Issuu on Google+


‫بسم اهلل الرحمن الرحيم‬

KÖKLÜDEĞİŞİM

Aralık Ayı Takdim

İslâmi Fikirlere Dayalı Aylık Siyâsi Dergi

Yeni bir yılın kapısındayız. Rabbimiz, önümüzdeki seneleri Kendisinin razı olacağı biçimde geçirebilmeyi bizlere nasip etsin. Rabbimiz bizleri, müstakbel senede İslamî hükümlerle insanlar üzerine hükmedecek olan İslâm Devlet ile izzetlendirsin inşaAllah… Bu vesileyle İslâmî Ümmet’in Hicrî sene-i devriyesini tebrik ederek bu ayki Takdimimize başlıyoruz.

Kuruluş: 2004 Zilhicce 1431 Aralık 2010

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Ahmet Sivren İdari İşler Müdürü Hakkı Eren Yayın Kurulu Başkanı AbdulHamid Yazıcı Haber Dairesi Müdürü Hüseyin Sivren Kapak&Grafik Tasarım KöklüDeğişim Yönetim Merkezi G.M.K. Bulvarı No: 31/12 Kızılay/ANKARA İletişim&Abonelik&Reklam Tel: (+90) 0 312 229 77 91 Faks: (+90) 0 312 229 77 92 www.kokludegisim.net bilgi@kokludegisim.net

Temsilcilikler

İstanbul Bülent Kurşun Tel: 0 536 638 67 68

Abonelik ve Hesap Numaları

Yurtiçi

Yurtdışı

6 Aylık

6 Aylık

24 TL

24 TL

Yıllık (12 Ay) Yıllık (12 Ay) 48 TL

48 EUO

PTT Posta Çeki:

Ziraat Bankası Euro Hesabı Başkent Şb. TR93000100 1683474757825001 TCZBTR2A

Ahmet Sivren Adına

1911803

Ziraat Bankası TL Hesabı Başkent Şb.

47475782-5002

Baskı 01.12.2010 Rulo Ofset ve Matbaacılık Adres: K.Karabekir Cd. No: 120/86 İskitler-Ankara 0 312 312 50 75

Yerel-Süreli ISSN: 1304 - 8274

Müslümanların büyük bir heyecan ile iktidara taşıdıkları bir zihniyetin tavizkâr tutumunu kapağımıza taşıdık bu ay. Belli makamlar uğruna, -kutsal bile olsa- kıymetlerinden taviz vermeyi başarı addeden “Kırmızı Halı’nın Tavizkâr Yolcuları”nı Hakkı Eren’in kaleminden okuyacaksınız. Gündemimizin bir diğer konusu ise Ergenekoncu çeteleşmeler, darbe-sever komplocu subaylar, fişlemeler ve andıçların ardından önce casusluk sonra fuhuş operasyonlarıyla gündeme gelen TSK’nın zedelenen güvenilirliğini de Ahmet Sivren değerlendiriyor… Yine askerlerin (erlerin), askerlikten ziyade hizmetçilik yaptığı hakikatinin tartışıldığı şu günlerde yazarımız Mahmud Oğuz, bu konunun bakılması gereken yönüne işaret etti “Mehmetçik Ne Zaman Asker Olacak?” diyerek. Müslümanların hayatını muallel, karmaşık bir hale sokmak isteyen Batılı zehirlerin en tehlikelisi belki de, İslam’da siyasetin olmadığı düşüncesidir. Yiğit Serdengeçti, Müslümanların siyasî merkezleri olması gereken camilerin ve Hac mekânı Kâbe’nin, bu mühim vazifelerini icradan neden soyutlandırıldığını sorguluyor, makalesinde. Zorunlu eğitimin süresinin uzatılmasının, eğitim sisteminin içine düştüğü açmazdan çıkışına vesile ol(a) mayacağının altının çizildiği makale ve Cumhuriyet’in gerçek sahipleri ve kimi Müslümanlarca içselleştirilmeye çalışılmasıyla ortaya çıkan çakma Cumhuriyetçilerin trajik kıyaslamasının yapıldığı makale, ilgiyle okuyacağınızı umduğumuz diğer Gündem makalelerimizden. Sömürgecilerin canavarlaşan tamahı, ilmî araştırmalarda da kendini gösteriyor; Biyoteknolojik çalışmalar, bu kana susamış zalimlerin elinde, en acımasız silaha dönüşüyor, maalesef. “Biyolojik Silahlar ve Onu Kullanan Kirli Eller” ve “Kurtlar Sofrasındaki Sudan”ın içler acısı hali de Gündem sayfalarımız arasında. Çocuklarımız üzerinde anne-babaları olarak bizlerden çok devletin hak iddia etmesi, bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor muhakkak: “Çocukları Eğitmek Kimin Görevi”. Tûbâ Sivren’in bu sorgulamasını ve “Hesap Gününde Pişman Olmamak İçin” bir iç muhasebenin ertelenmeden bir an önce yapılmasını ve amellerin bu doğrultuda yeniden yapılandırılmasını salık veren Sümeyye Avcı makalesini ilgiyle okuyacaksınız. Bu ay yeni bir bölümle karşınızdayız: “Yorumsuz”. Bu bölümde zaman zaman, kendi kendini anlattığı ve özellikle yorum yapmaya gerek görmediğimiz hadise, haber, yazı, vb.lerini sizlerle paylaşacağız. Kısacası, fazla söze ne hacet! İktibas bölümünde; Beyt’ul-Makdis’ten Umm Sundus’un Yahudi varlığının Filistinli kardeşlerimize yaptığı zulmünü gözler önüne seren makalesiyle, Bülent Uğur Koca’nın “Fil Ashabı”ndan kıyasla günümüz müstekbirlerine karşı Müslümanların izzet potansiyeline içli bir çağrıyı yaptığı makalesini bulacaksınız. Son zamanların çokça tartışılan, okurumuz Gamze Aslan’ın da, “Tesettür İslam’ın Şiarıdır” başlığıyla kaleme aldığı başörtüsü meselesini, Okuyucudan Gelen bölümünde bulabilirsiniz. Haberiniz Olsun ve Tefsir bölümleri de her ay olduğu gibi bu ay da sizlerle buluşmayı bekliyorlar. İslam ile değişmek ve değiştirmek için, suskunluğun kırılma noktası olmaya devam ediyoruz… Değişime hazır mısınız? Not 1: Abonelik ücretlerinizi yan tarafta tabloda bulunan banka ve PTT hesap numaralarına yatırabilirsiniz. Lütfen hesaba para yatırırken, adınızı, soyadınızı ve hangi il/ülke’den yatırdığınızı görevliye yazdırınız. Not 2: Dergimiz, Kapitalist Sömürü ideolojisinin fikirlerinden olan, “telif hakları” kavramını İslâm reddettiği için kabul etmemektedir. Dergimizde yer alan yazılarımız, yazarının ve dergimizin ismi belirtilerek iktibas edilebilir. Dergimize gönderilen yazılar, yayın esaslarımıza uygun olması ve yazıların güncelliğini koruması kaydıyla, yayın kurulumuzun onaylaması halinde yayınlanır. Gönderilen yazıların içeriği bozulmamak kaydıyla- üzerinde değişiklik ve kısmen kısaltma yapma hakkımız vardır.

1

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


İÇİNDEKİLER GÜNDEM “Kırmızı Halı”nın Tavizkâr Yolcuları.........Hakkı Eren.........3 TSK, “Güvenilir Bir Kurum” Mu Dediniz?.........................................................Ahmet Sivren.........8 Mehmetçik Ne Zaman Asker Olacak?...Mahmud Oğuz......13 Müslümana Siyaset Yapmak Neden Yasak?..........................................Yiğit Serdengeçti......16 Zorunlu Eğitim Süresini Uzatmak Çözüm Değildir............................................Halime Aydın......23 Rasulullah’ı Çok Seven Bir Subay; Fahrettin Paşa...................................................Yasin Yavuz......28 Hangi ‘Cumhuriyet’, Kimin ‘Cumhuriyet’i?..............................................Asım Cingitaş......33 Biyolojik Silahlar ve Onu Kullanan Kirli Eller.........................................................Cahit Toprak......36 Sudan Kurtlar Sofrasında...............................Talha Yaşar......41 Petrolün İnsan Hayatından Daha Değerli Sayıldığı, Garip Müslümanların Diyarı Irak (5)............İbrahim Er......45 İktisadî Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm (7)...............................................Hakkı Eren.......51 Çocukları Eğitmek Kimin Görevi................Tûbâ Sivren......55

YORUMSUZ!...........................................KöklüDeğişim......58 Hesap Günü’nde Pişman Olmamak İçin...............................................Sümeyye Avcı......61

HABERİNİZ OLSUN..............................KöklüDeğişim......65

İKTİBAS “İsrail” Filistin’deki Zulmünü ve Baskısını Artırıyor........................................Umm Sundus......70 Görmedin Mi Rabbin Fil Sahiplerine Ne Yaptı?.....................Bülent Uğur Koca......72

OKUYUCUDAN GELEN Tesettür İslâm’ın Şiarıdır.............................Gamze Aslan......74

TEFSİR Bakara Suresi 283-284. Ayetler.....................Esad Mansur......76 Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

2


Hakkı EREN

T

avizler insanı her zaman yolundan saptırmış ve ideallerine ulaşmasına engel olmuştur. Bir taviz bir başkasını getirirken, verilen hiçbir taviz yeterli görülmemiş ve hep daha fazlasının verilmesi gerekmiştir. İnsanın, uğrunda taviz vermesini gerektiren şey; onun için çok değerli veya mutlaka vazgeçilmez olandır. Aksi takdirde insan değer vermediği bir şey için ideallerinden taviz vermeyecektir. Yani insan bir kıyaslama yapar ve hangisinin daha değerli olduğunu belirleyerek ona doğru meyleder. İşte dünyayı Ahirete, zilleti izzete ve haramı helale tercih edenler, kendileri için neyin daha değerli olduğunu göstermiş ve istikametlerini o yönde belirlemişlerdir.

rol altına almış, İslam Davası’nı taşırken kendisine sunulan tekliflere aldanmamasını ve İslam’dan taviz vermemesini istemiş ve Rasulü’nü şöyle uyarmıştır: ‫َرُه ْم أَن‬ َ ‫نزَل اللّ ُه َو‬ َ َ‫ِمآ أ‬ ُ ‫ِع أَ ْه َو‬ ْ ‫ال َتتَّب‬ ْ ‫احذ‬ ْ ‫اءه ْم َو‬ ْ ‫َوأَ ِن‬ َ ‫احكُم َب ْي َن ُهم ب‬ ‫نزَل اللّ ُه إِل َْي َك‬ ِ ‫وك َعن َب ْع‬ َ ُ‫َي ْف ِتن‬ َ َ‫ض َما أ‬ “Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet. Onların hevalarına uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın.” (el-Maide 49) İnsanların tavizkar tutumları ise hem diğer insanlar nezdinde hem de kendilerini yaratan Rableri katında hoş karşılanmamıştır. İnandıkları şeylerden menfaatleri gereği taviz veren insanlar, çevrelerinde saygıdeğer insanlar olarak görülmeyecekleri gibi, Rablerini de hoşnut edemeyecekler ve zalimlerden olacaklardır.

İnsanın, tavizkar olabileceğini bilen ve sırat-ı müstakimden sapma olasılığını gören Âlemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle ise; insan ve hayata ilişkin kanunları kendisi belirlemiş ve bu konuda insana belirlediği alanın haricinde söz hakkı tanımamıştır. Hatta bu konuda Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i bile bir insan olması hasebiyle kont-

َ ‫اءهم مِّن َب ْع ِد َما َج‬ َ ‫َولَ ِئ ِن اتَّ َبع‬ ُ ‫ْت أَ ْه َو‬ َ‫اءك ِمنَ ْال ِع ْل ِم إِنَّ َك إِ َذاً لَّ ِمن‬ َّ َ‫الظالِ ِمين‬ “Andolsun ki; sana gelen bunca ilimden sonra şayet sen onların heveslerine uyacak

3

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


“Kırmızı Halı”nın Tavizkâr Yolcuları dışında köklü bir çözüm arayışına girememişlerdir. ‘An’ı kurtarmanın derdinde anlık çözümler üreterek, sorunları iyiden iyiye Batılı bir filozof olan Machiavelli’nin de çözümsüz hale getirmişlerdir. Özellikle “Gaye vasıtayı meşru kılar” sözü, Kapitabir zamanlar kendi problemleri olan başörlizmin, amaca ulaşmada her yolu mubah tüsü meselesinde yola çıktıkları noktadan görmesiyle alakalıdır, İslam’ın değil! İslamî çok uzakta oldukları, bugün herkesçe gödüşüncede yeri olmayan bu fikir gereği her rülmüştür. Bu konuda en çarpıcı örnek, Gül türlü tavize açık duruma gelen Müslümançiftinin yaptıklarıdır. 1998’de Ankara Dil lar, büyük bir yanılgının içerisindedirler ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arap Dili ve Edebu yanılgı onları saygınlıklarını kaybetmebiyatı bölümüne başörtülü fotoğraf verdiği lerine sebep olmuştur. O yüzden geri adım için kayıt yaptıramayan Hayrunnisa Haatması istenen hep Müslümanlar olmuş ve nım, bu zulmü medyaya yansıtmak istemiş taviz hep onlardan beklenmiştir. “Çalışmak olacak ki, kayıt yaptırmaya dönemin Fazilet da bir ibadettir”, “Sonra kaza edersin” , “İlim Partisi Milletvekili olan koöğrenmek de farzdır” anlacası Abdullah Gül, avukatı yışı o kadar yer etmiştir Tarih; 3 Kasım 2002. ve noterle birlikte gitmiştir. ki, buna karşı durup taviz Genel seçimlerde %34 oy Eşine bu konuda destek vermemek yadırganmış ve oranıyla tek başına iktidar olmak için kayıt işlemlebu karşı duruşu sergileyen olan AKP, Müslümanların rini yapmaya giden AbMüslümanlar da aşırıcılıkla kendisine ümit bağladığı dullah Gül, karşılaştıkları suçlanmıştır. engel karşısında, “Bugün ve büyük bir inançla Mevcut düzen içerisindesteklediği bir parti olarak Moskova’da yaşıyor olsaydık de Müslümanların; ekonoböyle bir engelle karşılaşmış iktidara gelmiştir. Ama mik, siyasî, nüfuz ve mevki olmazdık” diyerek tepkisini iktidar oldukları dönemde bakımından büyümeleri, dile getirmiştir. Gül çifti, taviz tavizi doğurmuş aynı paralelde daha bütepkisini sadece sözle dile ve artık savundukları bir yük tavizlerin verilmesiyle getirmemiş; bu haksızlık doğruları kalmamıştır. gerçekleşmiştir. Tavizlerle karşısında dava açmış, anyozlaşanlar sonunda tacak ondan da sonuç alamanınmayacak bir hale gelmişlerdir. İşte bu mışlardır. Dava sonucu ‘olumsuz’ olunca türden bir tavizin anatomisini hep beraber Hayrunnisa Gül, bu sefer de 2002 yılında inceleyelim… Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuştur. Ancak bu süreçte ülkede HüküTarih; 3 Kasım 2002. Genel seçimlerde met değişikliği olmuş ve eşi yeni Kabine’de %34 oy oranıyla tek başına iktidar olan AKP, önce Başbakan sonra ise Dışişleri Bakanı Müslümanların kendisine ümit bağladığı ve olarak görev almıştır. Açtığı bu davadan büyük bir inançla desteklediği bir parti oladolayı gittikçe büyüyen tartışmalar karşırak iktidara gelmiştir. Ama iktidar oldukları sında Hayrunnisa Gül, ilk tavizini vererek dönemde taviz tavizi doğurmuş ve artık sageri adım atmış ve AİHM’den davasını geri vundukları bir doğruları kalmamıştır. Kendi çekmiştir. deyimleriyle “Değişerek gelişmişlerdir”. Pragolursan, o takdirde şüphesiz zalimlerden olursun.” (el-Bakara 145)

matist yaklaşımlarla insanların problemlerini çözmeye çalışmış ve yüzeysel çözümlerin Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Daha sonrasında eşi, konumu gereği hep daha fazla göz önünde olan bir seyirde iler-

4


“Kırmızı Halı”nın Tavizkâr Yolcuları lerken, ona düşen; protokollerden uzak durmak, ortalarda fazla görünmemek ve fazla dikkat çekmemeye özen göstermek olmuştur. Hayrunnisa Hanım bu özende ilerlerken, eşi Abdullah Gül ise, Dışişleri Bakanı olduğu sırada eşi gibi AİHM’ne başvuru yapan Leyla Şahin davasında Türkiye’yi yani ‘türban yasağını’ savunmuştur. Sanırım Abdullah Gül’e göre burası halen ‘Moskova gibi’ değildir!

dir. Çünkü karşı taraf, onlar gibi taviz vermek istememektedir! Bu gelişmelerin ardından geçtiğimiz günlerde Abdullah Gül ve eşi İngiltere’ye gitmiş ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İngiltere’nin dünyaca ünlü düşünce kuruluşlarından Chatham House’un “Yılın Devlet Adamı Ödülü”ne layık görülmüştür. Ödülü bizzat Kraliçe II. Elizabeth’in elinden alan ve bu alanda “ikinci” lider olan Abdullah Gül şunları söylemiştir:

Üniversite kaydı yaptıramayan Hayrunnisa Hanım, 28 Ağustos 2007’de 11. Cumhurbaşkanı seçilen eşinin yanında köşke çıkmış ve “First Lady” olmuştur. Ancak Devlet’in en tepesinde bulunmasına karşın yine de resmî karşılama yapamamakta ve Cumhuriyet resepsiyonlarına katılamamaktadır. Çünkü halen başı örtülüdür. AKP açısından bu engeli aşmak sekiz yıl sürmüş ve 2010 Referandumu’ndan sonra Çankaya, cesaretlenmiştir. Bu cesaret, ürkek adımlarla ilk kez kırmızı halıda yürüyen “First Lady”nin ana haber bültenlerine çıkmasını sağlamıştır. Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff’u karşılama töreninde Hayrunnisa Gül, kırmızı halıda yürümüş ve askerî karşılama töreninde hazır bulunmuştur. Ancak kırmızı halının bu yeni yolcusunun ve eşinin bütün uzlaşıcı tavizkâr tavrı, bir avuç laik-Kemalist’i memnun etmemiş ve büyük gayretleri -tavizleriboşa gitmiştir. “Biz de sizden farklı değiliz, bu Sistem için tehlike değiliz, hatta koruyucularız” mesajını vermelerine rağmen yine de onları memnun edememiş ve verdikleri Cumhuriyet Resepsiyonu’na icabet ettirememişler-

“Ödülü büyük bir onur ve alçakgönüllülükle sevgili ülkem ve Türk halkı adına alıyorum.” İngilizlerin siyasetindeki en belirgin özelliklerden biri, kaybedeceklerini anladıklarında anlaşma yoluna gitmeleri ve uzlaşmacı olmalarıdır. Bu konuda ödüle Abdullah Gül’ün layık görülmesi, Erdoğan’a nispetle daha uzlaşmacı olmasından dolayıdır. Zira İngiltere’nin Türkiye’de şu an en fazla ihtiyaç hissettiği şey budur! Bu arada şu tespiti yaparak konumuza devam edelim: “Cumhuriyet”i savunan bir Cumhurbaşkanı’nın bir “Kraliçe”den ödül alması ve o’nun tahtının önünde bulunması da bir başka çelişkidir. Abdullah Gül bunlarla meşgul olurken eşi Hayrunnisa Gül ise, Londra’da katıldığı bir toplantıda “ilkokula başörtüsüyle giden çocuklar hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Bu konuda yaşanan bir cehalet varsa biz bunu da ortadan kaldıracağız. İlkokul öğrencisinin kendi isteği ile başörtüsü takması gibi bir şey söz konusu olamaz. Bu konuda karar verecek yaşa geldiğinde kararını ve-

5

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


“Kırmızı Halı”nın Tavizkâr Yolcuları rir” diyerek kırmızı halının T.C. yasalarına göre olmaTek ilah olarak iman ettiğimiz hakkını vermiştir. Bu desa da, Allah katında reşit Allahu Teâlâ’nın emrine meciyle yasakçı zihniyete olmuşlardır. Âlemlerin göre hareket etme talebini ve destek veren Hayrunnisa Rabbi olan Allah Azze ve bir farzı eda etme girişimini Hanım’a, çok daha önce Celle yarattığı kulları için “cehalet” olarak yorumlamak, başka bir demecinde aynı akıl-baliğ oldukları yaşı, Allah katında çok büyük bir tavrı sergileyenler için eşi şer’î hükümler ile kayıtlı cürümdür. Hatta cehaletin en olma yaşı olarak belirleAbdullah Gül, “Kimse de bariz örneğidir. çıkıp yasaklarla övünmesin. miştir. Yani bugünkü eğiYasakları savunmak, yasaktim sisteminde ilkokul dölarla övünmek kimseye şeref getirmez, kimseye nemine denk gelen bu yaşlardaki kız çocukde onur kazandırmaz.” demiştir. Türkiye’ye ları, Rablerinin buyruğuna boyun eğerek bu dönüşlerinde ise bir gazetecinin sorusuna hükme uygun hareket etmek sorumluluğu binaen Abdullah Gül, “Bu konunun konuşultaşımaktadırlar. Reşit olduklarından dolayı masından artık bıktım” diye cevap vermiş ve kulluk bilinci ile hareket etmeli ve şer’î hüüniversitelerde kaldırılmasını istediği yasakümlere göre uygun bir yaşam sürmelidirğın, kamuda, lisede ve ilköğretimde uyguler. Zira bu onlar için daha hayırlıdır. lanmasını ‘uzlaşma’ olarak nitelendirmiştir. ‫اس‬ ً ‫ُم َور‬ َ َ‫َيا َبنِي آ َد َم َق ْد أ‬ ُ ‫ِيشا َول َِب‬ ً ‫ُم ل َِب‬ ْ ‫اسا يُ َوارِي َس ْوَءا ِتك‬ ْ ‫نزْل َنا َعل َْيك‬ Yani üniversitelerde türban yasağının kalkَّ ‫ِك َخ ْي ٌر‬ َ ‫ْو َى َذل‬ َ ‫التق‬ ması için diğer alanlardan taviz vermiştir. “Ey Âdemoğulları! Size, hem çıplaklıFakat bu konuda bir yetkisi var mıdır? ğınızı örtesiniz diye, hem de bir görkemMesela; Devlet personelinin Cuma namazı güzellik nesnesi olarak giyim-kuşam bahkılabilmesi için beş vakit namazdan da taviz şettik; Ama Allah’a karşı sorumluluk biverebilir mi? Haftada bir kereye mahsus ollincini (sağladığı) örtü daha hayırlıdır.”(elması şartıyla içkiye onay verebilir mi? Yani Araf 26) kısacası bir menfaat elde etmek için dinin Tek ilah olarak iman ettiğimiz Allahu emirlerini değiştirebilir mi? Tabiî ki hayır ve Teâlâ’nın emrine göre hareket etme talebihâşâ! Sorumluluk bilincine sahip bir yönetini ve bir farzı eda etme girişimini “cehalet” ci, milyonlarca Müslümanı ilgilendiren bir olarak yorumlamak, Allah katında çok bükonuda dinin emirlerinden taviz vermez, yük bir cürümdür. Hatta cehaletin en bariz verdirmez. Yıllardır başörtüsüne, kulların örneğidir. Esas cahil ise; yaratıcının iradesiuyması gereken bir şer’î hüküm olarak değil ne ve hâkimiyetine baş eğmeyen ve ondan de özgürlük olarak bakanlar, bu özgürlükletaviz veren kimsedir. Cehalet; yani cahiliye, rinden çok çabuk feragat edebilirler. Lakin İslam öncesidir ve İslam ile cehalet sona ermeseleye ‘Allah’ın bir emri’ olarak bakanmiş, artık o karanlık dönem kapanmıştır. lar, kulluk görevlerinden asla vazgeçmeِّ ‫ِن اللّ ِه حك‬ ِ ‫ْج‬ ‫َوٍم‬ yeceklerdir. Çünkü onları şer’î hükmü uyَ ‫ون َو َم ْن أَ ْح َس ُن م‬ َ ‫اهلِيَّ ِة َي ْب ُغ‬ َ ‫ْم ال‬ ً ُ ْ ‫ْما لق‬ َ ‫أَ َف ُحك‬ ‫ون‬ gulamaya götüren imanları, aksi takdirde َ ُ‫يُوِقن‬ cezalandırılacaklarını bildirmiştir. “Yoksa onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? İman etmiş bir kavim için Allah’tan daha iyi hüküm koyan var mıdır?” (el-Maide 50)

Bugün evlendiği zaman çocuk sahibi olabilecek yaşta olan ve yaklaşık olarak ilkokul 7. ve 8. sınıfa giden kızlarımız, bu konuda Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

6


“Kırmızı Halı”nın Tavizkâr Yolcuları İslam ise ilimdir ve ilim, her Müslüman erkek ve kadına farz kılınmıştır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e vahyolunan ve asla taviz vermemesi istenen husus budur. Rabbimiz bu konuda aşağıdaki ayet-i kerimede “İslam” yerine “ilim” kelimesini kullanmış ve şöyle buyurmuştur:

Müslüman bir anne-babanın aslî görevi ise; çocuklarına İslam Dini’ni öğretmek ve onları hiç kuşkusuz ki Cehennem ateşinden korumaktır. ‫اس‬ ‫ُم َن ًا‬ َ ‫ُّها الَّذ‬ َ ‫َيا أَي‬ ُ َّ‫ار َوقُوُد َها الن‬ َ ‫ِين‬ ْ ‫ُم َوأَ ْهلِيك‬ ْ ‫آمنُوا ُقوا أَن ُف َسك‬ ِ ‫َوال‬ ‫ون اللَّ َه َما أَ َم َرُه ْم‬ َ ‫ص‬ َ ‫ْح َج‬ ُ ‫ارُة َعل َْي َها َم اَل ِئ َك ٌة ِغ اَل ٌظ ِش َدا ٌد لاَ َي ْع‬ ‫ون‬ َ ‫ُون َما يُ ْؤ َم ُر‬ َ ‫َوَي ْف َعل‬

‫ُل إِ َّن‬ ْ ‫ِع مِلََّت ُه ْم ق‬ َ ‫ضى َع‬ َ ‫نك ال َْي ُهوُد َو‬ َ ‫َولَن َت ْر‬ َ ‫ارى َحتَّى َتتَّب‬ َ‫ص‬ َ َّ‫ال الن‬ َّ َّ َ ‫ِن‬ ِ ‫ُه َدى اللّ ِه ُه َو ال ُْه َدى َولَئ‬ َ ‫اءهم َب ْع َد الذِي َج‬ َ ‫اءك م‬ ُ ‫ِن ات َب ْع َت أ ْه َو‬ ِ ‫ال َن‬ ‫ير‬ ‫و‬ ‫ِي‬ ‫ل‬ ‫و‬ َ ‫ا ْل ِع ْل ِم َما ل‬ ٍ ‫ص‬ َ َ ٍّ َ ‫ِن اللّ ِه مِن‬ َ ‫َك م‬

“Ey İman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insan ve taş olan Cehennem ateşinden koruyunuz…” (et-Tahrim 6)

“Sen onların, kendi dinlerine uymadıkça ne Yahudiler, ne de Nasranîler senden razı olmazlar. “Asıl doğru yol, Allah’ın yoludur” de. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olmaz.” (el-Bakara 120)

Son olarak, kırmızı halının cazibesine kapılarak, uğrunda büyük mücadeleler verilen böylesi hassas bir konuda gelişi güzel bir demeç veren ve halen de bu hatasından dönmeyen Hayrunnisa Hanımefendi’yi mazur görmüyoruz. “Câhil, cehâletinden dolayı mâzur sayılsaydı, cehâlet ilimden üstün olurdu.” (İmâm-ı Şâfiî)

Eğer “First Lady”nin bu demecinde cahillikle suçladığı ebeveynler ise, bu da çok saçmadır. Zira bir anne ve babanın aslî görevi, çocuklarını korumak ve kollamaktır.

7

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Ahmet SİVREN

B

ir zamanlar, yapılan anketlerde “en güvenilir kurum” sıralamasında birinci çıkardı ve bununla gündeme gelirdi TSK. Bugünse çok farklı konularla gündeme gelir oldu. Ergenekoncu yapılanmanın odağındaki isimler, emekli ya da muvazzaf TSK personeli idi. Atabeyler, Sauna çeteleri gibi çetelerin ardında yine askerî personelin izine rastlandı. Müslüman halka, ülkeyi yöneten ve kendi düşünce sistemlerine aykırı görünen hükümetlere karşı; Balyoz, Yakamoz, Ayışığı, Kafes, vb. darbe ve komplo planlarının planlayıcıları ve uygulayıcıları da yine TSK personeli çıktı. Andıçların, fişlemelerin kokusu, bu kurumdan yükselir oldu.

kirli senaryolar yazılmış, hangi komplolar kurulmuş, hangi darbeler planlanmıştı. Üstleneceği İslamî misyonla Ümmet’in gözbebeği olacak bir Kurum, “Muhammed” SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e nispetle “Mehmetçik” tanımlamasıyla anılan askerler, nasıl oldu da çetelerin, karanlık ilişkilerin ve çarpık yapılanmaların meskeni ve başrol oyuncusu oldu! Önceleri kınalar yakılarak, halaylarla, türkülerle, marşlarla, tekbirlerle askere gönderilen evlatların yerini, bugünlerde, askere gitmemek için kasıtlı bir şekilde kilo alan, sahte çürük raporlarıyla çürüğe ayrılan, tecil üstüne tecil yaptıran, dört gözle bedelli askerliğin çıkmasını bekleyen gençler aldı. “Vicdanî retçi”lik anlayışı günbegün kendine taraftar bulur oldu. Artık anneler ve babalar çocuklarını, bir zamanların en güvenilir kurumu olan TSK’ya emanet etmekten çekinir oldular. Nasıl çekinmesinler ki, kirli ve şaibeli bir savaşın ortasında heder olan çocuklarının haberi gelecek diye, ekranlara bakamadan izler oldular, haber bültenlerini.

Tabii tüm bunlar, buzdağının görünen yüzü; mahremiyetine kimsenin -ülkeyi yönetenlerin bile- dokunamadığı, gizli belge ve bilgilerine ulaşamadığı, “kozmik oda”sına bile bunca olayın ardından anca mahkeme kararı ve kendisinin ‘olur’uyla üstelik tek başına bir hâkimin sınırlı süreyle girilebildiği bir Kurum’da kim bilir daha başka hangi Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

8


TSK, “Güvenilir Bir Kurum” Mu Dediniz? ilde gerçekleşen operasyonda, şüphelilerde çıkan notlarda Aselsan ve Savunma Sanayii’nde sorun çıkaran personelle ilgili gerekenin yapılması isteniyordu.” (Ajanslar)

Zira -güya- terörle mücadele ettiği belirtilen TSK’nın güzide(!) personelinin her yeni gün kirli bir ilişkisi “flaş haber” olarak yansıyordu, yine aynı haber bültenlerine. Medyaya yansıyan daha nice haberler; ailelerin oğullarını, askere göndermedeki çekincelerini, yiğit delikanlıların da askere gitmekten neden kaçındıklarını açıklamaya yeterlidir.

Bu iddialar gerçekse -inşaAllah değildir-, Müslüman Türkiye halkının gizli askerî ve istihbarî bilgileri kim bilir hangi düşman istihbaratın elindedir. İhanet, belki de en büyük suçtur, öyle olmalıdır; özellikle askerî personel için. Bütün -tabii varsa- kutsallarını ayaklar altına alarak, “Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan” ne dinî, ne millî, bilinen tüm değerlere sırt dönerek yapılan böylesi bir ihanet, kabul edilmesi, es geçilmesi, görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir hadisedir.

Dağlıca, Aktütün ve Heron skandallarından sonra şimdide en son “casusluk” hadisesiyle gündeme gelen TSK, daha bu haberin dumanı üstündeyken bir başka operasyonla adından söz ettirdi: “Fuhuş Çetesi Operasyonu” Casusluk soruşturmasındaki iddialar bir hayli korkunç, korkunç olduğu kadar da üzücü:

Bu son hadiselerle, TSK’nın terörle mücadelede yapılan zafiyetler, ihmaller ve ihanetler halkasına, şantaj ve casusluk da eklenmiştir. İşte tam burada, Gen.Kur.Bşk. Işık Koşaner’in 10 Kasım Mesajı’ndan bir bölümü paylaşmak anlamlı olacaktır. Zira Başkan, TSK’daki ‘üstün disiplin anlayışı’ndan bahsetmekte Ata’sına yazdığı ve TSK internet sitesinde yayınlanan anma mesajında:

“Soruşturma kapsamında 45’i muvazzaf toplam 49 asker yer alıyor. Bugüne kadar ifade veren 35 askerden 16’sı ‘devletin güvenliğine ilişkin belgeleri yok etmek, tahrip etmek ve bunlar üzerinde sahtecilik yapmak’ “devletin güvenliğine ilişkin belgeleri temin etmek”, “gizli kalması gereken bilgileri siyasal ve askeri casusluk maksadıyla temin etmek”, “Şantaj amaçlı kurulan suç örgütüne üye olmak” suçlamalarıyla tutuklandı.” (Ajanslar)

“Ebedî Başkomutanımız Yüce Atatürk, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları olarak vatan ve ulus sevgisi ile dolu yüreğimiz, dosta güven düşmana korku veren gücümüz ve üstün disiplin anlayışımızla görevimizin başında ve yüce ulusumuzun hizmetindeyiz. Sana olan sevgimiz, saygımız ve minnetimiz her geçen gün daha da artarak sonsuza kadar sürecektir.

“İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sürdürülen askerlere yönelik “şantaj ve askerî casusluk” soruşturması kapsamında 3’ü muvazzaf asker 7 şüpheli tutuklandı. Toplam tutuklu sayısı 16’ya yükseldi. Bu arada soruşturma, Aselsan’da yaşanan sır ölümlere uzandı. Edinilen bilgilere göre, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Fikret Seçen, intihar ettiği öne sürülen Aselsan’daki dört mühendisin dosyasını istedi. İleri teknolojik askerî cihazların millileştirilmesi üzerinde çalıştıkları sırada şüpheli bir şekilde ölen mühendislerin, Deniz Kuvvetleri merkezli casusluk çetesinin kurbanı olduğu iddia edilmişti. Geçtiğimiz günlerde 9

Ruhun şad olsun. Huzur içinde yat.” Bir devletin silahlı kuvvetlerinin aslî görevi; toprakları üzerinde yaşayan halkın, güvenliğini sağlamaktır. Ona gelecek her türlü saldırıyı bertaraf etmek, bu saldırının gelmemesi için caydırıcı bir mahiyette bulunmaktır. Lakin T.C. Silahlı Kuvvetleri -gö-

9

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


TSK, “Güvenilir Bir Kurum” Mu Dediniz? rünen o ki-, kendi içindeki arızî unsurlardan dolayı bu caydırıcılık özelliğini ciddi manada zedelemiş görünmektedir. TSK’nın benimsediği ve koruyuculuğunu üstlendiği laik-Kemalist zihniyet O’nu, İslam’a ve İslamî olana karşı reaksiyoner hale getirmiş bulunmaktadır. Bunun yansımasını YAŞ kararlarıyla “irticaî faaliyetlere karıştıkları” iddiasıyla namaz kılan, oruç tutan, eşi tesettürlü olan, içki içmeyen, İslamî cemaat ve sohbetlere giden personelin Ordu’dan atılmasında görmek mümkünken, TSK’nın aşağıdaki Savunma Politikası’nda da bu bakışın altı çizilmiştir:

doldurulan koyun sürüleri gibi itiş kakış, bağıran eğitim çavuşlarının arasında askerî kıyafetlerinizi almak için bir oraya bir buraya sürüklenip durursunuz. Gecenin bir yarısı yatakhanelere çıkarsınız ama yatacak yer bulabilirseniz. Bu arada botlarınız çalınmasın -pardon “yer değiştirmesin”diye botlarınızla yatarsınız. Bu hengâme 3-5 gün sürer. İşler belli bir düzene girdikten sonra eğitimler başlar; eğitimler de ayrı bir zulümdür. Zira eğitim çavuşları -istisnalar kaideyi bozmaz- sizi insan yerine koymaz; sürekli bağırır-çağırır. Çünkü onlara -verilen zihniyete- göre siz bir “mal”sınızdır. Evet, yanlış duymadınız “mal”. Hata yapan asker, eğitim alanlarındaki tüm manga komutanlarına tek tek gidip “ben bir mal’ım” tekmilini verir. Hatta herkes bilir şu uygulamayı ki, asker (acemi er) bir ağaca, duvara ya da Mustafa Kemal’in büstüne gidip bilmem kaç defa kısa künye okuyup tekmil verir. Daha neler neler…

“Bu kapsamda, Türkiye’nin güvenlik kaygıları temel olarak; • Terörizm, • Uzun Menzilli Füzeler ve Kitle İmha Silahlarının yayılması, • İrticaî Faaliyetler • Bölgesel Çatışmalardan kaynaklanmaktadır” (www.tsk.tr/1_tsk_hakkinda/1_4_Savunma_Politikasi)

Bir de askerin -güya- sıkıntısını, stresini atması için “moral gecesi” ya da “sinema” adı altında “Aç! Aç!” seansları düzenlenir. Bu ahlaksızlığın mahiyeti hakkında araştırma yaparken şu röportaj çıktı karşıma; Ayşe Arman’ın Hürriyet’te Erdal Beşikçioğlu ile yaptığı röportaj:

İslam’a karşı refleksleri daima zinde olan, kine varan tavırlarla İslamî olana geçit vermeyen TSK, personelinin yetiştirilmesinde ve yeni askerlerin eğitilmesinde ahlaksız üslupların kullanılmasına aynı zindelikte görünmüyor. Zira İslam’ı dışlarsanız, ahlaksızlık, yardakçılık, onursuzluk, dolandırıcılık, sahtekârlık, riyakârlık, vs. alır başını gider. Askerî eğitim birliklerinde yaşananlar, acemi er’lik yapmış her Türkiye askerinin malumudur. Hayvanlara yapılmayacak muamelelerle karşılanırsınız önce… Saatlerce arazide bekletilmeniz bir yana, ahırlara Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

“İsteyerek mi gittiniz? - Tabii, tabii. İlk tercihimdi. Dört yıl orada sonra da askerliğimi yaptım, Hakkari Yüksekova’da. Herkes gibi başvurumu yaptım, baktılar, “Sen tiyatrocu musun?” dediler, “Evet” dedim, “Güneydoğu’daki arkadaşların morale ihtiyacı var” dediler, beni oraya gönderdiler. Askerde

10


TSK, “Güvenilir Bir Kurum” Mu Dediniz? mesleğimle ilgili yaptığım tek organizasyon ‘aç aç’ düzenlemekti.

