Issuu on Google+


HOLMES OZANCAN DEMĐRIŞIK ONUR BAYRAKÇEKEN


ÖN OKUMA Gökcan Şahin

KAPAK TASARIMI Arif Kubaş

ÇĐZĐMLER Gültekin Karaoğlan Emrah Çıldır Gülhan Sevinç

YAYIN TARĐHĐ Şubat 2010

Bu e-kitap Buzul Dünya Yayınları tarafından www.buzuldunya.com adresinde yayınlanmıştır. Tanıtıcı kısa yazılar dışında izin alınmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve paylaşılamaz.


ÖNSÖZ SEVĐNÇ VE UMUT Polisiye roman hakkında belki de en ilginç inceleme olan “Hoş Cinayet”in yazarı Ernest Mandel, Sherlock Holmes’ün yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle’dan söz ederken, “Polisiye Roman’ın gerçek kurucu babası ya da en azından bu denli sevilen ve tutulan bir edebi tür olmasında en çok emeği geçen kişi,” diye yazar. Büyük ölçüde doğruluğuna inandığımız bu ifadenin de belirttiği gibi, Sherlock Holmes bütün zamanların en tanınmış polisiye kahramanıdır. Doyle’un yazdığı ve fanatiklerinin “canon” diye tanımladığı yapıtların sayısı altmıştır. Bunların dördü romandır, elli altı tanesi uzun hikâye formatındadır. Bugün dünyada yüzlerce hayran kulübü olan Sherlock Holmes

tutkunlarına -bir

diğer deyişle “Holmesomani”

hastalığına

yakalanmışlara- bu altmış yapıtın yetmeyeceği apaçık bir gerçektir. Dolayısıyla, nitelikli veya niteliksiz pek çok başka Holmes öyküsünün var olması kaçınılmazdır. Doyle daha yaşarken Sherlock Holmes’un şöhreti ve etkinliği o kadar yaygınlaşmıştır ki; bir ara yaratıcısı, kahramanının şöhretinin kendisini


katbekat geçtiğini fark etmiş ve buna içerlemiştir. Bugüne hiçbir iz bırakmayan tarihi romanlarını kastedip, “Daha yüksek edebi eserlerimi gölgeliyor, zihnimi daha iyi fikirlerden alıkoyuyor,” diyerek, “The Final Probleme” adlı öyküsünde Sherlock Holmes’ü ezeli rakibi Moriarty ile birlikte Đsviçre’deki Reichenbach Şelalesi’ne yuvarlatıp öldürmüştür. Bu durum okuyucularından büyük tepkiler almasına neden olmuş, on yıl kadar inadında ısrar etmişse de sonra Sherlok Holmes öykülerine geri dönmüş ve ölünceye

kadar

yirmi

yıl

boyunca

artık

kahramanını

öldürmeyi

düşünmeden Holmes öyküleri yazmayı sürdürmüştür. Bu ona hem para, hem ün hem de Kraliçe Victoria’dan aldığı “Sir” unvanını kazandırmıştır. Sir Arthur Conan Doyle’un ölümünden sonra pek çok yazarın Holmes öyküleri yazdığını biliyoruz. Bunların bir bölümü, genç ve az eğitimli okuyuculara hitap eden ve polisiye roman tarihinde “on paralık öyküler” olarak adlandırdığımız, sıradan ve hiçbir özgünlüğü olmayan hikâyeciklerdir. Birçok ülkede olduğu gibi 1940-1960 arası Türkiye’de de haftalık bir dergi olarak çıkan “Dünyanın En Zeki ve En Meşhur Polis Hafiyesi

Sherlock

Holmes”

mecmuasında

ismini

tam

olarak

saptayamadığımız bazı Türk yazarlar da yüzlerce sahte ama değersiz Holmes öyküleri üretmişlerdir. Bunlara karşılık polisiye roman tarihinin geleneksel “Katil kim?” türünün en önemli isimlerinden John Dixon Carr, yazarın oğlu Adrian Conan Doyle ile 1950’li yıllarda “Exploit of Sherlock Holmes” başlığı altında edebi değeri olan yeni Sherlock Holmes öyküleri kaleme almıştır. Polisiye tarihi bakımından Vincent Starrett’in “The Private Life of Sherlock Holmes”, W.S.Baring-Gould’un “Sherlock Holmes of Baker Street”, ülkemizde pek


tanınmayan ama son otuz yılın en başarılı polisiye roman yazarlarından biri olan Michael Dibdin’in “The Last Sherlock Holmes” adlı yapıtları da bu tür öykülerin en başarılıları arasındadır. Ülkemizde ise, polisiye roman tarihinin bu en ünlü kahramanını konu alan polisiye öyküler hakkında, yukarıda değindiğimiz “onparalık öyküler” dışında söz konusu edebileceğimiz tek yazar, polisiye öykülerini Server Bedi adı altında yazan Peyami Safa’dır. Ünlü kahramanı Cingöz Recai’yi bu dünyanın taptığı ünlü dedektifle karşılaştıran “Sherlock Holmes’e Karşı Cingöz Recai” adı altında on beş öyküden oluşan bir dizi yayınlamıştır. Kendine özgü sınırlar içinde çok başarılı olan bu dizi, Cingöz Recai’nin en başarılı serüvenlerinden birini oluşturur. Bu kez kişisel olarak hiç tanımadığım ama öykülerini okuduktan sonra kendilerini çok beğendiğim Ozancan Demirışık ve Onur Bayrakçeken adlı iki genç yazarın yazdığı ve beş bölüm üzerinden bana internet aracılığıyla gönderilen öyküyü -Server Bedi’nin 1928’deki serisinden sonra Türk yazarlarınca kaleme alınan ilk ve edebi tadı olan Sherlock Holmes öyküsünü- okuyunca, yarım yüzyıllık bir polisiye roman tutkunu olarak çok sevindim ve umutlandım. Sevindim; çünkü belki de ilk polisiye öykü denemelerinde yazarların yakaladığı seviye inanılmaz yüksekti. Öykü çok çarpıcı bir kurguya sahipti ve en önemlisi kahramanının yaratıcısı Arthur Conan Doyle’un ona verdiği niteliklere sadıktı. Öyküyü sizlere doğal olarak anlatmayacağım, uzun uzun eleştiri

yapmayacağım

katılacağınızı sanıyorum.

ama

okuyunca

bu

değerlendirmelerime


Umutlandım, çünkü bu zor hatta bir anlamda Sherlock Holmes öyküsü yazmak gibi çılgınca bir amacı böylesine nitelikli bir şekilde sonuçlandırabilen, çok genç olduğunu bildiğim -öyküyü bana ilk kez ileten Sayın Ahmet Yüksel’in ifadesine göre lise öğrencisi- iki yazarın başarısı, bir polisiye roman tutkunu olan bu satırların yazarını “Türk Polisiye Roman Yazını

çok

umut

veren

iki

yazar

kazandı,”

diye

doğal

olarak

umutlandıracaktı. Siz de öyküyü okuyacaksınız ve büyük bir olasılıkla benim gibi umutlanacaksınız. Dedeleri yaşında bir kişi olarak ikisini de kutlarım ve bu keyif ve umudu bana yaşattıkları için teşekkür ederim.

Erol Üyepazarcı


BĐRĐNCĐ BÖLÜM

SON BĐR VAKA Benim adım Sherlock Holmes. Bir dedektifim. Daha doğrusu, dedektifTĐM. Eskiden. Kendi arzumla emekli olmadan evvel. Beni tanıyıp tanımadığınızı bilmiyorum. Umursamıyorum da. Ama eğer tanıyorsanız, ya başınıza musallat olan gizem soslu bir belayı savuşturmuşumdur, ya da dostum ve ortağım Doktor Watson’ın yazdığı vaka dökümlerini okumuşsunuzdur. Pek çoğu oldukça ilginç ve en iyileri gayet ‘heyecanlı’ serüvenler içeren bu dökümler için sevgili Watson’ı ne kadar tebrik etsem az. Peki yıllar boyu elime kalem almadığım halde, aniden böyle bir arzu duymama ve bir vakayı kâğıda dökmeme sebep olan nedir? Cevap veriyorum: ‘Çarpıcılık’. Evet, bu vaka beni öylesine ‘çarptı’ ki, kendimden başka kimsenin aktarmasına izin veremezdim. Sayısız olayı çözüme kavuşturduğum halde, hiçbiri beni bu kadar etkilememişti. Hiçbiri. Yeterince merak ettiniz mi? Başlayalım öyleyse.


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Emekliliğe ayrılalı on küsur yıl geçmişti. Sene 1900’dü, atmışa merdiven dayamıştım. Genç falan değildim artık. Düpedüz ihtiyardım. Vakanın

başlangıcında;

Birmingham’dan

trenle

Londra’ya,

yıllardır

barındığım emektar evimin bulunduğu Baker Caddesi’ne dönmekteydim. Kompartımanda, elimde bir gazete, gözümde yakın gözlüğüm, öylece oturuyordum. Gözlerim gazetedeki manşet haberini (ESKĐ HAFĐYE SHERLOCK

HOLMES,

BIRMINGHAM’DA

YAPTIĞI

KONUŞMAYLA

BÜYÜK BEĞENĐ TOPLADI) takip etse de, aklım başka yerdeydi. Genç kimya öğrencilere hitap ettiğim konuşmada; tümdengelim yönteminden, kimya ilgimden, dostum Watson’dan ve emekliliğimden hemen önce çözdüğüm tuhaf vakalardan bahsetmiştim – bu üniversitede konuşma yapmamı öneren de Watson’dı zaten. Onunla arada sırada görüşüyordum ve sık sık böyle tekliflerde bulunuyordu. Tüm bunlar, uzun zaman sonra ilk kez, beni geçmişe taşımıştı. Anılar arasında yüzüyordum: Belleğim, hiçbiriyle ilgili hiçbir ayrıntıyı zihnimin derinliklerine gömmemişti. Gayet net, gayet berraktılar hâlâ. Gazeteyi elimde beyhude yere tuttuğumu fark edince, sağımdaki boş koltuğa bıraktım. Manşet haberi üstte kalmıştı. Karşı koltukta oturan genç adam şöyle bir kıpırdandı. Yolculuğun başından itibaren beni şüphe dolu gözlerle süzen sarışın, mavi gözlü bu şahıs, önce gazetedeki resmime, sonra suratıma dikkatle baktı. Ve yüzü muazzam bir tebessümle aydınlandı. “Siz,” dedi, “Sherlock Holmes’sunuz!” Bu beklenmedik tepki yüzünden bir nebze afallamıştım. “Evet genç adam,” dedim. “Ben Sherlock Holmes’um. Kim olmam gerekiyordu?”

9


Holmes

O ise benim cevabımı beklemeden ayaklanmış ve gazeteyi bir köşeye fırlatıp, boşalan koltuğa kurulmuş, hatta sıkmam umuduyla elini uzatmıştı. “Ben Oliver Grace. Hizmetkârınızım.” “Yok canım,” dedim, uzatılan eli sıksam da. “Sizi tanımıyorum bile.” “Yanlış anladınız. Ben en büyük hayranınızım. Kendimi bildim bileli, sizi ve yaptıklarınızı takip ettim. Doktor Watson’ın kaleme aldığı her metni birkaç kopya halinde saklıyorum. Hepsini yüzlerce kez okudum! Siz müthiş bir dehasınız. Nihayet karşılaştığımıza inanamıyorum. Yıllardır bunun hayalini kuruyordum.” Böylesine ateşli değildiler belki, ama buna benzer tepkilerle daha önce pek çok kez karşılaşmıştım. Son zamanlarda, emekliliğim dolayısıyla, beni tanıyan ve takdir edenlerde büyük bir düşüş olmuştu. Oliver Grace’in hayranlığına ve bunu ifade ediş şekline üzüldüğümü söylemeyeceğim. “Teşekkür ederim,” dedim. “Abartıyorsunuz.” Abartmıyordu aslında. Söylediği her şeyde haklıydı. Ama arada sırada alçakgönüllü rolü yapmakta bir sakınca yoktu. Dozunu şişirmediğim sürece tabii. “Londra treninde olduğunuza göre, evinize yani Baker Caddesi 221B’ye döndüğünüzü varsayıyorum? Hâlâ orada oturuyorsanız tabii?” “Öyle,” dedim. “Taşınacağımı da sanmam. Büyük değişikliklere alışkın değilim. Ayak uydurmakta zorluk çekerim.” Emekli olup, karşılaştığım her suçu ve suçluyu görmezden gelmek de zordu. Ama zaman geçtikçe kanıksamıştım. Đnsanoğlu böyleydi, biliyordum. Her şeye ama her şeye alışıyordu. Uç bir örnek vermek gerekirse, hayatını bir arada sürdürdüğü annesinin ölümüne, yokluğuna

10


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

bile alışabiliyordu. Đşimin yokluğu bu gibi örneklerin yanında devede kulak kalıyordu… “Profesör Moriarty ile yaşadıklarınıza bayılıyorum!” dedi Oliver hevesle. “Favorim. Kaç kere okuduğumu unuttum. Kelimesi kelimesine tekrar edebilirim.” Đç çektim. “Moriarty yüzünden neredeyse ölüyordum. Watson bile beni kaybettiğini sanmıştı biliyorsun. O vakayı yüzümde bir tebessümle andığımı söyleyemem. Senin için soluk kesici bir öykü olabilir, ama benim için gerçeğin ta kendisiydi ve güllük gülistanlık bir ‘gerçek’ de sayılmazdı…” Başını öne eğdi. “Üzgünüm Bay Holmes. Sizi rahatsız etmek, unutmak istediklerinizi anımsatmak değildi gayem. Sherlock Holmes’le aynı trende hatta aynı kompartımanda seyahat ettiğime hâlâ inanamıyorum. Kırdığım potları mazur görün lütfen.” Başımı salladım. “Sorun değil. Bu aralar fazla duygusalım. Asıl sen aksi bir ihtiyarı mazur gör.” Böyle samimi davranmam, genç adamı iyice heveslendirdi. Đlkin konuşmaya pek istekli değildim, ama laf lafı açtıkça, genç adamın sorularına gayet uzun ve doyurucu cevaplar vermeye başladım. Oliver yüzündeki ‘umarım Londra’ya daha çok vardır’ ifadesiyle ikide bir saatine bakıyordu. “Kızıl Soruşturma başlıklı vaka,” dedi. “Biraz geç edindim ve okuduğum anda, ‘neden daha önce okumadım’ diye kendime kızdım. Doktor Watson’la nasıl tanıştığınızı görmenin ne kadar muhteşem bir deneyim olduğunu anlatamam. Kariyerinizin başlangıç döneminde bile böyle karmaşık bir vakayı çözmüşsünüz. Akıl erdirmek zor.”

11


Holmes

Yüzündeki hayranlık ifadesi bir gıdım azalmamış, aksine artmıştı. “Ben de Kızıl Soruşturma’ya gururla bakarım,” dedim. “Đntikamın sönmeyen bir ateş olduğunu görüp ibret almak bakımından güzeldir. Ama beni pek yorduğunu söyleyemem. Çok daha zorlarıyla başa çıktım. Irene Adler’la yaşadıklarım gibi mesela…” Bu ismi anmak boğazımda yakıcı bir hisse neden olsa da, aldırmadım. Her şey geçmişte kalmıştı artık. Oliver Grace’in saate tekrar bakmasına gerek kalmadı. Tren yavaşlıyordu. “Ah,” diye mırıldandı Oliver bunu fark ettiğinde. Đster istemez güldüm ve akıllıca bir hamleyle öksürüğe dönüp bunu gizledim. Tren birkaç dakika içinde durdu. Oliver’ın yüzünde kelimelerle ifade edemeyeceğim (kalemini yıllar boyu bileyen Watson edebilirdi belki, bilemiyorum) bir hayal kırıklığı vardı. Hayallerine kavuşup da bir saat geçmeden ayrılmak zorunda kalan bir insan gibi… Belki de, diye düşündüm, sahiden öyle. Birinin en büyük hayalinin benimle karşılaşmak olması, ilginçti. “Bize gelin,” dedi birden. “Akşam yemeğine kalın. Babam William Grace benim kadar büyük bir hayranınız olmasa da sizi tanır, bilir. Şu sıralar bir arsa meselesi yüzünden canı sıkkın zaten. Birkaç saatliğine misafirimiz olursanız, onu da mutlu edersiniz.” Pek sanmıyorum, diye düşündüm. Burada esas mesele, senin mutlu olman. “Ben almayayım Bay Grace,” dedim. “Ev özlemi çekiyorum.” Bana sitem dolu gözlerle baktı. Önce bir anlam veremesem de, ne kastettiğini kavramam uzun sürmedi.

12


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Derin bir nefes aldım. “Ben almayayım Oliver,” diye yineledim. “Ev özlemi konusunda bir değişiklik yok.” Buruk bir tebessüm yerleşti genç adamın yüzüne. “Yapmayın,” dedi. “Yalnızca birkaç saat. Eviniz kaçmıyor ya.” Biraz düşünüp, “Eh,” dedim. “Haklısın. Evimin bir yere gittiği yok. Đstemediğim kadar barınacağım orada. Önden buyur.” Oliver Grace neredeyse bir sevinç çığlığı atacaktı. Tesadüflerin beni nasıl bir noktaya getirdiğine hayret ettim. Kompartımandaki bir yabancıdan ibaret olan bu genç adamla uzun (ve itiraf etmekten kaçınsam da ‘keyifli’) bir sohbet etmiştim ve şimdi, evime döneceğime, onun evine yemeğe gidiyordum. Yorucu bir Birmingam seyahati sonrası, Baker Caddesi’ne dönüp ayaklarımı uzatarak pipo içme hayalini erteleyip, Oliver’ı (ve belki de onunla birlikte babasını) mutlu etmekle yetinecektim. Ya da, öyle olacağını zannediyordum.

***

Oliver Grace’in züppe değilse bile gayet varlıklı olduğu yönündeki tahminim doğru çıktı (yanlış bir tahminde bulunduğum pek görülmez – yaşlanmış olsam bile). Londra’nın bir ucunda, geniş bir yeşillik alan üzerine kurulu devasa bir malikâneleri vardı. Ana kapıda bizi bir kâhya karşılamıştı. Kısa saçlı, oldukça yaşlı (benden ‘çok daha’ yaşlı), sıska bir adamdı ama yüzü gülüyordu, sevimliydi. “Bob,” dedi Oliver, “gördüğün gibi misafirimiz var. Babamı haberdar et.”

