Page 1

Elio D’Anna

Tanrılar Okulu


Tanrılar Okulu Elio D’Anna


Bu kitap  ebedidir.      


TANRILAR OKULU Elio D’Anna İçimdeki Dreamer’a, Düşlerimi mantığın ötesine, ve duyguların en derin köşelerine sürükleyen, Özgürleşmem için bana hükmeden ve yol gösteren rehbere. İçindekiler Bölüm 1 Dreamer’la Karşılaşma 1. Dreamer’la karşılaşma 2. Çalışmak Esarettir 3. Ben Bir Kadınım 4. Soyu Tükenmekte Olan Bir Tür 5. Yeniden Uyanış 6. Geçmişi Değiştirmek 7. Kendini Bağışlama 8. Kendini Gözlemleme, Kendini Düzeltmedir. 9. Ölüm Bir Çözüm Değildir. 10. İyileşme İçeriden Gelir 11. Ev Sahipleri 12. Matmazel Judith 13. Teşekkürler Luisa Bölüm 2 Lupelius 1. Okulla Karşılaşma 2. Dünya Bir Masaldır 3. Değişim Okulu 4. Lupelius 5. Peder S. ile Karşılaşma 6. Lupelius’un Öğretisi 7. Asklepios’a Horoz Kes 8. Yüreğinde Kendini Öldürmek Yasak 9. Tanrılar Okulu 10. Mea Culpa Benim hatalarım yüzünden 11. Durumlar ve Olaylar 1 12. Durumlar ve Olaylar 2


13. İşte Tanrı Katın! 14. Uyanık Kalma Sanatı 15. Kötü Alışkanlıklar 16. “Sen Bunun Altından Kalkamayacaksın!” 17. “İnançlarını alt üst et!” 18. Narkissos Sendromu 19. İnsan Saklanamaz Bölüm 3 Beden 1. Dünya Sensin 2. Psikolojik Cüceler 3. Keder Ezgisi 4. Beden Yalan Söylemez 5. 6. 7. 8. 9.

Azla Yetinmesini Öğren Aç Olmayan Bir Dünya Dünya Düşlediğin Gibidir Düşüncelerin Kendi Kişisel Gerçekliğini Yaratır Düşünmek Kaderdir

Bölüm 4 Antagonist’in Yasası 1. Koşmak 2. Ana Caddenin Bekçileri 3. Duvarlar 4. Antagonist’in Yasası 5. Düşmanını Sev 6. Yüreğinde Gülümsemeyi Öğren 7. St. James’teki Süit 8. Horoz Ötmeden Önce 9. Dreamer’la Akşam Yemeğinde 10. Dürüst Olmayan Yönetici 11. Kurban Daima Suçludur 12. Biletler 13. Dreamer’la Tiyatro’da 14. Sefiller


Bölüm 5 Hoşçakal New York 1. Manhattan Sokaklarında 2. Düş Araçları 3. Yalan 4. Elveda New York 5. Sevmek Bağımlı Olamaz 6. Düşle ve Hizmet et 7. İkinci El Bir Gelecek 8. Şeyh İle Akşam Yemeği 9. Hastalığa Sığınmak 10. Örümcek ve Avı 11. Var oluş Saklambacı 12. Şişe 13. Gerçek Yoksullar 14. Korku Çürümüş Bir Sevgidir 15. Çözüm Yukarıdan Gelir Bölüm 6 Kuveyt Şehrinde 1. Ekonomi Budur! 2. Düş’ü Unutmak 3. Endişelenmek Hayvansal Bir İçgüdüdür 4. Kaçış Pek Az Sayıdaki İnsan İçindir 5. Programı İnanmadan Yapmak 6. Ajanda 7. Alo, Ben Kimim? 8. Mekanikliğe Takılan Çelmeler 9. Kendimizi Yenmek 10. Düş, Var Olan En Gerçek Şeydir 11. Heleonore 12. Evlat Edinme Bölüm 7 İtalya’ya Dönüş 1. Anlaşmadaki Özel Madde 2. Buruk Bir Uyanış 3. Cehalet Daima Elini Tutacak Kadar Yakındır 4. Geçmişe Dönüş 5. Psikolojik Kirlenme 6. Balinanın Karnında


7. Kaza 8. Mektup 9. Dans Et 10. Yalnızca Tehdit Edildiğin Zaman Canlanıyor Ve İçten Oluyorsun 11. İyileşme Ancak Yürekten Gelir 12. Adaletsizliğe Övgü 13. Dünya Düşüncelerimizle Yaratılır 14. Geçmiş Küldür 15. İrade ve Rastlantısallık Bölüm 8 Dreamer’la Şanghay’da 1. Mükemmellik Kendisini Asla Tekrarlamaz 2. İnsan Aklı Silahla Kuşanmıştır 3. Yalan Söyleyen Hayvan 4. "Özgür Bir İnsan Ol!" 5. Buda'nın Babası 6. Bağımlı Olduğun Şey Gerçek Değildir 7. Görüş Ve Gerçeklik Tektir 8. Ücretli Çalışanlar 9. "Sadece Sevdiğin Şeyi Yap!" 10. Korkunç Ve Harikulade Yön 11. Âşık Olmak 12. "Ben Senim!" 13. Evren Birliğe Doğru Demektir 14. Kral Ülke, Ülke Kraldır 15. Gerçeklik, Düş + Zamandır 16. 'Düş' Tarafından Dokunulmak

Bölüm 9 İnanmak Görmektir 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9.

İnanmak Görmektir Değiştir Şu Hayatını! Ödeme Yay da, Ok da ve Hedef de Biziz "Seni özgürleştirmeye geldim!'' Rolleri Oynamak Dönüş Yolu "Hazır değilsin!" Kestirme Yol


10. Zamanı Sıkıştırmak 11. Bilinçli Rol Yapma Sanatı 12. Diğerleri Seni Ele Verir 13. Karşılaşmalar Oyunu 14. Yeni Paradigma 15. Tekrar Gösterim 16. Dünyadan Beklemek 17. "Bu kitap ebedidir!" Bölüm 10 OKUL 1. Dikey Görüş 2. Pragmatik Düşleyenler İçin Bir Okul 3. Düşün Düşü 4. Seyyar Cennet 5. En Büyük Ekonomik Gerçek 6. Sahip Olmak Olmaktır 7. Üniversite Birliğe Doğru Anlamına Gelir 8. Okulun Doğuşu 9. Ruh Halimiz Yerimizdir 10. Banka


Bu kitap Bu kitap bir harita ve bir kurtuluş planıdır. Bu kitabın amacı, kader gibi üstümüze giydirilen rutin hayattan, uyuşturulduğumuz bu dünyada suçlayıcı ve acıklı varoluşumuzdan uzaklara kaçan sıradan bir insanın izlediği yolu göstermektir. Dreamer ve onun öğretileriyle karşılaşmamış olsaydım, kitabı yazamazdım.

kelimelerim hayat bulamaz, bu

Beni elimden tutup, zamanın ve ölümün varolmadığı, zenginliğin ‘hırsızları’ tanımadığı ‘düşlerin’ dünyasına, cesaretin ve kusursuzluğun katına çıkardığı için Dreamer’a ebediyen minnetar kalacağım. Özüme döndüğüm bu yolculukta üstüme yapışan yıpratıcı düşüncelerden, olumsuz duygulardan, ucuz inançlardan ve fikirlerden kurtulmam gerekti. “Kendimi ele geçirmek”, Varlığımın en karanlık yanlarını tanımak ve onlara meydan okumak zorundaydım. Gördüğümüz, dokunduğumuz ve hissettiğimiz her şey ve gerçekliğin tüm çeşitliliği, bildiğimiz dünyanın çok ötesinde var olan ve aslında olması gereken yerde duran görünmez bir evrenin yansımasından başka bir şey değildir. Zor da olsa, bir görünmez tarafından çevrelendiğimizin, gerçek saydığımız ve önem verdiğimiz her şeyin görünmez olduğunun ve düşlerden beslenen bir dünyada yaşadığımızın farkına varabiliriz. Tüm düşüncelerimiz, duygularımız ve düşlerimiz görünmezdir. Umutlarımız, tutkularımız, sırlarımız, anılarımız ve hayallerimiz, korku ve kuşkularımız ve tüm algılarımız, cazibemiz, arzularımız, iğrendiklerimiz, nefret ettiklerimiz ve sevdiklerimiz, elle tutulamaz ama Varlığımızın gerçekliğine ait olandır. Görünmez olan, metafiziksel, şiirsel ya da hayali olmadığı gibi gizemli bir sır ya da doğaüstü bir güç de değildir; olgu ve olaylarla hareketsiz bırakılmış dünyanın, gerçekliğin unsurlarının göstericisidir. Her yeniçağda, daha gelişmiş teknolojilerin keşfedilmesi ve uygulanmasıyla sınırlar aşılmış ve geçmişte görünmez olan, günümüzde meşru bilimsel araştırmalar olmuştur.


Bu kitap, bozguna uğramış günahkâr insanlığın ta kendisi olan sıradan bir varlığın “yeniden doğuş” öyküsünü anlatmaktadır. Özüne yaptığı bu yolculuk aslında kaybettiği bütünlüğünü aramak için yaptığı bir göçtür. Bu yolculuğa çıkmak isteyenler önce esaretlerinin boyutunu ölçmelidirler. Dünyamızın her yerine yayılmış fakirlik, suç eylemleri ve savaş gibi insanlığın yüz yüze kaldığı problemlerin temeli, negatif düşünce ve duygulardan gelmektedir. Negatif duygular yaşadığımız dünyayı yönetmektedir. Gerçek olmamalarına rağmen, yaşamımızın her köşesine sinmiş durumdadırlar. Bir insan, kaderini değiştirmek istiyorsa, inanç ve düşünce sistemini, psikolojik durumunu değiştirmelidir. İçindeki kırılgan, parçalanmış ve geçici zihniyeti zorbalıktan kurtarıp kökünden değiştirmelidir. Dünya üzerindeki en amansız hastalık, Aids ya da kanser değil, insanoğlunun çelişkili düşünce sistemidir. Sıradan dünyanın üstüne kurulduğu düşün tam kendisidir; Dünyevi bir katildir. Dreamer’ın gösterdiği yol, somon balığının akıntının tersine gitmesi gibi, hem korkunç hem harika, hem yorucu hem eğlenceli, hem gereksiz ve hem de gereklidir. Felsefesi başlarda bana, insanlığa hükmeden doğal yasalara bir başkaldırı gibi görünmüştü fakat sonra evrensel düzen tarafından da kabul görüp istendiği ve insanlığın devrimini simgelediği ortaya çıktı. Bu kitap, ‘Sıra dışı bir Varlıkla’ birlikte yapılmış, yıllarca süren bir çalışmanın ve hazırlığın hikâyesidir. Ben Ondan, bana hediye edilen inanılmaz bir görev aldım. Görevim, evrensel bir ‘Okulun’, sınırları olmayan bir üniversitenin kuruluşunu gerçekleştirmekti. Eski insanlığın zihinsel değerler dizisini alt üst edebilecek, Ve onu karmaşadan, şüpheden, korkudan ve acıdan, Sonsuza dek ayıracak Bireysel bir devrim düşledim. Yeni nesil liderlere öğretmenlik edecek bir Okul düşledim. Ekonomi ve Etik, Eylem ve Fikir, Maddi güç ve Aşk gibi aşikâr düşmanları bir arada uyum içinde tutabilecek bir okul. Her gün, gebe bir kadın gibi gözlerimin önünde büyüyor ve değişiyordu. ‘Tanrılar Okulu’ benimle birlikte gelişiyordu. Görünüşte ben bu kitabı yazıyordum fakat gerçekte bu kitap zaten yazılmıştı.


Dreamer’ın yasaları, O’nun fikirleri aklımı kurcalamaya devam ediyor ve hala birçoğu tam olarak anlaşılmış değil. Prometheus gibi, Dreamer’ın dünyasının parçalarını benimsedim ve bir gün benim gibi sıradanlığın korkunç çemberini terk etmek isteyen kadın ve erkeklere iletmek üzere sıkıca tutundum. Bir zamanlar, vermenin en doğru şeklinin yazmak ve onun da ötesinde öğretmek olduğuna inanıyordum. Artık biliyorum ki öğretmek aslında kendini tanımak, tamamlanmamış yönlerini keşfetmek ve onları tedavi etmek için bir hiledir. Dreamer bir keresinde bana “Kişi ancak bilmiyorsa öğretebilir,” demişti. “Gerçekten bilenler öğretmezler!” “Öğrendiklerimiz, gerçekten ‘sahip olduklarımız’ aktarılamaz. Mutluluk, zenginlik, bilgi, istek ve aşk dışarıdan elde edilemez, size ‘verilemez’ ama ancak ‘hatırlatılabilir’. Var olmanın devredilemez haklarıdır ve bu nedenle her insanın doğal mirasıdır. Ancak her insanın, her hücresinin bireysel bir devrime girişmesiyle, yeniden doğmasıyla ve kendini yenilemesiyle evrensel bir iyileşmeye, tam gerçeği ve mutluluğu yakalamış daha akıllı bir topluma doğru yol alabiliriz. Dreamer’dan öğrendiğim dersleri anlatırken, bazı bölümleri, olayları, keşifleri okuyucunun alabileceğinin ötesine gittiği için bilerek çıkarttım ve insanlığın şu anki durumunda kavrayabileceği kadarını ama benim için hala ‘devrimsel’ olanı ekledim. “Tanrılar Okulu”


Bölüm 1 Dreamer’la Karşılaşma 1. Dreamer’la Karşılaşma O sıralar New York’ta yaşıyordum. Evim Manhattan ve Queens arasında, Doğu Nehri’nin ortasındaki küçük Roosevelt adasındaydı. Adacık, demirlerinden kopup okyanusun özgür sularına açılacak bir gemi gibi dururdu ama günler birbirini kovalarken nehrin karanlığı içinde olduğu yerde kalırdı. Çocuklara iyi geceler dilemek için yatak odasına gittim, fakat çoktan uyumuşlardı. Parmak uçlarımda yürüyerek oturma odasına geri döndüm. Gecenin sessizliği beni sarmış gizliyordu. Aniden duygularım değişti ve bir yabancının hayatına girmiş biri gibi, o anda oraya ait olmadığımı hissettim. Olduğum yerde kaldım ve Queensborough Köprüsünü boyunca uzanan dağınık ışıklara baktım. Soğuk ve tehditkârlardı. Jennifer az önce evliliğimiz üzerine yaptığımız bir tartışmayı Amerikanvari bir şekilde sonlandırıp odasına çekilmişti. O gece eve geç gelmiştim. Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı karşılamak üzere JFK havaalanına gitmiştim. Birbirimizi selamladığımız zaman, onun hayatının bir şekilde benimkinden daha rahat ve tatmin edici olduğunu hissettim. Çözümlenememiş geçmişim içimde aniden kıskançlık, imrenme ve körü körüne rekabet duygularını kabartıp, gevezelik yaparak boş boş konuşmama neden olmuştu. Arabada giderken yalan üstüne yalan söyleyerek, New York’ta geçen yıllarıma ait alternatif bir öykü uydurdum. Ona, davet edildiğim her partiye, sanat galerisi açılışına, performans gösterilerine katılmanın ne kadar yorucu olduğundan, iş yaşantımdaki başarılarımdan, hobilerimden ve hepsinden öte Jennifer’la olan mükemmel ilişkimden bahsettim. Kelimeler boğazımda düğümlenmişti ve içimdeki ağlama isteği git gide büyüyordu. İçimde bir nehir gibi akan samimiyetsizliğin oluşturduğu mide bulantısı yoğunlaşıyor ve durdurulamaz bir hale geliyordu. Yalan söyleme güdümü kontrol edememem ise dayanılmaz olmaya başlamıştı. Bu anlamsız gösteriyi kesmek istedim fakat ne kadar çabalasam, sözlerimden o kadar çok tiksiniyor ve durumu değiştiremeyeceğimi anlıyordum. Sanki bir bedende iki kişiydik. Aynı siyam ikizleri gibi, acımasız ve anlamsız ortak bir yaşama mahkûm olmuş gibi kapana kısılmış hissetmek tüylerimi ürpertti. Karanlık çöktüğü zaman yanlış bir yöne döndüğümü fark ettim. Gittikçe ıssızlaşan ve pis kokan, karanlık sokakların olduğu bir labirente girmiştik. Konuşmayı bıraktım ve arabanın içini derin bir sessizlik kapladı. Sağanak yağış yüzünden arabanın hızını yürüyüş hızına düşürmüştüm. O anda arkamızda yanan farlardan bir arabanın bizi takip ettiğini ve önümüzdeki uzanan bir üst geçidin sütunları arasında gölgelerin dolaştığını fark ettim. Sonra dönüp arkadaşıma baktım. Yüzünü korku kaplamış, tir tir titriyordu. Gaza bastım. Kalbim küt küt atarken, içgüdüsel olarak önüme çıkan ilk sokağa girdim ve yanan bir varilin başına


toplanmış berduşlara çarpmamak için yoldan çıktım. Arkamızda kalan binalar, birazdan bizi yutacak canavarlar gibi ağızlarını açmışlardı. Siren sesleri birden havayı doldurdu. Bizi izleyen arabanın farları küçülüp karanlıkta kaybolana kadar dikiz aynasına endişeyle bakmaya devam ettim. Sonunda şehrin güvenli bir bölgesine geldiğimizde, evin yolunu gösteren tabelalar da önümüze çıkmıştı. O eski arkadaşımı bir daha hiç görmedim. Kendi kendine mırıldanan siyahî bir adam eşliğinde 16. Kata çıktım. O sıralar Roosevelt Adası bir sosyal bütünleşmeye tanık olduğu için bakıcılarıyla birlikte yaşayan özürlü insanlarla karşılaşmak sıradan bir durumdu. Jennifer beni bigudilerden yeni çıkarttığı ve Medusa’nın yılanlı başını anımsatan saçlarıyla karşıladı. Söylenirken, parmaklarının arasındaki sigarayı tehditkâr bir şekilde sağa sola sallıyor ve oturma odasında dolanıp duruyordu. Yaşantımın yansımalarına bakınca, Jennifer’ın hep bu görüntüsü aklıma gelecekti. Sanki yıllardır bünyeme işlenen bir uyuşturucunun etkisinden kurtulmuş gibi onunla aramızda oluşan boşluğu ve varoluşumun dayanılmaz acısını hissettim. Bu apartman dairesi, bu kadınla olan ilişkim ve gözüme çarpan her şey değiştirilemez bir sıradanlıktan söz ediyordu. Bana ait olduğuna ve kişiliğimi ifade ettiğine inandığım tüm seçimlerim şimdi kaçışı olmayan birer kapan gibi gözlerimin önünde sıralanıyordu. Hayalini kurduğum yaşam bu değildi! Buzla kaplı bir nehrin tüm yalanlarımı ve ödünlerimi yıkayıp ıssız bir sahile bıraktığını hissedercesine üstüme bir mutsuzluk çöktü. Alnımı kollarımın üstüne koyup üzüntü içinde uykuya daldım. Villanın içi karanlığa gömülmüştü ve az sonra şafak vaktiyle birlikte huysuzlanmaya başlayacaktı. Büyük holün sonundaki antika bir resim duvarı kaplıyordu. Solgun ışıkta, ormanlık manzaranın ortasında hayaller içinde bir insan figürü olduğunu fark ettim. Resmin kendisi gibi, içindeki mobilyalardan mimarisine kadar odanın her tarafı güzellik mesajını iletiyordu. Gece ile şafak vakti arasında bilmediğim bir saatte, kendimi o villanın içinde bulmak çok garipti ama şaşırmış değildim. Daha önce orada bulunmadığımdan emin olmama rağmen, her şey gözüme tanıdık geliyordu. Villa, yoğun düşüncelere dalmış gibi sessizlik içindeydi. Eski taş merdivenleri çıktım ve masif ağaçtan yapılmış bir kapıya geldim. Bilmediğim bir otoriteyle buluşacakmış gibi şık giyindiğimi fark ettim. Beni endişelendiren şeyin ne olduğunu bilmiyordum ama kendimi


gergin ve huysuz hissediyordum. Ateşte yanan ince dallar gibi bir duygu sarmalı iç konuşmalarımı besliyordu. Ayakkabılarımı çıkartıp girişte bıraktım. Bu davranışım bile bana çok doğal gelmişti. Bu tanıdık ve gerekli hareketlerin daha önce içinde bulunduğum başka olayların bir ritüeli olduğu çok açıktı. Kapıyı çalar çalmaz, içimde kapının arkasında bekleyen şeyin ne olduğunu bildiğimi söyleyen bir korku ve endişe hissettim. Cevabı beklemeden demir kapı kolunu aşağı indirip kapıyı açtım. Şömineye doğru baktım. Şöminenin içinden yükselen alevler öylesine gözümü aldı ki, gözlerimi çevirmek hatta sulanmasını önlemek için kapatmak zorunda kaldım. O, arkası bana dönük bir şekilde şöminenin yanında duruyordu ve duvara vuran gölgesini görebiliyordum. Şöminenin alevleriyle gölgeler içinde kalmış odanın iki tarafında, gecenin karanlığına açılmış antika pencereleri çerçeveleyen kemerler vardı. Doğuya bakan pencereden, gökyüzünün şafak vaktinin narin renkleriyle bezenmeye başladığını gördüm. Beyaz taşlarla kaplanmış geniş odanın içinde birkaç adım atmıştım ki, O’nun hareketlerimi ve düşüncelerimi donduran etkileyici ama ürpertici sesini duydum. “Hayatın bir felaket!” dedi, yüzünü bana dönmeden. “İçeri girişinden, ayak seslerinden ve hepsinden öte duygularından sızan pis kokudan bunu anlayabiliyorum. Düşünceler içinde boğulmuşsun. Bu halde nereye kadar gidebileceğini sanıyorsun? Senin gibi binlerce parçaya bölünmüş biri, bir memur kılığında yaşamayı bile beceremez.” Kendimi aniden gelen fiziksel bir saldırıdan korumak istercesine, “Ben bir memur değilim,” dedim sesimi yükselterek. Bu kişi her kimse, aramızda uygun bir mesafe olmalıydı. Fakat sözlerim, yalıtılmış duvarlar tarafından emilircesine kaybolmuştu. Bilmediğim bir korku içimi kaplamış ve tekrar konuşacak gücü zor bulmuştum. “Ben bir müdürüm!” İlerleyen dakikalarda sessizlik git gide büyümüş ve içime işlemişti. Sonu gelmeyecekmiş sandığım bir zaman sonra sesini tekrar duydum. “Nasıl ‘Ben’ dersin?” dedi yüzümde patlayan bir tokat gibi. “Benim dünyamda, ‘ben’ demek, bir saygısızlıktır. ‘Ben’ içinde taşıdığın bir çelişkidir….’Ben’ yalanlarındır. ‘Ben’ kelimesini her kullandığında yalan söylüyorsun. Sadece kendini tanıyan, kendi hayatının hükümdarı olan ve gerçek isteklere sahip birisi ‘Ben’ diyebilir! Sonra sessizlik çöktü. Tekrar konuşmaya başladığında ise, sözleri öncekinden daha tehditkârdı.


“Eğer bir kez daha ‘Ben’ dersen, buraya bir daha gelemezsin! Kendini incele. Kim olduğunu keşfet! Kalabalık olman demek, kendi yarattığın yalanlar, yanlış inançlar sistemi içinde kapana kısılmış olmak demektir. Bütünlük içinde olamamak, insanı cahilliğe, korkuya ve kendine zarar vermeye hapseder. Bu dış dünyada, hastalığa, çöküşe, şiddete, zalimliğe ve savaşa neden olur. Dünya hayal ettiğin gibidir. .. bir aynadır. Dışarıda kendi yarattığın, kendi hayal ettiğin dünyanın bir yansımasını görürsün. İşte orada kendini bulabilirsin! Dünyaya açıl ve kim olduğunu gör. Diğerlerinin de senin içindeki yalanın, ödünlerin ve cahilliğin bir yansıması olduğunu keşfedeceksin. Değiş!....Dünya da değişecektir. Hasta bir dünya yaratır, sonra kendi ürününden, yarattığın şiddetten korkarsın. Dünyanın nesnel bir olgu olduğunu düşünüyorsun fakat dünya düşündüğün gibidir. Şimdi dünyaya git ve kendini kabul et. İçindeki yoksulla, şiddetle ve cüzamlıyla tanış. Onları kabul et. Onlardan kaçma, onları suçlama. Kendi dünyana teslim ol. Git ve bilinçli olarak yarattığın sert, cahil ve soluk bir hayatı kabul et. İnsanın gücü, kendini hem kontrol edebilmekte hem de kendine teslim olabilmek de yatar.” Aniden sesi emir veren bir tona dönüştü. “Ben buradayken kalemin ve kâğıdın olacak!” diye emretti. “Sakın unutayım deme!” Buyurgan ses tonu ve konuyu aniden değiştirmesi beni telaşlandırmıştı, fakat kafa karışıklığım yerini korkuya ve paniğe sevk etti. Kendimi tehdit altında hissediyordum. Sesi alaycı bir tona dönüştüğünde bedenimdeki tüm sinirler gerilmişti. “Bu sefer yazmalısın. Kâğıt ve kalem senin kurtuluşun olacaktır!” dedi. “Dediklerimi yazarsan unutmazsın. Yaz! Böylece parçalanmış varlığını güçlükle bir araya toplayabilirsin. Sonra sanki konudan hiç ayrılmamışız gibi son söylediğim cümleye döndü ve,“Bir müdür, yaptığı işe inanmakta güçlük geçen bir çalışandır; kendini inanmaya zorlar. Ne kadar sıradan olsa da, kendisine ait olma, yönetme duygusu veren bir ekolün başpapazıdır. Ama sen buna bile sahip değilsin! İstek olmadığı sürece, düşünceler, duygular ve istekler, Varlığın çıldırmış parçacıkları olarak kalır ve ‘sen’ evrenin merhametine muhtaç kalmış anlamsız bir parçacık olursun.” Bu kelimeler soluğumu keserek beni beklenmedik, soğuk bir yağmurun altında bırakmıştı. İçerideki ısı aniden düşmüştü ve ben şimdi donuyordum. Hayatım boyunca başıma gelmeyen yoğun bir utanç duygusu, yavaş ama zalimce içime işliyordu. Sesi kulağıma o kadar yakındı ki, neredeyse nefesini hissediyordum. Kısık sesle konuşuyor, hatta fısıldıyordu.


“Amerikan Kızılderili kabilelerinde kast sisteminin en altında bir grup insan vardı. Onlar ne büyücü ne de savaşçıydılar. Ne avlanıyor ne de mevki veya kadın için rekabet ediyorlardı. Onlara en aşağılayıcı ve en zor görevler verilmişti. Onlar cesaret ve dürüstlük denemelerinden geri çekilen kişilerdi.” O sırada durdu, sonra üstüme doğru geldi. Üzerimdeki etkisini hafifletecek hiçbir şey yapamadan öylece kalmıştım. “İlkel ya da modern olsun, benim kabilemde,” diye fısıldadı öfkeyle, “senin duracağın yer bu olurdu işte. Merdivenin en altında.” Beni tam göğsümden vurmuştu. Yaşadığım utanç dayanılmazdı. Şimdi durmasını bile istemiyordum. Sadece kaçmak, ona arkamı dönüp gidecek gücü kendimde bulmak istiyordum. Bir telefonun ya da alarm saatinin çalmasını ve beni buradan kurtarmasını diliyordum. Kılımı bile kıpırdatamıyordum. Dreamer’ın dünyası içinde, kutsal bir yasa beni hakaret etmekten hatta nefes almaktan alıkoyuyordu. “Bu düşten kaçmak istediğini biliyorum,” diyerek devam etti acımasızca. “Ama ben Gerçeğin kendisiyim. Gerçekliğine inandığın, seçimler yaptığın ve kararlar verdiğin dünyan ve hayatın ise gerçek değil. Sadece kötü bir kâbus. Evlenmek, çocuk sahibi olmak, kariyer yapmak, bir ev satın almak, başkaları tarafından beğenilmek ve saygı görmek, yani inandığın her şey aslında, gözünde büyüttüğün ve her şeyin üstüne koyduğun anlamsız bir hastalık.” “Sadece düş gerçektir,” dedi tekrarlayarak. “Düş en gerçek olandır. Gerçek dünyanın içinde yaşamayı öğren. Burada alışkanlıkların, inançların ve kalıpların geçerli olmayacaktır. Gerçek dediğin şey tamamen değiştirilmesi gereken bir görüntüdür. Eski dünyana ait hiçbir şey seninle birlikte gelmemeli. Düşünmek, nefes almak, davranmak ve sevmek için yeni bir yol bulmalısın. Varlığının bir anlamı olmadığı, acı içinde geçen bir hayat yaşadın. Bir işin ve koruyucu bir maaşın arkasına saklanarak dünyadaki yoksulluğu ve acıyı devam ettiriyorsun.” Sanki zarar tespiti yapıyormuş gibi tatlı ama sert bir sesle tanımlıyordu beni. “Yaşam esaret içinde geçirilemeyecek kadar değerli ve kaybetmeyi göze alamayacak kadar zengindir! Artık değişim vakti!” Sessizlik gelmekte olan cümleleri sağlamlaştırıyordu.


“Çelişkilerle dolu dünyanı bırakma zamanı geldi. Yaşamı içermeyen her şeyle birlikte ölmen ve yeniden doğman lazım. Yeni bir göç, yeni bir özgürlük zamanı. Kaybettiği bütünlüğünü tekrar kazanmak, bir insanın düşleyebileceği en büyük maceradır.” Gözlerim loş ışığa alışamamıştı. Şafak vakti geceyi dağıtmıştı. Soğuk ve solgun toprak gölgelerinden kurtulmadan önce gün ışığı, şöminenin üstündeki taşı tutan maun rafın üstüne vurdu. Yaldızlı gotik harflerle oyulmuş o kelimeler belirdi: Visibilia ex Invisibilibus. 2. Çalışmak esarettir. “Sen kimsin?” diye soracak cesareti zor bulmuştum. “Ben Dreamer’ım,” dedi. “Ben Dreamer’ım ve sen de düşlenensin. Aniden gelen bir samimiyet, yalan duvarında oluşan bir çatlak ya da bir şimşeğin ışığı gibi beni görmeni sağladı.” Takip eden sessizlik, sonu gelmeyen daireler gibi etrafa yayıldı. Sesi, yaprakların hışırtısı gibiydi. “Ben özgürlüğüm!” diye açıkladı. “Artık benimle tanıştığın için, anlamsız bir hayat sürmen imkânsız.” Sonrasında söyleyecekleri ise, sonsuza kadar hafızama kazınacaktı. “Bağımlı olmak, istemeden bile yaşansa, her zaman kişisel bir seçimdir. Hiçbir şey ve hiçbir kimse seni bağımlı olmaya itemez, bunu kendine ancak sen yapabilirsin!” Gözlerimin içine bakarak, dünyayı ve kaderimi suçlamanın, var olan ilkeleri anlayamadığımın bir kanıtı olduğunu belirtti. İnsanoğlunun şirketlere bağımlı olmadığını, hiyerarşi ve patronlarla sınırlı olamayacağını ama korkuya bağımlı olabileceğini söyledi. Bağımlılık bir korkuydu. “Bağımlı olmak bir sözleşmenin sonucu değildir. Bir rolle ya da sınıfla da bağlantılı değildir. Bağımlılık kendine duyduğun saygıdan, onurundan vazgeçmenin bir sonucudur. Varlığının ezilmesine izin verdiğin zaman meydana gelir. Dış dünyada bu alçalma, bir iş kılığına girer, bağımlı olduğun bir pozisyon halini alır. Bağımlılık, akıl sağlığının yerinde olmamasından, hayali korkuların ve kuruntuların esiri olmaktan kaynaklanır. Bağımlılık “düşü” teslim etmenin görünür bir işaretidir.”


‘Bağımlılık” kelimesini her seferinde özenle ve yavaşça telaffuz etmesi, kelimenin gerçek anlamını, içinde barındırdığı acıyı ve genelde kullanılan anlamının sıradanlığını ortaya koyuyordu. “Bağımlılık, Varlığın bir hastalığıdır. Tamamlanamamış olmanın bir sonucudur,” diye açıkladı Dreamer. “Bağımlı olmak, kendine inanmayı bırakmaktır. Bağımlı olmak düş kurmayı bırakmaktır.” Söylediklerine ne kadar çok kafa yorarsam, içimi o kadar çok kemiriyorlardı. Kırgınlığım öfkeye dönüşüyordu. İnsanlığın içinde bulunduğu duruma dikkat çeken sözleri dayanılmazdı. Bir insanın yaşamının ve işinin, duygularla ve korkularla ne gibi bir bağlantısı olabilirdi ki? Ben, içeride ve dışarıda bu iki kelimenin birbirinden bağımsız olduğunu düşünüyordum ve öyle de kalmalıydı. Ben, dışarıdaki dünyada bağımlı olmaya ama iç dünyamda özgür kalmaya körü körüne inanan biriydim ve onun bu kesin cümleleri kızgınlığımı körüklüyordu. “Diğer tüm insanlar gibi, sen de hayatını cansız kurumların katmanları içinde saklanmış bir şekilde yaşadın. Özgürlüğünü bir avuç uydurma gerçekliğe değiştin. Artık bu uykudan uyanma ve var olmanın bu korkunç biçiminden sıyrılma zamanı geldi! Daha önce bana kimse böyle davranmamıştı. “Sana benimle böyle konuşma hakkını kim veriyor?” diye bağırdım kızgınlıkla. “Sen!” dedi. Bu kadar basit ve beklenmedik bir cevap karşısında aciz kalmıştım. Suçluluk duygusu bütün benliğimi kaplamıştı ve yüzü olmayan bu varlık karşısında kendimi çırılçıplak hissetmiştim. Oradan kaçmak istedim. Beni dünyamın sınırları dışına fırlatan bu durumdan kaçabilmek için kalan son gücümü toplamaya çalıştım. “Peki, ama kurumlar, çalışanları olmadan nasıl hayatta kalabilir ki?” diye sordum, konuyu anlamlı olduğunu düşündüğüm bir noktaya sürüklemeye çalışarak. Dreamer bana cevap vermedi. Bana cevap veremediğini düşünerek ve sessiz kalmasından güç alarak devam ettim. “Eğer onlar olmasaydı… dünya dururdu!” “Hayır, tam tersi!” diye cevap verdi sertçe. “Dünya ancak bağımlı yaşayan ve her şeyden korkan insanlar olduğu sürece son bulur. İnsanlık bu haliyle, bağımlılıktan kurtulup özgürleşmeyi düşleyemez.”


Algı sınırlarımın ötesine geçtiğini fark ettiği anda, sesi yumuşadı ve cesaretlendirici olmaya başladı. “Korkma!” dedi alaycı bir tavır gözlerinin içinden geçerken. “Senin gibiler var olmaya devam ettikçe, bağımlı bir dünya da var olmaya ve çoğalmaya devam edecektir.” Sonrasında gelen sessizlikle hava buz kesti. Mizahi ses tonu birden sertleşti. “Sen! Artık o dünyanın bir parçası olman imkânsız. Çünkü sen benimle tanıştın!” Sanki bir ışık, kasvetli düşüncelerimi ve yoğun duygularımı yarıp içime girmişti. “Bağımlılık düşü ihmal etmektir,” diyerek devam etti. “Bağımlılık, özgürlüğün yokluğunu gizlemek ve hayatı reddetmek için insanlar tarafından giyilen bir maskedir.” ‘Bağımlılık’ kelimesini defalarca kullanmış ve duymuştum ama Dreamer’la tanıştığım ana kadar içinde bu kadar acı barındırdığını anlayamamıştım. Bir çalışan olmak, bir kuruma bağlı olmak, eski kölelik sisteminin modern hayattaki uyarlamasıydı; içsel bir toyluk, bir boyun eğişti. Aniden gözümün önünde Sisyphos’un kaderine mahkûm olmuş, angarya işlere zincirlenmiş, kendi seçmediği görevlerle boğuşan ve yaratıcılığı olmayan işlerle uğraşan kalabalıklar belirdi. Milano’da, Viale Sarca caddesindeki Rusconi binasının ön cephesinde yazan ‘Çalışan Girişi’ levhası gözümün önünde canlandı. Bir zamanlar Sannio’da Romalılar nasıl Caudine vadisi altından aşağılanarak geçmek zorunda bırakılmışsa, insanlar da o daracık kapılardan iki büklüm olmuş, yenilgiye uğramış bireyler gibi geçiyorlardı. Kendi özgünlüğüne inanmayı bırakmış bir dizi kadın ve erkektiler. Bir bireyin ölümünü hisseder gibi içim karardı ve bu kaderle birlikte gelen acı yüreğimi sıkıştırdı. Dreamer ölümcül bir yarayı temizler gibi hassas bir şekilde bu karelerin içine girdi. Konuşurken sesinde temkinli bir tını vardı. “Bir gün artık çalışması gerekmeyen ve sadece düş kuracak bir toplum yaşayacak. Düş kurduğu için zengin olan ve düşlediği için sonsuza kadar zengin kalacak bir toplum var olacak. Evren son derece bereketlidir. Bir insanın yürekten isteyeceği her şey mevcuttur. Böyle bir evrende kıtlıktan korkmak mümkün değildir. Ancak senin gibi korku ve şüpheyle beslenenler yoksul olabilir ve bu dünyada bağımlılığı ve yoksulluğu sürdürebilir.” “Ama ben yoksul değilim!” diye bağırdım kızgınlıkla. “Güzel bir evim, müdür olduğum bir işim, bana saygı duyan arkadaşlarım, hem babalık hem de annelik yaptığım iki çocuğum var.”


Onun bu dayanılmaz adaletsizliğinden ve sebepsiz saldırılarından yıpranmış ve nefessiz kalmıştım. “Yoksulluk, kişinin kendi sınırlarını fark edememesi demektir,” diye açıkladı Dreamer. “Yoksul olmak demek, sevmediğin ve kendi seçimin olmayan bir işle, kendi kaderinin belirleyicisi olmayı takas etmek demektir. Tam sözlerini bitirdiğini düşünmüştüm ki, ekleyerek devam etti, “Kendini tanımadığın, unuttuğun için yoksulların en yoksulusun. Sana verdiğim kadar fırsatı daha önce kimseye vermedim. Bu senin son şansın.” Birdenbire, haksızlığa ve adil olmadığını düşündüğüm bir saldırıya uğradığımı hissettiren tüm duygular ve içimdeki öfke bedenimden çekildi. Varlığımı bir arada tutan menteşelerin yerinden oynadığını, içime kök salmış inançlarımın, antik mabetler gibi temelinden sarsıldığını hissettim. “Gözlerini aç ve içinde olduğun durumu fark et. Bir insanın kendi ihtişamından ne kadar uzaklaşabildiğini göreceksin. Görünüşte aynı odadayız ama zamanın sonsuzluğu bizi ayırıyor.” Gecenin karanlığı içinden bir ışık gibi geçen bu sözleri, aramızdaki mesafeyi idrak etmeme yetti. Kırılmış onurumun yalanlarını ve Dreamer’ın karşısında söylediğim ‘Ben’ sözcüğünün anlamsızlığını anlamıştım. Kendi özgür iradesine ve hayatının kontrolüne sahip, kararları veren sınıfa mensup elit bir kişi olduğum yanılgısı, komik bir opera gösterisinin ilk perdesinin bitişi gibi, içimde bitiverdi. Gözlerim yaşlarla doldu. Farkında olmadan kendimi bir bataklığın içine gömülmüş gibi hissettim. Neyse ki Dreamer, Varlığımın çok derinlerine gönderdiği sert bir mesajla araya girdi. “Uyan! Kendi devrimini başlat. Kendine karşı koy!” diyerek bana emir verdi ve içine girmekte olduğum dar pişmanlık koridorundan çıkmak için bana bir yol gösterdi. “Özgürlüğü düşle. Her şeyden kurtulup özgür kalmayı düşle. İstediğin her şeye ulaşmak için önündeki tek engel senden başkası değil. Sonu olmayan bir düş kur. ‘Düş’ gerçek olan tek şeydir. 3 “Ben bir kadınım…” Az önce derinden ve sert gelen sesi şimdi bir kadınınki gibi yumuşaktı. Bu değişim kanımı dondurmuştu. Mümkün değildi! Bu kimin sesiydi? Düşüncelerim bir girdabın içine girmiş gibiydi. Söyledikleri artık zalimce değildi fakat yine de katlanılır gibi değildi. “Ben ölmek üzere olan bir kadınım,” diye mırıldandı ses.


Arkasından gelen sessizlik midemin bulanmasına sebep oldu. Sanki felç geçirmiştim ve gözlerimi kaldırıp bakamıyordum bile. Ufuk kadar geniş, acımasız bir göz geçmişime doğru açılmıştı. “Terk ettiğin için sana ah etmiş ve yaklaşmakta olan kanser hastalığıyla yüzleşmeye hazır olmayan bir kadınım ben.” Bedenim titrerken, onu dikkatle dinliyordum ve söylediği her kelimenin beni uçuruma biraz daha yaklaştırdığını hissediyordum. Tüm uysallığıyla Luisella benimle konuşuyor ve zamanın içinden, ölüm ve yaşamın sınırlarının ötesinden bana uzanıyordu. 27 yaşında ölüşünün korkunç sebeplerini suçlu vicdanım bir kez daha hatırlamıştı. Birlikte sefillik içinde geçen zamanlarımız, kendimi güvende hissedebilmek adına herkesi ve her şeyi bencilce arkamda bırakışım, paraya olan düşkünlüğüm, kariyer hırsım ve ona sevgi verememem gözlerimin önünde canlandı ve içimi öyle bir acıttı ki, ruhum nefretle dolup taştı ve bir zamanlar olduğum adamdan uzaklaşmak istedim. “Bu senin ölümün,” dedi bana. “Bu eski varlığından ve onunla birlikte taşıdığın enkazdan ayrılışın. Ondan kaçma. Onunla ilk ve son kez yüzleş! Bir insanın tekrar doğabilmesi için önce ölmesi gerekir.” ‘Ölmek’ ne anlama geliyor? Diye sordum. Uysal sesim beni şaşırtmıştı ve tavırlarımın ne kadar değiştiğini fark ettim. “Ölmek demek, olaylara bakış açının değişmesi demektir. Ölmek demek, acıyla beslenen yüzeysel bir yaşamdan çekilmek ve o yaşama daha yüksek bir seviyeden tekrar girmektir,” bir bilmece gibi. Hala anlayabilmiş değildim. Bir tarafım karşı koymak istiyordu. Kelimelerle hayat bulan bu fikirler daha önce duyulmamış fikirlerdi. Beni ve hatıralarımı paramparça ediyor, arkadaşlıklarımı ama en çok da inançlarımı derinden sarsıyordu. Yıllarca sınıfın en iyi öğrencisi olmak için çabalamış, bir isim edinebilmek için uzun saatler boyunca çalışmış ve saygı değer biri olma hırsına kapılmıştım. Önüme çıkan tüm engelleri yıkmak uğruna savaşıp, çabalayıp kazanmak için uğraşmıştım. Başarılı olmak için inandığım tek yol çok çalışmaktı. Bu dünyadaki en büyük emelim kazanmak, yarışı önde bitirmekti. Ve şimdi bütün bunlara itiraz mı etmem gerekiyordu? Dreamer’ın bunları kınaması bana haksızlık gibi geliyordu. Bu yeni fikirlerin saldırısı altında olmama rağmen, yukarı kalkmak, en sağlıklı ve en canlı tarafım olduğuna inandığım isteklerime tutunmak istiyordum. “Dışarıda her ne olursa olsun, içindeki senin bunu onaylaması gerekir. Bu hayatında her ne oluyorsa senin isteklerinin yansımasıyla oluyor demektir.” Uzun bir dalıştan sonra su üstüne çıkınca alınan nefesler gibi bu sözleri nefes nefese söylemişti. Sözlerini anlayabilmek için sarf ettiğim çaba o anın berraklığını silmiş ve yerini ölümcül bir acıya bırakmıştı.


“Luisella’nın ölümünden ben mi sorumluyum yani? Bunu ben mi istedim?” “İçindeki sen ölünce, etrafındaki dünya da ölür…Çok sevdiğin bir insan, dertlerinin ana kaynağının varoluşunun ölümüne bağlı olduğunu anlaman için ölebilir. Anlayamadığın ve kendine acıdığın için onun gösterdiği fedakârlığı boşa harcama! Dayanılması çok güç bile olsa, kendini tanımana ve anlamana olanak veren her olay iyidir.” “Buna nasıl bir çare bulabilirim?” diye sordum. “Bu trajediyi değiştirmek için hayatımı verebilirim.” “Sen bir yalancısın ve geçmişin riyakârlığının ve hasta hayal gücünün bir yansıması. Varlığında meydana gelecek en ufak bir değişiklik, sana tamamen başka bir geçmiş çizecektir. Şu anda içinde bulunduğun an, geçmişini değiştirebileceğin tek zamandır ve Varlığında meydana gelen her değişiklikle, farklı bir insan olarak farklı bir dünyada yaşarsın. Ruh halindeki en ufacık bir değişiklikle, geçmişin, geleceğin ve etrafını saran evren aynı anda değişecektir. Bildiğini düşündüğün ve yaşadığını sandığın geçmişin, tam olarak bu anda deneyimlediğin bir hayaldir. Unutma! Tüm olasılıklar içinde bulunduğun zamanda yaşar!” 4 Soyu tükenmekte olan bir tür “Kimse etrafındakilere hükmedemez,” dedi Dreamer, batık bir gemi gibi etrafa saçılmış düşüncelerimin içine girerek. “Başkaları üzerinde hâkimiyet kurmak bir yanılsamadır. Kavgacı, yağmacı ve başarısız olan eski insanlığın önyargılarıdır.” Bir süre sessiz kalmasıyla nefes alacağımı sandım ama o bana daha da güçlü vurmak için güç topluyordu. “Sen soyu tükenmekte olan bu türün bir simgesisin,” sözleri dudaklarından döküldü. “Daha gelişmiş bir Varlığa doğru yol olan bir türsün.” Sözleri, eski fikir ve değerlerin katmanları arasından bir tünel açarak ilerliyordu. Doğmaya çalışan bir yaratığın kasılmalarını hissediyordum ve başarılı olacağına dair ümidim yoktu. Etrafımı çevreleyen evren aniden eridi ve sonra sıvılaştı. Artık derin sularda yüzüyordum. Ölüm olarak algıladığın, aslında kabuk değiştiren, artık işe yaramayan inançlarını ve eski hilelerini bırakmaya zorlanan ve uçurumun kenarında olan insanlığın boğulmasından başka bir şey değildir. Bu sözleri insanlığı anlatan evrensel bir yazıt gibiydi. Kendimi, kaderlerine boyun eğmiş ölmek üzere olan bedenlerle dolu devasa bir denizin içinde gördüm.


“En başından beri insanlara varlıklarının en ıssız köşelerinde yaşamaları öğretildi. Çok büyük fikirlerle ya da hayal güçlerinin sınırlarını aşan herhangi bir şeyle karşılaştıklarında ona karşı çıkıyorlar ve bilinçlerine sığdırabilmek adına onu küçültüyorlar.” Bu sözleri aklıma, güç gösterisi yapmak üzere düşmanlarının derilerini büzen Borneo yerlilerini aklıma getirdi. Dreamer’ın sesi beni düşüncelerimden ayırdı. “Yolculuğun için hazırlanmaya başlamalısın,” dedi, bir babanın öğüt veren ses tonuyla. Sözlerinde, şefkat ve üzüntüyle birlikte, ‘bilen’ bir insanın ağırlığı vardı. Ses tonu sanki benim onunla konuşurkenki ses tonumla aynıydı. Sanki karşımda beni yansıtan bir ses aynası vardı. Ona karşı çıktığımda, benim inatçılığımı yansıtan sert ve şiddetli bir ses tonuyla, ona boyun eğdiğim zaman ise yumuşak ve nazik bir ses tonuyla konuşuyordu. Parmaklarını dudaklarının köşelerinde gezdirerek bana doğru eğildi ve sanki bir sır vermek istermiş gibi kulağıma fısıldadı; “Şimdiye kadar karşılaştığın tüm zorluklardan, işinle kendini uyuşturmak, sekse sığınmak ya da uyumaktan geçen başka bir çıkış yolu bulamadın.” Sonra, içine düşmekte olduğum kendime acıma hissinden beni zorla uzaklaştırmak için, “talihsizliklerin, hoş olmayan durumların altında ezilmek ve bunları ciddiye almak, kederli bir dünyayı desteklemek ve içinde barındırdığı olayları ölümsüzleştirmektir.” “Peki, ne yapmalıyım?” dedim, sesim içimdeki ümitsizliği yansıtıyordu. “Eğer bir insan olaylara karşı tutumunu değiştirirse, zaman içerisinde başına gelen olaylar da değişecektir. Varlığımız, yaşantımızı yaratır,” diyerek bana doğru bir adım attı. Bana doğru yaklaşması endişelenmeme sebep olunca kendimi koruma ihtiyacı hissettim. Dikkatimi o kadar ele geçirmişti ki, beni neyin beklediğini bile kestiremiyordum. Sanki tüm bedenim aynı anda uyanmıştı. Dreamer, dikkatimin kırılma noktasına gelmesini bekledi ve sonra şimdiye kadar söylediği en etkileyici sözleri sıraladı. “Karının ölümü, içinde sürekli yankılanmakta olan acının dramatik bir gösteriye dönüşü, gözle görünür bir gerçeğe bürünmesidir. Varoluş ve olaylar, aynı gerçeğin iki farklı yüzüdür.” Dayanılmaz bir suçluluk duygusu kendimden geçmeme sebep oldu. Bir uçurumun kenarında sallanıyordum. Gerçeğin bu en basit ama en dayanılmaz haline tüm gücümle karşı koymaya çalışıyordum. O gerçek bana, hayatımdaki her olaydan benim sorumlu olduğumu, tüm acılarımın ve talihsizliklerimin nedeninin ben olduğunu gösteriyordu. Dünyanın ışıkları azalmaya başladı sonra tamamen söndü. Arafın kenarındaydım. Sonra kendimi yavaşça ona bıraktım.


5 Yeniden Uyanış Uyanır uyanmaz kendimi bunları düşünürken buldum. Dışarıda hava hala karanlıktı. Manhattan trafiği görünmez bir volkanın ağzından dökülen lavlar gibi parlayarak akıyordu. Birkaç dakika, bilincimde akan ‘dünya’ya baktım. Solgun ve anlamsızdı. İçimden, hayatıma yeni ve acımasız bir belirginlik getiren düşünceler geçiyordu. Bulunduğum dairedeki her mobilya, kitap, dekorasyon anlamı olmayan ve neşesiz geçen bir hayatı yansıtarak temizleniyordu. Sahip olduğum her şey öksüz kalmış, ruhsuzlaşmıştı. Sahipsiz kalan eşyaların yaydığı hüzün kalbimi burkuyordu. Var olmanın ağırlığını ve değişimin olanaksızlığını hissettim. Çocuklarımla karşılaşmaktan ve onların gözleri içinde de, diğer her şeyde gördüğüm ölümü görmekten korktum. Diğer her şeyle birlikte solup gitmelerinden ürktüm. Gizemli villanın beyaz taşlarla döşeli odasında, Dreamer’ın buluşmamız esnasında bana söylediklerini yazmam saatlerimi almıştı. Aklımda kalan her detayı net bir şekilde hatırlayabilmem için gözlerimi kısmam yeterliydi. Daha önce, onunla geçirdiğim o sonsuz anlarda olduğum kadar şeffaf olmamıştım. Şimdi parçalanmış ve bilinçsiz bir insanlığın karanlık sularında yüzdüğümü biliyordum. Sevgi yeteneğini kaybetmiş, uyurgezerlerden oluşan bir dünyanın parçasıydım. Artık bu gerçeği görmezden gelemezdim. Takip eden haftalarda aldığım notları dikkatlice, tekrar ve tekrar okudum, beni ona ve onun dünyasına götürecek bir ipucu bulmaya çalıştım. Café de la France’nın terasından, batılı turistlerin pazara girişlerini ve El Fina’nın labirent gibi caddelerinde beyaz kan hücreleri gibi gezmelerini izledim. Bağıran satıcıların, elleri güneşten kararmış dilencilerin ve keçi postu çantalarının altında ezilmiş su satıcılarının arasında zorlukla ilerliyorlardı. Mücevher satıcısı genç kızlar yoldan geçmekte olan turistlerin etrafını sarıyorlar ve onlara sıvazladıklarında mucizevî bir şekilde birkaç dirhem verecek tılsım gözüyle bakıyorlardı. Aşk cilveleşmelerini andıran kara bıçak gibi gözleri ve yalvarır gülümsemeleri bana çok tanıdık geliyordu. Üç gün boyunca, Marakeş’in bu canlı yaşantısıyla çevrili kafeye gitmeye devam ettim. İlk geldiğimde aldığım bir çift bukalemun eşliğinde çayımı içiyor, okuyor ve bekliyordum. Arada okumayı bırakıyor ve sokak yaşantısının değişkenliğini, karmaşa içinde geçen alışverişleri, yerli halkın hareketlerini izliyordum. Sonra kalbimde bir kırgınlıkla masama dönüyordum. Her şeyi geride bırakıp New York’a giden ilk uçağa binme isteğim saatler ve günler geçtikçe artıyordu. Hala, bana neler olduğunu anlamama yardım edecek bir


göstergenin peşindeydim. Sahara’nın ateşli dudakları arasında sıkışmış palmiyelerden ve evlerden başka hiçbir şeyin olmadığı ve adından başka hakkında hiçbir şey bilmediğim bu şehirde O’nu arıyordum. Mesajını aldıktan sonra yola çıkmak konusunda uzun bir süre kararsız kalmıştım. Adını bile bilmediğim bu fantastik karakterle buluşmak üzere okyanusu aşmak bana delice geliyordu. Bu yolculuğa çıkmaya hazırlanırken başıma birçok aksilik gelmişti. Her şeyden öte, Jennifer’a bu yolculuğun gerekliliğini ispatlayacak bir söz bulamıyordum. Günlerce vereceğim kararı erteledim. Fakat O’nun yanında hissettiğim iyileşme duygusu ve O’nu tekrar görme arzusu ağır basmıştı ve gitmeye karar vermiştim. Bu kararı vermeme, sırdaşım ve Dreamer’la karşılaşmamı anlattığım tek insan olan Giuseppona yardım etmişti. Küçük odasına, onunla bu konuyu konuşmak için gittiğimde bana, “Git oğlum,” demişti belirgin Napoli aksanıyla. “Onu bul! Dreamer iyi bir insana benziyor.” Giuseppona her zaman ailenin bir parçası olmuştu. Doğduğumda, ilk adımlarımı attığımda ve hatta okulla ilk tanıştığımda benim yanımdaydı. Her sabah beni okula götürürken, bana hiç eskimeyecek hikâyeler içinde Napoli’nin sokaklarını ve insanlarını anlatırdı. O şehrin kahramanlarını ve efsanelerini ondan öğrenmiştim. Pulcinella’nın kostümü gibi üstüne kat kat giydiği uygarlıklarla ve zamanın katmanlarıyla kalbi atan bir şehirdi. Geçen zamanla birlikte tüm bunlar şehrin yaşamakta olan derisine işlemişti. Giuseppona’nın eşliğinde, ne kadar canlı olduğunu hissedebiliyor, paçavraların ve yamaların altında ışıldayan altınları ve ipek kumaşları görebiliyordum. Yağmurlu bir günde, ıslak çoraplarımı ve ayakkabılarımı değiştirmek üzere, temizlikçileri geçip sınıfıma girdiğinde hissettiğim utanç duygusunu hala hatırlıyorum. Biraz büyüdüğüm zaman artık elimi tutmasını istemediğimde, arkamdan yürüyerek bana eşlik etmeye devam etmişti. İlk gençliğimde ise, aşk meselelerimde sırdaşım olmuştu. Özlü sözlerini hala hatırlarım. “O kız zaten sana göre değildi!” diyerek aşk yanılgılarımda beni birçok kez teselli ettiği olmuştu. En başından beri karım Luisella’ya hayrandı ve ilk çocuğumuz olduğunda Guiseppona gelip bizimle kalmıştı. Karşılıksız verdiği sevgi ve şefkatle, Giorgia ve Luca için bulabileceğimiz en iyi bakıcıydı. Guiseppona kısa boylu, tıknaz bir kadındı. Hırçın, azimli ve despot diyebileceğimiz bir karaktere sahipti. Kendi kendini yetiştirmiş bir insandı. Dinç yapısıyla Amerikan yerlilerini andırırdı, bir kabile reisinin ciddiyetine ve cesaretine sahipti. Ağır hareket ederdi ama nereye giderse gitsin, orayı düzene sokmayı başarırdı. Onunla birlikteyken, herhangi bir şeyin eksikliğini hissetmek mümkün değildi. Hayatımın birçok noktasında başvurduğum yargıları, sağduyunun ve popüler bilgeliğin mükemmel bir karışımıydı. Varlığında hayatıma hep neşe ve güler yüzlülük getirmişti ve hayatım boyunca akıl hocam olarak kalmıştı.


Luisa hastalanıp öldüğü zaman Guiseppona çocuklarıma ikinci bir anne olmuştu ve bir gün dahi yanlarından ayrılmamıştı. Ona olan minnettarlığımı geri ödememin bir yolu olmadığı gibi, dört nesil boyunca ailem için ifade ettiklerini de anlatmamın bir yolu yok. Sevgili Guiseppona, seni hayatım boyunca kalbimde taşıyacağım. Marakeş’e geldikten sonra Dreamer’ı bulma çabalarım boşa çıkmıştı ve üçüncü günün sonunda, o gizemli notu O’nun yazdığından bile şüphelenir olmuştum. Beklerken şehrin sokaklarını bir ipucu bulabilmek adına dolaşıp durmuştum. Elim boş otele döndüğüm iki akşam boyunca, onunla olan karşılaşmamı düşünmüş ve beni O’na götürecek bir iz aramıştım. O sabah, bir kez daha pazarı gezmeye karar verdim. Baharat kokulu loş sokaklarda, Akdenizli satıcıların gülümsemesi beni, batan geminin parçaları gibi etrafa saçılmış mallarla dolu dükkânlarının içine çağırıyordu. Arka arkaya dizilmiş bu dükkânlar silsilesi, sevimsiz ve karanlık arı kovanları gibi içine her milletten, dinden ve dilden insanı katıp akan bir nehir gibiydi. Walt Disney tarafından yaratılmış bir kahraman gibi giyinmiş, iri yarı Mustafa, rakiplerinin şaşkın ve kıskançlık dolu bakışlarını üstüne toplayarak beni dükkânından içeri girmeye ikna edebilmişti. Bir düzenbazın kurnaz bakışlarına sahip gözleri, temiz ve düzgün yüzüne uyum sağlıyordu. Beklediğimin aksine dükkânı oldukça büyüktü. İki çalışanıyla birlikte, ilgimi çekeceğini ve alacağımı düşündüğü bir şey bulmak üzere kelimenin tam anlamıyla dükkânın altını üstüne getirmişti. Yüzlerce halıyı, bana göstermeden önce koluyla parlattığı gümüş ve pirinç eşyaları önüme sermişti. Bu eşyaların değerini uzun dakikalar boyunca dinledikten ve yerel adetlere göre geri çeviremeyeceğim nane çayını içtikten sonra oradan ayrılmak üzereydim. Tam o sırada, ıvır zıvır süslerle dolu en üst raftan tahta ve fildişinden yapılmış bir mücevher kutusu indirdi. O kadar güzel işlenmişti ki, ondan gözlerimi alamıyordum ve o sırada bu eşyanın maddi manevi değeri üzerine söylemlerde bulunan satıcıyı yarım yamalak dinliyordum. Kutunun kapağı üzerinde, gotik harflerle yazılmış kelimeleri okudum: Visibilia ex Invisibilibus. Gördüğümüz, dokunduğumuz ve görünür olan her şey, görünmezden doğmuştur. 6 Geçmişi Değiştirmek Pullu ve yeşil bukalemun arkadaşlarımı almak üzere pazardan çıkıp Café de la France’a geri dönmüştüm ve şimdi terasın demirliklerinden aşağı sarkmış biraz önce olanları düşünüyordum. Arkamdan birisinin, “Çölde yolculuk etmenin ilk kuralı, az eşya taşımaktır,” dediğini duydum. Duyduğum sesle irkildim. Bu anı ne kadar çok beklemiş ve O’nu tekrar görmeyi ne kadar çok arzu etmiş olsam da, kendimi korkmaktan alamamıştım. Nefesinin belirsiz ve garip


şiddetini boynumda hissettim. Büyük bir çabayla ve yavaşça arkamı dönerek onunla yüzleştim. Dreamer bana gülümsüyordu. Görüntüsü başka bir zamandan gelmiş zengin bir aristokrat gibiydi. Sıkılmış, tembel bir züppenin tavırlarını giymişti ama sesinde inanılmaz bir enerji vardı. Konuşmaya başladığı zaman, kararlı ve sert ses tonunu hatırladım. “Varlığını aydınlatabilmen için çok çalışmalısın,” diye söze başladı lafı dolandırmadan. “Ailenin, öğretmenlerinin ve felaket çağırtkanlarının kafana doldurduğu her şeyi geride bırakmalısın. Onlardan kurban edilen bir bilince nasıl sahip olacağını, mutsuzluğu, yoksulluğu ve hastalığı öğrendin.” Sonra yüzünü yavaşça bana döndürerek ekledi, “Onlardan ölmenin bin bir yolunu öğrendik. Uygarlığın başında milyonlarca insan, bulaşıcı bir hastalık gibi uykuya yatırılarak, körü körüne kıtlığa ve sınırlara inandırıldı.” “Neden?” diye sordum. “Neden sınırları olmayan bir büyüklüğü ve yaşamı seçmeliyim?” “Çünkü insanlık telafi edilemeyecek bir uykuya yatırıldı. Yaşanan her felaketin arkasında kötülerin en kötüsü yatmaktadır. Bu, ölümün kaçınılmaz olduğuna dair sarsılmaz inançtır. Özgürlüğe doğru atılacak ilk ve en zor adım, bu korkunun tüm hayatımızı acımasızca yönettiğinin farkına varmaktır.” Sesindeki ciddiyet ve bana yakınlaşması içimi endişeyle dolduruyordu. Eski uygarlıkların ayinlerindeki gibi, en basit bir edimi sihirli bir işarete, yaratıcı gücün eşsiz kozmik bir olayına dönüştürmüştü. Midemdeki sancı, birazdan söyleyeceklerinin kesin bir yargı olacağının habercisiydi. “Geçmişin sana Tanrı tarafından gönderilen bir lanettir,” dedi kısık bir sesle. Sonra sustu. Sanki bir işaretin gelmesini bekler gibi uzun bir ara verdikten sonra sözlerine devam etti. “Onu geri istemeli, almalı ve değiştirmelisin!” “Geçmişi değiştirmek mi?” diye sordum. “Geçmişinde hala boşluklar var. Kapatılmamış hesaplar, ödenmemiş iç borçlar, suçluluk ve kendine acıma duyguları ve hepsinden öte, kirin ve pasın kol gezdiği karanlık köşeler var.” Bunları listelerken sanki ıvır zıvırla dolu bir çekmeceymişim gibi içimi didik didik ediyordu. “Varlığın, içindeki tüm eşyalara gelişi güzel fiyat biçilmiş, kötü yönetilen bir mağaza gibi. Değeri paha biçilmez olanları yok fiyata, beş para etmez eşyaları ise pahalıya satıyorsun. Bu şekilde devam etmen sana kaçınılmaz bir başarısızlık getirecektir.”


Elimde bir kalkan olmasını ve acımasızca üstüme yürüyen bu sözleri durdurmasını istedim. “Fakat geçmişi değiştirmek nasıl mümkün olabilir ki? Çoktan yaşanmış ve bitmiş olayları nasıl değiştirebilirsin ki?” diye sordum kendimi savunmak ve dayanılmaz bir sorumluluk duygusuna dönüşeni geri çevirmek için. “Varlığının içinde, aynı kullanmadığın eşyalarını tavan arasına koyduğun gibi, düşüncelerini, duygularını, hislerini, hareketlerini ve yaşadıklarını sonsuza kadar saklayacağın ve yıllar sonra bile bulup çıkartacağın bir yer vardır. Gerçekte, tüm bunlar yaşamaya devam eder ve varoluşumuzu koşullandırırlar. İşte gitmen gereken yer orası!” Bunları söyledikten sonra, bu yolculuğa çıkmanın hazırlık gerektirdiğini ekledi. Büyük bir maceraya atılmak üzere olan bir kişinin heyecanı ve korkusuyla, “Ne kadar sürer?” diye sordum. “Hayatını beceriksizce yönettiğin yıllar kadar uzun olacaktır,” dedi, az önceki davranışlarıma ve şu an sorduğum soruya bir yanıt olarak. Şartlı bir refleks gibi kendimi saldırıya uğramış hissettim. Fakat bu duygu geldiği gibi beni terk etti. Dreamer masalardan birine oturdu ve ben de yanındaki sandalyeye oturdum. Sonra bir sessizlik oldu ve El Fina karanlığa gömülürken bu sessizlik daha da derinleşti. 7 Kendini Bağışlama Güneşin son ışıkları da gökyüzünü terk etmek üzereydi ve Avcı takımyıldızının kobalt mavisi şimdiden seçilebilir olmuştu. Hava da soğumaya başlamıştı fakat Dreamer ne bunun farkındaydı ne de içeri girmek istemişti. Tüm göstergeler, yeni ve önemli bir çıraklık döneminin başladığına işaret ediyordu. Teras karanlığa bürünmek üzereydi ama ben söyleyeceği her şeyi not etmek üzere bir kâğıt ve kalem çıkarttım. Her zaman yanımda bir kalem ve kâğıt bulundurmam gerektiğini biliyordum. Ondan çok uzakta, dış bir dünyada kaybettiğim bütünlüğümü tekrar kazanabilmek ve hatırlayabilmek için ihtiyacım olan tek şey bir kâğıt ve kalemdi. Onun yanında oturup söylediği her sözü not etmek, parmak uçlarımda yeni bir Varlığa doğru hareket etmek gibiydi. Sesi, beni bu düşünceler içindeyken yakaladı. “Kendini bağışlama, özgürlük, bilgelik ve güç elde edebilmen için kendin üzerinde yıllarca çalışman demektir,” dedi. Bu sözleri söylerken her zaman kullandığı savaşçı dili kullanmamış olması dikkatimi çekmişti. Not alıyor olmamı onaylar bir şekilde beni süzdü. Bitirmemi bekledi ve sonra devam etti. “Kendini bağışlama, varlığının hala yırtık olan katmanlarına, derinlere inmek ve orada hala açık olan yaralarını tedavi etmek, kapanmamış hesapları kapatmak demektir.” Ardından tedbirli bir tavır takınarak, bir sır paylaşacakmış gibi sesini alçalttı. “Kendini bağışlama,


geçmişini değiştirme ve onun ölümcül ağırlığından kurtulma gücünü verir.” Anlaşılması güç olan bu sözleri tekrar düşüneceğimi biliyordum. “Her şey şu anda gelişmektedir. Her insanın yaşantısında geçmiş ve gelecek birlikte hareket etmektedir.” Bu sözleri, içimi anlatılması zor, mantıksız bir neşeyle doldurdu. Aniden kendimi sınırları olmayan bir dünyaya bakarken gördüm. Geçmiş ve gelecek iki farklı dünya değildi ve aksine birbirine bağlı bölünemez tek bir gerçeklikti. Kendini bağışlama, normalde çoktan olup bittiğini düşündüğünüz geçmişe ve gelmekte olan geleceğe ulaşmanızı sağlayan bir zaman makinesiydi. Geçmişin hayatımızı nasıl şekillendirebileceğini anladım ama peki ya gelecek?” diye sordum. “Geçmiş, aynı gelecek gibi gözlerinin önünde uzanmaktadır fakat onu henüz göremiyorsun.” Bana, şu ana sıkışmış bir geçmiş ve gelecekten oluşan zaman-beden ve ‘dikey zaman’ kavramından bahsetti. Bu sonsuz zamana ulaşabilmenin tek yolunun, şu andan geçtiğini söyledi. Buna ulaşmanın sırrının asla kendimizden uzaklaşmamak ve içimizde bölünmemek olduğunu belirtti. Zaman – Beden kavramına ulaşarak geçmişi değiştirebilir ve yepyeni bir gelecek yaratabiliriz. Son derece heyecanlanmıştım. Bu maceranın hemen başlamasını istiyordum. Delicesine istiyordum fakat bu heyecanım, Dreamer’ın sert sözleriyle karşılaşınca bir duvara çarpmış gibi parçalandı. “Senin gibi insanların kendini bağışlama seviyesine ulaşması mümkün değil!” diye bağırdı. Ses tonu, son kararını vermiş bir hâkim gibi netti. “Geçmişine dönmek ve kendini iyileştirmek için uzun bir hazırlığa ihtiyacın var. Bir okulun fikirleri ve ilkeleri olmadan bunu başarman mümkün değil. Nereden başlayacağını bile bilemezsin.” Sözlerine son noktayı koyarak, “Kendini bağışlama, kendimize döndüğümüz bir yolculuktur, dünyaya gelme nedenimizdir. İnsanlar bu iyileşme sürecini asla yarıda bırakmamalıdır.” Dreamer beni çok çaba harcamam ve hepsinden öte uzun bir kendini gözlemleme sürecinden geçmem gerektiği konusunda uyardı. 8 Kendini gözlemleme, kendini düzeltmedir. Dreamer, “ön gözlem bir nevi ön düzeltmedir. Bir insan eğer kendini gözlemleyebiliyorsa, geçmişindeki yaraları sarabilir,” dedi. Ardından, insanların kendini bilmemesinin, kendini gözlemlemekte yetersiz kalmasının şu anda içinde bulundukları koşullara sebep olduğunu söyleyerek sözlerine devam etti.


“Kendini gözlemleme, yukarıdan yaşantına göz atmak gibidir! Olayları, durumları ve geçmiş ilişkileri gün ışığına çıkartmaktır,”dedi. Anladığım kadarıyla kendini gözlemlemenin vazgeçilemez ön koşulu, bunu ahlaki kurallara bağlı olmadan tarafsız olarak yapabilmekti. Dreamer’a göre kendini gözlemleme, bir mahkeme önünde yargılayarak veya eleştirerek değil, tarafsız bir tanık gibi yaşantıyı süzgeçten geçirmekti. Bu bana, London Business School’da, organizasyon psikolojisi dersinde, üzerinde çalıştığım bir deneyi hatırlattı. Bazı şirketler ‘gezinerek yönetim’ tekniğini kullanarak satışlarında büyük bir artış yakalamışlardı. Bu yaklaşım, organizasyon içinde sürekli hareket eden bir yönetim sisteminin oluşturulması ve dikkate alınması üzerine kuruluydu. Gezinen yöneticinin amacı, şirketin her köşesinde varlığını hissettirerek dolaşmasıydı. Dreamer’ın sesi beni aniden düşüncelerimden ve LSB’teki sınıflardan ayırdı. “Kendini gözlemleme, kendini düzeltmedir,” diyerek sözlerini tekrarladı. “Kendini gözlemleyebiliyorsan, düzelme kendiliğinden gelecektir. Kendini gözlemleme sağlığına yeniden kavuşmaktır. Gözlenen ve gözleyen arasındaki bağın birbirinden ayrılmasının doğal bir sonucudur. Kendini gözlemleme, modası geçmiş fikirler, suçluluk duygusu, önyargılar, olumsuz heyecanlar, felaket habercileri gibi dünyanın ağır taşlarına insanları bağlayan şeyleri görme fırsatı verir. Bu bir uyanıştır. Sana verilen uyuşturucu dozun bir nebze bile azaltılması, belirgin dengeleri ve yanıltıcı kesinlikleri görmen için bir kapı aralayacaktır. Bu yüzden birçok insan asla, kendini gözlemlemeyi başaramayacaktır. Bir anlığına bile olsun, insanın kendini bildiği dünyadan ayırması, oldukça güç bir durumdur.” Uzun bir süre bana baktı. “İçindeki gözlemciyi harekete geçir! Kendini gözlemlemen, şimdiye kadar hayatına hükmetmiş olumsuz düşünceleri ve duyguları yok edecektir. Eğer içini gözlemlersen, doğru olanı bulmaya ve yanlış olanın kendiliğinden eriyip gittiğini görmeye başlayacaksın.” Bir bakışıyla içimdeki korkuyu anladı ve ekledi, “Bunu kimse tek başına başaramaz. Hazırlanmadan kendinle, yalanlarınla karşılaşmak, Varlığının katmanlarına inmek seni o an öldürecektir.” Sözleri kesin bir yargı barındırıyordu ve beni bırakıp gitmesinden korkuyordum. Beni umutsuz bir vaka olarak görmesinden ve yardımlarının bir fayda getirmeyeceğini düşünmesinden korkuyordum. İçimde kararlı bir duygunun yükseldiğini hissediyordum. Benim böylesine istekli olmam üzerine, sağ elinin orta ve işaret parmaklarını birleştirip çenesine götürerek düşünmeye başladı. Sonra parmaklarını çenesinin altına alıp, başını bana


doğru eğdi. Düşüncelere dalarak uzun bir süre bu şekilde kaldı. Bana bakmıyor gibiydi ama aklımdan geçenleri hissettiğinden emindim. Kararın verileceği son noktaya gelmiştik. Her şey sadece bana bağlıydı. Bekledim ve sonunda Dreamer, durağan halini bozdu. “Baksana, dolunay. Bir insan ömrü boyunca belki bin kere dolunay görebilir ama yaşantısının sonuna geldiğinde, bir kez bile ayı gözlemlemeye zamanı olmadığını düşünecektir. Oysa ay dışımızda. Bu nedenle bir insanın içini gözlemlemesinin, dikkatini o yöne vermesinin ne kadar güç olduğunu düşün. Kendini gözlemleme, düşleme sanatının ancak başlangıcıdır.” Uzun bir süre sessiz kaldık. Karanlığın içindeki Café de la France, yıldızlı gökyüzüne açılmayı bekleyen bir uzay gemisi gibiydi. Biz de Argo gemisinin kahramanları gibiydik. Bir eylem adamının kararlı ses tonuyla, “Hazırlan. Bu bir kır gezintisi olmayacak,” dedi. Son öğütlerini dikkatlice dinledim. Dreamer yanı başımda olacaktı ama her şey bana bağlıydı. Bana, geçmişin terk edildiği ama tam olarak anlaşılmadığı ve geleceğin henüz varolmadığı ruhsal bir arafta sıkışıp kalma riskimin olduğunu söyledi. Bu uzam – zaman bandından, Dreamer’ın dünyasına dönüş yolunu bulamayabileceğim konusunda beni uyardı. Bu nedenle, bunun son görüşmemiz olabileceğini bana hissettirdi. “Varlığının bütünlüğü için daha ilk adımları bile atmamış olan sıradan insanın geçmişi, kancalarla tutturulmuştur. İçeri girip geçmişini değiştirmek istediğinde bu kancalar sana yönelecektir.” Bunlar duyabildiğim son sözlerdi. Café de la France’ın terası bir gemi gibi karanlığa süzülmeye başlamıştı ve etrafındaki nesneler gözümde giderek küçülmüştü. “İşte bu kadar,” diye düşündüm, cesaretimi toplayarak. Dreamer’ı dinlemek oldukça zordu. Şimdi içinde bulunduğumuz teras bir zaman makinesine dönüşmüştü ve yolcular sadece Dreamer ve benden ibaretti. Evren durmuş ve zaman katlanmıştı. Dünyadaki hiçbir şey benim bilincime ve geçmişime yaptığım yolculuktan daha önemli değildi. Sanki içinde bulunduğumuz zaman makinesi kendini karanlık bir tünelden aşağı bırakarak, Varlığımın katmanlarına doğru yol alıyordu. Yaşantıma ait ilk kesit, karanlığın içinden çıkan bir ada gibi gözümüzün önünde belirdi. Bu görüntülere yaklaşırken, hem çok tanıdık hem de çok gizemli olduklarını hissettim. Bilinmezin kenarında duran bir dünyanın içindeydim. Dreamer ile birlikte ziyaret ettiğim olayların üstünden sadece birkaç yıl geçmişti ama şu anda bana çok uzak görünüyorlardı.


9 Ölüm bir çözüm değildir. Luisella yirmi yedi yaşındayken öldü. Plajda kumları kazan bir çocuk gibi, malin bir tümör bacağını kazmıştı. Dünyanın kıyıları gitgide bulanıklaşıyordu ve ben yediği yumruklardan gözleri kapanmış bir boksör gibi ona kısık gözlerle bakıyordum. Aylarca içimde kin biriktirmiştim, kızgınlık ve öfke arasında her şeye içerliyordum. Baş dönmesi, Acı, Karanlık! Düşünce ve duyguların suç ortaklığı, Varoluşun deliye dönmüş parçacıkları, Keskin bir ışık demetinin, varlığımın karanlığını yarıp geçmesi, Acı, Baş dönmesi Karanlık! Derin bir kesik, Ve ardından karanlık ve yine acı! Ona doğru uçuyorum, yaklaşıyorum, Geçmişimin solgun evrenine, İneceğim, fakat nereye? Düşüncelerimin kayalık zemininde, inebileceğim hiçbir yer yok, Ne en ufak bir açıklık, ne de bir milimetre kare samimiyet. Dar bir tünel beni yutuyor. Karanlık, Acı, Baş dönmesi! Kasaba hastanesinde bir oda, Dezenfektan kokusu, Kımıldamadan yatmakta olan birinin önünde diz çökmüş, Kalbi kırık bir kişi. Ona doğru yöneldim. Korkmuş bu adam benim! Dreamer ile birlikte gözlemlediğim sahne buydu. Yaşama uzaklaşmış, bir mermer gibi duran bu varlığın sadeliği, ufak tefek kalbi kırık bu adamın üstüne bir ışık tutarak tarihin yanılgısını ortaya çıkartıyordu. Varlığına hücum eden kalabalığı dinledim. İçinde kaynayan düşünceler, belirsiz tutkular ve duygular onu itip kakıyordu. Dreamer’ın gözlerinden, sanki bir halisünasyonun içindeymiş gibi, insanın içine düşmüş olduğu bencillik ve korku duygularını görüyordum.


Dreamer başıyla onu göstererek, “O kendi ölümüne ağlayan bir hayalet,” dedi. “Yaşadığı korku, ızdırap ve üzüntü onun sıkıntılarının sonucu değil, nedenidir.” Dreamer bana kötülüklerin en kötüsünü gösteriyordu, sosyal, bireysel, yerel ya da küresel çapta tüm kötülüklerin kaynağına işaret ediyordu. “Her insanın kendi içinde taşıdığı cehennem dünyaya kendini, ırk, ideoloji, inanç ve din savaşları olarak yansıtır. Yapmış olduğum bu keşiften duyduğum heyecan, zamanından önce yaşlanmakta olduğunu gördüğüm bu adamla birlikte korku, utanç ve acıma duygularına karıştı. Dreamer kesin bir ifadeyle, “Bu adam, ona acı ve hüzün getiren bu olaydan dolayı değil, bunların sonucunun acı çekmek olduğunu düşündüğü için ızdırap içindedir,” dedi. Yaşadığım ve yaşayacak olduğum her şeyin o anda saklı olduğunu anladım. Bu, meşe ağaçlarının tohumlarında saklı yaşam döngülerine benziyordu. Her detay adamın yaşantısındaki ihmalciliği, ilgisizliği ve manasızlığı ortaya seriyordu. Bir şeyler yapmak, bir zamanlar olduğum adamı varlığımızdan haberdar etmek ve onun içine girip her şeyi düzene sokmak istedim. İtibarını geri kazanmasını sağlamak, eğilmiş sırtını düzeltmek ve yüzündeki ıstırap çizgilerini silmek istedim. Dreamer düşündüklerimi anlamış olmalı ki, “müdahale etmen imkânsız, yapabileceğin hiçbir şey yok!” dedi. Ses tonu şimdi biraz daha cana yakın geliyordu. “O adam acı çekmekten hoşlanıyor. Sorsan, bunun doğru olmadığına yemin edebilir ama gerçekte dünyaları bile versen, kendi cehenneminden vazgeçmeyecektir.” Böylesine gaddarca bir yaklaşım beni hayrete düşürmüştü. Dreamer yüzümdeki ifadeyi fark ederek, “Bu düşkünlüğü onun dünyaya sarılmasını sağlıyor. Durumu her ne kadar acıklı olsa da, dışarıdan gelebilecek bir yardımın avuntusuyla uyutuluyor. Keşke kendini sadece gözlemleyebilseydi. Tutumunda ve hareketlerinde azıcık bir düzeltme yapabilseydi. Keşke duygu ve düşüncelerinde bir kademe atlayabilecek kapasitede olabilseydi. O zaman tüm hayatı değişebilirdi.” Sonra ses tonunu kuvvetli bir fısıltıya çevirdi. Bu değişim tüm dikkatimi toplamıştı. “Bir insan hayatındaki olayları değiştiremez, ama onlara karşı olan tutumunu değiştirebilir.” “Ama bana geçmişi değiştirebileceğimi söylemiştin,” dedim karşı çıkarak. İçimi yakan bir hayal kırıklığı, bir umutsuzluk dalgası gözlerimin arkasında gözyaşları gibi birikiyordu. Dreamer sert bir tonla bana karşılık verdi. “Şu anda gördüğün ve değiştirmek istediğin geçmişin değil, geleceğin,” dedi. “Yaşantında her şey tekrar ediyor, aynı olayları tekrar tekrar yaşıyorsun çünkü değişmek istemiyorsun. Hala şikâyet ediyor, dünyayı suçluyorsun çünkü dışarıdan birilerinin seni incittiğine ya da sana felaket getirdiğine körü körüne inanıyorsun. Zamanın bu döngüsünde kısılıp kalmış bir insanın, gerçek bir geleceği olamaz. Ancak tekrarlanan bir geçmişi olur. Şimdi dünyaya benim gözlerimden bakıyorsun! Bir gün sorumluluğunu aldığın zaman, kendine acımanın bir sonuç değil, tüm felaketlerin başlangıcı olduğunu anlayacaksın. Yalnızca ‘sen’ bütün bunların sebebisin. Ancak bunu kavradığında geçmişine ışık tutup onu iyileştirebilirsin.”


Morgdaydık. Karımın yanında yatan başka ölü bedenler de vardı ve hiçbiri onun kadar genç değildi. Sonra, sessizliğin içinde asla unutamayacağım sözcükler yankılandı. “Bu kadının ölümü, senin varlığının içinde bulunduğu durumunun, iç ölümlerinin aynaya yansıyan halidir.” Dreamer, hayatımın katmanları arasında dolaşırken yaşayacağım zorluklara karşı beni uyarmıştı fakat O’nun yanında bunları görüyor olmak beni incitiyordu. Bana yüklemiş olduğu sorumluluk altından kalkabileceğim cinsten değildi. Hayat olarak betimlediğim bu korku filminin yaratıcısı ve yönetmeni gerçekten ben miydim? Sert bir ses tonuyla, “ölüm bir suç ve doğal değil. Fiziksel ölüm, her gün içimizde gerçekleşen binlerce ölümün görünür olanıdır. Acıya düşkün bir insanlıktan gelen bir inancın katılaşmasıdır. İnsanlar ölümü bir kaçış haline getirdiler. Kendilerini kusursuz bir biçimde öldürecek tüm yöntemleri biliyorlar. Beden yok edilemez! Fakat yine de, imkânsız olanı kaçınılmaz yaptılar. Bir kişi ölemez. Ancak kendisini öldürebilir! Kendine acımayı ve kendini yok etmeyi bir iş haline getirerek de bunu çok iyi başarıyorlar. Bunları söyledikten sonra bir süre sustu. Direncimi kırmak, dikkatimi kazanmak ve bu yıkıcı fikirler karşısında ördüğüm duvarı yıkmak üzere uygun sözler arıyordu. “Ölüm bir intihardır! Bu fikri tüm benliğinle benimsediğinde gerçekliğinle birlikte, dünyaya bakış açın da değişecektir.” Dreamer çağlar öncesine dayanan inanışlara, bütün insanlığın paylaştığı, ‘ölümün doğal ve kaçınılmaz olduğu evrensel gerçeğine’ saldırıyordu. Bu sözleri, sanki değer verdiğim her şey benden koparılıyormuş gibi saldırgan ve aşağılanmış hissetmeme sebep oldu. Kontrol edemediğim sessiz bir çığlık içimde yükseldi ve Varlığımın derinliklerinde yankılandı. “Tam şu anda milyonlarca insan olumsuz düşüncelerle ve duygularla kendi kırgınlıkları içinde senin gibi tuzağa düşmüş durumdalar.” Varlığımın gizli ve erişilmez olduğuna inandığım bölgelerine sızıyordu ve ben utanç içinde kavruluyordum. “İşte Varlığının içinde bulunduğu bu kısır döngü, insanoğlunun kurtuluşunu engellemektedir.” Ses tonundan, bu durumu çok üzüntü verici bulduğu anlaşılıyordu. Sonra hatıramdan silinmeyecek bu dersi noktalamak üzere, “İnsanlar ölüme tapıyorlar ve vazgeçebilecek olsalar dahi, onun peşini asla bırakmazlar çünkü tüm sorunlarının çözümünün ölüm olduğunu düşünüyorlar. Fakat ölüm asla bir çözüm değildir!” dedi. Beni büyüleyen sis dalgası kalktı ve görüşüm netleşti. Dreamer’ın sözleri gerçeğe dönerken, Luisella’nın ölümü ve siyahlarla kaplı diğer bedenler bir tiyatro gösterisi gibi gerçekliğini kaybetti. 10 İyileşme içeriden gelir Geçmişe doğru yaptığımız yolculuğu, Luisella’nın bu hayatta geçirdiği son aylara gelene kadar sürdürdük. Kendimi bir kez daha, kötü bir kaderin pençesinde, daha otuzuna bile


gelmeden gözü yaşlı bir koca ve ev reisi rolünü üstlenmiş olarak gördüm. Bu ufak tefek adamın kendisine acımasını izledim. Dünyayı suçluyor, pişmanlık duyuyor ve sürekli yakınıyordu. İçindeki nefret eğilimini ve hayata olan dargınlığını gördüm. İçinden çıkamadığı bir bunalıma girmiş, endişelerle kasılmış ve yüreği suçluluk duygusuyla sıkışmıştı. Dayanabildiğim noktaya kadar acı dolu sesini, dünyayı ve etrafındakileri suçlayışını dinledim. Gördüklerimden duyduğum utançla Dreamer’a, “Bütün bunların sebebi ne? Burada ne yapıyorum?” diye haykırdım. Arkamı dönüp kaçmak istedim fakat kolumu kıpırdatacak durumda değildim. Dreamer beklemediğim bir incelikle bana çıktığımız yolculuğun amacını hatırlattı. Tekrarı olmayacak bu yolculukta geçmişime ışık tutmam ve ona yeni bir anlayışla bakmam gerekiyordu. İçtenlikle bana, “her gerçek iyileşme, insanın yüreğinde başlamalıdır. Dünyayı yaratan Varlığımızdır ve tam tersi mümkün değildir,” dedi. “Her insan gibi sen de, içinde bulunduğun durumu olayların yarattığına inanıyorsun. Seni belirli durumlara dış koşulların ittiğini düşünüyorsun. Şimdi ise bunun tam tersi olduğunu biliyorsun.” Kendimi toparlamaya başlamıştım. Başımı sallayarak, Dreamer’a devam etmeye hazır olduğumu bildirdim. Yolculuğumuzun bir sonraki aşaması bizi Floransa, Bolognese caddesine, yönetici eğitimi dersleri aldığım zamana götürdü. Kursa katıldığım dönem boyunca, kurs arkadaşlarıma içinde bulunduğum durumu anlatmış ve onlar da bana ellerinden geldiğince destek olmuşlardı. Farkında değillerdi belki ama benim çektiğim acılar, kendilerini daha iyi hissetmelerine sebep oluyordu. Hayatın riskleriyle yüzleşiyorlar ve sıradan yaşamlarına şükrediyorlardı. Bana, hasta, yaralı ya da yenilgiye uğramış bir kişi gibi ilgi ve şefkat gösteriyorlardı. Bu duygu alışverişini fark edince bunalıma girdim. Ne yöne baksam, geçmişim gölgeler içindeydi. Geçmişe dair saklamaya değer bir kırıntı bile yoktu. Felaket anlarında kurtarılacak eşyalarını arayan bir çaresiz gibiydim. Sevdiğim birisini, bir ilişkiyi, değerli ya da yararlı olabilecek herhangi bir şeyi arıyordum. Nefessiz kalmıştım. Dreamer yanımda olmasaydı, devam edebilecek gücü bulamayacaktım. Bu duyguların altında ezildiğimi görerek, “suçu onlarda arama,” dedi. “İki küçük çocukla yirmi dokuz yaşında dul kalmak bir lanet değildir. Bir olay ne iyi, ne de kötüdür. Sadece bir fırsattır. Yeteri kadar disipline sahip olsaydın, bu olayı parlak bir duruma da çevirebilirdin. Eğer kendini tanıyacak cesaretin olsaydı, Luisa’nın ölmesi ve senin de bu kadar acı çekmen gerekmezdi. Varlığımızın bulunduğu düzey hayatımızı yaratır. Gördüğün ve dokunduğun her şey, Varlığından yansıyan görüntülerdir ve senin içindeki boşluktan gelmektedirler. Yaşamda boşluklar yoktur. Sen kendini farklı bir açıdan düşünmeye ve davranmaya zorlamazsan, oluşan boşlukları etrafındaki dünya zalimce dolduracaktır. Görmezsen ya da görmek istemezsen, hastalığın daha da belirginleşir ve yaşam zalimleşir. Her şey sana bu trajedinin nedenini göstermek için gerçekleşiyor, seni bu olayların kaynağına taşıyor. Senin bir gün araya girebilmene ve varlığın bu ölümlü görüntüsünü değiştirmene olanak sağlayacaktır.”


11 Ev Sahipleri Hayatımın başka bölümleri ve geçmişimden kareler, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Caddeler ve yüzler, içinde yaşadığım şehirleri, uyuduğum evleri hatırlamama neden oldu. Sonra o gölge gözüme ilişti! Yeni bir eve taşındığım her seferde beni takip eden o karanlık varlıkla karşılaştım. İçim korkuyla kaplandı. Taşındığım her evde, soğuk ve kavgacı ev sahiplerim olmuştu ve kaderin bir cilvesi gibi hep yan komşum olmuşlardı. Bana göstereceklerinin vereceği acıyı düşünerek, sert ama tatlı bir sesle, “iyi bak, onları incele,” dedi. “Bu ev sahiplerinin hepsi, aynı kişi. Hiç değişmez. Ev sahibi maskesi altında saklanan kişi aslında sendin. Kendinle karşılaşıyordun!” Yüreğim burkulmuştu, sanki bir kapı üstüme kapanmıştı ve metalin ağır sesini içimde duyuyordum. Bir kez bu sözleri duyduğum için, bir daha asla hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissediyordum. İçim parçalandı ve gözyaşlarına boğuldum. Sanki tüm yaşantımı bir hayalet olarak geçirmiştim ve dünyanın aynadaki yansımasından silinip, hiçbir iz bırakmadan gidiyordu. Uçurumun kenarındayken, Dreamer’ın sözleri beni kurtardı. “Onlar, bizzat senin işe aldığın ve bağımlılık durumunu korumakla görevli gardiyanlardır. Hayatına hükmeden bu acıları kökünden silip atmazsan, hayaletleri sana geri dönecektir. Sonrasında gelen sessizlik o kadar uzun sürdü ki, sanki aramızdaki altın bağ kopacak ve Dreamer beni ‘düş’ünden çıkartıp atacak diye korkmaya başladım. Hissettiğim boşlukla birlikte sanki var olduğumu unutmuştum. O an, Dreamer’ın varlığımın bir parçası olduğunu anladım. Sanki yaşamak için tutunmam gereken bir organ ya da temiz hava alabilmemi sağlayan üçüncü bir akciğer gibi ona bağlı olduğumu hissettim. Sonra gözlerimin önünden yavaşça başka görüntüler geçmeye başladı. Bir şekilde görüntüleri kontrol edebilmeyi öğrenmiştim. Şimdi görüntüleri durdurabiliyor, yakınlaştırıp detayları inceleyebiliyordum. Hatta kendimi görüntülerin içine koyup çıkartabiliyordum. Yine Via Fortini caddesindeki villayı gördüm. Lucia, Via Venezian caddesindeki hastanede ve Luca ile Giorgia’da dedelerinde olduğu için ev şimdi çok boş ve sessizdi. Günler birbiri ardına geçiyordu ve gün batımlarında çam ağaçlarının gölgeleri eski evi ele geçiriyordu. Sanki ince uzun parmaklarıyla Varlığımın en derin bölgelerine dokunuyorlardı. Dreamer’ın beni neden özellikle buraya getirdiğini bilmiyordum. Hayatımın hangi parçasını tekrar yaşamam gerektiğini bilmiyordum. Aniden titremeye başladım. Beni cesaretlendirerek, “yaşantının bodrumuna inmek üzeresin. Varlığının en karanlık köşelerinde gezineceksin. Şimdi temizlik zamanı!” Ses tonunu sertleştirerek, “O adamdan kurtul. Onu hayatından tamamen çıkart!” Tüm cesaretimi topladım ve ana girişin demir kapılarına giden bayırı çıkmaya başladım. Bayırdan aşağı esen rüzgârın tam hangi noktada güçlendiğini anımsadım. Rüzgâr aşağı doğru bir nehir gibi akıyor, taş duvarları ve yeşil beyaz bitkileri yalayarak yolunu buluyordu. Küçük


metal kapıdan içeri girdim ve o zamanlar kullanmakta olduğum Citroen arabamın park halinde olduğunu gördüm. İç yolu o kadar hızlı geçtim ki, villa birden önümde beliriverdi. Taş ve tuğladan yapılmış ön basamakların başında duruyordum. Basamakları çıkmaya başladım fakat bir an dönüp evin diğer tarafında kalan bahçeye baktım. Küçük bir misafir evi vardı. Tek komşumuz orada yaşardı. Tüm anılarım beynime üşüştü ve Judith ile olan ilişkimi anımsayınca nefesimin hızlandığını hissettim. 12 Matmazel Judith Giorgia ve Luca ona Matmazel derlerdi. Uzun boylu ve çekici bir kadın olan Judith içine kapanık biriydi ve benden sadece birkaç yaş büyüktü. Bahçenin arkasındaki evde tek başına yaşardı. Onu çok az şey şaşırtabilirdi. Genelde kitapları ve müziğiyle yaşardı. Soğukkanlı ve kayıtsız görünüşü ancak gözlerini sık sık kırptığında hareketlenirdi. Dreamer’ın yanımda olduğundan emin olduktan sonra, küçük oturma odasına bakan pencerelerden birine yaklaştım. Başıma gelenlere katlanabilmek adına onun bedeninde huzur aradığım gecelerdeki gibi kalbim delicesine atıyordu. Bir kez daha o küçük odanın içindeydim. Judith, kitaplarla kaplı ve ortasında çiçek desenli bir koltuk bulunan odada oturmuş, uzun parmaklarını bilgisayar klavyesinde gezindiriyordu. Ben de ona Luisa’nın hastalığından bahsederek içimi boşaltıyordum. Çalmakta olan müzik odanın içini kaplıyordu. Bencillik ve yalanla dolu sözlerimi bir kez daha dinledim. Düşüncelerimin ve niyetimin mide bulandırıcı kokusunu alıyordum. Karımın yakında öleceğini bilmemin üzüntüsü ve diğer yandan da olgunlaşmamış evliliğimizin yükünden kurtulacağıma dair duyduğum sevinç, Varlığımı ikiye bölüyordu. Bunu ilk kez bu kadar net anlayabiliyordum. Hiçbir zaman açık olarak ifade etmemiş olsam da, iş yaşantımda karşılaştığım olumsuzlukları, mutsuzluluğumu hep ondan bilmiştim. “Ölüm kazara gerçekleşmez,” diye gürledi Dreamer. “Hastalık, mutsuzluk ve yoksulluk da nedensiz gelişmez. Sen bunun olması için yıllarca dua ettin. Kendine bile itiraf edemesen de, sen bunların olmasını özlemle bekledin. Düşler hep gerçekleşir, en karanlıkları bile.” İkiyüzlülüğüm ortaya çıkmıştı. Artık saklanmam mümkün değildi. Bu ufak tefek adamın gözyaşları ve mutsuzluğunun arkasında, maskesiyle teninin arasında, işlediğim suçların sevimsiz yüzünü gördüm. Nefesim kesilmiş bir şekilde, Judith’in penceresinin önünde duruyordum. Judith niyetimi anlamıştı fakat ne tutumunu değiştirmiş ne de bana kızmıştı. Elimden tutup beni yatak odasına sürükledi ve ondan yakararak istediğim her şeyi bana verdi. Unutmam, uzaklaşmam ve içimdeki korkuyu teselli etmem için fazla konuşmamıza ya da bir tören yapmamıza gerek yoktu. Geceleri endişelerimi gidermek üzere onun koynuna giriyordum fakat sevişmelerimiz bir hıçkırık gibi anlamsızca son buluyordu. Dreamer bütün sahneleri


dikkatlice izlememi istediği için, orada duruyor ve yaptıklarımı bir zehir içermiş gibi izliyordum. Luisa ise bizden az ötede, bahçenin diğer tarafındaki evde yatıyordu. Gördüklerim o kadar iğrençti ki, o adamın ben olduğunu kabul etmek çok zordu. Kendimi kurtarmak adına yaptığım iğrençliklerin farkına vardığımda fenalaştım. Böylece, geçmişimde açık kalan yaralar, zalimce kabuk bağlıyordu. Judith sevişmelerimizin bir ayin gibi geçmesi için elinden geleni yapıyordu ama Varlığımın tek bir parçasını bile hayatının içine yerleştirmiyordu. İlişkimiz onun üstünde hiçbir iz bırakmadan devam ediyor ve yaşamı en ufak bir şekilde etkilenmiyordu. Ona tam anlamıyla sahip olamamak beni endişelendiriyor ve bu bağımsızlığı kendimi güvensiz hissetmeme neden oluyordu. Judith’in sadece kendi için yaşadığı, kitaplara ve müziğe olan düşkünlüğünü egosunu tatmin etmek için kullandığı sonucuna varmıştım. Bu yargılarla onu etiketleyip, cam bir fanus içine koymuş ve anılarımın arasına saklamıştım. Ancak şimdi, Dreamer’ın gözleriyle baktığım zaman, Judith’in benim için neyi temsil ettiğini görebiliyordum. İçine kapanık görüntüsünün altında, iki yüzlülükten tamamen arınmış, içi sevgiyle dolu mükemmel bir varlık olduğunu görüyordum. Judith benden çok daha iyi biriydi. Batık bir gemi gibi parçalanmış ruhumu içine almış, beni kabul etmişti. Yanımda olmasaydı ne yapardım diye düşündüm. Kim olduğumu biliyor, anlamsız yaşantımın bir felakete dönüşmekte olduğunu hissediyordu. İçimde ölüm taşıdığımı biliyordu. Beni kendi hayatından uzak tutmak, onun kurtuluşu olmuştu. Onu nasıl böyle insafsızca yargılayabilmiştim? Judith artık anılarımda karanlık bir bölgeyi kaplamıyordu, aydınlığa çıkmıştı. Yine de anlayamadığım şeyler vardı. Onunla nasıl karşılaşmıştım? Judith gibi biri, tam ihtiyacım olduğunda neden anlamsız yaşantıma girmişti? Dreamer’a döndüm. Bacaklarım yorgunluktan ağrımaya başlamıştı. Delice fikirler, mantığımı zorluyor, yavaşça ve zalimce içime işliyorlardı. Bu mümkün olamazdı! Judith, Dreamer’ın bir armağanıydı. Judith, Dreamer’dı. Kaç kere beni kurtarmak üzere hayatıma girmişti? Nasıl bu kadar kör olmuştum ve böylesine bir güzelliği görmezden gelmiştim? Düşüncelerim uçurumun kenarında dönüp dolaştı ve sonra düştü. “Her birimize kurtulmak için kapılar açılır,” dedi Dreamer beni kurtarmaya gelerek. Ses tonu şaşırtıcı bir şekilde yumuşaktı. “Ne yazık ki, önümüze çıkan işaretlere, uyarılara sorumsuzca kulak asmamamız, onların yitip gitmesine neden olur. Kırılgan, her tehlikeye açık ve sadece şansın elinde olduğumuza inanırız.” Dreamer’ın sesi bir kez daha sertleşti ve yoğunluğu titrememe neden oldu. “Yaşam çok güçlüdür ve beden yok edilemez. Bu nedenle ölmek, ancak imkânsızı mümkün kılmaktır.” Sanki eski beni kastediyormuş gibi, “Onu bağışla! Ancak onu bağışlarsan geçmişi iyileştirebilir ve bugünün ışığıyla değiştirebilirsin.”


İçimde bir şeyler eriyip giderken, bir bebek gibi ağladım. Acılardan, düşüncelerden, hoş olmayan duygulardan oluşan bir lav tabakası yer üstüne çıkmıştı. “İnsanların hepsi senin gibi. Olumsuz düşüncelerin uydusu olmuş, kocaman evrende dönüp duruyorlar. Hayat öyküleri, suçlama, şikâyet etme ve bağımlılıktan ibaret. Hayata verebildikleri anlam bu kadar sığ. Kedere boğulmuşlar ve ölümü ölümle unutmaya çalışıyorlar.” 13 Teşekkürler Luisa Geçmişe yaptığımız yolculuk bir kez daha başladı. Sahne değişti ve Dreamer beni, Via Venezian’daki hastanede yatan Luisa’yı ziyaret etmek üzere Floransa’dan Milano’ya yaptığım yolculuklardan birine götürdü. Aynı anda ben de, o zamanlar içinde bulunduğum ruh haline büründüm. Yaptığım her yolculukla şiddeti artan acıları içimde hissediyordum. Kocası olarak yanında bulunmam gerektiği ve acı çeken insanlarla dolu o yere her girişimde hissettiğim tiksinme duygusu arasında bölünmüştüm. Koğuşlar arasında yürürken, insanların yüzlerini solgun bir kitabın sayfalarını çevirircesine okuyordum. Öykülerinin satır aralarına giriyor, hatta acıyla mürekkep izlerine kadar inceliyordum ve bir gün aynı kaderi paylaşacağımı düşünerek korkuya kapılıyordum. Sonra arkama bakmadan dönüp gitmeyi ve onları sonsuza kadar unutmayı düşlüyordum. Dışarıda ise hayat olarak nitelendirdiğim şey vardı. O ise, günlük yaşamın anlamsızlığı içinde yitip gitmiş olan insanlar, trafik gürültüsü ve ikiyüzlü gülüşlerle doluydu. Bir koca olarak ahlaki görevimi tamamlamak adına doktorlarla konuşuyor, bilgi alıyor ve sonra bir bahane uydurarak oradan uzaklaşıyordum. Şehir merkezinin caddelerinde kalabalığın içine karışıyor, kitlenmiş trafiğin içinde kendimi kaybediyordum. Şehrin ışık ve renkleriyle kendimi sarmalıyordum. Kendimi iyi giyimli kadınların ve ışıltılı dükkân vitrinlerinin yanıltıcı görüntüsüyle oyalıyordum. Sanki dünya mucizevî bir şekilde mutlu insanlarla dolmuş gibiydi ve ben kendimi bu görüntülerle avutuyordum. Bu sarhoşluk halimi olduk olmadık zamanlarda, sık sık aklıma düşen Luisa bozardı. Sinemada, sanat galerisinde ya da bir kefedeyken, endişe ve suçluluk duyguları, öç tanrıçaları gibi peşime takılırdı. Sonra yaşamın bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu anımsar, çaresizlik ve acı içinde kanımı donduran bir korku dalgasının altında kalırdım. Dreamer’la birlikte Luisa’nın hasta yatağına yaklaştım. Gözleri kapalıydı. Tek başınaydı. Dreamer, benim işte ya da sokaklarda kendimden kaçtığım bir günü seçmişti. Luisa’nın zorlukla ve kesik kesik nefes alışı, üstünde serili çarşafları insanüstü bir güçle havalandırıyordu. Yüreğime bir bıçak saplandı. Bu, artık günlerinin dolduğuna işaret ediyordu. Yanına sokulmam için Dreamer beni cesaretlendirdi. Bir sandalye çektim ve yatağın başucundaki metal masanın yanına yerleştirdim. Oturdum ve sessizce onu izledim. Ter içinde birbirine karışmış saçları alnının ve yüzünün açıkta kalan kısımlarını örtüyordu. Olaylar ve


anılarla dolu evliliğimizin geçtiği aylar ve günler gözümün önünden canlanıyordu. Oturduğumuz ilk daireyi, işten eve geldiğimde ona anlattığım başarı öykülerimi ve onun gözlerinin ışıltısını anımsadım. Giorgia’nın doğumunu, onun ağlamalarıyla geçen gecelerimizi ve Luca’nın doğumunu hatırladım. Sonra başımıza bu illet gelmişti. İkimizin de olgunlaşmamış olması, kısa zamanda anlaşmazlıklara, kavgalara, kıskançlıklara, pişmanlıklara ve suçlamalara yol açmıştı. Biz, birbirine yaslanmış zayıf kişilerdik. Bir bütün olabilecekleri yanılgısına kapılan iki eksik insandık. Ne yazık ki, bir araya gelişimiz, eksikliklerimizi ikiye katlamıştı. Bu düşünceler ve niceleri, dudaklarımdan Luisa’nın kulağına döküldü. Ona yaşamdan, güzelliklerden ve mutluluktan bahsettim. Beni işitip işitmemesinin bir önemi yoktu. Yüreğim henüz ortaya çıkmamış bir acıyla yanıyordu. Gözyaşlarımı tutuyordum ama acı bu sefer boğazımda düğümleniyordu. Yine de mutluydum çünkü şimdiye kadar fark etmediğim bir tutkuyla ona âşık olduğumu hissediyordum. Uyutulmuş bir beden gibi görevlerimi yerine getirdiğim zamanlarda, Luisa ile geçen anların hep acı verici olduğunu düşünmüştüm. Geçmiş ya da gelecek olmadan beklemek ve dünyanın içinde bulunduğu hareketsizlik beni sonunda hıçkırıklara boğmuştu. Bu gördüklerim, bir tırtılın ışıktan ürkmesi kadar rahatsız ediciydi. Damarlarımdaki kanı durduran gerçekten kaçıp gitmek arzusuyla dolup taşıyordum. “Bu kadın senin ölen geçmişin,” dedi Dreamer arkamdan. Aylardır Luisa’nın yanında hissettiğim ölüm duygusunun, benim ‘dışımda’ kalan bir şey olmadığını anladım. Bu, kendi ölümümdü. Luisa bunu görmemi ve hissetmemi sağlamıştı. Bu yüce anda bana ölümü yenme şansını da vermişti. Oysa ben onu suçlamalarımla kirletmiştim. Dreamer yumuşak bir tavırla bana dönerek, “ondan seni bağışlamasını iste! Onun yaşamı çok değerliydi. Senin, içindeki ölümü görmeni sağladı. Suçluluk duygularını tanımanı sağladı.” Terden sırılsıklam olmuş saçlarını ve alnını kurulayarak, “Teşekkür ederim Luisa,” diye fısıldadım. “Ne büyük bir suç işlediğimin farkında değildim. Artık değişeceğim ve çocuklarımız da benimle birlikte değişecekler!” Saatler geçip gitmişti ama ben bir gram yorgunluk hissetmiyordum. Şu anda, buradan başka hiçbir yerde olmak istemezdim. Bu kez hastanede, yaptığım tüm ziyaretleri düşünüyor ve bu insanlar içinde bir tek kendimi sağlıklı olarak gördüğüm anları hatırlıyordum. Haftalarca hayata tutunmaya çalışan bu insanların içinde yaşamıştım ama esas yeteneklerini anlayamamıştım. O zamanlar, bu insanların, benim dışımda değil de, Varlığımın içinde olduklarını anlamam mümkün değildi. Bu dünya benim içimde taşıdığım ölümü dışa vuruyordu. Bunu kabul ederek sorumluluğunu almak, Dreamer’ın ‘kendini yürekten bağışlamak’ olarak adlandırdığı sürecin bir parçasıydı. “Kendimi gözlemlemek kendini iyileştirmektir.” Bunları görmek ve dünyanın çok küçük bir parçasının bile bana ait olduğunu anlamak, iyileşme sürecimin başlangıcıydı. Gece olmuştu ve hastanenin koridorları sessizleşmişti. Luisa’nın başında ne kadar durduğumu hatırlamıyordum. Kelimeler, anılar ve gözyaşı gibi tüketmem gereken her şeyi


tüketmiştim fakat hala yapılması gereken bir iş vardı. Çarşafı katlayarak topladım ve onun üstünü açtım. Bedenindeki şişkinlikler ortaya çıktı. Özellikle karnı hamile bir kadın gibi şişmişti. Nemli bir bezle bacaklarını ve göğüslerini silerek onu serinletmeye çalıştım. Toprağın altına gizlenmiş bir böcek yuvası gibi görünen yarasını inceledim. Onunla ilgileniyor, yarasını temizliyordum. Aynı zamanda yıllar boyunca takındığım o adi ve şerefsiz tavırlarımı da bedeninden söküp atıyordum. Sonra katladığım çarşafı açarak tekrar üstünü örttüm ve onu öptüm. “Geçmişini kutsaman ve iyileştirmen gerek. Her katmanında gezinip, her köşesini aydınlatmalısın! Yeni bir anlayışla onu değiştirmelisin. Endişe, korku ve şüphe duygularını bıraktığında geçmişin iyileşecektir. İşte ‘kendini yürekten bağışlamak’ budur!” Dreamer’ın bu sözleri havada yankılanırken, ayaklarımın altında bir tünel açıldı ve oradan içeri girerek bir renk cümbüşü beni yutana dek aşağı kaydım. Gözlerimi yeniden açtığımda, Marakeş’teki otel odamdaydım. New York’a dönme vakti gelmişti. Café de la France’tan Luisa ile geçirdiğim geceye kadar Dreamer ile yaptığım yolculuğun anıları hala sıcacıktı. Bavullarım kapıda beni beklemekte olan arabaya yüklenmişti fakat ben kararsızlık içindeydim. Hala onun Varlığını soluduğum bu mekândan gidip gitmemek konusunda karar verebilmiş değildim. Beni geçmişime götürdüğü ve bir sürü gereksiz yükten kurtardığı için Dreamer’a minnettarlığımı haykırmak istiyordum. Luisa ile olan ilişkimde açık kalan bir tek yara kalmıştı ve ona sıkıca tutunuyordum. Varlığımın bir köşesinde, geçmişle gelecek arasında bağ kuran bir sevgi öpücüğü ve ona son bakışım saklı kalacaktı.

Bölüm 2 Lupelius 1. Okulla Karşılaşma Kuşluk vaktiydi. Antikacı dükkânlarıyla dolu sokak boyunca yürüyordum. Sırtıma vuran güneş sanki beni sokağın sonundaki açık bir alana doğru itiyordu. Bir randevuya geç kalmış gibi hızla yürüyor fakat kiminle ve nerede buluşacağımı bilmiyordum. Üstünde yürümekte olduğum kaldırım beni bir İtalyan Kafesine ve sonra şimdiye kadar gördüğüm en güzel meydanlardan birine çıkarttı. Dreamer, meydanı ve gelip geçenleri en iyi gözlemleyebileceği masalardan birinde oturuyordu. Etrafı müşterileri için deli divane olan garsonlarla doluydu. Ben geldiğimde masasına ikinci bir masa eklemişlerdi ve iki büyük tepsiyi yerleştirmeye çalışıyorlardı.


Dreamer her zaman zengin ve kibar görünürdü. Bolluktan hoşlanırdı. Hâlbuki tavırları ve yedikleriyle oldukça sade bir insandı. Beni tekrar görmekten mutlu olduğu gözlerinden okunuyordu. Başıyla beni selamladı ve masasına davet etti. Sonrasında Dreamer tüm dikkatini önünde duran küçük keklere ve kurabiyelere verdi. Marakeş’teki buluşmamızdan sonra ilk defa görüşüyorduk ve bu anı heyecanla beklemiştim. Şimdi onun Varlığı yanımdayken, aklımdan binlerce soru geçiyordu. Bu soruların bazıları dünya tarihi boyunca ortaya çıkmış fakat yüzyıllardır cevaplanamamışlardı. Dinler, düşünce okulları, bilim adamları, filozoflar yıllarca bu soruların cevaplarını bulmak için didinip durmuşlardı. Bu binlerce yıllık arayışın son halkası olan modern çağ insanı, hala Varlığını kuşatan olgular karşısında Sfenks önündeki Oidipus kadar çıplaktı. Çay servis edilmişti. Dreamer garsonların hizmetini titizlikle izlemiş ve kendine has bir tavırla yönetmişti. Yiyeceklere ise neredeyse dokunmamıştı. Dreamer sanki kendi titizliği, izlenimleri ve yaptığı hareketlerin ritmiyle besleniyor gibiydi. Çayımızı içtikten sonra uzun bir süre sessiz kaldık. Not defterimi açtım ve konuşmaya başlamasını sabırsızlıkla bekledim. Nihayet, şimdi bir ses tonuyla konuşmaya başladı. “Benim yanımdayken, değiştirilemez kaderinin raylarından çıkabileceksin. Benim yanımda rutin hayatından ve suçluluk duygularından kurtulabileceksin. Benim yanımdayken, korkularını, şüphelerini ve olumsuz düşüncelerini bir kenara bırakmalısın. Varlığını ölüm olarak tanımlayan yalandan vazgeçmek zorundasın. Değişmek için hayat boyu öğrendiklerinle savaşmalısın. Olaylara bakış açını değiştirmelisin. Sadece bu şekilde ve çok çalışarak kaderini değiştirebilirsin. Fakat bunu bir insan tek başına asla yapamaz. Bir okula ihtiyacı vardır.” ‘Okul’ kelimesini söyleyiş ve kullanış tarzı, bu kelimenin bildiğimiz anlamından daha farklı anlamlara da geldiğini fark etmemi sağladı. Sanki bu kelimeyi ilk defa duyuyordum. Bu kelime içinde, çoktan unutulmuş bir umudun tatlılığını barındırıyordu. İçimden geçen düşünceler, dudaklarıma döküldü. İçimde tarif edilemez bir heyecanla titreyerek “Okul nedir?” diye sordum. Dreamer, kara gözleri gizli bir sevinçle parlarken, “Okul, senin geri dönüş yolculuğundur,” dedi. Okul, çokluktan bütünlüğe, Karmaşadan uyuma,


Kölelikten özgürlüğe geçmektir. “Okulu bulmak, çelik bir halatla ‘düş’e bağlanmak ve yüksek bir sorumluluk seviyesine ulaşmaktır. Ancak çok az insan bu tür bir olguyla karşı karşıya gelebilir.” Bu sözleri ve bakışları, içimde gizli olanları harekete geçirmişti. Uzun yıllardır ‘evden uzakta yaşadığımı’ anlamak içini pişmanlıkla doldurmuştu. Delicesine aradığım bir şeyi sonunda bulmuş olmak bir mucizeydi. İçimde bu mucizenin güzelliğini hissederek, “Bir insan bu Okulla nasıl karşılaşabilir?” diye saygıyla sordum. Dreamer, “Korkma, okul seni bulacaktır,” dedi. Kafamın karıştığını anlayınca, “Bir kişi, yetersizliklerinin farkına varıp nefes alamadığını hissettiğinde ve tüm hayal kırıklıklarıyla başa çıkamayacağını anladığında, Okul ortaya çıkacaktır,” diyerek kısa cevabına bir açıklık getirdi. 2 Dünya Bir Masaldır Bilinmeyen bu şehirde, bir kefede otururken onu dinledim ve sayfalarca not aldım. O benzersiz villada başlayıp Marakeş’e devam eden çıraklık dönemimin, bir öğrenme süreci olduğunu hissettim. “Okul’la karşılaşmak, bir insanın yaşamı boyunca başına gelebilecek en olağanüstü olaydır. Görünen ve etrafı saran her şeyin dünya değil ama onun betimlemesi olduğunu anlamak ve uykudan uyanmak için elde edilen tek fırsattır,” diye açıklamada bulundu Dreamer. “Ama ben sizi dinliyor, bu masaya dokunuyor ve gelip geçen insanları izliyorum. Her birinin bir ailesi, işi ve yaşam olduğunu biliyorum. Bunlar nasıl sadece benim hayal gücüm olabilir?” Dreamer kısaca, “Retina üzerine düşen görüntüler dünya değil, onun öyküsüdür ve bir masaldır. Dünya sana anlatılandır.” Duyduklarım beni şaşkınlığa uğratmış ve fısıltı gibi devam eden sözleriyle tüm benliğimi kaplamıştı. “Çevreni saran gerçekliğin esas mimarı sensin fakat bunu unuttun.” “Unuttuğum nedir?” diye sordum. Dreamer, “Dünyanın var olabilmek için sana ihtiyacı var. Sen, onu yaratan sanatçı, keşfeden gezgin olduğunu unuttun. Şimdi kendi yarattığın dünyanın bir gölgesisin,” diyerek sorumu cevapladı. “Dünya özneldir. Kişiseldir. Varlığımızın aynadaki yansımasıdır. Düşümüz ve gerçeklik tektir ve aynıdır. Onları birbirinden sadece zaman ayırır.” İçimden ‘evet’ demek, söylediklerini kabul etmek geliyordu fakat itiraz ediyordum. Mantığım zorlanıyor ama yine de kabul etmiyordu. Aynı nesnenin, manzaranın, insanın ya da


bir olayın karşısında durup nasıl farklı şeyler görebilirdik ki? “Nesnel gerçeklik diye bir kavram olduğu doğrudur,” dedim, her zaman inandığım görüşlerimi desteklemek adına. “Sonuçta bir şey, olduğu şeyden farklı olamaz.” Israrla ‘kendi’ inançlarımı savunuyordum fakat içime ne kadar kök salmış olsalar da, çok dayanıklı olmadıklarını biliyordum. Dreamer’ın görüşleriyle karşılaştıklarında tepe taklak oluyorlardı. Her sefer olduğu gibi, bu sefer de öngöremediğim bir mucize gerçekleşecek ve her şey yerli yerine oturacaktı. Bu değişimi hep istemiş ama hiç beklememiştim. Şimdi gerçekleştiğinde ise, Varlığımın duvarlarının, daha özgür daha berrak ve sınırsız bir dünya görüşüne yer açmak üzere genişlediğini hissediyordum. Kafamın hala karışık olduğunu anlayınca, dünyaya bakış açıma bir darbe daha vurarak, “Ancak olduğumuz şeyi görebiliriz. Hırsız bir melekle bile karşılaşsa, yine onun ceplerini görecektir,” dedi. Bu esprili örnek anlamama yardım etmişti ve bir süre bu öğretici sözlerini düşünmeye devam ettim. Dreamer irdelediği konuya dönerek, “Sıradan hayatımızın katılığından ancak Okul’la tanışmamız bizi kurtarabilir. Ancak ‘Okulda yaptığımız çalışmalarımız’ bize yanlış anlatılan dünyanın arkasındaki gerçekliği görmemizi sağlayacaktır. Ancak ‘kendi üzerinde çalışan’ bir insan bir gün uyumu ve bütünlüğü yakalayacaktır. Ancak uyum ve bütünlük içindeki bir görüş dünyanın iyileşmesine olanak verecektir.”

3 Değişim Okulu Dreamer bana, özel insanları yetiştirmek üzere kurulu okulların, her çağda ve toplumda bulunduğunu söyledi. Birbirlerinden ayrı olduklarını gösteren felsefi ve kültürel farklılıklar dışında, bu okulların hepsi aslında bir Okul’du. Bu Okula, ‘Varoluş’ adını vermişti ve düşleyebilenlerin var olmanın amaçlarını gerçekleştirebildiği bir ‘düş’ yetiştirme alanı olarak açıklamıştı. “Bir dönüşüm okulu,” dedi ve sonra bir süre sessiz kaldı. Çayından yükselen aromalı kokuyu içine derin derin çektikten sonra konuşmasına devam etti. “Tanrılar Okulu. Bir insanın başkalarına hükmetmeden önce kendisine hükmetmeyi öğrendiği yerdir.” Bir savaşçının çığlığına dönüşen sesi, tüylerimi diken diken etmişti. “Bir değişim okulu. Fikirlerin ve inanışların ama en önemlisi, ölümün kaçınılmaz olduğu düşüncesinin değiştirildiği bir okuldur. Gerçeğin, uyumun ve güzelliğin karşısındaki tek engel ölümdür. Eğer bedenimizdeki her hücre gerçekse, asla ölmeyiz.” Homeros’tan önceki klasik düşünce geleneğini hatırladım. İnsanlar birbirinden tamamen farklı iki türe ayrılırdı. Biri, olanaksızı mümkün kılabilen, insanoğlunun şampiyonları


kahramanlar ve diğeri de, bir düşü ve isteği olmayan sıradan insanlardı. İlk tür yazgılarının eşliğinde bireysel maceralara atılanlardı ve diğer tür ise, rastlantının ve sıradanlığın pençesinde değersiz bir yaşam sürenlerdi. Çok eski çağlardan günümüze ulaşmış efsanelerin, aslında Okul’la karşılaşmış kişilerin başarı öyküleri olduğunu öğrenmek beni çok aydınlatmıştı. Onların başarıları, gezgin ozanlarca anlatılan destanları aslında bir kişinin kendine yaptığı yolculuğun öykülenmesiydi. Dreamer bana, Varlığımızın en derin köşelerinde, yani olumsuz düşüncelerin bir nehir gibi aktığı yerde, ölümün ve yenilgilerin kaynağını bulabileceğimizi söyledi. “En önemlisi, derimizin altındaki düşmanı bulmamızdır. Sen onu bulunca, içinde daha fazla acımasızlık ve vahşetle birlikte geri dönecektir. Düşman sen büyüdükçe büyür! Binlerce değil bir tek düşmanın vardır ve kendine karşı kazanabileceğin bir zaferin vardır. Geri dönüş yolculuğu, bir insanın geçmişini iyileştirebilmesi için mükemmel bir fırsattır.” Sonra bakışlarını meydana, ikiz kiliselere, asillerin saraylarına ve dikili taşa çevirdi. Etraftaki insan kalabalığını seyretti. “Dünya, geçmişten ibarettir,” dedi. Bu aklımda en çok kalacak sözlerinden biriydi. “Her kimle buluşursan buluş, her neyle karşılaşırsan karşılaş, hep geçmiştir. Gördüğün ve dokunduğun her şey, ruh halinin gerçeğe dönüşmesidir. Geçmiş küldür. Yaşamında, düşüncelerinden önce onaylanan hiçbir şey olamaz. Üflediğin zaman geçmişin gidecektir.” Dreamer artık kalkma vaktinin geldiğini belirtircesine sandalyesini arkaya doğru itti. Bu hareketi, O’na ve fikirlerine ayak durmaya çalıştığım ruh halimi değiştirdi. Midemde bir yumru vardı. Durduğu yerde lezzetlenen şarabı, eski inançlarımla kaplı derimden içeri akıtmak istiyordum fakat bu okyanusu bir şarap kadehine boşaltmak gibi zor geliyordu. O’nun öğretileri altında, mantığımın çürümekte olduğunu hissediyordum. İçimdeki eski dengeler için daha da tehlikeli olmaya başlayan bu fikirleri, anlık düşüncelerle engellemeye çalışıyordum. Ben bunları düşünürken, Dreamer ayağa kalktı. Başıyla işaret ederek onu takip etmemi istedi. Kelimelerinin hala havada yankılandığı o ıssız köşeyi terk etmekte kararsızdım. Kendimi bir tapınaktan, bir bilgi sandığından ayrılıyormuş gibi hissettim. Bu buluşmamızın tüm ayrıntıları hafızama kazınacaktı. Yemeklerle donatılmış masa, garsonların hareketleri ve hatta fırından yeni çıkmış hamur işleri bile aklımda kalacaktı. Meydanın diğer ucuna gittik ve kiliselerden birinin içine girdik. Ana salonu baştan sona geçip, sunakla yan hölün arasından geçerek bir dua odasına girdik. İçerisi çok aydınlık değildi fakat duvarda asılı duran iki yağlı boya tabloyu seçebiliyordum. Etrafa baktım.


Durduğumuz yerden bakınca kilise bomboş görünüyordu. Dreamer ışık metreye bozuk para atmamı istedi. İki tablonun üstüne bir ışık demeti aktı. Odanın tam ortasında durup, tablolara eşit uzaklıktan bakmamı istedi. Söylediklerini yaptım ve her iki şaheseri de dikkatlice inceledim. Soldaki Petrus’un baş aşağı çarmıha gerilişini, diğeriyse Pavlus’un Şam yolunda düşüşünü gösteriyordu. “Bu iki tablonun karşı karşıya duruyor olması bir rastlantı değil,” dedi. “Bu iki tablo, tek bir mesajla birbirlerine bağlıdır.” Dreamer sustu ve bir süre sessiz kaldık. Bu sessizlik mesajın sırrını çözmem içindi. Uzun bir süre düşündüm ama gayretlerim sonuçsuz kaldı. Dreamer imdadıma yetişerek, bu iki tablonun, değişim fikrini iletmeyi üstlenen en önemli sanat eserleri olduğunu söyledi. “Bu iki tablo, bir sorumluluk Okulu’nun düşencelerini iletiyor. Çağlar öncesine dayanan ön yargı ve inanışlara karşı ancak böyle bir Okul savaşabilir. Gördüğün ve gerçeklik bir ve tektir. Dünya senin bir yansımandır. İnanışlarını değiştirirsen dünya bir gölge gibi peşinden gelecektir. Gerçeklik yeni bir görünüşe bürünecektir.” Işık metrenin süresi dolunca, tablolar kınına sokulan iki kılıç gibi karanlığa gömüldü. Mum kokulu yarı aydınlık odada, Dreamer bana on yüzyıldır sessiz kalan bir Okul’dan bahsetti. Sonra uzun süre sessiz kaldı ve tekrar konuşmaya başlayarak, okulu yeniden dinleme vaktinin geldiğini söyledi. Afallamıştım. Yüzyıllar sonra, üstlendiği görevi devam ettirmek üzere ortaya çıkacak bir Okul fikri beni şaşkına döndürmüştü. İşte o zaman Dreamer bana savaşçı bir keşişten ve kaybolmuş bir el yazmasından bahsetti. “Gerçeği kitaplarda arayan Sen ve senin gibiler için, bu eski Okul’un izlerini sürmek faydalı olacaktır. Bahsettiğim el yazmasını bul,” diyerek konuşmayı kesti. Bana çok önemli bir görev vermişti ve bundan dolayı ona minnettardım. O el yazmasını bulmak için elimden geleni yapacaktım. Bu görev üstüne ne kadar çok düşünürsem, heyecanım o kadar artıyordu ve beni tanıdık, cana yakın bir dünyanın içine sokuyordu. Dreamer eski alışkanlıklarıma ve bir akademisyenin melankolik ruh haline büründüğümü görünce, “Bir gün dışarıdan hiçbir şeyi içeriye taşıyamayacağını, bildiklerinin üstüne hiçbir şey koyamayacağını anlayacaksın. Anlayışına eğitim ve deneyim hiçbir şey katamaz. Bildiklerin sadece ‘hatırlanabilir’. Bir insanın bildikleri kendisinden büyük ya da küçük olamaz. Bir insan ancak ne olduğunu bilebilir. Bilmek, her şeyin ötesinde, var olmaktır. Ne kadar çok var olursan, o kadar çok bilirsin.”


Dreamer bana, içinde sonsuz bilgiyi barındıran zamanın ötesinde, ‘dikey bir hatıradan’ bahsetti. Her insan ona doğuştan sahipti, sadece onu açacak anahtarları unutmuştuk. “Bilgi her insanın sahip olduğu bir şeydir ve insanlık kadar eskidir. Bir gün eğer gerçekten öğrenmek istersen, ekleyecek değil çıkarılacak şeyler olduğunu anlayacaksın. Bu sözleri sanki hayatım boyunca bekliyormuş gibi içime sindirdim. Bana tanıdık gelmişlerdi. Her şeyi anladığımı ve her şeyle bütünleştiğimi hissettim. Ben evrendim. Dreamer’ın kusursuzluğunu ve sağlamlığını hissediyordum. Hiçbir şey bu bütünlüğü bozamazdı. “El yazmasını bul!” diye tekrarladı. Yüz hatları görünmez olmaya başlamıştı. “Bulduğunda, tekrar buluşacağız.” 4 Lupelius Aynı gün Dreamer’ın bahsettiği okulu ve el yazmasını aramaya başladım. Bulmamı istediği kitap, gezgin bir filozof olan Lupelius tarafından 9. Yüzyılda yazılmış ‘Tanrılar Okulu’ adındaki bir el yazmasıydı. Karanlık çağlarda özgür bir ruh olan Lupelius, kültürlerin çınarı olan ama savaşlarla inleyen İrlanda’da doğmuştu. Lupelius hakkında çok az bilgi vardı ve çoğunun bir kesinliği yoktu. Lupelius, ergenliğinden itibaren en iyi öğretmenlerden ve babasından savaş sanatı dersleri almıştı. Çok gençken manastır hayatını seçmiş ve Bet Huzaye dağlarında inzivaya çekilmişti. Daha sonra dinsel ve ruhsal eğitimine devam etmek üzere Şaban Rabbur manastırına girmiş ve kendini oranın muazzam kütüphanesine kapatarak, gelmiş geçmiş tüm sufilerin eserlerini okumuştur. Takip eden haftalarda, Orta Çağ Felsefesi üstüne çalışan akademisyenlerle konuştum. Lupelius’un tek eseri olan el yazmasının ardında hiçbir iz bırakmadan yıllar önce ortadan kaybolduğunu onlar da doğruladılar. Büyük üniversitelerin kütüphanelerini ziyaret ettim, felsefe okullarıyla iletişime geçtim, akademisyen ve araştırmacılarla buluştum, çalışmalarıma Avrupa’da devam ettim fakat tüm çabalarım boşa sonuçlandı. Sonunda, İrlanda’dayken bir ipucu beni Dublin’deki Wrighter müzesine götürdü. Orada, el yazmasının bir kopyası olduğunu fakat kopyanın da yıllar önce kaybolduğunu öğrendim. Karşılaştığım tüm engel ve sorunlara rağmen ilgimi ve kararlılığımı hiç kaybetmedim. Bu son derece değerli el yazmasının peşinden giderken, bir zamanlar bir mozaik gibi parçalanmış ruhumun tekrar bir araya geldiğini hissediyordum. Bu el yazmasını bulmak ve Dreamer’la tekrar buluşmak hayatımın anlamı olmuştu. O’na ulaşmamın başka bir yolu olmadığını biliyor ve içimdeki gücü toplamaya çalışıyordum.


Dünyaya hizmet eden Lupelius’un karakteri üstümde derin bir etki bırakmıştı. Bu bilinmeyen filozofa karşı derin bir hayranlık beslemeye başlamıştım. O ve görevleri hakkında öğrendiklerim, oldukça üstün bir insan olduğunu kanıtlıyordu. Okulu, cahillikler ve boş inanışlarla dolu bir okyanusta kayalıkların üstünde yükseliyordu. Fikirleri, suç ve felaketlerle dolu bir tarihin kumaşı üstünde altın bir iplik gibi ilerliyordu. Yaşantısı hakkında, Fransız Dazlak Charles’ın yanında geçirdiği zamanlar hariç, çok fazla bir bilgi edinememiştim. Lupelius eşsiz bir karakter, bir eylem filozofuydu. Herhangi bir alışkanlığı yoktu ve söylentilere göre günlerce uyumadan yaşayabiliyordu. Öğrencilerine, “Uyku aklı ve bedeni güçsüzleştirir,” der ve İrlandalılara özgü şakacılığıyla, “Uyku kötü bir alışkanlıktır,” diye öğütlerdi. En belirgin davranışlarından biri, Avrupa’nın kötü şöhretli ve tehlikeli şehirlerinde Pazar yerlerini gezmekti. Bu yerlerde, öğrencilerine yeni fikirler aşılar ve onlardan kısır dünya görüşlerini söküp atmalarını isterdi. Yaptığı çılgınlıklarla, suç, kurnazlık ve dolandırıcılık üstüne kurulu bu dünyaları bütünlüğe kavuştururdu. Öğrencilerini kökleşmiş düşüncelerden kurtarmak ve zihinlerindeki çöplüğü temizlemek için zekice yöntemler uygulardı. Onun okulu sıra dışı insanlar ve yenilmez savaşçılar yetiştirmişti. Lupelius sürekli yeni eğitim teknikleri geliştirirdi. Kimi zaman kendini bir köle, bankacı, politikacı ya da zengin bir tüccar görüntüsü altında saklar ve bu rolleri planlarını gerçekleştirmek üzere kullanırdı. Lupelius, bir kralın tacının ya da bir keşişin cüppesini giyer ve öğrencilerinden de aynısını yapmalarını isterdi. Onlara bunun bir oyun olduğunu unutmamalarını öğütleyerek, bu rolleri nasıl en iyi şekilde öğrenebileceklerini gösterirdi. Öğrencilerini, eşkıya ve suçlularla korkunç kavgalara girmeleri için Pazar yerine götürür, insanlığın en çürümüş toplulukları içine girmeleri için onları yüreklendirir ve onları geri dönüşü olmayabilecek maceralara sürüklerdi. Lupelyanlar, nedenini bile bilmeden, anlamsız savaşlara, uzak ülkelerdeki devrimlere paralı asker olarak giderlerdi. Savaşlara, zayıfları yenmek, soyut ideolojileri yaşatmak ya da dış düşmanlardan öç almak için değil ama kendilerinin efendisi olmak, kendi kaderlerini çizmek üzere katılırlardı. Gerçek savaşçılar üstün olmak ya da hükmetmek için savaşmazlar, Şöhret için, mal ya da ödül için savaşmazlar, Tek bir gerçeklik için savaşırlar, O da kendi özgürlükleridir. Lupelyanlar için savaş alanı, Okulun kurallarını ve fikirlerini uygulamak için en uygun yerdi. Sadece içsel bütünlüğü bulmuş olanlar savaştan yara almadan çıkabilirdi. Yenilmez Lupelyan’ların sırrı, içlerindeki bütünlükte saklıydı. Ölüm çok yakın olabilirdi fakat onları ele geçirmesi mümkün değildi.


