Page 1

2018 YAZ SAYI 2

Zaman Salerno Tıp Okulu Somali Kıtlık Felaketi Göçmenlere Uygulanan Sağlık Politikaları Bir Edebi Tür Olarak Deneme

Çocuk Felci Serüveni


The 5th International and Interdisciplinary Conference on

Health, Culture and the Human Body Principles of Biomedical Ethics, Genetics and Human Enhancement 4 – 6 October 2018 . Istanbul . Turkey


2018 YAZ SAYI 2

Sahibi Hayat Sağlık ve Sosyal Hizmetler Vakfı Ankara Şubesi adına Saim Kerman Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Çağrı Emin Şahin Editör Fakih Cihat Eravcı Yayın Kurulu Burhan Sami Benli Çağrı Emin Şahin Enes Karabulut Fakih Cihat Eravcı Şeyda Akbal Zeycan Kübra Cevval Zeynep Balık Yapım Selika Tasarım Uygulama Ahmet Yumbul Baskı - Cilt Karakış Basım Ltd. Şti. 0212 544 5810 İletişim Sakarya Mah Hamamarkası Sk No. 7 Altındağ Ankara 0312 287 02 10 ankara@hayatvakfi.org.tr HSVankara ankara.hayatvakfi.org.tr ISSN 2636-7696 Dergide yeralan yazılardan yazarları mesuldür. © Yayın hakları yayıncıya aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

ANKARA ŞUBESİ

Merhaba değerli okuyucumuz, Dergilerin her bir sayısı yeni bir heyecan, yeni bir umuttur. Dergi yazarları ve yönetim kurulu için bu hissiyatlar ne kadar kuvvetli ise okuyucu için de bu böyledir. Bu iki taraflı ilişkide istikrar, güvenin tesisi için bir anahtardır. Bu bağlamda sürekliliğimizi muhafaza, kalitemizi ise daha yükseklere çıkarma niyeti ile sizlerle ikinci sayımızda buluşuyoruz. Buna vesile olan bizler, nasip eden ise Yaradandır. Yazılarımızın harfleri adedince hamd olsun. Zaten her şükür ve zekât kendi dilinden ve cinsinden olmalı değil midir? Tababet ilminde tablonun tamamını görmek, bütünü unutmamak ve anlamak en önemli hususlardan biridir. Bu çerçevede insan, tüm sistemleri ve tüm bölgeleri ile birlikte değerlendirilir. Bu maddesel tarafın yanı sıra psikoloji ve sosyoloji de sağlığın önemli ve maddesel tarafı tamamlayan, bütünü oluşturan parçalardır. Bu bağlamda insan, psikolojisi olan sosyal bir varlıktır. Maddesel alan psikososyal taraftan; psikososyal parça da maddesel taraftan, olumlu veya olumsuz etkilenmektedir. Hayat da böyledir. Eğer tüm tablo kaçırılır ve bir odak noktası dışına çıkılmaz ise bir alanda derinleşirken diğer birçok alanda sığlaşılır ve bir vizyon daralması yaşarız. “Eşyanın hakikati” arayışımıza ise ancak bütüncül bakış açısı ile bir cevap bulunabilir. Dergimizdeki çeşitliliğe bu veçheden bir defa bakmak gerekir; Bir tarafta soyut bir alan olan ve insanı incelten, nezaketin ve naifliğin kelimelere yansımış hallerini sunan Kavram ve Edebiyat Koordinatörlüğümüzün derleme yazıları varken, bir diğer tarafımızda hayatın tam içinden Tıbbi İnsani Yardım ve Halk Sağlığı koordinatörlüklerimizin yazıları var. Ayrıca bunlara ek olarak, bu iki yanımızın birleşimi gibi (hayatın ve insanın bütünü gibi) tarih kokan, mekân ve insandan bahseden Göç Hareketleri ve İslam Şehirleri Koordinatörlüklerimizin yazılarını bulacaksınız. İşte bu bütüncül bakış içerisinde hakikat arayışımız, yoluculuğumuz devam edecektir. Aslolan yolda olmaktır diyerek sizleri yeni sayımızın sayfaları arasına bırakıyor ve keyifli okumalar diliyoruz.


içindekiler 08

Zaman

Zaman ‘an be an’ içinde bulunduğumuz ancak izaha kalkışınca adeta içinde kaybolduğumuz bir kavram. Sizce zamanın bir karşılığı var mıdır dış dünyada, yoksa zaman sadece zihinde midir? Günümüze dek dinler, düşünürler ve insanlık zamanı nasıl açıklamıştır? Zaman mutlak mıdır, yoksa göreceli midir? Asra and içerek, kuşluk vaktine yemin ederek ‘zaman’ kavramını yücelten Kur’an hangi cihetten bakar zamana ve zamanın önemi nedir İslam’da? Tevekkül ve Mahremiyet kavramlarından sonra bu sayımızda ‘Zaman’ kavramını çeşitli yönlerden inceleyerek idrak etmeye çalıştık ve bir derleme yazısı halinde sizlere sunduk.

20

Kahire

Tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapan piramitlerinden külliyelere uzanan serüveninde Kahire, Müslümanların da ilk uğrak yerlerinden biri olmuştur. Fustat ile birlikte ilk kurulan şehirlerden biri olmasının yanı sıra İslam Medeniyeti’ne dair sayısız iz barındırmasıyla da çok önemlidir. Kurak ikliminde sayısız alim ve eser yeşerten Kahire’yi, literatür eşliğinde estetik açıdan inceleyerek kapsamlı bir derleme yazısı ile okuyucularımıza sunduk.

30

Salerno Tıp Okulu

Tıbbi eğitimi en köklü kurumlarından itibaren araştırmayı amaçlayan ‘Şifahaneler ve Tıp Okulları’ çalışma grubu; bu sayıda Salerno Tıp Okulu’nu akademik çalışmalar eşliğinde değerlendirdi. Orta Çağ Avrupasının karanlık yüzüne rağmen sistematik bir eğitim sistemi oluşturan ve birçok kadın hekimin de yetişmesini sağlayan Salerno Tıp Okulu, tıp eğitiminin gelişimini merak edenler için bu sayıda yerini aldı.

38

Eş-Şeyhu’r Reis: İbn-i Sina

Hem dâhi bir hekim olarak bilinen hem de filozofların prensi olarak anılan ve bu çok yönlülüğü nedeniyle, fikirleri ölümünden yüz yıllar sonra bile hala tartışılan İbn-i Sina, İslam dünyasının kuşkusuz en önemli alimlerindendir. Yıllarca Avrupa tıbbının ana kitabının müellifi olmasına rağmen Anadolu’da değeri yeterince anlaşılmayan İbn-i Sina’yı, tüm yönleriyle ele alınan derleme yazımızla okuyucularımızın beğenisine sunduk.

50

2011 Somali Kıtlık Felaketi Tıbbi İnsani Yardım Organizasyonları

64

2011 Somali Kıtlık Felaketi Afete Bağlı Sağlık Sorunları

Her sayısında farklı bir afeti konu alan dergimizin bu sayısında Somali 2011 kıtlık felaketini her yönüyle ele aldık. Kıtlık nedir? Kıtlığın nedenleri nelerdir? Kıtlık felaketinde yardım yapan büyük kuruluşlar ve yerel organizasyonlar kimlerdir ve hangi konularda yardımlar yapılmıştır? sorularına cevaplar aradık ve sizlerin dikkatine sunduk.

2011 Somali kıtlığı başta malnütrisyon ve buna bağlı komplikasyonlar yanında pek çok halk sağlığı sorununa yol açmıştır. Yapılan beslenme desteği, aşılama ve diğer faaliyetler ile gıda güvenli sınıflamasını bu yazımızda kapsamlı bir şekilde inceledik ve sizlere sunduk.


Acara Batum Muhacirleri

74

Göç hareketleri, farklılıkların kabul edilememesi ve mekanın paylaşılamaması neticesinde hüküm süren devletin yerleşik halka uyguladığı zorlamaların bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu derlememizde, Selçuklular döneminde Müslümanlık ile tanışan ve sonrasında Osmanlı döneminde güçlenen Acara bölgesinde yaşayan Müslüman Gürcülerin (Acaralar) sürecini ele aldık. Böylece geçen sayımızdaki Kafkasya bölgesi incelemelerimize bir yenisini ekledik. Acaralar’ın kendi kimliğine, inancına, yaşam tarzına sahip çıkmasını ve huzur içinde yaşamak için aldığı yolu sizlerle paylaştık.

Suriye Arap Cumhuriyeti (1918-2009)

84

Yedi yılı geride bırakarak sekizinci yılına giren Suriye iç savaşı, ülkemizi ve dünyayı derinden etkilemiştir. Geride yıkılmış bir ülke, yüzbinlerce ölüm, milyonlarca mülteci ve tarihin yok oluşunu bırakan bu süreç, ülkenin tarihinde ilk defa yaşanan yeni bir gelişme miydi? Yoksa tekerrür eden bir tarih mi? Osmanlı sonrası huzuru unutan toprağın hikayesini derleyip bugüne ışık tutmasını amaçladık. Tarih tekerrür ederken, geleceğe dair alınacak dersleri içerisinde barındırarak sunuyor. Elbette okuyan, öğrenen ve düşünen kişilere.

Göçmenlere Uygulanan Sağlık Politikaları

96

Sağlık hakkı, temel hak olan “yaşam hakkı” çerçevesinde ele alınmış ve uluslararası kabul gören belgelerde yerini almıştır. Göçmenler özelinde ise, en ciddi sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Meselenin ekonomik, sosyal ve kültürel vechelerinin olması işi zorlaştırmaktadır. Bu hak, belgelerde teorik düzlemde yer alsa dahi, pratikte farklı ülkelerde farklı uygulamalar ve yelpazede sunulmaktadır. Biz de bu konuda bir özet derleme oluşturarak sizlerle buluşturduk.

En Ulvi Aşkın Şâiri Fuzûli’nin Hayatı

108

Mahlasıyla adını, şiirleriyle de hayatını gölgede bırakmış olan Fuzûli, bir halk hikayesi olan Leyla ile Mecnun’u müthiş belagati ile divan edebiyatının eşsiz bir eseri haline getirmiştir. Naat türünün mümtaz bir örneğini “Su Kasidesi” ile ortaya koyan şair, “Şikayetnâme” olarak bilinen hicvi ile de ün salmıştır. Bu sayımızda, hayatı ve eserleriyle incelediğimiz Fuzûli’yi daha yakından tanıma fırsatı bulacağız.

Serveti Fünûn Dönemi Edebiyatı

120

Bir fen bilimleri dergisi olarak yayın hayatına başlayan Servet-i Fünûn, Tevfik Fikret’in derginin başına geçmesiyle bir edebiyat dergisi hüviyetine bürünerek Edebiyat-ı Cedîde olarak da anılan dönem edebiyatına ismini vermiştir. Edebiyatımızın batı ile etkileşiminin en aşikar şekilde görülmüş olduğu bu dönemi, öne çıkan isimleri ve eserleriyle sizlere tanıtmaya çalışacağız.

Bir Edebi Tür Olarak Deneme

132

İlk örneği 1580 yılında Montaigne tarafından kaleme alınan “Denemeler” adlı eserle ortaya konan bu edebi yazı türü, kesin yargılar içermemekle birlikte kişisel bir bilinç ile yazılan, teknik açıdan olduğu kadar estetik açıdan da doyurucu muhteviyatı ile ön plana çıkmıştır. Bu derlememizde Türk ve Dünya edebiyatından seçmiş olduğumuz, Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati”, Albert Camus’un “Korku Çağı”, Montaigne’nin “İnsanın Durumu”, Michel Cioran’ın “Zamanın Parçalarının Birbirinden Ayrılması” ve Cemal Süreya’nın “Folklor Şiire Düşman” başlıklı denemelerini inceleyeceğiz.

Çocuk Felci Serüveni

146

Yarım yüzyıldır dünyanın büyük bir çoğunluğunda polio (çocuk felci) vakası görülmemektedir. Çiçek hastalığından sonra eradike edilmesi hedeflenen ikinci hastalık olarak görülen çocuk felciyle, insanlığın mücadelesinin nasıl başladığına, dönüm noktalarına ve küreselleşen dünyanın virüslere karşı serüvenine tanık olacaksınız. Beraber çıkacağımız zaman tüneli yolculuğunda, günceli daha iyi anlamamız için kapsamlı bir araştırma yazısı derledik.


İSLAMİ İLİMLER Araştırmaları Koordinatörlüğü Koordinatörlüğümüz, yaşamın ve yaşamanın kılavuzu olan İslam dininin ilk emri olan “İkra!” ayetini düstur edinerek ‘İslami İlimler’ adı altında çeşitli okumalar yapmaktadır. Amacımız, ‘Biz ataların dini üzerineyiz’ diyen putperestler gibi ezbere bir din anlayışını benimsemek yerine okuyarak, araştırarak, anlayarak; kulaktan dolma bilgilerin içini dolduran, meselenin kaynağına, kavramların derinine inen, doğrunun ve doğru tanımların peşinde olan bir Müslümanlığı benimsemektir. Koordinatörlüğümüz ekip çalışması ile her ay bir başlık üzerinde okumalar yapıp çalışmalarını ayın sonunda derlemeler halinde yayımlamaktadır ve çalışılan konular ile ilgili söyleşiler düzenlemektedir.

Etkinlik 1. Çalışma Grubu • Kavram • İslam Düşünce Tarihi 2. Söyleşi • Mahremiyet


Zaman “Zaman, ne olduğu sorulmadığı sürece hepimizin üzerinde uzlaştığı ve sorunsuzca kullandığı bir kavramdır. Öyleyse zaman nedir? Sormadıkları takdirde bilmeme rağmen, soran birine açıklamaya çalıştığımda bilmediğimi anlıyorum.” (St. Augustine) DİLSEL İNCELEME

KAVRAM ÇALIŞMA GRUBU Esma Sayın Hicret Ravza Aytemiz 2 Nur Kayabaşı 3 Hatice Hilal Polat 1 Şevval Yiğit 2 Ayşe Kübra Güllü 3 Zülal Duru * 1 1

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi 3 Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi 1

2

* İletişim: zlalduru@gmail.com

8

KONAK

Düşünce tarihi boyunca varlık ve yaratılış probleminin çözümüne ilişkin temel paradigmalardan biri olan zaman, ilk bakışta çoğumuza tanıdık gelse de tanımlanmaya çalışıldığında tatminkâr cevabın güç olduğu bir kavramdır. Bu bağlamda zaman konusunda hemen hemen her toplum kendi kültür ve düşünce yapısına uygun bir şekilde zamanı tanımlamaya çalışmıştır. Zaman kelimesinin kökü, Zerdüştiliğin bir kolu olan eski bir İran din akımı Zurvanizm’deki ‘zaman ve kader tanrısı Zurvan’ ismine kadar uzanmaktadır. Zurvan’ın başlangıçta zamanın kaynağı olan, iyi ve kötü talihi dağıtan, yazgıya hükmeden bir gök tanrısı olduğu belirtilir. Kutsal kitapları Avesta’da da zaman anlamında zruvan/zurvan kelimesi geçmektedir. Sözlükte ‘kısa veya uzun vakit, az ya da çok bölünebilir müddet’ gibi anlamlara gelen zaman örfte altı ayı aşmayan süre, bir yılın çeşitli dönemleri ve mevsimleri, bir kimsenin yönetimde kaldığı süre anlamında da kullanılır. Çoğulu -ezmankelimesinin ise bir insanın yaşadığı ömür anlamına geldiği kaydedilir.


Bazı Kültür ve Dinlerde Zaman Eski dönemlerde zaman anlayışında tabiatla iç içelik hâkimdir. Zaman aralıkları saat ile değil gün ışığı vasıtasıyla belirlenir. Gün-gece, mevsimler, yıldızların hareketleri, medcezir, yağışlar vb. doğa olayları ile zaman anlam kazanmaktadır. Eski Yunan’da zaman, içinde olayların geçtiği şey olarak tanımlanır. Zaman kavramı geçmiş ve gelecekten ziyade şimdiki zaman ile ilgilidir. ‘Kairos’ insan yaşamını ve gelişimini ifade eden en uygun zaman anlamında şimdiki zamanın karşılığı olarak kullanılır ve zamanın niteliğini ifade eder. Bunun karşısına ise zamanın niceliksel tarafını karşılayan, durmadan akıp gitmeyi ve saatin gösterdiği zamanı ifade eden ‘khronos’ çıkmaktadır. Khronos zaman tanrısıdır. Zamanın babası ve çocuklarını yutan, çıplak, yaşlı, kel bir varlık olarak tasvir edilir. Hıristiyanlıkta Tanrı İsa’nın bedenine bürünerek insani bir varoluşa düşüş yaşamıştır. Tanrı tarih üstü bir varlık iken, bu düşüşle zamanın içine karışmış ve sonlu varlık ile sonsuz varlık arasındaki dinamik ilişki ile sonsuzluk zamanın içine, zaman da sonsuzluğun içine dahil olmuştur. Bu sebeple tarih ve zaman kutsallaştırmaya layık bir hale gelmiştir. Yahudi geleneğinde zaman kutsal bir tarihin aracısı olarak kabul edilir. Seçilmiş bir halkın başına gelen özel birtakım olaylar silsilesinin aracısı olarak zaman kutsanmıştır; o ebedi bir dönüş, Tanrı ile halk arasındaki sözleşme ve inancın ilahi yoludur. Cahiliye Araplarında ise zamanın, âlemdeki oluş ve bozuluşlarda etkin olduğu

şeklinde bir görüş hâkimdir. İslam’dan önce Araplar yaratıcı olarak Allah’ı görmekle beraber yaratılıştan sonra yaratıcıyla tüm ilişkilerin kesildiğine ve hayatın daha kuvvetli bir varlığın yani ‘dehr’in yönetimine geçtiğine inanmaktadır. Dehre kudret ve ilahlık payesi verilmiştir. Dehr ve zaman kavramları ileride daha ayrıntılı anlatılacaktır. Zaman Kavramına Kuramsal Yaklaşımlar Zamanın varlığını inkâr edenler Septikler (Şüpheciler) olarak bilinir. Şüpheciler zamanın gerçeklikten yoksun olduğu lehinde şöyle bir kanıtlama yaparlar: Eğer zaman var olsaydı ya bölünebilir ya bölünemez olacaktı. Bölünemez olduğu takdirde yıllar, aylar, saatler, geçmiş ve geleceğin ondan çıkması imkânsız olacaktı. Tersine bölünebilir olsaydı ya bütün parçaları ile birlikte ya da parçalarından bir kısmı ile var olacaktı. Birinci ihtimal saçmadır çünkü bu durumda geçmiş ve gelecek eş zamanlı olacaktı. İkinci ihtimal de olanaksızdır çünkü zamanın hiçbir parçası fiilen var olmaz. Zira geçmiş yaşanıp bittiği, gelecek ise henüz gelmediği için fiilen yok hükmündedir. Zaman konusunda görüş bildiren ilk düşünürlerden biri olan Platon’a göre, zihnin var olanları bir bütün olarak birdenbire kavrayamamasının bir sonucu olarak değişmez ve zaman dışı olan zaman, yetkin idealar dünyasının yetkinlikten yoksun bir taklididir. Fizik adlı eserinde ‘Zaman var mıdır? Eğer varsa doğası nasıldır?’ sorusundan yola çıkan Aristo’ya göre zaman ise ya yoktur ya da kaygan ele avuca gelmez bir şeydir. Buna göre zamanın bir parçası var olmuştur ama yoktur (geçmiş); öteki parçası ise henüz yok-

Zaman kelimesinin kökü, Zerdüştiliğin bir kolu olan eski bir İran din akımı Zurvanizm’deki ‘zaman ve kader tanrısı Zurvan’ ismine kadar uzanmaktadır.

Khronos: Eski Yunan Mitolojisi'nde Zaman Tanrısı

tur ancak var olacaktır (gelecek). Zaman bu parçalardan oluşur fakat var olmayanlardan oluşan bir şey varlıktan pay alamaz. Aristo harekete bağlı bir zaman tanımı yapmıştır. Ona göre zaman, önce ve sonraya göre devinimin sayısıdır. Bireyler düşüncelerinde bir şey değişmediğinde ya da değişimi fark etmediklerinde zamanın da geçmediğini düşünmektedirler. Fakat Aristo’da zaman hareketle bağıntılı olsa da onunla özdeş değil; önce ve sonraya göre hareketin sayısıdır. Bu aritmetik sayımı yapacak olan insan zihnidir. İslam filozofları arasında en yaygın şekilde benimsenen tanım budur. Einstein’a göre ise zaman mutlak ve doğrusal değildi, zaman kişiye göre şekilleniyordu göreliydi. Einstein, kuramını şöyle açıklar: “Bir adam sevdiğiyle oturup bir saat geçirdiğinde, bu süre kendisine bir dakika gibi gelir. Bir de onu, bir dakika için sıcak bir fırının üzerine oturtun; bu süre ona bir saatten daha uzun gelecektir. İşte görelilik budur!” İslam Düşüncesinde Zaman Kelam geleneğinde zamanın daha küçük parçaya bölünmesi imkânsız olan cüzlerden(an) meydana geldiği ifade edilir. Zaman, mekân ve hareketin birbirinden ayrı düşünülmesi imkânsız olduğu için kelamcılar mekân ve hareket gibi zamanın da sonsuz bölünebilirliğini reddetmişlerdir. İSLAMİ İLİMLER

9


rihi bir hadiseye atıfta bulunmak amacıyla kronolojik bağlamlarda hem de kozmolojik anlamda yer alır. Kur’an-ı Kerim’de her şeyin faili ve maliki olduğu ifade edilen Allah’ın kudret ve yaratma alanına zaman/dehr de dâhildir. Allah zamanın yaratıcısı ve düzenleyicisi olarak vasfedilmiştir.

İlk İslam filozofu Kindi zaman kavramı konusunda Aristocu bir yaklaşım sergileyerek zamanı hareketin sayısı ve hareketin saydığı süre olarak tanımlamıştır. İhvan-ı Safa grubu zaman için “saat, gün, ay ve yılların geçişi, gökküre hareketlerinin yinelenen sayısı, gökküre hareketlerince sayılan süre” gibi yaygın tanımları aktarır. Ek olarak iki farklı görüşten de bahseder. İlki Septiklerin görüşüne paralel olarak zamanın gerçek bir varlığa sahip olmadığıdır. İkincisi ise yirmi dört saatlik zaman dilimleri dünya üzerinde farklı boylamlarda daima gerçek olarak yaşandığı için zaman sürekli olarak vardır. İslam dünyasında zaman hakkında Aristocu fikirlerin yaygınlık kazanması İbn-i Sina aracılığıyla olmuştur. Ona göre hareket eden nesnelerin hız ve mesafe değişkenlerine bağlı olarak birbirlerine göre farklı konumlara sahip oluşu, insan zihninde öncelik-sonraki fikrinin meydana gelmesini sağlar. Buna göre zaman, önce ve sonra gelen diye bölünebilen hareketin sayısıdır. İbn-i Sina fizik alanındaki zamanla, ‘dehr’ ve ‘sermed’ dediği mutlak zamanı birbirinden ayırır. Fiziksel varlıkların zaman tarafından kuşatılmasına karşılık metafizik varlıklar zamanla beraberlik 10

KONAK

ilişkisi içindedir. Bu ilişki ‘dehr’ adını alırken; dehri de kuşatan, zamanda olmak veya zamanla beraber bulunmaktan tamamen bağımsız durumdaki mutlak varlığın sürekliliği için ‘sermed’ kelimesini kullanır. Fahreddin Razi İbn-i Sina’ya ait terminolojiyi şu şekilde formüle eder: “Değişenin değişene nisbeti zaman, değişmeyenin değişene nisbeti dehr, değişmeyenin değişmeyene nisbeti sermeddir.” Zamanı hareketin ölçüsü sayan Meşşâî filozofların aksine Ebu’l- Berekat el-Bağdadi’ye göre zaman, varlığın ölçüsüdür. Bu tanımı zihindeki varlığı bakımından hareket olmasa da zamanın zihinde var olmasına dayanarak yapar. Yani zaman hareketten önce gelir. Ebu’l- Berekat ise ister yaratıcı ister yaratılmış olsun hiçbir varlığın zamansız tasavvur edilemeyeceğini belirterek her varlığın zamanda bulunduğunu ileri sürer. ZAMAN KAVRAMI ve KURAN AYETLERİ İNCELEMESİ Kur’an-ı Kerim zamanı hem kavramsal hem de pratik yaşamla, hatta öldükten sonraki yaşamla ilişkisi bağlamında ele alır. Kur’an-ı Kerim’de zamanı ifade eden kelimeler işin ya da ibadetin vaktini belirlemek, yahut ta-

Zaman kavramı bahsinin Kuran’da sıkça geçmesinin yanında birçok ayette zaman üzerine yeminler de edilir. Çünkü Allah (c.c) Kuran’da bizim için yaratıldığı halde önemini idrak edemediğimiz veya unuttuğumuz şeyler üzerine dikkat çekmek için yemin eder. Zaman da pek çok farklı formu ile Kuran’da üzerine yemin edilen, vurgulanan, hatırlatılan önemli ve değerli kavramlardandır: -Asra yemin olsun, duhaya yemin olsun, yeryüzünün sonuna yemin olsun, hasat gününe yemin olsun…Kuran içinde bahsedilen farklı zaman kavramlarını aşağıdaki başlıklar altında gruplayarak inceledik: İbadet tanzimi Hud 114. Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür. İsra 78. Güneşin doruğu aşmasından gecenin çöküşüne kadar(ki süre içinde) namazı(nı) gereği üzere yerine getir; sabah (namazı) okumasını da (tam bir dikkat ve duyarlık içinde gerçekleştir); çünkü sabah okuması(nda insan) gerçekten de (ulvi olan her şeye) açıktır. Bakara187. Gecenin karanlığından tan yerinin aydınlığı fark edilinceye kadar yiyip içebilirsiniz. Sonra gece çökünceye kadar oruca devam edersiniz. Bakara189. Sana, ayın evreleri hakkında soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. Toplumsal düzen Bakara 194. Saldırmazlık örfünün geçerli olduğu aylarda size saldıranlara


siz de karşılık verin: zira saldırmazlık örfünün ihlali, adil karşılık (kısas yasasına tabi)dir. Bakara 226. Eşlerine yaklaşmayacaklarına dair yemin edenler için dört ay bekleme süresi vardır; şayet (yeminlerinden) dönerlerse, unutmayın ki Allah çok affedicidir, rahmet kaynağıdır. Bakara 233. Ve (boşanmış) anneler, eğer emzirme müddetini tamamlamak istiyorlarsa, çocuklarına iki tam yıl bakabilirler; onların yeme-içme ve giyimlerini uygun bir şekilde temin etmek, çocuğun babasına düşer. Tevbe 36. Bilin ki, Allah’ın nazarında ayların sayısı, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gün koyduğu ölçü uyarınca on ikidir (ve) bunlardan dördü haram aylardır; işte (Allah’ın) her zaman geçerli sapasağlam yasa(sı) budur. Yunus 5. Güneşi parlak bir ışık (kaynağı) ve ayı aydınlık kılan ve yılların sayısını bilesiniz, (zamanı) ölçebilesiniz diye ona evreler koyan O’dur. Kuran geçmişi ihmal etmez, anlatır ibret-i kul için. Tevbe 25. Gerçekten de Allah, (sayıca az olduğunuz zaman) pek çok savaş meydanında size yardım etmişti ve Huneyn Gününde de, o sayıca çokluğunuzun sizi kurumlandırdığı ama (tek başına) pek bir işinize yaramadığı o gün de (öyle yapmıştı); çünkü yeryüzü, bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti de arkanızı dönüp geri çekilmiştiniz. Kehf 19. Derken (günü gelince) onları uykudan kaldırdık ve (olup biteni) birbirlerine sormaya başladılar. İçlerinden biri: “(Burada) bu şekilde ne kadar kaldınız?” diye sordu. Ötekiler: “Ya bir gün ya da günün bir kısmı kadar” dediler. (İçlerinden daha derin bir sezgiyle donanmış olanlar:) “Ne kadar kaldığımızı en iyi Rabbimiz bilir” dediler.

Huzura toplanıldığı zaman - O gün - Son saat Yunus 45. Ve o Gün Allah onları (huzuruna) topladığı zaman (onlara öyle gelecek ki yeryüzünde) sanki sadece tanışmalarına yetecek kadar (kısa bir süre), sadece gündüzün bir saati kadar kalmışlar. Bakara 254. Siz ey imana ermiş olanlar! Pazarlığın, dostluğun ve şefaatin geçerli olmayacağı bir Gün gelmeden önce size rızık olarak bağışladığımız şeylerden (Bizim yolumuzda) harcayın. Ali İmran 9. “Ey Rabbimiz! (Geleceğine) hiç şüphe olmayan o Gün’ü görüp yaşamaları için mutlaka insanlığı bir araya toplayacaksın: Allah vaadini yerine getirmekten asla kaçınmaz.” Enam 60. Odur sizi geceleyin ölü (gibi) yapan ve gündüzün ne yaptığınız bilen. O, sizi (Kendisi tarafından) tespit edilen ömrü tamamlamak üzere her gün hayata geri döndürür. Araf 187. (Ey Peygamber), sana Son Saatten soracaklar, “Ne zaman gelip çatacak?” diye. De ki: “Doğrusu, buna dair gerçek bilgi ancak Rabbimin katındadır. HADİS-İ ŞERİFLER IŞIĞINDA “ZAMAN” KAVRAMI Zaman olgusu, her devrin anlaşılması zor konularından biri olarak çeşitli boyutlarıyla tartışılagelmiştir. Kur’an; bir süreye kadar faydalanma, belirlenmiş bir vakit, mühlet ve müddet verme gibi kelimelerle farklı bir zaman kavramı oluşturmaktadır. İslâm, zaman kavramını gündelik hayatın bir parçası yaparak, dünya hayatında geçirilen zamanın geçiciliğini ısrarla dile getirmiştir. Zira bu süre iyi kullanıldığı

takdirde, yerini mutlu bir âhiret hayatına bırakabilir. Bu çerçevede iman, salih amel, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiye zamana yenik düşmemek için önerilen bir formül olarak sunulmuştur. Bu formül, insanoğlu için dünya hayatında geçirdiği zamanı “tanınmış bir mühlet” olmaktan çıkarıp, “ebedî” kalınacak cennet bahçelerine taşıyacaktır. Bu hususta şöyle buyrulmuştur: “Kıyamet gününde insan şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nerede kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden.” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyame 1) İslam, hayatı zamana göre programlamıştır. Temel ibadetlerin belli zamanlara hasredilmiş olması da bir yönüyle insanların dünya hayatını belli bir program dâhilinde geçirmeleri hikmetine mebnidir. Allah Rasulü’nün sahabi efendilerimizden birine “Beş şey gelmeden önce beş şeyin değerini iyi bilmelisin; ihtiyarlığından önce gençliğinin, hastalığından önce sağlığının, yokluğundan önce varlığının, meşguliyetinden önce boş vaktinin, ölümünden önce hayatının.” şeklindeki nasihati de hayatımızda çoğu defa ‘zamanında’ değerini bilmediğimiz şeylere dikkat çekmektedir. Zamanın bizim için kıymeti defaatle vurgulanırken zamanı kötü görmemek hususunda da uyarıda bulunulmuştur. Ebû Hureyre (r)’nin aktardığına göre Rasulullah (s) şöyle buyurmuştur: “Allah Azze ve Celle ‘Âdemoğlu zamana söverek/kötü söz söyleyerek beni in-

Yunus 45. Ve o Gün Allah onları (huzuruna) topladığı zaman (onlara öyle gelecek ki yeryüzünde) sanki sadece tanışmalarına yetecek kadar (kısa bir süre), sadece gündüzün bir saati kadar kalmışlar. İSLAMİ İLİMLER

11


citir. Ben zamanım (zamanın sahibi, yöneticisi benim), tüm işler benim elimdedir, gece ve gündüzü ben evirip çeviririm.’ demiştir.” (Buhari, Tefsir, Câsiye 1; Müslim, el-ElfâzFi’l-Edeb 2) Ebu Hureyre (r)’den rivayet edildiğine göre Allah Rasulü (s) Cuma gününden bahsetmiş ve şöyle buyurmuştur: “Onda öyle bir an vardır ki şayet bir Müslüman kul namaz kılarken o ana rastlar da Allah’tan bir şey isterse Allah ona dilediğini mutlaka verir.” (Müslim, Cum’a 13) Öyle anlaşılıyor ki bu zaman dilimlerinin kutsallığı Allah’ın onlara yüklediği değere dayanmaktadır. Örneğin Kur’an’ın Ramazan ayında ve Kadir Gecesi’nde indirildiği, Kadir Gecesi’nin bin aydan daha hayırlı olduğu Kur’an’da bildirilmektedir. Bu mübarek gece için Hz. Peygamber (s) “O Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın sonlarındaki on gecede, geriye kalan dokuzuncu gecesinde, geriye kalan yedinci gecesinde, geriye kalan beşinci gecesinde arayınız.” sözüyle yol göstermiştir. Kadir Gecesi’ne benzer şekilde günün belli vakitleriyle ilgili de özellikle uyarıda bulunulmuştur. Amr b. Abese (r) anlatıyor: Dedim ki “Ey Allah Rasulü! Allah’a biri diğerinden daha yakın olan bir saat var mıdır?” “Evet, Rabbin kula en yakın olduğu vakit gecenin son kısmının or-

tasıdır. Eğer o saatte Allah’ı zikreden kimselerden olmaya gücün yeterse ol! Çünkü namaz (o saatlerde) şahitlidir!” buyurdular. (Müslim, Müsafirîn 294) Rabb ile buluşulan vaktin kıymetiyle ilgili Enes bin Malik (r)’dan gelen rivayette Rasulullah (s): “Namazı beklediğiniz sürece, namaz içerisinde olmuş olursunuz.” buyurmuştur. (Buhari, Mevâkîtü’s-Sâlât 40) Abdullah b. Mesud (r) anlatır: “Hz. Peygamber (s) ’e ‘Hangi amel Allah’a daha sevimlidir?’ diye sordum. ‘Vaktindeki namazdır.’ buyurdu. (Buhari, Mevâkîtü’s-Sâlât 5; Müslim, İman 135) Bu hadisle öğrenilecek bir diğer düstur her işi vaktinde yapmaktır, ibnu’l-vakt olmaktır, vakit neyi gerektiriyorsa onu sorumluluk bilmektir. Bir başka hadiste ise zamanın niceliğini aslında niteliğinin belirlediğinden bahsedilir. “Sıla-i rahim, güzel ahlak ve iyi komşuluk beldeleri mamur(yaşanır) hale getirir ve ömürleri uzatır.”(İbn Hanbel, VI, 159) Ömrün uzamasından kasıt, yaşanan hayatın bereketlenmesi ve rahmetle, nurla dolmasıdır. Aynı şekilde ömrün ya da vaktin kısalması da bu bereketten ve rahmetten uzaklaşmaktır. Tüm bunlardan kendimize çıkaracağımız hisse ise şudur: Her birimize verilmiş yalnızca bir dünya hayatı vardır ve

bu hayatın amacı asıl hayat olan ahiret için bir hazırlıktır. Bu dünyada geçirdiğimiz vakit Allah’a olan inancımızla ve salih amellerimizle anlam bulacaktır. Ömrümüzün ne kadar olacağını bilemeyiz; fakat onu bereketlendirmek de yine salih amellerle mümkün olur. Bu uğurda geceleri ve gündüzleri, namaz ile dua ile güzel ahlak ile ihlas ile ihsan ile Rasulullah (s)’in gösterdiği şekilde Allah’ın rızasını arayarak yaşam sürmek asıldır. Ezcümle bu dünyadaki mana arayışımızda “zaman” a anlam katan yalnızca ve yalnızca O’dur. ZAMAN VE İLGİLİ KAVRAMLAR Dehr: Klasik Arap dili sözlüklerinde “uzun zaman” (el-emedü’l memdûd) şeklinde karşılık bulur. Çoğulu edhûr, duhûr’ dur. Kur’an’da putperest Arapların şöyle dediği bildirilir: “Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder…” (Câsiye 54/24). Burada sözü edilen zamandan maksat “dehr” dir. Araplar, kozmolojik alanda, rızık, ecel, saadet ve şekavet gibi, insan hayatını ilgilendiren birçok hususun dehr veya eyyâm diye adlandırılan kaçınılmaz bir kuvvet tarafından daha başlangıçta tayin edildiğine inanıyorlardı. Bu inanç sisteminde dehr, kendisine ibadet edilecek bir mabud değil mutlaka hesaba katılması gereken kozmolojik bir kuvvet idi. Zamanın insan yaşamındaki olayları belirlediği düşüncesi, bu olayların önceden belirlendiği inancı ile bağlantılıdır. İnsanın rızkının, ecelinin, bahtiyarlık ve bedbahtlığının önceden tespit ve tayin edilmiş olduğu inancı İslam’da da mevcuttur. Ancak İslam inancında bütün bu olayları takdir eden kudret dehr değil Allah’tır. Sermed: ‘Uzun zaman’ ve ‘tüm dünya hayatı’ anlamlarının vurgulu ve sanatsal bir şekilde dile getirildiği kelimedir. Ancak gerek dehr, gerekse sermed kelimesi Arap dilinde kesinlikle ‘sonsuz zaman’ anlamına gelmez. Zira ‘sonsuzluk’, insan varlığının ölümle

12

KONAK


son bulduğunu düşünen İslam öncesi Arap toplumunun zihin dünyasında yeri olmayan bir mefhumdur. Nitekim klasik Arapça ’da genellikle “bir gün bir gece boyunca devam eden zaman” şeklinde anlamlandırılan sermed kelimesi, Kasas 28/72. ayette de, kıyametin kopuş vaktine kadar sürecek olan mukayyet bir zaman dilimi anlamında kullanılmıştır. Ebed: Sözlükte “dehr” ile eş anlamlı olarak “uzun zaman” anlamına gelir. Sonu düşünülmeyen müddet demektir. Huld: Süreklilik anlamına gelen ve ebedilik konusuyla da doğrudan ilgili olan en önemli kelimelerden birisi “huld” kelimesidir. Bu kelime sözlükte “sabit olmak, sürekli kalmak,bir yerden çıkmaksızın orada devamlı kalmak, bir şeyin bozulmaya ait şeylerden uzak olup ilk hali üzere kalması, kalışının sürekliliği” gibi anlamlara gelmektedir. Bu itibarla “huld” kelimesi, “uzun zaman ve süreklilik” anlamında isim olarak da kullanılmıştır.

Allah Rasulü’nün sahabi efendilerimizden birine “Beş şey gelmeden önce beş şeyin değerini iyi bilmelisin; ihtiyarlığından önce gençliğinin, hastalığından önce sağlığının, yokluğundan önce varlığının, meşguliyetinden önce boş vaktinin, ölümünden önce hayatının.” şeklindeki nasihati de hayatımızda çoğu defa ‘zamanında’ değerini bilmediğimiz şeylere dikkat çekmektedir. bir zaman dilimini anlatmaktadır. Çoğulu ‘eyyam’ dır. Seher Vakti: Sözlüklerde, tan yeri ağarmadan biraz önceki vakit; sabah açılmaya başladığı vakit; sabahın güneş doğmadan önceki zamanı, tan ağartısı şeklinde tanımlanmıştır. Leyl ve Nehâr: Gece ve gündüz demektir. Leylâ: Arabi ayların son gecesi/ Çok karanlık gece

Bekâ: Sözlükte, “bir şeyin ilk hâli üzere kalması, devam ve sebat içinde bulunma, kesintiye uğramadan geleceğe doğru sürüp gitme” gibi anlamlara gelir ve fenâ (yok olma) sözcüğünün zıddıdır.

Şeb: Farsça bir kelime olup “gece ” için kullanılan terimlerden biridir. Örneğin Mevlana’nın ölüm günü Allah katına yükselmesini simgelediği için ‘şeb-i arus’ yani düğün gecesi olarak kabul edilir.

Vakt: Bir şeyin zamanda veya bir başka şeydeki sınırına delalet eden, herhangi bir iş için varlığı kabul edilen zaman dilimi şeklinde tanımlanan vakt kavramını sûfîler genelde bireyin manevi gelişimi ile ilişkisi yönünden kula hâkim olan o anki baskın psikolojik durum şeklinde tanımlamışlardır.

Duhâ: Kök anlamı “bir şeyin ortaya çıkıp görünmesi” demektir. Diğer anlamları bu semantik kökten türemiştir. Güneşin yayılması, güneş doğduktan sonra yükselip ışığının tam anlamıyla parladığı zaman, güneşin doğduğu vakit gibi manaları ihtiva etmektedir.

Dem: Soluk, nefes, an, vakit, zaman, Arapça’ da kan gözyaşı, ağlama manalarına gelmektedir. Dem, tasavvufta “Tecellinin zuhur ettiği an” olarak değerlendirilir. “ Dem bu dem” deyişi de bu manadan kaynaklanmaktadır. Yevm: Genel lügatlerde zaman olarak güneşin doğması ile batması arasındaki süreyi ifade etmektedir. Kimi zaman da süre dikkate alınmaksızın herhangi

Asr: İsim olarak dehr (mutlak zaman), sabah ve akşam, öğleden sonra güneşin kızarmasına kadar olan ikindi vakti, gece ve gündüz, ikindi namazı gibi anlamlara gelmektedir.

Fecr: Mastar olarak “bir şeyi geniş bir şekilde yarmak” demektir. Bu semantik kök anlamından hareketle geceyi yardığı için, sabaha fecr denir. İsim olarak tan yeri, güneşin doğmasından önceki tan yerinin ağarması anlamındadır. Sabah ve Subh: Lügatte fecr/tan yerinin ağarması, gündüzün başlangıcı demektir ki o da güneş ışığıyla ufkun kızıllaştığı vakittir. Aslında subh sözcüğü semantik köken olarak kırmızı rengi ifade etmektedir. Zaman belirten sabaha bu ismin verilmesi ise sabah olmak üzereyken ufukta meydana gelen kırmızılıktandır. Şehr: Ay, 30 günlük süre. Örneğin ; Şehr-i Ramazan. İstikbal: Gelecek, karşılayış, kıbleye dönme Lahza: Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman, bir an Emed, Encam, İntiha: Son, nihayet Hîn: An,zaman, sıra,çağ,kıyamet anlamlarında kullanılır. Hergâh: Her vakit, her an

Fecr: Mastar olarak “bir şeyi geniş bir şekilde yarmak” demektir. Bu semantik kök anlamından hareketle geceyi yardığı için, sabaha fecr denir. İSLAMİ İLİMLER

13


muhteva üzerinde eski dönemlerden itibaren durulmuş ve ilgi çekici yorumlar yapılmıştır.

ZAMAN KAVRAMI VE ESMÂ-İ HÜSNÂ

LemYezel - Lâ Yezâl tabirleri de kullanılır.

El- Âhir

Kur’an ‘da Hadid sûresinde yer alan Evvel isminden başka birçok ayette yaratmayı başlatma, devam ettirme ve yenileme fiilleri ayrıca göklerle yerin ve aralarındaki her şeyin yani kâinatın icat edilişi de Allah’a izafe edilir. Yaratmayı ilkin başlatan ve onu sürdüren bütün nesne ve olaylarıyla birlikte tabiatı meydana getiren varlığın kendisi elbette yaratılmış olamaz. Buna göre söz konusu ayetler Allah’ın, varlığı zatının gereği olup (vacibü’i-vücûd) başkalarını icat eden bir Evvel olduğunu vurgular.

(Celle Celaluhu)

“Son” manasına gelen Ahir, Esmâ-i Hüsna’dan biri olarak Kur’an’da bir ayette geçer ve “ilk” manasındaki Evvel ile birlikte Allah’a nisbet edilir (bk. el-Hadid 57 /3). İlk, varlığın (vücud) ve dolayısıyla zamanın geriye doğru, “son” ise ileriye doğru uzanmasıdır. Bu kavramlar Allah’a nisbet edildiğinde Evvel “varlığının başlangıcı olmayan” yani “ezeli olan”, Ahir de “varlığının sonu olmayan” yani “ebedi” manasına gelir. Esma-i Hüsna’dan olan Bâki de Ahir’e yakın bir anlam taşır. Evvel ve Ahir’in bu karşılıklı manaları sebebiyledir ki bunlar tek başlarına değil ikisi birlikte Allah’a nisbet edilir ve her iki isim de Allah’ın selbî sıfatları içinde yer alır. El-Evvel

(Celle Celaluhu)

“İlk “ manasına gelen evvel kelimesinin kökü hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kur’an-ı Kerim’de Hadid süresinin 3. ayetinde Ahir ile birlikte Allah’a nispet edilir. Kelam, felsefe ve tasavvuf literatüründe Evvel- Ahir yerine aynı anlamda Kadim- Baki, Ezeli- Ebedi terimleriyle 14

KONAK

Hadid süresinde (57 / 3) yer alan birbiriyle bağlantılı dört ismin (evvel-âhir-zâhir-bâtın) kelâm ve tasavvuf açısından ifade edebileceği mana ve

Fahreddin er-Razi Evvel-Ahir ilişkisini çok güzel açıklamıştır: Allah Teâlâ, her şeyin yaratıcısı ve ilk illeti olması itibariyle Evvel, her şeyi yaşatan ve yok eden olması bakımından Ahir’dir; ilk bilinmesi itibariyle Evvel, en son varılan olması bakımından Ahir’dir. Dünyada lütfunu esirgememesi bakımından Evvel, ahirette mağfiretiyle muamele etmesi itibariyle Ahirdir. Bu sonuncu yoruma göre Evvel Rahman adıyla Ahir de Rahim ismiyle yakın anlamlı kabul edilir. Allah (cc), varlığının başlangıcı olmaması itibariyle Evvel, sonu olmaması itibariyle Ahir’dir. Kalplerden geçeni en baştan bilmesiyle Evvel, kusurları -dilediği takdirde- sonuna kadar örtmesiyle Ahir’dir. Yaratmayı başlatıp sürdürmesiyle Evvel, yol göstermesi ve nihaî saadete erdirmesiyle Ahir’dir. El-Bâki

(Celle Celaluhu)

Sözlükte “sebat ve devam etmek, kesintiye uğramadan geleceğe doğru sürüp gitmek” anlamındaki bekâ kökünden türeyen bir sıfattır. Esma-i Hüsna’dan biri olarak “gelecekte varlığının sona ermesi düşünülemeyen” anlamına gelir ki “Allah’tan başka her şeyin gelip geçici olduğu” manasını ifade eden fâninin zıddıdır. Yine Allah’ın isimlerinden olmak üzere Kur’an’da yer alan Ahir ve Samed kelimeleri de (el-Hadid 57 /

Allah (cc), varlığının başlangıcı olmaması itibariyle Evvel, sonu olmaması itibariyle Ahir’dir. Kalplerden geçeni en baştan bilmesiyle Evvel, kusurları -dilediği takdirde- sonuna kadar örtmesiyle Ahir’dir. Yaratmayı başlatıp sürdürmesiyle Evvel, yol göstermesi ve nihaî saadete erdirmesiyle Ahir’dir.


3; el-İhlas 12/ 2) Bâki’nin manasını destekler niteliktedir. Allah’ ın isim ve sıfatları başlangıçsız (ezeli) ve nihayetsiz (ebedi) olma özelliği taşıdığına göre O’nun Hayy ismi “ezeli ve ebedi bir hayatla diri” anlamına gelir ve bu manasıyla Allah’ın sonsuzluğunu vurgulamış olur. Nitekim bir ayette Cenab-ı Hak ölümden münezzeh (lâyemût) olmakla nitelendirilmiş (el-Furkan 25 / 58) ve bir bakıma Bâki ismi tefsir edilmiştir. Gazzali’nin de belirttiği gibi “kendinden ötürü varlığı zaruri olan Allah’ın, zamanın hem geçmişi hem de geleceği açısından nihayetsiz olması aklen de zorunludur. Çünkü mevcudiyetini kazanıp sürdürebilmesi için başkasına muhtaç olmaktan münezzeh bulunan Allah’ın zatı değişime maruz kalmayacağı gibi zamana da bağımlı değildir. Ancak değişim kanunlarına tabi bulunan insanın zihni, zamanı geçmişe ve geleceğe bağlı olarak idrak eder. Bu sebeple de kelamcılar yaratıcının sonsuzluğunu geçmiş açısından kadim ve ezeli, gelecek açısından da baki ve ebedi kavramlarıyla ifade etmek istemişlerdir. ŞAHSİYET İNCELEMESİ Mevlana Celaleddin Rumi ve Mesnevi’den İbnü’l-Vakt , Ebu’l-Vakt Kavramları üzerine İbnü’l-Vakt ve Ebu’l-Vakt Kavramları Kur’ân’ın önemine sıkça vurgu yaptığı¸ Hz. Peygamberin muhafazasına dikkat çektiği zaman olgusuna, tasavvuf ehli ayrı bir önemle yaklaşır. Her şeyden önce onlar¸ ânı yaşamaya davet ederler. Dünle avunmak¸ yarının kaygısına gömülmek yerine kişinin içinde bulunduğu ânı fırsat telakki etmesini ister, bu nedenle vaktin kılıç gibi keskin olduğuna dikkat çekerler. Zamanın izafiliğini kabul edip zaman kaydıyla kayıtlanmamaya davet eder; fevt-i vakti fevt-i ruhtan daha acı gö-

rür ve zaman bilincine sahip olunmasını isterler.

