Page 1

Muhteviyatı itibariyle piksellerden oluşur. Yetenekli gençleri konu alan bir portfolyo dergisidir. Üç ayda bir yayımlanır.

k l o k m a g

E R BİL S İV A S L IO Ğ L U

no.5 Bahar 2014


Top to Bottom: The Player, The 42-20 Chrono, The Monopoly.


THE TWO-TONE COLLECTION

TEAM-DESIGNED, CUSTOM-BUILT, DOUBLE SHOT.

nixon.com


En agresifi taştır. Nedense bir çoğumuz onla başlarız oyuna. Belki de bazen küçük bir yumruk bile insanı rahatlatıyordur. Taş, sivri dilli makası daha dinlemeden ezer geçer. Zaten dinlemesinin bir önemi yoktur; ne kadar isterse istesin tek kelime anlamaz. Makas ise keskindir. Ucu sivri iki parçadan oluşur, lafını asla esirgemez. O ince bacaklarıyla çekici bir yapısı vardır. İşin ilginci ise taşın onu tek bir hamleyle yok edebileceğini bilse bile asıl korkusunun kağıt olmasıdır. Sanırım korktuğu için bir saniye bile düşünmeden keser. Bense aralarında en çok kağıdı severim... O incecik yapısıyla en sert olandan daha güçlüdür. Ayrıca her ne kadar kurallara göre makasa yenildiği söylense de, ne kadar kesilirse kesilsin asla yok olmaz; sadece parçalanır. Üstelik kağıdın üzerine kolayca yazabilirsiniz. Ben unutmamak için çoğu zaman yazarım. Belki de bu yüzden asla yok olmuyordur. Bu sayı taş, kağıt ve makasla harikalar yaratabilen herkes içindir.

Can Köroğlu


( s hous hi l i ng )


K KLOKWISE Yonca Demirel Barbaros Can Gürgel Zeynep Solakoğlu Elif Sanem Karakoç Berat Pekmezci Eda Su Neidik

TAŞ

KAĞIT

MAKAS

Merve Kahraman Wons Mous Elçin Sümer Aslında Sadece Bir Oyun

Papier Atelier Erbil Sivaslıoğlu Dergicilik Aşkı

İrem Karamete Sercan Sezgin


KLOK WISE


Yonca Demirel Barbaros Can Gürgel Zeynep Solakoğlu Elif Sanem Karakoç Berat Pekmezci Eda Su Neidik


fotoğrafçı

YONCA DEMIREL Yıldız Teknik Üniversitesi

Yonca Demirel, Yıldız Teknik Üniversitesi fotoğraf ve video bölümü mezunu. Okuluna video için girip kendini fotoğraf çekerken bulan Yonca şu anda reklam fotoğrafçısı Serdar Tanyeli’nin asistanlığını yapıyor. Okulda öğrendiğinden fazlasını burada öğrendiğini söylüyor. Fotoğraflarında kurguyu tercih ediyor, fotoğraf karelerini “dokunabildiğim” ve “yaratabildiğim” şeklinde tanımlıyor. Şu ana kadar sadece iki seri dışında tüm kareleri gün ışığında çekmiş. Serilerindeki kıyafet, mekan seçimi, saç ve makyaj dahil herşeyi kendisi ayarlıyor yoksa çıkacak olan kareleri sahiplenemediğini hissediyor. Genel olarak müzik ve sinemadan beslendiğini söylese de onun için en büyük kaynak korkuları; izlediği herhangi bir korku filminin etkisinin geçmesi için iki haftaya ihtiyacı oluyor. Tercihini en çok bilim kurgu ve B sınıfı filmlerden yana kullanan Demirel’e sebebini sorarsanız “Dünya çok mu steril?” şeklinde bir cevap alabilmeniz muhtemel.


“Milk”, 29 Haziran 2013


“Pop”, 9 Şubat 2014


“Pop”, 9 Şubat 2014


C

M

Y

CM

MY

CY

CMY

K

“Pink & Blue”, 30 Aralık 2013


fotoğrafçı

BARBAROS CAN GÜRGEL Dokuz Eylül Üniversitesi

Barbaros Cangürgel 1992 İzmir doğumlu. Görsel sanatlarla ilk defa 12 yaşında corel programında skateboardu ile rampadan kayan bir adamın animasyonunu yaparak tanıştı. Liseyi radyo-televizyon-sinema meslek lisesinde okuduktan sonra Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Sinema Bölümü ile öğrencilik hayatına devam etti. Modaya ve moda fotoğrafçılığına olan ilgisini eline kamerayı alıp gösterdikten sonra ilk ciddi işini 17-18 yaşlarındayken İzmir’deki creative moda ofislerinden aldı. Sinema üzerine yaptığı kurumsal ve bilimsel düzeyde okumalar, izlediği yönetmen ve ülkeler kavramsal alanda üretime başlamasının nedenleri oldu. 2011’de portfolyosu yeterince kabarınca İFSAK Genç Fotoğrafçılar Festivali aracılığıyla ilk kişisel sergisini İstanbul’da açtı. Fotoğraf, resim, müzik ve sinemayı bir araya toplamak isteyince hepsini aynı disiplin içinde barındıran video art pratiklerine başladı. Yine bu sayede performans tiyatrosunu, noise müziği ve çağdaş sanatı tanıdı. Geçtiğimiz ocak ayında Port İmzir Çağdaş Sanat Triali’nde ikinci kişisel sergisini video-art, fotoğraf ve enstalasyon görselleriyle sundu. Tüm bu sürecin temel yapısı hem estetik hem de altmetin anlamında sinemadan besleniyor. Barbaros’un bundan sonraki adımı Türkiye’deki eğitimini tamamladıktan sonra Avrupa’daki sanat akademilerine hazırladığı portfolyoyu sunmak olacak. www.barbaroscangurgel.co.uk www.vimeo.com/barbaroscangurgel www.instagram.com/barbaroscangurgel


“A Reflection of Substance” Serisi, 2013


“A Reflection of Substance” Serisi, 2013


“A Reflection of Substance” Serisi, 2013


“A Reflection of Substance” Serisi, 2013


ressam

ZEYNEP SOLAKOGLU Bilgi Üniversitesi

Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı bölümünden mezun olan Solakoğlu üniversiteyi takiben New York’ta 1 sene geçirip NYU’dan sanat tarihi dersleri alıyor. İstanbul’a döndükten sonra grup sergilerinde yer almaya başlayan ressamın genel çalışma şekli kağıt üzerine sulu boya, mürekkep ve kuru boya. ‘‘Guaj ve akriliğe de girdim son zamanlarda” diye eklerken ilham kaynaklarını sorduğumuzda cevabı, ‘‘Okuduklarımdan ilham alıyorum ve daha çok mitoloji, efsane, hikaye temalı kitaplar okuyorum.Temellerinde yatan benzer değerlerden ötürü ne anlattıklarından bağımsız olarak mitoloji ve efsanelerin insanları birbirine yaklaştırdığını düşünüyorum.’’ Son olarak Ekavart Galeri’de yer alan ‘‘Art In Parallel’’ sergisine katılan sanatçının en sevdiği tablo Hieronymous Bosch’un Garden of Earthly Delights. ‘‘Detaycı yönüme çok uyuyor.’’ diye ekliyor.

“Daughters of Gaia” serisi, 29x22.5 cm, Kağıt üzerine renkli boya kalemi, 2011


“Meteor Shower” serisi, 29x22.5 cm, Kağıt üzerine renkli boya kalemi, 2011


“Meteor Shower” serisi, 29x22.5 cm, Kağıt üzerine renkli boya kalemi, 2012


fotoğrafçı

ELIF SANEM KARAKOÇ Marmara Üniversitesi

1990’da İstanbul’da doğdu. Ressam ve illüstratör olan babasının ve grafiker abisinin de etkisi ile Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde Resim okuyarak bir sonraki tercihini Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nden yana yaptı. İlham kaynakları sinema ve müzik olan Elif, Bunların dışında en çok güneşli havalar, deniz, palmiyeler, köprüler, kitaplar, hız trenleri ve çizgi filmlerden keyif alıyor. Sinestezik Arkadaş Portreleri serisini kişisel bir proje olarak nitelendiren Elif orta derecede sinestezi hastası olduğunu da belirtiyor ve şunları ekliyor: “Portrelerde görülen neyse, fotoğraflardaki kişilerin kafamdaki imgeleri de o.” Tanıdığı neredeyse tüm insanların, kavramların kafasında bir rengi, şekli olduğunu ifade ediyor ve fotoğrafları, kendisine yakın kişilerin aklındaki hallerini, temsil ettikleri renkleri ve objeleri kullanarak çekiyor. Elif projeye 2013 baharında başlamış, hala üzerinde çalışıyor ve uzun süre de devam edeceğini söylüyor. The Glitch serisi tarayıcının tarama eylemine müdahale sonucunda ortaya çıkmış (2014). Sıkıcı Otoportre serisi ise, Elif’in terapi yerine geçen oto portre çekme seanslarından oluşuyor. www.elifkarakoc.com


“Sıkıcı Otoportre” Serisi, 2013


“Sıkıcı Otoportre” Serisi, 2013


29

“Sıkıcı Otoportre” Serisi, 2013


“Sıkıcı Otoportre” Serisi, 2013


31

“Sıkıcı Otoportre” Serisi, 2013


grafik tasarım

BERAT PEKMEZCI Marmara Üniversitesi

1986 yılında İstanbul’da doğdu. 2004 yılında Vefa Lisesi’ni daha sonra Marmara Üniversitesi Grafik bölümünü bitirdi. Sonra da çeşitli reklam ajanslarında sanat direktörü olarak çalıştı ve Cannes Young Lions yarışmasında iki kez Türkiye’yi temsil etti. Okul yıllarından beri serbest illüstratör olarak kitap kapakları, dergiler ve posterler için illüstrasyonlar yapıyor. İlk çizgiroman çalışmaları Ankara’da geçen kısa öykülerinden oluşan Dumankara’da 2013 yılında yayınlandı. Nisan ayında da Levent Cantek’in yazdığı ve kendisininde çizimleri yaptığı ilk kitabı “Emanet Şehir” İletişim yayınlarından çıkacak. Ayrıca pelerinli.com’da her hafta “Atlantis’ten Gelen Adamlar” isimli bant serisini çiziyor. Geçtiğimiz yıl Filmekimi’nin posterini yapma şansı oldu ve gezi direnişini bu postere taşıdı. Beslenmek için bol bol çizgi roman okuyup film izliyor. Çalışırken müzik dinlemek yerine radyo programlarını tercih ediyor. www.beratpekmezci.com


“Wasteland”


35

Sağda: “Film Ekimi”, poster illüstrasyonu, 2013 Solda: “Bir Halk Kahramanı”


“Einstein’ın Köpeği” “Katilin Şahidi” “Gece Oturumları”, Kapak tasarımı, Aylak Kitap , İstanbul 2013.


ressam

EDA SU NEİDİK Paris 1 La Sorbonne

Tüm hayatını Paris’te geçiren 87 doğumlu Eda Su Neidik, Sorbonne Üniversitesi Güzel Sanatlar mezunu. Aynı zamanda da Sudden Theatre’da lisans seviyesinde oyunculuk eğitimi almış bir oyuncu. Üniversiteden sonra master için Madrid İED’ye gitmeye karar veren Neidik, bu önemli şehirde iki sene geçirerek tekstil tasarımı okumuş. Master programını bitirmek üzereyken de Londra’ya taşınıp ERBA tekstil firmasında staj yapmış. Okul ve stajdan azad olduktan sonra 2011 kasımında, “Eylem” adlı ilk kişisel sergisini İstanbullu sanatseverlerle buluşturup Paris’e dönmüş. “Play me, I’m Yours” projesiyle, 40 sanatçı arasında yer alarak dünya turuna çıkan eserleri turun ardından bir vakfa bağışlanmış. Mayıs 2013’te Paris- Galerie Perles Rouges’da “ L’Ere de Je” adlı sergisi ile Fransız sanatseverlerle buluşan sanatçı gelecek sergisinin lokasyonu için Ankara’daki Antigone Sanat Evi’ni düşünüyor. edasuneidik.carbonmade.com


Eda Su Neidik

Dit le Moi, 60 x 40 cm, acrylic on canvas with spatula and divers technique, İstanbul 2012.


Cache- Cache, 100 x 30 cm, acrylic on canvas with spatula and divers technique, İstanbul 2012.


NOTHING INSIDE 24 yaşının tadını çıkarmakta olan Ömer Ağustoslu daha çok değil 1 sene önce Bilgi Üniversitesi VCD bölümünden dereceyle mezun oldu. Mezuniyetini takiben bir süre İstanbul 74’te çalışmış olan tasarımcı, Joana Kohen tarafından kurulan Un-Known kolektifinde yer almaya başlayarak 8 işini birden Art International fuarında görücüye çıkardı. İşler bir yana, fuarda ilk sayısını elimize aldığımız Un-Known fanzini Zine’ın da tasarım babası Ağustoslu. İkinci sayısıyla Contemporary’de yer alan ve büyük ilgi gören fanzinin 3. sayısı hazırlık aşamasında. Önümüzdeki sene London College of Communications’da yüksek lisansını tamamlayacak olan tasarımcıyla yaz gelmeden birleştik ve kendisiyle ortak bir çalışma gerçekleştirdik. YAZI & POSTERLER ÖMER AĞUSTOSLU FOTOĞRAF BEGÜM YETİŞ


Genele hitap eden estetik anlayışlarının aksine gitmeyi tercih ettim hep. Her ne kadar işlerimde Dadaism ve Constructivism akımlarının etkileri görülse de tasarladığım şeyleri açıklamak için indekste bulunabilecek bir konsept kullanılmasın istedim. Bunun başlıca sebebi tarihin Punk gibi en isyankar ve kuralsız konseptlerin bile manipülasyona ve ticarileşmeye karşı savunmasızlıklarıyla dolu olmasıydı. Mümkün olduğu kadar sınırsız çalışmak daimi hayalime dönüştü. Klok bahar sayısı için tasarladığım projeyi tanımlamak için bir konsept ya da kelime bulamıyorum bu yüzden. Yaptığım çalışma mesaj vermenin aksine görsel ve teknik açıdan oldukça kişisel değerlerden yola çıkıyor. Yakın hissettiğim sanat anlayışı da toplumsal ya da pragmatik öğelerdense sanatçının özüne inen ve bu öz üzerinden ilerleyen bir duruş zaten. Teknik detaylardan bahsetmek gerekirse benim için herhangi bir tasarım formunu dil öğeleriyle birleştirmek çok önemli. Özellikle son işlerimde canvas üzeri boya ile el yazısı tipografi popüler bir çift oldu. El yazısı her ne kadar doğal ve içgüdüsel bir şey olsa da aslında onu çarpıtarak, yer aldığı içeriği değiştirerek karşı bir düzen hazırlamak hoşuma gidiyor. Yazının formu bozuldukça kullandığım metin de asıl anlamından uzaklaşmış oluyor. Sözcüklerin anlamı tipografiyle yeniden şekilleniyor. Bilinen bir şeyden bir bilinmeyen çıkmış oluyor. Bu çalışma metodu her anlamda ilham verici bir durum. 80’lerin başında Neville Brody direktörlüğünde yaratılan The Face dergisinin çığır açmasına da bu sebep oluyor. Alışagelmiş içerik dışında kullanılan işaretler ve semboller bambaşka bir anlam yaratıyor. McLuhan boşuna üstüne basa basa söylememiş --Medium is indeed the message. Klok için tasarladığım proje de dil çılgınlığından nasibini almış durumda. El yazısı tipografi 3 farklı yüzey üzerinde karşınıza çıkıyor. Bu üç farklı yüzey üzerindeki metinler aslında bir bütünün parçası, daha doğrusu bir şiirin. ‘‘Dream for nothing/ Tear is on/ Long way to broken home’’. Şiir analizlerine her ne kadar inanmasam da ne için yaşadığımızı ve nereye nasıl varacağımızı merak ediyorum diyebilirim. Ben de ebediyete uğurlanacak her insan gibi yaşam ve ölüm kavramlarını sorguluyorum.

