Page 1

kaybolan defterler BİR KISIM EDEBİ ŞEYLER

EDEBİYAT-KÜLTÜR-SANAT DERGİSİ YIL: 2 SAYI: 4

UZAK

kaybolandefterler

1


in en zak. u n e z a .ulkedir b a n a s n i san

2

4.SAYI uzak


Sabır kavramının dinsel bir ritüel mi yoksa insan psikolojisinin bir gerekliliği mi olduğuna dair en ufak bir fikrim yok. Sözlüğe sorarsanız size; sabrın “zor koşullar altında cesaret ve metanetini yitirmeme duygusu” olduğunu söyler. Sabırlı insan uzun süreli gecikmelere ve tahriklere rağmen moralini bozmadan yoluna devam eder veya beklemesini sürdürür. Eğer ruh sağlığı yerinde, sabırlı ve sağlıklı birilerini bulmak isterseniz akıl hastanelerine gidin. Lanet olası yerkürenin bütün mide bulandırıcı ayrıntılarına karşı direnen insanları ancak oralarda bulabilirsiniz… Delilik, bir kişilik bozukluğu değildir; aksine hayatın tüm olumsuzluğuna karşı güçlü durma belirtisi, bir tepkidir. Sizin tanımladığınız bütün kişilik bozuklukları, uzun süre dünyaya karşı direnç gösterildiğinin kanıtıdır… Aranızda deliliğin her şeyi unutmak olduğunu iddia edenler var… Yanlış… O yüzden delilerdir… Unutmamak için, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi…

HIDIR MURAT DOĞAN Genel Yayın Yönetmeni

3

Görsel: paul lowe

kaybolandefterler


SAAT 15:45

EM İR Y AK AM OZ

Y UN US E MR E K OŞ A R

BİR YER DÜŞLEDİM BU GECE

Zine hakkında

cesaret

BAZI ŞEYLER, TELEFONDA EKSİK ANLATILIR MELTEM DOĞAN

Dijwar’ın Gözleri

U L Vİ KOÇU

YÜKSEL BATU

GENEL YAYIN YÖNETMENİ DİZGİ-TASARIM ÇEVİRİ HIDIR MURAT DOĞAN KAPAK GÖRSELİ FLORENTINA AMON YAYIN KURULU HIDIR MURAT DOĞAN FATİH AKÇA HATİCE TOSUN MELTEM DOĞAN DOĞAN ATEŞ EMRE YILDIRIM Tüm içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

© Nisan 2016

PAYÎN KÜBRA SIRMALI

DOSTO VOLKAN DAĞYELİ

GECE İŞARETİ

YEDİ ACI – II.

ÇIBANLI GECE ANLATIMI PAYANDA

OĞULCAN KÜTÜK

ESAS EMANET

HİÇ. BİR. UZAK.

TUĞBA TURAN

ups!

uzaklaşmak kuyusunda

EKOİN KAJMER

T AH A S AV AŞ

SUR İÇİ’N TUĞBA TURAN

bir tren daha geçti

ASLAN KOCAMAN

uzaklaştıkça, kök-leşirsin. Şirin Döğüş

L O KM A N K U R U C U

O GECEYİ

FATİH AKÇA

YALNIZLIK ÜZERİNE UZUN BİR SÖYLEVDİR.

Tedirgin.

FERİDE ŞENAY KARA

Mektup LEVENT KARATAŞ


,

son e uzaktaki

ORADAN DA GEÇTİ KARA LEYLEKLER İBRAHİM ADIGÜZEL

RIDVAN GÖKSU

HIDIR MURAT DOĞAN

umarım, ölmüşsündür.

. Histopya EMRE YILDIRIM

Kimsesiz kelimeler.

Tamer Yiğit’in Kız Kaçırma Mevzusu EMRAH ATEŞ

Ahmet Büke:

Uzaklık, bir tür ölüm hali aslında.

full ya

TUNÇ OKAN CUMARTESi bir

filmi

CUMARTESi ERGE ÖZCAN

Haydar Karataş:

Uzaklık yazarların hapishanesi.

UZAĞIN UZAĞINA DÜŞTÜK.

NECMETTİN TOPÇU

ULVİ KOÇU

Öyküleştirerek ondan kurtulabileceklerini sanıyorlar.

TUĞBA COŞKUNER

İçimdeki Ölüler Yalnızlıktan Size Sığınırım! MELİS YALÇIN

Peki siz kaç tanesini sığdırabilirsiniz zihninize? Yoklayın bakalım zihninizdeki ölüleri.

NİLÜFER ALTUNKAYA: EMRE YILDIRIM

Hakikat Sömürücülüğünün Sanatsal Yansıması:

Yazmak

YAŞAMLA BİR SORUNUMUZ VAR.

Suyun Modernizmi MEHMED ÖNDER KARAKAŞ

SİNEMANIN PENCERESİNDEN, BURADAN UZAKLARA

GÖÇ

Uzak Bostanı

NE OKUMALI?

H I D I R M U R AT D O Ğ A N

GİZEM ALTINORDU

Wislawa Szymborska

Çağımızın Çocukları

kaybolandefterler

Türkçeye çeviren: Nurten

Uyar

NE DİNLEMELİ?


ILLUSTRASYON: HIDIR MURAT DOĞAN - ÇEVİRİ: EMİR YAKAMOZ

‫؟ارم نابز رب تفر هچ‬ ‫!ارم نآ زا داب مرش هک‬ ‫نابز کی هب و لد کی هب‬، ‫؟منک ارچ یگناگود‬ ‫رمع ز‬، ‫رتشیب مهس‬ ‫رس هب دش هدرکن ایر‬ ‫رصتخم هدنام هک نیدب‬، ‫؟منک ایر ارچ رگد‬

Lisanımda kaybettiğim ne varsa bunun utancı bana kalsın tek yürek ve tek lisan varken bu belirsizliğin sebebi neydi yaşanılan öyle bir hayat oldu ki kimliği belirsiz ikiyüzlülük baş gösterdi ve ben bu kötülüğe nasıl oldu da diğer ikiyüzlüler gibi sessiz kaldım

Simin Beh’bahāni ‫یناهبهب نیمیس‬

6

4.SAYI uzak


sesinin incelttiği sicim, cümlenin körelttiği küfür ne fayda konuşsan, sağım viranda can benim önünde durmuş, bu çarşaf yol senin şu tuzla kaplı şehir senin olsa n’olur şimdi kıyısında sustuğum, o su kenarı benim OĞULCAN KÜTÜK

ESAS EMANET

git yeni sesler çıkar insan içinden biraz ben soğuttum kalktığım yeri tüm taşları sev sen bu kaynayan deniz, benim. sırtımda düğümler inmek isteyen yere içeri tırnağım sanki tersine lale dikine atılmış da onca kapkara boğum saydım, al bak işte tam yirmi bir tane yana yana öyle, yana yana, yanayakıla tek bir kordan üredi benim bu soğukta yanmış etim yana yana çoğaldık işte yana yana yan yana

FOTOĞRAF: Harman Abiwardani

kaybolandefterler

1


ups! EKOİN KAJMER

FOTOĞRAF: EKOİN KAJMER

2

4.SAYI uzak


Karşımda, hayatın ondan sıyırdığı kelimeleri avuçlayıp bir post gibi sırtına vurup yazdığı hikayesini toprağa gömüp sır olmuş ve editörlerle okurlar sonra bir araya geldiğinde falan yayında çıktı diye iddiaya girişip, aslında tüm yayınlardan aynı anda çıktığı görülmüş bir adam duruyor muydum, tabii ki hayır. Şimdi okur benim yazdığım yerde değil, yayımlandığım yerde gömülü olduğumun bilinciyle, bir el hareketiyle her şeyi silip atabilecek tanrı şevkatiyle okumadan, beni. Duanı eksik etme. Teşekkürler. Trafiğinin sıkıştığı ve hiç açılmadığı bu kara aklımın yan yolları sağolsun, kendimle gölge oyunları oynadığım az bulutlu bir Perşembe sabahı yazmaya niyetlenip sol elimle bir kalem tutuşturdum diğerine. Vah. –burada içtenPekçe çokça ve vahşice sayılan şeyler arasında biliyordum ki karını elinden alırsan kardelen’in, bir işine yaramazdı güzelliği. Üstüne örtülen beyaz tabakadan sıyrılıp kendini güneşle yıkadığını varsayabilirdik sadece o zaman, ama şimdi biliyorum varsayımlardan öte, böyle bir şeyin var olduğunu. Üsümüze örtülen ağırlıklar, sıyrılıp güneşe baktığımızda bizi var eden yegane şeyler oluyor hayatta. Pek tabi kar da erir, su da akar, çiçek de ölür ama şimdilik uzak. Her şey. Her’in şey’e, hayr’ın şer’e uzağı kadar uzak. Vah. –daldım öyleMutlu anlarının musmutluluğa terfisindeki sıkıntısından dem vuran insanları gördükçe, daha “eh işte”’lerimin “idare eder”’lere geçişini beceremediğimi zihnimin giriş kapısının üstüne altın harflerle, gümüş harflerle, ne gümüşü bronz harflerle, tamam tenekeden harflerle yazıyor, içeri geçip demli bir bardak çay daha tüketiyordum. İnsanlık aynı seyrinde ilerliyordu. Dünya aynı döngüsüne devam ediyordu. Çoğu zaman gece, ara sıra gündüz oluyordu. Her şey, bir şeyin gibisiydi. Bir şeye yakınlaşmak, başka bir şeyin uzaklığı ile mümkünlüğünü koruyordu. Polisler mülkiyet koruyordu. Dedemdi az önce sönen sigarasıyla yenisini yakıp masanın öbür ucunda oturan, babam bardağa rakı koyuyordu. Araba almıştık uzak yerleri görmek için, yollar otobandı hiç durulmuyordu. Doldurup denizi avrupanın en büyük lunaparkını diktiğimiz yıllardı, yağmurda hâlâ insanlar ıslanıyordu. Sen bir kader, bir gece yarısı, bir kuş çığlığı, bir yaprak hışırtısı, bir kağıt yırtılması, bir ışık parıltısı kendine yeni bir elbise almıştın çok sevdiğin için sonraki üç hafta durmadan giyeceğin. Ben gofreti beyaz çikolatalı seviyordum, yazılar daha yazılmadan durdukları bu yerde, gönlümde ağırlaşıyordu önce. Tüm yüzler aynı yüz, tüm sesler aynı ses, tüm yaşamlar aynı yaşamdı. Dünyaya hapsolmuş doğup ölüp ve arada bir büyüyüp, oradan oraya savrulan küllerdik. Güzel bir şarkı çıkıyordu radyoda, senin sevdiklerinden, benim rüzgarda da tütün sarmayı başarabildiğim zamanlar hani, babamı ilk defa camiiden çıkarken görmüştüm kurban bayramı avludaki koçu kesmek için, babaannem amcamı bekleyip durmuştu öğleye kadar. Ve konu özürlüsü bir yazar şimdi küllükte söndürülen sigaraları kadar azaltıyordu, havaya bırakıyordu kendini, kendi kendini zehirleyip bir gece yarısı.. Kimya hiçbir şeyin yok olmadığını var sayıyordu. Varken yok olamazsın, yoktan da var olamazsın. Yokluktan var ettiklerimizin peşine düşmelerin yorgunluğu mu vardı içimizde? Verdiği güven, sadece ondan daha uzun süre yaşamasıyla doğru orantılı bir ağacın altında oturmuş, kafasına az önce düşen elmayı yiyen adamın bulgusu, gibi, kelimeler dışarıda bir şeylerin çekimine dayanamayıp parmaklarımdan klavyeye düşerken, okuyucu bu kafa karışıklığı değil, bu resmen ayıp. Yani insanın böyle vaktini almak. Senin vaktinden çalmak, ormancının kestiği bir ağaç gibi, kesiliyorum. Az önce yaslanılan yerde bulamadıklarında beni, tüm güvenleri boşa çıkartıyorum, mu? Tabii ki hayır. Coğrafya topraksa, tarih toprağa hakimiyet savaşları ile dolu. Kişisel tarihimiz gibi. İçtenlik savaşları. Ahlak savaşları. Kendimizin hakimiyetini elde tutma savaşları.. Olabilirlik bilmi ışığında yazıyorum. Yazıyordum. Yazmaya çalıştım. Bahçede kedi sesleri, bahçede açmayı bekleyen çiçekler, bahçe benim teras katım. Ve uzaklaştıkça bir yazıdan, başka bir yazıya da yaklaşmıyor insan, uzaklaşınca bir hikayeden, diğerine yaklaşmadığı gibi. Yaklaşık olarak yazıyorum. Yaklaşımıma çatmadan yazıyorum. 3 paragraf öncesi 5 paragraf sonrasından çok uzak. Çakıllı köy yolunun sarstığı arabada okunan kitaptaki birbirinin içine gire çıka, birbiriyle itişe kakışa hikayeyi tamamlamaya çalışan kelimeler gibi, bitişini arıyor cümlelerim. Rakının gerisinde roka vardı. Biraz yanında haydari. Az ötede üst üste üç kitap duryordu. Ne kadar açarsak açalım, müzik bastıramıyordu saatin yorgun tik-taklarını.

kaybolandefterler

3


FOTOĞRAF: EKOİN KAJMER

Şimdi. Al bu taka-tukaları. Taka-tukacıya bir oyun edeceğiz seninle. Sen okudum sanacaksın, ki ben çoktan yazmayı bırakmış olacağım. Sen karıştı sanacaksın, ki ben ütünün fişini çekmiş olacağım. Az sonra yeniden yazcağım. Az sonra bildiğim tüm dilleri unutacağım. Az sonra biraz sonra diyeceğim, birin azlığını sonraların bolluğuna dikeceğim. Bir kuş birkaç kuşu örgütleyip çokan güneye kaçmış olacak. “Comic Sans komikliğinin kurtaramadığı ciddiyetsiz yazılar birahanesinin az köpüklü fiil çekim ekleri. Gece bir noktaya kadar kendinden uzaklaştımı, geceden bahisler gündüz gözüyle açılır. Bir kuş güneye kaçınca, kuzeye kar yağar. İnsan’ın kendine uzaklığıyla, insanlığına uzaklığı arasındaki matematikte boğulan fikirler deryasını sınamaların, insanlığının tam ortasına oturmuş fakat insandan uzak şairlere dert olmasının anlamını, tasadüfi suyunu yüzümüze çarparak anlamak imaksız. Şimdi bende mergub vasıflar mevcutsuzluğu, ne elim istediğimi yazar, ne de isteğim bir yere varır. Bilmiyorum neye eriş yoluna çıkmıştım, neye varmaları atlatmıştım, ne oldum, oldu olacak o da senin bilmecen olsun. –bu da önemliBilirsen, bulduğunda anlarsın. Bulursan ne bulduğunu bilmemek, neyin arayışına çıkmamaktan daha çabuk öldürür seni.” Uzak. Okurken iki karış uzak derdi hocam. Kağıt üstü kelimeler için tabii. Şimdi ekran üstü biraz yaklaş, yanağından makas alayım..

4

4.SAYI uzak


FOTOĞRAF: Michal Kulesza

bir tren daha geçti

ASLAN KOCAMAN

nereye kadar gidersen adın orda kalır dönmek istediğin yer yarındır özlediğin, aklının çıkmazlarında sen yine dön dur bir yerin havzasında, taşıran damla adın dem tutar insanlar arasında sakın hep iyiliklere yoğrulduğunu sanma huyunun esmerliği gibi vardır bir de sarışınlığı gör bak nice çamlar devirdin bak yine aynalarda devrildin sen yine dön dur bir yerin havzasında, taşıran damla yaralar içinde yaşanan mutluluklar var her şeyin yüzünde, gözlerimizde, bir tek ölüm kalır elimizde ki cinayet tepemizde yaşıyoruz işte, umudumuz cebimizde bir çocukluk yaşıyoruz işte, halk kadar bir yalnızlık içinde sen yine dön dur bir yerin havzasında, taşıran damla

kaybolandefterler

5


uzaklaştıkça, kök-leşirsin.

Fotoğraf & İllustrasyon: Şirin Döğüş

6

4.SAYI uzak


İLLUSTRASYON: HIDIR MURAT DOĞAN

Çaresizlik akşamında düşünülmüş Bakıp bakıp kör pencereden Bir yudum suyun bir solukluk havanın Sudan da havadan da üstün dost yüzünün özleminde Alıp başımı gitmek. Atsız arabasız Alıp başımı düşlerin çıkmazından Karışmak taşa toprağa. Yolculuk… Bir sabah… Zeytin yeşili Ege kıyılarında Nemli bakışlarında çoban köpeklerinin Başakların ağırlığınca verimli Savrulan harmanların bereketinde Savrulan alın teri insan emeği Beni yaşamla içli dışlı eden Yaşamla güçlü yaşamla bilinçli Yol boyu adımladığım mutluluk Sabah sisinde Havran yolunda Katırtırnaklarında gülüş alev sarısı Toprakta coşkusu tava gelmenin Dal uçlarında duyarlık Ulu çamlara köknarlara karşı Yaşıyorum diyebilmek göğüs dolusu Bir otuyum diyebilmek bu toprağın Menekşe değil bir ardıç eğilmezliğinde Özsuyunda üreme varolma tutkusu Ne kişiye boyun eğme ne kula kulluk Gene de bitkiselliğin körlüğüne değil İlkel ışımanın ezgisinde insanca Bir aydın başıboşluğunca sorumlu Bilinçsiz doğa kadar ustan yana Bilinçli bir insan duyarlığınca doğal Salt kurallarına bağlı yerçekiminin Öylesine özgür Küf yeşili Anadolu’m ayaklar altında Tüm yalanlara açık ardına kadar Gerçeklere tabut gibi örtük Bir gün böyle yadsı böyle tutsak değil Köy bizim yol bizim yolcu bizden Dost yüreği sıcaklığında bir yolculuk Uzak değil

Rıfat Ilgaz (1968) Karakılçık adlı şiir kitabından 1969 Bütün Şiirleri 1927-1991(Çınar Yayınları)

kaybolandefterler

7


uzunyayla

fotoğraflar: hıdır

8

murat & meltem doğan

4.SAYI uzak


yollar, yollar önceydi.. -diye başlıyorum yutkunmaya. zamana dair tüm detayları unuttum. şimdi ne varsa, yıl’lanmış. bitmek bilmeyen günler, asırlık ağaç olup dikilmiş yoluma. dallarında, dönmediğin her yıl için adın işlenmiş bir mendil asılı, hâlâ..

PAYÎN KÜBRA SIRMALI

“yaş almadan yaşlandığım” yıl dönümleri, “döndüğümde görür müyüm” köşe başları doldu yol’uma. yaşlar, yaşlar geçti.. çok döndüm de yüzünü görmedim, hâlâ.. beklemenin yorulmadığını, ama ömrün de beklemediğini unutma. artık ben de gidiyorum kendimden. şayet, yıllar yıllar sonra dönersen; senin için süslediğim bekleyişimi bul, sana adadığım mendilleri koparma..

FOTOĞRAF: DOMINIK MARTIN

kaybolandefterler

9


SAAT 15:45

EMİ R YAKAMOZ

Saat 15:45… Kadıköy-Beşiktaş vapurundayım. Gülüşüme çocukluğumu iliştirmiş onun gözüyle izliyorum hüzünlü martıları ve biraz üzerindeki efkârlı bulutları. Sadece tek bir seferlik umudu olan ona da asla ihanet etmeyecek martılara dert yakınıyorum. Rüzgâr aniden üşüme getiriyor ruhuma geçmişimin en derinlerinden, şakaklarıma uğultu çöküyor nabzım nabız nâ… Nasıl olduğunu hatırlamıyorum ama uyanmışım aniden yirmi bir yüzyıl uyumuş gibi. Hayat en doğmamış özlem. Şu gönlümdeki âşk da olmasa diri kalmak neyime sahi? Yine kaç şiir biriktirmiş gözümün feri? Yüzümün yarısında hava soğumuş bile öbür yarısı ise hala sevmekte seni. 16:15 Vapurdan iniyorum. Dünya yine acımasız kokuyor…

FOTOĞRAF: HIDIR MURAT DOĞAN

10

4.SAYI uzak


FOTOĞRAF: DINO REICHMUTH

BİR YER DÜŞLEDİM BU GECE YU NU S EMRE KOŞAR

Bir yer düşledim bu gece, İçinde gölgeler, Bir tek ben varım sessizliğim ile, Zihnim acıyor düşledikçe, Öyle ki, çıplak ayakla yürüdüğümü düşlüyorum, Ve düşledikçe unutuyorum, Gölgeler kayboluyor bir bir, Zaman ilerledikçe, Zaman da yok oluyor sessizce, Kamburum çıkıyor sonra, Anılarımdan acılar seçiyorum, Seçiyorum, Bir bir herkesi, Sonsuz ve kesin, Nefesim, kesilsin, Bileğim, Dileğim, Düşlerim.

Tekrar ölüyorum sonra, Düşlediğim yerde, Gözleri geliyor aklıma, Pek hatırlayamıyorum ya Yine ölüyorum, Porsuk nehri kenarında. Sonra gülüşü geliyor aklıma, Bir fısıltı kulaklarımda, Fısıldıyor; ‘’Uzak’’ Sonrası yok. Bir yer düşledim bu gece. Ve kayboldum düşlerimde. Sonra… Sonrası yok, Çünkü, Çünkü çok uzak.

Kayboluyorum sonra, Düşlediğim yerde, Önce bir öpücük, Sonra bir doğum günü pastası, Sonra… Sonrası yok. Çünkü, Çünkü, çok uzak.

kaybolandefterler

11


12

fotoğraflar: ULVİ

KOÇU

4.SAYI uzak


cesaret

U LV İ KOÇ U

Bana uzakta olmanın tarifini yapabilir misin sevgili Şu asılmaz yolların, yüksek dağların… Seyduna’yı sürgüne gönderen Şahrud bakışlarını çizebilir misin? bir sürü vilayet düşün; araya girmek için sırada bekleyen o köşebaşı, ağzı bozuk asfaltlar, minyon tipli kadınların cirit attığı pazar yerleri dilsiz mi dilsiz bekleşen elinde selpağıyla Bilal, * çoğu uzun yolculuklar geçiren hasta ve ihtiyar adamlar hiç kesilmez düşüncelerle düşün, bir Van akşamında balıkçılar… sabaha varırız olağan hesaplaşmalar dahilinde gece yatmışmısın diye düşünürüm sesin soluğun çıkmadığında bilirim içlenir, darılırsın serseri başıma serseri ve akılsız… cam kenarında ismi açıklanmamış çağrışımlar dışarıda yağan kar bizi şimdi hangi kuşak anlar? Sımsıkı ellerin, sesin haylaz, bağırırsın gönlümün derinine Yusuf’a el uzatırız kör kuyulardan Yunus’u affeder yutan balık, Yakup’un yüreği diner dipdiri gözlerin, bakarken göğsümün sızısına, direnç gösterir hasta yanlarım, kalkarım gömülü mezarımdan, sorgu melekleri kovalar ben kaçarım koçero’ya yardım, yataklık ederim… bana kendi cümlelerinle bir düş anlat sevgili dağları delen Ferhat’ı, Mem u Zin’i Memduh Selim’le ahusu Feraye’yi anlat ** hiç düşünme “bu uzaklık ne biçim bir hikaye” “tanrı sınar bu nasıl sevda diye” * Bilal; Erzurum’da, okuldan arta kalan zamanlarında selpak satan ilköğretim öğrencisi. ** Memduh Selim ve Feraye; Mehmed Uzun’un ‘Yitik Bir Aşkın Gölgesinde’ romanında adları geçen biri Kürt aydını diğeri Çerkez kızı olan, birbirlerine kavuşamayan iki aşık...

FOTOĞRAF: ULVİ KOÇU

kaybolandefterler

13


KAHVERENGİ fotoğraflar: hıdır

murat doğan

KESKİN

fotoğraflar: hıdır

14

murat doğan

4.SAYI uzak


G E C E İŞ ARETİ

YEDİ ACI – II. II. bap İNCELİKTİ Bir ses duymayı göreyim Heyecanla taşırıyorum kütlemi Ama hiçbir izi yok çağrılmamın Sahi hiçbir izi yok mu çığırından çıkmışlığımın? Dağınık bir şehvetin kollarında intihar tasarısı Çünkü insanlar hep solmuş şeylere uyanıyor Bunları moda biliyor, bunları biliyor Ve biliyorum, incelikti gül kurumuş yüzümü güzel kılan ve yetmiyordu dil anlatmaya, kırık birkaç dize güzelliklerden geriye kalan Bu yaratıklarla daha fazla baş başa bırakırsanız beni Geceyi üstüme örtüneceğim. Onu adım belleyeceğim. Bu pıtraklı diyarda hiçbir hissin rengi yok. Bu yaratıklarla daha fazla baş başa bırakırsanız beni Köhneleşeceğim Başka ne söylenebilirleşeceğim Bu puslu diyarda hiçbir tenin kokusu yok. Sanırım bu benim ödevimdir; hiçbir yerde olmamak, duyulmamak ve kokmamak çünkü insanlar bulmak isteselerdi bulurlardı çoktan İşte insanlar böyleydi; derin, derin, derin çokça derin bir boşlukta safi sahte birer berceste Başım ağrıyor gayri dünya gürültü Doğmuşluğumdan ötürü arzuşikesten

Görsel: BERN HARDY

kaybolandefterler

Şimdi şimdi anlıyorum gizlenmiş harflerin içindeki kelimelerden, saklı anlamlardaki cümlelerden anlatılabildiğimi. Aylaklık, vücudumun her yerinde gezinen ilhamlı bir virüs gibi. Ki aylaklık gizlenmek değil midir biraz? Tutunmaktan yana değilim. En güzel anılarımı bile bağışladım. O yüzden sadece oturup, beklemekten yanayım. Çünkü bu kendi ellerimden bile düştüğümdür.

15


DOSTOYEVSKI ILLUSTRASYON:

16

VOLKAN DAĞYELİ

4.SAYI uzak


BOSPHORUS fotoğraflar: hıdır

kaybolandefterler

murat doğan

17


HİÇ. BİR. UZAK. fotoğraf: TUĞBA

18

TURAN

4.SAYI uzak


SUR İÇİ’N fotoğraf: TUĞBA

TURAN

kaybolandefterler

19


uzaklaşmak kuyusunda

TAHA SAVAŞ

yakındakini uzak uzağı daha da uzak kılan yüce rab! kuyumun dibi cennetin fermuarına sıkışmışçasına hani belki kuyumun dibinde reyhan ırmakları beni bekliyordur diye Yusuf’a yoruyorum çirkinliğimin dipsiz kuyu bölü kanayan yerlerini kendime varmayı beklediğim çakıl taşlı yolda, tam da tanrı edinmişken kendime kuyuyu çıplak, aksi, huysuz kavimler üstüme basarak beni, bana secde etmeye zorladıklarında reddini mümkün kıldığım putumla putunla putunuzla kapadım kuyumun ağzını bana beni sormayınız artık zira bir hayli uzağım ona...

FOTOĞRAF: Руслан Гамзалиев

20

4.SAYI uzak


Ahmet Büke:

Uzaklık, bir tür ölüm hali aslında. Elbette “neden öykü?” sorusu ve benzeri bir soruyla başlamak istemezdik ama, neden bu anlatma isteği? Nedenini tam bilemiyorum ama anlatmadan duramıyordum. Galiba hayatta başka işe yaramadığımı, bir bunu iyi yapabileceğimi düşündüm. İşin kötüsü bir süre sonra bunu da istediğim gibi iyi yapamadığımı da hissettim ama bu hisle de devam edemez insan. Unutmaya çalıştım. Unutmak için daha çok yazdım. Yazdıkça da kendimden kaçamaz oldum. Böyle bir sarmal işte. Yün çilesine dolanmış kedi yavrusu gibi. İyi bir öykücüye yine ikinci sınıf bir soru sormanın utancıyla soruyoruz; Ahmet Büke iyi öykücülüğünü neye ya da nelere borçlu? Yaşanmışlıklar, hayalgücü, iyi bir dil, hepsi? İyi öykücü olduğum konusunda ikna olamadım dolayısıyla sonrakiler anlamsız olacak bu yanıtta. Ben kendi adıma öykülerinizde buruk bir tat buluyorum, bir başkasını bilemem ama, sizce neden bu burukluk? Büyümek mi? Ama bu sorunun yanıtı tek tek okuyanlara ait galiba. Sizce “Uzak” sözcüğünün tanımı nedir? Uzaklık fiziksel mi yoksa zihinsel bir şey midir? Ya da mesela uzak olan şey şehirler, anılar, değişimler midir? Nedir bu “Uzak”? Uzaklık bir tür ölüm hali aslında -çürümenin henüz başlamadığı-. Bakın mesela birbirimize en uzak olduğumuz yerler sosyal ağlar. Bazen oradaki tanıdıklarımız gerçekten ölüyor ve toprak olmaya başlıyor ama hesapları eğer açıksa orada kalıyorlar. Aslında ölmek ve çürümek iyidir. Olması gereken bu olduğu için ama şimdi o kadar uzağız ki birbirimizden çürütmeyen bir mesafe var aramızda. Uzaklığın Ahmet Büke öykülerine kattığı bir şey oldu mu? Bilmiyorum. Herkes bir şeyler anlatmalı mı sizce? Hiçbir fikrim yok.

Yazma isteği başarma isteğinin üzerinde. Okuma isteği ise hepsinin altında. Son olarak, yaşadığımız bu sosyal ağlar çağında “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi” arşivleri raflarından masamıza gelen, bir yönüyle hayat kokan öykülerle karşımızdasınız. Sahi bu çağ bizi, bizden olanı sağ bırakıyor mu? Ben o öyküleri biraz kızıma, biraz da kendime yazdım aslında. Son anda iyi bir şey oluyor çünkü hep. Kaybolan Defterler adına bu röportaj için bize zaman ayırdığınız, öykü adına bize çok şey kazandırdığınız için teşekkürlerimizi sunarız. Estağfurullah. kaybolandefterler

RÖPORTAJ-İLLUSTRASYON: HIDIR MURAT DOĞAN

Bloglardan tutun da, sosyal ağ bildirimlerine kadar herkes her şeyi yazmayı istiyormuş gibi geliyor bana bazen. Bunu başarabilen çok mu sizce?

21


MELTEM DOĞAN

BAZI ŞEYLER, TELEFONDA EKSİK ANLATILIR Yağmur çiseliyor. Cama vuran damlaların ritmi, kalbine denk düşüyordu Fera’nın. Mutfak sandalyesinde kıpırdandı. Kahvesinden bir yudum daha aldı. Kalkmak istedi yerinden. Ellerini masaya bastırarak tam kalkacakken fark etti, bordo zeminli mavi çiçekli masa örtüsü üzerinde duran beyaz saç telini. Sanki bazı şeyleri kanıtlamak istermiş gibi, önünde duran, boylu boyunca yatan o saç teli üzmüştü onu. Keder dediğin, sonradan bulmazdı insanı. O bir hayat lekesiydi. Bir kürenin içinde birbirinden habersiz yaşayan insanlar, birbirlerine dokunmadan ve görmeden de benzer acılar yaşıyor ve bir diğerine “vah” diyordu. Çünkü bu bir çeşit, hüznü paylaşma yöntemiydi. Anlıyor sanıyordu. Oysa bu koca bir yalandı. Kendi kemiğinin sesinden başkasını duyamayan insan, bunu da abartıyor ve yalan söylüyordu. Fera’nın dünyaya bakışı böyleydi. Hiç “anlıyorum” diyemezdi. Çünkü anlayamayacağını bilirdi. Kimsenin kimseyi anlamadığı bir evrende dürüst olmak şarttı. Başını çevirip, geçen yaz annesinin ördüğü dantel perdeden, rüzgardan savrulan ağacı seyrediyordu. Telefonun sesiyle irkildi. *** Kısa saçlarını ıslattığı tarakla yana doğru taradı. Tıpkı o klipteki küt saçlı şarkıcı kız gibi olmuştu, onu seviyordu. Üstüne çıktığı iskemleden atladı. İskemleyi küvetin içine geri koydu. Düzenli olmak şarttı. Annesi sinirlenebilirdi. Babası tekrar annesini dövebilirdi. Bu kötüydü. Çünkü çocukların, göz yaşlarını ve çığlıklarını saklayan duvarlar, annesiyle babasının çığlıklarını ve babasının annesine attığı tokatları saklamıyordu. Üstünü kendi giyinmeyi biliyordu. Ama o yanı çiçekli kot pantolonun düğmesi biraz zorluyordu onu. Ya iliklenemiyor ya da iliklenince çözmesi zor oluyordu. Bir keresinde az daha altına yapacaktı. Eliyle kontrol etti. Çıktı banyodan. “Anne” *** “Efendim.” “Kızım.” “Efendim anne.” Kara deliğe kadar uzanacak olan bir telefon konuşması için kavuğundan çıktığına lanet etti. Huzursuz oldu. Hep aynı yönetme güdüsü, merak ediyormuş gibi durup aslında insan biçimlendirmeye çalışmaktan başka bir işe yaramayan seansları başlamıştı. Artık yanlızlıktan vazgeçmeliydi. Yaşıtları evlenmişti. Gençti, güzeldi. Yıllar kimseye acımazdı. Tüm bunları biliyordu, ama ikna edilmek istenen, haklı olduğunu bir kez daha duymak isteyen biri vardı karşısında ve o da görevini yerine getiriyordu. “Tamam haklısın”… Aslında “Çürüyorum” demek istedi. Faydası yoktu, zaten mutlaka annesi bilirdi. Anneler her şeyi bilirdi. Bir ara gelmeliydi, o çok sevdiği mantıdan yapacaktı kahve içip eskilerden konuşurlardı. “Ne kadar eskiye?” demek geldi içinden. Sustu Fera. Orası uzaktı ve hiç bir tren çocukluğunun raylarından geçmiyordu. Bağırabilirdi ve bu duyulabilirdi ama yapmadı. Hiç bir şeye gücü yoktu. Kimseyi durdurmaya ve çekip gitmeye. Telefonu kapadı. Kahvesini mutfağın lavabosuna akıttı. Kahvenin yarattığı şekilleri izliyordu. Arabaların ön farları, kireçle boyanmış duvarlar, has mermerler ve bulutlar hepsini bir şeye benzetirdi. Kendi hayaletiyle yaşayan bir kadını kim korkutabilirdi? Musluğu kapadı, ıslak ellerini üstüne sildi. Portmantoya yöneldi, yağmurluğunu aldı şemsiyeye baktı ama düşmek istemiyordu. Bir gün onun yanına giderken almıştı şemsiyesini, heyecanlıydı, saçları bozulsun istemiyordu, tüm insanların durmasını ve trafiğin açılmasını istediği bir gündü. Fakat öyle olmamıştı, rüzgar bir anda şemsiyesini uçurmuştu, dengesini kaybedip yüz üstü kapaklandığında çoktan saçları bozulmuş elleri çamur olmuştu. Düzeltmek istedi

22

4.SAYI uzak


fakat vakit yoktu. Hayat onu meydandaki su zımbırtılarının yanında bekliyordu ve o hayat onu çamurlu ellerle de sevebilirdi. Öyle de olmuştu. Çok sevmişlerdi ve el birliğiyle katletmişlerdi. Bir aşk nasıl öldürülür diye bir yarışmaya katılsalardı madalya ve ölümsüzlük ödülü verilirdi ikisine de. Gülümsedi Fera. Çıktı dışarı. *** “Ben okulun bahçesine oynamaya gidebilir miyim? “ “ Gidebilirsin. “ Heyecanla çıktı dışarıya. Sekerek gidiyordu. Okulun bahçesi, yan apartmandaki sokağın köşesindeydi. Kendini bu yüzden şanslı zannediyordu. Bu eylül okula başlayacaktı, başladığında yorulmasına gerek yoktu. Sabahçı olsa dahi, hemencik üstünü giyinip gidebilirdi. Yan blokta kaldırım biraz darılıyordu, araba üstüne gelecek gibi oldu. Yanına daha önce hiç görmediği siyah takım elbiseli bir adam yaklaştı. “Korkma araba çarpmaz gel şöyle. “ dedi. Çocuktu. Bir an inandı ve adama yanaştı. Adam ona apartmanı gösterdi, “Gel bak burada bebek var. “ dedi. İnandı. Sonuçta orası oyun arkadaşı Hale’nin oturduğu apartmandı neden gitmesindi. *** Yağmur ne güzel çiseliyordu. Acaba küçük bir tatil mi yapsaydı. Gitmek de güzel fikirdi. Nereye gidilecekti ki… Hem içindeki kuyudan daha uzak, daha uzun yol mu vardı. Gereksiz bohemliğe düşmenin manası yoktu. Yürümek güzel olurdu böylesi havalarda, yada eski salıncağına mı kavuşsaydı. Elleri büyüktü ama boynuna geçirip kendini boğacak kadar değildi. Kendini öldürme fikri de onu güldürüyordu bazen. Yani nasıl olacaktı? Kendini öldürürken hangisinden başlayacaktı? İşteki, üniversitedeki, arkadaş sohbetlerindeki, eski sevgilideki, annesinin kızı olanı. Hangisinden başlasa, nefesi tükenirdi acaba. Uğraşılacak şey değildi. Yürüse daha az yorulurdu zaten. Dolmuşa bindi. Hiç boş yer yoktu. Uzattı parayı “Fıstık ağacı alır mısınız? “ dedi. Genç bir adamın ona dikkatlice baktığını fark etti. Adam kalktı yerinden, “Buyur otur Fera. “ dedi. Daha dikkatli baktı. Kahretsin çocukken sürekli abisine şikayet ettiği, Kerem’di. Evet bir de abisi vardı. Biyolojik bir bağdan başka hiç bir yakınlık duymadığı abisi, zihnini kapattı hemen hatırlamak iyi değildi. Hiç gerek yoktu. Yıllar geçmişti zaten. Yani ne luzüm vardı. “ Merhaba Fera, mahalleye mi gidiyorsun? “ dedi. “Evet. “ dedi ve gülümsedi. Yıllar geçmişti evet. Konuşulacak çok şey vardı, Kuyu derin ve Kerem li günler çok uzaktı. Kafasını cama çevirdi. Soru sorulmasını istemiyordu. Anlatmak istemiyordu. İneceği durağa geldi. Belli belirsiz Kerem’e gülümseyip indi. Küçükken ona kocaman gelen dükkanlara baktı. Güldü içinden. Caddeyi uzunca yürüdü. Yağmur daha da hızlanmıştı. Parka geldi. “Kahretsin“ diye geçirdi içinden. Parkı belediye küçültmüştü. Salıncakların birini almış, kaydırağı plastik yapmıştı. Artık kendisine sığması mümkün değildi. Banka oturdu. Salıncakları seyretti. “Oturabilir miyim? “

*** Küçük kız çıktı apartmandan. Korkuyordu, pantolununu ilikleyemiyordu. Ağlıyordu. Evlerinin önüne geldiğinde yorgunluktan yere yığıldı. Meğer uzakmış, meğer kimsenin duyamayacağı kimsenin göremeyeceği kadar uzakmış o apartman. Orası artık Hale’lerin değil, o küçük kızın düşlerinin vurulduğu apartmandı…

kaybolandefterler

23

FOTOĞRAF FLORENTINA AMON

Kafasını kaldırdığında Kerem’in saçından damlayan damlayı gördü. Öyleydi Fera. Bütünden önce , hep küçük parçaları görürdü. Yana doğru sıyırdı kendini, bir şey demedi. Oturdu yanına Kerem. Hala çok yakışıklı ve sevimliydi. Tek gamzesi vardı Kerem’in. Hala ürkekmiydi, yine olsa bağırırmıydı acaba “Ben seni seviyorum. “ diye. Güldü bir an Fera “Hala acımıyor değil mi? “ diye sordu. Kerem kaşının bitimindeki yarayı okşadı, güldü. “Hayır, acımıyor. Hatta iyi anlaşıyoruz kendisiyle. “ Kafasını kaldırıp, Kerem’in yarasına baktı. Elini kaldırıp parmağının ucunu dokundurdu. Kerem’in gözleri kapalıydı. “Hala çok ürkeksin. “ Elini yavaşça indirdi Fera. Yağmur durmuştu. Kerem göz yaşlarını elinin tersiyle sildi , öne düşen saçını geri attı. “Hadi biraz dolaşalım” dedi. Kalktı Fera. Parkın hemen karşısındaki sokaktan daldılar içeri. Kendisiyle Kerem’in bisikletinin izlerini aradı, çizdiği canavar suratı. Kalmamıştı hiçbir şey. Herkes ve herşey çok uzaktaydı. Yürürken okulun bahçesine geldiler. Ağlamaya başladı Fera, Kerem önüne geçti herşeyi biliyorum dedi. Fera sustu, geriledi Kerem’in gözlerine baktı. Nasıl bilebilirdi, bu bir sırdı. Annesi sadece kapıcı teyzeyle paylaşmıştı. Sonra hiç kimseyle konuşulmamıştı. Bil hassa babasına anlatılmamıştı. Polise gidilmemişti. Sonra sarıldı Fera, Kerem’in yara izi daha bir belli oldu. “Tamam şimdi ayrılalım, ama görüşelim yani beni arar mısın? “ dedi Fera. Kerem gülümsedi baktı “ Aramam, yani gelirim ama aramam çünkü bazı şeyler telefonda eksik anlatılır. “ dedi. Gülümsedi Fera. Soru sormadı hiç, biliyordu gelirdi. Arkasını dönüp yürümeye başladı. Kerem’in sesi uzaktaki her şeyi canlandırmaya yetti. “ Seni seviyorum Fera.“ Feranın kısa küt saçları rüzgarda savruldu. Elindeki ip bir anda belirdi. Işıklı spor ayakkabıları ve yanı çiçeksiz kot pantoluyla kalakaldı. Arkasını döndüğünde Kerem’in henüz kaşı yarılmamıştı. Üzerinde kırmızı şortu vardı ve kolları sonuna kadar açıktı.