Lupelius’un öğretisi, isteğin geliştirilmesi üstüne kurulmuş bir yenilmezlik disipliniydi. İnsan formundan ve doğal sınırlardan tamamen ve sonsuza kadar bağımsız olmak. Lupelyan’lar, ‘kendinin efendisi olma’ sanatını uyguluyorlardı. En büyük zafer, insanın kendini kazanmasıydı. Hiçbir dış olayın, Varlığı karalayarak iç yaralar oluşturmasına izin verilmezdi. Çok zor koşullarda bile sakin kalabilmeyi öğretirdi. Bulaşıcı salgınla boğuşan şehirlerden geçtiklerinde bile onlara hiçbir zarar gelmezdi. Dürüstlük ve sadelik bir savaşçıyı yenilmez yapacaktır. En korkunç düşmanlara karşı bile sizi yıkılmaz yapacaktır. Stoacıların duyumsamazlık öğretisi ile Lupelyan’ların tutkulara ve dış düşüncelere karşı kayıtsız kalması arasında ne fark olduğunu irdelemeye başladım. Lupelius, duyumsamazlığın bütünlüğe işaret ettiğini, Varlığın doğal birleşmesi olduğunu söylerdi. Kendimizin dışında başka hiçbir şey olmadığını anlamak, dış etkilerin yükünden kurtulmak, bizi sonsuzluğa, ölümsüzlüğe doğru taşıyarak bir var oluş durumu yaratacaktır. Dünya olarak tanımladığımız, Yaşantımızın içindeki tüm olaylar ve durumlar, Sadece bizim yansıttıklarımızdır. Eğer bunun farkına varırsak, Sadece bolluk, zafer ve güzellik yansıtabiliriz. Tedbirli ve dikkatli olursak, Özgürlüğü, yaşlılığın, hastalığın, ölümün bulunmadığı sınırsız bir dünyayı yansıtabiliriz. Lupelius’un okulu beni çok etkilemişti. Üstünde çalıştım ve büyük bir tutkuyla bağlandım. Sanki okulun havasını soluyor, gündüzleri bile sadece onu düşlüyordum. Cesaretin ve kararlılığın bir simgesi olan bu muhteşem Varlıklar, düşleyen, savaşçı – öğrencilerdi. Hiçbir şeye boyun eğmeksizin kendilerini ele geçirme uğraşlarına hayran kalmıştım. Araştırmama hiç ara vermeden devam ettim. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun çöküşüne tanık olunan Şarlman sonrasındaki yıllarda, paralı askerlerin aslında Lupelius’un kendini gizlemiş askerleri olduğuna dair sağlam kanıtlar buldum. Çoktan kaybedildiği düşünülen bir savaşı, zaferle sonuçlandırma yeteneğine sahip bu askerler asla gerçek kimliklerini açıklamazlardı. Sonra araştırmamda kilitlendim. Haftalarca toplayabildiğim bir avuç bilgiye, artık yenisini ekleyemiyordum. Artık bu el yazmasını ve onunla birlikte beni Dreamer’a götürecek yolları bulmaya dair ümitlerimi yitirmiştim. Fakat el yazmasının peşi sıra giderken yaptığım kısa seyahatlerden birinde, Chur’un Orta Çağ tarihine dair muazzam bir eseri bulunan, Dominikli bir pederin varlığından haberdar oldum.


5 Peder S. İle Karşılaşma Uzun süren araştırmalarımın sonunda, Hıristiyan öğretisinin yaşayan son pederlerinden biri olduğunu anladığım kişiyle buluşmama biraz erken gitmiştim. Peder S. Bir Karmelit manastırında yaşıyordu. Sert ve koruyucu görünümlü bir rahibeler topluluğu, düşünerek geçirmekte olduğu yaşlılığı sırasında onun bakımını üstlenmişlerdi. Bu rahibelerden ikisi beni küçük bir bekleme odasına götürdü ve orada ayakta beklemeye başladım. Yarı açık pencereden, kemerli bir yolun köşesini görebiliyordum. Yoğun yeşilliklerle bezenmiş kemerin geometrisi ve sessizliğin güzelliği bende sanki antik bir kapıdan geçiyormuşum hissi uyandırmıştı. Sanki bir manastırın kapısından değil, bir zamandan başka bir zamana geçiyordum. Aklıma aniden Napoli’nin göbeğinde, Collegio Bianchi avlusundaki Barnabite Kilise okulu geldi. Sundurmaların altında koşup bağrışan çocuklar, yemekhaneden yayılan kokular havayı dolduruyordu ve beni çocukluğumun anılarına götürüyordu. Buluşma vaktimiz geldiğinde yanına gitmek üzere çağrıldım. İsteksizce, çocukluğumun kayıp krallığından ve beni görmeye gelen okul arkadaşlarımdan ayrıldım. Yüzleri soluklaştı ve hafızamda durdukları yerlerine geri döndüler. Bana eşlik eden ufak tefek rahibelerden biri, “Peder S., Orta Çağ Hıristiyanlığına dair yazdığı kitabın yeni bölümü üzerinde çalışıyor,” dedi. Ses tonunun sertliğinden, zamanı ve sabrı çok kıymetli olan bu kişiyle geçireceğim vakti iyi kullanmam gerektiğini anlamıştım. Her tarafı kitapla dolu duvarlarla çevrili döner bir merdivenden yukarı çıktım. Sanki merdiven çıkmıyor, dik bir tepeye tırmanıyordum. Her detay beni uyarmak için yerleştirilmiş gibiydi. Az sonra, Hıristiyan dünyasının en önemli düşünürlerinden biriyle tanışacaktım. Kitaplara ve öğretmenlere karşı duyduğum inanç içimde yeniden kabarmıştı. Dünyaya bağımlı olmak ve özellikle de kitaplardaki bilgiyi tanrılaştırmak benim bir hastalığımdı. Dreamer’ın sert sözleri tam zamanında zihnimi doldurmuştu. “Bildiklerine ekleyeceğin bir şey yok. Gerçek bilgiyi edinemez, sadece hatırlayabilirsin. Kitaplar bilgiye hiçbir şey ekleyemez. Onlar sana yaşam veremez. Bilgi, var oluşa dayanır. Ne denli çoksan o denli bilirsin!” “Buyurun, oturun” diyen bir sesle irkildim. Çok yakından gelen ses, sanki kutsal bir kitaptan bir bölüm okur gibiydi. Son basamakları çıkarken tehlikeyle yüzleşmek üzere olan bir savaşçı gibi gerildim. Dreamer’ın sesi tekrar kulaklarımda yankılandı. “Her insan, insanlık zekâsında bir basamağı doldurur ve daha üstteki basamakların bekçisi olur. Eğer sağlam durursan, her karşılaşma sana yeni bir olanak sağlar, bir basamak atlar ve daha yukarı çıkarsın. Şayet unutursan, seni yaşamın korkunç karmaşasına geri gönderecek sanal bir oyunun içine düşersin.


Peder S. bir varoluş kapısıydı. Karşılaşacağım kişi bana varoluşun merdivenlerinde hak ettiğim yeri verecek bir Minos, yargıçların en sertiydi. Üstü kitaplarla dolu masanın arkasından, yaşlı bir adamın kel kafası göründü. Uzun bir süre beni izledi. Siyah gözleri gerçek olamayacak kadar genç görünüyordu. Nasıl olursa gözleri, yüzü biyolojik sürece boyun eğerken böylesine genç kalabilirdi? Bunu fark etmiş olduğumu anlamıştı. Yavaşça göz kapaklarını kapadı ve gözlerini tekrar açtığında, bakışları yaşlı bir adama aitti. Başka çelişkiler de vardı. Konuğunu törensel bir şekilde karşılamıştı fakat yüzünde çok sert bir ifade vardı. Bu görüntüsü, aramızdaki mesafeyi bana görüşmemiz boyunca anımsatmak üzere arka planda asılı kalmıştı. Ses tonu ve tavırları, görüşmemizin sınırlarını belirliyordu. Peder S’in görüşmemizin amacını belirlemek ve o sınırlar içinde tutmak istediği çok aşikârdı. Elini sıkınca, bakışlarındaki ifadenin aynısını hissettim. Peder S. beni inceliyordu. Gülümsemesiyle gizlese de, hakkımda bilgi toplamaya çalışıyordu. Konuğu meraklı bir akademisyenden çok, nadiren karşılaşacağı bir iş adamına benziyordu. “Hakkınızda tek bildiğim töresel felsefeyle ilgilendiğiniz ve yanılmıyorsam New York’taki bir üniversiteden geldiğiniz,” dedi, ‘tek’ sözcüğüne özellikle vurgu yaparak. “İş etikleri konusunda uzmanım,” dedim onu nazikçe düzelterek. Bir araştırmacı olduğumu gösteren Fordham Üniversitesi’nin mektubunu göstererek. Mektubu okurken yüzündeki ilgi ifadesi artıyordu. Lupelius hakkında araştırma yaptığımı ve onunla bu konudaki bilgilerimi genişletmek üzere buluştuğumu okuduğunda ise ilgisi yerini şaşkınlığa bırakmıştı. Bilindik bilimsel konulardan oldukça uzak bir konu seçmiş olmama şaşırdığını belirtti. Ona Dreamer’dan bahsetmedim. Sadece iş yönetimine yeni bir soluk getirmek amacıyla Lupelius’un düşüncelerinden faydalanmak istediğimi belirttim. Bu çalışmayla, Varoluş Okulu’nun ilke ve felsefelerini, modern iş yaşantısına taşıma niyetimden bahsettim. Lupelius’un özellikle yenilmezlik ve yıkılmazlık öğretilerinin, günümüzün ekonomik meselelerinin çözümünde kullanılabileceğini açıkladım. Onun ölümsüzlük üstüne yaptığı çalışmalar ve deneyler, günümüzün işletmelerine de uygulanabilirdi. Ekonomistler ve akademisyenler, dünya çapında endişe veren bir olay karşısında çaresiz kalmışlardı. “Şirketler uzun ömürlü olamıyor. Dünyanın her yerinde şirketler ancak birkaç yıl dayanabiliyorlar. Ekonomi sektörünün dev şirketleri, çok uluslu şirketler bile kırk yıldan fazla ayakta kalabilmek için büyük bir savaş veriyorlar,” diye açıklamada bulundum. Dreamer’ın görüşlerini sanki benimmiş gibi satıyor, uzun soluklu bir şirketin ancak ölümsüz olan, düşleyen bir kurucudan doğabileceğini anlatıyordum. Dreamer bir keresinde, sevgi ve korku kutuplaşması üstüne konuşurken, sevgi sözcüğünün gerçek anlamının ölümsüzlük olduğunu söylemişti. Aslına bakarsanız ölümsüz şehir Roma’nın da ‘amor’ sözcüğünün


tersten yazılışıdır. Ölümsüzlüğü köklerinde yatıyordu ve kurucusunun verdiği isimle birlikte mühürlenmişti. Örnek olarak çok yakın bir zamanda 2800 yıllık tarihini kutlayan Roma’yı vermiştim çünkü ölümsüzlüğünü kurucusu olmadan açıklayabilmeniz mümkün değildi. (Roma’nın kurucusu Romulus, Quirinus Tanrısı olarak yüceltilmişti.) Peder S’ye başka sıra dışı şirketlerden, bin yıllık geçmişi olan Windsor Evi’nden ve dünyanın en büyük kurumlarından biri olan Katolik Kilisesi’nden bahsettim. Yine Dreamer’ın fikirlerine başvurarak, zengin bir ekonominin ölümsüz düşüncelerden ortaya çıkabileceğini söyledim. Gördüklerimiz ve Gerçeklik aynıdır. Sonsuzluğun bir parçası bile, bir ülkenin görüşünü genişletebilir ve ekonomisinin sınırlarını açabilir. Ölümsüzlük kavramı, bireylerin, kurumların ve tüm ülkelerin finansal kaderini değiştirmeye yetebilir. Araştırmamı bu yönde ilerlettiğimi söyledim. Bu buluşların çok yakın zamanda, iş dünyasının bakış açısını değiştireceğini, ekonomi üniversitelerinin eğitim ve bilim araştırmalarında devrim yaratacağını iddia ettim. Peder S’ye ölümsüzlük kavramını ve bildiğim kadarıyla Lupelius felsefesini anlattıkça ilgisi daha da artıyordu. Her gün uluslar ve askeri birlikler kadar büyük şirketler, yeni ekonomik sınırları belirlerken var olanları da kendi avantajları için kullanabilmenin yolunu arıyorlardı. Böylesine bir savaş alanında, küresel ekonomi zemini oluşturuyordu. Bu savaştan ancak biri zaferle çıkıyordu ve kaybedenler ise, savaş arabasının arkasına zincirleniyor ve köleliğe mahkûm ediliyordu. Yaşayabilmek için yeni efendilerinin dilini öğrenmeleri ve ona hizmet etmeleri gerekiyordu. Peder S’in devam etmemi istemesinden cesaret alarak, keşiş filozof hakkında bildiğim her şeyi anlattım. Lupelius ve onun olağanüstü öğretilerinin üstümde oluşturduğu etkiyi fark ettirmemeye çalışıyordum. Kısa bir süre sonra araştırmamın tıkandığı noktaya geldim. ‘Tanrılar Okulu’ adlı el yazmasını bulmaya çalıştığımı ve mevcut kopyaların gizemli bir şekilde ortadan kaybolduğundan bahsettim. Lupelius ve onun Ölümsüz Varlıklar Okulu öğretilerinin bilinçli bir şekilde ortadan kaldırıldığı yönündeki şüphelerimi de ondan gizlemedim. 6 Lupelius’un Öğretisi Peder S, beni dikkatle dinlemişti. Başını kaldırdığında gözleri parlıyordu ve bir kez daha tanışırken gördüğüm genç gözleriyle bana bakıyordu. Bu sefer onları gizlemeye çalışmadan, gözlerimin içine bakmayı sürdürdü. Yüzünde tanınmak isteyen bir insanın ifadesi vardı. Oynamakta olduğu oyunun içinde kalarak son hareketlerine odaklandım. Bulmacanın


çözümü, geceyi yarıp geçen bir yıldırım gibi gelmişti. Kendini yaşlı bir adam olarak gösteriyordu. Maskesi yaşını gizlemek içindi. Stratejik bir maske gibi kullanıyordu. Kalbim hızla atmaya başlamıştı. Peder S, bir Lupelyan’dı. Bundan son derece emindim. Bunu keşfetmekten dolayı duyduğum sevinci saklayamıyordum. Suç ortaklığımızın keyfini çıkartmak istiyordum. Bin yıllık bir bağ, bizi stratejik yaşam ve kendini gizleme konusunda uzman savaşçılara bağlamıştı. Bukalemunlara özgün bu yeteneğiyle Hıristiyanlığın içinde yaşamasını sağlıyordu. Zaman içinde bir tünel açıldı ve bin yıllık bir zaman, bir anın içine sıkışarak bana Okulun kapılarını açtı. Karşımda, belki de onun son bekçilerinden biri duruyordu. Ona sormak istediğim bir soru şakaklarımdaki damarlarda atıyordu. Acaba Peder S, Dreamer’ı tanıyor muydu? Ona ‘düş’ ile olan karşılaşmamdan ve yaşadığım sıra dışı deneyimden bahsetmek istiyordum. Peder S, heyecanımı yarıda bölerek ve başlardaki kayıtsızlığını bir yana bırakarak, “Lupelius, her insanın doğuştan sahip olduğu fiziksel ölümsüzlüğün habercisidir. Bu vazgeçtiğimiz ama şimdi geri almamız gereken bir haktır,” dedi. Sanki alıntı yapmıyor, görünmez bir kitaptan bölümler okuyordu. Gözlerini kapadı ve “Beden etten oluşur. Ruh ölümsüzse, beden de ölümsüzdür,” diyerek sözlerine devam etti. Yıllar sonra bu sözleri duymaktan ve Okulu anımsamış olmaktan mutluluk duyduğu belliydi. Bana, Lupelius’un bu fikirlerinden dolayı Hıristiyanlıktan aforoz edildiğini ve yakılarak ölmekten kurtulmasının bir mucize olduğunu söyledi. Lupelius tehlikeliydi çünkü bireylerin çok büyük bir güce sahip olduğuna ve ölüme karşı son zaferi kazanacaklarına inanıyordu. Toplu ibadete dayalı Hıristiyan Kilisesi ve diğer kurumlaşmış tüm dinler için, ‘bireysel devrim’ adı verilen ve her bireyin kendi kırılganlığını ve ölüme dayalı yazgısını değiştirmek üzere savaşacağı bir felsefeden daha tehlikeli bir şey olamazdı. Bu, insanların şüphe, korku ve acı olarak adlandırdığı ve içimizde bulunan şeytanlara, ejderhalara ve hilkat garibelerine karşı verilecek bir savaştı. Lupelius’a göre içimizdeki bu şeytanlar kötülüğün ve felaketlerin asıl nedeniydi. Bu yıkıcı fikirleri yüzünden saldırıya uğramış olması hiç de şaşırtıcı bir durum değildi. Zaten Lupelius ve onun çalışmalarına dair her türlü iz silinmişti. Şimdi düşününce bütün bunların Lupelius’a ait stratejik bir oyun olduğunu hissediyordum. Okuluna kabul edilebilmek için çok zor testlerden geçmek ve onunla birlikte yaşayabilmek için çok dayanıklı olmak gerekiyordu. Lupelius öğrencilerinin en korkunç tehlikelerden bile yara almadan çıkmasını ve böylece ölümsüzlüğü ve yenilmezliği yaşayarak öğrenmelerini istiyordu. Onun dualarıyla yola çıkan askerler hiç yara almadan geri dönüyorlardı. Peder S’ye, böylesi olağandışı bir şeyin nasıl gerçekleşebileceğini sordum. “Bir insanın kalkanı, kendi saflığı, hayata ve ustasına olan sevgisidir,” dedi gözleri yarı kapalı. Sanki cevap vermiyor, bu sözleri


ezberinden söylüyordu. “Lupelius için insanın en önemli özelliği, saflığıdır. Bu özelliği ile fiziksel ölümsüzlüğü yakalayabilir.” Uzunca bir süre sessiz kaldı. Peder S’nin Lupelius’tan bahsederken şimdiki zaman kullandığını fark ettim. Sanki Lupelius çağdaşımızdı ya da hiç ölmemişti. Konuşmamızın ilerleyen kısımlarında beni elleriyle, dünyanın bildiğimiz betimlemesinin ötesine, Herakles Sütunlarına, el değmemiş sınırların ötesindeki insanlığa götürdü. “Lupelius’un okulunda amaç, ölümün kaçınılmaz ve yenilmez olduğu fikrini düşüncelerimizden çıkartmaktı,” dedi Peder S. “Yaptıkları her şey, ölüm arzusunu yenmek üzere geliştirilen saflaşma stratejileri üstüneydi. Ölümün yenilmez olduğuna dair inanç, insanlık için sağlıklı değildir. Ne kadar uzun yaşayacağınız, ruhsal durumunuza ve içinizdeki yaşam isteğine bağlıdır. “Ne kadar uzun yaşayacağın zihnine bağlıdır,” diye özetledi Peder S. “Eğer ölürsen, bunun tek sorumlusu sensin!” Ufak tefek bir rahibe içeri girerek bize çay servisi yaptı. Çay bardaklarını ve çaydanlığı masaya yerleştirirken şaşırmış bir şekilde bana baktı. Peder S’nin biriyle bu kadar uzun zaman geçirmesi alışık olduğu bir durum değildi. Peder S, rahibe odayı terk edene kadar sessiz kaldı ve sonra kaldığı yerden devam ederek, Lupelius’un, ironik bir şekilde bile olsa ölümü sorgulamanın onun gücünü azaltacağını düşündüğünü söyledi. “Lupelius, ölümsüzlüğün her insanın hakkı olduğunu ve insanoğlunun ön yargılarının en korkuncu olduğunu söylediği için, en esrarengiz ölümsüz olarak hatırlanacaktır,” diyerek sözlerine devam etti. Lupelius’un düşüncelerinin fiziksel bir din olarak başlayan Hıristiyanlıkla bağlantılı olduğunu ve bedenin ölümsüzlüğü mesajını devam ettirdiğini söyledi. “Yalan söylemek, gizlenmek, şikâyet etmek ve kendi sorumluluklarından kaçmak parçalanmış, kendi Varlık nedenlerini unutmuş insanların taşıdıkları lekelerdir. Doğuştan sahip olduğu ölümsüzlüğü geri veren ve bütünlüğünü unutan insan, çektiği acılara son vermek üzere ölümü icat etmiştir. Kendini keşfetmek ve bütünlüğünü kazanmak gibi büyük bir işin altından kalkamayan insan ölümü tercih eder. Her iki durumda da ölüm bir çözüm değildir çünkü insan her zaman kaldığı yerden başlamaya mahkûmdur.” Lupelius, bu parçalanmış insanlığa, bütünlüğe, sadeliğe ve istemeye yapacakları geri dönüş yolunu göstermek üzere Tanrılar Okulu’nu yaratmıştır.


7 Asklepios’a horoz kes Lupelius hakkında edinebildiğim bilgiler ve Peder S’nin söyledikleri ışığında, Dreamer’ın nereden ilham aldığını daha iyi anlamıştım. Sesini kulaklarımda duyuyordum. Sesi Lupelius’tan daha eski daha gür çıkıyordu. Onu saygıyla andım. Peder S şimdi bana yanından hiç ayırmadığı ve ellerinde saygıyla tuttuğu bir kitaptan bölümler okuyordu. Sesi heyecandan titriyordu. Lupelius’un skandal olmuş ve hiçbir mantığın, kanunun kabul edemeyeceği fikirleri bu bilimsel eserden gün ışığına çıktıkça, Peder S’nin sesi daha da gürleşiyordu. Onu dinler ve bir yandan not alırken bu fikirlerin, tüm evrende kabul görmüş ve kökleşmiş fikirlerle nasıl çatıştığını hissedebiliyordum. “Yaşlılık, hastalık ve ölüm, insan onuruna hakarettir. Bunlar, dünyanın yanıltıcı görüntüsünü bin yıllardır destekleyen sütunlardır. Kötülük her zaman iyiliğe hizmet eder! Her şey bizi iyileştirmek için gelir. Ölüm bile bizi iyileştirmek için son şans olarak karşımıza çıkar!” Lupelius’un dayanılmaz derecedeki aykırılığına işaret eden bu sözler, gizli bir düzeneği harekete geçirdi. Aklıma baldıran zehri kalbini durdurmak üzereyken Sokrates’in söylediği sözler geldi. Sözleri içimde bir ışık gibi yanıp söndü fakat beni ele geçirmesine yetti. İki bin beş yüzyıldır Sokrates’in son isteği akıl almaz bir gizem olarak duruyordu. Sokrates öğrencileri de yanındayken, baldıran zehrini içti ve zehrin felç edici etkisi bacaklarından kalbine doğru hızla yayıldı. Ölmesine saniyeler kala dudaklarından şu sözler dökülmüştü; “Asklepios’a bir horoz borçluyuz. Ona bir horoz adamayı sakın unutmayın!” Ölüm artık kaçınılmazken ve yaşamı parmaklarının arasından kayıp giderken, Sokrates neden arkadaşı Kriton’dan şifa tanrısına adak adamasını istemişti? İşte bu sözler iki bin beş yüzyıl boyunca akademisyenler, uzmanlar ve akıllı insanlar için bir bulmaca olarak kalmıştır. Lupelius’un felsefi söylemleri yırtılmaz bir perdeyi açmış ve zamanın derinliklerinden tüm muazzamlığıyla ortaya çıkmıştı. Bir şişeye mesaj koyup okyanusa atar gibi, Sokrates söylemlerini ileride bize ulaşması için okyanusa emanet etmişti. Son sözlerinde bitmek tükenmek bilmeyen arayışı gizliydi. Ölümün bir iyileşme, son çare olduğunu düşünüyordu. Yapacak hiçbir şey kalmayınca karşımıza çıkıyordu. Kendi ölüm sürecinin sıra dışı koşulları sonucunda Sokrates, daha önce hiç yaşanmamış bir bütünlük düzeyine çıkmış ve büyük bir sırra ermişti; İnsanoğlunun neden ölmesi gerektiği ve neden bir gün buna gerek kalmayacağı. Sokrates’in son sözleri, ileride insanların iyileşerek


bütünlüğe kavuşacağı ve saflaşmak için bir daha bu şekilde savaşmak zorunda kalmayacağı düşü üzerinde yükseliyordu. “Varoluş, iyileşmek ve bütünlüğe kavuşmak için yaptığı her girişimde başarısız olunca son çare olarak ölümü seçer,” demişti bana bir keresinde Dreamer. “Sokrates anlamak için ölümü kullanmıştır! O muhteşem anda Sokrates ölümün iyileşmeye giden bir yol, bütünlüğe doğru çıkan bir merdiven olduğunu anlamıştı. Bu onun en son ve en büyük öğretisidir.” Sokrates, iki görüş arasında dengesiz duran insanoğlunun bir simgesiydi. Bir araştırmacı ve kâşifti. Ölümü yenememişti belki ama anlamak için onu kullanmıştı. Bize yol göstermişti. 8 Yüreğinde Kendini Öldürmek Yasak “Sonsuza kadar yaşamayı seçen insanlık için Varlığın bütünlüğü sadece bir başlangıçtır,” diyerek sözlerini sürdürdü Peder S. “Beğeniler birbirini çeker. Ölüm ölümü geçer, yaşama bağlı olan birini ölümün kendine çekmesi mümkün değildir.” Bütünlükleriyle silahlanmış olan Lupelyan’lar, en tehlikeli maceralardan bile hiç yara almadan dönerlerdi. Sanki ölümle olan tüm bağları ebediyen ortadan kalkmış gibi hiçbir silah onlara zarar veremezdi. Lupelius’un savaşçı keşişleri kimseyi kendi fikirlerine inandırmaya çalışmadan ve herhangi bir felsefenin savunusunu yapmadan nasıl Var olmanın daha yüksek bir seviyesine yükselebileceklerini ve etraflarındaki insanları ve olayları da yükseltebileceklerini biliyorlardı. Daha savaşmaya başlamadan savaşı kazanıyorlardı. Onlar için kazanmak kendilerini yenmek, şüphe, korku ve cahilliklerinin üstesinden gelmek demekti. Dışarıda kazandıkları zafer aslında içlerindeki savaşı kazanmaktı. Böylece kendi Varlıklarına özen göstererek, kusursuzluklarını besleyerek ve kendilerini kötülüklere karşı koruyarak olanaksız meydan savaşlarını kazanır ve efsanevi başarılar elde ederlerdi. “Ölümün birinci nedeni kendimizi Tanrıdan ayırmamız, ilahi olanı kendi dışımıza aktarmamızdır,” dedi Peder S ve çekmeceden bir kâğıt çıkartıp üstüne not almaya başladı. “Lupelius der ki, acı çektiğin için, hasta olduğun için ya da yoksul olduğun için Tanrıdan nefret edebilirsin. Ama emin ol ki, kendini Tanrıdan ayırdığın için acı çekiyor, hastalanıyor ve yoksullaşıyorsun. İnsanlık bu gerçeği unuttu ve gezegeni ölümcül bir dünyaya dönüştürdü. Ölümü yaşamak için bir neden haline getirdiler. Düşüncelerini ve eylemlerini buna adadılar.” “Sev ve hizmet et sözü sloganları oldu. İnsanlığa hizmet etmek için önce sevmek gerekir. Her şeyden önce insanın kendisini ve kendi yaşamını sevmesi gerekir.”


O anda Peder S sesini alçalttı. Bana Okulun en gizli, en kabul edilemez öğretilerini söyleyeceğini tahmin ediyordum. “Lupelius öğrencilerine…,” dedi ve sonra geçmek bilmeyen bir süre boyunca sustu. Ustasının sözlerini aktarmaya hazırlanırken dudakları titriyordu. “Siz unutmuş Tanrılarsınız. Benliğinizi unutmuş durumdasınız.” “Yüzyıllık mezhepler bile unutabilir,” dedi yaşlı adam. Ona keşiş olması için ilham veren savaşçı ruhunu hatırlayınca gözleri doldu. “Unutkanlık insanın içindeki savaşçıyı güçsüzleştirir. Biz Dominikliler bir zamanlar vejetaryendik. Günde sadece bir öğün yemek yerdik. Bedeni ve ruhu bir bütün gibi yetiştirirdik. İsa’nın verdiği mesaj ve bizim görevimiz çok açıktı; fiziksel ölüme karşı yaşamın zaferi.” İnsan ancak kendisi üzerinde çalışmayı bırakmadığı sürece ölümü yenebilir. Sesinden Okulun unutulmuş görkemine ve öğretilerine duyduğu özlemi anlayabiliyordum. Ona hayran olmuştum ve kendimi mutlu hissediyordum. En kutsal savaş olan ölümü yenmeye kendini adamış mücadelecilerin olduğu Hıristiyanlığın merkezinde Peder S gibi insanların hala mevcut olduğunu düşünmemiştim. “Okullar, kiliseler, dinler ve devlet kurumları sorumlu bireyler yetiştirmeyi çok önce bıraktılar. Bugün sadece kirlenmiş akıllar ve bedenler üretiyorlar,” dedi Peder S. Önünde duran kâğıdı karalamayı bitirmişti. Ardından kâğıdı birkaç kez katlayıp bir şey demeden bana uzattı. Bu sembolik davranışı bana bir görevin yüzyıllar boyunca hiç sekteye uğramadan bir başkasına devredilmesini anımsatıyordu. İnsanlığın bulunduğu zindandan kaçmak üzere giriştiği arayışın bir kısmının sorumluluğunu bana uzatıyordu. Çalışma odasının kapısında birbirimize veda ederken, sadece mahallemdeki Napolili sokak çocuklarının, küçük savaşçıların arasında hissettiğim mutluluğu anımsatan bir gülümsemeyle beni yolculadı. Ondan bana Lupelius’un fiziksel ölümü yenmek için gerekli gizli formül üzerine yaptığı araştırmayı en iyi açıklayacak buyruğunu söylemesini istedim. “Yüreğinde kendini öldürmek yasak!” dedi Peder S hiç düşünmeden. “Bizi fiziksel ölüme götüren, her gün içimizi kazan binlerce psikolojik ölümdür. Ölümün yenilemez olduğuna inanmak bizi öldürür. Onun yenilmez olduğu inancı esas katildir.”


9 Tanrılar Okulu Yayladaki dik yamaçları yanardağın zirvesine kadar tırmanmıştım. Kuru ve açık havada, göz alabildiğine geniş bir alanda gözlerimi ağaçsız manzara üzerinde gezdirdim. Erivan’a ulaştığımda Mashtot keşişinin heykelini arkamda bıraktıktan sonra çıplak bir tepenin üstünde, gri bazalt taşından yapılmış sığınağa benzeyen yapıya doğru gitmek üzere bir meydandan geçtim. Ermenistan’ın merkezindeydim. Bu yere gelebilmek için Peder S’nin dediklerini harfi harfine yerine getirmiştim ve şimdi tarihi bir kütüphaneye ev sahipliği yapan ve yıkık dökük yapıya doğru tırmanıyordum. Bu kütüphane yüzyıllardır yol olmanın sınırında yaşamış insanların anılarını barındıran binlerce kitaba ev sahipliği yapıyordu. Burada beşinci yüzyılın yarısından bu güne kadar birçok Klasik, Hıristiyan ve Pagan çalışması muhafaza edilmiş ve kopyalanmıştı. Bu nedenle çevirmenler ve kopyacılar bir ilah gibi görülüyorlardı. Dünyanın kayıp olduğunu sandığı birçok kitap ve şaheser orijinal metinlerinden titizlikle Ermeniceye çevrilmiş bir şekilde burada saklanıyordu. Erivan, Lupelius’un el yazmasını ya da bir kopyasını bulmak için son umudumdu. Günlerimi kütüphane görevlilerine sorular sorarak ve kütüphaneyi en ince ayrıntısına kadar inceleyerek geçirdim. Toprak altında kalmış bir şehrin duvarları arasında yürüyen bir arkeolog gibi, kitaplarla ve tozlu kâğıt tomarlarıyla dolu koridorlarda ilerliyordum. İki genç kütüphaneci bana araştırmam boyunca yardım ettiler. Kütüphane müdürü onları yanımda durmakla görevlendirmişti fakat gerçekten yardım için mi yoksa bana göz kulak olmak için mi yanımda olduklarını kestiremiyordum. Onlarla birlikte kâğıttan labirentlerin içine süzüldüm ve yüzyıllardır gün ışığı görmediği için sararmış belgeleri inceledim. Önemli olabileceğini düşündüğüm bir raf gördüğüm zaman iki genç raftaki kâğıt tomarlarını yere indiriyor ve incelemem için hazırlıyorlardı. Bu değerli eserlere asla çıplak elleriyle dokunmuyorlar, sanki bir ayin düzenliyormuş gibi, değerli kumaşlarla kitapları incelemeye hazırlıyorlardı. Bir gün Eski El Yazmaları Kataloğunu incelerken isimsiz ve 7722 kayıt numarasıyla saklanmış bir cildin varlığını keşfettim. 1204 yılında bir Kralı kurtarmaya yetecek bir bedel karşılığında Selçuklulardan alınmış ve Karadeniz’e bakan sarp ve karlı dağlarda kurulu bir manastırda koruma altına alınmıştı. 17 yüzyılın sonlarına doğru Moskova’da Slavca bir kopyasını çıkartan Paisij Velichovskij’in sahip olduğu ruhsal ve mistik metinler koleksiyonunun bir parçası olmuştu. Başından birçok olay geçtikten ve değerini bilmeyen insanların elinden mucizevî bir şekilde kurtulduktan sonra 1915 yılında Erivan’a getirilmişti. Çelik bir kasadan çıkartılırken, yazarın el yazılarıyla dolu parşömen rulolarını gördüğümde kalbim yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlamıştı. Lupelius’un eseri olduğunu hemen


anlamıştım. Emin olmak için birkaç satır okumam yetmişti. İçeriğini incelerken içimdeki sevinci saklayamıyordum. Lupelius’un kullandığı dil, halk arasında kullanılan İngilizce ve Latincenin karışımı, bir tür yaratıcı Avrupa Esperanto’su gibiydi. Bu sözler, bin yılı aşkın bir sürenin ardından zamanı silerek, savaşçı keşişlere ilham verecek gücü içinde barındırıyordu. Erivan’da kaldığım günlerde, Gallerli akademisyen bir çiftle arkadaş oldum. Adam tarihçi, eşi ise Latince uzmanıydı. Kaldığımız pansiyonun küçük lobisinde o akşam onlara buluşumdan bahsettim. Gecenin ilerleyen saatlerini heyecanla bunun üstüne konuşarak geçirdik. Bana öyle yardımları oldu ki, sanki gökten inen melekler gibiydiler. Ancak Dreamer böylesine muhteşem bir rastlantıyı planlamış olabilirdi. Bu araştırmacılar için inanılmaz olan, bu eseri buluş yolculuğum değil, eserin orijinalinin adını bilişimdi. Yüzyıllardır kayıp olan ve kimsenin bilmediği bir eserin adını biliyordum. Birlikte bazı bölümlerin kopyasını çıkartmaya ve sonra çevirisini yapmaya koyulduk. El yazısının üstünde haftalarca çalıştık. Eseri okudukça Lupelius’un felsefesine daha çok yaklaşıyor ve bu kayıp öğreti için duyduğum tutkunun yüreğimde giderek büyüdüğünü hissediyordum. Bir paragrafın açıklanması, bir işaretin yorumlanması, ölümsüzlük sırrının yorulmaz arayıcıları olan bu insanların okulunun kutsal eşiğinden geçmemi sağlıyordu. Tanrılar Okulu’nun bir kopyasının çıkartılması için uzmanlarla anlaştım. Ortaya muhteşem bir çalışma çıkarttılar. Lupelius’un orijinal eserinin tıpkısı olan, bitkisel kâğıttan yapılmış, deri kaplı bir kitap yaptılar. Bu kopyayı yanımdan asla ayırmadım ve bir zamanlar Büyük İskender’in İlyada’ya yaptığı gibi geceleri yastığımın altına koydum. Bu Dreamer için hazırladığım bir hediyeydi ve ona teslim etmek için sabırsızlanıyordum. Geçen her gün onun ilkelerini anlamak yolunda attığım her adım, beni ona daha da yaklaştırıyordu. Olanaksız gibi görünen bir araştırmayı başarıyla tamamlamış olmanın sonucunda kontrol edemediğim bir coşku hissediyordum. Mucizevî bir şekilde Peder S’yi bulmuş, Tanrılar Okulu el yazmasının orijinaline ulaşmış ve çeviri çalışmalarını özveriyle yürüten araştırmacı çiftle karşılaşmıştım. Yakında Dreamer ile tekrar karşılaşacağıma son derece emindim. Şimdilik sadece el yazmasının içine gömülmek, her gün Kral Süleyman’ın madenlerine inip durmadan kazarak ‘kıymetli cevheri’ çıkartmaktan başka bir şey düşünemiyordum. Yaşamı seçmek için, ölümün yenilmez olmadığı düşüncesini seçmemiz gerekir. Böylece, Varlığımızın içindeki canlılığın, uzun ömrün ve sonsuzluğun ilkelerini bulmalıyız. Lupelius’un el yazmasından öğrendiğim bu ve benzeri öğretiler, bir gün eylemlerimin köşe taşları olacak ve uluslar arası iş dünyasındaki sayısız girişimin temel ilkeleri olacaktı.


Bir girişim ancak kurucusunun fikirleri ve ilkeleri kadar canlı, zengin ve uzun ömürlü olabilir. Lupelius’a göre insanların arasındaki asıl eşitsizlik ve her görünür farklılığın kaynağı, farklı iç sorumluluk düzeylerine sahip olmalarından geliyordu. Düşüncelerin niteliğindeki farklılık hepsini dikey Varlık merdiveninde farklı seviyelere koyuyordu. Hiçbir savaşın ya da devrimin ortadan kaldıramayacağı bir iç hiyerarşi vardır çünkü insanlar arasındaki gerçek farklılığın zenginlik, inanç ve ırkla bir bağlantısı yoktur. Bu psikolojik, dikey ve evrimsel bir farklılıktır. Bu nedenle insanlar ancak düşünme ve hissetme biçimlerinde değişiklik yapabilirlerse yükselebilirler. Gerçek bir gelişme Varoluşta değişim olduğunu gösterir. Gerçek bir gelişme, Varlığın bütünlüğüne doğru yapılan bir evrimi, büyümeyi gösterir. Bu, eskimiş düşünceleri bırakıp, yeni bir düşünme biçimine sahip olmanın bir sonucudur. Sadece Varlığında yaptığı bir değişim insanı, mutluluğun, aydınlanmanın ve özgürlüğün daha yüksek bir seviyesine çıkartabilir. 10 Mea Culpa Benim hatalarım yüzünden Lupelius’a göre dünya, insanların ölümü beklemek üzere sıralandığı bir hapishaneden başka bir şey değildi. Bu görüşün son ve kesin bir yenilgi oluşturduğu yargısına varmak yerine, akıl almaz çılgınlığıyla Lupelius, etrafına birkaç cesur adam toplayarak bir kurtuluş planı hazırlamıştır. Lupelius, insanı sınırların dışına taşıyabilecek, kaçınılmaz görünen ölüm yazgısından ve dünya yasalarından kurtuluşu sağlayabilecek bir serüven düşlemiştir. İnsan kendi diktiği duvarları yıkabilir, doğaya karşı gelebilir ve Herakles’in sütunları gibi düşlerinde bile hayal edemeyeceği o sınırların ötesine geçebilir. Hep aynı olayları yaşıyorsun çünkü sende hiçbir şey değişmiyor! Benzerler birbirini çeker. Cennet, cennete doğru ilerler, cehennem, cehenneme doğru ilerler. Lupelius’un felsefesine göre Varlık durumumuz kendine benzer olayları çeker ve bu olaylar aynı duruma dönmemize neden olur. Sadece iradenin gücü bu sonsuz döngüyü, sonu gelmeyen bu oyunu ve kişinin Varoluşunun içine düştüğü hipnotik çemberi kırabilir. Düşünce yaratıcıdır. Düşünce yaratır. Olaylar, düşüncelerimizin ve Varlık durumumuzun gözle görünür halidir. Bu nedenle olaylar ve durumlar aynıdır. Durumlar her kişinin Varlığında üretilirken, olaylar zaman içerisinde ve iradeden bağımsız olarak yaşam içinde üretiliyormuş gibi görünür. Gerçekte onlar için yakaran ve farkında olmadan onları yaratan biziz.


Olumlu ya da olumsuz olsun, insanın düşünceleri daima yaratıcıdır ve bir şekilde ortaya çıkmak için gerekli yolu bulacaklardır. Düşüncelerimiz, elimizle yazdığımız, gönderip unuttuğumuz davetliler gibi benzerleri kendine çeker. Zamanı gelince, durumlar, olaylar, buluşmalar, problemler, kazalar, aksilikler ve başarısızlıklar artık onları düşünmediğimiz zaman, istenmeyen bir davetiye gibi kapımızı çalarlar. Beklenmedik bir zamanda birden bire karşımıza çıkmalarının nedeni, bizim dikkatimizi o yöne vermememizden dolayıdır. Beklenilmeyen her zaman uzun bir hazırlık sürecine ihtiyaç duyar. Bir insanın başına iradesi, isteği dışında hiçbir dış olay gelemez. Önce psikolojisinden süzülmeden insana hiçbir şey olmaz. Bu yüzden düşünce çok güçlü bir süreçtir. Yaşamımızda olgular, olaylar, deneyimler olarak nitelendirdiğimiz şeyler, kendileriyle aynı dalga boyutunda olanlarla buluşmak üzere ilerleyen Varlık durumlarımızdır. İç durumumuz, gerçekleşmek için doğru zamanı bekleyen durumlardır. Duygularımızın niteliği, düşüncelerimizin genişliği ve tam şu anda içinde bulunduğumuz durum, görünürde neyin gerçekleşeceğine ve başımıza ne tür olayların geleceğine karar verir. Düşünmek kaderdir. Düşüncelerimiz ne kadar yükselirse, yaşamımız da o kadar yükselecektir. Lupelius’un felsefesinin temel ilkesi, olaylarla durumların tek bir gerçekliğin iki yüzü olduğu üstünedir. Bu saptama, iç ve dış dünyalar arasındaki her ayrımı ortadan kaldırarak kişinin kendi durumlarını bilmesi ve kendisinin efendisi olması yoluyla yazgısını yönlendirmesine izin vermektedir. Varoluş bizim buluşumuzdur ve bu yüzden sadece bize bağlıdır. Lupelius’un eşliğinde, mea culpa sözlerinde gizli ‘yapmanın somutluğu’ gücünü ilk defa keşfediyordum. Bu iki Latin kelimesinde sanki bir mücevher kutusunda saklanır gibi bin yıl boyunca insan zekâsının en özgün örneği saklanmıştı. Mea Culpa, Mea Culpa, Mea maxima Culpa. Gezegenlerin hiyerarşisinden atomların hareketlerine dek, tüm evreni dizginleyebilecek, sınırsız bir enerjinin sırrını içermekteydi.


Varlığınızın durumunu değiştirmek, başınıza gelen durumları değiştirecektir. Bu şekilde bir insan kendini inceleyerek, düşünme ve hissetme sistemini değiştirerek yatay ve zamansal varoluşunu değiştirebilir. Yeryüzündeki varoluş bizim yüce okulumuzdur. Sıradan insanların gözünde bir hapishane olan yaşam Okulumuz. Görüşümüzü nasıl değiştireceğimizi öğrenmeliyiz. İnsanların genellikle zorluk ya da felaket olarak anladıkları ne varsa, her ne pahasına olursa olsun önledikleri ne varsa, bunların hepsi aslında ölüm psikolojilerini bir yaşam psikolojisine dönüştürmelerini sağlayacak çok değerli malzemelerdir. Bu dünyanın içinden geçen bir yaşam Tanrılar Okulu’dur. Karışıklık, şüphe, kargaşa, kriz, kızgınlık, umutsuzluk ve acı gibi durumların hepsi büyüme sağlayacak koşullardır. 11 Durumlar ve Olaylar 1 Bir insanın Varlığı durumlardan ve yaşantısı olaylardan meydana gelir. Varoluşumuz aynı anda iki paralel ray üzerinde ilerlemektedir. Biri yaşantımız boyunca oluşan, zaman-uzam bandında bizimle buluşan olaylardır ve diğeri ise kendi içimizde neredeyse bilinçsiz olarak ortaya çıkan varlık durumlarımız, ruh hallerimiz olan durumlardır. Bir insanın kişisel tarihi bu nedenle yatay düzlemde olaylar ve dikey düzlemde Varlık durumlarından oluşur. Bu nedenle insanlar genellikle yaşamları hakkında sadece dış olaylardan meydana gelmiş gibi konuşurlar. Gerçekte ise, meydana gelen olaylar ve dolayısıyla bir insanın dış yaşantısının kalitesi, düşüncelerinin ve Varlık durumunun kalitesine bağlıdır. Bu nedenle yaşam olaylardan daha çok durumlardan oluşmaktadır. Bir konferansa ya da bir tiyatroya gittiğimizde, oturduğumuz koltuğu kendimizin seçtiğine inanırız. Her sabah kalktığımızda ne giyeceğimizi kendimizin seçtiğini sanırız. Fakat gerçekte, seçtiğimiz koltuk ya da kıyafet bizim tarafımızdan değil, Varlık durumumuz tarafından seçilmiştir. Her insanın kıyafet dolabında bir nedenden dolayı giymediği bir takım elbisesi, tişörtü ya da başka bir eşyası vardır. Fakat bu eşyayı atmazlar çünkü bir gün onu giyebilecekleri bir Varlık durumunun oluşacağını bilirler. O ‘hissi’ yakaladığımızda o eşyayı ‘seçeriz’. Olaylar ve durumlar, iç koşullar ve dış koşullar, bir insanın psikolojisi ve başına gelen olaylar arasındaki gizemli ilişki, kaderin şansa mı yoksa gerekliliğe mi bağlı olduğu sorusunun merkezinde bulunmaktadır. Bu bilmecenin etrafında insanlar yıllarca bugün bilinmeyen bir bilim hakkında bilgi topladılar.


Eski Yunanlılar, iç durumlar ve dış olaylar arasında nedensel bir ilişki olduğunu savunurdu. Bu eski uygarlık, kişinin kaderinin, iç dünyasının ya da Varlığının bir görüntüsü olduğuna inanırdı. Çok değerli buldukları bu görüşleri için bir bilim, bir sanat dalı oluşturdular. Homeros öncesi çağda, deneyim ya da bilgi açısından zengin olanlara değil ama geleceği bilenlere ve bilinmeyeni ortaya çıkartanlara bilge adam denirdi. Yunanlılar için karanlığa ışık tutmak, bilinmeyeni aydınlatmak, gerçek bilgi ve aynı zamanda bir sanattı. Başka uygarlıklar da geleceği görmeyi yüceltmişti ama kimse onlar kadar bunun yaşamın en önemli öğesi olduğuna inanmamıştı. Helen topraklarında, bilgeliğin yani insanların yazgısını bilmek kadar bunu duyurmanın ve iletmenin, gerçek önderi sayılan Apollo’nun kültüne adanmış tapınaklar, Dionysos’a adananlardan bile çoktu. Yunanlılarda bu görevin ve geleceği bilme sanatının en yüce ifadesini Delphi’de buluruz. İşte bu nedenle Delphi uygarlığın ve Yunanlıların birleştirici simgesi olmuştur. Tanrıya geleceğini sormak için uzun bir yol kat eden ve birçok tehlike atlatan bir seyyah, tapınağın girişindeki “kendini bil, Delphi,” yazısıyla karşılaşırdı. Yazının aslında demek istediği, ‘Geleceğini bilmek mi istiyorsun? O zaman kendini bil’ idi. Alaycı bu çelişkiyle Yunanlılar, bin yıllık bir soru olan özgür iradenin var olup olmadığı bilmecesine çözüm getirdiler. Bu soru o dönemlerde tüm felsefecilerin kafasını kurcalıyordu ve önceden belirlenmiş, kaçınılmaz gelecek kehanetlerine mi, yoksa homo faber, yani kendi yazgısını kendi biçimlendiren insan düşüncesine mi inanmaları gerektiğini bilemiyorlardı. Delphi’nin mottosunu sanatların en kutsalı ve bilimlerin en yücesi olan kehanete adanmış tapınağa kazıyan Yunanlılar, olaylar ve durumlar yani iç ve dış dünya arasındaki gizemli ilişkiyi ortaya çıkartmışlardır. Keşiflerini bir şişenin içine koyup okyanusa atmışlar ve bize ulaşmasını sağlamışlardır. Kendinin ve Varlığının farkında olan, kendi düşüncelerinin, fikirlerinin ve davranışlarının muhafızı olan kişi, geleceğini de görebilir. İçinde bulunduğumuz psikoloji yazgımızı da belirler. Düşünmek Kaderdir. İnsanın içinin bir aynası olarak Apollon dünyanın bir simgesidir. Klasik gelenek bize Homer’in kör bir kâhin olduğunu söyler. Bu, son bilge Sokrates’in ölümüyle son bulan bilgelik çağından bize kalan mesajlardan biridir. Antik çağın iki kutsal kitabı olan İlyada ve Odysseia’nın yazarına atfedilmiş körlük, Yunanlıların psikolojiye, kendini ve durumlarını bilmeye yönelik ilgisini göstermektedir. İnsanın içine bakması dünyayı anlaması, ona giden yolu bulması ve gelecek olayları görebilmesi için yeterlidir.


Bazı insanların olağandışı işleri başardıklarını, kapasitelerinin çok üstünde teşebbüslerde bulunduklarını, çok zor durumlarda bile koruma altında olduklarını ve hayatlarının olağandışı olayların tam merkezinde durduğunu gören antik Yunanlılar, böylesi insanların özel bir doğaya, parlak ve ilahi bir benliğe sahip olduklarını anlamışlardı. İşte bu nedenle iki türlü insanın varlığına inanıyorlardı. Bir yanda kahramanlar ve tanrılar, diğer yanda sıradan insanlar vardı. Homer’in çağında ancak üstün başarıları nedeniyle kahramanlar ve yarı tanrılar bireysel bir kadere ulaşabilirlerdi. Özgün hayatları herhangi bir tanrı tarafından yönetilmiyordu ve olayların sıradanlığından, rastlantılardan tamamen bağımsızdı. Diğer bütün insanlar sürekli tekrarlanan bir yaşantıya mahkûmlardı. Kazaların ve Rastlantıların kanunlarıyla yönetiliyorlardı ve hayatları uzun ya da kısa olsun, amaçsız ve iz bırakmadan yok olup gitmek üzerine kuruluydu. Lupelius’a göre bu iki insan türünün ve genel olarak insanlar arasındaki farkın, Varlık merdiveninde farklı katmanlara ait olmalarından geliyordu. İster yıllarca, ister bir saniyeliğine olsun, insanlar bir araya geldiklerinde mutlaka bir piramit oluştururlar. Gezegenlerin parlaklıklarına, kütlelerine, yörüngelerine ve güneşe olan uzaklıklarına göre dizilişi gibi, İnsanlar matematiksel bir sırayla görünmez bir merdivene dizilirler. Farkında olmayabiliriz ama kaderimiz, yaşamımızın kalitesi ve başımıza gelen olaylar hep bu hiyerarşiye bağlıdır. Her şeyin Varoluştan çıkıp yayıldığını, tüm bireylerin ve dolayısıyla toplumun kaderinin, Varlığın bir yansıması olduğunu anlayan Yunanlılar dinden politikaya, bilimden felsefeye, sanattan savaşlara kadar ellerindeki her türlü yöntemi ruhu yükseltmek adına kullanmışlardır. Atina gibi şehirlerin mükemmel mimarisi, Phthia’nın şaheserleri gibi meydanlarda sergilenen sanat eserleri ruhu yükseltmek amacıyla güzellik, gurur ve uyum mesajları ileten birer araçtılar. Varoluş aracılığıyla yapmanın anlamını kökeninde taşıyan bir tek Yunanlıların (Poiesis) “Şiir” kelimesidir. Yunan tiyatrosunun iyileştirici ve temizleyici bir işlevi vardı ve seyircisinin ruhlarını yüklerinden kurtarır, saflaştırırdı. Yunanlılar için trajedinin tek amacı, tutkuların arındırılması ve böylece oluşun yükseltilmesiydi. 12 Durumlar ve Olaylar 2 Bu bilginin önemini, durumlar ve olaylar hakkında öğrendiklerimi düşündüğüm zamanlarda hayatımızın neredeyse bir çeyreğini okulda ve üniversitede geçirdiğimizi, Varlığın ve


çevremizdeki olayları ve durumları kontrol edebilecek olan aklımızın varlığından habersiz bir hayat yaşadığımızı anladım. Aldığımız ilk eğitim bize nelerin iç ve dış olduğu ayrımını öğretmemekle birlikte, düşüncelerimizi yönetmeye ve duygularımızı anlamaya bizi hazırlamamaktadır. İsteyerek olmasa da sıradan kültür, düşüncelerimizi ve duygularımızı farklı bir olay olarak algılayarak ve ‘gerçek’ten çok uzak sayarak, masalların ve efsanelerin gündelik ve soyut dünyasına indirgemiştir. Klasik uygarlığın izinden gidip tarihten birçok noktada daha yararlı bulduğum mitolojiyi öğrenerek ve Lupelius’un el yazmasını bularak büyük bir keşif yaptım. Durumlar ve olaylar arasında bir önce ve sonra ya da neden sonuç ilişkisi değil, mutlak bir özdeşlik vardı. Durumlar ve olaylar, Varlığın farklı katmanlarına konulmuş aynı gerçeğin farklı yüzleriydiler. Dikey olarak konulmuş bir çubuğun iki farklı uçlarıydılar. Durumların ve olayların tek ve aynı olduğunu görmemizi engelleyen, bir tür seyreltici işlevi gören zaman etkeniyle ayrılmış olmalarıydı. Ruh halimiz ve ona karşılık gelen olaylar arasında belirli bir zaman geçmektedir ve bir sis perdesi gibi olayların aslında zaman-uzam kavramı içinde ruh halimizin görünür hali olduğunu anlamamızı engeller. Düşüncelerimiz, duygularımız ve ruh halimiz, onlara karşılık gelen olaylara davetiye çıkartır. Daha açık ifade etmek gerekirse, onlar aslında olaylardır. Ortaya çıkmaları sadece bir zaman meselesidir. Az ya da çok zaman alabilir, orada ya da burada başımıza gelebilirler fakat muhakkak bize ulaşırlar. Bir insanın duyguları, gerçekte ortaya çıkmak ya da görünür olmak için fırsat kollayan olaylardır. Zaman, durumları ve olayları birbirinden uzaklaştırır ve onları gizler. Tam unuttuğumuz, hatta ürettiğimizin bile farkında olmadığımız bir anda zaman bizi şaşırtarak kara bir perdenin arkasında pusuya yatmış olayların üstüne görünmeleri sağlayan bir boya sıkar. Hiçbir şey aniden meydana gelmez. Beklenilmeyenin her zaman uzun bir hazırlık dönemine ihtiyacı vardır. Bir insanın, bilinçli ya da bilinçsiz önce Varlığından ya da psikolojisinden geçmeden karşılaşabileceği hiçbir şey, başına gelebilecek hiçbir olay yoktur. İç ve dış olayları birbirine bağlayan bir kayış olan duygularımız, tutkularımız ve düşüncelerimiz dünyaya bağlıdır.


Duygularımızı, düşüncelerimizi ve anlık hislerimizi denetleyebilirsek, yani durumlara egemen olabilirsek, varoluşumuzun dümenine geçebilir ve kaderimize yön verebiliriz. Yunanlıların ve Orta Doğu’nun Talih’i, olayları gelişigüzel dağıtıp aklına estiği gibi yönlendiren kör bir tanrıça olarak betimlemesinin aksine, Romalıların talih ve homo faber anlayışı işte burada yatıyordu. Genellikle dış olayların, tutumlarımızı yönlendirdiğine ve ruh halimizi belirlediğine inanılır. Bir şey olduğunda, biriyle karşılaştığımızda ya da bir haber aldığımızda ortaya çıkan huzursuzluk, kaygı, şaşırma gibi psikolojik durumların nedeninin karşılaştığımız olaylar olduğuna inanırız. Fotoğrafın icadından önce, dörtnala koşan bir atın ayak hareketlerinin doğru sırasını belirlemek, gözden çok daha hızlı hareket ettiği için olanaksızdı. Aynı şekilde düşünceler, duygular, heyecanlar ve algılar elektronik bir şimşek gibi nöronlarımızın gizemli ormanında ışık hızıyla hareket ettiğinden, dış olaylarla zamana bağlı doğru sıralamalarını görmemiz imkânsızdır. Başımıza bir olay geldiğinde, içine düştüğümüz psikolojik durumun bu olay sonucunda ortaya çıktığını düşünüyoruz. Bu nedenle, aslında tam tersi olması gerekirken Varlık durumumuzu o dış olaya dayandırarak haklı çıkartıyoruz. Hâlbuki Varlık durumlarımız yaşamımızda olacak olayları belirler ve önceden ilan ederler. Olumsuz duygularımız zaman içerisinde şikâyet ettiğimiz terslikler haline gelir. İster iyi, ister kötü olsun, belli bir olayın başımıza gelebilmesi için öncelikle içimizde onun gerçekleşeceği koşulların oluşması gerekir. İnsanın en büyük yanılgısı dış koşulları ve dünyayı değiştirebileceğine inanmasıdır. Hâlbuki ancak kendimizi değiştirebilir, tutumlarımızı farklılaştırabilir, tepkilerimizi düzeltebilir ve hissettiğimiz olumsuz duyguları ifade etmekten vazgeçebiliriz. Evren olduğu haliyle mükemmeldir. Değişmesi gereken yalnızca sensin! Bir insanın iyi niyetinin ve enerjisinin, beklenmedik ve kaçınılmaz olaylar karşısında hiçbir şey ifade etmeyeceğine körü körüne inanmış durumdayız. Bizi bir sel gibi içine alıp sürükleyen olaylar, fazla belirsiz, öngörülemeyecek kadar karmaşık ve denetleyemeyeceğimizi düşündürecek kadar güçlüdürler. Lupelius’a göre, olayların ve Varlık durumumuzun arkasında hep kendimizin olduğunu ‘görmeliyiz’. Herhangi bir çözüm üretebilmek için önce kendimizi değiştirmek zorundayız. Varoluşunda bilerek en küçük bir yükselişi gerçekleştirecek kişi, dağları yerinden oynatabilir ve kendini dış dünyaya bir dev olarak gösterebilir.


Ruh halimiz ve düşüncelerimizle duygularımızın kalitesi üstünde çalışarak, sadece dış dünyada bizi karşılayan olaylara karşı tutumumuzu değiştirmiş olmayacak, aynı zamanda her gün karşılaştığımız olayların doğasını da değiştirmiş olacağız. Yerine getirmemiz gereken ilk görev öz gözlemlemedir. Düşüncelerimizi, duygularımızı ve olaylara bakış açımızı dikkatlice irdelemek bize, İnsanlığın olumsuz düşünce ve hislerini keşfetme olanağı sağlayacaktır. Görünürde bir insan kendisi için sadece sağlık, zenginlik ve mutluluk ister. Oysa kendini gözlemlese ve kendini bilse, acıyla dile getirilen bir şarkı gibi, başına gelecek ya da hiç gelmeyecek felaketlerden, korkularından ve endişelerinden şikâyet ettiğini görecektir. Fakat Varlık durumumuz, düşüncelerimiz ve duygularımıza göre nasıl hareket edeceğiz? Dağları yerinden oynatabilecek enerji, bir düşünceyi değiştirmeye, kendimizi kötü ya da olumsuz bir durumdan çıkarmaya tek başına yetmeyecektir. Bir düşünceyi yönlendirmek ya da bir duygunun denetimini ele geçirmek için gücümüzü çok daha yüksek bir enerjiden almamız gerekir. Bu özel enerjiyi biriktirebilmek için tüm aksaklıkları gidermeli, enerjimizi alan olumsuz tutumların ve istenmeyen duyguların önünü kesmeliyiz. Eğer dış dünyada bir olay meydana gelirse ve onu yaratan Varlık durumumuzla bağdaştırmazsak değerli bir fırsatı yitirmiş oluruz. Eğer dikkatli incelersek, yaşantımızda birçok olayın kendini tekrar ettiğini görebilir ve Varlık seviyemizin belirli durumlarına nasıl karşılık geldiklerini gözlemleyerek doğalarını anlayabiliriz. Örneğin bir toplantıya geç kalma durumunu ele alalım. Geç kalmak endişelenmemize neden olur. Zeki olmak, hangi dış olayın, o sırada ortada olmayan hangi iç duruma karşılık geldiğini bilmektir. Varlığımızın bir parçası bizi bu olaylara bağlamaktadır. Bu olayları yaşantımızdan söküp atmanın tek yolu, Varlığımızda oluşan bir hastalık, bir kusur olan endişe, korku ve kaygı olarak nitelendirdiğimiz iç koşullarımızı düzenlemektir. Bu olayları yaratan psikolojik durum devam ettikçe, olaylar da tekrarlanmaya devam edecektir. Duygularımızla bu olaylar arasında bir bağlantı kurabilirsek, iyileşme süreci de başlayacaktır. Olayları görebilmek, psikolojik durumumuzu incelememize ve süreci tersine çevirmemize olanak verecektir. Bu şekilde yüksek bir anlama düzeyine çıkabilir ve yaşantımızı değiştirme fırsatına sahip olabiliriz. Kendimizi haklı göstermek, dış olayları suçlamak ve aslında nedenlerin kendi eksikliklerimizden, düşünüş, hissediş ve tepki veriş şeklimizden kaynaklandığını inkâr etmek, olayları idrak edemediğimizi ortaya koyar. Bu durumu anlayamamak, olayların tekrar


edeceği anlamına gelir. Değişik koşullarda, aynı olaylar başımıza farklı biçimlerde gelebilir. Biz ise dış koşulları suçlamayı sürdürüp, kendimizi bu olaylardan ebediyen kurtarma fırsatını kaçırırız. Her şeyde kendinizi suçlayın, Başınıza ne gelirse gelsin kendinizi sorumlu tutun. Bu davranışın gücü iki ebedi kelimede saklıdır: Mea Culpa. Tüm ülkelerde yaşanan olayların, ülkenin Varlığını yansıtan bir durum olduğunu düşünmekteyim. Örneğin, ABD’de, farklı ırk, din ve kültürden insanlara karşı beslenen düşmanlığın kabul edilip sona erdirilmesi için koşulların düzenlenmesi, yüzlerce olmasa da onlarca yıl aldı. Malcolm X, M.L King ve J.F Kennedy gibi genç yaşta şehit olan önderler, bir ülkenin düşünüş ve hissediş biçimlerini kökten değiştirecek koşullara ivme kazandırmışlardır ve ülkelerine yeni fırsatları çekmişlerdir. İçinde bulunduğumuz durum, hayatta kazanmamıza ya da kaybetmemize sebep olabilir. Bizi zengin ya da fakir, hasta ya da sağlıklı yapabilir. Öz gözlemleme ve kendi üzerimizde çalışma bunu anlamamızı sağlayacaktır. Anlama düzeyimizi yükseltecek ve bizi daha bilinçli kılacak tek şey öz gözlemlemedir. Kendini gözlemleme, kendini düzeltmedir.

13 İşte Tanrı Katın! Lupelius’un el yazmasını okumak beni heyecanlandırmıştı. Yüzyıllar önce yazılmış o sayfaları derinlemesine incelerken, Tanrılar Okulu’nun sıraları arasında yürümüş, zamanla sınırlı olmayan sesini kendimden geçercesine dinlemiştim. Her günüm bilgeliğe uzanan bir macera gibiydi ve araştırmamın sonunda ölümsüzlük düşüncesiyle ödüllendirilmiştim. İnsanın dışarıdan hiçbir şey almasına gerek yoktur. Ne yiyecek, ne bilgi, ne de mutluluk. Kendisi dışında herhangi bir şeye bağımlı olmamak, onun doğuştan hakkıdır. İnsan zekâsı, iradesi ve aydınlığıyla kendi içinden beslenebilir. Lupelius bu fikrin, fiziksel ölümsüzlüğün temel öğesi ve bütün dinlerle felsefelerin bir köşe taşı olduğuna inanıyordu. Hafızanın derinliklerinden dünyadaki en eski sözler açığa


çıkıyordu. Dört bin yıl önce, daha yazmayı bile öğrenmemişken bir çocuk gibi insanın dudaklarından dökülen sözlerdir. Benden başka Tanrın olmayacak! Aniden geçmişin karanlıklarına tutulan bir ışık gibi titremeye başladım ve içimi farklı bir anlayış kapladı. Sonra alev alıp büyük bir yangına dönüştü. “Başka Tanrın olmayacak,” sözleri, yaratıcılığının farkında olmayan insanın, dış dünyayı tanrısı yaptığı, onu efendisi ve patronu olarak seçtiğini gösteriyordu. Binlerce yıllık bu uyarı, bize emirlerin ilkini ve en büyüğünü hatırlatıyordu. Hiçbir şeye bağımlı olma! Bütün bunları senin yarattığını anımsa! Kendi dışımızda bir dünyaya inanmak, ona bağımlı olmak, kendi eserimizin yasalarıyla kapana kısılmış olmaktır. Düşüncelerim bu noktada üst üste bindi ve bir keşfin heyecanıyla bağrışan çocukların sesleri gibi birbirine karıştı. “Tanrını sev. Kendin dışında başka bir tanrın olmayacak!” Her şeyin yaratıcısı ve efendisi sensin. Her şeyi sen yaratıyorsun ve her şey ‘sensin’. Böylesine gerçek bir tanrının nefesini, bu kadar yakınımda daha önce hiç hissetmemiştim. Aklım durdu ve düşünemez oldum. Erivan’da bir araya gelen araştırmacı ve akademisyenlerden bana ulaşan çeviriler içinde, Lupelius ve onun savaşçı keşişlerinden biri olan Amanzio arasında geçen bir konuşma dikkatimi çekti. Sanki öğrencisi sorusunu tam şu anda soruyordu ve verilen mesajlar satırların arasından canlı bir şekilde yukarı tırmanıyordu. Ayaklarım sanki dipsiz bir karanlığın kenarında asılı kalmış birine aitti. Zaman sıkışmıştı ve ben Okulun ilahi surları üzerinden içeri fırlatılmıştım. Lupelius: Varoluşu ve dış dünyayı tanrın yaptın. Oysaki Varoluş gerçek değildir. Senin kaynağına dönüp neyin gerçekten gerçek olduğunu bulmanı sağlayana dek ‘düş’e hizmet eden bir araçtır. Dışımızda ‘düş’ tarafından yönetilmeyen hiçbir şey yoktur. Amanzio: Peki öyleyse içinde bulunduğumuz şato ve neredeyse üç bin yıllık odaları nedir? Lupelius: Senin tam şu anda yarattıklarından biridir. Amanzio: Annemle babam? Lupelius: Daima senin yarattıklarındır. Senin dışında, senden önce olan hiçbir şey yoktur! Amanzio: Ama o zaman insan Tanrı mıdır? Lupelius: Hayır! Daha bile iyisidir! Tanrı onun hizmetindedir. Amanzio: Bu ne anlama geliyor? Lupelius: Dilediğin her şeyi ondan isteyebileceğin anlamına gelir ve Tanrı her isteğini yerine getirecektir. Hem de hiçbir kısıtlama olmadan. Tanrı iyi bir hizmetkârdır fakat iyi bir efendi değildir. Tanrı hizmet etmeyi sever. Sevmeye âşıktır. Tanrı tüm uysallığıyla senin hizmetindedir. Tanrı vardır çünkü ‘sen’ varsın. Sen var olmasaydın, onun var olması için nedeni olmayacaktı. Tanrı, senin devinmekte olan iradendir. Amanzio: Anlamadım.


Lupelius: Akıl anlayamaz ancak yalan söyleyebilir. Akıl yalancıdır. Akıl yalan söylemeye son verdiğinde, kendisini silip ortadan kaldırır ve Varoluşun tümlüğüne yer açar. Geçmişe yön verenin tam şu an olduğunu anlayamazsan, geçmişi değiştiremezsin. Şu anda elde ettiğin her şey, aynı anda farklı yönlere gidecektir. Şu anı mükemmelleştirirsen, geçmişteki her şey mükemmel bir düzene girecektir. Geçmişteki her olay, şu anda bedeninin yaydığı titreşimlerden ibarettir. Her şey içinde var olmaktadır. Her şeye içinde dokunur ve yerlerini değiştirirsin. Gerçek, masumiyet, güzellik ve güç, içinde devinmektedir. Her şey sonsuz olan ve yok edilemez olan bedeninin içindedir. 14 Uyanık Kalma Sanatı El yazmasından, Savaş alanı bedendir, diye okudum. Lupelius’un bu karşı konulamaz önerisi, içimde büyük bir akın sırasında haykırılan bir savaş çığlığı gibi yankılandı. Savaş alanı bedenimizdir. Zafer bütünlüktür. Bir kişinin son amacı bütünlük ve Varlığın birliğidir. Lupelius’a göre bu, insanın binlerce yıllık serüveninin özünü içermekte, Varoluşunun gerçek nedenini ve tarihini açıklamaktadır. Lupelius bunun fiziksel bir zafer olduğunu düşünmektedir. Beden Varlığın en görünür parçasıdır. Varlığın bütünlüğü hücrelerin içinde gerçekleşen bir zaferdir. Kendini yenmek kadar kutsal bir savaş, kendi sınırlarını aşmak kadar büyük bir zafer yoktur. Bütünlük, Varoluşun kendini iyileştirme sürecidir. Bin yıllık inanışların tersine çevrilmesi, olumsuz ve yıkıcı düşüncelerin dönüştürülmesiyle ulaşılan öz denetim, yiyecekler, uyku ve nefes üstünde egemen olmayı gerektirir. Tanrılar Okulu’nun bu ve diğer bölümlerini okurken, bin yıl önce İrlanda’daki okulunun göz kamaştıran laboratuarında Lupelius ve çevresindekilerin yaptıkları deneylerin özünü düşündüm. Onun öğrenci savaşçıları, kendilerini yemek yemeye ve uykuya egemen olmak üzere eğitir, yıkılmazlığa ve yenilmezliğe hazırlanırken, bunlara duyacakları gereksinimleri azaltmaya çalışırlardı. Lupelius’a göre uyku solunum için kötü bir vekildir. Bizi yetersiz ve uygun olmayan solunumdan kurtarmak üzere birkaç saatliğine bile olsa ayarlanmış bir mekanizmadır. Lupelius’un düşüncelerinin derinliklerine indikçe, hiçbir şeyin bize nefesimiz kadar yakın ve bir o kadar da bilinmez olmadığının farkına vardım. Havayla dolu bir okyanusun dibinde yaşayan yaratıklarız. Bedenimizin her karesiyle bu okyanusun içinde olmamıza rağmen, ciğerlerimize çektiğimiz oksijen hala yetersizdir. Lupelius sıra dışı bir şey keşfetmişti. Her birimiz gerçekte gereksinimiz olan miktarın sadece onda birini soluyorduk.


Lupelius bu durumu el yazmasında yetersiz nefes olarak adlandırıyor ve irdeliyordu. Lupelius’a göre bu garip olgunun bir sonucu olarak organizmamızın bazı önemli kısımları oksijen yetersizliği çekiyor ve yetersiz besleniyordu. Lupelius insanın tehlikeli boyutta kirlendiği sonucuna, organ yenilenmesi ve katabolizmada solunumun önemi üzerine yapılan araştırmalardan çok önce varmıştı. İnsanın her gün uzun saatler boyunca kendini derin nefes alıp vermeye odaklaması gerektiğine inanıyordu. Bir gün okulların, toplulukların ve kuruluşların, bedenin ihtiyaçlarını karşılamak üzere yeterli nefes alabilmeleri için insanlara nefes alma teknikleri öğreteceklerini öngörmüştü. Bin yıl sonra bile bu öngörünün gerçekleşmekten çok uzak olduğunu ve oksijen sanki evrende az bulunan kıymetli bir maddeymiş gibi insanların yetersiz soluma alışkanlıklarını devam ettirdiklerini görüyorum. Lupelius’a göre soluma mekanik bir işlem değil, isteğe bağlı yapılan bir harekettir. Ondan bir insanın kaderinin solumaya iplikle bağlı olduğunu öğrendim. Bir insanın nefesi genişledikçe kendi gerçekliği de zenginleşir. Amacın kaderini değiştirmekse, nefesin üstünde çalış, solumana yeterince zaman ayır. Lupelius’un öğretisine göre, kişisel kaderinizi belirlemek ve kişisel serüveninizin kahramanı olmak için derin ve bilinçli olarak soluk almanız, yiyecek ve cinsellikte azla yetinmeyi öğrenmeniz ve uykuda az zaman geçirmeniz gerekmektedir. İnsan bu yönde çaba göstermelidir. El yazmasında gördüğüm bir mektupta, Lupelius içten bir tavırla bir öğrencisine bu yönde öğütler vermektedir. İnsanlar ölmeyi umdukları gibi uykuya dalmaktadırlar. Aniden. Fakat saat kaç olursa olsun, günün ne denli uzun sürerse sürsün, savaşın ne kadar zor geçerse geçsin, sen ‘ayık olarak’ uykuya daldığından emin ol. Enerjisini yönetmeyi bilmeyenler için günün sonunda tükenmiş olarak uykuya dalmak, canlı olmaktan çok ölü olmaktır. Birkaç dakika bile uyuman gerekse, ayık olarak uykuya geçmeye çalış. Böylece cehennemin derinliklerine düşmeyeceksin. O sıralar sıkça televizyonun karşısında ya da kitap okurken uykuya daldığım için bu sözlerin bana yöneltilmiş olduğunu düşündüm. Lupelius’un sözlerinin gücü ve ikna kabiliyeti o kadar yüksekti ki, ‘ayık olarak’ uykuya dalmayı alışkanlık edindim ve yaşamımın ilkesi yaptım. Lupelius’a göre bir insanın uykuya dalış şekli, hayatının kalitesini ortaya koyan önemli bir sınav gibiydi. Uyku bastırıp gözlerimizi açık tutamadığımızda Lupelius, hemen ayağa kalkmamızı ve uykuyu yenmemizi tavsiye etmektedir. Lupelius eskrim yapmamızı, yıkanmamızı veya dans etmemizi önerir. Bu amaca yönelik birçok hile ve oyun geliştirmiştir.


Lupelius’a göre, Uyumak ölmektir! Kara mizah yeteneği ve binlerce kılığa girmesine olanak veren şakacı doğasıyla, insanların her gece sahneden kesin ayrılışlarını kostümlü olarak prova ettiklerini iddia ederdi. Kötü bir alışkanlık olan ‘uyumak’tan vazgeçmemekte ısrar eden insanlar, sahneledikleri korkunç gösterinin farkında bile olmadan birbirlerine iyi geceler dileyerek uykuya çekiliyorlar. Yenilmez savaşçılar okulunun başkanı, olanaksızı düşleyen keşiş filozof, uyanık kalma sanatı üzerine sıra dışı bazı önerilerde bulunarak mektubunu bitirmişti. “Uykunun ölümün bir gösterisi olduğunu kavradığında, ona artık eskisi gibi yaklaşamayacaksın. Aldığın önlemler ne olursa olsun, kimsenin hatta sevgilinin bile seni uyurken görmesine izin vermemelisin. Uyanık kalma sanatında kendini yetiştir! Bir savaşçı, herhangi birinin onu uyurken görmesinin zayıflık göstergesi olduğunu bilir. Bu dünyaya bize saldırması ve bizi yenip öldürmesi için izin vermek gibidir. 15 Kötü Alışkanlıklar Lupelius aslında insan aklının algılayamayacağı bir gizemin varlığını keşfetmişti. Bu, insanın hücrelerini kirleten duygusal bir cüruf, psikolojik bir kir tabakası toplayan kara bir delikti. İnsan, oruç tutma ve nefes alma gibi teknikler kullanarak yeni fikirler üretebilir, göstereceği olağanüstü çabalarla kendisini ve çevresindeki gerçekliği değiştirebilir. Eksik kalmış, çelişki içindeki ölümlü Varlığını, bütünleşmiş, uyumlu ve ölümsüz bir bireye çevirebilir. Sadeliğe ulaşmak üzere yaptığımız her perhiz ve gösterdiğimiz çabalar, yıllardır birikmekte olan duygusal kabuklardan bizi kurtarabilir ve sıradanlığın cehenneminden kurtulma yolunda hazırlığımız olabilir. Lupelius’un iddiasına göre, yalnızca arınmış bir öğretmenin kılavuzluk ettiği Okul’dan bir kişi böylesine bir iyileştirme sürecine katlanıp bu girişimin engelleri ve zorluklarıyla başa çıkabilir. İnsan genellikle sadeliğe eşlik eden ve onun belirtisi olan işaretleri anlamaktan acizdir. Sıradan bir insan bunun bir iyileşme süreci olduğunu düşünmek yerine, tam ters bir açıdan bakar ve bunun bir hastalık olduğunu sanır. Kimse bu sürecin getirdiği ıstıraplı çabayla yüzleşmek istemez. Lupelius’a göre, bu yüzden tam iyileşme başladığında bu perhizden vazgeçilir. Lupelius uzun yolculukları, bitmek tükenmek bilmeyen yoğun çalışmaları sırasında eski uygarlığın okullarını da tanıma fırsatı bulmuş ve bir takım gizemli geleneklere sahip


olağanüstü insanlarla tanışmıştı. Her çağda ve tüm uygarlıklarda otium yani hiçbir şey yapmama sanatı, her disiplinin ve iç arayışın dayandığı temeldi. Büyük maceraya atılmak üzere en yüksek sorumluluk seviyesine çıkmak isteyen her insanın bağlı olduğu altın bir iplikti. El yazmasının çizdiği ideal yol haritası izlendiğinde, perhizdeki bir ruhbanın, yalnızlık içinde bir münzevinin, azla yetinmesini öğrenmiş bir keşişin tek bir Okul’un farklı ifadeleri ve bin yıllık bir araştırmanın farklı yüzleri olduğunu ortaya çıkartıyordu. Araştırmamı derinleştirince, Büyük İskender’in tarihçilerinden biri olan Arrianus’un Anabasis Alexandrou(Büyük İskender’in Seferleri) adlı eserinde, İskender’in beslenme ilkelerini ve enerjisini nereden aldığını anlattığını keşfettim. “Azla yetinmek üzere eğitilmişti. Kahvaltı olarak şafak sökmeden yürüyüş yapar, akşamları da hafif bir yemek yerdi.” Cesaretin ve gücün eşsiz bir örneği olan Makedon savaşçılarının da dillere destan azla yetinme yeteneği buna benziyordu. Toprak üzerinden uyurlar ve en zorlu işlerden sonra bile sadece bir avuç zeytin yerlerdi. Yine de yorgun düşmezler ve düşmanlarının üstüne kâbus gibi çökerlerdi. Lupelius’a göre, bir gram yiyecekten ve bir dakikalık bir uykudan feragat etmek öylesine güçlü bir etki yaratırdı ki, insanın büyün inanç sistemini yerinden oynatabilir ve yanlış kurulmuş dengeleri alt üst edebilirdi. Lupelius’un Okulu, hastalığın, yaşlılığın ve ölümün yokluğunun, insanın doğuştan gelen bir hakkı olduğunu savunuyordu. Hastalanmayan, yaşlanmayan ve ölmeyen bir insan. Yüzyıllardır bütün uygarlıklarda süregelen öz denetimi ele geçirme arayışında, Lupelius’un ‘duygusal cüruf’ olarak adlandırdığı şeyin su üstüne çıkartılmasına yönelik öğretileri ve uygulamaları kullanılmalıydı. Bu, iç yaraların ortaya çıkarılması ve Varlığın katmanları arasından sarkan bütün gölgelerin temizlenmesi için gerekli işlemdi. Bir gün el yazması üzerinde çalışırken, Lupelius’un inanılmaz bir sırra eriştiğini keşfettim. Bir düşünce devrimine işaret ediyor ve sanki kendi çağdaşlarına değil de, geleceğin bilim kurultayına sesleniyordu. “İnsanlığın atalarından kalma fizikötesi uykusundan uyanma zamanı gelmiştir. İnanç sisteminin üzerindeki bin yıllık tozu silkelemenin zamanıdır.” Ve belge şu çetin sözlerle son bulmaktaydı:


“Yiyecek, uyku, seks, hastalık, yaşlılık ve ölüm ‘kötü zihinsel alışkanlıklar’dır. Kişi bunlardan kurtulmalıdır.” Ayrıca el yazmasının birçok yerinde bunlardan ‘boş inanış’ ve ‘yanılsama’ olarak bahsediliyordu. Lupelius, “Savaş meyadanı bedendir. Savaş meydanı senin bedenindir,” diye iddia ediyordu. “Reddedilen her yiyecek, uykudan kaçılan her an ölüme karşı bir zafer sayılacaktır. Fiziksel ölüm bir hata olmakla beraber doğaya aykırı ve yarasızdır.” Lupelius, yiyecek, uyku, seks ve çalışmada sadelikten yoksunluğun enerji ve canlılık kaybına neden olduğuna inanıyordu. Bu tutum, olanaksız olanı, yani fiziksel ölümü önce olanaklı sonra da kaçınılmaz hale getiriyordu. Çağlar boyunca uygarlıklarda, Lupelius’un kötülediği hipnotik uykudan çok az insan uyanabilmiş ve zenginliğin, uzun ömrün kökeni olan bir disiplini, fiziksel ölümün yerine koyabilmiştir. Dreamer bir gün bana, yeni insanlığın ve özellikle de yeni önderlerin duygularında fiziksel ölümsüzlüğün temel bir öğe olacağını söyleyecekti. İnsan Herakles sütunlarının ötesine geçemezse, eninde sonunda sınırlarıyla karşılaşacak ve geldiği yolu geri dönecektir. Eğer canlı, uzun ömürlü ve zengin bir Varoluşun içinde bulunmak istiyorsak, ölümün alt edilebileceği fikri bir ön koşul gibi psikolojimizde bulunmalıdır. Dreamer’a göre bütün okullarda, her sınıfta ve her düzeyde fiziksel ölümsüzlük felsefesi öğretilmeliydi. Sonsuz bir yaşam fikri, yoksulluğa, suç işlemeye ve ölüme karşı en güçlü panzehirdi. Erivan’dan ve Eski El Yazmaları Kurumu’ndan ayrılıp, yanıma en kıymetli eşyamı, Dreamer için bulduğum ‘Tanrılar Okulu’nun bir kopyasını alarak New York’a döndüm. Tuttuğum onca notun arasından özellikle Lupelyanların mottosu olabilecek iki sözcük yolculuğum boyunca düşünmeme neden oldu. Daha az öl. Bu sözcükler Okul’un felsefesinin özlü bir formülü ve özetiydi. Daha az öl ve ebediyen yaşa. Bu sözcüklerin sadeliği arkasında gizlenen müthiş keşfi düşündüm. İnsan kendi içinde birçok kez ölmektedir. Yıkıcı düşünceler ve olumsuz duygular Varlığımızın içinde sıkışıp kalır, sürekli olarak kendini kopyalarken bir yandan da yavaşça öldüren bir zehir salgılar. Ebediyen yaşamak için nereden başlamamız gerektiğini bilmiyor olabiliriz fakat en azından Lupelius’un bin yıllık özdeyişini izleyerek kesinlikle daha az ölebiliriz. Lupelyanların ölümsüzlük şarkısını birçok kez tekrarladım: Daha az ye, daha çok düşle


Daha az uyu, daha çok nefes al Daha az öl ve ebediyen yaşa. 16 “Sen Bunun Altından Kalkamayacaksın!” Sanki bir yeraltı yolculuğundan çıkmıştım. Odayı ve duvarda asılı duran büyük yağlı tabloyu anımsadım. Bu sefer Dreamer’ın dünyasında sabahın daha aydınlık bir vaktiydi ve evin bu kısmının mimarisini daha net seçebiliyordum. Yüksek tavana baktım. Kenar çizgisini, birden aşağı inip çıplak tuğlalarla etkileyici bir kemer oluşturduğu noktaya kadar izledim. İşte o anda başkasının varlığını sezinledim. İrkildim. Kemerin iki ucundan, iki çıplak kişi bana doğru bakıyordu. Bir kadın ve bir erkek, muhafızlar gibi kıpırdamadan duruyorlardı. Ne olduklarını idrak edene dek, sırtımdan aşağı bir ürperti inmişti. Gerçek boyutlarda, birbirlerine dönük iki heykeldi. O kadar güzellerdi ki, Yunan orijinallerinin kopyası olduklarını düşündüm. Kalkık, düzgün ve bir zırh kadar güçlü savaşçı çenesi bana bir gurur mesajını aktarıyordu. Askeri bir komut almış gibi bedenimi dikleştirdim. İçgüdüsel olarak Dreamer’ın odasına giden taş merdivenleri görmezden gelerek, kararsız bir şekilde karşı taraftaki alışılmamış biçimdeki kristal, döküm kapıya yöneldim. Bir tablo boydan boya kapının yanındaki duvarı kaplıyordu. Durup inceleyince Narkissos efsanesinin göz kamaştırıcı bir yorumu olduğunu anladım. Narkissos sulara gömülmeden önce, suda kendi yansımasını seyrediyordu. Bir süre hayranlıkla onu inceledim. Bu tablo büyük bir sanat galerisinde, 17. Yüzyıl şaheserleri arasında sergilenebilirdi. Ardından kristal kapıyı iterek açtım ve aniden, bir peri masalından çıkmış izlenimi veren dekorasyonun karşısında büyülenip eşikte kalakaldım. Gözlerimi görüntüden ayırmadan eğilip ayakkabılarımı çıkarttım ve ilk geldiğimde yaptığım gibi onları eşikte bıraktım. Ürkek adımlarla yalın ayak seramik döşemenin üstünde yürüdüm ve botanik bahçesini andıran bir yere geldim. Çoğu tropik olan bitkilerin zengin çeşitliliği ve duvarları oluşturan kemerli camlar bu görüntüyü güçlendiriyordu. Dışarıda bahçenin koyu yeşili villayı kuşatmış, bir tekneyi çevreleyen bitkilerden bir deniz gibi ahşap doğramalara dek dayanmıştı. Bu yerin ayrıntılarındaki güzellik, içindeki sanat eserleri ve beyaz mermer yontuları ben de hayranlık uyandırmıştı ama yine de bu sıra dışı yerin tam olarak ne olduğu konusunda kararsızdım. Gündüzün ilk ışıkları tavandaki iki büyük pencereden içeri girmişti. Çatıyı taşıyan iki devasa kirişe baktım ve onları kaldırıp oraya yerleştirmeyi başarmış Titan’ı gözümde canlandırmaya çalıştım. Odayı defalarca inceledim ama Dreamer’dan bir iz yoktu. Onu yaklaşık bir yıldır görmemiştim. İlerlediğim zaman holün ortasında bir su birikintisi gördüm. Bir havuzdan çok, mermer taşların içine yerleştirilmiş küçük mavi bir süs havuzu


gibi duruyordu. Suyun yüzeyi küçük titreşimlerle hareket ediyordu. Gözlerimi kenarlarda gezdirdim ve sonra aniden küçük dalgaların içinde onu gördüm. Yavaşça başımı kaldırdım ve Dreamer’ın gümüş bir flütü dudaklarına yerleştirdiğini gördüm. Zarifçe eğildi ve yüzünü flütle birlikte kaldırarak ışığa doğru çevirdi. Hava, bir kolyedeki inciler gibi birbiri ardına dizilmiş notalarla doluverdi. Çalan müzikte, villanın içinde ve o anda herhangi bir dönem ya da zaman duygusu yoktu. Kıpırdamadan dinledim. Çocukluğumun neşesini, denizin kokusunu ve unuttuğum mutluluğumu yeniden hissettim. Kayaların üstünde yaptığımız aptalca yarışmaları, yeni yakalanmış istiridyeleri, yengeçlerin tadını, büyük bir cesaretle kayalardan denize atlarken yaşadığım heyecanı,Ischia’daki evin serin gölgelerini ve ellerimde torbalarla marketten dönünce Carmela’nın beni karşılayan tatlı öpücüklerini anımsadım. Sonunda bir nota diğerlerinden daha uzun süre havada asılı kaldı ve kendini müzikten kurtarıp titreşen bir sese dönmeden önce havanın molekülleriyle biraz oynaştı ve ona can veren nefesle çırpındı. Sonra birdenbire sustu. Sonu gelmeyen bir an boyunca Dreamer flütü alt dudağında çapraz bir şekilde tuttu sonra eliyle flütü yastığın üstüne bıraktı. Hatırladığımdan daha genç ve daha ince görünüyordu. Gözlerini bana dikti ve beni uzun uzun süzdü. Elbette onunla tekrar görüşebilmek için gösterdiğim çabadan, el yazmasını arayarak geçirdiğim zamandan, görevimi başarıyla tamamlamamdan ve beni Okul’un felsefesine daha da yakınlaştıran el yazması üzerine yaptığım çalışmalardan haberdardı. Çıraklık dönemimi başlatan fırtınalı buluşmamızdan ve Marakeş’e beni geçmişime götüren maceralı yolculuktan sonra hiç olmazsa bu sefer beni övmese bile, bana yüreklendirici birkaç söz söyleyeceğini düşünüyordum. Ona karşı birkaç adım attım. Dreamer tek kelime etmeden bana bakmaya devam etti. Başlarda hissettiğim huzursuzluk hissi yerini acıya bırakmıştı. Bakışları altında dikkatim yön değiştiriyordu. İlk kez kendi içime bakıyordum. Gördüklerim kabul edilebilir gibi değildi. Suçluluk duygusu, düğümlenmiş hisler ve kapkaranlık düşüncelerden oluşmuş bir bulut, bilincimde duygusal bir yumak haline gelmişti. Bakışları sanki içimi kazıyor, hiçbir zaman görmek ve yüzleşmek istemeyeceğim psikolojik bir kirliliği karıştırıyordu. Duyduğum acı sınırlarımı zorluyor ve git gide artıyordu. Sorgulamasını bitirdiğinde, sanki kesin bir yargıya varmış gibi, “Bu işin altından kalkamayacaksın!” dedi.


Kararın ardından gelen sessizlik tüm bedenimi ve seranın her köşesini kapladı. Üzüntü, hayal kırıklığı, keder ve kızgınlık birbirine karışarak tek bir acıya dönüştüler. Bütün enerjimin çekildiğini hissettim. Tek başıma kalıp, kendimi yere atmak ve ağlamak istiyordum. Bir sanık gibi nefesimi tutmuş son kararı bekliyordum. Zaman geçmek bilmiyor ve zalimce uzayıp gidiyordu. Sonunda, yaptığı deneyler yüzlerce kere başarısızlığa uğramış ama yine de yenilmemiş bir araştırmacı havasıyla, “Kimse başaramaz. Başaramayan insanlıktır!”dedi. Sanki soyu tükenmekte olan bir türün temsilcisiymişim gibi konuşuyordu. “Seni olduğun gibi kalmaya zorlayan birçok yasa var. Hatta seni görevlendirdiğim araştırma bile kibrini ve benmerkezciliğini besleyen bir olguya dönüştü.” Ona karşı derin bir öfke duymaya başlamıştım. Bu, saldırıya uğradığımda kendime acıma duygusuyla karışmış bir nefretti. Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa seyahatlerinde araştırmayla geçirdiğim aylardan, araştırmacılar, arkeologlar ve akademisyenler tarafından yok olmuş sayılan el yazmasını bulmamdan, acıyla dolu geçmişimle cesurca yüzleşmemden sonra bu şekilde davranılmayı hak etmiyordum. Dreamer’ın sözlerine bir karşılık vermek istiyordum ama onurumu ayakta tutacak gücü kendimde hissetmiyordum. Ayrıca yüreğimde haklı olduğumu da biliyordum. Duygularımı samimiyetsiz bir şekilde bastırıyordum. Bütün söyleyebildiğim, “Değişemem,” oldu. Buna rağmen sesim çaresizliğimin, bağımlı olmaya ve vazgeçmemeye olan eğilimimin kinini dışarı vuruyordu. Dreamer E harfini olabildiğince uzatarak, “KEEEEES!” diye bağırdı. Geçen saniyeler korkunç bir olayın başlangıcına işaret ediyordu. İçimde, kanlı bir meydan savaşının ortasında, silahların ve savaş borularının gürültüsü arasında atılmak istenen bir naranın boşluğunu hissettim. İçimi kaplayan bir ürpertiyle dinlemeye başladım. Dreamer sesindeki acımasız tonu koruyarak ama şaşırtıcı bir şekilde alçak sesle, “Sesini yitirene kadar ağladığın zamanları hatırlıyor musun?” diye sordu. Geçmişime ait görüntüler, bir sihirbazın elinde hışırdayarak karışan iskambil kartları gibi birbiri ardınca, karmakarışık halde zihnimden geçip gitti. Kesitlerin hepsi birbirini andırıyordu. Napoliten çocukluğumun büyülü atmosferini ve aynı ışığı taşıyordu. Eski evi, Carmela’nın odasını ve kapakları aynalı dolabı tanımıştım. Altı yaşlarında bir oğlan yere yatmış feryat figan durmaksızın ağlıyordu. O bendim.


“Hala oradasın. Henüz hiçbir şey değişmedi. Çocuklukta yaptığın kaprisler, şimdi yerini şikâyet etme ve kendine acıma duygularına bıraktı.” Sonra uzun bir sessizlik oldu. “Kimse değişmez, değişmek mümkün değildir,” dedi sonunda. “yedi yaşında bir çocuk çoktan kederli yetişkinler ordusuna katılmış bir çömezdir. Üzgünler kulübüne hayat boyu ücretsiz giriş bileti verecek önyargılar, boş inanışlar ve fikirler ona daha bu yaşında öğretilmiştir. Bir insanın fikirleri, duyguları ve bedeni iç içe geçmiş eş merkezli evrenlerdir. Hepsi birbiriyle bağlantılıdır. Kişinin bilerek ses tonunu değiştirmesi, sırtını bir milim dikleştirmesi veya önemsiz bile olsa bir alışkanlığını bırakması bütün yaşamını değiştirmesi anlamına gelir. Bu gerçekte olanaksızdır. Uzun bir süre boyunca beni dikkatlice inceledi ve ben de incelemesine katlandım. Gözünden içimdeki en ufak kıpırtının bile kaçmayacağını ve bu buluşmamızda herhangi bir hileye başvuramayacağımı biliyordum. Bu benim için bir ölüm kalım meselesiydi. Bir yanda kendimi kazanma, düş’e bağlanma ve yaşamımı muhteşem bir maceraya dönüştürme olasılığı, diğer yanda ise hiçbir kurtuluş yolu kalmadan yıkılıp kendimi yitirme olasılığı duruyordu. Yaşamım bir pamuk ipliğine bağlı olarak, dipsiz bir kuyunun başından sarkıyordu. Tek bir sözcük, ses tonunda ufak bir değişiklik ya da sessizlik, içi sıradan kaderlerle dolu kuyunun içine düşmeme yetecekti. Dreamer esnek bir hareketle eğildiği yerden doğruldu. Su birikintisinin açık mavi suları bu hareketiyle birlikte titredi. Yavaşça bana doğru eğildi. Nefesim kesilmiş bir şekilde saniyelerce bekledim. Ardından bu kez cana yakın bir ses tonuyla, “Ancak beni anımsarsan başarabilirsin!” dedi. 17 “İnançlarını alt üst et!” Bu arada oturduğu yere yerleşmeye çalışarak minderleri özenle beline ve sırtına yerleştirdi. Her şeyden en iyi şekilde yararlanan biri gibi görünüyordu ve uğraştığı iş ne olursa olsun enerjisini tazeleyerek başlıyordu. Öğüt verircesine, “İnançlarını alt üst et!” dedi. Karşılaştığımızdan beri olduğum yerde ayakta duruyordum. Beni oturmaya çağırmak aklının ucundan bile geçmemişti. Bu davranışına beni önemsemediğini düşündüğüm için kırılmıştım. Bir insanın Dreamer gibi her anını stratejik bir şekilde yaşaması mümkün değildi. Titreşen suların yanındaki yer döşemesine hapsedilmiş bir şekilde, içimden durumu sorgulayarak onu dinlemeye devam ettim. Dreamer, “Bir insanın geçmişi, bugünü ve geleceği, kendi yolunda yürürken başından geçen olaylar, durumlar ve deneyimler, kendi inançlarının birer yansımasıdır. Onun Var oluşu ve


kaderi, kendi yargılarının görünür hale geçmesidir,” diyerek konuşmasını sürdürdü. “Visibilia ex Invisibilibus. Algıladığın, gördüğün ve dokunduğun her şey bir görünmezlikten kaynaklanır. Bir insanın yaşantısı, ‘Düş’ünün gölgesidir. İlkelerinin ve inançlarının görünen halidir. Herkes, körü körüne inandığı herhangi bir şeyin gerçekleştiğini görür. İnsan daima yaratır. Karşısına çıkan engeller, maddeleşen sınırları, çatışan fikirleri ve zayıflığıdır. Kendini yoksulluğa, hastalığa, kıtlığa inandıranlar var. Her şeyi suçüstüne kuranlar var. İnsan, Varlığının karanlık zindanlarına hapsedildiğinde bile yaratır.” Dreamer’a göre, kimsenin inancı bir başkasından fazla değildi. Herkesin kendi payına düşen ve yönetmesi gereken bir inancı vardır. Herkes eşit derecede inanca sahiptir. “İnsanlar arasındaki tek fark, bilinçsiz olsa bile inançlarının yönünün, varmaya niyetlendikleri hedeflerinin farklı niteliklerde olmasıdır. Bu sözleri beni fazlasıyla alt üst etmişti. Her zaman inancın değerli bir şey olduğuna ve insanların arasındaki farkın sahip oldukları değişik inançlara bağlı olduğunu düşünmüştüm. Benim dünyamı üstüne kurduğum sütunlar, Muhammed’in, İskender’in, Sokrates’in, Lao Tzu’nun, Churchill’in ve Napolyon’un farklı inançlarıyla insanları peşlerinden sürüklemesi üzerineydi. Sözlerimi desteklemek için Kutsal Yazıları kullanıp, onların otoritesinden güç alarak, “Madem herkes inanç sahibi ya da eşit derecede inanca sahip, o zaman bir hardal tanesi kadar imanımız olsa sözleri ne anlama geliyor?” dedim. Ardından yaptığı konuşma ebediyen benliğime kazınacaktı. Kalıcı sözler söylemesinin yanı sıra, her kelimeden sonra otoritesini hissettiriyordu. Dreamer bana İncil’den bir bölüm okumuyor, adeta o bölümü tekrar yaratıyordu. Binlerce yıllık bu sözlerin özü ve her parçasını sarmış bilgiler orada, o anda ortaya çıkıyordu. Bu sözler yeni ve canlıydı. O ana kadar dünya tarihi boyunca söylenmemiş sözlerdi. “Eğer bir insan inancının yönünü bir milim oynatabilseydi ve onu ölümden çok yaşama çevirebilseydi, olaylar dünyasında dağları yerinden oynatabilirdi.” Karanlığa gömülü yerlerin çakan bir şimşekle aydınlanması gibi, zihnimden bu düşünceler geçti. Cehennemin bir parçasının yok edilmesi bile, insanlar için kökleşmiş bir inanç olan ölümü yıkabileceğini anladım. Böyle bir girişimin büyüklüğünü hissettim. Bunu sadece düşünmek bile, sırtında dünyanın ve gökleri yükünü taşıyabilecek Titan’ın gücüne sahip olmayı gerektiriyordu.


İlk kez kendime neye inandığımı, Dreamer’la karşılaşana kadar neye değer verdiğimi sordum. Düşüncelerim karanlık geçmişimin derinliklerine doğru kayarken sesi bana yol gösterdi. Onun karşısında açık bir kitap gibi durduğum gerçeğini bir kez daha anlamak utanç vericiydi. “Şimdiye dek, bütün insanlar gibi senin de yaşamının amacı ve Varlığının hedefi, kendini yüreğinde öldürmek oldu. Hastalık, yaşlılık ve ölüm, insanoğlunun binlerce yıldır tapındığı tanrılardır. İşte insanlar yaşamdan, sonsuz düşlerinden böyle hüzünlü bir şekilde vazgeçerler.” “Bir hardal tanesi kadar imanımız olsa..” sözleri, görüşümüzde yapacağımız en ufak bir yükselmenin, en küçük bir dönüşün, ölümlü yazgımızın yönünü değiştirebileceği anlamına geliyordu. Düş var olan en gerçek şeydir. Kendi sınırlarını ‘görmek’ ve onları belirleyip etraflarını çevirmek, kendini onlardan kurtarıp özgür olmak demektir! İnsanın yaşamı olumsuz duygularla yönetilmektedir. Yüreğinde taşıdığı kızgınlık, başına gelen tüm felaketlerin ve mutsuzlukların sebebidir. Dreamer ayağı kalktı. Dönüp dikkatli adımlarla havuzun yanından geçti, sıra dışı seranın tam karşı köşesine gitti. Sırtı dönük olarak konuşuyordu ama sesi hemen yanımda, kulağımın dibindeymiş gibi gür ve net işitiliyordu. O konuşurken söylediği her kelimeyi not defterime yazdım. “Sadece bir zaman meselesidir. Zamanı geldiğinde hepimiz hedefimizi tutturacağız. Sonunda hepimiz kazanacağız. Neye inanırsak onu yaşayacağız. Hepimiz neyi bozmadan koruduysak, onu elde edeceğiz. Sen kendi sefilliğini, hatalarını ve ölümünü elde edecek, ben de mükemmelliği, sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü elde edeceğim. 18 Narkissos Sendromu Dreamer, “En sarsılmaz inancın, en zararlı inanışın, kendin dışında bir dünyanın varlığına, bağımlı olduğun bir şeye veya birisine, sana bir şeyler veren veya senden alan, seni seçen ya da seni suçlayan bir şeye veya birisine inanmandır,” dedi. “Bir savaşçı, bir anlığına bile dışarıdan gelecek bir yardıma inansa, derhal yıkılmazlığını yitirir,” dedi. Ardından sustu ve gözlerini kapadı. Bu arada onun son sözlerini defterime yazıyordum. Sessizlik uzadı. Kendimi aniden değersiz ve ortada kalmış hissederek utandım ve utancımı yenmek için notlarımı aklımdan geçirip durdum. Sonunda Dreamer sessizliğini bozdu ve gözleri kapalı bir şekilde okudu.


Dışarıda hiçbir şey yok. Hiçbir yerden gelecek bir yardım yok. Sert bir ses tonuyla, “İnsanın en kötü hastalığı bağımlı olmaktır,” dedi. Birdenbire dikkat kesildim. Tüm bedenimle bu ifadenin önemini ve yeni inanç sistemimin merkezine bunu yerleştirmem gerektiğini hissettim. “Başkalarına ve onların yargılarına bağımlı olmaktan kötüsü yoktur. Kendini bu bağımlılıktan kurtarabilmek için büyük bir hazırlık dönemi geçirmelisin.” Çok daha sonra fark edeceğim gibi, Dreamer genel olarak insanlardan bahsettiği zaman söylediklerini kolayca kabul ediyordum fakat doğrudan beni ele aldığında çok çetin bir direnç gösteriyordum. Dreamer bastırarak, “Senin gibiler yaşadıklarını yalnızca başkalarının arasındayken hissederler. Kalabalık yerleri tercih edersiniz, devlette veya büyük şirketlerde iş bulursunuz, yani kalabalığın güven veren varlığını nerede hissederseniz orada olmak istersiniz. Başkalarının arasında olup yalnızlığın dayanılmaz yükünden kaçar, bağımlı olmanın bütün törenlerini yerine getirir ve onun tapınaklarında toplanırsınız. Sinemalar, tiyatrolar, hastaneler, stadyumlar, mahkeme salonları ve kiliseler tapınaklarınızdır,” dedi. Kendimi savunmak adına çirkin bir hareket yaptım. Sanki bu sözler beni tehdit etmiş ya da bir planımı bozmuş gibi, çekilmez bir öfke benliğimi kararttı. Kendimi savunmak üzere, tüm itirazlarımı havan mermileri gibi zihnimde dizip hazırladım. İçime bakarak bu rezilliği kaldırmayı denedim ama girişimim ancak yüzüme buruk bir ifade bıraktı. Dreamer direncimin sınırlarını yokluyordu. Sınırlarımda nasıl gedik açacağını çok iyi biliyordu. Gülümsemesinde sanki bana vuracakmış gibi zalimce bir hava vardı. Alçak bir sesle, “Senin gibi biri hastalandığında sırf dikkatleri üstüne çekmek adına, ilkel bilimin şamanları olan cerrahlar tarafından parçalanmaya razı olacaktır. Mideme bir yumruk yemiş gibi fenalaştım. Dreamer sanki boks ringinde sayıları geri sayıyormuş gibi birkaç saniye bekledi. Aynı anda hem rakibim hem de hakemdi. Tavrını ve ses tonunu tamamıyla değiştirip, “Tabloyu anımsıyor musun?” diye sordu. Ağzından çıkan her söz beni şaşkına çeviriyordu. Şimdiye dek kimsede görmediğim, birdenbire ve ustalıkla yaptığı radikal değişimlere asla alışamayacaktım. Yepyeni bir kişiliğe bürünme ve bir saniye öncesinden bir parçacık bile taşımadan başka bir duruma geçebilme yeteneği beni hayrete düşürüyordu. Birden, şu an içinde bulunduğumuz seraya girmeden hemen önce gördüğüm tablodan bahsettiğini anladım. Boğulmadan hemen önce suda yansıyan görüntüsüne bakan Narkissos’un görüntüsü zihnimde yeniden canlandı.


Dreamer, “Bu kendi görüntüsüne kapılıp kalmış insanın simgesel bir öyküsüdür,” derken, aniden konuyu ve tutumunu değiştirmesi üzerine yüzümün aldığı halden keyif aldığını saklamaya gerek duymuyordu. Sonra konuşmasını yakalayabilmem için bir süre sustu. Dış dünyaya inandığın sürece, politikacıların dış dünyanı, dinlerin de iç dünyanı düzene sokacağını düşündüğün sürece hayal kırıklığına uğrayacaksın. Dünyayı, senin yarattığını gör. Durumlara ve olaylara göre, senin isteğinle dış dünya görünür ve kaybolur. Eğer onun var olma sebebinin sen olduğunu unutursan vahşi ve yabancı bir şeye dönüştüğünü göreceksin. “Narkissos’un masalı, dünyanın bir kurbanı olan insanın öyküsüdür. Bir kez dünyanın senin yansıman olduğunu gördüğünde, özgürlüğüne kavuşacaksın,” diyerek sözlerini sürdürdü. Çok şaşırmıştım. Uygarlığın en önemli efsanelerden birinin binlerce yıldır yanlış anlaşılması nasıl mümkün olabilirdi? Böylesine basit açıklama nasıl olur da gözden kaçırılırdı? Dreamer’ın yanında, Sokrates’le birlikte ölen devlerin, filozofların cesurca fikirlerini bağırışlarını duyuyordum. Bu bilgiler bize zaman okyanuslarını aşıp gelirken biz, insanın gerçek durumunu ortaya koyan masalları yanlış anlamaya devam ediyorduk. Efsane aslında bizi sıradan bir dünya vizyonuna sahip olmanın aptallığına karşı uyarıyor ama biz hala Narkissos’un kendini beğenmişlik örneğine inanıyoruz. Dreamer’ın bana birçok kez anlatmaya çalıştığı şey şimdi derinlemesine aklıma giriyordu. Narkissos’un öyküsü alt üst etme okulunun bir bildirisiydi. Caravaggio’ya, Petrus’un çarmıha gerilme ve Pavlus’un düşmesi tablolarını yaparken ilham veren bildiriydi. “Kendimiz dışında bir şeye âşık olmak, kendimizi unutmak, bağımlılık dünyasında kendimizi kaybetmemiz demektir. Aynı zamanda kişisel gerçekliğimizi yaratanın kendimiz olduğunu unutmamız anlamına gelir.” “Bizim dışımızda bir dünya yoktur. Her neyle karşılaşır, her neyi görür, her neye dokunursak, sadece kendi yansımamızdır. İnsan yaşantısındaki kişiler, olaylar ve koşullar, onun koşullarını ortaya sermektedir,” dedi sözlerini vurgulayarak. Dünyayı suçlamak, ondan şikâyet etmek ve kendini haklı çıkartmaya çalışmak düşmüş bir insanlığın göstergesi, ‘gerçek’ bir iradenin yokluğu, bağımlı olmanın sonucudur. Beni hazırlıksız yakalayarak, “Narkissos’da Âdem gibi elmayı yedi!,” dedi. Önce dört bin yıllık Yaratılış öyküsünü anlatıp, hemen ardından klasik Yunan efsanelerinden birine giderek çok uzak iki farklı dünyanın arasını tek bir adımla geçince ona ayak uydurmam güçleşti. “O da Âdem gibi bir dış dünyanın var olduğuna inanmıştı.”


Çok farklı kültürleri temsil etmelerine rağmen, her iki gelenekte de verilen mesajlar aynıydı. Bir dış dünyaya inanmak, onun kurbanı olmak ve onun tarafından yutulmak anlamına geliyordu. Dreamer, “Dünyayı her an sen yaratıyorsun!” diye sözlerini sürdürdü. “Narkissos’un kendini gördüğü su birikintisi dış dünyadır. Onun gerçekliğine inanmak ve ona bel bağlamak, kişinin kendi gölgesine bağımlı olması demektir. Kendi ellerinle her şeyi nefessiz bırakana dek, yaratandan yaratılan, düşleyenden düşlenen ve efendiden köle haline gelmektir.” Dreamer’ın keşfetmemi sağladığı bu mesajları, Kutsal Kitabın çağlar öncesine dayanan öykülerinde, Frankenstein, Alice Harikalar Diyarında, Blade Runner gibi yeni öykülerde de bulabileceğimizi anlamıştım. “Âdem’le Havva’nın cennetten düşüşleri her an gerçekleşmektedir. Dünya bizi ele geçirdiğinde ve onu bizim yarattığımızı unuttuğumuzda cennetten kovuluruz. Sonra yaratılan isyan eder ve bize karşı durur. Bu ilk, bağışlanamaz ve ölümcül günahtır. Bu sebeple sonucun yer değiştirmesidir. Bir kişi bütün ve gerçekse, kendine egemendir. Dünyanın kendisinin aynası olduğunu bilir. İster iyi kötü, ister güzel ya da çirkin, ister doğru ya da yanlış, insanın karşılaştığı her şey gerçeklik değil, kendi yansımasıdır.” Dreamer bunları söylerken ses tonundan buluşmamızın sonuna geldiğimizi anlamıştım. Benden ayrılmak üzereydi. “Herkes daima ve yalnızca kendisi neyse onu biçer. Tohum da harman da sensin. İşte bu nedenle tarihteki bütün devrimler başarısızlığa uğramıştır. Onlar dünyayı dıştan değiştirmeye çalıştılar, su birikintisindeki görüntünün gerçek olduğunu sandılar. Bundan böyle yardım almak için dünyaya bel bağlamayacaksın. Ötesine geçmelisin! Dünyayı geliştirenler, ancak dünyanın ötesine geçenlerdir.” Bir süre sessiz kaldı. Sonra bana bir kez daha, “Ötesine geç!” diye buyurdu ve yine sessizliğe büründü. Aşmak için dünyanın ötesine geç! Bunun anlamı neydi? “İnsan yüzyıllardır kendi yansıttığı film içindeki görüntüleri değiştirebileceğine inanarak ekranı kazıdı.” Nesiller boyunca tarihin yönünün neden değiştirilememe sebebi bana gümüş bir tepside sunulmuştu. Buruk bir alay taşıyan bu bakış açısı, zulümlerin, kavgaların ve kahramanlıkların sonsuz öyküsünü tek yargıyla özetliyordu. Kocaman yararsız bir saçmalıktı. Beklenmedik bir nezaketle, “Sen bu budalalığı bırak! Savaşları, devrimleri ve ekonomik, politik, sosyal reformları unut. Her var olanın ardındaki gerçek nedenle ilgilen. Düşlenenle


değil, yüreğindeki düşleyenle ilgilen. En büyük devrim, girişimlerin en büyüğü ama tek anlamlı olan kendini değiştirmektir.”

19 İnsan Saklanamaz Dreamer beni uyararak, “Dünyaya bağımlı kalanlar, var oluşun en alt düzeyinde kalırlar. Tüm hayatın boyunca hep bağımlı olmanın kökleri olan ‘korku ve umut’ arasında salınarak, kendin dışındaki güvenceler ve gelip geçici doyumlar peşinde koştun,” dedi. Bendeki engelleri yıkıp daha derinlere girmek istediği zamanlarda yaptığı gibi konuşurken gözlerini öyle sert dikip bakmaya başladı ki, ne gözlerimi kıpırdatabildim ne de nefes alabildim. “Bütün bağımlılar gibi senin hayatın da korkunç. Bir kölenin yaşamını andırıyor. Bu hapishaneden kaçmayı bir kez olsun bile düşünmeden, sıradanlığı ve kıtlığı kalıcı kılarak yıllarını boşa harcadın.” Kurşun yağmuru altında kalmış bir muhabir gibi söylediklerini aceleyle yazıyordum. Dreamer söylediklerinin anlamını güçlendirmek üzere, “Dışarıda hiçbir şey yok. Hiçbir yerden sana yardım gelmeyecek. Bu sözlerimi tekrarlamaktan asla usanmayacağım. Senin dışında hiçbir şey yok. Senin ‘dünya’ dediğin sadece bir sonuçtur. Gerçeklik olarak nitelendirdiğin, düşlerinin veya kâbuslarının aynadaki görüntüsü, elle tutulur gözle görünür halidir.” Bu sözler Dreamer’ın öğretilerinin temelini oluşturacaktı ve benim bu yıkıcı sözlere dayanma gücüm arttıkça, birçok vesileyle bana bu sözlerinin anlamını daha derinlemesine anlatacaktı. O gün öğrendiğim her şeyin altüst olması nedeniyle nasıl beynimden vurulmuşa döndüğümü hatırlıyorum. “Dünya senin içindedir. Bunun artık tek gerçek olduğunu gör! Dünyada olan ya da dünyaya ait olan hiçbir şey seni kurtaramaz!” Ardından konuşması bir öğüt vermeye döndü. Yalnız bana değil, bütün insanlara sesleniyordu. Sesi, değerini bilmeyecek birine miras bırakıyormuş gibi üzüntülüydü. “Bu sefil insan kalabalığını terk et ve özgürlüğün peşinde koş. Bu yeni hissetme biçimini kendinde geçerli kıl. İçindeki enginliği fethet ve böylece galaksiler kum taneleri haline gelecektir. Görüşünü genişletirsen, dünyanın genişlediğini göreceksin. Görüş ve gerçeklik bir ve tektir. Bütünlüğü ara. Sana göre küçük birer tümsek olan şeyler, diğerlerine göre aşılmaz yüce dağlar olacaktır.” Bu sözlerinden sonraki suskunluğunu, fikirlerimi iletmem için bir davetiye olarak kabul ettim ve bazı görüşlerimi düşüncesizce sıralamaya kalkıştım. Hayatlarımızdaki her türlü olay ve koşulun bizden kaynaklandığı fikrini kabul etmenin zorluğundan bahsettim. Konuşurken tarafsız olmaya özen gösterdim.


Sözlerimi, “Bir kişinin başına gelen her şeyin, ister nezle olmak olsun, ister bir uçak kazasına kurban gitmek olsun, psikolojisinin ve Varlık durumunun maddeleşmesi olmasına inanmak çok zor,” diye bağladım. Dreamer’ın görüşü beni hem hayran bırakmış hem de korkutmuştu. Düşüncelerimin izinden gittiğimde, uygarlığın, bugüne dek dünyamızı iki karşıt görüşle bölen kökenlerine gidiyordum. Eski Yunanistan, lütuflarını körü körüne bağışlayan bir talih tanrıçası Fortuna’ya inanıyordu. Fortuna gözleri kapalı olarak tasvir ediliyordu. Buna karşın antik Roma, homo faber’a inanıyordu. Romalılara göre Fortuna’a çok iyi bir görüşe sahipti ve insanların bireysel erdemlerine saygı gösterirdi. Aklımca, Dreamer’ın Roma dünya görüşü tarafında olduğunu sanmıştım. Daha bu yargıyı kurgulamaya bile zaman bulamadan, bundan önce de bazı korkunç anlarda olduğu gibi, sesi damarlarımdaki kanı durdururcasına bir kükremeyle yükseldi. “Bir iş arkadaşınla muhabbet ettiğini filan mı sanıyorsun? Dikkatle dinle!” dedi sözünü vurgulamak için işaret parmağıyla orta parmağını birleştirdi ve sağ kulağına hafifçe vurdu. “Dünya senin Varlık durumlarının yansımasıdır demek, Luisa kanserden ölmedi demektir. Onun ölümü senin içinde taşıdığın dramın, ölümcül kederinin gösterisidir. Bütün diğer olaylar gibi bu olay da, yalnızca senin Varlık durumunun bir işaretidir. Durmadan şikayet edip gizlemeye çalışsan bile, senin acı dolu ezgin var oluşunun tün dertlerini ve zorluklarını davet etmiştir.” Aniden derin bir sessizlik oldu. Tarif edilemez bir endişe içimi kaplamıştı. İçimden bir şeyler kayıp gitmiş ve ruhumda açılan dipsiz bir karanlığa düşmüştüm. Kalbim delicesine çarpıyor ve ciğerlerim oksijensiz kalmış gibi nefes darlığı çekiyordu. Sonsuz bir düşüşün mide bulandıran korkusunu, umutsuz ve utanç dolu bir çığlığın yankısını bedenimdeki her hücrede hissettim. Ancak o tekrar konuşmaya başladığında nefes alabildim ve odadaki tüm havayı içime çekercesine nefes aldım. Dreamer sanki gizli bir öğretiyi aktarır gibi fısıltıyla konuşmaya başladı. Hiç itiraz etmeden, bir çocuk gibi dinledim. “Bir insan saklanamaz. En önemsiz hareketlerimiz, düşüncelerimiz, yüz ifadelerimiz, sonsuzluğa kaydedilir.” Bir film karesi gibi her anımızın var oluştaki bir yükseliş ya da alçalışı gösterdiğini ve bunun bizi başımıza gelebileceklerle aynı dalga boyuna getirişini anlattı. “Bir insan saklanamaz! Burada benim yanımda, var oluşun önünde tek başına duruyorsun. Burada politik ve ticari ortakların yok. Bu odaya girerken, geçmişinden hiçbir şeyi, zaten yalan olan adını ve rolünü getiremezsin. Burada tutunabileceğin askılar yok. Burada sen yalnızca kendinin karşısındasın.”


Açıkça titrediğimi görüyordu. Ateşim çıkmış gibi dişlerim birbirine vuruyordu. Sözlerine devam etti. “Korkma ve saklanma! Anlamsız olduğu için ölmesi gereken parçaların var. Bu ölüm senin için bir fırsattır. Bunu ancak sen başarabilirsin.” Dreamer’ın yıllardır birikip artık bir kaya gibi sertleşmiş olan bilgisizlik ve psikolojik döküntü katmanları arasından geçtiğini gördüm. Söz vermenin sevimliliğiyle, “Hiç durmaksızın çalışır ve kendini yıprattığın kadar yıllarını buna adarsan, bir tünelin açıldığını ve seni en gerçek parçana yönelttiğini göreceksin. Herkesin birleşmesi gerektiği parçasına, ‘düşüne’ gideceksin. Bu sözlerini bitirdikten sonra gözlerini benden çekip, biraz nefes almamı sağladı. Sanki suyun içindeymiş gibi bedeni gözlerimde titriyordu. Benden yine ayrılmak üzereydi. Üzerime sanki bir seferde kilometrelerce koşmuşum gibi bir ağırlık çöktü. Bacaklarım kesildi. Şimdi görünür olan halının üstüne çöktüm ve günün ilk ışıkları arasında bir ölü gibi yere yığıldım. Bölüm 3 Beden 1 Dünya Sensin Dreamer’la son buluşmamızın üstünden birkaç ay geçmişti. Seranın etkileyici atmosferinde, havuz başında söylediği sözler beni hala tedirgin ediyordu. Özellikle korkunç bir sesle “KES!” diye bağırışı kulaklarımda çınlıyor ve bu sesle içimin bomboş kalışı aklımdan hiç çıkmıyordu. Uzun bir süre başka hiçbir şey düşünemedim. Tuttuğum notları defalarca okudum ve her seferinde sözlerinin kuvveti kimyası içime işliyordu. Fakat New York önce ağır sonra hızlı bir şekilde beni yine içine almıştı. Yaşantım tekrar eski düzenine dönmüştü. ACO’daki iş bağlantılarımın peşinden koşuyor, çocuklarımla ilgileniyor ve Jennifer’la aile düzenimizi kurmaya çalışıyordum. Dreamer’la birlikte geçirdiğim zamanlardaki ‘kıymetli cevher’ uçup gitmiş, onunla tanışmadan önceki varlık durumuma, düşüncelerime geri dönmüştüm. Bir akşam Madison Meydanında bir barda, bir New York geleneği olarak iş sonrası arkadaşlarımla içki içiyordum. Birinin yaş gününü kutlayacaktık. Birden bire sanki dünyanın sesi kısılmış ve herkes susmuştu. Zaman yavaşlamıştı. Dostlarımın alkolden şişmiş yüzlerine baktım ve sessiz kahkahalarının ardındaki kederi gördüm. Aniden, böylesi kederli bir


toplanmayı, ‘keyif saati’ olarak nitelemenin çok büyük bir tuhaflık olduğunu kavradım. Sonra birden bire, yüreğime bir bıçak saplandı. Sanki yapmam gereken çok önemli bir şeyi atlamıştım. Dreamer ile yeniden bir araya gelmek için duyduğum özlem, burada edindiğim mide bulandırıcı hisle yer değiştirdi. Sessiz bir çığlık atıp, umutsuzca ona seslendim. Şimdiye dek kimse, canını kurtarmak için böylesine sessiz bir çığlık atmamıştır. Birkaç gün sonra asistanım Valerie, her gün olduğu gibi elinde bir fincan kahve ve gizemli bir zarfla içeri girdi. Hiçbir şey söylemeden zarftan bir uçak bileti çıkarttı ve karısını aldatan bir kocaya bakıyormuş gibi bileti elinde sallayıp sonra masanın üstüne bıraktı. Sitemkâr bir sesle, “Demek Barcelona’ya gidiyorsun ve bana söyleme zahmetinde bile bulunmadın. Gerçekten çok teşekkür ederim!” Bu kadının sözlerinde, ses tonunda ve tavırlarında, hayatımı berbat etmiş birçok sözün kökenini gördüm. Onunla karşılaşmadan önce birçok odadan geçmiştim. Sırtı bana dönük, taş şöminedeki ateşi harlamakla meşguldü. Şömine çekerinin üstünde, titizlikle işlenmiş büyük bir arma göze çarpıyordu. Çok büyük bir tabloda, siyahtan griye giden tonlarda tembelce yürüyen işçiler resmedilmişti. Ortega’nın imzasını tanımıştım. Ateş ışığında Dreamer’ın yüzünü profilden görebiliyordum ve yüzündeki parlaklığın ateşten değil de kendi esmer teninden kaynaklandığını izlenimine kapılmıştım. Üstünde ince ipek bir sabahlık vardı. Görkemli bir yaşantı süren bir asilzade gibi duruyordu. İlk karşılaşmamızı anımsadım. O zaman da sırtı bana dönüktü ve bu benzerlik bende huzursuzluk yaratmıştı. Tenimi yakan sözlerini hala hissediyor ve öylesi bir buluşmadan tekrar geçmenin ne kadar can sıkıcı olabileceğini düşünüyordum. Dreamer varlığımdan habersiz bir şekilde sessizliğini koruyordu ve bende muhteşem Mas Anglada kütüphanesine ev sahipliği yapan odanın içinde gezinerek endişelerimi hafifletmeye çalışıyordum. Oda yerden tavana kadar sayısız kitapla bezenmişti. Küçük seramikler yerde boydan boya renkli bir Chagal tablosunu oluşturuyordu. Bana yakın duran kitapların adlarını seçmeye çalıştığım bir anda sesi sessizliği bozdu.


Bana dönüp doğrudan gözlerimin içine bakarak, “Benden uzak kaldığında hemen kendini alçaltıyor ve ölümcül hayatına geri dönüyorsun,” dedi. Keskin bakışlarının bir kılıç gibi bedenimi yarıp geçtiğini hissettim. “Beni unuttuğunda tekrarlama alışkanlığına geri dönüyorsun. Yaşantındaki her şeyi tekrardan yaşıyor ve bunların önceden de başına geldiğini unutup endişeleniyorsun.” Bu sözlerin verdiği dayanılmaz acının arkasında sınırsız bir özgürlük yatıyordu. Dreamer sanki aradan hiç zaman geçmemiş gibi konuşmasına kaldığı yerden devam ediyordu. Not defterimi çıkartıp sözlerini not etmeye başladım. “Dışarıda hiçbir şey yok! Buna rağmen sen hala başkalarının gözlerinde güven bulma peşindesin. Sorunlarının çözümlerini ve mutluluğu, aynı hastalıktan muzdarip bir dünyada arıyorsun. Dünya senin cildindir. Dünya sensin. Yalnızca kendini bulabilirsin.” “Peki ya diğerleri?” diye sordum. “Diğerleri senin dışındaki sendir! Onlar zaman içinde senin dağıtılmış parçalarındır. Bölünmüş psikolojinin yansımalarıdır.” Bu buluşmamızda, özellikle dışımızdaki, yani bağımlı olduğumuz ve irademiz dışında olan dış dünyaya inanmamıza neden olan ölümcül yanılsamalar üzerine sayfalarca not aldım. “Bu günahların en büyüğüdür,” diyerek Dreamer sözlerini noktaladı. Bir şeyi arzuladığınızda ve onu almak için elinizi uzattığınızda, sadece bir elma bile olsa, bütünlük, yani cennet kaybolur. 2 Psikolojik Cüceler Dreamer’a göre, ilk eğitimimiz sırasında bize dünya kendi kişisel iradesi olan ve karar verip etkinlikte bulunan özgün dış varlık olarak öğretiliyordu. İşte insanın gerçeklik karşısında kendisini sürekli tehlikede ve bir kurban olarak hissetmesinin nedeni buydu. “İnsanlar bir böcekten bile küçük psikolojik bir cüceye işte böyle dönüşürler. Kuyruklarını bacaklarının arasına sıkıştırarak dünyayı dolaşırlar, suçluluk duygusu besler ve korkarlar. İnsan bu alçak seviyeye bir kez indiğinde, artık yalnızca ihanet eder, suçlar, şikâyetçi olur, kendine acır ve yalan söyler. Sorunun küçük olduğuna, ara sıra karşılaştığı ufak problemler veya geçici terslikler dışında mükemmel olduğuna kendi kendini inandırır. Öyle körleşir ki, yaşantısında beğenmediği bir yönün, önemsiz görünen bir ayrıntının arkasında aslında tüm varlığını sarmış bir hastalığın var olduğunun farkına varmaz. Düzeltmek için her şeyi değiştirmesi, düşünüş biçimini, fikirlerini ve genel geçer dünya görüşünü tepetaklak etmesi gerekir!”


Dreamer konuşmasını, İsa’nın beş yarasının aslında insanı var oluş merdiveninde en alt düzeye hapseden, beş yatay duyunun sembolü olduğunu söyleyerek bitirdi. “Dış dünyanın yaratıcısı olduğunu, dünyanın seni değil, senin dünyayı içerdiğini anladığında, gördüğün, duyduğun ve dokunduğun her şeyin kendi eserin olduğunu anımsadığında artık ondan korkmayacaksın.” “Dünya bir sakız gibidir. Dişlerinin şeklini alır,” dedi. Bu benzetmesi çok hoşuma gitmişti. Demek istediklerini öylesine alışılmamış ve basit bir şekilde ifade ediyordu ki, hemen Dreamer’ın akılda kalan özdeyişlerinin arasına yerleştirdim. “Diğerlerinin ve dünyanın, senin en dürüst ve samimi anlatımın olduğunu unutma. Dünya sen böyle olduğun için böyledir.” Eliyle perdeyi açarak yere kadar uzanan camları ortaya çıkarttı ve önümüzde uzanan tepelerdeki yoğun yeşilliğe ve daha yeni sürülmüş toprağın koyu renkteki çizgilerine baktım. Mas Anglada arazisi hiç bitmeyecekmiş gibi uzanıyordu. Sesinde tatlı bir tını vardı. “Beni anımsa! Düşü anımsa!” dedi. “Mükemmel bir dünyaya, iyileşebilmiş bir dünyaya kavuşabilmenin tek yolu budur. Dünyadaki cennet ‘taşınabilir cennetin’ olarak Varlık durumunun bir yansımasıdır. Onun saf halini koruyabilmek, başka bir deyişle onun öğelerini bir arada tutabilmek için kişinin sürekli tetikte olması, hep ‘müdahale’ etmesi gerekir.” Defterimin sayfaları dolmuştu. Dreamer’a yetişmekte zorlanıyordum. Önemini vurgulamak üzere bu fiilin üstünü çizmiştim ve fırsatını bulur bulmaz, ‘müdahale’ etmenin ne anlama geldiğini sordum. Dreamer ses tonuna özellikle bir derinlik kattı ve “Bir kişinin Varlığının karanlıklarına nasıl gireceği ve oraya nasıl ışık tutabileceğini anlatır,” diyerek sorumu cevapladı. Uzun bir süre sessiz kaldı ve sözlerine devam edip etmeme konusunda kararsız kaldı. Nefesimi tuttum ve bana güvenmesi için dua ettim. “Eğer tek bir cehennem parçacığının cennetime girmesine izin verirsem, bunların hepsi yok olur,” derken elleriyle önce etrafımızı aydınlatan şömineyi, kitapları, sanat eserlerini, ardından bir göl kadar büyük havuzu ve canlı yeşil parkıyla çevrelenmiş malikâneyi gösterdi.


