Issuu on Google+


Merhaba değerli Kalemsiz Dergi okurları, yeni bir sayıyla yeniden sizlerleyiz. Geçen süre içerisinde yeni sayımızda sizlere güzel şeyler sunabilmek için çok çalıştık, emek verdik. Dilerim yeni sayımızı sizler de çok beğenirsiniz. Aramıza katılan yeni yazar arkadaşlarımız var. Eşref Yener, Meryem Coşkunca ve Oğuzcan Kıymık arkadaşlarımıza hoş geldin diyor ve başarılar diliyoruz. Gelelim yeni sayımıza. ‘Shi’ Burak Serinpınar’ın kaleminden seyre devam ediyor. Cengiz Aytmatov’u sizler için anlattık. Bu ay ölüm yıl dönümü içerisinde olduğumuz ünlü yazarı anıyoruz. Eşref Yener ile beraber ‘Vaadedilmiş Cennetlere’ yolculuğa çıkıyoruz. Volkan Altınbaş ‘Düşündükçe Kayboluyor’ isimli şiiriyle düşlerde düşündürüyor bizi. Oktay Yenitürk ‘Alternatif Müzik Gruplarını’ sizler için araştırdı. Merve Altun ülkemizde en çok okunan kitaplardan biri olan ‘Avucunuzdaki Kelebek’ bu ay sizlerle. Gezi Parkı ile ilgili süreci tarafsız bir şekilde, dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Semih Rıdvan Çabalar Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a Çıkışı’nı anlattı. Bunlarla beraber daha beğeneceğinizi düşündüğümüz diğer yazılar yeni sayımızda sizlerle. İki senedir yayım hayatımıza ilkeli bir şekilde devam ediyoruz. Fanatizmden, siyasetten ve dini tartışmalardan uzak durmaktayız. Ancak, bugün

gelinen nokta itibariyle ülkemiz zor günlerden geçmektedir. İnsanlarımızın birbirine olan saygısını ve hoşgörüsünü koruması tek temennimiz. Bu anlamda siyasi olarak görünen ‘Gezi Parkı Eylemi’ne duyarlı bir medya kuruluşu olarak müdahil olduk. Çünkü, Kalemsiz Dergi olarak biz biliyoruz ki bugün olaylara kayıtsız kalma günü değildir. Bugün herkesin elini taşın altına koyması gerekmektedir. Taşın altına elinizi koymaktan korkmayın, taşa yön verin. Bugün ana akım medya tarafından yeterli bilgi verilmediği için sosyal medyada ‘şehir efsaneleri’ dolaşıyor. Dilerim bu sessizlik daha fazla sürmez ve halk bilgilendirilir. Dileriz yaşanan olaylar en kısa sürede son bulur ve verilmek istenen mesaj taraflar tarafından alınır. Kalemsiz Dergi ailesi olarak her geçen gün daha da büyümekte ve güçlenmekteyiz. Bizim yanımızda olan okurlarımıza sonsuz teşekkür ediyoruz. Bu ay içerisinde ikinci yılımızı kutluyoruz. İki yıl içerisinde hep bizimle oldunuz. Sizin desteğiniz ile büyümeye devam edeceğiz. Sizlerle beraber daha nice güzel seneleri görmek dileğiyle. Ayrıca Miraç Kandiliniz mübarek olsun. Keyifli okumalar. Esen kalın.


Edebiyat->


‘’Bu olta mı, bu fotoğraf makinesi mi, bu amcaların balıkları mı bitmiş, bu amca güneşten mi böyle eskimiş?’’ Böyle bir çocuğun yanında bittiğini gördüğünde söylendi; ‘’Esrarengiz bir olayım, meçhulüm…’’ Ellerini fotoğraf makinesine sıkıca dolamış gözünü yapıştırdığı vizörden ayırmadan sesleniyordu büyük gözlü çocuk; ‘’Bir adım daha gel,’’ Dediğini yaparken birilerinin o anda neler yaşadığını bildiğini düşündü. Kendini bu şekilde sakinleştirmek istiyordu çünkü bu çok tanıdık bir rüyanın bir başka hatırlatıcısıydı. Tamamen hortlamasından nedense çekiniyordu. Garip bir sesle çocuğa; ‘’Tamam,’’ dedi, ‘’böyle mi?’’ Deklanşöre basmasıyla göğsünde bekleyen ağrının yok olacağına odaklandı. Fakat çocuk ikinci hamlesini fotoğraf makinesine yapışık dudaklarını oynatarak yaptı; ‘’hayııır, Ay’a yere doğru!’’ Artık kesindi. Rüyasında uyuyan sahneler uyandığında hortlayabildiğini kanıtlamıştı. Kulağından içeri sızan ağrı deklanşöre basmakla kaybolmamıştı. Flaşının keskin ışığı da bu hortlayabilen rüyanın görüntülerini boğamamıştı. Çekilen son fotoğrafsa planındaki en önemli parçayı işgal ediyordu. Puzzle bitirme tezi... ‘’Biz balıklar neden sessiz kalırız, aslında neden susmayı sizlerden iyi biliriz biliyor musun?’’ Odasında, zemine gelişi güzel koyduğu fotoğrafları 180 derecelik açıyla serpiştirmişti, ortasına bağdaş kurup oturdu. Eve ne zaman girdiğini hatırlamıyordu. Sanki fotoğrafları basmasıyla odadaki son hâlini alması arasında zamandan firar etmiş bir süre vardı. Fotoğrafları planına göre sıraya koyar-


ken nereden çıktığını anlamadığı bir gözle kendine tepeden baktı. Tavus kuşu! Bu gözle tepeden bir resim çekilse Tavus kuşunu andırmaz mıydı vaziyeti? Hava karardığında gözleri bardağının dibindeki kahveye daldı. Kahverengi... Daha sonra içinde tutamadığı bir şeyler cereyan etti; acele etmeliydi... Yapmak istediğini sadece resimlerle anlatmakla kalmayacaktı bu sefer. Baştan sona sıraladığı resimlerin son altı karesini eline alıp arkalarını çevirdi. Her birine bir şeyler yazacaktı... Aklındakiler uçup gitmeden önce onları defterine yazmalıydı, sonra da hikayesindeki resimlerin son altı karesine işleyecekti... ‘’Biz balıklar neden sessiz kalırız?’’

1- Diyecek bir şeyler olmalı, merhaba gibi. Nasılsın’a bir cevap, neler yapıyorsun’a bir tepki... (Bu, bir gün yüzü manifestosu, güzel filmlerdeki son sahne özlemidir. Ne olur bir şeyler söyle, ne halt ettiğimi biliyorum ama artık geçti çağrısı gibi bir şeydir ki, aslında yeri de değildir, değil mi?) 2- Sonra her ne düşüneceksen düşündür. Peşinden koşan biri yada bir delidir. Hem yaşlanıyoruz değil mi giderek? Mimarinin yıkıntılarından arda kalanlara müze vitrini, nasibini bulanların göğe kalkmış elleri ya da bu bir ‘’ne olur konuş’’ süsü... 3- Öyle olsun ki, en umursamaz halinle, sinir bozukluğuyla gül. Geçmiş bütün bayramları, kandilleri en baştan kutla. ‘’Ne diyor bu çocuk!’’ de ama sonra ne olur konuş benimle... 4- Yaraya doğrudan basılan tentürdiyot gibi yanlış alanlara tutulmuş çocuk bu. Şimdi kanıyorsa hala... Ne olur konuş benimle, eğer bunları okuyorsan. Çünkü bu bir protesto. 5- Ne olur, oradaysan ve dizlerimdeki kabuğun en az senin kadar büyüdüğünü anladıysan konuş benimle. Geçmiş gün tümörünü ve kinini eritemediysem, bunu başarısız sulu şakalarımın çözemediği katı espriler olarak farz et ve konuş benimle. Bir şans daha’lık bir şeyler olmadığını bilen ama misketlerini göstermek için hâlâ peşinde olan bir çocuk için yüzünü dön... Konuş benimle... 6- Ne olur, Allah aşkına konuş benimle... Her ne olduysa, içinde duramayan bu şeyin eskilere ait olduğunu anladı. Yazdıklarındaki sapmalar açıkça görülüyordu. Bunları balıklara yazmamıştı. Balıklar içinde susmuş bir yükün mührüydü...

Devam edebilir…

BURAK SERİNPINAR b.serinpinar@kalemsizdergi.com


SEYYAR SATICI Otoyol’un ortasında, yolu ayıran bariyerlerin üzerine oturmuş; yanına da simit tepsisini yerleştirmişti. Bugünün sonu ne olacak diye düşünmüyordu, hesap yapmayı da pek bilmezdi zaten. Çatıyı onarmak kaç balon eder? Musluğun tamiri kaç pamuk şeker? Hesaplaması pek de kolay sayılmazdı. Yolun kenarındaki çarpık evine bakıyordu. Yanlışı yapanın kendisi olmadığını da çok iyi biliyordu. Nesillerdir seyyar satıcılık yapıyordu ailesi; mahalleleri, ara sokakları her gün bıkmadan arşınlıyor, hizmeti kapıya kadar götürüyorlardı. Yoğurtçu, zerzevatçı, macuncu, kalaycıydı babası; o ise pamuk şeker, kağıt helva, balon ve simit satıyordu zaman zaman. Hayır, utanılacak bir şey değildi yaptıkları; insanların hayatlarını kolaylaştırmaktı amaçları. Üstelik mahalle sakinlerini rahatsız etmez, onlar tara-

fından sevilirlerdi. Ailesi ondan “büyük adam” olmasını beklememişti; toplumun baskılarına göre yetişmemiş, medeniyet denen şeye de ayak uydurmak zorunda hissetmemişti. İnsanları tanırdı; seyyar satışlar, seyyar hayatlar demekti. Onlarca yaşama dokunurdu her gün. Bazen insanların ona acıyan gözlerle baktığını düşünür, işte o zaman utanırdı; kendi halinden değil, halini anlatamadığından utanırdı. Yaptığı kötü bir şey değildi, hep buna inanırdı. Okulların etrafında şeker arabasıyla dolaşırdı bazen, çocuklar onu gözler; teneffüs olunca da tezgahı bir güzel sararlardı. Birkaç minik uzaktan bakardı imrenerek, onları da görürdü seyyar, diğer çocuklar dağıldığında sessizce birer şeker de onlara uzatır, şaşkın çocukların dudakları keyifle kıvrılırken o da yoluna devam ederdi.


Hâl-i lâl

Canan Topçu

c.topcu@kalemsizdergi.com En çok da balon satmaktan keyif alırdı. Büyülü hava toplarını taşırken güneş ışıklarıyla yere yansıyan renkleri izlemeye doyum olmazdı. Balonun uçmasındaki gizemi kendi bile çözememişti; peki ya bir balonla uçmak acaba nasıl bir şeydi? Slogan, bir seyyar satıcının markası gibiydi; her biri farklı duyururdu sesini. Hepsi birbirini tanır ve destek olur, düşmanlık hissetmezlerdi. Mahalledeki tanıdıklıkları huzur ve güven verirdi mülk sahiplerine. Çünkü bu işi fırsatçılığa çevirmeyen güzel insanlardan biriydi. Dükkansız satıcılığı kullanıp insanları kandıranlara o da öfke duyuyordu herkes gibi. Bu sebeple çok kez zan altında bırakılmış, at başı giden kirli kalabalığa dahil olduğu sanılmıştı. Fakat hiçbir zaman yüzü kızaran taraf kendisi olmamıştı.

Şapkasını taktı, sokaklar özlemle onu beklerken, insanlar medeniyet uğruna onun için engeller hazırlarken, o yapması gerekeni; değerlerinden vazgeçmeden yapacaktı.


AMELİA VE İDAM MAHKUMU Yazmak gelmez mi bir insanın içinden? Gelmiyor... Söyleyeceğim her söz, kuracağım her cümle biraz yapmacık, biraz yetersiz, fazlaca yersiz. Kafamda durup düşünüp belirlemeye çalıştığım her konu, sıkışmışlığımın katı duvarlarına çarpıp şangır şungur yere iniveriyor bin parça. Sıkışmışlığım, çaresizliğim, küçücüklüğüm... Öyle küçücüğüm ki gözümün gördüğü her şey kocaman geliyor gözüme ve kocaman olup geliyor üzerime. Biliyorum, söyleyeceğim hiçbir söz tek bir zerre bile değiştirmeyecek olanları, olacakları. Biliyorum ki alfabemden tek bir “a” sesi dahi ulaşmayacak yükseklere. Dev labirent duvarlarının arasına bırakılmış, arkasındaki kurna güçlü parmaklar tarafından kurulup üzerime salınmış bir düzen canavarının önünde bilinçsizce koşturuyorum; hangi duvara ne zaman çarpıp sıkışacağımı bilmeden. Oysa her şey güçlü iki parmağın arasında; biliyorum, susuyorum, susuyorum... Belki de tüm sıkışmışlığım, çaresizlikten kıvranışım bundandır: Faillerin elleri arasında kendi kaderimin meçhulü olmak. Tıpkı içine salınıver-

diğim dev labirent duvarları arasında gideceğim yolların birilerince seçilmesi, söyleyeceğim her sözün birilerince düşünülmesi, yaşayacağım hayatın birilerince belirlenmesi ve sınırlarımın çizilmesi gibi... Kurnası kurulmuş canavarın önünde, yine kurnası kurulmuş bir oyuncak olduğumun farkındalığı ve değiştirilemezliğidir belki içimi böyle mandallayan. Bir oyuncağım ben, kendine biçilen rolü oynamakla yükümlü; senaryosu ezberletilmiş kuşaklar boyu ve bir idam mahkumuyum, kaderi iki dudağın ve iki parmağın arasında tutuklu... Sözümün özünü Dino BUZATTI veriyor aslında: “Sordular ölüm cezasına çarpılana nedir son dileği diye. - Bir falcı kadına fal baktırmak isterdim, cevabını verdi. - Hangi falcı kadına? - Amelia’ya dedi, Kralın falcısı Amelia’ya. Amelia, bilmeyen yoktu, falcı kadınların en ustasıydı ve Kral öyle bir güven beslerdi ki ona, Amelia’ya fal baktırmadan asla bir karar almazdı.