İLLUSTRASYON: HIDIR MURAT DOĞAN

{

Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi

24

{ 4.SAYI uzak


Dijwar’ın Gözleri

YÜKSEL BATU

denizi düşlemiş dijwar gözleriyle gittiğini söylemiyorum ve de ellerinin kara sularda yıkandığını. sabahı kırık bir pencerede bekleyip yüzünü yalayan rüzgara harf döküyor titrek sesiyle olmuşlar hânesine ırak bir durgunluğu var öyle bir döküm ki benzemiyor kederli bir söylencenin sonrasına. kaçırmadığı gözleri yorgun bir gezgine soru duruyor çokca yoldur istemi gitmeyi kalbine en yakın yerde tutmuş ha dese gidecek, ha yok! acının cevabı unutturduğunu biliyordum dilin yasını, bir ormana açılmıyor ki suskunluk ıslansın, sızıyla çoğalan taşlar öyle sessizce gelip çarpıyor ki insana yutkunmak var şu hayatı, yutkun(a)mamakla kalıyor. kaç şehir tanıdım her birinin bir bileği var tuttuğu olmuş, geçtiği anlattığı bir ad yok ölümü vursun orada balıklara anlatırken solgun bir akşamın yalnızlığını inanması geçerken aklımdan ayak seslerinin içine işlendiği bir çocuk beliriyor yüzüne eksiklikten söylenmiş yalanlar, durduğu yerde acıyı harflendiriyor geç kalmış umuda inandırdığım bir suretle. denizi görmemiş dijwar zamanın nasıl aktığını bilmiyor bu yüzden ellerini hayattan ayrı yazıyorum ah sarılmak geçmiş ondan, onu da bilmiyor..

kaybolandefterler

25


ÇIBANLI GECE ANLATIMI PAYANDA

FOTOĞRAF: MARC WIELAND

26

4.SAYI uzak


anlatabilmek adına toth kitabını aradım, kızgınlığı geçtim kızıl cehennemler arasından yalvarırdım gerekirse – acıdan başka ses işittiysem – uzanmasa mıydı derdim günün yoklamasını aldım karagünsem! çetrefilli kalbim! yoktu iyiliğim, mutluluğa kaldıysam… yeni sözcükler edindim yıllanmış şarap korkulukları arasında tıkanmış uygarlıklardan, çevimsiz kuş tüylerinden arpa suyundan, kadınların göle döktükleri özsuyundan, kurşundan erimiş hücumdan ve soğukluktan… geçtiğim karşısına yol yolun aklındaki karakol ve kuy gizlenmiş sağanağın çemberinden geçerek boş mu boşluk mu – sağır eden zikriyle tanrı yazmıştı gözlerini bana okuyamadım, çığlığa gerdi beni babam annem aldı, kut bileğiyle zahmet edince kavruluşun pencereleri açıldı tik tak, tik tak, şıp şıp lavanta çiçeğine ölesiye ağlamışım kolumun altından tutup göğe götüren varsa, çıplak duvarlarda gördüğüm kıpırdamadan içimdedir, kara çalılar ve uçurtmalarla yangın yerinden kurtarır beni ya da yangına kıvılcım diye bırakmıştır bilemem, o sıralar hafızamı barok’tan yoklarım, tâ ki yoklamaya kadar sûr üflenir her zerrecik içimde çıldırış başlar, farkındağlık kıstırır bir başıma, başımı rahlelerden sürterek yokuş aşağı bırakılan çocukluğumu sepetten dağılan yumurtalarımı ve çiçeklerimi ölmek sanmışım!

kaybolandefterler

tam sırası sıradan çıkmanın. Ay ve çın bege kap koyu artığında kim insan? kimdir nefes alan sadece hiç işin yoksa unut şimdi bir ağacı gölgesini bir tek bilen susuş kuşlarıyla kaptırmış ağıtlarını, atlara koşmuş yollar dönmüş dünya iç çekmiş bakınca bana! bana olan olmuş. yutkunduğum yanıyla ses etsem (-) lanet sesim bir ses istiyor yine de uzlaşıma ya da ölüm uykusuna susmanın zamanı mıydı konuşmayı öğrenmeseydik hiç belki derdim, belki kelimesinin anlamını bilmek olmasa şimdi son düşüşte hiç yükseliği olmayan bir yerden nasıl olur da düşüyorum diye sorarsan içindeki çukura bak isterim ve beni oradan düşürürken son raddesindeyken, hamlenle işit isterim, hiç olmazsam hep varlığımdandır artık dinlersen bilirsin sular bile kendi hacmine ağır. anlamak sözcüğünü harflerden ayırsak, harflerin içine kadar ayırsak yine de anlamak sözcüğü anlamlaşmaz anlatmak istesem yeterli olmayacak -ne anlaşılan ne anlatan ne istenenödenmeyen hakların sokağında dans ediyor oluşu kuşların göğden habersiz midir. ve bilirim bitirdim gaflet uykusunu kalbimin gidenin ayaklarına nal takılır atlar sofrasında daha hızlı gitsin diyedir bir kuyunun sessizliği taşı bilsin diyedir, az biraz su… suyun aktığına inanmak için donuk deryaya da bakmak gerekir.

27


FOTOĞRAF: FLORENTINA AMON

LO K M A N K U R UCU

O GECEYİ başını göğsüme yasladığında gecikmiştik eskimiştik göğsümle sen arasında yıpranan zaman gibi çünkü yaşananların bizde bir toplamı vardı artık bir ismi de vardı üstelik, sırtında durduğumuz akrep arsız bir takatle ilerlerken, birimizin o sırttan kayıp o toplamın içinde kaybolması yani umurumuzda duran o en siyah ihtimal güzel olacak diye avunduğumuz muammaya akarken -yalnızlıktan korkuyorsun -korktuğum bir gün yalnız kalamaman ve beni -nasıl unutacağım seni -nasıl unutamayacağını düşün nasıl hatırlayacağını istersen bu geceyi kendinle götür bir kaç oksijen deliği birkaç kan yolu aç renginde -yani ömrüm hep kanamakla mı geçecek. -giden sensin,unutma akrebin sırtında kanayan bir duruşun olsun diye ıslatmadım göğsümde çatlayan dudaklarını düşlerimi gecenin renginden tek-tek söküp uyudum uyandığımda hala sen ve gece ben bir kaç şarkı mırıldandım kulağına bir kaç sigara içtim boş şeyler konuştum durmaksızın ağır şiirler ağır hüzünler okudum sen uyurken . . . . . geceyi alıp gittim

28

4.SAYI uzak


FOTOĞRAF: DUSTIN LEE

Mektup

L EVENT KARATAŞ

Gülleri topluyorsun vazodan. Yerine çarşıdan aldığın papatyaları koyuyorsun. telefonda ve uzun uzun susuyorsun. Çay ve ilkbahar çörekleri seviyorsun. Kolejlisin biliyorum, esriksin benim gibi. Ama hep bir kapı kapanıyor seni sevince: Kapıların sımsıkı ve gerçek. Ruhun kapılarının anahtarlarını senden de saklıyor. Kötü bir rüyadan uyanmış gibi uyanıyorsun. Vazoya papatyalardan sonra laleleri koyduğunu unutup. Perdeleri açık unutup uyumuş gibisin. Ürküyorsun, pencerelerin ötesindeki duygulardan. Sözcükleri unutmuş gibisin, rüyalarını. Zamanını bölüyor, aklını karıştırıyor sevgiler. Ve iki beninin arasında uçuyor aklın. Hayaller var, çok hayaller. Yalnızsın. Çırılçıplak ve yalnız. “ yalnızlığın mis kokmalı ” yalnızlığını analatik bile bulmuyorsun ne de modern. Soğuk kış geceleri çocukken bunları düşünüyordum ben de. Şimdi kiraz ağaçlarına bakıyor gibi, dallarında çocukluğum varmış gibi bakıyorum sana ve çocuk çocuk. Amerikalıların dediği gibi “ bilirsin işte, bir an öyle olduğunu düşündüm kahrolası hayatın” bitti çoktan ve yalnız izleyen ve içinde yaşayan biriyim ben. Şimdi acı duyuyorum eski ve kıskanç söylencele yanıt vermekten. Yıllar önceydi gibi bu ilkel duyguların konuşması ve bitti işte, onlar bitti, buradayım işte. Seninle. Soldier Of Fortune gibi seviyorum o çocuğu da ben. Düşüncelerin sınırlarını bana anlatan, ben çocuğu. “zorlu bir kış geçirdim” işte o kadar. kulaklarıma dolan bu sesler, yüzüme yapışan bu yapay şeyler değil. Hiç değil. Tut elimi, gerçek her sabah iyilik ve güzellik için uyanan şu çocuğun söyledikleri… Levent Karataş / Sürgün / Tarihsiz.

kaybolandefterler

29


,

son e uzaktaki RIDVAN GÖKSU

sonra alnımızda ufalanacak sesimizdeki küller ve değişecek kalbimizin rengi çekingen ve kırmızı bir doğum lekesiyle anılmaktan duyduğumuz utancı unutup çıkacağız yeni bir derinliğin merdivenlerini yanık ve kavruk bir sırt tadı olarak kalacak ağızlarımızda yaşamak sanısı bütün iyi niyetli şiirlerimizi unutacağız aniden ve kimse neden böyle yaptığımızı sormayacak adımlarımızda sade bir kırgınlıkla yürüyeceğiz fakat kimse sormayacak neden böyle kırgınız kendimize ve diğer şeylere anımsayamayacağız iyi bir müzik dinlerkenki saadetimizi ismini çok önceden sevdiğimiz bir kadınla tanışmak gibi mutluluklarımız olmayacak o vakit artık sonra bir ses duyulacak ve dönüşecek kalbimizin rengi bir uzun akşamüstü uykusundan uyanıp bakacağız ki meğer herkes bir başkasının gavuru herkes bir başkasına taşra bir bakacağız ki yine böceklere kalmış dünya

FOTOĞRAF: FLORENTINA AMON

30

4.SAYI uzak


Tamer Yiğit’in Kız Kaçırma Mevzusu

EMRAH ATEŞ

En öndeki adamın adı Tamer Yiğit. Soyadı gibi Yiğit bir adam. İnternette biraz bakın görürsünüz, Kenan İmirzalıoğlu’ymuş, Burak Özçivit’miş falan palavra. Akabinde hemen gerisinde duran İzzet Abi. İzzet Günay. Yanındaki de tabii ki sultanımız Türkan Şoray… Bu karenin olduğu filmin adı “Çalınan Aşk” diye geçiyor Yeşilçam tarihimizde. Hatta Türkan Şoray’ın iki farklı karakterde oynadığı ender filmlerden biridir. Dahası, Sadri Alışık da filmde kötü adam karakterinde. Biraz ezber bozan bir film anlayacağınız. Gerçi beceremiyor kötü adam rolü yapmayı. O ne yaparsa yapsın benim için Balıkçı Kazımdır her zaman. Başka ne oynasa bir beden büyük gömlek gibi kalıyor üstünde. Esas mevzuya gelecek olursak eğer, Tamer Yiğit rahmetli babamın eski bir arkadaşı olur. Babam Küçükçekmece’de at arabası ile meyve satarmış eskiden. Otomobiller hakgetire tabii o zamanlar. Babam o kadar çok para kazanıyormuş ki, bir ev alıp belli bir yere çakılmaktansa, canı hangi evi hangi semti isterse orada kiralık ev tutarmış. Ben son beşiğim, görmedim zenginlik falan. Hayatımızın fakir dönemine “bereketiyle gelir” diyerek yapmışlar beni ama bereket falan getirmedim. Zamanında isteyerek ev almadığımız semtte, hatta belediye başkanı arsaları beleşe peşkeş çekerken bile babam “Ne işimiz var burada. Taşınırız ev arkamızda kalmasın…” dediği semtte, şimdi kirada kalıyoruz. Ah ulen baba! Sana diyecek çok şey var da, hayırsız evlat olmaktan korkuyorum. Küçükçekmece’de Sancak Tül fabrikası vardı eskiden. Şimdi sadece bir bölümü var bilen bilir. Sefaköy’de Arel Üniversitesinin yanı hemen. Metrobüsle Avcılar istikametine giderken sağınıza bakın görürsünüz tabelasını. Sancak Tül fabrikasının sahibinin kızını Tamer Yiğit gençken kaçırmış. Hem de babamla beraber, onun at arabasına bohçasıyla koyarak. Tekirdağ’a kadar götürmüş onları. Babam bu hikâyeyi defalarca anlattı bize. Ama hep kısa keserek ayrıntıya girmeden anlatırdı. Konuşmayı çok seven bir adam değildi. İçtiğinde bilhassa zevkten dört köşe şekilde “Ben zamanında Tamer Yiğit’le kız kaçırmış adamım!” diye böbürlenirdi anneme. Arkadaşıdır, bir hikâyesidir falan zannediyorum o zamanlar, ne bileyim. Ufacık çocuğum pokemondan gayrısı yalandı benim için. Ama gel gör ki Tamer Yiğit ismi hiç silinmemiş aklımdan. Sonra bir gün arkadaşımın evinde babasıyla muhabbet ederken ( kendisi babamın da arkadaşıydı ) konu babamdan açıldı. “Senin baban Yeşilçam’a gelin getirmiş adamdı.” dedi. O geçmiş zaman eki bir ölümü çağrıştırdığı için her ne kadar gözlerimde bir yaş olup otursa da, bir şekilde güldürmüştü beni. Ben de jeton o zamanlar düştü anadınız mı? Babam ne yaşadıysa bir gün çocuklarına bir hikâye olarak kalsın diye yaşamış meğer. Babamın oynadığı eski bir Türk filmi de var, Fikret Hakan başrolde oynuyor. Onun hikâyesini de bir sonraki sayılarda bakarsınız anlatırım. Sağlıcakla.

kaybolandefterler

31


FOTOĞRAF: MIKA SUUTARI

umarım, ölmüşsündür. HIDIR MURAT DOĞAN

[Odi profanum vulgus et arceo] [İnsan sürüsünden nefret ediyorum ve uzak duruyorum.] Horatius

32

4.SAYI uzak


Herkes mutlu olmak ister. Zaten birilerini, bir şeyleri öldürme çabası, hep bundandır. Hepimiz mutlu olmak isteriz ve biz ölülerin mezar başlarına şekerlemeler bırakan, hiç unutmayan bir milletiz. *** Bu karartı kentin, soluğu duyulmayan radyolarında doksanlar programı yapan ilk ve tek radyo programcısı benim. Güzeldir bu. Ne bileyim işte bir “Arnavut Kaldırımı” dinlesek hoş olmaz mıydı sizce de? Alayım mı listeye? Ekremoğulları tüp reklamından sonra çalarız. Burcu da dinlemesin, ne yapalım. İşe gelirken bisiklet kullanırım. Askerlikten kaçtım bir yıl. Uzun favorilerim var, odamın duvarında bir Leon posteri... Onu her gördüğümde sesimi kalınlaştırır, gırtlaktan konuşur -ki zaten burun şeklim Jean Reno’nunkiyle birebir aynıdır- filmdeki o son sahnenin taklidini yaparım: This is from Mathilda! Sonra yine geğirtiler çıkartarak patlama sahnesini canlandırır, ölü ayağına yatarım. Duvarlarla konuşurum üstelik ölürken: Buubbbffff! Esasen o kadar kolay olmuyor. Ölemiyorsun yani öyle çabucak. Bunu ben de o sonbahar öğrendim. Bak, boğulma olayı mesela. İnsan boğulurken önce panik yaşar. Nefesini tutar. Su ciğerlerine doldukça bir yanma ve yırtılma hissi duymaya başlar. En sonunda sakinleşir, dinginleşir biliyor musun? Oksijen tükenirken bilinci kapanır. Sonra pat! Öldün, gitti. Adli tıp okuyan bir kuzenim var İstanbul’da. Biraz delidir gerçi ama telefonunu vereyim, ona sorarsınız, idare edin. Aşk boğulmaya benzer aslında biliyor musunuz? Ama tam tersi gibi. Önce nefes alamazsın. Bilincin kapanır. Ciğerlerinde yanma ve yırtılma hissi oluşur. Nefesin kesilir. Paniklersin. Ölürsün. Nasıl teori? Bence harika. Gerçekten âşık olmuş adamların yüzlerine iyi bakın, bilinçleri kapalıdır. Alıp yoğun bakıma koysanız yeridir. Bir çeşit bitkisel hayat işte. Terkedilişler ise bir çeşit yüksekten düşmedir aslında. Yapılan araştırmalara göre ABD’de Golden Gate’den atlayan 100 kişinin, düşerken karaciğerlerinin iflas ettiğini, kalplerinin patladığını, kırık kaburgaların organları ezerek ölümlerine yol açtığını hesaba katarsak, nereden baksanız bir terk ediliş, bir intihara eş değerdir bu uçsuz bozkırda da. Açıp bunu Burcu’nun o yağmurlu gecede savrulan deri montunun sırt kısmına sorabilirsiniz. Bir tarihte bizim sokakta deli diye çağrılan bir çocuk vardı. Aslında çok sonradan deli değil de zihinsel engelli olduğunu anlamıştım. Fakat bütün mahalle esnafı öyle adlandırmıştı onu, ne bileyim. Çocuğun delisi mi olur? Her neyse, gelgelelim ben hayatımdaki en güzel ölüm anlatımını ondan duymuştum bir vakit. “Dayım, kaynak yaparken öldü” demişti ve akabinde eklemişti “gömdük...” Ölümde bile anlam aramayan, duygusala bağlamayan, pırıl pırıl bir zekâ. Ne güzel. *** Mikrofona eğildim, sesimi toklaştırdım, Pazartesileri kim sever ki: “Nasıl sevmişse bu divane gönül / Bu böyle gidecek unutmasını da” dedim “Üç Hürel’den dinliyoruz efendim, Sana Değmez...” Şarkının sesini yükselttim, kendiminkini kıstım. Sandalyemi geriye doğru çekip, yeni telefonumun ekranına baktım. WhatsApp’ı açıp Burcu’nun mavi tikini aradım. Yoktu. Tek bir arama, tek bir mesaj yoktu. Karşımdaki masada duran döküntü bir mix cihazının başına oturmuş Ercan’la göz göze geldik. “Yok” der gibi baktı o da. Gülümsedim. “Siktir et!” dedim kendi kendime.

kaybolandefterler

Bizim radyoyu çok kimse dinlemez. Zaten bu şehirde kaç kişi var ki? Bizi çok kimse dinlemez çünkü bizim patron, bütün mal varlığını geçen yıl belediye seçimlerinde metresine ve saçma sapan işlere yatırdı. Kaşkai aldı lan kadına. Bordo üstelik. Bir de bizim program saatlerini değiştirdi o ara. Hatta bizim bir arkadaşın “Karanlıklar Prensi” isimli programını öğleden sonra üçe aldılar o sıra. Bazı anlamlar bazı zamanlarındır sayın okuyucu. Bazı anılar, bazı adamların... Gündüzü gece diye yediremezsiniz. Geceyi güzel diye... Bilirsiniz, en büyük depremler karanlıklarda olur. Ya da karanlıklar depremlerle olur, bilemiyorum. Genellikle depremler soğukken ve göz gözü görmezken olur. Evet, sayın okuyucu, göz gözü görmezse depremler olur. Ya da trafik kazası. Dayım mesela, Kırıkkale’de rafineride çalışıyordu. Kırşehir yolunu sis kaplamış o gün. Kaza geliyorum demez. Gidiyorum da demez. Genel olarak kaza, hiç bir şey demez. Kaza hep olmadık zamanlarda olur. Bak mesela Keskin. Kırıkkale’nin kazası. Ha ne diyordum? Dayım evet. Sen Doğan SLX’le öyle son sürat, tankeri görme, sonra bamm! Doğan lan bu Kaşkai’mi? Dayımı bir nevi katolik inancına göre gömdük. Yandı çünkü. Kül oldu. Cenazesi için Türkiye Petrolleri araç tahsis etmişti, müdürleri geldi hatta buraya o gün. Öyledir sevgili okuyucu, bir şeyin içine girdiğinde, artık çıkamazsın. Bırakmaz, öldürür çünkü. Burcu en çabuk tutuşan petrol ürünü. Jet yakıtı gibi bir şey... Geçen yıl o zamanlar bizim programların yerine, birbirinden öküz başkan aday adaylarının ve asil öküz adaylarının, saatlerce nara atmak için kullandıkları, saçma sapan şeyler anlattıkları politiklikle andavallılığın sınırlarında gezen ikinci sınıf ve anlamsız programlar koydular. Hatta öyle ki, bizim bir arkadaş, konuk edilmiş herifin birinin anlamsız konuşmalarına dayanamayıp uyuyakalınca, mikrofona kafasını çarptığını anlatıyor Ercan son bir yıldır. Anlamsız çünkü, kıç kadar şehirdir burası. Evler, bahçeler, sokaklar, hepsi kıç kadar. Bir yürüyeyim de, sağlıklı yaşayayım deseniz, köşedeki BİM’in orada bitiyor her şey. Evet, sayın okuyucu, kıç kadar caddeleri olan şehirler var buralarda. Pencereler, bulutlar, arabalar, radyo istasyonları, umutlar... Hepsi kıç kadar. Dediğim gibi, köşedeki BİM’in orada bitiyor her şey... Çok sonradan bizim patronun neden bu dangalaklığı yaptığını anlamıştık. Adi pezevenk! Ankara yolunda bir tavuk çiftliği kuracakmış. Kurdu da zaten. Paraya para demiyor. “Organik çiftlik yumurtasında bir Dünya markasıyız” diyor. “Sağlıklı yaşam için” diyor “yiyin” diyor. Burayı neredeyse bir Londra, en azından bir Berlin zannediyor. Ne sağlığı lan? Burcu diyet yapıyor, ona sorun. Radyo da böyle işte. Ercan ve ben, Mehmet Hasip Ekremoğlu Endüstri Meslek Lisesi’nden mezunuz. Ercan benden iki dönem sonra. Okulun adını kısaltmaya çalışmayın, çok anlamsız bir şey çıkıyor. Ercan sürekli aynı masanın başında durup düğmelere basıyor, arada bir kopkoyu, eprimiş ve tozlu perdeleri aralıyor, dışarı bakıyor. Belki sadece saat başı. Aralıyor ve bakıyor. Güleryüz Apartmanı, dördüncü kat, yedi numaradan uzayın sonsuz boşluğuna bir astronot selamı değilse ne bu? Buralarda genellikle her şey döküntüdür, eskidir yani. Nasıl desem, hep bir koku vardır havada. Tuhaf, şöyle bayat simit gibi. Geçen gün bizim patronu bir belgeselde gördüm. Belediye başkanı ve Kaymakamla kol kolaydı. Zaten genellikle böyle adamları ancak belgesellerde görürsünüz. Acımasız, yırtıcı ve aç... Şehre kocaman bir morg yapılıyormuş. Çok lazımdı çünkü... Sanki şehirde bir iç savaş var, bütün cesetler yerlerde ve işte bakın, kesin çözüm: bilmem kaç ölü kapasiteli, yüksek güvenlikli, son model derin donduruculu, eşsiz bir morg... Belediyemizin o harikulade hizmeti... Nem kokusu var burada. Deniz yok ama, böyle ölü balıklar gibi kokuyor bu sıkışmış bozkır. Akşamın yedisinden sonra ışıkları kapanan o kentleri seviniz. Yöresel yemek programlarında ortaya çıkan, tatsız tuzsuz bir çöreğe benzerler çünkü...

33


*** Şarkı bitti, mikrofonun sesini açtım. Ercan, o an göz kırptı. Önüme bir kâğıt bıraktı. Baktım. Yazısı bomboktu. “Ekremoğulları Tüp sponsorluğunda yayınlanan Doksanlardan Bir Gece programına hoş geldin Ayşe” dedim “Nasılsın?” “Ayça ben abi” dedi, anlamsız bir gülücük attı “İsmim Ayça, Ayşe değil...” Sessizce Ercan’a küfrettim, kimse duymadı. “Peki, Ayça” dedim “Kaç yaşındasın?” Sonra yine bir ergen kahkahası, artikülasyon bozukluğuna bulanmış bir ritimle: “Kadınlara yaşı sorulmaz” dedi. O son “z” ağzında dağıldı. Leş gibi iki binler kokuyordu oda şimdi. Gecenin büyüsü bozuldu. “Peki, Ayça” dedim “Okuyor musun?” “Yok” dedi “Abi benim tarzım değil pek okumak” “Tarzın ne peki?” dedim “Neleri seversin?”

ronun yumurta hülyaları olmasa, çoktan kıçımıza tekmeyi vurmuştu. Bizi burada unuttu öylece. Artık haftada bir ya geliyor, ya gelmiyor. Bizi dinlediğini ise hiç sanmıyorum. Kentin ilk ve tek Doksanlar Türkçe Pop programıydık belki ama dört kişi dinliyor lan işte: Ben, Ercan, Ayça ve evet işte o arıyor. “Ekremoğulları tüp sponsorluğunda yayınlanan Doksanlardan bir gece programına hoş geldin Halil” dedim “Nasılsın? Bu sefer ismi doğru söyledim değil mi?” “Evet, abi” dedi boğuk bir ses, telefonun hışırtılı ucunda. Bir nefes alıp çayımı yudumladım. Buz gibiydi. Ercan’a bardağı işaret ettim. “Yok” der gibi ellerini iki yana açtı. Yok. Bir çaycımız bile yok. Tozlu perdelerimiz var. Reklamdan reklama küf kokan mutfağa koşuşturuyoruz ve başka kimsemiz yok. Genellikle “Doksanlardan bir gece” çok durağandır. Öyle saçma sapan sohbetler eder, hiç gidemeyeceğimiz yerlerden falan bahsederiz. Ne bileyim çoğunlukla devlet memurları arar, devlet hastahanesinde kalmış yalnız hemşireler... Ayla Hanım var mesela, Kaymakamlıkta memur Lütfü bey... Ayda bir kez arayıp tayininin neden buraya çıktığını anlatır usanmadan. Kadriye hanım var sonra, emekli bir subayın öğretmen emeklisi eşi... Ordu evlerinde vals hikâyeleri...

“İşte ne bileyim ya” dedi “Ankara’ya gidiyoruz hafta sonları, Optimum’a Makro’ya falan çanak falan götürüyor eniştem, onunla birlikte gidiyoruz...”

Adam İzmir’de ölünce buraya getirmişler, memleketine. Kadriye hanım da buraya yerleşmiş, kocasının yanına. Öyledir sayın okuyucu, bazı aşklar ölürcesine yaşanır, peşinden sürükler, ya da öldürürcesine... Bunu ben de Burcu’dan sonra öğrendim.

“Sen ne yapıyorsun peki orada?” dedim “Alışveriş mi her hafta, çalışıyor musun?”

***

“Bazen, yani şey” dedi “Güzel yani seviyorum...” Kısa kessin diye söze giriştim. “Peki Ayşe, şey pardon Ayça” dedim “Buradan selam göndermek istediğin birileri var mı? Ya da istediğin bir parça? Ne bileyim bir sevgili? Sevilen biri?”

“Evet, Halil” dedim sonra “Anlat bakalım, kaç yaşındasın, neler yaparsın?” Sanki yetmiş milyon bizi dinliyordu. Bir kaç saniye sessizlikten sonra yine aynı boğuk tonla seslendi: “Lise yeni bitti abi, dışarıdan” dedi “Çalışıyorum, boş zamanlarımda ise bekliyorum...” Gülümsedim. “Yine mi lan?” dedim içimden o an.

“Ya abi” dedi ve doksanlar gecesinin içine etti “Mustafa Ceceli’den Emri Oluru çalar mısınız, ablam çok seviyor da... Ona armağan edicem ne sevgilisi?”

“Ne bekliyorsun Halil?” dedim “Üniversiteye mi hazırlanıyorsun?”

“Ha siktir!” dercesine gülümsedim, kuvvetle muhtemel iki binli Ayça görmedi.

“Var mı bir takım falan?” dedim.

“Yok” dedi “Abi futbol oynuyorum...”

“Canım” dedim “Yalnız bu program kentin ilk ve tek Doksanlar Türkçe Pop programı biliyorsun.” Ercan’a baktım, anladı, kızı hattan aldı.

“Var abi” dedi “Kalaycıoğlu Zücaciye Sanayi spor”

“Öyleyse senin için Ferda Anıl Yarkın’dan dinliyoruz” dedim “Ağlayamam”

“Ne güzel abi” dedi kısık sesle “Oynarsınız...”

Ercan’a döndüm “Hala var mı oğlum bunlar?” dedim, anlamsız anlamsız yüzüme baktı. Telefon kapanmamış meğer. Alttan müzik yükselirken Ayça’nın son cümlesi hatta hışırdayarak boğuldu: “Siktir lan!” *** Taframa bak! Kentin ilk ve tek Doksanlar Türkçe Pop programıymışız. Ulan dört kişi dinliyor işte! Bizim Ekremoğulları Yenişehirspor’dakiler bile dinlemiyorlar. Bazen benim de kendimden sıkıldığım olur. Bazen değil, belki çoğu zaman. Bazen burayı bırakıp, bizim yavşak patronun tavuk çiftliğine gitsem, daha çok dinlerlermiş gibi geliyor. Hem Ayçalarla uğraşmamış olurum. Burcularla da. Hala var mı lan bunlar? “Levent Yüksel’den dinliyoruz efendim. Beni bırakın...” Sefiliz esasen hepimiz. Öyle sefil, öyle tuhaf ve yalnız. Bizim pat-

34

“Ooo, öyle mi?” dedim “İki haftaya sizinle maçımız var...”

“Sen yok musun kadroda?” dedim “Nasıl yani oynarsınız?” “İki haftaya kim öle, kim kala...” dedi, sustum, öylece sustum, ölümde bile anlam aramadım, duygusala bağlamadım, Burcu’ya sormadım. *** Herkes mutlu olmak ister. Zaten birilerini, bir şeyleri öldürme çabası, hep bundandır. Hepimiz mutlu olmak isteriz ve biz ölülerin mezar başlarına şekerlemeler bırakan, hiç unutmayan bir milletiz. “Senin de sesini duyuramadığın, duyuramadığını düşündüğün zamanlar oluyor mu abi?” dedi sonra, anlaşılan içmişti. “Oluyor...” dedim “Yani genellikle oluyor...” “Frekansın var” dedi “Bugün dinlemeyen yarın dinler abi” dedi “Ankara’ya gitmiştir abi, bugün gitmiştir, yarın döner dinler abi”

4.SAYI uzak


dedi “Mutfakta işi vardır, çocuğu okuldan alacaktır, haberlere takılmıştır bir başka radyoda...” Sustum. Ne deseydim ki? “Ha siktir!” dedim bir an kendi kendime “Kim üzdü lan bu adamı? Kıç kadar şehirde nasıl başardınız bunu? BİM’de Star Wars ürünleri mi bitti yoksa? Kim üzdü oğlum? Kim yaptı bunu?” “Abi ne yapayım?” dedi “Olmuyor...” “Ne olmuyor Halil?” dedim “Oldururuz, dur bakalım...” “Boş ver abi” dedi, sarhoştu evet “Hem zaten ben vedalaşmak için aradım...” “Hayda!” dedim o an içimden. Program o an belki de reyting makinesi bir sahneye dönüştü ama sadece üç kişi dinliyordu bizi. Ayça dinlemeyi bırakmıştı kesin. “Her şey o zamanlar daha güzeldi abi, sağ ol her şey için” dedi. “Ne zamanlar? Hangi zamanlar?” “Doksanlar işte abi” dedi “Kemalettin Ekremoğlu ilkokulu, 3-C sınıfındaydım, kokulu silgilerim vardı. Babam böbrek yetmezliğinden ölmemişti. Annemin saçları kına kırmızısıydı. Sevdiğim kız eniştesiyle yatmıyordu, çünkü sevdiğim kız yoktu. Hem boş ver şimdi onu bunu abi...” dedi “Sağ ol yani sen yine de...” “Dur!” dedim “Halil, neredesin? Ercan reklam soktu araya. İkinci sınıf bir müzik girdi sonra. Telefonu elime aldım:

tikler mesela. Leş gibi kokar, kapkara dumanlar çıkarır. Sonra mesela asfalt. Yanınca daha çok kokar. Ya da belki kıyafetler, örtüler. Kokar. Karaciğer mesela, yanınca kokar. Zift gibi simsiyah olur. Yanınca kokan şeyler, gitmekle alakalıdır sayın okuyucu, bilirsiniz... Ertesi gün programa on beş dakika geç başladım. Beş kutusu yüz lira olan bal reklamı bu kente de gelmişti çünkü. Saçma sapan bant kaydı bilgisayar ekranında dönüp duruyordu. Konuşan herif kendi kendine bir şeyler söylüyor, sonra canlı yayındaymış gibi “Arayan ilk yüz kişi” diyordu. Aynı bant kaydı iki saatte bir saat başlarında yayınlanıyordu. Balı bilemem ama, muhtemelen dinleyici reklamı yiyordu. Hatta o sabah patron geldi, gömleğinde besbelli bir ruj lekesi, koltukaltlarından yayılan Burberry ile harmanlanmış ter kokusu... Elinde bir koli. “Alın” dedi “Yersiniz...” Açtım, beş kutu bal. Beş kutu ya, oha! Ruj lekesini düşündüm, kokuyu düşündüm, Ercan’a döndüm. “Gerçek bal lan bu galiba” dedim “Baksana, işe yarıyor...” Sapık diyebilirsiniz ama ben hep böyle heriflerin götlerini hayal ederim. Çünkü onlar, para kazanmak için terler, daha çok kazanmak için terler, Mercedes’in deri koltuğuna yapışıp terler, metresine Kaşkai alırken terler, para kaybetmemek için terler, kıç kadar şehirde adam sansınlar diye terler, kadına kıza bakmak için terler, kadının kızın biri kendiyle konuşunca abazalığını bastırmak için terler... Terlemek, vücuttaki pisliklerin dışarı atılmasını da sağlar çünkü bilirsiniz. Bu adamlar çok terler. Şarkılar ard arda geldi. Gece çöktü kentin üzerine. Kepenk gıcırtıları doluştu sokak aralarına, radyo hışırtıları değil. Ercan hep susar. Bense boş konuşurum, kusura bakmayın. Oya & Bora’dan seni bana yazmışları dinledik o dakika binbeşyüzüncü kez belki.

“Neredesin Halil?” dedim “Neredesin?”

Ercan şarkının sonuna doğru çalan telefonu aldı eline. Sesim yayında değildi.

Meşgul sesi kulağımda dağıldı. Bu sesi Burcu’dan da dinlemiştim bir vakit. Ne güzeldi...

“Abi o arıyor...” dedi.