13


Holmes

Bob göz kırptı. “Sonunda Bay Holmes’le tanıştınız ha beyefendi? Çok sevindim.” Bana başıyla selam verdi. “Memnun oldum bayım,” dedim. Ve Kâhya Bob, arkasını dönüp hızlı adımlarla malikâneye doğru yürümeye koyuldu. ‘Genç beyefendi’nin Sherlock Holmes tutkusunun herkes tarafından bilinmesi beni biraz şaşırtmıştı. “Rahatsız olmadınız, değil mi?” diye sordu Oliver tedirgin bir sesle. “Aksine, gayet memnun oldum,” dedim. Sözümde yalan yoktu. Kâhyaya kanım ısınmıştı. Uzun sayılabilecek bir yürüyüş sonucu malikâneye ulaştık. Yer yer siyah işlemelerin kullanıldığı, beyaz boyalı, güzel bir mimariye sahip bir yapıydı. Çift kapısı gümüştendi. Oliver kapıyı tıklattı. Ve yaşadıklarımın sıradan seyri değişiverdi. Kâhya gözleri fal taşı gibi açılmış, yüzü küle dönmüş halde kapıyı sertçe açtı. Oliver ona bakıp neden bu halde olduğunu anlamaya çalıştı. Ben de öyle. Bob kapıyı sonuna kadar açıp geri çekildi. Đçeri girdik ve doğrudan ileriye

baktık.

Fark

etmemek

mümkün

değildi:

Sarmal

şeklindeki

merdivenlerin dibinde, benim yaşlarımda bir adam yatıyordu. Vücudu, bilhassa suratı şişmiş, morarmıştı. Takım elbisesi üzerindeydi ve kafası tamamen kazınmıştı. Öldüğünü anlamak için doktor olmak gerekmiyordu. “Normalde de kel miydi?” diye sordum cevabı tahmin ettiğim halde. Oliver titrek adımlarla cesede doğru yürürken, başını iki yana salladı. Gözyaşları içerisinde, “Değildi,” diye fısıldadı ve eliyle sol duvardaki bir çerçeveyi işaret etti. William Grace’in baştan ayağa bir portresiydi bu.

14


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

15


Holmes

Adamın gayet gür ve aynı oğlununki gibi altın sarısı saçları vardı. “Tesadüfler birleşiyor ve beni emekliliğimden yıllar sonra çözeceğim bir vakaya yönlendiriyor,” diye mırıldandım. Genç adam orada ağlarken benim bunları düşünmem belki size biraz zalim gelecek. Eğer öyleyse, beni tanımamışsınız demektir. Adım Sherlock Holmes. Đşim, başka insanların bilmediklerini bilmektir. Ve ölüm benim için nefes alıp vermek kadar sıradandır. Yıllar geçse de, bu durum değişmedi, değişmeyecek. Cesede yaklaştım, gözlerimle taradım. Boğulmuş ve saçı kazınmıştı. Başka bir belirti saptayamıyordum. Oliver’ın omzunu sıvazladım, “Merak etme oğlum,” dedim. “Katili bulacağız. Düşündüğünden bile çabuk. Ama şimdi, gitmem gereken bir yer var. Benimle üç saat sonra Baker Caddesi 221B’de buluşabilir misin?” Yaşlı gözlerini yüzüme çevirdi. “Yapabilirim,” dedi kararlı bir sesle. “Yapacağım.” Đki dakika öncesine kadar emekli biri olabilirdim. Şimdiyse dedektif Sherlock Holmes iş başındaydı. Bir kez daha. Ve değişmez ortağını ziyaret edip onu da bu ‘tesadüflerle örülü’ vakaya dâhil etmesi gerekiyordu… Kâhyaya, “Polis çağır, gerekli tetkikleri yapsınlar,” diye önerdikten sonra (polisin olayı çözebileceğini sanmıyordum ama işlerini yaptıklarını hissetmelerinde bir sakınca yoktu), malikâneyi terk ettim. Dışarı çıktığım anda, yüzümü bir tebessüm sardı. Uzaklaştığım merak, heyecan, hırs gibi duygular, yeniden yakınlaşıyor, aşina hale geliyordu. Uzun süredir ruhumun ta derinlerinde hissettiğim o boşluk duygusu kapanmıştı.

16


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

***

Watson’la bir süredir görüşmemiştim. Evine pek gitmiyordum. Şehrin dışına taşınmıştı. Geçen sene şans oyunlarından kazandığı parayla büyük, bahçeli bir ev satın almıştı (Ama kazandığı para yüzünden kendini kaybetmemişti. Hâlâ ‘normal’ bir insandı). Aslında benim de ona yakın bir yere taşınmamı istemişti ama ben küçük dairemden gayet memnundum. Yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından Watson’ın evine vardım. Beni taşıyan arabacıya parasını uzattıktan sonra arabadan indim. Dostum bahçede oturmuş kitap okuyordu. “Watson!” diye seslendim. Sesimi duyunca, kitabı bırakıp beni bahçeye aldı. Neşeyle, “Hoş geldin Holmes,” dedi. “Pek uğramazdın.” Gülümsedim. “Bazı haberlerim var eski dostum. Konuşmamız lazım.” “Tabii. Salona geçelim.”

***

Karşılıklı birer koltuğa oturduktan sonra, çok önemli bir şeymiş gibi, “Ah! Đçecek bir şey ister miydin Holmes?” diye atıldı. Bu ani ‘atılışı’ pek hoşuma gitmemişti. Hemen konuya girmek istiyordum çünkü. “Hayır Watson, içecek bir şey istemiyorum. Şimdi beni dinle.”

17


Holmes

Watson’ın bu çıkışıma biraz bozulduğu aşikârdı. Ama geçen onca senede bu tarz ‘pek de sevimli olmayan’ hareketlerime alışmış olmalıydı. “Anlat Holmes. Dinliyorum,” dedi. “Biliyorsun

Birmingham’daydım

ve

bugün

trenle

döndüm.

Öncelikle, Birmingham’da epey güzel vakit geçirdiğimi söylemem sanırım seni mutlu edecektir.” “Sevindim. Konu Birmingham’la mı ilgili?” Elimle ‘hayır’ anlamına gelecek bir hareket yaptım. “Konu Oliver Grace ve babası William Grace’le ilgili.” Bu cümlem üzerine Watson’ın yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. “Onlar da kim?” “Anlatayım. Trende Oliver Grace adlı genç bir adamla tanıştım. Benim büyük bir hayranımmış. Seni detaylarla boğmayacağım Watson. En azından şimdi boğmayacağım. Bay Grace beni evine davet etti. Pek istekli değildim ama onu kırmak istemedim ve teklifini kabul ettim.” Bu arada pipomu da yakmış, ilk nefesimi almıştım. “Eve ulaştığımızda bizi kâhya karşıladı. Đşte önemli olan kısım da bundan sonrası... Bay William Grace öldürülmüştü.” Watson tedirgin oldu. Yıllar sonra, bu işleri bırakmışken bir cinayet haberi duymak; hem de efsane dedektif, eski dost, bir ‘suç bağımlısı’ Sherlock Holmes’ten bunları duymak onu korkutmuştu. “Sözü getirmek istediğin yeri anladım Holmes,” dedi. “Hayır. Yeni bir vakaya hazır değilim.” Yayılarak oturduğum koltukta dikleştim ve biraz daha canlı bir ses tonuyla konuşmaya başladım. “Bak Watson. Çok ilginç bir olay bu. Sana tüm detaylarını Baker Sokağı’na giderken anlatırım. Bu vaka-”

18


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Sözümü kesti. “Bak Holmes. Biliyorsun, karım Megan’ın Alopesi Areata hastalığıyla uğraşmanın yanı sıra özel hekimliğim hakkında sorunlar yaşıyorum. Bir yandan tarihi bir roman üzerinde çalıştığımı sana daha önce de söylemiştim. Nasıl vakit ayırmamı bekliyorsun? Vakit ayırabilsem de, gücüm kalmadı Holmes...” Ayağa kalktım ve seri adımlarla kapıya yürüdüm. Askıdan paltomu aldıktan sonra Watson’a dönerek, “Son bir vaka,” dedim. “Senin de özlediğini biliyorum, en azından umuyorum. Đyi düşün Watson. Son kez bu heyecanı yaşamak istemiyor musun? Hem belki de tarih kitabı yerine yazacak daha heyecanlı bir konu çıkmış olur sana.” Biraz duraksadıktan sonra ekledim: “Korkuyorsun herhalde. Neyse, sensiz de yapabilirim...” Tahmin ettiğim gibi, bu son cümlem Watson’ı bir miktar kızdırmıştı. Paltomu giyip de kapıyı açtığım sırada seslendi: “Tamam Holmes. Jübilemizi yapalım...” Gülümsedim. “Hadi öyleyse! Gidelim. Bay Oliver Grace iki saat içinde 221B’de olur. Đşimiz çabuk bitti; seni ikna etmenin daha uzun süreceğini düşünmüştüm. Fazla vakti güzel bir lokantada bir şeyler yiyerek değerlendirelim.” Ayağa kalktı ve yanıma geldi. “Megan uyuyor. Uyanmasını beklemem lazım. Yemeği yalnız yemek zorundasın,” dedi ve güldü. “Lestrade de olacak mı?” Ben de güldüm. “Lestrade mi? Hiç sanmam. Scotland Yard’dan, tanımadığımız yeni bir arkadaş bize ayak bağı olacaktır. Umarım yeteneksizin biri değildir. Her neyse. Beni bulacağın lokantayı biliyorsun. Đşin biter bitmez gel, beraber gideriz...”

19


Holmes

Ve Londra’nın güzel lokantalarından birinde yalnız başıma karides yemek için sokağa çıkıp araba beklemeye başladım...

***

Đnsan yaşlanınca sadece fiziken yorulmuyor. Ruhen ve beynen de çabuk yoruluyor. Zaten dedektifliği; çok sevdiğim, hayatımı adadığım işimi de bu nedenle bırakmamış mıydım? Yaşadığım

onca

heyecan

ruhumu

doyurmuştu.

Hiç

doymayacağımı düşünüyordum ama doymuştum işte. Tokken de niye yemek yiyeyim ki? Yememe gerek yoktu. Yoruluyordum. Düşünmek bile yoruyordu. Đsteksizleşmiştim aynı zamanda... Watson mı? O çoktan doymuştu... Bu işleri bırakmaya benden iki-üç sene önce hazırdı aslında. Fakat bir gerçek var. Đnsan ömrü boyunca yediği tek bir dilim ekmekle tok kalamaz. Đşte içinde bulunduğum durum tam olarak buydu! Yirmi yıl önce çözdüğüm bir vaka beni tok tutamazdı artık... Watson mı? Onun aç olduğunu, yeni bir vakaya atılmaya istekli olduğunu hiç ama hiç sanmıyordum. Yemi attım ve yuttu. O aç da olsa, tok da olsa ben ona yalan söyledim. Watson’a ihtiyacım vardı... Bunları neden anlattığımı merak edebilirsiniz. Yemek boyunca düşündüklerimdi bunlar ve aslında sonra, çok sonra benim için el feneri görevi gördü bu düşünceler...

***

20


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Yemeğim (karides ve son derece güzel bir kırmızı şarap) biteli yarım saat olmuştu ama Watson hâlâ gelmemişti. Anlaşılan gelmeyecekti de. Direkt 221B’ye gitmiş olmalı, diye düşündüm ve hesabı ödeyip lokantadan çıktım. Ama tam kapıda Watson’la karşılaştım. Nefes nefese kalmıştı ve epey terlemişti. “Selam Holmes. Niye terlediğimi sormadan ben söyleyeyim. Eve beraber gideriz diyordum ama Megan uyanıp da ona veda ettiğimde, saatin geç olduğunu fark ettim. Eve gitmeden seni yakalamak istedim. Arabadan iner inmez lokantaya koşmaya başladım ama bir şeyi anladım: Artık eskisi kadar iyi bir koşucu değilim.” “Kötü olmuş. Sahiden iyi koşuyordun Watson. Deparlarının çok faydasını gördük. Her neyse, artık gidelim. Misafirimizi yalnız bırakmamız hoş olmaz: Ondan önce eve varsak iyi olur.” Zavallı Watson, biraz dinleneceğini umduğundan eminim. Ama soluklanmasına vakit bırakmadan, bir araba çevirmek için sokağa doğru hızlı adımlarla yürümeye başladık.

***

Evim güzel evim... Watson’la uzun yıllar birlikte yaşadığım, Baker Sokak’taki dairem 221B’ye sonunda varmıştık. “En son ne zaman gelmiştin Watson?” diye sordum. Watson senelerce yaşadığı binayı süzdü. “Đki sene falan oldu. Hiç değişmemiş,” dedi ve şapkasını çıkarıp başını kaşıdı.

21


Holmes

“Ah, hayır! Dış cephesi aynı, haklısın. Ama içerisi bir hayli değişti.” Kapıyı açtım. “Buyur...” Watson’ın arkasından ben de hemen içeri girip kapıyı kapattım. Merdivenlerden odama çıkarken, “Sana,” dedim, “bir keman dinletisi sunayım Watson. Misafirimiz henüz gelmemiş nasılsa... Eski günleri yâd ederiz. Hem özlemişsindir.” Son basamağa ulaşmıştık. Watson döndü ve güldü. “Odanın duman altı olmasını da özledim.” “Kokaini bıraktım. Ama sanırım bu vakayla beraber tek-” derken Watson sözümü kesti. “Holmes…” Bense hem sözümün kesilmesinden hem de Watson’ın odanın girişini işgal etmesinden -ve doğal olarak benim merdivenin son basamağında kalmamdan- dolayı sinirli ve imalı bir şekilde, “Efendim Watson?!” dedim. “Oliver Grace bizden önce gelmiş.” “Saçmalama

Watson.

Bizden

önce

gelse

dışarıda,

kapıda

görürdük. Bay Grace’in içeri nasıl girmesini bekliyorsun?” Watson kenara çekildi ve, “Gel de bak,” dedi. Doğru söylüyordu. Trende karşılaştığım genç, Oliver Grace, benim koltuğumda bizi bekliyordu. Ama konuşabilecek durumda değildi. Yüzü mosmordu; nefes almıyor gibiydi. Yanına yaklaştım ve nabzını kontrol ettim. “Ölmüş mü?” diye sordu Watson. “Ölmüş.” Öyleydi. Boğularak öldürülmüştü. Ve de saçları kazınmıştı. Tıpkı babası gibi...

22


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

23


ĐKĐNCĐ BÖLÜM

ÇIKMAZ SOKAK Oliver Grace’in cesedini o şekilde görmek epey sarsıcı olmuştu benim için. Çok kısa bir süredir tanıyor da olsam, kendisiyle muhabbetim olmuştu. Đyi bir insana benziyordu. Yakışıklı da bir oğlandı… Bunu hak edecek ne yapmış olabileceği sorusu kafamı kurcalıyordu. Ben cesedi üzerinde ve çevresinde bazı tetkikler yaparken Watson’dan da Scotland Yard’a gidip olayı haber vermesini istedim. Açıkçası, hayatımda incelediğim hiçbir cesetten bu kadar az iz bulabildiğimi hatırlamıyorum... Doğruyu söylemek gerekirse, ‘hiçbir şey’ bulamadım. Scotland Yard dedektifleri mi? Ben hiçbir iz bulamadığıma göre onlar cesedi bile bulamazlar! Yarım saat kadar sonra içeri giren genç bir adam, “Bay Holmes! Sizi tekrar iş üstünde görmek ne güzel!” dedi neşeli bir sesle. Simsiyah saçları, çakmak gibi bakışları vardı. Elini uzattı. “Ben Scotland Yard’dan Komiser Paul Williams.”


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Gülümsedim ve bana uzatılan eli sıktım. “Memnun oldum Komiser. Lestrade’e hiç benzemiyorsunuz. Umarım yetenekleriniz de onun gibi değildir; daha becerikli olmanızı isterim.” Komiser Williams, oldukça ‘yapay’ bir kahkaha attı. “Hiç şüpheniz olmasın Bay Holmes, yetenekliyimdir,” dedikten sonra dostum Watson’a döndü. “Siz de Doktor Watson olmalısınız. Sizinle tanışmayı hep istemişimdir. Doktorluğunuzdan haberdar değilim, ama çok iyi bir yazarsınız Bay Watson. Yazdığınız öyküleri büyük bir heyecanla okurdum. Gerçi, işin sırrı Bay Holmes’ün müthiş yetenekleri ve zekâsındaydı... Ama olayları okuyucuya çok güzel aktarıyordunuz. Bu da çok önemli, değil mi?” Watson pek belli etmese de övülmekten hoşlanır. Bu övgülerden büyük bir haz duyduğunu gözlerinden okuyabiliyordum. Elbette Komiser Williams’ın benim için söyledikleri de memnuniyet vericiydi ama yeniden işe atılmam bu konudaki açlığımı giderdiğinden, kulağıma etkileyici gelmediler. Watson gülümsedi ve kibarca, “Sağ olun Komiser. Ancak sizin de dediğiniz gibi, iş Holmes’te bitiyor. Benim yaptığım çok da zor bir şey değil,” diyerek -yalancıktan- bir tevazu gösterdi. Bu noktada devreye girme gereği duydum nedense. “Hayır Watson,” dedim. “Doğru, işin büyük kısmı bende bitiyordu. Ama senin yazdığın öyküler olmasa bu kadar ünlenemezdim. Bu kadar ünlenemeseydim de çözdüğümüz birçok olayı ancak gazetelerden takip ederdik.” Pipomdan bir nefes aldıktan sonra Komiser Williams’a döndüm. “Övgüleriniz için size de teşekkür ederim komiser.”

25


Holmes

“Teşekkür etmenize lüzum yok Bay Holmes. Sonuna kadar hak ediyorsunuz!” “Biliyorum,” dedim ve başımı salladım. “Ayıp olmaması için teşekkür ettim zaten... Her neyse Komiser Williams. Biz işinizi engellemeyelim. Gerekli tetkikleri yapın.” Paul Williams gülümsedi. “Teşekkürler.”

***

Sokağa çıktığımızda Watson’a döndüm ve, “Ne düşünüyorsun?” diye sordum. “Komiser hakkında mı?” “Evet.” “Bilemiyorum. Daha pek tanıyamadık. Ama övgüleri hoşuma gitmedi değil...” Gülümsedim. “O besbelli zaten. Yine de ben adamdan pek hoşlanmadım. Davranışları abartılı geldi. Lestrade’i özleyeceğiz gibi geliyor.” Watson da güldü. “Eh, onun farklı bir havası vardı. Peki ya vaka, Holmes? Eminim şimdiden büyük ölçüde çözmüşsündür.” Başımı ‘hayır’ anlamında salladım. “Henüz değil. Bir kere, iki cinayet sırasında da katilin epey vakti varmış. Kurbanlarını oldukça güzel tıraş etmiş. Etrafta hiç saç izine rastlamadım. Sıkı bir temizlik yapmış. Ayrıca iki kurbanın da saçları jiletle kesilmiş. Son derece ‘temiz’ bir tıraş olmuş. Eli bu tarz aletlere yatkın olsa gerek.