47


TAS Merve Kahraman Wons Mous Elçin Sümer Aslında Sadece Bir Oyun


ALICE, WHY DID YOU LEAVE WONDERLAND? M E RV E K A H RA M A N RÖPORTAJ İDİL ÇETİN FOTOĞRAF EMİN YÜKSEL


Merve Kahraman

1987 doğumlu Merve Kahraman, liseden sonra genetik mühendisliği okumak için Amerika’ya gidiyor. Ardından Boğaziçi Üniversitesi’ne transfer oluyor fakat bir sene sonunda yapmak istediği şeyin bu olmadığına karar veriyor ve Milano’ya “Instituto Europeo di Design”da iç mimari okumaya gidiyor. Okulu bitirdikten sonra iki sene boyunca İstanbul ve New York’ta çeşitli mimari stüdyolarda çalışıyor. Mobilya ve ürün tasarımından çok zevk aldığını anlıyor ve Londra’ya gidip “Central Saint Martins College of Art and Design”da endüstriyel tasarıma yoğunlaşıyor. Okulunu takiben Norman&Foster, Tom Dixon, Tord Boontje gibi birçok stüdyoda çalışma imkanı bulan Kahraman bir sene önce de Londra’da kendi ofisini kuruyor. 4 ay önce İstanbul macerası tekrar başlıyor ve hayal gücünü zorlayan tasarım ürünleriyle hepimizi başka diyarlara götürüyor.

Klişe bir soru ile başlayalım; nasıl karar verdin tasarımcı olmaya? Aslında çocukken böyle bir hayalim yoktu. Amerika’da genetik mühendisliği okurken birden vazgeçtim ve İtalya’ya taşınıp iç mimarlık okumaya başladım. Ardından iki sene boyunca İstanbul ve New York’ta çeşitli mimari stüdyolarda çalıştım. Çalışırken işin tasarım kısmını çok sevdim ve Londra’ya gidip Central Saint Martins’de endüstriyel tasarım yüksek lisansı yaptım. Nelerden ilham alırsın? Hayal gücüm, bulunduğum yer, okuduğum kitaplar, dinlediğim müzikler, yeni tanıştığım insanlar, seyahatler. Haliyle modumla birlikte ilham kaynaklarım da değişebiliyor. Özellikle seyahat ederken, uçakta çok üretici olurum. Gün içinde aklımıza birçok fikir gelir. Bence önemli olan fikirlerin üstünde geçirdiğimiz zaman ve onları gerçekleştirebilme sürecinde verdiğimiz çaba. David Lynch’in söylediği gibi; “Küçük balığı yakalamak isterseniz, sığ suda kalabilirsiniz. Ama büyük balığı yakalamak isterseniz daha derine inmelisiniz. Derinde balıklar daha güçlü ve daha saftır. Daha büyük ve daha soyuttur. Ve çok güzellerdir”. Tasarım felsefen nedir? Kullanıcıların duygusal ve psikolojik açıdan objelere yaklaşımını gözlemlemenin ve analiz etmeye çalışmanın çok önemli olduğunu

düşünüyorum. Tasarladığım her objenin kullanıcıyla kişisel bir bağ oluşturabilmesi için çalışıyorum. İnsan eliyle yapılan objelerin değeri benim için çok yüksek. Bence mükemmel el işçiliğindense ufak tefek kusurlar, ki bu kusurlar aslında bir izdir ve kullanıcının objeyle bir bağ kurması için çok büyük önem taşır, tasarımın sürdürülebilir olmasını sağlar. Bu bağ haricinde değişik malzemeleri keşfetmeyi ve bu malzemeleri farklı konseptlerde kullanmayı çok seviyorum. Kendime asla kural koymuyorum. Tasarımcı olarak kendini nasıl tanımlarsın? Cesur. Türkiye’deki tasarım anlayışını nasıl buluyorsun? Alışılmışın dışında bir bakış açısına sahip olduğun çok net. Türkiye’ye has bir tasarım anlayışının, bu-

lunduğumuz sosyoekonomik yapı içinde oluşması çok mümkün değil. Kendi tasarım kültürümüzü ve felsefemizi yaratmak yerine başka kültürlerden kopya çekmek gibi bir alışkanlık var maalesef. Eğitim sistemi yeni yetişen tasarımcılara toplum psikolojisini ve davranış biçimlerini değerlendirmeyi öğretmekte yetersiz. Ama bütün bunlara rağmen Türkiye’de çok iyi tasarımcılar ve mimarlar olduğuna inanıyorum, çok güçlü bir potansiyelimiz var kullanmak bizim elimizde. Tasarımlara ilk bakışta Alice Harikalar Diyarında’nın bir karesinde gibi hissediyoruz kendimizi. Ana kahramanların kimler? Moduma göre kahramanlar ve hikayeler sürekli yenileniyor. Mitolojik karakterler, lunaparklar ve Tim Burton filmleri bana hep ilham vermiştir.

Bence mükemmel el işçiliğindense ufak tefek kusurlar, ki bu kusurlar aslında bir izdir ve kullanıcının objeyle bir bağ kurması için çok büyük önem taşır, tasarımın sürdürülebilir olmasını sağlar.

53


“Revitalizer” , 24cm x 24cmx 45 cm, metal, wax, high voltage bulb


55

“Malicious” , 33cmx33cmx 78cm, Black matte lacquer finish on wood, gold painted aluminium, brass and black leather upholstery


Sağda:“Hybrid No.1” , Dark chocolate lacquered finish and leather upholstery, W 75cm D 100cm H 150 cm.

Solda:“Hybrid No.2” , 75cm x 90cm x 136cm, Cream lacquered finish and leather upholstery


Bu aralar; terk edilmiş objeler, mekanlar üstünde araştırma ve gözlem yapıyorum. “Yeni objelerde yaşanmışlık duygusunu kullanıcıya nasıl hissettirebiliriz” sorusuna cevap arıyorum.

Mobilya ve hayvanlar arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsun?

iyi bir örnek bence. Aksi halde her şey tek tip olurdu.

Aslında böyle bir ilişki kurmuyorum. Geyik ve tavşan sandalyeyi kendimi eğlendirmek için tasarlamıştım. Herhalde doğayı ve çocukluğumuzu hatırlattıkları için sempati duyuyoruz bu tip tasarımlara, ama sadece “cool” olanlarına.

Tasarımcılığa ilk adım attığın günlerden bugüne değişimi en çok hangi noktalarda hissettin? Geleceğe dair neler söyleyebilirsin?

Genelde nasıl bir profil için tasarlıyorsun? Belirli bir profil için değil kendim için tasarlıyorum. Tasarımlarımdan hoşlanan kullanıcılar genellikle espri anlayışı olan ve zanaata önem veren kişiler oluyor. Sence her tasarımın bir hikayesi olmalı mı? Yoksa ergonomi, fonksiyon, amaca uygunluk mu daha öne çıkmalı? Evet bence her tasarımın bir hikayesi olmalı. Bu aynı zamanda fonksiyonel ve amaca uymayacağı anlamına gelmiyor. Japonların “wabi-sabi” felsefesinden yola çıkarak yaptıkları yalın tasarımlar ve hikayeleri buna çok

Galiba en çok okuldan iş yaşantısına geçişte ve yüksek lisans dönemi boyunca hissettim. Değişim, her zaman kolay olmasa da, bir tasarımcının gelişimi için çok gerekli bir unsur. Gelecek biraz ürkütücü ve genelde planlandığı gibi olmuyor ama dünyanın farklı birkaç noktasında yaşamak ve çeşitli tasarım kültürleri görüp yeni tecrübeler edinmek çok istiyorum. Bu sayımızın konsepti Taş, Kağıt, Makas. Bu üç öge senin için ne ifade ediyor? Hep yenildiğim oyun. Taş doğa, kağıt zeka, makas da zanaat olabilir. Mermeri, Viking şapkasını andıran bir aydınlatmada ya da tavşan kulaklarını

bir berjerde kullanış şekline ve yarattığı etkiye bayıldık. Nasıl ortaya çıkıyor bu ürünler? Sevdiğim karakterleri tasarımlarımla sentezlemeyi seviyorum. Uluslararası tasarımcılardan yakın buldukların var mı?

kendine

Tasarım felsefesini ve hikayelerini çok sevdiğim Tokujin Yoshioka. Son olarak; Merve Kahraman bizi bundan sonra hangi diyarlara götürecek, nasıl hayaller kurduracak? Nişantaşı’nda açtığım ilk showroom/studio’da hem yeni ürünlerimi sergiliyorum hem de iç mimari projeleri üstünde çalışıyorum. Bu aralar; terk edilmiş objeler, mekanlar üstünde araştırma ve gözlem yapıyorum. “Yeni objelerde yaşanmışlık duygusunu kullanıcıya nasıl hissettirebiliriz” sorusuna cevap arıyorum.

57


Cenk Gömlek: Beymen Club Ezgi Gözlük: Wons Mous Bluz: Zeynep Tosun Yelek: Beymen Club


B ula m a dıkları m ı z ı kendı m i z ü re t ebilir m iyi z ? W O N S M O US Bundan 3 sene evvel yolları üniversitede kesişen Cenk Küreli ve Ezgi Lüle’nin markası Wons Mous belki de Türk genç tasarımcıların güneş gözlüğü furyasına olan en sıkı cevabı. Tanıştıkları dönemde endüstriyel tasarım okuyan ikili, ‘‘Ne yapsak, ne tasarlasak?’’ sorularına beraber cevap aramaya başlayınca, güneş gözlüğü fikri beliriyor. Atölyelerinde güneş gözlüğünü takiben çanta, skateboard ve şapka üreten Ezgi ve Cenk sade ve iddialı koleksiyonlarıyla bir bir Selfestate, Building, Midnight Express ve Vakkoroma raflarını fethediyor. Her tanışma hikayesi gözlük tasarlamakla devam etmese de bizimkilerin uzun bir süre daha güneşten uzak duracağı, buna karşılık Graz Mulcahy, Retrosuperfuture ve Chronicles of Never gibi ilham aldıkları markalarla birlikte anılmaya başlanacakları kesin. FOTOĞRAF BEDİA GÜNAYDIN MODA EDİTORÜ CEREN ÇETİNOĞLU SAÇ TALAT KIVRAK / NO 21 MAKYAJ MERT NAZLIM / KUM AGENCY MODA EDİTÖRÜ ASİSTANI ASLI ŞEN


Cenk Gömlek: Beymen Club Pantolon: Topman Ayakkabı: Grenson / shopigo.com Ezgi

Sağ Sayfa: Cenk

Bluz: Zeynep Tosun

Gömlek: COS

Yelek: Beymen Club

Şapka: Wons Mous

Pantolon: Freak is the New Black Çanta: Wons Mous

Ezgi Bluz: Ece Gözen


Cenk Küreli, Ezgi Lüle

RÖPORTAJ MÜGE TÜZER Bir süredir güneş gözlüğü yapıyorsunuz güneşle aranız nasıl? Cenk: Benim güneşle hiç aram yok. Ezgi: Ben çok seviyorum aslında ama bu işe başladığımızdan beri pek de güneşe çıkma fırsatımız olmadı.

Cenk: Yok, hayır daha ulaşamadık. Ezgi: Cenk biraz fazla mükemmeliyetçi o yüzden hiçbir zaman ulaşamayacak olabiliriz oraya. Cenk: Evet, Ezgi uyumlu olan bense takıntılı.

Gözlük yapıyorsunuz ama kullanacak vaktiniz yok. Neden gözlük peki?

Peki ulaştınız diyelim ki mükemmel gözlüğe kimin için olsun isterdiniz?

Ezgi: Güneş gözlüğü en sevdiğimiz aksesuar. Bir şeyler yapalım diye başladığımızda, yakından takip ettiğimiz markalar var, hakim olduğumuz bir konu neden olmasın diye düşündük. Fakat çok zorlu bir süreçmiş.

Ezgi: Vincent Gallo belki.

Neydi zor olan? Ezgi: Türkiye’de malzeme temini çok zor. Asetat materyali bulunamıyor mesela. Daha doğrusu bulunuyor da kalitelisi yok. Hatta asetat bir yana, Türkiye’de güneş gözlüğü üretimi yok. Metal çerçeve üretimi var sadece. Mazzucchelli asetat için Japonya Fransa, İtalya gibi ülkelere gitmek gerekiyor. Siz nasıl yapıyorsunuz? Cenk: Biz de ahşap ve taş kullanıyoruz o yüzden. Bütün materyallerimizi buradan buluyoruz. Camlar İtalya’dan geliyor bir tek. Başka bir zorluk da ar-ge oldu bizim için. 1.5 yıl istediğimiz sonuca ulaşamadık. Malzemeleri nasıl temin edeceğiz, ne kullanacağız karar vermek kolay değil. Hayalinizdeki mükemmel tasarıma ulaşabildiniz mi peki?

Gözlük sizce gizleyen bir maske mi tamamlayan bir aksesuar mı? Ezgi: İhtiyaç olarak kullanılmadığı doğru ama maske de diyemem. Cenk: Lüks tüketim ürünü olduğu için aksesuar olarak nitelendirebiliriz. Saat gibi bir şey. Özel bir saat, zaman dışında her şeyi göstermek için kullanılabilir. Fonksiyonu, taşıdığı anlamın yanında sönük kalıyor. Cenk: Retrosuperfuture bu söylediğin durumun başarılı bir örneği. Marka olarak gözlüğün fonksiyonundan yana takıyor olmanın getirdiği anlam öne çıkıyor. Aklıma Ray-Ban’in ‘‘Never hide’’ kampanyası geliyor. Adamlar asla saklanma diyorlar. Güneş gözlüğü takmak, kendini ve ifadelerini saklamak değil mi? Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Ezgi: Tartışmaya açık bir kampanya o. Benim bildiğim kadarıyla, o kadar çok sahte

Ray-Ban gözlük var ki piyasada, sanki kampanya müdavimlerine senin gözlüğün gerçek; asla saklama, gözlüğünü ortaya koy diye sesleniyor. Kaygılarınızdan bahsedelim? Cenk: Göz aşinalığı olmayan farklı bir şey koymak istiyoruz ortaya. Tek kaygımız bu. Bir alametifarikanız var mı? Alametifarikalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Ezgi: Kullandığımız materyaller alametifarikamız diyebiliriz. Her sezon yeni materyaller yaratmaya çalışıyoruz Ama alametifarikalara o kadar da inanmıyoruz. İlla çok farklı ve uç bir şey yapalım o da bizi biz yapsın düşüncesi saçma geliyor. Biraz da diğer ürünlerden bahsedelim, başka neler var? Cenk: İşte şimdi şapka, çanta ve skateboard yapmaya başladık.

Kullandığımız materyaller alametifarikamız diyebiliriz. Her sezon yeni materyaller yaratmaya çalışıyoruz

61


Vakkorama’ya özel bir şapka koleksiyonu hazırladık en son. Selfestate için de önümüzdeki ay reyonda yerini alacak ufak bir şapka, çanta ve deri skateboard koleksiyonumuz var.

önümüzdeki ay reyonda yerini alacak ufak bir şapka, çanta ve deri skateboard koleksiyonumuz var. E sizin için hazırladığımız gözlükler var bir de! Bahsetmeyelim mi yoksa ondan gizemli kalsın.