*** Bazen duvara toslarız. Bazen o kadar güzel duvara toslarız ki, ancak bu kadar güzel toslanabilir. Havada motorları arızalanmış bir uçağın yere sağlam inme olasılığı diye bir şey yoktur. Her şeyi halletseniz bile o en son an, ne olacağını bilemezsiniz. Belki frenleriniz de bozuktur kim bilir... Belirsizliklerden korkar mısınız siz de? Öyleyse zaten astronot olamazdınız. Ya karanlıktan? Ertesi gün kafam zonkluyordu. Bütün geceyi internette, bu şehirdeki Halil’leri arayarak geçirdim. Ne buldum peki? Hiç. Koca bir hiç. Facebook kapak fotoğrafındaki modifiyeli BMW fotoğrafının altına “Ağır geliyorsa yaşam, yol alacaksın paşam...” diye kafiye düzen on bir yaşındaki çocuğu ve Profil fotoğrafında “Şehitlerimiz için profillerimizi karartıyoruz” yazan en az altmış yaşındaki o adamı saymazsak, başka Halil yoktu. E amca sen profilini karartmamışsın ki, bunun duyurusunu yapmışsın. Bunla bu aynı şey mi yahu? Öğlene doğru uyandım. Evde kahvaltı yapmam. Dışarıda da yapmam. Prensip olarak öyle bir alışkanlığım yok. Hafta içi her gece program yapıyorum. Kimse dinlemese de yapıyorum. Patron asgari ücretimi verdiği sürece yapıyorum. Asgari nefes aldıkça, asgari susadıkça, Burcu mesaj attıkça... Hafta sonları halı sahadayım. Yaşlanıyorum ama tribünlerde Burcu varsa her maç doksana bir tane takıyorum. Sonra konfetiler yağıyor üzerime. Bangırtılı müzikler. Görsen şampiyon olduk zanneder, plaketimi verirsin. Kadınlar bir çiçektir çünkü. Burcu çelenk mesela. *** Bazı şeyler yanık kokar. Bazı şeyler yanınca daha çok kokar. Las-

kaybolandefterler

“Ha siktir, bağla!” dedim “Burcu mu?” “Yok abi ya” dedi “Burcu değil, dün arayan bunalım eleman vardı ya...” dedi “Halil miydi, neydi?” *** Sonra Halil yine vedalaştı. Bir şarkı çaldım diye helallik istedi hatta. “Neyin var abicim?” dedim. Dinlemedi, sonrası meşgul sesi... Burcu’nunki gibi... Bu terane bir kaç gün daha sürdü. Halil her gün aradı. Her gün zil zurna sarhoştu. Her gün önce doksanlardan bir kaç istek, sonrasında da helallik istiyor ve sonunda kapatıyordu. Çok bir şey anlatmıyordu, tipik bunalım cümleleri. Sayemde yaşadığını falan söylemeye başlamıştı. Saçmalıyor ve kapatıyordu. Her seferinde aynı şeyleri tekrarlıyordum ben de. Zaten öyle olmaz mı? Yerküre, uzayın sonsuz boşluğunda öylece döner durur. Koskoca evren dururken, hep aynı yerlerde kalır. Geceden çıktığını zannedersin her gündüz ama sonra yine gece olur. Kıştan çıktım diye düşünürken o yaz başı sonra yine kış olur. Biz insanlar da tıpkı bir gezegen gibi tekrar tekrar aynı şeyleri yaparız. Aynı karanlıklara girer aynı aydınlığa aldanırız. Herkes mutlu olmak ister. Zaten birilerini, bir şeyleri öldürme çabası, hep bundandır. Hepimiz mutlu olmak isteriz ve biz ölülerin mezar başlarına şekerlemeler bırakan, hiç unutmayan bir milletiz. Biz hep unutmak için öldürürüz, kendimizi de... Onu Demirdöven barajının setlerine uzanan yol üzerinde buldum. Bir kayaya yaslanmış beyaz bir steyşın Toros’un içinde. Yaklaşırken korktum. Sessizlik vardı sadece. Az sayıda cırcır böcekleri. Sonunda onu yerini söylemeye ikna etmiştim. Bizim programı çok kimse dinlemez zaten ama ilk kez bir dinleyiciyle buluşmaya gidiyordum. Halil...

35


Adımlarım zayıfladı. Yavaşladım. Hatta bir kaç saniye durdum. Sonra sigara dumanının havada salınışını gördüm. Sonra bir Kırmızı Tuborg fırladı camdan. Sevindim, yaklaştım. “Merhaba!” dedim “Halil, sensin değil mi?” *** Siz ölsenize artık! Yerin dibine girsenize! İnsanların kalp kapakçıklarını çalan organ mafyaları, bir tekme de sen vurcu arkadaşlar, kalabalıklaşan kentlerde yalnızlaştırma ustaları, ölsenize! Siz diyorum aslında artık, kentsel dönüşsenize... “Abi ben babasız büyüdüm zaten” dedi “Kardeşim mardeşim de yoktu. Bağ yok bahçe yok, anamla şu düzdeki un fabrikasında çalıştık onca yıl” dedi “çocukluktan beri, her türlü ameleliği yaptım abi bu bozkırda... Futbol seviyordum bir tek, anam da kızıyordu ha, ama ne yapayım seviyordum, görmüyor muydun abi?” dedi “Kimse anasının karnından futbolcu doğmamış...” Yüzünde tuhaf bir yanık. Öyle deri yanığı gibi değil ama bambaşka. Erken bir bağbozumu gibi bir hikaye taşıyordu sanki gözbebeklerinde. Ya da bir köy yangını... “Anam delirdi abi” dedi “Ama benim top oynamamla ilgisi yok. Un fabrikasının sahibi sıkıştırmaya başlamış anamı. Babamız yok ya hani. Çok sonra duydum ben bunu tabi” dedi “Geliyorum, gidiyorum falan fabrikaya, herif kimseye değil bana yanaşıyor, valla bak, bir bakıyorsun götümün dibinde. Neyse, sonra bir kaç ay böyle geçti herhalde, bir bakıyorsun bizim karşıdaki kahvenin önünde duruyor arabası, küçüktüm abi ben, ama akıl edebiliyordum. Her neyse, gel zaman git zaman böyle gördüm sürekli. Sonra bir gün anamı fabrikadan kovunca anam da dellendi tabi. Kovmuş, iftira atmış abi bir de ‘bana saldırdı bu deli’ demiş. Anam namuslu kadındı abi, yapmaz öyle şeyler... Herif iftira attı...” *** Çocukluğum bir kaç yerinden kırıldı. Zihnimi sakat bıraktı belki de. Belki de kentin ilk ve tek Doksanlar programını tam da bu yüzden yapıyorum. Başka herhangi bir nedeni yok. Entel olmaya çalışmıyorum, sadece kırık zamanlara dönmeye çabalıyorum her gece... “Sonra abi” dedi “Annemi akıl hastanesine yatırdılar önce. Ben aç açıkta tabi. Her neyse gelgelelim iki yıl bekledim. Ankara’daki traktör fabrikasına attım kapağı. Ağzımıza sıçtılar. Çalıştıra çalıştıra öldüreceklerdi bizi. Verdikleri bi para da yok ha! Neyse abi, uzatmayalım, büyüdük böylelikle. Futbolu bıraktım o ara. Anam geldi geri, sus pus. Konuşmuyor şimdi. Anlamıyor. ‘Al götür bunu’ dedi doktor. Aldım, getirdim. Getirmem mi? MS’mi ne olmuş Ankara’da, bulaşıcı bir şey değil herhalde, aldım getirdim, eli kolu tutmuyor... Neyse abi, yine uzatmayalım, o ara anam biraz düzeldi gibi ama bu kez de beni askere çağırdılar. Gittim. Bir teyzem vardı, ona bıraktım onu, öyle gittim. Vatan görevi bu abi, gitmem mi?” dedi övünüp, dik durmaya çalışıp, kendine güvenerek “Tabi gittim.” Durdum. Öylece bekledim. Öyle güzel öylece beklerim ki zaten, görseniz masa zannedersiniz. Ya da ne bileyim, sandalye, korkuluk, tozlu bir ampul, kırık bir kapı kolu, yırtık bir ceket. “Abi döndüm sonra yine” dedi “Çocukluğumu belledi hayat zaten” dedi “Anam öldü iki ay sonra, ölürken de hâla deliydi. Ben yokken çırılçıplak soyunup o hasta haliyle caddelerde gezmiş kaç kez. Üç tane polis ekibi zor yakalamış inan. Konuşamıyor tabi,

36

küçük yer burası malum, sonra salmışlar. Anamı bunlar delirtti abi. Kapı komşumuz dediğin adamlar delirtti. Bu patron meselesi duyulunca nasılsa deli bu diyerek yavşayanı mı dersin, kapıdan pencereden gözleyeni mi? Öldü abi kadın. Güzel kadındı anam, öldü. Yokluktan öldü. İnsan yoktu abi. Kimse görmedi ölürken. Her neyse uzattık ama uzatmayalım abi, dedim dur bir iş bulayım. Nasıl yaşarım yoksa. Buldum da, hayret. Bizim evi yeniledim. Pimapeni, sıvası, boyası... Babam yapmış evi Karayollarında çalışırken. Ama ne anama yâr oldu, ne babama. Ben yaptım abi, düzledim hepsini. Ama neye yaradı?” *** Bilmem ki neye yaradı? Hanginiz üzdünüz bu çocuğu böyle? İnsan delirir. Kağıttan evleri düşünün. Yıkılınca insan muhakkak delirir. Bir tanesi öbürünü düşürürse yine delirir. Belki de kağıt batakta güzel, piştide güzel ama insan ev de yapar delirir. Delirmek de insana dahil, insan kimin umurunda? “Sonra bu kızı sevdim abi” dedi “Gözleri Ankara gecesi gibi parlayan kızı. Saçma sapan bir boşluğun ve karanlığın ortasında alacalı parlayan kızı abi...” “Ha siktir!” dedim sonra kendi kendime “Yine mi?” Bazı kadınlar öyledir. Bazı kadınların kapısına çıkılıp sigara içilir. Eskimesin diye içerisi. Kirlenmesin. Bazı kadınlar doksanlarda tutmamış ama iki binlerde hit olan eşsiz bir şarkı gibidir. Bazı kadınlar mezar taşıdır, bazıları mezar başlarına bırakılmış taşlaşmış şekerleme. Kadınlar bir çiçektir sayın okuyucu, Burcu siyah çelenk mesela... Bizler küçük dünyaları olan küçük insanlarız. Görülmeyen ve birbirini görmeyen. Az bekler, çok yaşarız. Herkes mutluluğu ister ama en iyi ihtimalle on kişiden biri alır. “Çok sevdim. Kendimi jiletledim. Sevdim, hayal kurdum abi. Pimapeni, sıvası, boyası... Hepsi. Her şey o zamanlar daha güzeldi. Saçlarında buğday başakları, gözleri parıldayan Ankara...” Bir yere gidemezsiniz. Çoğunlukla böyle yerlerden çok uzak yerlere gidemezsiniz. Katilinden kaçmak istemeyen bir ceset gibi. Cinayet öncesi sessizlik gibi. Bozkırların ortasında unutulmuş kentlerden hiç bir yere gidemezsiniz. Bir kadının sizi öldürmesini beklersiniz. Prag turu 650 lira, terkedilmek paha biçilemez... “Futbol oynuyordum. Bayağı iyiydim ama, bizi izlemeye geliyordu. O baktıkça daha iyi oynuyordum. Doksana takıyordum abi her topu. İş yerinde ağzımıza sıçıyorlardı ama iyi oynuyordum. Sonra bir gün...” dedi, bekledi, bacağının arasından sol eliyle yeni bir kırmızı Tuborg aldı, açtı, sağ bacağını kenara alıp eliyle soldakini işaret etti. Kaskatı kesildim. Durdum. Olduğum yerde öylece kaldım. Bir şey diyemedim. Burcu yine aramadı. Halil’in sol bacağı yok. Yok. Gerçekten yok. Hiç bir zaman sol bacağıyla falso atamayacak artık, doksana düş takamayacak. Babadan kalma Toros’u ne yapıp edip otomatik vitese çevirtmiş geçen hafta Ankara’ya götürüp, Ostim’de... Bir de kendisine engelli maaşı bağlanmış. Hepsi bu kadar. “Kız artık bakmıyor yüzüme abi” dedi “Duydum, eniştesiyle fingirdiyor, bunu herkes biliyor...”

4.SAYI uzak


Ender gelişen Osasuna atakları gibi bir şeydir hayat. Çoğunlukla çoğu şey yarım kalır. Ve skor tabloları birer utanç duvarıdır. Buralarda herkes her şeyi bilir. Buralarda herkes her şeyin yarım kalacağını bilir. Ve genelde evler, bir tribün sessizliğindedir. “Kimse duymuyor abi, görmüyor, bilmiyor...” dedi “Hiç kimse...” *** Herkes mutlu olmak ister. Zaten birilerini, bir şeyleri öldürme çabası, hep bundandır. Hepimiz mutlu olmak isteriz ve biz ölülerin mezar başlarına şekerlemeler bırakan, hiç unutmayan bir milletiz. Yayın tarihimizde ilk kez birisi sesini duyurmak için aramıştı programı. Duymuyormuş gibi yapanlara duyurmak için... O gün barajın orada birbirimize sarıldık. Çok ağlamıştı Halil. Anlatıp rahatlamıştı. İçip içip rahatlamıştı. Dönüşte Toros’u ben sürdüm, otomatik vites fena değildi. Halil de öyle... *** Bazen, olanları ayağımızla yumuşatamıyoruz, gelişine vuruyoruz. Sonra yine geliyor, yine vuruyoruz. Sonra yine ve yine. Ne yaparsanız olmaz. Bazen, bazı ataklar öyle hızlı gelişir ki, kalenin dibinde topu dışarı atarsınız. Ertesi gün, yani hemen o cumartesi akşamı bizim halı sahadaydık. Sol kalenin üstündeki floresan cızırdıyordu. Gelecek haftaki turnuvaya hazırlanıyorduk. Bizimkiler kendi aralarında paslaşıyorlar, dubaların arasından geçişiyorlardı. Hoca bizim tarafa baktı bir ara. “Gel!” der gibi bir işaret çaktı. Yanımdan Mehmet kalkıp sahanın ortasına doğru koşmaya başladı. Ben mi? Ben oturdum yine. Yedek kulübesi gururla sunar. Ve Burcu yalnız yalnızlıkta arar. Bizler küçük dünyaları olan küçük insanlarız. Görülmeyen ve birbirini görmeyen. Az bekler, çok yaşarız. Herkes mutluluğu ister ama en iyi ihtimalle on kişiden biri alır. Bazen kendimi bir komik videoya çekilip etrafından uzaklaşılan bir adam gibi hissediyorum. Yok hükmünde bir kararı yaşıyormuşum gibi... Telefon çaldı. Hayret. Bugün yayın yoktu. Unuttu herhalde bu hıyar. Ercan arıyordu. Açtım. Öylece kaldım, kaskatı kesildim. “Bu bir sevgi olayı Ercan!” dedim. ***

ledik. *** Herkes mutlu olmak ister. Zaten birilerini, bir şeyleri öldürme çabası, hep bundandır. Hepimiz mutlu olmak isteriz ve biz ölülerin mezar başlarına şekerlemeler bırakan, hiç unutmayan bir milletiz. O pazartesi gecesi Ercan ve benim yüzümüzden düşen bin parçaydı. Beş dakika önce, eğer bir gün yayına çıkamaz da izinli falan olursam, eski programlardan en güzel bölümlerden kesitler yapıp yayınlamasını, sanki canlı yayındaymış gibi, telefonları açık bırakıp hatlar yoğunmuş gibi davranmasını istedim. Zaten topu topu iki kişi arıyor. Biri intihar ediyor... Mikrofona eğildim, sesimi toklaştırdım, Pazartesileri kim sever ki: “Burak Kut’tan dinliyoruz efendim, Yaşandı bitti saygısızca...” Şarkının sesini yükselttim, kendiminkini kıstım. Sandalyemi geriye doğru çekip, yeni telefonumun ekranına baktım. Tek bir arama, tek bir mesaj yoktu. Karşımdaki masada, döküntü bir mix cihazının başına oturan Ercan’la göz göze geldik. “Yok” der gibi baktı o da. Gülümsedim. “Siktir et!” dedim kendi kendime. WhatsApp’ı açıp Burcu’nun mavi tikini aradım. Kaskatı kesildim, yutkundum, son mesajımın cevapsız kalışının üzerinden neredeyse bir ay geçmişti, ekranda “yazıyor” kelimesi. Organlarımın dumanlar çıkardığını hissedebiliyordum. “Beni rahat bıraksana artık...” *** Bazı kararlar yok hükmündedir. Duyuramazsınız. Anlatamazsınız. Bazı zamanlar öyle boş, uçsuz ve uzak bir bozkır gibi. Her şeye yakın, bir o kadar uzak... Profil fotoğrafı kayboldu. Öyle güzel gidiyordu ki, durdurmaya kıyamazdınız. Yazdığım son mesaj ekranda öylece kaldı. “Ya o zaten senlik bir şey değil ya...” *** Kadınlar bir çiçektir. Burcu çelenk mesela. Önce ihtişamlı, sonra solgun...

O geceyi nezarethanede geçirdik. İfademi alıp sabah serbest bıraktılar. Zaten ne olacaktı ki, bana ne... Halil içip içip radyoyu aramış, Ercan çıkmış telefona, bu gece yayın olmadığını söyleyince “nasıl dinleteceğim o zaman lan ben kendimi?” demiş. Onu bu kentte dinleyen tek insan olduğumu söylemiş, sonra kapamış. Önce Ercan bana haber vermemiş fakat bir kaç saat içinde bu intihar olayı ortaya çıkıp, telefonundaki son aramalara bakılınca, durum böyleyken böyle olmuştu işte.

Herkes mutlu olmak ister. Zaten birilerini, bir şeyleri öldürme çabası, hep bundandır.

Ertesi sabah cenazesini inşaatı henüz tamamlanamadığı halde geçen haftalarda açılan morgdan aldık. Yaklaşık sekiz on kişi vardı. Şehrin çıkışındaki çamlığa yapılan mezarlığa götürdük onu. Kent kahve rengiydi. Yağmur atıştırıyordu. Kazılmış mezarın başında durduk. İmamın yanında duran güvenlik görevlisi şemsiyesini açıp sol eliyle ikisinin ortasında tuttu. İşi buydu belli ki...

***

Şakaklarımızdan yağmur sızıyor, kafamıza değen damlacıklar çoğalıyordu. Ercan’a dönüp “Çok üzüldüm lan!” dedim, sustuk, Fatiha mırıldanıyormuş gibi yaptık, ellerimizi açtık, öylece bek-

kaybolandefterler

Halil öldü. Annesinin yanına gömdük geçenlerde. Kıç kadar bir şehirdeyiz. Bir o kadar ufak umutlarımız var. Patron radyoyu kapatıp benzin istasyonu işine girmeye karar verdi. Metresinin Kaşkai’sine yakıt yetiştirmek için sanırım. Ercan Ankara’ya taşınacak. Takım küme düştü. Zaten yedektim.

Benim döküntü Şahin’e atladım o gece, arabaya kıç attırarak Ankara asfaltına çıktım, teybin sesini açtım. Yeni Türkü, “Vira vira” diyordu, bozkır aydınlanıyordu ve sol bacağımı hissetmiyordum. “Eskiden her şey daha güzeldi.” dedim kendi kendime “Burcu mesela...”

37


FATİH AKÇA

YALNIZLIK ÜZERİNE UZUN BİR SÖYLEVDİR.

FOTOĞRAF: SHAW

38

4.SAYI uzak


ağzımda yavru kuşla taşıdığım haziran ey göğsümün sahnesinde paslanmış mıh kalk çakıl kalbime kapıma döneceğim diye astığım not beklesin istedim, beklesin karşılasın beni saksıya dünyanın çiçekle güzelleştiğini ağzımda yavuklusuna götürdüğü kırmızı öpücüğü kurda vermiş kız mıydı nefesim ey masal evlerinde soytarıyı oynayan yüzüm, yırt ve kurtar kendini anıları biledikçe keskinleştim ölmekten başka bir şey bırakmadılar bana selasının makamlarında dolaşan cesettim taşıdım kendimi mezar taşlarına ben ölmenin uzuvlarında ip ucu aradım, bulamadım ölmek kalanlara yapılmış cinayetti ayaklarıma karasularla sızan gerilim kışa emek verdim ben saçlarımı kestirdim, çarşılarda uzun boylu kaşkollar satılıyordu kuş yemleri ve fotoğrafçıların vitrinlerinde sevişmelerini ifşa eden gelin güvey fotoğrafları almadım hiçbirini çiçeklerin kışın kuruyuşunu seyrettim, başka da bir şey yoktu

ağzımda ıslıktan ve küfürden sonrası yok nasıl dilerdi yağmur göğü nasıl okşanırdı sevgilinin diri beyaz memeleri karanlık odalarda kasıklarımda dikenli sular geceyi temizliyor eski bir hazirandı, karpuz sergileri yitirmemişti akşamüstlerini anımsatmayı kendime küsecek kadar kalabalıktım akşamlarım tenha bir ekmek kokardı iğdeler çalardı çocuklar geceye yapışıp şimdi anlıyorum çevrilen bir sayfa neden döner insana sırtını ve kesme işareti neyi böler, neyin sınırıdır ağzımda geveleyip duruyorum tadını çıkardığım yalnızlık korkma ben varım! şairler bir şapka olarak kullanıyor yalnızlığı yaz kış demeden kadınlar, kedileri okşarken başkasının olan gölgelerinden ben kalbimi sallaya sallaya uyuyan şeyleri biliyorum korkma ben varım bir de şu kimsesiz deprem

iblisleri korudum çölünden insanın gömleğim ah gömleğim kirlendi susuzluktan kursağımda donuk çavlan, oldu mu o kadar yüzyıl geçti, vebalar, kangrenler, inşaatlar kavrulan yerlerimden kül çıktı durmadı yangın ateş hiç ara vermedi kendine, çıktığım yolda

kaybolandefterler

39


fotoğraflar: ULVİ

40

KOÇU

4.SAYI uzak


BOSPHORUS fotoğraflar: hıdır

murat & MELTEM doğan

kaybolandefterler

41


Tedirgin.

FERİDE ŞENAY KARA

FOTOĞRAF: SKITTERPHOTO

42

4.SAYI uzak


Ben unutulmuş bir kan dolaşımıyım terk edilmiş, aşağılanmış Varlığı ancak kitaplarda methiyelenmiş gerisi teferruatlarda boğulmuş, topraksız solucanım Sedyede kanlar içinde bırakılmış, soğumuş titrek bir bedenim Saçlarımın uçları kırık Tırnaklarım havasızlıktan kararmış. Kurumuş. Üstelik kırılmış Üçüncü dünya masallarının çürümüşlüğüyüm Kırmızı başlıklı kıza kafa tutmuş, kravatlı kurdun midesine inmiş kütleyim Rapunzel ise saçlarına kin beslediğim, sarmaşıklı kule yosmasından başkası değil Bütün masalların kötü bitmesini arzulayan kehanetim ben Ve omuriliğinde Anka kuşunu barındıran ejderhaya tutkunum Ben (o) hor gördüğün, dili ağzından sarkmış, çürümüş yaramla hayatına dokunan, üstelik kanatan acıyım Gözünü devirme benden, tanıyorsun beni çocukluk kabusunum Konuş benimle, susma Yak mumu Hayır! Üfle muma! Burnum gölgemden uzun! (Uzun, bir uzunluk işte en çok ne kadarsa) Katıl bana! Peter Pan’dan gece uçuşunu kazan benden Kaçma yatağına, sığınma beyaz atlı prensinin rüyalarına Bana katıl! Birlikte tekme atalım yıldızlara Kap süpürgeni, bekletilmekten hoşlanmam Gece de hoşlanmaz bundan Kafa tutma geceye, çalma onu benden Alacakaranlığında kızıl saça gebe, küfrü dilimde yontuk, ağır aksak bir yumru avucumda. İzi, çizgilerimde sancı. parmak uçlarımda soyulmuş ateş krallığından gece...

kaybolandefterler

43


FOTOĞRAF: FLORENTINA AMON

full ya NECMETTİN TOPÇU

günleri soyarsan kırlangıç sesleri hep fakir eskisi kadar sıkı sarılmıyordur susamış ağaç kökleri. indiğin birkaç basamağı eksik merdiven yaşlanmış en son bir çocukluğa inmiş kanlar içinde yaralı. adımı söylerken sesleri tükeniyor, kan kaplıyor ceketini pazarlarda bozduran babaları. yalanlarımı sunuyor bu yaşamışlık şimdi sana, iyi niyetimi. hiç unutmuyorum: o gün kapına bırakırken nasıl korkak ve üşümüştüm sen daha iyi bakarsın, iyi bir hayatı olur diye ellerimi.

44

4.SAYI uzak


BOSPHORUS

fotoğraflar: hıdır

kaybolandefterler

murat & MELTEM doğan

45


UZAĞIN UZAĞINA DÜŞTÜK.

Hayır, bu bir distopya değil ben de bilim kurgu roman kahramanı değilim. Ve ayrıca Geleceğin mirasçısının yiyeceği zılgıta ithafen…

TUĞBA COŞKUNER

46

4.SAYI uzak


Belki… Bir sonrakinden sonraki nesiller Türkçe derslerinde uzak kelimesinin anlamına sözlükten bakacak ve hiç mânâ veremedikleri bu kelimeyi cümle içinde kullanmaya çalışacak, daha önce uzaklığı tatmamış, mesafelerden yılmamış, hasretten öleyazmamış, ayrılığı da vuslatı da bilmeyen, başının üstündeki gökten habersiz, akıl tezkeresi noksan o abus ve hasrete bigâne, google allamesi öğretmenlerini en güzel cümleyi kendilerinin kurduklarına ikna etmeye çalışacaklar. Uzak kelimesini önce cümlelerden sonra da dimağlardan uzaklaştırmaya başladık. Uzağı uzak kılacak herhangi bir namodernlik bırakmadılar. Uzağımızı ve ona dair düşlerimizi klavyelere, kumandalara, fiber ağlara, hedonizme, sanal cürufun mağruriyetine rehin bıraktık. Eskiden size uzak kalan bir yazarın yazısını, en fazla iki üç dakikalık bir zaman diliminde ekrana düşürebiliyoruz mesela. Yine bu sürenin onda biri kadar bir sürede sanal mektuplar yazabiliyor, aynı sürede de cevabını alabiliyoruz, sanılanın haricinde bir sıkıntı, bir karmaşa veya aksaklık yaşandığında sabır melekelerini kaybetmiş birileri olarak birkaç tıklık dünyamızı başımıza yıkıyor, geciken mesajlar o oynak dengeli, partal ruh şirazemizi kaydırıveriyor da küçücük online kıyametler koparıyoruz. Dünyanın bilmem hangi kıyısındaki o uğruna destanlar yıkılan, ömürler yakılan petrole bulanmış canlılardan anında haberdar olabiliyoruz. Zulümlere tanıklık, kaosa yardım ve yataklık edebiliyoruz. Dünyanın ve insanın hiçbir yerinde gizemini ve saflığını yitirmemiş, bir gönlün sığabileceği, kurtuluş umudu olacak, dilekler adayıp iyi niyetli çaputlar bağlayacak, âminler gönderecek, kutsalını koruyan bakir ufacık bir arazi dahi kalmadı.

kaybolandefterler

Masallardaki o tılsımlı ülkelerin tılsımlı olmadığına gün gibi aydık artık. Yüreklerdeki cehennem korunun yanık kokusunu duyduk. Öpünce uyanan güzellerin olduğu ülkelerde çocukların ellerine iğne batınca değil silahlarla uyutulduğunu da biliyoruz, üstelik öpsek de uyanmıyorlar. Bir emirle; fakirliğin, düşkünlüğün esamesini yok eden o kehre ve kakavan suratlı kralların aslında insanlığı yok etmeye çalıştığına çoktan aşına olduk. Mesele şu ki okuyucu… Modernlik; mertlik bırakmadı, efemineliğe methiyeler yazdırdı. Müşfik mizacın köküne kibrit suyu döktü, en narin duygulara limon sıktı. Aklı bulandırdı, müteşairleri alkış tutturdu, sezgileri saptırdı, neşve bırakmadı, hayalleri linklerin emrine amade ettirdi, geleceğe internet kotamızdan daha sınırlı ama süslü kotalar koydurdu, üstelik çiçek kuruttuğumuz defterlere de Nazilerin Yahudilere davrandığından daha iyi davranmadı. Artık masallara, efsanelere ve onların sırlarına çok uzağız. Uzağı yakın ettik, yakını daha da yakın. Cehennemi; evimize, gönlümüze davet ettik, paşalar gibi ağırlıyoruz. Ezcümle, ah vre saba makamındaki uzaklık sevdası. Bu yazı modernizme düzmece, uzaklığı ululamaya da gelenek romantizmi değildir, sadece taptığımız o hamurdan putun pişmeyen ters yüzüdür. Hem Allah aşkına süper fiber ağlarımız olmasa bu yazıyı nasıl okuyacaktınız?

47


RÖPORTAJ: HIDIR

MURAT DOĞAN DELGADO

FOTOĞRAFLAR: CHRIS

Haydar Karataş:

Uzaklık yazarların hapishanesi. Öyküleştirerek ondan kurtulabileceklerini sanıyorlar.

48

4.SAYI uzak


Sürgün bir roman yazarı Haydar Karataş. Sürgün, fakat tutsaklığı da çok iyi biliyor. Romanlarında hem dinlediği hem de tanık olduğu acıları ustalıkla işleyerek okuyucusuna sunuyor. Dersim gibi ölümlerle bu denli tanışık bir coğrafyadan İsviçre’ye uzanan mülteci bir yaşamın, başka neyi anlatılırdı ki? Nesilden nesile aktarılan acılar silsilesi... Gün Zileli’nin onun romanları için “Yaşar Kemal ve Cengiz Aytmatov’un romanları ayarında bir roman olduğunu göreceksiniz” dediği, Murathan Mungan’ın ise “Yaşar Kemal’de de böyle doğadan kaynaklanan bir güç vardır” diye tasvir ettiği o eşsiz anlatımların sahibi Haydar Karataş’la her şeyi bu kadar iyi anlatacağını düşünerek bu sayımıza özel bir röportaj düzenledik. Çünkü “Uzak nedir?” sorusuna verilecek cevabın gırtlakta bıraktığı tadı, belki de en çok o bilirdi. Bizler Kaybolan Defterler ekibi olarak bu sayımızın teması “Uzak” olsun istedik. Şehirler, insanlar, umutlar, üzüntüler, sevinçler... Hepsinin uzak kavramıyla bir bağının olduğunu düşünüyoruz. Sizin heybenizde de kocaman bir uzaklık hikayesi var, bunu biliyoruz. Uzağa gitmiş zamanlar, insanlar var. Siz varsınız... Peki sizce uzak nedir? Aslında “uzak”, içindeyken farkına varmadığınız yurttur. Hani babanız yanı başınızdadır ya ve aniden ölür ya! Özlem o ölümle başlar, dokunamama, sesini duymama özlemi. Ben uzaklığı 14 yaşındayken kaybettiğim babama çok benzetirim. Bir masal deryasıydı, bir yaz günü o ve ben, köpeğimiz Loğo ceviz sırığı bulmak için iç Dersim ormanlarına gitmiştik. Hapishane de hücredeyken ne zaman havalandırmaya çıksam o yolculuğun hayalinde bulurdum kendimi . Gerçi hücre havalandırması dediğin üç adım git bitiyor, ama o yolculuk geldi mi bitmezdi bu üç adım. Ne kadar büyük ve ne çabuk geçerdi iki saatlik süre! Köpeğimiz Loğo o hücrede dahi bir önümüze geçerdi, bir gerimizde kalırdı. O hücre benim uzaktaki yurdumdu, Yozgat hapishanesinin arka koridorunda müşhade denen o zalim, tatlı yerde! Ne hayaller kurulmuştur, ne özlemler canlanmış yürümüştür benimle. Ve şimdi yurtsuzluktayım, ne vakit yeni bir Avrupa şehrine gitsem İstanbul’un neresine benzer diye bakarım. Bir tren yolculuğunda Türkçe konuşan birini duysam içimi yakan bir özlemle döner bakarım. O uzak yurtta, yolumun kesiştiği insanlardan bir mimik ararım yüzünde. Bulursam orası yurt işte. Bir bilseniz şu Zürih bayırlarında, köyümüze benzettiğim ne çok tepe ve vadi var. Uzaklık özlemi insanın üstesinden gelemediği bir acı. Uzaklık insanı özgür kılıyor mu? Yoksa bu yalnızca acı mı veriyor? Onu daha çok çekilmiş, anılarımın duvarına asılmış bir fotoğrafa benzetirim. Hep orada asılıdır. Acı olduğu için güzeldir, değişmiyor, gelişmiyor! Sizi sarması için sadece hatırlamanız gerekir, hatırlamasını bilmeniz gerekir özgür olmak için, bunun için ruhunuzla muhabbet edecek bir dil bulmanız gerekir. İnsan, kendi dışındaki dünyayla ilişki kurmanın dilini gelenek ve göreneklerin toplamından öğreniyor, eğitim denen de aslında bu, ama iç dünyanın dili tekildir. Orası bir bulut, uçağınız giriyor girmesine ama önüne bir dağ çıkabilir ya da bulutta kaybolabilirsiniz. Korkuyoruz karanlığımızdan, çünkü orada çok dağ var çıkmaya korktuğumuz. Şöyle dönüp bir baktığınızda özlem duyduğunuz en çok ne var? Bugün kimsenin yaşamadığı Haçeli köyüne gitmeyi isterdim. İki derenin birleştiği yerde yıkılmış bir Ermeni mahallesi vardı, değirmen taşı devrilmişti. Sanki orada düşürdüğüm bir anım var, o değirmen taşına oturmayı isterdim. O çatakta birbirine karışan derelerin sesini duymak isterdim. Çocukken bu değirmen taşına çıkar oynardık. Yazmak eylemi için soracak olursak, uzak olmak size ne katıyor? Dokunamama duygusu. Yazma anında ona dokunduğumu hissediyorum, ama ben yazdıkça o uzaklaşıyor... “Bu şey muhakkak anlatılmalı...” dediğiniz neler var? İçimi burkan bir haksızlık var, onu yazmak isterdim. Şimdi söylersem olmaz, zaten edebiyat söylemez, anlatır... anlatırsam kaç ay, kaç yıl alır kim bilir? İşte onu. kaybolandefterler

49


İkincisi, öfkeyi yazmak isterdim. Taştığında sınır tanımayan ve yakıp yıktıktan sonra ah vah eden, vicdan azabı çeken öfkeyi! Vicdan azabı o dinince ortaya çıkıyor. Üçüncüsü ise, uğradığım haksızlığı... Bana göre bir romancıyı romanca yapan da bu üç şeymiş gibi geliyor bana. Yani yaptığı bir haksızlığı olmalı, ikincisi haksızlığa uğrama duygusunu bilmeli ve vicdan azabı çekmeli. Bu üç duygu karmaşasını yazmak isterdim. Acılar görmüş , zulümler yaşamış insanların hikayeleri sizce anlatmakla biter mi? Henüz insanoğlunun acısını anlatabilen bir yazar çıkmamıştır. Yaptığımız sadece iç dünyamızın karmaşasına giden bir dil arayışıdır diyorum ben. O dili bulsaydık bütün bu haksızlıklar bugün yaşanmıyor olacaktık. Her insanın içinde bir canavar varı, edebiyatçı hikayesini o canavara anlatıyor, sakinleştirmek istiyor onu. Bu kadar kötülük varsa, demek ki henüz onu sakinleştirecek bir masal bulunmamıştır diyorum ben. Kelebekleri hep mutlulukla bağdaştıran insanlar nasıl mutlu oluyor böyle? Ya da sizce kelebekler hep mutluluk mu getirir? Ben kelebek ile edebiyatı birbirine çok benzetirim. Dostoyevski, Suç ve Ceza’da bir katilden insanlık kahramanı yaratmıştır. Bir katil olan Raskolnikov, insanlığın en vicdanlı adamı olur. Don Kişot da öyle değil mi? Akli yargı ile bakarsanız, ancak bir tımarhaneye. Ama deli adam bir efsaneyi anlatır, feodalizmin aptallıklarını, kahramanların hiçliğini gösterir bizlere. Bu yanıyla; kötü, çirkin hatta iğrendiğiniz bir şeyden enfes bir güzelliğin ve üstelik rüzgar gibi hafif bir ruhun çıkabileceğini gösteriyor kelebekler bizlere. Çirkin ve kötü diye gördüğümüz her insanın ruhunda bir kelebek olduğuna ben eminim. Onu bulup çıkaralım, ezmeyelim, hor görmeyelim, yargılamayalım derim... Unutmayalım demokrasi ve özgürlük dediğimiz şey, aslında çirkin bir böcek hali olan iç şiddetimizin sonucu olarak çıkmıştır. Sizce Zurich mi uzak, Dersim’mi? Hiç Zürich’e inemedim ki... Dersim içimde ama tuhaf olun ben onun dışındayım. Yaşadığınız yerde ya da Türkiye’de diyelim, hangisinde bir şey anlatmak zor? Dinleyen var mı? Kendi kendimize anlatıyoruz. Ben yüreğimi dindirmek için yazıyorum. Kötü şeyler yaşadım, nice tanıklıklar yaptım, o acıyı iyileştiriyorum. İnsanlar bunu edebiyat diye alıp okuyor, ama bence benzer şeyler yaşadığımız için ilginç buluyorlar sadece. Edebiyat denen Steinbeck ve Dostoyevski gibi yazarların yaptığıdır, yazar kendisine ait olmayan bir hayatı kurgular, oysa ben içinden geçtiğim hayatı yazıyorum. Devletin, ideolojinin ruhumda yarattığı canavarı evcilleştirmeye çalışıyorum. Onlar kendisi gibi olmayanı hep dışındakileri dışladılar. Uzaklığın romana, öyküye, şiire, kısacası Edebiyat’a kattığı anlam sizce nedir? Uzaklık yazarların hapishanesi. Öyküleştirerek ondan kurtulabileceklerini sanıyorlar, ama sürgün yazarlarının çoğu son durak olarak intiharı seçmiştir. Gitmek ve roman ya da öyküsünü yazmak istediğiniz bir yer oldu mu? Babacığımın mezarına gitmek isterdim. O toprağın kulağına fısıldamak, duydun mu demek isterdim, duydun mu? Senin o yol boyu bana anlattığın masal hep kulağımda. Köpeğimiz Loğo, sen ölünce gidip bir derede ölüme yattı. Yemedi, içmedi. Bense o masallarda anlattığın gibi yolum, ışıklı şehirlerden geçti, küçük kardeşin tutulduğu karanlık zindanlar gördüm. Yaş kırkı buldu, ama padişahın kızını henüz görmedim, benim mi kandırdın demek isterdim? hala padişahın kızını arıyorum. Kaybolan Defterler ekibi olarak bize zaman ayırdığınız için ve Edebiyat dünyasına kattıklarınız için, Çok teşekkür ederiz.

