Page 1


AbisDergi Aylık Düşünce Dergisi

Yayın Kurulu Onur ARSLAN İlker AYDIN Mustafa BÜÇKÜN Gökcan ŞAHİN Alican DEMİR

Kapak Tasarımı Gökcan ŞAHİN

Dizgi İlker AYDIN Gökcan ŞAHİN

Abis, okyanusların 2000 metreden derin yerlerine verilen bir isim. 600 metreden daha derine ışığın sızmadığı, sonsuz karanlıkların egemen olduğu derinliklerde canlıların çoğu karanlığa tümüyle mahkûm olup açlıktan ölmemek için kendi ışıklarını üretirler. Bizim kendi ışığımızı üretme fikrimiz 25 Şubat 2012’de Beşiktaş’ta yolculuğuna başladı. Abis bu yolculuğun en önemli adımıdır denilebilir. Anlamsız hayatlarımıza bir anlam katabilmek yolculuğumuzun amacı. İnsanlığın derin varoluş uçurumundan yükselen bir sesten ibaret Abis ve biz belki uykuda olanları uyandırırız diye haykırıyoruz uçurumun dibinden.

Sosyal Medya http://abisdergi.blogspot.com/ http://twitter.com/abisdergi http://www.facebook.com/groups /abisdergi/

İletişim abisdergi@gmail.com abisdergi@hotmail.com

Kapak Resmi The Barque of Dante - Eugène Delacroix

Kullanılan Resimler Sf.14- Der Wanderer über dem Nebelmeer - Caspar David Friedrich Sf.15- Le Radeau de la Méduse Théodore Géricault

Seslenişimiz kimileri etkilemeyecek, biliyoruz. “Hayatın hızlı ve sancılı akışında sağır olan kulaklar için yapacak bir şey yok” diyecekler de olacaktır. Fakat umudunu kaybetmek yakışmaz insanoğluna. Vasiyet etmeden ölmek ise kargaşa bırakır ölen kişinin ardında. Bu çaba bir vasiyetten daha fazlasını ifade ediyor. Konuşan, düşünen ve yazan insana doğru bir yürüyüşün başlangıcı bu dergi. Görece kısa olan insan hayatında bir bebeğin ilk adımları ve bir meydan okuma tüm çürümüşlüklere karşı. Yolculuğumuzun ne kadar süreceğini biz de bilmiyoruz ama uzun sürmesini dilediğimiz de inkâr edemeyeceğimiz bir gerçek. Haykırışa gelirsek; biz söyleyeceğimizi söyleyelim de gerisi Ahmed Arif’in dediği gibi olsun: Sıkıysa yağmasın yağmur, Sıkıysa uykudan uyanmasın dağ Bu yürek ne güne vurur…

Sf.16- Fra Hardanger-Hans Gude Sf.17- The Pass of St. Gotthard J.M.W. Turner Sf.18- Episode of the Belgian Revolution of 1830 - Gustaf Wappers

De profundis clamavi 25 Şubat 2012


Başlarken… Okumakta olduğunuz Abis Dergi’nin bu ilk sayısı, yeni bir yolculuğun ilk adımı. Her yeni yolculukta olduğu gibi üzerimizde tatlı bir heyecan var. Düşündüklerimizi yazma ve bunları insanlarla paylaşma isteğimizin hayata geçmiş hali bu dergi. Bu nedenle bizim için önemli olduğunu düşünüyoruz. İlk sayıyı düşük hacimli tuttuk zira hem yazar kadromuz dar hem de ilk sayıya ilişkin sizlerin düşüncelerini alarak dergiyi nihai haline getirmek istiyoruz. Aynı zamanda sonraki sayılarımızda sizlerden gelecek yazılara da yer vermeyi planlıyoruz. Böylelikle hem yazar sayısını arttırarak derginin monotonlaşmasını engelleyeceğimizi, hem de derginin etkisini yükselteceğimizi umuyoruz. Bu sayıda neler olduğuna gelirsek… Mustafa Büçkün’ün Bir Aşk Mektubu isimli çalışmasıyla sizleri karşılayacağız. Daha sonra İlker Aydın’ın Buğdayın Öyküsü isimli şiirini okuma fırsatı bulacaksınız. Ardından yaratıcı öyküleriyle dikkat çeken Gökcan Şahin’in Yeraltı İnsanları isimli çalışmasına yer verdik. Âbis Bir Köşe başlığıyla yazıları yayımlanacak Onur Arslan’ın dünyanın geleceğine ilişkin iyimser düşüncelere karşı çıkan yazısını paylaşacağız. Son olarak İlker Aydın’ın Modernite’ye Karşı Bir Direnme Çabası: Romantizm başlıklı yazısıyla romantizme ilişkin ufak bir giriş yaptıktan sonra bu sayıyı sonlandırıyoruz. Dergi hakkındaki görüşlerinizi, önerilerinizi ve yazı, şiir gibi katkılarınızı abisdergi@gmail.com adresine gönderirseniz yayımlayabileceğimizi belirtiyor, iyi okumalar diliyoruz. Abis Dergi Yayın Kurulu


BİR AŞK MEKTUBU Uzun zamandır beraberiz. Yine de pek fazla konuşmam bilirsin. Ama bugün bunu istiyorum.

Çokça ters düştük seninle. Bana çok zalimce davrandığın, benden bıktığın anlar oldu. Ama seni suçlamıyorum. Yaşanması zor bir dünyada çok yoruldun, çok acı çektin ve bazı zamanlar birlikteliğimiz sana pahalıya patladı. Ama bence sonuç ne olursa olsun, şu gökyüzü altında seninle birlikte olmaktan daha çok zevk aldığım hiçbir şey olmadı.

Hayatın en küçük ayrıntısını bile birlikte göğüsledik. Bir saatin dişlilerini milimetrik bir sabırla yerleştirirken, bir resmin sonsuz rötuşlarıyla uğraşırken, balığın oltamıza vurmasını saatlerce beklerken, inatla kırılmayan taşın bir sonraki vuruşta parçalanması umuduyla balyozumuzu bir kez daha kaldırırken, bin bir emekle ektiğimiz tarlaya hayat verecek yağmurları gökyüzünde ararken, bir hastalığı iyileştirecek “şeyi” bir mikroskopta görürken; bazen de bir ameliyathane kapısında iyi haberi beklerken, “seni seviyorum” dediğin kişinin gözlerinde aynı cevabı görmeyi umarken, uzun bir yolculuk sonunda “seni seviyorum” diyenlere kavuşmak için yolları adımlarken, “seni seviyorum” diyen birinin yollarını gözlerken, bir veda mektubunun son satırını okurken, bir türkünün nakaratını bağıra bağıra söylerken, kavga ederken, yemek yerken, sevişirken, intihar etmekten vazgeçerken, ölürken hep birlikte olduk. Koca hayatlarımızın tüm minik anlarını birlikte yaşadık. Sözünü etmeye değmez diyebilirsin ancak tüm bunlarda beni bulabilirsin ve benden bıksan da beni sevdiğini biliyorum.