Zor olmadı mı bu geçiş? Cenk: Güneş gözlüğü daha çok yaza hitap eden bir ürün. Kışın da bir şeyler yapmak adına çıktık yola. (Ezgi’ye dönerek) Sen de bir şeyler söylesene, biraz su koy istersen... (gülüyoruz tabii ki de) Ezgi: Tek ürün olsun istemedik başka şeylerle beraber geniş bir ürün gamı olmasını tercih ettik. En başından beri böyle istiyorduk. O yüzden Wons Mous Eyewear değil de Wons Mous oldu marka. Hazır bahsi açılmışken şu ismi bir tartışabilir miyiz nedir bu olay? Cenk: Hiçbir anlamı yok. Kulağa hoş gelen ama biraz da merak uyduran bir şey olsun diye seçtik. Bir anlamı olmaması hoşumuza gidiyor sanırım. Her şeyin bir anlamı olması gerekmiyor. Siz nasıl buldunuz Klok’u? Aman hiç sormayın. Diğer ürünler konusuna geri dönelim. Ezgi: Vakkorama’ya özel bir şapka koleksiyonu hazırladık en son. Selfestate için de

Kalsın kalsın. Peki skateboard üretimi nasıl bir şey, baya fonksiyonu olan bir şey yapıyorsun. Sizin bir alakanız var mı kaykayla? Cenk: Yok hayır, hiç alakamız yok ve bir anda başladık. Kaykayı da diğer şeyler gibi yapıyorsun; zaten biz kendisini yapmıyoruz, deri kullanarak üzerine tasarım yapmış oluyoruz. Farklı bir şey ortaya çıkıyor ama, özel bir tasarım. Ezgi: Özel olan yanı şu; senelerdir İstanbul’da alışveriş yapıyoruz, bir sürü şeyi bulamıyoruz. Artık burada bulamadıklarımızı kendimiz üretebilir miyiz diye bakıyoruz. Sağ olun valla. Şikayet edecek olsanız ne hakkında etmek isterdiniz? Cenk: Beğendirmek istemediğin insanlara beğendirmek zorunda kalıyorsun markanı. Bundan şikayet edebiliriz. Mesela? Cenk: ‘‘Ben bunun üstüne oturdum kırıldı’’cılar! Hassas ürünler yaptığımızı özellikle

vurguluyoruz. Plastik değil bir şey değil. Ahşap gözlüğün üstüne oturursan kırılması çok doğal. Bazen böyle açıklamalar yanlış anlaşılıyor. Tasarımcı snopluğu deyip laf ediliyor. (Bu çocuklar hiç snop değil!) Nereden geliyor bu snopluk? Cenk: Ben bunun kısırdöngü olduğuna inanıyorum. Piyasaya ilk girişte herkes yeni gelene çok önyargılı yaklaşıyor. O muamelenin üzerine kişide bir takmama, kendi doğrusuna inanma durumu gelişiyor. E bu özellikler de snopluğun reçetesi. Bir bakıyorsunuz snop olmuşsunuz. Sizi snop gören insanlar da tüm tasarımcıların doğuştan ve kesinlikle snop olduğunu varsayıp, piyasaya katılan diğer taze tasarımcılara da kaba ve önyargılı yaklaşıyor. Bu da yeni snop tasarımcılar doğuruyor.


63

Elbise: Vakkorama Şapka ve Çanta: Wons Mous


Elçin Sümer

HUZURU HEYKELLEsTıRDıgıME INANIYORUM Tekstilci bir anne babanın çocuğu olan Elçin Sümer’in sayfalarımıza taşınan yolculuğu Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde heykel ve iç mimarlık okumasıyla başlamış. Tekstil ve mimarlık alanlarını da denemesine rağmen mekanlar ya da kıyafetlerden çok içinde yaşanabilecek heykeller yaratmak isteği ağır basmış Sümer’de. Tepeden tırnağa her şeyi elleriyle oluşturabileceği, hem kendisinin hem de başkalarının yararlanabileceği ortak bir atölye arayışıyla Sumahan’ın girişinde yer alan Academie Leon’u açmış 1 sene önce. Bir yandan heykel yaparak ders veren bir yandan da ‘‘Taşınabilir Heykel’’ adı altında takı koleksiyonu oluşturan Sümer tüm içtenliğiyle karşınızda.

RÖPORTAJ MÜGE TÜZER FOTOĞRAF CAN KÖPROĞLU Nasıl başladı ‘’taşınabilir heykel’’ hikayesi? Okulda başladı diyebilirim. Üniversitede bir sürü farklı atölye vardı ve bu atölyelerin içinden kendimi en çok ait hissettiğim yer takı atölyesiydi. Neden takı atölyesi? Takılar sayesinde hissettiğim bir duyguyu üzerimde taşıyabiliyordum çünkü. Farklı tasarımlara farklı duygu ve hareketleri katarak hepsine farklı bir kimlik verebiliyordum. Her parça benden çıkıp yine benim üzerimde yer alabiliyordu. Bu his baktım çok hoşuma gidiyor, mücevherler ve kadınların hayatındaki yerleri üzerine tarihi ve derin bir araştırmaya giriştim. Vikinglerden günümüze taşınabilir objeleri ve onların etrafında gelişen ritüelleri inceledim. Hepsi birbirinden özel ve baştan çıkarıcıydı. Ben de zaten heykelci oluyorum neden taşınabilir heykeller yapmayayım dedim. Heykel ve takı tasarımı farklı disiplinler. İkisini birleştirmeyi laubalilik gibi görenler olacaktır elbet. Ne düşünüyorsun bu konuda? Aslında ben tam takı tasarımcısıyım ya da mücevherciyim diyemem. İkisinin arasındaki farkı bilmiyorum galiba…

Kemer de kravat iğnesi de kol düğmesi de takı. Taşınabilir her aksesuar bir takı yani. Mücevher ise değerli taşlarla bezenmiş değerli takılara verilen isim. Bense kendimi heykeltıraş olarak görüyorum. Kişilerin yarattığı hislerden yola çıkarak o kişiler için heykeller yaratan bir heykeltıraş. Öyle ki, yaptığım bir yüzüğü dev bir heykel haline getirip bir galeriye koyduğumda da herhangi bir heykel okuyucu yarattığım şeyin spesifik bir kişiye ait olduğunu bilebilsin. Bu yüzden de soruna cevap olarak laubalilik olarak görmüyorum. Çünkü aslında heykel ve takı tasarımını birleştirmiş olmuyorum, ben hala heykeltıraşım. Evet, yaptıklarım takı ya da mücevher olarak takılabilir ama onlar benim için heykel. Form hesaplamaları tamamıyla sanat üzerinden yapılmış asla bir ikincisi olmayan heykeller. Yapabilecek olsa hangi hissi heykelleştirmek isterdin? Ya da yaptın mı çoktan?

Huzuru heykelleştirdiğime inanıyorum. Kişiden kişiye göre değişen kavramsal bir inanç bu tabii ama bence ben yaptım. Ama, ama. Ama? Ama alanın, takanın hissetmesine bağlı dediğim gibi. O yüzden onlara sormak lazım. Onlar hissedebiliyorlarsa yapmışımdır. Takılarımdan birini platin saçlı bir sosyete güzelinin üstünde görmek istemem gibi düşünceler geçiyor mu hiç aklından? Kesinlikle. Biraz daha açmak ister misin? Bilmem kaç bin dolarlık siparişleri herkese çatır çatır yapan bir tasarımcı olmak istemiyorum. Ruhlarını içimde hissedebildiğim insanlara tasarım yapmak istiyorum. Eğer platin saçlı bir sosyete güzelininkini de hissedip ya-

Yaptıklarım mücevher olarak takılabilir ama onlar benim için heykel. Form hesaplamaları tamamıyla sanat üzerinden yapılmış asla bir ikincisi olmayan heykeller.

65


Yüzükler, Mumdan oyma; metal döküm, Gümüş ve bronz, değerli ve yarı değerli taşlar.


“Sudan Karaya”,Çamur ile tasarım; mermerit patine/ metal patine, 2007


Her zihin yaratıcı bir güdüye sahip olabilecek kapasitede, tetiklendikleri noktalar farklı sadece. Bireysel eğitimle herkesin yaratıcılığa ulaşabileceğine inanıyorum.

pabileceksem tamam. Daha böyle bir durum tecrübe etmedim sadece. Hazır ruh demişken ruhunu besleyen bir proje oldu mu yakınlarda sana ya da bir başkasına ait? Yeni yüzüklerin lansmanından hemen sonra önümüzdeki yaza kadar gerçekleştirmek istediğim bir hayal projem var. Çiftlere özel mücevher tasarımı yapacağım bir proje. Nasıl bir tasarımdan bahsediyoruz? Çiftlerin hem tanışmadan önceki hem de tanışıp hayatlarını birleştirme kararı aldıktan sonraki enerjilerini içinde barından bir tasarım. Geçmişten yola çıkarak yeni kuracakları hayatı içinde bulunduran, hayatlarını birleştirdikleri ritüelde yer almayı hak eden bir tasarım. Heykelcilikle alay ettiğin bir hikaye anlatsana bize, çok ciddi geliyor nedense heykelcilik kulağa. Üniversitede heykel yapımı için elimize ilk kez bir konu verdiklerinde alay ettim sanırım. Deniz kabuğu soyutlaması istemiştiler bizden. Deniz kabuğu da kendi halinde soyut bir şey aslında. Onun bir kez daha so-

yutlanmasını istemek biraz basitleştirmeye geliyordu. Araştırmaları yaparken deniz, kadın, deniz yaratıkları hatta mitoloji etrafında dolaşan bir noktaya geldim. Yaptığım sentez de projede yapılması gerekenden farklı bir noktaya vardı. Projenin beklentisi formdan uzak öz kütleyle ilişkimizi ölçen bir ürün yaratmaktı. Ama benim yaptığım öyle olmadı. Araştırmalarım ve içgüdüm, reel formlardan etkilenen daha çok dişil kimliği ortaya çıkaran bir soyutlama çıkardı benden. Haliyle heykelim eleştirilerin kurbanı oldu. Daha formsuz, kimliksiz bir şey istediler benden. Bir daha yaptım. Nasıl oldu ikincisi? Formun daha da belirginleştiği, cinselliğin daha da öne çıktığı hatta bu sefer çift cinsiyetin de kendini gösterdiği daha bile zengin bir form ortaya çıkardım. Kendimden ödün vermeyi asla planlamıyordum. Beklenen projeden bir adım daha uzaktaydım bu sefer. Gel gör ki, çok beğendiler. Sınıftaki en iyi notu aldı heykelim. Ama aslında onların istediği şeyle uzaktan yakından alakası yoktu. Günün sonunda kendimi heykelcilikle dalga geçiyormuş gibi hissetmiştim açıkçası. İyi bir hikaye bu. Çıkarmamız gereken

bir ana düşüncesi de var sanki. Evet. Sanat eğitimi bu yüzden kişisel olmalı. Herkese verilen ödevden aynı şey beklenmemeli. Ben yaptığım şeyin yanlış olmadığını biliyordum, devam ettim ve onayımı aldım. Peki bir eğitimci olarak sen yeterince saygı duyuyor musun öğrencilerinin kişiliklerine? Elimden gelenin en iyisini yaptığıma inanıyorum. Yaratıcılık aşılanabilir bir şey mi? Ne düşünüyorsun bu konuda bir öğretmen olarak? Her zihin yaratıcı bir güdüye sahip olabilecek kapasitede, tetiklendikleri noktalar farklı sadece. Bireysel eğitimle herkesin yaratıcılığa ulaşabileceğine inanıyorum. Bir de isteklilik. Bir insan atölyemin kapısına kadar gelip ben öğrenmek istiyorum diyorsa o istek doğru müdahaleyle yaratıcılığı da yeşertecektir.

69


SPOR 1. isim Bedeni veya zihni geliştirmek amacıyla kişisel veya toplu olarak gerçekleştirilen, bazı kurallara göre uygulanan hareketlerin tümü

SENIN ICIN NE IFADE EDIYOR?


ASLINDA SADECE BIR OYUN FOTOĞRAF BEDİA GÜNAYDIN MODA EDİTÖRÜ CEREN ÇETİNOĞLU SAÇ TALAT KIVRAK / NO 21 MAKYAJ MERT NAZLIM / KUM AGENCY


ENGIN ATSÜR

Sahaya çıkt ığım anda özümdeki kimliğe bürünme imkanı buluyorum. Bu kimlikte hisler sınırsızlaşıyor; rekabet, huzur, öfke ve sevinç gelebilecekleri en yoğun halinde karşıma çıkıyor.


METIN AKDÜLGER

Her zaman bir öncelik, bir ihtiyaçtı benim için. Sınırları zorlamak, bunu bir düzen ve disiplin içinde yapabilmek çok tatmin edici. O tatmine bağımlıyım galiba.

73


DERYA SENSOY

Bir yaşam biçimi. Güne gözlerimi açarak başlamak asla yeterli değil benim için, mutlaka hareket etmem lazım. Yoğun tempoya ayak uydurmam için şevk, devam etmem için enerji kaynağı!


DAMLA ÇAKIROGLU

75

Limitsizliğin tanımı bu belki de. Yorması ve zorlaması gereken her an daha da yıkılmaz bir güç veriyor. Salt haliyle tutku işi. Öyle bir tutku ki seni hırsınla tekilleştirmiyor, takımlaştırıyor. Paylaşarak aile formunun başka bir halini, çok da güzel bir halini benimsetiyor. Ruhumu bu tutkuya borçluyum ve bunu çok seviyorum.


ÖZGE ÖZPIRINÇCI

Yürümeyi öğrenmeden önce koşmayı başlayan bir çocuktum ben. Su, yemek kadar hayati bir şeydi kıpırdamak benim için. Uğraştığım bütün spor dalları beni aynı noktaya getirdi; hareket edebilmenin verdiği özgürlük ve sırtımdan akan ter damlalarının yaşattığı gerçeklik. Sokakta oynayan son nesil olarak sesleniyorum; hareket edin!


SALIH UÇAN

77

Hep futbolcu olmak, topun peşinden koşmak; hayatımı bu şekilde kazanmak istedim. Şu an hayalimi yaşıyorum ve profesyonel mesleğim koşarken hissettiğim azmin, kalabalığın ve bedensel bütünlüğün sadece küçük bir parçası.


KAGIT Papier Atelier Erbil Sivaslıoğlu Dergicilik Aşkı


PAPIER ATELIER T羹rker Akman & Deniz Y覺lmaz


Deniz Yılmaz & Türker Akman

anythıng w ıth pa p er Küçük zevklerin enteresan projelere dönüştüğünü görmek Deniz Yılmaz ve Türker Akman sayesinde hala mümkün. Kendi evlerinde kurdukları küçük atölyelerinde kağıttan yaptıkları maketlerle yüzümüzü güldüren çift hayalinizdeki her karaktere beden verebiliyor. Yaratım süreçlerini biraz da meditasyona benzeten Türker Akman acaba huzura kavuşmanın anahtarı bu maketler mi düşündürüyor. Bu yaşa kadar neden maket yapmadığınızı sorgular gibi hissederseniz Papier Atelier’nin kapısını çalıp işe girişebilirsiniz. Eğer yeterince sabırlı iseniz... Yok değilseniz, işi erbaplarına bırakıp kendinize bir maket de hediye edebilirsiniz.