“Eğer bir gün kendi cennetini sahip olmak ve onu elinde tutmak istersen, onu bayağılıklardan, dikkatsizliklerden, kendi iç ölümlerinden nasıl koruyacağını da öğrenmelisin. Işıltılı bir insan, mutlu bir dünyayı yansıtır ve hiçbir şeyin onu gölgelemesine izin vermez.” Bu sözlerinden sonra Dreamer’ın ‘tetikte olmak’ deyişiyle ne demek istediğini anlamaya başlamıştım. “Tek bir cehennem parçacığının bile...” Bu sözler derimin derinliklerine kadar işledi ve kemiklerime kadar indiğinde içimde bir şeyleri tetikledi. Beynimde sanki bir şimşek çakmıştı ve dürüst ve hatasız bir önder olmanın ne anlama geldiğini ve Varlıklarını en küçük bir gölgeden sakınmak isteyenlerin işinin ne kadar zor olduğunu anladım. Aşırı ciddiyetinin nedenlerini, benden gelen en ufak olumsuz bir tavra neden bu şekilde sert cevaplar verdiğini anlamıştım. Dreamer bana düşüncelerin ve duyguların, kendilerini uzaktan bile belli eden renkler ve kokulardan oluşan fiziksel bir doğaya sahip olduğunu göstermişti. Şüphelerimin ve korkularımın keskin kokusunu Dreamer’ın dünyasına kaç kez soktuğumu düşününce, gözlerimin içine kadar kızardım. Bunun bilincinde olmayan kişilerin etrafta çöp bidonu gibi dolandıklarında düştükleri durumun ne kadar korkunç olduğunu düşündüm. “Dünya, senin Varlık durumlarının mükemmel göstergesidir. Dünya sen böyle olduğun için böyledir. Dünya böyle olduğu için sen bu halde değilsin.” 3 Keder Ezgisi Mas Anglada’dan ayrılmıştık. Havuzun, parkın ve bölgedeki kırların güzelliği gözümün önünden gitmişti. Şimdi Dreamer’la birlikte bilinmeyen bir şehrin dar sokakları arasında yürüyordum. Limandan gelen yoğun deniz kokusu sokakların içinden, görünmez bir nehir gibi akıyordu. Şehrin denizle iç içe olan bu bölgesinde adım adım ilerledik. Dreamer burayı çok iyi biliyor gibiydi. Ses ve ışık yansımalarının arasında ilerlerken içimi bir hafifleme kaplamıştı. Küçük bir tren tepeye doğru ilerlerken biz de onunla birlikte kayaların ve denizin arasına kurulmuş bir terasa çıktık. Dreamer ciddi bir tavırla, “Dışarıdan bakıldığı zaman insan kendi için sadece sağlık, zenginlik ve esenlik diler,” dedi. “Hâlbuki kendini gözlemleyebilse ve kendi yüreğini öğrenebilse, yüreğinde acıyla dolu bir ezgi, başına gelecek ve hiç gelmeyecek felaketleri beklerken duyduğu bir keder olduğunu anlayabilecek.


Biraz ileride göz kamaştıran deniz ve gök manzarası içinde, siyah güneş gözlüğü takmış bir adam duruyordu. Kocaman bir göbeği ve içe dönmüş kollarıyla tipik bir şişmandı. Elinde tuttuğu kocaman bir çerez torbasının içini sürekli kurcalıyor, ağzına attığı çerezleri çiğnemeden yutarak manzaranın keyfini çıkartıyordu. Çenesini hafifçe kaldırarak, “Görüyor musun? Bu adam kendisini öldürüyor. Eski zamanlarda bir beyefendi olsaydı, ya da farklı bir tabiata sahip olsaydı, kendine bir silah seçerdi. Silahı ciddiyetle şakağına dayadığına ve ardından olağanüstü manzaraya bir bakış atıp dünyaya elveda dediğine tanık olurduk.” Bu yabancıyla ilgili söyledikleri beni tedirgin etmişti. Söylediklerinde beni neyin rahatsız ettiğini düşünürken, Dreamer tekrar konuşmaya başladı. “İntihar ederken silahla yiyecek arasındaki tek fark, seçilen yöntemin çabukluğudur.” Bu sözler bir başkasının ağzından çıksaydı, bunu kötü bir şaka olarak algılardım. Fakat Dreamer şaka yapan biri değildi. Diğer yandan sözlerinin neden beni bu kadar rahatsız ettiğini açıklayamıyordum. O sırada hissettiğim kızgınlık ve şaşkınlık arasındaki ruh halimin nedeni Dreamer’ın hor gören tavırları yüzünden olmalıydı. İçine düştüğüm bu ruh halinden kurtulup, yüreğimde kontrol edemediğim öfkeyi bastırmak ya da en azından saklamak için aklıma gelen tek yol ironik bir şekilde karşıt bir görüş bildirmek olmuştu. “Her iki durumda da, polisten müdahale etmesini ve adamın elinden silahı alıp canını kurtarmasını istememiz gerekir,” derken dudaklarımdaki gülümseme aniden donmuştu. Aslında susmalıydım ama ironik bir şekilde konuşmaya devam ettim. “Polise adamın kendini bir paket çerezle öldürmekte olduğunu söylemeliyiz,” dedim. Zaten sert olan yüzü aniden daha da zalim bir ifadeye dönüşerek damarlarımdaki kanın donmasına sebep oldu. “Sen de intihar etmek istiyorsun,” dedikten sonra fısıldayarak, “O adam sensin!” dedi. Bir boksör gibi yere yığıldığımı görünce toparlanmam için sözlerine biraz ara verdi. Sonra sözlerine devam ederek, “Sıradan insanların hayatı tek bir yoldan ibarettir. Onlar sadece sınıra giden yolu bilirler. Onun tek inandığı ve sadık olduğu bilgi ölümdür. Kendini nasıl öldüreceğini seçmek, sahip olduğu tek özgürlüktür. Beden yok edilemez. Sadece biz onun yıkımına izin veririz. Yaşlılığın, hastalığın, başarısızlığın ve ölümün tek sebebi, bizim ona yüklediğimiz duygu ve düşüncelerdir. Bedeninde olan her şey dünyaya yansır. Dünya sen neysen o dur ve sen ölümsüz bir bedensin. Diğer herkes gibi sen de kendini öldürmek için korkularını ve olumsuz düşüncelerini seçtin.” Bütün söyleyebildiğim, “Ama ne yapabilirim ki?” diye kekelemek oldu. Bu soruyu aslında intihar etmekte olan tüm insanlık için sormuş ve “Ne yapmalıyız?” demek istemiştim. Bunu sormak için ihtiyacım olan tüm enerji, Varlığımda oluşan bir çatlaktan akıp gitmiş ve beni ayağa bile kalkamayacak kadar yorgun düşürmüştü.


Dreamer, “Buna bir son vermek ve ölümü yansıtmasını engellemeyi denemek, bizi bir kurtarıcı ya da yardımcı olarak göstermeyecektir. Aksine, bu girişim canlarına kıymalarını biraz erteleyecek ve bizi de amansız düşmanları haline getirecektir,” dedi. Söylediklerinin sorumluluğunu taşıyıp taşıyamayacağımı ölçmek ister gibi beni dikkatlice süzdü ve sonra fısıldayarak, “Var oluşta insanın aldığı ilk eğitimden kalan karanlık bir yön vardır. Bu olumsuz düşünceler insanı önce kendisine sonra başkalarına zarar vermeye yöneltir,” dedi. Dreamer bana eski insanlığın en belirgin psikolojik özelliği olan kendini baltalamak ve ölüme sadakat olgusunu açıklıyordu. Bu psikoloji sıradan insanlarda ikinci bir doğası gibi intihar etmek için dayanılmaz bir dürtü olarak ortaya çıkıyordu. İnsan etrafındaki her şeyin sanatçısı, yaratıcısı ve mutlak efendisi olduğunu unuttuğu zaman, dünyanın acı dolu betimlemesinin kurbanı oluyordu. İnsan böylece suçluluk duygusu içinde, giderek büyüyen başarısızlığın ve yıkıcı düşüncelerin pençesinde bir dilenci gibi yaşayacaktı. “Kendini gözlemle! Kendini gözlemleme Varlığının en karanlık bölgelerini ortaya çıkartacaktır. Her türlü korku ve şüphe daha yüreğinde doğar doğmaz, ona el koyup etrafını çevirmelisin. Kendine karşı zalim olmalısın. Kendin için mutluluk, esenlik ve zenginlik iste. Seni mutsuz yapan dünyanın getirdiği olaylar ve durumlar değildir. Dünyadaki mutsuzluğu yaratan senin içindeki mutsuzluktur. Yoksulluk aklın ürettiği bir hastalıktır.” 4 Beden Yalan Söylemez Dreamer birden yeniden konuşmaya başlayarak, “Kendine bir bak,” dedi. “Daha yeni otuz yaşına girdin ama bedenin yaşlı bir adamın bedenine benziyor.” Beni insanlarla dolup taşan bu terasta çırıl çıplak (birleşik yazılmalı)bırakmış gibi utancımdan kıpkırmızı oldum. Acımasızca sözlerine devam etti. “Beden Varlığını ortaya koyar. Her zaman bir çocuk gibi zevkle ve neşeyle titremelidir. Ama sen unuttun. Beden asla yalan söylemez!” Sesinde bir suçlamadan ziyade, bir felaket habercisinin soğuk havası vardı. İğne gibi batan darbeleri gücenme ve suçlama duyguları olmadan, temiz ve gerçek bir acıyı aşılıyordu. Kendimi toparlamak için sırtımı doğrultmak istediğimde, kambur yaşamaya ne kadar alıştığımı anladım ve bedenimi sevmeyip ona iyi bakmadığımı hissederek büyük bir suçluluk duygusuna kapıldım. O an, kendime acıma duygusuna tekrardan sürüklendim. Fakat Dreamer buna izin vermedi. Aslında bana çok büyük bir fırsat sunuyordu. Bu fırsata hemen sarılmam gerekirdi ama henüz hazır değildim. Böylece değişime karşı verdiğim direncin bir yansıması olan savunma güdüsüne tutundum. Bedenime iyi bakmaktan beni alıkoyan iş yaşantısı,


bitmek bilmez seyahatler, şehir hayatı, aile yaşantısı, Luisa’nın ölümü ve küçük yaşlardan beri başımın belası olan iç organlarımdaki taş oluşumu gibi tüm gerçeklerimi aklımda bir araya topladım. Sesi, hazırladığım savunmamı bir bıçak darbesiyle alt üst etti. Aniden içinde bulunduğum durumun dışına savruldum ve kendimi Dreamer’ın gözlerinden görmeye başladım. Sadece kendini savunmanın peşinde koşan, kendini temize çıkaracak gerçekler arayan, sorumluluğu reddederek aynı kalmayı arzulayan küçük bir adamın yüz kızartıcı görüntüsüne tanık oldum. Her ne kadar acı verici olsa da bu görüntüye tutunmak istedim çünkü bütünlüğün iyileştirici berraklığını taşıyordu. Fakat hissettiğim bu özgürlük çok kısa sürdü. “Bedenin, solgun yüzün, şişmiş gözlerin ve gevşemiş tenin senin şimdiden yaşamaktan vazgeçtiğini, şimdiden hayattan elini eteğini çektiğini gösteriyor. Kendini hazırladığın fiziksel ölümden herkes haberdar, bir tek sen değilsin! İnsanın böyle bir duruma düşmesi için, kendi kutsallığından ayırıp, bayağılaştırması gerekir. Peşindeki avcıya seni bulması ve öldürmesi için kan izi bırakarak yürüyen yaralı bir hayvan gibisin. Var oluşun yasaları balta girmemiş ormanların dışında da aynıdır. Var oluş, beden ve dünya tek ve birdir!” Son sözleriyle neye uğradığımı şaşırmıştım. Var oluşla bedenin tek bir gerçeklik olduğu fikrini kabul etme aşamasına henüz gelebilmişken, bedenle dünya arasında bir neden sonuç ilişkisi olduğunu öğrenmek sınırlarımın tamamen ötesindeydi. “Gördüğün ve dokunduğun ne varsa, katılaşmış bir ışıktır. Algıladığın her şey, organlarının yansıttığı bir görüntüden başka bir şey değildir. Organların yalnızca dünyanın gerçek kurucuları değil, senin dünyaya en yakın parçandır,” dedi Dreamer. Ardından bazen yaptığı gibi gözlerini kapatarak ezberden konuşmaya başladı ve ben de dediklerini titizlikle not aldım. Beden gerçek Düşleyendir. Beden düşlerse, hücreleri ve organları da düşler. Beden senin kişisel dünyanın yaratıcısıdır. Dreamer bana insanın gözleriyle ‘kendisi’ diye gördüğünün beden, öte yandan daha yüksek bir frekansta titreştiği için göremediğinin var oluş olarak adlandırıldığını açıkladı. “Aslında beden var oluştur. Var oluşun gözle görünen halidir,” dedi ve sanki içinde bulunduğum durumu değerlendirir gibi beni dikkatlice incelemeye başladı. Sonra sesi yeniden sertleşti.


“Dışımızdaki bir tanrısallığa, yani bedenimizin ötesinde bir varlık olduğuna inanmak, dünyadaki en yaygın boş inanış olup aynı zamanda insanlığın en büyük katillerinden biridir.” Birçok dini gelenekte bu dış tanrı, ruhsal bir rehber, insanın içindeki görünmez bir varlık olarak yer değiştirmiştir. Dreamer’a göre bu inanış da bir katildi. O ya da bu şekilde bedenimize sahip çıkmamak ve ona karşı sayısız kere ortadan kaldırmak üzere yönlendirildik. “İşte insanın ölüme, haksızlığa düşüşü bu şekilde olur.” Düşüncelerim, ondan öğrenmekte olduğum ve devrim niteliğindeki sözler etrafında dönüyordu. “Beden yalan söylemez,” dikkatimi toplamam için ses tonunu yükselterek bu sözlerini tekrarladı. “Beden, Varlığımızın en dürüst ve en sade parçasıdır. Beden ne olduğumuzu açıkça ortaya koyar. İçinde bulunduğumuz durumu, eksikliğimizi ve çatışmalarımızı sergiler.” Boğazımı temizlemek üzere hafifçe öksürdüm. Dreamer bana birkaç santim yaklaştı. Gözlerindeki vahşi varlığın acımasızlığını ve yırtıcılığını okuyabiliyordum. Hava kararmıştı. Sanki amansız bir düşmanla karşı karşıyaydım. Kontrol edemediğim büyük bir acı bedenimi sarmıştı. İçimi ürperten bir sesle, “Öksürmen, hayır demek, bana karşı gelmek ve direnmek için oluşturduğun bir eylemdir. Ben, senin yaşlanmanı durduracak, seni hastalıktan ve ölümden koruyacak olanım. Ben, seni geçmişinin pisliğine, tekrarlarına ve sıradanlığına dönmekten alıkoyacak olanım. Benimle olduğunda kendini alçaltamazsın. İşte bu yüzden beni en kötü düşmanın olarak görüyorsun. Bir uykuya dalmışçasına, alçalmaya ve acıya giden yolu takip etmek, tırmanmaktan, akıntıya karşı yüzmekten, yoksulluğa, hastalığa, zulme ve ölüme karşı koymaktan çok daha kolaydır.” Sonra sözlerine bir süreliğine ara verdi ve ben de bir deniz kazasından kurtulmuş bir yaralı gibi o ana tutundum. Bu sözler beni koyu bir karanlığın içine atmış ve içimdeki tüm enerjiyi boşaltmıştı. Şimdiye dek kimse benimle bu şekilde konuşmamış ve böyle hissetmeme neden olmamıştı. Bu varlık kimdi? Tenimi bir jilet gibi kesen, böylesine keskin ve insafsız bir sevgiye sahip olan bu varlık neydi? Dreamer, “Benim yanımda yaşlanmayacak, hastalanmayacak ve ölmeyeceksin derken,” bu ebedi sözleri şaşkınlıkla dinliyordum.


“Bedenini daha yüksek bir seviyeye çıkartmayı öğren, zarar dolu, tehdit edici ve ölümlü dünya görüşünden çekilecektir. Bedenin savaş alanındır. Ama ne yazık ki, ölümü bir rehber gibi algılayan sizler için ışık ve yaşam bir korkudur. Bu yüzden aramızda bir mücadele sürüp gitmektedir.” Bu olağanüstü mesajını siz diyerek dünyadaki tüm insanlara iletmişti. Bilinmeyen bu şehirde, soluk kesen manzarayla bezenmiş bu terasta, bu sözleri sadece ben değil tüm insanlar dinliyordu. 5 Azla Yetinmesini Öğren Dreamer soğuk ama sakin bir ses tonuyla beni tehdit edercesine, “Aramızdaki bu mücadele ancak sen ebediyen değiştiğin zaman bitecektir,” dedi. “Eğer senin karşında sert ve acımasız görünüyor, gözlerini kan bürümüş bir canavar gibi görünüyorsam, bu sadece senin gösterdiğin direncin bir yansımasıdır. Benim yanımda istersen kendinin ve milyonlarca insanın kaderini değiştirebilirsin.” Bir yumruk şeklini alan bir el gibi yeni bir kararlılık ve kesinlilik Varlığımın içine doğru ilerliyordu. O ana kadar yaptığım gibi artık başkalarına ve dünyaya bağımlı olmak istemiyordum. Artık bir gölge, unutkanlık ve rastlantıyla sallandırılan kimyasal bir kukla olmak istemiyordum. Dreamer’ın büyük bir çabayla bana yerleştirmeye çalıştığı bu ilkelere sonuna kadar sadık kalacağıma kendi kendime söz verdim. “hazır vaktin varken, tüm enerjini yazgına karşı gelmek üzere kullan. Tüm hayatın boyunca başarısızlığa uğrama ve bağımlı olma üzerine programlanmışsın. Görüşünü alt üst et ve yaşantın boyunca karşılaştığın felaket habercilerinin sana betimlediği dünyadan kurtul. Hastalığa ve yaşlılığa inanmaktan vazgeç. Yalan söylemeyi bırak. Bütün bunlara başkaldır ve üstünde taşıdığın yüklerden kurtul. Sırtını doğrult, boynunu ve başını dik tut. Gereksiz kilolardan, yağlardan ve yalanlardan kendini kurtar.” Neden benimle şişman biriymişim gibi konuşuyordu ki? Bu sözlerine kırılmıştım ve haksızlığa uğramış bir kişi gibi içim öfkeyle dolmuştu. Kilom sadece seksen beşin biraz üstündeydi ve bu benim boyumdaki bir kişi için çok normaldi. Dreamer ile aramızdaki bu ufak fark içimde nedense bir acıya dönüşmüştü. Arkadaşlar arasında kabul gören ve hatta entelektüel seviyeyi ve bağımsızlığı yansıtan görüş farklılığı, Dreamer’ın dünyasında bağışlanmaz ve yasa dışı sayılıyordu. Ona görünmez ipliklerle bağlı olduğumun farkına varmıştım. Aniden aramızdaki mesafelerin kısaldığını ve Varlıklarımızın birleştiğini hissettim. Fantastik bir yaratığın görünmezden çıkıp hayal dünyamda insan başlı bir ata dönüştüğünü hissettim. Bu yaratık, geleceğin canlı bir hatırası gibi yatay bir çizgiye karşı durmuştu ve onun yeni bir türün ilk örneği, bir Varlığı olduğunu anladım. Yarı insan yarı düş gibiydi. Nedenini bilmiyordum ama bu görüntüyü


kafamdan atmam gerektiğini düşündüm. Aktaion’un bir zamanlar insanlığın görmemesi gereken şeyleri görmesi gibi, onu çaldığımı ya da onu gizlice gözetlediğimi düşünerek suçluluk duygusuna kapılmıştım. Suçüstü yakalanmaktan korkuyordum. Fakat Dreamer beni bu konuda özgür bırakmış gibi duruyordu. Sessizlik içinde geçen süre boyunca kendimi ve eski düşüncelerimi biraz olsun toparlayabilmiştim. Beni dikkatle inceleyip, sözlerini not ettiğimden emin olduktan sonra kesin bir ifadeyle, “Yiyecek ölümdür,” dedi. Her zaman olduğu gibi beni şaşkınlık içinde bırakarak konuşmasına devam etti. “Bedenin sana yiyecekler tarafından şantaj yapıldığını söylüyor. Erken yaşlılık, senin azla yetinemediğini, zekâdan ve sevgiden yoksun olduğunu ortaya koyuyor.” Konuşurken bir yandan da gözleriyle içimi delip geçiyordu. Birdenbire, dehşete düşmüş halimi görüp kahkahalar atmaya başladı. Küçümseyerek, “İnsanoğlu ölüme sadık olduğu kadar yiyeceklere de bağımlıdır,” dedi. Ardından emir verir gibi, “Bu boş inanışları terk et!” dedi. Daha önce insanların, bırakın ölümü, yiyeceklerden boş inanç diye bahsettiğini hiç duymamıştım. Lupelius’un el yazmasında buna dair bir şey okumuştum ama bunu okumak başka, Dreamer gibi birisinden duymak çok başkaydı. ‘Onu’ sadece dinlemek bile, inandığım her şey için bir tehlike, tüm inançlarıma bir saldırıydı. Sanki derin bir uçuruma düşer gibi gözlerim karardı. Eğer bir zamanlar insanoğlunun yarattığı herhangi bir topluluğa ya da gruba aitsem de, artık üyeliğimi kaybetmiştim. Sürüsünden dışlanmış ya da doğasının dışına atılmış bir varlığın dayanılmaz acısını hissediyordum. Dreamer hala beni içine düşürdüğü şaşkınlıktan keyif alıyor gibiydi. Şüphesiz bunu gereksiz normalliğimden çok daha iyi bir işaret olarak algılıyordu. Sonra yüzündeki ifade ciddileşti. “Günde bir kez yemek ye ve azla yetinmesini öğren,” diyerek sözlerini tekrar etti. Bu isteği öylesine anlamsız ve hatta doğanın düzenine öylesine aykırıydı ki, kötü bir cinin hatta şeytanın karşısında olduğumdan şüphe duymaya başladım. Babam Giuseppe bana savaş sırasında günde bir kez yemek yediğinden bahsetmişti fakat o zamanlar zor günlere aitti. Genelde eski kültür ve geleneklere bağlı olarak bazı dinlerde ve ayinlerde oruç tutma kültürü olduğunu biliyordum ama modern iş yaşantısında aktif bir rolü olan insanın bunu uygulayabileceğini hiç düşünmemiştim. Ayrıca neden diye düşündüm. İslam inancında titizlikle tutulan oruç bile sadece takvimlerinin dokuzuncu ayı olan Ramazan ayında tutulurdu. Bunu benden istemesini zalimce bulmuş ve hatta sağlık açısından tehlikeli olduğunu düşünmüştüm. Bu isteği bende karşı çıkma güdüsünü kuvvetlendirmişti. “Bir gün buna hazır olduğunda, bir öğün yemeğin bile fazla olduğunu anlayacaksın. İnsanın iç organları yemekleri yiyip sindirmek için yaratılmadı.”


“Peki, o zaman ne işe yarıyorlar?” diye sordum kırılgan sesimi güçlükle denetleyerek. Dreamer tutumunu devam ettirerek, “İnsanın organlarının hepsi düşlemek üzere yaratıldı! Bu onların doğal işlevidir. Beden besinlerden arındığında yüz zarifleşir. Zihin açık ve hazır duruma gelir. Hücreler bile buna minnettar kalarak kendilerini yenilerler. Bir iyileşme, yeniden doğma süreci başlar ve bedende başlayan iyileşme kendini olaylar dünyasına da yansıtır,” dedi. Yiyecekten daha yüce bir besinin sırrına vakıf yenilmezlik Okulunun hikâyelerini ağzım açık dinledim. İskender’in fetihlerinden bile önce, Makedon savaşçılar az yemeleriyle ün salmışlardı. Onlar aynı zamanda cesaretleri ve eşsiz yetenekleriyle de ünlüydüler. Savaşçılarıyla aynı zorluklara göğüs geren İskender de, günde bir öğün yerdi ve onu da çok basit tutardı. Onun yıkılmazlığı dillere destandı. Ok yağmuru altında, yanındakiler bir bir yere düşerken o ayakta kalırdı. “Organlar yiyeceklerden arındıklarında, gerçek ve doğal işlevlerine yeniden başlarlar, yani düşlerler! Düşlemenin gücüyle bir insan o gün neyi isterse onu üretebilir. Eğer bedeninin herhangi bir parçasını sonsuzluktan daha değersiz görüyorsan, o zaman kendine ömür boyu hapis cezası verdin demektir.” Yemeklerle ilgili konuşmaya başladığında varlığımı kaplayan tehdit edici gölge dağılmaya başlamıştı. “Dikkat et!” dedi, sonunda biraz kavrayabildiğimi anlayınca. “Yiyecekten sakınmak, oruç tutmak değildir. Onu başka bir şeyin yerine yerleştirmekten bahsediyorum.” 6 Aç Olmayan Bir Dünya “Yaşamını sürdürmek için gerekenleri alacağın kaynağın dış dünya olduğuna inanmaktan vazgeçtiğinde, yaşamın diplerinden besin çıkartmayacak ve kalitesiz besinlerle kendini avutmayı bırakacaksın. Daha yüksek bir sorumluluğa sahip insanlık, hem var oluş kalitesini yükseltir hem de yeni bir düşünüş, hissediş ve eylem yoluyla alternatif bir beslenme kaynağı keşfedebilir. Esas besin kaynağımız içimizdedir ve ancak biz, bize öğretilen dünyayı bırakıp kendi irademizle dünyayı yönettiğimiz zaman o kaynağa ulaşabiliriz.” Aniden, daha açıklaması belirginleşmeye başlamadan, içimdeki sesler sustu. Sonra geriye sadece bir çocuk mırıldaması kaldı ve arkasından o da kesildi. Klasik efsaneler ve antik Yunanlılara göre Tanrıların masaları ölümlülerin değil de, ölümsüzlerin yemekleriyle donatılırdı. Ayrıca Tevrat’a göre, İsrail halkı Mısır’dan çıkıp özgürlüklerine doğru göç ederken cennetten gelen yiyeceklerle beslenirlerdi. Gözümün önüne mümkün olmayan bir şey getirdim. Yiyeceğin olmadığı ve bu nedenle hiç açlık çekmeyen bir uygarlığı. İşte o zaman yiyeceğe ayrılan zamanın ne kadar çok olduğunu


ve tüm kaynakları tükettiğimizi anladım. Beslenmediğimiz sürece yaşayamayacağımıza inanıyorduk. Farkında olmasak bile yaşantılarımızı yiyecek üstüne kurmuş ve bunu dünya çapında bir saplantıya ve sıkıcı bir etkinliğe dönüştürmüştük. Binlerce insanın ekişini, biçişini, üretişini, yetiştirişini, pişirişini, dağıtışını, tüketişini ve öğütüşünü düşününce bunaldım. Bakkallar, dükkânlar ve süpermarketler olmasa dünya nasıl görünürdü diye düşündüm. Gözümün önüne yiyeceklerin ortadan kalktığı günü getirdim. Çöpe atılmış erzakları, boş buzdolaplarını ve masaları düşündüm. İş yemeklerinin ve yemek saatine göre yönetilen ailelerin olmadığı bir dünyayı gözümde canlandırdım. Peki, dünyada bu nedenle açılacak zaman ve yer boşluğunu ne doldurabilirdi? “Görüşünü alt üst et,” diye öneride bulundu Dreamer. “Güzelliklere, sanata, müziğe, eğlenceye, gerçeği aramaya ve kendini öğrenmeye ne kadar çok kaynağın ayrılabileceğini düşün. Yiyecekten arınmış bir toplum, hastalıktan, yaşlılıktan ve ölümden kurtulmuş bir toplum olacaktır. Kesim evlerinin ve çiftliklerin olmadığı bir dünyada suç işleme ve yoksulluk olmayacak, fakir mahalleler, savaşlar ve çekişmeler görülmeyecektir. Hatta sosyal hizmet görevlileri bile olmayacaktır. Yiyeceklerin olmadığı bir dünya, ideolojik bölünmelerin, boş inanışların ve dinlerin olmadığı bir yer olacaktır. Açlık çeken çocuklar ve bakım evleri olmayacaktır. Mahkemeler, hastaneler ve mezarlıklar yok olacaktır. Kaynaklar sadece insanların en büyük düşlerini gerçekleştirmek üzere kullanılacaktır. Korkularımızın bir yansıması olan ölümü ve ekonomik zorlukları yendiğimiz zaman tekrar doğacak ve var oluşumuzun en önemli amacı olan fiziksel ölümsüzlüğe ulaşacağız.” Artık gözlerimi kaldırabiliyordum. Dreamer’a baktım. Ona karşı içimde direnirken bedenimi kastığımı ve başımı eğik tuttuğumu fark ettim. “Yiyeceğe inanmayı bırakmış ve yeme ihtiyacından kurtulmuş bir toplum, açlıktan ve onun yol açtığı dehşetten kurtulduğu zaman başka bir düşmanla karşı karşıya kalacaktır. Yememenin sıkıcılığıyla.” Bugünkü koşullarda insanlık, yeme alışkanlığının zararlı olduğunu anlasa ve yemekten vazgeçse bile, geriye kalan zamanı göğüslemekle boğuşacaktı. Bu yiyecekten vazgeçmenin neden en çetin olgu olduğunu açıklıyordu. Hatta tarih boyunca yiyeceğe yalnızca azizler ve keşişler direnebilmiş ve genellikle de geçici bir zafer elde etmişlerdi. Bunları Dreamer’a anlattım. “Bu uzun bir hazırlık ve yeni bir eğitim gerektirir,”dedi. “Hala ölüm saplantısı olan ve ölümün kaçınılmaz olduğunu düşünen zoolojik bir insanlık, yiyeceğe bağımlı kalmaktan başka bir şey yapamaz ve bu kaba beslenmeden yoksun yaşayamaz. İçten beslenme, farklı bir düşünüş ve nefes alış yönteminin doğal bir sonucudur. Olumsuz düşüncelerle yönetilen bir kişiden bütünlük ve uyum içinde yaşayan dikey kişiye geçişin sonucudur.”


“Bu durumda ekonomiye ne olur? Etkinliklerimizin bu kadar büyük bir kısmını kaybetmeyi nasıl dengeleyebiliriz?” diye sordum. “Ekonomi olarak nitelendirdiğin aslında en zengin ülkelerde bile bir hayatta kalma sisteminden başka bir şey değildir. Ve böylesi bir sistemi ayakta tutmaya çalışmak oldukça pahalıya mal olmaya başlamıştır. Düşüncenin yaratıcı gücünü ve onun beslenme kapasitesini bilen bir toplum, hem bireyleri hem de insanlık için daha iyi ürünler ve hizmetler üretecektir. Yüklerinden kurtulup hafiflemiş, esnek olabilen ve düşleyen bir toplum kendisini her bireyinin eğitimine ve her hücresinin mükemmelleşmesine adayacaktır.” Öz kaynaklarını ve amaçlarını unutmuş bir insanlığın yeniden eğitilmesine kendilerini adamış insanları gözümde canlandırdım. “Böylesine kökten bir değişim kitlelere uygulanamaz,” dedi Dreamer. “Ancak tek tek ve her insanın kendi yüreğinde gerçekleşmesi gerekir. İnsanlığın her hücresinin tek tek eğitilmesi ve yeni bir görüşe açılması gerekiyor. Böylece kendi kaderimize başkaldırabilecek ve bir dış dünyanın bizi besleyebileceğine, bizi iyileştirebileceğine olan inançla savaşabileceğiz.” Bu boş inanışlar anlamlarını en çok ilaç ve gıda endüstrilerinde bulmaktaydı. İlkel oyunlarını unutunca insan şeytani bir döngünün son halkası haline geliyordu. Tüyler ürperten masallar ve korku filmlerinde olduğu gibi, üstünde bir kara büyünün etkisi olan insanlar yaşantılarının yarısını yiyerek, diğer yarısını da ilaç içerek geçiriyorlardı. İnsanlığın en önemli görevi düşleme sanatıyla kendini aşmaktır. Bu nedenle de yiyecek gereksinimi ve gerekliliği mutlak minimuma indirilmeliydi. “Bu içten dışa doğru uzanan bir süreçtir. Ancak yeni bir eğitim bu yanlış anlaşılmaya çare bulabilir.” Dreamer’ın görüşüne göre, yiyeceğin ortadan azar azar kalkmasıyla birlikte, hastalık, yaşlılık ve ölüm de tümüyle yok olacaktı Bu çetin açıklamalarını yazarken duraksadığımı görünce beni yüreklendirerek, “Bunu duyurmaktan korkma!” dedi. “Geçiş yavaşça olacaktır ve bu dönem zengin ülkelerde çoktan başladı. İnsanlık, plankton dolu bir denizde yüzdüğünü, gereksinimlerini zahmetsiz ve kavgasız bir şekilde elde edebileceklerini anlayana dek daha az yiyecektir.” “İnsanın yemek yemeden yaşayabilmesi mümkün müdür?” “Ben yemeden yaşamaktan değil, onun yerine başka bir şey koymaktan bahsediyorum. İnsan görüşünü değiştirmeyi başardığında, yepyeni bir sayfa açarak şimdiye kadar inandıklarını alt üst ettiğinde kendine daha zekice bir beslenme kaynağı bulacaktır. Bu gereksinim bir kez


ortadan kalktığında, insan her şeyi keyfine göre seçip belirlediği gibi, yemek veya yememek arasında da bir seçim yapabilecektir.” Dreamer’ın sözleri aklıma, insanların zevklerini ve acılarını tatmak üzere Olympos Dağlarından inen Homeros tanrılarını getirdi. Luisella’ya âşık olduğum ve onun gençliğinin kokusunun her hücreme sindiği zamanları ve o zamanlar ne kadar az yemek yediğimi hatırladım. Carmela’nın en çok sevdiğim yemekleri geri çevirmemi nasıl korkuyla karşıladığını Dreamer’a anlattım. “Yiyeceğin yerine daha kurnazca ve içten gelen bir besin koyuyordun. İşte insanlar, onlara sunulan dünya tarafından değil de, kendi özgür iradeleri ve düşleriyle yaşamaya başladıkları zaman bunu başarabileceklerdir.” “Peki ya anoraksiya?” “Anoraksıya olanlar hasta insanlar değillerdir. Onlar daha gelişmiş ve daha uzun yaşama sahip olacak insanlığın öncüleridirler. Ölüm endüstrisine karşı duran gerçek savaşçılardır.” “Peki ya anoreksiyadan ölenler?” “İnsanlar anoreksiyadan ölmezler. Onlar sadece ilkel ilaçların ve kendilerini yeni insanlığın öncüsü olarak görmeyi kabul etmeyenlerin kurbanlarıdır.” Daha öncede olduğu gibi Dreamer bana yine genç insanlardan bahsetti. Onların yardım çağrılarından, yetişkinler tarafından kirletilmiş dünyalarından ve yeni insanlığa giden yolu duyurabilmek için verdikleri umutsuz çabalardan söz etti. “Kötü alışkanlıklarından vazgeç. Azla yetinmesini öğren! Ama hazır olana dek oruç tutmaya ya da gece uyanık kalmaya kalkışma. Ne zaman bir avuç yiyeceği bırakabileceğini ve bir dakika bile olsun az uyuyabileceğini sana ben söyleyeceğim. Bunun üstünde yıllarca çalışmamız gerekebilir.” Aslında Dreamer’la birlikte olduğum süre boyunca, ne oruç tutmam, ne bir şeylerden vazgeçmem gerekti. Bana zorluklara katlanmam gerektiğinden de bahsetmemişti. Aksine onu hep zenginlik ve bolluk içinde görmüştüm. Azla yetinmeyi öğrenmek benim için yavaş gelişen bir süreç ve onunla birlikte olmanın doğal bir sonucuydu. Felsefesine bu kadar yakın olmama rağmen, yiyeceğin Dreamer’ın gözünde yalnızca bir simge, insanın dünyaya bağımlı olmasının en belirgin ifadesi olduğunu anlamam uzun yıllarımı almıştı.


“İnsanı zehirleyen yiyecek değil, ona bağımlı olduğunu düşünmesidir. Azizler ve keşişlerde, azla yetinmenin gerçek anlamını tam olarak anlayamamışlardır. Amaç yiyecek miktarını azaltmak değil, yemek ihtiyacından, yani bağımlılıktan kurtulmaktır.” Sonuç itibariyle insanın kendi içinden beslenmesinin de bir tür bağımlılık olduğunu düşünüyordum. “İçine ve kendine bağımlı olmak, bağımlı olmak değildir. Bu kendine egemen olmaktır!” Dreamer’a göre, ölümün kaçınılmazlığını sorgulamayan kişiler, kendi kendilerini baltalamalarının üstünü, kişisel gelişim, diyet, oruç ve aşırı spor programlarıyla kapatmaya çalışırlar. İnsanlar kendilerine zarar verme kendilerini ortadan kaldırma arzusunu, yiyecek ve uyku üstüne ruhsal ve dinsel öğretilerin sis perdesi arkasına gizlerler. “Bilimsel tapınakların, hayırsever kurumlarının, ilaç laboratuarlarının, gıda sanayisinin, güzellik sektörünün, keşişlik ve katı dini okullarının bilmeden hep ölüme hizmet ettiklerini keşfedeceksin. Onlar da ölümü ve ölüm düzenini beslerler. Verdikleri mutluluk, sağlık ve esenlik mesajlarının arkasında ölüme olan sadakatleri ve ona olan hizmetleri saklanmaktadır.” Endişeyle, “Peki sadece insanlığa hizmet eden kurumlar yok mu? Bağımlılığa karşı önderlik edebilecek bir kurum yok mu?” diye sordum. Kendimi aniden soğuk ve yabancı bir dünyaya gönderilmiş gibi hissettim. “Peki, eski zamanlardaki azizler ve kahramanlar?” Dreamer sorumu, “Kahramanlar, azizler ve onlar tarafından kurulmuş ya da onlardan ilham almış kurumlar insanlığa hizmet etmektedir fakat şu anki insanlık kendini yok etmektedir,” diyerek cevapladı. “Onlar da anlayamadıkları için birer kurban oldular. Onlar dışarıdan yardım gelemeyeceğini ama ancak insanın görüşünü değiştirerek kendine yardım edebileceğini bilmiyorlar. Daha gelişmiş bir toplumda, onların çarpıtılmış fedakârlıkları ve yardım severlikleri ancak yoksulluk ve hastalık getireceği için ya yok olacaklardır ya da yaptıkları yasa dışı sayılacaktır. Dünyayı iyileştirmek kendini iyileştirmek demektir. Dünyayı senin görüşün yaratır. Bu sana saçma hatta tümüyle mantıksız gelebilir fakat dünya gerçekte tam da senin düşlediğin gibidir. Onu sen hasta ediyorsun. Onu harap eden çatışmaların, felaketlerin, açlığın ve suçların tek sorumlusu sadece sensin. Bütünlüğüne kavuşursan, dünya ebediyen iyileşecektir.” 7 Dünya Düşlediğin Gibidir


Dreamer o andan itibaren, her ne kadar karmaşık olsalar da gerçekte bir disiplin, bir sistem oluşturacak ilkeleri, uygulamaları ve teknikleri dikkatlice not etmemi istedi. Bilinmeyen bir kıtanın ortaya çıkışı gibi, yeni bir evrenin doğuşu gözlerimin önünde belirdi. Göz kamaştıran Mas Anglada kütüphanesinde günlerimi çok sıkı çalışarak geçirdim. Tanrılar Okulu’nu anlamamda kilit noktası olacak paha biçilmez kitaplar buldum ve onları inceledim. Dreamer’a el yazmasında karşıma çıkan çizimler ve formüller hakkında sorular sordum. Lupelius beden ve ruhu birbirinden ayrılmaz tek bir gerçeklik olarak ele alıyordu. Bedeni bir mikroptan Tanrıya kadar, dünyada algıladığımız her şeyin yaratıcısı olarak kabul ediyordu. Yazarken kullandığım ‘ruh’ ve ‘öz’ gibi kelimeler bana ait kelimelerdi ve bunları okuyucunun anlamasını kolaylaştırmak için kullandım. Dreamer bu kelimeleri hiç kullanmamıştı. Lupelius’un yiyecek ve beden üstüne olan söylemlerini daha detaylı öğrendikçe, şaşkınlığım artıyordu. Bunlar onun önermelerinden çıkan sonuçlardan kaçmama neden oluyordu. Savaşçı keşişlerin bazı mantıksız önermeleri aklımı zorluyor ve beni rahatsız ediyordu. Dreamer’la bu konuda konuşmak istiyordum ve beni görkemli malikânesinin şarap mahzenlerini gezmeye davet ettiği üçüncü gecede onunla konuşma fırsatı buldum. Şaraplarını ülke, kalite ve üretim yılına göre dizmiş olması beni büyülemişti. Bu kadar eşsiz ve geniş bir şarap koleksiyonunun olabileceği aklıma bile gelmezdi. Şöminenin başında en değerli şaraplardan birinin tadına bakarken bana çalışmalarımın nasıl gittiğini ve kayda değer bir bilgi bulup bulamadığımı sordu. Ona, Lupelius’un beden üstüne olan kabul edilemez teorilerinden ve özellikle beden ve organların dünyayı yarattığı teorisi üzerine öğrencilerinden biriyle yaptığı konuşmadan bahsettim. Bu konudan bahseder bahsetmez, birazdan söyleyeceklerine hazır olmadığımı anladım. Oradan hemen kaçmak istedim fakat artık çok geçti ve kalbim çok büyük bir tehlikenin gelmekte olduğunu sezmişçesine çarpmaya başladı. Böylesine bir görüşü ne kabul edebiliyor ne de reddedebiliyordum ve bu duyguyla Dreamer’ın söylediklerinden kaçıyordum. Düşüncelerim dipsiz bir karanlığın pençesine düşmüştü. “Var olmak, sahip olmak, inanmak ya da görmek arasında bir mesafe olmadığı gibi, düş ve gerçeklik arasında da bir mesafe ve bölünme yoktur,” dedi Dreamer. “Bir insan ne düşlerse düşlesin doğrudur. Sadece görünmesi zaman alacaktır. Düş + Zaman = Gerçeklik Düş zaman içinde kendini belli eder, çünkü anlama yetimiz nedeniyle onu görebilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Zaman insan için sihirli bir boya gibidir, insanların aksi halde


göremeyeceklerini görünür kılar. Gördüğün ve dokunduğun her şeyin arkasında onu var edecek bir düş saklıdır. Mucizelerle ya da acılarla dolu bir hayatın gerçekleşebilmesi için önce düşlenmesi gerekmektedir. Düş en gerçek olandır ve arkasında bedenimiz saklıdır. Hücrelerimiz ve organlarımız düşler!” diyerek konuşmasını bitirdi. Yaşadığım düş kırıklığını belli ederek, “Eğer beden düşleyebiliyor ve dünyayı yaratabiliyorsa, neden istediğim gibi tek bir atomu bile değiştiremiyorum?” diye sordum. Bakışlarını şöminenin ateşinden çekerek, Mas Anlagada’nın yüzyıllık duvarlarının ötesine kaydırdı. Bir süre çenesini sol elinin avucunda dinlendirerek sessiz kaldı ve sonra konuşmaya başladı. “Dünya hepimize aynı gözükmez. Dünya senin düşlediğin gibidir. Sana olumsuz ve yıkıcı görünen her şey, aslında içindeki çatışmanın bir yansımasıdır.” “Peki, ters giden şeyler?” “Eğer hayatından hoşnut değilsen, düşünü değiştir! Eğer düşünü değiştirmezsen, bu kısır döngüden kurtulamazsın. Yıkıcı düşler kurmayı bırakmalısın. Yeni bir düş kurmalısın, özgür iradenle düş kurmayı, sevginle yaratmayı ve kesinliğin gücüyle kazanmayı öğrenmelisin. Kendine daha samimi ve dürüst olmalısın. Kendini değiştirme yalanının arkasında aslında her şeyin senin istediğin gibi olduğu olgusunu göreceksin. Dünya böyle çünkü sen böylesin.” 8 Düşüncelerin Kendi Kişisel Gerçekliğini Yaratır “Dünya düşünün görünür hale gelmesidir. Düşüncelerin kendi kişisel gerçekliğini yaratır.” Dreamer bir yandan benimle konuşurken bir yandan da kendi spor salonunda bir dizi egzersiz yapıyordu. Mas Anglada’nın geniş arazisine bakan bu oda antik bir kulenin en üstündeydi. Pencerelerden bakınca gözümüzü kaplayan tepelerin ve tarlaların yüzyıllık sakinliği ile içerideki metallerin parıldayan yansıması bir tezatlık oluşturuyordu. Sürüs bulutlarının geçtiği geniş gökyüzü bu cenneti çevreliyordu. “O zaman herkes düşlüyor ve dünyayı yaratıyor.” “Aynen! Kendi dünyalarını yaratıyorlar.” “Peki ya çevre kirliliği? Çatışma ve savaşlar?” “Onlar da senin kişisel gerçekliğindir. Dünya senin olduğun kadar sağlıklı veya senin olduğun kadar hastadır! Onu organlarını köreltip, engelleyerek ancak sen kirletebilirsin. Bedenlerini kirletenler bile bir şeyler yaratır! Hastalıklı bedenlerinin bir ürünü olan olaylar, durumlar ve yıpranmış bir dünya yaratırlar. Ama ilk önce kendi Varlıklarını ve düşüncelerini


yansıtırlar. Düşünce her seviyede yaratıcıdır. Düşünmek senin düş kurma yolundur ve kaderini belirleyen ana unsurdur. “Peki ya savaş ve yoksulluk?” diye sordum, bu büyük sorumluluğun altında ezilerek. “Dünyadaki tüm katliamlar, zalimlikler, çatışmalar, acılar ve yoksulluklar düşlendi. Kendini aşırı derecede kirleten ve düşüncenin gücüne inanmayan bir insanlık tarafından gizlice istendi.” “Biz bunları konuşurken dünya üzerinde birçok fabrika üretmeye ve çatışma yaratmaya ve insanlığı yok etmeye devam ediyor. Böylesine yıkıcı bir güçten kendimizi nasıl koruyabiliriz ki?” “Kendini bağımlılıktan kurtar ve uykudan uyan. Kimsenin sözlerine, kehanetlerine ve bilgisine sığınma. Dışarıdan gelen hiçbir şeyin seni yıkamayacağını unutma. Senin istemediğin hiçbir şey gerçekleşmez. Olaylar ve durumlar dünyası tamamen sana bağımlıdır. Kendinle bütünleşirsen, dünya güvenli bir hale gelir. O yüzden dünya için endişelenmeyi bırakıp, kendin için endişelenmeye başla. Ancak böyle yardımcı olabilirsin. Bu bir kanundur.” Dreamer özenle katlanmış havlulardan birini alıp yüzünü kuruladı ve sonra zarif bir hareketle havluyu bir eşarp gibi boynuna bağladı. “Bedenine egemen olan biri, dünyaya da egemen olabilir,” dedi. Sonra gözlerini kaldırdı ve kirpiklerini kırpmadan uzun bir süre bana baktı. Düşüncelerim, kafamın içini boşaltana dek bir bir ve hızlıca kaybolup gittiler. “Kaliforniya’da geçirdiğin zamanları ve San Francisco’daki arkadaşını hatırlıyor musun?” diye sordu bana bakmaya devam ederek. Başka bir şey söylemesine gerek kalmamıştı. Kimden bahsettiğini çok iyi biliyordum. Corrado ismini bu kadar çabuk ve kolayca hatırlamam beni şaşırtmıştı. San Francisco’da yaşadığım zamanlarda çok iyi arkadaş olmuştuk. İyi bir müzisyendi ve daha çok gençken bir dansçıya âşık olmuş ve onunla evlenmişti. Bu bilginin dışında, kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, Dreamer’ın her insanın kendi yaşantısının yaratıcısı olduğu söylemi ile onu bağdaştırabilecek bir durum hatırlamıyordum.


Sonra anılarım birbiriyle bağlanmaya başladı ve onun öyküsünü hatırladım. Corrado her zaman Afrika kökenli Amerikalılara karşı bir sempati duymuştu. Onların konuşma ve davranış stillerini taklit eder, müziklerine tapar ve kültürlerini severdi. Gittikleri yerlere gider, onların kiliselerini ziyaret eder ve hatta sokakta siyahî birini gördüğü zaman hayranlığını belirtmek üzere türlü jestler yapardı. Eşini de bu hayranlığının içine sürüklemişti. Siyahî çiftlerle birlikte restoranlara, San Francisco’da siyahlara öncelik tanıyan gece kulüplerine giderlerdi. Bir gece eşiyle birlikte eve dönerlerken, hayatta hiçbir amaçları olmayan bir takım siyahî kişiler tarafından dövülmüşlerdi. Günlerce hastanede kalmışlardı. Corrado’nun bana olayı anlatırken ne kadar öfkeli olduğunu anımsadım. Dreamer, sorusunu anlayıp anlamadığımı ölçer gibi beni süzmeye devam ediyordu ama geçen dakikalara rağmen ben bu soruyla ne demek istediğini anlayabilmiş değildim. Müzisyenlerin ve sanatçıların genelde daha az sorumluluk aldığına ve kişisel zayıflıkları olduğuna inandığını biliyordum. Dreamer’a göre, tarihte birçoğu dâhi sayılmış olsa bile, bohem hayata mensup sanatçılar kendi sanatlarına bağımlı yaşarlardı. Onlar, bireylerin birer sanatçı, gördüğümüz ve dokunduğumuz her şeyin yaratıcısı olduğunu dayanılmaz bir acıyla keşfeden ve bundan korku duyan insanlardı. Sanatçılar var olma amaçlarını keşfedememişler ve düşün sadece uzak bir görüntüsü olan işlere bürünmüşlerdi. Sanatı insanla düş arasında bir köprü olarak kullanmak yerine, ona bir tanrı gibi sarılmışlar ve dünyalarını yönetecek bir bağımlılık haline dönüştürmüşlerdi. Varlığının bütünlüğüne ulaşmak üzere olan ve özgürlüğünü kazanmış bir insan sanatla uğraşmaz. Dünyanın yaratıcısı olduğunu keşfeden bir insan artık çizim yapmaz, müzik bestelemez. Dreamer’a göre her türlü bağımlılıktan ve kölelikten kurtulmak, yaşamın kendisine işaret etmekteydi. Üstlenen roller, çıkılması gereken hapishane hücreleriydi. Yine de tüm bu düşünceler bir yere varmamı sağlamıyordu. Corrado profesyonel müzisyendi. Ekmeğini müzikten kazandığı belliydi ama Dreamer’ın neden onu kafamda canlandırmak istediğini anlamamıştım. “Bu vahşi bir şekilde, Varlığında görmek istemediğin, dokunmak istemediğin şeyleri görmen ve dokunman için gerçekleşmiştir. Bizim yarattığımız dışında, dışarıda hiçbir suç yoktur,” dedi Dreamer, benim anlamamı bekleyerek zaman kaybettiğini hissederek. “Bu kaza arkadaşına bir yalan içinde olduğunu, içinde aslında ırkçılık duygusu beslediğini göstermiştir. İçindeki çatışmadan, taşıdığı vahşetten kurtulması ve özgür kalması gerekiyordu.”


Dreamer Corrado’nun hayatındaki başka unsurların da bu hastalığa işaret ettiğini söyledi. O ikiyüzlüydü ve kendine yalan söylüyordu. Aceleyle yaptığı evlilik de aslında o kadına duyduğu aşkı değil, Amerika’da kalma ve Amerikan vatandaşı olma isteğine işaret ediyordu. Sonra sustu. Spor aletinin seviyesini yükseltti ve farklı egzersizler yapmaya başladı. Şaşırmıştım çünkü ona daha önce Corrado’dan bahsettiğimi hatırlamıyordum. Yıllardır haber almadığım bir arkadaşım hakkında bu kadar bilgiye sahip olması ilginçti. O sırada Dreamer egzersizlerini bitirmişti. “İşte,” dedi havlusunu bir dövüş sanatçısının gurur dolu hareketleriyle bedenine sararken. “Varlığın katmanları içinde saklı kalmış bu yalanlar, bu egoist düşünceler, önyargılar, kinci ve ırkçı saplantılar dünyadaki kötülüklerin esas sebebidir.” Ses tonu, hayatın en uç noktalarına kadar işlemiş bir virüs bulan bilim adamı gibiydi. “Acı, yoksulluk ve benzeri tüm felaketler aslında düşlendi. Açıkça istendiler ve bilinçsizce gerçekleştirildiler. Bu, Varlığın en karanlık limanlarında gizlenmiş canavarların görünür hale gelmesinden başka bir şey değildir. Bugün eğer arkadaşın dersini iyi öğrenmişse, daha dürüst ve özgür bir insan olmuştur,” diyerek sözlerini tamamladı. İnsanoğlunun sürekli tekrarladığı acı dolu ezgiyi hatırladım. Dreamer onu anlamama ve kendimde keşfetmeme ön ayak olmuştu. Sonunda bir kişinin neden kendini gözlemlemesi ve durumlarını acımasızca değerlendirmesi gerektiğini anlamıştım. Kendini gözlemleme, Varlığın içinde gizlenen canavarlara ışık tutacaktı. Kendini gözlemlemek, kendini düzeltmektir. Onun sözlerini anımsadım. “Durumlar ve olaylar bir ve tektir. Görüş ve gerçek birdir. Düşünmek kaderdir. Dünya böyle, çünkü sen böylesin.” İçlerinde en çarpıcı olan ise, “Hayat bir sakızdır ve dişlerinin şeklini alır,” sözüydü. Aynı mesajın farklı yorumları olduğunu anladım. Bu sözler onun öğretisini özetliyordu ve insan aklının da ulaşacağı son sınıra işaret ediyordu. Bir ışık pırıltısı gibi saniyeler içinde gerçekler kafamın içinde belirdi. Dünya Varlığının bir yansımasıdır! Her molekülün birbirine bağlı olduğunu anladım. Her şey kişisel ve özneldi. “Değişimin önündeki tek engel sensin. Değişirsen, dünyanın gözlerinin önünde değişeceğini göreceksin! Dünya özgürlüğün ve ölümsüzlüğün şeklini olacak ve tüm kötülüklerden arınacaktır.”


Kendini bilmenin ve kendin üzerinde durmaksızın çalışmanın önemini hiçbir ahlaki kurala bağlı olmadan bilimsel bir anlayışla kavramıştım. “Tarihi ya da mistik bir seyahat olsun, gerçek ya da düşsel bir göç olsun, insanın tek bir amacı vardır. Kendini bilmek! Kendini bilen insan, kendi yaşantısının ve dünyanın efendisi olur.” 9 Düşünmek Kaderdir “Eğer insan kendi düşüncelerinin yaratıcı gücüne inansaydı ve yoksullukla acıya zaman ayırdığı kadar, güzelliğe ve bütünlüğe zaman ayırsaydı, geçmişi değiştirebilir ve kendi kaderini kendi çizebilirdi.” Bu sözlerin ebedi olduğunu hissedebiliyordum. Olaylar ve durumlar, var olma ve sahip olma denkleminden zaman kavramı çıkartıldığında, her çatışmanın arkasında gizli bütünlük ve zıtların uyumu yasası ortaya çıkıyordu. “Eğer bir insanın düşünceleri evreni ve kişisel gerçekliğini yaratıyorsa, onu nasıl değiştirebilir ki?” “Ancak Varlığının kalitesini nasıl yükselteceğini biliyorsan, düşüncelerini geliştirebilir ve kontrol edebilirsin. Bunu başarabilmek için özel bir Okul’da çalışman ve onun öğretilerini kendine uygulaman gerekir. İnsanlar ancak içlerindeki vahşeti büyük bir çabayla görüp, üstesinden gelebilirlerse, başarılı olabilirler. İnsanlar içlerindeki yıkıcı düşüncelerin ve olumsuz davranışların sonucu olarak kişisel hayal kırıklıklarını yaşadıklarını anlamalılar. Bu nedenle insanlar dış olaylar tarafından yönetildiklerini anlamadıkları sürece, dünyadaki zalimliğin nereden kaynaklandığını anlayamayacaklar. Dünya senin aynandır. Dışarıdan gelen her şey seninle nefes alır ve sen yaşadıkça yaşar. Evrende sen olmayan hiçbir şey yoktur. Düşünmek Kaderdir. Bu sözler içimde yankılandı. Hiçbir politik, ekonomik ya da sosyal değişim, hatta hiçbir devrim ya da savaş, önüne konan bu yeni insanın oluşumu kadar büyük görünmemişti. Kendi gözlerimle, şüphe, korku, yaşlılık ve hastalıktan arınmış bir insanlığın doğuşuna kendi gözlerimle tanık oluyordum. “Uyuyan güzel adında herkesin bildiği bir masal vardır,” dedi. Bu ani konu değişikliğiyle şaşırmış ve ardından gelen suskunlukla tüm dikkatimi ona vermiştim. Sonra fısıldayarak konuşmaya başladı. “Aslında bu masalın adı, Uyuyan Ormandaki Güzeldir.”


İleride bana özü bu önemsiz detayda gizli bir görev verecekti. Uyuyan orman bize anlatılan yoksulluk ve çatışma içindeki dünyadır. Güzel ise özgür iradenin uyanışı, Varlığın yani düşün uyanışıdır. İleride kuracağım okul, eski çatışmaları bir kenara bırakacak ve yeni bir gerçekliğe adım atacak bir nesil yetiştirecekti. Dreamer o akşam bana, “Başkalarına yardım edebilmenin tek yolu bu uykudan uyanmaktır,” dedi. Ses tonu son derece sakin, sözleri ise güneşli günler gibi yumuşaktı. Bu sözlerin ağızda kalıcı tadını tüm Varlığımda hissettim. Dreamer’la birlikteliğim ummadığım kadar uzun sürmüştü fakat sona ermek zorundaydı. Büyük şamdanlardaki mumlar sönmek üzereydi. Mas Anglada birazdan karanlığa gömülecekti. Günlerdir, Dreamer ile birlikteyken, kusursuz bir dünya ve bir insan arasındaki tek bağmışım gibi hissetmiştim. Onu uzun bir süre sessizce izledim. Hiç kıpırdamamıştı. Bedeni yukarı doğru uzanmıştı ve gözleri kapalıydı. Yeniden konuşmaya başladığında sözlerinde uyarıcı bir ifade olduğunu hemen anlamıştım. “İnsanoğlu derisini değiştirmeye başladı. Bir gün yiyeceğe, ilaçlara, sekse, uykuya ve çalışmaya tapınmaktan vazgeçecektir. Yoksulluk, çatışma ve felaketler bitene kadar azla yetinmeyi öğrenecektir. Bunu başarmak zaman alacaktır çünkü insanlık zamandır. Şimdilik çalış, kendini gözlemle ve kendini bil! Bu şekilde sen de kendi bütünlüğüne kavuşacak ve dünyadaki en büyük gösteride yerini alacaksın.” Dreamer’dan ayrıldıktan sonra artık Barcelona’da bir işim kalmamıştı ve ilk uçakla New York’a döndüm. Onunla geçirdiğim olağanüstü günlerde öğrendiğim her şeyi gözden geçirdim. Bedenim şimdiye dek hissetmediğim bir duyguyla titriyordu. Tüm evren benim nefesimle soluk almaya başlamıştı. Her şey bir bütüne bağlıydı ve hiçbir şey ondan ayrı kalamazdı.

Bölüm 4 Antagonist’in yasası 1 Koşmak “Beden yalan söylemez, bedenin şimdiden bir yaşlı adamın bedenine benzemiş.” Dreamer bu sözleri onları duyduğum her sefer olduğu gibi kulaklarımda acıyla çınlıyordu. “Benim yanımda, yaşamdan elini eteğini çekmiş insanların işi olamaz.”


Bu acımasız sözler tüm savunmamı tahrip etmiş ve dokularımı zedelemişti. İçimde hızla yayılan bir gücün, inanışlarımı, tutumlarımı silip süpürerek beni değiştirdiğini hissediyordum. Özellikle de Dreamer’la karşılaşmamızın son zamanlarında öğrendiklerim beni bir arı gibi sokmuştu. “Organlar düşlemek için yaratılmıştır. Beden dünyayı yaratır. Bedenlerini kirletenler bile yaratır. Kirletilmiş bile olsa dünya yaratır. Dünya ancak senin olduğun kadar hastadır. Her şey birbiriyle bağlantılıdır, ayrı hiçbir şey yoktur.” Dreamer bana bir insanın kaderinin ve sahip olduklarının, beden sağlığıyla sıkı sıkıya bağlantılı olduğunu öğretmişti. İleride bu açıklamaların ışığında, iş dünyasında yapacağım bir araştırmada, insanın finansal durumunun bile fiziksel mükemmelliğine bağlı olduğunu ortaya çıkartacaktım. Aynı uygarlıklar ve ülkeler gibi, bütün şirketler ve sanayi imparatorlukları da, kendi önderleri ve kurucuları sayesinde gelişir ya da hastalanıp ölürler. “Organizasyonel bir piramit, önderinin nefesine bağlıdır. Önderin görünüşü ve kişisel kaderi, altın bir iplikle o organizasyon içinde çalışanların görünüşlerine ve kaderlerine bağlanır. Onun maddesel kimliği, aynı Krallıklarda olduğu gibi ekonomisi ile örtüşür. Kral ülkedir ve ülke de Kraldır.” O günden sonra böylesine doğru ve etkili bir mesajı göz ardı edemezdim. İşte o zaman Dreamer’ın bana gösterdiği yoldan yürümeye ve kendi bedensel çürümemle savaşmaya karar verdim. Mas Angalada’da, ondan öğrendiklerim doğrultusunda, bedenim, nefes alışım, beslenmem, cinsel hayatım ve uyku düzenim konusunda cesaretle çalışmaya giriştim. Elimdeki seçenekleri gözden geçirdikten sonra, yaşam stilim üstünde ciddi değişikliklere neden olacak bir programa başladım. Oldukça zorlu bir süreçti. Alışkanlıklarımı değiştirmek, spor yapmak ve bir şeylere karşı koymak düşüncesi bile içimde farklı güçte ve niteliklerde dirençler ortaya çıkartmıştı. Bu tepkiler sayesinde, içimin haritasını çıkartmış ve katılıkları bir radar gibi izlemeye başlamıştım. Katılıkların dağları, şüphelerin sarp yamaçları, korkuların dipsiz uçurumları ve yalnızlığın çöllerini izliyordum. Bu yolla kendimi gözlemleyerek, değişim fikrine karşı en büyük direnci gösteren kısımlarımı belirlemeyi başardım. İrade kılıcımı işte tam oraya sapladım. İşte o gün, kendimle aramda yıllarca sürecek bir savaş başladı. O kış New York’un geçirdiği en çetin kışlardan biriydi. Ortalığı kalın bir kar tabakası kaplamış ve esen kutup rüzgârları, gökdelenleri sihirli bir değnekle büyülemiş gibi çocukların kızaklarına benzetmişti. Dışarı çıkma cesaretimi henüz toplayamadığım erken sabah saatlerinde pencereyi hafifçe aralar ve hava tahmini yapardım. Şanslı biriydim çünkü on altıncı kattan Doğu Nehrine bakarak kolayca hava tahmini yapabiliyordum. Hâlbuki çoğu


New Yorklu dışarı çıkarken ne giyeceklerine karar vermek için elektronik bir pencere olan televizyona bakmak zorunda kalıyorlardı. Manhattan sivri uçlu kuleleriyle haftalarca bu fanusun içinde kaldı. Böylesi bir durumda insanın verdiği kararları uygulaması zorlaşıyordu. Her zaman kendi kendimle tutuştuğum bir kavgadan galip çıkmam gerekiyordu. Çalar saatin ziliyle birlikte yataktan kalkıp böylesi bir havada dışarı çıkma fikri, değişimin nasıl olacağını bilmeyen tembel ve çürümüş bedenimle aramda destansı bir kavga başlatıyordu. Yıllarca kötü muamele görmüş ve hayal kırıklığına uğramış bedenim, çürümesini durdurmak veya azaltmak yönündeki her girişime hayır diyordu. Koşuya çıkma korkusuyla gerçek durumunu ortaya koyuyordu. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bu girişimimin, Baron Munchausen’in kendini bataklıktan kurtarmak için peruğundan geçmesi kadar olanaksız görünüyor. Yalnızca Dreamer’ın sesi ve sözleri beni ayakta tutuyor ve cesaretlendiriyordu. Eğer özgürlüğe doğru bir milim bile ilerlemek istiyorsak Dünya görüşümüzü alt üst etmeliyiz. Bu muazzam bir çaba gerektirecektir. Buna rağmen daha büyük bir mutluluk yoktur. Sonsuzlukta elde edeceğin bir milim, Olaylar dünyasında okyanuslara hâkim olmanı sağlayabilir. Kendime hazırladığım program sayesinde adanın etrafını bir kez koşabiliyor, işe gitmeden önce zamanında eve dönüp üstümü değiştirebiliyor ve okula gitmeden önce Luca ve Giorgia ile kahvaltıda biraz sohbet edebiliyordum. Fakat yataktan çıkmak istemez ve onlarla Giuseppona’nın ilgilenmesini beklerdim. Bir sabah beni koşmaktan caydıran bu sesin nereden geldiğini bulmaya karar verdim. “Böyle kötü bir havada yataktan çıkamadığın için seni kim suçlayabilir ki?” diyordu ses. “Bir gün koşmasan ne fark eder ki?” çok geç yattığımda ya da erken saatlerde uçağım olduğunda da aynı sesi duyuyordum. Sonuçta herhangi bir ayrıntı, vermiş olduğum kararları kolayca yıkabiliyor ve programımı yarıda kesmeme neden olabiliyordu. Kaynağı ne olursa olsun, bu iç ses beni çileden çıkartıyordu. Beni baltalamak üzere pusuda bekleyen bu düşmanı susturmalıydım. Ne var ki, o bir buz dağının sadece su üstünde gözüken kısmıydı. Koşu programımı ödünsüz uygulayıp alışkanlıklarıma kafa tuttuğumda, Varlığımın en bilinmeyen ve karanlık kısımları ortaya çıkıyordu. “Anımsa, dışta olan hiçbir şey yok. Kendi dünyanın önündeki tek engel sensin!” Dreamer bu sözleri defalarca söylemişti ama bu sözleri anlamam ve benden bir parça haline getirebilmem yıllarımı alacaktı. Binlerce kez düşmek, sürünmek ve yeniden ayağa kalkmak zorundaydım.


Antagonist’in yalnızca içimde olduğunu anlamam, karşıma çıkan her güçlüğü kabullenip kutsayana dek, ölmem ve yeniden doğmam gerekecekti. İnsan, kendi ölümcül kaderini ve başına gelen felaketleri haklı çıkartmak için, hastalıklı dış güçler olduğuna inanır. Dünyanın aslında kendisinin bir yansıması olduğunu aklına bile getirmeden, olayları ve diğer insanları suçlar, şikâyet eder ve kendini haklı çıkartmaya çalışır. Sana herhangi bir yerden yardım gelmeyecek. Sadece sana bağlı olan kişisel devrimini elde etmelisin. Bir gün Dreamer’ın öğretilerini bir yöntem gibi derleme, bir felsefe okulu haline getirme olanağı olursa, mekanik davranışlara saldırılar olarak betimlediği öğretilere ayrı bir bölüm ayırmak gerekecekti. Dreamer’ın mekanik davranışlara saldırı olarak tanımladığı, sürekli tekrarlanan olayların önüne tuzak kurmak ve eski düşüncelerimizin çelikten savunmasını atlatmak üzerineydi. Zamanla, Dreamer’ın öğretilerini kavradıkça, koşu programının aslında sadece bir egzersiz olmadığını, aynı zamanda alışkanlıklarımın önüne konan bir tuzak olduğunu kavrayacaktım. Koşmak, birkaç dakikalığına bile olsa, düşüncelerimin karanlık akışını durdurmaya yetiyordu. Koşarak, insanların gerçeklik diye nitelendirdiği zavallı dünyayı parçalamama olanak sağlıyordu. Koşmak bu hapishaneden kaçış yolunu gösteriyordu. Harcadığım bu güçle, bir parça özgürlük içerideki hapishanenin duvarlarında delikler oluşturuyordu. Bir okyanusun taşıp her boşluğu doldurması gibi, dünya da üstüme gelerek zalimce olayları bana doğru itiyor ve açılan delikleri kapatmaya çalışıyordu. Böyle zamanlarda, sadece Dreamer’ın anısı ve sesi beni ayakta tutmayı başarabilmişti. O zamanlar bana iradem değil de, inadım yardımcı olmuştu. Bu fiziksel gücü harcamam gerektiğine kendimi inandırdım ve hiçbir mantıklı açıklama getirmeden, her sabah yapılması gereken ilk iş olarak Varlığıma kazıdım. Kişinin kendisine öncelikler belirleme yeteneğinin ve uygun sırayı unutmadan hedefine sıkı sıkıya sarılmasının önemini belirtmek üzere Dreamer, “Önce, öncelikler,” demişti. Artık günlük işler arasında, sabahın o saatlerinin, benim için güç kazanma saati ve dünyayı değiştirmek üzere bir dayanak noktası olduğunu biliyordum. Gözünü yükseklere diken ve kendini o doğrultuda yoluna adayan insan, dağları yerinden oynatabilir, görünüşte içinden çıkılmaz olayları çözebilir ve kötü olayları kendi lehine döndürebilir.


2 Ana Caddenin Bekçileri O zamanları düşündüğümde, başımda berem ve üst üste giydiğim kıyafetlerle, Roosevelt adasında oturduğum apartmanın ana girişindeki güvenlik odasının önünden geçişimi hatırlıyorum. Güvenlik görevlilerinin, önlerindeki monitörün donuk mavi ışığıyla aydınlanan yüzlerindeki yarı gülümseme, benim sabah koşumu aptalca bulduklarının ironik bir ifadesiydi ve dünyanın bana gösterdiği ilk tepkiydi. Onların bu tavrının benim o zamanlardaki iç direncimin ve cehaletimin bir yansıması olduğunu ancak şimdi kavrayabiliyordum. Dreamer’ın öğretileri arasında, özellikle bir tanesi inançlarımı kuşatma altına almış ve doğrularıma darbeler vurmuştu. Dünya böyledir çünkü sen böylesin. Dünya içinde bulunduğumuz durumun sadık bir görüntüsüdür! Onların ironik gülümsemelerinin ardında, Jennifer’ın kuşkuculuğunun, arkadaşlarımın yorumlarının ve sabah egzersizimden haberi olan herkesin tepkilerinin ardında, benim zayıflığım vardı. Benim kararsızlığımdan dolayı ortaya çıkan bu davranışların arkasında, sanki dünyanın bana yansıttığı aynada kendi kendime yüzümü buruşturuyormuşum gibi diğerlerinin şüpheleri ve samimiyetsizliklerinin bana yansıması vardı. Bunu her zaman hatırla! Senin dışında hiçbir şey yok. Gördüğün ve dokunduğun sadece bir sonuçtur. Senin nefesini taşıyor. Sen yaşadıkça yaşayacak ve sen öldükçe ölecektir. Dreamer’ın öğretileri olmasaydı, güvenlik bekçilerini hala para kazanma derdinde olan zavallı şeytanlar sanacaktım. Binadan çıktığım ve geri girdiğim, onlarla selamlaştığım her an, onların bırakın güvenlik bekçisi, insan bile olmadıklarını anlamadan ironik ve şüpheci tavırları içinde kendimi yoracaktım. Onlar aslında dünyanın sinir uçları, kavrama aletleri ve duyusal organlarıydı. Bir insan saklanamaz! Dünya anlar! Seni deşifre eder! Bu fikirler ruhuma işlemişti ve yıllar geçtikçe beni değiştiriyordu. Kendini her an geliştirebilir ya da alçaltabilirsin. Bu sana bağlı. Düşüncelerin, tutumların, sözcüklerin, görünüşün ve hatta yüzündeki en ufak bir kasılma bile tüm dünyaya senin sorumluluk düzeyinin hangi derecede bulunduğunu ve ne kadar özgür olduğunu anlatır.


Bu seni hatasız bir şekilde bulunduğun yere yerleştirecek, kaderini, finansal durumunu ve var oluş gösterisindeki rolünü belirleyecektir. Hakkımda her şeyi bilen bir evren, Varlığımın hareketlerini, düşüncelerimi ve duygularımı gerçek bir zamanda güncelleyen, birçok radarı olan bir aygıt hayal ettim. Bu ipuçlarını takip ettiğimizde, kim olduğumuzu, bilebileceklerimizi, neyi yapıp neyi yapamayacağımızı, neyi saklamamız ve neyi bırakmamız gerektiğini anlayabiliriz. Her kendimle ve koşuyla olan randevumu unutmadan niyetimi anımsayıp pekiştirerek, yaşantım boyunca biriken tüm atıklardan kendimi arındırıyordum. Var oluşumun sesleri evrene yeni mesajlar gönderiyordu. Bu sesler bir insanın daha özgürlüğe doğru yol aldığını ve sıradan bir hayatın dehşetinden kurtulmak üzere cesurca bir adım attığını etrafa yayıyordu. 3 Duvarlar Adanın etrafını koşma girişimim başlarda kahramanca bir güç gerektirmişti. Günlük koşuya bir süre sonra alışmıştım fakat bazı noktalarda hissettiğim yorgunluğu gidermek için kendimi geliştirmem şart olmuştu. Bunu başarmak için gereken zorluk ve çaba seviyesinin tahmin ettiğim gibi doğrusal bir şekilde artmadığını ama ileri ve geri giden dalgalar gibi düzensiz olduğunu fark ettim. Her seferinde, neredeyse hiç çaba göstermeden çok rahat koştuğum zamanlar, dayanılmaz acı çektiğim zamanlarla yer değiştiriyordu. Bu kritik safhalarda önüme ‘duvarlar’ dikilmiş olduğunu ve bu engelleri aşmak için insanüstü bir çabanın gerektiğini hissediyordum. Dreamer çıraklık dönemimde beni dikkatli bir şekilde kendimi gözlemlemem konusunda eğitmişti. İçinde bulunduğum duruma, düşüncelerime, duygularıma ve dikkatimi çeken ya da tetikleyen her şeye dikkatlice bakıyordum. Enerjimin azaldığını hissettiğim anlarda kendimi gözlemlediğimde, bu kritik anların arkasından her zaman Varlığımı karartan bir gölge tarafından psikolojik bir duvar örüldüğünü kavramıştım. Sonra kötümserlik ve kuşku beni ele alıyor, uğraşımı terk etmem için yeni nedenler bulan Antagonist içimde sesini daha da gürleştiriyordu. Koşmak bana dişlerimi sıkmamı ve o zor anlarda birkaç saniye daha tutununca rahatlamanın geleceğini, tam vazgeçmek üzereyken yeni bir enerjinin geleceğini öğretmişti. Aşılmaz göründüklerinde bu duvarları yıkıp devirmeseydim ve kendimi yenmeseydim, ne bu enerjiye erişebilir ne de varlığından haberdar olabilirdim.


Bu duvarları ortaya çıkaran işleyiş düzeni üzerinde çalıştıkça, koşmak benim için dünyayı açıklamaya yarayan değerli bir araç, kavramsal bir model haline dönüşüyordu. Koşunun devinimi içinde fiziksel gerçekliklerin temel unsurunu buldum. Atom çekirdeğinden evrenin sınırlarına dek her şey, bedenimde keşfettiğim bu dalgalı harekete uygun olarak yayılıyordu. Hatta yaşamın kendisi bile, dalgaların başı ve sonu olmayan hareketlerine benziyordu. Bazen duvarları ortaya koyan ve onları yıkmak için büyük bir çaba gerektiren koşu, evrensel bir paradigmanın hayatta tekrarlandığını fark etmemi sağladı. Birçok kez o duvarları yıkmak, yenilgiye uğratmak için inatla dayanmam gerekecekti. Ne var ki, inadımdan vazgeçmek için daima bir şeyler ortaya çıkacaktı. Hep dış etkenler yüzünden oluştuğuna inandığım yenilginin, aslında içten dışa giden bir süreç olduğunu anlamıştım. İçten gelen bir boyun eğme, bir kendimi baltalama eylemi baş gösteriyordu. Bu işleyiş düzeninin farkına varmak, her yıkılışımızın öncüsü olan bu gölgenin belirişini tanımlamak, onu sadece koşudan değil, var oluşumuzdan da söküp atmanın en iyi yoluydu. Genelde yalnız koşardım. Tepemde uçan martılar yol arkadaşım oluyor ya da Doğu Nehrinde içeriye doğru yol alan bir feribot bir süre yanımda benimle birlikte gittikten sonra düdüğünü çalıp yoluna devam ediyordu. Koşarken hayal kurardım. Er ya da geç, benim gibi bayağı bir var oluştan uzaklaşmaya karar veren diğer gözü pek insanlarla karşılaşacağıma inanmak hoşuma giderdi. Bir keresinde, beş erkek ve iki kadından oluşan bir gruba katıldım. Azimle koşmaya başlamıştık. Sabah gökyüzü açıktı ve biz yan yana adayı koşarken Manhattan’ın silueti gökyüzüne meydan okuyordu. Onları ilk kez görüyordum ama onlara hemen kanım ısınmıştı ve aralarında derin bir bağ olduğunu hissetmiştim. Bir süreliğine siyah beyaz koşu ayakkabıları ve ipeksi bir eşofman giymiş bir erkek koşuda başı çekmişti. Sonra birdenbire hızlandı. Tempoyu tutturmayı zorlanınca ondan koptuk. Dökülen ve hevesi kaçan bedenlerimiz sınırlarına ulaşmıştı. Sonra onu gözden kaybettik. Bu bize hala ne kadar çok çalışmamız gerektiğini göstermişti. Bir parka gelip, kendimizi banklara atmak isteyene denk geride kalanlar olarak bir süre daha koştuk. Biraz ötede park etmiş etkileyici bir itfaiye aracının çevresinde, adalı birkaç çocuk oyun oynuyordu. Geçmiş kahramanlıkların bir simgesi olan bu aracın kaderi, tüm bir uygarlığın gerilemesinin utanç verici anıtı olmaktı. Kendi kendime, bedenimi indirgediğim bu koşullardan kurtulmak üzere gerekli tüm çabayı göstereceğime dair söz verdim. Kimse konuşmuyordu çünkü gerek yoktu. Döktüğümüz terle arınmış sessizliğin içinde, güneşi bir ekmek gibi paylaştık ve doğaçlama arkadaşlığımızın, keyifli işbirliğimizin keyfini sürdük.


Birkaç dakika sonra aramızdan biri ayağa kalkıp başıyla selam verdi ve sıradan bir New Yorklu gibi sıcak bir duş alıp rutin hayatına devam etmek üzere aramızdan ayrıldı. Hala çok erken bir saatti. Yarı kapalı göz kapaklarım arasından güneşe baktım ve sonra Manhattan ile Queens arasında sürekli sefer yapan küçük kırmızı yolcu vapurlarını izledim. 4 Antagonist’in Yasası “Antagonist’ten korkma! Onun korkunç maskesi altında en büyük müttefikimiz ve en sadık uşağımız bulunur.” Bu sözleri duyunca irkildim. Gözlerim hala kapalıyken, umut ve inançsızlık arasında gidip geldim. “Bu mümkün değil!” diye düşündüm. İnanamıyordum ama bir yandan bu sözler yalan olamazdı, çünkü onlar Dreamer’a aitti. Yavaşça döndüm ve gözlerimi açtım. Dreamer hemen yanımda oturuyordu. Hayalet görmüş gibi ürperdim ve sırtımdan saç tellerime kadar titredim. O ipek eşofmanı ve koşu ayakkabılarını giyiyordu. Onun Dreamer olduğunu anlamadan adanın yarısını onunla birlikte koşmuştum! Sanırım gruptaki kadın ve erkekler de onun öğrencileriydi. Şaşkınlığımı üstümden attıktan sonra ona niyetimden ve emellerimden bahsettim. Ona, son zamanlarda bedenime nasıl özen gösterdiğimden, yemek, uyumak ve nefes almak ile ilgili yaptığım deneylerden, koşu programımdan, farkına vardığım duvarlardan ve beni sürekli yenilmem için tahrik eden iç sesten bahsettim. “Duyduğun ses içindeki Antagonist’e ait,” dedi Dreamer. Tüm çıraklık dönemim boyunca belki de en zorlu konulardan biri olacak öğretisinden bahsediyordu. Konuşurken yüzündeki gülümseme onu daha da genç gösteriyordu. Yüzündeki bu müşfik ifade çok nadir belirdiği için bana cesaret vereceği yerde tam tersi bir tepki yaratıyordu. Endişelenmiştim. Önümde geçmem gereken kritik bir geçit vardı. Kendimi doğrultup derin bir nefes aldım. Üstesinden gelmem gereken her ne ise, başarılı olmak için gücümü son damlasına kadar kullanacaktım. Dreamer, tarihimizde insanoğluna felaket getirmiş tüm olayları ele alıyordu. Bu felaketlerin nedenlerini inceleyerek ve kökenlerine inerek, fizikteki sürtünmenin psikolojideki eşdeğeri olan bir kuvveti ayrıntılı olarak açıkladı. Hareket halinde bir cismin karşılaştığı gibi, bir insanın yaşamda hissettiği her dürtü, aynı güçte ama zıt yönde etki gösteren bir kuvvetle karşılanır. Dreamer Antagonist’in Yasası olarak nitelendirdiği bir ilkeler dizisi, bir önermeler sistemi hakkında konuşmaya başladı.


“Her şey, en basitten en karmaşığa, bir insan yaşamından bir topluma kadar gelişmekte olan her organizma, görünüşte zıt bir kuvvetle karşılaşır. Güç ve kapasite bakımından, projenin kuvvetine eş değer kuvvette bir Antagonist’le yüz yüze gelir.” Zamanla bu konu daha derinlemesine incelendiğinde bu fikirlerin hepsi, insanlığın doğuşundan beri karşılaştığı bitmek tükenmek bilmez felaketler serisinin ve yüzyıllık tarihin ‘Genel Karşı Koyma Teorisi’ni’ ortaya koyacaktı. İnsanlığın içinde bulunduğu duruma tepeden baktım ve insanoğlunun hayatının hep acı içinde geçtiğini anladım. Dipsiz bir karanlığın kenarındaymış gibi nefesimi tuttum. Mucizevî bir şekilde defterim elimde beliriverdi. Sanki son umudummuş gibi ona sarıldım. Dışarıda, açık havada yaptığımız bu dersin her bölümünü titizlikle not aldım. Oturduğumuz park bankı sanki zamansız bir baloncuğa dönüşmüştü ve tüm Roosevelt Adası sanki bir uzay gemisi gibi uçmaya ve Manhattan’ın yoğun iş yaşamından uzaklaşmaya hazırlanıyordu. Dreamer bana herkesin bir düşleyen olduğunu ve bu nedenle iyi ve kötünün, kendi kişisel gerçekliğinin ve kaderinin yaratıcısı olduğunu açıkladı. Zaman içinde herkes, hayallerinin, düşüncelerinin ve yüreğinden geçenlerin gerçekleştiğini görecekti. “Dünya bir sonuçtur. Sadece düşlerinin değil aynı zamanda kâbuslarının da bir yansımasıdır. Cennetin veya cehennemin olabilir. Ne olacağına sadece sen karar vereceksin.” 5 Düşmanını Sev “Gerçekte, Antagonist’in maskesi ardında, görünenin arkasında bizim en büyük müttefikimizin yüzü bulunmaktadır,” diye açıkladı. “İnsanlığın inandığının aksine, bizim gücümüzden daha fazla güce sahip bir şeyle karşılaşmamız mümkün değildir. Antagonist hiçbir zaman bizden güçlü olamaz!” “Peki ya Davut ve Golyat’ın öyküsüne ne demeli?” diye sordum, eşit olmayan karşılaşmalar konusunda bir simge haline gelmiş öyküye dikkatini çekerek. Aklım, yüzlerce simgeleşmiş olaya ve sonra silahlı Filistinli karşısında kalan ve cebinde sadece bir sapan olan çobana gitti. Dreamer bu görüntülerin içine girdi ve “Bir sapan düşle bir Kral olabilir!” diyerek beni düzeltti. “Görünenlerin arkasında, savaş her zaman adildir!” Dreamer bir matematik probleminin çözümünü gösterir gibi, “Kimse kendinden daha güçlü, daha üstün, daha yetenekli bir Antagonist’le karşılaşamaz. Davut Ve Golyat’ın öyküsü de,


görünüşteki kuvvet eşitsizliğine rağmen evrensel düello yasalarına uygundur,” dedi. “Antagonist’in merhametsizliği ardında gizlediği amaç, senin zaferindir. Antagonist senin düşünü gerçekleştirmen için gerekli tüm yöntemlere sahiptir. Başarıya giden en kestirme yolu sana O gösterecektir.” Bu sözler ne denli aykırı olsa da, gerçekte hiçbir strateji veya araç Davut’un düşünü daha hızlı gerçekleştirebilmesine neden olmazdı. Dreamer sessiz kalıp, anlamaya başladığımı görünce başıyla beni onayladı. Sonra, “yeryüzünde hiç kimse seni Antagonist’ten daha fazla sevemez,” dedi. Dilim tutulmuştu. Şakaklarım zonkluyordu. Hıristiyan öğretilerinde düşmanını sev söylemi, iki bin yıl sonra Dreamer’ın bildirisinde çok daha sade ve devrimci bir şekilde ortaya çıkıyordu. Düşmanın seni seviyor! İnsan düşmanını sevmek için kendini zorlamamalıydı. Zaten bu, olanaksız değilse bile, iki bin yıldır ancak intikam peşinden koşmaya yaradığı için çok da pratik bir düşünce değildi. Yeni insanlık için, düşmanının kendisini sevdiğini bilmek yeterli olacaktı. Dreamer’ın verdiği mesaj üstünde ne kadar çok düşünürsem, bana o denli büyük gözüküyordu. Hıristiyan öğretisinin köşe taşlarından olan binlerce yıllık düşmanını sev öğretisi bir çırpıda geride kalmıştı. Yüzyıllar geçtikçe, kiliseler arasındaki bölünmeler yüzünden zayıflayan Hıristiyan inancı da gerçeğin değişmez olmadığını ve sabit kalamayacağını unutmuştu. Dünün gerçeği aşılamazsa, çürüyüp bu günün yalanı olur. O sırada park bankından kalkıp itfaiye aracını arkamızda bırakarak nehir kenarında kuzeye doğru yürümeye başlamıştık. Muhteşem teorisinin son bölümlerini dinlerken Dreamer’la birlikte yürüyordum. “Dışımızdaki düşmanı bağışlamak, binlerce yıllık bir kibrin ve bir anlama yetersizliğinin ilanıdır. Tek düşmanın içindedir. Dışarıda affetmen gereken ya da sana zarar verebilecek bir düşman yok. Antagonist senin en değerli müttefikindir. Kendini geliştirmen, mükemmelleştirmen ve bütünleştirmen için bir araçtır. Var oluşun yüksek bölgelerine erişmek için elindeki tek anahtardır.” Şimdi harabe olmuş eski gotik bir kilise olan İyi Çoban Şapelinin önünden geçtik. İsa’nın taştan büstü yığınların içinde hala ayakta duruyordu.


Dreamer, “Bu bin yıllık okul da başarısız oldu,” dedi. “Hıristiyanlık bile hedefi tutturamadı.” Antagonist Antagonist, yani içindeki düşman özel bir itici güçtür. Sorumluluk seviyemiz ne kadar yüksekse, Antagonist’in saldırısı o kadar acımasız olacaktır. Antagonist bizi ölçer, bize ne olduğumuzu gösterir, bizi tamamlar. Özgürlük derecemiz ne kadar yüksekse, onun etkinliği de o derece sinsidir. Antagonist’ten korkma! Zalimlik maskesinin altında, en büyük müttefikin, en sadık uşağın saklanmaktadır. Antagonist’in tek amacı senin zafer kazanmandır. Antagonist’in esas amacı senin bütünlüğe ulaşmandır. Bunun için her aracı kullanıp, her stratejiyi uygular. Dünyada kimse seni Antagonist’ten daha çok sevemez. Antagonist seninle ilgili her şeyi bilir ve senin için her şeyi yapar. Çünkü onun varlık nedeni sensin. Antagonist’ten korkma! Mükemmelliğin onun acımasızlığıyla, Ölümsüzlüğün de onun görünüşteki ölümsüzlüğüyle gelişir. Anlama yetin, onun gücüyle gelişir. Gücün de onun anlamasıyla. Çünkü Antagonist sensin!

6 Yüreğinde Gülümsemeyi Öğren


Bu açıklamalarının büyüklüğünü düşündüm. Böylesi bir gerçeği insanlar bilseydi, düşünme ve hissetme biçimlerinde ebediyen devrim yaratabilirlerdi. Bir gün bu görüşün gücünü öğrencilerime aktaracaktım. Antagonist’in saldırısı ne denli acımasız, aşağılaması ne denli ağırsa, bizim ilerleme fırsatımız o denli büyüktür. Sana yapılan saldırı ve aşağılamalar tüm vahşetiyle sürerken, Yüreğinde gülümsemeyi öğren. Dışarıda savaştığın Antagonist’i, içinde aynı anda bağışlamalısın! Bağışlama ancak kendi yüreğinde olur. Dışarıda kusursuz bir şekilde savaş, ama ona inanmadan! Sonunda binlerce yıldır açıklanamamış bir çelişkinin üstüne ışık tutulmuştu. Eğer onu seviyorsan artık senin düşmanın değildir. Yok, eğer o senin düşmanınsa, onu nasıl seversin? Düşmanını sev ancak çok zeki bir akıldan çıkabilecek bir fikirdir. Sadece bütünlüğünü tamamlamış bir insan bunu anlayıp, uygulayabilir. Sadece kendini çatışmalardan ve bölünmelerden kurtarmış bir kişi Antagonist olmadan yoluna devam edebilir. İkili bir mantığa sahip olanlar, hala karşıtlık aracılığıyla düşünebilenler için değişim ancak Antagonist’in acımasız maskesiyle ortaya çıkabilecektir. Dreamer sanki uzun zamandır aradığı bir şeyi bulmuş gibi ellerini ovuşturarak, “Zorluklarla yüz yüze gelmiş bir liderin tavrı bu olmalıdır,” dedi. “Bir lider, Antagonist ne kadar kötü görünse de, savaşın eşit olduğunu ve zorlukların sadece görünüşte olduğunu bilir. Antagonist’in maskesi, zalimliği ardında daima yüksek bir sorumluluk seviyesine çıkmak üzere fırsatlar bulunur.” “Size daha önce oyunu bu kadar net açıklayan biri olmuş muydu?” diye sordu Dreamer, sanki onu izleyen bir evren dolusu insana seslenir gibi. Sözlerini, bu bilgiye sahip olmayan veya bir Okulun kılavuzluğunda yararlanmayan insanların bir sonraki düzeye geçişin kapısında, bedel ödemeyi reddederek beklediğini söyleyerek sürdürdü. Daima engellerle ve bizi pes etmeye iten iç seslerle karşılaşırız. Bunlar arzularımızı, gücümüzü, emellerimizi sınayan psikolojik ve fiziksel düşmanlardır. İmkânsız olan her zaman bir sonraki olasılığın kapısını açar.


Dreamer’ın görüşüne daha derinlemesine girdikçe, özel bir eğitimden geçtiğimi anlıyordum. Dreamer beni, yaşamda bize karşı çıkar görünen ve bize saldıran her şeye karşı bir itme kuvveti geliştirmek üzere eğitiyordu. Düşmanlar ve engeller şimdi bana farklı görünüyordu. Düşman ister bir insan ister bir olay olsun, tek amacı senin içindeki eksiklikleri, zayıflıkları ve korkuları ortaya çıkartmaktır. Ne kadar hazırlıksız olduğunu, hatalarını ve kendi kendine koyduğun engelleri sana gösterecektir. Bir kez içindeki Antagonist’i tanıdığında, dışarıdan silinecektir. Dreamer ironik bir ifadeyle, tüm bu hizmetleri karşılığında Antagonist’in bizden sadece içimizdeki nefreti ve kini aldığını söyledi. Aklıma çocukluk yıllarımda Collegio Bianchi’de karşılaştığım Antagonist kalabalığı ve Peder Nuzzo gelmişti. Ona yaptığımız bütün kötülüklerin pişmanlığı içimi sızlattı. Ancak şimdi Dreamer’ın yanındayken, o öğretmenin acımasızlığının ardında oyunu anlamış olan bir insanın gülümsemesi ve sevgisi olduğunu görebiliyordum. “En nefret ettiğimiz öğretmenler, bize en çok katkısı olanlardır,” dedi Dreamer düşüncelerimi ve gereksiz duygularımın hayaletlerini sesiyle kovarak. Dreamer’ın sözlerinden bir sistemin doğduğunu ve bu sistemin bireysel ya da sosyal bütün insan etkinliklerine uygulanabilecek kozmik bir model olduğunu anladım. Bu her düzeyde görülebilecek evrensel bir yasaydı. Beni sarsan ise, Antagonist’in Yasaları’ndan kaçmanın mümkün olduğundan bahsetmesiydi. Bu noktada, Antagonist’in acımasız ama değerli yardımları olmadan istediğimiz hedefe ulaşabileceğimiz ve hiç sürtüşmenin olmadığı bir dünyayı hayal edemediğimi söyledim. Yaşamı, Antagonist’in artık hiçbir şekilde ulaşamayacağı dönüştürebileceğimiz fikriyle büyülenerek, “Nasıl?” diye sordum.

bir

yeryüzü

evrenine

Çözdüğü soruyu sert bir ses tonuyla ifade eden biri gibi Dreamer, “Çekim yasası olmadan yeryüzünde yaşamayı beklemek gibidir,” dedi. Ardından sanki bir sır verir gibi kısık bir sesle, “İnsan hangi etkiler altında yaşamak istediğini seçebilir ve kendini yükseklerde bir şeyin erkine bırakabilir ama sonuç olarak Düşleme Sanatından habersiz olarak ve acı içinde yaşar. Acı çeker çünkü düşlemez.” Gizemli bir ses tonuyla konuşmasını sürdürerek, “Düşleme


Sanatıyla insan acı çekmeyi bırakır, ölmekten vazgeçer. Antagonist’in kelimelerle anlatılamayacak gizemlerine sahip olma hakkına ancak kendini öldürmekten vazgeçenler ulaşabilir.” Bir süre konuşmayarak, Roosevelt adasını ve martıları izledi. Sonra, “Şimdilik Antagonist’i en yakın müttefikin olarak kabul et ve sana karşı daha acımasız ve daha güçlü olmasını umut et. Sorumluluk düzeyimiz yükseldikçe, Antagonist’in saldırıları daha da acımasız olacaktır. Zamanla bu bakış açısı yaşantını değiştirecek ve her zaman hayal ettiğin dünyayı yaratmanı sağlayacaktır.” Dreamer, hala yaşantımdan saldırıyı ve tehdidi nasıl yok edeceğim sorusuna cevap beklediğimi sezmişti. “Aslında Antagonist, kendinde neyi değiştirmen gerektiği, kendinde neleri elden geçirmen gerektiği ve neleri bilmen gerektiği konusunda sana yol gösteren bir sinyal gibidir. Seni engellermiş ya da sana karşıymış gibi görünen her şey, aslında sorunların ve zorlukların kaynağını bulabilmen için meydana gelen ışıklı oklardır. Antagonist sensin! Anlayabilsen, oyun ortaya çıkıp kaybolacaktır ve Antagonist görünen zalimliğini ve gücünü yitirecektir. Söylediklerini takip etmekte zorlandığım için, bu soruyla başa çıkamayacağımı düşündü. Şimdilik Antagonist’in Yasası’nı evrensel ve kaçınılması olanaksız bir yasa olarak bakmamı istedi. “Her şeyin karşıtlıklarla meydana geldiği bir dünyada, insan bu yasalardan kaçamaz,” dedi Dreamer, konuşmasını bitirmeye hazırlanarak. Kendimi, kaderimizin acımasız doğasını ve bir insanın kurtuluşunun tüm insanlığa nasıl yayılabileceğini düşünürken buldum. “Dünyanın kurtulması sana mı kaldı?” dedi Dreamer aniden düşüncelerimi korkunç bir sesle bölerek. “Üstelik onun tek derdi senden kurtulmakken! Şimdilik çektiğin acıya katlan ve orada dur. Kaçma. Kendini gözlemle ve içindeki acının kökenlerini bul. Kendini ancak dünyanın sana anlatıldığı biçiminden kurtarırsan özgür kalabilirsin. Tüm dünya düşünmekten ve yapmaktan ibarettir. Durumlar ve tehlikeler sadece içindeki bölünmenin bir yansımasıdır. Burada ve şu anda ancak sen dünyayı karşıtlıklardan özgür kılabilirsin. Sadece sen içindeki karmaşayı durdurursan şiddetten ve savaştan kurtulabilirsin,” dedi ve buluşmamızın sona erdiğini hissettirdi. Aylar sonra Londra’da, özenle seçilmiş konukların olduğu bir yemekte, tekrar bu konuya değinecek ve bana yenilikçiliğin sırlarını açıklayacaktı.


Onu dinleyerek ve yürüyerek yaptığımız bu dersin sonunda kendimi başladığımız noktada, parktaki bankta buldum. Dreamer oturdu ve ben de aramızda bir mesafe bırakarak yanına oturdum. Güneş birdenbire bulutların arasından çıkmıştı ve yaydığı ışıktan dolayı gözlerimi kısmak zorunda kalmıştım. Güzel bir andı ve ben de keyfini çıkartıyordum. Dreamer’ın huzur veren sözleri sanki başka bir dünyadan geliyordu. “İnsan kendi gerçekliğinin yaratıcısı ve düşleyicisi olduğunu unuttu. Bu yüzden Antagonist’lerin etkinlikleri gerekli oldu. Görüşünü alt üst et! Özgür kalabilmek için kendini zorla!” Babacan ama buyurgan ve sert bir sesle konuşuyordu. Bir kez daha kendimi ele geçirilmiş hissetmiştim. “Tam şu anda düşleyen, yaratan ve seven bir insan ol! Sadece kendini ele geçirmeye karar verenler Antagonist’le tanışabilir. Başarısız bir insanın Antagonist’leri olmaz. Düşüş serbestçe ve acı içinde meydana gelir.” 7 St. James’teki Süit Çantamı kalın bir halıyla kaplanmış yerin üstüne bırakıp etrafa bakındım. Süitin lüksü ve mobilyaların şıklığı beni huzursuz etmişti. Dreamer’ın, böylesine zengin bir otele geçmemi istemesinin nedenini anlayamamıştım. Onun yanında hiçbir şey rastgele olmuyor ama planlanarak da olmuyordu. Dreamer için en ufak bir hareket bile stratejisinin bir parçasıydı. Çıraklık yıllarım boyunca onunla hiçbir planlama yapmadan dünyanın en uzak ülkelerinde, belli başlı şehirlerinde buluşmuştum. Her karşılaşmamız benim için olağanüstü bir deneyim, yaşamımı sıra dışı bir serüvene dönüştüren göz kamaştırıcı bir adım olmuştu. Bu kez Dreamer’ın mesajını Londra’ya varır varmaz yerleştiğim küçük bir otelde almıştım. Veronica’da buluşacaktık. O akşam benimle buluşmak ve aynı zamanda Eaton’dan Mayfair’deki St. James oteline geçmemi istemişti. Onunla buluşmak için beklediğim sayısız dakikayı burada tembelce oturarak geçirmiştim. İki ayrı banyosu olan oda, çiçekler, meyve tabağı ve şampanya ile donatılmıştı. Ayrıca içeride antik bir çalışma masası olan bir oda ve aşırı görkemli bir salon vardı. Bu odanın bana kaça mal olacağını düşünmek midemi bulandırmıştı. Dreamer’ın aklındaki her ne ise ya da her ne yapmamı istiyorsa ki bu lüks otelde buna dâhildi, stratejinin bir parçası olduğu kesindi. Yine de hissettiğim mide bulantısının üstesinden gelemiyordum. Lüks bir otelin benim adıma düzenlenmiş faturasını görünce yönetimden Bay Lyford’un yüzünün alacağı şekli hayal ettim. Bu faturayı kendi cebimden ödemem gerekeceği kesindi. Zaten ACO’nun benim kişisel masraflarımı karşılamasını beklemek yersizdi. St. James otelinde geçireceğim birkaç gece, New York’ta kazandığım aylığımı bir anda yiyip bitireceği aşikârdı. Bu düşünceler psikolojik bir acıdan


fiziksel bir acıya dönüşmüştü. Durumların ve olayların hayatımı yönettiği inancı o sıralar bende çok baskındı. Herkesi ve her şeyi hastalığım ve mutsuzluğumdan dolayı suçluyordum. Dreamer daha sonra bana, “Bir kral dairesi yerine Londra’nın en fakir bölgelerinden birine yerleşmen istenseydi, yine aynı duyguları hissedecektin. Karşılaştığın şeyin dışarıyla bir bağlantısı olmadığı gibi, durumlar ve olaylarla da bir ilgisi yok. Bu hep yanında taşıdığın ve tüm zorlukların asıl nedeni olan şey.” diyecekti. Sabah düşündüklerimin, idam edilmiş insanlar gibi kafamın içinde sallandıklarını görünce utandım. Bastıramadığım bir mide bulantısı beni ele geçirmiş ve tüm hücrelerime yayılmıştı. Toparlanıp yeniden nefes alabilmek için oturmak zorunda kaldım. Her yerde fiyat listesini aramış ama bulamamıştım. Telefonu kaldırıp süitin ücretini sordum. Belki hala iptal etme şansım olabilirdi. Düştüğüm bu durumdan ve çaresizlikten kurtulmak için aklıma gelen her şeyi söyleyebilirdim. Aklımdan, ölmekte olan bir insan gibi, kırılgan yaşantımın rastgele görüntüleri geçti. Felç geçirmiş gibi birkaç saniye öylece durdum. Telefonu yavaşça yerine bıraktım. Yepyeni bir ışık beni tuttuğu gibi endişelerin bataklığından çekip çıkardı. Bir zamanlar fısıldadığı ve benim de yazdığım sıra dışı bir cümleyi anımsadım. “Yaşam stili bilinçlidir. Elinde avucunda olan her şeyi, hatta olmayanları bile kendine yatır. Her zaman! Böylece yaşamının her anlamda zenginleştiğini ve genişlediğini göreceksin. Eğer sen kendine yatırım yaparsan, yaşam da sana yapar. Para için endişelenme. Kendin için, bütünlüğün için endişelen. Paraya ihtiyacın olduğunda, sana gelecektir. Kendine güven. Düşüne güven ve güzel bir hayat sürebilmek için gerekli para sana gelecektir. Düşünün başyapıtı sensin. Dış dünya sadece içindeki yaratıcılığın soluk bir gölgesidir.” 8 Horoz Ötmeden Önce Hücresinin kapısı beklenmedik bir şekilde açılan hükümlü gibi, vücut kimyamın aniden değiştiğini hissettim. Beni korkutmanın, cesaretimi kırmanın ne kadar kolay olduğunu düşündüm. İşte Varlığım bu kadardı ve yaşamımdaki tüm zorlukların asıl nedeniydi. Tek ihtiyacım olan Dreamer’la bağlantıda olmak, ona bakmak, hatta onu düşünmekti. Bu bile beni değiştirmeye ve benim için gerekli olan çözümün ortaya çıkması için yeterliydi. Onunla buluşmamızda birçok sefer olduğu gibi, St. James’teki bu süitte (“de” ayrı yazılmalı), ‘yapmanın bilimi’ üzerine çalıştığımız bir okul haline dönüşmüştü. Ne olduğunu bilmesem de, Dreamer beni sıra dışı bir görev üstlenmeye hazırlıyordu. Bana vereceği görevin tümüyle bir ‘alt üst’ etme içereceğinden son derece emindim. Bu görev, şu anki halimle, parmağımın ucuyla bile dokunamayacağım bir sorumluluk içeriyordu. Minnettarlıkla dolu bir duygunun Varlığımı kapladığını hissediyordum. Gözlerimi yarı kapadım ve lüks içindeki bu odanın her köşesini içime sindirdim.


Dışarıda hiçbir şey yok. Dreamer’la birlikteyken, bilinmeyen yönlerim gün ışığına çıkıyordu. St. James’teki o lüks süitte olağanüstü bir şey oldu. Birkaç saniye için bile olsa, korkuları ve şüpheleriyle yıkılan bir adam olmaktan vazgeçip, bu lüks odanın mimarı, onu tasarlayan sanatçı oldum. Düşleyenle düşlenen, özgür olan ve olmayan bir insan arasındaki sonsuz mesafeyi kavradım. Dünya Var oluşun bir yansımasıydı. İşte kaynak buydu! İncili aradım ve yatağın yanındaki sehpanın çekmecesinde buldum. Rastgele bir sayfa açtım ve İsa’nın Petrus’a üç kez ‘beni seviyor musun?’ dediği bölümü okudum. Petrus önce şaşırmış sonra biraz utanarak, ‘Evet, seviyorum!” demişti. “Hayır,” diye yanıtlamalıydı oysa. “Henüz değil.” Eğer daha dürüst ve içten olsaydı, eğer kendini derinlemesine bilseydi, “Seni sevmeye çalışıyorum!” derdi. Üç kez tekrarladığı bu soruyla İsa aslında ona, “Kim olduğunu biliyor musun? Ne olduğunu biliyor musun? Kendini her şeyden çok seviyor musun? İçinde kendini öldürmeyi bıraktın mı?” diye sormak istemişti. İsa, Petrus’tan öğrendiklerini Varlığının en derin kısımlarına aktarmasını, görüşünü alt üst etmesini, düşünce biçimini değiştirmesini ve katılığını yumuşatmasını istiyordu. Belki de İsa’nın ona Petrus (Yunanca Taş anlamına gelen) adını vermesinin nedeni de buydu. Petrus değişmeyi bilmeyen, yalan söyleyerek saklanacağını düşünen insanı temsil ediyordu. Ben de o insanlardandım. Okurken ağladım. Petrus’a ihanetten kaçması için üç kez şans verilmişti. Kendini daha iyi gözlemleyebilse, ihanetin hemen oracıkta, kendi Varlığı içinde olduğunu ve ortaya çıkmak için beklediğini görecekti. Zavallı Petrus. Kendini gözlemleyebilseydi, isteğin dışarıdan değil kendi Varlığından geldiğini anlayacaktı. “Petrus, kendini seviyor musun? İçindeki her bölünmeyi, her ölümü ortadan kaldırdın mı?” Bu soruları sorsaydı kendine, içindeki korkuları, şüpheleri ve yalanları fark edecek ve onlarla bir hırsız gibi savaşacaktı. Yüreğinde kendini sevmek, senin iradendir. Bu kendini bilmek anlamına gelir. Yüreğinde kendini sevmek, bütünlük içinde bir dünyayı durmaksızın kutlamaktır. Dreamer’ın bu sözlerini anımsadım ve Petrus’un, bu kendini gözlemleme, bilme ve sevme isteğini kabul etseydi ölümlü kaderini değiştirmiş olabileceğini anladım. Eğer o inançlarını


alt üst edebilseydi, İsa’nın yıkıcı öğretilerini iyi bir şekilde ama geç anlamının bir sembolü olarak cellâtlarından baş aşağı çarmıha gerilmesini istemezdi. Kitabın bu bölümünde aktarılan mesajdan tekrar Dreamer’ın muhteşem öğretilerine geri döndüm. Olaylar dünyasında karşılaştığımız her şeyin kökeni Varlıktır. Kendi içine bak ve kaderini gör! Bu üç ‘evet’ Petrus’un görmek istemediği yalanlardı ve şehit olmasının görünür hale gelmesiydi. Bir şeyi değiştirmek istiyorsan, bunu ancak Varlığına müdahale ederek yapabilirsin. Bir insanın yazgısı, bir organizasyonun, milletin ya da bir uygarlığın ekonomisi, onun Varlığının ve görüşünün yansımasıdır. Bir insanın görüşü ne kadar genişse, gerçekliği de o kadar zengindir. Hiçbir ekonomi okulu bana bu kadar kapsamlı bir yasayı öğretemezdi. Bunlar benim için gerçek ekonomi, finans ve yöneticilik dersleri olmuştu. Bu öğretiler, Varlığın temelleri üstüne kurulacak yeni bir eğitim sisteminin köşe taşları olacaktı. Psikolojik bir değişimle eski insanlık, görüşünü alt üst edecek ve kendini ebediyen dünyadaki tüm yoksulluğun ve suçun nedeni olan karmaşadan, şüpheden, korkudan ve acıdan kurtaracaktı. 9 Dreamer’la Akşam Yemeğinde Veronica’ya erken gitmek için sabırsızlığımı denetim altına almam gerekmişti. İçerisi kalabalıktı. Dreamer zengin donatılmış bir masada, etrafı lokanta sahibi ve heyecanla çalışmakta olan garsonlarla çevrilmiş şekilde oturuyordu. Bir kuş sürüsü gibi hep birlikte Dreamer’ın siparişlerini alıyor, önerilerini dinliyor ve sonra yine hep birlikte işlerinin baş döndürücü danslarına dönüyorlardı. Dreamer, hiçbir dönemi andırmayan siyah bir takım giymiş ve saçlarını ensesinde toplamıştı. Saten yakalı ceketinin altındaki parlak gömlek siyah kadife bir papyonla tamamlanmıştı. Yalnız olmadığını görünce şaşırdım. Masada onunla birlikte dört erkek ve üç kadın vardı. Bu kişilerin daha sonra, Zurich’in önde gelen reklam ajanslarından birinin patronu olan Bruno W ve eşi, Frankfurt’ta uluslar arası bir vakfın başkanı olan Klaus F, bir İngiliz üniversitesinin dekanı olan Ben F, Londra ve New York’ta şubeleri bulunan bir kariyer danışmanlık şirketinin sahibi bir kadın, çekici ve kararlı bir havası olan insan kaynakları uzmanı Linda ve son olarak sessiz, nazik ve çekingen görünen ama kanımın hemen kaynadığı Peter C ve Susan olduklarını öğrenecektim. Peter bir Katolik ve Susan Protestan’dı. İkisi de Regent Park’ta tarihi bir kolejde bir Avrupa projesi üstüne çalışıyorlardı.


Masadakilerin Dreamer’a gösterdiği tavır hürmet ve samimiyet duygusunun hâkim olduğunu gösteriyordu. Görmeyi beklemediğim bu kişilerin varlığı bende uzun zaman önce unuttuğumu sandığım duyguları kabartmıştı. Onları birer davetsiz misafir olarak algılamış ama aynı zamanda çevrelerini saran başarı aurasından dolayı kıskançlık hissetmiştim. Elbette Dreamer’ın başka öğrencileri olduğunu düşünmüş ve onlarla karşılaşmayı hayal etmiştim ama bu şekilde habersizce onlara yakalanmaktan hoşlanmamıştım. Verdiğim tepki ve hissettiğim duygular yüzünden utandım. Fakat gerçekte bir iki adım olan ve Dreamer’la beni ayıran mesafeyi kapattığımda bu duygularım değişime uğradı. Dikkatimi dış dünyadan alıp, iç dünyama döndürdüm. Bu olumsuz düşüncelerin farkına vardığım anda yok olup gittiler. Bunu fark etmemle geriye sadece merak duygusu kaldı. Sonunda, benim gibi Tanrılar Okulu ile karşılaşmış insanlarla tanışmanın ne kadar değerli bir fırsat olduğunu anladım. Kendimi, oyuncularla seyirciler arasındaki çizginin sürekli değiştiği sanal bir tiyatro gösterisi içindeymiş gibi hissettim. Absürt tiyatronun perdeleri açılıyordu ve ayrı bir gerçekliğin hatlarını ortaya çıkartıyordu. Bilinmeyen bir senaryonun yaşayan sayfaları gibiydik ve şimdi Sanatçı-Yazar- Tasarımcı olanın çevresinde toplanmış kaderimizi öğrenmek üzere bekliyorduk. Dikkatimi misafirlere vermiştim ve özenle onları izliyordum. Bu insanların hepsi kendi alanlarında uzman kişiler olarak biliniyorlardı. Bruno W yaşlı bir adamdı. Tavırları ve konuşması basit görünse de, kararlı bir kişiliği olduğu kesindi. Kendisine rahat bir kişi havası veren ama bir yandan içindeki çocuğu yansıtan kır sakalları vardı. Eşi Rebecca narin yapılıydı, hatta dokunsan kırılacakmış gibi duruyordu ama onda bir iş kadınının sahip olması gereken tüm yetenekler vardı. Zamanının çoğunu büyük bir aile çiftliğini ve bir şarap işletmesini yönettiği Toskana’da geçiriyordu. Klaus E’nin özellikle enerjisi beni etkilemişti. Maceracı bir centilmen gibi nazik tavırları vardı ve kozmopolit ve canlı bir görüntüye sahipti. Kınısının içinde saklanan keskin bir bıçak gibi, neşeli ve havai tavırlarının ardında keskin bir zekâ saklıyordu. Peter C ise güzel konuşması ve ilginç fikirleriyle ateşli bir Chenier olduğunu göstermişti. Genç eşi Susan hayranlıkla onun ağzının içine bakıyordu. Dreamer önünde hepimiz çıplaktık. Yeteneklerimizi ve sınırlarımızı, hepimizin önemli yerlerde olduğunu biliyordu. Bir araya geldiğimizde, kendi yarattığı bir yapıtı çalabileceği klavyeyi oluşturuyorduk. Projenin ne olduğunu bir tek o biliyor ve hepimizin mozaik bir eserin parçaları gibi eşsiz ve değiştirilemez olduğunu düşünüyordu. Geldiğimi sanki kimse fark etmemişti. Herhangi bir merasim ya da tanıştırılma da olmamıştı. Sessizce onlara katılıp masadaki boş sandalyeye oturdum ve Dreamer’ın anlattıklarını dinlemeye başladım.


“Gerçek bir insan hiçbir felsefeye, ideolojiye ya da dine mensup değildir. Gerçek düşleyenin hiç etiketi yoktur. Herhangi bir şeye ait olamaz, ya da içinde bulunamaz. Antagonist’in sadece sınırlarımızı aşmamız için var olduğunu bilir. Bir engel ya da zorluk olarak ortaya çıkan şeyleri kutsamasının nedeni de budur. Bir gün bahçede yürürken bir dikene basarsanız, teşekkür etmeyi asla unutmayın.” 10 Dürüst Olmayan Yönetici Dreamer’ın Antagonist’ten bahsetmesi ve nükteli sözlerle konuşmasını bitirmesi, başka bir öykünün başlangıcı olmuştu. İki bin yıllık geçmişe sahip ve aslında anlaşılması güç bir meseleydi. Dürüst olmayan bir yöneticinin öyküsüydü. Zengin bir adam, işlerinin başına koyduğu bir yöneticinin parasını çarçur ettiğini ortaya çıkarır. Yöneticiyi huzuruna çağırır, her şeyi anlatarak onu görevden alır. Yönetici kendi kendine, “Şimdi ben ne yapacağım?” der umutsuzluk içinde. “Toprak kazmaya gücüm yetmez, dilenmekten de utanırım.” Sonra efendisinin borcu olduğu adamları arayıp, sahte evraklar düzenleyerek borçları azaltır. Yüz batos zeytinyağı elli, yüz koros buğday seksen olur ve bu böyle sürüp gider. Böylece insanlara hoş görünmeyi ve tekrar işe girebilmeyi ümit eder. Efendisi onun bu dürüst olmayan tavırlarını öğrenince tek bir cevap verir. Onu över. “Efendinin bu davranışı, yüzyıllar boyunca en bilgili akademisyenleri bile şaşırtmıştı,” dedi ve sonra sustu. Bazılarımız bu suskunluğu konuşmak için bir davet olarak algıladı ve fikirlerini beyan etmeye başladı. Fikirlerin çoğu olanaksız düşüncelerdi ve diğerleri tarafından anında reddedildiler. Sonunda bilmeceyi çözemeyeceğimizi anlayarak Dreamer’a döndük. Onun, parmakları arasında Gordian düğümünü bile zorlanmadan yavaşça çözebileceğini biliyorduk. Bu bilmeceye öyle kusursuz bir cevap verdi ki, sadece doğruyu göstermekle kalmadı, aynı zamanda binlerce yıllık bir karanlığa da ışık tuttu. Dreamer, efendinin görünürde bu anlaşılmaz yanıtının insanlık için bir kozmik olay kadar önemli olduğunu söyledi. İnsanlık için evrimsel bir geçişti. Fiziksel evrimimizde nasıl sırtımızı dikleştirerek geliştiysek, psikolojimiz de bu şekilde gelişecekti. Öyküde efendinin verdiği tepki, yeni bir insanın doğuşuna işaret etmektedir. “İnsan yenilikçiliği, anı yönetmeyi, her saldırıyı kendi lehine çevirmeyi, hakareti yolculuğu için enerjiye dönüştürmeyi keşfetti. Bu hazinenin yer haritasını da akıl almaz küçük bir öyküye gömdü.”


“Saldırıyı yüreğinizin derinliklerinde hissedin!” Yüksek sesle verdiği bu emir beni yerimden sıçratmış ve onu daha dikkatli dinlememi sağlamıştı. “Orası savaş alanı ve zaferin kararlaştırılacağı yer. Giz savaştan önce kazanmakta gizlidir.” Not defterimi çıkarttım ve her sözünü not ettim. “Dürüst olmayan yöneticiyi övmek, iç yaralarını iyileştirmiş, kendisini yüreğinde bağışlamış ve bundan sonra savaşmasına gerek olmayan bir insanlığın çığlığıdır. Bundan sonra artık Antagonist’in faydalı ama öte yandan acımasız müdahalesine ihtiyacı yoktur.” Dreamer, yaşam sahnesinin en önüne çıkıp ışıkların altında duran, görkemli sona erişmiş, olgunlaşmış bir insanın, ona dostluk ya da sevgi gösterenler yerine, ona engel olan, zulmeden ve saldıran herkese çok güçlü bir teşekkür etmesi gerektiğini anlattı. Dreamer bu noktada sözlerine ara vererek masaya ilk yemek servisinin yapılması için garsonlara işaret etti. Anlaşılması zor olan bu meseleden ilgisini aynı titizlik ve otoriter tavırla masaya servis edilen yemeklere verdi. Dreamer’ın gastronomi ve tarih üzerine yaptığı bazı açıklamalardan sonra masaya daha önce hiç görmediğim ve yerel İngiliz mutfağına ait yemekler gelmeye başladı. Tarihi 1600’lü yıllara uzanan hardal bazlı yemeklerden tutun da, çağdaş tariflere kadar ama hepsi İkinci Dünya Savaşı dönemine ait yemekler masaya dizildi. Dreamer her zaman olduğu gibi yemeklere dokunmadı. Önüne konan tabaklar neredeyse geldikleri gibi mutfağa geri gidiyorlardı. Çok kibar bir sofra arkadaşı, yemekler ve şaraplarla ilgili son derece bilgili biri olmasının yanında, Dreamer azla yetinmenin somut bir örneğiydi. Sofra adabında gerekli her türlü titizliği uyguluyordu. Servis tabaklarını karşılıyor, kendi tabağına koyuyor, sofraya gelenleri ikram ediyor, yemekler hakkında yorumlar yapıyor ama neredeyse hiç yemiyordu. Arada bir çatalına bir lokma alsa da ağzına götürmüyordu. Görünüşe göre Dreamer kendini sofradaki ayrıntılara dikkat ederek kendini besliyordu. Garsonun bir hareketi, yemeklerin sunuluş şekli, odanın dekorasyonu, yemeklerin kokusu, restoranın tasarımı ve diğer her şey sanki sadece O’na ait olan duygulardan, hislerden ve düşüncelerden oluşmuş bir besin gibiydi. Bizim organlarımız onu tanımıyor ve nasıl öğüteceğini bilmiyordu. 11 Kurban Daima Suçludur

“Görünüşe göre bu evrende her şey ‘karşıtlıklar yasası’ ile dengede tutuluyor. Her şeyin var olabilmesi ve dengede durabilmesi için bir karşıta ihtiyacı var,” dedi Dreamer, ezberinden


konuşarak. “Bir bireyin, ulusların ve tüm uygarlıkların yaşamı, katı bir şekilde karşıtlıklar yasası tarafından yönetiliyor ‘gibi’ görünüyor.” Konuşması sanki sihirli bir değnekdeymiş gibi bu konu etrafında canlanmıştı. Dreamer gruptaki herkesi, şu anki Antagonist’lerinin kim ve ne olduğunu açıklamaya davet etmişti. Dreamer herkesi can kulağıyla dinledi. Bense, cümlesine niye ‘görünüşe göre’ diye başlayıp, ‘gibi görünüyor’ diyerek bitirdiğini merak ediyordum. Bu sırada tekrar konuşmaya başladı ve ben de düşüncelerimi bir kenara koyup dinlemeye başladım. New York’ta bana anlattığı geleceği biçimlendirme sırrını sonunda ortaya koyuyordu. “Herkes isteği ve onun gerçekleşmesi arasında duran gücün farkındadır. Bu bir tür evrensel sürtünme kuvvetidir,” dedi ve tarihten, insanlığın yüz yüze geldiği sorunlardan örnek vererek Antagonist’in asıl itici güç olduğundan bahsetti.

“Yaşamınızda bir şey yapmak isterseniz, insanların Antagonist diye nitelendirdiği zıt bir kuvvetle karşılaşmak zorunda kalırsınız.” Konuşmasına sanki doğru sözleri arar gibi bir süre ara verdi ve sonra, “Ne var ki, çok az insan Antagonist’e dair sırları bilmektedir,” dedi. Bu gizemli sözler hepimizin kulak kesilmesine neden olmuştu. “Antagonist bizi ölçer. Bizim amacımızı, düşümüzün büyüklüğünü ölçer. İngilizcede Amaç (AIM) Benim sözcüğünün farklı dizilişidir. (I AM)” AIM = I AM “Kimsenin kendinden daha büyük bir amacı yoktur,” diye sözlerine ekledi. “Sıradan bir insan bir apartman dairesini, bir başkası bir villayı düşler ama Versailles Sarayını ancak bir kral düşleyebilir.” Dreamer’ın, bir insanın ‘arzuladıkları’ ve ‘olduğu’ arasında kurduğu derinlikten kendimden geçercesine büyülenmiştim. Bunun, bir insanın isteklerinin sınırı olmadığı genel geçer düşüncesiyle çeliştiğini ve kendilerinde kaynakların yetersizliği düşüncesini oluşturarak sınırlar koymasalar herkesin istediği hedefi kendine koyabileceğini düşündüm. Buna göre kısıtlamalar olmadan herkes en büyük düşleri kurabilir veya en büyük arzulara demir atabilirdi. Dreamer bu genel geçer inanışın temelinden çürük olduğunu göstermek üzere, “Bir insanın yaşamdan ne isteyebileceğinin üst sınırını Varlığının genişliği belirler. Bu onun isteklerinin


en üst noktasıdır. Aynı zamanda bu onun sahip olabileceklerinin ve alabileceklerinin en üst sınırıdır.” Bu muhteşem bir keşifti. Öğretilerinin şimdiye dek dağınık kalan parçaları artık bir araya geliyordu. Düşüncelerimden sıyrıldığım zaman konuşmalardan uzak kaldığımı anladım ve diğerlerine yetişmek için dikkatlice dinledim. Çocukluğumda da aynı şeyi yapardım. Durup doldurulmuş bir hayvana ya da antik bir efsanenin görsel betimlemesine bakarak hayallere dalar ve kolejde çoktan sıraya geçmiş arkadaşlarıma yetişebilmek için koridorlarda delice koşardım. “Antagonist, düşüncelerimizle duygularımızın boyutlarını ölçen en hassas ölçektir,” dedi. Analiz yapmamıza izin vererek birkaç dakika sessiz kaldıktan sonra, “Kuvvet açısından bizden asla üstün olmamasının da sebebi budur. Zalim, tehdit edici ve yenilmez görünse bile Antagonist’le karşılaşmamız daima bir düellodur ve her iki taraf birbirlerine denk olacak şekilde dengelenmiştir,” diye ekledi. Bu noktada Dreamer sesini ürperten bir şekilde alçaltıp fısıldayarak konuşmaya başladı ve bizler tek bir beden gibi ona doğru eğilip dinlemeye başladık. “Göründüğü kadarıyla insan sadece kendi dışında engeller, düşmanlar ve zorluklarla yüz yüze geliyor. Antagonist, aslında içimizdeki bir gölgenin, yani bizim bilmediğimiz ve bilmek istemediğimiz karanlık bir noktanın görünür hale dönüşmesidir. Bir saldırı, bir zorluk veya bir sorun olarak karşımıza çıktığında şaşırırız. Oysa uzun zamandır hep orada, kendi bilincimizdedir. Önemsenip dikkat edilmediği için, küçük bir belirtiyle kötüleşmeye başlar ve biz onu tanımlayıp değiştiremediğimiz için büyük bir tehlikeye dönüşür. İşte bu yüzden daha bilinçli bir insanlık mahkeme salonlarına ‘Kurban Daima Suçludur’ yazacaktır.” Bruno W hareketlenerek, “Peki, milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan Yahudi soykırımı için ne denebilir, bunu nasıl açıklarız?” diye sordu. “Yahudi katliamında bir kurbanın kendi cellâdı olduğuna inanamıyorum. Nazilerin ırk üstüne ürettikleri sapık teorilerin sorumlusu nasıl milyonlarca masum insan olabilir ki?” Tam bu sırada restoranın sakisi masaya yaklaşarak herkesin kadehini çok değerli bir şarapla doldurdu. Dreamer sustu ve yeniden konuşmaya başlamak için sakinin işini bitirmesini bekledi. Bu arada aniden Klaus E, sesli düşünürcesine yüksek bir sesle, “Doğrusu, tarihin uzun geçmişine bakarsak, Yahudi olmak hiç kolay değildi. İsa’dan altı yüz yıl önce Kral Nabukadnessar, Kudüs’teki Yahudi tapınağını taş taş üstünde kalmayacak şekilde yıkıp tüm Yahudileri Babil şehrine sürgüne göndermişti. Sonra Mısırlılar ve Romalılar da aynı şeyi


yaptı. Adları ister Führer, Sezar, Pharoah veya Satrap olsun, Yahudilerin düşmanı, yani Antagonist’i hiç eksik olmamıştır,” dedi. Dreamer bir bilek hareketiyle kadehini döndürdü, kadehin iç çeperlerinde şarabın süzülüşüne baktı, aromasını kokladı ve sonra bir bakışıyla sakinin çekilmesini sağlayarak konuşmaya başladı. “Karşıt olan, bütünden kopmuş kırık bir parçadır. Antagonist görünüşte bir kadının yitirdiği değerli bir cevher ya da bir çobanın kaybettiği bir koyundur. Bütünlüklerini yeniden bulamayanlar, o küçük parçanın yerini dolduramayanlar, onu dışarıda bulacaklardır. Ama buldukları yeni parça aynı Antagonist gibi daha büyük olacaktır.” Bu sözlerle Linda’nın yüzü aydınlandı ve heyecanla, “Evet,” dedi. “Yahudilerin çocuk yuvaları, okulları, hastaneleri hep ayrıydı. Kasapları, bakkalları, gelenekleri hep ayrıydı. Denilebilir ki, Yahudi dini, felsefesi, yaşam tarzı ve insanlarının çalışma şekli ağırlıklı olarak hep ayrılıkçı bir dünya görüşüne dayanıyordu. Bir tarafta Yahudiler, diğer tarafta diğerleri vardı.” Peter söze girerek, “Yahudi Tapınağında, Yahudi olanların ve olmayanların girişi farklıydı. Buna uymayan bir pagan ölümle cezalandırılabilirdi,” dedi. “Dreamer bir keresinde bana,” dedi ve sonra onay almak için Dreamer’a baktı ve “Getto doğduğu zaman dikenli bir tel Yahudi psikolojisini çoktan çevrelemiş ve kendini korkunç bir gerçekliğe dönüştürmek için gerekli koşulların oluşmasını beklemişti.” “Kendini saldırıya uğrayacak bir kişi gibi görmediğin sürece saldırıya uğramazsın. Eğer saldırıya uğrayacak gibi hareket edersen, saldırıyı yaratır ve kendine yansıtırsın. Dışarıdan bir gücün sana saldırdığını hissediyorsan, çoktan kendi ölümcül düşünün kurbanı oldun demektir,” diye Dreamer sözlerini tamamladı. Bruno, sanki hiç beklemediği bir keşif yapmış gibi Linda ve Peter’in sözlerine ek olarak, “Şimdiye dek hiç düşünmemiştim ama İbranice kutsal sözcüğünün etimolojik kökü ‘ayrılmış’ anlamına geliyor. Yahudiler kendi dini görüşlerine göre dünyayı, kendileri ve diğerleri, yani dinsiz ve murdar olanlar diye ikiye bölmüşlerdir,” dedi ve sanki bir darbe almış gibi sandalyesinde geriye doğru yığıldı. “Peki, sonra?” dedi ama sözlerinin arkasını getiremedi.


“Sonra,” dedi Dreamer, Bruno’nun anladığını fakat sözlerinin gerisini getiremediğini fark ederek. “Bizim bütünleşmede gösterdiğimiz eksiklik, dış dünyada canavarlar üretir. Bölünmüşlüğümüz karşılaştığımız şiddeti yaratır. Antagonist biziz. Kendini başkalarından ayrılmış hissetmek, bir gün olaylar dünyasında şiddet, saldırı, çatışma ve eziyet biçiminde şekillenecek bir iç suçluluğu beslemek demektir.” Hayretler içinde kalmıştık. Düşüncelerimizin nefessiz kaldığı bir karanlığın içinden geçiyorduk. “Yahudi Katliamı, ne bir rejimin, bir ulusun ya da daha kötüsü bir kişinin ya da zorba bir yöneticinin acımasızlığı yüzünden, ne de rastgele ortaya çıkmıştır. Bu olay, kendini yüreğinde bağışlamamış bir halkın görüşünün görünür hale gelmesidir. Toplama kampları, sürgünler, katliamlar ve vahşet, ayrılıkçı, çatışmacı düşüncenin bir yansımasıdır. Tek düşman kendi içimizdedir! Dışarıda ne nefret edilecek, ne bağışlanacak bir düşman, ne de bize zarar verebilecek bir kötülük var.” “Şimdi düşünüyorum da,” dedi Rebecca, “Babil’e sürgüne gönderilen Yahudilerin acıklı ezgisi Yeremya Ağıtları, şaşkınlık içeren bir sözcükle başlar. “Eckah, yani Neden?” “Beklenilmeyen hep uzun bir hazırlık dönemi gerektirir. Var oluşumuzda uzun bir kuluçka dönemine ihtiyacımız vardır,” dedi Dreamer. “Bu nedenle içindeki Antagonist’i tanı, onu uyuma sok ve bütünlüğünü sağla. Kendini bütünleştirmek, yüreğinde kendini bağışlamak demektir. Parça bütüne katılır. Bu kaybettiğin oğlunun geri dönmesi gibidir. Bu düşmanını sevmektir. Böylece yaşam sana hep evet demeye başlayacaktır. Senin için, diğerlerinin şans dediği, sürekli bir bereket kaynağı olacaktır.” O akşam Dreamer bize insanlığın, evriminin bir noktasında birbirinden tamamen farklı iki ırk, farklı iki psikoloji yaratan çatallı bir yolla karşılaştığını söyledi. Bağımlı olan, şikâyet eden, kendine acıyan ve dış koşulları suçlayan insanlar vardı ve Dreamer onları ‘tepkiciler’ olarak nitelendiriyordu. Eğer dış dünyayı gerçek gibi algılarsan, ne yaparsan yap başarısız olmaya mahkûm olursun. Diğer tarafta ise, etkin, yaratıcı ve arzuları yönünde yapacağı her hamlede kendi psikolojisinden kaynaklanan, zıt bir kuvveti yenerek zafer kazanması gerektiğini bilen başka tür bir insan vardı. Bu kişiler dışımızda ters bir dünyanın veya bize karşı koyan bir düşmanın var olmadığını biliyorlardı. Dreamer bu kişileri de, ‘yenilikçiler’ olarak nitelendiriyordu. Zıtlıkların ardındaki bütünlüğü, görünen Antagonist’in ardındaki uyumu görebiliyorlardı.


“Yenilikçi kişilerin, dipsiz karanlıkların içine atlamaya, var oluşun en karanlık yerlerine girmeye, gölgelerin, hayaletlerin ve korkuların karşısına dikilip yüzleşmeye cesaretleri vardır. Bunların bir gün görünür hale geçip karşılarına Antagonist’ler olarak çıkacaklarını ve çıkmadan önce alt edilmeleri gerektiğini bilirler. Dışarıdan gelen her şeyin dönüştürülmesi gerekmektedir. Olayların, koşulların ve ilişkilerin içinde çöplerin yeni bir nesneye dönüştürüldüğü yere düşmesine izin ver ve yeni bir enerji, yeni bir hayata adım at.” Bu tarz kişisel zaferleri Dreamer, “yaratıcı zaferler’ olarak nitelendiriyordu. “Düşlerini gerçeğe dönüştürmenin tek yolu budur. İphigeneia’nın, İshak’ın kurban olarak sunuluşu, Odysseus’un yolculuğu, Arcuna’nın savaşı, İsa’nın ayartılmak için denenmesi, arzularının önündeki tek engel olan içlerindeki Antagonist’i yenmek gibi yaratıcı bir zafere ulaşmış insanların başarısında gizlidir.” Sonra, çözümü olmayan bir durumu bildirir gibi üzgün bir ses tonuyla, “Tepkici insanların sorunu, evden yani kendisinden uzakta olmasıdır. İç dünyasının olmadığına inanan insan, dış dünyayı tapılacak bir ilaha, korkuyla sarılacak ve bağımlı olunacak bir puta çevirir. Kimseden bir şey bekleme,” dedi. Yemeğin sonunda ayrılmadan önce, Dreamer bizde yaşlanma ve çürüme gibi bir Var oluş Okulu bünyesindeki insanlar için asla kabul edilemeyecek belirtiler gördüğünü açıklayıp, uygulamalı çalışmalarımızın yavaş ve ilerleyişimizin yetersiz olduğunu söyledi. Sert ve akılda kalıcı sözlerle memnuniyetsizliğini belirtti. Dreamer’ın bu kişilere olağanüstü projeler yürütmek ve kendi dünyalarında en yüksek tepeye çıkmak için verdiği enerji, artık onların kibirlerini ve gururlarını besliyordu. Dreamer’la birlikte olmalarının gerçek nedeni olan, yeni insanlığın öncülüğü yeminini unutup, birer prototip lider olmuş ve kendilerini cansız bir türün kalıplarına indirgemişlerdi. Veronica’dan ayrılırken ayakta etrafına dizildik ve o unutulmaz dersin sonunu dinledik. Sözleri acıtıyor ve içimizi yakıyordu. “Size ün, zenginlik ve güç verdim. Hayal ettiğiniz her şeye sahip oldunuz. Şimdi yeni bir maceraya atılmanız gerek. Şimdi yeni bir düş kurma, yeni bir dünya kurma zamanı. Sahip olduğunuzu düşündüğünüz her şeyi bırakın ve yerinize başkasını koyun. Kendinizi tamamen projeye adayın.” Dreamer’ın bundan sonra dediklerini aktarmayacağım çünkü bugün bunu çok az kişi anlayıp kabullenebilir ama söylediği sözlerin hepsi bende bir hazine gibi saklı durmaktadır.