Bunu Rus, Rum yapsa silaha sarılır “namus günüdür” deyip ortalığı yakar dökeriz… Sütçü İmam’ın torunları böyle mi olmalıydı...” Evet ben de soruyorum şu soruyu: Peygamber Ocağı’nda bunlar yapılabilir mi?

O nedir? - Hani bilirsiniz, bir hanımefendi gelir, müzik eşliğinde dans eder, üzerindekileri tek tek çıkartır ya, odur. Tiyatrocuyum diye bana bu görevi uygun gördüler.

İşte budur, bugünkü TSK’nın hali pürmelâli. Ümmet’in evlatlarına moral adı altında verilen bu rezillikler, laik zihniyetin Amerikan filmlerinde striptiz yapıyorlar asbir yansıması değilse, neyin nesidir! Böylekerlere ama Hakkari Yüksekova’da hayal edemisi bir zihniyetin inşa edeceği sistemde tabii yorum... ki, fuhuş çeteleri zuhur edecektir; tabii ki, İslamî hassasiyeti olanlar dışlanacak; tabii - Zaten hayal edemeyeceğiniz o kadar çok şey ki, içten içe çürüyen bir yapı er-geç bir yeroluyor ki orada! O yüzden çok zordu diyelim... den patlak verecektir. En üst komuta kadeAç aç yapanlar kimdi? mesine gelenler darbeci- Yemin ederim Uğur likle, cami bombalamakla, Hal böyleyken, nasıl Dündar edasıyla sordunuz! vs. ile kirlenirlerken; en güveneceğiz bu TSK’ya… Oradaki insanlar yaklaşık alt kademedeki erler ise Güvenemeyeceğiz galiba, bir yıl kadın görmüyor. De‘aç-aç’ gibi iğrençliklerle tâ ki, halkına layık olduğu vamlı cephedeler. O yüzden kirletiliyor maalesef. değeri verip, bu Ümmet’in bu tip gösterilerle moralleriPeki, nasıl güveneceğiz bu hizmetinde olduğunu idrak ni yükseltmeniz gerekiyor. Ordu’ya? Bülent Arınç’ın edene kadar; İslamî şiarlara tespit ettiği gibi; “Allah’a Nereden geliyordu o kakarşı açmış olduğu savaşı çok şükür ediyorum ki, Türdınlar? sonlandırana kadar ve laik kiye bunların zamanında bir - Bir yerden geliyor anlayışından vazgeçip İslamî savaşa falan girmemiş. Yokişte... şiarlarla hemhal olana kadar… sa bunların savaşacak halleİlk defa duyuyorum da ri yok. Askerlikten başka her böyle bir şeyi, merak ettim. Siz bu striptizi bir şeyi yapmışlar.” (Ajanslar) Hal böyleyken, nasıl koreografiyle mi yapıyordunuz? Müzikal gibi güveneceğiz bu TSK’ya… Güvenemeyecemi? ğiz galiba, tâ ki, halkına layık olduğu değeri verip, bu Ümmet’in hizmetinde olduğunu - Hayır canım ne alakası var! Bütün insanlar idrak edene kadar; İslamî şiarlara karşı açoraya otururlar ve kadın üzerindekileri çıkarmamış olduğu savaşı sonlandırana kadar ve ya başlar. Bu kadar basit. Ne seyirlik tarafı var laik anlayışından vazgeçip İslamî şiarlarla ne zarafeti... hemhal olana kadar… Ne kadar açılıp saçılıyorlar? Tüm bu menfur (çeteleşmeler, andıçlar, - O değişiyor. Erlere farklı, subaylara farklı.” fişlemeler, ahlaksızlıklar, casusluklar, vs.) (www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15998787.asp?yazarid=12) hadiselerin belki de iyi bir yönü vardır. Bu yön de; TSK’ya, bu olayların zuhurunun saBiri de şöyle bir yorumda bulunmuş, bu iklerine derin bakışının, üzerinde yükseldiği tehaberin paylaşıldığı foruma: “Bakanlar Türk, melleri -ön yargılardan uzak- bir sorgulamaya baktıranlar Türk, oynatılıp açtırılan Türk kızı...

11

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


TSK, “Güvenilir Bir Kurum” Mu Dediniz? tâbi tutmasının, tarihî misyonunu idrak ederek geçmişinden aldığı referanslarla bugününü ciddi şekilde muhasebe etmesinin yolunu açmasıdır. Paşaların, keplerini önlerine alıp düşünme zamanıdır. Umulur ki artık TSK; Ergenekoncu çetelerin, darbe nöbeti geçiren histerik “darbe-der”lerin, halkına ve eratına tepeden bakan ekâbir subayların, içi boş laik söylemlerin, beşerî nizamın mecburî çözümsüzlüğünün istilasından kurtulur ve köklü İslamî geçmişine sahip çıkmayı kendisine şiar edinir. Halkıyla etle-tırnak misali bütünleşip İslamî bir ordunun dillere destan şanlı şahlanışını, dost-düşman tüm âleme gösterir. Şanlı tarihimiz bu tür destanlarla doludur zira...

son demlerini yaşadığı dönemlerde bile -bırakın ihaneti- İslam’a olan sadakatinden, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e müthiş sevgisinden asla taviz vermeden, yokluk ve sıkıntı içerisinde bile memleketin kutsal beldesi Medine’yi savunan Fahrettin Paşalar, karanlık gecede yıldız gibi parlamaktadır. Günümüz subaylarına bir nasihat ve hatırlatma olması temennisiyle Fahrettin Paşa’nın doyumsuz Rasulullah sevgisini ve İslamî bakışın bir subaydaki inkişafını dergimizin diğer bir makalesinde sizlere sunuyoruz. Bu bilinçle ne zaman kuşanırsa mevcut ordu, işte o zaman bu seçkin Ümmet’in sıkı sıkı bağrına bastığı, kanından, canından saydığı gözünün nuru Ordusu olur, ve’sSelam…

Bugünün komplocu, darbeci, şantajcı, ajan, hain subaylarının yanında, Osmanlı’nın

Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

12


Mahmud OĞUZ

N

üfus büyüklüğü açısından dünyada 16’ıncı sırada yer alan Türkiye’nin, 665 bin askerî personeliyle dünyanın en büyük 10’uncu ordusuna sahip olduğu bilinmektedir. Bununla birlikte Millî Savunma Bakanlığı’nın açıklamalarına göre askerlik çağındaki yükümlü sayısının 14 milyon 306 bin 525 olduğu belirtilmiştir. Olası bir seferberlik durumunda ise 21 milyon asker silahlı olarak aktif olabilecek durumdadır. Ordu içerisinde karasal harekâtlar için piyade, zırhlı, mekanize, jandarma, komando ve özel harekât olmak üzere eğitimli ve profesyonel birlikler mevcuttur. Hava ve Deniz Kuvvetleri olarak da dünyada kendini kanıtlamış bir güce sahiptir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu güce sahip olmasında Müslüman halkının ve evlatlarının etkisi unutulmamalıdır. Zira bu halkın, orduyu, ‘peygamber ocağı’ olarak görmesi, evlatlarını askere kına yakarak, davullu zurnalı göndermesi ve ordunun güçlenmesi için ellerinden gelen yardımı ve desteği vermesi, TSK’nın gücünün gerçek sırrıdır. Bu

Ordu’da görev yapan askerler, Müslümanların evlatlarından başkası değildir. Tarihinde, büyük fetihlerle şereflenmiş, çağ kapatıp çağ açmış bir güce sahip, tüm dünyadaki insanlara adaleti ve saadeti götürme hedefinde olan ve Allah’tan başka hiç kimseden korkmayarak dünyaya meydan okuyan bir Osmanlı İslam Ordusu ile yine onun mirasçısı olan Türk Silahlı Kuvveti’nin durumu maalesef ki taban tabana zıttır. TSK’nın, içeride Müslüman halkını korumayı ve dışarıdaki Müslümanların da yardımına koşarak onlara yapılan zulümleri bertaraf etmeyi kendine görev edinmesi gerekirken nelerle uğraştığı malumunuzdur. Uzunca bir zamandır ordu ile alakalı olan gündem; askerlik süresi, tek tip askerlik modeli ve paralı askerlik gibi konulardan ibaret durumdadır. Tabii bunlar, TSK’nın adının karıştığı diğer (Ergenekon, Balyoz, fişleme, casusluk, vb.) hadiselerin gölgesinde kalmıştır. Hükümet’in askerlik süresi ve profesyonelleştirme adı altında orduyu kü-

13

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Mehmetçik Ne Zaman Asker Olacak? çültme girişimleri esnasında görüldü ki, ordudaki er ve erbaşların önemli bir kısmı hizmet alanlarında kullanılmakta ve birçoğu askerî eğitimden bile bîhaber halde bulunmaktadır. AKP, asker sayısını azaltmak için askerlik süresini kısaltma konusunda kararlı ama bununla birlikte Genelkurmay, tek tip askerlik önerisine de çok sıcak bakmıyor. Zira orduevleri ve sosyal tesislerde yaklaşık 70 bin Mehmetçik’in görev yaptığı düşünüldüğünde bu, Ordu’nun kendi subay ve astsubaylarına hizmet verme noktasında sıkıntılar oluşturacaktır. Yine Türkiye’nin komşuları ile yürüttüğü ‘sıfır sorun’ politikası ve terör olaylarının açılımlar sonucunda son bulacağı planları nedeniyle askerin sayısının azaltılması gerektiğine dikkat çekiliyor. Uzun dönem askerlik uygulamasının 15 aydan 12 veya 9 aya indirilmesi, üniversite mezunları için 12 ay olan yedek subay askerlik uygulamasının kaldırılabileceği ve 6 aylık kısa dönem askerlik uygulamasının 5 aya indirilmesi düşünülüyor. AK Parti buna ilave olarak, kara ve deniz sınırında ‘sınır polisi’ ve terörle mücadelede ‘profesyonel birlikler’in kullanılması düzenlemeleriyle Ordu’nun ülke içine daha da hapsolmasını dolayısıyla kendisi için bir sıkıntı olmaktan çıkmasını hedeflemektedir.

TESEV’in 2006-2008 Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim Raporu’na göre; Türkiye’de 43 orduevi, MSB’ye bağlı 41 bin 701 lojman ve 327 sosyal tesis, Jandarma’ya ait 15 bin 209 lojman ve 75 sosyal tesis, Sahil Güvenlik’e bağlı 310 lojmanda, subay ve ailelerinin çeşitli hizmetlerinde “zorunlu askerler” kullanılıyor. Aynı zamanda Bodrum, Antalya gibi turistik bölgelerde TSK’ya ait sosyal tesisler mevcuttur. Askere “en büyük asker bizim asker!” sloganlarıyla gönderdiğimiz erlerin halini bir düşünün ve onları bekleyen hizmetle alakalı işleri… Kalplerinde iman ve cesaretle, düşmana meydan okumak amacıyla gönderdiğimiz askerlerimiz, garsonluk, bulaşıkçılık, ‘posta’lık ve özel makam şoförlüğü yapmaktadır. Türkiye’de binlerce askerin posta, kuaför, berber, temizlik görevlisi gibi isimler adı altında sadece ordudaki subaylara ve ailelerine hizmet verdiğini malumdur.Peki, kaç tane er, asker olmuştur? Mehmetçik ne silah kullanmasını bilir ne de askerî terimleri… Mehmetçik mıntıka temizliği yapar, Komutan havadan geçse bile karayı temizler, çöp toplar, ağaç diker, boya yapar, her türlü hizmeti subay ve astsubaylara bedavadan verir. Bunların askerlikle alakası nedir? Başlara çuval geçirilirken, PKK’ya yardım edenler bilinirken, Mehmetçik Müslüman kardeşlerine yardımsız dururken, askerliğin tipi önemli değildir. Önemli olan, komuta kademesinin zihniyetinin ve erlerin eğitim siteminin değiştirilmesidir.

Ordu içindeki asıl sorun veya gündem olması gereken konu, askerliğin süresi veya paralı mı-parasız mı olacağı değildir. Mesele, askerin ne iş yaptığı, hangi amaç ve idealler uğurunda varlığını sürdürdüğüdür. Tabii burada kastettiğimiz üst kademeler (subay, astsubay) değil zira onların ne ile uğraştığı az-çok malumdur. Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Türkiye’nin askerî gücü; NATO üyesi ülkeler içerisinde ABD’den sonra sayısal olarak en büyük, eğitim, organizasyon ve

14


Mehmetçik Ne Zaman Asker Olacak? kurumlaşma açısından asker, dünyada hiçbir Dünyaca önemli bir ülkede ve dünyanın gıpta ettiği kuvvetin karşısında durstratejik konumda her zaman bir konumdadır. TSK, duramayacağı bir güce askere ihtiyaç vardır. Bu Ordu 40-50 bin kişilik bir kokavuşacaktır. Komutanbizim ordumuzdur ve güçlü olması lorduyu çok kısa bir ikaz larını, hem asker olarak, gerekir. İslamî duyguları hâlâ süresi içerisinde müşhem de İslamî şahsiyetcanlı olan bu Ümmet’in, cihad terek bir harekât için leri ile örnek aldığında, duygularıyla ordularını harekete görevlendirebilmekte, kendisini o siper eder, geçireceği günler yakındır. ikmal ve idamesini, ateş canla başla zafer ve şedesteğini sağlayabilmekhadet için çarpışır. İşte te, 6-7 taburluk bir gücü bir gecede ve bir Osmanlı İslam Ordusunun gücünün sırrı ve seferde havadan hücum indirmesiyle uzak yaptığı fetihlerin büyüklüğü, bu atmosfermesafedeki hedeflere kısa süre içerisinde de gizlidir. Fakat ne yazıktır ki, günümüz indirebilmektedir. Deniz kuvvetlerinde, bir asker ocağında, bundan çok uzak bir tablo denizaltı refakatsiz olarak 14.500 deniz mili göze çarpmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz mesafeyi kat ederek gidip dönebilmektedir. gibi, askerlikten ziyade hizmet sektöründe Hava kuvvetleriyle ABD’den sonra en fazla faaliyet gösteren bir kurum haline gelinmiş F-16 savaş uçaklarına sahip, personel mevdurumdadır. Bununla birlikte komutancudu, disiplin, eğitim imkân ve yetenekleri lar ile erler arasındaki bağlarda müthiş bir ile hakiki mühimmatla eğitim yapma olakopukluk mevcuttur ki, bunu askere giden nakları bakımından Avrupa’daki tek hava herkesten duymanız mümkündür. kuvvetidir. Hava filoları hiç inmeden orta Dünyaca önemli bir ülkede ve stratejik Avrupa’da atışlı tatbikatlara iştirak edip konumda her zaman askere ihtiyaç vardır. yurda dönmekte, hatta Atlantik’i aşarak Bu Ordu bizim ordumuzdur ve güçlü olmaABD’ne kadar gidip gelebilmektedir. Hası gerekir. İslamî duyguları hâlâ canlı olan vadan yakıt ikmal kabiliyetine sahip sayılı bu Ümmet’in, cihad duygularıyla ordularıHava Kuvvetlerinden biridir. Türk Silahlı nı harekete geçireceği günler yakındır. KalKuvvetleri, saymış olduğumuz tüm bu mubinde iman zerresi bulunan herkes, İslamî azzam özelliklerine rağmen yerine çakılı atmosfer oluştuğunda birer aslan parçasına durumda ve sınırları içerisine hapsolmuş dönüşecek ve işte o zaman askerliği, Allah bir durumda bekletilmektedir. Yıllardır süiçin, dini için ve zafer için canla başla yaren bir terör olayı ile mücadeleden başka bir pacaktır. Böyle bir ordu ve böyle askerler, fonksiyonu olmamakla birlikte, büyük hezulme uğramakta ve katledilmekte olan deflere ve ideallere gözünü kapatmaktadır. Müslüman kardeşlerinin yardım çağrılarıOsmanlı İslam Devleti’nin ordusu ile kıyasna derhal icabet edecek, dudakları yerine landığında TSK’nın bu gücü, idealleri, hesilahlarıyla konuşacak, Müslümanların güdefleri ve planları zayıflık göstermektedir. cünü ve korkusunu tekrar kâfirlerin kalbiAskerliğini yapmış olan herkes şunun ne yerleştirecektir. Çok yakında, eskisi gibi farkına varmıştır ki; nizamiyeden girdiği “Allah... Allah…” nidalarıyla Müslümanları anda askerin anası-babası, her şeyi orası koruyacak ve kâfirlere karşı cihad edecekolur. Profesyonel bir askerî eğitim, inancı tir… ve imanıyla bağını kurarak verildiğinde o

15

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Yiğit SERDENGEÇTİ

K

ur’an ve Sünnet, asırlar boyunca Müslümanların siyasî ve manevî aktivitelerine rehber, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahâbesi, kendilerinden sonra gelen Müslümanlara örnek ve İslâm, hayatlara yön veren temel bir perspektif olarak her zaman kendisine başvurulan tek esas olmuştur. Bu esas ışığında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Allah’ın Rasulü olduğu gibi, ilk İslâmî Devlet’in kurucusu ve başkanı olma görevini de yüklenmiştir. O’nun ardından gelen Râşid Halîfelerin döneminde ise tüm Müslümanlar tek bir ümmet olarak bütünleşmiş, Din ve Devlet’in bütünleştiği bir toplum meydana gelerek, akide ile siyaset birbirinden ayrılmaz birer parça olmuştur. Bu sayede İslâm, Arap Yarımadası’ndan Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu’dan Avrupa’ya ve Kafkasya’dan Asya’nın içlerine kadar yayılmıştır. Bu yayılma sürecinde İslâm bir din olduğu gibi, kapsamlı bir ideoloji olma özelliğini de bünyesinde bulundurmuştur. Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Bu özelliği ile de Müslümanların pek çok devletine etki etmiş ve güdülen İslâmî siyasetle de kendi dönemini aydınlatan bir nur olmuştur. Gerek Müslümanlar gerekse de İslâm Devleti’nin yöneticileri, her zaman İslâm’ın emin bekçileri olduğu gibi, her türlü işlerinde de İslâm’ın siyasetini uygulayan basiretli siyasetçiler olmuşlardır. Dünyadaki siyasî atmosfer İslâm Devleti’nin varlığı ile düzene girmiş ve âlemde adalet zuhur etmiştir. Kâfirlerin sinsi ve hain çalışmalarıyla İslâmî siyasetin sütunu olan İslâm Devleti, hayat sahnesinde olması gereken yerde olmayınca, dünya, kâfirlerin Müslümanlara zulmettiği, fasıkların her yerde cirit attığı ve zalimlerin efendiler olarak kabul edildiği bir hâle bürünmüştür. O günden beri de Müslümanların ferdî ve cemaatsel olarak siyasî çalışmalar yapmasına izin verilmemiştir. Düzene karşı olmamak, zalime zalim-kâfire kâfir dememek, yapılan zulme ses çıkarmamak ve yeniden İslâmî bir otorite tesis etmeye ça-

16


Müslümana Siyaset Yapmak Neden Yasak? lışmamak kaydıyla -sözde- siyasî çalışmalara izin verilmiştir. Tüm insanlık, bu türden siyasî bir çalışmaya gebe olduğu halde, sömürgeciler ve yerli işbirlikçiler bunu engellemeye çalışmışlardır. Örneğin, Türkiye’de Komünist bir sistem hedeflediğini belirten partilerin kurulmasına ve seçimlere bile girmesine izin verilirken, ‘TBMM’de mündemiç olduğu’ söylenen Hilafet ile alakalı söylemleri ve hedefleri olan partilere izin verilmemektedir.

eyleme izin verilmemiştir… ve hiç kimsenin Hacca veya hacılara zarar vermesine izin vermeyeceğiz.”

konuları tartışmaktan alıkoymak için yıllardır çırpınmaktadırlar. Hâlbuki Ümmet’in işlerini şer’î hükümlere göre gözetme ameliyesi olan siyaset, İslâm’ın ayrılmaz bir parçasıdır ve hepimiz tüm toplantılarda ve buluşmalarda İslâm’a sahip çıkmak ve İslâm Ümmeti’ne etki eden meseleleri tartışmakla mükellefizdir. Haccın başlamasının hemen öncesinde hacıları, Hacc menasikleri sırasında herhangi bir protesto eylemine katılmama konusunda uyarma ihtiyacı hisseden Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Nâyif bin AbdulAziz şöyle demektedir:

Hucurât 13)

Hacc, Müslümanların Rableri Allah Subhânehu ile olan bağlarını kuvvetlendirdikleri muhteşem bir yolculuktur. Keza Hacc, dünyanın dört bir yanından tek bir ümmet olarak bir araya toplanan Müslümanların, aralarındaki kardeşlik bağlarını kuvvetlendirdikleri mübarek bir buluşmadır. Oysa bugün tam aksine hacılar, mensup Müslümanlara siyaset yapmayı yasaklaoldukları ulus-devletlere göre gruplandırılyan örneklerden bir tanesi de, kısa bir süre maktadır. Daha da ötesi, Müslümanların Alönce Suudi Arabistan İçişleri Bakanı taralah Subhânehu’nun buyurduğu gibi birbirlefından hacıların, Hacc’da riyle kaynaşıp Ümmet’in siyaset yapmamaları koHacc, Müslümanların Rableri meselelerini birlikte denusunda uyarılmasıdır. ğerlendirmelerine fırsat Allah Subhânehu ile olan Müslümanların başındaki verilmemektedir: bağlarını kuvvetlendirdikleri mevcut yöneticiler, Müsmuhteşem bir yolculuktur. ‫َر‬ ٍ ‫اس إِنَّا َخلَ ْق َناكُم مِّن َذك‬ َ ‫َيا أَي‬ ُ َّ‫ُّها الن‬ lümanların bir araya geleKeza Hacc, dünyanın dört ‫ارُفوا‬ َ ‫وبا َوق ََبائ‬ ً ‫ُم ُش ُع‬ َ ‫ِل لَِت َع‬ ْ ‫َوأُنثَى َو َج َع ْل َناك‬ rek, Ümmet’in geleceğine bir yanından tek bir ümmet “Ey insanlar! Muhakilişkin meseleleri ve fikirleolarak bir araya toplanan kak Biz sizleri bir erkek ri tartışmalarından nedenMüslümanların, aralarındaki ve bir dişiden yarattık, se korkmaktadırlar. Kendi kardeşlik bağlarını birbirinizi tanıyasınız divarlıklarının gayrimeşru kuvvetlendirdikleri mübarek ye sizleri halklar ve kabiolduğunu bildiklerinden leler haline getirdik.” (elbir buluşmadır. dolayı, Müslümanları bu Bütün bu yasaklamaların tersine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Hacc mevsimini değerlendirmiş ve İslâm Daveti’ni yüklenirken bu verimli dönemden faydalanmaya çalışmıştır. İşte böylesi bir çalışma, Saadet Asrı’ndan bizlere şu şekilde intikal etmiştir: “Süveyd b. Sâmit, Mekke’ye Hacc için gelmişti. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bunu işitince onunla ilgilendi. Onu Allah’a ve İslâm’a davet etti. Fakat Süveyd ona şöyle dedi: “Belki sende olan şey bende olanın aynısıdır.” Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ona dedi ki: “Sende olan nedir?” O dedi ki: “Lokman’ın

“Bu ibadetin parçası olmayan herhangi bir

17

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Müslümana Siyaset Yapmak Neden Yasak? mecellesi (sahifesi) yani Lokman’ın hikmeti.” Bunun üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: “Bu, güzel bir sözdür. Fakat benim yanımda olan daha üstündür ki o, Allah’ın bana indirdiği Kur’an’dır. O, hidayet ve nurdur.” Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ona Kur’an’dan bir miktar okudu. Onu İslâm’a davet etti. O ise ondan uzak durmadı ve: “Bu söz güzeldir.” dedi, daha sonra da ondan ayrılıp gitti.” Yine başka bir olay da aynen şöyle gerçekleşmiştir:

engellenmesinin yanlışlığını ortaya koymaya yönelik örneklerdi. Lakin Ümmeti, İslâmî bir siyaset yapmaktan engelleme sadece Hacc’la sınırlı kalmamaktadır maalesef. Müslümanlara bir araya gelmemeleri ve Ümmetin meselelerini tartışmamaları konusunda gözdağı verilmesi, yalnızca Hacc zamanına özgü bir durum olmamakla birlikte bu, İslâmî beldelerin her tarafında görülebilen rutin bir uygulamadır. Müslümanların başındaki yöneticiler, Müslümanların bir araya gelerek Ümmet’in geleceğine ve içe“Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem risinde bulunduğu duruma dair meseleleri Hacc mevsiminde kabilelere kendisini ve davatartışmalarını, bu minvalsını tanıtırken Hazrec’den de birbirlerine hakkı ve bir toplulukla karşılaştı ve ...Ümmeti, İslâmî bir siyaset sabrı tavsiye etmelerini, onlara, “Siz kimsiniz?” yapmaktan engelleme sadece emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i dedi. Onlar dediler ki: Hacc’la sınırlı kalmamaktadır ani’l-munker yapmalarını “Hazrec’den bir topluluk.” maalesef. Müslümanlara mütemadiyen engellemek Rasulullah SallAllahu Aleybir araya gelmemeleri ve istemektedirler. Bu da yethi ve Sellem onlara, “Yahuümmetin meselelerini mezmiş gibi bu tür engeldi mevalisinden (Yahuditartışmamaları konusunda lemeler, çoğu kez büyük lerle anlaşmalı olanlardan) gözdağı verilmesi, yalnızca bir düşmanlık ve pervasız mısınız?” dedi. Onlar da, Hacc zamanına özgü bir bir saldırganlıkla icra edil“Evet.” dediler. Rasul Salmektedir. İşte bu uyguladurum olmamakla birlikte lAllahu Aleyhi ve Sellem onmalara birkaç örnek: bu, İslâmî beldelerin her lara dedi ki: “Oturmaz mısınız? Size konuşayım.” tarafında görülebilen rutin bir • Filistin’de Kasım 2007’ uygulamadır. Dediler ki: “Evet, oturude, 36 yaşındaki Hişâm ruz.” Böylece onlarla beraber Baradâî, Mahmud Abbas oturdular. O da onları Allah’a davet etti. Onlara ve diğer Arap yöneticilerin katıldığı Annapolis İslâm’ı anlattı ve Kur’an okudu. Bunun üzeriKonferansı’ndaki hıyanete karşı düzenlenen bane birbirlerine şöyle dediler: “Ey kavmim, bilin rışçıl bir gösteri sırasında Filistin polisinin ateş ki vallahi bu, Yahudilerin vaad ederek bizi koraçması akabinde bir hastanede hayatını kaybetti. kuttuğu Nebî’dir muhakkak. Dikkat edin sizden Hişâm Baradâî’nin Hizb-ut Tahrir üyesi olduğu önce Yahudiler ona uymasınlar.” Böylece onlar ise daha sonra haber merkezlerine iletildi. Rasulullah’ın çağrısını kabul ettiler, onu tasdik • Geçen sene Temmuz ayında Dergimiz taraettiler. İslâm’dan kendilerine getirdiği hususları fından tertip edilen ve yasal tüm izinler alınmışkabul ettiler.” ken icra etmek istediğimiz konferansımız hiçbir Rasulullah’ın Hacc’ı siyasî çalışmalarına gerekçe gösterilmeksizin iptal edildi. Konferansı vesile kıldığı ortadadır. Zira “Veda Haccı” da tertip eden organizatörler, konuşmacılar ve derböylesi bir çalışmaya en güzel örnektir. Bu, gimizin yazarları ile birçok okurundan oluşan Hacc’da siyasî çalışmaların Suudî Ailesi’nce yaklaşık 200 kişi tutuklandı. Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

18


Müslümana Siyaset Yapmak Neden Yasak? • Eylül 2009’da Bangladeş’teki Müslümanlar, Cuma namazı akabinde Millî Mescid dışında Hilâfet’in yeniden kurulmasına ve birleşik bir Müslüman Ordu oluşturulmasına çağıran barışçıl bir yürüyüş düzenlediler. Binlerce Müslüman’ın katıldığı bu yürüyüş, polis tarafından engellendi ve 30 Müslüman orada tutuklandı.

Bu ayet ve hadis, Ümmetimiz için kaygı duymanın, derdiyle dertlenmenin ve meseleleriyle ilgilenmenin Dinimizin bir parçası ve gereği olduğunu son derece net olarak bildirmektedir. Öyle ki kardeşlerimizin ve bacılarımızın, sevindiklerini ve başarılı olduklarını gördüğümüzde gönlümüz ferahlar; zorluklarla boğuştuklarını ve acı çektiklerini gördüğümüzde ise bizi bir sıkıntı basar. Sonuçta gerek Mekke’de Hacc’da, gerekse camide namazda, Müslüman din kardeşlerimizle buluştuğumuzda sorunlarımızı konuşmamız, meselelerimizi tartışmamız ve onlara çözümler göstermemizden daha doğal ne olabilir ki? Müslümanları içlerinde bulunduğu ve fasid durumdan kurtaracak fikirler ve görüşler açıklamamız neden yasaklanır ki?

İslâm, salt bir ibadetler toplamı olmaktan öte, yaşamın her alanını kuşatan kapsamlı bir hayat nizamıdır. İslâm, insanın Yaratıcısı ile olan alakasını şahsî yönle sınırlı tutmaz. Aksine, Allah’ın hidayetine muhtaç insanoğlunun hayattaki tüm işlerini mükemmel bir şekilde düzene koyar ki bunların başlıcası, “Ümmet’in işlerini şer’î hükümlere göre yürütmek” olan siyasî meselelerdir. Dolayısıyla dünya çapında kardeşlerimizin ve bacılarımızın meseleleriyle ilgilenmek Dinimizin bir parçası ve gereğidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Oysaki Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahabesi Rıdvânullahi Aleyhim Ecmain’in örnek hayatlarına baktığımızda Müslümanların, gerek Hacc’da gerekse Hacc dışında bir araya toplanıp siyasetle aktif olarak ilgilendiklerini görürüz. Veda Haccı sırasında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Müslümanların işleriyle ilgili pek çok meseleyi tartışmıştır. Bunlar arasında; Müslüman’ın mülkü, faiz, erkeğin kadına karşı yükümlülükleri, tüm Müslümanların takvaları dışında birbirleriyle müsavi oldukları gibi konular yok muydu?

ِ ‫ون بِال َْم ْع ُر‬ ‫وف‬ ٍ ‫ض ُه ْم أَ ْول َِياء َب ْع‬ ُ ‫ون َوال ُْم ْؤ ِم َن‬ ُ ‫ات َب ْع‬ َ ‫ض َي ْأ ُم ُر‬ َ ُ‫َوال ُْم ْؤ ِمن‬ َّ ‫ون اللّ َه‬ َ ‫الص‬ ِ ‫َوَي ْن َه ْو َن َع ِن ال ُْمنك‬ َّ ‫ون‬ َ ‫يع‬ َ ُ‫ال َة َويُ ْؤت‬ َ ‫ِيم‬ ُ ‫ون الزكَا َة َويُ ِط‬ ُ ‫َر َويُق‬ َّ ‫ِيم‬ ‫ك‬ ‫ح‬ ‫ِيز‬ ‫ز‬ ‫ع‬ ‫ه‬ ‫ل‬ ‫ال‬ ‫ن‬ ‫إ‬ ‫ه‬ ‫ل‬ ‫ال‬ ‫م‬ ‫ه‬ ‫م‬ ‫ح‬ ‫ر‬ ّ ّ َ ‫َو َرُسولَ ُه أُ ْولَئ‬ ِ ُ ُ ُ ُ َ ْ ‫ِك َس َي‬ ٌ َ ٌ َ َ “Mü’min erkekler ve Mü’mine kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Öyle ki ma’rufu emrederler, münkerden nehyederler, salâtı ikame ederler, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte onlar, Allah’ın merhamet edeceği kimselerin ta kendileridir. Muhakkak Allah, azîzdir, hakîmdir.” (et-Tevbe 71)

Bugün yalnızca Cuma ve cemaat namazlarının kılındığı yer olarak bilinen mescitler, o zaman siyasetin de dâhil olduğu tüm faaliyetlerin merkeziydi. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanında Ümmet’in işleri orada ele alınıyor, tartışılıyor ve çözüme bağlanıyordu. Meselâ; Zeyd, Ca’fer ve Abdullah ibnu Ravâha RadiyAllahu Anhum’un Mut’a Savaşı’nda şehid oldukları haberi, Rasulullah Aleyhi’s-Selam tarafından minberde iken Müslümanlara veriliyordu.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: “Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette ve birbirlerine şefkatte Mü’minlerin misali bir vücut gibi olmalarıdır. Vücuttan bir uzuv (herhangi bir rahatsızlık nedeniyle) şikayetlense, vücudun diğer uzuvları uykusuzluk ve ateş ile (o acıya/ağrıya) ortak olurlar.” (el-Buhârî ve Muslim rivayet ettiler)

19

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Müslümana Siyaset Yapmak Neden Yasak? Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem vefat ettiğinde henüz defnedilmeden önce -ki defin işlemi şer’an acele edilmesi gereken işlerdendir- Sahabesi toplanıyor, tartışıyor ve tüm Müslümanların Halifesi olacak lideri belirlemeye çalışıyorlardı. Hararetli tartışmalar akabinde Ebu Bekir RadiyAllahu Anh Halife seçiliyor ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in defni, bu seçim işleminin tamamlanmasından sonra yapılıyordu.

kullanabiliyor. O zaman bu siyaset yapmak olmuyor mu? Neden camilerde İslâm’a dayalı siyaset yapmak yasaklanıyor? Cumhuriyet ve demokrasinin İslâm’dan olmadığını söylemek siyaset oluyor ve bunu yapanlar engelleniyorken, bunların İslâm’dan olduğunu söylemek neden siyaset olmuyor? Bu, ne akıl almaz bir çelişkidir böyle! Yine Hacc’a dönelim… Suudi Arabistan yöneticilerini “Hacc’da siyaset yapmayın!” demeye iten faktör, acaba kâfir ABD ile yaptıkları ve dünyanın şu ana kadarki en büyük silah alım ihalesi midir? 60 milyar $ tutarında olan bu anlaşmaya karşı gelebilecek olası bir tepkiyi engellemek için mi acaba, Prens böyle bir izahatta bulunma gereği hissetmiştir? O halde şimdi biz de soruyoruz:

Ebu Bekir RadiyAllahu Anh, kendi Hilâfeti sırasında Arap Yarımadası’ndaki kabileler İslâm Devleti’ne kafa tutup isyan edince, hemen Sahabe’yi mescide toplayıp Müslümanların kâfirlere ve isyancılara karşı savaş açıp açmaması gerektiğini tartışıyordu. Ömer RadiyAllahu Anh Halife olduğunda, yaptıkları faaliyetleri ve bölgelerindeki Müslümanların meselelerini tartışmak için, valiler ile Hacc sırasında buluşmayı alışkanlık haline getiriyordu.

1- Bu kadar çok silah kime karşı kullanılacaktır? 2- Suudi yöneticiler bugüne kadar hangi gerekçe ile ve kime karşı silaha başvurmuşlardır? 3- Yanı başlarında kâfirler tarafından Irak’ta milyonlarca kardeşleri öldürülürken silahları olmadığı için mi kâfirlere ses çıkarmamışlardır? 4- Yoksa ekonomik anlamda sıkıntıda olan kâfir ABD’yi bu açıdan rahatlatmak, bu dar boğazdan kurtarmak için mi silah almışlardır? 5- Kâfir ABD’nin daha çok Müslüman öldürmesi için mi onların savunma sanayileri desteklenmiştir?

Ama bugün, camilerde ve mescitlerde İslâmî siyasete dair bir şey söylediğimiz zaman, “camide bu işler konuşulmaz”, “burası siyaset yapılacak yer değil” veya “camide dünya kelamı konuşmak haramdır” diyenlerle karşılaşıyoruz. Hâlbuki Allah Azze ve Celle’nin evinde, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in makamı olan minberde, Müslümanların gözünün içerisine baka baka “29 Ekim Hutbesi” okuyanlar da aynı kişiler. Hayâsızca ve rızık verenin Allah Subhanehu ve Teâlâ olduğuna inandıklarını söyledikleri halde, “demokrasinin ve cumhuriyetin ne kadar yüce ve İslâm’dan olduğunu” söyleyebiliyorlar. Halka bir şey indirmek istediği zaman devlet, hutbeleri Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Suudi yöneticiler gibi diğer İslâmî beldelerdeki yöneticiler, bu türden haince ve caiz olmayan anlaşmalar ile Ümmet’in malını kâfirlere peşkeş çekmekte ve şu an sorduğumuz soruların benzerine cevap verme

20


Müslümana Siyaset Yapmak Neden Yasak? tenezzülünü göstermemektedirler. Ama unutmasınlar ki, bütün soruların cevabı bu dünyada er ya da geç alınacak ve Ahiret’te de muhakkak kendilerine sorulacaktır.

