum gökyüzünde yine: Yüzümde, gülümsemelerden oluşmuş kıtalar hareket ediyordu. “Köpekler renk körüdür” diyen insanların, asıl renk körleri olduklarını iyi biliyordum artık ve o ağacın altında öyle uzanmış, üzerimden geçen dev Boeing uçağa bakarken; aklıma, bu hikâyeyi size de anlatmak geldi: Köpekler, insanlardan daha iyi görebilen melek ruhlardır ve bazı insanlar, köpeklerin gördüğü renkleri göremeyecek kadar şanssız doğup şanssız öldükleri için, yeryüzünde kötülük her daim çoktur. Kimi köpekler vardır ki yangından tavukların yumurtalarını bile kurtarırlar; kimi insanlar vardır ki diğer insanları farklı renklere inandıkları için ateşe bile atarlar. Eylül 2014, Selimiye Köyü, Marmaris - @ozanonen - www.amatorolarakseninleilgileniyorum.com -

56


@matchupmag

@afaysala

@denizozdag

@urbanbake

@ftatli

@defneyleyasamak

@anna_____sophie

@freakisthenewblack

@stanandeye

@7grcoffee

@photostorming

@mocistanbul

@dontortus

@denizsenturk

@elquintojewelry

@zelfist

@tanya_felice

Siz de #matchupmag hashtag’i ile derginin fotoğrafını paylaşın. Bir sonraki sayıda burada yayımlayalım.

match-up mag nerelerde? Cihangir // Cafe Firuz, Geyik Coffee, Journey, Kahve6, Kahvedan, Kiki, Kronotrop, Makas Bliss, Manuel Deli, Momo, Otto Cihangir, Smyrna, Social, Susam Cafe, Swedish Coffee Point Çukurcuma // 49 Çukurcuma, Bo Cafe, Corinne Hotel, Cafe Cuma, Cafe Lumiere, Holy Coffee, Civan Bay Moda Evi, Deform Müzik Galata // 290 sqm, Açık Mut-

57

fak, Aheste, Analog Kültür, Cloud Nine Patisserie, Galata Kitchen, Lomography Store, Mavra, Magnolia Bookstore Mini Coffee Shop, Nikol, Sntrl Dükkan, Paris Texas Tünel ve Pera // 9 Ece Aksoy, Flavio, House Cafe, Komün, Şimdi Cafe, Que Tal, Baylo, Gram, Milkbar, Mis Pizza, Pera Nostra, Wolf Junior Karaköy // Alles, Brand Zoo, Balthazar, Bando, Bank, Bej,

Bi Nevi, Dem, Elipsis Gallery Ferahfeza, Forneria, Fosil, Gakkı, Gran, Heisenberg, İstikamet Karaköy, Karabatak, Karaköy Lokantası, Maya, Ma’na, Muhit, Mums Cafe, Naif, Nano, Tükkan, Ops, Press Karaköy, Sub, Sumahan, Unter, Wom Nişantaşı // 4400 Derece, Beymen Brasserie, Bread and Butter, Den Cafe, Delicatessen Dirimart, House Cafe, Juno, La Patisserie Lune, Limonata

Apartment, Makas, Moc Istanbul, Sunday Bebek ve Ortaköy // 40, Cup of Joy, Happily Ever After, Lucca, Mangerie, House Cafe, Lotus United Club, Otto Bloom

Urban, Yeni Lokanta, Zencefil Kadıköy // 180 Coffee Bakery, Ayı, Arkaoda, Bant Mag Mekan, Cherry Bean, Çekirdek, Hera, Mambocino, Mitte, Munchies, Monochrom, Muaf, Karga, Pappa Cafe, Tasarım Bookshop Cafe, Yer Cafe, Zeplin

Taksim // 7 GR Coffee, Ara Kafe, Cezayir Restaurant, Cochine, Coffee & Jazz, House Ayrıca // Backyard, Petra Cafe, Kontraplak, Kumbaracı Roasting Co, Santralistanbul 50, Limonlu Bahçe, Mama Shelter, Pas Coffee House,


58


Bu dergi, bütünleşmek üzere kurgulanmıştır.

59

C: 20 / M: 80 / Y: 60 / K :20

match-up mag // issue 3  

Keşfetmek üzere kurgulanmıştır // Renkler Structured to explore // Colors

Advertisement