Issuu on Google+


‫بسم اهلل الرحمن الرحيم‬

KÖKLÜDEĞİŞİM Kuruluş: 2004

İslâmi Fikirlere Dayalı Aylık Siyâsi Dergi Şevval 1431 Ekim 2010 Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Ahmet Sivren İdari İşler Müdürü Hakkı Eren Yayın Kurulu Başkanı AbdulHamid Yazıcı Haber Dairesi Müdürü Hüseyin Sivren Kapak&Grafik Tasarım KöklüDeğişim Yönetim Merkezi G.M.K. Bulvarı No: 31/12 Kızılay/ANKARA İletişim&Abonelik&Reklam Tel: (+90) 0 312 229 77 91 Faks: (+90) 0 312 229 77 92 www.kokludegisim.net bilgi@kokludegisim.net

Temsilcilikler

İstanbul Bülent Kurşun Tel: 0 536 638 67 68 Bursa 0 532 627 35 89 kdbursa@hotmail.com

Abonelik ve Hesap Numaları

Yurtiçi

Yurtdışı

6 Aylık

6 Aylık

24 TL

24 TL

Yıllık (12 Ay) Yıllık (12 Ay) 48 TL

48 EUO

PTT Posta Çeki:

Ziraat Bankası Euro Hesabı Başkent Şb. TR93000100 1683474757825001 TCZBTR2A

Ahmet Sivren Adına

1911803

Ziraat Bankası TL Hesabı Başkent Şb.

47475782-5002

Baskı 01.10.2010 Rulo Ofset ve Matbaacılık Adres: K.Karabekir Cd. No: 120/86 İskitler-Ankara 0 312 312 50 75

Yerel-Süreli ISSN: 1304 - 8274

Ekim Ayı Takdim Geçtiğimiz ayın Türkiye için en önemli gündem maddesi şüphesiz Anayasa değişikliği referandumu idi. Halkın, “evet”, “hayır” ve “boykot” cephesi olarak üç ayrı kampa ayrılmasına sebep olan Hükümet ve muhalefet propagandalarının ardından, nihayet 12 Eylül’de sandıktan “evet” çıkmasıyla Hükümet ve muhalefet arasındaki tartışmalar bir sonrakine kadar bitti. Partilerin peşi sıra bu tartışmalara katılan halk arasında ise 12 Eylül’ün ardından kalplerde kırıklık, ilişkilerde soğukluk kaldı. Ne Ramazan’dan feyz alabildiler, ne bayramlarından tat… Bu referandum süreciyle birlikte Müslümanların önde gelen bir kısım şahsiyetlerinde de ciddi savrulmalar yaşandı. Özellikle bazı şahsiyetler, AKP’nin özgürlükçü söylemlerinin menfaatlerine geldiği vehmine kapılarak, şer’i hükmün bu konuda ne söylediğine bakmadılar. Müslümanlardan kendilerine gönülden bağlı olanlarını da referandumda oy kullanmaya çağırdılar. Ne kötü bir iş yaptıklarının hatırlatılması üzerine bile, -güya- maslahatlarının dayanılmaz hafifliğiyle yapılan bu nasihatlere kulak tıkadılar. Referandumun ardından yapılan açıklamalarda ise ne “evet”, ne “hayır”, kazananın; Demokrasi olduğu vurgulandı. Hâlbuki gerçek kazanım, Rabbimizin katında makbul olan kazanımdır. Şer’i hükümlerin aydınlattığı yolda yürüyerek referanduma katılmayan, bunu büyük bir günah kabul eden ihlâslı Müslümanlar, savrulmaların yaşandığı bu süreçte, bu cürüme iştirak etmeyerek asıl kazanan taraf oldular. İşte bu kazanımı Hakkı Eren “Biz Kazandık” başlıklı makalesinde yazdı. Açık hükümleri hiçe sayarak Allah’ın hükümranlığının karşısında hüküm ihdas etme çabalarının batıllığını AbdulHamid Yazıcı “Referandum’un Vahameti Üzerine” isimli makalesinde delilleriyle ortaya koydu. “Referandum’un Hedefi, Topluma Demokrasiyi Benimsetmektir”, “Ümmetin Âlimleri Eksen Kayması mı Yaşıyor?”, “Zor Zamanda Konuşmak” başlıklı makalelerimiz ise gündem bölümünde yer alan konuyla alakalı diğer makaleler olarak sıralandı. “Kürt Sorununa Köklü Çözüm” başlıklı makalemiz Türkiye’nin kanayan yarasını mercek altına alıp köklü çözümünü sunarken; “Dua Acziyetin İfadesi, Mu’min’in Zırhıdır” adlı makale de bildiklerimizi tekrar gözden geçirmek üzere yazıldı. ABD’de gerçekleştirilen mukaddes Kitabımızı yakma cürmüne ve hadsizliğine karşı “Küffar bu Cür’eti Nereden Buluyor?” dedik. “Irak” ve “İktisadî Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm” yazı dizisine devam ederken, Pakistan’da yaşanan felaket ve o felaketten daha vahim olan yöneticilerin vurdumduymazlığını da bu bölümde irdeledik. “Nereye Gidiyoruz” makalesi ile gündem bölümünü tamamladık. Tefekkür bölümünde; “Mu’minleri Zafere Götüren Önemli Etkenler”e değinmek istedik. İktibas bölümünde bu ay; “İngiliz Damarı” ve “ Ve Demokrasi Kazandı” adlı makaleleri yayınladık. Okuyucudan gelen “İslâmî Ceza Hukuku Rahmetin Kendisidir” yazısı ve tefsir bölümleri ile de bu ayki sayımızı nihayete erdirdik. Suskunluğun kırılma noktası KöklüDeğişim başlıyor…Değişime hazır mısınız? Not 1: Abonelik ücretlerinizi yan tarafta tabloda bulunan banka ve PTT hesap numaralarına yatırabilirsiniz. Lütfen hesaba para yatırırken, adınızı, soyadınızı ve hangi il/ülke’den yatırdığınızı görevliye yazdırınız. Not 2: Dergimiz, Kapitalist Sömürü ideolojisinin fikirlerinden olan, “telif hakları” kavramını İslâm reddettiği için kabul etmemektedir. Dergimizde yer alan yazılarımız, yazarının ve dergimizin ismi belirtilerek iktibas edilebilir. Dergimize gönderilen yazılar, yayın esaslarımıza uygun olması ve yazıların güncelliğini koruması kaydıyla, yayın kurulumuzun onaylaması halinde yayınlanır. Gönderilen yazıların içeriği bozulmamak kaydıyla- üzerinde değişiklik ve kısmen kısaltma yapma hakkımız vardır.

1

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


İÇİNDEKİLER GÜNDEM Biz Kazandık!....................................................Hakkı Eren.........3 Referandumun Vahameti Üzerine................................................AbdulHamid Yazıcı.........5 Referandumun Hedefi Topluma Demokrasiyi Benimsetmektir…......................İbrahim Er......12 “Kürt Sorunu”na Köklü Çözüm...................Talha Yaşar.......17 Küffar Bu Cüreti Nereden Buluyor?........Ahmet Sivren.......21 Ümmet’in Âlimleri Eksen Kayması Mı Yaşıyor?…..........................A. Sadık Altınel.......25 Petrolün İnsan Hayatından Daha Değerli Sayıldığı, Garip Müslümanların Diyarı Irak (3)............İbrahim Er......33 Zor Zamanda Konuşmak...........................Âsım Cingitaş.......38 Dua Acziyetin İfadesi, Mü’min’in Zırhıdır.....................................Musa Bayoğlu.......41 21. Yüzyıl Batı Sömürgeciliği ve Hilâfet’in Dönüşü (2)..................................Bülent Karaca.......48 İktisadi Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm (6)...............................................Hakkı Eren.......51 Pakistan’ı Sel Değil Yöneticilerin Vurdumduymazlığı Vurdu..................Fatma Nur Şahin.......55 Nereye Gidiyoruz!........................................Nurol Karaca.......58

TEFEKKÜR Mü’minleri Zafere Götüren Önemli Etkenler..........................................Sümeyye Avcı.......62

İKTİBAS İngiliz Damarı.............................................Mustafa Özcan.......69 Ve Demokrasi Kazandı.......................Bülent Uğur Koca.......71

OKUYUCUDAN GELEN İslâmî Ceza Hukuku Rahmetin Kendisidir....................................Cahit Toprak.......74

TEFSİR Bakara Suresi 277-281. Ayetler....................Esad Mansur.......77 Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

2


Hakkı EREN

G

Bu referandum sürecinde kazananlar; tağutu inkâr eden ve onun süslü oyunlarına kanmayarak inkârlarında devam eden ihlâslı muvahhidlerdir…

erçekleştirilen referandumun öncesindeki ve sonrasındaki söylenenlere, okuduklarıma ve duyduklarıma baktığımda kimin kazandığını düşündüm. Zira etrafta zafer kazanmış edasıyla dolaşanlar ve konuşanlar vardı. Bu süreçten kim daha karlı çıkmış veya kim daha büyük bir menfaat elde etmişti. Yani kim kazanmış, kim kaybetmişti?

Bu referandum sürecinde kazananlar; küfür olan demokrasiyi ve onun kendisini beslediği ameller olan seçim ve referandum gibi oylamaların dışında kalarak, demokrasi denen çağdaş tağutî nizamı besletmeyen ve bu haliyle daha da çok büyümesine izin vermeyen Mu’minlerdir.

Referandum sonrasındaki bütün açık oturum programlarında bunlar tartışılıyorken bazı TV ve gazeteler “Demokrasi Kazandı” diye manşetler atıyor, kimileri AKP’nin, kimileri sivil halkın, kimileri de Türkiye’nin kazandığını belirtiyorlardı. Elbette bir kazanan vardı. Olağan olarak da kazananın karşısında, kaybedenler!

Bu referandum sürecinde kazananlar; makyavelist düşüncenin şer’i hükümler tabanında yer bulmadığını bilen ve gayeye ulaşmak için her yolu mubah görmeyerek bütün amellerinde şer’i delillere dayanan Müslümanlardır.

Asıl kazananın kim olduğunu göstermek için kaybedenleri ifşa etmek yeterli olsa da, biz bu yolu tercih etmeyecek ve kazananların kimliklerini sahih olan İslâmî düşünce ve amellerini belirterek açıklayacağız. İşte bundan dolayı;

Bu referandum sürecinde kazananlar; pragmatik yani faydacı olmayı değil de, şer’i hükümlere bağlanmayı doğru bularak ölçüde helal haram, günah ve sevabı kabul eden Müslümanlardır. Bu Anayasa değişikliği için

3

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Biz Kazandık! “Halkın tamamının yaptığı Bu referandum sürecinde Bütün Kazanan bir Anayasa bile olsa ve Müskazananlar; doğrunun ne lümanların önünü bugünden olduğunu bilen ve bildiği Kardeşlerimize Selam daha fazla açsa, temel haklara doğrudan da belli baskıdaha fazla riayet etse, yine de lar neticesinde taviz verOlsun! biz İlâhî vahyi esas almayan meden dosdoğru devam bir Anayasa’ya oy veremeyiz” diyerek tavır koeden, kınamacının kınamasından, sistemin yanlardır. 22 TL’lik cezasından korkmayan muttakilerdir. Bu referandum sürecinde kazananlar; yıllardır söylediklerinde ve yazdıklarında sebat Bu referandum sürecinde kazananlar; baeden bazı hocalar ve abiler gibi “sizin bilmetıldan hakkın, günahtan hayrın ve yanlışdiğiniz şeyler var” gibisinden basit söylemler tan doğrunun çıkmayacağını gören ve gaygöstermeyenlerdir. ri İslâmî metotlarla Müslümanların refaha ulaşmayacağını ve böylesi bir çalışmadan Bu referandum sürecinde kazananlar; bu giâlemlerin Rabbinin razı olmayacağını bilendişin, Müslümanların cahiliye toplumunu ve lerdir. sistemini Kur’an’la kökten değiştirme hedefinden uzaklaştırarak, sistem içi değişimleİşte sayılarına ve sıfatlarına bakmaksızın re eklemleme riski taşıdığına ve toplumun kazanalar bu Müslümanlar olmuşlardır. Ontevhidî dönüşümünü ve sistemi değiştirmeyi ları kazanmaya götüren ve dünya ve ahirette hedefleyen inkılâbî ruhu yok edeceğine dair kazanmaların vesile olacak olan ameller bu endişe duyanlar ve bu hususa dikkat çekenamellerdir. Maalesef bunun dışında kalanlar lerdir. kaybetmişlerdir. Tağutları reddedip sadece Allah’a itaat etmek üzere yaratılmanın bilinBu referandum sürecinde kazananlar; sanki cinde olan ve hayatlarını vahiyle inşa etme Müslümanların ve Türkiye’nin kurtuluşu sorumluluğu taşıyan Müslümanlar olarak olarak gösterilen o sandığa, Rablerinin rızabizler kazandık! Elhamdulillah. sını gözeterek ve demokrasiyi inkâr ederek gitmeyen Mu’minlerdir. Tavizsiz, uzlaşmaBütün kazanan kardeşlerimize selam olsun! sız ve bir ilkeli tutumla itaati sadece Allah’a tahsis eden Müslümanlardır. Bu referandum sürecinde kazananlar; referandum ve benzeri uygulamalar ile halkını ateş çukuruna iten AKP iktidarının samimiyetine inanmayan, referandum ile küresel şer merkezlerinin irtibatını kurabilen ve madalyonun arka yüzünü de görebildiği için bu amelden beri duranlardır.

Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

4


AbdulHamid YAZICI

B

izi İslâm ile şereflendiren âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun. Sâlât ve selam, Efendimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e onun Âline, Âshabına ve Kıyamet Günü’ne kadar ihsan ile onun hidayetine tabi olanlara olsun.

(bakarsın ki) bir fırkası hemen yüz çevirip dönücüdürler.” (en-Nur 48) ayeti kapsamına giren kimselerden olmaktan sana sığınırız. Bizleri, Senin ve Rasulü’nün hükmünde şüpheye düşen, kalplerinde nifak olanlardan kılma.

Ey Rabbimiz! Bizleri amellerinde şer’î hükümlerin hakemliğinden ve içimizde hiçbir sıkıntı duymadan buna teslim olmaktan ayırma.

ٰ ‫ُم َب ْي َن ُه ْم‬ َ ‫َو َل ال ُْم ْؤم‬ َ ‫اِنَّ َما ك‬ ْ ‫َان ق‬ َ ‫ِنين اِذَا ُد ُعوا اِلَى اللّ ِه َو َرُسولِه ل َِي ْحك‬ ٰ َ ‫ِع َنا َوا‬ ‫ون‬ َ ‫َط ْع َنا َواُولئ‬ َ ‫ِح‬ ْ‫ا‬ ُ ‫ِك ُه ُم ال ُْم ْفل‬ ْ ‫َن َيقُولُوا َسم‬

Ey Rabbimiz!

“Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’an’a) ve Rasulü’ne davet edildiklerinde, Mu’minlerin söyleyeceği söz ancak, “işittik ve iman ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (en-Nur 51) ayetinde olduğu gibi “işittik ve itaat ettik” diyen Mu’min, muttaki, muhlis kullarından eyle.

Ey Rabbimiz! “Âdem’e secde et” emrine rağmen kibirlenerek secde etmekten kaçınan ve “kullarını saptıracağım” diyen kovulmuş Şeytan’a; ٰ ٌ ‫ْط‬ َّ ‫“ ا‬Şü َ ‫ِم ُسل‬ ‫ِّك َوكيال‬ َ ‫ِرب‬ َ‫س ل‬ َ ‫ان َوكَفى ب‬ َ ‫ِن ِع َبادى ل َْي‬ ْ ‫َك َعل َْيه‬ hesiz, (gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter.” (el-İsra 65) kelamın ile cevap verdiğin ayeti kapsamına giren kullarından olmayı nasip et.

Ey Rabbimiz! ٰ ‫ش ال ٰلّه ويتَّ ْق ِه َفا‬ ٰ ‫ون‬ َ ‫ُولئ‬ ُ ‫ِك ُه ُم ا ْل َفائ‬ َ ‫ِز‬ َ َ َ َ ‫َو َم ْن يُ ِط ِع اللّ َه َو َرُسولَ ُه َوَي ْخ‬

Ey Rabbimiz!

“Kim, Allah’a ve Rasulü’ne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir.” (en-Nur 52) ayetinde övdüğün kimseler olmaktan bizi mahrum etme.

ٰ ‫يق ِم ْن ُه ْم‬ ٌ ‫ُم َب ْي َن ُه ْم اِذَا َفر‬ َ ‫َواِذَا ُد ُعوا اِلَى اللّ ِه َو َرُسولِه ل َِي ْحك‬ ‫ون‬ ُ ‫ُم ْعر‬ َ ‫ِض‬ “Onlar, aralarında hükmetmesi için, Allah’ın Rasulü’ne davet edildikleri vakit

5

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Referandumun Vahameti Üzerine Ey Rabbimiz!

dükleri yolun kendilerini hangi uçurumlara sürükleyeceğinden haberi olmayan kimselere benzediler. Hakkı aramadılar, hakkın sesine kulak vermediler. Yalnızca maslahatları, dünyalıkları açısından baktılar ve düşündüler. Şeytan onlara amellerini süslü gösterdi. Allah ve Rasulü nezdinde son derece kötü ve çirkin bir iş yaptıkları halde güzel şeyler yaptıklarını zannettiler.

‫ِس َارَف َنا فى‬ ْ ‫َن قَالُوا َرَّب َنا‬ ْ ‫َه ْم اِال ا‬ َ ‫َو َما ك‬ َ ُ‫ِر لََنا ُذن‬ ْ ‫اغف‬ ُ ‫َول‬ ْ ‫وب َنا َوا‬ ْ ‫َان ق‬ ‫ين‬ ْ ‫ا َْم ِرَنا َوثَب‬ َ ‫َوِم ا ْلكَا ِفر‬ َ ‫ِّت اَ ْق َد‬ ُ ‫ام َنا َوا ْن‬ ْ ‫ص ْرَنا َعلَى ا ْلق‬ “Onların sözleri ancak, “Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı sağlam tut. Kâfir topluma karşı bize yardım et.” demekten ibaretti.” (Âl-i İmran 147) Ayetinde buyurduğun gibi günahlarımızı bağışla, ayaklarımızı hak üzere sabit kıl, kâfirlere karşı bize yardım et.

َّ َ ‫ذين‬ ‫ْحيٰوِة‬ ْ‫ق‬ ْ ‫ُم بِاال‬ َ َّ‫َع َماال اَل‬ َ ‫َخ َسر‬ ْ ‫ين ا‬ َ ‫ضل َس ْعيُ ُه ْم فِى ال‬ ْ ‫ُل َه ْل نُ َنبِّئُك‬ َّ ُّ ‫ص ْن ًعا‬ َ ُ‫ون اَن ُه ْم يُ ْح ِسن‬ َ ُ‫الد ْن َيا َوُه ْم َي ْح َسب‬ ُ ‫ون‬

“(Ey Muhammed!) De ki: “Amelce en çok ziyana uğrayan; iyi iş yaptıklarını sandıkları hâlde, dünya hayatındaki çabaları kaybolup giden kimseleri size haber verelim mi?” (el-Kehf 104) Yaptıklarından Türkiye 12 Eylül 2010 dolayı kendilerini de başkalarını da hüsrana uğrattılar. Ne günü Müslümanlar kadar da kötü bir hüküm ve açısından önemli olan karar verdiler? Allah’tan ve büyük bir imtihandan Rasulü’nden gelen hak söze geçti. Ne yazık ki çok kulak vermediler, arkalarını az bir kısım müstesna döndüler.

Azim, Kerim ve Rahim olan, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan, Hayy ve Kayyum olan Allah’tan mağfiret dilerim.

Türkiye 12 Eylül 2010 günü Müslümanlar açısından önemli olan büyük bir imtihandan geçti. Ne yazık ki çok az bir kısım müstesna Müslümanların büyük bir kısmı bu imtihanda hüsrana uğradı. Gecenin gündüz, siyahın beyaz, batılın Müslümanların büyük hak, zulmün adalet, demokraElbette ki her şeyin birbirisinin huzur olarak gösterildibir kısmı bu imtihanda ne karıştığı, hakka değil, baği, Allah’a isyanın, Rasulü’ne hüsrana uğradı. tıla kulak verildiği, Allah ve sövmenin, içkiyi, faizi ve kuRasulü’nün hakemliği yerine aklın hakemmarı helal kılmanın özgürlük, anayasa yapliğine dayanıldığı, güvenildiği bir ortamda manın ise fazilet olarak tanıtıldığı, saptırmaolaylara nasıl bakılması, nasıl hüküm verillarla dolu konuşmalar ortamında birçok kişi mesi gerektiği son derece önemlidir. Diğer neyle büyülendiğini anlayamadı. Gözler gerbir ifade ile doğru ile yanlışın, hak ile batıçekleri göremedi ve kör oldu. Müslümanlar lın nasıl belirleneceğinin bilinmesi son deregördüklerine ve duyduklarına Allah Azze ve ce önemlidir. Bunun tespiti insanlarda var Celle’nin nuru ile bakmadılar, bakamadılar. olan bakış açısına bağlıdır. Vakıanın doğru Samirî’nin İsrail oğullarını, Firavun’un ise bir şekilde anlaşılmasına ve kavranmasına kendi kavmini saptırdığı gibi günümüzün bağlıdır. Bu nedenle biz burada meseleye Samirî’leri ve Firavunları da kendi toplumlanasıl bakılması gerektiğini ortaya koyacağız. rını, tâbilerini ve kavimlerini saptırdılar. ParDoğru olanın nasıl tespit edileceğinin yolunu ti liderlerinden gazetecisine, sivil toplum kugöstereceğiz. Neyin hak, neyin batıl olduğuruluşlarına, sokaktaki sıradan bir kişiye vanu anlatacağız. Çünkü Türkiye Müslümanrıncaya kadar güneşin aydınlığında yollarını ları özellikle doksanlı yıllardan itibaren çok görerek, bilerek yürümeleri gerekirken, zifiri tehlikeli mefhumlarla ve kavramlarla afsunkaranlıklarda mum ışığı ile yürüyen, yürüEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

6


Referandumun Vahameti Üzerine landılar, pusulalarını kaybettiler, Allah’a ve Rasulü’ne güvenleri, imanları zayıfladı. Âlimleri bile verdikleri fetvalarda delaleti ve sübutu kati olan delilleri dahi tevil ederek, hiçe sayarak hükümler verdiler. Çoğu kere Kur’an’ı ve Sünnet’i hiç dikkate almadılar, arkalarına attılar. Laiklik düşüncesinde olduğu gibi yalnızca ibadetle ilgili hususların bir kısmında İslâm’a göre hareket ettiler. Fetvalarında ve görüşlerinde şer’î delilleri, taşımadıkları anlamlarla yorumladılar.

ise son kararı vermesi için kurucu meclisler veya benzeri organlar tarafından hazırlanan anayasaya göre konu Anayasa mahkemesine veya referandum yoluyla son sözü söyleme hakkını elinde bulunduran halka götürülür. Kısaca özetlemeye çalıştığımız yasama faaliyeti ile ilgili olarak ise elbette ki Müslümanların şer’î hükme müracaat etmeleri ve buna göre fiillerini belirlemeleri gerekir. Şer’i delillere yani Kur’an ve Sünnet’e göre ise kanun yapma hakkı ancak Allah’a aittir. Egemenlik, halkın değil Şeriat’ındır. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

12 Eylül günü gerçekleştirilen 1982 Anayasası’nın bazı maddelerinde Hükümet tarafından yapılan ve Meclis’te 367 çoğunluğuna ulaşamadığı için de referanduma götürülen Anayasa değişikliği hakkında Müslümanların nasıl bir tavır takınmalarını öğrenmek için önce bu olayın vakıasının doğru bir şekilde kavranılması gerekir. Yani vakıa tespiti doğru olarak gerçekleştirilmelidir. Referandumun ne anlama geldiği bilinmelidir.

ِ ‫…“ ا‬Hüküm ancak Allah’a ai ‫ْم اِال لِٰلّ ِه‬ ُ ‫ِن ال‬ ُ ‫ْحك‬ tir…” (Yusuf 40) ٰ ِ ‫اِتَّ َخ ُذوا اَحبارهم ورهبا َنهم اَربابا مِن د‬ ‫سيح ْاب َن‬ ُ ْ ً َْ ْ ُ َ ْ ُ َ ْ ُ َ َ ْ َ ‫ون اللّ ِه َوال َْم‬ ‫َم ْرَي َم‬ “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler.” (et-Tevbe 31) Zira bu ayette belirtilen hahamların ve rahiplerin rab edinilmesi ile ilgili olarak Kurtûbi tefsirinde şu ifadelere yer vermektedir:

Vakıası itibarıyla referandumun anlamı şudur: Demokratik sistemlerde egemenliğin kaynağı halktır. Yani yönetimde, ekonomide, eğitimde, ticarette, cezalarda, iç ve dış politikada, içtimaî hayatta kısacası hayatın her alanında kanun koyma hakkı insana aittir. Din ile devlet yani hayat birbirinden tümüyle ayrıdır, laiklik inancı her şeyin esasıdır. Dinin hiçbir konuda hayata müdahale hakkı yoktur. Bu nedenle de egemenliğin kaynağı olarak halk, kanun yapma yetkisini yasama organlarına bırakır. Yani halkın vekilleri olarak mecliste bulunanlar, halk adına kanun yaparlar. Diledikleri hususları serbest bırakırlar, dilediklerini de yasaklarlar. Her konuda hüküm koyma hakkına sahip olurlar. Anayasa ve kanunları yaparlar. Bu konuda tam bir yetkiye sahiptirler. Yasama organları tarafından çıkartılan kanunlar veya anayasa değişikliklerinde sorunlar olduğu zaman

“…Bu ayetle ilgili olarak Huzeyfe (Allah ondan razı olsun)’ye: “Onlar gerçekten tapıyorlar mıydı?” diye sorulduğunda şöyle dedi: “Hayır. Ancak onların “helal” dediklerini helal, “haram” dediklerini ise haram kabul ediyorlardı.” Tirmizî Adiy b. Hatem’den rivayet ediyor: “Boynumda altından bir haç olduğu halde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e geldiğimde dedi ki: “Bu boynundaki nedir ey Hatem, fırlatıp at, o bir puttur.” Bu esnada Berae Suresi’ndeki “Onlar hahamlarını… rab edindiler” ayetini okuyordu. Sonra dedi ki: “Ancak onlar bunlara tapmıyorlardı. Fakat onlar bir şeyi helal kıldıklarında onu helal kabul ediyorlar, bir şeyi haram kıldıkları zaman da bunu haram kabul ediyorlardı.” Bu ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak yapılan bu açıklamaya göre kanun yapmak, bir

7

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Referandumun Vahameti Üzerine şeyi yasaklamak veya serbest bırakmak, bir nevî “ilahlık” iddiasında bulunmakla aynı anlama gelmektedir. Dolayısıyla parlamentoda bulunan milletvekilleri kanun yapmakla, bu fiile şu ya da bu şekilde iştirak etmekle adeta kendilerini Allah’ın yerine koymakta, dilediklerini helal, dilediklerini de haram kılmış olmaktadırlar. Bu halleriyle de büyük bir günah işlemiş olmaktadırlar.

Allah’a, Rasulü’ne ve getirdiklerine iman eden kimsenin görevi, Allah’ın indirdiklerine tam bir teslimiyetle teslim olmaktır. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: ‫ِيما َش َج َر َب ْي َن ُه ْم‬ َ ‫ون َحتَّى يُ َح ِّك ُم‬ َ ‫َفال َو َرب‬ َ ُ‫ِّك ال يُ ْؤ ِمن‬ َ ‫وك ف‬ “Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan ihtilafta seni hakem yapıp verdiğin karara gönül rızasıyla uymadıkça iman etmiş olmazlar.” (en-Nisa 65)

Böyle olunca da onlar, Allah’ın indirdikleٰ ‫ُون‬ ٍ ‫ِم ْؤم‬ َ ‫ِن َوال ُم ْؤ ِم َن ٍة اِذَا ق‬ َ ‫َن َيك‬ ْ ‫َضى اللّ ُه َو َرُسولُ ُه ا َْم ًار ا‬ َ ‫َو َما ك‬ rini beğenmemekte, kendi akıllarına güvenُ ‫َان ل‬ ِ ِ ‫َه ُم ال‬ ‫م‬ ‫ِه‬ ‫ر‬ ‫َم‬ ‫ا‬ ‫ِن‬ ‫م‬ mekte, Allah’a ve Rasulü’nün emrine itaat ُ‫ل‬ ْ ْ ْ ‫ْخ َي َرُة‬ etmemektedirler. Onlar bir taraftan Allah’a “Allah ve Rasulü bir işe hükmettive Rasulü’ne inandıklarını iddia ederken ği zaman gerek Mu’min bir erkek, gerek aynı zamanda da tağutluk Mu’mine bir kadın için yapmaktadırlar. Onların (ona aykırı olacak) işlerinAllah Subhanehû bu dini hali şu ayette ifade edildide kendilerine muhayinsanların her türlü meselesini ği gibidir: yerlik yoktur.” (el-Ahzab 36)

‫ون اَنَّ ُه ْم‬ َ ‫ذين َي ْزُع ُم‬ َ َّ‫اَل َْم َت َر اِلَى ال‬ ٰ ‫ِك‬ َ ‫ِن ق َْبل‬ َ‫ِل اِل َْي َك َو َما اُ ْنز‬ َ‫ِما اُ ْنز‬ ْ ‫ِل م‬ َ ‫ا َمنُوا ب‬ َّ ِ ‫اغ‬ ‫وت َوَق ْد‬ ُ ‫َموا اِلَى الط‬ ْ ‫ون ا‬ َ ‫يُري ُد‬ ُ ‫َن َي َت َحاك‬ َّ ‫َن‬ ْ ‫ان ا‬ ُ ‫َن َي ْك ُف ُروا بِه َويُري ُد الش ْي َط‬ ْ ‫ِروا ا‬ ُ ‫اُم‬ َّ ِ ُ‫ي‬ ‫ضالال َبعي ًدا‬ َ ‫ضل ُه ْم‬

çözecek şekilde eksiksiz, mükemmel bir şekilde tamamlamıştır. Parlamentolarda her ne sebeple olursa olsun kanun yapmak bu dinin eksik olduğunu iddia etmek demektir. Allah’ın bilmediğini, kendilerinin daha iyi bildiğini söylemektir. Oysa bu din hiçbir surette eksik değildir.

Allah Subhanehû bu dini insanların her türlü meselesini çözecek şekilde eksiksiz, mükemmel bir şekilde tamamlamıştır. Parlamentolarda her ne sebeple olursa olsun kanun yapmak bu dinin eksik olduğunu iddia etmek demektir. Allah’ın bilmediğini, kendilerinin daha iyi bildiğini söylemektir. Oysa bu din hiçbir surette eksik değildir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût’u reddetmek kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.”

‫ُم‬ ُ ‫ِع َمتى َو َر‬ ُ ‫ْمل‬ ْ ‫ُم ن‬ َ ‫اَل َْي ْوَم اَك‬ ُ ‫ضيت لَك‬ ْ ‫ُم َواَ ْت َم ْم ُت َعل َْيك‬ ْ ‫ُم دي َنك‬ ْ ‫ْت لَك‬ ‫الم دي ًنا‬ ْ ‫اال‬ َ ‫ِس‬

(en-Nisa 60)

Tağut ile hükmedilmek, Allah’ın indirdiklerini, Rasul’ün getirdiklerini kabul etmemek demektir. Çünkü bu ayetin nüzul sebebine göre münafık kimse, Rasul’ün verdiği hükmü beğenmemiştir. Meclis’te kanun veya Anayasa yapmak, Allah ve Rasulü’nün verdiği hükmü beğenmemek, kendi aklına göre kanun ve Anayasa yapmak demektir. Oysa

Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (el-Maide 3) Yine şöyle buyurmaktadır: ‫بير‬ َ ‫اَال َي ْعل َُم َم ْن َخل‬ ُ َّ‫َق َوُه َو الل‬ َ ‫طيف ال‬ ُ ‫ْخ‬ “Yaratan (Allah) hiç bilmez mi? Şüphe-

8


Referandumun Vahameti Üzerine siz O, lâtiftir, (çok lütuf sahibidir; her şeyin bütün inceliklerini, özelliklerini en iyi bilendir) her şeyden haberdardır.” (el-Mülk 15)

“Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? (Yoksa) ona Sen mi vekil olacaksın?” (el-Furkan 43)

ِّ ‫وَن َّزْل َنا علَي َك ا ْل ِك َتاب تِبيا ًنا لِك‬ ‫ُل َش ْی ٍء َوُه ًدى َو َرْح َم ًة َوبُ ْشرٰى‬ َْ َ ْ َ َ ‫ِمين‬ َ ‫لِل ُْم ْسل‬

ٰ ‫ون‬ ٌ ‫ُم َب ْي َن ُه ْم اِذَا َفر‬ ُ ‫يق ِم ْن ُه ْم ُم ْعر‬ َ ‫ِض‬ َ ‫َواِذَا ُد ُعوا اِلَى اللّ ِه َو َرُسولِه ل َِي ْحك‬ ِ ‫ْح ُّق َي ْاتُوا اِل َْي ِه ُمذ‬ ‫ارَتابُوا ا َْم‬ ٌ ‫ِم َم َر‬ َ ‫ْع‬ ْ ‫ِن َيك‬ ْ ‫َوا‬ ْ ‫ض اَ ِم‬ ُ ‫ُن ل‬ َ ‫َه ُم ال‬ ْ ‫نين اَفى ُقلُوِبه‬ ٰ ٰ َّ ‫ون‬ َ ‫ِم َو َرُسولُ ُه َب ْل اُولئ‬ َ ‫َن َي‬ َ ‫ِم‬ ْ ‫ون ا‬ َ ‫َي َخا ُف‬ ُ ‫ِك ُه ُم الظال‬ ْ ‫حيف اللّ ُه َعل َْيه‬

“Sana bu kitabı; her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.” (en-Nahl 89)

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasul’e çağrıldıkları zaman, bir de bakarsın ki içlerinden bir grup yüz çevirmektedir. Ama gerçek (verilen hüküm) kendi lehlerinde ise, boyun eğerek ona gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var bunların? Yoksa (onun hak Rasullüğünden) şüphe mi ettiler? Yahut Allah’ın ve Rasulü’nün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Bilakis onlar zalimlerim ta kendileridir.” (en-Nur 48-49)

Demokrasiye inanmak, egemenliğin kayıtsız şartsız halka ait olduğunu kabul etmek her şeyi yaratan ve her şeyden haberdar olan Allah’ın insanların sorunları için çözüm belirtmemiş olduğunu iddia etmektir. Oysa Allah her şey için çözüm indirmiştir. Allah Subhanehu şöyle buyurmaktadır: ‫ْم ُه إِلَى اللَّ ِه‬ ْ ‫َو َما‬ ْ ‫اخ َتلَ ْفتُ ْم فِي ِه م‬ ُ ‫ِن َش ْي ٍء َف ُحك‬ “İhtilafa düştüğünüz bir şeyin hükmü Allah katındadır (Allah’ın Kitabı ve Rasulullah’ın Sünnetinin getirdiği İslâm şeriatındadır).” (eş-Şûra 10)

Bu halleriyle onlar kalplerinde nifak bulunan kimselere benzetilmektedirler. Çünkü hak ancak Allah katından gelendir. ‫ين‬ َ ‫ِن َرب‬ َ ‫ِن ال ُْم ْم َتر‬ َ ‫ِّك َفال َتكُوَن َّن م‬ ْ ‫ْح ُّق م‬ َ ‫اَل‬ “Hak (ancak) Rabbindendir. Artık, sakın şüpheye düşenlerden olma!” (el-Bakara 147) Bu hususta ise şüpheye düşmek nifak alametlerindendir. Allah Subhanehu şöyle buyurmaktadır:

‫ُم َع ْن ُه َفا ْن َت ُهوا‬ ُ ‫َّس‬ ُ ‫ول َف ُخذ‬ ُ‫ُم الر‬ ْ ‫ُوه َو َما َن َهاك‬ ْ ‫َو َما آ َتاك‬ “Rasul size ne getirdiyse onu alın. Sizi neden alıkoyduysa ondan da sakının.” (elHaşr 7)

ِ ‫َّس‬ ‫ول‬ َ ‫َفإِن َت َن‬ ُ ‫ازْعتُ ْم فِي َش ْي ٍء َف ُرُّد‬ ُ‫وه إِلَى اللّ ِه َوالر‬ “Bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz onu Allah’a (Kur’an’a) ve Rasul’e (Sünnet’e) götürün.” (en-Nisa 59)

ٰ ٰ ‫قيل لَهم َتعال‬ ِ ‫َّس‬ ‫ِقين‬ َ ‫ول َارَْي َت ال ُْم َناف‬ ُ‫َوا اِلى َما اَ ْن َزَل اللّ ُه َواِلَى الر‬ ْ َ ْ ُ َ ‫َواِذَا‬ ‫ص ُدوًدا‬ َ ‫ص ُّد‬ ُ ‫ون َع ْن َك‬ ُ ‫َي‬ “Onlara: ‘Allah’ın indirdiği (hakeme, Kur’an-ı Kerîm) ve Rasul’e gelin’ denilince münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” (en-Nisa 61)

Kanun yapmak, demokrasiye inanmak, secde etmekle emrolunan Şeytan’ın kendisini beğenerek Allah’a karşı gelmesi gibi insanın kendi aklını beğenmesi, Allah’a isyan etmesi demektir. Görünürde Müslüman olduğu halde Allah ve Rasulü’nün emri ile karşı karşıya kaldığında arzularına tabi olması demektir. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

ٰ ٰ ‫ويقُول‬ َ ‫ول َوا‬ ِ ‫َّس‬ ‫ِن‬ ٌ ‫ُم َي َت َوٰلّى َفر‬ َّ ‫َط ْع َنا ث‬ ْ ‫يق ِم ْن ُه ْم م‬ َ ََ ُ‫ُون ا َمنَّا بِاللّ ِه َوبِالر‬ ٰ ‫ِنين‬ ‫م‬ ‫ؤ‬ ‫ْم��� ‫ل‬ ‫ِا‬ ‫ب‬ ‫ِك‬ ‫ئ‬ ‫ُول‬ ‫ا‬ ‫ا‬ ‫م‬ َ َ ‫َب ْع ِد ٰذل‬ َ ُْ َ ‫ِك َو‬ “(Münâfıklar), “Allah’a ve Rasul’e inandık ve itaat ettik.” derler. Sonra da onların bir kısmı bunun ardından yüz çevirirler. Hâlbuki onlar inanmış değillerdir.”(en-Nur 47)

ٰ ‫ُون َعل َْي ِه َوكيال‬ ‫ا َا‬ ُ ‫َرَْي َت َم ِن اتَّ َخ َذ اِل َه ُه َهوٰی ُه اَ َفاَ ْن َت َتك‬

Mevcut Anayasa gereğince Meclis’te ye-

9

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Referandumun Vahameti Üzerine terli çoğunluğu alamadıkları için yasallaştıramadıkları Anayasa maddelerindeki değişiklere yasallık kazandırmak için referanduma gitmekle de halka şunu söylemiş olmaktadırlar:

‫ُم َع ِن‬ َ‫ق‬ ْ ُ‫است‬ َ َّ‫اس َتك َْب ُروا لِل‬ َ َّ‫َال ال‬ َ ‫ض ِع ُفوا اََن ْح ُن‬ ْ ‫ذين‬ ْ ‫ذين‬ ْ ‫ص َد ْد َناك‬ َّ َّ ‫ذين‬ َ ‫ِمين َوق‬ ْ ُ‫است‬ َ ‫ض ِع ُفوا لِل‬ َ ‫َال ال‬ َ ‫ُم َب ْل ُك ْنتُ ْم ُم ْجر‬ ْ ‫ذين‬ َ ‫ال ُْه ٰدى َب ْع َد اِ ْذ َج‬ ْ ‫اءك‬ ‫َن َن ْك ُف َر بِال ٰلّ ِه َوَن ْج َع َل لَ ُه‬ ِ ‫ْر الَّ ْي ِل َوالنَّ َه‬ ْ ‫ار اِ ْذ َتا ُْم ُروَن َنا ا‬ ُ ‫اس َتك َْب ُروا َب ْل َمك‬ ْ َّ ‫َاب‬ ‫ذ‬ ‫ْع‬ ‫ل‬ ‫ا‬ ‫ا‬ ‫َو‬ ‫ر‬ ‫ا‬ ‫َّا‬ ‫َم‬ ‫ل‬ ‫ة‬ ‫ام‬ ‫د‬ ‫الن‬ ‫ا‬ ‫و‬ ‫ر‬ ‫َس‬ ‫ا‬ ‫و‬ ‫ا‬ ‫د‬ ‫ا‬ ‫د‬ َ ُّ َ َ َُ ََ َ َ ً َ ‫اَ ْن‬