çıkan askerlere verilmek üzere bir adama harp ganimetlerinden olan gümüş bir kabı satmasını emretti. Bu haber Ubâde ibn-us Sâmit RadiyAllahu Anh’a ulaşınca ayağa kalkıp şöyle dedi: “Ben Rasulullah SallAllahu Müslümanlar, İslâm ile siyaseti birbirinAleyhi ve Sellem’den birebir, eşite eşit olması den ayrılmaz parçalar olarak gördükleri için hariç altının altınla, gümüşün gümüşle, buğbütün kutsal mekânlarda siyaset yapıyordayın buğdayla, arpanın arpayla, hurmanın lardı. Hatta bu siyaset, yeri geldiği zaman hurmayla, tuzun tuzla (ki bunlar, içinde faiz kendi yöneticilerini muhasebe etmeyi dahi işleyen rebevî mallardır) satışını haram kıldığıgerektiriyordu. İslâm tarihine baktığımızda, nı işittim. O halde her kim (bunların satışında) Ümmet’in -bizatihi Müslümanların Halifefazlalık yaparsa yahut fazlalık yapılmasını kabul si tarafından bile yapılmış olsa-, yanlışlara ederse faiz işletmiş olur.” Bunun üzerine ingöz yummadığının örneklerini buluruz. sanlar (önceden) fazladan aldıklarını geri Otoritede olanlar, kendilerini eleştiren o inverdiler. Sonra bu haber sanları hapsederek, zulmeMuâviye’ye ulaştı ve ayağa derek yahut işkence ederek Müslümanlar, İslâm kalkıp bir hitapta bulundu. karşılık vermiyorlar, bilakis ile siyaseti birbirinden Dedi ki: “İnsanlara ne oluyor sorumluluklarının bilinciyle ayrılmaz parçalar olarak ki kendisini gördüğümüz ve ve Allah Subhânehu’ya veregördükleri için bütün dostluğuyla yaşadığımız halde cekleri hesabın endişesiyle kutsal mekânlarda siyaset Rasulullah (SallAllahu Aleyhi yanlışlarını düzeltmede aceyapıyorlardı. Hatta bu ve Sellem)’den, daha önce hiç le ediyorlardı. İşte bu konusiyaset, yeri geldiği zaman işitmediğimiz böylesi bir âdeti ya dair birkaç örnek: rivayet ediyorlar.” Bunun kendi yöneticilerini Ömer RadiyAllahu Anh üzerine Ubâde ibn-us Sâmit muhasebe etmeyi dahi Halîfe olduğu zaman kenRadiyAllahu Anh ayağa kalgerektiriyordu. disine biraz kumaş geldi ve kıp yaptığı rivayeti tekraronu herkese bir parça veladı ve sonra şöyle dedi: rerek Müslümanlar arasında eşit biçimde “Muhakkak ki bizler, Muâviye’nin hoşuna gitpaylaştırdı. Minbere çıktığı zaman kendi elmeyecek olsa bile, Rasulullah (SallAllahu Aleyhi bisesinin iki parça olduğu görüldü. Bunun ve Sellem)’den kesinlikle işittiklerimizi rivayet üzerine Salmân el-Fârisî RadiyAllahu Anh ederiz. Gece karanlığında onun avucuna düşüp hemen ayağa kalkıp şöyle dedi: “Vallahi, seni düşmeyeceğim umurumda değil!” dinlemeyeceğiz, çünkü sen tebaana karşı kendini Ümmet, bugün başına bela olan soruntercih ettin.” O sırada Halife Ömer’in oğlu larına çözümler aramaktadır. Müslümanlar Abdullah RadiyAllahu Anh duruma açıklık artık başlarındaki samimiyetsiz ve ikiyüzgetirip kendi payına düşen parçayı babasılü yöneticilerden bıkmıştır. Onlar ki, ülkena kendisinin verdiğini söyleyince, Salmân mizde olduğu gibi üniversitelerde ve diğer el-Fârisî RadiyAllahu Anh şöyle dedi: “İşte öğrenim kurumlarının yanı sıra kamusal şimdi seni dinleriz.” alanda da başörtüsünü yasaklıyor, Mısır’da Bir başka hadise de o sırada Vali olan olduğu gibi nikabı (peçeyi) men ediyor ama Muâviye ibnu Ebî Sufyân, bedeli savaşa hayâsız ve edepsiz kadınların konserleri-

21

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Müslümana Siyaset Yapmak Neden Yasak? ne ve resepsiyonlarına izin veriyorlardır. Her türlü sapkın ve gayri İslâmî düşünce, “özgürlükler” adına zemin bulurken, İslâmî esaslara dayalı siyaset yapmak, fikir beyan etmek, makale yazmak, örgütlenmek yasaklanmaktadır. İşte endişe verici olan da budur. Mevcut yöneticiler, istihbarat elemanları, emniyet mensupları ve de askerler, hep bu alanda faaliyet gösterenleri tehlikeli görürken, İslâm’a savaş açan kâfirler ve yerli işbirlikçilerini görmezden gelerek koruma altına alıyorlar. Bu yöneticilerin ve yandaşlarının oturduğu o koltuklar, yakın bir zamanda hakiki sahiplerine dönecek ve bizler göreceğiz ki, bu muazzam Ümmet, önceden sahip olduğu izzetli konumuna yeniden kavuşacaktır. İnşaAllah yeniden Nübüvvet Minhâcı üzere seyreden, Allah Subhânehu’ya ve bu kerim Ümmet’e karşı sorumluluklarını hakkıyla yerine getiren yöneticileri tekrar göreceğiz.

Allah Subhânehu’dan başımızdaki mevcut yöneticileri bir an önce değiştirmesini, yerine bu Ümmet’in işlerini Allah Subhânehu’nun razı olduğu şekilde yürütüp sorunlarını yine O’nun razı olduğu şekilde çözecek ihlâslı bir Halife’yi bir an önce ikame ettirmesini niyaz ediyoruz. Muhakkak ki O, dua edenin dualarına icabet edendir. (Âmin) َّ ‫يب َد ْع َوَة‬ ِ ‫الد‬ ‫اعي إِذَا‬ َ ‫َ ِإو�ذَا َسأَل‬ ٌ ‫َك ِع َبادِي َعنِّي َفإِنِّي قَر‬ ُ ‫ِيب أُ ِج‬ ‫ان‬ ِ ‫َد َع‬ “Ve kullarım vaktinde Sana, Beni sual ettiğinde şüphesiz ben çok yakınım. Bana duâ ettiği vakit duâ edenin duâsına icâbet ederim.” (el-Bakara 186)

Sayısız deliller gösteriyor ki İslâm, hakkı ve doğruyu araştırmaya yönelik tartışmaların önünü açmıştır ve ibadetler ile İslâm’ın diğer yönleri arasını ayırmamıştır. O halde bu hain yöneticilere karşı İslâm’a hakkıyla ve bütünüyle sahip çıkmak boynumuzun borcudur. Yalnızca Allah Subhânehu’nun emirlerine ve yasaklarına itaat ederek İslâm’a sapasağlam yönelmeli, Müslümanların Hacc’da, mescitlerde ve hatta aile toplantılarındaki birlikteliklerini dahi İslâm Ümmeti’nin mevcut sorunlarını ve işlerini tartışma konusu haline getirmeliyiz.

Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

22


Halime AYDIN

T

değil, menfî çıkarlara nasıl ulaşılacağı ve bu çıkarların ön planda olması gayesidir. Bu niyeti halktan gizlemek için özenle seçilmiş üsluplar kullanılmıştır daima. Özellikle her seçim döneminde, iktidar ve muhalefet partileri açısından aynı üslupların sergilendiğine şahit oluruz. İktidardaki parti, bugüne kadar yaptıkları icraatları sıralayan konuşmalar sergilerken, muhalefet partileri ise iktidara geldikleri takdirde yapacaklarının vaatlerini verirler genellikle. İşte seçim atmosferine girdiğimiz şu günlerde de, Hükümet’in popülist niyetlerle gerçekleştirdiği eylemlere daha sık şahitlik etmekteyiz. Seçimlere kadar da, halkın her kesimine hitap eden çıkışlara, açılımlara(!) şahit olmamız muhtemeldir. Zira bizler bu senaryoya yabancı değiliz.

ürkiye’de AKP eli ile çok şeyler değişiyor ve işin acı tarafı bu değişiklikler, Müslümanların lehineymiş gibi algılanıyor. Aslında 1923’den sonra yapılan tüm değişiklikler, aleyhte olmasına karşı lehte gibi gösterilmiştir. Cumhuriyet ile yönetilmeye başlandığından beri halk üzerinde egemen olan nizamlarda, kanunlarda ve sistemde devamlı olarak değişiklikler yapılmaktadır. Değişiklikten kastım, Müslümanları ileriye götürecek, kalkındıracak yenilikler değildir elbette. Neyin doğru ve neyin yanlış, neyin faydalı ve neyin zararlı olacağının bilinememesinin verdiği telaşla, sürekli kanunlar, kurallar, yaptırımlar, nizamlar değiştirilmektedir. Bunun sebebi, insanın kendi kabiliyetleri ile insan hayatı için hangi kuralların, hangi yasaların, hangi nizamların refahı getireceğini belirleyememesi ve bundan ötürü deneme yanılma metodunun uygulanmasıdır. Aslında bu noktada ulaşılmak istenilen gaye, Ümmet için hayırlı olanı bulma gayesi

Tüm bu senaryolar, halk üzerinden elde edilecek menfaatler için yapılan değişiklikler ve açılımlar olacaktır. Müslüman kadına Allahu Teâlâ’nın bir emri ve Müslüman kadının onuru olan başörtüsü meselesi de bu

23

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Zorunlu Eğitimin Süresini Uzatmak Çözüm Değildir gidermeyeceğini irdelemek gerekmektedir. Şûra’da çıkan kararlar kısaca şöyle:

süreçte, liderlerin ağızlarında bir seçim malzemesi haline gelmiştir. İnsanların evlerinden Kur’an’ları toplattıran dünün CHP’si, bugün “türbanı biz serbest bırakacağız” çıkışını yapmıştır. Hükümet ve muhalefet, Ümmet’in namusu üzerinden rant elde etme yarışına girmiştir. Başbakan Erdoğan’ın önce Müslüman hanımları umutlandırıp, sonra ise -yapabilecek gücü olduğu haldebu sorunu seçimlerden sonra çözeceklerine dair yaptığı açıklama, yeri geldikçe bu konuyu dile getirmesi, liderlerin rant peşinde olduklarının kanıtı olmuştur, anlayabilenler için. Bunu da anlayamayanlar için, Hayrunnisa Gül’ün cehalet kokan, “ilkokulda başörtüsü takmak cehalettir” açıklaması daha somut bir örnektir. Zira başörtüsünün Allah’ın bir emri olduğunu bilen bir şahıs, Allahu Teâlâ tarafından başörtüsü takmanın ölçüsünün yaş (buluğa girme yaşı) olduğunu, yoksa okuduğu okulun derecesine göre belirlenmediğini de bilir. Yazık ki, başı örtülü bir hanım, Allah’ın emrettiği yaşta başörtüsü takmanın cehalet olduğunu dile getirmiştir. Ama seçimlere hazırlanan Başbakan, böyle vahim bir açıklamaya katılmadığını dile getirmiştir doğal olarak. Çünkü Başbakan Erdoğan -gerçekte böyle düşünsün veya düşünmesin-, bu açıklamaya katıldığını dile getirecek kadar veya aynı yönde açıklamalar yapıp da popülaritesini düşürecek kadar, plansız hareket etmemektedir.

- Zorunlu eğitimin ortaöğretimi de kapsayacak şekilde düzenlenmesi, - Gelişim özellikleri bakımından farklı düzeylerdeki öğrencilerin bir arada bulunmasının ortaya çıkardığı pedagojik sorunların ortadan kaldırılması için ilköğretim okullarında 8 yıllık zorunlu eğitimin, öğrencilerin yaş ve gelişim özellikleri dikkate alınarak kademelendirilmesi, - Zorunlu eğitimin süresinin lise dâhil 13 yıla çıkarılması, - Millî Güvenlik dersi müfredatının yenilenmesi ve derse öğretmenlerin girmesi için yasal düzenleme yapılması, - Ortaöğretimde haftalık ders saatlerinin azaltılması, teneffüs süresinin uzatılması ve sınıf geçme yerine ders geçme sistemi getirilerek okulu daha erken bitirmeye imkân sağlanması, - Kız öğrencilerin ortaöğretime devamlarına ilişkin teşviklerin artırılması, yeni yatılı liseler açılması ve kız çocuklarının okula erişimi için pozitif ayrımcılık yapılması, - İlköğretimde resim ve müzik ders saatlerinin yeni öğretim yöntem ve teknikleri dikkate alınarak ders dışı eğitim faaliyetlerinin artırılması ve “Sanat İnsanı Yetiştirme Projesi” hazırlanarak uygulamaya konulması vs… İşte bu kararlar gündeme gelmiş ve en çok da zorunlu eğitimin süresi tartışılmıştır. Türkiye’deki eğitim sisteminin birçok problemi beraberinde getirdiği bilinen ve tartışılan bir vakıadır. Bu nedenle sürekli yeni kararlar, düzenlemeler ve müfredatta bir takım değişiklikler yapılmaktadır. Eğitim sisteminin sağlıklı, vasıflı bir genç nesil yetiştiremediği, bir takım raporlarla, araştırmalarla sık sık dile getirilmektedir. Ortaya çıkan sonuçlar, eğitim sisteminin vahim bir durumda olduğunu, dahası bu durumun

Burada tekrar başa dönüp, sistem içerisinde sık sık yapılan değişikliklere bir yenisini daha eklemeye yönelik alınan kararlara değinelim, inşaAllah. Eğitim, öğretim alanında yapılan başörtüsü tartışmalarının akabinde, 18. Millî Eğitim Şûrası toplanmış, Şûra’dan çıkan kararlar gündeme gelmiş ve çok tartışılmıştır. Bu kararların üzerinde durmak, ülke vakıası ile ne derece örtüştüğünü sorgulamak ve deneme tahtasına dönmüş eğitim sistemindeki sıkıntıları giderip, Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

24


Zorunlu Eğitimin Süresini Uzatmak Çözüm Değildir gitgide kötüleştiğini ortaya koymaktadır. O açıdan asıl sorun, eğitim sisteminin sekiz yıl mı, on yıl mı, on üç yıl mı olması değil, ferdi eğitmedeki metodun yanlışlığıdır. Demokrasinin verdiği hürriyetler çerçevesinde, her türlü haramın meşru görüldüğü, insanların reklamlarla faize, dizilerle zinaya, alkole, uyuşturucuya teşvik edildiği bir sistem, eğitmek yerine sadece duyguları ve zihinleri köreltebilir ancak.

istemeleri çok doğal değil midir? Zaten bu sistem bugüne kadar dayatmalarla zorlamalarla ayakta kalabilmiştir. Oy verip şirk sistemini desteklemek, zorunludur. Askere gitmek zorunludur. Eğitim, zorunludur. Sistemin putlaştırdığı kişi ve kavramları sevmek de zorunludur. Bu şekilde sıralarsak liste uzayıp gidecektir şüphesiz. Hâlbuki Sistem tarafından medeniyet olarak görülen ve tanıtılan Batı ülkelerinde son zamanlarda şöyle bir kavram gelişmiştir: “Homeschooling” Laiklik esasına dayalı olarak düzenlenmiş veya diğer adıyla “homeeducation”. Türkçe eğitim sisteminde ezbercilik hâkim olmuş anlamı ise kısaca, “ev okulu”dur. Şu anki veve din, cihad, şahadet, hilafet, haram-helal rilere göre ABD’de 1,5 milyon, İngiltere’de ve Ahiret gibi kavramlar öcü görülmüştür. 80 bin kadar çocuk, okul dışında eğitim göSeksen altı yılın sonunda çok vahim ve karüyor ve bu sayı git gide ranlık bir tablo çıkmıştır artıyor. Çünkü Batı’da, aikarşımıza... Öyle ki bu Laiklik esasına dayalı lelerin çocuklarını İslamî tabloda, aşk cinayetlerinin olarak düzenlenmiş eğitim esaslara göre yetiştirmesi olduğu, uyuşturucu gibi sisteminde ezbercilik hâkim gibi bir tehlike yok veya tehlikelerin ilkokul öğrenolmuş ve din, cihad, şahadet, Müslüman ülkelerdeki kacilerini dahi sardığı, öğrethilafet, haram-helal ve dar büyük değil. Türkiye menlerin öğrencileri taciz Ahiret gibi kavramlar öcü halkı ise Müslüman olan, ettiği, öğrencilerin öğretgörülmüştür. Seksen altı -ne kadar uzaklaşmış olsamenlerini tehdit ettiği kayılın sonunda çok vahim ve lar da- özlerinde İslam’ın reler yer almaktadır. Vakıkaranlık bir tablo çıkmıştır olduğu bir ülkedir. Çoanın gerçekleri ele alınmış karşımıza... cukların okullarda dinden olunsaydı sorunun, eğitim nasıl uzaklaşacakları noksüresinin ne kadar olacağı tasında bir eğitim almaması, ailelerine terk meselesini aştığı çoktan görülebilirdi. Tam edilmesi, zihinlerini batıl fikirlerle doldurda bu noktada Eğitim-Bir-Sen Genel Başmayıp Müslümanların kendi hallerine bıkanı Ahmet Karakaşlı’nın yaptığı açıklama rakılması büyük bir tehlikedir, Sistem için. yerini bulmaktadır: Zira bu zamana kadar Müslümanların öz“İlköğretim okullarındaki taciz ve tecavüzlelerine dönmemesi ve tefekkür etme güçleririn artması ve eğitimin kalitesinin bozulmasınnin harekete geçmemesi için her türlü oyun daki en büyük etken sekiz yıllık eğitimdeki kesinplanlanmış ve uygulanmıştır. tisizlik dayatmasıdır.” Cumhuriyet tarihinden önce de, 1824 yıEğitimin zorunlu olması meselesi, başlı lında II. Mahmut döneminde çıkarılan bir başına bir konudur aslında. Şu anki eğitim fermanla, İstanbul’da; 1869 yılında çıkarılan sisteminden memnun olmayan insanların, “Maarif-i Umumiye Nizamiyesi” ile ilköğreevlatlarının Kapitalizm’in ilkelerine göre tim tüm ülkede zorunlu hale getirilmiştir. yetişmiş; menfaatçi, İslam’dan uzak, hatta Ancak o dönem uygulanan eğitim sistemini O’na düşman bireyler haline gelmemelerini

25

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Zorunlu Eğitimin Süresini Uzatmak Çözüm Değildir incelediğimizde, zorunlu bu amaç örtbas edilmek Hâlbuki zorunlu eğitim kılınan eğitim sisteminin, istenmişti. Ama başta busüresinin uzamasının hiçbir gençlerin kabiliyetlerigünkü mevcut yöneticiler işe yaramayacağı ortadadır. ne önem veren ve onları olmak üzere bu uygulaYarardan çok zarar getirecek geliştiren, ezbercilikten maya herkes karşı çıkmış ve diplomalı cahillerin uzak bir eğitim sistemi ve Türkiye’nin dört bir olduğunu görüyoruz. Aiyanında 5+3 yıllık eğitim çoğalmasına yol açacaktır. lelerin zorlama ile değil, sistemi protesto edilmişti. gönül rızası ile evlatlarını teslim edecekleri Müslümanlar sokağa çıkmış ve gösteriler bir eğitim sistemi uygulanmıştır. Osmanlı düzenlemişti. Nasıl bir tutarsızlıktır ki, o döHilafet Devleti’nde “Sübyan Mektebi” olarak nem buna karşı olanlar şimdi 5+3+5 formüadlandırılan ilköğretim kurumları, varlıklı lünü gerçekleştirmek istemekte ve o zaman kişiler ya da devlet tarafından kurulmuş ve sokaklara dökülen Müslümanlar da, şimdi giderlerini de vakıflar karşılamıştır. Ayrıca bu uygulamayı kendi partilileri(!) yapıyor en önemli husus ise, bu eğitim müfredatıdiye sus-pus olmaktadırlar. nın temel dersinin Kur’an olmasıdır. ÖğHâlbuki zorunlu eğitim süresinin uzarencileri sahip oldukları İslamî değerlerden, masının hiçbir işe yaramayacağı ortadadır. güzelliklerden koparan bir eğitim sistemi Yarardan çok zarar getirecek ve diplomalı değildir. Böyle bir sisteme, Türkiye’deki cahillerin çoğalmasına yol açacaktır. Çünhangi Müslüman, evladını gönül rızası ile kü eğitimin zorunlu olması aynı zamanda, teslim etmez ki? Bu sistem Cumhuriyetle okul okumaya yatkın olmayan gençlerin, beraber, bugünkü sürece ulaştıracak bir yol kabiliyetleri ekseninde meslek öğrenmelealmıştır. 1949’da düzenlenen 4. Millî Eğitim rini engelleyecek veya geciktirecektir. Yine Şurası’nda, eğitim-öğretime ilişkin demokTürk Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet ratik esasların gözden geçirilmesi ve 1981‘de Karakaşlı şu sözleriyle bunu dile getiriyor: düzenlenen 8. Millî Eğitim Şurası’nda Türk “Kesintisiz eğitim çıraklık eğitimine büyük Millî Eğitim Sistemi’nin Atatürk İlkeleri bir darbe vurmuş, sanayici çırak bulamaz, ustadoğrultusunda bütünleştirilmesini öngören lar dükkânlarını devredecek kalfa arar hale gelbir model geliştirilmesi kararı alınmıştır. mişlerdir. Zanaatkârlık öldürülmüştür. Kur’an Yani temel kitap laiklik, temel ders ise AtaKursları büyük darbe almış, hafızlık bitme noktürkçülük olmuştur. tasına gelmiştir. Beceri isteyen sanatlarda baSekiz yıllık kesintisiz eğitim ise 55. Hüşarılı olacak gençler çıraklık eğitimi yerine okul kümet (Mesut Yılmaz Hükümeti) döneminsıralarına oturtularak eğitimde öğrenme seviyede, 18 Ağustos 1997’de yapılan bir değişiksi düşürülmüş, devlet kaynaklarının verimsiz likle hayata geçmiştir. Şimdi de on üç yıla alanda heder edilmesine sebep olunmuştur.” çıkarılmak istenmektedir. 28 Şubat sürecini Bu açıklamalar, kayda değer ve gerçektakiben alınan sekiz yıllık kesintisiz eğitim leri ifade eden açıklamalardır. Bu sonuçlakararı imam-hatip liselerinin orta kısımrı doğurmayacak, sağlıklı düşünebilen, her larını kapatmak ve gençlerin imam-hatip alanda başarılara imza atacak bir genç neliselerine geçişini engellemek maksadı ile sil yetiştirmek ise bu sistemin işi değildir. tamamen ideolojik bir niyetle alınmıştı. Acilen tatbik edilmesi elzem olan, Kur’an Buna rağmen farklı gerekçeler ve vaatlerle

Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

26


Zorunlu Eğitimin Süresini Uzatmak Çözüm Değildir ve onu anlama temeli üzerine kurulu bir eğitim sistemidir. Bu uygulanamadıkça, bu vahim tablo değişmeyecektir. Her problemin her sorunun çözümü gibi, eğitimin nasıl olacağı sorusunun da çözümü yine İslam’dadır. Fertleri doğru değerlerden uzaklaştırmadan, helal ve haramı ölçü alan, menfaatçilik gibi tehlikeli hastalıkları bertaraf eden bir sistem, ancak İslam’da vardır. Her alanda olduğu gibi eğitim alanında da aklın acizliği ortaya çıkmış, sorunlar beşer aklının çözümleriyle daha bir çetrefilli hale gelmiştir. Hazırlanan eğitim müfredatı bile hakkıyla verilememiş, adım başı dershane olmuştur. Üç yıl önce çıkarılan SBS’nin bu yıl kaldırılması kararı alınmış, üç yıl boyunca sınav stresi ile çalışan öğrencilerin emeği konu dahi edilmemiştir. Özellikle son birkaç yıl içinde yapılan değişiklikler, eğitim sistemini iyice karmaşıklaştırmıştır. Son olarak Mehmet Göktaş’ın şu sözlerini dikkatinize sunuyorum:

seveceğine, kime tapacağına ancak ve ancak babaları anneleri olarak bizler karar veririz. Kimi kendilerine örnek almaları gerektiğine ancak ve ancak biz karar veririz. Belirli bir yaşa geldiklerinde de kendileri karar verirler. Özellikle nasıl bir hayat tarzı yaşayacaklarına, nasıl giyineceklerine kesinlikle biz karar veririz. Daha sonra da büyüdüklerinde kendileri karar verir. Kızlarımızın hangi yaşta nasıl giyineceklerine bizler karar veririz. Kim ne karışır buna? Hem siz kendi yaşam tarzınızı kızlarınıza akil baliğ olduktan sonra mı veriyorsunuz? Bale yapmayı, dans etmeyi, şarkı söylemeyi ve özellikle sizin kimliğinize uygun giyinme tarzını çocuklarınıza akıl baliğ olunca mı veriyorsunuz? Akil baliğ oluncaya kadar size benzemek zorunda mı kızlarımız, çocuklarımız?” İslam’ın yeryüzüne bütünü ile tatbik edildiği günler gelene kadar Müslümanlar, evlatlarını Sistem’in tehlikelerinden korumak için çok çaba sarf etmeye devam edeceklerdir. Özellikle okul dönemleri bu çabanın had safhaya ulaşacağı, bilinçli aileler için en zor dönemler olmaya devam edecektir. Bu tür yamalarla da sorunlar çözülecek değildir. َ ‫ول َوأُ ْولِي‬ ّ‫ُوا ه‬ ْ ‫للاَ َوأَ ِطيع‬ ْ ‫وا أَ ِطيع‬ ْ ُ‫َيا أَ ُّي َها الَّ ِذينَ آ َمن‬ َ ُ‫ُوا الرَّ س‬ ‫األم ِْر‬ ّ‫ه‬ ُ ‫ِم‬ َ ‫نك ْم َفإِن َت َن‬ ‫ول إِن ُكنتُ ْم‬ ِ ُ‫ازعْ تُ ْم ِفي َش ْي ٍء َفرُ ُّدو ُه إِلَى للاِ َوالرَّ س‬ ْ ّ‫ه‬ ً ‫اآلخر َذلِ َك َخيْرٌ َوأَحْ َس ُن َت ْأو‬ ُ ُ ‫يال‬ ِ ِ ِ ‫ت ْؤ ِمنونَ ِباللِ َوال َي ْو ِم‬ “Ey iman edenler; Allah’a itaat edin. Rasul’e ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz; Allah’a ve Ahiret gününe inanmışsanız onun hallini Allah’a ve Rasulü’ne bırakın. Bu; hem hayırlı hem de netice itibariyle daha iyidir.” (en-Nisa 59)

“Yeryüzündeki bütün dikta rejimlerinin ortak bir özelliği vardır; eğitimi bahane ederek çocukların üzerine çullanmak, hâkimiyetini ispat etmek ve sürdürmek. İnsanların üzerinde Rablığa kalkışan rejimler, kendilerine en ucuz, en zahmetsiz kul olarak çocukları seçerler. Okullar dolusu zavallı ve masum yavrular, firavunların nutuk çektiği meydanları dolduran ve onları uslu uslu dinleyen, güzergâhlarını hazır kıta dolduruveren beleş kalabalıklardır. Hesap soramayan, sorgulayamayan, kandırılması, memnun edilmesi çok kolaydır. Bugün Müslümanlar olarak şunu açık ve net bir şekilde bildiriyoruz ki, çocuklarımız bizimdir, asla devletin değildir. Hele hele asla rejimin değildir. Çocuklar annelerinin babalarınındır! Vergilerimizle yaptığımız o okullara, maaşlarını verdiğimiz o öğretmenlere niçin gönderiyoruz çocuklarımızı biliyor musunuz? Kimi sevmelerini, kime tapmalarını öğretmeniz için göndermiyoruz. Çocuklarımızın kimi

27

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Yasin YAVUZ

B

düğü bir sırada, Medine-i Münevvera’yı savunması için Hicaz’a çağrıldı. 31.05.1916’da Medine-i Münevvera’ya vardı… Medine’ye vardığından dolayı da çok mutluydu. Çünkü o, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i tarifi imkânsız bir sevgiyle seviyordu… Osmanlı tarihine geçen bir insanlık destanı tablosunu resmeden işte bu sevgi ve bu aşktır… Medine-i Münevvera’ya vardığı ilk günden oradan ayrılıncaya kadar… yani iki yıldan daha fazla bir süre boyunca ne Habibi’nin kabrini ziyaret etmeye, ne O’na münacatta bulunmaya, ne de bu sırada ağlamaya doyamamıştı. Allah’ın her günü sabahı askerî üniformasını çıkarır, kefene benzer beyaz elbiselerini giyer, beyaz sarığını takar ardından bir bez alarak kabri ve çevresini temizler, gözyaşı döker ve kabri temizlediği kumaş parçası ıslanıncaya kadar ağlardı. İşte Fahrettin Paşa bunu, Allah’ın her günü sabahı yapar ve bunu yapmadığı tek bir gün dahi geçmezdi.

u okuyacağınız hadise, son zamanlarda gerçekten görmeye hasret kaldığımız bir vakıayı anlatmaktadır. Özellikle İslam ile bağlarını koparmayı ‘çağdaşlık’, dine ve Müslümanlara düşman olmayı da ‘vazife’ olarak algılayan subayların arasında yaşarken. O yüzden bu, tarihte eşine nadir rastlanan harika bir destandır. En yüksek insanî duyguların tasvir edildiği bir insanlık destanıdır. Tarih boyunca zihinlerden asla silinmeyecek müthiş bir tablo ve en zor koşullara ve en ağır şartlara meydan okuyan askerî bir direniştir. Bu destanın kahramanı ise “Çöl Kaplanı” lakaplı, Osmanlı Ordusu Komutanı Tümgeneral “Fahrettin Paşa”dır. 1914’te Birinci Dünya Savaşı başladığında Osmanlı Ordusu’nda 4. Ordu’ya bağlı 12. Kolordu Komutanı olarak Musul’da bulunuyordu. Sonra Tümgeneral rütbesine yükseldi. 1916 yılında ufukta Osmanlı Hilafet Devleti’ne karşı silahlı isyan hareketini kışkırtan İngilizlerin başarı belirtilerinin görülAralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Hicaz’ın, isyancı Arap kabilelerin eli-

28


Rasulullah’ı Çok Seven Bir Subay; Fahrettin Paşa ne düşmesinin ardından Osmanlı Ordusu leri ile anlaşabilmem için bana biraz mühlet veHicaz’dan çekilmiş ve Fahrettin Paşa’nın riniz.” elinde sayıları 15.000’i bulan Garnizon BirO kadar çok yalvarmıştı ki, sonunda Enliği ile birkaç silahtan başka bir şey kalmaver Paşa, bu ısrar... dahası bu hazin yalvamıştı. Böylece Fahrettin Paşa çöllerden ve rış karşısında razı olmuştu. Ancak Enver düşmanlardan oluşan bir okyanusun orPaşa, ona hiçbir ikmal gönderememiş ve bu tasında tek başına kalmış ve kendisine en bölgedeki askerî durumlar gerçekten kötüyakın Osmanlı Ordusu da 1300 km. uzakleşmişti. Böylece Osmanlı Ordusu, sayı, dolıkta idi. Tüm ikmal bağlantıları kesilmiş ve nanım ve tedarik olarak kendisinden daha -İngiliz ajanı- Lavrens- ile hain Araplardan üstün olan İngiliz kuvvetleriyle girdiği ‘Kaoluşan avenelerinin Hicaz demiryolunu birnal’ ve ‘Filistin’ cephelerindeki savaşlarında çok yerden dinamitlerle havaya uçurmaları hezimete uğradı. ve telgraf direklerini imha etmeleri sonuOsmanlı Devleti, 1918 yılının onuncunda daha da yalnızlaşmıştı. Böylece düşcu ayında Mondros Müman ordusunun sayısı Fahtarekesi’ni imzaladı. Bu ...Osmanlı Hükümeti rettin Paşa’nın askerlerinin anlaşma gerçekten ağır bir sayısından kat be kat fazla tarafından kendisine teslimiyet anlaşması idi… olup Medine’ye saldıran ve Medine’den çekilme Savaş sona erdi ve Osmanlı kendisinden teslim olmasıve burasını müttefik Hükümeti tarafından kennı isteyen düşmanları tarakuvvetlerine teslim etme disine Medine’den çekilme fından kuşatılmış bir halde emirleri verildi. Ancak ve burasını müttefik kuvdünyadan tecrit edilerek Fahrettin Paşa, bunu vetlerine teslim etme emiryapayalnız bırakılmıştı. Anreddetti ve erteledi. Evet, leri verildi. Ancak Fahretcak o, her defasında onları bu Osmanlı Komutanı, tin Paşa, bunu reddetti ve gerisin geriye püskürttü. liderlerinin ve hükümetinin erteledi. Evet, bu Osmanlı Bu sırada Osmanlı Hibu emirlerini uygulamayı Komutanı, liderlerinin ve lafet Devleti’nin işleri günreddetmişti. hükümetinin bu emirlerini den güne kötüye gidiyor ve uygulamayı reddetmişti. orduları savaş cephelerinin çoğunda mütNitekim teslimiyet anlaşmasının 16 sayılı tefik kuvvetlerinin karşısında geri çekilifıkrasında açıkça Hicaz, Yemen ve Irak’ta yordu. Bundan dolayı Osmanlı Hükümeti, bulunan Osmanlı askerî birliklerinin en yaMedine-i Münevvera’yı boşaltma kararı aldı kın müttefik komutanlığına teslim edilmesive bu kararı Fahrettin Paşa’ya ulaştırdıknin zorunluluğu belirtilmekteydi. İngilizler, larında Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Kızıldeniz’deki savaş gemisinden onunla aşığı, adeta kalbine bir hançerin saplandığıtelsiz bağlantısı kurarak savaşın sona ermenı hissetti. Bunun üzerine Enver Paşa’ya bir si ve teslimiyet anlaşmasının imzalanmasımektup gönderdi ve bu mektubun içerisinnın ardından teslim olması gerektiğini hade ona yalvararak şöyle diyordu: ber vermelerine rağmen onun cevabı, bunu reddetmek olmuştu… Bunun üzerine Sad“Neden Medine’yi boşaltıyoruz? Hicaz hatrazam Ahmet İzzet Paşa ağlayarak Fahrettını dinamitlerle havaya uçurdukları için mi? tin Paşa’ya, anlaşma uyarınca Medine’nin Yoksa sadece bir alay ve bir topçu bataryası ile teslim edilmesini emreden bir mektup yazdı imdadıma yetişemediniz diye mi? Arap kabile-

29

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Rasulullah’ı Çok Seven Bir Subay; Fahrettin Paşa ve yüzbaşı rütbesinde bir subay ile bu mektubu ona gönderdi. Ancak Fahrettin Paşa bu subayı hapsetti ve Sadrazam’a içerisinde şu ifadelerin geçtiği bir mektup gönderdi:

lamayı ve teslim olmayı reddedebilir…” Ancak bu sırada Medine-i Münevvera’da yiyecek azalmaya başladığı gibi ilaçlar azalmış, garnizondaki askerlerin yanı sıra Medine’deki insanlar arasında hastalıklar baş göstermişti. Zira onlar, dünyadan kopuk, kuşatılmış bir halde çöl okyanusunun içerisinde bir nokta gibi idiler.

“Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şehri hiçbir şehre benzemez. Bundan dolayı bu bağlamda Sadrazam’ın emirleri yeterli değildir. Bilakis kendisinin Halife’den bir emir alması gerekir.” Aslında o, bu ifadeleriyle çekilmeyi reddetmek için bir bahane arıyordu.

Fahrettin Paşa, bu zor durum hakkında istişare yapmak için subaylarını topladı. Zira onların ne önereceklerini ve Medine’yi savunmaya devam etme hususundaki ısrarlarının boyutunu bilmek istiyordu. Öğle namazı sırasında Ravza-i Mutahhara’daki Kabr-i Şerif’te toplandılar. Herkes huşu içerisinde salahı eda ettikten sonra Fahrettin Paşa, Osmanlı bayrağına bürünmüş bir halde sessiz bir çığlık ve serzeniş içerisinde minbere çıkarak gözlerinden dökülen yaşların ağzından çıkan kelimelerden daha fazla olduğu bir hutbe okudu ve subaylar da hıçkırıklara boğuluncaya kadar ağladı. Ardından da şöyle dedi:

Derken anlaşmanın uygulanması ve Medine’nin kendilerine teslim edilmesi için Müttefikler tarafından Osmanlı Devleti’ne yapılan baskılar arttı. Bu durumda Osmanlı Hükümeti için boyun bükmekten başka bir şey görünmüyordu. Zira buna karşı koyacak hiçbir güce sahip değildi. Böylece Medine’nin teslim edilmesine ilişkin bizzat Halife tarafından Fahrettin Paşa’ya bir emir yayınlandı ve Sultan’ın bu emri Adalet Bakanı Molla Haydar vasıtasıyla gönderildi… Hakeza Fahrettin Paşa’nın yüzüne tüm kapılar kapanmıştı… Zira bizzat Halife tarafından Medine’nin teslim edilmesine ilişkin yayınlanan emir kendisine ulaşmıştı… Peki Fahrettin Paşa, Sevgilisi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’sini terk edip burasını düşmanlara mı teslim edecekti?! Kesinlikle hayır! Asla teslim etmeyecek, hatta bizzat Halife veya Sultan tarafından yayınlanmış olsa bile bu hususa ilişkin hiçbir emrin uygulanmasını kabul etmeyecekti. Nitekim Adalet Bakanı’na içerisinde şu ifadelerin geçtiği bir cevap gönderdi:

“Asla teslim olmayacağız… Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’sini ne İngilizlere ne de müttefiklerine asla teslim etmeyeceğiz.” Minberden indiğinde subaylar onu tek tek kucakladı. Onu kucakladıkları sırada hem subaylar hem de o hüngür hüngür ağlıyordu. İşte o an, tarih sayfalarına geçen ve tarih sayfalarında kalacak olan en parlak, en müthiş trajik bir anı olmuştur… Zira Fahrettin Paşa, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i duyguların tahrik olduğu ve gözyaşlarının sel olup akıp gittiği eşine az rastlanır bir sevgiyle seven, adam gibi bir

“Artık Halife müttefiklerin elinde esir sayılır. Bu durumda kendisi Halife’nin emirlerini uyguAralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

30


Rasulullah’ı Çok Seven Bir Subay; Fahrettin Paşa adamdı. Hatta Medine’nin yerli sakinlerinden biri ona yaklaştı… ve onu kucaklayıp öperek şöyle dedi:

ve Mescid-i Nebevi’ye bitişik olan küçük bir binaya taşınmasını emretti. Fahrettin Paşa, bu mekânı kendisi için hazırlamıştı. Çünkü o, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kabrinden bir an bile uzaklaşmak istemiyordu. Bunun üzerine yanına giden vekili Necip Bek ve beraberindeki diğer subaylar, onu bu binada basit bir yatağa uzanmış bir halde buldular. Buradan çıkmak istemiyordu ve onlara şöyle dedi:

“Bundan böyle sen, Medinelisin ve sen Medine halkındansın, ey komutanların Efendisi!” Ne var ki, göz önünde olan acı gerçek, göz ardı edilemez bir şekilde somut olarak ortada duruyordu ki, artık bu reddedişi sürdürmek imkânsız bir hale gelmişti… Zira Osmanlı ordusu ve Medine halkı üzerindeki açlık ve hastalığın etkisi şiddetlenmiş, cephane azalmış ve Medine’yi savunmak için yeterli gelmemeye başlamıştı. Medine’yi muhasara altına alan kuvvetler, Fahrettin Paşa’dan ümitlerini kesince sık sık onun subayları ile bağlantı kurmaya başladılar. Ortada ümitsiz bir durum vardı. Böylece beraberindeki subaylar, kendisi ile konuşarak ona garnizonun ve Medine halkının trajik durumunu açıkladılar. En sonunda Fahrettin Paşa, subaylarının teslimat şartları ve bentleri üzerinde müzakere etmelerini kabul etmek zorunda kaldı.

