Page 1

kaybolan defterler BİR KISIM EDEBİ ŞEYLER

EDEBİYAT-KÜLTÜR-SANAT DERGİSİ YIL: 1 SAYI: 1

OTOPSİ


BURADAYIZ.

VE KABUL EDİN, HEPİMİZ ÖLÜMLÜYÜZ.


Görsel: gratısography

Sanırım endüstri toplumu ve popüler kültürün girmediği, ulaşamadığı herhangi bir nokta kalmadı yeryüzünde. Bin yıllardır Dünya’nın geri kalanına gitmeyi reddeden ve bu sebeple “ilkel” diye adlandırılan o bilindik Afrika kabilelerine bile bulaşmış bir şeyden bahsediyoruz burada. Belgesel niyetine rahatsız edilmiş bir aşiret değilse ne bu? İşte tam da bu yüzden, Kaybolan Defterler ekibi olarak belki bizler de “ilkel” diye adlandırılmak isteriz. Bir kaç kişiyle yola çıktığımızda, aramızda anlaşmıştık. “Söylenmemişi söyleyelim sadece” demiştik o gün. Sanırım öyle de oldu. Henüz büyüyoruz. Büyüyeceğiz. Yeni kelimeler, yeni düşler kurmayı öğreneceğiz belki. Hiç yazılmamış şiirler, hiç anlatılmamış öyküler, hiç çekilmemiş fotoğraflar, çizilmemiş resimler olacak tam da buralarda, defterimizde. Henüz büyüyoruz ve evet öğreniyoruz, öğreneceğiz... “Peki derginin ilk teması neden Otopsi?” derseniz eğer, şöyle cevaplayabiliriz: Bizler, yerküre üzerinde asılı duran insanlar, yani hepimiz; fiziken ölüyor ve çürüyoruz... Ancak aynı zamanda, başkalarının düşlerinden de kovuluyor, öldürülüyoruz. Ha elbette, bizler de yok ediyoruz ve kafamızın içinde koca bir mezarlıkla geziniyoruz... Çünkü, büyüyoruz. Büyürken düşüyor, kirleniyor, yaralanıyoruz. Kirleniyoruz çünkü doğduk, ölüyoruz. Ölüyoruz ve öldürüyoruz, hem de canlı yayında; Ayak uçları yerküreye değmiş hiç bir şey, masum değildir artık…

____________________ HIDIR MURAT DOĞAN Genel Yayın Yönetmeni


GÜRUH KIYMETLER

KONÇERTOSU

CANAN YILDIRIM

Zine hakkında GENEL YAYIN YÖNETMENİ DİZGİ-TASARIM ÇEVİRİ HIDIR MURAT DOĞAN

cenaze hüzünlerİ W.H.AUDEN

FAİLİ MEÇHULÜM YALNIZLIĞIMDA

ASLAN KOCAMAN

28

1 VOLKAN DAĞYELİ GÖÇEBE

42

NEŞTERİN PARLAYAN GÖZÜ GECE İŞARETİ

KAPAK GÖRSELİ GRATISOGRAPHY

2

YAYIN KURULU HIDIR MURAT DOĞAN FATİH AKÇA HATİCE TOSUN MELTEM DOĞAN ASLAN KOCAMAN EKOİN KAJMER

6 ŞİRİN DÖĞÜŞ BULAŞICI HASTALIKLAR

Tüm içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.

© Ekim 2015

30 DEHŞETENGİZ EKOİN KAJMER

KİTAP CERRAHI

brıan dettmer

78

YÜKSEL BATU

22

ATEŞ BİTER, KÜL KALIR

KARANLIK ÇÖKTÜ GECEYE

YUNUS EMRE KOŞAR

DOĞAN ATEŞ

58

3 başlangıç ayİNİ oğulcan kütük

29

ölüm her ruhu serbest bırakır

56

VAY OTOPSİ! EMİR YAKAMOZ

52


TAM YERE ÇAKILACAKKEN

SINIR ÖTESİ HAREKAT TUĞBA TURAN

HIDIR MURAT DOĞAN

32

25

mİRÎN KÜBRA SIRMALI

YARALARI FOTOĞRAFLAMAK

LAURA MAKABRESKU

9

GİZEM ALTINORDU

BİR VAPURUN OTOPSİSİ

KALABALIKLAR DAHİSİ

44

açık kalp ameliyatı

endİşe ulvi koçu

5

CEHENNEME DOĞRU UZAYAN GÖLGE

meltem doğan

16 EMRE YILDIRIM

62

50

DİLEKLER

aşamalar hermann hesse

Bİr Yazar OtopsİSİ Denemesİ Olarak İlk Kİtap: Hanene Ay Doğacak HATİCE TOSUN

Yakarış Hâlİnden Oldukça Mânâ OtopSİSİ payanda

MAX EHRMANN

10

43

FATİH AKÇA

KAOTİKA

Sarah Kane

54

CHARLES BUKOWSKI

30

KİMSE HAYATTAN SAĞ KURTULAMAZ

26 YASİN ÖZDİL

SOĞUK BİR AYRILIK

46 49

68 aylan ve galİP’İN TÜRKÜSÜ mUSTAFA AĞAOĞLU

41


{

Neque porro quisquam est qui dolorem ipsum quia dolor sit amet, consectetur, adipisci velit… Acıyı seven, arayan ve ona sahip olmak isteyen hiç kimse yoktur. Nedeni basit. Çünkü o acıdır… [MARCUS TULLIUS CICERO, De finibus bonorum et malorum, M.Ö.45]

}

Görsel: Matthew Wiebe


Güruh Kıymetler Konçertosu CANAN YILDIRIM

saatler nasıl kısalıyor burada bilirsin, kangren gecikiyorsa bana yağmurlu bir bulut at şakağımda serinlik bana kopan gözlerimin ay ışığını gecesini alnında taşıyan söküklerimi bana sızısından yeni çekilmiş gölgesini at nefesimin

bana durağan bir tohum dimağından doğrulacak bir çekirdek nasırlı topraklar at karınca aklıyla ellerimin denizler çoğaltır ki tuzu dudağın fırtına telaşıyla ağarması susuzluğun bana dilimin dönmediği bir ikrar ve psişik bir pencere at kuşların uçmadığı

kaybolandefterler

Görsel: Milada Vigerova

şimdi gülün kımıltısı cenaze çelenginde güzel mi kokar sanıyorlar şuramda duran sözün kekeme anıtı çok saygı görür belki, yüzde formalite ve kaygılar temsiliyse kirpiğin ıslaklığında bana bir hat; ateş içinde susmanın metafiziğinde dişli bir kapan at

1


göçebe VOLKAN DAĞYELİ

“ 2

Yurtsuz. Ardında hikayeler bırakan. Ait olmayan. İnsanlar, kentler ve hayatlar içinden geçip giden.

1.SAYI OTOPSİ


Görsel: joshua earle

ATEŞ BİTER, KÜL KALIR YÜKSEL BATU

insanın mahşeri yalnızlığıdır benim alnım pervazlara asılı bütün balkonlar ve cam kenarları bana hasret nezaretidir. ateş bitince kül gül solunca acısı kalırmış. ben ağlak bir sesin rengiydim kendi kalbine sığmayan ne zaman güzel günlerden konuşsam pusludur hava ya da annem desem bir yığın suskunluk dökülüyor beyaz kağıtlara yorgun kelimelerle bir gazel gibi tütüyor şimdi yollar kimin acısından geçiyoruz ey! bilsem ve inansam durgun bir suda açılacak gözlerimiz göğsümüzde çarpan kapılar susacak giderim acımı sırtıma vurup ki ben kuşların uzun uzun kalmadığını hüznümü atlarla bölüşürken gördüm. ah nasıl da duyulmaz bir çığlıktır dağınık bir bahçedir yaşamak toplanmıyor çünkü anladım herkes makas herkes bıçak..

kaybolandefterler

3


SEVGİ DOĞAN kaybolandefterler

/ zine

time time olympus om 10/fomapan100

SEVGİ DOĞAN

olympus om 10/fomapan100

4

1.SAYI OTOPSİ


endişe. ULVİ KOÇU

yangınlar kuşanmış bir coğrafyayı rengârenk sayfalarla gösteriyor atlaslar hecesi çalınmış bir çocuk sesi miydi üzerine titrediğimiz masallar ne büyükanne ninnileri anlatır ne gösterişli gazete sayfaları bir ağıt ülkesi ki yüreğim geceler sıralıdır kendimden geçtiğim çalgı diye bomba türküleri dinletiyor üniformalı amcalar sonra gök aydınlık marşlarını acı ve elemle söylüyor dilsizim. kelimelerim işgal altında hücre duvarlarında tırnaklarla kazılı ya da bir ateş ortasında yanmakta sayfalar boyu gözlerine âmâ düşmüş bir soytarı şiiri midir insan hakları eğer değilse kim talan etti o güzelim dağları? ve and olsun ki tarih derslerine yangınlar kuşanmış bir coğrafyayı ölümlerle terbiye ediyor hünkârın sarayı

kaybolandefterler

5


Neşterİn Parlayan Gözü GECE İŞARETİ

Görsel: GABBY T PHOTO

6

1.SAYI OTOPSİ


“ölüler koşamaz. Bekler ölüler bir ırmak kenarında Doğumu getirecek olan kayığı” Bunu yazmışım bir kağıt parçasına Kadavramın solgun ışığı, yeşertmeden portakal ağaçlarını Ruhumu kelepir fiyattan geceye teslim ettiğim Bir zamandı Iki jilet ve konyak Icra ederken, zamanımın son ayak seslerini Hayatımdan daima uzak tuttuğum kravat Yerine getirdi, en hakiki vazifesini Yara, başladı sızlamaya Koluma bağladığım boyun bağına Daha geçerken geçirdim dişlerimi Aldım intikamını bütün ölülerin Son bir kez evimin tadına bakmak istedim Kafam kıyak, bir fırt daha Baygınlık geldi. Görevini gerçekleştirirken doktor, uzaktan izledim Neşterin parıltısı, gençlik çağı gözlerim Ilk darbede aktı kuruyup giden yerlerim Midemde uçuşan kelebeklerim Saç diplerimde, yaşamın zayıflığı Saplanmış duruyorlar Sakallarımda bir tan kızıllığı Tek tek çıkarıyorlar titizlikle Gözlerim fersiz, ağzım yaşarken ki ağzım Doğumuma bu kadar özenmedikleri halde -susmuş Boğazımdan halen akmakta asıl mesele Kalbimi açıyorlar Mesela hayretler içinde Kilidini hep yuttuğum Yaktığım son sigara, tütüyor Bir şaşırmak mı bu? Şaşırmaktan ziyade bir Yetmezliğini beslediğim ciğerlerimde şiirin doğrulanışı Aşağı süzülüyor sıcaklık yavaşça Kalbim, elle tutulan hüzün. Beynim, korkuyorlar Beden her ne kadar zaman olsa da Fikir zaman öte Çocukların hala orda Beynim, korkuyorlar. Cansız yatarken bile ulaşamıyor ruhsuz kaytam bıyıkları Yaşarken düzemedikleri yerlerime Hiç ayılmamışçasına gidiyorum Hiç yoktan -son kez- kendime gülümse Belki diyecekler arkamdan Ne adam ama -ne kötü yaşam- şah! Mat, hadi eyvallah.

kaybolandefterler

7


SEVGİ DOĞAN

8

SEVGİ DOĞAN 1.SAYI OTOPSİ


Mirîn

KÜBRA SIRMALI

çakıldık, rüyamızdaki apartman boşluklarına. yattığımız yatak, battığımız batak oldu bir anda. içimiz, dışımızla tersyüz. bedenimiz ruhumuza hapis. konacak dalı yok artık parmağımızdaki serçenin, salkım saçak değil artık ellerimiz. ölü dizelerle dolu kovuğumuzdan dikiş tutmaz yaralar sarkıyor ilmek ilmek… yutkunuyoruz, sustuğumuz yerden kısılıyor sesimiz. yarınlarımız, yarımlarımızı umutlarımız, unuttuklarımızı alıp gecenin lacivertine saklandı. dirile dirile öldük, burnumuz bile kanamadan bir adamın en uzun öyküsünde. -ki sebebimizdir.öle öle dirileceğiz artık, bir yudum suyla bile durulanmadan bir kadının en kısa şiirinde.

Görsel: GABBY T PHOTO

kaybolandefterler

9


Her toprağın neyi taşıyacağını ve neyi reddeceğini düşünün. [Publius Vergilius Maro, M.Ö. 70 – M.Ö. 19]

H I D I R M U R A T D OĞ A N

KİMSE HAYATTAN SAĞ KURTULAMAZ:

Sarah Kane

10

1.SAYI OTOPSİ


Zincirleme bir kaza biçimi olarak: Ölürcesine yaşamak… Bütün yüce dinlerin ve dogmatik adamların söylemidir bu: “Dünya bir sınavdır ve mutlak insan, mükafatını ölümden sonra alır…” Oysa yerküre üzerinde yaşamış veya yaşayacak hiç kimse, bu sınava girerken her hangi bir tercihte bulunmamıştır ve bulunmayacaktır…

Kuzeyden esen bir çeşit travma In-yer-face, Britanyalı tiyatro eleştirmeni ve Boston Üniversitesi’nin London Graduate Journalism programının yardımcı öğretim üyelerinden olan Aleks Sierz tarafından ortaya atılmıştı ve ilk baskısı 2001 Mart’ında Faber and Faber tarafından yapılan “In-Yer-Face Theatre” adlı kitabıyla, daha da popüler hale geldi.

“In your face” terimi ise, çağdaş yazar Simon Gray’in prömiyeri 2001 Şubat’ında Londra’da yapılmış olan “Japes” adlı oyununda yer alan bir diyaloğu tarif etmek amacıyla kullanılmıştı. Belki de Dünya, insanoğlu için bir çeşit ce- Britanyalı genç oyun yazarlarının yarattığı “inzadır, kim bilir… yer-face” akımı, seyircinin oyuna katılmasını ve sahnedeki müstehcen ya da şok edici unsurlar“Her zaman bir parçama sahip olacaksın. la etkilenmesini amaçlıyordu. Çünkü hayatımı ellerinde tuttun…”

Uçurumlarda sergilenen tiyatro Genellikle bütün iklimlerin ve bütün coğrafyaların rüzgarları birbirinden farklıdır. Dingin bir tınısı vardır mesela sıcak deniz kıyılarının… Oysa insan dediğiniz şey, evreni kirletir… Ve kozmos, bir tokat vurur, mutlak hıncını alır biçimde… Bazen, bazı şeyleri yüzüne çarpmak gerekir insanın… İster Afrika çöllerinde, ister uzak tundra düzlüklerinde, ister Avrupa limanları, İster Güney Amerika tepelerinde olsun, insan mutlak kirlidir… Şehirlere indikçe, daha da kararır, kokar… “Hayatın çok acımasız olduğunu algıladıktan sonra, olabildiğince insanlık, mizah ve özgürlükle yaşayın.”

Vakit doldu mu? Hayır, buna kendim karar veririm İşte tam da burada, “In-yer-face theatre” yani “Suratına tiyatro” ya da diğer bir adıyla “Yüze vurumcu tiyatro” kavramı, doksanlarda Birleşik Krallık’ta ortaya çıkmıştı. In-yerface, kendini yaratan yazarların Şiddet, cinsellik, uyuşturucu, cinayet gibi öğeler içeren oyunlar yazma eğilimiyle birlikte gelişti. Bu akım; Cruel Britannia, New-Brutalism, New European Drama gibi isimlerle de anılsa da In-yer-face terimi, bunların arasından en çok kabul gören isim oldu.

kaybolandefterler

“O benim, zihnimin altına yapıştırılan, hiç tanışmadığım yüzüm…”

İngiltere’nin kötü kızı Sarah Kane, 3 Şubat 1971’de, dindar ve evanjelik bir gazeteci ailenin çocuğu olarak Brentwood, Essex ‘te doğdu. Protestan muhafazakarlığı içerisinde geçirdiği ergenlik dönemi sırasında, kararlı ve dine bağlı bir Hristiyan’dı… Ancak daha sonra, eserlerinde de “İnancın bir delilik” olduğunu nitelediği gibi dinsel bütün geçmişini reddetti. O yıllarda, yerel ve genç tiyatro gruplarına ilgi duymaya başladı. Soho Polytecnic’te Shakespeare ve Chechov gibi dünyaca ünlü oyun yazarlarının bir çok eserini yönetti. 1992’de Shenfield Lisesi’nden mezun olarak Bristol Üniversitesi’nde Tiyatro okumaya ve hemen akabinde oyun yazarı David Edgar önderliğindeki Birmingham Üniversitesi’nde oyun yazarlığı yüksek lisansı yapmaya başladı. Artık sahne onun mabediydi ve geçmişine dönüp baktığında gençlik yıllarını “vahşi ve çılgın” olarak yorumluyordu. Yarasa çöplüklerinde ölümle flört eden martılar var Dinginlik korkutucudur. Susmak, bir Dünya savaşı sonrası öylece kalakalmış herhangi bir mayının uzun ve anlamsız bekleyişini anımsatır. Terk edilmiş topraklara geri dönüldüğünde, kimse bilmez yerlerini onların…Korkudan girilememiş sınırları anımsayın… Her an patlayabilir… Böyledir…

11


Ben düşündüğünüzden daha öfkeliyim… Kane, gençlik yıllarında Howard Baker’ın karanlık dünyasından etkilenerek “Jakoben” akımını benimsemişti. “Jakobenizm”, ideolojisini genel kitle ideolojisinden üstün gören ve dikte yoluyla bu ideolojiyi kabullendirmeyi amaçlayan bir politik akımdı. Kelime anlamı itibarıyla “keskin devrimci” anlamına geliyordu. İşte tam da burada, bütün dünyasını tiyatro sahnesine adamış üstün yetenekli bir oyuncu, aşk ve yaşam üzerine karanlık düşünceler besleyen bir insan olan Kane, yazdığı oyunlarda bir yandan da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sahne sanatlarında doruğa çıkan Absürd Tiyatro’nun ve Beckett Tiyatrosu’nun, karakterin de ölmesinden sonra yansıtmış oldukları “figür” kişiliklerden ötürü buldukları tanımlama olan “Post-dramatist” bir kimliğe bürünerek, tecavüz, seksüel kimlik ve hastalık gibi sorunlara değinen bir kadın haline dönüştü… Sızlayan perdelerin arasında “Hayatta deliler gibi aşık olduğum o birisi yok aslında…” diyecek kadar cesur bir kadın olan Kane, oyunlarında; aşkın kurtarıcılığı, cinsel arzu, acı, fiziksel ve psikolojik şiddet temalarını işledi. Bu oyunlar; şiirsel yoğunluk, fazlalıklardan arındırılmış dil, tiyatro formunun araştırılması ve ilk dönem eserlerinde rastlanan aşırılık ve şiddet içeren sahne aksiyonu gibi karakteristik özelliklere sahipti. “Burdayım, çözümüm yok. Ama sen, sen yine de bir şeyler söyleyebilirsin.”

Kane’in yazdıkları, Naturelistik eğilimli 20. Yüzyıl İngiliz tiyatrosu anlayışıyla uyuşmuyordu. Bu yıllarda; Kapitalist Kültürle süre gelen kavgası da oyunlarına yansımaya başladı. Cinselliğe aç erkekler, kadınlık duygusunu silaha dönüştürmüş kadınlar, açlık, yoksulluk, sokaklarda geçen hayatlar, kapitalist sistem içinde bataklığa saplanmış kişilerin şekil ve davranışlarını işlediği eserleri anarşist bir başkaldırı niteliği taşıyordu.

12

“Gençlik eserleri” olarak tanımladığı ve yazdıklarının arasında saymadığı eserlerinin dışında; Birmingham Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrenimi görürken, ilk oyunu olarak nitelendirdiği “Blasted”ı yazmaya başladı. “Dünya üzerinde hayatı anlamlı yapan herhangi bir ilaç yoktur…”

Derin bir yaranın koynunda uyumak Blasted, Leeds kentindeki bir otel odasında geçmektedir. Oyunda kadın düşmanlığı, ırkçılık ve homofobi içerikli ilk perde, bahar yağmuru sesi ile sona ermektedir. Orta yaşlı gazeteci Ian, kuşkulanmayı aklına getirmeyecek kadar küçük olan Cate’i elde edememiştir. Tüm oyun boyunca hem suç işleyenin hem de kurbanın gözünden şiddet değerlendirilir. Cate bütün gece tecavüze uğramıştır. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan Cate, Ian’a saldırarak kaçar. Aniden bir asker odaya girer. Oda bir havan topu mermisi ile delinir; sahne aniden Bosna’da bir savaş alanına dönüşür ve üçüncü perde başlar. Asker, tüm savaş sırasında tanık ve dahil olduğu tecavüz, soykırım, işkencelerden bahseder. Ian’a tecavüz eder ve gözlerini emerek söker. Kız arkadaşının intikamını alır. Sahne güz yağmuru sesiyle sona ermektedir. Asker intihar etmiş, Ian ise kördür. Şehir askerler tarafından işgal altına alınmıştır. Bunu elinde ölü bir bebekle geri dönen Cate söyler. Bebeği odaya gömer ve gider. Oyunun içeriği bir hayli sarsıcıdır: Mastürbasyon, ağlamak, sarılmak, cesedi öpmek, ağlamak, acıkmak, ölü bebeği yemek, ağlamak, yağmur, ölüm… Ian ölür. Cate bir asker ile yatarak karşılığında sosis kazanır. Ian sosisi yer ve teşekkür eder. “Doktora gittiğimi ve bana kahrolası bekleme odasında yarım saat yaşamak için sekiz dakika verdiğini hayal ettim…”

Blasted, ilk kez o yılın sonunda, üniversite öğrencileri tarafından sergilendi. Oyunu burada izleyen, üstelik önceleri oyuna korkuyla bakan Mel Kenyon, oyunun yapımcılığını üstlendi. Bu sayede Sarah Kane, Kraliyet Sarayı Tiyatrosu’nun kapılarından girebilmiş oldu. Blasted, 1995’te yılın en tartışmalı oyunu olarak gündeme oturdu. Oyunu başarılı bulan Martin Crimp, Harold Pinter ve Caryl Churchill gibi yazarlar hariç, Entelektüel kitle tarafından yoğun şekilde eleştirilen oyun, “iğrenç bir pislik ziyafeti” olarak yorumlandı.

1.SAYI OTOPSİ


Zihninden yara almış martılar sahnesi Tiyatro oyunlarında sade ama şiirsel bir üslup kullanan Kane, yine aynı yıl yazıp yönettiği, 11 dakikalık Skin adlı kısa filmde, siyahi bir kadın ve ırkçı Skinhead arasındaki ilişkiyi betimliyordu. Film, Ekim 1995’te Londra Film Festivali’nde görücüye çıktı ve ardından 1997’de bir İngiliz televizyon kanalı tarafından yayınlandı. Filmin oyuncu kadrosu Ewen Bremner, Marcia Rose, Yemi Ajibade and James Bannon’dan oluşuyordu. Blasted’tan sonra 1996 yılında; Sarah Kane’in “Yüze vurumcu Tiyatro” ile flörtü eski yunan mitlerinden phaedra’nın yaşadıkları üzerinden yola çıkan ve bir aşkı erotik düzeyde simgeleyen “Phaedra’s Love” isimli oyunla devam etti. “Ben, ipin ucundaki canavarım…”

Severek ölmeyi isteyen kadınlar cemiyeti Roland Barthes’ın “Aşık olmak, Auschwitz gibi…” savını okuduktan sonra yazdığı ve James Mcdonald tarafından yönetilen “Cleansed”in galası, Nisan 1998’de Aşağı Kraliyet Sarayı tiyatrosunda yapıldı. Bu oyun, aynı zamanda Kraliyet Sarayı tarihinin en pahalı tiyatro çalışması oldu. “Bazen etrafımda dönüp kokunu duyuyorum ve gidemiyorum, senin için taşıdığım bu kahrolası korkunç lanet özlem olmadan gidemiyorum. Ve inanamadığım şu ki, bunu senin için hissediyorum ve sen hiç bir şey hissetmiyorsun… Hiç bir şey hissetmiyor musun?”

Kane’in düşlediği gibi oluşturulan sahne düzeni, Sadist Tinker tarafından denetlenen ve temizlenen bir işkence odasını temsil ediyordu. Klinik depresyon, acı, cinsel arzu, mazoşist duygular, hem psikolojik hem fiziksel acı ve işkenceden oluşan hikayelerini sahneye uyarlayan Kane, bu kez bir genç kadın ve kardeşi, hasta bir çocuk, bir gay çift, bir dansçı ve çok sayıda aşk repliğinin yoğun şekilde seyirciye sunulduğu oyunda, Dünya’daki aşırı zulmü yine kendi üslubuyla resmediyordu. İşkence gerçekliğiyle insan sınırlarını zorlayan oyun, “Bir ayçiçeği büyümeye yerden başlar ve başının üstüne ulaşır…” teması ile ilerlemekteydi.

kaybolandefterler

“Ölüm benim aşığım ve beni içeri sokmak istiyor…”

Küstah bir sabaha cevap Kane’in dördüncü oyunu Crave’di… İlk kez Traerse Tiyatrosu’nda sahnelenen Crave’de, seyirciye dönük biçimde oturan dört insanın hikayesini anlatıyordu. Monolog bir eser olarak yazılmış oyun, aslında soru-cevap bütünlüğü taşımaktaydı. Bu da tam anlamıyla “Yüzevurumcu Tiyatro”nun odak noktasıydı. Seyirci kendini tanımalıydı. Beklenenin aksine olumlu eleştiriler alan Crave, Kane’in olgunluk eseri olarak kabul edilmektedir. “Ölümün kemiklerimin dışarı çıkışı gibi olurdu. Kimse neden olduğunu bilmezdi ama ben yere düşerdim.” “Ve beni sevmiş olduğu zamanların, ona işkence yapmadan önce, içimde onun için yer olmadan önce, birbirimizi yanlış anlamamızdan önce, aslında onu gülümseyen ve güneş dolu gözleriyle gördüğüm ilk anın anısıyla titriyorum, hıçkırarak ağlıyorum, ve o zamandan beri acısını çektiğim o anın sızısıyla inliyorum.”

Gecenin en karanlık anı yada 4.48 Psikozu Dört kırk sekiz, istatistiklere göre dünyada intihar oranının en çok yaşandığı zaman dilimidir. Öldürücü şeyler en çok geceleri parıldar… Bir sigara… Bir bomba… Bir hayat… 1998 yılında Sarah Kane’in şiddetlenen depresyonu nedeniyle her sabah 4.48’de uyanmaya başlaması ve bu oyunu kaleme almasıyla son oyunun ismi böyle ortaya çıktı. “4.48 Psychosis” bir yazarın herhangi eseri olma özelliğinden çok, Kane’in ölümünden birkaç ay önce yazdığı bir İntihar Mektubu niteliği taşımaktaydı. “Ve fareler yüzümü kemiriyor, daha ne olsun?”