“Yaşlılık maskesi ardında yalanlarınızı gizliyorsunuz. İşlerinizi atayacağınız görevlilere devredin. Rollerinizi bırakın. Bunu size yaşam yaptırmadan, kendi isteğinizle yapın!” dedi gür bir sesle. Bu insanların gözlerindeki şaşkınlığı görünce, zengin ve genç adamın hikâyesini anımsadım. Dreamer’ın sözlerini o gece duyan ve Dreamer’ın o gece bıraktığı bu insanlara neler olduğunu daha sonra yazacağım. Dreamer’ın o geceki sözleri yüzlerine bir yumruk gibi inmiş ve gözlerini acıyla kaplamıştı. “Bundan sonra size müdahale etmeyeceğim,” dedi. “Gerçek özgürlük bir armağan olarak gelmez. İnsan bunu tüm gücüyle yürekten istemeli ve bedeli her ne olursa olsun hak etmelidir. Sadece o zaman emellerinize ulaşabilirsiniz! Benim dünyamda içinizdeki korkunun ve tembelliğin zerresine yer yok. Olduğunuz ve sahip olduğunuz her şey geride bırakılmalı ve aşılmalıdır. Var olmak ve daha fazlasına sahip olmak için bu gereklidir. Benim sözlerimle anlamadığınız her şeyi, hayat size kendi iyileştirme yöntemleriyle ve yasalarıyla anlatacaktır. Bu yüzden, acıyı, çürümüşlüğü, hastalığı, yaşlılığı ve ölümü geride bırakabilmeniz için size özgürlüğünüzü geri veriyorum.” Bu sözleri ruhumu karartan bir kehanet olarak algıladım. Yıllar sonra yaşamımın en zor anlarında tenimi dağlayacak bu sözleri ilk orada işitmiştim. Dreamer’la tek başıma kalabilmek için diğerlerinin gitmesini sabırla bekledim. Bu sert sözlerinin anlamını, hepsinden öte beni neden bu kadar acıttığını sormak istiyordum. Benimle ilgili bir duruma tanık olduğumu hissediyor ve bir gün düşleyenle düşlenen, yaşamla gölge arasında bir seçim yapmak için sıranın bana geleceğini biliyordum. Onların yerinde olsam ne yapardım diye düşünüyordum. O akşam benimle ilgilenmesini istemiştim ve bu yüzden New York’a dönmeden benimle görüşmesini istedim. Ertesi gün akşamüstü için randevu verdi. Savoy’da buluşacaktık. Sonra benden o sıralar çok popüler olan Sefiller Müzikaline iki bilet almamı istedi. Şaşırmıştım ama bir şey söylemedim ve sabah ilk iş olarak biletleri temin edeceğime söz verdim. 12 Biletler En olağanüstü buluşmalarımızdan biri olacak bu randevuya tam zamanında gittim. Savoy’un Thames lobisi o saatte çok kalabalıktı. Dreamer, buğulu bir fincan çaydan bir yudum almak üzereydi. Önündeki masa değişik kek ve pastalarla doluydu. Kekler ve gümüş tabaklar tam da onun istediği gibi yerleştirilmişti. Her zaman olduğu gibi onlara dokunmuyordu bile. Ben de


yine her zaman olduğu gibi kendisini saygıyla selamlayıp karşısındaki boş sandalyeye oturdum. Düzgün bir yüz ifadesi takınmaya çalışmıştım ama içim yanıyordu. İçerisinin gösterişli atmosferi ve piyanonun yaydığı hafif müzikle sakinleşmeye çalıştım fakat kafama dolanan ve beni şu anda her şeyden çok endişelendiren düşünce üzerime buruk bir acı gibi çökmüştü. Ümitsizdim. Dreamer cevap olarak hayır kabul edebilecek bir insan değildi ve ben ona bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyordum. Soğuk ve sakin sesi düşüncelerimi bölerek irkilmeme sebep oldu. Doğrudan, “O biletleri bulamadın!” dedi. Sesindeki haşin tonlama, en korktuğum şeyin başıma geldiğini haberdar ediyordu. Dreamer bana verdiği görevi oldukça önemsiyordu. Yaşadığım korku ve utanç beni neredeyse saldırganlık derecesine varan küstah bir havaya sokmuştu. Yapamayacağımı bildiği bir görevi bana neden vermişti? Bütün gün biletleri bulabilmek için uğraşmıştım ama Sefiller o sıralar West End’teki en popüler müzikal olduğundan, yer bulabilmek neredeyse imkânsızdı. Dreamer’a sabah erkenden biletleri aramaya başladığımı, ilk iş olarak St. James’teki görevlilerden müzikale akşam için yer ayırtmalarını istediğimi ve görevlinin bana kahkahalarla gülerek, “Ama o müzikal için yerlerin üç ay önceden ayırtıldığını bilmiyor musunuz?” dediğini anlattım. İşte o andan itibaren arayışım iyice sıkıntı verici bir hale gelmişti. Dreamer’a da itiraf ettiğim gibi, aklımdan sürekli bana başarmamın imkânsız olduğu bir görev verdiği geçmişti. Dreamer konuşmuyor, çenesini göğsüne yaslamış öylece duruyordu. Boşa sonuçlanan çabalarımı dinlemekle meşgul görünüyordu ve ben de bunu başarısız girişimlerimi anlatmaya devam etmek üzere bir davet olarak algılamıştım. Bilet satış gişelerini ve makinelerini yok yere taramıştım. Gişelerden, bilet makinelerine kadar her şey görevlinin bana dediklerini doğruluyordu. Müzikalin biletleri aylar öncesinden tükenmişti. Anladığım kadarıyla o biletleri bulmak, Londra’da olabilecek en zor şeydi. Şaşılacak bir biçimde içimdeki bir ses, her şeyi denemeden bu görevi bitirmemem gerektiğini söylüyordu. Çay saati ve Dreamer’a verilecek raporun saati yaklaşırken Londra’da sahne dünyasında sözü geçen bazı arkadaşlarımı aramıştım. Westminister’daki parlamento oylaması sırasında verdikleri bir arada Bayan Ellis’i bile ziyaret ettiğimi Dreamer’a anlattım. Bu çabam bile sonuçsuz kalmıştı. Bana kızgınlığını ve daha da kötüsü alaylarını yöneltmesini beklerken zamanı doldurmak için çabalarımı anlatmaya devam ediyordum ki, Dreamer en başta söylediği cümlesini tekrarlayarak sözlerimi kesti.


“Sen, biletleri bulamadın!” dedi aynı ses tonuyla. Bu sefer ‘sen’ kelimesinin üstüne öyle bir vurgu yapmıştı ki, kendimi aptal gibi hissetmiştim. Yüzüme doğru yaklaşarak, “Onları bulabilmek için kendi kaderinin dışına çıkman gerekirdi. Bulabilseydin, ebediyen değişecektin!” Bana inandığımın aksine, o biletleri istediği anda aslında görevin tamamlanmış olduğunu söyledi. Dreamer’ın bu sözleriyle afallamıştım. Karşılaştığım güçlüklerin nesnel olmadığına beni kim ikna edebilirdi? O biletlere ulaşabilmek için her şeyi denediğimi benden iyi kim bilebilirdi? Savoy’daki bu masada oturup konuşmak kolaydı ama benden daha iyi kim bu kadar çaba harcayabilirdi? “Hala dünyanın sana anlatıldığı biçimiyle uyuşturulmuş bir insansın. Sana göre dünya gerçekliktir!” dedi. Sesindeki alaycı tını giderek büyüyordu. “O görevli sana biletleri üç ay önceden alman gerektiğini söylediğinde, çoktan yenilgiye uğramıştın. O andan itibaren sen biletleri aramadın.” Karşı çıkmak istedim fakat daha ağzımı açamadan, Dreamer’ın sert bir hareketi sessiz kalmama neden oldu. “O andan itibaren biletleri aramadın fakat dünyanın sana anlatıldığı halini desteklemek için yollar aradın. Başarmanın olanaksız olduğu düşüncesini güçlendirmek üzere aradın. Her çaban başarısızlıkla sonuçlanmıştı ve her seferinde daha kapıyı çalmadan, içeride bir ‘hayır’ sözcüğünün seni beklediğini biliyordun. Kehaneti ve güçlendirmek ve kendine verdiğin sözü haklı çıkartmak için çabaladın. “Hangi söz?” diye kekeledim. Korkunç varsayımlarımın arasından bir ışık içeri süzülüyordu. Alçak gönüllülük ve anlama yetimin devreye girmesiyle, uzayıp giden mazeretlerimin değersizliğini anladım. “Benim önüme başarısız bir şekilde ama başarılı olmak için her yolu deneyerek geleceğine dair verdiği sözden bahsediyorum,” diye cevap verdi Dreamer. Bir daha asla unutmayacağım sözleri söylemeden önce bir süre sessiz kaldı. “O görevlinin söylediklerine inanmak, dünyanın sesine körü körüne inanmaktır. Betimlemesini kabul ettiğin andan itibaren, kazanmak için değil, başarısızlığını haklı göstermek için çabaladın. İşte senin yaşam öykün bu, önceden bilinen bir yenilgi.” Ölmek üzere olan birinin gözünden nasıl geçmişine dair kareler geçerse, benim de gözümün önünden o gün olanlar geçti. Olaylar sadece zaman içerisindeki sırasına göre değil,


duygularım ve hissettiklerimle beraber gözünüm önünden geçiyordu. Yine yapabileceklerime dair güvensizliğimi, yetersiz olma duygumu, altında ezilmekten duyduğum korkumu, o bileti benden gizlediklerini düşündüğüm kişileri suçlamamı, anlaşılmaz derecede düşmanca davranışlarımı ve son olarak da suçluluk duygumu gördüm. Bütün günümün içine işleyen ve hala başıboş bir şekilde keyiflerine göre içimde dolaşan bu duyguların ayırtına vardım. Dreamer’ın sözleri beni her zamanki tavırlarımla yüz yüze bırakmıştı. Bu görev bana en derinlerde gizlenmiş ama aslında çok basit olan yaraları göstermiş ve önemsizliklerinin farkına varınca daha da acı veren sınırları ortaya çıkartmıştı. Dreamer’ın sözleri dünyayı alt üst etmiş ve olanları görüp anlayabilmem için işin içine evreni sokmuştu. Kaçırdığım fırsatın ne kadar değerli olduğunu anladığımda, başarısız olduğum için daha kederlendim. Gerçeklik ve yanılsama arasındaki bu savaşta, yani Dreamer’ın görüşü ve bana anlatılan dünya arasındaki çekişmede, yine var olmayan yanılsamalar kazanmıştı. Dünya gözümde hala çok gerçek, beni uyutan gücü de oldukça yüksekti. Dreamer’ın varlığı ise oldukça silikti. Dreamer yeni bir tutumun ses tonuyla, “Seninki bir başarısızlık değil, başarısızlığın bir sonucu, içindeki bir hatanın, bir Varlık durumunun yansımasıydı. Hayatta başarısızlık yoktur, sadece etkileri vardır. O biletleri bulmak için geçmişini değiştirmen gerekirdi!” dedi. Abartılı gelen sözleri şimdi çok açık bir gerçeği ortaya koyuyordu. “Düş’üne sadık kalabilseydin, kaderini değiştirebilirdin,” dedi, sürekli yenilgiye uğrayan bir insanlığa hitap eden birinin tatlı sert ses tonuyla. Sonra fısıldayarak, “Uyuyan güzel senin içinde olan ve bilen düşleyendir.” Bu varlığı ve onunla birlikteyken bulduğum bu berraklığı her şeyden çok sevdiğimi düşündüm. Ona tutunmak için dişimi tırnağıma takarak çalışabilirdim. Bütünlüğün ve çözümlerin dünyası bana, “Git, çoktan yapıldı,” dedi. Bölünmüşlüğün ve çatışmanın olduğu dünya bana, “Mümkün değil,” demişti. Ben de dünyanın gerçek olmayan betimlemesine boyun eğmiş, onun en altta ve en hastalıklı kısımlarına inanmıştım. Dreamer en gerçek olandı. Ama ben bunu sürekli unutuyordum. “Kendini çürümekten sakınmak için yüreğinde, yetersizlik bilincini, çatışmalarını, kendine acımayı bırakmalı, kendini bağışlamalı ve seni bağımlı kılan, korkuyla dolduran, şüpheci ve mutsuz kılan uykuyu kesinlikle yenmelisin. İnsanların dünyanın betimlemesine olan sarsılmaz inançları, zayıflıklarının ve yaşamdaki olayların kökenidir. Hastalık da dünyanın bize anlattığı bir yalandır! Hastalanırız çünkü hastalık bize anlatıldı. Onun gerçekliğini sorgulamak hiç aklımıza gelmeden şikâyet ederek yaşlanır ve ölürüz. Sıradan insan asla


kendi düşünü değil, sadece kendine anlatılanı düşler. Çünkü kendisine erişemez. Kendisini bilmez! Düşlediğin her şey gerçekleşir. Kendini bilmeye başlarsan, dünyanın da neden bu halde olduğunu anlayacaksın. Sen artık dünyanın neden bu halde olduğunu biliyorsun çünkü onu sen düşledin! Defterimde boş yer kalmadığı için restoranın menüsü üzerine not almaya başladım ve menüde yer kalmayana kadar devam ettim. Garsonun dikkatini çekmek üzere işaret ettiğinde ben hala yazıyordum. Ayağa kalkarak başka bir şey söylemeden, “Gidelim,” dedi. 13 Dreamer’la Tiyatro’da Dışarı çıktığımız zaman bir taksi çevireceğimizi düşünmüştüm fakat yürümeye başladık. Dreamer git gide hızını arttırıyordu ve ben de onu takip ediyordum. Dreamer’ı ilk defa bu kadar acele ederken görüyordum. Kendimi oldukça antrenmanlı sanırdım ama buna rağmen ona yetişebilmek için sürekli hızımı yükseltmem gerekiyordu. Yine de o önümde kalıyordu. Doğu Nehrindeki adanın çevresini her gün koşuyordum, yirmi dört saatte, beş yüz kilometre yol kat ettiğim Merkez Parkı Pepsi kupasına katılmıştım ama yine de hiç çaba göstermiyor gibi görünen Dreamer’a yetişemiyordum. Nereye gidiyorduk ve onun bu kadar acele etmesinin sebebi kimdi ya da neydi? Bunları ona sormak istedim ama cesaret edemedim. Zaten konuşacak nefesim de kalmamıştı. Dreamer aniden durdu ve bir delikanlının çevikliğiyle önümüzde kalkmak üzere olan iki katlı bir otobüse bindi. Arkasından koştum ve beni kolumdan çekip içeri almasaydı yetişemeyecektim. Gözlerinin içine baktığım zaman hala elini tutuyordum. Aniden Napoli’de geçen çocukluğuma döndüm. Gözlerimin önüne afacanlar çetemiz, Mergellina’daki cesaret denemelerimiz, raylar üstünde yaptığımız koşu yarışlarımız geldi. Sadece on yaşındayken, bu afacanlar çetesine girebilmek ve onların riskli hayatlarının bir parçası olabilmek için tüm bu riskleri göze almak gerekirdi. Bir keresinde bir şeyler ters gitmişti. Tam tramvayın raylarına atlamış ve tutunma demirleri tutmak üzereyken, tramvay birden hızlanmıştı. Ne üstünde durabiliyordum, ne de kendimi aşağı bırakabiliyordum. Artık dayanamayıp kendimi bırakmak üzereyken, pencereden ince ama güçlü bir kol tutup beni içeri çekmişti. İçeri girmiştim ve artık emniyetteydim. O çocuğun sakin ve gülümseyen gözleri aynıydı. Dreamer’ın gözleriydi. Kim bilir kaç kez, kaç durumda Dreamer’la karşılaşmıştım. Yaşantıma kim bilir kaç kez müdahale etmişti.


Bu sefer şaşkınlığımı gizleyememiştim ve tekrar nefes almaya başladığımda yüz ifadem o kadar gülünç olmalıydı ki, Dreamer artık bu gizemli yolculuğun sırrını açıklamaya karar vermişti. “Tiyatroya gidiyoruz,” dedi, daha önce hiç olmadığı kadar neşeli bir tavırla. “Ve bu akşam ki gösterinin başını kaçırmak istemiyorum,” dedi. Samuel Beckett, Brecht veya Çehov’dan bir oyun izlemeye gideceğimizi düşündüm. Bu saatte onun iki kişilik bilet bulabileceği oyunlar sadece bunlar olabilirdi. Açıklaması keskin bir ışık gibi üstüme düştü. Bir anda anlamıştım ve tiyatro binasını da uzaktan görünce emin olmuştum. Mükemmel bir atıştı. Dreamer, biletleri bulabilmem için Londra’yı alt üst etmemi sağlamıştı ama aslında tüm bu süre boyunca biletler onun cebindeydi. Ona bunu anladığımı söyleyince, gülmekten kendini alamadı. “Ben de bilet yok!” dedi otobüsün kapısına ilerleyip inmek üzere hazırlanırken. Keyfim iyicene kaçmıştı. Yoksa bana inanmıyor muydu? Ona en kötü koltuklar için bile bilet bulunamayacağını ispatlayamamış mıydım? Onunla birlikte inmeye hazırlanırken, “Mümkün değil, özelliklede bu saatte bilet bulmamız imkânsız,” dedim. Dreamer rahatsız olduğunu ifade eden bir işaretle beni susturdu. Haşin bir ses tonuyla, “Endişelenmek, ıstırap çekmek ve şüphelenmek yoksul insanların uğraşıdır. Endişelenmek, korkmak ve şüphelenmek var oluştaki çatlaklara ve olaylar dünyasında başlayan felaketlere işaret eder.” Bu sözlerle birlikte içimi bir utanç duygusu kapladı. Var oluş gösterisinde hala mantıklı ve akıllı adam kılığından çıkamamış ve karamsar bir rolün içine tıkılıp kalmıştım. Otobüsten indik. Fuayenin parlak ışıklarını görebiliyordum. Gelmiş geçmiş en büyük gösterilerin büyülü atmosferini soluyabiliyordum. 1832 Paris ayaklanmasının destansı sahnesi içinde, ellerde devrim bayrakları dalgalanırken önde sokak çocuğu Gavroche’nin ve korkusuz kadın kahramanın bulunduğu posterin önünde şimdiden yüzlerce insan sıraya dizilmişti. Gösteri başlamak üzereydi. Bilet bulmak için umudu kalmayan kalabalığın dağılmasını izlerken, tahminlerinin gerçekleşmesi üzerine aldıkları hazzı görünce tatmin olmuştum. Bununla birlikte, kahraman mahkûm edilince kalabalıkların yaşadığı bayağı olma duygusunu da hissetmiştim. O anda, yüzyıllardır dünyaya işlenmiş bütün korkunç suçların sorumlusunun Varlığımın karanlık bir köşesi olduğundan emin oldum. Savaşların, katliamların, yıkımların ve dayanılmaz eziyetlerin kaynaklandığı yer, ruhumun karanlık bir kıvrımında barınan o gölgeydi. Tiksinti ve nefret duygularıyla dolup, nefesimi tutarak var oluşun bu kötülük düzenini seyrettim.


Bu arada Dreamer’ı gözden kaybetmiştim. Onu yeniden buldum ve bir daha yanından ayrılmadım. Girişin önünde, daha sonradan Amerikalı bir anne oğul olduklarını öğreneceğimiz kısa boylu düzgün fizikli bir kadın ve uzun boylu, iri yapılı bir erkekle birlikte kimse kalmayana kadar bekledik. Her ikisinde de aristokrat ve zenginlik belirtisi gösteren bir hava vardı. Şehir yaşantısından çok, kır yaşantısına alışkın olduğu anlaşılan genç adam papyonunun verdiği rahatsızlıkla kıpırdanıyor ama yine de duruşunu bozmamaya çalışıyordu. Elinde ise biletlerini tutuyordu. 14 Sefiller Kalabalık dağılmıştı ve bizimle birlikte bekleyen çift dışında kimse kalmamıştı. Gözlerimiz birbiriyle buluştu ve onların saygıyla Dreamer’ı selamladıklarını gördüm. Şimdiye kadar Dreamer’ı dünyanın tanımasına tanık olduğum her an, ona büyük bir saygı beslendiğini görmüştüm. Bu durum bana, Dreamer’la New York’ta bir asansöre binişimizi hatırlatmıştı. Asansör yukarı doğru çıkarken her katta durmuş ve içi kalabalıklaşmıştı. Dreamer katlar arasında bunca zaman geçirirken insanların ne kadar tedirgin olduklarına dikkat etmemi istemişti. Birkaç saniyeliğine ve farkında olmadan bile olsa, bu bireylerin arasında, asansörde bir hiyerarşi oluşuyordu. İç sorumluluklarının durumuna göre yerlerini alıyorlar ve görünmez bir piramit oluşuyordu. “İnsanlar ister birkaç saniyeliğine, ister birkaç dakikalığına, bir araya geldiklerinde, bir iç matematik düzeni uyarınca, gezegenlerinin parlaklığına, kütlelerine ve güneşe olan uzaklıklarına göre kendilerini görünmez bir merdivenin basamaklarına yerleştirirler. Onlar var oluşun basamakları ve düzeyleridir. Bu evrensel bir yasadır.” Amerikalı anne oğulla biraz sohbet ettik ve bize arkadaşlarının hala gelmediklerinden bahsettiler. Sohbet ederken kadının yüz ifadesinin giderek daha sakin, huzurlu ve neredeyse keyifli bir hal aldığını fark ettim. Gösteri başlamak üzereydi ve artık beklemenin bir anlamı yoktu. Kadın yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Dreamer’a dönerek bizi tiyatroya davet etti. Ellerinde en iyi koltuklar için biletleri vardı ve daha Amerika’dan hareket etmeden biletlerini ayırtmışlardı. Biletlerin parasını ödemek için ne kadar ısrar ettiysem de, tekliflerim geri çevrildi. Artık onların davetlisiydik. Dreamer’ın etrafında dolaşan bu mucizevî havaya asla alışamayacaktım. Birkaç kelimeyle şüpheciliğim için özür dilemek istedim ama bana bakmadı bile. Koluna giren kadınla derin bir sohbete dalmış kapıya doğru ilerliyordu. Bu biletler bizi burada nasıl beklemişti? Aklımı yitirmek üzereydim. Bu Amerikalı aile, arkadaşlarının gelmeyişi ve hatta tüm Avrupa seyahatleri gözlerimin önünde Dreamer


tarafından mı üretilmişti? Onun bu ustalığı, dünya görüşümü değiştirmek için beni tepe taklak ediyordu. Işıklar azalırken ön sıradaki koltuklarımıza yerleştik ve Dreamer bana fısıldayarak, “Görmek ve inanmak aynı şeydir. Zamanla inandığın ve düşlediğin her şeyin olduğunu göreceksin.” Tiyatronun solgun ışıkları altında bana fısıldanan bu sözler, içimde yükselmeye başlayan antik bir koronun büyüsünü hissettiriyordu. Ruhum yükselmişti ve özgürlüğümün bana gelmekte olduğunu anlamıştım. “İnanmak için bütünlük içinde ve kusursuz olman gerekir. Var oluşundaki en ufak bir çatlak seni ölümün ve yenilginin kaçınılmaz olduğu, inanmak için görmenin şart olduğu cehenneme ve kendi haklarından vazgeçmiş binlerce kişinin arasına geri gönderecektir.” Dreamer uzun zamandır beni eğitiyordu fakat yine de, dünyanın bizim tarafımızdan yaratıldığını bu kadar açık bir şekilde gördüğümde afallıyordum. Her insan yaratır, Dünya bir sakız gibidir, Ne düşlersen o olur. İnsanlığın dünyayı tepe taklak gördüğü için bu kadar acı çektiğini anladım. İnanmak ve görmek aynı şeydir ama birbirinde zaman etkeniyle ayrılmış olmasını insanlar farklı algılayıp, inanmak için görene kadar beklerler. Acı çekmek, insanlığın bu yanıltıcı arayı doldurmak için tek çaresidir. Bir insan, görmeyi ve inanmayı bir araya getirdiğinde yaşamından acıyı ebediyen silecektir. “Görmek için inanmak, yaratıcının yani düşleyenin yasasıdır,” dedi Dreamer. “İnanmak düşleme sanatına aittir ve düşleyenin bir niteliğidir. İnanmanın kökeninde yaratıcılık vardır. Düş, var olan en gerçek şeydir.” Sesini bir mırıldama haline gelene kadar alçalttı. Sözlerini zoraki duyuyordum ama sesindeki ciddiyeti hissediyordum. Sefiller Müzikalinden bahsederek, “Bu oyunu çok dikkatli seyret. On sekizinci yüzyılın duygusallığının yanı sıra, Antagonist’le ilgili çok önemli dersler veriyor. Bu dersler tüm insanlık için geçerlidir. Bu, yüreğinde kendisini bağışlamayı bilmeyen bir insanın öyküsüdür. Aynı senin gibi!” Sefiller amansız bir düşmanlık öyküsünü anlatıyordu. Katı ahlak kurallarına sahip fanatik bir polis olan Javert, ekmek çaldığı için önce yirmi yıl sonra müebbet hapse mahkum edilen kaçak Jean Valjean’ın peşinden yıllarca koşar. Jean Valjean, cömertliğin, aşağılanmış bir insanlığın iyi yürekliliğinin, gaddarlaşan bir toplumun ve yasaların merhametsizliğinin bir


simgesi haline gelir. Arka planda ise, bir halkın hem acıklı hem de destansı öyküsü, hem de Paris’in gecekondu semtleri, 1832 ayaklanması ve Waterloo savaşı anlatılır. Babam Giuseppe’nin bana anlatmaktan çok keyif aldığı bir öykü olduğu için Sefilleri çocukluğumdan beri bilirdim. Jean Valjean’ın, ezeli takipçisi Javert’i ölüme terk etmek yerine akıl almaz bir şekilde kurtardığı bölümü anlatırken babamın nasıl duygulandığı hala hafızamda capcanlıdır. Bu insanlık gösterisi ile polisin içinde bulunduğu dünyasının kökleşmiş düşünceleri alt üst olur ve artık bu düşüncelerle yaşayamayacağını anlayarak kendisini öldürür. “Javert/Valjean olan adları bile birbirlerine benzemektedir. Onlar aslında aynı kişidir,” dedi Dreamer ve sonra ekledi, “Javert’i, yani düşmanını kurtarıp, onu bir düzen içine koyduktan sonra, kendisini yüreğinde bağışlamış olan Valjean daha akıllı ve güçlü bir düşmanla karşılaşmaya hazırdır. Eski düşmanının ne olduğunu kavrayıp onu yenmiştir ve artık o düşmanın var olmasına gerek kalmamıştır, intihar eder. O sadece bir gölgenin, Var oluştaki bir eksikliğin görünür hale gelmesidir.” Dreamer’ın bu zaman tanımaz öğretisi yine tüm Varlığımı sarmıştı. “Tek düşman içimizdedir. Dışarıda suçlanacak ya da bağışlanacak bir düşman ya da kötülük yoktur. Antagonist’ten korkma! O bizim en büyük müttefikimizdir. Bize başarıya giden en kestirme yolu gösterir. Onun tek amacı bizim zafer kazanmamızdır.” Ara verilip ışıklar yandığında, Dreamer gitmişti ve gecenin kalanını Amerikalı arkadaşlarımızla birlikte geçirdim. Aklım ise Dreamer’da ve onun olağanüstü öğretisinde kalmıştı. En eski çağlardan ve hatta insanoğlunun düşünmeye başladığı ilk zamanlardan beri gerçeği, Varlık Okulunu arayanlar olmuştu. Pythagoras’ın Okulu, Platon’un Akademia’sı, Aristoteles’in Lykeion’u, Plutarkhos’un Okulu ve Antik Çağın diğer okulları Dreamer’ın öğretilerinde tekrar kendilerini, Varlık nedenlerini bulmuşlardı.

BÖLÜM 5 HOŞÇAKAL NEW YORK 1 Manhattan Sokaklarında ACO’nun genel merkezi Park Caddesindeki gökdelenlerin arasında yükselen alüminyum ve mermerden yapılmış dokuz katlı şık bir binaydı. Roosevelt Adasından 60. Caddeye dört dakikada gidebiliyor ve birkaç blok yürüdükten sonra Manhattan’ın kalbine varabiliyordum. Geçtiğim yollar sanki akmakta olan bir ırmak gibi insanlarla doluydu.


Dreamer’la son görüşmemizin üstünden haftalar geçmişti ama o değerli sözlerinin etkisini tüm benliğimde hissediyordum. Bu sözlerin artık bedenimin dokusunu oluşturduğunu düşünüyordum. Her şey giderek açıklık kazanıyordu. Önceden gözümde hiçbir farklılıkları olmayan bu insan kitlesi şimdi renk, enerji ve sayı bakımından çeşitlenmişti. Etrafımdaki insanları Dreamer’ın gözünden gözledikçe, herkesin var oluş merdiveninde doldurduğu yeri ve bu dünyadaki rolünü ortaya koyan ayrıntıları fark ediyordum. Her şey birbiriyle bağlantılıdır. Ayrı hiçbir şey yoktur. Yürürken birçok nefesin sanki tek bir Varlığa aitmiş gibi soluk aldığını hissediyordum. Korkularını hissediyor, ruh hallerini soluyabiliyor ve düşüncelerini okuyabiliyordum. Bütün bu duyguların, insanların giysilerinde, hareketlerinde, tavırlarında, yürüyüşlerinde ve koşarcasına bir telaşla gittikleri, kendilerini bekleyen işlerinde nasıl da ortaya çıktığını fark edebiliyordum. Bu insanların görüşleri ve istekleri, var oluşun büyük bir ustalıkla içlerine kıstırdığı rollerin boyutlarıyla sınırlıydı. Var oluş düzeyimiz yaşantımızı yaratır, yaşantımız bizi değil. Dreamer’ın bu sözlerini, şimdiye kadar ait olduğumu düşünmediğim bu insan kitlesinin arasından kendime yol açarken, göğsümde bir çelik yelek, bir muska gibi taşıdım. Yanlarından geçerken bu insanlığın acı içindeki yalnızlıklarını hissedebiliyor ve iç konuşmalarını duyabiliyordum. Dreamer’la karşılaşmadan önce, bu insanların arasında olmaktan hoşlanıyor, bu şehri seviyor ve sıradan kuralların hepsini yerine getiriyordum. Kalabalık sokak sergilerine giriyor, en popüler gösterilere bilet alabilmek için kuyruğa giriyordum. Tanımadığım binlerce insanla yan yana olmak, bir metropolde milyonlarla birlikte yaşamak ve büyük bir kuruluş için çalışmak bana daima bir güvenlik duygusu, bir ait olma duygusu vermişti. Şimdi yepyeni bir aydınlık, her türlü anlaşmayı bozuyordu. Onları görüyordum ve sanki bir dev aynasına bakar gibi onlar sayesinde kendimi görüyordum. Bir rolün içine hapsolmanın genel durumunu görebiliyordum. Güldükleri zaman bile, yüzlerinde hiç kaybolmayan ve kederli bir maske taşıyorlardı. Aşağılık fantezileri ve anlamsız istekleriyle bir makine gibi kontrol edildiklerini görüyordum. Dreamer’dan, diğer insanların bizim yarattığımız görüntüler olduğunu öğrenmiştim. Bu insanlar bendim ve etrafım sayısız aynayla çevrilmişti! Binlerce parçaya bölünmüş, sonsuzluğu yansıtan görüntülerde maalesef hala kendimi görüyordum. Yürürken, büyük bir salyangoz gibi insanların arkalarında bıraktıkları düşünceleri hissedebiliyordum.


Ben de endişe ve bencillik içinde kısılıp kalmış insanlardan biriydim. Ölümcül arzusuna doğru özlemle akan Styks ırmağındaki bir damla gibiydim. Onlardan artık tek bir farkım vardı. Dreamer’la karşılaşmıştım. Artık önümüzde bir değişimin olduğunu biliyordum. Dreamer’ın yardımlarıyla birlikte bu yönde adım atıyordum. Gördüğüm binlerce yüzün hiçbiri gökyüzüne dönük değildi. Özgür bir yüz, dikkatli bir bakış ve bu harikulade evrenin bir parçası olduğu için şükran duyan bir insan seçebilmek için boşuna çaba harcıyordum. Yaşamı soluyan birinin sıcak nefesini hissedebilmek için umutsuzca çırpınıyordum. Bazen aklıma geçmişten göz alıcı görüntüler geliyordu. Giuseppona’nın bacaklarına sıkıca sarılmış, rengârenk dünyayı büyülenmiş gözlerle izleyen çocukluğumu anımsıyordum. Ardından bana bu oyunda eşlik edecek arkadaşlar arıyordum. Ne yazık ki, Manhattan’da Hirodes’in Krallığındaki kadar çocuk bile yoktu. Karlı bir günde, Avrupalı olduğunu düşündüğüm düzgün giyimli, melez bir genç adamla karşılaştım. İçindeki parıltı kalabalığın arasından parlıyordu. Central Park’ta çitlerin üstünde biriken kar taneleri gibi yüzünü çevreleyen kıvırcık saçlarında karlar birikiyordu. Karşılıklı geçerken birbirimize hafifçe gülümsemiştik. Beni tanıdığını izlenimine kapılmıştım. Kısa süren bir duyguydu ama bu kocaman şehirde yalnız olmadığımı, bu kansız insanlığın içinde hala nabzı atan biri olduğunu hissederek umutlanmıştım. Dreamer bana işe gitmenin modern bir kölelik olduğunu gösterdiğinden beri, yolda işine giden insan sürüsünü gördükçe, onları bir gerekliliği yerine getiren böcek sürüleri gibi algılıyordum. Her sabah gökdelenlerin katları arasında bir araya geliyorlar ve hava kesecikleri kadar küçük milyonlarca hücreye girip havayı vızıltılarıyla dolduruyorlardı. İç organlarında karanlık düşüncelerle birlikte iğrenç koşullarda yapış yapış bir hayat sürüyorlardı. Ben de, kendi küçük hücremi doldurmaya giderken, aynı benim gibi kaderleri yaşamlarını maaş karşılığında büyük şirketler için harcamak olan milyonlarca insanı düşünüyordum. Kendi kendime, tüm bu uğraşların hangi amaca hizmet ettiğini ve rolleri içinde boğulmuş milyonlarca insanın neden bu kadar kaygı duyduğunu sorardım. Çalıştıkları kurumların içinde veya dışında korkunun içine düştüklerini görür ve kendi endişelerimi belirlemeye çalışırdım. Yüzyıllardır biriktirilmiş duygu katmanları arasında, gerek canlı gerek ölü olsun, endişeler, şüpheler, güvensizlikler ve sınırsız korkularla kirlenmiş bir var oluş vardı. Dreamer olmasa, bu yanlış yaşamın içine döneceğim düşüncesiyle korkuya kapılırdım. Bir keresinde ona, sıkça kullandığı terimler olan ‘sıradan insan’ ve ‘yatay insan’ ile ne demek istediğini sormuştum.


“Bunlar, her düzeyde okuyan, öğreten, çalışan, çocuk yapıp büyüten, yollar, gökdelenler yapıp inşa eden, kitap yazan, kilise kuran, özel işleri ve kamuda görevleri olan yetişkinlerdir,” diyerek hiç unutamayacağım bir cevap verdi. Beni merakta bırakmak için bir süre ara verdikten sonra, “Herkes uyutulmuş. Bir unutkanlık ve keder balonu içinde kısılıp kalmışlar ve el yordamıyla hareket ediyorlar,” dedi. Bu sözleri hatırladığım, beni yutmaya hazır, kapıma dayanmış bu kaderi her hissettiğimde, bu zindanın demir parmaklıklarını kesip kaçıp kurtulmak için muazzam bir arzu hissediyordum. Dreamer, “Bu oyunu bir kez fark ettikten sonra, artık onun parçası olamazsın,” diye açıkladı. Genel geçer dünya görüşünü tersine çevirmek için gereken ‘uygulamalı çalışma’ ne denli acı verici olsa da, yaşamımın değiştiğini ve artık geri dönemeyeceğimi hissediyordum. Bir insanın kendi kaderini kendisinin çizebileceğini artık biliyordum. Sonunda, var oluşumu denetim altına alıp yönetebileceğimi hissediyordum. Bana hep çekici gelen kuruluşlar, iş dünyasının acımasız katılığı, yıllardır uğrunda çabaladığım kariyerim, başarı, aile ve para gibi her şey artık farklı bir anlam kazanmaya başlamıştı. Hatta çok sevdiğim ve arzuladığım New York bile, gözüme bir sirk kadar gürültülü ve anlamsız, yoksullukla derbederliğin keskin kokusuna sahip toz toprak içinde kalmış bir evren gibi geliyordu. Dreamer’a göre böceklerden galaksilere dek tüm fiziksel evren, görünen ve görünmeyen de dâhil olmak üzere dışımızdaki her şey mikro kozmos, içimizdeki var oluş ise makro kozmos bir dünyaydı. Mikro kozmos dünyada her şey yavaştır. Engeller, sınırlar ve uyulması gereken öncelikler vardır. O, zamanın egemenliğidir. İnsanlar düz bir çizgi üstünde, birbirlerini geçmenin olanaksız olduğu tek bir sıra halinde ilerler. Kendini var oluşa ada. Sadece kendi içinde, gözlerin kapalı olarak, Uçabilir ve düşleyebilirsin. Kendini sıradanlığın üstüne çıkart ve ileri git. Gerçek eylem ‘yapmama’dan gelir. Cehaletten bir milim öteye gitsen, iş ve finans dünyasındaki piramitlerin, onların köle ordularının ve papazlarının temelden sarsıldığını göreceksin.


O dünyanın kıyısında durarak, gözlerimi fal taşı gibi açıp olacakları seyrettim. Hem harikulade hem de tüyler ürpertici olan bu kuşbaşı görüntüye, bu ayrılışa tırnaklarımı geçirip tutunmak istedim. Öğrendiklerimi kaybetmekten, dünyanın düzeneğinin beni tekrar aşağı çekmesinden korktum. Bu ayrılışı birazcık daha uzatabilsem, dünyaya tamamen yabancı kalacağımı biliyordum. Olayların niteliğini değiştirebilmek için, görüşümüzü değiştirmemiz gerekir. Bir gün madde dünyası bizim şaheserimiz haline gelecektir. Keşfedilmemiş isteklerimizin aynadaki görüntüsü olacaktır. Düşleme Sanatı mükemmel bir biçimde görünür hale geçecektir. İçine hapsolduğum kozayı, sürekli Dreamer’ı düşünmem, öz gözlemleme yapmam, yiyecek, uyku ve nefes üstüne çalışmalarım, koşu ve diğer bedensel egzersizler çatlatıp açıyordu. Açılan bu yarıktan içeri artık yeni bir var oluş ışığı süzülüyordu. 2 Düş Araçları Jennifer günlerce hiçbir şey fark etmemiş gibi davrandı. Bir süre, beni koşuya çağıran çalar saati duyunca öbür tarafa dönüp uyumakla yetindi. Ona göre eski tembelliğim ve alışkanlıklarım beni bir av köpeği gibi tutup çekecekti. Bu konuda onunla konuşmaya çalıştım. Dreamer’dan hiç bahsetmeden, ona içimde yükselen isyanı, zorla da olsa o görünmez dünyaya attığım ilk adımları anlatmaya çalıştım. Fakat hiçbir yararı olmadı. Koşu tempomu her geçen gün hızlandırıyordum. Ne kadar hızlanırsam, zaman o kadar sıkışıyordu. O bir saat içinde neler başarabildiğimi görmek ve hala içine birçok şey katabileceğimi görmek inanılmazdı. Ben hızlandıkça, bu çalışmayı daha da ileri götürebilecek enerji içimde yükseliyordu. Bu artık yaşamımdaki tek ilgi odağı haline gelmişti. Koşuda hız kazanıyor ve zaman tasarrufu yapıyordum. Böylece sabah saatleri giderek uzuyordu. Bedensel egzersizler yapıyor, birkaç dakika nefes alma çalışması yapıyor ve kendimi gözlemliyordum. Sonra, Dreamer’la birlikteyken aldığım notlara göz atıyor, kendimi ona ve öğretisine adayıp günüme yön veriyordum. Dreamer’a göre anın içinde yaşamak, bir insanın yaşamındaki en değerli şeydi. ‘Bu anda ve burada’ ilkesini sürekli uygulayacağım bir disiplin olarak benimseyip pekiştirmek için uğraştım. Günlük yaşantında elinden geldiğince zaman boyutunun dışına çık. Bunun tek yolu kendini gözlemlemendir.


Asıl var olmadığını fark ettiğin anda gerçekten var olacaksın. Günün her dakikasının hakkını vermeye çalışıyor, en azından günün bir bölümünde bu öğretiyi uygulamaya özen gösteriyordum. Ama günlük işlerin içindeki koşuşturmam bu öğretiyi unutmama ve binlerce endişeye kapılmama yetip artıyordu. Dikkatim kaybolunca, bir setin yıkılması gibi, endişeler, sıkıntılar, olumsuz düşünceler üstüme yıkılıyordu. Bir kâbustan uyanır gibi mermilerle delik deşik olup kalbura dönüyordum. Var oluştaki binlerce yara yaşamımı darmadağın ediyordu. İnsan, kendini gözlemleyerek, var oluşun en ücra köşelerine ulaşabilir. Gerçek bir dönüşüm ancak o zaman gerçekleşir ve kişi var oluşunun gerçek anlamını ancak o zaman bulabilir. Kendimi gözlemleyerek ve koşu sayesinde, beden, duygular ve düşünceler arasındaki bağlantıyı keşfetmiştim. Bu sistemin fiziksel bölümü daha hızlı hareket ettiriliyorsa, endişe beslemek ve olumsuz bir ruh halinde kalabilmek mümkün değildi. Var oluşun en alt kısımları ancak en yavaş devinen en koyu bölgelerden türeyebilirdi. Bundan dolayı düşünüş şeklimizin ve duygularımızın niteliğinin kaçınılmaz olarak bedenimiz üzerinde etki yarattığı açıktı. Bir düşünceyi hafifletmek ya da bir duyguyu değiştirmek için gösterilen çaba, ışık hızıyla etki yaratabilir ve hatta dış görünüşü bile değiştirebilirdi. Düşünce, duygu ve beden eş merkezli bir evren yaratır ve her olay farklı zamanda ve hızda bu dünyada etki yaratabilirdi. Müdahale etmeye beden üstünde değil de var oluşun daha hızlı ve anlaşılması güç kısımlarından başlasaydım, değişim açısından bunun başarılması ne zor bir iş olacağının da farkına varacaktım. Eğer beden titreşimini yükseltirsen, Dünya içindeki tüm savaşların, bölünmelerin yok olduğu bir frekansa geçtiğini göreceksin. Sadece uyum, güzellik ve gerçek kalacaktır. İçindeki sınırları sil. Her şeyin yaratıcısı olduğunu ve bu evren içinde, içindeki yaşam ışığı ve enerjisi ile gezdiğini dünyaya haykır. Koşmak ayrıca, nefesimi daha iyi gözlemleme olanağı vermişti. Nefesin bize en yakın şey olduğunu ve hayati bir önem taşıdığını hep unutuyoruz. Nefes almak düşüncelerimizin ritmini izleyerek, duyguların yoğunluğunu kendine uygulayıp yaşamın merkezine bağlayarak, yaşantımızdaki her işleve eşlik eder. Ama ne nefes aldığımız için şükrediyoruz, ne de aldığımız ilk nefesten beri biriken borçlarımızı kabulleniyoruz.


“Bir gün dünyayı düş aracılığıyla, düşünüş ve nefes alışla nasıl dönüştürebileceğini öğreneceksin,” dedi Dreamer. “Dünya sorumluluk basamağına göre şekillenir. Bir kişinin nefes alış genişliği, bulunduğu sorumluluk derecesine karşılık gelir ve yapabilecekleri ile olabileceklerinin tümünü belirler.” Dreamer’ın sözleri, olmakla sahip olmak arasındaki temel dengenin, dünyayı açıklayabilecek bir yasayı oluşturduğunu ortaya çıkarıyordu. Bu öylesine önemli bir keşifti ki, evrensel geçerliliği kanıtlandığında nefesim tutuluyordu. Sorumlulukla zenginlik veya var oluşla finansal güç arasında kurulan denklik, kişinin alabileceklerini ve sahip olabileceklerini gösteriyordu. İleride bir gün ben de, ülkelere, uygarlıklara ve kuruluşlara nasıl uygulanacağını göstererek, bu ilkeyi öğrencilerime aktaracaktım. Hayvanlar dünyasında bile bir tür sahip olma etolojisi vardı. Ölümcül dişler sinir sistemi daha gelişmiş hayvanlara verilmişken, bunu kontrol edemeyecek hayvanlara daha güçsüz silahlar verilmişti. Doğa, düşmanının tüylerini onu gagalayarak öldüren bir üveyiğe asla bir aslanın sağlam pençelerini vermeyecektir. Bir kuruluş gibi, bir hayvan da kontrol edemeyeceği kapasitede silahlara ve saldırı gücüne sahip olamaz. 3 Yalan Günden güne solunum düzeyimi yükseltip koşuda hızlandım ve böylece varlığımın yüklerinden kurtuldum. Artık bu çabalarımı seviyor ve onları yüreğimde kutsuyordum. Dreamer’ın ilkelerini yanlış yorumladığım ya da boş verdiğim zamanlar da oluyordu. Yine de yaşamıma onun ilkelerini uyguluyor ve gösterdiği başka alanlarda da çalışmaya devam ediyordum. “Doğruları ne başkalarının gözlerinde ne de dışarıda ara. Cesaretin varmış gibi görünme. Cesaret kişinin kendi yalanı üzerinde kazandığı bir zaferdir,” demişti bir gün Dreamer. “Bu riskli girişimleri kendi korkularını seven ve onlara bağımlı olan kişilere bırak. Bu riskler ancak korkularını tetikler. Senin gibi çelik bir ciğerden nefes alan bir yalancı, uydurma bir insanlığın trajik simgesidir.” Aniden aklıma birkaç ay önce tanıştığım İtalyan gezgin A.F gelmişti. Dreamer bana onun kendi yalanı yüzünden öleceğini çünkü kendi içindekiyle savaşmak yerine, dışındakilerle yüzleştiğini söylemişti. “Yaşamını genişletmek için aşırı uğraşlara girişmen gerekmez. Ciddiyet ve samimiyetle düşünüş biçimini, fikirlerini ve görüşünü genişletirsen, kazanamayacağın savaş olmaz.”


Birçok insanın aşırı sporlar yapmasının ve en tehlikeli serüvenlere atlamasının nedeni, tehlikenin onları daha canlı hissedecekleri, zamandan ve dünyanın yükünden kurtulabilecekleri bir duruma sürüklemesidir. Bir anlık bir dalgınlık bile yaşamla ölüm arasında ince bir çizgi oluşturur ve artık o an engellenemez hale gelir. Fakat bu yapay bir koşuldur ve bir bağımlılık durumu yaratır. Sen bir uykudan uyanırsın ama başka bir uykunun kölesi olursun. Bir gün korkularını yenmek için okyanuslara meydan okuman veya gökyüzüne serbest atlayış yapman gerekmeyecek. Yalanı öldürürsen, ‘şimdi’nin gücüne en basit ve en kolay biçimde girebilirsin. Çünkü ‘burada ve şimdi yaşamak’ insanın doğal ve ölümsüz olan tek halidir. Bir insan ancak şu anda ölümsüz olabilir ve şimdi sonsuzluk içerir! Hatırla! Her şey şu anda ve ebedi olan bedeninde gerçekleşiyor. Şu an olduğun ve olabileceğin her şeyi yaratıyor. Tüm dikkatini şu ana verirsen, senin için hiçbir şeyin imkansız olmayacağını göreceksin. Şu an evrenin tohumlarıdır. Tüm olasılıklar şu anda yatmaktadır. Dreamer’a göre tüm sorunlarımızın nedeni, geçmiş anılara takılı kalmak ve gelecekle ilgili fantezilere kapılmaktı. Gösterdiğim çabaların meyvesini kısa bir süre sonra almaya başladım. Daha açık bir zihin, daha uyanık bir ruh hali sayesinde o zaman dek görünmez kalmış dünyaları açıyor ve devrimci keşiflere adım atıyordum. Obezitenin sadece New York ve Amerika’ya özgü değil, tüm batı dünyasına özgü bir olgu haline geldiğini gördükçe, Dreamer’dan buna dair bir açıklama yapmasını istedim. “Yalan birçok farklı maske altında gizlenir,” dedi. “Obezite de bunlardan biridir. Obez insanlarda görülen komiklik ve cömertlik aslında yaşamdan vazgeçmiş olmalarını maskelemektedir.” Bu kişilerin bedenlerindeki korkunç dönüşüm, psikolojik bir kötü beslenmeye işarettir. Bu kötü beslenme aslında var oluştaki bir hastalıktan kaynaklanmaktadır. Dreamer’a, obez insanların sayısının nüfusun yarısını aştığını söylediğim zaman, “Bu durum, halkın iradesindeki zayıflamanın belirtisidir. Yiyecek bağımlısı bir uygarlık intihar etmektedir. Hatta ekonomisi bile, var oluşun bir gölgesi gibi bu bağımlılığı yani iradedeki kararmayı


gösterecektir. Kısa bir süre sonra, bütünlüğünü yakalamış başka uygarlıklar tarafından yutulacaklardır. Fiziksel kaderimiz, zihinsel, duygusal ve finansal kaderimizle yakından ilişkilidir,” dedi. İçimde hissettiğim canlılıkla beraber, kapana kısılmış bu insanlara yardım etme duygusu da içimde yeşermeye başlamıştı. Derin ve sürekli bir üzüntünün içine düşmüş olduğunu gördüğüm bu insanlara karşı hissettiğim şefkat duygusunu ilk daha hissediyordum. Bir keresinde Dreamer, “Duyguların esiri olmaktan vazgeç!” diyerek beni azarlamıştı. “Kendine acıma duygun, ardına gizlenmek ve dayanabilmek için insanlığın koşullarını kullanıyor. Kibrin, artık iyileştiğini ve başkalarına yardım edebileceğini düşündürüyor. Dünyaya yardım etmek için yapabileceğin tek şey, içinde bulunduğun kabustan uyanmaktır. Dünyanın senin yardımına ihtiyacı olduğunu düşünmeyi bırak. Dünyanın yardıma muhtaç bir kurban olduğunu düşünmeyi bırak. Dünyanın ayrı bir gerçeklik olduğunu düşünmeyi bırak.” Bu sözlerin anlamını çok sonra kavrayabilecektim ve kurumların, insanların duyduğu suçluluk duygusuyla hayatta kaldığı gerçeğini görecektim. “Bunlar tek amaçları sadece sürekli var olmak olan kurumlardır. Daha sonradan kendilerini bile destekleyemeyecek hale gelerek harcadıkları paraları toplamakta uzmanlaşmış kurumlardır. Hangi biçimde olursa olsun, hayırseverlik girişimlerinin, sağlık hizmetlerinin, ilaç ve yiyecek yardımlarının üstündeki sis perdesini kaldırdığında, hepsinin ardında insana karşı işlenen en vahşi etkinlikleri göreceksin. Acıma ve yalancılıkla zamanını harcama. Kimse için bir şey yapamazsın. Olanakları bulmak onların sorumluluğudur. Her şeyin bir nedeni ve amacı vardır ve senin yararınadır. Yüreklerinde yalanı yenemeyenler, yani içlerindeki sürekli kendini baltalama eyleminin farkında olmayanlar, başkaları için hiçbir şey yapamazlar. İnsan yalan söylediği için ölür.” Dreamer bu deyişle konuşmasını noktaladı ve insanlığın içindeki gerçek dramı, yalan söyledikleri için öldüklerini söyledi. 4 Elveda New York Bir gün duşta kendimi şarkı söylerken buldum. Bu akılsızca bir davranıştı. Dreamer beni iç dünyamızda gardiyanlar olduğu ve bizi izledikleri konusunda uyarmıştı. Bu gardiyanlar aslında bize en yakın olanlar, bizi dikkatlice izleyenlerdi. Dikkatsizce dışarı verdiğim bu neşeli sinyaller, evden ayrılmak üzere olduğumu Jennifer’a hissettiriyordu. Yeme alışkanlıklarımın değişmesi, daha güçlü bir bedene sahip olmam, giydiklerimin hatta okuduklarımın değişmesi, Jennifer’ın karşı eyleme geçmesine neden olmuştu.


Beni eski sınırların içine çekmek için elinden geleni yapmıştı ama ben çoktan kaçışıma hazırlanmıştım. Beni başka sınırların beklediği kesindi ama arkamda kalanlar olmadığı kesindi. Haftalarca hiç kavga etmedik. Önceleri karşılıklı suçlamalarda bulunuyor sonra birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi keşfetmiş gibi davranıyor ve ortak yaşantımızla ilişkimizin anlamsızlığını dolduran çeşitli manevralar yapıyorduk. Luisa’dan sonra Jennifer’la tekrar kurduğum ailenin ayakta kalabilmesi için kendimizden ödün vermeye başlamıştık. Kurduğumuz yapay denge bile bozulmuştu. Artık hiçbir şeyi yürütemiyorduk. Onun Saint Moritz sigarasından çıkan mentollü duman ve dudaklarındaki parlak ruj, kesinlikle düşlediğim ve hatta biçimlenmeye başlayan dünyaya ait değildi. Böylece Kolomb Gününde tüm eşyalarını kutuladı, hatta Amerikalılara özgü bir tavırla tüm eşyalarımızı yağmaladı ve Washington Köprüsü’nün diğer yanındaki New Jersey’e, anne ve babasının yanına döndü. Onu bir daha hiç görmeyecektim. Artık bu sayfayı kapatmıştım. Giuseppona çocuklarla birlikte eve dönüp eşyaların gitmiş olduğunu görünce tek bir şey için endişelenmişti. Mutfağın gizli bir köşesine sakladığı kahve makinesini bulunca, elini şükrederek göğsüne koymuştu. Bir gösteri sergiler gibi makineyi öpmüştü. Kaybetmek istemediği tek şeydi ve o yüzden gözden ırak bir yere saklamıştı. Makineyi doldurarak ocağın üstüne koydu. Ardından da patron edasıyla eskiden yaptığı gibi, “O kız sana göre değildi!” dedi. Gençliğimde tüm ilişkilerimin bitişinde söylediği bu sözler ve sesinin tonu öylesine komikti ki, tüm aileyi gülmekten kırıp geçirmişti. Yaşadığımız anın hafifliği kahvenin kokusuyla karışmıştı. Bundan daha iyi bir başlangıç sahnesi düşünemezdim. Jennifer’dan ayrılmam benim için aynı zamanda bir ölüm ve bir yeniden doğuş olmuştu. Var oluşumdan bir korkunun atılmasıydı. O kadını sevdiğimi düşünüyordum ama aslında sevdiğim, alıştığım ve bu yüzden acısını hissetmediğim korkumdu. Tek başıma asla bunun üstesinden gelemezdim. Zorbaca benim de hayatımı denetim altında tutmuş eski düşünüş biçimlerini, köhnemiş fikirleri, ön yargıları ve boş inanışları silebilmek için bir insanın bir okula, bir yönteme ve bir kaçış planına ihtiyacı vardı. Bu nedenle insanın, kendi hapishanesinin farkına varmış, dünyanın betimlemesinden ve boğucu yasalarından kaçabilmeyi başarmış bir insanla karşılaşması gerekir. Dreamer’a minnettarlığımı bildirirken, herkesin onunla karşılaşmasını diliyorum. Ancak korkularıyla yüzleşebilen ve bütünlüğünün önemini anlayan insanlar başarılı olabilir. Bunları size Dreamer’ın var olduğunu söylemek ve şimdiye kadar karşılaştığım en gerçek varlık olduğunu belirtmek için yazıyorum. Onun, zamanın olmadığı kusursuz dünyası bizimkinden daha diri, daha somut ve daha açık. O dünyaya giden yol çetin ama geçilmez değil. Bu gerçekliğe, güzelliğe ve mutluluğa giden bir yol.


Görünmez ama bir o kadar güçlü olan ve herkese açık olan bu şey, mükemmel bir mekanizmayı harekete geçirmişti. Var oluştaki en ufak bir değişim, olaylar dünyasında dağları yerinden oynatabilir. Demirin ağırlığı altında gıcırdayan ve çamurlu suların derinliklerinde geçirdiği uzun hapisten sonra yukarı çıkmaya çalışan vincin sesini işittim. Bu yolculuğun ardında küçük bir adalar takımı değil, keşfedilmemiş koskocaman psikolojik bir kıta vardı. Nefesim, lunaparkta hızla yükselen bir trene binmiş çocuğunki gibi korku ve neşe arasında gidip geliyordu. Dreamer’a bir kez daha şükrettim ve onu tekrar görebilmeyi diledim. O gün Giuseppona, çocuklar ve ben acil ihtiyaçlarımızı almak üzere alışverişe gittik ve sonra birbirimize bu kadar yakın olmanın mutluluğuyla akşam yemeğine Mama Leone’e gittik. Jennifer’ın gidişiyle New York da bizi terk etmeye başlamıştı ve hayatımdaki değişikliklerin yeni başladığını, çok daha fazlasının ise beni beklemekte olduğunu hissettim. Bir işe dayanabilmek için yıllarca acı bir ezgi söylemek ve özgürlüğünden vazgeçmek zorunda kaldın. Etrafa çaresizlik ve çürüme dolu sinyaller yaydın. Kendini koruduğunu sanarak, kendini unutmaya ve sınırlar koymaya adadın. Şimdi özgürlüğünü tekrar kazanmalısın. Bu, Varlığını aydınlatman, saflaştırman ve temizlemen gereken uzun bir hazırlık dönemidir. Dans et, dans et, dans et ve hiç durma! Var oluşunu kutla ve içindeki varlığı sev! Kendini gözlemle! Varlığına dikkat et! Hayatındaki tüm gerçeklerin kalacağını ama yanılsama olan her şeyin gideceğini göreceksin Dreamer buna Düşleme Sanatı diyordu. Onun öğretilerini uygulamak için elimden gelen her şeyi yapıyordum. Fiziksel olarak mükemmel bir formdaydım. Az yiyecekle yetinmem, uykuyla mücadelem, nefes alma tekniklerim ve hepsinden öte tetikte duruşumla kendimi gözlemlemem olağanüstü sonuçlar doğuruyordu. Yeni bir anlama düzeyine erişmek için Dreamer’ı düşünmem yetiyordu. Ofisten vaktinde çıkabildiğimde, Eastchester koyunda yelkenle açılmak üzere Şehir Adasına giden trene atlıyordum. Okyanusun ve Uçan Hollandalının rüzgârda yankılanan ezgisini dinlediğimde kendimi Dreamer’a daha yakın hissediyordum. Kendimi gözlemleme, Varlık durumlarıma dürüst bir bakış, olanaklara tekrar güvenmemi sağlamış ve birkaç hafta önce imkansız olduğunu düşündüğüm şeylere bakış açımı değiştirmeye başlamıştı.


Bir sabah ACO personel müdürü Mr. Keenan habersiz bir şekilde ofise geldi. Karşımdaki koltuğa oturup ağzını açmadan gözlerini dikip bana bakmaya başladı. Ciddi bir bahse girmiş biri gibi bakıyordu. Soruşturma havasıyla asılmış suratına bir gülümseme yayılınca, bu soruşturmanın sonucunun olumlu olduğunu anladım. Orta Doğuda ticari bir dağıtım ağı kurulacaktı. Bu birkaç yıl sürecek ve sıkı bir çalışma gerektirecek bir operasyondu. Operasyonun merkezi, İtalya’nın kuzeybatısında bir kasabada bulunan alt şubemizin Dış Ticaret Müdürlüğü olacaktı. Mr. Keenan beni hemen gideceğim yerde kalacağım yanılgısına kapılmamam için uyardı. İronik bir ses tonuyla, “Evde çocuklarınla geçirdiğin zamandan daha çoğunu uçaklarda ve otellerde geçireceksin,” dedi. Son olarak, birkaç gün içinde yola çıkmam gerektiğini söyledi. Herhangi bir yorumda bulunmamı veya kabul ettiğimi gösteren bir işaret vermemi beklemeden önüme imzalamam için birkaç kağıt parçası koydu. “Bu işi bitirdiğinde seni yine buradaki takımda göreceğim. Bu inatçı keçilerin arasında,” dedi. O dönemde, Dreamer’ın öğretisiyle bağlantıda olabilmek için bulabildiğim tüm felsefe kitaplarıyla, klasik ve modern düşüncenin birçok başyapıtını yeniden okumaya başlamıştım. Eskiden bu kitapları çok severdim ama şimdi ölesiye sıkıcı geliyorlardı. Çoğu zaman birkaç sayfa okuduktan sonra bırakıyordum. Tüm araştırmalarıma rağmen onun somutluğundan ve zekâsından üreyen bir kıvılcımla karşılaşamamıştım. Dreamer’la birlikte elde ettiğim o kıymetli cevherin yanına yaklaşabilecek bir fikir bulmak için yaşantım boyunca biriktirdiğim kitapları boşuna talan etmiştim. Yıllarımı anlamsızca harcamıştım. Bir zamanlar taparcasına okuduğum eserler, okurlarıyla aynı güvensizliklerin ve korkuların içine tıkılmış kişilerce yazılan, sığ düşüncelerin başyapıtları haline gelmişti. O’nun sözlerinde hissettiğim kuvvetin zerresini bile bulamıyordum. Bilgi asla devredemeyeceğin ve hep senin olan şeydir. Zaten seninle. Mutluluk, özgür irade, Varlığın bütünlüğü ve aradığın her neyse, bir Tanrı ya da para gibi bilgi de dışarıdan gelemez. Kimse sana onu veremez. Sadece ‘hatırlatılabilir’. Dreamer’ın bu sözleri bana, bir hazine olduğunu duyan ve gömülü olduğu toprakları satın almak için her şeyini satan adamın öyküsünü hatırlatmıştı. Bu ‘iyi’ olanı hatırlayan ve gerçek zenginliğe ulaşmak için tüm acısını, sınırlarını ve bilgisizliğini satan adamın öyküsüdür. Asla


paslanmayan, çalınmayan, başkasına verilmeyen o gerçek zenginlik yalnızca gömülerek unutulabilir. 5 Sevmek Bağımlı Olamaz İtalya’da, Talponia’da, robot teknolojisinin dev cücesi olan ACO’nun genel üssüne iki adımlık mesafede, küçük bir tepenin koynuna girmiş, zemin altında bulunan bir apartman dairesi kiraladım. O zamana kadar hep ya tek başıma ya da küçük bir ekiple ve genellikle yurt dışında çalışmıştım. İlk defa kendimi fabrikalar ve laboratuarlarla çevrili, binlerce kişinin çalıştığı bir sanayi bölgesinde bulmuştum. Ana binaya adım attığım zaman, kendimi bir yapıya değil de, canlı bir hayvanın bedenine girmiş gibi hissetmiştim. Nefes alışını ve nabzını hissedebiliyordum. Buna karşılık olarak günlerce geçtikçe bu canlı organizma da benim içime işlemeye başlamıştı. Binlerce hücre ile birlikte onun damarlarında aktım, devasa organlarından süzüldüm ve metabolizmasının süzgeçlerinden geçtim. Mr. Keenan’ın en başında söylediği gibi, yeni işim beni evden ve çocuklardan uzak tutmuş ve Orta Doğu ülkelerine sık sık seyahatler yapmama ve uzun süreler orada kalmama neden olmuştu. Bir seyahatten diğerine geçerken, kurumun bir parçası olmak ve katmanları arasında yaşayan çalışanların ritüellerine katılmak için elimden gelen çabayı göstermiştim. Onların alışkanlıklarını öğrenmek, konuşma tarzlarını anlamak ve kodlarını çözümlemek için uğraşmış ama başarılı olamamıştım. Dreamer’ın bana öğrettikleri, çalışanların doğası hakkında söyledikleri ve İtalya ziyaretlerimin sürekli kesintiye uğraması sayesinde, bu çevrenin uzağında kalmış ve böcek sürüne benzeyen bu toplu yaşam formunu dışarıdan gözleme olanağı bulmuştum. Gözlemlerim, ilk olarak Dreamer’dan duyduğum ve o güne kadar tüm bilimsel araştırmaların gözünden kaçmış olan, insanlara bağlı kuruluşlardaki ‘psikolojik kirliliğin’ varlığını doğruluyordu. Bunu doğrulayacak yazılı bir metin zaten yoktu. Bu, korkular, kıskançlıklar gibi istenmeyen duyguların, dar fikirlerin ve boş konuşmaların oluşturduğu bir akıntının ürettiği, kuruluşların havasını zehirleyerek milyonlarca insanın gerek bedenine, gerek aklına ölçülemeyecek zararlar veren ve hastalık yaratan bir kirlenmedir. Yıllar sonra ACO’da, bu olguyu daha derinlemesine inceleyecektim. Bu arada ‘psikolojik kirlenme’ ile ilgili yaptığım keşifler, New York’ta Dreamer’la başlayan, kuruluşlar ve ast çalışanlar üstündeki düşüncelerimi derinleştirmeme yarıyordu. Çalışan olmak, bir anlaşmanın sonucu olmadığı gibi, organizasyonlarda hiyerarşik bir pozisyon ya da sosyal bir statü elde etmek de değildir. Varlık merdiveninde en alt kademede yer almak demektir. Bu Dreamer’dan aldığım ilk ve en çarpıcı dersti.


Bir insan en alt seviyede sorumluluk sahibi olduğu için bağımlıdır. Çalışan olmak, içimizdeki köleliğin bir yansımasıdır. Çalışan olmanın modern bir kölelik olduğunu göstermesi dünya betimlememi tümden ve ebediyen değiştirmişti. Bu sözleri benimsemek kadar, onları aklımdan çıkartmak da çok zor olmuştu. Adeta varlığımda fiziksel bir yer tutmuşlardı. Sevmek bağımlı olmamaktır. Sevgi ve özgürlük aynı şeylerdir. Bir gün yapıt değil sanatçı, Düşlenen değil düşleyen olduğunu anlayacaksın. Her şey senin için var. Ve böylece artık bağımlı olmayacaksın! Dünya böyle çünkü sen böylesin, Ve kesinlikle tam tersi mümkün değil. Çocukluğumdan beri içinde olmayı düşlediğim kuruluşlar ve iş dünyası, bana birden bire bir toplama kampı, bir hapishane gibi görünmeye başlamıştı. Şu an anlamı olan tek şey, kaçıp kurtulmaktı. Üstüme parmak demirliklerden geçmek için bir zırh giymem ve bir kaçış planı hazırlamam yeterliydi. Bu düşünceler yeni ortamıma uyum sağlamamı tabii ki olanaksız kılıyordu. O sıralar beni yutmaya hazır dipsiz bir karanlık görüntüsü sık sık aklıma düşüyor ve gelecek korkularımın yerini alıyordu. İçine düştüğüm bu durum için hiçbir şey yapmıyordum. Hatta sabah koşularımı bırakmış ve Dreamer’ın öğretilerini okumaya ara vermiştim. 6 Düşle ve Hizmet et Bir gün İnsan Kaynakları Müdürü bana, işe geldiğimde ve çıktığımda ana girişteki makineye basmam gereken bir kart verdi. Bu yeni uygulama, çalışma hayatını çoğunlukla yurt dışında geçirmiş ve o ana dek özgürlüğünün tadını çıkartmış benim gibi müdürlerde dâhil olmak üzere, çalışanları denetleme prosedürlerini genişletmek üzere yürürlüğe konmuştu. Üstlendiğim rolde elimde kalan tek şey olan bağımsızlığımı da elimden olan bu kurala birçok kez uymak zorunda kaldım. Ana girişteki makinelerin önünde diğer çalışanlarla birlikte sıramı bekledim. Herkes bu işlemi sanki çok doğal bir görevmiş gibi yerine getiriyordu. Sıralarının gelmesini beklerken, gülüşüyor, sigara içiyor ve birbirleriyle konuşuyorlardı.


Makinenin önünde sıra bana geldiğinde içimi bir utanç duygusu kaplıyor ve koşarak kartı basmadan oradan ayrılıyordum. Dreamer’ın sözlerinin yüreğimde canlandığını hissederek ve ondan ilham alarak, kendi saygınlık düzeyimi yeniden kurdum. Birkaç dakika için bile olsa özgür ve mutlu bir hayat düşlüyordum. Gelecekten bir anı gibi başarılı bir varlığın görüntüsü içimde canlanıyordu. Özgür, bağımsız ve isyankâr ol! Bir isyankâr kimseye bağımlı olamaz ve Kendi özgünlüğüne saygı duyar. Tek amacı kendi düşünü gerçekleştirmektir. Hayatını ve tüm enerjisini buna adar. Bir insan hem düşleyip hem de birine ya da bir şeye bağımlı olamaz. Hizmet etmek kendinin ve diğerlerinin hayatını yönetmektir. Sadece sevenler hizmet edebilir. Sevmeyen ise ancak bağımlı olabilir. Fakat olumsuz imgelerin beni tekrar ele geçirmesi uzun sürmedi. İşsiz kalacağım üstüne dehşet verici düşüncelerim beni mikroskobik bir varlığa indirerek geri çekilmeme neden oldu. Geleceğe ilişkin endişelerim, çocuklarım için duyduğum sorumluluk korku maskesini takarak üzerime geliyordu. Bu nedenle, diğerleri gibi olmak isteyerek kendimi birkaç gün sonra yine o makinelerin başında buldum. Bu dipsiz uçurumdan uzaklaşmak, diğerlerinin yanına dönmek, onların düşüncelerini ve endişelerini paylaşmak ve unutmak için her şeyimi verirdim. Bir sabah, ACO’nun üst katlarından binanın boşluğuna bakarken, ana girişe inen beyaz döner merdivenlerin insanlarla hayata geçtiğini fark ettim. Bu insanlar yemekhaneye girmek üzere kartlarını basmak için sıralarını bekliyorlardı. Birdenbire nefesim tutuldu. Herkes, birkaç saniyeliğine bile olsa, Dreamer’ın dünyasına erişmişti. Bu fırsat herkese sunulmuştu. Okul’la tanışmışlar ama onu reddetmişlerdi. Boyun eğmek sıradanlıktır. Aşağı inip onları sorgulamak, onları sarsıp düşlerine ve Dreamer’a ne olduğunu sormak istedim. Eminim benim deli olduğumu düşünürlerdi. Onlar unutmuşlar, boyun eğip bağımlı olmayı, acı çekmeyi, yaşlanmayı ve ölmeyi seçmişlerdi. Ben de koşar adımlarla aynı dipsiz kuyuya iniyordum.


Hem düşleyip hem de bağımlı olamazsın. Dreamer’ın bu sözleri bir isyan gibi içimde yükseldi. Bu bilgeliğin pırıltısı bana hala ulaşmaktaydı. 7 İkinci El Bir Gelecek Zihnimin açık olduğu bu anlar giderek azalıyordu. Beni Dreamer’a bağlayan bu ipler gevşediğinde, hatta tamamen koptuğunda, eski dünyamı her ayrıntısına kadar tekrar inşa etmiştim. Muazzam bir dağın dibindeki göllerin arasına saklamış evlerin içinden bir villa satın aldım. Talponia’dan taşınmak ve bu yeni evi çocuklarla birlikte yaşayabileceğim bir yer haline getirmek için Amerika’da yaptığım tüm birikimimi harcadım. Sonra yanımıza, New York’ta geçirdiğim son haftalarda tanıştığım yeni boşanmış Gretchen ve beş yaşındaki oğlu Tony taşındı. Luisella ve Jennifer’dan sonra üçüncü kez kendime bir aile kuruyordum. Farkında olmadan kendimi o hapishaneye tekrar kapatıyordum. Gretchen, New York prensesi Jennifer’dan tahmin edeceğiniz gibi çok farklıydı. Bir kayak şampiyonu olan Gretchen, Batı Amerika’yı ele geçirmiş kadınların fiziksel ve ruhsal gücüne sahipti. Her gün spor yapardı ve çelik gibi kasları vardı. Jennifer ne kadar yapmacık, kibirli ve şehirliyse, Gretchen o kadar doğal, basit ve taşralıydı. Yine de, bu ilişki de birkaç hafta sonra aynı kulvara girmişti. İşimi, eşimi ve yaşadığım kıtayı değiştirmiştim ama öyle görünüyordu ki, yaşamım her seferinde hafızasında kayıtlı olan katı biçimine geri dönüyordu. Varlık düzeyimiz yaşamımızı şekillendirir. Günden güne, parça üstüne parça koyarak, her zamanki yaşamımı mekanik bir varlık gibi tekrar kuruyordum. Eski alışkanlıklarım, duygu ve düşüncelerim, geçmişte başıma gelen olayları tekrar titizlikle yerine getiriyordu. Geçmişim, ‘yeni bir yaşam’ maskesi ya da gelecekmiş gibi görünerek daima aynı zalimliğiyle geri geliyordu. Bir insan saklanamaz. Her düşünce, duygu ve eylem Varlığımıza kaydedilir ve Herkes kendisinin gardiyanı ve cellâdıdır. Kaderi belirleyen de budur. Bir insan yaşamındaki dış koşulları değiştirerek Kaçtığını düşünebilir. Fakat olayların görünürdeki farklılığının ardında, Sorumluluk, bütünlük ve sevgi derecesine göre, hep aynı Varlık düzeyine yerleşecektir.


Bunlar, Dreamer’la ilk karşılaşmamızın unutulmaz sözleriydi. Her ne kadar çok tekrarlasam da, beni aynı hataları yapmaktan alıkoyamamıştı. Bu durumla ilgili çıraklık dönemimin bir köşe taşı olan Dreamer’la yaptığım bir konuşmayı hatırladım. Bana o konuşmada, “İnsanoğlunun en büyük yanılgısı, bir geleceği olduğu fikridir,” dedi. “Halbuki sıradan bir insanın bir geleceği yoktur. Görünenlerin ötesinde insan hep geçmişiyle karşılaşır. Olaylar, durumlar ve karşılaşmalar insan hayatında hep tekrarlanır. Olaylar hep aynıdır, sadece başka maskelerin altında saklıdır.” “Bu sanki insanlar ikinci el bir yaşam yaşıyorlar anlamına geliyor,” demiştim. Onun açıklamalarını duyduğumda hissettiğim endişeyi gizlemek için sanki inanmıyormuş gibi bir ses tonu takınmıştım. Dreamer, “Yine de herkes yaşamında başına gelenlerin yalnızca onun için yaratılmış, daha önce hiç olmamış, yepyeni olaylar olduğunu varsayarak kendini kandırır,” diyerek açıklamasını sürdürmüştü. “O zaman insanların gerçek diye nitelediği..” demiş fakat sözümü tamamlayamadan bunun çok saçma olduğunu düşünerek susmuştum. Dreamer cevap vermeden bana bakmış ve olabilecek en kötü sonuca vardığımı ifade etmek ister gibi başını sallamıştı. Beni yönlendirdiği yola doğru birkaç adım daha attım. Onu yanlış anladığımı ümit ediyor ve konuşmamızı yine mantığın sınırlarına taşımak için beni durdurmasını istiyordum. “Yani gerçek dediğimiz, gördüğümüz ve dokunduğumuz her şey, sanal bir gerçeklik mi?” dedim. Bekledim. Dreamer inatçılığımı yıkmak için doğru sözleri bulmak istermiş gibi düşünüyordu. “Bir insanın etrafında gördükleri, kendi dışındaki gerçeklik, geçmiştir,” dedi sessizliğini bozarak. “Senin şimdi dediğin, aslında gecikmiş bir yayındır.” Bu sözleri duyduktan sonra dünya artık eskisi gibi olmayacaktı. Olağandışı bir biçimde, bu sözlerin yalnız benim için değil, tüm insanlık için dünyayı değiştirdiğinden emindim. Dreamer doğal bir tavırla, “Elinle tuttukların, gözünle gördüklerin ve tam şu anda meydana geldiğine karar verdiğin olayların hepsi uzun zaman önce kaydedildi. Gerçekleşebilmek için, başka bir boyutta, Varlık dünyandan iznini aldılar.” Olguların nasıl önceden meydana geldiklerini açıkladı. Böyle oldu çünkü zaten böyleydi. “Yaşamdaki olaylar, zamanın görünür hale getirdiği, katılaşmış Varlık durumlarıdır. Sen onların içindeyken, olaylar olduğu sırada, onların hemen gözlerinin önünde gerçekleştiğine inanır, yepyeni ve ilk kez başa gelen şeyler olduğuna inanırsın. Oysa onlar, sadece çok küçük farklılıklarla kendini tekrarlayan geçmiş yansımalarıdır.”


Dreamer’ın bu sözlerinden sonra sıradan bir kişinin yaşamında başına gelen olayları zihnimde canlandırdığımı hatırlıyorum. Görünüşleri inkar edilemez bir biçimde birbirine benzeyen bir soytarı grubu arka arkaya koşarak kendilerini tekrarlıyorlardı ve takma burunları ve sakallarının ardında, körleşmiş insanlığın onları tanıyamamasına kahkahalarla gülüyorlardı. “İnsanın gelecek olarak nitelediği aslında geçmişin arkadan görünüşüdür,” dedi Dreamer beni içine düştüğüm hayallerden çıkartarak. “Kişinin yaşamını yönetmesinin tek yolu ‘şu anda ve burada’ ilkesini benimsemesidir. Bir insan, ancak hiçlikle sonsuzluk arasında asılı duran şu anı yöneterek yapabilir ve gerçek bir yazgıyı hak edip onu biçimlendirerek üstün bir düzende olaylar yaratabilir.” İleride bir gün, bu görüşün ne kadar doğru olduğunu bizzat görecek, yanlış bir yaşam ve tekrarlanan bir kadere nasıl geri dönülebileceğini anlayacaktım. Dreamer’ın bugün bana çok basit ve doğal görünen öğretisini o zamanlar bilseydim, acı içinde geçen bunca yılı geri alabilir ve olayları engelleyebilirdim. Düşümü inkâr edip unuttum ve aylarca üstünde düşünmedim. Eski hapishanenin kapısı tekrar açılmıştı. Gretchen ve çocuklarla yaşantım önceden çizilmiş bir kulvarda ilerliyordu. Orta Doğu’ya yaptığım ziyaretler ve aile yaşantım arasında kendimi yitirmiş ve hatta kaybetmiştim.

8 Şeyh İle Akşam Yemeği Kuveyt, Le Meridien otelinin resepsiyonunda, Şeyh Yusuf tarafından gelmiş bir davetiye buldum. O akşam düzenlenecek Behbehani Sarayındaki yemekte bulunmamı istiyordu. Bir saat içinde beni almaya bir araba gelecekti. Uzun bir yolculuğun ardından şehre yeni inmiştim ve tüm seremonisiyle bir Arap yemeğine katılma fikri çok cazip gelmiyordu. Fakat reddetmem mümkün değildi. Behbehani ailesi, Kuveyt’in en güçlü aşireti olduğu kadar en güçlü finansal grubuydu. Diğer tüm Orta Doğu ülkerinde olduğu gibi Kuveyt’te de işler, büyük aileler arasında bölüştürülmüştü. Ülkenin finansal haritası, Emir’in soylarına dayanan bir aile ağacı gibiydi. Önceki aylarda bu aileye mensup kişi ve kurumlarla iş yapmış olmama rağmen, henüz Şeyh Yusuf ile tanışmamıştım. Onun, Kuveyt dışındaki ülkelerle, özellikle Amerika ile iş ilişkilerinin olduğunu ve uluslararası belli başlı ürünlerin temsilcilikleri üstüne kurulu finansal bir imparatorluğu olduğunu biliyordum.


Beyaz Carrara mermerlerle yapılmış debdebeli bir yapı olan Behbehani Sarayı kare biçimindeydi. Geniş avlusundan zemin kattaki resepsiyona geçiliyordu ve üst katlarda aile fertlerinin odaları bulunuyordu. Kaftan giymiş sessiz bir uşak beni yemek salonuna kadar götürdü. Orta Doğu’nun görkemiyle donatılmış masanın etrafında, geleneksel beyaz elbiselerini giymiş, yanık tenlerini mücevherlerle bezemiş Müslüman iş adamlarının ve ünlü uluslararası kuruluşların Batılı temsilcilerinin oturmakta olduğunu gördüm. Elbette yemek sadece erkekler için düzenlenmişti ve usul olarak çatal bıçak kullanılmıyordu. Et ve balık servisi başlamıştı. Başlangıç olarak meyve, sebze, peynir çeşitleri, beyaz soslu bakliyat, pilav ve kızartılmış koyun eti sunuluyordu. Şeyhin büyük oğlu, sadece çok önemli misafirler olduğumuz için bize bizzat servis yapmıştı. Bu saygın misafirlere gösterilen bir onurlandırmaydı. Şeyh Yusuf’un konuşmaya başlamasıyla birlikte sohbet başladı. Şeyh çok misafirperver bir ev sahibiydi. Yemek boyunca çay ve meyve suyu ikramları yapıldı. Orta Doğu ülkelerinin arasında Kuveyt, Kur’an geleneğine uygun olarak her türlü içkinin, en azından resmiyette, yasak olduğu bir ülkeydi. Yemek, Libya tatlıları ve Bedevi adetlerine göre mangalda pişirilen kahveyle tamamlandı. Pirinç cezvelerde pişirilip fincanlara büyük bir ustalıkla dökülen koyu kahvelerin tadı büyüleyiciydi. Masadakiler artık doyduklarını ifade etmek üzere fincanları ileri geri itmeye başlayana kadar kahve servisi yapıldı. Şeyh Behbehani özellikle solunda oturmamı istemişti ve yemek faslı bitince bana projesinden bahsetmeye başladı. Kuveyt’te yeni bir ticari işletme kurmak istiyordu. Benden Kuveyt’e taşınarak bu projeyi hayata geçirmemi ve kuruluşu işletmemi istiyordu. Düşüm gerçek oluyordu. Uluslararası bir kuruluş yaratacak, insanları bir araya getirecek, kaynakları toplayacak ve böylesi çetin bir ortamda işletmenin karşılaşacağı zorluklarla boy ölçüşecektim. Sonuç olarak, iş dünyasında kendi teknemle gezecektim. Bu en çok istediğim şeydi, ya da öyle olduğunu düşünüyordum. Kararımı bildirmek için iki hafta süre istedim ve saraydan ayrıldım. Fakat Le Meridien oteline döndüğümde çoktan kaygılanmaya başlamıştım. Çok istesem de, bu teklife sevinemiyordum. Dönüş yolunda bunu düşünürken, içimde Kuveyt’e taşınma fikri giderek azalıyordu. Başta çok heyecanlanmış olmama rağmen, bu teklif olumsuz düşüncelerimin ve korkularımın kurbanı olmuştu. Bu fırsat toprağa düştüğü anda yabani otlara boğulmuş ve akşam yemeğinin sonunda yanan mangalda kül olup gitmişti. Binlerce kilometre uzunluktaki beyaz kum çölü, beni İtalya’ya götüren uçağın gövdesi altında kayboluyordu. Başıma gelenin ne olduğunu biliyordum. Bu Dreamer’a verdiğim sözün ve ilk karşılaşmamızdan sonra başlattığım çalışmanın bir ürünüydü. Daha özgür, daha


sorumlu ve zengin bir hayata olan arzum bana bu fırsatı getirmişti. Peki, ama şimdi ne olacaktı? Artık Var oluştaki en küçük bir yükselmenin, olaylar dünyasında dağları yerinden oynatacağına ve Var oluştaki düzeyimizin yaşamımızı yaratır ilkesine her zamankinden daha fazla inanıyordum. Fakat böylesine köklü değişimlerin bu kadar çabuk gerçekleşeceğini asla düşünemezdim. Chia’da satın aldığım ev daha yeni boyanmış, bahçedeki çimler henüz çıkmaya başlamıştı. New York’tan sonra birçok kez sıkıcı bulduğum kırsal yaşam, gözümde tekrar değer kazanmıştı. Çocuklarla birlikte göllere yaptığımız yürüyüşler, Gretchen ile sabah koşularımız ve bir tek şirketin olduğu sıkıcı kasaba, birkaç ay içinde ben farkında olmadan köklerini çok derinlere salmıştı. Tuğla üstüne tuğla koyar gibi, alışkanlıklarımı arttırmış, düş benden yolculuğuma devam etmeden önce kısa bir süre kalmamı istediği yerde, ben yeni bir ev, yeni bir aile kurup yerleşik düzene geçmiştim. Kuveyt şehrini biliyordum. İşim nedeniyle birçok kez orayı ziyaret etmiştim ama hepsi de kısa süreli ziyaretlerdi. Şehir hakkındaki bilgim, dış koşullardan izole edilmiş klimalı salonlar, modern oteller, tozlu sokaklar ve kalabalık çarşılardan ibaretti. Dışarı çıkmaya kalkıştığım zamanlarda ise çöl rüzgarının taşıdığı alev topları yüzümü yalayıp geçmişti. Çöl, sahip olduğu birkaç kilometrelik uygarlığı inatla savunan bir asker gibi Kuveyt şehrini ablukaya almıştı. Zengin kaleleri ve renkli iş dünyasının arkasında Kuveyt sanki bir şehir devlet değil, insanla çöl arasında sürekli devam eden amansız bir oyun gibiydi. Kuveyt’in tarihi, bir top gibi modern çağla Kur’an arasında gidip geliyordu. Burası, cadillaclarla develerin, çadırlarla gökdelenlerin, Kutsal Kitapla finansal gücün arasında mucizevi bir dengede duran, gürültülü bir dünyaydı. 9 Hastalığa Sığınmak ACO’daki işimden ayrılma fikri, en şiddetli endişelerimi açığa çıkartmıştı. İstifa ederek hiçbir garantisi olmayan bir işe girişmek, çaresiz hissetmeme neden oluyordu. Elimde kesin kanıtlar olmasına rağmen kendime yalan söylemeye devam ediyordum. Zorlukları ve engelleri suçluyor, onları aşılamayacak dağlar haline getiriyor ve büyütüyordum. Dreamer’ın bana gösterdiği kendini gözlemleme, durumlarıma dikkat etme ve var oluşu saflaştırma çalışmamın daha başında bile değildim. Yaşantımı neyin yönettiğinin farkına varacak yeterli dürüstlüğü henüz kazanamamıştım. Bugün, lehinde ve aleyhindeki her nedeni gözden geçirip derinlemesine düşündüğü yalanıyla kendini avutan, korkuları zaten onun adına çoktan karar verdiği halde, hala her gün bir karar verebilmeyi dileyen o zavallı adama acıyorum. Dreamer’ın beni birçok kez suçladığı şeyi kabul etmek istemiyordum.


“Her başarısızlığın ardındaki, her engelin arkasındaki düşman aslında sensin. Sana ters görünen dış koşulları aslında senin yarattığını fark edebilmen için uzun yıllar boyunca çaba harcaman gerekecek. Karşına çıkan engeller, daima Var oluşun en karanlık kısımlarından yükselen bir acının görünür hale gelmesidir.” Aslında ben, kaderimi ve koşullarımı suçlama hakkını saklı tutarak bana bu teklifi reddetme olanağı verecek ama bunun getireceği her türlü sorumluluktan da beni kurtaracak bir mazeret arıyordum. Teklifi geri çevirmeme olanak veren tüm koşullara sıkı sıkıya sarıldım. Çocuklarım, onların eğitimi ve gideceğimiz ülkenin riskli bir ülke olması bu koşullar içindeydi. Ayrıca Gretchen’in de taşınmak istemeyeceğinden emindim. İçimde böylesi bir değişime karşı hayır sesleri yükseliyordu. Dünyayı suçlayacak engeller aramaya koyulmuştum. Sonunda aradığım koşulu bulmuştum. Dreamer’la tanışmadan önce, sağ böbreğimde oluşan taştan şikâyet ediyordum. Kim tam kapsamlı bir kontrolden geçmeden ailesiyle birlikte Kuveyt’e yerleşmek gibi bir risk alabilirdi ki? Özellikle çocuklarım için bunu yapmam gerektiğine inanıyordum. Dreamer’la karşılaşmama ve kaderimi değiştirmek için bana gösterdiklerine rağmen, yine geçmişin korkunç bir kanalına geri düşüyordum. Acilen böbrek röntgeni çektirmek üzere randevu aldım. Bu ilk adımdı ve içimdeki bir şey, hastalanmam gerektiğini söylüyordu. Kişinin ne yarıştığı, ne savaştığı, yalnızca yakındığı, yani kendimizi bağışladığımız ve dünyayı teselli etmeye çağırdığımız yer olan var oluşun karanlık rahmine sığınmaya dönmüştüm. Yaşantımın yatırımcısı, yapımcısı, yönetmeni, başoyuncusu ve özellikle de dünyanın ekranına yansıtılmakta olan görüntülerin yaratıcısı olduğunu bilseydim, yaşadığım şok kalbimi durdururdu. Dreamer’ın ileride bir gün bana söyleyeceği gibi cehalet, ancak hazır olduğumuzda ve gerektiğinde ama tekrar yakalamak üzere elimizi azar azar bırakan anneye benzer. Bu korkunç senaryoyu durduracak bir şey olmasaydı, yaşamımın bir sonraki bölümünde ön planda yüzü endişeli bir doktor olacaktı. Röntgen filmini ışıklı panoda inceledikten sonra, sağ böbreğimde küçük gölgeler olduğunu söyleyecekti. Benim betim benzim atacak ve bembeyaz kesilecektim. Eve dönünce kendimi ümitsizliğin ellerine bırakacak, sonrasında yıllar boyu şikâyet edecek ve kaderimin beni o fırsattan alıkoyduğunu söyleyecektim. Ertesi sabah dünyaya yansıtılmak üzere bütün bunları planlamıştım. En kötüsü ise, kurduğum komplo teorisinin farkında bile değildim. Soracak olsalar, tüm samimiyetimle, kontrolden temiz çıkıp beni bekleyen serüvene atılmak istediğimi söyleyecektim. Neyse ki, altın bir iplik beni hala Dreamer’a bağlı tutuyordu.


O akşam Dreamer’ı yeniden görebilmeyi her şeyden çok istedim. Buna artık daha fazla katlanamayacaktım. Onun yardımı olmaksızın artık daha fazla dayanamayacaktım. Son karşılaşmamızdan beri sanki sonsuz bir zaman geçmişti. Başka bir yolunu bulamadığım için ona bir mektup yazmaya karar verdim. İçinde, verdiğim sözleri ciddi bir şekilde tekrarladım. Ona yolculuğa yeniden başlayıp başlayamayacağımı sordum. Bu günlerde bir sözcük, sürekli tekrarlanıp, ısrarla kendini bilincime sokuyor. Son karşılaşmamızda söylediklerinize kadar dayanıyor. Bu sözcük saygınlık. Bu, her koşulda ve her olayda en çok özlemini çektiğim şey ve Yaşamımdaki en acılı nokta. Ona çok ihtiyacım var. Onu üretmem, hissetmem ve her yere yaymam gerekiyor. Bunun bir bedeli olduğunu biliyorum ve bu bedeli ödemeye hazırım. Size sadece hala zamanım olup olmadığını sormak istiyorum. Ve bunu yapacak gücümün kalıp kalmadığını. Bana yardım edin. “Benim yanımda, benim dünyamda iyi yaşayabilir, zengin ve sağlıklı olabilirsin” birçok kez bizi buna çağırdınız. Ama şölen sofrasında size katılacak arkadaşlarınız yok. Aldanmaya ve çürümeye hazır insanların eseri olan, Yalanın hüküm sürdüğü bir dünyada, yaşam ağacının önüne yerleştirilmiş, her yana dönen kılıcıyla Keruv gibi, tek bekçinin yalnız siz olduğunu görüyorum. Ben yolculuğuma yeniden başlamak ve görevimde ivme kazanmak istiyorum. Bana yardım etmeniz için size yakarıyorum. Aylardır evden uzakta yaşıyorum. Yaşamımın dağılmış tüm parçalarını bir araya toplamam gerektiğine inanıyorum. Sanki mektup yazmıyor, ama kendimi anlatarak günah çıkartıyordum. Açık sözlü olmam beni değiştirmişti. Mektup tamamlanamamış ama çoktan yerine ulaştırılmıştı. Bu mektup dosdoğru, içimde kalan güzellik, iyilik ve doğruluk zerrelerine, yani bu serüvene ‘evet’ diyecek varlığıma gitmişti. Henüz mektubu bitirmeden sevinç gözyaşlarına boğulmuştum.


10 Örümcek ve Avı Kendimi O’nun önünde buluvermiştim. Onu tekrar görmeyi çok istemiştim ama şimdi yalnızca büyük bir utanç ve dayanılmaz bir suçluluk duygusu hissediyordum. Utanç ve suçluluk beni yer çekiminin çok daha ağır olduğu bir dünyada tutuyordu. Bu benim iç dünyamdı ve farkında olmasam da yaşamımın her gününde bana hükmediyorlardı. Bu ağırlığı sadece Dreamer’ın huzurunda hissediyor ve şimdi nefesimi tutmuş, gözlerimi yere dikmiş bekliyordum. “Her Hareketin, düşüncen ve sözün, vazgeçmekte olduğunu gösteriyor. İçten içe başarısız olmayı, hastalanmayı ve düşmanca bulduğun dünyayla savaşmaktan vazgeçmeyi umut ediyorsun. Milyonlarca insan gibi sen de mücadeleyi dışarı ittin. İşte bu nedenle yenilgiyi kabul edip, yaşlanıp ölmeye razı oluyorsun. Bunu birçok kez yaptın ama artık bu duyguyu ebediyen terk etme zamanı!” dedi ve iyice anlamam için bir süre sessiz kaldı. Bir idam hükmünü bekler gibi sırtımdan aşağı soğuk terler akmıştı. “Senin gibi sorumsuzluğun karanlığında kalan biri, her ayrıntıyı düşünerek büyük bir ustalıkla kendi felaketlerini hazırlar, kendisine tuzaklar kurar, acılarını, hastalıklarını titizlikle sarar ki kendini gerçek bir sanatçı yapsın,” dedi ve amansız bir düellonun ortasında rakibine diş biler gibi kükredi. “Zoolojinin karanlıklarında planlar kuran hain bir böceğin bilinçsizce oluşturduğu karanlığa benziyor. İnsan bu noktada hem örümcek hem de onun avıdır.” Sözleri ruhuma işlenmişti. Uzun bir uykudan soğuk suyla uyandırılmış gibi titredim. Dreamer bana, sağ böbreğimdeki taşları nasıl istediğim gibi yerleştirip kullandıysam, uyum ve başarıyı elde etmek için de aynı şeyi yapabileceğimi göstermişti. Kendi dünyamın tek yaratıcısı ben olduğumu kabullenmem mümkün değildi. Dreamer’a göre karşılaştığımız tüm engeller, cehaletimizin görünür hale geçmesiydi. İnsan anladığı kadardır. Bir kişi ne kadar gelişmişse, anlama düzeyi de o kadar gelişmiştir ve bu hak edeceği dünyayı belirler. Dışarıdan gelmeyen ya da verilmeyen bir istek eylemidir. Bir insanın cenneti araması gerekmez. Onu hak etmek için bir şey yapması gerekmez. Senden beklenen sadece cehennemin, yani cehaletin yok edilmesidir. Dreamer geçen bu süre zarfında beni yeterince hazırlamasaydı ve bir çıraklık dönemi geçirmeseydim, bu sözlerin ağırlığını kaldırmam mümkün olmazdı.


Bilimler, felaketlerin önce içte hazırlandığını sonra dışarı çıktığını bilselerdi acaba ne olurdu diye düşündüm. Düşüncelerimizin yaratma yetisinin ne denli kuvvetli olduğunu keşfetmek, uygarlığımız için Kopernik’in keşiflerinden daha sarsıcı olurdu. Dreamer’ın felsefesinin özeti ve görüşünün doruk noktası olan “Dünya böyle çünkü sen böylesin,” deyişi, var oluşun yönünü alt üst edecek çok güçlü bir fikir içeriyor. Her türlü iyileştirmede olduğu gibi, bundan böyle artık var oluşun yönü dıştan içe doğru değil, içten dışa doğrudur. Mea Culpa ilkesi, Roma’nın homo faber’e inanması, bilge adamlar çağından gelen kendini bil öğüdü ve sorumluluk okullarının sesleri tüm görkemiyle, hep birlikte çınlıyordu. Daha önce bu görüş bana çok kez söylendiği halde, binlerce yıllık yerlerinden sökülüp düşüncelerime geldiğinde sersemlemiştim. İşte o sırada, Dreamer’la buluşmamızın, malikânesinin hiç bilmediğim bir kısmında gerçekleşmekte olduğunu fark ettim. Ne beyaz yer döşemeleri olan odada, ne de zarif heykeller ve havuzla bezenmiş seradaydık. Burası kolonyal mimari stilinde döşenmiş, tavanı kaliteli bir ahşapla kaplanmış bir çatı katıydı. Dreamer, ustalıkla işlenmiş bambu ağacından yapılma beyaz minderli bir divanın ortasında oturuyordu. Siyah beyaz bir tablo Steinbeck’in dünyasını çağrıştırıyordu. Yine susmuştu ve birazdan söyleyeceklerini kaldırıp kaldıramayacağımı tartar gibi bakıyordu. Havada hissettiğim titreşim, içinde bulunduğum kritik durumun habercisiydi. Yine ya her şeyi yitireceğim, ya da ötesine geçeceğim bir noktadaydım. Dipsiz ve karanlık bir uçurumun tam kenarındaydım. Aşağı düşmek, Dreamer’ı bir daha asla göremeyeceğim anlamına gelecekti. Konuşmaya başladığında gücümü toplamak için derin bir nefes aldım. “Her geçiş, kişinin kendini yendiğini gösterir! Korkuların kadar kötü ve yanıltıcı olan binlerce yıllık canavarlar, var oluşun en yüksek tepelerini korurlar.” Sözleri damarlarımda bir lav gibi akıp beni yakıyordu. “Onlarla bir gün karşılaşman gerekecek.” Hiçbir kasımı oynatamıyordum ve uzun bir süre öylece kaldım. Bütün hareketlerimi kısıtlayan bir basıncı bedenimin her köşesinde hissediyordum. Sonunda, görünmez bir komutla serbest kaldığımı hissettim. İlk yaptığım hareket, çaresizlik kılıfını çekip üstümden çıkartmak olmuştu. Artık başımı oynatabiliyordum. Başımı yavaşça kaldırdım ve etrafa bakınarak, ortamın aydınlık olduğunu gördüm. Bu ışık kaynağının güneş olmadığından emindim. Yeni doğan gün henüz içeri girmemiş, doğuya bakan pencerelerde asılı kalmıştı. Odadaki bu aydınlığın bilmediğim bir nedenle bana bağlı olduğunu hissettim. Zihnimdeki bir kumandayla ışığı açıp kısabiliyordum ve bunu defalarca tekrarladım.


Bir düşünce beni bütünüyle etkisi altına alana kadar bu hünerimle zaman geçirdim. Evren bana bağımlıydı. Dünya bu oda gibi aydınlık olabilirdi ama beceremezsem karanlıkta da kalabilirdi. Bunu keşfedince nefesim kesildi. Dreamer’ın sözlerinin gücünü, çok sonraları bu olay üstüne derinlemesine düşününce fark ettim. “Dünya böyle çünkü sen böylesin.” Mükemmellik ve her türlü bollukla çevrelenmiş insan, dünyaya bir kurbağanın gözleriyle bakan ve gördüklerinden yakınan mutsuz bir varlıktan başka bir şey değildi. 11 Var oluş Saklambacı Başımı kaldırdım ve onun tatlı ama sert bakan gözleriyle karşılaştım. Sanki gözlerinin içinden acımayla karışık bir endişe duygusu geçmişti. Bu bakış beni sözlerinden daha çok endişelendirmişti. Kendimi, hasta arkadaşının endişeli gözlerini okuyan biri gibi hissettim. Beklemediğim bir anda bana, “Küçük bir çocukken saklambaç oynardın,” dedi. Yaşantımdan kareler geriye doğru sarılıyordu. Güneş, yolunun üstünde bir fesleğen ve sardunya saksısı arasında ağzı açık kalmış duran kertenkeleleri yalayıp, eski terasın yarıklarını altın sarısına boyuyordu. İçimizden biri ebe olur, sıska kollarını duvara yaslayıp gözlerini kapatırdı ve diğerleri de saklanacak yer arardı. Sobeee! Yakalanan ve ortaya çıkartılan kişilere atılan çığlıktı. “İşte var oluş da böyle çalışır. Sobeee!” dedi Dreamer ve anılarıma girip o çığlığı mükemmel bir şekilde taklit etti. Bu görüntülere biraz daha tutunmak, güneşle sıvanmış o terastaki afacanlara isimler takmak istedim ama görüntüler çocukluğumun kokusunu da alıp gitmişlerdi. “Var oluş, içinde bulunduğun durumu meydana seren en korkunç maskesini takıp, sen her neredeysen gelip seni oradan çıkartır. Korktuğun şey nedir? Yoksullaşmak mı? Terk edilmek mi? Sağlığını, işini ya da evini yitirmek mi? İşte var oluşun seni korkutmak için takacağı maske odur. Bir kişi her neden korkuyorsa, sokakta başına o olaylar gelir. Geçilemeyen sınavlar gibi, er ya da geç onlarla yeniden karşılaşmak zorunda kalacaksın.” Dreamer’ın doğruyu söylediğine inanmak için zihnimden deneyimlerimi geçirmeme gerek yoktu. Buna rağmen bu fikirlere karşı koyuyordum. İnsanlığı devamlı bir tehdit altında, sürekli korku ve istikrarsızlık durumunda tutan küresel bir düzen bana biraz abartılı geliyordu. “Bir insan, kendi suçluluk duygularının yarattığı hayaletleri defedecek gücü ancak tehdit altındayken bulabilir. Gerçek bir insanın ise buna ihtiyacı yoktur. Çünkü sürekli bir doğruluk durumunda yaşar,” dedi Dreamer, doğruluk durumunun özellikle üstünde durarak.


Aklım karışmıştı. Küresel bir adaletsizliğin insanları iki türe ayırdığını söylüyordu. Sarsılmaz bir doğruluk duygusuyla mutlu ve rahat yaşayanlar bir de titreyerek felaketleri bekleyen, korkularının kurbanı olmuş kişiler vardı. Bunu kendisine ifade ettiğimde ise, beklenmedik bir anlayış gösterdi. Dreamer’ın dünyasında soru sorarken bile dikkatli olmak gerekiyordu. Onun huzurundayken, ne düşündüğüme, ne hissettiğime hatta en ufak hareketime bile dikkat ediyordum. Konuşma şeklimin ve bakışlarımın sürekli farkındaydım. Bu durum, onunla birlikte olduğum her anı, Okul’un bir ‘uygulamalı çalışmasına’ çeviriyordu. Buna karşın, Dreamer’dan uzakta olduğumda, dikkatim dağılıyor ve bununla birlikte varlığım da parçalanıyordu. “Sıradan bir insan bile kendini güvende hisseder. Doğruları korkularını, şüpheleri de gerçekliğini oluşturur. Onları sever ve dünyada hiçbir şey için onlardan vazgeçmez. Çocukluğundan beri insan bu yanıltıcı korkularla besleniyor, olumsuz düşüncelerin meyvesini yiyor. Bu yüzden gölgeleri gerçek birer terslik sayar ve kendini sürekli tehdit altında hissederek yaşayıp gider.” Dreamer bana bu duruma insanların alıştığını ve bağışıklık sistemlerinin bunu artık kabul ettiğini anlattı. Bu acı ve güvensizlik öylesine bir duyguya dönüşür ki, insanların artık terk edemeyecekleri doğal bir parçaları haline gelir. “Rahat ol! Dışarıda hiçbir düşman yok. Gerçekte kendini tehdit eden sadece sensin. İnsanlar hiçbir zaman kendilerini güvende hissetmezler. Bir insan zengin olduğunda ve korkacak bir şeyi kalmadığında bile şüphe duyar ve sürekli bir güvensizlik hisseder. Korku, kararsızlık ve acı içinde yaşar. Yapmayı bildiği tek şey budur. Bu tüm hayatını yöneten bir eylemdir. “O zaman çaresi yok mu?” “Kendini güvende hissedeceğin hiçbir şey yoktur,” dedi Dreamer. “Ne çelik kapılar, ne kasalar, ne yer altı sığınakları, ne de alabileceğin önlemler vardır,” dedi ve sonra ezberinden konuşmaya başladı. Sadece gerçek düşleyenler kendini güvende hissedebilir. Düşlemek güvende olmak demektir. Şüphe, korku ve acı sıradan insanların tek gerçekliğidir. Gözlerimi kapadım ve kendimi Dreamer’ın sözlerinin derinliğine verdim. Etrafı korkan ve endişeli yetişkinlerle çevrili olmasına rağmen kendini güvende ve yıkılmaz hisseden bir bebek gibiydim. Anne karnındaki cenin olana dek gerilere gitmek istedim. Ardından


bütünlüğü ve saflığı anımsadım ve mutlak doğrunun okyanusu olan amniyon sıvısı içinde yüzdüm. Dreamer son mısraları okuyordu. “Güvende olmak için günahsız ve suçsuz olman gerekir.” Birdenbire insanın sadece iç düşmanlarının saldırısına uğrayabileceğini anladım. Yalan söyleyenlerin, kendilerini olmadıkları bir şey gibi gösterenlerin, başkalarını kandıranların, yani günahkâr, kafası karışık, şüpheci olanların çıkış yolu yoktu. Bu korkular, hırsızlara kapıları açan korkulardı. Kendimi kaybolmuş hissediyordum! Kendimle birlikte tüm insanlığın da kaybolduğunu ve sürekli bir güvensizliğe itildiğini hissediyordum. Kim bunun içinden çıkabilirdi ki? Var oluşun daha acı ve uzak durumlarına doğru kayıyordum. Dreamer düşüşümü durdurarak, “Bahislerde yalnızca kendi üstüne oynayan, yani soru soran ve tüm iradesiyle değişmeye çalışan kişiler başarılı olabilir,” dedi. “Sıradan insanların gözünde aşırı atılgan, risk altında yaşayan, hatta bilinçsiz bir kişi olarak görünseler de, bütünlüğün ve sadeliğin yönlendirdiği bir kişiye sürekli bir ‘kurtuluş duygusu’ eşlik eder. Aslında hiçbir şeyi riske atmadığını bir tek o bilir. İş hayatındaki en korkutucu girişimlerde, bu doğruluğa sahip olan kişiye hiçbir şey saldıramaz ve başarısız olması mümkün değildir. Tuttuğu her şey altına dönüşür ve çoğalır. Her koşulda, hatta en umutsuz olduğu anlarda bile bir çözüm bulur. Olaylar ve koşullar onu hep haklı çıkartır çünkü çözüm kendisidir.” Sonra mısraları okumaya devam etti. Ebediyen rahat ol. Hemen şimdi güvende ol ve kendini ölümsüz hisset. Ardından bir sır açıklar gibi, “Sıradan insan kendisini sürekli tehdit altında hisseder, daima birisinden ya da bir şeyden korkar ama aslında dışarıda ona zarar verebilecek hiçbir şey ya da hiç kimse yoktur. Dünya kendi düşümüzün veya kâbuslarımızın yansıması ve elle tutulur gözle görünür hale gelmesidir.” Dreamer defterime not almam için bekledi ve sonra sözlerine devam etti. “Korkulardan kendini kurtar! Korkusuzluk mutlak doğruya ve bütünlüğe açılan kapıdır, ama göstereceğin hiçbir çaba seni korkusuz kılmayacaktır. Korkusuzluk, sen korkulacak bir şey olmadığını anladığında kendiliğinden gelecektir.” Dreamer’ın dışarıda bir tehlike olmadığını söylemesi beni dipsiz bir karanlığa sürüklemişti. Korkusuz yaşamak, sürekli tetikte olmak ve içeri cehennemin bir zerresinin bile girmesine izin vermemek, bana normal koşullardan daha tehlikeli geliyordu. Hayatlarımızda olanlar yüzünden korkmak, şüphe duymak ve kendimizi tehdit altında hissetmek, insanın doğal durumuydu. Korkusuz insan düşüncesi benim için, uzayda yeni bir tür bulunması kadar


tutarsız görünüyordu. Güvensizliğimize yapılan bu saldırı korkunun kendisinden daha ürperticiydi. Korkmak ve acı çekmek hakkını, hem kendisi hem de gelecek nesiller için savunacak birçok insan bulabilirdiniz. “Her acının, korkunun, şüphenin, belirsizliğin ardında olumsuz bir düşünce ve bu düşüncelerin ardında da hepsinin en büyük nedeni olan ölümün kaçınılmazlığı fikri gelir. Bu insanlığın gerçek katilidir. Felaketlerin, savaşların ve işlenen suçların esas kaynağıdır. Bu ölüm tohumunun farkına varılması, var oluştaki fiziksel ölümü ebediyen silecektir.” Dreamer, görünürde insanın içindeki ölüm korkusunun doğduğu andan itibaren kaynaklandığını söyledi. İnsanın dünyaya geldiği anda hissettiği acı ve ezilme duygusudur. Düşünürsek, sözde uygar toplumlarımızda yaşam, Dreamer’ın nitelendirdiği gibi “Cehenneme gerçek bir merhaba” en vahşi ayinlerden biriyle başlamaktadır. Annemizin karnından dışarı acıyla çıkarız, ameliyathanenin kör edici ışıkları altında doktorların heyecanlı sesleri ve annelerin çığlıklarıyla karşılanırız. Popomuza bir şaplak atılır ve buz gibi bir yüzeyin üstüne konuruz. Bu yeni doğan kişinin ilk izlenimi acıdır ve kazların kendisine bakanı annesi olarak seçmesi gibi, bebekte acıyı annesi beller. “İşte o andan itibaren hiçbir şey korkudan daha tanıdık gelmez,” dedi Dreamer. Sıradan bir insanın tüm yaşamı, suda yaşayan bir varlıktan, hava soluyan bir yaratığa dönüştüğü o anda hissettiklerinin denetimi altında geçer. 12 Şişe Zaman mutlak bir sessizlik içinde geçti. Zamanımı tuttuğum notların içine gömülerek geçirdim. Bu konuda daha fazlasını öğrenmek için karşı konulamaz bir arzu duyuyordum. Yüreğimizde taşıdığımız acının, endişenin sırrı neydi? Benim gibi birçok insan neden mutsuzdu? Dreamer sanki bu sorularımı duymuş gibi aniden belirmişti ama söylediklerini açıkcası hiç beklemiyordum. Yüksek bir sesle ve sanki arkamdaki birine konuşur gibi, “New York’ta elinde daima bir şişe suyla yaşadın,” dedi. Duyduğum utanç korkunçtu. Bu sırada iki işaret parmağını sanki önemli bir şey gösteriyormuş ileri geri sallıyordu. Sanki dikkatimi görünmez bir tanığa çevirmek istiyordu. Bir hayat boyu kat kat yığılarak biriken korunmalar, uzlaşmalar ve maskeler birdenbire ölü bir deri tabakası gibi dökülmeye başlamıştı. Yüz kaslarımın denetimini yitirmiştim ve yüzümün ardı ardına farklı şekillere büründüğünü hissediyordum. İçimdeki işletim sistemi alt üst olmuştu. Dreamer’ın açtığı özgürlük alanında, o yılların anıları belirmiş ve görüntüler bir bir akmaya başlamıştı. Anılar, sanki başkasının yaşantısındaymış gibi işe başladılar. Doktorlar böbreğimde taş oluşumunu engellemek için sürekli su içmem gerektiğini söylemişlerdi. Bu nedenle yanımda sürekli su bulundurmak, vazgeçilmez bir alışkanlık olmuştu. Şişe artık onsuz


yaşayamayacağım bir destek ünitesi gibi olmuştu. Sabah koşularıma ve uygulamalı çalışmalarıma ek olarak, Dreamer’la karşılaşmamdan sonra, su şişesinin de hayatımdaki yeri değişmişti. “Senin hastalığın taş oluşması değil, bağımlı olmaktı. Taş oluşumu, gerçek hastalığını bulmak ve onu iyileştirmek üzere gönderilmiş bir belirtiydi. Bu belirtileri dinlemediğimiz zaman, hastalığın kötüleştiğini, belirtilerin çok daha acı verici olduğunu anlattı. Onun isteği üzerine su içmeyi kestim ya da çok azalttım ve böbreğimle ilgili problemler uzak bir anıya dönüştü. Görüntülerin geriye doğru gittiğini görünce, neden yaşantımın bu kesimiyle bu kadar çok ilgilendiğini merak ettim. Gizli bir düzenek birden bire etkinleşerek beni zamanın dışında bir hafızaya fırlattı. Böylece o yılların sıkıntılı anılarına döndüm. Yaşadığım köleliğin kaybolması, beni su şişesinden ayrılamaz hale getiren korkunun despotluğundan kurtuluşumu anımsamak, bana ne sevinç ne de rahatlama hissi yaşattı. Aksine, o geçmişe döndüğümde bu yeni özgürlük bana sevilen birinin kaybedilmesindeki burukluğu getirdi. Artık, taşınan en zor şeyin, yani iyileştirilmeden geride kalan boşluğun ne olduğunu çok iyi anlamıştım. Her ne kadar geçici olsa da, korkunun ve hastalanma kaygısının kaybetmenin acısını hissettim. 13 Gerçek Yoksullar Dreamer’ın sesiyle irkilerek yazmanlık görevime geri döndüm. “Hazır olmayan bir kişiden bir sorunu ya da hastalığı söküp almak, onun alarm sistemini kapatmaya benzer. Kişi hazır değilse, getireceği sonuçları asla tahmin edemezsin. Kendisini öncekinden çok daha kötü koşullarda bulabilir. Bu nedenle kimseye dışarıdan yardım edilemez. Bir hastalık ya da bir endişe ondan uzaklaştırıldığında, o derhal yerine, var oluşunun karanlıklarından başka bir alışkanlık çekip çıkartacaktır.” Dreamer birçok insanda görülen bir davranış biçimini gözler önüne seriyordu. Bu küresel çapta geçerli olan ve burnumuzun dibinde olduğu halde bir türlü nasıl işlediğini çözemediğimiz psikolojik bir düzendi. İnsanlar acılarını, korkularını ve endişelerini terk etmekte zorlanırlar. Onları zengin yapan budur. Bu mal varlıklarına en kıymetli eşyaları gibi sarılırlar. Oysaki onları bir adım öteye gitmekten alıkoyan bu psikolojidir. Dreamer’a göre bunun nedeni, insanların bu psikolojiyi bir kalkan olarak görmesiydi. “Neyin varsa sat ve yoksullara ver. Böylece, gökyüzünde bir hazinen olur. Sonra gel beni izle. Bu sözler üzerine adamın yüzü asılmıştı ve üzüntü içinde oradan ayrılmıştı. Çünkü çok malı vardı.”


Zengin gencin öyküsü olarak bilinen bu efsanede, filigran bir ekrandan bakar gibi onu yaratan aklı gördüm. Yüzyıllardır bu olağanüstü sözleri kapsayan hazine göz kamaştıran güzelliğiyle su üstüne çıkmıştı. Veronicas’ta olanların açıklamasını aniden anladım. O gece Dreamer’ın o kişilerden istediği zenginliklerini değil, yoksulluklarını bırakmalarıydı. Aslında onlara, var oluşun en yüksek yerine nasıl çıkacaklarını gösteriyordu. Yerinize bir başkasını atayın demişti. Zengin gençle yapılan konuşmanın esas can alıcı noktası aslında, “neyin varsa sat, parasını yoksullara ver” Bu yoksullar, kutsal kitapların bildirdiği yoksullardır. Sahip olduklarınızı, sizin yerinizde olmak isteyenlere verin. Dikkat ederseniz sahip olduklarınızın hepsi, yeni gelecek olanlarla karşılaştırıldığında yoksulluktur. Dreamer’ın bana örneklerle anlattığı olgu aslında, evrende gelişmeyen her şeyin çürüdüğü yasasına işaret ediyordu. Biz insanların hayatlarında gidebilecekleri iki yol vardır. Ya yukarı çıkabiliriz, ya da aşağı inebiliriz. Dreamer bunu ‘gelişme yasası’ olarak adlandırıyordu ve bu yasayı bireylere, kuruluşlara, ülkelere ve uygarlıklara uygulayarak bana kanıtlıyordu. Yukarı doğru bir itme olmadan, yani daha fazlası olmayı arzulayan bir enerji olmadan, yaşam bulunduğu yerde geri döner ve çürür. Örnek olarak bana tarihin bazı dönemlerinde, Kilisenin daha yüksek bir noktaya çıkmak için enerji bulamadığından bahsetti. Yavaşça aşağı düştüğünü ve baştaki pozisyonundan çok daha farklı bir yere indirgendiğini söyledi. Bu yüzden, kendi kendini inkar edecek kadar değişti. Bir putperest, hatta bir cani haline geldi. İman yaptırımları, haçlı seferleri gibi icatlarda bulunup hala kendisine dindar demeyi ve öyle olduğuna inanmayı sürdürmektedir. Bu mesajın yanlış algılanmasının getirdiği sonuçları ve insanlığı kendine acıma ve kıtlığa heveslendiren felaketi apaçık görebiliyordum. Kilisenin acıma, aklama ve kimi zaman yoksulluğu yüceltme tutumunun, insanlığın ve toplumun bilincinden bunların sökülüp atılmasını zorlaştırdığı ve bu durumu sürekli kıldığı kanısındaydım. 14 Korku Çürümüş Bir Sevgidir Dreamer, “Korku, durmadan damarlarımızda dolaşan bir uyuşturucu madde gibidir. İlla bir şeyden korkuyor olmak değil, tek başına korkudur. Şimdiye dek buna alıştın. Bir insanın olaylar dünyasında karşılaştığı durumlar faydalıdır çünkü hem kaçmaya çalışılan hem de içeride görülmek istenmeyen olgular meydana çıkar. Kötülük ve rastlantı, bir Okul’u olmayan kişiler için felaketlerdir. Oysaki bir Okul’un bünyesinde bunlar, yitirilmiş bütünlüğü ele geçirmek ve anlamaya yarayacak uygulamalı çalışmalar haline gelir. Aynı zamanda kişinin gerçek durumunun belirtileridir. İnsanın inandığının aksine, ilk önce korku gelir ve ardından korkulacak şeyi seçeriz.”


Şüphe, korku ve acı, sıradan bir insanın yaşamındaki olasılıkların sınırını belirler. Bu duygular, içinde kendisini güvende hissettiği bir hapishane, bir sığınaktır. “Korkunun terk edilmesi, bütünlüğe, yani var oluşun birliğine doğru atılan ilk adımdır çünkü korkunun üzerine bir şey kuramazsın. Korkusuzluk bir savaşçının ilk kuralıdır. Korku, geçmişte yaptığın gibi seni hastalığa sığınmaya zorlar.” Dreamer’ın sesi konuşurken sert bir ifadeyle, bir öğüt verir gibiydi. “Korkuyu fırsata dönüştür! İnsanın yalnızca iki duygusu vardır. Bunlar korkmak ve sevmektir. Bunlar birbirinin zıttı değildir. Bunlar var oluşun farklı düzeyinde olan ama aynı gerçekliğin parçalarıdır. Korku çürümüş sevgi, sevgi yücelmiş korkudur.” Bana söylediklerini yazmam için biraz süre verdi ve tekrar konuşmaya başlamadan önce yazdığımdan emin olmak ister gibi bana baktı. “Korku içteki ölümdür. Kahramanlar ise içinde ölüm olmayan insanlardır. Kahraman sözcüğü hero ve eros, amore, a-mors sözcüklerinin hepsi ölümsüzlük anlamına gelir. İçinde ölüm olmayan biri dışarıda onunla karşılaşamaz. Kahramanlık, savaş alanında değil yalnızlıkta kendini yenerek insanlık merdiveninde kazanılan bir adımdır. Savaşta kazanılan, zaten kazanılmış olanın görünür hale geçmesidir. Kahramanların savaşlardaki yenilmezliği, var oluşta çoktan gerçekleşmiş bir şeyin, yeniden kanıtlandığı bir denemedir. Dreamer uzun bir süre sessiz kaldı. Bende bu süreyi notlarımı tamamlamak ve düzenlemek için kullandım. Bir araya gelen bu malzemenin değerini, Dreamer’ın korkuyla ilgili açıklamalarını içimde hissettim. Yeniden konuşmaya başladığında ise, Kuveyt meselesini ve benim işi bırakma ve taşınmayla ilgili korkularımı gündeme getirdi. “Kuveyt’e gitmek senin için önemli. Bu dışında yepyeni bir girişimciliğin başlangıcı ve içinde, uzun zamandır teslim olduğun sıkıcı durumların alt üst edilmesine doğru atılacak bir ilk adım.” Tatlılıkla ama aynı zamanda kuvvetli bir sesle, “Girişimci zaten düşe doğru yürüyüşte olan kişidir. Bahislerde itibarını ortaya sürebilen, önceden kurulmuş dengeleri yıkıp, çok daha elverişli olanları yaratacak gerçekliği değiştirmeye gücü olan isyankardır. Birkaç insanı bir araya getir, onlardan sorumlu ol, onları heveslendir ve kendi düşünle onları mutlu et. Bütün bunlar girişimciliğin temel nitelikleridir. İnsanın var oluş merdiveninde en yüksek basamaklara çıkmasını sağlayacak var oluş özellikleridir.” Bir kederin içimde hızla büyüdüğünü hissettim. İç dünyam karardığında böbrek sancım da artıyordu. Fiziksel ve psikolojik acının tam ortasında olan bu ağrıya benzer başka bir ağrı


yoktu. İçgüdüsel olarak elimi sağ böbreğimin üstüne koydum. Dreamer’a nüksetmesinden korktuğum hastalığımdan ve yaptırmak istediğim tıbbi kontrollerden bahsettim. Aniden, “Kes şu yalancılığı!” dedi. “Sen en kötü yalancılardan birisin çünkü kendi kendine yalan söylüyorsun. İkiyüzlüsün. Hastalık diye bir şey yok. Beden asla hastalanmaz. Yalnızca var oluşta eksik olanların sinyallerini gönderebilir. Hastalıklar yoktur, sadece iyileştirmeler vardır.” Ağır ağır ve sözcüklerin üstüne basarak konuşmaya başladı. “İyileşme, korkudan kurtulmaktır. Asıl nedeni bulduğunda, belirtiler de yok olacaktır,” dedi. Allak bullak olmuştum. Sağlığın olduğu kadar hastalığın da bana bağlı olduğunu, içimdeki korkunun taşları ürettiği gerçeği beni derin düşüncelere itmişti. “Şimdiye dek bir parazitin hayatını yaşadın. Sana çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, senin hastalığın sorumsuzluk. Böbreği hasta olan biri korku duyar ve bu da onu bağımlı yapar. Böbrek hastalığı, kendinle ve sonra etrafındakilerle iletişim problemi yaşadığının belirtisidir.” O zamanlar Dreamer’ın bu savları bana anlaşılması çok güç görünmüş ve beni şüphe içinde bırakmıştı. Çok eski kültürlerin, güneş sistemindeki gezegenlerin doğrudan bedenin organlarıyla bağlantılı olduğunu keşfettiklerini çok sonradan öğrenecektim. Antik çağda insanlar, karaciğer’i Jüpiter’le, yüreği Mars’la, dalağı Satürn’le ve akciğeri Venüs’le bağdaştırmışlardı. Bundan yola çıkarak nefes alışın duyguyla ve ölümün bulunmaması anlamına gelen sevgiyle bağlantısını bulacaktım. Bir kişi nefes ve akciğerleri aracılığıyla, hem duygularını denetim altına alabilir hem de korkuyla savaşabilirdi. Böbrekler ise Merkür ile bağlantılıydı. Tanrılara ulaklık yaptığı için, iletişimin de tanrısıydı. Fakat bu açıklamaları çok sonra keşfedecektim. O sırada tek yaptığım şüphe duymak ve soru sormak olmuştu. “O zaman iletişim benim için neden bu kadar kolay ve neden hep bunu gerektiren işlerde çalıştım?” diye sordum. Dreamer sözlerimi uzatmama izin vermeden, “Elbette öyle yaptın! Çünkü böbreklerinden hasta olanlar, iletişim gerektiren işlerden hoşlanırlar. Bağlantı, anlama ve iletişim eksikliğini gidermek ve dengelemek için bu tip insanlar, bunları gerektiren işlerde çalışırlar.” Sonra ses tonunu ciddileştirerek, “Korkuların sana ücret ödeyen bu şirketi, senin bağımlılığını yansıtan dev bir put yaptı. Düşü dışarıda bıraktın ve kendini bir köle durumuna indirgeyerek, bir maaş ve yanlış güvenceler uğruna onu takas ettin. Bağımlı kişiler, mezarlarına şimdiden boyunlarına kadar girmişlerdir. Gerçek şu ki, sen de milyonlarca insan gibi intihar etmeye karar verdin.”


Bu sözleri işittiğimde, içimde bir isyan başlamıştı. İçimde yükselen şiddet ve nefret duygusu yüzünden korkuya kapıldım. Sözleri bir sinirime dokunmuş, benim en gizli kalmış ve en karanlık kısmını meydana çıkartmıştı. Sonra içimde yükselen bu duygular bir hayalet gibi yok oldu. Onlar çekildikten sonra ise arkada, onlardan çok daha derin olarak minnettarlık ve teslimiyet duygusunu buldum. İçimdeki samimiyet, Dreamer’la her kim karşılaşırsa, iyileşeceğini söylüyordu. Beklenmedik bir şefkatle ve babacan bir tavırla, “Kuveyt’e git,” dedi. “İşi kabul et ve bir girişimcinin hayatını yaşa. Daha temiz bir hava solumaya başla. Bu, seni daha üst sorumluluk düzeylerine erişmekten alıkoymuş engelleri yıkmana yardım edecektir. Büyümenin önündeki engelleri kaldır. Tüm kişisel, sosyal ve ekonomik sorunların çözülüp kaybolacaktır. Korku ve bağımlılık aynı şeydir. Bağımlısın çünkü korkuyorsun, korkuyorsun çünkü bağımlısın. Bu sınıra saldırmak ve onunla savaşmaktan daha kutsal bir savaş yoktur. Korkuyu yen ve onu varlığından söküp at. Burada durdu ve yüzünde bana daha fazla bilgi verip vermemek arasında kalmış bir ifade vardı. Görüntüsü giderek bulanıklaşmaya başladığında, “Kuveyt’te, proje için çok önemli olan insanlarla karşılaşacaksın,” dedi. 15 Çözüm Yukarıdan Gelir Ertesi gün röntgen muayenesini iptal ettirip, Yusuf Behbehani’nin teklifini kabul ettim. ACO Personel Başkanı Dr. L, sadece birkaç cümleden oluşan istifa mektubumu görünce şaşırmış ve beni yanına çağırmıştı. Onunla başka sebeplerden dolayı birkaç kez bir araya gelmiştik ve sert bir amir olduğunu biliyordum, ama şimdi konu çok farklıydı. Sanki geçmişi ve geleceği o anın içine sıkışmış gibi, bu adamın tüm hayatı gözlerimin önüne serilmişti. Eşiyle, çocuklarıyla ve var oluşuyla ilişkisini gördüm. Dr. L, yatay bir kariyeri sergiliyordu. Görünüşte başarılıydı fakat aynı benim gibi korkular, bağımlılık ve mutsuzlukla geçen bir yaşamı vardı. Kararımı verdikten sonra her şey açıklığa kavuşmuştu ve ben eskiden nasıl biri olduğumu anlayabilmiştim. Eski amirimin gözleri içinde, kendi güvensizliğimin yansımalarını, çalışan olma durumunun yetersizliğini, bize öğretilen dünyanın boğuculuğunu gördüm. Bunları görebildiğim için özgürdüm ve özgürdüm çünkü bunları görebiliyordum. Bu adamda kendimi görmek, sözlerinden ve tavırlarından yansıyan görüntümü fark etmek, bir basamağa basıp yukarıya çıkmaya benziyordu. Bundan böyle bu adam benim asla amirim olamazdı. Kendimi bir milim bile olsun yükseltmiş ve bu adamın var oluşunu anlamıştım. Özel ve iş yaşantısı, görünürdeki başarıları ve başarısızlıkları ve sahip olduğunu düşündüğü her şey bir sınırın içinde kalmıştı ama ben özgürdüm. Varlığımı saran parangalardan kurtulduğumu hissettim. İnsanların kendilerini kıtlığa adamaları, acıyı yüceltmeleri, yalana


olan düşkünlükleri ve ölümün kaçınılmaz olduğunu düşünmeleri bana putperestlere tapmak kadar anlamsız gözüktü. Dr. L ile olan görüşmem yeniyle eskinin düellosuna dönüşmüştü. Eğer bir an için tereddüt etseydim, gerisin geri bağımlılığın kucağına düşerdim. Bir orta çağ savaşındaymış gibi, zaferim görünmez dünyaya kaydedilmişti ve az önce bir ölümlüyü yenmiş birinin heyecanını ve sevincini yaşıyordum. Ofisin kapısında ayrılırken, Dr. L ‘nin gözlerinde bu geçişime memnun olduğuna dair bir bakış vardı. Görüşmemiz sayesinde, kısa bir süre için bile olsa o da özgürlüğün kokusunu almış ve bulunduğu hapishaneden ayrılmıştı. İnsanlığın, bir hücresi bile iyileştiğinde ve yeni bir hücrenin varlığını fark ettiğinde nasıl keyiflendiğini görmüştüm. Geçen yıllar boyunca ACO’nun sadece bir maaş ve iş olmadığını, koruma ve bağımlılığın somut bir karşılığı olduğunu anladım. Artık yeni bir sayfa açmanın vakti gelmişti. Sadece birkaç gün içinde çocukları birkaç haftalığına büyükannelerinin yanına gönderdim ve evi kapattım. İş dünyasının sınırlarını belirleyen, dünyamızın ana finansal merkezlerinden biri olan ve siyah yağ üstünde yüzen Kuveyt şehrine gitmeye hazırdım. Her zaman benden yana olan Giuseppona’nın gözleri de parlıyordu. Bir kez daha hazırdı. Hatta bu değişikliği ve yıllarca Orta Doğu’da yaşama olasılığını memnuniyetle karşılamıştı. Beni kucaklarken, “Elini çabuk tut oğlum,” dedi. Eşyalar arabaya konmuştu ve Giorgia ile Luca arabaya binmişlerdi. “Bize güzel bir ev bul. Çölü görmek için sabırsızlanıyorum. Licola’dan biraz daha büyük bir sahil olduğunu hayal ediyorum ve hep Arap Prensiyle tanışmak istemiştim.” Giuseppona’nın hoş mizacı hiç değişmezdi. Sayesinde çocuklarla vedalaşmak neşeli bir havaya büründüğü için ona minnettardım. Bu can alıcı değişimin içindeyken, bana kısa bir süre sonra tekrar beraber olacağız demesi güç vermişti. Dreamer bana her zaman, düşün en gerçek olgu olduğunu ve düşleme sanatıyla birlikte Varlığın bütünleştiğini ve çözümlerin kendiliğinden geldiğini hatırlatmıştı. “Olaylar dünyasında, yani karşıtlıklar dünyasında kesinlikle çözümle karşılaşamazsın. Çözüm, sorunla aynı düzlemde değildir. Çözüm yukarıdan gelir ve zamanında gelmez! Çözümler dünyasına erişebilmeyi bilmek gerekir. Var oluşta yükseldiğinde, sana bulanık görünen her şey açıklık kazanır ve geçit vermez olarak görünen dağlar sorunlar kolay tümseklere dönüşür.” Bu sözler, burnumun dibinde olmasına rağmen hep dışarıda kalan bir olgu üstüne düşünmemi sağladı. Dünya tarihi boyunca sorunlar asla çözümlenemedi! En fazla zamanı ve yeri değiştirildi, geleceğe ötelendi veya başka bir ülkeye aktarıldı. Bu nedenle dünya tarihinde


değişiklikler ve problemlerin çözümleri hep görünürde gerçekleşti. Bugün bile sorunlar, binlerce yıllık sorunlarla tıpatıp aynıdır. İnsanlık, dün çıplak elleriyle ve çakmak taşlarıyla çözmediği problemleri, bugün en gelişmiş teknolojiyle bile çözemiyor. “Ama biz kesinlikle geliştik, şimdi çok daha iyiyiz.” “İnsanlığın en kötü alışkanlığı, sürekliği geliştiğini söylemesi ve buna inanmasıdır. Günlük konuşma dilinde, ‘evrim’ ve ‘ilerleme’ gibi yığınla kelime olmasına rağmen, her şey aynı kalmıştır. Gelişme olanaksızdır. Gelişerek ilerleyeceğini sanmak, eski insanlığın boş bir inanışıdır. Bu bağnaz ve kör bir inanıştır.” Binlerce yıldır hiçbir şey olmadı. Yoksulluktan suça, karşıtlıklardan savaşlara kadar yeryüzündeki problemler Taş Devri’nde nasılsa, Dijital Çağ’da da öyledir. “Geliştirme, her şeyin olduğu gibi kalmasını isteyenlerin, yani eskimiş ve canlılığını yitirmiş bir düşünüşün peşinden gidenlerin parolasıdır.” Dünyayı dışarıdan düzeltme inancı, ondaki kötülükle karşılaşmaya gücü olmayan insanlığın inandığı bir olgudur. Düşünüş biçiminde bir devrim yapmak şarttır. Gerçekliği değiştirmek için gücü değiştirmek gereklidir. Bunu ancak bireyler yapabilir. Zaman döner ve bu nedenle insanlık ve onun yarattığı tüm uygarlıklar geleceğe doğru ilerledikleri yanılsaması içindeyken aslında her döngüde bozularak geçmişlerine dönerler. Dolayısıyla, bir insanın yaşam sürecinde ya da bir uygarlığın tarihinde, çözüm asla zaman içinde değil fakat ‘dikey zaman’dadır, yani zamanın dışındadır. Sadece şu anda düşünüş kalitesini yükselterek çözüm bulabiliriz. “İnsanlık, kaderini ancak hiçlik ve sonsuzluk arasında asılı duran şu anı yöneterek biçimlendirebilir ve üstün bir düzende olaylar yaratabilir.” Hayatımın Dreamer’la geçen diğer zamanlarında olduğu gibi, o andan itibaren bir yap-bozda her parçanın kendi yerini buluşu gibi tüm olgular yerli yerine oturdu. Kararımı verdiğim anda, içinde bulunduğum koşulların getirdiği sorunların çözümleri de beliriverdi. “Önemli olan, önceliklidir! En önemli olan şey düşü, başka her şeyin üstüne koyduğun zaman, neleri yapıp neleri yapamayacağını bilirsin. Kendini gözlemlemeye ve kendini bilmeye başladığın zaman, doğru olan her şey gerçekleşmeye başlar ve düşün bir parçası olmayan her şeyde, yıkılıp kaybolur.” Bu sözlerin doğruluğuyla her an karşı karşıya geliyor ve bu gerçekliği neredeyse elimle tutabiliyordum. Geçmişin parçası olan her şey, ben hiçbir çaba göstermeden ufalanıp kayboluyordu. Nuh’un yaptığı gibi ben de, yanımda ancak yeni dünyamın ‘tohumlarını’ götürebiliyordum.