“Büyüklük taslayanlar, zayıf ve güçsüz “Ey halk, ey insanlar! Demokratik sisteme görülenlere, “Size hidayet geldikten sonra, göre egemenliğin kaynağı olarak bize verdiğiniz biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu yetkileri kullandık, fakat Anayasa maddelerindeki olanlar sizlerdiniz.” derler. Zayıf ve güçsüz değişikliklere yasallık kazandıramadık. Bu fiiligörülenler, büyüklük taslayanlara, “Hayır, mizle Allah’ın hakkına tecavüz ettik, kendimizi bizi hidayetten saptıran gece ve gündüz ilah yerine koyduk, kanunlar yaptık ve yapmaya kurduğunuz tuzaklardır. Çünkü siz bize da devam ediyoruz. Ancak şu anda referandumu Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na eşler koşgerektiren bu uygulamayla da işlemiş olduğumuz mamızı emrediyordunuz.” derler. Azabı bu büyük günahta sizlerin de bizimle birlikte olgörünce de içten içe pişmanlık duyarlar.” manızı, bu günaha sizin de katılmanızı istiyoruz. (Sebe 32-33) Sizi bu cürüme çağırıyoruz. Referandum sandığına gitOnlar ağızlarından çıİslâm’a göre insanın fiilleri açıtiğiniz takdirde, ister ‘evet’, kan sözlerle, yaptıklarıysından asıl olan şer’î hükümlere isterse ‘hayır’ oyu verin, her bağlanmaktır. Gerek milletvekili la ne kadar da kötü bir iş halinizle bu büyük günahta seçimi olsun, gerekse referandum yapmaktadırlar: bizi yalnız bırakmamış olaolsun, gerekse bir başka seçim ِ ‫ِن اَ ْف َو‬ ‫ِم‬ ْ ‫كَبُ َر ْت َكل َِم ًة َت ْخ ُرُج م‬ ْ ‫اهه‬ caksınız.” faaliyeti olsun bunların tümü “Ağızlarından çıkan insana ait bir fiildir. Dolayısıyla Evet, 12 Eylül 2010 söz ne kadar da büyük!” fiillerle ilgili hususlarda Allah’a günü Anayasa değişikve Rasulü’ne iman eden Müslü- (el-Kehf 5) likleri için halkın önüne manların nasıl hareket etmeleri İslâm’a göre insanın konulan oy sandıklarıyla gerektiği de şer’î hükümler tara- fiilleri açısından asıl olan çok açık ve net bir şekilde fından belirlenir... şer’î hükümlere bağlanböyle denilmiştir. Fakat maktır. Gerek milletvekili bu suçlarına halkın ortak seçimi olsun, gerekse referandum olsun, geolması için ise süslü laflarla insanlar kandırekse bir başka seçim faaliyeti olsun bunların rılmıştır. İnsanlar, yaptıkları işin ne anlama tümü insana ait bir fiildir. Dolayısıyla fiillerle geldiğinden gafil bir halde sandığa giderek ilgili hususlarda Allah’a ve Rasulü’ne iman oy kullanmışlardır. Bunun için her kesim ineden Müslümanların nasıl hareket etmeleri sanları aldatmak, kandırmak, haktan uzakgerektiği de şer’î hükümler tarafından belirlaştırıp felakete sürüklemek için kendisine lenir ve Müslüman’ın da buna teslim olması göre olmadık gerekçeler ve açıklamalar ileri gerekir. Yukarıda yalnızca bir kısmını aktarsürmüşlerdir. Bilerek veya bilmeyerek halkı dığımız ayetlere ve diğer şer’î delillere göre haktan saptırmak için gece gündüz hileler anayasa değişikliği ile ilgili olarak yapılan kurmuşlardır. Bu halleriyle onlar Kıyamet referanduma katılarak “Evet” veya “HaGünü Allah’ın huzuruna vardıkları zaman yır” şeklinde oy kullananlar, günah işlebirbirlerini suçlayacaklar, birbirleriyle şöyle mişlerdir. Bu fiilleriyle kanun yapmışlardır. kavga edeceklerdir: Allah’ın kanunlarını hiçe saymışlardır. KenEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

10


Referandumun Vahameti Üzerine Netice olarak, her ne sebeple olursa olsun gerek referandum için gerekse milletvekili seçimleri için sandığa giden Müslümanlar, işlemiş oldukları günahtan dolayı tevbe etmeli ve Allah’tan mağfiret dilemelidirler. Demokrasinin ve bundan kaynaklanan çözümlerin kendilerini bu dünyada da ahrette de felaketlere sürükleyeceğini çok iyi bilmelidirler. Çünkü İslâm’ın getirdikleri dışında kalan tüm düşünceler batıldır, dalalettir, sapıklıktır. Bundan sonra da bu türden fiillerden kesinlikle kaçınmalıdırlar. Allah’ın ipine sımsıkı sarılmalı, Allah’ın dininin hayata hâkim kılınması için çalışmalıdırlar. Bunun için gecelerini gündüzlerine katmalı, Şeytan ve dostları tarafından önlerine konulan tuzaklara aldanmamalıdırlar.

dilerinin Allah’tan dahi iyi bildiklerini iddia etmişlerdir. Allah’ın, insanların meselelerini çözüme kavuşturacak çareleri indirmediğini söylemişlerdir. Kanun yaparak Allah ve Rasulü nezdinde en büyük günahlardan birisini işlemiş olan yöneticilerin günahlarına ortak olmuşlardır. İslâm’dan olmayan, Müslüman için yasak olan bir fiili işlemişlerdir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: ‫من عمل عمال ليس عليه أمرنا فهو رد‬ “Kim bizim işimize (dinimize) uygun düşmeyen bir iş yaparsa o reddolunur.” ‫من حدث فى أمرنا هذا ما ليس منه فهو رد‬ “Kim bu işimizde (dinimizde) olmayan bir şeyi sonradan ortaya çıkartırsa o reddolunur.”

Referandum süreci içerisinde gerek “evet” veya “hayır” çağrısı yapan parti, parti liderleri, temsilcileri ya da bu konuda şu veya bu şekilde gayret gösteren herkese Şeytan, amellerini süslü göstermiş dünya hayatıyla onları aldatmıştır.

Oysa onlar Allah’a ve Rasulü’ne sadakatle bağlı kalarak kanun yapmayı değil, şer’î hükümlere teslim olmayı tercih etmeliydiler. Çünkü ayette belirtildiği gibi iman eden Mu’minlerin tavrı şöyle olmalıdır: ٰ ‫ُم َب ْي َن ُه ْم‬ َ ‫َو َل ال ُْم ْؤم‬ َ ‫اِنَّ َما ك‬ ْ ‫َان ق‬ َ ‫ِنين اِذَا ُد ُعوا اِلَى اللّ ِه َو َرُسولِه ل َِي ْحك‬ ٰ ‫َطع َنا وا‬ ‫ون َو َم ْن يُ ِط ِع ال ٰلّ َه َو َرُسولَ ُه‬ َ ‫ُولئ‬ َ ‫ِح‬ ْ‫ا‬ ُ ‫ِك ُه ُم ال ُْم ْفل‬ ْ ‫َن َيقُولُوا َسم‬ َ ْ َ ‫ِع َنا َوا‬ ٰ ٰ َّ ِ ‫ون‬ ‫ِز‬ ‫ئ‬ ‫ا‬ ‫ف‬ ‫ل‬ ‫ا‬ ‫م‬ ‫ه‬ ‫ِك‬ ‫ئ‬ ‫ُول‬ ‫ا‬ ‫ف‬ ‫ه‬ ‫ق‬ ‫ت‬ ‫ي‬ ‫و‬ ‫ه‬ ‫ل‬ ‫ال‬ ‫ش‬ ‫خ‬ ‫ي‬ ْ َ ّ َ ْ َ َ َ َ ْ َ‫َو‬ َ ُ َ ُُ

َّ ‫َّن لَهم‬ ‫ِن‬ َ ‫َه ْم َوق‬ َ ‫ُم ال َْي ْوَم م‬ ُ ‫الش ْي َط‬ ْ ‫ان ا‬ َ ‫َال ال َغال‬ ُ ‫َع َمال‬ ُ ‫ِب لَك‬ ُ ُ َ ‫َواِ ْذ َزي‬ ٰ ‫َال‬ ِ ‫اء ِت ا ْل ِف َئ َت‬ ِ َّ‫الن‬ َ ‫َص َعلى َعق َِب ْي ِه َوق‬ ٌ ‫اس َواِنّى َج‬ َ ‫ان َنك‬ َ ‫ُم َفلَمَّا َت َر‬ ْ ‫ار لَك‬ ‫اف ال ٰلّ َه َوال ٰلّ ُه َشدي ُد‬ ُ ‫َخ‬ َ ‫ُم اِّنى اَرٰى َما ال َت َر ْو َن اِّنى ا‬ ٌ ‫اِّنى َبر‬ ْ ‫یء ِم ْنك‬ ‫َاب‬ ِ ‫ا ْل ِعق‬

“Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’an’a) ve Rasulü’ne davet edildiklerinde, Mu’minlerin söyleyeceği söz ancak, ‘işittik ve iman ettik’ demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir.” (en-Nur 51)

“Hani Şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve “Bugün artık insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki taraf yüz yüze gelince (Şeytan), gerisin geriye dönüp, “Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyleri görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır.” demişti.” (el-Enfal 48)

11

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


İbrahim ER

1

de çıkabilecek sonuçlar hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildi.

2 Eylül 2010 Pazar günü itibariyle; kimilerine göre Türkiye için bir dönüm noktası, kimilerine göre ise Türkiye’yi karanlıklara sürükleyecek bir gidişatın başlangıcı anlamlarına gelen ve tartışmasız Türkiye Cumhuriyeti’nin en gürültülü referandumu olan “Anayasa Değişiklik Paketi” referandumu geride bırakılmış oldu. Sayısal sonuçları açısından bakıldığında, referandumda herhangi sürpriz bir sonucun ortaya çıkmadığı görülmektedir. Yalnızca, bu referandum sonuçlarıyla referandum öncesi yapılan anketlerin sonuçları arasında birkaç puanlık oynamalar olmuştur. Dolayısıyla gerek hükümet kanadının ve gerekse muhalefet kanadının çıkacak sonuçlar hakkında önceden net bilgilere sahip olduklarını söylemek hatalı bir yaklaşım olmaz. Zaten kamuoyunda var olan hava ve birçok şişirme haber yapılmasına rağmen medyaya yansıyan görüntü de bu doğrultudaydı. Oluşturulan birçok suni gündemle meseleye dâhil edilmeye çalışılan halk/toplum ise, hem referandumun içeriği ve hem Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Referandumun öncesinde ve sonrasında konuyla ilgili olarak; siyasîlerde, kamuoyunda ve toplumda var olan bu bilgi farklılıkları neticesinde, çok ilginç ve çok dikkat çekici görüntüler ortaya çıkmıştır. Bu konuda meselenin kaybeden tarafı olarak gözüken Ulusalcı kesim açısından söylenebilecek fazla bir şey yoktur. Çünkü onlar son dönemde seçimler ve referandumlar açısından kendi oluşturdukları statükonun kurbanı olmaya devam etmektedirler. Her ne kadar mevcut siyasî ortamda üslup ve lider değişikliği gibi önemli hamleler yapmış olsalar da, bu yalnızca onların oylarını birkaç puan arttırmaya yaramıştır. Sonuçta hitap ettikleri kitle ile sahip oldukları ve topluma zorla uyguladıkları değerleri göz önüne getirdiğimizde, bu sonucun onlar açısından normal karşılanması gerektiği de ortaya çıkmaktadır. Bu kesim, yakın zamana kadar Türkiye’deki asıl gücü de elinde tutmuş olduğu için, sahip olduğu

12


Referandumun Hedefi Topluma Demokrasiyi Benimsetmektir değerleri topluma kabul ettirme ve onları topluma uygulama hususunda baskı ve sindirme yöntemlerini çok sert biçimde kullanmıştır. Bu nedenle de özellikle muhafazakâr kesimi çok ciddi şekilde karşısına almıştır. Bu da, Batı kaynaklı olan ve Ulusalcı Kesimin benimseyip topluma zorla uygulamaya çalıştığı “laiklik, cumhuriyet ve demokrasi” gibi değerlerin bu toplumun muhafazakâr kesimi tarafından hiçbir şekilde benimsenmemesine neden olmuştur.

sinin uygulanmasının önündeki engellerdir. Onların topluma vermiş oldukları mesajlara göre; “Devletin içerisine çöreklenmiş olan derin yapı, Türkiye’de demokrasinin uygulanmasını sekteye uğratmaktadır. Buna bağlı olarak da her konuda onların istekleri topluma dikta edilmektedir. Hukukun üstünlüğü ilkesi de ortadan kaldırılmıştır. Üstelik bu derin yapı, darbelerle Türkiye’yi sürekli olarak geriye götürmekte ve binlerce masum vatandaşa haksız yere kendi yaptığı darbelerin bedelini ödetmektedir. Hatta bu yapının yakın zamanda demokrasiyi askıya alma girişimi engellenmiş ve sorumluları ortaya çıkarılmıştır. Sonuçta onların demokrasiyi frenleyerek kendi keyfi uygulamaları neticesinde yıllardan beri milyonlarca insan sıkıntı çekmektedir. Temel hak ve hürriyetler ayaklar altındadır ve başta din ve vicdan hürriyeti ile fikir hürriyeti gibi hususlar ciddi anlamda sekteye uğratılmaktadır. Laiklik ise bu cuntacı zihniyetin kendi kafasındaki anlayışa göre şekillenmiştir, bu yüzden de dini özgürlükler tehlikeye girmiştir. Yargı bağımsızlığını yitirmiştir ve yargıdaki mevcut kadroların tamamı “Kemalist” zihniyetin etkisi altındadır. Bu durum da onu bağımlı hale getirmektedir. Dolayısıyla yüksek mahkemeler demokratik işleyişin önünde engeldirler, milletin iradesi sürekli olarak Anayasa Mahkemesi’ne takılmaktadır. Milletin iradesiyle işbaşına gelen hükümetin uygulamaları Danıştay’dan dönmekte ve HSYK’nın yanlı tutumları da birçok hukuk dışı uygulamayı beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla demokratik bir Türkiye için yargıda da çok ciddi düzenlemelere ihtiyaç vardır. vs.”

Sayısal açıdan bakıldığında Türkiye’deki Ulusalcı kesimin karşıtları ile yandaşları arasında çok büyük bir fark vardır. Dolayısıyla referandumu kazanmaları veya kaybetmeleri durumunda herhangi bir şey değişmeyecek, kendi sahip oldukları maksimum %30’luk kesimin dışında bir kitleye kesinlikle etki edemeyeceklerdir. Bundan sonraki süreçte de ortaya koyacakları siyasî üsluplarla kendi etkilerini güçlendirmeye çalışacaklardır. Onun için burada asıl ele alınması gereken, bu referandum ortamını hazırlayan ve bu konuda toplumu meseleye dâhil edip sürekli sıcak tutmaya çalışan kesimdir. Çünkü bu referandum onların projesidir ve onlar bu konuda istediklerini elde etmişlerdir. O yüzden de bundan sonraki süreçte planları hayata geçime hususunda ağır basan taraf onlar olacaktır. Yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi referandum sonuçlarının önceden hemenhemen belli olması, ABD destekli Ak Parti Hükümeti’nin referandum sonrası işlerini şekillendirmesini de sağlamıştır. Özellikle referandum öncesi süreçte, gerek siyasîlerin ve gerekse kamuoyunda ‘evet’ çağrısı yapan AKP yandaşlarının ısrarla ve önemle vurguladıkları konu “demokrasi” konusu olmuştur. Bu konuda topluma öyle bir izlenim verilmiştir ki, sanki var olan bütün sıkıntıların kaynağı demokrasi eksikliği ya da demokra-

Yapılmak istenenler açısından meseleye baktığımızda, Müslümanları bekleyen büyük tehlike daha da barizleşmektedir. Müslümanları bekleyen bu büyük tehlikeye değinmeden önce şu örneğe dikkatlerimizi yoğunlaştırmamız, meseleyi anlamamızı kolaylaştıracaktır: Yayılma metodu sömürgecilik olan Kapitalist

13

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Referandumun Hedefi Topluma Demokrasiyi Benimsetmektir ideolojinin 20. Yüzyıl boyunca dünyada birinci devlet konumuna oturmuş iki devletini, yani ABD ve İngiltere’yi ele alalım. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İslâm Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte dünyadaki birinci devlet konumu tescillenen İngiltere, kendi sömürgelerini askerî yönetimlerle elinde tutmuş ve baskı ve sindirme yöntemlerini uygulayarak halkları kontrol etmeye çalışmıştır. Sömürüsü altına aldığı ülke için oluşturduğu değerleri o ülkenin halkına dayatma yoluna gitmiştir ve hiçbir zaman halkların ekonomik açıdan rahatlamasını sağlayacak hamleler yapmamıştır.

içirirken, diğeri gönül rızasıyla içirmektedir. İşte mesele bu kadar basittir.

Muhakkak ki bu referandumla birlikte AKP Hükümeti, yeni anayasa maddelerine göre yargıda yapacağı düzenlemelerle önünü rahatlatmayı ve elini güçlendirmeyi hedeflemiştir. Ancak Başbakan’ın mitinglerinden akademisyenlerin ve gazetecilerin katıldığı tartışma programlarına, bazı din adamları ve kanaat önderlerinden İslâmî cemaatlere ve onların liderlerine kadar AKP yanlısı kim varsa, söz birliği etmişçesine demokrasi vurgusu yapmaktadır. Özellikle çok etkili ABD ise; II. Dünya Savaşı’nın ardından bir iletişim aracı olan televizyon vasıtasıyla dünya liderliği mücadelesine başladığı andan bütün Müslümanlar demokratik hakkını itibaren, bilhassa İngiltere’nin elinde bulunan kullanmaya ve demokrasömürgeleri elde etme yönsiyi benimseyip sahiplentemi olarak ılımlı ve özgürCumhuriyet’in kurulduğu meye çağrılmaktadırlar. Bu lükçü yapıya bürünmüştür. tarihten bu yana Ulusalcı referandum süreci bütün O halkın manevî değerlerini yapının Müslüman halka problemlerin çözümünün saygın hale getirmiş ve faiz benimsetmeyi bir türlü demokrasiye odaklanmaborçlarında bile, insanların başaramadığı gayri İslâmî sı açısından ilgi çekicidir. belini büken ancak o gün için değerleri bugün Müslümanlar Esasen bu meseleyi yutoplumun rahatlamasını sağkendi elleriyle benimsetmeye karıdaki örnekle birlikte layacak maddî iyileştirmeler çalışmaktadırlar. Oysa değerlendirmek gerekir. yapmak suretiyle sömürgeleri demokrasi bir küfür Cumhuriyet’in kurulduğu kendisine bağlama yoluna gitnizamıdır. tarihten bu yana Ulusalcı miştir. Bu meselenin en bariz yapının Müslüman halka örneği Türkiye’dir. İngiliz gübenimsetmeyi bir türlü başaramadığı gayri dümlü Ulusalcı yapı ve onun uyguladığı tek parti İslâmî değerleri bugün Müslümanlar kendiktatörlüğü sonucu insanlar patlama noktasına di elleriyle benimsetmeye çalışmaktadırlar. gelmiştir. İşte bu uygulamalar, çok partili sisteOysa demokrasi bir küfür nizamıdır. Allah min başlamasıyla Ulusalcı yapıya seçimlerde ilk Subhanehu ve Teâlâ’ya ait olan egemenliğin darbeyi vurmuştur. Bu seçimlerin ardından ikO’ndan alınarak insanlara verilmesini ifade tidara gelen ABD güdümlü Demokrat Parti’nin eder. Bu yüzden onunla çalışmak ve ona daılımlı ve özgürlükçü yapısı ve toplumda ekonomik vet etmek kesinlikle haramdır. Onu benimseaçıdan sağladığı bariz iyileşme sonucu insanların mek ise hüküm konusunda Allah Subhanehû büyük çoğunluğu Demokrat Parti’ye yönelmiş, ve Teâlâ’dan başka hüküm koyucular benimbu yönelmenin neticesinde de Amerikan nüfuzu semek demektir. Bu da İslâm Akidesi’ne yani Türkiye’de ağır basmaya başlamıştır. Sonuçta Tevhid’e muhalif bir inanca sahip olmak debu devletlerin her ikisi de sömürgeci devletlerdir mektir. ve sömürüleri altındaki halklara sundukları şeyler kesinlikle farklı değildir. Aslında her ikisi de Demokrasi ve diğer değerleri benimsetme zehir sunmakta, fakat birisi bu zehri halka zorla gayretlerinin altında yatan husus ise ABD’nin Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

14


Referandumun Hedefi Topluma Demokrasiyi Benimsetmektir Türkiye üzerindeki nüfuzunun devamlılığı ile ilgilidir. Dünyada birinci devlet konumunda bulunan devletlerin bu konumlarını muhafaza edebilmesi elinde bulundurdukları yerlerdeki istikrara bağlıdır. Onlar bu istikrarın sağlanması için kendi taşıdıkları değerlerin o bölgelere yerleşmesini isterler. Mesela, ABD’nin dünya üzerinde taarruza geçtiği bütün bölgelere yönelik kastı, onlara “demokrasi ve insan hakları” götürmektir. Nitekim Irak’ta katledilen 1,5 milyondan fazla Müslüman da bu hedefin geçekleşmesi doğrultusunda hayatını kaybetmiştir. Türkiye’deki şu an yaşanan durum da aynı gelişmelerin farklı bir versiyonudur. Onun için Türkiye’de yaşanan bütün sıkıntılara sebep olarak demokrasinin işleyişindeki aksaklıklar gösterilmektedir. Bu aksaklıklara neden olarak da Türkiye’de oluşmuş demokrasi karşıtı güç odağı (Derin Devlet) gösterilmektedir. Oysa onların uygulanmaları da demokratik uygulamalardı ve onlar da her ne yapıyorlarsa demokrasinin yerleşmesi ve sağlamlaşması için yapıyorlardı. İşte bugün AKP’nin problem dediği uygulamalar onların yaptığı bu uygulamalardır. Onlara göre de şu an AKP’nin yapmış olduğu uygulamalar demokrasiye uygun değildir ve ortaya birçok problem çıkarmaktadır. Bu yüzden aslında bütün hayat problemlerinin tek kaynağı olan demokrasinin, çözüm olarak hem de Müslümanlar tarafından ortaya atılması ve bu hususta Müslümanların ikna edilmeye çalışılması çok düşündürücü bir durumdur.

Dolayısıyla demokrasi, kendisine yüklenilen mana itibariyle uygulanma imkânı bulunmayan içi boş bir kavramdır. Eğer tatbik edilen demokrasi ve tecelli eden de halkın iradesiyse; yaşanan bütün ekonomik sıkıntıların, yapılan aşırı zamların, alınan yüksek oranlı vergilerin hep halka uygulanması ve hep halkın belini bükmesi hakkında ne söylenebilir? Yine dünyanın hiçbir yerinde halkın iradesinin tecelli ettiği meclislerde halktan kimsenin bulunmaması nasıl izah edilebilir? Sonuçta bütün toplumlarda sıkıntıları hissetmeyenler de, meclisleri dolduranlar da elit tabakadan olan insanlardır. Şimdi bu sistem mi, Türkiye’deki Müslümanların ufkunu açacak ve onların kurtuluşu olacak? Türkiye’de aylarca kendisine çağrı yapılarak adeta kurtuluş reçetesi olan sistemin işleyişi bundan ibaret midir? Başbakan Erdoğan, referandum öncesinde katıldığı bir televizyon kanalında geçmişte de kullanmış olduğu “Demokrasi bir amaç değildir bir araçtır” sözüne, sorulan bir soru üzerine açıklık getirdi. Erdoğan’a göre; amaç; insanların mutluluğunu sağlamaktır. Yani amaç insanları mutlu edebilmektir ve bunu sağlayacak oluşumlar veya sistemler ise birer araçtırlar. Dolayısıyla bu sistemlerden birisi olan demokrasi de bu anlamda bir araç olmaktadır. Sistemlerin amaçlarına yönelik yapılan bu izahat doğruluğu kabul edilebilir bir nitelikte olsa da, ne demokrasi kavramının içeriğinin ve ne de tüm dünya üzerindeki yıllardan beri gerçekleşen uygulamalarının mutluluk kelimesiyle pek uyuşmadığı da açık seçik ortadadır. Eğer gerçekten demokrasi insanların mutluluğunu sağlayacak kadar önemli bir araçsa ve gerçekten de buna inanılıyor ve bütün Müslümanlar buna davet ediliyorsa, o zaman bu sistemle ilgili bu kadar çok çelişki nasıl ortaya çıkıyor? İnsanları mutluluğa taşıyan bu araç, uygulandığı bütün toplumlarda sadece %20’lik bir kesimi üzerinde taşıyabilmektedir. Ancak bu araç sürüne sürüne

Dünyanın Kapitalizm’in pençesine düşmesiyle, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler söylemleri bu ideolojinin yaşam kaynakları haline gelmiştir. Ayrıca demokrasi vakıası itibariyle insanlığın maruz kaldığı en büyük yalan olarak da değerlendirilebilir. Çünkü demokrasilerde hedef halkın egemenliğidir, ancak dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir zaman bu egemenlik tesis edilememiştir.

15

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Referandumun Hedefi Topluma Demokrasiyi Benimsetmektir ilerleyebildiği için, toplumlarda geri kalan %80’lik kesim bu ilerlemenin gerçekleşmesi ve o azınlığın mutlu olabilmesi için o aracı yürütmeye çalışırken ezilmekte ve yok olup gitmektedir. Kısacası küçük bir kesimin mutluluğu büyük bir kesimin sırtından geçmektedir.

İşte demokrasi böyle bir mutluluk aracıdır. Demokrasinin, onun akidesi olan laikliğin ve bu sistemin uygulanış biçimi olan cumhuriyetin; bu Ümmet’in ne Akidesi’nde, ne fikir ve hükümlerinde ve ne de örflerinde yeri yoktur. Demokrasiye bakış yalnızca hükmün kime ait olduğu yani hükmün kaynağı açısındandır. Ne şura ve ne de seçim meselelerine bakılarak değerlendirme yapılamaz -ki, zaten bunlara göre de hiçbir tutarlı tarafı yoktur-. Bu yüzden demokrasi, İslâm’la taban tabana zıttır. Vakıası itibarı ile de demokrasinin ne insanlığa ve ne de bu Ümmet’e verebileceği hiçbir şey yoktur. İnsanları bu gayri insanî rejim altında yönetmek apaçık bir zulümdür. Kimin direktifiyle ve hangi proje adı altında olursa olsun bir Müslüman’ın, bir Müslüman’ı demokrasiye çağırması, onu bir kurtuluş reçetesi olarak sunması ve insanların kurtuluşlarının adresi olarak onu göstermesi kesinlikle doğru bir davranış değildir. Bu davranış insanları helak olmaya çağırmaktan başka bir şey değildir. Böyle bir davranışın hem insanlar üzerindeki hakkı, hem de Allah Subhanehû ve Teâlâ katındaki hesabı da çok büyük olacaktır.

Yine bu demokrasi aracı, mutluluğa taşıdığı insanları yanlış yollara da sürüklemektedir. Vaat ettiği özgürlüklerle ve ruhî anlamda gerçekleştirdiği çöküntülerle insanları, insanlık vasfının dışına çıkaran bu sistem, mutluluk anlayışını da gayri insanî bir tabana oturtmuştur. Kapitalist ideolojiye ve onun mutluluk aracı olan demokrasiye göre mutluluk; “dünya menfaatlerinden mümkün olan en üst düzeyde faydalanabilmektir ya da bedenî zevkleri en üst düzeyde tatmin edebilmektir.” Bu doyumun yolu da ekonomik güce bağlıdır. Bunların tümüne ulaşabilmek için de özgürlükler vardır. İnsan bu özgürlüklerini kullanabildiği düzeyde mutluluğu yakalamış olacaktır. Mesela, ekonomik gücü elde edebilmek için mülk edinme özgürlüğüne sahiptir ve bu özgürlük çerçevesinde faizli işlemler yapabilir, kumar ve şans oyunlarına yönelebilir ya da vergisini ödemek şartıyla kadın pazarlayabilir. Elde ettiği ekonomik gücün tadını doyasıya çıkarabilmesi için de şahsî özgürlükleri vardır. Bu özgürlükler çerçevesinde de hiç tanımadığı insanlarla yatıp kalkabilir ve her türlü ilişkiye girebilir. İsterse eşcinsel bile olabilir. Çünkü önemli olan kişinin doyumudur. Onlara göre mutluluk, bedenin ihtiyaçlarının en üst düzeyde doyurulmasından geçer.

Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

16


Talha YAŞAR

İ

nsanın karşılaştığı problemler karşısında tutumu; öncelikle bu problemin akil bir şekilde çözümü noktasında problemin ne olduğu, neden kaynaklandığı ve problemin nasıl ortadan kaldırılacağına yönelik çözüme zorunluluk haline getirmektedir. Yani insanlar; ister günlük olarak çalıştıkları iş hayatlarında, isterse ailesi ile yaşadığı problemlerde, isterse de günlük hayatta karşılaştığı herhangi bir meselede olsun önce sorunu tespit etmeli, kaynağını araştırmalı ve çözüme nasıl ulaşacağına dair düşünmelidir. Başka bir zaviyeden bakacak olursak; problem ister ferdi, isterse toplumu veya isterse de devleti ilgilendiren bir konu üzerinde olsun, ortaya çıkan problem kendi içerisinde derin bir şekilde etüt edilmelidir. Bu derin etüt ise, çözümün nereden bulunacağını ortaya koyacak ve insan ya aklın ortaya koyacağı bir çözüme ya da inandığı ideolojiye göre bir çözüme gidecektir.

Sorunu” olarak karşımıza çıkmış, Türkiye gündemini meşgul etmiş, fakat problemi adlandırma noktasında devlet erkânı kemalist zihniyetin dışına çıkamamıştır. Derin güç odaklarının, böyle bir problemin olmasından faydalanmaları ve bekalarının devamı açısından buna ihtiyaç duymaları da başka bir gerçektir. Kürt sorunun tarihi süreç içerisindeki durumu değerlendirildiğinde bu sorunun ne olduğu noktasında farklı değerlendirmeler karşımıza çıkmakta, kimileri sorunun iktisadi bakımından geri bırakılmış olmasını görürken, kimileri yeterince eğitime önem verilmemesini öne sürmekte, kimileri bölge halkının dilini konuşamamayı, geleneğini, adetlerini yaşayamamayı öne sürmüş, kimileri de bağımsız bir devletlerinin olmamasını sorunun kaynağını teşkil ettiğini iddia etmiştir. Mesele ister devletin bilinçli politikalar neticesinde bölgeye yatırım yapmaması neticesinde insanların bazen temel ihtiyaçlarını dahi karşılamaktan uzak olması olsun veya-

İşte bu meyanda yıllardır Türkiye’de toplumsal alanda yaşanan bir problem, “Kürt

17

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


“Kürt Sorunu”na Köklü Çözüm hut her ırkın dilini konuşması, kendini diliyle ifade etmesi, geleneklerini göreneklerini yaşama ve yaşatma noktasında sosyal aktivitelerini sürdürme meselesi olsun, ya da bir devlet isteğinin ortaya çıkma meselesi olsun bunların legal veya illegal yönde dillendirilmiş olması sorunun açığa çıkmasına neden olmuştur.

Osmanlı Hilafet Devletinin son dönemlerinde dahi Kürtler, bu günkü sıkıntıların ana eksenini oluşturan haklarının hiç birinden mahrum olmamış, hakları diğer tebayı oluşturan halklar gibi devletin korumasında olup hiçbir etnik yapının bir biri üzerinde tahakküm kurması söz konusu olmamıştır. Milyonlarca kilometrekarelik alana sahip ve bu alan içerisinde birçok etnik yapının yaşadıKürtlerin Anadolu da yaşamalarının çok ğı Hilafet Devletinde, Müslüman olan etnik uzun bir sürece tekabül etmesi ve İslam’la unsurlar kardeşçe yaşarken, İslam’ı kabul Halife Hz.Ömer döneminde şereflenmiş oletmeyen ve zımmi konumunda olan diğer maları, İslam’ı kabul ederek onu taşıma noketnik yapılar da hiçbir hakları kesintiye uğtasında gösterdikleri gayretleri tarihin inkâr ramadan rahatça yaşamışedemediği bir gerçektir. lardır. Ne bugünkü gibi Kendileri gibi İslam’ı kaTürk - Kürt çatışması, nede Tarihi sürece baktığımızda bul etmiş diğer ırktan olan Müslüman-gayri müslim İslam’ın hâkim olduğu hiçbir Türkler, Araplar gibi karçatışması yaşanmıştır. dönemde Kürtler bu günkü deşlerini bağrına basmakgibi dillerini konuşma, gelenek tan geri durmamış olan O halde Kürt sorunu ve göreneklerini yaşama, Kürtler, otorite mücadeledediğimiz problemin tam iktisadi bakımdan geri kalma, sine girmemiş, kendi milolarak ne zaman başladığı letini öne çıkarma güdümevzusuna geldiğimizde, eğitim bakımından cahil sünde bulunmayıp İslam’ı kutuplaşmayı oluşturan olma ve devlet istekleri gibi âleme taşımak için her türunsurların hangi aşamabir sorun yaşanmamıştır. lü fedakârlığı yapmıştır. dan sonra neşet ettiğine Yaşanan lokal sıkıntılar ise Tarihi sürece baktığımızbakmamız sorunun çıkış özellikle Osmanlı Hilafet da İslam’ın hâkim olduğu temelinin nereden kaynakDevletinin son sürecine hiçbir dönemde Kürtler bu landığını ortaya koyacaktır. tekabül etmektedir. günkü gibi dillerini konuşYukarıda değindiğimiz Osma, gelenek ve göreneklerimanlı Hilafet Devleti döneni yaşama, iktisadi bakımdan geri kalma, eğiminde Kürtlerin, otoriteye karşı herhangi bir tim bakımından cahil olma ve devlet istekleri isyanları söz konusu olmazken, devletin son gibi bir sorun yaşamamıştır. Yaşanan lokal döneminde özellikle 1800’lü yıllardan sonra sıkıntılar ise özellikle Osmanlı Hilafet Devdevletin merkezi otoriteyi güçlendirmeye letinin son sürecine tekabül etmektedir. Bu yönelik girişimleri bazı feodal beylerin süreson süreç ise herkesin malumu olduğu üzere ci kabul etmemesine sebep olmuştur. Fakat dünya devletlerinin Osmanlıyı yıkmak için hiçbir zaman Kürdistan vilayetinin otoritetüm güçlerini birleştirmiş olmaları, içerden ye karşı ayaklanması söz konusu olmamış, ve dışarıdan saldırıların yoğunlaşmış olması, bahsettiğimiz gibi bazı feodal beylerin süreci her devlette olabileceği gibi devlet otoritesikabullenilmemesi neticesinde otoriteyle karnin bazen aciz kalması neticesinde tebanın şı karşıya gelinmiştir. Nitekim bazılarının idihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayamamadia ettiği gibi eğer Kürt vilayetinde Kürtlerin sına sebep olabilmiştir. Fakat dediğimiz gibi otoriteye karşı bir başkaldırısı olmuş olsa idi, Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

18


“Kürt Sorunu”na Köklü Çözüm Halife II. Abdulhamid Han döneminde Kürt vilayeti içerisinden Rus ve İran sınırlarının güvenliğini sağlamak için yaklaşık 40 kadar sadece Kürtlerden meydana gelen Hamidiye Alayları kurdurulmazdı. Çünkü bunlar silahlı olan ve güvenliği sağlayan askerlerdir. Hiçbir devlet kendisine isyan eden unsurları kendi güvenliğini sağlamak için silahlandırmaz ve sınıra yerleştirmez. Bu bir hakikat olup, bunu görmek istemeyen insanların yüzüne tokat gibi çarpmaktadır. Ne zaman ki Osmanlı Hilafet Devleti yıkılıp yerine laik cumhuriyet esaslarına göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu, işte o tarihten bu güne değin Kürtler akıl almaz asimilasyon, tehcir, zulüm, zorbalık, yoksulluk, sefalet ve katliamlara maruz bırakılmıştır. O günden sonra Kürtlerin gözyaşları dinmez ve adalete, hakka, hukuka hasret kalır olmuştur. Bunu birkaç olayla somutlaştıracak olursak cumhuriyetin kuruluşundan sonra cumhuriyet avanelerinin raporları olayın vahametini ortaya koymaktadır.

konumunda olan şeyhler, alimler bölgeden uzaklaştırılmalı, Türkçe bilmeyen köylüyü memur anlamaya çalışmamalı, bölgede Türklüğün yayılması için yatılı okullar yapılmalı, halk evleri yoğunlaştırılmalı ve Türkçe konserler verilmeli, askerlik yapan kürt vatandaşları amele taburunda görev yapmalıdır.” Kürtlüğü ortadan kaldırmak için her mevsim her yere gidecek yollar yapılmalı gibi birçok sinsi planlar devreye konulmak istenmiştir. Bu planların tutmadığı yerlerde ise silah zoruyla halk sindirilmeye çalışılmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar artık Kürt ayaklanmaları başlamış olup bunların çoğu devletin otoritesine başkaldırı niteliği taşımış, bazıları bağımsız bir Kürt Devleti isterken, bazıları ise Kürtlere

Dönemin Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olan İsmet İnönü, Mustafa Kemal’in isteği doğrultusunda 1935 yılında bir Kürt raporu hazırlamıştır. İsmet İnönü 21 Ağustos 1935 tarihli raporunda: “Şark illeri olan Diyarbakır, Van, Ağrı, gibi illerin Türkleştirilmeye uygun olduğu, bazı illerde ise burada yaşayan halkın batı illerine zorunlu göç ettirilmesi, bir kısım yerlerde ise batıdan Türklerin getirilip bölgeye yerleştirilmesini elzemdir” der. 1936 yılında I. Umum müfettişi olan Abidin Özmen’in hazırladığı Kürt raporu ise İsmet İnönü’nün raporuna rahmet okutacak tiptedir. Bu raporda öngörülenler şu şekildedir: “Kürtlerin asimilasyonu eriyinceye kadar devem etmeli, yetenekli öğretmenler bölgede Türkçülüğü aşılamalı, Kürtçe konuşan memurlar görevlerinden uzaklaştırılmalı, halk Türkçe konuşmaya zorlanmalı, batıdan gelip bölgede Kürt kızlarıyla evlenip yerleşenlere devlet belli oranda arazi vermeli,kürtlerin lideri

uygulanan baskıların kaldırılmasını istemiştir. En nihayetinde laik Kemalist sistem sadece ayaklanmalara katılanları cezalandırmakla kalmamış ve bölgenin tamamını kadını, yaşlıyı, çocuğu cezalandırmıştır. Cumhuriyetin kurulmasından sonra ortaya çıkan en önemli isyan 1970’den sonra SSCB’den esinlenerek kurulan PKK olmuştur. Kürt halkının temsilciliğini üstlendiğini, Kürtlerin sesi olarak ortaya çıktığını iddia eden PKK, önce bağımsız Kürdistan fikriyle ortaya çıkmıştır. Daha sonra bu düşüncenin mümkün olmadığını anladığında ise bu düşüncesinden de vazgeçip konfederal bir yapı istemiştir. Şimdilerde ise bu taleplerini

19

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


“Kürt Sorunu”na Köklü Çözüm Abdullah Öcalan’ın Türkiye içinde eşit hak ve hukuka sahip demokratik bir düzende beraber yaşama fikrine kadar indirmiştir. Fikirlerin 30 sene gibi kısa bir zaman içinde bu kadar değişikliğe uğramış olması ne istendiğinin bilinmediğini göstermektedir. Aynı zamanda Kürtlerin maslahatından çok, tabi oldukları yerlerin menfaatleri doğrultusunda hareket edildiğinin açık bir göstergesidir. Çatışma ortamının hep canlı kalması sağlanarak gerek ordunun gerekse de PKK’nın danışıklı dövüşleri bölgede OHAL’i ilan ettirmiştir. OHAL’in yıllarca sürmüş olması bölgede yaşanan çatışmaları, faili meçhulleri ve işkenceleri ortaya çıkarmıştır. Bu durum ne ordunun PKK ile mücadelesidir, ne de PKK’nın Kürtler için verdiği özgürlük mücadelesidir. PKK meselesi bitmeyen değil bitirilmek istenmeyen bir meseledir ki bu; en son ki soruşturma dosyalarında ve ses kayıtlarında görülmüştür.

masız bir şekilde bastırılmıştır. Bu gün bilgi iletişimi ve teknoloji gibi hususların çok ileri bir düzeyde olduğu günümüzde 30 yıl gibi uzun bir süredir devam eden PKK faaliyetlerinin neden bitmediğinin başka bir izahının olması gerekir. Dediğimiz gibi kendi sistemini alaşağı edip yerine vahyin ön gördüğü sistemi hâkim kılmak için mücadele edenler, karşılarında tüm güçlerini seferber etmiş bir orduyla karşı karşıya gelirken, günümüzde ise ordu PKK’nın, kendisine yaptığı saldırıları önlemek adına dahi bilgi ve teknolojisini kullanmamaktadır. Meseleye hangi boyuttan bakarsak bakalım bu problem bir gerçek olup bu problemin çözümü noktasında ne Kemalist zihniyetin asimilasyon politikaları ne PKK’nın sözde özgürlük mücadelesi ne de AKP hükümetinin sahtekârlıklarla gerçekleştirmeye çalıştığı demokratik açılım meselesi Kürt sorununu çözmemiş ve de çözmeyecektir. Ta ki bu halkın iman ettiği akidelerinden çıkan çözüm hayatlarda yer edinceye kadar bu mesele asli bir şekilde çözülemeyecektir

Cumhuriyetin kuruluşunun hemen ardından yani Hilafetin ilga edilmesinin hemen sonrasında, Hilafeti tekrar hayata hâkim kılmak için başlatılan Şeyh Said isyanı, otoritenin güçlü olmamasına rağmen bütün gücünü bu kıyamı bastırmak için kullanmasına sebep olmuştur. Hatta kâfirlerden dahi yardım alma pahasına birkaç ay içerisinde en acı-

Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Bu sorunun köklü çözümüne dair düşüncelerimizi ise diğer sayılarımızda işleyeceğiz. İnşaAllah. Devam Edecek…

20


Ahmet SİVREN

K

tadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz. (Âl-i İmran 118)

üffar Cüretini Hilafet’in Yokluğundan Alıyor!