Son oyunu olan 4.48 Psychosis’te, Dünya’nın kaotik sorunlarını kendi iç sorunlarıyla bütünleştirmiş bir kadını anlatır Kane… Aile yaşantısı, arkadaş ilişkileri, sosyal çevresi problemli olan ana karakterin; dünyada yaşanılan ve günden güne kötüye giden adaletsiz sistemlere karşı isyanı duyuluyordu. Anormal ile normal kavramlarını sorgulayan konu, yaşantıları

13


oluşturan kanunların kimlerce, hangi genele göre yazıldığı eleştirisini bizlere sunmakta; Cinsellik, bireysel yalnızlıklar, kişilerin hak ve özgürlükleri, şizofren bir insanın beyninden seyircilere aktarılmaktaydı. Eksiltili bir kaçışın anatomisi Bir kum saatini duvara fırlatmayı düşündünüz mü hiç? Psikoloji bilimi, bu durumu “Desantrasyon” terimiyle açıklıyor… Bu tanım “odaktan uzaklaşma” veya “renk skalasında fluluk” olarak betimleniyor… Bazen, Dünya’nın suratına indirilecek herhangi bir yumruğu düşler insan… Bu her zaman böyledir… “- Bir plan yaptın mı? – Aşırı doz alıp, kendimi astıktan sonra bileklerimi keseceğim… – Hepsi bir arada mı? – Yardım çığlığı atacak değilim ya…”

Uzun yıllar depresyon tedavisi gören Sarah Kane, 28 yaşında King’s College Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi’nde birkaç başarısız denemenin ardından ayakkabı bağcığı ile intihar etti. Saat 4.48’di… Psikanaliz makinesinden muafiyet isteği Bir intihar mektubu olarak yazdığı 4.48 Psychosis’te, travmatik bir yaşamın son sözlerini açıkça görebilmek mümkündür. Yaşadığı dönemin tiyatral yaklaşımlarını elinin tersiyle iten Kane, kendi üslubuyla karanlık bir evreni sahnelemeye devam ediyordu… “Beden ve ruh asla evlenemezler. Ne isem o olmaya ihtiyacım var. Ve beni cehenneme mahkum eden bu uyumsuzlukla sonsuza kadar böğüreceğim. Çaresiz umutlanış beni kurtaramaz. Ümitsizlik içinde boğulacağım. Kendi soğuk siyah göletimde, tinsel zihnimin kuyusunda, biçimsel düşüncem çoktan yok olup gitmişken, biçime nasıl geri dönebilirim? Onaylayabileceğim bir hayat değil, beni yok eden şeyler yüzünden sevecekler beni…”

den sonra, Blasted için yapılan kötü eleştirilerin sahibi olan yazarlar, oyunu tekrar değerlendirdi. The Guardian yazarı Michael Billington, Kane’nin intiharının ardından “Hep söylediğim gibi, onu yanlış anladım. O büyük bir yetenekti.” dedi. Beni yok eden şeyler yüzünden sevecekler beni… Kane’in eserleri, İngiltere’de geniş kitlelere ulaşmadığı ve birçok gazete eleştirmeni tarafından yoğun şekilde eleştirildiği halde, Avrupa ve Güney Amerika’da yoğun ilgi gördü. 2005 yılında, tiyatro yönetmeni Dominic Dromgoole onun için; “Şüphesiz ki en çok sahnelenen yabancı yazar” cümlesini kurdu. Araştırmacı-oyun yazarı Mark Ravenhill onun ardından oyunları için büyük övgülerde bulundu. Almanya’da aynı zaman diliminde, 17 ayrı noktada eserleri sahnelendi. Kasım 2010’da, New York Times’ta tiyatro eleştirmeni olan Ben Brantley, Kane’in Blasted oyunu için “yıkıcı” tanımını kullanarak “New York’ta gerçekleştirilen en önemli Premierlerden biri” cümlesini kurdu… Kane’in en sevdiği ve en çok okuduğu şair, Sylvia Plath; Hayranı olduğu müzik grubu, Joy Division; intiharından hemen önce tiyatro uyarlamasını yapmaya calıştığı kitap ise, Goethe’nin “Genç Werther’in Acıları” eseri idi… Sylvia Plath etkisi Psikolog, James Kaufman, 2001 yılında yaptığı çalışmada, kadın yazarların ruhsal sorun yaşama ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu belirtiyordu. Kaufman ortaya attığı bu yeni teoriye ‘Sylvia Plath etkisi’ adını verdi. Bu kavram, özgün üretimle deliliği bağdaştırmıştı. Bu teoriye göre Plath’ın intiharı ondan sonra gelen bir çok kadın şair ve yazarı etkilemiştir. Virginia Woolf, Sara Teasdale, Anne Sexton, Alda Merini gibi kadın yazarları da içine alan bu kavramın temsilcilerinden biri de Sarah Kane oldu…

Nietzsche “Öldürmeyen şey güçlü kılar” der. Ah ne büyük yanılgı. Kane’in ölümün-

14

1.SAYI OTOPSİ


Örümcekli raflara bırakılmış bir çeşit intihar mektubu Bir yazarın kaleminden mutlaka kendi kanı akar sayın okuyucu, bilmelisin… Burdan senin yaralarına kaç vesayitle gidiliyor, söylesene… Bütün yazıcılar, aslında öldükten sonra yazmaya başladılar. Çünkü; bir dalgıca ilk dibe vuruşunda bir rehber gerekir, biliyorsun… Bir anlatıcı en çok, en çok kendi yaralarını mı anlatır? Bir anlatıcı en çok, en iyi kendi yaralarını anlatır… Bir balığa bak, acılarının muadili yoktur. Bir dalgıç bile anlayamaz bazı, nedense bir karaya vuruşun, soru işaretlerini… Bukowski’nin, Özlü’nün, Plath’ın, Marmara’nın kalem uçları fosil kokuyordu. Bir anlatıcının paralel yükümlülükleri vardır anlıyor musun? Çoğunlukla, iyi anlatıcılar; dibi tanıyan dalgıçlardır bir nebze. Hasbelkader bir gün denize girersen eğer; Korkma çünkü, henüz karşılaşmadık…

“Üzgünüm, çünkü geleceğin umutsuz ve iyileştirilemez olduğunu hissediyorum, her şeyden sıkıldım ve hiçbir şeyden tatmin olmuyorum, başarısızlığın ta kendisiyim, suçluyum ve cezalandırılmam gerek, kendimi öldürmek istiyorum, eskiden ağlardım, şimdi ise gözyaşlarımın ötesindeyim, insanlar ilgimi çekmiyor, hükmümü kaybettim, yiyemiyorum, uyuyamıyorum, düşünemiyorum, yalnızlığımın, korkularımın, öfkemin üstesinden gelemiyorum, kendimi şişman hissediyorum, yazamıyorum, sevemiyorum, kardeşim, sevgilim öldüler, ikisini de ben öldürdüm, ölüme doğru ilerliyorum, ilaçlardan korkuyorum, sevişemiyorum, sikişemiyorum, yalnız kalamıyorum, başkalarıyla olamıyorum, kıçım kocaman oldu, vajinamdan tiksiniyorum.”

Sarah Kane, 4.48 Psychosis

kaybolandefterler

15


Görsel: eva carollo

16

AÇIK KALP AMELİYATI MELTEM DOĞAN

1.SAYI OTOPSİ


“Çok zor… Ben buradayım, o nerede?” Ellerini yanağına yapıştırıp sanki karşısındaymış gibi duvara daldı. Bir erkeğin zorluklar listesinin son sırasındaki madde bulmuştu onu. Aşık olmuştu… Üstelik iki kızı, bir karısı, bir evi, her sabah selam verdiği mahalle bakkalı, sokağın köşesindeki mobilyacısı, her akşam uğradığı kahvesi vardı. Tüm bunları nasıl bırakırdı? Öyle demişti sevgilisi. Sonra kalkıp yan masadaki adamın burnuna sunmuştu peruğunun kokusunu. İmkansız aşk dedikleri buydu, hem de yeşilçama yakışır türden. Saatlerce içtiği rakısı en sonunda onu esir almıştı, çoktan uyanmak istemeyeceği, mümkünü olmayan rüyalarına dalmıştı. Kapının köşesinden seyrediyordu babasını Melek. Erkeklerden nefret edeceğine dair söz vermişti kendine… Her liseli kızın mutlak kırgınlığı, defterinin arasında unuttuğu bir yazısı, boş boş tahtaya baktığı anları vardır. Melek tüm bunlardan muaf olmuştu. Babasını anlıyordu, annesine ihanet ettiğini düşünerek... Sonuçta aldatılan annesiydi. Babasını salonda bırakıp mutfağa yöneldi. Annesi masada oturmuş, perde arkasından sokağı seyrediyordu. Cama çıkmak olmazdı, karşı komşu “gözüme duman kaçtı…” yalanına inanmayacak kadar meraklı ama aynı zamanda kördü. Zira komşusu bir yangının içindeydi. Usulca oturdu Melek annesinin karşısına. Tüm hatlarını seyretti. Güzeldi işte… Küçük burnu, kemikli suratı, zayıflıktan çıkmış köprücük kemiği, saçları yeni beyaza boyanmış bir duvara yanlışlıkla dokunmuş, ama hemen fark edince sadece aralara bulaşmış kadar beyazdı. Gözlerinin altı çukurdu, annesinin tüm hayatı oraya sığmış gibiydi. Gözyaşlarıyla temizlediği hayatı... Annesini böyle görünce babasını öldürmek istiyordu. Bir aşkı hak etmiyor muydu yani? Hem onca yıl boşuna mı uğraştı, iki tane kız büyüttü, bir koca büyüttü, bol meraklı komşular susturdu, işe gitti… Hayat bu kadar basitken yanı başında bir kadın varken, insan arka koltuğunda oturup sigara içti diye hiç tanımadığı bir kadına aşık olur muydu? “Ben hiç aşık olmadım… Nasıl bir duygu? Yani insan nasıl hissediyor? Aşk yalnızlıktan daha mı büyük?” Döndü kızının suratına baktı. Melek annesinin çaresizliğinde kavruluyor, kalbinin kırıklarının ucu sivrilip ruhuna batıyordu. Hiç aşık olmamış birine aşk nasıl anlatılırdı? Bir an korku sardı içini, acaba annesi günlüğüne mi bakmıştı? Bunu yapmamalıydı, o gün saatlerce ağladığını, bir daha kimseyi öyle sevemeyeceğini, zaten en çok onu sevdiğini bilmemesi gerekiyordu. Annesi suratına bakmaya devam edince, bir şeyler söylemesi gerektiğini biliyordu. “Anne sen yalnız değilsin. Ben varım, ablam var.” “Yalnızlık paylaşılan bir şey değil ki kızım…” Kalktı masadan, buzdolabına yöneldi. En alt gözdeki sebzelikten patlıcanları aldı. Dolabın kapağını kapattı. Patlıcanları yıkamaya başladı. Arkasında onu izleyen Melek’e dönüp, “Ablan gelmeyecek bu akşam. Kızartayım mı, yoksa dolmasını mı istersin?“ Annesinin bu duruluğu, hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam etmesi, korkutmuştu Melek’i. Onu kaybedemezdi buna dayanamazdı, annesi ölmemeli ve delirmemeliydi. Bir anda fırlayıp sarıldı annesine, ağlamaya başladı. Bağırıyor ve yalvarıyordu. “Anne bunu yapma, lütfen! Hiçbir şey olmamış gibi davranma!” Kollarıyla annesini sarsarak kendisine gelsin istiyordu. Annesi gülümsedi, sarıldı. “ Yalnızlık sakinliktir…” Kızını sandalyeye oturtup, su içirdi. Saçlarını okşadı, öptü. Tezgahtaki patlıcanları yıkamaya devam etti Çünkü dünya henüz durmamıştı, henüz sular altında kalmamıştık, bir göktaşı tepemize düşmemişti, boynuzlu koyun boynuzsuz koyundan hak

kaybolandefterler

17


iddia etmemişti. O zaman neden durmalıydı? Devam etti, yaşamaya ama en çok da yalnızlığı yaşamaya… Melek odasına giderken, babasının salondan gelen sesini dinlemek için vazgeçip babasından hesap sormak için yanına gitti. Anlamadı babasının neler mırıldandığını, duymak için eğildi. Babası ağlıyordu. Bir yandan bir şarkı fısıldıyordu. “Ben seni unutmak için sevmedim… Ulan kalbim acıyor be. Dayanamıyorum. Kalp acı, dünya hüzün, göz yaş dolu…” Sesi titriyordu babasının. Surat ifadesi ne düşündüğünü belli edemiyordu. Hem acı çekiyor, hem utanıyor, hem de isyan ediyordu. “Ben ister miydim? Böyle ateşlerde yanmayı… Ben bilmiyor muyum lan! Karım var, kızlarım var. Çok seviyorum lan, çok.” Hesap soracağını unuttu Melek. Babasını yerine yatırmak için kafasını kaldırdı. Babasının kolunu omzuna doladı. “Hadi baba yardım et bana, yerine götüreyim seni.” Adam yarı baygın bir şekilde gözlerini açtı, ağlamaya devam etti, kızına dayanarak kalktı. “Melek kızım, görme babanın perişanlığını, acizliğini, bu kalp mahvetti beni. Ben hepinizi seviyorum. Ama bu aşk kahretti beni…” Hem sayıklıyor, hem hıçkırıyordu babası. Melek dayanamayıp ağlamaya başladı, biliyordu bunun nasıl bir duygu olduğunu. Ne menem bir acıydı bu. Babasını yatağına yatırıp, odasına geçti. Melek odayı ablasıyla paylaşıyordu. Duvarda posterler, ablasıyla gittiği konserlerin biletleri ve düş kapanı vardı. Düş kapanının altında, “Görülen her düşün hatırına… Şimdi uyanık kalma zamanı” yazıyordu. Uzandı yatağına, hiç gitmek istemediği o güne gitti. *** Uçuruma… Binaların arka tarafında kalmış, park yapılamamış ama sahiplenilememiş, hiçbir binaya ait olmayan, üç ağaçlı o yere. İlk buluşmalarında oraya gitmişlerdi. Okulun ilk günü onun için kaçmıştı, heyecandan nasıl davranacağını bilemiyordu. Sanırım o kocaman yumruğa yumruk atma çabası bundandı. Elindeki kolanın pipetinden suratına kola fışkırtıyordu Melek. Onun yanında, yaşayamadığı tüm sevinçleri yaşıyordu. Orada öpüşmüşlerdi, orada sarılmışlardı ve her şey orada bitiyordu. “Kalbim yok benim.” dedi. Melek gözyaşlarını gizlemiyordu artık. Ama inanamıyordu, nasıl olurdu, bu düş yalan mıydı? Melek günlerce ağlamıştı. Onu unutmak gerekti. Ve Melek’in en iyi özelliği hiçbir şeyi unutmamaktı… *** Odasına geri döndü Melek. Yatağında döndü. Babasının acısını dindirmek, annesinin yalnızlığına çare bulmak istiyordu. Mutfaktan gelen patlıcan kızartması kokusu, tüm bu çabalarına ara vermişti. Öğrenmişti, sevdiği ne varsa hepsini hiç beklemeden yaşamalıydı. Çünkü her şey bitiyor bir daha hiç olmuyordu. Şişmiş gözleriyle mutfağa gitti. Annesine arkadan sarılıp, beyazlarından öptü. “İyi ki kızartmasını yapmışsın Anne.” Annesi sarımsakları soymak için sudan geçiriyordu. Elinden alıp soymaya başladı. Havanda dövdü, çırpılmış yoğurdun içine koyup çırpmaya devam etti. Annesi mutfaktaki küçük televizyonda kanal aramaya başlamıştı. Haber saatiydi. “50 yaşındaki emekli öğretmen Selçuk Taş, 18 yaşındaki lise son sınıf öğrencisi Cemil Kapı’nın umudu oldu… Beyin kanaması geçiren emekli öğretmen Selçuk Taş’ın beyin ölümü gerçekleştiği için, ailesinin isteğiyle yaşam ünitesinden ayrıldı. Sağlığında organlarının ba-

18

1.SAYI OTOPSİ


ğışlanmasını isteyen Taş, kalbi delik lise son sınıf öğrencisi Cemil’in umudu oldu. Yaşamı boyunca kendini öğrencilerine adayan bu iyi yürekli öğretmenimiz, son görevini de yaptı. İşte gerçek öğretmen, işte vefalı insan…” Melek ellerinde Selçuk öğretmenin kalbini taşıyan, sağlıkçıları dikkatle izledi. Annesine dönüp, “50 yaşındaki bir kalp çok yorgun değil midir mi anne? Hem şimdi o kalbin içindekileri, bakalım bu çocuk sevecek mi?” dedi, ekmeğini patlıcanın yağı bulaşmış yoğurda batırırken. “O kalp yorulmamıştır. Hem sevmekten kim usanır, ayrıca kalbin içindekiler, adamın ruhuyla gitmiştir. Geriye sadece adamın çok seven kalbi kalmıştır. Yani o lise öğrencisi, artık çok seven çok vefalı biri olarak hayatına devam edecektir…” Sustu Melek aynı ses yankılandı kulaklarında, “Kalbim yok benim…” Sabaha kadar uyuyamadı Melek. Babasını düşündü, kendisini düşündü, o’nu düşündü. Kalbi vardı, bunu biliyordu, sarıldığında başını göğsüne yasladığında duymuştu sesini. Vardı ama tıpkı Cemil’in kalbi gibi delikti, yoksa nasıl “yok” derdi. Peki babası? Onun kalbi çalışıyordu… Fazlasıyla çalışıyordu, hatta babasına acı veriyordu. Duş almak için odasından çıktığında, babasıyla karşılaştı. Babası bir anda irkildi, sanki ziline basıp kaçtığı o apartman teyzesine yakalanmış gibiydi. “Affet kızım” der gibi baktı Meleğin yüzüne. Melek daha fazla dağılamaz sandığı kırıklarını içinde süpürürken büyük bir şefkatle babasına baktı. Babası kızının olgunluğuna şaşırdı, gözleri doldu. Melek babasına sarılıp, “Daha fazla üzülme baba hepsi geçecek. Acı çekmeyeceksin…” dedi. Adam hıçkırıklarını içine gömdü, fakat kendini durduramıyordu. Yaralı ve büyük bir aslanın göğüs kafesi gibi inip kalkıyordu kemikleri. Melek daha sıkı sarıldı babasına. Banyoya girmekten vazgeçti. Mutfağa gidip, buzluktaki buz tabletlerini aldı. Çocukken her Pazar pikniğe giderken, kolalar ısınmasın diye aldıkları o küçük plastik dondurucu termosu aldı. Salonda oturan babasına, “Hadi baba, çocukken piknik yapmaya gittiğimiz o göl kenarına götür beni.” Tüm yorgunluğuna rağmen, kendini affettirme fırsatı bulan adam hemen kalktı ayağa. Odasına gidip giyinmeye başladı. Annesi sabahtan çıkmıştı evden, teyzesine gidip evini temizleyecekti, haber vermek gerekirdi. Buzdolabın üstündeki not defterine, “Bizi merak etme anne, mutlu olacağız…” diye yazdı. Babası hazır bir şekilde onu kapının önünde bekliyordu. Yolda giderken elini camdan dışarı çıkardı Melek. Ne zaman hissetmek istese bunu yapardı… Tüm rüzgarı iliklerinden ruhuna gönderirdi, sonra ciğerleri yardımıyla tüm acısını dışarı solurdu. Hiç konuşmadılar yol boyunca. Melek bir eczanenin önünde babasını durdurdu. Elinde vicks reklamlı poşetle geri döndü. Babası hiç sormadı, Melek ne istese, ne yapsa razıydı. Geldiklerinde Melek başını babasına çevirip, “Hazır mısın Nejat kaptan?” dedi. Babası belli belirsiz salladı başını, anlam verememişti. Çok önemli değildi. Burası ona iyi gelmişti. Daha önce kim olduğunu hatırladı. Mangal yaptığı iki taş arasında hala duman tütüyordu sanki. Karısı ah evet, bir an karısını getirdi gözünün önüne mangal dumanı. Güzeldi aslında ve çok sessiz. Hiç şikayet etmezdi ve tüm acılara inceden gülümserdi. Meleğin salladığı ağaca baktı. Kökünden çürümeye başlamıştı. Tüm geçmişinden kafasını kaldırıp baktı Meleğe kızı ne çok büyümüştü meğerse… Melek ayak başparmaklarıyla suyu ürkütüyordu. Babası ayakkabılarını ve çoraplarını çıkarıp yanına oturdu. “Benden nefret ediyor musun kızım?” Melek suyu titretmeyi bıraktı, ayaklarını bütün halinde

kaybolandefterler

19


suya soktu. “Etmeliyim, annem için bunu yapmalıyım. Ama yapamıyorum baba. Kalbim paramparça anneme üzülüyor, senden nefret ediyor ve anlıyor ,aslını istersen sanırım deliriyorum baba. Hala o kadını seviyor musun?” İçinden dua ediyordu Melek. Hem “evet” desin istiyordu, hem “hayır”. Babasının gözlerinin içine bakıyordu, kalbini görmeye çalışarak. “Evet…” dedi, sesi titreyerek devam etti. “İnsan seçemiyor kızım, hangi uçurumdan atlayacağını bilemiyor. Dibini gördüm sanıyorsun, oysa düştükçe daha çok ilerliyorsun, çarptığın kayalar son bulmuyor. Ben yuvarlanıyorum aşağıya doğru, kayalara çarptıkça kanıyorum ama bir türlü bitmiyor. Sen oluyorsun bir kaya, annen oluyor, ablan oluyor. Çok zor be kızım.” Melek babasını gözyaşından öptü, omzuna yaslandı. Babası saçlarını öptü. Melek babasına sarılıp, kulağına fısıldadı. “Sona geldik baba, burası uçurumunun sonu. Artık üzülmeyecek ve çarpmayacaksın. Affet baba, kalbin bana lazım çünkü.” Adam ne olduğunu anlamak için, kafasını Meleğin saçlarından tam ayıracakken, Melek elindeki falçatayı babasının boynuna sapladı. Nejat acı içinde inledi, uçurumun son taşına, Meleğin dizine devrildi. Melek falçatayı çekti babasının boynundan kanlar fışkırdı her yere. Hemen uzattı bedenini babasının sürükleyerek, gömleğini yırttı. Neşteri aldı çantasından, adem elma kemiğinden midesine kadar kesti, küçük el keseriyle göğüs kemiğini ayırdı. Kalbe ulaştı, tıpkı arkeolojik kazı sonucu ulaşılan en değerli taş gibi, yavaşça avucunun içine aldı. Aort damarını kesti yavaşça, bir zamanlar en sevdiği içecekleri koyduğu dolaba, şimdi çok seven bir kalp koymuştu. Babasını öpüp yavaşça çevirerek, göle attı. Fazla vakti yoktu, biliyordu. Hemen çevirdi numarayı, unutmamış olması canını sıkmıştı. “ Alo. Melek, çok zaman oldu nasılsın?” Melek durakladı önce, zaman yoktu, bunun tadını çıkaramazdı. “İyi… Uçurum, uçuruma gel.” Telefonu kapattı. Arabaya hızlı adımlarla yürüdü, yavaşça yan koltuğa koydu buzluğu devrilmemesi için, emniyet kemerinin ayarını yapıp sardı. Oradaydı, başında siyah şapka vardı. Melek, o şapkayı dershane çıkışı sırf arkadaşlarına ayıp olmasın diye gittiği alış veriş merkezinden almıştı. Bir kere bile taktığını görmemişti. İşte şimdi başındaydı. Yanına gitti. Meleği görünce sigarasını yere fırlattı, omuzlarından çekip göğsüne bastırdı. Meleğin kulağında ses yankılandı, inanmadı çünkü “Kalbim yok” demişti. Geri çekildi Melek. “Babamın kalbini getirdim sana. O çok aşıktı, annem sevmekten usanılmaz dedi. Ben hiç unutmuyorum; seni, düşlerimi ve şapkanı.”

***

“Evet sayın seyirciler gün geçmiyor ki bir vahşet haberiyle daha karşılaşmayalım. Bu seferki vahşetin adresi İstanbul Küçükçekmece. Vahşet mağduru talihsiz vatandaşımız taksi şoförü Nejat Er, faili meçhul bir infazla hayata gözlerini yumdu. Cesedine ulaşılan Er’in önce boğazı kesilmiş daha sonra da darp edilerek, kalbi yerinden sökülmüş. Katilin olay yerinden kaçarken maktulün arabasını da çaldığı ortaya çıktı. Tüm mobese kameralarından takip edilen araba, en son Bakırköy’de görülüyor. Sahile terkedilen arabada yapılan incelemede parmak izi bulunmamakla birlikte, tüm emniyet görevlileri katil ya da katillere ulaşmak için yoğun çaba sarfediyor. Organ mafyası mı yoksa kan davası mı? Bu neyin öcü? İki çocuk babası taksi şoförü Nejat Er’in katili veya katilleri şuan elini kolunu sallayarak sokaklarda geziyorlar. Emniyet müdürlüğünden yapılan açıklamaya göre, katil en kısa zamanda yakalanacaktır…”

20

1.SAYI OTOPSİ


SEVGİ DOĞAN

SEVGİ DOĞAN

kaybolandefterler

21


Dehşetengiz EKOİN KAJMER

- ablacım ben evde kendim de bu giz ile dehşetiyorum -

Nehirler okuyucu. Sana Kızılırmak’la birleşemeyen bir nehrin hikayesini anlatamamak için upuzun adımlar ötenden yazıyorum. Selamlar. Ve selam-ın aleyküm(ki?)ler ve aleyküm(kiydi yahu?) selamlar. Etkileyici giremezsen dindar gireceksin. Otopsi masasının şakası olmaz. Masayla şaka olmaz bi defa okuyucu. Okuman, bu yazının okunası bir yazı olduğu anlamına gelmiyor, oysa okunası bir yaz atlatmıştık gibi gelmişti bana tüm bu vakit bolluğunda. Kıçımıza kadar yani sürecek kadar boldu vakit. Ama biliyorsun vakitlerle de şaka olmaz. Vakitler şakaya gelmez. Şakalar vakte gider. Çünkü vakit gelip giden bir şey değildir. Dün’den geliyorsun yarın’a ya, yarın da dün’den yeğ değildir tam da bu yüzden. Bende de böyle bir akşamın gecesi başladı bu baş ağrısı ve yorgunluk hali. Meyve hali gibi bir şey oldum sonra. Domatesler geliyor kamyonla, bir bakıyorum marul azalmış mesela, fiyatı artıyor ağlayamıyordum da. Kadıköy’de bir kent ozanı diyor ya bir şarkısında “durmaz yan yana gözyaşı ve marul” diye, diyor yani işte. Ne güzel de demiş gibi. Ulan deminden beri diyeceğim diyemiyorum sanırım tüm sorun burada başlıyor(,) ölüm(,) sebebi(,) sebepsizlikle gelen bir girememe durumu. Yazıya. Anlatıma. Gözüne. Ruhuna. (sana ve bana ve bir de gittiğin arabanın tekerine). Alla’m çok şükür ilk paragrafı ortaladım. Şut-tu şuttum, ah(bir şey olmayacak gibi oldu) ve gool! Ve şimdi tüm saha önce sağa bakıyor. Sonra bir de Sağa bakıyor. Şirinevler’de bir genç şivesizce boğuluyor (bir şeyin olacağı varmış). Ve Okunması okunası olduğuna gaflet gofret ve delalet etmeyen yazılar nehrinde yine terse (akıntıya karşı) yüzen balıklarıyla (hani hayat ya) bir adam ayaklarını suya sokuyor. Bir adam bağa pamuk sokuyor. Pamuk bağları. bağlama telleri. Bağzısı bacılar. Bağcılar. Mutluluğu yok sayamazsın. En azından çıkarmada etkili eleman. Zaman gibi mutluluk da (vatan gibi bir şeymiş galiba) bölünemeyen bir bütündü (kahretsin-di). Hayatımdaki bir mutsuzluk yüzünden diğer şeyleri yok sayamadım bu yüzden hiç. Bir ev gibiydi mutluluk. Ve bir odanın lambası yanmadığında diğer odadakini söküp oraya takıyordum (gençken öyle yapardık yokluktan değil var olsunluktan). Bu yerine koymak değildi. öbür odanın aydınlanamayacağı fikri, oraya yeni lamba alınsa da asıl lambanın diğer odada olduğunun (ay ne kadar salak bir bilgi –Nurten hanım yalnız sizin odanın lambası aslında tuvaletindi geçen bura yanmadı da oradan taktım sorun teşkil edeceğini sanmıyorum ama yine de aklınızda olursa sevinirim) bilinci gibi hep akılda kalacaktı. Evde nasıl ki lambalar böylece yer değiştirmeye başladıysa benim de hayatımda hep bir şeyler yer değiştirdi. Belki bu yüzden de biraz, yani bunu da ‘işte o yüzden’lik dilimine katabiliriz ölüm sebebinin, hep ışığı yanar oldum. Yanmayan odanın karanlığı oraya girene kadar bilinmiyordu, biri geldiğinde ondan önce fark ettirmeden koşup başka bir yerden lamba takıyordum zaten. Bir ben biliyordum. Yanmayan asıl odayı. O oda da beni yaktı işte. Bu döngü gel zaman git zaman (ayıp ediyorsun vakit gelip gitmez, affedersin geldim zaman gittim zaman) başa vardığında, fay kırılıyordu. Deprem kaçınılmazdı. Biraz sallanılsındı. Biraz sallantılansındı. Sallaspaghetti aleyhi ve sellem’di. Ama bir şair der, gerçek yolculuk geriye dönüştür. (taktirillahi tirililer-de. Tövbe de hafız adamı yakarlar, artık adam olan yaksın, ben yanmasam diyorsun nasıl çıkar çıkarımlar çaresizliğe, ah ben de diyordum ben ne diyorum)