Dışarıdan bakıldığında, güvenli bir işi, ailemi ve evimi girişimçilik uğruna terk ediyordum. Geride bıraktıklarımın, korunma duygusu ve dünyadan yardım talep etme gibi bağımlılıklar olduğunu ancak Dreamer’la geçirdiğim yıllar, kendimi gözlemlemem ve yaptığım çalışmalar görmeme yardımcı olmuştu. Gretchen, bu tip bir dünyanın mükemmel bir temsilcisi ve sadık bekçisiydi. Zamanı geldiğinde, tahmin ettiğim gibi Alpleri bırakıp, Arap çöllerine gitmek istemedi. Bu kadın ve onun istekleri benim arkamdan gelemezdi. Jennifer’la yaşadıklarımın aynısı tekrar başıma geliyordu. Dreamer’a evet dediğim her sefer, yanlışlar, mecburi uzlaşmalar ve ikiyüzlülükle dolu dünya kayboluyordu. O’na göre, tüm gerçekliklerim daha önemli bir değer bulduğum anda takas edilmesi gereken çöplerdi. Görünürde birdenbire ortaya çıkan bu değişiklikler, yalnızca yıllardır gösterilen çabaların getirdiği bir milim anlama artışının sonucuydu. Buna rağmen, öteye geçip Dreamer’ın sözlerinin iyice içime işleyebilmesi için daha çok yılların geçmesi ve benim daha çok hata yapmam gerecekti. Dreamer’ın ilkelerine hayatımda daha fazla yer vermeye başlayınca, Gretchen de diğer yanlışlar gibi kaybolup gitmişti. O New York’a döndü, giderek daha az mektup yazmaya başladı ve sonra birbirimizi bir daha hiç görmedik. Önceden taptığım ve kesinliğine inandığım her şey parçalanıyordu. Önceliklerim değişmişti ve kariyer, aile ve para gibi tüm değer yargılarım yeni bir biçim alıyordu. Yaşantıma sıradışı bir olgu giriyor ve nazikçe kendine yer açıyordu.

BÖLÜM 6 KUVEYT ŞEHRİNDE 1 Ekonomi Budur! Koltuğuma yaslandım ve bacaklarımı uzun maun masaya uzattım. Aylardır olduğu gibi, bugün de yoğun bir iş temposuyla geçmişti. Neşeli bir şekilde çalışmaya başlamıştık ve ofisler Avrupa’dan gelen yeni donanım ve mobilya kutularıyla doluydu. Şirketin merkezini taşıdığım Al Awadi İkiz Kuleleri akşam saatlerinde oldukça sessizdi ve klimaların uğultusu mekanik bir kedi mırıltısı gibi huzur veriyordu. Karanlıkta Kuveyt şehri, dışarıda iç içe geçen paralel çevre yollarının arasında bir avuç elmas gibiydi. Ülkenin tek otoyolu, kuzeybatı yönünde kilometrelerce ötedeki petrol kıyılarına doğru ışıl ışıl uzanıyordu. Yüzyıllık maden okyanuslarından çıkan dev ejderhaların başlarına benzeyen kuyulardaki devasa petrol tulumbaları durmadan soluk alıyorlardı.


Akşam olmasına rağmen dışarısı hala çok sıcaktı ve o gün en üst dereceye dayanmıştı. Aklıma Emir’in, sıcaklık 40 derecenin üstüne çıkarsa her türlü iş faaliyetinin durdurulması üstüne verdiği karar geldi. Bugünden itibaren termometrelerin ölçüm yapmayı durdurması ve böylece zararların hafifletilmesi düşüncesi beni gülümsetmişti. Ofislerin ve teknik destek ekiplerinin Al Awadi Kulelerine taşınmasıyla Kuveyt’te kurduğum şirket faaliyete geçmişti ve şimdiden Behbehani Holding bünyesindeki en karlı iş kollarından biri olmaya doğru ilerliyordu. Şirket için Amerika’dan ve Avrupa’dan en nitelikli yöneticileri ve teknik personeli getirtmiştim. Hepsiyle, Orta Doğu’da en az üç yıl kalmalarını gerektiren anlaşmalar imzaladım. Bu çalışanları bulmak kolay olmamıştı ama onları Kuveyt’e gelmeye ikna etmek çok daha zor olmuştu. Bu küçük göçmenler ordusunun oturma izni, ev eşyaları, ailelerinin taşınması, çocuklarının eğitimi gibi bitmek bilmeyen birçok ihtiyaçları vardı. Bu insanların yerleşmesi ve rahat etmesi için gecemi gündüze katarak çalıştım. Şimdi patron ben olduğum için, onların için istediği her şeyi yapabilirdim. Benim de onların yerindeyken tek istediğim buydu. Yine de, tüm çabalarıma rağmen onları memnun etmeyi beceremedim. Bütün bunlara rağmen, farklı dilleri, ulusları ve meslekleri bir araya getirerek, günden güne büyüyen bir yönetim tasarlamıştım ve küçük bir Babil Kulesi oluşturmuştum. Bu kulede her kişi doğal bir biçimde yerini almış ve sık dokunmuş bir kumaşın içine işler gibi yapının içine işlemişti. Kısa bir süre sonra bu takımın, benim bir uzantım olduğunu hissetmeye başladım. Bu insanlara hizmet etmen, Onların iyiliği için çalışman, Düşün kurullarını her zaman anımsamandır. Senin iradendeki değişimler, onları daha canlı, sorumlu ve özgür yapacaktır. Liderin katılımı çözümü oluşturur. İşte ekonomi budur! Düşüncelerimle başbaşa kaldığım zaman, O’nun sözlerini düşündüm. Havada çocukluğumdan kalma bir koku vardı ve kendimi hafiflemiş hissettim. Zihnimin içinde benim için çalışan insanları düşündüm. Dreamer’ın edebi sözlerini dinlerken onların yüzlerini gördüm. “Onları kollamak, sevmek ve onlara hizmet etmek, bir liderin boyun borcudur. Bir kurumdaki en uzak hücreler bile gözetilmelidir ki, onlar da gelişip hızla ilerleyebilsinler.”


2 Düşü Unutmak Kuruluş ayları sırasında, yeni yaşantımın içine öylesine dalmıştım ki, Dreamer’ın öğütlerini ve oyunun güzelliğini unutmuştum. Git gide uzayan bir süre boyunca, nefes almadan ve onun öğretilerinin havasını solumadan yaşadım, araştırmamı unuttum. O sıralar aldığım sorumlulukların göstergesi olarak algıladığım endişeler ve sıkıntılar beni öylesine tutsak etmişti ki, her şeyin sadece benim kararlarıma ve stratejik tercihlerime bağlı olduğunu düşünüyordum. Dreamer, gelecek felaketlere attığım ilk adımları görerek beni uyarmak üzere, “Her şey çoktan yapıldı,” diyerek tekrar ve tekrar uyardı. “Her şey çoktan yapıldı. Senin tek yapman gereken, onları bir araya toplamak.” Ama bu sözler sert zemine ya da benim küstahlık duvarıma çarptıkları zaman parçalanıyorlardı. Faaliyetlerimin, onunla birlikte gelen ve giderek artan başarılarımın, zaten sahip olduğum yetenek ve becerilerimin bir sonucu olduğundan kesinlikle emindim. Ancak tuzaklar, kurulan pusular, iş yaşamının çeşitli zorlukları ve insanın kendini sürekli kanıtlama mücadelesi beni daha gergin, endişeli ve üzgün kılmaya yetmişti. Bir akşam Riccardos’ta yemek yemek üzere yola çıkışımızı hatırladım. Yanımızda dünyanın en akıl almaz trafiği akıyordu. Bir yanda Bentley ve Ferrariler, diğer yanda ise eski model Mercedes arabalarla develer gibi süslenmiş kamyonetler vardı. Dreamer’ın bana söylediklerini güçlükle duyuyordum. Birdenbire tüm sesler kesildi ve sanki görünmez bir komut almışçasına tüm arabalar ya kaldırıma çıktılar ya da yolun ortasında durdular. Seccadeler çıkartılıp kıbleye doğru serildi ve yüzlerce şoför namaza durarak, bir sihirli değnek deymişçesine ibadet eden bir cemaate dönüştü. Yıldızlarla dolu gökyüzünün altında, sahil kıyısı devasa bir cami haline geldi. Bu sessizlikte Dreamer’ın sesi, betimleyemeyeceğim bir güçle kulaklarıma dayandı. “Bu adamlar da seninle aynı yoldalar. Senin gibi, aynı amaçlara ulaşmak için günde beş vakit namaz kılıyorlar. Bekledikleri cennet asla gelmeyecek. Cennet yalnızca bir var oluş durumudur. Ahret, sınırlamaların olmadığı bu dünyadadır. Büyük ritüellere dönen dinler bir yanılsamadır.” O akşam bir fırsatını yakaladığımda, bana bu konuyu biraz daha detaylı anlatmasını istedim. Bana dinlerin, ideolojilerin ve bilimlerin üstünden geçmemiz ve anladıktan sonra terk etmemiz gereken köprüler olduğunu söyledi. Dogmaları ölümcül tuzaklara dönüşmeden önce, görevlerini tamamladıklarında onları terk etmemiz gerekiyordu. Müdahale edilmediğinde kendi kendini mahveden insan için savcılar ve hapishanelerle birlikte din, sadece sosyal bir denetim aracı ve suç meylini önlemeye veya belirli sınırlar içinde tutmaya yarayan bir enstrümandı.


“Amacını anımsa,” dedi Dreamer. “Eğer kaderini büyük bir serüvene dönüştürmek istiyorsan, düşün ilkelerini anımsa. İnsanlığın kendini olumsuz duygulara ve düşüncelere kaptırması, sorunlarının asıl nedenidir. Tetikte ol! Acının bir zerresinin bile içeri girmesine izin verme. Ölümcül yaralarını kapatmak için her ne yapacaksan hemen yap!” Dreamer’ın varlığına ve öğütlerine rağmen, kendimi yine mutsuz hissediyordum ve eski kulvarın içinde ilerliyordum. Dreamer buluşmamızı yine tehditle sonlandırmıştı. “Kendi devrimini başlat!” diye buyurdu. “Yoksa kendini bir gün benden uzakta ve dışarıdaki bir tanrıya taparken bulacaksın.” Sonra yırtıcı bir hayvan gibi tıslayarak, “Değiş! Aksi halde yerine daha hazır olan birini bulmam gerekecek.” Şirketin büyümesi ve faaliyetlerin genişlemesiyle birlikte, benim de iş stresim günden güne artmıştı. Geceleri çarpıntılarla uyanıyor ve sonra uyuyamıyordum. Neyse ki, ara sıra Dreamer’ın anısı canlanıyor ve içinde bulunduğum hapishaneye biraz olsun ışık girmesini sağlıyordu. Sonra tekrar Onunla bağlantıya geçebildim. Artık üzüntünün, sıkıntının ve endişenin olmadığını bu zamansız adayı terk etmek istemiyordum. Fakat bu da çok uzun sürmemişti. Kısa bir süre sonra korkular ve endişeler daha da artarak geri geldi. Boğulduğumu hissediyordum ve zihnim karanlık düşüncelere boğulmuştu. O akşam sessizlik ve yalnızlık aklımdan geçenleri biraz yatıştırınca, not defterimden rastgele bir sayfa açtım. Tüm canlılığı ve kuvvetiyle karşıma çıkan Dreamer’ın sözlerini okudum. “Her insan yaşamındaki gerçekliğin mimarıdır. Dünya, yaşantımızdaki hayaletleri yansıttığımız dev bir aynadır. Bizim dışımızda kaderimizi etkileyebilecek, doğal veya doğaüstü hiçbir kuvvet yoktur. Her ne olursa olsun, bir olayın ortaya çıkmadan önce mutlaka bizim onayımızı alması gerekir.” Gözlerimi kaldırdım ve üç kemerli Fas stili pencerenin mermeriyle çevrelenen karanlığa büyülenmişçesine bakakaldım. Şimdiki yaşamımın geçmişimden ne kadar farklı olduğunu hissettim. Yaşadıklarım ve varlığımda oluşan değişimler için minnettarlık duydum. Daha üstün bir dünyadan düşen tek bir damla, tüm felaketleri dağıtıp ortadan kaldırmaya yeterdi. Yeni bir bakışla bu ortamı ve içindeki tüm detayları inceledim. Yarı açık duran kapının arasından değerli halıların üstüne gelişi güzel bırakılmış kutulara baktım. Yarın kutuları açıp mobilyaları monte etmeye geleceklerdi. Aklımdan onların gülümseyen yüzlerini geçirdim. İşte tam o anda, içime yalnız olmadığıma dair bir his geldi. Koltuğumu çevirip bu varlığa doğru dönerken kalbim delicesine çarpmaya başladı. 3 Endişelenmek Hayvansal Bir İçgüdüdür


Birkaç adım ötemdeydi. Hiçbir dönemi çağrıştırmayan şık kıyafetleri içinde Dreamer karşımdaydı. Huzur içinde yüzüyle, bacak bacak üstüne atmış oturuyordu. Özenle ciltlenmiş küçük bir kitap okuyordu. Ne bana baktı ne de beni fark ettiğini belli etti. Acaba ne kadar zamandır buradaydı? Ben henüz şaşkınlığımı üstümden atamamışken, o yine her zaman yaptığı gibi lafı dolandırmadan söze girdi. “Dünyanın betimlemesiyle özdeşleşen senin gibi insanlar endişelenir çünkü var oluşun eşsiz güzelliğini unuttular,” dedi gözlerini kitabından ayırmadan. Sonra, söylediklerini süzgeçten geçiriyormuş gibi bir süre sustu. Sonra duyduğu tiksintiyi bile gizlemeye gerek duymadan, “Endişelenmek hayvansal bir içgüdüdür.” Onu aylardır görmemiştim ve yine onun huzuruna çıkmak içimi karmaşık duygularla doldurmuştu. İlk şaşkınlığım geçtikten sonra, çölde palmiyelerle kaplı bir vaha bulmuşum gibi içimi sevinç kapladı. Fakat bir süre sonra karanlık düşünceler, sevincimin üstüne kara bulutlar gibi çöktüler. Uzun zamandır bastırdığım pişmanlığımın pis kokuları burnuma geliyordu. Ben gücümün yetmediği bu görevi aylardır göğüslemeye çalışırken, o beni yalnız bırakmıştı. Birçok kez onu dinleyip buralara geldiğim için pişman olmuştum ve yine birçok kez ne ileriye gitmeye gücüm olmuş ne de geri dönme imkânı bulmuştum. Maaşlı çalışsan olmanın karanlık rahmine tekrar sığınmak istiyordum. Dreamer’dan önceki yaşantımın acısı bile, bu yürek tüketen tırmanıştan iyiydi. Kendime hâkim olmak istediysem de, aşırı bir tepki göstermekten kendimi alıkoyamadım. Yüz kaslarımın kasılması ve yüz ifademin kontrolümden çıkmasıyla, “Endişelenmek hayvansal bir içgüdüyse ne yapmamız gerekiyor? Endişelenmezsem, düşünmezsem, bütün bunları kim yapacak?” diye diklendim. Dreamer tepki vermedi. Sol elinde tuttuğu küçük kitabı okumaya devam etti. Daha ağzımdan çıkar çıkmaz sözlerimi geri almak istedim ama maalesef çok geçti. Ses tonumun kabalığı altında ezilmiştim ama en azından ‘Ben’ demekten kaçınmıştım. Bunu fark etmek bile bana biraz nefes aldırmıştı. Odadaki sessizlik uzadı ve acı verici bir duruma dönüşmeye başladı. Ben de onun kitap okumasını izledim, öylece sessiz durdum. Okumayı bıraktığında ise içim endişeyle doldu. Parmağını bir ayraç gibi kitabın arasına koyup kitabı kapattı. Gözlerini kaldırıp sert bir şekilde bana doğru yöneltti. İkimizin varlıkları arasındaki mesafeyi hissettiğim zaman başım döndü. “Sen hala eylemlerine ve seçimlerine inanan bir dünyaya aitsin. Planla ve programla geçen ama varlığının nefes aldığının farkında olmayan bir dünyaya aitsin.” Beni babacan bir tavırla azarlıyordu. Sonra aniden nazikleşerek, “Bir insanın yapabileceği tek plan, kendini geliştirmek ve düşünü beslemektir. Gerisi kendiliğinden gelecektir. Korkunun bir tek


zerresinin bile varlıktan atılması, dağları yerinden oynatabilir ve seni olaylar dünyasında bir dev gibi gösterebilir.” Titreyerek, “Gelecek için endişelenmekten nasıl kaçılabilir ki?” diye sordum, Dreamer’ın vereceği cevabın acıtacağını bilerek. Sonra gözlerinde yakaladığım bir hoşgörü belirtisinden cesaret alarak, “Plan ve program yapmadan nasıl yaşayabiliriz ki?” dedim. Kullandığım ses tonunda, başta takındığım kaba tavrı kapatma endişesi vardı. Dreamer, “Planlama bir tür şeytan çıkartmadır, gerçekten kaçıştır. İnsanlar gelecek korkusunu, planlar ve programlar yaparak geçiştirmeye ve hafifletmeye çalışır. Kontrol edilemez ve tahmin edilemez bir var oluşla karşılaştıklarında, senin gibi insanlar kurallara ve formüllere sığınırlar.” “Peki plan yapmazsak, olacaklara karşı nasıl hazırlık yapabiliriz ki?” “Planlar yapmak, bir kuyu kazarak bunun içine okyanusun enginliğini sığdırabileceğine inanmaya benzer. Sana korunduğun hissini veren bu zayıflık kalkanı aslında gerçeklikle arana bir mesafe koymaktır ve bu zihinsel zar yırtıldığında kendini uçsuz bucaksız bir okyanusun karşısında buluverirsin. Dünyanın betimlendiği hali değil de, gerçek hali karşısında kalırsın.” Kuruluşların çok uzun zamandan beri sımsıkı sarıldıkları inançlar, uygulamalar, teoriler, işletme stratejileri, modellemeler, yönetim becerileri ve bilgi ağları, yani İtalya, ABD ve İngiltere’de ekonomi ve işletme eğitimim boyunca öğrendiğim tüm teoriler ve teknoloji yığınları üzerime taştan putlar gibi dökülmeye başladı. “Fakat yine de, karar verebilmek için bir yöneticinin hem kendi hem de takım arkadaşlarının etkinliklerini planlaması ve ortaya ulaşılması gereken hedefler koyması gerekmez mi?” diye sordum. “Bir rol maskesinin arkasında saklanma!” dedi Dreamer saldırgan bir tavırla gürleyerek. “Sakın bir daha, bir yöneticinin deme. Ben ne yapabilirim diye sor. Buradaki ‘ben’ kelimesini bilerek kullan ve bunun sorumluluğunu üstlen! Evren seni dinliyor. Daima dinler ve bir soru sorduğunda bile seni tartar. ” Sanki bir Barnabite sopasıyla avucumun içine vurulmuş gibi pişmanlık ve küçük düşmenin utancıyla yüreğimdeki eski bir yaranın tekrar açıldığını hissettim. Bir anda kendimi yine Napoli’de, bir beyaz inci gibi dizilmiş eski kolejin duvarları arasında, çocukluğumda buldum. İyileştiğimi hissediyordum. Bu görüntüler gözümden gidince kendimi yine Dreamer’ın karşısında buldum. Bu sefer özgür ve masumdum. Artık onu dinleyebiliyordum.


“Gerçek bir önder, başka herkesin yaptığı gibi plan ve program yapar ama onlara asla inanmaz. Onun planlamaları, görünmez bir tiyatroda, senaryonun karakterlere ve rollere uymasına benzeyen bir edimdir. Her an bir yaratma etkinliğidir. Her an yenidir. Öncesi ya da sonrası olmadı ve olmayacak! Gördüğün ve görmediğin her şey bu anda yaratıldı. Her şey senin var oluşunda ve tam şu anda gerçekleşir. ” Dreamer bu sözlerle birlikte, başparmağıyla yukarıdan aşağı dünyaya bir çizik attı. “Şimdi düşün egemenlik alanıdır.” “Sıradan bir insanın yaptığı planlama, zaman ve uzay içindedir. Bu yüzden yolundan sapar ve ıskalar.” O’nun görüşünden giderek büyülenerek, “Fakat düşlemek de, bir çeşit plan değil midir?” diye sordum. “Düş, zamanın dışında bir plandır. Sonsuzlukta ve dikey bir zamanda bulunur. Ben şimdideyim. Bu an, zamanın giderek hasat edeceklerini, benim kırıntılarımı ve parçacıklarımı içerir. Bu yüzden bir düşleyen ne plan yapar ne de endişelenir. Düşü tüm güzelliği ve özgürlüğüyle kendini dile getirmesi için serbest bırakır. Düşleyen, sonuçların doğal olarak üretildiğini bilir. Ardından bir matematik probleminin çözümünü gösterir gibi sözlerine devam ederek, “Her şirkette ve organizasyonel piramitte sorumluluk düzeyi alçaldıkça, daha fazla planlama gereği oluşur. En alttaki rollere doğru indikçe, her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamak, kesin hedefler belirlemek ve önlemler almak gerekir. O noktada, karar verme aşamasının tüm ritüelleri titizlikle yerine getirilir ama insanlar aracılığıyla hiçbir şey yapılmaz.” Bu sözleri hala havada çınlarken, içinde bulunduğumuz odanın ışıkları azalıp karardı ve yavaşça bir ekran inip tüm arka duvarı kapladı. Duvarlarla tavanın ortadan kalktığını sandım. Sanki hareketli bir platformun üstündeydim ve oturduğum koltuğun hareket ederek sarsıntılarla çekildiğini hissettim. 4 Kaçış Pek Az İnsan İçindir Ekranda görüntüler uçuşmaya başladı. Kalabalıkların, kuruluşların binalarındaki koridorlarında el yordamıyla ilerlemeye çalıştıklarını, böcek yuvalarına benzeyen daracık ofislere mahkûmlar gibi doluştuklarını gördüm. Dreamer, “Bunlar gölgeler,” dedi. “Bu insanlığı değiştirmek ve başka bir yöne doğru götürmek için şimdiye kadar hiçbir şey yapılmadı. Yalnızca ‘Bireysel bir Devrim’ insanların uykudan uyandıracak ve düşünüş ve hissediş biçimlerinde bir devrim yaratabilecektir.”


‘Bireysel Devrim.’ Bu iki kelime bundan sonra yaşantımda büyük bir yer kaplayacaktı ama o sırada bana hiçbir şey ifade etmemişti. Hatta Dreamer yıllardır beni hazırladığı projeden bu kelimeler vasıtasıyla bahsetmişti. Fakat bana muhteşem projeyi açıklaması için daha çok erkendi. Dreamer’la birlikte kuruluşların en alttaki halkalarını ziyaret ettim ve mahkumların yavaş dünyalarına girdim. Nefesimi tutarak bu görüntüleri izledim. Bu insanlar ölgün bir ışıkla aydınlatılmış, içi yeşil bir sıvıyla dolu bir akvaryumun içinde yüzer gibi görünüyorlardı. O akvaryumun içinde ben de yıllarca yaşamıştım ama yine de orada olmanın ne denli acı verici ve her gün kendilerinin kirlettiği havayı soluyup yaşamaya mahkum olan o yaratıkların koşullarının ne denli zor olduğunu ancak şimdi anlayabiliyordum. Bu hastalıklı evreni içeren cam birdenbire bir aynaya dönüştü ve saçı sakalı ağırmış, beli iki büklüm olmuş iki insanın yansımalarını gördüm. Kırışmış yüzleri ve güneş altında kavrulmuş toprağa benzeyen yüzleri dikkatimi çekmişti. Yüzlerindeki izler öylesine derindi ki, yara izlerine benziyordu. Bu görüntülerde bir şey beni kaygılandıracak kadar tanıdık geliyordu. Bu duygunun kaynağını bulmak amacıyla onları daha yakından incelemeye başladım. Onları tanıdığımı anlayınca da dehşete kapıldım. Bu yaşlı insanlar Dreamer ve bendim. Korkuyla dönüp Dreamer’a baktım ama o çok sakin gözüküyordu. Her zamankinden genç duran yüzündeki gülümsemeyle beni cesaretlendiriyordu. Biraz sakinleşmiş olmama rağmen, çaresizlikten ruhum parçalanmıştı. Sayısız gencin bir kuyrukta beklediğini gördüm. Gözlerinde hala bir ışık pırıltısı vardı. Onları eleyen ya da iş vermek üzere olan bir kişinin önünde bekliyorlardı. Minos’a benzeyen bir kişi, onlara acı dolu bir yol gösteriyordu. Kuruluşların korkunç dairelerinde kalıcı bir yer onlara tahsis ediliyordu. Bu gençlerin bakışlarının henüz solmamış olduğunu yüreğim burkularak gördüm. Hepsinin gelecek bir mutsuzluğa mahkûm edilmekte olduklarını biliyordum. “Seçilmek insanın saygınlık düzeyinin en altında kalır. Bir insan çalışacağı işi düşler, onu kendi niyetlerine ve beğenilerine göre seçer,” dedi. Ekranda gördüğüm genç insanların kaderi yüzünden hüzünlendiğimi fark etmişti ve sormak istediğim soruyu anlayıp, “Kitlelerin gelişmesi olanaksızdır! Ne bir devrim, ne de bir ideoloji bunu başarabilir. Kaçmak, çok az insan için geçerlidir. İnsan bu değişimi ancak kendi başına gerçekleştirebilir,”dedi. Yüz ifadem acıyla olduğu gibi kalmıştı. Kendimi bir yargıcın huzurunda, kesin hükmünü bekleyen bir türün temsilcisi gibi hissetmiştim. “Gördüklerin insanlığın hali değil. Gördüğün kalabalık senin dışında değil!” dedi kavrayamadığımı anlayarak.


Dreamer başkaları için bir şey yapabileceğim yalanının maskesini düşürmeye çalışıyordu. Kendimi rezil etmiştim ama bir yandan da, Dreamer’ın bana verdiği derslerin henüz çok başındaydım. Bir vida çevirir ve sıkar gibi, gözlemlerini daha da acımasız bir şekilde sürdürdü. “Gördüğün bu büyük kalabalık senin çürümendir. Hevesleri kırılmış, yarışma kaygısıyla acı içindeki bu adamlar, varlığının dağılmış parçaları, içinde taşıdığın çaresizliğin aynadaki yansımasıdır.” Dreamer, içindeki ‘Tapınaktaki Ferisi’yi yerden yere vuruyordu. Biçimsiz bir parçamın dünyanın gözleri önüne serildiğini hissettim. Rezillik bile daha dürüst bir duyguya dönüşmüştü. İçimde karşı konulmaz bir utanç duygusu, derimin altına sızıp beni baştan aşağı yakmıştı. İçine düştüğüm bu durumdan beni silkeleyip çıkartmak için, “Ancak kendin için bir şeyler yapabilirsin!” dedi. “Onlar sensin. Senin değişimin, insanlığın değişimine yol açacak. Çektikleri bu acının sona ermesi ve insanoğlunun değişmesini istiyorsan kendini iyileştir!” Böylesi bir sorumluluğun bu şekilde ortaya konulmasıyla sarsılmıştım. Çelik bir kapı, arkamda kalan tüm kaçış yollarını sıkı sıkıya kapatıyordu. Ne kimseyi suçlayabilirdim ne de kimseyi avutabilirdim. Midem bir mengeneyle sıkılıyordu. Sığınacak bir liman bulmak adına, notlarımın içine gizlendim. Burnumu notların içine gömerek, bir yandan düşüncelerimi toparlamaya çalışıyor, bir yandan da Dreamer’ın söylediklerine odaklanmaya çalışıyordum. Dreamer’a göre, insanlık için tek çıkış yolu, yani ilerleyebilmek için tek şansı, bütünlük kazanmış bir insanın oluşmasıydı. “Kitlelerin tek çıkış yolu budur!” dedi. Sözlerini, insanın hala geçiş durumunda ve eski bir psikolojide olduğunu söyleyerek sürdürdü. Türlerin evriminin, dışarıdan hiçbir zorlama olmadan, içten dışa doğru giden bir yolculuk olduğunu söyledi. İşte bu yüzden de eski sistemlerin hepsi çökmüştü. Savaşlar ve devrimler bunu başaramamıştı. Zihnim karmakarışık olmuş bir halde not alıyordum ve Dreamer’ın ifadelerinin altını defalarca çiziyordum. “İnsanın bundan sonraki evrimsel geçişi, tarih içindeki bir gelecekte değil, zamansız bir zamanda, yani dikey bir zamanda gerçekleşecektir,” dedi. İnsan kuruluşlarının anlamını ve onların içindeki acıların sebeplerini, gözlerimin önünden bir perde kalkar gibi kavradım. İnsanın kendini aşma özlemi ve var oluşuna bir anlam kazandırabilmek için sürdürdüğü bin yıllık arayışı, geleneksel dini ve politik zeminlerden, ekonomik girişimlerin, fabrikaların, sanayilerin, laboratuarların iş yerlerinin zeminine doğru kayıyordu. Bu kuruluşların bünyelerinde, uzaya fırlatılan uzay gemilerine benzer biçimde, insanın bütünlüğüne doğru kaçışı gerçekleşiyordu. Artık kiliselerle, dinsel kurumların yerine geçen şirketler, kuruluşlar ve iş ortamının tüm tapınaklarıyla kutsal yerlerinin oluşturduğu sonu gelmez ağ, ülkelerin ve gelişimin gerçekleştiği birer yapı haline dönüşüyorlardı.


“Geleceğin şirketleri, Var oluş okulları olacaktır,” diye öngörüde bulundu Dreamer. Sonra, tenime dövme gibi işleyecek ve ebediyen aklımda kalacak şu sözleri söyledi: “İş ortamı, yeryüzünün dini olacaktır. Şu anda kiliseler ve camilerde olan insanlardan çok daha fazlası, iş ortamında en yüksek sorumluluk dizeyine gelmek için muazzam bir çaba göstermektedir. Engeller ve zorluklar, özgürlüğe yapılan yolculukta sadece iş ortamında birer itme kuvveti olarak kullanılıyor. Olanaksızı gerçekleştirmek, görüşleri alt üst edip kaderlerini değiştirmek için uluslararası kuruluşların gökdelenlerinde ve finansal tapınaklarında, kilise, sinagog ve camilerden çok daha fazla insan çalışıyor.” Bu görüşün enginliği karşısında bacaklarım titredi. Bu öngörüyü dinlemek bile beni, henüz sahip olmadığım bir sorumluluk düzeyine çıkartıyordu. Bu görüşün dokusundaki devrimin, tüm ekonomik sistemleri ve akılcı kapitalizmi sona erdireceği onlarca yıl öncesinden sezilebiliyordu. Dreamer’ın bu mesajının içeriğinde, ileride kuracağım Ekonomi Okulunun elde edeceği başarılar da vardı. Bir gün gerek büyük, gerek küçük çaptaki tüm şirketlerin birer başarı ülküsü ve sorumluluk okulları haline geleceğini, ekonomik başarılarının bünyesindeki insanların gelişimiyle bir bütün olduğunu ve her şeyden öte, zirvelerine etkinlik felsefelerini koyacaklarını bilmek, ileride bütün diğer üniversitelerle rekabet ederken bana muazzam bir avantaj sağlayacaktı. Elbette o sırada tüm bunlardan habersizdim. Bu sanki Dreamer’ın benden bir otomobil sanayi kurmamı isterken, beraberinde de geleceğin motorunun tasarım projesini vermesine benziyordu. Onun mesajında, European School of Economics’in evrensel felsefesi, düşleyenler yaratacak görevi yatıyordu. “Düşlemek, yaşamın bir işlevi, yani görünen dış dünyanın elindeki mekanik bir kukla olmana son verecek bir iç dünyanın gelişmesidir. Okulun amacı özgürlüktür. Çatışmalardan, acılardan, bölünmelerden ve ölümden kurtulup özgür olmaktır. Düş, kendinle yaşam arasına koyduğun bir şeydir. Sıradan bir insan yaşamın sebep, kendisinin ise sonuç olduğu kanısındadır. Bu iflas etmiş dünya görüşünün alt üst edilmesi için var oluş üstünde çalışmak, bir alt üst etme Okulunun uygulamalı çalışmasını başlatmak gerekir. Gerçek bir okulun uygulamalı çalışması, bizi mutlu ve ölümsüz kılan iradenin tekrar aranması sürecindeki bir kazı çalışmasıdır. Okul ve irade aynı şeydir. Okul dışımızdaki iradedir. İrade içimizdeki okuldur. Gerçek irade meydana çıktıktan sonra ise okula gereksinim kalmayacaktır. İrade ortaya çıkarıldığında bizler kendi efendimiz olacağız. Kendi efendimiz olmak, evrenin efendisi olmaktır. Her şeyin altında, sahip olmayı hak ettiğimiz kıymetli bir şey bulunur. Bu özel şeye dokunmak, bizi hepsinin ve her şeyin sahibi olmaya götürecektir.” 5 Programı İnanmadan Yapmak


Burada tekrar yükselmeye başladık. Birlikte, iş ortamının en zengin ve parlak sektörlerine giden yolda tırmandık. Dreamer, en büyük uluslararası kuruluşların, dünyanın en büyük sanayi ve finansal devlerinin, cesurca çıkılmış bütün serüvenlerin ve olanaksız sayılan tüm girişimlerin ardında, daima sadece bir kişinin ve onun düşünün yattığını göstererek açıkladı. Organizasyonların karar verme piramidinin en üstüne çıktığımızda, Dreamer bana bunca faaliyetin doğduğu dinginliği ve bu parlak fikrin kaynaklandığı görünmezliği gösterdi. Kurucu, yani görüşü olan kişi, parlak fikirli, çılgın ve pratik bir ütopyacıydı. Bu dünyanın var olmasına izin vermişti ve onu kraliçe termit gibi besliyordu. “Onun tek etkinliği, kendi bütünlüğünü korumaktır,” diye açıkladı. “Onu özel kılan şey dikkattir. Düşü kirletecek bir tek zerrenin, kararlılığını zedeleyecek bir tek gölgenin veya şüphenin içeri girmesine izin vermeyen ve tetikte duran ruhtur.” Bir liderin psikolojik hızı karşısında, planlar ve programlar çok yavaş kalan araçlardır. İşte orada karar vermek, altıncı hissi yani sezgiyi ve yedinci hissi yani düşü gerektirir. Aslında ortada karar verilecek bir şey de yoktur. “Gerçek bir lider programlar yapar ama onlara asla inanmaz. Bunlar amaca giden yolda önderlik eder ama lider yine de sadece kendi kusursuzluğuna inanır. Kendisi dışında bir amacı yoktur çünkü amaç kendisi ve kendi özgürlüğüdür!” Lider bu bütünlük düzeyine ulaştığında, onun görüşü yolu da yaratacaktır. Bir yön belirlemeye gerek yoktur çünkü yön, olaylar dünyasında biçimlenen ve açılan düşün kâşifi olan kendisidir. Dreamer önemini vurgulamak için kelimelerin üstüne basarak, “Kendini bütünlüğe ada!”dedi. “İçten adanmışlık bir yatırımdır. Her şeyin olmasını sağlayan senin içten adanmışlığındır. Bütün fırsatlarla, gerekli kaynakları kendisine çeken önderin bozulmamışlığıdır. Kendi kendisine verdiği sözü oyunun sonuna kadar götürmelidir. Etkinliklerinin dış dünyadaki başarısı, yalnızca onun bütünlüğünün bir yansımasıdır.” Girişimci şirketlerin muazzam bir servet yaratmak, ekonomik imparatorluklar kurmak gibi, olanaksızlığın sınırlarına dek gerçekleştirdikleri şeyler, yalnızca liderlerin öz varlıklarının bir uzantısı olup, iç özgürlük ve sorumluluk düzeylerinin de bir doğrulamasıdır. Kişi kendi adanmışlığına sadık kalırsa, onun doğal bir sonucu olan başarı da kaçınılmaz olacaktır. “Gerçek bir lider, gerçek için sadece içeride olduğunu bilir! Verdiği sözün bekçisi kendisidir ve hiç lekelemeden koruması gereken budur!” dedi Dreamer ve sonra sustu. Finansal imparatorlukların ve sınırsız servetlerin görüntüleri gözlerimin önünden geçip sonra kayboldular. Görüntüler gittiği zaman, toplantı odasını derin bir sessizlik kapladı. Ciddiyetle


dolu gözleri yüzümü inceliyor ve bu açıklamalarının etkisini gözlüyordu. Kelimenin tam anlamıyla, allak bullak olduğumu hissediyordum. İçimdeki dükkânda, fiyatların ve malların hepsi havaya atılmıştı ve şimdi yeniden düzenleniyorlardı. Yeni öncelikler, doğru mallara doğru fiyatları koyuyor, yeni bir düzen raflarda onlara yeni bir yer veriyor ve eski inanışlarla, tozlu ilkeleri depoya kaldırıyordu. Gözlerimi kapattım ve bu işlemin tamamlanmasını arzuladım. Yeniden konuşmaya başladığında dinginlik konusuna değindi. Bir liderin elinin altındaki en güçlü etkinlik, yapmamak aracılığıyla yapmak, eylemde bulunmadan iş görmektir. Dreamer bunu zahmetsiz bir eylem, şiirsel ve düşsel bir durum olarak tanımladı. “Bir lider için yalnızlık ve dinginlik güç bataryasıdır. İnsan, yüreğinde gömülü olan iradenin güçlü mesajlarını sezdiği ve kendisine çektiği bir durumdur. Ciddi ve samimi ol, böylece bunu hem güçlü hem de açık olarak hissedecek ve bileceksin!” Bu sözlerden sonra bağımlı insanlar kalabalığını gözlerimin önüne serdi. Bir böcek yuvasındaki gibi gidip gelmekte olan insanları seyrettim. Görüntüler oldukça canlı ve gerçekti. Zihnimi onlara odakladım. Bir sessiz filmde olduğu gibi, huzursuz davranışları ve hızlandırılmış hareketleriyle komik görünen acınası varlıkları seyrettim. Dreamer o sırada gördüğüm bu hayale müdahale etti. Yansıttıklarımın içine girerek onları yönlendirdi. Kurumların bünyelerinde geçirdiğim bunca yıldan sonra, ancak onun yanındayken, bu kişilerin ne kadar çok hareket ederlerse etsinler çok ufak pozisyonları doldurduklarını görebiliyordum. En düşük sorumluluk ve cezalandırılma düzeylerinde bulunuyorlardı. Dreamer tekrar ezberinden konuşmaya başlayarak, “Dingin bir boşlukta tüm evrenin tekerini hareket ettirdim ve onunla birlikte çevresindeki jant tellerini ve göbeğindeki tüm varlıkları da hareket ettirdim. Tekerin asıl yaratıcısı, göbeğin tam ortasındaki boşluktur ve bu görünmezliğin üzerinde onu oluşturan varlıkların hiyerarşik piramidi yükselir.” Sözlerini tamamladıktan sonra sustu. Yaşantımı allak bullak eden bu varlık kimdi? Karmakarışık düşüncelerimin bir uyum içine girdiğini hissettim. Duyguların ve var oluşun dağılmış parçaları bir araya toplandı. Bir enerji ırmağı, tüm setleri yıkıp taştı ve beraberinde tüm şüpheleri, endişeleri ve ölü olan her şeyi alıp götürdü. Dreamer’ın yanında, ekonomi ve iş hayatı bir şiirden öteye geçerek evrensel bir sanat haline geldi. Bu bilgelik durumunu, bu anın berraklığını, herkesi ve her şeyi içerebileceğim duygusunu korumak istedim. İşte bundan sonra stratejik olarak bana nasıl yaşayacağımı göstermiş ve rol oynama sanatından bahsetmişti. “Bir lider mükemmel olana dek, tüm rolleri nasıl oynayacağını bilmelidir. Vurdumduymazlık, cahillik ve hatta bir rolün en hoşa gitmeyen biçimini, yani olumsuz kısımlarını oynayabilir.


Fakat bu role inanmak zorunda değildir.” Dreamer bu sözleri söylerken kullandığı ses tonuyla, bu önerisinin bir ölüm kalım meselesi olduğunu vurgulamıştı. “Öfkelenip şiddete başvurabilir. Yüzüne bir saldırganlık maskesi takabilir ama içeride bunlardan en ufak bir etkilenme olmamalıdır.” Bu olumsuzluk oyununu, doğru olumsuz tutum olarak nitelendiriyordu.

Dreamer ayrıca, rol yapma aracılığıyla bir liderin programlar ve planlar yapabileceğini ve bunlarla çok uzak bir geleceğe ışık tutar gibi görünebileceğini sözlerine ekledi. “Ama hiçbirine inanmadan!” diyerek daha önceki sözlerine vurgu yaptı. Özgür, yani gerçek bir insan, her dakikanın bir strateji gerektirdiğini ve her saniyenin kusursuz bir senaryoya dönüştüğünü bilir. Rol yaptığının bilincindeki bu kişilerin, kendilerini rolleriyle özdeşleştirmeden böyle ayrı duruşları, karşılaştıkları olaylar ve koşullarda hangi maskeyi takacağına karar vermek gibi, olası farklı roller ve eylem tarzları arasından seçim yapabilmelerini mümkün kılar. “Sadece gerçek bir insan rol yapabilir!” dedi ciddi bir tavırla. “Korkularla koşullanmış, dünyanın anlatıldığı şekliyle uyutulmuş ve ona biçilmiş rollerle özdeşleşmiş sıradan insan, rol oynama sanatını ve rol oynamanın gücünü unutmuştur. Bildiği tek şey sadece yalandır.” Konuşmasının kritik noktalarında, bu yıkıcı sözlerden kendimi korumaya çalışmıştım. Bir liderin rol yapma yeteneği bana daha çok yalancılık ve fırsatçılık olarak görünüyordu. Dreamer gürleyerek, “Bilinçli olarak rol yapmak, yalancılık değildir. Rol yapmak, stratejik yaşamak demektir.” Dreamer’ın düşüncelerime serbestçe girdiği çok açıktı. Bu belirgin durum, gölgelerin daha toplanmadan dağılmalarına sebep olmuştu. “Stratejik yaşamak, koşulların gerektirdiği şekilde bilerek ve kusursuzca eylemde bulunan bir savaşçının etkinliğidir. Dışarıda rolün gereksinimlerine yanıt verir, aynı zamanda içinde bu maskenin ardında gizlemiş olduğu güç ve sorumluluğa sahip çıkar. Sadece stratejik yaşayanlar başarıya ulaşabilir.” Söylediklerinin sonuçları yüzümde belirene dek bekledi. Konuşmaya tekrar başladığında, sözlerinde bir uyarı havası ve bazı hayati bilgilerin verileceğine dair bir hava vardı. “Endişelendiğinde, planlar yaptığında, olumsuz düşündüğünde ve seni buralara getirenin ne olduğunu unuttuğunda, kendini bir böceğin boyutuna indirgersin ve dünya sırtını yere getirir. Evrendeki milyonlarca fotoğraf makinesi senin bu yenilgini kayda alır ve elindeki her şeyi almakla kalmayıp, artık hiçbir şey alamamana neden olur.”


Dreamer, dünya işlerine dönmeden önce bana son öğütlerini veriyordu. Sesi bir fısıltı haline gelene dek alçaldı. Birazdan, yaşantımda kuracağım her şeyin dayanağı ve her servetin ana ilkesi olacak sözler söyleyecekti. “Düş, var olan en gerçek şeydir! Düş, zaman dışındaki gerçekliktir. Ancak düşleyen bir kişi zenginlik yaratabilir.” Dreamer’a göre düş, yüceltilmiş dünyaydı. Görülen ve dokunulan her şeyin gerçek nedeniydi. “Düş, ancak düşleyenlerin bileceği gibi dikey bir planlamadır. Eğer düşlenen içinde değilse, ertesi de yoktur. İçeride her an bir dükkân açılıp kapanabilir. Her an ya kazanır ya da kaybederiz. Her saniye ya bir başarı ya da bir başarısızlıktır. Her şey şimdi, bu sonsuz anda olur.” 6 Ajanda Dreamer isimler, saatler ve telefon kayıtlarıyla dolu bir sayfayı göstererek, “Seninki gibi, hiç boş yer bırakmadan tıka basa randevularla dolu bir ajanda, bir intihar bildirgesidir,” dedi. “Bu kişinin, kendi ölümünü onaylaması demektir. Bir insan ne kadar ölüyse, gününü o kadar çok bağlantıyla doldurur.” Mideme bir yumruk almış gibiydim. Artık o çok iyi bildiğim acıyla kıvranıyor olmak, Dreamer’ın inanç sistemime gerçekleştirdiği yeni bir saldırının amansız şiddetinin en keskin göstergesiydi. Bu güçlü sözlerin yarattığı kuvvetle oradan kaçmak istedim. Sırf yoğun ve aktif bir insan olduğum için bana bir ceset muamelesi yapmasına isyan etmiştim. Gücendiğimi ifade ederek, “Ama modern toplum içerisinde, yükümlülükler, randevular ve görüşmeler olmadan yaşamak mümkün değildir,” dedim. Bunları söylerken, modern toplum kelimesinin üstüne, dünyalarımızın farklılığını ortaya koymak için biraz daha fazla vurgu yapmıştım. Dreamer’ın öne sürdüğü bu savların hiçbir pratik değeri olmadığından son derece emindim. Bana bir keresinde, “Bırak oyun sürsün ve komedi perdesi açılsın. Takımdakiler ve profesyoneller rollerinin gereklerini yerine getirsinler. Şirket, karakterlerle maskelerin bir senaryoya göre sahneye alındığı bir tiyatro gösterisidir. Ona inanma ve içinde kaybolma! Bunun bir oyun olduğunu unutma!” Dreamer’ın, uluslararası bir şirketi yönetmenin ve hissedarlarının nefesini her an boynunda hissetmenin ne demek olduğunu anlamadığını düşünüyordum. Öfkeyle, “Bir ajandanın ölü ya da diri olmakla ne ilgisi var anlamıyorum,” dedim. Bu sözleri zorla söyleyebilmiştim ve gözyaşlarım yumak olup boğazımı tıkamıştı. “Aldığın her randevu ve ayarladığın her görüşme, sadece senin yaşıyor olduğun yanılmasını pekiştirmeye ve aptalca inanışlarını desteklemeye hizmet eder. En başta da planlama


inanışına hizmet eder. Planlamak ve bunlara inanmak, ölmektir. Ancak ölmüş şeyler planlanabilir. Gerçek plan sadece bu andadır. Bir liderin etrafında, en ince ayrıntılarına dek etkinliklerini planlayacak ve programlayacak bir sürü görevli olacaktır ama onun kararları daima bu anın meyvesinde olacaktır. Bu an, ona sonsuzluğu verene dek bilmeyecek ve herhangi bir eylemde bulunmayacaktır. Ne bilmesi gerekiyorsa ancak ve ancak ondan sonra bilecektir. Şimdiyi, tümüyle öğrendiğinde her şey senin emrinde olacaktır. Planlarla programlara inanmaya son verdiğinde, onlar zahmetsizce, doğal bir biçimde oluşuvereceklerdir.” Bakışları çelik gibi sertleşmişti. Israrla bana bakmaya devam etti, sol ve sağ profillerimi karşılaştırır gibi başını bir sola bir sağa döndürdü. Endişelenmiştim çünkü kanlı emellerini belirtmek istemeyen yırtıcı bir hayvanın hareketlerini onda seziyordum. Alçak bir sesle, “Ajanda senin gibi adamlar için ancak unutmaya yarar,” dedi. Endişelerim korkuya dönüşmüştü. Her ne pahasına olursa olsun, bu durumdan bir çıkış yolu bulmam gerekiyordu. Nasıl olur da, bir ajanda unutmamıza yarardı ki? Kendimi, çeperinde hiçbir delik açamadığım, psikolojik bir kozanın içinde gibi hissediyordum. Dreamer’la bu görüşmem, ona boyun eğmek istemeyen ve onun sözlerine susamış varlığım arasında amansız bir düelloya neden olmuştu. Zorlukla nefesimi toparlayıp, “Neyi unutmak?” diye sordum. Dreamer bana birkaç adım yaklaşarak, “Kendini unutmak,” dedi. Korkum içimde yıkıcı bir terör estiriyordu. Zamanla, bu gibi anlarda evrimimin temel basamaklarını geçtiğimi, Dreamer’ın sarsılmaz inançlarımı delerek, çiçeklerden bal taşıyan arılar gibi bana o kıymetli maddesinden getirdiğini anlayacaktım. Bu şekilde düşe yaklaşıyordum. “Dünya, düşlediklerimizin zamandaki açılmasıdır. Bir randevu hep seninledir ya da daha doğru söylemek gerekirse, senin açıkça farkında olmadığın bir kısmınladır. İnsanlarla olaylar, var oluşta çoktan yazılmış bir senaryo uyarınca ortaya çıkar ve yok olurlar. Plan yapıp ona inandığında, gerçek dünyadan uzaklaşırsın. Randevuların ve görüşmelerin yapıldıkları gibi gerçekleştiklerine de inanırsan, içindeki ölüm kavramını o kadar pekiştirirsin. Böylece randevularında da, senin gibi plan program yapan, kendi güçsüzlüklerinin ayrımına asla varmadan, seçtikleri ve karar verdikleri yanılgısı içindeki diğer ölü kişilerle görüşürsün.” Dreamer burada susunca, bu yıkım işlemini bitirdiğini sandım. Biraz nefes almaya delicesine ihtiyacım vardı ama Dreamer’ın bir işi asla yarım bırakmayacağını da biliyordum. Zamanını hassas bir şekilde kullanıp, bu can alıcı dersi son sözleriyle bitirdi.


“Bir gün senin ajandan da, özgür birinin, çözümün daima kemdi elinde olduğunu bilen birinin ajandasına benzeyecek. Görüşmelerde rollerini oynayacak ve dünyanın serbestçe oluşmasına izin vereceksin. İşte o zaman dünya hiçbir kısıtlama olmaksızın senin şaheserin olacak, senin ajandan da gerçek bir liderinki gibi sadece boş sayfalardan oluşacak.” 7 Alo, Ben Kimim? Gün sabahın köründe başlamıştı. Samia’daki evin terasında daha şimdiden birçok farklı telefon görüşmesi yapmıştım. Olayların baskısı altında bunalıp, görüşmelerin heyecanıyla sağa sola emirler veriyor, kızıp öfkeleniyor ve sesimi yükseltiyordum. Bu süre boyunca Dreamer yanımda sessizce beni izlemişti. Kendilerine her şeyin yüzlerce defa tekrarlanması gereken bir beceriksizler ordusunu yönetmek gibi nankör bir görev yüzünden bu kadar çaba harcıyordum. İnsanlar nasıl bu kadar kalın kafalı olabiliyor ve çok basit talimatları bile anlamakta güçlük çekiyorlardı? Arada durup Dreamer’a bakıyordum ve bana vereceği bir destekleme işaretini almak ya da beni onayladığını gösteren bir bakış yakalamak istiyordum.

Ben uzun bir telefon görüşmesinin sonuna gelmek üzereyken, Dreamer beni şaşkınlığa düşürerek, “Telefonu açtığında, Alo kim o diye değil, Alo ben kimim diye cevap vermelisin,” dedi. Ne dediğini anlamamıştım. Bu sözleri her zaman önemli bir şey söyleyeceği zamanlardaki gibi fısıltıyla söylemişti. Hemen ona kulak kesildim. Ona baktığımda, çoktan sinirlenmiş olduğunu gördüm. Bir yandan damarlarımdan yüksek dozda adrenalin pompalanırken, diğer yandan da sırtımdan aşağı bir ürperti iniyordu. Cesaretimi toplayarak ondan söylediklerini tekrar etmesini istedim ama sesim içimdeki korku yüzünden çatlayarak çıkmıştı. Korkunç bir sesle, “Diğerleri sensin!”diye bağırdı. Suçlamaların ve şikâyetlerin beni alıp götürdüğü iç dünyamın cehenneminde sessiz sakin oturan misafir Dreamer, artık batmakta olan bir geminin etrafa emirler yağdıran kaptanıydı. Aklım başımdan gitmişti. Korktuğum için sallanan telefon ahizesi de elimden kaydı ve az kalsın masanın üstüne düşüyordu. Görüntüm o kadar komik olmalıydı ki, Dreamer bile kendini gülmekten alamamıştı. Diğer yandan, beni tehditlerinden daha çok yıldıran şey, en sert maskesinin ve öfkesinin ardında hep kıpırtısız, durgun bir okyanus olması ve bakışlarının sertliği altında bir dinginlik bulunmasıydı. Çok kısa bir süre bu dinginliğini koruduktan sonra yine yırtıcı bir hayvanın bakışlarını yüzüne yerleştirdi. “Diğerleri sensin,” dedi. Sesi yatışmıştı ama bu bile bana huzur vermiyordu.


“Dünya sen böyle olduğun için böyledir. Bunun tersi mümkün değildir. Sakın kaçma. Görünenler, senin görünmeyeni tanımana yardım eder. Diğerleri, kendinde görüp kaçmak istediklerini görmene yararlar. Bendeki bütün bunları yansıtan nedir? İşte saygın bir insanın kendine soracağı soru budur. Seni dinlediğimde kararsız olduğunu ve gereksiz ayrıntılarla boğuştuğunu görüyorum. Yakındığın şeyler diğerlerinde değil, sende.” Bunları söylerken masanın diğer tarafından bana doğru eğilmişti. “Dünya senin ne ve nerede olduğunu saptamak için kendisini şüpheci, kaotik ve sorumsuz olarak gösteriyor. Karşındaki kim olursa olsun, sana rahatsız ediyor muyum? Diye soruyor.” Dreamer dikkatimi bu yöne doğru çekince, doğru olduğunu anladım ama yine de neden bu ayrıntıya takıldığını anlamamıştım. Rahatsız ediyor muyum diye sormak, sadece koşulları rahatlatmak için kullanılan bir sözdü. Bu soruyu her zaman ilgisizce dinler, sıradan bir nezaket gösterisi ya da altın üste gösterdiği bir saygı olarak kabul ederdim. “Rahatsız ediyor muyum diye soruyorlar çünkü hazırlıksız olduğunu hissediyorlar. Dünya ve diğer insanlar seni yansıtırlar. Onlar tembel ve kendi kendine konuşan bir adamın görüntüsünü yansıtan aynalardır. Rahatsız ediyor muyum sözü, senin sorumsuzluğuna işaret eder. Rahatsız ediyor muyum derler çünkü açık değilsin! Rahatsız ediyor muyum, seni itham eden bir dünyadır.” Bu esnada telefon tekrar çalmıştı. Telefonu açtım ve doğal olarak ‘Kim o?’ diye cevap verdim. Daha bu alışagelmiş sözleri tamamlamama fırsat vermeden Dreamer’ın gürledi. “Alo, ben kimim demelisin. Alo kimsiniz değil. Ben kimim diye sormalısın. Hattın diğer ucunda daima kendini bulacaklarını anlayan kişiler, böyle sorarlar!” Bir yandan Dreamer’ı dinlerken, bir yandan da henüz başladığım telefon görüşmesini normal bir şekilde sürdürmeye çalışıyordum. Dreamer telefonla konuşmama aldırmadan ve hattın diğer ucundaki kişinin duyabileceğini düşünmeden, “Alo ben kimim demek, kendi yanlış anlamalarınla karşılaştığını hatırladığın anlamına gelir,” dedi. Bir yandan Dreamer’ı dinliyor ve bir yandan da telefondaki görüşmeyi kısa kesmek için karşıdakine kısa cevaplar veriyordum. “Dünya yönetilmek ister. Arayan kim olursa olsun, senin yönetimin altına girmeye ve açıklığa kavuşmaya gereksinim duyuyordur. Vereceğin karşılıklar, senin bir yönün olmadığını anlamasına yetecektir. Sen yaralısın ve aşırı yük içindesin. Işığın içeri girmesine izin vermeli ve diğer anlama alanlarına girmelisin.” Dreamer’ın ses tonu sakinleşmişti ve şimdi beni yönlendiriyordu. “Uyanık ve tetikte olan bir kişi, karanlık ve sahte güvenlik kabuğunun


altında, hep aynı yaranın, aynı acının gizlendiğini, yara sarılıp iyileştirilmediği sürece yapabileceği hiçbir şey olmadığını bilir. Kaçıp uzaklaşmaya çalışsa, telefondan uzakta münzevi bir mağaraya bile çekilse, ya da bir keşiş gibi mağaraya kapansa da, o yara, onun eksikliklerini ortaya sermek için yine geri gelecektir. Fakat sen, diğer tüm sıradan insanlar gibi, artık acıyı hissetmiyor ya da yokmuş gibi davranıyorsun.” Sesinde çaresi olmayan bir başarısızlığın yankısı, bir yenilginin acısı vardı. Telefon o anda tekrar çaldı ve ben ne yapacağımı bilmiyordum. Ne Dreamer’a ters düşmek istiyordum, ne de kendimi onun oyununa ayak uyduracak kadar özgür hissediyordum. Telefon çalmaya devam etti ve Dreamer, başını sallayarak beni cesaretlendirdi ve bu hareketine ek olarak, “Böylemesine bir kutsama hakkında biraz düşün. Dünya bize ne olduğumuzu söylemek ve eksikliklerimizi göstermek için arıyor. Bu bir Delphoi kâhininin yanında olmak, her istediğinde ona danışmak gibi bir şeydir. Telefona yanıt veren herkesin, karşı tarafta kim olduğunu sorduğunu görüyoruz ama aslında biliyorlar. Sen karşındakinin kim olduğunu biliyorsun çünkü seni arayan yine sensin,” dedi. İyileşme duygusu tüm bedenimi sarmıştı. Telefon çalmaya devam ediyordu ama ben yazmakla meşgul olduğum için ona cevap veremiyordum. Onun sözlerinde bir insanın kaderini değiştirmeye yetecek gizemi bulmak üzereydim. Dreamer beni yine uyararak, “Dünya, varlığının yalın bir yansımasıdır. Bunu unutma! Dünya kim olduğunu söylemek, kendin hakkında bilmekten kaçındıklarını söylemek için seni arıyor. Hattın diğer ucunda kim olmasına karar verecek olan yalnızca sensin. Şimdilik hattın diğer ucunda senin kırgınlığını yansıtan insanoğlu var çünkü iyileştirme istedin.” Dreamer’ın söylediklerinin doğru olduğunu bilerek defterime not aldım. Şimdi her şey çok daha açıktı. Dreamer’ın öğretilerinin dağınık parçaları yerli yerine oturuyordu. O anda ulaştığım anlama yetisine sonra da geri dönebilmek için her şeyi not ediyordum. “Yaşayan bir insan yaşamı davet eder. Kendine acırsan, başarısızlığı cesaretlendirirsin. Her şey benzerini kendine çeker. Bilgelik bilgeliği çeker. Hattın diğer ucundaki kişiyi değiştirmek istiyor musun? Onların sözlerini, tavırlarını ve taşıdıkları haberleri değiştirmek? O zaman kendini değiştir! Çözüm haline gel ve dünya ebediyen çözüm bulacaktır!” dedi. Nefes alabilmem için bana birkaç saniye verdi. Konuşmasının bu son kısımlarını yazana kadar bekledi ve sözlerine devam etti. “Telefonu yanıtlarken, Alo ben kimim demek, yaşamının tüm sorumluluğunun kendisinde olduğunu bilen bir insanın yakınlığıdır. Bir telefon çağrısı şimdiye dek görmekten, dokunmaktan ve bilmekten kaçındığın her şeyi anlamana yardımcı olur.”


Tam o sırada telefon yeniden çaldı. Ahizeyi kaldırmadan önce, Dreamer’ın önerisine kulak verebilmek için birkaç saniye bekledim. “Açıklık kazandır. O zaman hattın diğer ucunda iyi haber olacaktır.” “Alo, ben kimim?” dedim. Bu tuhaf sorunun, hattın diğer ucundaki kişide oluşturacağı yüz ifadesini düşününce gülümsedim. O andan itibaren, telefonu açmak sıradan bir işlem olmaktan çıkacak, eski hacıların Delphoi’ye yaptığı gibi bir keşiş yolculuğu olacaktı. Pythia ile görüşmek kadar baştan çıkartıcı olacaktı. Telefon tekrar çaldı ve Dreamer başıyla açmamı söylerken, “Kendi içinde çözüm ol! Dışarıda özgür ol! Ne çözülecek bir durum, ne savaşman gereken bir düşman var. Dünyaya bir yanıt verebilmen için kendin çözüm olmalısın. Var oluşun parlaklığı içinde samimiyete, sadeliğe ve rahatlığa eriş. Eğer oyuna yukarıdan bakabilirsen, hattın iki ucunun da sana sadakatini sunduğunu göreceksin. Sonra bir gün, gerçek bir insanın tek işinin dünyayı onarmak olduğunu göreceksin. Dünyada ortaya çıkan her çatışmanın tek kaynağının sen olduğunu, eğer kendini yüreğinde iyileştirebilirsen ve sevebilirsen, bunları koruyacak tek kişinin de kendin olduğunu göreceksin.” Telefon hala çalıyordu. Ahizeyi kaldırıp, “Alo, ben kimim?” diye yanıtladım. Dreamer’a karşı bir şükran duygusu tüm bedenime yayılmıştı ve kalkıp onu kucaklamak için dayanılmaz bir istek duydum.

8 Mekanikliğe Takılan Çelmeler Müezzinin okuduğu ezan inananları günde birçok kez namaza çağırıyordu. Ezan antik şehirlerdeki gibi, şehri görünmeyen surlarla çevreliyordu. Ruhu kurtarmanın bir devlet meselesi sayıldığı Suudi Arabistan’daki din polisi burada yoktu. Ayrıca burada, namaz vakti her işi bırakıp ibadet etmeye gitmeleri için esnafın camlarına sopayla vurulmazdı. Fakat yine de burada da, ince minarelerden yükselen ezan her türlü etkinliği bıçak gibi kesiyor ve halkı Mekke yönüne doğru namaz kılmaya davet ediyordu. Müslümanlar için Kutsal şehrin bulunduğu yönü gösteren kıble, önem bakımından kutup yıldızının navigasyon değerine eşitti. Her ofiste, her otel odasında ve her kamu alanında kıbleyi milimetrik bir hassasiyetle gösteren bir ok bulunurdu. Tüm İslam dünyasında ezanla herkes namaza davet edilirdi ve saat geldiğinde diğer bütün işler ikinci plana atılırdı. Bir keresinde Avrupa’dan dönerken, Cidde’ye inip kalkacak bir Suudi uçağına son dakikada yer bulmuştum. Bu uçağın Mekke’ye giden bir Hac seferi olduğunu son anda anlamıştım. Yolculuğun ortasında, ben hariç herkesin üstünü değiştirip Hac kıyafetlerini giymesiyle uçakta garip bir duruma düşmüştüm. Ardından koridorda namaz kılmaya başladılar. Kendi kendime, yönü nasıl bulabildiklerini sordum.


Müslümanların iş toplantısı ya da bir pazarlık esnasında aniden her şeyi bırakıp namaza durmalarına birçok kez şahit olmuştum. Verilen bu birkaç dakikalık molanın onları tazelediği kesindi. Bu dini ritüelin arkasında gizli bilgeliği araştırmaya başladım fakat kimse bana hurafelerin ötesine geçebilecek bir bilgi sağlayamamıştı. Dreamer’la görüşmelerimizin birinde ona bunu sorma fırsatım oldu. Aldığım açıklama ise hazırlık dönemim için büyük bir önem taşıyordu. Söylediklerini dikkatlice defterime not ettim. “Yüzyıllardır süregelen bilgelik gelenekleri, insanoğlunun kaçınılmaz biçimde eğilimi olan kemikleşmişlik ve tekrara kaçmaya karşı durabilecek her türlü hileyi icat ederek, nesilden nesile aktardı. Mekke yönüne dönüp günde beş kez namaz kılmak, İslami takvime göre dokuzuncu ay olan Ramazanda oruç tutmak ve diğer dinlerin tüm ritüelleri, ‘mekanikliğe takılan çelmeler’ olarak tanımlanabilir. Bu ritüellerin işlevi, rutini kesintiye uğratıp, insanları en köklü alışkanlıklarından çelmeye ve şimdilik uyku halinde olan gizli bir bilgeliği beslemektir.” Dreamer bana bunların artık normal anlamları unutulduğu halde dini inanışlar olarak var olmayı sürdüren, bedensel, zihinsel ve ruhsal arınmanın normları olduğunu anlattı. Yaşamımızın mekanik ve tekrar eden hareketlerle dolu olduğunu görmek için ona biraz dikkatli bakmamız yetecekti. Her sabah titizlikle aynı hareketlere başlıyoruz. Yatağımızdan aynı hareketle iniyoruz, tıraş olmaya hep aynı yerden başlıyoruz, dişlerimizi aynı şekilde fırçalıyoruz. Alışkanlıklarımız yerleşiyor, fikirlerimizi bile aynı kelime ve ifadelerle söylüyoruz. Hatta duygularımız bile önceden tahmin edilebilir hale geliyor. Sıradan bir insanda irade gömülmüştür ve davranışları mekanik bir aklın ürünleridir. Psikolojiden çok, robot teknolojisi tarafından incelenecek hale gelmiştir. “Kendi iradesini özgürce ifade etmek üzere kararlar veren ya da seçim yapan bir kişi, kendini biraz gözlemlese, mekanik süreçlere ne kadar yönlendirildiğinin farkına hemen varabilir.” Dreamer’ın düşüncelerini ve insanlığın içinde bulunduğu durumu, kimseyi gücendirmeden bu şekilde açıklaması, bu bilgeliği beni büyülemişti. Görüşünün ve sözlerinin ciddiyetinin ardında, var oluşta kök salmış yanılsamaları, inanışları ve fikirleri sistematik bir şekilde ve zalimce yıkışını hafifleten sonsuz bir şefkat ve hiç bitmeyen bir gülümseme vardı. ‘Mekanikliğe takılan çelmeler’ konusunda daha fazla bilgi edinmek istiyordum ama Dreamer konuyu kapatmıştı. Yine de ısrarlarım sonucunda ağzından birkaç kelime daha alabilmiştim ve söylediklerini not defterime titizlikle işledim. “Tekrarlanan bir hareketi, mekanik bir tepkiyi düzeltmek için gösterilen her çaba, ‘mekanikliğe takılan çelmeler’ olarak adlandırılabilir.” Dreamer bu konudaki sözlerini, yapılacak uygulamalı bir çalışmayla kişinin rastlantısallık yasasından kaçabileceğini söyleyerek bitirdi.


O günden sonra bu sözleri kendime olabildiğince sık hatırlatmaya çalıştım. Kendimde gördüğüm her otomatik davranışı, paslı ve gıcırdayan mekanik tepkileri, alışkanlıkları gözlemeye ve kırmaya çalıştım. Bunun ne denli güç bir iş olduğunu ve bu davranışlardan arta kalan alanın ne kadar küçük olduğunu ancak bunu deneyenler anlayabilir. Fakat çabalarıma değmişti. İçimizdeki bu ‘gardiyanlar ve hırsızlar’ oyununda, alışkanlıklarımıza bir tuzak kurabilme becerimiz, içimizdeki tüm kötülüklerin amansız bir avcısı olmamız, hareketlerimize dikkat etmemiz ve bilinçli eylemlerde bulunmamız, var oluş üzerinde yapılan uygulamalı bir çalışma olduğu gibi düşüncelerimizin ve duygularımızın niteliğini değiştirerek yaşantımıza da eşi benzeri olmayan yansımalar getirir. 9 Kendimizi Yenmek Dreamer’la karşılaşmalarımız iyice azalmıştı ve içinde bulunduğum koşullar beni iyice boğmaya başlamıştı. Kendimi yetersiz ve mutsuz hissediyordum. Dünya büyümüş ve beni tehdit edercesine tepeme dikilmişti. Aylar geçiyordu ve Kuveyt’teki şirketin önemi arttıkça dünyanın beni uyutma gücü de artıyordu. Dreamer birçok kez çaresizliğin pençesinden beni kurtarmaya geldiğinde, “Olumlu bir ruh halinde kalmalısın, aptallık edip kendini fazla ciddiye alma,” derdi. “Kendinle dalga geçmelisin. Bu her türlü takıntıya ve kendini özdeşleştirmeye karşı güçlü bir antidottur.” Dreamer’ın dilinde, insanın dünyayla kendini özdeşleştirmesi, Özgürlüğümüzün azaldığı durumlara denk düşüyordu. “Sen sonuç haline geldiğinde, dünya sebep haline gelir. Sen küçüldükçe, dünya büyüyerek seni yutar.” Dreamer’ın bu sözleri üstüne aklıma kendi gözyaşları içinde boğulma tehlikesi geçiren Alice geldi. Dreamer, özdeşleştirmeye karşı koyabilmem ve dünyanın beni uyutmasına izin vermemem için bana bir dizi hile ve strateji öğretti. Bunlardan biri, en yoğun ve en kritik anlardan birini seçip her türlü etkinliği durdurmaktı. Odanın bir köşesinde kıpırdamadan durup, zamanın benliğimin her santimetre karesine uyguladığı basınçla boğuşarak bunu denedim. O dakikalarda, bedenimde, endişe ve korkuyla dolu dünyanın beni nasıl içine çekmeye çalıştığını hissettim. Aynı dünya, mekanik davranışlarda açtığım bu yarığın bana zarar vereceğine dair sinyaller gönderiyordu. Dreamer’ın bu önerisini uygulamaya başlayınca, olaylardan ve içinde bulunduğum koşulların zorluklarından ayrı durabilme becerim gelişmeye başlamıştı. Yaşam ve işim ciddiyetini ve ağırlığını kaybetmişti. Bu uykudan uyandığımda, oyunun önemini tekrar keşfettim.


Başka durumlarda da, kendimi korumak için aynaya bakarak değişik yüz ifadeleri takınmayı seçtim. Yüz ifadelerime bakarken, bir yandan da bir oyunun içinde olduğumu unutmamaya çalışıyordum. Çok yakında beni zorlu bir görev bekliyordu. Bu bilinçli çabalarım, bir tünel açarak beni antik çağların okullarıyla bağlantıya geçirdi. Kurduğum bağlantıyla, o okulların her zerresini içimde hissetmeye başlamıştım. Bu nadir anları bir lütuf olarak kabul etmiştim. İşte o sıralar, Dreamer sözcük dağarcığıma ‘kendini yenmek’ ifadesini katmıştı. Bu terimden ilk bahsettiği zamanı çok net hatırlıyorum. Le Meridien’in çatı katındaki kral dairesinde, terastaki geniş yüzme havuzunun başında oturuyorduk. Üstünde beyaz keten bir giysi, deri makosenleri vardı ve koyu renk güneş gözlüklerini takıyordu. Hareketleri ona batıyı çok iyi tanıyan bir batılı havası veriyordu. Basra körfezinin mavi sularına, Kuveyt şehrinin tozlu binalarına, çevredeki teraslara ve ince minarelere bakarak konuşuyorduk. Bir girişimci olarak karşılaştığım zorluklar ve engellerden bahsediyordum. Ona bir insanın önderlik anahtarına nasıl sahip olabileceğini sordum. Bir lideri korkusuzluğa, yıkılmazlığa, zafere ve şana götüren o sihirli formülü bilmek istiyordum. “Bir lider, her şeyden önce bir var oluş yöneticisidir. O, kendisindeki olumsuzlukları nasıl tanıyacağını ve onları nasıl bir çemberin içine kıstıracağını bilir. Tüm savaşları kazanmak için önce kendisini yenmesi gerektiğini bilir. ‘Kişinin kendini yenmesi’, olumsuz duyguların yönetimi ele geçirmesine izin vermemektir. Kendimizi baltalamamamızdır. Tün sınırlarımızı ve varlığımızdaki gölgelerin, şüphelerin ve korkuların koyduğu her engeli devirip aşmaktır. Kişinin kendini yenmesi, iradeyi gömülü olduğu yerden çıkartmak, bütünlüğe doğru geri dönüş yolculuğu yapmaktır. Yaşamda yapılacak başka bir şey yok! Varlığın maruz kaldığı denemeler, işteki yükümlülükler ve bu yolculukta önümüze çıkan engeller, içimizdeki gürültülü kalabalığı susturmak ve bizi kurtaracak gemilere atlamak için birer fırsattırlar.” Bir süre, hiçbir şey söylemeden, sadece yüzümün aldığı afallamış ifadeyi izleyerek not almamı bekledi. Ardından, oturduğumuz masada bana doğru eğildi. Birçok kez olduğu gibi yine yüreğim ağzıma gelmişti. Birazdan, yine onun felsefesine ait önemli bilgiler aktaracağını anlamıştım. Ona hazır olduğumu göstermek ve biraz da içimdeki korkuyu yenmek için oturduğum yerde doğrulup, not defterimi açık bir şekilde bacaklarımın üstüne koydum. Dreamer fısıltıyla, "Kişinin kendisini yenmesi', içine sızmaya çalışan en küçücük bir olumsuzluk ifadesine bile geçit vermemek, içindeki ufak alçalmaya veya hüzün kırıntısına, engel olmaktır," dedi. Bekledi. Yüzündeki belli belirsiz bir gülümsemeyle, dikkatle bu açıklamaya vereceğim tepkiyi gözlüyordu. Ardından sesini değiştirerek bu satırları okudu: Zaman sana saldırdığında sen zamanı yut Istırap sana saldırdığında sen ıstırabı yut


Şüphe sana saldırdığında sen şüpheyi yut Korku sana saldırdığında sen korkuyu yut. Dreamer'ın bir kavramı açıklarken veya bir görüntüyü anımsatırken, tekrardan kaçınmadığının farkına vardım. O'nun kullandığı bu tekrarların, o zamana dek inandığım gibi sadece bir eğitim yöntemi olmadığını, ritmik bir şiir biçimi gibi, kavramın ya da görüntünün farklı açılardan yeniden sunulduğu fikrine kapıldım. Böylece, içimdeki psikolojik engelleri devirmesine ve sert yapılanmaları yıkarak geçmesine şahit oluyordum. Dreamer yeniden konuşmaya başladığında, aklımdan geçirdiğim bu düşünceleri bir süreliğine de olsa bıraktım. " endini yenmek', dünyaya bağımlı olmamak, yaratıcı olmak, kendinin, kendi Var oluş K durumlarının efendisi olmak ve dolayısıyla da dünyanın efendisi olmak demektir." Bağımsız kalabilme yeteneğine de herkesin doğuştan sahip olduğunu sözlerine ekledi. Bana dikkatlice baktı ve sonra sessizliğe büründü. Bakışlarının altında aklıma, karanlıktan çıkıp zaman ırmağında akan bir sal misali hatıralar geldi. Çocukluğumdaki bir olaya gelene kadar görüntüler birbirini kovalayarak canlanıyordu. Kendimi bir kez daha, Carmela'nın odasında, yine her zamanki huysuzluklarından birini sergileyen bir çocuk olarak gördüm. Yetişkinlerin arasında, gözyaşlarına kapılmış bağırıp çağırıyordum. Giuseppona bile beni yatıştıramıyordu. Delirmiş gibiydim, ama çocuktum ve bir yandan da göz ucuyla onları izliyordum. Başka bir şeyle ilgilendikleri sırada, kimsenin beni görmediğinden emin olup, geniş gardırobun kapağındaki boy aynasında kendi görüntüme bakıyor ve bu gösteriyi oynama özgürlüğüyle mutlu fakat art niyetli bir şekilde gizlice gülüyordum. Çocukluğuma ait unuttuğum bu kareye bir kez daha kavuşmuştum. O zamanki gizli zevkin tadını yeniden yaşadım. Dreamer o anda düşüncelerime girdi ve bana, "Ne var ki, bir gün çocuk oynamayı bırakır. Bir zamanlar sadece istediği zamanlarda taktığı bu maske, artık onun yaşamını zalimce yöneten kalıcı yüzü olmuştur ve o çocuk, artık tam anlamıyla kaprisli, alıngan ve zayıftır. Bir uyuşturucu ya da bir iş bağımlılığı gibi, bir şeye veya birine bağımlı kalmadan yaşayamayan kırılgan bir yetişkine dönüşmüştür."dedi. Tatlılıkla, ama çelik gibi sert bir bakışla bakarak sözlerini tamamladı, "Özgürlük, senin bunca zamandır taktığın bütün bu maskelerine mal olacaktır."

10 Düş Var Olan En Gerçek Şeydir Ortadoğu'da ve Kuveyt'te geçirdiğim yıllarda, Dreamer'ın mucizesi bende bir tür alışkanlık


oluşturmuştu. Huzur, sağlık, başarı ve başım her sıkıştığında onun mucizevi ve bitmez tükenmek bilmeyen bilgeliğinden yararlanmamı sağlayan fırsatlar için başlarda duyduğum şükran duygusu yavaş yavaş, onun otoritesiyle alçakça bir rekabete giren içimdeki bastırılmış isyan duygusuyla yer değiştirdi. Dünyanın bende açtığı yaralar bir sızıntı gibi enerji kaybetmeme neden oluyor ve enerjinin yanında özgüvenim, yaşama isteğim ve sevincim de giderek azalıyordu. Hatta Dreamer'la birlikte yaşantıma giren mucize duygusu bile, ağzı açık kalmış değerli bir parfüm gibi uçup gidiyordu. Tüm dünyam bulanıklaşmaya başlamıştı. Birlikte çalıştığım kişiler de, benim yitirmekte olduğum canlılığımın bir dışavurumu gibi, bir zamanlar işlerine duydukları enerjiyi ve coşkuyu kaybediyorlardı. Benim etrafımı kuşatan problemleri sürekli çözmek zorunda kalmam anlamına gelen patronluk rolü beni öldürüyordu. Kendisini yönetemeyen kişi, başkalarını hiç yönetemez. Artık iyiden iyiye seyrekleşen buluşmalarımızda da eskisi gibi yine Dreamer'ın sözlerini yazıyor ve onların üstünde uzun süre düşünüyordum ama içimdeki derin uçurum uzun zamandır 'düş'le, gerçeklik olarak inandığım şeyi birbirinden ayırıyordu. İnsanlığın en eski dramı olan Cennet'ten kovuluşunun, yalnızca zamanın başlangıcında bir kereliğine gerçekleşen ve birdenbire olmayan bir şey olduğunu artık daha iyi biliyordum. Beklenilmeyen, hep uzun bir hazırlık dönemine gereksinim duyar. Âdem'in cennetten kovulma öyküsü, gözlerimin önünde canlanarak yeniden gerçekleşiyordu. Bilinçli bir varlık, korku ve ıstırap karşılığında cennetinden vazgeçmişti. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Yaşamla ölümü kim takas ederdi? Ne var ki insan bunu bir zamanlar yapmıştı ve yapmaya da devam ediyor. Bunu tenimde hissederek yaşıyordum. Elmayı ısırmak, sebebin dışarıda olduğuna, bizi elinde tutan ve bizi denetleyen bir iradenin dışımızdaki dünyada bulunduğuna inanmaktır. Absürd tiyatro perdelerini açıyor ve bu dramı her ölüm anında, 'burada ve şimdi'yi her erteleyişimizde yeniden sahneliyordu. Günah işlemek sözcüğü Grekçe, etimolojik olarak 'sapmak' anlamına geliyordu. Benim günahım da en yüksek görevimden sapmak, uzaklaşmaktı. Unutkanlık, itaatsizlik ve bölünme zerreleri katlanarak çoğalmış ve cennete girerek onu kirletmişti. Her defasında azar azar, Dreamer'ın felsefesini, gerçekleşmesi olanaksız bir kurgu dünyasına sürgüne gönderiyordum. Onun görüşü ve sözleri, beni ilk günkü gibi büyülüyor ve ben tüm bunların gücünü bir soluk gibi içimde hissediyordum ama inancım bana bunların hâlâ teoriden öteye gidemediklerini söylüyordu. Pratikte durum tamamen farklıydı. Yüzlerce insanın bağlandığı, hatta kendi ailemin de geçimini sağlamam için yönetilmeyi bekleyen bir


şirketin üzerime aldığım sorumluluğu, her gün göğüslediğim binlerce zorluktan sadece biriydi. Etrafım benimle aynı heyecanı paylaşan çalışanlarla çevriliyken ve Kuveyt şehrinin en seçkin bölgesi Samia'da yaşamak için güzel bir villa, emrimde hizmetçiler, şoförler varken, ben iki yıl önce Dreamer'ın beni çekip çıkardığı cehennemi ve o andan sonra bana sunduğu harikaları unuttum. Hatta bazen Dreamer'ın ilkelerinin ve düşüncelerinin aslında yaşantımı kasıtlı olarak karıştırmak ve gereksiz yere bana zorluk çıkarmak üzere hazırlandığını bile düşündüm. Dreamer bana, " 'Düş', var olan en gerçek şeydir,"diye öğretmişti. "Kendini çelikten bir halatla düş 'e bağla ve hiç kimsenin, hiçbir şeyin seni ondan ayırmasına izin verme. 'Düş 'ten yoksun bir adam, evrende kaybolmuş bir kırıntıdan farksızdır." Ancak aylardan beri, O'nun dünyası ile benim günlük dünyam arasındaki bölünmeyi büyütmekle meşgüldüm. Dreamer sayesinde elde ettiğim o bir milimlik bütünlüğü, yaşantımda dağları yerinden oynatan o belli belirsiz hareketi artık yitirmekteydim. Affedilemeyen tek günah, bütün yanlışların en büyüğü, dünyanın bizi yarattığına inanmaktır. Dünyayı tanrımız yaptığımızda, üstelik de kederli ve cahil bir tanrı gibi kabul ettiğimizde, bu günahı yüreğimizde yeniden işliyoruz. Yaratılış kitabından, Frankenstein öyküsüne, Alice'nin masalından, Blade Runner'a kadar, insan kendisine sürekli olarak, kendi yarattığı şeyin kurbanı haline gelen yaratıcının ölümsüz öyküsünü anlatır. Bir keresinde bana, "Sen dünyayı gördüğünde, o çoktan yaratılmıştır," diyerek, dünyaya 'yaratıldı' denmesinin nedeninin bu olduğunu acıklamıştı. O sonradan gelir. O sonuçtur! Önce gelen ise sebeptir. Ancak pek az kişi dünyanın ne bir yönü, ne de kendi iradesi olduğunu anlayabilir. İ"rade yalnızca bireye aittir... dünyayı yönetir. İradenin olmaması halinde, dünya otomatik olarak kontrolü ele alır." Bu, şok edici bir keşifti! Dünyanın, bir iradesi olamayacağını anlamak, birisinin uçuş sırasında uçağın pilotu olmadığının ve birkaç dakika içinde tüm kontrolleri öğrenip uçağı kullanması gerektiğinin farkına varmasına benziyordu. Kaygılı halimi fark ederek, "Bundan dolayı endişelenmen tamamen yersiz, bu durum sadece senin dünyaya olan bağımlılığını sürekli kılar," dedi. İnanmayı çok arzu ediyor olmama rağmen, onun felsefesiyle uyuşmadığımı her zamankinden


çok daha fazla hissederek, "Dünyaya bağımlı olmak ne anlama geliyor?" diye sordum. " u, 'unuttuğun' zaman, senin küçüleceğin ve dünyanın senin başına patron kesileceği B anlamına gelir," diye sorumu ilgisizce yanıtladı. "İradesiz insanlar, psikolojik cüceler haline dönüşerek kendi evreninde kuyrukları bacaklarının arasında sıkışmış, suçluluk duygularının ağırlığı altında belleri bükülmüş ve kendi yarattıkları hayaletlerden ölümüne korkarak dolaşırlar.” Bu duruma düşen insanın, artık suçlamak, şikayet etmek ve bahaneler bulup kendisine acımaktan başka yapabileceği hiçbir şey kalmaz diye sözlerine ekledi. Bu, dünya üzerindeki insanların ve aynı zamanda benim de içine tepe taklak düşmekte olduğum bir durumdu. Pirandello'nun Enrico IV karakteri gibi, sadece oynamam gereken bir rolün içine hapsedilmiştim. " ir işadamı olmak veya bir girişimci rolünü oynamak, seni özgür bir adam yapmaz. Kişinin B kendisini o rolle özdeşleştirmesi, sadece hapishanesini değiştirdiğini gösterir. Sen sadece yeni bir hücreye girdin. Özgürlük, kendini dünyayla özdeşleştirmekten kurtarmak, tüm yaşantını yöneten acı dolu ezgiyi sonsuza dek susturmak demektir." Yüreğimde öten cırcır böceklerine çoktan vurmuş, O'nun başıma dert açan sesini ortadan kaldırmaya karar vermiştim. Aylar geçtikçe Dreamer'la olan görüşmelerimiz giderek seyrekleşmiş ve sonunda neredeyse tamamen kesilmişti. O sıralar kendi gücüme daha uzun bir süre boyunca dayanmam gerekmişti. Kan ter içinde çözüm peşinde koşarken, farkına bile varmadan zamanla asıl çözümlerin sürekli bir kısır döngünün içindeki sorunlara dönüştüğünü fark edemez olmuştum. Dreamer'ın enerjisiyle dolan enerjim tükenmek üzereydi. Görünürde her şey eskisi gibiydi fakat yaşantıma Dreamer'la birlikte giren o enerji, o hayati sıvı, Varlığımdaki yüzlerce yaradan, yerine konması mümkün olmayan değerli bir yaşam pınarı gibi akıp gidiyordu. Artık antrenman da yapmıyor ve bedenimi ihmal ediyordum. Yorgunluğumu, yüzümde oluşan kırışıklıklarla diğer yaşlanma belirtilerini ve bedenimin kötüleşmesini, çalışma koşullarımın ağırlığına ve yeterince uyuyamıyor olmama bağlayarak kendimi haklı çıkartmaya çalışıyordum. Oysa düşü terk etmemle beraber, Dreamer'la birlikte yürüdüğüm yoldan geri dönüyordum. İş ortaklarına duyduğum güvenin, sadakatin ve hatta bazen birlikte çalıştığım kişilere ve yaptıkları işlere duyduğum hayranlığın, kişisel yeteneklerimden kaynaklandığını düşündüğüm şeylerin, Dreamer'la olan ilişkimin yansımasından başka bir şey olmadığını fark


etmiştim. Bu tür ilişkiler giderek zayıflamıştı ve bazı durumlarda tamamen yok olmuştu. Bu değişimden dolayı başkalarını suçlamıştım. Herkes açgözlü, nankör ve fırsatçıydı. Bu sürede sorunlar ve anlaşmazlıklar her zamankinden daha tehlikeli boyutlara ulaşmış ve başarısızlıklar daha sık yaşanır olmuştu. Ben yine de bu olayların çoğundan zevk almış ve geriye düşmeyi çok umursamamıştım. Hayatımdan neredeyse tamamen çıkmış olan Dreamer'la karşılaşmalarımın ve haberleşmelerimin giderek seyrelmesini, başlarda büyük bir umursamazlık ve rahatlıkla karşıladım. Giyim tarzım ciddiyetten uzaktı ve alışkanlıklarım sadeleşmişti. Sosyal içerikli toplantılara daha fazla katılmaya başlamıştım. Büyükelçilik resepsiyonlarını ve villalardaki özel davetleri kabul ediyordum. Kentin en çok rağbet gören restoranlarının ve gece kulüplerinin müdavimi olmuştum. Dreamer her zaman mütevazı davranmamı önermiş, titizlikle seçeceğin ve sana özel fırsatlar sunacak resmi davetlere stratejik olarak katıl demişti. Dreamer'ın öğretilerine göre, önemli iş toplantılarının arifesinde üzerimde yapacağım çalışmayı yoğunlaştırmam gerekiyordu. Dikkat ve farkındalık durumunu pekiştirmek, aylar boyunca 'uygulamalı çalışma' yaparak sahip olduğum bu zenginliğin, bu değerli servetin mahvolmasına izin vermemeye yönelikti. Bunların çoğunu yapmayı bıraktığımda kendimi, ağır talimlere verileceği için savaş haberini neşeyle karşılayan bir Spartalı gibi hissettim. Bu sıralarda Kuveyt semalarında bir savaş tehlikesi, kara yağmur bulutları gibi toplanıyordu ve Irak sınırında her gün yeni bir çatışma çıkıyordu. Politika ve uluslararası iş dünyası bu küçük şeyhliğin geleceği hakkında belirsizlik ve huzursuzluk belirtileri gösterirken, bazı uluslararası tedarikçiler anlaşmalardaki önlemleri arttırmakta ısrar ediyorlardı. Hatta birlikte çalışmak üzere öneri götürdüğümüz bazı Batılı yöneticiler, önceden sözleşme imzalamış olmalarına rağmen, son dakikada fikir değiştirip buraya gelmekten vazgeçiyorlardı. Bu belirtileri en aza indirgeyerek, şirketin geleceği için her türlü iş anlaşmasına imza atıyordum. Bu konudaki çabalarımı yoğunlaştırdım ve DBDO International'ın yerel temsilciliğini aldığım yeni bir ürün grubunu, büyük bir reklam kampanyası başlatarak piyasaya sürmeye karar verdim. Şirketin, Avrupa kültürüyle yetişmiş genç bir Libyalı olan genel müdürü, söz konusu proje için çok uygun olduğunu düşündüğü yeni bir İngiliz yöneticiyi atamaya söz verdi. Düşünce ve görüşlerini paylaşmak üzere bu yeni yönetici adayı birkaç gün içinde El Abadi Kuleleri'ndeki ofisimde benimle görüşmeye gelecekti. Heleonore ile bu şekilde tanışmıştım. O gün reklam kampanyasıyla ilgili olarak bana ne anlattığını anımsamıyorum, ama o gülümsemesi, canlılığı ve Endülüslü atalarından gelme


güzelliği bende unutulmaz bir etki yaratmıştı. Dreamer'ın sözlerini hatırladım ve Kuveyt'te tanışacağımı söylediği değerli hücrelerden birinin Heleonore olmasını ümit ettim. Tüm dileklerimi tek bir cümle içinde toplayıp, kalbimden tüm gücümle diledim. 'Tamam, bu o kişi olsun.' 11 Heleonore İlk görüşmemizden sonra onu hemen her gün görür oldum. Flört dönemimiz Hyatt Club'da beraber yüzerek, tenis oynayarak, Water Towers'ın dev kubbesinde buluşup körfezin ışıklarını birlikte seyrederek, Versailles'da akşam yemekleri yiyerek geçmişti. Heleonore kısa zamanda benim en büyük destekçim, dostum ve çocuklarımın sırdaşı olmuştu. Büyük bir tatlılık ve yumuşaklıkla girdiği yaşantımızın her geçen gün yeni bir köşesini dolduruyordu. Herhalde hiçbir işgal bu kadar dirençsiz karşılanmamıştır. Giuseppona belli etmiyordu ama onaylamadığını biliyordum. Onun bu tavrını Dreamer'dan uzaklaşmama, ona olan itaatsizliğime bağlamayıp, bir kıskançlık biçimi olduğunu düşünmüştüm. Kendi rolüne yöneltilmiş bir tehdit olarak algıladığını ve tavrının geçici bir tepki olduğu yargısına varmıştım. Gerçek ise, Giuseppona'nın benim bir felaketler denizine girmekte olduğumu seziyor olmasıydı. O, Roma'dan çok daha eski bir yer olan Neapolis'in beşiğinde, Cuma'da doğmuştu ve DNA'sında o uygarlığın kehanet ruhunu ve gizemli lisanını taşıyordu. Başından beri, bilgi ile kirlenmemiş, zihinsel birikimlerden ve zihinsel tasarılardan özgür bir anlayışa, öz varlığın berraklığına, içtenliğinin kuvvetine ve 'bilmeden bilen' birisinin yalınlığına sahipti. Bir kez daha aile kurmayı deniyordum. Luisa'nın ölümünden beri, yeniden mutlu ve gerçek bir aile kurabileceğime inanmaktan hiç vazgeçmemiştim. Jennifer ve Gretchen ile olan önceki ilişkilerimi bitiren, bildik talihsiz olayların hâlâ dış koşullardan kaynaklandığına kesinlikle emindim. Aşkta şanslı biri değildim. Er ya da geç, doğru kadınla karşılaşacaktım ve o zaman her şey mükemmel olacaktı. Ben olduğum gibi kalırsam ancak, değişmeme gerek kalmadan, geçmişte yaşanmış olaylardan ve koşullardan farklı durumların doğacağına inanarak, mutluluk üzerine yazılmış bir kaderin bana ulaşabileceği konusunda kendimi kandırıyordum. Dış dünya senin psikolojinin maddeleşmiş halidir. Yaşamında önüne çıkan her soruna, her zorluğa önceden onay veren sensin. Bir gün kendimi tanımaya başladığında, dünyanın neden bu halde olduğunu anlayacaksın.


Heleonore'nin hayatıma girmesiyle Dreamer'ın sesi benden iyice uzaklaşmıştı. Jamil sabahları kumlu bahçemizdeki ağaçlardan taze hurmalar topluyor, hazırladığı taze beyaz peynir ve küçük siyah zeytinlerinin yanında, yoğun nane ve maydanoz aroması içeren tabule ile birlikte her sabah kahvaltı sofrasında bize sunuyordu. Günlerimiz coşkulu geçiyordu ama açıkça ifade edilemeyen hafif bir acıyla aslında mutsuz günlerdi. Bu duygu, okulu asma keyfinin, Carmela'nın beslenme çantama koyduğu sandviçleri eve dönmeden önce mideme indirme zorunluluğuyla gölgelenmesine benziyordu. Bana göre dünya, bizim birlikteliğimize bir şekilde karşı çıkıyordu. Oysa gerçekte, yaralı bilincimde yasadışı durumumu dünyaya ilan edişimi ve görünmez bir kuralı ihlal ederek karşı gelişimi bağışlayamayan bendim. Dreamer beni bir kral olmaya hazırlarken ben yeniden sıradanlığı seçmiştim. Yalnızca onun düşüncelerini, sözlerini unuttuğumda ve onları yaşamımdan uzaklaştırdığımda beni bağımlılığın gettolarına, geçmişimin cehennemlerine geri götürecek bir kadınla karşılaşabilirdim. İlk aylarda Dreamer'ın öğretilerinin eksikliğini çok hissetmedim. Kendi inanç bütünlüğüm bu boşluğu fazlasıyla doldurmuştu. Bununla birlikte, bir kehanet gibi çok yakında olacak bir felaketin, batıl inanç gibi tuhaf bir önseziye benzeyen karanlık bir huzursuzluğun içimde büyüdüğünü hissediyordum. Artık çok gerilerde bıraktığımı düşündüğüm, suçluluk duyguları ile hayali olumsuzluk görüntülerinin yarattığı duygusal döküntüler yaşamımı yeniden ele geçiriyordu. Bencilliklerimiz dışında hiçbir şeyi umursamadan mutluluğumuzu kurabileceğimiz düşüncesi, o akşam, ben ve Heleonore'un artık Kuveyt vatandaşı olamayacağımız bu İslami göğün altındaki hilalin batışı gibi yok oldu. Sadece Dreamer'a göre değil, artık Kuveyt yasalarına göre de yasadışı kişilerdik. Yaşamın her yönünde Kur'an'ı mutlak yasası olarak benimseyen bu ülkede aldığımız riskler göz ardı edilemezdi. Burası, kamu yaşamında olduğu kadar özel yaşamda da çok katı ahlak kuralları olan bir ülkeydi. Bu ülkeyle, işimle ve Yusuf Behbehani'yle olan bağlarım günden güne zayıflarken, Alplerin eteğinde, göllerle çevrili, Piemonte'deki ev ve İtalya'daki yaşam, sürekli ve karşı konulmaz bir özlemle bizi geri çağırıyordu. İçimizdeki çoşku Kuveyt'te sahip olduğumuz her şeyi siyaha boyamış, buna karşın, İtalya'da bizi beklediğine inandığımız her şeyin(“her şeyi” olmalı) çekici kılmaya başlamıştı. Heleonore, Chia'daki evde yaşamak fikriyle kendinden geçiyordu. Birlikte evi nasıl daha kullanışlı bir hale getirebileceğimizi ve nasıl bir aile düzeni kuracağımızı planlıyorduk. İtalya'ya dönünce her şeyin harika olacağını hayal ediyordum.


Çocuklar 'normale' döneceklerdi. İtalya'ya yaptığım son yolculuklarımdan birinde ceketimin cebinde saklayıp getirdiğim dişi cocker Soshila bile o zaman gerçek bir köpek gibi yaşayabilecekti. 12 Evlat Edinme Kadınların eşit sayılmadığı Kuveyt'te Müslümanlar murdar hayvanlar saydıkları köpekleri de kendilerinden uzak tutarlardı ve aslına bakarsanız burada köpek görmek neredeyse imkansızdı. Dişi cocker'ımız Soshila'nın, hizmetçilerden birine hafifçe dokunması, hizmetçiyi hiç vakit kaybetmeden abdest almaya iterdi. Bu bile durumun ciddiyetini anlamaya yetiyordu. Küçük köpek yavrusunun burnunu ceketimin cebinden hafifçe dışarı uzatmasına izin verdiğimde Giorgia'yla Luca'nın sevinçlerini görmenin keyfi her şeye değerdi. Bu olayda Dreamer bana özellikle çok sert davrandı. Çocuklara, o kültürde nefret edilen bir hayvanı hediye olarak verme kararımı bilinçsizce yapılmış ve içinde bir ben merkezcilik taşıyan bir hareket olarak açıklamıştı. Dreamer, "Aklı başında bir kişi, bulunduğu kültür ortamında, onu aralarına kabul eden kişilerin gelenek, örf, âdet ya da dini inançlarına mutlak suretle saygı göstermelidir. Öz anlayışı ve zekâsı seçimlerine rehberlik eder. Kendi ahlak ilkeleri, bulunduğu zamanın ve coğrafyanın dışında, yasalara ve ahlak kurallarına uyması açısından çaba göstermesine gerek kalmadan kişinin kendisini hep evinde hissetmesini sağlar," dedi. Konuşmasının bu kısmını çok anlamamış olsam da dediklerini not defterime geçirmiştim. " köpeği ülkeye sokmak, sendeki gizli bir kibrin ve var oluşu yükselten basamakları O düzenleyen diğer insanlardan seni ayıran bir bölünmenin göstergesidir. Bunu kendinde fark ettiğin zaman, iyileşebilir olacaksın. Şimdilik, bunun ne demek olduğunu tam olarak kavrayana kadar bir 'skandal yaratmaktan' uzak durmaya çalış." Dürüst olmak gerekirse, o sırada bana çok da acımasız gelen bu dersin anlamını kavramam için bir süre daha beklemem gerekecekti. Bir gün İncil'den rasgele açtığım bir sayfada, İsa'nın, Sezar'dan topladığı haracı, bir 'skandal yaratmaktan kaçınmak' için Petras'a ödemesini buyurduğunu okumuştum. Bunu ödeyebilmesi için gereken madeni parayı, yeni tuttuğu balıklardan birinin ağzında bulacaktı. Varlığımın bir sayfasında zaten saklı duran bu açıklamanın üzerini örten perde birdenbire kaldırılmışçasına aydınlığa kavuşmuştu.


Bu keşifle sadece küçük cocker yavrusunu ilgilendiren bölümü değil, aynı psikolojik düzene bağlı olan uzak olaylar da netlik kazandı. Her şeyin merkezinde olmayı istemek ve 'skandal yaratma' arzusu, kibir ve ben merkezcilik kadar açık seçik bir şekilde görünür oldu. Bunlar birçok kişinin aşırı sporlara ve tehlikeli serüvenlere olan tutkularından tutun da, insaniyet veya hayırseverlik gayretleri gibi gösterilen bir başka ırka ait ya da farklı ten rengindeki çocukları evlat edinmelerine kadar, kişilerin en aykırı ve en akıl ermez davranışlarının arkasındaki gizli dürtüleri ve tutumları derinlemesine açıklıyordu. Bazı insanların okyanuslara bir kanoyla açılabilmesinin, katedraller yaptırmasının veya bir dini mezhep kurmasının asıl nedeni de aynı kibir ve ben merkezcilikti. Bir 'skandal yaratmanın' tam aksi kutbunun, uygunsuz dedikodular, düşmanlıklar ve yersiz antipatiler yaratmaktan sakınan, sessiz kalmayı yeğleyen kişilerin gösterdikleri davranış olduğunu anladım. Bu sessizliğin içindeki kişi, diğer binlercesinin parmaklarının ucuyla bile dokunmayacakları sorumlulukları, gösterişten uzak bir tavırla gözlerini kırpmadan alacak kişilerdir. Biri çocuk doktoru diğeri üniversitede öğretim görevlisi olan iki arkadaşımı anımsadım. Hayırseverlik aşkıyla Ekvatorlu bir bebeği evlat edinmişlerdi. Amaçlarına ulaşabilmek için, o ülkeye defalarca uzun yolculuklar yapmak zorunda kaldılar, birçok zorluğun üstesinden geldiler ve aracılara ödemeler yaptılar. Ama sonunda kadın sağlığından olmuştu. Bu anımı Dreamer'a anlattığımda, "Kendi ülkelerinden bir çocuk alsalardı, bu uğraşlarının hiçbirine gerek kalmazdı. Ancak beyaz bir çocuk kimsenin dikkatini çekmeyecek ve herkes çocuğun onların gerçek oğulları olduğuna inanacaktı. Bu, kimseye göstermeden oruç tutmaya veya dua etmeye benzer. Aksine, kimsenin bir şeyi bilmesine asla gerek kalmadan onu büyütebilirlerdi"dedi. Oysa, farklı tende bir çocuk 'skandal yaratacaktı'. Çevrelerinde kutuplaşma, bölünme ve kin duygularının oluşmasını sağlayacaktı. Onları, görünüşte dışta kalan, ama aslında içlerindeki, bu çocuğu evlat edinerek acısının dinmesini bekledikleri, kendilerinden, bir şekilde gizlemeye çalıştıkları veya bilincinde olmadıkları ırkçılık ve suçluluk duygularıyla, bastırılmış şiddetlerinin hayaletleriyle kavga etmeye zorlayacaktı. Dreamer'a, arkadaşım olan bu çiftle yıllar sonra tekrar karşılaştığımı, onları dünyaya fena halde küsmüş ve aşırı derecede yaşlanmış olarak gördüğümü anlattım. Geri kafalı bir çevre ve hoşgörüsüz insanlar yüzünden çocuklarının ve de kendilerinin, her gün ufak tefek de olsa binlerce sıkıntıya ve kaba davranışa katlanmak zorunda kaldıklarını anlatmışlardı. Bu tepkiler o kadar yaygındı ki, benzer sorunları olan ebeveynlerle birlikte, haklarını korumak ve bu 'sevgi işine' ilham veren ilkeleri onaylamak için bir dernek kurmuşlardı.


Sonunda bu çiftin bir süre sonra eskisinden daha kırgın ve mutsuz olarak ayrı yaşamaya ve sonunda da boşanmaya karar verdiklerini söyledim. "Arkadaşlarının evlat edinmesi, inanmak istedikleri gibi bir sevgi işi değil, ilişkilerindeki boşluğu doldurmak için bir girişimdi. Hiçbir şey dışarıdan kaynaklanmaz. Hiçbir şey, bir bebeği evlat edinmek bile onların içindeki ölümü, korkuyu, yalnızlığı ve acıyı yok edemez." Dreamer'a, bu çiftin neden bunca saldırıya uğradığını, onların ve benzer durumlardaki diğer çiftlerin davranışlarının neden bu kadar çok antipati ve dışlanma ile karşılık bulduğunu sordum. " ünyanın saldırıları bir kutsamadır. Onlar daima bizi iyileştirmek üzere gelirler. Dünya, D sende olmadığına inandığın bu eksikliği ve hastalığı duyurmak için dıştan müdahale etmek zorunda kalır. " Dreamer, kendilerine karşı biraz daha samimi olabilselerdi, aslında onların bebeği değil, bebeğin onları ailesi olarak edindiğini anlayacaklarını ve gerçek insaniyetliği bebeğin yaptığını açıkladı. O küçük yavru, onların huzursuzluklarıyla mücadele etmek, yalnızlıklarını yok etmek, onların korkularını, suçluluk duygularını ve kısırlıklarının ezikliğini iyileştirmek için gelmişti. Dreamer'e göre bu çiftler tüm bunların farkına varabilselerdi, o bebeği evlat edinmelerine gerek kalmayacak, bunca çatışma ve hoşgörüsüzlüğü kendilerine çekmeyeceklerdi. Dreamer sözlerini, "Dünya bilir!"diyerek tamamladı. Dreamer'ı dinleyince, bu çifti çok iyi tanıdığım için, onların 'farklı' bir bebeği evlat edinirken, akıllarına hiçbir zaman getiremeyecekleri, kendilerine bile asla itiraf edemeyecekleri motivasyonlarla yönlendirilmiş olduklarını şimdi daha iyi görebiliyordum. Gösterdikleri bu olağanüstü davranış karşısında, diğer insanların gözlerindeki hayranlığı görmekten başka onları daha fazla ne memnun edebilirdi ki? Bunları yazarken, böylesine insani bir eylemin arkasına saklanan kendi yalanımızı, bencillik ve kibrimizi keşfedebilmenin uzun sürecek bir kendini gözlemleme çalışmasını gerektirdiğini biliyorum. Bu ifadenin ne denli ağır olduğunun farkındayım ve bunun tüm sorumluluğunu üstleniyorum. İnsanlığın bir hücresi olarak kendimde, bizi çürüten ve ölüm kadar yaşam korkusunun da pençesine düşüren olgunun, ilk bakışta ihmal edilebilir ve önemsiz görünen cehaletimiz olduğunu keşfettim. Dünyanın ekranına yansıtılan ve tüm bu dehşet, zulüm ve şiddet olarak ortaya çıkan şey, içimizde suç işleme eğilimi taşıdığımızın bilinçsizliği, Var


oluşumuzda görmezden geldiğimiz bu gölgedir. Yaklaşan savaşın belirtileri giderek yoğunlaşınca, Kuveyt'ten ayrılmak için bahaneler yaratmam gerekmedi ya da en azından biz öyle olduğuna inandık. Bir kez İtalya'ya dönmeye karar verince, her gün bunu haklı çıkaracak yeni bir neden arıyor ve de buluyorduk. Uzun süredir üzerinde düşünülen karar sanki birkaç saat içinde alınmıştı. Şeyh Yusuf Behbehani ne şaşırdı ne de fazla memnuniyetsizlik gösterdi. Şirketteki aktif varlıklarımı nakde çevirdim ve başyardımcımı yönetimin başına atadık. Dreamer'ın benim için yarattığı bu pozisyona beklenmedik bir biçimde kendisinin atandığını duyan Roger'ın memnuniyetle parıldayan gözlerinde, benim mahkûmiyet hükmümü okuyabiliyordum. Ne var ki geri dönebilmek için artık çok geçti ve ben bu aydınlığın zayıf ışıltısını boğarak söndürmeyi tercih etmiştim. Heleonore da DBDO International'daki işinden istifa etti. Tüm aile, yanımıza dişi cocker Soshila'yı da alarak Kuveyt şehrinden ayrıldık. Sanki bir basınç kabinine girer gibi, önce Kıbrıs'ta kısa bir mola verdik, sonra birkaç günü Atina'da geçirdik ve nihayet İtalya'ya vardık.

Bölüm 7 İtalya’ya Dönüş 1 Anlaşmadaki Özel Madde Bir karabasanla uyanmış, gözlerimi defalarca ovuşturmuştum fakat kâbus kaybolmamıştı. İçinde uyandığım bu çıplak oda moloz yığınıyla doluydu. Tavandan sarkan bir ampulün ışığında, duvarlarda çıplak taşlar ve hâlâ sıvalanmayı bekleyen tuğlalar görünüyordu. Geçmek bilmeyen upuzun birkaç saniye boyunca, bu evin Samia'daki muhteşem villamızın yerini aldığına inanamadım. Bakışlarım duvar diplerine takılı kaldı ve alçıyla tutturulmuş plastik borulardan çıkan renkli kablo demetleri dikkatimi çekti. Heleonore yanımda uyuyordu. Onun varlığı, karnıma saplanan bir sancıyla birlikte gördüğüm her şeyin gerçek olduğuna inanmamı sağladı. Bu Chia'daki düşlediğimiz evdi. Olayları geriye doğru gözden geçirdiğimde ve beni yeniden geçmişin pençeleri arasına alan bu şeyin kökenine indiğimde, Dreamer'a itiraf edebilme cesaretini bulduğum o güne dek yıllarca gizli tuttuğum ve kendimi bu nedenle affedemediğim bir düşüncenin etrafında dolanıp duruyorum. Dreamer, Kuveyt'e gitmeden önce bana bir tavsiyede bulunmuştu.


"Kendine temiz bir ara ver! Bütün bağları sonsuza kadar kes at! Eski dünyanın tek zerresini bile yanında götürme." O bunları söylerken, ben içimde ölümü hissediyordum. ACO Corporation'dan ayrılacağım sırada son noktayı koyan belgeyi hazırlarken, bir talepte bulunmuş ve gizli tuttuğum bu maddeyi kabul etmelerini sağlamıştım. Bu özel anlaşma maddesi gereğince, eğer iki yıl içinde şirkete dönmeye karar verirsem, eski işime yeniden dönebilecektim. Beni yeniden geçmişe götürecek kapıları açık bırakarak, bana bu tuzağı özenle kuran, istem dışı iradeyi ve bu anlaşma metnini yazdırarak kurnazca korunma arzusu üstüne çok kafa yormuştum. İskitli kabile reisleri, Avrupa ve Asya steplerinin o gizemli yerlileri, buzda uyuyan o ateşli insanlar, güneye doğru bir göçe koyulmaları mı yoksa batıyı fethetmek için bir savaş başlatmaları mı gerektiğine dair ateş etrafında uzun süre düşüncelere dalarlarmış. Günlerce, hatta aylarca sürebilen bu sürecin sonunda, bir kez karar aldıklarında bir daha asla bundan geri dönmezlermiş. Ailelerini ve sahip oldukları şeyleri at arabalarına yükler yüklemez, arkalarında bıraktıkları köprüleri, evleri, ekinleri ve yanlarında götüremedikleri her şeyi yakarlarmış. Oysa benim yeniye doğru yola çıkarken takındığım tavır bundan ne kadar farklı olmuştu! Bunu itiraf ettiğimde Dreamer'ın yorumu, "Seni korku yönlendiriyor," oldu. "Sen hayatı, kalabalıklara uyarak, yıllarca bağımlı kalarak harcadın. Eşsizliğine ve 'düşüne', saygı gösterme cesaretini bulamadın." Sözlerine devam ederek, "Odysseus, verdiği sözden dönmemek, 'düşünü’ unutmamak için kendisini gemisinin ana direğine bağlatır. Direğe bağlandığı halatlar aslında onu verdiği söze, düşüne ve kendi ilkelerine bağlar. Bu bir 'Okul bünyesindeki kişinin', bütün kahramanlar gibi kendini bilen kusursuz bir kişinin davranış biçimidir!" dedi. Yumuşak bir sesle; "İtaat etmekten korkma. Okul'un ilkeleriyle aynı saflara geç, " dedi. "Okula itaat etmek, bağımlı olmak demek değildir, kendi içindeki en saf, en gerçek olanı izlemektir. Bir gün daha yüce bir dürüstlük ve samimiyet düzeyine yaklaştığında, aslında arada hiçbir ayrılık olmadığının farkına varacaksın. Açıkça dışında olduğunu sandığın Okul, içindeki Okulla bütünleşecektir. Bunun adı iradedir." ACO'daki iş ve Chia'daki ev, yakmaya cesaret edemediğim köprülerden ve hala ezgilerinin çağrısından kurtulamadığım sirenlerden sadece ikisiydi. Onların çağrısı benim için kesinlikle öldürücü olacaktı. Benim dünyamla Dreamer'ınki arasındaki mesafe, aşılması olanaksız bir hale gelene dek açıldı.


2 Buruk bir uyanış Buraya geldiğimizden beri evin yaban otları bürümüş bahçesi ve dış duvarlarından birinde kurulan geometrik bakımdan çarpık duran iskelenin görüntüsü bizim için keyifsiz bir uyanış olmuştu. Ayrılmamızın üzerinden henüz birkaç hafta geçmiş olmasına rağmen, büyük bir kuruluşun ve uluslararası bir takımın başı olarak Kuveyt'te geçirdiğim dönem bana şimdi çok uzak geliyordu. Heleonore bile, büyük bir güvenle peşinden gittiği adamı tanımakta zorlanıyordu. Dreamer bana başarıya ve zenginliğe giden yolu göstermişti. Bedenimle ruhumu iyileştirmiş ve bendeki ümitsiz dünya anlayışını altüst etmişti. O'nunla özgürlüğü tatmıştım. Bu, ıstıraptan, şüpheden ve korkudan kurtulmaktı. O'nun yanında, yaşamımı bütünüyle değiştirebilecek, önüne geçilmez yazgımı paramparça edecek bir enerjiye kavuşmuştum. Bense O'na borcumu, bana emanet ettiği herşeyi terk ederek ödemiştim. Heleonore ile olan ilişkimi O'ndan gizlemiştim. Sözleri, çok uzaklardan hâlâ yankılanıyor olsa da, beni O'na bağlayan altından ip artık kopmuş gibi görünüyordu. Görüşle gerçeklik bir ve özdeştir. Ancak şimdi Heleonore'un bende gerçekten neyi sevmiş olduğunu anlıyordum. O, Dreamer'ın felsefesini, O'nun kuvvetini, Rostand'ın zavallı Cyrano karakterine benzer şekilde hala bir papağan gibi tekrarladığım ve sanki benimmiş gibi sarf ettiğim o sözleri seviyordu. Kendimi beğenmişliğim ve minnettarsızlığım yüzünden önce O'ndan uzak düşmüştüm ve şimdi de büyük bir güvenle ardımdan gelen bu kadını kaybetmek üzereydim. Düşe verdiğim sözü unutunca, yaşamım da yamalı yüzünü gösterir olmuştu. Var oluşuma aralar koyarak kendimi yavaşlatmıştım. Geçmişimin tüm hayaletleri beni Dreamer'la karşılaşmadan önce, New York'taki hayatımın ilk yıllarındaki koşullarına geri götürmek üzere toplanmışlardı. Fiziksel olarak da, bir zamanlar olduğum adamın özelliklerine ve davranışlarına tekrar bürünmüştüm. Çöken psikolojimin etkileri kendini bedenim ve yüzüm üstünde de göstermeye başlamıştı. Dreamer'ın yarattığı kararlı, zarif, yanında çalışanların sevdiği ve kendine güvenen şirket patronu, dinamik adam görüntüsü ne yazık ki her geçen gün biraz daha kendi gölgesine dönüşmekteydi. Evin içinde oradan oraya endişeyle dolanıyordum. Zamanımın çoğunu ev için hesaplar yaparak, işçilerle şöminenin ya da yer karolarının nasıl yerleştirilmesi gerektiğini tartışarak, bir sınır ihtilafı nedeniyle komşumla dalaşarak veya bir yağmur borusu giderinin bağlantısıyla uğraşarak geçiriyordum.


Komşularımla iyi ilişkiler kurmaya çalışmıştım, hatta bu amaçla onlara Kuveyt'ten getirdiğim bazı elektrikli ev aletleri hediye etmiş ve onları evime davet etmiştim. Fakat tüm bu gayretlerim onların düşmanlıklarını yatıştırmaya yetmemişti. Heleonore ve ben bu küçük ve eski kasabada bile birer suçluyduk. Daha buraya varır varmaz, sanki buradakiler de suçumuzu duymuştu ve kimsenin bizi hoş karşılamaması için genel bir emir çıkarılmış gibi tüm dünyadan dışlanmıştık. Tüm ülke, hipnotik bir itaatin şaşmazlığı ve çabukluğuyla yaşamımızı zorlaştırmak üzere bu emre uymuştu. Giorgia'yla Luca'nın okula kabul edilmelerinden, evdeki onarımları yapabilmek için alınması gereken belediye izinlerine kadar her şey inanılmaz engellerle karşılaşıyordu. Bü̈rokrasiyi, olayları, kişileri, koşulları suçluyor, sürekli şikayet ediyordum fakat değişimin sadece görünüşte olduğunu anlayamıyordum. O kapıyı ardımda açık bırakarak, başarısızlığıma karar vermiş ve yenilgimi çoktan planlamıştım.

İ"nsanın en büyük düşmanı yine kendisidir! Bir insanın sıradanlık hapishanesini terk etmesinin, kendi sınırlarına karşı ayaklanarak saldırmasının, dünya tarifini altüst etmesinin ne denli zor olduğunun en belirgin örneği sensin. Hissettiğin şu acı, ıstırap çekmek için duyduğun o sarsılmaz bağlılık da bunun en açık kanıtıdır. Yaşamın, sanki köklerinden çürümüşçesine solmuş ve hissizleşmiş görünüyor, ama gerçek şu ki, sen zaten asla bu yoksulluktan, bu acıdan ve bu hapis hayatından başka hiçbir şeyi düşlemedin." Giuseppona, kendisiyle özdeşleşen ve dünyanın neresine gidersek gidelim, yaşadığımız her evi bir ezgi gibi dolduran neşesini ve konuşkanlığını da burada yitirmişti. Artık onun komik fıkralarından, doğaçlama oynadığı danslı gösterilerine kadar uzanan ve sonunda bir destan havasına bürünen teatral piyeslerini ve ailenin yaşadığı güncel veya geçmiş tüm olaylara verdiği şiirsel görüşlerini işitmez olmuştum. Dünyaya geldiğim andan beri benim için bir enerjinin ve bir savaşçı cesaretinin sembolü olan bu kadın, beni ve çocuklarımı bağrına basıp bakmıştı ama bu cesur Kızılderili kabile reisi artık yaşlanmış ve beli bükülmeye başlamıştı. Ona en tuhaf, en aykırı giysilerini seçmekte yardımcı olan, sergilediği komik koketlik hali ve dramatik kibri sönüp gitmişti. Geceleri küçük odasından gelen ıstırap dolu öksürüklerini duyabiliyordum. Onun her öksürüğü yüreğimi parçalıyor ve bir felaketin önsezisi kanımı donduruyordu. Sonunda asla olmaz dediğim olmuştu ve Giuseppona hasta yatağında yatıyor ve başında da bir doktor bekliyordu. Buna asla inanamazdım. O, kendi mottosu 'Doktorlardan uzak dur', ile, hayatta çiğnenmesi imkansız olan sert bir kural koymuştu. O aylarda, geceleri ışıkların sönmesiyle birlikte Luisella'nın hastalık döneminin anıları canlanarak ruhumu karartıyordu. Giorgia ve Luca bile canlılıklarını yitirmişlerdi. Bu ümitsiz atmosferden


olabildiğince uzak kalabilmeleri için ders saatleri sonrasında onları etüt derslerine yazdırmıştım. 3 Cehalet Daima Elini Tutacak Kadar Yakındır Bu olaydan bir süre önce Dreamer beni şu sözlerle uyarmıştı, "Sen gömülmüş iradeni yeniden keşfedip tam olan bir özgürlüğe ve kendi bütünlüğüne kavuşana kadar, geçmişin seni eski şeylere geri götürmek için daima pusuda bekleyecektir. Cehalet her zaman elini tutacak kadar sana yakındır. Tetikte durmayı keser ve 'düş 'ü unutursan, seni bir anda eline geçirecektir. O zaman, usanmaksızın ardından ne kadar koşmuş olursan ol, elde ettiğin her başarı ve anlayış da seninle birlikte çürüyecektir. Ne kadar iş yaptığının önemi yoktur. Kendi Var oluş bütünlüğüne erişmediğin sürece, sen kendi cehaletinin dipsiz karanlığı üzerinde hep asılı kalacaksın. Var oluş bütünlüğü, kişinin kendi efendisi olması demektir ve bu, kişinin hiçlikle sonsuzluk arasında gerili ipte yürüyen bir cambaz haline geleceği ana dek sürecek bir 'Okul Çalışmasının' sonucunda oluşur. " Onun bu iddialarına abartılı bir tepki göstermiştim. Bu meseleye dair düşüncelerimi, 'acımasız adaletsizliği' açısından dile getirdiğimi ve hatta evrensel eşitlik ilkelerine bile değindiğimi hatırlıyorum. Aslında sadece yıllar öncesinden kendimi savunuyor, itaatsizliğimi daha ortaya çıkmadan haklı çıkarmaya çalışıyordum. İçimi kaplayan tedirginlik hissi, seçtiği sözcüklerin bende yarattığı huzursuzluk ve onları daha da etkili kılan tonlaması ve vurgusu, aslında başıma gelecek felaketin habercileriydi. Benim düşüşüm zaten gözümün önünde, kaydedilmiş ve her detayı hazır bir şekilde, tıpkı tohumunda gizli duran bir bitki gibi, görünmeyenin karnında duruyordu. Dreamer hiçbir kanıta gerek duymadan tartışmayı kesti, "Adaletsizlik diye bir şey yoktur!" dedi. Bu konuda yapılacak herhangi bir açıklamanın yararsız olduğunu biliyordu çünkü ben henüz hazır değildim. Bir insanın yaşantısında adaletsiz saydığı şeyden daha adil ve yararlı bir şey olamayacağı fikrini benimsemek benim için henüz çok erkendi. Çok yakında adaletsizlik konusunda çetin bir sınavdan geçecektim, ve ancak o zorlu, dramatik koşullar altında bunun ne demek olduğunu anlar hale gelecektim. Kendimce 'abartılı bir eğitim' saydığım bu uyarılardan çok uzun yıllar sonra, ne yazık ki sadece unutmak yüzünden pek çok ve de gereksiz acıyı yaşamak zorunda kaldığımı şimdi bir ürperti gibi tenimde hissediyordum. İtalya'ya zamansız dönüşüm, uzaklaştığımı sandığım hayatın karanlığına beni gerisin geri fırlatmıştı. İradenin olmadığı yerde şüphe, korku, sınırlar ve dünyanın bize dayattığı betimleme her zaman üstün gelecektir. Şu anda uğursuz bir paralel yaşam gibi yanımda akmayı sürdüren geçmişin bulanık sularında debeleniyordum.


