Page 1

match - up insan / stil / pencere / mekan / keĹ&#x;if / film - kitap / iç ses

Bahar- 2014

1


match - up insan / stil / pencere / mekan / keşif / film - kitap / iç ses

Sokakta hayatla ve yaşama sevinciyle karşılaşmamın üzerinden yıllar geçti. Hala sokaklarda keşfedilecek sayısız detayın ve o detayları birbiriyle buluşturan insanların olduğunu biliyorum. Bu yüzden de, match-up’ın ikinci sayısında “sokak ruhu”nu ele almak istedim. Hayatın sokaklarda olduğunu bir kez daha görmek için kendimce bir bahane yarattım. Şimdi, bu bahaneye sizi de ortak ediyorum. Deniz Yılmaz

n Genel Yayın Yönetmeni: Deniz Yılmaz Yazı İşleri Müdürü: Deniz Yılmaz Kreatif Direktör: Türker Akman Katkıda Bulunanlar: A. Faysal Altunbozar, Deniz Özdağ, Elif Güney, Elif Sanem Karakoç, Emre Eminoğlu, Fatoş Tatlı, Gamze Akas, Gamze Yalçın, Lisya Kalma, Melisa Sürücü, Sabri Alper Yılmaz Yayın Türü: Süresiz Yayın Matbaa: Stil Matbaacılık Yayıncılık San. Tic. A.Ş. Reklam ve İletişim: matchupmag@gmail.com #matchupmag

www.issuu.com/match-up adresinden tüm sayılara ulaşabilirsiniz. Tüm hakları saklıdır. Dergideki yazılar ve görseller yayıncının izni olmadan kullanılamaz. - ücretsizdir -


19

25

47

31 25 07 İçinde Neler Var? 03 Igor Ternemon 07 Hana Haley 11 Christophe Le Fou 13 Ezgi Polat 15 Müge Ergül 19 Stil 21 Emircan Soksan 25 Spring Street Spirit 31 Pencere 33 Sanat artık Sokaklarda 35 Dome 37 Donut Store 39 Kuzguncuk Sokakları 41 Turnacıbaşı Sokak 43 Yeniköy’de Bir Gün 45 Kumbaracı Yokuşu 47 Lüleci Hendek Sokak 49 Sokak Ruhu 51 Longboard Üzerine 53 Berlinde Bir Gün 55 Film/Kitap 57 İç Ses insan / stil / pencere / mekan / keşif / film - kitap / iç ses

31

43


w

Sokaklardır bize gerçeği anlatan. Duvarlarda, kaldırımlarda, binalarda, renkli tabelalarda bambaşka hikayeler sunar. Bazen güneşli, bazen yağmurlu bir günde, bazen en mutlu olduğumuz anlarda koşarken, bazen de umutsuzca yürürken karşılar bizi. Sokaklarda yalnız olmak da güzeldir bazen; her bir detaya dakikalarca tek başına bakmak... Üst binadan sallanan bakkal sepetine, kediler için yol kenarına konulmuş plastik tabaklara, ağzı kesilmiş pet şişelere doldurulmuş sulara, top peşinde koşturan umutlu çocuklara, iki ev arasına asılmış renkli çamaşırlara... Dökülen bina sıvalarına, ayağımızın takılıp durduğu iri taşlara... Sokaklarda kalabalık olmak da bir o kadar güzeldir tabii. Hep birlikte yürümek, dolaşmak, en yüksek sesle haykırmak bildiklerimizi güneşli bir öğleden sonra. Bazen bir gece, arka sokakların birinde sprey boyalarıyla duvar resmi yapan bir delikanlı görürüz, ne çizdiğini, yazdığını anlamayız. Birkaç gün sonra, gündüz gözüyle okuruz yazdıklarını: “Hayatında en son ne zaman gerçekten kendin oldun?”. Aslında en çok da sokaklarda “kendimiz oluruz”. Sokaklarda hissederiz “benlik” kavramını. Bir de renk renk masalar, sandalyeler dizilmelidir sokak kenarlarına. Bu masalarda sohbet eden insanların kahkahaları yankılanmalıdır. O an sebepsizce mutlu olmalıyız. Sokağa çıkmak için ve dışarıdaki güneşi görmek için saatleri saymalıyız... Duvarları okumak, bir sokağın başında yeni insanlarla tanışmak ve bir köşe başında kafası karışmış bir turiste yol tarif etmek için her gün yeniden sokaklara çıkmalıyız.

w 1


4 o’clock, Paris

2


IGOR TERNEMON

insan

The Girls on Film The Future Positive

On The Road

i Igor Ternemon, analog fotoğraf makineleriyle, farklı fotoğrafçılar tarafından çekilmiş kadın fotoğraflarının bir araya getirildiği “Girls on Film” adlı zine projesinin yaratıcısı. Sonra arkasından “Boys on Film” geliyor. Bu defa erkeklerin analog fotoğrafları yansıyor karelere... Igor, her ne kadar farklı bir meslekle uğraşsa da, analog fotoğraf sevdasından vazgeçmeyip, özgür anlarında fotoğraf çekmeye çalışıyor. Ülkesi İspanya’dan ayrılan ve Britanya havasına iyice alışan Igor’la projelerine, yaşadığı şehre ve fotoğraflarına dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

i 3


Aslında Ponferrada doğumluyum; İspanya’nın kuzeybatısında küçük bir kasaba. Fakat şu anda İskoçya’nın Edinburgh şehrinde yaşıyorum. Edinburgh’a taşınmaya nasıl karar verdin? Edinburgh’dan önce, Glasgow ve Liverpool’da yaşadım. O yıllarda öğrenciydim ve çok sevdim Britanya havasını. Buralara çok alıştığımı fark edince ve İspanya’ya geri dönmek yerine de yeni bir şehir denemeye karar verdim. Fotoğraf çekimleri yaptığını biliyorum. Onun haricinde yaptığın bir iş var mı? Çalıştığın sektörde mutlu musun? Tam zamanlı olarak dijital pazarlama alanında çalışıyorum. Uzmanlık alanım ise; “içerik pazarlama”. Bunun yanında da, bulduğum bütün boş zamanlarımda freelance fotoğrafçılık yapıyorum. Dijital pazarlama alanında yaptığım işten memnumum; çünkü yaratıcılık isteyen bir sektör. Fotoğrafçılıkla ilgili olmamasına rağmen, tasarım ve “kreatif sektör” alanlarında yeniliklerden sürekli haberdar olmamı sağlıyor. Fotoğrafçılıkla aranızdaki ilişkiyi nasıl tarif edersin? Fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. Bu yüzden tam gün fotoğrafçılık yapmak aslında hayalimdeki meslek diyebilirim. Analog fotoğraf çekmenin, dijitalden daha tatmin edici bir yanı var mı senin için? Filmli fotoğraf çekmeyi tercih ediyorum çünkü daha “gerçek” geliyor bana. Dijital belki daha temiz, daha kusursuz ama ben fotoğraflarda kusurları seviyorum. Filmle elde ettiğim kareler kusursuz olmasa da bana göre daha değerli ve daha gerçek.

Bugüne kadar çektiğin moda fotoğrafları arasında en sevdiğin hangisi? Yapmış olduğum “Suburban Dream” adlı moda çekimini gerçekten çok seviyorum. Fotoğraflarımda elde etmeye çalıştığım ruhu ve tarzı yansıtıyor. Styling, modeller ve seçtiğimiz çekim yeri de gayet içime sinmişti. Gerçi bir süre yağan yağmur yüzünden ara vermek zorunda kalmıştık ama yaşanılan zorluklara değdi bence.

“Londra sokaklarında bir sürü detayı bir arada bulabilirsiniz; pencerelerin çerçeveleri, duvarların tuglaları, yollarda kullanılan taslara kadar her sey...” “Girls on Film Zine” projenden bahsedebilir misin? Nasıl karar veriyorsun hangi fotoğrafların seçileceğine? “Girls on Film” bir zine projesi. Belirli aralıklarla çıkıyor; içlerinde fotoğrafçıların analog fotoğrafları yer alıyor. Aynı projenin bir de “Boys on Film” versiyonu var. Onda da adından anlaşılacağı gibi yalnızca erkekler var. Fotoğrafların nasıl seçildiği sorusu çok sık soruluyor ve cevap vermekte zorlanıyorum. Sanırım şöyle anlatabilirim; bir fotoğrafa baktığımda bir bütün olarak değerlendirmeye çalışıyorum. Fotoğrafçının tarzına, modele, çekilen yere ve aralarındaki uyuma bakıyorum. Bazen gelen fotoğraflar teknik olarak çok iyi olsa da bir şey eksik oluyor. İşte o “bir şey”

dediğim de fotoğrafta aradığım his ve uyum sanırım. Gelecekte “Girls on Film” projeni nerede görüyorsun? Planların var mı? Bu projem tamamen organik olarak ilerliyor; plansız, programsız. Umarım daha fazla zamanım olur bir gün; ama aynı anda bir sürü şey yaptığım için çok fazla vakit ayıramıyorum şu an. “Future Positive” çok ilham verici bir oluşum bence. Amacını biraz anlatabilir misin? Future Positive; dünyanın birçok yerinden girişimcilerin ve kreatiflerin projelerini tanıtan online bir platform. Ocak 2013’de web sitesini kurduk. Bu sitedeki hikayelerin, diğer insanlara ilham kaynağı olması ve projelerine başlarken cesaret vermesi en büyük amacımız. Future Positive’in, insanlara bir gün sıkıldıkları ve mutlu olmadıkları ofis işlerini bırakıp, kendi hayallerindeki işleri yapmaya başlarken ilham vermesini istiyoruz.

insan

Merhaba Igor, nerede yaşıyorsun?

Match-up’ın bu ayki konusu “sokak ruhu”. Hangi şehirlerin sokakları seni etkiliyor merak ediyorum? Londra sokaklarını beğeniyorum; özellikle de mimari açıdan ilgimi çekiyor. Londra sokaklarında bir sürü detayı bir arada bulabilirsiniz; pencerelerin çerçeveleri, duvarların tuğlaları, yollarda kullanılan taşlara kadar her şey... Küçük bir alan içinde birbirinden farklı dokuları ve renkleri bir arada bulabileceğiniz bir şehir Londra. Eğer yaşadığın şehir Edinburgh’da bir fotoğraf çekimi yapman gerekse, hangi sokağı seçerdin? Büyük ihtimalle Leith Walk Sokağı ve yakınları olurdu. Küçük dükkanların yer aldığı ve kaybolduğunda muhakkak güzel noktalar keşfedebileceğin bir sokak Leith Walk.

- www.thefuturepositive.com -

4


insan Suburban Dream

5


insan Pattison Street

6


HANA HALEY San Fransisco’dan Masalsı Fotograflar

insan

i Hana, San Fransisco sokaklarında kadınları, pastel tonda giysiler içinde fotoğraflıyor. Moda çekimlerindeki stilistler, Hana’nın çizgisiyle daima örtüşüyor. Fotoğraflarında çoğunlukla aynı his var; kadifemsi ve pamuk şekeri dokulu kareler. Ve hepsi analog makineyle çekiliyor... Hana bize fotoğraflarındaki tarzını ve neden analog fotoğrafçılığı daha çok sevdiğini anlattı. Bir de “yerel” ağızdan San Fransisco tavsiyeleri verdi.

i Darling I’m Damned

7


sını istiyorum fotoğraflara da.

Yağmurlu şehir Portland, Oregon’da doğdum. Şu anda da daha az yağmurlu olan San Francisco’da yaşıyorum.

Peki fotoğraflarına bu dediklerini yansıtırken nelerden ilham alıyorsun?

Ne kadar zamandır fotoğraf çekiyorsun? Fotoğrafçılık eğitimi aldın mı?

Her türlü duygudan, renklerden ve hikayelerden ilham alıyorum. Benim için; fotoğrafını çektiğim modellerin o anda kendilerini masalsı bir hikayede hissetmeleri çok önemli. O hikayeyi de renkler ve giysilerle anlatıyorum.

14 yaşındayken, dergilerde ilk kez “moda fotoğrafçılığı” denen şeyi keşfettim. Bir gün eve W ve Nylon dergileriyle döndüm ve duvarlarımı o dergilerin sayfalarıyla kapladım. Sonrasında “teenage” dünyamı şekillendirmeye başladım. 18 yaşıma gelince, ilk kez analog makinemi elime aldım. Özellikle de kadın modelleri, sanatçıları evlerinde fotoğrafladım. Her zaman vintage akımına karşı bir ilgim olduğundan; vintage giysiler satan yerlerle ortaklaşa işler yapmaya çalıştım. 2 yıl öncesinde moda tasarımcılarından ve sevdiğim bazı markalardan onlarla çalışmam için teklif geldi. Böylece işin içine daha da çok girmiş oldum. Kendimi fotoğrafçılık eğitimi almak zorunda hissetmedim. Şu an bulunduğum yere gelebilmek için 4 yıldır çalışıp, devamlı fotoğraflar çektim.

San Fransisco’da “sokak ruhu”na uyacak hangi sokaklarda çekim yapmayı tercih edersin? Mission bölgesinde yaşıyorum; daha çok Meksikalı-Amerikan topluluğun ve genç milyonerlerin yaşadığı bölge. Benim fotoğraf çekmek için favori sokaklarım; “24th ve Folsom Street”. 24th de Meksika ekmek fırınlarını, berberleri, makyaj dükkanlarını bir arada bulabilirsiniz. Folsom’da ise, pastel renkli oyuncak evleri çağrıştıran evlere, dinozor büyüklüğünde dev ağaçlara rastlarsınız. Sanki başka bir dünya gibidir bu sokak. Senin için fotoğraf çekmek için “ideal gün” nedir?