22

1.SAYI OTOPSİ


Gรถrsel: ekoin kajmer

23

kaybolandefterler


Kendi yolculuğuma… okuyucu kendimizi kandırmayalım. Bu varoluşsalık beni nasıl sikiyorsa ben de öyle kafa sikiyorum işte. Durum da bu. Amına koyayım yazının da ağzına sıçtık. Edebiyatta böyle şeylere yer yok. Ama tıpta da (ta tam!) utanma olmaz. Ama bu lambalar çok germeye başladı beni. En son puzzleımı ortaokulda yaptım-dı. Bittiy-di. (bittiy ne lan?, bilmiyorum sus.) Nehirler okuyucu. Nehirlerden bahsetmek istiyorum. Dikey ve yatay nehirler. Şaka bir yana bunlara katlanmak zorunda değilsin. Kimsenin kimseye katlanması domalması gibi bir durum söz konusu olmamalı. Açık açık yazayım. Durum bu. Bir okuyucudan diğerine giderken yalan söyleyen yazarların bıraktığı o izi bırakmayacağım sana. Benim yazamazlığım en fazla tutar beni öldürür ya da piyasada bir editör beni bıçaklar aramızdaki her şeyi öldürür. Birkaç sene oluyor. Nehirdim, aktım (dışa akan her şey içe de akar). Çiçekler açtı, ağaç dibinde insanlar hamaklarında yattı. Ama akılsız bir akış, daha başlamadan gelen alkış gibi. Belki biraz da akılsızlık (suyun aklı olmazdı) bilmiyorum. Ne biri elektrik elde etti, çiçeklerini suladı önüme barajlar kurup (ister miydim de sanki?) ne de denize ulaşabildim. Aktığımla kaldım. Emdi de toprak nereye götürdü, emmediyse hiç güneş de mi doğmadı, yükselip bulut olup yağmur olup yağmadım gürleyemedim tekrar, bilmiyorum. Der ya şair, adımdan gayrısını bilmiyorum, öyle bir şey. Balıklarım ters döndü önce (ters mi? Öldüler mi yani?, hayır canım terse yüzdüler yani, sırt üstü mü yüzdüler demek istiyorsun, bilmiyorum normalde nasıl yüzüyorlarsa aynı şekilde diğer yöne yüzdüler işte, işyerindeki saçma kurallar boşverseydin, ne dediğini anlamıyorum yeter sus) sonra çiçekler ve o hamaklı insanlar kayboldular. Ve büyük bir aralık başladı. Ve aralık o kadar uzun sürdü ki, Topraktan çiçekten sevda kuşunun kanadından avarelerden sokak köpeklerinden taştan taşandan uykudan aydınlıktan esmer şekerden kabak çekirdeğinden bahçe çitinden ve gün dünü dürüp bizi yarına götürüp zamana sürüp ekmek arası rakı kafası otopsi masası bir can biraz hicran yiyor alışık olduğumuz gibi her zamanki gibi yüreği kocaman yunus balığı parmaklarımız masajsız şakaklarımız şakalaştıklarımız arsız edilgen çatısız fiil bahçeleri allah konuşmazlığı komşu susmazlığı vakit arsızlığı yahut belki de bir onbaşının kovandaki arının törpülenmiş zamanın kaybolmuş turistleri çocuk gölgesi güzel günler güneşli günler melodiler sayma sayıları bir kavanoz dibi iplikler incelikler sevgi şefkat gelincik çiçeği gönül hanesi para pul hayal meyal kemikten etin sıyrılması tren vagonları yolcu bavulları aralıklar mutfaklar şarap mantarı avarelikler ve ah ve kahve kokusu bir dönme dolap türküsü gitar telleri ellerin ve ellerimiz cesaretsizlik bahçesinde su alan kalbim her seyyar arabanın gözlük kabının vardiya değişimlerinin sahipsiz afişlerin tutkusuz insanların pişmiş patatesin saf niyetlerin kırık aynasında görüntüsü hepsi birer boncuktu gözümde asacaktım gökyüzüne… Şimdi kendimden sıyrılıyorum bir kasabın eti kemiğinden sıyırması gibi. ve benim biricik yüreğim kan çanağı bir gece vaktinde. Bu geri kazanılmayan enerji yazısı oldu ama okuyucu. Hâlâ okunulası olması konusunda kararsızlıklarım var. Bir editör beni bıçaklayacak. Ve ben kamu spotu olacağım. Sokak lambasına kendini asan şairin ruhu, Mağazadaki spot lambaya kendini asan bir çalışanınkiyle neredeyse aynı. İçten ol okuyucu. Dediği gibi Kaşan şehrinden bir şairin, “bankada da ağacın altında da içten olalım” Tüm bu kelime yığınını okumuş olman biraz da benim suçum. “Suçlu yok yanlış var” der bir şarkıda. Güzel şeyler yazmak istiyor aklım ama parmaklarıma nazı geçmez Garip çocuğum ben, kimse buradan trene binmez.

24

1.SAYI OTOPSİ


- sınır ötesi harekat TUĞBA TURAN

kaybolandefterler

25


Yakarış Hâlİnden Oldukça Mânâ OtopSİSİ PAYANDA

Görsel: noah hutson

26

1.SAYI OTOPSİ


Fısıldanıyor yeniden rahmin çiçeklerine Yağ ve bitir ateşi, üstüne Bir atın gözyaşını yerleştir. Duru bir gün geçmedi ki Kalsın karasıyla hayat. Vurgun bir geminin Son baktığı kıyı, ellerim kadar uzaktır Muhteniz Bir darbe almadan yıkılacak kuşlar için Yemindir, mücerrid Tan çizmeye çıktıysa gece alaçalı bir yangın yüzsüzlüğüne Cehennemden başlayan bir gecedir yakan Sahne sesleriyle insan odalarının Gövdesi şahin gizemiyle Kırık otların sözleriyle Bütünleşen yayılan ve oklardan sağ çıkan Yüce kalplerini gömmek için toprak Özünden çıkılmayacak ölümümün. Şimdi anlatmak için oldukça dünya. Sevmek için oldukça dünya. Cesaret kamışından çekmek için kahrı oldukça dünya. Yan ve kül şarkısını Dans ederek izlemek için oldukça dünya. Baş dönmeleri Ateşlenmeler histerik ve bağımlılıklar adına vel leyli izâ yağşâ oldukça dünya. Âyetlerden bilinince yaşam, kutsal kılınınca zindân Hayvan çün: güzel değil insan olmak oldukça dünya. Sepetleriyle Çiçekleri eriten ahenkli yıkılış Çalan kapıları gece yarısı bir tütsü elinde Mezarlara varılarak marşlar çalarak sözcükler ezerek Bu tohumdan zehir yerde oldukça dünya Güven çalgısı başlı başına tenha. Uyku komasından kalkalı Çekingen bir yakarışı atlattı boynuna su parçacıklı Temiz hissiyatlar için temiz boşluk yükü için Oldukça dünya Sersemletici ağusuyla çimenleri ezen Yağmur tapınağında kuru vaha Vicdân pusulası verem nöbetleri intihar krizleri adına Oldukça dünya Bitmeli, kamaşıp yıldızın birinden Zihninden aşağı kayıp düşmeli. Bittikçe cennet, oldukça dünya. Riyâ ve rüya.

kaybolandefterler

27


faİLİ meçhulüm yalnızlığımda

ASLAN KOC A M A N

utanmaz bi çaresizlik unutmalar meclisinde kirliliğe bilenmiş bir kalem tarihin satırlarını süslüyor oysa kana boyanıyor ellerimi sivrilttiğim kalemler beş parmağın beşi de vicdan bi cinayetin vicdanı bırakılmış bedenimde faili meçhulüm yalnızlığımda *** binalar, binalar, gölgesiz ölüler! cinayetleri de vurdular, işçi kazaları deniliyor bunun yerine nem kusturuyor bu zahmetsiz sözler içimdeki yangına ben bi sigara daha ararken zararından bahsediyor, birileri -kim bu, ardıllaşan zahmetsiz imparatoriçimdeki yangına ben bir sigara daha ararken… duy beni, rüzgârın yüzünde bi çocuğun gülüşünde -biraz da ürkütücü olan bir nefes olarakişit faili meçhul yalnızlığını *** ütopyalar salgın hastalıklardır kurtul, bu aman vermez yaradan bi geceye uyan ve rüyaların ezberini boz Görsel: ELIJAH HAIL

28

1.SAYI OTOPSİ


BAŞLANGIÇ AYİNİ O Ğ U LC AN KÜ TÜ K

I. çiçek eker gibi geçtim rüzgarından dünyanın yolun pıtrağından, virajından ömrün... annemin öğüdünü dinleyip tarazladığım uykularımı ona bıraktım. dinledim yeminden dönen muhabbet kuşlarını, payımı aldım, babama sakladım. II. ağzımda gürleyip duran nefsi, ağacın konuştuğu sesi, yaprağın bir gün döküleceği sırrını, gülün şubat infazını, ayçiçeğine akşamın yaklaştığını sustum. yüzüm kırıldı, kırıldı yen içinde kaldı. IV. boynumdan topuğuma vurun beni. dediler ki ; ölüm tek dünyalık değil çocuk III. harbine şahit lazımdır insanın kalbine elbet bir şehit. ellerinizi sevip göçtüydüm nehirle bir dedim su da olmak gerek bazan dünyaya V. bir gün belki birazdan, gelirse zalim bir haber sizden ya da benden tam böyle zamanlarda emanet dizeler çekelim gölgelerimize. şehirde bağıran rüzgarı, susan taşları bir saat öncesine dönülmeyen keskin çizgiyi saniyenin hükmünü, noktanın ne anlattığını, sonra onların dilini harelenen kılıcını zamanın, canımızda biten yabanıl yılları ve elbette adımı. VII.

Görsel: stocksnap

kaybolandefterler

bunlar için bağışla, ve yarım hevesini elbette bir kırlangıcı öldürme yine avcunda ben biraz bağıracağım sen biraz üzül ve git sonra.

29


ŞİRİN DÖĞÜŞ bulaşıcı hastalıklar / infectious diseases / maladies contagieuses drawing on photography

30

1.SAYI OTOPSİ


kaybolandefterler

31


tam yere çakılacakken H I D I R M U R AT D O Ğ AN

[ ÆGROTO DUM ANİMA EST, SPES EST / HASTA NEFES ALDIKÇA, UMUT VARDIR. ] ERASMUS, ADAGES, 2.4.12

32

1.SAYI OTOPSİ


“GBT’ler temiz komutanım” dedi asker kimliklerimizi uzatırken. Hırıltı yapan telsizin sesini kıstı “Bırakabiliriz” dedi. Yüzbaşı arabanın içini süzdü, gözlerini kıstı, tavana avucunun içiyle vurdu “Tamam” dedi “Tamam, ama Mürşitpınar kapalı olabilir.” “Tamam geç!” der gibi bir el hareketi yaptı. Birinci vitese taktım. Derin bir nefes aldım. “Tamam” dedim “Tamam, her şey iyi olacak…” Civan sustu. Bir şey demedi. Sonra ben de sustum, yutkundum öylece. Bazı zamanlar öyledir. Belki de ne bileyim, bazı yollar… Virajın arkasında ne olduğunu bilemezsiniz. Altı şeritli otobanda son sürat giderken, üzerinize göktaşı da düşebilir. Burası Dünya sayın okuyucu, burası Dünya çünkü… Şansınız varsa bire takar, derin bir nefes alır “Tamam” dersiniz “Tamam, her şey iyi olacak…” *** İnsanların kalplerinde magma gibi bekleyen acıları vardır. Belki normal şartlar altında açığa çıkmazlar. Yeter ki yeni bir deprem olmasın. Bazen kente yine kar yağsa diyorum kendi kendime, buz tutsa ortalık... Ne bileyim, vali bey okulları tatil etse falan... Bir keresinde, yani geçen sonbahar, avuç içlerimizde fotoğraf makinelerini kenetlemiş İstiklal’den aşağı doğru yürüyorduk. O hafta sonu Meltem çalışıyordu. Tünelin oraya yaklaşırken Meltem bana dönüp “Gelsene” demişti. “Gelsene, şurada bir şey var, bir bakalım…” Kalabalığa doğru yürüdük. Filistin için İsrail’e Boykot Girişimi öncülüğünde düzenlenen bir eylemdi. Sendika bayrakları, bir yuva deliğine üşüşen karınca kafaları gibi bir araya toplanıyorlardı. Birkaç gün önce İsrail, Gazze’yi abluka altına almıştı. O gün bu gündür çeşitli gruplar, Taksim’in muhtelif yerlerinde eylemler düzenliyorlardı. Kalabalığın arasına dalıp fotoğraflar çekmeye başladık. Bağırtılar havada çarpışıyordu. Arada bir atılan Arapça sloganlara mümkün olduğunca eşlik ediliyordu. Meltem, ÖDP grubunun arasında kaldı. Ben öne çıktım, grubun karşı tarafına geçip pankartlar ve insanlardan görüntüler alıp geri dönüyor, sonra yeniden gidiyor ve yine geri dönüyordum. Alper Taş, bir adım önümüzde yürüyordu. Muhtemelen Arap kökenli biri öfkeyle bağırdı karşıdan. Bir diğeri cevapladı, havaya yumruğunu kaldırdı. Anlamıyordum ama evet, hınç doluydu. Aynı ritim aynı vurucu nakarat, cadde aralığını çınlatıyordu: “Filistin’e özgürlük, İsrail’e Boykot!” *** Bir bilge hep şöyle der; “Acıyan yerin neresi olursa olsun, çığlık hep ağızdan çıkar…” Yalan söyledim. Böyle bir söz var mı bilmiyorum, belki de şu an ben uydurdum, onu da bilmiyo-

kaybolandefterler

rum… Bu biçimde sanırım yarım saat kadar yürüdük. Galatasaray Lisesi’nin önüne vardığımızda basın açıklaması yapıldı. Birkaç kare daha aldım. Sonra Meltem’le göz göze geldik. “Hadi gidelim” der gibi baktı. Kalabalığın sağ tarafını, Galata yönünü işaret ettim. Fotoğraf makinesini çantama yerleştirdim. El ele tutuşup aşağı doğru yürüdük. İstanbul’a geleli neredeyse her hafta bir eylem, bir konser veya başka bir etkinlikteydik. Eylem fotoğrafı çekmeyi çok severim ben. “Buraya kadar geldi!” denilen her şeyin, ağızlardan taştığı o eşsiz sahneler… Geçen yıl Kent Mitingi’nde şans eseri fotoğrafını çektiğim ve o kareden hemen sonra polis müdahalesiyle gaza boğulup kalp krizi geçiren, aslında hiç tanımadığım, çok sonradan fotoğrafların arasında gezinirken fark ettiğim Elif teyze’nin, 159 gün komada kaldıktan sonra öldüğünü varsaymazsak, güzel şeydir eylemleri fotoğraflamak, bilmelisiniz… Kadıköy Vapuru’nun 15 dakikası vardı. Kalabalık, Karaköy terminali kapılarına yığılmıştı. Arada bir, tek tük, bizim gibi İsrail’e Boykot eyleminden çıkanları ellerinde tuttukları dövizlerden tanıyabiliyorduk. Ben mi? Ben mümkün olduğunca elimde döviz taşımam. Yani her türlüsünü… *** Birkaç yıl önce 4+4+4 yasasına karşı düzenlenen eylemden hemen sonra Sıhhiye’den Mülkiyeliler’e doğru yürürken, Kızılay’ın orta yerinde çantama asılı duran Eğitim-Sen şapkası yüzünden durduk yere göz altına alındığımdan beri, çantamda gezdiriyorum hepsini… Dolar da biriktirmiyorum… Çocukken koltuklarda ters dönüp tavana basıyormuş gibi davranan adamlar el kaldırsın, çünkü ben de buradayım. *** Vapur yanaştı. Kapılar açıldı. Meltem “Dışarıda oturalım, hava güzel…” dedi. Ön tarafa doğru uzanan, oturakların içte kalan ucuna oturduk. İnmesi kolay olsun diye. Filistin meselesinden, Yaser Arafat’ın söylemlerinden, Ortadoğu’nun bugün neden böyle olduğundan, Mossad’dan, 1972 Münih Yaz Olimpiyatlarından, Sonrasında gelişen olaylardan bile bahsettik. Kimse hissedemez sayın okuyucu. Bir acı sadece bir başkasının sohbetine konuk olur, asla kalbine değil… Yanımıza kırmızı t-shirtlü yirmili yaşlarda biri oturdu, telefonda İngilizce bir şeyler anlatmaya başlamıştı, Hamile bir kadın dört beş yaşlarındaki kızıyla önümüzden geçmeye çalışıyordu. Elinde Cumhuriyet gazetesi tutan fötr şapkalı bir adam sağ yanda sırasını bekliyordu. Sonra halatlar söküldü, martılar uçuştu ve vapur sallanıp duran iskeleye paralel biçimde rıhtımdan uzaklaştı. Makineyi çıkardım. Gün batımına doğru tuttum.

33


Galata kulesini de kadraja aldım. Bilindik ve her “Photography” imzalı İstanbul fotoğrafçısının arşivinde olması gerektiği gibi, bir kare çektim. Bu zorunludur sayın okuyucu. Fakir çocuklar, martılar, acıdan delirmiş adamlar, balıkçılar ve alan derinlikleri… Fotoğrafçılara silah zoruyla çektirilir. Arayıp Çemişgezek Fotoğraf Sanatçıları Derneği’ne de bunu sorabilirsiniz… Meltem’le omuz başlarımızı birleştirdik. Akşam güneşi retinalarımıza doluştu. Makinenin dijital ekranını açtım, fotoğraflara bakmaya başladık. Bir daha, sonra bir daha… Sağ baş parmağım tuşun üzerinde, ekrandan akıp giden fotoğrafları hızla geçiyordum. Bir daha ve bir daha... Sonra durdum. Bir tık geri döndüm. Ekranda yumruğu havada, acıyla haykıran kırmızı t-shirtlü yirmili yaşlarda biri vardı. Meltem’le birbirimize baktık, gülümsedik. Sol yanıma döndüm. Makineyi havaya kaldırıp yanımdaki çocuğa gösterdim. Telefonu kapatmıştı. Ekranda kendini görünce gülümsedi. Hatem. O gün tanıştık onunla. Gazze’li. Çok içten bir çocuk. Hukuk okuyor burada. Karşıya geçene kadar bize uzun uzun anlattı. Telefonunu avuç içinde kenetlemişti. “Günlerdir anneme babama kardeşlerime ulaşamıyorum” dedi “Ne yapacağım bilmiyorum…” Derin bir nefes alıp “Tamam” demiştim “Tamam, her şey iyi olacak…” Kimse hissedemez sayın okuyucu. Bir acı sadece bir başkasının sohbetine konuk olur, asla kalbine değil… Bir şey yapamadım o gün. Hatem’e fotoğrafını yolladım o akşam. Facebook sayfasından paylaştı birkaç dakika sonra. Kardeşi fotoğrafın altına yorum yaptı. Arapça metinler yazıyordu. Gülümseme simgeleri olduğuna göre her şey yolundaydı şimdilik… Yineledim. Derin bir nefes alıp “Tamam” dedim “Tamam, her şey iyi olacak…” Bir gece rüyamda gördüm onu. Gülümsüyordu. Hatta inanır mısınız? Kalabalık bir yerdeydik. Arapça bağırıyordu uzaktan biri ve hatta sonra adını bir şehir hatları vapuruna verdiler onun. *** İnsanların kalplerinde magma gibi bekleyen acıları vardır. Belki normal şartlar altında açığa çıkmazlar. Yeter ki yeni bir deprem olmasın. Sanırım ya 2005 ya 2006’ydı. Ankara’da soğuk bir Ekim günü. Hatta o günün fotoğrafı var. Şu Hitit Heykeli’nin üstü-

34

ne pankartlar asan çocukları çekmiştim o gün. Harici belleğimden sizin için bulabilirim eğer isterseniz. Bir terk edilişin hemen ardıydı. Hani böyle bazen gelir sanırsın hani. Ne bileyim bir sonbahardır ya da böyle bir kış ama, güneş açar, sen güneş açtı sanırsın, ısıttı sanırsın. Ama ısıtmaz. Kuzey yarımkürede genellikle güneş tam olarak ısıtmaz ve genellikle kışlar soğuk, kar yağışlı ve yalnızlıklarla geçer Ankara’da... Arayıp Kurtuluş Parkı’ndaki donmuş kuşlara konuyu teyit ettirebilirsiniz… Terk ediliyorsunuz sayın okuyucu. Mütemadiyen ve çok güzel terk ediliyorsunuz. Ve bir terk ediliş şöyle oluyor: Pencereden bakmayı öğreniyorsun, tıkanmış lavaboları açmayı; ocağın altını kısmayı öğreniyorsun sonra, güneşle konuşmayı… Bir bilge hep şöyle der, ki bunu zaten biliyorsunuz; “Acıyan yerin neresi olursa olsun, çığlık hep ağızdan çıkar…” Hoparlör gürültüsü Mithatpaşa Caddesi’yle çaprazında kalan Atatürk Bulvarı’na doğru boğuk boğuk dağılıyordu. İlkay Akkaya “Ilgıt ılgıt esen seher yelleri” türküsünü söylüyordu ve ben yürüyordum. Meydan tenhalaşmıştı. Hangi partinin olduğunu hatırlamadığım birkaç küçük bayrağa ayağımla vurdum sanırım. Sonra kendime geldim. “Ne yapıyorum lan ben?” dedim. Montumun iç cebine elimi daldırdım. West’ten bir tane çekip çıkardım. O zamanlar West içiyordum, evet. Şöyle parlak ve bordo renkli bir kutusu vardı. Sonra nedense kayboldu o sigara. Var mı hala? Bilen varsa bana bildirsin. Güzeldi tadı. Zafer Çarşısı’nın önündeyken yağmur atıştırmaya başladı. Kapüşonumu çektim, kafama geçirdim. Akşam oluyordu. Sanırım ikiz ve onlu yaşlarda iki çocuğu çekiştiriyordu bir kadın. Biri daha gerideydi, öteki umursamaz. Umursamaz olan tuhaf tuhaf bakınıyor, diğeri bağırıyordu. “Anne hani alacaktık, ben dönmem eve, sen söz vermedin mi?” Çocuklara ne veriyorlar? Bu çocuklara ne veriyorlar söylesenize? Gülümsemiyorlar, yürümüyorlar, doğru düzgün konuşamıyor, zıkkımın dibinin en tazesini istiyorlar. AVM’lere gidip bowling topuna dönüşüyor, televizyon karşısında piksel piksel susup, iPhone’larıyla katliamlar kaydediyorlar. Üstelik yüksek çözünürlükte... Bazen öylece düşünüyorum; aslında çocuğu okula değil de, belediye otobüsüne yazdır ondan iyi. Bir omuz omzuma çarpıp geçti. Dalgın bir omuz. İstemsizce arkama döndüm. Sol yanımdan baktım. Bir an dönüp bir şeyler söylese, kavgaya girişecektim besbelli. O an döndü. Ha sonra belki biz, yere düşüp ters bakan, gökte süzülüyormuş gibi davranan adamlar olduk galiba, kim bilir. O an döndü ama dönmeseydi... 16-17 yaşlarında bir yeni yetme. “Pardon abi” dedi kafasını eğerek “Afedersin biraz dalgınım da…”

1.SAYI OTOPSİ


Bir keresinde yine demiştim. Bütün tuhaf adamları kendime çekerim. Sanırım bunu yapmakla yükümlüyüm. Bizim oralarda eski bir gelenekti bu belki de. Yere düşen telefonunu topladı. Bataryasını yerden alıp bizzat ben uzattım. Parçaları birleştirdi. Taktı. Açma kapama düğmesine asıldı. Yok. Çalışmadı. Bir daha. Yine yok. Sonra yine. Yok. Nubar, 17 yaşındadır. Sağ kaşının kenarında bir beni var. Bir de çok fazla çıkmamış bıyıkları. Uzun uzak yollara bakan gözbebekleri bir de... Bir başka zaman size adı Mehmet konulmuş Ermeni bir arkadaşımı anlatmıştım. Ama okumadınız. O öldü. Kendini astı çünkü. Nubar, Mehmet’ten sonra ilk tanıdığım Ermeni’ydi. Öyle kibar bir çocuktu ki, inanamazdınız. Bir pasajın girişine oturduk. Yağmur hızlanmıştı. Gidecek yerimiz yoktu. Telefon hâlâ çalışmıyordu. Buralardan gidememiş, gitmemiş, fakir bir ailenin çocuğu. Çok şaşırmıştım. Hep öyle anlatılırdı çünkü; Ermeni’ler zengin adamlardı. Ankara Kalesi’nin dibinde bir gecekonduda yaşayanına ilk kez rastlıyordum. Bir teyzesi var. Arşo... Arşo’nun tipik bir hikayesi... Bir Türk’e gönül koyuyor. Ama evlenemiyor sonra. Sonra Nubar’ın anne ve babası Fransa’dan gelirken bir trafik kazasında ölünce, kağıt topağına dönüşmüş arabadan tek kurtulan Nubar’ı yanına alıyor. Sanırım yirmi yıldır Ankara’da yaşıyorlar. Üstelik mahalleli Ermeni olduklarını bilmiyor, biliyor musunuz? Nubar’ı oralardan sorarsanız, kimse göstermez. Bu açıklıktan Ulus yönü, Necatibey caddesi girişi az da olsa görünüyordu. Merdivenin üçüncü basamağındaydık. “Gideceğim zaten abi…” dedi “Gideceğim, teyzemi de alacağım yanıma…” Ne demeliydim ki? Gitmesi gerekenler gidemez muhakkak, gidenler genellikle gitmesi en gereksiz olanlardır. Ki zaten ben hiç haz etmem gidecekmiş gibi duranlardan. Bir saat kadar önce terk edilirken “Gitmeseydin işte ne bileyim oturup seninle bilfiil simitler ve martılardan falan konuşurduk.” dediğimde yüzüme kapıyı çarpan kadının ardından tam ağıt yakacakken, Nubar anlatıyordu: Yarısı öldürülmüş, kalanların çoğu yollarda ölmüş bir aileyi anlatıyordu. Nehir boylarında ağırlık olmasın diye suya atılan bebekler ve samanlıklara saklanan çocuklardan bahsediyordu. Ankara çok gürültülü sağnak yağışlıydı ve bulutlar asrın hüznünü taşıyordu o gün. Yugoslavya’da bir tırın altında paramparça olmuş bir Ford Galaxy’nin içinde tek kurtulan oydu. Fransız basını olayı manşetten geçmişti belki ama, yerel mahkeme çocuğun teyzesine verilmesinde karar kılmıştı. “Ermeniler” dedim kendi kendime “Hep uzun yol hikayelerine sahipler…”

kaybolandefterler

Ne demeliydim ki? Gitmesi gerekenler gidemez muhakkak, gidenler genellikle gitmesi en gereksiz olanlardır. Ki zaten ben hiç haz etmem gidecekmiş gibi duranlardan, bilirsiniz... Telefona birkaç kez daha vurdu. Cebimden birkaç hafta önce babamın aldığı ve henüz taksitlerini bile ödemeye başlamadığı 6230’u çıkardım. Kapağını söküp sim kartımı aldım. Sağ cebime attım. Kapağı kapatıp ona uzattım. “Hayır abi” dedi “Hayır, olmaz, alamam…” Kafasını sol yanına döndü, çaresizce sustu. “Bana lazım değil zaten artık…” dedim. “Abi ne demek lazım değil?” dedi “Lazım olur, almam bunu ben…” Durdum öylece. Düşündüm. Kendime bir küfür savurdum sonra. “Çocuğun derdine bak, bir de bana bak” dedim kendi kendime. “Nefissiz pezevenk” dedim sonra. Yineledim. Derin bir nefes alıp “Tamam” dedim “Tamam, her şey iyi olacak…” *** İnsanların kalplerinde magma gibi bekleyen acıları vardır. Belki normal şartlar altında açığa çıkmazlar. Yeter ki yeni bir deprem olmasın. Bazen saçma sapan şeyler düşlüyorum. Tuhaf, eğreti. Müritlerine dandik bir Renault Flash’tan başka araba kullanmaya izin vermeyen bir cemaat mesela. Öyleydi. İnanmazsınız belki ama neredeyse vuracaklardı adamı. Veya rüyalarıma giriyor bazen “Tartılar seni söyler” isimli şarkı. Bazen çıkıp bağırasım geliyor pencerenin pervazlarından. Buralarda ölüm sıradanlaştı. İrin akıyor bir yüzden ötekine her vakit her adım. Civan’la Mürşitpınar’a vardığımızda kar başladı. “Hayret!” dedim kendi kendime “Buralara kar yağıyor mu?” Oysa ben çöl iklimine kar yağmaz diye düşlüyordum. “Yağıyor” dedi Civan. İrkildim. “Efendim?” dedim. “Abi yağıyor” dedi. “Tamam” dedim “Tamam, her şey iyi olacak…” Avuç içlerinin terlediğini gördüm. Soğuktu üstelik. Merak etmeyin bir sapık değilim ama olmadık zamanlarda olmadık yerlerine bakarım insanların. Çünkü muhakkak bir şey yırtıldığında muhakkak aşağı doğru akar içindeki her şey… Ki bir bilge hep şöyle der; “Acıyan yerin neresi olursa olsun, çığlık hep ağızdan çıkar…” Bilirsiniz… Kampa vardığımızda, arabayı taşlık yolun hemen kenarına çektim. Birkaç çocuk etrafımıza doluştu. Ne dediklerini anlamadım. Öylesine güzel ama karartı yüzler. Civan bir şeyler sordu. Çocuklar cevapladılar. Ben sigaramı çıkardım. Birkaç yudum çektim, bekledim. Sınırın hemen ötesinde dağ kubbelerinden simsiyah dumanlar yükseliyordu. Bir adam bağırtı-