Kuveyt'ten, Dreamer'ın onayını almadan ayrıldığım için, beni 'düş'e bağlayan ışıltılı halatlar son derece incelmiş ve içinden çıktığım hayatın cehennem döngülerine tekrar düşmeye başlamıştım. 4 Geçmişe Dönüş Varlığım su alıyordu ve batmak üzereydim. Kuveyt'teki şirkette sahibi olduğum hisselerden kazandığım para hızla tükenmişti ve kısa bir süre sonra kendime yeni bir iş aramam gerekmişti. Ortadoğu ezgilerini andıran peri masalının sihri kaybolunca, Dreamer'ın tanımamı sağladığı dünya da parmaklarımın arasından kayan kum tanecikleri gibi yok olup gitmekteydi. Gümüşlerle döşenmiş ışıltılı masalar eşliğinde verilen davetler, Water Towers'ın göz alıcı silueti, koyu mavi denizin koynuna dolan çöl manzarası, Samia'daki ev, dünyanın dört bir yanına yapılan seyahatler, yatırımcı girişimler, pek çok adayın içinden şirket için seçtiğim kişiler, hepsi ama hepsi kozmik bir rüzgar tarafından silinip süprülmüştü. Onları bir daha hiç görmedim. Sanki başka bir paralel dünyaya aitlermiş gibi benim dünyamdan onlara uzanan ne bir geçit ne de bağlantı olanağı vardı. Dreamer'la birlikte mucizevi bir biçimde içinden geçtiğim, bir iğne deliğinden büyük olmayan o açıklık artık ebediyen kapanmıştı. Proje beni terk etmişti. Esav gibi ben de krallığın ilk oğul olma hakkını bir tabak dolusu sefil mercimekle takas etmiştim. Eski işime geri dönebilmemi garanti eden anlaşmadaki özel maddeye dayanarak, iki senelik süre dolmadan, ACO Corporation'la tekrar orada çalışmak üzere bağlantıya geçtim. İkili görüşmelerimin peşi sıra ofisleri gezip, tanıdıklarımı ve eski iş arkadaşlarımı ziyaret ettim. Aynı cehennemin girdabında yeniden yok olmaya gidiyordum. ACO Corporation'da her şey Kuveyt'e gidişimden önce olduğu şekliyle duruyordu. Şirket hayaletleri, benim bıraktığım aynı yerde, yine aynı konuşmaları, düşünceleri ve tavırları sürdürerek mikroskobik çalışma masalarının arkasında, koridorlarda veya otomatik kahve makinesinin başında takılıyorlardı. Beni yanlarından geçerken gördüklerinde, ya görmezlikten geliyorlardı ya da bir işbirlikçi bir bakışla selamlıyorlardı. Karşı karşıya geldiğimizde ise yüzlerine hüzünlü bir gülümsemeden başka bir şey yansımıyordu. Gözlerini doğrudan doğruya üzerime dikmek yerine, yeniden içeri düşecek olmamdan dolayı gizleyemedikleri memnuniyet dolu bakışlarıyla, geçilmez çitlerin, görünmez demir kafeslerin arkasından beni gözetliyorlardı. Bir astım hastasına bir parça oksijen vermek gibi ben de eski işime dönmekle onlara suni bir yaşamın soluğunu getiriyordum. Onlara kendilerini bundan


başka ne daha iyi hissettirebilirdi ki? Onların en köklü inançlarının bir sağlamasıydım. Onlar için hayatın kendilerine ait olan halkalarından kurtulmanın imkânsız ve de çok tehlikeli olduğunun en canlı ve son kanıtı gibiydim. Kötülük, alaycılık, başarısızlıkla sonuçlanan kaçışım bir sevinçle karşılanmıştı. Firar ederken enselenen mahkûm halim, olabilecek en ufak bir kaçma isteğini onlardan alıp götürüyordu. Çaresiz kaldığımız ve önleyemeyeceğimiz bir şeyle karşılaştığımızda teslimiyetin insana sevimli gelmesi gibi, benim dönüşüm de onlara bir ferahlama getirmiş, bunun yanında baş edemeyecekleri bu durumu kabullenmelerini sağlamıştı. Kaçışımdan beri, bir eğenin demir parmaklıklarda çıkardığı törpüleme sesi kesilince, 'hapishane' düzeni ve onun huzurlu sessizliği geri dönmüş oldu. Bir çalışan olarak işe geri dönmüş olmak bende bir tür ilgisizlik duygusu yaratmıştı ve benim için katlanılmaz olan acı da bu şekilde biraz hafiflemişti. Bu dünyaya yeniden ayak basmam, birkaç günlük resmi işlemlerden sonra tamamlanacaktı ve artık geri dönmem söz konusu bile olmayacaktı. Henüz bu süreç tamamlanmamışken, O'nun ışığından artakalan son parıltılarla Dreamer'ı bulabilmek için her yolu denedim. Londra'ya giderek O'nu St. James'te ve Savoy'da aradım. Roosevelt adasındaki parka ve Marakeş'teki Cafe de la France'a gittim. O'nunla birlikte olduğum her yeri didik didik aradım, onunla birlikte geçtiğim tüm sokakları yürüdüm fakat hepsi boşunaydı. Dreamer beni terk etmişti. Nefesim kesilmişti ve bir yandan da bu kaybın acısıyla, Dreamer'ın hiç var olmadığını ya da sadece benim bir hayal ürünüm olduğunu düşünüyordum. 5 Psikolojik Kirlenme İşe geri dönme talebim ACO Corporation yönetiminde şaşkınlıkla karşılandı ve ihtiyaçları olmamasına rağmen anlaşmadaki hükme uymak zorunda oldukları için beni işe aldılar. Üst düzeydeki yöneticiler beni nereye koyacaklarını bilemiyorlar ve hatta bana verebilecekleri görev konusunda da karar veremiyorlardı. Ben idari bir görev istiyordum, ama onlar ancak Uluslararası Pazarlama Bölümünde bir yer ayarlayabildiler. Bana ne bir makam verilmiş, ne de sorumluluklarım bildirilmişti. Altında elemanı, üstünde amiri olmayan bir pozisyonun boşluğunda asılı kalmıştım. Sekreter bile yoktu. Bana verilen tek ofis mobilyası, bir çalışma masası ve hiç çalmayan bir telefondu. İlk aylar boyunca farkındalık durumunu koruyarak, en küçük bir şikâyette ve bir suçlamada


bulunmamak için elimden gelen her çabayı gösterdim ama yine de, haset, kıskançlık, öfke veya hüsran gibi gizlenmiş olan zehirli duygular içimde her geçen gün daha da artıyordu. ACO olumsuz düşünceler ve duygular fabrikasıydı. Bir aksilik veya bir personel hatası, tüm eski atıkların pisliğini yüzeye çıkarmaya yetiyordu. Her şeye rağmen, Dreamer'ın öğrettiklerinin bir faydası olmuştu. Verdiğim dikkat sayesinde, var oluşun durumlarını gözlemleyebiliyor, etraflarını sarıp onları denetleyebiliyordum. Not defterimden okuduğum Dreamer'ın sözleri bana hayat veren tek şeydi. Kendimi herkesten izole etmem, O'nun izlerini yeniden bulmama ve öğretilerinin canlılığını yaşatmama yardımcı oldu. Düşün ilkelerine itaatsizlik etmek, kendini baltalamak ve kendini içinde öldürmek demektir. Dışımızdaki yaşam, bize içimizdeki intiharı yansıtmaktan başka bir şey yapmamaktadır. ACO'daki bu atmosferi hücrelerime taşımamak için, nefesimi tutarak yaşıyor ve kendimi belli bir mesafede tutmaya özen gösteriyordum. Bu, su dünyasında solungaçlarım olmadan yaşamak gibi, pek de umut verici bir durum değildi. Yanımda Dreamer olmadan bu duruma daha fazla dayanamayacağımı biliyordum. Bu aylar boyunca, beni dört yandan kuşatan bu olumsuzluk ırmağında boğulmamak için, sürdürdüğüm yorucu kendini gözlemleme ve farkındalık çabalarımı hatırlıyorum. Her gün, ruhsal atıkların ve diğer zehirli maddelerin bir araya toplandığı bu çamurlu suyun nasıl yükseldiğini gözlüyordum. Bina katlarından ve koridorlarından taşıp dışarı fışkırıyor, dışarıya sızmadan önce fabrikalarla ofis binalarının kıyı kenarlarında toplanıyor, kırlara doğru ilerlerken kasabaya kadar yol üzerindeki parklarla, bahçelere dağılarak yayılıyor, derken sokaklarda sel olup akıyor ve nihayet evlere ve insanların yaşamlarına sızıyordu. Kendimi izole ettiğim dönem boyunca, Dreamer'ın kuruluşlarda, 'psikolojik kirlenme' olarak tanımladığı bu sorunu kendime minimum düzeyde bulaştırmış ve yakından irdeleme imkanı bulmuştum. ACO'ya geri dönüşüm, böyle bir gözlemin yapılabileceği en uygun ve tam donanımlı laboratuvarlarından birinin içinde aylarca bulunmak demekti. Endişelerin, düşüncelerin, şüphe ve korkuların ifadesi, genel olarak her çeşit duygusal kargaşanın oluşturulup dışavurumu ile ilgili olaylar üzerine yaptığım çalışma ve ilk analizlerim o zamanlara dayanır. Hem bilim adamı hem de denek konumundayken keşfettim ki, yıkıcı düşünceler ve olumsuz duygular sadece beni kirletmekle kalmıyor, ortaya çıktıkları andan itibaren görünmeyen ve çevreyi, insanları ve ilişki içinde bulunduğu her şeyi


kirletebilen bir maddeyi de etrafa yayıyorlardı. Bu bulaşıcı nitelikleri, insandan insana çok hızlı bir şekilde yayılmaları ve zaman zaman bir salgının karakteristik özelliklerini gösteriyor olmaları merakımı arttırmıştı. Bu, yüzlerce ve binlerce insanın nasıl aynı düşünce ve hayallerle, aynı olumsuz duygularla kirlendiğini, şartlanmış psikolojik refleksler gibi, nasıl mekanik, toplu ve çoğunlukla şiddetli tepkilere sürüklendiğini açıklıyordu. Dreamer'a göre mutluluk, sevgi, neşe, şükran, esenlik ve genel olarak Var oluş'un daha üstün durumları, şimdiki haliyle insanlığın hissedemeyeceği duygulardı. Olumlu duyguları üretebilmek için uzun bir hazırlık evresi ve kendi üstümüzde dikkatli bir çalışma gerekmektedir. Var oluşun bu üstün durumlarını engelleyen bilgisizliği, bayağılığı ve olumsuzluğu yansıtan her şeyi ortadan kaldırmak için ‘kendini gözlemlemeyle' geçecek uzun yıllar gerekir. Büyük bir ihtimalle bunu zaten hep biliyordum ve şimdi, ne olursa olsun bu kadar önemli bir keşfi gözardı edemezdim. İnsanların oluşturduğu tüm kurum ve kuruluşlar son derece acınacak haldeydi ve tam bir keder sanayisiydi. Fabrikalar ve işyerleri, ondan da önce, okullar ve üniversiteler, boşu boşuna çekilecek olan acıyı üretip, beslemek üzere tasarlanmış ve düzenlenmiştir. Gruplar ve kişiler arasındaki bölünmelerle, yararsızlık ve hoşnutsuzluk içeren duygularla, büyük acılar ve yoğun arzular hissedilen durumlar, endişe, belirsizlik ve öfke yaratan tüm bu koşullar için yüksek miktarda enerji, boşa harcanmaktadır. Sonuçta, fabrikalarda bir yandan ham maddeler bir takım işlemlerden geçirilerek daha değerli ve daha zenginleştirilmiş hale getirilirken, diğer yandan ortaya ümitleri kırılan ve daha da fakirleşen insanların çıktığı çelişkili gerçeği doğrulayabilirdim. İçeriden bu gözlemi yapınca, kendi kendime, organizasyonlarda neden her bilimsel ve girişimsel çabanın ötesinde, orada çalışan herkes için sürekli bir anlaşmazlık koşulu, zahmetli, gerilim dolu bir çatışma ortamı yaratan ve onu besleyen, adeta inatla varlığını koruyan ters bir mekanizmanın var olduğunu sorgulamaya başladım. Garip olan, aslında bu ters mekanizma onların gerçek var olma sebebiydi. Onların esrarengiz hedefleri ve gerçek üretimleriydi. 6 Balinanın Karnında Yerimde oturmuş, çalışma masamın üstüne özellikle karmakarışık bıraktığım dokümanların içine gömülüp çalışırmış gibi yaparak bütün bunları düşündüğüm sırada, bünyesine beni kabul eden ACO'da, 'görmek' için yararlandığım son yaşam pırıltısını benden söküp almaya uğraşan ve sürekli beni kendilerine benzetmeye ve onlara ait olmaya zorlayan bir asimilasyon


çabası hissediyordum. Bu durum bir tür yerçekimi kuvvetine veya ruhsal bir yalıtıma benzeyen, gücü ve kaçınılmazlığı dışında pek de bilinmeyen sağlam bir yasanın öngördüğü gibi tanık veya gözlemci olmanın pek de önem taşımadığı, anormalliğe uzun süre göz yumulamayacağının göstergesiydi. Kendimi korumak için zorladığım dikkat ve her an tetikte olma durumu beni bir yabancıya, bambaşka yasaların hüküm sürdüğü bir evrenden gelmiş birine dönüştürüyordu. Çok yakında antikorlar bana karşı harekete geçeceklerdi. Beni bulacaklar ve tıpkı vücudun yabancı bir maddeye gösterdiği tepki gibi ya içlerine kabul edecekler ya da dışarı atacaklardı. Beni izleyici olarak konumlandıran bu üzüntü dolu dünyaya benim de dâhil olmamı sağlamak için küçük bir dikkatsizlik, bir surat asma veya alçak sesle bir yakınma, en ufak bir çekememezlik, bir kıskançlık veya bir düşmanlık göstermem yeterdi. Elbette ki tüm bunları içgüdüsel bir zeka denetlemekteydi. Çok büyük ve canlı bir organizmanın içinde olduğumu hissediyordum. Tıpkı balinanın karnındaki Yunus gibi ya da mahkûmların beyinlerini okuyup, kaçma planı yapan birini önceden bilecek kadar gelişmiş, büyük bir hapishane gibiydi. Bir gün, yemek saatinde ağızlarından salyaları akan aç kurtlar gibi kantin binasına doğru giden insan kalabalığını gözlemledim. Tıpkı biz insanlara çok benzeyen kadim ve kör böcekler gibi acımasızca meşgul insan-termitlerinin doldurduğu yuvaları andıran hipnoz etkisindeki bir kuruluşun tehdit eden hayali gibiydi. İşte o anda heyecanla, ACO'nun bizi içinde kontrol altında tutan, ciddi şekilde örgütlenmiş, yaşayan dişil bir organizma olduğunu keşfettim. Bizler, yani yöneticiler, memurlar ve işçiler, hepimiz ne kendi iradeleri, ne de kişisel kaderleri olan, yalnızca çeşitli organlar, salgı bezleri veya onun damarlarında akan organik alyuvarlardan ibarettik. Olumsuz duyguların esrarengiz etkisi tarafından yönetilen o dünyaya saplanmış insanları görmek beni dehşete düşürmüştü ve böylece çabalarımı daha da arttırdım. O organizmanın beni bulup yutmaması için olası her türlü hileye sığındım. Dreamer'ın cümleleriyle sayfaları doldurdum ve sonra ara vermeden, hepsini bir solukta tekrar tekrar okuyarak, onlarla arama psikolojik bariyerler kurdum. Tüm gücümü tüketme noktasına geldiğimde, kendimi çocukluğumda öğrendiğim duaları okurken buldum. Onları, defalarca mırıldandım. Bu yaptığımın kapıları kapalı tuttuğunu hissettim. En azından geçici bir süre de olsa, o zehirli düşüncelerin içimden akışını önledi. Savunmalarımın devrilişini hissettiğim en zor anlarda, Dreamer'ın öğretisine sıkı sıkı tutunuyordum. Varlığımın kırık dökük parçalarını tekrar bir araya getirmek için bana seneler önce öğretmiş olduğu odaklanma tekniğini hatırlayıp, bir süre gözümü bir noktaya dikerek duruyordum.


Göründüğü kadarıyla ACO'da hiç kimse henüz benim kaçma girişimlerimi ya da konsantrasyon durumumu ve tarafsız halimi korumaya çalışmak için mantık dışı da olsa sürekli icat ettiğim taktikleri fark etmemişti. O an'a dek, direnmeyi becermiş ve bana düşen görevi umduğumdan daha iyi oynamıştım ama hayallerim yoktu. Diğer tüm bağımlıların dışında kalma girişimimde alarm çalmadan önce çok az zamanım kaldığını biliyordum. Belki de sadece birkaç günüm vardı. Benim 'yasadışı' durumum ortaya çıkacak ve ben de, kraliçenin etkisinden uzakta, çok fazla zaman geçiren o termitin kaderine mahkûm olacaktım. Dreamer'ın yardımı olmadan bu işin üstesinden gelme şansım yoktu. 7 Kaza O sabah yoldan gelen acı fren sesini işittiğimde, Chia'daki evin onarımını denetlemekle meşguldüm. Kapımda bekleyen kapkara bir felaketin önsezisi, pıhtılaşan bir olay gibi havayı dondurdu. Sesin geldiği yöne doğru bahçeyi boydan boya koştum, kapıdan çıkarak yola fırladım. Bu kısacık zaman diliminde bile endişem inanılmaz derecede büyüdü, önce korkuya, ardından sınırsız bir dehşete dönüştü. Luca, Kuveyt'teyken bisiklete binmeyi çok özlemişti. İtalya'ya döner dönmez hediye olarak benden bir bisiklet istemişti ve alındığı andan itibaren ondan hiç ayrılmamış, köyün daracık sokaklarını küçük bir roket gibi aşındırmıştı. Şimdi onun, yolun öte yanına atılmış bir beden olduğunu görüyordum. Geceyi bir hastane odasında, oğlumun başında geçirdim. Endişe, korku, acı, fiziksel olarak dayanılmaz bir hal aldı, ta ki her şey önce son noktasına çıkıp, sonra yok olana dek. Dreamer'ı düşündüm ve içimde bir şeyler çözüldü. 'O'nunla aylardır karşılaşmadığım gibi, O'na tekrar nasıl ulaşacağımı da bilemiyordum. Yine de son bir girişimde daha bulunmaya karar verdim. Yıllar önce yaptığım gibi, O'na kendimdeki yanlışları anlatan bir mektup yazdım. Yaşamını o ana dek yönetmiş ikiyüzlülükten, suçluluktan ve her şeyden ebediyen vazgeçen bir adamın son hamlesi olacağını düşündüğüm bir mektup yazdım. Suçlanacak başka kimse yoktu. Başıma gelen tüm felaketlerin tek sebebinin yalnızca ben olduğumu nihayet anladım. Dünya, bizim onayımız olmadan saçın bir telini bile oynatamaz. Dünya, senin onu düşlediğin gibidir. O akşam, Heleonore hastanede benim yerime kalmaya geldiğinde, ben düşüncelerimle bu dakikalardaki duygularımı bir düzene koymaya başlamış, onları Dreamer'a ithaf edilmiş bir mektup haline getirmiştim. Nasıl sonuçlanacağı hakkında herhangi bir öngörüde


bulunamadığım bu çabam, günler boyunca beni meşgul etti. Bitirmek üzere olduğumu düşündüğüm her seferinde, mektubu baştan sona tekrar okuduğumda, ne kadar yetersiz olduğunu ve istediğim sonuca henüz yaklaşamadığını görüyordum. Dışarıdan bakınca mektubu ben yazıyormuşum gibi görünse de, aslında mektup bana ilham veriyordu. İçinde, suretimin yansımasını ve samimiyetle baktığımda ise, oraya buraya dağılmış bir cümleden açığa çıkan sahte egonun utanç verici ifadeleri olan kibir, yalan ve minnet duymazlığı görüyordum. Yazdıklarımdan vazgeçtim ve en baştan tekrar yazmaya koyuldum. Az önce doğru gelen cümleler, mektubu okumaya başlayınca, bu kez yetersiz, küstah ya da anlamsız ifadelere dönüşüyordu. Hatta yazdıklarımı birkaç dakika sonra yeniden şöyle bir gözden geçirdiğimde bile sık sık bir başkasının, bir yabancının sözlerini okuduğum izlenimine kapılıyordum. Ü̈stesinden bir türlü gelemediğim anlayış eksikliğimle ya bazı sözcükleri değiştiriyor, ya da bazı cümlelerle kavramları tümüyle çıkarıyordum ama her seferinde direncime meydan okuyarak baştan yazıyordum. İçimde hiç susmayan bir ses, bana sürekli olarak bu çabayı durdurmamı söylüyor, beni eleştiriyor ve hatta benimle eğleniyordu. En sonunda da bana, 'Bu mektubu nereye göndereceğini bile bilmiyorsun!' dedi. Bu baltalamaları iyi ve yararlı bir şey yaptığımı gösteren bir sinyal olarak saydım. Kendime, yani o an'a dek ben olduğuma inandığım şeye güvenmemeyi öğrenmiştim. İşte o zaman, Varlığımın karanlık ve tembel bir kısmının tüm yaşamımı yönlendirdiğini anlamaya başladım. Sonunda gerçek su üstüne çıkıyordu. Gece gündüz sarf ettiğim hüsran dolu çabalardan sonra yazdığım, belki bininci versiyonunu okuduğum ve ne taraftan bakarsam bakıyım mektubun beni olduğumdan farklı bir şekilde yansıtamayacağını anladığım zaman hayal kırıklığına uğradım. Eskimiş olan, yeniyi yazamıyordu! Eski saçmalıklarla geçmişin bir çok çirkinliklerini bu mektubun dışında tutabilmemin yolu yoktu. Bu korkunç biçimsizliğimi arkasına gizleyebileceğim bir düşünce, bir yazı türü, bir kurgu, ya da uygun bir sözcük seçimi de yoktu. Sürekli Luca ile dolu olan düşüncelerim, kazanın derdi ve yorgunluk beni mahvetmişti. Yıllar sonra, ikimizin aynı bedende olduğu o tüylerimi ürperten duyguyu tekrar hissettim. Çıkışı olmayan bir belirsizlikte sonsuza dek hapsedildiğim düşüncesiyle dehşete kapıldım. Bundan böyle bu yabancıyla birlikte yaşamamak ve beni tutsak eden o pıhtılaşmış şüpheleri, korkuları, ödünlerle ikiyüzlülüğü arkamda bırakmak için her şeyimi verirdim. O'nunla bağlantıya geçebilmek amacıyla bu son ümitsiz girişimimin de başarısızlıkla sonuçlanmasıyla Dreamer'ın beni kurtarmaya gelmeyeceği ve benim de ağır bir depresyona gireceğim


kesinleşmişti. Mektubun masanın üstünde dağınık durumda yayılmış son halinin sayfalarını çabucak topladım ve sayfaları avucumda buruşturarak top haline getirip hırsla fırlattım. Yenik düşmüş bir zavallının umutsuzluğuyla ellerim kan revan içinde kalana dek duvarı yumrukladım. Sonra gücüm tükendiğinde, ağlayarak yavaşça dizlerimin üstüne çöktüm. İşte o anda, yani artık geriye hiçbir savunmanın ya da korumanın kalmadığı, çaresizliğimin o doruk noktasında, en kıymetli varlığımın uğradığı bu kazanın kesinlikle benim itaatsizliğimin bir bedeli olduğunu anlamıştım. Luca'nın kurtulması için haykırarak yakardım. Onun yerine kendimi sundum. Acım o kadar derindi ki, hiçbir şey hissedemiyordum. Tekrar kâğıdı ve kalemimi elime aldım ve bu defa tereddütsüzce yazdım. 8 Mektup Dreamer'a, Bu mektup 'ben'im. Bu boş sayfa, bendeki boşluğun yansımasıdır. Uzun zamandan beri, kendimde gördüklerim, güçteki alçalma ve geçmişe dönüşü gösteren tüm işaretler artık midemi bulandırıyor. İçimde derin kazılar yapıyorum, ama değerli olacak hiçbir şey bulamıyorum, bir değere sahip olmamanın farkındalığı bile yok. Bir mutsuzluk, bir güvensizlik, bir korku hali, beni Siz'e ve kendi yaşamıma yabancılaştırıyor. Bu durumdan kurtulmak için uygulamaya çalıştığım her taktiğin etkisi sadece bir an sürüyor. İradem hâlâ çok derinlerde gömülü! Kendimi gözlemleme çalışmalarım ise beni daha da büyük hayal kırıklıklarına uğratıyor.


Bakışlarımı çevirdiğim her yerde aynı yapmacık ve nahoş yüzleri görüyorum. Dünyanın ve diğer insanların aynası, hiç bu kadar berrak olmamıştı. Bazı kısımlar bir 'büyüteç' gibi, bana acımasızlığın her ayrıntısını gösteriyor. Daha karanlıkta, daha yoğun ve daha uzakta olan diğerlerinin ise Görüntülerini bana göndermeleri daha uzun zaman alıyor. Ama bütün dünya biliyor. Kendimi savunuyorum, korumaya çalışıyorum... Cesur olmaya çalışıyorum, fakat artık tükendim. Sırtım duvara dayandı. Varlığımın sınırları beni boğuyor. Bana ne çok fırsatlar verdiğinizi biliyorum oysa ben kırıntılarla uğraştım. Neler olabilirdi, neler yapılabilirdi düşüncesi beni kahrediyor.. "Dünyayı düzeltmek demek kendini iyileştirmek demektir," Bu sözleriniz hâlâ içime işliyor. Kendi başarısızlığımdan çok, Sizin planınıza engel olduğum için utanç duyuyorum. Haddimi bilmemem, küstahlığım, bilgili olduğumu zannetmem hedeften sapmama sebep oldu. Sizin düşünüzdeki pek çok insanın ve geçidi aşmayı bekleyen binlerce insanın gelişimini riske attım.


Bütünlüğe giden 'yolculuklarını' tehlikeye soktum. Bu şartlar altında, şimdi bile, bu fırsatın hâlâ büyük olduğunu biliyorum. Ve biliyorum ki, her şeye yeniden başlanabilir ve daha çok yol alınabilir, beni korkutan, bunun bedeli... Gerçek şu ki, bana yıllarca Siz'e yakın olma fırsatı, fikirlerinize ve sözlerinize doğrudan ulaşma imkanı verdiğiniz halde, onlar gerçekten benim bir parçam olmadılar.. Onları kağıtlara yazıyorum, defalarca aklımdan geçiriyorum, ama yaşamımda uygulamıyorum. Bugün de kim olduğumu, üstelik hiç olmadığı kadar, bilmiyorum. Sizin de söylediğiniz gibi, hiçbir zaman bilmedim! Geçmişte uzun bir dönem, birçok defalar kendimi aldatmayı ve kendimi koruma endişesi ile bencilliğimi ve korkumu birbirine karıştırmayı başarmıştım. Yeteneğim olduğuna inanıyordum. Şimdi ise, çevremdeki her şeyin bir yalan olduğunu biliyorum, Yaşamıma hala hükmeden bir yalan. Kral Midas'ın tepetaklak olmuş haliyim ben. Baktığım, dokunduğum her şey değersizleşiyor. Benim için yaptığınız her şey için, Yaşamımı yol aldığı o korkunç raylarından çıkarttığınız için, bana yeni bir kader sunduğunuz için, bana haysiyete giden yolu gösterdiğiniz için, kendi sınırlarım yüzünden sadece birkaç yudum içebilmiş olsam bile


bana özgürlük okyanusunu sunduğunuz için, Siz'e minnet duyduğumu belirtmek istiyorum. Korkudan, şüpheden ve acıdan arınmışlığı yaşamamı, Ve ölümün bilinen yıkılmazlığının ötesinde, sonsuzluğun bir parıltısını, onun tarifi imkansız ışıltısını görmemi sağladığınız için Siz'e şükranlarımı sunuyorum.

9 Dans Et Odaya parmaklarımın ucuna basarak girdim. O'nu, gösterişli karyola başına huzurla yaslanmış, kitap okurken buldum. Uzun saçlarının kül rengi, kusursuz biçimde ütülenip kolalanmış yastık yüzlerinin beyazlığı üstünde hemen göze çarpıyordu. Bir Rönesans dönemi prensine benziyordu. Tuhaf biçimde, durumumun farkına varmamasını umut ederek nefesimi tuttum. Sıkıntılıydım ama yine de dünyada, buradan başka hiçbir yerde olmayı istemezdim. Sıradışı bir şeyler olmuştu ve bir kez daha bir değişiklik beni ona getirmişti. Minnet duymak ona açılan kapının anahtarıydı. Başımın içinde bu düşünceler dönüp dururken, beni ona bağlayan kordonun ne kadar ince olduğunu fark ettim. Sözü uzatmadan kesin bir ifadeyle, "Sana kestirme bir yol sunmaya geldim," diyerek konuşmaya başladı. "Korkular, şüpheler ve olumsuz düşünceler seni yönettiği sürece, senin dışında bir başkasına ya da herhangi bir şeye bağımlı olman gerekecek. Kendini bundan kurtaramadıkça, bir şeye olan bağımlılığı başka bir şeye olan bağımlılıkla değiştirip duracaksın. Ama buna ne özgürlük denir, ne de gelişme." Dikkatle beni incelerken karanlık bir gölge yüzünü kapladı. " er şey senin yalanını ortaya koyuyor. Sen sahte bir kişisin. Senin yaşamını ikiyüzlülük H yönetiyor. Ve şimdi, oğlunun baş ucunda, yaşamın neden sana 'eziyet ettiğini' bilmek istiyorsun." Sözlerinin burasında sustu ve ayağa kalktı. Hiç beklemediğim bir anda sözü oğlum Luca'ya getirmesi beni sarsmıştı. Birden hayatımdaki bu zor dönemin acısını içimde hissettim. Bu arada, gittikçe artan bir endişeyle O'nu izliyordum. Dreamer tehditkar bakışları ile bir yere sapmadan, bana doğru geliyordu. Sonra öne doğru uzanıp aramızdaki psikolojik mesafeyi kısaltmak adına, yüzünü belli belirsiz yüzüme yaklaştırdı. Havadaki her molekül sanki, hayati


bir konuşmayı sezmiş gibi titreşiyordu. Rakibinin savunmasında açık arayan bir boksör gibi, başını hızla bir yandan diğer yana birkaç kez hareket ettirdiğini gördüm. Yüzü, birazdan yumruk atacak birinin kararlı ifadesine büründü. Korkudan nefesim kesildi, hava almam gerekiyordu. Sessizlik daha da derinleşirken, zaman sanki sonsuzluğa bürünmüştü. Sonra, acımasız bir düşmanın tehditkar sesiyle, "Dünya, sen ne düşlüyorsan öyledir,"dedi. Zorlukla yutkundum. Kaçıp gitmek isterdim, ne var ki hiçbir kasımı oynatamıyordum. " üşünü değiştir, o zaman dünya da değişecektir."Beni O'nun mecbur etmiş olduğu, evrenin D bu ağır ve yoğun köşesinden çekip çıkarabileceğini umarak, O'na anladığımı göstermek üzere başımı hafifçe salladım. İşte tam o anda, O'ndan insanın aklına gelebilecek en inanılmaz buyruğu aldım. Öyle beklenmedik ve zamansız görünüyordu ki, önce ciddi olduğuna inanamadım. Sonunda güçlü bir haykırış haline gelene dek her seferinde sesini daha da yükselterek bana defalarca, "Dans et! Dans et!... Dans et!!!" buyurdu. Şaşkınlıktan kasılıp kaldığımı ve kımıldayamadığımı görünce bağırdı: "Dans et! Dans et! Tanrı aşkına... DANS ET!!!" Şüpheye yer vermeyen korkunç bir netlikle ve kelimenin tam anlamıyla, hemen o anda dansa başlamamı söylediği açıkça anlaşılır hale gelinceye kadar, bağırmayı sürdürdü. Yılların utancından ve sonsuz bir nefretten doğmuş olan korku ve şaşkınlık aniden bastırılamaz bir isyana dönüştü. Dreamer'ın bu bariz anlamsız isteği ile her zamanki ikiyüzlülüğüm, şimdi babalık hissiyle, oğlum için duyduğum acıyı O'na gösterebilmem için kolay bir fırsat yakalamıştı. İçimde beni ikiye ayıran bu mücadelede eski kazandı, böylece pıhtılaşmış haldeki sahte beni açığa vurdum. "Dans etmek mi?" diye sorarken, tam olarak anladığımdan emin olmak istermiş gibi davranıyor, fakat aynı zamanda bu soruya, bir kez olsun tamamen haklı olduğuna inanan ve tüm dünyayı arkasına almış bir insanın hiddetini yüklüyordum. Meydan okurcasına, "Oğlum yaşam mücadelesi verirken, benden dans etmemi mi istiyorsun?" diye sordum. Bir kaplan hızıyla öne doğru atıldığını son anda görmüştüm. Yüzü bir zalimin ifadesini taşıyan bir maskeyle örtülüydü. "Yaşamını kaybetme tehlikesi içinde olan oğlun değil, sensin!" dedi. "Üstelik sadece şimdi değil, ebediyen.."


10 Yalnızca Tehdit Edildiğin Zaman Canlanıyor Ve İçten Oluyorsun Gözleri yerinden fırlamış ve alnında öfkeden şişmiş, azgın sel suları gibi seğiren damarları ve havada titreyen yumruğuyla üzerime atılarak beni sarstı. Kollarımı kaldırarak kendimi korumaya çalıştım ama yüzüm korunmasız kalmıştı. Korkudan donup kalmıştım ve tüm bu zaman içinde, benden sadece birkaç santim ötede, hiç kırpmadan benimkilere dikilmiş o korkutucu gözlerden bakışlarımı alamıyordum. O'nun kor gibi parıldayan gözlerini gördüğümde hareketsiz ve çaresiz kaldım. Ancak o zaman, korkuyla ürpererek saklı bir zulmün parıltısının gözlerinden geçtiğini fark ettim ve nihayet bunu bir gaddarlık olarak yorumlayabildiğimde, dehşete kapılacak zamanım bile kalmamıştı. Sanki bir kum torbasını dövercesine, yumruklarını sağa sola savurarak yüzüme vuracakmış gibi iki kez hamlede bulundu. Sonra tepkimi anlamak için gözlerimi yokladı. Dehşete kapılmıştım. İçinde yabancı ve belki de tehlikeli bir cismi arar gibi, göz bebeklerime bakarak, "Kıpırdatma o gözleri!" diye, kükreyerek bağırdı. Bu, insanlarda daha önce hiç görmediğim bir hareketti. "Onları kıpırdatmaaa!" Verdiği komuta riayet etmekte zorlandığımı gördükçe, son kelimeyi korkunç biçimde uzatarak, beni birkaç defa daha tehdit etti. Orada, öylece, bana sonsuzluk kadar uzun gelen bir süre boyunca, göz göze, tıpkı yırtıcı bir hayvan ve avı gibi karşı karşıya kalakaldık. Bağırmalarından daha beter bir hırlamayla, "Bu ucubeliği sonsuza dek bırakmalısın!" dedi. Kimle konuştuğunu anlayamamıştım. Bayılmama ramak kala, yüzünü, yerinde bir yavaşlıkla yüzümden geri çekti, ama tehditkâr gözlerini gözlerimden ayırmadı. Yeniden konuşmaya başladığında sesi normale dönmüştü fakat ifadeleri oldukça yıkıcıydı. Duygusuz bir ifadeyle, "Ben sınır tanımam!" dedi. "Seni ya sonsuza dek iyileştirmek, ya da kaybetmek için buradayım!" Beklenmedik bir şekilde yüzünde ışık saçan bir gülümsemeyle, zor bir sınavdan başarıyla geçmiş ya da imkansız bir bahsi kazanmış biri gibiydi. O'nda insani, daha doğrusu o ana kadar insani olabileceğini düşündüğüm hiçbir şey yoktu. Tartışacak bir güç bulamadan, perişan bir halde geriye doğru sendeledim. Soluğunu ensemde hissettiğim korku ve huzursuzluk ile tüm bedenim ürperdi. Öfkeyle haykırışını, bu, adeta insan dışı yersiz tebessümüne, bin kez yeğlerdim. Normal zamanlardaki ses tonuyla, "Milyonlarca insan gibi sen de, yalnızca tehdit edildiğinde canlanıyor ve içten oluyorsun. Sadece senden daha acımasız biriyle veya bir şeyle karşılaştığında insan görüntüsüne bürünüyorsun. Bir an için sana ayna oldum ve sen hayatın


boyunca yaptığın gibi yansıyan görüntün karşısında irkildin. Kendi zorbalığından korktun ve dehşete kapıldın, çünkü kendini tanımadın." dedi. Yüzü tekrar durulmuş ve birden sakinleşmişti. S" enin gibi insanlar, ölünceye kadar barış gönüllülerinin saflarına katılır, yeryüzündeki tüm Kurtuluş Ordularının her kademesindeki rütbeleri doldururlar ve gerçekte kendilerinin zorba ve çatışmalarla, düşmanlıkların bilinçsiz propagandacıları olduklarından habersiz, insani hareketlerin liderleri, şiddet karşıtlığının savunucuları haline gelirler. İnsanoğlu, kendi bozulmuşluğu ile yalanının en somut yansıması olarak hayırsever kuruluşları, insaniyetlilik kurumları ve gönüllü yardım hareketleri oluştururlar. Fedakarlık ve yardımseverlik, insanların kendi zorbalıklarını gizlemeleri adına başvurdukları yollar olup, çoğunlukla da kendi ayrımcılıklarının ve ötekiler ile aralarında oluşturdukları mesafenin şeklini alırlar. Yardımseverlik, cömertlik ve sevgi, 'sana nasıl davranılmasını istiyorsan başkalarına da o şekilde davran' anlayışının tamamen yanlış yorumlanmasında, hayırseverliğin nihai ve en aşırı yozlaşmasında, dilenen bir varlığın içinde somutlaşarak küçülür ve bayağılaşır." Dreamer'ın sözleri artık sadece bana yönelik değildi. İnsan olmanın ne demek olduğunu bilen bir akıldan dahi yoksun, çürümüş bir insanlık da her zaman olduğu gibi O'nun bu ağır sövgülerinin hedefi olmuştu. Dinleyici kitlesinin genişlemiş olması, üzerimde hissetmiş olduğum baskıyı hafifletmiş ve nefes almamı sağlamıştı. Ölümcül bir kazadan en ufak bir yara bile almadan mucizevi olarak kurtulmuş birinin mutluluğu ile karışık bir şaşkınlık ve rahatlık hissediyordum. Hiç bilmediğim bir özgürlük hissi sezilemez bir şekilde, gittikçe daha da güçlenerek tüm ruhumu kapladı. Doğmuş ve ilk kez soluk almıştım. Daha henüz yenilenmiş olan parlak bir alev ciğerlerime girmiş ve her köşeye yayılmıştı. Ne var ki , bu soluklanma o kadar uzun sürmedi. Dreamer acımasızca bana dişlerini geçirdi ve heyecandan titreyen avını ağzında tutan bir canavar gibi durup bir an bekledi. " ötülük, zorba olmak değil, zorba olduğunu bilmemektir. Şiddet göstermek, çatışmacı bir K zihniyetin yansıması ve kişinin kendi içindeki intiharın sonucudur." Yeniden konuşmaya başladığında, söylevi, bir vaazın ciddiyetini taşıyordu. Modern insanın, insafsız bir samimiyetle, katlanılamayacak kadar açık ve kabaca sarf edilen sözlerle derinden etkilemesinin ne kadar nadir olduğunu düşündüm. Bunları kim dile getirebilirdi ki? İ"lk işin kendini sağlam temeller üstüne inşa etmek olmalıdır! İnsanların yaşamında gözlemleyebildiğin tüm felaketleri ve zorlukları, kişinin kendini bilmezliği davet eder. Kurban olunur, saldırganını kendisine çekecek koşulları bilinçsizce hazırlar. Uzun zamandır, Varlığının karanlıklarındaki cellat büyük bir titizlikle ağlarını örmektedir."


11 İyileşme Ancak Yürekten Gelir Konuşma sonunda mantık çerçevesine girmişti ve Luca'nın kazası üstüne odaklanmaya başlamıştı. Dreamer'ın yanında, yaşamın neden bana böylesine derin bir nefret gösterdiğini anlamak için, rastlantısallık olgusunun kökenlerine iniyordum. Zihnimde kendimi Dreamer'la birlikte gizemli bir nehirin yatağı boyunca, uzaklardaki kaynağına doğru yola çıktığımı hayal ettim. Bu araştırmanın, dönüp dolaşıp yine bende biteceğini biliyordum. O daha söze başlamadan ben bu acıyı hissetmiştim. " u kaza, çocuğun değil, senin dünyanı ilgilendiriyor. Senin işlediğin günahlarının bir B sonucu," dedikten sonra, Var oluş birliği ve bütünlüğe gittiği yolda içten söz veren bir insanın, yolundan çıkışlarının, kusurlarının ve 'günahlarının' bedelini tek tek ödeyeceğini iddia etti. Burada konuşmasına ara verdi ve uzun bir süre dikkatle beni inceledi. "İyi bir geçmiş, iyi bir sermayeye sahip olmak gibidir. Senin geçmişin ise İncil'in bir felaketidir," dedi, buruk bir ifadeyle, "Bir gemi dolusu borçtan farksız. Hepsini ödeyene kadar, sayısız acıya ve karşılaşacağın en zalim antagonistlere katlanmak zorundasın. Bunun bilincinde olduğun zaman, çektiğin tüm acılar için minnettarlık duyacaksın, her acıyı ve görünürdeki her haksızlığı kutsayacaksın. Bir gün bunların seni yüceltmek ve geliştirmek için geldiklerini, gelişimin için ne denli gerekli olduklarını öğreneceksin. Zorluklar ve acılar, senin bütün olma yolunda geçireceğin sınavlardır. Bunun farkına vardığında, yaşamın kendisi insanın öğretmeni olacaktır. Her kriz, her düşüş ve her zorluk hem kusursuz, hem de eşsizdir.” Yaşamımdaki bütün olayların tüm sorumluluğunu üstlenmem gerektiğini kabullenmekte zorlandığımı gördüğünde, sert bir uyarıda bulundu. "Eğer sözlerim seni değiştirmezse, bil ki yaşam değiştirecektir.” “Benim sözlerimle anlamadıklarını, hayatta yaptığın hatalarla anlayacaksın." Bana bu iki 'seçenek' arasındaki tek farkın, 'insanın kendi hatalarıyla öğrenmesinin' çok daha yavaş ve çok daha acı dolu geçecek zor bir yol olduğunu söyledi. "Benim sözlerimden sonra, yaşam kendi kuralları ve iyileştirme araçlarıyla gelecektir" diye noktaladı. Dreamer bana şu andaki insanlığı, hipnotik bir rüya içinde mühürlenmiş ve sadece insafsız antagonistlerin tehditleri altında daimi olarak yaşayabilen bir insanlık olarak açıkladı. Dreamer'ı dinlerken, daha önce de O'nunla bulunduğum bir çok ortamda olduğu gibi, gözlerimin önünde bir hayal belirdi. Yerküre, anlamamakta ısrar edenleri ve itaat


etmeyenleri, taştan dev çarklarıyla durmaksızın presleyen bir yağ fabrikası gibiydi. Dünyanın başına bela olmuş, bitmek bilmeyen uğursuzlukları gördüm ve onların pres altındaki parçalara ayrılmış ve ezilmiş kemiklerini hissettim. Soykırımın gerekliliğini(?), sonu gelmeyen dehşeti, savaşları, dünyaya ezelden beri eziyet etmiş olan felaketleri ve insan dışı trajedileri 'gördüm' ve bin yıllık hikayemizin bu dolambaçlı seyrini, kör bir betimlemenin üzerindeki tabakanın ötesinde, tıpkı tuval üzerindeki bir yarıktan izler gibi, o kara talihin, alçalmış insanlığın, iyileşmek için başka çaresi olmayan bireylerin, ulusların ve tüm medeniyetlerin acı ilacı olduğunu görene kadar takip ettim. Dreamer araya girdi ve beni düzelterek, "Yaşam, senin sandığın gibi bir dönüşüm makinesi değil, bir gerçeklik makinesidir." dedi. "Olaylarla koşullar bizi iyileştirmek için gelmezler. Onlar kim olduğumuzu bize göstermeye yarayan semptomplardır. Gerçek iyileşme ancak içerden gelir. Hiçbir politika, din ya da ideoloji, toplumu dışarıdan dönüştüremez. Sadece bireysel bir devrim, ruhsal bir yeni doğuş, her bir insanda, her bir hücredeki Var oluş'un iyileşmesi, bizi daha refah içinde, daha akıllıca, daha gerçek ve daha mutlu bir uygarlığa doğru yönlendirebilir." 12 Adaletsizliğe Övgü 'Adaletsizliğe övgü' başlığı altındaki notlarımı kaydettiğim sırada, Dreamer'ın tezini dinlerken yaşadığım durumların aynısını yaşıyordum. Bir yandan O'ndan geri kalmamak için kâğıdın üzerinde elimi kaldırmadan not tutuyor, diğer yandan da sözlerinin koçbaşlı tokmak darbeleri altında gizlenen kavramlarımın ve zihinsel kalıplarımın parçalandıklarını hissediyordum. Bir elim yazarken, diğer elimle de bir uçurumun kenarından dışarı uzayan kökler gibi eski düşüncelerime ve iyi bildiğim inançlarıma sıkı sıkıya tutunuyordum. Üzerinde sallandığım bu uçurumun varlığını hâlâ sürdürebiliyor olmasını ise, son mazeretlerimin bugüne dek uzamasına bağlıyordum. Dreamer, "İnsanlar için böylesine basit bir gerçeğin kanıtını kabul etmek ve yenilir yutulur olmayan bu durumu sindirmek daha uzun yıllar mümkün olmayacaktır,"dedi ve sustu. Söze bu şekilde girişi ve akabindeki sessizliğini, birazdan söyleyeceklerine kendimi hazırlamam için bana tanıdığı zaman olduğunu artık biliyordum. Oysa bu durum, sadece endişemin artmasına neden oluyordu. Kendi içimde bir parça sakinlik sağlamaya çalıştım. Birkaç saniye içinde umutsuzca kendimi toparlamaya, darmadağınık olan düşüncelerimi bir araya getirmeye uğraştım ancak bu baştan sağma kurduğum kavram desteklenmiyor ve bu birleşme her girişimimde çöküyordu. Sonunda hazırlıksız olduğum gerçeğini kabullenerek, tüm dikkatimi O'na yönelttim. "Kurban daima suçludur!" dedi.


Dreamer'ın bu mantığa aykırı iddiasını daha önce Veronica's'taki akşam yemeğinde de duymuştum ama bu iddiayı daha önce duymak, bu tanımın katlanılamaz anlamsızlığını ve insanda yarattığı bomba etkisini hafıtletmeye yetmiyordu. Yeniden, "Adaletsizlikten daha adil bir adalet olamaz!" Adaletsizlik adaletin en yüksek modelidir, en objektif olanıdır," dedi. "Sıradan insanın haksızlık olarak nitelediği durum, onun eksiksizlik halininin ve kavrama seviyesinin daha yüksek bir düzeye erişmesini sağlayan bir yaşam kaynağıdır. Haksızlık, 'merhametin' dışa vurumudur." Bunun böyle olduğuna inanamıyordum. Zihnimde, art arda, hızla geçen bir dizi görüntü belirdi. Luca duvarın dibinde iki büklüm yatıyordu, ambulansın gelişi, hastaneye gidişimiz, doktorların çocuğum hakkındaki endişeleri ve içimdeki bastıramadığım isyan duygusunu hissettim. Dreamer düşüncelerimi okudu. " ğlunun kazası bir rastlantı değil. Tesadüf diye bir şey yoktur. Bu kaza tam ve gerçek bir O irade olayıdır. Bilinçsiz bir iradenin tutumudur. Hoş olmayan olaylar ve felaketler bizi iyileştirmek ve tamamlamak için başımıza gelirler. Haksızlık insanlara, kendi yaşamlarını geliştirmeleri ve bir gün özgür olma 'düşünü' her birinin içinde uyandırmak için bir fırsat formunda gelir. Haksızlık, kişinin kendisini tanımasına ve kendisini gerçek bütünlüğe götürmesini sağlayan yoldur. Hiçbir adalet, adaletsizliğin kendisinden daha adil olamaz." Dreamer konuşuyordu. Ben ise yanaklarımdan süzülen gözyaşlarına rağmen bir yandan yazıyor, diğer yandan başımı sallamayı sürdürüyordum. Sesi yumuşaktı. Sabırla, "Bunu sana bilimsel olarak açıklamaya hazırım,"dedi. "Herkeste, en bozulmuş insanda bile, iyileştiğinde çığlıklar atan, irade dışı bir irade, bilinçsiz bir bilinç, merhametsiz bir güzellik, yüzeysel bir birlik vardır. Kötülük daima iyiliğin hizmetindedir. Kötü diye bir şey yoktur! Görünürde olumsuz olan her türlü aksilik veya yatay düzlemdeki insanın haksızlık dediği, aslında gerçekte, bir lütuftur. En haksız olaylar hareketler ve koşullar Var oluşu daha yüksek bütünlüğe, birlik ve özgürlük seviyelerine yükseltmek için ortaya çıkarlar." Ayrıca bir hastalığın semptomlarının bile, vücudun Var oluştaki bozulmayı kavrayış kaybını ele veren, vücudun paha biçilmez işaretleri olduğunu açıkladı. Ne var ki insanlar bunları daha fazla, nasıl yorumlamaları gerektiğini bilmiyorlar ve sebeple sonucu karıştırıyorlar. İşte böylece, tüm tıbbi kurumlarda yapıldığı gibi, belirtileri bastırmak üzere doğrudan uygulanan her türlü müdahale, gerçek hastalığı göz ardı ederek durumu daha da kötüleştiriyor. Böylece semptomla birlikte gerçek ve tam bir iyileşmenin gerçekleşmesi imkanı da ortadan kaldırılmış oluyor. " izim dışımızda herhangi bir kötülük yoktur, sadece iyileşmenin görünür işaretleri ile B içimizde bulunan gerçek kurtuluşun aydınlık göstergeleri vardır." "En ağır hastalıklar da dahil mi?" diye sordum.


" örünürde tedavisi olmayan hastalıklar bile yalnızca iyileşmeye giden yolu gösteren G semptomlar veya işaretlerden ibarettir. Her çöküşün arkasında yatan hatayı gösterir, kendini baltalamaları ve fiziksel ölümün asıl nedeni olan insanın içinde binlerce kere tekrarlanan iç ölümleri ortaya çıkarırlar. Ve onları teşhis etmek için, gerçek nedene doğru giden bütün yolu geri gitmek gerekir! Bilim bir gün aslında bu kadar çok sayıda hastalığın olmadığını keşfedecektir. Görünürdeki çokluklarının ve semptomlarının karmaşıklığının ötesinde, sadece tek bir hastalık vardır. Düşünce. Düşünce öldürücü bir tohumdur.” "O halde tüm hastalıkların sebebi bizim psikolojik durumumuz mudur?" "Hayır! Bizim psikolojimiz bile gerçek nedene, bütün nedenlerin asıl nedenine, kötülüğün arkasındaki en kötüye, insanı ölümün kaçınılmaz olduğu fikrine götüren bir semptomdur. Bu boş inanışın ortadan kaldırılması ve bu kendi başına meydana gelen, 'kendini gerçekleştiren kehanetin' irdelenmesi, psikolojiyi düzeltecek, psikoloji de bütün hastalıkları iyi edecektir. İnsan, ölümünü sınırı yaptı ama gerçekte, bu bile sadece bir işaret, bir iyileşme belirtisidir. Mantığa aykırı biçimde, ölümsüzlüğümüzün en açık kanıtıdır. Ölüm, her şeyin üstünde olan mutlak gücümüzün, insanın bedenini yok etmek gibi bir imkânsızı gerçekleştiren kapasitesinin en belirgin ve en somut işaretidir. İnsanlar arasındaki her eşitsizliğin, her adaletsizliğin ve var olmayan özgürlüğün kökeninde, her birinin kaynağını oluşturan gerçek farklılık vardır. Bu iç sorumluluk düzeyidir. Var oluş, kavrayış, sorumluluk ve kader bir ve tektir."Dreamer, yeniden vurgulayarak, "İnsan, anladığı kadardır." dedi. "İnsanlar farklı anlama düzeylerine sahiptirler. Aralarındaki gerçek eşitsizlik de budur!" İnsanlar birbirlerine benzer görünmekle birlikte, bütün olma yolunda aralarındaki mesafe sonsuzluk gibidir. Evrimin farklı evrelerindeki zoolojik türlerde olduğu gibi, onların da var oluşları aralarında genellikle ölçülemeyecek boyutta uzaklık bulunan farklı gelişim dönemlerine aittirler. "O halde," dedim, kararsızca duraksayarak, "insanın yaptığı o en kutsal bildirileri, özgürlük ve adalet adına gerçekleştirdiği tüm devrimleri, savaşları ve mücadeleleri için ne demeli?" Dreamer, düşüncelerimdeki karışıklığı bir düzene koyarak, sözcüklerinin üstüne bastırarak, "Hepsi boşunaydı ve her şeyi oldukları gibi bıraktılar!" dedi. "Savaşları, devrimleri ve insanlara eşitlik, adalet ve barış getirme konusundaki tüm girişimleri başarısızlığa uğradı, çünkü onların mücadelesi dışarıda savaşılacak bir kötülük, yok edilecek dış engeller olduğu inancına dayanıyorlardı. Refah, ayrıcalık, sosyal farklılıklar sadece sonuçtur ve çok daha derin bir farklılığın yansımasıdır. Her şey Var oluşta, nefes alışımızda ve hislerimizde meydana gelir. Var oluş düzeyimiz yaşamımızı yaratır. İnsanlık bir gereksinim gibi kötülük olmadan yapamaz! İnsanoğlu kendini acılarının penceresinden duyumsar. Kendisini yaşayan bir varlık olarak hissedebilmesi için acıya, antagoniste, zamana ihtiyaç duyar. Bu koşullar devam ettiği sürece insanın acıları ve haksızlık saydığı her şey dünyanın tek enerji desteği


olmayı sürdürecek ve insanların Var oluş durumlarını daha yüksek seviyelere taşıyacak tek güç kaynağı olarak kalacaktır."

13 Dünya Düşüncelerimizle Yaratılır "Oğlun ölmedi, çünkü hala onu bana bağlayan bir ip bulunmakta." Giderek büyüyen küçük bir alevin, karanlığı yararak kendisine yer açması gibi, Dreamer'ın sonuç niteliğindeki bu açıklaması da, çocuğumun sağlığı ile ilgili düşüncelerimi kaplayan sisin içine işleyerek, onu bir anda dağıttı. Gözlerimin önüne serilen bu şeye katlanmak mümkün değildi. Dreamer'ın alaycı bir tonlamayla yüzüme bir tokat gibi inen sert sesi beni kendime getirmeseydi, oracıkta düşüp bayılabilirdim. "Şimdi, oğlunun baş ucunda kendi kendine neden diye soruyorsun. Neden bu kaza onun başına geldi diyorsun. Hayatının neden bu kadar felaketlerle dolu olduğunu bilmek istiyorsun." Bakışlarından kaçmak için gözlerimi başka yöne çevirdim. Şöminede yanan kütüklere baktım ve yeleğinin altın renkli dokumasında alevlerin yansımalarını seyre daldım. " aşantının küçük bir kesitini, varlığının bir milimini ele al. Orada yıkıcı düşüncelerinin, Y kirlenmiş duygularının bir haritasını bulacaksın. Bugüne kadar yaşantındaki tüm olaylar şüphe ve korku ile belirlendi. Cehennemi yaşayanlar, kendilerine cehennemden başka bir şey yaratamazlar! İçindeki şüpheler korkuya dönüşüyor ve korkuların da böbreklerindeki taşların formunu alıyor, ya da olaylar dünyasındaki felaketleri ve kazaların komplosunu düzenliyor. Dünya böyle, çünkü sen böylesin. Dünya, senin buluşlarından biridir. Bu kaza, senin dikkat ve sevgi eksikliğini görmeni sağlamak ve sana doğru yolu göstermek üzere dünyanın bir girişimidir. Oysa sen kendini dinlememekte kararlısın! Demek ki düşünce yaratıyor.. En yıkıcı, en hastalıklı düşünce bile yaratma gücüne sahiptir. Korku, Tanrıyı dışımıza taşımıştır!" dedi ve insan saygınlığını, iradesini, yaratma hakkını yeniden benimseyecek olduğunda, tüm dinlerin ortadan kalkacağını bildirdi. “Bir zamanlar insanoğlu dinler olmadan yaşıyordu dedi. İnsanlar inançlarının zayıflaması sonucu bozularak özlerindeki tanrısallığı dışarıya aktardıklarında dinler ortaya çıktı." Bu sorumluluğun dayanılmaz ağırlığını hissettim. Tüm alışılmış yorumlardan çok farklı olan bir vizyonun, insani koşulların ve onu ebedileştiren düzenin bu acımasız tasviri karşısında aklım durmuştu. Benimle birlikte tüm insanlık, orada, o suç kafesine bağlanmış, kaçışımıza hiçbir surette olanak tanımayan, nedenselliğin genel, demirden kuralını ifşa eden o hükümle


yargılanıyordu. Artık şikâyet etmek, suçlamak, kendini haklı çıkarmak ve yalan söylemek, gelişimin henüz başlangıcında olan ve bilinçlerinin karanlığında el yordamıyla ilerlemeye çalışan zoolojik varlıkların geçmişten gelen çığlıklarını andırıyordu. Dreamer'ın görüşünün tam merkezinde, olaylarla durumların arasında var olduğuna inandığımız ilişkinin altüst edilmesi durumu vardı. Dreamer'ın sesi ve Lupelius'un 'Tanrılar Okulu' öğretisi, dünyanın en genel tarifini baş aşağı ederek yıkan tek bir kavramda birleşiyorlardı. İnsanoğlunun en köklü inanışlarından biri, dış dünyayı sebep olarak görmeleri. Bu, onun hayali evreninin destek aldığı; durumların olayların bir sonucu olduğuna dair boş bir inanıştır. Gerçeğin retina üzerine düşen ters çevrilmiş ve yatay görüntüsü gibi, insan kendi ruh halleri, duyguları ve dış olaylar arasındaki ilişkiyi de bu şekilde tersten algılar. En erken yaşlarımızda aldığımız ilk öğreti bizi, korkunun korkunç bir şeyle karşılaşmamızın sonucu, ve acının da acı veren bir şeye verdiğimiz tepki sonucunda oluştuğuna inandırdı. Dreamer, verdiği örnekler aracılığıyla bana 'ikinci bir eğitimin' gerekliliğini, insanlık tarihinde, Tartaros'tan, zoolojinin dipsiz uçurumlarından kurtulmayı sağlayacak bir kaçışın devasa boyutlarını üstlenen ruhsal bir devrimi açıkladı. İnsan son derece kördür ve derinliği algılayamaz. Bizim doğal görme sistemimiz, iki boyutun ötesini görme kapasitesinden yoksundur. Retinanın üzerine yatay ve baş aşağı görüntüler düşer, ancak ağır ilerleyen bir gelişim süreci geçiren insan, görüntünün altını üstüne çevirmeyi, ona derinlik vermeyi, görüntüyü üçüncü bir boyuta taşıyarak, görsel bilgiyi özenle işlemeyi ve bütünleştirmeyi öğrendi. İnsan, yine aynı şekilde, ruh haline dikey bir doğru çizip, üçüncü bir boyut ekleyerek dünyanın kavramını 180° ters çevirmeyi de öğrenmelidir. Bu ona, yaşamındaki tüm koşulların ve olayların doğasını ve kalitesini belirleyenin ve onlara öncülük edenin Var oluş durumları olduğunu 'görmesini' sağlayacaktır. Dreamer sözlerini noktalamadan önce, "Durumlar ve Olaylar bir ve tektir," diyerek, kendi görüşünün en önemli unsurunu bu formülde topladı. "Durumlar ve olaylar kesinlikle birdir! Aralarında geçen zaman, insanda kendi Var oluş durumları ile yaşamında başına gelenler arasında bir bağlantının olmadığı yanılsamasını yaratır." Dreamer bu noktada sustu ve bekledi. Sözlerine devam etmeden önce bir onayın her an havada belirmesini bekler gibi durdu. Ardından, "İnsan zaman perdesini bir kaldırabilse ya da zamanı sıkıştırabilse, durumların çoktan olaylar olduklarını fark edecektir.” Ayaklarımın altında ne zamandır sallanan yerküre O'nun bu sözleriyle, bir deprem oluyormuşçasına aniden yarılarak açıldı ve dipsiz bir uçurum, 'eskiyi 'yeni' den sonsuza kadar, yani o ana kadar inanmış olduğum her şeyi, Dreamer'ın bana yavaş yavaş öğrettiği tüm


yeni fikirlerden ve ilkelerden ayırarak, kişisel evrenimi baştan aşağı ikiye bölmüş oldu, ve ben şimdi o uçurumun kıyısında yapayalnızdım. Eski sistem ve onun bin yıldır süregelen tükenmiş fikirleri, parçalanarak un ufak olmaktaydı. İnsanın üstüne yaşamını kurduğu doğrular ve onun başından beri mutsuz olmasına yol açan nedenler, onu dünyadan yakınmaya ve suçlamaya yönelten her şeyin bütünüyle gerçek dışı olduğunu gösteriyordu. İnsanı, kontrol edilemeyen olayların insafına kalmış korunmasız biri olduğuna inanmaya iten kadercilikle başına gelen her felaketin sebeplerini her defasında kendisinin dışında aramasını isteyen kendi kendine acıma ve kurban olma olguları, zamanın tozlandırdığı putlar gibi bir bir yıkılmaktaydılar. İnsanın kendi Var oluş durumları ile yaşamında başına gelen olaylar arasında var olan sebep sonuç ilişkisini algılamasını engelleyen trajik bir zorluk vardı.

14 Geçmiş Küldür Dreamer, temyiz edilemez bir hükmü ilan edercesine, "Düşünmek kaderdir. İnsanlık olumsuzca düşünür ve hisseder!"dedi. "Bu olgu, insanın Tarih diye nitelediği ve nesilden nesile ısrarla aktardığı bitmez tükenmez felaketler dizisini açıklamak için yeterlidir. Ayrıca yine bu düşünce, uygarlığımızın bin yıldır, hiç kesintisiz, neden böylesine korkunç bir kaderi yaşamaya mahkûm edildiğini de izah etmektedir." Eskiye ait görüşlerin kırık dökük parçalarını kurtarmaya çalışarak, "Peki, ya tarihimizi hatırlamıyorsak, o zaman nasıl öğrenebiliriz?" diye itiraz ettim. Gözyaşlarım akmak üzereydi, titreyen sesim, bütün inanışlarımın yenildiğini açık ve seçik olarak ilan ediyordu. Dreamer konuşmuyordu. İçimde kontrolsüzce büyüdüğünü hissettiğim panik duygusunu mantıklı bir yaklaşımla gizleyebilmek için, "Geçmişteki hatalarımızı gelecekte tekrarlamaktan nasıl kaçınacağız?" dedim. Dreamer aptallıklarımı tek bir hareketiyle süpürerek, “Geçmiş tozdur!" dedi ve zarif bir ifadeyle ekledi, "İnsanlık tarihi, suçlu bir bakış açısının anlatımı, ona dair en aşağılık kısımlarının gerçeğe dönüşmesidir. Dünyanın bütün okullarında olduğu gibi, bu bitmek tükenmek bilmeyen suçlar dizisini hatırlamak da bizi kirletmekten başka bir işe yaramayacaktır." Dreamer, geçmişi bu şekilde hatırlamanın, insanın en alçak yanlarının hayatta kalmak ve geçmişi tekrarlayarak önümüze sahte bir gelecek koyabilmek için bin yıldır süregelen bir


girişim olduğunu belirtti. İnsanlığın yazgısını ve tarihini baştan sona değiştirecek ve dönüştürebilecek olan şey ne onun deneyimi ne de onun geçmiş hatalarının anımsanmasıdır. Bunu, kendini dönüştürerek ancak kişinin kendisi yapabilir. Çocuklara, ders çıkarmaları için, istek yerine, tesadüf ve suç dolu korku hikayeleri anlatmanın ne denli saçma olduğunu anladım. Savaşlar ve devrimler, istilalar ve işkenceler, imparatorlukların yükselişleri ve çöküşleri gibi her şey, tıpkı kozmik bir süpürgenin gücünden kurtulmuş pislikler gibi duruyordu. Bu suçluluk geçmişini silmemiz gerekiyor ve onunla birlikte eski çağlardaki insanları efsaneleştirerek, tarihin küçük, büyük bütün adamlarını, bizlere iyilik etmiş kahramanlar olarak aktarılan bütün 'suçluları' tamamen zihnimizden çıkarmamız gerekiyor. Dreamer'ın mesajının dışarıdan sert görünüşü, aksi bir kaderin kaçınılmazlığını öngörürmüş gibi geliyordu. Aslında yaralarımıza sokulan bu bıçak, ışıktan bir neşterdi. Dreamer'ın, cehennem misali korkunç bir dünyanın karanlıklarına, mezara gönderen acımasız çözümlemelerinin arkasında, kişinin kendisini suçluluktan, acıdan, cehaletten, ölümden nasıl kurtaracağı açığa çıkıyordu. Sözleri, bizi yeniden masum, günahsız, güçlü halimize ve bütünlüğümüze geri getirmek için rehberlik eden ışıltılı bir yol haritası çiziyordu. İşte nihayet kestirme bir yol, bir geçit beliriyordu. Bundan sonraki sözleri beni yatıştırdı çünkü içinde bir çözüm önerisi saklıydı. “Geçmişte olanları değil, ileride olanları anımsamalıyız! Dikey hafızanın geliştirilmesi gerekiyor, tarihin düzlemine dikey inen bir zihin gerekiyor. İnsan varlığını yükseltmek gerekiyor. Dünya yaratılmamıştır dünya düşünülmüştür.” Bu otoritenin gücünün bedenimin tüm dokusuna yayıldığını hissettim. Aynı güç, bin yıldır tarihin en karanlık evrelerinde, cankurtaran botları ya da can yelekleri gönderir gibi insanların önüne yasalar, masallar, meseller ve paraboller koymuştu. İyileşmesi olanaksız işitme zorluğumuzun trajedisini, bizi uyuşturan uykumuzun derinliğini kavradım. Meleklerin, gürültücü bir bando takımı gibi, daima ellerinde borazanlar ve davullarla resmedilmesi de bu yüzden olmalıydı. S" ana bir zamanlar söylemiştim. Var oluşunda ürettiklerine dikkat etseydin, farkında olsaydın ve tetikte dursaydın, karının ölmesi gerekmeyecekti.' Bunu sana böylesine zalimce göstermesi için dünyayı zorlamayacaktın. İyileşmek için zamanı seçtin, oysa zaman acının kendisidir. Sen orada değilsin ve orada olmaman senin dikkat eksikliğin sayesinde programlanan tüm felaketlere yer açıyor." Bu görüşün büyüklüğü ve evrenselliği, yaşamında başına gelen her olayın sorumluluğunu insana vererek, onu bir sahtekârın kaderine bağlayan iplerle hareket ettirilen bir biyokimyasal kukla veya robot durumundan kurtarmaktadır. Dreamer'ın bana verdiği bu armağan için minnettardım. Göz kamaştıran yeni bir gerçek, eski düşüncelerimin yerini alıyordu. Dışta


olan hiçbir şey yoktur. Her şey sana bağlıdır. Bir insanın dışarıdan alabileceği hiçbir şey yoktur. Ne başarı, ne para, ne de sağlık dışarıdan gelir. Tedavi edilen insanlığın daima biçimlendirildiği yer, kahramanlarla yarı tanrıların yetiştikleri eski sorumluluk okullarında olduğu gibi bu bin yıllık yerdi. Dünyamız tüm olaylarıyla birlikte, bizim düşüncelerimizle yaratılır. En yıkıcı düşünceler bile yaratma gücünü taşırlar. Bizler olumsuzluğun da yaratıcılarıyız. Kendi yarattığımız dünyaya tepki vermek yerine, olayların hâlâ sıcak izlerini sürmeyi, bunları üreten durumlarımıza geri dönmeyi ve sonra da onları etkisizleştirerek ortadan kaldırmayı bilmeliyiz. 15 İrade ve Raslantısallık Dreamer, "Farkındalık ışıktır," diye konuşmaya devam etti. "İçimizde olup biteni bilmek bize anında müdahale etme olanağı sağlar ki, bu bizim rastlantıdan arınmış yeni bir dünyayı yansıtabilmemiz için tek gerçek zamandır." Bu farkındalığın olduğu, bu ışığın girdiği yerde tesadüfün var olması için hiçbir neden kalmaz. Kazaların ve hastalıkların yaşamımıza girerek gerçekleşebilmeleri için bizim onayımızı almaları gerekmektedir. Dreamer, son derece inandırıcı ve kesin bir biçimde rastlantısallığın aslında var olmadığının kanıtlarını bir kez daha önüme koyuyordu. Düşünülmeyen, beklenmeyen, daima uzun bir hazırlık dönemine gereksinim duyar. “İnsan saklanamaz. Onun yaşamındaki her şey Yasa ve Düzen gereğince ayarlanır,"dedi. "Ya kazalar için ne denebilir?" " nlar insanın, bugün içinde bulunduğu durum için vardır! İnsanın dönüştüğü bu çürümüş O yaratık hali için varlardır. Niyetini gömerek, kendi karikatürü haline dönüşen bu varlık içindir," diye yanıtladı ve ardından sözlerine devam ederek, amaç sahibi olmayan bir insanlık için yaşamdaki olayların ve koşulların dışarıdan, dünyanın kendisine dayatılan banal tarifine göre ayarlandığını söyledi. Dreamer'ın sözleri sayesinde, zorlukların ve problemlerin altında ezilen felaketlerle dolu bir hayatın tesadüfen değil, içimizde olup biten her şeyin dikkat ve farkındalık eksikliğinden ortaya çıktığını anladım. Bu durum, tıpkı gözleri bağlı araba kullanmaya benziyordu. İnsan içinde bulunduğu bu haliyle, cadde ve kavşakları derin uykuda geçen bir uyurgezerden farksızdı. Sıradan insanlık için hayatta kalmanın, her gün bir mucize olduğunu gördüm. Bedenim tepeden tırnağa korkuyla ürperdi. Bizim gibi varlıklarının en karanlık köşelerini el yordamıyla geçmeye çalışan insanların ne denli risk altında olduğunu anladım ve bu gerçek karşısında yüreğimin sızlamasını ve algıladığım dehşeti şu anda nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum.


Sonra evrensel bir yazıtın ağırbaşlı sözleri havada dalgalandı ve onları özenle topladım. “Yaşamın bütünüyle senin yükümlülüğündedir. Kaderinden bütünüyle sen sorumlusun. Bu ıstırabın, hastalığın ve yoksulluğun, tesadüf değil, senin iç çatışmalarının ürünü olduğunu anlamalısın. Onları tek başına oluşturan da, hayatına taşıyan da yine sensin." Dreamer'e göre, rastgele bir kabul, daima bir iyileşme belirtisidir ve her zaman gönülsüzce ödenen bir karşılıktır. Amacın olmadığı durumda, dünya üstün gelir ve işte o zaman rastlantılara ve tesadüflere yem oluruz. İradenin yönettiği Var oluş durumları, karşılaşılacağımız olayları belirlerler. Bedelin peşinen ödenmesi, iyileşmiş bir insanlığın seçimidir. Ertelenmiş, gönülsüzce ödenen bedel ise, sahip olduğu tek para birimi olan rastlantı, keder ve zamanı kullanan düşkün bir insanlığın seçimidir. Bu zihinsel kavrayışın bozulması sürekli olarak ve her koşulda, bir dizi ön ödeme yapma girişimlerini ve yöntemlerini meydana getirdi. Buradaki ortak payda aslında kişinin kendisini cezalandırmasıdır. Bugünden gelecekteki afetleri kendisinden uzaklaştırma çabası, kişinin onları kaderinden silme arzusu, tarih boyunca tüm uygarlıklarda kurban kesme ve kendi kendine bilerek eziyetler çektirmesi aracılığıyla, kefaretini önceden ödeyip günahtan kurtulma eylemlerine eşlik etti. Yapılan fedakarlıkları düşünmeye başladım. Pişmanlık duyanların tövbeleri, şehitlere adanan kutsal yapıları ve kiliseleri düşündüm. Kendilerini kırbaçlayanları düşündüm. Yine bu yeni bilgeliğin ışığında, kabile ayinlerine ve eskiden binlerce yıl boyunca, görünen ya da görünmeyen tanrılara sunulmak üzere insanların ve hayvanların kurban edilmelerini yeniden düşündüm. Törensel ayinler ile uygulanan yöntem seçimlerinin arasındaki apaçık görülen farklılıkların arkasında unutulmuş bir bilgeliği ne denli azımsadığımı fark ettim. Ve yine ortada görünen bu olguların arkasında, özgün bilgeliğin uzaktan yankılanışını, başımıza gelen her şeyin asıl nedeninin içimizde olduğu bilincinin kırıntılarını algılamak hâlâ mümkündü. Dreamer'ın anlattığına göre, bunlar kendisini, içinde bağışlamanın başka bir yolunu bilmeyen bir insanlığın, algıladığı biçimiyle belli belirsiz hatırladıklarıydı. Dreamer'a göre ön ödeme, kişinin kendi değişimidir. Dolayısıyla bu, bir insandaki dikkat etme, kendini bilme, olumsuz duyguları dönüştürme, içerdeki fazlalıklardan kurtulma gibi en üstün işlevlerinin senteziydi. Bu bilgi, insanlığın düşük seviyelerinde çürümektedir ve önceden ödeme, kişinin içindeki çalışmadan, kendini cezalandırmaya dönüşüyordu. Çocukken izlediğim dini geçitleri, Meryem'in veya bir başka azizin heykelini taşıyanların, onun ağırlığı altında kan ter içinde kalmalarını anımsadım. Onları fal taşı gibi açılmış çocuk gözlerimle izlerdim. Şehir merkezine girerlerken, taşıyıcı kalasların ezici ağırlığından kendilerini bir parça da olsa koruyabilmek için yaralı omuzlarındaki kumaş parçalarını düzeltirlerdi. Dar sokaklarda ve çevre semtlerde, yolların iki tarafından sıkıştıran, diz çökerek haç çıkartan insan kalabalığını iterek kendilerine yol açar ve öyle ilerlerlerdi. Taşıyıcıların


harcadıkları çabadan morarmış suratlarım, azizlerin göğe çevrilmiş yüzlerini ve yaldızla parlatılıp enselerine tutturulmuş pirinçten sallanan haleleriyle azizlerin gözlerini yeniden görüyorum. Heyecanlı kalabalıktan beni korumak için Giuseppona, üzerime heybetle dikilirdi. Bir keresinde bana, "Onlar cennete gidiyorlar" demişti. Bu korkunç suratlı iyilik timsali kişilerin yaşadıkları yere hiçbir zaman gitmek istemeyeceğime dair kendi kendime ant içmiştim. Meğer bilmeden izlemekte olduğum şey, önceden ödeme yapmanın canlı bir alegorisiymiş. İleride bir gün, Dreamer bana, kişinin kendi dikkat eksikliği yüzünden planlanmış olaylar dünyasında bizimle karşılaşmak için çoktan yola koyulmuş felaketler ve musibetleri defetmek için ıstırap çekerek bu acıyı gelecekteki eziyetleri önlemek adına yapılan bir ön ödeme girişimi olduğunu açıklayacaktı. Boş inanışların ağırlığı altında beli bükülen zavallı insanlık, ödemesini sadece acı ve rastlantı ile fiilen yapabilir. Dreamer, sözlerini yineleyerek, "Kayıtsızlık ve ilgisizlik her zaman bir ödeme ve bir iyileşme işaretidir, ama gönülsüzce olan bir iyileşmedir,"dedi. Hemen ardından, birçok kez, bunun bir ödeme olmakla birlikte, iyinin hizmetindeki bir kötülük olduğunu, ama asla bir cezalandırma olmadığını vurguladı. Kendi görüşünün hiçbir şekilde, 'kısasa kısastan karmaya, hatta uğradığı felaketler için kendisine bir neden bulmak isteyen insanın buluşu sayılan Dante'ye özgü kısas yasasına varana dek sonsuz sayıdaki kurallar listesine dahil olmasını istemedi. Tam bu sırada görüşlerini doğru yazdığımdan emin olmak için notlarımı inceledi. Dreamer'a göre, iradenin içte işlemediği zaman dıştaki dünyanın sorumluluk almasına izin verilir. Niyeti her seçimimizde uygulamak, gönülsüz ödemeyi ve tesadüfi oluşları ortadan kaldıracaktır. Niyet sayesinde kadere yön verebiliriz. Dreamer sözlerini, "Rastlantısallık bir tür çürümüş, unutulmuş, gömülmüş niyettir," diye sürdürdü. "Aykırı bir düşünce olarak rastlantı, gerçek niyetin yerini alan gönülsüz bir niyettir." Kutsal kitapların 'sağlam iradeli' insanlardan bahsettiğini anımsadım ve Dreamer bana bu ifadeyi taşıyan insanların unutulmuş, gömülmüş iradeyi geri kazanmak için taşlı yollarda yürüyerek kaynağa geri dönmüş kişiler olduğunu söyledi. Bu 'sağlam' irade demekti. İ"nsanoğlu niyetin yerine rastlantıyı koydu. Bunun farkına varanlar, yitirilen bütünlüğü geri kazanabilmek için bir Okul arayışına girdiler," dedi ve bu düşüncenin, her gerçek okulun varoluşu için asıl neden olduğunu, Var oluşun birliğine, insanın bütünlüğüne dönüşü olması gerektiğini belirtti. "Yalnızca çok az kişi özel bir Okulun gerekliliğini fark eder ve bunların içinden de çok azı onunla karşılaşabilecek niteliklere sahip olur." Bir an benim de bu birkaç kişiden biri olduğum, bu mutlu azınlığa dahil olduğum düşüncesi geçti aklımdan, fakat tadına bile varamadan Dreamer'ın sesi, içimi didik didik ederek,


düşüncelerime sızmasına izin verdiğim hırsızı bulmaya çalışıyordu. "Hayır. Sen o birkaç kişiden değilsin!" dedi. Hayal kırıklığı ve küçümseme dolu ses tonu oldukça ciddiydi. "Seni seçen benim!" Dreamer bir yandan bunları söylüyor, diğer yandan da, miğferini indirerek çarpışmaya hazırlanan bir savaşçı gibi, en sert ifadelerinden birine bürünüyordu. Donup kalmıştım. Bu düşüncemden dolayı binlerce kez pişman olmuştum. Söylemek üzere olduğu sözleri kesmek istedim ama artık çok geçti. Hiç affetmeden, "Seni seçtim, çünkü bunu herkesin yapabileceğini gösterecek bir örnek olmanı istedim!" dedi. İ"nsanlık, kendini yenileyebilir, yeniden oluşabilir ve doğabilir, gömülmüş iradeyi geri kazanabilir. Kitlesel bir devrime gerek yoktur. İnsanlığın gerçek dönüşümü, kendi bütünlüğüne ve kendi birliğine ulaşan tek bir bireyin dönüşümüyle gerçekleşir. Bir insan, hâlâ sadece mecbur kaldığında, tesadüfen önceden ödeme yapan insanlar grubunun içinde olduğunu anlaması adına, oğlunun başına gelen kazaya benzer talihsizliklerle kuşatılmıştır. Çektiğin acıyı nasıl yönlendireceğini bilmiyorsan, çocukken sıkça gördüğün o batıl inançlı kalabalığın, sadece hayallerinde kurduğu bir yaşamı kontrol eden dışarıdaki bir tanrıyı memnun ederek, olayların yönünü değiştirmeye çalışan insanlığın parçası olarak kalacaksın. Bir insan konvoyunda olmasan bile, spor fanatizmiyle bir stadyumda avazı çıktığı kadar bağıran bir kalabalığın parçası olacaksın." Sıkça rastlanan diğer bir ödeme yönteminin roller aracılığıyla gerçekleştiğine değindi. Hiç hatasız bir yasa, mucizevi bir şekilde herkesi doğru yere yerleştirmektedir. Hastaneler, mahkemeler, hapishaneler gibi nankör işlerde çalışarak diğer insanlara yardım ettiklerini, yaptıkları o işin kendi seçimleri olduğunu, bu rolü ele geçirmek için bir yarış kazandıklarını düşünen insanlar vardır ve bu insanlar bir şekilde seçilmiş kişiler olduklarına ve bundan dolayı da bedelini ödediklerine inanırlar. Oysa onlar o bedeli hâlâ ödemektedirler. Dreamer, bir yandan espri yapıyor, bir yandan da ironik bir ciddiyetle, "Bu roller, taksitli ödemeyi gerektirir," dedi. "Bir kişinin rolü, onun kefaretidir ve bir gün de tabutu olacaktır. Yeni bir insanlık, gönülsüz ödemenin, gönülsüz arınmanın yerine ön ödemeyi koyacaktır. Hastalıktan önce iyileşme, sorundan önce çözümü gelecektir. Kendini her koşul ve her durumda var gücünle sev. Olaylar başımıza gidişata göre, gereken sonuçlara uygun biçimde gelişerek ve irademiz tarafından düzenlenerek gelir." Defterimde sayfalar dolusu tuttuğum notlarımı tamamlayabilmem için bana birkaç saniyelik bir zaman verdi, sonra, kendisini dinleyen tüm Kahramanlara bir çağrı yaparcasına, "Sonsuzluktan bir parçayı, sizler gibi, kuruluşların pespaye ofislerinde çalışan kişilere


götürmemiz gerekir," dedi. Bu özel görevin bana verilmesini bekledim, ama bununla ilgili bir şey söylemedi. Birdenbire benim şimdiki durumuma, yine ACO'daki işimde çalışıyor olmama değinerek, "Bıraktığın yerden bir kez daha başlamalısın. Sana söyleyebileceğim başka bir şey yok!" dedi. "Daha önce aşıp geçemediğin şeyin üstesinden gelmeli ve bunu denemelisin!" Dreamer'ın beni yine gemiye kabul ettiği ve 'yolculuğun' devam edeceği haberi bende bir enerji patlaması yaratmıştı. Uzun süre soluksuz kalan birinin taze havayı derin bir nefesle ciğerlerine çektiğinde yaşadığı sarhoşluğu yaşıyordum. Dreamer'la bu karşılaşmamızın ardından oğlum Luca iyiye doğru gitmeye başladı ve kısa süren bir yatak istirahatından sonra tamamen iyileşti. Chia'nın üstünü örten kara bulutlar dağıldı, göğü saran hava aydınlandı ve açıldı. Sonraki günlerde gelecek işaretleri dikkatle izlemeye koyuldum. Her ne değişiklik olursa olsun bir daha asla Dreamer'ın bana gösterdiği yoldan çıkmayacağıma ve bu kararımı asla unutmayacağıma dair kendime söz verdim. Yeni işin, bütün ailemle birlikte uzak bir ülkeye taşınmamızı gerektireceğini düşünmüştüm. Oysa İtalya'daki işin merkezi sadece birkaç kilometre öteye taşınmasına karşın, işin faaliyet alanı dünyanın öbür ucunda bulunacaktı. Larga Caddesinde bulunan bir insan kaynaklan şirketinden adıma gelen 'beklenmedik' bir mektup beni yeni bir pozisyon için yapılacak elemeye davet ediyordu. Dreamer'la karşılaşmamdan yalnızca üç hafta sonra, kendimi uluslararası dev bir kuruluşun dış ticaret bölümündeki uzak doğu pazarları departmanının başında buldum. Bu kez tüm köprülerimi yıktım, beni geçmişime bağlayacak her yolu ve her geçidi yaktım.

Bölüm 8 Dreamer'la Şanghay'da

1 Mükemmellik kendisini asla tekrarlamaz Dreamer'la birlikte Bund üzerindeki Plaza Concert'tan, Huangpu'yu bir aşağı bir yukarı yarıp geçen teknelerin yoğun trafiğini seyrediyorduk. Bu uçsuz bucaksız nehir, tam bu noktada, Şanghay'ın iki ruhunun arasından akardı. Biri anıtsal mimarisiyle Avrupa sömürgeci dönemini, diğeri ise Pudong'un yeni mahallelerindeki fütürist gökdelenlerle canlanmış yüzünü yansıtırdı. Buradan bakıldığında, mimari görüntüsüyle geleceğin büyük bir metropolü olarak düşlenen gökdelenlerin yükseldiği bu şehir, göz alabildiğine uzanan dev bir şantiye görünümündeydi.


Kuveyt'ten dönüşümden Uzakdoğu'daki yeni görevime başladığım döneme kadar geçen süre içinde Dreamer ile hiç karşılaşmamıştım. Bu aylarda, uzun çıraklık dönemim boyunca tutmuş olduğum tüm notları defalarca okumuş ve yaşamın farklı koşullarında ondan öğrendiğim ilkelere sarsılmaz bir kararlılıkla tutunmaya çalışmıştım. O'nunla buluşmaktan çok korkuyor olmama rağmen, bu anı delicesine arzuluyordum. Birbirleriyle çok yakından bağlantılı, henüz çözümlenmemiş iki mesele, henüz kapanmamış yaralar gibi açık duruyorlardı. Biri, Kuveyt'i terk etme şeklim ve diğeri ise Heleonore ile olan ilişkimdi. Bunlar daha fazla bertaraf edemeyeceğim çetrefilli konulardı. Öğleden sonramız çok yoğun geçti ve Dreamer bana, o ana kadar olan belki de en olağanüstü öğretilerini aktardı. Yanında O'nu dinlerken, asırlık Yu Yuan bahçelerinden geçiyordum. Sonra eski çarşı bölgesindeki Budist tapınağının çevresinde, dar sokakların örümcek ağına benzeyen labirentinde O'nunla beraber yürüdüm. O'nun yanımdaki varlığı ile, bu muazzam şehrin yoğun kalabalığının ortasında, tıpkı yıllar önce Giuseppona'nın eline yapışarak, Napoli'nin dokusunu iltihaplı yaraların bıraktığı izler gibi çizen, yolları şaşırtacak derecede karışık sokaklarından geçerken duyduğum aynı şaşkınlık ve korunma hissine kapıldım. Dreamer, Şanghay'ı ve Çin'i sanki uzun süre orada yaşamış biri gibi iyi biliyordu. Bana, buranın tarihini ve düşünce yapısını, günlük yaşamın tüm ayrıntılarını vererek ve en sıradan olayları, üzerinde yorumlarda bulunarak anlatıyordu. İşinin başındaki bir zanaatkâr, yoldan geçen birinin giyimi ya da daracık dükkânların içini kaplayan pazarlıklar, Konfüçyüs bilgeliğinin beşiği olan bu uygarlığın kökenine inmemi sağlayan derin tünelleri oluşturmaktaydı. Dreamer bu bilgeliği yaratmış olan zekânın otoritesiyle bana bir milyardan fazla insanı tutkal gibi bir arada tutan bu toplumsal bütünlüğün sırrını ve onun kapsamındaki altı erdemin oluşturduğu bilgeliği anlattı. Sanatçı olan genç bir kız, kendini işine kaptırmış, mikroskobik cam vazoları dekore etmekle meşguldü. Vazoların iç taraflarını, büyük bir sabır ve akıllara durgunluk veren bir yetenekle boyuyordu. Tezgâhının başında durduk ve Dreamer bir süre hiç yorum yapmadan onu izledi. Sonra kızın ellerinden çektiği bakışlarını yavaşça bana çevirdi. Zaman genleşti, an sonsuzluk oldu ve ben kendimi daha önce kimsenin yapmadığı şekilde içime işleyen o gözlerin içinde kaybettim. Ruhumu kaplayan bu eşsiz bakışta, Carmela'nın şefkati, Giuseppe'nin sertliği, bir dostun sevgisi ve bir ustanın saygınlığı bir araya toplanmıştı. Cam boyayan sanatçı kız O'ydu. Bu 'uygulamalı çalışmayı' göstererek, herkesin özde gerçekleştirmesi gereken dönüşüm sürecini ve dünyada kendisi adına başka hiç kimsenin asla yapamayacağı, kendi yaşamının sanatçısı olmayı açıklıyordu. Ben, aramızda herhangi bir perde, bir maske olmadan ya da rol yapmadan, göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısacık bir zaman diliminde yaratıcısıyla göz göze gelen bir varlıktım. O anda, bu varlığın onulmaz yüceliğini tattım, Zaman gibi sınırların, engellerin, kısıtlamaların olmadığı


bir yerde O'nun nefes alışını dinledim ve özgürlüğünden bir damla içtim. Düşüncelerimin yerini bir baş dönmesi aldı. Bu dakikadan sonra kendimi aniden halka açık bir alanın köşesine kurulmuş bir masada otururken buldum. Burası eski tarz bir çayhaneyi andırıyordu. Bu ahşap yapı, pencereden görebildiğim kadarıyla, küçük bir gölün ortasında yükselen kazıkların üzerinde duruyordu. Düşüncelerim Dreamer'a kaydı. O'nu görebilmek için bakışlarımı etrafımda gezdirdim. Hemen yanı başımda oturuyordu. Rahat bir nefes aldıktan sonra, çevreye göz attım ve bu mekâna sadece Çinlilerin geldiğini fark ettim. Müşterilerinin görünüşleri, giysileri, iç mekânın dekorasyonu ile burası, sanki dünyanın en büyük limanlarından biri olmaya doğru henüz yükselmeye başlamış Şanghay'ın küçük balıkçı köyü olduğu koloni dönemine ait bir kartpostal gibiydi. Dreamer'ın zayıf sesi, bana önce çok uzaktaymış gibi gelirken, müşterilerin uğultuya dönüşen gevezeliklerinin arasından bulduğu bir yol sayesinde, giderek bana daha anlaşılır gelmeye başladı. Dreamer, ilk sözcüklerinden algılayabildiğim başlangıçtaki konuşmasını sürdürüyordu. "...Bu nedenle, insanoğlunun sorunlarının her biri, refah içindeki toplumların suç oranlarından, yeryüzünün bütün bölgelerine yayılmış yoksulluğa kadar, sadece zihinsel bir hastalığın belirtisidir." Dreamer'ın bu kesin görüşü beni içine düştüğüm karmaşanın dışına çekmişti. Bu sözleri, ileride bir gün O'nun düşünce sisteminin köşe taşlarından biri sayacağım bir bildirisinin yalnızca giriş sözleriydi. Sırtımı neredeyse kimsenin fark edemeyeceği kadar belli belirsiz bir biçimde doğrulttum ve O'nu çok daha büyük bir dikkatle dinlemeye koyuldum. Sonraki açıklamalarından, zamanın en başından beri insanın başına gelen tüm felaketlerin aslında onun eksikliklerinin hayatına bir dizi olay olarak gelmesinden ve parçalanmış ruhunun yansıyan görüntülerinden başka bir şey olmadığını anladım. Psikolojisindeki bu kırılma, insanlığın çok uzak geçmişindeki çocukluk dönemine dek uzanmaktaydı. Zihnim acı duyacak kadar açık vc bilincim yerindeyken bana, “Dünya, böyle çünkü sen böylesin," dedi. "Kendi dışımızda olduğuna inandığımız gerçeklik, yani dünya, psikolojimizin ve Var oluşumuzun fiziksel bir yankısıdır." İleri sürdüğü bu katıksız iddia akıllara durgunluk veriyordu. Bu arada, geleneksel giysileri içindeki iki genç garson kız, çay servisi için soframızı kurmak üzere takımları ellerinde yanımıza geldiler. Bir ayin havasında yapılan bu töreni izlemek üzere susması, Dreamer'ın çok önem verdiği kanısına kapılmama neden oldu. Öyle ki, geçmek bilmeyen dakikalar boyunca bu titiz ritüeli yönetmeye ve onun her adımıyla özenle ilgilenmeye koyuldu. Gerilmiştim. Bir an önce konuşmasını kaldığı yerden sürdürmesi için sabırsızlanıyordum. Tam da insanlığın binlerce yıllık sorunlarının hatta belki de benim mutsuzluğumun temel nedeni olan sır hakkında bir açıklama yapmak üzereydi. Böylesine gereksiz bir çay servisi için bu kadar önemli bir konuşmayı kesebilmesi beni serseme çevirmiş, bana hayal kırıklığı yaşatmıştı. Bu düşüncelerimi elbette


dillendirmedim, ama içimden beslemeyi sürdürdüm. Ben o zamanlar hâlâ düşüncelerin görülemez olduklarını ve insanın onları gizleyebileceğini sanıyordum. " ok küçük ya da çok değersiz olan hiçbir şey yoktur!"dedi. Bu kararlı ifadesiyle beni adeta Ç azarlamıştı. Ayrıca benimle konuştuğu halde hâlâ sürmekte olan merasimin ayrıntılarıyla ilgilendiğinden, yüzüme bakmıyordu. Çantasını karıştırırken suçüstü yakalanmışım gibi kulaklarıma kadar kızardım. "Her hareketinin kusursuz olduğundan emin ol!" dedi. "Kusursuzluk, tek bir gereksiz eylemde bile bulunmamak demektir." Sonra, bir yandan liste halinde uzayan çay mönüsünden tadına bakacağımız değişik çayları seçerken, "Bir şey iyi yapıldığında, sonsuza dek yapılmıştır! Tüm evren bundan haberdardır ve yaptığın şeyi tekrar etmene gerek yoktur. Sadece kusurlu olan tekrarlanır. Kusursuzluk asla kendini tekrarlamaz çünkü sürekli olarak kendini aşar. Olgunlaşmış bir koza, bir kelebeğe, daha üstün bir düzenin varlığına dönüşmek için görünürde ölerek, olgun halini sona erdirmelidir." dedi. Ardından, farkındalıkları, kendi iç düzenekleri ve makinesindeki en küçük dişlileri düzenlemesi sayesinde, bir insanın tüm dünyayı düzeltebileceğini ve onun tarihçesini değiştirebileceğini anlatarak devam etti. "Evrenin gelişimi bireyin gelişimine, onun dönüşümüne bağlıdır. 'Bireysel' ve 'evrensel' olan bir ve tektir,"dedi. "Bu bilgi, uygarlığın ve sanatın her dalının kaynağında bulunur. Herkesin eğitiminin temel öğesi olmak üzere geri dönmesi gerekir." Sözlerine ayrıca, insanlığın yarattığı tiyatronun, dinsel dansların ve tüm ayinlerin bir kavramdan kaynaklandığını belirtti. Her şey birbirine bağlıdır. Dikeydeki, başka bir deyişle irade dünyasındaki en küçük bir hareket, olaylar dünyasındaki en etkili değişimleri yaratır. Ezberinden okurcasına, "Evren beynimizin içindedir. İnsanın arzuladığı biçimde gelişen, özdeki bir tohumdur," dedi. "İşte bu yüzden, eğer bir kişi, bilerek en küçük işlere bile özen gösterirse ya da yaptığı en basit şeyleri bile kusursuz olarak yerine getirirse..." "...çay hazırlamak gibi mi?" diye sordum. Bu sorumu dile getirirken, az önceki dile getirmediğim sevimsiz düşüncelerimi affettirebilmek arzusuyla, olabildiğince kibar olmaya çalıştım. Dreamer, "...ya da sadece kusursuz olarak nasıl sunulacağını öğrenmek gibi," diyerek yarı şaka yarı ciddi olarak aynı oyunu kendi açısından ele alarak benim düşüncelerimi tamamladı. O bunları söylerken, iki garson kızın birbirlerine bakışarak gülümsedikleri gözümden kaçmadı. Ortada benim dışımda herkesin bildiği bir oyunun, Dreamer'a saygı dolu bir boyun eğişin olduğu kanısına kapıldım. Onların da 'Okul bünyesindeki kişiler' oldukları düşüncesi,


beynimde bir şimşek gibi çakarak beni soluksuz bıraktı. "İnsan bu davranışının kusursuzluğuyla, ebediyen kendi kişisel evrenini düzenleyebilir, doğumdan ölüme dek her şeyin bir program içinde yürüdüğü rastlantısal bir yaşamın çizgisinden çıkabilir ve kaderini değiştirebilir. Dünya, oluşun bir rezonansı ve yansıttığı görüntüdür..." Defterime, sihirli altın tozlar gibi bu öğretinin her sözcüğünü titizlikle not ettim ve konuya açıklık getiren özel durumları tanımladım. 2 İnsan Aklı Silahla Kuşanmıştır Bu arada masamız gösterişli bir biçimde donatılmıştı. Özenle işlenmiş kar beyazı keten örtüler incecik Çin porselenlerine kusursuz bir fon oluştururken, üzeri değişik tatlılar ve çöreklerle dolu tepsiler de gelmişti. Ritüelin bu aşaması da tamamlanıp, verdiği siparişlerin kusursuz bir biçimde masada yerini aldığını görünce, Dreamer yarıda bıraktığı konuşmasına yeniden döndü. Çenesiyle etrafımızda bulunanlara dikkatimi çektikten sonra bana, "İnsanın gerçek dediği ve senin burada gördüğün, dokunduğun her şey, psikolojisinin maddeye dönüşmüş halidir. İnsanın düşünceleri maddeleşerek 'dünyayı' oluşturur. Gerçekler düşüncelerdir."dedi. Sesi derinleşmişti. Kısık ses tonu, birazdan yapacağı acı dolu açıklamalarını önceden açığa vurur gibiydi. İ"nsanoğlunu pençesine alan en ağır hastalık, onun kişisel ve toplumsal tüm sorunlarının nedeni, içinde yaşadığı bölünmüşlük ve çatışmacı psikolojisidir.” Bu sözlerle birlikte, insanoğlunun oluşturduğu ve sonrasında bin yıllar boyunca kendisine aktardığı efsanelerin ifadesini takınan bir kaleydoskop dolusu görüntü içime açıldı. Bu kurgusal zemin karşısında, akıl tanrıçasının o muhteşem doğum sahnesi her şeyden daha fazla göze çarpıyordu. Jüpiter'in duvarları yıkılmış kafatasından silahlar içinde parıldayarak ileri atılan, bir baş ağrısının ya da kabusunun kızı olan Athena’nın doğumuydu. Benimle birlikte düşüncelerimin girdabına girerek, bu görüntüyü kavrayan Dreamer, "Bu bir uyarı efsanesidir, insan aklı silahlanmıştır!" dedi Bundan sonra gelen suskunluk nefesimi kesti. "Bu, bir uygarlığın şimdiye dek kendi hastalığına koyamadığı belki de en kesin teşhisti." Onun bu keşfinden heyecana kapılıp, "Öyleyse Antik Yunan, sonunun ne olacağını biliyordu!" diye haykırdım. Dreamer'ın yanıtı geçikmişti. Onun bu sözleriyle yaşadığım huzursuz sevinç dalgası, yukarı ulaştığı aynı hızla aşağı endişe olarak indi. Bu açıklamasındaki derinliğin ayrımına vardıkça, üzerimdeki ağırlığının da aynı oranda arttığını hissediyordum. Sonunda gelip sınıra


dayanmak ve bu güzelliğe, bu keşifteki aydınlanmaya sahip çıkamayıp, onu içimde tutmakta zorlandığımı fark etmek bana acı veriyordu. " ayır! Yunanlılar, bilge adamlarını ya da kahinlerini dinlemeyi bilmiyorlardı. İnsanın, H içindeki kötülüğün ve kabahatinin farkına varması, bir iyileşmedir." Dreamer'ın verdiği yanıtı not ettiğim sırada, Jüpiter'in zihinsel doğum sahnesini gözlerimin önüne getirmeye çalışırken, şaşkınlıkla, Athena efsanesinin, herhangi bir tasvirinin bulunmadığının farkına vardım. Sanat tarihinin hiçbir alanında, bu sembolik doğumun tek bir izine rastlamamıştım. Dreamer, "İnsan aptallığını görmek ve kendi düşüncelerinin ne denli yıkıcı olduğunu kabul etmek istemez," diye açıkladı. "İnsanlık bu konuda yüzyıllardan beri uyarılmakta ve alınyazısının üzerine bir gölge gibi düşen bu kehaneti hissetmektedir. Onu kabul edemediği, onunla ne yapacağını hatta ondan kendisini nasıl sakınacağını bilmediğinden, onu önünden kaldırarak yok saymaya çalışmıştır. Bir insanın karanlıkta kalan yüzünün anlaşılması demek, durumun çözümlenmesi, iyileştirilmesi ve gerçek kurtuluşu demektir." Dreamer, daha iyi anlamam için bana, eğer insan topluluğu yaşadığı felaketlerin nedenini bilebilseydi, içine düştüğü kölelik durumundan da çıkabilirdi diye açıkladı. Oysa böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü bu tür farkındalığa kitlesel olarak değil, ancak birey olarak erişilebilir. Kitle, ne kendini bilmeyi ne de böyle bir çaba içine girmeyi ister. Yeni ve bilinmedik her şeyden çekinir. İnsanlığın yaşadığı bu kölelik durumu ve beraberindeki binlerce felaket, insanı huzursuz ve kör eden o bilinmeyenin korkusundan kaynaklanır. Politik önderler, yeni olana duyulan fobiyi insanlığın her döneminde beslediler ve güçlendirdiler. Kalabalıklar düşleyemez. Bir uygarlık, ancak kendisini yaratan düşü ve aydınlanmış insanlarını dinlemeyi unuttuğunda, çöküşe geçer. Düşün ve bilgelerin mesajlarının dinlenmediği bu dönemler, kültürün ve uygarlığın çöküşünün habercisidir. Zaten, yüzyıllar boyunca düşleyen bireylerin, düşünceleriyle yön veren şairlerin eserlerini yok edebilecek kolektif bir delilik dönemiyle burun buruna gelinmiştir. Dreamer, "Kitle bir hayalettir, her şeyden etkilenen bir mekanizmadır. İnancı yoktur, tam bir iradeye sahip olduğu söylenemeyeceği gibi, yaratma gücü de yoktur. Tek bildiği, her şeyi yerle bir etmektir. Bu, kalabalıkların asıl rolüdür. Yalnızca bütünlük ve irade sahibi olan kişiler düşleyebilir ve imkânsızı gerçek haline getirebilirler,"dedi. Dreamer'ın bütün bu söyledikleri, şirketlere ve modern kuruluşlara da uygulanabilirdi. Oysa bu tür organizasyonların hiç de uzun ömürlü olmadıklarını gözlemlemiştim. Onların sorunu mali, teknoloji ya da pazar payı gibi nedenlerden değil, tamamen sorumluluk ve bütünlük duygularından yoksun, sevmeyi bilmeyen insanlar olmaları yüzündendi.


Dreamer'ın bir işaretiyle, tarihi geçmişi neredeyse Çin’in geçmişine kadar dayanan koku ve tat alma yasaları uyarınca, sipariş ettiği sayısız çeşitte hazırlanmış çaylar bir bir gelmeye başladı. Porselen demliklerden yükselen değişik aromaların buğusunu keyifle içine çektikten sonra küçük fincanlarımızı çayla doldurdu. Yaptığımız uzun yürüyüşün ve heyecanına vardığım yenilikçi düşüncelerin ardından ben de bu şık sofrayı onurlandırmak üzere, pastacılık sanatının doruklara çıktığı bu seçkin örneklerin tadına baktım. Dreamer, her bir tatlının çıkış efsanesini anlatarak beni büyülerken ve aynı zamanda da Ming medeniyetine uzanan geleneksel tariflerin hazırlanış yöntemlerinden söz etmişti. Her zaman olduğu gibi nazikçe ev sahipliği yapıyor fakat yiyeceklere dokunmuyordu. İ"nsan okyanusları geçmeyi, yüksek tepelerin zirvesine tırmanmayı ya da tehlikeli işler yaparak yaşamını riske atmayı göze alabileceği gibi, tapınaklara, aşramlara, dergâhlara kapanmayı da kendisine yol olarak seçebilir. Kendini ibadetle rahatlatabileceği gibi, aynı huzuru sekste de bulabilir. Tövbe edebilir ya da zamparalık yapabilir. Başka bir deyişle, bir keşişin kulübesine karşılık iş hayatının zorluklarını seçebilir. Tüm girişimleri kendisini içinde birleştirmek, kendi bütünlüğünün sonsuz arayışı içindir." Hatta psikanalizden komünizme kadar tüm laik dinler de dahil olmak üzere, aslında aynı arayışın yirminci yüzyıl uyarlamalarıdır. Tüm bunlar insanoğlunun yaptığı sayısız denemelerdir. Öyle ki, tüm uygarlıklarda tanık olunan günah çıkartma benzeri ritüeller de insanın bütünlüğünü, doğduğu andan itibaren hakkı olan ve genlerine aktarıldığı biçimiyle 'yitirilmiş cennet' olarak anımsadığı gerçekliğini, yani bu ayrıcalıklı güven durumunu yeniden kazanmak için gösterdiği çabalardır. Dreamer, "İnsanlık tarihi bir dönüş yolculuğudur, Kayıp Oğul meseli bunun eşi bulunmaz bir tasviridir," dedi. "Ne var ki, bütün dinler varoluş sebeplerini unuttular. Çürüyerek, olmaları gereken durumun tam tersi hale dönüşmüş, ölüm ve onun kaçınılmaz olduğu fikrini yayma ve pekiştirme araçları olmuşlardır. Onlar ayrılıkları ve çatışmaları iyileştirmek yerine, prensip savaşları gibi her türlü, boş inanışı, hoşgörüsüzlüğü ektiler, beslediler, büyüttüler ve karşılığında da ayrımcılığı ve savaşları biçtiler." Dreamer, psikolojisi bölünmüş insanların ellerinde kalan Hristiyanlığın, her defasında biraz biraz olmak üzere, adını bile değiştirmeden, kendisini engizisyona dönüştürdüğünü anımsattı. Ve bugün hâlâ, İncil'deki aykırı düşüncelerin, insanlığın eskimiş zihinsel kafeslerini un ufak edebilecek güçteki koçbaşlı tokmak darbeleri ne yazık ki boşa gitmiş ve öykülerindeki nazik güç, ekonomik yasalarındaki bilgelik, çocuklar için birer din dersi malzemesine indirgendi. Kutsal kitapların öğretilmesi, kendilerini eğiten bilinçsiz eğitmenlere bırakılmıştır ve ne yazık


ki, İncil'in insanlığı uyandırmak üzere geldiği hipnotik uykuyu sürekli ve kalıcı kılanlar da bu eğitmenler olmuşlardır. Şimdiye dek tuttuğum notlar defterimin sayfalarını doldurmuştu ve o sırada Dreamer'ın bana "Çocuklarda ölümsüzlük düşüncesinin, fiziksel ölümsüzlüğün yeşertilmesi şarttır," demişti. O'nun sakin duruşunun ve ses tonunun arkasında, dünyayı yerinden oynatacak bir başkaldırının çığlığını, kahramanca gürleyişini ve gücünü hissettim. Bir meşale yüzyılların karanlığını yırtarken, bir sancağın, boş inanışlara, hayaletlere ve putperestliğe karşı sürdürülen binlerce meydan savaşının kızılca kıyametinin üzerinde dalgalandığını gördüm. Dreamer, önemli bir olayın habercisi gibi, "Bu görüş, ölüm konusunu irdeleyerek her tür ideoloji ve dini akımla mücadeleye girileceği anlamına gelir ve her seviyedeki okullara ve üniversitelere ulaştırılmalıdır," diyerek konuşmasını tamamladı.

3 Yalan söyleyen hayvan O anda gözümün önündeki perde kalkmış, her şey gün gibi ortaya çıkmıştı. Öğretisinin her parçası, bir yapbozun yerine yerleşen parçaları gibi, kendi köşesini buluyor ve gözlerime nefes kesen bir düşüncenin, mantıklı öğesi olarak yansıyordu. Binlerce yıllık felaketin, acımasızlığın ve uğursuzluğun öyküsü nihayet açıklığa kavuşmuştu. Binlerce çatışmanın saçmalığı, sınırsız zenginliklerle dolup taşan bir evrende bu denli yoksul kalabalığın çelişkili ve trajik kaderi, küçük parmağını oynatacak kadar basit bir çabayla kurtarılabilecek milyonlarca çocuğun ölüme terk edilişinin korkunçluğu, zamanın, her coğrafyanın, her inancın ve ahlaki değerin ötesinde nihayet gerçek bir nedene bağlanmıştı. Bu konumdaki insan bir akıl hastasıdır! Dolayısıyla, bu hasta insanın ait olduğu toplumlar ve kurumlar da, parçalanmış ruhların, çatışmacı mantığın gözle görülür hale gelen ölüme inanışının aynadaki yansımasıdır. Kendime bu zihinsel hasarın nasıl ve ne zaman oluştuğunu sordum. Bunu öğrenebilmek için neler vermezdim! Sanırım bu, tarihin belki de en çarpıcı ve kesinlikle en yararlı buluşu olurdu. Hayal gücüm kanatlandı. Binlerce yılın izini sürerek, insanı içinde bulunduğu koşullara indirgeyen olayın ne olduğunu anlamak için, tıpkı Orlando'nun kayıp sağduyusunu aramak üzere ay yüzeyinde yapılan bir tür yolculuk gibi, bilimsel bir araştırma yaptığımı hayal ettim.


Dreamer, sesindeki ince bir alaycılıkla araya girerek, "Musevi- Hristiyan geleneği, bu baş aşağı ölümcül düşüşü 'Cennetten Kovulma' diye nitelendirerek, bunu en büyük günah sayılan 'ilk günah' olarak vurgular ve adına bağışlanmaz günah der,"dedi. Dreamer'a sormak istediğim yüzlerce soru vardı. O'nun engin bilgisinden yararlanmak, O'nun otoritesinden yudum yudum içmek harikaydı. Elmanın ısırılışı, yılanın ve incir yaprağının simgeleri her zaman ilgimi çekmişti. Tüm bu simgelerin üzerinde, dört bin yıldır ayakta duran, ama bu denli anlamsız bir olaydan bu kadar büyük bir trajedi yaratmış, otoriter bir geleneğin önünde bir tür aydın olarak huzursuzluk hissetmişimdir. Peki, bu neden ölümcül bir günah olarak nitelendirilmişti? Dreamer bana, "Elmanın ısırılışı anlamsız bir olay değildir," diye açıkladı. "Kendisini 'yaratıcı' olandan 'yaratılan' olmaya indirgeyen ve öz doğasını terk eden insanın Var oluşandaki düşüşün bir metaforudur. Elmayı dişlemek demek, dışımızda var olan, bizi içine alan ve bizi yöneten bir dünya olduğuna inanmak, bir başkasının hayaletini kalıcı kılmak demektir. İnsanın bağımlılık halinin ve tüm trajik tarihinin başlangıcıdır,"diye açıkladı. Dreamer, Adem'in ilk sözlerini, alçalmış bir varlığın utanç lekesi ve kendi kendini ele verişi olarak sonsuza dek yankılanacak olan o kelimeleri hatırlattı. "Saklandım...korkmuştum...ben değil... bana verdiğin kadın yaptı." Kendimi evrensel bir felaketin, çaresi olmayan bir trajedinin tek tanığı olarak hissediyordum. Bozuluşumuzun dramı, o anda ve orada sahneleniyordu. Dreamer'ın mükemmel bir şekilde 'yalan söyleyen hayvan' olarak tanımladığı varlığın dünya sahnesindeki gösterisini seyreden ilk kişiydim. Dreamer, "Adem'in bu sözleri bağımlılığın doğuşuna işaret ediyor ve bu, sıradan, yalancı ve sorumsuz insanlığın ilk bildirgesi, 'senin' izini sürebileceğin en eski bildirgeydi,"dedi. Dreamer'ın, yeri gelmişken ustaca kullandığı 'sen', önüme, Yaradılış'tan daha baş döndürücü olan eski zaman geleneklerinin görüntülerini ortaya seriyordu. Hakkında asla hiçbir şey bilemeyeceğim ve bundan böyle sadece Dreamer'ın ölümsüz muhafızı olduğu erişilemeyecek veya kayıp bilgi hazinelerini hayal ettim. Bir kez daha, zamanın ve uygarlıkların ötesine geçebilen, kayıp okulların sırrını bilen, gömülü mücevherler gibi boş yere (“boş yere”?)parlayan bu varlığın gizemiyle karşı karşıyaydım. Ardı ardına gelen keşiflerin baskısı altında, Dreamer'ın sözleri içimde patlayarak ruhumda depremler yaratıyordu ve ben titreyen ellerimle çılgınca not almayı sürdürüyordum. Yüzümün fazlasıyla solduğunu görünce, Dreamer biraz soluklanmam için araya girdi ve şakayla karışık iş durumlarıma atıfta bulunarak bana hoş bir şekilde takıldı. "Âdem 'in ilk sözlerinde, cennetten kovulmuş perişan haldeki bir adamın, dış dünya ile özdeşleşmeye ve bağımlılığa örnek teşkil eden, çalışan zihniyetinin kökeni saklıdır."


Dreamer'a göre, insanın düşüncesiyle nefesinin bir sentezi olan konuşma dili, Adem'in sözlerinde bir ruhsal parçalanmanın, Var oluştaki bir çatırtının varlığını ortaya koyuyordu. Eğer 'Tanrı'yla bir olma' halindeyse, nasıl olur da kendisinin O'ndan daha üstün olabileceğine inanabildi ve bunu arzu edebildi? Yılanın ayartmasından önce, hatta Havva'dan da önce, Âdem'in çoktan bölünmüş olduğu apaçık ortadadır. "Yalan söylemek, saklanmak, başkasını suçlamak, kendini haklı çıkarmak, kendine acımak o zamandan beri her zaman, cennetten kovulan bir adamı, öz bütünlüğünü yitirip kendisini inkâr eden bir varlığı gösteren belirtilerin sözlü, hatta ondan da önce psikolojik bir ifadesi olmuştur ve bundan böyle de olmaya devam edecektir." Âdem elmayı ısırmakla, yaşamı ölümle, özgürlüğü bağımlılıkla ve bütünlüğü bölünmeyle değiş tokuş etmişti. Kişinin doğduğu andan itibaren en doğal hakkı olan ölümsüzlük, parçalanmış, bilinçsiz ve ölümlü bir sonsuzlukla yer değiştirdi. Ölümsüzlük, cinsel birleşme ve doğurarak üremeye dayalı bir zoolojik devamlılığa indirgendi. Dreamer konuşurken, ender yaşadığım bir duyguyla bedenimin titrediğini hissettim. Dreamer, "Adem'in işlediği günah ölümcüldür, çünkü bu bir 'zaman içine düşüştür', hipnotik hale gelen insanın, ölebileceği 'inanışına' düşüşüdür," dedi. Katlanılamayacak bir sırrı açığa vuran birisinin göstereceği özen ve ihtiyatlı tavrıyla, "Ama insan ölemez, ancak kendisini öldürebilir!"dedi. Eski tarz mizahi bir yaklaşımla zaten yoğun biçimde dramatik olan bu bildirinin arkasına bir de "Ölüm daima bir intihardır!" diye ekledi. "Artık insanın eve dönmesinin, uykusundan uyanmasının ve özbe öz hakkı olanı, yitirdiği ölümsüzlüğünü geri almasının zamanıdır." Bu görüşün beni dönüştürdüğünü, kimyasının organlarımdan geçerek hücrelerime, moleküllerime, atomlarıma dek işlediğini hissettim. Dreamer, kötülerin en kötüsünü, insanın bölünmesinin ve günahının başlangıcını anlatırken beni iyileştiriyordu. Eşi benzeri görülmemiş bir minnet duygusu tüm ruhumu kapladı. 4 "Özgür bir insan ol!" Düşüncelerim, o akşam Dreamer'dan işittiğim tüm bu olağandışı bilgileri de içine katarak dev bir hortum halini almış, başımın üstünde dönüp duruyorlardı. Boş bir çabayla onlara bir düzen vermeye, gem vurmaya hatta onlardan birinin üzerine binmeye çalıştım. Kesintisiz bir akış halinde, birbiri ardınca ortaya çıkıyorlardı. Benden koparak, artık bana ait olmadan, sanki bir ağaçtan dökülen yapraklar gibi düşüyorlar ve Dreamer'ın nefesinin yarattığı hortumun içine peş peşe girip hep birlikte dönüyorlardı. Bulunduğumuz çayhane sonradan kalabalıklaşmış ve yüz farklı sohbetin kanat çırpışları havada hoş bir titreşim yaratmaya başlamıştı. Kulağıma fısıldayan sesini işittiğimde aniden irkildim. "Yeryüzünün dini,


bölünmedir! İnsanoğlunun her şeyin üzerinde hürmet ettiği ilahi varlık her zaman aynı olmuştır. Korku!" Bu sözler, ortamdaki seslerin kalabalık uğultusundan kendisine bir yol açarak bana ulaştı. Bu sessizlikte, bu boşlukta, düşüncelerimin her biri susuverdi ve bir bisturi keskinliğindeki sözleri bedenimi yarıp çok derinlere indi. " ağımlılık korkudur! Sen bile korkunu kendine put yaptın. İşte bu yüzden bağımlısın ve B hayatını arkasına gizlendiğin memuriyetinle kazanıyorsun." Er ya da geç sözün buraya geleceğini biliyordum ve bunun hiç de keyifli bir sohbet olmayacağı düşüncesine kendimi çoktan hazırlamıştım. Ne var ki, Dreamer'ın konuşmasının başında kullandığı ses tonu ve seçtiği sözcükler, bana bu sohbetin beklediğimden daha da fırtınalı geçeceğini anlatıyordu. Defterimi çıkarttım ve Dreamer'ın sertliği dayanma sınırımı zorladığı zamanlarda yaptığım gibi, başımı sayfaların arasına gömerek, kendimi yazma işine kaptırmış gibi yaptım. Üstüne basa basa, "Ben seni özgürleştirmek için geldim!" dedi. "Yaşamına girdim, çünkü geçmişte bir gün özgür olmayı düşledin." Dreamer'ın sesi, varlığımın her kıvrımında, korkularımın saklanabileceği her köşeyi didik didik ederek korku avına çıkan bir titreşime dönüştü. Sonra, "Ama sen," dedi, "yıllar sonra yine aynı kölelik koşullarına dönüyorsun!"Bunu böyle doğrudan doğruya söylemesi, içimdeki bir yaranın tekrar açılmasına neden olmuştu. Ayrıca, sözlerinin taşıdığı hayal kırıklığı, hiç hak etmediğim bir haksızlığa, insafsızlığa uğramışçasına canımı sıktı ve beni gücendirdi. Sandalyesini hafifçe geriye kaydırarak, "İçinde bulunduğun durumu terk etmek, bu roller hapishanesinden çıkmak için görüşünü altüst etmelisin," dedi. İşareti anladım. Ayrılma zamanımız yakındı. Yüzüm ister istemez allak bullak bir ifadeye bürünmüş olmalıydı. Dreamer, daha iyi kavramamı sağlayacak sözleri seçmek istercesine birkaç saniye durakladıktan sonra, "Özgür demek, dünyadan özgürleşmiş demektir,"dedi. Kararlı bir şekilde, "Bu durumda nereden başlamak gerekir?" diye sordum. "Bu, uzun yıllar sürecek bir uğraştır, hemen şimdi başlasan bile buna ömrün yetmeyebilir." Bu sözlerden sonra önümde dayanağı olmayan duvarlar gördüm ve zihnimde yıldızlar kadar uzak mesafeleri, çağların gerisinde kalmış hedefleri hayal ettim. Cesaretsizliğimin bir girdap gibi beni içine alarak yuttuğunu hissettim. Dreamer, ruh halime aldırmaz görünerek konuşmasını sürdürdü. "Özgür olmak demek, korkulardan, şüphelerden, endişelerden ve olumsuz duygulardan özgür olmak demektir. Önyargılardan, sabit fikirlerden, dünyanın sefil tasvirinden özgürleşmektir. Bütün sınırları


kaldırmaktır. Senin gibi insanlara, kutsal bir lanetin sonucunda yeniden verilen bir ceza gibi, bir işte çalışmaktan ve yalandan kurtulmaktır. Dünyayı senin dışındaki en büyük gerçeklik sayan anlayışın gereği, onun kölesi oldun, o da senin efendin. Aynadaki yansımanın hipnotize ettiği sen, şimdi de güveni başkalarının gözlerinde arıyorsun. " Bu sözler, Dreamer'ın çalkantılı sularında, ilkel, tamamlanmamış bir varlığın solungaçlarıyla yüzme girişimimin saçmalığını gözler önüne seriyordu. Her cümlesi benim geçmişime ve yalancılığıma karşı ölümüne bir saldırıydı. Dreamer'ın şimdi olduğu gibi var gücüyle üzerime geldiği her defasında, benim de çok iyi bildiğim gibi, yaşantım gelişiyor, içinden bir sürü pislik temizlenerek doğruluk, açıklık ve kararlılık gibi durumlara yer açılıyordu. Yine de her darbesine bu son olsun diyerek dayanıyordum. Bitsin artık! Hiç olmazsa biraz soluklanmama izin versin. Tanrım lütfen! Bu sözler, yalnızca dinlerken bile, her zaman sahip olmadığım bir dayanıklılığı gerektiriyordu. Sorumluluk düzeyimin kontrolü suyun üzerinde dalgalanır gibi bir yükselip bir alçalırken, ben onu idare etme becerisini bile gösterecek durumda değildim. O sözler canlıydı, nefes alıyordu! Ve dayandıkları sınırlarıma karşı konulmaz bir biçimde yüklendiklerini hissediyordum. Ve nihayet önyargılarım, yersiz inanışlarım ve modası geçmiş fikirlerimle birlikte her şeyi yerle bir edip geçtiler. Varlığımın her lifi titreşim halindeydi. " ollerden, korkudan kurtulmak, Dünya ile özdeş olmaktan kurtulmak..." Bu sözler, sanki R yaşamımın eğik eksenindeki metal küreler gibi göğsümün üzerinde zıplıyordu. Birdenbire, içimde fırıl fırıl dönmekte olan ışık, ses, görüntü cümbüşü halinde infilak ettiler. Başım alevler içindeydi. Dreamer'dan, geleceğe ait insanın kaderiyle ilgili dayanamayacağım ve dahil olamayacağım kadar güçlü ve olağanüstü bir mesaj almak üzereydim. Her türlü gereksiniminden kurtulmuş, doğasının (ya da benim o güne dek doğası olduğuna inandığım, ama aslında cehennemi olan şeyin) dışına çıkarılmış bir insanlık fikri, bana delilik gibi geliyordu. Bunu sakince bir kenara bırakabilir, hatta tamamen hayatımdan çıkarabilirdim ama artık çok geçti. Dreamer'ın görüşü, içimde kök salmış düşünceleri ve ölü dokuyu çoktan kazımaya başlamıştı. Onu ne özümseyebiliyor, ne de içimden söküp atabiliyordum. İnsanlığın bir hücresi, ölümsüz bedendeki bir atomu gibi, ben de Dreamer'ın, önden, kahramanlarla yan tanrıların, arkalarından diğerlerinin', yürümesi gereken ve herkesin, binlerce yıl sürecek olsa bile, tamamlaması gereken yolu göstermekte olduğunu biliyordum. O bana bunlardan söz ederken, ben de insanlığın bu inanılmaz çıkışının çoktan başladığını biliyordum. Bazı bireylerin ilk adımı hatta ölümün alt edilmezliğini tartışma konusu yapmakla, ölümün bir kader olduğunu kabul etmemekle, en cesur adımı çoktan atmış olduğunu biliyordum. Bireysel Devrim kapıyı çalmaktaydı. Durmadan, ellerime kramp girinceye kadar, sayfalar dolusu not aldım. Defterimin son sayfasını da bitirince, telaşlı bir şekilde çayevinin ikram listesinin arka yüzünü kullanmaya


başladım. Söylediklerinin mantıklı ya da kabul edilebilir şeyler olmasına hatta anlayıp anlamadığıma bile artık aldırmıyordum. Önemli olan yazmaktı, her şeyi kaydetmekti. Bildiğim tek şey, bir sözcüğü, bir vurguyu bile değiştirmemem gerektiğiydi. Bir gün yeni baştan okuyacak ve anlayacaktım, ya da belki, Dreamer'ın sınırsızca vermekte olduğu ancak benim hazırlıksız yakalanmam nedeniyle almaya hazır olmadığım bu bilgileri ben de yeni nesil araştırmacılara aktarabilirdim. Dreamer sandalyesini nazikçe geriye çekerek ayağa kalktı ve çıkışa doğru yöneldi. Çayevinden üzülerek ayrılmıştım. Bu kısacık zamanda etrafımdaki her şeye bağlandığımı hissediyordum. Öyle ki, hiç adım atmayarak burada kalabilir, hatta köklerimi buraya salabilirdim. Bu saptamayı, üzerime bir gölge gibi çöken bu garip melankoliyi gözlerken, çoktan ahşap köprüye varmış olan Dreamer'a yetişmek için, adımlarımı hızlandırdığım sırada yapmıştım. Hemen yakınımda bekleyen birçok taksi vardı. Başka bir şeyi istememe fırsat kalmadan, kendimi beni otele götürmek üzere gelen eski bir limuzinin içinde buldum. Arabanın kapısını kapatıp pencereden dışarı baktığımda, O'nu gördüm ve bunun O'nu son görüşüm olmasından korktum. Fakat Dreamer beni yatıştırarak, ertesi gün yine orada ve aynı saatte buluşacağımızı söyledi. Taksi Şanghay sokaklarını kat ederek bu muazzam şehrin üst geçitlerini aşarken, O'nun sözleri hâlâ zihnimi meşgul ediyordu. Otele vardığımda karmaşık düşüncelerimi bir düzene koymaya çalıştım. İnanç saydığım her şey o gün altüst olmuştu. Dreamer'la olan karşılaşmanın ertesinde ulaştığım o müthiş sonuçla, yenik düşmüş bir şehrin surları gibi, benim eski zihinsel yapımdan geriye taş üstünde taş kalmamıştı. 5 Buda'nın babası Buluşmaya oldukça erken geldim. Beyaz yeşim taşından yapılma Buda'nın muhafaza edildiği Yufo Si Tapınağı'na, birkaç Batılı turist ile din adamından başka giren çıkan olmamıştı. Dreamer'ın bugünkü buluşma için belirlediği yer burasıydı. Ben de eski çarşının sokaklarında gezinerek zaman öldürdüm. Geniş kapının önünden geçerken, her an ortaya çıkacağı umuduyla kalabalık içinde O'nun yüzünü aradım. O'nu fark ettiğimde henüz benden oldukça uzaktaydı. Yanında ortalamadan daha uzun boylu ve ciddi görünümlü üç yaşlı kişiyle birlikte bana doğru yürüyordu. İçlerinden biri, ince altın çerçeveli gözlüklü ve seyrek saçlı olanı, başını eğerek iki eliyle Dreamer'a bir paket sundu. Sonra her birinin önünde eğildiğini ve O'nu saygıyla selamlayarak yanından ayrıldıklarını gördüm. Yalnız kaldığında yanına gittim. Kısa bir bakışmayla selamlaştık. Sur duvarlarına paralel uzanan sokak boyunca yürüdük. Adımlarını tapınağın girişine doğru çevirdiğinde ve merdivenleri çıkmaya başladığında, O'nun dinler hakkındaki sözleri beni şaşırtmıştı ama peşi sıra yürüyerek, O'nunla birlikte içeri girdim. Bir grup keşiş, köşedeki bir masada yemek yiyordu. Alışılmış olduğu üzere, iç avlunun ortasındaki dev mangalda tütsü çubuklarını yakarak, tanrının heybetli heykelinin


önünde toplandık. Çok az ziyaretçi vardı ve kısa bir süre sonra da yalnız kaldık. Tapınağın giriş kapısında yaşamış olduğum tereddüde karşılık, “İste, ama asla isteklerinin bağımlısı olma!" diye buyurdu ve bu unutulmaz özdeyişle, bana en eksiksiz ve en derin yanıtı vermiş oldu. "Bütün insanların mezheplerine ve dinlerine hürmet et, fakat hiç birine ait olma!"Henüz bu sözleri üzerinde düşündüğüm sırada, alçak sesle bana "Benim yanımda görüşünü değiştirebilecek ve bununla birlikte kaderini de değiştirebileceksin," dediğini işittim. Tanrının süslemelerinin içinde derinleşen binlerce mum alevi hep birlikte ışıklarını titreştirerek bu sözü onayladılar. Dreamer'ın yanında, Okul her an mevcuttu. Çantamdan defterimi kalemimi çıkarıp not tutmaya koyuldum. Kulağıma fısıltıyla, "Yaşlanmak, hastalanmak ve ölmek, dünyanın betimlenmiş halinin bölümleridir."dedi. "Bunlar şimdiye dek hiç kimsenin başkaldıramadığı, doğal ve kaçınılmaz olaylar olarak kabul edildi. Bu, inanç ve beklentiler sisteminin evrensel hale gelen sonucudur." Kararlı bir ifadeyle, "Gerçekleşmesini beklediğimiz ne varsa gerçekleşir!" dedi. "Yaşlanmak, hastalanmak ve ölmek, zihinsel olan kötü alışkanlıklardır." Bu sözler, kâğıt hamurundan yapılmış ilahlarla çevrili, insanın bütün boş inanışlarıyla önyargılarını simgeleyen bu putun önünde söylendi ve kesin bir yargı içermeyen karşılıklarıyla varlığımın duvarlarını zorladılar. Lupelius gibi, Dreamer için de hastalanmak, yaşlanmak ve ölmek, insanın kendisini kurtarması gereken, yalnızca 'kötü alışkanlıklar' idi. Yazmaya koyuldum ve bir süre hiç ara vermeden yazdım. Bitirmemi bekledi ve sözlerini, insana bu kara büyüyü kırmak, yüzyıllardır içine daldığı uykudan çıkmak için yegâne fırsatı, ancak bir 'Okul Çalışmasının' sağlayacağını belirterek sürdürdü. Yeni bir eğitimin (O'nun deyişiyle 'ikinci eğitimin') gelişi, insanın sürekli tekrarlanmanın ölümlü dolambacını terk edebilmeye olanak sağlayacaktır. Ölmenin artık gözden düşeceği zamanın yaklaşmakta olduğunu söyledi. İnsanoğlu, yakında inançlarını değiştirmeye, ölüm ve onun kaçınılmaz olduğu fikrine karşı başkaldırmaya başlayacaktır. Bu savlarını zihnimde rahatça evirip çevirebilmem için bana yine biraz zaman tanıdıktan sonra, başıyla buradan ayrılma zamanının geldiğini bildirdi. Buda'ya arkamızı dönerek çıkışa yöneldik. Tam kapıya gelmek üzereyken, sanki bir sır verecekmiş gibi kulağıma doğru hafifçe eğildi. Fısıltıyla konuşması ve O'nun bu hareketi beni yine çocukluğuma, bir pazar gününün kokusuna ve tadına götürmüştü. Suç ortaklarımız Elio ve Rosaria ile mum ve tütsü kokan S. Antonio Abate Kilisesi'ni, oradaki çocukça zevzekliklerimizi, kıkırdamalarımızı durmaksızın artan o saygısız ve bastırılamayan neşemizi hatırlattı. Dreamer ruhumu açan tüm anahtarları elinde tutuyordu. Gizliliğe büyük bir duyarlılık gösteren tutumuyla, "Buda'nın öyküsünde, gerçekten aydınlanan tek kişi O 'nun babasıdır," dedi.


Tapınağın dışına çıktığımızda bana o kralın öyküsünü anlatmasını istedim. Böylece babasının oğlu Buda'yı, onu alçaltacak her türlü mesajdan ve sınırlandıracak kavramdan korumak istediğini öğrendim. Genç prensin daimi olarak neşe, güzellik ve zenginlikle kuşatılmasını sağlamıştı. Sarayında oğlunun hizmetinde çalışanları ve hizmetçileri sürekli olarak değiştiriyordu. Genç Buda'nın görüşüne hastalık, yaşlılık ve ölümün girmesini engellemek için kendisi de saçıyla sakalını boyuyor, yüzüne makyaj yapıyordu. Dreamer'ın açıklaması şöyleydi. "Bu, bugün bile hâlâ en eğitici ama asla bilinmeyen öykülerden biridir. Buda'nın babası, dünyanın betimlenmesinin ne denli önemli olduğunu biliyor ve inancın gücünü tanıyordu." Ölümsüzler için bir Okul ve ölümsüzlük için bir eğitim hayal edebiliyordu. Genç Buda, orada ebediyen yaşamak üzere eğitildi. Dreamer, hastalığın ve yaşlılığın yasaklandığı bir dünya düşleyen ve kendisini oğlunu korumaya adayan bu kralın, bir bilgin ve insanlık tarihinin en cesur araştırmacısı olarak tanınması gerektiğini söyleyerek öyküyü bitirdi. " eleneğin onu bir kral, bir soylu, gerçek bir insan yapması rastlantı değildir. Onun efsanesi G Olimpos'un en büyük kahramanları arasında, Prometheus 'un yanında yer almayı hak eder."

6 Bağımlı olduğun şey gerçek değildir Günbatımında, Bund'un nehir kıyısında, Şanghay'ın bir ışık okyanusuna dönüşmesini seyrediyorduk. Dreamer, tapınakta şöyle bir değinip bıraktığı en acı veren konulardan birini açmak üzereydi. Bu kez tamamlayacağını biliyordum. Derin bir nefes alarak yapacağı müdahalenin acısına kendimi hazırladım. İnsanın özünde taşıdığı tamamlanmamış psikoloji, bölünme, çatışma ve bütünlüğün eksikliği, O'nun, Şanghay'da dinlediğim öğretilerinin temel parçalarını oluşturuyordu. İnsan zihinsel olarak hastadır ve dünya onun bu rahatsızlığının en canlı yansımasıdır. İlk günah öyküsü, onun çocukluğunda oluşan bir psikolojik bölünmeyi anlatır. Dreamer, beni şimdi de bağımlılığın köklerini bulmaya götürüyordu. Önceki sözlerine nokta koymak istercesine, "Yalnızca bütün olmayı başaran kişi özgür olabilir," dedi. O'nu dinliyor ama yüzüne bakmaya cesaret edemiyordum. Gözlerimle, nehrin genişliğini ortaya seren, onu görünür kılan ışıkların titreşen yansımalarına dalmış gibi yapıyordum.


İ"çinde bölünmüş insanın, bağımlı olmaktan başka bir çaresi yoktur!"Bu sözleri, yıllar önceki ilk buluşmamızda O'ndan duyduğum harikulade sözlerle kaynaşarak bütünleşti. "Bağımlı olmanın en kesin dışavurumu bir işte çalışıyor olmaktır. Bu durum bir iş anlaşmasından kaynaklanan bir sonuç olmadığı gibi bir sosyal sınıfa ait olmakla da oluşmaz. Bağımlı olmak, irade eksikliğidir, insanın korku halini ve Var oluşun cehennem misali döngülerine olan aidiyeti gözler önüne serer." Dreamer'a göre, her şey zamanın bir eşya gibi değerlendirilmesiyle, yani insanların ürettiği fikirlerin, eşyaların ya da hizmetlerin değil, onların zamanlarının satın alınmasıyla başladı. Kendi zamanlarını sabit bir ücret karşılığında, 'saatte veya ayda şu kadara' satmaya hazır milyonlarca 'bağımlı' çalışan, işçi veya memurdan oluşan böylesine dev gibi bir orduyu oluşturmanın, tüm uygarlık tarihinde şimdiye dek eşi benzeri görülmemiş bir olay olduğunu vurguladı. Dreamer'ın bu söylemini, Klasik Yunan ve Roma'daki fiziksel ya da zihinsel her türlü çalışma biçimine karşı beslenen hoşnutsuzluk, hatta nefret ile bağdaştırdım. Homeros çağında, çiftçi Thetes'in kendi elleriyle yaptığı işleri satarak geçimini sağlaması, insani şartların en kötüsü olarak kabul görüyordu. Kişisel özgürlüklerine aşırı derecede bağlı olan Yunanlılara göre, günlük yaşamı sürdürmek için birine bağımlı olmak, katlanılmaz bir kölelikten başka bir şey değildi. Aristoteles, yaşamak için ücret karşılığı çalışmak zorunda olanlara vatandaşlık hakkı bile verilmemesi gerektiğini savunurdu. Ruhun yükselmesini ve rahat etmesini engelleyen gündelik ücret karşılığı çalışanların ya da zanaatkârların, yani yaşamlarını maaşlı bir işte çalışarak sürdürenlerin erdem sayılan politika yapmaları mümkün olmadığı gibi, uygun da değildi. İçimde, hatta önce zihnimde beliren psikolojik bir engelin, karşı konulmaz bir hıncın yükseldiğini hissettim. Bu görüşün, belki bir dereceye kadar dördüncü yüzyılın Yunan toplumu için tutarlı olabileceğini, ancak üçüncü bin yılın herhangi bir toplumunda bunun mümkün olamayacağını düşündüm. Bu mantık, duyduğum hıncı kışkırtarak, yakında gelmesini beklediğim ve Dreamer'ın sözlerinden de onay aldığım bir saldırıya karşı bilenmeme yardımcı oldu. Kendimi daha fazla tutamadım ve adeta patlarcasına, "Herkes pekâlâ çalışmadan da yaşardı, eğer bir aristokratın keyifli ayrıcalıklarına sahip olabilseydi," dedim. Dreamer, vizyonumu bir eldiven gibi tersyüz etti. Sert bir ifadeyle, "Bu, insanın içinde ulaştığı bir özgürlük düzeyidir," dedi. "Bu, korkuyu yenerek insanın tanrılar sınıfına girmesini sağlayan, yaşamını sürdürmek için çalışmak zorunda olanların yapmadığını yapan, seven, düşleyen insanın zaferidir. İnsan kendisini sadece yüksek bir Var oluş seviyesini, bir sükunet halini elde etmeye adamalıdır ve düşlemekten asla vazgeçmemelidir. Sonrasında herşey kendisine verilecektir."dedi.