İdam hükümlüsü, kiminle karşı karşıya olduğunu bilmeyen Amelia’ya götürüldü böylece. Kadın, sol elin avuç içini gözden geçirdikten sonra gülümseyerek dedi ki: -Çok şanslısın oğlum, ömrün uzun olacak. - Yeter! Dedi mahkum ve cezaevine döndü. Öykü yayıldı hemen ve herkes bastı kahkahayı. Fakat ertesi sabah, adam darağacına götürüldüğünde , uğursuz darbeyi vurmak üzere cellat henüz yeni kaldırdığı baltasını yere koyup hıçkırmaya başladı. - Hayır, hayır! Diye haykırıyordu, gelmez elimden! Düşünün bir, ya Kral Hazretleri duyacak olursa! Katiyen gelmez elimden! Ve uzağa fırlattı baltasını.” Hepimiz, kaderi Amelia veya Kral’ın iki dudağı arasında olan bir idam mahkumuyuz aslında, bir oyunun parçası.

Kübra Gülmez

k.gulmez@kalemsizdergi.com


YALNIZIZ Ne içinde kalabiliyoruz hayatın ne de dışında. Ne söylesek hep bir kelime eksik, ne kadar bağırsak hep sesimiz kısık ya kimse duymaz karanlıkta kaybolan feryatlarımızı ya da duymamış olmak işine gelir. Birinin çıkıp ta bir şeyler söylemesi için yalvaran gözlerle insanlara baktığımız zamanlarda herkes dilsiz olur. Oysa biz boğuluyoruzdur. Yavaş yavaş tükeniriz, canımız acıya acıya kaybederiz. Önce sevdiklerimizi, sonra inandıklarımızı ve en acısı da umutlarımızı. Bütün yollar birbirine girer bütün sokaklar çıkmaz. Oysa az savaşlar mı veririz şu yalanlarla dolu dünya denen dipsiz kuyunun sonunun aydınlık olduğuna kendimizi inandırmak için. Ama hayat ,hiçbir zaman buna izin vermez. Ne zaman içten bir kahkaha atmak gelse içimizden hıçkırıklarla yaparız kapanışları. İlkbaharı izlemeye doyamamışken güneşli havalarda birden çıkar fırtınalar her şeyi kırar, döker, parçalar. Yeniden kanamaya başlar kabuk bağlayan yaralarımız. Bu defa çok yanar canımız. Bütün şarkılar biraz bizi anlatır sonra her beste daha bir işler yüreğimize. Her bakışta bir neden ararız nedensiz dalar gözlerimiz sonsuz boşluklara. Mavi bir gökyüzü hayal etmeye çalışsak da yolun sonu baştan hep bellidir aslında. Üstelik kendimiz yazamadığımız gibi bozamayız da kolay kolay, ne

gücümüz yeter ne nefesimiz bütün haksızlıklara dur dermeye. Yoruluruz ve sonra zor olsa da yaşaya yaşaya kabulleniriz her şeyi olduğu gibi. Ne dostumuz olduğunu sandıklarımız vardır ortada ne de ne hayallerimiz, ne de masallarımız. Orta da olan tek şey bütün çirkinliğiyle simsiyah buz gibi bir yüz ifadesiyle hissiz duran ve her geçen gün biraz daha yok eden yalnızlığımız. Sığındığımız tek liman koskoca bir yalnızlık Aslında ne çok mutlu olduğumuzda beraberiz ne de çok ağlayıp üzgün olduğumuzda. Hangisini gerçekten anlıyor karşımızdaki. En az ağrıyı hep başkalarının acıları verirken nasıl seni çok iyi anlıyorum diyebiliyorsak aslında kimsenin kendimiz gibi bizi anlamayacağını da gayet iyi biliyoruz. Kendimizi hırpalamak nafile. Kalabalıklar içinde yalancı kahkahalar atarken de, müziği ruhumuzu titreten bir müzikte gözümüzden zamansız yaşlar dökülürken de düşerken de yalnızız. Üstelik en az herkes kadar kimsesiz,yanlışlarımızla doğrularımızla biraz da eksiğiz.


Daha doğarken ağlayarak açmadık mı gözlerimizi, sonra birini kaybettik yine ağladık birine kavuştuk hayal kırıklığına uğradık yine ağladık. Gözlerimiz hep uzaklara daldı Tevfik Fikret gibi, Haşim gibi hayal mabetleri yarattık kafamıza hayali sevgililerimizle kaçmak istediğimiz. Bizi anlayan soru sormayan sadece yalnızlığımızı paylaşan gece gözlü sevgililer. Ya da en az Akif kadar içinde yaşadığımız toplumda ki yolsuzluklara, tembellikler, bıkkınlıklara yabancıyız, bağırma tüm hakikatleri sert bir tokat gibi yalanların yüzüne çarpma coşkusu ile dolu yüreğimiz çağladıkça çağlar ama anlaşılmaz. Ne susmak çare olur ne de susmaya dayanamayan dillerin haykırışları. Kimi sustuğu için korktuğu için ya da hayal aleminde yaşadığı için yalnız; kimi ise gerçeklerin tam ortasında mertçe haykırdığı için. Hepimiz yalnızız; bunu kabul etmek zorundayız, bizi yanıltmayacak tükenmeyecek tek bir sevgi yok. Biz sağlam durmazsak hayatta bizim sağlam durmamız için sürekli yanımızda olacak çelikten desteklerde yok. En büyük dost kendimiziz o yüzden kendimizden asla vazgeçmeyelim ki bizi hiçbir yalnızlık yıkamasın en büyük ışığımız umutlarımız, başkalarından medet ummak yerine onlara sahip çıkalım.

Pınar Çaylak

p.caylak@kalemsizdergi.com


KIRGIZ GÜNEŞİ Büyük bir heyecan ve merakla o günü bekliyordum. 3 Mayıs 2013. Üniversitemizde ( Uludağ Üniversitesi) gerçekleşecek olan I.Uluslararası Geçmişten Günümüze Kırgız- Türk İlişkileri Sempozyumu’nun tarihiydi. Günler öncesinden kongrenin gerçekleşeceği kültür merkezinin önüne “Kırgız Çadırı” kurulmuştu. Nihayet 3 Mayıs günü Türkiye’den ve Kırgızistan’dan gelen akademisyenlerin, konukların katılımıyla çok büyük ve güzel bir tören gerçekleşti. Açılış konuşmaları ve sergilerin ardından kültür merkezinin önüne kurulu Kırgız çadırına doğru gittim. Otağdan dışarılara kadar yayılan bir ses geliyordu. Büyük çadırdan içeri girdiğimde anladım ki bu ses ünlü Manasçılardan* Risbay Sıdıkov’un dilinden dökülen Manas’ın dizeleriydi. Bir Türk’ün içinde heyecan uyandıran, gurur veren destan okunurken bir yandan da etrafı inceliyordum. İçeri girdiğim anda her köşesi kırmızının hâkim olduğu el dokuması halıları, kurt postu, yay-ok asılı duvarları ve geleneksel kıyafetleriyle başında kalpaklarıyla bizleri karşılayan Kırgızlarla Atayurt’a, Orta Asya’ya götürmüştü çadır beni. Kırgız bayrağındaki güneşin aydınlattığı otağda, kulağımda Manas, burnumda bozkırın kokusu tüterken sanki bizleri uzun süredir izliyor gibi çerçevesinden sessizce bakan Cengiz Aytmatov’la göz

göze geldim. Aytmatov… Bozkırın bilgesi… Manas’ın 21. Yüzyıldaki kahramanı… “Çingiz Aga”… Kırgız güneşinden aldığı ışığı, kartalından aldığı özgürlüğü kalemiyle tüm dünyaya yayan Aytmatov da o anda bizimle otağdaydı, Manas’ın dizelerindeydi, Orta Asya’nın acı dolu topraklarındaydı. Yıllardır sürüp gelen azaplar, sürgünler, soykırımlar, mücadeleler okunuyordu gözlerinden. Sanki bakışlarının ardında “Gün Olur Asra Bedel” romanının Nayman Ana’sı mankurtlaştırılan** oğluna, bizlere, tüm Türklere sesleniyordu: “Adını hatırla! Kim olduğunu, nereden geldiğini hatırla…”. Beynimde yankılanmaya devam etti bu satırlar, “Hatırla… Kim olduğunu…” Ölümünün beşinci yılındayız şimdi Aytmatov’un. Her yıl 10 Haziran’da anıyoruz. Peki, anmaktan öteye geçiyor muyuz, anlıyor muyuz onu gerçekten? Okuyor muyuz, tanıyor muyuz? Neydi Aytmatov’a bu ölümsüz eserleri yazdıran? Neydi onu diğerlerinden ayıran, acıları neydi? II. Dünya Savaşıydı, Sovyet rejimiydi… Henüz dokuz yaşındayken babası Törekul Aytmatov tutuklanmıştı ve 1937 yılında kurşuna dizilerek katledilen 137 kişinin arasında ismi yer alıyordu. Babasından gelen son mektupta söylenenlere uyarak ailesiyle Talas’a giden Aytmatov’u orada daha acı günler bekliyordu. Okulda her gün kalkıp şunu söylemek zorunda bırakılıyordu: “


Benim babam devrim düşmanıydı, cezası verildi, ondan nefret ediyorum!” Eve gelip ağladığında Karakız Apası( Annesi) ona “Evladım senin baban hain değildi. Tarih elbet bir gün bizi aklayacaktır…” diyordu. Babasının mezarını bile bulamayan Aytmatov, yıllar sonra 1991’de 137 kişinin toprak altından çıkarılan kemiklerinin tespitlerinin ardından Törekul Aytmatov’un kemiklerinin toplandığı sandığın başında “Baba! 53 yıldır seni arıyordum, neredeydin!” diyerek hıçkırarak ağlayacaktı. Bu acılardı Nayman Ana’ya “Kim olduğunu, nereden geldiğini hatırla” dedirten. Bu azimdi Toprak Ana’ya “Hayır, ben değil, onlarla sen konuşmalısın, bir insansın sen. Onlara sen anlat!” cevabını verdirten. O sürülüp götürenler, o işkence edilenler, onları yok etmek Türk milletini yoksun bırakmak demekti. Onlar sadece bir can değil, bir MİLLET demekti. Manas bitmişti… Hepimiz uzun süre üstümüzden atamayacağımız bir ruh hâliyle ayrıldık otağdan. Baktım gökyüzüne, Güneşe… Aytmatov babasıyla ve bütün kahramanlarıyla kavuşalı beş yıl oldu. “Beyaz Gemi”ye binerek ayrıldı aramızdan. Artık o Kırgız bozkırlarında yankılanan yankısı tüm Türk ellerinde ve dünyada duyulan bir kahraman. Tıpkı romanlarında yer verdiği diğer kahramanlar gibi… Sonsuza kadar yaşayacak olan bir kahraman.

*İki milyon kelimelik Manas Destanı’nın hepsini ezbere bilip okuyan kişilere Manasçı denir. **Günümüz Türkçesinde “mankurt” kelimesi kendi değerlerine yabancılaşmış, yabancı odakların güdümüne girmiş insan” anlamına gelir. Bu kelime dilimize Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” romanının çevirisiyle girmiştir.

Ayşe Bengisu Akdağ

a.akdag@kalemsizdergi.com


PEKİ NEDİR BU ? En önde gelen insani değerlerimizden biri olmuştur bu ne yazık ki…Peki, nedir bu? Yapan insanın kendisini yerler altına kendi eliyle geçirip ama bunun bile farkında olmadığı bir şeydir bu... Peki, nedir bu? Övülmek güzel şeydir biliriz hepimiz. Egonuz tavan yapar, hafiflersiniz, kendi kendinize bakıp gülümsemeye başlarsınız hatta kimimiz gökyüzüne havalanır ama unutmamak gerekir ki bu karşılığında bir şey olmadığı sürece ahlakidir. Övülmek, evet çok güzeldir ancak yağcılıkla arasında ki ince çizgiyi iyice analiz etmek gerekir. Kendimden bir örnek vermek istiyorum babam eğitimci olduğundan dolayı hayatımın büyük bir kısmı okullarda geçmiştir öğretmen sevgisini çok iyi bilirim ki yıllar sonra bana da nasip oldu ve beni de seven, beni hayranlıkla izleyen öğrencilerim oldu… Bunu paylaşma nedenim üniversitede birçok dostumun hocalarıma olan sevgimi yağcılık olarak nitelendirmeleri dostluğumuzu zedelemeleri falan fistan fındık pişman… Ama dervişin fikri neyse zikri de odur derler aldırış etmeden yoluma devam ettim ben… Kendileri iyi birer yağdanlık olabilmişler ki o şekilde algılamışlar sanırım hepsine buradan selamlar… Bir olay duymuştum aslında buradan yola çıkacaktım da sanırım öğrenciliğimi özledim de oradan giriş yaptım… Bir arkadaşım anlatmıştı bu olayı bana o zaman pek iş deneyimim olmadığı için sadece gülüp geçmiştim ama şimdi çok daha iyi hissedebiliyorum, tiksini-

yorum ve tüylerim ürperiyor… Olay bir şirkette yaşanmış lavaboda olan bir satış müdürü çıktıktan sonra patronunun lavaboya girmek için beklediğini görünce “aaa Mehmet Bey sizin beklediğinizi bilseydim yarım bırakıp çıkardım” demiş. Patron da gülüp geçmiş… Bugün bunu hatırladım güldükçe güldüm ben de. Etrafı nasıl da sarmış bunlar, nasıl da türemişler bu kadar? “tamam, efendim” “peki efendim” “oldu efendim” diye geçinenler tarafından kuşatılmışız. Soruyorum, hangi efendi? Kimin efendisi? Hafazannnallah Allah söyletmesin… TDK “yalaka” için dalkavuk diyor. Nabza göre şerbet, yıkamak, yağlamak, damardan girmek deyimlerini karşılıyor. Dalkavukluğun tarihi ise Osmanlı’ya dayanıyor ve bunlar sarayda devlet büyüklerini sözleriyle eğlendiren kişiler olarak anılıyor. Şapur Çelebi, Kahkaha Molla, Süğlün Bey, Çıplak Kadı, Hacı Fişfiş gibi takma isimlerle anılan dalkavuklar, tahammül gösterdikleri şakalara mukabil belirli parayla çalıştırılıyorlarmış. Ev sahibinin söylediği her şeyi yardakçılıkla tasdik etmek aksini asla söylememek, verilen bahşişi gizlice almak, huzura girdikleri zaman el etek öpmek gibi özellikleri olmak zorundaymış. Osmanlı dalkavuk tarifesine bir kaç örnek: Dalkavuğun ellerini ayaklarını domuz topu gibi bağlama: 37 para Dalkavuğa üzümü sapıyla yedirme: 40 para