Ama birlikte çok büyük işler de yaptık. Birlikte çok şey kaybettik, çok şey kazandık.

Spartacus düşerken oradaydım. Orada aldığım yara izi hâlâ avuçlarımdadır. Paris sokaklarında bir barikatta Fransız ordusunun misketleriyle birlikte yaralandık. Sonunda el ele öldük, ama kaybetmedik. Bak, hala aşkımızı anlatıyorlar. İspanya’da her ten rengini gördük, gördüğümüz son şey bu olsa da üzülmedik, kahrolmadık. Auschwitz’den çıktığımızda bir deri bir kemik kalmıştık ama hayattaydık, birlikte başarmıştık. Anadolu’nun bağrı savaş dumanları altındayken yine benim sayemde alnın ak, zehirlenmeden çıktın savaştan. Avrupa'nın göbeğinde kaldırım taşlarının altındaki kumsalı birlikte aradık. Geronimo esir düşerken


prangalar önce bizim ellerimize, ayaklarımıza vuruldu. O kadar çok kan kaybettik ki, o kadar çok öldük ki sonunda düşüp kalacağımızı, ilerleyemeyeceğimizi düşünenler oldu. Ama bak hala buradayız.

Ah güzelim, daha binlerce şey sayabilirim… Kazandık, kaybettik, öldük, dirildik ama hiç vazgeçmedik…

Başta söyledim ya önemli olan sonuç değil birlikteliğimizdi. Esas mutluluk veren buydu. Tarih hiçbir zaman bizim kadar âşık iki çift bulamayacak. Yine de sana anlatamıyorum içimde kaynayan duygularımı. Ah aşkım, dünyanın en güzel, en yüce şeyisin sen; çünkü İnsan’dan güzel bir şey görmedim ben…

Sonsuza dek birlikte olmaya mahkûmuz ve bundan güzel bir esaret düşünemiyorum.

Sonsuz bağlılığımla; DİRENİŞ

Mustafa BÜÇKÜN http://yinesabaholmus.blogspot.com/


Buğdayın Öyküsü Topraktan ekmeğe bir buğdayın hikayesi bu, Tohumdan yürüyen, başaklara, una ve ekmeğe... Hatırlamam nasıl başladığını hikayemin. Belki bir çiftçinin nasırlı çatlamış ellerinden Belki de bir rüzgarın sessiz yelkeninden Toprağa düşen bir tohumum sadece. Karanlık ve nemliydi Belki bir karasabanla, belki de bir traktörün çelik pençeleriyle açılan toprağın göğsü. Çepeçevre kuşatmıştı su damlaları, etrafı. Boğulmak değildi hissedilen, hayır. Can suyu derler buna, bura insanı. Verilmezse kavuşmaz tohumlar gün ışığına ve karanlıkla örülü soğukta, çürümeye yürür hayaller. Günler geçer herbiri sabırla dolu, Gün ışığı yavaş yavaş sızmaya başlar aralıklardan. Yeşerir toprak ve güler çiftçinin yüzü. Toprakla büyür çocuklar, umutlar... Yürür su başaklara topraktan, aşkla Başaksa boy verir, olsa da dibinde hain yılanlar kartallar uçmaktadır gökyüzünde özgür, uçarı... Günü gelip hasat vakti çattığında Kıpkızıl tanyerleri ağarır yavaş yavaş Kimi orakla, tırpanla kimi de biçerdöverlerle alınır koynundan kara toprağın... Bırakmak istemez doğa tohumunu İşte bundandır; çıkar bir harman yeli otu çöpü savurur Kalır meydanda buğdaylar yalnız, yığınlarla... Döner iki değirmen taşı öğütmeye hazır Yaratmak için unu ve ekmek parasını çiftçinin... Düşer teker teker kardeşlerim yürür istekle Bembeyaz, tertemiz bir özdür Ellerinden süzülen değirmencinin ve havada dolanan usul usul... Çuvallarla taşınırım dört bir yana Bir parçam köylere gider kar altında bir parçamsa büyük şehirlere. Suyla karışırım ve ateşle sınanırım taş fırınlarda Ama amacım başkadır benim: Sanadır yaptığım yolculuk, İlkinden sonuna sabrım. Bir taneden, tohumdan dönüşüm Ekmeğe, umuda ve tokluğa Lokmalarla kanına karışmaktır tek isteğim... 14 Şubat 2012 12:23

İlker AYDIN http://komuncusourtimes.blogspot.com/


ÖYKÜ: YERALTI İNSANLARI Salih İlkçe ayılmıştı ama kıpırdamıyordu. Konuşamıyordu da. Bir sandalyeye sıkı sıkı bağlanmış, ağzı bantlanmış, salonun bir köşesinde duruyordu. Başı periyodik olarak zonkluyor, sol kulağının hemen üstünde oluşacak devasa bir şişliğin sinyalini veriyordu. Tam karşısında, cam kenarında tıpkı onun gibi bağlanmış başka biri vardı. Ece’ydi bu. Ağzı bantlı değildi ama kısık sesle “bilmiyorum, yemin ederim bilmiyorum,”dan başka bir şey söylemiyordu. Koltukta oturmuş, buzdolabındaki enerji içeceklerinden birini kafasına dikmekle meşgul zayıf adam ne kadar rahat ve umursamazsa, Ece’nin başına silah dayamış, ağzından tükürükler saçarak küfür eden şişman adam o kadar gergin ve sinirliydi. Salih, takım elbiseler giymiş bu iki gangsteri zihninde “Şişko” ve “Sıska” olarak kodladı. Başını zar zor çevirerek etrafta başka biri var mı diye kontrol etti. Yok gibi görünüyordu. Salih’in evi değildi burası. Bir hafta kadar önce buraya taşınan Ece’nin eviydi. Kendisi bir alt katta oturuyordu. İkisi Ece’nin taşındığı gün tanışmışlardı. İki gün sonra arkadaş olmuşlar, dün ise aralarındaki ilk romantik dakikalar yaşanmıştı. Salih otuz iki yaşında bir yüksek mühendisken, Ece yirmi yedisinde eski bir mankendi. Sırf parası için evlendiği yaşlıca bir adamdan yanlışlıkla hamile kalmış, bu durum ruh halini kötü etkileyince kocasından dayak yediğini öne sürerek boşanma davası açmıştı. Kürtaj olmak istemiş ama son anda vazgeçmişti. Şimdi yedi aylık hamileydi. Çocuğun cinsiyeti kızdı. İsmi Tuğçe olacaktı. Ve Ece bütün bunları önceki gece romantik bir müzik eşliğinde, kırmızı şaraplarını yudumlarken açık açık anlatmıştı Salih’e. Salih, sınırsızmış gibi görünen anlayışıyla kıza kendini iyi hissettirmesini biliyordu doğrusu. Az önce işten yorgun argın dönen Salih, bir merhaba demek için Ece’nin kapısını çalmış, kapı açılır açılmaz kafasına inen sert bir şeyin etkisiyle bilincini kaybetmişti. Şimdi, Şişko ile Sıska’nın elinde -sırf Ece’yi sorgularlarken eve uğrama talihsizliğine düştüğü içinesirdi. Şişko, silahını kızın şakağına dayamış çenesini sıkarak bağırıp çağırıyordu ve sürekli bir şey soruyor ama istediği cevabı alamıyordu.