S" adece güzellik, gerçek ve sağlıklı olma üzerine eğitilmiş bir insanlık, sadece düşleyen, sezgilerini kullanan ve derin düşünen bir insanlık, bir iş yapmamanın gücüne, altın değerindeki tembelliğin sorumluluğuna katlanabilir." Dreamer, kozmik bir yenilginin kesin ve üzücü etkilerini gözlercesine, ifadesindeki burukluğu ses tonuna yansıtarak, "Eski zihinli insanlık çalışmaya devam etmek ister. Çalışmayı bırakırsa, ne yapacağını bilemez. Bağımlı olmayı ister, korkunun himayesinde yaşamaya çoktan karar vermiştir. Şüpheyi doğal mirası ve efendisi olarak seçmiştir,"diye açıkladı. "Sürekli çalışarak, endişelenerek, derdine dert ekleyerek, intihar etmekte ve zamanın bir kölesi haline gelmektedir." 7 Görüş Ve Gerçeklik Tektir " örüş ve gerçeklik tektir. Dünya senin gördüğün gibidir. Kendini değiştir, o zaman dünya da G sonsuza dek değişecektir! Senin dünyaya yapabileceğin en büyük yardım budur." Teslimiyet içinde, "Ben değişsem bile, dünyanın yaşadığı bütün bu korku, mutsuzluk ve acı ne olacak? Savaşları ne durduracak?" diye sordum. Dreamer, sinirlenerek, "Dünya sensin!" diye bağırdı. "Dünya savaşıyor, çünkü sen savaş halindesin." " ir düşleyen, ancak kendisine, kendi kusursuzluğuna inanır ve arzuladığı dünyayı yansıtır. B İçinde yaşadığı gerçeklik, kendi seyyar cennetinin eksiksiz bir temsilidir. " "Fakat gerçeklik?" "Gerçeklik sakız gibidir, dişlerinin biçimini alır." "Peki, gördüklerim ve dokunduklarım? " ördüğün ve dokunduğun dünya nesnel değildir ve hiçbir zaman da olmayacak. O seni G yansıtıyor. Başarılı olmayı, zarif, muhteşem ve büyük olmayı öğren. Haksızlık ve öfkeyi nasıl doğru biçimde kullanacağını öğren. Koşulların gerektirdiği komik, alaycı, gücendiren, düşleyen ve eğlenceli, ağırbaşlı ve samimi, sakin ve mesafeli rolleri nasıl oynayacağını öğren. Bir özgürlük şampiyonu ol. Tüm işlerini siyasi, dini, toplumsal, ideolojik ve duygusal her tür baskıdan ve zorbalıktan kurtararak, çabalarını insanlığı iyileştirmek yönünde kullan. Bir yeryüzü cennetinin gözlerinin önünde senin için kurulduğunu göreceksin." Bu konuşmamız ne zaman aklıma gelse ya da onu tekrar okusam, Abbott'un Düz Ülke (Flatland) romanında geçen, düz geometrik bir şekil ile bir küre, yassı bir yaratık ile üç boyutlu bir varlık arasında geçen karşılaşmanın geometrik hikayesini hatırlarım. Dreamer'ın, sınıflar ve seviyeleri içeren, mevcut insan sayısı kadar çoklukta evrenlerin ve kişisel


gerçekliklerin varlığını öne süren söylevi, iki boyutlu algıya sahip bir Düz Ülke sakininin yassı vizyonu içine sığdırılamazdı. 8 Ücretli Çalışanlar Dreamer'a göre, rollerden yoksunluğu ancak oluşun en üst sorumluluk düzeylerine ulaşan kişiler taşıyabilirlerdi. " ir gün bunları aştığında ve o rolleri nasıl kusursuz oynayacağını öğrendiğinde, özgür B olacaksın. Bunu ele geçirmek birkaç dakikanı alabileceği gibi, bütün bir ömür de sürebilir. Bu tamamen sana bağlı!" Ayrıca sıradan bir insanın böyle bir özgürlüğün sorumluluğunu taşıyamayacağını da ekledi. " ncak, sonsuzluğun ufak bir pırıltısı bir an için gözüne ilişen insan bunu başarabilir,” A diyerek sözleriyle tamamladı. “Bütünleşmiş bir insan seviyesinin altındaki yaşam, seni değişmez bir rolün içine hapseder."Dreamer'a göre, yaşamımızda oynadığımız roller, sahip olduğumuz sorumluluk düzeyinin ölçüsü ve göstergesidir. Sanayi devriminin gün doğumunda, 'sapiens', yani akıllı insan türü kendini evrimin kavşağında buldu. Dünya üzerindeki tüm ofislerde ve fabrikalarda, fiziksel, psikolojik ve davranışsal değişimler öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, yeni bir tür ortaya çıktı. Dreamer bu yeni türü, "ücretli çalışan türü" olarak tanımladı. Yarı şaka yarı ciddi bir ifadeyle, "Bu türün en belirgin özelliği, bağımlı olmanın dayanılmaz acısını soğukkanlı bir şekilde kabullenebilme kapasitesidir," dedi. Ayrıca, bu türün zamanla çoğalarak insanlığın en baskın grubu, yeryüzünün en yaygın türü haline geldiğini anlattı. Benzer değişimlerin, evcilleştirilen hayvanlarda da görüldüğünü belirtti. Düşüncelere dalmış olmanın verdiği yavaşlıkla sıralayarak, kasların gevşemesi, yağlanma, mide bölgesinin sarkması, baş, kol ve bacak çeperlerinin daralması, cildin solması, erken yaşlanma gibi örnekler verdi. Bir yandan özellikler listesini sıralıyor, diğer yandan da bedenimdeki belirtileri, 'ücretliler türü'nde görülenlerle karşılaştırarak onaylıyormuş gibi, giderek artan bir hayret ifadesiyle beni baştan aşağıya dikkatle süzüyordu. Büyük bir ciddiyetle, beni teorisinin canlı bir göstergesi olarak kullanıp kullanamayacağını sorana kadar bu pandomime devam etti. Yüzümdeki gücenmiş ifadeyi görünce, Dreamer daha fazla kendisini tutamayıp kahkahalarla gülmeye başladı. Benimle dalga geçtiğini ancak o zaman anladım. Kalıba dökülmüş bir kazık gibi duruyordum. Yüz kaslarım bir cesedinki kadar gergin ve kaskatı olduğundan, O'nun bu çok ender tanık olduğum kahkaha nöbetlerinden birine eşlik edememiştim.


Dreamer, yaşantımın bu kesitiyle ilgili olarak, ileride bir gün, "Kendisini gözlemleyen, kendisiyle dalga geçen kişi özgürdür" diyecekti. "Eğer aklın karışıksa, içindeki karmaşayı gözlemle, böylece ondan kurtulursun! Kendini gözlemleme, kendini düzeltmedir."O gün bana ayrıca, sıradan bir insanın asıl inancının, kendi kendisini dış dünyayla özdeşleştirmek olduğunu söyledi. İnsanoğlu kendini gözlemleme kapasitesine sahip olmadığından, şu anda içinde bulunduğu koşullarda yaşamayı hak ediyordu. "Cehennemini gözlemleyebilseydin, cehennem yok olurdu, anında iyileşirdin ve iyileştiğinin haberi bütün evrene duyurulurdu." Geriye dönüp o tepkime baktığımda, o zamanlar olduğum adamın kırılganlığını ve bütün olma yolunda adım atmaya henüz başlamış kişilerin düzeyine erişmek için bile, önümde çok uzun bir yolun olduğunu ancak görebiliyorum. Yeni Ahit'teki hastalar, kör, topal, sağır ve cüzamlı kişiler, psikolojik özürlü bir insanlığın canlı örnekleriydi, ama onlar en azından eksikliklerinin farkına vararak kendilerini sınırın ötesine, iyileştirme bölgesine girmeye hazırlardı. Onlar ruhlarında bütün olmayı isteyen bir avuç insandı. Bu duruma henüz ulaşamadığımı, hâlâ Nikodim türünden biri olduğumu kabullenmek, görüntüler dünyasına sıkışıp kalmış, kuruluşlara, tozlu tapınaklara ve yararsız ritüellere bağlı, büyük kişisel serüveni uğruna modası geçmiş doğrularından vazgeçemeyen bir insanlığın üyesi olmak bana acı veriyordu. Benim iman ile donatılmış, Dreamer'ın ifadesiyle 'düşleme' ve irade ile donanmış insanoğullarından olmadığım kesindi. Dreamer, uzun yıllar boyunca benim dünya görüşüme, inançlarıma ve yaşamımda olmasını istediğim her şeye karşı bir tehdit oluşturdu. İyileşmenin, bu günahkârlığın kökenine inmek anlamına geldiğini ancak şimdi anlıyorum. Bu engelin, insanın tüm sefilliklerinin ve başımıza gelen tüm felaketlerin asıl nedeni Var oluşta saklıdır. "Her olayın başı ve sonu sensin. Onu kaynağında ara. Aksilikler ve acılar içindeki dünyayı sen yarattın, bunu ancak sen değiştirebilirsin. İyileşme içerden dışarı bir süreçtir, senin içinde başlar, dışarıya doğru ilerler. İyileşme ancak sen onu istersen gerçekleşir." Dreamer, sözlerinin sonunda, Yeni Ahit mucizelerinin aslında birer 'belgeleme' niteliğinde olduklarına işaret etti. İyileşme içimizde önceden meydana gelmiş olmasaydı, O bile içimizde olmayan bir iyileştirmeyi gerçekleştiremezdi. “Seni iyileştiren de senin iradendir.” 9 "Sadece Sevdiğin Şeyi Yap!" "Bir işte çalışmak, eksik bir psikolojinin yansımasıdır. Bir insanın bu dünyada aldığı rol, ondaki eksikliğin en açık belirtisi ve her derdinin nedenine onu götürecek en basit yöntemdir.


“Sen ne isen, ancak onu yapabilirsin. Bunu iyice anladığında ve o tüm varlığına işlediğinde, nasıl müdahale edeceğini de bileceksin."Kişinin kendisini değiştirmesi, düşünme ve hissetme biçimine her an müdahale etmesi, yaşamına ışık tutması anlamına gelir. Sen kendini bildikçe, rollerinin derecesi de yükselir, önem kazanır. İçteki sorumluluğun ne denli yükselirse, dışarda o denli az bağımlı olursun. İş, insan hayatından çıkana kadar giderek artacaktır. Bir işte çalışmak, binlerce yıllık bir lanetin, bir düşüşün sonucudur. Kişi kendi üzerinde çalışma ve gözlemleme yaparak, yansıttığı dünya ile arasındaki mesafeleri kısaltır, böylece kendi Var oluş durumlarındaki eksikliklerini giderir ve dolayısıyla kişisel gerçekliğini iyileştirir. Dreamer, tarih boyunca tüm kültürlerde çalışmanın, baskı ve kısıtlama ile eşanlamlı olarak kullanılmasının öncesinde, sarf edilen çabayı ifade etmiş olduğuna dikkatimi çekti. Eski medeniyetlerin kullandığı dillerde, Kutsal kitaplarda, erkeğin çalışmasını ve kadının doğurganlığını barındıran acı kelimesi değişmiş ve ortak kökenini açığa vurmuştur. Fransızca travail ( doğum sancısı çekmek, çalışmak) ve Anglosakson labour (doğum sancısı, işgücü) kelimelerinin türetilmesinde bu anlayış kaydedilmiş ve sonsuza mühürlenmiştir. Bu durum İspanyolca ve Yunan görüşünün doğrudan mirasçıları ve görünmez destekçileri olan çok eski diller için de geçerlidir. Dreamer zorlayıcı bir ses tonuyla, "Çalışmayı 'düş'e dönüştürmen gerek!" diye seslendi. Sözleri, muzaffer orduları aynı sancak altında toplanmaya çağıran ve ruhları coşturan bir savaş çığlığı gibi çınladı. İ"çten istediğin şeyi gerçekleştirmek için, bütün gücünü, zamanını, enerjini ve sahip olduğun her şeyi harca!" Dreamer'ın bu öğüdü, yeryüzündeki herkese, benim gibi sihirli uçuşu, düşü unutmuş milyonlarca insana yönelikti. " üşleme Sanatı, kişinin kendisini yüreğinde sevmesidir. Yitirdiği bütünlüğüne yeniden D kavuşmak, iradesini yeniden keşfetmek yıllar sürecek kendini gözlemleme ve farkındalık çalışması gerektirir." Gençlerin, gerçekten ne istediklerini bulmalarının çok daha kolay olduğunu belirtti. Gençlerde irade, yani düş henüz tam olarak gömülmüş değildir. "Gerçek bir okul, düşlemeyi engelleyen her şeyi ortadan kaldırır. Gerçek bir okul, gençlere yanlış ve yararsız kavramları dayatmak yerine, onları bağımlı insanların gettosuna kapatan korkularından, boş inanışlarından ve hipnotik uykularından kurtarır."


Babam da kendince beni, alacağım eğitimi ve varlığımı besleyebilecek bir okula emanet etmek istemişti. Araştırdığı dini kurumlar arasındaki Barnabitler ise o zamanlar çoktan dünyanın betimlemesinin tuzağına düşmüşler, sorumluluk sahibi, karar verebilen soylu insanlar yetiştirmeyi bırakmışlardı. Onlar dahi unutmuştu. " aptığı işi seven insanlar bağımlı değildirler. İşini seven kişinin satacak zamanı yoktur. Y Yalnızca yaptığı işi sevmeyen kişiler ücret karşılığında bir işte çalışabilirler. Severek çalışan kişiye paha biçilemez. Ücretle çalışanların en büyük yanılgılarından biri, verdiklerinin karşılığında bir bedel alacaklarını sanmalarıdır. Oysa bir gelir sayılan bu maaş, ücret ya da ödenek, aslında bağımlılık durumunun oluşturduğu hasarların ancak kısmi ve çok mütevazı bir tazminatıdır." Bizi, inanmaya ve düşünmeye alışkın olduğumuz her şeyden çok uzağa fırlatan bu kelimelerin altını not defterimde defalarca çizdim. Yaranın iyileşmesinin sancısı fiziksel ve ahlaki çürümenin fark edilmesine ve insanların yaratıcılık ve sevgi olmadan psikolojik olarak kirletilmiş yerlerde çalışmalarına eşlik eder Dreamer'ın görüşü, bağımlılıklardan kurtulmuş, kendisini yalnızca sevdiği şeylere adamış daha yüksek sorumluluk sahibi, daha özgür ve çok daha mutlu bir insanlığın gelişini öngörüyordu. Bu durum neticesinde, geleneksel eğitimin reddedilmesinin daha gelişmiş bir ekonominin ve daha az iş gücünün kaçınılmaz olduğunu söyledi. Ekonomi çalışma üzerine değil, mutluluk üzerine kuruludur. Mutluluk ekonomidir. Oysa eski zihniyetteki insanlığın okulları bunun tam tersi bir görüş üzerine kuruludur. Onlar, çalışmayı acı çekmek, mahkûm olmak olarak algılayan uygarlıkların düşüncesine sahiptirler. Bir zamanlar kölelik, şimdi de bağımlılık içerisindeki ezilen insanların eğitim gereksinimlerini besleyen zihniyetlerdir. S" partalılar yedi yaşına geldiklerinde bağımlı olmaya son vererek bir cesaret okuluna yerleştirilir ve orada birer kahraman, göz kamaştıran yenilmez savaşçılar olarak yetiştirilirlerdi. Oysa bugün aynı yaştaki çocuklar kederli yetişkinler ordusunun saflarına katılıyorlar. Çocuklardaki bu değişim gözle görülebilir. Oyun oynamanın keyfi, yeni yeni duyumsanan heyecanlar, uyum sağlayabilme ve cesaret gösterme, günden güne kıskançlık, haset, kin, nefret, endişe gibi insanlığın yakından tanıdığı duygularla, şikâyet etmek, çene çalmak, saklanmak, yalan söylemek gibi anlamsız alışkanlıkların edinilmesiyle ve bunların yanında, kendi içsel çöküşlerinin birer maskesi olan buruşturdukları suratlarla yer değiştirirler. Bir çocuğun özgürlüğüne zarar vermek, onun düşlerine çırptığı kanatlarını kırmak, bugün içine düştüğü durumu göremeyecek kadar kör ve bedelini toplumsal binlerce sorunla ve sonunu felaketler ekonomisiyle ödeyen günümüz insanının ahlaksız tutumundan başka bir şey değildir."


Uzun bir sessizlik oldu. Dev Huangpu akşam karanlığına gömülmüştü ve sadece, o saatte hala yoğun olan nehir trafiğinin ileri geri uçuşan ışıkları nehrin varlığını fark etmemizi sağlıyordu. Bund'un nehirin kıyısındaki bir sokağın lambası altında, bu unutulmaz dersin notlarını, söylediği son sözleri de ekleyerek tamamladım. "Trenin hareket ederken çıkardığı sesi zamanla farketmediğimiz gibi, bağımlılığımızın acısı da bizim için, varlığımızın bir parçası, hayatımızın doğal bir değişmeyeni ve anlamsızca rahatlatıcı bir mevcudiyeti haline gelir. Bundan vazgeçmeye çalışmak, bir yetişkin için olanaksız bir girişimdir." 10 Korkunç Ve Harikulade Yön Bu sırada Bund'un bu kısmı, uzun sokak lambaları, ahşap ve ferforjeden bankları ve rengârenk kozmopolit bir kalabalığın telaşlı görünüşüyle, bir anda başka bir zamana, şık bir bulvarın tatlı aylak havasına bürünüverdi. Yürüyerek Peace Otel'e gittik. Otelin restoranından boylu boyunca uzanan nehri ve Oriental Pearl TV kulesinin muhteşem manzarasını görüyorduk. Yirminci yüzyılın ilk yıllarına özgü mimari ve zemin kattan yükselen caz notaları, bir zaman makinesi gibi bizi yüz yıl geriye götürmüştü. Her şey kusursuzdu fakat ben buna rağmen suskun ve düşünceliydim. Dreamer'ın o akşamki sert sözleri sadece bir başlangıçtı. Karşılaşmamızın en zorlu kısmının henüz yaklaşmakta olduğunu biliyordum. Bizi onur konuğu olarak karşılayan otelin işletmecisi, kusursuz iki garsonun başında hazır beklediği masamıza kadar bize eşlik etti. Başgarson'un Dreamer'ı iyi tanıdığı hissine kapıldım. Davranışları, gecenin akışı, otel ve restoranın gidişatı hakkında verdiği bilgiler ve otelin girişinde yakaladığım bazı işaretler, bana Dreamer'ın burada saygı duyulan bir konuktan çok daha fazlası olduğunu düşündürüyordu. Gergindim. Öyle ki, konuşmalarının sürüp, başgarsonun yanımızda kalmasını, O'nunla tek başıma kalacağım anın olabildiğince ertelenmesini istiyordum. Konuyu açtığında, Dreamer'ın söyledikleri de, ifadesi de son derece ciddiydi. "İnsan yaşamının her yönü, aldığı her karar ve yaptığı her seçim, içindeki sorumluluk düzeyine karşılık gelir. Bulunduğu düzey, dünyadaki rolünü ve hak ettiği kaderi belirler. Kuveyt'te, senin daha yüksek bir varoluş düzeyine çıkabilmen için gereken koşullar yaratılmıştı fakat bu fırsat, hâlâ şüphelerinin ve korkularının esiri olan senin gibi bir adama ölümcül bir tehlike olarak göründü. Görünürde fırsatı geri çevirdin. Daha basit bir yolu, daha huzurlu bir yaşamı seçtiğine inanıyorsun, oysa gerçekçe sana sunduğum fırsatı almaya henüz hazır olmamandı!" dedi. Bakışları daha da ciddileşti. "Senin sorumluluk düzeyin o zenginliği kapsayamaz. Özgürlük senin gibi insanların gözünü korkutur. Bağımlılık dünyası, seni milyonuncu kez yutup geçmişinin felaketlerini yine tekrarlaman için, yaşamın karanlık katlarına fırlattı."


"Madem vazgeçeceğimi biliyordunuz, neden..." diyebildim. Sorumu tamamlayamadan gözyaşlarım içimde dolmaya başlamıştı. "Sana hiçbir şeyin 'bahşedilmeyeceğini' anlatmanın tek yolu bu idi! Bir insan aldıklarının bedelini ödemelidir. Ödeme insanın Var oluşunda gerçekleşir. Bir insan ancak görüşü dahilinde olanlara, sorumlu olduğu kadarına sahip olabilir.” Söylediklerinden sonra gelen ders, çıraklık dönemimin en önemli köşe taşlarından biri olmuştu. Bir kez daha, “Dışarıda olan hiçbir şey yoktur," dedi. Sesinde ciddi ve katı bir tonlama vardı. "Hazır olmayan bir kişinin sahip oldukları onun var oluş düzeyinin üstündeyse, bir olay ya da dışındaki koşul o gün için lehine gelişse bile, bir gün mutlaka eski yoksulluğuna geri döner." Bir ülke veya tüm bir uygarlık için olduğu kadar, bir insanın zenginliği, refahı ve yaşam kalitesi de, doğal kaynakların, üretim araçlarının bulunabilirliğine ya da bolluğuna değil, Varlığının enginliğine bağlıdır. Bir kişinin düşünme, hissetme ve davranma şekli, beklentilerinin yüksekliği ve düşüncelerinin derinliği, neye inandığı ve neyi düşlediği kaderini belirler. "Önce kral ol, krallık ardından gelecektir!" dedi ve ben bu yasayı her bir hücreme işledim. "Var Oluşun soyluluğu, bir krallığın doğuşundan önce gelir. Kuveyt, sorumluluk düzeyini ölçmek, insanın içinde taşıdığı korkunun olaylar dünyasında nasıl bir cehennem yarattığını ilk elden tecrübe etmeni sağlamak için bir sınavdı. Seni bir işe, bir kadına ya da bir uyuşturucuya bağımlı kılan korkudur. Bir maaşın seni koruyabileceğine, sana güven sağladığına inandıran da aynı korkudur. Kendini tanımayanlar, durumlarına hâkim olamayanlar, ne kendileri ne de başkaları için bir şey yapabilirler. İnsan ancak kendisini seçebilir! Aşık olman, yine sorumluluktan kaçmanın bir yoludur. Sevdiğine inandığın kadın bile, sadece bağımlılığa olan eğiliminin bir yansımasıdır." Şimdiye dek Dreamer'ın fikirlerine karşı duyduğum dolaysız ve kesintisiz tiksintinin, onların bendeki zihinsel yapıları altüst etmekteki ve modası geçmiş düşüncelerle yıkıcı programları söküp atmaktaki etkilerinin en kesin göstergesi olduğunu öğrenmem gerekirdi. Buna rağmen ben, her seferinde karşı çıkıyor, O'ııun yanında hissettiğim bu dayanılmaz baskıya ve Varlığımın her santimetrekaresini ezen güce isyan ediyordum. Dreamer daima haklıydı. O'nun peşinden giderken ya da sözlerini dikkate alırken, başarmamak, yanılmak, kendime zarar vermek, yoldan çıkmak olanaksızdı. Konuşan Ağustos Böceğinin bilgeliğinin, tahta parçası olarak kalmaya karar vermiş Pinokyo için ne kadar katlanılmaz olduğunu hayal etmek bile imkânsızdır. O akşamki sözleri o kadar yıkıcı bir hal aldı ki, ağırlıklarını ve yoğun enerjilerini kaldırabilmem için bir devrim gerekiyordu. Üst düzey görüşleri kabul etmek ve


anlayabilmek, hazır olmayan ve anlamak istemeyenler için daima acı vericidir. Hatta onları sadece dinlemek için bile, psikolojinin gelişmesi, düşüncelerde hızlanma, köklü inançlar ve alışkanlıklarda değişimler gerekir. Onlan kabul etmek ve benimsemek için kendimi her defasında tamamen hazırlıksız buluyordum ve her seferinde önüme serilen Dreamer'ın felsefesi, sadece her zaman inanmış olduğum şeylere ters düşmekle kalmayıp, onlarla her karşılaşmamda tarihin ve dinin kutsadığı gerçek doğal yasaları tümden ve açıkça çiğneyen bir küfür gibi geliyordu. Dreamer'ın fikirleri, dünyanın görüşünü altüst ederek bir girdap yaratıyor ve eski kafalı insanlıkla hiçbir ortak yönü olmayan yeni bir türe giden maceralı yolu açıyordu. Anlama düzeyimin artmasıyla, Dreamer'ın işaret ettiği yolun, tıpkı akıntıya karşı yüzen somon balığının nehirde izlediği yol gibi korkutucu ve hayret verici, yorucu ve keyifli, tuhaf ve gerekli bir yol olduğunu kavradım. Dreamer'ın çelişkili lisanının arkasında, bir Esodo gibi göz kamaştıran, Spartakus'un yiğit girişimleri kadar düşsel ve destansı psikolojik bir devrim, bireyin devrimi olarak yükseliyordu. 11 Aşık Olmak Dreamer yeniden konuşmaya başladığında Heleonore ile olan ilişkime ve bir aile kurmak için gerçekleştirdiğim sayısız girişime değindi. Seçtiği ilk sözcükler ve tonlaması, söylemek üzere olduğu şeyleri dinlemenin pek de hoş olmayacağını ve onları kabullenmek konusundaki endişlerimi haklı çıkartıyordu. Dreamer'ın felsefesini kabullenmek, onun düşüncelerine yer açmak hiçbir zaman kolay olmamıştı, ama şimdi en sıkıntılı konuya değinmişken inatçılık kalelerimin güçlendiğini, en eski kalkanlarımın daha da yıkılmaz bir biçimde yükseldiğini hissediyordum. Benden Heleonore'dan ayrılmamı istemesinden korkuyordum. Çıraklığımda çok kritik bir noktaya gelmişti. Sonraki sözleri, endişelerimin karanlık ormanında, bir yaban hayvanının ininin derinliklerinde yankılanan av borusunun sesi gibi vahşi ve saldırgandı. "Korku ve senin bağımlı olma eğilimin, bu kadınla yaşadıkların gibi, her ne ile karşılaşırsan ona pençelerini geçirmene neden oluyor. Ayrıca ona âşık olduğunu sanarak kendine de yalan söylüyorsun." Dreamer uzun uzadıya konuştu. Konuşması çelik zırhımı delmiş, tavrımı değiştirmişti. Bu değişimle birlikte, başlangıçtaki sert ifadesini korumasına rağmen, O'nun konuşmasının tonlaması da belli belirsiz bir biçimde yumuşadı. “İnsanların aşık olmak olarak adlandırdıkları Var oluştaki bozulmanın gerçek anlamına işaret ederken ve onu saklayan ölümcül tuzağın örtüsünü kaldırırken..” içime işleyen bir şekilde: “Aslında her aşık olduğunda düşüyorsun,” dedi. Hızla gözünü kırptı ve uyarırcasına "Ve her düşüşün ardında da bir eksiklik bulunur,"dedi.


Dreamer'dan, her türden hayranlığın arkasında, en farklı kültürlerde bile, bir tehlike ve düşüş sinyalinin olabileceğini öğrendim. Aşka düşmek, 'to fail in love' ya da 'tomber amoureux' gibi her dilin özelliklerini taşıyan bu ifadeler milyonlarca kadın ve erkek tarafından, çıkardıkları çığlık duyulmadan kullanılmaktadır. Bu deyimler burnumuzun dibinde, artık kimsenin dikkatini çekmeyen bir tehlike bayrağını sallamaktadır. Dreamer, bu irdelemesini daha da derinleştirerek, birine ya da bir şeye âşık olmanın bir uyarı değil, sevme haline dair çoktan gerçekleşmiş bir düşüş ya da alçalış olduğunu belirtti. Yine, "Dışarıda olan hiçbir şey yoktur," dedi. "Dünya ve diğerleri, senin zaman içinde dağıtılmış hallerindir. Birini sevmek, kendinden bir parçayı sevmektir, küçülmek, parçalanmak demektir." Dreamer'a göre, insanın kendisi dışında birini sevmesi, koskoca bir okyanusu bir bardağa sığdırmaya ya da denizdeki bütün suyun üstünü bir avuç kumla kapatmaya çalışmak gibidir. " more (a-mors), ölümün yokluğu demektir. Sevmek, kişinin kendisini özünde sevmesi, A kendisine verebileceği her türlü zararı ortadan kaldırması anlamına gelir."Ardından, bunu kişinin ancak isteyerek yapabileceğini söyledi. Dreamer'a göre, 'kişinin kendisini özünde sevmesi' ancak tam ve gerçek bir iradenin eylemi olabilir. "Sadece bütünlüğe sahip biri sevebilir," dedi kesin bir şekilde. "Ve ancak tüm görkemiyle var oluşun bütün olan hali, sevgiyi içine alabilir." Tamamen hazırlıksız olduğumu hissederek kaygıyla, "Bütünlüğe erişen bir kişinin bir eşi, çocukları, bir mesleği, bir sosyal hayatı, ilişkileri ve dostları olamaz mı?" diye sordum. "Elbette olabilir," diye yanıtladı. "Ancak unutma ki, senin dışında olan her şey, sadece senin içinde yaşadığın ve varlığının yüceliğini anlatan bir sahne gösterisi, ruhuna ait görsel bir kesittir. Bir başkası, başkaları ve dünya, yalnızca senin yansıttığın görüntülerdir. Bir bardak su, bir avuç kum." Dreamer'a göre, mümkün olan tek sevgi, kişinin kendisini sevmesiydi. Kendini sevmek, en yüce sanattır. İnsanın kendisi dışında bir başkasını sevmesi, ifadesini cinsellikte bulan bir putperestliktir. Dreamer, "Bir erkek, yaşamına yön veren yüzlerce anda olduğu gibi, kendine bir eş seçerken de sürekli cinselliğinin etkisi altındadır,"diye düşüncesini açıkladı. Yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başlaması, sözlerine bir sıcaklık kattı ve dikkatimi acı duyacak kadar keskinleştirdi. "İnsanoğlu, cinselliği yaşamının merkezine yerleştirerek, onun sadece, unutulmuş bir coşkunun, Var oluş'un bütünlüğünün uzak bir yansıması olduğunu keşfedemedi.”


Dreamer konuşmasını sürdürerek, yiyecek ve uyku gibi seksin de dikkatli bir yönetimi, insanların unuttuğu bir yönetme yeteneğini gerektirdiğini söyledi. Bir öğreti dalı, Varlığın olgunluğa ulaşması için insanoğlunun emrindeki bir teknik olarak hizmet etmesi gereken cinsellik anlayışı çarpıtıldı. Varoluşun diğer alanlarına erişebilenler, cinselliği, bütün olmanın hizmetindeki bir itici güç olarak kullanırlar. Dreamer, bu zihniyetin unutulduğunu belirterek sözlerine devam etti. Cinsellik işlevi, bizi daha da doyumsuz, daha da eksik, herkesin doğuştan hakkı olan ve feragat ettiği var oluşun bütünlük durumundan daha da uzaklaştıran gelip geçici bir aktiviteye dönüşerek sonunda değerini yitirdi. Şimdiye kadar seks konusuna, bir kere bile olsun Dreamer'ın önüme serdiği ve beni soluksuz bırakan bu bakış açısıyla asla bakmamıştım. Görüntüler zihnimde birbiriyle, sanki film şeridinin hızlı gösterimle oynatılması gibi çabucak yer değiştirmeye başladı. İnsanları yatak odalarında hiç ara vermeden, kan ter içinde çiftleşirken gördüm. Bir zoolojik türün seksüel davranışlarını inceleyen bir hayvan davranışları uzmanının tarafsız bakışıyla insanın bu evrensel takıntısını, kur yapma ritüellerini ve üreme tekniklerini zihnimden geçirdim. Bir anda, var oluştaki birliğin ışıltılı mesajlarını almak için organlarımızı yaratan ve onları içimizde işlevselliğe zorlayan bozulmayı ve içine düştüğümüz bu alçalmayı bu kez kesin olarak kavradım. Dreamer'ın görüşüne göre seks, kaybettiğimiz bütünlüğü ararken, yolun izini sürebilmemize olanak sağlayan altın bir ipliktir. Parçalanmış bir insanlık eşiyle olan ilişkisini bağımlılığa, cinselliği ise kayıtsızlığı ve daha ileri bağımlılıkları için bahaneye dönüştürerek seksin esas işlevini çarpıttı. Kendimi başka dünyadan gelen bir varlık gibi yalnız hissetmiştim çünkü irade ve akıl tarafından yönlendirilmediği için başarısızlığa mahkûm olan bu nefes kesici bütünlük ve birlik arayışına kabul edilerek acı çeken tek kişi bendim. Bu arayış, içinde kendisini sevmeden önce, dışarıda başkasını sevmeye çalışan bir varlığın imkânsız girişimi yüzünden, sonsuza dek her denemesinde sonuçsuz kalacaktı. Her seferinde hapşırıklar kadar önemsiz ve her seferinde bir başka küçük ölümle birlikte yeni hayal kırıklıklarıyla sonuçlanan bu cinsel birleşmelerin, göz açıp kapayıncaya kadar hızla tutuştuklarını ve bir anda sona erdiklerini gördüm. Kaderi her seferinde ihanete ve başarısızlığa uğramak olan insanın mutluluk beklentisi, bütün olma çabası sürekli tekrarlanan bir döngüydü. Zihnimin ekranında buzulla kaplı ülkelerin görüntüsü belirdi. Ren geyiklerinin, onları çılgına çeviren, dışarıda boşu boşuna arandıkları misk kokusunun ardında ölüme koştuklarını gördüm. Kaderin kötü bir oyunu yüzünden, onları sarhoş eden bu kokuyu aslında kendi ter bezlerinin ürettiğini, onun kendi bedenlerinin kokusu olduğunu asla bilmeyeceklerdi.


Dreamer, bu noktada düşüncelerime girdi ve görüntülerin akışını durdururken, "İnsan özgürlüğü, mutluluğu ve sevgiyi dışında arar," dedi. "Ama kayıp oğulun yolculuğu dışarıda değil, içerideki bir serüvendir, var oluşun birliğine doğru çıktığı dönüş yolculuğudur.Bir erkek, bütünlüğünü yeniden ele geçirmek için sürekli bu girişimde bulunur. Yitirdiği cennetini, var oluş bütünlüğünü yeniden kazanmak için, kendisinin bir parçası olan ve bir kaburgasından yaratılan kadınla birleşir." Ardından değiştirilemez, kesin bir hükmü okuyan birinin ses tonuyla, "Var oluşun aritmetiğinde iki yarım bir bütün etmez! Bu, noksanlığın karesi olur!" dedi. "Gerçek bir düşleyen, kendisini bütünlükte ifade eder. Eksik bir dünyada yeri yoktur." 12 "Ben Senim!" "Fakat tüm olan biten benim yarattığım, yansıttığım bir durum ise, o zaman, Sen kimsin?" dedim. Beklenmedik bir biçimde, duyduğum anda zihnime damgalanacak sözleri söyleyiverdi. "Ben, senim! Ben senin içinde var oluyorum," dedi. Dünya ayaklarımın altından kayıyordu. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi ve bir daha da asla eskisi gibi olmayacaktı. Dreamer bocaladığımın farkına varınca bana yaklaşarak, "Beni dışında görüyorsun, çünkü senin içindeyim. Böceklerden galaksilere dek, gördüğün ve dokunduğun her şey senin içindedir, yoksa ne onları görebilir, ne de onlara dokunabilirdin," dedi. Başım dönmüştü. Yüreğim her attığında, şakaklarımın zonkladığını hissediyordum. Tuhaf bir şeyler oluyordu. İçimde bir şey büyüyor, benden yolunu buluyor ve sanki gebelik dönemi süratle hızlandırılmış bir canlı gibi kendini içerden dışarıya çıkarmaya zorluyordu. "Her şey birbirine bağlıdır. Hiçbir şey ayrı değildir. Eğer kendinde yalnızca bir tek atomu, en ufak bir düşünceyi, alışkanlığı, tutumu, hatta sesinin perdesini dönüştürebilseydin, bu dönüşüm tüm varlığında infilak edecek ve evrenin sonsuza dek değişecekti. Fakat varlığın bu atomunu dönüştürmek, olaylar dünyasında dağları yerinden oynatmaya ya da okyanusları yutmaya benzer." Sesinde, insanın mutsuzluğunun nedenine ve içinde bulunduğu koşulların asıl kökenine dokunan bu konuşmadan kaynaklanan bir hüzün vardı. Kendimizde bir atomu değiştirmek bile bir dağı yerinden oynatacak gücü gerektiriyorsa, insanlığın kendisini dönüştürmesi için gerekecek yılları düşününce aklım yerinden oynamıştı. Bu mesafeyi mantıklı bir boyuta indirebilmek adına itiraz ettim. O'nunla karşılaştığımdan beri mutlaka birden fazla atomum değişmişti. Nitekim son birkaç yılda, birçok kez işimi, eşimi ve yaşadığım ülkeyi değiştirmiştim, gerek Kuveyt'e gitmeden önce, gerekse kendimi Şanghay'da bulana kadar, birçok kez işimi ve ailemi bir kıtadan diğerine taşımıştım.


Dreamer, "Bunlar yalnızca görünüşteki değişikliklerdir,"diye yanıtladı. "Sıradan bir insanın yaşamında gerçekte değişen hiçbir şey yoktur. Onun geçmişi, geleceği olur. Yaşamındaki her şey kendisindeki eksiklikleri ortaya serer." Sesi yine kararlı ve sert bir ifadeye döndü. "Kendisini, tekrarlamanın rahat ve ölümcül kulvarını terk etmeye zorlayacak her değişiklikten korkar. Bu değişim yanılsamasının ötesinde, senin yaşamında da her şey tekrarlanır, her şey her zaman birbirinin aynısıdır. Aldığın roller, oturduğun evler ve edindiğin arkadaşlar gibi, bir aile kurma girişimin ve seçtiğin kadınlar da hep değişmezliğinin birer yansıması ve dolayısıyla her şeyden öte, yaşamını içine kapattığın varlığının kısıtlı göstergesidirler. Seninkine paralel ve sadece düşün ulaşabileceği dünyalar vardır. Eğer şu an seni memnun eden hiçbir şey yoksa, bunun sebebi varlığının durumudur. Varlığın olduğu gibi kaldığı sürece istediğin hiçbir şeye sahip olamayacaksın. Yeni bir anlayışa, yeni bir anlama, yeni bir hayata sahip olmak ve böylelikle daha üstün bir düzenin olaylarını kendine çekmek istiyorsan kendini değiştirmelisin. Kendini değiştirmek ilk önce 'kendinden kurtulmaktır.' 'Daha üstün bir seviyede' doğabilmen için, 'daha aşağı bir seviyede' ölmen gerek." Dreamer bocaladığımı görünce biraz bekledi. Sözleri, dayanılmaz bir acıyla bedenimi delip geçen oklar gibi var oluşumun bilinmeyen bölgelerine sızıyordu. İhtiyatsızca hatırladığım geçmişim şimdi beni boğuyordu. Luisa'nın ölümü ve bütün ilişkilerimin mutsuzluğu, tüm bir yaşam boyunca süren kavgalar, anlayışsızlıklar ve ihanetler, kendi burukluklarıyla yüklü olarak yine birer birer su yüzüne çıkıyorlardı. Luisa, her iki ucundan yakılmış bir mum gibi hızla yanan, yirmi yaşın en fevri ve en bilinçsiz haliydi. Jennifer'ın ise kibirliliğimin, sahiplenme arzumun ve yaşam korkumun bir kimliğe bürünmesi olduğunu şimdi anlıyordum. Gretchen’in, saldırganlığımın, her sözümün, her davranışımın ve bakışımın arkasında duran, gizli ihanetimi yansıtan bir görüntüsü olduğu da çok doğruydu. Bu kadınların hepsi benim içimde bulunduğum durumların birer yansımasıydı. Dreamer bir süre sonra beni bu düşünceden de çekip aldı. Ses tonu olağandışı şefkatliydi. "Bu kadınlar, özünde asla keşfetmek istemediğin şeyleri sana göstermeye geldiler." Son aşkımın, benim aşka son düşüşümün arkasında, neyin gizlendiğini keşfedeceğimi düşününce içim acıdı. 13 Evren Birliğe Doğru Demektir Birkaç dakika konuşmadık. Masamızdan görülen nehrin sıradışı manzarasının keyfini çıkardık. Oriental Pearl TV Kulesinin çelik silueti, karanlık gecenin ve uzaktaki Pudong'un puslu ışıklarının fonunda bir kuyruklu yıldız gibi parıldıyordu. Bu arada Peace Hotel'in restoranı kalabalıklaşmıştı. Restoranın demode atmosferi, müşterilerinin giyimlerinde de göze çarpıyordu, çoğu yüzyılın başındaki çekilmiş bir fotoğraftan fırlamış çiftler gibiydi.


Dreamer, birazdan son olarak, bu karşılaşmamızın nedeni olan konuyu açacaktı. Garsonların tabakları toplaması için bir süre sessizce bekledi. Dreamer'ın tabağı sofraya getirildiği haliyle duruyordu. Ben de, nefesimi kesen sözlerini not almakla meşgul olduğumdan yiyeceklere pek dokunamamıştım. Dreamer sözlerine başlarken, "Bu proje, 'universe' kelimesinin içine ebedi harflerle kazınmıştır" diyerek sözlerine başladı ve çağlar boyunca sayısız insan neslinin 'universe' kelimesini, kendi etimolojisinde, kınında duran görünmez bir kılıç gibi gizlendiğinive adını aldığı anlayışın olağanüstü gücünün farkına varmadan nasıl kullandığını açıkladı. Universe: uni-verso, yani 'versus unum' Latince 'Birliğe doğru' anlamındaydı. Geçen zaman boyunca, var oluşun anlamı, dünyanın seyrettiği yön, olaylar ve insanlar bizlere gösterilmiş, anlatılmış herşey gözlerimizin önünde meydana gelmişti. Yıldızlar kadar eski, milyonlarca güneşin sıkıştırılmış enerjisi kadar güçlü ve gerçek kadar basit olan bu kozmik mesaj çok uzun zamanları aşmış, ancak yine de çok az insan onu anlayabilmişti. Bütünlüğün bu tek güçlü mesajı her dönemde, medeniyetin dini ve fikri geleneklerini özünden etkilemişti. Öyle ki onlar, Var oluş'un birliğine yönelmiş bu bastırılamaz itici güçle doğmuş ve hala onunla titreşiyorlardı. Dreamer'ın yorumunda, kültürel, ırksal ve coğrafi her tür farklılıkların ötesinde, yer ve zamana aldırmaksızın fikir, felsefe ve vizyonların altından bir iple ilmek ilmek işlendiği ulusları ve insanları bağlayan dokuyu gördüm. '"Monos' sözcüğünden gelen 'monk' (keşiş), 'Bir olana' doğru tek başına ilerleyen, kendi bütünlüğünü arayan kişidir," dedi. Yüzüne az sonra gelecek olan tebessümün gölgesi düşmüştü. "O inşa edilmekte olan bir varlıktır. Hatta hücresinin dışına, 'Çalışmalar Sürmektedir' levhası bile asılabilir. Seçtiği cüppesi ile öğretisi, onun bir 'birey' olma niyetine hizmet eder." Birey, ‘Individual’ sözcüğünün de, indivisibile yani bölünmeyenden türediğini ve insanın bir olmaya doğru giden yönünü gösterdiğini açıkladı. Bu çok ender bir durumdur. Ancak çok az sayıdaki kişi, kendi üzerinde çalışmalar yaparak bu duruma erişir ve gerçek bir birey olur. Benim için sözündeki yergi, anlamamak ve aleyhimde yaptığı bu karşılaştırmaya üzülmemek için fazla aşikardı. Kendilerini bütün olma yoluna adamış, yorulmak bilmeden çalışan araştırmacılar vardı ve her zaman da olmuştu. Peki ben neredeydim? Zamanın her döneminde, sıradan koşulların dışına çıkabilmek için insanüstü çaba harcayan, bu yolda araştırma yapan bir avuç aydın çılgının oluşturduğu cesurlar ordusunda kendi yüzümü görmek için boş yere arandım durdum. Yaşamımın tekdüzeliğini terk etmek, bireysel bir kaderi, o muhteşem kişisel serüveni hak etmek için ben ne yapmıştım?


Kendimi çabucak bir vicdan sınavından geçirdim ve derhal hayatımın üzerine bir matem örtüsü serdim. O an neredeyse iki bin yıl boyunca farkedilmeden aktarılmış olan, iki yalın masalın ardına gizlenmiş müthiş sır, tüm parlaklığıyla zihnimde bir şimşek gibi çaktı. Bu basit öyküler kılığına girmiş olan bu ölümsüz iki olağanüstü hikaye, kayıp bir koyunun peşinden giderken diğer doksan dokuz koyununu feda eden çobanın öyküsü ile kaybettiği bir gümüş lira için kalan dokuz lirasından olan, buluncaya kadar bıkmadan usanmadan onu köşe bucak arayan kadının öyküsüdür. Bu ilk öğrenilen hikayeler kendilerini, bütünlük mesajının bin yıllık koruyucuları olarak gösteriyorlardı. İçlerinde hala, 'projenin' belleği ile insanın, evrensel ulaşılmaz halindeki Var oluş'un birliğine doğru hiç bitmeyen çekimi bulunur. Büyük varış noktası, vurulması gereken hedef ve bu gezegendeki varlığımız bunun asıl sebebidir. Dreamer, otoriter bir havada konuyu özetleyerek, "Cehennemin en ufak bir tohumu bile cennete giremez," dedi. "Dikey bir insan için, bütünlüğünden tek bir zerreyi yitirmek bile, her şeyi yitirmek demektir. Yeniden tam olacağı zamana kadar huzur bulamaz." Hemen ardından, "'aziz' sözcüğü Hristiyanlığın dogmatik felsefesinin ötesindeki, derin anlamıyla 'sağlıklı, iyileşmiş kişi' demektir," dedi. "Aslında aziz, var oluşun birliğini, tam olmayı kendisine amaç olarak belirlemiş, bütün olmuş, tam kişidir. Bütünlüğünden en küçük bir sapmanın kendisini sıradanlığın cehennemine savuracağını bildiği için, kendi var oluş durumlarının ve duygularının farkında olandır." Anımsayabildiğim tüm kutsal ikonografi eserleri zihnimden geçti ve çocukken azizlerin ışıktan birer haleyle taçlandırılan başlarını seyrettiğimde yaşadığım şaşkınlığı yeniden hissettim. Onları, mum kokulu odaların ölgün ışığında, yaşam belirtisi olmayan kiliselerde, müzelerin ve sanat galerilerinin steril ortamlarında ve dahası, geçmişin hüzün verici, eskimiş insanları olarak anılarıma kazımıştım. Ancak şimdi, çektiği acıları ve yenilgilerini azizlere yansıtan toplumsal düşüncenin ve anlamsızca 'kendi dışında' oluşan mucizelere inanan bir kalabalığın tüm cehaletini ve saçmalığını görebiliyordum. 'Kendi dışındalık' gerçek bir deliliktir, insanlığın yaşadığı hastalıkların en kötüsüdür. Aslında, azizler, sadece 'kendilerine inanmaya' cüret eden kadınlar ve erkeklerdi. Onlar, kendi eksikliklerinin farkına varmış, yitirilen bir bütünlüğe doğru geri dönüş yolculuklarını tamamlamış sıradan insanlardır. 14 Kral Ü̈lke, Ü̈lke Kraldır Dreamer, anılara boğulup melankolik bir havaya girmeme izin vermeden, beklenmedik bir şekilde araya girerek "Ekonomi budur!" dedi. Başlarında haleler ve hurma dalları olmayan muzaffer kadın ve erkeklerden oluşan bir ordunun görüntüsü, zamanı olmayan bir destanın gerisinde bir süreliğine havada asılı kaldı. Son görüntü de yeni gelen sözcüklerin meltem esintisinde kaybolup gitti. "Bireyler ve onların eylem halindeki iradeleri olmadan, bir kazanç


ya da ilerlemeden, iş ya da refahtan söz edilemez. Onlar toplumun yüksek ilkeleri olan en değerli insanlarıdır. Onlar olmadan, büyük siyasi imparatorluklar ve iktisadi servetler dağılır, yok olurlar." Dreamer'ın sözlerinde aniden, ekonomi öğrencilerine yılardır azap çektiren, tüm dünyadaki üniversitelerin, işletme okullarının araştırma merkezlerinin çaresizce çözmeye çalıştıkları bir bilmecenin çözümünü bulmuştum. Dünyadaki ticari kuruluşlar erken ölüyorlardı. Varlıkları giderek daha sallantılı bir hal alıyor ve ortalama ömürleri bir güne düşene dek azalıyordu. Ekonomi ve fmans devleri bile uzun ömürlü olmuyorlardı. Bunu görmek için sadece yirmi yıl önce dünyanın en büyük beş yüz şirketi listesinde yer aldığı halde artık adı okunmayan şirketlerin yarısını anımsamak yeterliydi. Oysa şimdi bu şirketlerin, tamamlanmamış liderlerin birer yansıması olduklarını biliyordum. Onların erken yok oluşlarının tek ve gerçek nedeni, bünyelerindeki bütünlüğe ermiş insanların eksikliğiydi. Bu insanların tek bir tanesi bile, bilgi, insan ve malvarlıklarından oluşan çok büyük kalıtsal servetlerin kaybedilmesini ya da medeniyetlerin tümüyle dağılmasını engellemek için yeterliydi. Scipione ya da sonra gelen Sezar olmasaydı, Roma bugün nerede olurdu diye düşündüm. Assisili Francesco çapında bir yönetici olmadan, dünyanın en büyük çokuluslu kuruluşunun, Katolik Kilisesi'nin başına neler gelirdi? Aklı başında, bütünleşmiş insanları kim yetiştiriyordu? Neredeydiler? Beni bu düşüncelerimin esaretinden kurtaran Dreamer'ın sesini yeniden duydum. "Kral ülkedir ve ülke de kral,"sözünü özel bir tonlamayla söylerken, aklımı yeniden 'düş' ile birleştirmişti. "Bir organizasyon piramidi, liderinin nefesine bağlıdır. Altından bir kordon, onun görüntüsünü ve kendi yazgısını, organizasyonun ve adamlarının kaderine bağlar. Eski hükümdarlarda olduğu gibi onun bedensel durumu, kendi ekonomisiyle uyum içindedir." Bu durumu klasik Çin gelenekleriyle ilişkilendiren Dreamer bana, fevkalade zor zamanlar olan, İmparatorluğun bir kıtlık veya düşman işgali ile karşı karşıya kaldığı durumlarda, Cennetin Oğlu sıfatını taşıyan Çin İmparatorunun, çıkış kapılarını açmak için Sarayın iç odalarına çekildiğini anlatırken, ben onun her bir kelimesine sıkı sıkıya tutunuyordum. Yüzünü güneye çevirmiş, dingin ve insanüstü erdemleriyle Cennetin Talimatına göre tüm İmparatorlukla uyum içinde olduğundan emin olan İmparator, karşılaştığı sıkıntıların kendi bütünlüğündeki bir düşüşü açığa vurduğunu ve mücadelenin ilk önce içerde kazanılacağını biliyordu. Setler yıkılıp, sel suları yaklaştığında, barbar kavimler ve saldırılar dünyanın her bir köşesinden yağmaya başladığında, lider'e bahşedilen 'seyyar cennet' kaybedilmiş demektir ve sadece onun bütünlüğünün geri kazanılması bu felaketi tersine çevirebilir. Böyle bir sorumluluk seviyesine sahip bir insan için, kendi bütünlüğü ve imparatorluğun bütünlüğü arasında bir ayrım yoktur. Onun için asıl zafer, kendini yenmek ve Var oluş'un birliğini yeniden tamamlamaktı. Ancak o zaman kendi kusursuzluk seviyesinin ölçüsünü ve etkisini


simgeleyen çözüm, iç anlaşmazlıklar, kötü iklim koşulları veya kıtlık yüzünden düşman ordusunun çökmesi ya da müttefik bir ordunun gelişi gibi şekillerde kendini açıkça ortaya koyacaktı. Dreamer'ın yanında, iş yaşamının en eski geleneklerinden modern tarihe kadar, tüm uygarlıklar tarihi boyunca her daim uygulanmış olan kavrayışın canlılığını ve kalp atışlarını hissediyordum. Yüzyıllardır Çin İmparatorluğu'ndan Robert Maxwell'e, Walt Disney'den Kral Arthur'un ülkesine dek aynı ve değişmez bir yasa yankılanmaktadır. "Kral hastalandığında ülke de hastalanır. Çünkü kral ülkedir ve ülke de kral." XIV. Louis'in nükte dolu sözü bile şimdi bana, yeni bir anlayışın ışığın içinden beliriyordu. "L'Etat c'est moi - Devlet Ben'im", yüzyıllar boyu inandığımız şekliyle bir zorbanın nidası veya sınırları olmayan bir hükümdarın bildirisi gibi değil, kendi kişisel yazgısıyla, milyonlarca insanın, bütün bir imparatorluğun yazgısının kusursuzca birbirine bağlı olduğuna inanan bir insanın farkındalığıdır. "Bir lider, bir işadamı, sorumluluk sahibi bir insan finansal kaderinin, girişimlerinin başarısının ve uzun ömürlülüğünün ve hatta beden sağlığının, sahip olduğu bütünlük seviyesi ile doğru orantılı olduğunu bilir. Bölünmüş bir dünyadan, birleşik bir dünyaya geçmenin sadece tek bir yolu vardır! Vazgeçmemiz gereken yalnızca tek birşey vardır.” Birden sustu ve bu kısacık duraksama bana sonsuzluk kadar uzun geldi. "Acı çekmekten vaz geçmeliyiz." Hemen atıldım, "Bu çok zor olmasa gerek, bunu kim kabul etmez ki?" dedim. Dreamer, "Buna rağmen, sıradan bir insan için bu ciddi şekilde olanaksızdır," dedi. "Senin durumunu ele alalım. Elbette acı çekmekten vazgeçmek isterdin, ama bu olgu, beraberinde mücadelelerden, çatışmalardan ve bölünmelerden oluşan bir dünyadan da vazgeçmeyi getirecektir. Senin olan dünyadan, bildiğin tek dünyadan vazgeçmektir. Ancak kendini bilen kişi, kendi dışında bir şeyin olmadığını, evrende tek başına olduğunu, içinde bulunduğu durumların ve başına gelen her şeyin tek sorumlusunun kendisi olduğunu bilir." Dreamer, göğe birkaç milim daha yaklaşmak istercesine sırtını doğrulttu ve yavaşça boynunu yukarı doğru uzattı. Sonra, "Mucizevi bir şeyi çekip alabilmek, herhangi bir şeyi elle tutulur hale getirebilmek için kişi, kendisini Var oluş'ta yükseltmeli, doğuştan hakkı olan bu birlik, bütünlük durumunu, her birimizin en gerçek, en somut yanımız olan düşü hayata geçirmelidir,” dedi. Dreamer gözlerini kapattı, defterime titizlikle yazdığım şu sözleri ezberinden okudu. "Düş, var olan en gerçek şeydir. Atomlardan en uzak galaksilere kadar, gördüklerimiz,


görmediklerimiz, dokunduklarımız, dokunamadıklarımız her biri düşlerimizin yansımasından başka birşey değildir." 15 Gerçeklik, Düş + Zamandır " elecek için amacımız 'bir olmaktır'. Hedef, Var oluş'un birliğidir. Bu birleşme içimizde G gerçekleştiğinde, biz bütünlük durumuna ulaştığımızda, ancak o zaman 'düşün bize ulaşması' için gereken şartlar oluşur.” “Gerçeklik = 'Düş'+ Zaman.” Bu özdeyişi notlarıma, D + T = R harfleriyle bir denklem biçiminde kaydettim. İleride bir gün ESE'deki öğrencilerime, bu görüşün ufkunu ve bu formülün içine sıkıştırılmış olağanüstü enerjinin sırrını bu şekilde açıklayacaktım. Her şey düşten kaynaklanır. Gördüğümüz, dokunduğumuz her şey, görünmeyenden doğar. Zaman, onları görünür kılar. Bu fikir, Dreamer'ın öğretisinin özü ve doruk noktasıydı ve gelecekteki üniversitemin köklerini besleyecek, onun çelik gibi sağlam, tutarlı, evrensel felsefesinin temeli olacaktı. Bu özdeyiş üniversitenin giriş kapısına yazılacaktı.Visibilia ex visibilibus. “Düşle., düşle. Asla düşlemeyi bırakma. Düşle! Uç! Sakın bırakma.. Gerçek ardından gelecektir." Dreamer bu öğüdüyle, Şanghay'da benimle birlikte geçirdiği ikinci günü noktalamıştı. Restoranda artık sadece Dreamer ve ben vardım. Fuayedeki caz orkestrası bile müzik yapmayı kesmişti. Penceremizden, Oriental Pearl TV Kulesi, uzayı yutmaya hazır, kalkış rampasmdaki ışıl ışıl bir roket gibi görünüyordu. Düşle... Hiç ara vermeden düşle... Gerçek ardından gelecektir! "Neden düşü olan insanların sayısı dünya tarihinde bu kadar az?" Dreamer sorumu, "Kişinin 'düşe ulaşması' için, Var oluşun bütünlüğüne ulaşmış olması gerekir," diye yanıtladı. Bu ifadenin tüm bedenime işlediğini hatırlıyorum. "Yalnızca bütün, bölünmez bir birey bilinçli olarak düşleyebilir ve düşün var olan en gerçek şey olduğunun farkına varabilir. " Düşleyenlerin seçkin kulübüne hiçbir şekilde kabul edilmeyecek olanların farkına vardığımda "Peki ya düşlemeyenler ne olacak?" diye sordum. " ütün insanlar düşlerler, hepsi kendi dünyalarını yaratacak güce sahiptir, ancak çok az B insan bunun bilincindedir ve düşün ne denli güçlü olduğunu, etraflarındaki herşeye değer


kattığını ya da dünyanın kabusunu beslediğini bilir. Yalnızca çok az insan, iradeleri ve kendi kusursuzlukları sayesinde mükemmel bir dünya düşleyebilir ve onu somut kılabilirler. Bu, savaşçıların, kahramanların ve seven kişilerin asıl durumudur. " Dreamer'ın görüşündeki 'düş', hem var olan en gerçek şey, hem de somutluğun temel koşulu olarak, gerçeklik merdiveninin en tepesinde bulunur. Zihnimin her taraftan sıkı bir kuşatma altına alındığını hissediyordum. Yüzlerce soru birbirleri ardına yığılmış ve yanıt alabilmek için baskı yapıyorlardı. Henüz ağzımı bile açamadan, Dreamer eliyle bir işaret yaparak beni durdurdu. İ"radeyi dünyada bulamazsın,"dedi kararlı bir ifadeyle ve ekledi, "İrade sadece senin içindedir ama gömülüdür. Onu gömüldüğü yerden çıkarman gerekir!" Başka bir şey söylemeden notlarımı tamamlamam ve son söyledikleri üzerinde düşünebilmem için birkaç dakika ara verdi. Sonrasında, kusursuzluğu, kişinin hiç ödün vermeden, yumuşamadan ve 'günah işlemeden' düş'ü doğrultusunda ilerleme kabiliyeti olarak tanımladı. "Düş'ünü sürekli mevcut kılan bir insan yolundan saptırılamaz. Yaşamındaki her şey kusursuz bir biçimde onun büyük serüveni üzerine odaklanır." Bu durumun oldukça yaygın olduğunu gözledim. O'nu stratejik olarak kışkırtarak, böylesine heyecanlı bir konuda daha fazla konuşturmaya çalışyordum. "Herkesin bunun için çabaladığı kesin," diye karşı çıktım. "Herkes olmasa bile en azından büyük çoğunluk, yaşamlarını geliştirmek üzere planlar yapar, programlar hazırlar ve bu kişilerin çoğu da belirli bir hedefe ulaşmayı kendine iş edinir." Dreamer, planlamakla düşlemek arasındaki farkı açıkça anlattı. Bir 'düş'ü besleyen kişilerin şüpheleri yoktur, onlar kararsızlık hissetmez, korku duymazlar. Zihinlerini 'düş'e her çevirişlerinde, coşkularının tazelendiğini hisseder ve özgürlük haline geçerler. 'Düş' iradeyle bağlantılı olduğu için, bu da 'gerçek' iradedir. Öte yandan, plan yapanlar, bir hedefe ulaşmaya karar verenler, onu her düşündüklerinde endişelenip, korkularına ve şüphelerine yenik düşerler. Güçlü ve acımasız özdeyişlerinden birini söyleyerek, "Korku ve şüphe, düşün kanseridir," dedi. Ara verdiğinde, bu zamandan faydalanarak, defterimde şimdiden sayfalarca yer tutan notlarımı düzenledim. Bir süre bunlarla uğraşırken dalmış olmalıyım ki, yeniden konuşmaya başlayan Dreamer'ın sesiyle irkildim. "İnsanlar, azim diye niteleyebileceğiniz bir şekilde, dayanıklılıkla ve enerjiyle çalışır, planlar ve biriktirirler. Ne var ki, bu korkudan başka bir şey değildir. Adrenalin akışı, elektrik yüklü fırtınalar gibi, hücrelerinin karanlık evreninde oradan oraya ok gibi fırlar. Bu insanlar, çok meşgul görünmelerine, herkes tarafından birer idealist, kararlı işadamları sayılmalarına karşın, sadece ölüme sadıktırlar, isimleri de ölümün kadrosunda kayıtlıdır."


Yazdıklarım boş sayfaları yutuyordu ve ben, O'nun sözlerinin, mevcudiyetinin meydana getirdiği hakikatin kıymetini hissediyordum. Havayı zenginleştiriyor, hiç yılmadan gezegenin en ücra köşelerine, her insanın Var oluş'undaki en saklı kıvrımlara ulaşıyor, onun yaralarını hafifletiyor, gölgelerini uzaklaştırıyorlardı. Altüst olmuştum. Manasız bir duygu, bir tür ağlama hissi, varlığımın duvarlarına yavaşça yüklenip tüm liflerimin titremesine neden oldu. Başımı notlarımdan kaldırdığımda, yüzünün bana hafifçe yaklaştığını gördüm. Dreamer, B " ir amaç uğruna çalış. Kendini, düşleyen, arzulayan ve isteyen insanlığın hizmetine ada!" dedi. Takip eden sözlerini unutmam ya da onlardan kaçınmam asla mümkün olmayacaktı. “Hiç ara vermeden kendini mükemmelleştirmek için çabala. Sürekli ufkunu genişletmeye çalış. Varlığının bedeli için ön ödeme yap. Eğer isteklerinde samimiyet varsa, çabalarında başkalarına yardımcı ol. Bu uygulamayı içinde yapması gereken kişi sensin. Bundan böyle, bunu senin yerine ben yapamam. Ben imkânsızı denedim. Sana bir şans vermek, içinde bulunduğun koşullardan çıkabilmeni sağlamak için seni çoktan kendisine mahkûm etmiş kaderinin aksi yönünde yürüdüm. Yalnızca seven kişi özgür olabilir ve yalnızca özgür kişi sevebilir. Özgürlük ve sevgi aynı gerçekliğin iki yüzüdür." Bağımlı olmak, aşık olmak ve son olarak da varlığın birliği üzerine Peace Hotel'de başlayan unutulmaz dersler, burada Bund'un nehir kıyısında, büyük bir devrim çığlığı gibi içimde yankılanan bu sözlerle son buluyordu. Kararlı bir tatlılıkla bana, "Sen de bir gün Dreamer olmayı iste,"diye önerdi. "O ulaşılabilecek tüm hedeflerin en büyüğüdür. Kendi evreninin kâşifi, yaratıcısı olmayı iste. Sonrasında dünya, yapmasını buyuracağın her şeye boyun eğecek ve arzuladıklarının tümünü sana verecektir." Bu sözlerde gözlerimi kapadım. Bana sanki Şanghay'ın üzerindeki gökyüzünden, kuyruklu yıldızların en sevileni ve en parlağı geçmiş gibi geldi. Bu dileğin yerine geleceğinden emindim. oOnu kalpten istemek yeterliydi! Ya şimdi ya da hiçbir zaman diye düşündüm. İkinci bir şansım asla olmayacaktı. Fakat kendimi felce uğramış gibi hissediyordum. Dreamer, ve O'nunla birlikte tüm dünya, sanki niyetimin zayıf zinciriyle askıya alınmış, bekler görünüyordu. Bundan önce her şeyin bana bağlı olduğuna ve hatta Dreamer'ın da benim için var olduğuna bu denli emin olmamıştım. Yıllar süren uygulamalı çalışmalar, uzun çıraklık dönemim ve kendi başıma gösterdiğim tüm özel çabalarım, beni buraya, bu kritik kavşağa getirmişti. Artık nihayet, bunca zamandır beni hazırladığı büyük girişim ya başlayacak ya da olası dünyaların alacakaranlık kuşağında yok olup gidecekti. Uçuşa geçme zamanıydı. Artık kesinlikle dönüşü olmayan bu tepenin üzerinden ayaklarımın altında uzanan uçuruma bakıyordum. Dreamer'ın bakışlarını ve içindeki kaygıyı üzerimde hissediyordum. Sonra,


onun şimdiye dek beni bu dünyada gerçekten seven tek varlık olduğunu anladım. Gözyaşlarım önlenemez biçimde yükseldi ve onları yuvalarında tutmaya çalışırken gözlerim şişti. Ardından dünya puslandı ve yazmayı bırakmam gerekti. 16 'Düş' Tarafından Dokunulmak Tanıştığımdan beri Dreamer, görüşümü genişletmem, tutumlarımı ve bunlarla birlikte kaderimi değiştirmem için beni sürekli olarak zorlamıştı. Durumlarla olaylar birbirinden ayrılamaz. Durum olaydır. Dreamer, her fırsatı stratejik biçimde kullanarak, varoluşumun en yüksek noktasına geçişimi hızlandırmak için, olaylar, karşılaşmalar ve uygun koşullar yaratmıştı. Uluslararası bir girişimci ve Kuveyt'teki bir şirketin lideri rolüne kendimi kaptırmışken Dreamer, gücünü ve başlangıcını O'na vermiş olduğum sözden alan evrimsel bir tasarıyı devam ettiriyordu. Şimdi bu uçurumun kenarında, uçmaktan vazgeçip geri çekilmem için, Heleonore, çocuklar, hastalık, ev gibi her şey bir bahaneye dönüşmüştü. Ama artık ne bunu gizleyebilir, ne de kendimi kandırabilirdim. Kuveyt'te anlamanın ve sorumluluğun üst düzeylerine geçmekten birçok kez kaçınmıştım! Kendime ihanet etmiştim. Heleonore yalnızca bir bahaneydi. Dreamer yine düşüncelerimin içine sızarak, beni anlayan biri olarak, “Bir sonraki adım her zaman bilinmeyen ve görünmeyendir. Üst seviyelere geçiş, her zaman için bilinmeyene doğru bir sıçramadır. Bunu yapmak için, bugüne kadar olduğun her şeyde 'ölmek' gerekir. Var oluşta yolun sadece bir milimetresini kat etmek bile sadece çok az kişinin icra edebileceği ölümcül bir sıçrayış, kozmik bir takladır, iki insan arasındaki gerçek ayrım 'düşlerinin genişliğidir. Sadece kendini düşünen, daha da kötüsü fark etmediği sahte bir kişiliği düşünen, kendini tanımadığı için her daim kendi kurtuluşu adına endişelenen bir kişi düş'ün etkisi alanına giremez." dedi. Yalnızca bir yıl sonra, Makedonya'ya Olympos Dağı'na yapacağım bir yolculuk sırasında, Eski Yunanların bu durumdaki, bencil kişiler için 'idiotes' terimini türettiklerini keşfedecektim. Yunanlılar için aptalın anlamı, yaratıcının, liderin, başkaları için çabalayanın karşıtı demekti. " çıkça görülen bir menfaat arayışının, kâr sağlama amacının arkasında, bir girişimci A kendisinin bile anlayamayacağı kadar çok daha derinlerde, bir projenin hizmetindedir. O zaten başkaları için uğraşır ve onların gelişimlerinin kendi başarısı olacağını bilir. Onunki adanmış bir yaşamdır. Seçeneği yoktur. Bir yelkenlinin yaşlı kaptanı gibi, gemisiyle ya geri döneceğini, ya da onunla birlikte batacağını bilir." Dreamer'ın yanında, bizi yalnızca 'düş'ün özgür kılabileceğini, içimizdeki her bir sınırı yıkabileceğini keşfediyordum. Yalnızca 'düş', yoksulluğu zenginliğe, zorlukları bilgeliğe ve


korkuyu sevgiye dönüştürebilir. Ve biz sadece 'düş' sayesinde yitirdiğimiz cennetin eşiğinden geçebiliriz. "Cennet, öteki ya da başka bir dünya değildir. Cennet, bu dünyanın içindedir. Düş'ün dokunuşuna erişmek demek, o muhteşem kişisel serüvenin bahşedilmesi, kişinin kendi eşsizliği ile yüz yüze gelmesi demektir. Kıtlık ve korku üzerine kurulmuş bir dünyanın betimlemesine sadık olan o insanlar 'düş'ün dokunuşuna erişemezler çünkü düş özgürlüktür ve onlar çocukluklarından beri, felaket tellalları, bağımlılık rahipleri ve dindarları tarafından büyütüldüler. Her biri, mahkumiyet içinde eğitildi. Milyonlarca insanın yaşamak için başkalarına bağımlı olmasının nedeni budur. Onları her zaman ayırt edebilirsiniz, çünkü minnettarlıktan yoksun, sevmekten aciz insanlar olarak hemen göze çarparlar. Vermek, içten vermektir. Vermek için, sahip olmak ve sahip olmak için, olmak gerekir." Konuşmasına devam edip projeden bahsetmek üzere tekrar dudaklarını aralayacaktı fakat durup beni yakından inceledi. Bakışlarının ruhumun derinliklerine kadar işlediğini hissettim. Yüzünün beni bekleyen görev için yetersiz olduğumu anlatan bir ifadeye bürünmesi, kendimi bir aristokrat kulübünün kabul kapısında bekleyen bir serseri gibi hissetmeme yol açmıştı. Soğuk ve sert bir ifadeyle, "Aramızdaki farkın ne olduğunu biliyor musun? " diye sordu. Yıllardır O’ndan çekinmiştim ama şimdi bana böyle samimi bir soru sorması beni şaşkına çevirmişti. Şimdi de içtenlikle kendi gizemli doğasına değinecekti. Gerçekten de kimdi bu Dreamer? Benden hiçbir yanıt gelmeyeceğinden iyice emin olana kadar bekledi. "Aramızdaki fark, benim atomlarım ölümsüzlüğün sarhoşluğuyla dans ederken, sen ölümlü olan her şeye çekiliyor, onlar tarafından yönetiliyorsun. Ben ölümü yendim, sen ise herşeyini ölümün kaçınılmaz olduğuna yatırdın." Bocalıyordum. Dreamer yardımıma gelmeseydi tek başıma bunun içinden çıkamazdım. İşte o zaman, tüm sözlerinin içinde, en unutulmaz olan o iki sözcüğü tekrarladığını işittim. "Ben senim!" dedi. Bu ifadenin çekiciliği öyle güçlüydü ki, varlıklarımız arasındaki o yıldızlara özgü mesafeleri yutuvermişti. İşte yine kendimi O'na hiç olmadığım kadar yakın hissediyordum. En azından sözlerinin ilk etkisini atlatmış gibi göründüğümde bana, "Ben 'sen'dim, sen de Ben olacaksın," dedi. "Bizi, birbirimizden yüzyıllar kadar uzun bir zaman ve bilinçlerimizin arasındaki uçurumlar ayırmaktadır. Hızlan! Seni Kuveyt'e göndererek sana bir damla verdim ve sen onu bir okyanus sandın. Şimdi, sana bir okyanus vermek istiyorum, ama sen geri çekiliyorsun." Gözlerimi kapattığımda, dayanılmaz bir hızın beni ittiğini hissettim ve bunu başaramamaktan korktum. O konuşmasına devam ederken, Varlığımın bir köşesine saklanmış, fırtınanın dinmesini bekliyordum. Acımasızca beni oraya kadar takip edip saklandığım yerden çekip


çıkardı. Sesinin tonu aniden değişti ve içimde öylesine büyük bir kuvvetle patladı ki, tarifsiz bir dehşete düştüm. "Son kez kararını ver!!!" diye gürledi. Sesinde bu kez, ödün vermeyen bir kararlılık ve ölümcül bir savaşın ortasında bağırarak emirler savuran bir komutanın yırtıcı kahramanlığı vardı. "Gelişimin için gece gündüz çalış ve asla verdiğin sözü unutma." "Unuttuğum söz nedir?" " eğişme sözü!"dedi. "Yalnızca kendine değil, bu yolda seninle birlikte yürümek isteyen bütün, D diğer göz kamaştıran düşsel varlıklara verdiğin söz.” “Nasıl değişebilirim?” dedim. Yeni bir düş kur. Yeni bir dünya düşle! Dünya, senin onu düşlediğin gibidir. Dünya senin istediğin gibidir! Sen onun zorba, sahte ve ölümlü olmasını istedin. Düşlerin değiştiğinde, dünya farklı olacaktır! Sürekli olarak geçmişe duyduğun pişmanlık seni eskiye geri götürüyor. Bundan vazgeç! Artık kendini 'tam zamanlı' bir çalışmayla Projeye adama vakti geldi." Tüm samimiyetimle ve ciddiyetimle asla vazgeçmeyeceğime ve hiçbir şeyin gelişimimin önüne geçmesine izin vermeyeceğime söz verdim. Dreamer gözlerimin içine bakarak beni uzun süre inceledi ve ben de bu sınava boyun eğdim. Sert bakışlarında gördüğüm şefkat pırıltısıyla rahat bir nefes alıncaya kadar sonuç endişesinin içimde büyüdüğünü hissettim. "Bu 'çalışmayı' yapmak için 'söz vermenin' bir anlamı yok," dedi. "Sıradan bir kişinin verdiği söz zaten yalandır. Davranışını değiştir, hemen, şimdi! Doğru hareket budur. Yaşamındaki olgular, koşullar ve olaylar zamanla değişirler. İşinden ayrıl ve Londra 'ya taşın. Orada seninle çalışmaya hazır insanlarla karşılaşacaksın. Bu insanlar, muazzam bir devrimin, kendisini bekleyen mücadelelere göğüs germe kapasitesine sahip olmayan bir insanlığın, düşünüş ve hissediş biçimlerini temelinden değiştirecek olan bireysel, psikolojik ve evrensel bir devrimin sütunları olacaklar."

9. Bölüm Oyun 1 İnanmak Görmektir Dreamer'ın üzerimdeki etkisi, hayatımda sürpriz sonuçlarını doğurmaya başlamıştı. Hiç tereddüt etmeden, birkaç gün içinde Chia'daki evi sattım, ACO Corporation'daki işimden istifa ettim ve ailemi Londra'da, Hampstead'in yeşillikleri içindeki Georgian stili harikulade bir villaya taşıdım.


Seven Oaks daha önce tanınmış bir işadamının malikanesiydi. Mimarisi, eşyaları, mobilyaları, tabloları ve antika heykelleri, girişimci aristokrasinin özlü ve güçlü sembolleriydi. Üstelik Seven Oaks eşsiz bir simya laboratuvarıydı. Böylesine bir ev, içimde bir tür netlik, cesur bir duruş, büyük işler 'yapmak' ve başarmak için bir kuvvet uyandırarak, beni sadece geliştirip değiştirebilirdi. O malikânede, Dreamer'ın rehberliğinde, yalanı bir daha tekrarlamamak üzere hayatımdan son kez çıkarıp atmak için tüm gücümü ortaya koyacaktım. Orada, endişelerin ve şüphelerin oluşturduğu ıstırap ezgisine son vermeyi öğrenecek ve kendimde Dreamer'ın 'Düşleme Sanatı' diye nitelediği sağlam öğretiyi pekiştirecektim. Bu, kişinin kendine inanma ve terslikleri dengeleme, tersliklerle karşıt fikirleri ve durumları daha üstün bir düzenin olaylarına dönüştürme sanatıdır. Dreamer'la birlikteyken kendimi güvende ve güçlü hissediyordum. O benim yanımdayken en köklü değişiklikler, o günlerde başıma gelenler gibi, görünürde en riskli olanlar bile hayatıma kolayca girip, yumuşak bir biçimde yaşamımın düzenini değiştirdiler. Bilinmeze yaptığım bu sıçrayış, sanıldığı gibi yaşamımı altüst etmek yerine, kuvvetli bir el onun dağılmış parçalarını bir araya getirerek sıkıca birbirine bağladı. Heleonore ve çocuklar, bütün bu değişimleri sorunsuzca göğüslediler. Kendilerini korunmuş hissediyorlardı. Kararlılığım onlara güven veriyordu. Yine de, o kararları bana aldıran kuvvet ve inanca hala tam anlamıyla sahip değildim. Özgüvenim, Dreamer'ın yanındayken duraksama ve şüphe nedir bilmezken, O'nun öğretilerinden bir milim sapacak olsam anında sarsılıyordu. Dreamer'ın dünyası içinde gerçekleşen herşey, olayları, hakikati ve koşulları yöneten, ve dünyayı toprak çamuru gibi itaatkar, uysal ve şekillenebilir kılan Varlığın oluşma dönemi, benim için hala anlaşılmazdı. Aylar geçti. Dreamer'dan uzak kalınca, düş parçalanmaya, geçmiş ise bir kez daha gücü eline geçirmeye başladı. Dreamer'ın ilkeleri içimde soğumaya başlayınca, dışarıdaki hava da yoğun bir sise büründü ve buz kesti. Giderek ağırlaşan ve yavaşlayan evrenimde, en küçük bir hareket bile son derece zor ve ıstıraplı bir hal aldı. Yaşamımın her safhası, gösterdiği belirtilerle, daimi geri düşüşümü, geçmişe yönelmiş şüphe ve pişmanlıklarımı gözler önüne seriyordu. Daha önce Kuveyt'ten dönüşümde olduğu gibi, ben geri çekildikçe, içimde daha çok plan ve program yapma isteği doğuyordu. Bu standardı koruyarak yaşamayı sürdürecek olduğumuzda, yaptığım hesaplar beni sahip olduğumuz tüm birikimin kısa sürede suyunu çekeceği sonucuna götürdüler. Onun yanında yaşam çok hızlı ilerliyordu. Onu izlemekte zorlanıyordum. Dreamer'a göre hiç sınırımız yoktu ve hiçbir şey çok pahalı değildi. Her şey elimizin altında durmaktaydı.


Sınırlar sadece içimizdedir. Bu yaşam bana çok riskli göründü. Parasız kalma korkusu, bir Londra bankasında yeni bir hesap açmama neden oldu. Chia'daki evin satışından elime geçen paranın büyük bir kısmını bu hesaba yatırarak, 'zorunluluk hali' dışında bu paraya dokunmayacağıma kendime söz verdim. Dreamer'a bundan hiç söz etmedim. İşlerin kötüye gitmesi halinde hesaptaki bu paraya güvenebileceğimden emin olmak bile, endişelerimin yükselip yaşamımı ele geçiren sıkıntılı zamanlarda beni rahatlatıyordu. Bu banka hesabı, öz inancın ve cesaretin yerine geçerek psikolojik bir protez halini alırken, bu kararım da tıpkı yıllar önce ACO Corporation ile olan kontratıma geri dönüş maddesini ekletmem gibi, benim için sorumluluk sahibiymiş gibi görünmenin bir yoluydu. Bu, geçmişi tekrarlamanın öldürücü sapağına düşmemin açık bir belirtisiydi. Yaklaşan düşüşümün belirtilerini açıkça hissetmeye başladığımda, geçmişin geri dönüş imkanı olmadan beni tekrar yutmasına izin vermeden, Dreamer'a her şeyi itiraf ettim ve bu hesabı kapattım. "Herkes birşeye inanır. İnanmak zor değildir ancak iradeyi yeniden uyandırmak, niyetini belirlemek ve onun yolundan sapmadan izlemek sadece çok az kişiye nasip olur. Doğrusu, kendini inanmaya zorlamak, öylesine inanmaktan daha üstündür." Konuşmasının sonunda Dreamer, en çok hayranlık duyduğum ve aynı zamanda da en saklı yanıltmacalarından birini ortaya attı. "Bu, 'inanmadan inanmaktır', sadece 'Rol Yapma Sanatı'nı bilen, Oluş'un birliğine ulaşmış bir insanın erişebileceği bir var oluş hali ve yaratma eylemidir. Her çağda, dikkate değer niteliklere sahip insanlar, imkansız gibi görünen girişimlerini gerçekleştirmek için gerekli olan sermayeye var oluşlarını her türlü şüpheden arındırdıktan sonra sahip oldular. Gerçek sermaye özümüzdedir ve elde ettiğimiz kaynaklar, şartlar ne olursa olsun canlı kılmasını bildiğimiz iç refahımızın maddesel yansımalarıdır. Sakın kendini 'düş'ün ilkelerinden ayırma. Onları daima canlı tut. İçinde, canlılıklarını kaybetmelerine izin verme, böylece herşeyin senin menfaatin doğrultusunda geliştiğini göreceksin. Varoluşun en sığ ve bayağı parçası olan tarih bile senin haklılığını ispat edecektir. " Fikirleri bana derinden ilham veriyordu ama onları uygulamak o kadar da kolay değildi! İş uygulamaya gelince Dreamer'ın felsefesi, çok az kişiye gösterilmiş zor bir yolu önüme seriyordu. Aynı şekilde, O'nun görüşünün tanımladığı dağ sıraları boyunca bir insan yığını, çok büyük bir jeolojik bölünme gibi iki parçaya ayrılıyordu. Birincisi, herkesten ve herşeyden etkilenen, lider olduklarına inandıklarında dahi başkalarını takip edip onlara bağımlı olan, zayıf ve tamamlanmamış insanlardan, ikincisi ise, sarsılmaz bir inanç ve kararlılıkla kutsanmış, o çok az sayıdaki varlıktan, bir avuç dikey insandan oluşmaktaydı. Dreamer'a göre, bir ülkenin ya da tüm bir ulusun ömrü, onu yönetenler tarafından sürdürülüyor görünse de, aslında kaderleri, bütün olmayı başarmış birkaç kişi tarafından belirleniyordu. Böyle kişiler olmasaydı, yeryüzünün çok büyük bir kısmının, hatta var olan tüm uygarlıkların yazgıları çoktan kesinleşmiş olurdu.


Dünyanın büyük kuruluşlarının, insani ve siyasi organizasyonlarının, büyük iş ve fınans imparatorluklarının saygın yöneticilerinin, büyük sanayicilerin, zengin iş adamlarının ve liderlerin, dışardan her şeyi yapar görünen tüm bu insanların arka planında, görünmeden yöneten, 'hiçbir şey yapmama' yoluyla, her şeyi hareketsiz, sade, samimi bir şekilde idare eden alçak gönüllü kişiler bulunmaktadır. " endine inanan bir kişi, görünürde, bilinmeyene doğru bir adım attığı anda, sadece o anda, K hiç hata payı olmaksızın, sanki kendi göz kamaştıran çılgınlığının haklılığı ispat ediliyormıışcasına ayakları altında beliren zemini görür. Görmek için önce inanmalısın, tersi hiçbir zaman mümkün değildir." Ancak bu özel insanların grubuna dahil olabilmek için gereken nitelikler, o dönemde benim için hâlâ erişilmez bir yükseklikteydi. Artan bir karamsarlık ve şüpheyle sürekli sil baştan hesaplar yapıyordum ve her defasında Chia'daki evin satışından elime geçen paranın bizi ancak birkaç ay daha idare edebileceği sonucuna ulaşıyordum. Gelecekte ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Ne bir planım, ne de bir işim vardı. Eski yaşantım beni terk etmişti, yenisi ise yüzünü daha yeni göstermeye başlamıştı. 2 Değiştir Şu Hayatını!!! Bu yeni serüvenin ilk zamanlarında yaşanan bir olay, önemli ve belirleyici bir rol oynamıştı. Taşınmak üzere Londra'da ev aradığım günlerde, çeşitli ev seçeneklerini O'na danışma fırsatını yakalamıştım. Endişeli bir haldeyken, maddi olanaklarımın yetersiz kalacağı ve gelecekte beni nelerin beklediğini bilememekten kaynaklanan korkuyla, oldukça mütevazı olan evler bile bana çok pahalı geliyordu. O görüşmemizde, Marylebone Caddesi'yle Regent's Park'ın arasındaki küçük bir sokakta, iyi döşeli, büyük olmamasına rağmen bana uygun görünen bir apartman dairesini seçme fikrimi hararetle savunmuştum. Hiç unutmayacağım o tepkisi, en değerli öğretileri arasında yerini almıştır. Sözleri bana, hızla püskürtülen soğuk su gibi isabet etmişti. "Sadece kendini, sınırlarını ve sıradanlığını seçebilirsin" diyerek, önerime tepki vermişti. Aşağılayıcı ses tonuyla devam etti: "Yıllar geçiyor, fakat yaşam biçimin değişmiyor. Dünya, sen böyle olduğun için böyle. Dreamer'ın vizyonuna eriş ve zavallı bir varlık olduğuna inanmaktan vazgeç. Bir kişinin yaşamını yöneten şartlar ne olursa olsun, beklentilerine kusursuz bir biçimde karşılık verirler." Savunmaya geçtiğimi anımsıyorum. Seçimlerimin, O'nun beni içine soktuğu şartları destekleyecek türden olduğunu savundum. Söz konusu bu özel durum için, karar alırken ve taahhüt altına girerken gelecekteki olası zorlukları da göz önünde bulundurmanın akıllıca olacağı kanısındaydım. Eğer uygun kaynakları dikkate almayı becerebilseydim, seçimlerim çok daha farklı olurdu.


" er şeyin kazanılması gerekir. Senin yoluna çıkardığım zorluklar gizli lütuflardır. Aslında H onlar, bütünlük ve anlayışa doğru götüren aşama noktalarıdır." Benimle alay ettiğini sanıyordum. Dreamer'la birlikte çalıştığım bunca yıldan sonra, beni şoke edecek her düşünceye katlanmış olduğuma, herhangi bir fikrin ya da sıradan bir inancın yıkılmasını kabullenmeye hazır olduğuma, engeller ve hayal kırıklıklarına rağmen direnmeyi bildiğime inanıyordum. Belli ki yanılmışım. " rtık vurdumduymazlığın yüzünden kaybedecek daha fazla zamanın kalmadı. Aş bunları, A görünürdeki her başarıyı, her zaferi aş. Eski tekdüze yaşantını, eski inançlarını bir an bile düşünmeden terk et. Kendini aş. Kötülük, henüz aşılmamış dünkü iyiliktir." Yüz kaslarım gerilmişti ve artık ne tarz bir ifade takınmam gerektiğini kestiremiyordum. Mazeretlere, suçlamalara veya pişmanlıklara yer vermeyen bu görüşe karşı tüm nefretimle haykırmak ve isyan etmek istiyordum. Öfke ve acizlik boğazımı sıkan bir yumruya dönüşmüştü ve elimden gelen tek şey, anlaşılmaz bir ses çıkarmak olmuştu. Kendimi toparlamaya çalıştım, anlamlı bir şeyler söylemek için düşüncelerimi düzene koymak istedim, ama... "Değiştir şu hayatınııı!!!" diye var gücüyle bana bağırdı. Dreamer'ın şakaklarındaki ve boynundaki damarların şiştiğini gördüm ve korkuya kapıldım. Havada çınlayan haykırışı, sağır edici bir sonsuzluk boyunca aramızda asılı kaldı. Bir an için, savaş borusunu üfleyen bir savaşçının görüntüsü önümde belirip kayboldu. Bu görüntüyü kaydetmeye zamanım olmadı, çünkü o sırada Dreamer çoktan gürleyerek beni azarlamaya başlamıştı. " âlâ geçmişini yansıtıyorsun. İçinde taşıdığın kıtlık ve kederden vazgeçmediğin sürece H Chiâ'daki evi satmış olman hiç birşey ifade etmez. Geçmiş yaşantını ve onun her zamanki sefilliklerini yanında taşımamak için dikkatli ol ve unutma, geçmiş tozdur. Sakın kendini dünyaya sunmaya kalkma. Her yerde yeterince kıtlık var. Daha şimdiden çok fazla yoksulluk belirtileri gösteriyorsun. Benim varlığımı sürdür ve sözlerimi hayata geçir. Bana eriş...Banaaa." Daha da dayanılmaz olan bu yeni haykırışıyla birlikte içimdeki korku yanardağı patladı. Lavlarının varlığımı köşe bucak sardığını ve içimdeki sonsuz mesafeleri yutarcasına yok ettiğini hissettim. Hâlâ anlamsızca ısrar eden bu çığlığın altında bütün iç bariyerlerim, Joshua'nın borusundan çıkan ilahi sesin basıncı altındaki Jericho kentinin duvarları gibi yıkılmaya başladı. Kendimi, hiç olmadığım kadar sağlıklı ve 'birleşmiş' hissettim. Bu kıyamet başladığı gibi aniden dinmiş ve Dreamer hiçbir şey olmamış gibi normal haline dönmüştü. Bir suskunluk oldu ve bir an için, tüm bunların sona erdiği hayaline kapıldım. İki işaret parmağını sakince ağzının kenarlarına dik şekilde yerleştirişini izlerken, kendimi güçlükle, yeniden toparlamaya çalıştım. Yaptığı bu hareketi tamamlaması, yavaş çekim bir


film gibi uzun bir zaman aldı. Meçhul bir savaşçının ritüelinden bir kesiti andıran bu hareketini, başta tedirginlik ve kaygıyla, sonra artan bir endişeyle ve nihayetinde giderek büyüyen bir korkuyla izledim. Halindeki tuhaflık ve hareketi tamamlayışındaki aşırı yavaşlık açıklaması imkansız bir gözdağını bu el hareketine yüklemişti. Zor nefes alıyordum ve duygularım tamamen karışmıştı. En sonunda, aslında bir megafonu canlandırmaya çalıştığını anladığımda, öğretilerinin özünü, insanın etine işleyen o kükremelerine karşı kendimi hazırladım. Fakat bu kez bağırmadı. Yüzünü bana birkaç milim daha yaklaştırdı ve fısıltıyla, "Londra 'da aradığın o ev senin için değil, Dreamer için! Bunu unutma! Eğer oraya kendini götürürsen, karşına çıkacak olan da senin dünyan kadar kıt ve aciz olacaktır. Endişelerini bir kenara bırak ve bana yaklaş. Engellerin olmadığını, tek engelinin sınırlamalara olan sarsılmaz inancınla sen olduğunu keşfedeceksin." O günden soma emlak komisyoncuları bana tamamen farklı bir düzeyde çözümler önermeye başladılar. Dreamer, her zaman olduğu gibi, haklı çıkmıştı. Ben tutumumu düzeltince, dünya da bir gölge gibi peşimden geliyordu. Artık kendime değil, Dreamer'a ev bakıyordum. Seven Oaks'ı bulduğum zaman hemen tanımıştım. İşte, bundan böyle 'Çalışmalarımı' sürdüreceğim ev burasıydı. Heleonore birkaç gün içinde eşyalarımızın İtalya'dan taşınmasını ayarladı ve çocuklarla beraber buraya yerleştik. O günlerde, her şeyin ötesinde, bu malikânenin beni uçurumdan aşağı yuvarlamak için tezgâhlandığını bilmiyordum. Bunun zamanımı hızlandırmak için Dreamer'ın bir stratejisi olduğu kesindi, yine de bu mizansenin nasıl gerçekleştiğine aklım ermiyordu. O'nun yardımı olmasaydı, böyle bir geçiş yapmayı aklımın ucundan bile geçirmezdim. Seven Oaks, bir bariyerin yıkılmasını, yoksulluğun ve cehaletin yıllar boyunca katmanlaşarak oluşturduğu içsel bir jeolojiyi yok eden bir aracı temsil ediyordu. Fakir, sınırlı ve mutsuz bir hayatla özdeşleşmiş olduğum kabusunu savunan kaleleri yıkmak için kurulmuş bir dinamit saldırısıydı. 3 Ödeme "Para gerçek değildir. Gerçek olan, kişinin görüşü ve düşünceleridir. Kaynaklar ve para, yalnızca bunların doğal birer sonucudur. Düş'ün izinden gider ve kişinin düşü nispetinde görev üstlenirler." Sevimli bir alaycılıkla, "Probleminin parasızlıktan kaynaklandığına gerçekten inanıyorsan, bankaya git ve kredi iste!" dedi. Ani bir öfkeyle, "Keşke!" diye yalandan söylendim. Yeraltı dünyasının üç başlı muhafızı Cerberus'a benzeyen zebani bir bankacıyla, geri ödemesi olanaksız bir krediyi alma konusunda görüşme düşüncesi bile midemi sımsıkı düğümlemeye yetmişti. Beni tüm bu


zorluklara soktuğu için, içten içe Dreamer'ı suçluyordum. Endişelerim saldırganlığa dönüştü ve kendimi tutamayıp patladım: "Ya sonra?", "Neye dayanarak verecekler bana bu krediyi?" " ünya bilir! Banka bilir!"dedi. "Banka da dünya gibi, senin dışında değil. Sana sadece hali D hazırda 'sahip olduklarını' verebilir." Teatral bir tavırla başını hızla sağa sola çevirdi ve yalnız olduğumuzdan ve birazdan benimle paylaşacağı sırrı kimsenin işitmeyeceğinden emin olduktan sonra, alçak sesle, "Evrende sana bahşedilebilecek hiçbir şey yoktur. Kişi ancak bedelini ödediği kadarını alır," dedi. Bu pandomimi beni şaşırtmıştı ve yüz kaslarıma uygun formu vermeye zaman bulamadan, Dreamer her zamanki ciddi tavrına dönüverdi. '”Ödeme, zamanın içinde olabileceği gibi, zamandan bağımsız da gerçekleşebilir!" dedi. Ardından gelen uzun suskunluk sözlerinin içindeki anlamı büyüterek, birazdan söyleyeceklerinin şiddetine karşı hazırlıklı olmam için beni uyardı. "Eğer insanlar arasında bir farklılık varsa bu, ödemeyi yapma şekillerinden kaynaklanır. Kendine inanan insan, tüm sahip olduklarının bedelini çoktan ödemiştir. Onun asıl işi, yegâne meşguliyeti, kendi bütünlüğünü korumak, ona zarar verecek hiçbir şeye ve hiç kimseye izin vermemektir. O, refahı yaratanın kendi bölünmezliği olduğunu bilir. Maddi durumuna ilişkin kaderinin kendi bütünlük düzeyine bağlı olduğunu bilir. İçinde taşıdığın acıyı yenmek için göstereceğin her çaba, sana maddi güç olarak dönecektir. Kalabalıkların aksi yönünde her adım atışında, olaylar dünyasında zenginlikler yaratacaksın. Hiçbir şeyin kaynağı senin dışında değildir. Kendini gözlemlemen, bir şüpheyi, bir acıyı, olumsuz bir duyguyu kendi sınırları içinde etkisiz kılman, karşılığında sana gelecek para demektir. Olaylar dünyası, görünmeyende, kimin ön ödeme yaptığını, kimin önceden hesaplarını kapattığını anında tespit edemeyecek kadar yavaştır. Alacaklarını kayda geçirmesi zaman alır, ama muhasebesinde yanılma payı yoktur." Burada sustu ve bana dikkatlice baktı. Gözlerinde birazdan yapacağı açıklamanın ciddiyetini ve bana vereceği acıyı okumuştum. Buruk bir biçimde, "Bağımlı olmayı seven milyonlarca insan gibi sen de, zamanın para birimiyle, acıyla, geri ödemeyi seçtin!" dedi. " lacaklar ve borçlar, bir ve aynıdır, yalnızca zaman faktörüyle birbirinden ayrılırlar. Bunu A gelecek bilir! Kredi alarak borçlanmak, ödemenin zaten gerçekleştiğini gösteren parlak bir işarettir. Kredi tutarının onaylanması, onu ödemiş olduğun anlamına gelir." Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Dreamer, şimdiye kadar hiçbir ekonomistin göremediği bir sırrı açıklıyordu, bunu görmek bir yana, devlet adamlarının, ileri görüşlü iş adamlarının sahip olduğu cesareti, yaratıcılığı ve kararlılık duygusunu içeren önemli bir kuralı, sık sık bir çok insanın geleceği için hayati önem taşıyan, sıradan insanların gözünde ise umursamaz ya da aptalca görünen seçim ve kararların sahibi olan girişimcilerin, endüstri ve politika liderlerinin parlak çılgınlıklarını kapsayan bir teoriyi formüle edememişlerdi.


İtiraz ederek, "O halde, neden başlarında cesur insanlar bulunan büyük sanayi ve finans devleri bir bir çöküyorlar?"diye sordum. Dreamer hızlanmaya başlamıştı ve ben onu takip etmekte zorlanıyordum. İ"ş dünyasında olduğu gibi, yaşamda da kaybetmenin yalnızca tek bir yolu vardır: Kendine inanmayı bırakmak!" Düşün alanına, insanı canlandıran, ona ilham veren, ekonomide ve toplumda güçlü birlikler oluşturan evrensel fikirlerin bölgesine ilk adımlarımı, Napoli'deki Ekonomi Enstitüsü’nde çok değerli öğretmenim Palomba ve Profesör Amoroso'nun çizdiği yol doğrultusunda atmıştım. Ama şimdi, Dreamer'dan öğrendiklerimin ışığı altında o öğretiler solgunlaşıyordu. "Piyasaların gidişatını, borsada işlem gören şirketleri, siyasi iklimi, yasal çerçeveyi ve uluslararası ilişkileri, dünya çapındaki olguları ve olayları insan nasıl kontrol edebilir?" "Varoluşu, yüksek sorumluluk seviyelerine çıkartarak yapmanın ve sahip olmanın doğurduğu yeni fikirleri ve daha büyük imkanları kendine çekebilmek için, inanma ve yaratma sanatı anlamına gelen bir 'Düşleme Sanatı' mevcuttur. Ekonomi, siyaset, hatta tarih bile var oluş yasalarına itaat ederler. Sınırlama ve sonlama içinde eğitilmiş bir akıl bunu anlayamaz. Sen sadece var oluşla kıyaslandığında etrafındaki evrenin bir kum tanesi kadar küçük olduğunu bilmelisin. Ne kadar çoksan, o kadar fazlasına sahip olursun. Kendisine inanan bir insan, imkansız görünenler de dahil, her türlü girişimini karşılayacak kaynakları kazanmıştır. Bir kişinin ekonomik durumu kendi bütünlük düzeyiyle kusursuz bir biçimde tutarlılık gösterir. Ne denli çoksan, o denli fazlasına sahip olursun, sahip olmanın başka yolu yoktur." Verdiği cevap üzerine düşünmem için bir an için duraksadı. Ne kadar çoksan, o kadar fazlasına sahip olursun. Ne kadar çoksan, o kadar fazlasına... Kendi kendime defalarca tekrarlamama rağmen, bu basit, aynı zamanda da güçlü kavramı zihnim almıyordu. Onu içime sindirip, parçam haline getiremiyordum. Sonunda, aklıma gelen bir düşünce bunların içinden kendine bir yol açtı. Nitelik niceliği yaratır. İşte büyük sır buydu! Yüksek nitelikli bir ekonomi, geleceğin insanlığına yön verecek, onun bütün sorunlarına çözüm getirip evrensel iyileşmeyi gerçekleştirecekti. İnsanın düşüncelerinin niteliği, onun ekonomisini, görünürdeki refah ve başarısını oluşturur. Sadece yüksek nitelikli bir ekonomi kalıcı, gerçek ve sahibinin elinden çıkmayacak bir zenginlik üretebilir. Bu muhteşem bir şeydi. Dreamer'm felsefesi, ekonomide yepyeni bir modelin müjdesini veriyordu. Böylece, Dreamer bana iş dünyasında ve ekonomi okullarında kesinlikle bilinmeyen gizemli bir öğretinin formülünü sunmaktaydı. Karmakarışık düşüncelerimin içine sızarak, "Ekonomi asla ekonomistler tarafından yönetilmeyecek," dedi. "Yakın bir gelecekte, ticari en küçük teşebbüsten, çok uluslu devlere


kadar her kuruluş, bir ideolojik şirket, bir Var oluş Okulu olacaktır. Şirketlerin başarısı, ömrü ve kaderi, kendi felsefelerine bağlı olacaktır. Her organizasyonun zirvesinde, Var oluş'a sızarak, onu kökünden besleyecek eylem filozofları, yaratıcı hayalperestler, şairler ve vizyon sahibi kişiler bulunacaktır. Vizyondaki milimetrik bir genişleme, kavrayıştaki en küçük bir yükselme, ekonomi ve finans dünyasında dağları yerinden oynatacaktır." 4 Yay da, Ok da ve Hedef de Biziz Seven Oaks'ta oturmaya başladığımdan beri, yeniden sabah koşularına başlamıştım. Parliament Hill'in dar yollarında, çimenlik bayırlarında ve göllerin çevresinde koşabilmek için sadece evimin önünden caddenin karşısına geçmem ve Hampstead Heath'e ulaşmam yeterliydi. O sabah, büyüyerek üzerime çöken ve kökleriyle Varlığımı ele geçirmeye yeltenen şüphelerden ve endişelerden kurtulma arzusuyla, var gücümle, deli gibi koşmuştum. Dreamer'ı aylardan beri görmüyordum. İşimden ayrılmış, Chia'daki evimi satmış ve Londra'ya taşınmıştım, ama geçen bütün bu süre boyunca ondan herhangi bir mesaj almamıştım. Bir rolüm ve iş bağlantılarım olmadan, toplantılar ve planlamalar yapmadan, yaşamıma nasıl bir anlam katacağımı bilemiyordum. O zamana kadar, sürekli değişen görünümleri içinde başkalarıyla olan ilişkilerimin ve dış dünyanın, benim için ne denli önemli olduklarının hiç bir zaman bu kadar net farkına varmamıştım. Üstelik o sıralarda, sorumlu olma düşüncesiyle özdeşleştirdiğim endişeler ve şüpheler, başkalarıyla olan ilişkilerin doğal, kaçınılmaz sonucu olarak gördüğüm zıtlık ve sürtüşmelerin yokluğu gerçek bir vazgeçmenin etkilerini gösteren bir uyuşturucuya dönüşmüştü. İnsanların tek bildiği bildiği acı çekmektir. Varoluşlarına bir anlam katar. O zaman yaşadıklarına inanırlar. Bu sözler üzerinde çok düşünmüştüm. Aylarca, doğrudan kendimde insanın içinde bulunduğu koşulların mantığa ne denli aykırı olduğunu gözlemiştim. İnsan huzur, neşe durumlarında ve her türlü acıdan arınmışken, kendisini bir hiç olarak hissediyordu. Bir keresinde, Dreamer, şu haliyle insanlığın sevinç durumunu hiç yaşayamayacağından söz ederken, onlar için 'tek bir mutluluk anı bile katlanılmaz olur' demişti. "Neşe, sakinlik, huzur, minnet, sevgi bugünkü haliyle insanlığın hissedemeyeceği Var oluş durumlarıdır. Bunlar sıradan bir insanın yaşantısına bir şekilde girebilselerdi, onun kendi cehenneminde yeni bir cehennem gibi görüneceklerdi. Mutluluk, yalnızca Düşleme Sanatını bilenlere aittir. Acının yokluğunun üreteceği mutluluk enerjisine, sadece seven, düşleyen kişi katlanabilir." Koşumun son kısmında, olanca hızımla Courtney Bulvarı'na girdim. Her zaman yaptığım gibi, son metrelerde tempomu arttırdım. Birazdan alacağım sıcak duşun hayali, beni hızlandırıyor, bacaklarıma taze bir güç katıyordu. Birden O'nun varlığını hissettim ki bu kolay anlaşılır bir histi. O buradaydı. Dreamer gelmişti! Terden sırılsıklam olmuş eşofmanıma ve çamur içindeki ayakkabılarıma şöyle bir göz attım. Evin arkasına doğru bir


dönüş yaparak, bahçeye açılan arka kapıdan girmeye karar verdim. Oradan yatak odasına geçer, yıkanır, üstümü başımı değiştirir ve O'nun karşısına elim yüzüm düzgün bir şekilde çıkardım. En azından kendi kendime bunları söylüyordum. Oysa gerçek bundan farklıydı, özellikle bunca zamandır görüşmemiş olduğumdan, Dreamer'la karşılaşma fikri bende çok çelişkili duygular uyandırıyordu. O'nu görmek, sesini duymak, hatta sözlerini anımsamak bile, Var oluş'um için başlı başına bir ivmeydi ve hevesle 'çalışmaya' koyulmamı sağlayan bir zaman sıkıştırıcısıydı. Dreamer'ın yokluğunda parçalanmış olan bedenimin etrafa saçılmış parçalarını yeniden yapılandırmak için sarf ettiğim umulmadık çabayı hem seviyor hem de nefret ediyordum. Kayıtsızlık sonucu kimliğimizi kaybederek kalabalık bir kitle ve topluluk oluşumuzu farketmem için beni zorlamış ve acı bir hayat deneyimi yaşatmıştı. Beni olduğum yere çivileyen o tanıdık sesi işittiğimde, henüz odama çıkan basamaklara adımımı atamamıştım. Bu karşılaşmamıza, yüksek sesle ve ani bir girişle başlayarak, "Hâlâ geçmişini özlüyorsun!" dedi. Dreamer, bu birkaç sözcükle hem gerçek ruh halimi, hem de son aylardaki bütün kaygılarımı özetliyordu. Kendimi suçüstü yakalanmış gibi hissettim. Evet! Aylardır geçmişimi özlüyordum! Göç halindeki Musevilerin özgürlüklerini takas etmeye hazır olmaları gibi, ben de yine o anlamsız yaşantının, o yalnızlığın eski kafesindeki güvenliği arıyordum. Dünyanın sahte putuna tapınmaya gereksinim duyuyordum. Alışkın olduğum açmazlarıma geri dönmeye gereksinim duyuyordum. Bağımlı ve sorumsuz olmanın o iyi bildiğim kucağına yeniden sığınabilmemin bir imkânı olsaydı bir an bile durmazdım. Kendimi küçücük ve gerçekdışı hissettiren, sahip olmaya hazır olmadığım bu şatafatlı Londra malikânesine, Chia'daki o küçük villayı binlerce kez yeğlerdim. Zihnimin berrak anlarında Dreamer'ın beni, asla aşamayacağım sınırları aşmaya zorladığını, asla denemeyeceğim koşulların içine sürüklediğini anlıyordum. O'nun yanındayken tıpkı altında güvenlik ağı olmadan ipte yürüyen bir cambaz gibi sürekli uçurumun kenarında yürüyordum. Aşağıda ise yaşamım, aynı Styks ırmağı gibi leş kokan bir bataklıktı. İlk karşılaşmamızdan beri Dreamer, bu çölü geçerken karşıma çıkacak tehlikelere, buradaki görünmez yırtıcı hayvanların kuracakları pusulara karşı beni hep uyarmıştı. Londra'ya hareket edişimden önceki son gecede bana söylediklerini anımsıyorum. "AIM... I AM, AMAÇ... BENİM... Bizim amacımız yine kendimizdir. Yay da, ok da, hedef de biziz. Daima kendi dışımızda görünen amaç (AIM), aslında bir anagram, yani ben (I AM) sözcüğünün diğer profilidir. Bu bizi, zamanın sıkıştığı, aramızdaki her türlü mesafenin eridiği ana geri götürür. En yüce sanat, sadece anda gerçekleşebilecek olan kendi değişimimizdir. "Ne kadar hummalı bir çalışma içinde meşgul görünürse görünsün, sıradan bir kişinin yaşamı, onun yalnızca anlamsız ve sürekli bir tekrarlanmaya olan düşkünlüğüdür. Yaşamımızın amacı, bizden birer şaheser yaratmaktır. Bu kaçınılmaz olarak herkesin, şimdi ya da sonra, ister bu ömründe,


ister yüzüncü ömründe, eninde sonunda yapmak zorunda kalacağı bir yolculuktur. Dünyada bundan başka ne bir amaç, ne de daha heyecan verici bir şey vardır." Yavaşça ayakkabılarımı çıkarttım, olduğum yere bıraktım. Yalın ayak, Dreamer'ın sesinin geldiği yöne doğru yürüdüm ve oturma odasının kapısından sessizce içeriyi gözetledim. 5 "Seni özgürleştirmeye geldim!'' Koşu sonrası kapı pervazına yaslanarak sergilediğim yorgunluk ve zorla nefes alışım Dreamer'ı rahatsız etmişti. "Dik dur ve hiçbir yere yaslanma!" diye seslendi. "Kesinlikle kimsenin seni yorgun, ya da bitkin görmesine izin verme!" Açıklama yapmak için ağzımı açmaya fırsat vermeyen, buyurgan tavırla yaptığı el hareketi beni susturdu. "Koşuya kabahat bulma. Bir maratonda koşmuş olsaydın bile yorgun ve acı içinde görünmeye hakkın olmazdı. Kendine her zaman, daha da fazla koşabileceğini söyle..." Bu sözler, yorgunlukla ilgili yalanımla düşüncelerimi tek vuruşta yok eden bir kırbaç darbesi gibi üstüme savruldu. Kapı pervazından uzaklaşıp dik durduğumu görünce konuşmaya başladı. "Hâlâ geçmişine özlem duyuyorsun," diye tekrarladı ve sesindeki o hor gören ima beni acımasızca yaraladı. "Özlemek, seni geçmişinin yasalarına geri götüreceği gibi, bunca yıldır yaptığın bütün 'çalışmalarını' da boşa çıkaracaktır. Bütünlüğe giden yolda geçmişi özlemenin hiçbir çeşitine yer yoktur. 'Yolculuğa' bir kez başladın mı, artık geri dönüş yoktur!" Sesinin tonu birden değişiverdi. Ebeveynlerin bir çocukla konuşurken takındığı abartılı sabır gösterisine benzeyen ifadesiyle, "Sen etiket arayışındasın," dedi. "Tırabzanlar olmadan neye tutunacağını bilmiyorsun. Bu sallantılı durum, senin başından beri yaşadığın korkudan daha fazla korkutuyor seni." Dreamer, oturma odasında yanan şöminenin başındaki koltukların birinden konuşuyordu. Ceketindeki yaka iğnesinin gümüş tokası şöminenin ateşiyle parlıyordu. Varlığımın katmanları arasına süzülerek yayılan ışık, gözlerimi yepyeni bir anlayışa açarak beni şaşkına çevirdi. Tüm sıradan insanlar gibi, ben de acıyı kendi yaşamımdan daha çok seviyordum. Dreamer bu durumu bana, insanın gerçek korkusunun, bilmediği bir kapıdan geçecek olmasından değil, aslında kendisine tanıdık gelen acı çekmeyi kaybedecek olmasından kaynaklandığını söyleyerek açıklayacaktı. Bu fobi, iradenin, gerçekten sahip olduklarımızın açığa çıkmasını engelleyen, aynı zamanda da bizi hiçliğin karanlık sularına bırakan aşılması olanaksız bir engel oluşturur.


Fiziksel doğum sonrasında göbek kordonunun kesilmesiyle birlikte bebek, iki yeni ebeveyn olan şüphe ve ıstıraba teslim edilir. Sadece Okulla buluşma yepyeni bir doğumu ve bu korkunç bağın kökünden kesilmesini sağlayacaktır. Bu da gerçek ebeveynlerimiz olan düş ve iradeye geri dönüştür. Şüpheyle korkunun yokluğu, ancak bütün olmuş bir insanın katlanabileceği bir coşkunluk, bir özgürlük durumudur. "İşte sana bunu sunuyorum. Özgürlüğün bedeli çok yüksektir, ama bu yükseklik onu elde edilemez kılmaz. Hâlâ geçmişin gölgelerinde kendine takacak bir maske aranıyorsun," dedi. Sesinde zayıf ve savunmasız bir varlığın şefkati vardı. Aynı ses tonuyla, "Rollerinin özlemini çekiyorsun," dedi. "Bir insana, geçmişi ya da hayatındaki deneyimleri yön veremez. Geçmiş tozdur. İnsanın bütünlüğe giden yolda yeni duyulara ihtiyacı vardır. Sezgiye ve yedinci duyuya, 'düş 'e kendisini teslim etmesi gerekir. Roller zindanlardır. Parmaklıkları görünmezdir ama çelikten daha serttir." Bekleyişle geçen bütün bu ayların öfkesini patlarcasına dışa vurarak, "Sözlerine kulak verdim. İşimi bıraktım, evimi sattım, daha ne yapmam gerekiyor?" dedim. Bunca zamandır nereden bakarsam bakayım bir anlam veremediğim bu yeni maceranın içinde elim kolum bağlı kaldığım için, içimdeki suçlama, yakınma ve kızgınlıkların su yüzüne çıktığını hissediyordum. Bir an için duygularımı göz ardı ederek tuhaf bir yumuşaklıkla, "Anlamadan yapıldıktan sonra, işini bırakmanın ya da ülkeni terk etmenin sana bir yararı olamaz, her ikisi de seni özgür kılmayacaktır,"diye yanıtladı. Dreamer'ın bir kez daha tam zamanında beni kurtarmaya gelmiş olduğunu ancak yıllar sonra anlayacaktım. "Rollerinin hapsinden kurtulabilmesi için, bir insanın, hayatındaki olay ve koşullarının verimsiz tekrarından dolayı hayal kırıklığına uğramış olması gerekir." Uzun bir sessizlik oldu. Ayakta duruyordum. Oturma odasının girişinde O'nu dinliyordum. Hissettiğim rahatsızlıktan başka bir şey değildi. Uzun koşudan sonra hâlâ terli ve kirliydim. Yıkanmak ve temiz bir şeyler giymek istiyordum. Tam zamanıydı, ayrılmak için kendisinden izin istedim. Dreamer düşüncelere dalmıştı. Başını belli belirsiz hareket ettirmesi onayladığını gösteriyordu. Bir duş ve temiz bir gömlek tavrımı değiştirdi. Döndüğümde kedi adımlarıyla yaklaşıp, Dreamer'a karşı hürmetkar bir uzaklıkta kalarak şöminenin başındaki diğer koltuğa oturdum. Gelirken yanıma defterimi de almıştım. Derin bir soluk aldım ve artık başlamaya hazırdım. Bunun yoğun bir ders olacağını seziyordum. Konuşmayı sürdürmek için Dreamer'ın seçtiği ses tonu bu kez farklıydı. "Kimse köprü üzerine ev inşa etmez. Köprü, bir yerleşim yeri değildir," dedi. "Roller de, tıpkı köprüler gibi üzerinden geçerek seni daha öteye taşımak, aşılmak için vardır, insanlar köprüler üzerinde çok fazla zaman harcıyor, onları geçip öteye gitmek yerine, kapana kısılmış bir vaziyette üzerlerinde kalıyorlar.” “Bütün olmaya giden yolda, her dakikanın yeni olması ve her anın bir öncekini aşmak için köprü görevi görmesi, yani insanın kendisini aşmasına hizmet etmesi gerekir. Alınan her


nefes, Var oluşu özgürlüğün keşfedilmemiş alanlarına yükseltmeye adanmış bir minnettarlık hareketi olmalıdır." "İnsan rollerden arınmış bir dünyada nasıl yaşayabilir?"diye sordum. "Roller, oyun sırasında kasıtlı olarak takılması gereken maskelerdir. Bir rolü 'oynamak', ona inanmamak demektir." Gösterdiği yönde atılacak ilk adımların, bunların işleyiş biçimlerini derinlemesine anlamak olduğunu bana açıkladı. Dreamer'ın görüşüne göre roller, gerektirdikleri sorumluluk düzeylerine ve güçlük derecelerine göre hiyerarşik bir düzende sıralanıyorlardı. Bir konuda çok kesin konuştu. Bir kişi Var oluşunda, hiyerarşik piramitte kendi altında kalanların tamamını içermiyorsa, rolünde bir üst seviyeye çıkması imkânsızdır. Roller üstüne yaptığı açıklamalardan sonra, gözümün önüne, Çin kutuları gibi, birbiri içine yerleştirilen değişik boyutlardaki kapların görüntüsü geldi. Dreamer, B " ir rolden özgürleşmek, ancak onu mükemmel biçimde oynamayı öğrendiğin zaman mümkün olur,"dedi ve sözlerine açıklık getirmek için, bir orkestra şefinin ayrı ayrı her müzik enstrümanının çıkaracağı sesleri bilmesi gerektiği örneğini verdi. " ir rolü içtenlikle ve kusursuzca oynadığımızda, sadece bizi özgürleştirmekle kalmaz, ayrıca B dünyayı da bayağılık ve şiddetten özgür kılar,"dedi. "Rolünle kendini özdeşleştirdiğinde, ona inandığında, yalnızca dünyanın bir kölesi olmakla kalmaz, sanki hayatındaki tek gerçek, yegane kesinlik oymuş gibi ona sımsıkı bağlanırsın. Rolün ne olursa olsun, ona inanmak, kendine yalan söylemektir. " Ayrıntılı bir hesap yapmaya gerek duymadan, böyle bir düzeye ulaşmak için, değil bir zamana, on ömüre sığacak deneyimlerin bile yetmeyeceğinden kesinlikle emindim. Dreamer, "Çok haklısın," diyerek beni doğruladı. "İşte, herkesin kabul ettiği yolda ilerleyen bir insanın rollerinden asla kurtulamamasının ve bunun için istek duymamasının nedeni de budur!" " eden hiç kimse kendisini rollerinden özgürleştirmek istemiyor?"diye sordum. "Bir yönetici, N bir koca, bir baba olarak davranmanın getirdiği görev ve sorumluluklarından kurtulmak kimin hoşuna gitmez ki?" Sonunda da, bu rolleri terk etmekten, sadece bir sorumluluk hissinin bizi alıkoyduğu inancını dile getirdim. Dreamer, sert bir ifadeyle, "Tam tersi," diyerek tezimi çürüttü, "Sıradan bir insan için rolleri terk etmek, sanki uçsuz bucaksız bir denizde can yeleğini çıkarmasını istemek gibi, yaşamaktan vazgeçmesini istemeye benzer. İnsanlar, rollerine, daha doğrusu, kendileriyle bütünleşmiş olan acılarına kendi nefeslerine olduğundan çok daha fazla bağlıdırlar." Uzun bir suskunluk oldu ve ben sessizce bekledim.


"Roller, kalkanlardır. İnsanlar, meşgul oldukları gerekçesiyle onların ardına saklanırlar ancak gerçekte, kendi sorumsuzluklarını savunmaktadırlar." Kesin bir kanıt sunar gibi, "Kendi durumunu ele al!" dedi. Doğrudan onun hedef alanına giriyordum. Bu sözü, beni hiç şaşırtmamakla birlikte acımı da hafifletmedi. Dreamer'ın yanında geçen onca yıldan sonra şimdi bir işaret gibi mideme saplanan sancının beni içten içe uyarmasıyla biliyordum ki, konuşması şimdi genel kapsamından çıkacak ve benim üstümde yoğunlaşacaktı. 6 Rolleri oynamak Acıdan buruşmuş yüz ifademi yakaladığında, "İşte değiştirmen gereken budur. Şu anki duygularındır!" dedi. "Kendine bir bak! Bunun hâlâ benim söylediğim sözler yüzünden olduğuna inanmayı sürdürüyorsun. Oysa bu acı senin içinde, suları ölü bir bataklık(?) gibi durağan olarak hep vardı! Bu, hala iyileşmemiş bir yaranın belirtisi ve tüm dertlerinin sebebidir. Acını içine al ve onu anla. Ondan kaçma!" Hâlâ anlamaya ve son açıklamaları karşısında kendimi toparlamaya çalışıyordum. Dreamer ise onu çoktan konuyu başlangıçtaki konuşmasına bağlamış, bıraktığı yerden devam ediyordu. " olünle özdeşleştiğinden, Oyunu unuttun," dedi. "Ne bir rol var, ne de bir gösteri. Bir fare R kapanının kurulu yayı gibi bir olay, bir koşul ya da bir karşılaşma mekanik tepkilerini aniden harekete geçirmene sebep oluyor. Zihinsel görüntüleriniz, düşünceleriniz, heyecanlarınız ve duygularınız, mekanik olarak önceden saptanan modellere uyarlanıyor, duruma göre yüzünüz aynı ifadeye uygun kaslarla kasılıyor, aynı sözler dudaklarınızdan dökülüveriyor, ta ki yeni koşullar ve yeni karşılaşmalar sizi bir başka kafese fırlatana kadar bu tutsaklık haliniz sürüp gidiyor." Rol bize ancak dışarıdan, dünya tarafından yüklendiğinde bu durumun gerçekleştiğini açıkladı. Bununla beraber, bir rolü rol olduğunun bilincine vararak oynadığımızda, onun kölesi olmayız, tam tersine ondan özgürleşir, bu yolla dünyayı da özgürleştiririz. " ir rol, ona inanmadan oynanmalıdır. Bunu ancak, kendilerinin efendisi olan ve belli bir B bilince ulaşmış kişiler yapabilirler: Bu düzen, disiplin ve çok fazla öz gözlemleme gerektiren bir sonuçtur." Bunu yaşamımızın bir parçası haline getirebilmemiz için, jestler, davranışlar, tutumlar ve yüz hareketleriyle, sözlü ifadelerin tüm yelpazesinden oluşan her role özgü dilleri öğrenmemiz gerektiğinin altını çizdi. Bir role sahip olmak, tüm bir düşünce bloğunun, bir kişinin düşünmek ve hissetmek için kullandığı inanışlar paketinin tamamının kabul edildiğini varsayar. Bir rolü oynamayı öğrenmek çok karmaşık bir iştir. İnsan, genellikle tüm yaşamını, sadece tek bir rolü oynamayı öğrenerek, onu aşıp ötesine geçmesini sağlayacak irade ve sorumluluğun yeterli derecede olgunlaşmasına fırsat kalmadan geçirir.


Herkesin, sıradan yaşamının gerektirdiği ölçüde sınırlı sayıdaki, beş, bilemedin en fazla altı rolü öğrenerek oynadığını söyledi. İnsan kendini ortama uydurmak ve dış koşullardaki değişikliklere ayak uydurmak için amaçsız bir robot gibi, bir rolden diğerine geçer durur. İnandığının aksine, bunda bir karar verme özgürlüğü yoktur. "Özgürlük, rolü nasıl olursa olsun, asla tutsağı olmadan, onu 'kasıtlı' oynamaktır," dedi. "Sıradan bir insanda neredeyse hiç olmayan bu yetenek, yaşı ilerledikçe giderek azalır ve sonunda tamamen yok olur. Bunun sonucunda, alışık oldukları durumdan çok az farklı bir durumla karşılaştıklarında, zaten birkaç rolden fazlasını tanımayan insan artık yüzüne takacağı doğru maskeyi seçemez olur." İşte kendimizi sürekli yabancılaşmış, huzursuz ve tehlikede hissetmemizin nedeninin bu olduğunu şimdi anlıyordum. Repertuarımızda bulunmadığı için hangi maskeyi takacağımızı bilemiyor, Pavlov'un bir çemberle bir elips arasında açmazda kalıp çıldıran köpeği gibi biz de sınırlarımızı açığa vuruyoruz. Bu durumda, zihinsel, fiziksel ve duygusal tüm yeteneklerimiz kendi adına iş yapmaya başlarlar ve düşüncelerimiz, duygularımız ve eylemlerimiz bir dizi istem dışı hareketle bir araya gelerek bizi biyolojik bir kuklaya dönüştürürler. Kendimizi çırılçıplak hisseder ve bundan feci bir utanç duyarız. Kaçıp gitmeyi isteriz. İşte bunlar, tenimizle maskemiz arasındaki incecik açıklıktan öz gözlemleme yapmamıza olanak sağlayan özümüzü, en gerçek yanımızı tanıdığımız kısacık anlardır. " ısıtlı rol repertuarına sahip olduğunu anlayan ve bu ilişkilerin kendi etkinlikleri üzerine K koyabileceği tahakkümün farkında olan kişi, böylece bütün olmaya doğru ilk adımlarını çoktan atmış olur." Fakat beşiğinde olumsuzluk ezgisinin ninnisiyle hipnotik uykuya zorlanan sıradan insan, ne denli korkunç olsa da kendine yalan söylemeyi sürdürerek ona bağımlı kalacak, kaçmak için gereken enerjiyi asla kendinde bulamayacaktır. " oller, tam bir farkındalık ile sergilendiğinde, bu keyifli bir oyun olur. Onunla özdeşleşmek, R oyun olduğunu unutmak ise ölümcüldür." Dreamer ayağa kalktı, pencereye gitti. Seven Oaks'ın bahçesine, kusursuz çimine, günün son ışıkları altındaki muhteşem bitkilere bakarak birkaç dakika suskun kaldı. Yeniden konuşmaya başladığında, bu kez sesi alışılmamış derecede yumuşaktı. " oller, bir merdivenin basamaklarıdır. Hiçbirinde oyalanma. Hepsini kullan. Onları üzerine R basmak için ve ötesine geçmek için kullan!" Dreamer'a göre her rol, belirli bir düşünme biçiminin elle tutulur hale geçmesidir. Bir rolü terk edip bir sonrakine geçiş, kişinin Var oluşunda kendi yükselişinin çoktan gerçekleştiğini, arkasında bıraktığı her basamak da kişinin iyileşmeye bir adım daha yaklaştığını gösterir.


" arlığının değerlerini yükseltmeyi öğren, o zaman her rolü, üstünden çıkarıp attığın eski V elbiselerin gibi çabucak ve kolayca terk edebileceksin. Buna, bir rolü 'kullanmak' ve kesin bir biçimde kendini ondan özgürleştirmek denir." Bu son ifadesi beni oldukça etkilemişti. Dreamer şaşkınlığımı gördü ve bir rolü 'kullanmak', onun ardında yatan Var oluş'a ve sorumluluğa sahip çıkmak ve artık ihtiyaç kalmadığında, ondan ebediyen kurtulmak demektir," diyerek açıklamada bulundu. "Böylece sen de dünyayı, sana içinde taşıdığın cehennemleri göstermek gibi nankör bir görevden, sendeki tüm eksiklikleri, her acıyı ve her ölümü sana yansıtmak gibi çekilmez bir uğraştan kurtarmış olacaksın." 7 Dönüş yolu " ışımızda olan her şey gördüğümüz ve dokunduğumuz dünya, insanlar, karşılaştığımız D olaylar ve koşullar, Var oluş'un açığa çıkması, düşünce biçimimizin doğrulanmasıdır. İçinde sıkışıp kaldığımız roller, bize henüz iyileştiremediğimiz yaraları gösterir." Konuşmasına uzun bir ara verdi. Bu anı anlamak ve eneıjisine sahip çıkmak yerine, notlarımı yeniden okuyor ve düzeltiyor gibi yaparak defterimin sayfaları arasına sığındım. Dreamer'ın beni sıkıştırdığı bu köşeler çok acı veriyordu. Yeniden kaçmaya çalıştım. Biraz daha zaman vermesi için sessizce bir dilekte bulundum.. .biraz daha zaman.. Dreamer'ın dikkati biraz dağılmış görünüyordu ve O'nun yanında birkaç dakika gerçek yaşamdan nefes almış olan ben, dünyadaki gölgelerin arasındaki bir gölge gibi, nihayet rahatlamış olarak odadaki cansız eşyaların arasındaki yerimi almak üzere geri döndüm. "Olaylar, kaynaklandıkları durumları göstermeye yararlar. Onların simgesel dilini yalnızca bir Var oluş Okulu bilebilir ve labirentler, çöller, iç cehennemlerin içinden geçerek, en içteki durumlara, her olayın gerçek kaynağına uzanan yolun izini sürebilir." Akşam üstünün gölgeleri Seven Oaks'ı kuşatıyor ve evin büyük pencerelerinden süzülerek bulunduğumuz oturma odasını ele geçirmeye çalışıyordu. Korlarının üzerine titizlikle yeni odunlar yerleştirdiği şöminenin ateşi Dreamer'ın yüzünde parlıyordu. Mükemmel bir andı. Bu alacakaranlıkta not tutmak artık çok zordu. Başımı koltuğun arkasına yasladım ve daha iyi konsantre olabilmek için gözlerimi yumdum. Dreamer sert bir edayla, "Bu pozisyondan çık! Doğrul!" dedi. "Neredeyse gözümün önünde uyuyakalacaksın." Beklemediğim bir anda başıma sopayla vurulduğunu hissettim. Acındırma, suçlama, gücenme gibi bir düşünce ve duygu yumağı, tek bir duyguyu, her şeyden çok, en yakıcı ve katlanılmaz olanını oluşturana dek şiddetle püskürdü ve varlığıma karıştı. Bu duygu, haksızlıktı. İşte o anda, bir böcek gibi ani bir sıçramayla, kendimi Dreamer'ın yerinde buldum. Kendimi izledim. Ölümün ölüşünü gözleyen yaşamı gördüm. Bu


korkutucu parlaklık sonsuzluk kadar uzun birkaç saniyede oldu ve ardından kendimi yine bir tetikte bekleme halinde buldum, sırtım dimdik ve gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Hafif titreşimlerle bedenimde yankılanan bir duygu etkisini birkaç dakika daha sürdürdükten sonra kayboldu. Savunma kalkanımı bir daha asla düşürmeyeceğime söz verdim. Bu yaşadığım olayları sizlere O'nun öğretisinin ve enerjisinin özüme dönüştüğü Var oluş bölgelerine beni götürmek için Dreamer'ın başvurduğu stratejiler hakkında fikir sahibi olmanız için anlatıyorum. Var oluşumun bu bölgelerine ulaştığım zaman, taze ve kuvvetli bir şarabın basıncı altında zorlanan ve dayanmayacakmış gibi görünen meşe ağacından fıçımın tahtalarını değiştirmek ve sağlamlaştırmak için sadece birkaç dakikam kaldığını biliyordum. 8 "Hazır değilsin!" Sözlerinin baskısıyla içimdeki direncin arttığını ve damarlarımdaki kanın aktığını hissediyordum. " ok uzun zamandır iradenden vazgeçtin, yaşamını kendi ellerinle dünyaya teslim ettin. Dış Ç dünya senin tek gerçekliğin oldu ve varlığının bütünlüğüne zalimce egemen olan taştan bir put gibi onu ilahlaştırdın. Aslında, dünya yalnızca bir yansımadır. Duyguların, düşüncelerin ve tutumların senin dışındaki olaylar dünyasında biçimlenirler ve senin her dileğine yanıt verirler. Pek çok yıldır, dünyanın gerçek olduğuna ve iradesinin bulunduğuna inandın. Onu yaşamının sahibi ve efendisi seçtin. Bunca yıldır, kendi yansıttığın bir gölgeye güç verdin." İşte en korktuğum an gelmişti. Yaşamın bugüne dek yol aldığı eski rayları terk etmenin, eskileri ölüme bırakmanın zamanı idi. Tersyüz olmuş bir evrenin ayaklarımın altında dönüştüğü sonsuz uçurumu hissediyordum. “Hiç birşey değişmez. Değişmeyecek. Sadece sen değişebilirsin." Burada durdu. Verdiği ara, içimde uzadıkça uzadı. Bir endişenin, sonra bir korku hissinin genişleyen halkaları Varlığımın çeperine değene dek yayıldı. O'nun sözlerinin, özellikle de bu suskunluğunun ardında ortada korkmamı gerektirecek hiçbir neden yokmuş gibi gözükse de, sezgilerim bana görünmeyen bir şeylerin hazırlandığını söylüyordu. Sakin olmaya çalışsam da başaramadım. Nihayet, zor bir karara varmışçasına Dreamer bir adım daha ilerlememe izin verecek 'çalışmanın' bundan sonraki aşamasını bildirdi. İşte o dakikadan itibaren benim için yepyeni bir serüven başlıyordu... Bu, yaşamımdaki her anın bir iş sorumluluğu gibi yaşanacağı bir serüvendi. Üzerinde titizlikle düşünülmüş bir kararı açıklayan bir ifade ve ses tonuyla Dreamer, " Varlığının parçalanmış olduğunu fark edebilmen için yıllar süren uzun bir hazırlık dönemi gerekti...her insanın yaşamını zorbaca yöneten hipnotik uykunun ayrımına varmanı sağlamak yıllar aldı. Yaşamına bir düzen getirdim... kendini, sıradanlığın cehenneminden kurtulmak


için yol gösterecek bir eğitim sisteminin ilkelerini biraraya getirmeye adaman için seni yükümlülüklerden ve programlardan kurtardım." Dreamer, uzun süre düşüncelere dalıp kaldı. Sonra kararlı bir sesle konuştu. "Tanışman gereken birçok insan var..." "Kim onlar? Neredeler? Neden onlarla tanışmam gerekiyor?" diye sordum, endişe içindeydim. Dreamer, ummadığım bir nezaketle, "Belirli bir nedeni yok," diye yanıtladı. "Karşılaşma oyununu ilginç, eşsiz ve etkili kılan da budur. O insanların her birinde, kendinden bir parça bulmanın dışında başka hiçbir amacın olmadan yüzlerce karşılaşma ve tanışma yaşayacaksın. Eğer beni ve verdiğin sözü anımsayacak olursan, her karşılaşma bilinmeyen, henüz çözülmemiş bir parçanla kendini kıyaslayabileceğin bir fırsat haline dönüşecek." "Yüzlerce karşılaşma mı? İyi de bu yıllar alır!" diye haykırdım. "Bunun ne kadar zaman alacağı tamamen sana bağlı... 'Karşılaşma oyunu' sen anlayıncaya kadar devam edecek ve direndiğin ölçüde zor geçecektir. 'Karşılaşmalar oyununu' oynayarak, dünyanın senin yarattığın şeylerden biri ve diğer kişilerin de sen olduğunu, senin yansımaların olduğunu anlayacaksın. Bu sonuca ulaşmak yıllarını alacak olsa da, en azından dünyanın seni yükseltecek veya yere serecek gücü olduğuna, başkalarının seni seveceğine ya da tam tersine seninle savaşacağına... kendin dışında yaşamını kontrol eden ve yöneten düşmanca bir iradenin varlığına olan eski inançlarını zayıflatacaksın... Dünya var, çünkü sen varsın, Dünya yaşıyor, çünkü sen yaşıyorsun. diyerek yüksek sesle konuşmasını sürdürdü, "Dünya senin gölgendir. İnsan, kendi içinde hissettiği bilgiyi dünyada bulmak ister... ve böylece hayatını, hayaletler arasında, yaşamı aramakla harcar... Kendi dışındaki bir gerçekliğe inanır... Zamanını gölgeleri kazımakla harcar!...Ancak bu boşa harcanan kazı çalışmaları ve kendini onlarla özdeşleştirme hevesin yüzünden, onlar sana daha da gerçek görünmeye başlar ve dış dünya bir saplantı halini alır... taptığın, tövbe ettiğin ve varlığından korktuğun bir put olur... Çünkü sen gerçek amacını unuttun ve kendi yaratıcılığının doğrularından vazgeçtin..." Sonra üstüne basa basa, "Unutma, diğerleri de sensin... 'senin dışındaki diğer senler'... Onlar, senin kendi içinde görmeyi, hissetmeyi ve dokunmayı istemediğin yansımalarından başka bir şey değildir," dedi. "Öyleyse... ben ve Siz'e en yakın olanlar, Siz'e ne ifade ediyoruz?" diye sordum. Bu sözleri telaffuz ettiğim andan itibaren kalbim daha hızlı çarpmaya başladı ve duyup kabul edebileceğimin de ötesine geçmeye kalkıştığımı anladım. Söyleyeceklerine dayanıp dayanmayacağımı değerlendirmek istercesine, bakışlarını üzerime dikti ve geçmek bilmeyen saniyeler boyunca beni tepeden tırnağa süzdü.