Dalkavuğun sakalını boyama: 45 para Bunların hepsi bugünümü ne güzel anlatıyor! Ayrıca bana Hegel’in köle efendi diyalektiğini anımsattı. Çok önceden okumuştum derin bir konu sayfalar yetmez anlatmaya sadece kısaca şöyle, kimse kendine yetemez, bu sebeple başkalarına muhtaçtır ve muhtaç olduğunu bildiği için başkalarından ölesiye nefret etmektedir. Bu nefret etme işi de bilinçsizce yapılan bir şeydir. Böylece köle-efendi diyalektiğini çıkarır karşımıza. Hegel’e göre efendi, kendine yettiği fikrini karşısındaki insana hissettirebilendir. Köle ise, bu fikri karşısındakine hissettiremeyendir ve efendi olmanın bilincine, varlığını idame ettirebilmek için muhtaç olandır. Bu süreçte kimse tarafından onaylanmayan insan kendini onaylayamaz, kendini onaylamadığından efendi olamaz ve var olabilmek için de bir efendiye ihtiyaç duymaktadır. Şöyle özetler Hegel “ benim seni istememi istemeni istiyorum”. Efendi üstündür ve kölesinin isteklerini bile, söz konusu kendi bilinci de olsa, yönetmek istemektedir. Ve köle de varlığı açısından efendiye muhtaç olduğu için, buna sesini çıkarmamaktadır… İşler ne yazık ki işler böyle yürür olmuş. İnsanlık onuru, şerefi alçakça çiğnenmiştir. Yağdanlık olmayı benimsemiş, yalaka insanlara çok yüklenmek ne kadar doğru tartışılır. Çünkü ülkemizde başarının yüzde yüz anahtarı bu olmuştur eğer yapmayı becerebilirseniz en alt tabakadan en yüksek mevkilere rahatlıkla

çıkabilme imkânı yakalamışsınızdır. Yani karakterinizi üç kuruşa satmışsınızdır. Bunların sistemin bir oyunu olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Ve Steve Reıch der ki : “ gerçekten büyük olamayan büyük adamlar çevrelerini küçük adamlarla doldururlar." Bu gerçekten de böyle süre gelmiştir hepimiz bunun sancısıyla kıvranarak yaşamıyor muyuz hayatı? Bir gün birçok şirket kurmuş, yönetmiş bir yöneticiye sordum etrafınızda bu yalakaları neden gezdiriyorsunuz diye ? Onlara da ihtiyacımız var dedi onlara da ihtiyacımız var… Sustum, durdum, kanım dondu ve o ortamı terk ettim. Evet, onların pohpohlanmaya ihtiyacı var ilkel benliklerine dayanan egolarını kabartacak, ruhlarını okşayacak insanlara ihtiyaçları var. Görüldüğü gibi yapandan çok bunlara rant sağlayan, prim veren daha tiksinç durumda… Shakespeare der ki “iktidar dalkavukluktan haz etmeye başladığı zaman şeref daima ayaklar altında ezilmiştir” buyurun siz suçlayın kimi, neyi suçlayacaksanız. Yakaların, yalakalıklarının yalama yapıp son bulduğu günler dileğiyle…

DENİZ AYGÜLER


SUÇ HER ZAMAN SUÇU İŞLEYENDE DEĞİLDİR Ben yaraları, yaralarından doğan korkuları, korkularından kaçarken düştüğü yanlışları olan küçücük bi çocuğum. Büyümeye çalışıyorum her ne kadar istemesem de. Büyürsem diyorum, yeterince büyürsem, o zaman doğruyu yanlışı tam bilirim, o zaman hata yapmam... Halbuki; bazı hataları hata olduğunu bile bile yaparız. Hayat canımızı yakmıştır, biz de intikam aldığımızı sanırız. Hata yaptıkça olması gerekenin dışına çıkarız, bir zamanlar hayatın bize yaptığı gibi."Ne olması gerektiği gibi oluyor ki, bu da olsun?!" diyerek koparırız zincirleri. Hayatın bu oyunda her zaman yenen taraf olduğunu anlayana kadar yaptığımız hatalar, gelecekte hayatın yine bizi mahvetmesini sağlar. Yanlış yaptığımızda bunun bütün skoru etkileyeceğini öğrendiğimizde artık devre yarılanmış olur. Ve geri dönüş yoktur. Aldığımız bütün cezalarla, tüm hatalarımızla hem yaralı hem yanlışızdır. Ve yaralar zamanla iyileşir ki kimse görmez yaralarınızı, sadece yaptığınız yanlışlar kalır, üstelik mazur görülmenizi sağlayacak yaralarınız da yoktur artık. "Neyin nefsi müdafaasıydı bu?" dediklerinde "yaralarım vardı, o yapmıştı, yoksa ben böyle biri değilim." dersiniz, ama

inandırıcı olmaz. Hayat yine tüm acımasızlığıyla kazanır.Siz ise cezalandırılırsınız. Azmettiriciniz serbesttir, sizin ise hafifletici sebepleriniz vardır kimsenin görmediği... Ben görürüm. Bir düşünürün de dediği gibi; "Bir şeye yeterince bakarsanız her şeyi görürsünüz..." Ben hayatımın tablosuna yeterince baktım ve oyununu nasıl oynadığını anladım. Çoğunuz masumsunuz ve ben o yüzden hümanistim. Bi katilsen bile seni sevebilirim. Bi katilsem bile beni sevebilirsin. Bunu sorgulayan kişiye söyleyebileceğim tek şey: Suç her zaman suç değildir. "Suç her zaman suçu işleyende değildir."

Esra Aktürk

e.akturk@kalemsizdergi.com


Yaşanmış

Bir AŞK

Burak Karakaya

Her anınızı nefesiniz gibi görün.”Yaşadığınız an” aldığınız son nefes olabilir. Sedat Kaya


Bir zamanlar aşk için “saçma” diyen bir genç, vardı. Yıllar tüm hızıyla geçerken, o gencin izini kaybetmiştim. Aramıyordum da o genci. Aramak,gereksiz bir davranışın önüne geçmezdi zaten. İşte, bir sabah uyanmıştım. Yanımda da sebebi varlığım, duruyordu. “Sen, gerçekmisin?” dedim ona tutamadan kendimi. Güldü. Onaylarcasına Başını aşağı, yukarı salladı. “Öpebilirmiyim? “ dedim. “ Fazla zorlama “ dedi. Şaşıp kalmıştım ben bu işe. Tekrar güldüğü zaman, “Gel öp” diyordu. O gün, tüm güzelliğiyle geçmişti. Hayat, fazla mı güzeldi ? Mayıs’ın ortasındaydık ve ben yaz tatiline bir ay kala sevdiğim kızı elde etmiştim. Gelecek yılki üniversite sınavı, kafamdan çıkmıştı. Her yıl üç ay için yazlığımıza giderdik. Ama o yıl sadece bir ay için gittik. Çünkü, dersane, ağustos ayında başlıyordu. Hızlandırma programı olduğuna o kadar sevinmiştim ki babam, bendeki garipliği sezmişti. “Bu, ne ders aşk’ı sedat?” diye sormuştu. Ben de “eee artık büyüdük baba” diye doğal bir dille açıklamaya çalışmıştım.Ama bu şey, gene de benim olağanüstü sevincimi açıklamıyordu.İşin aslı, açıktı. Bu yaz tatilinde elif ile fazladan iki ay geçirecektim. Elbette ki bu, benim içinde garip olacaktı. Son on yıldır anadolu yakasında bir yaz günü geçirmemiş biri olarak tam iki ay geçirecektim.Yazlığımız’a gitmiştik. Ve orada geçirdiğimiz bir ay,

bana bir yıl gibi gelmişti. “Aşk mı? Aşk mı Sedat? Çok Zayıfmışsın. Çok güçsüzmüşsün” diyordum kendi kendime. “Hani sen, sevmezdin? Hani aşk, inandırıcı değildi?” Bu sorular, yiyip bitiriyordu başımın etini. Tüm bildiklerim ve inandıklarımı…Kadıköy’de, Her şeyin başladığı yerde, tekrar ve tekrar oradaydım. Sıradan bir buluşma gibi görünüyordu. Okul, yok gibiydi artık. Zaten iki haftaya kalmaz bitecekti. Artık, Trans-Kadıköy, Trans-Bağdat Caddesi seferlerimiz, başlamıştı. Ama bu sefer bir şeyler, vardı. Sebepsiz gibi görünen sebepli bir yolculuk gibiydi. Ağzımdan laf almak, imkansızdı açıkçası. Her şeyin Başladığı yerdeydik. Cadde’de ki o kafede... “Çok duygulandım ,çok mutluyum” gibi bir kaç söz etmişti ama asıl duygulanma pasta geldikten sonra yaşanmıştı. Ben, unutmuş gibi yapmayı severdim. Ve sonra karşısında sürprizimi sunar, şaşkınlığını izlerim. Bundan çok büyük zevk duyarım. O gün sadece Yarım saat için tutabilmiştik mekanı. Ne kadar para, o kadar zaman modeliydi yani. Yarım saat sonrasında normal müşteri moduna geçmek, garip geliyordu.Süre içinde kral/ lord gibi muamele görürken,süre sonunda “vatandaş” oluyordun. Bu komik durumlar içinde yarı komik yarı da romantik bir gün


olmuştu. Doğum gününü belki de biliyordu kutlayacağımı ama tahmin edemiyordu böylesini. Gün bitmişti.Bir kağıt uzatmıştım ona.Üstünde gece olmadan okuma yazıyordu. Gece olduğunda bir kısa mesaj almıştım. Teşekkür ve mutluluk kelimelerinden bağ oluşturmuştu adeta. Kağıtta şunlar yazıyordu; “Ressam olup çizmek istedim al yanaklarını. Şarkılara işledim sebeb-i varlığını. Bir gün geçmedi seni düşünmediğim. Hayal edemedim sensiz nefes almayı. İpotekledim ömrümü sana. Umut oldun bana ve yarınlara. Ahbap oldum yalnızlıkla zamanla. Çaresizliği tanıdım seni soluyamadığım her anda. Bir de gülüşün var. O gülüş ki insanın feleğini şaşırtır. O gülüş ki beni benden alır. İşte o gülüşün, devlerin aşkıdır.” Günler ve haftalar birbirini kovalıyordu. Zaman, tüm korkunçluğuyla eriyordu. Elif, ailesiyle birlikte memleketi Yozgat’a gideceğinin haberini vermişti bana. Kaderin cilvesine bakın ki benim yaz tatili için yazlığa çok kısa süreyle gittiğim ilk yaz tatiliydi bu. Ama o, yoktu! Bu sefer de o, gidecekti! Gelirken bana söz verdi. Bir

adet puro getirecekti. Ben de ona yazdığım bir mektubu sunacaktım karşılığında. Öğlen eve gelir ve “unutma beni” izlerken, mesajlaşırdık. Ali ve İlkay gibi olmuştuk bir bakıma. Zorluklar,engel,göz yaşı...Ne eksikti bu hikayede? Karşılıklı mesajlar, gelip gidiyor, işte günler de bu sıklıkla geçiyordu. Bizim kış sezonunda yaptığımız ortak şey, böyleydi. Eve gelmek,unutma beni izlemek ve ağlaşmak…Yaz’ın başlangıcı, daha çok gezmek ve daha çok eğlenmek...Şimdi, o eğlence vaktiydi ama gidiyordu Yozgat’a. Okulun başlangıcından 15 gün önce dönecekti. İstemediğim o an, gelmişti. Esenler Otogarı’na doğru hüzünlü bir yolculuk, başlamıştı. Valizlerden gelen sesler, ağlarmışçasına içimi burkuyordu. Otogar’a kadar takip ettim onları. Bir an olsun yanından ayrılmayan ailesi, benim ona ulaşmamı engelliyordu. Alt tarafı 1 aylık ayrılıktı. Benim kalbimdeki bu rahatsızlığın sebebi,neydi? Babası bir şeyler almaya gitmişti. Annesi ise lavaboya...Yalnız bir şekilde acentenin önünde bekliyor, sık sık saatine bakıyordu. Karşısına bir anda çıkmıştım. Şok olmuştu adeta.