Peçeyi Yasakladılar, Kur’an-ı Kerim’i Yaktılar! Sırada Ne Var?

Dedik ya, günler geçtikçe yeni yeni düşmanlıklar, yeni yeni saldırılar zuhur ediyor. Küffar, küfründe yeni yeni üsluplar geliştiriyor. Müslüman bedenlere yapılan her türlü saldırının, katliamın ve tecavüzün ardından; Müslüman beldelere yapılan her türlü kuşatmanın, taarruzun, tahribatın ve yıkımın ardından… sıra, Müslüman kadının iffetinin emaresi tesettürüne, Müslümanların en kıymetli, en kutsal hazinesi Kur’an-ı Kerimlerine geldi. Yetmedi, bedenlere ve beldelere yaptıkları tecavüzler; yetmedi, Müslümanların yeraltı ve yerüstü zenginliklerine yönelik yaptıkları sömürüler... kin ve nefret öyle bir hale geldi ki Küffarda, sınır tanımaz oldular. 11 Eylül saldırılarının yıldönümü bahanesiyle Kur’an-ı Kerim nüshasını yakmayı kararlaştırmayı, bunu ilan etmeyi ve hatta bu menfur ve küstah ameli gerçekleştirmeyi büyük bir cüretle ve Müslümanların gözlerinin

Yas, İslâmî Ümmet’in üzerinde koyuluğunu anbean arttırıyor. Günler geçtikçe Müslümanların çocukları, kadınları ve erkekleri yeni yeni tahriklere, rezilliklere, çılgınlıklara, kızgınlıklara, düşmanlıklara şahit oluyorlar... Şahit oluyorlar, ama ellerinden gelen bir şeyleri yok. Sadece seyrediyorlar, şahit olmakla kalıyorlar… Yazarlarımız yazmaktan, okurlarımız okumaktan, seyircilerimiz seyretmekten yoruldular da düşmanlarımız düşmanlıklarından bıkmadılar; bıkmazlar; bıkmayacaklar… Zira küfür İslâm’a düşmandır ve küffarın Müslümanlara düşmanlığı ağızlarından taşarken kalplerinde daha da fazlası vardır. ِ ‫ِن أَ ْف َو‬ ‫ورُه ْم أَك َْب ُر َق ْد َبيَّنَّا‬ َ ‫َق ْد َب َد ِت ال َْب ْغ‬ ْ ‫اء م‬ ُ ‫ص ُد‬ ُ ‫ِم َو َما تُ ْخفِي‬ ُ‫ض‬ ْ ‫اهه‬ َْ‫ُم آ‬ ِ ِ ‫ال َي‬ ‫ُون‬ ‫ل‬ ‫ق‬ ‫ع‬ ‫ت‬ ‫م‬ ‫ت‬ َ ْ َ ْ ُ ‫ات إِ ْن ُك ْن‬ ُ ‫لَك‬ Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmak-

21

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Küffar Bu Cüreti Nereden Buluyor? Terry, “İslam barış dinidir saçmalığı mutlaka son bulmalıdır” derken, Beacham da Kuran’ın İngilizce tercümeli baskısından Hıristiyanlara ve Yahudilere yönelik “nefret” içerdiğini iddia ettiği bazı bölümler okuduktan sonra sayfaları kopararak yırttı.

içine baka baka başardılar(!). Hemen aynı günlerde Fransa, İslamî bir giysi olan peçenin kamuya açık yerlerde giyilmesinin yasaklanmasını öngören yasa tasarısını Senatosu’nda kabul ederken, Belçika, İspanya ve diğer kâfir Batı ülkeleri de böylesi bir yasağı düşünmeye, konuşmaya başladılar.

Yırttığı sayfaları hemen bir plastik torbaya koyan Beacham, yakmama nedenini de burada (Kongre binası alanı) herhangi bir şeyi ateşe vermenin ağır suç olduğuna bağladı. Polisin, birkaç turistin durup seyrettiği eyleme müdahale etmediği bildirildi.

“Fransa peçe yasağını kabul etti!

Senato genel kurulunda yapılan oylamada, 246 “evet”, 1 “hayır” oyu çıktı, Tasarı, daha önce 13 Temmuzda Meclis genel kurulunda kabul edilmişti. Yasa, kamuya açık yerlerde peçeli çarşaf giyenlere 150 avro, bu giysi için baskı yapanlara Bu arada, Tennessee eyaletinde Bob Old isise bir yıl hapis ile 30 bin avroya kadar para cezaminde bir rahip, dün yardımcısı Danny Allen’le sı öngörüyor… Eğer baskı yapılan kişi 18 yaşın birlikte Kuran’ı Kerim’i yaktı. İki rahip Kuran’ı altındaysa bu ihlalden isteneKerim’in yanı sıra üzerinde bilecek ceza iki misline çıkabiMuhammed yazılan bir kiDiyeceksiniz ki, lecek. Sağlık nedenleri yüzüntabı da ateşe verdikten sonra Müslümanların bedenlerine den maske takmak zorunda Danny Allen tarafından yere ve beldelerine her türlü kalanlar, eskrim gibi sporları fırlatıldı. yaparken yine yüzüne mas- zulmü, taarruzu reva görenler Kansas’taki Westboro Kiiçin, Kur’an’a ve tesettüre ke takmak zorunda kalanlar, lisesi ve Wyoming’deki aşırı karnaval, bayram ve maskesaldırılar gayet normaldir. sağcı bir grup da Kuran yakali balolarda yüzü de kapatan Evet, bu normaldir de İslamî caklarını açıklamışlardı. giysi, yasak dışında tutulacak. Ümmet’in susması normal Fransa’da yaklaşık 2 bin ciNew York’ta ise 11 Eylül değildir. varında kadının peçeli çarşaf saldırılarında yerle bir olan giydiği tahmin ediliyor.” (AA) İkiz Kuleleri’nin yakınına İslami Kültür merkezinin yapılmasını protesto “Floridalı rahip Terry Jones’un 11 Eylül saleden gösteriye katılan bir kişi Kuran’ı Kerim’den dırılarının yıldönümünde Kuran’ı Kerim’i yakma kopardığı bir sayfayı ateşe vererek yaktı. Bu kişieyleminden vazgeçmesiyle dünya rahat bir nefes nin yanı başında ise protestocu olmasına rağmen aldı, ancak Washington ve New York ve Filorida “Gerçek Amerikalılar Kuran’ı yakmaz” yazılı bazı bireysel eylemlere sahne oldu. pankart taşıdığı dikkat çekti.” (medyadan) Washington’da İslam’ı protesto eden küçük Diyeceksiniz ki, Müslümanların bedenlebir muhafazakâr Hıristiyan grubu Beyaz Saray rine ve beldelerine her türlü zulmü, taarruzu önünde toplanarak Kuran’ı Kerim’i yırttı. Arareva görenler için, Kur’an’a ve tesettüre saldılarında aşırı muhafazakâr Çay Partisi’nin (Tea rılar gayet normaldir. Evet, bu normaldir de Party) Indiana lideri olduğunu bildiren Andrew İslamî Ümmet’in susması normal değildir. Beacham ve kürtaj karşıtı kampanyasının öncüsü Üç-beş çapulcunun, sapkın kafirin yaptıRandall Terry’nun bulunduğu 6 kişilik bir grup ğı, kendi hurumatına yönelik saldırılar kar“İslam’ın saçmalıkları” adlı eylemlerini Beyaz şısında Müslümanlar daha ne kadar sessiz Saray önünde yaptı. Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

22


Küffar Bu Cüreti Nereden Buluyor? Tüm bunlar olup biterken, Müslümanların başında bulunan zelil yöneticiler ne yapıyor dersiniz? Onlar, bu kâfir ve zalim devletlerin başkanları, başbakanları, bakanları, büyükelçileri, v.s. ile iftar sofralarında buluşuyor, sıcak samimi pozlar veriyor ve stratejik ortaklıklarının şerefine kadehler kaldırıyorlar; el ele-diz dize oturmuş, sanki güllük-gülistanlık bir dünyadaymışçasına kahkahalarla günlerini gün ediyorlar. Yaşadıkları anın keyfini çıkarıyorlar…

kalabilirler?! Liberal-Kapitalist bir sistem, Demokrasi kutsalının(!) ardına saklanarak, milyarlık İslâmî Ümmet’in gözleri önünde hâkimiyeti altındaki dünyada; Kur’an yakabilen, Allah’ın Rasulü’nün temiz şahsiyetine, getirdiği Risaleti’ne saldırabilen sapık nesiller yetiştirerek, böylesi bir zihniyeti inşa ederek suçlunun kendisi, suçun asıl azmettiricisidir. Bu sebeple Müslümanlara ve İslam’a yapılan bu menfur ve alçakça saldırıların ardında aranacak asıl fail, Kapitalizm, Komünizm gibi beşerî ideolojiler ile bu ideolojileri tatbik eden Sömürgeci Kâfir Devletlerdir. Şüphesiz ideolojiler, devletlerin tatbiki olmaksızın hayatta varlık gösteremezler. Kapitalist ideolojinin bayraktarı ve birinci temsilcisi olan Amerika, İngiltere, Fransa gibi, Demokratik nizamı uygulayan diğer küfür devletleri de bu sapkın ve kindar toplumun yetişmesinde asıl faillerdir.

Hâlbuki bu Ümmet tarihinde öylesi liderliklere şahitlik etti ki, bir başka ideolojinin böylesi liderleri ortaya çıkarması hiç de mümkün görünmüyor. Önce Müslümanların Beldelerine yapılan kan kusan saldırıları, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Efendimize rezilce saldıran karikatürlerin medya organlarınca yayınlanması, minare yapımına karşı kampanyalar başlatılması, Müslüman kadının peçesi üzerinden yapılan tartışmalar ve sonrasında kamusal alanda yasaklanması ve son olarak da Kur’an’ın yakılması… Evet, tüm bunlar karşısında, Müslümanların şanlı tarihlerindeki yöneticilerinin aksine günümüzde İslâm Beldelerindeki yönetim koltuklarını işgal edenler, adeta sükût orucu tutuyorlar; Ümmet’te mi güvenemiyorlar da ses çıkarmıyorlar dersiniz? Hiç sanmıyorum, zira bu Ümmet, bu kin dolu sömürgeci kâfirlerden kendi elleriyle hadlerini bildirmeye liderlik edecek Mutasımlar bekliyor… Korktukları için olabilir mi? Evet, mümkündür. Zira onlar, hile, desise ve göz boyamalarla gasp ettikleri bu yönetim koltuklarını, iktidarlarını, rahatlıklarını ve menfaatlerini kaybetmekten korkuyorlar. Çünkü ses çıkarmaları, karşılarında cesaretle haykırmaları gereken, kendilerine bu iktidarı lütfeden sömürgeci efendileri… Peki, bu sessizliklerinin ve sanki yere çakılmışçasına oturup kalmalarının sebebi hainliklerinden olabilir mi? Şüphesiz! Zira onlar, Müslümanlar ne

Demokratik ve/veya antidemokratik nizamlarıyla küfür devletleri, Müslümanlara ve hurumatlarına saldırırlarken, nizamları gereği, fikir ve ifade hürriyeti adı altında tebaalarından tahrikkâr, tehditkâr, sapkın ve aşağılık cürümlerin sadır olmasına ses çıkarmıyorlar, engellemiyorlar, bu cürmü işleyenleri cezalandırmıyorlar; bilakis ödüllendiriyorlar: “Angela Merkel, iğrenç karikatürlerini yayınlayarak Efendimiz Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e saldıran Danimarkalı mücrim karikatüriste, 08.09.2010 akşamı Almanya’nın Potsdam şehrinde düzenlenen ve büyük medya organlarının katıldığı kutlamada “2010 M100 Medya Ödülü”nü vermiştir.” (Medyadan) Peki, küffara bu cür’et nereden geliyor? Kalkan’ı parçalandı da bu hayırlı Ümmet’in oradan… Ne zaman sahipsiz kaldı ise, o gün bu gündür, kan, gözyaşı akıtıyor; haksızlık ve zulüm görüyor; acı ve zehir yudumluyor; yıkımı ve ölümü yaşıyor…

23

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Küffar Bu Cüreti Nereden Buluyor? zaman hayra koşsa önüne Tüm bu saldırılar, ne Tüm bu saldırılar, ne sadece geçtiler… Ne zaman işgalsadece Müslüman olduMüslüman olduğun için sana; ci kâfirlere karşı mücadele ğun için sana; ne sadece ne sadece zengin olduğu için etse, terörist ilan ettiler… zengin olduğu için beldebeldelerine; ne sadece iffetinin Ne zaman köklü bir çölerine; ne sadece iffetinin emaresi olduğu için kıyafetine; zümü arzulasa, ilmini ve emaresi olduğu için kıyane sadece kalkanın olduğu için kendini satmış saray molfetine; ne sadece kalkanın Hilafeti’ne... lalarınca verilmiş asılsız olduğu için Hilafeti’ne; fetvalarla kandırıldılar… ne sadece hayırlı olduğu Yine o hain yöneticiler, kendi tebaalarından için hadaratına; ne sadece muhteşem oldusakındıklarını, sömürgeci kâfir efendilerine ğu için tarihine; ne sadece rahmet olduğu peşkeş çektiler; beldelerin servetleri, emperiçin Rasulü’ne; ne sadece hak olduğu için yalist şirketlerce hortumlanırken homurdanKur’anı’na; ne sadece kapsamlı ve kuşatımadılar bile bilakis teşvik ettiler; vergiden cı olduğu için Akide’ne; ne sadece ideoloji muaf tuttular, “yabancı sermaye girsin” dediolduğu için İslâmı’na… tüm bu saldırılar, ler… Masum sivil kadın, erkek, çocuk, genç, hepsi bir arada bulunduğunda sana ve tüm yaşlı insanları işgalcilerce öldürüldüğünde, insanlığa huzur ve güvenliği sunacak olan, “kazaen olmuştur” diyerek hüsn-ü zan besikinci Saadet Asrı’nadır aslında… lediler... Gasıp yahudi varlığı, Gazze’deki Yas, İslâmî Ümmet’in üzerinde koyuluğuMüslüman kardeşlerine yardım götüren nu anbean arttırıyor. Bu, “hayır”dır, inşaAlMüslümanlardan 9’unu şehit edip, birçoğunu lah… Zira karanlığın en koyu olduğu an, aydınyaraladığında, şöyle bir homurdandılar ama lığın en yakın olduğu andır… arkasını getiremediler; kardeşlerimin kanları hâlâ Mavi Marmara’da… Hâlâ ıslak…

Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

24


Ahmet Sadık ALTINEL

B

rinden kuşkumuz yoktur. Lakin burada garip bir durum var. Modernizmin Müslüman zihin dünyasında oluşturduğu ve hayatı bireysel, sosyal, siyasî, vb. alanlara ayıran kategorik ayrışımın Müslüman âlimler ve düşünürlerin de zihin dünyalarında yerleşik bir hal aldığına şahit oluyoruz. Şöyle ki: Ulemamız, “Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya Sezar’ın hakkını Sezar’a verme” düşüncesini içten içe onaylamışçasına sadece bireysel alana, ibadet alanına ilişkin meselelerle kendisine verilen fırsatları değerlendirmekte ve görüşlerini kamuoyuyla paylaşmaktadırlar. Hayatın esasî meselelerinin, can yakıcı hadiselerinin yaşandığı ve gerçekte de esas fırtınaların koptuğu toplumsal ve ağırlıklı olarak siyasî konularda görüş beyan etmemektedirler. Örneğin, yaklaşık iki milyar İslâm Âlemi olarak, kaç Ramazan’a birlikte başlayıp birlikte bayram yaptık? Oruca ne zaman ve nasıl başlanacağı konusu tartışmayı ve görüş beyan etmeyi hak ettiği kadar bu mesele de Müslümanların gündemine getirilmeyi hak etmiyor mu? Ümmet’in düşünce veya ibadet konularını kendi gündemine alan Ulemamız bu Ümmet’in yaklaşık yüz yıl önce yaşadığı

ir mübarek Ramazan ayını daha geride bıraktık. Her sene olduğu gibi Ramazan ayı yine kendine özgü reyting cambazlarının ve onlara malzeme olmayı kendisine iş edinmiş kimi şahsiyetlerin çok da sürpriz olmayan, beklendik çıkışlarına sahne oldu. Ramazan ayına girerken her sene olduğu gibi bu sene özellikle “kim oruç tutamaz” şeklinde -art niyetli olduğundan hiç kimsenin kuşku duymadığı- sorularla Ramazan’ın herkesi içine alan manevî iklimi gölgelenmeye, sulandırılmaya çalışıldı. “Namazda gönlü (gözü) olmayanın ezanda kulağı olmaz” özdeyişinin çağrıştırdıklarına benzer bir haleti ruhiye ile sair zamanlarda Ümmet’in ahlakına din ve diyanetine kastedenler, yine stüdyolarında anlı şanlı hocaları ve âlim şahsiyetleri konuk ettiler. Elde ettikleri her fırsatı Müslüman halkımızı bilinçlendirmek ve kulağına bir şeyler fısıldamak şeklinde iyi niyetlerle çabalayan, ekranlarda ve gazete köşelerinde kendilerine verilen fırsatları değerlendiren İslâm âlimi, ilahiyatçısı ve düşünürlerinin samimiyetle-

25

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Ümmet’in Âlimleri Eksen Kayması Mı Yaşıyor? büyük sarsıntıyı, her şeyi altüst eden tusunami misali devasa sarsıcı olayları görmüyor mu?

sarsıcı etkenden bağımsız bir şekilde hâlâ iki yüz yıl öncesinin kompleksli yaklaşımları ile Ümmet’in kendisinde mi aramaktadırlar? Nasrettin Hoca’nın deyişiyle “Hırsızın hiç mi suçu yok?”

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem vefat ettiğinde Ashab-ı Kiram Saideoğulları avlusunda canhıraş bir çaba içine girmişlerdi. Uzun istişareler sonucunda, ikinci gün, Sanayileşmiş Batılı Kâfir Devletlerin içlerinden en hayırlısını, Hazreti Ebu Bekir hammadde tedarik alanı olarak gördükleri RadiyAllahu Anh’ı Halife seçtiler ve ancak iki ve geçen iki yüzyıl içinde bu hammaddeye gün sonra sevgili Peygamberimizin mübaulaşmak için İslâm coğrafyasında bin bir türrek bedenini defin işlemlerine koyuldular. lü sömürge planlarını gerçek sahiplerinin aç Sahabe’nin sükûtu ile karşılanan bu durum, ve sefil bırakılmasına, coğrafyalarının talan İslâm Hukuk Metodolojisi’nde Sahabe’nin edilmesine ve onurlarının ayaklar altına alınİcmaı olarak tanımlanmaktadır. Görüldüğü masına karşın uygulamaya devam ettiklerigibi Sahabe topluluğu (İslâm Hukuku’nun nin farkında değil miyiz? kaynaklarından üçüncüsü “Neo-Oryantalizm” ya –icmau’s-Sahabe-) MüslüKıymetli Ulemamız bugün da “Amerikan İslâmı” diye manların Halifesiz kalabitanımlanan yaşadığımız içinde Müslümanların lecekleri maksimum gün günlerin özelliği şudur: da yaşadığı dünyanın, sayısını bile belirlemişİslâm Ümmeti soğuk savaRönesans’ın ürettiği ken bugün Müslümanlar şın bitmesi ve özellikle 11 değerlerle şekillendiğinden kaç gün, kaç ay, kaç yılEylül’ün ardından Batılı bîhaber midir? Onlar 19. dır Halifesiz yaşamlarını politikalar karşısında SöYüzyıl’ın başında İslâm sürdürmektedirler. Peki, mürgeci Kâfir Devletlerin Nizamı’nın rafa kaldırıldığı Kur’an’ın, Sünnet’in ve hiç hesaplamadıkları bir ilk Müslüman toplumun ve ellinin üzerinde parçalara şekilde gelişme gösteriyor, (icma) bu kadar ciddiyetle bölünmüş olan bu coğrafyada İslâm ve onunla ilgili her ele aldığı bu meseleye, Uleyaşamıyorlar mı? türlü meselede müthiş bir mamız bir kez dolaylı olareaksiyon gösteriyordu. rak dahi atıfta bulunmakta Rasulü’nü alaya alan karikatürler çiziliyor, mıdır? İslâm ahkâmını yürürlüğe koyacak Ümmet ayağa kalkıyor; Gazze vuruluyor, ve Müslümanları kalkanı ile koruyacak olan İslâm Dünyası sokaklara dökülüyor; Mavi Halife’nin yokluğu, Ulemamızın gündemine Marmara olayı oluyor, İslâm Ümmeti meyneden girmez? danları adeta yıkıyordu… Yani uyuyan dev Kıymetli Ulemamız bugün içinde Müslüuyanıyor, o güne kadar S.O.S. veren Ümmanların da yaşadığı dünyanın, Rönesans’ın met, artık ses veriyordu. Tabi ki bunda geçen ürettiği değerlerle şekillendiğinden bîhaber yüzyılın ikinci yarısında başlamış ve bugüne midir? Onlar 19. Yüzyıl’ın başında İslâm kadar faaliyetlerini aralıksız olarak sürdüren Nizamı’nın rafa kaldırıldığı ve ellinin üzeihlâslı İslâmî hareketlerin katkısı büyüktür. rinde parçalara bölünmüş olan bu coğSonuçta sömürgeciler şunu anladılar. İslâm rafyada yaşamıyorlar mı? Yoksa kıymetli Ümmeti’ni harekete geçiren dinamik İslâm Âlimlerimiz, Ümmet’in geri kalmışlık soruve onun etrafında oluşan meselelerdir. O halnunu insanlığın 19. Yüzyıl’da yaşadığı büyük de yükselen trend İslâm’ı karşılarına almakEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

26


Ümmet’in Âlimleri Eksen Kayması Mı Yaşıyor? leti, hukukun üstünlüğü, Demokratikleşme vb. (nitekim hâlâ Arap Dünyası’nda otuz yıldır değişmeyen liderler var ve Hüsnü Mubarek gibileri bu kritik süreçte hâlâ saltanatlarını çocuklarına bırakmanın derdindeler)- hiçbirini gerçekleştirmediği gibi üstelik insanlık tarihi boyunca hiçbir toplumun başına gelmedik aşağılama ve sömürü İslâm toplumlarının başına gelmiştir. Bunu yapan Batı’dır. Artık Batı yeni bir Rönesans üretemeyeceğine -üretse de Batı’dan gelen hayat iksiri bile olsa Ümmet bu zokayı artık yutmayacaktırgöre fundamentalizm kaçınılmazdır. Bizim yapabileceğimiz tek şey İslâm’ın gerçeği gelmeden onun sahtesini üretmektir.”

tansa o devasa dalganın üzerinde sörf yapar gibi süreci kendi lehine çevirmek ve sancılı da olsa keyfini çıkartmak üzere “ılımlı İslâm” projesini uygulamaya koydular. İşte tam da burada diğer İslâm ülkelerine nazaran göreceli olarak Batı’ya daha yakın olduğunu, liberal ve açık bir toplum olduğunu düşündükleri Türkiye’ye bir rol verdiler. Hatta bu rol, Arap dünyasının abisi konumunda olan Mısır’ı, -Ortadoğu barış sürecinde olduğu gibi- Türkiye’nin gerisinde bırakıyordu. “One munite” olayıyla Türkiye’nin yıldızı daha da parlıyor, neredeyse Türkiye’nin Başbakanı Arap ülkelerinden birisinde Başkanlığa adaylığını koysa silme götüreceği bir pozisyon oluşuyordu. Bir diğer bölgesel aktör olan İran’ın Mavi Marmara olayından sonra Gazze’ye Devrim Muhafızları eşliğinde göndereceğini söylediği yardım gemilerine çok manidar bir şekilde gizli bir el(!) tarafından “dur” deniyor ve Türkiye’nin biricikliği korunuyordu. Hatta benim kişisel hissiyatım şudur ki; Tayyip Erdoğan yakın bir zamanda uluslararası bir platformda Arap krallarından birisini feci şekilde şamarlayabilir. Bunun ayak seslerini Pakistan sel felaketinin ardından yapılan açıklamalarda işittik. Zira Ortadoğu halkları patlamak üzeredir. Amerika 20. Yüzyıl’ın sonları 21. Yüzyıl’ın başlarında Ortadoğu liderlerine Demokratikleşmeleri, muhalif İslâmcıları sisteme entegre etmelerini salık vermektedir. Lakin pastayı paylaşmakta direnen Arap kralları bir türlü uslanmamaktadırlar. O halde şamarlanmaları gerekir. Bunu Amerika yaparsa İslâm Dünyası’nın onuru rencide olur. Ama politikalarını ihale ettiği Türkiye yöneticileri yaparsa taşlar yerine oturur.

Ey Ümmet’in Âlimleri! Bu Ümmet’in namazı ve orucu üzerinde ilmihal düzeyinde engin bilgilerinizi paylaşmanın ötesinde bu Ümmet’i yeniden dünyanın şerefli ve seçkin Ümmet’i yapmanın, onu kalkındırmanın projeleri üzerinde ne zaman duracaksınız? Ne zaman bu mazlum ve mağdur Ümmetimizin üzerinde, Rabbimizin deyişiyle “yeryüzünün en şerli yaratıklarının” desise ve entrikalarını önceden deşifre edip Ümmetimizin gerçek önderleri ve öncüleri olarak Ümmet’in tarihini yeniden yapacaksınız? Yoksa sizler bu işi, her türlü eylemini ve siyasetini pragmatistçe planlayan sözüm ona siyasetçilere bırakıyor ve bu işleri kendi sorumluluk alanınız içinde görmüyor musunuz? Ey Kıymetli Hocalarımız! Dinde kardeşiniz olan birisi olarak içinde bulunduğumuz halle/durumla ilgili ilmi bizlere sunmanız, kamuoyuyla bir de Ümmet’in bu hali, gerçekte pürmelâli ile ilgili şer-i hükümleri paylaşmanız temennisi ile sizlere şu soruları yöneltmek istiyorum: 1. Afrika’da asgari yaşam koşullarının altında yaşayan milyonlarca ve genel anlamda dünyada yeterli beslenme imkânlarından uzak yaşamakta olan yüz binlerce insan hakkında Erhamerrahimin olan Allah’ın hükmü nedir?

İşte bu söylediklerimizi bir Rus Siyaset Bilimci Germin Sadouliev şöyle ifade ediyor: “Batı artık İslâm Dünyasına hiçbir şey veremez. Zira Batı, iki yüzyıldır bu dünyaya sunduğu vaatlerinin -on yıllık kalkınma planları, refah dev-

27

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Ümmet’in Âlimleri Eksen Kayması Mı Yaşıyor? 2. Tam bir asırdan daha fazla bir zamandır Ümmet’in coğrafyalarında mevcut bulunan yeraltı ve yerüstü zenginliklerin gözlerimizin önünden Batı’ya taşınması, Sömürgeci Kâfir Devletlerin kendi halklarına, onların yaşam standartlarını artırmaya yönelik verdikleri vaatlerini gerçekleştirmek adına petrollerimizi, doğalgazımızı, uranyum ve bor madenlerimizi vs. binlerce çeşit zenginliğimizi kaçırmaları, buna zemin hazırlayan ve İslâm Ülkeleri’ndeki hain yöneticilerin halklarından son derece gizli tutmaya çalıştıkları uluslararası peşkeş anlaşmaları hakkındaki şer-i hükümler nelerdir?

Allah’ın kendilerine indirdiklerini gizleyen ve Allah’ın ayetlerini az bir paha karşılığında satan âlimin hükmü nedir? 7. Kâfirler İslâm Ümmeti’ne savaş ilan etmişken, onu kalkanı ile koruyup kollayacak Halifesi’nden yoksun bırakılmış mazlum ve mustazaf Ümmetimizin coğrafyası üzerinde işgal planları yaparken, onlardan milyonlarcasını öldürür, binlercesinin iffetini lekeler, bütün bir Ümmet’in şeref ve onurunu ayaklar altına alır, bizimle olan savaşlarını sonsuza dek sürdürebilmek ve kendi halklarının refah düzeylerini yükseltmek için zenginliklerimizi kendi kıtalarına taşırken suspus olan kanaat önderleri Ramazan ayında, özellikle ısmarlama bazı konuları reyting kaygısı ile gündeme getirdiğinden hiç kimsenin kuşku duymadığı, TV kanalları arasında mekik dokuyan âlim ve kanaat önderleri hakkında görüşünüz yok mudur?

3. Sel felaketinin 20 milyon insanını etkisi altına aldığı, topraklarının beşte biri sular altında kalmış, iki binden fazla insanını kaybetmiş olan Pakistan’da tüm bunlar yaşanırken halkından bîhaber olan yöneticilerin durumu nedir? Halkın bu yöneticilere karşı ne yapması gerekir?

8. Yoksa sizler bu şerefli Ümmet’in şerefli âlimleri değil misiniz? Ümmet, ahu vah ederken Ümmet’in feryatlarını geniş halk kitlelerine, toplumun yetkili ve etkili mercilerine ulaştırmanın kanallarını aramamız gerekmiyor mu? Akademinin ve bilginin fetişizmine kendimizi kaptırarak üniversitelerimizdeki odalarımızda, evlerimizdeki son derece görkemli ve büyüleyici kütüphanelerimizde kös kös oturarak mı Allah’ın rızasını kazanacağımızı düşünüyoruz? Şuncacık ömrümüzde bizler kaç defa işgalci askerlerin ırzlarına geçerken tertemiz ruhlarını kâfirlerin ellerinde Rablerine teslim eden Müslüman kızların hikâyelerini işittik. Bosna’da, Çeçenistan’da, en son Irak’ta bunun örneklerini gördük. Ebu Gurayb cezaevinde onlarca Amerikan haydutunun iffetine kastettiği Müslüman kadın bir mektup yazmıştı, hatırlayın. O mektupta cezaevinin başlarına geçirilmesini talep ediyordu. Müslüman dünyaya yazdığı bir mektupta “bunu yapabilecek bir gücünüz yok mu?” diye haykırıyordu. Onlar için yaşamak ölmekten daha can yakıcıydı. İşte en son örneğini Kemal Özer Irak’ta yaşanan ve video

4. Bu şenaatleri Batılı Sömürgeci Kâfir Devletlerle işbirliği içinde yürütürken Pakistan yöneticilerine dost ve müttefik bir ülke olarak her defasında “terörle mücadelede yanınızdayız” mesajı veren Türkiye’nin yöneticileri hakkında liberalist ve Amerikancı kalemşorlardan farklı, özgün İslâmî bir çözümleme var mıdır? 5. Halklarının servetlerini, onlar aç ve sefil bir hayata mahkûm edilmişken uluslar aşırı küresel şirketlerle paylaşmak üzere ortaklıklar kuran yerli komprador sermayenin işbirlikçi, soyguncu, pişkin tutumları hakkında Ulemamızın herhangi bir mütalaası var mıdır? 6. Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra İslâm coğrafyasına karşı sistematik bir işgal politikası yürüten Amerika ve avanelerinin ve onların yerli işbirlikçilerinin karşısında Müslüman halkların yanında, onların haykırışlarını dillendiren, isyanlarına ve öfkelerine tercüman olacak bir dille, fetvalarını ve içtihatlarını ortaya koymayan, bu noktadaki şer-i hükümleri gizleyen, haksızlık karşısında susan âlimin hükmü nedir? Kitap’tan, Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

28


Ümmet’in Âlimleri Eksen Kayması Mı Yaşıyor? görüntülerini izlediği benzer bir barbarlığı bakın âlimlerine mi isabet etmiştir? Onlar, gerçekte nasıl anlatıyor: “…13-15 yaşında bir körpeye, Allah’tan korkmaları gerekirken, ne Rabbimiz ne zebani gibi güçlü 10-15 ABD askeri ters yönden de halkları gözünde hiçbir itibarı olmayan hain topluca tecavüz ediyor. Üstelik asarak… Bu yetyöneticilerden mi korkmaktadırlar? mezmiş gibi aynı anda, başka işkenceler uygulu10. Wikileaks isimli internet sitesinin Afgayorlar. Kimisi kurtuluyor, kimisi ölüyor, kimisi nistan savaşı ile alakalı yayınladığı 75 bin’e yahem beden hem de akıl sağlığını kaybediyor. Ve kın belgeye bakılırsa bu ülkede gerçekleştirilen bütün bunlar, yüksek kalitede kaydediliyor, hem ve sivilleri hedef alan saldırılar yabancı istihbade farklı açılardan. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, rat örgütleri tarafından tertip edilmiş. Şimdi 11 bu videoları sitelerinde paylaşıyorlar. İşte ‘belEylül’den beri Amerika’nın İslâm’ı terörle ilişkihum adal’ hali yani Şeytan’ın çocuklarının vahlendirme çabaları karşısında komplekse düşmüş şeti… Bu tecavüz kurbanlarından biri de 14 yave işgal edilen ülkelerdeki Müslüman halkların şındaki Abeaer Qussim Al-Janabî. Çocukcağızın direnişini çeşitli kulplar takarak mahkûm eden gözü önünde anne babası öldürülüyor. Sonra çok âlimlerimiz, onları işgalci ülkelerin haber ajanssayıda askerin tecavüzüne uğruyor. Bu acılara larının diliyle gündeme taşıyan “İslâmî” medya dayanamayan masum yavru ne diyecek? ölüyor. Bütün bunlar, amca“İnsanlar arasında iki Unutmayınız ki, “Bu sının gözleri önünde yaşanısınıf insan vardır. Bunlar Ümmet’in öncesi ne ile ıslah yor.” (Dileyen Kemal Özer’in bozulduğunda toplum olduysa ahiri de onunla ıslah “Kimyam bozuldu! İnsanbozulur, bunlar düzeldiğinde olacak.” (Hazreti Ömer RadiyAllalığımdan utandım.” başlıklı toplum düzelir. Bu iki hu Anh) Allah Rasulü SallAlve 31 Ağustos 2010 tarihli lahu Aleyhi ve Sellem şöyle sınıf ulema ve umeradır.” yazısına bakabilirler -www. buyurdu: Dikkat ederseniz Allah gidahareketi.org-)

Rasulü SallAllahu Aleyhi ve “İnsanlar arasında iki 9. Bir tek Müslüman kaSellem önce ulemaya işaret sınıf insan vardır. Bundının iffeti için Bağdat’tan buyurmuştur. lar bozulduğunda toplum Ammuriye (Elmadağ)’ye kabozulur, bunlar düzeldidar ordularını seferber eden ğinde toplum düzelir. Bu iki sınıf ulema ve ve Rumlara ezici bir yenilgi yaşatan Abbasi Haliumeradır.” Dikkat ederseniz Allah Rasulü fesi Mu’tasım Billah hangi şer-i hükümle hareket SallAllahu Aleyhi ve Sellem önce ulemaya işaetmiştir? Ve bugün Müslümanların namus ve ret buyurmuştur. Zira toplumsal yaşam yoziffetlerinin kirletilmesi karşısında bön bön oturan laştıysa, işler çığırından çıkmışsa yöneticiler hatta işgalcilerle işbirliği yapan, terörle mücadele bozulmuş, yöneticiler bozulmuşsa âlimler anlaşmaları yapan hain yöneticiler hakkında dini bozulmuş, yani toplumda, idareciler karşıkaynaklar içinde herhangi bir nass mevcut musında gerçek misyonlarını yerine getiremez dur? Mesela, onlar zalim midir? Şayet bu yaptıkolmuşlardır. ları zulümse bir tek cümleyle karşılarına dikilip neden onların zalim olduklarını söylenmiyor ya İşte referandum sürecinde bunu çok çarda bunu köşelerinize taşımıyor veya bununla ilgili pıcı bir şekilde gördük. Türkiye ilk defa sivil mütalaalarınızı kamuoyuyla paylaşmıyorsunuz? bir anayasa yaptı. Esasında derin düşünülYoksa İslâm Ümmeti’nin geniş halk kitlelerine düğünde bu Türkiye’nin sözüm ona moisabet etmeyen meskenet ve zillet bu Ümmet’in dernleşme/sekülerleşme sürecinde önemli 29

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Ümmet’in Âlimleri Eksen Kayması Mı Yaşıyor? bir adımdı. Hem de kırk yıllık kökleri İslâmî o Bendendir, Ben de ondanım ve o havzımın olan bir kesimden gelen, “kanun koyma, başında olacaktır.” Allah’ın egemenlik hakkını gasp etmek anlamına “Ne yapabiliriz, süreç bunu gerektiriyor”, gelir” diyen İslâmî çevrelerin sürece eklemvs. türünden değerlendirmeler bizlerin solenmesi için ard arda açıklamalar yapıldı. Bu, rumluluğunu ortadan kaldırır mı? Tirmizî yıllardır sistemin dışında kalan ve İslâm’dan bir rivayetinde bu durumu şöyle nakleder: başka bir çözümü, alternatifi kabul etmeme “Rasulullah (SallAllahu Aleyhi ve Sellem), şöyle noktasına gelmiş olan Müslümanların sekübuyurdu: lerleştirilmesi anlamına gelmiyor mu? Refe“İsrâiloğulları günahlara daldıklarında randum tecrübesi ile birlikte Müslümanlar âlimler onları sakındırdılarsa da onlar izlaik rejimle gönüllü olarak bir anlamda topledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer lumsal bir sözleşme yapma zorunluluğunda âlimleri de onlarla birlikte oturdular, berabırakıldılar. Çünkü bugüne kadar anayasaberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah ları hep darbeciler yapmıştı. İlk defa Müslüda onların kalplerini birbirine benzetti de manların seçtiği bir iktidar, Müslümanların Dâvud  ve Meryem oğlu desteğiyle beşerî bir anayaİsa’nın diliyle onlara lânet sa yapma tecrübesi yaşadıİlk defa Müslümanların etti. Bu, onların isyan etlar. Yaklaşık yüz yıl önce bu seçtiği bir iktidar, meleri ve sınırları aşmalaÜmmet’in düşmanlarının Müslümanların desteğiyle rı sebebiyle idi.” Rasulullah Allah hakkı olan egemenlik beşerî bir anayasa yapma (SallAllahu Aleyhi ve Sellem), hakkını gasp ederek işletecrübesi yaşadılar. Yaklaşık dayanmakta olduğu yerden dikleri büyük cürümlerine yüz yıl önce bu Ümmetin doğrulup oturdu ve “Hayır, şimdi Müslümanları da orcanımı gücü ve kudretiyle düşmanlarının Allah hakkı tak ettiler. elinde tutan Allah’a yemin olan egemenlik hakkını Ey Tevhid Sancağı’nın ederim ki, dil ile yasaklagasp ederek işledikleri mirasçısı âlimler! Bu durum ma yetmez, siz onları hakbüyük cürümlerine şimdi sizlerin tüylerini diken diMüslümanları da ortak ettiler. ka boyun eğdirip hak üzere ken etmiyor mu? Ümmet’i tutmadıkça bu lânetleme de böylesine bir sürece taşımadevam edecektir.” dedi.” nın vebalini sürece destek veren âlimlerimiz Ey kıymetli Hocalarımız! nasıl taşıyacak? Tirmizî, Ka’b İbn-u Ucra’nın şöyle dediğini tahriç etmiştir: Rasulullah SalSizler Nebi varislerisiniz. Zira Allah RalAllahu Aleyhi ve Sellem, bana şöyle dedi: sulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “Âlimler

Nebilerin varisleridir” Çünkü Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in deyişiyle “Nebiler, ne dinar ne de dirhem miras bırakmazlar. Onlar ancak ilim miras bırakırlar.” İşte nebilerin miras bıraktığı ilme sahip olan âlimler -üzülerek şahit olmaktayız ki-, bugün eksen kayması yaşamaktadırlar. İslâm’ın kalkınma dönemlerinde âlimler, bütün düşünce ve içtihatlarını vahiy ekseninde ortaya koyarken

“Benden sonra gelecek yöneticilerden Allah’a sığın ey Ka’b İbn-u Ucra! Her kim sık sık onların kapısına giderek onların yalanını doğrular ve zulümlerinde onlara yardım ederse Ben ondan değilim, o da Benden değildir. Havzımın başında da olmayacaktır. Her kim de sık sık onların kapılarına gidip ya da gitmeyerek onların yalanını doğrulamaz ve zulümlerinde onlara yardım etmezse

Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

30


Ümmet’in Âlimleri Eksen Kayması Mı Yaşıyor? şimdilerde konjektürü ve fasit vakıayı eksene almaktadırlar. Şer-i hükmün üzerine indirilerek değiştirilmesi gereken (menat’elhüküm) şer-i hükmün kaynağı, ekseni olmuş durumdadır.