Mevlânâ Celaleddin Rumi (1207-1273)

İbnu’l-Vakt İlk dönemlerden itibaren İbnü’l-vakt (vaktin çocuğu¸ vaktin uşağı) deyimini kullanan sûfîler¸ bununla¸ bir vakitte yapılması en uygun olan işi gerçekleştiren ve belli bir zamanda kendisinden isteneni yapmakla meşgul olan kişiyi kastetmişlerdir. Geçmiş ve gelecek zaman dervişin umurunda değildir. Onun önem verdiği içinde bulunduğu ândır. İlahî irade ile yönetildiği ve her vakitte¸ vaktin gerektirdiği şeyleri yaptığı için ona ibnü’l-vakt denilmiştir. Tasavvuf klasiklerinde vakt kavramı genelde hâl cihetinden ele alınmaktadır. Yani vakit sözüyle¸ “kendi iradeleriyle değil Hakk’ın iradesiyle yaşadıkları hâli” kastederler. Sûfî yaşadığı İlahi tecellilerin tasarrufu altında olduğundan¸ hâllerin hükmüne tâbîdir. Bu sözün mânâsı, kulun kendi irâdesinden alınıp Hakk ile beraber olması demektir. Vaktin gereğini yerine getirmeyen sûfîyi Mevlân⸠tarikat anlayışına aykırı hareket etmekle suçlamaktadır. Şöyle ki: “Ey arkadaş¸ sûfî¸ bulunduğu vaktin oğludur. Bu iş yarın olsun¸ yarına kalsın demek¸ tarîkat anlayışına uymaz. Yoksa sen¸ sûfî bir er değil misin? Veresiye veriş ile elde bulunana yokluk gelir.” (Mesnevi Beyit 133-134) Arifler genel anlamda telvin ehli kabul edilen ibnü’l-vakt erbabını yolun yarısında görürler. Asıl pâyenin ise ebu’l-vaktte olduğunu düşünürler. Ebu’l-Vakt İbnü’l-vakt her an değiştiğinden o¸ telvin (renkten renge girme) makamındadır. Bu güzel ve zevkli bir makam olmakla beraber en üstün makam değildir. Bunun üzerinde temkin (istikrarlı ve sabit olma¸ yani renksizlik) makamı vardır. Bu makama erenlere Ebu’l-vakt (vaktin babası) denir. Bun-

Mevlana Celaleddin Rumi, 1207 yılında Afganistan’ın Belh şehrinde doğmuş bir sufi ve din bilginidir. Anadolu’nun ünlü evliyalarından sayılan ve hoşgorü felsefesiyle tanınan Mevlana Celaleddin Konya’da yaşamıştır. Lakabı olan Mevlana “efendimiz” anlamına gelir, ismindeki “Rumi” ise Anadolu’da yaşayan kişi demektir. Şems-i Tebriz’i ile olan manevi dostluğuyla da tanınmaktadır. Dönemin İslam kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan ve Sultan-ül Ulema (Bilginler Sultanı) lakabıyla anılan Bahaeddin Veled’in oğludur. Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled’in ölümünden bir yıl sonra, 1232 yılında Konya’ya gelen Seyyid Burhaneddin’in manevi terbiyesi altına girmiş ve dokuz yıl O’na hizmet etmiştir. Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Rumi bugünü ölüm günü değil, Hakk’a vuslat günü, düğün günü (Şeb-i Arus) olarak nitelendirmiştir. Bıraktığı vasiyet ise şöyleydi Celaleddin Rumi’nin; Size, gizlide ve açıkta Allah’tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı, isyan ve günahları terk etmeyi, oruç tutmayı, namaza devam etmeyi, sürekli olarak şehveti terk etmeyi, bütün yaratıklardan gelen cefaya tahammüllü olmayı, aptal ve cahillerle oturmamayı, güzel davranışlı ve olgun kişilerle birlikte bulunmayı vasiyet ediyorum. İnsanların en hayırlısı, insanlara yararı olandır. Sözün en hayırlısı, az ve anlaşılır olanıdır. “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir

İSLAMİ İLİMLER

15


lar zamanla değişmezler¸ zamandan etkilenmezler. Tersine zamanı değiştirir ve etkilerler. O hâlde İbnu’l-vakt zamana ve hâline mahkûm ve mağlub iken¸ Ebu’l-vakt zamana hâkim ve galibdir. Temkin ehli olan metin ve istikrarlı sûfîlere dıştan bakıldığında sıradan bir insandan farklı gözükmezler¸ onlarda herhangi bir fevkalâdelik de gözükmez. Mevlânâ bu makam ehli için: ‘Sûfî İbnü’l-vakt’tir¸ ama sâfî (kâmil insan) vaktin ve hâlin üstündedir.’ der. Mevlânâ telvin ve temkin ehli kişilerin gelişim serüvenini Mesnevi’sinde şu şekilde anlatmaktadır: “O söyleyince¸ hâl¸ onun buyruğu altına girer. O isteyince¸ gölge varlık olan bedenleri can hâline getirir. Hakk yolunda oturup kalmış¸ hâli beklemekte olan kişi¸ işin sonuna varmamıştır. Hâle hakim olan kâmil insanın eli¸ hâl kimyasıdır. Elini oynatınca bakır¸ onun sarhoşu olur¸ yâni altına çevrilir. Dilerse söyler, hale ferman eder; dilerse hükdiken ve neşter, nerkis ve ağustos gülü kesilir. Hâle bağlı kalan insan ise¸ hâl gelince yücelir¸ yükselir; hâl gelmeyince eksilir¸ aşağılara düşer. “Sûfi”¸ “hâle” kavuşup değeri arttığı için “vaktin oğlu” olmuştur. Yâni¸ geçmişi geleceği düşünmez¸ bulunduğu vaktin gereğini yapar. Fakat “sâfî” olan kişi¸ “vakf’ten de¸ “hâl”den de kurtulmuştur. Gönlü tertemiz olan “sûfi” kişi¸ vaktin oğludur(ibn-ul vakt)¸ ama babası imiş gibi vakti avucu içine almıştır. Onu sımsıkı tutmuştur. “Sâfî” olan (ebu-l vakt) kâmil insan ise¸ tamamıyla Allâh’ın aşk denizine batmıştır. Aslında o¸ kimsenin oğlu (yâni kimseye bağlı) değildir. Vakitlerden de¸ hâllerden de kurtulmuştur. O¸ doğurmayan bir nûra batmıştır. Doğmamak¸ doğurmamak ise Allah’ın vasfıdır. Eğer diri isen¸ git de böyle bir aşkı ara! Yoksa sen¸ çeşitli (değişip duran) va16

KONAK

kitlerin kulusun¸ kölesisin. Sen kendi şeklinin¸ bedeninin çirkin ve güzel olmasına bakma da¸ kendinin aşkına ve isteğine bak! “ (1420-1437. Beyitler) KİTAP TAHLİLİ ÇERÇEVESİNDE Yazarlığını Faiz KALIN’ ın yaptığı ‘Felsefe ve Bilim Işığında Kuran’da Zaman Kavramı’ kitabı üzerine: Zaman, gündelik yaşamda çok sık kullanılıp anlaşıldığı zannedilen, fakat bir türlü tam olarak anlaşılamayıp anlatılamayan, varlığını yine varlığında bulabildiğimiz bir kavram. Mitolojik anlayıştan Yahudiliğe, Hıristiyanlıktan Kuran’ın nüzul çağındaki insana kadar yüzlerce yıldır hakkında fikir yürütülen ve günümüze kadar üzerinde yapılan izahlarla daha da karmaşık bir hale dönüştüğünü gördüğümüz zaman kavramı temelde şu sorularla karşımıza çıkıyor: Zamanın dış dünyada bir varlığı var mıdır, eğer yoksa zaman sadece zihinde mi vardır, genel olarak dinlerin ve insanlığın zamana bakışı nedir, mutlak bir zaman var mıdır, yoksa zaman rölatif midir, Allah’tan başka zamansız bir varlıktan söz edilebilir mi, varlık ve zamanın birbirine önceliği var mıdır? Zamanın kökeni, kıdemi, mahiyeti, sonlu ve sonsuz oluşu, zamanın durdurulması yüzyıllardır cevap aranan sorular. Felsefe ve Bilim Işığında Kuran’da Zaman Kavramı, öncelikle ‘Genel Olarak Zaman’ isimli giriş bölümüyle zamanın ne olduğu, tanımı, mahiyeti üzerine yüzyıllardır yazılmış, söylenmiş görüşleri bir araya getirmiş. Zaman kavramının kökeni ve Zerdüştlüğün bir uzantısı olan Zurvanizm’deki zurvan kelimesi sınırsız zaman anlamına gelmektedir. Geç dönem Yunan düşüncesinde ise ebed sınırsız zaman anlamındadır. Museviliğe göre zamanın bir başlangıcı vardır, sonu da olacaktır. Yahudi ve Hristiyan geleneğinde ise zaman, kutsal bir tarihin aracısı olarak bilinir. Ancak 19. yy. dan itibaren bu dinlerde zamanın genelleştiril-

mesi, evrenselleştirilmesi ve laikleştirilmesi için bir dizi girişim yapılmıştır. Araplar ise zaman kavramı hakkında çok net bir anlayış ortaya koymaz. Kuran öncesi dönemde hayat anlayışı karanlık ve esrarengizdir. Zaman sadece insanı yıpratan, yıkıcı bir kuvvet olarak görülmüştür ve ölümden sonraki hayata inanış yoktur. Uzak geleceğe ait bir inanç olmadığı için yakın geçmişle ilgilenmiş ve parçacı bir yaklaşımla şirke girmişlerdir. Ancak Kuran’da Allah, zamana ve asra yemin ederek zamanın ve asrın kendisinde kusur bulunmadığını, mükemmel bir nimet olduğunu belirtmiştir. Ardından ‘Felsefi Düşünce ve Bilimde Zaman’ isimli birinci bölümde karşımıza zamanın gerçekliği ile ilgili teori ve tartışmalar, bir varlığı olup olmadığına dair görüşler çıkıyor. Bilim zamanı varlıkla kabul ederken, felsefecilerin ve kelamcıların bir kısmının bu fikri desteklediği bir kısmının ise varlıktan mücerret/soyut zaman fikrini benimsediğini görüyoruz. Kuran’da Zaman Kavramının Sunuluşu kısmına geçtiğimizde öncelikle Kuran’ın zaman kavramını nasıl bir dil kullanarak sunduğu nedenleriyle karşımıza çıkıyor. Ve ardından zaman kavramını ifade eden kelimelerle zihin yormaya başlıyoruz. Kozmolojik zamanı ifade eden kelimeler; yevm, fecr, sabah, duha, asr, leyl, vakt, an, sa’at, dehr… Biyolojik zamanı ifade eden kelimeler; ‘umur, ecel, tıfl, mehd, sağir, sabiyy… Süresizlik ifade eden kelimeler; ezel ve ebed. Son olarak ‘Kuran’da Varlık ve Zaman Stratejisi’ kısmında ise yaratılış stratejisi, temel aşamaları, planlama ve tedriciliği, hayatın başlayışı, varlıkların yaratılışı ve insanın yaratılışı Kuran ayetleriyle bize sunuluyor. Ve kitaptan Kuran ve zaman üzerine bir kesit: ‘Kuran geçmişi asla ihmal etmez. Ona göre geçmiş ders alınması açısından


önemlidir. Bu yüzden O, geçmişi tahlilci ve seçmeci bir yöntemle ele alarak değerlendirir. Yine Kuran geçmişin olumsuzluğuna takılıp kalmaz. Bireysel ve toplumsal olarak geçmişteki negatif bir tavrın, tövbe ile ıslah edileceğini, geleceğe taşınmayacağını belirtir. Kuran’a göre gelecek, son derece önemlidir. O uzak ve yakın gelecek için hazırlan-

mayı, tedbirli olmayı, plan yapmayı ve gelecekte daima ilerlemeyi emreder. Kuran koyduğu plan ve stratejilerle birey ve toplumu daima ileriye, ‘takva’ hedefine, dünya ve ahiret saadetine taşır. Kuran’a göre kâinatta birdenliğe yer yoktur. Başarı, tedricili ve planlama gibi önemli bir stratejiyi gerektirir. Dünya hayatı ve insana verilen ömür

bunun kanıtıdır. Kuran ve kâinat kendisine yönelen her insana mutluluğun ve başarının sırlarını öğretmektedir. Lezzeti ve acıyı fark edebilecek olan, varlığın somut yapısıdır. Bu yüzden soyut bir yaklaşıma yer yoktur. Fiziki âlem, metafizik âlemin delilidir.’

KAYNAKÇA 1. Döner E. Bazı Kültürlerde ve Dinlerde Zaman; Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi; 17 (1), 227-247; 2017. 2. Sözen K. Ebu’l-Berekât el-Bağdadi’nin Zaman Teorisi; Dini Araştırmalar; C. IV; S.X; Ankara; 2001 3. Dağ M. İslâm Felsefesinde Aristocu Zaman Görüşü; A.Ü.İ.F.D; C. XIX; Ankara; 1973. 4. Kutluer İ. Zaman; TDV İslam Ansiklopedisi; Cilt: 44; sayfa: 111-114; 2013. 5. Karadaş, N. Zaman Kavramına Kuramsal Yaklaşımlar ve İnternet’te Şimdiki Zaman Olgusu; folklor/edebiyat;

cilt:21; sayı:83; 2015/3. 6. Martı H, Türcan Z, Candan A. ve ark. Hadislerle İslam- Hadislerin Hadislerle Yorumu; DİB Yayınları; Ankara; 2014. 7. Kocaer A.F. Sahih-i Buhari Muttasarı Tacrîd-i Sarîh; Hüner Yayınevi; Konya; 2006.

11. Topaloğlu B. BÂKİ. İslam Ansiklopedisi; Cilt:4 ; sayfa:536-537; 1991. 12. Mevlana. Mesnevi/III; MEB Yayınları Şark-İslam Klasikleri İstanbul; 1991. 13. Özköse K. İbnu’l Vakt ya da Ebu’l Vakt Olabilmek; Sufi Perspektif Dergisi; 64. Sayı .

8. Sönmez R. Hayat Rehberi Hadisler; Hüner Yayınevi; Konya; Mayıs 2007.

14. Kalın F. Felsefe ve Bilim Işığında Kuran’da Zaman Kavramı; Rağbet Yayınları; İstanbul; 2005.

9. Topaloğlu B. ÂHİR. İslam Ansiklopedisi; Cilt:1; sayfa:542 ; 1988.

15. Esed M. Kuran mesajı; İşaret yayınları; İstanbul; 2013.

10. Topaloğlu B. EVVEL. İslam Ansiklopedisi; Cilt:11; sayfa: 545; 1995.

16. http://www.biyografi.info/kisi/mevlana

İSLAMİ İLİMLER

17


İSLAM ŞEHİRLERİ Araştırmaları Koordinatörlüğü Şehirlerin İslam Medeniyeti’nin simgesi olduğuna, bu yüzden şehirlerin ve ruhunun bizlere emanet olduğuna inanmakta olup, emanetleri korumanın en iyi yolunun onları tanımak ve tanıtmak olduğunu düşünen bir ekipten oluşmaktadır. Bu bağlamda her ay İslam dünyasındaki kadim şehirlerden ve kadim eserlerden biri üzerine yapılan akademik okumalar ile, günümüze miras kalan yazılı ve mimari yapıtlar üzerine incelemeler yapmaktadır. Bunun yanı sıra İslam dünyasında iz bırakmış alimleri; hayatlarına dair bilgiler, fikir yolculukları ve eserleriyle inceleyerek bu medeniyetin yapı taşlarını araştırmaktadır. Koordinatörlüğümüz İslami düşünceyi, somut simgelerinden biri olan şehir ve şehre soluk katan alimler ile kavramaya çalışmaktadır.

Etkinlik 1. Çalışma Grubu • İslam Şehir Estetiği • Alimler ve Fikir Akımları • Şifahaneler ve Tıp Okulları • Şehir Tarihi • Edebiyat Gözüyle Şehir • Seyahatname Okumaları • Sağlıklı Şehir 2. Seminer Bağdat Kudüs San’a Semerkant-Buhara Konya Şam Kurtuba Üsküp Bursa Tunus İsfahan Medine Kahire 3. Gezi • Konya • Bursa • Amasya


Kahire İSLAM ŞEHİR ESTETİĞİ ÇALIŞMA GRUBU Aysel Bozkurt 2 Betül Büşra Benek * 3 Beyza Sena Bağcı 4 Ebru Bürkük 5 Hatice Duzlu 6 Kübra Nur Altıntaş 7 Leyla Dönder 8 Zeynep Balık 9 Hacer Nur Çeri 10 Ayşegül Yıldırım 1

Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Ufuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3 Selçuk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi 4 Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi 5 Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi 6 Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi 7 Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi 8 Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü 9 Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi 10 Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi 1

2

* İletişim: b.benek65@gmail.com

20 KONAK

MISIRIN KURULUŞU VE TARİHİ Afrika kıtasının en büyük şehri olan Kahire’nin tarihini Fustat şehri ile başlatabiliriz. Amr bin Âs, 629 yılında Mısır’ın fethine başlayıp 643 yılında müslümanların kurduğu 3. Şehir olarak Fustat’ı kurmuştur. Bazı kabile mensuplarını da şehrin güvenliği için piramitleri ile meşhur Gize’ye yerleştirmiştir. 868 yılında bölgeye Abbasi valisi olarak atanan Tolunoğlu Ahmed bağımsızlığını ilan ederek Mısır’da Türk hükümetleri dönemini başlatmış ve başşehir olarak da Katâi şehrini kurmuştur. 969 yılında Fatimi halifesi Muiz-Lidinillah döneminde Mısır’daki İhşidi hakimiyetine son veren komutan Cevher es-Sıkıllî Şaban; Fustat’a girmiş ve Katâi’nin kuzeyinde, ‘düşmanlarını kahreden’ manasına gelen Kahire şehrini kurmuştur. Bu dönemde Kahire, Fustat’la birlikte başşehri oluşturuyordu. 1168 yılında Fustat’ın yakılması ile Kahire tam anlamıyla başşehir oldu. 1171’de Selahaddin Eyyubi’nin Mısır’ı ele geçirmesiyle o dönemde şehrin çevresine surlar yapılmıştır. Bu surlar Fustat, Kahire ve Katâi’yi içine alarak başşehir birliğini sağlamıştır. Modern Kahire’den önce; Kahire deyince akla Fustat ve Kahire gelirdi.


1252 yılına geldiğimizde Memlükler dönemi başlar. Kahire bu dönemde daha da gelişip genişlemiştir. Coğrafik konumu itibariyle Moğol ve Haçlı tehdidinden korunan şehir, hilafeti barındırması sebebiyle de önemli bir konumda olmuştur. Şehre mimari açıdan karakterini de Memlükler vermiştir. 1517’de Yavuz Sultan Selim’in, Mısır’ı fethetmesiyle ‘Kahire’de Osmanlı Dönemi’ başlamıştır. 1798 de Napolyon Mısır’ı işgal etmesi ile Kahire’de farklı bir etki başladıysa da uzun sürmemiştir. Fakat bu süreçten itibaren Osmanlı etkisi giderek azalmaktadır.1805’de Osmanlı valisi olarak tayin edilen Kavalalı Mehmet Ali Paşa 150 yıl sürecek olan hanedanın kurucusu olmuştur. 1882’de İngilizler Mısır’ı ve Kahire’yi işgal edip; II. Dünya Savaşı sırasında ise askeri üs olarak kullanmışlardır. İngilizler şehri 1946 da terk etmişlerdir. 1952 yılında ise ‘Hür Subaylar’ yaptıkları ihtilal ile Mısır Cumhuriyetini kurmu. ve başşehri de Kahire olarak belirlemişlerdir. KAHİRE’DE CAMİLER Kahire’ye, gelmiş geçmiş tüm İslam devletleri belli eserler bırakmışlardır. Bu eserlerin en başında hiç şüphesiz camiler gelmektedir. Emeviler, Abbasiler, Fatimiler, Eyyübiler, Memlükler ve son olarak Osmanlı Devleti’nin bırakmış olduğu camiler günümüze kadar belli onarımlar sonucunda ulaşmıştır.

Modern Kahire’den önce; Kahire deyince akla Fustat ve Kahire gelirdi. devam ettirir. Süslemelerinde kufi hat kullanılmıştır. Cami dört tarafı açık, kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Üzeri kubbe ile örülmüş olan şadırvandaki kitabe şeridinde abdestle ilgili ayet yazılıdır. Camide değişik tarihlerde yapılmış altı adet mihrap mevcuttur. Cami sütunları devşirme malzeme olup Bizans parçalarıdır. Dış avlunun kuzeyinde taşla inşa edilmiş, merdivenleri dıştan dolanan, geniş kare kaide üzerine yükselen bir minaresi vardır. 2. HAKİM CAMİİ Yapımı Fatımi Halifesi Aziz-Billah tarafından Ramazan 380’de (miladi 990) başlatılan cami, ertesi yıl ibadete açılmıştır. 8 Ağustos 1303 depremi olmak üzere bir çok felaket nedeniyle tarih boyunca pek çok tahribata maruz kalmış ve çeşitli onarımlar görmüştür. Bunların en önemlilerinden biri, depremin ardından, Memlük Sultanı ll. Baybars tarafından 1304’te yaptırılan büyük onarımdır. Kenar uzunlukları birbirine eşit olmayan dikdörtgen biçiminde bir avluyu çevreleyen revaklar halindeki yapı, bir ölçüde İbn Tolun ve Ezher camilerinin

mimari özelliklerini gösterir. Cephenin ortasındaki taç kapıyla köşelerindeki dışarı doğru taşan iki minarenin birlikte ele alınarak bir cephe düzenlemesi Kahire camilerinde meydana getirilmiş yeni bir durumdur. Arap cami mimarisinde bir dış cephe estetiğinin ilk örneği olabilecek özelliklere sahip caminin her tarafı ağaç, alçı, taş üzerine oyma ve kabartmalarla zengin bir şekilde süslenmiştir. Camii yapı ve süslemesiyle birbirinden farklı iki minareye sahiptir. 3. NASIR MUHAMMET BİN KALAVUN CAMİİ Kitabesine göre cami, 718 H./ 1318 M. senesinde Memlük Sultanı Nasır Muhammed bin Kalavun tarafından yaptırılmıştır. Ancak yapımdan kısa bir süre sonra 735 H. (1334·35 M.) yılında cami yıkılmış ve sonrasında büyük oranda yenilenmiştir. İngiliz İhtilali devrinde caminin halinin hiç de iç açıcı olmadığı söylenir. 1882 senesinde ihtilal güçleri tarafından askerler için mahzen, esirler için hapishane olarak kullanılmıştır. Cami kare planlıdır ve üç tarafını saran bir avlusu mevcuttur.

1. İBN TOLUN CAMİİ Abbasiler tarafından Mısır’a vali olarak tayin edilen daha sonra da Mısır’da bağımsız bir devlet kuran Ahmed bin Tolun tarafından IX. Yüzyılda yaptırılmıştır. Mısır’da esas biçimini koruyan en eski camidir. Caminin orijinal kitabesi cami inşaatının tamamlama tarihi olarak miladi 879 ‘u göstermektedir. Tamamen tuğla ile inşa edilen camii mimarisi ile Abbasi geleneğini ve özellikle Samerra Ulu Camii üslubunu

İbn Tolun Camii

İSLAM ŞEHİRLERİ

21


yıkmış ve buradan elde edilen kereste ve mermerleri Kahire’ye göndermiştir. Zaferine bir işaret olmak üzere caminin maksure, mihrap ve kubbesinin inşaatında bu malzemenin kullanılmasını emretmiştir. Cami kare planlıdır ve kendisine bitişik olmayan dört minaresi vardır. Cami süslemesinde mukarnas ve çini kullanılmıştır. 7. EL EZHER CAMİİ Fatımi Dönemi Şehrin Cuma camisi olarak yapılmıştır. Ezher; kelime manasıyla çok parlak, çok güzel olarak bilinir ve Hz. Fatıma’nın ‘Zehra’ lakabından esinlenerek koyulabileceği de rivayetler arasındadır.

Mehmed Ali Paşa (Muhammed Ali Paşa) Camii

Taş malzeme ile inşa edilmiştir. Beden duvarları sade, süslemesiz bir işçilik göstermektedir. Caminin bir de taç kapısı mevcuttur. Ayrıca caminin her iki minaresindeki süslemelerde mukarnas ve mavi çiniler kullanılmıştır. 4. HADIM SÜLEYMAN PAŞA CAMİİ Süleyman Paşa Camii; Kahire Kalesi üzerinde, Fatimilerden kalan Sidi Kasta Camii’nin yerine, Hadım Süleyman Paşa tarafından 1528 yılında yaptırılmıştır. Cami Osmanlı Devleti’nin Kahire’ye kazandırdığı ilk eserdir. Etrafı duvarlarla çevrili bir avlu ortasında bulunmaktadır. Önünde revaklı avlu düzeni, yanındaki sıbyan mektebi ile dış avlu ortasına yaptırılmıştır. Cami plan itibariyle; girişte ortada merkezi bir kubbe ile, bunu doğu, batı ve güneyden destekleyen üç yarım kubbeden ibaret bir örtü sistemine sahiptir. Camide ayrıca son cemaat yeri de bulunmaktadır. Bir taç kapısı ve iki tane de minareye sahip olan caminin iç mekan duvarları renkli mermerlerle süslenmiştir. 5. MEHMED ALİ PAŞA CAMİİ Cami kitabesine göre; Osmanlı Devleti tarafından Mısır’a vali olarak atanan Mehmed Ali Paşa’nın emriyle, 1830 22

KONAK

yılında inşasına başlanmıştır. Mehmed Ali Paşa’nın vefat ettiği 1849 yılına kadar ancak kaba inşaatı tamamlanmıştır. Kare planlı cami merkezi kubbe ve yanında dört yarım kubbe ile örtülmüştür. Camii klasik Osmanlı mimarisinin Mısır’daki en önemli temsilcisidir. Mısır camilerindeki en büyük ahşap örnek olan ve mihrap çıkıntısının batı köşesinde altın yaldızlı süslemeleriyle dikkat çeken minbere, Mehmed Ali Paşa’nın hanedanlık arması olan “güneş ışını” motifi yerleştirilmiştir. Çeşitli kaynaklarda; Osmanlı’ya isyanı ile bilinen Mehmed Ali Paşa’nın saltanatının simgesi olarak, Osmanlı usulü mimari ve süslemelerle yapıldığı belirtilmektedir. 84 metre yüksekliğindeki iki minaresi cephe boyunca uzanan kare kaideler üzerinde yükselmektedir. Avlunu ortasındaki şadırvan 1847 tarihlidir. 6. BAYBARS CAMİİ Memlük sultanlarının Kahire’de yaptırdığı camiler arasında günümüze ulaşanların en eski olanıdır. Kitabesine göre cami 1267 yılında yapılmaya başlanmış, 1269 yılında tamamlanmıştır. İnşaat devam ederken 1268 yılında Şam seferine çıkan Baybars, Yafa şehrini Haçlılar’dan alınca kalesini

İlk inşa edildiğinde açık bir avlunun çevresinde yer alan kıble yönündeki ana ibadet mekanı ile iki taraflı revaklardan ibaretti. Şu an izi kalmayan, biri mihrap üzerinde, diğer ikisi kıble duvarının köşelerinde olmak üzere üç kubbesi bulunmaktaydı. Cami avlusunun ortasına açılan ana kapının üstüne oturtulmuş tuğladan bir minaresi vardı. Yedinci halife Amir Biahkamillah’ın yaptırdığı seyyar ahşap mihrap da caminin ilk dönemlerinden kalan eserlerdendir. Devrin alçı işçiliğinin çok güzel örneklerini taşıyan süslü nakışlarla süslü bir kubbe ilavesi de bu dönemde ilave ettirildi. Memlük Dönemi Zahir 1. Baybars; caminin dönemin rağbetine kavuşmasını sağlamıştır. Kendi bütçesinden duvarlarını, direklerini, tavanını ve mahfilini tamir ettirip badanasını yaptırmıştır. Camiye Mansüriyye denilen ve Mısır’ daki bütünüyle taştan yapılmış ilk örneklerden olan bir minare eklenmiştir. Memlüklüler Dönemine Ait İlave Binalar • Taybarsiye Medresesi • Akboğaviye Medresesi • Cevheriye Medresesi


Bu medreseler öğrencilerin hocalarla kullanması, rahat abdest almaları ve eğitim görmeleri için caminin yanına genişletilerek yapılmıştır. Osmanlı Dönemi Osmanlı dönemi; Ezher külliyesinin en parlak devirlerindendir. Osmanlının Ezher’e gösterdiği büyük ilgi Yavuz Sultan Selim ile başlamıştır. Sultan ilk Cuma namazını burada kılmıştır. Hocalara ve öğrencilere ihsanlarda bulunduğu ve hizmetlerini karşıladığı bilinmektedir. Genişletme çalışmalarının en büyük çaplı olanını Kazdağlı Abdurrahman Kethüda yaptı. Ezher mimarisine kattığı en önemli yapılar caminin güney duvarının kesiştiği köşede ‘Babüssaayide’ adıyla anılan iki açıklıklı büyük kapıdır. Aynı zamanda ‘Babüşşürbe’ denilen kapının yanına da iki minare inşa ettirmiştir. Osmanlı tarzında olan bu iki minare Ezher Külliyesindeki minare sayısını altıya çıkarmıştır. Külliyenin hiçbir minaresi birbirine benzememektedir. Ezher’e son ilave olan ve paşanın adıyla anılan ‘Revakul Abbasiye’ adlı büyük yapı olmuştur. Mısırın çeşitli bölgelerinden gelenler için 3 katlı bir yapıdır. Revir, eczane, idari birimler, müftü makamı bulunur. Abdurrahman Kethüda’nın külliyeye kazandırdığı değerli bir mimari unsur, yapının taç kapısı özelliğine sahip olan çift açıklıklı Babülmüzeyyinin’dir. Vaktiyle Ezher talebelerini tıraş etmek için orada sıralanan berberlerden dolayı ‘berberler kapısı’ olarak anılır. Ezher tamamiyle öğrencilerin ihtiyaçlarına cevap verebilecek planlarda inşa edilmiştir. Şu an 13 mihrabı, 6 minaresi, 9 kapısı, havuzlu 6 hamamı, 3 abdest alma mahali, 6 sarnıcı, 3 müstakil medresesi ve 29 revakı ile İslam dünyasının 1000 yıldan beri görev yapan en önemli külliyelerindendir.

El-Ezher Camii

KAHİRE TÜRBELER VE SARAYLAR Kahire’de Eyyubiler zamanında inşa edilen İmam Şafi Türbesi; Karâfetüssuğrâ Kabristanı’nda bulunmaktadır. Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin Şiî Fâtımî iktidarını devirmesinden sonra Mısır’da Sünnî anlayışın yeniden hâkim olmasının sembolü olarak kabul edilen İmam Şafi Türbesi’nin yakınına bir medrese inşa ettirilmiştir(1176-1179). Fâtımî türbelerinden farklılık gösteren bu türbenin iç kısmı bazı tadilatlardan geçse de dış cephesi orijinal görüntüsünü nisbeten korumuştur. Kubbesi; dışardan iki katlı gibi görünmesine neden olan köşeleri pahlı ikinci bir karenin içinde gizlenmiştir. Üst katında Endülüs tarzında dolgular ve oymalar kullanılmıştır. Aşağı katın üst kısmı geçmeli geometrik modelleri ihtiva eden şeritlerle süslenmiştir. Bu süslemenin benzeri Hâkim Camii’nin güneybatı minaresinde ve Fâtımî mihrapları üstünde kullanılmıştır. İmam Şâfiî Türbesi’nin kubbesinde tepede eskiden kuşlar için hububatla doldurulduğu söylenen bakır bir sandal vardır. Selâhaddîn-i Eyyûbî tarafından yaptırılan ve Kahire’deki Ortaçağ ahşap işçiliğinin en muhteşem örneklerinden biri olan sanduka Kûfî ve

nesih yazılı kitâbe şeritleriyle birleşen geometrik bir tezyinata sahiptir. Türbenin bânisi Sultan el-Melikü’l-Kâmil’in annesi için yapılmış ikinci bir ahşap sanduka daha vardır; ancak bu sanduka iyi korunmamıştır. Selâhaddin’in hanımı Şemse ve oğlu el-Melikü’l-Azîz Osman da sanduka ile yeri kesin olarak gösterilmemekle beraber bu türbede gömülüdür. Osmanlı döneminde; kare, çokgen veya daire planlı; sütunların kubbe yada piramidal çatıyı taşıdığı, baldaken adı verilen türbeler yapılmıştır. Bu türbelerden bazıları Emir Burham Türbesi, EI-Muzani Türbesi, Muhammed Ağa Gönüllüyan Türbesi, Rıdvan Bey Türbesi, Mustafa Ağa Şalik Türbesi, Emine Kadın Türbesi, Emir Rıdvan Türbesi, Ebu Seyf Türbesi, Rukiye Dudu Türbesi, Kazdağlı Türbesi ve Osman Bey Türbesi’dir. Yine Osmanlı döneminde Mehmed Ali Paşa, Harem ve Cevher Sarayı’nı yaptırmıştır. Cevher Sarayı, Harem Sarayı’ndan daha küçük olup gündelik resmî işlerin yürütülmesi için Mehmed Ali Paşa Camii’nin güneyine ve dârüladl ile idarî büroların yakınına inşa edilmiştir. Bir kısmı 1972’de çıkan yangında tahrip olan saray, selâmlık

İSLAM ŞEHİRLERİ

23


Salihiye Medresesi son Eyyüp sultanı Salih Necmeddin Eyyüb b.Melik Kamil tarafından yaptırılmıştır. Şafi, Hanefi, Maliki ve Hambeli olmak üzere dört İslam mezhebinin eğitimi için yapılmış Mısır’daki ilk eğitim kurumudur. ve harem olmak üzere iki bölümden meydana gelmektedir. Selâmlık bölümünün kabul merasimleri için ayrılan kısmı, aralarında geniş bir toplantı salonunun da bulunduğu çeşitli mekânlara uzanan bir merasim avlusuyla Avrupaî bir tarzda yapılmıştır. Büyük bir kompleks oluşturan harem ise son zamanlarda onarılmış ve bir kısmı askerî müze olarak halka açılmıştır. Mehmed Ali Paşa, camii ve ailesinin türbeleri gibi sarayını da önemli ölçüde Avrupa tesiri gösteren XIX. yüzyıl İstanbul mimarisinin ilhamıyla, Mısır mimarisinden tamamen farklı olan bir üslûpta inşa ettirmiştir. Bu bakımdan saray binaları Kahire’nin geleneksel mimarlık ve süsleme sanatlarını hatırlatan herhangi bir özelliğe sahip değildir. Avluların bazıları, bahçelerle birlikte Kahire’nin güney panoramasını yukarıdan gören iki katlı yapılarla çevrelenmiştir. Dışarıya ve avlulara bakan cepheler çok yalın olup üzerlerine yüksek pencereler açılmıştır. Geç Avrupa barok tarzında oymalarla süslenmiş olan beyaz mermerden cümle kapısı, merasim bölümü ana avlusunun önünde yer almaktadır. Bu bölüm, zemin katta haç biçimi bir şema içinde odalarla çevrelenmiş büyük bir salondan meydana gelmiştir. Geniş bir mermer merdiven bu salonu benzer bir düzenleme gösteren üst kata bağlamaktadır. Bu geniş merkezî merdiven gibi geniş pencereler de Kahire sivil mimarisinde bir yenilik teşkil etmiştir. İstanbullu ustalar tarafından duvarlar, ana renk olarak maviye ağırlık veren

24

KONAK

manzara, saray ve köşk resimleriyle bezenmiş, tavanlar ise İtalyan baroğu tarzında yaldızlı çiçek ve bitki motifleriyle süslenmiştir. Merasim salonunu çeviren odalardan birinin duvarları barok tarzında yapılan beyaz mermer selsebille tezyin edilmiş, suyun aktığı odanın ortasındaki havuzun tabanına çeşitli tiplerde balık figürleri işlenmiştir. Sarayın bir İtalyan sanatkâr tarafından süslenmiş olduğu söylenen iki hamamı tamamen beyaz mermerden yapılmış ve üzerlerini örten kubbelerine de renkli küçük aydınlatma camları yerleştirilmiştir.  Mimarisindeki Türk - Avrupa karakterine rağmen saray, tefriş bakımından ziyaretçilerin de anlattığı gibi mobilyadan yoksundu; paşa ve maiyeti Türkiye ve İran’dan getirilen halılar üzerinde sedir ve minderlere oturmayı, yastıklara dayanmayı tercih ediyorlardı.  Mermerleri İtalya’dan, aynaları Fransa ve İngiltere’den ithal edilen sarayda çeşitli ülkelerden toplanmış egzotik hayvanların yer aldığı bir de hayvanat bahçesi bulunuyordu. KAHİRE KALESİ “Selahaddin Kalesi” ya da “Kal’atü’l-Cebel” olarak da anılan Kahire Kalesi, Fatımi Kahire’sinin doğusundaki tepelerden birisi üzerine, ilk olarak Eyyubiler devrinde kurulmuştur. Selahaddin Eyyubi’nin saray emiri Karakuş’un gözetiminde 1176 yılında ilk inşa çalışmalarının başladığı rivayet edilmektedir. Selahaddin-i Eyyubi’nin 1193 senesinde ölümünden sonra kardeşi el-Kamil, kalenin yapımını sür-

dürmüştür. 1207’den itibaren de burası, taht merkezi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yapıma ilişkin en önemli belge niteliğindeki kitabe, Bâbu’l-Müderrec’de yer almakta olup mermer bir levha üzerine Arapça olarak “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, Biz sana apaçık bir fetih verdik. Ta ki Allah, senin günahından, geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın ve sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru bir yola iletsin (Kur’an-ı Kerim, Fetih Suresi, Ayet:1-3). Bu göz kamaştırıcı kalenin yapımını, memleketine sığınanlara fayda ve vasi bir barınağı bulunduran aremede Kahire’nin korunması için devletin kurucusu ve Emiru’l-Mü’minin Efendimiz Melikü’n-Nasır Salahü’d-dünya ve’d-din Ebu’l-Muzaffer Yusuf bin Eyyub, kardeşi ve veliahdı Emiru’l-Mü’minin el-Melik el-Adil Seyfeddin Ebubekr Muhammed’in nezaretinde, saray emiri Karakuş Abdullah el-Meliki el-Nasıri eliyle 1183-84 senesinde emretti.” yazmaktadır. Memlukler ve Osmanlılar zamanındaki bazı tamirler ile günümüze ulaştığı anlaşılan kale, Eyyubiler devrinde, Haçlılara karşı verilen yaklaşık 100 yıllık bir savaş ortamında gelişen pek çok askeri yapım teknolojisi kullanılarak inşa edilmiştir. Etrafını kuşatan ve düzgün kesme taştan örülmüş surlar, yaklaşık 10 m. yüksekliğinde ve 3 m. kalınlığındadır. Surlar kayalık zemin üzerine yapılarak oldukça dik yükseklikler elde edilmiştir. Muhtelif aralıklarla yerleştirilen burçlar, 2100 metrelik sur uzunluğunca dolanan iç koridorlar ve surlarla burçların üzerindeki mazgal siperleri, askerlere kalenin korunması için elverişli bir ortam meydana getirmektedir. Başlangıçta kalenin üç önemli kapısı bulunmaktaydı. Bunlar kuzeybatıdaki Bâbu’l-Müderrec, güneydeki Bâbu’l-Kurafa ve doğudaki Burcu’l-İmam kapılarıdır. Sadece şehirle bağlantıyı sağlayan ana kapı konumundaki Bâbu’l-Müderrec orijinal dokusunu


muhafaza eder durumdadır. Günümüzde kale üç bölümden ibarettir: Birincisi, 650x317 m. ebatlarındaki düzgün olmayan bir dikdörtgen şema gösteren kuzeydoğu bölümü, ikincisi 510x270 m. ölçülerindeki güneybatı kısmı, üçüncüsü ise, kalenin batı tarafında, Selahaddin Meydanı’na nazır yamaçta yer alan ve 380x170 m. ölçülerindeki bölümdür . Bugün Kahire Kalesi’nin burçları plan ve şekilleri bakımından farklılık göstermektedir. Burcu’l-Mukattam, Burcu’l-Suffe, Burcu’l-‘Alva, Kırk Yılan Burcu, Burcu’l-Turfa, Burcu’l-Matar, Burcu’l-Muballat isimli burçlar mevcuttur. Burcu’l-Muballat’dan Burcu’l-İmam’a kadar uzanan doğu surlarında üç adet burç vardır; Bunlardan birincisi ve üçüncüsü isimsiz yarım daire şekilli burçlarken, ikincisi Burcu’l-Mukavsar’dır. İkiz kuleli Burcu’l-İmam kalenin doğu girişini savunmak için Selahaddin-i Eyyubi tarafından inşa edilmiştir. Osmanlı döneminde bu burçlar Süleyman Paşa Camii’nin imamına konut olarak tahsis edilmiştir. Burcu’l-İmam’dan sonra isimsiz yarım daire şekilli bir burç ve son olarak Burcu’l-Remle yer almaktadır.

ve kapı üzerinde küçük bir balkondan oluşmaktadır. Dışarıya mazgal pencerelerle açılan bu balkon, hücumları bertaraf edecek gözcü askerlerin kaldığı bir yerdir. Kahire Kalesi’nin kuzeydoğu bölümünde Hadım Süleyman Paşa tarafından 1528 senesinde inşa ettirilmiş ve Osmanlı mimarisinde üç yarım kubbeli merkezî planlı ilk yapı olan cami ve sıbyan mektebi, Mehmet Ali Paşa tarafından 1826-27 senesinde yaptırılmış olan Harem Sarayı, İngiliz işgali sırasında yemek salonu olarak kullanılan ve sonradan yeniden düzenlenerek kraliyet ailesi tarafından kullanılan ve sekiz araba ihtiva etmekte olan bir sergi salonuna dönüştürülen Araba Müzesi, Osmanlı döneminden kalan bazı sütun, havuz ve çeşme gibi mi-

mari parçaları içeren salonlar ile İngilizler tarafından yaptırılan bir yüzme havuzu barındıran Bahçe Müzesi yer almaktadır. Kahire Kalesi’nin paşaların ikametine tahsis edilmiş yapılar içeren güneybatıdaki bölümünde, Osmanlı valisi Yakan Paşa tarafından 1786’da inşa ettirilmiş olan Bâbu’l-Cebel, Selahaddin Eyyubi tarafından 1183’de kaya içerisine 87 m. oyularak gerçekleştirilen ve kalenin en önemli su kaynağı olan Bi’r Yusuf , Eyvânu’l-Kebîr’in ve M. Ali Paşa tarafından 1830’da yaptırılan büyük bir topçu platformu olan Sâhatu’l-Alem’in etrafında dizilmiş salonlardan oluşan Polis Terası Müzesi mevcuttur. Batı tarafındaki surlarda Selahaddin-i Eyyubi’ye atfedilen bir kartal kabartması mevcuttur. Sâhatu’l-Alem’in güne-

Kuzey surların başlangıcında, Burcu’l-Haddâd yer almaktadır. Selahaddin-i Eyyubi döneminde yapımı başlanan burç, Sultan Kamil devrinde büyütülmüş, Fransız işgali sırasında ise burcun mazgalları top atımına elverişli hale getirilmiştir. Şu anda kapatılmış olan küçük bir arka (gizli) kapı ile 2 adet isimsiz bir yarım daire burç ve Burcu’l-Sahrâ yer almaktadır. Kalenin kuzeybatı köşesinde aslen Sultan Kamil kapısı olan kare şekilli burç yer almaktadır. Batı surlarında iki kapı yer almaktadır. Bunlardan birisi Bâbu’l-Müderrec’dir. İkincisi Bâbu’l-Cedîd olup, Mehmet Ali Paşa tarafından 1824-1826 yılları arasında yaptırılmış yuvarlak kemerli bir kapı İSLAM ŞEHİRLERİ

25


yinde , Memluk Sultanı Nasır Muhammet tarafından 1315’te yaptırılan Kasru’l-Ablak vardır. Polis Terası Müzesi’nin güneyinde Burcu’l-Refref vardır. Eyvânu’l-Kebîr’in yanına, Nasır Muhammet b. Kalavun tarafından 1318’de yaptırılan cami, Memluk devrinin en önemli ibadet mekânlarından sayılır. Nasır Muhammet Camii’nin güneybatısında, Memluk sultanlarının kaledeki en önemli saray kompleksi olan Daru’s-Sultaniye ve Mutfaklar bulunur. Saray içerisinde sultanın eşi ve cariyelere ait daireler mevcuttur. Çerkez Memlûkleri ve Osmanlı valileri tarafından yönetim merkezi olarak kullanılan saray yapıları Mehmed Ali Paşanın emriyle 1812’de yıktırılarak yerine 1813-14 yıllarında Cevher Sarayı inşa edilmiştir. Saray meydanının doğu tarafında Darphane mevcuttur. Giriş kapısı üzerindeki Osmanlıca kitabesine göre Mehmet Ali Paşa tarafından 1830-1848 yılları arasında yaptırılmış olan cami, şadırvanlı avlusu ve merkezi planı yanı sıra Avrupaî tarzdaki süslemeleriyle de ilgi çekici bir yapıdır ve günümüzde Kahire’nin sembol binalarından biri durumundadır . Kahire Kalesi’nin batı tarafında Selahaddin Meydanı’na doğru uzanan bölümde ise, kaleye Rıdvan Kethüda tarafından 1754’de ilave edilmiş olan Bâbu’l-‘Azab, Memluk dönemindeki

camilerin yerine Osmanlılar zamanında 1697 yılında yaptırılmış olan Ahmet Kethüda Camii ile Memluk Sultanı Melik Eşref Halil tarafından 1293’te yaptırılan sarayın kalıntıları (Eşrefiye Sarayı) mevcuttur. Sonuç olarak Selahaddin-i Eyyubi ve kardeşi Sultan Melik Kamil zamanında şekillenmiş olmakla birlikte Kahire Kalesi, Memluk ve Osmanlı, özellikle de Kavalalı Mehmet Ali Paşa döneminde önemli bir yönetim merkezi olarak faaliyet göstermiş, statüsü ve buna bağlı olarak ilave edilen mimari dokusuyla Ortaçağ’dan modern devirlere sanatın ve mimarinin gelişimine tanıklık etmiş bir yapı manzumesi olarak Mısır’daki Türk İslam mimarisinin dikkat çekici örneklerinden birisi durumundadır. EYYÜBİ DEVRİ’NDE YAPILAN MEDRESELER Eyyübiler devrinde Kahire ve Fustad’da dört sünni mezhep için yapılan medreselerin sayısı 25’i bulmuştur. Ancak bu medreselerin sadece üçü kısmen günümüze gelebilmiştir. Günümüze ulaşan medreseler: El Sadatü’l Sa’alebe Medresesi (1216), Kamiliye Medresesi (1225) ve Necmeddin Salih Eyyüb Medresesi (1241-42)’dir. Bu medreselerin en önemli özelliği, Suriye bölgesine egemen olan Zengiler aracılığıyla Büyük Selçuklula-

rın dört eyvanlı medrese mimarisini Mısır’a nakletmeleridir. El Sadatü’l Sa’alebe Medresesi, Kahire kalesinin güneyinde yer almaktadır. Sultan Adil zamanında Harameyn ve Hac Emiri Ebu Mansur İsmail tarafından 1216 tarihinde yaptırılmıştır. Medresenin orijinal yapısından günümüze sadece kıble eyvanı gelebilmiştir. Kamiliye Medresesi, Ortaçağ Kahire’sinin ana caddesinde Nahhasin bölgesinde bulunmaktadır. Selahaddin Eyyubi’nin yeğeni Melik Kamil tarafından 1225 yılında inşa edilmiştir. 1752 yılında Emir Hasan Şa’ravi Kethüda medresenin büyük kısmını yıktırarak bugünkü binayı yaptırmıştır. Ortada bir avlu, etrafında mescid, abdesthane, odalar ve hamam bulunmaktadır. Salihiye Medresesi, Kahire’de Nahhasin Bölgesi’nde Fatımiler devrindeki Büyük Doğu Sarayı’nın bulunduğu yerde, son Eyyüp sultanı Salih Necmeddin Eyyüb b.Melik Kamil tarafından 1243-44 tarihinde yaptırılmıştır. Şafi, Hanefi, Maliki ve Hambeli olmak üzere dört İslam mezhebinin eğitimi için yapılmış Mısır’daki ilk eğitim kurumu olması açısından büyük önem taşımaktadır. Salihiye Medresesi son Eyyüp sultanı Salih Necmeddin Eyyüb b.Melik Kamil tarafından yaptırılmıştır. Şafi, Hanefi, Maliki ve Hambeli olmak üzere dört İslam mezhebinin eğitimi için yapılmış Mısır’daki ilk eğitim kurumudur MEMLÜKLER DEVRİNDE YAPILAN MEDRESELER

Kahire Kalesi

26

KONAK

Memlükler devrinde medreseler camilerin yerini almaya başlamış ve külliye fikrini tek yapıda birleştiren medrese-külliyeler ortaya çıkmıştır. Bu yeni oluşum medreseler, içlerinde cami ve türbe yapılarını da bulundurmakta ve dış duvarları üstünde yükselen minareleriyle ilk bakışta cami olarak algılanmaktadır. Medreselerin bu değişiminde ve planlarının şekillenmesinde mezheplere göre eğitim uygulamasının rolü oldukça büyüktür. Özellikle XIV. yüzyılda bu tip medrese-külliye sayı-


sında bir artış görülür. Ancak küçük bir grup dışında bu yüzyılda yapılmış olan medreselerin önemli bir kısmı ya tamamen yıkılmış veya zamanımıza yalnız harabeleri ulaşmıştır. Bir kısmı da değişen ihtiyaçlara göre tamir ve tadilâtla şekil değiştirmiştir. Bundan dolayı mimari planlarını tam algılamak mümkün olmamaktadır. Fakat dikkat çeken ortak plan özelliği medreselerde dört eyvanlı şemanın kullanılmasıdır. Kahire Sultan I. Baybars Medresesi, Sultanın el-Melikü’z-Zâhir unvanından dolayı Zâhiriyye Medresesi diye de anılır.1262 yılında inşasına başlanan ve 1264’da tamamlanan yapıda ilk defa dört eyvanlı plan şeması uygulanarak her mezhebe bir eyvan ayrılmıştır. Yapı 1874 yılında sokak açılması sırasında tahrip olmuştur. Günümüzde batı köşesinin alt kısmı ve güney eyvanından bir parça harabe halinde durmaktadır. Kahire Sultan el-Melikü’l-Mansûr Kalavun Külliyesi, Sultan Kalavun tarafından 1284-1285’te bölgenin ilk külliyesi olarak medrese ve hastahane şeklinde tasarlanarak yaptırılmıştır. Medrese tek başına, medrese-cami-türbeden oluşan ve dar bir koridorla türbeye bağlanan bir yapı topluluğu olup önünden geçen yolla hastahaneden ayrılmıştır. Kahire Nâsıriyye Medresesi, Kalavun’un oğlu el-Melikü’n-Nâsır Muhammed tarafından 1296-1303 yılları arasında inşa ettirilmiştir. Kahire Sultan el-Melikü’n-Nâsır Hasan Medresesi, Muhammed b. Kalavun’un oğlu el-Melikü’n-Nâsır Hasan tarafından yapımı 1356 yılında başlatılmış ve 1361’de tamamlanmıştır. Dört eyvanlı plana sahip olup köşelere dört Sünnî mezhebe ait medrese grupları yerleştirilmiştir. Kıble yönündeki eyvan mescid olarak düzenlenmiştir. el-Melikü’n-Nâsır Muhammed’in türbesi kıble eyvanının gerisinde yer alır. Yapının âbidevî ve derin dehliz tipi girişi, bir taraça üzerinde basamaklarla çıkılan mukarnas nişli yüksek bir taçkapı ile şekillenmiştir.