“Filmli makineleri seviyorum çünkü dijitale kıyasla daha fazla ruh tasıyor bence. ” Moda çekimlerini çok özgün buluyorum. Kendi sitilini yansıtmak her zaman kolay oluyor mu? Örneğin, farklı stilist ve markalarla çalışırken nasıl benzer sonuçlar alabiliyorsun?

Eğer buzlu kahvem varsa, hava güneşliyse ve ağaçtan bir orman evi bulmuşsam o gün süper geçer.

Vizyonum çektiğim her fotoğraf karesi için aynı aslında. Renkli, aydınlık, biraz puslu, masalsı ve biraz da garip. Bütün bu unsurları her fotoğrafıma uygulamaya çalışıyorum; tembel bir kedi çekerken de, 500 dolarlık bir ayakkabıyı ya da “French fries” yiyen kızları çekerken de... Kafamda nasıl hayal ediyorsam, o şekilde yansıma-

“Arienette” adındaki serim kesinlikle favorim. Haziran 2013’te Oregon’a seyahat ettiğimde, Tori isminde genç bir moda bloggerı ile tanışmıştım. Tori çocukluk anılarımı yeniden yaratmama ve büyüdüğüm eski evde o anılarımın canlanmasına yardımcı oldu. Bireysel anılarım orada yaptığım çekimde daha da pekişti. O

Fotoğraf serilerine baktığında en çok hangisi içine siniyor?

moda çekimi kadar kişisel ve özel olan başka bir çekim daha yapmadım henüz. Bu defa sen kamera önüne geçecek olsan kimin fotoğraflarını çekmesini istersin? Mekanik bir fotoğraf kabinine girip, neler yapabileceğini görürüm. Genellikle analog fotoğraflar çekmendeki sebep nedir? Filmli makineleri seviyorum çünkü dijitale kıyasla daha fazla ruh taşıyor bence. Dijital fotoğraflar hep daha yapay geliyor. Nostaljiyi ve dürüstlüğü seven biri olarak bu iki unsuru dijital fotoğrafla yakalamak oldukça zor. Ayrıca 36 fotoğraf ile sınırlı kalmam da yaratıcılığımın canlı kalmasına sebep oluyor. Eğer yaşadığın semtte 1 gün geçirecek olsak, bize neler yapmamızı tavsiye edersin? Allet Cat Books’da (24.Sokak) biraz zaman geçirebilirsiniz. 1 dolarlık kitaplar satılıyor burada, sanat galerisi ve bir de arkada ücretsiz pinpon masası var. Burada keyifli bir vakit geçirdikten sonra, Humphry Slocombe’da (ben de hemen karşısında yaşıyorum) enteresan aromalı dondurmalardan yiyebilirsiniz. St. Francis Soda Fountain’da hamburger yemelisiniz. Folsom’dan yukarı doğru çıkın, yerel bir parka geleceksiniz; Bernal Heights, burada da tüm şehrin manzarasını izleyebilirsiniz. Günü sonlandırmak için de; Mission Street’te yer alan Foreign Cinema/Bar’a uğramalısınız.

insan

Nerede yaşıyorsun?

Bize senin hakkında bilmediğimiz bir şey söyler misin? Şu anda ilk kısa filmim üzerinde çalışıyorum! Umarım uzun metrajlı bir drama da yönetme şansım olur bir ara...

- www.hanahaley.com -

8


insan

Faux Love Story

Californialand

5

9


6

10

insan


insan

Christophe Le Fou DJ

soundcloud.com/badtouchtouch

Chris New York’ta doğup büyümüş; haliyle New York City’nin en eski hallerini biliyor. Zamanla çocukluğunun şehrinin büyük değişimine tanık olup, bu durumdan hoşnut olmamaya başlamış. New York’un dans salonlarını bir süreliğine terk edip, hiç kimsenin kendini “yabancı” hissetmediği bir diğer renkli kente; Berlin’e taşınmış. Şimdilerde, bar ve clublarda DJ’lik yapmanın yanı sıra, prodüksiyon işleriyle de uğraşıyor. Hayalini kurduğu yeni “sound”lar, albümler ve farklı sanatçılarla ortak projeleri var. Güneşli bir günde Neukölln’de buluştuk. Soru kağıdını uzattığımızda, önce kendini sınava girmiş bir öğrenci gibi hissetti, sonra da gerçek bir “Berliner” gibi bize yerel tavsiyeler verdi.

11


12

insan


insan

Ezgi Polat Fotoğrafçı

www.ezgipolat.de

Ezgi yıllardır fotoğraf makinesini elinden bırakmayan ve her çektiği karede de aynı çizgiyi yakalamayı başarabilen genç bir fotoğrafçı. Biraz puslu, biraz bulutlu, bazen de güneş ışıklı fotoğraf kareleriyle bizi başka yerlere götürmeyi başarıyor. Doğduğundan beri Berlin’de; önce Kreuzberg, şimdi de Neukölln’de yaşıyor. O’nunla Neukölln’ün yepyeni kafelerle dolu sokaklarında geziniyoruz. Sonra kahve eşliğinde sorularımızı çok içten ve biraz da düşünceli haliyle yanıtlıyor. Ezgi yakın gelecekte, fotoğraf çekmenin ötesine geçerek; sanatını tasarımla da birleştirmeyi düşünüyor. Bize de heyecanla beklemek düşüyor.

13


14

insan


insan

Müge Ergül Aşçı - Gram Pera

Pera’nın en sevdiğimiz mahallesi olan Asmalımescit Mahallesi’ne gidiyoruz. Gram’dan mis gibi kokular geliyor. Müge’yi mekanın açık mutfağında bir şeyler yaparken yakalıyoruz. Sıcak gülümsemesiyle bizi karşılıyor. Önlüğünü değiştirip, hemen yanımıza geliyor. Müge ile yemeğe ve sokağın yemek kültürüne dair keyifli bir sohbet gerçekleştiriyoruz.

15


Yemekle ilgilenmem çok tesadüf olmadı aslında; çünkü ben yemek yemeğe ve yemek yapmaya çok merakı olan bir ailede büyüdüm. Anneannem çok iyi yemek yapardı ve yemek yaparken sürekli beni yanına oturtup oyalanmam için sebze, meyve ayıklatırdı. Babam yine aynı şekilde; hem iyi yemek yapar, hem de işi dolayısıyla çok seyahat ettiği için sürekli yurt dışından değişik soslar, sebzeler, peynirler getirirdi. Biz ablamla bavuldan hediye çıkacak diye beklerken; domates sosları, peynirler çıkardı. Hal böyle olunca; böyle bir ortamda aşçı olmak çok tesadüf değil bence. Ben de zamanla babam gibi olduğumu fark ettim. Mağaza gezmek yerine pazar gezmenin beni daha mutlu ettiğini gördüm... Ayrıca ailem ve çevremdekilerin bu konuda beni cesaretlendirdiklerini de belirtmeliyim. Kaç yıldır aşçılık yapıyorsun? Yaklaşık 3 buçuk, 4 yıldır aşçılık yapıyorum.

MSA bana çok şey kattı diyebilirim. En başta, disiplinli olmadan bu işin yapılamayacağını burada öğrendim. Tabii ki her mutfağın kendine göre bir sistemi var ama sanırım MSA sonrası ben mutfakta doğru ya da yanlış olan şeyleri daha rahat görebiliyorum. Okul zamanı, her sabah şefler mutfağa girmeden önce bizi kontrol ederlerdi, o şekilde mutfağa girerdik. Staj döneminde de “Okulun Mutfağı”nda staj yaptığım için, yine MSA disipliniyle mutfağa giriyordum. Kısacası sektörde farklı mutfaklarda çalışmadan önce, kendi disiplinimi ve kendi yöntemimi seçmemde MSA bana çok yardımcı oldu.

“Kendi disiplinimi ve kendi yöntemimi seçmemde MSA bana çok yardımcı oldu.”

Eğitim aldın mı? Aldıysan nerede ve ne üzerine aldın? Liseyi Saint Benoit Fransız Lisesi’nde okuduktan sonra Bilgi Üniversitesi Televizyon Gazeteciligi ve Programcılığı bölümünü bitirdim. Üniversiteyi bitirir bitirmez de Mutfak Sanatları Akademisi’nin (MSA) Profesyonel Aşçılık eğitimine başladım. Mutfak Sanatları Akademisi’nden (MSA) aldığın eğitimin sana ne gibi katkıları oldu?

Maslak Mah. Meydan Sok. Beybi Giz Plaza B Blok Şişli, İstanbul

Yaptığın yemeklerde olmazsa olmaz bir tadın var mı? Aslında “olmazsa olmaz” diye bir şey diyemem çünkü malzemeyle paralel olarak kullandığım şeyler sürekli değişebiliyor. Mevsimsel malzemeler kullandığım için ürünler de buna göre değişiklik gösterebiliyor. Ancak limon ve portakal ekşiliğini seviyorum ve çok kullanıyorum. Yemeğe asidik bir tat veriyor. Bir de Fransız

+90 212 290 3550 www.msa.com.tr

Mutfağının da vazgeçilmezi olan tereyağı benim de vazgeçilmezlerimden diyebilirim. İstanbul’da en sevdiğin sokak hangisi? Neden? İstanbul’da her sokak ayrı güzel aslında ama en mutlu olduğum; çocukluğumun da geçtiği Büyükada sokakları. O sokakların yeri hep ayrıdır benim için. Bir günlüğüne mutfağından çıkıp sokakta insanlara yemek sunman gerekse, bu nasıl bir yemek olur? Ne şekilde sunarsın? Sanırım çok zor bir şey yapmazdım. Sade ve basit olan şeyler her zaman daha güzel oluyor bana göre. Ben köfte yapardım kesin. Hem yemesi kolay hem de sunumu... İşi tabii ki biraz “artisan” hale getirmek için kendi yaptığım ekmekleri kullanırdım. Sunumunu da bu ekmeklerin içinde yapardım.

insan

Yemeğe olan ilgin nasıl başladı?

İstanbul’un sokak yemeklerini düşündüğünde en çok hangisi hoşuna gidiyor? En sevdiğim soru bu sanırım! Çünkü bir ülkenin yemek kültürünü anlayabilmek için, orada yaşayan insanların sokakta ne yediklerini görmek gerekir. Benim favorim kokoreç. Hem basit hem de aşırı lezzetli.

facebook.com/mutfaksanatlariakademisi twitter.com/msaistanbul instagram/msaistanbul

16


17


18


STiL ETUDES STUDIO “Street Style” fotoğraf bloglarına bakarken sıkça giysi ve aksesuarlarıyla karşılaştığımız bir marka Etudes Studio. Kolektif olarak çalışıyor, üretiyor ve ürünlerini sanatsal açıdan da destekliyor. “Çağdaş moda” akımına gönül veren ve erkek stili denilince New York ve Paris’de ilk aklımıza gelebilecek markalardan biri. Ayrıca belirli aralıklarla çıkarttıkları kitapları da bir o kadar dikkat çekici.

stil

www.etudes-studio.com

SKATEBOARDING TURKEY Eğer kaykayla ve longboard’la aranız iyiyse, zaten Skateboarding Turkey’i de duymuş olmalısınız. Adından da anlaşılacağı üzere; içinde kaykay ekipmanları, aksesuarları ve kaykay ayakkabıları bulabileceğiniz bir oluşum Skateboarding Turkey. Aynı zamanda etkinlikler, yarışmalar ve eğitimler de düzenleniyor. Bunlardan haberdar olmak için ve ürünlere göz atmak için sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

THE DEAD OF COOL Desillusion Magazine’in bünyesinde çıkan ve dergi için tasarlanan tişörtlerin hepsi birbirinden “cool”. Son günlerde sıkça karşımıza çıkan yazılı tişört akımından ve bu yazılar aracılığıyla da anlatılmak istenilenlerden yola çıkarsak The Death of Cool oldukça havalı bir seçenek olacaktır. Belirli aralıklarla tasarımları yenilenen tişörtlere ulaşmak için, Desillusion Magazine’i ziyaret etmeniz yeterli.

www.dslmag.com

19

www.skateboardingturkey.com


290 SQM GALATA Birkaç yıl önce Amsterdam’da tanıştığımız bu konsept butik, nihayet bizim şehrimize de geldi! Galata’nın en canlı sokaklarından biri olan Serdar-ı Ekrem’de yer alan 290 SQM; A.P.C, Levi’s, Nike, Our Legacy gibi markaların ürünlerinin yanı sıra, Cereal Magazine, Inventory, Another Escape gibi dergilere de yer veriyor. 290 SQM’de bulabileceğiniz Fjällräven Kånken sırt çantaları ise bir süre daha favorimiz olacak gibi gözüküyor.

stil

Serdar-ı Ekrem Cad. No: 27/A Galata

VOO STORE Voo Store Berlin’in en kişilikli, en keyifli konsept dükkanlarından biri. Yasin ve Kaan’ın açtığı, kreatif yönetmenliğini de Herbert Hofmann’ın yaptığı dükkanda, Acne, Carven, Etudes Kenzo, Opening Ceremony ve Nike gibi markaların ürünlerini bulabilirsiniz. Dükkanda ürünlere baktıktan sonra kahve içebileceğiniz bir kafe de yer alıyor. Berlin’e giderseniz uğrayın. Yakınlarda böyle bir planınız yoksa da, Voo Store’un sitesinden ürünlere göz atın.