RÖPORTAJ MERT GÜMREN FOTOĞRAF CAN KÖROĞLU

Papier Atelier nasıl başladı? Hobi olarak mı yoksa iş olarak mı başladınız? Türker: 2-2.5 yıl önce başladı. Deniz izlediğimiz bir filmdeki karakterden etkilenmiş “masamda bir oyuncağı olsa ne güzel olur” demişti. O yüzden ben de sürpriz olarak o karakterin kağıttan heykelini yaptım. Sonra da suluboya resmini yaptığımız bir karakterin heykelini yaptık birlikte. Heykeli görenlerden iyi tepkiler aldık. Bunun üzerine sipariş almaya başladık. Bu şekilde insanlar sevdiklerinin aile dostlarının heykellerini yaptırmaya başladılar. Daha sonra biz de kendimizi geliştirdik, karakterleri ilerlettik, yeni koleksiyonlar yapmaya başladık. Deniz: Aslında aklımızda para kazanmak yoktu. İnsanlar beğendi ve “Neden o zaman insanlara yapmıyoruz” dedik ve böyle gelişti. Çok organik olarak ilerledi. Oturup hiç plan yapmadık. Birbirinize özel günlerde kağıt heykel hediye ediyor musunuz? Deniz: Bir kere öyle bir şey oldu, doğum günümde Türker bana Venüs heykeli yapmıştı. Kendi heykelinizi yapacak mısınız? Deniz: Genelde böyle sorular çok sık geliyor, öyle bir şey var kafamızda ama henüz yapmadık. Çok sabırlısınız yani. Deniz: Ben çok sabırlı değilim. O yüzden bazen kaytardığım oluyor, ya da daha çok boya kısmını yapıyorum. Türker oturup saatlerce kağıdı kesmekle ilgilenebilir, o sabır

konusunda daha iyi. Kağıt heykel sergisi açmayı planlıyorsunuz. Bu sergiden biraz bahsedebilir misin? Sergide nasıl işler olacak? Bir illüstratörün ya da ressamın yaptığı işleri modelleyecek misiniz, yoksa karakterleri de kendiniz mi yaratacaksınız?

tasına geldiğinizde “yeter artık” deyip yırttığınız oldu mu? Türker: Hiç olmadı aslında, kağıt heykel yapmak benim açımdan rahatlatan bir şey. Genelde heykel yaparken stres atıyorum. Sadece son yaptığım bir heykel tahmin ettiğimden çok küçük oldu, o biraz zorlamıştı.

Türker: Sergi metin yazıları ve konsepti de bize ait olan, bizim hayalimizdeki karakterlerin yer aldığı bir sergi olacak. Şu anki konusu “ikilemler” üzerine.

Deniz: Benim sıkılıp yapmayı bıraktığım oldu, ama hiç yırtmadım.

Her heykelin bir hikayesi var galiba…

Türker: 250 gram katmansız Schoeller kağıdı kullanıyoruz. Katmansız olması gerekiyor, çünkü katmanlı olduğu zaman katmanlar açılıyor. Aynı zamanda Schoeller boyayı daha kolay tutuyor. Eskiden suluboya kağıdı kullanıyorduk, fakat kalın ve dokulu olduğu için boyayı istediğimiz gibi uygulamak zor oluyordu. Boya olarak da akrilik kullanıyoruz, daha parlak ve tutucu özelliği var. O da heykelin ayakta durmasına yardımcı oluyor. Bazı modellerde üzerine yağlıboya kullanıyoruz, daha akışkan bir görüntü istediğimizde.

Deniz: Evet. Bir tanesinin hikayesini anlatabilir misiniz? Deniz: Mesela balıkçı bir dede yapmıştık, o benim rüyamda gördüğüm bir şeydi. Rüyamda bir adam gördüm, iskelede duruyor ve oltasını denize atıyor. Oltasının ucuna bir şarap şişesi takılıyor, ve şişenin içinde balık var. Çok yaşlı bir adamdı, hatta biraz “The Old Man and the Sea” romanındaki karakter gibi bir balıkçıydı. Böyle bir rüya gördükten sonra bu adamı heykele dönüştürelim dedik ve onu yaptık. En özel heykellerden biri bizim için. Bu atölyenin geleceği en son nokta nedir? Türker: Şu anda hedeflediğimiz son nokta çok sevdiğimiz bir galerinin koleksiyonunda yer almak. Bir kağıt heykeli yapmanın 10-20 saat sürdüğünü söylediniz. Hiç heykelin or-

Kağıt heykeli yaparken malzeme olarak ne kullanıyorsun.

Sergi metin yazıları ve konsepti de bize ait olan, bizim hayalimizdeki karakterlerin yer aldığı bir sergi olacak

81


“Selfie”, Schoeller kağıt üzerine akrilik boya , 10x10x30 cm, 2013

“#occupy”, Schoeller Kağıt üzerine akrilik boya, 25x25x33 cm, Haziran 2013

Heykel yaparken neler dinlersiniz genelde? Türker: Genelde plaklardan dinliyoruz, klasik müzik caz müzik o tip şeyler. Amaç sakinleşmek genel olarak. Bir nevi meditasyon gibi. Herkes kağıttan heykel yapabilir mi? Çok fazla el becerisi gerektiriyor sanki. Türker: Kesme yapıştırma kısmını herkes yapabilir ama tasarım kısmını herkes yapamaz, çünkü bilgisayarda o programı kullanmayı bilmen gerekiyor. Bizim yaptığımız seviyede bir heykeli tasarlayıp, modelleyip hayata geçirmek altyapı isteyen bir şey. Bilgisayar programı kullanılıyor, onunla modellenip onunla açılıyor. Çok teknik bir seviyede baskı alınıyor. Ama onun dışında farklı tekniklerle tabi ki evde de yapabilirsiniz. Deniz: Aslında herkes yapabilir, el becerisinden çok sabırla alakalı. Bizim yaptığımız atölyeye katılırsan heykelin tasarım aşamasını değil de üretim aşamasını öğreniyorsun. Ama tek başına yapmak istediğinde işler biraz daha zorlaşıyor. İşin içine tasarım giriyor. Diğer kısımlar biraz daha kolay, atölyeye gelen insanlar rahatlıkla yapabilir. Sabırlı olmak şart tabii. Kağıttan heykeller genelde süs amaçlı olarak kullanılıyor, acaba bunları daha kullanılabilir ve fonksiyonel bir hale getirmek mümkün mü? Türker: Aydınlatmada kullanılabiliyor, abajur yapımında. Çünkü içine ışık tuttuğunda bir geçirgenliği var, hem de birleştiği noktalardan ışık çıkabiliyor. Onun dışında farklı teknikle yapılan oturma elemanları var. Kağıttan giysi olarak kullanılabiliyor. Kağıttan heykel yapmanın origamiden farkı nedir? Türker: Origamide tek kağıt kullanılarak ve sadece katlanarak yapılıyor. Origami tekniği

83


Solda:“İlhan Erşahin”, Schoeller Kağıt üzerine akrilik ve sprey boya, 9x9x26 cm, 2013 Sağda:“Mademoiselle Coco Chanel”, Schoeller Kağıt üzerine akrilik boya, 10x10x28 cm, 2012


Woody Allen’ın kağıt heykelini yaptık o çok sevildi. Onun dışında aklıma gelen Mademoiselle Coco Chanel, ve Hagi var.

kağıdın kendi formunu koruyarak ve katlayarak ayağa kaldırılması, bizimkisi tamamen 3 boyutlu forma getirilmesi. Bizimkisi bir kabuk oluşturuyor. Origamide ise iç içe katlanarak farklı bir yapı meydana geliyor. İlhan Erşahin’in heykelini yapmışsınız. Nasıl oldu? Kağıttan heykelini yaptığınız başka ünlüler var mı? Türker: Evet New York’a gittiğimizde ona bir hediye vermek istedik. Haberleşip barında buluştuk ve orada kendisine bir sürpriz yapmak istedik. Aynı heykelden bir tane de bizde var. Deniz: Woody Allen’ın kağıt heykelini yaptık o çok sevildi. Onun dışında aklıma gelen Mademoiselle Coco Chanel, ve Hagi var. Kağıttan uçak yaptınız mı hiç? (Gülüşmeler) Yapmadık aslında, ama yapsak da ağırlıktan dolayı uçmaz. Kağıttan heykellerin ayakta durmasını sağlamak zor değil mi? Türker: Evet bu olay çok önemli, Zaten doğal postüründe ayakta durabilen bir insan ya da hayvanı heykelleştirdiğinizde, ayakta durma konusunda pek sorun çıkmıyor -eğer kafasını vs. gereğinden büyük yapmadığınız

sürece. Bazen ayakta duramayan heykellere ufak objeler ekliyoruz, kravat vs.

Kağıttan heykel yaptırmak ya da satın almak isteyenler size nasıl ulaşabilirler?

İşi yaparken görev dağılımınız nasıl oluyor?

Deniz: Bize mail yoluyla ya da web sitesinden ulaşabilirler. Hiçbir yerde satış yapmıyoruz daha çok birebir kişiye özel oluyor heykeller. O da şu şekilde ilerliyor. Öncelikle ne istediklerini söylüyorlar, biz eskizini çiziyoruz, onun üzerinden konuşuluyor. Daha sonra eskizi tasarım kısmına geçiyor Türker, ve onu üç boyutlu olarak tasarlıyor. Daha sonra ne giydiği nasıl durduğu ya da nasıl bir ortam içinde olacağının iyi bir şekilde anlatılması gerekiyor, ki biz de onun kolaylıkla kağıt heykelini yapabilelim. O şekilde ilerliyor, birebir sürekli konuşarak. O sırada karşındaki insanı da tanımış oluyorsun ve bir bağ oluşuyor aranda. Hiç tanımadığın bir insanı değil de tanıdığın bir insanın heykelini yapıyormuşsun gibi oluyor.

Deniz: Eskize birlikte karar veriyoruz. Kimin ya da neyin modeli yapılacak, hangi renkler kullanılacak, aksesuarlar ne olacak, nasıl duracak diye. Onun metin kısımlarını ben yazıyorum, sosyal medya kısmıyla ben ilgileniyorum. Türker tamamen tasarımı kendi yapıyor bilgisayar üzerinde. Daha sonra onun çıktısını alıp birlikte kesiyoruz. Kesip yapıştırıp boyuyoruz, heykeller hazır oluyor. Çok büyük bir kağıt heykel yapmayı düşünüyor musunuz? Türker: Yapmayı isteriz tabii. Çok büyük bir heykel yapabiliriz fakat onun desteksiz ayakta durmasını sağlamak zor. Dört ayaklı olursa daha kolay olur. Kağıttan heykelin kalıcı olmaması sizi üzüyor mu? Deniz: Aslında kalıcı bence, yaşadığın sürece ona sahipsin. Ona iyi bakmak sana kalmış bir şey. Saklayarak onu değerli kılıyorsun, özel bir duygu aslında.

Türker: Kendi kağıt heykelini yaptırmak isteyen biri mümkün olduğu kadar karakteristik ve çok fotoğraf göndermeli. Özel bir duruşu varsa mesela onu göstermeli. Mesela “The Cat with the Boy”’da heykeli yaparken, kişinin lisede çektirdiği bir fotoğraftaki duruşunu kullandık. Onun dışında özel bir eşyası ya da giysisi varsa onu kullanabilir.

85


Gรถmlek: Emre ErdemoฤŸlu


BIYONIK ADAM tasarımcı,mühendis

ERBIL SIVASLIOGLU FOTOĞRAF BEDİA GÜNAYDIN MODA EDİTORÜ CEREN ÇETİNOĞLU SAÇ TALAT KIVRAK / NO 21 MAKYAJ MERT NAZLIM / KUM AGENCY


Gรถmlek: COS


Erbil Sivaslıoğlu

ummadıgın yerden zevk cıkar Erbil’in evine girdiğin andan itibaren ne kadar yaratıcı bir güçle karşı karşıya olduğunu anlıyorsun. Ayakkabılarını çıkarırken arkadaşı Yiğit Kuyulu’nun atölyesinde sıfırdan yapmış olduğu bisikletini fark ediyorsun. Kapısının arkasında serigrafi tekniğiyle bastığı Osmanlı figürleri var. Salona girdiğinde kitapları fark ediyorsun. TOKİ konutları kadar uzun ve sık kitap yığınları kaplıyor Erbil’in salonunu, eş-kurucusu olduğu BookSerf adındaki kitap paylaşım sitesi için fotoğrafları çekilip siteye eklenecek kitaplar. Üstünde maket bir uçak olan kitabı eline alıyorsun, Erbil BookSerf olarak düzenledikleri Genco Gülan sergisinin işlerinden biri olduğunu söylüyor. Masanın üzerindeyse Asmalımescit’deki Bitti Gitti şirketinin atölyesinde insanlara kullanmasını öğrettiği ve kendi tasarladığı “pinhole” kameralar ve Erbil’in kurduğu yolculuk paylaşım platformu Yan Koltuklar için çizimler ve notlar var. Telefon çalıyor, kurucusu olduğu başka bir uygulama olan Street Art İstanbul için Arjantin’den gelen bir sokak sanatçısıyla yarın sabah Pendik’de terk edilmiş bir fabrikada sprey boya yapmak için sözleşiyorlar. Uzun konuşmalarımızın sonunda beni en çok şaşırtan şey 25 yaşında birisinin bu kadar fazla şey yaratmış olması değil ama. Asıl süpriz, kendine ve dünyaya olan sonsuz güveni, ve zamanın paradan çok daha fazla harcandığı bir çağda hayatının her dakikasını anlamlı kılması.

RÖPORTAJ MERT GÜMREN

K

endin için bir aplikasyon yapacak mısın? “Erbil app” mesela…

(Gülüşmeler) Bilmiyorum aslında hiç düşünmemiştim. Neden olmasın tabi, değişik bir şey olur muhtemelen. Hem fiziksel hem de dijitalde çözüm üretmesi bence önemli bir nokta olur. Sloganı ne olur mesela? “Ummadığın yerden zevk çıkar” olabilir sanırım. (gülüşmeler) Projelerinden bahsetmeye başlayalım o zaman, zaten uzun süreceğe benziyor. Aynı anda kaç projeyle uğraşıyorsun? Hepsine aynı eforu sarf ediyor musun yoksa odaklandığın önemli bir kaçı mı var? Bebeğim gibi gördüğüm 6 proje var şu an, bir şekil almış ancak sevgiyle büyümeye devam eden projeler. Henüz embriyo halinde olanların sayısı çok daha fazla, kaza kurşunları, çok inandığım ve heyecanlandığımdan yoğunluğu hiçe sayarak atıldığım minik projelerse cabası. Sadece kendi kurucusu veya tasarımcısı olduğum projelerle değil, inandığım ve ileride daha çok keyif alacağımı düşündüğüm insanların projelerine de epey zaman ayırıyorum. Beyin yorulmaz, sıkılır

diye düşünüyor, bunun avantajını sonuna kadar kullanıyorum. Aynı gün içerisinde farklı projelere yoğunlaşabiliyor olmak benim için büyük bir enerji kaynağı. Kişisel siteni takip edenlerin bilmediği yeni projelerin neler? En son “Yan Koltuklar“ aplikasyonunun çıkacağını biliyoruz. Türkiye’de kullanılabilir bir araç platformu geliştirmek üniversite yıllarımdan beri çok istediğim bir konuydu. Güvenliği, kullanılabilirliği, hissiyatı ve paylaşım algısını üst seviyede tutan bir platform için son altı ayı aşkın 8 kişilik bir ekiple çalışıyoruz. Bu hafta uygulamamız da AppStore’a çıktı. İlk olarak Koç Üniversitesinde kullanıma başlanıyor. Daha sonra da firma, kurum veya üniversitelere özel bir sistem olarak yolculuk paylaşımını olabildiğince güvenli, sosyal ve keyifli hale getirmeye devam edecek. Kullanımı da çok basit, Kendine bir profil oluşturabiliyor, ve yolculuğunu paylaşacağın kişiyi daha yakından tanıyabiliyorsun. Mesela hobilerini ya da yaptığı işleri görebiliyorsun. Böylece yolculuk sırasında muhabbet sıkıntısı da olmuyor. Pinhole Store için de yeni modeller geliyor diye duydum. Yeni

atölyemiz

BittiGitti’de

Özgün

Kılıç’la çılgın bir sürece girdik. İğne deliği kameralar da bundan nasibini alıyor tabi. Uzun zamandır aklımızda olan körüklü kameraları burada üretiyor olacağız. Şimdi son çıkarttığımız kare serisi de var. Bilmeyenler için kısaca anlatayım, Pinhole store el yapımı iğne deliği kamera üreten ve evinizde karanlık odanızı oluşturup fotoğraf basmanıza imkan veren bir proje. Onur Erdemol’un geliştirdiği PinholeStore mobil uygulamasıyla beraber ışık ölçme, görüntünün pozitifini alma özellikleri de beraberinde geliyor. Kendi Pinhole kameramızı evdeki malzemelerle yapabiliyor muyuz? Tabii ki. Bir tane kutu gerek, teneke 89

Pinhole Store el yapımı iğne deliği kamera üreten ve evinizde karanlık odanızı oluşturup fotoğraf basmanıza imkan veren bir proje.