Kahire el-Melikü’z-Zâhir Seyfeddin Berkuk Medresesi, ilk Burcî sultanı olan Berkuk tarafından 1384-1386 yıllarında inşa ettirilmiştir. Klasik dört eyvan şemasının tekrarlandığı yapı ayrıca cuma camii, türbe ve hankahtan meydana gelmiştir. Kahire el-Melikü’l-Eşref Seyfeddin Kayıtbay Medresesi, Sultan Kayıtbay tarafından 1472-1474 yıllarında yaptırılmış bir kompleks olup mescid-türbe-medrese- şeklindedir. KAHİRE’DE SANAT Tezhip, Arapçada altınlama demektir. Sadece altın kullanılan tarzın adı halkaridir. Kullanılan motif ve tekniklere göre hatai, rumi ve şukufe gibi tarzlara ayrılır. Kültürel etkileşimin yaşayışa yansıdığı gibi mimari ve sanata da etkileri büyüktür. Karamanoğulları ve Memlüklü sanatını karşılaştırdığımızda da bunu görmek mümkündür. Özellikle 13-15. Yüzyıllarındaki etkileşimini incelediğimizde ikiz kemerli niş, kavsara dilimli kubbe ve kasnak yapılarının benzer olduğuna şahit olduk. Bu dönemde mukarnas derinliği arttırılmış ve bitkisel bezemeli motifler, her köşesi farklı bir anlamı taşıyan (sabır, şükür, şefkat, doğruluk, sır tutma, sadakat, cömertlik, merhamet) yıldız motifleri kullanılmıştır. Aynı dönemde basık kemer üzerinde madalyon yuvalar bulunmaktadır. Memlük Sanatı Kahire’nin başşehir olması sebebiyle Memlük eserlerine en çok burada rastlanılmaktadır. Mısır dışında Suriye’de özellikle Şam ve Halep mimari eserlerin yoğunluğu bakımından önemli şehirlerdir. Aynı zamanda Kudüs’te Kubbetü’s-Sahra’nın çevresindeki bütün yapılar Memlüklerden kalma-

dır. Memlükler döneminde Mısır ve Suriye zengin ticaret merkezleri olduğundan , Memlük sanatının nitelik ve nicelik bakımından üstünlüğü ,bu zenginlikten de kaynaklanmaktadır. Mimari yapılar içinde başta gelen camiler, iklimin şekillendirdiği açık avlulu ve mihrap önü kubbeli planları ile bir anlamda erken İslam mimarisini devam ettirmektedirler. Bunun yanında çok sayıdaki medrese de özgün kullanım planları ile Anadolu Selçuklu medrese yapılarından ayrılmaktadır. Daha ziyade sosyal ve eğitim amaçlı yapılar olan Anadolu Selçuklu medreseleri yanında Memlük dönemi medreseleri, toplumsal yapı gereği dini amaçlı bir işlev üstlenmiştir. Bu sebeple içlerinde cami, dershane, hizmet odaları ve türbe yapısının da bulunduğu bir külliye kavramının uygulandığı görülmektedir. Bilhassa yüksek duvarları, testere dişli mazgal delikleriyle şehir içinde adeta bir kale, yukarıya doğru daralan kademeli minareleriyle de cami görünümü verirler. Medreselerde dört mezhep kavramının ön plana çıkarıldığı ve planlamanın buna göre yapıldığı bir mimari düzen söz konusudur. Yapıların planları incelendiğinde genellikle yerleşim probleminden doğan çarpık plan düzenlemesinin, kompleks binaların farklı sokaklarda yer almasının ve zemin kotu farklılıklarının mimari yapılanmada birtakım yeni çözümler üretilmesine imkan sağladığı ve bunun da Memlük mimarisini özgünleştirdiği görülmektedir. Mukarnas İslam Sanatı’nda üç boyutlu görünüm oluşturan bir bezeme çeşididir. Memlük yapıları incelendiğinde yapılarda kubbe kullanımı fazlalaşmış, kubbeler yüksek kasnak üzerinde

Mukarnas İslam Sanatı’nda üç boyutlu görünüm oluşturan bir bezeme çeşididir. İSLAM ŞEHİRLERİ

27


Memlük minareleri taç kapılara bağlı olarak gelişim göstermektedir. Genelde kare bir kürsü üstünde yuvarlak bir gövde şeklinde yükselen minareler niş ve sathi kemer atkıları ile süslenmiştir. Taç kapılardaki değişimle orantılı biçimde minarelerin kalın ve yüksek kare kaidelerinde alçalma olmuştur.

Kahire camilerinden bir mukarnas örneği

yumurta formlu veya sivri şekillerde yapılmaya başlanmıştır.Bu tarz taş kubbe oluşumu Suriye etkisine işaret etmektedir. Yüksek kasnaklı,iri mukarnas veya tromp nişli kubbeler, genelde üçlü gruplar şeklinde mukarnas nişlerini tekrarlayan pencere açıklıkları ile hareketlendirilmiştir. Nişler veya trompların sırası çoğaldığı zaman ya pencereler ince uzun açılır ya da üç pencere yerine altı pencere kubbe kasnağında yer almaktadır. Beden duvarları üstünde görülen pencereler genellikle kırık kemerli, alınlıkları değişik taş süslemelerle hareketlendirilmiş olarak yapıda dengeyi sağlamaktadır. Bu dönemin pencere uygulamalarında Suriye bölgesi etkisi hissedilmektedir. Bazen de Kalavun’un yapısında olduğu gibi gotik etkili yüksek kemerli pencereler farklılık göstermektedir. Dış cephede bölümlenmiş sistem içindeki pencere açıklıkları tek bir kemer içine alınmış biçimde kullanılmıştır. Camilerde esas itibariyle üç tip plan uygulanmıştır .Bunlardan ilki Revaklı, avlulu veya avlusuz, nef düzeni gösteren harimli ‘Hipostil Camiler’dir. Bir diğeri Lane-Poole’ün tanımladığı gibi ‘haçvari planda ele alınan camiler’dir. Esas itibariyle farklı boyutlardaki dört eyvan ile onların arasındaki hücrelerle çevrilmiş bir avludan ibaret bir düzenleme olup, bu şema Memluklulardan önce Eyyubi

28 KONAK

medreselerinde karşımıza çıkmaktadır. Son olarak da Geç Memluk Devri’nde ortaya çıkan tek kubbeli camilerdir. Memlük devrinde kullanılan kemer tiplerinde de zengin çeşitlilik görülür. Kırık kemerler, at nalı kemerler ve konsollarla desteklenen geniş kemerler Suriye, Mağrib, Gotik, Anadolu ve İran etkilerini taşıyan çok seslilik içinde yapılardaki yerlerini almıştır. Bir diğer unsur olan taç kapılarda ise; dışa taşkın görünüm, kalkanvari yükseklik, binanın bütün olarak algılanmasındaki rolü ,mukarnas niş kullanımı ve süslemedeki dengeler takip edildiğinde etkileşim alanlarının Anadolu ve Suriye Zengi bölgesi olduğu anlaşılmaktadır.

Kahire minarelerindeki başka bir özellik de katları belirginleştiren mukarnas uygulamalarıdır. Zamanla minarenin üst kısmında da değişiklikler olmuştur. Tepe noktasına ince direkler ve sütunlar yerleştirilerek gökyüzünü görebilen bir nevi küçük galeri oluşturulmuştur. Bu uygulama ile minaredeki kütlevi etki hafifletilmeye çalışılmış ve minareler daha fazla yükseltilebilmiştir. Minarelerin bütün yüzeylerinde taç kapı ve dış cephe ile uyumlu süsleme programı kullanılmıştır. Memlük yapılarının iç mekan süslemelerinde önceleri Fatımi, daha sonra Suriye ve Selçuklu etkileri hissedilmektedir. İlk dönemlerde kullanılan tuğlanın üzeri kesme alçı ve stuko ile kaplanmıştır. eL-Melikü’n-Nasır Muhammed Medresesi’nin minaresi alçı dekoru ile ünlüdür. Bir başka süsleme ögesi olan mozaik; daha çok mihraplarda kullanılmış olup en özgün örneği Şeceretüddür Türbesi’nin mihrabında bulunmaktadır.

Mimar el-Muallim İbn Suyufi Kalavun Camii’nde adı geçmekte olup Şafii mezhebi fıkıh alimi ve evliyanın büyüklerindendir. İsmi Hasen bin Ali bin Yusuf’dur. İbn Suyufi, usul, kelam, kıraat, fıkıh, usul-i fıkıh, mantık, me’ani, beyan, hadis ilimleriyle ilgilenmiştir ve bu konularda icazet almıştır. İnsanlar onun derslerinden çok faydalanmışlardır. Yazmış olduğu eserlerden bazıları şunlardır; Haşiyetün Ala şerh-ılMinhac lil-mahalli, Haşiyetün ala şerh-ılkafiye el-Mutevassıt li-Rüknüddin Esterabadi


Mihrap nişinin arkasında mavi, kırmızı, yeşil, altın rengi taşların Bizans tekniğinde yerleştirilmesi ve sedeften daireler ve baklavalarla çevrelenmesiyle zengin bir mozaik uygulaması oluşturulmuştur. Kullanılan desen bitkisel ağırlıklıdır. Kahire’de mozaik ustalarının kökleri araştırıldığında uygulayıcıların Bizans etkisindeki yerli ustalar olduğu görülmektedir. Çünkü Mısır’da mozaik sanatı Bizanslı ustalar eliyle gelişmiştir.

Çok renkli taşların iç içe geçmesiyle oluşan duvar süslemesi Memlük sanatında önemli yer tutmaktadır. Ablak (eblak) adı verilen bu uygulamanın ilk örneğine 667 (m.1269) yılında tamamlanan 1. Baybars’ın yaptırdığı camide rastlanılmaktadır. İç mekanda kullanılan diğer bir malzeme çinidir. Özellikle minarelerde, kubbe kasnaklarında veya kitabe kuşaklarında görülen çini el-Melikü’n-Nasır ve Maridani camilerinde kullanılmıştır.

Ağaç ve maden işçilikleri de Memlük dönemi yapılarının tamamlayıcı özellikleri olarak kapı, pencere kanatları, dolap kapakları ve minberlerde uygulanmıştır. Bronzdan yapılan yüksek taç kapı kanatlarında, ahşap kapı detayları kullanılmıştır. Özellikle 1. Baybars ve Kalavun yapılarının kapıları anıtsal ölçülerde yekpare bronz dökümdür. Üzerlerinde ahşap kündekari tekniğindeki gibi çalışılmıştır.

KAYNAKÇA 1. Gündoğdu H; Osmanlı Mimarisinin Gelişim Süreci İçinde Kahire Hadım Süleyman Paşa Caminin Yeri, Güzel Sanatlar Enstitüsü Dergisi, 2007. 2. Bayhan A.A; Mısır’daki Türk Kültürü Varlığından Örnekler: Kahire Nasır Muhammet B. Kalavun Camii, Güzel Sanatlar Enstitüsü Dergisi, 2001. 3. Şaman Doğan, Nermin; Kültürel Etkileşim Üzerine: Karamanoğlu-Memluklu Sanatı, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 2006

4. Küçükaşcı M, Kahire’de Son Dönem, Türiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, syf 173-189,İstanbul,2001

8. Sakr M.T.; Early Twentieth- Century /Islamic Architecture in Cairo, Cairo 1993

5. Akkuş M; Kahire’deki Osmanlı Dönemi Eserlerinde Türkçe Manzum Kitabeler, Syf 385-410,1980

9. Asad M; “The Mosque of Mu hammad Ali in Cairo”, Muqarnas, IX, s.39-55., 1992

6. Yetkin K; İslam Sanatı Tarihi, Ankara 1954, s. 284; Ergun Tamer. Türk ve İslam Sanat Eserleri Plan ve Resim Albümü, , s. 134-135, İstanbul, 1954

10. Uzun M; Ezher Külliyesi, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, s 53-58, İstanbul, 2001

7. Samih K; El-’İmaretü’l-islamiyye fi Mışr, s. 68-1 08, Kahire, 1983

11. Abouseif D.B; El-Hakim Camii, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, s 184185, İstanbul, 2001

İSLAM ŞEHİRLERİ

29


Salerno Tıp Okulu SALERNO TIP OKULUNUN TARİHÇESİ

ŞİFAHANELER VE TIP OKULLARI ÇALIŞMA GRUBU Leyla Dönder * Büşra Üstün 3 Hatice Duzlu 2 Gülbahar Yavuz 4 Nebahat ÖZÇELİK 1

2

Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi 3 Ankara Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik 4 Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi 1

2

*İletişim: leyladonder@gmail.com

30 KONAK

Antik Salerno, Napoli’nin 35 km güneydoğusunda bir tepe üzerinde kurulmuştur. Roma’nın bir kolonisi olarak ilk defa milattan önce 194’te adı duyulur. Bu dönemde insan sağlığına faydalı bir kaplıcaya sahip olması nedeniyle ünlenmiş bir şehirdir. 1077’de Salerno, Normanların şefi Robert de Guiscard tarafından ele geçirilir. Normanların Güney İtalya ve Sicilya’ya hâkim olmalarının, Avrupa’nın yalnız siyasal anlamda değil aynı zamanda sosyokültürel, ekonomik ve bilimsel anlamda da çehresinin değişimine önemli katkıları olmuştur. Diğer taraftan bölgedeki siyasal birliğin ve kontrolün sağlanmış olması, burada bilim ve sanatın gelişiminde çok önemli bir faktör olarak kendisini göstermiştir. Salerno şehrinin özellikle Roma’nın düşmesinden sonra Lombardlar ve Gotlar tarafından da işgale uğradığı düşünülürse Orta Çağ’da oldukça kozmopolit bir yapıya sahip olduğu söylenebilir. Tüm bu gelişmeler yaşanırken Monte Cassino’daki keşişler, Salerno’daki kaplıcanın ve burada uygulanan tedavi yöntemlerinin değerini kavramış ve burada manastırlar yaparak şehre kendileriyle beraber etkilerini de getirmişlerdir. Manastırın okul üzerindeki etkisi düşünülerek skolastik temelli bir tıp eğitimin var olduğu ileri sürülse de Salerno Tıp Okulu’nun kuruluşu ile ilgili bilgilerde tam bir netlik söz konusu olmadığı için böyle bir yargı çok doğru değildir. Hatta buradaki Tıp Okulu ile ilgili anlatılan geleneğe göre okulun kurucuları


olarak bir Yahudi, bir Grek, bir Latin ve bir Müslüman’dan söz edilir. Yine söylenenlere göre okulun kuruluşu yedinci yüzyılın ortalarındadır. Bu nedenle de okulun skolastik düşünce temelinde tıp eğitimi vermesi de pek mümkün görünmemektedir. Müslümanların Sicilya’ya hâkim olmaya başladıkları 9. yüzyıldan itibaren Orta Doğu’dan ve Kuzey Afrika’dan bir çok Müslüman bilim insanın buraya geldiğini bilinmektedir. Müslümanların yanı sıra Sicilya ve İtalya ana karasında Yahudi, Grek ve Latin bilim insanlarının önemli derecede varlıkları söz konusu olmuştur. Bu nedenle Salerno Tıp Okulu’nda bir birinden farklı ırk ve inançta olan birçok kişi ortak çalışmalar yapmıştır. Salerno Tıp Okulu’nun çağdaşı ve yanı başındaki bir diğer kurum ise Monte Cassino’daki Benedict Yolu’nun manastırıydı. Buradaki tıp eğitimi, uygulamadan ziyade teoriye bağlı kalmış,; kilisenin kuralları dahilinde şekillenmiş olan tedavi yöntem ve düşünceleri söz konusu olmuştur. Burada uygulanan tedavi yöntemleri daha ziyade Aziz Benedict’e izafe edilse de bunun tarihsel açıdan gerçekliği yansıttığı söylenemez. Monte Cassino manastırındaki keşişler açısından; Benedict yolunun inanışına göre; Aziz Benedict onların öğretmenlik yapmalarını yasaklamıştı. Fakat bu yasak zamanla, hastanede sadece hastalara bakmakla yetinmek istemeyen, öğrenmeye ve öğretmeye hevesli keşişler tarafından ihlal edilmiştir. Böylelikle Monte Cassino, dönemin önde gelen tercüme ve bilim merkezlerinden biri haline gelmiştir. Salerno Tıp Okulu, Normanların Güney İtalya ve Sicilya’ya hâkim olmasından sonra gelişimini hızla sürdürmeye devam etmiştir. Norman hâkimiyetinin ardından da Germen imparatorluğu hâkimiyeti altına giren Salerno şehrindeki Tıp Okulu, II. Frederick’in yakından ilgilenmesi ve bazı düzenlemelere gitmesiyle zirve noktasına

Salerno şehrindeki Tıp Okulu, II. Frederick’in yakından ilgilenmesi ve bazı düzenlemelere gitmesiyle zirve noktasına ulaşmıştır. ulaşmıştır. 11-14.yüzyıllar arasında bölgeye hâkim olan idarecilerin yapmış oldukları düzenlemeler sayesinde Avrupa’nın en sağlıklı ve bilimsel açıdan en iyi seviyede eğitim ve hizmet veren kurumu olmuştur. Norman hâkimiyeti döneminde Kont I. Roger, okula bazı kurallar getirerek düzenli bir şekilde eğitim öğretim verilmesini sağlamış ve hastalar için sağlık hizmetlerinin devam etmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu sayede Salerno Okulu, Avrupa’da akademik değerlere ulaşan ilk eğitim kurumu olmuştur. 1137 yılına gelindiğinde ise Sicilya Norman Kralı II. Roger, I. Roger gibi okulu kraliyetin himayesi altına almıştır. II. Roger tarafından yeni düzenlemeleri ve kurallar ortaya konmuştur. Bu kurallar çerçevesinde Salerno Okulu’nun yetiştirmediği halde hekimlik yapanlar ve bu okuldan mezun olarak lisans belgesi almayanlar, eğer hekimlik yapmaya kalkışırlar ise tutuklanıp hapse atılmışlardır. II. Roger, 1140 yılında

çıkardığı bir kanunla, buradan mezun olan hekimlerin sınava tabi tutulmalarını sağlamıştır. Normanlar döneminin ardından bölgeye hâkim olan Alman İmparatoru II. Frederick’in Salerno Tıp Okulu’nun gelişiminin tamamlanmasında ve zirveye ulaşmasında önemli bir payı olmuştur. II. Frederick, daha önce II. Roger’un yapmış olduğu düzenlemeleri yenileyerek güncellemiş, Salerno Tıp Okulu’nda eğitim süresini sekiz yıla çıkarmıştır. Mesleki açıdan uzmanlık alan sınırları belirlenerek hastalığın teşhis ve tedavisinde hekimler ile eczacıların görev ayrımı yapılmıştır. Teşhis ve tedavilerde bilimsellik dışında farklı yöntemlerin kullanılmasına izin verilmemiştir. Özellikle ruhban sınıfının tıp konusunda müdahil olmaları, getirilen kurallarla engellenmiştir. Ayrıca tıp eğitimi alacak öğrencilerin, bu eğitimden önce mantık okumaları yapması şartı getirilmiştir. Özellikle cerrah olacakların, kadavra-

Salerno Tıp Okulunda Kadınlarla Eğitim

İSLAM ŞEHİRLERİ

31


dan oldukça önemlidir. Hipokrat ve Galen’in Latinceye çevrilmiş eserlerinden, Yunan ve Roma el yazması eserlerden yararlanılmaya başlanılmıştır. Bu kaynak kullanımı aynı zamanda eğitimin kalitesinin yüksek olduğunu da göstermektedir. Öğrencilerin kullandığı ve Galen’in öğretilerini de kapsayan ilk el kitabı, o zamanın en ünlü eğitimcilerinden biri olan Gariopontus (1050) tarafından yazılmıştır. Passionarius ismi verilen bu eserin modern tıbbi terminolojinin temellerini oluşturduğu kabul edilmektedir. Yedi adet kitap ve bir adet ek bölüm içeren bu yapıt, pratik tıp konusunda oldukça değerli bir eser olup birkaç hekimin ortaklaşa çalışması sonrası ortaya konmuştur.

Salerno Tıp Okulu Müzesi (günümüz)

lar üzerinde yeterli derecede çalışmaları sağlanmıştır. Okulu bitirenlerin ise en az beş yıl staj yapmaları şartı bu dönemde getirilen yeni düzenlemelerdendir. Bu süreçlerin sonunda hekimler bir sınava tabi tutulmuşlardır. Salerno Tıp Okulu’na II. Frederick’ten sonra oğlu ve halefi olan Conrad tarafından da ilgi ve alaka devam ettirilmiştir. Ancak 13. yüzyılın sonuyla birlikte özellikle bölgede artan İspanyol hâkimiyeti sonucunda; Salerno Tıp Okulu daha önceki devirlerindeki parlak günlerini kaybetmiştir. SALERNO’DA EĞİTİM Kuruluş yılı tam olarak bilinmemekle birlikte Orta Çağ’da kurulmuş olduğu bilinen Salerno Tıp Okulu, Avrupa’daki diğer birçok kurum gibi manastır ve din adamlarından etkilenmiştir. Bu dönemde Avrupa’da sağlık hizmetleri genel olarak kilise ve manastırlarda verilmekteydi. Eğitim de diğer birçok alanda olduğu gibi kilise öğretilerinin kontrolü altında kalmıştır. Bu durum bir baskı oluşturmuş bile olsa Avrupa Tıbbı’nın  manastırlardaki keşişlere çok şey borçlu olduğunu göz ardı etmek doğru değildir. Keşişlerin katkılarının 32

KONAK

en önemlisi de Latince, Grekçe ve Arapça’dan çeviriler yaparak birçok önemli eseri batı dillerine kazandırmış olmalarıdır. Genel anlamda hasta bakımı veya şifahî bilgiler doğrultusunda varlığını sürdüren bir tıp anlayışından söz etmek mümkündür. Bununla beraber anatomi ve fizyoloji gibi tıp biliminin diğer dallarından tıbbi yararlanım açısından uzak olduklarını da belirtmek gerekir. Okulun ilk dönemlerinde, manastırdaki Orta Çağ Batı Hıristiyanlığının sınırları çerçevesinde verilen tıp eğitiminde; Antik dönemden Hipokrat’ın ve Galen’in eserleri ve düşünceleri manastırdaki öğrencilere öğretiliyordu. Fakat anatomi, fizyoloji ve tıbbın diğer dalları hakkında yeterli bilgi sunulmuyordu. 11. yüzyılın ortalarından itibaren, Salerno Okulu üzerindeki Benedictine hastane yapılarının etkisinin artması ile okulun öğretileri papazların kontrolünden uzaklaştı. Papalık, rahiplerin manastır dışında hekimlik yapmalarını yasakladı. Bu durum, bundan sonra farklı inanç ve kültürlerden olan bilim adamlarının da okulda çalışmaya başlamasını sağladı. Bu gelişmeler, Salerno Tıp Okulu’nun giderek artan tarihi rolü açısın-

Salerno Tıp Okulu’nda, çevresindeki birçok eğitim kurumunda olduğu gibi İslâm Tıbbının birikiminden hem teorik hem de pratik olarak yararlanılmıştır. Özellikle Müslüman Tıp bilginlerinin hastalıkların tedavisinde kullandıkları ilaçlar kullanılmıştır. Salerno’da yaptığı çalışmalarla dönemine damgasını vuran önemli kişilerden biri de Afrikalı Constantine olmuştur. Özellikle el-Mecûsî’nin “Kâmilü’s-Sınâati’t-tıbbiyye” adlı eserini Latinceye “Regalis(Liber Regilus)” adıyla çevirmiş ve bu eser yüzyıllar boyunca Salerno Tıp Okulu’nda ders kitabı olarak okutulmuştur. Bunlara ilave olarak tıp bilimine dair çok sayıda eser vermiştir. 12. yüzyılın ortalarında en parlak dönemini yaşayan Salerno Tıp Okulu Orta Çağ üniversiteleri için tıbbi bir müfredat oluşturulmasında önemli bir katkı sağlamıştır. İlerleyen dönemlerde okul pratik bir tıp merkezi olma özelliğini yavaş yavaş kaybetmiş, tıbba pratik bir bakış açısı yerine, bilimsel bakış açısıyla teorik bilgilerin gelişimine önem veren bir kurum olmuştur. Burada daha önceden bulunmuş olan hocaların eserleri teorik konular şeklinde değerlendirilerek anlatılmıştır.


Bu dönemdeki eserlerden bir tanesi Salernita metinlerinden alıntı yapılarak 1160 ve 1170 yılları arasında yazılan ve 6 adet yazarı bulunan, günümüzün çok yazarlı ansiklopedilerinin öncülerinden kabul edilen Compendium Salernitanum isimli kitaptır. 12. yüzyılın sonlarına doğru Salerno’da bulunan, Bath’lı Adelardus, Conches’li Guillolma, Alexander Neckam ve Gilles de Corbeil gibi Avrupa kültür yenilikçiliğinin ünlü temsilcileri Salerno’yu övünülecek hale getirmiştir. Önceliğini eğitim ve öğretime vermiş olan Salerno Tıp Okulu, mezun olmak isteyen adaylarını bazı derslerden de sıkı bir sınava tabi tutmuştur. Öğrencilerin sınav oldukları konulardan öncelikli olanları şunlardır: Galen’in “Therapeutics” adlı eseri, İbni Sinâ’nın eserleri, Hipocrates’in “Aphroism” adlı eseri ve Aristo’nun “Analytics” adlı eseridir. Eğer adaylar başarılı olurlarsa hekim veya eğitimci unvanlarını alırlardı. Sınavların büyük bir ciddiyetle yapılıyor olması okulun eğitim kalitesinin seviye bakımından oldukça ileri olmasına da yardımcı olmuştur. Sınavların böylesine bir ciddiyetle yapılıyor olması gerçek anlamda bir birikimin ve bu birikimi yönlendirip düzenli bir eğitimle öğrencilerine sunabilecek öğretim üyesi kadrosunun varlığını bize gösterir. Aksi halde okulun yüzyıllar boyunca bu başarısını sürdüremeyeceğini belirtebiliriz. Salerno Tıp Okulu’nda idareci ve öğretim üyelerinin pozisyonları belirlendiği gibi sistematik bir idari mekanizma ile takip edilmiştir. Tıp Fakültesi ise on kişilik profesör veya öğretim üyelerinden oluşan bir kurul ile idare edilmiştir. Görevler, Hipokrat’ın etik kaideleri dâhilinde icra ediliyordu. Bu uygulamalar, Salerno Tıp Okulu’nun önde gelen prensipleri arasındaydı. Salerno ‘da  öne çıkan eğitim metotları, “makale”, “konferans” ve “diyalog” idi. Salerno, “Sokratik diyalog” olarak

tanımlanan öğrenci ve öğretmen arasında soru cevap yöntemi olarak karakterize edilen üçüncü model seçilmiştir. Bu, kolayca ezberlenen, net ve kısa cevaplarla izlenen tipik Orta Çağ soru (quaestio)’sudur. Sorular şiir haline getirilmiş, böylece öğrencilerin çalışmalarını kolay bir şekilde hatırlayabileceğine inanılmıştır. Şiirsel anlatıma örnek olan eserlerden bir tanesi de Regimen Sanitatis Salernitanum ‘dur. Regimen Sanitatis Salernitanum Salerno Okulu’nun en ünlü eseri, Flos Medicinae Salerni olarak da bilinen sağlık ve mutluluğu elde etmek için akılcı yaklaşım, diyet ve hijyen önerilerinden oluşan, en az iki yüz yıllık tıbbi bilgilerin toplandığı Latince bir şiir olan Regimen Sanitatis Salernitanum (Salerno Okulunun Sağlık Kodları) idi. Bu kitabın yüzyıllar boyu devam eden başarısı Hipokrat’ın Aforizmalar’ı kadar ünlü bir eser olduğu düşüncesini oluşturmaktadır. Eserde ortaya konan birçok temel prensip bugün bile geçerlidir. Bu el yazma eserin ilk baskıdaki mısra sayısı 362 olup daha sonraları diğer yazarların yaptığı ilavelerle yavaş yavaş artmış ve mısra sayısı 3520’ye kadar ulaşmıştır. Regimen’in orijini ile ilgili bilgiler net değildir, tek bir yazara da atfedilmemiştir. Eser daha çok bilinmeyen derlemecilerin sözlü geleneğinden alınan mısraların başarılı bir şekilde birbirine eklenmesi ile oluşturulmuştur. Orijinal mısraların oluşturulması 12. yüzyılın başlangıcına kadar gitmektedir. Orijinal ilk 362 mısranın derlemesi ve düzenlenmesi felsefeci bir doktor olan Arnaldus de Villanova (1240–1312) tarafından yapılmıştır. Regimen Sanitatis Salernitanum, 10 ana başlık, 3520 satırdan oluşmakta-

dır. Regimen’in ilk bölümünde hijyen ve diyet, ikinci bölümünde tıbbi bitkilerin faydaları, üçüncü bölümde insan vücudunun anatomisi, dördüncü bölümde fizyoloji ve son bölümde ise hastalıkların tedavi edilmesi ile ilgili bilgiler yer almaktadır. Salerno Okulu’nun en ünlü eseri, ‘Flos Medicinae Salerni ‘olarak da bilinen ‘Regimen Sanitatis Salernitanum ‘idi. Beslenme ve egzersiz ilişkilerinin sunulmasının yanı sıra mevsimlerine göre de beslenme tavsiyelerini içeren Regimen Sanitatis Salernitanum, yiyeceklerden içeceklere kadar bir dizi tavsiyeler sunmaktadır. Ayrıca insan doğasına değinerek insanın mizacına göre beslenmesini ve bu konularda dikkat edeceği hususları da ele almaktadır. Esere geçen uzun yüzyıllar içerisinde bazı ilaveler yapılmıştır. Eserin aslına uygun bir içerik ve üslupla yeni bilgiler katılmıştır. Salerno Tıp Okulu’nda çok değerli bilgin ve hekimler yetiştiği gibi bu okulun öğretim üyelerinin vermiş oldukları eserler yüzyıllar boyu Avrupa’da Tıp eğitimi veren okullarda ders kitabı, hastanelerindeki tedavi uygulamalarında başucu kitapları olarak kullanılmıştır. Hekim Olabilme Şartları Karanlık çağ döneminde hekim veya doktor olabilmek için rahip veya ruhban sınıfına mensup bir din adamı olmak yeterliydi. İlk kurulan okul manastıra bağlı olduğu için doktorlar genellikle ya rahiplerden ya da ruhban sınıfından oluşmaktaydı. Zamanla manastırın kontrolünden uzaklaşan Salerno Tıp Okulu, eğitim görecek öğrencilerde bazı şartlara uygunluk aramıştır. Tıp okuyacak öğrencilerin öncelikle yirmi bir yaşında olmalarını istemiş, 7 yıllık bir eğitim

Salerno’da “Sokratik diyalog” olarak tanımlanan bir eğitim modeli tercih edilmiştir. İSLAM ŞEHİRLERİ

33


timcilerin bulunmasıdır. Orta Çağ Avrupa’sı için oldukça sıra dışı bir durum olduğu söylenebilir. Daha da ötesinde okulu Orta Çağ içinde eşsiz bir konuma getirmiştir. Salerno’da kadınlar gerek öğrenci gerekse hoca olarak tıp eğitiminin içinde yer almışlardı. Trotula de Ruggerio Burada görev yapan kadın hekimlerin en ünlüsü Trocta, Troctula ve Madam Trot olarak da bilinen ‘Trotula de Ruggerio’dur. Trotula ismi altında birçok eser ve yazıların toplanmış olması kendisinin çok farklı alanlara olan ilgisi ile açıklanabilir.

Salerno Tıp Okulu

sürecinden geçmelerini sağlamıştır. Eğitim süresi daha sonra II. Frederick döneminde sekiz yıl olmuştur. Bu eğitime ilave olarak mezun adaylar bir dalda uzmanlaşmak istiyorlarsa bunun için belirlenmiş bir süre için eğitim almaya devam etmişlerdir. Mesela cerrah olmak isteyenler yedi yılın ardından bir yıl daha anatomi dersi almak zorunda tutulmuşlardır. Bu derslerin yanı sıra bitirme sınavına girmeden önce öğrencilere başlangıçta 3 yıl mantık ve felsefe dersi aldırıldıktan sonra ek olarak 5 yıl süren bir tıp eğitim verilmiştir. Mezuniyet hakkını elde edenlere de şöyle yemin ettirilmiştir: “Hayatta her zaman doğrudan yana olup hekimler zümresine sadık kalacağımıza, fakirlerden hiçbir surette kazanç talep etmeyeceğimize ve eczacılar ile kazanç ortaklığına girmeyeceğimize yemin ederiz.”. Cerrah olmak isteyen kişi ayrıca cerrahi uygulamaya başlamadan önce usta bir cerrah ile bir yıllık çıraklık dönemi geçirmek zorunda tutulmuş,bu kişilerin kadavralar üzerinde yeterli derecede çalışmaları sağlanmıştır. Vücudun yeniden dirileceğine inanıldığı için di-

34

KONAK

seksiyon yapmanın yasak olduğu Orta Çağ Avrupa’sında Salerno Tıp Okulu’nda insan vücudunun anatomisinin öğretilmesi zorunlu tutulmuştur. Tüm bu süreçler belirli kurallar içinde yürütülmüştür. Okulu bitirenlere en az beş yıl staj yapma şartı getirilmiştir. Bu süreçlerin sonunda hekim adayları tekrar sınava tabi tutulmuşlardır. Ayrıca burada eğitim alan tıp öğrencileri mezuniyet sınavını başarı ile geçtikten sonra tıp mesleğini yapabilmek için lisans almak üzere imparatorun veya temsilcisinin huzuruna çıkmışlardır. 1359’da okulun verdiği sertifikanın hekimlik yapabilmek için yeterli kabul edilmesinden sonra meslek uygulama izni için kralın huzuruna çıkma zorunluluğu kaldırılmıştır. SALERNO HEKİMLERİ 1- Salerno’nun Kadınları Salerno Tıp Okulu’nu diğerlerinden ayıran önemli bir özelliği var ki dönemi itibariyle ne Batı’da ne de Doğu’da böylesine bir durumdan söz etmek pek de mümkün değildir. Bu özellik Salerno Tıp Okulu’nda kadın öğrenci ve eği-

Koruyucu hekimliğe özen gösteren hekim Trotula’nın eserleri arasında en ünlüsü, Trotula Major olarak da bilinen “De Mulierum Passionibus ante, in et postpartum” (Doğumdan önce, esnasında ve sonrasında kadın hastalıkları) kitabıdır. Kadınların kozmetiği (Trotula Minor) isimli eserinde ise kozmetikle ilgili konular ve cilt bakımından söz etmiştir. Bir yandan Salerno okulunun eskiden gelen geleneklerini takip ederken diğer taraftan Salernolu kadınlara yüz, dudak, el bakımı ve kuru cilt bakımı yöntemleri ile ilgili olarak güncel önerilerde bulunmuştur. Hekim Trotula tarafından yazılan makaleler 16. yüzyıla kadar üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Trotula’nın yanı sıra başka kadın hekimler de bu okulda yetişmişlerdi. Bunlar arasında: • Constanza veya Constanzella Calenda adında bir hekim 15.yüzyılda güzelliği ve entelektüel kazanımları için tıp doktoru derecesini almıştır. • Abella, 15. yüzyılın erken dönemlerinde tıp konuları üzerine yazan başka bir kadındır. Latince yazılmış iki risale olan  De Natura Seminis Hominis, (İnsanoğlunun Kökeni Üzerine) ve De Atrabile (Melankoli-Kara Safra Üzerine)


çok özel ve hak edilmiş yerlere sahip olmuşlardır. En önemli kadın hekimlerden olan Hekim Trotula tarafından yazılan makaleler 16. yüzyıla kadar üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmuştur. 2- Diğer Hekimler Rogerius Frugardi Bu dönemde tıp kökenli ilk gerçek cerrah, bütün cerrahi okulların kurucusu ve öncüsü kabul edilen Salerno’lu Rogerius Frugardi’dir. Yüzyıllar boyu elde edilen sözlü sınav geleneğini ilk olarak yazılıya geçiren Rogerius Frugardi; 1180’de cerrahi ile ilgili olarak Rogerina ve Chirurgia isimli kitapları yazmıştır. Salerno Tıp Okulu Hekimlerinden Trotula

nin yazarıdır. Ancak bunların hiçbiri günümüzde mevcut değildir. • Rebecca Guarna da tıp kitabı yazan diğer kadınlar arasındadır. Özellikle Abella ile beraber Embriyoloji alanında başarılı olmuşlardır. Bu üç kadının yaşadığı dönemlerle ilgili tarihler kesin olmamakla birlikte 13. yüzyılda etkin oldukları düşünülmüştür. • Francesca (Romana), 1321’de Salerno’daki tıp okulunda, dönemindeki birçok kadın fizikçinin eğitim zemini olan ve başlangıcından itibaren kadınları kabul eden bir cerrahi doktorasına sahip olmuştur. • Mercuriade başından beri Salerno’daki tıp fakültesine devam eden ve Avrupa’da “Tıbbi Rönesans”ın başlamasına yardımcı olan Abella, Rebecca Guarna ve Francesca de Romana birlikte “Salerno Ladies” den birisidir. Salerno Okulu’nun kadın hekimleri, vermiş oldukları eserler sayesinde adlarından asırlar boyunca söz ettirmişler ve bilim tarihinde kadınlar adına

Moses Ferrachi b. Salem (Ferragut) Salerno Tıp Okulunda birçok Yahudi hekim çalışmıştır. Moses Ferrachi b. Salem (Ferragut); Tarquinius Corporum (İnsan Vücudunun Not Defteri) isimli eserin yazarı olarak önemli bir hekimdir. Ferragut bu dönemde kralın isteği üzerine Ebubekir Razi’nin en önemli eseri olan El-Havi adlı kitabını Continens adı ile Latince’ye çevirmiştir. Yine aynı şekilde Arapça yazılmış birçok tıp kitabını da Latince’ye çevirmiştir. Yazılan tıbbi metinlerde cerrahi prosedürler, cerrahide koter kullanımı ve idrar tahlilleri açıklayıcı minyatürlerle anlatılmıştır. Bunların dışında “Palermolu Roger” bir cerrah olarak rektum ve uterus kanserleri hakkında yazmış, “Parmalı Rolando” ise fıtık ve pulmoner lobektomi yapmıştır. SALERNO’DA SAĞLIK UYGULAMALARI Salerno Okulu’nun en ünlü eseri Flos

Medicinae Salerni olarak da bilinen Regimen Sanitatis Salernitanum (Salerno Okulu’nun Sağlık Kodları), dönemin sağlık ile ilgili yaklaşım ve uygulamalarını öğrenmek için önemli bir kaynaktır. Eserde ortaya konan birçok temel prensip bugün bile geçerlidir. Eser daha çok bilinmeyen derlemecilerin sözlü geleneğinden alınan mısraların başarılı bir şekilde birbirine eklenmesi ile oluşturulmuştur. Regimen’in ilk bölümünde hijyen ve diyet, ikinci bölümünde tıbbi bitkilerin faydaları, üçüncü bölümde insan vücudunun anatomisi, dördüncü bölümde fizyoloji ve son bölümde ise hastalıkların tedavi edilmesi ile ilgili bilgiler yer almıştır. İlk bölümde diyete oldukça geniş bir biçimde yer verilmiş: okuldaki doktorlar, tükürük salgılanmasını iştah göstergesi olarak değerlendirmişler ve “non bibe ni sitias et non comoedas saturatus” (Susuz değilsen su içme, aç değilsen yeme) görüşünü savunmuşlardır. Okulda “aşırı yemek karın ve göğüse basınç yapar, mideyi bozar ve vücudun bütün organlarında rahatsızlığa sebep olur” fikri benimsenmiştir. REGİMEN SAĞLIK KODLARINA ÖRNEK MISRALAR: “Beyni zinde tutmak için: Sabahları erken kalk ve hemen hatırla; Ellerini ve gözlerini soğuk suyla yıkamayı, Usulca temizlemeyi boğazını. Sabahları kalktığın zaman beynini tazele, Sıcakta, soğukta, Temmuz’da ve Aralık’ta, Hem dişlerini ov, hem tara saçlarını. Bir yerin kanarsa serin tut, yıkanmışsan sıcak,

Salerno Okulu’nun en ünlü eseri, ‘Flos Medicinae Salerni ‘olarak da bilinen ‘Regimen Sanitatis Salernitanum ‘idi. İSLAM ŞEHİRLERİ

35


Yemek yediysen ayakta dur ya da yürü, olmaz zararı, Üç şey korur görmeyi, çimenler, cam ve çeşmeler, Baharları, sabahları gez dağları.” Salerno’da yapan kadın hekimlerin en ünlüsü olan Trotula de Ruggerio’dur. Koruyucu hekimliğe özen gösteren hekim Trotula, sağlıklı olabilmek için hijyen ve dengeli bir diyetin önemini vurgulayarak yeni ve alışılmadık metotların da uygulanmasını ve yaygınlaşmasını sağlamıştır. Tedavi için Orta Çağ’ın astroloji, dua veya büyülerine başvurmamıştır. Önerilerinin az eğitimli insanların bile kolayca ulaşıp uygulayabileceği pratik bilgileri içerdiğini görmekteyiz: huzursuz bebekleri sakinleştirmek için gelincik tohumlarının anne sütüne karıştırılarak verilmesi Trotula’nın önerilerindendir. En önemli eseri olan Trotula Major’de çağının tıbbi teorilerinden farklı olarak, infertilite sorununun sadece kadından değil, erkekten de kaynaklanabileceğine inandığını yazmıştır. Trotula de Ruggerio; Trotula Major adlı kitabında: “Hamilelik süresinde kadının karnına menekşe yağı ve sirke sürünüz, kadının diyeti sindirimi kolay besinlerden oluşmalı ve kadınlar nar yemelidir.’’ “Ebe fetusa dokunmadan önce ellerini kaynamış keten tohumu yağı ve çemen otu (fenugreek) ile yıkamalıdır.” “Bebeği tam ışığa maruz bırakmayın, ona renkli nesneler gösterip uygun işitme uyarıları sağlayın, basit kelimeler kullanarak ninniler söyleyin” şeklinde önerilerde bulunmuştur. Salerno Tıp Okulu’nda birçok sağlık uygulaması;   İbn-i Sina’nın ünlü eseri olan “El-Kanun Fi’t-tıbb” adlı eseri temel alınarak yapılmıştır. Bunlara örnek verecek olursak: • Bebek kordonunun ucu zeytinyağıyla ıslatılmış keten bezle pansuman yapılır.

36

KONAK

Tablo1. El Kanun Fi’t Tıb ‘a Göre İdrar Değerlendirmesi İdrar Rengi

Sebepleri

Sarı İdrar

• • • • • •

Kırmızı İdrar

• • • • Gök Rengi (Yeşil) İdrar

• •

Sıcaklığın artması Gereğinden fazla faaliyet Uçuk çıkması Yetersiz seviyede sıvı alımı Sıcaklığın daha da artması İdrarda az miktarda kan görülmesi ve kötü kokulu idrar olması, bir boşlukta kanın toplandığına işarettir. İdrar ince ise, kötüye ve hastalığa işaret eder. Yoğun ve çok miktarda kan kaybının olması, hastalığın başlangıcında  yatıştırıldığını gösterir. İdrar çok, yoğunluğu az ve aniden incelmiş ise; o hastalığın uzayacağını ve     şiddetleneceğini gösterir. Aniden incelen, yoğun kanamalı idrar da sonucun kötü olacağını işaret eder. Şiddetli soğuk Çocuklarda yeşil idrar, spazmın işaretidir.