35


larla yanımızdan geçti. Arka tarafta, yırtık bir çadırın dibine çöktü yaşlı bir kadın. Dizlerini dövmeye, başörtüsünü yırtmaya başladı. İçten içe korkuyordum. “Tamam” dedim kendi kendime “Tamam, her şey iyi olacak…” Civan’a döndüm. “Acını sakla!” dedim “Acını sakla gitmeden…” *** Sanırım geçen yıl, bir Cumartesi yine Taksim’de buluşmak için Meltem’le sözleşmiştik. O gün Kapitalist düzen onu yine çalışmaya zorlamıştı. Sabah vardiyasında çalıştığı günlerde, öğlen ikide çıkar işten. Eğer o gün hafta sonuysa, ben Kabataş’a geçerim, sonra Taksim’de buluşur, yeniden aşağı, Karaköy yönüne doğru yürürüz. İstiklal’de belki Atlas Pasajı’ndaki sinemaya uğrar, Issız Adam’da burada geçen kek içerikli o final sahnesiyle dalga geçeriz. -O sahnede arkada kalan kafede gerçekten güzel kek yapıyorlar çünkü...- Yine o zamanlarda belki ara sokaklar veya rastladığımız eylemlerde fotoğraflar çekeriz. Ama muhakkak Hayri Usta’da ikişer Adana dürüm yer, Kaçak Çay’da üçer çay içeriz. Bir çeşit ritüeldir bu bizim için. O gün yine geç kaldım. Bir türlü vapur saatlerini tutturamıyorum Kadıköy’de... Kabataş Motoru’na daha yirmi dakika vardı. Karaköy Vapuru kalkıyordu o an. Ona atladım. Meltem’le sözleştik. Hatta bana sinirlendi. O, meydandan aşağı doğru yürüyecek, ben ise Galata yönünden yukarı doğru çıkacaktım. Orta bir yerde buluşurduk muhakkak. Telefon çaldı. “Neredesin?” dedi “Sen neredesin?” dedim. “Tamam” dedi “Seni gördüm kapat!” Sinirliydi yine muhakkak. Bir türlü alışamıyordum İstanbul’a. Yetişemiyordum. Meydan hınca hınç doluydu. Pankartlar, hoparlörlerden çıkan boğuk sesler, fotoğraflar. Cumartesi Anneleri’nin bilmem kaçıncı haftası törenlerle kutlanıyordu yine iki Toma tarafından… Kent meydanlarının gothik heykelleri var olmalı, karartı renkli metal ve beton yığınları değil… Hangi yüzyıl bu? Demiri yeni mi buldunuz? YKY’nin pervazına oturduk. Öylece dinledik boğuk megafon seslerini. Bacaklarımın arasına sokuşturduğum çantayı çektim. Fermuarını açtım. Fotoğraf makinesini çıkarıp 16-50’lik lensi taktım. Ayağa kalkıp fotoğraflamaya başladım.

36

*** Meltem’le acılardan konuştuk o gün, kırılmış umutlardan. Kuşlardan konuştuk sonra, kapan ve tutsaklardan… “Ne çok acı var” dedik sonra “Ne çok acı dolu gün?” “Norveç’te de böyle midir?” dedim “Acaba?” “Orada da hapishaneler var mı? Kuşlar sadece keyfiyetten ötürü mü göç ediyorlar?” Ferhat Tunç megafonu aldı. Yaşlı bir kadını tanıttı o an. Alkışlar ve ıslıklar İstiklal’i çınlatıyordu. HDP bayraklı yirmi yirmi beş kişilik bir grup yukarıdan aşağı doğru yürüyüp alkışlar çalarak kendilerini yine alkışlarla karşılayan kalabalığın arasına karıştılar. 70-300 Tele objektifi taktım. Tepe lambaları yanan polis otobüsünün önünde duran iki polisin dalga geçer gibi gülümsediğini rahatlıkla görebiliyordum. Birkaç kadının portresini aldım. Hatta o an Elif Teyze’yi düşündüm. Fotoğrafını çektiğim çok insanı öldürdüm çünkü… Oturduğum yerde, gözümü kadrajdan çekmeden etrafı dolandım. Birkaç defa o tarafa sonra bu tarafa çevirdim lensi. Sonra bir an durdum. 19-20 yaşlarındaydı. Kadrajın içindeki yeşil çizgilerin ortasında öylece duruyordu. Yapayalnız. Karartı. Suskun. Siz daha iyi bilirsiniz ama sayın okuyucu, bir bilge hep şöyle der; “Acıyan yerin neresi olursa olsun, çığlık hep ağızdan çıkar…” Üzüntüden kararan insanlar vardır sayın okuyucu. Üzüntüden yanaklarında oyuklar açılan… Oradaydı. On beş yirmi metre ileride. Durdum. Gözüm kadrajda öylece bekledim. Sonra bir an gördüm, yanağından aşağı doğru bir damla yaş süzülüyordu. Ellerini kafasının arasına aldı. Bekledi. Göz çukurlarına yaşlar doluştu. Bazen fotoğraf makineme sığdırmaya uğraştığım acıların ta kendilerine seslenesim geliyor: “Kımıldamayın, çekiyorum…” *** Yirmi dakika kadar sonra Tünel’in oralardaydık. Meltem bir butiğin camında asılı duran bir çantayı gösterdi. Bakındı. Kapıdaki kıza çantanın fiyatını sordu. Sonra “Kalsın!” dedi “O kadar para veremem…” Sonra yine tam da o an, kalabalığın arasından çıktı o: Civan… Kadrajdaki çocuk yani… Üzerinde düz ve gri bir t-shirt vardı. Ya da hayır. Tam hatırlamıyorum fakat üzerinde “Royalty” gibi bir şey yazıyordu. Tipik, anlamsız bir kumaş parçası... Ya da öyle bir şeydi işte, bilmiyorum… İki eli iki cebinde, her şeyden uzak ve öylece hiçti Civan. Üzerine kapanmış bir çağın yorgunluğu… O an Hatem’i anımsadım. Hislerim beni yanıltmadı. Vapurlar genellikle hikayeler taşıyan birer toplu taşıma aracıdır sayın okuyucu. Bunu ben de o gün öğrendim. ***

1.SAYI OTOPSİ


Bu kez peşinden gittik Meltem’le. Kabataş-Kadıköy vapuru iskeleye yanaştı. Takip ettik. Burun kısmına oturdu. Gün batımı Haliç’i kamçılıyordu. Elleri iki yanında öylece bekliyordu Civan. Yanına oturduk. “İyi misin?” dedi Meltem. Yutkundu. Bir şey demedi bir süre. “Tamam” dedim içimden “Tamam, her şey iyi olacak…” Civan 19-20 yaşlarındadır. Bunu kendisi de bilmiyor. Üzüntüden kararan insanlar vardır sayın okuyucu, bunu zaten biliyorsunuz... Üzüntüden yanaklarında oyuklar açılan adamlar… Oradaydı. Yanımda. Kobane’den kaçmış. Amcası ile beraber. Annesi ve dört kardeşini kaybetmiş yolda. Sonra kampa gelmişler işte. Amcası yeniden öte tarafa dönmüş. Civan’ın annesini bulmak için. Birkaç gün beklemiş Civan. Öylece umutla. Ama yok. Sonra bir hafta, belki de on gün… Kimse gelmemiş… İçinde bir düş, kamptan ayrılmış, kaçmış yani. İstanbul’a gelmiş. İçini kocaman bir pişmanlık kaplamış sonra. Az çok Türkçe biliyor. En azından derdinin binde birini anlatabilecek kadar. *** Kadıköy Rıhtım’dan Bakırköy iskelesine doğru yürüdük. İleride deniz fenerine uzanan kayalıkların üzerine çıktık. Burayı hatırlıyorum. Gezi’nin ilk günlerinde Meltem’le ilk kez bu tarafa geçmiş ve burada oturmuştuk. Elini tutmuştum hatta. Gezi Parkı’ndan gökyüzüne uçurulan dilek balonları bu açıklıktan kolaylıkla seçilebiliyordu o gün. Sonra sustuk hepimiz. Civan eksiltili Türkçesiyle söze girişti: “Abi o kadınlar çocukları için ağlıyordu değil mi?” “Evet” dedim “En azından kemiklerini bulmak için…” “Abi benim annem de çok ağlar” dedi “Çok ağlamıştır…” “Mutlaka” dedim “İçinde hisseder seni…” “Ya öldüyse?” dedi “Ben de bunu bilmiyorum işte…” Ağlamaklıydı. “Tamam” dedim omzunu sıkıp “Tamam, her şey iyi olacak…” *** İnsanların kalplerinde magma gibi bekleyen acıları vardır sayın okuyucu. Bunu siz de biliyorsunuz. Belki normal şartlar altında açığa çıkmazlar ama yeter ki yeni bir deprem olmasın. Bütün geceyi yolda geçirdik. Birkaç kez kahve aldığımı hatırlıyorum. Sabaha karşı Adana-Gaziantep otoyolunda uykusuzluktan arabayı şeritte tutamadığımı da. Meltem hamileydi o günlerde. Öylece bırakıp nasıl da çıktım yola? Bir an önce İstanbul’a geri dönmeliydim ama, Civan’ı da öyle bırakamazdım. Beni bu hale sokan şeyi kim üstlenecek? DHKP-C mi?

kaybolandefterler

*** Kırşehir’li bir arkadaşım var. İyi bir çocuk… Karartı yüzlü bir çocuk... Ki karartı olmak güzeldir sayın okuyucu. Eğer kararan siz değilseniz… Terk edilişini hatırlıyorum onun. Ne acıdır belki yalnızlık. Unutuluyoruz sayın okuyucu. Unutuluyoruz mütemadiyen, yerküre üzerinde... Doğuyor, büyüyor ve unutuluyoruz. Ama unutmuyoruz. Emin olun unutmuyoruz sayın okuyucu. Terk ediliyorsunuz sayın okuyucu. Mütemadiyen ve çok güzel terk ediliyorsunuz. Ve bir terk ediliş şöyle oluyor: Pencereden bakmayı öğreniyorsun, tıkanmış lavaboları açmayı; ocağın altını kısmayı öğreniyorsun sonra, güneşle konuşmayı… Terk edenler sadece sevgililer değildir bence fakat, Ahmet’in sanırım kalbi durdu o an. Ki bir noktadan sonra kir göstermez bazı hatıralar sayın okuyucu. Önce bir kadın gider, sonra arkadaşlar, sonra martılar, simitler falan… Bir keresinde Ankara’da bir akşam, Sakarya caddesi üzerinde bir barda oturup, tınılayan müziğe eşlik ederek seslenmiştim ona: “Elbet bir gün unutacağız, bu böyle yarım kalmayacak…” O akşam bilmem kaçıncı terk edilişimin arefesiydi. Nubar’la tanışmadan bir gün önceydi üstelik. O yirmi dört saat içerisinde kıyametler kopmuştu sonra… Arayıp Ankara Büyükşehir Belediyesi Fen İşleri Daire Başkanlığı’na da sorabilirsiniz ama, hatları cızırtı yapıyor, ne dediklerini anlamazsınız… Kimse hissedemez sayın okuyucu. Bir acı sadece bir başkasının sohbetine konuk olur, asla kalbine değil… Ahmet’e yıllar sonra sormuştum, “Unuttun mu?” demiştim: “Gelgelelim sonra burnumdaki eti aldılar.” dedi o an “Artık onsuzluktan daha çok sızlayabiliyorum.” *** İnsanların kalplerinde magma gibi bekleyen acıları vardır sayın okuyucu. Yalansa yalan deyin... Belki normal şartlar altında açığa çıkmazlar ama yeter ki yeni bir deprem olmasın. Geçen gün aradı Ahmet. Unutmuş. Havadan, sudan, hatta Neşet Ertaş’tan, Kırşehir’in elmalarından konuştuk. Anneannesini anlattı sonra. Ne bileyim takma dişlerinden falan. Hep derim zaten: Dünyaya aşure yemeye gelmiş teyzeleri üzmeyin. Onları sevin. Onları koruyun. Bizler de büyüyoruz çünkü. Yakında çürüyüp ekşiyerek kokacağız hepimiz... “Mevsimlik işçiler bu yıl erken dönüyor abi.” dedi sonra Ahmet “Geçen yıl mutlu gelip mutlu gittiler oysa. Niye böyle oldu ki? Bir sürü şey almışlardı geçen yıl. Ha belki içleri dertlidir ki herhalde öyle... Bu yıl mutlu geldiler aslında ama ne bileyim erken gidiyorlar, huzursuzlar. Elimden

37


geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorum ama nasıl olacak bu işler bilmiyorum. Esnaf kızıyor burada ama yardım ediyorum. Benimle de küstüler. Ne zor şey abi yaşamak.” İyi çocuklar da var sayın okuyucu. İyi çocuklar, iyi umutlar. Varlar. *** Kafamdaki her hücrede artık Suriye’liler oturuyor. Yaprak dökümlü bir parka nazır herhangi bir pencerelerden bağırıyor çocuklar. Bekliyorum, öylece bekliyorum. Bir başka gün, bir başka zaman, bir mucize yaratırım diye bekliyorum. Bir oğlum var. Adı Roni. Aydınlık demek üstelik. Korkuyorum çünkü bir oğlum var. Adı Roni. Aydınlık demek üstelik… *** O gece Civan kayboldu ortadan. Karşıya geçmiş. Sınırın öte yanına. Bunu ben de çok sonra öğrendim. Kampta bekledim iki gün. Gelen giden yok. İstanbul’dan patronum aradı. Bir yalan uydurdum. Telefonu kapadım. Son gece kar bastırdı. Fırtına. Her şey bir sisin arasında kayboldu. *** Bir ay sonra bir gece Acıbadem’deki evde pencereyi açıp sigaramı yakmıştım. Meltem iki gün önce doğum iznine ayrılmıştı. Doğuma daha bir ay vardı. Roni’nin tekmeleri o gece daha azdı. Bu sayede Meltem, erkenden uyumuştu. Bense bir yandan Soundcloud’dan Max Richter açmıştım. Belki baharın kokusunu içime çekemiyordum ama birinci katta, elli kedi besleyen üniversiteden hoca olarak atılma kadının balkonundan buram buram tüten çürük kokuları odaya doluşuyordu. Uyuyakaldım. O gece rüyamda gördüm onu. Civan’ı yani… Otopsi masasında uzanıyordu, çenesi bağlanmıştı ve yüzüne bir floresan tutulmuştu. Ama gülümsüyordu, inanın bana gülümsüyordu. Hatta inanır mısınız? Kürtçe bağırıyordu uzaktan biri ve hatta sonra adı bir düğünde oynanan halayı kastediyordu onun. Bir bilge değil ama ben hep şöyle derim; “Acıyan yerin neresi olursa olsun, çığlık hep ağızdan çıkar…” *** Haberleri izleyemiyorum, gazeteleri okuyamıyorum. Adımı söyleyemiyor, umudumu avuçlarımda taşıyamıyorum. Bir oğlum var. Adı Roni. Aydınlık demek üstelik… Korkuyorum çünkü bir oğlum var, evet. Adı Roni. Aydınlık demek üstelik… Televizyonda gördüm sahildeki çocuğu geçen gün… “Nasıl yani, nasıl lan, nasıl ölür çocuklar?” dedim kendi kendime. Hatem, Civan, Nubar ve Ahmet. Bir gemi ayarlayacağım onlara bir gün. Sevdiğim herkesi alıp, buralardan gideceğiz, hem de gerçekten. *** Eylül Akdeniz’e gayet ılık geldi bu sene... Kent merkezleri sıcak üstelik. Roni uyuyordu pusetinde. Karşıda duran adada otlar hışırdıyor, Tisan’ın beyaz evleri gün batımını eğreti bir turuncuyla selamlıyordu. Rüzgar yanağıma dokundu. Meltem’e döndüm. “Baypas ameliyatı tarihe karıştı o gün seninle…” dedim. Gülümsedi. Gülümsedik. O sustu, ben de sustum, yutkunduk öylece bir an. Roni’ye baktık, şöyle dedim: “Adın galiba bir kaldırım adıydı senin Antik Yunan’da” *** Bazı zamanlar öyledir. Belki de ne bileyim, bazı yollar… Virajın arkasında ne olduğunu bilemezsiniz. Altı şeritli otobanda son sürat giderken, üzerinize göktaşı da düşebilir. Burası Dünya sayın okuyucu, burası Dünya çünkü… Şansınız varsa bire takar, derin bir nefes alır “Tamam” dersiniz “Tamam, her şey iyi olacak…” *** Hayat, bir çok kez vurdu. Hayat bizi bir çok kez vurdu çünkü hâlâ yaşıyoruz. Gelişine sert vurdu gerçekten. Iskalamıştı. Sahiden ıskalamıştı aslında. Yaşıyorduk ve utanıyorduk o gün, hem de orada. Sahile dalgalar vuruyordu. “Düşünsene” dedim “Belki de ufuk çizgisinin oradan mülteciler lastik botlarla geçiyordur” Yat turları demir alıp baslı gümbürtüleriyle uzaklaştılar . “Sanırım yine camları kırık otobüsler geçecek” dedim “Otobüsler geçecek evet, kentlerin orta yerinden üstelik. Edirne’ye mülteciler yürüyecek. Sokağa çıkma yasağı ilan edilecek tüm uzak şehirlerde, bir sürü umut infilak edecek kent meydanlarında ve sanırım en çok yine çocuklar ölecek…” Meltem karanlıkta parıldadı. Şalını kendi omzundan alıp Roni’nin üzerine örttü. “Besbelli bu kış çok uzun sürecek” dedi. Gülümsedik. Öylece gülümsedik…

38

1.SAYI OTOPSİ


SEVGİ DOĞAN

SEVGİ DOĞAN kaybolandefterler

39


SEVGİ DOĞAN

SEVGİ DOĞAN

40

1.SAYI OTOPSİ


Aylan ve Galİp’İn Türküsü

MUSTAFA AĞAOĞLU

kaybolandefterler

illustrasyon: matteo lapenna

Kandil gibi yanar adalar Bir boydan bir boya Bir renk cümbüşü alır götürür Veyahut ölünün başucunda yanan gözler olur Hüzünlü-acılı Aldanırım Cümbüşler-ışıklar çoktan unutuldu Toprağın altında Sudan yeni çıkmış bir çocuğun suretinde gömülüdür Hüzündür Bağlarımızı tekrar boydan boya saran ilk gençlik yangınıdır Firezler gibi tutuşuruz Bir boydan bir boya Çabuk geçer ateşi Çabuk biter harı Bir kül kalır-bir koca alan kapkara Derler ki eylül ayında böcekler-kuşlar Sahilinde ölen çocukların türküsüne başlar Erkenden yakılan türküler her ağustosta başlar kıyılarına varır Genç denizcilerin ölüsü kalkar Ağı çeker Bir türkü tutmuştur şimdi Alev olur geceler boyu Türküler türküler ışıklı-hüzünlü Ağlarında beşik gibi bir çocuğu sallar dururlar Ağlamadan Gülerek uyur Acının ve ölümün ardında hainler ve simsarlar Birde gözyaşı sevicileri kaldı Yaşam dedim bir ölüm çukuru Üstünde kelebekler Durdum oturdum ve düşündüm Küllerini avuçlarında tutanlar Ne kadar uzağa savurabilir kendini Konacakları yer bir koy Köpüklü veyahut dingin Yaşamak Yüreğin onmaz acıların umudu dedim Sarıldım bir bahar sandım

41


cenaze hüzünlerİ W. H. Auden

Çeviri: Erge Özcan

Tüm saatleri durdurun, telefonu kesin, Sulu bir kemik vererek, köpeğin havlamasını engelleyin, Piyanoları susturun ve çalarken boğuk sesli davullar, Tabutu çıkarın dışarı, gelsin yas tutanlar. Uçakların gökyüzünde inleyerek daire çizmesini sağlayın Yazarken gökyüzüne mesajı: “O öldü” diye Siyah fiyonklar takın, beyaz boyunlarına güvercinlerin Trafik polislerine siyah, pamuktan eldivenler giydirin. O benim Kuzey’imdi, Güney’imdi, Doğu’mdu ve Batı’mdı, Çalışma haftam ve pazar dinlencemdi. Öğlem, gece yarım, konuşmam, şarkım; Aşk sonsuza kadar sürer sandım; yanılmışım Artık yıldızlara gerek yok, söndürün hepsini Ay’ı paketleyin, parçalayın Güneş’i Boşaltın okyanusu, süpürün ormanı Artık hiçbir şey güzelleştiremez hayatı.

42

1.SAYI OTOPSİ


AŞAMALAR Hermann Hesse Çeviri: Erge Özcan

Her çiçeğin soluşu ve gençliğimizin geride kalışı gibi, Her aşamada yaşam, her erdem ve bizim gerçeklik algımız Doğduğu gibi bir gün sona erer. Yaşam bizi her yaşta çağırdığı için, Hazır ol kalbim, ayrılıklara, yeni çabalara, Cesaretle hazır ol, pişmanlık olmaksızın Eski bağların veremediği yeni bir ışığı bulmaya. Çünkü tüm başlangıçlarda sihirli bir güç yatar Bize yol göstermek ve yaşamamıza yardımcı olmak için, Uzak diyarlara sakince yol almamızı sağlamak ve Yuvaya dair duygularımızın bizi hapsetmesini engellemek için. Kozmik güç bizi kısıtlamaya çalışmaz, Aksine bizi daha geniş yerlere taşımayı amaçlar. Eğer biz kendimizin yaptığı bir yuvayı kabul edersek Tanıdık tüm bu alışkanlıklar tembellik yapacaktır. Ayrılışa ve gidişe hazırlıklı olmalıyız, Aksi takdirde kalıcılık denen şeyin kölesi olmaya devam ederiz. Ölüm anımız bile bizi daha taze ve yeni mekanlara gönderebilir Ve yaşam, bizi yeni yarışlara çağırabilir Bırak olsun kalbim, elveda de, son değil...

kaybolandefterler

43


kalabalıklar dahİSİ CHARLES BUKOWSKI ÇEVİRİ: ERGE ÖZCAN

Ortalama bir insanda herhangi bir günde, herhangi bir orduyu doyuracak kadar Hainlik, nefret, şiddet, saçmalık mevcuttur. Cinayet işleme de en usta olanlar, cinayet aleyhine vaaz verenlerdir Nefret etmede en usta olanlar, sevgiyi vaaz edenlerdir Ve son olarak, savaşta en usta olanlar, barışı vaaz edenlerdir. Tanrıyı vaaz edenlerin, Tanrıya ihtiyacı vardır Barışı vaaz edenlerin, içlerinde barış yoktur. Barışı vaaz edenlerin, içlerinde sevgi yoktur. Vaazcılardan sakının Her şeyi bilenlerden sakının Sürekli kitap okuyanlardan sakının Fakirlikten iğrenenlerden yahut da onunla gurur duyanlardan sakının Çok çabuk övenlerden sakının, Çünkü onlar karşılığında övgüye ihtiyaç duyanlardır. Çabuk sansür edenlerden sakının, Çünkü onlar bilmediklerinden korkanlardır. Sürekli çevresinde kalabalık arayanlardan sakının, Çünkü onlar yalnızken, hiçbir şey olmayanlardır. Ortalama erkekten, ortalama kadından, Ve onların ortalama sevgisinden sakının! Onların sevgisi de ortalamadır ve daima ortalamayı arar.

Fakat nefretlerinde bir deha yatmaktadır. Nefretlerinde seni, herhangi bir kimseyi öldürmeye yetecek kadar büyük bir deha yatmaktadır. Yalnızlık istemedikleri için, Yalnızlığı anlamadıkları için, Kendilerinden farklı olan herkesi yok etmeye çalışırlar. Sanat yaratma yetileri olmadığı için, Sanatı anlama yetileri de bulunmaz. Yaratıcıları oldukları başarısızlıklarını Dünyanın başarısızlığına yorarlar Yeterince sevmeyi başaramadıklarından, Senin sevginin de eksik olduğuna inanırlar. Ve senden nefret ederler! Ve nefretleri öyle mükemmel olur ki… Parlayan bir elmas gibi Bir bıçak gibi Bir dağ gibi Bir kaplan gibi Bir baldıran zehri gibi Onların en iyi oldukları sanattır nefret.