“Siz gidin, ben burada kalacağım.” Vekili ve beraberindeki subaylar şaşkın bir halde ne yapacaklarını bilmiyorlardı… Aralarında istişare ettiler ve onu zorla çıkarmaya karar verdiler… Yatağına yaklaşarak etrafını kuşattılar. Bir yandan onu zorla kendisi için hazırlanan çadıra taşımaya çalışıyorlar, bir yandan da ağlıyorlardı… Çünkü onlar, komutanlarının Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i ne kadar çok sevdiğini ve Mescid-i Nebevî’den uzaklaşmamak için neden bu kadar çok ısrar ettiğini çok iyi biliyorlardı. Ancak onlar komutanlarını bu şekilde orada yalnız başına bırakmak da istemiyorlardı.

Anlaşma maddelerinin ilk maddesinde şöyle geçiyordu:

İşte bu olay 10.01.1919 günü meydana gelmişti. Ertesi gün Osmanlı askerleri, Mescid-i Nebevî’nin önünde saf oluşturdular… Her asker ağlamaklı bir halde Mescid-i Nebevî’ye girerek Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kabrini ziyaret ediyor ve dua ederek geri çıkıyordu. Subaylar da aynısını yapıyordu. İşte bu hüzünlü veda anında sıcak gözyaşı dökmeyen hiçbir kimse kalmamıştı. Hatta Medine halkı ve Bedevî kuvvetleri bile bu manzara karşısında ağlamışlardı.

“Fahrettin Paşa, Haşimî Kuvve-i Seferiyesi Komutanı tarafından 24 saat misafir edilecek ve istirahat etmesi için büyük bir çadır hazırlanacaktır.” Medine’de adeta tam bir göç faaliyeti hazırlıkları yapılmaktaydı. Komutan Fahrettin Paşa’nın aracı hazırdı ve eşyaları araca taşındı. Subaylar onun çıkmasını bekliyordu. Saatler geçmesine rağmen Fahrettin Paşa çıkmadı. Aksine Fahrettin Paşa, subaylarına kişisel eşyalarının araçtan alınmasını

31

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Rasulullah’ı Çok Seven Bir Subay; Fahrettin Paşa Fahrettin Paşa, kendisi ‫امنُوا فِي‬ َ ‫ص ُر ُرُسلََنا َوالَّذ‬ َ ‫ِين َء‬ ُ ‫إِنَّا لََن ْن‬ için hazırlanan çadıra geçَْ‫ُوم أ‬ ُّ ‫ْح َيا ِة‬ ‫ال ْش َها ُد‬ َ ‫ال‬ ُ ‫الد ْن َيا َوَي ْوَم َيق‬ tiği sırada orada binlerce “Şüphesiz biz, RasulleBedevî kuvveti çadırın et(1868-1948) rimize ve iman edenlere, rafını çevirmiş ve bir efsane 22 Kasım hem dünya hayatında hem haline gelen bu kahramanı de şahitlerin kaim olacakÖlüm Yıldönümü görmek için can atıyorlarları günde yardım ederiz.” dı. Fahrettin Paşa görünür (el-Mu’min 51) O halde kabrinde diri olan Ragörünmez çöl, “Fahrettin Paşa… Fahrettin sulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bizPaşa…” nidaları ile yankılandı. Orada Fahzat kabrinin yanı başında meydan gelen bu rettin Paşa’nın kahramanlığından ve Rasul sahneyi tasavvur ediniz… Osmanlı İslâmî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e olan sevgisinHilafet Devleti’ne karşı Suudî Ailesi’nin den etkilenmeyen hiç bir kimse kalmamıştı. İngiliz kâfirlerine nasıl arka çıktıklarını ta13.01.1919 günü Bedevî kuvvetleri, anlaşsavvur ediniz… Bunları tasavvur ediniz ki, ma uyarınca Medine’ye girdi ve Mondros İslâm Ümmeti’ni; İslâm Dini’nden daha çok Mütarekesi anlaşmasının imzalanmasının dünya hayatına önem veren ve tahtlarını üzerinden 72 gün geçtikten sonra Medine-i Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in makaMünevvera’daki Osmanlı Garnizonluğu’nu mı bile olsa tüm makamların üstünde tutan teslim aldı. Ardından Suudî Ailesi, İngibu yöneticilerden bir an evvel kurtarınız… lizlerle koordinasyon içerisinde Mekke’yi, Allah’a, Rasulü’ne ve Mu’minlere ihanet Medine’yi ve Necd ile Hicaz’ın tamamını eden bazı Arap kabilelerinden olan bedevî teslim aldı. Böylece Arap hainlerinden olan kuvvetleri, Suudî Ailesi, Şerif Hüseyin ve batıl ehli, Osmanlı Hilafet Devleti’nin evlatoğulları… İşte bunların hepsi, Allah düşmalarından ve askerilerinden oluşan hak ehline nı İngilizlerin Osmanlı Hilafet Devleti’nin karşı zafer elde etmişti… İşte o gün bugünbağrına sapladığı birer hançerdirler. dür, Mekke ve Medine, Allah ve Rasulü’nü seven Allah’ın dinine nusret vererek bu şehirleri tekrar batıl ehlinin pençesinden kurtaracak Fahrettin Paşa gibi olan, adam gibi adamları beklemektedir.

Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa

Allah, bu subaya gani gani rahmet eylesin. İslâm Ümmeti, İslâm Dini’ni ve kendisini şu anda içerisinde bulunduğu bu elim vakıadan kurtaracak ve İslâm Dini’ni geçmişteki izzetine kavuşturacak bu subay gibi Allah’ın ilk ‘ensar’larını beklemektedir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

32


HANGİ ‘CUMHURİYET’, KİMİN ‘CUMHURİYET’İ? Asım CİNGİTAŞ

C

umhuriyet’in kuruluş yıldönümü kutlamaları geride kaldı. Geçen yıllardaki kutlamalardan farklı olarak çok başlı kutlama tabloları ortaya çıktı. Farklı fikir ve eğilimlerden çeşitli tarafların Cumhuriyet’e sahip çıkma yarışına girdiklerine şahit olundu. Her bir taraf, kendi anlayışları etrafında bir Cumhuriyet portresi çizmeye çalıştı ve Cumhuriyet’in gerçek sahiplerinin kendileri olduğunu savunmaktan geri durmadı. Öyleyse soruyoruz; Hangi ‘Cumhuriyet’ ve kimin ‘Cumhuriyet’i?

“Cumhuriyet’ten söz edebilmemiz için orada ‘Cumhur’un iradesinin tecelli etmesi gerekir. Oysa 1923’te kurulan ve yeni olduğu söylenen Rejim bir darbeyle kurulmuştu. Darbeyle Cumhuriyet kurulur mu? Eğer 1923 sonrası için mutlaka bir isimlendirme gerekirse, bu bir ‘Padişahsız padişahlık’ dönemidir.”(www. peyamaazadi.org)

İttihat ve Terakki’nin çocukları, Jakoben Batıcı tayfa, tek kültürlü (Batı kültürü), tek dilli (Necip Fazıl’ın ifadesiyle Yeni Kurbağa Dili), tek dinli (dinsizlik) bir toplum hedeflemekteydi ve bu hedeflere ulaşmak için de toplumdaki İslamî unsurların ortadan kaldırılmasına öncelik verildi. 5 Eylül 1930’da Fethi Okyar’ın Serbest Fırkası’nın İzmir Mitingi’nde çeşitli olaylar meydana geldi, ölenler ve yaralananlar oldu. İlgilenenler vakıanın detayını araştırabilirler. Fakat cumhurun, Cumhuriyet’ten ne çektiğini anlamak için, olay hakkında Ahmet Ağaoğlu’nun şu ifadeleri manidardır:

Arkasında bir halk kitlesi olmadan, bahşedilen bağımsızlığın bedeli olarak kurulan Cumhuriyet, hayatı boyunca taban problemi yaşadı. Sağlam bir zemine oturmadığı için de, daima kendisini tehdit altında hissetti ve kendi halkından korkarak iç düşmanlar üretti. Cumhuriyet’in elit tabakasının ve onların hayat anlayışının, halkla ve halkın inançları ile kan uyuşmazlığı daima var ola geldi. Teoride halka dayalı olması gereken Cumhuriyet, hiç bir zaman bu desteğe ulaşamadı. Konuyla alakalı olarak Fikret Başkaya yeni rejimi şöyle tarif eder:

“Hiçbir şeyden haberi olmayan bizler otelde idik ve alt kattaki salonda birçoklarıyla görüşü-

33

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Hangi ‘Cumhuriyet’, Kimin ‘Cumhuriyet’i? yorduk. Birden bire otele büyük bir kalabalık hücum etti. Hepsi heyecan içinde idi. Kimi ağlıyor, kimi tehditler savuruyordu. Kalabalığın ortasından ihtiyar bir adamcağız kucağında taşıdığı bir çocuğu birden bire Fethi Bey’in ayaklarına atarak, “İşte size bir kurban! Başkalarını da veririz… Yalnız sen bizi kurtar!” dedi ve ağlayarak kendisi de Fethi Bey’in ellerine sarıldı. Manzara müthiş, tüyler ürpertici idi. Kanlara boyanmış körpe, mektepli bir çocuk Fethi Bey’in ayakları dibinde son nefesini veriyordu. Babası da Fethi Bey’in ellerine sarılarak yakıcı bir lisanla daha başka evladını da kurban vermeye hazır olduğunu söylüyor, “Yalnız bizi kurtar!” diye yalvarıyordu! Herkes başını aşağı eğmiş ezici bir sıkıntı içinde ne yapacağını bilmiyor! Fethi bey’in gözleri yaşarmış, bazıları hüngür hüngür ağlıyorlardı…” (www.haber7.com)

Cumhuriyet’in, iç düşmanları ile mücadelesinin listesi uzun ve bu zulümlerin tarihi kütüphaneleri dolduracak kadar da çoktur. Yıllardır, Cumhuriyet’in düşman bellediği kesimlerin ise, bu sene halk ile Cumhuriyet’i buluşturma gayreti içine girmeleri ne tuhaftır! Bakınız Zaman Gazetesi, Cumhuriyet kutlamalarını, Libya Arap Cemahiriyesi Resmî Gazetesi edasında nasıl takdim ediyor: “Soğuk ve yağışlı havaya rağmen tüm yurdu 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı coşkusu sardı. Ülke genelindeki stadyumları dolduran vatandaşlar, Cumhuriyet’in 87. yılını büyük bir gururla andı. Birkaç ildeki kutlamalar yarına ertelenirken, Ankara Hipodrom’daki törene devlet erkânı tam kadro katıldı.” (www.zaman.com.tr) İslamî camianın(!) Cumhuriyet’e sarılması, Cumhuriyet’in asıl sahipleri tarafından benimsenmedi. Çünkü onlar Cumhuriyeti yalnız kendilerine mal etmişlerdi. Cumhurbaşkanı Gül’ün, Cumhuriyet resepsiyonuna başörtülü eşi ile gelmesi, Cumhuriyet’in kadim sahipleri ile çakma Cumhuriyetçiler arasında ayrışmaya sebep oldu. CHP ve Silahlı Kuvvetler, Gül’ün resepsiyonunu boykot ederek kendi programlarını düzenlediler. O kadar ki, herhangi bir başörtülü görülmesi halinde, görünmeden kaçma talimatları bile yayınladılar. CHP ve TSK’nın boykot tavrından rahatsız olan Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, şunları yazıyordu:

Fakat sadece İslamî kesim değil, rejimin laik yapısını benimseyen çevreler dahi bu baskıdan nasibini aldı. 1934-1937 yılları arasında, Dersim bölgesinde uygulanan zorunlu iskân politikası (bölge halkının Batı illerine zorunlu nakli) ve resmî kayıtlara göre 8 bin insanın öldürülmesi, uygulanan zulmün büyüklüğünü sergilemekteydi. Bir Özel Harp Dairesi tertibi olan, 6-7 Eylül 1955 olayları, İstanbul’daki gayrimüslimlere karşı girişilen bir tehcir hareketi oldu. Reklamlara göre “Laiklik” tüm din mensuplarının haklarını garanti altına alacaktı. Fakat İslam Ümmeti’nin tarihinde, hiçbir devirde benzeri yaşanmayan bir iç çatışma ortamı, bir cadı avı, devlet eliyle gerçekleştirildi.

“Cumhuriyetimizin 87. yılı münasebetiyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Çankaya Köşkü’nde resepsiyon veriyor. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ortada yok. Niçin? “Başörtüsü ile ilgili değil...” diyor, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu. Peki, neyle ilgili? Makul bir cevabı yok bu sualin. Güya parti üyelerini serbest bırakmışlarmış. Ve tesadüfe(!) bakın ki, resepsiyonda CHP yönetim kadrosundan insan bulmak imkânsız.

Son 30 senedir de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşanan çatışma ve terör olayları 50 bin insanın canına mal oldu. Yüz binlerce insanın hayatının kararmasına sebep olan bu süreç, Kürtler ve Türkler arasına resmî ideolojinin ektiği düşmanlık tohumları değil midir? Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

34


Hangi ‘Cumhuriyet’, Kimin ‘Cumhuriyet’i? Askerler niçin katılmıyor peki? Türk Silahlı Kuvvetleri hiç kimsenin aile şirketi değil ki, dilediği gibi hareket edip ‘la yüsel’ bir çerçeve çizsin kendine. Cumhurbaşkanı, TSK’nın başkomutanıdır. O koltuk, Mustafa Kemal Atatürk’ten kalma bir makamı temsil ediyor. Şu an görev yapan bütün komutanlar, Cumhurbaşkanı’nın emri altındadır. Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı doğru söylüyor. Millî Güvenlik Kurulu’nda, Yüksek Askerî Şûra’da vs. Cumhurbaşkanı’nın otoritesi altında vazife yapan komutanların Cumhuriyet’in 87. yılını kutlama söz konusu olduğunda programa gelmeme hakları bulunmamakta. Resepsiyona katılmamak sadece Sayın Abdullah Gül’e saygısızlık değil; Cumhuriyet’in asıl sahibi ‘cumhur’a da saygısızlıktır. TSK gibi arkasında yüzlerce senelik geleneği olan bir kurumun böyle bir yanlış içinde olması asla kabul edilemez...” (www.zaman.com.tr)

onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi halde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini Cehennem’de toplayacaktır.” (enNisa 140)

Takiyye yapmayan, “köprüyü geçene kadar...” demeyen, inandığını söyleyen, Hak ile Batılı birbirine karıştırmayan bir Müslüman’ı, yine aynı Cumhuriyetçi Zaman Gazetesi ise şu cümlelerle suçlamaktaydı: “Cumhuriyet Bayramı’nın kutlandığı 29 Ekim 2010 tarihinde Güngören’de bir camide provokasyon girişiminde bulunan şahsın Hizbut Tahrir örgütü üyesi olduğu iddia edildi. Güngören’de bulunan Genç Osman Camii’nde cuma namazı sırasında imam Cumhuriyet konulu hutbeyi okurken ayağa kalkan Ö.G. isimli bir şahıs “Sen cumhuriyet rejimi ile şeriat rejimini nasıl aynı kefeye koyarsın?” diye bağırmıştı. Olay üzerine imam bağıran şahsa aldırmadan hutbeye devam etti. Ö.G. cemaat tarafından cami dışına çıkarıldı ve polise haber verildi. Olay yerine gelen polis, yaptığı kısa bir araştırmadan sonra Ö.G.’yi gözaltına aldı. Emniyet’e götürülen şahsın Terörle Mücadele Şubesi tarafından yasadışı Hizb-ut Tahrir Örgütü’ne üye olduğu şüphesiyle izlendiği anlaşıldı. (www.zaman.com.tr)

Nasıl oldu da, Cumhuriyet Gazetesi, Atatürkçü Düşünce Derneği, Ergenekon, İşçi Partisi, CHP, Laik Silahlı Kuvvetler, vs. vs. ve İslamî cemaatler, hepsi de Cumhuriyet etrafında kenetlenmişti. Bu kavram bu kadar farklı kesimler tarafından sahip çıkılacak derecede ihtilaflı mıydı? Yoksa birileri takiyye ya da tevriye mi yapıyordu. Belki farkında değillerdir, diye hüsnü zan ederek ��öyle diyoruz: Ey Müslümanlar, kimlerle saf tutmaktasınız, kimin ideolojini savunmaktasınız. İslam’ı hayattan dışlayanlar ile neyin ortak mücadelesini vermektesiniz, hangi sisteme sahip çıkmaktasınız. Allah’ın dinini alaya alanlar ve hayata dair emirlerinin inkar edildiği nizamlar ve onların sahipleri ile hangi ortak paydada buluşabilirsiniz. Rabbimizin şu emrini nasıl unutabilirsiniz:

Bizde diyoruz ki; Müslüman, Allah’a teslim olandır. Laiklik’in, Cumhuriyet’in, Kapitalizm’in, Komünizm’in etrafında değil, İslam’ın etrafında döner durur. Müslümanlar kardeştir ve bu beşerî ideolojilerin değil, yalnızca İslam’ın etrafında birlik olur, kenetlenirler.

َّ ِ ‫ِعتُ ْم َآي‬ ‫ِها‬ ِ ‫ُم فِي ا ْل ِك َت‬ َ ‫ات اللّ ِه يُ َك َف ُر ب‬ ْ ‫اب أَ ْن إِذَا َسم‬ ْ ‫َوَق ْد َنزَل َعل َْيك‬ َّ ٍ ‫وضوْا فِي َحد‬ ‫ُم‬ َ ‫ِها َف‬ ُ ‫ْع ُدوْا َم َع ُه ْم َحتَّى َي ُخ‬ َ ‫َويُ ْس َت ْه َأُز ب‬ ُ ‫ال َتق‬ ْ ‫ِيث َغ ْي ِرِه إِنك‬ ‫ِيعا‬ َ ‫ِين َوا ْلكَافِر‬ َ ‫ِع ال ُْم َنا ِفق‬ ُ ‫ُه ْم إِ َّن اللّ َه َجام‬ ُ ‫إِذًا ِّم ْثل‬ ً ‫ِين فِي َج َهنَّ َم َجم‬

“Mü’minler, taşları birbirleriyle kenetlenmiş bir duvar gibidirler.” (Hadis-i Şerif)

“Oysa Allah size Kitapta (Kur’an’da) “Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve

35

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Cahit TOPRAK

1

7. yüzyılda Avrupa devletlerinde ‘Rönesans’ denilen aydınlanma çağı ile beraber ulus devlet anlayışı hâkim olmaya başladı. Bu fikirlerle hemhal olan devletler öncelikle komşuları olan başka devletlerle rekabete koyuldular ve bazen bu rekabet yeri geldiği zaman savaşa da dönüştü. Ardından özelde komşu devletler, genelde tüm Avrupa üzerinde daha fazla güçlenmek ve üstünlük kurmak için silah sanayisine ağırlık verdiler. Daha sonra dev gemiler inşa ederek zaman içinde “uzak diyarlar” diye tabir edilen Afrika’ya ve Uzak Doğu’da Hint Okyanusu’na kadar uzanarak, o bölgelerin yerel kaynaklarını sömürmeye başladılar. Özellikle denize kıyısı olan İspanya ve Fransa gibi savaşçı halklar Afrika’ya dadandılar. Mesela, İspanya hemen yanı başında bulunan Fas ve Tunus gibi halkı ezelden beri fakir olan topraklara asker çıkarırken, Fransa ise Cezayir’den başlayarak Afrika’nın en öte yanında bulunan Sudan’a kadar uzanan bir havzada at koşturuyordu. Komşu devletlerAralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

le sınırı olmayan bir ada devleti olan İngiltere ise, diğer devletlerden daha fazla gelişkin olan deniz donanmasıyla birlikte daha uzak mesafeleri kat ederek Hind bölgesinde sömürgeler oluşturuyordu. O zamanlar dünya sahnesinde etkili olmayan ABD ise, dönemin güçlü devletleriyle varlık sahnesinde kavgaya tutuşmuş, dahası şimdilerde rakip kabul etmeyen tek devlet konumuna gelmiştir. İşte bahsini ettiğimiz bu güçlü devletler, devletlerarası arenada varlıklarını koruyabilmek için tarihten bugüne kadar zamanın en güçlü silahlarını birbirlerine karşı caydırıcı bir özellik olarak kullanmışlardır. Bunları askerî, nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar olarak sıralamak mümkündür. Bunlardan en sık kullandıkları askerî ve nükleer silahlardır. Kimyasal ve biyolojik silahlara gelince; bunlar, vakıası gereği çok etkin ve geniş bir coğrafyadaki milyonlarca insanı bir anda etkileyecek düzeyde olmalarından do-

36


Biyolojik Silahlar ve Onu Kullanan Kirli Eller layı, kullanılmaları gizli ve daha düşük düzeydedir. Biz de konumuzu teşkil eden bu biyolojik silahların önce vakıasını, akabinde insan sağlığı üzerinde yarattığı fizyolojik ve psikolojik tahribat boyutunu ve daha sonra da devletlerarası arenadaki kullanım şeklini ve siyasete etki boyutunu irdeleceğiz.

çok istifade ettiğimiz bir ürün olan buğday soğuğa az dayanıklıysa, soğuğa dayanıklı bir başka buğday türünün gen özelliklerinin kendisine aktarılmasıyla o bölgede buğday yetiştiriciliğine başlanabilir. Günümüzde çokça gündemde olan GDO’lu ürünler de bu yöntemle elde edilmektedir. Bir domates fidesine ait verimli olmayan bir genin, daha verimli olan bir domates fidesine ait bir genle yer değiştirmesi sonucu, daha dolgun görünümlü ve daha kısa sürede yetişen yeni bir tür domates üretilmesi bu şekilde olmaktadır.

Biyoloji biliminde “gen” diye bir kavram vardır. Gen ise; insan, bitki ya da hayvanların yani canlı organizmaların yapısal özelliklerinin yer aldığı bir nevi şifredir. Her bir şifre insana yahut diğer canlı varlıklara ait bir özelliği bünyesinde taşır. Mesela; anne ve babadan dünyaya bir çocuk doğduğunda, hem annenin hem de babanın genetik yapılarına ait bazı karakter veya fizikî özelliklerin çocuğa geçtiği görülür. Anne ve baba sarışın ise, evlatta bu genetik olan fizikî özelliğe benzer olacaktır. Anne ve baba sinirli bir karaktere sahipse, çocuğunda doğal olarak sinirli bir karaktere sahip olma olasılığı yüksektir. İşte bahsini ettiğim bu durumlar, insandaki en küçük hücrelerde yer alan genlerle alakalıdır. Biyoloji biliminde bu genlerin keşfedilmesiyle beraber biyoteknoloji dalı geliştirildi. Biyoteknoloji, bu canlı organizmaların genetik yapıları üzerinde yapılan deneylerle bir canlıda görülen -sözde- iyi karakter taşıyan bir genin, kötü karakteri bünyesinde taşıyan bir genle yer değiştirilebilme kabiliyetlerinin değerlendirildiği ve hayata geçirildiği merkezler konumundadır. Örneğin; bir koyun az süt veriyorsa, sütü bol veren verimli bir koyunun süt verimini etkileyen genlerindeki şifreler laboratuarda sütü az veren koyunun genetik özelliğindeki şifrelerle transfer edilerek o koyunun verimliliği artırılabilir. Hakeza, en

İşte bu ileri teknoloji, kötü amaçlar için silaha da dönüştürülebilir. Eğer alınan gen, hastalıklı bir hücreye aitse yani virüslü bir gen ise, siz bu geni sağlıklı bir hücreye yerleştirirseniz ne olur?! Hastalık yayan bu virüsü çoğaltarak tüm insanlığı tehdit etmiş olursunuz. Dahası onu bir silaha dönüştürmüş olursunuz. Zaten biyolojik silah; Biyoteknolojideki bu muazzam gelişmelerin de etkisiyle, bakteri ve virüs dediğimiz çok küçük mikroorganizmaların öldürücü etkisini kullanarak üretilen silahlardır. Savaşta yahut barışta bu gücün insan üzerindeki öldürücü etkisi, diğer devletler için bir tehdit oluşturmaktadır. Bahsini ettiğimiz bu hastalıklı bakteri ve virüsler, bir bölgeye salgılandığı zaman insandan insana bulaşabilen, çok çabuk etkili olabilen ve öldürücü etkisi kimyasal silahtan daha kısa sürede olan bir silahtır. Bu organizma, büyüklüğü 1 mikron yani 1 cm’nin milyonda 1’i kadar bir büyüklüğe sahiptir. Bu kadar küçük bir organizma olmasına rağmen etkisi çok büyüktür. Mesela, çok iyi tanıdığımız bir virüs olan şarbon virüsünden üretilmiş 50 kg’lık bir toz, 20 km’lik bir alanda 95.000 in-

37

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Biyolojik Silahlar ve Onu Kullanan Kirli Eller kullanılması; bu maddeler, hem akciğer hem de cilt ve deri harabiyetine neden olan ilk kullanılan kimyasal madde olması bakımından önemlidir. Almanlar’dan sonra Fransız ve İngilizler de aynı kimyasalı kullanmışlardır. 0 zamanlar, askerler bu tür saldırılara karşı gaz maskesi kullanıyorlardı, fakat vücutları koruma altında olmadığı için oldukça fazla sayıda deri ve cilt harabiyeti vakası ortaya çıkmıştır.

san üzerinde etkili olabilir. (Dünya Sağlık Örgütü) Tabi bu bahsettiğim etki hastalık etkisi değil sadece ölüm etkisidir. Şarbon virüsünü ise yalnızca 140 °C’de kaynatarak öldürebilirsiniz. Dolayısıyla yok edilmesi de bir hayli güç olmaktadır. İnsan üzerindeki belirgin anlık etkileri ise sırasıyla halsizlik, isteksizlik, bitkinlik, mide bulantısı, baş dönmesi, kusma, şiddetli baş ağrısı, ateş yükselmesi, kanlı ishal, kusma ve en sonunda da ölümdür.

1918: Amerika’nın resmî olarak kimyasal silah yapımını başlatması.

Vakıası ve insan üzerindeki etkisini bu meyanda inceledikten sonra devletlerarası arenadaki kullanım şeklini ve siyasete etki boyutunu inceleyebiliriz. Önce son yüzyılda (1914-2001) yapılan biyolojik saldırılara hızlıca bir bakalım:

1935: İtalyanlar’ın Etiyopya’da göz yaşartıcı gaz ve hardal gazı kullanması. 1937: Japonya bu tarihte savunma amaçlı biyolojik silahlar programını başlattı. Bu program kapsamında yapılan denemelerde 10 bine yakın suçlu, kobay olarak kullanıldı.

1914: Fransız kuvvetlerince tahriş edici etkili “Etilbromoasetaf’ın ilk kullanımı.

1939: Japonlar’ın Moğolistan sınırındaki Sovyet sularını tifo bakterisi ile kontamine etmesi; bazı kaynaklarda bu olay Japonlar tarafından biyolojik silahların ilk defa kullanıldığı olay olarak geçmektedir.

1914: Hapşırtma ve öksürtme ajanı olan “o-dianizin klorosülfonat” maddesinin Alman kuvvetlerince ilk ve (şimdiye kadarki) tek kullanımı. 1914: Alman kuvvetlerince akciğer hasar etkili klor gazının kullanımı. Bu olay, daha ölümcül etkili kimyasal silahların kullanımını hızlandırmış ve klor gazının kitle imha silahı olarak sınıflandırılmasına neden olmuştur.

1940: Japonlar tarafından Çin ve Mançurya’ya veba mikrobu taşıyan pirelerle dolu pirinç ve buğday atılması; bu olay kitle imha silahı olarak kullanımın yanı sıra bitki ve toprak örtüsünün tahribatını da kapsayan ilk biyolojik silah saldırışıdır.

1915: İlk defa Almanlar tarafından akciğer hasarına neden olan “fosgen” kimyasalının kullanılması; Birinci Dünya Savaşı boyunca solunarak ölümlere neden olan kimyasal ajanlar “fosgen” ve “fosgen/klor” karışımları idi.

1942: Amerika’nın savunma amaçlı biyolojik silahlar programını başlatması. 1942: Nazilerin gaz odalarında toplu ölümler için HCN (zyklonB) gazı kullanması.

1916: Kanı zehirleyici ve öldürücü etkiye sahip hidrojen siyanür (HCN) ve “Siyonojenklorür”ün ilk kez Fransızlar tarafından kullanımı; HCN maddesini kısa bir süre sonra İngiltere ve Rusya’da kullanmıştır.

1963-1967: Mısır’ın Yemen’e karşı fosgen ve hardal gazı içeren kimyasal silahları kullanması. 1961-1970: ABD’nin birçok kimyasal silahı Vietnam’da kullanması.

1917: Cilt ve deri yoluyla harabiyete neden olan kimyasal madde “Bis-2-kloroetil sülfit”in (sülfür mustard) ilk defa Alman kuvvetlerince Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

1979: Sovyetler Birliği’ndeki Sverd-lousk şehrinde aniden şarbon vakasının ortaya çıkma-

38


Biyolojik Silahlar ve Onu Kullanan Kirli Eller sı; 1992 yılında dönemin Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin, bu vakanın Sovyet Askerî Mikrobiyoloji Servisi’nden kaza sonucu şarbon sporlarının salıverilmesiyle ortaya çıktığını söyledi.

jik silahlarla (ağırlıkla veba virüsüyle) toplamda 260 bin kişi öldürdü. (NTV, 2001) Yine sömürgeciler tarafından Zaire ve Sudan’da salgılanan Ebola virüsü, 1970’li yılların sonlarında yüzlerce insanı öldüren bir virüs olarak tarihe geçti.

1983-1988: Irak’ın İran’a karşı, tabun, sârin, HCN gibi kimyasal silahları kullanması.

Buna benzer feci vakıalardan dolayı olsa gerek ki, kendilerini dünyanın tek sahibi addeden ABD ve Avrupa devletleri, -sözde- buna engel olmak için ve ülkelerin bunu 1987-1988: Sülfür hardal ve sârin gazı kulkullanmalarına mani olmak için 1972 yılınlanılarak Irak’ın Halep’te gerçekleştirdiği saldırı. da Cenevre Sözleşmesi’ni imzaladılar. Ancak bu anlaşmada bile bundan tamamen vazge1990 ve sonrasında kimyasal ve biyolojik çilmiyor, anlaşma gereği taraf olan ülkelerin silahların askeri ve savunma amaçlı olarak kultemsilcilerinin söz konusu anlaşmanın uylanılmasının yerini farklı amaçlar doğrultusungulanmasında doğan akdaki terörist kullanımlar alsaklıkları tartışıp, sorunlamıştır. 1973 yılında 5 binden fazla ra çözüm yolları bulmaya ABD askerinin yaklaşık 1990-1995: Japonya’da çalışacağı, ülkelerin kenolarak 50 kimyasal ve Matsumato ve Tokyo’daki tedilerini savunacak ölçüde biyolojik silah denemesinde rörist saldırılarında butilinal biyolojik silahlar üzerintoksinler, şarbon mikrobu ve görev yaptığı anlaşılıyordu. de çalışmalar yapmasına sârin gazı kullanımı. Öyle ki böyle bir vakıanın izin verileceği, ancak bu gerçekleştiğini de 2003 2001: ABD ve Avrupa’da silahların başka ülkelere yılında Pentagon Resmî şarbon mikrobu ile kontamisaldırmak üzere kullanılSözcülüğü açıklıyordu. ne edilmiş isimsiz mektuplar masının yasaklanacağı gönderilmesi. (www.arkasokak.net belirtiliyordu. (NTV, Cenev- Kaynak: Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyokimya Bölümünre, 11.11.2002) Ancak bu sözde anlaşmanın ne den Doç.Dr. Erol Akyılmaz’ın ‘Bilimin ve Teknolojinin Karanlık kadar kaypak olduğu anlaşmanın yapıldığı Yüzü: Kimyasal ve Biyolojik Silahlar’ başlıklı makalesi.) tarihten çok değil, 1 yıl sonra anlaşılıyordu. 1973 yılında 5 binden fazla ABD askerinin II. Dünya Savaşı sırasında 1940-1945 tayaklaşık olarak 50 kimyasal ve biyolojik sirihleri arasında Japon kuvvetleri yanlarında lah denemesinde görev yaptığı anlaşılıyoraldıkları 3 bine yakın bilim adamı ile Mandu. Öyle ki böyle bir vakıanın gerçekleştiğiçurya şehrinde 5 kampta şarbon, veba, kolera, ni de 2003 yılında Pentagon Resmî Sözcülütüberküloz ve menenjit gibi çeşitli enfeksiyon ğü açıklıyordu. hastalığı virüslerini yakaladıkları esirler üzerinde deneyip binlerce kişinin ölümüGünümüze yaklaşıldığında ise biyolojik ne sebep olmuşlardır. Çin 11 şehirde, yine silah üretiminin ne kadar revaçta olduğu, bu salgın hastalık virüsleriyle kontamine bir kısım devletlerin resmî demeçlerine yanedilmiş ve yaklaşık 10 bin insan hayatını sıyabilecek kadar tehlikesinin idrak edildiği kaybetmiştir. (J. Ammed Assoc, 1997) 1932-1945 ve tehdit unsuru olarak telakki edildiği açıtarihleri arasında Japonya, Çin’de biyoloğa çıkmaktadır. Mesela, 2004 yılında Ame1985-1991: Irak’ın savunma amaçlı biyolojik silah kapasitesini şarbon, Botulium toksinleri ve aflatoksinleri içerecek şekilde artırması.

39

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Biyolojik Silahlar ve Onu Kullanan Kirli Eller rikan Merkezi Haber Alma Bürosu CIA’in kitle imha silahlarıyla ilgili son raporunda, ‘‘Suriye, yabancı kaynaklardan kimyasal silahlarla ilgili ekspertiz görüşü aldı. Şam’ın elinde sinir gazı sârin bulunuyor, ancak daha zehirli ve daha etkili sinir gazı üretmeye çalıştığı anlaşılıyor. Suriye’nin biyolojik silah yeteneğini geliştirmeye devam ettiği de kuvvetle muhtemeldir’’ denilerek, Suriye üstü açık bir şekilde tehdit ediliyordu. ABD’nin Latin Amerika’dan sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Roger Noriega “Biz Küba’nın en azından sınırlı, geliştirilme safhasında, saldırı amaçlı biyolojik silah araştırması yaptığına ve bu silahları geliştirme yönünde faaliyet gösterdiğine inanıyoruz” (03.10.2003, Hürriyet) şeklindeki demeciyle Küba’yı tehdit ediyordu. Böyle bir tehlikenin farkına varan bu ülkeler zaman zaman aldıkları güvenlik önlemleriyle aslında düşmanlarının bu silahı kullanabilme olasılığını göz ardı etmediklerini göstermektedir. Mesela, Körfez Savaşı sırasında 150 bin ABD askeri şarbon tehlikesine karşı aşılanmıştır. Üst düzey 8 bin asker ise, botulinum toksoid aşısı olmuştur. Alman ordusu herhangi bir biyolojik silah saldırısına karşı 1 milyon dozluk çiçek aşısı ısmarlamıştır.

alınan aşının meblağı ve satın alınan ülke incelendiğinde durum vakıamız açısından netleşecektir. İşte Kapitalizmin insanın nesline verdiği kıymet burada açığa çıkmaktadır. Bu kıymet onu bir sömürge aracı haline getirmektir. Yeri geldiğinde menfaati gereği canına kastetmek, yeri geldiğinde 10 TL’lik bir ilaç için 10 bin insanın ölmesine dahi göz yumacak kadar canileşmek, şeklinde tezahür etmektedir. Oysaki İslam ideolojisinin insana verdiği kıymet ise, onun Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın yarattığı mükerrem bir varlık ve yarattıklarının en şereflisi olmasıdır. Bunun için de sadece neslini değil, ırzını, aklını, insanî tüm kıymetlerini muhafaza etmesini, ideolojisinin esasî kıymetleri olarak addeder. İşte bu İslam ideolojisini tatbik eden İslamî bir devlette doğal olarak biyoteknoloji laboratuarlarında üreteceği, geliştireceği her bir ürün sadece ve sadece insan için, insanın doğal yaşamı için gereksinim duyacağı ürünlerin geliştirilmesi için olacaktır. Yoksa nesli ve ekini yok etmek için değil.