• Bebeğin deri bakımı, tuzlu su ile mümkün olduğunca erken temizlenerek yapılmalıdır. Bu yöntem ile bebeğin yüzüne renk gelir ve benzi renklenir. Bu yöntemle tuzun yakıcılığını gidermek için az miktarda; hint keneviri tohumları, kostus kökü, sumak, ban otu, fare kulağı gibi otlar ilave edilmelidir. Tuzun bebeğin ağzına veya kulağına gitmemesine dikkat edilmelidir. Bebeğin vücudu hala ifrazat ile kaplıysa tekrarlanır ve ılık suyla yıkanır. • Bebek günde 2-3 defa yıkanmalıdır. Yazın ılık suyla, kışın biraz daha sıcak suyla yıkanmalıdır. İdrar muayenesine de oldukça önem verilmiştir. İbn-i Sina’nın kitabının Salerno’daki eğitimde önemi düşünülecek olursa yapılan muayenelerin Kanun eserinden ulaştığımız tablo 1 deki bilgilere göre yorumlandığını söyleyebiliriz. Salerno Tıp Okulu, sağlık uygulamalarında İbn-i Sina’nın daha birçok sağlık uygulamasından yararlanmıştır. Salerno’nun Sağlık Kodları’ndaki bölümlerden de gördüğümüz genel olarak diyet ve hijyene önem verilmiş olduğudur. Bununla ilgili Kanun eserinden ulaştığımız birkaç bilgi şöyledir: Tablo 1 Hijyen Banyonun Yararları: Uyku getirir, delikleri açar, deriyi temizler, besi-

ni vücudun yüzeyine çeker, zehirli maddelerin dışarı atılmasına yardımcı olur, ishali engeller ve yorgunluğu bertaraf eder. Banyonun Zararları: Fazla banyoda kalınması kalp zayıflığına, bulantıya, bayılmaya ve vücut iltihabına zemin hazırlar. Soğuk Banyolar: İshal, hazımsızlık, nezleden muzdarip olanlar, çok genç ve yaşlılar soğuk banyodan kaçınmalıdır. Vücut hafif ve faal hissedildiğinde soğuk bir banyo alınmalıdır. Vücut güçlendirilmek isteniyorsa nispeten mutedil(ılımlı) bir banyo yapılmalıdır. Egzersizden sonra soğuk su birden bütün vücuda dökülmelidir. (Güçlü ve sağlıklı insanlar için) Diyet ve Beslenme İle İlgili Öneriler • Gerçek iştah olmadan asla besin alınmaması önemlidir. • Kışın yiyecekler sıcak, yazın soğuk veya ılık yenmelidir. Herhangi bir durumda ne çok sıcak ne çok soğuk olmalıdır. • Tamamen açken çok fazla yemekten kaçınılmalıdır. Kan fazlalığından dolayı ölenlere bile rastlanılmıştır. • Uygun sindirimi sağlamak için, uygun ölçülerde besin alınmalıdır. Bunun aksi bir uygulamada, etkileri bir antidotla engellenmelidir.


Örneğin yılan hıyarı yenilecekse ve tatlı kabağı gibi soğuksa, o sarımsak, pırasa vs. ile dengelenmelidir. Sağlığı korumak için asla tam olarak doymamak gerekir. Daha önceki yemek yeterince sindirilmeden önce, tekrar yemek yemek kadar sağlığı bozan hiçbir şey yoktur. Sindirime yardım etmek için, bazı besin maddelerinin tatsız tipi, tuzlu ve acılı yemeklerden sonra alınmalıdır. Baharatlı ve kolayca sindirilebilen besin maddesi, zengin besin maddelerinin kötü etkilerine karşı koymak için onlardan sonra alınmalıdır. Kışın et gibi katı besleyici gıdalar tüketilmelidir. Yazın sebzeler tercih edilmelidir. Mide dolu olduğunda nabız büyür. Yemekten sonra, sıcaktan ve hummadan şikayeti olanlar, bir oturuşta çok yemek yemekten kaçınmalı-

dır. Isı meydana gelmesinden dolayı görülen titreme ve hummanın gelişmesine engel olmak için daha sık yemek yenmelidir. • Zayıf midesi olanlar yemekleri ufak parçalara ayırmalıdır ve daha sık yemek yemelidir. • Hafif ve kolayca sindirilebilen besinler, zengin ve ağır besinlerden sonra alınmalıdır. • Diyetin düzenlenmesi ferdi alışkanlıklara uygun olmalıdır (Mide ve mizacın yapısı, durumu gibi) SALERNO TIP OKULU’NDA CERRAHİ Orta Çağ Avrupa’sında cerrahi önemsenmediği için abse tedavisi, koter uygulama, kanamayı durdurma ve kupa çekme gibi cerrahi yöntemler eğitim görmemiş halk doktorları, berber cerrahlar ve şarlatanlar tarafından yapılmıştır. Bu dönemde tıp kökenli

ilk gerçek cerrah, bütün cerrahi okulların kurucusu ve öncüsü kabul edilen Salernolu Rogerius Frugardi’dir. Yüzyıllar boyu elde edilen sözlü geleneği ilk olarak yazıya geçiren Rogerius Frugardi 1180’de cerrahi ile ilgili olarak Rogerina ve Chirurgia isimli kitapları yazmıştır. Rogerius’un en iyi öğrencisi olan Rolandus Parmensis, kitaplarla ilgili yazdığı “medicina multi fuerunt libre de chirurgia vero nulli” (Tıbba dair çok kitap var; ama cerrahiye dair gerçek bir kitap yok) cümlesiyle kendi dönemindeki önemini belirtmişti. Kitaplar, yazılı kuralların hocalar tarafından öğrencilere aktarıldığı ilk cerrahi talimatlardan oluşmuş ve cerrahi prosedürlerin (kanamaların durdurulması, anestezi amacıyla narkotik maddelerin koklatılması, çıkık tedavisi gibi) geliştirilmesinde büyük rol oynamıştır.

KAYNAKÇA 1. Anonymus. Code of Health of the School of Salernum Regimen Sanitatis Salernitanum. (J. Ordronaux, Çev.) Philadelphia; 1871. 2. Hoeber PB. The School Of Salernum. Margirate Garnite Library. New York; 1920. 3. Okka B. Salerno Tıp Okulu. Genel Tıp Dergisi. Necmettin Erbakan Üni. Meram Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı. Konya:2015;(25):71-76.

4. Şahin S. Orta Çağ Avrupa’sının Tıp Merkezi: Salerno Tıp Okulu. Ankara:2015;397-416. 5. Walsh JJ. Old Time Makers of Medicine. New York:1911. 6. Packard FR. History of School of Salernum. New York:1920. 7. Fort GF. Medical Economy During Middle Ages. London:1883. 8. Williams HS. History of Science. New

York:1904;(2). 9. Sarıçam İES. İslâm Medeniyeti Tarihi. Ankara:2008 10. Beningi U. Salerno The Catholic Encyclopedia :1913;(13). 11. Hunke S. İslâm Güneşi. (S. Sezgin, Çev.) İstanbul:(Trhz.). 12. Sina İ. El-Kanun Fi’t-tıbb (Prof. Dr. Esin Kahya, Çev.) İstanbul:2014.

İSLAM ŞEHİRLERİ

37


Eş-Şeyhu’r Reis: İbn-i Sina HAYATI

ALİMLER VE FİKİR AKIMLARI ÇALIŞMA GRUBU Ayşegül Yıldırım Gülseren Ozan 3 Beyza Sena Bağcı 4 Şeyda Akbal* 1

2

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 3 Selçuk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, Bilgisayar Mühendisliği 4 SBÜ Ankara Numune E.A.H. Kbb Kliniği 1

2

*İletişim: seydaakbal@gmail.com

38 KONAK

Ebu Ali el Hüseyin İbn Abdullah İbn Hasan İbn Ali Sina 370/980 yılında Buhara yakınlarındaki Afsana kasabasında doğmuştur. İbni Sina doğmadan önce babası Buhara bölgesine göç etmiş ve Samanoğulları sultanı Nuh Bin Mansur’un zamanında Harmaysan kasabasının idareciliğini yapmıştır. Ebu Ubeyd el-Cüzcani’ye göre İbn Sina’nın babası aslen Belhlidir, annesi ise Afsanalıdır. Samani hükümdarı zamanında 977-997 yılları arasında Buhara’ya yerleşmiştir. Babası burada maliye işleriyle uğraşmış, buraya bağlı Kharmisen kasabasına bugünkü anlamda mal müdürü veya vergi müdürü olarak tayin edilmiştir. Bir süre sonra babası Afsana kasabasına gelerek orada evlenmiş ve İbni Sina burada dünyaya gelmiştir. Çocukluğunda ilk eğitimini babasından aldığı rivayet edilir. Daha sonra Buhara şehrine göçmüşler ve İbni Sina burada Kur’an ve ilimlerini öğrenmeye başlamış, bazı kaynaklara göre on yaşına geldiğinde ise Kur’an’ı hıfz etmiştir. Babası oğlunu tahsili için çeşitli hocalara teslim etmiştir. Bunlardan ilki Ebu Abdullah el Nâtili’dir. O bir filozoftur ve İbn Sina Ebu Abdullah el Nâtili ile önce İsagoji okumuştur. Sonradan aynı hocayla Öklid’in Enâsır adlı geometri kitabını ve Batlamyus’un El-Majeste’sini okur. Yine bu dönemde Razi’nin el-Havi (continens) isimli eserini okuduğu bilinmektedir. Bu dersler üzerine İbn Sina tıbba merak sarar ve kendi kendine muhtelif tıp kitapları okumaya başlar. İbn Sina tıp alanında yoğun okumalar


yapmaya başladığında 13 yaşındadır. On yedi yaşından itibaren ise metafizik konulara ilgi duymaya ve bu alanda okumalar yapmaya başlar. On sekiz yaşına geldiğinde ise İsmail Zahid’den fıkıh, hilaf ilmi, tartışma derslerini almaya başlar. Sonra filozof Ali b. Ebu Bekr’den mantık, geometri ve astronomi öğrenmiştir. Tabii ve ilahi ilimleri de öğrendikten sonra yeniden tıbbi eserlere merak sarar. Böylece tıp, İbn Sina için öğrenilmesi gereken önemli bir alan haline gelir. Yine 18 yaşında iken Sultan Nuh bin Mansur’un amansız bir hastalığına çözüm bulan İbn Sina bu sayede Sivanu’l-Hikme adındaki kütüphaneye müdür tayin edilir. Kendi ifadesiyle “Ömrümde görmediğim hatta adını bile duymadığım kitapların varlığından haberdar oldum” diyen İbn Sina artık oradaki nerdeyse bütün eserleri okumaya başlar. Mantık, riyaziye ve tabiye ilimlerinde de kuvvetli bilgi sahibi olmuştur. İlahiyat alanı ise ilk başlarda ona zor görünmüştür. Fakat günün birinde karşılaştığı Ebu Nasr El- Fârâbî’nin El-İbâne adlı eseriyle ilahiyât, metafizik alanının sırları İbn Sina’ya açılmaya başlar. Henüz 21 yaşındayken, babası öldükten sonra, Harmaysen valiliğine atanır. Emir öldükten sonra ise Buhara’dan Harzem’e geçmiştir. Harzem’de Biruni ve birçok alimle yakın ilişkiler kurmuştur. Ardından Gürgenç, Nesa, Tus, Semerkand, Cacern, Cürcan ve Rey’e geçmiştir. Rey’de Emir Mecd’ud Devle’yi iyileştirince vezirliğe getirilir. Fakat iç siyaset kavgaları nedeniyle bir süre hapse atılmıştır. Hapisten çıktıktan sonra ise Büveyhi saray veziri Tacülmülk tarafından Ferdecan Kalesi’ne hapsedilmiştir. Ardından İsfahan Emiri şehri kuşatıp İbn Sina’yı kurtarmıştır. Emir tarafından danışmanlığa getirilen İbn Sina bir sefer sırasında sultana eşlik ederken dizanteri benzeri bir hastalığa yakalanmış; kötü niyetli hizmetkarlar tarafından tedavisi yan-

lış yapılmıştır. Bir süre sonra durumu fark eden İbn Sina’nın öleceğini anlayarak tedavileri reddettiği ve 57 yaşında vefat ettiği anlatılır. İbn Sina, Eş-Şeyhu’r-Reis ünvanı ile de bilinmesine rağmen Batı’da genellikle Avicenna olarak bilinmekte ve filozofların prensi diye nitelendirilmektedir. Babasının iyi bir eğitim almış bir şahsiyet ve ayrıca İsmailî/Batınî olduğu ifade edilir. Bu yüzden İbn Sina da İsmailî/Batınî olanlarla irtibat halinde olmuş, böylece evi felsefe, geometri ve hint matematiği ile ilgili konuların tartışıldığı bir merkeze dönüşmüştür. Dolayısıyla İbn Sina bu konulara aşina olmuş ve erken yaşlarda felsefeyle karşılaşmıştır. İbn Sina’nın İsmailî/Batîni olup olmadığıyla ilgili yapılan araştırmalarda, İbn Sina’nın eserilerine bakılarak; O’nun bütün metafizik eserleri incelendiğinde Maturidî kolunda sünnî bir filozof olduğu, akıl ve nefs gibi kavramlar konusunda müzakerelere katıldığı; ancak onlara ideolojik bağlamda yaklaşmadığı görülür. Özellikle batılı bazı kaynaklarda İbn Sina’nın batıni olduğuna dair fikirler savunuluyor olsa da eserleri incelendiğinde sonuç İbn Sina’nın sünni olduğu yönündedir. Yusuf Has Hacib; İbn-i Sina’nın öğrencisi olup “Kutadgu Bilig” i yazmıştır. İBN-İ SİNA’NIN ESERLERİ Hekimliği ile ön plana çıkmış olan İbn-i Sina aslında meşşai gelenekten olan önemli bir filozoftur. Nitekim eserlerinin konu dağılımına baktığı-

mızda da bunu görmekteyiz. Mehdavi 131 bilinen esere ek olarak İbn Sina’ya ait olduğu şüpheli olan 111 eser daha kaydeder. M. Yalçın bir incelemesinde İbn Sina’ya ait olduğu kabul edilen ve Türkiye’de bulunan eserlerin sayısını 127, ona ait olduğu şüpheli olan ve gene Türkiye’de bulunan eser say ısını da 102 olarak belirtmektedir. Eserlerinden bazılarından bahsetmek gerekirse; en bilineni, Avrupa’da tıp okullarında uzun yıllar okutulan Kanun fit-tıb’dır. İbn Sina el-Kanun fii’ttıb’ı 403 (m.1012) yılında yazmaya başlamış, çalışmasını on yılı aşkın bir sürede tamamlamıştır. Eser beş kitaptan meydana gelir. İlk kitap olan El-Külliyat teorik ağırlıklı bir kitap olup tıbbın genel ilkelerini içerir ve dört kısımdır. Birinci bölüm insanın anatomik yapısını, ikinci bölüm hastalık tanımlarını, üçüncü bölüm koruyucu hekimliğe dair sağlık, hasta-

13 yaşından itibaren tıbbi okumalar yapan İbni Sina 18 yaşında iken Sultan Nuh bin Mansur’un amansız bir hastalığına çözüm bulmuş ve bu sayede Sivanu’lHikme adındaki kütüphaneye müdür tayin edilmiştir. İSLAM ŞEHİRLERİ

39


lık, ölüm sebeplerini, dördüncü bölüm genel tedavi yaklaşımlarını içermektedir. İkinci kitap basit ilaçlarla ilgilidir. Üçüncü kitapta patolojiyle ilgili olup tek tek organlara özgü hastalıklar üzerinde durulmuştur. Belli organlara has olmayan hastalıkların ele alındığı dördüncü kitap dört kısma ayrılmış olup ilkinde ateşli hastalıkların belirtileri ve bu belirtilere göre tedavi uygulandığı görülür. Şişmelerle ilgili ikinci kısımda yaralar ve onların küçük cerrahi tedavileri: üçüncü kısımda metaller, bitkiler ve hayvani ürünlerden kaynaklanan

zehirlenmeler, insan ve hayvan ısırmalarından doğan rahatsızlıklar; dördüncü kısımda estetikle ilgili problemler üzerinde durulur. Beşinci kitap reçetelerden meydana gelen bir kodeks niteliğinde olup 650 kadar ilacın terkibi ve uygulanış şekli hakkında bilgi verir. Eş-Şifa, İbni Sina’nın bilim ve felsefe alanında yazmış olduğu eserler içinde günümüze ulaşanların en önemlilerinden olup felsefi sistemini ortaya koyduğu eseridir. İbni Sina bu eserinde mantık, doğa felsefesi, matematik, geometri, meteoroloji, coğrafya, mi-

neroloji, psikoloji, botanik, biyoloji, aritmetik, müzik, astronomi ve ilahiyat gibi pek çok disipline dair birikim ve düşüncelerini sıralar. Kendinden önceki yazarların eserlerine de müraacat etmiştir. Örneğin mantıkta Aristo, geometride Euclides, coğrafyada Batlamyus’tan istifade etmiştir. Bu eser İbni Sina’nın bilimsel ve felsefi yönünü tanıtmaya kafi geldiği gibi, onun yetiştiği dönemdeki entelektüel hayatı tanıtmaya da kafi gelir. En-Necat adlı eseri ise bu eserin özeti niteliğindedir. El-İşârât ve’t-Tenbihât ise İbn Sina’nın 1030-1034 yılları arasında yazıldığı bilinen son eseridir ve felsefî bir kitaptır. Mantık, tabiiyyât, ilahiyât ve ahlâk alanlarında yazılan Eş-Şifâ’nın özeti şeklinde olduğu; fakat kavramlarının ve içeriğinin yeni bir sistematik içerisinde oluşturulduğu en önemli eserlerinden biridir. Risale fi Mahiyeti’l-Işk aşkın mahiyetini ele aldığı önemli bir risalesidir. Aşkın Mahiyeti Hakkındaki Risale’de İbn Sina aşk hakkındaki görüşlerini ortaya koymaktadır. Yedi bölümden oluşan risalede aşkın mahiyeti anlatılır. O aşkı ontolojik açıdan ele alır ve varlıkla ilişkisini irdeler. “Aşk”, “Âşık” ve “ Maşuk” aslında hepsi varlığın yansımalarıdırlar. Aşk bütün varlığın esasıdır ve her şey ondan doğar. İbn Sînâ’ ya göre aşk Allah’ın varlığının bir delilidir. Varlık kavramı bir şeyin gerçekliğini ifade ederken, o şeyin gerçekliğini de ortaya koymaktadır. İbn Sînâ’ya göre aşk varlıkların sebebidir. Ona göre mutlak ve küllî aşk, aynı zamanda mutlak ve saf “iyi”nin de aynıdır. Varlık hem aşktır, hem de mutlak iyidir. Fikrî ve ahlaki mükemmelliğin tamamlayıcısı olarak aşk, varlığın varlık olma sebebidir. İBN-İ SİNA FELSEFESİ

İç organarın çizimi- İbni Sina

40 KONAK

İbn-i Sina’nın dünyaya bakışı, araştırmaları ve ortaya koyduğu eserler nedeniyle hem alim hem de önemli bir bilim adamıdır. Zamanındaki alimle-


rinden farklı olan ilmi ve bilmi bakış açısı yer yer tartışmalara ve ayrışmalara neden olmuştur. İbn-i Sina’nın felsefi görüşü de zamane alimlerinden farklı bir yerde boyutlanmıştır. Bunun nedeni felsefi görüş açısından farklı bir dine ve kökene sahip Aristo’ya yakın bir görüş beyan etmesiydi. Yaşamın akışıyla felsefi görüşü şekillenen İbni Sina bilimleri üçe ayırır; • Yüksek bilimler ( Al-ilm-ül-ali): Maddesinden tümüyle ayrılmış biçimlerin bilimi ki bunlar; metafizik ve mantıktır. • Aşağı bilimler (Al-ilm-ül-esfel): Maddesine bağlı biçimlerin bilimi ki bunlar tabiat bilimleridir. • Orta Bilimler (Al-ilm-ül-avsat): Maddesinden ancak zihinde ayrılan bilimler ki bunlar matematik bilimleridir. İbni Sina matematikten mantığa ve oradan da metafiziğe geçer. Aristo gibi felsefeyi ikiye ayırır; a) Nazari Hikmet (Kuramsal felsefe) Metafizik, doğa felsefesi ve matematik bu bölüme girer. Nazari hikmetin gözlem ve deneyle herhangi bir ilişkisi yoktur; yalnızca düşünme ve bilgi üstünde çalışma alanıdır. Bu bölüme giren dalların ayrıca eylemle de bir bağıntısı yoktur. b) Ameli Hikmet (Eylemsel felsefe) İbni Sina, ameli hikmeti üç dala ayırır: Siyaset ya da medenî hikmet; iktisat ya da ev hikmeti(El-hikmet ül-men-

ziliye); ahlak hikmeti(El hikmet-ül hulkiye). Bu üç daim her biri bilgi’ye ve eylem’e dayalıdır. Bilgiyse, deneye ve gözleme bağlıdır; kaynağını bu iki kavramda bulur. Ama, bu kaynaklardan edinilen bilginin kesin geçerlik kazanabilmesi için akıl ilkelerine ve mantık kurallarına uyması gerekir. Mantık Mantık, İbni Sina’ya göre ister felsefe içinde, ister ondan bağımsız görülsün bir alet’tir. Mantığın hedefi insanı yanlıştan koruyan belirtileri vermektir. (İşarat). İbni Sina mantığı psikolojiden çıkarıp, düşünce kanunlarını psikoloji üzerine kurmuştur. Önermeler ve kurucusunun Aristo olduğu tasarım öğretisi (tümden gelim yolu ile sonuç çıkarma) hakkındaki çözümlemeleri İslam Ortaçağı’nda klasik olmuş ve sonraki bütün mantıkçılar ona dayandıkları gibi, Kelamcılar da Allah’ın ispatına dair eserlerinde ondan faydalanmışlardır. Bilgi Teorisi İbni Sina tüm bilgilerin, sezgi ile elde edilen açık ilkelerden çıkarsama (Ar. Alistintaç) yolu ile oluştuğu kanısındadır. Bilgi sürecinin duyum ve algı ile oluştuğunu kabul etmekle beraber gerçek bilginin ussal olduğunu ileri sürer. Emprisme’i mantıki rationalisme’in içinde açıklamaktadır. İbni Sina’ya göre varlık ve düşünce aynıdır. Düşünce dışında varlık olamaz. Bu ilke mantıkla metafiziği birbirine bağlamakta ve mantıktan metafiziği çıkarma yolunu (yani dogmatizmi) temellendirmektedir.

İbn-i Sina’ya göre ruh manevi bir cevherdir. Ruhun bedenden ayrı manevi bir cevher olduğunu kanıtlamak için “insan-ı tair” (uçan insan) diye bilinen bir temsil kullanmıştır.

Risaleleri 1. El-Adhaviyye fi emr’l-Meâd 2. Makale fi’n-Nefs 3. Fi Ma’rifeti’n-Nefsi’n-Nâtıka ve Ahvâliha 4. El-Kasidetü’l-Ayniyyetü’r-Ruhiyye fi’n-Nefs 5. El-Aksâmu’l-Ulûmi’l-Akliyye 6. El-Kuva’l-İnsaniyye ve İdrakâtuha 7. El-Hudûd 8. İsbatü’n-Nübüvvat ve Te’vilu Rumuzihim ve Emsalihim 9. En-Niyruziyye 10. El-Ahd 11. İlmu’l-Ahlâk 12. Et-Tayr 13. Ma’na’z-Ziyâre ve Keyfiyyetü Te’siriha 14. El-Kaza ve’l-Kader 15. Kur’an’da geçen ayet ve surelerin tefsirinin yapıldığı risâleler 16. Sırru’l-Kader 17. Mâhiyyetu’s-Salât 18. Es-Saâde ve’l-Hucecu’l-Aşere 19. El-Ef ’âl ve’l-İnfiâlât 20. El-Mebde ve’l-Meâd 21. El-Işk Kitapları 1. Eş- Şifâ’ 2. En-Necât 3. El-İşârât ve’t-Tenbihât 4. Danişnâme-i Alâî 5. El-Mebde ve’l-Meâd 6. Uyûnu’l-Hikme 7. Et-Talikât 8. El-Mübâhasât 9. Hayy bin Yakzân 10. El-Hikmetül-Meşrîkkiyye 11. El-İnsâf 12. El-Hidâye 13. El-Hikmetü’l-Aruziyye 14. Ahvâlü’n-Nefs 15. Lisânu’l-Arab

İSLAM ŞEHİRLERİ

41


• Fiziki kötülük ki; İbni Sina buna eksiklik der. • Psikolojik kötülük; keder, elem, şeklinde görünür. • Metafizik kötülük ki İbni Sina “günah” olarak adlandırır. Filozofa göre iyilik, yetkin ve mutluluk fikrinin doğması için kötülüğün olması gereklidir. Mutluluk ise ruhun temizlendiği ve Faal Akla yöneldiği eylemdir. Böylece mutluluğa yönelen insan, filozofun “ruhun temizlenmesi” dediği bir çeşit tasavvufi yükselmeyi uygulayacaktır. Din Felsefesi

Tabiat İlimleri

deni almadan önce ferdi varlığı yoktur.

İbni Sina’ya göre tabiat ilimleri metafiziğin başıdır. Tabiat ilimlerini sıralamasında asıl fizikten (Kitabul-kiyan) başlar, çeşitli tabiat basamaklarından insana kadar yükselir. Bütün cisimlerin ibaret olduğu madde ve şekil, İbni Sina’ya göre hem mantık, hem fizik, hem de metafiziği ilgilendirir.

“İbn-i Sina’ya göre ruh manevi bir cevherdir. Ruhun bedenden ayrı manevi bir cevher olduğunu kanıtlamak için “insan-ı tair” (uçan insan) diye bilinen bir temsil kullanmıştır.”

Psikoloji İbni Sina’nın psikolojisi bir yandan fiziğe, öte yandan metafiziğe bağlıdır. Bitki nefsi maddeye kadar iner. İnsan nefsi de faal akılla Allaha kadar yükselir. Böylece İbni Sina felsefesinde psikoloji ikiye ayrılır; 1. Rasyonel veya içebakış psikolojisi 2. Deneysel veya emprik psikoloji Ruhun tanımı: İbn-i Sina’ya göre ruh manevi bir cevherdir. Ruhun bedenden ayrı manevi bir cevher olduğunu kanıtlamak için “insan-ı tair” (L’homme volant, uçan insan) diye bilinen bir temsil kullanmıştır. Bu temsil bütün Batı Ortaçağı’nda yayılmış, Bonaventura, Albertus Magnus tarafından sonradan kullanılmıştır. İbn-i Sina’ya göre nefs birleşeceği be42

KONAK

Metafizik Aristo gibi İbn-i Sina da, metafiziği varlık olması bakımından varlık ilmi diye tanımlıyor. İbni Sina üç katlı alem görüşünde Tanrıcı felsefe (theism) ile tabiatçı felsefeyi (naturalisme) birleştirir. Bu teorisi ile Augustin felsefesi arasında büyük benzerlik vardır. Mistik Felsefe veya Tasavvuf İbni Sina’nın insanın tanrısal alemle ilişki kurabilmesi için öngördüğü yol, bir çeşit manevi sezidir. Bu yolu “Hay ibn Yakzan” ve “Kitab üt-tayr – Kuş kitabı” gibi eserlerinde açıklamıştır. İbni Sina’ya göre Allah bütün varlıktır, sırf iyiliktir. Gerçek var oluş yalnız Allah’a mahsustur. Evrenin yalnız geçici bir var oluşu vardır. Ahlak İbni Sina eserlerinin her birinde ahlaka felsefi açıdan yaklaşarak onu bölümlere ayırmıştır. İbni Sina’ya göre üç türlü kötülük vardır.

İbni Sina bu konuda Farabi’yi ve ansiklopedicileri tamamlar fakat din ile felsefeyi uzlaştırmada dine yakındır. İnancın aklı tamamladığını kabul eder, peygamberlere filozoflardan üstün değer verir ve şeriatın Siyasi ve Psikolojik/Ahlaki olmak üzere iki rolü olduğunu söyler. Bunlar dışında İbn-i Sina’nın dini açıdan felsefeye bakışını yaratılış ve ahiret yönüyle şu şekilde açıklayabiliriz: • Yaratılış felsefesi. İbni Sina için “âlem” yaratılmıştır ve Tanrı’nın üç önemli niteliği vardır: Yaratıcıdır; var edicidir; oluşturucudur.  Tanrı’nın bu üç niteliği karşısında “mahluk” dediğimiz yaratılmış âlemin de üç niteliği vardır: Yaratılmıştır; var edilmiştir; oluşturulmuştur.  İbna Sina’ya göre, Tanrı ilk nedendir, zorunlu varlıktır. Âlemi yaratan, âlemden önce var olan, Tanrı’dır. Bütün varlıklar, tek ve yüce varlık olan Tanrı’dan çıkmıştır.  Öncesiz ve sonrasız olan Tanrı, her zaman için en yüce erdem olan iyiyi ister. Kısacası, Tanrı temel nitelikleri açısından, tek, öncesiz, sonrasız, eşsiz, karşıtsız, eksiksizdir, en yüce iyilik ve olgunluktur. • Ahiret felsefesi. İbni Sina içi ahiret ruhların ilk kaynağa dönüşü, yani


yeni baştan, tanrısal öze katılışı demektir. Dönüş olayı ölüm, dönülen yerse ahiret’tir (ilk kaynak). Ruh manevi bir kaynaktır, yok olmaz. Dağılıp yok olan gövdedir, ruh varlığını sürdürür, insana gerçek kişiliğini, değerini, kimliğini kazandıran ruhtur. Bir başka deyişle, ruh bir eylem, bir davranış olarak gövdenin olgunluğunu simgeler. Ruhun özü ve niteliği maddeden çok ayrıdır; hatta, öz olarak madde ile ilgisi yoktur. Gövde ruhun aracıdır. Düşünen ruh gerek âlemin bütün biçimlendiriri özlerinin içinde, gerekse aklın içinde vardır. Gövdenin ölümü de dağılışı ruhu etkilemez, ruh yok olmaz. GAZALİ’NİN İBNİ SİNA YORUMU VE ELEŞTİRİSİ İslam düşünce tarihinin önde gelen düşünürlerinden olan Gazali, Tehafüt adlı eserinde filozofları özellikle de İbni Sina’yı eleştirmiştir. Filozoflara karşı öne sürdüğü tekfir suçlaması ile ilgili çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır, ortak kanaat; Gazali’nin dönemin siyasi yapısından etkilenmesidir. Aklın ve bilimin sekteye uğratıldığı dönemde ilmi yaymaya çalışırken doğal olarak filozofları eleştirmiştir ve bunu dönemin siyasi zeminine uygun yapmıştır. Fakat dönemin siyasi yapısından bağımsız olarak Gazali’nin yaradılış anlayışına uygun olmayan fikirleri eleştirdiği de özellikle Anadolu’da kabul edilen yaygın bir görüştür. Gazali’nin Tehafüt’üne bakacak olursak amacını şu kısımdan anlayabiliriz: “İslam filozofları arasında Aristoteles’i en iyi nakledip inceleyen Farabi ve İbn Sînâ’dır. O halde biz; bu ikisinin, sapıklıktaki reislerinin öğretisinden seçip doğru buldukları görüşleri geçersiz kılmakla yetineceğiz. Öğretilerin çoğalıp yayılmasına bağlı olarak sözün uzayıp gitmemesi için, filozofların öğretilerini bu iki kişinin nakli doğrultusunda reddetmekle yetineceğiz’’

Tehafüt’te yaptığı ikili veya çoklu tartışmalarda öncelikle filozofların delillerinin neler olduğu aktarılmış, daha sonra filozoflara ait bu ifadelerde ne anlatılmak istendiği yorumlanmış (veya açıklanmış) ve son olarak da filozofların iddiaları, her türlü yöntem ve çeşitli fırkaların görüşleri kullanılmak üzere çürütülmek istenmiştir.

meselede küfür ithamı iki başlık altında toplanabilir. İlki İbni Sina’nın Allah ve alem ilişkisinde; ilk ilke olan Allah’tan çokluğun sudur etmesinin kabul etmesi ve neticesinde İslam’ın tevhid ilkesini reddettiği görüşü, diğeri ise Allah’ın sadece kendisini bildiği zatının dışında hiçbir şeyi bilmediğini iddia eden görüşe yöneliktir.

Gazâlî, İbn Sînâ’yı Aristoteles’in kuru bir taklitçisi olarak kabul etmektedir. Fakat onun sistemi bütüncül bir bakış açısıyla irdelendiğinde, karşımıza gelen manzara şudur: Fizik ve ahlak ilminde Aristo takipçisi bir İbn Sînâ varken, ilahiyat/metafizik bağlamda Platon ve Yeni Eflatunculuğun fikir bazında egemen olduğu bir İbn Sînâ bulunmaktadır. Bu durumda, Gazâlî’nin İbn Sînâ’yı kast ederek söylediği; “Akıl hocaları Aristoteles’tir.” iddiasının, metafizik bağlamda geçersiz olduğu görülmektedir.

Sudur teorisi, Allah’ın âlemi, nasıl yarattığını açıklamaya değil, âlemdeki çokluğun Allah’tan nasıl var olduğunu açıklamaya yönelik bir teoridir. İbni Sina suduru varlık süreci hakkında bir mekanizma olarak kabul eder. Varlık, İlk İlke’den yani tek ve bir Allah’tan taşar. Allah çoklukla ilişkisi olmayandır. İlk İlke’den taşan İlk Sebepli, bünyesinde çokluğu barındırandır. İbn Sînâ’ya göre Allah, sudur sürecinin kapsamında sıradüzenin bir parçası olarak kabul edilmez.

Aristo ve İbni Sina felsefesindeki farklılıklara bakacak olursak Aristo’ya göre Tanrı sadece kendini bilebilir ve bundan ilk akıl oluşur, sadece Muharriki Evvel’dir dolayısıyla alemle ilişkisi edilgendir. İbni Sina’ya göre ise tanrı sadece kendini değil küllileri de bilir, Allah alim, kadir sani’, mürid, mütekellimdir. İbn Sînâ; Yunan felsefesinden etkilenmiş olmasına rağmen, kurmuş olduğu sistem İslami akideye aykırı değildir. O, vahyin akıl ile nasıl anlaşılabileceğinin reçetesini yazmıştır. Hatta bu reçete o kadar güçlü olmuştur ki, Gazâlî, İbn Sînâ’nın peşinden giderek felsefe yapmayı tercih etmiştir. Tehafüt’ün birinci, on üçüncü, yirminci meselelerinde Gazali; İbni Sina’yı küfre düşmekle suçlamıştır. Üçüncü

İbni Sina; Gazali tarafından Aristocu fikirleri sebebiyle eleştirilmişken İbni Rüşd tarafından ise Aristocu fikirleri yeterince savunamaması sebebiyle eleştirilmiştir On üçüncü meselede ise İbni Sina’nın Allah’ın tikelleri bilemeyeceği tikel bilginin tümel bilginin kapsamında olmadığı iddiasına karşı Gazali’nin görüşleri yer alır. “(Siz filozoflara göre) Allah; Zeyd, Amr ve Halid’e ilişkin ayrıntıları bilmeyip, sadece mutlak insanı, ona ait ayrıntıları, özellikleri, bedenin birçok organdan oluştuğunu, bunların her birinin fonksiyonunun olduğunu ve bunun gibi şeyleri külli bilgisiyle bilir. Bu şekilde, insanoğlunun iç ve dış organlarına ait nitelikler, her türlü ayrıntısına kadar Allah’ın ilminden gizli kal-

İbni Sina; Gazali tarafından Aristocu fikirleri sebebiyle eleştirilmişken İbni Rüşd tarafından ise Aristocu fikirleri yeterince savunamaması sebebiyle eleştirilmiştir. İSLAM ŞEHİRLERİ

43


ken bedensiz dirilişin gerçekleşeceğine ve ahret ahvallerinin sembollerden ibaret olduğu görüşüne karşılık vardır. “Filozoflar; nefislerin sonsuz, maddenin ise sonlu oluşundan hareketle, bağımsız bir cevher olan nefsin ölümden sonra baki olduğu, bu sebeple de bedenin diriltileceği ve bu bedenle dirilişin aynı bedenle olabileceği gibi her hangi bir bedene döndürülüş ile de mümkün olabileceği gerçeğini inkâr etmektedirler. Ruhların sonsuzluğu ve bedenlerin ölümden sonra ruhlarla beraber diriltileceği inancı dinin aslına uygun olup, filozoflar bunu kabul etmek zorundadırlar. Bu görüşün aksini savunan filozofların görüşü, âlemin kadim olmasına ve devirlerin sürekli birbirini izlediği fikrine dayanmaktadır. Hâlbuki âlemin kıdemine inanmayan bir kimseye göre bedenlerden ayrılan nefisler sonludur ve sayıca mevcut maddelerden fazla değildir. Nefislerin daha çok olduğu kabul edilse bile, yüce Allah yeni baştan yaratmaya kadirdir (işte filozoflar bunu inkâr etmişlerdir). Bunun inkârı yüce Allah’ın yaratmaya gücünün yettiğinin inkârı demektir.”

İbn Sina’nın ders anlatım tasviri

maz. O her şeyi külli olarak bilir. Birey olarak Zeyd’in Amr’dan ayrılmasını gerektiren akıl değil, duyu olduğu için bunlar (Zeyd ve Amr hakkındaki tek tek bilgi) hakkındaki bilgi külli değil tikel bilgidir. Akıl, mutlak yön ve mekânı külli olarak düşünür. Bizim ‘bu’, ‘şu’ gibi işaretlerimiz, algılanan ve algılayan organa nispetledir. Ve burada bir ‘yön’ söz konusudur. Akıl için bu bilgilerin bu formatta bilinmesi imkânsızdır. İşte filozofların bu kuralına (tikeller duyu vasıtasıyla, tümeller akıl vasıtasıyla bilinir) göre; Zeyd Allah’a isyan veya itaat edecek olsa onun durumundaki değişimi Allah’ın bileme-

44

KONAK

yeceği, Zeyd’in fert olarak bilgisinin, değişen bilgi olmasından dolayı Allah tarafından bilinemeyeceği ortaya çıkmaktadır. Allah Zeyd’i bilmeyince onun fiil ve durumunu bilemeyecek; hatta Zeyd’in kâfir veya Müslüman olduğunu değil, mutlak insanın kâfir veya Müslüman olduğunu bilecektir.’’ Yirminci meseleye gelindiğinde İbni Sina’nın ölümden sonra haşr olunur-

Sözlükte “yürümek” anlamındaki meşy kökünden türemiş olup “çok yürüyen” demek olan meşşâ’ kelimesine nisbet eki getirilmek suretiyle üretilen meşşâî, Aristo doktrinini benimseyen kimseyi ifade eden Grekçe peripatetikos terimini karşılamak için kullanılmakta, söz konusu doktrine de meşşâiyye (peripatetizm) denilmektedir. Aristo, Atina’da Lykeion (lise) adıyla kurduğu felsefe okulunda milâttan önce 335-323 yılları arasında bir yandan ders okuturken bir yandan da eserlerini kaleme almıştı. Filozof, öğrencilerine zihin jimnastiğiyle beden jimnastiğini aynı anda yaptırmak

“Meşaiye: İslâm toplumunda Aristo sistemini temel alan felsefî hareketlere verilen ad.


amacıyla derslerini okulunun geniş revakları arasında gezinerek veriyordu. Bu sebeple onun felsefesine Yunanca, “gezinmek, yürümek” anlamındaki peripatein masdarından peripatetizm denilmiştir. Peripatetizm kelimesi başlangıçta Aristo’nun ders verme yöntemini gösterirken sonradan Helenistik dönemde, İslâm ve Hristiyan Ortaçağında yetişen ve Aristo doktrinini temel alan filozoflarda sistemi ifade eden bir terim olarak yaygınlık kazanmış, VIII. yüzyılda başlayan tercümeler döneminde ise bu kelime Arapçaya Grekçe peripatosu karşılamak üzere meşşâî şeklinde, sistemi

belirten peripatetizm de meşşâiyye olarak çevrilmiştir.” İbn Rüşd’ün İbni Sina’yı Eleştirisi İbn Rüşd İslam felsefesinde, Meşşailik denilen Aristocu akımın en büyük temsilcisi olarak görülmüştür. İbn Rüşd felsefi problemlerin çözümü için Aristoteles’in orijinal fikirlerinden yararlanılması gerektiğini savunmuş bunun için öncelikle onun doğru bir şekilde anlaşılmasına uğraşmış ve felsefi sistemini Aristoteles’in fikirlerini şerh etmek üzerine kurmuştur. İbn Rüşd’e göre kendini Aristocu olarak tanıtan bir filozof problemlere onun

çerçevesinden bakmalı ve filozofun felsefi yönteminde kullanacağı kavramların Aristoteles sisteminin yüklediği anlamlar dışında bir anlama sahip olmaması gerekmektedir bu yüzden onun düşüncelerinin dışına çıkan veya fikirlerine farklı bakış açıları getiren filozofları Aristocu olarak görmemiş ve onları Aristoculuk adına eleştirmiştir. İbni Sina’yı eleştirmesinin en büyük nedeni de Aristo’nun felsefi sisteminin yalnızca temellerini aldığı ve bu sistemi kendi çizgisiyle birleştirip farklı fikirlere sahip olması olmuştur.

KAYNAKÇA 1. Bölükbaşı O; İbni Sina Avicenna, Dil ve Edebiyat Dergisi, Ocak 2010 2. Altıntaş H: İbni Sina Metafiziği, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları No:177 3. Karakaya E; el-KANUN fi’t-TIB, Diyanet İslam Ansiklopedisi, S 331332, İstanbul,2001 4. Cihan A.K; İbni Sina’nın Eş-Şifa adlı Eseri, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı:7, 1996 5. Çelik Y; İbni Sina’nın Akıl Aşk İlişkisi, Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimler Ana Bilim Dalı, 2016

6. Göz K; İbni Sina’da Aşk ve Varlık, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi 11(1), 2011 7. Kaya M, Aristo, Diyanet Ansiklopedisi, İstanbul, 2001

İslam

8. Goichon A.M; İbni Sina Felsefesi Ve Ortaçağ Avrupasi’ndaki Etkileri, Doğuş Yayın ve Dağıtım A.Ş., Tercüme: Y.Doç. Dr. İsmail Yakıt, İstanbul, 1986 9. Hançerlioğlu O; Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi Yay., İstanbul, 1982 10. Felsefe Arşivi, Sayı22-23 Edebiyat Fakultesi Matbası, İstanbul, 1981

Yay., İstanbul 1983 12. Balay B.N; “Farabi Ve İbni Sina’da Kavram Anlayişi”, M.E.B. Yay., İstanbul, 1989. 13. “Uluslar Arası İbn Turk, Harezmi, Farabi Ve İbni Sina Sempozyumu Bildirileri”, Ank Kültür Merkezi Yay., Sayı 42., Ankara, 9-12 Eylül1985 14. Erdoğan Ö.F; ‘Gazali Üç Meselsesinde İbni Sina’ya Karşı Ne Kadar Tutarlı’. 15. Atay Hüseyin; ‘Gazali ve İbni Rüşd Felsefesi Karşılaştırılması’, Dergipark, Kelam Araştırmaları 1 : 2, ss 3-48, 2003

11. Ülken H.Z; “İslam Felsefesi” Ülken

İSLAM ŞEHİRLERİ

45


İ

slam Şehirleri Koordinatörlüğü olarak düzenlediğimiz seminerlerin bu ayki kadim şehri Kahire oldu. 16 Mart Cuma günü yapılan seminere Necmettin Erbakan Üniversitesi’nden Yrd Doç Dr Gökhan Bozbaş iştirak etti.

İslam Şehirleri Seminerleri

BİN MİNARELİ ŞEHİR KAHİRE Değerlendiren Aysel Bozkurt Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik

Amr Bin As Camii, sahabe olan Amr Bin As tarafından şehir fethedilince yapılmıştır. Mısır’ın gözde şehri Kahire aslında geniş bir bölgeyi ifade etmektedir; şehir zaman içinde bölgeden bölgeye taşınmıştır. 46 KONAK

Sayın Bozbaş konuşmasına kısa bir tarih bilgisiyle başlayarak Büyük Mısır ve Modern yani Yeni Mısır arasındaki farkları anlattı. Tarihte Büyük Mısır dendiğinde akla gelen coğrafya bugünkü Mısır ve Sudan’dır. Mısır 1956 yılından sonra bağımsızlığını ilan edince Sudan’dan ayrılmıştır. Bu nedenle modern Kahire’nin yeni bir şehir olduğunu belirten Sn Bozbaş “Mısır’ın başkenti ve Firavunlar şehri olarak bilinen yer Kahire’nin güneyinde bulunan Memphis şehridir. Memphis şehrinin tarihi milattan önce 3000 yılına dayanır.” diye ekledi. Amr Bin As Camii, Fatımilerden önce, sahabe olan Amr Bin As tarafından şehir fethedilince yapılmıştır. Bunun dışındaki yapılara bakıldığındaysa Kahire, gerçek değerini Fatımiler döneminde kazanmıştır. Mısır’ın gözde şehri Kahire aslında geniş bir bölgeyi ifade etmektedir; şehir zaman içinde bölgeden bölgeye taşınmıştır. Özelikle Fatımiler’in bölgeye gelmesi ve asıl amacın kimlik inşası olması, kısacası başka medeniyetin kimliği üzerine kendi kimliğini bina etme düşüncesinin benimsenmemesi şehrin Giza’nın kuzeydoğusuna taşınmasına neden olmuştur. Şehrin en önemli yapılarından Amr Bin As Camii’nde İslam’ın ilk minaresi bulunmaktadır . Zaman içinde ülkeyi fetheden her bir devletin bu camiye eklemeler yapması ile bugün oldukça büyük bir yapıya kavuştuğunu anlatan Bozbaş, bu camide ibadet yapan insanlara da vurgu yapmayı unutmadı: “Ortalama olarak sayı belirtmek gerekirse 70 bin kişi bu camide beraber namaz kılabilir” dedi. Kahire camileri tek katlıdır ve avlularının üstü açıktır. Türkiye’de bu şekilde üstü açık camileri görmek mümkün değildir. Çünkü mimari eserler bulunduğu ülkenin iklim ve coğrafyasını yansıtır. Kahire’nin rengi ise çöl rengidir. Şehirde farklı bir rengi görmek pek de mümkün değildir. Kahire’nin günlük sıcaklık değerleri oldukça fazla olduğundan bölge insanı bu sıcaklıktan daha az etkilenmek için camileri üstü açık yapmıştır ki bu camilerin avlularında da namaz kılınabilmektedir ve avluya herhangi bir halı da sermeye ve avluda ayakkabı giyilmesine gerek görülmemiştir.


Sn Bozbaş Kahire mimarisinde bir diğer önemli yapının da Tolunoğlu Camii olduğunu söyledi. Caminin minaresi Samara Ulu Cami’den etkilenmiştir. “Etkilenmelerden bahsetmişten Türkiye’den örnek vermemek olmaz” diyerek Selçuklu döneminin bilinen önemli eserlerinden biri olan, Konya Alaaddin Camii ile de benzer noktaları olduğunu ifade eden Sn Bozbaş; İslam mimarisinin birbirinin tamamlayıcısı olduğunu böylelikle açıklamış oldu.

Fatımiler’den sonra Kahire’ye Eyyübiler, Memlükler ve Osmanlı Devleti hakim olmuştur. Osmanlı Devleti’nin Kahire şehrindeki eserlerinin özünü vali Mehmet Ali Paşa’nın yaptırdığı

eserler oluşturur. “Mehmet Ali Paşa Camii; Kahire’de Muhammed Ali Paşa Camii olarak bilinir. Bu cami Mehmet Ali Paşa’nın saltanatının simgesidir. Osmanlı sultanlarının kendi adları adına inşa ettirdikleri camilere benzemektedir” diyerek Sn Bozbaş Mehmet Ali Paşa’nın Kahire halkı için oldukça değerli bir lider olduğunu belirtti. Seminer süresince Mısır’daki camilerden fotoğraflar gösteren Sn Bozbaş’ın dediği gibi “Özellikle Mısır’ın İskenderiye kentinde her sokakta bir cami bulunur. Mısır’da camiye doymak mümkündür”.

16 Mart 2018 Cuma

Sn Bozbaş Kahire’de Fatımiler’in en önemli eserlerinden biri olan Ezher’in tüm ihtişamıyla bugün de ayakta durduğunu ekledi. Ezher Üniversitesi,

Ezher Külliyesi içinde bulunan ve zamanında Şiilik’in merkezi olan oldukça önemli bir eğitim kurumudur. Mısır’da Şiiler açısından önemini devam ettiren başka bir eser de şüphesiz Hz. Hüseyin Camii’dir. Şii mezhebinde yaygın bir inanışa göre Hz. Hüseyin şehit edildikten sonra başının Hüseyin Cami’de gövdesinin ise Şam’daki meşhur Emevi Camii’nde olduğuna inanılır.