26


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

27


Holmes

“Fakat hâlâ çok az bilgiye sahibiz. Ne gibi bir sebepten dolayı kurbanların kafalarını kazıyor? Sırf seri katil gibi görünmek ve işlediği cinayetlerle insanları etkilemek için mi, yoksa altında bambaşka bir sebep mi yatmakta? Grace ailesiyle ne gibi bir sorunu vardı? Sorular tükenecek gibi değil… Bu aileyi biraz araştırmalıyız.” “Bir şey sorabilir miyim Holmes?” “Tabii.” “Oliver Grace’in 221B’de seninle buluşacağını kim biliyor olabilir ki? Yani, biri seninle Oliver Grace arasındaki konuşmaya dolaylı ya da direkt olarak tanık olmuş olmalı.” Bu sorunun benim aklıma nasıl olup da gelmediğine hayret ediyordum. Bunu düşünmek çok basitti ve ‘ben’ düşünmek zorundaydım! Yaşlılıktan olsa gerek, diye geçirdim aklımdan. Fazlasıyla mühim bir soru sormuştu Watson. “Fevkalade! Esasında bu en kötü dedektifin bile aklına gelmesi gereken bir soru ama ben, namı dillere destan Sherlock Holmes, her nasılsa akıl edemedim... Malikâneye gidiyoruz!” Watson gülümsedi. “Sağ ol Holmes. Gerçi bu övgü müydü yergi mi anlayamadım ama…” “Seni övdüm; kendimi yerdim. Hem bu şimdi pek de önemli değil. Grace Malikânesi’ne gitmeliyiz hemen. Bir araba çevir!”

***

Watson araba çevirirken, ben de düşüncelere daldım.

28


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Kâhya olayın en başından beri aklımdaydı. Fakat işlenen ikinci cinayette de kurbanın saçlarının ilk cinayetteki gibi kazınmış oluşu, bu eylemlerin planlı ve bir hayli profesyonel olduğunu düşünmeme yol açmıştı. Katil her kimse, ardında iz bırakmamıştı ve bu da pek kolay bir iş değildir.

Kâhyanın

böylesine

profesyonel

çalışacağına

pek

ihtimal

vermiyordum. Adama kanım ısındığı için seçenekler arasından istemsizce elediğimi de itiraf etmeliyim. Hem ne gibi bir sebeple bu cinayeti işlemiş olabilirdi ki? Oliver Grace’i çok sevdiği bakışlarından ve tavırlarından belliydi. Acaba babası William Grace’le mi bir problemi vardı? Zihnime doluşan sorular, kuşkularımı kâhyanın üzerinden alıp götürmüştü. Ancak Watson’ın söyledikleri sayesinde kâhya bir kez daha ilgimi çekmeye başlamıştı. Konuşmamıza direkt tanık olmuştu ve Oliver Grace ile 221B’de buluşacağımdan haberdardı. Yemeğe gideceğimi de biliyordu. Fakat Grace ailesiyle ilgili ne gibi bir alıp veremediği olabilirdi? Đşte bunu ancak kâhyayla görüştüğümüzde çözüme kavuşturabilecektik.

***

Kısa bir araba yolculuğunun ardından malikâneye ulaştık. Yol boyunca düşünmüştüm, Watson da düşüncelere daldığımı anlamış olmalı ki hiç konuşmadı... Arabadan iner inmez hızlı adımlarla malikâneye yöneldik. Đçeri girip, çevreyi şöyle kısaca araştırdık. Watson bir hayret nidası koyuverdi. “Adam yok!”

29


Holmes

“Ne bekliyordun ki? Katil kâhya mı bilmiyorum ama tertemiz değil; bundan eminim artık. Eğer bu işe hiç bulaşmamış olsaydı şimdi onunla konuşuyor olurduk. Ayrıca bu evde kalmak isteyeceğini sanmam. Ondan şüphelenirsek geleceğimiz ilk yerin burası olduğunu adı gibi biliyor.” Watson yorgun bir sesle, “Ne yapacağız peki?” diye sordu. Saçma bir soruydu. Senelerdir benim yanımda olan birinin böyle bir soru yöneltmesi beni şaşırtmıştı. Galiba eski dostum bunamaya başlıyordu. Eh, diye düşündüm. Anlaşılan ikimiz de geçen yıllarda paslanmışız. Parlamak için güzel bir fırsat. “Ne yapabiliriz?” dedim. “Tabii ki malikâneyi arayacağız.”

***

Kâhyanın odasına sakin ama sessiz adımlarla girdim. Watson dışarıda bekliyordu. Çok büyük bir oda değildi burası. Duvara dayalı bir kitaplık vardı. Kâhyanın şiirle yakından ilgilendiği belliydi; kitapların birçoğu şiir kitabıydı. Dostumuz, Edgar Allan Poe’yu pek bir seviyordu... Yaklaşık elli-altmış adet yapıt vardı kitaplıkta. Bunları incelemek gerekli olabilirdi ama epey bir zaman kaybı olacaktı. Watson’ı çağırdım. Dışarıda boş boş duracağına kitapları incelemesi yararlı olabilirdi. Watson bir dakika içinde odadaydı. “Ne oldu Holmes?” diye sordu. “Kitapları incelemen lazım. Bu sırada ben odanın geri kalanına göz atacağım. Kitapların isimlerine de dikkat et.” Watson cevap vermedi, hemen işe koyuldu. Ben de kâhyanın masasını incelemeye başladım. Klasik bir ahşap çalışma masasıydı.

30


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Üzerinde bir defter duruyordu. Kilitli değildi. Alıp açtım. Okumaya başladım... Đlk sayfayı okuduktan sonra gülümsedim ve, “Dostumuzun şiir yazdığını biliyor muydun?” diye sordum. Watson kafasını kitaplardan kaldırdı. “Şiir mi? Ne şiiri?” “Eşitlik, aşk, kahramanlık, özgürlük falan... Đlginç.” Ve bir tanesini okudum:

kahkaha atsan duyulmayacak azrailin siyahına bürünmüş bombaların bağırtılarından ya da bir espri patlatsan gülünemeyecek mermilerin çığlıklarından ama sevdiğini haykırsan dünyaya işte desibeli en yüksek çığlık ve en güçlü silah o olacak.

“Güzelmiş,” dedi Watson. “Adamın ismi de Bob Richards. Her neyse, sen işine devam et. Bu defteri daha sonra detaylıca incelemeliyiz.” Watson bir şey demedi ve işine döndü. Ben de çekmeceleri karıştırmaya başladım. Đlk çekmece boştu. Đkinci çekmecede ise bir klasör vardı. Üzerinde, ‘Gıda Alışverişi’ yazıyordu. Klasörü açtım ve belgeleri incelemeye başladım. Beş-altı dakika geçmeden bir iz bulduk. Klasördeki belgeler, malikâneye yemek satan şirketle ilgiliydi. Satışları Roger Richards yapmaktaydı. Soyadları Kâhya Bob ile aynıydı. Muhtemelen baba

31


Holmes

tarafından akrabalardı. Đşin en güzel yanı ise şuydu: Belgelerde Roger’ın hem şirket hem de ev adresi yer alıyordu. Kâhyanın Roger’la olup olmadığını bilmiyordum ancak bu Roger muhakkak bir şeyler biliyordu. “Gidiyoruz,” dedim. Watson bıkkın bir sesle sordu (bu bıkkınlık yüzünden onu suçlayamazdım çünkü yaşlılık, oradan oraya koşuşturmayı zorlaştırıyordu): “Nereye?” “Roger Richards’ın evine. Kâhya Bob’un akrabası olmalı. Ondan bir şeyler öğrenebiliriz.”

***

Çok geçmeden Roger Richards’ın evine varmıştık. Kapıyı çaldık ve beklemeye başladık. Bir dakika içinde açıldı. Pervazda dikilen orta yaşlı, yer yer gri teller gözüken ama gür siyah saçlı adama, “Merhaba Bay Richards,” dedim gülümseyerek. Roger Richards endişeli gözüküyordu. “Kimsiniz?” “Ben Sherlock Holmes,” diye yanıtladım onu ve Watson’ı göstererek ekledim: “Bu da dostum Doktor Watson.” Watson da başıyla selam verdi. Öksürdüm. “Bob için geldiğimizi tahmin etmişsinizdir Bay Richards. Bob Richards için. Sizin akrabanız olduğunu ve burada kaldığını biliyoruz.” Eh, bilmiyorduk; bu yalnızca bir tahmindi. Ama böyle söyleyerek turnayı gözünden vurmuştum anlaşılan. Roger kaşlarını çattı. Gözlerine kararsız bir bakış yerleşti. “Bizi içeri almayacak mısınız?” diye teşvik ettim onu.

32


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Roger Richards kararsızlığını yitirdi ve büyük bir hata yapmışçasına, “Ah!” diye inledi. “Lütfen kusura bakmayın Bay Holmes. Siz de kusura bakmayın Bay Watson. Buyurun, buyurun...”

***

Roger Richards’ın bize gösterdiği yere oturduk. Kibar bir adama benziyordu. Pek de bir zayıftı. “Bir şey içer misiniz?” diye sordu. “Teklifiniz için teşekkür ederiz ama hayır Bay Richards. Hemen konuya girmek istiyorum.” “Siz bilirsiniz. Bir de… Lütfen bana Roger diye hitap edin.” “Peki, sağ ol Roger. Sanıyorum yaşananlar hakkında bilgin var.” “Var.” “Güzel. Öncelikle, bizden bir şey saklaman ne senin, ne de Bob’un işine gelecektir. Bundan emin olabilirsin.” “Biliyorum Bay Holmes. Zaten kuzenimin bir suçu yok, inanın yok! Göz yummak da istememişti.” “Bir dakika Roger,” diyerek sözünü kestim. “En baştan başla. Senin malikâneyle ne gibi bir ilişkin var?” “Benim yöneticisi olduğum küçük bir gıda şirketi var. Kiler için her ay gıda sağlıyoruz. Başka bir ilişkimiz yok.” “Bu işten ne kadar kazanıyordunuz?” “Beş bin pound.” Watson’a baktım. Gözleri parlamıştı.

33


Holmes

“Bu iyi bir para Roger,” dedim. “Evin pek de zengin evine benzemiyor ama...” “Ben yöneticiyim Bay Holmes. Şirketin sahibi Orson McCarragher adlı Đrlanda asıllı biridir. Benim sabit bir maaşım var. Zaten paramla gösteriş yapmaktan nefret ederim.” “Peki Bob’un ev sahibiyle sorunları var mıydı?” Roger başını salladı. “Bay Grace’le arası pek iyi değildi. Oliver’ı ise oğlu gibi severdi.” “Bu önemli olabilir. Peki başka?” Roger ayağa kalktı. “Bakın Bay Holmes. Kuzenim akşama doğru geleceğini söyledi. Đstiyorsanız onunla konuşursunuz.” Ayaklandım. Watson da öyle… Adamın başka bilgi vermeyeceği açıktı. Kararlı görünüyordu. “Akşam sekizde burada olacağım Roger. Yardımın için teşekkürler.”

***

Dışarı çıkar çıkmaz Watson’a döndüm. “Ben 221B’ye döneceğim. Sen de Scotland Yard’a git ve Komiser Williams’ı çağır. Eğer katil Robert Richards ise, tehlikeli olabilir. Sorguyu bir polis eşliğinde yapmak en iyisi. Dilersen Williams’a şu ana kadarki aşama hakkında bilgi de verebilirsin – ama fazla kaçırma! Saat sekizde Roger Richards’ın evinin önünde olun. Sakın gecikmeyin!” Bu sırada yoldan geçen bir arabayı çevirdim ve Watson’dan yanıt beklemeden araca atladım.

34


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Baker Sokağı’na ulaşıp eve adım atınca, bedenime ve zihnime bir yorgunluk çöktü. Đçki dolabımdan bir viski şişesi ve bir de bardak alıp, en sevdiğim koltuğuma kuruldum ve bir yandan viskimi yudumlayıp bir yandan boşluğu seyrederek düşüncelere daldım. Zihnimde bir görünüp bir kaybolan fikir ışımaları arasında öylesine kaybolmuşum ki, neredeyse geç kalıyordum. Başımı kaldırdığımda saatin yedi buçuk olduğunu gördüm ve büyük bir süratle evi terk ettim. Roger Richards’ın muhitine doğru da aynı muazzam süratle yol alınca, saat daha sekiz bile olmadan kapının önünde dikilmiş buldum kendimi. Eh, diye düşündüm, en azından geç kalmadım. Ve kapıyı tıklattım. Gergin görünen Roger beni içeri buyur etti ve, “Doktor Watson yok mu?” diye sordu. “Gelecek,” diye cevap verdim ama polisten yani Paul Williams’tan bahsetmemeyi tercih ettim. Zaten rahat olmayan ve kendini kuzenine ihanet ediyor gibi hisseden bu adama bir de polis çağırttığımı söylemem, edindiğim bütün avantajı silip süpürebilirdi. “Size bir şey ikram edebilir miyim?” diye sordu Roger nazikçe. Gülümsedim ama başımı iki yana salladım. “Evde yeterince ‘içtim’ Roger. Teşekkür ederim.” ‘Hay hay’ dercesine başını salladı ve oturup gözünü tavana dikti. Dakikalar birbirini kovaladı, sıkıcı bir sükûnet odada hüküm sürdü. Sonra, nihayet, zilin çaldığını işittim. Acaba gelen Watson ve Williams mıydı, yoksa katil adayımız Bob mu?

35


Holmes

Roger merakımı gidermek istercesine ayaklandı ama ben bu kadarıyla yetinecek değildim. Kendime hâkim olamayıp onu takip ettim ve o kapıyı açarken hemen berisinde dikildim. Kapı açıldığında ikimizin gözleri de hayret ve endişeyle büyüdü; ne yapacağımızı bilemedik. Gelen Bob’du. Vücudu mosmordu. Ölü değil, canlıydı ama aynı zamanda ‘gayet’ perişan durumdaydı. Zorbela nefes aldığı apaçıktı. Roger’ın vücudu titriyor ve dağ gibi adam gözyaşı döküyordu. Durumu ele alıp Bob’u kucakladım, yukarı taşıdım, bir kanepeye yatırdım. Su içirmeye çalıştım, olmadı; kalp masajı yaptım, etki etmedi. Suni teneffüsü bile düşündüm ama vazgeçtim. Đşe yaramayacağı belli bir yöntem daha deneyerek boşu boşuna kendimi heder etmeyecektim. Adamın durumu haraptı. Kesin olan bir şey varsa, o da öleceğiydi… Katilimiz kâhya değildi, çünkü bizzat kendisi, bir cinayete -belli ki en ‘aceleci’ cinayete- kurban gitmekteydi. “Kurtarın!” diye fısıldadı Roger. “Kuzenimi kurtarın!” Ona pek de umut içermeyen bir bakış attım ve tam o anda, bileğimi kavrayan soğuk ve pütürlü bir el hissettim. Başımı çevirdim hemen. Robert ilk kez dikkatini bir şeyde, ‘ben’de toplamıştı. Gözlerime delici bir tavırla bakmaktaydı. Ağzını açmaya çalıştı ama dudakları birbirine kenetlenmiş gibiydi; konuşmakta zorlanıyordu. Đkram ettiğim suyu bu kez içti ve böylece ağzını açıp, “Al…” demeyi başardı. Ve kelimeyi nefesi kesildi: Gözleri açık ve dosdoğru bana dikili halde, öldü.

36


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Neyi almamı istedi? Ya da bu bir kelimenin veya cümlenin başı mıydı, diye kara kara düşünürken, yine kapı zili işittim. Watson ve Williams teşrif edebilmişlerdi sonunda. Ama beklediklerinin tam aksi bir manzarayla karşılaşacaklardı. Đçeri girdiklerinde, aynı bize biraz evvel olduğu gibi, onların da gözleri büyüdü ve hayretle cesedin yanına çöktüler. “Kafası niye kazınmamış?” diye sordu Willams. “Katil ilk kez zaman kıtlığı çekmiş,” dedim. “Veya yanında makas, jilet, her ne kullanıyorsa ondan yokmuş... Kendini seri katil gibi göstermeye çalışsa da, öyle olmaktan çok uzak. Belli ki William Grace’le bir husumeti vardı ve onu acımadan öldürdü. Oliver’ın cinayet hakkında bir bilgisi olduğunu sanmıyorum ama bir şeylere tanık olmuş ki o da öldürüldü. Bob ise…” Roger’a döndüm. “Neye göz yumdu?” Adam gözlerini kaçırdı. “Neden bahsettiğinizi anlamıyorum.” “Bugün seninle ilk konuştuğumda, ‘Göz yummak da istememişti’ dedin.” Roger iç çekti. “Ben de pek bir şey bilmiyorum. Size tüm bildiklerimi dürüstçe anlatacağım: Kuzenimin söylediklerine bakılırsa, William Grace bir adamla problem yaşıyordu. Bir arsa meselesi. Sanırım elindeki bir arsayı satmak istemiyordu ama söz konusu adam bunda ısrarcıydı. Ölüm kalım meselesi olduğunu söylüyor, satın almak için diretiyordu.” Kafama vurdum. “Trende Oliver bundan söz etmişti. Babasının keyfinin bir arsa meselesi yüzünden bozuk olduğunu söylemişti laf arasında. Nasıl unuturum?!” Gözlerimi Roger’a diktim. “Bu çok önemli,” dedim. “Sorun yaşadığı şahsın ismi ne?

37


Holmes

“Bana ne isim verdi, ne de başka tek bir bilgi. Katilin beni de hedef bellememesi için diye tahmin ediyorum.” “Öyledir,” diye mırıldandı Watson. “Belli ki bu vakada bilgi öldürüyor…” “Haklısın. Çok haklısın.” Roger’a diktim gözlerimi. “Hiçbir şey bilmemen senin hayrına Roger; ama bizim değil… Kaybın için çok üzgünüm.” Williams araya girdi. “Ben de üzgünüm. Ama bazı gerekli tetkikler için birkaç arkadaşımı çağırmam gerekiyor.” Ortamı yumuşatmak için sırıtıp, “Bu aralar ister istemez harıl harıl çalışıyorlar,” diye ekledi sonra. Roger Richards gözündeki yaşları sildi. “Tabii.” Daha fazla burada durmamıza gerek yoktu. “Hadi Watson,” dedim, “çıkalım.” “Durun,” dedi Williams. “Ben de geliyorum. Size söyleyeceklerim var.”

***

Sokağa çıktık ve yürümeye koyulduk. “O güzelim şiirleri yazan adamın böyle eli kanlı bir katil olamayacağını tahmin etmeliydim,” diye mırıldandım. Ve içten içe ekledim: Bu aralar gereğinden fazla hata yapıyorum. Williams başta sessizdi ama çok geçmeden söze girdi. “Robert Richards’ın ölümüne şaşırdım diyemem. Bugün elde ettiğim birkaç bilgi yüzünden katilin o olmadığına kanaat getirmiştim.”