çekilmek anlaşılamaz. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem burada, “bir ağacın köklerini kemirerek ölümü bekleyecek halin yok ya! Muhakkak iyiliği emreden ve kötülükten nehyeden bir kitleye katıl” demek istemiştir. Zira hadiste soruları yönelten Sahabe’nin işaret ettiği ilk şer/cahiliye döneminde gönderilmiş olan nebinin bir kenara çekilip ağacın köklerini kemirerek ölümü beklememesi bu hadisin ilk akla gelen manasıyla anlaşılmaması için bir karine teşkil eder.

Bizler herhalde sevgili Rasulümüzün şu hadis-i şeriflerinde işaret ettiği puslu bir ortamı yaşıyoruz. Bişr ibni Ubeydullah elHadramî, Ebu İdris el-Hulanî’nin Huzeyfe ibn el- Yeman’dan şu hadisi işittiğini rivayet etmişti:

Efendimiz Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam ilahi ilme sahip olan âlimleri, karanlıklarda yol bulmaya vesile olan yıldızlara benzetmiştir. Hazreti Enes RadiyAllahu Anh’tan rivayet edildiğine göre, Rasulullah Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam şöyle buyurdu:

“İnsanlar Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hayır hakkında soruyorlardı. Fakat ben, bana dokunmasından korkarak şer hakkında soruyordum. Dedim ki: “Ya Rasulullah biz cahiliye ve şer içindeydik, Allahu Teâlâ bize bu hayrı (dini) getirdi. Peki, bu hayırdan sonra şer var mı?” Dedi ki: “Evet, fakat içinde karışıklık ve şer var.” Dedim ki: “O karışıklık nedir?” Dedi ki: “Bir takım insanlar Benim gösterdiğim yolun (hidayetin) dışında Benim Sünnetimin tersine Ümmeti idare edecekler. Onları bileceksiniz ve onları kabul etmeyeceksiniz.” Dedim ki: “Bu hayırdan sonra şer var mı?” Dedi ki: “Evet. Cehennemin kapılarında davetçiler olacaktır. Kim onlara uyarsa onu cehenneme sürükleyecekler.” Dedim ki: “Ya Rasulullah, bize onları tarif et? Dedi ki: “Onlar bizim milletimizden (dinimizden) insanlardır. Bizim aziz duygularımızla (seslenerek) bizim dilimizle konuşurlar.” Dedim ki: “Bunların zamanı bana yetişirse bana ne emredersiniz?” Dedi ki: “Müslümanların cemaatinden ve Halifesinden ayrılmazsın.” Dedim ki: “Eğer Müslümanların cemaati ve Halifesi yoksa?” Dedi ki: “O zaman bütün cehenneme davet edenlerden uzak dur. Velev ki bir ağacın köklerini kemirerek kalsan da ölüm sana gelinceye kadar o durum üzere kal.” Tabiî ki burada Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in “bir ağacın köklerini kemirerek kalsan da ölüm sana gelinceye kadar o durum üzere kal.” sözünden bir kenara

“Yeryüzündeki âlimlerin misali kara ve denizde kendileri ile yol bulunan gökteki yıldızların misali gibidir. Yıldızlar söndüğü zaman doğru yolda yürüyenlerin yolunu şaşırmaları pek yakındır.” Kıymetli hocalarımız, âlimlerimiz, kanaat önderlerimiz, özellikle de imam-hatip liseleri ve ilahiyat fakültelerini tercih etmiş ve bu Ümmet’in gelecekte âlimleri olma yolunu seçmiş olan sevgili gençlerle İslâm âlimi olmanın bütün kariyer hesaplarının ötesinde Allah katında çok ciddi, ağır bir sorumluluğunun olduğunu hatırlatan Efendimiz Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam’ın şu hadis-i şeriflerini paylaşmak isterim. “Kıyamet gününde azabı en şiddetli olan kimse; Allah’ın, kendisini ilminden faydalandırmadığı âlimdir.” “Muhakkak ki Kitap ve Sultan (egemenlik ve güç), ayrılacaklar. O zaman siz Kitap’tan ayrılmayın. Muhakkak, sizin üzerinize öyle emirler gelecek ki, sizin için yapmadıklarını kendileri için yapacaklar. Eğer onlara itaat etmezseniz sizi öldürürler; itaat ederseniz

31

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Ümmet’in Âlimleri Eksen Kayması Mı Yaşıyor? sizi saptırırlar.” Oradakiler sordu: “Ey Allah’ın Rasulü! O zaman ne yapacağız?” O, (Aleyhi’sSalatu ve’s-Selam) şöyle cevapladı: “İsa bin Meryem’in havarilerinin yaptıklarını… Onlar testereyle doğrandılar ve ağaç kütükleriyle taşındılar. Allah’a itaat ederek ölmek, Allah’a isyan ederek yaşamaktan iyidir.”

Allah ve Rasulü sizlere çok büyük paye verdi. Sizin mürekkebinizi şehidin kanından bile üstün tuttu. Cihadın en faziletlisi olarak zalim sultana karşı hakkı söylemeyi ve şayet bundan dolayı öldürülürseniz sizi şehitlerin efendisi olan Hazreti Hamza’ya komşu edeceğini beyan etti. ‫الس َماء‬ ِ ‫َع ْر‬ َّ ‫ض‬ ُ ‫ُم َو َجنَّ ٍة َع ْر‬ َ ‫َسا ِب ُقوا إِلَى َم ْغف‬ َ ‫ض َها ك‬ ْ ‫ِرٍة مِّن رَّبِّك‬ َّ َّ َْ‫َو أ‬ ِ ِ ِ ‫ض ُل الل ِه يُ ْؤتِي ِه َمن‬ ‫ف‬ ‫ِك‬ ‫ل‬ ‫ذ‬ ‫ه‬ ‫ل‬ ‫س‬ ‫ر‬ ‫و‬ ‫ه‬ ‫ِالل‬ ‫ب‬ ‫ا‬ ‫و‬ ‫ن‬ ‫آم‬ ِ ‫ال ْر‬ َ َ َ ُ َ ‫ِين‬ ْ َ ‫ض أُ ِع َّد ْت لِلَّذ‬ َُُ َّ ‫ض ِل ال َْع ِظي ِم‬ ْ ‫َي َشاء َوالل ُه ذُو ا ْل َف‬

Bekir b. Muhammed el-Abidin, Süfyan esSevrî’den rivayetinde şöyle dedi: “Cehennemde bir vadi vardır ki, Cehennem ondan her gün yetmiş defa Allah Teâlâ’ya sığınır. Bu vadiye gönderilecek olanlar yönetici ve idarecileri ziyaret eden (onlara yalakalık yapan) hafız (Kuran ehli-alimler)lardır.”

“O halde Rabbinizin bağışlaması ve Allah ile Rasulüne iman edenler için hazırlanmış, gökle yer arası kadar genişliği olan cennet uğruna yarışınız. Bu Allah’ın dilediklerine verdiği bir lütfudur. Allah muazzam lütuf sahibidir.” (el-Hadid 21)

Kıymetli âlimler!

Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

32


İbrahim ER Geçen Sayıdan Devam...

A

stratejisinin ve 21. Yüzyıl politikasının içerisindeki yerini çoktan almış bulunmaktaydı. Aynı zamanda Irak meselesi, ABD için 1991 yılında yarım kalmış bir proje özelliğini de taşımaktaydı. ABD’nin bu “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”, Paul Wolfowitz, Donald Rumsfeld ve Dick Cheney gibi ABD siyasetinin önemli isimlerinin önderliğinde nihai şeklini 1997 yılında almıştır. Bu yüzden 2000’li yılların başında ABD: Bölge egemenliğini tesis edebilmek yani Körfeze hakim olabilmek, orada İngiltere’ye ajanlık yapan yönetimleri ve petrolü kendi egemenliği altına alabilmek için Ortadoğu’daki “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) adıyla ortaya attığı projelerin hayata geçirilebilmesi için artık yalnızca şartların oluşturulmasını beklemektedir. 2000 yılının Eylül ayında “Amerikan Savunmasının Yeniden İnşası: Yeni Bir Yüzyıl İçin Stratejiler, Güçler ve Kaynaklar” başlığı altında yayınlanan ve Sunday Herald Gazetesi tarafından deşifre edilen projeler, ABD’nin bütün dünya

slında, ABD’nin 21. Yüzyıl projelerinin yeniden şekillenmeye başladığı dönem II. Dünya Savaşı’nın sonrasına tekabül etmektedir. Bu yeni şekillenen projelerle birlikte ortaya çıkan ABD’ye ait yeni hedef; k��saca 1992 yılında Pentagon tarafından yayınlanan bir belgede geçtiği gibi “Kuvvet Yoluyla Barış” şeklinde ifade edilen bir anlayışı bünyesinde barındırmaktadır. Bu hedefe göre Amerika’nın dünyada birinci devlet olarak kalmasını sağlamak ve tüm dünyayı ABD hegemonyasına boyun eğdirmek esastır. Bu nedenle de; her ne şartla olursa olsun, ABD’ye meydan okumak ve O’nu birinci devlet konumundan alıkoymak veya bu konumunu sarsmak kastıyla ortaya çıkan bütün güçleri ve oluşumları gerekirse Birleşmiş Milletler’in onayı olmadan bile tek taraflı savaş ilan ederek ortadan kaldırmayı kendi bekası için kaçınılmaz görünmüştür. Irak rejiminin devrilmesi ile Irak’ta sağlanacak ABD hegemonyası da bu yeni ABD

33

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Petrolün İnsan Hayatından Daha Değerli Sayıldığı... Irak... (3) geneliyle ilgili planladıklarını da ortaya dökmüştür. Bu planların içerisinde; “haydut” rejimleri değiştirmek, dünya enerji kaynakları üzerinde tahakküm kurmak, kamp sahaları ve üsler oluşturmak ve Amerikan menfaatlerini gerçekleştirmek için gerektiğinde nükleer güce başvurmak (ki bunu zaten II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’ya karşı yapmıştır) gibi hususlar ilk göze çarpanlardır.

I. Dünya Savaşı’nın ardından bütün İslam Beldelerine musallat olan Kapitalizm O’nun yakasını da hiç bırakmamıştır. Hatta Irak, bu sahipsizliğin/hilafetsizliğin bedelini en ağır ödeyenlerin başında gelmektedir. Dün olduğu gibi bugün de; ABD, İngiltere veya başkaları İslam beldelerine hükmedebiliyor ve oralara istedikleri zaman savaş ilan edip Müslümanların kanlarını acımasızca akıtabiliyor, mallarını yağmalayabiliyor ve ırzlaIrak’ı bu anlamda bekleyen sonun sebebi, rını kirletebiliyorsa bunun tek sebebi işte bu ne ABD’nin gerekçe olarak ortaya koyduğu sahipsizliktir. Ancak Müslümanların bu save değiştirilmesini hedeflediği haydut rejimhipsiz kalışlarına yani devletlerini kaybetmiş lerden biri olması, ne de iddia edildiği gibi olmalarına, her birinin başında bulunan ve sahip olduğu kitle imha silahları sebebiyle kendi ümmetine karşı ihaİran ve K. Kore ile birlikte nette sınır tanımayan ajan Amerika’nın ortaya attığı ABD’nin Irak’taki rejim ile yöneticilerin varlığına, söşer ekseninde yer almasıilgili ortaya atmış olduğu mürgeci kâfirlerin kendiledır. O’na müdahalenin tek hususlar tamamen kendi rine yönelik uyguladıkları sebebi, o dönemin köklü cürümlerine dayanak pis planlara ve hayatın her İngiliz yanlısı partilerinden oluşturmak içindir. Ancak alanını şu an için kuşatmış olan Ba’as Partisi’nin Sadbunun böyle olması, Irak’taki olan Batı Kültürü’nün büdam Hüseyin eliyle iktidartün olumsuzluklarına rağSaddam rejiminin meşru da olmasıdır. Yani ABD’nin men İslam ideolojisi Kafir olduğu anlamına da gelmez. Irak’taki İngiliz varlığını orBatı için hala yegane tehdit Neticede Irak, diğer bütün tadan kaldırıp yerine kendi unsurudur. Bu sebeple de İslam Beldeleri gibi Gayri egemenliğini tesis etme gerçekleştireceği işgallerİslami rejimlerin pençesinde girişimidir. Bu yüzden de le birlikte, insanların zikıvranmaktadır. ABD’nin Irak’a savaş ilan hinlerinde yer etmiş olan etmesinin Saddam Hüseyin İslam’ın yerini Batılı Hadayönetimiyle ve O’nun uygulamalarıyla uzakratın alması için bir “Hahdaratlar Çatışması” tan yakından hiçbir alakası yoktur. Bir başbaşlatmıştır. Bunun anlamı; İslami akideden kası da olsa fark etmezdi. Çünkü bu saldırı, kaynaklanan bakış açısını ve hayat anlayışını ABD’nin “Yeni Amerikan Yüzyılı” projesinin zihinlerden tamamen silerek yerine Kapitahayata geçirildiği adımlardan bir adımdır ve list bakış açısının ve ona ait olan hayat ankesinlikle önceden planlanmıştır. layışını/menfaatçiliği yerleştirmek ve bunu ABD’nin Irak’taki rejim ile ilgili ortaya athayat sahasına indirmektir. Bu kasta binaen mış olduğu hususlar tamamen kendi cürümde; özgürlükler, demokrasi, insan hakları ve lerine dayanak oluşturmak içindir. Ancak bukadının hayattaki yeri gibi meseleleri çokça nun böyle olması, Irak’taki Saddam rejiminin konuşarak bu çağdaş(!) değerleri bölgeye gömeşru olduğu anlamına da gelmez. Neticede türmenin bir yolu olarak Irak işgalini gösterIrak, diğer bütün İslam Beldeleri gibi gayri meye çalıştılar. İslami rejimlerin pençesinde kıvranmaktadır. Onlar biliyorlar ki; bu müstesna ideolojiEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

34


Petrolün İnsan Hayatından Daha Değerli Sayıldığı... Irak... (3) nin yani İslam ideolojisinin bugün hayat sahasına inmesi an meselesidir. Dolayısı ile bu meseleyi ölüm-kalım meselesi haline getiren ve bu uğurda hiçbir engeli tanımayıp davası uğrunda kendi hayatını hiçe sayan Müslümanların sayısı oldukça fazladır ve her geçen gün ümmetin kendilerine yönelik desteği de katlanarak artmaktadır. Bu nedenle ABD ve İngiltere gibi sömürgecilerin İslami Beldeler üzerindeki hedeflerinden biri de Müslümanların yeniden uyanmalarını engellemek ve onlarla davaları ve bu konuda kendilerine liderlik edecek olan ümmet arasına set çekebilmektir. Meseleyi bu şekilde değerlendirdiğimizde, sömürgeci kafirler açısından kendi hadaratlarının Müslümanlar üzerinde egemen olmasının, o toprakları işgal edip yönetimlerini ele geçirmekten çok daha önemli olduğunu açıkça görmekteyiz.

düşünmekle çok büyük bir hata yaptı. Bu tarihten itibaren Irak toprakları bu işgalciye karşı yapılan büyük direnişlere sahne oldu. Özellikle en-Necef ve el-Felluce bu büyük direnişin sembolü haline geldiler. Bu direnişler neticesinde ABD biraz geç de olsa Irak’ta nasıl bir bataklığa saplanmış olduğunun farkına vardı. ABD bu bataklıktan kurtulabilmek için kendisine işgal konusunda destek veren ülkelerden asker talebinde bulundu ve hatta Afganistan’da olduğu gibi NATO’yu Irak’a sokmaya çalıştı. Sonuçta ABD’nin yedi yıllık Irak işgali esnasında kaybettikleri, beklentilerinin ve hedeflediklerinin çok üzerine çıkmıştır. Bu işgalin ardından ABD’nin 2004 yılı Haziran ayının sonundan itibaren, kısıtlı bir otoriteyle de olsa yönetimi Irak’taki ajanlarına devredeceğini ilan etti. Bu süreçte iyice artan direniş hareketlerine karşı ABD son derece vahşi uygulamalar sergilemeye başladı. Her türlü baskı ve sindirme yöntemini kullanmanın yanı sıra, kendileri için tehdit olarak gördükleri ne varsa hepsine karşı doğrudan silah kullanmaktan dahi geri durmadılar. Ebu Gureyb’de yaptıkları ise; onların gerçek seviyelerini ve nasıl aşağılık varlıklar olduklarını ortaya koyması açısından gerçekten çok önemlidir. Onların yapmış oldukları bu insanlık dışı uygulamaların kaynağı ise, sahip oldukları hadarat ve ortaya koymuş oldukları demokrasi ve insan hakları gibi çürümüş ve kokuşmuş unsurlardır. Üstelik onlar işgallerine gerekçe olarak bu değerlerle Irak’a medeniyet götürmeyi vaat ederek cürümlerine meşru zeminler oluşturmaya çalışmışlardır. İşte bütün bu yaşananlar göz önüne ge-

İslam Beldeleri üzerinde bir taşla birkaç kuş birden vurmayı planlayan küfrün başı ABD’nin Irak üzerindeki emellerine ulaşabilmesi için gerekli şartların oluştuğu tarih 11 Eylül 2001 tarihidir. Bu tarih ABD’nin “haydut” yönetimleri ortadan kaldırıp yerlerine insanlık ve medeniyet götürmeyi vaat ettiği söylemlerini pratiğe dökmeye başladığı tarihtir. ABD, Irak işgaline koalisyon güçleriyle birlikte 20 Mart 2003 günü başladı ve Irak’ın resmi yönetimini yani Saddam Hüseyin yönetimini 9 Nisan 2003 günü devirdi. ABD Başkanı Bush 30 Nisan 2003 günü muharebe harekâtının sona erdiğini ilan etti. Irak yönetimini çok kısa bir sürede deviren Amerika, Irak’taki işinin tamamlanmış olduğunu

35

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Petrolün İnsan Hayatından Daha Değerli Sayıldığı... Irak... (3) tirildiğinde, şu son dönemde Irak’ta yaşanan işgalin ortaya çıkardığı iki tane önemli husus karşımıza çıkmaktadır.

çoğu çocuklar, kadınlar ve yaşlılardan oluşan Müslümanların çektikleri ile diğer taraftan da yanı başında kardeşleri katledilirken, malları yağmalanıp namusları kirletilirken Birincisi: Sömürgeci Kafirlerin sahip olseyretmekten başka hiçbir şey yapmayan didukları bütün değerlerin ne kadar iğrenç ve ğer Müslümanlar… İşte bu hazin tablo, İslami aşağılık değerler olduğu ortaya çıkmıştır. Bu hayatın yeniden başlatılmasının önemini net değerler onların yaşam seviyesini hayvanlabir şekilde gözler önüne sermektedir. Yalnızrınkinden daha aşağı bir seviyeye çekmiştir. ca Hilafetin yeniden ikamesi ümmeti içine Bu yüzden de kendilerinden olmayanlara düşmüş olduğu bu çöküntüden kurtarabilir karşı vahşi hayvanların saldırdıkları gibi salve kâfirlerin Müslümanlar üzerindeki hegedırmaları çok normal karşılanması gereken monyasını kırabilir. Müslümanlara kendilebir durumdur. Onların ne insanlığa ve ne de rini güvende hissettirecek ve eski izzetli ve İslam âlemine zulümden başka verebilecekşerefli günlerine döndüreleri hiçbir şey yoktur. Bu cek olan tek şey “kendisi ile yüzden onları üstün görYalnızca Hilafet’in yeniden savaşılıp kendisi ile korunumek, onlara gıptayla bakikamesi ümmeti içine düşmüş lan bir Halife’nin varlığıdır”. mak ve onlar gibi olmayı olduğu bu çöküntüden Aksi takdirde ümmetin bu istemek ancak yüzeysel kurtarabilir ve kâfirlerin zilletten kurtulması mümbile düşünemeyen zavallı Müslümanlar üzerindeki kün değildir. akılların işidir. Ayrıca sahegemonyasını kırabilir. hip oldukları devasa tekBuraya kadar anlatmaMüslümanlara kendilerini nolojilere ve ellerindeki o ya çalıştığımız hususlar; güvende hissettirecek ve eski teknoloji ürünü silahlara geçmişte İngiltere’nin, buizzetli ve şerefli günlerine rağmen Irak’ta savaşan gün de ABD’nin Irak’ta ve döndürecek olan tek şey Müslümanların onların diğer İslam Beldelerinde“kendisi ile savaşılıp burunlarını nasıl sürttükki işgalleriyle ve ABD’nin kendisi ile korunulan bir lerine bütün dünya tanık 2004 yılından itibaren söyolmuştur. Çünkü onlar Halife’nin varlığıdır”. lemlerine eklediği Büyük korkaktırlar ve korkaklıkOrtadoğu Projesi’nin hayata larının sebebi de sadece bu dünyayı görebigeçirilmesiyle ilgilidir. Yukarıda da bahsedillen menfaatçi bakış açısıdır. Bu yüzden asla diği üzere son dönemlerde mesele tamamen eşit şartlarda savaşamazlar ve kesinlikle de ABD’nin işgali ile ilgili bir boyuta girmiştir. göğüs göğse bir savaşa giremezler. İşte bu Bu işgalle birlikte ABD, bölgedeki İngiliz onların zayıf noktasıdır ve giderilmesi mümnüfuzunun etkisini kırmak ve kendi nüfukün olmayan bu zayıf nokta sebebiyle de zunu etkin hale getirmek için Afganistan salaslında sahip oldukları güç varsayılanın çok dırısından sonra bütün enerjisini bu işe yoaltındadır. ğunlaştırmıştır ki, böylece O’nun 21. Yüzyıl Projeleri önündeki bir engeli daha kaldırmış İkincisi: İslam âleminin içinde bulunduğu olsun. Sonuçta Irak ve Ortadoğu egemenliği, durumun vahametidir. Bir tarafta sahipsiz ve petrole sahip olma ve kendi hayat anlayışı/ korumasız kaldığı için sömürgeci kâfirlerin hadaratı ile halkları kontrol altına alabilme işgallerine ve katliamlarına maruz kalan hamleleri ABD’nin bölgeyi şekillendirme give onların ajanlarının insafına terk edilmiş; rişimleriyle ilgilidir. ABD’nin Ortadoğu bölEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

36


Petrolün İnsan Hayatından Daha Değerli Sayıldığı... Irak... (3) gesine yönelik başlangıçta “Büyük Ortadoğu Projesi” adını verdiği bu çalışma dikkatlice incelendiğinde özellikle son dönemde; 2010 Irak Seçimleri, Kuzey Irak Kürt Yönetimi ve Barzani faktörü, PKK’nın faaliyetleri ve Türkiye’deki Demokratik Açılım Projesi bu sürece doğrudan etki eden faktörlerdir.

olan Allavi’nin Irak Geçici Hükümeti’nin ilk başbakanı olması, ABD’nin yönetimi kendi ajanlarına devretme hamlesinin ilk ve önemli bir aşamasıdır. Nitekim Allavi’nin Irak’ın yeniden şekillendirilmesiyle ilgili görevi bununla sınırlı kalmayacak, sonraki tarihlerde birçok aktif görevde bulunacaktır. Sonuçta 1 Haziran 2004’te Irak Ulusal Konseyi, geçici devlet başkanlığı görevine de Gazi el Yaver’i atayarak kendisini feshetti ve 28 Haziran tarihinde işgal yönetimi iktidarı Allavi yönetimine devretmiş oldu.

2010 Yılı Irak Seçimleri: Irak’ta 2010 yılında yapılan genel seçimlere gelene kadar ABD’nin işgalinin ardından otoriteyi sivil idareye devretme süreci oldukça sancılı olmuştur. Bu gün de hala sivil otorite varlığını ve etkisini devam ettirmiş olsa da Irak üzerinde gerçek bir egemenlik tesis edememiştir. Bu süreci daha iyi anlayabilmek için otoritenin sivillere devredilmesi sürecine kısaca bir göz atmak faydalı olacaktır:

Irak’ta geçici hükümetin görevi devralmasıyla birlikte özellikle Şii ve Sünni guruplar arasında gerginlik tırmandı, her iki tarafın özellikle de kutsal mekânlarında meydana gelen patlamalar yüzlerce Müslüman’ın hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı. Özellikle 2005 yılının ilk aylarında bu durum batı tarafından bir iç savaş olarak telaffuz edilmeye başlandı. Tabi ki bu sonucun ortaya çıkması yani kardeşin kardeşi vurması yine dünya üzerinde yalnızca bozgunculuk yaparak varlıklarını devam ettirmeye çalışan sömürgeci kafirlerin bir eseridir. Bu durum, ABD’nin Irak işgali esnasında Onunla birlikte hareket eden ve müttefik kuvvetlerin yanında yer alan ancak, bu işgalle birlikte Irak’taki egemenliği tehlikeye girmiş olan İngiltere’nin bir düzenidir. O tertiplediği bu düzenle, Irak’ta askeri olarak zaten batağa saplanmış olan ABD’nin oluşan bu kargaşa ortamıyla ve hatta ortaya çıkan iç savaş tehlikesiyle siyasi olarak da köşeye sıkışmasını istemiştir. Nitekim bunda da başarılı olmuş ve bu ilk sivil hükümet Irak’ta suların durulmasını hiçbir şekilde sağlayamamıştır.

ABD tarafından 13 Temmuz 2003 tarihinde atanan 25 kişilik geçici Irak Ulusal Konseyi’nin göreve başlamasıyla birlikte, Irak’ta yönetimi sivillere devretme döneminin ilk adımı da atılmış oldu. Bu konsey 15 Kasım 2003 tarihinde yönetimi Geçici Irak Hükümetine devretme kararı aldı ve 8 Mart 2004’te de geçici anayasayı imzaladı. Temmuz 2004’te otoritenin devredileceği geçici yönetimin ilk başbakanı ise İyad Allavi olarak belirlendi. İyad Allavi’nin bu gün oluşturmuş olduğu ittifak göz önüne getirildiğinde çok farklı kesimleri bünyesinde toplayabildiğini görüyoruz. O, 2010 seçimlerine giderken oluşturmuş olduğu ittifakta ılımlı Şii ve Sünni’lerle, laik ve liberalleri aynı çatı altında toplamayı başarmıştır. Eski bir Ba’as üyesi olan Allavi, 1970’in başında Saddam ile ters düşmüş ve bir yıl sonra tıp eğitimini de aldığı İngiltere’ye yerleşmiştir. Saddam karşıtlığı ile tanınan Allavi, 1996 yılında Saddam’a karşı başarısız bir darbe girişiminde bulunmuştur. CIA’in müttefiki ve ABD’nin sağlam bir ajanı

Devam Edecek…

37

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Âsım CİNGİTAŞ

İ

smet Özel Beyefendi “Zor Zamanda Konuşmak” isimli eserinin arka kapağında şöyle der: “Amaçları bulanık olanlar kuşku yok ki araçların dolambaçlarında takılıp kalacaklardır. Balık için ördükleri ağa ayakları dolaşacak, tavşan için kurdukları tuzağa belki ellerini kaptıracaklardır.”

gün bugündür” anlayışı yerleşti. Müslüman, her gelen zalimin önünde selama duran, havuç ve sopa ikilisi ile te’dip edilen bir hilkat garibesi haline geldi. Bu felaket asrında Müslümanlar envaiçeşit fikrî akımlara, siyasî hareketlere kapıldılar. Kendisi başrol sahibi olamadı, daima diğer aktörlerin yanında yardımcı oyuncu konumunda kaldı. Tufeyli gibi kendi nasibine düşeni bekledi.

İlkler ve nadir olanlar kıymetlidir. Sözün de en kıymetlisi, kimsenin söylemeye cesaret edemediği zaman doğruyu söylemektir. Belki de bu sebeple “zalim sultan karşısındaki hak söz” “cihadın en efdali” olarak Allah Rasulü tarafından taltif edilmiştir.

1900’lerde İttihat ve Terakki’nin rüzgarının estiği bir sırada, bazı İslam âlimlerinin bu rüzgara kapıldığını ve bu devirde Müslümanların “meşrutiyet” taraftarı olduğunu görüyoruz. Bugün dahi uzantıları canlı olan bu mel’un cemiyet, oluşturduğu siyasî atmosfer ile birçok kalbur üstü Müslüman’ı kendi emrine amade kılmıştı.

Ümmetin uzun süren düşüş döneminden sonra gelen felaket asrı, Müslümanların cismen katledildiği, rûhen köleleştiği bir dönem oldu. “Maddî ve manevî menfaat” ölçü haline geldi. Müslüman’ın “özünün ve sözünün bir olması”, “olduğu gibi görünmesi ve göründüğü gibi olması”, “hedefin meşru olduğu gibi, yolun da meşru olması” duvar panolarına asılan süslü sözlerden öte bir anlam ifade etmez oldu.

Bakıyoruz ki, tefsir yazarı koca Elmalılı Hamdi Yazır, AbdulHamid Han’ın “hal” fetvasını veriyor, Yahudi Emanuel Karasu bu fetva ile Büyük Sultan’ın “hal” kararını yüzüne okuyor. İhlasından şüphe edemeyeceği-

“Kazanan ata oynama” ve “dün dündür, buEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

38


Zor Zamanda Konuşmak miz büyük şair Mehmet Akif, AbdulHamid hakkında “Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e” şeklinde hitap ediyor.

Fakat bu karşı duruşu gösterirken aynı zamanda tutarlı da olmak gerekir. Dün, darbenin kudretli günlerinde, darbeci generallerle hem dem olan, onlara iltifatlarda bulunanların şimdi karşı çıkmaları ne derece inandırıcı olabilir.

1920’lerden sonra Cumhuriyet moda siyasî akım, İslam ve Cumhuriyet birlikteliği revaçta. “Cumhuriyetçi” demenin “kafir” demekten daha büyük bir hakaret sayıldığı bu dönemde, Cumhuriyet ve Cumhuriyet’i ilan eden tayfa, Müslümanlar nezdinde meşruiyet arıyor ve bir kısım Müslümanlardan müspet karşılık buluyor.

Fethullah Gülen, Sızıntı Dergisi’nin Haziran 1979 sayısında “Asker” başlıklı makalesinde şöyle diyordu: “Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi Ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük... Eğer atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve onu tutan yüce başa binlerce selam.” (http://www.sizinti.com.tr/konu-

1950’lerde Arap dünyasında Sosyalizm revaçta, “İslam Sosyalizmi” kavramı Müslümanlara pompalanıyor. Ateist Sosyalist dahi, Müslüman’ı cebe indirme gayretinde. 1960-1970’lerde milliyetçilik moda akım konumunda. Türkiye’de “Türk-İslam sentezi”, Araplarda “Arap-İslam” anlayışı yaygınlaştırılıyor.

lar/ayrinti/asker.html)

Haziran 1980’de bir vaazında Asker’e şöyle davette bulunuyordu:

1980 darbesinde, Müslümanların ekseriyeti darbeye açık destek veriyor, darbeciyi kurtarıcı olarak görüyor.

“İstihbarat duysun, Emniyet duysun, Askeriye duysun, Başbakan duysun, Riyaset-i Cumhuriyet duysun. Polise, askere kurşun sıkan bu hainlere mahkemelerde gereken ceza verilmezse ne devlet kalır, ne millet... Bu nasıl iştir! Türkiye’de devlet ve hükümet yok mu? Ne oldu askere? Polisler nerede? Marx’ın bayrağı altında mitingler yapıyorlar ve bunlara müdahale eden çıkmıyor! Aslında bunlar askeri de karşılarına almışlardır.”

1990’dan itibaren de Demokratlık geçer akçe oldu. İslam, Demokrasi ile bağdaştırılıyor, Demokrasiye icazet veriliyor. Müslüman zannediyor ki, “İslam-Demokrasi birlikteliği ile İslam yüceltilecek”, halbuki Demokrasi yüceltilmektedir ve meşruiyet kazanmaktadır. Son günlerde 1980 darbesi gündemde. Tüm İslamî camiada bir darbe karşıtlığı, bir Demokrasi havariliği, bir cesaret(!) ki, sormayın. Sanki darbecilerin karşısına dikilmişler, tankın üstüne çıkmışlar, edasındalar. 12 Eylül’ün ne kadar zalim, ne kadar gaddar bir darbe olduğunu haykırmaktalar. El-hak doğrudur, 12 Eylül darbesi bu halk üzerine oynanan oyunlardan bir oyundur, bu garip halkın ensesinde pişirilen bozadır. Yüz binlerce insanın hapishanelerde işkenceden geçirildiği bir dönemdir.

Ve 12 Eylül Darbesi akabinde Sızıntı Dergisi’nin Ekim 1980 sayısında şöyle bahsediyor, Darbe hakkında: “Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün göz bağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi te’min etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı

39

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Zor Zamanda Konuşmak kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimâî bünyenin, haricî bir kısım erâciften temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ zaferi. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk’ün zaferler hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir. Böyle bir ilk tefahhus ve sezişe, başka bir yazımızda selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri Mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu.

lerinden dolayı kendi gurubundan bazıları tarafından “Cengizhan’ın Hocası” olarak adlandırılmıştır. Şu tarihe bakın ki, Müslümanlar sürekli bir siyasî akıma payanda olmuş. İslam böyle bir din mi? Meşrutiyetle, Sosyalizmle, Milliyetçilikle, Darbeci Generallerle, Demokrasi ile bağdaşsın, uzlaşsın. Her devirde, hakim renge bürünsün, güçlünün yanında yer alsın.

Ne var ki, yıllardan beri, binbir saldırı ile rahnedar olmuş bir bünye, böyle hemen bir mualece ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, millî bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar bertaraf edilebilsin...

Tüm bunların kişiden kişiye değişen birçok sebebi olabilir; ihlassızlık, korku, bilgisizlik ve basiretsizlik gibi. Ama önemli bir sebebi de, Müslümanların siyasî anlayış ve siyasî basiret sahibi olmamalarıdır. Yani olayın üzerinden 30 sene geçtikten sonra hatayı anlamanın çok kıymeti yoktur. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş. Asıl önemli olan şu andaki siyasî cereyanları bilmek, şu anki at hırsızını tespit edebilmektir. Bu da siyaseti, aktörlerini, aralarındaki ilişkileri inceleyerek, takip ederek kazanılacaktır.

Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.” Bugünkü politikası ile Zaman Gazetesi’nin, Fethullah Gülen’in 1979-1980 yıllarındaki darbe taraftarlığı hakkındaki değerlendirmesi herhalde, “Fethullah Gülen darbe zemini oluşturmaya çalışıyor” şeklinde olurdu. Otuz sene önce, Fethullah Gülen’in dilinde, “son karakolun kahraman bekçileri”, “gaziler ocağının yiğit eri Mehmetçik”, ”Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçik” olan Darbecilerin -otuz senelik gecikmeyle- şimdilerde milliyetçilere, komünistlere ve dindarlara yaptıkları zulüm fark edilmiş, gerçek hüviyetleriyle anlaşılmış.

Müslüman, siyasî bakışa sahip olmadığı sürece, siyasî bakış sahipleri, Müslümanları siyaset etmeye devam edecekler. İşte bu sebeple, ümmetin gözü ve kulağı olacak, O’na siyasî basiret kazandıracak olan bir kitlenin varlığı elzemdir. Bir kitle ki, hayrı bilsin ve ona davet etsin, ma’rufu bilsin ve onu emretsin ve münkeri bilsin ve ondan nehyetsin. Cazip teklifler ve zor şartlar karşısında yalpalamasın. O kitlenin tarihi, geleceğe dair güven versin. Sonraki nesiller için güzel bir miras bıraksın. Çocukları, babalarının yaptıklarını, sıkılarak, utanarak, tevil ederek değil, açıkça, gururla ifade edebilsin.

Benzer şekilde Mehmet Kırkıncı Hoca da geçenlerde yaptığı açıklamada Anayasa değişikliğine “Evet” demenin, insanî, İslamî ve vicdanî bir borç olduğunu iddia etti. Kırkıncı Hoca’nın da 1980’lerdeki tavrına baktığımızda ise tamamen farklı bir portre görürüz. Devrim Konseyi üyeleriyle sık sık görüştüğünü ve 1982 Anayasası’nın oylamasında, “Evet” denilmesi için tahşidat yaptığını o dönemle ilgilenenler bilirler. Hatta bu ilişkiEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Yalpalayanlar insanların güvenini ve liderliğini kazanamaz. Söylemini dünden bugüne değiştirenlerin yarın ne söyleyecekleri belli değildir.