Gökhan Bozbaş 2004 yılında Selçuk Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler bölümünde lisansını yapmıştır. 2011 yılında Ruhr Üniversitesi’nde oryantalizm üzerine yüksek lisans yapmıştır. 2012 yılından beri Necmettin Erbakan Üniversitesi Uluslararası İlişiler bölümünde Yrd. Doç olarak görev yapmaktadır.Ortadoğu, kimlik siyaseti, oryantalizm, demokratikleşme konularında çalışmaları mevcuttur.

İSLAM ŞEHİRLERİ

47


48 KONAK


TIBBİ İNSANİ YARDIM Araştırmaları Koordinatörlüğü Koordinatörlüğümüzün amacı; her ay farklı bir afeti konu edinerek, farklı alt çalışma gruplarının araştırmaları ile tıbbi insani yardım kavramının daha iyi anlaşılmasıdır. Çalışma gruplarımız; konuları ile ilgili literatür taramaları sonucu ulaşılan kitap, makale ve rapor gibi referans kabul edilebilir kaynaklardan faydalanmaktadır. Her afet sonrasında afeti daha geniş gruplarla irdelemek için atölye çalışmaları düzenlemekteyiz.

Etkinlik 1. Çalışma Grubu • Afete Bağlı Sağlık Sorunları • Tıbbi İnsani Yardım Kuruluşları • Akademide Afet Tıbbı • Acil Afet Yönetimi • Afet Tıbbı Etiği 2. Atölye • Yemen İç Karışıklığı 2015 • Pakistan Sel Felaketi 2010 • Japonya Fukuşima Nükleer Kazası 2011 • Filipinler Haiyan Tayfunu 2013 • Van Depremi 2011 • Haiti Kolera Salgını 2010 • Tayland Sel Felaketi 2011 • Somali Kıtlık Felaketi 2011 • Bangladeş Sidr Siklon Felaketi 2007


2011 Somali Kıtlık Felaketi

Tıbbi İnsani Yardım Organizasyonları

Somali’de Yaşanan Kıtlık Afet midir?

TIBBİ İNSANİ YARDIM ORGANİZASYONLARI ÇALIŞMA GRUBU Büşra YENİNARCILAR Merve KARACA 1 Merve RENÇBER 1 Muhammed Cihan IŞIK * 1 Rabia KASAL 1 Rumeysa BAHADIR 3 Rüveyda YILDIZ 1

2

İnsanlar için fiziksel, ekonomik, sosyal ve çevresel kayıplar doğuran, normal yaşamı ve insan faaliyetlerini durdurarak veya kesintiye uğratarak toplulukları etkileyen, etkilenen topluluğun yerel imkân ve kaynaklarını kullanarak baş edemeyeceği doğal, teknolojik veya insan kökenli olayların sonuçlarına afet denilmektedir. Birleşmiş Milletler (UN) Entegre Gıda Güvenliği Fazı Sınıflandırmasına (IPC) göre 20 Temmuz 2011’de Güney Somali’de (Aşağı Shabelle, Orta ve Alt Juba, Bay, Bakool, Benadir, Gedo ve Hiraan) kıtlık ilan etmiştir. IPC’ ye göre kıtlık ilan edilmesi için: • Hanelerin en az %20’sinin başa çıkılamayan aşırı gıda eksikliği ile karşı karşıya olması, • Akut malnütrisyon prevelansının %30’u geçmiş olması, • Kaba ölüm hızının günlük 10.000 kişide 2’yi geçmesi gerekmektedir. Kıtlığın Sebepleri

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi 3 Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi 1

2

1. Kuraklık

* İletişim: m.cihan.i.94@gmail.com

2010 ve 2011 yıllarında yağışların az olması kuraklığın en önemli sebeplerinden olmuştur. Bitkilerin büyümesini ve dolaylı olarak yağış miktarını yansıtan Normalleştirilmiş Bitki

50 KONAK


Örtüsü İndeksi (NDVI); 2010 yılındaki yağışın, Afrika Boynuzu’nun birçok bölgesinde son 50 yılda kaydedilen değerlerin en düşüğü olduğunu göstermiştir. Büyük ölçüde azalmış mahsul üretimi ve artan hayvan ölümleri hem yerel gıda kullanılabilirliğini hem de en yaygın gelir kaynaklarından biri olan hayvancılık satışlarını azaltmıştır. 2. Çatışma Somali’de yıllardır süren çatışma ve iç savaş, göçlere, gelen insani yardıma erişimi kısıtlanmasına ve buna bağlı olarak gıda güvencesi açısından sorunlar yaşanmasına neden olmuştur. Çatışma ortamı, Somali›yi insani yardım çalışanları açısından dünyadaki en tehlikeli yer haline getirmiştir. 13 Ekim 2011 tarihinde Dabaab’dan iki Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) çalışanı kaçırılmış ve kaçırılan 2 çalışan Mogadişu’da öldürülmüştür. Bu sebeple başta MSF olmak üzere insani yardım kurumlarının bölgedeki aktivitesi azalmıştır. 3. Gıda Fiyatlarındaki Artış Somali, ağırlıklı olarak gıda ithalatına bağımlıdır. Gıda fiyatları, 2011 Haziran ve Temmuz aylarında zirve yapmıştır. Hayvan kayıplarının ve kırsal kesimde azalan iş gücünün birleşmesi; gıda fiyatının arttığı dönemde kırsal kesimdeki gelirlerin hızla düşmesine sebep olmuştur. Somali Şiling’i (SoSh) ABD dolarına karşı değer kaybettiğinden alım gücünde bir düşüş ve insani kriz ortaya çıkmıştır. Krizin en şiddetli yaşandığı Temmuz 2011’de tahıl fiyatlarına karşı alım gücü oldukça düşmüştür. Kıtlık bildiriminden önceki 11 ay boyunca, Kıtlık Erken Uyarı Sistemi Ağı (FEWS NET) ile Gıda Güvencesi ve Beslenme Analiz Birimi Ağı (FSNAU) tarafından bir dizi erken uyarı yapılmıştır. Bu erken uyarılar, 2010 ve 2011 yağmur mevsimlerinin kurak geçmesinin ürün üretimi ve hayvancılık üzerindeki etkisini önceden göstermiş; hububat fiyatlarında ciddi artış gözlenmiştir.

İnsanlar için fiziksel, ekonomik, sosyal ve çevresel kayıplar doğuran, normal yaşamı ve insan faaliyetlerini durdurarak veya kesintiye uğratarak toplulukları etkileyen, etkilenen topluluğun yerel imkân ve kaynaklarını kullanarak baş edemeyeceği doğal, teknolojik veya insan kökenli olayların sonuçlarına afet denilmektedir. 4. Ekili Devlet Kurumlarının Olmayışı Ulusal ve yerel çapta işleyen kurumların olmaması, kıtlığa ilişkin sorunların yaygınlaşmasındaki diğer etken olmuştur. Orman bakanlığı, hayvancılık bakanlığı, imar ve iskân bakanlığı, sağlık ve sosyal hizmetler bakanlığı, su ve maden kaynakları bakanlığı ülkede yıllarca olması gerektiği şekilde çalışmamıştır. Gıda güvencesinin olmayışı, salgın hastalıklar, su kıtlıkları ve altyapı eksiklikleri gibi güncel sorunlara değinmek normal şartlarda bu bakanlıkların yükümlülüğü altına girmektedir. Kıtlığın Sona Ermesi UN, 3 Şubat 2012’de kıtlığın sona erdiğini açıklamıştır. FSNAU ve FEWS NET tarafından yapılan son analizler; kıtlığın Güney Somali’de artık mevcut olmadığını, ancak nüfusun yaklaşık

üçte birinin hala risk altında olduğunu, bölge halkının temel gıda ve gıda dışı ihtiyaçları tam olarak karşılayamayacağını doğrulamıştır. Sağlanan insani yardımın ve 2011 hasatının ortalamanın üzerinde olması kıtlığın sona ermesinde rol oynamıştır. Ancak 3 Şubat 2012’de 1,7 milyonu insani erişimin çok sınırlı olduğu güney bölgelerde olmak üzere 2,34 milyon kişi kıtlık sona erdiğinde bile kriz içinde kalmıştır. Mogadişu IDP arasında akut malnütrisyon seviyesi 2011 Ağustos ayında %45 iken 2011 Aralık ayında %20’ye düşmüştür. UN, 2012 Şubat itibariyle kıtlığın ve bölgedeki güvensiz ortamın etkilerinin sürdüğünü, %70’i güney bölgelerde yaşayan 325.000 akut malnütrisyonlu çocuğun kıtlığın sona ermesine rağmen beslenme tedavisine ihtiyaç duyduğunu açıklamıştır.

Somali'de Kıtlık

TIBBİ İNSANİ YARDIM

51


arttırılması) aracı olmuştur. • WHO komplike olmayan ağır sıtma tedavisi ve teşhisi için acil stok hazırlamıştır. Artemisin bazlı ilaçların (ACT) ve hızlı teşhis testlerinin stoklarının durumunu belirlemek için WHO partner kurumlar ile çalışmıştır. 711.000 ülke içi yer değiştirmiş, yüksek risk taşıyan kişilere (IDP) kapalı alan sprey ile ilaçlama çalışmaları yürüterek ve mümkün olan yerlere uzun süre böcek ilacı ile işlem görmüş cibinlik temin ederek sıtma koruması sağlamıştır. Temel Sağlık Hizmetleri BERKED adı verilen su kuyuları

WHO’NUN KITLIĞA YAPTIĞI YARDIMLAR WHO Acil İnsani Eylem (EHA) departmanı haftalık epidemiyolojik bültenler yayınlamış, bu sayede haftalık veriler kıyaslanarak yapılan yardımlar organize edilmiştir. Kenya’nın başkenti Nairobi’de Bölgeler Arası Acil Destek Takımı (HoA Team) oluşturulmuştur. Bu takımın Somali’de yaptığı yardımlar: Bulaşıcı hastalıkların kontrolü ve önlenmesi • Eylül ve Ekim aylarında WHO ve partner kurumları koleraya yönelik için hazırlık çalışmalar yapmıştır. Hastanelerde ve kolera tedavi merkezlerinde yönetilmesi için sağlık tesislerini ve bunların kapasitelerini (stokları, eğitimli sağlık çalışanları, mevcut kılavuzları) gösteren bir harita oluşturmuştur. WHO sağlık çalışanlarının kolera teşhisi ve tedavisi hakkında eğitilmesini desteklemiş ve kolera tedavi merkezlerine yeterli temel ihtiyaçları sağlamıştır. Bu sayede bu merkezler 2.000 ağır kolera vakasını ya da 8.000 orta kolera vakasını tedavi edebilecek hale gelmiştir. Kolera tedavisi için Benadir Has52

KONAK

tanesi’ne sağlık kitleri yollanmış, 5.000 ağır kolera vakası tedavi edilmiştir. (Ekim 2011 sonu itibari ile) • Koleranın kaynağının da durdurulması için su, sanitasyon ve hijyen alanında çalışmış, önleyici tedbirleri pekiştirmek için su testi gereci (water testing supply) tedarik etmiştir. • Kuraklıktan etkilenen bölgelerde toplam 303 sağlık tesisinin dışında, Güney ve Orta Somali’de düzenli tarama raporları sunan 115 sağlık tesisi bulunmaktadır. WHO bu kayıtların geliştirilmesi için çalışmıştır. Tarama sisteminin geliştirilmesi için 115 ilçe çocuk felci çalışanı ve 10 bölge çalışanı, erişimin zor olduğu yerlerde WHO’nun sağlık cevabına (tedarik zincirinin desteklenmesi ve sürveyans gücünün

• WHO, Güney Somali’de partner kurumlar ile çalışarak acil aşılama kampanyaları yürütmüştür. Temmuz 2011’den Kasım 2011’e kadar yürütülen bu kampanyalar ile; 6 ay 15 yaş arası bir milyon çocuğa kızamık aşısı yapılmıştır. Ayrıca yaklaşık 1 milyon çocuğa A vitamini ve 5 yaş altı yaklaşık 200.000 çocuğa anti-parazit ilaçlar verilmiştir. Doğurganlık çağındaki toplam 187.961 kadına tetanos aşısı yapılmış ve 5 yaş altı 452.090 çocuk, çocuk felcine karşı aşılanmıştır. Bu hizmetler, Çocuk Sağlığı Günleri (Child Health Day) ve Kızamık Pozitif (Measles Plus) kampanyalarının birlikte yürütülmesi ile sağlanmıştır. • WHO ve UNICEF Somali’deki çocukların başlıca sağlık tehditleri olan malnütrisyon, sıtma, akut sulu ishal/ kolera ve pnömoni/akut solunum enfeksiyonları kaynaklı mortalite ve

IPC’ye göre kıtlık ilan edilmesi için: • Hanelerin en az %20’sinin başa çıkılamayan aşırı gıda eksikliği ile karşı karşıya olması, • Akut malnütrisyon prevelansının %30’u geçmiş olması, • Kaba ölüm hızının günlük 10.000 kişide 2’yi geçmesi gerekmektedir.


morbiditesini düşürmeyi hedefleyen yeni bir program başlatmıştır. Bu program ile öncelikle, hiçbir tıbbi bilgisi olmayan genç kadınların; malnütre çocukları teşhis edecek ve bunları tedavi merkezlerine gönderecek kadar bilgilendirilmesi sağlanmış, aynı zamanda sıtma, akut sulu ishal ve zatürreyi teşhis ve tedavi edecek şekilde eğitilmesi planlanmıştır. Eğitilmiş kişilere tıbbi malzemelerin sağlanması ile bu kişilerin kendi köylerinde hizmet vermelerinin önü açılmıştır. Bu program Kasım 2011‘de başlamıştır. • WHO Eylül 2011’de sağlık hizmetini özellikle acil durumlarda merkezden bağımsız hale getirmek içini Dolow’da yeni bir sahra hastanesi açmıştır. Sekiz yataklı çadırdan, bir ameliyathaneden ve temel bir laboratuvardan oluşan bu hastanede; sıtma, akut sulu ishal ve akut solunum enfeksiyonları tedavisi ile tümör, şarapnel, yabacı cisim ve doğumsal kusuru olan hastalara cerrahi tedavi hizmeti verilmiştir. • WHO, IDP kamplarında ve yerleşik topluluklarda 20’den fazla mobil sağlık kliniği, 10 ikinci basamak sağlık tesisi kurmuştur. • Travma sonucunda gelişen çok sayıda can kaybından dolayı, WHO önceden sağlanmış olan temel acil sağlık kitlerine ek olarak kan transfüzyonu ve travma setleri sağlamıştır. WHO aynı zamanda acil obstetrik bakım hizmetlerinin yaygınlaşmasını ve dokuz sağlık kuruluşunda temel ruh sağlığı hizmetlerini desteklemiştir. Şiddetli Akut Malnütrisyonun İdaresi • WHO şiddetli akut malnutrisyon için tedavi ve bakım stratejisi geliştirmiş, 8 hastanede şiddetli akut malnutrisyonun idaresi hakkında eğitim kursları ile tedavi ve bakım stratejisi geliştirilmesini desteklemiştir.

Küresel Sağlık Kümesi acil sağlık durumlarında kurumların daha etkili, zamanında ve öngörülebilir yanıtlar oluşturmaları için birlikte çalışacakları bir platformdur. • Aynı zamanda Anne ve Çocuk Sağlığı Merkezleri’nde ve hastanelerde başvuru ve tedavi servislerini desteklemiştir. Koordinasyon • UN organizasyonlarından sadece WHO, UNICEF ve UNFPA Güney ve Orta Somali’ye erişebilmiştir. Yüzden fazla sivil toplum kuruluşu Somali için çalıştığından bu kurumlar arasındaki koordinasyon WHO’nun en önemli eylemlerinden biri olmuştur. • WHO, ulusal düzeyde sağlık kümesi (health cluster) kurulmasına öncülük etmiş; UN organizasyonlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve bağışçıların temsilcilerinden oluşan yaklaşık 40 katılımcı ile aylık toplantılar düzenlemiştir. • WHO, Eylül 2011’de Mogadişu’da tam zamanlı sağlık kümesi koordinatörü görevlendirmiştir. Sağlık Kümesi Küresel Sağlık Kümesi acil sağlık durumlarında kurumların daha etkili, zamanında ve öngörülebilir yanıtlar oluşturmaları için birlikte çalışacakları bir platformdur. WHO bu platforma öncülük yapmaktadır. Küresel Sağlık Kümesi 2005 yılında UN-IASC’nin bir parçası olarak oluşturulmuştur. Bugün küresel olarak 50 partner kurum ve farklı ülkelerde lokal 700’den fazla partner kurum ile çalışmaktadır. Bu kurumlar uluslararası organizasyonlar, UN kuruluşları, sivil toplum örgütleri, devlet kurumları, akademik kuruluşlar, eğitim kuruluşları ve bağışçılardan oluşmaktadır. 23 ülkede aktif sağlık kümesi bulunmaktadır.

Küme (cluster) yaklaşımı; insani acil durumlara uluslararası tepkilerin öngörülebilir ve açıklanabilir olmasını sağlar, kurumların belirli alanlardaki görevlerini ve kurumlar arasındaki görev dağılımını netleştirerek acil durumlarda belirli bir liderliğin bulunmasını sağlar. Ayn zamanda kaynakların boşa harcanmasını önler. Bu yaklaşım uluslararası insani yardım topluluklarını daha iyi organize etmeyi ve daha açıklanabilir ve profesyonel hale getirmeyi amaçlamaktadır. Böylece etkilenen insanlar, hükümetler, yerel yönetimler, yerel sivil toplum ve kaynak sağlayıcı ortaklar için daha iyi bir partner olabilir. WHO Somali Temsilciliği WHO, 1960’dan bu yana Somali’de önlenebilir yaşam kaybını, hastalık ve sakatlık yükünü azaltmak ve Somali hükümetinin kapsamlı ve adil bir sağlık hizmeti sunmasını sağlamak için çalışmıştır. WHO’nun Somali’deki temsilciliği; sağlık hizmetlerini güçlendirmek, halk sağlığı sorunlarını ele almak, sağlık araştırmalarını desteklemek ve teşvik etmek için merkezi ve yerel düzeyde hükümet ve sağlık yetkililerini desteklemiştir. Kenya Nairobi’deki WHO Somali Bağlantı Ofisi yürütülen programlar ve Somali Sağlık Kümesinin oluşturulması ile Somali’deki 140 partner kurumun insani sağlık yardımını koordine etmiştir. Bu ofis dışında Somali’de üç şube ve bir saha ofisi bulunmaktadır. WHO Somali; 380 personel, danışman ve yüklenici/girişimci ile çalışmaktadır. Bunlardan 320’si Somali’de çalışmaktadır.

TIBBİ İNSANİ YARDIM

53


WHO Somali bağışçıları: • Avustralya Hükümeti (AusAID) • Merkezi Acil Müdahale Fonu (CERF) • Uluslararası Kalkınma Departmanı (DFID) • AIDS, Tüberküloz ve Sıtma ile Mücadele Küresel Fonu • Kanada Uluslararası Kalkınma Ajansı (CIDA) • Norveç Hükümeti • İspanyol Uluslararası Kalkınma ve İş Birliği Ajansı (AECID) • İsveç Uluslararası Kalkınma Ajansı (SIDA) • İsviçre Kalkınma ve İş Birliği Ajansı (SDC) • Suudi Arabistan Krallığı • Arap Ekonomik Kalkınma Kuveyt Fonu • ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) Diğer UN Organizasyonlarının Kıtlığa Yaptığı Yardımlar A. Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA): OCHA bu afet boyunca UN organizasyonları tarafından yürütülen aşılama, eğitim ve benzeri çalışmalara bütçe sağlamıştır. Afet boyunca yapılan yardımların başarısını değerlendirmek, afetin ortaya çıkardığı sağlık sorunlarını ve afetin etkilediği bölgelerin durumunu gösteren raporlar ve haritalar yayınlamıştır. B. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR): UNHCR, 2011 yılında Somali’deki kıtlığa ve acil duruma yanıt olarak 417.700’den fazla kişiye yardım malzemesi dağıtmıştır. Yaklaşık 24.000 kişiyi kapsayan dağıtım sonrası izleme çalışmaları gerçekleştirmiştir. Bu çalışmalara göre yardım malzemelerinin %96,4’ün hedeflenen 54

KONAK

yararlanıcılara ulaştırıldığını tespit edilmiştir. Puntland’da 3.000 hane ve Somaliland’da 1.500 aileye geçici barınaklar temin edilmiştir. Somaliland İçişleri Bakanlığı tarafından 2011 yılında kabul edilen Ulusal İltica Politikasının hazırlanmasına yardımcı olmuştur. Yaklaşık 1.200 kişiye küçük işletmeler kurmak için nakit bağış yapılmıştır, bu bağışlar 4.000 kişinin geçim kaynaklarının iyileştirmesine yardımcı olmuştur. C. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF): UNICEF kıtlık bölgesinde anne-çocuk sağlığını geliştirmek için aşılama ve eğitim (hijyen, hastalıktan korunma ve hastalığın tanısı hakkında) kampanyaları yürütmüştür. Okullarda çocuklara su sanitasyonu hakkında eğitim vermiş, akut malnütre çocuklara ek gıda, kuru gıda yardımı yapmıştır. TIBBİ VE GIDA ODAKLI YARDIMLARI İLE KIZILHAÇ VE KIZILAY HAREKETİ Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Federasyonu (IFRC) kuraklık sebebi ile Somali için yapılan 2011 yıllık ülke planı kapsamında çalışmalarına Ocak 2011’de Somaliland ve Puntland bölgelerinde başlamış olup Temmuz 2011’de Güney Somali’de kıtlık ilan etmiştir. Gıda ve su miktarının ciddi miktarda azalması ile IFRC ile Somali Kızılayı (SRCS) 23 Eylül 2011 tarihinde acil yardım çağrısında (emergency appeal) bulunmuştur. Yardım çalışmaları IFRC’nin takip ve koordinasyon desteği ile SRCS tarafından Somaliland ve Puntland bölgelerinde yürütülmüştür. SRCS bölgelerde UNICEF, WFP, WHO, UNOHCA ve ilgili bakanlıklarla birlikte çalışmıştır. Nisan 2013 tarihine kadar mobil ve kalıcı sağlık kliniklerinin kurulması ile sağlık ve beslenme hizmetleri başta olmak üzere; gıda dışı ürünlerin (NFIs) ve tıbbi malzemelerin temin ve dağıtımı, mobil sağlık klinikleri için araç temini,

su kaynaklarının rehabilitasyonu, su kuyularının çalışması için yakıt ödeneği, çocukların okul ve yetimhanelerde devamlılığını sağlamak için kumanya dağıtımı, balıkçılıkla geçinen ailelere geçimlerini kazanabilecekleri malzeme desteği, insan kaynağı kapasitesinin güçlendirilmesi alanlarında çalışmalar yapılmıştır. Türk Kızılayı faaliyetlerine 8 Ağustos 2011 tarihinde Somali’nin başkenti Mogadişu çevresindeki Bakool ve Aşağı Shabelle bölgelerinde başlamıştır. Çalışmaların koordinasyonu için 11 Ağustos 2011 tarihinde Türk Kızılayı Somali Delegasyon Başkanlığı kurulmuştur. Yardım çalışmaları Türk İş Birliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA), Afet ve Acil Durum Başkanlığı (AFAD), Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi (UMKE), İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Devlet Su İşleri (DSİ) ve Katar Kızılayı iş birliği ile gerçekleştirilmiştir. Türk Kızılayı çalışmalarını Mogadishu’nun Jazeera bölgesinde kurmuş olduğu 25.400 kişinin barınma ihtiyacı karşılanan Jazeera Hayat Çadırkenti merkezli yürütmüştür. 29 Mart 2013 tarihine kadar sağlık, hijyen, yemek ve gıda dağıtımı, barınma, su ve sanitasyon, eğitim ve sosyal hizmetlerin sunulmasının yanısıra tıbbi atık imha projesi, kurban kesimi ve soğuk hava deposu projesi, Türk Kızılayı Stadyumu Projesi, endüstri meslek lisesi projesi, mikro hastaneler projesi gibi uzun soluklu faaliyetler planlanmış, büyük bir kısmı da hayata geçirilmiştir. IFRC Somaliland ve Puntland çevresinde sağlık ve beslenme durumlarının iyileştirilmesi amacıyla koruyucu sağlık hizmetleri, tedavi edici hizmetler ve sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi konusunda çalışmalar yürüten IFRC; sağlık merkezlerine gelenlere genel sağlık hizmetleri, geniş kapsamlı antenatal, postnatal, çocuk sağlığı ve bağışıklama hizmetleri vermiş; gebe ve emziren 46.534 anneye ve 5 yaşının altında 62.850 çocuğa


toplamda 109.348 kumanya dağıtılmıştır. 73 anne ve çocuk sağlığı merkezi (MCH) ve ayaktan hasta bakım merkezi (OPD) ile 8’i Somaliland 6’sı Puntlanda’da olmak üzere 14 mobil klinik kurulmuş, bu merkezlerde 307.509 muayene yapılmıştır. Muayene sırasında ihtiyaç duyulan 378 OPD kiti ile 5 kolera kiti bu merkezlere ulaştırılmıştır. Mobil sağlık klinikleri için 36 sağlık personeli ve 14 şoför görevlendirilmiştir. Gebe ve emziren annelere MCH aracılığı ile 20.000 cibinlik dağıtılmıştır. 28 ilkokul ve 3 yetimhanedeki 6.132 çocuğun faydalanması için içerisinde pirinç, şeker, makarna, fasulye, un ve yağın bulunduğu kumanya dağıtımı yapılmıştır. IFRC, su ile bulaşabilecek hastalıkların önlenebilmesi, içilebilir suya erişimin sağlanabilmesi, sanitasyon ve hijyen hizmetlerinin sunulabilmesi için su ve sanitasyon çalışmaları yapmış, insanların temiz suya ulaşımını sağlamıştır. Yapılan çalışmalardan 182.880 insan faydalanmıştır. Bu kapsamda halkın yağmur yağdığında suyun depolanması için kullandığı ve yerel ismi “berked” olan 11 kuyunun rehabilitasyon çalışmaları ile birçok su kuyusunun bakımı ve onarımı yapılmış, yeni kuyular inşa edilmiştir. Su kuyularının faal hale gelebilmesi için gerekli enerjinin sağlanması kapsamında 3 kuyuya jeneratör ve su pompası, 2 kuyuya güneş paneli sağlanmış; Somaliland’da 6, Puntland’da 24 kuyuya 44.200 litre yakıt desteği sağlanmıştır. Kırsal alanda yaşayan ve ülke içerisinde yer değiştirmek durumunda kalan insanlara 2.000 seramik su filtresi dağıtılmıştır. Suların sanitasyonu için gönüllü grupların düzenlediği 168 kampanya ile 600’ü Somaliland, 652’si Puntland’a toplam 1.252 sanitasyon malzemesi sağlanmış, 6559 su kaynağı klorlanarak insanların kullanımına sunulmuştur. Acil ve afet durumlarında yeterli müdahalenin sağlanabilmesi ve insan kaynağını arttırabilme amaçlı çalışmalar kapsamında 35 SRCS çalışanına Ulusal

Afet Müdahale Ekibi (NDRT) eğitimi, 18 gönüllü ve çalışana Bölgesel Acil Müdahale Ekibi (BERT) eğitimi, 21 gönüllü ve 3 çalışana temel ilk yardım eğitimi, 208 gönüllü ve çalışana epidemi kontrol eğitimi, 272 gönüllüye hijyen ve sanitasyon çalışmalarında görev alabilmeleri için eğitim düzenlenmiştir. Yapılan tüm insani yardımlar, Somali Acil Yardım Projesi kapsamında 22 Eylül 2011 30 Nisan 2013 tarihleri arasında IFRC ve SRCS koordinasyonunda yürütülmüştür. Birçok devlet, özel ve IFRC üye kuruluşunun da nakdi ve ayni katkıları ile 4.448.696 CHF değerinde çalışma yürütülmüştür. (1 CHFİsviçre Frangı = 1.06 USD Nisan 2013 verisine göre) Türk Kızılayı Türk Kızılayı, çadır kentte sağlık merkezi çadırı kurmuş, UMKE ile birlikte sağlık hizmeti sunmuştur. Çadır kent Sağlık Merkezi’nde müdahale edilemeyen hastalar, Türk Kızılayı ve Sağlık Bakanlığı ambulansları ile Mogadişu şehir merkezinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı Sahra Hastanesi’ne ve bölgedeki diğer hastanelere yönlendirilmiştir. Ölü hayvanların atıklarının bulaşıcı hastalıklara sebebiyet vermemesi

için Wadajir’de Kemik ve Hayvan Atığı Yakma Merkezi, 3 adet yakma fırını ve gerekli ekipmanların Türkiye’den temini ile Mayıs 2012’de kurulmuştur. Hastane ve kliniklerin çevresinde oluşan tıbbi atığın uygun olmayan yöntemlerle evsel atıklar ile birlikte depolanmasının önüne geçmek ve mevcut çöp kamyonlarından birinin tıbbi atık aracına dönüştürülerek tıbbi atıkların imhası için Mogadişu valiliği ve sağlık otoriteleriyle görüşülmüş, atıkların toplanması ve imhası sağlanmıştır. Misyonunu tamamlayan Kemik ve Hayvan Atığı Yakma Merkezi, Tıbbi Atık İmha Merkezine dönüştürülmüştür. Beletweyn General Hospital Hastanesine anne ve çocuk sağlığı ilaçları, sıtma ilaçları, oral ilaçlar, enjeksiyon ilaçları ve testler olmak üzere toplam 54 kalem tıbbi malzemenin teslimatı yapılmıştır. Türk Kızılayı, DSİ iş birliği ile çadır kentte su ihtiyacının karşılanabilmesi için 2 su kuyusu açmış, 5’er tonluk 10 su deposu kurmuş, fosseptik çukurlar inşa edilmiştir. Çadır kentte yaşayan ailelerin düzenli ve hijyenik biçimde çamaşır yıkama ihtiyaçlarının karşılanabilmesi amacıyla, 40 adet yıkama bölümü bulunan, 100 metrekarelik bir çamaşırhane tesisi inşa edilmiştir. MDRSO001 DR-2011-000029-SOM 21 September 2011

Somalia: Drought Yemen

Djibouti

Sudan

Djibouti

Som aliland

Somalia Addis Ababa

Puntland

Ethiopia

Republic of South Sudan SRCS supported by IFRC

Uganda

Mogadishu

Kenya

Nairobi

0

125

250

Tanzania, United Republic of Km The maps used do not imply the expres sion of any opinion on the part of the International Federation of the Red Cross and Red Cres cent Societies or National Societies concerning the legal status of a territory or of its authorities. Map data sources: ESRI, DEVINFO, OCHA, International Federation - MDR SO001.mxd

TIBBİ İNSANİ YARDIM 55


Yardım malzemelerinin dağıtımı için Karadeniz, Marmara, Akdeniz ve Ege isminde 4 adet dağıtım noktası oluşturulmuştur. Çadır kentte yaşayan ailelerin yemek pişirmeleri amacıyla her çadırın önüne yemek pişirme ocağı yaptırılmış; mobil fırın kurularak 8 yerel personelle, 26 Aralık 2011 tarihinden itibaren günlük ekmek üretimi yapılmıştır. Mobil fırında 45 gün süreyle uzman personel eşliğinde eğitim gören yerel personel, kendileri üretim yapabilecek seviyeye ulaşmış, 20 Ocak 2012 tarihi itibariyle de mobil fırında ekmek üretimi tamamen yerel personele teslim edilmiştir. Mobil Fırın Ünitesinde; 26 Aralık 2011 – 15 Nisan 2015 tarihleri arasında yaklaşık 10.272.232 adet ekmek üretilip ihtiyaç sahiplerine dağıtılmıştır. Mogadişu’nun Hamarweyne İlçesine 9 Haziran 2012 tarihi itibariyle mobil mutfak ünitesi yerleştirilmiş, 9 Haziran 2012 – 15 Nisan 2015 tarihleri arasında 9.881.275 kişiye sıcak yemek dağıtımı yapılmıştır. 8 Ağustos 2011’de başlayıp 29 Mart 2013 tarihine kadar süren acil yardım projesi kapsamında maddi değeri 56.881.905,72 TL (26,2 milyon USD) olan 10 uçak ve 6 gemi ile gıda ve malzeme sevkiyatı yapılmış, projenin toplam maliyeti 141.970.304,52 TL (65,5 milyon USD) olmuştur. SOMALİ 2011 KITLIĞINA TIBBİ İNSANİ YARDIM GÖTÜREN DEVLETLER VE DEVLET KURUMLARI Afrika Boynuzu krizinden en çok etkilenen Güney Etiyopya, Güney-Mer-

kez Somali ve Kuzey Kenya bölgelerine dünyadan birçok devlet ve devlet kurumu insani yardım götürmüştür. Bunlar; Kanada Uluslararası Kalkınma Ajansı (CIDA), ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID), Almanya Hükümeti, Avustralya Uluslararası Gelişme Ajansı, Norveç Hükümeti, İspanya Hükümeti, İsviçre Hükümeti, Sudan Hükümeti, İtalya Hükümeti, İrlanda Hükümeti, Umman Hükümeti’dir. 1. CIDA Kanada Hükümeti, bölgedeki insani yardım çalışmalarını desteklemek amacıyla Aralık 2010’dan itibaren 145,1 milyon dolar ayırmıştır. Bu yardımın 25 milyon dolarını Dünya Yiyecek Programı (WFP), ihtiyaç duyan kişilere gıda yardımı sağlamak için kullanmıştır. Kanada Hükümeti, Doğu Afrika Kuraklık Yardım Fonu aracılığıyla gıda, su, sağlık bakımı ve kuraklığın neden olduğu diğer temel ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla BM kuruluşlarının, Kızılhaç Hareketi’nin ve Kanada sivil toplum örgütlerinin çabalarını desteklemek için 25 milyon dolar ayırmıştır. WFP ve ortakları bölgede 7 milyondan fazla insana yiyecek temin etmiştir. UNICEF ve ortakları, beslenme tedavisi hizmetleri ile Somali’de beş yaşından küçük 400.000’den fazla çocuğa ulaşmıştır. Oxfam, yaklaşık 700.000 kişiye içme suyu sağlamıştır. 2. Almanya Hükümeti Alman Hükümeti’nin Somali’ye toplam insani yardım miktarı yaklaşık 33.5 milyon euro olmuştur. WFP, Somali’ye yapılan hava taşımacılığıy-

la dört yemek seferi düzenlemiştir. IFRC, Somali’deki ulaşılamayan bölgelere hastane kurmuş ve böylece ihtiyaç sahibi olanlar için temel sağlık hizmetleri sunmuştur. Mülteci kamplarında olmayan mültecilerin yanı sıra çocuklar için sağlık bakımı güvenli içme suyu sağlamıştır. 3. Avustralya Hükümeti Avustralya Hükümeti temiz su, sanitasyon ve aşıların sağlanmasına; kolera ve kızamık gibi hastalıkların önlenmesine, malnütrisyonlu çocukların tedavisine yardımcı olmuştur. Ekim ayında 2,6 milyon insana gıda yardımı ile yapmış, bölgenin uzun vadeli gıda güvenliğini desteklemek için 30 milyon dolar yardımda bulunmuştur. 4. USAID USAID, Somali’deki ihtiyacı karşılamak için Nairobi merkezli bir Afet Yardım Yanıtı Ekibi (DART) oluşturmuş, gıda, sağlık hizmetleri, temiz su, sağlık ve hijyen eğitimi sağlamış, toplam 66 milyon dolar yardımda bulunmuştur. 5. Norveç Hükümeti Hükümet, 620 milyon Norveç Kronu değerindeki yardımını BM ve Uluslararası Kızılhaç ve diğer örgütlerin aracılığıyla en çok etkilenen bölgelere ulaştırmıştır. 6. İspanya Hükümeti İspanya; Somali, Kenya, Etiyopya, Cibuti ve Uganda›da dağıtılmak üzere, WHO aracılığıyla 1 milyon euro yardım yaparak; gıda, su, sanitasyon ve hijyen alanında çalışmalar yapmıştır. 7. İsviçre Hükümeti İsviçre Hükümeti Afrika Boynuzuna yaklaşık 14 milyon CHF yardımda bulunmuştur. Kuyu ve sulama şebekelerinin restorasyonu ve göçebe nüfusun hayvancılığının aşılanması, yiyecek, içme suyu ve sağlık bakımı sağlanması konusunda çalışmalar yürütmüştür.

56 KONAK


8. Sudan Hükümeti Somali’ye; 7 ton ilaç, 13 tıbbi ekipman, 6 ton kıyafet ve 4 ton gıda sağlamıştır. Ulusal örgütlerden bir doktor ekibi tedaviye muhtaç ailelere yardımcı olmak için Mogadişu’da kalmışlardır. Kimsesiz çocukların eğitimini ve rehabilitasyonunu sağlamıştır. 9. İtalya Hükümeti İtalya, Somali STÖ Genç Doktorlar Derneği›ne (SOYDA) Mogadişu›nun Waberi ve Dharkenley ilçelerinde kurulan kamplarda bulunan kadınlara ve çocuklara sağlık hizmeti sunmak için destek vermiştir. SOYDA, sağlık personeli eğitmiş ve günde ortalama 230 hastayı tedavi eden iki mobil klinik hizmete açmıştır. Somali›deki kuruluşlarla ortak olarak 5 İtalyan STK savunmasız gruplar için su temini, sağlık bakımı, tarım ve gıda güvenliği ve eğitim konularındaki aktivasyon ve destek faaliyetlerinde bulunmuştur. Özellikle kadınlara önem verilmiş, şiddet ve istismar mağdurlarına psikolojik yardım sunulmuştur. İtalya, Mogadişu›nun iki büyük hastanesi olan Medine ve Keyseney›e ilaç ve ekipman tedarik etmek için Uluslararası Kızılhaç ile birlikte çalışmıştır. 10. İrlanda Hükümeti Afrika Boynuzundaki etkilenen insanlara yardım için 2011’den itibaren 5,6 milyon euro destek vermiş, ayrıca gıda, su, sağlık hizmetleri için 3.100.000 euroluk bütçe sağlamıştır. Birleşmiş Milletlere sağlanan fonları 2,5 milyon euro’ya yükseltmiştir. 11 İrlandalı Erken Müdahale Heyeti (RRC) üyesi kıtlık boyunca bölgede çalışmıştır. 11. Umman Hükümeti Umman Yardım Örgütü (OCO), Ulusal Somali Afetler Komitesi Somali Kızılayı ve Somali’deki birçok uluslararası örgüt ve yerel dernekler ile birlikte çalışmış, 720 tonluk tıbbi malzeme ve ekipmanları, gıda maddeleri, yardım malzemeleri

ve çadır yardımı yapmıştır. SOMALİ 2011 KITLIĞINA TIBBİ İNSANİ YARDIM GÖTÜREN SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI 1. Action Against Hunger Beslenme Programları • Tedavi Edici Beslenme Programı* (TFP): ACF; Mogadishu ve Wajid’de 16 tedavi edici beslenme programı yürütmüştür. Akut malnütrisyonlu daha fazla çocuğu tedavi edebilmek için bu beslenme merkezlerinin kapasitesi arttırılmıştır. • Orta Derecedeki Akut Malnütrisyon (MAM) için Takviye Beslenme Programı: Tedavi Edici Beslenme Programı’nda hedef alınmamış 5 yaşın altında orta derecede yetersiz beslenen çocuklara da ulaşmak amacıyla oluşturulmuştur. • Kapsamlı Ek Beslenme Programı (BSFP): ACF, 6 ay boyunca Wajid’deki 10.000 haneyi kapsayan bir ek beslenme programını üstlenmiştir. Sağlık Programları Mogadishu’da Anne ve Çocuk Sağlık Hizmeti (MCH) ve Genişletilmiş Bağışıklama Programı (EPI) dahil olmak üzere çeşitli sağlık programları faaliyet göstermiştir. Temmuz ayında EPI kapsamında 5 yaşından küçük çocuklara, hamile ve emziren kadınlara, toplamda 2.261 kişiye aşı yapılmıştır. Ayrıca 615 hamile ve emziren kadın MCH kliniklerinde; 5 yaşın altındaki 1.298 çocuk ise polikliniklerde tedavi görmüştür. Eylül 2011 itibarıyla Wajid’de sağlık hizmeti sunan ortakların yokluğu sebebiyle ACF, TFP ile bağlantılı olacak şekilde Anne ve Çocuk Sağlığı Programı’nı kurmuştur. Gıda Güvenliği ve Geçim Kaynakları • Genel Gıda Dağıtımları (GFD): Somali’nin Bakool bölgesinde

12.500 kişiye GFD kapsamında tahıl, bakliyat, tuz ve bitkisel yağ ulaştırılmıştır. • Geçim Kaynaklarını Destekleme Programı: Gıda, su ve gıda dışı ürünlere (NFI) erişimi arttırmak bu programın hedefi olmuştur. Su, Sanitasyon ve Hijyen (WASH) • Wajid: WASH kapsamında 8.250 kişinin yararlanması için 25 kuyu rehabilite edilmiştir. WASH programından yararlananların en az %50’sine hijyene teşvik amaçlı tanıtımlar yapılmıştır. • Mogadishu: WASH kapsamında 6.000 kullanıcıya hizmet etmesi amacıyla 20 kuyu rehabilite edilmiş, 255.600 kullanıcının yararlanması için 526 su kaynağının faaliyete geçmesi sağlanmıştır. 81.500 kişinin yararlandığı 326 kuyu düzenli olarak klorlanmıştır. 2. AmeriCares AmeriCares, kıtlık koşulları oluşur oluşmaz Somali’deki binlerce erişkin ve çocuk için acil tıbbi yardım ulaştırmıştır. Yapılan ilk yardım nakliyesi; kliniklerde kullanılmak üzere 15.000 hastayı tedavi etmeye yetecek miktarda temel ilaç ve malzemeleri ve ayrıca mobil tıbbi ekipleri içermiştir. 3. CARE CARE, 1 yıl içinde 588.000’den fazla kişiye ulaşmış ve geniş çaplı bir acil durum çalışması ile akut malnütrisyon ve ölüm oranlarının azalmasını sağlamıştır. Mogadishu’daki IDP’ler içinde akut malnütrisyon oranı Aralık 2011 itibarı ile %45’ten %20’ye düşmüştür. CARE, 221.000 kişiye yiyecek sağlamış, beslenme ve geçim kaynağı desteğinde bulunmuştur. 52.000’in üzerinde insana acil durum malzemeleri sağlanmıştır. 315.000 insanın temiz suya erişimi sağlanmış, hijyen eğitimi verilmiştir.

TIBBİ İNSANİ YARDIM

57


Yapılan Ayni ve Nakdi Katkılar Avustralya Kızılhaçı Britanya Kızılhaçı ve Afet Acil Komitesi (DEC) Hırvat Kızılhaçı Danimarka Kızılhaçı İzlanda Kızılhaç Japon Kızılhaçı Norveç Kızılhaçı İran İslam Cumhuriyeti Kızılayı Çin Kızılhaçı İsveç Kızılhaçı Kore Kızılhaçı Kuveyt Devleti ve özel bağışlar Amerika Birleşik Devletler’den özel bağışçılar Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği (IATA) Ayni Katkılar Amerikan Kızılhaçı Avusturya Kızılhaçı Britanya Kızılhaçı İzlanda Kızılhaçı Kore Kızılhaçı

4. Direct Relief Krize müdahale olarak Direct Relief, dünya çapında dezavantajlı topluluklarda anne ve yenidoğan sağlığını ele alma amacı taşıyan, kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan Woman and Health Alliance (WAHA)’ı desteklemeye karar vermiştir. WAHA, Afrika’nın bu bölgesinde uzun bir geçmişe sahiptir, acil obstetrik bakım hizmetlerine erişimin artması, fistül ve doğum sonrası yaralanmaları önleme ve tedaviye erişimi arttırmaya odaklanmıştır. Kenya Halk Sağlığı Bakanlığı ve Sağlık Hizmetleri Bakanlığı ile birlikte çalışan WAHA, temel anne çocuk sağlık hizmetlerini alamayan Dadaab kampının bulunduğu Garissa Bölgesi’nin 850.000 sakinine yardımcı olmak odaklı bir strateji uygulamaya koymuştur. Anne ve çocuk morbiditesini azaltmak amacıyla bölgedeki tek üçüncü basamak hastane olan Dadaab Hastanesi’nin yanı sıra 58 KONAK

Garissa Bölgesi’ndeki 10 birinci basamak sağlık merkezinin iyileştirilmesine katkıda bulunulmuştur. Bölgesel hastanelere gerekli ekipmanları temin etmek ve ilaçları satın almak için Direct Relief, WAHA’ya 25.000 USD’lık bir hibe sağlamıştır. Buna ek olarak, temel ihtiyaçlar ve eldiven, termometre, intravenöz solüsyonlar, oral rehidrasyon solüsyonu, hastane yatakları ve otoklavlar taşımak üzere deniz taşımacılığında kullanılan bir konteyner satın almıştır. 9 ay boyunca WAHA binlerce kadına bakım hizmetleri sağlanmış ve dünyanın en büyük mülteci kampında bakıma erişimin merkezi haline gelen Dadaab Hastanesi’nde yüzlerce bebek dünyaya gelmiştir. 5. Médecins Sans Frontières (MSF) MSF, Somaliland’daki operasyonları genişleterek, Togdheer Bölgesi’ndeki tek halk sağlığı tesisi olan Burao Genel Hastanesi’ne destek olmuştur. Doğumevine kabul oranı 3 katına çıkmış, anne ve yenidoğan ölüm oranı düşmüştür. Ceerigabo’daki bölge hastanesine destek vermekle birlikte Hargeisa’daki yerlerinden edilmiş kişiler için kamplardaki programlarını sağlık bakanlığına ve bölgedeki başka bir ajansa devretmiştir. Eylül 2011’e kadar MSF sekiz bölgede (Bay, Hiraan, Aşağı ve Orta Shabelle, Galgaduud, Aşağı Juba, Mudug ve Mogadishu) ücretsiz tıbbi bakım hizmeti vermiştir. 2011 OcakEylül ayları arasında 3.049 kızamık vakası bildirilmiştir. Yaklaşık 5.000 Somalili kuraklık ve çatışmalar sebebiyle Marere Kasabası’nın köylerinden kaçmış, MSF ise bu kasabanın güneyinde ve çevresinde meydana gelen kızamık ve kolera salgınlarına karşı savaşmıştır. Sağlık personelinin güvenliği konusundaki zorluklara rağmen çoğunlukla sosyal yardım faaliyetleri ile temmuz ve eylül ayları arasında 50.000’den fazla çocuk kızamığa karşı aşılanmıştır. MSF Mogadishu’da, yarım milyondan fazla yerlerinden edilmiş insanı (IDP) barın-

dıran dört terapötik beslenme merkezini yönetmiştir. 6. International Medical Corps (IMC) Kuraklığa Acil Müdahale Akut gıda güvensizliğinin acil durum seviyelerinde (IPC 4) olduğu 3 bölge Mudug, Galgaduud ve Benadir’de sağlık ve beslenme taraması ile su ve sanitasyon desteği sağlanmış; gıda güvensizliğinin kriz boyutlarında (IPC 3) olduğu Orta Shabelle de dahil olmak üzere mobil tıbbi klinikler kurulmuştur. Galkayo Güney Hastanesi’nde ise yetersiz beslenen çocukların ciddi tıbbi komplikasyonlarını gidermek üzere 54 yataklı bir stabilizasyon merkezi kurulmuştur. Dehidratasyondan kaynaklanan ölümleri önlemek, hayvan ölümlerini azaltmak, kolera gibi su ile bulaşan hastalıkların yayılımını azaltmak amacıyla Mudug Bölgesindeki 4 köyde 25.000’den fazla kişiye güvenli içme suyu sağlayacak su kamyonları temin edilmiştir. Beslenme ve İkincil Sağlık Hizmetleri USAID’in Afet Yardımı Ofisi (OFDA)’nin desteğiyle Güney Galkayo’nun çevre köylerinde entegre beslenme tedavisi, birincil sağlık hizmetleri (bir sağlık merkezi ve 10 birincil sağlık ünitesi ile), WASH servisleri sağlanmıştır. Galkayo Güney Hastanesi’nde yetersiz beslenen çocuklara Avrupa Komisyonu İnsani Yardım Ofisi (ECHO) ve UNICEF tarafından finanse edilen kritik ikincil sağlık bakım hizmetleri ve terapötik beslenme hizmetleri verilmiştir. Sağlanan hizmetler arasında ayaktan hastalara yönelik kullanıma hazır terapötik gıdalar ve mikro besin takviyeleri bulunmaktadır. USAID/ Uluslararası Gıda Yardımı Ortaklık Programı (IFRP) ile işbirliği yaparak, ağır malnütrisyonun nüksetmesini engelleme amacı taşıyan raf ömrü uzun ve ulaşılabilir paketlenmiş gıdalar Galkayo’nun güneyindeki 5 yaşın altındaki çocuklara ulaştırılmıştır.