VAADEDİLMİŞ CENNETLER

EŞREF YENER

"seviyordu beyazı, tıpkı kendisi gibi hayattan mahrum bir renkti…" -bekleyen adamAh yolculuk! Biteviye sürüncesi zavallı ruhumun Söyle kaç kez dirildim ben ölmecelerimden? Kalın çizgileriyle sustu duvar Bir ağaçtan düşerken bin kuş, sırtlarında renkleriyle Afyonlu ellerim susmadı Közde kırmızı oda sessizdi 'Ol'du sis yığını Başaklar avucundaydı hala kuşun... * Koy'u beklemek. Kuyu beklemek.. Koyu beklemek... Ki beklemek en kötü halidir yaşamanın -esrarın beklediği adamBilirim güzeli, hakikati ve erdemliliği Dalgalar aştım köpükler içinden Boş versene çölde yürümek mecnun işi! * Sen de biliyorsun Kırılışımı Şehrin lambasını Sahi nasıl kırılırdı ki bir şehrin lambası? Onanmaz bir kadeh değdi denize doğru… Gittikçe babama benzerim ben -esrarı bekleyen adam(afyonun rengi saydam) Sıra sıra güneşi koyarak cebime Dinledim koşuşturarak görmediklerimi Yapma cennetler zamanında, bir fundayım ben Gözlerim kulaklarım ve daha bilmediklerim İşte salınır saten saçlarıyla bir metafor

İçinde ben dönme dolap İçimde göğü yırtan ayla Nasıl da aşarım aşılmaz yücelikleri Hele salınışım Yüzerek o boşluktan ötekine Yalvaçlara yoldaş sanrılarımla Ruhumun devinimi, çoktular ama yoktular Döşemeye kadar inen perdede mezarın çığırtkan kısırlığı İnsan ağrıları kül ve kemik seslerinde Sessizdiler ama çoktular * Bu dünyadan kaçırıldı bir kişi Hangi kişi? Belki de unutuldum dem’in birinde Boynumda Oedipus Elektra içimde Karışmış gölüme Kayboldum zamanın tiktağında -beklemeyen adamTekinsiz eşiğe asılı ölüm Nasıl da oynaşır, büyüterek içinde burgaçlarını O ürkütücü yokluk Kaç gençliğimle koyun koyunadır yollarda? * Yaşlı ocak başında denizci Bir gövdeyi ısıtan yaşlı denizci Ufukta duman olup giden, gidemeyen. gövdesiz… O sabırlı sağaltımında dehamın tuhaf düşlemleri Hayır! Hayır! Artık uyanmak istemiyorum


MASADA ‘LA’ SESLERİ Akıldan bir zahmet alıp sesine uzandım, Avluda ağrılı zamanların somurtkan mavisi… Sen rüzgarın beline kuşaklar bakardın, Ben kuştan aklar alıp, rüzgara… En çok mahallemin çıngıraklı taşlarına yanardım, O sırtı dökük kerpiç evler hüznüyle Çünkü anılar öldü-masada ‘la’ sesleriBilirim, ellerin benden az uzakta, şurada! Suyun en bulanık yanında-o kırılgan aynadaBir ev büyür avuçlarıma, acemi gökten ısmarlama Dizlerimin üstüne açılan kırık bir kapı Her iç çöküşümde misafir ol diye, Umutsuz bekliyorum, o kapılar eş/l/iğinde Diyorum ki gelmelisin bir çiçeğin sakinliğini alıp Göğü kuşanmalı ellerin, farz et ki tutuşa hazır, Ve bir kuş anmalı o anda göğü, Çünkü anılar öldü -masada ‘la’ sesleri-

MERYEM COŞKUNCA


DÜŞ (Karıştırırken Tesadüfen Bulduğum Birinci Şahsın Şiiri) Her şey değişebilir demiş birisi, Su değişir mesela, ışık, tavşanlar da değişir. Yağmur küser mi insana? Deniz hırçınlaşır mı? Mesela oyuncağı kırılan bir çocuk gülebilir mi? Bir mektup kağıdı unutulur mu? Bir gözyaşı derin yara açmaz mı çocuğun yüreğinde, Bir çocuk mavi gömleği yırtıldı diye ağlar mı? Değişir mi yaşamlar? Kesişir mi gülüşler? Selam verilebilir mi eski dostlara, Yar(a)lara... Gülünebilinir mi? (Birinci Şahsa Cevap) Her şey değişmedi, yalan söylemiş birisi, Geçen zaman değişti, Rüzgar değişti daha batıdan esiyor mesela doğuyu ezercesine.. Gözlerimde ki mavilik, yeşillik değişti...

Çivit mavisini andırıyor şimdi, Bazen kan kırmızıyı… Akan suyun berraklığı, hızı değişti evet, ışığın rengi değişti… Ama gökyüzü değişmedi! Yine mavi, Ve yine o mavilik anlatıyor bana geçmişimi, şarabımızla boyadığımız bulutlar dokunuyor nemli yüzüme onlar daha sadıklar bana senden şimdi… Yağmur küser mi demişsin ya, Yağmur da küsemez bir insana, nasıl kıyabilir ki ? Sadece bazen gözyaşından daha hızlı dokunur suratına, teninin dokusunu kanatırcasına… İşte dedim ya yağmur da değişmez mesela... Unutma! Oyuncağı kırılan çocukta güler, Nasıl mı? Eğer elde edebilmişse onu mutlu edecek başka bir oyuncağı güler işte doyasıya… Nankörlük müdür bilinmez ama Duygusalsa çocuk, gözyaşı derin yara açmışsa yüreğinde evren yıkılsa da değişmez…


Ve büyükçe, olgunlaşır içindeki yara yüreğini küçültüp, kanata kanata... Geri getirememenin çekiciliği vardır, imkansız olanın çekiciliği… Hatta insanoğlunun en büyük, en masum bencilliği kırılan umudun tükenmiş zevki değil midir mesela.. Yaşamlar da değişmez dedim ya Zamanlar değişir yıllar sonra Selamlar da verilir eski dostlara Ancak ben gülemiyorum yaralara… Yarlara…

DENİZ AYGÜLER


GALEYAN ZAMANLARI Galeyana gelmiş bir halk yansıyor denizin üstüne Yakamoz titriyor Yunus balıkları kaçışıyor Yıldızlar yansıyor halkın üstüne Ay’ın mehtabı kalabalıklaşıyor Ve izbe bir köşede yalnızlık işliyor tıkır tıkır ; Eksilen her cümle Eksilen her beste gibi... Galeyana gelmiş bir halk uçuşuyor mevsimin rüzgarında Ordan oraya sürgün yiyor Geride birkaç sabi; Geride geleceksiz , bahtsız çocuklar... Ay’ın mehtabının kalabalıklığı diniyor bir yağmur gibi Eksiliyor mutluluklar... Cinayetler ayyuka , intiharlar bol keseden... Galeyana gelmiş bir halk isyan senaryolarında oyunculuk yapıyor Biri yüksek binaların uçurum kenarında Biri boğaz köprüsü demirlerinin öte tarafında Gözlerde soluksuz bir mücadele


Kadersiz bir acizlik... Sazda , gitarda melankoli ırmağı ; Seste , yürekte hırçın bir şelale akıyor . Galeyana gelmiş bir halk savaş açıyor acılarının kolluk kuvvetine Başarısızlık ,kaybetmişliğe denk geliyor Sükutun içindeki neşe tarih oluyor Ve bir çocuk ölüyor bir güvercinin kanatlarında Vasiyete elverişsiz bir branşta olmanın vermiş olduğu çaresizlik Çocukluk diye tabir ediliyor Çocukluk sönük kalıyor gerçekler karşısında... Galeyana gelmiş bir halk görüyorum Gözlerim doluyor... Gözlerimden kan fışkırıyor Yine de koşup yardım etmek istiyorum

Yiğit Karadavut

y.karadavut@kalemsizdergi.com


GİDECEĞİN YER CENNET Mİ? Nasıl oluyor da, dünyadaki nüfusun % 1’ i gezegenin gelirinin % 40’ına sahip olabiliyor? Nasıl oluyor da, fakirlik ve iyileştirilebilir hastalıklardan dünyada her gün 34 bin çocuk ölebiliyor, ve nasıl oluyor da, dünya nüfusunun yarısı günde 2 dolardan daha azı ile yaşamak zorunda olabiliyor… Bir şey çok açık, ki o da bir şeylerin çok yanlış olduğu! ZEİTGEİST BELGESELİ (2007) UNICEF yöneticisi Ann M. Veneman, 1990-2006 arasında Sahra-altı Afrika’da beş yaş altı ölüm oranının yüzde 14 azaldığını, fakat altı çocuktan birinin beş yaşına gelmeden öldüğü bölgenin hala çocuklar için dünyanın hayatta kalmanın en zor yeri olduğunu belirtti. Liberya Cumhurbaşkanı Ellen Sirleaf da, “Verilerin gösterdiği üzere, Afrika’da birçok çocuk sıtma, ishal ve akut solunum yolları enfeksiyonları gibi önlenebilir hastalıklar nedeniyle ölüyor” dedi.

CEHENNEM Otuz dört bin çocuk ölür Her gün bu dünyadan göçer Hekim sussa vicdan sorar Hipokratınki yemin mi

Dünya malının yarısı Yüzde birin kesesinde Zengin sussa vicdan sorar Doksan dokuzu üvey mi

Beşinci yaşı göremez Altı çocuktan birisi Batı sussa vicdan sorar Afrika maden değil mi

Adaletsizce pay edilir Gitmeyecek dünya malı Vicdan sussa Tolga sorar Gideceğin yer cennet mi

Parayı yaratan beşer İki reva der yarıya Felek sussa vicdan sorar Öteki yarı kahpe mi

TOLGA ARSLAN

t.arslan@kalemsizdergi.com


GEL GÖR

Fikrim kaçar sana sürgün Kalp seninkiyle mübadil En köründen düğüm attım Gel gör ki susmuyor bu dil Gecelerim gündüz olur Bunun sebebi sende bil En yağızı sevda çektim Gel gör ki olmadım zebil Sanma katlanmam dikene Lakin sevdalım karanfil En karşılıksız aşığım Gel gör ki olmadım kefil Aşkı sorma kafdağında Sanma taşır onu zembil En alime cevap verdim Gel gör ki olmadım nebil

Korkma Tolga yalnızlıktan Bulunur çalacak bir zil En düşülmez hale düştüm Gel gör ki olmadım rezil

TOLGA ARSLAN

t.arslan@kalemsizdergi.com


KÜÇÜK BİR ÇOCUK Bu şehre lapa lapa kar yağar mı? Valizim delik çorapla dolu, Sırtıma yok giyecek kalın bir gocuk, Potinlerimi sen bilirsin anne... Kurduğum hayallere param yeter mi? Kabarık cebim kağıt mendille dolu, Avucumu açıp dilensem,sönük, Yüzümde utanmamı görürsün anne... Adam ol derdin hep,benden olur mu? Aklım virane,hep deli dolu, Ben gezerken yeşiller,sen orda kurak, Tarlalar da yaş akıtma anne... Hatalarım olsa yüzün yere düşer mi? Üstüm başım hep yara bere dolu, Biliyorum dokunduğumda canın yanacak, Anamın yüreği yanmasın anne... Kavuşsam bir gün sana,vakit yeter mi?


Kursağım kaç yudum hasretle dolu, Kelebek olsam yarınım ölüm olacak, Avucuna alıp ta ıslatma anne... Yalnızken gözlerim seni arar mı? Arıyorum,sözlerin umutla dolu, Gurbete saldığın,küçük bir çocuk, Ağladığımda sesimi duymazsın anne... Gözümden yüreğine düşen ateş mi? Bak avuç içlerim sızıyla dolu, Her seni andığımda gözüm dolacak, Bu dünya cehennem oluyor anne... Off çeksen nefesin beni sarar mı? Takvimler geçen günlerle dolu, Beklerken bir gün sabır taşacak, Sen yine de benden vazgeçme anne...

OĞUZCAN KIYMIK

Yürekten bu acı tez sökülür mü? Zamanın elleri,çok cevap dolu, Sen orda hasret,ben gözden ırak, Olsam da beni unutma anne... ANNE...


DÜŞÜNDÜKÇE KAYBOLUYOR düşündükçe kayboluyor yaşam düşündükçe kayboluyor yanlışlar değişmeyen tek şey değişmeyen insanlar birikense anlaşılan ama uygulanamayan intihar pembesi doğrular ve de Yalanlar... korkuyorum sorunlu olma ihtimalinden bir kaç tümcenin sonraları silinmesinden sen varsın diye yarım kalmasından tüm şiirlerin ve kırılmasından her zamanki gibi 29 sessizin... sessizliği bozan zihnimde sen değilsin sana aldanan gürültüler ve ilk yardım geceler biraz da... yarım kalmışçasına şiirlerim, korkutulacak her bakışmada gelecekler;

yataklara gerek yok aldatılmak için! özgürlüklerden ve özgünlüklerden kalıntı birkaç zihin yeter... seviyorum ahlaksız bir bileşke bıraksa da geçmişi ama hala hatırlamayı değil seni ya da bir çocuğun mağrur, kimsesiz ve anlamsız bakışlarını ve elbet değişmeyi yine, yeni bir sen için... bilinmedik ve umulmadık bir şehrin yalnızlığına sarılıyorum hasretin nazlıdır Ankara hiç böyle sevmedim şiirlerinin yaz akşamında sigara kokulu öğrencilerden ve sevişmelerden; unuttuğun kelimeleri hatırlamaktan geliyorum öyle deme sevmeyene zor gelir neden bu kadar insanın aşk kokan teni varken sevgilerin seviştirilmesini gecelerde tadamadan; bu şehirde yaşamak...


tek bir ezgiye sığınır zaman ; anlamadan ve anlatamadan kaçıp giden doğruların genel evlerinde gelecek yeni müşterilerini bekler; her zaman! sevgiler....