40


Musa BAYOĞLU

K

“Kim Allah’tan istemezse (Allah) ona öfkelenir.” Tirmizi’nin Abdullah İbni Mes’ud’dan rivayet ettiği hadis ise şöyledir:

ul olmak, Rabbinden istemeyi gerektirir. Kul acizdir, muhtaçtır; Rab ise Gani’dir, Rahman ve Rahim’dir… Ondan istemekle kul acizliğini ifade ederken kendisinden istenen Rab, yüceliğinden, azametinden bir şey kaybetmez. İstemek dua iledir. Dua da ibadetlerin en büyüklerindendir. Kulluk görevinin kendisiyle en iyi yapıldığı amellerdendir dua… Tirmizi’nin Enes’ten rivayet ettiği hadiste Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

‫ض ُل‬ َ ‫ضلِ ِه َفإِ َّن اللَّ َه َع َّز َو َج َّل يُ ِح ُّب أَ ْن يُ ْسأَ َل َوأَ ْف‬ ْ ‫ِن َف‬ ْ ‫َسلُوا اللَّ َه م‬ َ ‫ِبا َد ِة ا ْنت‬ ‫ار ا ْل َف َرِج‬ َ ‫ا ْلع‬ ُ ‫ِظ‬ “Allah’ın lütfundan isteyiniz. Çünkü Allah kendisinden istenilmesinden hoşlanır. İbadetin en üstün olanı (sıkıntılardan) kurtuluşu beklemektir.” İbni Ömer’den rivayet edilen hadiste ise Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

ُّ “Dua ibadetin özüdür.” ‫ِبا َد ِة‬ َ ‫اء ُم ُّخ ا ْلع‬ ُ ‫الد َع‬

َّ ُ ‫َال رس‬ ‫صلَّى اللَّهم َعل َْي ِه َو َسلَّ َم َم ْن‬ َ ‫َع ِن ْاب ِن ُع َم َر ق‬ َ ‫ول الل ِه‬ ُ َ َ ‫َال ق‬ َ ُّ ‫اب‬ ِ ‫ِل اللَّ ُه‬ ‫الر‬ ‫اب‬ ‫و‬ ‫ب‬ ‫أ‬ ‫ه‬ ‫ل‬ ‫ت‬ ‫ِح‬ ‫ت‬ ‫ف‬ ‫ء‬ ‫ا‬ ‫ع‬ َ ‫َّح َم ِة َو َما ُسئ‬ َ ُ َ ْ ُ ْ َ ُ َ ‫الد‬ ُ ‫ُم َب‬ ْ َ ‫ُفت‬ ْ ‫ِح لَ ُه ِم ْنك‬ َّ َّ ‫صلى‬ ُ ‫َال َرُس‬ َ ‫ِن أَ ْن يُ ْسأَ َل ال َْعاف َِي َة َوق‬ ْ ‫َش ْي ًئا َي ْعنِي أَ َح َّب إِل َْي ِه م‬ َ ‫ول الل ِه‬ ُّ ‫اللَّهم َعل َْي ِه َو َسلَّ َم إِ َّن‬ ‫ُم‬ ْ‫اء َي ْن َف ُع مِمَّا َن َزَل َومِمَّا ل َْم َي ْنز‬ َ ‫الد َع‬ ْ ‫ِل َف َعل َْيك‬ ُّ ‫ِع َبا َد اللَّ ِه ب‬ ‫ِالد َعا ِء‬

Dua, birçok hadisle teşvik edilmiş bir ibadettir. İbni Mace’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği bir hadiste Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: ُّ ‫ِن‬ ‫الد َعا ِء‬ َ ‫ْرَم َعلَى اللَّ ِه َت َعالَى م‬ َ ‫س َش ْي ٌء أَك‬ َ ‫ل َْي‬ “Allah için duadan daha değerli bir şey yoktur.” Buhari’nin rivayet ettiği hadis şöyledir: ‫ض ْب َعل َْي ِه‬ َ ‫َم ْن ل َْم َي ْسأَ ِل اللَّ َه َي ْغ‬

“Sizden kim için dua kapısı açılırsa ona rahmet kapıları da açılmış olur. Allah’tan bir şeyin istenilmesi O’ndan istemekle Allah’ın hoşnut olmasıdır. Dua, indirilene (gelen belaya) de ve indirilmeyene (henüz gelmemiş ola-

41

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Dua Acziyetin İfadesi, Mü’min’in Zırhıdır na) de fayda verir. Öyleyse Allah’ın kulları üzerinize düşen dua etmektir.” Tirmizi ve elHâkim’in Ubade b. es-Samit’ten rivayet ettiği hadiste şöyle buyrulmaktadır:

seler zümresinden olur: ِ ‫ُون َج َه َّن َم َد‬ ‫ِين‬ َ ‫اخر‬ َ ‫َس َي ْد ُخل‬ Onlar aşağılanmış olarak Cehenneme gireceklerdir. (Mu’min/el-Ğâfir 60) Yani horlanmış, küçümsenmiş ve alçaltılmış olarak…

َ ‫َما َعلَى ا‬ ‫َّاها أَ ْو‬ ِ ‫أل ْر‬ َ ‫ض ُم ْسل ٌِم َي ْد ُعو اللَّ َه ِب َد ْع َوٍة إِال آ َت ُاه اللَّ ُه إِي‬ ِ ‫السوِء ِم ْثل ََها َما ل َْم َي ْد ُع ِبإِ ْث ٍم أَ ْو ق‬ ‫يع ِة َرِح ٍم‬ ُّ ‫ِن‬ َ ‫ص َر‬ َ ‫ف َع ْن ُه م‬ َ ‫َط‬ َ

Allah Subhanehû ve Teâlâ Kur’an-ı Kerimi’nin bazı ayetlerinde dua hakkında şöyle buyuruyor:

“Yeryüzünde Allah’a dua eden bir Müslüman yoktur ki günah için yahut akrabalık bağını koparmaya yönelik dua etmedikçe Allah ona dilediğini vermek veya ondan onun mislince bir günahı, kötülüğü gidermek suretiyle onun duasını kabul etmesin.” Ahmed b. Hanbel’in Ebu Said’den rivayet ettiği hadis ise şöyledir:

َّ ‫يب َد ْع َوَة‬ ِ ‫الد‬ ‫اعي إِذَا‬ َ ‫َ ِإو�ذَا َسأَل‬ ٌ ‫َك ِع َبادِي َعنِّي َفإِنِّي قَر‬ ُ ‫ِيب أُ ِج‬ ‫ِي‬ َ ‫َد َعان‬ “Kullarım sana Beni sorduğunda (söyle onlara) Ben (onlara) çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin duasına icabet ederim.” (el-Bakara 186)

ِ ‫ِيها إِث ٌْم َوال ق‬ ‫يع ُة َرِح ٍم إِال‬ َ‫ق‬ ْ ‫َال َما م‬ َ‫سف‬ َ ‫َط‬ َ ‫ِن ُم ْسلِ ٍم َي ْد ُعو ِب َد ْع َوٍة ل َْي‬ َّ ٍ ‫ِها إِ ْح َدى ث‬ ‫َالث إِمَّا أَ ْن تُ َع َّج َل لَ ُه َد ْع َوتُ ُه َ ِإو�مَّا أَ ْن َي َّد ِخ َرَها‬ َ ‫أَ ْع َط ُاه الل ُه ب‬ َ ِ ‫لَ ُه فِي‬ ‫السوِء ِم ْثل ََها‬ ُّ ‫ِن‬ َ ‫صر‬ َ ‫ِف َع ْن ُه م‬ ْ ‫اآلخ َرِة َ ِإو�مَّا أ ْن َي‬

‫ون‬ َ ‫ُون ال َْع ْر‬ َ ُ‫ِم َويُ ْؤ ِمن‬ َ ‫ِّح‬ َ ‫ِين َي ْح ِمل‬ َ ‫الَّذ‬ َ ‫ون ب‬ ُ ‫ش َو َم ْن َح ْولَ ُه يُ َسب‬ ْ ‫ِح ْم ِد َربِّه‬ َّ ‫ِين آمنُوا ربَّ َنا و ِسع َت ك‬ َّ َ ‫ِب ِه ويس َت ْغفِر‬ ‫ُل َش ْي ٍء َرْح َم ًة َو ِعل ًْما‬ ُ ْ ََ ْ َ َ َ َ ‫ون لِلذ‬ َّ‫ِين َتابُوا وات‬ ِ ‫ْج ِحي ِم َربَّ َنا َوأَ ْد ِخل ُْه ْم‬ ‫ه‬ ‫ق‬ ‫و‬ ‫َك‬ ‫ل‬ ‫ِي‬ ‫ب‬ ‫س‬ ‫ا‬ ‫و‬ ‫ع‬ ‫ب‬ َ ْ ‫َف‬ َ ‫ِر لِلَّذ‬ َ ‫ِم َعذ‬ َ ْ ‫اغف‬ َ ‫َاب ال‬ ُ َ َ َ ْ َّ َ ِ ِ ِ ِ ‫ِم‬ ‫ه‬ ‫ت‬ ‫َّا‬ ‫ِّي‬ ‫ُر‬ ‫ذ‬ ‫و‬ ‫ِم‬ ‫ه‬ ‫اج‬ ‫و‬ ‫ز‬ ‫أ‬ ‫و‬ ‫ِم‬ ‫ه‬ ‫ئ‬ ‫ا‬ ‫آب‬ ‫ِن‬ ‫م‬ ‫َح‬ ‫ل‬ ‫ص‬ ‫ن‬ ‫م‬ ‫و‬ ‫م‬ ‫ه‬ ‫ت‬ ‫د‬ ‫ع‬ ‫و‬ ‫ِي‬ ‫ت‬ ‫ال‬ ‫ن‬ ٍ ‫د‬ ‫ع‬ ‫ات‬ ْ َ َّ‫َجن‬ َ ْ َ ْ َ ْ َ ْ َ َ ْ َ َ َُْ ََ ْ ‫ِيم‬ ُ ‫إِنَّ َك أَ ْن َت ال َْعز‬ َ ‫ِيز ال‬ ُ ‫ْحك‬

“İçerisinde bir günah veya akrabalık bağlarının kesilmesini gerektiren bir dua olması dışında Müslüman bir kimsenin yapmış olduğu duayı Allah Celle Celâlehu üç halden birisiyle kabul eder:

“Arşı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler ve iman edenlerin de bağışlanmasını isterler. Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve Senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru (derler). Rabbimiz! Onlar‎ı da, onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden sâlih olanları‎ da kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz Azîz ve Hakîm olan muhakkak Sensin!”

1- Ya onun duasını derhal yerine getirir. 2- Ya karşılığını Ahiret’te vermek üzere onun duasını sonraya bırakır. 3- Ya da benzeri bir kötülüğü ondan uzaklaştırır.” Tüm bu ve benzeri hadislerden de anlaşılacağı üzere dua bir ibadet olarak vardır ve dua ile kul, Rabbine karşı acizliğini ifade ederek, onun (duanın) vesilesiyle Rabbinden ister. Bu hadisler ve benzerleri işte bu hakikate delalet ederler.

(Mu’min/el-Ğâfir 7)

‫ُم‬ َ ‫َوق‬ ْ ‫ُم ا ْد ُعونِي أَ ْس َت ِج ْب لَك‬ ْ ‫َال َرُّبك‬ “Rabbiniz (buyurdu) ki: “Bana dua edin ki size icabet edeyim.” (Mu’min/el-Ğâfir 60)

Dua mendup bir ibadettir. Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya dua etmeyen kimse, çok büyük bir hayrı terk etmiştir. Dolayısıyla Allah Subhanehû’ya duâ etmemek kibirlenmeye binaen olursa, sahibi Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın haklarında şöyle buyurduğu kimEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Bu ayetlerden de anlaşılan; kulun duasına icabet edenin Allahu Teâlâ olduğudur. Yine ayetlerin delalet ettiği bir diğer husus da, Allah’ın biz kullarından yalnızca Kendisine

42


Dua Acziyetin İfadesi, Mü’min’in Zırhıdır dua etmemizi istediğidir. Meleklerin Rabbimize ettiği dua, sanki biz kullara bir numune niteliğindedir. Bizler, meleklerin Rabbimize yalvarışı gibi O Subhanehû ve Teâlâ’yı hamd ile tesbih ederek yüceltecek, imanımızın bir nişanesi olarak Zatını tüm noksan sıfatlardan münezzeh bilerek yalnızca Rabbu’lAlemîn’den isteyeceğiz… Hatta öyle ki, tüm bu yakarış ve aczimizi itiraf, bizlere sevap kazandıracak. Müslüman’ın, kolaylıkta ve zorlukta, açıkta ve gizlide melekleri örnek alarak yaptıkları, ayetteki ve benzeri dualar, Rabbimizin bizlere rahmet nazarı ile bakmasının bir vesilesi olacaktır, inşaAllah…

çıkarır bir şekilde yaratmıştır. Sonuç ortaya çıkarıyor olmazsa sebep de sayılmaz.

Dua, Allah’ın icabet etmesi ve bilfiil ihtiyacın gerçekleşmesine hükmetmesi için bir metot, yol değildir. Bunun böyle olduğunu düşünmek, buna inanmak da doğru değildir. Çünkü insan, hayat ve kâinat, Allah tarafından üzerlerine konulmuş bir nizam dâhilinde hareket etmektedir ve Allah Teâlâ, bu nizamların sonuçlarını ortaya çıkartacak sebepleri de yaratmıştır. İşte dua, Allah’ın koymuş olduğu bu nizamların delinmesine yol açamayacağı gibi sebeplerin tersi sonuçlar vermesine de etki edemez. DoDua etmek, susmaklayısıyla diğer ibadetler; Dua, Allah’ın icabet etmesi ve tan daha iyidir. Kul, zaten namaz, oruç, zekât gibi bir bilfiil ihtiyacın gerçekleşmesine acizdir, ama acizliğini bir ibadet olmasından dolayı hükmetmesi için bir metot, yol de sözlerle ifade etmesi, duanın gayesi, Allah’ın değildir. Bunun böyle olduğunu emrine bağlanarak sevap Allah’a bu acziyetini didüşünmek, buna inanmak liyle itiraf etmesi, Rabbikazanmaktır. Mü’min mizin hoşuna gider. Allah’a dua eder, ihtiyada doğru değildir. Çünkü cını karşılamasını veya insan, hayat ve kâinat, Allah ‫ْرَم َعلَى اللَّ ِه َت َعالَى‬ َ ‫س َش ْي ٌء أَك‬ َ ‫ل َْي‬ tarafından üzerlerine konulmuş bir sıkıntısını gidermesini ُّ ‫ِن‬ ‫الد َعا ِء‬ َ‫م‬ ister. Allah’ın emirlerine bir nizam dâhilinde hareket “Allah için duadan bağlanarak, O’na boyun etmektedir ve Allah Teâlâ, daha değerli bir şey yokbükerek, Allah’a sığınabu nizamların sonuçlarını tur.” rak dünya veya ahiretiyle ortaya çıkartacak sebepleri de ilgili bir istekte bulunur. Dua hakkında gelen yaratmıştır. Allah onun isteğini kadelillerin çoğu, Allah bul ederse onun için bu Subhanehû ve Teâlâ’nın rıAllah’tan bir lütuf sayılır. Ve Allah’ın kulun zasını kazanmanın, O Subhanehû ve Teâlâ’yı isteği doğrultusunda vermiş olduğu hüküm, hoşnut etmenin, huzurunda boyun bükmesebeplerin sonuçlarıyla irtibatı kaidesine uynin ve kendisine muhtaç olunduğunu gösgun olarak gerçekleşir. Eğer duada istenilen termenin gerekliliğine delalet etmektedir. husus aynen gerçekleşmezse duası karşılıNe var ki dua, Allah’ın ilmini yani Levh-i ğında sevap kazanır. Mahfuz’da yazılı olanı değiştirmez, kazayı engellemez, kaderi zorlamaz ve sebebi Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöydışında bir şeyi ortaya çıkarmaz. Çünkü le buyurdu: Allah’ın ilminin gerçekleşeceği kesin olan bir ‫ ما‬.‫ال يزال يستجاب للعبد ما لم يدع بإثم أو قطيعة رحم‬ husustur. Kader, Allah’ın var ettiği bir şey ‫ قد‬:‫ يا رسول اهلل! ما االستعجال؟ قال “يقول‬:‫ قيل‬.”‫لم يستعجل‬ olup dua onu zorlayamaz. Allah, sebepleri ،‫ فيستحسر عند ذلك‬.‫ فلم أر يستجيب لي‬،‫ وقد دعوت‬،‫دعوت‬ ve onun oluşma hususlarını da yaratmıştır. ‫ويدع الدعاء‬ Sebebi, kesin olarak onun sonucunu ortaya

43

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Dua Acziyetin İfadesi, Mü’min’in Zırhıdır “Kul, günah talep etmeye veya sıla-i rahmin kopmasını istemeye acele etmediği müddetçe duası icabet görmeye (kabul edilmeye) devam eder.” Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e soruldu ki; “Ey Allah’ın Rasulü acele etmek ne demektir?” Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem; “Bir kimse ben dua ettim, yine dua ettim, fakat bana icabet edildiğini görmedim der. Sonra da böyle olunca hüsrana uğrar ve dua etmeyi bırakır.” diye buyurdu.” (Muslim tah-

Allah’a has kılarak O’na yalvarabilirler… Burada önemli olan ancak Allah’a dua etmesi, O’ndan istemesidir. Duada efdal olan ise Kur’an veya hadislerde yer alan dualardan birisiyle dua edilmesidir. Dua’nın belli bir zamanı da yoktur; sabah, akşam, günün ya da gecenin herhangi bir vaktinde dua edilebilir. Fakat bazı vakitler ve ortamlar vardır ki, o vakitlerde dua diğer vakitlere nazaran daha efdaldir. Dua vakitlerinin en efdal olanlarından bazıları; secde esnasında, gecenin son üçte birinde ve farz namazların ardından yapılan dualardır. Muslim, Ebû Hurayra’dan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet etmiştir:

ric etti.)

Bu ve benzeri hadislerden anlaşılan husus şudur ki: Duaya mutlaka dünyada icabet edilecektir, diye bir zaruret yoktur. Bilakis dünyada icabet olunacağı gibi kulun hayrına olarak Ahiret’e de saklanabilir. Orada azim bir ecir O halde biz, Allah ve büyük bir sevap vardır. Subhanehû’ya dua ederiz. Yahut da duası miktarınca Eğer bizler sadık, muhlis kendisinden kötülük uzakve itaatkâr kimseler isek, o laştırılır.

zaman Rasulullah SallAllahu

‫أقرب ما يكون العبد من ربه وهو‬ ‫ساجد فأكثروا الدعاء‬ “Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyleyse (secdede) duayı daha da çoğaltın.”

O halde biz, Allah Aleyhi ve Sellem’in beyan Subhanehû’ya dua ederiz. ettiği manada dualarımıza et-Tirmizî de, “haEğer bizler sadık, muhlis icabet edileceğinden, karşılık sen hadistir” dediği Ebû ve itaatkâr kimseler isek, o bulacağından kesinlikle emin Umâme’den rivayetinde zaman Rasulullah SallAllaolabiliriz. şöyle geçti: hu Aleyhi ve Sellem’in beyan ettiği manada dualarımıza ُّ ‫أي‬ ُّ ‫جوف الَّ ْلي ِل‬ ‫َال‬ َ ‫أسم ُع؟ ق‬ ُ َ ‫الدعا ِء‬ icabet edileceğinden, karşılık bulacağından ِ ِ ‫الصلو‬ ِ ‫المكتوبات‬ ‫ات‬ َّ ‫ وُدبُ َر‬،‫اآلخ ُر‬ kesinlikle emin olabiliriz. “(Ey Allah’ın Rasulü!) En ziyade dinlenmeye İşte Müslüman bu esaslara göre, Allah’a (ve kabule) mazhar olan dua hangisidir?” diye soboyun eğerek, emirlerine bağlanarak ve seruldu. “Gecenin sonunda yapılan dua ile farz vap kazanmayı umarak Rabbine dua eder. namazların ardından yapılan dualardır!” Müslüman, dilerse kalbiyle, diliyle veya diye cevap verdi.” uygun gördüğü herhangi bir ifade biçiYine Ramazan ayında yapılan dualarda miyle istediği herhangi bir duayı yapabilir. azim bir ecir vardır. et-Tirmizî’nin tahric edip Mü’minler, herhangi bir dua ile kısıtlanma“hasen hadistir” dediği rivayette, Rasulullah mışlardır. Kur’an’da ve hadislerde geçen SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: herhangi bir dua ile Allahu Teâlâ’dan isteyecekleri, O Subhanehû’ya yalvaracakları ‫ِل َوَد ْع َوُة‬ ُ ‫الصائ ُِم َحتَّى يُ ْف ِط َر َواإلمام ال َْعاد‬ َّ ‫ثَال َث ٌة ال تُ َرُّد َد ْع َوتُ ُه ْم‬ َّ َ gibi kendi ifadelerinden oluşan herhangi bir ‫ُول‬ ُ ‫الس َما ِء َوَيق‬ َّ ‫اب‬ َ ‫ال َْم ْظلُوِم َي ْرَف ُع َها الل ُه َف ْو َق ا ْل َغ َما ِم َوَي ْف َت ُح ل ََها أ ْب َو‬ َ ‫َّب َو ِع َّزتِي‬ dua ile de Allah’ın Zatını yücelterek, Hamd’i ُّ ‫الر‬ ‫ين‬ ٍ ‫َو َب ْع َد ِح‬ ُ ‫أل‬ ْ ‫نص َرنَّ ِك َول‬ Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

44


Dua Acziyetin İfadesi, Mü’min’in Zırhıdır “Üç kimse vardır ki, duaları asla reddedilmez: İftar edinceye kadar oruçlunun duası, adil imamın (İslamla hükmeden yöneticinin) ve mazlumun duası... Allah onun bu duasını bulutların üstüne yükseltir ve semanın kapılarını onlar için açar ve daha sonra Rab Azze ve Celle; “İzzetim hakkı için, belli bir müddet geçse de Ben sana mutlaka yardım edeceğim.” diye buyurur.”

Mekke’ye kadar koyun sürüsü ile yolundan gelerek sürünün izi ile İbn-u Ebî Bekr’in izini kaybettirmesi ki böylece Kurayş Küffârını saptırmayı amaçlaması, Kurayş’ın Kendilerini arama çalışmaları hafifleyinceye kadar mağarada kalması ve bundan sonra Medine’ye doğru ilerlemesi… tüm bunlar Rasulullah’ın sebeplere bağlanma konusunda ne kadar hırs gösterdiğinin çok açık emareleridir.

Muhakkak ki duanın ibadet olması, sebeplere sarılmamak anlamına da gelmez. Bu anlayışı, en güzel Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sîreti bizlerin gözleri önüne seriyor. Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Bedir’de orduyu donatıyor, her bir askeri yerinde denetliyor ve onları en güzel bir şekilde savaş için hazırlıyordu. Sonra Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem karargâhına girerek Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya nusret, zafer için duada bulunuyordu. Hem de öyle bir dua ki, nihayet Ebû Bekr RadiyAllahu Anh O’na [‫“ ] بعض هذا يكفيك يا رسول اهلل‬Bu kadar Sana yeter artık, yâ Rasul Allah!” demek zorunda hissediyordu kendini.

Üstelik Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, tüm bu sebeplere bağlanma amellerini Medine’ye sağ-salim ulaşacağından kesinlikle emin olduğu halde yapıyordu. Zira mağaranın önüne kadar geldiklerini gördüğü Kurayş Kuffârının kendilerine erişeceğinden korkan Ebâ Bekr’e verdiği cevap bu hususu da sarih bir şekilde bize göstermektedir: Ebu Bekr, ‫“ إن أحدهم لو نظر إلى موطن قدميه لرآنا‬Onlardan biri ayağının hizasına (bir eğilip) baksa, bizi muhakkak görür.” dediğinde, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem O’na: ‫ما ظنك باثنين اهلل ثالثهما‬ “Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi ne zannediyorsun?” diyerek Rabbinin kendilerini koruyacağını, düşmana yakalatmayacağını kesin bir dille ortaya koyuyordu.

Yine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Allah Subhanehû ve Teâlâ’dan Mekke’den elMedîne’ye hicret etmek için Kendisine verilen iznin ardından, hedefe ulaşmada sarılabileceği sebeplerden mümkün olan hepsine sarılıyordu. Aynı zamanda Kurayş Kâfirlerine karşı da Allah’a dua ediyordu ki, Allah kendisini onlardan uzaklaştırsın, tuzaklarından kurtarsın ve Medine’ye sağ-salim ulaştırsın, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in; Medine’nin bulunduğu Kuzey tarafına yönelmek yerine Güney’e doğru gitmesi, Ebu Bekr RadiyAllahu Anh ile birlikte Sevr Mağarası’na gizlenmesi, Kurayş hakkındaki haberleri, Kendisi hakkında çizdikleri plânları ve ele aldıkları düşünceleri AbdurRahmân İbn-i Ebî Bekr kanalıyla öğrenmesi, AbdurRahmân Mekke’ye geri döndüğünde, peşi sıra Ebû Bekr’in hizmetçisinin

‫ِي ا ْث َن ْي ِن إِ ْذ ُه َما فِي‬ َ ‫ص َرُه اللَّ ُه إِ ْذ أَ ْخ َرَج ُه الَّذ‬ َ ‫َف َق ْد َن‬ َ ‫ِين َك َف ُروا ثَان‬ َّ ِ ‫ِص‬ ‫ال َت ْح َزْن إِ َّن الل َه َم َع َنا‬ ُ ‫ار إِ ْذ َيق‬ ِ ‫ا ْل َغ‬ َ ‫اح ِب ِه‬ َ ‫ُول ل‬ “Muhakkak O’na Allah yardım etmiştir: Hani kâfirler O’nu, iki kişiden ikincisi olarak (Ebu Bekr ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı. Hani onlar mağaradaydı ve O, arkadaşına: “Üzülme! Şüphesiz ki Allah bizimle beraberdir.” diyordu.” (et-Tevbe 40) Yine SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Kurayş’in kendileri hakkında koyduğu ihbar ve yakalatma ödülünü almak için Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Ebi Bekr’e musallat olan Surâka’ya ‫“ بأن يرجع وله سوا ار كسرى‬Geri dönmesi karşılığında Kisra’nın bileziğinin kendisinin olacağını” söyleyerek onu amacından uzaklaştıracak başka bir sebebe sarılıyordu.

45

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Dua Acziyetin İfadesi, Mü’min’in Zırhıdır İşte Rasulullah SallAllaEl-Hamdu Lillâhi Rabb-il ...Her kim Hilâfet’in yeniden hu Aleyhi ve Sellem sebep‘Âlemîn… Ve’l ‘Âkıbetu Lilkurulmasını istiyorsa, bunu lere işte böyle sarılıyordu Muttekîn Ve-La ‘Udvâne İllâ gerçekleştirmek için yalnızca ki biz de Salâvâtullahi ve ‘Ale’z Zâlimîn… ElhamdulilRabbine dua etmek ile Selâmuhu ‘Aleyh’e işte böyle lahi hamdezzakirin eşşakirin yetinmemeli, daha da ötesi onu sımsıkı sarılalım. Aynı zaessabirin… Ve eşhedu en laiortaya çıkarmak için çalışanlar lahe illallahu vehdehu la şerimanda kendilerini Kurayş ile birlikte çalışmalı, Allah’tan ke leh… Lehulmulku velehulKüffârı’nın aramalarından yardımını göndermesi ve onun hamdu yuhyi veyumit… Vekurtarması ve tuzaklarıbir an evvel kurulması için nı başlarına geçirmesi için huve ala kulli şey’in kadir… dua etmeli... Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya Ve’s Salâtu ve’s Selâmu ‘Alâ dua ediyordu. Nitekim bir Rasulinâ Muhammedin ve gece evinden çıkarken Kâfirlerin evi kuşatmış ‘Alâ Âlihi ve Sahbihi Ecmâ’în… olduğunu gördüğünde suratlarına toprak Ey bizleri yoktan var eden Rabbimiz! Sen atıyordu. Bununla birlikte Allah Subhanehû bizleri İslam ile şereflendirdin ve bizleri Müslüve Teâlâ’nın Kendisine icabet edeceğinden ve manlardan kıldın. Bu sebeple Sana şükrediyoruz, Kendisini onlardan alıkoyacağından mutmaşükrümüzü daim eyle… in idi. Hakikaten de böyle olmuştu. Nitekim Hatalı ve günahkâr kulların olarak ellerimizi onlar üzerine uyku vurulunca Rasulullah Sana açtık. Çünkü bizi ancak Sen duyar ve anSallAllahu Aleyhi ve Sellem dışarı çıkmıştı. cak Sen merhamet edersin. Bizlere merhamet et, Dolayısıyla dua, sebeplere sarılmayı terk ya Rabbi! etmek anlamına gelmemektedir. Bilakis dua, sebeplere sarılmanın ayrılmaz niteliğidir. Allah’ım! Rahmet ve Bereketini umduğumuz Öyleyse her kim Hilâfet’in yeniden kurulşu günümüzde, bütün günahlarımızdan Sana ismasını istiyorsa, bunu gerçekleştirmek için tiğfar ediyor ve yalnızca Sana sığınıyoruz, bizleri yalnızca Rabbine dua etmek ile yetinmemeli, yardımsız bırakma! daha da ötesi onu ortaya çıkarmak için çalıEy Rabbimiz! Sana tövbe üzerine söz verişanlar ile birlikte çalışmalı, Allah’tan yardıyoruz... Sana istikamet üzerine söz veriyoruz... mını göndermesi ve onun bir an evvel kuSana ihlâs üzerine söz veriyoruz... Bizleri sözlerulması için dua etmeli, sebeplere sarılırken rinde duran kullarından eyle… Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya halis bir şekilde Ey, Azametiyle zalimleri korkutan ve Rahyaptığı duada ısrarla yalvarmalıdır. metiyle mazlumları koruyan Allah’ım! İslam İşte tüm amellerde böyle olmalıdır. Zira Ümmeti’ni düştüğü bu kötü durumdan kurtar. kişiyi muhlis kılan; Allah Subhanehû ve Teâlâ Yeryüzünün en şerefli mahlûkatı olan Müslüiçin hareket etmesi ve Rasulullah SallAllahu manları gerçek izzet ve şereflerine kavuştur. BizAleyhi ve Sellem’e sadakat göstermesidir. Dua leri Katından bir rahmet ve nusret ile destekle… ederek, duasında ısrarla yalvararak… Vallahu Semi’um Mucîb; Allah İşiten’dir, İcâbet Eden’dir.

Ey Rabbimiz! Bizi İslam ile İslam’ı da bizler ile kuvvetlendir… Bizi hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın hakkı söyleyenlerden kıl…

İşiten ve İcabet Eden Rabbimizin kabulüne mazhar olması temennisiyle makalemizi bir dua ile bitirelim, inşaAllah… Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Rabbimiz! Üzerimizdeki vahameti ve hezimeti kaldır. Yeryüzüne fesat ve küfür yayan, Mümin-

46


Dua Acziyetin İfadesi, Mü’min’in Zırhıdır lerin topraklarını işgal eden ve Müslüman kardeşlerimizi katleden kâfirlere, onların işbirlikçisi olan zalimlere ve bunlara ses çıkarmayan fasıklara karşı bize yardım et…

Halife Osman gibi ve Halife Ali gibi izzetli kıl.. Bizleri Salahuddin Eyyubi gibi cesur kıl, Halife Mutasım gibi ihsaslı kıl, İstanbul’u fetheden Sultan Muhammed Han gibi fatih kıl, Halife AbdulHamid gibi dirayetli ve basiretli kıl…

Allah’ım! Müslümanlara eskiden sahip oldukları güçlerini tekrar iade et, onları koruyacak olan İslam ordularını tekrar oluştur.

Allah’ım, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi kaydırma. Bize Katından rahmet bağışla. Sen şüphesiz bağışlayansın.

Allah’ım! Müslümanları tekrar küfrün bataklığından kurtar ve emirlerin doğrultusunda bir yaşam sürmelerine yardım et… İslam’ı hayata tekrar hâkim kıl… Bunu gerçekleştirecek olan Hilafet Devleti’ni en kısa zamanda inşa eyle… Bu Hak davada ayaklarımızı sabitleştir.

Ya Erhamer Rahimin! Her şeye kadir olan Rabbimiz Sensin. Sana yalvarıyoruz ve yalnız Senden yardım diliyoruz… Bizleri yardımsız ve Sensiz bırakma… Rabbimiz! İşte bu Sana olan duamızdır… Rabbimiz İşte bu Sana olan duamızdır... Duamıza karşılık verecek olan yalnız Sensin…

Rabbimiz! Salih kulların gibi bizi de Sana muhlis ve teslim olanlardan eyle. Üzerimizdeki nurunu tamamla ve bizleri bağışla. Şüphesiz Sen her şeye kadirsin.

Şanı yüce olan Allah tan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur…

Allah’ım! Bize dünyada ve Ahiret’te iyilikler ver. Bizi cehennem azabından koru. İbadetlerimizi kabul ve makbul eyle. Ramazan-ı Şerif’te ve sair günlerde Senin rızan için tuttuğumuz oruçlarımızı kabul eyle. Bizleri daha nice Ramazanlara kavuştur.

Allahumme hazeddua… Allahumme hazeddua… Ve minkel icabeh… Vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim… Duaların sonu Âlemlerin Rabbi Allah’a hamddir.

Allah’ım! Sen İslam Ümmeti’ne yardım et. Bu Ramazan ayını İslam Ümmeti için nusret ayı kıl, Bu Ramazan ayını halifesiz geçirdiğimiz son ramazan kıl, Senin emirlerine göre hükmedecek bir halife ile bizleri koru…

Ve ahiru da’vana enilhamdu lillahi rabbil âlemîn… Kaynakça : - İslami Fikir - İslâmî Nefsiyet, Dar’ul-Ummah, KöklüDeğişim Yayıncılık

Ya Rabbe’l-Âlemîn! Bizi Raşid Halifelerin gibi izzetli kıl. Halife Ebubekir gibi, Halife Ömer gibi,

47

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Bülent KARACA Geçen Sayıdan Devam... daha iyi bir gelecek için halkına umut verebilir.”

ِ ‫اط ِل َف َي ْد َم ُغ ُه َفإِذَا ُه َو َز‬ ِ ‫ْح ِّق َعلَى ال َْب‬ ‫ُم‬ ُ ‫َب ْل َن ْقذ‬ َ ‫ِف بِال‬ ُ ‫اه ٌق َولَك‬ ِ ‫ْوْي ُل مِمَّا َت‬ ‫ون‬ َ ‫ص ُف‬ َ ‫ال‬

(Bernard Lewis. What Went Wrong? - Yanlış Giden Neydi? 2003) “Onun politikası şu konsept üzerine kurulu: Dünyayı yönetenler dünya nüfusunun çoğunluğu tarafından paylaşılan değerler ve fikirler temelinde hareket etmeli.” (Norveç Nobel Konseyi, Oslo, 9 Ekim 2009). Genellikle ödüller anlamlı sonuçlara ulaşmak için verilen vaadlere değil de somut bir şey başaran insanlara verilir. Obama’nın durumuna bakacak olursak, o ne barış tesis etti, ne de dünya barışının temellerini inşa etmek için girişimler üstlendi. Tam tersine o, Amerika’nın İslam’a ve İslam âlemine karşı savaşına önayaklık eden bir haçlı savaşçısı ve bir savaş çığırtkanıdır.

“Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!” (Enbiya 18)

HAÇLI ŞÖVALYESİ OBAMA VE İSLAM ALEMİ “Şunu olabildiğince açıklığıyla ifade etmeliyim ki… ABD İslam’a karşı savaş halinde değildir ve asla olmayacaktır.” (ABD Başkanı Barrack H. Obama) 9 Ekim 2009’da ABD Başkanı Barrack Obama’ya dünya barışına sağladığı hayret derecesindeki hizmetlerinden dolayı Nobel Barış Ödülü verildi. Nobel Heyeti açıklamasında onun “uluslararası siyasette yeni bir iklim yarattığını” ifade ettiler.

Obama bu barış ödülünü almasının üzerinden çok geçmeden, Afganistan savaşının nasıl daha iyi sürdürüleceğini tartışmak üzere savaş konseyini topladı. Yönetimden bir yetkili AFP’ye: “Başkan Afganistan’daki güvenlik ve siyasi tehditlerle ilgili ve daha çok mesafe katetmeyi sağlayacak stratejik bir yaklaşım seçeneği inşa etme hakkında güçlü bir konuşma

Devamla “Obama düzeyindeki insanlar çok nadiren dünyanın ilgisini bu kadar çekebilir ve Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

48


21. Yüzyıl Batı Sömürgeciliği ve Hilâfet’in Dönüşü (2) yaptı.” dedi (a.g.e.). Obama’nın alacağı önlemlerden biri de Afganistan’da görevli ABD askerlerinin sayısını arttırmak olacaktır. Bu artışı da masum Afgan sivillerinin katliamı ve birçoğunun yaralanmasından sorumlu olan ve Pentagon için çalışan çok sayıdaki sözleşmeli özel güvenlik görevlilerinin üstünden sağlayacaktır.

Pentagon tarafından yayınlanan yeni istatistiklere göre, 2009 yılının ikinci yarısında Irak’ta ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan özel güvenlik şirketlerinin sayısı %23’lük bir oranla artış göstermiş. Aynı dönemde Afganistan için bu rakam %29. Şu anda ise toplamda (silahlı ve silahsız) anlaşmalı şirketler “Centcom AOR’de (Sorumluluk Bölgesi)” toplam kuvvetlerin %50’sine Obama’nın savaş konseyi aynı zamanda ulaşmış durumda. Bunun anlamı baş komuAmerika’nın Pakistan’daki savaşını da geniştan Obama liderliğindeki bu iki ABD savaş letme seçeneklerini de tartışıyor. Amerikalı bölgesinde 242,657 sözleşmeli çalışan bulunyetkililer Belucistan’ın en büyük şehri olan duğudur. Bu rakam Irak ve Afganistan’da Quetta’ya yönelik füze saldırılarını artık açıkbulunan ve sayıları sırayla ça tartışıyorlar. Eğer onay 132,610 ve 68,197 olan mevverilirse bu, Amerika’nın ...Amerika’nın Pakistan’a cut kuvvetleri de geçmektePakistan’a karşı savaşında karşı savaşında yeni bir dir. yeni bir dönem başlatacak-

dönem başlatacaktır, bu

Obama’nın gözlemi altır, bu da (İslam âlemindeki da (İslam âlemindeki en tında Somali’deki iç savaş en büyük elçiliklerinden büyük elçiliklerinden tekrar alarm düzeyinde biri olan) İslamabad’daki biri olan) İslamabad’daki yükselişe geçti. Kuşatma Amerikan Büyükelçiliği’nin Amerikan Büyükelçiliği’nin altındaki ABD kuklası Şerif güçlendirilmesi ve Müslügüçlendirilmesi ve Ahmed hükümetine ABD manlara yönelik katliamMüslümanlara yönelik silah ve cephane desteği larının planlanıp organize katliamlarının planlanıp verilerek Waşington taraedileceği bir komuta merkeorganize edileceği bir komuta fından savaş beslenmekte. zi haline getirilmesi anlamımerkezi haline getirilmesi Geçtiğimiz aylarda Obama, na geliyor. Buna ek olarak, askerine “Somali’ye doğruAmerika iki özel Amerikalı anlamına geliyor. dan müdahale ve militangüvenlik şirketi olan Blacklara karşı hava saldırısı yapılması” sinyali water ve InterRisk şirketlerini de Pakistanvererek 1993’deki Somali işgalinden alışkın lıları tahrik ve terörize etsin diye kontrolü olduğumuz bir tavır sergiledi. altına aldı.

İran’a karşı Obama barışı savunmuyor, fakat felç olmuş yaptırımları uygulamaya zorluyor ki onlar kesin olarak sıradan İranlıların öfkesine sebep olacak ve önümüzdeki onyıllar için Amerika’ya karşı intikam isteklerini bitirmeyip sadece kuluçkaya yatıracak. Aynı şekilde Obama’nın İslam âlemi için otokratik ve despot yöneticileri desteklemesi çoğu Müslümanı Obama’nın da selefi George Bush’tan farklı olmadığını anlamalarını sağladı.