50

4.SAYI uzak


…Batan güneşin arkasından bakıp insanın kendi yalnızlığına ağlaması benim için hep büyük bir kederdi… Güneşteki ateşti bize yalnızlığı ve sevgiyi hatırlatan. O her akşam giderdi, onu yitirme korkusu, sabahın tan atışında yeni bir hayatın müjdesiyle dağılırdı…

1973 yılında, Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Haçeli köyünde doğdu. Köyünde okul olmadığından, henüz altı yaşındayken, babası onu sırtına alıp, 1938 yılında asken kışla olarak kullanılmış bir binada bulunan yanlı okula götürdü. O zamana kadar yalnızca Zazaca konuşan Karataş, burada Türkçe öğrendi. İstanbul, Kocasinan Lisesi’nde okudu. Bir yandan da lokantalarda bulaşıkçılık, tekstil atölyelerinde çıraklık yaptı. Aynı yıllarda sol fikirlerle tanıştı ve dört kez gözaltına alındı. 1992 yılında tutuklanarak Türkiye’nin çeşitli hapishanelerinde on yıl, dört ay hapis yattıktan sonra, 2002 yılının Haziran ayında, Gebze Cezaevi’nden tahliye edildi ve ülke dışına çıktı. 2003 yılından beri İsviçre’de yaşamaktadır. Fribourg Üniversitesi’nde bir yıl, lise denklik eğitimi gördü. Daha sonra Zürih Üniversitesinin Psikoloji Bölümü’ne kaydoldu, ancak ekonomik nedenlerle okulu bırakmak zorunda kaldı. Hamallık, temizlikçilik, yoksul ülkeler için kullanılmış giysi toplama gibi işlerde çalıştı. Halen Luzern Yüksek Okulu’nun Sosyal Kültür Bölümü’nde okumaktadır. Haydar Karataş, Gece Kelebeği- Perperik a Söe romanını, Dersim 38’i yaşamış annesinin gözünden anlatmıştır. Serinin ikinci kitabı olan On İki Dağın Sırrı, Bir Göz Ağlarken... romanı ise ilk kitabın hikayesinin öncesini anlatmaktadır. Doğup büyüdüğü coğrafyada yaşanan dramları, etkileyici üslubu ve kullandığı öfkesiz, duru diliyle anlatan Karataş, Sina Akyol’un deyimiyle “Baştan başa bir ağıt” niteliğinde romanlar yazıyor.

kaybolandefterler

51


Soruyordun İlkyaz işte Uyanıp bir bahçeyi dinliyoruz Tenhalık böyle Dallar mı kırılmış, sarmaşıklar mı toz içinde Beklesem hemen gelecek olduğun Tam öyle olduğun Oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda Kırık dökük de olsa yanımda Mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda O deniz ki aramızda hiç kımıldamadan Erkeğini iyi tanıyan bir kadın gibi yorgun. Yarısı yenmiş bir elmaydık bana sorarsan İkimizdik, iki kişi değildik Bakıyorsak birlikte bakıyorduk gözlerimin içine Birlikte gözlerinin içine bakıyorduk senin Yanlıştı, doğruydu, hiç bilmiyorum Sanki bir bakıma ayrılık böyle. Karşılıklı otursak da ne zaman Masa örtüsünü ikiye bölen ellerimizdi Bir tırnak yeşilinden gerisin geriye Ayak bileklerimizden gerisin geriye Bütün bunlar gereksiz, bilmiyorum sanma Gereksiz ama yalnızlık böyle.

Edip Cansever

52

4.SAYI uzak


EMRE YILDIRIM

Hakikat Sömürücülüğünün Sanatsal Yansıması:

Yazmak

‘Yazmak nedir?’ sorusuna ilişkin cevaplar bulundukları yerde dursunlar. Bu denemede tek taraflı açıklamalara ihtiyacımız olmayacak. Yaratmak, aktarmak ya da meşgale olsun diye yazmak arasında fark yok benim için. ‘Neden yazılır?’ diğerine göre daha mühim bir soru ve daha fazla gelecek vadediyor. Kendini ifade etmek isteyene de katılıyorum, kazanç için yazana da, mezar taşından fazlası olmayı ümit edene de. Yazmak hakkında yazarak bunca zaman geri adım atmadan savunduklarımı habersizce çürütmeyi göze almış bulunuyorum. Desteklemediğim bir fikri kanıtlamaya çalışırken bulabilirim kendimi. Yabancı gelen bu fikrin caydırıcılığı yüzünden bugüne dek sergilediğim duruşu –eğer öyle bir duruş varsa- hiçe sayabilir, derinlere indikçe yeniden tanıyabilirim kendimi. Uzun süredir yanlısı olduğu görüşe sırf diğerlerini haklı çıkarmamak için bağlı kalmak bir kimlik problemidir çünkü. Kimi genç yazarların hoşuna gidecek şekilde izahta bulunup kendimizi aklarsak; yazar dediğin de ruh sağlığı yerinde olmayan kimsedir zaten. Böyle mi olduk şimdi? Bir insan kendi tımarhanesinden kaçmak için mi yazarlaşır sahiden? Bireyi yazmaya iten sebeplerin başında travma, baskı ve şartlanmışlıklara karşı sergilenen asi bir tutum mu gelmektedir? Olayı bu açıdan ele aldığımızda yazmak zihinsel ve duygusal olarak kırılgan karakterlerin bulduğu bir çıkış, belki de bir dışa kapanış yöntemi olarak algılanabilir. Bu doğru veya yanlıştır bilinmez ancak söylenebilir ki, tasalarımızdan kurtulmak için geçerli tek yöntem yazmak değildir. Bunu kabul ettiğimiz sürece yazarın temel motivasyonunun nicel bazı problemlere dayandığı iddiasında diretmek tutarsızlaşır. Ortalığı biraz gerip sivri çıkışlar yapmak istiyorum. Bu sayede bana karşı iyi-kötü bir takım hisler besleyeceğinize eminim. Nitekim edebiyat dünyasında işler bu şekilde yürüyor. Fakat önce sorularımızı soralım, sonra devam ederiz. Gerçek bir yazarın ne gibi bir görevi olmayabilir? Yazmak hakkında ne biliyoruz? Düşünce ve duyguları aktarıp satırları işgal etmekten başka ne amaçlıyor, dahası ne planlıyoruz? Yazının ön çalışmasının bir ‘fikir’ olduğunu, bu fikrin kağıda dökülürken sanatlaştığını, özgün olma gerekliliğini, ayrıca derin, detaylı fakat anlaşılır aktarımın önemini biliyoruz mesela. Öyleyse sormamız gereken soruların başında ‘bana yetmeyen, beni doyurmayan ne?’ merakı gelmeli. Doyduğunuzu düşünüyorsanız bu yazı size göre olmayabilir. Yazıp okuduklarımızda bize basit gelen, insanlara yüksek egolu bir ukala olduğumuzu düşündürecek iştahımızın bir nedeni var elbet. Misal, vurucu bir girişin hikaye için ne denli mühim olduğu zapturaptını duymuşsunuzdur. Bu başlı başına bir hikayedir! ‘Vurucu giriş’ tembel ve sıkılgan okurun ilgisine mazhar olmak isteyen yazarın kendi fikrinden feragat ederek okurun tatmini için ajitasyona başvurmasıdır. Ben vurucu girişe değil, vurucu içeriğe inanırım. En tesirli bölümü son on sayfa olan ve oraya kadar ki tüm bölümlerin son sayfalarda yaratılan atmosferi doğru aktarmak için yazıldığı beş yüz yapraklık bir roman örneğini düşünürseniz söylemek istediğim daha iyi anlaşılır. Elbette hikayenin ‘vurucu’ niteliğinin ille de sona saklanması gerektiğini savunuyor değilim. Amacım, bir böcek olarak uyanmanız ile bir böcek olarak ölmeniz arasında bir fark olmadığını, asıl farkın bir fikri etraflıca dokuyup detaylıca sunabilmekten geçtiğini belirtmek. Bakın ‘Yazarın Temel Görevi’ kargaşasının tam ortasındayız şu an. Eserini okura pazarlamayan gerçek bir yazarın ne gibi bir görevi olmayabilir ki? O kadar uzundur bu liste. Mesela çok kazanmak, onaylanmak veya isim yapmak için edebiyatı kullananlara tavır takınmak görevlerinden sayılabilir. Bunun yanı sıra yazma istencinin merkezindeki bir travma, hayal, düşünce yahut duyguyu özüne sadık kalarak, şova kaçmadan sunması da listeye dahildir. Hatta bu arı duruş sayesinde okur payına düşeni muhakkak alacaktır. Ayrıca okurun kendi kurtuluşuna yazar vasıtasıyla ulaşması taraflar adına kazançlı olacakken, yazarın okura çıkış bulmak amacıyla yazmasının işleri iki taraf için de karışık hale getireceği aşikardır. Unutulmaması gereken bir şey daha var ki; yazarın sorumluluğu yazmayanı iyileştirmek değil, iyileşmenin var olduğuna inandırmaktır. Dolayısıyla bu bakış açısı yazarı bir teorisyene dönüştürür. Toparlarsak, gerçek bir yazar okunmak için çabalamaz fakat derdini itinalı biçimde kaleme almakta ustalaşması onu okunur kılar. Okunmaya dair özel bir çaba sarf etmemiş olmasından şu sonucu çıkartabiliriz: Yazarın temel görevi, edebiyatın pazarlanması esnasında ortaya çıkan yozlaşmadan uzak durarak bir ‘duruş’ sergilemesidir. Edebiyatın güncel dişlilerinin dışında kalmak endişe yaratsa da, doğal bir içgüdüyle yazmaya başlayan birçokları için ‘yazmak’ önüne geçilmez bir tutku, doyurulmaz bir açlıktır. Bu tutku ve açlık satırlara yansıdıkça okur anlatılanı yazarın aktarmayı uygun gördüğü biçimde tanıyacak, onun istenç ve hakikatine istenilen ölçüde ortak olacaktır. Yazar, üzerine düşeni tabiatı gereğince yerine getirmiş, hakikat veya kurguyu sanata uygun hale getirerek okura sunmuşkaybolandefterler

53


tur. Bu yazarın misyonu değil, doğasıdır. Onun esas misyonu, sanatı sanat veya toplum için olmaktan çıkartıp okuru yazardan önemli kılan ve aralarındaki bağı alış-veriş hukukuna uyumlu hale getiren kanonik tehditlere boyun eğmemesi, daha kolay okunup daha fazla satmak adına muhalif travmalarından vazgeçmemesi, manevi direncini koruyarak yazar kimliğini satmamasıdır. Üçüncü soru da böylece peyda olur: Yazar kimdir? İlk ve basit cevap: Eseri basılmış olan veya gönül verdiği ‘yazma işi’ni basılmasa da sürdüren duyusal yahut duygusal kimse. Kabul edilebilir ama ben yazarlığı yazma işleminin ötesinde, sıfat ve isimden ziyade bir ‘kavram’ olarak görmeyi tercih ediyorum. Bir şeyler yazarak yazar olunmaz, eğer yazar isen bir şeyler yazarsın. Bir yazarı eğitemez ya da eğiterek birini yazarlaştıramazsın. Yazarlık, becerikli ‘yazma işi’ olduğu kadar yabani kalabilme azmidir aynı zamanda. Hayata, insana, doğaya; yazılarında bahsettiği her şeye karşı geliştirilen bir yabansılıktan bahsediyorum. Kişi bu tutum sayesinde ‘yazarlaşır’ ve hayati gerçeklerden söğüşledikleriyle kendi gerçekliğini yaratır. Fakat bu yargı bir açıklama gerektirir; hangi koşulda olursa olsun, yazarın yabani kimliği yaşamın hakikatine karşı geliştirdiği nankör bir reddediş değil, o hakikati deneyimleme mecburiyetine yönelik bir başkaldırıdır. Başta sorguladığımız, yazarların kısmen ‘acayip kişilikler’ olma sebeplerinden biri de kendi alternatif gerçekliğini yaratma radikalliğidir. Soralım kendimize, bir yazarın kısıtlı tecrübelerinin ötesine geçip kurmaca bir dünya tasarlaması nedendir? Cevap, hayati uyumsuzluğunu giderme ve ayrıştığı düzenle arasında bağ kurma istemi olabilir. ‘Yazmak, kendince bir uyumluluk halidir,’ diyebiliriz öyleyse. Bu çıkarıma göre yazar kendisi, toplum ve hakikat arasındaki uyuşmazlığı yazarak dengelemeye çalışan bir üst kimliktir. Elbette ‘yazmak’ koşula dayalı bir süreç değildir. Kimlik ile yaşam arasında tutarlı kalabilme çabası yazarı duygu ve düşüncelerinin ötesine, sosyal bilincin hakim olduğu mecburi bir serüvene sürükleyecektir. Gelin görün ki zaman içinde birey, toplum ve normlar değişir. Bu durumda edebiyatın diğer görevi de bir ‘değişmez’in çağlar boyu devam edecek hikayesini öğretici olması amacıyla okura sunmak olarak nitelendirilebilir. Yazar ya öngörü sahibi olup o günün toplumsal dinamiklerinden yola çıkarak toplumsal dönüşüme dair kehanetlerde bulunmalıdır ya da insan ruhu ve psikolojisini kavrayıp çözümleyeceği bir misyon üstlenmelidir. Aksi taktirde eser geçerliliğini yitirerek tarihi bir hikayeye ve ne yazık ki eğlenceli bir neşriyata doğru gerileyecektir. Edebiyat her şey olabilir, her şeye evrilebilir, yontulabilir, gün gelip propaganda aracı olarak bile kullanılabilir ancak asla ‘keyif verici madde’ye dönüşmemelidir. Edebi ciddiyete sahip olmayan bir çoğunluğun ‘duygu nakli’nden öteye taşıyamadığı ve başta yakındığımız gibi çabuk anlaşılabilir olmak adına sığlaştırdığı edebiyat; okuru eğlendirdiği ölçüde basitliğinin görmezden gelindiği bir ‘hakikat sömürüsü’nün sanatsal yansıması haline gelmemelidir. Okurun bir eserden yola çıkarak yönelttiği tenkit yazarı ‘yetersiz’ kılar mı? Bu eleştirel tutum yazarı iyi-kötü yazan biri yaparken bizi, yeterli okurlar olup olmadığımız noktasında bir öz sorgulamaya götürür. O, hakkındaki yanıltıcı ve küçümseyici tenkitleri önemsemeyen, aklına estiği biçimde yazsa da belirli bir estetiğe erişme emeline sadık, sanatsal kaygısı olan, üretken bir insandır. Okurun eleştirmekten hoşnut olduğu ne eserdir ne yazar; okur kendini ifade edememesinin tüm sorumluluğunu yapıtlarında insana dair bir şeyler anlatan yazara mal eder. Okur ummaktadır ki farklı duygu ve olayları keskin bir zekayla çekip çeviren kişi onun kendi hakkında bilmediklerini ve anlatamadıklarını da yazıya döksün, onu ikna etsin. Eserlerde şahsına yönelik bir meyil, bir niyet, bir dokunuş ya da en azından bir eğlence bulamayan okur yapılan işi bu nedenle okumazlıktan gelir. Bir yazarın eserlerine ‘keyif verici madde’ dürtüsüyle yaklaşmak ve karşılanmayan beklentiler sonucunda yabancılaşıp eleştiri adı altında ‘kötü’ damgası vurmak, okurun sanat üzerinden ulaşmak istediği kişisel tatminin göreceliği göz önüne alındığında saçma ve yanlı bir yargıdır. Bir örnek ile açmak gerekirse: Açken doyurulma ihtiyacı zirveye ulaşır. Bu esnada kişinin kimliği açlıktan ibarettir. Etli ekmeğe saldıracağına yakın bir iştahla bayat ekmeğe de saldırır. Fakat bu, etli ekmek ile bayat ekmeğin aynı olduğu anlamına gelmez. Kişi o esnada sunulanın yapısına değil doyuruşuna, çıkarına uygun düşüp düşmediğine önem verir. Yani ekmeğin doyuruculuğuna saygı duyarken, etli ekmeğe karşı bir yadırgama ve küçümseme içine girebilir. Halbuki o bir gastronom değildir ki iki besin arasındaki farkı gözetebilsin. O açtır. Ancak aç olması onu aşçı da yapmaz; aşçının sahip olduğu yeteneği ona kazandırmaz ve

54

4.SAYI uzak


yemek yaparken geçirdiği süreci, etin neden az piştiğini, neden üzerinde bir miktar sos olduğunu, karabiberin neden bir tutam serpildiğini ve tabağın neden itina ile süslendiğini kestiremez. Bu anlamazlık, bu bilmezlik, bu tembel cahillik nedeniyle hakiki değerin, açlığı en hızlı ve yeterli biçimde giderecek ekmekte olduğuna karar verir. Halbuki ekmek saflığı ile bir kıymet içerirken etli ekmek, gerçeğin akıl ve estetik ile birleşiminden ortaya çıkan bir yaratıdır. Yani olanı olduğu gibi yazıp, hissettiğini kağıda dökmek hayattan ve kendinden kopya çekmek sayılabilir. Yazarın kıymeti, henüz bilmediğini yazabilmesiyle ölçülür. Okurun bir eseri sanatsal çözümlemeye gerek duymaksızın mastürbasyon odaklı değerlendirip eleştirmesi de sanatı ve sanatçıyı eğlence unsuru olarak kabul eden yeni dünya düzeninin öncül handikapı, hayal gücü ve estetiğin karşısına dikilen yüzeysel kavrayışın bir sonucudur. Sanatçı sanatını icra ederken içsel kanaatini eserine yansıtma arzusundadır. Birincil motivasyonu kendini önce uygulamak, sonra okurla paylaşıp onaylatmak olduğundan yaklaşımı kabul edilebilir. Dolayısıyla sanatçının eserini oluştururken iki şeye dikkat etmesi mühim, hatta zaruridir: -İç dünyasını kendine has bir netlikle aktarabilmek -Bu aktarım sırasında özgünlüğün sağladığı kolaycılığa kaçmadan sanatsal kabiliyetinin sınırlarını zorlamak Kısacası sanatçı, eserinde gerçekliği vurgulayabildiği ölçüde başarılı, hayal gücünü yansıtabildiği kadar yeteneklidir. Sanatın sanatçıya tanıdığı haklardan biri olan gerçeküstülük bu noktada önem kazanır. Her şeyin kolayca öğrenildiği ve herkesin benzer analizler yonttuğu bir dönemde edebiyat, gerçeğin ötesini arayıp sunmakla mümkünleşir. Bilgi çağının enformasyon erişimsizliğini asgariye indirmesiyle edebiyatın didaktik sorumluluktan beraat ettiğini söyleyebiliriz. Gerçek, sabit değildir. Sanatı gerçeklerden soyutlayarak işlemek ise ortaya çıkış gayesine ihanet etmek olacaktır. Toplumsal dinamiklerin esnemesiyle insani duygular da dönüşüme girmiştir. Hisleri ifade etmenin modern yöntemleri ahlaki evrimin yeni sınırlarını örerken, dönüşüm süreci boyunca yaratılan belgesel niteliğindeki kurgular geçmişin romantik hazlarını bize ulaştırmaya devam etmektedir. Bu eserlerin kıymeti küçümsenemez ancak modern çağın toplumsal, bireysel ve duygusal reformlarını bu yapıtlardan öğrenmeye çalışmak ne kadar doğrudur tartışılır. Bu noktada bir yere dikkat çekilmeli; bahsedilen duygusal dönüşüm insana doğumundan itibaren bahşedilen tabii duygularının körelmesi değil, eski duygusal pratiklerin tamamen yok olması ve yerlerine kültüre ve döneme göre şekillenen yenilerinin gelmesidir. Şunu ifade etmekte sakınca görmüyorum; temel duyguları tanımlamak ve bunlar hakkında yazmak geçerliliğini korumakta ancak duygusal pratikleri kağıda dökerken başvurulan çelimsiz ve tek düze yöntemler edebiyatı sığlaştırmaktadır. Son zamanlarda sıkça rastladığımız ‘aşk’ etrafında kurgulanan roman, öykü, şiir ve özlü söz biçiminde yazınlar edebiyatın estetik kuvvetinin üzerini duygusal uyarıcılar vasıtasıyla örtmektedir. Söylenebilir ki bir ‘yazan’ kendini ifade etmenin peşindedir; ‘yazar’ ise yazmayı seçtiği konuda bir ifade yaratmanın, alternatif bir hakikat tasarlamanın peşindedir. Okur kelimeleri çözümler, cümleyi ise anlar. İyi yazılmış bir paragrafın ardından cümleden çıkardığı anlamı bir çırpıda söyler ancak içerisinde geçen kelimeleri pek anımsamaz. Oysa her kelime bir mananın hizmetindedir. Demek ki kelimeler kürek mahkumları gibi birbirlerine zincirlendiği vakit gerçek bir anlama kavuşurlar. Yani tek kelimenin işaret ettiği belirli bir anlamı ‘yazmak’ edebiyatın değil, dil biliminin işidir. Dolayısıyla manayı barındıran kelime ancak diğerleriyle birleşip bir ifade yarattığında edebileşir. Bu bakımdan tek kelimelik anlamlardan faydalanan yazar yazmıyor değilse de, kolaycıdır. Örneklemek gerekirse: “Gittim!” yazarak bir eylemden hasret, ayrılık, sancı, cesaret, macera, özgürlük anlamı türetmeye çalışan kalem sahibi zeki değil pratiktir ve ‘pratik sanat’ daha az emek harcanan, okur tembelliğini meşrulaştıran yapıdadır. Sadece bunu düşünmek bile kısa cümleli, duygusal paragrafların okura hitap etmek adına sanattan uzaklaştığı tedirginliğini yaratır bende. Her kısa cümle, imgeye başvuran her şiir, her pratik söylem ve duygusal aktarım sanattan uzaklaşma içermese de, okurun önüne tuğlayı koyup yazarın tasvir etmekten erindiği binayı okura inşa ettirmek kestirme bir yöntemdir ve edebiyatta kestirme, kabul edilemez. Son dönemlerin sıradan anlamlı, kısa cümleli edebiyat alışkanlığına karşı yazarlar uzun, zahmetli ve derin anlamlı metinlerin temsilcileri olmalıdırlar. Şöyle bir misal vererek günümüz yazarlarının sırtında nasıl bir yük, ne denli ağır bir sorumluluk olduğunu tarif etmeye çalışacağım: Tarihin ilk yazarlarından olamamak başlı başına bir handikaptır. O şahsın nasıl imkanlara sahip olduğunu bir düşünün! Onun da yazar gereçleri vardı bizim de, o da bir masada veya tabiatın kuytu bir köşesinde karalıyordu, biz de. Önünde ise insan ve insanlığın sorgulanmamış, izah edilmemiş, hatta yaşanmamış hakikatleri, kurguları, halleri uzayıp gidiyordu. Nereye, hangi derinliklere dalsa boğulmadan çıkabilir, söylenmemişi söyleyebilir, insanın yaratılış ve yaşayış gayesine yönelik tavrı, ruhu ve ideallerini sıralayabilirdi. Bir adamı ayırt edici özelliklerine bile bakmadan incelese insan varlığına, psikoloji ve sosyolojiye dair muazzam bir keşifte bulunabilirdi. “Kıskanmak!” diye düşünse kıskanç bir adama bakarak, bunun hakkında uzun uzadıya, özgünlük endişesi olmadan sayfalar karalayabilir, özleminden kahrolan bir kadını gözlemleyip “Özlemek!” diye başlık atsa, henüz söylenmemiş o dokunaklı sözleri, hançer dizeleri sayıklayabilirdi. Bu şartlar göz önüne alındığında yazmak, ‘çağdaş dönem edebiyatı’ adı altında tatlı bir yük haline geliyor. Sırtımızdaki sepet binlerce yıldır söylenegelen kavramların, dizelerin ve masalların ağırlığında; hepsini taşımak, kavramak ve yaymak zorundayız. Bu zorunluluğa ek olarak bir de yaratmalı, söylenmemişi bulup çıkarmalı, belli başlı insani değerlerin ötesine geçebilmeliyiz. Elbette hala gerçek ile ilgili edilecek sözler, vurgulanması gereken yanlışlar, tekrar tekrar yazılıp anlatıldıkça kıymeti anlaşılacak duygular var; gene de unutmamalıyız ki insan yaşayıp, düşünüp, ayak uydurarak ilerledikçe bilinmeye karşı hasret duymaya, hayal gücü tüm hızıyla gelişmeye, yenilikler de ortaya çıkmaya devam edecektir. Bu gelişmeler sonunda edebiyat kanonik zincirlerden ve hakikatin herkesçe bilinip aktarıldığı bu çaresiz, bu verimsiz, bu basmakalıp çağın monotonluğundan kurtulacak, düşsel bir yaşamın tasvirinde kendinin ve insanlığın taze emellerini bulacaktır. kaybolandefterler

55


FOTOĞRAF: PAWEL KADYSZ

Uzak Bostanı GİZEM ALTINORDU

1. “en uzak mesafe birbirini anlamayan iki” ne zaman ki vakit yine herşey için geç rakılar doluyor bardaklara, bardaklar rakılara boşalıyor ben ne zaman desem bir şey hiç bir zaman bir şey değildir yüzünün ikliminde yılkılar geziniyor öyle gezinmek, atlasları öyle gezinmek, çölleri öyle gezinmek, örükleri. gök yerle birdir ve bütün baharlar teşnedir dökülen yapraklara ben seni kışın, içimdeki bir baharla sevdim yazlar yeni adalara gebelik taşır yalnızlıklar yalanlara. muhammed mirac’ı bir haç gibi yüzünün eğrisinde tekrar eder kalbin kendi kendini bile feshettiği o en tenhasında sevişiyor bütün ebabiller, kim gördü? kim gördü savaşlarını bu yedi dölü kötülerin? kim bildi ben bir kınayım, savaş öncesi yakılan bir ağıt amed’in surlarından yükselen bir çığlık, bir çocuğun henüz ham kadınlığından bir vaveyla. ben, haritalar, kumaşlar, bedenler atlası ben, gökyüzün, yeryüzün, sevdanın yalan iklimi ben, anasına küfür bir anadolu, anadolu kocasını reddeden beşik kertmesi 2. “en uzak mesafe gözün görüp kalbin reddettiği” pazarlara gideyim, sokaklarda dolanayım köşelerde kalmış bahçelerden yolayım labadaları kuzu kulakları, papatyalar, en narin mevsimi gönül aylarının. kalbime gömeyim. bir karaşın acının sırtındayız dayı tırnaklarımız ne zaman bir sevdaya tutunsa pençeler, kanatır, denizlerine boğar. atlar altıncı kattan güzel yüzlü çocuklar altıncı ayda düşer rahmimizden yerlere biz kime devrim deriz, bir yüz güzelliğine? bir dağa, inceden kesilmiş bir bıyığa? etekaltı sarhoşluğuna tavernaların. bu dinlediğim rebetiko eylül’dendir. senin dedenin hatırası vardır muhakkak, haşa! manges! kadınlığım sizin saçınıza noksan manges! çalın şarkıları rebetikos artık mahallenize Mualla.

56

4.SAYI uzak


3. “en uzak mesafe salyangoz, müslüman mahallesinde” savaş uçaklarınız Ahırkapı’nın üstünden uçar Sulukule, sizin arka bahçeniz Aynur abla mahalleler büyüttü göğüslerinde bakla falları baktı, çocukluğumuzun kızıl tutkusuna biz kahkülüz, gözünüzü tüm dünyaya kapayan tüm dünyaya gözünüzü açan bir narin kirpik. (aşık olursun madem Marika mou, öğren bütün dillerdeki sevda sözcüklerini) -buraya yazın, mezar taşımıza yoldaşlık bir pelesenktir dilde, sevdadan vurgun yiyesiye. ve kader, alın yazımızın karışmasıdır saçlarımızda sakladığımız karafakiye. 4. “en uzak mesafe silahla mermi arası” ben çöllüyüm. gitme. topluyor çocuklar bir iz gibi annelerinin saç tellerini hangi yıldızın altında doğdular? hangi dağa baktılar, dağ bilir. siz bize acılar bahşettiniz, almayız. haşmetliler, devletliler saraylar dolusu geldiniz, eteklerimizde mermi yığınları denizleri bölebildiniz mi tanrı’nın on buyruğu yetti mi sevdalıların sevişmelerine? bir kadın kesti başını, kalbinden ayırırken bir kadın kesti başını, zihninden, amentü hatimli sokaklardan geçiyor kalbim bütün işaretlere bir başkaldırı yürek! devrim elbet kalbi devirmekle gelecek. sana sesleniyorum dağlı adıyla sığınıyorum oynayan ve söyleyenin bu yürek bir akıl değil, bir çergah bir dar-agah. dökülüyor iki nehir kadınlığımın akarsuyuna yol. aradığı değil hiçbir döner-etekli-dervişin.

pencerenden sancır serçeler, kumrular

savaş var, annemizin tekdüze yaşantısını yıkmakla ömürler geçirmişiz

ömürler ki öperler bütün ezgin halkların boyunlarından gel uzat bir yol mangiko mou bir yolluk sevdalıktır elimizde tükettiğimiz bir incelikli hayta ispanya’da otuzaltı’da -yalnızlıkla ölünecektir. yalnızlık daimdir. yalnızlık bizim unuttuğumuz o muazzam abecemiz, bizim güzellik dolu yabanıl bahçemiz. 6. “en uzak mesafe doruktan sudibine” sesleniyor bütün lavlarım bir şehrin daim döngüsüne vapurlarda birbirine bomba niyetine bakıyor insanlar

-sene ikibinaltıyüzdokuz. yokuz. cehennem. bir şiir maviden havalanır gökyüzüne, sesimiz yokluğun çoğulu -sene ikibinaltıyüzdokuz. yokuz. “ben onunla içimden konuşuyordum” çöllüyüm. adım korkunç bir çocuk öyküsünün baş harfleri raylarda duruyorum, geliyorsun, gelme akıp gidiyorum bir nehir gibi benim suyum yok benim suyum yok kim yuyacak beni yunus gibi? yunus iyi adamdı, seversiniz ya gelme boyun eğemem gönlü karalı adamlara karanın adını güzele dönüştürmeye çalıştıkça yeryüzünde. 7. “en uzak mesafe kaçamamaklar yerdenize” söyle şimdi bana mangiko mou, benim dilim nedir, bir kısraktan başka? nedir senin eksik eteğini bir sarı sıcaktan ayıran? insanlar dünyaya bir çare bulamayacaklar. söyleyin onlara kendi adlarına tutunsun fırtınaya yakalananlar.

5. “en uzak mesafe kuşuçamayışı” gökyüzünde nergisler açıyorsa ki gökyüzün kışların kavmi gökyüzünde nergisler açıyorsa kanatlanır bütün göçmen kuşlar rebetler mahallemize dizilmiş mangiko mou

kaybolandefterler

57


İçimdeki Ölüler Yalnızlıktan Size Sığınırım! MELİS YALÇIN

Peki siz kaç tanesini sığdırabilirsiniz zihninize? Yoklayın bakalım zihninizdeki ölüleri.

Çağdaş Türk edebiyatının sıra dışı yazarlarından Murat Gülsoy’un son romanı “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’e yazılan bir mektupla başlıyor. Borges denilince sonsuza kadar uzanan raflarda dizili kitaplar ve elinde tuttuğu kitabın sırtındaki yazıları okumaya çalışan bir adam canlanır zihnimde. Öyle ya, cenneti bir çeşit kütüphane olarak düşleyen Borges görme yetisini yavaş yavaş kaybediyordu o sıralarda, kitabı iyice gözlerine yaklaştırması bundandı. Ve tamamen kör olduğu sırada Arjantin Ulusal Kütüphanesi Müdürlüğü›ne getirildi. “İlahi bir şaka” olmalı. Peki, Gülsoy’un Borges’i seçmesi bir rastlantı mı? Yeryüzündeki cennetinden kovulan Borges’ten daha iyi kim bilebilir yalnızlığı? Yalnızlık Borges’e mahsustur. O laf öyle değildi sanki? Mektuba dönelim. Üçüncü çoğul şahıs zamirini Tanpınar kadar rahat kullanamadığından yakınan yazar mektubunda Borges’le senli benli olmaya karar verir. Ne de olsa ölüler görgü kurallarını pek önemsemez. Aklını kaybetmekten korkan yazarın sarı post-it’lerinden birinde şunlar yazılıdır: “Malzemesi ölümdür kitapların. Ölü ağaçlardan elde edilen kağıt, ölü hayvanların derilerinden yapılan ciltler, ölü yazarların sözleri. Orada öylece dururlar. Çok ayrıntılı bir mezarlıktır kütüphane. Üstelik insanlar tüm bu ölüm artıklarının zaman ötesine ulaşma gibi bir özelliğe sahip olduğunu düşünürler. Ne garip bir yanılsama. Oysa bir mumyadan fazlası değildir kitap. Düşüncenin mumyası.” (s. 13) Yalnızlıktan kaçmaya çalışırken, kitaplara tutunduğu gibi, bir ölüye de tutunabilir insan. Sanmam. İnsanın kendinden başka tutunacak kimsesi yok. Sen ne dersin Mirat Hocam? “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet”in kahramanı Mirat Alsan üniversitede cebirsel matematik der-

58

4.SAYI uzak


si vermektedir. Murat Gülsoy, Eray Ak’la yaptığı söyleşide şöyle diyor: “Adı Mirat Alsan, ama çoğu zaman insanlar yanlışlıkla Murat Aslan diye yazıyorlar, yanlış yazılan ismin sahibi olan kahramanım kimliğinin, kişiliğinin, varlığının belirsizleştiğini, sınırlarının eridiğini hissediyor. Ben var mıyım? Bu soruyu sormaktan kaçınan ama sorulmamış sorunun tüm ağırlığını hisseden bir karakter.” Neredeyse 30 yıldır aynı dersi veren Mirat 30 yıldır aynı ceketi giymektedir. Alışkanlıklarına bağlı olduğu muhakkak. Kendisini yenilemesi gerektiğini söyleyip duran bölüm başkanının baskılarına dayanamayıp genç yaşta emekli olmaya karar verir. Üniversiteden ayrıldıktan sonra ilk eylemi babadan kalma ceketi çöpe atmak olur. Emekli olunca çevresindeki suni kalabalıktan uzaklaşan Mirat koyu bir yalnızlığın içine düşer. Delilikten ve yalnızlıktan kaçarken eline tutuşturulan bir el ilanı sayesinde ölen kişilerin zihinlerini başkalarının zihinlerine aktaran Janus şirketinin varlığından haberdar olur. Merakına yenik düşer ve şirketin ofislerinden birine gider. Zihninde bedenen ölmüş birine ev sahipliği yapmayı kabul eder ve Esra’yla tanışır. Kitapta kahramanımızın zihninde ağırladığı Esra’nın “konuştuğu” bölümler italik harflerle yazılmış. Böylelikle, okur ikilinin konuşmalarını takip edebiliyor. “Mirat sen bir insanın içinde ne kadar büyük uçurumlar olduğunu bilsen şaşarsın. Sen beni benden iyi biliyorsun artık. Hayır. Bilmiyorum. Çünkü o uçurumlar, karanlık denizler, ucu bucağı olmayan mağaralar benim gücümün çok ötesinde... Çok büyük. Peki ama bu nasıl olur Esra? İnsan sonlu bir varlık. Sonlu bir şeyin içinde sonsuz olur mu? Bilmem matematikçi olan sensin.” (s. 154) “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” Isaac Asimov ve Arthur C. Clarke gibi isimlerin temsil ettiği bilim-teknoloji hayranı hardcore bilimkurgu romanlarından çok Philip K. Dick’in felsefi öğeler barındıran ve varoluşu sorgulayan romanlarını anımsatıyor. Yazarın dili, zihin aktarımının yapıldığı laboratuarı ve zihin aktarım sürecini tasvir ederken dahi gerçeklikten kopmuyor. İnandırıcılığı pekiştiren etkenlerden biri de hikayenin şimdiki zamanda ve bilindik mekanlarda geçmesi. Beşiktaş’taki bir meyhanede kadeh tokuşturanlar, televizyon programında Janus şirketinin müşterilerine sunduğu teknolojinin günah olduğunu söyleyen ilahiyatçılar, ansızın bastıran yağmurdan kaçmak için pasaja giren eylemciler, iskelede bekleyen TOMA’lar... Hepsi tanıdık. Murat Gülsoy romanlarında farklı teknikler kullanmaktan kaçınmayan, göndermeleri ve metinler arasında geçiş yapmayı seven bir yazar. Son romanında da “parçalı roman yapıları” olarak tanımladığı tekniği kullanmış. “Nisyan” ve “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde” kitaplarında olduğu gibi gerçek ile kurmacanın birbirine girdiği “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” deneysel çalışmaları ve parçaları birleştirmeyi seven okurların ilgisini çekecektir. Ayrıca “Baba, Oğul ve Kutsal Roman”ı okuyan okurları için küçük sürprizler olduğunu söylemeden geçmeyelim. “Şu anda ne istiyorum biliyor musun Mirat? Ne? Anladım galiba. Dans etmek istiyorum. Zıplamak, koşmak, yuvarlanmak. Mirat ansızın koşmaya başladı. Motorların olduğu iskeleye doğru koşuyordu. Yüzünde delice bir gülümseme olduğu için herkes ona bakıyordu. Ellisine merdiven dayamış bir adam sevinç içinde koşuyordu. Müthiş bir şey yaşamak! Harika bir şey! Evet! Evet Evet!” (s. 47) kaybolandefterler

59


İLLUSTRASYON - ÇEVİRİ: HIDIR MURAT DOĞAN

hoş geldin / willkommen Gel Türk - Alman birası iç O zaman burada iyi karşılanacaksın “Şerefe” ile Allah’la vedalaş Ve bir parça entegre olacaksınız Sarmısak kokar, uzak dur Lahana turşusuyla domuz pastırması ye Çocuk yerine köpek yetiştirirsen Neredeyse entegre olacaksınız Şalvar sadece rahatsız eder Bacaklar ve kafa lütfen açık olsun Politikayla da ilgilenmezseniz Sonra nihayet entegre olacaksınız Zaten sizi çöpçü olarak seviyoruz Mesele paraysa geride kalın İşten çıkarınca önde durun İşte o zaman entegre ötesi olacaksınız ____________________________ komm türke - trinke deutsches bier dann bist du auch willkommen hier mit prost wird Allah abserviert und du ein stückhen integriert ihr stinkt nach knoblauch - laßt den weg eßt sauerkauft mit schweinespeck und wer statt kinder dackel dressiert der ist fast schon integriert die pluderhosen stören nur tragt bein und kopf - doch bitte pur politisch seid nicht interessiert dann seid ihr endlich integriert als müllmann mögen wir euch schon stecht hinten an - gehts um den lohn steht vorn an wenn man abserviert dann seid ihr überintegriert

Cem Karaca Die Kanaken, 1984’te Almanya’da yayınlanmış Cem Karaca albümü. Sanatçının kariyerindeki tek Almanca albümdür. Nazım Hikmet şiiri “Çok Yorgunum” dışında bütün şarkılar Almanca’dır. “Die Kanaken”, Almanların başta Türkler olarak yabancıları tanımlamak için kullandığı argo bir sözcüktür. /wikipedia

60

4.SAYI uzak


fotoğraf: Wojciech Plewiński

Wislawa Szymborska

Çağımızın Çocukları Türkçeye çeviren: Nurten

Uyar

Çağımızın,politik bir çağın çocuklarıyız, Bütün meseleler, sizin, bizim, onların.. politik meselelerdir Günler, geceler boyu, Sevseniz de sevmeseniz de, genlerinizin geçmişi politik, teniniz, politik bir tipiniz, gözleriniz, politik bir bakışınız var. Ne söyleseniz yankılanır, söylemediğiniz şeyler konuşurlar kendi kendilerine Yani her halükarda politik konuşmalarınız Sıvışsanız bile, politik adımlarla sıvışıyorsunuz politik topraklarda. Apolitik şiirler politiktir hem de, ve başımızın üstünde parlayan ay artık bildiğiniz ay değil. Olmak, yada olmamak, işte bütün mesele. ve sanki sindirim sorunu gibi bir sorunu,her daim olduğu gibi,politikanın. Politik bir anlamı var insan olmak bile istemezsin. hammadde olur, yada proteinli gıda, ham petrol yada, yada bir konferans masası, aylarca şekli üstüne tartışılan: Hayatı ve ölümü çözümleyebilir miyiz yuvarlak bir masa yada kare olanında. Bütün bunlar olup biterken, Mahvolmuş insanlar, ölen hayvanlar, yanmış evler, ve yabani otların kapladığı tarlalar tıpkı kadim ve milattan önceki politik zamanlarda olduğu gibi. Wislawa Szymborska(1923-2012):Çağımızın Çocukları,Köprüdeki İnsanlar,1986,Yeni ve Toplu Şiirler(1988)’den,İngilizce’ye Stanislaw Baranczak ve Clare Cavanagh tarafından çevrilmiştir.

kaybolandefterler

61


Almanya - Willkommen in Deutschland -(2011)

GÖÇ

SİNEMANIN PENCERESİNDEN, BURADAN UZAKLARA

H I D I R M U R AT D O Ğ A N

Yaşadığımız yerküre, aralıksız süren bir kavimler göçüne şahit. Büyük Patlama’dan bugüne, henüz ilk çiçeğin bile açmadığı ve dinozorların soylarının tükenmekte olduğu dönemlerde bile, canlı cansız her varlık yer değiştiriyordu. Modern insan, özellikle son yüzyılda geliştirdiği sinema sanatını kullanarak, kendi zihin evrenini meşgul eden her şeyi dramatik ya da esprili bir biçimde filme dökmeyi, fotoğraftan çok daha kalıcı ve sarsıcı hale getirmeyi seçti. Kendi adıma sanatın insandan bağımsız var olamayacağını düşünmekteyim. Yakından uzağa teorisine göre ele alırsak, gezegenimiz üzerinde var olmuş, var olan ve var olacak her nesne ve canlının, bulunduğu yere benzemediğini kim iddia edebilir ki? Hepimiz bir Bukalemunuz. Bilmelisiniz… Bulunduğumuz yerin coğrafi önemine pek kafa yorduğumu söyleyemem. Fakat bu toprakların yukarıda bahsi geçen kavimler göçüne hâlâ tanıklık ettiğinden gayet eminim. Belki de dinozorlar hâlâ buradalar, kim bilebilir ki? Göç olgusu, özellikle göçlere tanık olan sinemacıların ya da onların geldiği ve yine bu göçlere tanıklık etmiş coğrafyalara ait hikaye yazıcılarının çoğunlukla seçtikleri bir kavram. Her dönemin kendine ait sineması, o gün ya da yakın tarihe ait devlet politikaları ya da toplumsal sorunları da anlatmaya meyilli bir yapıya sahiptir. Ekonomik, Politik ve İnsani yönleriyle filmlere konu olan Göç kavramı, özellikle 60’lı yıllarda İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, ülke Sanayisini geliştirmek ve işçi açığını kapatmak isteyen Almanya’nın Türk işçi alımları ile başlayan dış göç dalgası, sinema sanatının yükselişiyle birlikte, çoğunlukla Türkiye bağlantılı olarak yurtdışında yaşayan sinemacıların en önemli başlıklarından biri oldu. Kendileri de çoğunlukla göç etmiş ya da göçlere tanıklık etmiş bu yönetmenler, yaklaşık elli yıldır bu doğrultuda konuları olan, büyük kısmı kült niteliği taşıyan filmlere imzalarını attılar. Genellikle bu yönetmenler, göç ettikleri ve dilini, yaşam biçimini bilmedikleri bu ülkelerde kimlik bunalımları yaşayan Anadolu insanı hikayelerini anlatsalar da, bu mücadeleyi birbirinden çok farklı biçimde beyaz perdeye aktarıyorlar.