Volkan Altınbaş

v.altinbas@kalemsizdergi.com


GİTME Salkım saçak hazırlanmışsın, gözyaşını katık etmişsin heybene Rüzgar giymişsin çıplak bedenine, özlemi nakışlamaya kalkışmışsın ellerine Yapma... Dur ! Gitme ! Anneni kaybetmişsin yıllar öncesinde, baban bilmediğin bir ülkede bilmediğin bir çehreymiş Sözcüklerin içinde bir volkan gibi patlamaya hazır, İçinde çağlarla birlikte süregelmiş hazin bir destan meşguliyeti varmış Olabilir... Yine de dur ! Gitme ! Telafisi olmayan bir aşk yatırmışsın koynunda, merhemsiz uyanmışsın her sabaha Firari bir ilkbahar kazımışsın yüreğinin berduş karanlığına Güneş aşığı bir kar mevsimine meyletmişsin; ama o mevsim hiç gelmemiş O gelmemiş olabilir Ama dur! Yapma ! Sen gitme...! Gökkuşakları çevrelemiş aslında seni haleler gibi, yıldızlar yüzüne şiirler söylemiş Duymamışsın - muharebelerden çıkmış sağır kulaklarınla bunları, görmemişsin Belli mi olur belki duyar, belki görürsün Gitme...! Sarhoş zamanların ayyaş sonuçlarını taşımışsın sırtında, Kalbinin şelalelerinden aşağı düşmüşsün, ölmüşsün binlerce kere... Işıksız bir mecrayı ödül diye koymuşlar önüne Aldırma sen Gitme...! Dilin lal olmuş zayilikler yüzünden, Gözlerin yaşarmış sigara dumanının şerrinden


Bataklıklarda tünemiş ifritler, eksik olmamış gölgenden... Kristal iklimlerinin hassaslığı sana kıyamet olarak geri dönmüş Güçlü olmaya kalkış Gitme...! Duyamamışsın seni anlatan şarkıları, işitememişsin gönlüne layık sultanların ölüyü diriltecek seslerini Sergüzeşte tutuşmuşsun - belki keşkeleri hayatından ırak edersin diye Zılgıtlar sarıp sarmalamış doğduğundan beri insanlığa yansımış figanlarını Yardım çığlıkların sihirsiz bir beste gibi kalmış siluetler üzerinde Gülememiş olabilirsin Gülemeyecek olabilirsin de Ama yine de Gitme...! Ölüm çağırmış seni, zulüm çığlıkların diner diye icabet etmek istemişsin ölüme Tasavvur etmişsin kendini bildin bileli - gitmeyi... Bilinmezlik ve korku alıkoymuş yolundan seni Yine de gitmek istemişsin Her şeyi göze alarak... Yapma...! Gitme...! Salkım saçak hazırlanmışsın hayata, salaş bir kefen alıp koymuşsun kenarı Tek bir kuruş ayırmamışsın Tek bir lokma kayırmamışsın fakirden, fukaradan Ecel'e boyun eğmek zorunda kalmışsın günahtan Sesini ayarlamışsın çekilmek için hayattan İliklerine kadar barış demişsin Derinliklerine kadar sevda demişsin Sen böyle güzel bir insanken gitmek sana yakışmaz, ecelinle olsa bile... Gitmesen keşke... Gitme...!

Yiğit Karadavut

y.karadavut@kalemsizdergi.com


K端lt端r & Sanat ->


Alternatif Müzik Sanatçıları Oktay Yenitürk

o.yeniturk@kalemsizdergi.com


Alternatif Müzik Sanatçıları Uzun süredir aynı tür müzikleri, sanatçıları/grupları dinlemekten sıkıldıysanız bu yazı tam sizi çağırıyor Kalemsiz Dergi okurları. Bu yazıda sizler için farklı müzik türleri ve belki daha önce hiç dinlemediğiniz yer altı ve yer üstü müzik gruplarına yer verdik. Şimdiden keyifli okumalar, keyifli dinlemeler :) İndigo: Yerli hip-hop sanatçısı. Fakat hip-hop denildiğinde hemen her yerde duyduğunuz, kötü gözle baktığınız müzikler gelmesin. Çünkü İndigo’nun işlediği konular ve tarzı ülkemizde tek diyebiliriz. Çoğu parçası kendinizde bir iz bulmaya fazlasıyla müsait. Şuana kadar 5 adet internetten indirebileceğiniz, 1 adette satın alabileceğiniz bir albümü var. (sanatçı sayfası: http://www.facebook.com/indigoizmir) Selah Sue: Selah Sue (gerçek ismi ile Sanne Putseys), ülkemizden uzakta Belçikalı bir R&B ve Reggae sanatçısı. Şuan ülkemizde fazla kişi keşfetmemiş. Selah Sue, yabancı dil bilmeseniz bile sesine hayran kalabileceğiniz bir müzisyen. En tutulan parçalarından bir tanesi “Raggamuffin”. Sanatçıların Single albümleri dışında 1 albümleri var ve ismi sahne ismiyle aynı ismi taşıyor. (sanatçı sayfası: http://www.

facebook.com/SelahSue) ENTU: Ülkemize geri dönelim, pek neşeli kıyılarına Karadeniz’e. Grup Entu’yu fazla duymamış olabilirsiniz çünkü kendileri daha fazla sahne performansı sergileyen bir grup. Fakat en renkli yerleri Karadeniz’in kemençesinin ve şivesinin üstünde rock müziğini, funk müziğini, reggae müziğini, hareketleri ritimleri bulabilirsiniz. Ve bir bakmışsınız olduğunuz yerde dans ediyorsunuz :) (grup sayfası: http:// www.facebook.com/grupentu) Marsis: Karadeniz’den ayrılmadan devam ediyoruz. Sloganı “Karadeniz’in içinden gelenler, İçinden Karadeniz Gelenler” olan grup Marsis. Yaptıkları müzik en az Grup Entu kadar renkli çünkü rock müzik ve Karadeniz müziğinin sentezini üstün bir başarı ile gerçekleştiriyorlar. Dinlemeden geçmeyin. (grup sayfası: http://www. facebook.com/Marsis) Sattas: Yine ülkemizden sesler ile devam edelim. Sattas kimi zaman yabancı dilde, kimi zaman Türkçe müzik yapan bir grup. “Reggaeband” isimli bir albümleri var. Albümün isminden anlayabileceğiniz gibi reggae, ska tarzı müzikleri bize sunmaktalar. Youtube üzerinde Sattas ile ilgili birden çok konser görüntüsüne de


ulaşmanız mümkün. (grup sayfası: http:// www.facebook.com/sattasband) Peyk: Ülkemizden bir müzik gurubu daha. Peyk, 1991 tarihinde kurulmuş, 2 albüme sahip bir rock grubudur. Rock dediysek de sert gitarları bulmanız imkansız, daha çok keman, piyano, blues üzerine yoğunlaşmış bir grup. Şuan revaçta olan “Don Kafa” parçasını dinlemenizi tavsiye ederiz. Akustikhane’nin Youtube kanalı üzerinden de canlı performanslarını izleyebilirsiniz. (grup sayfası: https://www.facebook.com/ peykband) Rebel Moves: Bu sefer dümeni ülkemizden ayrılmadan farklı bir müzik türüne çevirelim; dijital destekli müziğe, elektronik müziğe! Rebel Moves isminde bir parça dinlemeseniz de duymanız yüksek ihtimal içerir. Çünkü kendileri Avea firmasının bir zamanlar çok ses getiren “Oh Be!” isimli müziğini yapan grup. Grubun yaptığı müziğe her ne kadar elektronik müzik desek de grup deneysel işler yapmayı seviyor. Elektronik müziğin yanında reggae, caz ve etnik melodileri çok iyi işliyorlar. Ayrıca grubun “Rebelce” dediği kendi müziklerine kattıkları bir dilleri var, bunların yanında Türkçe dahil 3 farklı dilde müziklerini üretiyorlar. (grup sayfası: http://www.facebook.com/ RebelMovesOfficial)


Evet, şimdi karaoke sevenleri görelim! “Ah bu şarkıların gözü kör olsun” adlı parça ile girişimizi yapıyoruz. Şarkılar değil midir bizi yıllar öncesine götüren, şarkılar değil midir bizi bir anda dertlendiren, şenlendiren. Duygularımızın somutlaşmış hali değil midir? Sanki bu şarkı benim için yazılmış dediğin yok mudur? Konserde sesin kısılıncaya kadar bağırarak söylediğin, gizli sığınağında kimseler duymadan fısıldadığın şarkılar ya da arkadaşlarınla birlikte söylediklerin. Hepsinin anlamı farklıdır. Ya karaoke? İşte o tam benlik diyorsan; http://www.karaokeparty.com/ Bu sitede binlerce şarkı var. Hangi tarz veya hangi sanatçının parçasını söylemek istersen kolaylıkla bulabiliyorsun. Tek sorun bazı şarkıların ücretli olması. Songs bölümünde istediğin şarkıyı seçip kendinle yarışabilirsin. Vokal veya enstrümantal olarak okuduğun şarkıya göre aldığın puan durumu sayesinde analizini yapabilirsin. Battles bölümünden dünyanın farklı köşelerinden insanlarla bir yarışa girip en güzel karaokeyi yapmaya çalışabilir, quiz bölümünde çalan şarkıları bilip puan kazanabilirsin. School bölümünde şarkıları nasıl okunman gerektiğine dair bilgilere ulaşırken news bölümünde ise en son eklenen şarkıların farkına varabilirsin. Ayrıca söylediğin şarkıyı kaydedip oylamaya sunabilir ya da isteyince dinleme fırsatını yakalayabilirsin. Son olarak “Şarkılar Seni Söyler Dillerde Nağme Adın” demek isterdim ama onun yerine “My Heart Will Go On” diyeceğiz sanırım, çünkü ne yazık ki hiç Türkçe şarkı yok bu sitede. Ama olumlu tarafından bakın yabancı dilinizi geliştirmek için bir fırsat hadi durma eğlenceye sende katıl!

Merve Aygün

m.aygun@kalemsizdergi.com


AVUCUNUZDAKİ KELEBEK Bugüne kadar okuduğum kişisel gelişim kitapların pek bir faydasını görmedim açıkçası beni pek etkilemedi ta ki dayımın sayesinde Ahmet Şerif İzgören'i tanıyana kadar. Ahmet Şerif İzgören kendini her ne kadar kişisel gelişim uzmanı olduğunu inkâr etse de, yaptığı işle alakasız İngiliz Dilbilimi bölümünü bitirmiş olsa da birçok alp uzmanından çok daha başarılı. Ahmet Şerif İzgören'i öncelikle Youtube'dan kişisel gelişim videolarıyla tanıdım ardından kitabını okumak istedim. Öncelikle konuşmasındaki samimiyeti, esprileri sanki karşımda bir yazar değil de yakın bir arkadaşım yaşadıklarını anlatıyormuş hissiyatı veriyor. Hayatıma güzel yön vermesini sağlayan yazarı sizlerinde bir nebze tanımasını istiyorum. Kimi zaman moralim bozuk olduğunda ve yaptığım işlerden umudumu kestiğimde Ahmet Şerif İzgören'in videolarını izliyorum; mücadeleci ruhum, hırsım kendine geliyor. Zor günlerimizde bize yol gösteren, ayakta tutan, yaşama sevinci veren gelecek hayallerimizdir. Hayatla ilgili kararlarımızı kolaylaştıran, bizi insan yapan ise bağlı olduğumuz değerlerimizdir. Çabalarımızın sonuca ulaşmasını sağlayan şey hedef belirlememizdir; kişiliğimiz, olumlu düşüncelerimiz, yaratıcılığımız ve müca-

dele ruhumuzdur. Kitabın adı ve aynı zamanda yazının başlığı: Avucunuzdaki kelebek? İçerisinde güzel hikâyeler yer alıyor ve bunlardan biri; zamanın birinde iki tane kız varmış, çok akıllılarmış. Etraflarındaki bilgiler onlara yetmez olmuş. Bir gün anneleri kızlarını dağdaki bilge adama götürmeye karar vermiş: kızlar, bilge adamla karşılaşınca sorular sormaya başlamışlar. Bilge adam bütün soruları doğru cevaplamış. Kızlar çok sevinmişler ve annelerinden eğitimleri için bir süreliğine izin isteyerek bilge adamın yanında kalmışlar. Sordukları soruların hepsinin cevabı doğruymuş. Bir süre çok mutlu olmuşlar; ama sonra sıkılmaya başlamış kızlar ‘Bilgenin bilemeyeceği bir soru bulmamız lazım’ diye düşünmüşler. Kızlardan biri bir gün 'buldum’ diye sevinmiş. “İki elimin arasına bir kelebek koyacağım ve bilge adama soracağım, avucumun içinde bir kelebek var canlı mı , ölü mü? Ölü derse kelebeği bırakacağım, canlı derse hafifçe bastıracağım ve her ne derse cevabı bilmeyecek. Kızlardan birisi kapalı tuttuğu ellerini bilge adama doğru uzatmış. Ve sormuş: avucumun içinde bir kelebek var; canlı mi, ölü mü? Bilge adam, cevap vermeden önce uzun süre kızın gözlerine bakmış ve cevaplamış:


Senin ellerinde kızım ,senin ellerinde….” Şimdi bakın hayatınıza ve mutluluğunuza.. Nerede mi? Açın avucunuzu… Sizin ellerinizde; tam avucunuzun içinde. Yani Kitabın adından ve hikayeden de anlaşıldığı gibi her şey avucumuzun içinde bizim elimizde imkan yok, maddiyat yok… v.s. bahane bunlar arkadaşlar, her şey bizde bitiyor.Ve bunun gibi bir çok güzel hikayeler kitapta yer alıyor . İyi okumalar dilerim… Sevgili Şerif İzgören'in raflardan beğendiğim birkaç kitabı: Sarı Siyah: Okuduğunuzda ‘ben niye böyle şeyler yaşamadım’ diye üzülmeyeceksiniz; ama yaşadıklarıma ben neden böyle bakmadım, yitip gitmelerine nasıl izin verdim diye içiniz burkulabilir.