THE SARTORIALIST

Oranienstraße 24, 10999 Berlin / www.vooberlin.com

Blogger Scott Schuman’ın kurduğu The Sartorialist blogu, sokak stili konusunda en sevilen bloglardan biri. Bazen “bu da giyilir mi?” dediğimiz, bazense “nasıl bu kadar şık olunabilir?” diye iç geçirerek baktığımız Schuman’ın kareleri her defasında farklı bir şehirden bize yansıyor. Moda haftalarında, açılışlarda ve sokaklarda karşılaştığımız “The Sartorialist”i eğer çok seviyorsanız “Closer” isimli kitabına da göz atmanızda fayda var. www.thesartorialist.com

20


EMiRCAN SOKSAN Catch

stil

i Emircan Soksan bir süre önce dikkatimizi çeken videoları ve moda fotoğraflarıyla hayatımıza girdi. O günden beri de yeni projeler üretmeye, vakit buldukça gezmeye ve dünyadaki moda akımlarından beslenmeye devam ediyor. Moda haftalarında elinde kamerasıyla her an karşınıza çıkabilir veya “gözüne takılanlar”ı fotoğrafladığı projesi “Catch” için sizi yollarda durdurabilir.

i

21


Lise döneminde fotoğrafa ilgi duymaya başladım. Tabi o zamanlar daha amatör fotoğraflar çekiyordum. Daha sonra üniversitede video çekmeye ve daha profesyonel anlamda bir şeyler üretmeye başladım diyebilirim. Çocukken de video konusunda bir hevesim vardı aslında; örneğin izlediğim dönemin kliplerine evde o sahneleri kurarak yeniden videolar çekiyordum. Şu ana kadar çektiğin videolar arasında en çok içine sinen hangisi oldu? Oldukça zor karar vermek ama sanatsal anlamda baktığımda Roma’da çektiğim “La Fuga”. Diğer çalışmalarımı da bir o kadar seviyorum ve tabi ki içime sinmeyen bir videoyu paylaşmıyorum ama sanatsal anlamda tatmin eden videolar her zaman daha özel. Fotoğraf ve videoyu kıyasladığında hangisi ile kendini daha iyi ifade ettiğini düşünüyorsun? O duruma göre değişiyor; bazen bir kare bin sözcüğe bedel olabiliyor, bazen de müzik için içine girdiği için videoyla kendimi daha iyi ifade ettiğimi düşünüyorum. Yani ne anlatmak istediğime göre değişiyor. Bu aralar fotoğrafa daha fazla ağırlık vermeye çalışıyorum “Catch” projesi ile. İstanbul’da bir moda çekimi yapman gerekse hangi sokağı, sokakları tercih ederdin? Aslında İstanbul’u iyi biliyor olmak lazım bu soruya doğru yanıtlar verebilmek için. Yeteri kadar hakim olduğumu düşünmüyorum yaşadığım şehre. Yine de aklıma ilk gelenler; Çukurcuma tarafları, belki biraz klasik olacak ama Balat sokakları... Tabi eski halleri çok daha güzeldi, bakirdi. Endüstriyel yapılaşmalar da bazen bir çekim için ilham kaynağı olabiliyor. “Sokak stili” denilince aklına ilk gelen şehirler hangisi? Son olarak Berlin’i ziyaret ettiğim için aklıma ilk gelen Berlin. İnsanların yaşam tarzlarındaki detaycılık, giyim tarzlarına da yansıyor Berlin’de. Ayrıca gitmesem de, sitelerden gördüğüm kadarıyla Helsinki, Stockholm, Oslo gibi kuzey Avrupa şehirleri de stil

bakımından oldukça iyi. Sokakta gördüğün insanların stillerine odaklanan “Catch projesi” nasıl gidiyor? Arada durulsa da iyi gidiyor. Dönem dönem, sadece fotoğraflarla değil videolarla da Catch’te insanları ağırlıyorum. Moda bloggerları, tasarımcılar ile çektiğim videolar da Catch’e yeni bir boyut kazandırdı. Dışarıda gördüğün bir insanı 15 saniye boyunca videoda tutmak zor; bu yüzden tarzına inandığım insanlarla çekimler yaparak videolarla Catch’e dahil ediyorum. Sevdiğin “sokak stili” çeken fotoğrafçılar arasında kimler var? Tabi ki Scott Schuman var; yani “The Sartorialist”. Danimarka’dan “The Locals”ı kuran Søren Jepsen, “Le 21 éme” sitesinin sahibi Adam Katz Sinding severek takip ettiğim isimler.

Yaptığım çalışmalarla işin içinde olduğum için trendleri takip ediyorum. Hatta bazen bir sonraki adımı bile tahmin etmeye çalışıyorsun, özellikle de modaya meraklıysan. Sonuçta modanın kimilerinin düşündüğü gibi yüzeysel ve sadece üzerimize giydiğimiz şeylerden ibaret olduğunu düşünmüyorum. Moda, mimarlık, endüstriyel tasarım hep birbiriyle etkileşim içinde ve ister kabul edelim, ister etmeyelim; yaşam tarzımızın tümünü etkiliyor. Kendi tarzımı ise bu dönemlerde “azlaştırmaya”, “basitleştirmeye” çalışıyorum. Rahatlık ve minimalizmin ön planda olduğu şeylere yöneliyorum. Hatta bu yaşam tarzıma bile yansımaya başlıyor. Hangi markaların çizgisini seviyorsun? Acne, Alexander Wang, COS sevdiğim markalar. Türkiye’den de Zeynep Tosun’un ve Burçe Bekrek’in tasarımlarını seviyorum.

“Moda, mimarlık, endüstriyel tasarım hep birbirleriyle etkilesim içinde ve ister kabul edelim, ister etmeyelim; yasam tarzımızın tümünü etkiliyor.” Fotoğraflarında ve videolarında vazgeçemediğin bir teknik var mı?

Sana ilham veren sanatçılar arasında kimler var?

Hayır yok; hatta önceden kullandığım bir şeyi, bir diğerinde kullanmamaya çalışıyorum. Yeni şeyler deneyerek kendimi bu sektörde daha heyecanlı tutabiliyorum.

Nick Knight ve O’nun “show studio” kreatif ekibi bana ilham veriyor. Video sanatçıları arasında Gordon Von Steiner var sevdiğim.

Dergilerle aran nasıl? Dergi dünyasını olabildiğince takip ediyorum. Son zamanlarda daha alternatif dergileri araştırıp edinmeye çalışıyorum. İçeriği bazen sıksa da Kinfolk ve Cereal Magazine’in çizgisini seviyorum. Fucking Young!’ın dergi edisyonu da oldukça başarılı. Berlin’e son gidişimde bir bavul dergiyle döndüm, bir sürü dergi var sırada okunmayı bekleyen.

stil

Şehir ve Bölge Planlama okuduğunu biliyorum. Peki video, fotoğraf çekmeye ne zaman başladın?

Yakın gelecekte hayata geçirmek istediğin projelerin var mı? İlk kez içine girdiğim bir sektörle ilgili sürpriz bir projem var. Onun dışında, eğer gerçekleştirebilirsem ilk uzun metrajlı video enstalasyon olacak.

Stilini nasıl tanımlarsın? Trendleri takip ediyor musun?

22


Sıraselviler Cad. No:70/A Cihangir, Beyoğlu, İstanbul +90 212 243 8911 www.makasbliss.com.tr

23


3 o’clock, Bryant Park

24


stil

S pring S treet Spirit

Fotoğraf - Elif Sanem Karakoç Styling - Sabri Alper Yılmaz Saç - Selçuk Yıldırım (makas bliss) Makyaj - Melissa Chartan (makas bliss) Model - Gamze Akas

25


stil

GÜmlek - White Posture (L’appart) Pantolon - Topshop Kolye - El Quinto

26


stil Gömlek - Sentetik Sezar Pantolon - Topshop Ayakkabı - Nike Gözlük- Tekten Vintage Kolye - El Quinto

27


stil Etek & Bluz - Freak is the New Black (L’appart) Ayakkabı - Vans Çorap - Vans

28


stil Etek & Bluz - Freak is the New Black (L’appart) Takılar - Modele ait

29


stil Gömlek - Sentetik Sezar Kot Şort - Levi’s Kolye - El Quinto

30


PENCERE ZOSEN / ANIMAL BANDIDO Zosen renklerle arası iyi olan bir sokak sanatçısı. “New world order” diye adlandırdığı dünyasında eline sprey boya aldığı günden bu yana, başta yaşadığı şehir Barselona olmak üzere birçok kentte mural sanat çalışmaları yapmış. Tokyolu sanatçı Mina Hamada ile ortaklaşa gerçekleştirdikleri grafiti çalışmalarına Barselona, Madrid, Tokyo ve Viyana sokaklarında rastlayabilirsiniz. Sokak sanatının yanı sıra illüstrasyon, enstalasyon ve grafik tasarımı ile de ilgilenen Zosen en son olarak Art Basel Miami’de karşımıza çıktı.

pencere

www.zosenbandido.com

DESILLUSION MAG İki ayda bir yayımlanan Desillusion Mag sörf, kaykay ve snowboard’u bünyesinde toplayan bağımsız bir dergi. Yaşam, stil ve sokak kültürüne dair çok şey bulacağınız derginin web sitesinde de birçok ilham verici paylaşıma yer verilmiş. Desillusion Mag, “avant garde” kültürünün izinden giden yazar ve sanatçıları ile uzun bir süre radarımızda kalacağını gösteriyor.

JUAN CAMILO ROA Juan 8 yıldır Berlin’de yaşayan bir sanatçı. Berlin sokaklarında dolaşıp, insanların dikkatinden kaçan detayları fotoğraflıyor. Bazen fotoğraf makinesine yoldan geçen bir kadın takılıyor, bazen de binadan çıkmak üzere olan bir adam. Juan boş sokakları, insanların farkına bile varamadıkları yol işaretlerini, rengarenk sokak motiflerini fotoğraflamayı tercih ediyor. juancamiloberlin.tumblr.com

31

www.dslmag.com


UNINVITED JAZZ BAND

pencere

İstiklal Caddesi üzerinde yürürken aniden kulağınıza gelen New Orleans tınılarına; cümbüşün, trompetin ve kontrbasın sesine dayanamayıp kafanızı çeviriyorsanız, bilin ki Uninvited Jazz Band’le karşı kar- şıyasınız! Sadece İstiklal’de değil, İstanbul’un her iki yakasında da “aniden” karşımıza çıkan grup üyeleri bizi sadece eğlendirmekle kalmıyor, sokaklara da ayrı bir renk katıyor. Grup üyeleri Özgün Bora Yazıcı, Jansky Tamamsky, Ozan Tunç ve Jack Butler’den oluşuyor. Özel etkinliklerini takip etmek isterseniz, facebook sayfalarına göz atabilirsiniz.

ISTANBUL LINDY HOPPERS Sokaklarda sıkça karşılaşmaya alıştığımız bir diğer grup ise İstanbul Lindy Hoppers. 2007 yılından beri düzenledikleri etkinlikler ve verdikleri dans dersleri sayesinde Swing bağımlılarının kalbini kazanan Lindy Hoppers ile İstanbul sokaklarında her an karşılaşabilirsiniz. Danslarına dilediğiniz gibi eşlik edebileceğiniz gibi, dans gösterilerine de katılarak kendinizi geliştirebilirsiniz.

ALL STREETS

www.istanbullindyhoppers.com

Bazen bir sokaktan defalarca geçsek de bazı detayların farkına varamayız. Renkler, gölgeler hatta yere dökülmüş kuru ağaç dalları bile bir sokağın kimliğini oluşturabilir. İçinde İstanbul’un da yer aldığı “all streets” blogunda, daha önce gözünüze takılmayan detayları göreceksiniz. Lizabeth Bennett’ın projesi, sizi bir kez daha sokaklara çağıracak.

allstreets.tumblr.com

32


pencere

SANAT ARTIK SOKAKLARDA!