44

1.SAYI OTOPSİ


illustrasyon: HIDIR MURAT DOÄžAN

kaybolandefterler

45


DİLEKLER Max Ehrmann Çeviri: Erge Özcan

Gürültü ve karmaşanın arasında sessizce yol al Ve hatırla, sessizliğin içinde nasıl bir barışın var olabileceğini Mümkün olabildiğince, ama tutsak olmadan, Tüm insanlarla iyi geçin. Gerçeklerini sessiz fakat açık bir şekilde ifade et; Ve diğerlerini dinle, Donuk ve cahil olanlar dahil; Çünkü onların da kendilerine göre bir hikayeleri vardır. Yüksek sesle konuşan, agresif kişilerden uzak dur, Onlar ruha sıkıntı verenlerdir. Eğer kendini başkalarıyla kıyaslarsan, Ya kibirli ya da üzüntülü olursun; Çünkü her zaman senden daha iyi ve daha kötü olan birileri olacaktır. Başarılarından planların kadar sevinç duy Ne kadar mütevazi olursa olsun, kendi kariyerine duyduğun ilgiyi kaybetme Çünkü o, zamanın değişen hazinesi karşısında sahip olduğun gerçek mülktür. İş ilişkilerinde tedbiri elden bırakma; Çünkü dünya aldatmacalarla doludur. Fakat bu tedbirinin, seni erdeme karşı kör etmesine izin verme Çünkü hala pek çok insan, yüksek idealler için yaşamaktadır Ve her yerde yaşam, kahramanlıklarla doludur. Kendin ol! Özellikle, sevmediğin halde seviyormuş gibi davranma. Sevgi hakkında kuşkucu da olma; Çünkü sevgi, tüm o çoraklık ve hayal kırıklıklarına rağmen Aynı çimen gibi ansızın büyüyecektir. Yılların rehberliğini nazik bir şekilde kabul et, Gençliğine dair şeyleri ise asaletle terk et. Beklenmedik bir talihsizlikte seni koruyan güç olması için, ruhunu besle. Fakat kendini karanlık hayallerle de strese sokma Bil ki, pek çok korku, bitkinlik ve yalnızlıktan doğar Tüm bu disiplinin ötesinde, Kendine nazik ol! Çünkü sen de en az ağaçlar ve yıldızlar kadar, Bu evrenin çocuğusun Ve burada olmaya hakkın var. Kavrasan da kavramasan da Şüphesiz, evren olması gerektiği gibi işlemektedir. Bu sebeple, Tanrıyla barış içinde ol, Kendini onun ne olduğuna inandırmış olursan ol, Ve emek ve verimlerin ne olursa olsun, Yaşamın gürültülü karmaşası içinde, ruhundaki huzuru koru. Tüm yalanlarına, angaryasına ve hayal kırıklıklarına rağmen, Dünya hala güzeldir. Neşeli ol! Mutlu olmak için gayret et!

46

1.SAYI OTOPSİ


SEVGİ DOĞAN kaybolandefterler

47


SEVGİ DOĞAN

48

1.SAYI OTOPSİ


soğuk bİr ayrılış YASİN ÖZDİL

Birbirimizin gözünden düştük önce. Bunu rapora eklemeliyim. Eskiden o bulaşık yıkarken bardakları düşürürdü. Diplerini iyi temizlemek gerekirmiş, sıkıca kavradığı halde her seferinde elinden fırlıyorlarmış. Köpükten dolayı, sen anlamazsın, derdi. Aslında ben anlardım. Sonuçta sırayla yıkıyorduk ya işte kadınsılığından hep kendi yıkıyormuş gibi hatırlıyordu. Sesimi çıkartmıyordum. O bardakları kırsa da ben onu kırmıyordum. Keşke hep bardaklar düşseydi gözünden. Dağılan camlar her yerime batsaydı da cam gibi gözlerinde umutsuzluğu görmeseydim. İlkokula yeni başlayan bir çocuğun okula gitme heyecanıyla bir araya gelip ‘’ekmek bitti’’ sözünü duyup bayinin önünden dağılan ihtiyarlar gibi dağılmasaydık. Masanın üstünde öylece uzanmış yatıyor evliliğimiz ve ben ölüm sebebini bulmaya çalışıyorum. Hafızam bir neşter edasıyla tam ortadan yarıyor hayatımızı. Onun gülüşüyle başlıyor her şey. Yalnızlıktan önce bile onun gülüşü vardı. Sonra etrafına koca bir evren kuruluyor. Neyim varsa yıkıyorum topraklarına sorgusuz sualsiz. Büyük vinçlerle çekiyorum kalbimi, sokağın girişine gözlerinin penceresine bakabilen bir ev dikiyorum. Aydınlattığı sokağın köşesinde sigara içen adamlar var. Biliyorum, hepsi onunla aydınlanmak istiyorlar. Ama onlar izmaritlerini duvar diplerinde bırakıyorlar. Bense gün doğarken tek tek topluyorum attıklarını. Evliyken, uyanınca saçlarını topladığım gibi. Hadi ben aydan başka geceyi aydınlatan bir çift el bulmuştum da o bende ne bulmuştu? Hatırlıyorum. Bir keresinde ‘’sende sürekli bir hüzün hali var ben galiba ona aşığım’’ demişti. Hüznüm bulaşıcıymış meğer. Kestiğim yerlerden gözyaşları akmaya başladı şimdi avuçlarıma. Nasıl katlandım onu o kadar üzmeye? Ben nasıl katlandım kendime? Önceleri sokağındaki taşları tek tek öpesim varken zamanla nasıl söktüm hepsini yerinden? Ama o da benim gecekonduma sırtını yaslamıştı. Dürüm yemeye gidelim dediğimde yüzünü ekşitmemişti mesela. Bununla aldatmıştı beni. Sonraları belediye gibi yavaştan oranın arsasının bana ait olmadığını hatırlatmaya başladı. ‘’Sana mı mecburum ben? Daha iyilerini de bulurum’’ demişti mesela. Bir gün uyandığımda gecekondumu yıkıp bina yapmak istediğini söylediğini duydum. Bıkmış bu çatlak duvarlardan. ‘’Daha düzgün bir adam olamaz mısın?’’ Oysa bilmiyordu ki ilk o çatlaklardan sızmıştı güzel kokusu içime. İşte böyle zehirlemeye başladık evliliğimizi. Şu an karar verdim. Ölüm nedeni kesinlikle zehirlenme. Hayır, hayır bu kadar basit olamaz. Sırf birbimizi değiştirmeye çalışıyoruz diye silinmiş olamayız bu topraklardan. Kentsel dönüşümle yok olmaz hiçbir mahalle. Sadece içlere kapanır bütün evlerin kapıları. Daha derinlere inmeliyim. Mesela kahvaltılardaki sessizliklerden bahsetmeliyim. ‘’Tuzu uzatır mısın?’’ gibi cümleler dahil değil. Kahvaltının kurulduğu sofranın altındaki örtünün desenlerini incelediğimiz sabahlardan bahsediyorum. ‘’Neden anlatmıyorsun?’’ demişti. ‘’Neden anlamıyorsun’’ demiştim ben de. Orda öylece oturuyo olmamı neden anlamıyordu? Balkonun kapısını sıkı sıkıya kapatmamı neden anlamıyordu? İçeri giren rüzgarın beni alıp götürmesinden korktuğumu bilmiyordu işte. Evimizin önündeki asmalara gülerek bakmıyordu artık. ‘’Yaprakların arasından kurtulup gözlerine değen sabah güneşi sana bir şey anlatmıyorsa ben anlatamam zaten’’ demiştim. Derinlere indikçe daha çok acı veriyordu hatıralar. Güzel günler silinip gidiyordu zihinlerden. Hepsi değil ama. Bir bakış, bir gülüş kalıyordu geriye. Mesela bana şarkı söylediği o akşamlar yapışmıştı aklımın duvarlarına. Ama kötü günler... İşte onlar hep orda bizi bekliyordu. Hafızanın bu ikiyüzlülüğü bitiriyordu bizi. Kızgınlık anında söylenmiş bir söz gelip sinsice giriyordu yatak odamıza. Dışardaki insanlar daha çabuk unutuyordu oysa. Bazen düşünüyorum da insanlar iyi ki unutuyordu yoksa aralarında yaşamaya nasıl yüzüm olurdu? İşte şimdi neşter doğru yere girmişti. Buz gibi evliliğimizin sıcak kalmış tek yeri hatıralardı. Fotoğraflarla ispatlanmaya çalışan gülümsemeler hafızalardaki gözyaşlarına direnemiyordu. Ben de daha fazlasını kaldıramayıp çekip gidiyordum. Çünkü bir kadının ağladığını görmek bütün göğünüzü karartmaya yetiyordu. Otopsimiz de burada bitiyordu. görsel: Åse Bjøntegård Oftedal

kaybolandefterler

49


CEHENNEME DOĞRU UZAYAN GÖLGE FATİH AKÇA

50

1.SAYI OTOPSİ


…bıraktım gözlerimi ipe asılan çamaşır gibi bayraklanan yüzümü es geçtim merhaba! ur! işte geldim gözlerini namlularla tokuştur ateşten ayraçlar kavramış ellerini çıkar ve göster kan durmayı öğrendiği gün başlar ölüm diyerek incit kuralları düğmemi ilikle kestiğin çocuk sesleriyle çünkü bahara yaprağı daldır aşk ve ur insanca bir sırdır bunu ör! aşktan bıçak bilemeyi öğrendim sürterek kendimi ağrıya oysa şiir uzaktan yaveridir aşkın deyip sustu kulaklarım kertildi pasla ovdum dudaklarımı zamanla bir ışık sessiz olsa da olur işte geldim is içinde ya da pustum aynalarda göğsüm açıl ölüm hep genç bir oyuktur sınadım ömrümü uzarken gölgem cehenneme bunu kimseye söyleme ey korkunç güzellikle çarpışan iç güdü nasılsın! hatırla kan da durur yaşamak ayrılıkla yüzerse kıtaların gök derisini takılır mızrakların ucuna aşkın kafatası merhaba! ur! İşte yaşadım kuşları korumak için kalkan trenlerde bunun için bıraktım gözlerimi

görsel: Fritz Bielmeier

kaybolandefterler

51


vay otopsİ!

EMİR YAKAMOZ

görsel: noah hutson

52

Yapılan otopside kim olduğum değil, kim olmadığım ortaya çıktı. Oysa ben, benimle beraberken bilinmezleri bilen; bulunmazları bulan bir ben bilirdim ki bir daha bulamadım bendeki beni. Kalabalıktan kaçan kadınlar gibi eksik kaldığım her yanımı kızıl karanfillerle kurguladım. Ne kadar kırılırsam, o kadar kanıyordu kangren kıyılarımın kozaları. Cesedim kırış kırış olana dek, ne düşünce payı aradı ne de şaşılası bir dürüstlüğe sahip oldu. Sadece günah çıkarıyor, kirpiklerim tenimi öpüyor; sessizliğe sancı saran sakar sayıklamalar ölümün güvertesinde son düşünü bile bile yakıyordu. Sahi, kusursuzca mı ölmüştüm? Alacaklarımın peşinden koşarken, ödediklerimden dem vurmayı mı unutmuştum? Çoğalsam, dağılsam, doğursam da nihayetinde âşkla ölmüştüm. Kalbe cihad çağrısı yapan azılı bir militan vurdu beni. Kördüğüm olan ruhumun iplerini, uçurtmaya tutkun göğün ellerine gönülsüz teslim eden, yine onlardı. Ne duruyorsunuz, açsanıza bedenimi! Neyden korkuyorsunuz? Galeyana gelecek alfabemden mi, hıçkırık dergâhındaki son demden mi? İçimdeki kör kuyu bana istenilenden fazlasını vermemeyi aksi takdirde verebileceğimden fazlasını isteyeceklerini bağırıyordu. Âh, 21.5 cm’lik otopsi bıçağı gıdıkladın biraz! Unutma, dirilerin ölüm provası yaptığı yerden geldim ben. Evet, nefesin içindeki ölüm rengi de benim; yaşamın toprağında hüznün göğünü doğuran da. Gülhane Parkı’nda alınan havanın temizi, kirlisi de benim. İnadına tutunulan yaşamın kelebek ömrüne sığdırdığı gökkuşağı cenneti ben, tek hecenin ilminde bilerek ve isteyerek ölümü seçen yine ben… Cümlemi cebren cansızlıkla cezalandırmaya başlıyordu bileyleme masatı. Kurtarın beni, alaca ağlayan Anka’nın asıldığı âhir ağacında kesiyorlar bedenimi! İnsanın insana mıdır hep ilk işgali? Onlar imdadımı işittikçe, inzivaya imkân ilişiğinde ilerliyordum . Bardağın boş bölümü bile dolu artık, bilincim başka yere birikecek. Bırak yakamı doktor, benim artık ilmek ilmek örülen sağlamlığımdan bile şüphem var, hırçınlığım bundan… İçim içime sığmıyor doktor, ne yapıyorsun sahi? İnan bana, bugün bile aklımdaki ve gönlümdeki savaşları bitiremedim; sefam olsun scalpel kılıklı herif. Ne kadar uğraşsan da dökmeyeceğim içimi sana; bir yangının gözü olmuştum son döküşümde, o günden sonra kendime dolmayı seçtim. Hadi temizle temizleyebilirsen şimdi. Vur kır, parçala kes, böl, unutma ki insan kendisi için değil başkaları için bölünür, yeteri kadar boşluğa gömülüyken. Benimkine “hayata yetmezlik sendromu” diyorlardı zaten. Ömrüm boyunca rutubetli bir duvarın dibinde tekliğime terkedilip çürürken, ‘biz’ kadrosuna da hiç alınmamıştım. Neyse, buralar ürkütücü ve soğuk, derin manalarda üşümekteyim. İmgelerim de git gide bozuluyor sanırım. E yeter bunca satır aralarına düştüğüm, lime lime doğranırken. Bir şey söylemeliyim şöyle ki: deliliğe vurup saklamayacağım artık hıçkırıklarımı. Ömrüm ise bir kadavranın tenine sinen yakarış olacak şüphesiz. Gaipten duyduğum seslerin bağrından geliyor, içimdeki beni vuranın nefesi. Şu köşede de, üstü başı epeyce eskimiş ‘umut’ gözüküyor; Tanrım nasıl da yıpranmış! Hayatımın son demindeyim, bir tane sosyal mesaj vermeliyim: Ey insanlık! Madde olarak kalmanın verdiği çaresizliktesiniz, faturanızı atmayın, nasıl olsa değişeceksiniz…

1.SAYI OTOPSİ


gรถrsel: jack spades

kaybolandefterler

53


görsel: Matthew W. Manry

BİR VAPURUN OTOPSİSİ G İ Z E M A LT I N O R D U

54

1.SAYI OTOPSİ


1. Boncuk’un Şükürleri. Kafasını göğe kaldırdı Şükrü Abi. Gök yoktu. Akasyalar, yabozlar ve göçecek kuşlar vardı. Martılar kargaları kovalıyordu, ama gök yoktu. -”Bu dünya bir gözden yaş niyetine düşmüş.” Şükrü Abi’nin tek gözünü, annesi Boncuk’un beslediği kedi mi yedi, bilmem. Ama diğer gözü dünyayı, sürekli izlediği denizin maviliğinde görürdü. Berrak, tertemiz. Annesi Boncuk, bir pencere önü çiçeğidir. Kedisi Böcek ise beslediği çiçeklerin üstünde uyurdu. -Boncukcum, nasılsın? -İyiyim vre, bi’ Avrupa’yı dolaştım da geldim. -Şükrü Abi mi bindirdi seni trene? -Yok, o abin çıkar mı meyhanesinden, ben yayan gittim de geldim. Bir meyhanem olsa, orada bir menekşe yetiştiririm, ismi Şükrü Abi. Balıkların adlarını, hangisinin kaç duble rakıya meze olacağını ezbere bilen. Adanın bütün sokaklarında bir kadını çimdirmişliği vardır elbet. Tek gözü, bütün kadınları güzel görür, iki kolu, hepsini sarardı. Vapurdayız. Altı otuz. Sabahtan, tüm müptezeller rakı bardaklarını saklar Hacıyatmaz’ın dolaplarına. Şükrü Abi cepçi. Şükrü Abi öyle çıkarır ki cebinden o bardağı, sanırsın ateş yakacak da, yeniden bir bardak yaratacak. İnce belli. Aklının hulyasında o dalgalar hep lodostan. -Gel gel, yangınları seyredelim. -Seyredelim be, Şükrü Abi, ama sen bana bakma. -Kızım, senden büyük yangın mı var? -Var Şükrü Abi. Bak Dragos’un zengin damlarına. -Şükrü Abi be. -Söyle ciğerparem. -Şu Kaşık Adası bir gün bizim olur mu dersin? -İki kadeh daha içersen bütün adalar senin ciğerim. Şükrü Abi. Pencere önü çiçeği Boncuk’un oğlu. Boncuk’un tatlı dilleri hiç susmasın diye, Allah’a inanır, dua ederdim. Ölmesindi. Boncuk ölürse, anneannem de ölürdü. Ölmesindi Boncuk. Bu sıkıntı Şükrü Abi’ye de sirayetti. Dedim: -Şükrü Abi, sevmedin mi be? -Sevmem mi, dedi. Yangın gibi sevdim de, Boncuk yalnız kalmasın. Döndüm. -Ellare, Şükrü Abi. Ben bakarım Boncuk’a, suyunu eksiltmem, sen git. Gitmedi. “Bu kadını bırakma” diye tembihledi etraftaki bütün adamlara. Gittiler. 2. Vapurların Ölümü. Bir akşam oldu, iki oldu, beş oldu. Ada’dan vapurlar kalktı gitti, çok oldu. Ben ne bileyim, martıların adı ne. Ben akasyayı bilirim, dikenli ve çiçekli. O ki, pencere önünün bir başka bekçisi. “Ah ulan Şükrü Abi” dedim. Haber geldi. Bir Hacıyatmaz vapur. Lodos vakti. Kıyıya oturmuş. Dalgalar içine doluşmuş. İnatla dalgalara direnen tek filikası, tek gözü. Sayıklar dururmuş bir çiçeğin adını. Sefa apartmanı bilmemkaçıncı daire. Bütün sevdalılara sevdalı bir vapur. Yıldırımlar düşmüş üstüne, ortadan ikiye ayrılmış. Lodos vakti yıldırım düşmezdi hani? Hani, Hacıyatmaz batmazdı? Bu acı, boğaza düğümlenen zeytin çekirdeği. Kalbi durmuş makinenin. İpleri çürümüş, öyle yazmışlar. Zaten eski vapurlarmış bunlar, kumar oynamak artık yasakmış da falan. İçki içmek yasakmış da falan. Öyle yazmışlar. E öyle lodosların, tipilerin içinden eski vapurlar geçmemeliymiş, kaptanlar nasıl dikkat etmezmiş böyle şeylere. Öyle yazmışlar. Artık kalbi kaldırmayacakmış, zaten biliyormuş, ne diye içermiş böyle bir vapur. Öyle yazmışlar. Kaşık Adası’nın yan tarafı. Yazgısı böyleymişler. Öyle yazmışlar. Kader, bu coğrafyanın boyun büküğü. Kim koydu ilk şerhi, anidenlere? Velhasılı kelam, bizim vapur ölmüş, kalp krizi. Ben sandım, Boncuk’a birşey oldu, gittim Böcek’e sordum, Boncuk yok. Boncuk sâlada. Boncuk’u Avrupa’nın trenlerine şimdi kim bindirecek? Kızı yanındaymış. Sevmişti hani, Boncuk’u bırakamamıştı. Bir sevdanın gebeliğinden kızı. O görmüş. Aynı masada oturmuş rakı içiyordu, yangınlar bu sefer bize vurmada. Bir vapura güneş batarken, Şükrü Abi ölmüş. Göğe bakıyordu, gök, deniz, ada. “Bu dünya bir gözden yaş niyetine düşmüş.”

kaybolandefterler

55


ölüm her ruhu serbest bırakır.

YUNUS EMRE KOŞAR

Sessiz. Çok fazla sessizlik. Bir gök gürültüsü kadar sessizlik. Bir fırtına kadar sessizlik. Bir ayrılık kadar sessizlik. ‘’Anlat.’’ Hızlı düşünmem gerekiyor. ‘’Yalnız hissediyorum.’’ Söylediklerim kafamda bir zil sesi gibi yankılandı. Belki deliriyorumdur. Ya da çoktan delirmiş olabilir miyim? ‘’Sizce deliriyor muyum?’’ ‘’Evet.’’ Ne dedi o? ‘’Ne dediniz?’’ ‘’Hayır, tabii ki delirmiyorsun.’’ Delirmediğimi söyledi ama gözleri öyle demiyordu. Gerçekten bir doktora benziyordu. Çatık gri kaşları, buruşmuş alnı, dikkatlice ütülenmiş kareli gömleği, gömleğiyle aynı renkteki duvarda asılı olan bir diplomaya sahipti. Evet. Tam anlamıyla kafamdaki doktor imajına birebir uyuyordu. Gözlerini bana dikmiş bir şeyler söylememi bekliyordu. Hızlı düşünmem gerekiyor. ‘’Sizce deliriyor muyum?’’ Aynı soruyu ikinci defa sordum. Bu konuda iyi hissetmiyorum. ‘’Bu soruyu birden fazla sorman cevabı değiştirmeyecek, dinlenmen gerekiyor.’’ Hayatımız, zamanın işleyişindeki anlık bir parıltı değil midir? İnsanlığın, ilk anından beri hissettiği şeyi yaşıyorum. Yalnızlık. Benim parıltım içimdeki boşluğum. Şimdi bir parıltı, sonra diğeri. Onun artık olmayışı düşüncesine alıştığım için kendimden nefret edeceğim. Bir yıl boyunca, zaman zaman aklıma gelir belki. ‘’Bugünlük bu kadar yetmez mi?’’ Gömleğiyle aynı renkteki duvarlar üstüme geliyor gibi. Hüzün gibi sarı. ‘’Pekala, gidebilirsin.’’ Eve vardığımda akşam olmuştu. Sigara yakmalıyım. Neyi yanlış yaptım acaba? Yanlışlarımı ararken, bir şeye nasıl odaklanabilirim? Bir şeyler yazmalıyım. ‘’ İnsan mutlu olmak ister; bu yüzden berbat haldedir.‘’ Freud mutluluğu en uçlarda aramış, bedenini ve zihnini yormuştu belki de. Hepsi aynı bulanıklığın bir parçası gibi. Seçim yaptığımız illüzyonu yaratıyorlar. Mutluluk. İnsanların büyük bir kısmı mutlu olmak ne demek onu bile bilmiyor. Tercihlerimiz bizim için önceden hazırlanmış gibi. Çok uzun zaman önceden. ‘’Kontrolün yokmuş gibi hissettiğin için üzgünüm.’’ Bulanıklık. İllüzyon. Yine aynı odadayım. Duvarıyla aynı renk giyinen adamın odasındayım. ‘’Yalnız olmak istemiyorum. Mutlu olmak istiyorum.’’ Mutluluk, yalnızlıkla zıt ölçüde. Ne kadar yalnızsam o kadar mutsuzum. Yazıma devam etmeliyim. Kontrolü kaybediyorum. Ama hala doktorun odasındaydım. ‘’Bana anlatmak zorundasın. Benden bir şeyler gizlersen sana yardımcı olamam. Neden yalnız hissettiğini anlat’’ Sus artık! Hiçbir şey anlatmak zorunda değilim. Yine aynı bulanıklık. Doktorun söyledikleri kulaklarımda çınlıyordu. Ben ise Freud’un alıntısıyla cümleme başlamıştım. ‘’Uyanık mısın?’’ Uyanık mıyım? ‘’Bilmiyorum. Odamda ne yapıyorsunuz?’’ Bu soruyu sorduktan sonra aslında odamda olmadığımı fark ettim. Freud’un alıntısı zihnimi kurcalıyor. Neden? Sanırım kayboluyorum. İçimdeki boşluk giderek büyümeye devam ediyor ve ben o boşluğun içinde kayboluyorum. ‘’Çok fazla düşünüyorsun. Her şey üzerinde bu kadar çok düşünmemen gerekiyor. Herkes hata yapabilir. Önemli olan hatalarından...‐’’ ‐ ders çıkarmak‐ ‘’...‐ders çıkarmak.’’ İşte yaşadığım dünya böyle bir yer. İnsanlar başka birini yönetmek ve kullanmak için birbirlerinin hatalarından medet umuyor. Sıcak, pis, acımasız insanlık döngüsü. Kendimi bu döngüden soyutluyorum. Kendimi kapattım. Kimsenin beni bulamayacağı soğuk, kusursuz labirentimi yarattım. Belki de yalnızlığı yenebilirim. Artık daha normal olabilirim. Instagram’da kedi fotoğraflarını beğenir, arkadaşlarımı etiketlerim. Belki yine o arkadaşlarımla sinemada Oscar’a

56

1.SAYI OTOPSİ


görsel: jake melera

aday filmleri izleriz. White chocolate mocha içerim. Kusursuz labirentimi daha sıcak bir hale getirebilirim. Ama hayır. Ben tüm bunların yerine duvarıyla aynı renkte giyinen adamın odasındayım. Tüm duvarlar üzerime gelirken, doktorun mu yoksa gerçekten duvarların mı üzerime geldiğini anlamıyorum. Sarı duvarlar kadar hüzünlüyüm. Yalnızım. ‘’ İnsan mutlu olmak ister; bu yüzden berbat haldedir‘’ Yine Freud’un alıntısına bakıyorum. Kağıda yazdığım tek cümle bana ait olmayan bir cümle. Tüm hayatım gibi. Yaşadığım hayat bana ait değil. Hatırladığım anılar bile bana ait değil. Ne zamandır duvarıyla aynı renk giyinen adamı tanıyorum? Neden duvarıyla aynı renk giyinen adamı tanıyorum? ‘’Anlat.’’ Hızlı düşünmem gerekiyor. ‘’Ölüyorum.’’ Söylediklerim kafamda bir zil sesi gibi yankılandı. Belki deliriyorumdur. Ya da çoktan delirmiş olabilir miyim? ‘’Sizce deliriyor muyum?’’ ‘’Hayır, tüm bunlar nasıl başladı?’’ ‐Pıt‐pıt‐pıt‐pıt‐ Şakaklarımdaki basıncı hissedebiliyorum. Bedenim ruhumun bir hapishanesi. Bedenimden kurtulduğumda her şeyi, her anıyı tekrar yaşayabiliyorum. ‘’Bana gitme dediğini hatırlıyorum’’ ‘’Başka neyi hatırlıyorsun?’’ Gözlerimi kapattığımda zamanda süzülüyorum. Sanki tüm yaşananlar.. ‘’Başka neyi hatırlıyorsun? Hızlı düşünmem gerekiyor. ‘’Gittiğimi hatırlıyorum’’ Her şey, açıklamasını yapamadığım her şey o an başladı. Gidişimle kayboldum. Gittiğimde yolculuğumu asla tamamlayamadım. Yolun neresindeyim asla cevaplayamadım. ‘’Gittiğimi ve bir daha hiçbir şeyin yolunda gitmediğini de hatırlıyorum, sizce deliriyor muyum?’’ ‐Pıt‐pıt‐pıt‐pıt‐ yine aynı basıncı hissediyorum şakaklarımda. Zihnimin bulanıklığı kış sabahların andırıyor. Önümü görmek için gözlerimi kısmak bir işe yaramıyor. Masamın başında, beyaz kağıda bakarken, kalemimi kemiriyorum. Yazıyı tamamladığımda daha iyi hissedeceğim sanırım. ‘’ Onu unuttuğumu sanıyordum, sanırım unutamamışım. Bu his ruhumu kemiriyor. Çığlıklar sarmış dört bir yanımı. Zihnimde bir silah, namlusunda anılar. ‘’ ‘’Anlat.’’ Bir kez daha duvarıyla aynı giyinen adam karşımda ve aynı şeyi söylüyor. Ne anlatmam gerektiğini bilmiyorum. Gerçekten yaşıyor muyum bunları bundan bile emin olamıyorum. Zihnim bana oyun mu oynuyor? Doktora ilk ne zaman geldiğimi hatırlayamıyorum. Hızlı düşünmem gerekiyor. ‘’Yalnız hissediyorum.’’ Söylediklerim kafamda bir zil sesi gibi yankılandı. Daha önce de aynı cümleyi kurduğuma eminim. Deliriyor muyum? Ya da çoktan delirmiş olabilir miyim? ‘’Sizce deliriyor muyum?’’ Bu soruyu da daha önce sorduğumu hatırlıyorum. ‘’Evet.’’ Şakaklarımdaki basınç beni mahvediyor... ‘’Ne dediniz?’’ ‘’Hayır, tabii ki delirmiyorsun.’’ ‘’Anlat’’ Başa dönüyoruz. İçimdeki çığlıkları bastırıyorum. ‘’Deliriyorum öyle değil mi?’’ Anlık bir bulanıklık. ‘’Anlat’’ . Zihnimdeki silah tek bir anıyı ateşleyip duruyor. İtiraf etmem gerekeni itiraf etmediğim sürece aynı döngüyü tekrar ediyorum. Fakat benim söyleyebileceklerim çok sessiz. Sessiz. Fazla sessiz. Bir gök gürültüsü kadar sessiz. Bir fırtına kadar sessiz. Bir ayrılık kadar sessiz. Ve bir ölüm kadar sessiz.