38


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Watson’ın bir kaşı havaya kalktı ve gereken soruyu benden önce yöneltti: “Ne gibi bilgiler?” “Elimizde daha güçlü bir şüpheli var. Đsmi John Frank Mitchell. Şehrin öbür ucunda, devasa bir malikânede yaşıyor.” “Đşi ne?” diye sordum. “Son birkaç yıldır çalışmıyor, ‘çalıştırıyor’. Tercüme büroları ve oralarda çalışan tercümanları var. Ve bürolardan en büyüğü, bir ay kadar önce yanmış. Yenisini arıyormuş.” Derin bir nefes aldım. “Söz konusu arsa problemini bulduk demeye çalışıyorsun herhalde?” Göz kırptı. “Eh,” dedi, “öyle görünüyor. Bir gidip bakmak istersiniz diye düşündüm. Siz daha deneyimlisiniz; önceden bir ağzını yoklasanız iyi olur… Eğer balığı yakaladıysak, haber verirsiniz; biz de soluğu orada alırız.” Bu adamın böylesine yardımsever davranması hâlâ tuhaf geliyordu bana: Scotland Yard görevlilerinin bu kadar ahlaklı ve alçakgönüllü olduğu pek görülmezdi. Eh, diye düşündüm, her şeyin bir ilki vardır. Zaten böyle bir fırsatı tepmek aptallık olurdu. Her şey uyuyordu. Çözümü nihayet bulmuş olabilirdik. “Adres?” dedim ve bir kâğıt parçası çıkarıp Williams’ın söylediği adresi not ettim. O Scotland Yard’a yönelirken, Watson ve ben de yeni şüphelimiz John Frank Mitchell’ın malikânesine gitmek üzere tren garına yöneldik. Değil sabahı beklemek, kaybedecek bir dakikamız bile yoktu…

***

39


Holmes

Mitchell Malikânesi sahiden büyüktü. Devasayı bırakın, ‘dev’ bile denebilirdi. Boylamasına da -en az altı kat-, enlemesine de son derece genişti. Kirli beyaza boyalı, her nedense içeriyi göstermeyen siyah renkte camlarla kaplı, düzgün ve ihtişamlı bir yapıydı. Malikâneyi hâlâ hayranlıkla süzüyordu Watson. “Bakalım adamımız evde mi?” dedim ve kapı zilini çaldım. Bekledik, bekledik, bekledik ama ses yoktu. Sorumun cevabı belli olmuş gibi görünüyordu. Derken Watson, “Bahçe,” dedi. “Şurada kapalı bir bahçe var.” Malikânenin sol köşesini işaret ediyordu. “Đyi söyledin,” dedim. “Bir göz atalım. Gerçi ellerinde her türlü imkânın olduğu belliyken bahçeleri niye kapalı, merak etmemek elde değil.” Yarı açık kapıyı aralayarak kapalı bahçeye girdik. Etrafı her türden rengârenk çiçekler; laleler, sümbüller, nergisler, papatyalar, fundalar süslemişti. Birkaç tane ağaç bile vardı! John Frank Mitchell zamanının büyük kısmını burada harcıyor olmalıydı. Bir öksürük duyunca, donup kaldım. Ama hemen sonra mutluluğa kapıldım. Bu bir erkek öksürüğüydü. Adamın oğlu veya bahçıvanı falan yoksa, onu bulmuştuk. Sesi duyduğumuz tarafa yöneldik ve bir ağaca hayran hayran bakan yaşlı bir adam gördük. Başında bir şapka vardı. “Siz,” dedim, “Bay Mitchell mısınız?” Ağırkanlılıkla döndü. Şapkasını çıkardı. Çekingen bir tavırla, “Öyleyim elbet,” dedi. “Burası da benim bahçem diye biliyorum. Siz kimsiniz peki?”

40


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

41


Holmes

Cevap

vermek

istedim

ama

veremedim.

Donup

kalmıştım.

Gördüğüm kadarıyla Watson da aynı durumdaydı. Adam şapkasını çıkarınca, tamamıyla dazlak olan parlak kafası ortaya çıkmıştı çünkü. Görünüşe göre Paul Williams doğru kaynaktan doğru izi yakalamıştı. John Frank Mitchell hem bir arsa arıyordu, hem de keldi. Tekinsiz tavırlara sahipti üstelik. O çekingen ses tonunda insanı ürküten bir şeyler vardı. Birbirimize karanlık bakışlar fırlattık. Katil tam önümüzde duruyor olabilirdi. Ve biz, onun evinde, onun kapalı bahçesinde yalnızdık… Đki kişiydik ama her şeyi yapabilecek bir katilse eğer, bu onu durdurmayacaktı. Bir nevi, diye düşündüm, çıkmaz sokaktayız.

42


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

HIRS ALEVĐ Daha önce pek çok çıkmaz sokakta bulundum. Yürüdüğüm engebeli yolun bitiminde, sağından-solundan veya içinden geçmek için hiçbir imkân bulunmayan taş bir duvarla karşılaştım. Ama her seferinde, beceremeyeceğimi düşünenlere nispet ve becereceğimden emin olanlara saygı misali, o duvarı ezip geçtim. Şimdiyse, araştırdığımız seri cinayetleri işleyen ‘gaddar katil’ olduğu yönünde güçlü kanıtlar bulunan dazlak ve tuhaf iş adamı John Frank Mitchell’ın karşısında dururken, bir duvarı daha ezip geçemeyeceğimi merak ediyordum. “Eh,” dedim kendi kendime. “Zaman gösterecek.” Adam bir bana bir Watson’a baktı ve mahcup bir tavırla başını eğdi. Şayet insan psikolojisini doğru yorumluyorsam -ki neredeyse her seferinde böyledir- bu mahcubiyete korku da dâhildi. Đlginç bir durumla karşı karşıyaydık anlayacağınız: Eğer bu adam katilse neden mahcuptu ve neden korkuyordu? Tabii bunun basit bir cevabı olabilirdi: Delilik. Delilik,

kendinden

bekleneni

Yaşadıklarım bana bunu öğretti.

hiçbir

zaman

yapmamaktır.


Holmes

Ben bunları düşünürken ve Watson yanı başımda rahatsızca kıpırdanırken, “Ah, ne kadar kaba bir adamım!” dedi. “Sizi içeri davet edeceğime burada durmuş gözümü dikip bakıyorum. Kim olduğunuzu bilmiyorum gerçi, ama öğrenmeye zaman var, öyle değil mi?” Konuşurken gözünü kaçırıyordu. Yalan söyler gibi bir havası vardı. Veya bu düşünceleri sahiden taşıyor ama dile getirmekte zorluk çekiyordu. “Var,” diye mırıldandım. “Yeterince var.” Hafifçe gülümseyip başını öne eğdi ve eliyle bahçenin öteki yönünü işaret etti. Hiçbir kapı bulunmayan yönü. “Orada ne yapacağız?” diye sordu Watson. Sesinde elle tutulur bir korku mevcuttu. Mitchell yine kendinden beklenmeyeni yaparak, deli olduğu yönündeki şüphelerimi pekiştirdi: Uzun, gürültülü ve içten bir kahkaha patlatmak… “Ne yapacağız? Eve gireceğiz elbet. Size çay ikram edeceğimi söyledim ya.” Kel kafasını kaşıdı. “Yoksa söylemedim mi?” “Orada kapı var da biz mi göremiyoruz?” diye sordum nazikçe. Ev sahibi, “Öyle. Orada kapı var ve siz göremiyorsunuz,” diye yanıtladı ve o yöne doğru yürümeye koyuldu. Bize de derin bir nefes alıp peşinden gitmek düştü. Eflatun renkteki duvara yaklaştığında elini cebine atıp bir anahtarlık çıkardı Mitchell. Tam o anda durumu kavradım ama Watson benim kadar hızlı davranamamıştı. Mitchell pürüzsüz gibi görünen duvarın bir bölümüne anahtarı yerleştirirken, bu saçma manzarayı hayretle seyretmekteydi.

44


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Anahtar döndü ve duvarın uzun dikdörtgen bir kısmı, aynı bir kapı misali dışarı doğru açılıverdi. “Buyurun,” dedi Mitchell. Mahcubiyeti geri dönmüştü ama suratına gururlu bir ifade de yayılmıştı. Kapı-duvarın sağladığı boşluktan, önde ben, ardımda Watson içeri girdik. Bir tünele adımımızı attık. Karanlık olduğu yönünde bir tahmin yürüttüyseniz eğer, yanılıyorsunuz. Başta etrafı pek göremedik ama birkaç adım sonrası gayet aydınlıktı: Gürül gürül yanan meşaleler baştan sona çevrelemişti tüneli. Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete, diye düşünerek, adım üzerine adım attım ve tünelin sonuna geldim. Karşıma çıkan kapıyı ittirip, geniş bir salona ulaştım. Zengin bir iş adamına yakışacak kadar geniş ama ona yakışmayacak kadar sadeydi. Karmaşık olaylara girip alnımın akıyla çıksam dahi, sadeliğe bayılırdım: Dolayısıyla, birkaç siyah mobilya, birkaç ahşap dolap ve içeriyi göstermediği gibi dışarıyı da -hayret verici biçimde- göstermeyen siyah filmli pencerelere sahip bu salon, son ayrıntı hariç zevklerime neredeyse birebir uygundu. Hemen arkamızdan John Frank Mitchell gelip kapıyı kapattı ve birkaç adım önümüze geçti. “Buyurun, oturun,” dedi tekli koltukları göstererek. “Teşekkürler.” Watson’a gelmesini işaret ederek, koltuklardan birine oturdum. Bir kontrol manyağı olduğumdan, ileriki dakikalarda nelerin vuku bulacağını bilmemek yüreğimi sıkıştırmaktaydı.

45


Holmes

46


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Belirsizlik kadar berbat bir şey var mıydı şu dünyada? Hâlbuki onca gizemi aydınlatınca buna alıştığımı sanırsınız. Hiç alakası yok. Maalesef. Ev sahibimiz ayakta kalmayı tercih etti. “Evime niye geldiğinizi sorsam rahatsız olur musunuz?” Sesinde abartılı bir nezaket, biraz mahcubiyet ve bolca endişe sezdim. “Elbette,” dedim ve Watson’ı hayrete düşürerek doğrudan konuya girdim: “Şehirde işlenen seri cinayetleri araştırıyoruz. Üzülerek söylemeliyim ki, elde ettiğimiz kanıtlar bizi buraya getirdi.” “Derdin ne Holmes?” diye fısıldadı Watson, fal taşı gibi açılmış gözlerle. “Hiçbir derdim yok. Her ne olacaksa, bir an önce olup bitsin istiyorum. Ha dolandırmışım, ha doğrudan konuya girmişim fark etmez.” Watson’a bu muğlâk cevabı verdikten sonra, gözlerimi Mitchell’a diktim. Bir an donup kalmış göründü, sonra, “N-nasıl?” dedi. “Ben katil miyim? Adam mı öldürdüm?” Bu adamın akli dengesi yerinde değildi; anlamak son derece basitti. Ve mevcut vaziyeti göz önüne alırsak, ölüp ölmeyeceğimiz konusunda pek az işaret mevcuttu. Heyhat, ibre ilkini yani mutlak sonu gösteriyordu. Bol acı çekeceğimiz, kolay kolay edinemeyeceğimiz bir ölüm… Đç

geçirdim.

“Öyle

olmadığını

umuyoruz

ama

doğrulamak

zorundayız.” Ev sahibimiz titremeye başladı ansızın. Suratı kıpkırmızı kesilmişti, nefes de alamıyor gibiydi; siyah ceketini çıkarıp bir köşeye bir hışım savurdu. Vücudundan büyük bir süratle ter boşanmaktaydı.

47


Holmes

“Beni mahvedeceksiniz. Đdam edeceksiniz. Katilim ben. Kimi öldürdüm? Söyleyin. Kimi öldürdüm?” Durum giderek tuhaflaşıyor ve tehlikeli bir hal alıyordu. Ancak işin ilginç tarafı, Mitchell’ın bize saldırmaya yeltenmemesiydi. Derdi kendisiydi sanki. Başka hiçbir şeyi umursamıyordu. “Kaç kişiyi öldürdüm? Nasıl öldürdüm? Tanrım, yaşamım bir boşluktan ibaret… Hiçbir şey bilmiyorum. Hiçbir şey işitemiyorum. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Öleceğim. Öldürüleceğim. Yargılanacak ve idama mahkûm edileceğim. Şimdi sizi de mi öldürmeliyim? Đstemiyorum. Beni buna zorlamayın. Başkasını öldürmek istemiyorum. Söyleyin, kaç kişiyi öldürdüm?!” Harekete geçtim ve ayaklanıp, Mitchell’ı kollarından yakaladım. Bir anlık şaşkınlığı atlatan Watson da bana katıldı. Beraberce, adamı zor kullanarak merdivenlerden indirdik. Kollarımızın arasında debeleniyor, çığlık atıyor, bizi tekmelemeye ve yumruklamaya çalışıyordu. Ama söylemeliyim ki, yaşımıza rağmen ben de Watson da kuvvetimizden pek az şey yitirmiştik. Bir deliyi sürüklemek sorun değildi. Dış kapıyı aralayıp, açık havaya adım attığımızda, John Frank Mitchell kulak zarlarımızı sarsan bir çığlık atarak yere yığıldı. Kendinden geçmiş, derin bir uykuya dalmış, ya da bir diğer tabirle bayılmıştı… “Bay Mitchell!” diye haykıran Đrlanda aksanlı bir kadın sesi duyduğumda, yeter artık, bitsin bu manyaklık, diye düşündüm. Kadın biraz ilerimizden, koşarak bize yaklaşmaktaydı. Ellerinde alışveriş keseleri vardı ama birkaç tanesini yere düşürmüştü. Kaliteli bir

48


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

şarap şişesinin parçalanıp, güzelim içkinin harap olduğunu fark edince, minik bir burukluk yaşadım. Hemen sonra dikkatimi kadına yönelttim. “Ne yaptınız?” diye gürlüyordu. “Bay Mitchell’a ne yaptınız?” “Sakin olun Bayan-?” dedim. “Slam,” dedi kadın. “Maggie G. Slam.” Ve ben devam ettim: “Biz hiçbir şey yapmadık Bayan Slam. John Frank Mitchell araştırdığımız seri cinayetlerin baş zanlısı. Bizi öldürmeye niyetlendi ve takdir edersiniz ki buna izin verecek halimiz yoktu.” Sinirli sinirli güldü kadın. “Yılın her gününü evinde oturarak veya kapalı bahçesiyle ilgilenerek geçiren bir adam seri cinayetler işleyecek öyle mi? Ayağına gelen misafirleri, sürekli onu kontrol ettiğim halde beni yani yatılı hizmetçisini bile yanıltarak öldürecek? Siz kafayı yemişsiniz!” “Yılın her günü mü?” diye sordu Watson merakla. “Her günü,” diye tekrarladı Bayan Slam. “Üç yüz altmış beş gün.” Bu kez ben sordum: “Peki neden?” “Bay Mitchell’ın şiddetli bir panik atak rahatsızlığı ve buna bağlı olarak agorafobisi var. Yani dışarı çıkmaktan ölesiye korkuyor.” Đçeriyi de dışarıyı da göstermeyen siyah filmli pencereler, kapalı bahçe ve o bahçeden eve uzanan tünel, zihnimde anlamlı bir bütün oluşturmaktaydı artık. Panik atağa sahip olanların, krize girdikleri zaman kendilerini kötü bir şey yapacak gibi hissettiklerini, hatta kötü bir şey ‘yaptıklarını’ zannettiklerini ve gözüme şimdi aşina gelen pek çok belirtiyi tanıyabiliyordum. “Nasıl fark etmedin bunu Watson?” dedim ona dönüp. “Böyle bir hatayı nasıl yaptın?”

49


Holmes

Mahcup bir tavırla, “Ödüm kopmuştu,” dedi. “Fark etmemene şaşıyorum. O an adımı sorsan Sherlock Frank Willams falan diyebilirdim. Gerisini sen anla Holmes.” Đç geçirdim. Watson’ın bu korkaklıkları yeni bir şey değildi. Daha önce de başımıza bela olmuştu. Şimdi bize düşen, Maggie G. Slam’dan özür üzerine özür dilemek ve gerekirse -ki gerekecek gibiydi- John Frank Mitchell’ı düşürdüğümüz sağlık bakımından (ve manevi açıdan) güç durumun bedelini ödemekti. Öyle de yaptık. Burada işimiz bitmişti. Ve öfkeden kudurmaktaydık. Bilhassa ben! Paul Williams sahte bir iz üzerinde saatler harcamamıza neden olmuştu.

Bizi

yanıltmış,

bizi

kandırmıştı.

Sherlock

Holmes’a

âşık

atabileceğini düşünmüş, bu aşığı atmayı ‘denemiş’ hatta atmıştı… “Đşte bu kadarı fazla,” dedim. “Gidiyoruz Watson.” “Nereye?” “Scotland Yard’a. Sorulacak bir hesabımız var!”

***

Paul Williams başını önündeki kâğıda eğmiş, bir tüy kalemle hızlıca bir şeyler karalamaktaydı. Bizi görünce başını kaldırdı ve yüzünü devasa bir tebessüm sardı. “Oo, kimleri görüyorum? Mükemmel dedektif Sherlock Holmes görevden dönmüş. Yüzünde haşin bir ifade var. Anlaşılan katili yakalayamamış.”

50


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Benim de herkes gibi bir dayanma sınırım vardı ve bu adam o sınırı çoktan aşmıştı. Gidip yakasından tuttuğum gibi duvara yapıştırdım onu. “Bir daha,” dedim, “beni yanıltmaya kalkışırsan, bana numara yaparsan ve sonra karşıma geçip pişmiş kelle gibi sırıtırsan, dişlerini teker teker döker, parmaklarını ve kafanı kırarım. Anladın mı?!” Willams öfkeye öfkeyle karşılık vermek niyetindeydi anlaşılan. Gözlerini derin bir sinir bulutu sarmıştı çünkü.“Dene bakalım,” dedi. “Dene ve gör.” “Denemekle kalmayacağım, yapacağım. Onurunu kıracağım, seni küçük düşüreceğim. Herkese kim olduğunu göstereceğim. Anladın mı beni?!” “O kadar uzun boylu değil. ‘Gerçek’ izin üzerindeyim. Katili senden önce yakalayacağım. Büyük bir başarıya erişeceğim. Asıl sen küçük düşeceksin.” “Görelim bakalım,” diye hırladım. “Sherlock Holmes mü daha iyi, yoksa hilekâr polis Paul Williams mı? Gerçi cevabı baştan belli!” Ve pislik herifi koltuğuna bırakarak, bir hışımla çekip gittim. Yıllardır böylesine öfkelenmemiş ve bir insana böyle çıkışmamıştım. Bir yandan rahatsız edici, bir yandansa müthiş huzur vericiydi. Bu olayı çözmek için o kadar hırslanmıştım ki, artık ne aptal bir polis memuru ne de katilin kendisi beni durdurabilirdi. Birkaç hata yapmış, önce kâhya -ve şair- Robert Richards’ın, sonra da dazlak iş adamı John Frank Mitchell’ın katil olduğunu düşünmüştüm. Artık hataya, yanlış şüphelilere yer yoktu. Bundan böyle hakikat vaktiydi.