Sokak Sanatı Nasıl Ortaya Çıktı? Seneler önce San Francisco sokaklarında gezerken, ya da Berlin'in "East Side Gallery" duvarına bakarken gördüklerimize imrenirdik çünkü duvar sanatı İstanbul'da yok denecek kadar azdı. Günümüz İstanbul'unda ise sokak sanatı kültürünün yaygınlaşmasıyla beraber, duvar sanatı denen kültürle de daha sık karşılaşır olduk. Hatta son olarak "Gezi Parkı" olaylarında gördük ki; insanlar duvarları defterleri kadar etkin bir şekilde kullanıyorlar! Bu duvarlarda bazen aklımıza hiç gelmeyecek bir slogan, bazen de detaylarıyla şaşırtan bir "stencil" yer alıyor. Peki son birkaç senedir İstanbul sokaklarında görmeye alıştığımız "duvar sanatı" kültürü bize ne anlam ifade ediyor? Sokak sanatı; grafiti, stencil, poster, heykel, çıkartma, çeşitli enstalasyon veya performansları içeren görsel bir sanat türü. Bu kültürün çıkış noktasında sadece var olan şeyleri belgelemek veya sergilemek değil aynı zamanda bir çeşit baş kaldırma ve dikkat çekme arayışı da bulunuyor. Bu arayışın tetiklediği duvar sanatı ise; grafiti, stencil, poster ve çıkartmaları kapsayan bir kültür. İçlerinde en sık kullanılan "grafiti" yöntemi duvarlardaki yazı ve resimleri içeren görsel uygulamalara verilen bir isim. Çıkışı ilk çağlara dayanan bu yöntem, grafik sözcüğünden

33

türetilerek oluşmuş. Yakın tarihe baktığımızda; 1940'lı yıllarda Almanya'nın doğu ve batı olarak ayrılmasıyla beraber ilk olarak Berlin duvarında yayıldığını, 1960'larda ise Amerika'daki birtakım politik grupların seslerini duyurmak ve kendi alanlarını belirlemek için bu yöntemi kullandığını görüyoruz. Grafitiler her ne kadar politik sebeplerle ortaya çıkmış ve belirli kesimler tarafından oluşturulmuş olsa da, günümüzde bireysel temalı veya herhangi bir politik söylem içermeyen türleri de oldukça yaygın.Beyoğlu ve çevresinde sık rastladığımız duvar sanatı görsellerinin de büyük bir çoğunluğu “stencil” denen yöntem ile elde ediliyor. İstanbul'un Duvarları Sokak sanatı içerisinde en yaygın olan duvar sanatının beslediği, ilham verdiği sanatçılar arasında aklımıza ilk gelen isim şüphesiz Burhan Doğançay. Yakın zamanda kaybettiğimiz Doğançay'ın eserlerinin büyük bir çoğunluğu duvarlarda yer alan afiş, poster, grafiti ve stencillerden etkilenerek oluşturulmuş. Bir nevi duvar belleğini kurgulayarak ve yeniden şekillendirerek bize sunan sanatçının eserlerinde en çok New York ve İstanbul'dan izler var. Burhan Doğançay kolajlarında; New York'un politik duvar yazıları ve grafitileri dışında bir de politik-sosyal kaygılar taşımadan oluşturulan bir duvar kimliği var. Bunlar

zaman zaman popüler kültürün de bir parçası olmuş. İstanbul'u yansıtan eserlerinde ise, esnafların mekanlarını belirtmek amacıyla duvarlara yazdığı birtakım yazılar var. Ayrıca konser afişleri, posterler ve Yeşilçam yıldızlarının resimleri ile duvarların renklendiğini görüyoruz. Bu noktada şunu söyleyebiliriz ki, İstanbul'da "duvar sanatı" denilince karşılaştığımız politik söylemler kadar, sanat olduğundan bihaber birtakım yazılar da Doğançay'a ilham vermiş ve bu eserler, özgün yaratıcıları farkında bile olmadan sanata dönüşmüş. Bu durumda bir kentin duvarları ve bu duvarlarda gördüğümüz her şey, belirli bir amaç taşımadan da o kentin sanatsal belleğinde yer alıyor diyebiliriz. 90'ların başında hip-hop ve rap kültürüyle dünyamıza giren, Sirkeci banliyö hattının köprü altlarında kendisini göstermeye başlayan duvar yazıları günümüzde artık birçok bölgeye yayılmış durumda. Bu duvar yazılarına baktığımızda; politik söylemlerin yanı sıra bireysel mesajları da içeren grafitilerin ön plana çıktığını görüyoruz. Şu sıralar, grafiti ve stencillerin en yoğun olduğu İstanbul semtlerinin başında ise; Beyoğlu, Galata, Kadıköy Yeldeğirmeni Mahallesi, Karaköy, Çukurcuma ve Beşiktaş geliyor. Ayrıca yakın bir zamanda gerçekleşen bir etkinlik sebebiyle, Sütlüce'de de duvar sanatına rastlamamız mümkün.


D

ünyanın en çok konuşulan sokak sanatçıları arasında Banksy, Shepard Fairey, Invader, Keith Haring, Zephyr, Dr. Revolt, Sever ve Lady Pink geliyor.

S

okak sanatçılarına göre; grafitiye en sık rastladığımız şehirler; New York, Berlin, Paris, Barcelona, Valencia, Melbourne ve Varşova.

D

uvar sanatının yasal olduğu şehir ve bölgeler ise; Melbourne, Varşova, Tesnov, Queens (New York), Paris, Taipei, Zurich, Kopenhag, Burghausen ve Venice (California).

E

ğer duvar sanatıyla ilgilenmeye başladıysanız ve bu sanat hakkında fikir sahibi olmak istiyorsanız; "Bomb It" ve Banksy yönetmenliğinde çekilen "Exit Through the Gift Shop" belgeselleri size ilham verebilir. stanbul sokaklarında bir zamanlar en sık karşılaştığımız "sarı yumruk" şeklinde olan grafitinin yaratıcısı Alman grafiti sanatçısı Kripoe. Kripoe, bu amblemi sadece İstanbul duvarlarında değil, birçok Avrupa kentinde de görebilirsiniz.

pencere

İ İ

stanbul'da grafiti sanatı bundan 5 sene önce yasal değildi. Hala izinsiz yapılamıyor olsa bile, git gide gelişiyor ve bu akımı kapsayan sokak sanatı festivalleri yapılıyor.

K

adıköy’ün en renkli mahallesi olan Yeldeğirmeni, gerçekleştirilen Mural-ist festivali sayesinde canlandı ve şu anda bir sürü grafitiye ev sahipliği yapıyor. Binaların yan cephelerine çizilmiş grafitilerde birbirinden renkli hikayeler yer alıyor. Daha önce bu tarihi semte uğramadıysanız, artık görmeniz için iyi bir sebebiniz var!

D

onut Store sokak ve duvar sanatına dair birçok şeyi içinde barındıran renkli bir dükkan. Yurt dışından birçok markanın da ürünleri bulunuyor. Her renkte sprey boya, dergi, kitap, tişört ve poster bulabilmeniz mümkün. Dolapdere Caddesi No. 223A Osmanbey Tel: (0212) 343 54 58

34


DOME

pencere

Christian Krämer

Dome, 1975 Almanya doğumlu bir sokak sanatçısı, kendisi bugüne kadar 30’dan fazla şehre grafiti yapmış ve çalışmaları 20’den fazla sergide yer almış. Geçtiğimiz günlerde “Yeldeğirmeni Mural-ist” festivaline katılan Christian Krämer yani duvarlardaki adıyla Dome ile sokak sanatına, İstanbul’a ve çizdiği grafitilere dair bir söyleşi yaptık.

35


Sokak sanatına başlamanda seni neler tetikledi?

Her şehir için farklı bir grafiti mi yapıyorsun?

Dome: Yaşı benden büyük olan grafiti sanatçılarından her zaman çok etkilenmiştim ve tabi onların yaptığı işlerden de. Grafiti sanatı günden güne bana daha çekici gelmeye başladığında da, ufak adımlarla girdim grafiti ve sokak sanatı dünyasına.

Evet her şehir için farklı bir grafiti oluyor. Bugüne kadar aynı çizimi birden fazla şehre uygulamadım. Ama tabi ki, çizimlerimdeki figürler her zaman birbirine benziyor.

Grafiti yapmaya Ocak 1995’de başladım. Yaptığın duvar sanatına baktığımızda gördüğümüz figürler, şekiller ve yüzler bize bir şey anlatıyor mu? Hepsine ait bir hikaye var mı? Hayatta birçok şey var ve her birine yakından baktığımızda gerçek yüzlerini veya anlamlarını görüyoruz. Benim sanatımdaki maskeler de biraz bunu temsil ediyor. Bence herkesin bir maskesi var; örneğin nasıl davrandığın, nasıl giyindiğin ve diğer insanlarla nasıl etkileşim içinde olduğun bile bir maske altında gerçekleşiyor. Grafitilerimin altında yatan hikayeler de böyle, her şeyi olduğu gibi bir yabancıya göstermekten çok; kendimi gizleyerek ve bir tür maske ile sergiliyorum. Kullandığın özel bir teknik var mı diğer sokak sanatçılarından farklı olarak? Sanırım mürekkep de kullanıyorsun çalışmalarında... Duvarlarda kapsül boya ve sprey boya kullanıyorum. Kanvaslarda ise akrilik, mürekkep ve farklı materyaller kullanıyorum. Bugüne kadar yapmış olduğun grafitiler hayal gücünün bir yansıması mı yoksa hayatından izler taşıdığını söyleyebilir miyiz? Bugüne kadar yaptığım her grafiti ve çizim insanlarla olan deneyimlerimin ve yaşadığım / duyduğum olayların bir yansıması olarak ortaya çıktı. Bunlar bazen rüyalar, düşünceler, arzular, korkular da olabiliyor tabi. Son çalışmalarıma baktığımda ise, dinsel öğeleri de kullandığımı görüyorum, bu tarz hikayeler, bu hikayelerin arkasında yatan ahlak algısı da dikkatimi çekiyor. Fakat diğer yandan da, bir kiliseye, camiye veya sinagoga gitmiyorum. Bana göre iyi bir insan olma düşüncesini taşımak için bir kiliseye gitmek gerekmiyor. Yine de, bence dinsel kavramlar çok etkileyici ve ilham verici. Yeni bir şehre gitmeye hazırlanırken, kafanda önceden ne çizeceğin beliriyor mu?

Çizimin karmaşıklığına ve duvarın ölçüsüne göre değişiyor bu süre. İstanbul'a çizmiş olduğum grafiti için günde 9 saat olmak üzere, 6 buçuk gün çalıştım. Sence duvar sanatı yapmak için politik bir söylemin olması mı gerekiyor? Grafitiler kişisel ve hiçbir söylem taşımadan da sergilenebilir mi?

İstanbul'daki duvar sanatı hakkında ne düşünüyorsun? Kimlerin grafitilerini görme şansın oldu? Amose, Pixel Pancho ve Claudio Ethos'un duvar çizimlerini görme şansım oldu, çünkü hepimiz aynı zamanda İstanbul'daydık Mural-İst festivali için. Ayrıca hepimiz de bir ilki başardık sanırım İstanbul'da bu kadar büyük duvarlara graffiti yaparak. Şu anda Yeldeğirmeni bölgesinde bir sürü graffiti var ve sonuçtan çok memnunum. Tabi yine gelmeyi çok isterim eğer başka bir duvar boyama şansım olursa.

Bence politik bir söylem taşıma zorunluluğu yok. Örneğin; bugüne kadar hiçbir politik parti için bir grafiti yapmadım. Öte yandan, İstanbul için yaptığım çalışmanın elbette bir mesajı var. Ayrıca yaptığım birçok grafitinin altında toplumu, kiliseyi ve politikayı eleştiren bir tavır da var. İleride bu tür grafitileri nerelere çizebileceğimi göreceğiz. Bir grafitiyi yapmadan önce izin almak gerekiyor mu? Her yerde böyle bir zorunluluk var mı? Çok büyük duvarlar için izin almak gerekiyor. İzin ama olayı duruma göre ve hangi motivasyonun sanatçı için önemli olacağına göre değişiyor. Farklı ahlak anlayışları, farklı hareketler doğuruyor diyebilirim özetle.

pencere

Ne kadar zamandır sokak sanatıyla ilgileniyorsun?

Bir duvara grafiti yapmadan önce ortalama ne kadar sürede hazırlanıyorsun?

her şeyi alıp, yeni bir hayata yelken açmak ile ilgili. Kötü olan şeyleri arkada bırakıp, yeni bir şeye başlamak... Fakat bu çizimde anlatmak istediğim zihinsel bir durum, yani materyal şeylerden ötede.