kaybolandefterler

57


DOĞAN ATEŞ

karanlık çöktü geceye

görsel: ıvan bastıen

58

1.SAYI OTOPSİ


Karanlıktan korktuğum gün öldü babam. Kelimeler düğümlendi. Kimseler konuşmadı. Yapraklar yollara saçıldı. Biraz sararmışlar. Ağaçlar koca binaların içerisindeki insanlar kadar yalnız. Aylardan eylül. Kara bir perde olarak gerildi karanlık. Bir yanı ölüm kokusu sardı diğer yanı ise yaşam korkusu. Ortada, hayali bir çizgi üzerinde yürümeye başlamıştım. Ağır bir yolculuk olacağını aklıma getirmemiştim. Çöl fırtınalarında gözüm kapalı yürüyordum, diyorum o zamanlar için. Fakat şehrin toprak yollarında olduğumu büyüdükçe anladım. Devlet gelmez bizim buralara. Televizyonların şaşalı dünyasına yirmi üç yaşımda gittiğim Ankara’da tanık oldum. Suyu iki sokak ötedeki kuyudan çıkarıyoruz. Kimi zaman içinden su yılanları da eşlik ediyor. Bir oldu. İki oldu. Üçüncüsünde artık başından tutabilecek kadar cesaretim vardı. Telefon mu? Mahallenin hatta üç sokak ötedeki insanların bile mektuplarını yazdığımı bilirim. Yazmayı böyle böyle sevdim. Her gün birisine yazıyordum. Babam öldüğü gün son cümlelerimi yazdım. Her şey başlıyorsa bitecekti. Yolun sonu çıkmazdı. Çıkmadı. Karanlık. Sabah kahvaltılarında domates, peynir, zeytin ve çaydan fazlasını ayda yılda bir görürdük. Bu bizim için en büyük devletti. Babamın evimizin içinde kurduğu devlet. Hemen önünden kara bir tren geçer. Toz duman pencerelerden içeri dolar. Devletin üzerinden tren geçiyormuş, dediğim zamanlar. Devlet, insanların üzerinden sahiden geçiyordu o zamanlar. Her köşe başında bir tank bir tabur asker. Vur. Şunu da vur. Yakala. Ensesinden tut gecenin. Devleti yıkacak karanlık. Aydınlık böyle böyle terk etti işte ülkenin sınırlarını. Kimse görmedi. Karanlık. Kaç yaşında olduğumun bir önemi o zamanlar için yoktu. Şimdi var mı onu da bilmiyorum. Yaşıyorum. İnsanın yaşının bir önemi yoktur ki. Sonu ölüm. Er ya da geç çalar kapını. Kapıyı üst üste iki kere kilitlemişsin çok mu? Ölüm, kurum kaplı bacadan da girer, derdi babam. Sonra sigarasını tüttürür içi kurum bağlardı. Ölüm ciğerlerinden gelmedi. Bekledi. Bekledikçe daha çok sigara içti. Yolun sonu çıkmadı. Devlet görmedi. Ciğerler. Karanlık. Şehrin iki kahvehanesi vardı. İkisi de çam ağaçlarının altındaydı. Benim için ikisi de kahvehane idi. Çocuktum. Yedi belki sekiz yaşında bir çocuk. Saklambaç oynamanın ne olduğunu sadece izleyerek öğrendiğim yaşlar. Meşin yuvarlağı okula giden çocukların konuşmalarından öğrendiğim bu yaşlarda kaybettim annemi. Bir bütün olmuştu pencere önündeki yatağı ile. Ben ise hep paramparça. Sarılamadık. Kokusunu duyamadık açlıktan kokan nefesimizi. O gün hissettiğim tek şey annemin buz gibi olan elleriydi. Kutupların soğuğunu taşımıştı ellerinde ve benim ellerim o günden sonra hiç ısınmadı. Sobaya daha çok odun attım soğuk kış aylarında. Biraz daha. Biraz daha. ‘’Oğlum odun kalmayacak, kış uzun sürecek’’ dedi babam. Üşüdüm. Pencere önünde, kafeste duran kuşumuz üşümesin istedim. Bir sabah titreyerek uyandım. O da titriyordu. Tek tek kapıları çaldım. ‘’Sıcak bir yuva arıyorum. Kendim için değil. Bu kuş için. Bizde çok üşüyor artık’’ Ayaklarım su ile doldu. Çamura bata çıka yürüdüm saatlerce. Yoruldum. Babamdan az biraz yaşlı bir amca kabul etti. İstediğim zaman onu görebilecekmişim bir de. Üzüntüm hafiflemedi. Eve döndüm. Kuşları cam arkasından izlemeye başladım. Saklambaç oynarken ağaçtan düşen çocuklara üzüldüm. Kanatları kırılmıştı çünkü. Meşin yuvarlağı patlayınca üzülen çocukların da üzüntüsüne eşlik ettim. Anlamadılar. Benim kuşumun yokluğunu hiç fark etmediler. Kuşlar geldi. Kuşlar gitti. Sabah kahvaltılarına bal ekledi babam. Tadımız yine de yerine gelmedi. Tuz ekti kahvaltı sofrasındaki domateslerin üzerine.. Ama nafile. Göç yıllarca süregeldi. Her şey değişti. Kara tren önce gecikti. Sonra hiç gelmez oldu. Kahvehanenin bahçesindeki çam ağaçları fırtınaya yenik düştü bir kış vakti. Yıkıldılar. Yerine yenisi hiç dikilmedi. Çocuklar evlerine kapandılar. Beni mi örnek aldılar? Hayır. Mumlar rafa kaldırıldı. Gaz lambaları süs niyetine asılmaya başlandı. Elektrikler kesilmez oldu. Buna alışmak kolay değildi. Gece lambası üretmişler. Gecen aydınlanıyor. Korkmuyorsun.

kaybolandefterler

59


On sekiz yaşındayım. Bir ses duydum. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Herkes evine dönmüştü çoktan. Kahvehanede de kimse kalmazdı. Dışarıda yağmurla birlikte bir fırtına kopuyordu. Gözlerimi açmadan seslendim babama. Ses etmedi. Yatağına doğru uzandım. Elimle şöyle bir yokladım. Hiç gelmemiş. Ayağa kalkıp bakmak istedim. Habersiz bakkala dahi gitmezdi oysa. Az önce duyduğum ses artık daha yakından geliyordu. Birileri kapının önünde konuşuyordu. Saniyeler sonra kapı çaldı. Gece lambasının aydınlığında yürüme başladım kapıya doğru. Kapıyı açar açmaz ‘’Nerede kaldın baba’’ diye bağıracaktım. Olmadı. Elektrikler gitti. Anlık bir korku ile kapıyı kapattım. Karanlığın ardında polislerin olduğunu öğrendiğimde tekrar kapıyı açtım. Hastaneye gitmemiz gerektiğini söylediler. Aceleyle giyinirken bir yandan titriyor bir yandan da korkuyordum. Ne olduğunu bilmiyordum. On beş dakikalık kısa bir yolculuktan sonra başhekimin odasına oturttular. Önünde duran kağıdı uzattı başhekim: Otopsi Raporu. Yakın mesafeden sırtına iki el ateş edilmiş. Ad Soyad? Babam. Koşarak eve gittim. Yağmur. Çamur. Fırtına. Korka korka koştum sokakların arasından. Bahçe kapısından geçip salona girdiğimde nefes nefese kalmıştım. Kuş kafesinin üzerine bir poşet geçirdim. Annem öldüğü zaman kuşumu bıraktığım, babamdan az biraz yaşlı amcanın evine yürüdüm. Çok geçmeden kapısını çaldım. Uzun uzun vurdum kapısına. Uykusundan uyanıp gelesiye kadar on dakika geçti. Hiç pes etmeden vuruyordum. Ne var, ne istiyorsun, dedi. Kuş, dedim. Aylar önce babam aldı, üşemeyecekti, söz vermişti bana. Sözünde duramadı. Yıllar önce de gelmiştim sana. Annem öldüğünde bir kuş getirmiştim. Tereddüt etmeden aldı. Kızmadı. Öfkelenmedi. Küfür etmedi. Şaşırmıştım. Bir iki adım attıktan sonra bir ağacın altına oturdum. Ağladım. Kimseler geçmiyordu sokaktan. Daha çok ağladım. Yağmura karıştı gözyaşlarım. Bir saat oldu. İki saat oldu. Sabaha karşı polisler evin önünde durdu. Ne olduğunu anlamadan ağacın arkasından izlemeye başladım. Konuşmalar az çok duyuluyordu. Ayağa kalktım. Hızlı adımlarla yürüdüm. İki polisin arasındaki adamın karşısına dikildim. Konuşamadım. Tek kelime çıkmadı dudaklarımın arasından. Koşarak içeriye girdim. Odaları tek tek dolaştım. Duvarlarda, masaların üzerlerinde, televizyonun yanı, pencerelerin önü.. akla gelebilecek her yer kuş. İçi pamukla doldurulmuş kuşlar. Annem öldüğü zaman getirdiğim kuş. Kitaplığın önünde. Az önceki kuş nerede peki? Mutfakta. Kanlar içinde. Yetişemedim. Yıllar önce dağlık arazide avlanırken de babam yetişememişti anneme ve bu adamın kurşunlarına yenik düşüp pencere kenarından devam etti hayatı izlemeye. Ben de yetişemedim babama. Üzgünüm. Karanlık. İlk kez korkuyorum. Karanlıktan korktuğum gün öldün baba. Yetişemedim. Karanlık çöktü geceye.

60

1.SAYI OTOPSİ


SEVGİ DOĞAN kaybolandefterler

61


62

1.SAYI OTOPSÄ°


.

kaotika EMRE YILDIRIM

2023 iç savaşının ardından çok uluslu holdinglerin Yeni İstanbul projesini finanse edeceklerini duyurmasıyla imzalanan şartnameye göre Avrupa yakası beş bölgeye ayrılarak koordinasyon merkezi olacak, çizilen yeni sınırların dışında kalan Anadolu kesimiyle iletişim koparılacak, zamanında yeşilin hakim olduğu bu çorak topraklar kent pisliğinin aktığı bir çöplük olarak kullanılacaktı. Şirket temsilcilerinden oluşan Arı Kurul, İstanbul’un hırpalanmış dış cephesini kısa sürede onardı. Geçmişin koygun izlerinin silinmesi ve elitler arasında milliyetçi duyguların filizlenmemesi için kent mimarisini ‘ortak kültür, ortak anlayış’ sloganı altında dünyanın diğer seçkin şehir kermenlerine benzeterek tek tipleştirdi. Devrimci eylemlerin sert karşılık bulacağı yüksek frekanslı radyo sinyalleriyle Asya kıtasının belirli bölgelerine yayıldı. Kurul bununla kalmayıp kentin dış surlarına dev dijital panolar asarak davasından vazgeçen asilere avamlardan farklı muamele edileceğinin ve sur dışı radyoaktif atıklar bölümünde görevlendirileceklerinin müjdesini verdi; türdeş ırkların mutluluk döngüsünün bilişim çağının bir getirisi olduğu, eşitlik idealinin verimsiz Anadolu topraklarında değil, ihtiyaçları gelişkin teknolojilerle karşılanan ekstropyanların yaşadığı dünya tüketim merkezlerinde aranması gerektiği ve devrimin bir illüzyon, gözetimin ise anayasal bir ayrıcalık olduğu propagandası gün aşırı yapıldı. Güncellenerek yaygınlaşan yüksek frekanslı sinyaller sayesinde binlerce devrimci kent kapılarına hücum etti, çelimsizler ayıklandı, yeterli kuvvete sahip bulunanlar milenyum başında üretilmiş yetersiz koruyucu kıyafetlerle donatılarak basitçe onurlandırıldıktan sonra bir daha çıkmamak üzere kimyasal atık mahzenlerinde köleliğe terk edildiler. Kentin mikrobik kalkanı dışına aktarılan kimyasal zehirler çorak toprakları gri bir toz bulutuyla kaplayıp asiler sermaye ve gücün önünde diz çöktükçe devrimciler ile cumhuriyetçilerin iç savaştaki sırt sırta mücadelesi unutuldu; davalarından vazgeçmeseler de, direniş söylencesi arazi halklarınca anılmaz oldu. Yeni İstanbul’da yaşayan ekstropyanlar; asiller, varsıllar, bürokratlar, neoburjuvalar ve rütbeli erillerden oluşmakta, Anadolu arazisinde ise sosyal, politik ve askeri etkinliğini yitirmiş paryalar ve baldırıçıplaklar hüküm sürmekteydi. Kentin manyetik koruma alanı içinde kalan Has Deniz haricindeki bölgede sular çekilmiş, iki ağzı doldurulup akış yasaklanınca güzelliğiyle birlikte boğazın nemli iklimi de kuraklaşmıştı. Ulaşım, yerçekimsiz trenler, 2040’lı yıllarda yaygınlaşmış göktaşıt ve skylonlarla Birleşik Avrupa Konfederasyonu topraklarına doğru sağlandığından değerini yitiren iç denizler kurutuldu. Boğaz üzerine kurulu dört köprü de aynı gerekçelerin yanı sıra Anadolu arazisiyle iletişimin kopartılması ve devrimci eylemlere zemin hazırlamaması amacıyla yıkıldı. Eski Haliç’i kapsayacak şekilde tasarlanan kalkan planına göre Balat sahili kubbe dışı alan sayılıp terk edilmişti. Saraylar yıkılmış, mabetler uçsuz bucaksız topraklara taşınmış, tepkiyle karşılaşmamak adına görkemli ama biçimsiz çelik binalar kent merkezinde yükselirken ötedünya inancı Kutsal Birikim Bankası’nda açılan zekat ve sadaka hesapları üzerinden güvenceye alınmıştı. İnsan doğasına ve estetiğe aykırı bu yapılar egemen gücün bir sembolü olarak ön plana

kaybolandefterler

çıkarıldı. Böyle anlatılmıştı devrimcilere; oysa aralarında kent surları içine girip olan biteni gözleriyle görmüş biri yoktu. Yalnız, Üsküdar-Sirkeci arası tüp geçit ile eskiden Kız Kulesi olarak anılan Tüm Gözlem Kulesi tahrip edilmeden bırakılmıştı. Devrimci İstihbarat Örgütü tarafından verilen bilgilere göre kule uzun zamandır askeri birliklerce korunuyor fakat bunun kesin nedeni anlaşılamıyordu. Ayrıca boğazın kurutulmasıyla ortaya çıkan dev vadinin göbeğindeki geçit adeta bir hortum gibi kıvrılarak harabe halindeki Sarayburnu’na varıyor, kubbe dışında kalmasına rağmen Üsküdar ve Sirkeci geçişlerinin iridyumla izole edilmesi gizemini koruyordu. İridyumu delmek asilerin imkanları ötesindeydi. Tüm Gözlem Kulesi’ne ulaşmak mümkün olsa da kule komutanı Albay Feramuz Fiskeli’nin namı Anadolu gerillaları arasında kulaktan kulağa dolaşıp efsaneleşmiş, yakaladığı asilerin bir daha geri dönmediği ayyuka çıkmıştı. Toz toprak içinde kalmış, acayip giyimli bir grup adam yaralıları yeraltı kliniğine açılan tünele taşıdılar. Aralarından biri bileğine monteli ileti aygıtıyla içeridekilere görsel kimlik onayı sundu. Kayalarla kamufle edilmiş kapı kum zemini titreterek açıldığında askerler yaralıları apar topar içeri aldılar, kapı gümbürtüyle kapandı, dışarıyla ilişki kesildi. Seyrinde gitmeyen bir şeyler olmalıydı ki hemşire ve doktorlar bu hırpanilerin başına üşüşerek soru yağdırmaya başladı. Beyaz kapının arasından bir baş uzanıp da “Getirin! Çabuk, çabuk!” diyene dek koşuşturma dakikalarca devam etti. Sedyeye yerleştirilen yaralılar ameliyata alınmadan hemen önce Dr. Cerrah Tongu göğsü kan içindeki sarı saçlı ere doğru eğildi, eliyle göğüs boşluğunu yoklayıp geri çekildi: “Bunu kurtaramayız, yarası derin. Şoka girmiş zaten, birazdan ölür. Bırakın yolculuğunda rahat etsin.” Hemşire sedyeyi ameliyathaneden çıkartırken “Yoldaş!” diyerek selam verdi, Dr. Tongu dava hiyerarşisi gereği verilen bu selamı gülümseyerek karşıladı. Ameliyathane hazırlandı, yaralının bileklerine ve göğüs çeperine elektrodlar takıldı. Dr. Tongu iri göğüslü, kızıl saçlı, güzel mi güzel ve çok bilmiş stajyerden güçlükle nefes alan adamın veri aktarımını yapmasını rica etti. Stajyer, biçarenin ense kökünde elini gezdirdi. Sedyenin karşısına yerleştirilmiş şeffaf ekran saniye geçmeden karmakarışık görsellerle doldu. Kaşlarını çatan Cerrah Tongu stajyere düşünceli bir ifadeyle bakıp “Çok kötü!” dedi. “Operasyon fiyaskoyla sonuçlanabilir.” “İçini açalım!” diye teklif etti stajyer, güneş gibi parlayan saçlarını kulak arkasına atarken. Dr. Tongu yüzünü buruşturdu, “İzin almak gerek ve o budalalara daha fazla dert anlatmak istemiyorum.” Kızılbaş “Ben hallederim,” diyerek kapıya yöneldi. Doktor yardımcısına güvenmesine rağmen sırıtarak sordu: “Sen! Nasıl halledecekmişsin bakalım?” Portakaldan daha büyük bir beyni olduğu her halinden belli olan kadın “Ben onlardan daha akıllıyım!” deyip önlüğünün üzerinden kalçasına bir tokat attı. Cerrah Tongu zihninde canlanan sahne nedeniyle stajyerin kapattığı kapıya hayranlıkla bakakaldı. Devrim güneşi beş dakika sonra elinde imzalı bir belgeyle geri geldi. Şunlar yazılıydı: Enformasyon Aktarım Komünü’ne,

63


20130106 kodlu ikinci nesil androidin veri aktarımı başarısızlıkla sonuçlandı. Sahip olduğu istihbarat göz önüne alındığında açık otopsi yapılması kritik önem arz etmektedir. İzin talebimi bilgeliğinize sunarım. Dr. Cerrah TONGU -ONAYLANDI “Bravo kadın! İş bitiricilikte üstüne yok, başarılı bir devrim hekimi olacaksın.” Stajyer mahçup bir ifadeyle sırıttı: “Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?” “Şey, hayır. Bence halk kurulunda yer almalısın. Bürokratik becerin tıp bilginden önde gidiyor.” “Kurula kadınları kabul etmiyorlar biliyorsunuz.” “Evet. Halbuki kurucuları kadınlardı.” Gözleri androidin üzerinde gezen stajyer iç çekerek “Kurallar değişiyor,” dedi. “Haklısın, devrim de devrilerek ilerler,” diye ekledi Dr. Tongu ve neşteri 0106’nın göğüs çeperine taktı. İnsansı cihaz beş santimlik alet derisine saplanır saplanmaz yerinden öyle bir fırladı ki hazırlıksız yakalanan doktorla stajyer geri adım atıp sendelediler. 0106 ezberindekileri dökmeye başladı: “Devrim: Tahakküm, otorite ve zorbalığa karşı yeni, eşitlikçi ve aktif bir duruş sergilemenin en ideal yolu. Gerillalar olarak emelimiz Arı Kurul’u yıkarak Bağımsız Komün’ün haklı davasını sonuna kadar savunmak. Yeni İstanbul: Dünyanın kardeş halklarına karşı cephelenen, kültürel çeşitliliği yok ederek yeni bir etnik kimlik yaratma sevdasındaki kan emicilerin bina ettiği teknoküresel lağım çukuru. Devrim Tanrıları: Karl Marx, Friedrich Engels, Vladimir Ilyich Ulyanov, Leon Trotsky. Alt Başlık: Anarşizm…” “Ah Bakunin aşkına, sustur şunu be kadın!” Stajyer, elektrodların bağlı olduğu cihazda birkaç tuşa bastı. Kablolarda hafif bir gerilme oldu ve verilen akım 0106’yı sakinleştirdi. Cerrah Tongu neşteri androidin göğsüne daldırdı, boşluğa kadar kesti ve iki eliyle tutup kalın deriyi ayırdı. Yarı baygın halde operasyonu izleyen 0106 gülümseyince “Ne gülüyorsun evladım?” diye sordu Dr.Tongu. “Gıdıklandım,” dedi er. “Ne yapıyorsunuz?” Stajyer “Bilgilere erişmek için seni tamir etmemiz lazım, otopsi yapıyoruz!” diye çıkıştı. 0106’nın mayışık suratı endişeden uzak, bakışları düşsüz ve huzurluydu. Son bir gayretle “Ben ölü değilim ki!” diye yakardı. Devrimci tıpçılar kısık sesle gülüşüp birbirine baktı. Doktor: “Ölü olmadığını biliyoruz yoldaş ama yaşadığın da pek söylenemez öyle değil mi?” deyince kendini tutamayan yoldaşlar ameliyathanenin gri duvarları arasında yankılanacak, kuvvetli bir kahkaha koyverdiler. Devrelerindeki gerilim arttıkça duyusal kodları hareketlenen 0106 kendinden geçmeden evvel şöyle sayıkladı: “Ne ala! Kimse yok. Patlamalar ve sızı yok. Emirler sustu. Vicdanımın şakımasını duyuyorum. Böyle olmalı ölmek, böyle olmalıydı yaşamak. Zorlamalardan uzak, hür düşüncelerle, barış içinde ve kedersiz. Suskunluğun emirleri nasıl reddedilmez bir nidayla sesleniyor; suskunlukta vicdanım devrim subaylarından daha ceberut bir tanrı! Olanları defalarca düşünmek, anları tekrar tekrar yaşayıp hatırlamaktan daha vahim bir sürgün mü var? Ah, niçin var olduğumu bilmiyorum; gitmeyi isteyeceğim bir cennetim bile yok!” Dr. Tongu yarım saat içinde arızayı bulup giderdi. Faşist alerjisi olan android 0106 bu esnada yarı uyanık şekilde sayıklamaya devam ediyor, ara sıra başını öne eğip kur-

64

caladıkları mekanik donanımına bakarak tatlılıkla gülümsüyordu. Doktorlar için bu gülümsemenin korkutucu bir yanı vardı. Androidin yüzü kendi türlerine öyle benzer tasarlanmıştı ki, jetpack motoruyla aynı malzemeden yapılmış organlarında gezen ellere gülümsemesi hüzünlendiriyordu onları. Devrim kanunlarına aykırıydı bu keder. Devrimci pratik olmalıydı, olaylara işlevsel yaklaşmalı, katışıksız bir kıymet olan materyal gerçeğe ulaşmanın yollarını arayıp duyguların ötesini görebilmeliydi. Duygu! İnsanlığın başına ne geliyorsa bu naif hisler yüzündendi. Androidler de faşist diktatörler tarafından bu yüzden üretilmiş, hissiz ve cabbar olan bipedler sayesinde savaşlar daha net sonuçlar vermeye başlamıştı. İşe yaramaz hurdalar asilerin eline geçince devrimsel kodlarla yeniden programlanmış, makineler saf değiştirip antifaşist biyonik komandolara dönüşmüştü. Dr. Tongu elindeki tornavidayı 0106’nın gözüne yaklaştırıp “Bak yoldaş!” dedi. “Eğer bir daha gülümseyecek olursan kafatasındaki bütün vidaları sökerim!” Android kasılarak gülmeye başladı. Bir yandan dolanmış dilinden ötürü yarım yamalak özür diliyor, diğer yandan ruhsuz bir ifadeyle gülüp titriyordu. “Seni öldürürüm!” dedi Dr. Tongu. Devrimci tavrından vazgeçmeyen 0106 “Öyle olsun!” diye söylendi. “Ama unutma doktor; beni öldüren sen isen, ellerin kan içinde demektir.” Cerrah Tongu yağ içindeki ellerine baktı. Stajyerle göz göze gelip işlerini elden geldiğince çabuk halletmek için hızlandılar. “Kadın!” diye seslendi doktor. “Şuna ters akım başlat, kendine gelsin artık!” Stajyer kablolarla oynadı, bir iki düğmeye basıp masa altındaki pedala abanarak bir takım enerji salınımı üretti. Garip sesler çıktıktan sonra kablolar gerildi, androidin cildi, kas ve dokuları kıpırdadı, yüzündeki mayhoş ifade yerini cevval, kararlı ve cesur bir gerillanın tehditkar ciddiyetine bıraktı. Dr. Tongu “Şimdi anlat bakal…” demeye kalmadan stajyer lafa girip “Bana ne zaman ismimle hitap edeceksin?” diye sordu. Yersiz sorgudan rahatsız olan doktor sert çıkarak: “Kuralları biliyorsun. Titre sahip olmadıkça sadece bir kadın olarak kalırsın. Bu yüzden buradasın. Kimliğini edinmek için.” “Benim bir kimliğim var! Kendimi kanıtlamam için daha ne yapmam gerekiyor? Tek isteğim bana biraz kibar davranman!” “Sabretmeyi ve yetinmeyi öğrenmelisin. Bak devrim heyeti kimlik sevdasına komünden ayrılmak isteyen bir kadını karargahtan çıkartıp araziye saldı. İki gün sonra ağlayarak geri döndü, ajanlık yapıyor diye uyutmak zorunda kaldılar.” “Ben onlar gibi değilim!” “Hepimiz birbirimiz gibiyiz. Aynı maddeden üretildik, duygusal olmayı bırak.” “Duygusal mı? Bu karargahta benden daha zeki kadın olduğunu sanmıyorum!” Android ile Cerrah Tongu aynı anda bastılar kahkahayı. Münazarayı “Senin kafatasının içerisinde kocaman bir kalp var!” diyerek sonlandırdı doktor. Boydan boya yarılmış göğüs kafesinde ışıklar yanıp çarklar dönen 0106 “İyi dedin!” dedi, doktor ile ellerini buluşturup devrim selamı verirken ağızlarından “Kutsal Marx ve yüce Lenin pratiği!” sözü yükseldi. Ansızın ciddileşen Cerrah Tongu “Evet, zevzekliği bırak da anlat bakalım. Bizim için nelerin var?” deyip eğlenceyi yarıda kesti. Stajyer kollarını bağlayıp ikisini izlerken androidin nahoş çıplaklığı onu rahatsız etmedi. 0106 Yeni İstanbul’un detaylı bir haritasını çıkarmanın arazi şartları dolayısıyla mümkün olmadığını iddia etse de giriş çıkışları tespit edebildiklerini, kubbe içine giren yollardan dört tanesinin Balkanlar yönünde olduğunu, üç tanesinin kuzeye, üç tanesinin de Hriso Keras’a baktığını söyledi. Dr. Tongu boş gözlerle