Pinhole Kamera ve Kılıfı, Pinhole Store, Ocak 2012

olabilir, ayakkabı kutusu olabilir. Bir tane ince dikiş iğnesiyle delik açıyorsun ve deliğin olduğu yeri zımparalayıp pürüzsüz bir hale getiriyorsun. İçini tamamen siyaha boyuyor, karanlık bir yerde ışığa duyarlı kağıdı kutunun içine koyup kutuyu ve iğne deliğini kapatıyorsun. Son olarak ortamın ışığına göre iğne deliğini belirli bir süre açık tutup kapatıyor ve sonrasında ışığa duyarlı kağıdı banyo ediyorsun. Kamera yapmak çok basit.

kitap paylaşım sitesi olan BookSerf ise yaklaşık 15 kitaplığın ve 350’nin üzerinde kitabın paylaşıldığı bir platform olarak devam ediyor. Süper kitaplar olmasına özen gösteriyoruz, okumadıklarını koyduğun değil bayıldığın eserleri paylaştığın bir platform. Üzerinde çalıştığımız kitapçılar rehberi var, kitaplık tasarımı var, özgün defterler var, “saykodelikohikayeo” parçalarına ve Türk yazarlar serisi baskılara da devam.

Ne diyorduk, yeni projeler...

Son olarak WePress adlı vatandaş haberciliği platformu üzerinde çalışıyoruz. Wepress, Dubai’den de desteklenen vatandaş haberciliği platformu. Kullanıcılar yeteneklerine göre farklı insanlarla beraber içerik üretebiliyor, çeviriler, fotoğraflar, video veya yazı öncesinde farklı kullanıcılar tarafından eklenip sayfa üzerinden gelir paylaşımı yapabiliyorlar. Önümüzdeki birkaç ay içerisinde ilk versiyonumuz yayınlanacak, hala geliştirme aşamasındayız.

Şu anda bir yandan devam eden Street Art İstanbul aplikasyonu var. İstanbul’daki sokak sanatı eserlerini fotoğraflayıp, artist ve bulunduğu yerle ilgili bilgiyle beraber bir iPhone uygulaması sayesinde dinamik harita üzerinden gösteriyoruz. Sokak sanatçılarıyla röportajlar, video çekimleri, sokak sanatı turları düzenliyoruz. Yakında bina kaplamalı sürprizlerimiz de var. Artık yeni update sayesinde kullanıcılar da gördükleri veya yaptıkları eserleri app içerisinden bize önerebiliyor. Bu app sayesinde İstanbul’daki sokak sanatçılarının anlatıp gösterirken bir sürü sanatçıyla da tanışma fırsatı bulmuş olduk. Bu sırada da Türkiye’de ne kadar geniş bir sokak sanatları tarihi olduğunu ve şu anda da dinamik bir alan olduğunu görüyoruz. Kerem Güneş ile beraber başlattığımız

BittiGitti’den biraz bahsedebilir misin? Yakında Asmalımescit’te açacağınız bir creative workspace olduğunu biliyorum sadece. Asmalımescit’teki yeni çılgın atölye, içinde serigrafi, karanlık oda, kesme biçme dikme boyama, ve dijital işler, kısacası yaptığımız her şey var. Konserler, sergiler, atölyeler.. İlk workshop’u bu hafta yaptık. Daha

Kerem Güneş ile beraber başlattığımız kitap paylaşım sitesi olan BookSerf ise yaklaşık 15 kitaplığın ve 350’nin üzerinde kitabın paylaşıldığı bir platform olarak devam ediyor.


91


Pinhole Kamera ve Developer Kit, Pinhole Store, Ocak 2012


93

Yan Koltuklar, IOS application, Kas覺m 2013 - Nisan 2014


Tshirt: Mavi Gรถmlek: COS ลžort: Bershka


Eğer sıfırdan bir fikri hayata düşük bütçelerle hayata geçirmek istiyorsanız ona yapabileceğiniz en büyük güzellik tasarım, kullanıcı deneyimi ve hissiyatından geçer.

şimdiden çok yoğun ve hızlı bir temposu var. Enstrümandan kitaplara, kinetik heykellerden tasarım objelerine pek çok projeyi buradan yürütüyor olacağız. Özgün Kılıç’la beraber çok keyifli bir tadilat ve dekorasyon sürecine girdik, gelişmeler yakında. Ne zaman endüstri mühendisliğinden tasarıma yönelmeye karar verdin? Çünkü mezun olduktan sonra radikal bir değişiklik yapmak biraz korkutucu olabiliyor. Endüstri mühendisliğini 3. sınıfta Tofaş Fabrika’da yaptığım proje ile tanıdım ve çok sevdim. Ama üç bini aşkın çalışanla hoş sohbet ve süper demli çaylara rağmen mezun olduğumda fabrikada çalışmak istemediğim aşikardı. Son sınıfta Turkcell mobil pazarlama departmanında part time olarak çalıştım, bitirme projemi de Istanbul’daki mobil telefon kullanıcı datasını analiz ederek yaptım. Sonrasında güzel bir teklif ve en iyi proje ödülü. Bu süreç içerisinde kurumsallaşmış organizasyonların hataya ne kadar elverişsiz olduğunu, ve yaratıcılığımın kısıtlandığını fark ettim. Eğer sıfırdan bir fikri hayata düşük bütçelerle hayata geçirmek istiyorsanız da ona yapabileceğiniz en büyük güzellik tasarım, kullanıcı deneyimi ve hissiyatından geçer düşüncesiyle Londra’ya tasarım eğitimi almaya gittim. Döndüğümde hem kendi projelerim hem de bağımsız çalıştığım projeler ile kendimi maddi manevi yeni bir düzen oluşturdum. Piyasada görüp de keşke yapmış olsaydım dediğin şeyler var mı? Var tabii öyle projeler. Keşke bunu yapsaydım gibi kurmuyorum cümleyi ama, bunu kesin bende yapardım diye düşünüyorum. Çünkü keyifli projeleri incelerken eseri anlamaktansa kişiyi anlamaya çalışıyorum. “Keşke bunu ben yapsaydım” değil de, “yaşasın ne güzel proje” derim genelde. Etrafta bu kadar tekrar varken, özgün işler görmek şevk veriyor. Projelerinde hep birlikte çalıştığın birileri var mı? yoksa her projeyi farklı kişilerle mi yapıyorsun? Aslında hepsinde yeni birileri ile daha çalışmaya başlıyoruz diyebilirim. Zaten yaptığın şey yeterince iyiyse o zaman doğru

insanlar geliyor. Street art projesinde ve öncesinde 5 uygulamadır Onur Erdemol ile birlikte çalışıyoruz. Esra Pencereci de sosyal medyamızda yardımcı oluyor. Cape Town’dan Lisa Van Wyk metinleri düzenliyor. Pinhole Store ve BittiGitti projelerinde ise Özgün Kılıç’la beraberiz. Kerem Güneş’leyse müzikten videoya her türlü muzipliklere devam. Genelde bir günün nasıl geçiyor? Çok dinamik ve değişken. Son iki aydır tek değişmeyen şey her gün BittiGitti’ye bir şekilde gidiyor olmam. Daha öncesinde evde yaptığım serigrafi, karanlık oda, sprey, dikiş ve tasarım işlerini ve daha pek çok çılgın yeni ekipmanı buraya taşıyoruz. Onun yanında keyifli toplantılar, yeni proje anlaşmaları, başka ilham verici insanlara destekler, kitap ödünç almaya gelenler güne renk katıyor. Bilgisayar başında yaratıcı süreç sabaha karşı, el işleri öğlen ve sonrasında çok daha üretken oluyor. Konuşmalı sohbetli toplantılarıysa olabildiğince en curcunalı saatlerde aradan çıkartıyorum. Bu kadar proje yapıp üstüne bir de atölyeler veriyorsun. Bu kadar enerjiyi nereden buluyorsun? En büyük enerji kaynağım yaptığım işlerin sonucunu görmek. Benim kurumsal hayattan soğumamın asıl nedeni de buydu. Üniversite hayatım ve yaptığım işlerde fark ettim ki benim ayakta tutan şey (bardağı göstererek) “şunu şuradan şuraya koyayım”, “yeni bir tane bardak yapayım” ya da “sen bardak yapmışsın onu şöyle yapsak daha iyi olur” demek. Bir aksiyon ve onun sonucunun olması. Yani bir şey anlatıyorsan onu dinleyen ve deneyen insanların olması. Bir ürün yapıyorsan, onu yaratıp eleştirerek daha iyi hale getirebilmek. Böyle bir sonucu olan şeylerin olması önemli, uzun vadeli ve tekrar eden şeyleri sevmiyorum. Bir sürü derste uykumun geldiğini hatırlıyorum, işyerinde çalışırken saate baktığım dönemleri hatırlıyorum. Fakat son iki yıldır ne saate bakıp kaç dakika kalmış dedim, ne de bitse de gideyim dedim. Oh ne ala.

95


Dergicilik Aşkı Yazıyoruz, çiziyoruz. Niye yapıyoruz? Bir an geliyor; gördüklerimizi, duyduklarımızı ve hissettiklerimizi paylaşmasak olmuyor. Bu soruyu sorarken dergicilik özünün aslında bir Sait Faik hikayesinde gizli olduğunu anlatıyor Metin Üstündağ bana. İçimizdeki zehri atma durumu belki de. Haritada Bir Nokta hikayesinde var. Öykü anlatıcısı yurtdışından bir yerden geliyor, Ada’ya gidiyor. ‘O kadar boktan ki dünya en sonunda Ada’ya, o güzel insanların yaşadığı yere geldim’ diyor. Kahvede oturuyor; balıkçılar var, balığa gidiyorlar. Bir de, işsiz güçsüz bir adam. Bu da onlarla gidiyor balığa. Geri dönüyorlar. Kasalarla balıkları ayırmaya başlıyorlar ve bu adama balık vermiyorlar. Yazar kızıyor; ‘Ona niye vermiyorsunuz? O da sizinle geldi, balık tuttu, yardım etti.’ Ötekileri de, ‘Bize ne? İhtiyacımız yoktu ki, gelmeseydi.’’ diye cevap veriyor. Buna çok sinirleniyor bizimkisi. ‘Eğer güzel bir dünyada yaşıyorsak, ona da balık vermeniz lazım. O balıklar hepinize yeter, artanları da satarsınız. Ama onun da balıksız kalmaması lazım’ diyor. Bir şey yapamayınca ızdırap haline geliyor bu durum. İşte tam orada diyor. ‘Gittim Ada’daki tütüncüye, bir sarı kağıtlı defter bir de kurşun kalem aldım. Çakıyla kalemi yonttum. Öptüm. Ve yazmaya başladım. Yazmasaydım çıldıracaktım’. Bu artistlik ya da başka bir şey değil. Bu zehir atmak. Bu herhangi bir şeyi paylaşmak.

Hepimizin bir şekilde içindeki zehri atması dileğiyle!

RÖPORTAJLAR MÜGE TÜZER FOTOĞRAF MURAT KAHYA


Near East // Mihda Koray

Çölde kız mı çekeceksin, Beyrut apartmanında styling mi yapacaksın? İngiltere’de Güzel Sanatlar okuduktan sonra 2006’da İstanbul’a dönen Mihda Koray Türk sanat piyasasına, ilk projesi URA’yla giriş yapıyor. 10. İstanbul Bienaliyle hayat bulan URA, uzun süre boyunca disiplinler arası performans ve sergi salonu olarak işliyor. Bu dönemde oldukça ilgi gören alanın bir de güzel fanzini çıkıyor. İşlerin ciddileştiğini fark eden Koray, daha büyük bir yer ve daha doğru bir zaman arayışıyla URA’yı kapatıp galerinin fanzinine sarılıyor. Bir süre fanzinle uğraştıktan sonra ‘‘bunu neden İngilizce basıp yurtdışına da yollamayalım’’ sorusuyla ikinci sayısını merakla beklediğimiz dergisi Near East’in temellerini atmış oluyor. Art direktörlüğünü Olu Odukoya’nın, editörlüğünü de Nadim Samnan’ın yaptığı dergi uzun zamandır buralara dair yapılan en umut verici yayın.

S

ence URA neden yürümedi, zamanın ötesinde bir iş miydi? Şu an yapsaydın mesela?

Zamanın ötesinde demek biraz gıcık bir şey ama şu an yapsaydım büyük bir kurum ya da yatırım arkamda başlıyor olurdum. Maddi gücü olan insanlar bu işten anlıyorlar artık; fuarlara gidip yeni şeyler keşfedip genç sanatçıları destekliyorlar. 2 senede çok şey değişti. Dergi doğru zamanda başladı en azından. Ne diyoruz Near East için, moda dergisi mi? Aslında hayır. Dergi daha çok sanat ve kültür üzerinden ilerliyor. Mesela sanat yazıları Bidoun gibi sadece teorik, akademik ve kültürel içeriği olan dergilerdeki yazılardan farksız. Ek olarak arkasında moda var. Neden? Çünkü moda açısından Orta Doğu denebilecek alanda büyük bir eksiklik var. Kadın ve lüks üzerine yoğunlaşmış Dubai Couture tadında spesifik şirketlerin sponsorluğuyla çıkan dergiler var ama sanatsal basımlar tarafından işlenen bir

moda yüzü yok. Anlayabiliyorum bunu da. Sonuçta çölde kız mı çekeceksin, bir Beyrut apartmanında styling mi yapacaksın; zor bir durum. Çok daha soyut düşünmek lazım. Bu bilinmezi keşfetmek istedim. Nasıl ilerlemeyi düşünüyorsun? Batının doğurduğu büyük tabular var. En basitinden eklektizm. Tom Ford Kızılderili çizmeleri gün ışığına çıkardığında bu hareket hem eklektizm hem de hippilik olarak algılanmıştı. Çünkü eklektizm hippilik olarak görülüyordu. Fakat sözlüğe baktığımızda eklektizmin tamamıyla farklı bir anlamı var. Bu Batıya has bir tabu. Bunun gibi tabuların listesini yaptık dergiye başlarken. Bu tabuların üstüne gideceğiz dedik. Bu tabuların üstüne de Doğu’dan gideceğiz dedik. O nasıl olacak? Versace çekeceğiz. Versace ve onun temsil ettiği hayat etrafında şekillenmiş bir tabuyu işleyeceğiz. Bunu da Nijerya’da çekeceğiz. Bu kadar farklı kültürler arasında bu tabular nasıl gözükecek çok merak ediyoruz. Anlattıklarım sakın kafanda M.I.A’in Arabistan’da çektiği araba videosu gibi bir iş canlandırmasın. Biz çok daha silik bir şekilde işlemek istiyoruz bu tabuları. Gözüne batmayacak sessiz sedasız göndermeler.