51


Holmes

Tek ve en büyük sorun, içinde bulunduğumuz sinir bozucu vakada her şeyin tahminlere dayanmasıydı.

***

Dışarı çıktıktan sonra biraz sakinleştim. Bir araba beklerken Watson bana döndü ve, “Holmes,” dedi. “Paul Williams katil olabilir mi? Bizi yanıltan oydu, karşına geçip seninle alay eden ve sinirini bozan da oydu. Üstelik bir polis ve kanıtları rahatça yok edebilir veya bizi yanlış yönlendirebilir. Ne dersin?” Yanılıyordu. Yani ben öyle düşünüyordum. “Hayır derim,” diye yanıtladım onu. “Adinin biri de olsa o adam katil değil.” “Ama bizi yanıltması sana da ilginç gelmedi mi?” “Đlginç mi? Bunun neresi ilginç? Adam gereğinden fazla hırslı ve bencil. Sebebi bu işte.” “Çok sinir bozucuydu. Đnanmıyorsun ama bahse varım ki katil Paul Williams.” Gülümsedim. “Bahse mi varsın? Tamam öyleyse eski dostum! Kaybeden, benim evin arka sokağındaki Fransız restoranında güzel bir yemek ısmarlar.” Watson ben bunu söyleyene dek oldukça ciddiydi. Ama bu noktadan sonra o da güldü. “Pekâlâ. O günü iple çekiyorum.” “Ben de öyle. Her neyse. Araba geliyor. Çevir şunu, sanırım Paul’un eski eşini gidip görmemizde bir sakınca olmaz.”

52


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Watson arabayı çevirdi ve içeri girdik. Ben adresi arabacıya tarif ettikten sonra, Watson dönüp baktı ve, “Paul’un eski eşi mi? Bir eski eşi olduğunu, daha da önemlisi eski eşinin ev adresini nereden öğrendin?” diye sordu. Şaşırmış gözükmüyordu. Zaten aradan geçen onca seneden sonra şaşırsa, ben de şaşırırdım. Meziyetlerimi çoktan anlamış olmalıydı çünkü... Gülerek, “Scotland Yard’da hâlâ bazı arkadaşlarım var,” diye kısaca yanıtladım. Đnsanın bazı mevkilerde dostlarının oluşu çok işe yarıyordu sahiden.

***

Kapıyı genç, güzel bir kadın açtı. Güzeldi ama gözlerinden daha şimdiden yorulduğu belli oluyordu. Bakışları baygındı. Sağlıklı bir ifade yoktu suratında. “Kimsiniz?” diye sordu. Şapkamı çıkardım ve elimi uzattım. “Ben Sherlock Holmes. Bu da dostum Watson. Đsmimizi duymuşsunuzdur.” “Ah, evet. Ünlü bir dedektifsiniz. ‘Eski bir dedektif’ daha doğrusu. Sizi buraya hangi rüzgâr attı Bay Holmes? Hele bir de mesleği bırakmışken?” “Öncelikle içeri girebilir miyiz hanımefendi? Epey yorgunuz ve konuşacağımız konu öyle ayakta halledilecek bir şey değil.”

53


Holmes

Kadın bir an afalladı. Eliyle kafasına vurup, “Doğru ya!” diye inledi. “Çok özür dilerim Bay Holmes. Đnanının ne yaptığımı bilmiyorum. Borçlar, diğer masraflar derken kafam çok dağınık. Buyurun, geçin içeri.” Yüzümde hafif bir gülümsemeyle, “Mühim değil,” deyip içeri geçtim. Watson da beni takiben eve girdi. Hepimiz oturduktan sonra, “Size bir şey ikram edebilir miyim?” dedi isminin Mary Cooper olduğunu bildiğim kadın. Başımı iki yana salladım. “Hemen konuya gireceğim. Bir cinayeti araştırıyoruz. Cinayetler silsilesi de diyebiliriz. Eski kocanız hakkında bilgi toplamaya çalışıyoruz. Hikâyesini sizden öğrenebileceğimizi düşündük.” Kadın iç çekti. “Bakın,” dedi. “O pis herifin ne halt ettiğini bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum. Ne istiyorsanız anlatacağım, sonra gideceksiniz.” Başımla onayladım onu. Bir arsa meselesi olup olmadığını soracaktım ama belli ki kadın Paul’den bihaberdi. Bunu da Scotland Yard’daki dostlarımdan öğrenmem en iyi yoldu. “Elbette,” dedim bu yüzden. “Öncelikle bir şey sormam gerekiyor. Paul’ün başından geçen, anlatılmaya değer bir olay var mı?” Kadın başını salladı. “Var.” Gözlerini kısıp anımsamaya çalıştı. “Polis okulundayken, Paul başka bir öğrenciye siyasi görüşü sebebiyle yapılan haksızlığı öğrenmiş. Bu haksızlığa karşı durmuş. Kendisi haksızlıklara, adaletsizliklere pek gelemez. O zamanlar gelemezmiş en azından... Siyasi bakımdan öğretmeniyle ters düşen bir öğrenci okuldan atılınca, bu öğretmenle Paul da kavga etmiş. Kısaca, pisliğe burnunu sokmuş. Öğretmen de buna kafayı takmış tabii. Okuldan attıramamış ama ikide bir,

54


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

arkadaşlarının yanında bile Paul’a karşı onur kırıcı sözler sarf etmiş. Mezun olacakları zaman da notunu düşürmüş. Paul başarılı bir öğrenciymiş Bay Holmes. Düşürülen bu not yüzünden, yüksek bir rütbede göreve başlama imkânı varken düşük bir rütbede başlamış. Boş yere yıllarını harcamış. Utanç verici bir durum.” “Şimdi anlaşıldı neden bu kadar hırslı olduğu,” dedim. “Peki nasıl bir adamdır Paul? Ve niçin ayrıldınız?” Kadın bu soruyu duyunca öfkeyle gürledi: “Bencilin biridir! Kendisinden başka kimseyi düşünmez. Bu olay da bencilliğinde etkili olmuş anlaşılan. Artık ne haksızlıklara ses çıkarır, ne de adaletten yana tavır takınır. Karaktersizin tekidir Paul. Đyilik falan umurunda değildir. O kadar hırslıdır ki yoluna çıkan herkesi ezip geçer.” Biraz soluklanıp sakinleşti. “Çocuğumuz olacaktı. Hamileydim. Ama talihsiz bir kaza dolayısıyla çocuk düştü. Bu orospu çocuğu beni teselli edeceğine, umursamazlığı seçti. ‘Bana bir oğlan bile veremiyorsun!’ diye sitem etti hatta… Uzun süre alkol bağımlısı oldum. Kavgalar ettik. Hasta herifin dediğine göre, sinirlerini bozuyormuşum

ve bu da işine

yoğunlaşmasını engelliyormuş.” Kadın, Paul’a karşı öfke doluydu. Anlaşılan bu adamın seveni yoktu. Hoş, öyle bir adamın seveni olsa insanların hepten kafayı yediği doğrulanırdı! “Bayan Cooper,” dedim. “Çok sağ olun. O adamın ne kadar adi olduğu konusunda sizle hemfikiriz. Değil mi Watson?” “Evet,” diye onayladı beni Watson. “Kesinlikle.” “Eh, siz de anlamışsınız işte. Yardım edebildiysem ne mutlu.”

55


Holmes

Ayağa kalktım ve, “Ettiniz Bayan Cooper. Teşekkürler,” deyip kapıya yöneldim. 221B’ye dönmemiz gerekiyordu.

***

Baker

Sokağı’na

ulaştığımızda,

“Görünüşe

göre

bahsimiz

sonuçlanmadı,” dedim. “Paul’ün katil olmadığına eminim ama seni de inandırmak için daha kesin bir kanıt gerek. Bunu edinince hesaplaşırız.” Cevap vermedi Watson. Gülmekle yetindi. Biz eve girer girmez, yardımcım Grace Joplin telaşla ona dönerek, “Size kötü bir haberim var,” dedi. “Bir adam geldi. Eşinizin rahatsızlandığını söyledi. Hemen eve gitmeniz gerekiyormuş.” Watson’ın telaşlandığı her halinden belliydi. Yüzündeki tebessümün bütün izleri solmuştu. “Ben çıkıyorum Holmes,” dedi buruk bir sesle. “Tabii,” dedim. “Yarın görüşürüz öyleyse.” “Yarın mı?” “Evet. Bu gece eşinin yanında kalsan daha iyi.” Omuz silkti. “Tamam öyleyse. Görüşürüz.” “Görüşürüz dostum. Umarım eşinin bir şeyi yoktur.” Teşekkür edip çıktı. Hemen akabinde, Grace bana bir telgraf verdi. “Bu da sizin için geldi Bay Holmes. Aynı adam getirdi,” dedi. Telgrafı açtım ve hızla okudum. Paul benimle görüşmek istiyordu. Çok önemli bir iz bulduğunu, bu defa gerçek olduğunu söylüyordu. Neredeyse yalvaran bir üslupla yazmıştı telgrafı.

56


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Açıkçası kaybedeceğim bir şey yoktu. Beni yanlış yönlendirmeye kalkarsa, bunu anlardım. Daha dikkatli olacaktım bu defa. Gerekirse onunla ben oynayacaktım. Đki saat sonra burada buluşacaktık ve yalnız olacaktık... Watson eşinin yanında olacaktı. Grace’i de evden gönderdikten sonra, Paul ile yalnız kalabilecektik.

***

Birkaç saat geçmeden Paul kapıyı çaldı ve eve girip karşıma oturdu. Bir

hayli

gergin

gözüküyordu.

Tavırlarına

bakılırsa,

bir

şey

onu

korkutmuştu. “Nasılsın Paul?” diye sordum. Sesi titriyordu. “Đyiyim Bay Holmes. Siz?” “Sağ ol, iyiyim.” Normalde pek kibar değilimdir -hele böyle birine karşı- ama adamın gergin hali beni etkilemişti. “Bir şey içer misin?” “Hayır Bay Holmes, sağ olun.” Đçmemesi de benim işime geliyordu. Gidip bir bardak viski koymakla uğraşamazdım şu an. “Evet Paul, dinliyorum seni,” dedim. Artık konuya girmeliydik. “Şey... Yanlış bir ipucu bulmuşum sanırım. Đlk başta çok önemli bir iz bulduğumu sanmıştım ama doğru değilmiş. Size de telgraf çekmeye vakit kalmadı. Gelip söylemem daha doğru olur diye düşündüm.” Đşte şimdi sinirlenmeye başlıyordum! “Bana bak Paul, beni gene kandırmaya çalışıyorsun. Bu işin ne kadar ciddi olduğunun farkında değil-

57


Holmes

58


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

sin. Ayağını denk al. Beni oyalama. Yardım etmeyeceksen de; sen işine bak, ben işime bakayım!” diye kükredim. Anlaşılan Paul bu çıkışımdan korkmuştu. Dün bana karşı çıkan ve haddinden büyük laflar eden o bıçkın herif neredeydi? Tavırları neden böyle değişmişti? Paul konuşacak gibi oldu, ağzında bir şeyler geveledi. Sonra her nedense paltosunu kapıp hızlıca çıktı gitti. Şaşırmıştım. Bu halleri normal değildi. Bu defa beni kandırıyor muydu, kandırmıyor muydu bilmiyordum. Ama normal olmayan bir durum olduğundan emindim. Adamın peşinden koşma gereği duymadım. Odama çekilip biraz pipo tüttürmem ve düşünmem gerekiyordu. Yarın Scotland Yard’da kendisiyle bir daha görüşür ve ağzındaki baklayı alırdım nasılsa.

***

Sabah erkenden kalktım. Basit bir kahvaltının ardından, Watson geldi ve beraberce yola çıktık. Yarım saat geçmeden Scotland Yard’daydık. Orada gün çoktan başlamıştı. Đçeri girdim ve yetkililerden birini çevirdim. “Günaydın. Paul Williams’ı arıyorum,” dedim. Adam beni tanımıştı. Şaşkın şaşkın, “Bay Holmes!” dedi. “Bay Williams bugün gelmedi. Çok önemli bir toplantısı vardı aslında. Hatta gelip gelmeyeceğini öğrenmek için evine ben yollandım. Ama orada da değildi. Komşularına sorduk, dün gece evine dönmemiş. Anlayacağınız, Bay Williams sırra kadem bastı.”

59


Holmes

Watson’la birbirimize karanlık bakışlar fırlattık. Đşte bu çok garipti. Her şey giderek daha ilginç ve içinden çıkılamaz bir hal almaktaydı. Paul gereğinden fazla bilgi edindiği için katil veya yandaşları tarafından kaçırılmış mıydı, yoksa cinayetlerin sorumlusu bizzat kendisi olduğundan kaçmış mıydı? Bunlar belki de bizi çözüme götürecek sorulardı ama henüz haklarında hiçbir şey bilmiyorduk.

60


DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

DÜĞÜM KOPUYOR Wiggins geldiğinde saat öğlen on ikiye yaklaşıyordu. Derhal kapıyı açtım. Nefes nefese kalmıştı. Biraz da şaşkın gözüküyordu. “Bay Holmes, işe dönmüşsünüz,” dedi. “Ne kadar sevindik bilemezsiniz! Bu ülkedeki suçluların size ihtiyacı var.” Gülmemi bekliyordu, ama bunu yapmadım. Başımla onaylayıp, “Hemen içeri geç,” demekle yetindim. O da aynen öyle yaptı. Đkimiz de koltuklarımıza yerleştikten sonra, “Şimdi beni iyi dinle Wiggins,” dedim. “Evet, işe döndüm. Şimdi siz de işe döneceksiniz.” Şaşırmış gözüküyordu. “Ama Bay Holmes, artık eskisi gibi değiliz. Aradan yıllar geçti. Benim bir işim var, biliyorsunuz.” Kaşlarımı çatıp sert bir bakış attıysam da, sözlü olarak yanıt vermedim. “Komiser Paul Williams kayıp. Onu bulacaksınız. Çeteyi topla. Bu çok önemli Wiggins; gerçekten önemli.” Israr edecek gibi oldu ama kem küm edip sustu. “Bay Williams’ı tanımıyoruz. Yine de yardımcı olacağız. Sizi kıramayız. Ne yapmamız lazım?”


Holmes

Pipomu yakıp, olayı anlatmaya koyuldum. Epey ilgisini çekmiş gibiydi. Detaylardan ziyade Paul Williams’ı anlatıyordum ona. Ama her cümlemde biraz daha heveslendiğini görebiliyordum. Bu, iyiye işaretti. Baker Sokağı Çetesi, bugüne kadar birçok vakada bana yardımcı olmuştu. Gerçi artık eskisi kadar küçük değillerdi. Büyümüştü hepsi. Belki eski hevesleri de yoktu, bilemiyorum; ama bana yardım edeceklerinden adım gibi emindim. En

eski

zamanlardaki

gibi

heyecanlı

bir

şekilde,

“Çeteyi

toplayacağım Bay Holmes,” dedi. “Size söz veriyorum, bu olayı çözmenize yardımcı olacağım.” Tebessüm ettim. “Akşama kadar bir şeyler bulmaya çalışın Wiggins. Akşam gel ve bana rapor ver.” “Peki Bay Holmes,” deyip hızla gitti. Şimdi yapacak pek bir iş kalmamıştı. Ben de düşünmeliydim. Yapabileceğim başka hiçbir şey yoktu. Bir zanlı bulmalıydım. Bir şüpheli. Katil

olması

muhtemel

bir

kişi.

Fakat

bulamıyordum.

Kimden

kuşkulandıysam, suçsuzluğu kanıtlanmıştı. Gerçi Paul’un kayboluşu beni biraz kuşkulandırmıştı. Sonuçta kendi de kaçmış olabilirdi. Ama Paul’un katil olduğuna pek inanmıyordum. Bir şeyler eksikti. Her şeyi bu gece gösterecekti. Wiggins’in Paul’u bulacağından, en azından bana bir ipucu getireceğinden kuşkum yoktu. Beni neredeyse hiç yanıltmamıştı. Ona güveniyordum. Bu defa da yanıltmayacaktı, biliyordum.

***

62


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Odama çekilip akşama kadar düşündüm. Vaka hakkında kafa patlattım. Zaman zaman bu düşüncelerimin arasına başka şeyler de sızdı. Yaptığım işle ilgili fikir kasırgaları. Neden yapıyordum? Senelerdir suçluların ve ipuçlarının peşinden neden koşturuyordum? Hele bu yaşta... Mantıklı olmadığını biliyordum. Sanırım bu işin bağımlısıydım. Belki de o benim bağımlımdı. Dedektiflik mesleğinin Holmes’süz -yani bensiznasıl olacağını düşünebiliyor musunuz? Evet, Poirot da son derece iyi bir dedektif. Fakat o Arsene Lupin’le asla baş edemezdi. Ben de elimden kaçırmıştım ama aptal Fransız polisinin suçuydu. Sonuç olarak, benden iyisi yoktu. Son zamanlarda bazı hatalar yapmış olabilirdim. Ama bu vakanın altından da başarıyla kalkacaktım.

***

Dostum Watson akşam saat sekiz civarı geldi. Baker Sokağı Çetesi’nden hâlâ ses seda yoktu. “Ya Wiggins bir şey bulamamışsa?” diye sordu Watson. Sakince gülümsedim. “Đlla ki bulur Watson. Wiggins inatçı ve dürüsttür. Bilirsin. Bana bir ipucu vereceğini söylediyse, verir.” Watson başını salladı ve umutsuzca, “Saatlerdir dönmedi Holmes,” dedi. “Bir şey bulmuş olsa dönerdi. Bunca saat bulamadıysa, hava da karardıktan sonra ne yapabilir ki?” Fazla ümitsiz davranıyordu ve haksız sayılmazdı. Tam ağzımı açıp Watson’a biraz daha ümitli olmasını söyleyecekken kapı çaldı. “Wiggins!” diye tıslayıp hole koştum.