1.SAYI OTOPSİ


bakıp tek dokunuşla susturdu 0106’yı. “Bak,” dedi ılımlı ve tavizkar ses tonuyla. “Onlarca yıldır içimizden oraya giren olmadı. Bana doğru dürüst isimler lazım. Eski bir İstanbul haritası çıkartıp suratına yaklaştırdı: “Dediğin yerler nereler göster bakalım!” Androidin gösterdiği girişlere silindir şeklinde açıklıklar çizen Tongu bunları kubbe içine doğru uzatmaya başladı. Batı tarafına biri kapalı dört giriş, kuzey tarafına üç ve eski Haliç’e üç. Sonuncuyu da çizdikten sonra bir an duraksayıp hayretle haritaya daldı. “İnanılır gibi değil, şuna bak!” Eski İstanbul üzerine yerleştirdiği girişlerin birleştirilmiş eskizini stajyere gösterdi. “Neye benzediğini görüyor musun?” Boynunu kasıp gerileyerek çizimi daha dikkatli incelemeye çalışan kadın karalamayı bir şeye benzetemediğini söyledi. Cerrah Tongu elini 0106’nın göğsüne daldırıp üst sol taraftan bir mekanizmayı kablolarıyla birlikte çekince androidin gözleri fal taşı gibi açıldı: “Yandım!” Yoldaşlar itibarsızca ona baktılar. “Tepkisel koşullanma,” dedi 0106 mahcupça mırıldanarak. Doktor kafa sallayıp stajyere döndü ve androidden uzattığı on bir çıkışlı metal küple harita üzerine çizdiği şekil arasında bağ kurmasını bekledi. “Anlamıyorum!” diye dertlendi stajyer. Asabi bir tavırla “Bu ne?” diye soru Dr. Tongu. “Can küpü.” Öbür elini kaldırdı: “Peki bu ne?” “Harita.” Küpü haritadaki çizimin üzerine vurarak yerleştirdi. 0106 “Ah!” diye inledi tekrar. Cerrah Tongu’nun çizimiyle can küpü arasında biri hariç bütün hatlar birbirini tutuyor, sadece altta, devrim karargahına beş bin metre ötedeki Haliç ağzına denk düşen bir girişte tutarsızlık göze çarpıyordu. “Şimdi anladın mı?” dedi Tongu otoriter bir tavırla. Gözlerini kısıp kaşlarını kaldıran kadın olumsuz yanıt verdi. “Kalp yoldaş kalp! Bu aptallar yaptıkları her işe bir hikmet, tanrısal bir düzenlilik getirmek için biyobenzeşimsel yaklaşımlar üretirler.” Parmağını Haliç’in eski boğazla birleştiği girintiye bastı. “Orada bir giriş daha olmalı!” “Orada giriş miriş yok. Bana bu alüminyum tuğlayı göstermek yerine basitçe ‘Kalp’ diyebilirdin,” diye söylendi stajyer. 0106 “Ahh!” diye inledi. Dr. Tongu ve stajyer ‘Yeter!’ dercesine baktılar. “Bu gerçekti,” dedi 0106. “Kalbimi kırdın!” Doktor androidin omzunu sabırsızca sarstı. “Haliç’te herhangi bir çıkış gözüne çarpmadı mı 0106? Manyetik tarama verilerine ulaşamıyoruz. Bize gördüklerini anlat.” “Etrafından dolanırken Hriso Keras’ı çevreleyen kubbenin tepesinde gürültülü bacalar gördüm. Açılıp kapandıkça yeşil-siyah bir duman üflüyorlardı. Üzerimizi kaplayan bu tabaka oradan sızıyor.” “Endüstriyel atık mahseni!” dedi şen şakrak bir kahkaha patlatan Cerrah Tongu. “Tahmin etmeliydim! Bizim tarafa dönük bir girişleri olmalı yoksa pisliklerini yığacak yer bulamazlar. Görünürde bir giriş yoksa yer altından mutlaka bir geçiş olmalı. Şu tüp geçit atıkları Anadolu’ya taşıyor olabilir.” Yumruğunu haritaya vurdu. “Tüm Gözlem Kulesi! Lanet olsun. Bu aptal kuleyi neden yıkmadıklarını tahmin etmeliydik. Adamlar hiçliğin, kepazeliğin ortasında balçığa batmış bir kuleye asker yerleştiriyor ve biz bunun ne-

kaybolandefterler

denini bile sormuyoruz. Bu taraftan gelebilecek tek saldırı noktasını koruyorlar. Bazen fazla devrimci olduğumuzu düşünüyorum!” “Ne demek istiyorsun?” diye atıldı stajyer ayaklanarak. Dr. Tongu odadan apar topar çıkarken “Ara sıra yapıcı fikirler üretmeliyiz,” dedi. Android ile stajyer, doktorun arkasından kapının kapanışını izledi. Ameliyathaneden çok atölyeye benzer ufak odada, 0106 ve stajyer sessizce beklediler. Bir süre sonra 0106 oldukça patavatsız bir tavırla “Ona aşık mısın?” diye sordu. “Aşık mı? Biz devrimciyiz 0106! Dava için buradayız.” “Evet, evet biliyorum,” diye geçiştirdi 0106. “Ama ara sıra beni üzüyor.” “O zaman seviyorsun demektir.” “Klişe analizlerine ihtiyacım yok 0106! Bu karargahta her şey ölü!” “Kabul etmiyorum! Bu karargah devrimin kalbi. Özgür düşüncenin, bağımsızlığın ve yaşam hakkının savunulduğu yer burası. Bu karargah umudun kendisi.” “Umut mu? Burada artık kan ve kederden başka şey yok.” Kapı tiz bir sesle açıldı ve Dr. Tongu başta olmak üzere kamuflaj giysili, deri pantolonlu iki subay puro dumanı üfleyerek içeri girdi. Mahremiyet endişesiyle göğüs çeperini birleştirmeye çalışan 0106’ya “Rahat!” komutu verip, stajyerle yoldaş selamına gerek duymadan basitçe bakıştılar. “Anlat bakalım Cerrah,” dedi bir tanesi. Doktor bir çırpıda öngörüsünü dile getirdi: “Haliç bölgesinde bir giriş olduğunu sanıyorum. Androidler oradan girecekler. Muhtemelen korkunç bir manzara olacak ama bizimkileri etkilemez. Yeni İstanbul’u dev bir organizma olarak düşünün, Haliç girişi oranın sindirim sistemi. Sonrasını kestiremiyorum ama kubbenin altında bir yerlerde dev bir sera, yapay bir orman olması lazım; şehrin solunum sistemi. Bu lanet yarasaların yarattığı her şey yapay ama büyük gücün insan doğasında saklı olduğunu iyi biliyorlar. Daha kusursuz bir tasarım olamazdı.” “Nasıl girilecek?” “Kuleye saldırıp girişi öğreneceğiz. Teslim olan devrimcilerden atık bölümünde hayatta kalan var mı?” “Son teslim olanlardan biri Layemut. Yaşadığını umuyoruz.” “İşimizi görür. Gerisi size kalmış!” Gün içerisinde hazırlıklar tamamlanıp 0106’nın rötuşları yapıldı. Devrim kodlaması belirsiz bir hata verdiğinden doğru programlanamasa da kumandanlar androidin görev bilincinin ve sadakatinin yerinde olduğuna kanaat getirdiler. Muhafızlar 20130106 ile ona eşlik edecek dördüncü nesil devrimci android 17891407’yi tanıştırdılar. Karşılaşacakları zorluklar, şehrin çetin savunma mekanizması, gelişmiş silahlar ve askeri kuvvet hakkında bilgi verildi. Seçenek kalmaması halinde kullanması şartıyla 1789’un beline termonükleer bir bomba yerleştirilip sirenler, marşlar eşliğinde uğurlandılar. Engebeli araziyi bir çırpıda geçen androidler, öğlenin kavurucu sıcağında Tüm Gözlem Kulesi yakınlarına mevzilendiklerinde ortalık ıssız ve tehlikesizdi. Feramuz Fiskeli’nin kulede bir yerlerde olduğunu bilmeleri androidleri etkilemiyor, kodlarına yansıtılmamış bu bilgi dolayısıyla ürkeklik göstermiyorlar, görevlerini bir an önce yerine getirmek için can atıyorlardı. Yalnız, 0106’nın suratına yansımayan hüznü fark eden 1789 merakını dile getirdi: “İyi misin yoldaş?” 0106 kafa sallamakla yetindi. “Biliyorum sıcak devrelerimizi gevşetiyor, biraz daha dayan, devrim tarihine adımızı yazdırmak üzereyiz.” Genç android’in dava aşkıyla çınlayan sesinde kahraman olacağına inanan yeni yetmelerin heyecanı seziliyordu. “Hadi ilerleyelim!” dedi 0106. Kulenin kapısına kadar beş yüz metre sürünüp, on beş metrelik beton temele belli etmeden tırmandılar. Girişe yaklaştıklarında kuleden

65


kahkaha ve müzik sesleri yükseliyor, iki askerin tok ve kaba konuşmaları duyuluyordu. Androidler doğru zaman olduğunu düşünüp kapıdan içeri daldılar. Sıcak temas beklendiğinden hızlı ve hasarsız atlatıldı. Yatakta yatan iki kapitalist komando yarı çıplak ve silahsızdı. Yanlarında boş yemek kapları, su dolu sürahiler, kullanılmamış birkaç kondom ve silahları duruyordu. Onları ne olduğunu anlayamadan etkisiz hale getirip üst kattan inen bir tanesiyle burun buruna geldiler. Bıyıklı ve sert mizaçlı er uzun menzilli lazer tüfeğini tutarken titriyor, tetiğe basmayacağı her halinden anlaşılan adam ölmemek için gözleriyle yalvarıyordu. 0106’nın silahını yere indirip askeri yatıştırmasına zaman kalmadan 1789 karnında koca bir delik açtı. Yere yığılan erin iç organları basamaklara yayıldı. Tiksinerek bakan 1789 “Biz en azından ortalığı bu kadar kirletmiyoruz!” diye söylendi. 0106 devrim kaideleri gereği susmayı tercih edip merdivenleri koşarak çıktı. Oradaydı. Anadolu arazisine çevrilmiş bir lazer mitralyözün başında, titreyen dizleri ve buruşuk suratıyla Albay Feramuz Fiskeli duruyordu. Bir baskın gerçekleşmeyeceğinden ve Anadolu arazisine saldıkları korkudan öyle emindi ki, beklemedik karşılaşma dolayısıyla önce androidlerin arasından sıyrılıp kaçmaya, beceremeyince mitralyöze tırmanıp pencereden atlamaya çalıştı; gözü yemeyince ellerini kaldırıp aman diledi. 0106 Albay’ın ellerini nanoteknoloji ürünü mıknatıslı kelepçelerle sabitledi. “Albay Fiskeli!” dedi gözlerinin içine bakarak. “Devrim yasaları gereğince tutuklusunuz. Şimdi sorularımıza cevap veriniz!” “Ben bir şey bilmiyorum!” diyerek sorgudan kurtulmaya çalıştı Feramuz Fiskeli. 0106 tüp geçidin içinden kente giriş olup olmadığını sordu. “Siz,” dedi Albay büyüklük taslayarak. “Hep böyle saf oluyorsunuz. Ne yapacaksınız? Yeni İstanbul’u işgal edip eşitlik ve adalet mi dağıtacaksınız?” “Deneyeceğiz!” diye cevapladı 0106. “Şimdi bizi girişe götür.” “Kendi tarafınızda, kendi düzeniniz size yetmedi mi? Şehri istila edip insanları öldürerek mi devrim yapacaksınız?” “Devrim kanla gelir, kansız devam eder,” dedi 1789. 0106 tekrar etti: “Bize geçidi gösterin! Gizli bir geçit olduğunu biliyoruz!” “Saçma! Siz imkanların peşindesiniz Stalin’in piçleri!” Kafasının yanına bir mermi sıktı 1789. Feramuz Fiskeli istemsizce eğildi. “Biz Stalinist değiliz ahmak herif! Marx’ın ışığında Lenin pratiğinin askerleriyiz! “2050’lere geldik, hala mı aynı hikaye!” Androidler cevap vermek yerine işe koyulmayı tercih ettiler. Gizli geçidi göstermesi için sürüklenmeden önce Albay “Siz makinelerin anlamadığı şey ne biliyor musunuz: Düşündüğünüz, inandığınız ne varsa size anlatılanlardan ve kodlardan ibaret. Tüm bu gördüğünüz düzen ve bizler, toplumsal iradesizliğin ve baskının ürünüyüz.” “Ee?” dedi 1789 albayın ensesine sertçe vurarak. “E si, siz de bizim ürünümüzsünüz. Hepsi yukarıdakilerin bir oyunu folyo beyinliler.” 0106 ve 1789 bir an durup birbirlerine baktı. Albayın gösterdiği gizli girişten tüp geçide çıkıp atık mahzeninin derinliklerine doğru meyus androidler olarak düşünceli bir sessizlikle ilerlediler. Onları etkilemeyen gayritabii ve berbat bir koku sardı etraflarını. Feramuz Fiskeli yol boyunca birkaç kez durup öğürdü, eski ve yırtık ilanların bulunduğu duvarlara yaslanarak dinlenmek zorunda kaldı. Bir ara “Yeter!” diye yakındı. “Yeter daha fazla ilerleyemem, genzim tutuştu,

66

ciğerlerim yanıyor.” 1789 yakasına yapışıp kent girişine kadar onlarla gelmeye zorlamasa gerisin geri döner, kimsenin onu bulamayacağı düşman topraklara sığınır, kaybolurdu. Devrimcilerin tüylerini ürperten Feramuz Fiskeli buydu işte. Tüp geçide inşa edilmiş bir yan yoldan kent surlarının ardına geçmeyi başardıklarında Albay kendinden geçmek üzereydi. 0106 ona gitmesini söyledi. 1789 ise onun savaş esiri olduğunu iddia ederek yanlarına almalarını önerdi. “Bize yük olur. Kent merkezinde onunla uğraşamayız,” diye mazeretini açıkladı 0106. 1789 öldürme fikri ortaya attığında Feramuz Fiskeli “Allah’tan kork!” diye bağırdı. Silahını indirdi android, başını dikleştirip ekşi ve küçümseyici bir ifade takındı: “Benim yaratıcım sensin ve senden korkmuyorum!” 1789 şakağına dayadığı silahını ateşleyip tek mermiyle işini bitirdi Albay’ın. Böyle geldi on yılı aşkın zamandır devrim ve kapitalist kaynaklarında korkusuz diye anılan Feramuz Fiskeli’nin sonu. 1789’un tüyler ürperten soğuk kanlılığı karşısında merhamet nutuğunun işe yaramayacağını bilen 0106 ‘yazık’ dercesine kafa sallamakla yetindi. Teknolojik Çağ savaş hukukuna göre 1789’un Albay’ı öldürme hakkı vardı ancak 0106’ya göre kendini başkasının canı üzerinde hak iddia edecek kadar üstün görmek kazanmanın değil, şiddete ve çarpık eğilimlere olan meyilin göstergesiydi. Bilinçlerin darağacı çoktan hazırdı ve uygun aday bulunca haklı katillere dönüşüyordu galipler. Dr. Tongu’nun dediği çıktı. Yan yol onları daha derli toplu, biraz daha aydınlık ve dinamik bir başka geçide çıkarttı. Sağlam bir maddeyle yalıtılmış koridorda ‘Geleceksel Lezzet’, ‘Uyum Hapı – Memnuniyet Garantisi-’, ‘Otoriteye İnanmak: Öğrenmekle Zaman Kaybetmeyin, Sizi Yönetenlere Güvenin’ türü dijital reklamlar bulunuyordu. Androidler ilerledikçe atık mahzeninin kimyasal buharıyla karışmış insan dışkısı kokusu yoğunlaştı. Dev borulardan gelen atıklar daha büyük bir havuzun içine boşaltılıyor, burada gördükleri işlem sonrasında yer altına inen başka bir dev boruyla baldırıçıplaklar bölgesine salınıyordu. Her defasında yenilenen bu işlemi, acayip kıyafetleri içinde tanınmaz hale gelmiş eski devrimciler üstlenmişti. Androidler yanlarından geçerken dönüp bakma ihtiyacı duymadılar. İşleriyle öylesine ilgili, emekleri dolayısıyla öyle uyuşmuş ve çaresizlerdi ki görevleri dışında bir şeye güç yetirip olan bitenin farkına varacak halleri kalmamıştı. Yalnız, bu isli, puslu, ağılı mahzenden çıkarlarken işçilerden bir tanesi gaz maskesini çıkartıp 0106 ile göz göze geldi. Saçı sakalı karışmış, göz altları morarıp çökmüş, burnu damarlı, dişleri dökük ve umutsuz adamı 0106’ya hatırlatan tebessümü oldu. Teslim olan devrimcilerin sonuncusu, bileği bükülmez cengaver Layemut idi bu. 0106 ona doğru adım atınca Layemut bir el hareketiyle androidleri durdurdu, beklemelerini işaret edip bir süreliğine kayboldu. Elinde bir kağıtla döndüğünde devrimci işçiler yerlerinden kıpırdamadan elden ele uzatarak androidlere ilettiler notu. Şunlar yazılıydı: -Yerimden ayrılamam. Burayı derhal terk edin. Karşınıza ormanlık bir alan çıkacak. Rahatça geçeceksiniz. Şehir içi ulaşım kanalları üç ayrı kola ayrılıyor. Ortadakini takip edince kent merkezine varacaksınız. Karşı direnişe kalkışacak kimse yok. Gördükleriniz sizi şaşırtabilir, davadan vazgeçmeyin. Saraya varın, bütün pisliği orası pompalıyor. Bipedler solunum sistemini hızla geçtiler. Yapay koruluktan aşağı inen yoldan şehrin keşmekeşliği görünüyor, yelpaze gibi sağa sola kıpırdayan binlerce insan kafası buyruksuz, başıboş dalgalanıyordu. Koruluğun şehirle kesişen kısmında çatala benzeyen bir yola geldiler. Ortadaki hariç diğer iki yol uzayıp bir tünele bağlanıyor, ortadaki ise kentin içine doğru daha ince yollara ayrılıp damarlanıyordu. Layemut’un dediği gibi ortadakinden devam ettiler.

1.SAYI OTOPSİ


“Dolaşım sistemi olmalı bu!” dedi 1789. Kent merkezine kadar askere, savunma mekanizmasına ya da namlusu onlara dönük taretlere rastlamadılar. Çatışmak zorunda kalmadıkları için memnun ama tetikte devam ettiler. Yeni İstanbul’un merkezine varan köşeyi döndüklerinde anlatılanlardan oldukça farklı bir manzara onları bekliyordu. Çaresizce savrulan binlerce insan metruk binalarla çevrili şehirde boş gözlerle dolanıyor; kimisi dileniyor kimisi de sindikleri duvar köşelerinde titreyerek ölümü bekliyordu. Yer yer çirkin üniformalı, şok coplu polisler ve sürekli yer değiştirip herkesi gözleyen mobil kameralar göze çarpıyordu. Neredeyse hiçbir binada pencere yoktu. İnsanı içine çekip çiğneyen sonra da geri tüküren gri ve tek tip yapılar estetik yoksunluğunun değil, insanı köleleştirmek isteyen uğursuz zihinlerin bir yansımasıydı. Kalabalığın yaklaşmaktan çekindiği bir yerde küçük, sulak bir bölge vardı. Sıcaktan bunalanların serinlemek için kullandığı parklarla çevrili gölet zaman içinde etrafı çoraklaşıp verimsizleşmiş bir hurdalığa, gri bir sisle kaplanmış, kabarcıklı, yeşil-siyah bir muhallebiye dönüşmüştü. Buranın hemen yakınında, kadınların zor kullanılarak erkeklerin altına atıldığı damsız bir yapı yükseliyor, biraz ötede, bitap düşmüş zayıf katırların üzerinde tombul kalantor özenle seçtikleri küçük çocukları kucaklayıp yanlarına katarak olağanüstü güzellikte bir sarayın yüksek duvarları içerisine kaçırıyordu. Beğenilmeyen ufaklıklar ise açlıktan gözü dönmüş adamlar tarafından hunharca tepelenerek kimi işlere koşuluyor, o lanet kuytuluklarda istismara uğruyor, birçoğu dayanamayıp ölüyor, hayatta kalanlar da sistemi sürdürecek vicdansızlara devşiriliyorlardı. Yüksek binalar, güneşten de parlak ışıklar, yaşamanın hakkını veren insanlar ve muhteşem bir intizam ile karşılaşmayı bekleyen 0106 bu çürük şehir karşısında silahını indirdi. Bir saniyeliğine, sadece bir saniyeliğine bu şartlarda süren gayrimeşru bir yaşamın, kıt koşullar el verdiğince devam eden hürlüğün ve çalınmış ümitlerle mutlu olmayı beklemenin nasıl olacağını hayal etti. Şehir merkezinin bayıltıcı pusuna doğru çekilirken bu şeytani karşılaşmanın huzursuzluğuyla aptallaştı. “Lenin, Marx, Bakunin, Mao…ve tüm tanrılar adına; bu ne rezillik!” dedi kaşlarını çatan 1789. Duvar dibinde oturan bir ihtiyara doğru yürüyen 0106 “Anlamıyorum. Hiç anlamıyorum,” diye yakındı. Kısa, kır sakallı adamcağız gözlerini kapatmış dinleniyor, kavuşturduğu elleriyle midesini ovuşturuyordu. Androidleri görünce tane tane konuştu: “Söyleyin gençler! Bir cürüm mü işledik?” “Devrim tanrıları seni korusun ihtiyar. Biz Bağımsız Komün gerillasıyız. Şehre ne oldu böyle?” “A! Devrimci gençler, yolu yeni buldunuz anlaşılan. Şehre bir şey olduğu yok –inleyerek nefes alıp verdi- bu rüsvalık otuz yıldır devam ediyor. Şirketler istikrarı üç beş sene sağlayabildi. Ardından katmanlar arası bir pogrom patlak verdi ve her şey değişti. İstikrarsızlık değişimin habercisidir. İstikrar diye bağıran birini duyarsanız kurulu düzenin devamını istediğini anlayınız, istikrarsızlık devrimin annesidir. İşleri toparlayamayınca despot tavırlar başladı, yasaklar geldi, halk arasından bazıları şirket sahiplerine yardakçılık yapıp diğerleri üzerinde söz sahibi oldu. Korku, açlık ve iradesizlikle gelen istikrarsızlık beklenenin aksine faşist devrimi peydahladı. O duyduğunuz seçkinlik masalları, asil yaşamlar ve transhümanist düşler böylece yok oldu.” “Şu saray! Orada her şey yolunda gibi!” “Evet. Orası holding sahiplerinin, ailelerinin, ceo’ların ve çalışanlarının yaşadığı yer: Asalet ve Korunma Sarayı. Türlü pislikler döndüğü söyleniyor, artık umurumda bile değil.”

kaybolandefterler

“Anlaşıldı,” dedi 0106. “İstanbul’un kalbini bulmamız gerekiyor, bir fikrin var mı?” Adamın yorgun çehresi yumuşadı. Parmağıyla sarayı göstererek “İstanbul’un kalbi; buranın kalbi işte bu saray, o da kan ve keder pompalıyor!” dedi ihtiyar. Gitmeden önce 0106 Feramuz Fiskeli’yi tanıyıp tanımadığını sordu. İhtiyar, seneler önce sürekli olay çıkartan bir çetenin elebaşı olduğunu ve bu tür bir efsane yaratarak onu şehirden sürdüklerini anlatırken ekledi: “Korku imparatorluğunun öncelikli kaidesi: Hegemonya!” “Hegemonya!” dedi 1789. “Antonio Gramsci, 1891-1937… ” 0106 onu susturdu ve ihtiyarla selamlaşıp saraya doğru koştular. Yöneldikleri tarafta bir bağırış çağırış kopuyor, ellerindeki kağıtları sallayan halk esirlerle başkaldıranların dövüştürüldüğü kafesin önünde çılgınca tepiniyordu. Eli silahlı otomatonlardan tedirgin olmayan insanlar bu çileli yaşam yerine ölümü sorgusuzca kabullenebilecek bezginlikteydiler. Saray girişi korunmuyordu. Saltanatın mutlak hakimleri halkın sinikliğinden öylesine eminlerdi ki kapıya asker koymaya gerek duymamışlar, baskı ve zorbalıkla oluşturdukları otokontrolün halk arasında itidal sağlayacağından emin hale gelmişlerdi. Merdivenleri tırmandılar. Tanımadıkları ileri teknoloji ürünü eşyaları, araç-gereç ve cihazları arkalarında bırakıp, klasik müzik yayılan dev salona apar topar girdiler. İçeride imansız bir şölen vardı. Göbekli bunaklar gencecik kızlarla dans ediyor, bazısı kadınların uzuvlarından bir şeyler atıştırıyor, diğeri bir köpeği öldüresiye kırbaçlıyor ve zevk salyaları saçıyordu. Bitmişti her şey. 0106 sonsuz bir umutsuzlukla çevrelendiğini hissetti. 1789 gördüklerinden öyle tiksindi ki zırhının titanyum korumasını açtı. Onları fark eden kodamanlardan biri salonun ortasına çırılçıplak çıkıp androidleri işaret ederek savaşa, kana, ölüme ve adalet adına nara atmaya başladı. Şunlar duyuldu: “Askerler koşun! Onurumuz, namusumuz tehlikede! Sizler Yeni İstanbul rüyasının neferlerisiniz. Toprağınızı, milletinizi, asil ırkınızı kanınızın son damlasına kadar koruyunuz! Şehitlik için saldırın!” Salondan uluma benzeri bir ‘Hurra’ sesi yükseldi. Sağdan soldan çıkan modern yeniçeri kıyafetli, lazer silahlı, dev cüsseli, altıncı nesil siborglar ateş ederek androidlere koştular. Kargaşanın iyice uyardığı şiddetperestler tutkuyla birbirlerine saldırıp şehvet ve kan ile inleyerek sadistleştiler. Gösterişçi faşistlerden biri bu sahne karşısında elini diğerine çarparak “Hitler, Gentile ve Maistre adına, hayret bir şey!” dedi. “Bu numarayı her defasında yiyorlar.” Küçücük kızlar o gece orada insanlıklarını bıraktılar; hayvanlar o gece orada ne hata işlediklerini bilmeden can çekiştiler. 1789 ve 0106 silahlarını indirdi. “1789,” dedi özgür bir dünya hayali kuran 0106. “Acı her yerde. Burada ve devrimde, sağda solda hep ölüm var. Kahrolsun ideolojiler ve insanı köleleştiren her şey 1789. İnsan olmadığım, kalpsiz olduğum için mutluyum.” 1789 beline uzandı, “Kutsal Marx ve yüce Lenin pratiği!” deyip düğmeye bastı. Devrim karargahında bir koşuşturma baş gösterdi. Dr. Tongu ve stajyer kadın zevk inlemelerini yarıda kesip giyindiler. Komuta merkezine çıktıklarında Yeni İstanbul’un manyetik kubbesi içinde yayılan elektronik yaygaranın tadına vardılar. “Devrim kazandı!” diye bağırdı kumandanlar ve Dr. Tongu. Stajyer, doktorun kulağına yaklaşıp ağlamaklı ses tonuyla “On binlerce insan öldü!” dedi. Cerrah Tongu kısa kesti: “İhtilal satürn gibidir, kendi evlatlarını yer.” “Ama bu çok fazla…O kadar insan!” “Sana kafatasının içinde kalp taşıdığını söylemiştim. Boş ver bunları, biz kazandık Behice.”