62

4.SAYI uzak


İrfan Ünal’ın yapımcılığını, Yılmaz Güney’in yönetmenlik ve senaryo yazarlığını üstlendiği Baba filmi, 1971 yapımı. Baba filminde, fakir bir aile babasının, Almanya’ya işçi olarak gidişinin sudan bahanelerle önlenmesi üzerine bir cinayeti suçsuz olduğu halde para karşılığı kendi üzerine alması ve hapiste geçirdiği onca yıldan sonra; serbest kalınca oğlunu mafyaya karışmış, kızını ise kötü yollara sapmış bir halde bulması, tüm bunlarla birlikte, karısına tecavüz eden, oğlunu mafyaya sokan adamdan intikam alma hırsıyla yeniden hapise düşmesi gibi olaylar anlatılmaktadır. Fakirliği temel konu olarak ele alan ve duygusal bir tarza sahip Baba filminin müziklerini Metin Bükey yapmıştır. Türkan Şoray’ın yönettiği 1972 yapımı Dönüş filmi, Toplumuna giderek yabancılaşan bir gurbetçiyle, köyünde terk ettiği karısı Gülcan’ın öyküsünü anlatmaktadır. Karısının köyde bazı dedikodulara karışması nedeniyle gurbetçi İbrahim, namusunu temizlemek için köyüne döner. Ancak İbrahim de Gülcan’ın üzerine Almanya’da evlenmiştir. Alman kadından bir de çocuğu vardır Osman F. Seden’in yazıp yönettiği Gurbetçiler filmi, Kendilerini bırakıp gittiğini zanneden babalarının karşısına farklı kimliklerle çıkan iki kardeşin macera öyküsünü konu almaktadır. Otobüs ise, 1974 yılında, Tunç Okan tarafından çevirilen ve uzun yıllar Türkiye’de gösterimi yasak olan Türk filmidir. Bu film o güne kadar oyuncu olan Tunç Okan’ın ilk yönetmenlik denemesiydi Film İsveç’e kaçak işçi olarak götürülen, bir otobüs dolusu köylerinden başka bir şehir görmemiş insanın, Stockholm’e vardıktan sonra başlarından geçenleri (şaşkınlığı, çaresizliği, imkânsızlığı, şokları) Doğu-Batı ekseninde anlatmaktadır. Film müziği Zülfü Livaneli tarafından yapılmıştır. Tuncel Kurtiz’İn 1979 yılında yönettiği dramatik komedi Gül Hasan/ Lyckliga vi... filminin hikayesinde, İsveç’te Türk işçilerini film çevirme vaadleriyle sömüren bir Türk şebekesinin öyküsü anlatılmaktadır. Türk ve İsveçlilerden oluşan bir grup sömürücü, Türk işçilerini filmde oynatmak için onlardan para toplar. Şebeke topladıkları paralarla tam kaçacakları sırada, işçiler uyanıp duruma el koyarlar ve sonunda şebeke toplanan paralarla filmi çekmek zorunda kalır. 1979 yılı yapımı Karakafa filmi Korhan Yurtsever tarafından çekildi. Senaryosunu Bülent Oran’ın yazdığı filmde; Betül Aşçıoğlu, Macit Flordun, Savaş Yurttaş, Bülent Oran, Cüneyt Kaymak, Özlem Güler, Neriman İdil gibi isimler rol aldı. Karakafa filminin hikayesinde İşçi Cafer, daha iyi bir hayat için karısı ve çocuğuyla Almanya’ya göç etmiştir. Kendi iş bulamasa da karısı fabrikada iş bulmuş ancak bu yeni ülkede siyasi örgütlere katılmıştır. Cafer karısına söz geçirememiş, bunun üzerine kendini içki ve kumara vermiştir. Cafer diğer bir çok Türk gibi Acı vatanın kurbanlarından biri olmaktan kurtulamamıştır. Film 1980’de ilk gösteriminden hemen sonra, “bir dost ülkenin onuruyla oynanıyor” gerekçesiyle yasaklanmış ve o tarihten 2011 yılı Altın Portakal prömiyerine kadar perde yüzü görmemiştir. Filmin yönetmeni Korhan Yurtsever, o ilk gösterimden kısa bir süre sonra faili meçhul bir şekilde vurulmuş, devamında yargılanmıştır. 12 Eylül 1980 darbesinden birkaç hafta öncesinde de yurtdışına göçmüştür. Hikayesiyle düzeni sorgulayan ve yeni bir dünyaya alışmanın zorluğundan bahseden Karakafa, yönetmeninin söylediğine göre Türkiye’de sesli çekilen ilk film. Yine aynı yıl çekilen ve yönetmenliğini Şerif Gören’in yaptığı Almanya Acı Vatan filminin oyuncu kadrosunda Hülya Koçyiğit ve Rahmi Saltuk var. Almanya Acı Vatan filminin hikayesinde; Almanya’ya daha önceden işçi olarak giden Güldane, formalite icabı Mahmut ile evlenir. Mahmut’un Almanya’ya gidebilmesi için düzenlenen formalite evlilik bir süre sonra, Güldane’nin gitgide robotlaşan ve korkularla yaşayan birine dönüşmesi sonucu yerini sahici bir evliliğe bırakır. 1984 yapımı ve Muammer Özer tarafından yönetilen Kardeş Kanı/Splettring filminde, bir aile içinde yaşanan dramatik olaylar anlatılmaktadır. Ülkesine dönmenin hayalini kuran Ömer, ailesiyle birlikte İsveç’te yaşar. Çocukları üzerinde katı bir disiplin uygular. Kızı Gül ve küçük oğlu Metin bu durumdan çok rahatsız olur. Büyük oğlu Kemal ise karakter olarak kendisine benzer. Bir gün Ömer, kızını zengin bir hemşehrisine vermeye karar verir. Ancak Gül bu birlikteliğe yanaşmaz. Metin ise bu yüzden babasıyla tartışır. Bu duruma çok sinirlenen Ömer, Metin’i evlatlıktan reddeder. Aile içinde yaşanan bu tatsızlık bütün ailenin dağılmasına sebep olacaktır. Yine aynı yıla ait bir başka film olan Cumartesi Cumartesi / Drôle de samedi ise yine bir Tunç Okan filmi. Her modern kentte olduğu gibi Neuchatel’de de Cumartesi günleri dayanılmazdır. Haftanın iş yorgunluğunu Cuma gününün mesai bitiminden sonra üzerinden atmaya çalışan kentli bir adam bu kez Cumartesi gününün alışveriş sendromuna tutulur. Yusuf Kurçenli’nin yönettiği 1984 yapımı Ölmez Ağacı filminde, Almanya’daki bir Türk işçi ailesinin hikâyesi anlatılmaktadır. Bahar, ağabeyi Kemal ve ağabeyinin ailesi ile birlikte Almanya’da yaşamaktadır. Uzun yıllardır Almanya’da işçi olarak çalışmaktadırlar. Burada yeni arkadaşlıklar kuran Bahar hayatından memnundur. Ancak zamanla Kemal’in sağlık problemleri baş gösterir.

kaybolandefterler

63


Bu sırada fabrikalar da işçi çıkarmaya başlamıştır. Kemal ve ailesi için Türkiye’ye dönme ihtimali oluşur. Fakat Bahar’ın bu konuda kararı net değildir. Bahar’ın Almanya’da kalabilmesi için tek başına yaşamayı göze alması gerekecektir. Kartal Tibet’in yönettiği Gurbetçi Şaban, Kemal Sunal’ın oynadığı politik filmlerden biridir. Film Almanya’ya iş ve refah ortamı bulmak için giden Türklerin yaşam koşullarını ele almaktadır. Şaban Yıldız, saf görünümlü bir gariban köylüdür. Ancak kurnazlık ve ciddiyetsizlik yapmadan duramamaktadır. Şaban, Almanya›ya iş bulmak için gider ve çalışma izni olmayan Türkleri sağlıksız ortamlarda çalıştıran gaddar bir Alman patronun eline düşer. Ayrıca kendisi gibi Almanya yolcusu iken otobüste tanışdığı Bahar adlı kıza aşık olmuş ve aynı fabrikada çalışmaktadırlar. Daha sonra Alman patronun uyguladığı zorbalık ve haksızlıklar karşısında birşeyler yapmaya karar verir. Yaptığı çok akıllıca bir planla önce Alman hükümetinden çocuk nafakası alarak kendisine bir iş kurar. Zaman içinde tüm yeteneklerini sergilemeye başlayan Gurbetçi Şaban, işçilikten zengin bir hayata doğru yükselmeye başlar. 1988 yapımı ve Tevfik Başer’in yazıp yönettiği ve Özay Fecht, Yaman Okay, Demir Gökgöl gibi isimlerin oyunculuklarını üstlendiği 40 Metrekare Almanya / 40 qm Deutschland, Almanya’da kırk metrekarelik bir evde yaşayan bir Anadolu kadınının öyküsünü anlatmaktadır. Dursun kırklı yaşlarında Almanya’da çalışan bir işçidir. Köyünden evlendiği Turna’yı da alıp Hamburg’a getirir. Oturdukları kırk metrekarelik avluya baktığında güneş görmez küçücük ev artık Turna’nın görüp göreceği Almanya olacaktır. Köyünde yaşadığı koşullardan uzak, kadınların kocalarıyla yaşamı paylaştığı bu ülkeye uyum sağlamasına kocası izin vermez. Namuslu bir kadının, egoizm, lüks ve sapkınlıklarla dolu böyle bir dünyada yeri yoktur çünkü. Turna’nın yeri yalnız ve yalnız evidir. Karşı evde oturup kendisine gülümseyen ve bebeğini gösteren küçük çocukla işaretleşmesine bile izin verilmez. Ama bir gün bir kaza sonucu Dursun ölür. Ancak Turna hamiledir ve Almanca bilmemektedir. Yol iz bilmez, dışarıdaki dünyayı tanımaz. Kötülüğü içinden değil yanlış eğitim ve önyargılardan gelen bir kocanın desteğinden yoksundur. Yönetmenliğini ve Senaristliğini yine Tevfik Başer’in yaptığı, Zuhal Olcay’ın başrolünde oynadığı 1988 Türk-Alman ortak yapımı Sahte Cennete Veda / Aidu Au Faux Paradis filmi, bir psikolojik dram. Yine aynı yıl Şerif Gören tarafından çekilen ve başrol oyunculuğunu Kemal Sunal’ın yaptığı Polizei, Türk-Alman ortak yapımı filmlerdendir. Almanya’da hüküm süren disiplin anlayışının politik, dramatik ve trajikomik bir biçimde konu edildiği filmde, Türklerin gurbette yaşadığı sıkıntılara da yer verilmekte ve çoğu sahnede göndermeler yapılmaktadır. Ali Ekber çocukluğunda Berlin’e gelmiş ve burada çöpçülük yapan bir Türk işçisidir. Türklerin ağırlıkta olduğu bir semtte yaşamaktadır. Yalnız yaşadığı evinin bütün sırlarını Garip adlı kuşuyla paylaşmaktadır. İşinden arta kalan zamanlarda ise küçük de olsa bir rol alacağı günü beklediği bir Türk tiyatrosunun temizlik işleriyle ilgilenmektedir. Günün birinde kafede çalışan bir Alman kızına (Babett Jutte) aşık olur; onunla tanışmak için büyük çaba gösterir fakat bir türlü başaramaz. Hatta aşık olduğu kızı tavlayabilmesi için arkadaşından yardım ister fakat arkadaşı da kıza yakınlık gösterir. Bu arada tiyatrodan beklediği bir haber gelir; Alman Polisi rolünü oynayacaktır. Polis üniformasını giyer. Bu arada acele bakkala gitmesi gerekir. Ali Ekber’in giydiği polis üniformasıyla bakkala gittiğinde sahibi olduğu Türk bakkal tarafından tanınmaz, gerçek Polis zannedilir ve fazlaca ilgi görür. Bunun üzerine Ali Ekber’in aklına çok parlak fikirler gelir. 1991 yapımı Uzun İnce bir Yol filmi, Tunç Başaran’In senaryosunu yazıp yönettiği etkileyici Göç filmlerinden. Tarık Akan, Taner Barlas ve Caren Liby’nin başrollerini paylaştığı film, ütopik bir yanı olan, hayal dünyası veya iç hesaplaşmalar içeren bir hikayeye sahip. Uzun İnce bir Yol filmi, Yurtdışından Türkiye’ye tatile gelen ailenin Azrail’le karşılaşmalarını anlatmaktadır. Sarı Mercedes/Mercedes mon Amour, çekimleri 1987 yılından 1992 yılına dek süren, yönetmenliği ve senaristliğini Tunç Okan’ın üstlendiği Türk-Fransız-Alman ortak filmi. Film 29. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden “En iyi yönetmen”,”En iyi kurgu”, “En iyi ikinci film” ödüllerini; 5. Ankara Film Festivali’nden “En iyi erkek oyuncu” ödülünü; 1992’ de Kültür Bakanlığı’ndan “Sinema Başarı” ödülünü; 7. Adana Altın Koza Kültür Sanat Festivali›nden de “En İyi Müzik” ödülünü kazanmıştır… Almanya’da azimle çalışıp Mercedes’ini alan Bayram’ın Almanya’dan Türkiye’ye gelirken yaşadıklarının anlatıldığı film. Adalet Ağaoğlu’nun bir yol hikâyesini ele aldığı “Fikrimin İnce Gülü” eserinden beyaz perdeye uyarlanmıştır. Romanda insanların gerçekliklere bakış açılarının farklılıklarından ve kişisel hırslarından bahsedilmektedir. İsviçreli yönetmen Xavier Koller’in 1990 yapımı filmi Umuda Yolculuk / Reise der Hoffnung, Türkiye’de yaşayan Maraşlı bir Alevi ailesinin yasadışı yollarla sadece kartpostallarda gördükleri İsviçre’ye girmeye çalışmasını konu edinmektedir. İngiltere, İsviçre ve Türkiye ortak prodüksiyonu olan film, 1990 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü’nü kazandı. Ödül, ülke olarak

64

4.SAYI uzak


İsviçre’ye verildi. Filmin senaryosunu Uçurtmayı Vurmasınlar filminin de senaryosunu yazan Feride Çiçekoğlu yazdı. Başrollerini ise Nur Sürer, Necmettin Çobanoğlu, Emin Sivas, Yaman Okay ve Mathias Gnädinger paylaşmışlardır. 1993 yapımı ve Sinan Çetin’in yönettiği, Hülya Avşar’ın başrolünde oynadığı Berlin in Berlin filmi, Berlin’de bir inşaatta ustabaşı olarak çalışan Mehmet’in, üç kuşaktır Almanya’da bulunan ailesiyle birlikte sürdürdüğü yaşamını konu edinmiştir. Öğle paydoslarında sefertasıyla kocasına yemek getiren Dilber’e, dayanılmaz bir ilgi duyan Alman Mühendis Thomas, genç kadının gizlice fotoğraflarını çeker. Thomas’ın şantiyedeki odasında duvara asılmış fotoğrafları gören Mehmet, birden çılgına döner ve Dilber’i dövmeye başlar. Aralarına girip onları ayırmaya çalışan mühendisin, bu itişme sırasında duvara ittiği Mehmet, kafasına bir inşaat çivisi saplanarak ölür. Olaydan sonra vicdan azabı duyan Thomas, özür dilemek için Mehmet’in ailesine gider. Ne var ki o ana kadar ağabeyinin ölüm nedenini kaza sanan en büyük kardeşi Mürtüz, Thomas’ı öldürmeye kalkar. Ama araya girip töreleri hatırlatan büyükanne olayı yumuşatmaya çalışır. Törelere göre “özür dilemeye gelip evlerine sığınan Tanrı misafiri öldürülemez. Ailesine ve törelerine başkaldırmayan Mürtüz, silahıyla Thomas’ın evden çıkmasını bekler. Günlerce süren bir tutsaklık sonucu Thomas bir yolunu bulup evden kaçmayı başarır. Özgürlüğüne kavuşan Thomas artık mutludur. Çünkü yalnız değildir. Ailesini terkeden Dilber yanındadır. Giderek psikopatlaşan Mürtüz’ün gözleri önünde Berlin sokaklarında Alman Thomas›la Türk Dilber el ele yürümektedirler. Çekildiği yıllarda büyük gişe başarısı sağlayan Berlin in Berlin, Hülya Avşar›ın mastürbasyon sahnelerinin yanı sıra senaryosunun kendisinden çalındığı gerekçesiyle Gökhan Akçura tarafından açılan davayla da gündemi işgal etmiştir. Kısa ve Acısız/Kurz und schmerzlos, Fatih Akın’ın yönetmenliğini yaptığı 1998 yapımı olan ilk uzun metraj filmi. Göçmen bir Türk ailesinin Almanya’da doğup büyümüş oğlu olan Gabriel ve arkadaşları Sırp Bobby ve Yunanlı Costa, yıllar boyu Hamburg’un Altona semtinde bir mahalle çetesi gibi hareket ederek hızlı bir gençlik geçirmişlerdir. Gabriel’ın hapse girip çıkmasıyla üçlünün hayatlarında değişiklikler başlar. Gabriel, hayatını önemsiz bir suçlu olarak geçirmekten bıkmış, hapiste geçirdiği sürede olgunlaşmıştır; Türkiye’nin güneyine yerleşerek kendi işini kurmak ve düzenli bir hayat yaşamak istemektedir. Bu esnada bir süreliğine taksi şöförlüğü yaparak geçimini sağlar. Fakat eski arkadaşları, onun bu değişimini önce farketmek, farkettikten sonra da kabul etmek istemezler. Aralarında yaşanan bu düşünce farklılığı, önemli kopuşlara neden olacaktır. 1974 Almanya doğumlu yönetmen Fatih Akın, kısa film ve belgesel çalışmalarının ardından gerçekleştirdiği ilk uzun metrajlı filmi olan Kısa ve Acısız’da, suçla yoğrularak büyümüş üç arkadaşın yıllar geçtikçe farklılaşmaları konusuna değiniyor. Akın’ın sonraki iki uzun metrajlı filminde de şahit olduğumuz farklı ulusal kökenlere sahip insanların karışık etnik ortamlardaki ilişkilerinin temalaştırılmasının ilk uzun metrajlı örneği olması açısından da Kısa ve Acısız önem taşıyor. 1999 Avusturya - Türkiye ortak yapımı dramatik, komedi türündeki sinema filmi Doğum Yeri Absurdistan/Geboren in Absurdistan filminin yönetmenliğini Houcheng Allahyari ve Tom Dariusch Allahyari kardeşler; başrol oyunculuklarını ise Karl Markovics, Julia Stemberger, Ahmet Uğurlu, Meltem Cumbul yapmıştır. Film Kasım 1999’da, Viyana’da düzenlenen gala ile izleyici ile buluşmuştur. Her şey Viyana’daki bir hastanede iki annenin bebeklerinin karışmasıyla başlar. Sonrasında Türk ailenin oturma izni bitince ülkelerine dönmek zorunda kalırlar. Avustralyalı aile çocukların karıştığını öğrenip Türk aileye ulaşmaya çalışır. Yönetmenliğini Fatih Akın’ın yaptığı, başrollerinde Moritz Bleibtreu, Christiane Paul, Mehmet Kurtuluş ve İdil Üner’in oynadığı 2000 yılı Almanya yapımı bir yol hikayesi olan romantik-komedi filmi Temmuz’da/im Juli, birçok festivalde yer almış ödüllü bir yapımdır. Film o dönem 5 milyon mark (DM) bütçe ile çekilmiştir. Sosyal hayatı pek olmayan içine kapanık fizik öğretmeni Daniel, güzel bir işportacı olan Juli’den bir yüzük satın alır. Juli, yüzüğün ona aşkta şans getireceğini söyler. Gerçekten de aynı gece Daniel, Melek adında bir Türk kızına sırılsıklam aşık olur ve onun peşinden İstanbul’a gitmeye karar verir. Uçakta yer bulamayınca Hamburg’dan Türkiye’ye doğru arabayla yola koyulur. Otoyola çıkmadan hemen önce arabasına şehirden bir an önce ayrılmak isteyen bir otostopçuyu alır. Bu Juli’den başkası değildir. Daniel’in kendisine aşık olacağını hayal eden Juli, onun peşini bırakmaya pek niyetli değildir... Almanya’da başlayan ve İstanbul Ortaköy’de sonuçlanacak bir yolculuk başlar. Bu çılgın yolculukta Daniel kendini yeniden keşfedecek, dayak yiyecek, baştan çıkarılacak, soyulacak, ilk kez uyuşturucu kullanacak ve Türk sınır güvenlik görevlileri tarafından tutuklanacaktır. Ancak, bu olayları yaşarken mutluluğu için savaşmayı öğrenecektir.

kaybolandefterler

65


2000 yılında büyük ses getiren ve Fatih Akın’ın en önemli filmlerinden olan, başrollerini Sibel Kekilli ve Birol Ünel’in oynadığı Duvara Karşı/Gegen die Wand, Cahit Tomruk isimli 40 yaşlarında Almanya’da yaşayan ve duymakta olduğu acıyı dindirmek için kendisini kokain ve alkole vermiş, hayattan vazgeçmiş bir Türk’ün bir gece, bilinçli olarak arabasıyla duvara çarpması ve kıl payı hayatta kalması ile başlamaktadır. Psikiyatri kliniğinde Sibel Güner ile tanışır. O da intihar girişiminde bulunmuş olan bir Türk’tür. Sibel, Cahit’ten onunla evlenmesini ister, böylece tutucu ailesinin onu bunaltan kurallarından kurtulabilecektir. Cahit başta bu teklifi reddeder ama ardından plana uymayı kabul eder. Plana göre sadece ev arkadaşı hayatı yaşayacak, tamamen bağımsız özel hayatlara ve cinsel yaşamlara sahip olacaklardır. Fakat birbirlerine aşık olmalarıyla durum karmaşık bir hal alır ve Cahit’in Sibel’in sevgililerinden birini kıskanarak öldürmesi ile sonuçlanır. Cahit hapishaneye düşerken, Sibel İstanbul’a gider.Cahit hapisten çıkacak ve onu bulacaktır. 2005 yapımı ve senaristleri arasında Fatih Akın’ın da yer aldığı, Alman yönetmen Anno Saul’un yönettiği Kebab Connection, Hamburg’ta yaşayan ve Alman kung-fu filmi çekmek isteyen İbrahim adında bir gencin hayatını konu almaktadır. İbrahim, amcasının kebapçı dükkanında reklam filmi yapar. Titzie, ümit vaat eden bir aktristir ve İbo’nun da kız arkadaşıdır. Hamile olduğunu öğrenir. İbo baba olmak konusunda kendinden emin değildir. Bu duruma verdiği olumsuz tepkilerden ötürü kız arkadaşı ile arası açılır ve ayrılırlar. Amcası film konusunda yeğenini destekler ve bir reklam filmi daha çekilir ancak İbo’nun aşkı acı fazlasıyla yansır kamerasına. Hayatı giderek kötüleşir ve alkol ile buluşur. Daniel Speck’in senaryosunu yazdığı ve Alman yönetmen Stefan Holtz’un çektiği 2006 yapımı Benim Çılgın Türk Düğünüm/Meine Verrückte Türkische Hochzeit filminde ‘Götz’ adlı bir dükkan sahibini canlandıran Fitz, Mandala Tayde adlı oyuncu tarafından canlandırılan ‘Aylin’ adındaki Türk kızına aşık oluyor. Götz, hukuk öğrenimi gören Aylin ile evlenebilmek için önce ailesinin sevgisini kazanması gerektiğini anlıyor. Ancak Aylin’in ‘Süleyman’ adlı babasını canlandıran Hilmi Sözer evliliğe karşı çıkıyor, çünkü kızını, Gandi Mukli’nin canlandırdığı ‘Tarkan’ adlı Türk doktorla evlendirmek istiyor. Götz’ün gazeteci annesini canlandıran Katrin Sass da oğlunu liberal bir şekilde yetiştirmesine ve kendisini dünyaya açık bir insan gibi görmesine rağmen, Aylin ile ilk kez tanıştığında oğlunun bir Türk kızıyla beraberliğini tasvip etmiyor ve olaylar bu şekilde gelişiyor. 2007 yapımı bir başka Fatih Akın filmi olan Yaşamın Kıyısında / Auf der anderen Seite’nın başında, emekli bir dul olan Ali, yalnızlığını paylaşacağı bir insan ararken “hayat kadınlığı” yapan Yeter ile tanışır. Para karşılığı kendisine hayat arkadaşlığı yapmasını öneren Ali’nin bu teklifini, Alman Dili Ve Edebiyatı profesörü olan oğlu Nejat hiç olumlu karşılamaz. Nejat için Yeter’in “mesleği” kabul edilemezdir. Yeter’in asıl amacının Türkiye’de üniversitede okuyan kızını rahat ettirebilmek olduğunu anlayan Nejat, Yeter’e karşı daha sıcak duygular beslemeye başlar. Yeter’in beklenmedik bir şekilde hayatını kaybetmesi üzerine kızı Ayten’i bulmaya Türkiye’ye gitmeye karar veren Nejat’ın hayatında bambaşka bir pencere açılacaktır. Bilmediği tek şey ise, siyasi eylemci Ayten’in kaçak olarak Almanya’ya gitmiş olduğudur. Nejat’ın tahmin ettiği zamanda ve şekilde olmasa da, bir gün tüm bu karakterlerin yaşamları beklenmedik bir şekilde kesişecektir. Yaşamın Kıyısında ile 2007 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan ve En İyi Senaryo Ödülü’nün sahibi olan Fatih Akın’ın Yaşamın Kıyısında filmi, yine Cannes Film Festivali’nde Ekümenik Jüri Ödülü’nü de almıştır. Made in Europe, 2007 senesi yapımı Türk drama filmi. İnan Temelkuran’ın senaryosunu yazıp yönettiği filmin, başrollerinde José Luis Alcobendas, Emin Gursoy ve Ali Rıza Kubilay oynamıştır Film aynı gece, Madrid, Paris ve Berlin’de çoğunlukla Türk göçmenler arasında ancak diğer uluslardan insanların da içine girdiği grift 3 öykü›den oluşuyor. Avrupa’da yaşayan Türk toplumunun küçük bir örneği olan gruplardaki insanlar; ya oturma izni peşinde koşmakta ya da oturma izni olmadan, birer hayalet gibi, yıllardır Avrupa’da gezinmektedir. Erkeklik, küçük düşme, güvensizlik, kadınlar, iş arkadaşlığı, ihanet, üstünlük ve kendine acındırma gibi filmde var olan her şey göçmenlerin dünyasının şizofrenik doğasını oluşturuyor. Film izleyiciye, göçmenlerin Avrupa’da yaşayan “problemler” değil yaşayan “insanlar” olduklarını hatırlatır. 2010 yapımı ve Refik Çakar’ın yönetmenliğini üstlendiği dram türündeki Semi filmi, İş bulma umuduyla Almanya’ya göçen bir ailenin tek çocuğu olan Semi’nin, bu yeni kültürün içerisinde yapayalnız büyümesini konu almaktadır. Zamanının çoğunu annesinin çalıştığı huzurevinde orada kalanlarla sohbet ederek geçiren Semi, kalan anlarını ise oyun parkında tek başına oynayarak doldurur. Yine bugünlerden birinde bisikletine binerken çarptığı oyuncak bebeğin sahibi ikiz kardeşlerle tanışır. İkizler ve anneleri Nikol, Semi’nin şimdiye dek uyum sağlayamadığı bu ülkeye yavaş yavaş alışmaya başlamasını sağlar. Bu esnada Semi’nin ailesi Türkiye’deki bir düğün için yurda dönme hazırlıklarına başlarlar. Ancak Semi için yeni arkadaşlarından ayrılmak kolay olmayacaktır.

66

4.SAYI uzak


Almanya doğumlu yönetmen Refik Çakar, bu filmiyle küçük bir göçmen çocuğun yalnızlığını ve iki kültür arasında kalan sıkışmışlığını irdelemektedir. Filmin oyuncu kadrosunda Semi Çakar, Şefik Çakar, Katharina Simon ve Esterina Çakar gibi isimler bulunmaktadır. 2010 yapımı olan ve Ayşe Polat’ın yazıp yönettiği Luk’un Şansı/Luk’s Glück, Almanya’da yaşayan bir Türk ailesinin piyangodan büyük ikramiyeyi kazandıktan sonra hayatlarının allak bullak olduğu bir süreci anlatıyor. Türkiye’li yönetmen Zuli Aladağ’ın eşi Avusturyalı yönetmen Feo Aladağ tarafından yazılıp yönetilen Ayrılık/Die Fremde filminin hikayesinde, Almanya doğumlu Umay İstanbul’da yaşadığı bunaltıcı ve zalim evliliğinden kaçarak Berlin’deki ailesinin yanına geri döner. Yanına küçük oğlu Cem’i de almıştır. Umudu ailesi ile birlikte daha iyi bir hayat yaşamaktır... Fakat Umay’ın bu beklenmedik dönüşü aile içinde büyük çatışmalara sebep olur... Birbirine bağlı bu küçük Türk ailesi Umay’a karşı duydukları sevgi ve yaşadıkları ortamın onların üzerindeki baskısı arasında kalmıştır. Aile küçük Cem’i babasına göndermeye karar verdiğinde Umay, özgür ve oğlu ile birlikte yaşayacağı yeni bir hayat için kendini güçlü hisseder... Fakat ailesinin sevgisine olan ihtiyacı bu yeni hayatta onu birçok kez takılıp düşmek zorunda bırakacaktır. Filmin oyuncu kadrosunda Sibel Kekilli, Ufuk Bayraktar, Derya Alabora, Settar Tanrıöğen gibi isimler bulunmaktadır. Cihan İnan’ın yönettiği ve 2010 yapımı olan 180° – Wenn deine Welt plötzlich Kopf steht, birbirinden bağımsız görünen olaylarla örülü, güvenli, mutlu, normal yaşamları göz açıp kapayıncaya kadar altüst olan insanların hayatlarını konu almakta olan bir filmdir. Bir dizi kötü tesadüf sonucu, tek başına bir katil, beklenmedik düzeyde hasara yol açacaktır. Bu durum insani duygulara dair çok şey söyler. Korkunun ardında, beklenmediğin ötesinde sevgi, umut ve bir arada yaşamın mucizesi vardır. 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması bölümünde seyirci ile buluşan 180 Derece, Türk asıllı İsviçreli yönetmen Cihan İnan’ın yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği, tesadüfler sonucu keşişen hayatlar kurgusundan yola çıkan bir ilk film. 2011 yapımı olup Tunceli’den Almanya’ya göç etmiş bir işçi ailesinin çocuğu olan Yasemin ve Nesrin Şamdereli kardeşler tarafından yazılıp yönetilen Almanya’ya Hoş Geldiniz / Willkommen in Deutschland, İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden kalkınmak ve çalışan eksik işçi açığını kapatmak için pek çok ülkeden işçi alımı gerçekleştiren Almanya’nın, son 50 yıldır Türkiye’den yurt dışına göç eden işçilerin ilk adresi olduğu süreci anlatıyor. 10 Eylül 1964’te bir milyonuncu “misafir işçi” Almanya topraklarına adım attı. Almanya’ya Hoş Geldiniz filminin baş kahramanı Hüseyin Yılmaz ise bir milyon birinci işçi olarak gelecek şansını bu yabancı ülkede arayan bir göçmen. Hüseyin Almanya›ya göç ettikten bir süre sonra, Türkiye›deki ailesini de yanına alır. Yıllar sonra memleketine temelli dönmek için Türkiye›de bir ev alan Hüseyin›in bu kararı aile içinde tartışmalara, barışmalara ve beklenmedik olaylara yol açacaktır... Almanya’ya Hoş Geldiniz, Almanya’da yaşayan Türk göçmenlerin neredeyse 50 senedir yaşadıkları kimlik bunalımı, asimile olma, entegrasyon ve uyum sorunlarını beyazperdeye mizahi bir dille taşıyor... Dünya prömiyeri Berlin Film Festivali’nde yapılan Almanya’ya Hoşgeldiniz, filmi bir açıdan Almanya’ya Göç olgusunun belgesel bir yanını sinemaseverlere yansıtıyor. Hüseyin Tabak’ın yazıp yönettiği 2012 Avusturya yapımı Güzelliğin On Par’etmez/Deine Schönheit ist nichts wert, Tabak’ın ilk uzun metrajlı sinema filmidir. Türkiye’den Avusturya’ya göç eden bir ailenin yaşadığı zorlukları 12 yaşındaki bir çocuğun perspektifinden anlatan filmin başrollerinde Abdulkadir Tuncer, Nazmi Kırık ve Lale Yavaş yer almaktadır.