63


Holmes

Kapıyı açtığımda karşımda dört tane genç duruyordu. Aralarında Wiggins yoktu. “Evet?” dedim. “Bir şey buldunuz mu?” Çocuklar arasında en büyük gözükeni -ki yanılmıyorsam ismi Charles’tı- başını iki yana salladı. “Aksine Bay Holmes, kaybettik.” Kaybetmişlerdi. Ve neyi kaybettiklerini tahmin edebiliyordum. “Wiggins’in kaybolduğunu söyleme bana.” Korktuğum başıma geldi. “Kayboldu. Hiçbir şey bulamadık ve Wiggins kayıp. Raporumuz bu Bay Holmes.” Sesinde sitem seziyordum. Ona kızamazdım. Wiggins onların dostuydu, ağabeyiydi ve şimdi benim yüzümden kaybolmuştu. Bu sırada, konuşmanın uzadığını fark eden Watson da aşağıya geldi. “Ne oluyor Holmes?” dedi. Sesinde bir endişe vardı. Ona döndüm ve, “Wiggins de kayıp,” dedim. “Çocuklar, onu beraber arayacağız. Paul’ün kayboluşuyla Wiggins’in kayboluşu arasında bir bağlantı olduğu kesin.” Çocuklar başlarını onaylarcasına salladılar. Watson ise, “Öyleyse hemen hazırlanalım Holmes. Silahımı alıp geleyim, yukarıda bıraktım,” dedi. Gülümsedim. “Sen gelmiyorsun dostum. Karının yanına dön. O hastayken bizimle gecenin köründe tekinsiz sokaklarda gezinmen tehlikeli. Sana bir şey olursa karın ne yapar sonra? Git ve sevdiğin kadınla ilgilen. Onu iyi et. Çocuklarla biz hallederiz. Yarın sabaha görüşürüz muhtemelen.” Đtiraz edecek gibi olsa da, bunun yararsız olacağını biliyordu. Mecburen, “Peki,” dedi. “Silah kalsın. Nasılsa yarın döneceğim.” Kabanını aldı ve çıktı.

64


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

65


Holmes

Watson gittikten sonra ben de yukarı çıkıp onun silahını aldım. Gerekebilirdi. Paul ve Wiggins’in başına ne geldiğini bilmiyorduk. Kaçırıldıkları apaçık ortadaydı… Peki kim kaçırmıştı? Silahlı mıydı? Birden fazla kişi mi işin içindeydi? Eğer öyleyse, kalabalıklar mıydı? Emin olamazdım. Olası bir çatışmaya karşı hazırlık yapmalıydım. Silahı alıp, paltomu da üstüme geçirdiğimde, artık çıkmaya hazırdık. “Haydi,” dedim çocuklara. “Her yeri didik didik etmeliyiz.”

***

Londra çok küçük bir şehir değildir. Her karışı aramamız mümkün değildi. Ha, gerekirse yapacaktık. Birden fazla insanın hayatı söz konusuydu. Ama öncelik çocukların dediği yerlerdeydi. Charles’ın dediğine göre, Wiggins şehrin güney yakasını araştıracaktı. Thames Nehri ve çevresini yani... Thames

Nehri

de

gayet

büyüktür.

Araştırmaya

nereden

başlayacağımı karar veremedim bir türlü. Her seçenek hem doğru hem de yanlış geliyordu. Paul ve Wiggins’in bu civarlarda olduğu bile kesin değildi. Ama aramaya başlamak için en mantıklı yer burasıydı. En başta çocukları iki gruba ayırmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. Koca nehrin çevresini iki-üç kişiyle aramak çok uzun sürerdi. Bir süre geçince, aşırı yorgunluktan dolayı dikkatimizi kaybedebilirdik. Bir-iki saat kadar amaçsızca dolaştık çevrede. Çok net bir planımız olduğu söylenemese bile, bir amacımız vardı aslında. Thames Nehri’nin

66


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

çevresindeki tüm binaların garajlarına bakmıştık. Girmediğimiz ara sokak kalmamıştı. Ne Wiggins’ten, ne de Paul’den bir iz vardı… Saat on iki buçuğa geldiğinde, umutlarımız iyice tükenmeye başlamıştı. Sakin bir sesle, “Thames’ın karşı tarafına geçelim,” dedim Charles’a.

O

da

başıyla

onayladı.

Fakat

çocuklardan

bir

tanesi,

unuttuğumuz bir ayrıntıyı bize hatırlattı: “Bay Holmes. Gece yarısını geçtik. Bu saatte buharlı gemiler çalışmıyor.” Bu pek iyi olmamıştı. O eski sandalları kullanmamız gerekecekti. “Sandalla gideriz,” dedim. “Karşıya geçmekten başka çaremiz yok. Onları bulmak zorundayız...” Sandalların kalktığı iskeleye doğru hızlı adımlarla yürümeye koyulduk. Etrafta kimsecikler yoktu. Đskele de böyle olacaktı. Sıra falan beklemeye gerek kalmayacaktı. Đskeleye yaklaşırken, kayalıklardan bir ses duydum. Biri inliyor gibiydi. Acaba gaipten sesler mi duyuyordum? Charles’a baktım. O da, duyduğum sesleri doğrular gibi baktı bana. “Bekleyin siz. Ben bir bakacağım,” diye fısıldadım çocuklara ve silahımı çıkarıp kayalıklara yaklaştım. Evet, karanlıkta bir siluet görüyordum. Wiggins’e ait olduğu belliydi. Ona seslendim ve hemen yanına koştum. Yarası ağır gözüküyordu. Dörtbeş yerinden birden bıçaklanmıştı. “Wiggins, kurtaracağız seni!” diye teselli ettim. Arkamı dönüp çocuklara seslendim. Onlar da hemen geldiler. Ancak çok geç olduğunu biliyordum. Wiggins ölmek üzereydi. Belki son bir kelime... Evet, son bir taneye yetecek ömrü kalmıştı ve o kelime ağzından çıkıverdi: “Bot…”

67


Holmes

68


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Bu son sözden sonra, başı kenara düştü. Wiggins ölmüştü. Gözlerim doldu. Ben ağlamasam da, gençler gözyaşı döküyordu. Fakat Wiggins başarmıştı. Çok önemli bir ipucu vermiş olmalıydı bana. Hemen düşüncelere daldım. Bot, ne anlama geliyor olabilirdi? “Buralarda boş olmayan herhangi bir deniz aracı var mı çocuklar?” diye sordum. “Özellikle bot.” Çocuklar gözyaşlarını silip, araştırmaya koyuldular. Bir buçuk saat kadar sürdü bu. Baker Sokağı Çetesi şehrin dört bir yanını sarmıştı; onlar da çevreyi kolaçan edip bize haber saldılar. Sonuç yoktu. Bütün deniz araçları botlar dâhil- bomboştu. Ne Paul’le ilgili bir iz mevcuttu, ne de katille. Birdenbire,

Wiggins’in

kelimeyi

tamamlayamadan

ölmüş

olabileceğini fark ettim. Belki de tek değil yarım kelimeye yetmişti son nefesi! “Bot,” diye mırıldandım. Yürüyordum bir yandan. Thames’in etrafından dolanmaktaydım. Çocuklar da peşimdeydi. Benden bir emir almak, sonra o katili bulmak ve yok etmek istiyorlardı. Ne var ki, düşüncelerim bir anlam ifade etmiyordu. Aklımda pek çok kelime dönüp duruyordu ama hiçbiri durumumuzla alakalı değildi. Nihayet, Thames’in biraz önce durduğum kısmının tam karşısına vardım. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Sonra biraz indirdim. Thames Botanik Bahçesi yazıyordu. Bot derken, botanik demek istiyordu Wiggins. Botaniği de, Thames Botanik Bahçesi'ni kastederek söylemişti!

69


Holmes

Telaşla, “Ben gidiyorum,” dedim çocuklara. “Biriniz Scotland Yard’a koşup polisleri bilgilendirsin. Wiggins başardı çocuklar. Onun için çok ağlamayın.” Tam gideceğim sırada, Charles seslendi. “Bay Holmes!” “Ne oldu Charles? Acelem var!” Elinde bir Đrlanda bayrağı tutuyordu. Daha doğrusu bir flama. “Wiggins’in yanındaydı.” Bu flama, Maggie G. Slam’i hatırlattı bana. Đlk görüştüğümde fark etmemiştim ama zihnim, kadınla alakalı ayrıntıları, her zaman olduğu gibi hafızama kaydetmişti. Katil zannettiğim -kapalı alan korkusuna sahip- John Frank Mitchell’ın hizmetçisi olan bu kadının aksanı, Đrlanda aksanına benziyordu. Bu flama çok iyi olmuştu... Slam’in vakayla bir ilgisi olabilirdi. Bayrağı aldım ve teşekkür edip bahçeye doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım.

***

Bahçeye giderken aklım düşüncelerle doluydu. Bir yandan, keşke Watson’ı da yanıma alsaydım, diye düşünüyordum. Diğer yandan, Wiggins’in başının düşüşü ve son nefesini verişi aklımdan çıkmıyordu. Kendimi suçlu hissediyordum. Sonra birdenbire Oliver’a koşuyordu düşüncelerim. Trende karşılaştığımız o güne. Her şeyin başladığı o ana... Đyi bir gün müydü, yoksa kötü mü; karar veremiyordum. Wiggins’in ölümünden sonra o günün son derece kötü olduğunu söylüyordu

70


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

vicdanım. Mantığım ise buna karşı savaşıyordu. “Holmes efsanesi döndü!” diyordu. Sherlock Holmes’ün mantığı kalbinden üstün olagelmiştir hep. Ama bu defa galiba vicdanım galip geliyordu. “Sherlock Holmes’ün mantığı, kaybettin bu sefer!” diye bağırıyordu kalbim. Zamanla değiştiğim ortadaydı. Artık daha duyguluydum. Bu güzel bir şeydi aslında. En son Irene Adler’a âşık olmuştum. Hatta ‘bir tek’ ona âşık olmuştum! Şimdi başka bir kadına âşık olabilirdim. Bu vakadan sonra emekliliğimin tadını çıkaracaktım, evet. Ünlü hafiye Sherlock Holmes’le evlenmeyi hangi kadın istemezdi ki?! Maalesef hiç kimse istemeyebilirdi. Dedektiflerin takıntılı olduğu bilinirdi; benim de bu konuda hatırı sayılır bir ünüm vardı. Londra’nın kuzeyinde epey ucuz genelevler olduğunu biliyordum. Belki… belki onlar işe yarayabilirdi. Bu düşünceleri aklımdan attım hemen. Sırası değildi. Wiggins ölmüştü, Paul ölebilirdi… Ve benim birden, hiç düşünmediğim kadınlar hakkında kafa yoracağım tutmuştu! Evet, vicdanımın galibiyetine seviniyordum. Bu galibiyet, bir devrin de sonunu işaret ediyordu. Çünkü beni ben yapan, mantığımdı ve şimdi mantığım mağlup olmuştu. Ben artık ben değildim...

***

Aklımdan bunları geçirirken, bahçenin kapısına varmıştım. Đçerisi zifiri karanlık olduğu halde bir erkek sesi işitiyordum. Đki tane siluet seçebiliyordum ama karanlığın arasında yüzlerini görmek ya da beden

71


Holmes

ölçülerini

anlamak

mümkün

değildi.

Biri

sandalyede

oturuyordu,

diğerininse elinde bıçak ya da sopa vardı. Silahımı hazırladım. Öncelikle içeri yavaş yavaş girmeyi düşündüm. Bundan vazgeçmem uzun sürmedi. ‘Kurban’ fena dayak yiyor gibiydi. Bağırışlarını duyabiliyordum. Sesini de tanıdım: “Paul! Sağ ol Wiggins!” diye fısıldadım kendi kendime ve içeri daldım. Ben daldığım anda, diğer adam elindeki şeyi -ki bu bir bıçaktıPaul’a sapladı ve kaçtı. Ardından koşmaya yeltendiysem de, bu karanlıkta onu yakalamam mümkün gözükmüyordu. Karanlığın yanı sıra adam siyahlara bürünmüş, bir de bu renkte kukuleta takmıştı. Zaten Paul Williams’ı öylece bırakıp gidemezdim. El yordamıyla çevreyi taradım. Tesadüf eseri, elim bir fenere çarptı. Artık en azından önümü görebiliyordum. Hemen Paul’un yanına çömeldim. Gözleri kapalıydı. Çok ağır yaralı olduğu belliydi. Đki yerinden bıçaklanmıştı ve sanırım başına da bir cisimle vurulmuştu. Nabzı atıyordu, baygın ve ağır yaralıydı. Onu

dikkatlice

kucağıma

aldım,

dışarı

çıkardım.

Hastaneye

yetiştirmeliydim. Her şey onda bitecekti. Đyileşmek zorundaydı!

***

Dışarı çıkar çıkmaz gözlerim bir araç aramaya başladı. Nitekim iki-üç dakika sonra bir at arabası yanaştı. Hemen durdurdum ve Paul’u arkaya bindirdim.

72


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

“En kısa zamanda hastaneye götür bizi!” dedim şoföre. “Bu herif iyileşmek zorunda!” Adam olayın ehemmiyetini bilmiyordu ama benden korkmuş olmalıydı. Atları sertçe kırbaçladı. Bir yandan gözlerimle Paul’u kontrol ederken, bir yandan da şoföre, “Daha hızlı sür!” diye bağırıyordum. Bu, Baskerville Vakası’ndan sonra en çok zorlandığım vakalardan biriydi. Ve Paul’u kaybedersem -yani Paul ölürse-, asla çözemeyebilirdim.

***

Hastaneye vardık ve Paul’u hemen yatırdık. Doktorlar, durumunun ağır olduğunu söylediler. Onlardan Paul’un ağzından çıkan her kelimeyi not almalarını rica ettim. “Değil konuşmak, kendine gelmesi bile en az bir hafta sürecektir,” oldu cevap. “O da en iyi ihtimal.” Ben, “Tedbiri elden bırakmamak gerek,” dedim. “Hele bu kadar yaklaşmışken...” Neye yaklaştığımı sormadılar. Biraz kafadan kontak olduğumu düşündüler sanırım. Beni, koskoca Sherlock Holmes’ü tanımamışlardı. Ama son zamanlarda bu gibi durumları dert etmiyordum. Şimdi hastanede yapacak pek bir şeyim yoktu. Saat gece yarısını geçmişti. Watson’a gitmeliydim. Uyuyup uyumadığı umurumda değildi. Olan biteni anlatmam gerekiyordu.

***

73


Holmes

Watson’ın evine vardığımda, ışıkların yandığını gördüm. Kapıyı peş peşe çaldım. Watson açtı. Đlk söylediği, “Yorgun görünüyorsun,” oldu. Omuz silktim. “Sen de öyle. Anlatacaklarım var.” “Bütün gün eşime baktım. Yeni uyudu. Đçeri gel.” Đçeri geçtim. Kabanımı bile çıkarmamıştım. “Oturmayacak mısın?” diye sordu Watson. “Sanmıyorum Watson. Hemen anlatacağım, sonra da gideceğiz.” Bu arada, göz ucuyla Watson’ın karısını da görüyordum. Daha doğrusu, ellerini görüyordum. Yorganın altında, bir deri bir kemik iki tane el sarkıyordu... Kadının hali haraptı maalesef. “Tamam,” dedi Watson. O da oturmadı. Derin bir nefes alıp anlatmaya koyuldum: “Wiggins öldü, Paul Williams ise hastanede...”

***

Tüm anlattıklarım bitince, Watson’ın yüzünde tuhaf bir ifade oluştu. Nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Şaşkınlık, tedirginlik ve iğrenme hisleri karışmış gibiydi. “Şimdi,” dedim. “Paul’un yanına gitmeliyiz. Đyileşirse, olay çözülür Watson!” Watson da başıyla beni onayladı ama, “Sabaha kadar gelemem. Eşimin durumu pek iyi değil,” diyerek şimdi gelemeyeceğini belirtti. Gözleri dolmuştu bu sırada. “O ölüyor Holmes,” diye fısıldadı. “Ellerini görüyorsun. Ölüyor. Onunla beraber, ben de ölüyorum. Her dakika ölüyorum Holmes. Đçin için yanıyorum...”

74


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Israr etmedim. Israr edecek bir durum yoktu. Wiggins sebebiyle zaten büyük bir pişmanlık duyuyordum. Watson’ın eşine de bir şey olursa, kendimi asla affetmezdim. Hoş, şimdi nasıl affedecektim onu da bilmiyordum ya. “Tamam,” dedim. “O zaman, senden bir şey rica edeceğim.” “Evet?” “Şu Maggie G. Slam vardı ya... Onunla alakalı biraz araştırma yapabilir misin? Ansiklopedik bilgi olabilir ya da birkaç kişiyle konuşabilirsin belki.” Gülümsedi. “Tabii dostum. Sorun değil.” Ben de gülümseyerek karşılık verdim ve tekrar hastaneye yollandım. Artık beklemekten başka bir şey gelmezdi elimden.

***

Hastaneye

geldiğimde,

-üzülerek-

hiçbir

gelişme

olmadığını

öğrendim. Bizim çocuklar da Wiggins şokunu üzerlerinden atmış, hastaneye gelmişlerdi. Haberi nereden aldıklarını bilmiyordum ama onların gelişi

beni

sevindirmişti.

Eskiden

olsa

bu

olayı

çok

soğukkanlı

karşılayabilirdim. Ama artık biraz manevi destek gerekiyordu sanırım. “Bay Holmes,” dedi Charles. Sesi üzgün de olsa, sitem içermiyordu. “Bulacaksınız değil mi o soysuz piçi?” Kaşlarımı kendimden emin bir biçimde çattım. “Bulacağım,” dedim. “Ve kendi ellerimle geberteceğim!”

75


Holmes

“Teşekkürler Bay Holmes...” Teşekkür

ediyorlardı.

Bana

destek

olmak

yerine,

sürekli

yaralıyorlardı. Bilerek mi yapıyorlardı bilmiyorum ama bana kızmalarını istiyordum -sanırım-. En azından, teşekkür etmesinlerdi. Ben teşekkür edilecek bir şey yapmamıştım... “Biraz uyuyacağım,” dedim. “Watson gelince uyandırın.”

***

Watson saat dokuz civarı gelmişti. “Günaydın,” dedi. “Günaydın Watson. Bir şeyler bulabildin mi bari?” “Şey... Evet. Nasıl bulduğumu sorma, epey bir uğraştım. Kaynakçayı açıklamakla zaman kaybetmeye gerek yok herhalde. Üniversitede değiliz sonuçta,” diye yanıtladı beni ve yaptığı espriye -çok komikmiş gibi sankikendisi güldü. “Anlat,” dedim düz bir ses tonuyla. “Bu Maggie G. Slam denen kadın, ateistmiş. Herkes onu Katolik zannediyor. Babası bir denizciymiş ve o çok küçükken korsanlar tarafından öldürülmüş. Yaşını bulamadım ama sanırım dört-beş yaşlarında. Annesiyle beraber Dublin’den Londra’ya gelmişler. Đrlanda göçmeni bu kadın. Ayrıca koyu bir Đrlanda milliyetçisi. Hatta sanırım Đrlanda’nın bağımsızlığını savunan bir örgüt kurma hazırlığındalar. Bir-iki defa bu sebeple gözaltına alınmış.” Tam bu anda kafamda şimşekler çaktı. “Dur, dur! Đrlanda Milliyetçisi mi dedin?!”