Bu kitapta, yaşadığı her anın fotoğrafını çeken ve her bir fotoğraf karesini duyarlılık-zeka-mizah duygusunu saç örgüsüyle bir film haline getiren insanları izlemeye duyamayacaksınız. Samimi ve zorlamasız anlatım, yaşamın derinliklerindeki pırıltıları önce meşale, giderek bir fener alayı haline getirirken oluşan anafor sizi çekecek ve kitabın sonuna kadar çıkamayacaksınız. Benden söylemesi… Süper Türk Olsaydı Pelerini Annesi Bağlardı :Bu kitabında diğer kitaplarından farklı okuru toplumsal gelişime davet ediyor. Girişimcilik, iş kalitesi, dürüstlük, yurt sevgisi ve hoşgörü değerlerini vurgularken topluma nasıl daha yararlı olabileceğimizi yaşanmış hikayeler eşliğinde okura sunuyor. Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır : Ahmet Şerif İzgören, bu kitapta daha genel bir yaklaşımla, hayatın her dalında başarı ve mutluluğa giden yola ışık tutuyor. Bazen kahkahalarla gülecek, bazen hüzünlenecek, çokça düşünecek ve bu kitaptan çok keyif alacaksınız. Hayatınızı tekrar gözden geçirmek için 3 saat ayırın ve bu kitabı okuyun. Dikkat Et Vücudunuz Konuşuyor: Herkesin hayatla ilgili bir şeyler öğreneceği kitap.

Merve Altun

m.altun@kalemsizdergi.com


PARA ALİ RÖPORTAJI


1-Parodi hesabınla çok başarılı olduğun bir gerçek peki neden Ali Ağaoğlu’nu seçtin?

Çünkü benim açtığım sırada çok gündemdeydi, çok yoğun ilgi görüyordu. Her yerde videoları sözleri dolaşıyordu. Ben de tam zamanında hesabı açtım ve bir anda patladı.

2-Twitter’ın hayatındaki rolü nedir?

Bir yönetmen için başrol oyuncusu neyse twitter da benim için odur. Burada bazı şeyleri başardım ve geleceğimle ilgili çok güzel gelişmeler yaşandı.

3-Twitter bir gün kapatılsa ne hissedersin?

Millet sevgilisinden ayrılınca aşk acısı çekerken ben de twitter acısı gibi bir şey çekerim herhâlde

4-Sosyal medyada mı ilerlemek istiyorsun yoksa okuduğun bölümde mi? Açıkça söylemek gerekirse okuduğum bölümü hiç sevmiyorum. Bitse de gitsek havasındayım. Sosyal medyada yavaş yavaş ilerleme kastediyorum.

5-Yaptığın esprilerinin arkadaş ortamında ki etkisi nasıl? Yani aynı espriyi twitter’da ki hesabında yaptığın zaman da aynı etkiyi alabiliyor musun? Çoğunlukla alabiliyor. Gündelik yaşantımda sürekli bir gözlerim açık ve her şeyden bir şeyler kapma çabasındayım. Mesela sorudaki gibi arkadaş ortamında bir espri döndüğünde hemen onu kendime göre uyarlayıp paylaşırım.

6-Ali Ağaoğlu’nun böyle bir hesap olduğunu duyduğunda sana nasıl ulaştı? Profilimde mail adresim vardı Ağaoğlu Şirketler Grubu’nun sosyal medya uzmanı mail attı sonrasında randevu alıp gidip görüştüm.


7-Twitter’da yazdıkların Ali Ağaoğlu tarafından nasıl karşılandı?

Ali Ağaoğlu zaten her gün sekreterine ‘gir bakalım bugün neler yazmış biraz gülelim’ tarzı şeyler söylüyormuş. O da çok beğeniyordu yazdıklarımı.

8-Geçen ay Beyaz Show’a katıldığınız zaman neler hissettiniz?

Orda ki ortam o ambiyans çok başka bir şey. Türkiye’nin en çok izlenen programı ne de olsa. Eş dost akraba herkes izliyor ve en ufak bir hatada rezil olma gibi bir durum var. En çok bu yüzden baskı altında kaldım ama kendimi bir şekilde toparladım ve çok şükür hiç bir aksilik çıkmadan güzel bir program oldu.

Son olarak Takipçilerinize söylemek istediğiniz Bir şey var mı?

Takipçilerimi güldürmek için elimden geleni yapıyorum. Örneğin morali bozuk olup yazdıklarımı okuyarak moral bulanlar da var. Her neyse, devamı gelecek inşallah. KalemsizDergi Olarak Röportajı kabul ettiğiniz için Teşekkür Ederiz.


Güncel & Fikir & Araştırma ->


Gezi Parkı Olayındaki 20 Doğru Haber Provakatörlere kanmadan, hakkıyla, korkusuzca eylem yapan direnişçilerin, Direnişçilere saygı gösterip, desteklemeseler bile "Oh iyi oldu" demeyip; onlar da insan, onlar da kardeşlerim diye düşünen hükümet yanlılarının, Önlerinde saygıyla eğilirim. Umarım En yakın zamanda polis terörü ve provakatör kışkırtmaları biter ve barış gelir. Uyarı: Verilen bilgiler seçtiğim doğru haberlerin bir bölümüdür. Şunu neden eklemedin derseniz yorum bölümünden saygı çerçevesinde ekleyebilirsiniz. İşte Gezi Parkı Olayındaki 20 Doğru Haber

1)Hayvanlar gazdan etkilendi.

İnsanları zehirleyen gazdan hayvanlar da nasibini aldı.

2)Binlerce biber gazı kapsülü atıldı.

Polisin en çok biber gazı kullandığı eylemlerdendi. O kadar çoktu ki Taksim'de attığınız her adım biber gazı kapsüllerine çarpar olmuştu. Ayrıca tüm bu gazların tahmini maliyeti: 21 Milyon TL (Kesin Değil)

3)İstiklal Caddesi en kalabalık gününü yaşadı.

Bizim milletin hakkını aramayı gezmekten daha çok sevdiğini gösteren bir fotoğraftı.

4)Asker Maske Dağıttı.

Resmi olarak verilen bir emirle değil. Vicdani verilen bir kararla asker bazı eylemcilere maske dağıttı.


13)Tazyikli Börek

5)Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş taraftarları omuz omuza direndi.

Polis börek yiyen direnişçilere tazyikli suyla karşılık verdi.

6)Anonymous hükümet istifa eden kadar, devlet sitelerini hackleyeceğini duyurdu.

Biber gazının daha ağırı olan kusturan biber gazı kullanıldı. Eylemcilerin birçoğu portakal gazı sandı.

Ezeli rakiplerin düşman taraftarları adeta eski dostlar gibiydi.

Bana kalırsa hükümet istifa etmez. Anonymous ise bu kararını ne kadar uygular; bilinmez.

7)Polis gaz kapsüllerini Dikkatsiz Attı

En tehlikeli durumlardan birisidir. Polislerin attığı kapsüllerin isabet ettikleri kişilerde; gözleri çıkan mı dersiniz, kafası yarılan mı? Ortalığı kan gölüne çevirip vahşete sebebiyet verebilir, dikkat.

8)Ankarada Panzer Ezdi.

Eylemci yaralanarak kurtuldu. Bahsedildiği gibi ölüm yok.

9)Siyasi Partilere Tavır Sertti

Halkın direnişini sahiplenmeye çalışan partilere tepkiler sertti. #bubirsivildirenis hashtag'i ile dünya tt listesine girildi.

10)Son zamanların en büyük birlik beraberliğiydi.

Twitter'da onlarca kalacak yer adresleri ve gönüllü doktor, sıhhiye, avukat numaraları paylaşıldı.

11)Eylem Her yerdeydi

Türkiye'de ki Onlarca şehirde eylemler düzenlendi. Dahası tüm dünyadan destek mesajları geldi. Eylem yerine uzak mevkilerde akşamları ve geceleri tencere tava sesleriyle destek verildi.

12)Ankarada Havaya Ateş Eden Polis

Video linki: http://s7.directupload.net/images/130602/oyxpcyd9.swf Ankarada eylemcilerin ortasında kalan polis panikleyerek havaya ateş etti. Verilen bir emir değildi.

14)Ağırlaştırılmış Biber Gazı Kullanıldı. (Turuncu Renkli)

15)Boğaz köprüsü yürüyerek geçildi

Maratonlarda rastladığımız bu durum tarihe geçti.

16)Taksim'de bazı kuruluşlar yaralı vatandaşlara kapılarını kapattı.

İsimlerini paylaşmam dava açmalarına mahal verebiliyor. Siz biliyorsunuz.

17)Bahçeşehir Üniversitesine Gaz Bombası Atıldı.

Video Linki: http://bit.ly/18Ki9YE Eylemcilerin sığındığı üniversitenin kapısına gaz bombası atıldı.

18)Dans Eden Direnişçi

Bu zor günlerde yüzümüzü güldüren adamdır kendisi. Helal olsun.

19)Direnişin Simgesi

En çok paylaşılan ve direnişin simgesi haline getirilen fotoğraf.

20)Polis Çekilmesi

Polis çekilince eylemciler büyük bir coşkuyla kutladı.

Fatih Çipil

www.fatihcipil.com


Gezi Parkı Olayındaki 17 Yalan Haber

Bildiğiniz üzere gezi parkı olaylarından dolayı son iki gündür ülke karışık. Polisin orantısız güç kullanımı, düşmanlığı had safhaya getirerek olayları alevlendirdi. İlk başta gezi parkı için olan direniş, doğa amacını bir kenara bırakarak devrim amacına hizmet etmeye başladı. Provakatörlere ise gün doğdu. Gezi parkındaki binlerce masum direnişçinin arasında onlardan nemalanan bir o kadar da provakatör kısım var. Bu yazıyı provakatörlerin dün sosyal medyada çıkardığı yalan haberler için yazıyorum. Bunları alabildiğince yayarsak, insanlar bilgilenmiş olur. Hem direnişçi arkadaşlarımızdan hem de hükümet yanlısı arkadaşlarımızdan gerekli inisiyatifi göstermelerini bekliyorum. Umarım yakın zamanda polisler çekilerek olaylar barışa kavuşur. İşte dün sosyal medyada çıkan, aslı olmayan; 12 yalan haber.

1)Bülent Arınç’ın oğlu gezi parkına açılacak olan AVM’ye ortak. Bu iftira çıktıktan sonra açıklamalar geldi bu olayın aslı yok.

2)Panzerle Ezilen Genç Resmi

En çok tepki çeken fotoğraflardan. Olayın aslı Yabancı bir ülkede bot motorundan yaralanan bir kişi

3)Sosyal medyalara erişim engellendi.

Bu bugün çıkan bir yalandı. Hatta en ufak bir facebook twitter kesintisinde herkes galeyana geldi. Türkiye daha o kadar düşmedi merak etmeyin. Belirtmek gerekir ki ufak bir yavaşlama söz konusu. Ayrıca Taksim’de 3g bağlantısının kesildiği doğru.


4)Binlerce polis istifa etti.

Gelen sayılar abartıydı. Gerçek sayılar en fazla 2030.

5)İstanbul emniyet müdürlüğü görevden alındı. Ntv_sondakika adıyla açılmış bir fake hesabın uydurmasıydı.

6)Polisin Gerçek Mermi Kullanması

Böyle bir durum olursa ismi katliam diye adlandırılır ki mümkün değildir. Fakat plastik mermi kullanıldığı gerçektir.

7)Videodaki Kerem Can Karakaş’ın Ölmesi

Videodaki cesaretli eylemci yaşıyor. İsmi Kerem Can Karakaş değil. Kerem Can olayla ilgisi olmayan ve cuma günü kalp krizinden ölen bir kişi. Kayıtlara bakabilirsiniz.

8)Köpeğe Biber Gazı Sıkan Polis

Bu foto daha öncede vardı şu günlerde çok paylaşıldı. Fotoğraftaki kişiler italyan polisi. Provakatörlerimiz tarafından fotomontajlanmış.

9)Çarşı Grubunun Bir Tomayı Ele Geçirmesi

Habere göre çarşı grubu tomayı ele geçirip polisleri kovalamış. Bu da yalan haberlerden biriydi.

10)Polislerin İlaçlı Suyla Göstericileri Bayıltması

Bu gerçekten gülünecek bir haberdi. Fakat paylaşım sayısı on binleri geçti.

11)Haber Kanallarının Fake Hesabı

Birçok haber kanalının fake hesabı açıldı. Pravöke edici söylemleri anında yayıldı. Taipçileri 300’ü geçmezken rt sayıları onbinlere ulaştı.

12)Eylem 48 saat daha devam ederse Anayasa Mahkemesi hükümeti düşürülebilir.

Hiç bir ülkede böyle bir yasa mümkün değildir. Eylemin daha uzun sürmesi için uydurulmuştur.

kimse göze alamaz. Cnn tarafından doğrulandı diyenler vardı. Ireport olarak CNN’in sitesinde yayınlandı fakat. Ireport’lar normal kişiler tarafından yayınlanır. CNN PRODUCER NOTE u okumanızı tavsiye ederim. Bu arada link: http://ireport.cnn. com/docs/DOC-980610 Ekleme: Beşiktaş’ta kullanılan biber gazından farklı görülen turuncu gaz biber gazının ağırlaştırılmış halidir.

14)Beyaz Show, Beyaz eyleme gittiği için kanal tarafından sözleşmesi iptal edilerek tümden yayından kaldırıldı.

Beyaz show sadece bu haftalığına iptal edilmiştir. Millet kan ağlarken programı yapması düşünülemezdi zaten.