Irak’ta Obama’nın sözde çekilme politikası artniyetli başka bir planı saklıyor ki o da ağırlıklı olarak anlaşmalı özel güvenlik şirketlerinin ülkedeki askeri varlığını güçlendirmesine ve ABD askerlerinin çekilmesinin meydana getireceği boşluğun doldurulması esasına dayanıyor. Anlaşmalı özel güvenlik şirketleri ise tam bir dokunulmazlıkla hareket edip Müslüman kanı akıtabiliyorlar ve sıradan sivil Iraklılara aşağılama ile muamele ediyorlar.

49

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


21. Yüzyıl Batı Sömürgeciliği ve Hilâfet’in Dönüşü (2) Aynı şekilde Obama’nın barışı sağlamak konusundaki başarısızlığı en çok Filistin konusunda dile getiriliyor. Seçim töreninin açılış müziği olarak Obama İsrail’in Gazze vahşetini kınamayacağı konusunda kesin tavır sergileyeceği melodisini kullandı. Aslında Obama’nın İsrail’in savaş suçlarına sansür getirmeyi reddetmesi Müslüman yaşam tarzını, kanını ve namusunu ayaklara düşürmeyi standart haline getirdi. Obama’nın makamında oturduğu yerden Yahudi varlığının yerleşimleri durdurmama inadına olan kayıtsızlığı sözde barış görüşmelerine başlama çabalarını suya düşürmüştür.

Obama’nın yönetim anlayışının meydana getirdiği siyasi iklim tehdit ve zulme dayanmaktadır. Obama’nın değerleri hile ve adaletsizlik üzerine kuruludur. Obama’ya Nobel Ödülünü vererek Nobel Komisyonu barış kisvesi altında Müslümanlara yönelik savaş sürdürmeyi onurlu bir davranış olarak gördüğünü açıkça belli etmiş olmaktadır. Obama Nobel heyetinin kalplerini kazanmış olabilir, ama Müslümanlar arasında ve dünyanın kahir ekseriyetine göre insanlık ve dünya barışına düşman bir kraliyet imparatorluğuna örneklik etmektedir.

O halde Obama’nın barış çabaları açıkça İslam beldelerini savaş ve katliamlarla parçalara ayırma ile aynı anlama gelmektedir.

Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

50


Hakkı EREN Marksist İktisada Devam…

K

bu argümanın özünü değiştirmemiş fakat önemli ölçüde geliştirmiştir.

arl Marx’ın önemli eseri olan Das Kapital “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” alt başlığını taşımakta ve aslı 3 ciltten oluşmaktadır. İlk cildini kendisi kaleme almış, 2. ve 3. ciltleri ise arkadaşı Friedrich Engels tarafından notları derlenerek yayınlanmıştır. Bu kitap gerçekten de okuması çok zor bir eserdir. Ben de tek kitap haline getirilmiş olan genişletilmiş özetini anlamakta epeyce zorluk çektim diyebilirim. Kitap o kadar ağır ve anlaşılması zordur ki hakkında; ben okudum diyenin ilk elli sayfasını okuduğu kitap şeklinde birçok yorum bulunmaktadır.

Marx’a göre işgücünün değeri bizzat emek girdileri tarafından tayin edilir. Ve bu manada Marx şöyle der: “İş gücünün değeri, diğer her meta içinde geçerli olduğu gibi bu özel maddenin üretimi ve dolayısıyla da yeniden üretimi için gereken emek-zaman tarafından belirlenir.” (Das Kapital) Başka bir ifadeyle, iş gücünün geçim araçlarını temin etmek ve bir sonraki üretimi sağlamak adına çalışma gücünü yenilemek için gerekli olan emek ve zaman, vasıfsız işin değerini belirlemekteydi demektedir.

Değer Analizi:

Geleneksel ve gelişmiş üretim teknikleri arasındaki rekabetin oluşturduğu işten atılmalara karşı Marx; kendi konumunu çağdaş sanayileşme eleştiricilerin çoğununkinden keskin bir şekilde ayırmıştır. Marx’ın; kırsal hayatın basitliğine dönmeyi isteyen ve teknolojik gelişmeye sırt çeviren insanların duygusallıklarına hiç tahammülü yoktur. Kapitalist sistemdeki mekanizasyonun gelişmesinin bazı açılarda kötü sonuçlar doğurmakta

Marx’ın değer analizi için benimsenmiş olduğu çerçeve belirgindir. Marx; değer analizinde Ricardo’cu emek girdisi yaklaşımının esaslarını benimsemiştir diyebiliriz. Ricardo gibi sermaye mallarını stok edilmiş emek olarak görmüştür. Bununla birlikte, Marx’ın değere getirdiği emek girdisi yorumu ise Ricardo’cu yönteme göre pek çok değişiklik içermektedir. Marx’ın yaptığı değişiklikler

51

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


İktisadi Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm (6) olmasını karşın, en azından üretim kapasitesini muazzam ölçüde arttırma meziyetine sahip olduğunu vurgulamıştır.

Artı Değer:

Artı-değer kavramı Marks’tan önce keşfedilmiş ve zaten kullanılan bir kavramdır. Genel anlamda, gerekli-zorunlu olandan daha Marx’a göre, insanın kendi emeğine yafazlasının üretilmesi anlamındadır. Klasik bancılaşması, kapitalizmin en belirgin niiktisaddan hatırlayacağımız Adam Smith ve teliğinden biridir. Kapitalizmden önce, David Ricardo’da bu kavramın kullanımda Avrupa’da var olan piyasalarda üreticiler ve olduğu görülür. Ancak Marx’a gelindiğinde, tüccarlar mal alıp satardı. Kapitalist üretim bütün klasik iktisadın kavramlarına yaptığı tarzının gelişmesiyle birlikte emeğin kendigibi bu kavramda da tamamen başka bir açısi bir mal (Meta) halini almıştır. İnsan artık dan baktığı görülür. Nitekim Marks, bu Klayaptığı ürünü değil, kendi emek gücü belirli sik İktisatçılara olan borcunu reddetmemekle bir ücret karşılığında anlaşarak satmaktadır. birlikte onların neden ve nasıl burjuva düşüEmek gücü, insanın zanaatçılığından farklınüş biçimi içinde kaldıklalaşarak sistemin devamlırını açıklar ve buna bağlı lığını sağlayan, tamamıyla Kapitalizm ve klasik iktisadi olarak ekonomi-politiğin alınıp satılabilen bir araç düşünceler Marx’ı, belli kapitalist sistemin bir öğehaline gelmiştir. Emek bir andan itibaren yoğun si olarak kaldığını belirtir. gücünü satmak zorunda olanlara Proletarya, bu emek gücünü satın alan, genellikle mülk ve üretim teknolojisine sahip gruba da Burjuva denmiştir. Tabiî ki proleterler, kapitalistlerden sayıca ve kaçınılmaz olarak fazla olmuştur.

olarak Ekonomi-Politiğin Eleştirisi’ne yöneltir. Çünkü iktisat üzerinden tüm bir kapitalist toplumsal yapının temel öğeleri analiz edilebilir ve ortaya konulabilir. Marx’a göre, kapitalist ekonominin temel düzenleyici ilkesi, emekdeğer yasasıdır.

Kapitalizm ve klasik iktisadi düşünceler Marx’ı, belli bir andan itibaren yoğun olarak EkonomiPolitiğin Eleştirisi’ne yöneltir. Çünkü iktisat üzerinden tüm bir kapitalist toplumsal yapının temel öğeleri analiz edilebilir ve ortaya konulabilir. Marx’a göre, kapitalist ekonominin temel düzenleyici ilkesi, emek-değer yasasıdır. Bunun anlamı ise, toplumun temelini oluşturan öğenin canlı olan Emek Gücü olmasıdır. Artı-değer burada, başkaları tarafından el konulmak üzere, emek gücünün gerekli-zorunlu ürünün ötesinde, belirli bir ücret ile satın alınarak fazla üretim yapmasıdır. İşçi, belli bir ücret karşılığında, emek gücünü satabiliyor olmak için, artı-ürün ya da artı-değer üretmek durumundadır. İşçiye yalnızca yaşaması için gerekli olan ürün verilir ve artı-değere el konulur. Yaşaması için gerekli olan verilir diyorum. Zira ertesi gün yine çalışacak olan birine ihtiyaç vardır.

Marx, endüstriyel kapitalistlerin tüccar kapitalistlerden de ayrıldığını söyler. Tüccar kapitalist; bir piyasadan bir malı alır ve diğer bir piyasada, piyasadaki arz ve talep dengelerine bağlı olarak, daha yüksek bir fiyattan satar. Böylece bir arbitraj oluşturur. Öte yandan endüstriyel kapitalistler; üretilen maldan bağımsız olarak emek piyasası ile piyasa arasındaki farklılıktan yararlanır. Marx, her başarılı endüstrinin birim maliyeti girdisi ile birim fiyatı çıkışı arasında fark bulunduğunu söyler. Bu farklılık Artı Değer olarak adlandırılır ve bu artı değer kaynağını işçinin ürettiği artı emekten alır. Ortaya çıkan ve bir nevi el konulan bu artı değer, kapitalist kazancın esas bölümünü oluşturur. Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

52


İktisadi Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm (6) Günümüz Türkiye’sinde de böyle değil midir? Asgari ücret denilen şey bu değil midir? Her sene açıklanan yoksulluk ve açlık sınırı bile asgari ücretten fazla değil midir? Dolayısıyla, artı-değerin nasıl üretildiği, kimler tarafından nasıl el konulduğu ve sonra neye dönüştüğü meselesi, belli bir anda belirli bir toplumsal yapının niteliğini gösterir.

Birikim Analizi: Kendisinden önceki gelen klasik gelenek yazarları gibi Marx da, birikimin mülkiyet sahiplerinin aldığı gelir paylarından ortaya çıktığını kabul etmekteydi. Fakat onun iktisadi süreç hakkındaki genel görüşü, ‘net’ gelirin doğasına dair farklı bir içgörü getirmekteydi. Makinelerin kullanılması kapitalist sistemde artı-değer üretilmesinin sonuçlarını büyük ölçüde etkilemekteydi. Makine teknikleri, kapitalist sürece iştirak için seçilebilir tabakaların artması anlamına gelmekteydi. Örneğin makinalar, tekrara dayalı çok sayıda yeni işte erkeklere oranla daha ucuza istihdam edilmeleri mümkün olan kadın ve çocukların da işçi sınıfına dâhil olmalarını sağlamıştır.

Kapitalist sistemde işçiler, bir yaşamı sürdürme koşulu olarak geçim araçlarını elde etmeye yetecek kadar emek-zamanlarını satmak zorundadırlar. Fakat kapitalist üretim koşullarında işçilerden kendilerinin geçim ihtiyaçlarının karşılamaya yeter olandan daha fazla miktarda emek-zaman istenir. Nafaka temini için alternatif kaynaklarının olmaması yüzünden emekçiler yalnızca kapitalistlere emek-zamanlarını satmakla kalmaz aynı zamanda işverenlerin tespit etmiş oldukları ücret ve koşuları da mecburen kabul ederler. Çünkü alternatif çalışma alanlarının olmaması ve işsizlik sorunu bu meyanda işverenlerin elini kuvvetlendirirken, öbür taraftan işçiyi kendisine sunulan bütün şartlara uymaya mecbur kılar.

Marx; ticarileştirilmiş tarımı sanayiden ayıran çizginin klasik geleneğin sandığı kadar keskin olmadığını ileri sürerek bu analizi reddetti. Aksine kapitalist üretim tarzı doğası gereği kollarını ekonominin bütün alanlarına kadar uzattığını iddia etti. Ekonominin sanayi dilimi, değişimin dinamik lokomotifi olabilirdi. Fakat kapitalizmin sırf gelişmesi bile ekonominin bir ucundan diğer ucuna üretim koşullarını mütecanis kılmayı meylederdi. Marx şöyle diyordu: ‘’Modern sanayinin tarım alanındaki etkisi diğer alanlardaki etkisinden daha devrimcidir, bu nedenle eski toplumun siperi çiftçiyi ortadan kaldırıp yerine ücretli işçiyi yerleştirmekti. Böylece sosyal değişimlere arzu duyuş ve sınıf karşılıkları kırsal alanda da kasabada da aynı düzeye gelir. Eski tarz irrasyonel tarım yöntemlerinin yerine bilimsel yöntemler alır.’’ Bu görüş Marx’ın klasiklerin kar ve rant tanımlarını reddettiğini de ortaya koymaktadır. Marx’ın perspektifine göre önemli olan üretim araçlarının sahipliğidir. Kapitalistin, toprak sahibinden önemli bir fark yoktur. Her iki sınıf da emeği sömürme ve ondan artı değer elde etme konumundadır.

Bir diğer yandan, Emeğin artı değer oluşturma gücü, Marx’ın ücretleri değişken sermaye olarak isimlendirilmesine gerekçe teşkil eder. Bu deyim, eğitimleri sırf modern terminolojiyle sınırlı olanlar için şaşırtıcı olmasına karşın, klasik terminoloji doğrultusundadır. Marx, “sermaye” genel terimini (klasik iktisatçılar gibi) üretimi başlatma ve sürdürmede kullanılabilir olan kaynakları ifade etmek için kullanmaktadır. Fakat Marx, sermayeyi biri ‘değişken’ bileşen (ücretler) diğeri ise ‘sabit‘ bileşen (ham maddeler ile tesis ve teçhizatın aşınma payları) olmak üzere ikiye bölünmek suretiyle bu muhakeme usulünü değiştirmiştir. Bu ayrım Marx’ın doğrudan emek-girdilerinin artı değer üretme kapasitesi kavramıyla ilintilidir.

53

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


İktisadi Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm (6) Marx bu konuda da şöyMarx, kapitalizmin Komünist kapitalistlerin davrale diyordu: ‘’ Kapitalisti bu evresiyle ilgi görüşleve toprak sahibini hiç bir nışlarını kınamaya gayretle yanlış rini şu şekilde dile getirianlamda ‘couleur derose’ noktayı hedeflemekteydi. Marx, bir yordu. “Emeğin üretkenolarak görmüyorum. Fakat başka bağlamda da şöyle diyor: ‘’Ta- liği arttıkça sermaye buna burada bireyler ancak ikti- rihsel zorunluluk karşısında sızla- pareler olarak kendini emek sadi kategorilerinin kişileş- manın ne yararı var?” arzını (sahip olduğu ememeye özel sınıf ilişkileri ve ği) işçilere olan talebinden sınıf çıkarlarının cisimlenmiş şekleri olarak ele daha hızlı arttırır. İşçi sınıfının istihdam edilmiş alınmaktadır. Benim toplumun iktisadi oluşumuolanların fazladan çalışmaları yedekler ordusunun evrimini bir doğal tarih süreci olarak kabul nun saflarını artırırken, bu ordu üyelerinin işçieden görüşüm kişisel olarak onların ne kadar üslerle rekabet gücünün oluşturduğu büyük baskı tüne çıkabilirse toplumsal açıdan bir ürünü olduda istihdam edilmiştir işçilerin fazladan çalışmağu ilişkilerden bireyi baksa herhangi bir görüşten ya rıza göstermesine ve sermayenin buyruklarını daha az sorumlu tutar.’’ Kısacası kapitalistlerin boyun eğmesine neden olur.” davranışlarını kınamaya gayretle yanlış noktayı hedeflemekteydi. Marx, bir başka bağDevam Edecek… lamda da şöyle diyor: ‘’Tarihsel zorunluluk karşısında sızlamanın ne yararı var?”

Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

54


Fatma Nur ŞAHİN

A

ğustos ayının başında yağan şiddetli yağmurlar sonucu Pakistan’da yaşanan sel baskını tüm dünyanın Pakistan halkının çaresizliğine şahitlik ettiği büyük bir felaket oldu. Günlerce televizyon kanallarından felaketin boyutlarını, doğurduğu sonuçları, insanların çaresizliğini ve dünyanın bu felakete karşı tutumunu izledik. Pakistan halkı bu durumdayken bizlerde bu ibretlik manzara karşında Müslümanlar olarak kendi çaresizliğimizi, eli kolu bağlı bir şekilde bu felaketi izlemekten başka imkânımız olmadığını ve yetersiz yardım faaliyetlerine katkıda bulunmanın dışında yapabilecek bir şey bulamadığımızı bir kez daha görmüş olduk. Diğer tüm İslam beldelerindeki felaketlerde olduğu gibi bunda da Müslümanlar eli kolu bağlı ve çaresiz bir şekilde kardeşlerinin düştüğü içler acısı durumu seyretti ve başka bir şey yapamadı. Zaten Müslümanların ferdi olarak yapabilecekleri çok fazla bir şey yoktur. Bu gibi durumlarda devletlerin müdahale etmesi gerekir. Bundan dolayı sorumlu olanlar Müslüman halktan çok Müslümanların başındaki yöneticilerdir.

Bir ülke sularla boğuşurken ve adeta suda boğulurken, o ülkenin devlet başkanının yolsuzluk yaparak Müslümanlardan çaldığı servetinin sefasını sürmek ve oğlunun taç giyme törenine katılmak üzere İngiltere’ye gidiyor olması büyük tartışmalara yol açmış, insanlar bu vurdumduymazlığı kınayarak tepki göstermişlerdir. Öyle ya, bir yönetici halkı böyle büyük bir felaketle boğuşurken onların yanında olmalı ve yardım çalışmalarını bizzat kendisi takip etmeli ve önceden belirlenmiş olsa da tüm programını iptal ederek meseleye verdiği önemi göstermeliydi. Bu yöneticilerin artık göstermelik de olsa bunu yapmaya tahammülleri kalmamıştır. İçlerindekini dışarı vurmaktan çekinmez hale gelmişler ve ne halklarını ne de dünyadan gelecek olan tepkileri önemsemeden işlerine geldiği gibi hareket eder olmuşlardır. Onları bu derece vurdumduymaz ve sorumsuz kılan ise tüm yaptıklarına rağmen cılız tepkilerin dışında gereken tepkiyi ortaya koyamayan Müslüman halklardır. Hal böyle olunca meydanı boş bulan bu sorumsuz yöneticiler atlarını koşturmaya devam etmektedirler.

55

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Pakistan’ı Sel Değil Yöneticilerin Vurdumduymazlığı Vurdu Taki Müslümanların onlara bu yaptıklarının hesabını soracağı ve onları gereği gibi muhasebe edecekleri güne kadar da sanırım bu böyle devam edecektir.

Bu iki bölgeyi dünya nazarında birbirinden ayıran neden ise halklarının inandığı dinleridir. Müslüman’sa potansiyel “teröristtir” ve yardıma muhtaç olan dahi sanki insan değildir. Dolayısıyla batılıların gözünde onun yardıma muhtaç kadın, çocuk, yaşlı yani insan olmasının bir önemi yok belli ki. Önemli olan onun inandıklarıdır. Evet, kâfirler bir kez daha inandıklarından dolayı Müslümanları cezalandırmış ve onların insan olduğunu göz ardı ederek çaresizlikleriyle baş başa bırakmıştır. Oysa şimdi bunu yapan batılıların başları her sıkıştığında, yardıma ihtiyaç olduklarında ve yaşadıkları felaketlerde yanlarında Müslümanları buldukları, tarihe bakıldığında birçok örnekte görülecektir. Bu günde aynı şekilde felaketlere maruz kaldıklarında Müslümanlar onların ideolojilerine bakmadan insani yardımı ulaştırmadan geri durmamaktadırlar.

Bu felaketin sonuçları değerlendirilirken dikkatleri çeken bir başka mesele de, Pakistan tarafından yapılan yardım çağrılarına dünyanın duyarsız kalması ve gereği gibi karşılık vermemesi olmuştur. Pakistan da bu sel felaketi sonucu yaşanan insani kriz Birleşmiş Milletlere göre son yıllarda yaşanmış en büyük kriz, ancak bu krize dünyadan gelen destekte dikkat çekecek derecede küçük olmuştur. Bunun nedeni sorgulanırken, yapılan yardımların teröre gideceği korkusu ve ülkenin bundan dolayı sahip olduğu

Pakistan’da yaşanan bu kriz bir kez daha kâfirlerde var olan bir korkuyu açığa çıkarmış oldu. Pakistan’dan tüm dünyaya yayılan, yönetimin ve dolayısıyla nükleer silahların İslami hassasiyeti olan ve her şeye rağmen mücadelelerini sürdüren onların tabiriyle ”terörist” olan grupların eline geçmesi korkusu bu felaketten sonra yardımların gecikmesi ile yeniden dillendirildi ve bu durumun Pakistan’da mücadele eden bu grupların işine yarayacağı, bundan faydalanacakları korkusu oluşturulmaya çalışıldı. Oysa söyledikleri gibi olsa ve yardımlar bu grupların eline geçmiş olsa adaletle halka dağıtmaktan başka bir şey yapmayacakları kesindir. Ayrıca bu insanların kendi çabalarıyla yardım faaliyetleri yürüttükleri ve ellerinden geleni yaptıkları da açıkça bilinmektedir. Yani halka yardım elini uzatan yöneticileri değil onların içinden çıkmış Müslüman kardeşleri olmuştur. Yardım etmekten aciz olan ve bunu gereksiz gören insanlar bir bahane ile bu isteksizliklerini anlamlı göstermeye çalışmaktadırlar. Bu ba-

olumsuz imajı gösterilmiştir. Ancak asıl neden Müslümanların direndikleri ölçüde cezalandırılmaları olarak ifade edilirse yanlış olmayacaktır! Zalim yöneticilere, işgalci kâfirlere ve küfür kanunlarına karşı mücadele veren Müslümanları “radikal unsurlar” veya “teröristler” olarak nitelendirenlerin böyle büyük bir çaresizlik içerisindeyken onları yardımsız bırakarak cezalandırmaları dışa vurdukları kinleridir. Elbette ifade edemedikler ve içlerinde sakladıkları kinleri daha da büyüktür. Oysa Haiti depreminde istenen yardımlar çok hızlı bir şekilde bölgeye ulaştırılmıştı ve tüm dünya bu depremde duyarlı bir şekilde yardım etmek için çaba göstermişti. Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

56


Pakistan’ı Sel Değil Yöneticilerin Vurdumduymazlığı Vurdu hanelerden biride bu ülkenin yöneticilerinin 2005 depreminde toplanan yardımlar ile ilgili yaptıkları yolsuzluklar olmuştur. O tarihte toplanmış yardımların halka ulaşmadan yöneticiler tarafından çalınması bu gün insanların yardım yapacakken aklına gelmektedir elbette. Ancak bunu bir bahane olarak göstermek o çaresiz halkı yardımsız bırakmayı anlamlı kılmamaktadır.

rine “terörle mücadelenin” devam edeceğini söylemiş olması Müslüman halkın başına yönetici olarak seçtiği bu zalimin eliyle nasıl imtihan olduğunu bizlere göstermiş oldu. Afganistan’daki işgalci kâfirlerin güvenliğini sağlamak için askerlerini görevlendiren ve orada mücadele veren Müslümanlarla savaşarak onları öldüren, öldürmeden ele geçirdiklerine de işkence yapan, kadın kıyafetleri giydirilerek küçük düşürdükleri Müslümanların kötü görüntülerini yayınlayan Pakistan hükümeti, bu Müslümanlara karşı yürüttüğü acımasızca mücadeleyi bu felaket konusunda göstermemiştir. Eğer bu doğal afetle bu derecede bir mücadeleye girseydi mutlaka sonuç daha farklı olacaktı. Bunlar Allah tarafından kullarını imtihan etmek üzere gönderdiği afetlerdir ve kulların bunda bir sorumluluğu yoktur. Ancak Müslümanların başlarına yönetici olarak atadığı ve yıllardır kendilerinin bir musibetten diğerine girmesine sebep olan bu yöneticilerin tüm bu felaketlerde ve ortaya çıkan sonuçlarında sorumlulukları vardır. Müslümanlarında bunları kendilerine yönetici tayin ettiklerinden dolayı sorumlulukları vardır. Ve Müslümanlar yaşadıkları he hadisede bunu artık açıkça görmektedirler. Müslümanların kendilerini seven ve kendilerinin de sevdiği, razı oldukları, elleriyle ve gönülleriyle biat ettikleri, kendileri için adeta bir kalkan olacak hayırlı yöneticileri başlarına tayin etmelerinin vakti artık gelmiştir. Artık can boğaza dayanmış ve sabırlar tükenmiştir. Zulme rıza göstermek yerine onu kaldırıp atmak ancak tüm sorunların çözümü olacaktır.

Bu felaket normal şartlarda bir yönetimi fazlasıyla zor durumda bırakabilecek bir felakettir. Hele birde yolsuzluklarıyla nam salmış, servet düşkünü, halk düşmanı böyle bir yönetime sahip Pakistan da iş gereğinden fazla rayından çıkmış ve sel bölgelerinde hayat tamamen felç olmuş, halkın içler acısı durumu izleyenlerin yüreklerini yakmıştır. Şiddetli yağan Muson yağmurları ülkede özellikle dört eyalette yani ülkenin yarıdan fazlasında (Pencap, Sind, Belucistan) nehirlerin ve denizlerin taşmasına evlerin ve yolların yıkılmasına, otobanların ve tren raylarının su altında kalmasına ve dolayısıyla yardımların bu bölgelere ulaştırılamamasına yol açmıştır. Bu felaket sonucu binlerce insan öldü ve milyonlarca insan evsiz kaldı. Tarım alanları kullanılamaz hale geldi ve bölgedeki altyapı da büyük oranda zarar gördü. Bu felaketten etkilenen insanlar açlık, susuzluk, salgın hastalıklar ve barınacak yer bulamama gibi sorunlar ile karşı karşıya kalmıştır. Barınmak için yapılacak prefabrike evler için kuru alan bulunamaması dağlardan getirilen topraklar ile kuru alanlar oluşturulmasıyla kurulmaya çalışılıyor. Manzara bu kadar vahim iken yöneticilerin vurdumduymazlığı daha da vahim bir hal almasını sağlıyor.

‫ وتصلّون عليهم‬،‫خيار أئمتكم الذين تحبونهم ويحبونكم‬ ‫ويصلّون عليكم‬

Pakistan’ın zalim yöneticileri sözüm ona “radikal unsurlar “ ile Veziristan bölgesinde sürdürdüğü mücadele için görevlendirdiği 150.000 askeri sel felaketinin etkilediği bölgelere aktararak acilen insanların çaresizliğinin giderilmesi söylendiğinde bunu yapmak ye-

“İmamlarınızın (yöneticilerinizin) hayırlı olanları sizin kendilerini sevdiğiniz onların da sizi sevenleri ve sizin kendilerine dua ettiğiniz onların da size dua edenleridir.” (Muslim)

57

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Nurol KARACA

T

rak nitelendirdiğimiz Küffar’ı oldukça rahatsız etmiştir.

ürkiye’de yaşananlara şöyle bir baktığımızda, meydana gelen olayların pek de normal sayılabilecek olaylar olduğu söylenemez. Özellikle son dönemde yaşanan PKK olayları, Yüksek Yargı’da yaşananlar, Askeriye içinde meydana gelen çalkantılar ve en son olarak Anayasa değişikliği referandumu ve onu takip eden Başkanlık sistemi tartışmaları…

İşte bu Sömürgeci kâfirler ellerine geçen her fırsatta İslam’a ve Müslümanlara saldırarak İslâmî Ümmet’in topraklarını bölmeye, parçalamaya ve onu yok etmeye çalışarak içlerinde bulunan kini her fırsatta ortaya dökmüş ve bunda da epey bir başarı elde etmiştir. Tabii ki bunda sadece sömürgeci kâfir devletlerin rolü olduğunu düşünmek tarihi doğru okumamak olur. İslam’ın son bayraktarı Osmanlı Devleti’nin yönetimde yaptığı hatalar, gelişmesini sadece ordunun gücü ile sınırlandırması, içtihat kapısının kapandığı vehmine kapılarak toplumun sorunlarına çözümlerin üretilememesi, buna bağlı olarak da keyfiyetli âlimlerin yetiştirilememesi… tüm bunlarla birlikte dönemin siyasal, sosyal ve teknik gelişmelerinin gerisinde kalınması da bu başarıda büyük bir rol sahibidir. Türkiye Cumhuriyeti’nde bugün yaşananları doğru tahlil edebilmek, tarihi doğru okumakla birebir bağlantılıdır. Osmanlı Devleti,

Türkiye siyaseti, tarihinin her döneminde böyle çalkantılı olaylara sahne olmuştur. Bu, ülkenin içinde bulunduğu jeopolitik, jeostratejik konumu ve asırlardır süregelen tarihî kültürü de göz önünde bulundurulduğunda pek de olağanüstü olan bir hal değildir. Türklerin İslam’ı kabulü ve Anadolu’ya yerleşmeleri ile başlayan bu süreç, İslam’ın onlar eliyle ve büyük bir coğrafya üzerinde etkili olmasıyla devam etmiştir. İslam’ın, Endonezya’dan Fas’a kadar oradan da Endülüs’e (bugünkü adıyla İspanya) kadar ulaşması, geçmişte “Haçlılar” adıyla meşhur fakat bugün kendilerini “Sömürgeciler” olaEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

58


Nereye Gidiyoruz! tarihin tozlu sayfalarında yerini almış ve dönemini kapatmış gibi görünse de, onun enkazı üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı ile birebir bağlantılıdır. Zira hâlâ çözüme kavuşturulamayan Ermeni meselesi, Balkanlar’da yaşayan Türk azınlık, Türkî Cumhuriyetlerle olan ilişkisi ve Ortadoğu’da üslenmeye çalıştığı rol dikkate alındığında bu bağlantı açıkça görülecektir.

zün manası nedir? “Biz onların başlarına bizim istediğimiz gibi yönetecek, bizim kanunlarımızla hükmedecek (Demokrat, Laik) yöneticiler getirdik. Artık onlar isteseler de tekrar İslam’a dönemezler.”

“Biz onların elinden bu kitabı (Kur’an’ı) aldık artık orada bulunmamıza gerek yoktur.” Bu sö-

Aceme takva dışında hiçbir üstünlüğü yoktur.” (el-Cassas)

İşte bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanan sıkıntıların temeli, o dönemlere dayanmaktadır. T.C’nin tarihi incelendiğinde hep halka rağmen halk için politikalar izlendiği Bugün Türkiye’de yapılmaya çalışılan görülecektir; Şapka Devrimi, Harf Devrimi, şeyin kökeni, çok öncelere dayanmakta ve Takrir-i Sükûn Kanunu, v.b… Hâlbuki Osderinlemesine incelendiğinde Sömürgeci manlı Devleti, içerisinde birçok etnik kökenkâfirlerin verdikleri mücaden insanlar bulunduğu delenin geçmişten bugüne halde bugün TC’nin yaşaOsmanlı Devleti, içerisinde hâlâ devam eden bir Haçlı dığı sorunlardan en çok birçok etnik kökenden Savaşı olduğu görülmektartışılan Kürt sorununu insanlar bulunduğu halde tedir (George W.Bush bu yaşamamıştır. Sormak labugün TC’nin yaşadığı hakikati açıkça dile getirzım: Böylesi bir etnik birliksorunlardan en çok tartışılan mişti). Sömürgeci kâfirler teliğe rağmen acaba neden Kürt sorununu yaşamamıştır. Osmanlı’yı parçalayıp yehiç anadilde eğitim sorunu rine T.C’nin kurulmasını Sormak lazım: Böylesi bir çıkmamıştır? Bugün Kürt kabul ederlerken istediketnik birlikteliğe rağmen acaba meselesi diye adlandırılan leri tek ve en önemli şey mesele, Osmanlı’da değil de neden hiç anadilde eğitim Hilafet’in tamamen ortaT.C’nde böylesine önü alınsorunu çıkmamıştır? Bugün dan kaldırılması ve tekrar Kürt meselesi diye adlandırılan maz bir hale gelmiştir. Peki hayat sahasına geri dönneden? Çünkü Osmanlı mesele, Osmanlı’da değil de memesi için bütün tedDevleti’nde hiçbir etnik TC’nde böylesine önü alınmaz birlerin alınmasıydı. Yani yapı kendi milliyetini ön bir hale gelmiştir. Peki neden? Müslüman bir milletin dini plana çıkarmaya çalışile olan bütün bağının komamıştır. Zira o günkü partılması ve tamamen kendilerine bağımlı, toplumda, insanları bir arada tutan, bugün onların sözünden çıkmayan bir millet oluştuadına üst kimlik dedikleri İslam’dı. O toplurulması düşüncesiydi. Yapılan devrimler ve mun insanları arasında kabul gören anlayış Müslümanların özellikle âlimlerinin kıyımı İslam’ın şu emri gereği şekillenmişti: bunun bir göstergesidir. İnsanlar soruyor; ‫إن اهلل قد أذهب عنكم نخوة الجاهلية وتعظمها باآلباء الناس‬ “Mademki Türkiye bağımsız değil, her şeye Sö‫من آدم وآدم من تراب ال فضل لعربي على أعجمي إال بالتقوى‬ mürgeci Kâfirler karar veriyor, öyleyse gelip burayı askerleriyle neden işgal etmiyorlar?” diye. “Allah sizden cahiliyetle övünmeyi, baİngiliz General Lord Curzon’un bir sözü, balarla büyüklenmeyi giderdi. İnsanlar bunu açıklamaya yeterlidir aslında: Âdem’dendir. Âdem ise topraktandır. Arab’ın

59

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Nereye Gidiyoruz! Fakat bugün toplum, dar Müslümanların başına Şurası muhakkak ki, Ümmet’in “Türklük mü diyelim, Türkiçöreklenmiş hain ve/veya üzerine zuhur eden tüm bu yelilik mi?” tartışmaları araşaşkın yöneticilerin eliyle musibetler, İslam’ın hayat sında yuvarlanıp gitmekte. yapılmış gibi görünse de varlığının en bariz emaresi Anayasa’nın ilk dört madonlar sadece, kendilerine olan hükmetme makamından desinin değiştirilmesi teklif birileri tarafından yükleniuzaklaştırılmasından sonra, dahi edilemezmiş. Neden len misyonları yerine getirbu makama beşerî nizamların acaba! Yoksa ilahî vahiyle me çabası ve gayreti içinde oturmasıyla başlamıştır. mi indirildi? Yoksa o kaolan, kişilik ve şahsiyetlenunu hazırlayanlar insan rini birilerinin gücüne endeğil de bir ilah mı? Bu tartışmaların, en geri deksleyen, dolayısıyla onların değirmenine kalmış toplumlarda bile yapılması çok absu taşıyan zavallı kuklalardır. Onlar, kendisürt ve gereksizdir. Ne farkınız var helvadan lerine çizilen hareket alanında hareket edeputlar yapıp sonra da acıkınca onu yiyenbilirler; onların hükmetmeleri Efendileri olan lerden? İşte Anayasa Referandumu da buna Sömürgeci Kâfirler tarafından belirlenenin benziyor. Bir kısım zevat diyor ki: “Ben acıkdışına çıkamaz. tım arkadaş bunu yiyeceğim.” Ötekiler feryat Osmanlı’nın yani İslâm’ın son sancağının ediyor: “Ne yapıyorsun sen, o bizim ilahımız!” yıkılması sürecinde siyasetler belirleyen, bu Her halde Sömürgeci kâfirler, düştüğümüz siyasetlere göre ortamı yönlendiren zamanın bu hale bakıp, bıyık altından gülüyorlardır. birinci devleti İngiltere’dir. O gün de, bugün Biz Müslümanların ise durup bir düşünmesi de ve o günün öncesinde ve bugünün songerekmez mi, “nereye gidiyoruz” diye? Toprasında siyasetler hep birinci devletler taralum bölünmüş; bir kısmı “evet”çi bir kısmı fından belirlenecektir. O gün (Hilafet’in ilga “hayır”cı, birileri “boykot”çu… Durup da edildiği dönem) birinci devlet İngiltere idi; düşünelim biraz; “evet” veya “hayır” çıktığınbugün ise Amerika Birleşik Devletleri’dir. da her şey güllük-gülistanlık mı olacak, dünya Aynı, bir zamanlar Osmanlı İslam Devleti olüzerinde yaşayan Müslümanların tüm sorunladuğu gibi bugün de dünya siyasetine ABD rı bir anda hallolacak mı, çatışmalar sona erecek yön vermektedir. Kimse oturduğu yerden barış sağlanacak da asker ya da terörist ölümleri ahkâm keserek, “Türkiye Cumhuriyeti bağımartık olmayacak mı, ekonomi birden şaha kalkasız”, “Ortadoğu’da istediği gibi dengeleri oluşcak, fakir kalmayacak, hastanede insanlar rehin turur”, “Kendi içinde alacağı kararlarda kimsetutulmaktan kurtulacak mı, İslamî düşünceyi dilye danışmaz”, gibi safsatalarla Müslümanları lendirdikleri için dava adamları fikirlerinden dokandırmaya çalışmasın. Bir kere Türkiye layı artık hapse konulmayacak mı? ... Bence bu Cumhuriyeti, bu şansını Osmanlı’dan sonra sayılanların hiç birisi olmayacak. Zaten bu kaybetmiştir. Zira Osmanlı’yı Osmanlı yaAnayasa değişikliğini hazırlayanların zahir, pan esaslar, Cumhuriyet ile birlikte terk edilböyle bir düşünceleri de yok. miştir. Şurası muhakkak ki, Ümmet’in üzeriVelhasıl, bugün siyaset belirleme gücü ne zuhur eden tüm bu musibetler, İslam’ın Küffar’ın elindedir ve dünyanın her yerinde hayat varlığının en bariz emaresi olan hükonun sözü geçmektedir. Bunu söylerken, onmetme makamından uzaklaştırılmasından ların mutlak güç sahibi, yenilmez olduğunu ya sonra, bu makama beşerî nizamların oturda bizim çok zayıf olduğumuzu dolayısıyla bugün masıyla başlamıştır. Bu yetki gaspı her ne kaEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

60


Nereye Gidiyoruz! böylesi bir acziyete maruz kaldığımızı, başka çaremizin olmadığını söylemek istemiyorum. Bu sözlerle anlatmak istediğim; bugün Küffar’ın hâkimiyeti ve siyaset belirleyiciliği olduğu gibi bir zamanlar da biz Müslümanlar, dünya siyasetinde söz sahibi ve siyaset belirleyici idik. O zamanlarda ecdadımız dünyaya nasıl hâkim olmuşlarsa bugün de bizler, sahih metot üzerinde yürüyerek İslam’ın hayata ve dünyaya hâkimiyetini yeniden ikame edebiliriz.

eski günlerdeki gücümüze ve saygınlığımıza kavuşmak için diye düşünecek olursak, hatayı yaptığımız yere dönüp tekrar Allah’ın dinine sımsıkı sarılıp yalnız O’nun hükmüne razı olup, yalnız O’nun razı olacağı bir hayat tarzı ile yaşamaya başlamamız gerekir. O zaman göreceğiz ki, ne Kürt meselesi, ne ekonomik sorun, ne Ermeni meselesi, ne de Kıbrıs meselesi kalacak… bu sorunların hala sorun olarak kalmasının ve köklü bir çözüme kavuşturulamamasının tek sorumlusu eksik ve aciz olan insanın, yine kendisi gibi aciz ve eksik olarak, aklından çıkarıp insanları yönetmek için ortaya attığı nizamlardır. İnsan için en iyi olanı yine insanı yaratan Alemlerin Rabbi Allah Subhanehu ve Teâlâ bilir.

İslam Ümmeti’nin geçmişteki heybetli günlerine bakıp da bugünkü geldiğimiz noktadaki halimize hayıflanmamak işten bile değil. Öyleyse şöyle durup bir düşünmemiz gerekmez mi? Elli küsur devletçiğe bölünmüş, hiçbir coğrafyada rahat ve huzur bulamayan, sürekli kâfirlerin zulmü altında inleyen, kanını, canını ve namusunu kurtaramayan, kendi yaşadığı ülkede kendi sözü geçmeyen insanlar olarak bu Müslümanların hali nicedir?! Oysa Rabbimiz Subhanehu ve Teâlâ Kur’an-ı Kerimi’nde bizlere;

Öyleyse ey insanlar durup bir düşünün. Nereye gidiyoruz!