*** Salih, üzerindeki iplerin aslında çok da sağlam olmadığını fark ettiğinde iş işten geçmişti. Şişko, sonunda çığırından çıkmış, Ece’nin şişik karnına üst üste tekmeler atmaya başlamıştı. Sıska, koltukta kıs kıs gülüyor, “sektir, sektir, bakalım kaç sektireceksin?” diye alay ediyordu. Ece, yuvalarından uğrayan gözlerle karnına bakıp, ağzını sonuna kadar açmış acı gözyaşları akıtıyordu yanaklarından. Ellerini iplerin arasından kurtarmaya, karnını sağa sola çekip tekmelerden korumaya çalışıyordu ama nafileydi. Şişko iyice zıvanadan çıkıp eline tahta bir sopa aldı ve kadının karnına bütün gücüyle indirdi. Salih, dişlerini kırarcasına sıkarken gözlerini sımsıkı kapattı. Ve o anda ellerinden birini ipten kurtardı. Diğer elini, bileğini zedeleme pahasına, gevşeyen düğümden çekip çıkardı. Gövdesini bağlayan ipleri gevşetip sandalyeden kurtulduğunda Şişko, en az bir düzine kez öldürmüştü bebeği. Salih, ağzındaki bandı sökmekle vakit kaybetmeden Şişko’nun üzerine atladı. Adamın elinden fırlayan silah koltuklardan birinin altına gitti. Salih, milyonlarca kez kum torbalarını


dövmüş olan yumruğunu adamın suratının sol tarafına indirdi. Elmacık kemiği çatlayan Şişko geriye kaykıldı ama çabuk toparlanıp sopasını salladı. Salih, adamın sol yanına tekmesini körlemesine indirdi. Sopanın kendi omzunda patlaması umurunda bile olmadı. Sonra sol eliyle çenesinin altına bir aparkat çıkardı. Şişko’nun başı arkaya savruldu ve ısırıp kopardığı dilinden kanlar fışkırdı. O sırada sırtında, piyano düşmüş gibi bir acı hissedince dizlerinin üstüne çöktü Salih. Sıska, geç de olsa kavgaya katılmış, Salih’in sırtına küçük bir sehpa indirmişti. Çıkarmaya fırsat bulamadığı ağzındaki bant nedeniyle küfürlerini dışarı yansıtamayan Salih, kıpkırmızı gözleriyle arkasına dönüp Sıska’nın suratına baktı. Bu canavarca bakış, Sıska’yı yavaşlattı ve üst üste aldığı iki yumruk darbesini savuşturamamasına sebep oldu. Salih ayağa kalkar kalkmaz Sıska’yı duvara yapıştırdı. Kafasını üç kez üst üste duvara vurdu. Karın boşluğuna dizini tüm gücüyle geçirdi. İki büklüm olunca, sırtına dirseğini indirdi. Yere yığılan Sıska’yı saçından tutup sürükledi ve kafasını sehpanın sivri köşesine çarpıp kan revan içinde bıraktı. Ama hâlâ hırsını alabilmiş değildi. Hayalarına ayakkabılarıyla basıp pelteye çevirdi ve tekrar Şişko’ya döndü. Dilinden akan kanı durduramayan Şişko’nun beyaz gömleği kıpkırmızı olmuştu. Sürünerek yan odaya kaçmaya çalışıyordu. Salih, boynuna topuğuyla bastırıp adamı yere serdi. Elinden sopasını aldı ve kafatasının arkasına vurdu, vurdu, vurdu. Ne kadar süre vurduğunu daha sonra hatırlayamayacaktı ama ezilmiş kafatası ve kıpkırmızı olmuş saçları bu konuda yeterince ipucu verecekti.

*** Vahşice öldürdüğü iki adamı tiksintiyle süzdükten sonra bakışları Ece’ye yöneldi. Ve bakar bakmaz delirmiş olduğunu sandı. Kız, sandalyesinde sakin sakin oturmuş, delilere özgü bir şekilde sırıtıyordu. Karnını umursadığı yoktu. Salih, ilk şaşkınlığını atlatınca umutlandı. Belki düşündüğü kadar sert vurmamıştı adam, belki sadece korkut… Ambulans! Hemen ambulansı aramalıydı. Telefon neredeydi? “Vay be, patron böyle bir katliam olabileceğini söylemişti de inanmamıştım,” dedi Ece. “Ne? Nasıl?” “Sakin ol Salih. Çocuk mocuk yok.” “Nasıl çocuk mocuk yok?” Ece, biraz uğraşıp ellerini ipten kurtardı ve göbeğini açtı. Beline sarılı bir çeşit bez torba vardı göbeğinde. İçi muhtemelen yumuşak bir şeyle doldurulmuş bir bez… Salih donakaldı, hiçbir şey söylemedi. “Patronun canını yakmışsınız sanırım. Sen de, bu adamlar da. Hepinizden birden intikam almak için böyle bir oyun tezgâhladı. Bir haftadır sana hamile numarası yapıyordum. Tabii bir de seni kendime âşık etmeye çalışıyordum. Üzgünüm ama beklediğimden bile basit oldu be Salih.” Salih koltuğa çöktü. Az önceki aksiyondan sonra nefesini yeni yeni toparlıyordu. Ve yine bir şey söylemedi. Ece, sandalyesinden kalkmadan karnındaki bezi çıkarıp yere attı. Elbisesini düzeltti.