15)Eylemcilerin Köprüden Geçiş Fotoğrafı Yerine 2012 maraton fotoğrafının paylaşılması 16)Cnn International’ın; Cnn Türk’ün Duyarsız Kalıp Direniş Haberlerini Vermediği İçin İsim Hakkını Fesh Etmesi

Resmi hiç bir yerde böyle bir açıklama yok. Cnn Türk’te çalışan tanıdıklarımda böyle bir şeyin olmadığını söylediler.

17)Eylemciler Başörtülü Bayanlara Saldırdı

Buda yayılan haberler arasındaydı. Fakat provakatörler her iki tarafıda karıştırmaya çalışıyor. Hükümet yanlılarının da arasındalar. Kaldı ki; direnişçiler arasında azımsanamayacak kadar başörtülü kişi vardı, bugün hiç bir sorun yaşanmadı. Not:İşin siyaset tarafıyla ilgilenmiyorum. Benim bilgim olan konu sosyal medya. Bu nedenle bir tarafı desteklediğim düşünülmesin. Bunlar sadece yalan haberler. Doğrulardan bahsetmedim. Yorum yazarak eleştirilerinizi de iletebilirsiniz.

13)Eylemlerde Portakal Gazı Kullanıldı.

Portakal gazı birleşmiş milletler tarafından yasaklanmış zararları büyük bir kimyasal silahtır. Topluma müdahale için böyle bir gazı kullanmak intihardır,

Fatih Çipil

www.fatihcipil.com


Dünü ve Bugünü ile Gezi Parkı Merhaba Kalemsiz Dergi okurları, biliyorsunuz bu aralar gündemimiz çok sıcak ve bir o kadar da önemli olan Gezi Parkı. Doğa tahribatlarına karşı duyarlılığımızı her zaman koruduk ve koruyoruz. O yüzden size bu sayıda Gezi Parkı ile ilgili detayları da aktaracağız. İlk önce Gezi Parkı’nın tarihine değinelim. Gezi Parkı’ndan önce Taksim meydanının sahibi “Topçu Kışlası” olarak bildiğimiz, duyduğumuz Taksim Kışlası’ydı. Taksim Kışlası kışla olmanın yanı sıra bir gösteri merkezi ve Rum din adamlarının konaklamasına yarayan bir merkezdi. 1930 yılların sonunda İstanbul’u güzelleştirmek adına şehrin yeniden imarını yapacak kişi olan Henri Prost ile anlaşıldı. (Henri Prost aynı zamanda Haliç kıyılarını sanayiye açmış ve orayı yerleşmeye uygun hale getirmiş bir kişidir.) Henri Prost, Osmanlı döneminde çıkan isyanlardan dolayı eskimiş olan Taksim Kışlasını yıkıp sosyal

etkinlik alanları inşa edilmesi hakkında bir karar sundu ve uygulamaya konuldu. Kışlanın yıkımından sonra Henri Prost’un yapmak istediklerinden çoğu yapılamadı fakat Gezi Parkı şekillendirildi ve günümüze kadar geldi. Taksim Gezi Parkı’nın amacı sosyal etkinlik alanı olmasıydı ve yakın tarihimizde orada halkın ortak kullanım alanının yanı sıra düzenlenen grafitti festivallerini, konserlerini gördük. Tarihlerde 2011 yılına dönecek olursak; İBB Meclisi İstanbul’u tekrar güzelleştirmek, mimari yapısını düzenlemek istediği için Kentsel Tasarım Projesi başlattı ve kentsel dönüşümler masaya oturuldu konuşuldu. (Kentsel Dönüşüm süreci ile ilgili detaylı bilgiyi “Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir” isimli belgeselde izleyebilirsiniz, Youtube üzerinde yer almakta.) İBB bu Kentsel Tasarım Projesi kapsamında Gezi Parkı’nın yıkılıp eski Taksim Kışlası yapılmasını konuştu. Bu konuşmadan dolayı “Taksim Platfor-


mu” başta olmak üzere birçok Gezi Parkı ve Taksim severler, çevreci sivil toplum kuruluşu, mimarlar ve mimar sendikaları bu duruma tepki gösterdi. Tarihlerimizi bu senenin başına yani 2013 yılının Ocak ayına aldığımızda İBB Meclisi’nin aldığı bu karara Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu “Gezi Parkı İstanbul’un tarihi bir değeri olduğu için ve herkesin betiğinde yer ettiği gerekçesiyle yıkılamaz” açıklamasıyla Taksim Kışlası’nın yeniden inşa edilmesine izin vermedi. Fakat aradan geçen iki aylık zamanda, Mart ayının ilk günü bölgesel kurulun kararı üst kurul tarafından iptal edildi ve Taksim Kışlası’nın yeniden yapılması resmileşti. Fakat orası hakkında alınan başka kararlarda vardı, başbakanımız oranın Topçu Kışlası olmasının yanı sıra bir AVM’de olacağını açıkladı. Cumhuriyet tarihimizdeki ilk barışçıl söylevler ve çevre suçuna gösterilen günler süren tepki bu kararlardan sonra yapılmaya başladı. Gezi Parkı’nın kışla olması için ilk yıkım çalışması Mayıs ayının son haftası oldu. Yıkımı sivil toplum kuruluşları sosyal medya tara-

fından duyurdu ve halk gezi parkına oturma eylemine gitti. Nöbet tutma eyleminin ilk sabahı polis parka ilk şafak baskınını yaparak doğaseverleri dağıtmak istedi fakat başarısız oldu. Gezi Parkı belli ki bir saldırı ile boşaltılır sanırdı fakat durum çevre suçuna olan tepkiden doğa yıkımına karşı bir direnişe dönüştü. Bu direnişin ikinci günü Gezi Parkı daha çok insana ev sahipliği yaptı çünkü halk orayı korumakta kararlıydı, bende gittim ve her şeye canlı şahit oldum. Direnişin ikinci günü festival alanı gibiydi fakat bardağı taşıran son damla polisin uyguladığı şiddet ve doğa yıkımına destek olanları görmekti. İkinci günü bitirenler eve döndü, bitirmeyenler ise üçüncü günün sabahı bir şafak baskıyla daha karşı karşıya geldiler. Direnişçilerin çadırları yakıldı, direnişçiler yaralandı. Taksim’e tekrar gittiğimde ise olay savaş yeri olmaya hazırdı. Çünkü provokatörler yoktu, sadece barışçıl eylemciler vardı. Gaz bombası ve göz yaşartıcılara karşı barikatlarla örülmüş Gezi Parkı’na girmeye çalışıyordu sadece direnişçiler, oranın sahibi bizdik bunu göstermek istiyorduk. Fakat giremedik, ben


aynı gece dinlenmek adına eve döndüm. Sonrasında ise olaylar bildiğiniz gibi gelişti. Divan Otel’in önünde de basın açıklamasına izin verilmeyince halk kızdı ve olaylar bu duruma geldi. Artık halk kutuplar ayrılmıştı. Provokatörler ve Gezi Parkı savunucuları. Polis meydandan çekildiğinde ise anarşist bir grubun parkta yaktığı barakayı söndürmeye gittik. Taksim’de kazanılan bir Gezi Parkı vardı fakat Beşiktaş’ta direniş sürmeye devam ediyordu ve başka illerde de. Fakat bu barışçıl direniş bizi üzen bir hal aldı ve aşırı milliyetçi, anarşist, kendini bilmez marjinal gruplar sahiplenmeye çalıştı. Fakat Gazi Parkı’nın asıl sahipleri bu gruplara uymadı. Şuan Gezi Parkı direnişi barışçıl bir şekilde devam ediyor. Parkta ve meydanda her sabah genel temizlik yapılıyor, kırmızı bandajlılar (kollarında kırmızı bandaj olduğu için bu ismi yakıştırdım kendilerine) insanları provokasyonlara katılmaması için uyarıyor. Gezi Parkı nöbetçilerine her gün battaniye, üşümemek için giyecek, ücretsiz yemekler ve sıvı ihtiyaçları esnaflar ve Gezi Parkı’na selamlarını yollayan anneler/hanımlar tarafından dağıtılıyor.

Sevgili Kalemsiz Dergi okurları: Lütfen olayların doğa yıkımına karşı olan tarafında yer alın ve bizimde doğa yıkımına karşı olan tarafta yer aldığımızı bilin ve Gezi Parkı’ndaki insanlara elinizden geldiğince yardım edin. PROVOKASYONLARA VE ŞİDDET İÇEREN SÖYLEVLERE KATILMAYIN. Gezi Parkı’na gittiğinizde insanlara doğru bilgilendirme yapan gruplara yardımcı olabilirsiniz de.

Oktay Yenitürk

o.yeniturk@kalemsizdergi.com


Fotoğraf : Evren ÖZGÜNER


19 MAYIS 1919-FIRTINA KUŞU VE ARKADAŞLARININ MÜCADELESİNİN BAŞLANGICI... Değerli Kalemsiz Dergi Okuyucuları, Bu yazımda sizlere geçtiğimiz günlerde 94.yılını kutladığımız Milli Mücadelenin başlangıç noktasından; Samsundan, emperyalizme karşı mücadele veren Anadolu'nun kalbinden, 19 Mayıs 1919'dan bahsetmeye çalışacağım... Kuşkusuz Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, bu yürekli mücadelenin baş figürü olarak karşımıza çıkıyor. Kendisi 30 Ekim 1918 Yılı'nda bizim için Versay Sistemini başlatan Mondros Mütarekesinden sonra İstanbul'a geldiğinde, memleketi Selanik'i ve çocukluğunu

kaybetmiş, ailesiyle yaşamaya ve imparatorluğu yaşatmaya çalışan bir Osmanlı askeriydi. Mustafa Kemal'i Mustafa Kemal yapan geliştirdiği dahiyane yöntemler ve asla pes etmemesidir.Lügatında ümitsizlik, umutsuzluk gibi kavramlar olmayan Mustafa Kemal, yıllar sonra Hamdullah Suphi Tanrıöven tarafından ''Fırtına Kuşuna'' benzetilecektir. Fırtına kuşları, rüzgarı arkasına alarak değil, rüzgara karşı uçarlar. Bu benzetme kanımca yapılabilecek en iyi benzetmeler arasındadır. İşte o Fırtına Kuşu, Mütarekeden sonra resmen var olan, ancak


fiilen hiç bir görevi bulunmayan bir ordunun, Yıldırım Ordularının Komutanı olarak İstanbul'a ayak basar. İstanbul'a ayak bastığında, onu karşılayanlar arasında lise yıllarından arkadaşı Dr. Rasim Ferit Bey vardır; ve o ünlü geldikleri gibi giderler sözünü, o yıllarda tıbbiye öğrencisi olan Dr.Rasim Bey'e söyleyecektir. Kuşkusuz Mustafa Kemal'in ilk hedefi Samsun'a revan olmaya karar vermeden önce, Osmanlı'yı kurtarma çalışmaları yapmaktır. İlk olarak Payitahta gider ve ordunun başkomutanı olmak için başvurur. Ancak gördükleri Mustafa Kemal'de derin bir üzüntü yaratacaktır. Kendisine boş vaatlerde bulunulur ve bir süre oyalanır. Daha sonraki süreçte de görev talep etmesine dahi izin verilmez ve muhatap alınmaz. Gerçek çok açıktır: Payitaht, gerektiği gibi hür karar verememekte ve resmen olmasa da fiilen İngiliz İşgali ve sömürüsü altındadır. Böylece Mustafa Kemal, kurtuluş için yollar aramaya başlar. Zira yola Osmanlı hükümeti ile devam edilemeyeceği açıktır. Mustafa Kemal bu zamanlarda çocukluk arkadaşı Ali Fuat Cebesoy'un konağında kalmaktadır. Bu konakta yapılan yemekli toplantılara üst düzey bir çok asker ve bürokrat katılıyor; kurtuluş reçeteleri aranıyordu. Bu toplantılara katılan iki insan önemlidir. Birisi daha sonraki yıllarda başbakanlık yapacak Ali Fethi Okyar, birisi de Dahiliye Nazırlığı yapmış ve Sultan Vahdettin'e yakınlığı ile bilinen Mehmet Ali Beydir. Mehmet Ali Bey konusuna daha sonra geleceğim lakin ondan önce anlatmam gereken çok önemli bir hususa değinmek isterim. Ali Fethi Okyar Bey ve Dr.Rasim Ferit Bey, Mustafa Kemal ile beraber İstanbul'da çözüm önerileri ararken bir gazete çıkartmaya ka-

rar verirler ve çok kısıtlı imkanlarla(Mustafa Kemal'in annesine ev almak için ayırdığı askerlikten kalma parasıyla dergiye ortak olduğu söylenir) Minber gazetesini çıkartırlar. Minber gazetesinin ismi bile Mustafa Kemal'in ne denli büyük bir lider olduğunun göstergesidir. Ezan susmasın, bayrak inmesin; Dar'ül Harp dönemi yaşanmasın diye(İslam ülkelerinde eğer savaş varsa, cuma namazı kılınmaz; erkeklerin açık hedef olmaması için, bu dönem Dar'ül Harp dönemidir) harekete geçen bu inanmış adamlar Minber ismini, İslam'ın elden gittiğini ve bütün Müslümanların bir araya toplanması gerektiğini göstermek için seçmişlerdir. Minber, Cuma hutbesinin verildiği yerdir ve halka adeta olacaklar anlatılarak hutbe verilmiştir. Mustafa Kemal'de bu dergide ''Hatip'' takma adıyla yazılar yazar.(Hatip kelimesinin de manasına bakarak, isimlerin boşuna seçilmediğini görmek mümkündür) Dergi ancak elli sayı basılabilir çünkü bir noktadan sonra Mustafa Kemal ve arkadaşlarının maddi güçleri yetmemeye başlar. Esasında dergi çalışmaları çokta etkili olmaz. Mustafa Kemal'in Samsun'a gidecek müfettiş olarak seçilme hikayesi de önemlidir.Yukarıda da değinmeye çalıştığım gibi, Ali Fuat Paşa'nın konağında yapılan yemekli toplantılara iştirak eden eski Dahiliye Nazırlarından Mehmet Ali Bey, Mustafa Kemal'in Anadolu'ya geçmek istediğini bilmektedir ve o da kurtuluş arayan vatanseverlerden birisidir. Kendisi Vahdettin'e Mustafa Kemal'in ismini verecek ve ilerleyen zamanlarda Mustafa Kemal, müfettiş olarak görevlendirilecektir. Bunun yanında çok önemli bir husus da Vahdettin ile Mustafa Kemal'in çok önceden tanışmasıdır. Vahdettin şehzade