SARI MERCEDES - MERCEDES MON AMOUR 2992

kaybolandefterler

67


FOTOĞRAF: DAVID TREVIEN

. Histopya EMRE YILDIRIM

Hisli hallerin gerçek dışı galeyanını bilirsiniz: Olmadık duyguları varmışçasına yaşar, sadakatle bağlanır, tutkuyla konuşur, içinden çıkılmaz durumlara sürükler durursunuz kendinizi. Birazdan anlatacaklarımın ne kadarı gerçek ne kadarı yanılgı ben bile bilmiyorum. Tecrübelerimi bu şekilde adlandırmaktansa etkileriyle ölçüyorum kıymetlerini; bir rüya, bir hayal veya bir kurgu unutulmaz bir deneyime dönüşüyor böylece. Ayrıca bu satırları yazanın ben olduğunu söylemek isterdim, ancak kimim ki ben! Duygusal emellerime hizmet edecek karışık bir meseleden başka şey yok elimde ve ne olursa olsun tanıştığım esrarengiz kadın hakkında yazmam gerekiyor. Gerekiyor çünkü bazı şeylerden kurtulmanın imkanı yoktur. Ve unutmak, unutabilmek, unuttuğunu sanacak kadar uzaklaşabilmek bir beceri işi, gerçek bir sancı reçetesidir. Bazı karşılaşmalar vardır. Bir ses duyar, bir göz görür, bir nefes hisseder; içinizi titreten heyecanlı bir tutumun sizi başka yönlere çektiğinin farkına varırsınız. Bu tarz sıradan ve sebepsiz akıl tutulmaları davranışlarınızı etkiler, doğru kişiyi bulduğunuza dair hatalı bir kanıyı içinize yerleştirir; sonunda ya tereddüt edip kaçar, ya işin sonunu keşfe çıkarsınız. Ne bulacağınızı anlatmanın lüzumu yok, iyi biliyorsunuz ki uzun zaman aklınızı kurcalayacak bir ‘erişilmez’ edinmişsinizdir kendinize. Ona ne direnebilir, ne ulaşabilir, ne sizi sevmesini sağlayabilirsiniz. Bir hareketiyle aydınlanır diğeriyle sönersiniz, bir sözüyle şakır, diğeriyle aklınız fikriniz kurur. İçine düştüğü durumu başka gözlerle görmesi ne zor insanın! Dün gibi geliyor hepsi, aynı zamanda yıllar, sancılı ve sanrılı yıllar geçti sanki üzerinden. Kanımın yerini bu esrarengiz kadının nefesi doldurdu; zihnimde koruduğum güzel hatıraların yerini bu kadına ulaşabilmek için kurguladığım sahneler, hikayeler, alçaltıcı masallar aldı. Ben artık acıdan kaçmıyor, ben artık azaptan korkmuyorum. Daha ziyade gerçeği dışlamaktan ve bildiğim bir hakikate yokmuş gibi davranma iki yüzlülüğünden çekiniyorum. Bu anlamsızlık nasıl da tüketiyor beni, geçen bunca zamana rağmen nasıl yırtıyor benliğimi, onun orada olduğunu bilmek, orada, sokağın girişinde,sefil bir motel odasında, pencere başında olduğunu bilmek; düşündüğünü, baktığını, güldüğünü, soluk aldığını bilmek, yaşadığını ve her an karşıma çıkabileceğini bilmek, hepsi birden ödümü kopartıyor. Ben artık ben olamıyorum, ben artık ben kalamıyorum, ben her geçen an, onu katarak yarattığım her anının ardından ona yeniliyorum, onun hükmü altında eziliyor, ona dönüşüyorum. Hatta bu satırları da onun zarif ismini anarak yazıyorum. Şu an bile uzaktan gelen keman sesinin o harabeden yükseldiğini, odasını turlayan adımlarının hızlandığını, el dokuması kilimin orta yerinde birden durduğunu, omuzlarını düşürüp boynunu kasarak arşeyi yay gibi çektiğini, kopan cayırtının hazzıyla kasıklarının yandığını, karnının kasıldığını, göğüslerindeki karıncalanmayı…bunların hepsini biliyorum çünkü o gece, o ismim gibi uğursuz gece yanı başında oturup acayip bir duyguyla onu izledim. Şimdi anlatacağım size, ben anlatacağım siz okuyacaksınız. Gece, her şey normal seyrinde ilerlerken, insanı çileden çıkaran garip bir fikrin büyüyerek ruha musallat bir karabasana dönüşmesini anlamanızı ummuyorum.

68

4.SAYI uzak


Öyle ya, odanın köşesinde sizi izleyen iki göz, nefesinize ortak görünmez bir soluk, gündüz rahatladığınızı sandığınızda sokağın başında beliren bir siluet, iş yerinde karşılaştığınız ve daha önce hiç görmediğiniz bir yabancı… İnsan böylesi durumlara çok sık düşmez. Ben de düşmedim, o yüzden daha fazla uzatmanın anlamı yok. Asıl hikaye şu, dünyanız öyle şirin ve mütevazidir ki, çoğu insanı oraya sığamayacak büyüklükte sanır ve dünyanızı küçük görmeye başlarsınız. Oysa böylesi bir kudretten yoksun olan o insanlar, bir başkasının dünyasında küçümsenen karakterlerdir. Dolayısıyla tek hatanız, kendinizi kahraman ilan etmek yerine bir kahraman arama telaşına düşmek, kendinizi ufalttıkça karşınızdakini devleştirmektir. Bunları karalarken onun ne yaptığını düşünmesem adeta cennette hissederim kendimi. Bir an, bir saniye çıkartamıyorum aklımdan. Ve kıvranıp duruyorum görüyorsunuz, size de uzak gelmiyor mu hikayenin sonu? Güzel bir günün lanet durağıydı o akşam, unutmam ne yazık ki mümkün değil. Odamda, o neşeli ve mütevazi karargahımda piyano çalıyor, önceki günün hesaplarını kontrol ediyordum. Ben…ben muhasebeciyim. Bildiğiniz muhasebeci değil elbet. Hayatını hesaplı yaşayan her insanın olmaya meyillendiği dikkat abidelerinden, normal adamlardanım. Gün sonunda elimden gelen tek şey neyi yanlış yaptığımı düşünmek, neyi daha iyi yapabileceğimi tasarlayıp olası pişmanlıklardan kaçınmaktır. Siz de böyle yapmaz mısınız? Ben hayatımın büyük bölümünü size benzemek için harcadım; herkesin bir parçasına tutunmak, aktif bir baş belası olmak yerine pasif ama uyumlu bir vatandaş olmak niyetindeydim. O geceye kadar her şey yolundaydı. Tam kreşendoya geçmekteydim ki apartman girişinden bir çığlık işittim. Tuşlardan elimi çekip kulak kesildim. Meşumi diye fısıldıyordu bir ses. Meşumi…Meşumi benim adımdır. Dert etmeyin, bu ismin ağırlığıyla yaşamayı zor da olsa öğrendim. Yalnız, çekilecek çilem varmış, yerin dibine batsın o gece ve kovaladığım o kadın, şimdi halen çaldığı kemanın sesleri kulağımda çınlıyor. Artık hangisi gerçek hangisi sanrı bilmiyorum. Enstrümanından yayılan gıcırtı sokakları dolaşıyor, kapı kapı geziniyor, pervazlardan sızıyor, köşe bucak beni arıyor; bir büyük lanet bu dostlar. Onu görmez, çaldığını işitmez olaydım. Tek göz odada, bilmem kaç kat aşağıdan yükselen bir çığırtı fısıltıya dönüp ismimi sayıklıyordu: “Meşumi!” Duymazlıktan geldim. Tanrım nasıl saçma bir yaygaraydı. Kadının çığlığı tüm tiz seslerden yırtıcı, dahası inciticiydi. Bahtiyar bir bıçak gibi içime doğru kıvrıldı, açtığı yara gülümsüyordu resmen. Benim yaralarım zanlılarına gülümser dostlarım. Zannımca öyle şen durmaktadır ki kesiklerim, bakan bir daha, bir daha deşmek ister beni. Gelişmiş mizah anlayışlarına veriyorum. Sözüm ona piyano çalıp hesap yapmaya devam edecektim. Ne mümkün! Kapıya çıkmak zorunda kaldım. Çığlık devam ediyor, oracıkta ben, bu imtiyazlı sesin kuvvetine doğru çekiliyordum. Halbuki bir muhasebeci olarak kimi olasılıkların içimdeki tüm ışığı yutabileceğini bilmeliydim! Dostlarım, ne tılsımlı bir geceydi o. Fakat konudan sapmamalıyım, çünkü oldukça eminim, ilerleyen saatlerde tekrar gecenin karanlığına dalıp kalbimdeki sancıya tapacağım. O büyüleyici sesi dinleyebildiğim gibi koklamanın, yutmanın, dokunmanın da yollarını kaybolandefterler

arayacağım. Merdivenlerden koşarak indim. Zemin kata geldiğimde onu gördüm. Bir kadın. Önceden de kadın görmüştüm. İş yerinde, sokakta, ara sıra elimde…Hep bir kadın vardı ama böyle tuhaf bakanına ilk defa rastlamıştım. Apartman kapısını tek eliyle açmış dikiliyor, gözlerindeki davetkar pırıltıya ölgün bir doyumsuzluk eşlik ediyordu. Başını hafifçe öne eğip gülümsedi, ya da sırıttı, ya da kesin anlam yükleyemeyeceğim bir ifade takındı. “Bana yaklaşma!” der gibiydi. “Gel!” der gibiydi. “Uzaktan sev!” der gibi ve “Ne olur sarıl bana!” der gibiydi. Suratındaki sinsi tebessüm tüylerimi ürpertti, bir adım geriledim. Tek elini kaldırdı ve parmağıyla beni işaret ederek “Sen, Meşumi…” diye tısladı. Dostlarım, ben aklı başında bir adamım, metafiziğe inanmam, olaylara bilimsel yaklaşırım ve eğer bir tanrı varsa, onu doğada, insanda, kendimde ararım. Fakat bu kadında şeytani bir çekicilik mevcuttu. Saklayacak değilim, ihtiyacım vardı varlığına. “Sen, meşumi…Gel!” dedi ve çekip gitti. Biraz bekleyip fırladım. Kapıyı yakalayıp peşi sıra koşturdum. Yarış atı gibiydi mübarek, kısa adımları o kadar hızlı ve çevikti ki yetişemiyordum. Gözümün önünden kaybolmasın diye paraladım kendimi. Sokağı dönerken durdu, kafasını çevirip bana baktı, takip ettiğimden emin olunca yoluna devam etti. Meselenin sonrası tam olarak saklambaç vaziyetinde geçti. Onu köşeleri dönerken görüyor, aynı güzergahı izliyor, bir başka yola sapıyor, ardınca hızlanıp ona yetişiyor ancak kimi dönüşlerde durup bana dikkat kesilince elim ayağıma dolaşıyor, etkili gülüşünün altında ezilip felç oluyordum. Böyle böyle yarım saat kaçtı benden. Ne düşündüğümü hatırlamıyorum. Onu yakalayıp hakkında bir şeyler öğrenmek bir gereklilik olup çıkıverdi benim için. Uzatmayayım, bir yola girdi. Nerede olduğumuzu anlayamadım. Hangi mahalle, hangi cadde, hangi semt? Nereye sürüklendiğimden emin değilim. Sokağın başında duraksadım. Gücüm tükenmişti. Elimi dizlerime koyup büküldüm ve son bir çabayla nereye yöneldiğini seyrettim. Yolun ortasında frene basıp ahşap bir binaya girdi. Yaşadığı yeri öğrenmemi isteyecek birine benzemiyordu halbuki. Kimi zaman olayları birbirine bağlayıp anlamlandırmakta zorluk çekerim ben. Her hareketten, her mimikten, her söylemden derin manalar türetir sonra bu manalarla çelişen davranışları birbirine montelemek için uğraşır dururum. Karşımdaki bir insansa eğer, Picasso tablolarındaki karmaşık tutuma bürünür kafamdaki figür. Bahsi geçen esrarengiz kadın da aynı etkiyi yaratmıştı zihnimde. Peşinden koşturmuş, onu yakalamama izin vermemiş fakat kaybolup içimi de rahatlatmamıştı. Artık nerede yaşadığını biliyor,istediğim an ona ulaşabileceğimi sanıyordum. Sanıyordum çünkü bu bir zandı ve hakikat karşısında zannın en ufak kıymeti yoktu, bilemezdim. Kapıyı zorlanmadan açtı, usulca kapattı. Kilit sesi sokakta yankılandı. Derin bir nefes alıp yürüdüm. Keresteleri çürümüş, metruk bir moteldi bura. Tahta merdivenlerde dikilip birinin beni karşılamasını bekledim. Kimsecikler çıkmayınca çalabileceğim bir zil aradım, bulamadım. Elimi kapı tokmağına götürdüm. Bakırdan bir kalpti. Ucundan bir zincir sarkıyor, herhalde bu zinciri çekip bırakınca bakır kalp havalanıp yuvasına oturuyor ve bir gümbürtü koparıyordu. Kapıya öyle yakındım ki tokmağın oturduğu yerin kaburga şeklinde yontulduğunu gözden kaçırmışım. Farkına varınca tedirgin olup geriledim ve daha acayip bir şey gözüme çarptı. Kaburganın başladığı yerde iki omuz başından uzanan iki kol bir gövdenin bel hizasında birleşip

69


kapı kulplarını oluşturuyordu. İlk basamağa kadar indim. İkiye bölünmüş bir beden, iki çıplak meme, ince uzun kollar, kemikli eller, oldukça sıska bacaklar ve en tepede bir baş; o baş, o kadının başı, o gözler, o garezli gülüş, oldukça canlı biçimde beni süzüyordu. “Gitmeliyim! Gitmeliyim!” diyerek geri adım attım. Bir gıcırtı koptu ve sustu, sonra devam etti ve sustu, daha sert ve irkiltici bir melodi sinirlerimi uyuşturdu; basamaklardan birine oturma isteğiyle doldu içim. İçim. İçim geçmeye başladı, merdivene biraz dayansam kendime gelirdim belki, denedim. Motelin karşısında bir dükkan vardı, bakkaldı zannımca, ışıkları söndü oranın. İçinden bir siluetin çıktığını hayal meyal gördüm. Sokağın ortasına doğru yürürken diğer dükkanlardan da birileri çıktı. Yan yana gelip yüzlerini motele çevirdiler. Tam anlamıyordum, tam göremiyordum, biraz garip giyimliydiler sanki, biraz eski, modası geçmiş bir halleri vardı. O sokakta ben, biz, şu arkamdaki kapı, tarih öncesinden kalma kalıntılar gibi dikilen motel, yakalayamadığım kadın, ah o kadın, neden peşinden koştum onun hatırlamıyorum. Derken bayılmış olmalıyım. Gözümü açtığımda tanımadığım bir odadaydım. Gözlerimin karanlığa alışması zaman aldı. Etrafım yoğun bir maddeyle kaplanmış gibi sıkışmış hissediyor, yattığım yerden kalkmak şöyle dursun kıpırdamaktan bile endişe ediyordum. Kapı gıcırtıyla açılınca gördüm onu, kovaladığım kadındı bu. Öyle aheste, öyle fuzuli bir sessizlikle içeri daldı ki yerimden sıçradım. Uzandığım kanepenin dayalı olduğu pencere esnafın toplandığı yola bakıyordu. Hala oradaydılar. Birbirinden acayip kıyafetli adamlar odayı inceliyor, ara sıra panik halinde kıpırdanıp söyleşiyorlardı. Gözlerim karanlığa alıştıkça kadının kıyafetini seçebildim. Siyah, askılı bir elbise giymişti, küçük ayakları çıplaktı. Odayı bir baştan diğerine çıt çıkarmadan yürüdü ve sedire eğilip kemanını aldı. Bir süre sevdi onu, okşadı, hatta sanırım öptü. Arkası dönüktü. Böylesi garip bir motelin aynı ölçüde kasvetli odasında, tanımadan peşinden koştuğum kadının beni görmezden gelmesi tüylerimi ürpertti açıkçası. Bir şey hissetmiş olacak yavaşça bana çevirdi yüzünü, gözlerime baktı. İçimin çekildiğini hissettim; korku, ızdırap, keder değil dostlarım. Oracıkta karşımda duran eciş bücüş kadına doğru içimden ılık bir sızıntı başladı. Düğümlü kır saçları sararıp açıldı, buruşuk derisi gerildi, dudakları dolgunlaştı; boynu dik, gülümsemesi rahatlatıcıydı. Gene tısladı ve ben, derin bir hayranlık nefesi çektim içime. “Kenara…” dedi. Pencerenin önünü açmak için kanepenin köşesine kayıp onu izlemeye devam ettim. Kemanı omzuna koydu ve arşeyi çekti. Ah! Ne dinlendirici bir sesti o! Sıradan bir resitalde seyircileri salondan kaçıracak denli asi, baskın, etkili, yıkıcı…o gıcırtıyı kulaklarıma hapsetmek için dikleştim. Yoldakiler de aynını yaptı, kıpırdanmaları kesildi. Görüyordum ki ağızları bir miktar açık, yüzlerinde memnun bir ifadeyle dona kalmışlardı. Kadının giysisi siyahtan kırmızıya renk değiştirdi. Arşeyi bir kez daha çekti, ses daha uzun sürdü; sonra bir kez daha, bir kez daha, ve bir melodi tutturdu, hayatımda dinlediğim en mümtaz eserdi. Tınıyla birlikte eğilip kalkıyor, bazen arşeyi kenara atıp dişiliğini okşuyor, baldırlarındaki kasılmalar ayan beyan belli oluyordu. Gözlerini kapattı. Omuzları çöktü, masmavi damarlı boynu gerildi ve zihin yoran, agresif bir kreşendoya başladı. Ne olduğumu şaşırdım! Ruhuma bir enerji yayıldı. Bacaklarıma, kollarıma, mimiklerime mutluluk akın etti.

70

Tanıyordum bu hissi. Yaşamaya dair bu lüzumsuz iyi niyet konusunda tecrübeliydim. Böyle başlardı hep. Önce her şey iyi olacakmış hissiyle karşısındakine içini açardı insan, onun da aynı duyguları hissedeceğine güvenir ve bırakırdı kendini; sonrası malum, bir derin hasret cehenneminde solunan akut iç çekişler gelirdi peşi sıra. Aşık olmanın temel prensibiydi bu: Ümit eder, sever, birlikte olmayı ister; filmin sonuna doğru onun ölü olduğunu öğrenirdiniz. Hep aynı hikayeleri yazıyorlardı artık. Ben de belki bu hikayenin ortasında şuursuzca kalakalmıştım. Gevşemem sona erince biraz daha seyrettim onu, odanın ortasında gezindi, kilimin üzerinde durdu, çaldı da çaldı. Tekrar pencerenin önüne geldiğinde üç-beş kişilik kitleye çevirdi bakışlarını. Hepsi kollarını kaldırıp el salladı. Zıplayıp hoplamaya, kucaklaşmaya başladılar. Kimi gözlerini ovuşturuyor, kimi ellerini göğsünde birleştirmiş kaburgasını okşuyor, arka sıradakilerden bazısı da dizleri üzerinde şükür naraları atıyordu. Kadın öyle yanılgısız çaldı ki, kulaklarımı zedeleyen ezgiler kalbimi iyileştirdi. Diğer bir deyişle ben, o kadına aşık edildim. O coşkun duyguyla birlikte gözlerim doldu, dizlerimi dövüp ileri geri sallanmaya başladım. Bu kadın benim sığınağım olacaktı. Yıllardır beklediğim o idi demek. Susup çaldıkça daha çok sevdim onu. Yarınlarımızı hesap ettim ve nefesim kesildi kaç kez. Yüzüm güldü. Ara sıra o kadar sevindim ki, bahşedilen bu hediye için ağladım; hak etmiştim böylesi bir armağanı. Oysa kadın hep sustu, hiçbir şey söylemedi; yüzüme bile bakmadı ve çaldıkça çaldı. Ah, gözlerim önünde değişip halden hale geçen o kadını nasıl anlatmalı size dostlar? Hangi uzvundan başlamalı? Kalbinden mi kasığından mı, sırra kadem bastığı geceye mıhlı ruhundan mı, yoksa dikenli nurundan mı başlamalı anlatmaya; çehresine sıvadığı o donuk ve muhtaç bakışlarından, sürekli, sürekli uzaklara meyleden bela vesilesi gözlerinden, var kalabilmek adına muhtaçlaştığı ilgi çığırtkanlığından mı? Kaç zaman geçti bilmem. Dışarıdakiler bir süre alt alta üst üste dans ettiler. Uyuşmuş sinirlerime rağmen ayan beyan seçebiliyordum hepsini. Müptezeller gibi yalpaladılar, yerlerinde sallandılar; ümit ve kederi, azap ve hoşnutluğu aynı anda yaşadılar, ağlaşıp gülüştüler. Fakat bir anda her şey değişti. Kendime geldim. Kadın kemanı bacakları arasına aldı, boynunu rahatsız edici bir esneklikle sola doğru yatırıp tellerden bir nota kopardı. Avucuyla durdurup başka bir nota vurdu ve tısladı. “Şimdi git…Yarın gene kovala!” Yerimden kalktım. Çıkışı bilirmişçesine merdivenleri tıpış tıpış inip sokağa çıktım. Geldiğim yönden geri, evime vardım. Mutlu ya da mutsuz değildim. Ne yaptım, neden yaptım hatırlamıyor, umursamıyor, sadece ertesi gün olsun ve onu tekrar göreyim diye çırpınıyordum. Yatağa girip yumdum gözlerimi, uyudum. Bir garip saadet arayışında harap olmuş aşıklar gibi uyudum. Ruhları bir türlü tatmin edilememiş karşılıksız sevdalılar gibi uyudum. Bile isteye kullanılmış, kullanıldığı her anı yeni bir başlangıca yormuş divaneler gibi uyudum. Uyandığımda ben, ben değildim. O, ben olamazdım. Neydim ben, kimdim, kimin kiniydim! Akşama kadar dolandım durdum. Gün batınca dışarı attım kendimi. Evvelsi geceyi takip ederek yönümü buldum. Derinlerden bir melodi de bana yardımcı oldu. Ve o sokak, o motel, o kapı; yumruklarımı sıkıp muzaffer bir kahraman edasıyla gülümsedim. Caddenin solunda birkaç dükkan vardı. Sıradan mahalle 4.SAYI uzak


esnafıydı hepsi, öyle sandım. Motel ve kadın hakkında bilgi almak için ilk kapıya yöneldim. Bakkaldı burası. Yalnız konsepti oldukça sıra dışıydı. Girişi yekpare cam, cama iliştirilmiş pembe neondan yazılar ve elektronik tabeladan akan tanıtımlar… Hepsinin üzerinde mavi neondan ‘Bak’ , arada açık bir göz figürü ve ‘Kal’ kelimesi yazılıydı. ‘Kal’ın ‘k’ si yanıp sönüyordu. Üzerinde durmadım bu acayipliğin. “İçeri buyurun!” dendiğini işittim. Dostlarım, ne biçim bir bakkaldı ora. Tek tip paketlenmiş çikolatalar, cipsler, birbirinin aynısı sigaralar, şişeler, sakızlar ve cins cins abur cubur arasında ileri bir tarihten günümüze düşmüşçesine absürt kıyafetli bir adam durmaktaydı. Tanıyormuş gibi baktı bana.

başında terleyen terziyi ve yamalı pembe ceketinin altında bukalemun besleyen sahafı görünce geri durdum. Bunları anlatmamam gerektiğini biliyorum. Hiçbir şey anlamayacaksınız. Yine de eminim ki hepiniz hissetiklerimin benzerini bir ara hissettiniz, sizi de ilgisiz tavırlarıyla büyüleyen ve istemediğiniz yerlere sürükleyen birileri oldu.

“Merhabalar sizi bekliyorduk,” dedi.

Tarih: 4 Nisan 1912

Sağıma soluma baktım:

Size söylemiştim, ben böyle şeylere inanmam. Bunun bir oyun olduğuna öyle emindim ki kartı bakkala geri götürüp bu saçmalığın hesabını sormak, yırtmak, hatta yutmak istedim. Tekrar baktım. ‘Bulut Bey’ yazan yer okunur vaziyetteydi ama üzeri kazınmıştı. Elimde tuttuğum kart aslının bir kopyası yahut fotokopisi olmalıydı. Izdıraba maruz bıraktığı kalp, üzerini kederli bir öfkeyle çizerek intikam almak istemişti bu isimden. Elbette yetersiz, doyumsuz ve yarım kalmış bir öç şekliydi bu. Asla gerçekten huzura ermeyecek bir yüreğin, onu asla umursamayacak birini nefret edercesine sevmesiydi. Detaylı hesapları es geçtim. Biletin tarihini de hemen unutturdum kendime. Akşam olacakları merak ediyordum. Sahafın hasır taburesine çöktüm ve bir saatten fazla bekledim, beklerken de not tuttum. Önce bakkal çıktı dükkandan, sonra 18. Yüzyıl’dan kalma kıyafetiyle saatçi, ardından uzun perçemi sağa kıvrılan 68’ kuşağı terzi ve son olarak bukalemunu omzuna yerleştiren sahaf kalktı yerinden.

“Beni mi?” “Evet, evet. Geleceğinizden haberimiz vardı Meşumi Bey!” “İsmimi nereden biliyorsunuz?” “O söyledi,” dedi. “Çok iyi keman çalıyor.” Kekeledim: “Siz…nasıl?” “Yapmayın lütfen! Hepimiz aynı duygular içerisindeyiz. Bugüne kadar kendini durdurabilen, iştahından kendini sıyırabilen olmadı. Kavuşamayacağımızı biliyoruz ama yine de kaçamıyoruz.” Kalakaldım. “Ben şu karşıki motelde oturan hanımefendi hakkında bir şeyler öğrenmek için gelmiştim…” Sözümü kesti: “Biliyorum, biliyorum. Hepimiz onun için buradayız. Nisan Hanım, motelin sahibesi.” “Nisan Hanım, ismi bu demek. Kendisini gördünüz mü? Onunla konuşmam gerekiyor.” Oldukça içten güldü sözüme. Neredeyse alüminyum kasketi düşecekti. Eliyle tutup düzeltti ve devam etti: “O pek konuşkan değildir. Gene de mükemmel bir kadın değil mi! Şahane keman çalıyor. Dün farkına varmışsınızdır.” Kapıya yanaştım: “Neler olduğunu anlamıyorum, kimsiniz siz? Ne hissettiğimi, ne yaşadığımı nereden biliyorsunuz? ‘Hepimiz’ dediniz, kimden bahsediyorsunuz?” “Bu kartı alın. Bir iki saat sonra sokak ortasında toplanacağız. Neler olduğunu anlayacaksın.” Kartı aldım ve dışarı çıktım. Diğer dükkanlara da girmek niyetindeydim ancak kapısında Farsça tabela asılı olan antika saatçiyi, İspanyol paça pantolonuyla dikiş makinesinin kaybolandefterler

Kartı okudum. Hava kararınca Nisan Motel’de keman ve piyano resitali. Virtüözler: Nisan Hanım-Bulut Bey

Hayvanın gözleri sabit bir yorgunlukla bakıyordu. Aldatmacasız, saf bir izleyişi vardı beni. Eğilip kalkarken takip etti. Yalnız biraz fazlaca odaklanmış olacak, kafamı “Ne bakıyorsun?” dercesine salladım. Babacan bir tonlamayla: “Haydi ayaklan, birazdan çıkacak Nisan Hanım,” dedi. Dostlarım! Göğsüm daraldı. Bir-iki adım geri sıçrayıp dükkandan çıkan terzinin göğsünde yumuşadım. Kollarımdan tuttu, omuzlarımı avuçları arasında sıkıp kıkırdadı. “Aldırma ona. Gel hadi, gecenin tadını çıkart.” Ne sorabilirdim terziye? Bukalemunun, şu yassı yaratığın konuşup konuşmadığını mı? Merakınızı gidermek istediğiniz için sormamı normal karşılardınız elbet, dolayısıyla şu an bu olayın gerçek olup olmadığından asla emin olamayacağınızı düşünüyorsunuz. Ancak orada bulunan bendim ve yaşanan akıl ötesi hadiselerin gerçekliğinden bunun bir yanıtla onaylanmasından korkacak kadar emindim. Yolun ortasında bir küme oluşturduk. Bahsettiğim karakterler dışında tanımadığım birileri daha çıkageldi. Sokak o sıra karnavallara ev sahipliği yapmış endişesiz bir meydanı andırıyordu. Kilitsiz dükkanlar, sırdaş ve sırnaşık dostluklar, gülümsemeler ve ebedi olasılıklar arasında bir grup adam toplanmış, bir sesin, bir seslenişin, bir çağrının hasretine müptela viraneler gibi bekleşiyorduk. Bakkalı tanıdığımdan ötürü yanına yanaşıp neler olduğunu

71


sordum. Her şeyi detaylıca öğrenmek niyetindeydim.

Bukalemun güldü:

“Bir şey yok,” dedi. “O çok iyi keman çalıyor. Meymenetsiz herif bırakıp gitmeseydi bu kadar üzgün olmaz, belki severdi bizi, bekliyoruz işte.”

“Burada okuyan, yazan, çizen fark etmez; herkes duygularının doyurulacağı günü bekler.”

Saatçi emmiye yanaştım. Aynı soruyu sordum. “Hiç,” dedi. “Aşk, zamanı yitirmemize sebep oldu sadece. Hepimiz burada sıkıştık ve ferahladık. Aşık olduk, aşık kaldık. Bizi seveceği günü bekliyoruz.” Terzi de şöyle dedi: “Elbisesi güzel değil mi? Ben diktim. Ellerimle dokudum. Benden istedi, ben de yaptım, ne istediyse yaptım. Bir gün sevecek bizi yoldaş, bekliyoruz.” Sahafa ilerledim. Ben daha bir şey sormadan siyaha çalan rengiyle bir yas örtüsünü andıran mahlukat konuşmaya başladı: “Merak ediyorsun değil mi? Bu merak seni de diğerleri gibi mahveder dostum. Aşk hayretten doğar. Seni hayret ettirene bağlı kalırsın, kendi kuvvetini de ona katarak büyütürsün gözünde sevdiğini. Arayışına layık sonu bulduğunu sanınca bir canlı, o sona bir başlangıç manası yükler. Bazı işlere kalkışmak, kendi içimizde aşamadıklarımızın sorumluluğunu başkasına yüklemekten öteye geçmez çoğu zaman. Nisan Hanım’ı Bulut Bey yok etti. Yaşadığına bakma sen, o artık yok bir kadındır. Teni gençtir ama yüreğine kıymıklar saplar, ihtiyar kalbini ancak sevilmenin ilgisi ayakta tutar. İyi bir kemanidir kendisi. Bulut Bey de iyi bir piyanist, daha iyi bir denizciydi. Askeri orkestrada çalardı. Yaşlandığına kanaat edip Nisan Hanım ile bu moteli açtı. Beraber müzik yaparak bir süre mutlu kaldılar fakat kimi özgürlükler aşkın tutkusunun önüne geçer. Bulut Bey verdiği tüm sözleri hiçe saydı ve denizlere döndü. İyi hatırlarım, giderken arkasına bile bakmadı. Bu yoldan, şu arkamızda gördüğün karanlığa doğru sürdü atını. Pencereye elini koydu Nisan Hanım, ona son kez dokunmak ister gibi, gittikçe uzaklaşan siluetini sevmek ister gibi. Omzundaydım o sıra. Ağlamamak için tuttu kendini; tuttukça içlendi, titremesi arttı ve tıslama halini aldı eziyeti. Sen sevgili dostum, bilmelisin ki bazı eziyetler zamanla meziyete döner. Bazı heyecanlar hezeyana, bazı yergiler sevgiye, bazı coşkular donuk hallere döner. Bazen hissettiklerimiz herhangi bir hali değildir aşkın, sadece taşkındırlar. Bir arayış, arayanın kendi belirlediği sona uygun biter her zaman; acıyı da mutluluğu istediği gibi doğal bir içgüdüyle ister insan. Nitekim, Bulut Bey’in gidişinden sonra beni de bu arkadaşa bıraktı Nisan Hanım. Artık kimseye bağlanamamakla lanetlenmiş meczup bir sanrıya dönüşmüştür o. Bulut Bey’in boşluğunu zamanın her kısmından figüranla doldurmak istese de yapamaz. Sancısının kendi noksanlığından kaynaklandığını anlamasını bekliyorum ben. Bir gün sevdiği için değil, güç yetiremediği için acı çektiğinin farkına varacak ve bu insancıkları serbest bırakacak. Ben de onun ılık omzuna geri döneceğim, bekliyorum.” “Peki o?” diye sordum sahafı işaret ederek. “O neden konuşmuyor.” “O konuşmaz, okur.” “O da mı bekliyor bizim gibi?”