Bulaşıcı Hastalık Salgınlarının Yönetimi

ACTİON AGAİNST HUNGERACTİON CONTRÉ LA FAİM (ACF)

Kolera ve kızamık, kötü beslenme ile birleştiğinde çocuklar için ölümcül kombinasyonlar oluşturur. IMC, desteklediği mevcut hastanelere bağlı olarak kolera tedavi tesisleri kurmuş, Galkayo’da yüzlerce kızamık vakasını tedavi etmiştir. UNICEF’ten gelen malzemeleri kullanarak Galkayo’nun merkezi ve çevre köylerinde yerel ve uluslararası partnerler ile aşılama kampanyaları düzenlemiştir. Yerinden edilmiş 56.000 insanı barındıran, Somali’nin en büyük 2. IDP kampında rutin ve acil sağlık hizmetlerini ücretsiz sunmuştur.

1979’da Fransa’da bir grup entellektüel tarafından Afganistan’daki acil duruma (Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgali) yanıt olarak kurulmuştur. Kurucular arasında doktorlar, gazeteciler ve yazarlar vardır. Özellikle felaketler ve çatışmalar sırasında ve sonrasında yetersiz beslenmenin önlenmesi, tespiti ve tedavisi yoluyla hayat kurtarmaktır. Açlığa karşı savaş konusunda dünyanın en önde gelen örgütlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Organizasyon faaliyetlerini Beslenme ve Sağlık Uygulamaları, Gıda Güvenliği ve Geçim Kaynakları, Su, Temizlik ve Hijyen, Savunma ve Farkındalığın Arttırılması olmak üzere 4 ana grupta sürdürmektedir.

7. OXFAM Mogadishu’daki tek çocuk hastanesi olan Benadir Hastanesi’ne su sağlanmıştır. Ülke çapındaki en geniş beslenme programı, ayda 12.000 çocuğa hizmet eden tedavi merkezlerinde yürütülmüştür. Çalışmalar 3 destek türüne odaklı olmuştur: Suyun temini, insanların gıdaya erişimine yardımcı olmak için nakit- tarım ve hayvancılık içeren destek programı ve 5 yaşından küçük çocukların terapötik beslenmesi. Durumu ağır olanlar terapötik beslenme programına, diğerleri ise takviye beslenme programına alınmıştır. Anne ve çocuklar kızamık, boğmaca, tetanoz gibi bulaşıcı hastalıklara karşı aşılanmıştır. 8. Save The Children Aileler ve hayvanların sağlığı için güvenli içme suyu noktaları rehabilite edilmiştir. Çocukların hastalıklara karşı savunmasızlığını azaltmak için okullardaki öğretmen ve çocuklarla iş birliği yapılmıştır. Sağlık uzmanları, ciddi akut malnütrisyonlu çocuklara hayat kurtaran tıbbi müdahalelerde bulunulmuş, ailelerin yiyebileceği gıda paylarını aldıklarından emin olunmuştur. Geçici barınaklar ve temel ev eşyaları temin edilmiştir.

Yardım Çalışmaları Yapılan Alanlar Beslenme ve Sağlık ACF’nin amacı halkın temiz su, yiyecek ve sağlık hizmetlerine ulaşmasını sağlamaktır. Özellikle 5 yaşın altı çocukların, hamile kadınların ve emziren annelerin sağlık düzeyini ve hayatta kalmaları amaçlanmaktadır. • Malnütrisyonun Analizi, Veri Toplanması: Malnütrisyonun altta yatan nedenlerini ve yetersiz beslenme prevalansını belirlemek için hem dolaylı hem de doğrudan etkili faktörleri analiz eder, değerlendirmeler yaparlar. • Akut Malnütrisyon Tedavisi: Tıbbi komplikasyonları olmayan akut yetersiz beslenen çocuklar için lokal, erişilebilir ve ulaşılması kolay ayakta tedavi sunar, yatarak tedavi için akut malnütrisyon komplikasyonu gösteren çocukları tanımlar, Akut Malnütrisyonun Toplum Yönetimi (CMAM) yaklaşımıyla tedavi ederler. • Yetersiz Beslenmenin Önlenmesi: Hem doğrudan hem de altta ya-

tan nedenleri ele alan entegre bir yaklaşımla kronik ve akut yetersiz beslenmeyi önlemek için çalışırlar. Su, Hijyen ve Sanitasyon • Güvenli Suya Erişimin Sağlanması: Acil durumlarda, etkilenen bölgelere su ulaştırıp depolama tankları kurarlar. Suyun kıt veya güvensiz olduğu durumlarda kuyuları temizler, hasarlı altyapıyı rehabilite eder ve suyu ulaşılması zor köylere ve sağlık merkezlerine gönderirler • Sanitasyon ve Hijyene Teşvik: Bir kriz sırasında hastalık salgınlarını önlemek için, hijyen setleri dağıtır, tuvalet ve el yıkama istasyonları inşa ederler. Risk altındaki topluluklarda, su filtreleri dağıtır, insanlara el yıkama, hijyenik koşullarda yemek pişirme ve korunmuş güvenli su kaynaklarından su çekme gibi sağlıklı uygulamaları öğretirler. • Kalıcı Değişiklikler Sağlamak: Su ve sanitasyon altyapısını kendilerinin yönetmesi için topluluk içinden su için görevli olacak ekipleri yetiştirir ve kendileri bölgeyi terk ettikten sonra sanitasyon ve hijyen uygulamalarını devam ettirmeleri için köylerde sağlık ekipleri kurarlar. Gıda Güvenliği ve Geçim Kaynakları Bu program, tarımsal üretimi desteklemek, yerel pazar faaliyetlerini hızlandırmak, girişimlerini desteklemek ve savunmasız bir topluluğun gıdaya ve gelir kaynaklarına erişimini arttırmak amacıyla tasarlanmıştır. • Yerel İhtiyaçları Değerlendirmek: Belirli bir alanda açlığa neyin sebep olduğunu belirlemek için, kaynaklar ve geçim stratejileri hakkındaki önemli verileri toplar ve analiz ederek kapsamlı değerlendirmeler gerçekleştirirler. • Acil Durumlara Yanıt Vermek: Felaketler altyapı ve gıda maddelerini TIBBİ İNSANİ YARDIM

59


tahrip ettiğinde, ya da kuraklığın gıda üretimini aksatması durumunda, kısa vadede açlığı önlemek için gıda, nakit ve diğer maddelerin dağıtımını organize ederler. • Uzun Vadeli Çözümler Sağlamak: Çatışmadan kurtulan ailelere yardım desteği, tarımsal toparlanma için tohumlar ve tarım araçları, gerektiğinde hayvancılık ve veterinerlik hizmetleri, küçük işletmelere yardım bu programın amacıdır. Acil Yanıt Günün 24 saati hazır acil durum ekipleri ve hazır temel tedarik stokları ile, hızlı ve hayat kurtarıcı bir yardımın ihtiyaç duyulduğunda dünyanın herhangi bir yerine iletilmesini sağlarlar. • Acil İhtiyaçları Değerlendirmek: Bir felaketten sonra, acil durum ekipleri etkilenen nüfusun ihtiyaçlarını değerlendirir. Bu araştırmalar, en çok ne tür bir müdahaleye ihtiyaç duyulduğunu anlamaya yardımcı olur. • Acil Yardım Sağlamak: Felaketten etkilenen topluluklara etkili ve etkin bir yardım sağlamak için yerel hükümet kurumları, STK ortakları

60 KONAK

ve toplum liderleri ile birlikte çalışırlar.

SOMALİ’YE UZANAN KARDEŞ EL: TÜRKİYE

• Riskleri Önleme ve Yönetmek: Felakete eğilimli toplulukların, gelecekteki krizlere karşı dayanıklılıklarını ve risklerini yönetmek için çalışırlar. Yerel ekonomileri desteklemeye, altyapıyı geliştirmeye ve uzun vadeli gelişmeleri planlamaya yardımcı olurlar.

Türkiye, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra STK’ları ile de Somali halkına yardımda bulunmuştur.

Yardım Götürülen Ülkeler Afrika: Burkino Faso, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Cibuti, Demokratik Kongo cumhuriyeti, Etiyopya, Gine, Fildişi Sahilleri, Kenya, Liberya, Madagaskar, Mali, Moritanya, Nijer, Nijerya, Senegal, Sierra Leone, Somali, Güney Sudan, Uganda, Zimbabwe Amerika: Bolivya, Kolombiya, Guatemala, Haiti, Nikarogua, Peru, Asya: Afganistan, Bangladesh, Kamboçya, Gürcistan, Hindistan, Endonezya, Moğolistan, Myanmar, Nepal, Pakistan, Filipinler Orta Doğu: Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Ürdün, Lübnan, Batı Şeria,Gazze, Suriye, Yemen

DEVLET TARAFINDAN YAPILANLAR 1. TİKA Sağlık sektörü, gelişmekte olan ülkelerin eylem planlarının öncelikli yapı taşlarından biridir. 2011 yılında kamu kaynağı kullanılarak yapılan acil yardımların yaklaşık %30’u Somali’ye yönelmiştir. 2012 yılında ise Somali’ye yönelik kamu yardımları 47,54 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. 2011 yılında sağlık hizmetleri kapsamında 2 Sahra hastanesi inşası yapmış, 8 adet tam donanımlı ambulans göndermiş, 143 doktor ve sağlık personeli görevlendirilmiş, 70.786 kişiyi muayene edilmiş, 2.895 kişiyi müşahade altına alınmış, 60 cerrahi operasyon gerçekleştirilmiştir. Somali’den 41 hasta ve yaralıyı 30 refakatçisiyle birlikte Türkiye’ye getirilmiş ve tedavileri sağlanmıştır. 10.000 m² lojistik merkezi ve 5.000 m² bir malzeme deposu inşa edilmiş, 45 lojistik personel görevlendirilmiş, 12.000 kişinin barınmasına olanak sağlayacak 2.000 çadırlık bir transfer kampı kurulmuş ve kurulan her bir çadıra 5 adet battaniye, 1 adet mutfak seti, 1 adet gıda kolisinden oluşan yardım malzemeleri dağıtılmış, 5.870 küçükbaş ve 750 büyükbaş olmak üzere toplam 6.620 kurbanlık hayvan (11.120 hisse) kesimi gerçekleştirilmiş, mobil fırın ve mobil mutfaklar kurulmuş, 12 adet uçak kargo, 8 adet geminin tamamı yardım malzemesi ile doldurularak güvenlik feribotları eşliğinde Somali’ye gönderilmiş ve tonlarca gıda giyim, ilaç vb. malzeme kamplara ve halka dağıtılmış, 2012 yılında gerçekleştirilecek karayolu inşası, su temini vb. tüm altyapı çalışmaları için fizibilite raporları hazırlanmış, su kuyuları açmak üzere su


sondaj makinası, kaldıraçlar ve 7 adet arazi aracının sevki yapılmıştır. 2012 yılında ise Mogadişu’nun Dikfer bölgesinde Türkiye tarafından inşa edilen sahra hastanesinde 3 uzman, 2 pratisyen doktor, 11 yardımcı sağlık personeli olmak üzere toplam 16 personel hizmet vermiştir. Sağlık ekipleri, silahlı yaralanmalar dışındaki her türlü acil duruma müdahale etmiştir. Günlük 500 poliklinik hastası muayene edilmiş, laboratuvar ve röntgen hizmetleri verilmiştir. Günlük ortalama 5 tanesi genel anestezi, 8-10 tanesi de lokal anestezi ile olmak üzere ortalama 15 civarında ameliyat yapılmıştır. Cezire Hayat Kampı’nda her gün 150 hasta muayene edilmiş; durumu ciddi olanlar, ileri tetkik ve tedavi isteyen hastalar Türkiye’ye sevk edilmiştir. 189.699 hasta tedavi edilmiş ve 1865 ameliyat gerçekleştirilmiştir. 50 ton malzeme ve 80 ton ilaç yardımı yapılmıştır. 2 set şişirilebilir sahra hastanesi ve iç donanımları sağlanmıştır. Toplam 5 ambulans, 1 midibüs ve 1 UMKE arazi aracı ile gezici sağlık hizmetleri sunulmuştur. 5 yıl süresince ortak işletilecek hastanede doktorların ve sağlık personelinin giderleri TİKA tarafından karşılanmıştır. Böylelikle Somali’de bir sağlık altyapısı oluşturulması hem de sağlık alanında insan kaynağı yetiştirilmesi hedeflenmiştir. 470 aileye acil yardım olarak kuru gıda paketleri dağıtılmıştır. 2 jeneratör, 400 bilgisayar, 100 yazıcı, 10 sondaj makinesi, kemik yakma makinesi, 120 çadır, 1.200 yastık, 2.400 battaniye, 1.132 yatak, kesintisiz güç kaynağı (UPS), fritöz, çay makinası, soğan doğrama makinası, haberleşme malzemeleri 2.301 ton şeker tedarik edilmiştir. 1 su arıtma tesisi inşa edilmiştir. Yıllardır büyük bir çevre kirliliği ve hastalık riski yaratan atık kemikleri bertaraf etmek üzere, günde 1 ton atık bertaraf kapasiteli Kemik ve Hayvan Atığı Bertaraf Merkezi tesis edilmiştir.

Temiz Suya Erişim Projesi kapsamında 19 derin sondaj kuyusu hizmete sokulmuş, muhtelif noktalara depo ve şebeke tesis edilerek çeşmeler yaptırılmıştır. TİKA ve DSİ iş birliğinde gerçekleştirilen sondaj çalışmalarının sonucunda ulaşılan su yaklaşık 126.000 kişinin ihtiyacını karşılamıştır. 2. AFAD Somali’de yaşanan açlık ve kuraklık nedeniyle, 16 uçak ve 8 gemi ile 80 ton ilaç ve tıbbi malzeme yardımı ile 22.128 ton insani yardım malzemesini bölgeye göndermiştir. Ülkelerinde tedavi imkanı bulamayan 57 yaralı ve refakatçi Türkiye’ye getirilmiştir. 3. Sağlık Bakanlığı Somali’de kuraklık ve kıtlık neticesinde oluşan krizde Sağlık Bakanlığı aktif görev almıştır. 2 adet sahra hastanesi kurmuş; 52 doktor, 91 sağlık personelini değişik sürelerle sahada görevlendirmiş, 70.786 Somali vatandaşını muayene etmiş, 4.098 laboratuvar ve 1.002 röntgen tetkiki gerçekleştirmiş, 2.895 hastayı müşahade altına alarak tedavi etmiştir. Ağır iklim tipi hastanesinde ameliyat hizmetleri Aralık 2011 tarihinde başlamış ve toplam 60 ameliyat gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte 115 ton ilaç ve tıbbi malzeme, 16 adet jeneratör ve 5 gezici sağlık aracını bölgeye sevk etmiştir. SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI TARAFINDAN YAPILANLAR 1. Yeryüzü Doktorları Yeryüzü Doktorları’nın inşa ettiği ve işletmesini yaptığı 62 yatak kapasiteli Somali Şifa Hastanesi’nde 73 personel görevlendirilmiş; 2 ambulansın tahsisatı, ortalama günlük 500 poliklinik, 20 doğum ve 10 ameliyat hizmeti gerçekleştirilmiştir. Somali Tilaberi’de Koria Haoussa Sağlık ve Beslenme Merkezi kurulmuştur. 1 doktor, 3 hemşire, 1 ebe, 1 beslenme uzmanı ve 1 eczacı görevlendirilmiştir.

Ayrıca Mogadişu Benadir Hastanesi’ne 27 sağlık personeli görevlendirilmiş ve 2011 Kasım ayı boyunca 3.000 poliklinik muayenesi ve 65 ameliyat gerçekleştirilmiştir. 13 Somalili sağlık personeli Türkiye’de eğitilmiş, Hodan ve Lafole’de 2 Tıbbi Beslenme Merkezi açılmıştır. Somali’ye 143.135 kutu ilaç ve 16 kolilik tıbbi malzeme ve bir ailenin aylık gıda ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde kuru gıda paketleri gönderilmiştir. Somali’ye 8 tonluk tıbbi malzeme, hasta asansörleri, hasta yatakları, su deposu, morg ve muhtelif ilaçlar temin edilmiştir. 2. İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (IHH) 252 tonu bebek maması olmak üzere un, mısır, şeker, pirinç, yağ, süt tozu, fasulye, bisküvi, konserve gıdadan oluşan 5.762 ton gıda maddesi Aşağı Shabelle, Orta Shabelle, Bay, Bakool, Hiran ve Mogadishu’daki 920.568 insana ulaştırılmıştır. Ramazan ayı boyunca 6 merkezde iftarlar düzenlenmiştir. Katar Kızılayı ile iş birliği yapılarak 3 doktor, 6 hemşire, 4 asistandan oluşan mobil klinikler ile, Mogadishu ve IDP kamplarında çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 27.000 insanın düzenli sağlık taramaları yapılmıştır. TİKA ve Türk Havayolları iş birliği ile doğuştan kalp anomalileri olan 14 çocuk tedavi olmaları için refakatçileri ile birlikte Türkiye’ye getirilmiştir. İİlk yük gemisi, 2.000 ton gıda ve 1.466.886 euro değerinde tıbbi materyal taşımak üzere İstanbul’dan Mogadishu’ya Ekim 2011’de ulaştırılmıştır. İkinci yük gemisi 2.930 ton gıda, su kuyularında kullanılmak üzere 2.001.360 euro değerinde jeneratör ve sondaj makinesi taşımak üzere Mersin’den Mogadishu’ya Kasım 2011’de ulaştırılmıştır. 3. Cansuyu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Somali’de 5.000 ailenin yaşadığı Hart Sheikh mülteci kampında 1.500 ailenin bir aylık temel gıda ihtiyacını karşılamıştır.

TIBBİ İNSANİ YARDIM

61


4. Türkiye Diyanet Vakfı Önemli miktarlarda ilaç, tıbbi malzeme, gıda, giyim, vb. maddelerden oluşan insani yardım malzemesinin temin ve dağıtımını gerçekleştirmiştir. 5. BİSEG (Bir İnsan Sağlık ve Eğitim Köyleri Gönüllüler Derneği) Somali’de; yetim, yaşlı, yatalak ve çocuklara yönelik 1.000 kişilik aş evi binası inşası, Dadaab Bölgesinde 3.500 yetim çocuk için aş evi binası inşası, Somali’de gıda ve göç yollarındaki insanlara su dağıtımı yapmıştır. Dost Eli Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği ve Yardımeli Derneği tarafından gıda yardımı yapılmıştır. AFETE YEREL MÜDAHALE ÇALIŞMALARI 1. Afet Yönetim Ajansı Somali Başbakanı Dr Abdiweli Mohamed Ali, ülkedeki açlık durumunu değerlendirmiş ve insani yardım bakanlığı komitesinden Afet Yönetim Ajansı kurmaya karar vermiştir. Kuruluş amacı özellikle kıtlık felaketi olmak üzere afet yönetimi ve müdahalenin yapılmasıdır. Afet Yönetim Ajansı bağımsız bir kuruluştur, yönetimde yer alan kişiler bazı sivil toplum kuruluşlarında yer almıştır. Böylelikle insani yardımın siyasete alet edilmemesi ve ihtiyaç sahiplerine gereken yardımın ulaştırılması amaçlanmıştır. Hükümet, Afet Yönetim Ajansı’na yardımcı olmaları için güvenlik ve emniyet teşkilatları başta olmak üzere hükümet kurumlarına talimat göndermiştir. 2. Geçici Federal Hükümet (TFG) Somali’de uzun süren çatışmalar birçok devlet kurumuna, erken uyarı ve afetlere müdahale sistemlerine büyük zarar vermiştir. Bunun üzerine 2011’deki kuraklığın devlet ayağındaki sorumluluklarını TFG üstlenmiştir. TFG Ağustos 2011’de ulusal kuraklık cevabını koordine etmek için Soma62

KONAK

li Ulusal Afet Yönetim Başkanlığı (SNDMA)’nı kurmuştur. TFG, SNDMA sponsorluğundaki su taşıtlarıyla su dağıtımı yapmıştır. Ayrıca İslam İşbirliği Örgütü (OIC) ve diğer İslami kuruluşlardan gelen yardımları dağıtmıştır. TFG yerel sivil toplum kuruluşları ile görüşmeler yapmıştır. Güney ve Merkez Somali’de TFG, bölge komisyonları ve topluluk düzeyindeki yapılarla -Al-Shabaab tarafından kurulan köy kuraklık komiteleri dahilbir araya gelmiştir. YARDIM FAALİYETLERİNDE BULUNAN YEREL SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI: • SOPDDO (Somali People Displacement and Development Organization) • NAPAD (Nomadic Assistance for Peace and Development) • CLHE (Candlelight for Health, Education & Environment) • HAVOYOCO (Horn of Africa Voluntary Youth Committee) SOPDDO SOPDDO profesyonel bir grup tarafından 2 Mart 2008’de kurulmuştur. Farklı bölgelere yapılan yardımlarda zorlanmamak için tüm yerel kuruluşlarla iş birliği yapmaktadır. Ayrıca UNHCR, NRC, OXFAM NOVIB, Amnesty International, UNPOS, UNICEF, Somalı Diaspora gibi kurumlarla da partnerdir. Vizyonu sonsuz barış ve büyüme sağlamak, ayrıca yerinden olmuş insanları uygun yerlere yerleştirmektir. 2011’de gerçekleşen Somali kıtlığı hakkında bilgi veren bir durum raporu yayınlamış, IDP hakkında bilgileri aktarmıştır. Rapora göre 2,023’ü insani yardıma muhtaç olan 6,605 kişi IDP kamplarına yerleşmiştir. SOPDDO; branda, çadır, battaniye ve cibinlik dağıtımı, aşılama, sağlık tesisleri kurulması, sıtmaya karşı önlem alınması gibi konularda da yardım yapılmasını sağlamıştır.

NAPAD Hazırladığı projede Kuzey Gedo’da 3,355 yoksul hane halkı için temiz su sağlamayı, kuraklık döneminde insan ve hayvanların tüketebileceği stratejik su noktaları geliştirmeyi, 150 üyeye sağlık, hijyen ve su tesisleri yönetimi konusunda eğitim vermeyi hedeflemiştir. Proje ortakları yerel yönetim, köy komiteleri, yardım komiteleri ve kadınlar grubundan oluşmaktadır. Proje için totalde 321.800 USD harcanmıştır. 20.130 kişi bu projeden yararlanmıştır. 20 sığ kuyu rehabilite edilmiş, 15 yeni sığ kuyu açılmıştır. Sağlık, hijyen ve sanitasyon konusunda bilinçlendirme yapılmış, halka bu konuda eğitim verilmiştir. Hijyen ve sanitasyon araçları sağlanmıştır. Stratejik su noktalarının sorunları incelenmiş ve rehabilite edilmiştir. Eğitim adaylar belirlenmiş, eğitim için gerekli materyal sağlanmıştır. Eğitim almış kişiler de topluma kırsal su tesisatı yönetimi, sanitasyon ve hijyen eğitimi vermişlerdir. Proje sonucunda Kuzey Gedo’daki kırsal alanda yaşayan 3.355 yoksul haneye içme, yıkama, yemek ve diğer ihtiyaçlar için yeterli temiz su sağlanmıştır. Savunmasız popülasyonda (5 yaşın altındaki çocuklar, hamile ve emziren kadınlar) su kaynaklı hastalıkların yaygınlığı %50 azalmıştır. 4 stratejik su kuyusu onarılmış ve rehabilite edilmiştir. 150 su komitesi üyesi sağlık, hijyen ve kırsal su tesislerinin yönetimi konusunda eğitilmiştir. Hedef kırsal topluluklar arasında sağlık ve hijyen uygulamalarına ilişkin bilgiler yaygınlaştırılmıştır. CLHE Kuraklık dönemlerinde etkilenen topluluklara su taşınmasını ve 18 ‘i Sanaag ve 5’i Togdheer olmak üzere 23 dayanıklı su deposunun (Berkad) rehabilite edilmesini sağlamıştır.


KAYNAKÇA 1. UN. Available from: https://news. un.org/en/story/2011/07/382072un-declares-famine-two-regionssouthern-somalia.

13. UNHCR. Available from: http:// www.unhcr.org/publications/ fundraising/4fc880a70/unhcr-globalreport-2011-somalia.html.

2. UNHRC. Available from: http://www.unhcr.org/news/ latest/2011/11/4ed4fdab6/unhcrconcerned-new-restrictionshumanitarian-work-somalia.html.

14. WHO. Mart. Available from: http:// www.who.int/hac/crises/horn_of_ africa/who_hoa_rep_nov2011.pdf.

3. UN. Available from: https://news. un.org/en/story/2012/02/402302un-says-somali-famine-over-warnsaction-needed-forestall-new-crisis. 4. Nature. Available from: https://www. nature.com/scitable/knowledge/ library/food-safety-and-foodsecurity-68168348. 5. Gökçe KOÇ AU. Gıda Güvencesi ve Gıda Güvenliği: Kavramsal Çerçeve, Gelişmeler ve Türkiye. Tarım Ekonomisi Dergisi; 2015. 6. FEWS. NET. Available from: http:// www.fews.net/sites/default/files/ documents/reports/FSNAU%20 FEWS%20NET%20Technical%20 Release%20Feb%203%20Final.pdf. 7. Chris Hillbruner G. When early warning is not enough-Lessons learned from the 2011 Somalia Famine. Global Food Security; 2012. 8. Who. int. Available from: http:// www.who.int/hac/crises/som/sitreps/ somalia_health_cluster_bulletin_ july2011.pdf. 9. SOMALİ KITLIK RAPORU 2017. Ankara; Afrika Vakfı; 2017. 10. WHO Somalia Biennial Report 20102011. Biennial Report. World Health Organization; 2012. 11. Who Emro. Available from: http:// www.emro.who.int/som. 12. Who. Available from: http://www.who. int/governance/eb/who_constitution_ en.pdf.

15. Somalia Emergency Appeal Final Report. Final Report. International Federation of Red Cross and Red Crescent Societies; 2013. 16. Somali İnsani Yardım Operasyonu. Türk Kızılayı; 2015. 17. Reliefweb. Available from: https:// reliefweb.int/report/somalia/canadahelps-millions-affected-droughteastern-africa. 18. auswaertiges-amt.de. Available from: https://www.auswaertigesamt.de/en/Newsroom/110808-hhostafrika/244800. 19. foreignminister.gov.au. Available from: https://foreignminister.gov.au/ releases/Pages/2011/kr_mr_111204. aspx?ministerid=2. 20. Horn of Africa - Drought Fact Sheets. USAİD. 21. regjeringen.no. Available from: https://www.regjeringen.no/en/ aktuelt/increased_support/id653988/. 22. admin.ch. Available from: https:// www.admin.ch/gov/en/start/ dokumentation/medienmitteilungen. msg-id-40260.html. 23. reliefweb. Available from: https://reliefweb.int/report/ somalia/%E2%80%98shmoss-convoygoing-support-somalia. 24. esteri.it. Available from: https://www.esteri.it/mae/en/ sala_stampa/archivionotizie/ approfondimenti/2011/12/20111215_ cooperazionesomalia.html.

25. reliefweb. Available from: https:// reliefweb.int/report/somalia/ t%C3%A1naiste-discusses-hornafrica-famine-response-maryrobinson. 26. Reliefweb. Available from: https:// reliefweb.int/report/somalia/ sultanate%E2%80%99s-relief-somaliatoday. 27. CUERNO DE ÁFRICA: “ESTA EMERGENCIA SE EXTENDERÁ HASTA 2012”. Acción contra el Hambre España; 2011. 28. actionagainsthunger. Available from: https://www.actionagainsthunger.org. 29. ACF; Regional Response; 2011. 30. AmeriCares, Emergecy Somalia Famine; 2011.

Aid

for

31. IHH; East Africa Activities; 2011. 32. IMC; Somalia Drought Response; 2011. 33. OXFAM; Response in Somalia; 2011. 34. CARE; Drought One Year Later; 2012. 35. OXFAM; Food Crisis in the Horn of Africa Progress Report; 2012. 36. Save the Children; One Year Later After the Catastrophe; 2012. 37. Kalkınma Yardımları Raporu. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı; 2011. 38. Kalkınma Yardımları Raporu. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı; 2012. 39. Real-Tıme Evaluatıon Of The Humanıtarıan Response To The Horn Of Afrıca Drought Crısıs. Inter Agency Standing Committee; 2012. 40. Reliefweb. Available from: https:// reliefweb.int/sites/reliefweb.int/files/ resources/Press%20release%2030%20 July%20English.pdf.

TIBBİ İNSANİ YARDIM

63


2011 Somali Kıtlık Felaketi Afete Bağlı Sağlık Sorunları

MALNÜTRİSYON

AFETE BAĞLI SAĞLIK SORUNLARI ÇALIŞMA GRUBU Büşra Demir Gülsena Bağcı 3 Rabia Yücel * 1 Rumeysa Buluş 2 Tuğfan Köktürk 1

2

Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 3 Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi 1

2

* İletişim: rabiayucel@gmail.com

64

KONAK

Çocuklarda yeterli beslenme; yaşamın sürdürülmesi ve yeterli büyümenin sağlanabilmesi için gerekli olan kalori, protein, vitamin, mineral ve eser elementlerin vücuda alınması ve kullanılması ile mümkündür. Vücudun ihtiyacı ile alınan enerji veya protein arasındaki dengenin bozulmasına “malnütrisyon” adı verilir. Obezite de bir malnütrisyon kabul edilmekle birlikte, sıklıkla bu terim yetersiz beslenme yerine kullanılmaktır. Çocukluk yaş grubunda, özellikle yeni doğanlarda malnütrisyon ve neden olduğu hastalıklar en büyük halk sağlığı problemlerinden biridir. Malnütrisyon, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde yıllık 8 milyondan fazla ölüme neden olmaktadır. Özellikle 5 yaş altı çocuklarda ishale bağlı ölümlerin %60’tan fazlasının, pnömoni ve malaryaya bağlı ölümlerin %50’den fazlasının, kızamığa bağlı ölümlerin %40’tan fazlasının altında yatan neden olarak malnütrisyon gösterilmiştir. Malnütrisyonun başlıca nedenleri; nütrisyonel alım azlığı, absorbsiyon bozukluğu, kayıpların fazlalığı, kullanım bozukluğu ve ihtiyaç fazlalığı gibi etkenler olup Somali gibi gelişmemiş ülkelerde özellikle alım eksikliğine bağlı malnütrisyon daha ön plandadır. Malnutrisyon tanısında öykü, fizik muayene ve laboratuvar tetkikleri kullanılarak malnütrisyonun şiddeti belirlenmektedir. Üç günlük diyet listesi, vücut ağırlığı, boy, yaşa göre vücut ağırlığı, boya göre vücut ağırlığı, yaşa göre boy yüzdesi, orta kol çevresi


ve deri kıvrım kalınlığı ölçümü, kan sayımı, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri (özellikle albümin, prealbümin) ile vitamin ve mineral düzeylerinin ölçümü tanıda yol göstericidir. Malnütrisyon sınıflamasında Welcome, Gomez ve Waterlow sınıflaması kullanılmaktadır. Welcome sınıflaması malnütrisyonun tipinin belirlenmesini sağlar. Bu sınıflamaya göre hastalar Marasmus, Kwashiorkor ve Marasmus+Kwashiorkor olmak üzere üçe ayrılır. Marasmus rölatif olarak kalori eksikliğinin, Kwashiorkor protein alımındaki eksikliğin göstergesidir. Marasmus+Kwashiorkor ise sıklıkla marasmuslu bir hastada enfeksiyon durumuna bağlı ortaya çıkan protein eksikliği sonucu oluşan klinik tabloyu göstermektedir. Marasmusta hastalar oldukça zayıf görünümde, cilt altı yağ dokusu azalmıştır. İştahı ve çevreye ilgisi iyidir. Kwashiorkorlu hastalarda protein alım eksikliğine bağlı ödem ve karın şişliği ön plandadır. Gomez sınıflamasında yaşa göre ağırlık ölçümleri kullanılmakta olup malnütrisyonun süresini (akut, kronik) gösterir. Günümüzde boy ölçümünü de içine aldığı ve kronik malnütrisyonu da gösterdiğinden dolayı malnütrisyon sınıflandırmasında Waterlow Sınıflandırması daha çok kullanılmaktadır. Waterlow Sınıflandırmasında malnütrisyon; yaşa göre boy ve boya göre ağırlık oranları kullanılarak “wasted”, “stunded”, “wasted+stunded” olarak 3 gruba ayrılmıştır. Wasting (aşırı zayıflık), yaşa göre boy oranı normalken kilo kaybını ve akut beslenme yetersizliğini; stunding (bodurluk) boya göre ağırlık oranı normale yakınken boy kaybını ve kronik beslenme yetersizliğini; wasting+stunding ise her ikisinde de kayıp olmasını, yani kronik zeminde akut beslenme yetersizliğini göstermektedir. Tedavi amacıyla nütrisyonel destek verilirken iki temel amaç söz konusudur: 1. Kısa dönemde hücresel fonksiyonların restorasyonu 2. Uzun dönemde kaybedilen dokuların yerine konulması

Nütrisyonel desteğin kilo alımı veya serum proteini artışı gibi sonuçları görülemese de bu destek fizyolojik fonksiyonları ve klinik sonuçları düzeltebilir. Etyolojik sebep ne olursa olsun özelikle şiddetli malnütrisyonu olanlarda protein, yağ, glikojen dışında potasyum, fosfat, magnezyum, çinko, selenyum gibi elementler, A, E, C tiamin, pridoksin, riboflavin gibi vitaminler de desteklenmelidir. Beslenme desteğinde tercih edilen yol oral yol olmakla birlikte enteral ya da parenteral beslenme de tercih edilebilir. Malnütrisyon immün sistemi baskıladığı ve birçok hastalığa zemin hazırladığı için tedavisi önemli ve gerekli bir sağlık sorunudur. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre malnütrisyon; hipoglisemi, dehidratasyon, çeşitli vitamin/mineral/ iyon eksiklikleri ve bunlara bağlı gelişen; pmönoni, malarya, menenjit, çeşitli organ enfeksiyonları, HIV/AIDS, dirençli ishal, dizanteri gibi pek çok sağlık sorununa sebebiyet vermektedir. Malnütrisyon özellikle pediatrik hasta grubunda ciddi risk oluşturduğu için araştırmalar, istatistiksel ve medikal veriler genellikle bu grup üzerine yoğunlaşmıştır. 2011 yılında Somali’de gerçekleşen kıtlık felaketi başta malnütrisyon ve malnütrisyonun sebep olduğu sağlık problemleri olmak üzere pek çok sağlık sorununa neden olmuştur. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) 2011 Mart

ayında yayınladığı verilere göre 945.000 kişinin akut gıda ve yaşam krizi (Acute Food And Life Crisis-AFLC) tehlikesi altında olduğu ve bunların 535.000’inin acil insani yardıma ihtiyaç duyduğu belirtilmiştir. Somali’nin beslenme durumu, gıda güvenliği durumunun kötüleşmesi, ishal rahatsızlığını artıran temiz su kaynağına erişim problemleri gibi faktörlerin kombinasyonu nedeniyle yaşanan kıtlık, bir süreç halinde 2010’un son altı ayında daha da kötüleşti. Yetersiz beslenen çocuk sayısı yaklaşık yüzde 7 oranında arttı ve yine 2011 mart ayında açıklanan verilere göre 57.000’i ağır beslenme yetersizliği yaşayan olmak üzere 5 yaşın altında akut beslenme problemi yaşayan 241.000 çocuk olduğu tahmin edilmektedir. Her 4 çocuktan biri akut malnütrisyon problemi yaşarken her 17 çocuktan biri tedavisi çok daha zor olan şiddetli malnütrisyon yaşamaktadır. Yaşanan kıtlık felaketinden diğer bölgelere göre daha çok etkilenen güney bölgeleri, akut malnütrisyon yaşayan çocukların %75’ini ve şiddetli son dönem malnütrisyon yaşayan çocukların %80’ini barındırmaktadır. TEMEL SAĞLIK HİZMETLERİ 2011 yılının ekim ayında yayınlanan OCHA-Somali Kıtlık ve Kuraklık Durum Raporu’ndaki verilere göre 2.6 milyon kişinin, birinci veya temel ikinci basamak sağlık hizmetlerine erişimine yardımcı olmak hedeflenmektedir. Buna

TIBBİ İNSANİ YARDIM 65


ek olarak, acil kızamık aşı kampanyası (çocuk felci ve kızamık aşıları ve A vitamini takviyeleri dahil) Güney ve Orta Somali’nin erişilebilir bölgelerinde 6 ay-15 yaş arasındaki 2.3 milyon çocuğu hedef almaktadır. Acil durum aşı kampanyasının bir parçası olarak, sağlık ortakları 19-21 Eylül 2011 arasında 63.045 çocuğu hedef alan kızamık aşıları yapmıştır. Kismayo bölgesinde akut sulu ishal (acute watery diarrhoea -AWD) vakalarını tedavi etmek için bölgedeki yerel yetkililer geçici bir oral rehidrasyon terapi merkezi kurmuştur. Halk sağlığı farkındalık oturumları da gerçekleştirilmiştir.

birlerini daha da şiddetlendirir ve yetersiz beslenen çocuklarda kızamık ile ilişkili komplikasyonlardan kaynaklanan ölüm oranları yüksek olabilir. (diyare ve pnömoni gibi)

3,3 milyon insan güvenli suya ve sanitasyona erişim ihtiyacı duymaktadır. Sağlık ortakları, 30 Eylül itibariyle 1.096.696 kişiyi desteklemiştir. Ocak ayı itibariyle 17 farklı bölgeye su erişimi sağlamış, temmuz ayı itibariyle de 470.000 kişi bu erişimden faydalanmıştır. Ayrıca hem geçici hem de sürekli su sağlanması için çalışılmıştır.

Yerinden edilmiş nüfus, akut malnütrisyon ve mikro besin yetersizlikleri ve bunların sebep olacağı komplikasyonlarla karşı karşıyadır. Ayrıca, kalabalık ya da sağlıksız ortamlarda güvenli su, uygun ve yeterli gıda olmadan uzun süre yaşadıkları takdirde, enfeksiyöz hastalıklara (ishal, akut solunum yolu enfeksiyonları) yakalanma riski daha yüksektir. Yerinden edilmiş insanlar arasında güvenli gıda temini, su miktarı ve kalitesi, sağlık koşulları, hijyen sağlanabilirliği ve kamplardaki kalabalık nüfus gibi nedenler kolera, tifo, shigella, Hepatit A ve E gibi hastalıkların kritik belirleyicileridir. Çevresel koşullar nedeniyle artan sivrisinek gibi vektörler sıtma, dang humması ve sarı humma gibi hastalıkların yayılımını artırmıştır.

DSÖ’nün Temmuz 2011’de yayınladığı Halk Sağlığı Risk Değerlendirme ve Müdahale raporuna göre bu krizde en yüksek salgın riski kızamıktır. Polio (çocuk felci), boğmaca ve difteri de ortaya çıkabilir. DSÖ ve UNICEF’in uyguladığı aşı programı Somali’de bir yaşındaki çocuklarda kızamık, difteri-tetanoz-boğmaca (DPT) ve çocuk felci (OPV) aşılarını kapsamaktadır. Kızamık ve yetersiz beslenme, bir-

Akut alt solunum yolu enfeksiyonu (pnömoni, bronşiolit ve bronşit) beş yaşın altındaki çocuklarda önemli bir sağlık sorunudur. Malnütre, düşük doğum ağırlıklı, anne sütü almayan ve aşırı kalabalık koşullarda yaşayan çocuklar, pnömoni gelişme riski açısından özellikle yüksek risk altındadır. Anne sütü almayan, altı aydan küçük bebekler, ilk altı ay boyunca anne sütü alabilen bebeklerden beş kat daha

66 KONAK

fazla pnömoni sebepli ölüm riskiyle karşı karşıyadır. Meningokok hastalıkları, enfekte kişilerin solunum damlacıkları yoluyla kişiden kişiye yayılır. Yayılım, mülteci kampları da dahil olmak üzere yerinden edilmiş insanlar arasında yakın temas ve kalabalık yaşam koşulları ile artar. Afrika Boynuzu’nun bir kısmı, menenjit için hiperendemiktir ve Ocak-Mayıs aylarında salgınların görülme eğilimi yüksektir. Somali’de tüberküloz önemli bir halk sağlığı problemidir. Tüberküloz kontrol çabalarıyla yakından ilgilenen bir ortak ağ oluşturarak başarılı kontrol programları uygulanmıştır. Bu acil durumun akut fazındaki olası tedavide kesinti ve hasta takibi kaybı önemli bir sorundur. Bu nedenle acil duruma müdahale eden sağlık çalışanları ile kurulan ulusal Tüberküloz kontrol hizmetleri arasında güçlü bir iş birliğinin kurulması önemlidir. Somali Sağlık Kümesi Bülteni’ne göre Orta ve Güney Somali’de 65.700 pnömoni ve akut solunum yolu enfeksiyonu bildirilmiştir. Güney ve Orta Somali’de 683’ü beş yaşın altında olmak üzere 1017’den fazla kızamık vakası görülmüştür ve 13 kişinin kızamıktan dolayı öldüğü bildirilmiştir. Kötü beslenme ve kalabalık kamplar gibi çevresel faktörler bu durumun kötüleşmesine sebep olmuştur. WHO, Dolow bölgesinde bir saha hastanesi kurmuştur. Temmuz ayında başlatılan aşamalı kızamık aşı kampanyaları, 2.3 milyon hedefin yüzde 42’sine ulaşarak 6 ay-15 yaş arasında 964.240 çocuğu aşılamıştır. Kızamık aşılaması, Banadir’de sadece 656.266 çocuğa ulaşmıştır ve bu bölgeyi hedef alan 750.000 çocuğun yüzde 88’ini oluşturmaktadır. Ayrıca, 1-3 yaş arasındaki 35,771 çocuk, difteri ve çocuk felcine karşı aşılanmıştır. Güney ve Orta Somali bölgelerinde devam eden kızamık kampanyasının bir parçası olarak, WHO ve UNICEF aşı faaliyetleri gerçekleştirmiştir. Kampanya 15 yaşın altındaki 110.000 çocuğu hedef almıştır. Genişletilmiş aşılama programı ile 296 çocuk ve 203 kadın olmak üzere toplam 499 kişi aşılanmıştır. Yaklaşık 170 kadın, doğum öncesi ve doğum sonrası bakım almıştır.


Toplam 903.414 çocuğa A vitamini desteği verilmiştir. Hamile 178.958 kadın da tetanoza karşı aşılanmıştır. Aşıdan yararlananların yüzde 50’sinden fazlası güneyde Banadir, Bakool, Bay, Gedo, Hiraan ve Aşağı Juba bölgelerinde bulunmaktadır. 2011 yılının Eylül ayında, Güney Somali’de toplam 1323 şüpheli sıtma vakası rapor edilmiştir. Sıtmaya yanıt olarak, WHO ve UNICEF, merkezi, güney ve kuzey Somali’de bulunan 40 büyük hastaneye böcek ilacı ve cibinlik dağıtmıştır. Sıtmanın önlenmesi amacıyla Kuzeydoğu bölgesinde 15 köyde ilaçlama çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Potansiyel sıtma salgınlarına erken teşhis ve tedaviyi içeren bir sıtma acil durum hazırlık planı uygulanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, Mogadişu’daki Banadir Hastanesi’nden, 16474 AWD / kolera vakası bildirilmiştir. İki yaşın altındaki çocuklar, bildirilen tüm vakaların %49’unu ve rapor edilen tüm ölümlerin %45’ini oluşturur. Kadınlar hastanedeki tüm AWD vakalarının %47’sini oluşturur. WHO, Lower Juba’daki Kismayo hastanesine iki diyare hastalığı kiti ve 15 kolera yatağı gönderdi. Sağlık Ortakları, her biri Banadir, Bay, Galgaduud, Aşağı Juba, Orta Juba, Aşağı Shabelle ve Batı Galbeed’in yedi bölgesinde ayda ortalama 10.000 kişiyi hedefleyen 24 adet mobil klinikte hizmet vermektedir. Eylül sonunda, AWD / kolera vakaları yoğunluğu büyük ölçüde azaldı. Merka Hastanesinde Lower Shabelle bölgesindeki kolera tedavi merkezi vaka sayısında %72’lik bir düşüş bildirdi. Kuzey Batı Somali’de 5300 haneye sıtma için ilaçlama kampanyası gerçekleştirildi. DSÖ Banadir’de tıbbi malzeme dağıttı. Mogadişu’daki Hormud kliniğine bir adet diyare kiti sağlandı. WHO sağlık tesislerini iyileştirmek ve AWD yayılımını önlemek için Kismayo Hastanesindeki tuvaletlerin rehabilitasyonunu desteklemiştir. Relief International (RI), ülke içinde yerinden olmuş kişilerin ve Mudug bölgesindeki ev sahibi toplulukların temel sağlık hizmetlerini sağlamaktadır. RI, aşıyla önlenebilir çocukluk hastalıklarına karşı 1.828 çocuğu aşılamıştır.

MENTAL SAĞLIK VE PSİKOSOSYAL DESTEK İnsani acil durumlarda yetişkinler, ergenler ve çocuklar birçok travmatik olaya maruz kalmaktadır. Bu gibi olaylar, duygusal, bilişsel, davranışsal ve somatik sorunları tetikler. Bu kriz anlarında yaşanan kayıplar ve kaos ortamı, akut stres ve post travmatik stres bozukluğuna sebep olabilir. Akut stres yaşayan insanlar, geniş, spesifik olmayan, psikolojik ve tıbbi olarak açıklanamayan fiziksel şikayetler sunabilir. Post travmatik stres bozukluğunda travmatik bir olaydan sonra, bazı semptomların (olay anını yeniden yaşama, olayın yaşandığı yer ve çevresinden kaçınma ve artmış tehdit duygusu vb.) bir aydan fazla sürdüğü ve günlük hayatın idamesinde önemli derecede güçlük çekildiği görülmektedir. Hayatın başlangıcında anne ve çocuk arasında güçlü bir bağın oluşması, hayatın ilerleyen dönemlerinde bilişsel, duygusal ve sosyal gelişme aşamalarını etkileyen önemli bir adımdır. Malnütrisyon ve psikososyal uyarının azlığı çocuk gelişimini yüksek oranda etkiler. Şiddetli bir gıda sıkıntısı mikrobesin eksikliklerine de neden olur. Bu da hem sosyal hem de fiziksel yönden yaşayışlarını olumsuz etkileyebilir, hatta ömür boyu engelliliğe neden olabilir. Birçok ebeveyn kendi zihinsel ve fiziksel sorunlarıyla ilgilenirken çocuklarını psikososyal yönden uyarmayı unutabilir. Kıtlık anında, beslenme yetersizliği ve uyarılma eksikliği gibi sorunlardan birine maruz kalmanın diğerinin eksikliğine de neden olabileceği ve böylece kısır bir döngü oluşturabileceği düşünülmektedir. Yani psikososyal destek içeren beslenme programları, psikososyal destek içermeyen beslenme programlarına göre çocukların fiziksel ve zihinsel gelişiminin desteklenmesinde çok daha etkilidir. Buna ek olarak, etkilenen toplumdaki her yaştan insan, devam eden tehlike, kayıp, travma ve değişen veya belirsiz sosyal koşullardan kaynaklanan sıkıntı belirtileri geniş bir yelpazede ortaya çıkmaktadır. Sağlık hizmetleri için psikolojik sorunları şiddetine göre sınıflan-

dırmak önemlidir. Psikolojik ilk yardım verilirken, kliniklerde tedavi uygulanırken bu sınıflandırma etkili olmaktadır. Mikrobesin yetersizliklerinin psikolojik durum üzerindeki etkisine bakacak olursak; Vitamin B12: Klinik araştırmalar, Vitamin B12’nin, semptomların başlangıcından önce uygulanması durumunda demans belirtilerinin başlangıcını geciktirdiğini göstermiştir. Folat: Depresyon hastalarının sağlıklı kişilere göre %25 daha düşük kan folatı seviyesine sahip olduğu gözlemlenmiştir. Kontrollü bir çalışmada, 500 mcg folik asitin antidepresan ilaçların etkinliğini arttırdığı gösterilmiştir Kalsiyum: Yapılan bir araştırmada seçici serotonin alım inhibitörleri (SSRI’lar) kalsiyumların kemiğe emilimini engelleyip, travma/düşme sonucu kemiklerin kırılmasına ve osteoporoza neden olabilir.  İyot: İyot, serebral hücrelerin enerji metabolizmasını sağlar.  Hamilelik döneminde, iyotun diyetle eksik alınması bebekte hiporitoidi ve zeka geriliğine neden olur. Demir: Demir, oksijenasyon için, serebral parankimde (sitokrom oksidaz yoluyla) enerji üretmek için ve nörotransmitterlerin, miyelinin sentezi için gereklidir.  Umblikal arterdeki demir konsantrasyonları, fetüsün gelişimi sırasında ve çocuğun IQ’su ile bağlantılı olduğundan kritiktir; Demir eksikliğine bağlı infantil anemi, bilişsel işlevlerin gelişmesinde bozulmaya neden olur. Ayrıca dikkat eksikliği olan çocuklarda demir eksikliği daha sık  görülmektedir. Lityum: Lityumun antimanik, antidepresan ve antiseptik özellikli olup bipolar bozukluk tedavisinde kullanılmaktadır. Selenyum: Düşük selenyum alımının ruhsal durumla ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Çinko: Yapılan araştırmalarda, klinik depresyonu olanlarda çinko düzeylerinin daha düşük olduğu, oral çinko tedavisinin antidepresan tedavinin etkinliğini artırdığı gösterilmiştir.