76


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Bu ani tepkim karşısında şaşırmış görünüyordu. “Evet. Ne oldu?” “Çocuklar, Wiggins’in cesedinin yanında bir Đrlanda flaması buldular.” “Peki, ne gibi bir ilgisi olabilir? Niye Wiggins?” “Ah Watson! Bize gözdağı vermeye çalışıyor olamaz mı? Unutma, asıl hedef, ilk kurban bir Đngiliz soylusuydu. Zengin bir Đngiliz! Derhal Maggie denen o kadını bulmalı ve onunla konuşmalıyız.” Watson da başıyla onayladı beni. “Öyleyse, hemen çıkalım.” Tam, “Evet,” diyeceğim sırada, bir kadın sesi duydum. Sahibi de Maggie G. Slam’di! “Çıkmanıza gerek yok beyler.” “Bayan Slam!” diye hayret dolu bir çığlık attı Watson. Ben de epey şaşkındım, ama Watson kadar heyecanlanmamıştım. “Sakin ol Watson. Ne işiniz var burada Bayan Slam?” “Ben siz gittiğinizden beri buradayım. Bay Mitchell’in durumu oldukça ağırlaştı.” Her şey iyice karışıyordu. “Yani Bayan Slam, siz dün de buradaydınız öyle mi?” Kadın gayet sakindi. “Đsterseniz doktorlara sorabilirsiniz. Ha, bir de, size istemeden kulak misafiri oldum.” Watson’a dikmişti gözlerini. “Verdiğiniz bilgilerin tümü yanlış. Ben yarı Đrlandalı, yarı Đngiliz’imdir. Babamın

denizci

olduğu

doğrudur.

Ancak

korsanlar

tarafından

öldürülmedi. Eceliyle öldü, tıpkı annem gibi. Đrlandalı olan annemdir zaten. Siyasetle falan da ilgim yoktur.”

77


Holmes

Sinirim iyice bozulmuştu. Đlk kez soğukkanlılığımı bu derece kaybediyordum. Kendimden

utanmaya başladım. “Öyleyse,” dedim.

“Kusura bakmayın Bayan Slam.” Watson hüsran içindeydi. “Üzgünüm. Araştırmak için sizin semte gitmiştim. Bir velet para karşılığı bilgi vereceğini söyleyince, ister istemez inandım. Meğer para için bir şeyler uydurmuş!” “Bayan Slam’in bunu sorun edeceğini sanmıyorum,” dedim. Bayan Slam başını salladı. Odada ölüme yakın bir insanın olduğunu düşünürsek, ben ne kadar utanırsam utanayım böyle şeyler sorun arz etmeyecekti. Sözlerimi, “Benim bir fincan kahveye ihtiyacım var Watson,” diye sonlandırıp, bir sandalyeye çöktüm. “Ben de içmeliyim. Đnip alsam iyi olacak,” dedi Watson ve aşağıya büfeye- indi. Maggie G. Slam hâlâ ayakta, karşımda duruyordu. Ama bana bakmıyordu. Paul’a dikmişti gözlerini. “Bir şey mi oldu Bayan Slam?” diye sordum. “Evet Bay Holmes. Dostunuz galiba uyandı.” Ah! Tanrı hınzır gibi yetişmişti doğrusu! “Paul!” diyerek ayağa fırladım ve yattığı yere girdim. Doktorlar benim bu ani tepkimden epey korkmuşlardı. “Bay Holmes, hasta daha yeni kendine geliyor!” diyorlardı. Ama onlara aldıran kimdi? En sonunda kader gülüyordu. Her gecenin sonunda bir güneş doğuyordu işte! “Paul!” dedim. Gözleri yarı açıktı. Hâlâ baygın gibiydi. Sesi de öyle geliyordu. “Bay Holmes,” dedi. “Đyisiniz...”

78


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Onayladım onu. “Ben iyiyim. Ama katil olacak o insanlık dışı varlığı elimden kaçırdım. Yüzünü bile göremedim!” Telaşla konuştu Paul: “Önemli değil Bay Holmes. Çünkü o piç kurusu çok yakınınızda.” “Ne diyorsunuz siz?” Sanırım bu, beni en çok hayretler içinde bırakan vaka olacaktı... Paul ağzını araladı. Tam ismi söylediği sırada, Watson’ın geldiğini duydum. Elindeki kahveyi düşürdü ve öylece donakaldı. Ben de aynı durumdaydım. Tıpkı Charles, diğer çocuklar ve Maggie G. Slam gibi. Hiçbirimiz kulaklarımıza inanamıyorduk. Çünkü, “Watson,” demişti Paul. “Katil, can dostunuz ve ortağınız Doktor Watson.”

79


BEŞĐNCĐ BÖLÜM

ZAFER VE YENĐLGĐ Paul’ün söyledikleriyle sanki zaman durdu. Đçeri yeni giren ve elinden kahvesini düşüren Watson’a baktım. Yüzünde, okuyamadığım bir ifade vardı. Hem huzurlu hem huzursuz gibi. Hem rahat hem rahatsız gibi. Hem mutlu hem mutsuz gibi. Hem tebessüm hem gözyaşı gibi. Her şey zihnimde bir bütün oluşturuyordu artık. Vakanın başından beri çözemediğim ipuçları bir araya geliyordu. Hepsi de Watson’ı işaret ediyordu. Nasıl bu kadar aptal olabilmiştim? Nasıl bu kadar ‘kör’ olabilmiştim? “Arsa,” dedim. “Muayenehane. Megan. Alopesi Areata. Artık anlıyorum Watson. Artık biliyorum.” Buruk bir gülümseme yerleşti suratına. “Biraz geç kaldın büyük dedektif. Katili başkasından öğrendin. Vakayı çözemedin.” Her şeye rağmen böyle sakin sakin konuşmamızı Paul Williams ve Maggie G. Slam hayret dolu gözlerle izliyorlardı.


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

81


Holmes

“Bir bahse girmiştik seninle,” dedim. “Paul’ün katil olmadığını düşünüyordum. Sense cevabı bildiğin halde aksini iddia ediyordun. Ama bahis bahistir. Evimin oradaki Fransız restoranına gideceğiz. Bana ısmarladığın yemek sırasında her şeyi anlatacaksın Watson. Her şeyi.” Williams ve Slam’e başımla veda ettim. Bir şeyler diyecek oldular ama gözlerimle susturdum onları. Watson önde ben arkada, beraberce dışarı çıktık ve yola koyulduk. Restorana ulaştığımızda, oturup siparişimizi verdik. “Seni dinliyorum,” dedim. Ve Watson hikâyesine başladı…

***

Bir doktorun ya da akrabasının; ‘hastalık’ diye anılan, sayısız insanın hayatını zehir eden, olmaz olası illetle boğuşması ne ironik, değil mi? Ben bunu yaptım. Eşimin hastalığıyla boğuştum. Öyle bir boğuşmaydı ki bu, tanımadığım hatta kimi zaman adını bile bilmediğim pek çok insanın ölümüne yol açtı. Efsane hafiye Sherlock Holmes’le beraber uzun yıllar katilleri yakalayan, hak ettikleri cezaların verilmesini sağlayan ben, Doktor John Watson, bir katile, aşağılık bir suçluya dönüştüm. Peki pişman mıyım? Bilmiyorum. Olmalı mıyım? Eh, anlattıklarımı okuduktan sonra buna siz karar vereceksiniz. Alopesi Areata. Saçkıran. Buydu eşim Megan’a musallat olan hastalık. Aslında ölümcül bile değildi; ama yaşamımızı bir karabasana çeviren olaylar silsilesinin

82


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

başlangıcıydı. Yeni işi toplantıdan toplantıya koşan bir işadamının asistanlığı olan Megan, saçları tutam tutam dökülüp de biçimsiz bir hal alınca, işinden oldu. ‘Gösteriş ve görsellik bizim için önemli Bay Watson, üzgünüm,’ demişti patronu. Durum bununla da sınırlı kalmadı: Hastalık önce alopesi totalis evresine geçti (yani Megan’ın saçları tamamıyla döküldü), sonra da en beter evreye, Alopesi Universalis’e ulaştı. Bu, vücuttaki kılların hepten dökülmesi demekti… Belki dışarıdan bakıldığında hafif bir hastalık gibi görünüyor, ama sebep olduğu sosyal ve psikolojik sorunlar Megan’ı boğucu bir bunalıma sürükledi. Bir türlü yeni iş bulamıyor, her yeni başarısızlığında eve daha çok kapanıyordu. Bir süre sonra, doğru dürüst yemek bile yiyemez hale geldi. Ben çalışmadığım için evi çekip çevirebiliyordum: Temizliği, alışverişi, yemeği hallediyor; Megan’ı neşelendirmeye ve hayata yeniden adapte etmeye çalışıyor; ona umut aşılamak için elimden geleni ardıma koymuyordum. Ama işe yaradığı söylenemezdi. ‘Her ihtimale karşı’ diye sık sık oynadığım piyango tutup da elime bir miktar para geçince, uzun süredir aklımda dönüp duran ama yeterli paramız olmadığı için uygulayamadığım fikre dört elle sarıldım: Bir muayenehane açmak. Bir taşla iki kuş vuracaktım böylece: Hem maddi sıkıntımızı giderecek, hem de Megan’ı açtığım muayenehanede çalıştırıp hayata yeniden tutunmasını sağlayacaktım. Biraz uzun soluklu bir plan gibi görünüyor, biliyorum, ama elimde bundan başka hiçbir çözüm yoktu. Bir nevi son umudumdu.

83


Holmes

Đşler hiç de beklediğim gibi olmadı ama. Ne zaman bir mekânı gözüm tutsa ve almak istesem, bir başkası çıkıyor ve benden daha fazla para ödeyerek orayı elde ediyordu. Ev değiştiremeyeceğime göre, gidip gelebileceğim

kadar

yakın

bir

mesafede

olması

gerekiyordu

muayenehanemin. Ve yaklaşık bir aylık uğraş sonrası, her ihtimal birer birer çürüyünce, bu tanıma uyan tek bir yer kalmıştı. Đki odalıydı, yeterince ferah ve geniş olduğu da söylenebilirdi. Üstelik evime epey yakındı. Sahibi, varlıklı bir Đngiliz soylusu olan William Grace’ti. Mekân bomboş

durduğuna

göre,

satın

almakta

zorluk

çekmeyeceğimi

düşünüyordum. Heyhat, ne kadar da yanılmışım! Malikâneye Bay Grace’le görüşmeye gittiğimde, hiç beklemediğim bir tepkiyle karşılaştım. Adam o mekânı oğlu Oliver Grace’e miras bırakacağını söylüyor, ‘şimdilik boş da dursa ileride önemli işlevleri olacak, size satamam’ diyordu. Onu bırakın, kiralamaya bile yanaşmıyordu ve tavırları son derece rahatsız ediciydi. Ne kadar dil dökersem dökeyim, içinde bulunduğum müşkül vaziyeti ne kadar anlatırsam anlatayım, ne yüzündeki aman vermez ifadeyi kaldırıyor ne de kararından dönüyordu. Son çare olarak, evimde bir yemeğe davet ettim onu. Aç gözlülüğünden midir yoksa savunmasız bir anına denk geldiğinden midir bilmem,

kabul

etti.

Oğluyla

gelmesini

istiyordum

(onunla

daha

tanışmamıştım bile) ama her nedense, “Yalnız geleceğim,” diye tutturdu. Çaresiz, “Tamam,” dedim. O gün yemekte, adamın bana karşı bu sert tavrının sebebini öğrendim. Oğlu Oliver iflah olmaz bir Sherlock Holmes hayranıydı. Gerçi

84


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

sen bunu biliyorsun Holmes. Oliver’la tanıştın, hatta onu az-çok tanıyacak zamanın oldu. Her neyse… Bu hayranlıktan hoşlanmadığını hatta nefret ettiğini söylüyordu William Grace. Çünkü oğlu şirkette işleri devralmaktansa benim yazdığım en nadide vaka dökümlerini ülke boyu dolaşıp buluyor, okuyor, hatmediyor, zihninden yeni hikâyeler bile uyduruyordu. Hatta en sonunda işi, arkadaşlarını toplayıp aynı bizim gibi hafiyeliğe soyunmaya kadar vardırdığını öğrendim. Grace Đnşaat Şirketi’nde babasının boşalan koltuğuna yani patron mevkiine geçip de işleri ele almak, en az istediği şeydi. Hiç kimse ve hiçbir şey onu ikna edemiyordu. William Grace de pek çok baba gibi, bu durumu değiştirmek için elinden geleni yapıyor; oğlunu Sherlock Holmes sevdasından ve diğer ‘boş meşgalelerden’ kurtarmaya çaba gösteriyordu. Bay Grace’e o yemek boyunca, karımın da yardımıyla, aydınlatıcı bir nutuk attım. Kimi zaman oğullarımızın bize benzemeyebileceğini, bizim yaptıklarımızı yapmak istemeyebileceklerini, belki de kendi hedeflerinin peşinden gitmelerine izin vermenin en iyisi olacağını söyledim. Ne var ki, adam aydınlanmak şöyle dursun, öfkeden küplere binip evi terk etti. Giderken, baştan beri yüzüne bile bakmadığı, bir geçmiş olsunu bile çok gördüğü Megan’ın saçıyla ve hastalığıyla ilgili çirkin bir espri de yaptı. Zaten alttan alta bu adamın saçmalıklarından ve bana karşı tutumundan bıkmış, tabiri caizse boğulmuştum. Karımla ilgili söyledikleri bardağı taşıran son damla oldu. Kendimi kaybettim; neredeyse hemen oracıkta üzerine saldıracaktım. Ama dişimi sıktım, hâkimiyetimi yitirmedim.

85


Holmes

Ve William Grace o burnu havada tavırlarıyla evine, huzurlu zannettiği yuvasına döndü. Madem bu kadar pis bir insansın, madem başkalarını zerre umursamıyorsun, madem karımın saçsız olması seni güldürüyor, diye düşündüm, o zaman hem hayatına hem saçlarına veda edeceksin Bay Grace… Ve o gece ilk cinayetimi işledim. Kurbanı boğmayı tercih etmiştim çünkü yıllarca insanların kanamalarını durdurmuşken şimdi onları kanatmak benim için zor olacaktı. Zaten ağır bir işi daha da ağırlaştırmaya lüzum yoktu. Đz bırakmak gibi bir kaygım olmadı çünkü seninle katil yakalaya yakalaya, zayıf noktalarını ister istemez tespit etmiştim Holmes. Senin bulabileceğin her türlü izi itinayla temizledim. Cinayet işleme kararını o kadar çabuk vermiştim ki. Ve o kadar süratli uygulamıştım ki… Daha önceleri hep, nasıl yapabiliyorlar, diye merak eder fakat işin içinden çıkamazdım. Nasıl soğukkanlılıkla bir insanın canına kıyabiliyorlar? Ama işte bu kadar basitti. Ve beklediğim gibi vicdan azabı da çekmemiştim. Pişman bile değildim. Evet, belki Oliver Grace babasının ölümüne üzülecekti; ama hayallerinin peşinden gitmekte, her ne istiyorsa onu yapmakta özgürdü artık. Üstelik ona miras kalan mekânı da satın alabileceğimi düşünüyordum. Hem, oğlundan başka William Grace’in yasını tutacak pek kimsenin olduğunu sanmam. Đşçilerine de bana olduğu gibi kötü davrandığından, sert ve aşağılayıcı bir patron olduğundan eminim. Bilirsin Holmes; seninle yarışamasam bile, ben de insan sarrafıyımdır. Belki senin kadar sık

86


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

tahminlerde

bulunmam,

ama

bulunduğumda

da

doğru

çıkması

muhtemeldir. Uzun lafın kısası: Bir adam öldürdüm ve evime dönüp huzurlu bir uyku çektim… Burada devreye sen giriyorsun Holmes. Her nasılsa bir kez daha tesadüflerin odağı olmayı ve belaya bulaşmayı başardın. Birmingham’dan dönerken, babasını öldürdüğüm Oliver Grace’le karşılaştın, hatta kendine itiraf edemesen de bu hevesli genci sevdin. Sonra malikâneye gidip eserimi gördün: William Grace’in cesedini… Elbette ‘son bir vaka’ya dört elle sarılacaktın. Ve elbette, çaldığın ilk kapı benimki olacaktı. Şimdi bu kadar kendimden emin konuştuğuma bakma. William Grace’in öldürüldüğünü ve senin de bu vakayı araştırmaya niyetli olduğunu duyurmak için evime ilk geldiğinde, hayrete düştüm. Senin bile bulamayacağın izleri hiçbir polis tespit edemeyeceğinden, yakayı yırttığımı düşünüyordum. Ama sen, cinayeti araştırarak katile yani bana ulaşmak niyetindeydin. Buna izin veremezdim. Üstelik yaramı da deşmiştin. “Korkuyorsun herhalde. Neyse, sensiz de yapabilirim,” demiştin. Yıllarca, her vakada, alttan alta beni ve zekâmı küçümsediğini hissederdim. Zaman zaman bu konuyu tartıştığımız bile olmuştu. Sen altından girer üstünden çıkar, şüphelerimi giderirdin. Ama şimdi, beni yakalamak yani seninle beraber vakayı araştırmamı sağlamak için önüme ‘korkaklık’ ve ‘yetersizlik’ yemlerini atınca, “Öyle olsun bakalım,” dedim kendi kendime. “Ayak işlerinde kullandığın yetersiz ortağının seni bile alt edebileceğini göreceksin.”

87


Holmes

Verdiğim en zor karar buydu işte. Seninle beraber olayı araştırıyor gibi görünecek ama önüne engeller koyacaktım. Ve gerekirse… elimi tekrar kana bulayacaktım. Bunu yapmaktan nefret edecektim, kendimden de tiksinecektim; ama hapse girip eşimi başıboş bırakmaya niyetim yoktu. Hayatımı demir parmaklıklar ardında geçirmek de istemiyordum tabii. Ve aramızdaki kıyasıya mücadele başladı. Hep bir adım öndeydim. Sen katilin yanı başında olduğundan habersizdin; çünkü bana karşı tüm kalkanlarını indiriyordun. Her bulgunu, her fikrini ilk benimle paylaşıyordun. Bu benim en büyük avantajımdı. Ve hakkıyla yararlanmayı başardım. Bu süreçte neleri fark edemediğini birer birer anlatacağım Holmes. Đlk olarak, Oliver Grace’i nasıl öldürdüğümü açığa kavuşturayım. Babasının öldüğünü görüp vakayı üstlenince, Oliver’la Baker Sokağı 221B’de buluşmak üzere sözleşmiştin. Evime gelip beni ikna ettiğinde ise buluşmaya iki saat kalmıştı; yani vakit boldu. “Önce bir yemek yiyip Baker Sokağı’na geçelim,” dedin ama işime gelmiyordu bu. Gerekli ayarlamaları yapmam için o süre değerliydi. Megan’ı bahane ederek evde kaldım. Öncelikle Oliver Grace’e ulaştım. Babası öldüğü halde, bize olan hayranlığı bakiydi. Sesimi duymak onu heveslendirdi. Övgüler yağdırıp durdu. Benimse derdim başkaydı: Hemen Baker Sokağı’na gelmesi gerektiğini, buluşmanın erkene alındığını söyledim. Nedenini merak etti, ama sabretmesini, Holmes’ün de orada olacağını ve gerekli açıklamaları yapacağını söyledim. “Hay hay,” dedi. Đkimiz de yola çıktık; ikimizin de hedefi Baker Sokağı’ydı. Amaçlarımız ve duygularımız

ise

büsbütün

farklıydı.