“Hiç öyle bakma, bence de saçma sapan bir oyun. Bana kalsa direk kuytu bir köşede kafanıza sıkardım; ama patron böyle uygun görmüş. Yakışmıştı ama bana hamilelik. Belki bir gün gerçekten hamile kalırım.” “Patronun kim?” diye hırladı Salih. “Doğrusunu istersen ben de bilmiyorum. Emirleri birtakım aracılarla alıyorum. Umurumda da değil. Ben sadece bana söyleneni yaparım. Asıl sana sormalı. Kimin canını yaktın bu kadar? Bak şimdi hem hapse gireceksin, hem de boş yere iki adam öldürdüğün için ömür boyu vicdan azabıyla yaşayacaksın.” “Saçmalık,” dedi Salih. “Hadi beni kandırdın. Bu adamların burada ne işi var? Oyunu biliyor olmaları…” “Muhtemelen biliyorlardı ama başka türlü sanıyorlardı. Patrona yamuk yapmış bazı küçük adamlar işte. Sen takma onların kim olduğuna. İstersen kaçmaya başla. Belki polislerden bir süre daha saklanabilirsin kim bilir.”

*** Salih, bitkin bir şekilde evden çıktı. Ece derin bir nefes aldı. Ama birkaç saniye sonra çalan cep telefonu yüzünden az kalsın sandalyeden fırlayacaktı. Ve çok iyi biliyordu ki o an için sandalyeden kalkmak, ölmekle eş anlamlıydı. Üzerindeki pantolonun sağ cebindeki telefonu çıkardı, titreyen elleriyle yeşil tuşa bastı. “Efendim?” “Tebrikler,” dedi kaba bir erkek sesi, “görevini başarıyla tamamladın. Eh, sen de az suçlu değilsin sonuçta. Seni dövdüğüne dair iftira atıp küçük düşürdüğün bir kocan var.” “Lütfen! Söyleyin ona, çok pişmanım. Biliyorum, o çok istediği çocuğunu aldırdığım için çok kızgın… Ama döneceğim. Yemin ediyorum, döneceğim. Ona bir çocuk vereceğim.” “Yalvarman çok hoşuma gidiyor, ama bu kadar yeter, tadında bırak. Birazdan biri içeri girecek ve sandalyenin altındaki bombayı etkisiz hale getirecek. Sen de serbest kalacaksın.” Kapı açıldı. “Ayrıca bu işin eski kocanla…” Elinde cep telefonu olan adam karşısında belirdi. “…hiç ilgisi yok.” “Salih!” “Hep bunu yapmak istemiştim, biliyor musun?” dedi Salih cep telefonunu kapatıp koltuğun üzerine fırlatırken. Gülümsüyordu ama alaycı bir gülümseyiş değildi bu. “Ne… Neyi?” dedi Ece. Sesi titriyordu. Ece’nin yanına geldi, sandalyenin altına doğru eğildi. Ufak ama üstündeki kadını paramparça edebilecek gibi görünen bombaya şöyle bir baktı. “Şu monoton hayatıma bir heyecan getirmeyi… Ne bileyim aksiyonlu bir şeyler yaşamayı, kendi yarattığım bir dünyanın patronu olmayı falan.” Elini bombaya uzattı, çıkarıp odanın ortasına fırlattı. Koltuğa oturduktan sonra sözlerine devam etti. “Çok sıkıldım be Ece. Sıradan günlük hayattan bezdim. Mühendis olmak falan istemiyordum ben, sanatçı bir ruhum vardı. Ama okulda derslerim iyi diye lisede sayısal sınıflarını tercih etmek zorunda kaldım. Üniversite sınavından sonra da tamamen bilinçsizce, puanım nereyi tutuyorsa yazdım. Üniversiteyi bitirince sırf hemen işe girmeyeyim diye yüksek lisansa girdim. Bir şekilde tamamladım, yine işe girmemek için askere gittim. Uzun dönem yapmak istedim ama kısa döneme düştüm. Döndükten sonra da el mahkûm iş aramaya


koyuldum. Bir süre aradım, sonunda bir akrabamın aracılığıyla girdim bir şirkete. Sabahın köründe uyanıp akşam eve geldiğim, gelince de yorgunluktan televizyon karşısında uyukladığım, daha gece yarısı olmadan yatağa gittiğim ve yine sabah erken kalktığım o monoton iş yaşamında buldum kendimi. Para kazanıyordum, ama hiçbir heyecan duymuyordum. Günlerim boşa geçiyordu. Yavaş yavaş kafayı yemeye başladım sonra. Kendim de farkındaydım bak bu durumun. Bildiğin deliriyordum. İşyerinde olur olmaz hareketlerde bulunuyordum, insanları sinir ediyordum, camdan aşağı atlama hayalleri kuruyordum. Bir keresinde az kalsın atlıyordum da.” Ece hâlâ sandalyeden kalkmamıştı. Sakince dinliyordu. Gözü bombaya takılınca, “Merak etme, bomba gerçek değil zaten,” deyip sözlerine devam etti Salih: “Sonra dedim kendi kendime, bu hayatta şöyle büyük bir heyecan yaşayamayacak mıyım? Bir silah edinsem, mafyaya girsem, ya da herhangi bir şekilde suç işlesem ne olurdu?” “Sırf canın sıkılıyor diye mi öldürdün şu iki adamı?” diye öfkeyle sordu Ece. “Onlar şerefsizin tekiydi,” dedi Salih, “karnındaki bebeğin sahte olduğundan haberleri yoktu. Çocuğu tekmeleyip öldürün diye emir verdim ve gördüğün gibi gerçekleştirdiler.” Ece’nin gözleri büyüdü, Şişko’nun cesedine baktı. “Doğru söylüyorum,” dedi Salih, “bu adamları bir tefeciden kiraladım. Bir günlüğüne istediğimi yapsınlar diye. Haklarını vermek lazım, yapıyorlarmış.” “Senin gerçekten psikolojik sorunların var.” “Biliyorum canım, dedim ya sana, deliriyorum diye.” “Bu cesetler ne olacak peki?” “Bir şey olmayacak, onları temizlemek için de birilerini tuttum.” Saatine baktı. “Biraz sonra gelirler. Hadi çıkalım buradan.” Elini uzattı. Ece oralı olmadı. Ama Salih birkaç adım atınca o da peşinden gitti. Cesetlerin arasında tek başına ne yapacaktı ki? Asansörün çağırma düğmesine bastıktan sonra Ece’nin gözlerine baktı Salih. “Beni kötü biri olarak düşünme ne olur,” dedi, “ben sadece dürüstüm. Yalan bir hayat yaşamak yerine, binlerce insanın hep hayal edip bir türlü erişemediği o heyecanı yaşamak istiyorum. Bundan sonra da böyle olacağım. Bu yaptığım sadece kendimi sınamak için yaptığım bir… nasıl desem provaydı. Gerçi, insanların binde biri bile hayatlarında bugün yaşadığımıza benzer bir şey yaşamayacak, bu kadar adrenalin salgılamayacaklar. Ama ben çok daha büyük işlere girişeceğim. Film gibi bir hayatım olacak. Bir gün ölürsem kafama sıkılmış bir kurşunla öleceğim. Yağlanmış bir göbeğin arkasında kalp krizinden değil. Hayatın hakkını vereceğim. İki elimin, iki bacağımın hakkını vereceğim. Özellikle aklımın hakkını vereceğim. Yanımda olacak mısın? Normalliğe direnecek misin benimle?” Suratına yediği tokat, hiç beklemediği bir cevaptı. Ece’nin şaşkınlık ve korku arasında gidip gelen duygu spektrumu, hızla öfkeye kaymıştı. “Beni bir bombayla sandalyeye bağlayıp, iki adama dövdürüp sonra ‘benimle gel’ mi diyorsun? Nasıl bir insansın sen ya? Orada altıma kaçırıyordum ben!” Salih bir an düşündü, kızaran yanağına dokundu. “Ap… Apartman başımıza toplanacak şimdi!” dedi cılızca. Asansör gelmişti. “Ha? Şimdi bu mu oldu derdin? Apartmanın başımıza toplanması mı oldu? Buraya kadar mıydı asiliğin, kudretin, zekân?”