Tüm bu örnekler de gösteriyor ki, üretilen bu hastalık virüslerinin varlığı kadar bu tehdidi ortadan kaldıracak biyolojik antikorlara yani biyolojik savunma mekanizmalarına yahut güncel anlamda aşılara ihtiyaç vardır. Kim bilir belki de en son Haiti’deki kolera virüsü salgınının bu konumuzla yakın bir ilgisi vardır. Şöyle ki; o ülkeye yardım için ilaç satın almak isteyen ülkelere peşin parayla ilaç satan devletleri incelemek gerekiyor. O satıcı ülkelerin ilaç şirketlerinin biyoteknoloji laboratuarlarında üretilen ilacın üretim yüzdelerine bakmak konumuzu kanaatimce aydınlatacaktır. Yakın bir zamanda Türkiye’de domuz gribi virüsü için satın

Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

40


Talha YAŞAR

2

.506.000 kilometrekarelik yüzölçümüyle Afrika’nın en büyük ülkesi olan Sudan, yaklaşık 40 milyon insanı toprakları üzerinde barındırmaktadır. Bu 40 milyonluk nüfusun, % 95’i Müslümanlardan oluşturmaktadır. Bu oran bu kıtadaki en yoğun Müslüman nüfusu teşkil etmektedir.

halkın zenginlikler içinde olmasına rağmen sefalet içinde bir hayat sürmesine sebep olmaktadır. Sömürgecilerin, Ümmet’in kanına, canına, malına üşüşmelerinin şimdiki durağı olan Sudan, oldukça zorlu bir sürecin içerisine girmiştir. Özellikle ABD’nin başı çektiği sömürgeci kâfir devletler, Sudan üzerinde kirli planlarını uygulamaya geçirmişler ve gelinen aşamada Sudan’ın ikiye bölünmesi politikası üzerinde anlaşmaya varmış görünmektedirler.

Dokuz ülke ile komşu olan Sudan’ın, kuzeyinde Mısır, kuzeydoğusunda Kızıldeniz, doğusunda Eritre ve Etiyopya, güneyinde Kenya, Uganda, Zaire, batısında ise Orta Afrika Cumhuriyeti ve Çad, kuzeybatısında ise Libya yer alır. Bütün Sudan’ı boydan boya kat eden dünyanın en uzun nehri olan Nil’in üzerinden geçiyor olması, yer altı kaynaklarının henüz tam olarak keşfedilmemiş bulunması, Sudan’ı jeopolitik ve jeostratejik açıdan oldukça önem arz eden bir ülke haline getirmektedir.

Sudan’ı ikiye bölme düşüncelerinin altında yatan sebepler, gerek siyasî, gerek iktisadî, gerekse de askerî olsun, çok boyutlu bir platformda değerlendirilmesi gereken bir konudur. Uzun yıllar İngiltere’nin sömürgesi olan Sudan, yıllarca İngiltere’nin Afrika üzerinde planlarını gerçekleştirdiği bir ‘Truva atı’ olmuştur. Stratejik konumundan dolayı birçok Afrika ülkesine açılan Sudan, kendisine sahip olan ülkelere siyasî, askerî, iktisadî ba-

Bu önemi hasebiyle, sömürgeci kâfirlerin akbabalar gibi üzerine üşüşmesi, tüm saldırılan beldelerde olduğu gibi Sudan’da da

41

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Sudan Kurtlar Sofrasında kımdan çok önemli üstünlükler sağlamıştır. İngiltere’nin sömürüsü olan Sudan, 1 Ocak 1956 yılında -sözde- bağımsızlığına kavuşmuş, fakat İngiltere kurnaz siyasetiyle, burada uzun yıllar boyunca istikrarın oluşmasını engelleyici siyasî hamleler yapmıştır. Nitekim 1980’lerden bu yana Sudan’da iç çatışmalar, sınır kavgaları hiç eksik olmamıştır. 2000’li yıllara gelindiğinde yaklaşık 2 milyon insan yaşamını yitirirken, milyonlarca insan da mülteci durumuna düşmüştür.

Etiyopya, Kenya, Uganda, Zaire gibi ülkeler üzerinden Sudan’ı bölme planlarının hayata geçirilmesi için iç karışıklıklarla çatışma ortamı oluşturularak ülke içinde kaos meydana getirilmek istenmiş, nihayetinde ekseriyeti Müslüman olmayan Güney’in, merkezî yönetime bir başkaldırı niteliği kazanması sağlanarak, Kuzey’den bağımsız bir devlet olma düşüncesi olgunlaştırılmaya çalışılmıştır. Güney’in genelinin Hıristiyan olması, dillerinin kuzeydekilerden farklı olması ve 2005 yılında imzalanan “Kapsamlı Barış Antlaşması (CPA)”yla siyasî olarak özerk hale Yıllarca Etiyopya, Kenya, gelen Güney Sudan için Uganda, Zaire gibi ülkeler artık bağımsız bir devlet üzerinden Sudan’ı bölme olma yolu açılmıştır.

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı’ndan sonra liderlikten düşmesi sonucu yerine ABD’nin geçmesiyle birlikte dünyanın planlarının hayata geçirilmesi birçok yerinde olduğu Başta Güney’in ayiçin iç karışıklıklarla çatışma gibi Sudan’da da bu derılmasına hiçbir şekilde ortamı oluşturularak ülke ğişimin etkileri görülmüş içinde kaos meydana getirilmek müsaade edilmeyeceğini ama kâfirlerin menfaataçıklayan devlet yetkilileistenmiş, nihayetinde lerini gerçekleştirme yeri ri, daha sonra Darfur’da ekseriyeti Müslüman olmaktan bir türlü kurtumeydana gelen iç karıolmayan Güney’in, merkezî lamamıştır. ABD’nin özelşıklıkların artması neticeyönetime bir başkaldırı likle 90’lı yıllardan itibasinde Millî Kongre Partisi niteliği kazanması sağlanarak, ren Ortadoğu’ya yönelik (NCP) Başkanı Ömer elKuzey’den bağımsız bir fiilî saldırıları sonucu AfBeşir, 2005 yılında -tabiri devlet olma düşüncesi rika da bu saldırılardan caizse- Darfur’a karşılık olgunlaştırılmaya çalışılmıştır. nasibini almaya başlamışGüney Sudan’ın CPA ile tır. Kapitalizmi dünyaya özerk bir statüye kavuşyayma gayreti içinde olan ABD, dünyanın masını sağlayan adımın atılmasını onayfarklı bölgelerinde farklı doktrinler geliştirlamıştır. ABD’nin daha önce Eritre’nin, miştir. Bu meyanda Asya Kıtası’nda MüslüEtiyopya’dan ayrılması için geliştirdiği manların yoğun olarak yaşadığı ve zengin senaryoların tümü, şuan Güney Sudan’ın, yer altı kaynaklarının bulunduğu coğrafSudan’dan ayrılmasını gerçekleştirmek için yada “Büyük Ortadoğu Projesi”, Afrika’da, uygulamaya konulmuş bulunmaktadır. “Büyük Afrika Boynuzu Projesi” geliştirilmiş Eritre’nin ayrılması noktasında, ayrılıkçı ve adım adım uygulanmaya başlanmıştır. gruplara her türlü askerî teçhizat sağlanmış, Bu projenin en önemli ayağını oluşturan fitne ortamı oluşturularak başkaldırıların Sudan’ın ikiye ayrılması yani Güney’in bir bağımsızlık, özgürlük hareketi olduğu Kuzey’den ayrılması projesi, neredeyse gerlanse edilmeye çalışılmış, nihayetinde yüz çekleştirilme safhasına gelmiştir. Yıllarca binlerce insanın ölümüne, yaralanmasına

Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

42


Sudan Kurtlar Sofrasında ve mülteci durumuna düşmesine sebep olunmuştur. Dahası bu ayrılıkçı hareketler, siyasî bütünlüğün parçalanmasına sebep olmuştur. Aynı senaryolar bugün Sudan üzerinde oynanmaya başlanmıştır.

ayrılıkçı hareketleri desteklemesi, sadece Güney Sudan’ın ayrılmasının kendileri için yeterliği görülmediğinin bir göstergesidir. Dışişleri Bakanı Clinton’ın, “Güney Sudan için ayrılma, mutlaka olmalıdır.” Sözü, ABD’nin Sudan’ı bölme noktasındaki kararlılığını ortaya koymak bakımından önemlidir. 9 Ocak 2011’de fiilî ayrılmanın yaşanacağı referandumu desteklemiş olmaları, referandumun zamanında yapılması için her türlü devletlerarası siyasî baskıyı kurmaları, yine el altından bölgedeki ayrılıkçı hareketlere her türlü iktisadî, askerî desteğin verilmiş olması, buradaki hareketlerin merkeze karşı cesaretlenmesini sağlayarak ayrılmayı kaçınılmaz bir hale getirmiştir. Kâfirler, bu bölgede Müslümanlar üzerine bu kadar proje geliştirip hayata geçirme noktasında geri durmazlarken idarecileri, ne yapmaktadır, acaba? Görünen o ki, ülkenin iktisadî, askerî, siyasî bütünlüğünü bozacak bu gelişmelere idareciler sadece seyirci kalmakla yetinmeyip bu bölünmenin onaylandığının işaretlerini de vermekteler. Sudan Devlet Başkanı el-Beşir’in, 2011 yılında yapılacak olan referanduma ilişkin olarak “Referandum, dünyanın sonu değil” şeklindeki beyanatı, yine el-Beşir’in, “bir daha çatışma olmayacak” ifadesi, meselenin ölüm-kalım meselesi olmaktan çıkıp eldekiyle yetinme mücadelesine dönüştüğünün bir göstergesidir. Şimdi ABD’nin Güney’in, Sudan’dan ayrılması için bu kadar ısrarcı olmasının altında yatan gerçek sebepleri irdelememiz gerekmektedir. Bu sebepleri şöyle sıralayabiliriz:

ABD’nin Afrika üzerindeki stratejinin ana hatları, özellikle Clinton’un, 23.03.1998 ve 02.04.1998 tarihleri arasında Gana’ya yaptığı ziyaret esnasında sarf ettiği şu sözleri ile netleşmektedir: “Amerikalıların yeni Afrika’yı haritalarına almalarının zamanı gelmiştir.” Bu söz, ABD için Afrika’nın kendileri açısından siyasî olarak ne kadar önemli olduğunu ortaya koyması bakımından oldukça anlamlıdır. Bu anlayışın devamında bunu hayata geçirmek için kriz odaklı merkezlere, 1 Ekim 2008 yılında güvenlik eksenli bir kuruluş olan AFRİCOM kurduruldu. Ve bu kuruluş, kurulduğu günden itibaren kriz odaklı ülkelerde yüz binlerce askeri eğitti. Bu sürecin en önemli ayağı ise, -Güney Sudan’ın ayrılması içino coğrafyada eğitilen binlerce asker oldu. ABD, AFRİCOM üzerinden kendisine muhalif olan yerlere operasyonlar düzenleyerek -Somali örneğinde olduğu gibi- buraları kendi mecrasına çekmeye çalışmıştır. Yine Güney Sudan da, özellikle ABD ve “İsrail” şirketlerinin yoğun bir şekilde faaliyette bulunmaları, eğitim kurumlarına bu ülkelerden yetişmiş kişilerin getirilmiş olması, nükleer tesis için “İsrail”e, buralardan uygun yerlerin verilmesi, Güney’in ayrılması için nasıl bir çaba içerisinde olduklarını göstermektedir. Yine ABD’nin Darfur’daki

43

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Sudan Kurtlar Sofrasında • 1995 yılında ortaya koymuş olduğu ve Etiyopya, Somali, Eritre, Uganda, Kongo, Ruanda, Burundi ve Güney Sudan’ı kapsayan “Büyük Afrika Boynuzu Projesi”ni hayata geçirmek.

• Güney Sudan’ın ayrılmasını sağlayarak Müslümanlar için jeopolitik ve jeo-stratejik önemi olan Sudan’ı bu özelliklerden mahrum bırakmak.

• Büyük Afrika Boynuzu Projesi kapsamında yer alan ülkeler ve çevresindeki ülkelerin bol miktarda olan altın, kobalt, uranyum, petrol gibi stratejik ve iktisadî yönden değer ifade eden yer altı kaynaklarını sömürmek.

• Ortadoğuda, Müslümanların kalbine yerleştirilen “İsrail” gibi bir yapıyı Afrika Kıtası’nda da Güney Sudan’da inşa etmek. • Bölge Müslümanlarının, kurulması yakın olan İslam Devleti’yle bütünleşmelerini engelleyerek kendi ömürlerini biraz daha uzatmaya çalışmak…

• Dünya’nın en uzun nehri olan ve Sudan, Mısır için hayatî önem arz eden Nil Nehri’nin kontrolünü sağlayarak bunu siyasî, iktisadî bir güç olarak dayatmak. Nil Nehri’nin geçtiği birçok ülkede tarıma dayalı plantasyonlar kurarak buranın tarımından kendilerinin faydalanmasını sağlamak.

Kâfirler, bu oyunları oynarken tabii ki Müslümanların üzerine düşen sorumluluğun bugün her zamankinden daha fazla olduğu unutulmamalıdır. Mesele, ne bugün; el-Beşir’in, ayrılmanın kuvvetle muhtemel olduğu 9 Ocak 2011’deki referanduma göz yumması kadar basit bir meseledir, ne de kâfirlerin tehditlerine aldırılacak kadar onları ciddiye alma meselesidir. Meselenin, ölüm-kalım meselesi haline getirilmesi gerekmektedir. Ümmet yeni bir “İsrail” fitnesi gibi bir oluşumu kabullenmemelidir. Çünkü Müslümanların, artık Büyük Ortadoğu projeleri, Büyük Afrika Boynuzu projeleri gibi Müslümanları sömüren oluşumları bozmaları gerekmektedir. Irak’ta, Etiyopya’da, Filistin’de gerçekleşen fitnelerden ders alarak Güney Sudan’ın ayrılmasını kesinlikle kabul etmemeleri, var olan fitne yuvalarını ise, güçlerini bir araya toplayarak ve kâfirlerin korktuğu İslam Devleti’ni yeniden ikame ederek ortadan kaldırmaları gerekmektedir.

• Afrika’nın en büyük ülkesi olan Sudan’ın tamamına sahip olunamıyorsa, buranın kendi inisiyatifine alınabilecek kadar olan yeri -Türkiye büyüklüğü kadar olan bir yeri- ayırarak, 3/1 oranında küçülterek Güney’in ayrılmasını sağlayıp Sudan’ı dar bir alana hapsetmek. • AFRİCOM gibi güvenlik eksenli kuruluşlarla kendisine karşı oluşabilecek herhangi bir faaliyete anında müdahale etmek. • Afrika’nın en fazla Müslüman nüfusuna sahip olan Sudan’ı dar bir alana hapsederek İslam’ın diğer insanlara ulaşmasına engel olmak... Daha sonra ise Afrika’nın %17’sini oluşturan Müslüman nüfusun, Hıristiyan nüfus içinde askerî, iktisadî, siyasî hamlelerle erimesini sağlamak... • Güney’in, Sudan’dan ayrılmasından sonraki süreçte, Darfur ve benzerleri gibi yerlerde ayrılıkçı hareketleri tetikleyerek başka bölünmeleri gerçekleştirene kadar onları desteklemek.

Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Bu da, yakındır inşaAllah!

44


İbrahim ER Geçen Sayıdan Devam...

K

rar ortamı oluşturma gayreti içerisinde olan ABD’nin öncelikli olarak ele alması gereken bir mesele konumundadır.

uzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi:

Bugün nasıl Sünnî ve Şiî İttifakları, işgal sonrası sömürgeci tarafından yeniden inşa(!) edilmeye başlanan Irak Devleti ve yeni Irak yönetimi için önemli unsurlar ise; Kuzey Irak Kürt Yönetimi de geçmişi ve bugünüyle o derece etkili ve dikkat edilmesi gereken bir unsurdur. Son seçimler itibariyle Kürdistan Koalisyonu’nun Irak Parlamentosu’nda elde etmiş olduğu sandalye sayısı, O’nun yeni oluşturulan Irak Devlet yapısının üç sacayağından biri olduğunu ortaya koymaktadır. O’nu farklı kılan ise; bu meselenin yalnızca Irak Devlet yapısı ve yeni Irak Yönetimi’ni ilgilendiren bir mesele olmasının dışında, başta Türkiye olmak üzere içerisinde Kürt azınlıkları barındıran çok daha geniş bir bölgeye hitap eden bir mesele olmasıdır. Ayrıca temelleri I. Dünya Savaşı’ndan sonra atılmış olan bu mesele, Ortadoğu hâkimiyeti için istik-

Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilmesi ve buna bağlı olarak da gerek Irak’ta ve gerekse diğer İslamî beldelerde gerçekleştirilen ABD odaklı yeni düzenlemeler ele alındığında; Amerika’nın sömürü politikalarıyla İngiltere’nin sömürü politikaları arasındaki farka da ana hatlarıyla kısaca değinmek gerekir. Son yüzyılın ikinci yarısından itibaren ABD tarafından değiştirilmeye başlanan İngiliz politikalarının temeli, bölgeler üzerinde kargaşa ve istikrarsızlığa dayalı bir düzen oluşturma esasına dayanan anlayış doğrultusunda atılmıştır. Bu anlayışa göre ulusal yapılar halinde bölünen topraklar üzerinde her an harekete geçirilebilecek etnik yapılarla, mezhepsel ve kültürel ayrılıklardan ibaret oluşumlar sürekli hazır bekletilmektedir. Ayrıca bu yapıların bulunduğu ulusal sınırlar üzerinde otorite sahibi

45

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Petrolün İnsan Hayatından Daha Değerli Sayıldığı... Irak... (5) olan baskıcı ve tebaasına karşı acımasızca özellikle kontrolün kendi ellerinden gidedavranan yönetimler de, bu oluşumlar karceği tehlikesi oluştuğu anda harekete geçişısında “balyoz” görevini üstlenmektedir. rilerek kargaşa ortamı oluşturmak suretiyİşte İngilizlerin, neredeyse bir asır boyuca le müdahale zemininin zuhur ettirilmesini İslam Beldeleri üzerindeki hegemonyasının sağlamayı planladıkları bölgelerdir. Keşmir devam etmesinde bu politika etkin olmuşgibi, Bosna gibi, Filistin gibi bölgeler bu, tur. Böylelikle; oluşturulan bu ulusal sınıranlatmaya çalıştığımız meseleye örnek teşlar ve ortaya çıkarılan sunî yapılarla, sürekkil etmektedirler. İşte bugünkü Kuzey Irak li kargaşa ve çekişmelere maruz bırakılan Kürt Yönetimi’nin ortaya çıkmasının zemiMüslümanlar, asıl düşmanları olan Sömürnini oluşturan hamleler de, o dönemlerde ve geci Kâfileri bırakıp birbirlerine düşmüş bu sinsi düşüncelerle gerçekleştirilmiştir. oldular. Diğer taraftan da dönemin dünya Sınırların İngilizler tarafından şekillendisiyaset arenasındaki “birinci devlet”i olan rildiği I. Dünya Savaşı sonrası, İslam Beldeİngiltere, bu yapılarla kendi varlığını garanlerinde ortaya çıkan ulusal devletlerin arati altına alma yoluna gitmiş ve bölgelerin sında kalacak şekilde İngilizler tarafından kendi kontrolünden çıkma bir Kürt tampon bölgesi tehlikesi karşısında ortamı oluşturulmuştur. Bölgenin Sınırların İngilizler kolayca karıştırıp sonra da yerleşik halkı olup olduktarafından şekillendirildiği sert müdahalelerle yatıştıça yoğun bir nüfuza sahip rabileceği yapıları her zaI. Dünya Savaşı sonrası, olmalarına karşın, kendileman aktif halde tutmuştur. İslam Beldelerinde ortaya rine ait bir devletlerinin olMesela, Türkiye’deki İngiçıkan ulusal devletlerin mamasının sebebi; Sömürliz destekli yapı, II. Dünarasında kalacak şekilde geci İngilizlerin Onlarla, ya Savaşı sonrasına kadar Türkiye, İran, Irak ve Suriye İngilizler tarafından bir yani, ABD’nin yeni sömürü gibi devletler arasında geKürt tampon bölgesi politikası olan “Liberal” anrektiğinde bir “mesele” haoluşturulmuştur. layışın etkili olmaya başlaline getirilmek üzere, kendi yışına kadar; gerek İslamî çıkarlarına hizmet edecek hassasiyetlerinden dolayı ve gerekse Kürt ortamlar oluşturmayı planlamasındandır. kimliklerinden dolayı kendi toprakları üzeAslında bu mesele Ümmet’in bölünmüşlürinde ve kendi halkına karşı adeta demir bir ğünün bir göstergesi ve sömürgecilerin bu yumruk olup çok büyük baskılar ve zulümkonudaki başarılarının bir sonucu olarak ele ler uygulamıştır. alınabilir. Sonuçta İslam Ümmeti’nin belkeBu politikalar daha çok, İngilizlerin meymiği konumunda olan ve büyük fetihlerin dana getirdikleri yeni devletlere ve onların gerçekleştirilip İslam’ın âleme yayılmasınsunî ulusal sınırları içerisindeki tebaalarına da öncü konumundaki Türk, Kürt ve Arap karşı uyguladıkları politikalardır. Onların Müslümanların aralarının açılmasını ve sömürü politikalarının kontrol mekanizmabirbirlerine yönelik husumetlerin oluşmasını oluşturan bir diğer yapı şekli de; strasını sağlamışlardır. Daha net bir ifadeyle, tejik açıdan önemli gördükleri bölgelerde kardeşlerin arasını açarak İslam’ın gücünü oluşturdukları ve kendileri açısından tamkırmışlardır. Gerçi gelinen nokta itibariyle, pon görevi gören bölgelerdir. Bu bölgeler, bugünkü işbirlikçi yöneticiler tarafından uyAralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

46


Petrolün İnsan Hayatından Daha Değerli Sayıldığı... Irak... (5) gulanmaya çalışılan yeni sömürgeci projeler dâhilinde kardeşlik söylemleri de artık birer slogan haline getirilmiştir. Sonuçta onların sloganları bir yana, bu Ümmet’i oluşturan bu üç güzide millet, bu Ümmet’i oluşturan diğer milletlerin mensupları gibi gerçekten kardeştirler.

kurulması ve ardından da Irak’ın nihaî sınırlarının belirginleştirilmesi ile oluşturulan yeni devlet yapıları, Kürt’lerin bölgedeki durumunu da netleştirmiştir. İşte bu süreçten sonra özellikle de Irak’ta birçok ayrılıkçı Kürt hareketi ortaya çıkmıştır. Bunların en önemlisi şüphesiz, bugünkü “Kuzey Irak Kürt Yönetimi” adı altında hayat bulan yapının mimarı olan ve bu yönetimin lideri konumundaki Mesut Barzanî’nin de mensubu olduğu “Barzan” aşiretinin hareketidir. Şu an hali hazırda yeni Irak Devleti’nin üç parçasından biri olan bu hareketin temelleri 1931 yılında Mustafa Barzanî’nin (Mesut Barzanî’nin babası) Irak Hükümeti’ne yönelik ilk isyanıyla atılmıştır. 1943 yılında gerçekleştirilen ikinci isyanın iki yıl sonra Bağdat yönetimi tarafından bastırılmasının ardından Sovyetler Birliği’ne geçen Barzanî, AbdulKerim Kasım’ın 1958 yılında Irak Krallığı’nı yıktığı darbenin ardından yeniden Irak’a dönmüştür. Başlangıçta Kürdistan Demokratik Partisi’nin lideri olarak yeni yönetimi destekliyor görüntüsü vermiş olsa da, daha sonraları ekonomik ve kültürel haklar konusunda verilen sözlerin yerine getirilmemesini gerekçe göstererek 1961 yılında Irak yönetimine karşı yeniden ayaklanmıştır. Bu ayaklanma neticesinde emrinde bulunan Peşmerge (öncü, savaşçı) denilen gerilla kuvvetiyle, Kuzey Irak’ın büyük bir bölümüne egemen olmuştur. Bu ayaklanma esnasında her ne kadar gelen hükümetlerin yaklaşımlarına göre zamanzaman ateşkes anlaşmaları yapılmış ise de, genel olarak silahlı mücadele 1970 yılında

َّ َّ َّ ‫ِحوا َب ْي َن أَ َخوْيك‬ ‫ُم‬ َ ُ‫إِنَّ َما ال ُْم ْؤ ِمن‬ ُ ‫صل‬ ْ َ‫ون إِ ْخ َوٌة َفأ‬ ْ ‫ُم َوات ُقوا الل َه ل ََعلك‬ ْ َ ‫ون‬ َ ‫تُ ْرَح ُم‬ “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (el-Hucurat 10) Dolayısıyla bu kardeşlerin, asırlarca olduğu gibi yine, millî duygulardan arınmış tek bir ümmet olarak İslam Hilafet Devleti’nin çatısı altında yaşamaları şer’î bir zorunluluktur. Yoksa dün sunî sınırlarla kardeşlerin arasını ayırarak nifak tohumları saçıp, Türkiye’deki gibi, “Kürt” diye bir varlığı kabul etmeyerek asimile etmeye çalışanlarla, bugün “Kürt” varlığını kabul edip çözülmesi gereken bir sorun olarak ortaya atarak “Kürt-Türk kardeştir” naraları atanlar arasında esas itibariyle hiçbir fark yoktur. Bu hususta diğer beldelerdeki durum da Türkiye’dekinden farklı değildir. Sonuçta Irak Toprakları da, Arap, Kürt ve Türkmen Müslümanların barınağı durumundadır ve sömürgecilerin oluşturdukları aynı fitne ateşi onlar üzerinde de mevcuttur. Osmanlı Hilafet Devleti’nin yıkılmasının ardından Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin

47

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Petrolün İnsan Hayatından Daha Değerli Sayıldığı... Irak... (5) yapılan anlaşmaya kadar devam etmiştir.

dan; Osmanlı İslam Devleti’nin parçalanmasıyla birlikte, yeni ulusal devletlerin 11 Mart 1970 tarihinde Mustafa Barzanî oluşturulması neticesinde Kürt meselesiile Saddam Hüseyin arasında yapılan bu annin patlak vermesi, dönemin ABD Başkanı laşmaya göre, Kuzey Irak Bölgesel Kürt YöWilson’ı, Versay Konferansı’nda Kürtlere netimi özerk bir yapı olarak fiilen kurulmuş self-determinasyon (ulusların kendi geleceklerini oldu. Bu anlaşma çerçevesinde, bölgedeki kendilerinin belirleme) hakkı verilmesi konusunüç il ve yaklaşık otuz yedi bin metrekarelik da çağrıda bulunmaya sevk etmiştir. Ancak bir alan Erbil’de kurulacak bir yerel paro dönemde birinci devlet konumunda olan lamento tarafından yönetilecektir. Ayrıca İngiltere, kendi politikalarına uygun düşmeIrak Parlamentosu’nda beş Kürt bakan budiği için bu çağrıya kulak asmamıştır. Bu gelunacak ve başbakan vekili de Kürt olacaklişmeden sonraki dönemlerde de Amerika, tır. Kürtçe de ülkenin genelinde Arapçanın Kürtleri bölgede sürekli desteklemiş ve onyanı sıra ikinci resmî dil olacaktır. ların içindeki bağımsızlık Şu an itibariyle Süleyateşini sürekli olarak köAmerika aslında I. Dünya maniye, Erbil ve Duhok rüklemiştir. Özellikle de Savaşı’ndan bu yana Kürtlere illeri Kuzey Irak Kürt Saddam rejimine yönelik ait bir varlık oluşturmak için yönetimi bünyesinde çok büyük bir muhalefet çabalamıştır. Nitekim savaşın bulunmaktadır. Bölgeoluşturmayı başarmış sel Yönetim ise Diyala, ardından; Osmanlı İslam ve bu mesele, İran-Irak Nineve ve Selahaddin Savaşı esnasında Irak’ın Devleti’nin parçalanmasıyla kentlerinin bazı kazaları Kuzeyi’nin Merkezî birlikte, yeni ulusal devletlerin ile Kerkük’ün tamamını Hükümet’in kontrolünoluşturulması neticesinde Kürt talep etmektedir. Burada den çıkarak İran’la itmeselesinin patlak vermesi, önemli olan husus, daha dönemin ABD Başkanı Wilson’ı, tifak yapmasına kadar önce yaşanan bütün sügitmiştir. Saddam’ın Versay Konferansı’nda Kürtlere reçlerde olduğu gibi buna tepkisi sert olmuş self-determinasyon hakkı zengin petrol ve doğalve tarihte “Halepçe Katliverilmesi konusunda çağrıda gaz yataklarının akıbeti amı” olarak bilinen 1988 bulunmaya sevk etmiştir. hususudur. Bu nedenle yılındaki katliam gerKerkük’ün statüsü şu çekleştirilerek, savaş önana kadar henüz netlik kazanamamıştır. cesi ve savaş sonrası dönemde Saddam’ın Ancak burada şu anki vakıanın “Genişletilzulmünden kurtulmak isteyen on binlerce miş Ortadoğu Projesi” çerçevesi kapsamında Kürt Mülteci Türkiye’ye sığınmak zorungeliştiğini göz önünde bulundurduğumuzda kalmıştır. Saddam Hüseyin, kendisine da, özellikle Türkiye’deki “Demokratik Açıyönelik bu muhalif durumu daha önceden lım” projesinin hayata geçirilebilmesinin, fark etmiş ve 1974 yılında, 1970 yılında yaABD’nin arzulamış olduğu bölge istikrarı pılan “Özerklik Anlaşması” nı bozarak Kürt açısından önemi ortaya çıkacaktır. Bakanları Meclis’ten çıkarmıştır. Amerika aslında I. Dünya Savaşı’ndan bu yana Kürtlere ait bir varlık oluşturmak için çabalamıştır. Nitekim savaşın ardın-

Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Saddam rejiminin Kuveyt’i ilhak etmesiyle birlikte başlayan II. Körfez Savaşı’nın ardından, Nisan 1991 yılında ABD Irak’ta

48


Petrolün İnsan Hayatından Daha Değerli Sayıldığı... Irak... (5) ambargo koyma ve uçuşa yasak bölgeler tesis etme imkânını elde etmiş oldu. Böylece ilk kez ajanı olan AbdulKerim Kasım döneminde dillendirdiği üç parçadan oluşan federal bir Irak Devleti modelini de uygulama fırsatı bulmuş oldu. Bu plan çerçevesinde ise, Kuzeyde güçlü bir Kürt Yönetimi’nin oluşturulması kaçınılmaz bir durum halini almaktadır. Bu sebeple Irak’ı parçalara ayırmak ve bir Kürt Devleti kurmanın fitilini yakmak üzere güvenli bölgeler ve uçuşa kapalı hava sahaları oluşturmak için harekete geçti ve bunda da başarılı oldu. Ambargoların başladığı ve uçuşa yasak bölgelerin oluşturulduğu o tarihten 2003 yılına kadar bölgede bu konudaki altyapının oluşması sağlanmıştır ve bu sürecin ağır faturası da her zaman olduğu gibi Müslümanlara ödettirilmiştir.

Kongre’den heyetler göndererek Kuzey Irak’taki gelişmelerin Türkiye’ye yansımaları hususunda Türkiye’yi ikna etmesinin ardından, bütün gayretini Kuzey Irak’ta parlamentonun oluşturulması, devletin organlarının yapılandırılması ve seçim sürecinin kontrol altında gerçekleştirilmesine harcamıştır. Bu gayretler de, Kuzey Irak’ta istikrarlı bir yönetimi ve ayrılıkçı guruplar arasındaki husumetin ortadan kaldırılmasını beraberinde getirmiştir. Amerika adına gerçekleşen bu olumlu gelişmeler, Kuzey Irak’ın savaşın mümkün olduğunca dışında tutulmasıyla ve özellikle de Saddam dönemindeki muhalefetleri sebebiyle kendilerine vaat edilen özerk yapının gerçekleştirilmesiyle ödüllendirilmiştir. Yıllardan bu yana maruz kaldıkları ikinci sınıf vatandaş muamelesinin kırılması ve bölge barışının sağlanması açısından da; bölgenin iki önemli Kürt liderinden biri Irak Devlet Başkanlığı’na getirilirken diğeri de Bölgesel Yönetimin Başkanlığı’nı almıştır. Bugün gelinen noktada Kuzey Irak Yönetimi, Irak Merkezî Hükümeti’nin oluşumunda en aktif rolü üstlenen gurup olarak dikkati çekmektedir ve bu konuda iki büyük ittifak arasında arabulucu rolünü üstlenmektedir.

ABD adına bu sürecin ilk adımı, ayrılıkçı Kürt hareketleri arasındaki husumetleri gidermek için harekete geçilerek atılmıştır. Amerika bölgede uzlaşma politikası izleyerek, Onlar için bir Kürt Yönetim mekanizması inşa etmenin yolunu aramıştır. Bu uzlaşmanın öncelikle Mesut Barzanî liderliğindeki “Kürdistan Demokratik Partisi” (KDP) ile Celal Talabanî Liderliğindeki “Kürdistan Yurtseverler Birliği” (KYP) arasında bölgeyi ikiye bölen husumete yönelik olması sorunun kısa yoldan çözümünü de sağlamıştır. Her ne kadar bu ayrılıkçı Kürt hareketleri temelde -İngiliz bağlantılı hareketler- olmuş olsalar da, Amerika tarafından sürekli desteklenerek Kuzey Irak’ta güçlü bir yapı haline gelmişlerdir. ABD’nin

Bütün bu gelişmelere rağmen bölgede kesin bir Amerikan hâkimiyetinden bahsedebilmek için henüz çok erkendir. Gelişmelerin özellikle Türkiye ayağı, İngilizlerin girişimleriyle ciddi anlamda sekteye uğratılmıştır. Daha halledilmesi gereken bir

49

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Petrolün İnsan Hayatından Daha Değerli Sayıldığı... Irak... (5) demokratik açılım süreci ile PKK varlığının tasfiyesi ve Kuzey Irak’ta kırılması gereken İngiliz yapılanmasının mevcudiyeti gibi sorunlar ABD’yi beklemektedir. Mesela; son oluşturulan Kuzey Irak Anayasası’na göre Kerkük’ün Bölgesel Yönetim’in sınırlarına dâhil edilmesi ve bir yıl içerisinde referanduma gidilmesinin planlanması, Irak’ta petrol ve gelirlerini elde etme hususunda çok ciddi bir sıkıntı oluşmasını da beraberinde getirmektedir. Nitekim Bakanlık sözcülerinden P. J. Crowley, bir gazetecinin, Bölgesel Yönetim’in kabul ettiği Anayasa’nın, Irak’ta petrol gelirinin paylaşımı konusunda nasıl bir sıkıntı yaratacağına ilişkin sorusunu “Irak içinde atılacak herhangi bir tek taraflı adımdan çok endişeliyiz” şeklinde cevaplamak suretiyle konu hakkındaki endişelerini dile getirmiştir. Dolayısıyla bugün henüz Kuzey Irak Bölgesi, ABD projelerine tam destek verecek nitelikte değildir ve böyle bir durumda

Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Kerkük’ün geleceğine yönelik bir yapılanma, özellikle petrol ve doğalgaz kaynaklarına hükmetme hususunda gelecekle ilgili ciddi bir sıkıntı meydana getirebilecektir. Bu durumu da, İngiltere’nin bölge kaynaklarından vazgeçmeye niyetli olmadığının ve her fırsatta ABD’yi köşeye sıkıştırmaya çalıştığının bir göstergesi olarak değerlendirebiliriz. Sonuçta Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin güçlü ve çekişmelerden uzak bir şekilde varlığını sürdürmesi yani bölgede istikrarlı bir sürecin oluşması Amerika’nın bölge üzerindeki projelerinin devamlılığı ve bölge üzerindeki hâkimiyetinin tesisi açısından çok önemlidir. Bu durum aynı zamanda bir Amerikan rüyası olan, bölünmüş Irak projesinin önemli bir adımının kısmen de olsa gerçekleştiğinin bir göstergesidir. Devam Edecek…

50


Hakkı EREN Geçen Sayıdan Devam...

G

eçen sayımızda ara verdiğim yazı dizisine, bu sayımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz. Marx’ın; Değer Analizi, Artı Değer ve Birikim Analizi konusundaki görüşlerini daha önce açıklamıştık. Bu bölümde ise, Bölüşüm ve Kriz Teorisi hakkındaki düşüncelerini izah ettikten sonra Marx’ın iktisadî düşüncesinin geneline dair bir değerlendirme yapıp bu analitik kuramı kapatacak ve Neo Klasik iktisadî düşünceyi incelemeye başlayacağız. Fakat şunun bilinmesinde fayda var ki; anlaşılması belki zor ve sıkıcı olabilecek bu konuları, herkes konu hakkında özet de olsa bir önbilgiye sahip olsun düşüncesiyle hazırlıyoruz. İnşaAllah bu konuda faydalı olabiliyoruzdur.

mahkûm edecektir. Bu büyüme ise, kriz ve tekrar büyüme süreci sonunda her defasında bir öncekinden daha ciddi bir krize yol açacaktır. Aynı zamanda bu süreçte Kapitalist burjuva sürekli zenginleşmeye çalışacak, işçiler de gittikçe fakirleşecektir. Çünkü artı değeri oluşturan artı emektir. Yani burjuvanın daha çok kazanabilmesi, işçilerin daha çok çalışmasıyla mümkündür. Sonunda proletarya, üretim araçlarına el koyacak ve herkese eşit biçimde dağıtacaktır. Uzlaşmak ihtimali ise mümkün değildir. Çünkü Kapitalist sistemde bu uzlaşmanın sınıf farklılığını ortadan kaldırma şansı yoktur. Yine Marks’a göre, bu geçiş sürecinde iyi organize olmuş devrimci bir gücün ortaya çıkıp idareyi ele alması gerekecektir.