Hangi şehir seni sokak sanatı konusunda gerçekten tatmin etti? Zor bir soru bu... Bu biraz da çevreye ve orada yaşayan insanlara bağlı sanırım. Nasıl yansıtıyorlar bu çizimleri, mesajı algılıyorlar mı gibi... Bugüne kadar başıma kötü bir olay gelmedi diyebilirim. İstanbul çok güzeldi, Varşova da öyle. Özellikle Polonya "duvar sanatı" denilince akla gelen ilk isimlerden biri haline geldi son birkaç yıldır. Her yıl bir sürü sokak sanatçısını davet ediyorlar, bu hoşuma gidiyor. İstanbul da bir o kadar önemli bir nokta. Örneğin, İstanbul'da birçok evin yan cephesinde penceresi yok ve bu da sokak sanatıyla ilgilenenler için çok güzel :) Yeldeğirmeni'ne çizmiş olduğun grafitinin arkasında bir hikaye var mı? Aslında baktığın ilk andan itibaren bir mesaj veriyor bence. Hikayesi, sana ait olan

36


GRAFİTİ DENİLİNCE AKLIMIZA İLK GELEN DÜKKAN: DONUT STORE! Grafiti ve duvar sanatı ile ilgilenenler bilir; 2007 yılında Pangaltı’da kurulan Donut Store sokak sanatı ile ilgilenenler için adeta bir cennettir. İspanya’nın ilk grafiti sprey boyalarını üreten Montana Colors markasının ve On The Run, Krink NYC markalarının Türkiye distribütörüdür. Ayrıca Grog, Posca, Kid Robot, Mknk gibi markaların ürünlerinin satıldığı dükkandır. Sprey boyaların yanı sıra; Donut Store’da marker, mürekkep, aksesuar/oyuncak, tekstil ürünleri ve sokak sanatına dair kitaplar bulabilirsiniz. Bansky: Wall & Piece, 123Klan: Respect & Love, Street Fonts ve Graffiti Cookbook bu kitaplardan bazıları.

pencere

Biz de geçtiğimiz günlerde, İstanbul’da yaşayan duvar sanatçılarının uğrak yeri olan; Donut Store’a ilk kez gitme fırsatı bulduk. İçeri girer girmez, duvarı boydan boya kaplayan, rengarenk sprey boyalar dikkatimizi çekti. İkinci dikkatimizi çeken şey ise; dükkanın logosu oldu. Donut Store’un kurucusu olan Theo ile konuştuğumuzda öğrendik ki; bu logoyu dünyaca ünlü 123 Klan yapmış. Sonrasında merak edip 123 Klan’ın işlerine baktığımızda; birbirinden güzel duvar sanatı çalışmalarıyla ve esprili bir yaklaşımla karşılaştık. İstanbul’da açılan mekanların yaratıcılarının hikayesini her zaman merak ettiğimizden; Donut Store’un kurucusu Theo’ya da arka arkaya sorular sorduk. Theo İstanbul’un duvar sanatı açığını yıllar önce fark etmiş ve asıl mesleği olan müzisyenliği biraz ikinci plana atıp, bu alan üzerine çalışmalara başlamış. Theo bize; duvar sanatına dair en iyi sprey boyaları ve malzemeleri bulabileceğimiz Donut Store’da, Haziran ayında grafiti workshoplarının da düzenleneceği haberini verdi. Eğer ilginiz varsa facebook sayfasından gelişmeleri takip edebilirsiniz. Çocukları da unutmadıklarını, su bazlı spreylerle yapılacak grafiti workshoplarının da takvimde yer alacağını belirtelim. Kim bilir, belki İstanbul’un gelecek duvar sanatçıları da bu projede ilk tohumlarını atmış olurlar. Sadece grafiti ve stencil sanatçılarının değil; ressam ve illüstratörlerin de sıkça uğradığı Donut Store’a bir an önce gitmelisiniz. Çünkü İstanbul’da duvar sanatının tam sırası! Ürünlere online dükkandan ulaşabilmeniz mümkün: www.donut.com.tr www.facebook.com/donutgraffitishop Adres: Dolapdere Caddesi Ekinci Plaza 223A Pangaltı / Şişli

37


Duvar Resmi - Gamze Yal癟覺n www.gamzeyalcin.net Sumahan Binas覺 - Karak繹y

38


KUZGUNCUK SOKAKLARI

b

mekan

b

Kuzguncuk sokakları kitaplara konu olmuş bakir ruhuyla, sevimli evleriyle ve nostaljik havasıyla kalbimizde her zaman özel bir yere sahiptir. Her köşesinde ayrı bir ilham kaynağı yer aldığından, sanatçıların ve mimarların bu semti bu kadar çok sevmesi de bir tesadüf değildir. 17. Yüzyılda semt sakinlerinin büyük çoğunluğunu Museviler oluştururken, zamanla Rumlar ve Ermenilerin de yerleşmesiyle kültürel açıdan da en önemli buluşma noktalarından biri haline gelmiştir. Bir zamanlar İcadiye Caddesi üzerinde yaşayan Can Yücel’i, çekimleri bu semtte yapılan “Perihan Abla”yı ve Kuzguncuk’ta yaşamış daha nice güzel insanı anarak Kuzguncuk sokaklarının yolunu tutun. Bu semtte içiniz huzur, nostalji ve sanatla dolacak.

39


İ

zlediğimiz filmlerde, okuduğumuz romanlarda sıkça karşılaştığımız İcadiye Caddesi hala eski huzurunu ve samimiyetini koruyor. Bu cadde üzerinde yer alan Betty Blue; adı gibi masmavi, sıcacık bir mekan. Açık mutfağı bulunan kafede ev yemekleri yiyebilir, kahvaltı keyfi yapabilirsiniz. Bu mekanın arkasında bir de bahçesi bulunduğunu hatırlatalım. Gamze Karakaş’ın içinizi ısıtacak mekanı Lebossi Chocolate’a uğrayın. Ev yapımı çikolatalar, kakao çekirdeği kokusu ve bir fincan sıcak çikolataya “hayır” diyemeyeceksiniz. Biz muzlu ve frambuazlı çikolatalarından tattık; oldukça lezzetliydi. Külahtan yapılmış kaselerin sunumu da bir o kadar güzeldi. Eğer siz de, çikolataya karşı koyamayanlardansanız Lebossi Chocolate’a uğrayabilir, külah kaseye seçtiğiniz mini çikolatalardan koyup, gezinize kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.

Kuzguncuk’a geldiğinizde uğramanız gereken bir diğer sokak: Simitçi Tahir Sokak. Rengarenk evlerin yer aldığı, büyük bostanın çevresinden dolanan bu sokakta tarihe yolculuğa çıkmanızı öneririz. Tahtalı Bostan Sokak’ta yer alan sıra sıra dizilmiş, kırmızı kiremitli evleri gördüğünüzde, mimarisi size uzaklardan tanıdık gelebilir. Bu evlere benzerliğinden dolayı “İngiliz Evleri” deniliyor. Fotoğraf çekmek ve İngiliz mimarisini seviyorsanız, bu binaları daha yakından incelemek için bu sokağa da uğramayı unutmayın. Ayrıca... 1923 yılında, Musevi Arditi ailesi için, Rum mimar Simotas tarafından yapılan tarihi binayı görebilirsiniz. Şimdilerde farklı meslek gruplarından insanların kolektif bir hayat sürdüğü Simotas binası, Kuzguncuk’un en güzel simgelerinden biri.

mekan

Ahşap dokulu evlerin sıralandığı, atölyelerin bir kısmının yer aldığı; huzurun bir diğer adresi: Üryanizade Sokak. İçinde 101 yazardan, 100 sokak anlatımının yer aldığı İstanbul Sokakları adlı kitapta mimar Cengiz Bektaş, bu sokakta geçmişte neler yaşandığından, nasıl bir atmosferi olduğundan bahsetmiş. Kitapta anlatılanların aynısını belki bulmayacaksınız; ama yine de bu sokağı çok seveceksiniz.

Katkısız olarak üretilmiş doğal ürünlere karşı bir ilginiz varsa Homemade Aromaterapi Kuzguncuk’ta uğramanız gereken yerlerden biri. Enerji temizleme spreylerinden, çakra yağlarına, doğal sabunlardan bitki sularına kadar bedeniniz ve ruhunuz için gereken birçok ürünü bir arada bulabilirsiniz.

Betty Blue - İcadiye Cad. No: 21/A

Lebosi Chocolate - İcadiye Cad. No: 86/A

Homemade Aromaterapi - Üryanizade Sok. No: 5

Simotas Binası - Bican Efendi Sok. No: 10

40


b

TURNACIBASI SOKAK

b

mekan

Hazırlayan : Lisya Kalma

Bazı sokakların ruhu vardır. Girdiğiniz anda anlarsınız bunu; üzerinde yürürken “dili olsa da konuşsa, anlatsa tanık olduklarını” dersiniz. İşte Turnacıbaşı da öyle bir sokaktır. Uzun, çok hareketli, anlatacak çok anısı, sakladığı binlerce sırrı olan bir caddedir burası.

41


G

alatasaray Lisesi’nin arka kapısıyla başlar bu sokak ve Çukurcuma’nın merkezine kadar devam eder. Lisenin arka kapısının yanında, İstanbul’un 500 yıllık tarihi ile en eski ve geleneksel hamamlarından olan Galatasaray Hamamı yer alır. Gün içinde yüzlerce kişi gelir buraya. Biraz daha ilerlerseniz, sağda İtalyan Lisesi’ni görürsünüz. Gizemli bir bina ve güzel bir avlusu olan İtalyan Lisesi’nde okuyan öğrencilerin birçoğu okul çıkışlarında Turnacıbaşı’nda takılırlar. 1882’den beri on binlerce öğrencinin anıları bu sokakta saklıdır… Lisenin hemen yanında ise Yunan Başkonsolosluğu bulunur, burası da Turnacıbaşı’nın aktif bir sokak olmasının büyük nedenlerindendir. Bu kadar ziyaret edilen tarihi sokakların kaderi de bellidir; bol mekan, mağaza, grafitili duvar ve bol yaşanmışlık… Zaten, bu yüzden antikacıların ve ikinci el eşya dükkanların birçoğu da bu sokakta yer alır. Turnacıbaşı, hem dekorasyon meraklıları hem de moda aşıkları için biçilmiş kaftandır. Eğer siz de “vintage” tutkunuysanız, ikinci el takılardan gözlüklere, elbiselerden çantalara birçok ürü-

Galatasaray Hamamı - No: 24

nü bu sokaktaki mağazalarda bulabilirsiniz. Paris’teki Le Marais’i bilen bilir, çoğunlukla Yahudilerin yerleşim alanı olan bu bölgede onlarca ikinci el mağaza yer alır. Turnacıbaşı’nı da oldum olası bu bölgenin sokaklarına benzetirim ben. Özellikle sokağın sonlarına doğru karşılaşacağınız, Mozk’a mutlaka uğramanızı öneririm. Turnacıbaşı’nın son zamanlardaki en popüler sakini ise Corinne Hotel ve Brasserie. Sempatik bir butik otel olan Corinne’in girişinde bulunan restoranında, gelen geçenleri seyrederken şarap içip, arkada çalan caz müzikleriyle kitabınızı rahatça okuyabilirsiniz. Müsaitlerse otelin içerisini ve odalarını da gezin; hatta otel çalışanlarından birine “Corinne” adının nereden geldiğini de sormayı unutmayın. Bu güzel hikayeyi size zevkle anlatacaktır. Corinne’i geçtikten sonra ileride yer yer kafeleri, ev yemekleri yapan restoranları ve pizzalarıyla ün salmış 49 Çukurcuma’yı göreceksiniz. Eğer sabahtan giderseniz, 49’da bir “Bozcaada Kahvaltısı” yapabilir, veya günün her saatinde pizzalarından deneyebilirsiniz. Gittiğiniz zaman benim için bir şey yapın;

Mozk Vintage - Altıpatlar Sok. 13/B:

kahvenizi mekanın dışarısındaki renkli minderlerde içip, sokağın havasını içinize çekin. Unutmadan söyleyeyim, Turnacıbaşı’nda gece görürseniz belki de biraz ürkebileceğiniz büyüklükte dev bir panda grafitisi var. Birbirinden güzel grafitileriyle İstanbul’u resmen ele geçiren Leo Lunatic’in en ünlü sokak sanatlarından biri bu panda.

mekan

Corinne Hotel - No: 41

Turnacıbaşı’nın beni en çok çeken yönlendiren biri ise, insan çeşitliliğidir. Ellerinde fotoğraf makineleriyle dükkanları ve eski binaları çeken turistlerle karşılaştıktan sonra, ikinci el bavul satın alan Türk “hipster”ları görecek, biraz daha ilerleyince ise İstanbul’da yaşadığımızı unutmuşken bize hatırlatan dindar kesimle de göz göze geleceksiniz. Hazır havalar ısınıyorken keşfe çıkmaya ne dersiniz? Biraz alışveriş, bir kadeh şarap, lezzetli bir pizza dilimi herkese iyi gelir. Bunları yaparken, sokağın sesini dinlemeyi ihmal etmeyin. Turnacıbaşı’nın derinden gelen sesi attığınız her adımda size ayrı bir hikaye anlatacak...

Leo Lunatic

42


YENiKÖY’DE BiR GÜN photo essay

Elif Güney

Sarıyer’in semt olarak anılan büyük mahallelerini teker teker gezmeye başladım şu sıralar. 2 hafta önce Arnavutköy’ü gezmiştim. Bu sefer de Yeniköy’e gitmek istedim. Bizans döneminde adı “Komarodes” ve harap bir semt iken Osmanlı döneminde yeniden yapılandığı için “Yeniköy” adını almış. Günümüzde ise yaşadığı devinimler sonucu İstanbul’un en güzel ve kasvetli yalılarına sahip. Sahil kısımlarında ise seçkin ailelerin yaşadığı bir semt haline dönüşmüş. Monopoly oynayanlar da bilir, İstanbul’un en pahalı ve alınma-

43

sı en zor semtidir Yeniköy. Gündüzleri huzurlu ve sessizce dolaşabileceğiniz sokakları, güneş batmaya başladıktan sonra boğazın tüm seslerini iç kısımlarına kadar emerek biraz kasvetli bir havaya bürünür. Köybaşı Caddesi üzerinde bulunan sahil kısmı, üzerinde bulunduğu birçok butik cafe sayesinde semte canlılık katıyorken, üst kısımlar ise sessizlik ve boşluk hissini yansıtır. Kapı önlerine bırakılmış, günler öncesine ait gazeteler gibi arada sırada karşımıza çıkan küçük detaylar ise gülümsememize neden olur. Yüzünü gösteren gü-


neş; sokakların canlılığının geri geleceğinin ümidini verir. Çok dar bir geçitte gördüğüm basket potası semtin çocuklarının ne kadar eğlendiğini, bahçelerdeki masa ve sandalyeler içtenlikle edilen sohbetleri, akşam üzerleri içilen mis gibi demleme çayları getirir gözümün önüne. Taştan duvarları tebeşirle rengarenk boyanmış o sokağa baktıkça anlarım ki; kendine özgü ve mütevazi bir havası vardır bu semtin. Mahallenin üst kısımlarına doğru çıktıkça; semtin en tepesinde bulunan “Eski Rum İlköğretim Okulunu” görürüz. Hiç öğrencisi kalmadığı için artık

faaliyet göstermeyen, mimarisi çok güzel bu okulun tadilatına 3 sene önce başlanmış ama devamı gelmemiş... Nasıl ve kimler tarafından yapıldığını öğrenemesem de okulun merdivenleri rengarenk boyanmış, yerdeki beton ise el izleri ve yazılarla süslenmiştir. Yeniköy sokaklarını gezdikten sonra da yorgunluğumu atmak, sahil kısmına inip; serin havayı içime çekmek ve çay içmek için Emek Kafe’ye oturuyorum. Gün batımında, Yeniköy’ün en eski ve meşhur balıkçılarını izlerken buluyorum kendimi...