72

Laf etmedim. Bir ciyaklama duyuldu ve hepimiz pencereye döndük. Perde aralanınca bir gölge göründü. Arşenin çekildiğini seçebildim. Daha tok bir nota aktı kulaklarımıza. Size hissetiklerimi anlatamam dostlarım ancak bugüne dek yaşadığınız duygusal tecrübelere güvenerek gelmesini beklediğiniz kişinin ummadığınız bir anda, ummadığınız bir aşkla karşınıza çıkıp güveninizi kazanmasına benzer bir körlük olduğunu pekala ifade edebilirim. Sonrasını net hatırlamıyorum. Sürüngenin pembeleştiğini ve kendimden geçmiş gibi gülümsediğimi anımsıyorum. Kahkaha değildi fakat gülümsemeydi. Uzadıkça uzayan, bitmeyecek derinlikte bir gülümseme, bir hoşluk hissi, yok olma kaygısından arınarak vecde evrilmiş dev bir tantanaydı; ve bitmez bir memnuniyet vadediyordu. “Sen neden pembe oldun?” diye sordum aklım başımda değilken. “Çünkü elbisesi pembeye dönüştü artık,” dedi. Son akli yetimi kullandım: “Neden pembe?” “Pembe arada kalmanın rengidir. Kırmızı ve siyah kadar yakıcı, beyaz kadar da bön değildir. Gerçekleşmeyeceğini bildiğin iyi ihtimallerle avunmanın rengidir. Ne can sıkar, ne fayda sağlar. Kavuşulmayan ama orada olduğu sürece ümidini kaybetmediğin sevgililer gibidir pembe.” Makul bir cevaptı. Aniden gelen suskunluk ve hemen sonrasında içimizi hasretle yakan çığlıkvari bir tınıyla kendimize geldik. Etraftakilerin şaşkınlığından alışılmadık bir şeyler döndüğünü anlayabildim. Bir motor gümbürtüsü duyuldu. Evet motor dostlarım! Araba motoru. Kendi halindeki sokağa yaklaşan ve git gide kuvvetlenen gargarlı bir motor melodisi keman sesini bastırdı; kalbimdeki perde kalktı. Bulut Bey’in kaybolduğu karanlıktan pembe bir Murat 124 eserek geldi, kalabalığın önünde yanlayarak durdu. İçinden bir melek inmiş olmalı dostlarım. Tülden beyaz bir gelinlik içinde, sarı saçları güneş, gözleri gök, cennet neslinden hatıra sıfırlayıcı bir peygamberdi tıyneti. Elimden tutup beni, ahalinin arasından çekti. Beraberinde pencere hareketlendi. Nisan Hanım’ın kemanından anormal sesler yükseldi. Korku, bulanık bir korku ve gölgelenmiş bir nefretin koşullamasıyla geriledim. Gidemezdim. Nisan Hanım’ı bırakamaz, terk edemezdim. Neden? Çaldığı melodiden mi? Hayır dostlar, o bir yanılgıdır. Aşık olduğumuz her kişide var saydığımız aldatıcı bir illüzyondur. Böyle körü körüne bağlılıkların yüreğimizde yarattığı tezelzüllerde tükenmez ümitler saklıdır. Bu huy bizi, sevdiklerimizin her an iyi bir şey yapabileceklerine dair bir yalanı yaşamaya mecbur kılar. Ah, beyhude beklentiler nasıl bir prangadır ömre. Nisan Hanım’ın gözlerine bakmamak için kafamı sağa sola çevirdim. Bana doğru yeltenmiyordu oysa. Sadece bir anda dönmüş, onu seyrettiğimi bilir gibi penceresini açarak çalmaya başlamıştı. O anı tasvir etmemin imkanı yok. Ruhu emilmiş bir beden düşünün! Kıpırtısız gözlerin onlarca metre uzaktaki gözlerinize odaklandığını, ileri geri oynayan 4.SAYI uzak


bir kol ve boynu, esnemeyen bir gövdeyi, kalın duvarlar ötesinden kulağınıza ulaşan tiz sesin, o delici melodinin karanlığını düşünün. Motele doğru yöneldim. Bu sevdadan vazgeçemezdim. Onu iyileştirebilir, içindeki neşeyi ortaya çıkarabilirdim. Sarsıldım. Kalabalığın arasından sürüklenerek çıkarıldım ve arabanın içinde buldum kendimi. “Daha iyi hissedeceksin meraklanma,” dedi melek suretli kadın. “Unutmanı sağlayacağım. Bazı acılar kalıcıdır fakat unutacaksın. Şunu bil Meşumi, sen asla Bulut Bey’in yerini dolduramazsın. O kadının sancısını gidermek için kullandığı kuklalardan biri olarak kalırsın. Bir kadının sevdiğine hasreti başka şeyle ölçülemez; orada boy vermeye çalışan kim olursa olsun anca dibi boylar. Bu sokakta olanlar, yaşayanlar, yaşadığını sananlar ve senden sonra buranın karanlık büyüsüne kapılacaklar için de aynısı geçerli. Ayaklarının yerde olduğunu sanarak huzur bulacaklar. Halbuki o pencere yorucu fakat hakiki yaşamın lanetli bir kopyası; hissetmeden sevmenin, seçmeden sürüklenmenin, her akşam can yakmadan tekrar eden eksik bir mutluluğu acılara tercih etmenin kıblesidir. Şimdi gözlerini kapa ve elini kalbine koy.” Dediğini yaptım. Kalbim atmıyordu. Nasıl hayatta kaldığımı kenara bırakın dostlarım, daha mühimi nasıl sevebilmiştim o kadını? Araba muazzam bir gümbürtüyle çalıştı. Aynadan sahafı gördüm son kez. Gizlice el salladı. Oysa gözlerim kapalıydı. Yine de görebilmiş, belki de sadece bilmiştim. Her insan böyle doğaüstü meziyetlere sahiptir. Henüz olmamış ya da kanıtlanmamış bir şeyleri bilir fakat anlatamaz. Sevdiğini kanıtlayamamak dahildir buna. Sanmayın ki sevdikleriniz onlara hissettiklerinizin farkındadır. Sevildiğini gerçekten hisseden biri mest olur ve bu hissi ona yaşatan kişi karşısında hürmetle eğilir. Yalnız, bir başkasının gözündeki kıymetini fark etmek de ancak o duyguya layık olduğuna inanmakla mümkündür. Aksi halde istediğiniz kadar fısıldayın, kendinden nefret eden birini asla ondan fazla sevemezsiniz. Ertesini biliyorsunuz; ya sevilmediğinizi öğrenir ya güvenilmez olmakla yaftalanırsınız. Kendi katlini isteyen o ruhu tedavi etmeye kalktınız diye neredeyse suçlusunuzdur. Gözümü açtığımda piyanonun başındaydım. Hayır, ölmüş değildim. Hayır, rüyadan da uyanmadım. Reddediyorum dostlarım ben uyuşturucu kullanmam ve kastettiğiniz türden ruhsal bir problemim yok. Amacım yaşadıklarımı aktarmak. Çünkü unutmamın böyle mümkün olacağını söyledi melek yüzlü kadın. Şimdilik işe yaramasa da günün birinde elbet kurtulacağım keman sesinden. Kalbinizi ince ince sızlatıp içlenmenize neden olan sevdalar gibi her anıma dahil şu an. Ama unutacağım, hatta zamanla hatırlamayacağım. İkisi farklı şeylerdir: Unutmak, birinin varlığını aklınızdan silebilmek için onu kabullenmektir, uzun zaman ve uğraş gerektirir; hatırlamamak ise bilinçsizdir, olay veya kişilerin zihninizde tesirsizce dolanması, onları görmemenizdir. Benim düşüncem şu yönde: Unutacak kadar çaba harcanan hiçbir şey gerçekten kaybolmaz ve bir insan veya olay unutulunca değil, hatırlanmayınca yok olur. Sahafın taburesinde otururken karaladığım notu sizinle paylaşmak ve artık kendi halime kalmak istiyorum.

kaybolandefterler

“Nisan Hanım, Benden ayrılacağınız düşüncesinden kendimi alamıyorum. Evvelsi geceden beri aklımdan çıkmıyorsunuz ve bazı kuruntular bu düşün üzerini örtüyor. Neden sürekli bir eksiklik hissediyorum siz aklıma gelince? Neden beni beğenmediğiniz, sevmediğiniz şüphesine kapılıyorum? Hal böyleyken, neden beni arayıp bulmanız, hiç yoktan karşıma çıkmanız, gülmeniz, çağırmanız, odanıza kabul edip tekrar gelmemi istemeniz içimi rahatlatıyor; bir tatlı nezaketinizden bin bir olumlu manayı çıkartmayı nasıl başarıyorum? Ancak tüm umuduma rağmen orada değilmişim gibi davranmanız, sadece istediğiniz anlarda yüzüme bakmanız ama duygularıma asla kıymet vermemeniz ve kıvrak oyunlarla merakımı diri tutmanız neden canımı yakıyor, sevilmediğim hakikatini fısıldayan kim? Siz bir şeyler istiyorsunuz, ben bir şeyler yapıyorum; bu gecemi de sizin için feda ettim. Oysa bunu yapmamam gerektiğini bilen bir tarafım var benim, kendimi kaptırmadığım taktirde size sahip olacağımı söylüyor. Halbuki kendimi kaptırmayacaksam, size sahip olmanın ne anlamı kalır? Belki de sizi çok seveceğimi, el üstünde tutacağımı, üzmeyeceğimi ve benim için tek olacağınızı kanıtlamam gerekiyor. Belki siz kırılmaktan korkuyorsunuz. Sevmekten kaçıyor, güvenli sandığınız yalnızlığınızla çelişmeyecek, değişmez bir mutluluk sanrısında yaşıyorsunuz. İyi bir şeylere sırt çevirdiğinizi kendinize asla itiraf edemeyeceksiniz. Bunun yerine, sevgilerin tükenip ilişkilerin bitmesinin beklediğiniz bir son olduğu yalanıyla kendinizi avutacak, tereddütünüzü haklı çıkarmak için suçu karşı tarafa, hayata, insanlara, özgürlüğe ve aşka atacaksınız. Yerinde saymanın garantici ve korunaklı çitleri biri tarafından aşılana dek kalbine direnen, masum bir kadın olarak kendinizi kandıracaksınız. Nisan Hanım, size olan hislerimi bu satırlar arasına sıkıştırmaktansa susmayı tercih ederim. Sizi seviyorum evet, fakat sizi seven diğerlerinden ne farkım var benim! Eğer sizden nefrete edebilecek gücüm olsaydı, sırf gözünüzde bir önem arz edebilmek için bunu yapardım. Ne yazık ki elimden gelen tek şey sizi düşündükçe gözlerimden kusmaktır. Nisan Hanım, kulağımın en güzel rüyasıdır sesiniz; umarım beni anlarsınız.” Şu an içimde bir savaş çığlığı, elimde savaş baltası, saldırıya geçmeyi umarken “Bak!” diyor karşımdaki “Ben savaşmıyorum.” Saçma bir hamlesizlikle kalakalıyorum. Çığlığım da baltam da bana saplanıyor sanki. Kendi kendimi deşiyor, kendimle uğraşıyor, karşımdakini yanıma çekme planlarım öyle tutarsızlaşıyor ki her geçen saniye kendimi ona itiyorum. Dostlarım, boşluklarım hatıraya dönüştü artık. İleride anımsayacağım bir hikayem olsun diye oyuklara hayati atıflarda bulunuyorum. Bir anıyı kök saldığı yerden söküp atmak ne kadar zorsa, o anıdan kalan gediği bambaşka hasretlerle kapatmaya çalışmak da bir o kadar anlamsız. Şu an, tam şu an ne yaptığımı bilemeyecek olması, kainatın tüm hasretlerinden örülmüş dikenli bir taç zihnime. Maksadını aşmadan içim, bu garip hikayeyi sonlandırmalıyım. Olan biteni anlayıp anlamadığınızı bilmiyorum, anlayasınız diye paylaşmadım bütün bunları. Yapmam gerekiyordu. Karşılıksız sevmenin çilesini anlatmak, hak etmeyenlere duyulan hürmetin paslı çivisini kalbimden çıkarmak için üzerinize kanamak zorundaydım. Unutmayın dostlarım; dönmedim değil yolumdan, defalarca döndüm. Alıkonulduğum tüm yönlerin toprağına kök saldım. Kırana kadar zincirleri onurla soldum. Ve yaptım işte, yapmaya da devam edeceğim. Fakat biliyorum gelmeyecek, nitekim ben de beklendiğim yerlere gitmedim hiç.

73


TUNÇ OKAN CUMARTESi bir

filmi

CUMARTESi 74

ERGE ÖZCAN

4.SAYI uzak


Yönetmen ve Senaryo: Tunç Okan; Görüntü Yönetmeni: Roman Suarez Müzik: Vladimir Cosma Oyuncular: Francis Huster, Carole Laure, Jacques Villeret, Tunç Okan, Michel Blanc, Jean-Luc Bideau, Catherine Alric Yapım: Türk(Evren)-İsviçre(İtalio) Ortak Yapımı1 Filmin Konusu: Cumartesi… Tatilin ilk günü… Genellikle dinlenme günü olarak değerlendirilen ‘‘Pazar’’a bir gün kala, herkesin gezip tozmak ve en önemlisi de biriken işlerini halletmek için kullandığı, iyi değerlendirilmesi şart olan o hareketli, hunharlı gün… İşte yönetmen Tunç Okan’ın ikinci filmi ‘‘Cumartesi Cumartesi’’ filminde de İsviçre’de yaşayan, hallerinden anlaşıldığı üzere yıllardır yaşadıkları bu topluma iyice alışmış hatta oralı olmuş genç bir Türk çiftin ekseninde dönen ufak, kimi zaman sempatik, kimi zaman oldukça sinir bozucu olaylar, aksilik ve gariplikler anlatılmaktadır. Okan’ın üçlemesinin ikinci filmi olan Cumartesi Cumartesi’nde, anlatılan o bir gün içinde neler olmaz ki… Fantezilerine bile kabus kıvamındaki etli, kocaman gövdesiyle ansızın girip bu hayalleri mahveden karısını doğrayıp sucuk yapmak isteyen hatta rüyasında bunu başaran ve yine aynı rüyada bu sebepten ötürü idama mahkum olan ve son arzusu sorulduğunda karısından yaptığı salamı yemek istediğini belirten, karısını niye öldürdüğü sorulduğunda gayet sakin ve donuk bir şekilde ‘‘Özür dilerim, bir daha yapmam’’ diyen ve gerçekte de karısı yerine korkunçtan ziyade komik bir şekilde kasapta birlikte çalıştığı iş arkadaşlarından üçünü doğrayan kasabın trajikomik halleri; bizzat Tunç Okan’ın kendisi tarafından canlandırılan ve meydandaki bankta yanına oturan bayanları takip edip kendisine günlük bir eğlence arayan arsız Türk’ün maceraları; dişçiye gelen garip tiplerin yaşadığı komik olaylar ve gözlükleri ve cin gibi tavırları ile Cingöz Recai’yi hatırlatan haylazın diş hekimini deli edişleri; ‘‘Kuvvetli’’ lakabını kendine takmış fakat kuvvetliden ziyade zayıf mı zayıf, çelimsiz mi çelimsiz vücuduna baktığınızda cılız bir dal parçasına benzeyen garip ve nevrotik adamın ehliyet almak için üçüncü kez girdiği kurstaki hocayı deli edişleri; hayatlarını sırf karşı cinse hoş görünmek için güzellik salonlarında geçiren insanların ‘‘kozmetik tutsaklığı’’ diyebileceğimiz durumu; kendisi aylardır işsiz olan ama karısının maaşıyla gizli gizli aylık masaj randevularına giden adamın güzellik salonundan evine telefon gelmesi üzerine karısı tarafından enselenişi; bankta bulduğu küp yapbozu yapmakla uğraşıp duran fakat bir türlü başaramayan, ardından da dişçiyi deli eden Cingöz Recai haylazın küpü 2 dakika içinde yerli yerine getirmesine şaşıp kalan adamı halleri; masun, tatlı görünüşünde aslında minik bir şeytan barındıran ufaklığın ‘’mu ne mu?’’ sorularıyla ve soruların hedefi olan objeleri yere atıp kırarak ana okul öğretmenini delirtmesi, hatta ağlamasına sebep oluşu; genç çiftimiz Meral ve Sümer’in başına gelen türlü can sıkıcı, sinir zıplatıcı ve peygamber sabrı isteyen gelişmeler ve daha neler neler… İşte bunlar ve daha fazlası işlenir bir günü, yani sıradan bir Cumartesi gününü işleyen filmimizde… Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme: 1984 yapımı Cumartesi Cumartesi Tunç Okan’ın Otobüs filminden 7 sene sonra gerçekleştirdiği ikinci yönetmenlik denemesidir. Filmde yönetmen, senarist ve oyuncu olarak görev alan Okan, bu filmle dış göç olgusunu irdelediği üçlemesinin ikinci ayağını da oluşturmuş olur. Otobüs’te yani üçlemenin ilkinde ilk defa yurdundan çıkan ve dış göç mevzuatına giriş yapan kişiler anlatılır, üçlemenin üçüncü filmi olan Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’te yurtdışından dönen insan aktarılırken, üçlemenin ikincisi olan bu filmimizde yurtdışında uzun süre yaşayıp oraya alışan hatta oralı olan kahramanların hikayesi sunulmaktadır. Kısacası gidenler, oradakiler ve dönenler üçlemesinin ‘‘oradakiler’’ kısmıdır Cumartesi Cumartesi’de bizlere aktarılan. Okan, bu filmi neden yaptığını şu sözlerle ifade etmiştir: “Çevremde, bir sürü ufak olaylar oluyordu. Olaylar büyük şeyler değildi ama, günlük yaşamın içinde dikkatimi çekiyordu. Bunları bir araya toparlamanın, arasındaki çelişkileri sergileyeceğini düşündüm. İnsan geçirdiği tüm gelişime karşın, gene de hata yapan, çok defa beceriksizleşen bir yaratıktı. Teknik düzey ise hatayı affetmiyor, mükemmeli istiyordu. Acaba, insan o salt mükemmellikte olabilir miydi? Cumartesi Cumartesi, bu düşüncelerin, gözlemlerin ürünü oldu.”2 Okan bu ikinci yönetmenlik denemesinde de yine ödül almayı başarmıştır. 1984-1985 Sinema Yazarları Mevsimin En İyi Türk Filmi Soruşturması’nda 9. olan film, 1985 Uluslar arası İstanbul Sinema Günlerinde ‘‘Türk Sinemasına Bakış, Ulusal Film Yarışması’’ bölümüne de katılma şerefine nail olmuştur.3 Kasabın fazlasıyla kilolu karısını kesip salam yapma hayallerini konu olan bölüm yani ‘‘Kasabın Rüyası’’ adlı bölüm, Friedrich Durrenmatt’ın Türkçeye ‘‘Sucuk’’ diye çevrilen öyküsünden esinlenilerek oluşturulmuştur. Senaryosu ve diyalogları 1 2 3

Şükran Esen, 80’ler Türkiyesi’nde Sinema, 2. Bası, İstanbul: Beta Basım Yayım, 2000, s.134. Esen, s.135 dipnot 54’ten alıntı. Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından alınmıştır.

kaybolandefterler

75


Tunç Okan’ın kendisi tarafından yazılan filme, Aziz Nesin’den eleştiri gelmiştir. Aziz Nesin, ana okulunu birbirine katıp öğretmeni deli etmek için sürekli ‘‘mu ne mu?’’ diye soran çocuğun hikayesinin kendine ait olan ‘‘Gözüne Gözlük’’ kitabındaki ‘‘Mu Ne’’ adlı öyküden alındığını ve kendisinin izni olmadığını iddia etmiştir. Fakat Tunç Okan’ın bu suçlamayı kabul etmemesi üzerine Aziz Nesin de kısa sürede bu iddiasından vazgeçmiştir.4 Filmin müzikleri son derece dikkat çekicidir. Bu şaşılası bir durum değildir zira film müzikleri dünyaca ünlü müzisyen, film müziklerinde mucizeler yaratan yetenekli isim, Viladimir Cosma tarafından yapılmıştır. Hem bu müzikler için hiçbir ücret almayan Cosma, aynı zamanda da filmin yapımında da büyük katkı sağlamıştır.5 Filmle ilgili bir diğer önemli ayrıntı ise oyuncuların neredeyse tamamının yabancı olması (oyuncuların çoğu Fransız’dır) üzerine filmin, aslen Fransızca olan diyalogları üzerine sonradan Türkçe dublaj yapılarak sunulmasıdır. Türkçe dublajda sinema ve tiyatroda güçlü isimlerden yararlanılmıştır. Carole Laure’yi Tilbe Saran, Francis Huster’ı Mustafa Alabora, Jacques Villeret’i Erol Günaydın, Zouc karakerini ise Meltem Özpınar seslendirmiştir.6 Filmle ilgili kısaca bilgi verdikten sonra Cumartesi Cumartesi’nin incelemesine geçecek olursak… Öncelikle; filmin toplam oyuncu kadrosunun çoğunu yabancıların oluşturması filmin bir Türk filmi olup olmadığı tartışmalarını getirebileceği açıktır ama hem yönetmenin Türk oluşu hem de hikayenin baş kahramanı sayabileceğimiz genç çiftin, Türk bir çift (çifti oynayanlar Fransız oyuncular olsa da) olarak senaryoda konumlandırılması ve diğer birkaç karakterin daha Türk olarak portrelenmesi ‘‘Cumartesi Cumartesi’’nin bir Türk filmi olduğu söylemimizi güçlendirir. Filmin genel konusuna baktığımızda yönetmenin yine bir problemi, evrensel bir problem olan iletişimsizliği ve tüm kargaşası, elektronik kasaları, boğucu iş saatleri, tüketime çağıran büyük alışveriş merkezleri, iki güne hatta pazarı dinlenme günü olarak alırsak sadece bir güne her şeyin sıkıştırılması adeta zorunlu olan yapısı ile gelişmiş toplumlarda iletişimsizliğin aldığı korkunç boyutu göstermeyi amaçladığı ve bu amacını da filme yayılmış olan minik öykülerle, kimi zaman birbirinden bağımsız kimi zamanda birleşen minik hikayeciklerle çok iyi bir şekilde aktarmayı başardığını söyleyebiliriz. Yönetmen filminde müzik öğesini Otobüs’te olduğu gibi yine son derece yetkin bir şekilde kullanmayı başarmıştır. Viladimir Cosma’nın sempatik ve hızlı tempolu müziği yine en az müzik kadar tempolu, koşuşturmalı bir günü anlatmada oldukça pekiştirici bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Sessiz filmlerdeki kovalamaca sahnelerine eşlik eden müzikleri ya da kovboy parodilerinde kullanılan müzikleri de andıran sempatik ve hızlı müzik eşliğinde kasabın şehrin meydanında elinde satırla çalışma arkadaşını kovaladığı sahne müziğin sahnelerin etkileyiciliği üzerindeki başarısını kanıtlar niteliktedir. Yönetmen müziği o kadar profesyonelce ve yerinde kullanmıştır ki izleyenler olarak ister istemez karmaşası, aksilikleri ve koşuşturması ile hızlı mı hızlı bir Cumartesi gününü, filmde anlatılan o Cumartesi’yi adeta yaşar, oturduğumuz koltuktan sanki kendimiz deneyimliyormuşuzcasına duyumsarız. Filmde ‘‘bir şey’’lere tutsak olma öğesi çok güzel işlenmiştir. Genel olarak herkes çok gelişmiş toplumun yarattığı kaosa ve yükümlülüklere tutsaktır. Özelde ise, kimi alışveriş listelerine, Cumartesi günü yapılması şart olan işlere, dişçi randevularına tutsak kimi ise sistemin dayattığı güzel olmak, yenilenmek trendlerine ayak uydurmak için güzellik salonlarına, moda olduğu için yapılması şart olan komik saç şekillerine tutsaktır. Hep bir şey yapılmak zorundadır. Oturmak ve nefes almak söz konusu değildir. Hareket etmeyen, kapitalist düzenin şartlarını ya da popüler kültürün dayatmalarını ve trendlerini takip etmeyen kişi var olamaz. Bu tutsaklıklar sonucu ortaya çıkan şey korkunç boyutta bir iletişimsizliktir. Kasabın Rüyası belki de sembolik kullanımların en yoğun olduğu kısımdır. Kasabın hayatı hep etlerle çevrilmiştir. Çalıştığı kasap dükkânında her gün kesip biçtiği etler, bağlayıcı iş saatleri ve bir yerde hareketsiz durmaktan ötürü et bağlamış çalışma arkadaşları ve kendi etlerle bezeli koca gövdesi, evde öyle amaçsızca oturduğu için ve belli ki sürekli yediği için oldukça yağ bağlamış bir eş… Hep et, daima et… Et adeta endüstrileşmiş toplumun mekanikleşip, insanları tutsak etmiş düzeninde kasabın kendisine ve emeğine yabancılaşma simgesi olarak verilmiştir. Kasap belki de bu çevresindeki boğucu hayat, sevmediği eşi ve haz almadığı suratsız iş arkadaşlarını ve kendi şişman gövdesinden duyduğu nefreti kesip yok etmek için rüyasında karısını kesip büyük bir salam yapmıştır. Rüyasında idam edilmeden önce son arzu olarak bu salamı yeme isteğinde bulunması da tüm bu hayal kırıklıklarını, hayatında hoşlanmadığı ve yabancılaşmasına neden olan tüm unsurları ve bireyleri yeme, yok etme arzusundan gelmektedir. Rüyasında çıktığı duruşmada ‘‘Karını neden öldürdün?’’ sorusu kasaba yöneltildiğinde adamın daimi olarak gayet saf ve sakin bir tavırla ‘‘Özür dilerim bir daha yapmam’’ demesi de son derece önemli bir detaydır zira burada yönetmen bir kez olsun çıldırıp sisteme, kendisini yabancılaştıran unsurlara isyan etmeyi başaran insanın ne yaparsa yapsın sistemin efendilerine günün sonunda özür dileyeceğinin ve boyun eğeceğinin mesajını en etkin bir şekilde sunar. Sonunda kasap karısını öldüremez belki ama onu iş saatlerine bağlayan, yabancılaştıran kasap dükkânına olan öfkesini belki de üç iş arkadaşını bıçaklayıp öldürerek alma yoluna gider. Burada son derece 4 5 6

Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından alınmıştır. Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından alınmıştır. Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından alınmıştır.

76

4.SAYI uzak


trajikomik ve endüstrileşmiş, fazla gelişmiş toplumun insanı işe ve kazanca olan tapışını sergileyen son derece ironik bir olay gerçekleşir. Kasap dükkanında üç iş arkadaşları ölmesine rağmen dükkanın patronu ve diğer çalışanların polislerin bugünlük dükkanı kapatmak isteyip istemediklerini sormaları üzerine gayet sakin bir şekilde ‘‘Gerek yok, çalışırız. Bugün Cumartesi, çok müşteri olur.’’ demeleri az cümleyle çok şey anlatmaktadır. Filmin aynı zamanda senaristliğini de yapan Okan yine eleştirdiği düzeni bu tip ufak ayrıntılarla son derece etkin bir şekilde hicvetmeyi başarmıştır. Filmde sürekli olarak ‘‘Bugün de hiçbir şey yapamadık…’’ cümlesini duyarız. Türlü aksilikler genç çiftin peşini bırakmadığı için çiftimiz istedikleri ve amaçladıkları şeyleri yapamamıştır; doğru, ama yönetmenin sürekli bu ‘bir şey yapamama’ olayına dikkat çekişinin sebebi; çok gelişmiş kapitalist toplumların, içinde yaşayan bireylere sürekli bir şey yapmayı şart koşması ve bu işler bitince önüne yeni işler koyup yine ‘‘Tühhh! Bir şey yapamadık bugün de!’’ hissini yeniden ve yeniden yaşatmasıdır. Alışveriş merkezlerine ve süpermarketlere gidip türlü yemek alınmalı, fotoğraf makinesi tamirciden alınmalı, saçlar yaptırılmalı, dişler dişçiye gösterilmelidir. Yani sürekli gerekli gereksiz zorunluluklar yüklemektedir mevcut sistem. Sonunda ise insanı hiçbir şey başarmamışçasına yetersiz hissettirmekte ve tüm bu karmaşa içinde de iletişimi yok etmektedir. Meral’in saçlarını hediye paketi gibi yaptırmasından ötürü onu doğal haliyle sevdiğini söyleyip boşu boşuna zamanını ve parasını moda denen bu saç şekillerine verdiğini söyleyen Sümer’in bu sözlerine önce oldukça öfkelenen Meral’in, güzellik salonunda kadınların acınası hallerini gözlemlemesi üzerine yaptırdığı saçlarını bozup, doğal haline getirişi ve Sümer’in sürekli bir tüketim çılgınlığı içinde süpermarkette yiyeceklere, eşyalara saldıran kişilerin arasında sonunda dayanamayıp ‘‘Yeter!’’ dercesine Meral’i kolundan çektiği gibi dışarı sürüklemesi… İşte bunlar da zorunluluklara, yapılması gereken işlere ve tüketime boğulmuş, nefes alamayacak halde sıkışmış çok gelişmiş toplum insanının haykırış koparmadan atılan çığlıklarıdır. Tunç Okan yine etkin ve özgün yönetimiyle sıkışmışlığı ve çok gelişmiş toplum içinde kapa kısılmış insanın durumunu son derece başarılı bir şekilde vermeyi başarmıştır. Filmin Popüler Sinemayla Kıyaslaması: Filmin bir popüler sinema ürünü olmadığını; daha çok ufak bütçeli, kendi halinde, orijinal, sempatik, ticari kaygı gütmeden minik hikayeleri tevazu içinde vermeyi başaran bir Avrupa filmi görüntüsünde olduğunu söylememiz mümkündür. Peki, film neden popüler sinema ürünü değildir? 1) Filmde çiftimiz olaylar etraflarında dönmesi bakımından başkarakterler olarak ekrana yansısa da yan karakterlerin de verildiği ve gayet adil bir şekilde izleyiciye sunulduğu görülmektedir. Öyle ki kasabın ruh haline son derece net bir şekilde eşlik eder Okan’ın kamerası ve karakterin iç dünyasına dair ipuçları almamızı sağlar. Bu popüler sinemada çok da görülen bir özellik değildir çünkü popüler filmlerde genelde her zaman başkarakterler üzerinden yansır olaylar. 2) Filmde katarsis duygusu finalde Sümer’in ‘‘Yeterrrrr’’ der nitelikteki hareketi ve zorunluluklara, alışverişlere olan tepkisini ortaya koyuşuyla ve genç çiftin birbirlerini sonsuza kadar seveceklerini söylemeleri ile sağlanır; fakat filmdeki her öykü ana öykü sayılabilecek nitelikte olduğu için bu öykücüklerin çoğunun hatta hepsinin sempatik fakat yüksek oranda sinir bozucu bir şekilde bitmesi(kasabın iş arkadaşlarını kesmesi, minik haylazın hocasını yaramazlıkları ile adeta ağlatması vb…) ve aksiliklere kurban gider nitelikte sona ermesi katarsis duygusunu filmin genelinde yaşamamızı engeller. Her hikaye rahatlama duygumuzu yüceltmez ama bir Cumartesi günü yaşanabilecek kadar gerçekçi bir şekilde sunulur. 3) Film iddialı, izleyici çekmek için hazırlanan bir konuya sahip değildir(gündelik olayları anlatmaktadır). Filmin amacı da anlaşıldığı üzere zaten ticari kazanç değil bir problemi, günümüz gelişmiş toplumlarının problemini yani iletişimsizliği ve tüketime, iş saatlerine, güzellik salonlarına, trendlere, ürünlere mahkum oluşun getirdiği tutsaklığı işlemektir. Popüler sinemanın aksine Okan bu filminde sistemi ve sistemin dayattığı düzeni, zorunlulukları cesurca fakat bir o kadar da sempatik bir şekilde eleştirmektedir.

kaybolandefterler

77


FOTOĞRAF: LIA LESLIE

Kimsesiz kelimeler. ULVİ KOÇU

kimsesiz kelimelerle büyüttü beni annem; damıtılmış acıları koynumda saklayarak. bir nehir aktığında ne var, ne yok alıp götürür ya, öyle bir şeydi gülümsemelerim. iklimlerle kayboldum, iklimlerle uçup gittim. çığlıklarla karamsar bir hayatttan kurtulmak adına haritalardan silindim. çoğunluğu annemsiz, çoğunluğu merhabaya hasret zamanlardı. akşamdı, geceydi. ki sabaha doğruları olmayan bir şeydi... kimsesiz kelimelerle büyüttü beni annem. açlığımızda hüzün kokulu ekmekler verirdi. sevinçli aldanışlar, karın doyurmanın iyilik bekçisi. her hikaye, birer efsaneydi içimde. gizli saklı kalmıştım, çalınmıştım onca kalabalıktan. nereye gidiyordum, kimden kaçıyordum. ve sonuçsuz, ve anlamsız önsözler gibi durgunlaşıyordu; çocukluğumu esirgeyen akarsu. yorulmuştum, bıkmıştım savurganlığımdan. babam gitmişti. dayanıksız bir tutunmaydı benimkisi. kim kalmıştı ki annemden başka. hiç bir şey, hiç bir kırsallaşmış tebessüm fayda vermiyordu. sonra bir gün babam çıkıp gelecekti ve bizi alıp götürecekti. küçükken Kars- Çorlu otobüsünde neler düşündüğümü, hangi duygulardan geçtiğimi anımsamak bile bir işkencedir hala...

78

kimsesiz kelimelerle büyüttü beni annem. şehirleşmenin ilgisizliğinde çıktım yaş merdivenlerini. düşsel inançlarım karmakarışık. tüm dinler, diller, düşünceler beni çağırıyordu. en güzel vaatler karşısında kararsız bir çocuktum. kimi cennet diyordu, kimi özgürlük, vatan, şarap, kadın... durdum, kendimle bir şey konusmak istedim, yapamadım. çünkü biliyordum çelişiyordum kendi ana dilimle, düşüncemle. herkes peşime düştükçe kaçtım, saklandım çiçek desenli bir yorganın içine. gecelere yasladım duyguya dair biriktirdiklerimi. aşklar yasasından sürgüne yollandım. bir daha dönemedim ana yurduma. soluksuzca kaldırımlara vuruldum... kimsesiz kelimelerle büyüttü beni annem. cümlelerim hep devrikti. sabahtan akşama, hep sokaklarda koşuşturdum. bir türlü olamadım yinede; ‘bir sokak çocuğu’. kalıp durdum dört duvarlı perdesiz bir odada. büyüyemedim, büyüyemedim. annemin kimsesiz kelimeleriyle şaşırdım durdum hep; hayatın tercümansız alfabesine...

4.SAYI uzak


Suyun Modernizmi MEHMED ÖNDER KARAKAŞ

I. suya eğilen şark neydi onu bu mevsimin başladığı yere mîkâil kılan ve ormanın dip derinliklerinden suya şerh düşüren önce her şey onun durduğu yerden sızladı su koktu, toprak durulandı ayağının dibinden ve ceylan ürküp uzaklaştı, dünyanın tüm su diplerinden çünkü insan en çok kendine hazırlıksız yakalanıyor sonra noksanlığın fark edildiği tamamlandıkça titreyen yüzlere utanç veren ve iki halinden birini seçtiren güce boyun eğdi

FOTOĞRAF: DANIELLE MACINNES

II. suya yansıyan gark neydi insanı işaret parmağını dahi alıp nefesleri, terleri ve saçlarıyla herkesin ve her şeyin doğusuna iten neydi o çetin yamaçların eşiğinde kendisinden dahi utandıran, neydi beni buradan bu bulanık, bu güneşe tam ay ışığına noksan kaldıran yerden alın benim bu ağzımın kenarından sızan suları kıyılarınıza çarpan, sonra bir ceylanın dilinde türkü olup havalanan sularınızı alın burada her şey yavaş ve bulanık burada siz sadece güzelsiniz, çünkü içiniz yok çünkü insanın suyuna bir kez eğilen iflah olmuyor

kaybolandefterler

79


80

4.SAYI uzak


k a uz

a n a s n i n a ns

i

en . . n e z a .ulkedir b

kaybolandefterler

Dersim/Ovacık - 2012

Oralarda misafir hep başköşeye oturtulur. Bu nine, dağların ardında unutulmuş o uzak köydedir. Eğer bir gün yolunuz düşerse oralara, sizinle son kavununu bölüşür. O öğlen yemeği kavununu. Son yufkasını. Son acısını. Bilmem, belki de ölmüştür yalnızlıktan, kim bilir. Ardınızdan el sallar. “Kendinize mukat olun” der bir daha görmeyeceğini bilerek. Fotoğraflar: Hıdır Murat Doğan

81


Röportaj: Hatice Tosun - Taha Savaş Eskişehir 2016

NİLÜFER ALTUNKAYA:

YAŞAMLA BİR SORUNUMUZ VAR.

Nilüfer Altunkaya, insana insandan bakma yürekliliğini gösterebilen öykülerin yazarı; vefayı gerdanına dizmiş dizelerin şairi. Dününü, bugününü, düşlerini, edebiyatını, kadınlığını, korkularını, yüreğini ve ellerini döktü masamıza. Biz sorduk, o söyledi; uzakları yakın etti.

82

4.SAYI uzak


Klasik sorumuzla başlayabiliriz. Edebiyatla tanışıklığınız ne zamana dayanıyor ve bu süreç nasıl gelişti? Dönüp geçmişe baktığımda yine her klasik başlangıç gibi okuma sevdası var benim başlangıcımda da. Yazarlığın asıl serüveni öyle başlıyor sanırım. Okuma yazmayı öğrendiğimden itibaren başlayan bir kitap sevgim olduğunu hatırlıyorum. Hatta ilk okuduğu kitap Bambi idi onu hiç unutamam. Kitapları keşfettikçe artan bir sevgi… Ortaokul yıllarımda arkadaşlarım dışarıda oyun oynarken ben kitap okuyordum. Günde bir kitap bitirdiğim zamanları hatırlarım, o dönem için güzel kitaplar. Sonraları günlük tutmaya başladım. Ardından farklı şairler tanıyıp beğendiğim şiirleri deftere çekmeye, kompozisyonlarımı arkadaşlarıma okumaya başladım. Derken o zamanlar küçük bir şiirim yerel bir dergide yayınlandı. Lisede ise durum iyice belirginleşti. Edebiyat öğretmenlerimden görüş alarak “Ne yapabilirim?”i araştırmaya başladım. Tabii doğru yol gösteren olmadı pek o süreçte. Sadece bir edebiyat öğretmenimin “Sen yazmayı bırakma.” dediğini unutamıyorum, hissetmişti sanırım. Çok içine kapanık bir gençliğim vardı, etraftan kopuktum. Üniversitede de devam etti yazma tutkum. Arkadaşlarıma ertesi gününü merak edecekleri küçük öyküler yazıp okuyordum. O dönemde bir arkadaşımla gelecek planlarımız üzerine konuşurken ona yazar olmak istediğimi itiraf ettim. Tabii o zamanlar yazar olmak için yazdıklarımı yayınlatmam gerektiğini bilmiyordum. Arkadaşım yönlendirdi ve Minerva Dergisi ile tanıştım ardından ilk öyküm orada yayınlandı. Sonradan diğer dergilerde de görülmeye başladım. Yani önce şiirlerle başlayıp ardından mı öykülere geçtiniz? Aslında ikisi de paralel gitti diyebilirim. Bu soru sorulduğu zaman hep söylediğim bir şey vardır: İyi şiirler yazan iyi bir öykücü olmak istediğim. Hep şiiri bir adım geride bırakayım derdindeydim ama süreç irademin dışında gelişti. Şiiri geride tutayım derken bir süre şiir öncelikli gitti. O zaman dergiler ile başlayan ve şekillenen bir yazarlık serüveni diyebiliriz. Peki, şu anda da dergi geleneğine bağlılığınız devam ediyor mu? Takip ettiğiniz dergiler var mı? Dergilere hep çok bağlı oldum çok da iyi bir dergi okuruyumdur. Hiçbir zaman bir derginin mutfağında ya da oluşturucu kadrosunda yer almadım ancak hiçbir zaman da bağımı koparmadım. Günümüzde çok dergi var hepsini takip ediyorum diyemem. Birkaç sene önce daha rahat takip edebiliyordum. Şüphesiz yazma işinin mutfağı dergilerdir. Ben de son zamanlarda bu anlamda Dünya’nın Öyküsü ile daha fazla haşır neşirim. Evet, biz de yazma işinin mektebi olarak görüyoruz dergi yazarlığını. Kitap yazarı olmadan önce tecrübe edilmesi gereken bir pişme süreci gibi. Kesinlikle. Kendinizi sınayabileceğiniz, ürünlerinizi görücüye çıkarabileceğiniz, nitelikli bir çevreyle iletişim sağlayabileceğiniz bir alan. Dergi serüveninizden sonra ilk kitabınız basılıyor, bir öykü kitabı; Sokak Düşleri. İlk kitaplar genelde yazar hakkında daha şeffaf bilgiler verir. Bu bağlamda okur, Sokak Düşleri’nin içinde bir öğretmen, farklı kültüre ait aile yapıları ve özel hayatınıza dair ipuçları yakalayabiliyor. Kitap boyunca her öykünün başında farklı isimlerden alıntılar da var. Ve her öykü kendi sonunda başındaki alıntıyı kapsar nitelikte. Bu da okurda şöyle bir soruyu ortaya çıkarıyor: Acaba öyküler alıntılardan yola çıkılarak mı yazıldı yoksa öyküler bittikten sonra bu alıntıları mı çağrıştırdı? Güzel bir tespit, teşekkür ederim. O zaman ilk kitap hikâyesini şöyle anlatayım. İzmir gibi bir yerden kalkıp Tokat’ın bir köyüne atandım. Her anlamda farklı bir coğrafyaydı, öğretmenlikle ilgili çok idealim vardı. Belki de bu yüzden Tokat’tan beslenen çok öykü var ilk kitabımda. Öğretmenlikte yaşadıklarım, oradaki kültür öyküleştirme sürecime yansıdı. Biraz da yalnızdım o dönemde. Psikolojik olarak da yalnızdım. Edebiyat ortamından da çok kopuktum. Tamamen net bir yalnızlık içinde yazdım öykülerimi ancak pek de bir yere göndermedim. Aslında o öyküler Eskişehir’e yerleştikten sonra kitaplaştı. O dönem ilk oğluma hamileydim. Hem bu durumun hem de edebiyattan uzak kalmanın verdiği bir bunalımı yaşıyordum. Minerva’dan tanıştığım o dönem Sone Yayınları’nda bulunan Hasan Hüseyin Yalvaç, biraz da bu bunalımdan kurtulmam için beni kitabı basmaya ikna etti. Acele bir kitaplaşma süreci oldu, hamileliğim nedeniyle yakından ilgilenemedim bu da acemilik olarak yansıdı Sokak Düşleri’ne. O zamanlar kitaba yansıyan bu acemilik Sokak Düşleri’ni sahiplenmeme engel olmuştu bir süre. Neyse ki düzenlenmiş yeni baskısı yapılacak yakın zamanda. Alıntılara gelince ise; öyküler yazıldıktan sonra böyle bir şey denedim. Çok sevdiğim yazarlardan öykülere uygun alıntılar aradım. Aslında öykü alıntıya gönderme yapıyor. Çoğu zaman önerilmiyor ama ben seviyorum alıntı yapmayı ya da epigraf kullanmayı. Bu eylem ilk kitapta her öykü başında oldu ancak ikinci öykü kitabımda ise kitabı iki bölüme ayıracak şekilde alıntı yaptım. Kitaplarda yazardan izler yakalıyoruz demişken şöyle bir kanı geliyor aklımıza; yazarlar yaşadıklarını yazar ya da yazdıklarını bir müddet sonra yaşamaya başlarlar. Sizin yazma sürecinize böyle bir durum tesir etti mi? Elbette. Hatta birden çok kez bu durumla karşı karşıya kaldım ancak içlerinden biri yaşamla öykünün fazlaca denk geldiği bir andı. Onu anlatmak istiyorum. Sokaklarla, çocuklarla ilgili birkaç öykümde Tokat ‘taki ortamımdan esinlenmiştim. Köyde öğretmenlik ya-

kaybolandefterler

83


parken birkaç öğrenci seçmiştim, onları gözlemliyordum. Bu gözlemlerim sonucunda bir öykü yazdım; bisikletle kaçan ve bir kaza geçiren iki erkek çocuğunun öyküsüydü bu. Aradan zaman geçti ve bu çocukların gerçekten evden kaçtığının haberini aldım. Benim için olağanüstü bir tesadüftü ve kimseye, aynısını öykümde işlemiştim, diyemedim. Sadece yaşam ile öykünün denk geldiği bir durum dedim kendimce. Şu an karşımızda bir Nilüfer Altunkaya var. Ancak bunun yanı sıra anne, eş, öğretmen ve evlat olarak da bir Nilüfer Altunkaya mevcut. Birden fazla karakteri bir arada taşıyan bir beden... Yazarken hangi karakter ortaya çıkıyor ya da hepsi tek bir elde harmanlanıyor mu? Benim şöyle bir şizofren yanım var; normalde Nilüfer Güven olarak tanınıyorum. Altunkaya babamdan gelen soyadım. Yazarlık hayatımda Altunkaya soyadımı sürdürdüm çünkü ilk eserlerimi üniversite yıllarımda yazdım. Güven soyadıma geçseydim sanki evlilikten önceki yazdıklarımı inkâr edecekmişim gibi hissettim. O yüzden şöyle oluyor, öğretmen ve eş olan Nilüfer Güven; yazar ve şair olan ise Nilüfer Altunkaya. Aslında bir anlamda avantaj da sağlıyor bu durum; her iki ayrı Nilüfer’de de kendimi daha özgür hissediyorum. Tek handikabım zaman. Bir, iki değil üç, dört karpuz var benim koltuğumda. Fizik öğretmenisiniz. Ancak bizim toplumumuzda sayısal değil de daha ziyade sözel alt yapıya sahip insanların edebiyata daha yatkın olduğu gibi bir tez vardır. Bu noktada ne düşünüyorsunuz? Zamanında edebiyata olan ilgimi bilen öğretmenlerim özgünlüğümü törpülememesi için benim sözel bölüm yerine sayısal bölüme yönlendirdiler. Fizik de lise de kötü bir dersimdi. Aslında rastlantı eseri bir fizikçi oldum. Ama düşünürsek dilde de bir matematik. Şiir dilin matematiği, kurgu da öykünün. Bu açıdan sayısalcılığımdan besleniyorum. Ancak felsefe, sosyoloji ya da tercümanlık okumayı isteyebilirdim bir şansım daha olsaydı. Kütahya\Tavşanlı’da doğdunuz, babanızın vefatından sonra İzmir’e taşındınız, üniversite öğreniminiz sonra Tokat’a atandınız ve ardından Eskişehir’e yerleştiniz. Bakıldığı zaman birbirinden farklı coğrafyalar ve kültürler harmanı. Bu zenginlik Nilüfer Altunkaya öykülerine, karakterlerine ve diline nasıl yansıdı? Çocukken Tavşanlı benim cennetimdi. Babamı kaybetmem ve İzmir’e geçişimiz cennetimden kovulmam gibi oldu. Bu geçişten sonra telaş, acılar ve hayatla mücadele etme sürecim başladı. Ancak İzmir bu yönüyle güzeldi; kendimi buluşumla. Ardından Tokat; öğretmenliğimi yeşerttiğim coğrafya. Ve Eskişehir… Eskişehir artık büyüdüğüm, olgunlaştığım ve ürettiğim yer. Aslında yaşadığımız şehirler bizim de bir parçamız oluyor bir yerden sonra. Ben de şehir gözlemlemek insan gözlemlemekten daha sonra gelişti. Başta gözlemlediğim insanları işliyordum. Sonraları şehirlerinden ruhuma işlediğini fark ettim onları da katmaya başladım öykülerime. Şimdi bunu daha net yapmaya çalışıyorum ve yakın dönem için içinden her şeyi ile Eskişehir geçen öyküler oluşturmaya çalışıyorum. “İzmir’e geçiş babamın kaybı vesilesiyle cennetimden kovuluşum oldu.” dediniz. Malum kız evlatlar için baba figürü oldukça önemli. Bazı öykülerinizde de baba modellerinin, kız evlatların ve baba-kız ilişkisinin biraz daha baskın işlendiği görülüyor. Özellikle seçilen baba karakterleri daha gelenekselci... Bunu Nilüfer Altunkaya’nın içindeki baba figürü ile ilişkilendirebilir miyiz? Aslında bilinçaltımın satırlara nasıl yansıdığını tam çözemiyorum. Onu sizler daha güzel analiz edebiliyorsunuz. Ancak “Avlu” öyküsü benim için daha biyografik ve bilinçli bir öykü. Oradaki baba kız ilişkisi kendi yaşamımdan yola çıkarak yazdığım bir ilişki. Belki bu yüzden daha çok sevildi ve içe işledi. Benim için baba; özlem demek. Erken yaşta kaybetmenin verdiği bir doyamamışlık hissi var. Ataerkil toplumun ikiyüzlülüğü ile çok erken yüzleşiyorsunuz. Baba devletin bir örneklemidir. Babanın ortadan kalkmasıyla devletle ile çok daha erken yüzleşiyorsunuz. Bu daha kırılgan, yalnız ve mücadeleci yapıyor insanı. Babasız bir evde annemin ve ablamın da zaman zaman baba rolüne büründüğünü gördüm bu da kadın ve erkek rollerinin aslında ne kadar değişken olabileceğini gösterdi. Bunları kendim için avantaja çevirmeye çalıştım hem hayatımda hem de öykü dilimde.