TIBBİ İNSANİ YARDIM

67


Bu mikrobesinlere ek olarak B vitamini ve Kromun da psikososyal gelişim üzerinde etkilerinin olduğu birçok araştırma ile gösterilmiştir. OCHA 20 Ağustos 2011’de yayınladığı raporda Afgooye Koridoru ve Mogadişu’da toplam 130 korunmasız kadının, maddi yardım ve geçici barınma olanağı almaya devam ederken, Jowhar’da yaşayan 130 kadına Mesleki Eğitim Merkezi’nde (VTC) konaklama da dahil olmak üzere burs verildiğini, Afgooye’deki kadınların on dört toplum merkezinde rehabilite edildiğini ve mağdurlara psikososyal destek sağlayacak dört danışmanın ayarlandığını belirtmektedir. AFET MÜDAHALE PLANI VE RİSK YÖNETİMİ Afet ve acil durum müdahale planı afet zamanında, hızlı, etkili ve koordineli olarak müdahale edebilmek ve etkilenen toplulukların acil yardım ihtiyaçlarını zamanında, hızlı ve etkili olarak karşılayabilmek için, mahalle, ilçe veya il düzeyinde yerleşmelerin karşı karşıya bulundukları tüm tehlikeleri ve muhtemel afetlerde uğranacak kayıp ve zararları, afet senaryolarıyla gerçekçi biçimde ortaya koymaktadır. Kimlerin, ne zaman, nerede, hangi görev ve yetki ile hangi imkân ve kaynakları kullanarak olaya müdahale edeceklerini belirlemektedir. Eğitim ve tatbikatlarla sürekli yenilenen ve geliştirilen bir plandır. Afet müdahale planının amacı; afet ve acil durumlara ilişkin müdahale çalışmalarında görev alacak hizmet grupları ve koordinasyon birimlerine ait rolleri ve sorumlulukları tanımlamak, afet öncesi, sırası ve sonrasmüdahale planlamasının temel prensiplerini belirlemektir. Afetler; araştırmanın daha kolay ilerlemesini sağlamak ve afete müdahalenin daha sistematik olarak yapılmasını sağlamak amacıyla belli aşamalara ayrılarak incelenir. Afet süreci farklı kişiler tarafından farklı şekillerde aşamalandırılabilmekle birlikte genel olarak afete hazırlık, afete müdahale, afet sonrası iyileştirme, afetin etkilerini azaltma şeklinde sıralanabilir. Bundan sonraki yıllarda afet fazları ile ilgili çok az değişiklik ile

68 KONAK

Lowell J. Carr 1932’de yaptığı sınıflandırmada afet sürecini üç ayrı faza ayırmaktadır. Bu üç faz aşağıdaki gibidir: Prodromal Dönem: Afetin gerçekleşmesine sebep olan etkenler ortaya çıkması Karışıklık ve Yerinden Olma Evresi: Afetin gerçekleşmesi, insanların zarar görmesi ve afete müdahalenin olması Yeniden Düzenleme ve Onarım Aşaması: Zarar gören insanların zararının giderilmesi ve toplumun tekrar afet öncesi döneme geri dönmesi karşılaşılmıştır. 2011-2012 yılları arasında Afrika Boynuzu Krizi 13 milyon kişiyi etkilemiştir. Erken Uyarı Sistemi (Early Warning System-EWS) yağış oranlarına, ülkedeki hasat verimine, ülke güvenliğine, gıda fiyatlarına, ülkedeki enflasyona ve insanların gıdaya ulaşılabilirliklerine bakarak veri toplar. Topladığı bu verileri değerlendirerek gerçekleşebilecek gıda krizlerini zamanında belirler ve gıda krizine uygun bir müdahalenin yapılmasını olanaklı kılar. 2011 Somali krizinde erken uyarı, zamanında yapılmıştır ancak müdahale için yeterli kaynaklar bulunma-

maktadır. Erken uyarı yapılmasına rağmen erken müdahalenin gerçekleşmemesi yıllardır devam eden genel bir sorundur. Krizin çok fazla nedeni olmakla birlikte 3 ana etken mevcuttur: kuraklık, çatışma, gıda fiyatlarında artış. Bu nedenlerin yanı sıra sivil güvensizlik, yönetim eksikliği, çevresel bozulma ve artan iklim değişikliği de krize sebep olmuştur. Entegre Gıda Güvenliği Faz Sınıflandırması (IPC) Somali’de kullanılmak üzere Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün Gıda Güvenliği Analiz Birimi (FAO) tarafından geliştirilmiş ve bundan sonraki birçok kıtlıkta yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. IPC ölçeği gıda güvenliği, beslenme ve maddi olanaklarla birlikte krizi ve stratejik tepkileri de göz önünde bulundurularak hazırlanmıştır. Kıtlığın ilanı uluslararası bir müdahalede bulunulmasına sebep olsa da yeterli bir müdahale yapılabilmesi için kıtlık ilanını beklemek başarısızlığa yol açmaktadır. Bunun sebebi kıtlığın belli bir aşamadan sonra ilan edilmesidir. Yani erken müdahalenin gerçekleşmiş olması kıtlık ile mücadele etmek için önemli bir etkendir. Kıtlığı ilan edebilmek için üç kriterin de belirli eşik değerlerine

Tablo 2. Entegre Gıda Güvenliği Faz Sınıflaması IPC Faz Numarası

Faz

1

Genel Gıda Güvenliği

2

Borderline Gıda Güvensizliği

3

Akut Gıda ve Geçim Krizleri

4

İnsani Acil Durum

5

Kıtlık / İnsani Felaket

Açıklama Hanelerin% 80’inden fazlası atipik baş etme stratejileri olmadan temel gıda ihtiyaçlarını karşılayabilir. Hanehalklarının en az yüzde 20’si için, geri dönüşü olmayan başa çıkma stratejileriyle uğraşmak zorunda kalmadan gıda tüketimi azalır, ancak asgari düzeyde yeterlidir. Bu haneler geçimliklerin korunma ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamamaktadır. Hanehalklarının en az yüzde 20’sinin gıda tüketiminde önemli boşluklar var VEYA asgari gıda ihtiyacını ancak geçim kaynaklarını tasfiye etme gibi geri dönüşü olmayan baş etme stratejileriyle karşılayabilecek derecede marjinal düzeyde. Seviyeleri akut yetersiz beslenme yüksek ve normal üzerindedir. Hanehalklarının en az yüzde 20’si aşırı gıda tüketim boşlukları ile karşı karşıya kalmakta, bu da çok yüksek düzeyde akut malnütrisyon ve aşırı ölüm oranlarına yol açmaktadır; VEYA hanehalkları, gıda tüketim boşluklarına yol açabilecek aşırı bir geçim kaynağı kaybıyla karşı karşıyadır. Hanehalklarının en az yüzde 20’si tam bir gıda ve / veya diğer temel ihtiyaçlara sahip değildir ve açlık, ölüm ve yok olma açıktır;  ve akut beslenme bozukluğu yaygınlığı% 30›u geçmektedir; ve ölüm oranları 2/10000 / gün’ü aştı


ulaşmış olması gerekmektedir. Bu üç kriter gıda tüketimi, beslenme ve ölüm oranıdır. Krizin ilanının insani, mali ve siyasi sonuçları göz önünde bulundurulduğunda eşiklerin uygunluğu meşru bir tartışmaya sebep olmuştur. Global Food Security’nin 2012’de yayınladığı makalede de yer aldığı üzere Somali’de kıtlığa müdahale için belirli bir plan bulunmamaktaydı. Belirli bir müdahale planı olmadığından kıtlığı önleyebilmek adına nakit yardımlar yapılmıştır. Bu yapılan yardımlar oldukça tartışmalı bir konuydu ve bu uygulama dört ana sorunu gündeme getirmiştir: 1. Yardım kuruluşlarının bölgeye erişimi 2. Yapılan yardımların El-Shabaab tarafından vergilendirilmesi veya vergilendirilmemesi. 3. Yapılan yardımların gıda tedarikçisinin piyasaya müdahalesini teşvik edip etmeyeceği

4. Paranın gıda fiyatlarını ve enflasyonu arttırıp arttırmayacağıdır. Müdahale analizini yürütmek için başka bir kurumun olmaması nedeniyle Kıtlık Erken Uyarı Sistem Ağı (Famine Early Warning System Network- FEWS NET) ve Gıda Güvenliği ve Beslenme Analiz Birimi (The Food Security and Nutrition Analysis Unit- FSNAU) piyasa analizi gerçekleştirmiş ve nakit paranın piyasayı hareketlendireceği, usulsüzlük yaratamayacağı sonucuna varmıştır. Dünya Gıda Programı (World Food Programme-WFP), Eylül 2011’de benzer bir analiz yapmış ve büyük ölçüde aynı sonuca ulaşmıştır. Ancak arz talep uygulamalarının arasında daha iyi bir ilişki olması gerektiğini ileri sürmüştür. Resmi değerlendirme henüz tamamlanmamış olsa da nakit yardımın gıda ve diğer temel gereksinimlere daha iyi erişime imkan sağladığı için başarılı olduğu varsayılmaktadır. Bununla birlikte,

bu belirgin başarıyı Somali’ye özgü kılan bazı faktörler vardır. Birincisi, uzun süren ihtilaf geçmişine rağmen, Somali’deki ticaret hayatının sekteye uğramadan devam etmesi. İkincisi ise Somali’nin nispeten son teknoloji telefon şebekeleri ve nakit transferlerinin dağıtılabildiği canlı bir enformel bankacılık sektörünün olmasıdır. Kısacası hem para hem de beslenme programları, kıtlık müdahaleleridir. Kıtlık ile mücadele için müdahalelerin ne olması ve hangi birimler tarafından yönlendirmesi gerektiğine dair net bir mekanizma olmayıp temel olarak iyileştirilmesi gereken iki ana konu; mevcut koordinasyon ve müdahale analizi yani hangi şartlar altında hangi müdahale seçeneğinin daha uygun olduğunun belirleme sürecidir.

KAYNAKÇA 1. Herbert V. The five possible causes of all nutrient deficiency: İllustrated by deficiencies of vitamin B12. The American Journal of Clinical Nutrition; 1973. 2. Dündar N, Dündar B. Malnütrisyonlu çocuğun değerlendirilmesi, Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi; 2006. 3. FAO.Food Security And Nutrition Analysis Report; Mart 2011. 4. WHO. The Horn of Africa: Drought and Famine Crisis Report; July 2011. 5. WHO. October 2010. Communicable Diseases and Severe Food Shortage-Technical Note. 6. Waterlow JC. Classification and definition of protein-calorie malnutrition. British Medical Journal;1972. 7. Özalp İ, Coşkun T. Protein enerji malnütrisyonu. Çocuk Sağlığı Temel Bilgiler

Ankara, Yeniçağ Basın Yayın San; 1991. 8. WHO. Somalia Health Cluster Bulletin; 2011. 9. OCHA. Somalia Famine-Drought Situation Report; 2011. 10. FAO. The Horn of Africa: Drought and famine crisis; 2011. 11. WHO. Mental Health and Psychosocial Well Being among Children in Severe Food Shortage Situations; 2006. 12. OCHA. Somalia Famine Drought Situation Report No 11; August 2011. 13. T. S. Sathyanarayana Rao, M. R. Asha, B. N. Ramesh, K. S. Jagannatha Rao. Understanding nutrition, depression and mental illnesses. Indian Journal of Psychiatry; 2008. 14. Neal D. Reconsidering The Phase Of Disaster. International Journal of Mass Emergencies and Disasters; Vol 15; No 2; August 1997.

15. Hann N. Devereux S. Maxvell D. Global impications of Somalia 2011 for famine prevention mitigation and Rresponse. Global Food Security; 2012. 16. Maxwell D. Another humanitarian crisis in Somalia learnin from the 2011 famine. Feinstein International Center; 2014 17. C. Ozge Karadag, A Kerim Hakan. Ethical dilemmas in disaster medicine. Iranian Red Crescent Medical Journal; 2012 14(10): 602–612. 18. Lautzea S, Bella W, Alinovi L,Russo L. Early warning, late response (again): The 2011 famine in Somalia. Global Food Security; 2012. 19. Mathúna D, Gordijn B, Clarke M. Disaster bioethics: normative ıssues when nothing is normal. Springer; 2014.

TIBBİ İNSANİ YARDIM 69


HER AÇLIĞA KITLIK DENEBİLİR Mİ?

Tıbbi İnsani Yardım Atölyesi

KITLIK FELAKETİ – SOMALİ 2011 Değerlendiren Büşra Demir Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi

Hangi durumlarda kıtlık ve acil insani yardım çağrısı yapılabilir sorusu ile başladığımız Somali 2011 Kıtlık Felaketi konulu atölye çalışması, 8 Nisan 2018 tarihinde Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Genç Yeryüzü Doktorlarının katılımı ile gerçekleşti. Atölye boyunca çeşitli konularda araştırma yapan katılımcılar, kıtlık ve acil insani yardım çağrısının; kaba ölüm hızı, toplumdaki akut malnütrisyon oranı, gıda ve suya ulaşım gibi parametrelerle değerlendirildiğini öğrendi. Afette en çok etkilenen bölgelerin isimlerinin verildiği Aşağı Şabel, Benadir, Hiran, Gedo, Bakul adlı gruplara ayrılan katılımcılar, koordinatörlüğümüzün her bir grup için belirlediği konu ve kılavuz sorular çerçevesinde araştırma yaptı. Oluşturulan sistemle; gruplara dağılıp araştırma yapan katılımcılar, sonrasında yeni gruplarında araştırmalarını sundular. Bu sayede bilgilerin tüm katılımcılara ulaşması sağlandı.

Atölye boyunca çeşitli konularda araştırma yapan katılımcılar, kıtlık ve acil insani yardım çağrısının; kaba ölüm hızı, toplumdaki akut malnütrisyon oranı, gıda ve suya ulaşım gibi parametrelerle değerlendirildiğini öğrendi. 70

KONAK

Atölye öncesinde kahvaltı ile tanışma fırsatı bulan katılımcılar hem araştıran hem de sunan tarafta bulundukları için, bir yandan yeni bilgiler öğrenirken diğer yandan ise öğrendiklerini anlatarak kendi öğrenme süreçlerine katkıda bulundular. Günün sonunda düzenlenen bilgi yarışması ile de öğrenilen bilgiler pekiştirildi. Çekişmeli geçen yarışmada birinci olan arkadaşımız özel hediyenin sahibi oldu. Atölyede araştırılan konu başlıkları: • Afetin meydana gelişi, sebepleri ve afete müdahale planı • Afet sonrası ortaya çıkan sağlık sorunları • Afete tıbbi yardım yapan uluslararası kurumlar • Afete tıbbi yardım yapan devlet ve sivil toplum organizasyonları • Afet tıbbı etiği


8 Nisan 2018 Pazar

TIBBİ İNSANİ YARDIM

71


72

KONAK


GÖÇ HAREKETLERİ Araştırmaları Koordinatörlüğü Koordinatörlüğümüz; Ensar ve Muhacir kardeşliği çerçevesinde yeni bir medeniyetin temellerinin atıldığı Hicret’i kendisine yol gösterici bilen, göç kavramına bu pencereden bakmanın yanı sıra yüzyıllardır karşı karşıya kaldığımız ve insanların yurtlarından ayrılmak zorunda kalmaları neticesinde ortaya çıkan kitlesel göç hareketlerini tüm yönleriyle araştırmayı, öğrenmeyi, bu alanlarda etkinlikler düzenleyerek toplumsal duyarlılığı arttırmayı, projeler oluşturarak saha çalışmaları yapmayı amaç edinen ve bu alanda düzenli okumalar yapan ekip çalışmasıdır.

Etkinlik 1. Çalışma Grubu • Tarihi Göç Hareketleri • Yakın Tarih Anadolu’ya Göç Hareketleri • Suriye’den Anadolu’ya Göç • Göç Politikaları • Yakın Tarih İslam Dünyası Göç Hareketleri • Göçe Dair Organizasyonlar • Göç ve Sağlık 2. Konferans • Hicret Hareketi • Endülüs’ten Mağrip’e Tehcir Meselesi • Yahudilerin Babil Sürgünü • 1864 Büyük Çerkes Sürgünü • Biladü’ş Şam (661-1918) • Kırım Tatar Sürgünü • 93 Harbi Sürgünleri


Acara Batum Muhacirleri Acara Coğrafyası Acara; günümüz Gürcistan devletinin batısında bulunan, Türkiye’nin kuzeydoğusunda Artvin ve Ardahan’a komşu olan, Karadeniz’i batısında bırakan bir Kafkasya bölgesidir.

YAKIN TARİH ANADOLU’YA GÖÇLER ÇALIŞMA GRUBU Busenur Akbay* Ayşenur Karaca 1 Maide Hazel Yıldırım 2 Şeyma Yüsra Soğanda 3 Rumeysa Doğan 1 1

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi 3 Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi 1

2

*İletişim: busenurakbay@gmail.com

74

KONAK

‘‘Kafkasya’da Acara’dan daha güzel bir bölge yoktur.’’ sözleriyle tarif edilen Acara, kuzeyini Acara dağlarının, güneyini Şavşat ve Arsıyan dağlarının çevrelemesi ile ılıman bir iklime sahiptir. Çoruh nehri Türkiye’yi terk ettikten sonra bölgenin merkezi sayılan Batum yakınlarında Karadeniz’e dökülür. Bölgenin %50’sinin ormanlık alan olduğu belirtilmekte ve Acara topraklarının ormancılık başta olmak üzere tarım ve hayvancılığa elverişli olduğu bilinmektedir. Acara Tarihi Sahip olduğu coğrafi şartlarla dünya üzerindeki ilk yerleşim yerlerinden olduğu düşünülen Kafkasya bölgesinin batı kesiminde yer alan Acara, adını bölgede yaşamış olan Eger halkından aldığı düşünülmektedir. Acara’nın batısında yaşamakta olan Gürcüler ya da o dönemki ismi ile Kartveller, VII. Yüzyılda Müslüman Arapların Tiflis üzerine yaptıkları akınlara dayanamayarak Acara bölgesine doğru hareketlenmişlerdir. Yoğun nüfusları ve izlediği politi-


kalarla Gürcüler, Acara bölgesini hâkimiyetleri altına almıştır. Bölgede yerleşik olan Acarlar VII. yüzyıldan itibaren din, dil, kültür bakımından Gürcülerin etkisi altında kalmıştır ve bölge nüfusu Hristiyanlığa yönelmiştir. 1060’lı yıllardan sonra Acara’ya gelmeye başlayan Selçuklu boylarıyla beraber Müslümanlığın anılmaya başlandığı bölge, 1068’de Sultan Alparslan önderliğinde tamamen fethedilmiştir. Bunun üzerine Gürcü Prens Bagrad Müslüman olmayı kabul etmiş ve bölge Selçuklulara bağlanmıştır. 1121’de Avrupa Haçlı askerlerinden destek alan Gürcü ordusu, Selçuklulara başkaldırmış ve galip çıktığı Digori Savaşı’nın ardından topraklarını tekrar kendi egemenliği altına almıştır. Gürcistan, 1184-1213 arası Kral Giorgi ve ardından gelen Kraliçe Tamara’yla en güçlü çağlarını yaşamış, Kafkasya bölgesini tamamen ele geçirmiş ve sınırlarını batıda Sinop’a kadar uzatmıştır. Rusya, İran, Suriye ve Mısır’a kadar uzanan ticari ilişkiler kurulmuş ve Tiflis, Kafkasya bölgesinin en güçlü şehirlerinden biri haline gelmiştir. 1405’te Moğolların yöneticisi Timur ölünceye kadar yaklaşık yüzyıl yoğun Moğol akınları altında yaşamaya çalışmışlardır. Akınlar karşısında kendilerinde büyük bir ulusal bilinç uyanmış Gürcüler, toparlanma sürecine girmişlerdir. Bu süreçte Moğol akınları ile yıkılan Selçuklu Devleti’nin batısında kurulan Osmanlı, zorlu kuruluş dönemlerini atlatmış ve Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesiyle beraber altın çağlarını yaşamaya başlamıştır. Fatih Sultan Mehmet’in Kırım’ı fethettikten sonra Acara bölgesinin kuzeyinde bulunan Kafkasya topraklarını da Kırım Hanlığı’na bağlaması, bölge halkını İslamiyet ile tekrar karşı karşıya getirmiştir. Fakat bölgenin tam olarak İslamiyet’i benimsemesi ve azımsanmayacak derecede bir Müslüman nüfusun oluşması Yavuz Sultan Selim’in

Abdul-Nasır ve Şükrü Kuvvetli Birleşik Arap Cumhuriyeti paktını imzalarken

Trabzon valiliği (1481-1512) sırasında Gürcistan üzerine yaptığı fetihlerle meydana gelmiştir. Bu sıralarda Çıldır Atabekleri’ne bağlı olan Şavşat, İmerkev, Maçakhel ve Acara kesimlerinin beyleri, kendi istekleri ile Müslümanlığı kabul ederek Osmanlı himayesine girmişlerdir. Bölgeyi hâkimiyeti altına alan Yavuz Sultan Selim, aynı zamanda bölgeyi Safevilerden de korumuştur. Bölge halkının güvenini kazanan Yavuz Sultan Selim ve bölgedeki Gürcülerin ilişkisi, Çaldıran Seferi sonrası çekilen gıda sıkıntısında Gürcü beylerin yardım eli uzatmasıyla kuvvetlenmiştir. Bölgede yaklaşık 50 yıl süren İran-Osmanlı çekişmesinin ardından 1555 yı-

lında yapılan Amasya Antlaşması ile Gürcü toprakları iki devlet arasında paylaştırılmış ve Batı Gürcistan Osmanlı’ya bağlanmıştır. Antlaşmadan sonraki süreçte de Gürcü toprakları (Kafkasya) üzerine sefer düzenlemekten vazgeçmeyen Osmanlı, Ahıska gibi Aşağı Gürcistan olarak adlandırılan toprakları da hâkimiyeti altına almıştır. 1578 yılından sonra sürmekte olan mücadelelere rağmen Gürcistan’ın güneybatı kesimi kesin olarak Osmanlı kültürüne adapte olmuştur. Rusya’nın 1600’lü yıllardan sonra Kırım ve Kafkasya bölgesinde hakimiyet kurma isteği ile hareket etmesi sonucu Osmanlı-Rus çekişmeleri başlamışGÖÇ HAREKETLERİ

75


miş, bu tarihten sonra geçişler resmî sınır kapılarından pasaportlu olarak yapılabilmiştir. 1900’lü yıllarda Batum ve Artvin’den göçler azalmışsa da durmamış ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir.

Acaristan haritası

tır. Acara’nın da dahil olduğu pek çok bölgede tek söz sahibi olmak isteyen Rusya, bu amacına ulaşmak için Türk, Müslüman nüfuslar üzerinde insanlık dışı politikalar izlemiştir. 1750’den sonra Osmanlı, Rusya’nın göz diktiği pek çok bölgeden göç almaya başlamıştır. “93 Harbi”, Kafkas bölgesinden Anadolu’ya yapılan göçe de yeni bir ivme kazandırmıştır. Bu savaşta Kafkasya bölgesinden Çerkezler, Çeçenler, Abazalar, Dağıstanlılar ve Acara bölgesinde yaşayan Müslüman Gürcüler (Acaralar), aktif olarak Osmanlı Devleti’nin yanında savaşa katılmışlardır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Batum ve Artvin ’in savunması Acara bölgesi halkından oluşturulan 2.5003.000 kişilik kuvvetlerle yapılmıştır. Hazinedarzade Osman, Yukarı Acaralı Ahmed, Tavatgerize Ali ve Hasan Beyler, Tuzcuoğlu Çürüksulu Tomas oğullarından dört kardeş ve Ahıskalı Kavas Süleyman Ağa, bu kuvvetin oluşturulmasında ve yönetilmesinde başı çeken isimlerdir. Rusların ka-

radan ve denizden saldırılarını püskürtmeyi başarmışlar ancak Osmanlı ordularının, Rumeli cephesinde Rus orduları karşısında aldığı ağır mağlubiyetin bedelini, Batum ve Livane bölgesi halkı da ödemek zorunda kalmıştır.1 Batum bölgesi halkının gönüllü desteği nedeniyle, savaş kaybedilip Batum boşaltılırken Osmanlı ordu komutanları, bunları Rusların zulmüne terk etmemek için eşya ve hayvanları ile birlikte acele bulunan gemilere doldurarak Trabzon’a nakletmişlerdir.2 Acara ve Livane Müslüman halkından on binlerce kişi göç için yollara dökülmüştür. Ayastefanos Antlaşması’nın 21. maddesine göre Rusya’ya bırakılan yerlerin halkına bulundukları yerde kalmak veya göç etmek hususunda üç sene serbestlik tanınmıştır. Berlin Antlaşması’nda böyle bir hüküm olmamasına rağmen Rusya, Osmanlı tarafına geliş gidişlerde bir sınırlama getirmediği için on yıllarca göç serbestçe devam etmiştir. Rusya, 1909 yılından itibaren serbest geçişlere yasak getir-

Bölgenin tam olarak İslamiyet’i benimsemesi ve azımsanmayacak derecede bir Müslüman nüfusun oluşması Yavuz Sultan Selim’in Trabzon valiliği (1481-1512) sırasında Gürcistan üzerine yaptığı fetihlerle meydana gelmiştir. 76

KONAK

Hopa’dan itibaren sahil boyu göç eden Artvin ve Batum göçmenleri, 93 göçmenleri olarak da adlandırılmışlardır. Geçtikleri Rize, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop şehir ve köylerinde uygun yerlerde mahallî yöneticiler tarafından iskân edilmiştir. Hükümetin talimatı doğrultusunda Orta Karadeniz bölgesinde Amasya, Tokat ve Sivas bölgelerinde göçmenler iskân edilmişlerdir. Artvin ve Batum göçmenlerinin bir kısmı ise devletin tahsis ettiği gemilerle doğrudan İstanbul’a getirilmişlerdir. Göçmenler, Muhacirin İskân Komisyonu tarafından İstanbul’da uygun yerlere yerleştirilmiş veya uygun diğer vilayetlere iskân için gönderilmiştir. İstanbul’a gelen göçmenler Adapazarı, İzmit, İzmir, Yalova, Bolu, Bursa, Eskişehir, Balıkesir, Çanakkale bölgelerine yoğun bir şekilde iskân edildiği gibi Ankara’dan Akdeniz bölgesinde Adana’ya kadar yerleştirilmiştir. GÜRCÜ GÖÇÜ NEDENLERİ Gürcü göçünün ilk büyük dalgası 1828-1829 yıllarındaki savaşın akabinde olmuştur. 1867 yılında Abazaların muhacirliği ikinci dalga, 1877-1878 savaşından sonraki göç ise üçüncü dalga olmuştur. Tarihsel Güney Gürcistan’dan göç eden muhacirlerin büyük çoğunluğu Müslüman Gürcülerdir. Onların soyundan gelenler günümüz Türkiye’sinin hemen her yerinde görülebilmektedir. 1828-1829 yıllarında cereyan eden Osmanlı-Rusya savaşı sonrası Edirne Antlaşmasına göre Rusya Akhaltsikhe (Ahıska) ve Akhalkalaki (Ahılkelek) ile çevresini (Samtskhe Cavakheti, Posof, Palakatsio) almış, antlaşmanın 13. Maddesine göre her iki tarafın sınır bölgelerinde yaşayan halka 18 ay


içinde diğer tarafa göç etme hakkı verilmiştir. Yaklaşık 75 bin Gürcü Müslüman göç etmiştir. Kırım Savaşı’nda (1853-56) Acara beyleri Osmanlıların yanında yer almıştır. 1855’te Osmanlı yönetiminin Acara’dan yeniden asker istemesi ayaklanmaya yol açmıştır. Bunu 1858, 1859 ve 1875’teki başka ayaklanmalar izlemiştir. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 harbi) Osmanlıların yenilgisiyle son bulmuştur.1 93 harbi sonrasında imzalanan Berlin Antlaşmasına göre Batumi ve Kars bölgesi Rusya İmparatorluğu sınırlarına dâhil olmuştur. 19 Şubat 1878 (3 Mart) tarihinde Rusya-Osmanlı arasında imzalanan Ayastefanos Barış Antlaşmasının 21. Maddesine göre Rusya egemenliğine giren bölgelerin halklarına üç yıl serbest şekilde sınırın dışına göç imkânı verilmiştir. Berlin Kongresinde (1878 yılı Haziran-Temmuz ayları) Ayastefanos Antlaşmasının birçok detayı yeniden düzenlenmiştir fakat söz konusu madde ile ilgili hiç kimse bir talepte bulunmamıştır. Dolayısıyla 27 Ocak 1879’da (8 Şubat) İstanbul’da Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında ateşkes antlaşması imzalanmış olup, antlaşmanın 7. Maddesine göre Rusya’ya yeni bağlanan bölgelerde yaşayanlara

Bölgede tek söz sahibi olmak isteyen Rusya, bu amacına ulaşmak için Türk, Müslüman nüfuslar üzerinde insanlık dışı politikalar izlemiştir. 1750’den sonra Osmanlı, Rusya’nın göz diktiği pek çok bölgeden göç almaya başlamıştır. sınır dışına serbestçe göç etme hakkı verilmiştir. Göç etmeyenler Rusya vatandaşı sayılacaktır.3 Şubat 1879 tarihinden 3 Şubat 1882 tarihine kadar göç izni uygulanmıştır.2 1880 yılından sonra ise başta petrol olmak üzere sanayinin gelişmesi ve Batum demiryolunun yapılması gibi nedenlerle Batum’un şehir merkezinde, Rus ve Ermenilerin nüfusu artmaya, Müslümanların sayısı ise azalmaya başlamıştır. 1917 yılına gelindiğinde Batum’un şehir merkezinde Müslüman nüfusun oranı %15’lere kadar gerilemiştir. Fakat 1918 yılında şehrin Osmanlı idaresine geçmesi ile 1878’den sonra şehirden ayrılanların geri dönmeye başlaması sonucunda Müslümanların nüfus oranı %37’ye kadar yükselmiştir.3 Rus Hükümeti tarafından belirlenen 1890 tarihinden sonra toplu göçler Osmanlı Devleti’nin Rusya nezdinde

resmi girişimleri ile olmuştur. 1909 yılına kadar küçük grupların sınır geçişlerinde diplomatik problemler ortaya çıkmamıştır. Fakat bu tarihten sonra Rusya, sınır bölgesi halkının geçişlerini yasaklamıştır. Bu yasaklama göçleri durdurmamış ve kaçak yollarla Anadolu’ya gelenler olmuştur. Gürcü göçünün başlıca nedenleri; savaşlar neticesinde sınırların dışında kalan köyler, siyasi karışıklıklar, dini yaşamadaki zorluk, isyanlar, baskılar, halka ait toprağın elden alınması, artan vergiler ve zorlaşan yaşam şartlarıdır fakat özellikle Gürcülerin dindar oluşunu göz önünde bulundurursak dini sebepler baskındır. Göç savaşla başladığı için savaşın sebepleri aynı zamanda göçe de neden olmuştur. Balkanlar’da gerginliklerin başladığı yıllarda bölgede idareci olarak görev yapan Tahsin Uzer’e göre savaşın görünürdeki başlama sebebi “Selânik

GÖÇ HAREKETLERİ

77


mış ve bu barış ile Osmanlı Devleti, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda Rusya’ya bıraktığı Elviye-i Selâse’yi ve I. Dünya Savaşı sırasında bu coğrafyada kaybettiği toprakları geri almıştır. Brest-Litovsk Barışı ile birlikte Türk kuvvetleri Bakü, Nahçivan, hatta Dağistan’a kadar ilerlemeye başlamış ve bu ileri harekâtlar sırasında kurtarılan yerlerden birisi 14 Nisan 1918 tarihinde Batum olmuştur. Osmanlı Devleti Kafkasya’da kurtarılan yerlerin imarı ve buralarda devlet dairelerinin yeniden oluşturulması ve göçmenlerin ihtiyaçlarının karşılanması için bütçeye 5.000.000 liralık tahsisat koymuştur. kız olayı ve Dört Konsolosun öldürülmesi”dir. Bu sebep haricinde İstanbul Rum Patrikhanesi’nin yerinde bırakılması ve Bulgar Eksarhlığı’nın kurulmasına izin verilmesi, aynı zamanda Rus Çarı Petro’nun kendisini “Ortodoksların Ruhani Lideri” ilan etmesiyle Rusya’nın Osmanlı ülkesindeki Ortodoksların sözde zulüm gördüklerini iddia etmesidir. XIX. Yüzyılda etkisini iyice hissettiren milliyetçilik hareketleri ve bu hareketlerin oluşturduğu Panslavizm akımı da nedenlerdendir. Rus Çarı’nın hizmetine giren Yuriy Krijaniç adlı rahip yazdığı eserinde, Rus Çarı’nın Slav kavimlerini toplaması gerektiğini çünkü altı Slav kavminden, sadece onun kavminin bir devlet halinde ayakta durduğunu, diğerlerinin ise başka devletlerin hükümdarlığı altında ezildiğini belirtmiştir. Slav Birliği fikriyle harekete geçen Rusya, ele geçirdiği toprakları devamlı kontrolü altında tutmak için bir iskân siyaseti uygulamıştır. Bu siyaset ele geçirilen topraklardaki Müslüman halkın göç etmeye zorlanmasına ve bunların yerine Rus veya Hristiyan unsurlar yerleştirilmesiyle uygulanmış, direnenler üzerinde ise asimile etme yoluna gidilmiştir. Ruslar, Osmanlı-Rus savaşı sıralarında Gürcülük propagandası yapmış78

KONAK

larsa da işe yaramamış ve Müslüman Gürcüler Osmanlı ordusuna destek olmuşlardır. Yine bu dönem Ruslar, Gürcüleri kazanmak üzere bu üç sancakta (Batum, Kars, Ardahan) ve öteki yörelerde kendilerine sadık yöneticileri kullanmışlardır. Gürcistan’a çeşitli siyasal akımları sokmuşlardır. Elviye-i Selâse denen üç sancakta Müslüman olan Türk-Gürcü halkını azınlığa düşürmek için bu bölgelere Rum ve Ermenileri yerleştirmeyi planlamışlardır. Ancak Artvin, Borçka, Macahel ve İmerhev’deki Gürcüler, Türklerle iş birliği içinde silahlarını bırakmamış, Ruslara karşı ortak bir şekilde mücadeleyi sürdürmüşlerdir. Ruslar, 40 yıllık o işgal yıllarında bazı köy ve kasabalarda Rus okulları açmışlarsa da Türk ve Müslüman Gürcülerden ilgi olmamıştır. Örneğin, Şavşat Satlel ve Balıklı köyünde Rus okulları açılmış ancak ilgi olmadığı için bir yıl sonra kapanmıştır. Halk çocuklarını medreselere göndermiş ve Rus asimile politikasına alet olmamışlardır. 5-18 Aralık 1917 tarihleri arasında Osmanlı ve Rus delegeleri arasında yapılan görüşmeler sonucunda da TürkRus harbini sona erdiren 14 maddelik bir mütareke yapılmıştır. 3 Mart 1918 tarihinde de İttifak Devletleri ile Rusya arasında Brest-Litovsk Barışı imzalan-

GÖÇ SONRASI YAŞANAN SIKINTILAR Sağlık Sorunları 1860’lardan sonra gelen göçmenler zorlu ulaşım ve iskân dönemlerinden geçmiş, Kafkasya bölgesinden gelen muhacirlerin bir haylisi salgın hastalıklardan hayatını kaybetmiştir. 93 harbi sonrası gelen Gürcü muhacirler biraz daha iyi koşullara sahip olmasına rağmen vatanlarını terk etme acıları aynıydı. Ayrıca geldikleri zaman kuraklık ve açlık gibi olumsuz şartlar devam etmekteydi. Gurbet hayatı çekmek durumunda kalan muhacirler için göçle birlikte süre gelen açlık, sefalet ve salgın hastalıklar sürgünü daha zor bir hale getirmiştir. İskân Sorunları Toprak kayıpları ile başlayan Türk ve Müslüman Gürcü göçleri, Osmanlı Devleti tarafından teşvik edilmiştir. 93 Harbi sonrasında da yoğun bir şekilde devam eden bu göç dalgasında, Artvin ve Batum halkının bir kısmı deniz yolu ile bir kısmı da kara yoluyla Osmanlı topraklarına ulaşmıştır. Göçmenler, Karadeniz’de sahil yolu ve iç bölgelerde Hopa’dan itibaren İstanbul’a kadar Anadolu’nun pek çok vilayetinde iskân etmişlerdir. Göçmenlere göçler sırasında imkanlar ölçüsünde yol vasıtası,


iaşe, barınma ve yerleşmeleri konusunda her türlü destek sağlanmıştır. Ayrıca iskân sırasında göçmenlerin tam yerleşip üretime geçerek temel ihtiyaçlarını karşılayacak duruma gelene kadar iaşe ve barınma ile ilgili ihtiyaçları karşılanmıştır. Bunlara ek olarak yerleştirecekleri arazi, ev, tohumluk, iş gücü sağlayacak hayvanlar gibi yardımlar karşılıksız yapılmıştır. Rumeli göçmenlerinin de aynı dönemde yoğun bir şekilde İstanbul ve Marmara bölgesinde göçmesi ile birlikte ihtiyaçların karşılanması ve iskânı problem olmuştur. Bundan dolayı 1887’den itibaren Artvin ve Batum göçmenleri İstanbul’a gelmeden Anadolu’nun çeşitli yerlerine yönlendirilmeye başlamıştır. Hazine Hassa’ya ait araziler göçmenlerin iskân edilmesi için tahsis edilmiştir. Buna rağmen 1878 yılında Trabzon ve Samsun bölgelerine deniz yolu ile gelen yaklaşık 20.000 göçmen, Samsun sancağı ile Sivas vilayetinin bazı kazalarına yerleştirilmesi mümkün iken mali idarecilerin gerekli tedbirlerin almamasından dolayı Şubat 1880 tarihine kadar iskân edilmeleri sağlanamamıştır. II. Abdülhamid döneminde ’93 Göçmeni’ olarak adlandırılan bu göçmenlerin sağlayacağı iş gücü Anadolu’da boş arazilerin ekonomiye kazandırılması bakımından ve göçmen kitlelerin Anadolu nüfusunun Türkleştirilmesi yönünden önemsenmiştir. Sultan II. Abdülhamid, hem ekonomik yönden ülkesinin kalkınmasında katkı sağlayacaklarına olan inancı hem de milli duygulardan dolayı yakınlık duyduğu göçmenlerin nakil, geçici barınma ve iskânları gibi meseleleriyle yakından ilgilenmiştir. Yerleştikleri yerlerde kendilerine tahsis edilen arazilere ilave olarak orman ve meralardan tarım alanları açarak Anadolu’nun ekilebilir alanların genişlemesine önemli katkı sağlamışlardır. Böylece Anadolu’da tarımsal üretimin artmasında önemli bir etken olmuşlardır. Nadiren yerleştirildikleri şehirlerde orta sınıf iş gücüne katılmışlardır.

Gürcü göçünün ilk büyük dalgası 1828-1829 yıllarındaki savaşın akabinde olmuştur. 1867 yılında Abazaların muhacirliği ikinci dalga, 1877-1878 savaşından sonraki göç ise üçüncü dalga olmuştur. Asayiş Sorunları Osmanlı Devleti 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı ve 1876 Meşrutiyet ilanı ile sosyal hayatta değişiklikler yapmış; bazı yenilikler getirmiştir. Diğer yandan yabancı ülkelere verilen kapitülasyonlar ile birlikte Kırım Savaşı sonrası alınmaya başlayan dış borçlar, yaşanan isyan ve savaşlar, mali yük getiren kıtlık, kuraklık, deprem, yangın gibi doğal afetler ile birlikte toplum yapısını derinden etkileyen göçler ile salgın hastalıklar ülke gelişimini olumsuz yönde etkilemiştir. Osmanlı, 19-20. yüzyılda dış tehditler yanı sıra içerdeki tehditlerle de mücadele etmek durumunda kalmış; yaygın olarak eşkıyalık, gasp, hırsızlık, cinayet ve ahlak sorunları ile uğraşmıştır. Örnek verecek olursak Trabzon vilayetinin Ordu kazasında yaşanan sıkıntılar bunlardan biridir. Diğer pek çok yerde olduğu gibi Ordu kazasında da adam öldürme, gasp, hırsızlık, dağa kadın kaldırma ve hayvan hırsızlığı gibi birçok vukuat işlenmekle birlikte asayişi bozan temel sorun eşkıyalık olaylarıdır. Yerli eşkıyalar ile birlikte Protestan ve Ortodoks cemaat mensuplarının da mücadele içerisinde bulunduğu asayiş sorununa Gürcü eşkıyalar da katılmıştır. Hanedan üyelerinin olaylara etkisi, bölgenin coğrafi yönden sarp olması ve 19. yüzyılda yaşanan göçler neticesinde Gürcü muhacirlerin iskânında yaşanan sorunlar daha da içinden çıkılmaz hale dönüşmüştür. Göçmenlerin Ordu ve çevresindeki diğer kazalara yerleştirilmesini temelde Çürüksulu Ali Paşa yürütmüştür. Muha-

cirler, 1860’larda Ordu kaymakamlığı yaparak 93 harbi neticesinde gelen Gürcüler ile aynı yıl Orduya yerleşmiş olan, bölgeyi iyi tanıyan ve ilişkileri güçlü olan Ali Paşa’dan bağımsız hareket etmemiştir. Ali Paşa muhacirlerin bölgeye gelmesiyle birlikte onların himayelerini üstlenmiştir. Ali Paşa ile Trabzon valisi Sırrı Paşa arasında yaşanan iktidar mücadelesi nedeniyle Sırrı Paşa, Ali Paşa’yı bölgedeki otoriteyi zedeleyen, emniyeti bozan emirlere karşı gelen, himayesindeki Gürcülerin eşkıyalık faaliyetlerine göz yuman ve valilik tarafından alının önlemleri boşa çıkaran biri olarak İstanbul’a şikayet etmiştir. Ali Paşa ise vali beyi Gürcülerden nefret etmekle ve bölgedeki eşkıyalık faaliyetlerini Gürcülere yüklemeye çalışmamakla itham etmektedir. Bu durum iktidar mücadelesiyle daha da içinden çıkılamaz hale gelmiş, asayişin bozukluğu nedeniyle halkın gördüğü zarar, verdiği vergiden çok daha fazla olmuştur. Diğer bir faktör ise eşkıyalığın oluşumunda hemen hemen hareketsiz bir tarihi öğe olan coğrafyanın etkisidir. Ordu’nun coğrafi konumu eşkıyalık olayları için çok uygundur. Yaşam koşullarının zor olası ve o sene yaşanan kıtlık ile birlikte Gürcülerin iyi silah kullanması bölgedeki çatışmaları kaçınılmaz hale getirmiştir. Başta arazi olmak üzere muhacirlerin iskanı için gerekli olan birçok ihtiyacı yerel ahali karşılamıştır. Devamında ise Gürcülerin yerlilerin elimdeki arazileri ele geçirme istekleri şiddetli çatışmalara sebep olmuştur. Özellikle Rum ve Ermeniler, başta Rusya olmak üzere Osmanlı topraklarından dışına göçe baş-

GÖÇ HAREKETLERİ

79


lamıştır. Gürcüler bu göçün ilk olmasa da önemli müsebbipleri arasında gelmektedir. O dönemde halkın göçmenleri yerleştirilmesinde çok çalıştığı, ellerindekileri bölüştüğü ifade edilmekle birlikte memurların bu işte yolsuzluk yaptığı, göçmenlerin çoğunun sefalet ve açlıktan öldüğü belirtilmektedir. Bu durumun birçok göçmeni isyana sürüklediği, dağlara çıkıp eşkıyalık yaparak halkın mal ve mülküne ilişmeye başladığı vurgulanmaktadır.

serbestlik tanınmıştır. Berlin Antlaşması’nda böyle bir hüküm olmamasına rağmen Rusya, Osmanlı tarafına geliş gidişlerde bir sınırlama getirmediği için on yıllarca göç serbestçe devam etmiştir. Rusya, 1909 yılından itibaren serbest geçişlere yasak getirilmiş, bu tarihlerden sonra geçişler resmi sınır kapılarından pasaportlu olarak yapılabilmiştir. 1900’lü yıllarda Batum ve Artvin’den göçler azalsa da durmamış ve I. Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir.