44


b

KUMBARACI YOKUSU

b

mekan

Hazırlayan : Deniz Özdağ

İstanbul’u bu kadar sevmemi sağlayan ve gördüğüm şehirlerden ayıran yanı Beyoğlu gibi insanda yoğun hisler ve aynı zamanda sürprizler yaşatan bir bölgeye sahip olması. Beyoğlu’nun en güzel yanı ise farklı dünyaları birbirine bağlayan gizli saklı yokuşları. Bu yokuşların arasında yeri farklı olan bir tanesi var. Neredeyse bölgenin bütün merkezi noktalarını ama aynı zamanda benim pek çok anımı bağlayan, geçmişini unutmadan günü yakalayan karakterli bir yokuş: Kumbaracı Yokuşu.

45


Y

okuşlar hep merak uyandırmıştır bende. Bir ucunda durup da baktığınızda diğer ucu pek görünmez, sürprizlere açık kapı bırakır, keşif yapması heyecanlıdır. Kumbaracı Yokuşu, şehri keşfederken inip çıktığım onca yokuşun içinde en özeli belki de. Çocukluğumun İstiklal Caddesi, ilk gençlik yıllarımın Asmalımescit’i, yetişkinliğimin Karaköy adımları, olgunluk çağlarımın Galata’sı ve bunların hepsini kesiştiren, nereye gidersem yollarımın hep aynı yere çıktığı uzun bir yokuş. Pek çok özel anıma ev sahipliği yaptığı için ve tüm o modern dokunuşların altında mahalle kültürünü koruduğu için bağlıyım ben bu yokuşa. Üniversite günlerimin en keyifli, en güzel manzaralı, bol kokteylli Leb-i Derya’sı o günleri yad etmek için hazırda bekliyor hep... Farklı ortamların arayışına başladığım dönem bir köşede Cochine çıkıyor karşıma. Zili çalarak simsiyah bir kapının ardından girdiğim mekanda evimde gibi hissedeceğim ilk başta aklıma gelmiyor. Tabii o karamelize karideslerin ve bir kere başlandı mı ardı arkası kesilmeyen Earl Grey Martinilerin bunda payı büyüktür. Dışarıdan bakınca bilmeyenin çözemediği gizli kaçış noktam oluyor burası. Hemen yakınındaki Kumbaracı50 tiyatro aşkımı kabartan oyunlarıyla bir başka özel yanı bu yokuşun. Küçük sahnesinde büyük oyunlara ve oyuncuların devleştiğine şahit oluyorum durmadan ve tiyatro tutkunlarıyla aramızda gizemli bir bağ oluşmuş gibi hissediyorum.

Gallery Rooms - No: 38

Cochine- No: 36/A

Kimi zaman yokuşun zorlu çıkışlarında bir vaha gibi Gallery Rooms yardıma yetişiyor. Türlü türlü renkleri barındırıyor içerisinde. O kadar heykel, resim, baskı ve objenin arasında zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum bile. Sanatın her boyutuna hayranlık duyduğumu hatırlatıyor. Sonra öyle bir dönem geliyor ki sanki Tanrı çağrılarımı duyuyor. Bütün o yabancı akımlardan sıkılmış, iyi tatların peşinde koşarken aradığını bulamamaktan yorulmuş ve “bizim mutfağımız tüm o akımları unutturacak lezzetlere sahip” ısrarlarımı yinelemişken, tam o yokuşun girişinde Yeni Lokanta beliriveriyor. Sanki çağrılarıma yanıt gibi. O ekşi mayalı ekmeğe sürüp de yediğim isli tereyağı mı, yanık yoğurtlu çalı fasulyesi mi, yoksa levrek marinata mı daha iyi hala karar veremiyorum. Yardımı olur diye barında ardı ardına bazen Fuki, bazen de Whiskey Sour yudumluyorum; ama sanırım iyice kafam karışıyor. Kumbaracı Yokuşu, bütün yollarımın bir şekilde bağlandığı ve kendimi bulduğum bir yokuş. Hala yorulmadan, sıkılmadan sürekli inip çıkmaya devam ediyorum. Ve her seferinde mutlaka şaşırtacak, önünde durup bir süre baktırtacak bir şeyler bulacağımı biliyorum.

mekan

Kumbaracı 50 - No: 50

Yeni Lokanta - No: 66

46


LÜLECi HENDEK SOKAK

b

mekan

b

Galata’nın Yüksek Kaldırımı’nı, Kuledibi’ni, Serdar-ı Ekrem’ini hala seviyor olsak da, arada kalabalıktan kaçıp sığınmak isteyeceğimiz bir sokağımız var artık: Lüleci Hendek. Aslında o sokak hep vardı; sokak aralarında top oynayan çocuk sesleri yankılanır, atölyelerinde zanaatkar sürekli bir şeyler üretirdi. Bu sokak, şimdilerde ardı ardına açılan mekanlar sayesinde daha da güzelleşti. Yolunuzun Galata’ya düştüğü bir gün bu sokağa uğrayın ve o huzurlu havasını siz de soluyun.

47


G

alip Dede Caddesi’nden dümdüz aşağı inerken ilk; soldaki Serdar’ı Ekrem Caddesi’ne takılır gözümüz. Daima canlı, kalabalık ve sürekli kendini yenileyen bir kişiliği vardır bu caddenin. Bir sonraki soldan sapıp dümdüz ilerlediğinizde ise Lüleci Hendek Sokağı (veya caddesi) karşılar sizi. Önce uzaktan görünen mavi deniz manzarası göze çarpar. Sonra sağda yer alan Fransız okulunun kapısı. Birkaç atölye dizilmiştir yan yana. Bir de olmazsa olmaz top peşinde koşturan çocuklar... Yokuşu inmeye devam ettiğinizde solda küçük bir camii vardır. Sağda ise rengarenk fayanslarla döşenmiş bir duvar. 1900’lerden kalma binaların dış cephelerindeki taş kabartmalara ve sevimli cumbalara bakarken maziye gitmemek mümkün değildir. Hatta o maziyi yaşamamış bile olsanız gözünüzde canlandırır, bu güzel sokağın her halini hayal edersiniz. Hayallerden bir süreliğine ayrılıp, Lüleci Hendek Sokak’ın yeni haline kafamızı çevirdik. Yeni açılmış kafeler ve dükkanlara uğradık:

Az ileride yer alan Mini Coffee Shop, butik kahve dükkanlarını, zincir kahve markalarına tercih edenler için uygun bir mekan. Küçük sevimli bir iç kısmı, sandalye ve bankın yer aldığı, güneşli günler için ideal bir de dış kısmı var. Adı gibi “minik” olan bu mekanda, tatlı atıştırmalıklar eşliğinde kahve keyfi yapmanızı öneririz. Bir diğer şubesi Teşvikiye’de bulunan Magnolia Culture artık Lüleci Hendek’te de yer alıyor. Eğer mimari, sanat, sinema, moda ve tasarım kitapları kütüphanenizde büyük bir yer kaplıyorsa bu mağazaya uğramanızda fayda var. Yan yana dizilmiş kitapların önlerinde yer alan Feleksan Onar’ın tasarladığı cam objeler ve Lacroix mumlar da dikkatinizi çekebilir. Ayrıca Taschen, Flammarion, Rizzoli, Thames&Hudson, Gestalten ve Teneues gibi yayınevlerinin kitaplarını bulabileceğiniz dükkanda, özel sipariş ile de kitaplar getirtebiliyorsunuz.

mekan

Hiç Contemporary Crafts’da sanatçıların ve tasarımcıların ürünlerini bulabilirsiniz. Halı dokuma, ahşap, bakır ve demir ustalarının da hem göze hitap eden, hem de kullanışlı olan ürünlerine bakmak için bu dükkana uğrayabilirsiniz. Aslı Kuriş, Rumisu markasının yaratıcıları Pınar ve Deniz Yeğin, Rıfat Özbek ve daha birçok tasarımcının ürünlerine bakarken zaman nasıl geçmiş anlamayacaksınız.

Lüleci Hendek’te ilerlerken Cloud Nine Patisserie isimli sevimli pastane dikkatimizi çekiyor. Vitrininde birbirinden renkli pastalar, cupcake’ler ve iç kısmında masada yer alan sıcak poğaçalar, eklerler... İçeri adım attığınızda eğer karnınız aç değilse bile canınız buradaki keklerden, poğaçalardan yemek isteyecek. Eğer çay vaktinde gelirseniz bu sokağa, uğramanız gereken ilk duraklardan biri burası olsun.

Hiç Contemporary Crafts - No: 25

Cloud Nine - No: 46/A

Mini Coffee Shop - No: 49

Magnolia Culture- No: 49/B

48


SOKAK RUHU

keşif

Hazırlayan : Fatoş Tatlı

Sokak, bir gün ansızın bir boşluğa düştü. Yıllardır Marangoz Mehmet Efendi’nin Semra Hanım’a aşkını; Lena’nın İstanbul’dan bir Eylül sabahı kaçarken, ahşap evin ardiyesinde unuttuğu yakut kolyeyi; alkolik Selim’in güvercinlerine saatlerce okuduğu şiirleri bir sır gibi saklarken, ona kimse “şimdi palamut mevsimi, akşama biraz pilakiyle babagannuş hazırla, iki tek atarız” demedi. Yalnızdı. Manasını arama sevdasında oradan buraya koşarken Türk Dil Kurumu’nun ona yüklediği anlamla yüzleşince dünyası başına bir kere daha yıkıldı. Sokak “iki yanında evler olan, caddeye oranla daha dar veya kısa olabilen yol”. O, ücra köşelerinde bu kadar aşka, gize, acıya ve daha nicelerine tanıklık ederken, renkten bu kadar yoksun bir anlamı kendine yediremedi. Anladı ki tek başına eksikti. Sokak, eşini aramaya yola çıktı. Bütününü bulma çabasında oradan buraya sürüklendiği bu dönemde gelişigüzel birçok tamlaması oldu. Çıkmaz sokak, sokak kadını, sokaktaki adam, arka sokak... Beğenmedi hiç birini. Ve sokak içine döndü. Ruh, ona göz kırptı. Ruh; bedenin hayat gücü, öz, tin, can kuşu. Artık ne Sokak, sokak; ne de Ruh, ruhtu. Sokak Ruh’ta vücut buldu, Ruh da Sokak’ta. O akşam, palamutun yanında iki tek attılar ve Sokak, Ruh’a güvercinlerin en çok sevdiği şiiri fısıldadı... “Sana rastlamak mutluluktu; sana sahip olmak başka bir şey, başka bir ad bulmak gerek; “içine taşınması” gibi bir şey insanın.” Cemal Süreya

49


Bu sayımızda “İstanbul Sokaklarının Ruhunu” Tanya’dan dinledik. Biz cümleleri başlattık, O da devamını getirdi.

Tanya, 27, Rusça Öğretmeni İstanbul’a geldiği ilk gün İstanbul’un ruhuna aşık olan Tanya, bir hafta içinde Rusça öğretmeni olarak iş bulup hayatını bu şehirde devam ettirmeye karar veriyor. Renkli kişiliği, renkli kıyafetleri ile İstanbul’un sokaklarına renk katan Tanya, şehrin yerlilerine taş çıkarırcasına İstanbul’u karış karış bilen bir gezgin. İstanbul, onun için kendinin bir yansıması...

Bu isimler nereden geliyor?

• Boğazkesen Caddesi ismini İstanbul Boğazı’na paralel olan Meclis-i Mebusan Caddesi’ni dik kestiğinden almıştır. • Kemankeş ‘okçu’ demek. Kemankeş Caddesi de adını okçulukta çok yetenekli olan 1638-1644 seneleri arasında sadrazamlık yapan Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın bu caddedeki camisinden alır. • Bağdat Caddesi adını IV. Murat’ın Bağdat Seferi’ne çıkarken bu yolu kullanmasından alır.