“Ece, sen de nefret ediyorsun bu sıradan hayattan. Biliyorum. Gözlemledim seni. Bunları sonra uzun uzun konuşuruz. Gel benimle. Çıkalım buradan.” Salih, kızın elini tutmak için uzandı. Ece elini kurtardı. “Ya, hangi akla hizmet böyle bir işe kalkışıyorsun? Onu açıklar mısın bana? Ufacık bir aksilik olsa ikimiz de ölebilirdik! Kapıda kafana biraz daha sert vursalar uyanamayabilirdin. Adamın silahını düşüremesen seni vurabilirdi.” “Bunların hepsini ayarladım. Hepinize ayrı ayrı en doğru direktifleri verdim. Öldürmeyeceklerdi bizi.” “Ne olursa olsun yine de riskliydi.” “Evet riskliydi. Ben de bunu söylüyorum sana. Ben risk istiyorum, heyecan istiyorum. Vahşi doğadaki gibi, bir saniye sonrasında neler olacağını bilmemek istiyorum. İnsanların gözünün önünde, onların yargılarıyla değil yeraltında yaşamak istiyorum.” “Bu eve senin verdiğin görev yüzünden taşınmıştım, şimdi o da gitti,” dedi Ece. Kararlılığını ve öfkesini biraz olsun yitirmişti. Salih asansörü işaret edince Ece bu kez itiraz etmedi. “Zaten eski kocam da peşimde.” “Biliyorum,” diye gülümsedi Salih, “seni çok uzun zamandır takip ediyorum. Bir de…” “Bir de ne?” “Sana aşığım Ece. Benimle gelmeni bu yüzden istiyorum.” “Buna nasıl inanacağım ben şimdi?” “Benimle gel, seni defalarca inandırayım.” Uzun ve yoğun bir sessizliğin eşliğinde birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Bu Salih’in hayatının sınavıydı. Ece, onun ruhunun içine bakıyordu. “Yalnız kafan fena şişmiş ha, bir buz koymak lazım,” dedi nihayet. Asansör durmuştu. “Tam yeraltı insanlarına göre bir ev tuttum,” dedi Salih kapıyı iterken. “Oraya gidelim, buzdolabında elbet bir parça buz buluruz.”

SON 28 Şubat 2012

Gökcan ŞAHİN http://gokcansahin.blogspot.com/


ÂBİS BİR KÖŞE Karanlık güneşe direndi, yaşlı adam gençliğine giderken ve bulduğunda geçtiği yerleri gençliğinin gözleri yaşlarına direndi, güzel aydınlık doğarken…

Hayatımızın döndüğü eksende direnmek olmasa gerek herhangi bir şeye, ne de olsa yaşamın hakimi biziz dünyanın merkezinde… Ben insanların bu yüzden her şeye katlandığını, bu fikri gerçekleştirebilmek için zorluğa, felaketlere, kendi gücünün üstünde gelişen olaylara direndiğini düşünüyorum. Her zaman zorlukların bir gün biteceğini ve ütopik hayata başlayacağımızı, hayallerimizde yeşerttiğimizi biliyorum. Bana umutsuz deyin ya da karamsar ama sizinle yıllardır düşündüğüm ve haklılığına inandığım fikirlerimi paylaşayım; ‘’ Dünya hiçbir zaman daha iyi bir yer olmayacak. ’’ Neden böyle düşündüğümü merak ederseniz ifade edeyim: Tarihte güçlü, zeki, adaletli, güzel görünümlü birçok kahraman vardır. Hatta bu cümleyi okurken kafamızda canlanmıştır belki de, dünyamızda tek tanrılı olarak ifade edilen üç büyük dinin peygamberi desem onlar da yeryüzünde bize mükemmelliği simgeler eğer simgelemiyorsa siyasi figürlere geçelim, sıfırdan ülke kuranlar, devrim yapıp insanları refah içinde yaşatanlar ve daha birçok ütopik durum. Bu insanların amaçları ne olmalı? Bizim gibi düz insanlardan ne farkları var olmalı ki… Amerikan filmlerinde izlediğimiz iyilerle kötülerin amansız savaşının gerçek hali mi yoksa? Ama önemli olan bu soru değil, neden dünya toplumlarının bu insanlara ihtiyacı var? Onları, çoğu insanın kurtarıcı olarak düşündüğünü varsayarsak dünya hala neden kurtulmadı? Onlar kurtarıcı değilse dünya ilk günkü dengesinde olmalı ayrıca onlar bu rolü üstlenmiş olsa bile dünya geneline baktığımız zaman topyekûn bir kurtarılmadan bahsedebileceğimizi sanmıyorum. Tarihler değişse de insanlığın aynı sorunlarla uğraştığını düşünüyorum. Vurgulamak istediğim insanların sadece donanımları değişmektedir ama sonuçta insan o ilk insandır: Kıskanır, kibirlenir, öfkelenir, o an elde edemediğine özlem duyar, gücü elinde bulundurmak ister, aşık olur... Romalıların cumhuriyetini düşünelim bugünkü modern cumhuriyetlerden ufak tefek değişiklikler dışında bir farkları olmadığını düşünüyorum. Eski demokrasilerde