Kriz Teorisi:

Günümüzde ABD’de başlayan ve devletlerarası düzeyde finans krizi olarak bilinen son ekonomik kriz, Kapitalizm’in bu bakış açısıyla yeniden sorgulanmasına yol açmıştır. Krizler Kapitalizm’in doğasının bir parçasıdır ve ister geçmişte olsun, isterse

Marks’a göre Kapitalizm’in üretim süreci içerisinde yaşayacağı krizleri bütünüyle engellemek mümkün değildir. Teknolojinin sürekli gelişmesi, ekonominin büyümeye endeksli olması ve kârın arttırılması gerekliliği, Kapitalizm’i periyodik krizlere

51

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


İktisadî Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm (7) günümüzde, bu krizler büyük tahribatlara yol açmıştır. Krize yol açan dinamikleri kavramak, Marks’ın Kapitalizm’e ilişkin analizlerinin ve devrimci olasılıklara ilişkin görüşlerinin merkezinde yer almaktadır. Marks’a göre, krizler, işçilerin önüne atılan kırıntıların bile güvence altında olmadığı, Kapitalist sistemin en asgarî koşullarının bile yürümediği bir ortam yaratmaktadır. Dolayısıyla devrimci bir dönüşümün koşulları Kapitalist krizlerin etkileriyle ortaya çıkmaktadır, ancak bu Kapitalizm’in aşılması bakımından bir garanti olmaktan ziyade, bir olasılıktır.

list toprak sahibi ve işçinin rollerini tefrik eden çizgi değildir. Marx’a göre iki katlı bir toplumsal sınıf yeterlidir ve sınıfları teknik işbölümü belirler. Bu yüzden işçi sınıfının nesnel konumu, ücret ve yaşam düzeylerinden çok, oluşturulan değerlerin ve zenginliklerin toplum içindeki dağılımına ve bölüşümüne dayanır. Ona göre teknik işbölümü, üretici güçlerin gelişmesine bağlı olarak üretim sürecinin daha karmaşık ve kolektif bir niteliğe bürünmesinden doğar. Dolayısıyla bu, doğrudan üreticiler arasında üretimin gerçekleşmesine dönük bir iş bölümü yani sınıf içi farklılaşmadır. Bu bağlamda üretken emek (kol etkinliği) ile üretken olmayan emek (kafa etkinliği) arasındaki ayrım, farklı sınıf konumlarına değil, emek etkinliğinin farklı biçimlerine denk düşer. Eğer gelir düzeyi sorununa işçi sınıfının kendi içindeki farklılıklar bakımından değil de, esas olarak burjuvaziyle ayrımını belirlemek açısından yaklaşırsak, bu noktada vurgulanması gereken en önemli husus, bölüşüm ilişkilerinin aslında üretim ilişkilerinin bir sonucu olduğudur. Marx’ın belirttiği gibi, bölüşüm, ürünlerin bölüşümü olmazdan önce;

Marx, bu konuda şöyle demektedir: “Bu dönüşüm sürecinin tüm avantajlarını gasp eden ve tekelleştiren Kapitalist kodamanların sayılarının devamlı olarak azalmasıyla birlikte, ızdırap, baskı, kölelik, sefalet ve sömürü artar. Fakat bunun yanında Kapitalist üretim sürecinin işleyişinin bizzat kendisi tarafından teşkilatlandırılan, birleştirilen, disipline edilen ve sayısı daima artan bir sınıf olan işçi sınıfının isyanı da büyür. Kendisinden çıkmış, kendisiyle beraber ve kendisinin yönetimi altında gelişmiş olan sermaye tekeli, üretim tarzının prangası halini alır. Üretim araçlarının temerküzü ve emeğin toplumsallaşımı, sonunda kendilerini çevreleyen Kapitalist kabukla bağdaşmaz bir hal alır. Bu kabuk paramparça olur. Kapitalist özel mülkiyetin suyu ısınır. Mala, mülke el koyanların mal ve mülklerine el konur.” (Adam Smith, The

1) Üretim araçlarının bölüşümü, 2) Aynı ilişkinin bir sonucu olarak, toplum üyelerinin farklı üretim çeşitlerini bölüşmesidir. Böylece bireyler, belirli üretim ilişkileri çerçevesinde farklı sınıflara bölünür ve genel bölüşümden paylarına düşecek olan gelir dilimleri buna göre belirlenir. Gelir düzeyleri arasındaki farklılıklar, bir başka deyişle ürünlerin bölüşümü, bizzat üretim sürecinde içerilmiş olan ve üretimin yapısını belirleyen bu bölüşümün sadece bir sonucudur.

Wealth of Naitons, Edwin Cannan)

Bölüşüm Analizi: Kapitalizm ile Sosyalizm arasında çıkan çatışmanın ya da burjuva ile proletarya arsındaki anlaşmazlığın en önemli nedeni paylaşımdan/bölüşümden kaynaklanmaktadır. Marx da; Klasikçilere nazaran bölüşüm paylarının kategorilerini yeniden tanımlamıştır. Artık ayırım çizgisi, KapitaAralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Marx’a göre, asgarî geçim ücretlerinin sürekliliğinin temel açıklaması, Kapitalist sistemin işleyişinden kaynaklanmaktadır.

52


İktisadî Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm (7) sızın toplumda var olan gelişme kanununun gerektirdiği şartlar çerçevesinde ve iktisadî kanunların tesiri ile tamamlanacağını savunur. Marks’ın “Sosyal Gelişme Kuramı” diye isimlendirdiği şey, yaşadığı toplumda mutlu olmayan ama sayıca çok olan proletaryanın, hayatlarından memnun olan ve refah içerisinde yaşayan burjuvaya karşı üstün gelmesidir. Bu konuda KöklüDeğişim Yayıncılık tarafından yayınlanan ve “İslam’ın İktisadî Siyaseti” kitabında AbdurRahman el-Malikî şöyle der:

Teknolojinin sebep olduğu işten çıkarımlar, bir işsizler yedek ordusu oluşturmuştur. Bu yedekler ordusunun varlığı, reel ücretlerin asgarî geçim düzeyinde seyretmeye meyilli oluşunu açıklamaya yeterlidir. Ona göre Kapitalistlerin, çalışanlar arasında yüksek ücret isteyenleri atıp yerine işsizlerden birini yerleştirmeleri mümkün olduğu sürece, fakirlerin koşullarında bir iyileşmenin gerçekleşmesi beklenemez. Değerlendirme: Marksist iktisadî düşünceyi irdelemek sadece onun iktisadî düşüncelerinin irdelenmesi olmadığı gibi, sadece bununla da yetinilmemelidir. Böylesi bir zaviyeden yapılan değerlendirmeler yanlış ve eksik olacaktır. Zira Marks’ın düşünceleri felsefî ve ideolojiktir. O, yeni bir ideolojinin –ki, Sosyalizm’dir- oluşmasında etken olan en önemli şahıslardan biridir. İktisadî düşüncelerinin ve diğer bütün felsefî düşüncelerinin altında yatan neden ise Kapitalizm’in hataları, noksanları ve de vahşiliğidir. O’nu düşünmeye iten nedenler, yaşadığı coğrafya ve konjonktürdeki olumsuzluklardır ve böylece Marx, alternatif bir ideolojiye bu vesile ile yönelmiş ve kendince bir takım çözümlemeler çıkarmıştır.

“Bu kanun, geçmişte yaşandığı gibi gelecekte de yaşanacaktır. Geçmişte bu mücadele, kölelerle hürler arasında, ardından derebeylerle halk arasında, sonra yine derebeylerle çiftçiler arasında vardı. Mücadele, her zaman sayıca çok ve haksızlığa uğrayan sınıfın, sayıca az ama haksızlık yapan sınıfa karşı üstünlüğü ile sona ermiştir. Ancak elde edilen bu zaferden sonra zafer elde eden mazlum sınıf, tutucu ve zalim sınıfa dönüşüyordu. Fransız Devrimi’nden bu yana mücadele, burjuva sınıfı ile işçi sınıfı arasında devam etti. Burjuva sınıfı, tutucu sınıfta olduğu gibi iktisadî projelerin lideri ve sermayenin sahibi oldu. Onun karşısında ise ikinci sınıf durmaktaydı. İkinci sınıf, sayıca çok olmasına rağmen sermayeden hiçbir şeye sahip değildir. Dolayısıyla bu iki sınıfın çıkarları arasında çelişkiler vardır. İşte bu çelişkiler sebebiyle Kapitalist Nizam’ın yıkılıp yerine Sosyalist Nizam’ın kurulmasına yönelik sınıflar arası mücadele başladı.”

Bilindiği üzere Sosyalizm, ‘maddecilik’ kuramı üzerine kuruludur. Marks, kendi görüşünü “tarihsel materyalizm” ya da “diyalektik materyalizm” denen bir ideolojinin esasları üzerine kurmuştur. O’na göre her şey maddenin tekâmülü neticesinde oluşmuş ve bu tekâmül her zaman olumlu yönde seyretmiştir. Sosyalizm’in bu düşüncesine göre, bir ‘yaratıcı’dan söz etmek mümkün değildir. Ancak maddenin evriminden bahsedilir. Bu konuda Marks şöyle der:

Sosyalistler halk arasında fiilî eşitlik kurmak isterken, bunun gerçekleşmesini ferdî mülkiyeti yasaklamakta bulmuşlardır. Ayrıca üretimin ve dağıtımın toplumsal vasıtalarla düzenlenmesi gerektiğini de savunmuşlarıdır. Bu esas konularda bile ayrışmalar söz konusu olmuş ve dört farklı şekilde Sosyalizm modeli oluşmuştur ki bunlar;

“Ortaya çıkan bütün değişikliklerin aslı maddedir.” Marks, toplumda yeni nizamın kurulmasının, devletin müdahalesi olmak-

1- Ziraî (Toprak) Sosyalizmi 2- Sermaye Sosyalizmi

53

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


İktisadî Düşüncelerin Bozuklukları ve Sahih Çözüm (7) 3- Komünizm

Komünizm’in en bariz yanlışlığı, insanın yaratılışında olan ‘içgüdüleri’ yok saymasıdır. Yani insan fıtratına aykırı olması ki, bu yüzden çok fazla bir yaşam süremedi. Örneğin Sosyalizm, SSCB’de uygulandığı dönemde ceberut ve jakoben uygulamalarla hayat bulmuştur. Sadece Lenin ve Stalin döneminde yaklaşık olarak 60 milyon insan, Sosyalist düzene aykırı davrandığı ve devrime karşı olduğu gerekçesiyle katledilmiştir. O tarihteki bu sayı, aynı dönemdeki Türkiye nüfusunun ise yaklaşık olarak 3 katıdır. Bu tarihî gerçek bile onun ne kadar insanî(!) olduğunun nişanesidir. Şu an günümüzde aktif olmayan ve geçerliliği kalmayan bu iktisadî düşünce kuramı üzerinde fazlaca durmamakla birlikte, akıllarda kalması açısından şu örneği vermek ve konuyu kapatmak istiyorum:

4- Devlet Sosyalizmi’dir. Komünizm’in ‘eşitlik’ anlayışı, ortak üretim ve ortak tüketim gibi çok basit bir ifadeyle anlatılabilir. Yani onların görüşüne göre eşitlik, her ferdin üretim vasıtalarından diğerleri gibi sahiplenip faydalanması ile mümkündür. Bu eşitliği sağlayabilmek için ise, kişilere ferdî mülkiyet hakkı tanınmaz. Fakat Komünistler “tanınmaz” deyince bu böyle olmamaktadır. Çünkü bu, insanın fıtratına aykırıdır. Mülkiyet, insanda yaratılıştan gelen ve varlığında şüphe bulunmayan ‘beka içgüdüsü’nün tezahürlerinden biridir. Böylece mülkiyet, insanın fıtratının bir gereğidir ve içgüdüsel olmasından dolayı onu insandan söküp atmak imkânsızdır. Yani Komünistlerin yaptığı bu çözümleme insanın doğasıyla terstir. Mülkiyetin tamamının değil de -Sermaye ve Ziraat Sosyalizmi’nde olduğu gibi- sadece ‘toprak’ ve ‘sermaye’ olarak nitelendirilen eşyaların ferdî mülkiyetten sayılmaması da hatalıdır. Bu türden bir anlayış ise, insanın faaliyetlerini sınırlandırıp, çabalarını boşa çıkartır ve üretimi düşürür. Yani insan elde ettiğinde daha fazlasına ulaşamayacaksa, o noktada durur ve kendisini sabitler. Bu da onun verimliliğini düşüreceği gibi gerilemesine bile sebep olur.

Bugün Komünist Parti’nin hâkim olduğu ve Komünizm’le yönetildiği iddia edilen Çin’deki işçi sınıfının durumu hiç de Komünizm’in felsefî düşünceleriyle bağdaşmamaktadır. Günümüz dünyasında dünyanın her pazarını nerede ise istila eden Çin malları, Çin ekonomisinin güçlenmesine vesile olmuştur. Ama bu ekonomik büyüme ve zenginlik, işçi sınıfının durumunda bir değişiklik meydana getirmemiştir. Hatta dünyada işçi ücretlerinin düşük olmasının tek nedeni ise Çin Devleti’dir. Orada işçilik ucuz olduğundan müteşebbisler ve sanayiciler, üretimlerini o coğrafyada yapmayı karlı bulmakta ya da direkt olarak ithalata yönelmektedirler. Yani tek Komünist Devlet olduğu söylenen Çin’deki bu uygulama, Marx’ın işçiler ile alakalı düşünceleriyle çelişmektedir. İşte Sosyalizm’in trajik ama bir o kadar da gerçek olan vakıası, SSCB ve Çin örnekleriyle de anlaşılmaktadır.

Marks’ın düşüncelerinden hatalı olan birçok konudan birisi de ‘değer analizi’dir. Hatırlanacağı üzere Marx; bir malın kıymetinin yegâne belirleyicisinin emek olduğunu dile getirmiştir. Hâlbuki bu konuda belirleyici tek unsur emek değildir. Malın üretiminde kullanılan hammadde, üretimde harcanan emek, malın alıcıya sağlayacağı fayda ve bu mala toplumda duyulan ihtiyaç miktarı da değerin belirlenmesinde esaslı olabilecek unsurlardandır.

Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Devam Edecek…

54


Tûbâ SİVREN

T

arih boyunca insanlar, düzeni sağlamak için çeşitli şekillerde baskılar yapmıştır. Bu baskılar zaman zaman aileden; anne, baba, dede, nine, vs. zaman zaman okullardan; öğretmen, müdür, müdür yardımcısı, vs. zaman zaman da devletten; kural ve yasalarla gelmiştir. En çok örneğini ailede gördüğümüz baskının tezahürleri çeşit çeşittir.

ğu getirilerek millî bayramlar(!) konusunda çocuklarımız baskı altında değil mi? Örneklerini rahatlıkla çoğaltabileceğimiz vakıanın -baskıcılığın- en yakın örneğini ikna odaları ile yaşamadık mı? Bir babanın kızına, tesettüre girmesi veya başını örtmesi konusunda tavsiyelerde bulunmasını ve buna iknaa çalışmasını gericilik, yobazlık, çağ-dışılık, baskıcılık olarak yorumlayan Fatih Altaylı, kendi kızının Fenerbahçeli olmasını hazmedemeyerek sabahlara kadar kızına Galatasaraylılık bilincini aşılamaya çalışmasını neden baskıcılık olarak görmüyor, dersiniz? Bir Müslüman, kızına veya oğluna Allah’ın emirlerini hatırlatınca bu baskıcılık, gericilik olacak ama laik zihniyetli ebeveynler çocuklarına tam aksini yani Allah’a isyanı ya da bir hobisel faaliyeti (futbol takımı tutmak gibi) telkin ve tavsiye edince bu çağdaşlık, özgürlükçülük olacak. Bu nasıl bir hüküm vermektir, bu nasıl bir adalettir?!

Yıllardır televizyonlarda zengin kız çocuğu ile fakir erkek ya da zengin erkek ile fakir kızın evliliği konusunda ailelerin yaptığı baskılar ve doğan kötü sonuçları izledik, hâlâ da günümüzde zenginlik-fakirlik ve hatta okumuşluk-okumamışlık konusunda aileler çocuklarını çeşitli konularda baskıya mâruz bırakır. Okumak ve okumamak konusunda çocuklar, hem ailelerinin hem de sistemin baskısına maruz kalmaktadırlar. Çocuklara kendi kültürünü aşılamak istediklerini söyleyerek içki yasağına karşı çıkan ve çocuklarına bu kültürü benimsetmek için çaba harcayan ailelere şahit değil miyiz? Ve yine her yıl kutlama zorunlulu-

Ailenin, kendi korktuklarından çocuğunu koruma çabası şeklinde değerlendirebile-

55

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Çocukları Eğitmek Kimin Görevi hususların yüce Allah’tan geldiği ve O’nun, her şeyin ve herkesin sahibi olduğu, yaratanın ve en güçlü olanın O Subhanehu ve Teâlâ olduğu bilinci, her şeyden önce ebeveyni tarafından verilmeli ki, çocuk teslimiyette sıkıntılar yaşamasın. Bu bilinç yerleşmiş olursa küçük-büyük kişi, bu hükümlere teslim olmaktan geri durmaz.

ceğimiz aile baskısı, doğrusuyla-yanlı��ıyla, kimi zaman iyi niyetle, kimi zaman kötü niyetle insanlık tarihinde hep var olmuştur. Kişi bu baskılara kimi zaman boyun eğmiş, kimi zaman da başkaldırmıştır. Baskılar, bazen toplumsal olayları da tetiklemiş, ayaklanmalar, başkaldırılar ve hatta devrimlere varan tepkilerin sebepleri olmuştur. Fakat ekseriyetle sinikleşmeye, içselleştirmeye dönük bir tavrın da müsebbibi olan baskılar, insan tarafından yine insana yapılmıştır, yapılmaktadır.

İslam’ın her emri bir boyun büküş ister, her boyun büküş insanın geleceğine yatırımdır. Üstelik İslam’ın gerekli kıldığı baskılar, fıtrata uygun ve kalbi mutmain eden hususlar olduğundan teslimiyet kolay olur, huzur verir. Çünkü İslam, kendisine inanana ve kendisine uyana hayat verir. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

Yetiştiği toplumsal yapının kültürünün tamamını ya da birçoğunu benimser insan. Bu benimseme bazen bir etkileşim bazen de baskıyla gerçekleşir. Çocuğunu yetiştiren bir ebeveynin kendince doğru bulduğu olguyu çocuğuna öğretmesi ve onda bunun tezahürlerini görmek istemesi, ya da korktuğu şeyden çocuğunu korumak istemesi tabii bir durumdur. Burada üzerinde durulması gereken şey, baskının yapılıp yapılmamasından ziyade, baskısı yapılan şeyin hangi temeller üzerine oturduğudur. Yani yapılması ya da yapılmaması konusunda baskı, telkin ve tavsiye edilen şey; beşerî aklın ürünü olan -ideolojik ya da değil, fark etmez- bir fikir, bir anlayış, bir âdet ya da bir ritüel midir, yoksa yüce Yaratıcı’nın, Allah Subhanehu’nun gönderdiği Şeriatı’nın bir emri, bir nehyi veya mubahı ya da mekruhu mudur? İşte meselenin nirengi noktası bu sorudur.

ِ ‫َّس‬ ‫ول إِذَا َد َعاكُم ل َِما‬ َ ‫ُّها الَّذ‬ َ ‫َيا أَي‬ َ ‫ِين‬ ُ‫اس َت ِجيبُوْا لِلّ ِه َولِلر‬ ْ ‫آمنُوْا‬ ‫ون‬ ُ ‫َموْا أَ َّن اللّ َه َي ُح‬ َ ‫ول َب ْي َن ال َْم ْرِء َوَق ْل ِب ِه َوأَنَّ ُه إِل َْي ِه تُ ْح َش ُر‬ ْ ‫ُم َو‬ ُ ‫اعل‬ ْ ‫يُ ْحيِيك‬ “Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” (el-Enfal 24) Bugün, “aileler çocuklarına tesettür konusunda baskı yapıyor” diye söyleyen ve bunun yaygarasını yapanlar, aslında bilerek veya bilmeyerek faklı bir baskının da uygulanmasını sağlıyorlar. Zira bunu dillendirmek de bir karşı baskıdır. Çocuklarının şer’î hükümlere tâbi bir şekilde yaşamasını isteyen ebeveynlere “baskıcı” diyenler, ilköğretime başörtüsü ile gitmek isteyen Ece Nur ve arkadaşları ile bunların aileleri hakkında ilerigeri konuşan bazı AKP bakan ve milletvekillerine ne diyecekler acaba. İşte onlardan bir kaçı ve konuya ilişkin çarpıcı sözleri:

İslam, hayatın her yönünü kuşatan bir ideoloji olduğundan, çocuklarla ilgili iletişimde de sınırları ve gerekli olanı bildirmiştir. Bu sebeple Müslüman annenin ve babanın, evladına öğretmesi gerekenler, zorlaması gerekenler ve hatta gereğini yerine getirmediği zaman tehdit ve cezalandırmaya tâbi tutacağı haller bildirilmiştir. Bu bildirilen ve yerine getirilmesi emredilen Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül: “Bu iş daha ileriye giderse, aile çocuğu baskı altına alırsa çocuk aileden alınır. Bu yetkiler devletin elindedir. Tabii bunlar aşama aşama uygulanacak şeyler. İdare önce veliyi

56


Çocukları Eğitmek Kimin Görevi ikna etmeye çalışır. Şu anda yapılan bu. İkna olmazlarsa cezalar var. Çocuk aynı zamanda aile içinde baskı altındaysa ve öğrenim özgürlüğü engelleniyorsa devlet o çocuğu aileden alır ve öğrenim görmesini sağlar.”

bıraktığı, beşerî nizamlarca -tabiri caizsemubah addedilen hususlardır. Bir babanın ya da annenin böylesi haramlardan çocuklarını korumaya çalışmaları nasıl olur da baskıcılık olarak adlandırılabilir? Eğer bu, çocuklara baskı yapmaksa, çocukların eğitiminde gerçek söz sahibi kimdir o zaman; anne-baba mı, devlet ya da toplum mu?

AKP’li Burhan Kuzu: “İpe un seriyorlar. Kamusal alan, ilkokul nereden çıktı? Bizim böyle bir hedefimiz yok. Üniversitelerde fiilen başlayan bir süreç devam ediyor. Kamu kurumlarının, ilköğretim ve ortaöğretimin kılık kıyafet kuralları belli. Üniversitelerde sorun vardı. Birdenbire birileri tam bu süreçte ilkokula başörtülü çocuk gönderiyor. Bu provokasyondur. Ahmakça davranışlardır. Kamusal alan ise hukukta olmayan bir tabir. Cezaevine girecek kadına ‘başındakini çıkar’ dersen, çıkarmazsa, ‘evine git’ mi denilcek.”

Allah, babayı, çocuklar üzerinde veli kıldı. Onun -erkek veya kız olsun-, küçük ve mükellef olmayan büyük çocukları üzerinde -velev ki, küçük çocuk, annesinin veya akrabalarının terbiyesinde olsa bile-, can ve malda velâyet hakkı vardır. Allahu Teâlâ, anneyi de çocuklar üzerinde terbiye edici kıldı. Araplar, kadın için “rabbu’l-beyt” yani “evin rabbi” tanımlamasında bulunurlar. Buradan hareketle çocukları üzerinde aslî hak sahibi, devletten, toplumdan ve hatta akrabalardan önce çocuğun anne-babasıdır.

Hüseyin Çelik, “Provokasyon olarak nitelendirebilir miyiz?” sorusuna, “Olabilir. Yani ben götürenin kim olduğunu, niyetini bilmiyorum. Ama tekrar söylüyorum, tam bu meseleler konuşulurken, böyle bir meselenin gündeme getirilmesi, hele hele muhalefetle bazı çevreler “şimdi yüksek öğretimde de bu halledilir ve ilkokulda da, lisede de, şurada da, burada da bir daha olacak mı, olmayacak mı?” sorularının sorulduğu bir dönemde, yani onlara bir manada lojistik destek verebilecek böyle bir girişimin zamanlamasını ben anlamlı buluyorum.” şeklinde cevap verdi. (Ajanslar) Biri çocukları ailelerden almakla tehdit ediyor, biri “ahmakça” diyor bir diğeri provokatörlükle itham ediyor. Bu baskı değil de nedir?

İslam’da yapılan baskı, Allah istediği için yapılan, kendinizden güçlü, sonsuz bir gücün emirlerine, şer’î hükme teslim olmaktır. Zira o güç, sizin yaşama sebebinizdir. Allah Subhanehu’nun emirlerinde güzellik, gerçeklik, adalet, kalkınma, vb. her türlü olumlu halin olduğuna şahit olursunuz, dolayısıyla şer’î hükümleri yerine getirmek, baskı değil teslimiyettir. Sizin için sonu, sonsuz saadet olan bir teslimiyet… Bir yanda Allah’ın emir ve nehiyleri, diğer yanda beşerî ideolojilerin batıl dayatmaları… Bir yanda Allah’ın hükmüne binaen hayatını inşa etmek isteyen Mü’min kullar, diğer yanda heva ve heveslerini ilah edinmiş, ya da ilahlık taslayan beşerî ideolojilerin değnekçiliğini yapan ahmak, fasık ve zalimler… Hangi hükme tâbi olunmalı öyleyse; Allah’ın hükmüne mi, beşerin hükmüne mi? Öyleyse kim eğitmeli bizim çocuklarımızı; Allah’a itaatkâr Mü’min ebeveynler mi yoksa heva ve hevesini ilah edinen zalim ve fasıklar mı?

İşin ilginç yanı, Müslümanlardan başka herkes hayatları ve çocukları üzerinde söz hakkına sahipken, Müslümanların İslamî bir yaşam arzuları, irtica yaftasıyla sürekli baskı altında tutulmaya çalışılıyor. Sormak lazım; çocuklarına, içki içmenin, uyuşturucu kullanmanın, zina yapmanın, faiz yemenin çirkinliğinden, iğrençliğinden daha önemlisi haramlığından bahseden anne ve babalar, çocuklarına baskı yapmakla suçlanabilirler mi? Zira tüm bu sayılanlar Devlet’in serbest

57

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Bazı olaylar vardır ki, onların anlaşılması için herhangi bir yoruma veya izahata gerek yoktur. Tek başına ve yalın olarak görmek, duymak yeterlidir. Biz de bundan sonra belli sayılarımızda “Yorumsuz” adı altında bazı haberleri veya olayları sizlerle paylaşacak ve salt gerçeği gözler önüne sereceğiz. Müslümana aydın düşünmek yaraşır ama bu olaylar karşısında satıh düşünenler bile esası göreceklerdir diye düşünerek herhangi bir yorum yapma gereği hissetmiyoruz. Ve yorumu siz değerli okurlarımıza bırakıyoruz.

- Genelkurmay’da Fuhuş Operasyonu: Askeriye’de fuhuş çetesi operasyonunun detayları gün yüzüne çıkıyor. Aralarında general, albay, askerî okul öğrencilerinin bulunduğu 180 kişinin ‘mağdur’ sıfatıyla ifade verdiği soruşturma şantaj ve casusluk faaliyetlerine odaklandı. Çete mağdur askerlerin kimini fişlemiş, kiminin uygunsuz görüntülerini kayda almış. Birçok askerin özel hayatına ilişkin bilgilerin toplanarak şantaj yapıldığı da ileri sürülüyor. Çete lideri olduğu iddiasıyla tutuklanan Deniz Albay İbrahim Sezer, Eylül ayında Deniz Harp Okulu’ndan emekli oldu.

27 Ekim 2010 tarihinde yani Cumhuriyet kutlamalarının sadece iki gün öncesinde bir televizyon kanalının ana haber bülteninde gösterilen haberleri “Yorumsuz”un ilk bölümünde sizlere yorumsuz olarak aktarıyoruz.

- Ahlak Polisinin Ahlaksızlığı: Ahlak Büro Amirliği’nde görevli 4 polis, alkollü halde müzikhol bastı, 12 kişiyi kaçırıp bir Azerî kadına tecavüz etti. “Polis dehşeti” iddiaya göre şöyle gelişti: İstanbul Avcılar’da bulunan ve aynı zamanda müzikhol olarak işletilen Anıklar Ocakbaşı’na, gece yarısı beyaz renkli sivil bir minibüsle İstanbul Ahlak Bürosu’nda görevli polis memurları M.K., E.G., S.D. ve A.K. geldi. Alkollü oldukları öne sürülen polis memurları “ışıkları açın kimlik kontrolü yapacağız” dedikten sonra müşteriler ile çalışanların kimliklerini topladı. Yine iddiaya göre bu

- Sinop’ta Askerî Araca Saldırı: 2 Asker Yaralı: Sinop’ta teröristler jandarma aracına ateş açtı. İki asker yaralandı. Edinilen bilgiye göre, Gerze İlçesi’nde terör örgütü tarafından devriye gezen jandarma ekiplerinin içinde bulunduğu araca silahlı saldırı düzenlendi. Ani saldırıda ilk belirlemelere göre 2 asker yaralandı. Kaçan teröristlerin yakalanması için bölgede geniş çaplı operasyon başlatıldı. Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

58


Yorumsuz (!) arada işletme sahibinden rüşvet aldılar. Polis memurları, aralarında müşteriler ile yabancı uyruklu kadınların da olduğu 12 kişiyi minibüse bindirerek Çatalca’ya doğru yola çıktı. Daha sonra, polis memurlarından A.K.’nin, restoran-müzikholde çalışan Azerî uyruklu bir kadına tecavüz ettiği öne sürüldü. Bu olayın ardından da, kadınlı erkekli grup serbest bırakıldı.

Komuta Kademesinin katılmayacağı bildirildi. Aynı saatlerde Ankara’da Genelkurmay Başkanı Koşaner’in başkanlığında Merkez Orduevi’nde Ankara Garnizonu’ndaki subayların davetli olduğu bir resepsiyon yapılacağı bildirildi. Dolayısıyla asker köşkteki resepsiyona kesin olarak katılmayacak.

Ayrıca polis memurlarından, A.K.’nin üst aramasında ise sahte dolarlar bulunduğu polis tutanaklarına geçti. Polisler hakkında ‘cinsel istismar ve alıkoyma’ ve ‘sahte dolar bulundurmak’ suçlarından işlem yapıldı.

Eski Başbakanlardan DP Rize Milletvekili Mesut Yılmaz, “Devrimci Karargâh Örgütü” soruşturması kapsamında ifade verdi. Yılmaz, “mağdur” sıfatıyla verdiği ifadede, şikâyetçi olduğunu bildirdi. Yılmaz, “1993 veya 1994, tarih yok dinleme kaydında, ama tahminim Ana Muhalefet Lideri olduğum dönemde, benimle yaptığı bir telefon konuşmasının dökümünü bana okuttular. Yasa dışı kaydedilmiş.”

- Yargıda Tutuklama:

Rüşvet

- Telekulak İddiaları: Mesut Yılmaz İfade Verdi:

Operasyonunda

Yüksek yargıda rüşvet verildiği iddiasıyla yürütülen soruşturmada tutuklanan eski Yargıtay 12. Hukuk Dairesi Başkanı Mustafa Oskay’ın, CNR fuarcılığın İstanbul Dünya Ticaret Merkezi’nden (İDTM) tahliyesine ilişkin davalarda Yargıtay 6. Hukuk Dairesi Başkanı Nazım Kaynak’ın da aralarında bulunduğu yüksek yargı mensuplarını 5 kez etkileme girişiminde bulunmakla suçlandığı ortaya çıktı.

- Deniz Feneri Yolsuzluk Belgeleri Savcıya Gidiyor: CHP eski Merkez Yönetim Kurulu (MYK) Üyesi ve Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun Danışmanı Ali Kılıç, Kılıçdaroğlu’nun talimatı üzerine, AKP’yi zora sokacak olan Deniz Feneri yolsuzluğuna ilişkin Alman polisi ve savcısı tarafından hazırlanarak mahkemeye sunulan ve birer nüshasını da CHP’nin elde ettiği 14 klasör belgeyi soruşturmayı yürüten savcıya teslim edecek.

İTO Başkanı Murat Yalçıntaş, ifadesinde, serbest bırakılan Tüm Fuar Organizatörleri Derneği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Serkan Tığlıoğlu ve arkadaşlarının, “Sen bizim başkanımızsın. Bizim önümüze düş, bizi topla” dediklerini ve “Benim Tığlıoğlu’na “Ben rüşvet veremiyorum, siz rüşvet verin” demem mümkün değildir” ifadesini kullandı. İfadelerin ardından Mahkeme, Murat Yalçıntaş’ın da aralarında bulunduğu Dünya Ticaret Merkezi Davası’nda 9 kişi hakkında tutuklama kararı çıkarttı.

- Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a “Zaten Omurgasızsın!” Dedi: CHP lideri, Başbakan’ın dokunulmazlık ve Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili sözlerini hatırlatarak “Sen zaten omurgasız birisin.” dedi. Kılıçdaroğlu, şöyle konuştu: “Şimdi buna kim sahip çıkacak? Hükümet değil mi? Siz Hükümetin Deniz Feneri davasına sahip çıktığına inanıyor musunuz? Sayın Başbakan’a sormak gerek, bu konuşmayı yapan bir Başbakan yoksulların yoksulluğu giderilsin diye alın te-

- Komutanlar Resepsiyona Katılmıyor: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ev sahipliğini yapacağı 29 Ekim Resepsiyonu’na

59

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Yorumsuz (!) rinden biriktirip Deniz Feneri’ne veren insanların emekleri sömürülmedi mi? Onların yatacak yeri var mı?”

operasyonda yer alan askerlere, “Sizden iyisi yok. Sizleri selamlıyorum.” diye hitap etti. Kanlı baskının ardından da askerleri ziyaret eden “İsrail” Başbakanı, daha önce de Türkiye’yi suçlayan açıklamalarda bulunmuş, “İsrail”in yaptığı devlet terörünü savunmuştu.

- Başörtüsü Araç Olarak Kullanılacak: Oktay Vural, başörtüsü sorununun çözümünün 2011 sonrasına kaldığını söyleyen Başbakan Erdoğan’ın bölücülere açmak istediği kapı için başörtüsünü malzeme olarak kullanmayı amaçladığını öne sürdü. Vural, “Sayın Başbakan, PKK ve BDP’ye Anayasa konusunda verdiği sözleri yerine getirmek için başörtüsünü kullanmak istemektedir.” dedi.

- Cinayet, Yangın ve İntihar: Kadıköy’de bir süre birlikte yaşadığı kadını tabancayla öldürdükten sonra 180 bin TL’ye sattığı daireyi ateşe veren kişi, daha sonra intihar etti. Alınan bilgiye göre Abbas Aydın (57), iş yerini çalıştıran ve bir süre birlikte yaşadığı iddia edilen Ayten Alptekin (44) ile tartıştı. Tartışmanın büyümesi üzerine Aydın, Alptekin’i başından vurdu. Alptekin olay yerinde hayatını kaybetti.

- Müslüm Gündüz Meydan Okudu: Aczimendi Tarikatı Lideri Müslüm Gündüz, 14 yıl sonra ortaya çıktı, ilginç açıklamalar yaptı: “Laikler bizi insan görmüyorsa biz de onları insan görmüyoruz. Fadime Şahin ile dini nikâhlıydım. Bu da laik Sistemi kesinlikle ilgilendirmez. Evimin basılması insan hakkı ihlali.” Kemalizm’in sonunun geldiğini öne süren Gündüz, “Ben rejime karşıyım, Kemalist rejimin sonu gelmiştir. Ben o rejimi yıkmak istiyorum... Rejim bizi yere vurdu. Ama biz de rejimi yıktık.” diye konuştu.

- Avustralya’dan Kurbanlık 78 Bin Küçükbaş Hayvan Alındı: Avustralya’dan kurbanlık koyun alındı. Et ve Balık Kurumu, yaklaşan bayram öncesi ilk defa kurbanlık için Avustralya’dan 78 bin küçükbaş hayvan ithalatı yaptı. Türkiye’deki et fiyatlarını aşağı çekmek için uzun zamandan beri Angus ithali yapan EBK, ilk defa kurbanlık için küçükbaş hayvan ithali de yaptı.

- BDP Siyasî Tutuklulara Af İstedi: BDP Iğdır Milletvekili Pervin Buldan, bütün siyasî tutuklular için af çıkarılması gerektiğini söyledi. Buldan, “İki taraflı bir ateşkes ilan edilmesi, Kürtçe’nin anayasal güvence altına alınması” konularının TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesinin faydalı olacağını ifade etti. Buldan, ayrıca, bütün siyasî tutuklular için af çıkarılması gerektiğini dile getirdi.

- Ağaoğlu’nun Garajının Değeri 11 Milyon Dolar: Türkiye’nin ve dünyanın sayılı zenginleri arasında yer alan Ali Ağaoğlu, en son aldığı Rolls Royce Ghost’la birlikte garajındaki otomobil sayısını 15’e, değerleri toplamı da 11.1 milyon liraya yükselmiş oldu. - Yeğen Katili, Cinayeti Anlattı:

- Netanyahu Türkleri Öldüren Komandolara Övgü Yağdırdı:

Gaziantep’te 9 ay önce evlenmek istediği kızı ablası reddedince intikam için 4 yaşındaki yeğenini hunharca öldüren dayı cinayeti anlattı. Yeğenini defalarca bıçaklayarak hunharca öldüren dayı Murat K. Mahkeme Heyeti’ne olay yerinde yaşananları anlattı.