iken, Mustafa Kemal'in onun yaverliğini yapmış; ve bir Almanya gezisinde beraber seyahat etmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı'nda meydana gelen bu seyahatte, Almanya savaşı ezici bir üstünlük ile önde götürürken; Mustafa Kemal çeşitli ortamlarda söz alarak Almanya ile savaşa devam edersek sonumuzun kötü olacağını dile getirir. Bu büyük tepki alacak ancak daha sonraki yıllarda Sarışın Kurt Mustafa Kemal'in haklı çıkmasıyla, Vahdettin aklının bir köşesine bu ileri görüşlü askeri yazacaktır. Hem Mehmet Ali Bey'in olumlu telkinleri, hem de Sultan Vahdettin'in daha önceden Mustafa Kemal'i tanıması ve bilmesi(hatta Mustafa Kemal Paşa'yı sarayın sultanlarından, Naciye Hanım ile de evlendirmek ister lakin Naciye Sultan Enver Paşa'yı seçecektir) Atatürk'ün Samsun için seçilmesinde etkilidir. O dönemde savaş bitmesine rağmen direniş sebebiyle Anadolu'nun her yerini ele geçiremeyen İtilaf Devletleri, Avrupa kamuoyundan büyük baskı görmektedir. Aileler, savaş bittiği halde çocuklarının geri dönmemesinden mütevellit büyük sorunlar çıkartmaya başlayınca İtilaf Devletleri işgali hızlandırmak ister. Hedef doğudan güneyden ve kuzeyden hızlıca inerek Anadolu'nun ortasına da almaktır. Yapılmak istenen hızlı bir şekilde Anadolu'yu mengene içine almaktır. Burada Samsun çok kritik noktadadır. Samsun'da Müslümanların, Hıristiyan ahaliyi katlettiği yalanları uydurularak, Osmanlı'nın burayı kontrol etmesi istenecektir. Hedef Karadeniz'i de bir an önce ele geçirmektir. Ve en nihayetinde Mustafa Ke-

mal Paşa, Samsun'daki olayları dizginlemek ve güya katil Müslümanları(!) durdurmak göreviyle müfettiş olarak Samsun'a gönderilir. Esasen tek düşüncesi kurtuluşa adım atmaktır. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a giderken çıktığı yolda çeşitli suikast teşebbüslerinden kurtulur, Bandırma vapuru batma tehlikesi geçirir ve sonunda Mustafa Kemal Samsun'a çıkarak halka gerçekleri anlatmaya ve onları örgütlemeye başlar. 6 Haziran 1919'daki Havza Genelgesi, kurtuluşun ilk resmi vesikası olacak ve sonra Amasya tamimi(21-22 Haziran 1919) ile devam eden bu süreçte Erzurum Kongresinin düzenlediği zaman diliminde sine-i millete dönen Mustafa Kemal, bütün rütbelerinden sıyrılarak milli mücadelenin lideri olacaktır. Kanaatimce Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun'a çıkış hikayesi anlatılmadan bir çok parça eksik kalacaktır. Maalesef bugünkü tartışmalar, sadece ideolojik gözlüklerle, Vahdettin üzerinden yürütülür. Burada önemli olan bu kutlu yolda çekilen sıkıntılar, harcanan emek ve direniş mücadelesidir. Emperyalizme karşı verilen mücadelenin adı olan 19 Mayıs 1919, inanmış bir avuç insanında neler yapabileceğinin göstergesidir. Dünyada kağnının kamyonu yendiği başka bir tane daha savaş yoktur. Fırtına kuşu ve arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyoruz...

Semih R. Cabalar

s.cabalar@kalemsizdergi.com


EDWARD MORDRAKE Özge Özgüner

o.ozguner@kalemsizdergi.com


Edward Mordrake... 19. yy.da yaşamış İngiliz soylularından olduğu söylenir. Kimi sıradan biri olduğunu söylüyor, kimi asilzade olduğunu. Doğum tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte yaşanan bu korkunç olaya dair hiçbir tıbbi kayıt bulunmamaktadır. Mordrake adına pek çok yazı ve şarkı yazıldı*. Hayat hikayesi o kadar gerçeküstüydü ki çoğu kişi kısa süre sonra bunun gerçek olmadığını ileri sürmeye başladı. Bu olay inanılması güç ve bir o kadar da kötüydü. Uyumayan çocuklara anlatılıyordu hepi topu 4-5 satırlık bu hikaye. Muhtemelen birçok şey yaşandı fakat olay zaman içerisinde abartıldı ve çarptırıldı. Edward Mordrake ne yaşamıştı? Edward iki yüzlü olarak dünyaya gelmişti. İkinci yüzü kafasının tam arkasında olduğu söylenmektedir.Edward diğer yüzüyle yemek yiyemiyor, konuşamıyor, sadece gülüyor, ağlıyor ve fısıltılar çıkarabiliyordu. Ona bakıldığında yakışıklı sayılabilecek biri olduğunu düşünülürken, arka yüzünde şeytani bir kadın yüzü olduğu söylenir**. Anlatılanlara göre bu kadın hava kararınca yılan gibi tıslayarak konuşuyor, ani gülme ve ağlamalarıyla Edward'a baskı yapıyordu. Bu durum psikolojisini oldukça tahrip etmekteydi. Bu hikayenin gerçek olma ihtimalini göz önüne alarak düşünmeye çalıştım. Fakat bu konuda empati kuramıyorum ne yazık ki. İki yüzle

dünyaya gelmiş birinin şimdiki modern dünyada bile insanlar tarafından kabul edilmeyeceğini biliyorum. Kaldı ki onun yaşadığı dönemde eminim insanlar onun lanetlenmiş olduğunu bile söylemiştir ve bu da bize Edward'ın hayatının acılar ve zorluklarla geçmiş olduğu kanıtlar nitelikte. Düşmanınızı ensenizde taşımayı düşündünüz mü hiç? Sizden nefret eden ve sizinde ondan nefret ettiğiniz birinin her an her saniye yanınızda olması, geceleri onunla uyumanızı... İkizi onun yaşayan kabusu olmuştu. Çaresiz bir şekilde yardım istiyordu doktorlardan ama doktorlar elini bile uzatmadılar ona. Edward daha fazla dayanamadı bu acıya... Kendini inzivaya çekti. Kimseyle görüşmedi, kendi ailesiyle bile... 23 yaşındayken intihar etti. Kimilerine göre kendini zehirlediğini, kimileriyse kendini astığını söylüyor. Bazılarıysa her ikisini birden yapıp canına kıydığını. Nasıl olursa olsun kendince son vermişti acılarına... (*Tom Waits Edward'ın trajedisini anlatmak için "Poor Edward" adında bir şarkı yazmıştır. **Yapışık ikizlerde farklı cinsiyet olması bilimsel olarak imkansızdır.) Chang Tzu Ping... Edward Mordrake gibi iki yüzle doğmuş bir Çinli. Fakat Edward'ın tersine, ikinci yüzü kafasının arkasında değil sağ tarafında. Yalnızca ağza sahip ve bu yüzün ayrı saçları var. Sanırım başarılı bir ameliyatla ikinci yüzü alınmıştı. (Ayrıca bkz; Abigail ve Brittany Hensel )


MPS HASTALARINA SAHİP ÇIKALIM Evren Özgüner

e.ozguner@kalemsizdergi.com


Değerlerimize sahip çıkmayan bir toplum olduk ve değerlerimize sahip çıkmadığımız için insanlarımıza da gereken önemi vermiyoruz artık. İnsanlarımızın ve insanlığımızın, geçmişimizde en büyük değer olduğu bu topraklar, bugün bizlerin umursamaz davrandığı bir canlı topluluğuna dönüştü sadece. Değerler dedim, insanlar dedim. Bütün bunların ne anlam ifade ettiğini üç aşağı beş yukarı hepimiz biliyoruz. Peki bilmemize rağmen neden bir şey yapmıyoruz? Ülkemizde zorluklarla baş etmeye çalışan binlerce işsiz, kimsesiz ve hastalarımız var. Ben bugün birçoğumuzun aklına bile gelmeyen, MPS hastalığını anlatacağım sizlere. Çok küçük yaşlarda ortaya çıkan, ömür boyu devam eden ve nadir görülen bir metabolizma hastalığı. Sizlere bu hastalığı “N-asetilgalaktozamin 6-sülfataz enzimini üreten gendeki kusurdan kaynaklanmaktadır” şeklinde anlatsam muhtemelen “Ne diyor arkadaş bu.” şeklinde düşüneceksiniz. Hastalığın teknik dilini geçelim, halk diline gelelim. Hastalık ortalama 18 aylıkken ortaya çıkmaya başlıyor. Hastalığı taşıyan çocuklarda 7-8 yaşlarında büyüme duruyor ve boy oranı 100 ila 120 cm arasında seyrediyor. Kemikler rutin gelişimini sağlayamadığından dolayı, kaburga ve göğüs kafesi çevresinde, şekil bozuklukları meydana geliyor. Bunun sonucunda solunum problemi ve akciğer enfeksiyonları oluşuyor. Bütün bunlar, aslında hastalığın henüz başlangıç diyebileceğimiz zamanları. Ge-

lişme vücut olarak durduğu için, hemen hemen her bölgede şekil bozuklukları ve sıkıntılar ortaya çıkıyor. MPS hastalarının yaşadığı sıkıntıları özetleyecek olursak; Depresyon, boy kısalığı, havale nöbetleri, idrar ya da dışkı tutamama, işitme güçlüğü, göz problemleri (Körlük, katarakt vb.) şeklinde aktarabiliriz. Dünyada nadir görülen bir hastalık olduğundan bahsetmiştik. Ülkemizde 350 civarında MPS hastası bulunmaktadır. Sağlık yetkilileri, hamilelik döneminde test yaptırılması için, annelere çağrıda bulunuyor. MPS’li çocuğu olan ailelerin çok sabırlı olması gerekiyor; çünkü bakımı zor bir hastalık. Ebeveynler sürekli çocuklarıyla ilgilendikleri için, kendilerine vakit ayırmakta çok zorlanıyorlar. MPS’li bir çocuğunuz olabilir ve bunun yanında son derece sağlıklı çocuklarınızda olabilir. Bu noktada hasta olan çocuğunuzla ilgilenirken, diğer çocuklarınıza vakit ayırmayı unutuyor olmanız mümkün. Mutlaka uzmanlardan destek almanız ve bilinçlenmeniz gerekiyor. Bilinçli hareket etmek her zaman size avantaj sağlayacaktır. Tedavisi olmayan bir hastalık, dolayısıyla mücadeleyi, çocuğunuza gereken ilgiyi göstererek devam ettireceksiniz. Fakat yılmayın! Tedavisi yok diye, hiç bir çözüm bulunamayacağı anlamına gelmiyor. Yaşadığımız yer dünya ve bu gezegende sürekli yeni çözümler ortaya çıkabiliyor.


“Kardeşim uzman dedin durdun da, kimlere ulaşabiliriz?” Diye soruyorsunuz. Tabi cevaplayım hemen. Sağlık kuruluşlarının hepsi bu konuda bilgilendirme yapıyor fakat hali hazırda bir MPS derneği de mevcut. Gerekli her türlü desteği ve yardımı sağlıyorlar. İnternet siteleri http://www.mpsturk.org/ ya da Facebook’tan takip etmek isterseniz; https://www. facebook.com/MpsDernegi adresinden ulaşabilirsiniz. Dernekten bahsedelim biraz da... MPS’li hastaların, her türlü haklarını savunan bir dernek. Sosyal aktiviteler düzenliyorlar, hastaları ve aileleri bir araya getirip, sorunları birlikte çözmeye çalışıyorlar. Tıp çalışanlarıyla bir araya gelip, toplumu hastalık hakkında bilinçlendiriyorlar. Kültürel, mesleki, eğitim gibi birçok haklarını, yasal yollarla savunarak destek oluyorlar. Dernek bağışlarla ayakta duran bir oluşum, dolayısıyla sizlerde eğer durumunuz iyiyse, bu derneğe desteğinizi esirgemeyin derim. Biz bir felaketi, başımıza gelmeden anlamayan bir millet olduk. Ya bir yakınımız rahatsızlanacak, ya bir arkadaşımız kaza geçirecek, ya da bir kardeşimiz şehit olacak. Aksi takdirde, bir bütün olma durumundan çok uzak olmaya başladık. Lütfen gerekli ilgiyi, desteği gereken zamanda gösterelim. O zaman sorunlara çare buluruz, o zaman yaralarımızı erkenden sararız. Bizi biz yapan toplumsal değerlerimizdir ve bizim en büyük toplumsal değerimiz insanlarımızdır.

İnsanlığımızı hatırlayalım, insanlarımıza sahip çıkalım.


k d

Web : www.kalemsizdergi.com | Twitter : Twitter.com/KalemsizDergi | Facebook : Facebook.com/KalemsizDergi


Kalemsiz Dergi 19. Sayı