gördüğümüz rüşvet, adam kayırma, ihanet gibi örnek verebileceğim davranışlar bu günkü yönetimlerin

de

temel

sıkıntılarındandır

ve

o

günlerden

bugünlere

insanoğlunu

düşündüğümüzde her anlamıyla demokrasinin insanlar tarafından uygulanamayacağı açıkça gözükmektedir. Peki bu gençken kanımızı kaynatan yaşlılığımızda da bizi pişmanlığa sevk eden bir şeyleri değiştirme isteği dünyanın daha iyi bir yer olması için yeterli mi? Bence değil çünkü her defasında eski sistem direnir yeniye, yeni fikirlere açık değildir birçok insan çünkü yeni zordur, yeni uğraşılması güç, oturması zaman alamdır kafalarda ve onu yok saymak, ona direnmek kolaydır. Bir taraf iyiye, güzele giderken bir taraf kötüye, çirkine gider bence bu görülmeyen

dengedir.

Dengenin

önemi

de

aklımızdaki

bütün

olguları

zamanla

karşılaştırdığımızda bize gözükür. Çünkü zamana direnen yegâne şey denge olmuştur artık yani değişmeyen değişimin kendisi… Eğer bu olayı benim karamsarlığıma verirseniz kendimi size ifade edememişim demektir. Benim belirtmek istediğim mevcut şartlarda ve günümüz düşüncesindeki insanlarla bu ütopyaya gidemeyeceğimizdir. Bu benim karamsarlığım değil realistliğimdir. Büyük fotoğraftaysa dünyanın direnişidir…

26.02.2012

Onur ARSLAN


Moderniteye Karşı Bir Direnme Çabası: Romantizm “Romantizm, ağlayan yıldız, inleyen rüzgâr, ürperen gece, kendinden geçen çiçektir.” Alfred Louis Charles de Musset

Sanayi devriminin ve 17. yüzyıldaki Aydınlanma Çağının başlangıcıyla hızlı bir şekilde mekanikleşen dünyanın oluşturduğu moderniteye dolayısıyla Aydınlanmanın aristokratik ve politik normlarına karşı bir tepkiyi ifade eder romantizm. Kelimenin kökeni öykü niteliği taşıyan eski İspanyol halk şarkısı anlamına gelen “romans”tan gelmektedir. İngilizceden diğer dillere geçen “romantik” sıfatı ise romansı ve pitoresk bir manzarayı ifade etmektedir. Günümüzde çoğu insan romantizmi sadece bir edebiyat akımı olarak düşünmekte diğer sanat dallarındaki etkisini ise ya hiç bilmemekte ya da ihmal etmektedirler.

Romantizm 18. ve 19. yüzyıllar arasında Avrupa’da ortaya çıkmış, düşünsel ve sanatsal alanların tümünde yer etmiş, etkili olmuş bir duyarlılığı anlatmaktadır. Bu nedenledir ki romantizmin insanın makineleştirilmesine, duygularının arka plana atılmasına karşı ortaya konmuş, kökleri ise toplumun her tabakasına nüfuz etmiş önemli bir alternatif olarak görülmesi oldukça mantıklıdır. Başlangıçta İngiltere ve Almanya’da kendine yer bulmuş romantizm, daha sonra Fransa’ya ve Güney Avrupa’ya yayılmıştır. ve doğallaşma romantizmin Doğa belirleyici özelliklerindendir. Başta da belirttiğimiz gibi romantizm sadece edebiyat alanında değerlendirilemez. Çünkü farklı coğrafyalarda farklı alanlarda etkisini daha yoğun hissettirmiştir. Örneğin İngiltere’de romantizm kendini daha çok estetik alanında hissettirirken Fransa’da sosyal bir tepki olarak etkili olmuş Almanya’da ise özellikle felsefe alanında kendisine önemli bir yer bulmuştur. Homeros ve Euridipes’i taklit etmekten vazgeçilmesini ve Shakespeare ya da Ossian’dan esinlenilmesini savunan romantikler kısa sürede “En iyi kural, kuralsızlıktır,” diyerek insanın hayallerini hayata geçirmesini sağladılar.

İngiliz Romantikleri: Shelley ve Byron Aslında İngiltere’de romantizmi Shelley ve Byron’la başlatmak doğru değildir. Şair ve ressam William Blake, şair ve öykü yazarı Robert Burns İngiltere’de romantizmin öncülerinden sayılabilir. Buna karşılık gerçek anlamda romantizm İngiltere’de Lyrical Ballads’ı yayınlayan William Wordsworth ve Samuel Taylor Coleridge ile başlar diyebiliriz. John Keats da çok genç yaşta (25 yaşında) ölen önemli bir romantik şairdir. Bunların yanı sıra İrlandalı Thomas Moore’u da saymak gerekir. 130 şiirini bir araya getirerek oluşturduğu İrlanda Melodileri eseri oldukça derin etkiler bırakmıştır. Yine de İngiltere’de romantizmin belki de en çok tanınan temsilcileri Percy Bysshe Shelley ve George Gordon Byron’dur. İngiltere’de modern insan uygarlığının yapmacıklığına, tarihsel sürecin yıkıcı ve yok edici etkisine karşı koymakla yetinmeyen Shelley ve Byron’un da içinde bulunduğu romantikler aynı zamanda duygusal ve sınıfsal bir başkaldırıyı direnişi simgeleyen Fransız İhtilalini de desteklediler. Percy Bysshe Shelley’in çalkantılı yaşam öyküsü ve genç yaşta (29 yaşında) hayatını kaybetmesi dönemin