Özel bir yaklaşım. Biraz geriye gittiğimizde, basında senin için ‘‘itgirl’’ yakıştırmalarının yer aldığı parçalar var. Dergilere çıkan bir ‘‘itgirl’’ken dergiciliğe soyundun, nasıl hissediyorsun? Basın bazen korkunç olabiliyor. Bana sorarsan dünyanın en saçma terimlerinden olmakla beraber çok farklı insanlar için geçerli ‘‘it-girl’’. Galeri için çalışırken Elle’in sanat kısmında çıkmam için bir teklif gelmişti derken böyle bir durum gelişti. Kendimle çok özdeşleştirmiyorum. Near East olarak sunduğunuz şeyin ait olduğu daha büyük bir resim var mı? Daha yüce bir amaç? Yüce bir amaç var mı, sanmıyorum. Eskiden dergiler aracıydı. Artık internet var. Herkes her şeyi anında öğrenebiliyor. O yüzden bir şey öğretme, bir fikir aşılama gibi bir misyonumuz yok ama kafamızda başka projeler var tabii. Zaten yaptığın dergi kişisel bir çalışma değilse ve özellikle de basıyorsan hep daha büyük projeler oluyor kafanda. Sanat kitapları yapmak, bazı markalarla çalışmak, URA zamanları gibi etkinlik düzenlemek bunlardan bazıları.

99


Near East // Mihda Koray

Sence ulaşılabilir mi yoksa uçuk ve ilham verici mi? Hangisi Near East? İlham verici buluyorum. Ama kendinden bir fikre ya da daha önce ALL’da gördüğün bir çantaya da rastlayabilirsin x karede. Uçuk kaçık olma gibi bir inadımız yok. Dergi geçmiş sayıların genelde çöp olduğu bir iş. Hiç üzülüyor musun ah boşa gidiyor diye? Asla! Ben arşivliyorum dergilerimi. Birkaç tane takip ettiğim dergi vardır onlar hep masamın üstünde durur ve senelerdir okurum, bakarım sayfalarına. Daha çok gösterişli, parlak, kuşe kağıda basılmış güzel fotoğraflarla dolu moda dergileridir bunlar. Kütüphanemde de daha teorik, akademik sanat dergilerine yer ayırırım. İnsanlar da bu şekilde coffee-table content olarak tutuyorlar dergileri herhalde. Sizinki de tutulacak dergilerden mi sence? Biz daha bir sayı yaptık o yüzden şu an bilemem ama tasarım sürecindeyiz ve acaba daha parlak dergi dergi bir tasarıma da gitsek mi diye düşünüyoruz. İçi niş ama sehpanın üzerinde durabilecek dergi havasında bir tasarım. Çünkü ben o hissi, kuşe kağıdı, kullan at sayfaları da seviyorum, tam dergi gibi. Near East’i bir sıfatla betimleyecek olsan? Metaforik derdim..


Ot Dergi // Metin Üstündağ

İnsanın kendi işinin işsizi olması kadar güzel bir şey yok! Metin Üstündağ çok da açıklamaya ihtiyacı olmayan bir karakter. Gırgır, Deli, Öküz, Hayvan, Met-üst gibi dergilerden çıkan karikatürleriyle senelerdir sevenlerini güldürüyor. Son projesi Ot-Dergi ise yeni nesil için edebiyatla mizahı birleştiren önemli bir çalışma. ‘‘Biz profesyonel deli olduğumuz için kendi yaptığımıza şaşırmıyorum da başkalarının da bu işle uğraşması garip gelebiliyor tabii. Siz neden çıkarıyorsunuz dergi?’’ açıklamasıyla söze başlayan Üstündağ’dan alabildiğimiz kadarını burada, kalanlarını da sanki günlük hayatlarımızın her noktasına çoktan işlemişçesine etrafta bulabilirsiniz.

N

e zaman dergi çıkarmaya karar verdiniz?

Çocukken desem? Hep sevdiğim ya da okuduğum kitaplardan bir şeyler derlerdim o zamanlar. Daha sonra Gırgır’da çalışmaya başladım. Genel olarak mizah dergilerinde geçerli olan bir kültür vardır. Eğer yetenekli ve çalışıyorlarsa; okurlar derginin bir parçası olabilir. Ben de bu şekilde giriverdim işe. Sonra Çarşaf, o bu şu çeşitli dergilerde çalıştım. Ama ilk ciddi işim Deli’ydi. İlk bağımsız mizah dergisidir ülkemizin. Sizin gibi kendi kendimize uğraşarak çıkarmıştık. Yayın kurulundaydım ve acaba edebiyatçıları da katsak dergiye nasıl olur diye düşünüyordum. Pek alışılagelmiş bir şey değildi o zamanlar. Mizah dergilerinin bazı özellikleri değişmez, değiştirirsen bozulabilir. Mesela reklam alınmaz, 3. hamur kağıt kullanılır vs. Ama biz salak gibi 1. hamur kağıt kullanarak epey değişiklik yapmıştık zaten, ben de şiir ya da hikaye gibi klasik mizah olmayan bir sürü şeyi deniyordum; başkalarını niye sokmayalım dedim. Bu fikir gerçek oldu, daha sonra

96’da da Öküz oldu. Derken işler ilerledi. Niye edebiyatla istediniz?

mizah

birleşsin

Ben kendimi kültür-sanat dergilerinde yabancı, ayakkabıları çamurlu, oraya ait olmayan bir sokak çocuğu gibi hissediyordum. O dünyaya nasıl girilir bir soruydu benim için. Bir yandan da lekeli adamlar, kadınlar hep daha çekici geliyordu bana. Dostoyevski’yi de, hayat hikayesini okuyunca sevmiştim. Serseri ve idamı bekleyen lekeli bir adam... Bir grup edebiyatçı arkadaşla iddiaya girdik. O oldukça az okunan ve bundan neredeyse gurur duyan kültür-sanat dergileri ve mizahın lekeli, pis dünyası birleşebilir mi diye? Benim de kafa böyle çalışıyor; sen oraya çıkamazsın de, ben onu yapmak istiyorum. Yaptınız da. Yaptım. İlk başta acayip bir listeyle başladım. Kahvede bile birbirleriyle görüşmeyen, sokakta selamlaşmayan sanatçılardan ve edebiyatçılardan oluşan bir liste! Sonra oldu.

Demek ki insanlar da böyle bir platform, yeşil bir alan bekliyorlarmış. Mesela Orhan Pamuk’tan sadece yazı istemiştim, çizdi de. Tek çizdiği dergidir devamlı olarak. Neden, nasıl oldu; yazı beklerken çizim de geldi, herkes aynı fotoğrafta olmayı kabul etti bilmiyorum. Bazen fark etmeden yaptığım iyilikler oluyormuş. Bir karikatürüm, kiminin çok yalnız ve zor zamanına iyi geliyormuş. Böyle bir sebepten ötürü mü acaba? Bir de kadro güzeldi. İyi bir kadro olunca herkes yer almak istiyor herhalde. Ot’un kadrosu da oldukça iyi. Fark ettin mi profesyonel yazar çok az. Amaç hep; neşeyle, arkadaşlarla eğlenmek nasıl desem okul kırmak. Çok acı; yazmayı hep aksi gibi düşünürler. Oysa ki olay neşe üretmek. Benim için en anarşist davranış. Bizim mizah geleneğimiz de budur. Şenlikli muhalefet. Şenlik üretmek diyebilir miyiz dergi çıkarma sebebiniz için o zaman? Kesinlikle. Ateş yaratmak ve deli gibi dönmek.

103


Bir dergi hayatıma ne kadar nüfuz ediyorsa, ben o kadar ilham alabilirim ondan. Ellenmesi ve mıncıklanması gerekiyor.

Eğitimsel bir amacınız var mı? Sunmaya çalıştığınız daha büyük bir resim? Dergi nasıl bir şey biliyor musun? Aşk gibi. Önceden kurgulayamazsın, kurgularsan evlilik olur, öldürürsün. Sonunu bilmemen lazım. Ben de bilmiyorum. En azından şunu şöyleyeyim, Nejat’ın (İşler) hastalanacağını bilmiyordum. Başka bir örnek; birkaç isim var bunlar şahane, mutlaka olmalı diyorsun; aniden birisi çıkıyor, gidişatı bambaşka bir yere çeviriyor. Benim görevim sadece o hareketi görmek ve önünü açmak. Öküz’de yaşadık özellikle bunu. Can Yücel, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ece Ayhan... Ki bunların hiçbirinin birbirini sevmediğini gördüm sonunda! Onlara hem çok güzel iltifat ettik, hem de onlarla irtifa kaydettik. Şöyle, Dağlarca’yı hep arka kapaktan verdik ama öldüğünü sanıyordu o sırada insanlar. Ders kitaplarında şiirleri vardı düşün. İlk defa gençlerden tepki aldı. Kadıköy’de bir kahvede imza istemişler, neye uğradığı şaşırmış. Bu da öyle garip bir sonuç. O yüzden daha büyük bir resim ya da amaç göremiyorum. Biraz futbola benziyor. Ulaşılabilirlik ve ilham vermek aynı anda mümkün mü? Ulaşılmaz olmak iham verici değil ki. Ulaşılabilir olmadan ilham vermek mümkün

değil asıl. Ben ulaşamadığım şeyden nasıl ilham alabilirim? Bu televizyon-dizi seyircisi kafası. Bir dergi hayatıma ne kadar nüfuz ediyorsa, ben o kadar ilham alabilirim ondan. Ellenmesi ve mıncıklanması gerekiyor. En önemlisi de insanileştirilmek gerekiyor. Türkiye’deki her şeyi; kurumları, dergileri, kişileri insanileştirmek gerekiyor. Ulaşılmaz benim en nefret ettiğim şey. Cep telefonunda da var böyle bir program. Ulaşılmaz oluyorsunuz ama sizi arayan numaraları görebiliyorsunuz. Hem beni arasınlar, hem de ben ulaşılmaz olayım. Telefonun mantığına aykırı. Ama anlıyorum seni. Yüksek edebiyat yapan dergilerden bahsediyorsun mesela. Evet. Ulaşamadığı şeyi daha çok övüyor insan, daha ilham verici buluyor. Bu çok Doğu’ya has bir şey değil mi aslında? Leyla ile Mecnun gibi. Hayatımızda o kadar çok ulaşamayacağımız şey var ki, gerçek bir demokrasi, hakiki bir özgürlük; en azından okuduklarıma ulaşabilmek istiyorum. Şiirin eksilme sebeplerinden biri de bu mesela. Şiirin eksilme sebepleri ne? Hem günlük hayatın çok şiirsiz olması hem de şairlerin şiiri çok yüksek bir yere koyması. Bu

işi

yapma

aşkınızı

ölümü

geciktirme-ölümden kaçma dürtüsü olarak açıklamışsınız. Dergiler çoğu zaman atılıp yok oluyorlar. Siz ölümü geciktirmeye çalışırken aslında işler uçuyor. Daha kalıcı bir şey yapmak istemez miydiniz? Bu acayip bir konu. Sanatın temel sorunlarından bir tanesi. 30 saat panel yapabiliriz üstüne. Ama ben akıllarda kalmayı isterim, önemli olan bu. Ayrıca bir derginin uzun yaşamaması gerekiyor bence. En fazla 90 sayı. Bütün sayıları hatırlamak zaten imkansız. Geride sadece bir tortu kalıyor. Bir dergiyi, şairi anarken o tortu kaplıyor zihnini. Peki kime hitap ediyor dergi? Sevip de kavuşamayanlara! Okuma yazma bilen ve merak eden herkese hitap ediyor. Dergiyi alan üzerinde domates kesip piknik de kurabilir, yağmurda şapka da yapabilir. Herhangi bir tasamız yok. Mizah dergileri böyle. İki insanın arasına girebiliyorsa bu dergi iyi dergidir, kime hitap ettiği dert değil. Dergiyi bir sıfatla tarif edecek olsanız ne olurdu? Sloganımız karşılıyor o anlamı herhalde. ‘’Maksat yeşillik olsun.’’

105


Play Tuşu // Doğu Orcan

Burada bir kural varsa bunu kim icat etti? Doğma büyüme Ankaralı Doğu Orcan kendisini ‘’evlat olsa sevilmez’’ çocuklardandım diye açıklamaya başlıyor. Çok çetrefilli, bitmek tükenmek bilmeyen bir eğitim hayatı geçirdikten sonra İstanbul’a gelip sinema mezunu olmak istediğine karar veriyor. Bu arada derede metin ve seyahat yazarlığı, kulüp promosyonu gibi işlerle uğraşırken kendini Zeynep Erekli’nin altında, basılıda çalışırken buluyor. ‘‘Çok sevdiğim Erekli’nin kırmızı kalemini yiye yiye adam oldum ama hala ne yapmak istediğimi bilmiyordum, sonunda Play Tuşu’nu kurdum!’’ şeklinde hikayesine devam eden Orcan, ülkenin belki de en sağlam online müzik ve life-style dergisi Play Tuşu hakkında konuşuyor.