َ ‫ال َت ْح َزنُوا َوأَنتُ ُم ا‬ ‫ِين‬ َ ‫ال َت ِهنُوا َو‬ َ ‫َو‬ ْ ‫َو َن إِن كُنتُم م‬ َ ‫ُّؤ ِمن‬ ْ ‫أل ْعل‬ “Gevşemeyin ve üzülmeyin, eğer mü’minler iseniz, en üstün olanlar sizlersinizdir.” (Âl-i İmran 139) Peki değişen neydi de bizler güçlüyken güçsüz olduk, söz sahibi iken itaat eder olduk. Muhakkak ki, bu kadar büyük bir değişimin çok büyük bir sebebi olmalı. Bizler gücümüzü, kudretimizi, söz söyleme yetkimizi Âlemlerin Rabbi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan alıyorduk, ne zaman ki sırtımızı O’na, O’nun indirdiklerine döndük, işte o zaman bizim zilletimiz başladı. “Eğer iyiliği emredip kötülükten men etmezseniz, Allah başınıza zalim yöneticiler musallat eder, artık dua etseniz de dualarınız kabul görmez.” düsturu gereği bugün bir buçuk milyarı aşan nüfusumuzla zilleti yaşayan en kalabalık insan topluluğu olmaya yüz tutmuş oluruz. O zaman, ne yapmak lazım

61

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Sümeyye AVCI ‫ُروْا اللّ َه َكثِي اًر‬ َ ‫ُّها الَّذ‬ ُ ‫آمنُوْا إِذَا لَقِيتُ ْم ِف َئ ًة َفاثْبُتُوْا َوا ْذك‬ َ ‫َيا أَي‬ َ ‫ِين‬ َّ َّ ‫ْه َب‬ َ ‫يعوْا اللّ َه َو َرُسولَ ُه َو‬ َ ‫ال َت َن‬ َ ‫َح‬ َ ‫ازُعوْا َف َت ْف َشلُوْا َوَتذ‬ ُ ‫ُم تُ ْفل‬ ُ ‫ون َوأَ ِط‬ ْ ‫ل َعلك‬ ‫ِين َخ َرُجوْا‬ َّ ‫ِروْا إِ َّن اللّ َه َم َع‬ َ ‫ِين َو‬ َ ‫ال َتكُونُوْا كَالَّذ‬ َ ‫الصابِر‬ ُ ‫اصب‬ ُ‫ر‬ ْ ‫ُم َو‬ ْ ‫ِيحك‬ َّ ُّ ِ ‫ون َعن َسب‬ ‫ِما‬ ِ ‫مِن د َِيارِِهم َب َط ًار َو ِرَئاء الن‬ َ ‫صد‬ َ ‫ِيل اللّ ِه َواللّ ُه ب‬ ُ ‫اس َوَي‬ ٌ ‫ُون ُم ِح‬ ‫يط‬ َ ‫َي ْع َمل‬

durmak, hakkıyla İslam’ı yaşamanın doğurduğu ağır zorluklara ve Allah’ın kazasına, verdiği imtihanlara sabretmek, çalım satmaktan, şımarmaktan, gösterişten ve aşırılıktan kaçınmak... Şüphesiz bu ayetler, düşünenler için zaferi elde etme konusunda mühteşem bir yol göstermektedir. Zira Allah Subhanehu ve Teâla bu ayeti kerimede Mü’minlere, zaferin nasıl elde edileceğini bir bir ortaya koymuştur. Bunları tek tek izah ederek Mü’minlere zaferin sırlarını hatırlatalım…

“Ey iman edenler! (Düşman) bir bölükle karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çokca zikredin. Umulur ki felâha kavuşursunuz. Aynı anda Allah’a ve Rasulüne itaat edin ve (birbirinizle) çekişmeyin. Yoksa hezimete uğrarsınız ve gücünüz (devletiniz) gider. Bir de sabredin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir. İnsanlara riyakârlık gösteren ve kibirlenerek ve övünerek evlerinden çıkan ve Allah’ın yolundan saptıran kimseler gibi olmayın. Allah onların bütün yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.”(Enfal 45-47)

Sebat Etmek: Sebat göstermenin manası: Sözünden veya kararlarından dönmeme, fikrinden taviz vermeme, bir işi sonuna değin sürdürme, direnme. Yani zafer gerçekleşinceye veya şehitlik kazanıncaya kadar taviz ve gevşeklik göstermeden dayanmaktır. Seyyid Kutub Fizılâl-il-Kur’an’da sebatı zafere giden yolun başlangıcı olarak yorumlamış galibiyata en

İşte zaferin gerçek etkenleri; düşmanla karşılaşılırken direnmek, Allah’ı sürekli anarak O’na bağlanmak, Allah’a ve Rasulü’ne itaat etmek, çekişme ve münakaşadan uzak Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

62


Mü’minleri Zafere Götüren Önemli Etkenler lerdi de yine imanlarından vazgeçmezlerdi. Demir taraklarla kemiklerine ve sinirlerine varıncaya kadar taranırlardı da yine imanlarından dönmezlerdi. Allah’a yemin olsun ki bu iş elbette tamamlanacaktır. Öyle ki bineği olan bir kimse Sana’dan Hadramevt’e kadar Allah’tan başka hiçbir kimseden -koyunu olan (çoban)’ın kurttan korkması dışında- korkmadan yolculuk yapabilecektir. Ancak siz acele ediyorsunuz.” (Buhari- Ebu Da-

yakın olanın sebat etmek olduğunu vurgulamıştır. Müslüman Allahu Teâlâ’nın emirlerini uygularken sebat etmelidir. Bu emir İslam’ın direği olan namaz olsun veya İslam nizamının yayılma metodu olan cihat olsun fark etmez. Hangi emri yerine getiriyor olursa olsun Müslüman daima sebat etmeli. Bilindiği gibi günümüzde İslam nizamı ne acıdır ki; yaşadığımız, nefes aldığımız hiç bir yerde uygulanmamaktadır. İslam nizamının hükmedilmediği bir dünyada İslam nizamını yaşamaya çalışmak çoğu zaman zor olabilmektedir. Bu yüzdendir ki, Müslüman her zaman her yerde zorluk ve sıkıntılarla karşı karşıya gelmektedir. Burada mesele zorluklarla karşılaşacak mıyız karşılaşmayacak mıyız meselesi değildir. Zorluklar ve sıkıntılar insanlar içindir. Asıl mesele bunlar karşısında kaldığımız zaman tavrımızın ne olduğudur. Bu noktada önümüzde mükemmel bir örnek bulunmaktadır. Rasulullah ve Sahabelerin zorluklarla karşı göstermiş oldukları tavır ve yapılması gereken amel bizim için birer örnek teşkil etmektedir.

vud- Nesei)

Sahabelerde birçok zorluk ve sıkıntılar yaşadılar. Örneğin; Seleme Bin Hişam RadiyAllahu Anh Allah’a ve Rasulü’ne iman ettiği için ailesi tarafından uzun bir zaman gördüğü işkencelere dirayetli ahlakı, güçlü imanı ile sabretmiş bir sahabe idi. Hz. Seleme ile kardeşi Haris iman ederek Rasulullah’a tabi olsa da diğer üç kardeşleri Ebû Cehil, Âs ve Hâlid Allah’ın indirdiği ideolojiden yüz çevirmiş ve iman eden kardeşlerine düşman olmuşlardı. Kardeşleri Hz. Seleme’yi vazgeçirmek için her türlü yola başvurdukları için Hz. Seleme sonunda can güvenliğini sağlamak ve İslam ahlakını engellenmeden yaşayabilmek için Habeşistan’a hicret etmişti. Orada Mü’min kardeşleriyle yaşadığı üç ay sonunda kendilerine “tüm Mekkelilerin iman ettiklerine dair” aktarılan yanlış haber sonucu Mekke’ye dönmüştü. Mekke’deki durumun kendilerine aktarılandan farklı olduğunu gören Hz. Seleme ve diğer bazı Müslümanlar, Mekke’ye gizliden girerek uzun müddet geldiklerini sezdirmemişlerdi. Fakat bir süre gizlendilerse de müşrikler tarafından yakalanmışlardı.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Allah Azze ve Celle’nin emrini açığa vurduğunda, açığa çıkan ideolojiye (İslam’a) tahammül edemeyen kâfirler Allah’ın Rasulü’ne çirkin sözler sarf etmeye başladılar. İftiralar attılar, sözlü ve fiziksel saldırıda bulundular. Öyle ki, ismini anarken dahi kalplerimizin titrediği Rasulullah’ın üzerine pislik atıldığı, Taif’te taşlanarak kanlar içerisinde kaldığı vakaları unutmamak gerekir. Habbab b. Eret anlatıyor: “Kabe’nin gölgesinde hırkasına bürünmüş bir halde yatmakta olan Allah Rasülü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e şikayette bulunduk ve dedik ki: Bizim için yardım istemez misin, bizim için Allah’a dua etmez misin? Dedi ki: Sizden önce birtakım kimseler açılan kuyulara konulurlar, testerelerle kafalarından ikiye bölünür-

Seleme bin Hişâm, Velîd bin Velîd, Hişâm bin Âs, Abdullah bin Süheyl ve daha birkaç sahabe tutulup hapsedilen Müslümanlardandı. Uzun müddet en yakınları tarafından işkenceye tâbi tutulan ve zulmün her türlüsüne mâruz kalan Hz. Seleme, Medine’ye

63

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Mü’minleri Zafere Götüren Önemli Etkenler hicret emri çıkınca bile esaretten kurtulamadı. Hattâ bu yüzden Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarına da katılamadı.

yince, amcasına verdiği cevabı Müslümanlar için bu dünya hayatındaki görevini ve yapması gerekenleri özetlemektedir: “Allah’a yemin ederim ki, güneşi sağ elime ve ayı sol elime koysalar, bu emri (dine daveti) terk etmem. Ya Allah bu dini hâkim kılar, ya da O’nun uğrunda helâk olurum.” (İbn-i Hişam)

Öz kardeşi Ebu Cehil tarafından belki din ahlakından yüz çevirir diye türlü işkencelere uğratılan Hz. Seleme bin Hişam, kuvvetli imanı ve Allah ve Rasulü’ne olan sevgisi ile bu işkencelere dayanarak hiç tereddüt etZikretmek: meden büyük bir sabır gösterdi. Uzun yıllar َّ ‫ِك ُه ُم‬ َ ‫اه ْم أَن ُف َس ُه ْم أُ ْولَئ‬ َ ‫َولاَ َتكُونُوا كَالَّذ‬ ُ ‫نس‬ َ َ‫ِين َن ُسوا الل َه َفأ‬ sonunda Hz. Vezid, Allah’ın izni ve Hz. Muِ ‫ا ْل َف‬ ‫ُون‬ َ ‫اسق‬ hammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bilgisi “Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece ile bir gece Hz. Seleme ve beraberinde buO da onlara kendi nefislerini unutturmuş lunan Mü’min kardeşi Hz. İyaş RadiyAllahu kimseler gibi olmayın. İşte onlar, fasık Anh’ı Mekke’de bulundukları yerden kurtaolanların ta kendileridir.” rarak Medine’ye getirdi. İki (Haşr 19) seçkin sahabenin kurtulduAllah’ı zikretmek demek ğunu öğrenen Nebi SallAlO’nu anmak demektir. Allah’ı zikretmek delahu Aleyhi ve Sellem bu haHerhangi bir musibetle mek O’nu anmak demekbere çok sevinmişti. tir. Herhangi bir musibetle karşı karşıya kaldığında, Rasulullah SallAllahu karşı karşıya kaldığında, güzel bir haber aldığında, Aleyhi ve Sellem’in vefatına güzel bir haber aldığında, rızkı azaldığında veya kadar Medine’de kalan Hz. çoğaldığında, sevdikleri vefat rızkı azaldığında veya çoSeleme, Hz. Ebu Bekir Radiğaldığında, sevdikleri vefat ettiğinde veya aileye yeni yAllahu Anh’ın hilafetinde ettiğinde veya aileye yeni bir fert katıldığında vs. tüm Suriye seferine katılan mübir fert katıldığında vs. tüm sevinçli ve acılı günlerinde cahitler arasında yer aldı. sevinçli ve acılı günlerinde Allah’ı hatırlamak ve ona Hz. Ömer’in halifeliği sıraAllah’ı hatırlamak ve ona dayanmak. sında gerçekleşen Mercu’sdayanmak. Bu da O SubhaSufr savaşında şehit düştü. nehu ve Teâlâ’nın buyrukBu konuyla ilgili misaller larına boyun bükerek gerçekleşir. Allah’ın öyle çok ki yazmakla bitiremeyiz. Rasulullah Şeriat’ından (nizamından) uzak olan bir inve sahabeler sadece daveti taşımak, şeriatları sanın her zaman, her yerde Allah’ı andığını, ve hükümlerini tebliğ etmekle kalmıyorlar, O’nu zikrettiğini söylemek mümkün değilaynı zamanda karşılaştıkları güçlüklere sedir. Kişi Allah’ın nizamına ne kadar yakınsa bat ediyorlardı. Allah’ı o kadar zikrediyor demektir. İnsanın, Allah’ı anmada gösterdiği gevşeklik O’na Kureyş Hz. Muhammed’in Kureyşe karşı olan yakınlığını azaltır. Allah’ın nizamını çıkmaması için kendisine krallık, otorite, mal yaşamak ve O’nu zikretmek birbirine bağve güzel kadınlar vereceklerine dair sözlerilı konulardır. Allah’ın nizamı yaşanmadan ne karşı Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve SelO’nu anmak düşünülemez, O’nu anmaksızın lem Kureyş’in talebini red edince, amcası Ebu nizamı yaşanamaz. Her ikisi de birbirinden Talib’in; bu talebi kabul etmesini isteyip de ayrılmaz birer parçadır. Zira kişinin düşünkaldıramadığı yükü üzerinden atmasını isteEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

64


Mü’minleri Zafere Götüren Önemli Etkenler bür etmek, dünyada var oluş sebebini daima hatırlamak, Mü’mine hem dünyada hem de Ahiret’te en büyük kazançtır. Bunu kalpten ve içtenlikle yapanlar ve ancak bununla tatmin olanlar, Allah’a teslim olmuş, Allah’ı her daim zikreden/anan Mü’minlerdir.

celeri neyse, meşguliyeti de kuşkusuz o yönde olur. َّ َّ ‫ولَ ِذك‬ ‫ون‬ َ ‫ص َن ُع‬ ُ َ ْ ‫ْر الل ِه أَك َْب ُر َوالل ُه َي ْعل َُم َما َت‬ “Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut, 45)

Allah’a ve Rasulü’ne İtaat Etmek:

Mü’minin yaptığı işin hikmeti, onu Allah’ın rızası için yapması ile oluşur. Mü’min bu nedenle, sürekli olarak Allah’la bağlantı halindedir. Kuran’da kendisine öğütlenen ahlakı her zaman büyük bir titizlikle korumaya çalışır. İman edenlerin bu vasfı, bir ayette şu şekilde anlatılmıştır:

Rasul’e itaat, Sünnet’e (sahih hadis-i şerife) Allah’a itaatte hem Sünnette hem de Kur’an’a tâbi olmaktır. İnsanların her konuda hemfikir olmaları beklenilemez. Komuta ve prensipleri yönünden ayrılığa düşebilir ve bunlar üzerinde tartışabilirler. Lakin söz konusu Allah ve Rasulü’ne itaat olduğu zaman, Allah ve Rasulü’ne teslim olan bir Müslüman için münakaşa etmek caiz değildir. Ve bu emre tabî olanları Rabbimiz şöyle mükâfatlandırıyor.

َّ‫رِج ٌ لا‬ ‫الصلاَ ِة َ ِإو�ي َتاء‬ ِ ‫ارٌة َولاَ َب ْي ٌع َعن ِذك‬ َّ ‫ْر اللَّ ِه َ ِإو�قَا ِم‬ َ ‫ِج‬ َ ‫ِم ت‬ َ ْ ‫ال تُ ْلهِيه‬ َّ َّ َْ‫أ‬ ِ ‫ار‬ ‫ص‬ ‫ب‬ ‫ال‬ ‫و‬ ‫ُوب‬ ‫ل‬ ‫ق‬ ‫ل‬ ‫ا‬ ‫ه‬ ‫ِي‬ ‫ف‬ ‫ب‬ ‫َل‬ ‫ق‬ ‫ت‬ ‫ت‬ ‫ا‬ ‫م‬ ‫و‬ ‫ي‬ ‫ون‬ ‫ف‬ ‫ا‬ ‫خ‬ ‫ي‬ ْ ُ ُ َ َ َ ُ َ ‫الزكَا ِة‬ ُ َْ َ ُ ًَْ َ “(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten ‘tutkuya kaptırıp alıkoymaz’; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılâba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.” (en-

َ ‫ِها ا‬ ٍ َّ‫َو َمن يُ ِط ِع اللّ َه َو َرُسولَ ُه يُ ْد ِخ ْل ُه َجن‬ ‫ار‬ ُ ‫أل ْن َه‬ َ ‫ات َت ْجرِي مِن َت ْحت‬ ‫ِيها‬ َ ‫َخالِد‬ َ ‫ِين ف‬ “Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, onu orada ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar.” (Nisa 13)

Nur 37)

Yine Rabbimiz Firavun’un sihirbazlarının sözlerinden bahsetmektedir. Sihirbazların kalpleri aniden imana yönelince, Firavun onları, korkutucu ve çirkin bir şekilde tehdit etmişti. O zaman onlar da şöyle demişlerdi:

Ancak bu itaat, İslâm çerçevesi ile sınırlıdır. İslam, Allah’a masiyet/isyan etme durumunda itaati yasaklamaktadır. Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiği bir hadiste Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “Yaratıcıya isyan etme durumunda yaratılmışa itaat yoktur.” (Ahmed b.

َّ ِ ‫ِآي‬ ‫ات َربِّ َنا لَمَّا َجاء ْت َنا َربَّ َنا أَ ْفرِْغ َعل َْي َنا‬ َ ‫آمنَّا ب‬ َ ‫ِم مِنَّا إِال أَ ْن‬ ُ ‫َو َما َتنق‬ ‫ِين‬ َ ‫ص ْب ًار َوَت َوَّف َنا ُم ْسلِم‬ َ “Sen bizden sadece Rabbimizin ayetleri geldiğinde O’na inanmış olmamızdan dolayı intikam almak istiyorsun. Ey Rabbimiz üzerimize sabır indir ve Müslüman olarak canımızı al.” (A’raf 126)

Hanbel)

Çekişmeden Kaçınmak: Çekişmenin kaynağı, kişilerin görüşlerine uymak veya onlara muhakeme olunmaktır.

Dünyada var olan canlı cansız tüm varlıkları, eşyaları her gördüğünde, Allahu Teâlâ’nın yoktan nasıl var ettiğinin ve ne kadar mükemmel yarattığının üzerinde tefekkür etmek, Kur’an ve Sünnet’teki ayet ve hadisleri akılda tutarak her biri üzerinde tedeb-

َ ‫ول َوأُ ْولِي ا‬ ‫أل ْم ِر‬ َ ‫َّس‬ َ ‫ُّها الَّذ‬ َ ‫َيا أَي‬ ُ ‫يعوْا اللّ َه َوأَ ِط‬ ُ ‫آمنُوْا أَ ِط‬ َ ‫ِين‬ ُ‫يعوْا الر‬ ِ ‫َّس‬ ‫ون‬ َ ‫ُم َفإِن َت َن‬ َ ُ‫ول إِن كُنتُ ْم تُ ْؤ ِمن‬ ُ ‫ازْعتُ ْم فِي َش ْي ٍء َف ُرُّد‬ ُ‫وه إِلَى اللّ ِه َوالر‬ ْ ‫مِنك‬ ِ ‫بِاللّ ِه َوال َْي ْوِم‬ ‫ال‬ َ ‫اآلخ ِر َذل‬ ً ‫ِك َخ ْي ٌر َوأَ ْح َس ُن َت ْأوِي‬ “Ey mü’minler, Allah’a itaat ediniz; Rasule ve sizden olan (İslamla hükmeden)

65

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Mü’minleri Zafere Götüren Önemli Etkenler Ulu’l Emr’e (yöneticilere) de itaat edin. Eğer gerçekten Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanmışsanız herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüzde o meselenin çözümünü Allah’a ve Rasul’e havale edin. Kuşkusuz bu, hem daha hayırlı hem de akıbet olarak en güzelidir.” (en-Nisa 59)

la karşılaştığınız zaman sabredin. Bilin ki Cennet, kılıçların gölgesiyle gölgelenmiştir.” (Buhari, Müslim)

İslam davasını yüklenenler için, belalar ve işkence/zorluklar kaçınılmaz bir olaydır. Böylesi bir durumda sabırlı olmak ve bütün bunlara tahammül etmek Müslümanlar için bir erdemdir. Müslüman, ne kadar ihlâslı olursa, ne kadar aktif ve canlı olursa; üzerindeki belalar ve işkenceler de o kadar şiddetlenir. Eğer üzerimize bir zulüm, işkence yada musibet gelmiyorsa oturup düşünmek gerek acaba ben yeterince davama sahip çıkmıyor muyum yada gereğini yapmıyor muyum diye.

Rabbimiz bu ayette, çekişme olunca Allah’a ve Rasulü’ne dönülmesi için emir vermiştir. İşte fikri liderlik olunca, çekişme kolayca giderilir. Çünkü Mü’min kimseler Allah ve Rasulü’ne hemen teslim olurlar. َّ ‫ِّل‬ َ ‫ول َفإِن َت َولَّوا َفإِنَّ َما َعل َْي ِه َما ُحم‬ َ ‫َّس‬ ْ‫ق‬ ُ ‫يعوا الل َه َوأَ ِط‬ ُ ‫ُل أَ ِط‬ ُ‫يعوا الر‬ ِ ‫وه َت ْه َت ُدوا َو َما‬ ‫يع‬ ‫ط‬ ‫ت‬ ‫ن‬ � ‫و‬ ‫م‬ ‫ت‬ ‫ل‬ ‫م‬ ‫ح‬ ‫َّا‬ ‫م‬ ‫ُم‬ ‫ك‬ ‫َي‬ ‫ل‬ ‫ع‬ ‫و‬ ْ ْ ََ ُ ُ ُ ‫ُ ِّ ُ ْ َ ِإ‬ َّ‫لا‬ ِ ‫ِين‬ ‫ب‬ ‫ْم‬ ‫ل‬ ‫ا‬ ‫غ‬ ‫ْب‬ ‫ل‬ ‫ا‬ ‫إ‬ ‫ول‬ ‫َّس‬ ‫الر‬ ‫َى‬ ‫َعل‬ َ‫لا‬ ُ ِ ُ ُ َ ُ “De ki: Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin. Eğer yine yüz çevirirseniz, artık onun (Rasul’ün) sorumluluğu kendisine yüklenen, sorumluluğunuz da size yüklenendir. Eğer O’na itaat ederseniz, hidayet bulmuş olursunuz. Rasul’e düşen, apaçık bir tebliğden başkası değildir.” (Nur 54)

İslam davasını yüklenenler için, belalar ve işkence/ zorluklar kaçınılmaz bir olaydır. Böylesi bir durumda sabırlı olmak ve bütün bunlara tahammül etmek Müslümanlar için bir erdemdir. Müslüman, ne kadar ihlâslı olursa, ne kadar aktif ve canlı olursa; üzerindeki belalar ve işkenceler de o kadar şiddetlenir.

“Dedim ki: Ey Allah’ın Rasulü, insanlardan başına en çok bela ve musibet gelen kimlerdir? Dedi ki: Peygamberler, sonra salihler, sonra da derece olarak bunlara yakın olanlar. Bir adam dinindeki derecesine göre belalara maruz kalır. Dininin emirlerini korumada ciddiyete ve dayanıklılığa sahip ise, daha şiddetli belalarla karşılaşır. Eğer dininde ciddiyet sahibi ve dayanıklı değilse, daha hafif belalarla karşılaşır. Ve bela, kulu yeryüzünde görünmeyi bırakıncaya kadar başından ayrılmaz.” (Nesei–İbn-i Mace)

Allahu Teâlâ, Rasul’e itaat edilirse doğru yolu bulacağımızı göstermiştir ve Kur’an da kuşkusuz doğru yoldur. Öyleyse doğru yol kişilerin görüşlerine uymak değil Kur’an ve Sünnet’e uymaktır. Sabretmek: Rabbimiz sabrı emretmiştir çünkü sabır, zafere ulaşmak için zarurî hususlardan birisidir. Rabbimiz sabrı emretmiştir çünkü sabır, taviz gösterenlerle veya zaaflık ve gevşeklikle beraber değil, ancak sabredenlerle beraber olur. Rasulullah şöyle buyurmuştur: “Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Allah’tan afiyet ve kuvvet isteyin. DüşmanEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Sa’d b. Ebu Vakkas’tan gelen rivayete bakarsak konuya daha bir açıklık geleceğine inanıyorum:

Riyakârlıktan Kaçınmak: Çünkü riyakâr olmak Mü’minlerin sıfatlarından değildir. Kâfirler veya münafıklar hep gösteriş ve riyâkarlık gösterirler. Kendi kendileriyle, kalabalıklarıyla ve güçleriyle övünürler. Mağrur olurlar. Bu nedenle Huneyn Savaşında Müslümanlar kalabalıklarıyla ve

66


Mü’minleri Zafere Götüren Önemli Etkenler güçleriyle övününce yenilgiye uğramışlardı. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: ‫َت‬ ْ ‫ضاق‬ َ ‫ُم َش ْي ًئا َو‬ َ ‫َكث‬ ْ ‫ُم َفل َْم تُ ْغ ِن َعنك‬ ْ ‫ْرتُك‬ ‫ِين‬ ‫ِر‬ ‫ب‬ ‫د‬ ‫م‬ ‫م‬ ‫ت‬ َ ْ ُّ ُ ‫َولَّ ْي‬

Oysa kendini üstün olarak gören kimse akılsız kendisidir. Akıl sahibi insan samimi ve mütevazı olur. Diğer Mü’minlerin kendisinden daha takvalı ve salih olabileceklerini düşünür. Hiç bir zaman benim imanım diğer Mü’minlerin imanlarından daha güçlüdür demez. Hep bu konu hakkında korku ve ümit içerisinde yaşayıp imanını güçlendirmeye çalışır. İmanı güçlendirmek için Allah’ın farzlarını uygulamaya, nehiylerinden ve yasakladıklarından vazgeçmeye çalışır. Çünkü Allah’a itaat edildikçe iman güçlenir. Zira imanın en büyük işareti Allah’ın şeriatını uygulamaktır. Kibir toplum içerisinde bozgunculuğun ve parçalanmanında en büyük etkeni olarak sayılmaktadır. Bu konuda Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem efendimiz bizleri uyarmaktadır: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” (Buhari-

‫ُم‬ ْ ‫َوَي ْوَم ُح َن ْي ٍن إِ ْذ أَ ْع َج َب ْتك‬ َ ‫ُم ا‬ ‫ُم‬ َّ ‫ِما َرُح َب ْت ث‬ ُ ‫أل ْر‬ َ‫ض ب‬ ُ ‫َعل َْيك‬

“Huneyn Günü çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. Fakat bu çokluk size hiçbir fayda sağlamamıştı. Yeryüzü tüm genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (bozguna uğrayarak) arkanızı (düşmana) verip kaçmıştınız.” (et-Tevbe 25) Yapılan ameller başkalarına göstermek veya çıkar temin etmek için olmamalıdır. Yoksa en hayırlı amelleri dahi hiç kabul edilmez, tersine günah işlemiş olur maazAllah. İbni Ömer RadiyAllahu Anh, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Riyakârlık küçük şirktir.” (İbni Hanbel)

Müslim)

Kibirlenmemek:

Sonuç

Çünkü bunlar kâfirlerin sıfatlarından ve yenilginin sebeplerindendir.

Yüce Allah Celle Celaluhu: َّ ِ‫“ وما النَّصر إ‬Zafer a ‫ْحكِي ِم‬ ِ ‫ِن ِعن ِد اللّ ِه ال َْعز‬ ْ ‫ال م‬ ُ ْ َ ‫ِيز ال‬ ََ cak Aziz ve Hakîm olan Allah’ın katındadır.” (Ali İmran 126) buyurmaktadır. Ayette de açıkça gösterildiği gibi zaferin ancak Allah’ın yardımı ile gerçekleşeceğine kesin bir şekilde kanaat getirmek ve ihlâsla amel etmek gerekir. Sayıca çokluk ve maddi güç zaferin kazanılması için sebep değildir. Müslümanların davayı taşıması ve kişileri davayı taşımaya davet etmesi bir şerî hükmün yerine getirilmesi içindir. Gerçek güç ve kudretin yalnızca Allah’ın elinde olduğuna kesin bir şekilde kanaat getirilmedikçe, Müslümanların sayı ve gücü ne kadar büyük olursa olsun zafer elde edilemez.

‫الس َف َهاء‬ َ ‫َ ِإو�ذَا ق‬ ُّ ‫آم َن‬ ُ ‫اس قَالُوْا أَنُ ْؤم‬ ُ ‫ِيل ل‬ ُ َّ‫آم َن الن‬ َ ‫َما‬ َ ‫ِن ك‬ َ ‫َما‬ َ ‫َه ْم آ ِمنُوْا ك‬ َّ ‫ون‬ ُّ ‫أَال إِنَّ ُه ْم ُه ُم‬ َ ‫َم‬ ُ ‫الس َف َهاء َولَكِن ال َي ْعل‬ “Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit ‘Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!’ derler. Bilin ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler.” (el-Bakara 13) Kibirli olanlar, kendilerini büyük görürler, onun için diğer insanlar gibi samimi olmak istemezler. Ayette geçen “İnsanların iman ettiği gibi” sözünün manası normal insanların inandıkları gibidir. Normal insanlar Allah’a, Rasulü’ne, Kur’an’a, Kıyamet gününe vs. inanınca samimi şekilde inanırlar ve Allah’a ve Rasulü’ne itaat etmeye hazır olurlar. Ama kalpleri hasta olan kimseler böyle değildir. Kibirlenirler ve kendilerinin diğer Müslümanlardan üstün olduklarını zannederler.

ِ ‫ُم اللّ ُه فِي َم َو‬ ‫ُم‬ َ ‫اط َن َكث‬ َ ‫لَ َق ْد َن‬ ْ ‫ِيرٍة َوَي ْوَم ُح َن ْي ٍن إِ ْذ أَ ْع َج َب ْتك‬ ُ ‫ص َرك‬ َ ‫ُم‬ َّ ‫ِما َرُح َب ْت ث‬ ْ ‫ضاق‬ ُ ‫ُم األ ْر‬ َ ‫ُم َش ْي ًئا َو‬ َ ‫َكث‬ َ‫ض ب‬ ُ ‫َت َعل َْيك‬ ْ ‫ُم َفل َْم تُ ْغ ِن َعنك‬ ْ ‫ْرتُك‬ ‫ِين‬ َ ‫َولَّ ْيتُم ُّم ْدبِر‬ “And olsun ki Allah, size birçok yerde

67

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Mü’minleri Zafere Götüren Önemli Etkenler tan geçer. O halde biz Mü’minlere yardım ve nusreti sadece Allahu Teâlâ’dan bekleyerek ve sadece Allahın rızasını kazanma yolunda O’nun farz kıldığı yüce İslâm davasını ihlâsla yüklenmek ve çalışmak, çalışma esnasında da bahsetmeye çalıştığım noktaları dikkate almamız düşüyor. Eğer bu çalışmayı yaparsak Allah’ın yardımı bize inşaAllah ulaşacaktır.

ve Huneyn gününde yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de size bir faydası olmamıştı. Yeryüzü tüm genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra gerisin geri dönüp gitmiştiniz.” (Tevbe 25) Günümüzde Müslümanların zillette olmasının nedeni basit kokuşmuş batıl olan ve İslam’ın düşmanı bulunan kapitalizm nizamı içerisinde yaşamaları ve bu sisteme rıza göstermelerinden kaynaklanmaktadır. Zilletten kurtulmanın yolu öncelikle bu sistemleri red edip fıtrata uygun tek doğru, Allah’tan gelen Hak Dini yani İslâm’ı hayata hâkim kılmak-

Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

ًّ َ ‫“ وك‬Mü’minlere ya ‫ِين‬ َ ‫ص ُر ال ُْم ْؤ ِمن‬ ْ ‫َان َحقا َعل َْي َنا َن‬ َ dım etmek üzerimize bir hak (vecibe) oldu.” (Rum 47)

68


Mustafa ÖZCAN

B

irinci Dünya Savaşı sonrası Birleşik Krallık İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington’dan İngiliz Genelkurmay eski Başkanı Sir Richard Dannatt’a kadar zaman zaman İngiliz askerlerinde ve devlet adamlarında görülen refleksler, İngiliz siyasi damarını göstermektedir. Bu damar Hilafet’e olan düşmanlıklarını sergilemekte ve temsil etmektedir. Abdulkadim Zellum’un ‘Keyfe Hüdimet el Hilafe/Hilafet Nasıl Yıkıldı’ kitabında Osmanlı Hilafeti’nin yıkılmasında İngilizlerin bahusus General Harrington’ın oynamış olduğu meş’um rol gözler önüne serilmektedir.

ve onun söylemini ve eylemini Blair ile Bush yeniden hortlatmıştır. Demek ki Allenby onların öncüsü makamındadır. Allenby, Filistin ve bölgenin yeniden işgalinden sorumludur ve bilahare İngilizlerin işgal ettiği bu topraklar, Balfour vaadinin göstermiş olduğu yol haritasıyla birlikte Yahudilere devredilmiştir.

Esasında, Churchill genellikle sıkça atıf yaptığımız bir İngiliz siyasetçi ise de Lord Allenby ve Harrington az bildiğimiz büyük ve kritik rol sahibi şahsiyetler arasındadır. Lawrance’den daha tehlikeli roller ifa etmişlerdir. Lloyd George da böyledir.

Hilafeti yıkan İngiliz damarı hala canlıdır. Bunun son örneklerinden birisini Sir Richard Dannatt’ın açıklamalarıyla birlikte yaşadık. İngiliz Genelkurmay eski Başkanı Sir Richard Dannatt, Afganistan’da niçin bulunuyoruz? sorusuna, “Taliban’a karşı mücadele etmezsek, etki alanını Güney Asya’dan Ortadoğu’ya, oradan Kuzey Afrika’ya genişletir ve Halifeliğin zirvede olduğu 14 ve 15. yüzyıllardaki gücüne ulaşır” demişti. Demek ki, Hilafetin yaşam alanı onların ölüm alanıdır. Aynısını daha önce Cheney ve Kissinger gibiler söylemiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın akabinde ve Osmanlıların yıkılmasıyla birlikte Lloyd George: “200 yıllık rüyamız gerçekleşti” demiştir. Allenby ise “şimdi Haçlı Savaşları bitti” demiştir

‘İngiliz damarı’ İkinci Dünya Savaşından sonra ABD’ye intikal etmiştir. Lakin hala İngiltere’de bakayası vardır ve bu bakiyeyi Blair ve Dannatt gibiler temsil ediyorlar.

69

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


İngiliz Damarı dür. Hala düzen kurma Hatta Thatcher’in Soğuk Hilafet’in yıkılmasından sonra iradesini ellerinde tutmak Savaştan sonra renkleri değiştirmesi ve düşman Türkiye, Batı limanına demir at- istiyorlar. Bu noktada, bir rengi kırmızıdan yeşile mıştır. Şimdi Harrington’ın ha- kez daha Fransa’nın ve çekmesi de eski İngiliz da- lefleri Türkiye’nin Batı’ya demirli onun yanında İtalya yemarının hortlamasından kalmasına özen gösteriyorlar. İn- rine bu kez Almanya’nın başka nedir ki? Kur’an’da gilizler bunu AB üzerinden sür- edilgenliğini ve Türkiye karşısında pasifliğini gö‘hablu’m-minennasi/in- dürmek istemektedirler. rüyoruz. sanların ipi’ ibaresi, Siyonizmin hamisi olarak geçen yüzyılın ilk yaBurada Clinton’ın bir Türkiye ziyaretinde rısında İngilizleri ikinci yarısında ise Ameriyaptığı konuşmanın akislerini ve hikmetini kalıları göstermektedir (Bkn: Min künüzi’l Kur’an: Eş de görüyoruz: “20’inci yüzyılı Osmanlı’nın yı-

Şahsiyetü’l Yahudiyye min hilali’l Kur’an, Salah Abdulfettah

kılması belirledi, 21’inci yüzyılı da Türkiye’nin alacağı konum belirleyecek ve şekillendirecek” demiştir. İşte İngiltere, o konumun Batı içinde olmasını murat etmektedir. Yeni bir Amerikan-İngiliz yüzyılı buna bağlıdır. İngiliz damarı hala Afganistan’da Hilafet’e karşı savaşıyor hala Birinci Dünya Savaşı sonrası mirası muhafaza ederek bizi Batı limanında demirli tutmaya gayret ediyor. Elbette kimyasının gereğin yapıyor.

el Halidi, s: 312, 313, Daru’l kalem).

Hablu’m-minennasi yani ‘insanların ipi’ ibaresi emperyalizmin ipi anlamına da gelmektedir. Hilafet’in yıkılmasından sonra Türkiye, Batı limanına demir atmıştır. Şimdi Harrington’ın halefleri Türkiye’nin Batı’ya demirli kalmasına özen gösteriyorlar. İngilizler bunu AB üzerinden sürdürmek istemektedirler. 1962 yılında AB’ye giren İngiltere için, “bu bağı, AB üzerinden sürdürmek ve yenilemek isteyen yegane Avrupa ülkesidir” desek fazla mübalağa etmiş olmayız. Almanya ve Fransa ise başka formüller arıyorlar. Bu noktada şunu söylemek mümkündür; demek ki, bize bahşedilen ve atfedilen AB vizyonu bir yönüyle İngiliz vizyonudur. Amacı, Türkiye’yi Batı’da demirli tutmaktır. İngiliz Başbakanı Cameron’un Avrupa’da yalnız kalma pahasına bize bir defa daha AB vizyonu sunması bu misyonu unutmadıklarının işaretidir. Tamamen İngiliz damarını ve refleksini göstermektedir. Israrla Türkiye’yi AB’de görmek istediklerini söylemektedir. Nedeni, İngilizler düzen yıkan ve düzen kuran bir iradedir ve hala o iradeyi temsil etmektedirler. Bugünkü bizi AB’de tutma gayretkeşlikleri, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Hilafet’i yıkarak yeni bir düzen kurma noktasında Fransa ve İtalya’yı bypass ederek amaçlarına ulaşmanın aktüel bir izdüşümüEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Dünya Bülteni

70


Bülent Uğur KOCA

R

eferandum sonuçları açıklandı.

kamplaştırıp birbirine düşman etmenin sebebi dünyaya Demokrasi mesajı vermekmiş. Pes Doğrusu! Sizin bu oyununuz yüzünden birçok insan birbirinin dinini sorguladı, Ramazan’ımız, bayramımız ifsat oldu, kardeşler birbiriyle kavga etti. Sizin Demokrasi oyununuz tutsun diye ibadetlerimizin içine bile “oy verme” adında Demokratik bid’atler doldu.

Başbakan ‘Evet’ diyene de ‘Hayır’ diyene de teşekkür etti.

Meğer aylardır süren kamplaşmalar, zıtlaşmalar, özel hayatlara müdahaleler, villa tartışmaları, havuz problemleri, yaşanan kavgalar hepsi yalanmış. Hepsi bu Demokrasi meddahlarının sergilediği orta oyununun bir parçasıymış.

Ve Başbakan devam ediyor:

“Madem ‘Evet’ diyene de ‘Hayır’ diyene de teşekkür edecektiniz ta işin başından sandığa gidilse yeterli değil miydi? Madem darbe severlere de teşekkür edecektiniz, madem onlar da teşekküre layıktılar, o halde neden milleti birbirine düşman ettiniz? Neden milletin parasıyla milyarlar tutan organizeler düzenleyip, kampanyalara imza attınız?” diye sormayacak mı halkımız.