İşgalci yahudi varlığı “İsrail”in sözde Başbakanı Binyamin Netanyahu, 9 Türk’ün öldüğü Mavi Marmara baskınını düzenleyen komandolarını ziyaret etti. Netanyahu Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

60


Sümeyye AVCI

İ

nsan dünya hayatında yaşadığı süre boyunca -az veya çok- sonunda bir takım pişmanlıklar duyacağı ameller işler. Çünkü insan, beşer vasfını taşıdığı için hata yapması olağanüstü bir durum değildir. Her insanın yaşadığı pişmanlıklar farklı olabilir ama ne olursa olsun sonuç itibariyle insan mutlaka bir takım pişmanlıklar içerisinde olur. Fakat yaşadığı süre boyunca pişmanlıklarını giderebilme, yanlışlarını farkedip, düzeltebilme imkânı vardır. Doğru gördüğü bir evlilik yapar, işlediği haramdan dolayı tevbe eder, kırılan kalbi tamir eder, vs. Pişmanlığından dolayı hissettiği rahatsızlığı, acıyı ve üzüntüyü yok etme imkânı vardır. Lakin bir pişmanlık vardır ki, o insanın hayatının en önemli meselelerindendir ve onu ne kadar istese de, çaba gösterse de gideremez. O üzüntüyü, acıyı, rahatsızlığı asla gideremez. O, giderilemeyen pişmanlık nedir, ona değinelim…

o da; dünya hayatındaki var oluş sebebimizin sadece Rabbimize kulluk olmasıdır. “Müslüman’ım” diyen hiçbir kişi bu konuda ihtilafa düşmemiştir. Rabbimiz insanı, Kendisine kulluk etmemiz için yaratmıştır ve her ferde ayrı bir ömür tanımıştır. Verilmiş olan bu zaman dolduğunda ecel gelir ve kişinin hayatı son bulur. İmtihanını başarıyla tamamlamış olsa da, olmasa da ecel geldiğinde verilen zamandan bir saniye ne kısaltılacak, ne de uzatılacaktır. Rabbimiz buyuruyor: ِّ ‫ال‬ َ ‫اع ًة َو‬ َ ‫ُه ْم‬ َ ‫ال َي ْس َت ْأ ِخ ُر‬ َ ‫ون َس‬ ُ ‫َولِكُل أُ َّم ٍة أَ َج ٌل َفإِذَا َجاء أَ َجل‬ ‫ون‬ َ ‫ِم‬ ُ ‫َي ْس َت ْقد‬ “Her Ümmet’in bir eceli vardır. O ecel geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” (el-Araf 34) َّ َّ ‫ُون‬ َ ‫ِما َت ْع َمل‬ ٌ ‫ُها َوالل ُه َخب‬ َ ‫َولَن يُ َؤ ِّخ َر الل ُه َن ْف ًسا إِذَا َجاء أَ َجل‬ َ ‫ِير ب‬ “Ve Allah, celi gelmiş bulunan hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Munâfikûn 11)

Müslümanlar arasında hakkında hiç bir şekilde şüphe olmayan bir şey var ki,

61

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Hesap Günü’nde Pişman Olmamak İçin... İnsanoğlu her ne kadar bunların bilincinüzere, bu ve buna benzer durumlar, dünyevî de olsa da yani imtihan edilmek için geldiğimeşgalelerdir. Ve aslında dünyevî meşgaleni ve bir gün mutlaka öleceğini biliyor olsa ler, hiç bir zaman bitmez. “Bitsin, başlayacada, yapacağı birçok hayırlı işleri her zaman ğım” dersiniz bir meşgale tam biter ama bu yarınlara ertelemektedir. O halde bu makakez başka meşgaleler gündeme gelir. leyi okuyan herkes şöyle bir tefekkür etsin. “Evladım biraz büyüsün planlarımı yüNafile ibadetler, daha fazla araştırma, kitap rürlüğe koyacağım” dersiniz ama bir anneokuma, namazlarımızı daha çok huşuyla babanın gözünde evlat asla büyümez. kılma, İslam’ı hakkıyla tanımayan kişilere Büyüyüp evlense, hatta çocuk sahibi olsa İslamî dersler verme, günlük Kur’an-ı Kerim dahi anne-babanın gözünde o evlat halen okuma, vs. düşündüklerimizin, planladıklaküçüktür ve halen korunmaya ihtiyacı varrımızın arasındadır. Veya İslam’ı öğrenme, dır. “Biraz daha mal kazanayım” dersiniz ama namaza başlama, hicaba bürünme, kısacası mal kazanıldıkça insanoğlunun hırsı daha Rabbimizin emirlerine bağlanıp nehyettikda artar, daha da kazanmak ister. “Şu aralerinden uzaklaşma, vs. lar eşimle aramda sorunlarım birçok insanın istediği havar” dersiniz ama var olan O halde bu makaleyi okuyan yırlı işler vardır. Ama ne o sorunu çözdüğünüzde herkes şöyle bir tefekkür yazık ki, birçok sebepten başka bir sorun oluşur. Eşetsin. Nafile ibadetler, dolayı bunları erteliyoruz ler arasında tartışma veya daha fazla araştırma, kitap değil mi? Bu sebepler gesorunların olması insanî okuma, namazlarımızı daha nelde çocuk, akraba, mesken, bir durumdur. Hiç bir aile çok huşuyla kılma, İslam’ı ticaret, mal, mülk vb. oluyor. sorunsuz, hatasız beraberBakın Rabbimiz bu konuda ne buyuruyor:

hakkıyla tanımayan kişilere İslamî dersler verme, günlük Kur’an-ı Kerim okuma, vs. düşündüklerimizin, planladıklarımızın arasındadır...

‫ُم‬ ْ‫ق‬ َ ‫ُل إِن ك‬ ْ ‫ُم َ ِإو� ْخ َوانُك‬ ْ ‫ُم َوأَ ْب َنآ ُؤك‬ ْ ‫َان َآبا ُؤك‬ ٌ ‫ُم َوأَ ْم َو‬ ‫وها‬ َ ‫ال ا ْق َت َرْفتُ ُم‬ َ ‫ُم َو َع ِش‬ ُ ‫َوأَ ْز َو‬ ْ ‫يرتُك‬ ْ ‫اجك‬ ‫ِن‬ ُ ‫َسا َد َها َو َم َساك‬ َ ‫ِج‬ َ ‫َوت‬ َ ‫ارٌة َت ْخ َش ْو َن ك‬ َ َّ ‫ِّن اللّ ِه َو َرُسولِ ِه‬ ‫م‬ ‫ُم‬ ‫ك‬ ‫َي‬ ‫ل‬ ‫إ‬ ‫ب‬ ‫ح‬ ‫أ‬ ‫ا‬ ‫ه‬ ‫ن‬ ‫و‬ ‫ض‬ َ ْ ِ َ َ َ ْ َ ‫َت ْر‬ ْ َّ ‫ال َي ْهدِي‬ َ ‫ِي اللّ ُه ِبأَ ْم ِرِه َواللّ ُه‬ ُ ‫َو ِج َها ٍد فِي َسبِيلِ ِه َف َت َرب‬ َ ‫َّصوْا َحتى َيأت‬ ِ ‫َوَم ا ْل َف‬ ‫ِين‬ َ ‫اسق‬ ْ ‫ا ْلق‬

Şimdi daha biz bunları (dünyevî meşgaleleri) düşünürken, bunlarla meşgul olurken, ölüm aklımızın ucundan dahi geçmiyorken ölüm gelip kapımızı çalıyor. Düşünün, en acılı gününüzde, canınız çok acıdığında siz yardım istemeseniz dahi, sevdikleriniz gelip size nasihatler eder, elinizden tutar, acınızı bir nebze de olsa aza indirirler ama Azrail Aleyhi’s-Selam karşınızda durduğunda en güvendiğiniz insanlar, yakınlarınız dahi yanınızda olmuyor. Yardım istediğiniz halde yardım etmiyor. Sadece sen ve Azrail… İşte o an ecelin geldiği, ömrümüzün bittiği an... Düşünün; işte o an, ne yapılan tövbeler ne de hissedilen pişmanlıklar fayda verecektir bize. O an her şey bitmiş olacak; geriye dönüşü olmayan

“De ki: “Eğer babalarınızı, evlâtlarınızı, kardeşlerinizi, eşlerinizi, hısım akrabanızı, kazandığınız malları, bozulmasından korktuğunuz ticareti ve hoşunuza giden evleri, konakları Allah’tan, Rasulü’nden ve Allah yolunda cihad etmekten daha çok seviyorsanız Allah emrini gerçekleştirinceye, yapacağını yapıncaya kadar bekleyiniz. Allah yoldan çıkmışlar güruhunu doğru yola iletmez.” (et-Tevbe 24) Rabbimizin ayet-i kerimede buyurduğu Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

liğini sürdüremez. Çünkü melek değiliz.

62


Hesap Günü’nde Pişman Olmamak İçin... bir yola girmiş olacağız. ‫ون‬ َ ُ‫ِما نُ ُهوْا َع ْن ُه َ ِإو�نَّ ُه ْم لَكَاذِب‬ َ ‫ُرُّدوْا ل ََعا ُدوْا ل‬ Ve Rabbimizin huzuruna Dünyada gaflet içinde, hiç “Cehennem’in başınçıkacağız. Yaptıklarımız ölmeyecek gibi yaşayan insan, da durdurulduklarında bir bir anlatılacak... yapKıyamet’in dehşetli olayları onların, “Ah, ne olaydı, madıklarımızda... Yaşabaşlayıp gökler yarılmaya, dünyaya geri gönderilsek nılan büyük panik, korku yıldızlar dökülmeye denizler de bir daha Rabbimizin ve pişmanlık göstergesi kaynamaya ve kabirdekiler ayetlerini yalanlamasak olan “ah” (“eyvah”) ifadesi dışarı atılmaya başladığı ve Mü’minlerden olsak.” belki de binlerce kez tekzaman aklı ancak başına gelir dediklerini keşke görseyrarlanacak. “Ah, keşke nadin! Hayır, sadece daha mazıma başlasaydım.”, “Ah, önce içlerinde sakladıklarının akıbeti önkeşke nafile ibadetlerimi daha da arttırsaydım lerinde belirdi (diye böyle hayıflanıyorlar). da Cehennem’de daha az ceza görseydim”, “Ah, (Yoksa) eğer dünyaya geri gönderilseler keşke daha fazla infak verseydim de yaptığım bu yine sakındırıldıkları yola dönerler. Onlar hayır Cehennem’in ateşini benim için söndürgerçekten yalancıdırlar.” (el-En’am 27-28) seydi”... Ahh, ahh, ahhh... Ayet-i kerimenin de işaret ettiği gibi O gün yaşanılacak olan pişmanlığı Rabdünyada Allah’ın ayetlerini hiçe sayarak bimiz şöyle bildiriyor: yaşayanlar, eğer kendilerine böyle bir fırsat َّ ‫ض‬ ُّ ‫َوَي ْوَم َي َع‬ ‫ْت َم َع‬ ُ ‫الظال ُِم َعلَى َي َد ْي ِه َيق‬ ُ ‫ُول َيا ل َْي َتنِي اتَّ َخذ‬ (dünyaya geri göndelme) verildiği takdirde ِ ‫َّس‬ ‫ضلَّنِي َع ِن‬ ً‫ِيل َيا َوْيلََتى ل َْي َتنِي ل َْم أَتَّ ِخ ْذ ُف اَل ًنا َخل ا‬ ً‫ول َسب ا‬ َ َ‫ِيل لَ َق ْد أ‬ ُ‫الر‬ Allah’ın ayetlerini bir daha yalanlamayaِّ َّ َ ‫ان َخذُول‬ ِ ‫نس‬ ‫ِل‬ ‫ل‬ ‫ان‬ ‫ط‬ ‫ي‬ ‫الش‬ ‫َان‬ ‫ك‬ ‫و‬ ‫ِي‬ ‫ن‬ ‫اء‬ ‫ج‬ ‫ذ‬ ‫إ‬ ‫د‬ ‫ع‬ ‫ب‬ ‫ْر‬ ‫ك‬ ‫الذ‬ ْ‫إ‬ ْ ِ ِ ِ ُ ْ َ َ َ َ َْ َ caklarını, tersine onlara inananlardan olacaklarını iddia edecekler. Fakat bu temenni“O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısıleri gerçekleşmeyecek bir kuruntudan başka rarak (şöyle) der: “Ah keşke, elçiyle birlikbir şey değildir! te bir yol edinmiş olsaydım. Vah, yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim. Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan) saptırmış oldu.” Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır.” (el-Furkan 27-29)

Dünyada gaflet içinde, hiç ölmeyecek gibi yaşayan insan, Kıyamet’in dehşetli olayları başlayıp gökler yarılmaya, yıldızlar dökülmeye denizler kaynamaya ve kabirdekiler dışarı atılmaya başladığı zaman aklı ancak başına gelir ve o zaman sağlıklı düşünmeye başlayarak yaptıklarının mahiyetini anlar. Bakar ki, yapmaması gerekenleri yapmış, yapması gerekenleri ya hiç yapmamış ya da çok az yapmış. Dünyevî işlerden, kendisine fayda sağlayacak işlere pek sıra gelmemiş..

Dünya hayatına geri dönüp Rabbimizi razı etmek için çok çalışmak isteyeceksiniz ama bu kabul edilmeyecek. Azrail Aleyhi’sSelam’ın görülmesiyle her şey bitecek. Sizin için hayat sona erecek. Bir an da olsa kendinizi bu duruma koyun. Öldüğünüzü düşünün. Ne kadar acı değil mi? Hep pişmanlıklarla, huzursuzluklarla dolu... İşte bu, kul ne kadar istese de giderilemeyecek olan pişmanlıktır. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

Bir Şair, ömrün ne kadar kısa olduğunu şu mısralarla anlatıyor: “Ömür dediğin üç günlüktür Dün geldi geçti, yarın ise meçhuldur O halde ömür dediğin bir günlüktür O da bugündür...”

ِّ َ ‫ار َفقَالُوْا يا لَي َت َنا نُرُّد و‬ ِ ‫ِآي‬ ‫ات‬ ِ َّ‫َو َت َرَى إِ ْذ ُوِق ُفوْا َعلَى الن‬ َ ‫ال نُكَذ َب ب‬ َ َ ْ َ ْ ‫َول‬ ‫َو‬ َ ‫َهم مَّا كَانُوْا يُ ْخ ُف‬ َ ‫ِن ال ُْم ْؤ ِمن‬ َ ‫ُون م‬ َ ‫َربِّ َنا َوَنك‬ ُ ‫ِين َب ْل َب َدا ل‬ ْ ‫ون مِن ق َْب ُل َول‬

63

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Hesap Günü’nde Pişman Olmamak İçin... O halde yarın pişman olmamak için bugün önlemimizi almamız hepimiz için hayrlı olacaktır. Şu an yaşıyorsunuz, henüz Allah’ın huzuruna çıkmadınız, Azrail Aleyhi’s-Selam da karşınıza çıkmadı. Bu Allah’ın rahmeti değil midir? Hayırlı amel sergilememiz ve Rabbimizi razı etmek uğrunda çalışmamız için şu an, büyük bir fırsat değil midir?

den atalım. “Bugün, şuan” diyerek, ilerde “keşke”lere bırakmamak için zamanı hayır yolda şimdiden değerlendirelim. İlerde planladığımız bütün hayırlı işlerimizi bugün yapmaya başlayalım. Zira yarına vaktimiz olmayabilir. Akıl sahibi bir Müslüman bunu yakinen bilir. Çevremize şöyle bir baktığımızda, ecelin genç-yaşlı, hasta-sağlıklı, zengin-fakir ayırmadığını görebiliriz. Rabbimizle olan rabıtamızı her daim koruyalım ve şer’î hükümleri yerine getirmede aceleci olalım.

Yazın sıcağından, ateşin ısısından kaçan insanoğlu, neden Cehennem ateşinden kaçınmak için çaba harcamaz? Satın aldığı evinin taksitini veya işyerinin kirasını yıllarca ödeyenler, niçin içinde ebedi yaşanacak Cennet köşklerinin yatırımını yapmayı hiç düşünmezler? Hediye verene hemen teşekkür edip hatta karşılığını vermemeyi ayıp sayanlar, niye bütün sahip olduklarımızı veren Rabbimize nankörlük ederler? ...

َّ ‫س مَّا ق‬ ُ ‫آمنُوا اتَّ ُقوا اللَّ َه َوْل َت‬ ‫َد َم ْت لِ َغ ٍد َواتَّ ُقوا‬ َ ‫ُّها الَّذ‬ ٌ ‫نظ ْر َن ْف‬ َ ‫َيا أَي‬ َ ‫ِين‬ َّ َّ ‫ُون‬ َ ‫ِما َت ْع َمل‬ ٌ ‫الل َه إِ َّن الل َه َخب‬ َ ‫ِير ب‬ “Ey iman edenler; Allah’tan korkun. Ve herkes, yarın için ne hazırladığına bir baksın. Allah’tan korkun, şüphesiz ki Allah; işlediklerinizden haberdardır.” (el-Haşr 18)

Bu durumda, “yarın, ilerde yaparım” diye bir düşünceyi ve aldatmacayı zihnimiz-

Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

64


yabancı uyruklu vatandaşların kendi haklarını gasp ettiği ve ülkelerini terk etmeleri gerektiği düşüncesi hâsıl olmuştur. Tarih boyunca ve halen günümüzde de İslam ve Müslümanlara düşmanlık yapanlardan başka bir şey beklemek ise ahmaklıktır. Haberde geçen bu durum, aynı zamanda hoşgörü ve diyalog söylemlerinin tabansızlığının da bir göstergesidir.

FRANSA’DA CAMİ YÖNETİCİSİNE TEHDİT Fransa’da cami yöneticisine gönderilen tehdit mektubunda, “Müslümanlar zaman varken topraklarımızı terk etsin” denildi. Fransa’nın doğusundaki Strasbourg kentindeki Eyüp Sultan isimli caminin Türk yöneticisine iki tehdit mektubu gönderildi. Europe-1 radyo kanalı, kendilerini, “Avrupa Özgürlük Hareketi” olarak tanıtan grubun gönderdiği tehdit mektuplarından birinden, “beyaz pudra” çıktığını duyurdu.

*** ABD, S. ARABİSTAN’A 60 MİLYAR DOLARLIK SİLAH SATACAK Amerikalı yetkililer, Suudi Arabistan’a, savaş uçakları ve helikopterleri dâhil 60 milyar dolarlık silah satma planlarını doğruladı. Uzmanlara göre, ABD, tarihinin en büyük silah anlaşmasıyla İran’a karşı bölgedeki müttefiklerini güçlendirmeyi hedefliyor.

Polisin, tehdit mektupları ve gönderilen tozun içeriğiyle ilgili soruşturmayı sürdürdüğü bildirildi. Caminin yöneticisi, kendilerine gelen mektubun birinde, Kur’an-ı Kerim’in bir kopyasından yakılmış bir sayfanın bulunduğunu ve “Müslümanlar zaman varken topraklarımızı terk etsin” şeklinde tehdit içeren bir mesajın yer aldığını belirtti.

Amerikalı yetkililer, Suudi Arabistan’a, savaş uçak ve helikopterleri dâhil 60 milyar dolarlık silah satma planlarını doğruladı. Dışişleri Bakanlığı, anlaşmanın Kongre’ye gönderildiğini açıkladı. Kongre 30 gün içinde anlaşmaya itiraz edebilecek. Sonuçlandırıldığında bunun Amerikan tarihindeki en büyük silah anlaşması olacağı ve 75 bin kişiye istihdam olanağı yaratacağı belirtiliyor.

AA - 13.10.2010 KD: Özelikle 11 Eylül hadisesinden sonra Batı’da Müslümanlara yönelik ciddi bir düşmanlık vaki olurken İslamofobi oluşmuştur. Avrupa ülkelerinde ise son iktisadî krizden sonra

65

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Haberiniz Olsun Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Andrew Shapiro, anlaşmanın “stratejik bölgesel perspektif açısından büyük önem taşıdığını” söyledi. Shapiro, “Bu anlaşma, bölgedeki ülkelere, Arap Körfezi ve Orta Doğu’daki başlıca ortak ve müttefiklerimizin güvenliklerini destekleme kararlılığımız konusunda güçlü bir mesaj gönderecektir” dedi. Uzmanlar, 80’den fazla F-15 savaş uçağıyla, onlarca Apache, Black Hawk ve Little Bird helikopteri satışı içeren anlaşmanın Kongre’de önemli bir muhalefetle karşılaşmasının beklenmediğine dikkat çekiyor. Silah satış planı geçen ay basına sızmıştı. Bu haberlerde, yetkililere dayandırılarak, füze sistemleri satışından da söz ediliyordu. Pentagon, ilk aşamada Suudi Arabistan’ın 30 milyar dolarlık savaş uçağı siparişi vereceğini söylüyor. Silahların teslimatının 15-20 yıl alabileceği belirtiliyor.

Hutbe sırasında Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal’e övgüler yağdıran İmam’a tepki gösteren bir Müslüman yüksek sesle itiraz ederek “Kur’an’da Cumhuriyetle ilgili bir ayet göstersene”, “Rasulullah’ın makamında ve Allah’ın evindesin hiç mi korkmuyorsun?” dedi. Daha sonra cami içerisinde İmam’a destek verenler olduğu gibi tepki gösteren vatandaşa da destek verenler oldu.

Taraf - 21.10.2010 KD: Uşak yöneticiler, kâfir devletleri ayakta tutmak için ne kadar çok çaba sarf etmekte ve ne kadar çok para harcamaktadırlar. Muhtemelen Suudi yetkililer, bu silahları da Müslüman kardeşlerini katleden kâfirlere karşı değil de, onlarla beraber bir başka Müslüman ülkeye karşı kullanacaklardır. Daha önce Irak’ta ve en son olarak da Yemen’de olduğu gibi…

Kısa sürede tartışmaya dönüşen olay sonrası cemaatten bir grup hutbeye tepki gösteren vatandaşı camiden dışarı attı. Cemaati sakinleştirmeye çalışan İmam’ın sözleri ise akıllara durgunluk verdi: “Bunların dinle alakası yok! Bizi bölmeye çalışıyorlar” sözleriyle cemaate seslenen İmam, camidekilere “Cumhuriyet’e sahip çıkalım” mesajı verdi. Cuma’nın ardından cemaatten tekrar özür dileyen İmam, camidekileri provokasyonlara gelmemeleri konusunda uyardı. İmam’ın “Böyle kişileri tanıyorum. Birçok camiye gidip provokasyon yapıyorlar. Böyle Müslümanlık olmaz. Bunların yaptığını Hıristiyan yapmaz” dediği iddia edildi. Konuşmanın ardından cemaat olaysızca dağıldı.

*** CUMHURİYET TEPKİSİ CAMİDEN ATTIRDI! İstanbul Güngören’deki Genç Osman Camii’nde Cumhuriyet Bayramı’na denk gelen Cuma namazı sırasında İmam’ın Cumhuriyet’e ilişkin verdiği hutbeye tepki gösteren bir vatandaş, cemaat tarafından dışarı atıldı. Olayın ardından cemaati sakinleştirmeye çalışan İmam, namaza gelenlere “Cumhuriyet’e sahip çıkın, bizi bölmeye çalışıyorlar” sözleriyle seslendi. 

Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

İnternet Haber - 29.10.2010 KD: Bu haberden sonra bahsi geçen Müslüman kardeşimizin tutuklandığını öğrendik. “Düşüncelerinden ötürü kimse tutuklanamaz”

66


Haberiniz Olsun diyen sahtekâr yöneticileri ve kendisine nasihat eden bir Müslüman’ı tutuklatan cami İmamını Allah’a havale ediyor ve o Müslüman kardeşimizi Rabbimizin hayırla mükâfatlandırmasını diliyoruz. Allah ondan razı olsun ve sabır versin.

komutan Fatih’in fethettiği İstanbul düşmandan arındırılabilecek miydi? Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Türkçe okunup anlaşılabilmesi ne ölçüde sağlanabilecekti? Laik sistem, din ve vicdan özgürlüğünü teminat altına alan bir sistemdir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, laik bir devlettir ama Hac organizasyonunu en iyi yapan devlettir. İslam’ın en iyi şekilde yaşandığı devlettir. Büyük Atatürk’e kimiler “Deccal” diyor? Bu küfre girmez mi? Bu gıybet olmaz mı? Bu haksızlık, insafsızlık, vicdansızlık, olmaz mı? Atatürk, Türk milleti için bir güneştir, onu artık tartışmayalım.”

*** VALİ’DEN CUMA MESAJI: “ATATÜRK GÜNEŞTİR” Isparta Valisi Ali Haydar Öner, Cumhuriyet Bayramı törenlerinde yaptığı konuşmada laikliği ve Atatürk’ü anlattı, şunları söyledi: “Atatürk’ün büyüklüğünü anlayamayanlar ne yazık ki hâlâ var. Bazı ülke mensupları Türkiye’ye geldiklerinde büyük Atatürk’ün kabrini ziyaret etmezler. Bilmezler ki, Atatürk son nefesini verirken ‘Aleykümselâm’ demiştir. Son nefeste hangi durumda ‘Aleykümselâm’ denir, bunu aziz milletimizin bir kez daha değerlendirmesi takdirlere sunulur. Atatürk Türk milleti için bir güneştir, onu artık tartışmayalım.”

DHA - 30.10.2010

Isparta Valisi Ali Haydar Öner, Cumhuriyet Bayramı kutlamasında yaptığı konuşmada, “Bu ülkede İslam’ın en iyi şekilde yaşandığını” vurguladı ve laikliğin öneminden söz etti, bunun ‘dinsizlik’ olmadığı gibi ‘din düşmanlığı’ da olmadığını belirtti ve şunları söyledi:

KD: Tartışma ihtilaflı meselelerde gerçekleşir. Isparta Valisi’nin bu konuda net olduğu gibi bizlerde netiz ve ortada tartışılacak bir konu görmüyoruz. Hele ki, bugüne kadar hiç duymadığımız “Aleykümselâm” örneğinden sonra!

“Cumhuriyet kurulduktan sonra köylerde Cuma namazı kılınmasına ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’nin genelgesiyle imkân sağlanmıştır. Düşünebiliyor musunuz, aramızda köy kökenli birçok yurttaş var. Şehre gelmedikçe Cuma namazından mahrum kalıyorlardı. Cumaları hutbeler Arapça okunurken, Türkçe okunmaya başlandı. Bütün bunlar niçin ifade ediliyor? Atatürk’ün büyüklüğünü anlayamayanlar ne yazık ki hâlâ var. Atatürk olmasaydı şanlı bayrağımız şanla dalgalanabilecek miydi? Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un büyük şiiri “İstiklal Marşı” coşkuyla söylenebilecek miydi? Peygamber efendimizin müjdelediği kutlu

*** HÜKÜMETİN SEVGİLİ KULU Tarihin en büyük vergi affı, sık sık siyasî baskıdan yakınan Doğan Grubu’nun yüzünü güldürdü. Doğan’ın 6 milyarlık vergi cezası 650 milyon liraya indi. Devlet Bakanı Ali Babacan tarafından açıklanan vergi borçlarına af düzenlemesinden yararlanacak en önemli isimlerden

67

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Haberiniz Olsun birisi Doğan Grubu olacak. Paket bu haliyle yasalaşırsa, ihtilaflı vergi borçları paketten yararlanacak. Pakette, ihtilaflı dosyaların vergi ceza ve faizlerinin tamamen silinmesi ve anaparanın da yarısının affedilmesi öngörüldü. Bu, başta Doğan Grubu ve Merkez Bankası Vakfı olmak üzere birçok büyük mükellefin borcunda büyük indirime yol açacak.

KD: Türkiye’nin en büyük medya grubuna ceza kesen ve bu süreçte tamamen yanına almayı ve içerisindeki aksisedaları susturmayı hedefleyen AKP ile Aydın Doğan anlaşmış olacak ki, affedilmiştir. AKP iktidarı da küçük esnafa vergi yükü bindirirken kirli para sahiplerini desteklemeye devam etmektedir. Halka çay kaşığı ile verilirken, Aydın Doğan’a ha bire kepçe sunulmaktadır. ***

Maliye Bakanlığı’nın ilk olarak iki yıl önce Aydın Doğan’a 6 milyar liralık bir vergi cezası kestiği düşünülürse indirimin ne kadar büyük olacağı kendiliğinden ortaya çıkıyor. 6 milyar liralık vergi borcu uzlaşı sonucunda 2.5 milyar liraya gerilerken şimdi bu oran da vergi cezası affı kapsamında daha da aşağıya çekilmiş olacak. Böylece Aydın Doğan Maliye Bakanlığı’nın ilk başta kestiği 6 milyar liralık vergi cezası yerine sadece 650 milyon lira ödeyebilecek yani borcunun 10’da 1’ini ödeyecek.

ON BİNLER, ENDONEZYA ZİYARETİNDE OBAMA’YI PROTESTO ETTİ! Endonezya’nın Cakarta şehri civarında 15 bin Hizb-ut Tahrir (HT) mensubu 7 Kasım Pazar günü Başkanlık Sarayı önünde Obama’nın Endonezya ziyaretini protesto için toplandı. Protestocular dünya emperyalizminim sembolü olan ABD Büyükelçiliği’nin önünden Başkanlık Sarayı’na kadar uzun bir yürüyüşü başlattı. Yol boyunca, “Obama’yı istemiyoruz”, “Obama burayı hemen terk et” sloganları atıldı. Obama’nın ziyaretinin temelinde dünya emperyalizminin siyasetlerini Endonezya’ya dayatmak olduğunu bildiren protestocular resmî rakamlara göre 20 bin civarındaydı.

Bilindiği gibi Aydın Doğan’ın hükümet ile uzlaşı arayışının yaklaşık dört ay önce başladığı, hatta Hürriyet Gazetesi eski Başyazarı Oktay Ekşi’nin bu pazarlıklar sonucundan gruptan uzaklaştırıldığı bile öne sürülmüştü. Çünkü Doğan’ın 2.5 milyar liralık vergi borcunu da ödeme zorluğuna girdiği, yeni bir artırım ile bu cezanın 4 milyar liraya kadar yükselebileceği iddia edilmişti. Doğan’ın af çalışmaları ile ilgili bilgi edindiği bunun sonucunda Hükümet ile yeniden masaya oturduğu ifade edilmişti. İşte Aydın Doğan’ın Hükümet ile yapılan son pazarlıkların neticesinde Oktay Ekşi’yi Hürriyet gazetesindeki görevinden istifa etmeye zorladığı söylenti olarak basın camiasında yankı bulmuştu. Oktay Ekşi’nin bu yöndeki sorulara, “Böyle bir şeyi düşünmek istemiyorum” şeklinde cevap verdiği görülmüştü.

Protesto eylemi, aynı zamanda dünyadaki diğer dost ve kardeş ülkelerdeki afetlerden etkilenenler için de bir yardımlaşma

Taraf - 16.11.2010 Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

68


Haberiniz Olsun ve dayanışma formu olarak tasarlanmış. Bu nedenle, Obama’nın gelişini reddetmenin yanı sıra, bu eylem, aynı zamanda afet mağdurları için bir fon olmuştur.

AKARYAKITTAN BÜTÇE’YE 138.4 MİLYAR AKACAK Akaryakıt ve doğalgaz ürünlerinden alınan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) yoluyla Bütçe’ye 5 yılda 138,4 milyar lira katkı sağlanacak. Bütçe’de 2010 yılında 30.7 milyar lira olarak öngörülen akaryakıt ve doğalgazdaki ÖTV gelirinin yıl sonunda 32.1 milyar liraya ulaşması bekleniyor. Devlet, petrol ve doğalgaz ürünlerinden alınan ÖTV ile 2011’de mahallî idare payları dâhil 34 milyar 621 milyon 497 bin lira gelir hedefliyor. Bu tutar 2010 yılı ile kıyaslandığında yüzde 8 oranında bir artışa karşılık geliyor. Hazine, petrol ve doğalgaz ürünlerinden 2007 yılında 22.2 milyar lira, 2008 yılında 23.9 milyar lira, 2009 yılında 25.6 milyar lira ÖTV geliri elde etmişti.

HT Sözcüsü İsmail Yusanto, eylemin düzenlenmesinin kendileri için bir yükümlülük olduğunu dile getirdi ve afet mağdurları için “Rabbimiz bizleri kötülüklerden korusun” duasında bulunarak, bununla emperyalizmin de kötülüğünü kast etti. Afetlere karşı ortak mücadele ve dayanışma önemlidir ama her şeyden önce Müslümanların Endonezya’da emperyalizmin sağlamlaşmasına karşı durmaları ve protestoları, daha büyük bir öneme sahiptir. Katılımcılardan volkan patlaması ve tusunami felaketi kurbanları için para bağışlamak isteyenlere para yardımı yapmak üzere torbalar dağıtıldı. Olayın sonuna kadar 62 milyon rupiah (yaklaşık 7000 $)’dan fazla nakit para afet mağdurları için toplanmış oldu.

Akaryakıt ve doğalgaz ürünlerinden alınan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) Hazine’yi ihya etti. Akaryakıt ürünlerinden alınan ÖTV, her ürün için litre, kilogram veya metreküp başına maktu (sabit) bir tutar olarak uygulanıyor. İzlenen ekonomik program ile bütçe hedefleri ve gerçekleşmeleri de göz önünde bulundurularak, ülke ekonomisinin ihtiyaçları çerçevesinde vergi oran veya tutarlarında değişiklikler yapılıyor.

Endonezya’ya Obama’nın gelişinin Hizb-ut Tahrir tarafından protesto edilmesi, Endonezya’nın genelinde ve çeşitli illerde yapıldı. Bununla birlikte yine bu eylemlerde afetler sebebiyle mağdur olan Müslümanlar için bir yardım fonu çerçevesinde yardımlar toplandı. Ayrıca Hizb-ut Tahrir, bazı afet bölgeleri için kardeşlerimizin acılarını azaltmaları ve yardımcı olmaları için Hizb-ut Tahrir Afet Müdahale Ekibi’nin bir parçası olarak gönüllülerden oluşan bir görev gücü gönderdi.

AA - 20.11.2010 KD: Türkiye’nin petrol ürünlerinden aldığı vergi bir kez daha bu vahim tabloyu gözler önüne sermiştir. Geçen ay İran’ın 2010 yılı petrol gelirinin 59 milyar dolar olduğunun açıklandığı bir zamanda Türkiye’nin 2011 yılı için 35 milyar dolar civarında sadece petrol ürünlerinden elde edeceği ÖTV tutarı herkesi hayrete düşürmüştür. Bu miktara birde KDV eklendiğinde, Türkiye’nin yıllık petrol ürünlerinden aldığı vergi miktarı yaklaşık 50 milyar dolar civarında olacaktır. Birçok Ortadoğu ülkesinin bile yıllık petrol geliri bu kadar değildir. Bu da bize gösteriyor ki, Türkiye’nin petrol kuyusu kendi vatandaşıdır!

Ajanslar - 07.11.2010 KD: Müslümanları katleden kâfirlerin ve onların elebaşlarının gittikleri İslam Beldelerinde dostane bir şekilde karşılanmaları Müslümanlara yakışmıyordu. Verilen bu tepkinin İslam Âlemi’nin diğer beldelerine de örnek olmasını ümit ediyoruz. ***

69

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


“İSRAİL” FİLİSTİN’DEKİ ZULMÜNÜ VE BASKISINI ARTIRIYOR

Umm SUNDUS

Beyt-ul Makdis/Filistin ne bir otorite, ne de başka herhangi bir güç, o mübarek toprağın tek karışından vazgeçemez; buna hakkı ve haddi yoktur.

َْ‫اس ُكنُوا أ‬ ‫اء َو ْع ُد‬ َ ‫ِن َب ْع ِد ِه ل َِبنِي إِ ْس َارئ‬ َ ‫ال ْر‬ ْ ‫َوُق ْل َنا م‬ ْ ‫ِيل‬ َ ‫ض َفإِذَا َج‬ ‫ُم لَفِي ًفا‬ ْ ‫آْال ِخ َرِة ِج ْئ َنا ِبك‬ “Onun (Fir’avn’un ölümü) ardından İsrailoğulları’na dedik ki: ‘Yeryüzünde meskûn olun, tâ ki Âhiret vaadi geldiği zaman hepinizi topluluklar halinde bir araya getireceğiz.’” (el-İsrâ’ 104)

Yahudi varlığı büyüdükçe Müslümanların toprakları gasp ediliyor, ağaçları tahrip ediliyor, zenginlikleri heder ediliyor. Müslümanlar, Yahudilerin ellerinden işkenceler çekiyor, kontrol noktalarında saatlerce eziyet görüyor, evlatları küçük düşürülüyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, şimdi de hemen hemen tüm şehirlerde ve köylerde öteden beri süregelen bir âdet olan ezan öncesinde Kur’an okunması yasaklanıyor. Yahudi yerleşimciler, ezan öncesinde okunan Kur’an tilavetinin sesinden rahatsız olduklarından şikâyet edince hemen yasaklandı ve Filistin Otoritesi bu iğrenç yasaklara itaat etmek zorunda kaldı ve efendilerini razı etmek için tüm camilerde ezan öncesinde Kur’an okunması yasağını uygulamaya soktu.

İşte bu ayet, Allah’ın Müslümanlara kendi topraklarını vaat ettiğine delalet etmektedir. Yahudi yerleşimlerinin inşası, güya dondurulduğu ilan edildikten sonra yeniden başladı. Gerçek şu ki bu yerleşimler, arttıkça Yahudi nüfusu da artmaktadır. Yerleşimlerin inşası durdurulmadıkça sözde barı�� görüşmelerine katılmayacağını söyleyen Filistin Otoritesi’nin -sözde- Başkanı Mahmud Abbas, inşaatların yeniden başlamasına göz yummak zorunda kaldı, aksi takdirde “dostlarını” gücendirmiş olacaktı. Öyle ki inşaatlar yeniden başladığında oturup izlemekten başka bir şey yapamadı. Oysa Filistin ve Kudüs, İslâmî Ümmet’e aittir ve ne bir lider, Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Yahudi varlığının cüreti, doğal kaynaklarımızdan suya da el attı. Yahudi varlığının su erişim noktalarının sayısı 42’ye ulaştı. O

70


“İsrail” Filistin’deki Zulmünü ve Baskısını Artırıyor kadar ki havuzlarını dolduruyorlar, çimenlerini, bahçelerini ve mahsullerini doya doya suluyorlar. Oysa Filistin’de yaşayan Müslümanlara su kuyuları açmaları yasaklanıyor, pınarlardan faydalanmaları engelleniyor. Filistin halkı suya ihtiyaç duyduklarından Yahudi varlığından kendi sularını satın almaya mecbur bırakılıyor.