Onu

bilemiyorum;

ama

korkuyordum, tedirgindim, çünkü birini daha öldürmek zorundaydım…

88

ben


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

Yıllardır değişmeyen kilit sayesinde, yedek anahtarımla 221B’ye girdim. Oliver kapıyı çaldığında açtım. Selamlaştık. Bana yine övgüler yağdırdı. Yazdığım vaka dökümlerine bayıldığını söyledi. Hatta bir-iki tanesini yanında getirmişti;

imzalattı. Hayranlığının ne kadar büyük

olduğunu görmüş oldum. Babasının ölümünden bile daha güçlü bir hayranlıktı bu. Yani William Grace’i öldürdüğüm için pişman olmamı gerektiren sebepler azalıyordu. Ama Oliver’ı öldürmek sahiden zor olacaktı; bu kez vicdanım da sızlayacaktı. O kadar kalpsiz değildim. Fakat her şeyi boş vermiştim artık. Önemli olan seni alt etmekti Holmes. Önemli olan tek şey, sana karşı zafer elde etmekti. Yukarı çıkıp oturduk. “Holmes hemen gelecek,” dedim ve odadan çıktım. Gerekli alet edevatı alarak geri döndüm. Ve onu öldürdüm… Oliver Grace’in canını aldım. Bu kez vicdanım sızladı, bu kez pişman oldum. Ama yine de, vazgeçmek niyetinde değildim. Girdiğim bu yolda kalacaktım. Adımlarımı

atmayı

sürdürecek,

hatta

gerekirse

bu

adımları

hızlandıracaktım. Aynı William Grace cinayetindeki gibi özenli davranarak (bunun özen gösterecek kadar zamana sahip olacağım son cinayet olduğundan bihaberdim tabii), bıraktığım her türlü izi temizledim ve yetişmek için koşa koşa restorana geldim. Oliver’ı öldürmüşken 221B’nin kapısında seni beklemek istemiyordum. Restorana nefes nefese vardım. Eşim uyuduğunda vaktin geç olduğunu fark ettiğimi, dolayısıyla yetişmek için koştuğumu söyledim. Đnandın tabii. Şüphelenmeni gerektiren hiçbir sebep yoktu çünkü.

89


Holmes

Baker Sokağı’nda eve ilk ben girdim ve cesedi kendim bulmuş gibi yaptım. Bir tür ‘ters şüphe denklemi’… Evet, ilk cinayetle ilgili her şey aydınlandı sanırım. Đkinci cinayetin perde arkasına da bir göz atalım. Yine bir buluşma söz konusuydu. Sayemde baş şüphelimiz haline gelen kâhya Bob’un kuzeni Roger Richards, eğer akşam gelirsek onu bizimle konuşturacağını söylüyordu. Bu kez beni salan bizzat sen oldun Holmes. Scotland Yard’a gidip Paul Williams’ı çağırmamı ve akşam 8’de Roger Richards’ın evinde olmamızı istedin. Bu, Williams’ı almadan önce yeterince vaktim olacağını gösteriyordu. Ama olaylar pek de düşündüğüm gibi gelişmedi. Bob’u bulmakta zorlandım ve alet edevatım da yetersizdi. Nihayet sokak ortasında ona rastladığımda (saat 7’ye geliyordu, anlaşılan eve erken gidecekti) harekete geçtim. Issız bir sokaktı, bundan da yararlanıp hızlıca Bob’u öldürdüm; daha doğrusu öldürdüğümü sandım. Onu boğduğumda bayılmıştı, nabzı da atmıyor gibiydi. Yanılmışım. Đz bırakmamayı yine başarmıştım ama Bob’un eve gelip sana ipucu verecek kadar ömrü kaldı. “Al…” demişti. “Alopesi areata,” demek istiyordu. Ama sen çözemedin. Sonradan bu ipucunu aklına bile getirmedin. Hâlbuki her şeyin çözümü olabilirdi. Alopesi areata’dan haberin olmasına hatta Megan’ın hastalığının bu olduğunu bilmene rağmen, başarısız oldun… Peki kâhya Robert Richards ya da sık sık andığımız şekliyle Bob, karımın hastalığını nereden biliyordu? Cevap basit. William Grace, oğlunun haberi olmasın ve dikkati çelinmesin diye; ben ne zaman eve gelse Bob’u uzaklaştırmıştı. Bu da zeki kâhyanın merakını cezp etti tabii. Kapıyı dinleyerek, aramızda geçen

90


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

konuşmanın bir kısmına kulak misafiri oldu. Bir arsa meselesi olduğunu ve satın almak için talip olan kimsenin Alopesi Areata denen hastalıkla ilgisi olduğunu öğrenebildi. Ama doğal olarak sesimi tanımıyordu: Söz konusu şahsın Doktor Watson olduğu anlayamadı. Yine de neredeyse başımı yakacaktı. Hata benim. Robert Richards’ı gözden kaçırdım. Hiçbir şey bilmediğini zannettim. Şüpheleri onun üzerine çekecek kadar da aptaldım. Bu yüzden sonum gelecekti neredeyse. Mağlup olacaktım. Zafer değil yenilgi elde edecektim. Ama bir hata da sen yaptın Holmes. Böylece sorunum çözülüverdi. Sırada Paul Williams meselesi var. En teferruatlısı da bu. Şüpheleri Williams’a çekmek için, katilin o olabileceğine dair bir varsayım ortaya attım ve bahse girme numarasıyla seni heveslendirdim. Kaybeden, evinin arka sokağındaki Fransız restoranında güzel bir yemek ısmarlayacaktı, biliyorsun. Ve şimdi buradayız. Her şeyin açığa çıktığı mekân bizzat o Fransız restoranı oluyor. Đronik… Şimdi Williams’ın neler yaptığını anlatacağım. Onu kaçırdığımda, sorgulama fırsatım da oldu ve her şeyi öğrendim çünkü. Zeki adamdı doğrusu. Senin yapamadığını yaptı: Doğru bulgulara erişerek katil olduğumu anladı. Evet Holmes, yüzündeki o muzaffer gülümsemeyle, yine de mağlup olduğumu söylemeye çalışıyorsun. Ve haklısın. Ama unutma: Benim amacım, seni yenmekti. Yendim de. Beni ele veren Williams oldu. Varsın öyle olsun. Yaptığı en akıllıca şey, ne senin ne de benim aklıma gelen bir faktörü devreye sokmak oldu: Bob’un ölümünden sonra kuzeni Roger’la

91


Holmes

tekrar konuşmak. Đkimiz de Roger’ın hiçbir şeyden haberi olmadığını zannediyorduk ve büyük ölçüde haklıydık. Ama William Grace'in tuttuğu günlük her şeyi değiştirdi ve işleri benim için karmakarışık bir hale soktu. Williams, kanıt dosyasında Bay Grace’in günlüğünü gördü. Evine gidip okudu ve hayretlerden hayretlere sürüklendi. Artık katilin Doktor Watson olduğunu biliyordu. Gözlerine inanmak istememişti, defalarca okumuştu (bunların hepsini bana anlattı), ama sonunda kaçınılmaz olanı kabullenmek zorunda kalmıştı. Biz

o

sırada

Williams’ın

eski

eşiyle

görüşüyorduk.

Eve

döndüğümüzde yardımcın Grace ilginç bir haber verdi: Bir adam gelip, karımın hasta olduğunu, hemen eve gitmem gerektiğini söylemişti. Bu yemi yuttum: Süratle eve koştum. Ama Megan, onu bıraktığımda nasılsa şimdi de öyleydi. Eve gelip durumunun kötüleştiğini iddia eden adam, Williams’ın ta kendisiydi. Seninle görüştüğü sırada beni oyalamak istemişti. (Sonradan, Grace’e sana verilmek üzere bir telgraf da teslim ettiğini öğrenince, bu şüphemin doğruluğunu tescil ettim.) Williams’ı orada bulmayı umarak evine gittim ama yoktu. Son bir umut Scotland Yard’ı denedim ve tam dış kapıdan çıkarken yakaladım Williams’ı. Şehir dışında yaşayan anne-babasını ve eski karısını öldürmekle tehdit ettim onu. Sana hiçbir şey ama hiçbir şey söylememeliydi… Çaresiz, kabul etti. Seninle konuşurken daha doğrusu konuşamazken çok tedirgindi; sonunda da çekip gitti. Ama dertlerim bununla bitmedi. Williams evine döndü ve bir saat kadar sonra elinde bir zarfla çıktı. Korkuyla etrafına bakınıyordu. Ben hemen üzerine çullandım ve zarfı alıp kontrol ettim. Her

92


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

şeyi açıklayan bir mektup vardı içinde. Mektubu imha ettim. Williams’ı ise kaçırmaktan başka çarem kalmamıştı. Sabah seninle beraber Scotland Yard’a gelerek, kaybolduğundan ilk kez haberim oluyor gibi yaptım. Sen

hemen

Baker

Sokağı

Çetesi’ni

soktun

devreye.

Bunu

yapmasaydın Wiggins şimdi yaşıyor olacaktı; muhtemelen ben de hâlâ ‘kayıtsız şartsız zafer’ konumunda olacaktım. Williams’ı arama konusunda bana ihtiyaç olmadığını, eşimle ilgilenmemi söyledin. Canıma minnetti, ama eve gitmektense Williams’ın yanına koştum elbette. Kollarını, bacaklarını ve gövdesini çevreleyen halatı ve ağzındaki bağı çıkarmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Đtiraf etmem lazım: Adamın gözlerindeki kin ve öfke beni ürkütüyordu. Tanınmamak için siyah giyinip kukuleta taktım. Sokakta tuhaf bir görüntü oluşturuyordu bu, evet, ama Williams bir idam mahkûmu, bense bir cellât gibi göründüğümden, herhangi bir tehlikeye rast gelmedim. Williams’ı, geçici olarak tuttuğum depodan, bu saatlerde boşaldığını tahmin ettiğim Botanik Bahçesi’ne taşıdım. Oradayken birinin bizi bulabileceğini zannetmiyordum. Ama yanılmışım. Senin Wiggins, nasıl yaptıysa (belki de sokakta bizi görmüş ve takip etmiştir) bahçeye geldi; hatta tam olarak bulunduğumuz noktaya erişmeyi başardı. Aramızda kıyasıya bir dövüş geçti. Kuvvetim değilse de tecrübem sayesinde Wiggins’i alt etmeyi başardım. Onu da esir alıp bağladım ama çok

az

halatım

olduğundan,

hareket

kabiliyetini

yeterince

kısıtlayamamıştım. Bu yüzden, siz Thames Nehri çevresinde aramanızı

93


Holmes

gerçekleştirirken, Wiggins bana hiç çaktırmadan düğümü çözmeyi başardı. Bıçağı kaptığım gibi üzerine atladım ve rastgele sapladım. Bu sırada cebine bir Đrlanda flaması koymuştum. Tam o anda suratıma bir tekme geçirdi; kendimi yerde buldum. Kalktığımda Wiggins gözden kaybolmuştu. Yerde kan izleri vardı ama takip edemezdim. Paul orada dururken Wiggins’in peşinden gitmek gibi bir şansım yoktu. Williams’ı bahçenin biraz daha uzak kısmına taşıdım. Ama o sırada sen, Wiggins’ten aldığın küçük ve basit ipucu sayesinde bahçeye girmek üzereydin. Girdiğinde, Williams ağzındaki bağı tükürdü ve bağırmaya başladı. Sen onun dayak yediğini düşünmüştün ama bağırıp duran Williams’ı susturmaya çalışmaktan başka bir şey yapmıyordum. Bizi buldun Holmes. Dibimize kadar sokuldun. Bıçağı Williams’a saplayıp kaçacak kadar vaktim kalmıştı. Öldüremediğim ilk kurbanım da o oldu. Dört kişinin canını almıştım: Roger ve Wiggins, biraz geç de olsa ölüme kavuşmuşlardı. Ama Williams sağ kaldı ve her şeyi mahvetti. Bahçeden kaçtıktan sonra nefes nefese eve vardım. Megan’a görünmeden kendimi banyoya attım ve hızlı bir duş alıp giyindim. O sırada kapı çaldı: Sendin Holmes. Sakin ve huzurlu bir tavırla, bir saat evvel birini öldürüp bir diğerini komaya sokan ben değilmişim gibi, anlattıklarını dinledim. “Wiggins öldü, Paul ise hastanede…” diye başladın ve her şeyi kendi gözünden aktardın bana. Benim açımdan tek yeni haber, Williams’ın sağ kalmasıydı. Bu, kötü tarafıydı. Komada oluşu ve durumunun ağırlığı ise iyi tarafı… Hastaneye gidip Paul’ün başında nöbet beklememiz gerektiğini söyledin ama ben, eşimin durumu hakkında duygu sömürüsü yaparak,

94


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

95


Holmes

sabaha kadar gelemeyeceğimi belirttim. Hem Williams’ın komadan çıkmayacağını düşünüyordum, hem de eğer çıkarsa kaçma şansı elde etmek için, mümkün olduğunca uzak durmaya çabalıyordum. Eninde sonunda hastaneye gidecektim tabii, ama erteleyip zaman kazanmam lazımdı. Evden çıkmadan önce, kapalı alan korkusu olan John Frank Mitchell’ın asistanı Maggie G. Slam hakkındaki şüphenden bahsettin. Wiggins, yanında bir Đrlanda flamasıyla ölmüştü. Đçten içe huzura kavuştum. Flamayı Wiggins’in üzerine yerleştiren bendim. Şüpheleri bir başkasına çekmeyi istemiş ve başarmıştım. Durum bununla da sınırlı kalmadı: Benden Maggie G. Slam’i araştırmamı istedin. Eh, dört elle sarıldım bu işe. Şüpheyi Slam’e yöneltmek için kafamdan bir hikâye uydurdum. Yok ateistmiş de, babası korsanlar tarafından öldürülmüş de, Đrlanda göçmeni ve milliyetçisiymiş de, örgüt kurmaya hazırlanıyormuş da… Bu

alakasız

bilgilerden,

onun

katil

olabileceği

neticesine

ulaşacağından emindim Holmes. Öyle de oldu. Ama hesaba katmadığım, Maggie G. Slam’in bizzat hastanede bulunması ihtimaliydi. Takdir edersin ki, aklımın ucundan bile geçmemişti. Slam tüm bunları yalanlayıp gerçek hikâyeyi anlattı. Bense bilgiyi kadının yaşadığı semtteki bir veletten para karşılığı aldığım yalanını uydurdum. Şüphelenmediniz. Hikâyemin ‘güzel’ kısmı, Paul Williams’ın uyandığı dakika bitiyor Holmes.

Bildiğin

gibi,

sana

kahve

döndüğümde Williams katili açıklıyordu.

96

getirmek

için

odadan

çıktım;


Ozancan Demirışık & Onur Bayrakçeken

“Watson,” diyordu. “Katil can dostunuz ve ortağınız Doktor Watson.”

***

Son lokmamı da yuttum. Watson dakik bir anlatıcıydı. Öyküsünü; ben yemeğimi bitirmeden ne önce ne de sonra noktalamıştı. Tam vaktinde. “Sözde bu vakayı anlatan bendim,” diye mırıldandım, “ama damgayı vuran yine sen oldun Watson. Asıl hikâye sende gizliydi. Benimki buzdağının görünen kısmıydı yalnızca.” Cevap vermedi. Hem buruk hem kendinden emin bakışları, yüzüme yönelmişti. “Seni polise teslim edeceğim Watson. Hislerimin bu işe karışmasına izin veremem. Pek çok masum insanın canını aldın ve sırf onlara olan borcum nedeniyle, asılmana izin vermeliyim. Sen de kefaret için bunu kabullenmek, ölüme kucak açmak zorundasın.” Hesabı ödeyip çıktık. Sokakta, soğuk rüzgârın altında yürürken, “Ölümden korkmuyorum,” dedi. “Çünkü Megan’a iyi bakacağını biliyorum Holmes. Onun anılarındaki John Watson’ı lekelemeyeceğini biliyorum.” Başımla onayladım. “Bana güvenebilirsin.”

***

Đdam ipi sallanıyor. Suçlu, ölümü bekliyor. Azrail’e teslim ettiği üç kurban gibi boğularak veda edecek bu hayata.

97


Holmes

Bense izliyorum. Dostum, ortağım, Doktor Watson’ın ölümünü izliyorum. Uzun, çok uzun süre sonra ilk kez, gözlerimden birkaç damla yaş dökülüyor. “Her

şeye

rağmen

zafer

kazandığını

düşünüyorsun,”

mırıldanıyorum. “Ama ölüm seni mağlup etti Watson.”

SON

98

diye


YAZARLAR YAZARLAR HAKKINDA Ozancan Demirışık, 12 Mart 1993 tarihinde doğdu ve kendini bildi bileli okuyor, yazıyor. Đnternet üzerinde üç ayda bir yayınlanan Xasiork Dergi’nin ve kulüp bünyesinde

yayınlanan

e-kitapların

editörlüğünü

üstlendi. Önceleri ‘Genç Haberler’ internet sitesiyle ‘Beyaz Kapı’ adlı e-derginin de editörüydü. Karalama adlı öykü dergisinde ‘Seyirci’, Yüxexes Karakalem dergisinin ikinci sayısında ‘Kuşatma’ isimli öyküleri yayınlandı. Ejderhayurdu.com 1. Fantastik Hikâye Yarışması’nda birincilik ödülü aldı ve Xasiork 2006 Roman Yarışması’nda jüri özel teşvik ödülüne layık görüldü. Şu sıralar roman çalışmalarının yanı sıra, “SIFIR” dizisinin yazarlığını Gökcan Şahin’le beraber üstleniyor. Yine Gökcan’la beraber kurduğu sanal yayınevi Buzul Dünya’nın da editörü. Gelecekle ilgili planlarının vazgeçilmez adımı “yazmak, yazmak ve yazmak”tır. Onur Bayrakçeken, 3 Şubat 1994'te Đstanbul'da doğdu. uydurduğu

Beş-altı öykülerle

yaşlarında edebiyata

kafasından adım

attı

denebilir. Ancak asıl aşama kaydettiği dönem, dokuz-on yaşlarına denk düşer. Bu dönemde şiir yazmaya başladı ve ortaokula geçtikten sonra da hikâyelere girişti. Lisede bu ikilinin arasına “denemeler” de dâhil oldu. Şu ana dek iki hikâyesi (''Hayran'' ve ''Tanrılar Da Sever'') Yüxexes KaraKalem dergisinde yayınlandı. Ayrıca çeşitli e-dergilerde de öykü, inceleme, röportaj ve denemeleri yer aldı.


Holmes