İstanbul sokakları... Arnavut kaldırımları... Topuklu yürümek neredeyse imkansız! İstanbul sayesinde ayakkabı dolabım topuklulardan düz ayakkabılara geçiş yaptı. Farklı sınıfların harmonisi... Çok lüks bir restoranın önünde sokak satıcılarını görebilirsiniz. İstanbul’un birleştirici bir etkisi var. Modern binalar ile eski binaların uyumuna hayranım. Mahalle... Benim için anahtarı ‘bakkal’a bırakmak, cebimde para olmasa bile bakkaldan küçük bir çikolata alabilmek, teyzelerin pencereden sepetle alışveriş yapması. Kafamdaki “İstanbullu”... Sultanahmet’e yürüyüşe gitmez mesela... İstanbul’da büyümüştür ve bu şehre hala doyamamıştır. Bir de hep şunu der; “Bu yoğunluk beni yoruyor ama buradan da ayrı yaşayamıyorum.” Kendimi mutlu hissediyorum.... Ne zaman Kuzguncuk’a gitsem rahatlıyorum. Gizli mabedim gibi adeta. Meditasyon etkisi yaratıyor bende ve her soruna da farklı bir açıyla bakıyorum. Moskova ile İstanbul’u karşılaştırsam... Şunu söylerdim: Moskova’da perdelerin kapalı olması gerekmez. Çünkü evlerin arasında yeterince boşluk vardır. Buradaysa tam tersi; bazen yan balkondaki komşunun omzuna bile değmek mümkün :) Kendimi evimde hissettiğim yer... Havaalanı. Pasaport kontrolünde, pasaportuma damga basıldığı ve dışarı çıkıp “Havaş” otobüslerini aradığım o an. Keşke İstanbul sokakları... Daha fazla çöp kutusuna sahip olsa. İstanbul’un her yerinden duyabileceğim bir radyo olsa... Une Belle Histoire (Michel Fugain) çalmasını isterdim.

• Karaköy, eski adı ile Karayköy, ismini Hazar Türk İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra semte ilk yerleşen Karailerden alıyor.

En sevdiğim sokak: Kuzguncuk Sokağı, hem çok sakin hem de yerlileri yaşama yaşam katıyorlar. Kemankeş Sokak (Karaköy)’ı da çok seviyorum.

• Tomtom Kaptan Sokak adını 1592 yılında Tomtom Mehmet Kaptan tarafından yaptırılan Tomtom Kaptan Camisi’nden alır.

En eğlenceli sokak: Kadıköy Barlar Sokağı.

• Perihan Abla Sokak, 1986 -1988 yılları arasında Kuzguncuk’ta çekimleri yapılan “Perihan Abla” dizisinden ismini alır.

keşif

• Arnavut kaldırımı, Osmanlı zamanında yol işçilerinin çoğunun Arnavut olmasından ismini almıştır. (Arnavutluk ve Balkanlarda ise bu kaldırımlar Türk kaldırımı olarak anılır)

Sokakta oturmayı en çok sevdiğim yer: Karabatak. Bando’yu da çok seviyorum. İçerisi çok renkli, servis çok güzel. Renkli giyinince içerideki tüm renklerle bütünleşiyorsun, çok eğlenceli. En şık sokak: Valikonağı Caddesi. Sokak hayvanları... Kedileri İstanbul’a gelmeden önce hiç sevmezdim, burada resmen alıştım. Kediler, İstanbul kültürünün olmazsa olmazı. Elimde boya fırçası olsa İstanbul sokaklarını... sarıya boyarım, güneşli olduğu için. İstanbul bir insan olsaydı... Ben olurdum. İstanbul’u kendi karakterimle özdeştiriyorum biraz. Hem tutucu yanları var, hem de çok özgür, tatlı ve kibar.

50


LONGBOARD* ÜZERİNE... Nisan 2014 - Caddebostan

Alya: 3,5 yıldır longboard yapıyorum. Volkan: Skateboard daha fazla enerji gerektiriyor. Longboard ise boyut açısından daha konforlu. A: Longboardla kaymayı seviyorum çünkü; açık havada yapılan sporlar içerisinde bence en keyifli olanı. Uygun yollarda bir tür ulaşım aracına dönüşebiliyor. “Cruise” yapılabiliyor. Hatta Feneryolu’ndan kalkıp, Kartal’daki çok sevdiğimiz balıkçımıza trafiğe girmeden gidebiliyoruz. V: Meksika ve Brezilya’ya gidip saatlerce kaymak isterdim. Longboard kültürü olan bu ülkelerdeki sosyal medyayı takip etmek bile heyecan verici. Yakında gerçekleştireceğimiz Güney Amerika seyahatini de aslında en çok longboard için istedik. A: Bu sporu yapmak için; Caddebostan sahil yolu en uygun yerlerden biri. Kalamış’tan başlayıp, Kartal’a kadar devam eden bir yol...

keşif

V: Kaymak gerçek özgürlüktür çünkü sizi sokaklara ve doğaya daha çok yaklaştırır. A: Kayarken dinlediğim müzikler moduma göre şekilleniyor. Örneğin; hızlı kayıyorsam “up-beat”, “electro pop”, daha sakin kayıyorsam da “chill-out”, “lounge” müzikler dinliyorum. V: Longboardu herkes yapabilir. Tabii, denge önemli bir unsur. Denge de geliştirilebilinen bir duyu olduğundan herkes başarabilir bence. A: Longboardu seçmemdeki en büyük sebep; snowboard sporunu sevmem. Bu iki sporun dinamikleri birbirine çok benziyor. Yazları snowboard sporundan uzak kalınca, bu açığı longboardla kapatıyorum. Kış için de hazırlık yapmamı sağlıyor. V: Kayarken hiçbir şey olmuyor kafamda çünkü düşünecek daha iyi bir şey bulamıyorum. A: Bu spor sosyal bağları da kuvvetlendiriyor. İnsanlarla sık sık bir araya gelip kayıyoruz. “Longboard Turkey” de üyesi olduğumuz en aktif oluşumlardan biri. V: Anadolu yakasında yaşadığımdan, beni her mevsim Caddebostan, Bostancı hattında kayarken görebilirsiniz. Ayrıca Şile’de belirlediğim bir parkur var oraya da “downhill” yapmaya gidiyorum. A: Longboard’umun tipi “pintail”. Bu yüzden ona “Kılkuyruk” ismini verdim :)

51

*Longboard: Skateboard’un (kaykay)daha uzun ve daha kolay hızlanabilen türüdür. Ulaşım amaçlı da kullanılır.


keşif Kayarken sadece bir noktadan diğerine gitmek değil amaç, o esnada sokaklara, yollara ait olmak.

52


BERLiN’DE BiR GÜN Berlin her köşesinde sizi sürprizlerin beklediği, 24 saat eğlenebileceğiniz, sanatın değmediği duvarı neredeyse göremeyeceğiniz bir şehir. Farklı kültürlerin ve sosyal kimliklerin buluşma noktası olduğundan, yeni yeni insanlarla da tanışmak için ideal. Bir şehri yaşamak için “bir gün” elbette yetmez biliyoruz; ama bu yazıda en özet haliyle Berlin’i anlatıyoruz. Huzurlu ve doyurucu bir kahvaltı, yeni açılan kafelerde vakit geçirebileceğiniz bir bölge, lezzetli yemekler, olmazsa olmaz sanat ve Berlin gecelerini en iyi şekilde sonlandırabileceğiniz iki adres...

Barcomi’s Deli - Kahvaltının En Huzurlu Hali Berlin’de şık ve stil sahibi insanlara rastlayabileceğiniz, metro çıkışı biraz turistik, içlere doğru gidildikçe daha yerel olan Hackescher Markt Bölgesine muhakkak uğramalısınız. Ara sokaklarda tatlı kafeleri, butikleri ve bilinen markaların dükkanlarını görmeniz mümkün. Bu bölgenin yakınlarında yer alan Barcomi’s Deli’ın avlusunda ise, kuş sesleri eşliğinde sakin bir kahvaltı yapabilirsiniz. Hava güzelse, keyfiniz yerindeyse, bir de kendinize güzel ve doyurucu olan bir “Italian Breakfast” söylediyseniz, uzun bir süre bu huzurlu avludan çıkmak istemeyeceksiniz.

keşif

Sophienstrasse 21

Do You Read Me?! - Yüzlerce Çeşit Dergi ve Fanzin Dünyanın dört bir yanından getirtilen dergilerin, fanzinlerin, kitap şeklinde zine’lerin yer aldığı bir yer bu dükkan. Burada küçük tirajlı bireysel fanzinlerden tutun da; mimari, tasarım, moda, sanat konuları üzerine basılan her türlü dergiye ulaşmanız mümkün. İlgi alanınıza göre, bölümlere ayrılmış kısımlarda tek tek elinize alıp inceleyebileceğiniz dergilerden kendinizi alamayacaksınız. Bu dükkana uğradığınızda, eliniz boş dönmeyeceğinizi de garanti ederiz. Auguststrasse 28 - Mitte Neukölln - En Hip Bölge Kreuzberg’ün ardından bu günlerde en “hip” bölge olmaya aday ve ucuz kiralardan dolayı çoğunlukla genç sanatçılar tarafından tercih edilen Neukölln, kafe meraklıları için de ideal bir bölge. Son zamanlarda yeni kafeler, gurme hamburgerciler ve tatlıcılar açılıyor. Bizim de hemen dikkatimizi Roamers Cafe ve Martin’s Place çekiyor. Roamers Cafe’de kahvenizi yudumlayıp, Do You Read Me?! den aldığınız dergileri okuyabilirsiniz. Martin’s Place’de ise hemen yanı başınızdaki mutfakta hazırlanan lezzetli keklerin tadına bakabilirsiniz. Bizim favorimiz; Ludwig’s Cake ve farklı bir kremayla yapılmış Tiramisu tatlıları. Roamers Cafe / Martin’s Place - Pannierstrasse 64 / 29

53


Cafe Cinema - Mitte’de Saklı Grafiti Cenneti Mitte’de uzun yıllardır bir kafe var: Cafe Cinema. Bu kafenin en büyük özelliği ise arka bahçesine yapılmış renkli grafitiler ve heykeller. Dışarıdan bakınca hiç belli olmayan ama içine girince de her bir grafitinin hikayesine bakmaktan kendimizi alamadığımız bir yer burası. Avlusunda oturup soğuk “Weissbier”larınızı (beyaz bira) yudumlayacağınız, yaz geceleri için süper bir adres olan Cafe Cinema’ya sadece mural çalışmaları görmek için bile gidebilirsiniz. Rosenthalerstrasse 39 Mitte Monsieur Vuong - Lezzetli Vietnam Yemekleri Eğer Vietnam yemeklerini seviyorsanız, Berlin’in en ünlü Vietnam Restoranı; Monsieur Vuong’a a da gitmelisiniz. Dışarıda tahtaya yazılan günün menüsünden seçebilirsiniz, oldukça lezzetli. Ayrıca zencefilli çayı da, bugüne kadar içtiğimiz çaylar arasında üst sıralara yerleşti. Monsieur Vuong’un diğer restoranlardan hemen sıyrılan bir havası var. Girdiğiniz anda gözünüze çarpan restoran sahibinin fotoğrafları bardaklardan tutun da, tuzluklara, duvardaki posterlere ve hatta tuvalet kapılarına kadar taşmış durumda.

keşif

Alte Schönhauserstrasse 46 Mitte

Schwarze Traube - Kokteyl İçin En Doğru Adres Kreuzberg’de en sevdiğimiz mekanlardan biri Schwarze Traube. Sahibi Atalay Aktaş yıllardır barlarda çalışmış, kokteyl olayını çözmüş ve şimdi de kendi mekanına gelen kokteyl severleri en iyi şekilde ağırlayan bir barmen. Bütün kokteyllerin Atalay tarafından yapıldığı bu barda, sipariş verebileceğiniz bir menü yok. Kendi zevkinize göre tarif edeceğiniz kokteyllerin yaratıldığı bir mekan burası. Masalar dolduğu anda kapı kilitleniyor ve içeride yer boşalana kadar kimse içeri alınmıyor. Kapıyı çalıp, yer varsa girebiliyorsunuz ancak. Aksi halde kapıdan nazikçe geri çevriliyorsunuz. Bu nedenle erken veya hafta içi gitmenizi öneririz. Wrangelstrasse 24 Kreuzberg

Bergahin - Anlatmakla Bitmeyen Club! Eski elektrik santrali binasına kurulmuş, adını sınırında bulunduğu iki bölge olan Kreuzberg’ün “berg”ü ve Friedrichshain’ın “hain” inden alan gece kulübü dünyanın “techno merkezi” olarak kabul ediliyor. Çıkan DJ’ler, içeriye girmek için saatlerce sıra beklenen uzun (gerçekten uzun) kuyruklar ve ertesine güne kadar süren partiler bu mekanın ününe daha da ün katıyor. Size tavsiyemiz; geceye başka barlarda başlayıp, yeteri kadar moda girip, sabaha karşı 4-5 civarı bu kulübe gitmeniz. Sabahın ilk ışıklarında bile yorulmadan dans eden insanları her daim Berghain’de görmeniz mümkün! Wriezener Bahnhof

54


FİLM

Hazırlayan : Emre Eminoğlu @thebalkabaa

Paranoid Park Gus van Sant 2007

This Ain’t California Marten Persiel 2012

Rent Chris Cloumbus 2005

Sokakların bir ruhu olmasını sağlayan en önemli özellikleri arasında sokak sanatını sayabiliriz. Sokak sanatı dendiğinde ise aklımıza hemen Banksy gelir. Bu anonim sokak sanatçısının bizzat çektiği belgesel, yalnızca sokak sanatı ve sokak sanatçıları hakkında bir belgesel değil, sanat ve sanat piyasası üzerine ağır eleştiriler içeren bir film. Sokaklarda gördüğünüz sanatı anlamlandırmak için izlenmeli.