67


Bİr Yazar OtopsİSİ Denemesİ Olarak İlk Kİtap: Hanene Ay Doğacak HATİCE TOSUN Otopsi’yi “Ölüm sebebini belirlemek amacıyla bir cesedi inceleme işi, ölü açımıdır.” diye tanımlıyor Türk Dil Kurumu. Düzeltiyorum, birazdan yapılacak olan otopsi; “Doğuş sebebini belirlemek amacıyla bir yazarın ilk kitabını inceleme işi, satır açımıdır.” *** Ters çevrilen fincanlarda söyleyemediklerini duymak isteyen kulaklar vardır. Parmaklarını kıtlatarak beklerler karşıdaki dudaklardan dökülecek gizi. Bunca fısıltının arasında özellikle duyulmayanlar da vardır, duyulmak istenmeyenler de. O yüzden her falın sonu “hanene ay doğacak”la biter. Bir umut başlayan dökülmeler, iki avuç arasına gizlenen diğer sırlarla yine bir umut biter. Şebnem İşigüzel, bu ilk kitabıyla dillere pelesenk olan ‘aşk’ın duymazdan gelinen fısıltılarını çekip çıkarıyor. Aşkı, ameliyat masasına yatırıp kendine has neşteriyle ayyuka çıkarıyor. “O zamanlar çocuk sayılırdım. Şimdi olsa yazamazdım. Yazmazdım değil, yazamazdım.” dediği öykülerini yirmi yaş cesaretiyle sıçratıyor duvarlara: heteroseksüel, homoseksüel, ensest ilişkiyi; ölü seviciliği, tabu yıkan aşkın bilmediğimiz hallerini; gitmeleri, gelmeleri, kalmaları, kadını, erkeği ve çocuğu. Daha evvel sekiz günah eklenmişti insanın yasak listesine: kibir, açgözlülük, şehvet, kıskançlık, oburluk, öfke, tembellik ve gökkuşağı. İç içe geçmiş yaşamlarda dokuzuncu günahı ‘aşk’a veriyor İşigüzel ve oturuyor dokuz hikâye yazıyor. İlk hikâye olan Sevgili Bayan Ardavak, sonuna gelindiği zaman ‘ardavak’ın ‘kadavra’nın tersten okunuşu olduğunu hissettirebilecek incelikte, tabuları ters yüz ettiren, ölü sevici, alt metinde birden fazla kaygı taşıyan bir hikâyedir. Bedensel verilerinden yola çıkarak kadın kadavrasının hikâyesine âşık olan bir cerrah, bakirliğini aşka dönüştüren bir asistan, morg çekmecelerinde ameliyat masalarında sıcak su ile gevşetilen donuk etler; yaşanan günden uzak olmayan ama gözlerin hep zıt yöne çevrildiği bir kesitlerdir. “Ne üzücüdür ki, orta yaşlı morg görevlisi, âşık olduğu kadavranın katilini bulamadan tutuklanıp hapse girdi. Hapse girdi, çünkü her zamanki gibi demir çekmecesini çekip de sevgili kadavrasını bulamadı. Onun yan odada hocalar ve stajyerler tarafından kesilip biçildiğine tanık olunca da üçünü ağır yaralamış birisini de oracıkta öldürüvermiş. Ortalık kan içindeydi. Orta yaşlı morg görevlisi kadavranın üzerine kapanmış, onu yeni kaybetmişçesine ağlıyordu.” Sonrasında gelen üç hikâye ise bir “ensest ilişki üçlemesi” tadındadır: Tabut, Suya Yazılan Mektuplar, Bir Öğleden Sonra. Bilinçli olarak ensestin tüm türlerini deneyen İşigüzel; Tabut adlı hikâyede; dayı-yeğen ensestini, Suya Yazılan Mektuplar adlı hikâyede; anne-oğul ensestini ve son olarak da Bir Öğleden Sonra adlı hikâyede; baba-kız ensestini ele alır. Bu üç hikâyeyi üçleme yapan tek unsur “ensest “ortak paydası değildir tabii ki de. İşigüzel, imgelerini ustalıkla ardalamıştır hikâyelerine. Üçlemenin ilk halkası olan Tabut hikâyesinde hareket noktası olarak seçilen imge psikanaliz yaklaşımın da güçlü imgelerinden biri olan “ayna” dır: “Aynada yüzünü seyrederken sevdiği erkeği kaybetmiş bir kadının gözlerindeki ifadenin nasıl olabileceğini düşündü. “ Hikâye, bir kadının aynasından sıçrayan kırılmalardan oluşmaktadır. Babasını kaybetmiş bir kız çocuğunun annesinin gözlerinde gördüğü çaresizlik; tavanındaki çatlaktan sızar, aynı kız çocuğunun bacak arasında elleri dolanan dayısına attığı bakıştaki çaresizlik ile birleşir ve memleketine kaçmaya çalışırken sevdiğini kaybeden tabut başındaki bir kadının bakışındaki çaresizlikte donar kalır. Bu hikâyedeki zaman

68

1.SAYI OTOPSİ


kaybolandefterler

69


kırılmaları paragraf aralarına ustalıkla serpiştirilmiştir. Hikâyenin sonuna doğru vurgulanan mavi-mor arası bir renk imgesi okuru satır arasından üçlemenin ikinci halkası olan Suya Yazılan Mektuplar’a çekmektedir. Suya Yazılan Mektuplar hikâyesi bir başka adamla evlenmiş bir anne ile tüm tablolarında mavi-mor arası bir renk kullanan bir oğulun ensest ilişkisini anlatmaktadır. Esasında bu ilişkiye, kabul edilen tabirde ensest demek İşigüzel’in hikâyeyi, aradaki aşkı işleyiş tarzına haksızlık etmek olur. Hikâye, Freudyen bakış açısının desteklediği Oidipus Kompleks’ten beslenmektedir. Oidipus Komplekse göre erkek çocukların anneleri ile kurduğu bağ “normları kabul etme” evresine kadar cinsel haz boyutundadır. Ne zamanki erkek çocuk, baba faktörünü ve toplumsal normları kabul eder o vakit kompleks çözülmüş olur. İşigüzel, bu hikâyede çıkış noktasını bu saptamadan alıp normatif düzeni inkâr eden bir ilişkiyle nihayete erdirir. Bunun en güzel kanıtı annenin cevapsız kalan mektuplarıdır. Komplekse göre yanıtsız kalan aşk erkek evlada ait iken hikâyede ise durum anne aleyhine dönmektedir. Kompleksin en baskın belirtileri\ evreleri ve psikanaliz imgeler hikâyenin satır aralarına ustalıkla yedirilmiştir: “ Sen babanın yüzünü hiç hatırlamadığını, bazen benim yüzümü de unuttuğunu söylemiştin.” ( Erkek evladın baba faktörünü yok sayma\ saf dışı bırakma arzusudur.) “Yalnızca gözlerime siyah birer bant koymuşsun.” (Gözlerin kapatılması duyulan hazzı yok saymaya çalışan bir rüya imgesidir.) “Benden sürekli kaçmanın nedenlerini biliyorum. Artık sen de o düzenin tutsağısın. Yaşamda her şeyin bir düzeni vardır, öyle değil mi? Duyguların, para kazanmanın, tercihlerin, dileklerin… Birbirimizi anne oğul sevgisinin dışında sevmemiz bu düzene uymuyordu.” (Erkek evladın “ben” den sıyrılıp “simgesel düzen” e geçiş evresidir. Freudyen bakış açısına göre bu evrenin kabulü ile kompleks çözülmüş olur.) “ Bu dayanılmaz ağrılar başlamadan önce bir gece ay ışığının denize dökülmesinden cesaret alarak denize girdim. Karanlık sularda kulaç atarken cesaretim beni korkuyla baş başa bırakmıştı. Yarı yolda telaşla geri dönüp kumsala çıkmak istedim. Sonra yıldızsız gökyüzünde bir fluluk içinde görünen aya bakıp mağaraya doğru kulaç atmaya devam ettim. Mağarada dehşetli güzellikte bir karanlık vardı. Hafif bir dalga kayalara çarpıp dağılıyordu ve bu sesi dinlemek insana huzur veriyordu. “ ( Su ve deniz ile ilgili unsurlar psikanalitik açıdan anneyi ve anne rahmini temsil eder. Korkunun anne rahmine dönünce dineceğine, huzur bulunacağına inanılır; bir sığınak olarak görülür. Burada mağara sığınak olma noktasında anne rahmine benzetilmiştir. O yüzden mağaraya doğru yapılan yüzme eylemi korku ile başlayıp huzur ile sonlanmıştır.) Suya Yazılan Mektuplar’ın nihayeti ise okuru bir arafla karşılaştırmaktadır. Baştan beri kaleme alınan mektuplar var mıdır, bu annenin kendine ettiği bir bilinç oyunu mudur yoksa erkek evladın bir rüyası mıdır? Üçlemenin son zinciri olan Bir Öğleden Sonra hikâyesi de işte tam da buradan kendine çevirmesini sağlar okurun gözlerini. Belki de psikanalitik yazımın en yoğun olduğu hikâye olarak ön plana çıkmaktadır. Hikâye, ana karakter olan genç kızın rüyası ile başlar. Saatler sonra birebir hayatına geçirecek olduğu anları önce rüyasında prova eder ancak birkaç farkla; rüya boyu kendisinin yerine, geçen yaz kütüphanede onları suçüstü yakalayan memureyi; babasının yerine de kır saçlı bir adamı koyar, kendisi ise bir sokak köpeği olarak dâhil olur bu kurguya. Freudyen bakış açısı kapsamında rüyalar bilinçaltında gizlenen gerçeklerin, isteklerin bilinç yüzeyindeki anlatımı olarak kabul görür. O yüzden genç kızın rüyadan uyandıktan sonra defterine aldığı notlar esasında İşigüzel’in önümüze serdiği imgelerdir: “Kütüphane, bir saat, kütüphane memuru, soluk mavi ışık, kitapçı vitrini, tüm renkler kayboldu, köpek, çaresiz, kır saçlı adam, havlama, kurbağaya dönüşen prens, taksi, şoför, kenar mahalle, hurdalıklar, ‘Tsesne’, danışma, koridor, 13, kırık ayna, gözlerini sıkıca bağladılar, sıcak, gümüş çekmece sapı, annemle de yaptığını bilmeye katlanamıyorum, baba, biricik kızım. Her şey, rüyadan çok, yaşadığım pek çok şeyi dışarıdan izlemeye benziyordu.”

70

1.SAYI OTOPSİ


Görüldüğü üzere diğer iki öyküde de olduğu gibi zaman kırılması\rüya, ayna\ yansıma, mavi-mor arası bir renk\soluk mavi bir ışık imgeleri ve yaşanılan ilişkilerdeki gönüllülük\aşk hali bu öykünün de genelini teslim almış durumdadır. Sadece üçlemenin bu öyküsüne has olarak, kitabın ilk öyküsü olan Sevgili Bayan Ardavak’a gönderme yapan bir ayrıntı vardır. Kız ile babasının gitmeyi tercih ettikleri otelin adı olan Tsesne, kökenini ensest kelimesinin tersten yazılışından almaktadır. Son olarak İşigüzel, bu öykünün başına metinler arası geçiş, bir atıf ekleyerek edebiyatta ensest kavramını bilinçli kullandığının bir kez daha altını çizip üçlemeyi sonlandırmıştır: “Bil ki, şu benim oğlum, çocukluğundan beri kendi öz kız kardeşinin aşkıyla tutuşmuştur. Ergenlik yaşlarına ulaşır ulaşmaz aralarında o kötü hareket oluverdi. Ona dedim ki: “Bu alçakca hareketlerinden sakın!” Ne senden önce ne de senden sonra kimse bunu yapmamıştır ve yapmayacaktır. Yoksa hükümdarlar arasında ölünceye kadar utanç ve iğrençlik içinde kalacağız. Ve atlı tatarlar tüm dünyaya öykümüzü aktaracaklar! Binbir Gece Masalları” Benimle Ölür Müsün, varış noktasında başlayan bir aşk hikâyesidir. Âdemoğlu için hayatın başlangıç noktası doğum, varış noktası ise ölümdür. Bu öykü adamını elinden tutup varış notasına sürükleyen bir kadının hikâyesidir. Kadın, hikâyenin başında varışı kendi göğüsler, bile isteye. “Benimle ölür müsün?” demişti. Bunu sanki “Benimle birlikte yaşar mısın? Benimle evlenir misin? Benimle gelir misin? Benimle yürür müsün?” der gibi söylemişti. Ben yine aptalca şeyler söyleyip çıkıp gitmiştim. Bu gidemeyişle beraber adam ekseni etrafındaki tüm imgeleri bu varışın bir metaforu olarak işlemeye başlar. Yıllar evvel örgüt evindeki baskından sağ kurtulan iki kişiden biri olmasına hayıflanır. O kez gidemediği ölüme âşık olduğu kadınla da gidemediği için acziyetini dizlerine vurur. Şoförü olduğu otobüs, yaşam denilen olgunun bir örneklemidir artık onun için. İki kez ıskaladığı karar verme hakkını üçüncüde yakalamak ister. Tanrısının onun için seçtiği varış yolunu değil kendi yolunu seçmek ister. Kontağı çevirmedeki on beş dakikalık gecikmenin her duraktaki daimi yolcularını nasıl etkilediğini irdeler. Kendini yaratıcı, otobüsünü yaşam, durakları ve duraklardaki karakterleri kendi yaşamından kesitler olarak serpiştirir. Ve her birinin aslında ölümü nasıl da arzuladığını… Son kavşakta yolu seçer, bu kez kendi seçer ve geri kalan tüm sözleri gaz pedalına bırakır. “Sağdaki kanyona giden yola sapıyorum. Kimse ses çıkarmıyor. Beş yüz metre sonra uçurumla bitiyor, bunu biliyorlar. Hızlanıyorum. Yol üzerindeki banketlere çarpıp havaya uçuruyorum onları. Hepsinin yüzünde bir rahatlık var. Aynadan bütün yüzleri görüyorum. Gülüyorlar. Kahkahalarından otobüsün hırıltısını duyamıyorum. İşte yine o ‘sessizlik’. Onunla göz göze geliyoruz. Saçlarını gülerek savuruyor. Ben bütün gücümle gaza basıyorum. Ölüm bizi çağırıyor. Mavi otobüsüm birazdan boşlukta hızla yol alacak. Sevgili ölüm hepimiz seninle tanışmaktan büyük mutluluk duyacağız.” Hanene Ay Doğacak, bir umut başlamış hayatların aşksızlıkla çürümeye yüz tuttuğu dört duvar içinin hikâyesidir. Seçilmek yerine mahkûm olunan bir hayatın kalbi nasıl kuruttuğunu, bir adamın şefkat göstermeyen ellerinin etrafındaki kadınları birer küstüm çiçeğine çevirirken kendisine benzetemediği oğlunu da öfkeye bilediğini anlatmaktadır. İşigüzel, bu anlatımı yine evin kız evladının gözünden yapmaktadır. Kapattığı tüm fincanlarda haneye doğacak ayı hayal etmek yerine dört duvarını kendi isyanı ile aydınlatmıştır. Kadınlar ve çocuklar acının ve baskının bedelini ödeyen figürlerdir bu öyküde. Belki de kitaba ismini veren hikâye olmasının nedeni de budur. “Annem yine bir karafatma yakalamış. Yan tarafta fırın var. Bu yüzden ev karafatma kaynar. Yine tuvalete attı yakaladığı karafatmayı. Sifonu da çekti. Babam sinirlendi. Bir böcek için bu kadar su harcanır mı, diye. Sonra ben o böcek oldum. Kocaman bir insanın eli tiksinerek kavradı bedenimi. Derin bir su çukuruna düştüm. Buradan çıkamayacağımı biliyordum. Bu kadar ağır olabilir miydi su? Binlerce kez döndüm. Sonsuza kadar sürecek bir devinimdi bu.” Şehir Beni Terk Etti, yine bir varış noktası hikâyesidir. Bir yere varmanın hüznünün hikâyesi… Bir sabah

kaybolandefterler

71


şehri terk etmek için uyananın terk edemediği yar, aile, dost, ev, alışkanlıklar, şehir tarafından nasıl da bir anda bırakılabildiğini anlatır. “Kalmak mı gitmek mi” kısır döngüsünü getirir okurun aklına. İnsanın da suçlu görülen şehir tarafından terk edildiği olmamış mıdır hiç? “Şehri terk edeceğim günün sabahında ortalık tuhaf bir sessizlik olduğunu bile hissetmedim. Önce çiçeklere su verdim. Sonra sokakların bomboş olduğunu gördüm. O sırada güneş yanığı omuzlarımın soyulduğunu fark ettim. Küçükken babamın sırtındaki zar inceliğindeki derileri soymaktan büyük zevk alırdım. Yeniden sokağa baktım. Dışarı çıktım. Dükkânlar açtık ama boştu. Her zaman kalabalık olduğunu bildiğim meydana doğru yürüdüm. Köşede renk renk çiçekler. Başında satıcısı yok. Sanki birazdan geleceklermiş gibi. Şehir beni terk etti işte.” İşigüzel, kitabın sonuna gelirken birbirinden bağımsız gibi görünen ama aslında birbirinin yansıması olan iki hikâye ile toparlamaya başlar ameliyat masasını. Sondan bir önceki hikâye olan Bir Filmin Son Sahnesi İçin Gerçek Yaşamdan Alıntılar, alt yapısına Gidon Kremer’in “Aşktan önemli hiçbir şey olamaz.” mottosunu yerleştirmiştir. Bir adamın ağzından hayatın camdan kesitlerini maddeler; gereklilikleri, yaşamı, sevgiyi, yaklaşılan sonu, varış noktasından sonra başlayan sonsuzu. Ardından gelen Ayrıntılı Planlarımız Buraya Kadar hikâyesi ise perde kapanmadan evvel yükselen final müziğidir. Ki öykü ismini de işlediği tema ile paralel olan The End (The Doors adlı grubun bir parçasıdır.) şarkısının sözlerinden almıştır. Hikâye, doğumunu bekleyen bir kadının yan yatakta on sene evvelki kendisiyle girdiği diyalogları anlatır. İşigüzel, şüphesiz ki bu dokuz hikâye ile okurun gövdesinde etkiler yaratmayı amaçlamıştır. Kaleme aldığı yıllar da hesaba katılırsa okuyanın ruhunu eğip bükmek, sarsmak, zihin labirentine güçlü bloklar eklemek gibi keskin arzuları olmuştur. Hatta gözler önüne serdikleri, bir dönem kitabın basımını yasaklayacak kadar sahici bulunmuştur. Toplumdaki profil çeşitlerinden en kuytuya itilenleri özenle çekip üzerindeki örümcek ağlarını steril suratlara fırlatmıştır. Belki de bu yüzden ilk etapta adı bir mahlas sanılmış, yirmi yaşındaki bir genç kadının bu denli köklü metinleri umuma açabileceğine inanılmamıştır. Ve hatta akabinde öykülerindeki elle tutulur saptamaları yüzünden yazdıklarının bizzat yaşadıkları olduğu yönünde efsaneler de kahve fincanlarından kulak arkalarına sızmıştır. Oysa burada genç bir kadının sayıklamak yerine haykırmak gibi; başkalarınca zehirli bulunabilecek bir duruşundan bahsedilmelidir. Edebiyat kuramlarının yazara dönük penceresinde; yazarın kişiliği ile eserleri arasında sıkı bir bağ olduğu ilkesine sırt dayanır. Eserin gerçek anlamı; yazarın kafasında tasarladığı ve dile getirmek istediği anlamdır. Ve her yazarın kendine ait bir üslubu vardır, üslup karakterlerin anahtarıdır. Bir yazarın eserinde işlediği tema, seçtiği kahramanlar, kullandığı imgeler bize kişiliğini açıklar. Bugün bir metnin anlamı aranırken temele alınabilecek üç ayrı görüş vardır. Anlam, ya yazarın zihninde ya eserin metninde ya da okurda aranmalıdır. Hanene Ay Doğacak kitabına bu görüş perspektifinden bakmamız gerektiği zamansa şüphesiz ki anlamı yazarın zihninde aramalıdır. İşigüzel, şahitliğini sakınmayan, eli acıya kayan, her beldenin utanç davasını üstlenen bir kalemdir. Derdi ise kendi dilinden dökülen kadar yalın ve sahicidir: “1-Hiç sorulmasın istediğiniz soru hangisidir? Cevap: Bu kitapta ne anlatmak istediniz? 2-Hiç sorulmasın istediğiniz ikinci soru hangisidir? Cevap: Ne tür romanlar yazıyorsunuz? 3-Peki, niçin yazıyorsunuz? Cevap: Başka türlü nasıl yaşanır bilemediğim için.” (Artful Living Röportajı, 2013)

72

1.SAYI OTOPSİ


SEVGİ DOĞAN

SEVGİ DOĞAN

kaybolandefterler

73


yaraları fotoğraflamak

laura makabresku

www.facebook.com/makabresku.fairy.tales www.flickr.com/photos/lauramakabresku lauramakabresku.blogspot.com.tr/

74

F N U

1.SAYI OTOPSİ


Polonyalı görsel efekt ve fotoğraf sanatçısı Laura Makabresku, 1987 yılında doğdu ve o günden beri doğduğu kent Krakow’da yaşıyor. Fotoğraflarında mistik semboller ve eşsiz birer masal atmosferi sunan Makabresku, gerçeküstü estetik ile erotizm ve ölüme dair metaforları muhteşem bir biçimde harmanlıyor. “Benim fotoğraflarım, güzel ama acımasız masalları anlatıyor” diyor Makabresku. “Onların düz anlatıları yok. Fotoğraflarım büyü ve cezalandırmalarla dolu, eski ve halk arasında dolaşan hikayelerin yarattığı hisleri içeriyor. Çalışmalarımın yapısı, eğilimler ve doğal dürtüleri, obje ve hislerle bir araya getirerek sunan bir rüyanın yapısına benziyor. Çalışmalarımda anlatılan kaçışlar ve yaralar; rüyalarla korkulardan oluşan ve canavarlaştıran hastalıkları birbirinden ayıran, zor ve yapay desenlere gizlendi.” *** Laura Makabresku, çerçevenin içerisine acımasız bir masal sığdırıyor. Bir sahnede çok şey anlatıyor. Dünyaları arasında bulunan bir kahraman var. Güzel ve karanlık. Ve bu kahraman, arzular ve içgüdüler arasında gidip geliyor. Ölümü çocukça ele alıyor. Hayvanlar, hayvan maskeli yüzler, nesneler ve canavarlar eşit biçimde kareleniyor. Sonsuzluğun ölüm kadar acımasız olduğunu anlatıyor.

kaybolandefterler

75


yaraları

fotoğraflamak

laura makabresku

76

1.SAYI OTOPSİ


kaybolandefterler

77


KİTAP CERRAHı

BRIAN DETTMER KİTAPLARIN OTOPSİSİ

www.facebook.com/pages/Brian-Dettmer www.flickr.com/photos/briandettmer

F N

briandettmer.com web

78

1.SAYI OTOPSİ


Eski sözlükler ve ansiklopedileri bıçakla birer sanat eserine dönüştürüyor Brian Dettmer. Bu yüzden “Kitap Cerrahı” olarak adlandırılıyor. Dettmer, 1974, Chicago doğumlu. Kolombiya Koleji yıllarında esas alanı resimdi ancak bunun yanında sanat eğitimi de aldı. Bir tabela deposunda çalıştığı yıllarda, sanatçı imgeleri, metinler, dil ve sanat arasındaki bağları incelemeye başladı. Bunun hemen sonrasında Braille ve Mors kodu dillerine yönelik anlamlar içeren resimler üretmeye başladı. Daha sonra bir tuval üzerine gazete kağıtları ve kitap sayfalarını kullanarak katmanlı eserler yaratmaya başladı. Sonunda da kitap oyma alanında uzmanlaştı ve bu muhteşem eserleri ortaya çıkardı. Birer çöp haline gelmiş eski kitaplar, sözlükler ve ansiklopedileri alarak karmaşık biçimde ve oyma ustalığını konuşturarak üç boyutlu eserler haline getiren Dettmer, çok hassas aletlerle ince bir biçmde kitapları işliyor. Eserlerinin bir anlatısı olması gerektiğini de düşünen Brian Dettmer, her eserine felsefi birer anlam yüklüyor.

kaybolandefterler

79


Görsel: laura makabresku

{ 80

1. Perşömen kağıtlar okunduğunda, kıvrıktırlar; şiirin ve 2. kadavranın içi açılmamıştır, insan insanın hiç. [ECE AYHAN, ŞİİR VE KADAVRA]

} 1.SAYI OTOPSİ


Ön çalışmasını 2013 yılının son çeyreğinde yapmaya başladığımız, yaratıcı ve popülizme bulaşmamış Sanat ve Edebiyat düşüyle harmanlanmış Kaybolan Defterler, 2015 yılı Ocak ayının yoğun kar yağışlı bir gününde Yayın Hayatına başladı… Günümüz Sanat ve Edebiyat çevrelerinin gitgide ticari odaklı birer mezbahaya dönüştüğü şu günlerde, çürük kokan kelimelere karşı yeni ve temiz bir sayfa açmak istedik… Seçkin eserler yaratan bir ekiple birlikte; Öykü’ye, Şiir’e ve Deneme’ye yeni bir anlam ve biçim katarken, sıkça karşı karşıya kaldığımız “kopyala yapıştır” kültür anlayışından ziyade, kendinden “Türkiye’de ilk kez” cümlesiyle bahsettirecek Sanat ve Edebiyat yapmak, siz değerli okuyucularımıza haberler ulaştırmak; Yeni kalemler ve yeni zihinlerle “Biz de buradayız!” demek istiyoruz… Okuyucu ile birebir iletişimi kendimize bir kural olarak belirlerken, sizlerden alacağımız dönütlerle daha çok gelişim, daha çok üretimi amaçlamaktayız… Günümüz teknoloji çağında, modüler web sayfamızda eserlerimize kolaylıkla ulaşabileceğiniz bir tasarım planladık. Süreç içerisinde sayfamızı Radyo, Kişisel profiller gibi ayrıntılarla zenginleştirmeyi planlamakla birlikte, okuyucularımıza daha çok kaynaktan ulaşabilmek için, sosyal ağları da en doğru biçimde sıralanan paylaşımlarla süslemeyi düşünmekteyiz… Kaybolan Defterler’in asıl ve en önemli düşü ise, zaman içerisinde raflarda yerini alacak ve arşiv niteliğinde sayılabilecek bir Sanat-Edebiyat Bülteni oluşturma isteğidir. Her birinin kendince kült birer eser niteliği taşımasını istediğimiz Kaybolan Defterler Dergisi için ön hazırlıklar yapılmaktadır. Dergi ile ilgili de ayrıntılı bilgileri kısa bir süre içerisinde paylaşmayı planlıyoruz… Bizler, defter kenarlarına düşlerini çizmiş o çocuklar işte evet; “Biz de Buradayız, geliyoruz…” *** Eğer siz de Kaybolan Defterler ekibinde yer almak istiyorsanız, lütfen birden fazla eserinizi ve kısa bir öz geçmişinizi iletişim bilgileriniz ile birlikte mail@kaybolandefterler.com adresine değerlendirilmek üzere yollayınız. İyi günler dileriz.

kaybolandefterler

BİR KISIM EDEBİ ŞEYLER!

kaybolandefterler

81


b a z x r

fb.com/kaybolandefterler twitter.com/kaybolandefter kaybolandefterler.tumblr.com instagram.com/kaybolandefterler youtube.com/KaybolanDefterler

kaybolan defterler BİR KISIM EDEBİ ŞEYLER

KAYBOLANDEFTERLER kaybolandefterler.com

Kaybolan Defterler / zine 1.Sayı: Otopsi  
Kaybolan Defterler / zine 1.Sayı: Otopsi  
Advertisement