84

4.SAYI uzak


Babasız bir kız evlat, okuyan bir genç kız, yazan ve çalışan bir genç kadın ve nihayet bir eş ve anne… Bu toplumda kadın olmanın yanı sıra edebiyatta da kadın olarak varlık sürdürmek nasıl ortak bir noktada birleşiyor? Toplumda ne kadar çelişki varsa edebiyat ortamında da o kadar çelişki var. Bizim bir edebiyat endüstrimiz yok, bir edebiyat piyasası var. Edebiyat ortamı dediğimiz şeyin ne olduğu da pek net değil. Ve siz burada var olmaya çalışıyorsunuz. Diğer yandan bazı kirli ilişkilere de şahit oluyorsunuz. Bunlardan uzak durmaya çalışıyorsunuz. Ürününüz ile var olmak istiyorsunuz. Bu açıdan bakıldığında toplumda kadın olarak yalnızsınız; edebiyatta da yalnız kalmanız, kendinizi temiz tutmanız gerekiyor. Kadın olarak hep çıkabilecek bir savaşa hazır olarak beklemeniz gerekiyor. Zaten eserlerinize bakıldığı zaman da öykülerinizden daha çok şiirlerinizde daha saldırgan bir dil seziliyor. Şiir daha coşkulu ve orada kendimi daha özgür bırakıyorum; birebir yansıtıyorum. Kızgınlıklarımız var. Hayat öykülerimiz var. Bunların da yansıması gereken yerler var. Ki yansısın da zaten. Var olsun. Her iki şiir kitabınızda da sizin için önemli olan isimlere atıflar yaptığınız bölümler var. Tabiri caiz ise ahde vefa bölümleri… Bu bölümler hakkındaki hisleriniz nelerdir? Çok çabuk unutan bir toplumuz. Manevi değerlerimize sahip çıkamıyoruz. Doğu kültürüne sahibiz ve bizim için vefanın daha önemli olması gerekiyor. Ancak vefasızız. Yaşatılması gereken isimler çabuk unutuluyor ve popüler kültürün rüzgârına kapılınıyor. Bu, beni fazlasıyla üzen bir durum... Bu yüzden şu güne kadar beni beslemiş, bana emek vermiş isimlere bir armağan sunmak için kitaplarımda yer veriyorum. Bu aldığım güzel dönüş de gösteriyor ki yer vermeye de devam etmeliyim. Peki, bunca beslenilen isim varken Nilüfer Altunkaya’yı en çok etkileyen yazarlar ve şairler kimlerdir? Başucu kitapları var mıdır? Bana sevdiğim yazarlar hep dâhimiymiş ve asla ulaşılmazmış gibi gelirdi, hala da öyle. Etkilendiğim isimlere bakacak olursak; şiir anlamında Toplumcu Gerçekçiler’den etkilendim. Tabii ki de Nazım Hikmet ile başlayan bir süreçti. Sonra İkinci Yeni şairleriyle tanıştım ve onlardan sonra diğer şairlere daha rahat açıldığımı hissettim. Fransız şairlerin çevirileri, modern şiire katkılarını okudum çokça. Öyküye gelirsek de; lise ve üniversite dönemimde İtalyan yazarlardan çok etkilendim Cesare Pavese’nin yasama karşı o buruk kırgınlığı ve güzel saptamaları benim iç dünyama çok hitap ediyordu. Yaşama Uğraşı’nın sıkça okurdum hala da okuyorum. Aslında bu etkileşim süreci Sait Faik ile başlayıp Italo Calvino’ya kadar gidiyor ve bitmiyor. Bitmeyen bir süreç... Her okunan şey önceki okunana eklenerek büyüyor. Başucu kitaplarıma gelecek olursak; Bilge Karasu, çok tıkandığım dönemlerde dönüp tekrar baktığım isimlerin başsında gelir. Mesela; Dante’nin İlahi Komedya’sı bana yaşama sevinci veren bir kitaptır. Tolstoy, Dostoyevski, Çehov; değişmezlerimdir. Yakın dönemde Yalçın Tosun’u çok beğeniyorum. Aslında birkaçının ismini verip diğerlerini atlarım telaşı içindeyim. Sanırım başucumdakiler de devingen. Sabitelerim yok kitap konusunda. Verdiğiniz isimler sağlam bir dile ve de derde sahip isimler. Sizce her yazarın bir derdi olmalı mıdır? Nilüfer Altunkaya’nın derdi nedir hem bir öykücü hem de bir şair olarak? Yaşamla bir sorunumuz var. Bize yetmeyen ne? Bizi rahatsız eden, dürten şey ne? Bu, sosyal ikiyüzlülük, toplumsal meseleler, dönen çark karşısındaki çaresizliğimiz olabilir. Yaşadığımız coğrafyada bir anda birden fazla olayla muhatap olup bunları geçiştirerek ya da

kaybolandefterler

85


unutarak yaşıyoruz. Bunca şeye rağmen yaşamaya bahane edebileceğim tek şey okuyup yazmak. Ben okuyup yazmadan yaşayamıyorum. Benim derdim bu. Peki, yazar mesaj kaygısı gütmeli midir? Bunu atölye çalışmalarımızda da çok vurguluyoruz; okurun algılayabileceği şeyleri okura doğrudan söylememek gerekir. Bunu izlenimlerle hissettirmeliyiz. Yazarın meselesi dediğimiz şey doğrudan mesajı değildir aslında. Edebi eserde bir mesaj illa ki vardır, olmalıdır ancak bu mesajın ne olduğu kararını alıcıya yani okura bırakmamız gerekiyor. Nilüfer Altunkaya kitaplığında bulunan ve mutlaka okunması gereken yazarlar ve 5 kitap ismini sorarsak neler olur bu isimler? Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, John Berger, Italo Calvino, Rus yazarlar falan deyip genelliyim saymakla bitmeyecek. Bir de çağdaşı olmaktan mutluluk duyduğum isimler var Sema Kaygusuz, Seray Şahiner, Cem Kalender, Ahmet Büke, Yalçın Tosun hemen aklıma gelen yazarlar. Severek okuduğum yazarlar elbette daha çok… Kırk Karakter (Canetti), Kral (John Berger), Yaşam Uğraşı (Pavese), Toplu Şiirleri (Edip Cansever), Troya’da Ölüm Vardı( Bilge Karasu) Şiirlerinize, öykülerinize ve kitaplarınıza isim bulma süreciniz nasıl ilerliyor? Aslında bir kitabın en zor sureci bu benim için. İsim bulma ve dosya oluşturma sürecinde çok zorlanan bir yazarım. Dosya oluşturmak, isim bulmak ve onun kitaplaşması kendi içinde başka ve zor süreçler. Kitap ismi ile var oluyor ve okuru da oradan başlıyor okumaya. Bu yüzden uzun, sancılı süreçlerin sonucunda içime en çok sinen isimde karar kılıyorum. İsim her şey değildir ama etkiliyordur çünkü her kitabın da bir kaderi vardır bence. İki şiir kitabınız var; Şiir ve Kız ile Sanki Sonsuz. Ama Sanki Sonsuz kitabınız ilk şiir kitabınızdan kurgu açısından daha farklı. Sanki upuzun bir şiir var ve belli sayfalara, başlıklara bölünmüş gibi. Ancak şiirlerin yazılış tarihlerine bakıldığı zaman hepsi birbiriden çok farklı zamanlara ait... Bu bütünlük nasıl sağlandı? Sanki Sonsuz, benim için çok sancılı bir süreçte tamamlandı. Çünkü hem kendimi hem de şiirimi aradığım bir süreçti. Şiiri bırakacağım öyküye yöneleceğim, dediğim bir dönemde oluşmuş bir dosyaydı. Bir deneydi benim için. Farklı zamanlara ait şiirleri birbirini takip eden başlıklarla bir araya gelebileceğine inandım. Öyle de oldu. Sanki, çok da güzel bir sözcük aslında. Ve aslında bir varsayım içinde yaşıyoruz. Çok keskin bakış açıları ve doğrular yoktur benim hayatımda. Hep fludur. Belki de bu yüzden “sanki” sözcüğüne vurulmuştum o dönemde. Peki, belli imgeleri var mıdır Nilüfer Altunkaya’nın? Poyraz, fesleğen, imbat, gece, deniz, yalnızlık... Şiir üzerine çok çalışabilen bir şair değilim. Biraz daha acemiyim o anlamda. Doğaçlama ile devam etmeye çalışıyorum. Çünkü şiire olan hevesimi diri tutmaya çalışıyorum. Nasıl yazdığımdan ziyade hangi pencereyi açtığımı görmeye çalışıyorum. Şiir benim için edebiyatla kurduğum duygusal bağ. Artık şiir yazmadan yaşayabileceğimi anladığım anda şiir yazmayı bıraktım, der İngeborg Bachmann. Bu beni hayli etkileyen bir sözdür. O yüzden şiir adına çok büyük hırsım yok. Eserlerinizde kullandığınız her kelimeyi günlük hayatta da kullanıyor musunuz? Kelimelerle de duygusal bir bağımız var. Hem bilişsel hem de duygusal bir bağ var. Sözcüklerin de bizde bıraktığı bir iz var. İlla ki işçilik de var ama o işçiliği yaparken bile duygusal bağı koparmamaya çalışıyorum. Turgut Uyar gelir aklıma hep bu konuda. O acemi duruşu kaybetmemeye çalışıyorum. Son kitabınız; Sevgili Yalnızlık. Diğer üç kitaba göre daha ince işçiliğe sahip bir kitap. Bu bağlamda Sevgili Yalnızlık için daha ustaca ve diğer üç kitabın üzerine ekleyerek yazılmış bir kitaptır diyebilir miyiz? Yazma deli cesareti. Sevgili Yalnızlık’ın karma bir yapısı var. Yeni öyküler de var, hayli beklemiş öyküler de var. Acemilik baki, o yol bitmeyecek ama gelişebiliyorsak ne mutlu. Ustaca demek istemiyorum o beni aşan bir tabir olur. Ancak o sürecin bitmemesi, bitmeyeceğini bilmek yazarı daha çok besliyor. Çünkü yazarlığın profesyonelliği yok. Ne zamana kadar nefes alacaksak o zamana kadar gidecek. Sevgili Yalnızlık’taki bazı öykülerde paraya, yoksulluğa, aile yapısına, topluma çocuk karakterler ve tren yolları üzerinden atıflarda bulunulmuş. Bu yolu seçmenizin sebebi nedir? Trenlerle hepimizin çok farklı bir ilişkisi vardı bizim kuşakta. Çocukluk benim için en cinsiyetsiz olduğumuz dönem. Bu yüzden toplumda gördüğüm noksanlıkları bu cinsiyetsiz, tarafsız dilden dile dökmek istedim. Birçok öykü bitmemişlik duygusuyla devam etti ve tren yolları geçen öykülere eklendi. Oradaki her çocuk karakter aslında benim iç dünyamda beraber yaşadığım çocuklardı. Çocukların dünyasından yeterince beslenmiyoruz. Oysa onların dünyası o kadar çarpıcı ki. Çocukların içinde kusurlara karşı büyük bir acımasızlık, net bir kötücüllük var. Bu da bana çok çıplak geliyor. Bu yüzden onların üzerinden, gözünden, dilinden seslenmek bana daha objektif geliyor.

86

4.SAYI uzak


Sevgili Yalnızlık’ın kapağı kapattığımız zaman aklımızda kalan iki cümle var: “Korkmayı öğreniyoruz.” ve “Ellerim için üzülüyorum.”. Bu iki cümleyi biraz açabilir miyiz? Korku, modellerle öğrenilen bir duygudur. Küçük bir çocuk hayvanlardan korkmayı bilmez. Ancak siz bir fare görünce çığlık atarsınız ve artık o çocuk da fareden korkmaya başlar. Edinilmiş çaresizlik olarak yaşıyoruz bu korkuları ama ne kadarıyla yüzleşebiliyoruz? Aksine öğrendiğimiz korkuları da aktarıyoruz. O korku hep var ve hep var olması gerekiyormuş gibi davranıyoruz. Mesela, işten atılmaktan korkuyoruz ve haksızlık karşında susuyoruz. Bu da bir yerden sonra baskıyı kabullenme biçimine dönüşüyor. Bu yüzden işlemek istedim korku kavramını çünkü psikolojik olduğu kadar toplumsal yanı da var. Ve eller… Benim için hep diğer organlardan farklı bir yerdedir. Bizden, bedenden bağımsız gibi… Hep eller koşar her işe. Daha emekçi bir yanı vardır ellerin. Kalem tutan da el, temizlik yapan da el, cinayette silahı çeken de el. O yüzden tüm o insani hallerimiz için eli simgeleştirdim belki de. Ufukta bizi bekleyen yeni kitap ya da kitaplar var mı? Hazırlanma aşamasında olan bir şiir bir de öykü dosyası üzerine çalışıyorum. Bunca yıl Eskişehir’in havasını soluyup ekmeğini yediğim için, içine Eskişehir sinmiş bir öykü kitabına ulaşma niyetim var. Biraz daha gerçek üstü bir dil kullanmak ve Sevgili Yalnızlık’ın üzerine çıkmak istiyorum. Yazdan yana çok umutluyum. Bir de aktif bir atölye günlüğünüz var. Okurlar ve de yazarlar tarafından atölyelere karşı bir önyargı söz konusu. Bu bir yerde de “yaratıcı yazarlık” isminden gelen bir soğukluk olabilir. Peki, sizce gerçek atölye nedir, nasıl işlemelidir? Evet, “yaratıcı yazarlık atölyesi” ismi tamamen batıdan gelen bir kavram olduğu için çevirinin verdiği bir soğukluk aslında. Bizim için atölyenin temel taşı “doğru” okuma. “ Eleştirel” okumayla başlıyoruz atölye çalışmalarımıza. Bir nevi usta çırak ilişkisi kuruyoruz. Yazmayı düşünen ama çekinen, yazmaya heves eden insanlar için bir cesaret kaynağı oluyor bu oluşum. Bir yerden sonra güzel dostluklara da dönüşüyor. Tıpkı kahve gibi edebiyat da bu noktada bahane oluyor. Bir pazara dönüşen atölye algısını da kırmaya çalışıyoruz. Tabii ki her katılımcı bir yazar olmayacak ama en azından nitelikli bir okur olacak. Bizim de amacımız bu. Tüm bunların yanı sıra da “benim gibi başka deliler de varmış.” hissini yakalayıp yalnızlıktan sıyrılıyoruz aslında. O zaman yazma serüvenine başlayacak olan ya da başlayan taze kalemler için birkaç tavsiye alabilir miyiz sizden? Gençlerle benim farklı bir bağım var. Ben de onlardan çok şey öğreniyorum. Bu yüzden bunu bir öğüt değerlendirmesinler lütfen. Sadece tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki; okumaya önem verin! Cesaret sahibi olun, cesur davranmanız önemli. Ama bu cesurluğu ego ile karıştırmamak lazım. Erken ego körelmeye neden olabiliyor. Eleştiriye açık olmak gerekiyor. Bol bol okumak ve de yazmak gerekiyor. Çünkü okumak ile yazmak fazlaca paralel gitmesi gereken bir süreç. Son olarak; bu sayımızın teması “uzak”, Nilüfer Altunkaya için “uzak” kavramı ne ifade eder? Uzak deyince şöyle bir şey şu an geldi aklıma: benim yakınım uzaktır. Mesafe sözcüğünü çok seviyorum, çok da kullanıyorum günlük yaşantımda. Hem anlam olarak hem de ses uyumu olarak beni besleyen bir kavram. Uzak ben de mesafeyi çağrıştırıyor ama aynı zamanda mesafesizliği de. Fizikle de bağdaştırırsam mesafe, hız ve zaman çok ilişkili şeylerdir. Mesafe yol almaktır. Yol almak için bir başlangıcınızın olması gerekir. Bizim başlangıcımız doğumdur, mesafe yaşam ve bitiş noktamız da ölümdür. Ancak farklı açıdan bakılırsa belki ölüm de bir başka başlangıç noktasıdır. Böyle düşününce uzak var mıdır, yoktur. Uzak yakını da barındırıyor. Kendimize de uzağız ve kendi içimizde de yol alıyoruz. Kaybolan Defterler’e, Hatice Tosun ve Taha Savaş’a bu harika sorular için teşekkürlerimle. Yürek dolusu sevgilerimle bu güzel emeğiniz için…

kaybolandefterler

87


FOTOĞRAF: İBRAHİM ADIGÜZEL

ORADAN DA GEÇTİ KARA LEYLEKLER İBRAHİM ADIGÜZEL

88

4.SAYI uzak


[BURALARA ALIŞTIM GAYRİ. KÖYÜ İSTEMEM. BEN BURALARI SEVİYOM…] İSMİDAL-GÜL, ORADAN DA GEÇTİ KARA LEYLEKLER - NEZİHE MERİÇ

Tigris deriz siz ise Dicle; doğup büyüdüğüm, baba ve dede olduğum Tikrit’in etrafını saran nehrin adıdır. Çocukluğumda arkadaşlarımla kıyısında yüzmeye gittiğim; göçmen kuşların biz çocuklardan kaçmadığı eşsiz güzellik. Tüm hayvanlar gibi kendilerine zarar vermeyeceğimizi bilen kuşlar içinde en çok karaleylekler ilginç gelirdi bana, tek ayaklarının üzerinde başlarını gövdelerindeki tüylere gömüp uyumaları görülmeye değerdi. Devrik liderimizin hemşerisiydik, hatta çok uzaktan akrabalığımız da vardı. Faydasını da görmedim değil; devlet televizyonunda işe girerken. İki üniversite bitirip beş kitap yazmış, televizyonda program yapıyordum ki önce işgalciler gelip liderimizi devirdi. Yine bir şekilde devam ediyordu ki hayat; bu sefer de Suriye üzerinden gelen kökten dinciler ülkemizin bir kısmını ve de kentimizi işgal ettiler. Akşam haberlerini sunup yayını kapatmak üzereydim ki patlama sesiyle sarsıldı stüdyomuz. Balkondan son anda attık kendimizi aşağıda bekleyen pikaba. Eşim Sara ile evlenen büyük kızlarımı eşleri ve torunlarımla bırakarak küçük kızımız Sada’yı da yanımıza alıp zor attık kendimizi Türkiye’ye. Geldik bu orta Anadolu şehrine, Göç İdaresi sağ olsun yeni yapılan bir siteye kapıcı olarak yerleştirdi bizleri. Buraya gelmeden önce yine denk geldik Tigris ile Diyarbakır Surları’nın etrafında. Şimdi de oralar viran olmuş, çok üzülüyorum televizyonda denk geldikçe. Nezihe Meriç’in “Oradan da Geçti Kara Leylekler” kitabını kapağındaki karaleyleklerden ötürü ödünç almıştım; Türkçe’mi geliştirmek için gittiğim Halk Eğitim’in kütüphanesinden. Konusu andırsa da bizim hayatımıza yine de kıskanmadım değil köyden büyükşehre gelip kapıcı olan İsmidal ile Hüseyin’i. Güzel havayı bahane edip Sara ve Sada’yı götürdüğüm çay boyundaki parkta oturmuş kitabı karıştırıyordum ki havada gördüğüme inanamadım; memleketim Tikrit’te görmeye alışkın olduğum karaleylek değil miydi o? İbn-i Haldun’un da dediği gibi coğrafya kaderdir…

kaybolandefterler

89


Bir gün Fırtına dindiğinde, Ve gökyüzü tekrar safir camgöbeği mavisindeyken, Biz bir tepenin üstünde oturarak, Seyredeceğiz güneşin öfkeli kırmızısını, Erimiş kurşun denizine batarken. Bir gün Yaşamın uzun çabası sona erdiğinde, Ve boş ellerimiz kucaklarımızda dinlenirken, Biz bir tepenin üstünde oturacağız, Ve günlerin tantanalı geçit törenini izleyeceğiz: Bir gülümseme ile birkaç gözyaşı ile ve içimizi çekerek. Bir gün Sen ve ben, bir tepenin üstünde oturarak, Gariplikler yapmaktan hoşlanan ve kendimizle alay eden bir kahkaha ile, Başlarımızı sallayacağız bilgece: Çünkü hiçbir gün, o zaman göründüğü kadar parlak olmamıştı, Ve hiçbiri o denli kapkara, bir umut ışığı barındırmayacak kadar.

Behice Boran Mihri’ye / 14 Aralık 1940

90

4.SAYI uzak


NE OKUMALI? Ölüyorum. Bu kez sahiden ölüyorum. Gelecek misin yasıma? Boz Atlı Hızır gibi son nefesime yetişecek misin? Ucunda ölüm var Heves Ali’m, ucunda elbette ölüm var. Gelmeyeceksen, elini son kez omzuma koymayacak, alnımı öpüp yolculamayacaksan, bağışlanma dilemeyeceksen; adını aldığın Ali hakkına söyle bari: Sahiden sevdin mi beni? Kederli sözlerin, kurumuş gözlerin, tozlu yolların, saklanan mendillerin, içli kıpırdanmaların misafiri, cenazelerin duacısı, hikâyelerin sırdaşı… Dünya ölümlü, gün akşamlı… Son Ağıtçı, Heves Ali’yi arıyor. Evlerde, sokaklarda, dere boylarında, raylarda, uzayıp giden bozkırda… Heveeeessss diyerek susuyor. Bana hikâyeni anlat, ağıdını yakacağım.

UCUNDA ÖLÜM VAR KEMAL VAROL İLETİŞİM YAYINLARI

PENCEREMDEN

17deneme+1kısa öykü JULIAN BARNES AYRINTI YAYINLARI

Ucunda Ölüm Var, yarım asır süren bir aşk hikâyesi. Yalpalayan, şehirden şehire gezinen, derman arayan, sayıklayan, hatırlayan, rüya çağıran ince bir ah! Kemal Varol, maharetle memleketi anlatıyor, güneşin içinde doğup battığı bir roman anlatıyor. Masalsı, gürül gürül, ölmeye yatan.

Julian Barnes’ın “Önsöz”de çarpıcı bir betimlemesini yaptığı Sempé karikatürü ve o karikatürde öne çıkan “pencere” metaforu Penceremden başlıklı bu denemeler toplamının da simgesi. Kitapta yer alan denemelerin neredeyse tamamı “kurmaca” denilen türün öteki yazınsal türlere oranla başatlığı fikrinden yola çıkıyor: Julian Barnes’a göre, bizi hayata ilişkin hakikate en çok yaklaştıran, roman ve öykülerin ta kendisidir. Bizler hayatı “nasıl yaşadığımızı, hayatın ne için yaşanabileceğini, ondan nasıl zevk alabileceğimizi, ona nasıl değer verebileceğimizi, onun nasıl aksayabildiğini ama aynı zamanda onu nasıl kaybedeceğimizi” kurmaca sayesinde keşfederiz. Barnes, “kurmaca” kavramına odaklanırken, bu kavram sayesinde öne çıkan “deneme” türüne de hakkını fazlasıyla teslim etmiş oluyor. Kitaptaki denemelere konu olan yazar, şair ya da sanatçılar çok büyük bir çeşitlilik sunmakta: Değeri yeterince anlaşılmamış Penelope Fitzgerald’ın “aldatıcılığı”ndan erken modernizmin temsilcisi “şairane olmayan” şair A.H.Clough’a, George Orwell’in doktriner edebiyat anlayışından Ford Madox Ford’un kendine özgü “uydurmacalığı”na, Rudyard Kipling’in emperyal duygularla yüklü ulusalcı yazarlığından 18. yüzyılın özdeyiş yazarı Chamfort’un “bilgeliği”ne, Carmen yazarı Mérimée’nin kültürel varlıkları koruma tutkusundan nev-i şahsına münhasır resim eleştirmeni Félix Fénéon’un “profil”ine kadar geniş bir yelpaze söz konusu. Julian Barnes, kitabında ayrıca, Fransa’da bir çeşit tartışmalı edebiyat fenomenine dönüşmüş olan Michel Houellebecq’in yazarlığıyla dünya görüşünü de masaya yatırıyor; Madam Bovary’nin şimdiye kadar yapılmış çeşitli İngilizce çevirilerinin ayrıntılı bir karşılaştırmasını ortaya koyuyor; biri geçen yüzyıl başından ötekisi çağdaş, sevdiği iki Amerikalı kadın yazarın, yani Edith Wharton ile Lorrie Moore’un yazarlıklarına eğiliyor; bir başka gözde yazarı olan John Updike’ın romancılığının derin bir çözümlemesini yapıp ona olan kişisel edebiyat hazzı borcunu ödüyor. Denemeciliği kurmaca yazarlığıyla her zaman kıyasıya bir yarış halinde olan Julian Barnes, bu on yedi denemenin arasına “kurmaca” kavramını sorguladığı bir de kısa öykü sıkıştırmış: “Hemingway’e Saygı.”

Bu kitapları Kaybolan Defterler yazarları önerdi.

kaybolandefterler

91


NE DİNLEMELİ?

HEMŞİN YAYLALARI YAŞAR KURT MERT MÜZİK TÜRK HALK MÜZİĞİ

dem ü dem AHMET İHVANİ KALAN MÜZİK TÜRK HALK MÜZİĞİ

92

1968 yılında İstanbul’da doğan sanatçı ilk ve ortaokulu Küçükbakkalköy’de okudu. Sanatçının Fikirtepe Mehmet Beyazıt lisesindeki tiyatro çalışmaları, düşüncelerine ve hayatına yön veren önemli deneyimlerin kazanılmasına sebep oldu. 1989 yılında oynadığı yarı şaka yarı ciddi TV kabaresi oyunculuğu meslek edinme kararını pekiştirdi. Sanatçı kaçırdığı bir sınavdan sonra Açık Öğretim İktisat bölümüne yazıldı. Ortaokulda teyze oğlunun hediye ettiği akustik gitar en iyi oyuncağı ve en yakın arkadaşı oldu. Bu gitarla besteler yaptı. İlk müzik grubu beyaz yunus ile Kadıköy’de tanıştı. Müzikte alternatif peşinde olması, sivri dili ve kuraldışı tarzı ile grup bir müddet sonra dağıldı ve iki kişi kaldılar. Yaşar kurt tek başına devam etmek istemediği için tamda bu dönemde bir davet üzerine Almanya Wuppertal’a gitti. Orada yılbaşında Ada Restoran’da yılbaşı gecesi programında kendine ait alternatif şarkılarını yorumladı. Köln’de, dünyanın en iyi stüdyolarının birinde, sokak şarkılarını ödünç bir gitar ile üç saatte kaydetti ve o şarkıları 1994 yılında sokak şarkıları adıyla yayınlandı. Sanatçı Berlin’e yerleşti ve Rosa doğdu. Sanatçı müzik ve tiyatro dışında fabrika işçiliği, gazete dağıtımı, lunapark da çeşitli işler yaparken oyunculuk yapabilecek kadar Almanca öğrendi.

1968 yılında İstanbul’da doğan sanatçı ilk ve ortaokulu Küçükbakkalköy’de okudu. Sanatçının Fikirtepe Ahmet Ihvani’nin alevi-bektaşi müziğine alışılmışın dışında, evrensel bir soluk getirdiği türkçe ve kürtçe eserlerden oluşan 2. albümü “Dem U Dem” (Zaman ve Mey) Kalan Müzik etiketiyle yayınlandı. Mezopotamya’da başladı yolculuk. Ailesindeki aşık geleneğinden beslenen Ahmet Ihvani bağlamayla çocuk yasta tanıstı. Yolu dünyanın dört bir yanına düşen sanatçı, köklerinden gelen müzikal altyapıyı evrensel renklerle yoğurdu. Yaşamını Kanada’da sürdüren Ahmet Ihvani’nin bir yıllık repertuar ve stüdyo çalışmasıyla dinleyici ile buluşturduğu albümün bağlama ailesi dışında bütün enstrumanları her biri farklı ülkelerde doğmuş, farklı kültürlerle yetişmiş ve yolları Toronto’da kesişmiş dünyaca ünlü müzisyenler tarafından çalındı. Kayıt, mix ve mastering Kanadalı ses mühendisi ve piyanist David Tkaczuk’un imzasını taşıyor. Albümde yer alan biri enstrumantal dokuz eserden üçünün sözü ve bestesi, üçünün de bestesi Ahmet Ihvani’ye ait. Albume ismini veren, sanatçının kurmanci dilinde yazıp bestelediği “Dem U Dem” (zaman ve mey) isimli eserde Bulgaristanlı bir gitaristin (Anton Apostolov), Ukraynalı bir dudukcunun (Viktor Kotov), Iranlı bir perkusyoncunun (Naghmeh Farahmand) duygusu ve birikimi Ahmet Ihvani’nin curası ile birleşirken, Zazaca “Dermana min” isimli eserde Meksikalı bir çellistle (Mariel Gonzalez) Ukraynalı bir kavalcının (Alex Gaydarov) hüzünlü tınılarını duyabilirsiniz. Ahmet Ihvani’nin alevi bektaşi edebiyatının güçlü şairlerinden Harabi’nin “Olmaz mı” ve Melüli’nin “Güzel dost” şiirlerine yapıtğı besteler de albümde dikkat çekiyor. Aşık Şemsi’nin “Göster Cemalin Şemini” isimli eserinde eşsiz bir halk müziği arşivine sahip olan Muharrem Temiz’den destek alındı. Dem U Dem’de dinleyiciyi bir de güzel süpriz bekliyor. Ahmet Ihvani’ye Yardan Ayrılalı’da güçlü yorumuyla sanatçı dostu Ahmet Aslan eşlik ediyor.

MUZIMATE

UNTITLEDESIGNER

youtube.com/user/gekkeabt

youtube.com/channel/UCy9dDeaqxCdyjy99JPKHQFQ

4.SAYI uzak


Ön çalışmasını 2013 yılının son çeyreğinde yapmaya başladığımız, yaratıcı ve popülizme bulaşmamış Sanat ve Edebiyat düşüyle harmanlanmış Kaybolan Defterler, 2015 yılı Ocak ayının yoğun kar yağışlı bir gününde Yayın Hayatına başladı… Günümüz Sanat ve Edebiyat çevrelerinin gitgide ticari odaklı birer mezbahaya dönüştüğü şu günlerde, çürük kokan kelimelere karşı yeni ve temiz bir sayfa açmak istedik… Seçkin eserler yaratan bir ekiple birlikte; Öykü’ye, Şiir’e ve Deneme’ye yeni bir anlam ve biçim katarken, sıkça karşı karşıya kaldığımız “kopyala yapıştır” kültür anlayışından ziyade, kendinden “Türkiye’de ilk kez” cümlesiyle bahsettirecek Sanat ve Edebiyat yapmak, siz değerli okuyucularımıza haberler ulaştırmak; Yeni kalemler ve yeni zihinlerle “Biz de buradayız!” demek istiyoruz… Okuyucu ile birebir iletişimi kendimize bir kural olarak belirlerken, sizlerden alacağımız dönütlerle daha çok gelişim, daha çok üretimi amaçlamaktayız… Günümüz teknoloji çağında, modüler web sayfamızda eserlerimize kolaylıkla ulaşabileceğiniz bir tasarım planladık. Süreç içerisinde sayfamızı Radyo, Kişisel profiller gibi ayrıntılarla zenginleştirmeyi planlamakla birlikte, okuyucularımıza daha çok kaynaktan ulaşabilmek için, sosyal ağları da en doğru biçimde sıralanan paylaşımlarla süslemeyi düşünmekteyiz… Kaybolan Defterler’in asıl ve en önemli düşü ise, zaman içerisinde raflarda yerini alacak ve arşiv niteliğinde sayılabilecek bir Sanat-Edebiyat Bülteni oluşturma isteğidir. Her birinin kendince kült birer eser niteliği taşımasını istediğimiz Kaybolan Defterler Dergisi için ön hazırlıklar yapılmaktadır. Dergi ile ilgili de ayrıntılı bilgileri kısa bir süre içerisinde paylaşmayı planlıyoruz… Bizler, defter kenarlarına düşlerini çizmiş o çocuklar işte evet; “Biz de Buradayız, geliyoruz…” *** Eğer siz de Kaybolan Defterler ekibinde yer almak istiyorsanız, lütfen birden fazla eserinizi ve kısa bir öz geçmişinizi iletişim bilgileriniz ile birlikte mail@kaybolandefterler.com adresine değerlendirilmek üzere yollayınız. İyi günler dileriz.

kaybolandefterler

BİR KISIM EDEBİ ŞEYLER!

kaybolandefterler

93


b a z x r

fb.com/kaybolandefterler twitter.com/kaybolandefter kaybolandefterler.tumblr.com instagram.com/kaybolandefterler youtube.com/KaybolanDefterler

kaybolan defterler BİR KISIM EDEBİ ŞEYLER

KAYBOLANDEFTERLER

94

kaybolandefterler.com 4.SAYI uzak

Kaybolan Defterler / zine 4.Sayı: Uzak  
Kaybolan Defterler / zine 4.Sayı: Uzak  
Advertisement