Sonra şu sözlerini anımsadım: Dışarıda olan hiçbir şey yoktur... Birdenbire ve bu sözlerin gücüyle, tek yaşayanı, tek yaratıcısı, tek efendisi ve mutlak tek hâkiminin ben olduğum bir evrenin ıssızlığına yuvarlandım. Buz kestim. Mümkün olsa geriye dönüp sorumu hiç sormamış olmak için her şeyimi verirdim. Bu kritik anın baskısı altında varlığımın duvarları sarsıldı. Dreamer, "Hepiniz Bensiniz, -dedi-...Benim parçalarımsınız..,görünürde sürgünde olanlar..." 9 Kestirme yol Umutsuz bir durumdaydım. Dreamer bana imkansız bir görev vermişti, öyle ki henüz başlamadan tüm enerjimin boşaldığını hissettim. Öğüt verircesine, "Tanışma oyunu, zamanı sıkıştırmana izin verecektir ve sen bu oyunda kendin hakkında sıradan bir insanın on ömür boyunca öğreneceğinden daha fazlasını öğreneceksin," dedi ama pek çok bilinmeyenle karşılaşma olasılığı ve bu amaçla aylar, yıllar boyu uğraşacak olmak bana yine de anlamsız gelmeye devam ediyordu. Bunun başka bir yolunun olmaması mümkün müydü? "Dünya, senin için fazlasıyla gerçek. Yalnızca 'oyun' seni bu taşlaşmış, katı dayatmadan kurtaracaktır ve dünyanın daha esnek, daha akışkan görüntüsüne erişebilmene izin verecektir. Dünya bir 'duygu'dur," dedikten sonra, bu sözündeki değerli gerçeğin hücrelerime yayılması için bekledi. "Karşılaşmalar, sorumluluk düzeyini ölçmene yardımcı olacaklar ve sana kendini tümüyle tanımayı öğretecekler. Karşılaşacağın herkes senin kendinde bilmediğin bir yanını, sende olan ama senin bilmediğin bir yarayı ya da gizli bir hastalığı fark etmeni sağlayacak ve onu iyileştirebilmek için sana bir fırsat sunacaktır." Endişelerimi saklamaya gerek görmeden, sorularımla O'na yüklendim. "Onları nasıl seçeceğim? Ne konuşacağım onlarla?" Tüm kalbimle bu görevden sıyrılabilmeyi diliyordum. Dreamer, "Onlarla konuşacağın şeyin hiçbir önemi yok," diyerek kısa kesti. "Bu soruyu soruyorsun çünkü hala onların senin dışında var olduklarına inanıyorsun. Aslında, diğerleri olaylar dünyasında somutlaşan Var oluş durumlarından parçalardır. Diğerleri sadece zamandır." "Peki ama, başkaları için kendi yaşamından vazgeçen kişiler? Diğerlerine yardım edenler, onları iyileştirmeye çalışanlar kimler? Ve bu misyonerler kim?" " isyoner bile kendisiyle, kendi şüpheleri, korkuları ve bölünmüşlüğüyle tanışır. Kendi batıl M inançlarını alt edebilmek için, diğer batıl inançlılar arasına karışır. Kendi yaralarını iyileştirmek ve kaynağa ulaşmak, asıl sebebe dönmek için acı çekenlerin dünyasına girer. Kendisi bilincinde olmadan bunu tamamen başkaları için yaptığına inanıyor olsa da,


gerçekte başkaları bunu onun için yapar ve yardım ettiğine inandığı kişiler aslında ona yardım ederler. Görevini yerine getirmesini içinde gerekli kılan kendi durumunu anladığı zaman iyileşmiş olacak ve misyoner olmasına artık gerek kalmayacaktır. Yerine bir başkasını getirecek ve kendisi öteye geçecektir." Altüst oldum. Dreamer'ın yanıtı içimi dışıma çıkarmıştı. Dreamer'ın bu konuyu bırakıp, baştaki soruma yanıt vermekte olduğunu fark ettiğimde, hâlâ kendimi toparlamaya çalışıyordum. " iminle tanışacağın konusuna gelince, şimdilik bütün bilmen gereken, o kişileri benim K belirleyip sana göstereceğimdir. Senin için önemli olan 'görmeyi' öğrenmektir. Eğer 'görürsen', o kadının ya da adamın geçmişine sahip olacaksın ve bir anda yılların deneyimleri, çabaları, fedakarlıkları, başarıları ve düşüşleri ile birlikte bu senelerin faydasını kendine katmış olacaksın. Onları 'görmek' demek, kendi içindeki yaraların kapanması veya organlarının iyileşmesi olarak kendinin farkına varmak demek. 'Görmek' kendini özünde bağışlamak demektir. O zaman her karşılaşman, üzerine adımını atıp seni ileriye taşıyacak bir basamak olur." Söylediklerine karşı giderek büyüyen ilgim Dreamer'ın gözünden kaçmamıştı. Bu karşılaşma hikâyesi, bilinmeyen ve gizemli bir savaş sanatının görüntüsünü almaya başlıyordu. Dünya, kıtaları ve şehirleriyle, sonsuz ve değişken insan hareketlerinin farklı şekillere bürünmesiyle, sanki içinde sürekli ve görünmez milyonlarca düellonun yapıldığı çok büyük bir savaş alanı gibi görünüyordu. Bunların neticeleri ise kimin başı çekip yönlendireceği kimin onları izleyeceğini belirliyordu. "İster birkaç dakikalığına, ister bir ömür boyunca, ister bir çölde, ister bir iş yerinde, kısacası her nerede ve ne şekilde karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, bu iki kişi kaçınılmaz bir biçimde bir piramit oluştururlarken, görünmez bir merdivenin farklı basamaklarına yerleşerek parlaklıkları, yörüngeleri, kütleleri ve güneşten uzaklıklarına göre belirlenen gezegen hiyerarşisine, matematiksel ve içsel bir düzene riayet ederler." Direncim kırılmıştı ve içine girdiğim yeni tavırla birlikte hiç durmadan sayfalarca not aldım. Konuşmanın devamında yaşam, rollerin zorluk derecelerine göre gelişen ve doruk noktasına gelindiğinde her rolün aşıldığı bir roller sistemini boydan boya geçen bir iz olarak karşıma çıktı. "İnsanlık, bugünkü durumunda kendini iyileştirmeye çalışmıyor çünkü bunu arzulamıyor. Bilinmeyen güçlerin etkisi altında mekanik olarak gelişmeye zorlanıyor. Onun gelişiminin destekçisi acı çekmektir. Çoğu insan gelişimini, bir kariyerin görüntüden öteye gitmeyen güvenliği ile, bir zenginliğin ya da bir sanatsal başarının boş umuduyla değiş tokuş etmiş gibi görünse de, aslında en sıradan insan bile istem dışı, fark edilmez, mekanik bir iyileştirme


sürecinden kaçamaz. Yaşamın hiç eksiksiz olarak karşısına çıkardığı kuruluşların bünyesinde yapılan işler, rollerin getirdiği sıkıntılar, düşmanlık, çekilen ıstıraplar ve sorunlar bir bütün olarak, insanı yola getirmek ve daha yüksek özgürlük seviyelerine doğru taşımak için gerekli disiplini oluştururlar." Dreamer, bu sözlerinin sonunda, "Bu ağır işleyen bir sistemdir, öyle ki, Var oluşun dikey bütünlüğünde sadece bir milim yol almak için bir ömür yetmeyebilir,"dedi. Öte yandan, Dreamer'ın son olarak sözünü ettiği 'oyun', insan rolleri piramidini tırmanmak ve onları ışık hızıyla aşmak için en kısa yoldu. Sonunda, benim için yararlı olabilecek en önemli bilgileri özetleyerek konuşmasını noktaladı. "Hâlâ kendin olduğuna inandığın şeyin içine sıkışıp kalmış durumdasın. Bu karşılaşmalarda, aslında gerçek seni değil, olmadığın seni yani, kendin olduğuna inandığın adamı göreceksin. Sana, kendi üzerinde çalışmanın ve kendini gözlemlemenin bir ışık olduğunu söyleyebilirim. Işık geldiğinde gölgeler kaybolur, sende gerçek ve doğru olan ne varsa geriye o kalır. Olmadığın veya kendin olduğuna inandığın her şey ise ortadan yok olur." Bu karşılaşmamızın da sonuna yaklaşmıştık. Peder Nuzzo'nun beni tahtaya kaldırdığı ve sıramdan kalkarken, sınıfın ortak sorumsuzluğu ile samimi işbirlikçiğinin yanı sıra, kendimden başka kimseye güvenemediğim o zamanlardaki gibi kalbimin sıkıştığını hissettim. Yeni serüvenim başlamak üzereydi. Karşılaşacağım insanlar, ele alınacak görüşler hakkında daha fazlasını bilmek istiyordum, ama... "Oyun içinde planlanacak bir şey yoktur. Şimdiye dek hiç yaşamadığın hayatların dillerini ve bilerek oynacağın rollerini anında keşfedeceksin. Karşılaşmayı 'tatminkâr kılmak' için kullanacağın stratejiyi, sözcükleri ve bilmen gereken her şeyi 'an' sana söyleyecektir." Dreamer bana, kendi ortamlarında tam anlamıyla gerçek birer usta olan özel insanları anlattı. Bu kişiler, son derece uzmanlaşmış, mükemmel işleyen makineler gibi dünyadaki rollerinde mutlak kusursuzluğa ulaşmış kişilerdi. Başımı defterden hiç kaldırmadan, sayfalarca not almıştım. Bunları sonraa yeniden okumak, şimdi O'nun yanında hissettiğim tüm kararlılığı ve gücü yeniden bulmamı sağlayacaktı. Her karşılaşmanın ardında, bir ilişkinin görünüşteki yüzeyselliğinin ötesinde, çok özel bir şeyin olduğu gerçeği giderek netlik kazanıyordu. Farklı insan tiplerinden oluşan bir kalabalıkla yaşadığım her karşılaşma, Dreamer'ın 'bütünlük' diye nitelendirdiği bir iyileşmeye giden patikanın yolunu belirliyordu. “Diğer kişiler seni ele verir, ölçer ve senin sorumluluk düzeyini kusursuz biçimde yansıtırlar.” Dıştan görünüşe göre, insanlar kararlar almak ve iş bağlantılarını yürütmek üzere karşılaşırlar, ama onlar görünenin ötesinde, ilişkilerin temelinde yatan gerçeğin bilincinde


değillerdir. Karşılaşmalar birer bahanedir. Asıl ilişki bir başka düzeyde gerçekleşir. İki kişi karşılaştığında, yüzeyde görünenin ötesinde risk çok daha büyüktür. Dreamer, tehlikeli bir girişimin arifesindeki birine, çok dikkatli olmasını öğütleyen ses tonuyla, "Karşılaştığın her kişi bir kapıdır. Bu kişiler senin geçişini engelleyebilecekleri gibi, ilerlemen için bir basamağa da dönüşebilirler. Her karşılaşma seni ölçerek, insanlığın sorumluluk merdiveninde senin yerini belirler," dedi. “Unutma! Diğerleri sensin!... 'Oyun 'da karşına çıkacak kişi senden başkası olmayacaktır. O anda senin hangi yüzünün karşında durduğunu ve karşılaşmanın amacını anlaman gerekecek, ayrıca, hangi maskeyi takacağını, ister erkek ister kadın olsun senden neyi yorumlamanı istediğini, hangi rolün gerektiğini birkaç saniye içinde bileceksin. Bu oyun'da ikiniz arasındaki fark, sen nasıl oynayacağını bilirken, onun bilmeden oynamasıdır. Aranızda sonsuzluk kadar bir mesafe, ölümsüzlük kadar bir fark vardır. Öyle ki, yatay dünyada erişebilmenin yıllar, hatta tüm nesiller boyu alacağı pozisyonları fethederek, insanlık rollerinin sıralandığı piramidi senin, baş döndürücü bir hızda dikey olarak çıkmanı sağlayacak bir farklılıktan söz ediyoruz." Bu noktada Dreamer, içimizdeki en gerçek olana bizi çabucak yaklaştıran ve zamanı sıkıştıran bir dikey yoldan, bir 'kestirme yol' olan, 'düş'ten söz etti. 10 Zamanı sıkıştırmak Dreamer'ın öğretisinden kavradığım, sürekli meydan okumanın hâkim olduğu ve hiçbir duraksamaya izin verilmeyen bir dünya olduğuydu. İki kişi herhangi bir işaret ya da cihaz olmadan, birbirleriyle çölde çırılçıplak karşılaşıyorlar. Kaçınılmaz olarak içlerinden biri başı çekerek gidilecek yönü belirliyor, diğeri de onu takip ediyordu. Bunu, yabani bir bölgede karşılaşan iki hayvanın, birbirlerine kendi ırklarını, güçlerini, bölgelerini ve üstünlük derecelerini zoolojik bir dil kullanarak özel sinyallerle anlatmasına benzetebiliriz. Her bir tepki, her bir davranış, en basitinden bir tik, duygusal bir dışavurum, bir bakış, bir söz, yüz ifadesindeki en küçük bir değişim, kişinin gelişim merdiveninde bulunduğu konumu açıklamaya yeter. Bu algı düzeyi evrende kaydedilerek, yaşamda başımıza gelecek olayları, neyi bileceğimizi, neyi yapacağımızı, neye sahip olacağımızı ve nihayet finansal kaderimizi belirler. Dreamer, şimdi biraz daha tanıdık bir ses tonuyla, "İki kişi karşılaştığında, kaçınılmaz olarak biri kapsayan, diğeri kapsanandır," dedi. "Bir kişiyi 'kapsamak' ne demek?" diye sordum. "Bu, onun tüm dünyasından, rollerinden, hayatından ve ona bağlı olan tüm hayatlardan sorumlu olması demektir. Onun her zorluğunun çözümünü, her talebinin yanıtını bilmesi demektir. Eğer başaramazsan, yine sıradan yollardan, zaman ve deneyimden geçmen gerekecektir. O karşılaşmada, anlama ve bütün olma yönünde Var oluşunu daha yüksek bölgelerine ulaştıracak fırsattan nasıl yararlanacağını bilemediğin için, aynı fırsatın yeniden karşına


çıkması çok uzun yıllar alacaktır. Her koşulda bu sınavı mutlaka yeniden tekrarlaman gerekecektir, tabii yeni bir fırsat yakalayacak kadar şansın varsa..." Görüşümün fiziksel olarak genişlediğini hissettim. Dreamer yaşamımı değiştiren bu öğretiye dair bir başka bağlantı noktasını gösterirken, O'nu daha dikkatle dinlemeye hazırlandım. Beni uyardı, "Bu zor ve tehlikeli bir oyundur," dedi. "Bir bakış, bir söz, en küçük bir hareket ya da düşünce sana ihanet edebilir ve seni ölümcül bir tuzağa düşürebilir! Okul bünyesinde olmayan kişinin eli kolu tamamen bağlıdır. Bu kişi, 'karşılaşma oyunu'na katılabilir, ancak bu oyunun kurallarını bilemez, aldığı riskin hiçbir şekilde bilincinde olmadığı gibi, bunun bir oyun olduğunu bile bilmez. Bu oyunu 'görenler' oyunu yönlendirirler, görmeyenlerse onun kurbanı olurlar.” “Bu sınavdan geçtiğimi nasıl bilebileceğim? Ayrıca, böyle bir karşılaşmanın sonucu ne olacaktır?" diye, sanki şimdiden ufuk çizgisinde O'nun ortadan kayboluşunu görüyormuşum gibi yüksek sesle sordum. " ir insanın yaşamındaki olaylar en eşsiz biçimde bir araya gelirler ve onun anlama ve B kusursuzluk düzeyini yansıtırlar. Eğer bir başkasını 'kapsıyorsan' yanlış yapmazsın, sadece varlığının başka bir köşesine şifa ve ışık götürdüğün için olağanüstü bir sevinç yaşarsın. Bir insanda bu gerçekleştiğinde, bunu tüm evren bilir. " "Özel olarak ya da tanığı olmadan gerçekleşen bir karşılaşmayı diğerleri nasıl bilecekler?" diye sordum. İ"nsanlarla nesneler tek bir bağ dokusunun parçalarıdır. Dünya boyutundaki bir sinir sistemi, insanlığın tüm hücrelerini birbirlerine bağlar. Bir odanın içinde tek başına duran bir insan, tüm evrene kendi durumunu, sorumluluk düzeyini ve niyetini duyurabilir. Ne hile yapmaya ne de yorumda bulunmaya imkân vardır." 11 Diğerleri seni ele verir Dreamer, ertesi hafta Hamstead'deki eski bir pub olan Spaniards Inn'de yeniden görüşme sözü vererek ayrıldı. Bu arada geçen günleri ve saatleri, 'oyun' hakkında anlattıklarını düşünerek geçirdim. Beni en çok rahatsız eden, ne kadar süreceğini bilemediğim ve var olmadıkları sonucunu keşfedeceğim yüzlerce kişiyle karşılaşmak gibi oldukça tuhaf bir göreve atanmış olmamdı. Karşılaştığımızda, içimi acıtan bıçak gibi bir ifadesiyle Dreamer yanlışımı sertçe düzeltecek ve bana, "Diğerlerinin var olmadıklarını söylemedim!" diyecekti. Sonra, üstüne basa basa, "Diğerleri senin dışında var olmazlar dedim! Bunu net olarak kavradığın zaman, onların ne işe yaradıklarını da anlayacaksın, " diyerek açıklama yapacaktı.


'Bazı benzerlikleri' yüzünden, Dreamer'ın bana eşsiz bir fırsat sunduğunu ve 'karşılaşma oyununun' yeri doldurulamayacak bir gelişim aracı olarak kendini göstereceğini biliyordum. Buna rağmen, kendimi bir türlü kurtaramadığım bir şüphe ve endişe ordusu tarafından kuşatılmıştım. Bunca karşılaşmayı organize etmenin zorluğunun ve gerektirdiği çabanın ötesinde, beni çok rahatsız eden bir durum vardı. 'Karşılaşmalar oyunu' tüm zamanımı alacaksa, İngiltere'ye ya da dünyanın herhangi bir yerine yapacağım yolculukların ve eğer gerekirse uzun süreli konaklamaların masraflarını nasıl karşılayacaktım? Buna ilave olarak, beni en çok endişelendiren başka bir konu da, bu karşılaşmaların, aslında gerçek birer düello oldukları fikriydi. Bir seferinde bana, "Yaşamının tehlikede olmadığı hiçbir an yoktur," demişti. Bu sözlerini her hatırlayışımda bu inanç kuvvetleniyordu ve tanımadığım kişilerle üstelik nedensizce, karşı karşıya gelmek fikrinin baskısıyla içimdeki rekabet kaygısı da giderek büyüyordu. Bu 'oyun'da, sanki bir filigrandan bakarcasına onu bulanıklaştırıp rengini koyultan bir acımasızlık görüntüsü yakalamıştım. Sonuç olarak, bu oyundan çıkabilecek sonları hayal ettim. Ya esaret, dayanıklılık ve saygınlık mesajı göndererek bir sonraki aşamaya terfi edecektim, ya da rakibim beni varlığımın yıkıntılarına mahkum edecek ve ben, yenilmiş bir savaşçıdan arta kalanları geride, yaşamın savaş alanında bırakacaktım. Başlangıçta, Dreamer'a bununla ilgili bir şey söylemeye cesaret edemedim. Bu duygunun, verilen görev için yetersiz olma korkusundan mı yoksa, insani bir bakış açısıyla, karşılaşmada kimin yenileceğini bilememekten mi kaynaklandığını hala kestiremiyordum. Bunlar, eski bir hana doğru yürürken bana eşlik eden düşüncelerdi. İçerinin atmosferi, buranın Shelley, Keats ve Byron gibi ünlü sanatçıların ve şairlerin uğrak yeri olduğu dönemden beri fazla değişmemiş olmalıydı. Erken gelmiştim. Dreamer henüz ortalarda görünmüyordu. Etrafa bir göz gezdirerek, O'nun stratejik olarak hangi yeri seçeceğini bulmaya çalıştım. Nihayet, en sakin köşedeki bir masada karar kıldım. Duvarda, efsanevi bir haydutun yakalanışında gösterilen kahramanlığın anısına nişan olarak verilmiş çok eski ayaklı bir silah asılıydı. Hala, rekabet ve yenilgi kuruntularımın içine saplanıp kalmıştım. Dreamer beni hazırlıksız yakaladı ve daha bir şey bile yapmaya fırsatım olmadan, tıpkı farkında olmadıkları bir anda amirleri tarafından yakalanan çalışanlar gibi utanç içine hapsolduğumu hissettim. Dreamer'ın görünmesi bile, doğru tutumu 'anımsamama' yetiyordu. O masaya yaklaşmadan, ben daha saygın bir havaya bürünmeye ve Varlığımın dağınık parçalarını toparlamaya çalıştım. Ancak henüz kapının girişinde, bana başıyla yaptığı nazik bir işaretle kendisini izlememi söyledi. Bizim için seçmiş olduğum masadan kalktım ve O'nun peşinden birinci kata çıktım. Buradaki kalabalık salon, müşterilerin gürültüsü, bira kokusu ve havasının ağırlığıyla beni rahatsız etmişti. Bana göre zemin kattaki masa,


aklımdaki özel görüşme için çok daha uygundu, ama Dreamer, salonun tam ortasında, sohbetlerin en yoğun uğultuya dönüştüğü masaya yönelerek oturmam için beni davet etti. Beni gördüğü andaki durumum gözünden kaçmadı, sırası gelmişken vurgulayarak, kibar ancak neredeyse alaycı bir tonla beni uyardı. Bu ılımlı yaklaşımından, tedbiri elden bırakmayarak yararlanmayı düşündüm. Dreamer'ın ruh halinin çok çabuk değiştiğini biliyordum, özellikle öfkesinin ne korkunç boyutlara ulaşabileceğini şimdiye dek birçok kez yaşayarak öğrenmiştim. Bir sözcük, bir vurgu ya da olağandışı en küçük bir hareket, onun öfke saçmasına yetiyordu. O'na, 'oyunla' ilgili zihnimi meşgul eden ve kendi ruhsal durumumu özetleyen bir soru sormak istiyordum. Oyunda kaybedenlere ne oluyor? Dreamer'a fiziksel olarak yakın duruşum sayesinde her şey kendiliğinden netlik kazandı. Aslında sormak istediğim şeyin, kaybedenlere ne olduğu değil, ilk karşılaşmalarda yenilirsem başıma nelerin geleceği olduğunu fark ettim. O benden önce davrandı, "Yanlış bir düşünceye kapılma," dedi. "Bunu sana daha önce söyledim. Bu 'oyunda' ne yenen, ne de yenilen vardır." Bu sözler, sanki gürültüler birdenbire kesilmiş ve birahanede ikimizden başka kimse kalmamış gibi, bana çok anlaşılır ve net biçimde ulaşmıştı. Sesi bana, bu kalabalığın arasından ya da uğultu bulutunun üstünden değil, içimden ulaşmıştı. Bu düşüncelerin kökenlerine, kaynaklandıkları inançlara ve önyargılara doğru gerisingeri bir yol açarcasına, "Senin görüşün, hâlâ bir iç bölünmenin, yalnızca zıtlıklar ve düşmanlıklar aracılığıyla yöneten bir dünya öğretisinin sonucudur. Aslında, düello her zaman ve sadece senin içinde gerçekleşir. Birinin diğeri ile olan ilişkisi, yalnızca bir karşılaşmada gerçekten olanların en yüzeysel ve görünür olan yüzüdür. Her ne kadar diğerinin senin yıllarını alan hazırlık dönemin boyunca biriktirdiklerini elinden alacağından korkuyor olsan da bil ki, o kişi aslında senin içindedir ve olacakların tümüne kararı verecek olan sensindir," dedi. Temel kavramlardan birini ele alarak konuşmasını sürdürdü. “Bir kişiyi 'kapsamak', sadece onu kendi sorumluluklarının içine katmak demek değildir, onu görevlendirmektir. Daha yüksek, sorumluluk düzeyindeki birisiyle karşılaşmak, farkında olmasak da bizim için her zaman bir hızlanmadır," dedi. "Seni 'kapsayan' bir kişiyle karşılaşmak başına gelecek en güzel şeydir. Bir adım atıp ötesine geçenler, diğerini kendi kaderine terk etmezler, aksine o kişiden sorumlu olurlar. Onlar kendi gelişimlerinin aynı zamanda diğerinin de gelişimi olduğunu bilirler. Bir insanın yükselmesi, sadece bir hücrenin iyileşmesi bile, tüm insanlığın ilerlemesini hızlandırır. Başarının sınırı yoktur ve senin bunu fark etmen için diğerlerinin sana ne kadar çok fırsat ve çalışma konusu sunabileceğini bir düşün. Çünkü gerçek zafer, tam şu anda yüreğimizdeki uyumsuzlukları uyumlu hale getirerek, kendimizi yenmektir. İnsanlar böyle bir anlayışa ve farkındalığa sahip olmadan, birbirleriyle bir uyku halindeyken


yani endişeler içinde boğulmuş, korkuları ve şüpheleriyle karanlığa gömülmüş, günlük koşuşturmaları arasında kendini yitirmiş bir halde karşılaşırlar ve bu karşılaşmalarında anlamsız, dünyevi boş hedefleri ve çıkarları peşinde koşarlar." Mizahi bir yaklaşımla, her ne kadar kendilerini iş yapmaya, işleri tartışmaya ya da görünürde önemli olan kararları almaya adamış olsalar da, gelişmiş bir insanın bakış aşısından onların, incik-boncuk üzerine takasla ve pazarlık etmekle meşgul, uygarlaşmamış bireylerden biraz daha iyi durumda oian varlıklar olduğunu vurguladı. Yine sert ve ciddi bir ifadeye bürünerek, "Onlar asıl hedefi unuttular," dedi. “Onlar 'oyunun' farkında değiller. Artık rollerini oynamak yerine, rolün ta kendisi olmuşlardır!" Bir bakışıyla söylediklerini anlayacağımdan emin olduktan soma, "Mükemmellik yolunda ilerleyen sorumlu bir insanın dünyasında sadece kendini, dünyayla olan vasatlığını, yalanını ve özdeşliğini yenmek için yer vardır," yorumunda bulundu.

12 Bilinçli rol yapma sanatı "Her ortam için takılacak doğru bir maske vardır," dedi Dreamer. "Bu 'karşılaşmalar oyunu' içinde geliştirmen gereken temel yetenek, kılık değiştirme sanatıdır." Kullandığı ses tonu ve yüz ifadesi, öğretisinin önemli bir bölümünü ele almak üzere olduğunu gösteriyordu. Hem 'Tanrılar Okulu'nun eski elyazmasından, hem de düşüncesi ve yaşamı üstüne yaptığım araştırmalardan Lupelius'un efsanevi kılık değiştirme ustalığını öğrenmiştim. O'nun Okulunda kılık değiştirme sanatı bir savaşçı için hazırlanmanın önemli bir parçasıydı. Lupelius'a göre roller psikolojik kostümlerdi. Bu giysileri hem kendisi giyiyor hem de öğrencilerine giydirerek onlara, bunun bir oyun olduğunu asla unutmadan veya oyun tarafından tuzağa düşürülmeden, rollere nasıl bürüneceklerini, o rolleri en ince ayrıntılarına ve sırlarına kadar nasıl inceleyip öğreneceklerini anlatıyordu.. Dreamer'ın katı yaklaşımı, bu unsurun, 'oyun'a hazırlanma sürecimdeki önemini çabucak algılamamı sağladı. ''Rol Yapma Sanatı, bir savaşçının stratejik olarak yaşama becerisidir," dedi. "Bu beceri, onların gereken yerde daima 'her an hazırda' olmasına ve her koşulda en doğru tutumu takınmalarına izin veren bir yetenektir." Dreamer'ın sözlerinde Lupelius'un öğretisini sezmiştim. Sesleri birbiriyle harmanlanırken, görüntüleri zihnimde birbiri üzerine yerleşerek bir bütün oluyordu. "Stratejik olarak yaşamayı ve amacın doğrultusunda rol yapmayı öğren, böylece her durumda hangi görüntüyü sergileyeceğini daima bileceksin. Sadece rol yapanlar,


tüm dünya tarihinde daha önce olmuş ve henüz olacak her karşılaşmayı eşsiz ve farklı kılan binlerce özellikleri harekete geçirebilir." Bir ara verdikten soma tekrar başladığında, sesi daha otoriter ve kuvvetli yankılanıyordu. "Rol yapmayı öğren,"dedi. “Yalnızca rol yapanlar, kendilerinin ve diğerlerinin yaşamlarını yönetebilir, başarılı ve özgür olurlar." Bu kurallara karşı içimden içgüdüsel bir muhalefet yükseldi. Şu ana kadar bana öğretilmiş olan her şey, olaylara bambaşka bir açıdan bakmamı zorluyordu. Kişi, 'kendisi olabilirse', başkası gibi görünmek ve rol yapmak zorunda kalmazsa özgür olabilirdi ki, bunu O'na da söyledim. Bu düşüncelerimin sonunda içimde hala, rol yaparak ve maskelere bürünerek diğerleriyle görüşmenin, ilişkileri yürütmek için samimiyetsiz ve yanlış bir yöntem olduğu inancını barındırıyordum. Birçok insan itirazlarımı yerinde bulurdu. Sıradan insanlar bunları, hayatında çiğnenmez ahlaki ilkelere ve dürüstlük kurallarına sahip ve bunları daha üst seviyedeki bir kişinin önünde bile cesurca savunmasını bilen birinin tavrı olarak görüp uygun bulabilirdi. Ne var ki, sözlerim Dreameı'ın dünyasında sanki içeriye hırsız girmiş gibi tüm alarm sistemlerini harekete geçirdi. Dreamer, sözlerimi tamamlamama fırsat vermeden, ani bir öfke patlamasıyla beni azarlayarak, "Sessiz ol!" diye bağırdı. Bilgiç tavrımı taklit ederek, "Kendisi olmak, kendisi olmak..." diye tekrarladı. "Senin gibi hayatı yalanla, rollerin tutsaklığında geçmiş biri, kendisi olmanın nerede başladığını bile bilemez." Sesindeki tiksintiyi ve belirgin bir küçümsemeyi algılamıştım. Dreamer sözlerimi yanıtlamıyordu, kibrimi, içimdeki bölünmeyi yansıtıyordu. Bu tartışmaların ardında ve görebileceğimden çok daha derinlerde direncim değişmeye başlamıştı. Dreamer, hiçbir şey olmamış gibi normal ses tonunda konuşmasına devam etseydi, sanırım hemen ve tamamen pişman olurdum. O'nun bir ruh halinden diğerine çabucak girip çıkmasını, sesini, üslubunu, el kol hareketlerini, mimiklerini ve tepkilerini değiştirme becerisini bir kez daha fark ettim. Bu geçişleri, ardında bir kalıntı ya da iz bırakmadan yapabiliyordu. "Stratejik olarak yaşamak, fırsatçılık değildir ve yalan söylemek anlamına da gelmez. Bu bir savaşçının kendi görünüşünü, dünyanın almaya hazır olduğu ve koşulların gerektirdiği şekilde uyarlayarak davranışlarına aktarma becerisidir. Yalnızca stratejik olarak yaşayanlar ayakta kalabilirler. Rol yapmak özgürlüktür." Bir rolü 'mükemmel' oynamak, yaşamda o rolün üstesinden gelmek, 'kavramak', sorumluluğun daha yüksek seviyelerine ulaşmak demektir. İlk zamanlardaki tiyatro, oyuncuların-öğrencilerin rol yapmayı ve rollerinin ötesine geçmeyi öğrendikleri, bu rollerin esiri olmadan bir karakterden diğerine geçme becerisini kazandıkları bir Oluş, bir özgürlük okuluydu. Bu sebeple rol yapmak, kişinin Var oluşunu kendi yıkıcı düşüncelerinden ve olumsuz duygularından kurtarmayı öğrenmesi demektir. Böylece tiyatronun esas olarak


oyuncuları etkisi altına alan temizleyici, arındırıcı etkisi, koroya, halka, şehre ve tüm ulusa yayılarak, onları birbirlerine bağlayıp, özgürlük ve refah ortamını yaratmanın koşulu olan birlikteliği sağlıyordu. Bu işlevi tiyatroya, tüm kültürlerde her zaman sahip olduğu başrolü vermiş, bugün hala insanı büyülemesine ve sihrine anlam katmasına sebep olmuştur. Klasik Çağ, Yunanistan'da Var oluş'un merkeziyetini keşfetmişti. Ekonomik zenginliğin, toplumsal uyumun, kuruluşların olgunlaşmasının ve uzun ömürlü olmasının sırrının, herkesin Var oluşunda gelişmesinde, şehirdeki her hücrenin zenginleşmesinde bulunduğunu biliyordu. Bu görüş, zamandan bağımsız, manevi bir medeniyeti, var oluş medeniyetini ortaya çıkartmıştı. Sanat, güzellik, müzik, spor ve gerçeği arayış, şehrin üzerinde yükseldiği sütunlar ve onun yaşamını yücelten düzenleyiciler oldular. Hiçbir coğrafyaya ve zamana bağlı olmayan gizemli bir varlık olarak Dreamer, kendi doğrudan tanıklığının yetkisiyle, en eski uygarlıklarda, örneğin Roma veya Yunan'da, yeni bir şehir kurulacağı zaman, daha surların geçeceği yerler bile belirlenmeden önce iki kamu binasının kurulacağı yerlerin seçildiğini belirtti. Duyguları arındıracak tiyatro binası ve bedenleri arındıracak hamamlar. Bunlar arınmanın iki hayati organı, toplumun böbrekleriydiler. Canlı bir varlıkta olduğu gibi, bu iki sosyal yapıya da en zorunlu temel işlevlerden biri olan, şehrin lenflerini süzüp arındırmak, onun her hücresini temizleyip zenginleştirmek görevi verilmişti. "Tiyatro, yalnızca fiziksel bir mekân değil, bir Var oluş hali, insanın en yüce becerilerinin uyum içinde sergilendiği, düşünce ve nefesin bir birleşimi olan sözün, hareketle birleştiği psikolojik bir alandır." Bir zaman makinasında gibiydim, yok olmuş dünyaların, gömülü medeniyetlerin arayışı içinde seyahat ediyordum ve O'nun huzurundayken, onların kalp atışlarını, nefeslerini hala hissedebiliyordum. 13 'Karşılaşmalar oyunu' Böylece Dreamer ile birlikte çıraklık dönemimin en zorlu dönemlerine girmiştim. Savaşçı bir baba gibi, bana bir zırh, bir kalkan ve yanımda taşıyacağım silahları verdi ve bunları emanet ederken şu nasihatte bulundu: "Her düştüğünde ve her an, farkında ol, tetikte ol! Uyanık ol, her saniyeyi ve her düşüşünü dikkatle izle. Kendini gözlemle. Her bir hücreni, verdiğin sözün bilinciyle doldur. Düş'ü unutmuş olanlar için dünyayı yöneten gerçek, gizemli ve görünmeyen güç, evrende kaybolmuş küçücük bir parçadan ibarettir." Bu 'oyun' iki yıl boyunca tüm zamanımı aldı. Bu sürede, Dreamer'ın, sadece kendisinin bildiği stratejik seçimlere göre belirlediği ya da yoluma çıkardığı insanlarla karşılaşmaktan başka bir şey yapmadım. Bugün artık, bu karşılaşmaların her birinin çok hassas bir seçimin


ürünü ve ileri görüşlü, bilinçli ve aydınlık bir tasarının parçası olduklarını biliyorum. Her karşılaşmayı, hayran kaldığım eğitimsel bir ilerleme takip ediyordu. Bu karşılaşmalar, Varlığımın en gizli yaralarını keşfedip, onları iyileştirmeme yardım etmelerinin yanı sıra, olaylar dünyasında, üzerine yeni üniversitenin kurulup gelişeceği vazgeçilmez önkoşulları oluşturdular. Seven Oaks, unutulmaz karşılaşmaların odak noktası olmuş, dünya aydınlarının, kültür, sanat, iş ve politika yaşamının doruklarındaki insanların biraraya geldiği buluşma yeri haline gelmişti. Seven Oaks, bu muhteşem girişimi gerçekleştirmede önemli rol oynayacak herkesi çağıran bir zafer şarkısıydı. Aylar boyunca gözüme yüksek miktardaki pahalı fazlalıklar ve gereksiz detaylar olarak görünen evin sahip olduğu bu güzellik ve stil, yeri doldurulamaz kişilikleri bütün geçmişine ekleyip mühürleyen bu eşsiz sahne, tüm bir tasarımın ilkeleri halini almıştı. Seven Oaks, üniversitenin yeni kampüsünün doğuşunun ve gelişiminin değişmez bileşenleri olarak, ona eşlik eden ve onun öğretilerinin peşinden giden girişimci zindeliği, yaşam tarzı, sorumluluk ve liderlik gibi bileşenler için bir pusula görevi üstlenmişti. Seven Oaks, bir ev, bir dost, aşina olduğum tüm mutlulukların üssü, hazine sandığı ve çok kıymetli bekçisi oldu. Heleonore'a olan tutkunluğumla birlikte çocuklarımın da büyüdüğü yer oldu. 'Karşılaşmalar oyunu' çıraklık eğitimimin genel gidişatı açısından önemli bir yer kaplıyordu ve bu iki yıl boyunca, O'nun disiplin ve katılık anlayışının tahammül edebileceğimden çok daha şiddetli olduğu zamanlarda hissettiğim huzursuzluk hiç de alışılmadık değildi. Dreamer bir suçlama ustasıydı. Oluşumun labirentinden ıstırap ezgisini söküp çıkarmak için suçlama ve kınama yöntemlerini kullanıyordu. O ağıt yakan keder beni sürekli sarsıyor, içten yok ediyordu. Gözünden hiçbir şey kaçmıyordu ve en küçük bir dalgınlık, ihmalkârlık, projeden bir milimlik bir sapma, korkunç öfkesinin patlamasına yetiyordu. Varlığımın en gizli kıvrımlarından yaralarına nasıl ulaşacağını biliyor ve onları kızgın demirlerle dağlıyordu. Kaderinin eski kulvarlarından çıkmak isteyen herkesin, Dreamer'la karşılaşmasını ve böylesine dikkatli ve acımasız bir rehbere sahip olmalarını dilerim. O'nun yanında atılan her adım, ölümsüzlüğün nefesini taşıyordu. Şimdi O'nun hakkında yazdıkça, her hareketinin özellikle ve olağanüstü bir biçimde benim için tasarlandığını, benim aracılığımla da köleliğinin farkına varmış her insana ithaf edildiğini fark ediyorum. Onun yanında, bütün varoluş, değişmek ve hayatlarını kendi şaheserlerine dönüştürmek isteyenlere açılan bir 'Oluş Okulu', bir 'Tanrılar Okulu' olarak gözler önüne seriliyordu. Üstelik ilk aylarda bu 'karşılaşmalar oyununu', kararlılığımı sınamak için ortaya konmuş bir saçmalık olarak görmüştüm. Dreamer'ın açıklamalarından önce, 'pratik' bir amaç olmadan asla 'başkalarıyla' karşılaşılabileceğini ve bir araya gelinebileceğini hayal bile edemezdim.


"Bir seferinde bana karşılaşacağın insanları nasıl seçeceğimi sormuştun," dedi. Önceden bir yanıt vermeyi hiç düşünmediği sorularımdan birine dönüyordu. " nların en temel özellikleri kusursuz ve acımasız olmalarıdır. Bir gün, hiç bir karşılaşmanın O senin dışında gerçekleşemeyeceğini bileceksin. Karşılaşacağın insanlar, mozaik taşları gibi senin parçalarını ortaya koyacaklar, sen de onlarla bir araya gelmek zorunda olacaksın. Her biri senin olası yaşamlarını temsil ediyor. İnsanlığı engin bir okyanus olarak düşünürsen, her bir kişi senin psikolojik durumunu yansıtan damlalardır. Unutma, diğerleri sadece aynadır. Suçlayacak veya kınayacak hiç kimse yoktur. İnsan daima ve sadece kendisiyle karşılaşır!" O'nun tavsiyelerine uyarak ve Seven Oaks'ı bir üs olarak kullanarak durmaksızın seyahat ettim. Çeşitli vesilelerle İngiltere'den ve sık sık da Avrupa'dan ayrılmam gerekmiş, kendimi gözlemleme, kendimi okuma ve tanıma gibi özel, tuhaf ve muhteşem bir amaç uğruna en muhtelif durumların içinde kendimi her sosyal konumdan, yaştan, zeka seviyesinden, soyağacından ve iş dünyasından gelen farklı insanların arasında bulmuştum. Böylelikle, çok geniş bir insan yelpazesinin önünden geçtim. Aktörler, yönetmenler, sanayiciler, danışmanlar, insanlığı iyileştirenler, Kilise'nin Papazları, politikacılar, girişimciler, filozoflar, profesörler, doktorlar, önemli avukatlar, bankacılar, Nobel Ödülü sahipleri, berduşlar, başarılarının zirvesinde olanlar, itibarını kaybetmiş insanlar, finans guruları, yoksullaşmış girişimciler, evlerinde ya da ofislerinde, sokak ortasında veya yatlarında, lüks otellerde veya mütevazı konuk evlerinde, çalışırken ya da tatilde, her biriyle ayrı bir tutum, ifade, davranış, giyim ve 'titizlik' gerektiren yüzlerce buluşma yaşadım. Her çeşit aynanın önünde, birbirinden çok farklı koşullarda kendimi gözlemleme fırsatı elde etmiştim. Görüşümün geçit vermeyen sınırlarına, katılıktan kırılganlığa dönüşen zihinsel kafeslerime meydan okudum. Her karşılaşma gizli bir hastalığı, içimdeki en zayıf noktayı bulmakla kalmadı, ya bozuk olanı düzeltip tedavi etti ya da ruhumdaki en küçük yarayı dağladı. Dreamer'ın özellikle çok önemli bir buluşmanın öncesinde en küçük ayrıntılara verdiği önemi anımsıyorum. O'nun uyarı ve istekleri, bir film çekimi öncesinde setteki yönetmenin ya da bir kader maçının öncesinde saha kenarındaki antrenörün söyleyeceklerinden hiç de farklı değildi. Giyimim, değineceğim konular ve hatta kullanacağım anahtar sözcüklerin söyleniş biçimleri gibi her şey onun dikkatinin süzgecinden geçiyordu. "Kendine dikkat et ve herşeyin tam farkında ol! Yaşamının her bir köşesini didik didik et,” dedi. Dreamer. “İçine göz at! Benliğinin içine giren ve ondan ayrılan herşeyin farkında ol. Var oluşumuz yaşamımızı yaratır. Var oluş, dünyayı yaratır. Gerçek dikkate sahip bir insan, en ufak bir hareketiyle evreni düzelteceğini bilir." 14 Yeni paradigma


Bir zamanlar moda ve lüks ürünler endüstrisi alanında lider konumda olan çokuluslu bir şirketin kurucusu ile uzun ve sabırla geçen uğraşlar sonucunda bir görüşme ayarlamıştım. Bu toplantı için yaratmak zorunda kaldığım bahane, onun mal varlıkları arasından bir gayrimenkulun satın alınmasıydı. Haftalar önce Londra'da başlayan pazarlık, artık son aşamasına gelmiş ve yüz yüze görüşmemiz kaçınılmaz olmuştu. Bu Fransız girişimcinin ismi, Dreamer'ın benden irtibat kurmamı ve görüşmemi istediği iş dünyasının 'usta'larının yer aldığı uzun listenin içinde yer almaktaydı. O sıralar, parayla olan kötü ilişkime cesurca meydan okuduğum bir dönemdi. Dreamer'a göre pazarlık etmeyi, korkmadan ve boyun eğmeden bu 'en sıkı' işadamından öğrenmem gerekliydi. Giyim sanayinde dünyanın en meşhur markalarından biri olan bu kişinin Paris'teki sancta sanctorum'da gerçekleşecek buluşmamız için yola çıkacağım günün öncesinde söyleyeceklerim hakkında en küçük bir düşüncemin bile olmaması yüzünden canım hayli sıkkındı. Kaygılarımla beraber, beni böyle stresli durumlara soktuğu için 'suçlu' saydığım Dreamer'a karşı hissettiğim bir çeşit kızgınlık da artıyordu. Gizliden gizliye beni bu yolculuktan mazur göreceğini ve çoktan Rue de la Paix'de ayarlanmış olan bu görüşmeyi iptal edebileceğimi ümit ederek O'ndan bir buluşma talep ettim. Kontrol edemediğim, saldırgan bir soruyla patlamamdan henüz birkaç dakika önce biraraya gelmiştik. Bir bina ya da bir şirket üzerine pazarlık etmekteki amaç ne olabilir ki? - huzursuzluğumu kusur bulunamayacak bir sağduyu ardına gizlemeye çalışarak aniden konuşmaya başlamıştım Eğer satın alacak paran yoksa, lüks bir otomobili veya özel bir uçağı elde etme konusunda detayları konuşmanın ne anlamı olabilir? diye sorduğumda, belirli bir noktada artık boşalmış, sıkıntımı eleştirilemez bir sağduyunun ardına gizlemeye çalışmıştım. Dreamer, umulmadık bir nezaketle az önce sergilediğim saldırgan tavrı görmezden gelerek cevap verdi, "Eğer nasıl kusursuz oynayacağını bilirsen, sorularını yönelttiğinde seni inandırıcı bulursa, o zaman para zaten cebinde demektir." Anlamamıştım. Bana göre 'ciddi biçimde rol yapmak' tamamen farklı bir anlama geliyordu. Paris'teki o mülkü satın alacak param gerçekten olsaydı, kesinlikle endişelenmez, ne söyleyip nasıl davranacağımı çok iyi bilirdim. Dreamer, sözlerimi keserek beni azarladı, "Çok yanlış düşünüyorsun,"dedi. "Aldığın ilk eğitim, seni yeterli paran ve gerekli araçların olursa, dilediğin her şeyi yapabileceğine ve böylece kendini güvenli, zengin, mutlu ve saygın hissedeceğine inanmaya alıştırmış. Sahip olmak Yapmak - Olmak sana hâkim olan bir değerler dizilimi; çürümüş bir insanlığın efsanevi değerlerinin tam bir özeti ve başına gelen tüm felaketlerin ve dertlerin kaynağıdır."


Bunları söyledikten sonra, başını kaldırdı ve bana dik dik baktı. Sonra bakışlarını ayırmadan sağ işaret ve orta parmaklarını birleştirip sağ kulağına birkaç kez hafifçe vurdu. Dreamer, anlamaktaki zorluğum konusunda beni uyararak, dikkatimi tam olarak kendisine yöneltmemi istiyordu, sözlerime kulak ver diyordu. Beni rahatsız eden bu tuhaf hareketin normal görüntüsünün altında kalp atışlarımı hızlandıran ve galeyana düşmemek için bana derin nefes aldıran trajik bir jestin emir ve otoritesini, teatral bir sihrin ipucunu hissettim. "Bu, milyonlarca insanın ortak zihniyetidir," dedi "Bunu tersine çevirmen gerekiyor! Yeni insanlığın değerler dizilimi; Olmak-Yapmak-Sahip olmaktır. Ne denli çoksan, o denli çok yaparsın ve o denli çok şeye sahip olursun. Sahip olmak ve olmak, varoluşun farklı düzlemlerinde bulunan aynı şeylerdir." Olmanın zaten sahip olmak olduğunu, olmanın sahip olmayı yönettiğini ve onun gerçek nedeni olduğunu keşfetmek, yaşantımda o ana dek inandığım tüm düşünceleri ebediyen havaya fırlatan bir patlamaya yol açtı. Bu olay, düşünce biçimimin uğradığı, kaderimi değiştirmeye yetecek güçteki büyük şoklardan biriydi. Dreamer'ın sözlerinin içeriği giderek yoğun ve derinlemesine irdeleyen bir hal aldı. Defterimi çıkarttım ve orada, caddenin ortasında not tutmaya başladım. Bir yandan ağzından dökülen sözleri bir araya getirerek elimi satırların üzerinde hızla kaydırıyor, diğer yandan da yazmaya zaman bulamadıklarımı zihnimde tekrarlayarak ezberlemeye çalışıyordum. Bu değerli öğretiyi bir daha bulamayacağım için tek bir atomunu bile kaçırmaktan korkuyordum. Baştaki konuşmasına geri dönerek, Paris'te yapacağım toplantının, ünlü bir mücevher dükkânını ya da şık bir giyim mağazasını ziyaret etmekle aynı şey olacağını söyledi. Önemli olan üstümüzde denediğimiz giysileri veya bize gösterilen en pahalı mücevherleri satın almamız değil, o mağazanın 'oluş' u yani gözle görünmeyen özü tarafından, 'tanınmaktır'. Önemli olan yaşamımızı saran dünyanın bize 'evet' diyor olmasıydı. "Elbette bileğinde o pahalı saatle dışarı çıkmayacaksın ve o şapka gardırobundaki diğer giysilerinin arasına girmeyecektir, ama onlara sahip olmak üzere kendi yeteneklerine alıştırma yaptırmış olacaksın. Yaşam stili bir bilinçtir. Varlığını çalıştır. Yaşamın daha zengin bölgelerine girmek için göstereceğin her çaba, sendeki yokluk bilincini yıkmana yardım edecektir. Kendini bolluğa alıştır, görüşünü yükselt ve imkânsızı düşle, tüm zenginliklerin gerçek kaynağı ve onları korumanın ön koşulu olan bir 'refah bilinci' yarat." Dreamer bu vesileyle "Para içsel bir konudur," dedi. "Özde yaratılır. Düşle, sürekli olarak uyum ve başarıyı hayalinde canlandır, böylelikle onu elde edeceksin. Para bunun yalnızca doğal sonucu olacaktır. O zaman zahmetsizce gelir. O zaman asla onu yitirmekten korkmayacaksın. Para kendiliğinden, doğal olarak, senin iç zenginliğinden gelmelidir. İşte o zaman onun çoğaldığını, mısır patlağı gibi cebinde çıtırdadığını hissedeceksin."


Bu kez karşılaşmam gereken kişi, bir işadamı olmasının ötesinde bir stil ustası olduğundan Dreamer, özellikle giyimimin bu duruma ve ortama uygun olması gerektiğini vurguladı. Via del Condotti boyunca yürüdüğümüz sırada Dreamer, "Zevk, bilinçtir," dedi. Son derece önemli saydığı bu karşılaşma için uyarılarını ve önerilerini can kulağıyla dinledim. Bir takım elbise seçmem gerekiyordu ve dünyanın en prestijli modacılarının vitrinlerinin önünden geçerken Dreamer, bu mağazaları, kuruluşları ve onların kurucularını, yaşama sanatının bu gezegen üzerindeki somut örnekleri haline getiren güzelliği, zerafeti, tarz ve ince detayı gözlemlememi istedi. Dreamer, "Bir mağazaya girmenin amacı, bir şey satın almak gibi görünse de bu yalnızca bir bahanedir," dedi. "Oysa asıl satın aldığın şey bilinçtir." En şık butiklere girdik, birlikte çok saygın emlak komisyoncularını, en seçkin mücevhercileri ziyaret ettik. Bize evleri, giysi koleksiyonlarını, mücevherlerin en pahalı parçalarını gösterdiler ve Dreamer her defasında benden onları dünyanın en iyisi yapan çabalarını tespit etmemi istedi. Hepsinde ortak özellik, dikkatti. En küçük ayrıntıya, döşemelerinden, çalışanlarının kalitesine, güler yüzüne, ışıltılı görünüşlerine, işlerine olan sevgilerine dek, her şeye dikkat ediyor olmalarıydı. " u sokakta yoğunlaştığını gördüğün şey, belli seviyedeki bir insan farkındalığının B maddeleşmiş halidir,” dedi ve sözlerini bir parça nasihat ile bitirdi. “Çok küçük de olsa, ne zaman bir şey alırsan, bu seviyedeki ilgi, dikkat ve sevginin aşağısında sunulan birşeyi kabul etmemelisin." Daha fazla bir şey beklemediğime dair O'nu temin ettim ve öyle bir güzellik ve zenginlikle çevrelenmiş mağazalarda hizmet edilmenin herkesin hoşuna gideceğini ekledim. İşte o zaman O'nun en unutulmaz öğütlerinden birini daha almıştım. Dreamer, kesin bir ifadeyle, “Her şey kendine benzeyeni çeker. İnsan daima kendisiyle karşılaşır ve kendisini çeker. Her şey kusursuz bir biçimde kişinin bilinç düzeyine karşılık gelir,"dedi. "Ya para?" diye sordum. "Kişinin sahip olabileceğine ve sahip olamayacağına karar veren para değil mi? Dreamer, "Farkındalık paradır!" dedi. "Sahip olacaklarına karar veren sadece, 'Var oluş 'tur'. Bir insan sadece düşlediği kadar, zihninde canlandırdığı ve tasavvur ettiği kadar paraya sahip olabilir. Var oluş üzerinde çalıştığında, onun her köşesini sadeleştirdiğin, zenginleştirdiğin ve yücelttiğin zaman, karşılığında sana bolluk, zenginlik ve güzellik gelecektir. Buna 'refah bilinci' denir. Para, tüm bunları alabilmeni sağlamak üzere, senin yükselişinin basit bir sonucu olarak, şans gibi, kendiliğinden gelecektir." Dreamer, "Nesnelerin bir ruhu vardır," diye konuşmasını sürdürdü. "Sözde onları seçen bizmişiz gibi görünse de, gerçekte nesneler kendilerine kimin sahip olacağını seçerler. Onlar kime gideceklerine ve kimi terk edeceklerini bilirler. Ancak sorumlu olduğun kadarına sahip


olabilirsin. Kıtlığın aklını karıştırmasına izin verme. Bütün dikkatini 'düş 'e ver, her insanın doğuştan hakkı olan,bütünlük, güzellik, mutluluk, bilgi, sevgi ve gerçek gibi elinden alınamayacak değerlere ver. Güzelliği, şıklığı ve zevki kendi özünde tasarla!" Bu arada alışveriş turumuz devam ediyordu ve ben oldukça gevşemiştim. Paris'teki toplantı beni artık endişelendirmiyordu. Büyük lunaparktaki küçük bir çocuktum. O her nereye girerse girsin, önünde dünyanın saygıyla eğildiğine dikkat etmiştim. Bir memnuniyet havası her tarafa yayılıyordu. Dreamer'ın ortamı bolluk ve bereketle zenginleştiren havası herkesçe hissediliyordu. O'nun yanında dünya şenlik içindeydi ve sahip olduğunun en iyisini sunuyordu. " endisinin efendisi olanlar dünyayı yönetirler. Dünya onları tanır ve onlara hizmet etmekten K mutlu olur." Bir grup satış asistanı onun isteklerini yerine getirmek için etrafa dağılırken Dreamer kulağıma eğildi, "Aslında dükkân sahipleri görünmeyene bekçilik ederler," dedi. "Kendi sınırlarını ve içindeki engelleri aştığın zaman, seni ondan ayıran şüphe ve korkuyu ortadan kaldırdığın zaman, tüm dünya senin varoluşun o alanına geçişini öğrenecektir. Dünya senin hakkındaki her şeyi blir!" İnsanlar, yanımızdan ırmak gibi akıyordu. Gökyüzünün uzun, ince bir parçasından, asilzadelere ait binaların saçaklarıyla terasların yeşillikleri araşma sıkışmış, lazer ışını kadar dar günışığı tüm diğerleri arasından bizi seçmişti. Dreamer, onu karşılamak üzere kafasını kaldırırken, ben de onu takip ettim. Birkaç sonsuz saniye boyunca, kanatları kıvrılmış, üzeri altın iğneyle işlenmiş bir kelebek gibi O'nunla birlikte, gözlerim yarı kapalı, orada öylece bekledim. 15 Tekrar gösterim Kısa süre içinde, 'karşılaşmalar oyununun' en ilginç bölümünün daha yeni başladığını keşfettim. Açıklayayım: Kişi, gerçekleşen bir karşılaşma sonucunda ortaya çıkan sonsuz sayıdaki malzeme üzerinde çalışmak durumundaydı. Dreamer, bunların arasından görüntü öbeklerini, konuşma kesitlerini titizlikle seçiyordu, sonra da, acımasız bir samimiyetin ışığı altında, bana sanki yaşantımdan klipler gibi her bir filmin karesini tek tek gösteriyordu. O olayla ilgili tüm duygu, düşünce ve tutumlar, en ince ayrıntısına kadar her bir kare sonunda, Dreamer'ın büyüteci altına yatırılıyordu. Yüzümdeki farklı bir ifade, sesimdeki kırıklık, kalp atışlarımdaki hızlanma, ruhumdaki bir irkilme, bedenimdeki bir hareket, mekanik bir tepki, tekrarlanan bir ifade, sözlerimde, tavırlarımda ve duygularımdaki gizli bir yorgunluk; kendi dünyamı sergileyişim, nasıl oturduğum, kıyafetimdeki bir detay... Hiçbir şey gözünden kaçmıyordu. Aradan aylar, yıllar geçmiş olsa bile, eğer O'nun kusursuz eğitim felsefesi gerekli görüyorsa, en eski karşılaşmalardan bir kesiti bulup ortaya çıkarabilirdi. Daha sonra onu bir mikroskop altında büyüterek en önemsiz görünen bir detayın ardına gizlenmiş tehlikeyi, bazen de bir felaketi görmemi sağlardı. O'nun yanında, bir hareketin ya da bir


sözün görünürdeki normalliği ve sükûnetinin ardında asılı duran ölüm kapanını ve bunların beni yakalayıp tutsak etmeye hazır, zalim düzeneklerini keşfediyordum. Bu sıradışı çalışma sancısız geçmedi; işin aslı, çoğu zaman dayanılmayacak derecede acı veriyordu fakat aynı zamanda da kaderimi, tekrarlanmaların ve dikkatsizliklerin döngüsünden çekip çıkartarak onu ebediyen değiştirme gücüne sahipti. Bu çalışmalar sırasında, direnişlerimin ve içimde kök salan önyargılarımın yıllardır birikmiş ruhsal atıklarla birlikte su yüzüne çıktığını söylemeliyim. Geçmişimden herhangi bir kırpıntıyı, bir hayaleti her yakaladığımda, yok olmalarından korkarak korumaya alıyordum. İçimdeki bazı şeyler ise açığa çıkmak istemiyor, saklanıyordu. Ayrıca görmeyi tercih etmediğim daha birçok rezillik vardı. Dreamer her seferinde, Oluş'umdaki bir gölgeyi dışarı çıkarıp ebediyen ortadan kaldırıncaya kadar aylarca takip edebilen amansız bir avcıya dönüşüyordu. Bir seferinde, kendimi Rue de Rivoli'deki Otel Maurice'de bulmuştum. Beni bekleyen işadamı ile buluşmak üzere ana salonu geçtiğim sırada, aramıza giren genç, çekici bir bayan bir an için dikkatimi çekti. Yalnızca bir an için. Başımın hareketi, sadece bir saniyeliğine kadının vücudunu okşayan bakışlarım, sonradan bu sahneyi midem bulanana dek pek çok açıdan yüzlerce kez bana izlettiren Dreamer'ın gözlerinden kaçmamıştı. Dreamer, o görüntüleri yüzüncü kez karşıma çıkardığı sırada beni kastederek, "Bu adam bu işi başaramaz. Daha başlamadan kaybetti. O hareketiyle kendini çoktan riske attı," dedi. "Mesele güzel bir kadına beğeni göstermenin doğru veya yanlış olması değil," diyerek gözlemlerini hiçbir zaman ahlaki yargıya, etik değerlere dayandırmayan veya geçmişteki belirli bir zamana, mekâna tekrar tekrar taşımayan Dreamer sözlerini sürdürdü, "Başının o hareketi, bakışının o takılışı, kararlılıktan yoksun olduğunun göstergeleridir. Bunlar bir çürümenin belirtileridir. Bu hareket, tüm yaşantının bir özetidir ve yüzyıllar boyunca biriken duygusal karmaşaların ve bilinçsizliğin katmanları arasından geçerek kendi kökenine kadar iner." Dreamer, gururumu incitmekten, beni utandırmaktan ya da hayal kırıklığına uğratmaktan hiç çekinmiyordu. Bir tırtılın zarafetiyle egomun üzerinden geçti, ama zamanla onun bu acımasızlığının değerini bilmeyi öğrendim. Dreamer'ın yalnızca bir akıl hocası, paha biçilmez bir rehber değil, aynı zamanda sıradanlığın katı celladı olduğunu da keşfettim. O, bütün olmayı temsil ediyordu. " ikkatini vuracağın hedeften ayırmamayı öğren. Farkında ve kusursuz ol, yolundan sapma. D Bir noktanın üzerine asla sapmayan bakışlarıyla veya zihinleriyle kenetlenebilen kişiler, her şeyin üstesinden gelebilirler! Onların her zaman vuracakları bir hedefleri vardır. Hedefini kaçırma. Sapmak, tek ve gerçek kusurdur."


O olayda, Dreamer'ın alışılmamış heyecanı beni şaşırtmıştı. Tıpkı uzun araştırmalardan ve sayısız deneylerden sonra, nihayet olumlu sonucu elde eden bir bilim adamına benziyordu. Bana ellerinin arasında görünür ve gözlemlenebilir halde sürünerek ilerleyen bir virüsün olduğunu söyledi... her yenilgimizin gerçek nedeni olan içimizdeki çatlaklardan biri idi. 'Düşmanlarımdan' birini, içimde taşıdığım sabotajcılardan, katillerden birini doğrudan görebiliyordum. Fısıltıyla, "Bunun bir abartı olduğuna inanabilirsin, ama bir kişi yalnızca tek bir hareketiyle kendi yaşamını ve kendi yazgısını ortaya koyar. Bu adam kendisine güvenilemeyeceğini ifade ediyor!" Sanki bir başkası hakkında, dönüşümüm sırasında üzerimden çıkarıp atarak geride bıraktığım deri hakkında konuşuyormuş gibiydi. "Var oluş, bu türdeki insanlara güvenmez. Bu kişiler, hiçbir zaman daha fazlasına sahip olamayacakları gibi, sahip olduklarına inandıklarını da kaybedecek olan insanlardır." Sözleri bu noktada havada asılı kaldı ve ben, O'nun görüntüsünün artık dışımda değil, içimde olduğu hissine kapıldım. O'nun gözlerinden, kendime bakan bendim. Ben aynı anda, hem gözleyen, hem de gözlenendim, hem bilim adamı, hem de kobaydım. Düşüncelerim karmakarışıktı. Nasıl olduğunu bilmiyorum, ama kesinlikle emin olduğum bir şey vardı; buluşacağım kişi ile aramda aniden beliriveren o kadın, oradan tesadüfen geçmemişti, Dreamer'ın tasarladığı bir sahnenin parçası olmuştu. Dreamer'ın yönetmenliğini yaptığı bir tür filmin sanal gerçekliğinde etrafımda dönüp dolaşan bu düşünce, dehşet içinde bacaklarımı titretti. Yaşam olarak adlandırdığım şey, gerçekte tam bir öğrenme yeriydi. 360 derecelik görüş alanına hakim bir Okuldu. 16 Dünyadan beklemek Dreamer tarafından, aylar boyunca büyük maça hazırlanan bir boksör gibi, bana en sinsi yumrukları indirenlerin, zayıf yönlerimin farkına varmama yardım edenlerin ve o zamana dek yaşantımı nelerin yönettiğini keşfetmemi sağlayan yansımalarımın arayışına gönderildim. Her karşılaşmamı, her cümlesini, her ayrıntısını irdeleyerek dikkatimi toplamama, öz gözlemleme yapmayı geliştirmeme ve kendimi tanımama yardım etti. 'Oyun'un kurallarını benimsedikçe, diğerlerini kendimden ayrı bir gerçeklik olarak görmeyi bıraktım; onları Oluş'un birliğine yükselen dikey bir yolun, gözle görünmeyen bir merdivenin üzerindeki, eşsiz ve aydınlık basamaklar olarak algılamaya başladım. Bir karşılaşmadan diğerine geçtikçe, Dreamer'ın bana daha önceden açıkladığı, ama o günlerde hâlâ sıradan görüşümle kabul edebileceğimin çok ötesinde bulunan inanılmaz bir


olgunun doğruluğunu kavradım. "Araştır, bildiğini söyleyen bir kişiyi araştır," dedi, "Kimsenin bir şey bilmediğini keşfedeceksin!" Saygı duyulan insanların, alkışlanan liderlerin, itibarlı makamları ve unvanları olan zeki, ciddi görünüşlü beyefendilerin, nereye gittikleri konusunda hiçbir fikirleri olmadığını keşfetmek beni çok şaşırtmıştı. Bu kişiler, Brueghel'in tablosunda ölümsüzleştirdiği kör adam gibi, bir de diğerlerine rehberlik ediyorlardı. Bazı durumlarda, onların mutlu, bilinçli veya özgür olduklarına inanıp yanılgıya düştüm ve ego hastası, rollerinin mahkûmu bu kişilerden bazılarının imrenilecek bir yaşamları olduğuna inanarak aldandım. Gerçeği unuttuğumda, görüntüler dünyası beni yoldan çıkarıyor, ele geçiriyordu. Böylece, bu kişilerin güçleri, servetleri ve kapasitelerinin büyüsüne kapılıyordum. İşte o zaman, dünyanın ezbere bildiğim betimlenmesi üste çıkıyor ve ben tüm varlığımla ona tutulup kalıyordum. Bir keresinde, cesaretim kırılmış, tüm enerjim tükenmiş ve yenilmişlik duygusuyla yıkılmış bir durumda, uzun bir yolculuktan döndüm. O karşılaşmanın sınırlarımı zorladığını anımsıyorum. Dikkatsizliğimi ve kolayca yoldan çıkabilir olduğumu gösterdiği gibi, kendimi aşağılanmış, incinmiş, kırılmış hissetmem için de ne kadar az şeyin yeterli olduğunu kanıtlamıştı. Dreamer, kendimi böyle hissetmiş olmamın, diğerleriyle hâlâ bir beklenti içinde karşılaşmam yüzünden olduğunu açıkladı; zihnimin bir köşesinde hâlâ birisinin bana yardım edebileceği, beni seçebileceği yanılsamasını besliyordum. Sık sık hâlâ, özellikle bu 'çalışma'nın başlarında, birisine tutunmaya çalışıyor ve kendimde yokluğunu çektiğim güveni karşılaştığım diğer kişilerde arıyordum. Dreamer 'a göre, bu, benim incinebilirliğimin ve O'nun bana hala güvenemiyor olmasının en açık göstergesiydi. Zaman zaman "Bunlar yenilgi değil," diyerek beni yüreklendiriyordu. "Bunlar yalnızca hâlâ yapılacak ne çok şey olduğunun göstergeleridir. Oyun, senin, nefret edilecek ve yardım istenilecek hiç kimse olmadığının, dünyaya bağımlı olanın sen değil, ancak senden açıklık ve talimat bekleyenin dünya olduğunun farkına varabilmene yönelik karşılaşmalardır. Gerçeklik düşün yarattığı bir eserdir. Dreamer'ın beklenti hakkındaki uyarılarını dikkatlice kaydettim ve aylarca onların üzerinde çalıştım. Bunun ortaya çıktığı anları, aldığı biçimleri ve benim gözlemimden kaçmak için düzenlediği binlerce hileyi gözledim ve inceledim. Dreamer bana hiç bıkmadan usanmadan, "Kendini içinde özgür tut ve koru, iç özgürlüğünü muhafaza et," diye öğütledi. "Tepkisel olmaktan vazgeç! Dünyaya tepki vermek, onun kurbanı olmak demektir. Dünyadan 'beklentisi' olanlar çoktan kaybettiler. En büyük sır, dünyanın seni geliştirmek üzere hizmetinde olduğunu bilmektir ve ister olaylar ister koşullar olsun, her şeyin senin yolculuğun için yiyecek, besin olduğunun farkına varmaktır. Olaylar ve insanlar sana engel


oluyor, seni ileri gitmekten alıkoyuyormuş gibi görünebilirler. Oysa gören' kişiler bilirler ki dünya; kendi varlıklarının icraatını kusursuz bir biçimde sergileyene kadar, sorumluluk kaslarının onları daha bütün ve özgür kılana dek, sürekli olarak antrenman yaptığı, deneyim sahibi olduğu bir jimnastik salonudur. Er veya geç herkes, kendini dengelemesi ve tamamlaması için gerekli olan herşeyle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Herkes, er veya geç, bir gün mutlaka kendini dengelemesine ve tamamlamasına hizmet edecek her şeyle karşılaşmak zorundadır. Daha hızlı ol!” Dreamer ısrarla beni kışkırtıyordu. “Başka buluşmaların peşinden koş, sızıntı yapan yerleri doldurmak, yanlış anlamaları ortadan kaldırmak ve geçmişle hesaplarını kapatmak için her fırsatı yarat." 17 "Bu kitap ebedidir!" Dreamer, sert tavrıyla "Yaz!" diye emretti. "Eğer yazarsan, bütün bir ömrün boşa geçmemiş olacak." "Dinle vee yaz!" Düşüncelerimin arasına dalıp yüzeye çıkmış olan duygusal kirliliği bir çırpıda silip atarak buyruğunu tekrarladı. “Tüm zamanlara hitap edecek bir kitap yaz. Yalnızca hazır olanların, iyileşme haline doğru zaten yola çıkmş olanların ve çatışma içindeki ölümcül bir dünyanın eski tanımını çoktan sorgulamış olanların okuyabileceği bir kitap. Benimle birlikteyken yaşadığın herşeyi gerçeğine sadık kalarak anlatacağın cesur bir kitap yaz. Düş'ün var olan en gerçek şey olduğunu tüm dünyanın anlamasını sağlayacak bir kitap. İnsanoğlunun en derinlerine kök salmış inançlarını temellerinden sarsacak, tüm yüzeysellikleri ve sahtelikleri ortadan kaldıracak bir kitap olsun. Her insanın varlığında gömülü bulunan evrensel yasalara ışık tutacak bir kitap yaz!" Not defterimi yeniden çıkardım ve görmeme zar zor yeten ışığın altında, Seven Oaks'a yaptığı ziyareti noktalayan sözlerini kendimden geçmiş bir halde yazmaya koyuldum. “Bu kitap, kuruluşların ve halk yığınlarının içindeki en ateşli antagonistlerle karşılaşacaktır. Buna rağmen, aynı zamanda inanmalısın ki, insanlığın, bayağılık ve alışılagelmiş cehenneminden kaçmaya hazır olan kesimine de ulaşacaktır.” Bölüm 10 Okul


1 Dikey Görüş “Bütünüyle dönüşmüş bir insan türü sahneye çıkmak üzere,” dedi Dreamer, gözlerindeki parıltı içindeki yaşam coşkusunu yansıtırken. Alışık olmadığım bir heyecan duydum. Önce Buenos Aires sonra Bogota’da durarak ona ulaşmak için uzun bir yolculuk yapmıştım. Oradan küçük bir uçak beni 2300 metre yükseklikteki bir platoya gizlenmiş küçük bir şehre götürmüştü. Buluşmamızın gerçekleştiği Tefekkür Evi, tek başına duran bambudan yapılmış bir evdi ve çevresi göz alabildiğine yeşil tepelerle çevriliydi. Başka hiçbir yer anlatımından daha güzel olamazdı. Yitik uygarlıkların gizem dolu varlığı hissediliyor ve Eldorado destanı, gerilla, kokain, zümrüt hikâyeleri, Kayıp Şehrin sırları gibi efsaneler havayı dolduruyordu. Dreamer’ın sesi beni bu etnografik düşlerden sıyırdı. “Yeni doğanlar kundaklarından kurtuldular ve eski insanlığı yıllardır tutsak eden zihinsel kabuklarını kırdılar,” demişti, yıllardır sadece kendisinin inandığı bilimsel bir gerçeğin en sonunda kabul görmesine sevinen bir bilim adamı edasıyla. Yeni gelmekte olan türün devrimsel karakteristiği, ayırıcı özellikleri evren üzerinde gerçekleşen yeni bir olguydu ve hatta nadir görünen kozmik bir olaydı. Korkudan ve çelişkiden arınmış bir psikolojiyi içinde barındıran yeni insanların doğuşuydu. Eşi görülmemiş bu karakter bir dönüm noktası oluşturarak gerçek bir insanın meydana gelmesini sağlıyordu. İnsanoğlu devrimsel yolunun ikiye ayrıldığı bir noktaya ulaşıyordu: iki insan türü birbirinden çok net bir şekilde ayrılıyordu. İnsanlar birbirlerine kim bilir daha ne kadar insan demeye devam edeceklerdi ama bu keşifle birlikte, beraber yaşayan ama farklı yazgılara sahip iki tür insan olacaktı. “Gerçeğe düz bir çizgiden bakan eski insanlık ancak karşıtlıklar aracılığıyla görebilir, kutuplaşmalar, düşmanlıklar ve zıtlıklarla algılayabilir ve hissedebilir,” dedi Dreamer ezberinden anlatırken ufukta bir noktaya bakarak. Benimle konuşmaktan ziyade, çok iyi bildiği bir ayini gerçekleştiriyormuş gibi hissettim. Bakışlarını takip ettim. Sanki uzaktaki dağların bir arada toplandığı bir noktaya bakıyor gibiydi. Orada, Maya ve Aztek uygarlıklarından daha eski bir toplum doğmuştu ve Dreamer’ın kara gözlerini parlatmaya yetiyordu. “Görüş ve gerçeklik bir ve özdeştir.” Açık bir şekilde, belki de tüm felsefesini özetler gibi en sembolik cümlelerinden birini tekrarladı. “Yüzeysel yaşayan insanların dünyayı görüşleri çelişkilidir ve tüm dertlerinin de kaynağı budur. Uygarlığının tarihi, parçalanmış bir ruh halinin yansımasıdır. Tarihi savaşlar ve yıkımlarla doludur. En çok gurur duyduğu bilim bile, iki zıt kavramın birbirine sürtünmesinden ortaya çıkan bir üründür. İyi ve kötü, gerçek ve


yanlış, güzel ve çirkin gibi. İlkel insanın iki taşı birbirine sürterek kıvılcım oluşturması gibidir.” Dreamer bana sıradan insanın hala eski bir görüş kullandığını açıklıyordu. Dünyayı ancak gölgelerin ardından görebilen kurbağalar gibi, eski insanlar ancak zıtlıklar ve karşıtların kıyaslanmasıyla anlayabiliyordu. Mantıkları çelişkilidir. Dünya görüşleri, zıtlıklar oyununun temel sonucudur. “Yeni insanın belirleyici özelliği ise, zıtlıkların yanıltıcı doğasının farkında olmasıdır,” dedi Dreamer. “Eski insanın zıtlık olarak algıladığı aslında, bir sopanın iki ucu gibi, aynı gerçeğin iki farklı yüzüdür. İyi ve kötü, doğru ve yanlış, güzel ve çirkin, varoluşun iki farklı biçimleri değil, gerçeğin basamaklarıdır. Bu karşıtlığın arkasında onları birleştirebilecek ve daha yükseğe taşıyabilecek bir bir güç vardır.” Dreamer’ın bana açıkladığı bu devrimsel karakter ve insan kökenli olgu, “dikey bir dünya görüşü” olarak adlandırdığı ve bazı insanlarda ortaya çıkan yeni ve devrimci bir duygudur. Bu baş döndürücü bir fikirdi. Muiscas’ın rüzgârıyla boyanmış bambu tırabzana sıkıca tutundum ve inanılmaz anlatısını kalbime kazıdım. “İnsanlığın bu yeni kahramanlarına, gerçeklik kutuplar ve zıtlıklarla aldatıcı bir biçimde değil, farklı katmanlarda gözükecektir. Yeni edindikleri duyularıyla evren artık zıtlıklara bölünmüş olarak değil, gerçekliğin katmanlarıyla önlerine serilecektir. Bir şey sadece doğru veya yanlış olmayacaktır. Aynı zamanda doğru ve yanlış, ne doğru ne de yanlış, ne yanlış değil, ne de doğru değil şeklinde olacaktır.” Anlamlarını tam olarak algılamam uzun sürse de, kelimelerini olduğu gibi not ettim. Anlayabilmem için, bana en klasik zıtlığı örnek olarak verdi; iyinin ve kötünün zıtlığını. Yüzeysel dünya görüşünün, yani sıradanın aksine, dışımızda hiçbir şey iyi ya da kötü değildir. “Bugün kötü olan, dün aşılamamış olan iyidir,” diye açıkladı. Doğru anlaşıldığından emin olmak istediği zamanlardaki gibi, beni sözlerini not ederken dikkatlice izledi. Ekleme yapmadan önce biraz bekledi ve “Bir insanın bugün hayatında kötü olarak görünen, dünün iyilerine olan düşkünlüğünün sonuçlarıdır. Dünün mükemmeli aslında yeni bir mükemmele giden yoldaki taş basamaktır.” Yerle bir olan inancımın parçalarını birleştirebilmek ümidiyle “fakat en azından bunun bir anti tezi olduğunu, yaşam ve ölümün gerçek bir zıtlık olduğunu kabul etmelisin,” diyerek ısrar ettim.


“Bu yüzeysel yaşayan insanların görüşüdür,” diyerek dediğimi onayladı Dreamer. Sonra, sanki bir sır verecekmiş gibi sesini alçaltıp bana yaklaşarak, “Gerçeklikte ölüm yoktur, biz sonsuza kadar yaşamak için varız! Bir insanın mutlak gücünün en doğru kanıtı, imkânsızı gerçekleştirebilme gücüdür. Ölümle, bedeni yok edilemez. Ancak iradenin yokluğu, istem dışı bir irade ve bilinçsiz bir güç onu yok edebilir. Ölüm, ölümsüzlüğün ardından görünendir! Onu dinliyor ve aynı zamanda titriyordum. Uçurumun kenarında asılı kalmış, ölümüne ve yeniden doğuşuna aynı anda atlamak üzere olan korkak bir varlıktım. İşte o anda, yaşamımın geri kalanında bana yol gösterecek ve her anına sinecek sözleri söyledi. “Bu yeni insanın her hücresi bir bir eğitilmelidir. Bu uyum her insanın içine işlemelidir,” dedi usulca. “Politikada olduğu gibi ekonomide de, yeni liderler, karar veren soylular, ‘Düşleyip yaratma’ sanatını kavramış erkek ve kadınlar yetiştirilmelidir. 2 Pragmatik Düşleyenler İçin Bir Okul Dreamer son derece kararlı bir şekilde, “düş kurabilen insanların madenlerine ihtiyacımız var,” dedi. Midemdeki kasılmadan, bu sözlerin buluşmamıza ivme kazandıracağını anlamıştım. Acımasız bir ses tonuyla verdiği komutlar sanki bana değil de, bir tek sözüyle yürümeye hazır görünmez bir orduya söylenmiş gibiydi. Zamanı geldiğinde büyük olaylara eşlik eden coşkusunu bana ileterek, “yeni okullara ihtiyacımız var,” dedi. “Çözüm üretebilecek kişilerin, aydınlık insanların, pragmatik düşleyebileceklerin yetişeceği hazırlık okullarına ihtiyacımız var.” Bu sözler tüm benliğimi ele geçirmişti. İleriki yıllarda, üniversitenin inşa sürecinde, bu görevi herkese duyurmak için verilecek konferanslarda ve tüm resmi dokümanlarda bu sözleri kullanacaktım. Fakat bu sözleri duyduğum ilk an bile, faydacı düşleyenlerin gizemli gücüne inanmıştım. Dreamer’ın bir araya toplamamı istediği binlerce genci, kendi sınırsız düşlerine âşık olan özel öğrencilerden oluşan bu orduyu tanımlayacak daha başka bir söz yoktu. Pragmatik Düşleyenler. Uzun dakikalar boyunca bu iki kelimeyi zihnimin içinde çatıştırdım, keskin zıtlıklarının ardındaki suç ortaklarının zevkini çıkarttım. Sonra bu kelimelerin coşku veren gerçekliği yavaşça çekildi ve zamansızlıkta bütünleştiler.


“Onlar evrensel boyutta psikolojik bir kurtuluşun yeni liderleri olacaklar,” diye devam etti Dreamer. “Binlerce insan, temeli içimizdeki zıtlıkları uyum içinde yaşatabilmek üzerine kurulu dikey bir dünya görüşünü benimseyecek ve iç çatışmalarının köleliğinden kurtulacaktır.” Defterimi bambu tırabzana dayamış, sözlerini not ediyordum. Tefekkür Evi, And Dağları’nın sert kayalarla kaplı eteğinden kaçıp giden ve sonsuzluğa uzanan bir bitki ordusunun ortasındaki yitik tekne gibiydi. “Ancak düşleyen liderler,” dedi ve “her türlü ideolojiden ve boş inanıştan arınmış kişiler ancak, sıradan, zayıf, öfkeli ve yobaz insanı bulunduğu ruh halinden çıkarıp, maneviyattan ilham alan yeni ve bütünleşmiş insana taşıyabilir.” Dreamer konuşmasını bitirdiği zaman ben de notlarımı düzenlemek için fırsat buldum. Sayfanın üzerine eğilmiştim ve çocukken Ischia adasında denize korkusuzca yaptığım atlayışlarda Castello Aragonese’nın yeşil sularının beni içine alması gibi tüm bedenimi bir korku kaplamıştı. Yavaşça başımı kaldırdım. Dreamer bana çok yaklaşmıştı sadece birkaç santim ötemde duruyordu. İki siyah gezegenin yörüngesine girmiş bir uydu gibi gözlerimi hapsetmişti. Derin bir sessizlik içimizi kaplarken Dreamer bana daha da yaklaşıyordu. Düşüncelerim beklemedeydi. Gotik kilise duvarları gözümün önünden geçiyor ve yüzyıllık org tınıları kulaklarımı tırmalıyordu. Hayatıma bir anlam katan kelimeleri dudaklarından dökülürken boğazımda kontrol edemediğim bir düğümlenme gerçekleşiyordu. “Bir Varoluş Okulu kuracaksın,” dedi. “Bu üniversite gerçekleştirecek bir düşü olanlar içindir. Orada düşün var olan en gerçek şey olduğunu ve gerçeğin düşlerinin bir yansıması olduğunu öğrenecekler.” Asılmak üzere bekleyen bir kişi gibi altımda duran kapak açılmış ve Dreamer’ın sözleriyle gelen görevin büyüklüğü sanki kendi sınırlarımı test etmem gerekiyormuş gibi beni içeri çekmişti. Daha verilen göreve başlayamadan ağırlığı altında ezilmiştim. “Bir sorumluluk okulu kuracaksın,” diye devam etti sözlerine. “Ekonominin mutluluk anlamına geldiği, eylem filozoflarına öğretmenlik edecek bir okul kurmalısın. Zenginliğin, rahatlığın ve güzelliğin her insana doğuştan verildiğini öğretmelisin. Ebedi bir okul yaratmalısın, benim yolumu izleyen, benimle nefes alan bir Tanrılar Okulu. Hiçbir saldırı seni korkutmamalıdır. En acımasızı bile anlamak ve değişmek isteyen için kıymetli bir hediye olacaktır. Dışarıdan gelen her saldırı, ancak iyileşme sürecinde senin farkına vardığın ve eyleme koyduğun bir olgudur.” Dreamer sessizleşti ve bekledi. İyi bir müzisyen gibi bana kendimi anlatmak için alan yaratıyordu. Baş başa geçirdiğimiz bu görüşmeler sonucunda artık benim kendi müzikalimi


başlatmam gerekiyordu. Zaman geçiyordu ve davetini engelleyebilmek için gereksiz bir ümitle kaçamak cevaplar veriyordum. Fakat onun sessizliği daha da ağırlaşıyordu. Yaratmış olduğu görkemin karşısında ne kadar yetersiz kaldığımı bağırmak istiyordum. Kendimi ondan uzaklaştırıp cesaretimi toplamak istiyordum fakat dudaklarımdan ancak, “bir felsefe okulu olabilir,” sözleri buna benim becerilerim yetmez der gibi dökülüverdi. “Yani?” dedi alaycı bir gülümsemeyle. Ses tonu koruyucu ama ironi dolu bir tını taşıyordu. “Bir ekonomi okulu aynı zamanda bir felsefe okuludur. Bunu biliyor olmalıydın!” Sözlerinde, ses tonunda ve gülümsemesinde, suç ortaklığına ilham verecek bir parıltı, masum bir iğneleme vardı. Hafızamın sınırları içerisinde uzak bir noktada o önemli unsur duruyordu ve ben onu kavrayamıyordum. O sırada hissettirmeden Dreamer bana daha da yakınlaşmıştı ve gözlerini kırpmadan bana bakıyordu. Sonra bir perde açıldı ve geçmiş tüm hatıralarından kurtuldu. Zaman geriye doğru aktı ve geçmiş film kareleri gibi gözümün önünden akmaya başladı. Bir kez daha Naples Üniversitesindeki yıllarıma geri döndüm ve ahlaki değerlerin ve fikirlerin ekonominin motoru olduğunu keşfetmeme yardım etmiş ve gezegenimizin her yerine yayılmış az gelişmişliğin ve kıtlığın gerçek nedenlerini araştırmama ön ayak olmuş sevgili öğretmenim Giuseppe Palomba yanımda belirdi. Ayrıca Milano’daki Cattolica Üniversitesi ve Londra İşletme Okulundaki günlerim de gözlerimin önünden geçti fakat sadece imgelerin, yüzlerin, duyguların ve var olmanın bir patlaması gibiydi. O yıllardaki umutsuz çalışmalarım geçmişimdeki tüm okulları birleştirmişti. Naples’teki ekonomi fakültesinde Santa Lucia denizine bakan traverten, Regent parkındaki Londra İşletme okulunun çimlerine taşınmıştı. Profesörler, sınıf arkadaşları, öğretmenler, alınan takdir belgeleri ve daha niceleri bir okul altında toplanmıştı. Giuseppe ve Carmela’nın mezuniyet günümde duygulanışları, altın Tissot saati ve bana Columbia Üniversitesi’nin kapılarını açacak olan Giordani Vakfı Bursunu anımsadım. Sonra bu görüntüler belirdikleri gibi yok oldular ve sahne değişti. Kendimi LBS’de, bir teneffüs saatinde gördüm. Gencecik bir delikanlıydım. Kampüsün çimlerine uzanmış gökyüzündeki bulutları izleyerek hayallere dalmıştım. Unuttuğum bir düş yeniden canlanıyordu. Londra’dan tutun da Milano’dan Roma’ya, New York’tan Paris’e, Madrid’ten Şangay’a kadar birçok dünya şehrinde ofisleri olacak ve Dreamer’ın bana bahsettiği, binlerce öğrencinin okuyacağı sınırların olmadığı bu üniversiteyi ben zaten daha önce düşlemiştim. Dreamer’ın sesiyle düşlerimden sıyrıldım. “Şimdi o gün hayal ettiklerini anımsıyor musun? Şimdi düşlerini gerçekleştirme zamanı! Şimdi düşleyenler için bir okul yaratma zamanı. Bu okulda ekonominin devleri ders vermekten zevk duyacaktır.


İleriki yıllarda sürekli okumaya devam edeceğim bu sözler beni fethediyor ve kendine âşık ediyordu. Çıktığım bu serüvende karşılaştığım tüm zorlukların üstesinden gelmeme yardım edecek ve beni destekleyeceklerdi. “Bir insanın içinde değerli ve gerçek olan her ne varsa, gözle görülemez,” dedi. “Ekonomi için de aynı şey geçerlidir. Ekonominin ekseninde dikine uzanan bir ok vardır. Ekonomik faktörlerin üstüne kurulduğu fikirler ve ahlaki değerlerin dünyasına, daha üstün bir düzleme doğru hareket etmektedir.” Ekonomik durgunluk sırasında kanıksanmış gibi ortaya çıkan az gelişmişliğin, eski ahlaki değerler sistemi içinde sıkışmış bir ekonomik düzenin ürünü olduğunu anlamamı sağlamıştı. Gelişmiş ekonomilerde ise kendini patolojik ve sosyal hastalıklardan ortaya çıkaran bir problemin aslında diğer yüzüydü. “Bu yüzden fikirlerin görünmez dünyasındadır. İş ve ekonomi dünyasında görünür bir şekilde yansıtılan olguların kaynağında ideolojik ve ahlaki değerler, felsefe ve din yatmaktadır. Sanayi piramitlerinin, finans gökdelenlerinin, gördüklerinin ve dokunduklarının, insanın fethettiklerinin içinde yararlı, güzel ve gerçek olan her şeyin ötesinde bir insanın düşü ve bireysel görüşü yatmaktadır. Tüm çabalarını bu kişiye ve onun eğitilmesine yönelt! Onu dikkatinin merkezine koy! Kitle, her şeyden etkilenen bir mekanizmaya sahip hayalet gibidir. Ne inancı vardır, ne de iradeye sahiptir. Üretemez. Zaten bu güne kadar bir şey de yaratabilmiş değildir. Var olmasının asıl sebebi yıkmaktır. Kitle ve birey aynı gerçeğin farklı yüzleridir. Aynı motorun iki farklı pistonu gibidirler. Birey yaratır, kitle ise yok eder. Hangi gruba ait olduğunu çözmek sana kalmıştır. Birey tek gerçekliktir ve dünyanın ham maddesidir” Dreamer’a göre tüm sınırlar ancak Varoluşun içindedir. Fakirlik ve savaş, kıt bir bilincin, çatışma içindeki bir aklın yansımasıdır ve ancak bireyin içinden bu duygular sökülüp atılabilirse, yeryüzünden silinebileceklerdir. “Sınırları olmayan, bireyler için yaratılmış bir okul bul. Milliyet, ırk, inanç ve sosyal statü farkı gözetmeden dünyanın farklı yerlerinden düş kurabilenleri oraya getir. Bu okulda en önemli ders, kendini tanımak olmalı ve sonucunda çıkan en somut olguları sevebilmeyi öğrenmek olmalıdır.” Kelimeleri arka arkaya sıralıyordu ve ben yazarken onun hızına yetişmekte güçlük duyuyordum. Sanki konuşmuyor ama bana ders veriyordu ve bunu anladığım zaman kendimi aşağılanmış hissettim. Bana bir yazman gibi davranıyordu. İçimdeki gücenme hissi, aptal bir şikâyet mırıltısı olarak, elimde olmadan boğazımdan yukarı tırmandı. Ben ona yetişebilmek için delicesine çaba sarf ediyordum ama onun umurunda bile değildi. Her şeyden öte bana saygısı yokmuş gibi davranıyor olması beni çileden çıkartıyordu. Sanki bütün bunları bilerek yapıyordu.


“Haydi, ne duruyorsun, yazsana!” diyerek bana emir vermiş ve içinde dönüp durmakta olduğum duygulardan beni sıyırıp çıkartmıştı. Dreamer’ın sesi beni tam tepenin başında yakalamıştı. Az kalsın öz eleştirinin, suçluluk duygusunun ve şikâyetlerin kasvetli sularına kendimi atmak üzereydim. “Yaz!” diye yineledi. Sesindeki fısıltı, bağırmasından daha ürkütücüydü. “Bu kitap ebedidir. Bir gün sadece benimle tanıştığın için hayatının bir anlam kazandığını anlayacaksın ve kelimelerimi kâğıda dökmek için doğduğunu göreceksin.” Dreamer’ın bu etkili sözleri beni özgürleştirdi. Bir anda kendimi karayelle temizlenmiş, pırıl pırıl bir yaz gününde gibi hissettim. Her zaman olduğu gibi Dreamer’ın söylemleri beni iyileştiriyordu. İçimdeki çokluğu çıkartıp atacak güce sahiptiler. Sonra normal bir ses tonuyla tekrar konuşmaya başladı. “İlk eğitim sisteminin üniversiteleri ve okulları da düşlemeyi öğretebilir,” dedikten sonra konuşmasına kısa bir ara verdi. Sonra buruk bir ironiyle devam etti. “Fakat öğrencilerine yansıttıkları düşler sınırlıdır. Öğrettikleri bağımlılık, şüphe, korku ile sınırlıdır. Bilgelik sandıkları maskelerinin altında sürekli bir mağlubiyet ve ıstırap saklıdır.” Artık benimle konuşmuyor fakat zamanın ötesindeki gelecek nesil öğrencilere hitap ediyordu. Güçlü ve devrimsel fikirleri, okulun amacını ve kaderini belirleyerek köklerini oluşturuyordu. “Dışarıdan gelen her türlü bilgi, yöntem ve teori başlarda kullanılabilir fakat daha yüksek bir anlayış kaynağına ulaşıldığı zaman bırakılmalıdır. Şimdi tüm ideolojileri, öğretileri, disiplinleri, kitapları, fikirleri ve yazılı kelimeleri bir yana bırakıp kendi içselliğine dalma ve gerçeği, özgünlüğü bulma zamanıdır. Bu tek başına, önündeki tüm engelleri kaldıracaktır ve seni uyuduğun uykudan uyandırarak her şeye hâkim olmanı sağlayacaktır. 3 Düşün Düşü Konuşmasını sürdürdü ve ben sözlerini sadece birkaç kısa açıklama istemek üzere arada kestim. Olağanüstü bir yapının köşe taşları olan bu fikirler, sanki bir mozaiğin parçaları gibi gözlerimin önünde birleşerek dünya çapında bir görüş oluşturuyordu. Eskiden beri Varoluş okullarının olduğunu ama politik atmosferin ve tarihi olayların neredeyse hiçbir zaman kendilerini göstermelerine olanak vermediğini söyledi. Diğer öykülerin yanında, beni en çok etkileyen Paris’teki Notre Dame kilisesinin yapılış öyküsü olmuştur. Bu dünya harikasının yapılışının arkasındaki gerçek neden beni büyülemişti. O, hepsi olağandışı bu okulun öğrencileri olan mimarlardan, sanatçılardan, heykeltıraşlardan,


çalışanlardan ve işçilerden bahsederken, her kelimesine sıkıca tutunmuştum. Öğrenciler ve araştırmacıların kendi bölünmezliklerine doğru yaptıkları bu yolculuk girişiminden ilham almıştım. “O yapının her detayı ve hatta her taşı, Okuldan ve onun kanunlarından bahsetmektedir,” diyerek Dreamer söylediklerinin altını çizdi. Notre Dame ve tarihteki diğer tüm şaheserler, sonsuzluğun somutlaştırılmasıydı. Yine de, ölümsüz Okullar tarafından yapılan bu işler, devasa ‘gerçek’ hakkında bize çok az ipucu veriyordu. Fotoğraf makinesinde büyütme merceğine arka arkaya basar gibi kafamın içinde, Dreamer’ın bana verdiği görevin fotoğrafını genişlettiğimde, anlattıklarının çok büyük bir projenin sadece bir kısmı olduğunu anladım. Dünya üzerindeki geleneksel eğitim sistemini köklerinden değiştirerek bir üniversitenin kurulması, olağanüstü bir tasarının sadece bir parçasıydı. Peki, Dreamer’ın ‘düşü’ neydi? Hayal bile edemiyordum. Ne olabilirdi ki? Hayal gücüm sınırlarına ulaşmıştı ve Keruv’un dönen kılıcı gibi olduğu yerde kalmıştı. Düşlüyorsam vardım. Eğer bana öğrettiği gibi, bizi ölçen düşlerse ve kimse kendinden daha büyük bir düş hayal edemezse, Dreamer kimdi? Eğer dünyayı baştan sona yakmak, eski tüm değerleri değiştirmek, dikey insanın müjdesini vermek, O’nun yolculuğunda sadece bir adım ise, bu Varlık kimdi? Ve O’nun düşü neydi? Hiçbir açıklama yapmadan sordum. “Nedir?” Dreamer uzunca bir süre konuşmadı ve ben hala nefesimi tutmuş onu beklerken kulağıma eğilerek fısıldadı: “Dreamer’ın düşü ölümü yenmektir fakat ondan önce, onu mümkün kılanı, yani ölümün yenilmezliğini fethetmektir.” Bu sözlerle derimin altında bir titreme hissettim. Uyuşmuştum. Bu düş yüzyıllık sınırları kaldırmış ve daha da öteye giderek insanı, rüyalarında bile gitmeye cesaret edemediği bir yere taşımıştı. Bu sözleri herkese iletebilmem için, Dreamer’ın Okulu’nda hazırlıkla geçen yıllarıma geri dönmem ve tüm gücümü toplamam gerekiyordu. 4 Seyyar Cennet Bu sırada Dreamer olduğu yerde duruyordu. Bana hala o kadar yakındı ki, neredeyse nefes alışını duyuyordum. Aniden beni çevreleyen havayı koklamaya başladı. Önce tedbirli fakat sonra ben artık kanıtları gizleyemeyecek duruma geldiğimde bariz bir şekilde koklamaya devam etti. Dreamer kokuyu alıyordu! Mide bulandırıcı kokunun kaynağını anladığında yüzüne oturan ifadeyi gördüğümde, frenleyemediğim bir utanç duygusu tüm benliğimi kapsadı ve utancımdan kıpkırmızı oldum. Yüzündeki bu ifadenin yerine yaramaz bir gülümseme yerleşince ancak benimle dalga geçtiğini anlayabildim. Bu O’nun eğitme


yöntemlerinden biriydi. Bu kötü koku pandomimi, benim nasıl hala kolayca kötü düşüncelere kapılabildiğimi göstermek içindi. Büyük bir ustalıkla bana verdiği cennet dersi, benim seyyar bir cehennem yaratma ve besleme eğilimimle tam bir zıtlık içindeydi. Kim bilir insan daha ne kadar alıngan, öfkeli ve kavgacı olmaya devam edecekti ve gelecek nesillere daha ne kadar bu kırılganlığının tohumlarını iletecekti? Bu düşünceler benim ilgimi dağıtırken, Dreamer koşmaya devam ediyordu. Bu ölüm ağırlığından kurtulmak için gücümü topladım ve ağır darbeler atarak bizi ayıran ışık denizini süratle aştım. “Hayat düşlediğin gibidir. Her zaman düşlediğimizle buluşacağız. Düşlediğimizle karşılaşmamız kaçınılmazdır,” dedi tutkuyla. “Hayat kendi içlerinde seyyar bir cennet yaratabilen ve onu besleyen insanlar için zaten bir yeryüzü cennetidir.” Buluşmamızın kati sonuçlarını cesurca iletmeden önce uzun bir süre sessiz kaldı. “Yoksulluktan, suçtan ve sonu gelmez kavgalardan nasibini almış insanoğlu ancak her hücresini yenileyerek iyileşebilir. Her insanda, inançlarını devirerek gerçekleştirilmesi ve iradenin, ışığın yayılmasıyla var edilmesi gereken bir dönüşümdür. Ancak bireysel bir eğitim bunu gerçekleştirebilir.” Uygarlığımızın modern çağın buluşlarından biri olduğunu gururla düşündüğü kitlesel eğitimin, böyle bir devrime ön ayak olamayacağının altını çiziyordu. “Özgür insanlar için tasarlanmış ve her bireyin kendi özgünlüğüne adanmış sorumluluklar Okulu kitleler için var olamaz. Kitlesel eğitim kendi anlamı içinde çelişki barındırır. Kitlelere hitap ediyorsa eğitim değildir ve eğitim ise kitleler için değildir. Gerçek ve samimi bir ‘düşü’ olanların yer edinebileceği bir Okul yarat. Tüm gücüyle ve tüm öfkesiyle inananların gerçekten kabul göreceği bir Okul tasarla.” 5 En büyük Ekonomik Gerçek Quimbaya ve Muisca insanlarının ibadet ettiği altın sarısı güneş, bir çocuğun resmetmesi gibi Cordilleras’ın uzaktaki yuvarlak ve yeşil tepelerinden yükseliyordu. Tanrıların bu kutsal mekânında, Dreamer’ın sesi sakince yankılanıyordu. Büyük bir ciddiyetle bana “sonsuz ilkelerin üstünde yükselen bir Okul yarat,” diye emir verdi. “Kitaplara dayalı olmayan gerçek ve yaşayan bir okul yarat. Özünde Düş kurma Sanatı olmalıdır.”


Yanımdan ayrılmaya hazırlanırken sanki içimden bir şey kayıp gidecekmiş gibi hissettim. Bu girişim hala gözümde büyüyordu ve yeteneklerimin sınırlarını aşıyordu. Boğazımda tesellisi olmayan, sessiz ve hüzünlü bir haykırış düğümlenmişti. Bana bu görevi emanet etmesi aslında bana en çok sevdiğim şeyi gösteriyordu. Bencillikle geçen bir hayattan sonra artık özel bir başarıya imza atabilir, düş kuranlar için bir okul yaratabilirdim. Dreamer bana, Odysseus’un serüveninin, Dante’nin yolculuğunun, Jason’un seferlerinin ve nice kahramanların girişimlerinin bir dönüşüm okuluna giden yollar olduğunu göstermişti. “Odysseus ilkelerini sağlam tutabilmek için kendini Okul’un bağlarıyla gemisinin direklerine bağlamış, Dante, Virgil’i takip ederek cehennemden çıkmış kendisini alt üst etmiştir. Bunlar bile okulun bir eylemidir,” dedi. “kendi bütünlüğünü keşfetmek için yola çıkacak, içindeki korkulardan, endişelerden ve acılardan kurtulmaya hazır insanlar yaratmalıyız. Bu insanlığın kalan tek ümididir.” Dreamer çok yakın bir zamanda, büyük şirketlerden tutun da, küçük işletmelere kadar tüm organizasyonların bir Varoluş Okulu olacağını öngörüyordu. Bütünlük okulu olacaklardı. Bu okullarda insanlar kendilerini aşmayı, Varlıklarının çürümüş, gölgede kalmış her hücresini yok etmeyi öğreneceklerdi. Bu girişimlerin orglarında, onları meydana getiren akort aygıtlarının tınlamaları değil, hücrelerini birleştiren ve ahenkle dans eden melodiler yankılanacaktı. “Yüzlerce öğrenci görüyorum,” dedi kehanette bulunur gibi ve eliyle geniş bir daire çizerek bana merkezinde ucu bucağı olmayan ayçiçeği tarlalarının ve küçük göllerin bulunduğu Pansamiento çimenliklerini gösterdi. “Onlar geleceğin ekonomi devleri ve küresel dünyanın iletişimcileri olacaklar. Zenginlik yaratabilme yetenekleri, iç dünyalarındaki özgürlüğün bir neticesi olacaktır.” “Fakat bu tür bir girişim yıllarımızı alabilir,” diye itiraz ettim, iyi niyetimi kuşatmış kaygılarımı ve endişelerimi nasıl belli edeceğimi bilmeden. Dreamer her zaman olduğu gibi beni uçmaya davet ediyor ama direnişimle karşı karşıya kalıyordu. “İnsan buna hazır!” diyerek ‘Düş’ün motorunu çalıştırdı ve benim ümitsizliğimi yendi. “İnsanda akıl ve sevgi mevcuttur,” dedi. Bu sözleri asla unutmayacağım. Bugün her öğrencimin içinden bu sözlerin doğduğunu görüyor ve bir insanın gençliğe, sınırlarını nasıl aşacağını ve içlerindeki özgünlüğü, gerçek benliği nasıl su üstüne çıkaracağını öğretebileceğini biliyorum. Dışarıda verilen eğitim sadece bir kılıftır. Bir okulun gerçek görevi, eski eğitim sisteminin ürünleri olan ve bireyde çocukluktan beri üst üste yığılarak biriken, her türlü korku, şüphe, iki


yüzlülük, ön yargı, kısıtlama ve ödünleri yok etmek olmalıdır. Eski eğitim sisteminin niyetinin ise, bireyin içindeki ‘düş’ü bastırmak olduğu çok açıktır. Gerçek bir okul öğrencilerine herhangi bir şey vermeyi amaçlamaz çünkü zaten var olanın üstüne konabilecek bir şey olmadığını bilir. Ancak var olanı gün ışığına çıkartmakla görevli olmalıdır. Bu, akıl önündeki her türlü engeli kaldırmak üzerine kurulu bir çalışmadır. Gerçek eğitim, bir insanın özgünlüğünü, özünü ve ‘düş’ünü anlamakla verilebilir. “Ekonomi bir düşünüş biçimidir,” dedi Dreamer. “Ancak gerçekten yaşayanlar zenginlik yaratabilir.” “Maddi zenginlik sadece gerçek zenginlik için kullanılan bir benzetmedir. Bütünlüğün, aklın ve iç düzenin acımasızca test edilmesidir.” Ancak bu temeller üstüne kurulmuş bir okul, ekonomistlerin, gezegenin her bölgesine yayılmış fakirliği gidermesine ve bir zamanlar muhteşem uygarlıkların beşiği olan ama şimdi korku içinde yaşayarak az gelişmişliğe mahkûm olan toplumların içindeki cahilliği söküp çıkartmasına yardımcı olacaktır. Bana Kolombiya’nın, muhteşem doğal kaynaklarını, gümüş madenlerini, zümrüt yataklarını, uçsuz bucaksız ormanlarını, sınırsız yaylalarını ve devasa kahve ve tütün fidanlıklarını anlattı. “Bunlara rağmen Kolombiya dünya üstündeki en fakir ülkelerden biridir,” dedi. “Bu ülkede Varoluş öyle bir seviyeye indirgenmiştir ki, sahip olduklarını bile elinde tutamamaktadır. Bu, sorumluluğunu alabileceğinden fazla bir zenginliğe sahip olan insanın içine düştüğü duruma benzerdir.” Dreamer, ekonomik açıdan gelişmiş ülkelerin ise genelde doğal kaynaklara sahip olmadıklarını ama bir fikir, kültür, tarih ve sanat felsefesine sahip olduklarını görmeme yardımcı oldu. “Ekonomi bir Varoluş durumudur,” ilkesinin altını çizmek için bir süre sessiz kaldı. “Bir ülkenin ekonomisi, yani maddi açıdan ulaştığı düzey, o toplumun düşünüş ve hissediş düzeyinin bir yansımasıdır. Değerler sistemi ve düşüncenin niteliği sebep, ekonomi ise sonuçtur. Nitelik niceliği arttırır ve asla tersi olmayacaktır. Düş azalır ve değerler tükenirse, zenginlik kaybolacaktır.” Dreamer bunları söyleyerek, ülkelerinin düşlerini anlayabilen, kökenlerini besleyebilecek sorumluluk sahibi insanlar yaratmak gerektiğini belirtti. Tüm uygarlığın yaşamı bu insanlara bağlıdır. Onların görüşü ekonomik evrende sınırlar olmadan


yansıtılacak ve sınırlar genişletilecektir. Onlar olmadan ilerleme kaydedilmesi mümkün değildir. Tutkuyla yürütülen projelerin önüne çıkan engellerin nedeni maddi ve doğal kaynakların yoksunluğu değil, bu projelerin sorumluluğunu taşıyabilecek, tüm gücüyle onlara inanabilecek ve fikirlerini benimseyebilecek insanların yoksunluğudur. “Okul kökenlerinde şimdiye kadar ekonomik düzende asla dile getirilmemiş bir gerçeği barındırmalıdır: Visibilia ex Invisibilibus. Ekonomik zenginlik bir ülkenin ya da kurumun görünmezinin yansımasıdır. Bolluk içeridedir. İyileşmek gibi, içten dışa doğru giden bir sürece sahiptir.” 6 Sahip Olmak, Olmaktır. “Sahip olmak ve olmak aynı gerçekliktir fakat varoluşun farklı düzlemlerinden gelirler.” Dreamer’a göre, sahip olmak, zamanda ve uzamda kendini ortaya koyarak var olmak demekti. Bu keşif, sıradan dünya görüşünü devirecek kapıları açacak ve uygarlığın düşünce biçimini tümden değiştirecek bir şok etkisi yaratacaktır. Dreamer bana, çığır açılan her çağda devrimin alt üst edici ideolojiler sayesinde gerçekleştirildiğini hatırlattı. Düşüncede oluşan devrimler bir bireyden ortaya çıkıp kitlelere yayılıyordu. İnsanı merkezinden çekip sınırlara taşıyan Kopernik, güneşin evrenin merkezinde olduğunu söyleyerek, orta çağ düşünce sisteminin taşlarını yerinden oynatmış ve modern çağı başlatmıştır. Protestanlık, çalışmaya bakışı kökünden değiştirip onu bir mahkûmiyet olmaktan çıkartıp insanın gelişimine bir araç olmaya sürükledi. Endüstri devrimi ve akılcı kapitalizm için gerekli psikolojik koşulları oluşturdu. “Bugün sahip olmanın ve var olmanın aynı gerçekliğin iki farklı yüzü olduğu temelleri üstüne kurulu bir psikolojik devrimin eşiğindeyiz. Gördüğümüz, dokunduğumuz, algıladığımız her şey, duyularımıza görünmez olarak yansıyan, fikir ve değerlerden oluşan, varlığımıza dikey bir dünyanın ürünüdür: Varlık Dünyası. Var olmak sahip olmanın karşıtı değildir, onun üstüne yüklenmiştir ve onun sebebidir. Bu olgu, doğal kaynakları bakımından zengin olan ülkelerin aslında neden en fakir ülkeler olarak kaldıklarını da açıklamaktadır ve bir insanın zenginleşmesinin, Varlığında bir karşılığı yoksa neden kaderinden sıyrılmak için yeterli olmadığının bir göstergesidir. Aslında bir düzenleyicinin varlığını ortaya çıkartmak mümkündür. Varlığın seviyesini kaçınılmaz olarak geriye alabilecek bir tür iç düzenek bulunabilir. Bir olay ya da dış olgu tarafından geçici olsa da ayrıcalıklı kılınan hazırlıksız bir insan, Varlığının seviyesini aştığı zaman, eski yoksulluğuna geri dönecektir. Bu ülkeler için de geçerli bir denklemdir. Üçüncü Dünya ülkelerine bir yarım yüzyıldır yapılan uluslararası yardımların başarısızlığından sonra,


gelişimin uzmanları olan ekonomistler bile, içeride değişim olmadığı sürece bu ülkelere yardım etmenin anlamsızlığını kavramış olmalıydılar. Bu ülkeler, kendi görünmezinde, fikirlerinde (etik, estetik, dini, felsefi ve bilimsel açıdan zenginleşmediği sürece) ve ahlak sisteminde yeterli seviyeye ulaşamadığı sürece yoksulluktan kurtarılamazlar. Bu ülkelerin yaşam koşullarını yükseltmek için, kendi bilgeliklerine ve özlerine dönmeleri ve eski ahlaki sistemlerini yeşerterek geliştirmeleri yeterli olacaktır. ‘Sahip olmak, olmaktır’ olgusunu kavramak insanı en eski önyargılarından kurtarır ve kavramsal düzenini kökünden söküp atar. Buna rağmen bir insanın yapmasına ya da var olmasına izin veren sahip olmak değil, yapmaya ve sahip olmaya izin veren var olmaktır. Bu kolektif hipnoz durumundan kurtulmak insanın dünyaya yatay bir görüntüden bakmayı bırakması ve dikey bir görüşe sahip olmasını sağlar. Orada, gerçeğin katmanları ve var olmanın sonsuz seviyeleri görünmektedir. ‘Sahip olmak, olmaktır’ olgusunu kavramak, insan yaşamının ve örgütsel sistemlerin en karışık ve önemli çelişkilerini anlamak için bir anahtardır ve yazgının çeşitliliğini de açıklamaktadır. İnsanlık tarihi hep daha fazlasını yapmak ve daha fazlasına sahip olmak üzerine ilerlemiştir. Hayvansı ve yağmacı bir içgüdüyle, daha fazlasına sahip olmak üzere uyutulmuş toplumlarda, uygarlığın ilerleyişi, üretme, iletişim kurma, seyahat etme ve böylece daha fazla yok etme becerisinin gelişmesiyle çakışmaktadır. Bu tarihe dikey olarak, görünmez fikirlerden oluşan bir katman, bir sebepler dünyası uzanır. Görünürde elde edilen her fikir, insanlığın yapma ve sahip olma becerisindeki her yükseliş, daima Varoluşun fethini izlemiştir. Zaman içerisinde bilimsel birikim ve teknolojik gelişmeler, insanın kendisini anlamasının yanı sıra, bilinç seviyesinin yükselmesini de takip etmiştir. Bilim ve bilinç birlikte yürümektedir. “Bir birey, bir kurum, bir toplum ya bir uygarlık olsun, bilme, yapma ve sahip olma becerisi, o bireyin, kurumun, toplumun ya da uygarlığın ulaştığı Varoluş seviyesine dayanmaktadır.” Dreamer bu yansımaları sade ama güçlü bir deyişle sonlandırdı. Ne kadar var olursan o kadar bilirsin, ne kadar çok yaparsan o kadar çoğuna sahip olursun. Gölgenin, nesneye ve yansımasına ihtiyaç duyması gibi, yapmak ve sahip olmak, var olmaya dayanmaktadır. Dreamer bana, bir insanı ya da kurumu gözleyerek neye sahip olduğunu herkesin kavrayabileceğini ama derinliğinin, fikirlerinin büyüklüğünün, değerlerinin ve ‘düş’ünün, yani varlığının katmanlarının görünmez olduğunu görmeme yardımcı oldu.


Var oluşla sahip olmak arasındaki mükemmel dengeyi görmemizi engelleyen, araya yanıltıcı bir sis perdesi gibi girmiş olan zamandır. Eğer mucizevî bir şekilde bir insan ömrünü ya da bir uygarlığın yıllarını kapsayan zamanı sıkıştırabilseydik, var olmak ve sahip olmak arasındaki mükemmel uyumu fark edebilecektik. Varlığın farklı katmanlarında aynı gerçekliklerdir. Maddeleştirilmiş Var olma, sahip olmaktır ve arıtılmış sahip olma var olmadır. Sahip olmakla var olmanın benzerliğinin keşfi, ekonomik düşünceye de ciddi anlamda damgasını vurmuştur. Sahip olmak ve böylece zenginliği üretmek, var olmaya boyun eğiyorsa, var olmanın ana kavramları ve unsurları, insanlığın kendini keşfetmek ve gözlemlemek için yaptığı çalışmalar, etik, inanç sistemleri, ahlaki değerler ve hepsinden öte, önsezi ve ‘düş’le birlikte bilimsel araştırmaların içine katılmaya hak kazanmalıdır. “Bir insanın görüşü genişledikçe, ekonomisi de zenginleşir. Bu olgu, bir kurum, bir ülke ya da bir uygarlık için de geçerlidir.” 7 Üniversite ‘birliğe doğru’ anlamına gelir Dreamer bana üniversite kelimesinin anlamının ‘birliğe doğru’ olduğunu söyledi. Bu sözcüğün anlamı, ifade ettiği kurumlar hakkında, daha önce hiçbir kitapta ya da söyleşide rastlamadığım paha biçilmez bilgilere ulaşmamı sağladı. “Amacı, anlamında gizlidir. İnsana, varlığını tamamlamak üzere çıktığı yolculukta yol göstermektir.” Dreamer’ın bakış açısından, geleceğin üniversiteleri laik bir yol izleyerek, yüzyıllar önce sinagogların, manastırların ve dergâhların el attığı ama bitiremediği için sorumsuz, kendi varlığından korkan insanlar yarattığı işi bitirmelidir. Birçok üniversite ortadan kalkacaktır. Geride kalacak üniversiteler ise, uygarlığın karşı karşıya olduğu zorlukları sezgi, irade ve ‘düş’ gibi duyularla çözebilecek kapasiteye sahip yeni önderlerle, düşleyenler, laik keşişler ve yıkılmaz savaşçılar yetiştirmelidirler. Kendi içinde kurnazlık ve masumiyet, mantık ve sezgi, finansal güç ve sevgiyi uyum içinde yaşatabilecek dengeli insanları eğitme, binlerce yıllık bir projedir. “Üniversite bireye, dünyayı yorumlama, kendini tanıma ve gelişimin yolunu göstermeye yönelik temel fikirler sistemi sunmalıdır. Evrensel politikanın ve ekonominin sorumlusu olma düşünü besleyip büyütebilecek ve gücünü ‘düş’ün ilkelerinden alacak aydınlık insanlar yetiştirmelidir.”


Sadece kitaplara dayalı ve dışarıdan herkese eşit miktarda verilen bir eğitim özün boğulmasına neden olur. Yanlış ve yanıltıcı bir yöntemdir. ‘Gerçek’ bilgi zaten her bireyde mevcuttur. Bilmek aslında hatırlamaktır ve ‘dikey hafıza’ yapılan geri dönüş yolculuğudur. Dreamer’a göre yeni eğitim, eski yöntemlerden bin ışık yılı uzaktadır. Yeni eğitimin görevi, öğrencilere bilgi katmak değil, zaten var olan özgünlüklerini ve masumiyetlerini onlara ‘anımsatmaktır’. “Hiçbir kuruma güvenme!” dedi Dreamer öğüt vererek ciddi bir ses tonuyla. “Hiçbir şirketten, kurumdan veya sosyal yardım vakfından para alma ve ne türde olursa olsun ayrıcalık göstermelerini isteme. Geleneksel üniversite sistemi sadece eskimiş değil aynı zamanda bağımlı olduğu için kolay etki altında kalabilen bir sisteme sahiptir. Bu nedenle sen, devrimci bir ruhla yepyeni bir yol açmalısın. Mevcut egemen güçler, yeni bir eğitim sistemini devrimci bir faaliyet olarak göreceklerdir. Bu nedenle geleneğin egemenliğini kabul etmemeli ve mevcut bir eğitim sisteminden yardım talep etmemelisin. Kuracağın üniversite eğitim dünyasında öyle bir çığır açacak ki, eskimiş okullar ve kurumlar ebediyen yok olacaklar. Ancak toptan bir değişime hazır olanlar bu devrimi kabullenip yaşayabilecektir. Bütünlüğe dikkat et! Hiçbir şeyin ona zarar vermesine izin verme! Dokunulmaz ol! Başarı, bütünlüğün doğal sonucudur.” Bu noktada bana ‘yaygın’ üniversite olarak tanımladığı fikrini anlattı. Okulun başarısında ve dünya çapında akademik ortamlarda önemli bir paya sahip olmasında rol oynayacak yapıdan bahsetti. Gelecekte savaşlar, dev savaş gemileri kullanılarak değil, küçük ama hareket kabiliyeti yüksek tekneler kullanılarak kazanılacaktı. Bu sayede, küçük çaplı üniversitelere kabul edilen öğrencilere özel ilgi gösterilebilecek ve aynı zamanda hem büyük hem de küçük bir kurum ideal koşullarda yaratılmış olacaktı. Kendisine ve ‘düş’üne inanan, bunu ancak bir Varoluş okulunda gerçekleştirebileceğine inanan az sayıda öğrenci kabul edilecek ve bu okullar dünyanın her bir tarafına, kampüsler şeklinde yayılacaktı. Dreamer’ın ilkelerinden beslenen bu yeni ve sınırları olmayan üniversite, Aristoteles mantığından uzak, sadece bir bölgede kökleşmeyen, sabit bir ders programı ya da milliyete bağlı olmayan ama dünyanın her yerinde aynı felsefeyi benimsemiş bir kurum olacaktı. 8 Okulun Doğuşu Tefekkür Evi’nde Dreamer’la buluşmamın ve bu görevi üstlenmemin üstünden bir yıl geçmişti. O zamandan beri kendimi bu projeye adamıştım. Üniversite doğdu ve ilk temeli Belgravia, Londra’da atıldı. İlk öğrencilerimiz kayıt oldular ve mutlu bir şekilde ilk akademik yıllarını tamamladılar. Okul gelişimini sürdürürken şaşılacak bir şekilde büyüyordu. Gelişim


sürecinde sıradan bağlantılara ve sınırlamalara hiç kulak asmadık. Akademik formülü geleceğin yapı taşlarını taşıyordu. Mükemmel bir şekilde İngiliz enternasyonalizmini, Amerikan pragmatizmini, İtalyan kültürünü ve klasik uygarlığın binlerce yıllık güzellik arayışını içinde barındırıyordu. İlk akademik yıldan beri uygulanan staj programıyla öğrenciler, genç yaşlarında dünyanın en büyük şirketlerinde çalışma olanağı buluyorlardı. Okulun hem İngiltere hem de İtalya’da açılan kampüsleriyle uluslararası bir platforma oturması, Plutakhos’un eğitimin keşfi üstüne yazdığı kitapla karşılaştırılması mümkündür. Bu kitabın Latince çevirisinde, Yunan eğitim modeliyle, ortaçağın dini okulları çarpıcı bir şekilde karşılaştırılmıştır. Kuruluşundan sonra bir Düş Üniversitesi olarak adlandırılan okul, Klasik Yunan Eğitim Felsefesinin tek mirasçısıydı. Okulun felsefesi, sorumluluk almak ve Varoluşa doğru ilerlemekti. Fikirleriyle, eski ve yeniyi harmanlayan eğitim programıyla binlerce öğrenci, dünyanın dört bir yanından akın etti. Dreamer’ın tanıtımda kullandığı sözler sanki sihirli bir flütten çıkan melodilerdi. Bir devrim düşledim. Öyle bir okul düşledim ki, ‘Düş’ün var olan en somut şey olduğunu ‘anımsasın.’ Yeni bir liderler nesli düşledim. Etikle ekonominin, eylemle düşünmenin, Finansal güçle sevginin, Alıştığımız zıtlıklarına uyum getirebilsinler. Üniversitenin kuruluşuna ön ayak olduğumuz günden beri, insanlar, olaylar ve koşullar şaşılacak bir biçimde bir araya geldi. Bir çocuğun doğuşunda var olması gereken tüm unsurların mucizevî bir şekilde meydana gelmesi gibi, gerekli tüm kaynaklar dürüst yollardan ve tam zamanında bize ulaşmıştı. 9‘Ruh halimiz yerimizdir’! O öğleden sonra Seven Oaks’taki villadan çıkmış, bir zamanlar Dreamer ile buluştuğumuz Hampstead’taki Spaniards Inn barına gitmek üzere Courtney Bulvarında yürüyordum. Yürürken aynı zamanda kafamın içinde birikmiş birçok düşünceyle boğuşuyordum. Dreamer’ın beni görevlendirmesinin üstünden bir yıl geçmişti ve ben şimdi onu görmeyi çok arzuluyordum. Dreamer’ın felsefesinden doğan bir üniversite devrimi yakında Avrupa’ya


uzanacak, oradan ABD’ye uzanacak ve tüm dünyaya yayılacaktı. ‘Düş’, İtalya, Paris, Madrid, New York ve hatta daha uzaklardaki Güney Amerika ve Asya yollarına düşmek üzereydi. Düşleyerek uyguladığım bu girişimde, okulun tanıtımından, kayıt aşamalarına, öğretim üyelerinin seçimine kadar her şeyle kendim ilgilenmiştim. Yeni tanıştığım ve paha biçilmez değerdeki çalışma arkadaşlarım da sanki başka işleri yokmuş gibi bu proje için aniden belirivermişlerdi. ‘Onu’ görmeyi çok istemiştim ve şimdi o an yaklaşırken, içimdeki karmaşık duygularla boğuşuyordum. Projenin gelişim hızı sanki beni sınıyordu. Tüm sorumluluklarımın yanı sıra, en önemli işimin ‘anımsamak’ olduğunu biliyordum. ‘Düş’ü, Dreamer’ı ve kendime olan sözlerimi hatırlamak zorundaydım. “Var oluş, başımıza gelen her şeyin gerçek yaratıcısıdır.” Bunları bilmeme rağmen, Kuveyt’te başıma geldiği gibi, şüpheler, endişeler ve bu işin altından kalkamama korkusu benliğimi sarıyor ve ‘düş’ten uzaklaşmama sebep oluyordu. Bir seferinde bana “okul çoktan tamamlandı. Bunu asla unutma!” demişti. “Okulun gerçekleşmesindeki son hedef, senin ve bünyesindeki herkesin yeni bir anlama düzeyine erişmesini sağlamaktır.” Engellerin ve yapay problemlerin benim düşüncelerimin bir ürünü olduğunu biliyordum. Buna rağmen korkularımdan kurtulamıyordum. Özellikle işin mali yönü beni oldukça endişelendiriyordu. İlk yıl için başvuran öğrencilerin sayısı, bizi okulları genişletmeye ya da taşımaya itiyordu. Bu yüzden de yeni sermayelere ihtiyaç duyuyorduk. Ayrıca okulun uluslararası bir yapıya sahip olması çok fazla kaynak gerektiriyordu. Dreamer’la buluşmak üzere Spaniards barına girdiğimde aklımdaki düşünceler bunlardan ibaretti. Mekâna girince, ilk buluşmamızda oturduğumuz üst kattaki masayı seçtim. Birkaç dakika sonra, mekânın sahibi gelerek Dreamer’ın önceden geldiğini ve beni alt katta beklediğini söyledi. Bara yakın sakin masalardan birinde oturuyordu. Bu buluşmamızda da hemen söze girmişti. Onun yanındayken zaman sıkışıyor ve mesafeler daralıyordu. Şimdi Latin Amerika’daki karşılaşmamızın üstünden bir yıl değil de, bir gün geçmiş gibi hissediyordum. Fırsatını bulur bulmaz kendisine sormak istediğim soruyu sordum. Masa seçiminin beni şaşırttığını ifade ettim. Yanıtını yüksek sesli bir kahkaha atarak verdi. Hem gülüyordu hem de “ruh halimiz yerimizdir!” diyordu. “herkes varoluşta karşılık geldiği konuma yerleştirilir. Tekrarlanan düşünce sistemine karşı çık. Rutinlerden ve alışkanlıklardan kaç. Tekrarladığın tutumlarını tepkilerini düzelt. Her türlü tekrarı terk et. Her yeni koşulda yeni bir seçeneğin olacaktır.” Sonra bana suç ortağı gibi bakıp, duvarda


dekor olarak asılı duran on sekizinci yüzyıldaki Kenwood isyanından kalma tüfekleri göstererek, “Yapacakların önceden kestirilemez olsun! Asla sabit bir hedef tahtası olma. Unutma, Antagonist her zaman pusudadır!” 10 Banka Dreamer’a içimdeki sıkıntılara neden olan sorularımı yönelttiğimde, “elini altına koyduğun iş gerek duyduğun kaynakları sağlayacaktır,” dedi. “Sorumluluk yatırımdır. Her şeyini gözden çıkart ve sorumluluklarının ardında bir kırıntı bile bırakma. Fikirlerinin büyüklüğü, iç sorumluluğun ve bütünlük düzeyin gerekli tüm finansal araçları üretmene olanak verecektir.” Dreamer gerçek sınırların varoluşta olduğunu yineledi. “Maddi dertlerini düşünme. Onlar sen düşündüğün için vardır. Sıkıntıyı, korkuyu ve endişeyi terk et. Gözlemle ve anı erteleme. Her şey tamamlandı. Şu an tek engel sensin! Sorumluluğunu ve sözlerini kendine yinele. Unutma, ekonomi varoluşun kurallarına itaat eder. Köklerine ve kaynaklarına dön. O zaman istediğin kaynakların, istediğin zaman önüne geldiğini göreceksin. Tefekkür Evinde bana söylediği sözleri anımsadım. Büyük projelerin önündeki engellerin mali kaynakların yokluğu değil ama bu projelere tüm gücüyle inanacak ve sorumluluğunu alacak insanların olmamasıydı. “Sen kral olursan, krallığın arkandan gelecektir!” dedi. Sonrasında söylediği sözleri kalbime yazdım. “Sahip olmak için önce var olmak gerekir. Var olmak için sahip olmak değil. Varoluş daima krallığın doğuşundan önce gelir. Bir kral ol, sonra krallık gelecektir.” Karşı durmanın, başa çıkmanın olanaksız olduğu bir şeyle yüz yüze geldiğinde beni anımsa. Sözlerimi ve ‘düş’lerini hatırla! Bankaya git ve ne istiyorsan al. Masanın diğer tarafında olduğumu göreceksin.” Bunlar Dreamer’ın söylediği son sözlerdi. Royal Bankasının merdivenlerinde bu sözler, basamakları benimle birlikte çıkıyorlardı. “Dışarıda karşılaştığın engeller, içeride taşıdığın sınırlardır. Sende korku ve endişeyi yaratan bu olaylar değil, içindeki korku ve endişelerdir. Onun ilkelerinden güç alarak, benimle birlikte okul da gelişti. Ben değiştikçe, dış gerçeklikler de değişti. İçinden çıkılmaz birçok durumun, Dreamer’ın elinde bir geminin düğümleri gibi çözüldüğünü görmüştüm. Yine O yanımdayken, olanaksız dediğim birçok işin altından kalkmıştım. Bana söylediği diğer bir söz ise, “görmek için inanmak ve görmeden inanmak ‘alt üst etmek’ demektir. Bireysel bir devrim, bugüne kadar inandığın her şeyi yıkacaktır. İnan ki göresin. İnsanlar, inandıkları her şeyi gerçekleştirmişlerdir. Ama suyun üstünde bile


yürüsem seni inandırmam mümkün olmayacaktır. İnanma, içeride başlayan bir eylemdir,” dedi. Bankanın içindeki ofis sade döşenmişti. Bankacı ayağa kalkıp elini uzatarak bana selam verdi. Diğer iki banka memuru da beni başlarıyla selamlayarak masalarından kalkmışlardı. Proje hakkında kısa bir sunum yaptım ve sunumum sırasında sözlerimin ne kadar güçlü bir ifadeyle aktarıldığına ben bile şaşırmıştım. Hem onları hem kendimi dinledim. Aynı anda hem aktör hem de seyirciydim. Projenin büyüklüğünün havayı doldurduğunu ve aramızdaki buz denizini erittiğini hissettim. Bu adamlar gözlerimin önünde değişiyorlardı. Başlarda önyargılıydılar ama gitgide projeye olan ilgileri artıyordu. Ofislerinden az ötede yeni bir üniversite kurulacaktı. Projenin gücü, sürekli gelişimi onları etkilemişti. Son bilançomuzu, öğrenci sayılarını ve ileriki yıllarda kayıt olabilecek öğrenci sayılarını anlatan grafikleri yanımda getirmiştim. Fakat artık sayılarla ilgilenmiyorlardı. Dreamer’ın belirttiği miktarı onlara ileterek toplantıyı bitirdim. Bu miktar, onları yerlerinden fırlatmaya yetecek kadar şaşırtıcıydı ama onlar makul bulmuşlardı. Aslında onlar çoktan evet demişlerdi. Ayrılmak için müsaade istediğimde içimi büyük bir coşku kaplamıştı. Banka memurunun gözlerinde Dreamer’ın bakışlarını görmüştüm. Böylesine heyecan veren bir projeye katkıda bulunmaktan gurur duyan kişi Dreamer olmuştu. Bana gülümseyen, elimi sıkan ve kapıya kadar eşlik eden de O’ydu. Bir daha asla unutmayacağıma dair ant içtim. “Düşle, düşle, düşle... Düş kurmayı asla bırakma. Gerçeklik ardından gelecektir...”


Tanrılar Okulu Özgün Adi

La Scuola degli Dei © Yayın Hakları

European School of Economics © 8/9 Grosvenor Place London SW1X7SH - UK

www.eselondon.ac.uk All rights reserved. No part of this publication may be reproduced or transmitted, stored or introduced into a retrieval system or transmitted in any form or by any means without the prior written permission of the publishers nor may be circulated in any form of binding or cover other than the one in which it is published and without a similar condition including this condition being imposed on the subsequent purchaser. Çeviri ve Düzelti: Ayda Akkoç Cover: All’Ombra delle Cattedrali: Wainer Vaccari ©


Tanrılar Okulu “Aşkın ve maddi gücün tek ve benzer olduğunu söylüyorsun. Bu benzerliğin saçma ve mantığa aykırı bir önerme olduğunu düşünmüyor musun? İçinde onca suçu barındıran maddiyata dayalı bir dünyayı, aşk gibi saf bir dünyayla nasıl kıyaslayabilirsin?” “Dreamer: Para da aşk gibi iç dünyamıza aittir. Para var olmanın bir halidir. Parasal bolluk, aşk dediğimiz sorumluluk ve yaratıcılık duygularıyla zaman içerisinde elde edebileceğin bir durumdur. Aynı şekilde, Varlığının içindeki kusurlar seni güçsüzleştirir ve fakirleştirir. Kurduğun Düşte meydana gelecek çatlaklar maddi gücünü de azaltacaktır. Unutma! Aşk, ölümün yokluğudur. İçinde ölüm olmayan bir bireyin gücü her şeye yetecektir.”

Elio D'Anna - Tanrılar Okulu  

Elio D'Anna - Tanrılar Okulu

Elio D'Anna - Tanrılar Okulu  

Elio D'Anna - Tanrılar Okulu

Advertisement