Amerikan bağımsız sinemasının en önemli yönetmenlerinden Gus van Sant, bir suç filmini bir büyüme hikayesiyle birleştiriyor. Kaykaycı bir genç olan Alex’in başına gelenleri izlerken, Portland’daki Burnside Skatepark’ın filmin karakterlerinden birine dönüştüğünü fark ediyoruz. Yönetmenin başrol oyuncusu dahil amatör oyuncularını internet üzerinden gerçekleştirdiği seçmelerden bulduğunu da ekleyeyim.

Dünyanın birçok kentinde sokakları renklendiren, sokakları özgürleştiren şeylerden biri kaykaycılar… 1980’lerin Doğu Almanya’sında yaşayan özgür bir ruhun, bu baskıcı toplumda kendini kaykayla ifade etmesinin hikayesini anlatan bu belgesel kaykay kültürü ve Berlin sokakları konusunda ufkunuzu genişletecek.

Puccini’nin La bohème operasının modern bir uyarlaması olan 1996 yapımı müzikal, 2005 yılında beyazperdeye taşınmıştı. New York’un bohem insanları arasında, geçim derdi ve AIDS’in gölgesinde geçen yaşamları merkezine alan film, birbirinden ilginç karakterleri, New York sokakları ve yenilikçi şarkılarıyla dikkat çekiyor.

L’auberge espagnole Cédric Klapisch 2002

Before Sunrise/ Sunset/Midnight Richard Linklater 1995 | 2004 | 2013

West Side Story Jerome Robbins & Robert Wise 1961

Lola rennt Tom Tykwer 1998

Bir değişim programı ile Barcelona’ya giden Xavier şöyle diyor: “Bir şehre ilk kez geldiğinde, her şey anlamsızdır. Bakirdir. Orada yaşamaya başlayıp sokaklarında yürüdüğündeyse, içini dışını öğrenirsin. Orada bir yaşamaya başladığında, sokaklarından 10 kez, 20 kez 1000 kez geçtiğinde, sana ait olurlar. Bu bana da olmak üzereydi, fakat henüz bunu bilmiyordum.” Fazla söze gerek yok.

Richard Linklater, Julie Delpy ve Ethan Hawke’un 18 yıla yayılan romantik üçlemesi, iki insanın Viyana’da başlayan, Paris’te yeniden başlayan ve bir Yunan kasabasında devam eden hikayesini 9’ar yıl arayla çıkarıyor karşımıza. Celine ve Jesse üç şehrin sokaklarını arşınlarken ilişkiler ve hayat üzerine kurdukları cümleler büyülüyor bizi.

Modern çağda, New York sokaklarında geçen bir Romeo ve Juliet hikayesi… Biri Puerto Ricolu iki New York çetesinin sokakların kontrolünü ele geçirmek için savaştığı şiddet dolu ortamın çaresi Maria ve Tony’nin aşkı mı olacak sorusunu soruyor tüm zamanların en sevilen müzikallerinden West Side Story.

Kalabalık şehirlerde sokaklarda koşmak zordur. Lola’nın ise Berlin’in sokaklarında koşarak 20 dakika içinde 100,000 Alman Markı bulması gerekiyor. Oldukça orijinal bu aksiyon filmi, farklı alternatif hikayelerle çekilmiş. Lola’yı takip ederken nefes nefese kalabilirsiniz.

film/kitap

Exit Through the Gift Shop Banksy - 2010

55


KİTAP

Hazırlayan : Algodón Edebiyat algodonedebiyat.blogspot.com.tr

Yanık Saraylar Sevim Burak 1965

Berci Kristin’in Çöp Masalları Latife Tekin 1984

Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı Ali Teoman 1991

Aylak Adam Yusuf Atılgan 1959

Kuzguncuk’un Rum, Ermeni, Yahudi ve Müslüman kökenli insanlarının birlikte rahatça yaşayabildiği döneminden gelen Sevim Burak’ın 1965 yılında yayımlanan ilk kitabı “Yanık Saraylar”, altı adet öyküden oluşuyor. Kitabın yayımlandığı dönemde, birçok sıkı okurun diline ilk öykü “Sedef Kakmalı Ev”in şu giriş kısmı pelesenk olmuş: “GELDİLER... Çok yorgundular. Sokağın başına dizildiler. (s. 7)”.

Bir kentin köşesinde, çöplerin toplandığı bölge ile sanayi bölgesi arasında kurulan bir gecekondu semtinin anlatıldığı bu uzun anlatı, ne bir roman ne de bir öykü. Latife Tekin, kurduğu o masalsı dünyanın içinde gecekondu hayatını anlatıyor. Bir metropolün görünmek istenmeyen köşelerinde yaşanan hayatların nasıl olduğunu hayal edebilmek ve fark etmeye başlamak için özel bir yazardan özel bir kitap.

1991’de Haldun Taner öykü ödülünü kazanan yazar, kitabını yarışmaya gönderirken, bu kitaba kendi adını vermek yerine; sekreter arkadaşı Nurten Ay’ın adını veriyor ve ondan ödülü kendi adına almasını rica ediyor. Yazarın bu ilk kitabında İstanbul sokakları, bir eski konak ve bir antika dükkânı canlanıyor gözlerinizde. Kitabın yayımlanma hikâyesi ile metin birlikte düşünülünce daha çok anlam kazanıyor.

İstanbul Kırmızısı Ferzan Özpetek 2014

Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk 2008

Memleket Hikayeleri Ayfer Tunç 2012

Beyoğlu Rapsodisi Ahmet Ümit 2003

Adam, yıkılmak üzere olan Kalamış’taki evini kapatmak için birkaç günlüğüne İstanbul’a geliyor fakat tahmin ettiğinden daha fazla kalıyor. Anna ise İstanbul’a tatile geldiğini zannediyor, fakat sonradan İstanbul’un ona farklı sürprizler hazırladığı anlaşılıyor. Adamın ve kadının hikâyeleri geçmişe geri dönüşlerle iki ayrı kanaldan izlenecek şekilde yazılmış. Okur metnin başından sonuna kendi filmini çekiyor.

Hikâyemizin ana karakteri Kemal, Nişantaşılı ünlü bir ailenin otuz yaşında, yakışıklı ve eğitimli oğlu. Kendi ailesine uygun Sibel ile evlenmek üzere, fakat Sibel’e hediye almaya gittiği bir gün, Nişantaşı’nda bir butikte çalışan fakir ama güzel kız Füsun’a aşık oluyor. Sadece bir aşk hikâyesinin değil, Cumhuriyet döneminin modernlik ve muhafazakarlık arasında sıkışmış ailelerinin de iç dünyalarının anlatıldığı bir roman.

“Memleket Yazıları” olarak adlandırılan ilk bölümünde daha çok deneme, anı ve öykü türleri arasında bir tada yakın olan yazılar yer alıyor. Kitabın ikinci kısa bölümü olan “Fotoğraflar Anlatıyor“da ise fotoğraflar eşliğinde tek bir öykü anlatılıyor. Kitabın son kısmında, an’ların fotoğrafının çekildiği hissi veren öykülerde anlatılanlar farklılıklarımıza keyifle bakmamızı sağlıyor.

Kitapta üç arkadaşın Beyoğlu’nda geçen bir hikâyesi anlatılıyor. Kitabı okurken, bir yandan polisiye gerilimiyle dolu hikâyenin gizini çözmeye çalışırken, bir yandan da ayrıntılı bir Beyoğlu haritası çıkarmak mümkün. Çocukluktan başlayan üç kişinin dostluğu ve sonradan aralarına giren bir Rus kadın üzerinden aile ve dostluk gibi kavramlar irdelenirken sürprizli bir son okurlarını bekliyor.

film/kitap

Kitabın ana karakteri C., Tophane, Karaköy, Eminönü, Sultanahmet hattında geziniyor. C.’nin belli bir işi yok, paralı fakat yalnız bir adam. Bir şey arıyor, bulduğunda kaçıyor. Kısır döngü benzer şekilde devam ediyor. Yalnızca bireyseli anlatıyor gibi gözüken bu roman aslında büyük bir toplumsal duruma da işaret ediyor. Fakat bunu anlatmıyor, gösteriyor; yani okurunun anlayışına bırakıyor.

56


iç ses

SOKAK GÜNLÜGÜ

O gün, günlerden neydi hatırlamıyorum. Uzun bir sokağa giriyorum. Yaşlı bir adam elindeki kadehi ile yoldan geçenleri selamlıyor. Başımı kaldırıp eski binaların balkonlarına bakıyorum; hepsinde rengarenk çiçekler dizili. Böyle bir zorunluluk olmalı, belki de çiçeksiz balkonlar yasaklanmıştır bu şehirde. Biraz ileride üç dört kişi, ellerinde sprey boyalarla unutulmuş bir duvara yeni bir kimlik oluşturuyor. Arnavut kaldırımlı başka bir sokağa adımımı atıyorum; uzun saçlı adam Over The Rainbow çalıyor. Birkaç turist, adamın şapkasına para atıp fotoğrafını çekiyor. Mekanların önüne dizilmiş hasır örgü sandalyelerin hepsi bu şehre ve hemen her gün belirli saatlerde bu sokakta bir araya gelen insanlara ait. Yolun sonunda kırmızı tenteli bir barla sonlanan bu sokakta saatler geçiriyorum. Kaldırımlarına, insanlarına, duvarlarına bir kez daha bakıyorum. Bir binanın cephesinde Space Invader’ın mozaikleriyle karşılaşıyorum ve gülümsüyorum. Mozaik fotoğrafını çektikten sonra yolun sonunda yaşlı bir kadın, eskimiş file torbası içinde birkaç adet limon ve kırmızı bir meyve taşıyor. Kadına bakıyorum, muhtemelen hemen yakındaki manavdan almış elindekileri... Manav demişken; buradaki meyveler ne kadar parlak, ne kadar renkli. Gece olduğunda, çak-

57

tırmadan manava sızan birkaç adam bu meyvelern üzerlerine cila sürüyor, parlatıyor, biraz da kokulu sprey sıkıyor. Bundan eminim. Yoksa bu kadar parlak olamazlar. Az ileride kafenin kepenklerini daha yeni açıyor bir kadın; ayaklarında kırmızı rugan ayakkabılar var. Kadını izliyorum. Kendini çok özgür hissediyor olmalı. Bu saatte açılır mı bir kafe? Açılıyormuş demek. Kafenin içinde rengarenk duvar resimleri var, keman çalan bir adam, yanında dans eden mutlu insanlar resmedilmiş. Arkalarında masmavi bir deniz, bir de olmazsa olmaz palmiye ağaçları var. O sahnenin benzerini daha önce bir Havana filminde görmüştüm. Mutlu gözüken ve mutlu olmak için elinden geleni yapan insanlar. Mutlu olmak ve danstan başka ellerinde hiçbir şeyi olmayan insanlar... Oradan ayrılıp başka bir sokağa geçiyorum. Vitrini keklerle, pastalarla ve makaronlarla süslü bir pastane dikkatimi çekiyor. Pastane camından içeriye bakarken, cama yansıyan gözlüklü bir adamın portresi o kadar hoşuma gidiyor ki; dayanamayıp deklanşöre basıyorum. Sanki vitrin camını çekiyormuş gibi... Çocukken de, bulutlara bakıyormuş gibi yaparak komşu evlerin camlarından yansıyan görüntülerini izlerdim.


iç ses Adam içeri giriyor, bir ajan edasıyla ben de giriyorum. Güneş dışarıyı o kadar ısıtıyor ki, pastanenin içine bile yansıyor bu sıcaklık. Burada biraz soluklanmak iyi geliyor. Ama aklım dışarıda kalıyor, bir süre sonra kahvemi bitirip kendimi yeniden sokaklara atıyorum. Mavi cepheli ekmek fırınının önünden geçiyorum. Mis gibi kokular geliyor ekmeklerden. Bir süre önünde duruyorum. Aniden camdan, balık tutan insanların yansıması dikkatimi çekiyor. Şaşırmıyorum, başka şehirlerdeyken özlenen gri şehir geliyor aklıma. Gün batımında balık tutulan, köprü üzerinden geçerken köprünün hafifçe sallanışının hissedildiği, arkada Tarihi Yarımada’nın gözümüze iliştiği o şehir. Aniden önümden geçen iki kadın tüm görüntüyü kaplıyor. Yürümeye devam ediyorum, sokaklar birbirine çıkıyor, aynı insanları defalarca görüyorum. Sabah gördüğüm adam, kızını okuldan almış, eşyalarını taşıyor. Sanki tanıyormuşçasına gülümsüyorum. Başka bir sokağa girdiğimde akşam oluyor, kırmızı bir şarap eşliğinde birkaç satır yazıyorum. Ezberlediğim sokakları ve insanların yüzlerini unutmamak için alınmış birkaç not. Gece olurken sokaklardaki ses hiç kesilmesin istiyorum. Kimse evine dönmesin. Her şey sokakta kalsın. Hayat bir süre sokakta kalsın.

58


59


“Betonlaşmış bir sokağın anısı bile olamaz.” Ara Güler

60


Bu dergi, bütünlesmek üzere kurgulanmıstır. 61

match-up mag // issue-2  

Keşfetmek üzere kurgulanmıştır // Sokak Ruhu Structured to explore // Street Spirit

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you