Muhakkak ki Allah Subhânehu sabredenleri, yeryüzünde istihlaf, dinlerini sapasağlam yerleştirmek, korkularından arınıp güvene kavuşmak, başarı ve zafere ulaşmakla müjdelemiştir. ِ ‫ِح‬ ‫ات ل ََي ْس َت ْخلِ َفنَّ ُه ْم فِي‬ َّ ‫ُم َو َع ِملُوا‬ َ ‫َو َع َد اللَّ ُه الَّذ‬ َ ‫الصال‬ َ ‫ِين‬ ْ ‫آمنُوا ِم ْنك‬ َّ َّ ِّ َْ‫أ‬ ‫َه ْم دِي َن ُه ُم الذِي‬ ِ ‫ال ْر‬ َ ‫اس َت ْخل‬ ْ ‫ِين م‬ َ ‫َف الذ‬ ُ ‫ِم َولَيُ َمك َن َّن ل‬ َ‫ض ك‬ ْ ‫َما‬ ْ ‫ِن ق َْبلِه‬ َّ ‫ُون‬ َ ‫ارَت‬ َ ‫ِم أَ ْم ًنا َي ْعبُ ُدوَننِي لاَ يُ ْش ِرك‬ ْ ‫َه ْم َولَيُ َب ِّدلَن ُه ْم م‬ ُ ‫ض ٰى ل‬ ْ ْ ‫ِن َب ْع ِد َخ ْوِفه‬ ٰ ٰ ُ ِ ‫ِك ُه ُم ا ْل َف‬ ‫ُون‬ َ ‫ِك َفأولَئ‬ َ ‫بِي َش ْي ًئا َو َم ْن َك َف َر َب ْع َد َذل‬ َ ‫اسق‬

Müslümanlara ulaştırılan su kaynaklarının çoğu da Yahudi yerleşimciler tarafından kirletiliyor veya zehir katılıyor. Bir köylü şöyle diyordu: “Gün ortasında gelip çocuk bezleri ve zehirli atıklar gibi pis maddeleri kaynak sularına atıyorlar. Biz gidip Yahudi yetkililere şikâyette bulunduğumuzda ‘ordunun bu hususta yapabileceği bir şey yok’ diye cevap veriyorlar.” Filistinli Müslümanların yıllık su tüketimi 93 milyon m3 iken Yahudi varlığınınki 344 milyon m3. Bu da Yahudilerin çalıp Müslümanları mahrum ettikleri suyun ne boyutta olduğunu gösteriyor.

“Sizden iman edip ve salih ameller işleyenlere; kendilerinden öncekileri Halîfe kıldığı gibi Allah onları da yeryüzünde mutlaka Halîfe kılacağını, kendileri için razı olduğu dini (İslâm’ı) onlar için mutlaka hâkim kılacağını, korkularından sonra onları(n bu hallerini) mutlaka güvenliğe çevireceğini vaat etti. Zira onlar Bana hiçbir şeyi şirk koşmazlar. Artık bundan sonra da her kim kâfirlik (nankörlük) ederse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.” (en-Nûr 55) Kaynak: Islamic Revival Blog (www.islamicsystem.

Artık bütün bunlar Müslümanların, Ümmet’in yegâne kurtuluşu olan Hilâfet’i kurmak için birlikte çalışmaya ne kadar muhtaç olduklarını göstermez mi? Müslümanları, günübirlik karşılaşıp direnmeye çalıştıkları her tür zulümden, baskıdan ve işgalden kurtarabilecek yegâne güç Hilâfet değil midir? Müslümanları önceki izzet ve azametlerine kavuşturabilecek yegâne güç Hilâfet değil midir? Şüphe yok ki Allah’ın indirdikleriyle hükmeden İslâmî Devlet’in ihlâslı yöneticileri, bugün kendi halklarına bile göz göre göre yalan söyleyen ve arsızca onlardan yüz çeviren günümüz yöneticileri gibi olmayacaklardır. Görüyoruz ki, Müslümanların acısı günden güne artmakta. “Yeter artık” diyoruz! Yeter artık! Artık Hilâfet’i yeniden kurmak için çalışmaya başlamalıyız, çalışmalarımızı artırmalıyız.

blogspot.com)

71

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Bülent Uğur KOCA ْ َ ‫أَلَ ْم َت َر َكي‬ ‫يل‬ ْ َ‫ْف َف َع َل َرب َُّك ِبأ‬ ِ ‫اب ال ِف‬ ِ ‫ص َح‬

nalar, ateş ve su, kuşlar, böcekler, ağaçlar ve hayvanlar hepsi O’nun emri altındadır; hepsi O’nun ordusudur. O’nun gökyüzünü kaplayan, yüreklere korku salan melekleri vardır. Onun ‘Fil Ordusu’nu darmadağın eden “ebabil” kuşları vardır. O’nun siccilden taşlar fırlatan ebabil kuşları vardır. O, tek güç sahibidir ve asla yenilmez. O’nu kimse yenemez. O’nun izni olmadan, O, “ol” demeden hiçbir şey olmaz, olamaz. Ve Kendi düşmanlarına da mühlet veren O’dur. Kendine asi olanlara da yeryüzünde müddet tanıyan O’dur. Galip gelmek ancak O’nun izniyledir. Çünkü O, mutlak güç sahibidir ve dilediğine yardım eder.

“Yoksa Sen Rabbinin; Fil Sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?” (el-Fîl 1) Rabbimiz bizi affetsin ve bize mağfiret etsin. Şüphesiz ki o affı ve mağfireti pek geniş olandır. O hayatı ve ölümü yaratandır. Hakkı ve batılı birbirinden ayırandır. Yarattığı her şey O’na muhtaçtır. O acizlerin ve mustaz’afların Rabbi, yol arayanların yol göstericisi, yolda yürüyenlerin kılavuzudur. O Allah’tır. O, yaratandır, O, yaşatandır. O, koruyan himaye edendir. O, Kendine tâbi olan kulları için ihlâsı ve hamd’i yazmıştır. O, samimiyeti ve fedakârlığı, teslimiyeti ve iyi niyeti yazmıştır. O, samimi kullarını sever ve onları güzel ahlâkla taçlandırır.

Fakat Allah yeryüzündeki isyankârları, şeytana ve hevaya tâbi olanları, Allah’ı unutanları, dünyaya dalanları, Kendisine iman ettiği iddiasında bulunan kullarının eliyle cezalandırmayı murat etmiştir. Rabbimiz Allah düşmanlarını cezalandırma işini, yeryüzünde bozgunculuk yapan, fitne çıkaran, kendi çıkarları için insanları birbirine düşüren, bölen, parçalayan ifsatçıları susturma

O, fedakâr kullarını sever ve onlara izzeti yalnız Kendi yanında aramalarını öğütler. O’nun yanı, izzetin tek mekânıdır. O’nun hükmü, bütün hükümlerden üstündür. Gökler ve yer, güneş ve yıldızlar onun emri altındadır. O, yegâne güç sahibidir. Gökler ve yer, güneş ve ay, şimşekler ve fırtıAralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

72


Görmedin Mi Rabbin Fil Sahiplerine Ne Yaptı? Az dahi olsalar belki de bir yıldırım, bir fırtına düşmanlarını kahretmeye yetecektir.

görevini, canlarıyla, mallarıyla Allah yolunda mücadele eden kullarına vermiştir. Allah vaat etmiştir: Allah’ı seven ve Allah’ın da onları sevdiği bir topluluk, Allah yolunda mücahede eden, cihad eden ve kınayıcılarının kınamasından korkmayan bir topluluk, mutlaka kazanacaktır. Onların görevi Kur’an’la sabit olmuştur. Onlar, fitne kalmayıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar mücahede edeceklerdir. Bu gurup Hizbullah’dır. Bu gurup Ensarullah’dır. Bu gurup topyekûn Mü’minlerdir. Kalbinde ve hayatında iman iddiasını taşıyan kim varsa, Allah’a kulluk iddiasını taşıyan kim varsa, fitne kalmayıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar mücahede etme görevinin birincil muhatabıdır. İman iddiasında bulunanlar var olduğu müddetçe, Rabbim bu sorumluluğu onların üzerine yıkmıştır ve onların eliyle bu vaadini gerçekleştirecektir. Çünkü Rabbimiz vaadinden dönmeyendir.

Belki yeryüzünde Ensarullah olma iddiasında olan kimse kalmasa Rabbim, hazır kıta bekleyen Ebabil kuşlarını tekrar gönderecek ve onlar Batı emperyalizminin jandarması Amerikan ordularını ve işgalci zalim “İsrail” ordularını darmadağın edecekti. Fakat Rabbimiz Allah, tercihini yapmış ve iman edenlere bu sorumluluğu nasip etmiştir. Bu görevin mükâfatı ebedî Cennet’tir. Sonsuz saadettir. İzzettir. Şahadettir. Rabbim, emanetini hakkıyla yüklenemediğimiz için bizi affetsin, bizi bağışlasın… Rabbim bizleri Allah’ın dininin yardımcılarından kılsın… Bizlere, tanklara karşı taşlarla yürüyenlerin izzetini, onurunu, samimiyetini ve en önemlisi tevekkülünü nasip etsin… İşgalcileri ilahlaştırmaktan, ifsatçıları otorite kabul etmekten bizleri korusun...

Eğer iman edenler (yani bizler), hakkıyla Allah yolunda mücahede etseler, dünya hayatının görünen yüzü için değil, yalnız Allah için mücadeleyi becerebilseler, bütün arzularını ve amellerini, Allah’ı razı etme doğrultusunda yönlendirseler, o zaman belki -az dahi olsalar- Allah’ın emriyle bir sayha, bir çığlık onların yardımına yetişecektir.

Rabbim, bizlere Allah’ın dininden zerre kadar taviz vermeden mücahede azmiyle yaşamayı, mücadeleyle yoğrulmayı ve şahadetle huzura kavuşmayı nasip etsin... (Âmin)

73

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Gamze ASLAN

H

ilafet’in yıkılması ve Cumhuriyet’in kurdurulmasından sonra Batı, gayretlerini İslam Ümmeti’nin fikrî ve kültürel yıkımı üzerinde yoğunlaştırdı. Madden yenilen İslam Dünyası’nın tekrar ayağa kalkamaması için uyuşturucu fikir zerkine başlandı. Dinini, dilini, alfabesini, akidesini, hukukunu, ticaretini, yönetimini yeniden düzenleme çalışmasına girişildi. Atanmış sömürge valileri, efendilerin beklediğinden fazlasını yapma gayretindeydiler. Fakat yapılanlar, Batı’nın kötü bir taklidinden öte değildi.

zetenin organize ettiği güzellik yarışmasında Keriman Halis birinci olarak seçilir. Ve Avrupa’da düzenlenen güzellik yarışmasına Türkiye’nin adayı olarak gönderilir. Bu yarışma öncesinde jüri üyelerine yapılan şu konuşma, bu yarışmayla neyin kastedildiğini çok net ortaya koymaktadır: “Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın zaferini kutluyoruz. Yüzyıllardır dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren Osmanlı İmparatorluğu artık bitmiştir. Onu Avrupa bitirmiştir. Bir zamanlar sokağı bile, pencere arkasından seyredebilen Müslüman kadınların temsilcisi olan Türk güzeli Keriman Halis, karşımıza mayo ile çıkıp kendini bize beğendirmeye çalışmıştır. Bu Türk kızını kendi zaferimizin tacı kabul edeceğiz ve onu “kraliçe” seçeceğiz. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene İslam’ı ve Türkleri yenmenin zaferini kutluyoruz.”

Batı tarzı giyim, ilerlemenin ve kalkınmanın ön şartı olarak görülmeye başlandı. Anadolu insanının yerel kıyafetleriyle, Ankara’da Ulus ve Kızılay bölgelerine girme hakkı yoktu. Şapka giymek devrim kanunları ile zorunlu hale getirildi. “Burnunu göstermekten utanan” Müslüman kadın, okullarda, devlet dairelerinde, resmî törenlerde arz-ı endam ettirilmeye başlandı. İslamî tesettür yerine, Batı tarzı bir giyim anlayışı yerleştirilmeye çalışıldı. Bu noktada ibretamiz bir vakıa, 30’lu yıllardaki güzellik yarışmalarıdır. 1932’de, Rejim’in ismiyle müsemma gaAralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

Batı için “kadın” kavramı, İslam toplumları üzerindeki değerlendirmelerinde hâlâ belirleyici bir unsurdur. Batı’ya göre, toplumun ne kadar İslamî veya ne kadar Batılı olduğunun göstergelerinden biri, o toplumdaki “kadın” anlayışının ne kadar İslamî veya ne kadar Batılı olduğudur.

74


Tesettür İslâm’ın Şiarıdır Batı’nın yerli uzantılarının İslam’a olan düşmanlıkları, İslam’ın şiarlarına odaklanır ve özellikle tesettürde belirginleşir. Rejimin kurulmasıyla başlayan, 28 Şubat ile ayyuka ulaşan başörtüsü ve tesettür düşmanlığı Müslümanların kalbinde kanayan bir yara olmaya devam etmektedir. Yıllardır uygulanan zulüm sebebiyle on binlerce Müslüman bayanın okuması engellendi. Başörtüsüne sahip çıkanlar ise ikinci sınıf insan muamelesi gördüler.

tür mü, okumak mı?”, “tesettür mü, çalışmak mı” ikileminde kalan Müslüman hanımların meseleyi maddî ve manevî “menfaat” bağlamında değerlendirmesi öğütlendi hep. Başörtüsünü çıkarmanın günahı terazinin bir kefesine, başı açık olarak yapılacak İslamî(!) çalışmanın sevabı terazinin diğer kefesine konuldu. Tabii ki İslamî(!) çalışma ağır bastı. Allah için Allah’ın emrine isyan! Ne büyük aldatmaca… Başörtüsünü açıp okuluna devam eden ve bundan dolayı muzdarip olan genç kızların, başlarını açıp okullarına devam etmelerinden ötürü, “mele-i âlâ”dakiler tarafından alkışlandıkları dahi ifade edildi, İslamî liderler ve çevreler tarafından.

Fransız askerlerinin işgal ettiği Maraş’ta başaramadığı tesettürsüzlüğü, daha sonra Batıcılar kendilerine gaye edindiler. Lakin Sütçü İmam’ın şahsında bayraklaşan tesettür direnişi, sonraki Müslümanlar tarafından aynı duyarlılık ile devam ettirilemedi. İçerden ve dışarıdan yapılan tüm baskılar ve tertipler sonucu, Müslüman kadınların başörtüsü hassasiyeti törpülendi. Maalesef Müslümanlar bu baskılar ve kültürel cereyanlar karşısında dik durmayı bilemediler, “gassalin elindeki meyyit” gibi, küfrün elinde savruldular.

Bu tavır, Müslümanların “başörtüsü” kavramının öneminin yitirilmesine yol açmıştır. Artık şu anda “başörtüsü”, kolayca vazgeçilen bir ameldir. Okulda öğretmenin, üniversitede öğretim görevlisinin, işyerinde patronun, devlet dairesinde amirin emri, Allah’ın emrinin üstündedir. Ve neticede, yapılan kar-zarar hesabının küçük görülen zarar hanesi öyle büyüdü ki, bir nesil için Allah’ın tesettür emri sanki ilga oldu.

Azgın 28 Şubat zihniyetinin zinde olduğu zamanlar, Müslümanların birçoğu ve onların önderlerinden ekseriyeti İslamî bir duruş sergileyemediler. Allah’ın Şeriatı’nın “birinci düşman” olarak belirlendiği bu dönemde, Müslümanlar kendilerine sahip çıkacak, onlara yol gösterecek dirayetli liderlerin yokluğunu çok acı hissetti. Zira piyasada lider sıfatıyla dolaşanlar, tağutun her tuğyanı karşısında, bir emir eri tavrıyla, el-pençe divan durarak, boyun büker bir halde teslimiyetlerini ifşa ediyorlardı. Küfrün temsilcileri tesettüre saldırırken, onlar tesettürün “fürüat” olup olmadığını tartışmaktaydılar.

Bugün, üniversitelerdeki başörtüsü problemi yeniden gündemde... Fakat konu hâlâ Allah’ın emri olarak değil, özgürlükler babından ele alınıyor. Ve üniversitede serbestlik verilirken, ilköğretimde, lisede ve kamusal alanda yasaklama eğilimi devam ediyor. 28 Şubat tuğyanının dilinde “Allah’ı kamusal alana sokmayacağız” şeklinde ifade edilen laik anlayış, aynı şekilde devam ediyor. Müslüman hanımlar için Allah’ın emri, her yerde, her zamanda geçerli olmalıdır. Allah düşmanları istemese de, Müslüman’a düşen görev, O’nun emrine tâbi olmaktır. Başörtüsüne sahip çıkan Müslüman kadın bilmelidir ki, bu haliyle Allah’ın önünde eğilmekte ve tüm tağutî sistemlere baş kaldırmaktadır. Ne mutlu, bu başkaldırı bilinci ile bilinçlenenlere…

Okumak ve çalışmak uğruna başörtüsüzlük, şeytanın sağdan yaklaşması gibi güzel gösterildi. Tesettür, bırakılmaması gereken “Allah’ın Emri” olarak değil, “kar-zarar” anlayışı çerçevesinde değerlendirildi. “Teset-

75

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Esad MANSUR ِ‫َّح َم ِن الر‬ ‫َّحي ِم‬ ْ‫ِس ِم اللّ ِه الر‬ ْ‫ب‬

leri bulamazsanız” denmedi yalnızca; “kâtip bulamazsanız” dendi. Bunun sebebi ise; geçen ayette borçlanmada iki şahıs (erkek), bir şahıs (erkek) ve iki kadın olarak şahitlerin tutulmasını açıklamıştı. Bu ayet şahitler konusunu önceden zikrettiği için burada tekrar zikretmemektedir. Ayrıca bu ayette; “…Şahitliği gizlemeyin, kim onu gizlerse günahkâr olur” denmektedir. Bunun manası; yolculukta da şahitlik geçerlidir. Şahit ve kâtip bulunmadığı zamanda rehin yeterlidir. Rehinse hemen orada teslim edilmelidir. Çünkü rehin, şahitler ve kâtip yerini tutmaktadır. Eğer rehin sonra teslim edilecekse borç alan kimse oyalayabilir veya borcunu inkâr edebilir. Veyahut da bir tarafın ölmesi ile hak kaybolabilir.

‫ِن‬ َ ُ‫ان َّمقْب‬ ٌ ‫َ ِإو�ن كُنتُ ْم َعلَى َس َف ٍر َول َْم َت ِج ُدوْا كَات ًِبا َفرَِه‬ َ ‫وض ٌة َفإِ ْن أَم‬ َّ ‫ال َت ْكتُ ُموْا‬ ‫و‬ ‫ه‬ ‫ب‬ ‫ر‬ ‫ه‬ ‫ل‬ ‫ال‬ ّ َ َ ُ َ َ ‫ِن أَ َما َن َت ُه َول َْيتَّ ِق‬ ً ‫ضكُم َب ْع‬ ُ ‫َب ْع‬ ْ ‫ضا َفلْيُ َؤِّد الَّذِي‬ َ ‫اؤتُم‬ َّ ‫ِيم‬ َ ‫ِما َت ْع َمل‬ َ ‫ِم َقلْبُ ُه َواللّ ُه ب‬ ٌ ‫ُون َعل‬ ٌ ‫الش َها َد َة َو َمن َي ْكتُ ْم َها َفإِنَّ ُه آث‬ “Eğer yolculukta iseniz bir kâtip de bulamazsanız, (borca karşılık) alınmış rehinler yeterlidir. Eğer birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emanetini ödesin. Allah’a takvalı olsun Şahitliği gizlemeyin, kim onu gizlerse, o mutlaka kalben günahkârdır. Allah, yapmakta olduklarınızı bilendir.” (el-Bakara 283) Bundan önceki ayet (el-Bakara 282) “borçlanma ayeti” olarak adlandırılmıştır. Bu ayet de o ayeti tamamlamaktadır. Çünkü konusu borçlanma üzerinedir. İlk bakışta sanki ikisinin tek ayet olduğu düşünülebilir.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem vefat ettiği zaman, çelik zırhları otuz kile arpa karşılığında bir Yahudi de rehin idi. (Sahih-i Buharî 1288 ve Kamil Mirasın açıklamaları, Muslim) Yani Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem vefat ettiğinde borcu karşılığı kalkanı Yahudi de rehin idi.

Bu ayette yolculuk esnasında borçlanıldığında nasıl davranılacağı üzerinde durulmaktadır. Eğer yolculuk esnasında borçlanılacak olursa, borcu yazacak katip ve şahitler bulamazsak, borç alacak kimse, borç verecek kimseye rehin verir. Burada; “şahitAralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

76


Bakara Suresi 283-284. Ayetler Bu hadisten şu da anlaborcunu inkar ettiğinde İki taraf birbirine güvenirse, şılır: Yolculukta bulunulveya şahitler inkara kalkışemaneti alan emaneti, borç masa da borç karşılığında tıklarında alacaklı kimse alan kimse de borcunu borç veren kimse rehin alane yapabilir ki?! Sadece Alödemeli. Borç, borçlu kişinin lahu Teâlâ onun yardımcısı bilir. Çünkü Rasulullah Salboynunda bir emanet lAllahu Aleyhi ve Sellem yololur. İslam Devleti’nde de olur. Allah’tan korkarak culuk dışında Yahudi’den kadılar (hâkimler) ilk önce onu sahibine geri iade borç almış ve kalkanını redavalıları Allah’tan korketmelidir. Zira Allahu Teâlâ maya davet ederler. hin vermiştir. Fakat borçlu emaneti yerine getirmeyeni olan kimse borcunu ödeyeRasulullah SallAllahu mezse veya ödeyemeden cezalandıracaktır. Aleyhi ve Sellem bir arsa üzevefat ederse alacaklı, borç rinde ihtilaf eden şahısları karşılında elinde bulundurduğu rehine saCehennemle korkutmuştu. Onlara şöyle dehip olamaz. Ancak rehin satılır veya piyasamiştir: “Hayır, ben insanım, hasımlar bana da rehinin kıymeti öğrenilir, sonra borç kargelince biri diğerinden daha güzel konuşur, şılığı ödenir veya borca denk geliyorsa borç onun lehine hüküm ver(ebil)irim. Böyle yabu şekilde kapatılmış olur. Daha az ise üstü pıp Müslüman hakkını yiyerek onun lehine tamamlanır. Rehinin değeri fazla ise fazlalık hüküm verdiğim zaman ona Cehennem’den borçlu tarafa geri ödenir. bir parça vermiş olurum. Öyleyse ya onu taşısın ya da onu bıraksın.” (Buharî, Muslim) Bu durumda davalılar davalarından feragat ettiler.

İki taraf birbirine güvenirse, emaneti alan emaneti, borç alan kimse de borcunu ödemeli. Borç, borçlu kişinin boynunda bir emanet olur. Allah’tan korkarak onu sahibine geri iade etmelidir. Zira Allahu Teâlâ emaneti yerine getirmeyeni cezalandıracaktır. Bu sebeple Allah’tan korkarak emanet yerine ulaştırılmalıdır.

Bu nedenle Allahu Teâlâ’nın hükmü veya bu hükme göre benimsenen kanunu uygulamak için Allah’ın korkusunu tahrik etmek gerekir. Yoksa kâfir Batı sistemlerinde olduğu gibi olur. Yani şahitler ve belgen yoksa hakkın heder olur. İslam’da ise şahitler, belge bulunmasa dahi kendisinden hak istenen kimse, Allah’tan korkunca veya Allah’tan korkmaya davet edilince hemen hakkı sahibine iade eder. İşte İslam Nizamı’nın azameti bu şekilde tecelli eder. َ ‫ات َو َما فِي ا‬ ِ ‫الس َماو‬ ‫ُم‬ ِ ‫أل ْر‬ َّ ‫لِّلَّ ِه ما فِي‬ ْ ‫ض َ ِإو�ن تُ ْب ُدوْا َما فِي أَن ُف ِسك‬ ِ ‫وه يُ َح‬ ‫ِر ل َِمن َي َشاء َويُ َع ِّذ ُب َمن َي َشاء َواللّ ُه‬ ُ ‫اس ْبكُم ِب ِه اللّ ُه َف َي ْغف‬ ُ ‫أَ ْو تُ ْخ ُف‬ ِّ ‫ِير‬ ٌ ‫َعلَى كُل َش ْي ٍء َقد‬ “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de, Allah, onunla sizi hesaba çeker! Sonra da dilediği kimseyi bağışlar, dilediği kimseyi de azaba uğratır. Allah’ın her şeye gücü yeter.” (el-Bakara 284)

Yolculuk esnasında şahitler bulunup kâtip bulunmadığı takdirde veya yazacak bir şey olmadığında şahitler şahitliklerini iyice gözlemlesin ve de şahitliklerini hiçbir şekilde gizlemesinler. Olabilir ki şahitlikleri yazılı olmadığı için şahitliklerini gizleme yoluna gidebilirler. Bunun için Allah şahitleri Kendi azabı ile korkutuyor; “… Şahitliği gizlemeyin, kim onu gizlerse, o mutlaka kalben günahkârdır.” Zira Allahu Teâlâ yapmış olduğumuz her şeyi ve gizli olanı bilir. Kişi şahitliği ve emaneti gizlerse günahkâr olur ve bu nedenden dolayı da cezalandırılır. Bu durumda imanı ve takvayı tahrik etmek gerekir. Çünkü borçlu kimse

77

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Bakara Suresi 283-284. Ayetler Allah’ı, Rasulü, İslam’ı, cihadı ve Allah’ın sair emirlerini sevmek farzdır. Haset etmek haramdır. Eğer kişi diğer insanlara haset eder, müminlere karşı kin, kötü zan beslerse Allah onu hesaba çeker.

Allahu Teâlâ bu ayette Kendisinin mülk sahibi olduğunu, gökler ve yeryüzü içinde ne varsa Kendi mülkü olduğunu bildiriyor. Birçok ayette bunu insanlara hatırlatıyor. Nitekim aynı konuyu birçok defa tekrarlamanın manası hatırlatma ve te’kit etmek içindir. İnsan hep aklında bunu canlı tutsun ki; Allah’a boyun eğip O’na kulluk etsin ve şükretsin. Zira insana dünyanın güzellikleri tatlı gelip Rabbi olan Allah’ı unutup gaflete düşebilir. Nitekim insanların çoğu gaflettedir. Bu nedenle “mülk Allah’ındır” hakikatini devamlı insanlara hatırlatmak gerekir. Bu hakikat gereğince insanlar Allah’ın mülkünde ancak O’nun izniyle hareket etmeli, O’nun emri ve nehyine göre davranmalıdır. Onun için Allahu Teâlâ bu hakikati bildirirken ve hatırlatırken şöyle buyurdu: “… İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de, Allah, onunla sizi hesaba çeker!..” Başka bir ifade ile; “İçinizde bir şeyi gizleseniz de açıklasanız da onu bilip hesaba çekerim.” denmektedir. Buna Allah kadirdir. Buradan hareketle insanlar hem “mülk Allah’ındır” hakikatinden dolayı, hem de “Allah’ın içlerinde ne varsa onu bilip, hesaba çekeceğinden” dolayı Allah’tan korkmalı ve O’na boyun eğmeliler.

Bütün ibadetler ancak niyetle geçerli olur. Daha doğrusu ibadetin ilk rüknü niyettir. Eğer ibadet yapmak için bir niyet yoksa veya niyet bozuksa, riyakârlık gibi bir niyet varsa o ibadet batıldır, kabul edilmez. Allah insanı bu nedenle hesaba çeker ve azap verir. İşte insan içindekini açıklasa da, gizlese de Allah onu bilir ve hesaba çeker. - Eğer insan kötü niyetinden vazgeçip, pişmanlık duyup tövbe ederse Allah onu affeder. - İnsanın kalbinde nifak olup imanı sağlam değilse, fakat bundan vazgeçip sonra pişmanlık duyup tövbe ederse, imanını sağlamlaştırırsa, Allah onu affeder. - Haset ve kin besleme işlerinden vazgeçip tövbe ederse Allah onu affeder. Fakat tövbe etmeden nifak üzerinde, bozuk niyetle ibadet yapmaya devam ederek bu hal üzere ölürse Allah onu affetmeyip azaba uğratır. Allahu Teâlâ her şeye kadirdir. Affedebilir de, azaba uğratabilir de. Hiçbir kimse O’nu engelleyemez ve de karşısında duramaz. Zira O, kuvvetli ve güçlüdür, mutlak kuvvete sahip olanın ta kendisidir. Diğer varlıkların gücü ve kuvveti nispî ve sınırlıdır. Devletlerin polis ve ordularının güçleri, kuvvetleri sınırlıdır. Hem de insanların içlerini bilemezler. Bundan dolayı insan polisten, ordudan, askerlerden değil, Allah’tan korkmalıdır. Böyle yaparsa takvalı olur, kalbî amelleri sağlamlaştırmaya gayret gösterir, imanlı, takvalı ve tövbekâr bir vaziyet üzerinde ölmeye çalışır.

Şu var ki; insanın amelleri üç çeşittir: Birincisi: Organların ameli. Eller, ayaklar, gözler, kulaklar ve insanın cinsî organlarının amelleridir. İnsan bu organlarla bir iş yapmaya kalktığında Allah’ın emri doğrultusunda yapmalıdır. Yoksa suç işlemiş olur ve bundan dolayı azap görür. İkincisi: Dilin ameli. İnsanın konuşmasıdır. Üçüncüsü: Kalbî ameller. İman, kalbî ameldir. Ancak Allah, insanın ne kadar imanlı olduğunu bilir. Takvalılıkta kalbî ameldir. Sevgi, nefret, haset, kin beslemek de kalbî amellerdendir. Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

78


Bakara Suresi 283-284. Ayetler Ebu Hurayra RadiyAllahu Anh şöyle dedi:

zın. Eğer onu Benim için terk ederse, bunu onun lehine hasene olarak yazın. Bir iyilik yapmak isteyip de yapmazsa onun lehine hasene olarak yazın. Eğer onu yaparsa onun lehine on mislinden yedi yüz misline kadar (hasene olarak) yazın.” (Muttefekun ‘aleyh)

“Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e elBakara 284 ayeti nazil olduğu zaman bu hüküm, sahabelere ağır geldi ve Rasulullah’a gelip dizleri üzerine oturarak şöyle dediler: “Ey Allah’ın Rasulü! Namaz, oruç, hac ve sadaka gibi gücümüYine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Selzün yeteceği amellerle sorumlu tutulduk. Şimdi lem başka bir hadiste şöyle buyurdu: Allah Celle Celaluhu bize bu ayeti indirdi. Fakat “Allah Ümmetimin, içinden geçirdiği bu ayetin hükmü ağırdır ve biz bunu kaldıramışeyleri, konuşup, onunla amel etmedikleri yoruz.” Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Selmüddetçe bağışlamıştır.” (Buharî, Muslim, Ebu lem onlara, “Sizler daha önceki ehli kitabın Davud, Tirmizî, Neseî, İbni Mace) dediği gibi; “İşittik ve isyan ettik” mi deBuna benzer birçok hadis rivayet edilmek istiyorsunuz? Bilakis! “İşittik ve itaat miştir. ettik. Senin affını dileriz, dönüş sanadır” deyiniz.” dedi. Sahabeler bu İşte bu hadisler ayeti ayeti okudukları ve bunu söyaçıklamaktadır. Eğer insan Şu var ki; eğer insanın lemeleri dillerine kolay geldiği içinden geçenleri konuşkalbinde bir vesvese doğar zaman Allah Celle Celaluhu maz ve yapmaz ise tövbe ve kötü amel işlemek ister el-Bakara 285 ayetini indirdi. ettiği takdirde Allah onu fakat işlemeden vazgeçip Ve daha sonra; “Allah, hiç affeder. Ancak içinden geAllahu Teâlâ’dan mağfiret kimseye gücü dışında bir çenleri yapmaya kalkışır dilerse Allah onu affeder. şey yüklemez...” (el-Bakara veya yaparsa, günah işleİyilik yapmak ister fakat 286) ayetini indirdi.” (Muslim, mekte ısrarcı olursa Allah yapmadan vazgeçse dahi Ahmed) onu hesaba çeker. Çünkü Allah ona sevap verir. başka ayetlerde Allahu Şu var ki; eğer insanın Teâlâ şöyle buyurdu: kalbinde bir vesvese doğar ِ ‫ِين إِذَا َف َعلُوْا َف‬ ‫اس َت ْغ َف ُروْا‬ َ ‫َوالَّذ‬ ُ ‫َموْا أَ ْن ُف َس ُه ْم َذك‬ ُ ‫اح َش ًة أَ ْو َظل‬ ْ ‫َروْا اللّ َه َف‬ ُّ ‫لِ ُذنُوِبهِم ومن ي ْغفِر‬ َّ ِ‫الذنُوب إ‬ ِ ُ‫ال اللّ ُه َول َْم ي‬ ‫ص ُّروْا َعلَى َما َف َعلُوْا َوُه ْم‬ َ ُ َ ََ ْ ‫ون‬ َ ‫َم‬ ُ ‫َي ْعل‬

ve kötü amel işlemek ister fakat işlemeden vazgeçip Allahu Teâlâ’dan mağfiret dilerse Allah onu affeder. İyilik yapmak ister fakat yapmadan vazgeçse dahi Allah ona sevap verir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir kudsî hadiste şöyle buyurdu:

“Ve onlar (muhsinler), bir çirkin iş yaptıklarında veya nefislerine zulmettiklerinde Allah’ı zikredip günahları için mağfiret dilerler. Allah’tan başka günahları kim bağışlar? Ve Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmran 135)

‫يقول اهلل إذا أراد عبدي أن يعمل سيئة فال تكتبوها عليه حتى‬ ‫ إو�ن تركها من أجلي فاكتبوها‬،‫ فإن عملها فاكتبوها بمثلها‬،‫يعملها‬ ،‫ إو�ذا أراد أن يعمل حسنة فلم يفعلها فاكتبوها له حسنة‬،‫له حسنة‬ ‫فإن عملها فاكتبوها له بعشر أمثالها إلى سبع مائه ضعف‬

‫ِها‬ ٌ ‫ِم َو َج َّن‬ َ ‫ات َت ْجرِي مِن َت ْحت‬ َ ‫َّم ْغف‬ ْ ‫ِرٌة مِّن رَّبِّه‬ َ ‫ِين‬ َ ‫ِع َم أ ْج ُر ال َْعا ِمل‬ ْ ‫َون‬

“Allah (meleklerine) şöyle buyurur: “Kulum bir kötülük yapmak istediği zaman, yapıncaya kadar bunu onun aleyhine yazmayın. Eğer onu yaparsa onu misliyle ya-

‫ِك َج َزآ ُؤُهم‬ َ ‫أُ ْولَئ‬ َ‫ا‬ ‫ِيها‬ َ ‫ار َخالِد‬ َ ‫ِين ف‬ ُ ‫أل ْن َه‬

“İşte böyle olanların mükafatı, Rableri tarafından bağışlanmak ve altlarından ırmaklar akan Cennetlerdir. Orada ebedi-

79

KÖKLÜDEĞİŞİM - Aralık 2010


Bakara Suresi 283-284. Ayetler dirler. Böyle çalışanların mükafatı ne güzeldir.” (Âl-i İmran 136)

‫ُم‬ ٌ ‫ُم ُج َن‬ َ ‫َول َْي‬ َ ‫اح ف‬ ْ ‫ِيما أَ ْخ َط ْأتُم ِب ِه َولَكِن مَّا َت َع َّم َد ْت ُقلُوبُك‬ ْ ‫س َعل َْيك‬ ِ‫ور ر‬ … ‫يما‬ ‫َان اللَّ ُه َغ ُف ًا‬ َ ‫َوك‬ ً ‫َّح‬

Bundan dolayı insan günah işlemek üzere ısrar etmemelidir. Kalbinden kötülük işlemek için vesvese geçerse hemen Allah’tan mağfiret dilesin ve vazgeçsin. Bu halde Allah onu affeder. Fakat kalbinden kötülük geçen kişi bunda ısrar ediyor, yapmak için fırsat kolluyorsa bu kişi günahkar olur.

“…(Bu konuda) bir hata yapmışsanız, size günah yoktur. Fakat kalplerinizin kasıtlı olarak yaptıkları böyle değildir. Allah, bağışlayan ve merhamet edendir.” (elAhzab 5)

Buna göre insan bir kötülük işlemek için kalbinde kast bulunduruyorsa veya bu konuda ısrarcı ise, o halde kaldığı müddetçe ona günah vardır. Yine Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

َّ ِ‫ف اللّ ُه َن ْفسا إ‬ Bazı alimler bu ayetin, …‫ال‬ َ ُ ِّ‫ال يُكَل‬ ً ‫“ ُو ْس َع َها‬Allah, hiç kimseye gücünün üstü de bir şey yüklemez…” (el-Bakara 286) ayeti ile nesh edildiğini söylerler. Bu görüşü tercih etmiyoruz. Bunlar insanın içinden geçen, insanın gücü dışında olduğu için bu görüşü ortaya attılar. Oysa bu iki durum arasında çelişki yoktur. Yukarıda açıkladığımız gibi; insan kötülük yapmadıkça veya kötülük işlemede ısrarcı olmadıkça ve bunun üzerine Allah’tan mağfiret dilediği takdirde Allahu Teâlâ onu affeder. Yapmak istediği o şeyden dolayı da onu sorumlu tutmaz. Vazgeçme, af dileme ise insanın gücü dahilindedir, bunu yapmaya gücü yeter.

ِ ‫َولَكِن يُ َؤ‬ ‫ُم‬ َ ‫اخ ُذكُم ب‬ َ ‫ِما ك‬ ْ ‫َس َب ْت ُقلُوبُك‬ “…fakat kalplerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız) yeminlerden sorumlu tutar...” (el-Bakara 225) İnsanın kalbinde kasıt varsa veya ısrar ederse hesaba çekilir. Başka bir ayette Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: َ …‫ُم َخ ْي ًرا‬ ْ ‫ُم َخ ْي ًار يُ ْؤِتك‬ ْ ‫إِن َيعْل ِم اللّ ُه فِي ُقلُوِبك‬ “…Allah kalbinizde bir iyilik bulursa, size sizden alınanın daha hayırlısını verir…” (el-Enfal 70)

İbni Abbas bu ayetin mensuh olmadığını söyledi. Mucahid, Dahak ve el-Hasan elBasri gibi alimler de bu ayetin nesh edilmediğini söylemişlerdir. Tekrar konumuza dönüp kalbin amelini, kalpte geçen vesveseleri, ısrarlı kalmakla ilgili konuya dönüp buna bazı ayetlerle açıklık getirmek istiyoruz. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

Aralık 2010 - KÖKLÜDEĞİŞİM

80



KöklüDeğişim 75.Sayı