romantiklerinin nasıl yaşadıklarına ve ne düşündüklerine dair bir fikir verecektir. Kendisi İrlanda’da ayaklanmayı kışkırtmış, evli olmasına rağmen daha sonradan Frankenstein’ı yazacak olan Mary Shelley ile İngiltere’den kaçmış ve eşinin ölümünden sonra Mary Shelley ile evlenmiştir. Ölümü ise boğularak olan bu önemli romantik şairin mezar taşında ise Latince “Kalplerin Kalbi” anlamına gelen “Cor Cordium” yazmaktadır. Batı’da görmüş oldukları çürüyüşün karşısına Doğu’daki idealizmi, duygunun egemenliğini ön plana çıkararak bir çözüm bulma umuduyla romantik sanatçılar eksenlerini Doğu’ya kaydırmışlardır. Ulusların özgürlük savaşlarının alevlendiği yıllarda romantikler özgürlüğün safında yer almışlar ve kimi zaman bizzat bu özgürlük mücadelesine katılmak uğruna hayatlarını feda etmişlerdir. Örneğin Lord Byron 1823 yılında Yunanlıların Osmanlı'ya karşı vermiş olduğu mücadeleye katılmak amacıyla Yunanistan’a gitmiş burada yakalandığı

ateşli bir hastalık sonucu yaşamını yitirmiştir. Byron’un ölümü romantik umutsuzluğun sembolü olmasına neden olmuştur. Shelley ile birlikte İngiliz romantizminin en önemli simalarından olan Byron’un eserlerindeki çelişkiler dikkat çekici olmakla birlikte halk kitlelerine duyduğu yakınlık ve feodal kökenlere karşı öfkesi bireysel anarşist tutumundan kaynaklanmaktadır. Daha sonraki kuşak romantikleri Shelley ve Byron’un dışında Frankenstein’i yazan, Percy Bysshe Shelley’in eşi Mary Shelley’i de örnek almışlardır. Alman Romantizmi ve Sturm und Drang 18. yüzyılın ikinci yarısına (1767-1785) yaklaşık 18 yıllık bir dönem boyunca damgasını vurmuş olan Sturm und Drang hareketi Fransızlar tarafından ilk Alman romantizmi olarak nitelendirilir. Hareket genellikle 20-30 yaşlarındaki gençlerden oluşmakla birlikte, adını Alman şair


Friedrich Maximilian Klinger’in “Sturm und Drang” (Fırtına ve Coşkunluk) isimli dramasından almıştır. Alman romantizmi iki evreye ayrılırsa birincisi başta da belirttiğimiz gibi Sturm und Drang hareketi, ikincisi ise 19. yüzyılın romantizmidir. Bu iki romantik akım aslında birbirlerinden farklı olsalar da belli noktalarda kesişmektedirler. Her iki hareket de irrasyonalisttir ve bireyselliğe önem vermektedir. Bu bakımdan 19. yy Alman Romantizmi Sturm und Drang hareketinin devamı sayılabilir fakat aynısı değildir. Sturm und Drang hareketinde karamsar ve karanlık duyguların karmaşası hüküm sürerken ikinci romantizm olarak

adlandırılabilecek 19. yy Alman Romantizminde duyular üzerinde durma ve kendi kendini analiz etme durumu vardır. Sturm und Drang hareketinde ise kuvvetli içgüdüler hisler üzerinde düşünmeye imkân tanımadığından bu durum göz ardı edilir. Romantizm Almanya’da özellikle 1790’dan sonra etkisini hissettirmeye başlamıştı. Bu süreçte eserlerini tamamlayamadan ölmesine rağmen Novalis takma ismiyle yazan Friedrich von Hardenberg’in etkisi yadsınamayacak derecede fazladır. Novalis yardımcısı Friedrich Schlegel ile birlikte imgenin


keşfi yolculuğuna çıkmıştır. E.T.A Hoffmann ve Friedrich Tieck ise bilinçsizliğin dünyasını inceliyorlardı. Joseph von Eichendorf ve William Müler gibi romantik şairlerin şiirleri aralarında Franz Schubert’in de bulunduğu Alman romantik bestecileri tarafından müziğe geçirilmiştir. Alman romantizminde dikkat çeken bir diğer önemli durum da hemen hemen tüm Alman romantik sanatçılarında görülen milliyetçiliktir. Grimm kardeşler tarafından derlenen Alman efsaneleri aynı zamanda romantiklerin efsaneler ve folklora olan ilgisinin de bir göstergesidir. Her ne kadar romantizm belli kalıplar çerçevesinde izah edilemiyorsa da teorik bir romantizm açıklamasının geliştirilmesi yine Almanya’da gerçekleşti. Friedrich Schlegel ve kardeşi Wilhelm, Plotinus’un Neo-Plâtonculuğunu kullanarak iki Alman Romantizmini bir noktada birleştirmek suretiyle Alman Romantizminin teorik temellerini kurdu. Dayanak noktası olarak eski Yunan Klasiklerini belirledi ve antik Yunandaki doğa, kültür ve ruh düşüncelerini alarak bir sentez yaratma yoluna gitti. 1798 ile 1800 yılları arasında çıkardıkları “Athenaum” dergisinde oluşturdukları teoriyi yaymaya devam etti. Sonunda ortada biriken materyal, bomba gibi bir etki yarattı. 116. sayıda Athenaum romantik anlayışa göre şiirin ne olduğunu ortaya koydu: “Romantik şiir sürekli ilerleyen, sonsuzluğa doğru yolculuk eden ve daima oluş içerisinde bulunan bir şiirdir.” Bu açıklama şu anlama geliyordu: Romantizmde olgunluğa ulaşmak mümkün değildir çünkü romantizm yaşayan, sürekli yenilenen bir olguyu ifade etmektedir. Bu noktada romantizm net olarak klasisizmden ayrıldı, zira klasisizm olgunluğa erişmeyi amaçlıyordu. Tekrar Sturm und Drang hareketine dönersek bu hareketin önemli temsilcileri arasında hiç kuşkusuz Mesih adlı dini destanıyla Friedrich Klopstock, genç

Friedrich Schiller ve Johann Wolfang von Goethe sayılmalıdır. Schiller ilk romanı olan Soyguncu’da ve diğer gençlik romanlarında baskıcı sosyal kuralları, tiranlığı ve sosyal yozlaşmayı derin bir şekilde anlatır. Goethe de Avrupa’da derin yankılar uyandıran Genç Werther’in Acıları’nda Werther isimli bir gencin evli bir kadına duyduğu umutsuz aşkı anlatır. Goethe ve Schiller daha sonra Alman Klasizmine yönelmiş, bu alanda çok önemli eserler vermişlerdir. Fakat yine de Sturm und Drang hareketinin etkisinde iken vermiş oldukları eserler gerçek romantik sanatçıları derinden etkilemişlerdir. Özelikle Türkiye’de Tanzimat fermanından sonra hissedilmeye başlanan romantizmde özellikle tiyatro alanında söz konusu sanatçıların etkisi büyüktür. Fransız Romantizmi: Hugo’ya