M

üzik yapmaya devam ederek de (Doğu Club Bangkok’un üçte biri) dergilerde yer alabilirdin ama sen derginin kendisini yapmayı tercih

ettin. Neden? Doğu: Acayip sıkıldım aynı şeyleri daha doğrusu aynı dilde yazılmış olan şeyleri okumaktan! Pitchfork gibi çok nezih bir dergide bile bir sürü janti betimleme, küfür geçiyor. Bunları sosyal medyada paylaşan insanlarımız cool oluyor ama Türkçe herhangi bir yayın bu üslubun yanından geçse dahi ‘‘laubali, özensiz şu bu’’ gibi eleştiriler alıyor. Ya da yine o kırmızı kalem çıkıyor! Bu kuralları kim koymuş, niye değişmiyorlar merakıydı beni dergiciliğe iten. Kırmızı kalem nedir? Doğu: Oturup alakasız referanslarla dolu bir betimleme ya da okkalı bir eleştiri yapmanı engelleyen, ne zaman bel altı etsen gelip sözcüklerinin üstünden geçen kalem. Düzeltme ya da popüler haliyle sansür yani. Doğu: Aynen. Ben Cumhuriyet’e yazmıyorum sonuçta. Ona da saygım çok tabii ama yeni medya diye bir gerçek var. Biz de bu doğrultuda Hakan Odabaşı ile Play Tuşu’nu kurduk ve yazmaya başladık. Daha sonra takımımızı genişletip bugünkü 10 kişilik kafası yanık idman yurdunu

oluşturduk ve tahmin ettiğimizden çok daha fazla büyüdü işler. Play Tuşu zamanının ötesinde bir iş mi sence? Doğu: Şu an değil. Ama güzelliği şu ki bir sene önce öyleydi. Artık ana akım medyada bile bir sürü alıntı haber kullanılıyor bizden. Ayrıca başka yazarlar da bizim o rahat üslubumuza doğru kayıp kendi tonlarını kırmaya başladılar. Bir çeşit paylaşımcılık aşkı yatıyor mu bu işin arkasında merak ediyorum, yoksa sadece farklı şeyi yapma inadı mı? Doğu: Çok önemli bir olay gelişti veya yılın albümü çıktı, bunun hakkında beni besleyecek, bana bir şey anlatacak Türkçe bir haber okuyamayacaksam, benim İngilizcem var herkesin İngilizcesi var; gider asıl kaynağından okurum, adam gibi okurum. Google translate’le çevrilmiş gibi yazılan, hiçbir ruhu ya da yorumu olmayan haberlere karşıyım. Bunun aksi yönünde bir haber hazırlayıp paylaşmayı istemek de bir çeşit paylaşımcılık aşkı. Bu projede eğitimsel bir amaç da var diyebilir miyiz? Doğu: Kesinlikle. Biz sadece leş haber yapan ya da Zaytung gibi hönküren, güldüren bir site değiliz. Her gün bir albüm incelemesi paylaşıyoruz, sabahtan akşama kadar 12 saat ofiste haber tarayıp

en kritiklerini seçmek için çalışan bir ekibimiz var. İnsanlar sağdan soldan bir sürü kaynaktan haber araştırıp hangisi iyi hangisi kötü düşünüp hazmetmeye çalışmasın, zamanlarını yakmasınlar diye biz rafine bir popüler kültür seçkisi hazırlayıp siteye koyuyoruz. Play Tuşu’na girip 20 dakika harcayan herhangi bir okuyucu, o günün popüler kültürüne dair her gelişmeden haberdar olabiliyor. Bu aynı zamanda eğitimsel bir durum bence. Ulaşılabilir mi yoksa uçuk ve ilham verici mi? Play Tuşu’na hangisini yakıştırırdın? Doğu: Ulaşılabilir ama al-oku-at gibi çöp ulaşılabilir değil. Aynı sektörde yazar veya hali hazırda sıkıcı işi olan insanlardan kürekle mail geliyor. CV’lerini yollayıp sizle çalışabilir miyiz diye soruyorlar. Sizin gibi yazmak böyle bir işin içerisinde yer almak istiyoruz diyorlar. Bundan ötürü, bir şekilde ilham alan insanlar da var diye düşünüyorum. Dergi -online bile olsa- geçmiş sayıların, haberlerin genelde çöp olduğu bir iş. Hiç üzülüyor musun ah boşa gidiyor diye? Doğu: Tüketilmesine dair bir üzüntüm yok. Ajanda ve haberler kısmı dediğin gibi öğütülüyor ama albüm incelemeleri ve şimdi geliştirdiğimiz yeni seri ‘‘Playtuşu Sunar’’ biraz daha kalıcı. Bunlar tamamıyla bizim parçalarımız ve dönüp dönüp okunulabilir.

107


rรถportaj


Play Tuşu // Doğu Orcan

Peki neden basılı değilsiniz? Doğu: Çok taze olmasını istiyoruz. Diyelim Ryan Gosling, Alex Turner’la ayın 28’inde dergi baskıdayken alem yaptı; bir buçuk ay sonra basabileceksin. Yemişim öyle işi. İçeriği çok yüzeysel ya da dalga bulanlar oluyor mu? Ne diyebilirsin böyle bir yoruma? Doğu: Ne diyebilirim ki, Recep Tayyip Erdoğan değilim. İsteyen istediğini diyebilir. Ama günde sıfır üretkenlikle kendini yazar diye etiketleyen insanların ‘‘Aa bu ne? Çok bel altı, laubali ve boş olmuş.’’ yaklaşımlarına mega karşıyım. Tembellik ve terbiyesizlik. Çünkü burada bir kural varsa bunu kim icat etti, sen etmedin. Ki zaten edemezsin çünkü kural yok. Benim için, bizim için yok. Kuralsızlığa inanıyorum. Play Tuşu’nu bir sıfatla betimleyecek olsan? Doğu: Ev-partilerinde-kendi-özerkliğini-ilan-eden-mutfakgrubuculuk. Kırmızı kalemle olan sorununu şimdi anlıyorum, bu bir sıfat değil! Kim okuyor sizi bir de bunu öğrenelim? Doğu: 18-35 yaş arası, eğitim seviyesi yüksek ve mutsuz olmayan insanlar diyebilirim. King Kong’daki geminin kaptanı veya Einstein’ın annesinin Küçük İbo’ya benzemesiyle ilgili bir referans verdiğimizde bile havada kapan okurlarımız var. Bundan da çok çok memnunuz.

109


MAKAS İrem Karamete Sercan Sezgin Claudia Roditi


“En Garde” Mersin’de gerçekleşen 17. Akdeniz Oyunlarındaki başarısıyla adını duyuran, PTT tarafından adına pul bile bastırılan eskrimci İrem Karamete’yle bir röportaj yaptık. İrem Karamete 42 yıldır yapılamayanı başararak Akdeniz Oyunlarında Türk bayan eskrimci olarak bronz madalya kazandı.


İrem Karamete

ıREM KARAMETE

RÖPORTAJ EZGİ ATAY FOTOĞRAF ALEV TAKIL

S

amuray kılıcı kullanabilir misin?

Bunu daha önce hiç düşünmemiştim doğrusu, denemekte fayda var. Ben de merak ettim kullanıp kullanamayacağımı. Hiç eskrim yapmamış bir insanla mücadele edeceksem eğer, sanırım kullanabilirim. Kafandaki kocaman kaskla nefes almak çok zor değil mi? İlk olarak şunu söylemeliyim ki o bir kask değil maske. Dışarıdan bakıldığı zaman çok dar, sıkışık, rahatsız bir şey gibi görünse de rahatça hava alacak bir şekilde ve beden numaraları var. İnsanlara eskrim kıyafetlerini giymek çok zahmetli bir iş olarak görünse de benim için onlar artık günlük kıyafetler haline geldi desem yeridir. İnanmayacaksınız ama o maskeyi taktığım ve kendi nefesimi o maskenin içinde hissettiğim zaman bile ayrı bir tat alıyorum. Eskrim literatürden (kitaplardan, filmlerden) bildiğimiz kılıç savaşlarına ne kadar benziyor? Eskrim onların bir sonucu olarak doğmuş bir spor mu? Eskrimde ten tene değmediği için en asil sporlardan biri olarak bilinmektedir. Bazı filmlerde eskrim hareketlerine benzer şeyler yapıldığına çok şahit oldum fakat eskrim tarihi açıdan bakarsak eskrim kılıçlarla yapılan düelloların sonucunda bir spor olarak ortaya çıkmış. Eskrim buz pateninden sonra en çok kondisyon gerektiren bir spor diye duydum. Gerçekten öyle mi? Eskrim

yapmak için başka ne gerekiyor? Çoğu spor gibi eskrim de kondisyon gerektiren bir spor. Özellikle bacaklarının dayanıklılığı çok önemli. Bu nedenle çoğu profesyonel eskrimcilerin ayrı bir ayak çalışma programı vardır. Reflekslerin çok güçlü olması gerekiyor. Her şeyden önemlisi hızlı düşünüp, kısıtlı zamanda doğru karar vermeyi bilmek gerekli. Tabi ki de tüm bunların gerçekleşebilmesi için düzenli bir antrenman programı şart, çünkü eskrim çok nankör bir spor. Kendimden örnek verecek olursam, iki hafta antrenman yapmadığım zaman bile aradaki farkı hissedebiliyorum. Bu nedenle başarılı olabilmek için istikrarlı bir antrenman programı çok önemli. Seni eskrim yapmaya iten ne oldu? Ne kadar süredir eskrim yapıyorsun? Dürüst olmak gerekirse eskrim yapmaya ben karar vermedim. Şunu da itiraf edebilirim ki başta ağlaya ağlaya antrenmanlarına gittiğim bu spor bana tam bir işkence gibi geliyordu. Annem de zamanın en iyi eskrimcilerinden birisiydi. Kendisi iki kez Olimpiyatlara gitti. Babam ise annemin bir süre antrenörlüğünü yaptı. Tüm bunlar göz önüne alınırsa beni eskrim yapmaya çekenin nedenin cevabını herkes anlayabilir diye düşünüyorum. Başarılarımın yarısından çoğunu borçlu olduğum fedakar bir anne babanın karşısında pek fazla yapacak bir şeyim yok. Yaklaşık 10 senedir eskrim yapıyorum. Eskrimin üç türü var galiba, (epe, flöre, kılıç) sen hangisiyle ilgileniyorsun? Neden onu seçtin?

Ben flöre branşıyla ilgileniyorum. Doğrusu kimse bana hangisini yapmak istersin diye sormadı. Gittiğim kulüpteki herkes flöre yapıyordu. Ben de onunla başladım, hala da onu yapmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Tabii ki de eskrimin tüm branşları zor fakat flöre branşı çok emek ve teknik istiyor. Hedef alanı diğer iki branşa göre daha küçük olduğu için işler flöre branşı için biraz daha zor. “Eskrim hayatımda şunu değiştirdi” diyebileceğin ne var? Eskrimin hayatıma artıları da oldu eksileri de... Örneğin daha disiplinli yaşamayı, vaktimi ayarlamayı öğrendim. Haftalar öncesinden sınavlarına çalışmam gerekiyor çünkü haftanın beş günü antrenman yapıyorum. Dolayısıyla çalışmak için çok fazla

O maskeyi taktığım ve kendi nefesimi o maskenin içinde hissettiğim zaman bile ayrı bir tat alıyorum.

115


İrem Karamete

Tüm profesyonel sporcular olimpiyat ruhunu tatmak ister. Olimpiyat bir sporcunun gidebileceği en üst seviyedir. Benim de en büyük hedefim 2016 Olimpiyatları olamasa bile 2020 Olimpiyatları. vakit kalmıyor. Muhtemelen eskrim yapmasaydım derslerim daha kötü olurdu diyebilirim. Eksilerine gelirsek, sosyal hayatım daha azaldı. Tabii ki de yurtdışı müsabakalarına çıkmak ayrı bir sosyal hayat fakat arkadaşlarımla çok fazla vakit geçiremiyorum. Bu bir dezavantaj mı derseniz bazen evet bazen hayır. Turnuvalarda başına komik olaylar geldi mi? Başıma gelen en son komik olay bir kaç hafta önce oldu. Budapeşte de kamptaydım. Dünyanın dört bir yanından eskrimcilerin katıldığı bir kamp. Herkes birbirine beş puanlık maç yapmayı teklif ediyordu. Ben ilk başta tanımadığım Japon birine teklif ettim. Birlikte maç yaptık. Aradan on dakika geçti. Bu arada iki kişiyle daha maç yaptım. Kendime son bir kişiyle daha maç yapayım sonra dinlenirim derken etrafıma maç yapmak için birilerini ararken bir Japon kız gördüm ve ona teklif ettim meğerse on dakika önce oynadığım Japon kızmış. Gerçekten de birbirlerine çok benziyorlar...

çok sevmiyorum, solak olmayanlarla oynamayı daha çok tercih ediyorum. Fakat çok şanslıyım ki ikinci antrenörüm solak. Onun sayesinde solaklarla mücadele etmeyi öğrendim. İki kılıçla dövüşebilir misin? Bir elimle oynamayı tam öğrenememişken ikincisiyle nasıl başa çıkabilirim bilemiyorum açıkçası. Kıyafetler neden öyle? Size bir kablo bağlı oluyor mesela onun sebebi nedir? Halk arasında kablo denilen bu malzemenin adı “kordon”. Kordon, kırmızı ve yeşil lambaların yandığı aparelere bağlı. Bu kordon sayesin de hakem her iki taraf içinde yanan ışıkları görüyor. Bu kordon her iki eskrimcinin de vücudunun içinden geçip olup bir ucu silaha bir ucu da apareye bağlanıyor. Bu kordon kılıç ve flöre için aynı fakat epe branşı için farklı. Grup olarak dövüştüğünüz oluyor mu?

4 paradripostu çok kullanırım.

Evet, takım müsabakalarımız oluyor. Bir takım üç kişi ve bir yedek oyuncudan oluşuyor. Bu oyunculardan bir lider seçiliyor ve kimin ilk maça kimin son maça çıkacağına karar veriyor. Herkes üçer kez oynuyor. Hedef kırk beşinci tuşa ulaşmak.

Eskrimde solak olmak bir avantaj sağlar mı?

Eskrim tehlikeli bir spor mu? Hatırladığın en büyük yaralanma/kaza nedir?

Bence evet... Çoğu eskrimci solak değil. Dolayısıyla solaklar, solak olmayanlarla oynamaya alışıklar. Açıkçası ben sokaklarla oynamayı

Eskrimin kıyafetleri son derece güvenlidir. Fakat maske kullanmadan, silahla yapılan şakalaşmalar sonucu istenmeyen durumlar

Yarışmalarda kullandığın favori bir hareketin var mı? (8 parat/6 parat/bate/ hamle …?)

meydana gelebiliyordu. Kullandığımız kıyafetler FIE tarafından onaylanmış, belli bir ağırlığın üzerindeki kıyafetlerdir. Hatırladığım demeyelim ama benim duyduğum eskrim tarihinin en büyük kazası yıllar önce İtalya da yapılan Dünya Şampiyonasında olmuş. Rus eskrimci ile Alman eskrimci arasında geçen maç büyük bir dikkatsizlik sonucu ölüm ile sonuçlanmış. Rus eskrimcinin maskesinde delik varmış. Alman eskrimci, Rus’un maskesine bilinçsiz bir şekilde tuş yapınca, silah Rus eskrimcinin başını delmiş. Alman eskrimci on yıl psikolojik tedavi görürken, Rus eskrimci iki yıl komada kaldıktan sonra hayatını kaybetmiş. Bu olaydan sonra eskrim müsabakaları öncesinde çok sıkı güvenlik (maske, kıyafet kontrol) önlemi alınmaya başlanmış. Eskrim Türkiye’de çok yaygın bir spor dalı değil, eskrim yaptığını söylediğinde aldığın en ilginç soru ya da tepki nedir? “Yapacak başka spor mu bulamadın?”, “Neden eskrim?”, “Okulla birlikte çok zor olmuyor mu?”, favori sorulan üç sorudur. Gelecek turnuvalardaki hedeflerin neler? Tüm profesyonel sporcular olimpiyat ruhunu tatmak ister. Olimpiyat bir sporcunun gidebileceği en üst seviyedir. Benim de en büyük hedefim 2016 Olimpiyatları olamasa bile 2020 Olimpiyatları. Dolayısıyla ona ulaşmak için elimden geleni yapacağım.

117


S E R CAN S E Z G I N

New York’ta soğuk bir şubat günüydü. Bir güne arka arkaya dört sanatçının stüdyo gezisini sığdırdıktan sonra NYU’nun film ve video okulu Tisch’in içinde buldum kendimi. Az sonra Sercan geldi, bisikletini aldık, East Village’da kendimize güzel bir yemek ısmarladık. Sinemadan, hayattan, New York’tan, daha pek çok şeyden bahsettik. Aşağıdakiler sığdırabildiklerim, buyurunuz.

RÖPORTAJ NAZ CUGUOĞLU FOTOĞRAF ARDA ASENA

N

eler oluyor Sercan Sezgin’in hayatında bu aralar?