“İleri Demokrasi ve hukukun üstünlüğü mücadelemizde tarihî bir eşiği milletçe aşmış bulunuyoruz. Ne mutlu bizlere ki Demokrasinin, hukukun, adaletin çıtasını el birliğiyle yükseltmiş bulunuyoruz.” Başbakan sandık başına gitmenin gerçek gayesini de açıkça ortaya koyuyor ve şöyle diyor:

Demokrasi oyununun başrolünde yer alan Erdoğan, bakın referandumdan sonra neler söylüyor:

“Cumhuriyetimizi tam Demokrasiyle taçlandırmak için sandıkların başına gittik.”

“Sergilenen Demokratik olgunluk tüm dünyaya Demokratik bir mesaj vermiştir.” Halkı

Ey basiretli hocalar! Ey çok okuyan, Kur’an’a çağıran entel abiler!

71

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Ve Demokrasi Kazandı… bu iradeyi yönetime yansıtmakla anlam kazanır.” diyor Başbakan. Müslümanlık da Allah’ın iradesini kabullenmekle ve bu iradeyi yönetime yansıtmakla anlam kazanırdı. Ama yaşadığımız zillet ve mağlubiyet duygusu, Allah’ın iradesine olan teslimiyeti ve güveni hocalarımıza bile unutturdu sanırım.

Dernek, Vakıf, kurarak milleti etrafında toplayan Hareket önderleri! Ey zalim Emevi saltanatına karşı azameti ve başkaldırıyı bayraklaştıran devrimciler! Bir çok Emevi’nin bile razı olmayacağı, kâfir Demokrasilere meze olma zilletine, nasıl katlanacaksınız?

Bakın halk oylamasında irade beyan eden hocalarımız -hani şu ibadet bilinciyle sandığa giden cinsten olanlar, sandığa gitmeyi umre sevabı gibi görenler, tekasür için mezardan ölüleri kaldıranlar-, kampanyada canhıraş çalışan STK’lar, TV’lerde tevhidî Müslümanların çağrılarını görmezden gelen entelektüel kanaat önderleri ne için oy vermişler bu Demokrasi oyununda? Oyunun başrol oyuncusu Başbakan açıklıyor: “Halk oylamasında iradesini ortaya koyan vatandaşlarımız öncelikle Türk Demokrasisine olan güvenlerini ortaya koymuşlar. Demokrasimize güç vermişlerdir.” Demokrasiye verdikleri güçten dolayı teşekkürü hak etmiş olmalılar diye geliyor insanın aklına fakat bu Müslümanların maslahatlarını tayin eden(!) efendiler -zaten çantada keklik olarak görülüyor olmalılar ki - onlara teşekküre bile gerek duyulmuyor.

Taçlandırdığınız bu Demokrasinin hesabını Allah’a nasıl vereceksiniz? “Al takke ver külah” mantığıyla milleti sürüklediğiniz bataklığın vebalini nasıl yüklendiniz?

Her biriniz birer Demokrasi havarisi olup Demokrasi liderlerince taltif edilip saygıdeğer addedildiniz, gözünüz aydın! Bakın baş aktör Başbakan ne diyor:

Üç beş gençten oluşan Genç Siviller bile ‘teşekkür’e layık görülürken, bu oyunda figüran da olsa dualarla, tekbirlerle sandık çığırtkanlığı yapan, Rum ordusuna asker toplayan bu güruh “Demokrasiye verdikleri güçten dolayı” teşekkür’e dahi layık görülmediler. Zaten onlar şimdilerde “Balık bilmezse Halik bilir” diyerek avunuyorlardır. Evet, ne büyük cürüm işlediğinizi Halik biliyor, bizlerde yevmu’dDin’de şahit olacağız.

“…halk oylamasında milletimizin iradesi tecelli etmiştir. Kampanya sürecinde de ifade ettim; Milletimizin iradesi hangi yönde olursa olsun saygındır, makbuldür, kıymetlidir. ‘Evet’ diyenlerin iradesi de ‘Hayır’ diyenlerin iradesi de, sandığa gitmeyenlerin tercihi de saygıdeğerdir. Hiç kimsenin bu iradeyi küçümseme, yok sayma hakkı yoktur, olamaz...” Meğerse bu kavga, bu keşmekeş, bu karalamalar, meydanlarda salyasümük birbirine saldırmalar, sonucunda ortaya çıkan tablo ‘saygıdeğermiş’ bu Demokrasi oyununda öyle mi ?

Başbakan konuşmasında toplumsal değişimin Kur’an’a sarılmakla olacağını iddia edip, ardından ibadet şuuruyla salına salına sandığa giden ve kendine tabi olan güruhu da laf cambazlığıyla ikna eden Demokratik devrim mücahidlerine de cevap veriyor.

“Demokrasi, halkın iradesini kabullenmekle,

Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

72


Ve Demokrasi Kazandı… Bu halk oylaması meğer O halde temel ilkeleriDemokratik cazibesinin değişimin Demokrasi ni yaşatmak için sandığa gözümüzü boyayan sahte içerisinde gerçekleşecegitmeyenler doğru yerde kazanımlarına şükredeceğimize, ğini göstermek içinmiş. durmuştur. Bu yaşanankendi ilkelerimizle, İslâmî Başbakan şöyle diyor: “... lar her biri birer politika kimliğimizle, hakkı ortaya kazanan Demokrasimiz oloyunudur. Çok suratlıkoyalım, hakkı gündemleştirelim. ların büyük bir beceriyle muştur. Değişimin DemokŞerrin ehvenine değil, hayrın rasi içinde gerçekleşebileceği oynadığı ilkeleri olmayan görülmüştür. Demokrasiye bir oyun. Sahnenin kaahsenine talip olalım. olan inanç, güven bir kez panmasının ardından kidaha ortaya çıkmıştır. Demokrasinin gücü milli min kazandığı birinci ağızdan açıklanmıştır. iradenin gücü bugün kat be kat artmıştır. Bugün Kazanan batıl olmuştur. Kazanan Demokrasi ‘evet’ diyenler de kazanmıştır, ‘hayır’ diyenler de olmuştur. kazanmıştır...” Ve Demokrasi kazanmıştır, yine Demokrasi Sayın Başbakan! Demek ki “evet” de çıkkazanmıştır. sa “hayır”da çıksa sonuç değişmeyecekti. O Karanlığın soğuk yüzü kaybetmiş ama halde “Evet” için çırpınan, Rum ordusuna yine karanlığın kandırıcı cazibeli yüzü kaasker toplayan, Demokrasi aktörleri gözünzanmıştır. O halde hiç olmazsa bundan de saygıdeğer olan hocalara şunu söylemek sonra kendimize gelelim, çağdaş karanlığın istiyorum: “Demokrasi gözünde saygıdeğer bir Demokratik cazibesinin gözümüzü boyayan konuma yükseldiniz ama Allah indinde ne konusahte kazanımlarına şükredeceğimize, kendi ma düştüğünüze ve Müslümanları hangi konuilkelerimizle, İslâmî kimliğimizle, hakkı ortama düşürdüğünüze dikkat ediniz. “Evet” demeya koyalım, hakkı gündemleştirelim. Şerrin yeni günahkâr ilan edip, mes’ul gördünüz hatta ehvenine değil, hayrın ahsenine talip olalım. “Ergenekoncu” addettiniz ama gelin görün ki Yani, karanlığa şükredeceğimize bir mum oyunun kurallarını koyanlar bile bu oyunda sizin yakalım... kadar taraf olmadıklarını gösterdiler. “Yorgan gitti kavga bitti” dediler ve oylamanın hemen ardından barışı verdiler, kanki oldular.”

73

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Cahit TOPRAK ‫ِين‬ َ ‫“ َو َما أَ ْرَس ْل َن‬Biz seni ancak َ ‫اك إِلاَّ َرْح َم ًة لِّل َْعالَم‬ âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (el-Enbiya 107) diyen Rabbimiz Allah Subhanehu ve Teâlâ, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i tüm âleme rahmet kaynağı olarak göstermiştir. Onun rahmeti, vahyi eğip bükmeden, herhangi bir zümrenin çıkarını gözetmeden, adaleti ayakta tutan bir rahmettir. ‫َو َعلَى‬ ْ ‫بِا ْلق‬ ْ ‫ِس ِط ُش َه َداء لِلّ ِه َول‬ ‫َير‬ ‫َغنِيًّا أَ ْو َفق ًا‬

İslâm’ın ceza hukukunda toplumun esasî kıymetlerini korumak için Allah Subhanehu ve Teâlâ bazı hükümler koymuştur. İnsanlar bu hükümleri kâle almadığı yahut çiğnediği zaman buna dair bir infaz metodu irad buyurmuştur. Bu hususta fuhşu, zinayı, livataِّ ‫ْربُوْا‬ yı haram kılan Allahu Teâlâ, ‫الزَنى إِنَّ ُه‬ َ ‫َو‬ َ ‫ال َتق‬ ِ ‫َان َف‬ ‫ال‬ ً ‫اح َش ًة َو َساء َسبِي‬ َ ‫“ ك‬Zinaya yaklaşmayın ge çekten o ‘çirkin bir hayâsızlık’ ve kötü bir yoldur.” (el-İsra 32) ayetini inzal buyurmuş ve َّ ‫الزنِي َفاجلِدوا ك‬ ِ ‫ُل َو‬ ‫اح ٍد ِّم ْن ُه َما ِم َئ َة َج ْل َد ٍة‬ ‫الزن َِي ُة َو َّا‬ ‫“ َّا‬Zina eden ُ ْ (bakire)kadınla zina eden (bekar) erkekten her birine yüzer değnek vurun...” (en-Nur 2) ayeti ile bu haram fiile karşılık uygulanacak metodu yani ceza-i müeyyideyi ortaya koymuştur. Malı muhafaza için hırsızlık fiilinin çirkinliğini ve bu fiili işleyen birine karşı uygulanacak metodu ortaya koymuş َ ‫ارَق ُة َفاق‬ ve hakkında, ‫ِما‬ ِ ‫الس‬ َّ ‫ِق َو‬ َّ ‫َو‬ ُ ‫السار‬ َ ‫ْط ُعوْا أَ ْيد َِي ُه َما َج َزاء ب‬ ‫ِيم‬ ً ‫َس َبا َنكَا‬ ٌ ‫ِّن اللّ ِه َواللّ ُه َعز‬ َ ‫ال م‬ َ ‫“ ك‬Hırsız erkek ve ٌ ‫ِيز َحك‬ hırsız kadının, (çalıp) kazandıklarına bir karşılık, Allah’tan, ‘tekrarı önleyen kesin bir ceza’ olmak üzere ellerini kesin. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” (el-Maide 38) ayetini inzal buyurmuştur. Hakeza diğer İslâmî Hukuka ait hükümler ve o hükümlerin infaz metodu

‫ِين‬ َ ‫آمنُوْا كُونُوْا قَوَّام‬ َ ‫ُّها الَّذ‬ َ ‫َيا أَي‬ َ ‫ِين‬ َ ‫ْوالِ َد ْي ِن َوا‬ ‫ُن‬ ْ ‫ِين إِن َيك‬ َ ‫ْرب‬ َ ‫ألق‬ َ ‫ُم أَ ِو ال‬ ْ ‫أَن ُف ِسك‬

“Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. İsterse kendinizin veya ana ve babanızın ve yakın hısımlarınızın aleyhinde ol­ sun, (isterse onlar) zengin veya fakir bulunsun…” (en-Nisa 135) Adalet ise ancak; gerek mükâfatta gerek cezada ilahi vahyin gözetiminde ve fikirlerinin tatbikinde taviz vermeden infaz edilmesiyle gerçekleşir. Yani suçlu olanların cezalandırılmaları ne kadar rahmetse, bir yetimin başımı okşamak da o kadar rahmettir. Çünkü Devlet’in üzerine kurulduğu esas, fikirlerin infaz mercii olmasıdır. Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

74


İslamî Ceza Hukuku Rahmetin Kendisidir lından itibaren ceza infaz kurumuna hüküm giyerek giren tutuklu sayısı yavaş bir seyirle artarken bu seyir 2007 yılına gelindiğinde ise son 10 yılın en yüksek rakamına ulaşmaktadır. Topluma verilen Kapitalist eğitim de bu suçları önlemeye yetmemekte ve tam tersi, suç oranını yükseltmektedir. Bunu 2007 yılı rakamlarına göre cezaevine giren ve çıkanların eğitim durumları hakkındaki yayınlanan istatistikleri incelediğimizde görürüz. Ceza infaz kurumlarından çıkan hükümlülerin okuma yazma bilenlerin oranı %1,8 iken giren hükümlülerde ise %2,4 oranında olduğu görülür. Yani yeni cezaevine girenlerin okuma oranı daha yüksek. Hakeza çocuk yaşta suç işleyerek dört duvar arasına hapsedilen gençlerde de bir artış gözlemleniyor. 2006 yılında henüz 15-17 yaşında iken cezaevine giren çocukların sayısı 460 iken bu sayı %80 oranında artarak 779’a ulaşıyor. Ceza evlerindeki yatak sayısı ise 2006 yılında 72 bin iken 2007 yılında 93 bin oluyor. Bu da gösteriyor ki; yöneticiler suç oranlarını düşürmeye güç yetiremeyince çareyi yatak sayısını çoğaltmakta buluyor.

yukarıda ifade ettiğimiz nesli ve malı korumaya dair olduğu gibi aklı, insan canını, izzetini korumaya dönük hükümleri de ihtiva etmektedir. İslâm, bu cezaların uygulanması noktasında bir gevşekliğe müsamaha göstermemiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem; “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” (BuhariEdep) buyurarak İslâmî hükümlerin tatbikatında müsamahayı yasaklamıştır. Kurayş Kabilesi İslâm’a girip de aralarından şerefli bir kadını, yü­ce Allah’ın koymuş olduğu cezayı -sırf şerefli diye- uygulatmamak için affetmek iste­dikleri zaman, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem onlara, “Sizden önceki milletleri, aralarında şe­refli, ileri gelen birisi hırsızlık ettiği zaman yakasını bırakmış olmaları, zayıf ve sade birisi çaldığı zaman da cezayı uygulamış olmaları yok etmiştir. Yüce Allah’a yemin ederim ki, eğer kızım Fatıma hırsızlık yapmış olsaydı onun da elini keserdim.” (Buhari- Fezaili Ashab) buyurarak adaleti ayakta tutuyordu. Günümüze gelindiğinde ise yukarıda bahsini ettiğimiz İslâmî Hukuk’un tatbik edilmemesinin neticesinde, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de her alandaki suç oranları dehşet verici bir rakama ulaşmış durumdadır. Bundan dolayı halkın can ve mal güvenliği yok denecek kadar azalmış, ırz ve namus kavramları kirletilmiş, onur mefhumu ve insanî saygınlık hiçe sayılacak noktaya gelmiştir. Bundan dolayı 1998 yılında Türkiye bütçesinden 40 milyon TL ceza infaz kurumlarının ihtiyaçları için ayrılırken, bu tutar 2007 yılına gelindiğinde ise 921 milyon TL olmaktadır. Yani 20 kat artmıştır. Bu artışın ekonomi dilindeki anlamı şu; “benim ceza infaz kurumlarına kat kat ihtiyacım var, çünkü suçlu çok ve benim istihdam etmeye ihtiyacım var.” Suç oranlarına göz attığımızda ise, bu yargımızın doğruluğunu ispatlar nitelikte olduğunu rahatlıkla müşahede ederiz. 1998 yı-

Böyle bir toplumsal vakıa karşısında, meseleyi esastan ele alan ve bunun köklü çözümünü sunan İslâm, kapsamlı fikirleri ve bu fikirlere dair dakik tatbikatıyla meselenin esasî amillerini keşfeder ve bunu çözüme kavuşturur. Bunu yaparken de meselenin insanî etkilenme, alakaların zedelenmesi zaviyesinden ele alır. Rabbimiz buyuruyor ki: ِ ‫يع ا ْل َف‬ ‫َاب‬ َ ‫اح َش ُة فِي الَّذ‬ َ ‫ِين يُ ِحب‬ َ ‫إِ َّن الَّذ‬ ٌ ‫َه ْم َعذ‬ َ ‫ُّون أَن َت ِش‬ ُ ‫آمنُوا ل‬ َ ‫ِين‬ ُّ ‫ِيم فِي‬ ‫الد ْن َيا َو آْال ِخ َرِة‬ ٌ ‫أَل‬ “Kötü sözlerin iman edenlerin arasında yayılıp duyulmasını arzu edenler, işte onlar için dünyada da Ahiret’te de pek acıklı bir azap vardır…” (en-Nur 19) En önemlisi de, hükümleri tatbik ederken toplum önünde alenen işlenen bir fiili yine toplum önünde ve alenen cezasını tat-

75

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


İslamî Ceza Hukuku Rahmetin Kendisidir virdiğin gibi, beni de geri çevireceksin. Allah’a yemin olsun ki ben hamileyim.” Efendimiz, “Öyleyse hayır. Git, çocuğunu doğurunca gel.” Kadın gitti, çocuğunu doğurunca bir beze sarılı olarak, elinde çocuğu ile geldi ve “İşte çocuk, onu doğurdum.” dedi. Allah Rasulü, “Git, sütten kesilinceye kadar emzir sonra gel.” dedi. Kadın gitti, çocuk sütten kesilince çocukla birlikte geldi. Çocuğun elinde bir ekmek parçası vardı. “Ey Allah Rasulü! İşte çocuk, sütten kestim, yemek de yedi.” dedi. Rasulullah çocuğu aldı Müslümanlardan birisine verdi. Sonra kadın için bir çukur kazılmasını emretti. Göğsüne kadar derinlikte bir çukur kazıldı. Sonra halka taşlamalarını emretti, herkes taşladı.” Bu vakıada da görüldüğü üzere Mü’min bir ferdin İslâmî cezalara olan bakışı bu cezaların her birinin kişinin üzerinden günahları temizlediği, Rabbinin huzuruna işlediği o cürümün günahından kurtulmuş bir şekilde çıkmış olmasıdır. Çünkü bu onlar için; ‫ِين‬ َ ‫“ َو َما أَ ْرَس ْل َن‬Biz seni ancak َ ‫اك إِلاَّ َرْح َم ًة لِّل َْعالَم‬ âlemlere rahmet olsun diye gönderdik.” (elEnbiya 107) ayetinde belirtildiği üzere bir rahmettir ve dahi bir mahz-ı adalettir… ‫َو َعلَى‬ َ ‫آمنُوْا كُونُوْا قَوَّام‬ َ ‫ُّها الَّذ‬ َ ‫َيا أَي‬ َ ‫ِين‬ ْ ‫ِين بِا ْلق‬ ْ ‫ِس ِط ُش َه َداء لِلّ ِه َول‬ َ ‫ْوالِ َد ْي ِن َوا‬ ‫ِما‬ ‫ُن َغنِيًّا أَ ْو َفق ًا‬ ْ ‫ِين إِن َيك‬ َ ‫ْرب‬ َ ‫ألق‬ َ ‫َير َفاللّ ُه أَ ْولَى ِبه‬ َ ‫ُم أَ ِو ال‬ ْ ‫أَن ُف ِسك‬ ‫ِما‬ َ ‫َف‬ ُ ‫ْووْا أَ ْو تُ ْعر‬ َ ‫ِضوْا َفإِ َّن اللّ َه ك‬ ُ ‫ال َتتَّب‬ َ ‫َان ب‬ ُ ‫ِعوْا ال َْه َوى أَن َت ْع ِدلُوْا َ ِإو�ن َتل‬ ‫ِير‬ ‫ُون َخب ًا‬ َ ‫َت ْع َمل‬

bik eder. Rabbimiz bu mana ekseninde şöyle buyurur: ‫ِين‬ َ ‫ِّن ال ُْم ْؤ ِمن‬ َ ‫َاب ُه َما َطا ِئ َف ٌة م‬ َ ‫َول َْي ْش َه ْد َعذ‬ “Mü’minlerden bir topluluk da bunların azabına (bu cezalarına) şahitlik etsin.” (enNur 2)

Bu cezaların toplum bireyleri üzerindeki derin etkisine gelince; hırsızlık yapmaya azmedecek olan bir genç, elinin bileklerinden kesilmesi vakıasıyla karşı karşıya geleceğini bildiği için bu çirkin fiilden kendisini muhafaza edecektir. Birini kasten öldürmeye azmeden bir genç, bir cana karşılık kendi canından da olacağını bildiği ve hissettiği zaman bundan kendisini alıkoyacaktır. Çünkü Rabbimiz buyuruyor ki: َّ ‫ال َت ْقتُلُوْا النَّ ْف‬ َّ ‫ُوما َف َق ْد‬ َ ‫ِالح ِّق َو َمن ُقت‬ َ ‫َو‬ َ ‫س التِي َحرََّم اللّ ُه إِال ب‬ َ ً ‫ِل َم ْظل‬ ِّ َّ َ ‫ِولِيِّ ِه ُسل‬ ‫ور‬ ‫ص ًا‬ َ ‫ْطا ًنا َف‬ َ ‫ال يُ ْسرِف في ا ْل َق ْت ِل إِن ُه ك‬ ُ ‫َان َم ْن‬ َ ‫َج َع ْل َنا ل‬ “Kim haksız yere öldürülürse biz onun velisine bir yetki vermişizdir. O da öldürmede ölçüyü taşırmasın. Çünkü o cidden yardıma mazhar edilmiştir.” (el-İsra 33) Hakeza karışık bir toplumsal yapımız olmasına rağmen insanımız, İslâm Akidesi’ne iman etmektedir. Bu imanının gereği olarak Rabbinden kendisine indirilen hükümleri yerine getirerek yaratıcısını memnun etmekle mükelleftir. Ancak mükellef olduğu amellerle alakalı zaman zaman zaaflar yaşayabilir, gevşeklik gösterebilir ve gaflete düşebilir. Böyle bir durumda iken Mu’min kul, günah çukurunda debelenip durur. İşte İslâmî hükümlerin kul üzerinde tatbikiyle kul bu ağır g��nahlardan ve Allah’ın huzuruna günahkâr olarak çıkmaktan kurtulur. Abdullah b. Büreyde, babasından şu hadisi rivayet etmektedir:

“Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutanlar ve Allah için şahitlik edenler olun. İsterse kendinizin veya ana ve babanızın ve yakın hısımlarınızın aleyhinde olsun, (isterse onlar) zengin veya fakir bulunsun. Çünkü Allah ikisine de (sizden daha) yakındır. Artık siz dönerek hevanıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker veya yüz çevirirseniz, şüphe yok ki Allah her ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” (en-Nisa 135)

Rabbim hepimizi, adaleti ayakta tutacak olan İslâmî bir devletle buluştursun, inşaAllah…

“Bir kadın gelerek şöyle dedi: “Ey Allah Rasulü! Ben zina ettim, beni temizle.” Allah Rasulü onu geri çevirdi. Ertesi gün kadın tekrar gelerek, “ey Allah Rasulü! Görüyorum ki Maiz’i geri çeEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

76


BAKARA SURESİ 277-281. AYETLER Esad MANSUR ِ‫َّح َم ِن الر‬ ‫َّحي ِم‬ ْ‫ِس ِم اللّ ِه الر‬ ْ‫ب‬ َّ ‫ال َة َوآ َت ُوْا‬ ِ ‫ِح‬ ‫الزكَا َة‬ َ ‫الص‬ َّ ‫َاموْا‬ َّ ‫آمنُوْا َو َع ِملُوْا‬ َ ‫إِ َّن الَّذ‬ َ ‫الصال‬ ُ ‫ات َوأَق‬ َ ‫ِين‬ ‫ون‬ َ ‫ِم َو‬ َ ‫ِم َو‬ ٌ ‫ال َخ ْو‬ َ ُ‫ال ُه ْم َي ْح َزن‬ ُ‫ل‬ ْ ‫ف َعل َْيه‬ ْ ‫َه ْم أَ ْج ُرُه ْم ِعن َد َربِّه‬

tur, akıbetleri cennettir, cehenneme gitmezler. Ne mutlu onlara! Öte yandan salih ameli yapmayanlar (birçok ayetlerde belirtildiği gibi) azapla tehdit edilmektedir. Allah Namazı kılmayan, zekâtı vermeyen, cihattan kaçan, Allah uğrunda harcamayan ve Allah’ın diğer emirlerini yerine getirmeyen veya salih amelin tersi olarak münkerleri işleyenleri azapla korkutup vaatte bulunuyor. Bunlar için korku vardır, bunlar üzüleceklerdir ve Allah indinde sevapları yoktur.

“İman edip salih amel yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.” (Bakara 277)

İslam hem imanı gerektiriyor hem de salih ameli gerektiriyor. Yalnız başına iman kâfi gelmez. Bununla beraber imanın gereği salih amel yapmaktır.

Bu nedenle, Müslüman imanını koruyarak salih amel yapmaya bütün gücüyle çalışmalıdır. Aynı anda kötü amelden vazgeçip uzak durmalıdır. Sadece imanın yeterli olduğu vehmine kapılmaması gerekir. Daha doğrusu salih amel yapmak Allah’ın emirlerini yerine getirmede ve nehiylerinden vazgeçmek imanın meyvesidir. Hatta imanın var olduğuna birer delalettir. Zira mümini namazla, oruçla, zekâtla, cihatla, İslam daveti yüklenmekle tanırız. Kur’an-ı Kerim’de imandan söz edilen ayetlerde salih amelden de söz

Salih amel ise; Allahu Teâlâ’nın emridir. Allah’ın emrettiği her husus salih ameldir. Namazı eda etmek, zekât vermek Salih amellerdendir. Bu ayette “salih amel yapan” ifadesi ile beraber namaz ve zekâtı zikretmek; salih amellerin birer misalleri ve önemli olduklarını beyan etmek içindir. Zira salih ameller çoktur, Allahu Teâlâ’nın her emridir. İman edip salih amel yapanların Allah indinde sevapları vardır. Onlar için korku yok-

77

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Bakara Suresi 277-281. Ayetler ra takvaya veya kendisinden korkmalarını istedi. Ondan sonra faizi terk etmelerini emretti. Yine de imanlarını tahrik ederek şöyle dedi: Eğer gerçekten mümin iseniz faizi terk edin hemde faizden ne varsa az olsa da ondan vazgeçin dedi. Ali-İmran suresinde 130. Ayette; “faizi kat kat yemeyin” buyurmuştur. Ama bu ayette faizden ne varsa onu bırakın buyurmuştur. Bu nesih eden ayet olur. “Kat kat faizi yemeyin” emrini içeren ayet mensuhtur. Nitekim faizden ne kalmışsa ve ne varsa onu terk edin emrini içeren ayet ise Kur’an’da nazil olan son ayet idi. (Buhari)

edildiği dikkatimizi çekmektedir. Bunun anlamı; İslam, hem iman hem ameldir. Bazıları Allah’ın emirlerini yerine getirmeyip “önemli olan kalbin temizliği” derler. Bunlar, heva ve heveslerine göre konuşuyorlar. Allah’ın kitabına bakarlarsa salih amelin işlenmesinin ne kadar önemli olduğunu idrak ederler. ‫ِن الرَِّبا إِن كُنتُم‬ َ ‫ِي م‬ َ ‫ُّها الَّذ‬ ُ ‫آمنُوْا اتَّ ُقوْا اللّ َه َوذ‬ َ ‫َيا أَي‬ َ ‫ِين‬ َ ‫َروْا َما َبق‬ ‫ِين‬ ْ‫م‬ َ ‫ُّؤ ِمن‬ “Ey iman edenler, Eğer gerçekten mümin iseniz, Allah’tan korkun ve faizden geri kalanı bırakın.” (Bakara 278) َّ ‫ُم‬ َ ‫ِح ْر ٍب م‬ َ ‫َفإِن ل ْم َت ْف َعلُوْا َف ْأ َذنُوْا ب‬ ْ ‫ِّن اللّ ِه َو َرُسولِ ِه َ ِإو�ن تُ ْبتُ ْم َفلَك‬ ‫ون‬ َ ‫ون َو‬ َ ‫ُم‬ َ ‫َم‬ َ ‫ِم‬ ُ ‫ُر ُؤ‬ ُ ‫ال تُ ْظل‬ ُ ‫ال َت ْظل‬ ْ ‫وس أَ ْم َوالِك‬

Nesh eden (nasih) ayetin manası ise; daha önce nazil olan ayetin hükmünü kaldırandır.

“Eğer böyle yapmazsanız (faizi tamamen bırakmasanız), bunun Allah’a ve Elçisi’ne karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin... Şayet tevbe ederseniz, anaparanız sizindir. (Böylece) zulmetmemiş ve de zulme uğramamış olursunuz.” (Bakara 279)

Mensuh olan ayetin manası ise; sonra inen ayet tarafından hükmü kaldırılmış olan ayettir. İman ve takvayı tahrik etme işi yaramayınca ağır tehdit geliyor: Allahu Teâlâ Bakara’nın 279. ayette hiç iman ve takvadan söz etmeden şöyle diyor: Eğer faizden ve faizin en azını terk etmeseniz size karşı Allah ve resulü tarafından size karşı bir savaşı bekleyin. Bunun manası; Allah size bunun cezasının hükmünü indirecek ve onun resulü bir yönetici olarak bu cezayı faizi yiyenleri terk etmeyen kimselere uygulayacaktır. İbni Abbas, el-hasan, İbni Sirin ve Katede gibi birçok âlim; faizi yiyen kimseler Müslümanların İmamı (Halifesi) tarafından tövbe ettirilir, tövbe etmeseler kelleleri vurulur, dediler.

Bakara suresinin 278. ayette Allahu Teâlâ müminlere sesleniyor; önce kendisinden korkmalarını emrediyor, ondan sonra onları bir kötülükten nehye diyor. Çünkü insan Allah’tan korkmazsa dinlemez. Bu nedenle, insanlarda Allahın korkusunun her şeyden önce yerleştirmek gerekir. Eğer Allah’ın korkusu olan takva bir insanda yerleşmese veya bulunmasa onu kötülükten caydırmak için başka korku gerekir; o ise, devletin korkusudur. Devletin cezasından korkmasıdır. Bundan dolayı kötülükleri kaldırmak için İslam devletinin var olması gerekir. Çünkü herkes mümin olmayacağı gibi ve her Müslüman da takvalı olmayacaktır. Bu sebeple Allahu Teâlâ, kendisinin yarattığı kullarının ahvalini ve içlerini bilmektedir. İşte, müminleri faiz (riba)dan nehyederken onlara güzel dille çağırdı; ‘Ey iman edenler!’ dedi, imanlarını tahrik ederek kendilerinin mümin olduklarını da hatırlatarak onlara seslendi. Bundan sonEkim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Buna göre; faizi yiyenler faizden vazgeçmek için tövbe ettirilir, tövbe etmezseler kelleleri vurulur. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Eğer tövbe ederseniz yalnız anaparanızı alın, ne zalim olursunuz ne faizi yiyeceksiniz, ne de yedireceksiniz tamamen bundan vazgeçeceksiniz.” İnsan faizi yemekten veya yedirmekten vazgeçip tövbe edince yediği faizi kendisine yedirene iade eder. Sadece

78


Bakara Suresi 277-281. Ayetler anaparasını alır. Allah’tan mağfiret dileyerek ona tövbesini ilan eder. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Veda Hutbesinde ölmeden önce Müslümanlara verdiği son hutbede şöyle seslendi: “Cahiliyede yenen her tur riba (faiz) tamamen kaldırılmıştır. Sadece anaparanızı alın, ne zalim olursunuz ne de mazlum olursunuz. İlk kaldırdığım faiz Abbas’ın faizidir.” (Müslim)

manalar kazandırdı ise zarurete de şer’i mana kazandırdı. Faiz buna hiç intibak etmez, uymaz. Zira böyle bir durum yoktur. Faiz, borçlanmakla ilgilidir. Normal olarak, insan hayatını sürdürmek için az haram yemek için borçlanmaz. Çölde veya karla kaplanmış yerde şaşırırsa ve hiç helal yemek bulamasa haram yemek bulduğu an ondan az bir miktar yiyebilir. Ormanda olursa helal yemek bulabilir, denizde de bulabilir. Şehirlerde ve köylerde yaşayan insanlar helal yemek bulabilirler. O zaman, zaruret hükmü uygulanmaz. Ev almak, araba almak, dükkân açmak ve buna benzer konularda hiç zaruret yoktur. İnsan ev sahibi olmazsa ölmez kirada oturabilir, araba almasına hiç lüzum yoktur, dükkân açmazsa ölmez, herhangi bir iş arayıp bulabilir. Buna göre, zaruret dil manasında alınmaz. Şer’i manası olan zaruret alınır. Allahu Teâlâ, zarurete şer’i mana verdi. Bazılar maslahat veya menfaat için faizi yemek caizdir, derler. Bu hiç doğru değildir. Menfaat veya maslahat şeriatın helal kıldığı şeydir! Haramda ise, hiç maslahat veya menfaat yoktur. Yoksa neden haram kılınıyor şeriat’ça? Baştan helal kılına bilirdi. Şeriat yasaklıyor, sonra biri gelip maslahat için helaldir diyor, bu doğru değildir. Bu tip insanlar Allah ve Rasulünden daha mı bilgilidir? Nitekim Allah ve Rasulünün haram kıldıklarını haram kılmayanlarla savaşın Allah’ın emri gelmiştir (Tövbe 29 ayetine bakınız.)

Bu ayet nazil oluncaya kadar faizi yemek ve yedirmek haram değildi, sadece onu kat kat yemek haram idi. Bu ayet nazil olunca ve Rasullullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu hadisi söyledikten sonra az da olsa faizi yemek veya yedirmek hiçbir kimseye caiz değildir, büyük haramdır. İslam devletinde bunun cezası ölümdür. Böylece, ağır cezayla takvalı olmayan insanlar işledikleri bu büyük günahtan caydırılır. Rasullullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem faizi en büyük çirkin haramlardan biri olarak saymıştır. (Buhari, Müslim ve Nesai) Faizin en küçüğü veya en azı annesiyle zina yapmış kadar göstermiştir. (İbn-i,elmustedret,ibni Hanbel)

Nitekim faizi yiyen, yediren, vekilleri, şahitleri ve kâtipleri Allah tarafından lanetlenmişlerdir. (Müslim, Abu Davud, Tirmizi) Zira bir şeyin aynısı, varlığı için haram kılınmışsa bununla her tür muamele ve işlemde haram olur. İçki yasaklanınca onunla her tür muamele haram kılınmıştır. İçilmesi, satılması, yapılması, taşınması v.s hepsi haram kılınmıştır. Faizin kendisi haram kılındığı için onunla her tür işlem de haram olur.

Ayrıca, şeriat bir şeyi haram kıldığında zararlı olduğu için haram kılmaz, yine de bir şeyi helal kılınca maslahat veya menfaat için helal kılmaz. Daha önce Bakara suresinde 219. ayetinde bu hususu açıklamıştık. Bu ayette; “içki ve kumarda menfaat vardır” diye açıklanmıştır. Bunun manası; Allah fayda ve zararı için helal ve haram kılmaz. İnsanlar her tür şeyden faydalanabilirler. Aksi takdirde kapitalizm gibi olur, o zaman helal ve haramla ilgili ayetlerin inmesine ve

Bu asırda bazıları faizi zaruretten dolayı mubah kılarlar. Bunlar yanılmaktadırlar. Çünkü zaruret özel bir hükümdür. İnsan ölmek üzereyken hiç helal yemek bulamazsa hayatını sürdürmek için haram şeyden yer. Şeriat, zarurete şer’i mana kazandırdı. Zekâta, namaza, oruca ve cihada nasıl şer’i

79

KÖKLÜDEĞİŞİM - Ekim 2010


Bakara Suresi 277-281. Ayetler Hadis-i Şerif’in söylenmesine hiç gerek yoktur. Tamamen kapitalizm gibi olup şöyle kural ortaya atılırdı: Ey insanlar her faydalı veya her maslahatlı şey size serbesttir, helaldir her zararlı veya ondan menfaat sağlamadığınız şey yasaktır. Müşrik Araplar faiz yasaklanınca faiz alış veriş gibidir niye haram kılınıyor dediler? Allahu Teâlâ faydalı veya zararlı olduğu yönünde hiç cevap vermedi. O’nun cevabı; sebep göstermeden Allah faizi haram kıldı ve alış verişi helal kıldı.

280. ayette; borçlu kimse zor durumda olursa onun borcuna faiz eklenmez, kolaylığa bırakılır, borcu ödeme imkânına sahip oluncaya kadar ona mühlet verilir hükmü açıklanmaktadır. Hiç borcunu ödeyemez hale gelirse, pek sıkıntılı olursa ona helal etmek daha hayırlı olup sadakadan sayılır. Allahu Teâlâ; bilirseniz, bunun manasını düşünürseniz, o borcu zor duruma düşen borçlu kimseye helal ederseniz alacağınız para sizin için sadaka sayılır. Bunun sevabı sadakanın sevabıdır. Bu da, Müslüman için para almaktan daha hayırlıdır. Allah indinde sevabı artar, ebedi ve kesilmeyen nimetlere sahip olan cennete girmek üzere kendisi için bu sadaka bir adım sayılır. Allah bütün bu ahkâmı açıkladıktan sonra müminlere kıyamet günü hesap gününü hatırlatıp bunlardan sakındırıyor.

Dar-ul Harb’te caizdir diyenler, Ebu Hanife’nin açıkladığı gibi; o ancak gerçek savaşta ise savaşçı kimsenin malı faiz olduğu için değil ganimet olduğu için alınır. Orada, faiz söz konusu değildir. O fiilen bir savaşçı olduğu için onun malı bir ganimet olarak saymıştır. Bu harbi (savaşçı) anlaşma olursa artık fiilen harbi olmaktan çıkmış olur, onun malı ganimet sayılmaz onu öldürmekte caiz değildir. Onu öldüren kimse Müslüman olsa bile cezalandırılır. Bu asırda Dar-ul İslam bulunmadığı için faiz helal demek tamamen yanlıştır. Misal olarak; Avrupa’da yaşayan Müslümanlar Avrupalılarla bir harp halinde değiller, hepsi Avrupa’da emniyet içerisinde yaşamayı kabul etiler. Onlara savaşı ilan etmediler, hiçbir Avrupalıyı öldüremezler. Bu nedenle, onların malları ganimet sayılmaz, onlardan faiz yemezler ve onlara yedirmezler. Şu var ki, İmam Ebu Yusuf İmam Ebu Hanife’nin görüşünü kabul etmedi. Her zaman ve her mekânda faiz haramdır dedi. Şafii, Melik ve İbn-i Hanbel gibi diğer imamlar da her zaman ve her mekânda haram dediler.

ُّ ‫ُم تُوَّفى ك‬ ‫َس َب ْت‬ ٍ ‫ُل َن ْف‬ َ ‫َواتَّ ُقوْا َي ْو ًما تُ ْرَج ُع‬ َ ‫س مَّا ك‬ َ َّ ‫ون فِي ِه إِلَى اللّ ِه ث‬ ‫ون‬ َ ‫َوُه ْم‬ َ ‫َم‬ ُ ‫ال يُ ْظل‬ “Allah’a döndürüleceğiniz ve zulme uğratılmadan herkese kazandığı şeyin ödeneceği günden korunun.” (Bakara 281) 281. ayette, ‘Allah’a döneceğiniz gününden ve o günde her insanın işlediği şey için hesaba çekileceğinden sakının’ buyuruyor. O gün, hiçbir insana zülüm edilmez, haksızlığa uğramaz; ne işlemişse, hesabı verecektir, faizi yerse cehenneme atılacaktır tevbe etmişse ona sevap verilir, alacağı mal veya parayı borcunu ödeyemeyen kimseye tasadduk ederse bunun sevabını alacaktır. Cennete doğru yolu açılır.

َّ ‫ُم إِن‬ َ ‫َ ِإو�ن ك‬ َ ‫َان ذُو ُع ْس َرٍة َف َن ِظ َرٌة إِلَى َم ْي َس َرٍة َوأَن َت‬ ْ ‫ص َّد ُقوْا َخ ْي ٌر لك‬ ‫ون‬ َ ‫َم‬ ُ ‫كُنتُ ْم َت ْعل‬ “Eğer (borçlu) darda ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin. Sadaka olarak bağışlamanız, bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara 280) Ekim 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

80



KöklüDeğişim 73.Sayı