Rousseau’dan

Fransa’da romantizmin başlangıcı 1700’lerin sonuna denk gelse de yerleşmesi 1800’lü yılların ortalarını bulmaktadır. Fransız romantizmi kendinden önceki İngiliz ve özellikle Alman romantizminden etkilenmiştir. Rousseau’nun kendini tanıma isteği ve doğaya karşı olan tutkusu onu romantizme doğru yakınlaştırdı. “Les Réveries du promeneur solitaire” (Yalnız Gezginin Notları) isimli eserinde Rousseau, Fransa’da romantizmden ilk kez bahseden kişi oldu. Chateaubriand’ın sıkılganlık ve kederin dikkat çektiği yazıları romantik edebiyatın temel yazınlarından oldu. Güçlü dini duygulara sahip olması yazılarına yansıyan Chateaubriand’ın etkisi oldukça derin oldu. Bu yazılar Hıristiyan Orta Çağ figürüne olan ilgiyi körükledi. Madame de Stael, yazmış olduğu Edebiyat Üzerine isimli eseri ile Fransız romantizmine teorik bir eser bırakmış oldu.


Şiirde ise romantizm Fransa’da Lamartine ile başladı denilebilir. 1820 yılında Méditations Poétiques’de yer alan melankolik şiirleri aşk, acı ve terk edilmişlikle ilgiliydi. Victor Hugo’nun ve Alfred de Vigny’nin de şiirleri dikkate değer özellikler taşıyorlardı. Fakat bu dönemdeki en yetenekli lirik şair olarak Alfred de Musset gösterilebilir. Melankolik ve müziksel şiirleri aşk, acı ve kederle ilgiliydi. Geceler şiirlerinde Musset, kaybolan bir aşkın ardından çektiklerini anlatır. Tiyatro alanında ilk önemli romantik eser Victor Hugo’nun Hermani’sidir. Alfred de Vigny’nin -ki kendisi edebiyatla uğraşmak için subaylıktan ayrılmıştır- Chatterlon isimli eseri de romantik yazında oldukça popüler olan dışlanmış bir artisti konu edinir. Romantik roman alanındaki en önemli Fransız yazar şüphesiz ki Victor Hugo’dur. Sanatçının 1831 yılında yazmış olduğu Notre Dame’ın Kamburu, Orta Çağ’daki romantik hislerden esintiler taşır. Aynı

zamanda Hugo, eserlerinde edebiyatın gücünü kullanarak toplumda bir iyileştirme yaratmaya çalışmıştır. Balzac, George Sand ve Stendhal gibi sanatçılarda da romantizmin etkileri oldukça belirgindir. Resimde ve Diğer Sanat Dallarında Romantizm Romantik sanatın belirgin olduğu sanat dallarından biri de resimdir. Özellikle Delacroix gibi romantik ressamlar günümüzde de saygıyla anılan eserler ortaya koymuşlardır. Delacroix’nın yarattığı Halka Yol Gösteren Özgürlük tablosu dünya resim sanatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Fransız şair Charles Baudelaire, Delacroix’yı “Rönesans'ın son, modern çağın ise ilk büyük ressamı” olarak tanımlar. Delacroix, İngiliz romantik şair Lord Byron’dan oldukça etkilenmiştir. Eserlerinde romantizmin belirgin özellikleri olan doğallık ve canlılık oldukça iyi kullanılmıştır.


Diğer önemli romantik ressamlardan James Ward, Francisco Goya, J.M.V. Turner, Caspar David Friedrich, John Martin sayılabilir. Fakat isimler sadece bunlarla sınırlı değildir. Resimde romantizm akımının etkisi tahmin edilenden daha fazladır. Müzikte romantizm daha çok 1820 ile 1900 yılları arasında etkili olmuştur. Hoffmann, 1810’da Mozart, Haydn ve Beethoven’ı 3 büyük romantik besteci olarak tanımıştır. Romantik etkinin klasik müziğe getirmiş olduğu uzun ve açıklayıcı melodiler, renkli armoni, enstrümantasyon ve ritimdeki özgürlük oldukça önemlidir. Beethoven ilk romantik besteci olarak kabul edilebilir. Chopin, Johann Strauss I, Niccolo Paganini, Gaetano Donizetti, Franz Schubert, Franz Listz, Robert Schumann ve Richard Wagner de diğer önemli romantik bestecilerdendir. Resim sanatında olduğu gibi müzikte de romantizmin etkisi azımsanamayacak kadar fazladır. Sonuç Modernleşmenin insanı makineleştirdiğini düşünerek yola çıkan romantikler insan yaşamına ve doğallığa verdikleri değerle dikkat çekerler. İngilizlerde genellikle şiirde kendini hissettiren romantizm Almanya’da felsefenin de etkisi ile müzikten edebiyata geniş bir yelpazede

etkisini göstermiştir. Fransa’da ise romantizm, resim sanatında muhteşem örneklerle taçlandırılmıştır. Rusya’da ulusal edebiyatın gelişmesiyle pek etkili olamasa da yine de önemli Rus yazarları üzerinde bir iz bıraktığı da inkâr edilemez. Görece kısa ve yüzeysel incelememizde genel olarak üç ülkeden bahsetmemizin nedeni bu üç ülkede romantizmin toplumsal hareketleri dünyanın diğer coğrafyalarından daha derin etkilemiş olmasıdır. Klasisizmin dayandığı Antik Yunan ve Roma kültürüne bir noktada dokunup daha sonra bireyi öne çıkararak modernitenin oluşturduğu “makineleşmiş insana” karşı bir alternatif ve bir direniş noktası oluşturmuştur. Romantizm, kendini yeni duygu ve düşüncelerin anlatılmasına adanmış sanatın ve sanatçının özgürleşerek zincirlerinden kurtulmasını sağlamıştır. Klasik Yunan ve Latin edebiyatı yerine Hıristiyanlık mucizeleri, ulusal efsaneler, doğa sevgisi temel konular olarak ele alınmıştır. Klasik sanat akıl ve sağduyuya önem verirken romantizm duyulara ve duygulara yer vererek insanı köleleştiren toplumsal normlara karşı çıkmıştır. Zıtlıkları birbiriyle uyumlu bir biçimde yansıtan, güzel ile çirkini bir arada anlatabilen romantizm oyun türlerinde dramı, yazında ise romanı yaratmıştır.

İlker AYDIN http://komuncusourtimes.blogspot.com/

abisdergi_1  

Aylık Düşünce Dergisi

Advertisement