Şu an bir sürü proje aynı anda yürüyor. En son Gezi Parkı ile ilgili yarı belgesel yarı kurgusal bir filmi yeni bitirdim. Filmde New York’tan yabancı bir turist İstanbul’a geliyor ve Gezi Parkı’nı arıyor. Bulamayınca vatandaşa danışıyor ama karmaşa yüzünden daha da kayboluyor. Halkın olaya yaklaşımındaki çelişkileri absürt bir şekilde aktarmaya çalıştım. Her şeyin hızlandığı ve teknolojiye yetişmekte zorlandığımız şu günlerde sen zamanı yavaşlatmak istercesine 16 mm ve siyah-beyaz bir film çektin. Nasıl bir deneyimdi? “O.” filminin konusu oldukça otobiyografik, iki tarafın romantik bir ilişkiye nasıl farklı bakabildiğine yoğunlaşıyor. Hikayeye çok uyduğunu düşündüğüm için siyah-beyaz film kullanmak istedim. Ben film okulunda bile her şeyin dijital olmasından hoşlanmıyorum. Evet, film çok masraflı ama yine de deneyimlemek istedim. Indiegogo’dan bağış toplayarak bütçe oluşturdum. Dijital filmle karşılaştırdığında ne gibi farklılıklar vardı? 16 mm filmle çalışmak çok olduğundan çok iyi planlama gerekiyor. Çok daha disiplinli performansa önem vermeyi ve ne bilmeyi gerektiriyor. Nublu projesi nasıl gelişti?

masraflı yapmak olmayı, istediğini

Nublu, abim Fırat’la beraber ilerlettiğimiz filmle müziği bir araya getiren bir proje. Nublu’nun kurucusu İlhan Erşahin’le iletişime geçtik ve ilk adımımız Nublu’nun Sao Paolo’da düzenlediğ festivale gidip çekim yapmak oldu. Çok iyi sanatçılar vardı: Roy Ayers, Head Hunters, Calibro 35, İlhan’ın kendi grupları… Sonra, Nublu New York Caz Festivali’ni çektik. Şimdi de röportajları yapıyoruz. Film süresince Nublu’nun cazın değişimine nasıl katkıda bulunduğunu araştırıyoruz. Cazın herkesin aklında oluşmuş bir yapısı var. New York’ta caz bara gideriz, 35 dolar veririz, bir trio çıkar, geleneksel cazını çalar, gider. Nublu 13 senedir farklı bir şey yapıyor, çok samimi bir topluluk oluşturmuş durumda. Elektronik müziği de çok iyi kucaklıyor. Son zamanlarda “The Story of Film: An Odyssey” belgeselini izledim. İzlerken çok merak ettim, closeup’lar, phantom-ride’lar, çok heyecanlı zamanlar gibi. Zamanımızda genç bir yönetmen olmak nasıl bir duygu, film

dünyası yeniliklere, yaratıcı olmaya açık mı? Ben karakter olarak hayatımın her alanında yeni deneyimler peşinde koşan bir insanım. Yaratıcı olmak o kadar da zor değil. Örneğin ben Gezi filminde belgeseli masaya yatırmak istedim. İzleyiciler gerçek ve kurguyu birbirinden ayırt edemedi. Belgeseli kurgulaştırmanın ne kadar doğru olduğunu sorgulamak istedim. Kimdir bu yönetmen dediğimiz adam? Nasıl bir insandır? Yönetmen despot bir adam. Tiyatro yönetmeni performans öncesi diktatörlük yapar, ama performans sürecine müdahale edemez. Ben film yönetmeni olarak çekim öncesinde, esnasında ve sonrasında montaj kısmında istediğim gibi oynayabilirim. Peki sen neden yönetmen olmayı seçtin? Pek çok düşünceyi, farklı karakterleri, insanları, kültürleri ve düşünce tarzlarını

“O.” filminin konusu oldukça otobiyografik, iki tarafın romantik bir ilişkiye nasıl farklı bakabildiğine yoğunlaşıyor. Hikayeye çok uyduğunu düşündüğüm için siyah-beyaz film kullanmak istedim.

119


“O.”, Kısa metraj film, 16mm, 2014


New York’un kültürü bence bize çok ters, onunla tanışmak, barışmak, bence insanı çok geliştiriyor. Mesela ben kahveyi elime alıp yürümeyi çok zor becerdim

bir araya getirip yaratmayı seviyorum. Toplamayı ve topladıktan sonra arındırmayı seviyorum. Okumayı, eğitimi çok seviyorum.

Bu sayımızın konusu taş-kağıt-makas. Bu aklına ne getiriyor? Bu konuyla ilgili film yapacak olsan senaryosu ne olurdu?

New York’ta olmak yönetmenliğini nasıl etkiledi?

Animasyon düşünüyorum, kamera okumamız gereken yazılı bir kâğıda odaklanmaya çalışıyor. Ölmeden önce son vasiyet veya sevgiliye mektup olabilir... Kamera bir şey anlatmaya çalışırken kameraya sürekli taş çarpıyor ve kamera kırılıyor. Bu arada makas da sürekli o mektupta okumayacağın yerleri kesiyor, neyin önemli olup olmadığını söylüyor. Anında tükenip giden şeyler beni çok etkiliyor. Hızlı yaşadığımız bu dünyada, uzun soluklu muhabbetler, derin tecrübeler azaldı.

senin

İlk senelerde çok kültür şoku yaşadım. New York’un kültürü bence bize çok ters, onunla tanışmak, barışmak, bence insanı çok geliştiriyor. Mesela ben kahveyi elime alıp yürümeyi çok zor becerdim (gülüyor). İkinci yılımda New York’u keşfetmeye ve kültürü anlamaya başladım. “O.” filmi için internetten aktörler ararken filmde asıl kızı oynayan Elsa’yla, şimdiki kız arkadaşım, tanıştım. Eve çıkmamla beraber her şey daha da iyiye gitmeye başladı. NYU’da okumak neresinde?

bu

hikâyenin

NYU, Türkiye’de hiçbir film okulunda bulamayacağın inanılmaz ekipmanlar sağladı. Üretken olmak açısından da çok iyi oldu. Türkiye’deki bürokrasi burada yok, hocadan izin alman gerekmiyor, çok açık görüşlüler. Kötü iş yapsan bile hocalar önce pozitif sonra negatif yorumlar yapıyorlar. Bu, insanların kendine olan güvenini arttırma açısından çok önemli. Seni etkileyen filmler, yönetmenler? Türk sinemasından Cin, 11’e 10 Kala, Tepenin Ardı, Kusursuzlar gibi filmler çok iyi. Onun dışında Truffaut, Godard ve Kurosawa gibi isimlerin filmleri beni hep çok etkilemiştir.

Aynı zamanda müzik ve radyo programı da hayatının önemli bir parçası, orada neler oluyor? İstanbul’dayken Mixcloud hesabı açıp yaptığım mix’leri paylaşmaya başladım. Bu sayede Kadıköy’de birkaç mekanda ve Radyo Zula’da dj’lik yaptım. New York’a gelince Tim Sweeny gibi önemli dj’lerin çaldığı WNYU Radio’ya başvurdum ve ardından Lions Milk programına başladım ve Fırat’ın da gelmesiyle önemli dj’ler, plak şirketleri konuk ettik. Önceden başlattığımız Mixcloud hesabı balkaymak’ı da ilerlettik, Arka Oda, Babylon Lounge, Quit gibi mekânlarda çaldık. Aslında 4 kişilik bir ekibiz ve internet sitemizi geliştirmek istiyoruz, o yüzden ekibe bir kişi daha almak istiyorum. İlgilenen ve plak aşkı olan, 70’ler odaklı, saykodelik,

enstrümantal, dünya müziklerini seven herkes bana mail atabilir. Bundan sonra bizi neler bekliyor? Neler olacak hayatında? Yeni bir film projem var, yakın zamanda onun üzerinde çalışmaya başlayacağım. İzmir’in küçük bir beldesi Ürkmez’de, anneannemlerin 70 senesinde aldığı küçük bir yazlığımız var, küçüklüğümden beri oraya giderim. Filmde bir kültürün nasıl yozlaştığını bir çocuğun gözünden anlatmak istiyorum. Köye Almancılar tarafından metaforik bir istila olacak ve köyün tüm doğasını, insanlarını tüketip yozlaştıracak, tüm kültürü yok edecek. Bunun dışında sanırım burada kalacağım. Uzun çaplı planım birkaç sene çalışıp yüksek lisans yapmak ama film üzerine değil, karşılaştırmalı edebiyat, psikoloji veya felsefe olabilir, emin değilim. Kesin yönetmen olacağım ama farklı yerlerden beslenmek istiyorum. Ne var aklında şu an? Son sözün ne olmalı? İnsanlar dayanışmaktan korkmasın. Artık akım yok, mesela bence sürrealistler çok eğlenmişti. Birlikte çalışalım, birbirimizi haberdar edelim. Daha fazla bilgi için: vimeo.com/sercansezgin/videos www.indiegogo.com/projects/o--4 www.facebook.com/balkaymak02 soundcloud.com/balkaymak

121


‘Bir şeyi yapmayı sevmekle, o şeyi işe dönüştürmek arasında büyük fark vardır derlerdi. Sevdiğim şeyi işe dönüştürebilecek miyim derken, işime aşık oldum!’


CLAUDIA RODITI RÖPORTAJ LAL PEKİN FOTOĞRAF CAN KÖROĞLU

Çekim günümüz şubat ayının ortasında İstanbul’un nadir soğuk günlerinden birine gelse de, bu kokusuyla sarmalayan dükkanda çok sıcak bir gün geçirdik. 2011 yılından beri bu “cakery”yi işleten, Mutfak Sanatları Akademisi mezunu Claudia ile eğlenceli ve kahkahalı bir çekim yaptık.

U

lus’ta mor çerçeveli şirin bir dükkan Vanilla Rococo. Bir “cakery”. Arka fonda hafif bir bossa nova müziği size eşlik eder. Burada çikolata ve vanilya kokuları içinde koşuşturulur, vitrine eklerler, brownie’ler, croissant’lar, tiramisular, crumble’lar çıkar, pasta siparişleri hazırlanır. Cupcake’ler süslenir, müşteriler gelir kahveler içilir, sohbetler edilir. Erkek arkadaşından ayrılanlara teselli çikolatası, eşiyle yıldönümü olanlara kalpli pasta, flört edenlere içinden muhallebi akan kurabiyeler paketlenir. Yeni doğum yapan annelere cupcake buketleri gönderilir. Kışları sıcak çikolata ve kestaneli tart ile, yazları çilekli limonata ve şeftalili crumble ile keyif yapılır. Vanilla Rococo’nun sahibine göre burası bir hayalin gerçeğe dönüştüğü yerdir.

Claudia Roditi kimdir? Fransa’da ve Amerika’da patisserie ve bakery’lerin izini sürüp, dünya ve Türkiye mutfağına ekibi ile birlikte kendi yorumlarını katmışlar. Üniversite zamanında bambaşka bir bölüm okusa da, Claudia’nın da yolu Mutfak Sanatları Akademisi Profesyonel Pasta ve Ekmekçilik Eğitimi’nden geçmiş. 2009 yılında MSA’dan mezun olup, çok yeni olmasına rağmen 2 yıla kalmadan cakery açıp, mutfağını sanat atölyesine çevirmeyi başarmış genç bir kadın. Bir pastacı gün boyu ne yapar? Bir pastacı aynı anda bir çok şeyi yapar ya da yapmaya çalışır. Bulaşıkçıdır, tasarımcıdır, halkla ilişkiler uzmanıdır, psikolog, pedagog, ev hanımı, yarışçı, sanatçı, zanaatkar, pazarlamacı, usta ve çıraktır pastacı. Neden başladı? Claudia, üniversitede moda tasarımı eğitimini tamamladıktan sonra kendisini Mutfak Sanatları Akademisi’nde Profesyonel Pasta ve Ekmekçilik okurken buldu. 8 ay süren bu eğitimin ardından Les Ottomans Hotel’de eğitimin zorunlu tuttuğu stajını yaptı. Hem MSA’daki eğitim programı hem de staj deneyimi sayesinde pastane-fırın imalatında bilinmesi gereken tüm temel teknikleri öğrendi

ve pasta şefi adayı oldu. Eğitiminde cupcake, çikolata, dekor hamuru, kek ve pasta yapımı derslerine ek olarak, aynı zamanda işleme teknikleri, gıda güvenliği, yemek tarihi, beslenme ve satın alma gibi olayın mutfak dışı eğitimlerini de tamamlamış oldu. Claudia, hala fırsat buldukça MSA’da ve yurt dışındaki ileri seviye eğitimlere katılıp kendisini geliştiriyor. Nasıl yaparlar? Müşterilerinden, tattıklarından, gördüklerinden, hayallerinden, kitaplarından, ailelerinden, rüyalarından, rakiplerinden, ve en çok da rakibi olmak istediklerinden ilham alıp tasarım süreçlerini başlatıyor. Senin için tatlı nedir? Tatlı benim hayatım, hayat tatlıdır. Bir tatlı olsan, hangi renkte ne tatlısı olurdun? Neden? Krokanlı karamelli profiterol. Son derece yumuşak gözükmeme rağmen her an birinin dişini kırabilirim! Mutfağında olmazsa olmaz dediklerin neler? KitchenAid’im, burnum, ağzım ve ellerim. Dükkanını tanımlayan 3 sıfat nedir? Ağız sulandırıcı, iç açıcı, iştah açıcı. Seni mutfaktan çıkarsak, nerede görürüz? Yaratıcılığımı kullanabileceğim herhangi bir yerde. Vanilla Rococo’yu sosyal medyada nereden takip edebiliriz? Genellikle tüm duyurularımızı Instagram’da paylaşıyoruz. Workshop’lar, yeni çıkan tatlılar, ve bolca pasta resmi için @vanillarococo hesabını takip edebilirsiniz. www.vanillarococo.com facebook.com/VanillaRococo /mutfaksanatlariakademisi /msaistanbul

Meydan Sokak Beybi Giz Plaza B Blok Maslak İstanbul 0212 290 35 50 / 444 9 MSA www.msa.com.tr

123


k l o k m a g İlkbahar 05

İmtiyaz Sahibi Era ltd. Şti. adına Ali Köroğlu Genel Yayın Yönetmeni & Kreatif Direktör Can Köroğlu Yazı İşleri Sorumlusu Mert Gümren Konu Editörü Müge Tüzer Moda ve Art Direktörü Ceren Çetinoğlu Tasarım Klok İletişim Koordinatörü Lal Pekin (lalpekin@klokmag.com) Katkıda Bulunanlar Alev Takıl, Arda Asena, Bedia Günaydın, Begüm Yetiş, Ece Pekbaşaran, Emin Yüksel, Ezgi Atay, Mert Torun, Murat Kahya, Naz Cuguoğlu, Ömer Ağustoslu, Özge Akpınar Matbaa: Stil Matbaacılık Yayıncılık San. Tic. Aş. İbrahim Karaoğlanoğlu Cad. Yayıncılar Sok. Stil Binası No:5 Seyrantepe 4.Levent İstanbul (0 212 281 92 81) Yönetim Yeri ve Adresi: Asmadalı Sok. No: 15 Koşuyolu İstanbul (0 216 340 80 85) Yayın Türü: Yerel Süreli İletişim: info@klokmag.com

facebook.com/klokmag

soundcloud.com/klokmag

twitter.com/klokmag

Tüm hakları saklıdır. Dergİdekİ hİçbİr yazılı veya görsel materyalİn bütünü veya parçası yayıncının İznİ olmadan kullanılamaz. bu dergİ basın meslek İlkelerİne uymayı taahhüt eder.

Kapak Fotoğrafı: Bedia Günaydın

Gömlek: COS Şort: COS Ayakkabı: Nike

klokmag yeteneklİ GENÇLERİ KONU ALAN BİR PORTFOLYO DERGİSİDİR. ÜÇ ayda bİr yayımlanır. ücretsizdir


LES BENJAMINS GALATA Serdar-i Ekrem Cd. 26 Ali Hoca Sk. 25, Galata, Beyoglu, Istanbul, Turkey LES BENJAMINS KANYON

KLOK no.5 // Taş Kağıt Makas  

Klokmag genç yetenekleri konu alan bir portfolyo dergisidir. Üç ayda bir yayımlanır. // Quarterly magazine based in Istanbul featuring yo...