Uyum Sorunları

BATUM MUHACİRLERİNİN ETNİK VE SOSYOKÜLTÜREL YAPISI

1903 yıllarına gelindiğinde ise vilayet salnamelerinde Gürcüler için cesur ve silah kullanmayı bilen kişiler oldukları, bu tarafa yeni göç ettikleri vakit bazı uygunsuz hareketlerde bulunmuş olsalar dahi hükümetin aldığı ahalinin elinde bulunan harp silahlarının toplanarak askeri depolarda saklanmasına benzeri tedbirler sayesinde sükûn ve asayişin faydasını anladıklarından bugün vilayetin çalışkan bir halkı olduğundan bahsedilmiştir. Fakat 1890’lıların sonu ile 1900’lü yıllarında başında Gürcüler ile yerli ahaliler arasındaki mücadelenin savaş ortamına dönüştüğü yapılan çalışmalarda ifade edilmektedir. Bununla birlikte bu dönemde muhacirler devletin her kurumunda kadrolaşmaya başlamıştır. Geri Dönüş Sorunları Ayastefanos Antlaşması’nın 21. Maddesinde göre Rusya’ya bırakılan yerlerin halkına bulundukları yerlerde kalmak veya göç etmek hususunda üç sene

Acarlar ya da Acaralılar, Gürcistan’ın güneybatısında bulunan Acara bölgesinin yerel halkına verilen addır. Rusya’da 1897 yılında yapılan ilk genel nüfus sayımından iki yıl önce “Rus İmparatorluğu’nda Yaşayan Halkların Alfabetik Listesi” başlığıyla bir ön çalışma yapılmıştır. 1895 yılında Petersburg’ta yayınlanan bu listede Rusya halklarının değişik yayınlarda yer alan ve farklı yıllara ait nüfus bilgileri derlenerek dilleri, dini inançları ve yaşadıkları bölgeyle ilgili kısa bilgiler verilmiştir. Buna göre Guri kabilesi olarak tanımlanan Acarların 1886 yılındaki nüfusu 59.516 kişidir.2 Acarlar, Gürcüce’nin lehçelerinden biri olan Acarca lehçesini kullanmıştır. Acara lehçesi; Osmanlı döneminde Türkçeden, Güney Kafkas dilleri olan Megrelce ve Lazcadan çok sayıda sözcüğü de içerisine katmıştır. Acarların büyük bölümü, Gürcistan’ın güneybatı kesiminin Osmanlı egemen-

Gürcü göçünün başlıca nedenleri; savaşlar neticesinde sınırların dışında kalan köyler, siyasi karışıklıklar, dini yaşamadaki zorluk, isyanlar, baskılar, halka ait toprağın elden alınması, artan vergiler ve zorlaşan yaşam şartlarıdır fakat özellikle Gürcülerin dindar oluşunu göz önünde bulundurursak dini sebepler baskındır. 80 KONAK

liğine girmesinden sonra, 16 ve 17. Yüzyıllarda Hanefi mezhebini benimsemiştir. 1921’de Acara Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti de halkın bu dinsel farklılığından dolayı kurulmuştur. 1926 yılına değin Acaralı Müslüman Gürcüler Sovyet nüfus sayımında Gürcülerden ayrı bir halk gibi gösterilerek Acaralı ismi ile yazılmıştır ve bu tarihteki Acaralıların nüfusu 71.498’dir. Daha sonraki Sovyet sayımlarında (19391989) Acaralılar Gürcü olarak kayıtlara geçirilmiştir. 1920’lerde Acaralılar, dinsel baskılara ve kolektifleştirmeye karşı çıkarak Sovyet yönetimine başkaldırmış, bundan dolayı çok sayıda Acaralı Orta Asya’ya sürgün edilmiştir. Bölgede Müslümanlığı benimsemiş Gürcüler de Batum Muhacirleri adının altında anılmış ve Anadolu’ya göç etmişlerdir. Gürcüler inatçıdır. Bazı tipik Gürcüler yaşadıkları yerde olayları abartmaları ile bilindiğinden Gürcü dendiğinde akla gelen bir diğer özellik, abartan kimseler olmalarıdır. Gürcüler, tarikat ve tasavvufi yapılara sahip olmamasına karşın dinlerini yaşamaya özen gösteren bir toplumdur ve özellikler kadınları bu konuda daha hassastır. Köylerinde imamlık görevini üstlenen hocalara da çok saygı duyarlar ve sık sık hocalarının da Gürcü olması yönünde istekte bulunmuşlardır. Giysi olarak kadınlar libada (yelek) ve zelze (bel) kuşağı kullanmışlardır. Atkı ve peştamal günlük yaşamda Gürcülerle bütünleşmiş aksesuarlardandır. Erkekler ise fes, piraşavani kaba (yanları işlemeli pantolon) ve aciska yani çizme giymeleriyle bilinmiştir. Köy işleriyle meşgul olanlar ise koyun yünü yağmur geçirmediği için koyun yününden ceket ve pantolonlar kullanmıştır. Evlerinin önünde mutlaka “havli-mamuli” denilen mısır, fasulye, patates, lahana, pazı, patlıcan, kabak, biber, yeşil soğan gibi ürünlerin dikimi ve ekimini yaptıkları bahçeleri vardır. Meyve yetiştirmek Gürcülerde çok önemlidir.


Gürcüler kışın da ambarlarda çok çeşitli meyveleri ve kuruyemişleri saklayıp uzun kış gecelerinde bir araya gelerek çeşitli oyunlar oynarken bu yemişleri tüketmişlerdir. Gürcüler değirmenlerde veya evlerde mısır veya buğday unundan yapılabilen “kveri” isimli çörekleriyle meşhurdur. Ocağın içinden odunun yanması ile kalan köz bir tarafa çekilerek altına “şkeri” (bir çeşit yaprak) konulur, üzerine kveri için yoğrulan hamur yerleştirilir ve el ile düzeltilir, daha sonra yine üstüne yaprak daha örtülür ve üzeri közlerle kapatılırmış. Sofraların vazgeçilmezi mısır ekmeği ve lahana ile yapılan yemekler oluşturmuştur: lobyo phali, kakalyani phali (şralphalay), tzetzkilyani phali, koraveli phali, phalis tolma, porçvi, tzurvilyani prasa, carhala, şekazmuli, carhala, prasa, kesmapiya, dzipyay, malahto, motrevlay, haçapuri (katmeri), mısırdan yapılan yemekler, hayvan ürünlerinden yapılan yiyecekler… Ekmekler “ketsi” denen taştan oyulmuş bir kabın içinde pişirilirmiş. Hatta düğünlerde düğün sahibi tüm köylüye un verir gelirken ketsi (ekmek) yapıp getirmelerini söylermiş. Gürcülerde erkek çocuğunun ayrı bir değeri vardır. Erkek çocuğu doğduğunda, çocuğun doğumu pilav eşliğinde silahlarla kutlanması; kız çocuğu doğarsa evde lapa yapılması âdettendir. Bu gelenek hâlâ devam etmektedir. Kışları, kadınlar el işleriyle uğraşırken erkekler avcılıkla uğraşmıştır. Genelde gençlerin evlenmesi için büyüklerin beğendiği bir kızda karar kılınır fakat evlenecek genç, birini beğenmişse bunu aile büyüklerinin kabul etmeleri gerekir; kabul etmezlerse gençlerin elindeki tek seçenek kaçmaktır. Evlilik yolunda ilk adım olan kız istemeye kadınlar katılmaz, giden erkekler ise hediyeler hazırlayarak kız evinin kapısını çalar. Damat da gelin de isteme sırasında evde bulunmaz ve ikisi de aynı köyden değilse düğün gününe kadar

Kveri

birbirini göremez. Nişan ailelerin isteğine göre gerçekleştirilir. Kına gecesinde, kız tarafı damada damatlık elbise götürür ve o gece erkek tarafında çok çeşitli şakalı oyunlar oynanır. Düğünde dağıtılacak tatlının yapımına köydeki kadınlar yardım eder. Düğünlerde “Gürcü Horonu” oynanır. Horon oynanırken “şuhti bico sakverdi mogihteba” (Zıpla oğlan sevgili sana yakışır.), şuhti patsiyav (zıpla kız), uhti patsiyav diye tempo tutulur. Erkek tarafı kızı almaya geldiğinde kızın yakın bir akrabası gelenleri karşılayıp onlardan hediye ister ancak hediye alındıktan sonra içeri erkek tarafının girmesine izin verilir. Kız ve oğlan tarafından “dade” denilen hanımlar gelinin odasına girerler. Gelinin duvağını açmak için gelinin yakın akrabalarından bekâr bir erkek odada hazır bulunur. Onun eline bir kama verilerek ortaya da bir boş kazan konulur ve bu kişi ‘’Neyiniz varsa getirin.’’ der, oğlan tarafı hazırladığı tepsiyi gönderir. Gönderilen şeyler beğenilmezse yenisi istenir, peçeyi açacak olan getirilen şeyleri beğenmezse bıçağı kazanın ortasına saplar. Odadan çıkar, dadeler ufak bir pazarlıktan sonra peçeyi açar. Kızın abisi gelin evden çıkarken bir daha eve dönmesin diye, evin kapısına iki ucu

birbirine gelecek şekilde bıçak saplar. Erkek tarafında gelinin peçesini damat açar ve o çevrede bulunan bekâr bir kızın üzerine atar. Çocuğu erkek olsun diye gelin, erkek evine geldiğinde gelinin kucağına bir erkek çocuğu oturtulur. Oğlan evine gelindiğinde Gürcü horonu oynanır ve kız tarafına yemek verilir. Sıra pilavı yemeye geldiğinde herkes kaşığını bırakır ve “sofra tutmak” denilen adet uygulanır; kız tarafı erkek tarafının önde gelen kişisinden tavuk, meyve gibi şeyler istermiş. Bu istek de yerine gelince herkes silah atar, evin tavanı delik deşik edilir. Gürcülerde vefat eden biri olduğunda o evde üç gün yas tutulur. Cenaze evine komşular üç gün boyunca yemek getirirler, cenazeye gelenleri köylüler evlerinde ağırlarlarmış. Cenaze evinde, ölünün 7. ve 52. günlerinde mevlid okutulur, gelen misafirlere yemek ve tatlı ikram edilirmiş. Ölünün öldüğü odaya 1 bardak su konulur, 40 gün boyunca odadan alınmazmış. Eve bir kelebek girerse veya üzerinize bir kelebek konsa o evden çıkan ölünün sizden Fatiha istediği ve ruhunun geldiğine inanılır. Kelebeğin gelmesi eve melek geldiğinin işareti olarak

GÖÇ HAREKETLERİ

81


Sultan II. Abdülhamid, hem ekonomik yönden ülkesinin kalkınmasında katkı sağlayacaklarına olan inancı hem de milli duygulardan dolayı yakınlık duyduğu göçmenlerin nakil, geçici barınma ve iskânları gibi meseleleriyle yakından ilgilenmiştir. da algılanır ve sabah namazından sonra eve melek girsin diye evin kapısı açılır.

GÖÇÜN GÜNÜMÜZE YANSIMALARI

Yaşı gelen çocuk yürüyemiyorsa çocuğun iki ayağı iple birbirine bağlanır ve cuma günü camiden ilk çıkana kestirilir. Yeni doğan çocuk âlim olsun diye göbek bağı cami tarafına atılır.

Türkiye’ye gelen göçmenler, 19 Mayıs 1913 tarihli Göçmen Kanunu’na tabi olmuşlar ve göçmenlerle ilgili tüm işlemler Dâhiliye Nezareti’ne bağlı Muhacirin Müdüriyeti tarafından yürütülmüştür. İskân Kanunu’na göre göçmenler, hükümetin izni ile gelenler ve göçmen olarak gelerek Osmanlı Devleti tabiiyetine geçmek istediklerine dair resmi istekte bulunanlar olmak üzere iki kısma ayrılmıştı. Göçmen sıfatıyla gelenlerin, Muhacirin İdaresi tarafından geçici olarak kabul edilerek uygun yerlere sevk edilip, hükümet tarafından yapılan incelemeler sonunda kabul edilmeleri halinde, Osmanlı vatandaşlığına geçebilme ve kesin olarak iskân edilebilme hakları vardı. Göçmen olarak kabul edilenler ise kendileri ve ailelerinin Osmanlı vatandaşlığından bir daha çıkmayacaklarına dair taahhüt senedi imzalamak zorundaydılar.

Gelincik (Tamardodopalay) denilen sevimli hayvana Gürcüler tavuklarını boğmasın diye çeşitli şeyler adarlar; Kraliçe Tamara gibi güzel olduğunu, Kraliçeyi ona vereceklerini söylerler ve tavuklarına dokunmamalarını isterler. Eğer gelincik kümese dadandıysa sabah erkenden kümese gelir ve Tamardodapalaya köylülerin ifadesiyle söylersek “şuperyona” yani güzel şeyler vaad ederlermiş. Yeni yıl Zemherinin 13. günü başlar; yeni yıla girildiğinde şafak sökmeden bazı gençler kapı kapı gezerek fındık, ceviz ve bazı hediyeler toplarlar. Ay tutulması olduğunda Müslüman ülkelerin, güneş tutulması olduğunda ise Müslüman olmayan ülkelerin başlarına felaketler geleceğine inanırlar. Yeni ay görüldüğünde ve 9. ayın 9’unda turşu kurmazlar. Cuma günü lahana dikilirse acı olacağına inanılır. Ayrıca domuzların çoğalması o bölgede savaşın başlayacağının alameti olarak algılanır. Nisan’ın ilk pazartesi günü Gargnobay başlarmış. 1., 2. ve 3. gün eve hiçbir şey getirilmez. Bugüne Acaralı Gürcüler Bettami adını verirler. Eve 1. gün odun gibi bir şey getirilirse o yıl eve yılan geleceğine, 2. gün yeşillik getirilirse eve sülük gibi canlılar geleceğine, 3. gün un elenirse o yıl çok sinek olacağına inanırlar. 1

82 KONAK

Türkiye’ye yerleştikten sonra İskân Kanunu’nun sekizinci maddesine istinaden, tekrar Batum’a dönmek isteyenler olmuştur. Batum göçmenlerinin sevklerinde yapılan uygulamaya göre, geri dönmek isteyen göçmenler bu yönde taleplerini İaşe ve Muhacirin Müdüriyeti aracılığı ile Dâhiliye Nezareti’ne bildirmişlerdir. Batum göçmenlerinin hem güvenlik hem de döndüklerinde mağduriyet yaşamamaları için Batum’daki hüviyetlerini ve işlerini hükümete bildirmeleri istenmiştir. Daha sonra bu göçmenlerin askerlikle ilgili durumları araştırılarak geri dönüşlerine izin verilmiştir.

TBMM Hükûmeti döneminde ise Moskova ve Kars antlaşmaları ile Batum’un Rusya’ya bağlı Gürcistan Hükümetine devri sonrası özellikle sınır konusunda birtakım sıkıntılar yaşanmıştır. Moskova Antlaşmasının hemen akabinde Türkiye’nin Batum sınırını halkın tam olarak bilmemesi, hangi ülkeye yerleştiklerini anlamamaları gibi nedenlerle bazı sorunlar ortaya çıkmıştı. Bu sorunu gidermek için Türkiye’nin kuzeydoğu sınırı ile ilgili Batum ve havalisinden çok sayıda mültecinin geldiği Sinop vilayetine ayrıntılı bir izahat gönderilmiştir. Sınır belirsizliğinden en çok mağdur olanlar tarlaları Batum’da kalan, fakat kendileri Türkiye sınırları içerisinde bulunan vatandaşlar olmuştur. TBMM bu vatandaşların sorunlarını gidermek için 17 Ocak 1922 tarihinde, tarlaları Batum’da kalan vatandaşların kesin sınırlar belirleninceye kadar getirecekleri tarım ürünlerinden gümrük vergisi alınmaması yönünde karar almıştır. TBMM Hükümeti, Moskova ve Kars antlaşmaları sonrasında göç etmeyip Batum’da kalan Müslüman halka ihtiyaç ve imkânlar ölçüsünde yardımlarda bulunmuştur. TBMM Hükûmeti döneminde Türkiye’ye yerleşmek ve resmi iskân izni için bir dilekçe ile Mübadele İmar ve İskân Vekâletine başvurmaları gerekli görülmüştür. Çünkü kanunen bir yerde 15 günden fazla kalmak için oturma izni alma şartı vardır. 1930’lu yıllara gelindiğinde bile Rusların, Kafkaslarda Müslüman Türk ahaliye karşı uyguladıkları zorlama siyaseti ve bunun sonucunda Türk-Müslüman nüfusun Batum’dan Türkiye’ye göçü devam etmektedir. Komünist rejimden kaçmak amacıyla vatandaşlar ülkelerinden ayrılmış ve Türkiye içlerine yerleşmişlerdir. Göç süreci yirminci yüzyılda da devam etmiştir. Pratikte göç 1878-1921 yılları arasında sürmüştür. Bu açıdan en gergin dönem Güney Gürcistan toprakla-


rında geniş askeri operasyon dalgalarının olduğu Birinci Dünya Savaşı yılları olmuştur lakin münferit göç hadiseleri günümüze kadar devam etmiştir. 16 Temmuz 1921’de tarihsel Acaristan topraklarını da kapsayan bölgede bölgenin Müslüman karakterinden dolayı Acara Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur. Günümüzde Acarlar Acara Özerk Cumhuriyeti dışında, Gürcistan’ın değişik bölgelerinde yaşamaktadır. Ayrıca Türkiye’nin değişik bölgelerinde yerleşik olarak ve muhacir olarak gelip yaşayan Acarlar bulunmaktadır. Günümüzde Acara İstatistik İdaresi’nin tahmini rakamlarında bölge nüfusunun %63’ü Ortodoks Hıristiyan, %30’u Hanefi mezhebinden Sünni Müslüman olarak verilmektedir. Batum ve civarından gelen göçmenlere vatandaşlık hakkı verilmiş, arazi, ev gibi gayrimenkuller tahsis edilmiştir.1 Gürcistan ve Türkiyede büyükelçilikler açılmıştır. Ülkemizin Batum’da, Gürcistan’ın ise İstanbul ve Trabzon’da Başkonsoloslukları bulunmaktadır. 31 Mayıs 2011 tarihinde imzalanan ve 10

Ülkemizin Batum’da, Gürcistan’ın ise İstanbul ve Trabzon’da Başkonsoloslukları bulunmaktadır. 31 Mayıs 2011 tarihinde imzalanan ve 10 Aralık 2011 tarihinde yürürlüğe giren bir protokol uyarınca, iki ülke vatandaşları birbirlerinin ülkelerine sadece kimlik belgeleri ile seyahat edebilmektedirler. Aralık 2011 tarihinde yürürlüğe giren bir protokol uyarınca, iki ülke vatandaşları birbirlerinin ülkelerine sadece kimlik belgeleri ile seyahat edebilmektedirler. Acaralılar kültürlerini günümüze taşımıştır. Hâlâ cenazelerde Gürcüce ağıt yakılmaktadır, birçok gelenek de Türk gelenekleriyle sentezlenmiş halde yaşanmaktadır. Gürcistan dostluk derneği, Eduard Sevardnadze Türkiye-Gürcistan Dostluk ve Dayanışma Vakfı, Batum ve Havalisi Kültür Yardımlaşma Derneği, Batum ve Havalisi Muhacirleri Kültür Dayanışma Derneği, Acara Gürcüleri Kültür

ve Dayanışma Derneği gibi dernekleri bulunmaktadır. Hıristiyan Gürcülerden farklı kültürel özelliklere sahip olan binlerce Acaralı Müslüman Gürcülerin çoğu savaştan sonra “Rus zulmüne uğrama korkusuyla” ülkelerini terk ederek deniz yoluyla Batum’dan Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, İstanbul ve Karadeniz kıyısındaki öbür limanlara gelmişler bir bölümü bu liman kentlerinin çevresine, öbürleri iç kesimlere giderek, Amasya, Adapazarı, Bursa, Balıkesir’in köylerine yerleşmişlerdir. Türkiye’nin başka bölgelerine farklı sebeplerle yayılmış ve birçok yerde bürokrat , sanatçı ve zanaatkar olarak yaşamaktadırlar.

KAYNAKÇA 1. Arslan Z. ‘‘Batum Göçmenleri (19141930)’’; 2014.

menleri (1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’ndan Sonra)’’; 2009.

2. Çokharadze M. ‘‘Kartuli Enis Geograpia Turketşi-Tzigni Pirveli-Marmarilos Zgvis Regioni’’; 2016.

7. Aktaş E, Aktaş H. ‘‘Ordu Kazasında Asayiş Sorunları (19.Yüzyılın Sonu-20. Yüzyılın Başı)’’; 2017.

3. İsmetzade Dr MA. ‘‘Gürcü Köyleri’’; 2002.

8. Zeyrek Y. ‘‘Acaristan ve Acarlar’’; 2001.

4. Livaoğlu A, Sidre A. ‘‘93 Harbi’nin Balkan Cephesindeki Sosyo-Politik Sonuçları (1877-1908)’’; 2009. 5. Gül M. ‘‘Türk-Gürcü İlişkileri Ve Türkiye Gürcüleri’’; 2009. 6. Demirel M. ‘‘Artvin ve Batum Göç-

9. Murtazaoğlu F. ‘‘Acaralıların Siyasi Özerklik Hakkının Süjesi Haline Gelmeleri Ve Türkiye’nin Bu Sürece Etkisi’’; 2004. 10. Mgeladze N. ‘‘Ajarians’’; 2007.

12. Papşu M. ‘‘Rusya İmparatorluğu’nda Yaşayan Halkların Alfabetik Listesinde Kafkasyalılar’’; 2005. 13. Henze P. ‘‘1995’te Gürcistan’’; 1995. 14. Alizade R. ‘‘Acaralıların Tarihsel Rolüne Dair’’. 15. Yazıcı H, Demirel M. ‘‘93 Harbi’nden Sonra Eskişehir’e Yerleştirilen Göçmenler’’; 2006. 16. Şahin M. ‘‘Kültürel Dünyamıza Yolculuk’’; 2014.

11. Sanıkıdze G, Edward W. ‘‘Islam And Islamic Practices İn Georgia’’; 2004.

GÖÇ HAREKETLERİ 83


Suriye Dosyası 2 Suriye Arap Cumhuriyeti [1918-2009] Suriye Siyasi Tarihi 1. 1918-1946 Suriye Arap Cumhuriyeti

SURİYE’DEN ANADOLU’YA GÖÇ ÇALIŞMA GRUBU Beyza Bekdik Busenur Keloğlu 1 Emine Beyza Kaynar * 1 Mine Baş 2 Dilan Onur 2 Elif Ersöz 1 1

1 2

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi

* İletişim: beyzahp301@gmail.com

84 KONAK

I. Dünya Savaşı’nda, Osmanlı Devleti’nin önemli bir merkezi olan Suriye, İngiliz askeri güçlerinin de hedefi oldu. Bölge vali ve IV. Ordu Komutanı olan atanan Cemal Paşa idaresindeydi. Cemal Paşa, bazı Arap liderlerin İngilizler ve Fransızlar ile iş birliği içerisinde olduğu gerekçesiyle sert bir politika izledi. Kaygılarında da haklı çıktı. 1916 yılında Şerif Hüseyin, İngiltere ile varmış olduğu anlaşmaya uygun olarak Osmanlı’ya karşı ayaklanma başlattığını ilan etti. 1918’de Hicaz’da bulunan bir Arap ordusunun desteğiyle taarruzda bulunan İngiliz birlikleri, bölgeyi işgal etti. İtilaf devletleri Şerif Hüseyin’e ve oğullarına bağımsız devletler kurmayı vaat etmişlerdi. Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, Şam’a giderek İngiltere’nin desteğiyle bölgede bir Arap hükümeti kurdu. Osmanlı ordusu 1917 sonunda Kudüs’ten, 1918 sonunda da Şam’dan çekildi. Ekim 1918 sonunda Osmanlı Devleti’nin Mondros Antlaşmasını imzalamasıyla Suriye’deki yönetimi resmen sona erdi. Faysal, Ekim 1918’de eski Osmanlı subaylarından Ali Rıza Paşa başkanlığında bir hükümet kurdu. Faysal bölgenin tamamının babası Şerif Hüseyin’e verileceğini bekliyordu. Ancak hayal kırıklığına uğrayacaktı. Savaş sırasında İngilizlerden bağımsızlık sözü almış Arap önderlerin Şam’da topladığı Suriye


Kongresi, Faysal’ı Filistin›i de içine alan birleşik Suriye›nin kralı ilan etmesine rağmen, İtilaf Devletleri San Remo konferansında Sykes Picot Anlaşması çerçevesinde Filistin’i İngiliz, Suriye ve Lübnan’ı da ayrı ayrı Fransız manda yönetimine bıraktı. Bu sebeple aralarında başlayan mücadele 1920’de Fransızların Suriyelileri ağır bir yenilgiye uğratmasının ardından Faysal’ın sürgüne gönderilmesi ile sona erdi. Fransızların işgali iki yıl sonra Milletler Cemiyeti’nin onayıyla resmen manda yönetimine dönüştü. Manda yönetimi devrinde (1920-1946) Fransızlar, Suriye’de dini ve etnik azınlıkları desteklemek suretiyle, Arap milliyetçiliğini zayıflatarak otoritelerini güçlendirmeyi hedeflediler. 1922’de Fransızlar, Sünnilerin yoğun olduğu yerlerle Alevilerin ve Dürzilerin yoğun olduğu yerler ayrı idari birimler haline getirdi. Fransız manda yönetimi başından itibaren mahalli direnişle karşılaştı. 1925’e kadar meydana gelen direnişler kısa sürede bastırıldı ve diğer bölgeleri etkilemesine izin verilmedi. Ancak Sultan Atraş liderliğinde Temmuz 1925’te Cebelidüriz’de başlayan isyan sonunda Fransızlar mağlup oldu. Şam ve Humus’ta da isyanlar başladı. İlk zamanlar kontrolü kaybeden Fransızlar, Ekim 1925’te Şam’ı havadan ve karadan bombalamalarına rağmen isyan 1927 baharına kadar sürdü. 1927’de isyan bastırıldığında binlerce kişi hayatını kaybetti, binlercesi evsiz kaldı ve Şam’ın önemli bir kısmı harabeye döndü. İsyanın bastırılmasının ardından Fransızlar, Suriye politikalarında yumuşamaya giderken el-Kütletü’l-vataniyye adıyla yeni bir oluşum meydana geldi. El-Kütletü’l-vataniyye’de azınlıklar temsil ediliyordu. Bu topluluk bir yandan bağımsızlık mücadelesi verirken bir yandan da Fransız Hükümeti ile ortak hareket ediyordu. Ancak Fransızlar’la uyumlu ilişki kurmak kolay olmadı. 1929’da oluşturulan kurucu meclisin hazırladığı anayasa Fransızlarca reddedildi. Bir yıl sonra Fransa ken-

disinin hazırladığı manda yönetimini zayıflatıcı unsurlara karşı tedbirleri içeren anayasayı uygulamaya koydu. 1936’da Fransa’da yeni bir hükümet kuruldu. Bu şekilde Suriye-Fransa ilişkilerinde yeni bir dönem başladı. Aynı yılın sonunda her iki taraf heyetlerinin çalışmaları neticesinde taslak bir antlaşma imzalandı. Buna göre Fransa, Suriye’nin savunmasını üstlenmesine, hava ve kara askeri üslerini elinde tutmasına karşılık Suriye bağımsızlık için hazırlıklar yapacak ve Milletler Cemiyeti’ne üye olacaktı. 1936’da Suriye meclisince onaylanan antlaşma Fransa tarafından onaylanmayınca Suriye’nin bağımsızlık yolunda ilerlemesi sağlanamadı. 1939’da Fransız temsilcilerin anayasayı askıya alması ve meclisi feshetmesinin yanı sıra Fransa ve Türkiye Cumhuriyeti arasında yapılan bir antlaşma ile Hatay Türkiye sınırlarına dahil edildi. II. Dünya Savaşı sırasında Suriye sıkı kontrol altında tutulmanın ötesinde savaşın olumsuz etkilerinden dolayı toplumsal ayaklanmalara sahne oldu. 1941’de başlayan gösteriler siyasi bağımsızlık taleplerini beraberinde getirdi. 1943’te Fransa, anayasayı tekrar yürürlüğe koymak ve seçimlerin yapılmasına rıza göstermek zorunda kaldı. Ancak bütün yetkilerini devretmeye yanaşmıyordu. Bir taraftan ülkedeki etkinliğini devam ettirecek antlaşmaları imzalatmaya çalışıyor, diğer taraftan bölgedeki askeri varlığını arttırıyordu. Bu baskı yeni isyanların ve çatışmaların çıkmasına neden oldu. Fransa, Şam’ı havadan ve karadan bombaladı. Çatışmaların yoğunlaşması üzerine İngiltere’nin müdahalesiyle ateşkes sağlandı, Fransa antlaşma taleplerinden vazgeçti ve 1946 baharında Suriye’yi terk etmek zorunda kaldı.

2. 1946-1970 Suriye Arap Cumhuriyeti

Bağımsızlık sonrası ülkenin sosyal ve siyasi görünümü hiç iç açıcı sayılmazdı. 1943’te Mişel Eflak ve Salahaddin Bitar tarafından kurulan ve çoğunlukla azınlıkları bünyesinde barındıran Baas Partisi, bu dönemde güçlü bir tabana sahip değildi. Toplumun en fakir kesimini oluşturan Aleviler, Sünnilerin kontrolünden kurtulmak için ayaklanma provaları yaparken her etnik sınıf kendi çıkarlarını koruma mücadelesi veriyordu. Bazı gruplar Sovyet Bloğu ile yakınlaşmaktan bahsederken diğer bir kesim de Arap dünyasına ağırlık verilmesini savunuyordu. Bağımsız Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı Şükrü el-Kuvvetli idi. Ülkenin ilk ciddi problemi ise, Mayıs 1948’de kurulan İsrail’e karşı girişilen 1.Arap-İsrail Savaşı’na Suriye ordusunun katılması ile yaşandı. İsrail karşısında büyük bir yenilgi yaşayan Arap cephesi, bunun bedelini ülke içi siyasetlerindeki çalkantılarla öderken, Suriye yönetimi de bu durumdan nasibini aldı. Bu dönemde Şam eşrafının Suriye siyasetindeki hakimiyeti kırılırken Fransızlar tarafından 1920’de kurulan Suriye Askeri Akademisi’nde yetişen taşra kökenli subayların etkili olduğu dönem başladı. Bu aynı zamanda siyasi istikrarsızlığın da habercisiydi. Fransız manda yönetimi döneminde çoğunluğu Alevi kabilelerden toplanan gençlerden oluşturulan Özel Kuvvetler, daha sonra bağımsız Suriye’nin resmi ordusu haline getirildi. Ordu, yenilgiden hükümeti sorumlu tutup sivilleri suçlarken, siviller de askerlere yükleniyordu. Yaşanan gerginlik, Mart 1949’da General Hüsnü Zaim tarafından gerçekleştirilen darbenin

İtilaf Devletleri San Remo konferansında Sykes Picot Anlaşması çerçevesinde Filistin’i İngiliz, Suriye ve Lübnan’ı da ayrı ayrı Fransız manda yönetimine bıraktı. GÖÇ HAREKETLERİ 85


Abdul-Nasır ve Şükrü Kuvvetli Birleşik Arap Cumhuriyeti paktını imzalarken

ardından askerlerin galibiyetiyle son buldu. İngiliz ve Fransızlar tarafından desteklenen Hüsnü Zaim, tüm partileri feshederek tek başına katıldığı temmuz seçimlerinde başkan seçildi. Ancak Zaim’in de muhalifleri tarafından aynı yöntemle düşürülmesi gecikmedi. Hüsnü Zaim aynı yıl General Sami el-Hinnavi tarafından düzenlenen bir darbeyle iktidardan uzaklaştırıldı. Sami el-Hinnavi; Devlet Başkanı Zaim ve Başbakan Muhsin el-Barazi’yi idam ettirdi. Hinnavi’nin darbesiyle sivillere geçmesi beklenen ülke yönetimi, Aralık 1949’da gerçekleştirilen yeni bir darbeyle bu kez de Albay Edip Çiçekli’nin eline geçti. Albay Çiçekli, Hinnavi’nin Suriye çıkarları aleyhine dış güçlerle (Irak) iş birliği yaptığını iddia ediyordu. 1951’de hükümetin tüm üyelerini tutuklayıp General Fevzi Silu’yu başbakan olarak atayan Albay Çiçekli, 1952’de kendi partisi Arap Özgürlük Hareketi dışındaki tüm partilerin faaliyetlerini yasakladı. Böylece birkaç yıl sürecek olan diktatörlük dönemi başladı. Temmuz 1953’te yapılan referandum ile Suriye halkı, başkanlık sistemini kabul ederek Çiçekli’nin başkanlığını onayladı. Ancak aynı yılın sonlarında, özellikle öğrenci ey86 KONAK

lemlerinin yayılması ve diktatörlüğe karşı isyanların başlamasıyla Çiçekli rejiminin de sonunun geldiği anlaşılıyordu. Çiçekli olağanüstü hâl ilan etti ve ordu içindeki tüm muhalifleri temizledi ancak bu tedbirlerin hiçbiri 1954’te gerçekleştirilen darbeye engel olamadı. Çiçekli, başka bir askeri darbe ile görevden uzaklaştırılmıştı. Millet ve Halk partileri koalisyon kurarak iktidara geldi Artık ordu, siyaseti belirleyen en önemli aktör durumundaydı. Suriye üzerine hesabı olan ülkeler, siyasi yatırımlarını tamamen ordunun tutumuna göre belirlemeye başlarken Suriye iç siyasetinde ise 1955’ten itibaren sol eğilimli faktörler giderek güç kazandı. Halid Bektaş’ın liderliğindeki Komünist Partisi ile Mişel Eflak ve Selahaddin el-Bitar tarafından kurulan Sosyalist Baas Partisi giderek güçlenmekteydi. Bunda özellikle Baas Partisi’nin pan-arabist söylemleri etkili olmaktaydı. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın sosyalist ve pan-arabist politikalar izlemesi giderek iki ülkeyi birbirine yakınlaştırdı. Bu yakınlaşma Şubat 1958’de Mısır ve Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti(BAC) adı altında birleşmesiyle sonuçlandı. Yeni birleşik devletin Cumhurbaş-

kanı Abdünnasır oldu. Baas ideolojisiyle Abdünnasır liderliğinin birlikte pan-arabizmi başaracağı ve diğer Arap ülkelerinin de birliğe katılacağı umulurken Abdünnasır’ın Baas Partisi’ni kapatmasıyla ülke yönetiminden dışlandıklarını düşünen Suriyeli siyasetçiler durumdan hiç memnun değildi. Eylül 1961’de Suriye’de gerçekleştirilen askeri ihtilal, Birleşik Arap Cumhuriyetini sona erdirdi. İhtilalin ardından yapılan seçimlerde Baas Partisi büyük bir güç kaybına uğrarken bağımsızlar yönetimi ele geçirdi ve Nazım el-Kudsi’yi cumhurbaşkanı yaptı. 1962’de üç küçük askeri ihtilal teşebbüsü oldu. Mart 1963’te gerçekleştirilen yeni bir darbeyle bağımsızların yönetimine son verildi ve Baas Partisi iktidara getirildi. Bu dönemde ordunun siyasetteki etkisi giderek arttı. Aynı zamanda orduda kritik görevlere Baas eğilimli, başta Alevi ve Dürzî olmak üzere gayri Sünni subaylar getirildi. Mısır’la ayrıldıktan sonra Baas Partisi iki ayrı gruba bölündü. Bunlardan biri eski Baasçı görüşü benimseyen Emin el-Hafız önderliğinde daha çok sivil ağırlıklı gruptu. Bir diğeri ise Salah Cedid, Muhammed Umran ve Hafız Esed gibi etnik azınlıklara mensup subaylardan oluşan ve Neo-Baas olarak isimlendirilen yeni Baasçı fikri benimseyen gruptu. Daha çok küçük kasabalar ve köylerdeki alt sınıf Sünni Müslümanlar, Alevi, Dürzi ve İsmaililer gibi toplumun birçok kesimine mensup kişilerin sempatisini kazanan bu liderler, bir Arap birliğinden çok “Suriye ulusalcılığı” kavramına öncelik veriyordu. 23 Şubat 1966 tarihinde Cedid’in başını çektiği askerler, Suriye’nin bağımsızlığından bu yana on üçüncü ve en kanlı askerî darbeyi gerçekleştirdiler. İki grup arasındaki güç mücadelesi, Emin el-Hafız’ın yenilgisi ve Baas’ın askeri kanadının iktidarı ele geçirmesiyle son buldu. 1966’daki darbeyle birlikte Hafız Esed, Cedid’den sonra


ülkenin ikinci adamı hâline gelmiş, aynı anda hem genelkurmay başkanlığı hem de hava kuvvetleri komutanlığını yürüterek Suriye politikasında etkili kişilerden biri olmuştu. Baas Partisi Bölgesel İdaresi’nin beş önemli makamı, ikisi Sünni (Atassi ve Zuayyin) ve üçü Alevi (Cedid, Makhus ve Esed) olmak üzere beş darbeci tarafından dolduruldu. Esed, savunma bakanlığı ve hava kuvvetleri komutanlığı mevkilerini aynı anda işgal etmesinin avantajlarını kullanıyordu. Cedid, daha sivil bir nüfuz yöntemi benimserken Esed, ordudaki yandaşlarını arttırıyordu.1967 yılı haziran ayı başlarında İsrail’le yapılan savaşta (6 Gün Savaşları) alınan yenilgi ve Suriye’nin en stratejik bölgelerinden biri olan Golan Tepeleri’nin kaybedilmesi, Suriye ve Mısır’daki sosyalist rejimlere duyulan güveni yok etti. Bu durum Esed’in otoritesini arttıran bir dönüm noktası oldu. 1967 yenilgisinden sivilleri sorumlu tutan Esed, hükümete yönelik eleştirilerini artırmaya başladı. Esed, Arap ülkeleriyle ilişkilerde Cedid’in dış politikasını fazla sert bularak biraz daha pragmatist ve ılımlı bir tutum sergilenmesi gerektiğini savunuyordu. Cedid’in Ürdün Kralı’nın devrilmesine yönelik politikasını ve Irak’la karşı karşıya gelmesini benimsemeyen Genelkurmay Başkanı Esed, çatışmalara müdahale edilmesine karşı çıkarak uçak göndermeyi reddetti ve Cedid’le ipleri iyice gerdi. Ordunun tamamında gücü eline alan Hafız Esed’in iki rakibi, Başbakan Yusuf Zu’ayyin ve İbrahim Makhus tutuklandı. Ardından Esed’in adamları hükümette önemli görevlere getirildi. Birkaç ay sonra Cedid’e doğrudan meydan okuyacak hale gelen Esed, kendisine bağlı tankları Şam’ın kilit noktalarına yerleştirdi. 12 Kasım 1970’te toplanan Baas kongresi, Esed’i ikilik çıkarmakla suçlayıp Cedid hükümetinin iç ve dış politikasının desteklenmesi kararını aldı. Toplantının ardından harekete geçen Salah Cedid, Hafız Esed’i görevinden

almaya kalkıştı. Bu gelişmeler üzerine harekete geçen Esed, Cedid hükümeti ve Baas’ın tüm yöneticilerini tutuklatıp yönetime el koydu. Sonuçta Lazkiye’nin Kardaha köyünde bir Alevî ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen, 1954’te Humus Askerî Akademisi’nden mezun olarak savaş pilotu olan, 1964’te Hava Kuvvetleri kumandanı ve 1966’dan beri Savunma bakanlığı görevlerini sürdüren General Hafız Esed, Kasım 1970’te gerçekleştirilen bir askeri ihtilalle iktidarı ele geçirdi. Mart 1971’de yapılan seçimde yedi yıl süreyle ilk cumhurbaşkanlığı görevini üstlendi. 3. 1970-2009 Suriye Arap Cumhuriyeti

1963’te iktidara gelen Baas Partisi ülkedeki siyasal istikrarı uzun süre sağlayamadı. Hafız Esed 1970’te iktidarı ele geçirdi ve 1971 yılında yapılan referandumda oyların %99,2’sini alarak devlet başkanı seçildi. Devleti istikrara kavuşturması ve sistemin kurumsallaştırılması konusundaki başarılarından ötürü Esed, gözlemciler tarafından Suriye’nin kurucu babası olarak nitelendirildi. Bugünkü siyasal yapının hemen tamamında Hafız Esed’in izlerini bulmak mümkündür. 1972’de Baas Partisi öncülüğündeki altı siyasi partiden oluşan Ulusal İlerici Cephe’yi kurduktan sonra 1973’te kalıcı bir anayasa hazırlanıp yürürlüğe kondu. 30 yıllık iktidarı boyunca Esed, ülkedeki siyasal, ekonomik ve toplumsal hayatı kontrol altında tutan bir rejim

kurdu. Stratejik önemi olan görevlere yapılan atamalardaki temel ölçüt Esed’e mutlak sadakatti. Bu çerçevede Baas rejimi, devletin belirlediği ritüellere zorunlu katılımlarla ve söylemini kabul ettirmekle insanlara baş eğdirmiş bir rejimdi. Esed’le birlikte Suriye’de ilk kez bir Nusayri, devlet başkanı oldu. Nusayrilere destek verenlerin başında Hıristiyan ve Dürzî gibi dinsel azınlıklar geldiler. Bireysel ve ortak çıkarlar temelinde düşünen bu gruplar, Baas rejimi altında sahip oldukları görece rahatlık ve güvenliği kaybetme korkusuyla Nusayrilere destek verdiler. Bunların dışında özellikle kırsal kesimlerde yaşayan dışlanmış Sünni kabileler ile Şam merkezli zengin Sünniler de Baas yönetimine destek oldular. Toplumun her kesimini sadece Nusayrilerle kontrol edemeyeceğini bilen Esed, meşruiyetini artırmak amacıyla Şam’ın önde gelen Sünni aileleriyle ilişkilerini iyi tuttu ve Sünnileri yatıştırmak için onlara hükümette yer verdi. Hafız Esed’in 10 Haziran 2000 tarihindeki ölümü ve yerine oğlu Beşar’ın geçmesi ülke tarihinde bir dönemin sonunu ilan etti. Eğitiminin iki yıllık bir kısmını Batıda tamamlayarak bir tıp doktoru olarak yetişmiş Beşar’ın devlet başkanı olması ve Batı düşüncesine aşina olan genç bir liderin yönetime gelmesi Suriye’nin geleceği konusunda iyimser beklentilere yol açtı. Hafız’ın yerine geçmesi beklenen

Baas Partisi’nin pan-arabist söylemleri etkili olmaktaydı. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın sosyalist ve pan-arabist politikalar izlemesi giderek iki ülkeyi birbirine yakınlaştırdı. Bu yakınlaşma Şubat 1958’de Mısır ve Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) adı altında birleşmesiyle sonuçlandı. GÖÇ HAREKETLERİ

87


büyük kardeş Basil’in 1994’te geçirdiği trafik kazasında ölmesinden sonra veliaht tayin edilen Beşar, 1994‘ten iktidarı devraldığı 2000‘e kadar devlet başkanlığı için hazırlandı. Önce Humus Askeri Akademisi’nde eğitim aldı daha sonra Beşar’ın iktidarının toplumsal ve siyasal meşruiyet kazanması için bazı adımlar atıldı. Devletlerarası ilişkilerde deneyim kazanması için ülkeyi temsilen yurtdışı ziyaretlerine gönderilen Beşar, Suriye Bilgisayar Derneği’nin başına getirildi. Yönetimde Beşar’ın liderliğine karşı çıkması muhtemel olan kişiler devre dışı bırakıldı. Babasının ölmesi üzerine Suriye Meclisi ve Baas Partisi Beşar’ın devlet başkanı olması için gerekli yasal düzenlemeleri yaptı. Bu bağlamda devlet başkanı olma yaşı 40’tan 34’e düşürüldü. Beşar, 10 Temmuz’da yapılan referandumda oyların %97’sini alarak devlet başkanı oldu. İktidara geldiğinde Beşar’ın amaçlarına ulaşmasında yardımcı olacak yakın bir çevresi yoktu. Babasının çevresini ve sosyal sermayesini kullanmanın yanında pek çok arkadaşını önemli mevkilere getirerek kendi kadrosunu oluşturdu ve yönetimini sağlamlaştırdı. Yönetiminin ilk dönemlerinde değişim beklentileri doğrultusunda Esed, muhaliflere uygulanan zulmün sembolü haline gelen Mezze Hapis-

hanesi’ni kapattı; ülkedeki siyasi mahkum sayısını da dört binden, binin altına düşürdü. Ülkede bir bahar havası esmeye, insanlar sokaklarda siyasi ve entelektüel tartışmalar yapmaya ve STK’lar kurulmaya başlandı. 1996’da kullanılmaya başlanan ancak üst düzey yöneticilerin kullanmasına izin verilen internet, Beşar yönetimince serbestleştirildi. 2001’de yeni bir bankacılık yasası çıkarıldı ve özel bankaların açılmasına izin verildi. Lübnan, Suudi Arabistan ve Ürdün sermayeli bankaların faaliyetlerde bulunmalarına izin verildi. Özellikle ekonomik girişimci sınıf ile akademisyen ve sanatçıların başını çektiği entelektüel kesim, reform ve demokrasi konularında görüş alışverişinde bulundukları platformlar ve sivil toplum forumları oluşturdu. Batılılar bu gelişmeleri “Şam Baharı” olarak nitelendirdi. 27 Eylül 2000’de idari, ekonomik ve yasal reformlar talep eden 99’lar Manifestosu yayınlandı. Bu bildiride 1963’ten beri ülkede uygulanan olağanüstü halin kaldırılması, bütün siyasi suçluların serbest bırakılması ve siyasal partiler ile STK’ların kurulmasına müsaade edilmesi talep edildi. Farklı kesimleri ve çıkarları temsil eden imzacıların ortak talebi olan siyasi reform beklentisi ülkedeki demokratik muhalefetin temel amacı olarak kabul edildi.

Lazkiye’nin Kardaha köyünde bir Alevî ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen, 1954’te Humus Askerî Akademisi’nden mezun olarak savaş pilotu olan, 1964’te Hava Kuvvetleri kumandanı ve 1966’dan beri Savunma bakanlığı görevlerini sürdüren General Hafız Esed, Kasım 1970’te gerçekleştirilen bir askeri ihtilalle iktidarı ele geçirdi. Mart 1971’de yapılan seçimde yedi yıl süreyle ilk cumhurbaşkanlığı görevini üstlendi. 88 KONAK

Yönetimin sert tepkisine rağmen ülkenin önde gelen yazar, aydın ve alimlerinden oluşan geniş bir muhalif kesim 2001’de tek parti yönetiminin sonlanmasını talep eden ikinci bir bildiri yayınlandı. Bu kez imzalayanların sayısı 1000 kişi olduğu için 1000’ler Manifestosu olarak adlandırıldı. Baas rejiminin, 1970’ten beri ilk kez Baas iktidarını doğrudan hedef alan bu bildiriye tepkisi sert oldu, reform sürecini baskı altına aldı ve neticede süreci sona erdirdi. Çok sayıda STK lideri tutuklandı, bazı muhalif sivil toplum kuruluşu, gazete ve dergiler kapatıldı. Baas Rejimi, bildiriye imza atan bazı önemli kişileri tutukladı ve böylece Şam Baharı’nı sona erdirdi. Şam Baharı sürecinin yanında giderek özerkleşen STK’ların artan reform talepleri yoğunlaştı. Kısıtlamaların azalması üzerine çeşitlenen Suriye medyası ve özellikle gelişen cep telefonu ve bilgisayar teknolojisi rejim muhaliflerinin beslenme damarlarını oluşturdu; ancak Şam Baharı bağlamındaki faaliyetler ülkede bütünleşmiş bir muhalefet hareketinin kurulması konusunda başarılı olamadı. 2005’in başlarında muhalif Araplar ile Kürtler tarafından Temel Özgürlükler ve İnsan Hakları Savunması için Koordinasyon Komitesi adıyla bir diyalog platformu oluşturuldu. Hemen sonrasında ülkedeki en büyük muhalefet kuruluşlarından biri olan Sivil Toplumun Canlandırılması Komitesi, Müslüman Kardeşler dahil farklı muhalefet grupları arasında ulusal bir diyalog başlatma çağrısı yaptı. Böylece ülkedeki muhalefet ilk kez çok farklı kesimlerin oluşturduğu geniş bir ittifak oluşturarak bir araya gelme çabalarını eyleme dönüştürdü. Bu iş birliğinin neticesinde, Ekim 2005’te Müslümanlar, Hıristiyanlar, Kürtler, sekülerler ve eski komünistler gibi farklı muhalif kesimlerin hazırladığı Şam Bildirisi ilan edildi ve ortak dört temel ilke (çoğulculuk, şiddete baş-


Hafız Esad

vurmama, muhalefet arasında birlik ve demokratik değişim) üzerinde uzlaşıldı. Esed yönetimi bildiriyi, ABD ve İsrail çıkarlarına hizmet eden bir ihanet belgesi olarak yorumladı ve bir kez daha muhalif avına çıktı. Pek çok STK, televizyon kanalı, radyo istasyonu ve internet sayfası yasaklanmış ve kapatıldı. Bildiriyi imzalayan 12 kişi tutuklanarak birkaç yıllık hapis cezalarına çarptırıldı. İsyanlar ve Katliamlar

Suriye coğrafyasının Osmanlı Devleti’nden ayrılışı, kısa süren Faysal dönemi ve ardından gelen Fransız manda yöntemi halkta huzursuzluğa yol açtı. Fransız mandasına karşı halkı tek çatıda birleştirmeye çalışan Sunni Suriye Ulusal Grubu oluşturuldu. Ulusal Cephe’nin amacı dini, sınıfsal ayrıcalıkları ve fikirleri bir kenara bırakarak tüm grupları birleştirmekti. Fransa bu durumdan rahatsızdı. Bu yüzden ülkeyi etnik kökene göre beş ayrı ülkeciğe ayrıştı. Bunu Suriye Milli Birlikçilerin karşıtlığı ve geri birleşmeler süreci izledi. Fransız mandası Suriye halkını yoksulluğa ve kavgaya itmişti. Bu durumun vahametini anlayan halk, Müslüman ve Hıristiyan demeden Fransa’ya karşı ayaklandı. Ancak ayaklanma oldukça kanlı bir şekilde bastırıldı. Ayaklanma-

da 5.000 kişi hayatını kaybetti. 1925’te başlayan bu isyanın bastırılması ve katliamlar, Fransa’nın otorite kurması 1927’e kadar sürdü. Bu olaydan sonra Suriye’de milliyetçi cephe daha da belirginleşti ve Fransa’ya karşı çok ciddi bir muhalefet hareketi başladı.1928’e gelindiğinde Fransa bu muhalefeti tanımak zorunda kaldı. 1936’da yapılan antlaşma gereğince, 1943’te Suriye’de genel seçimler yapıldı. Seçimlerde Fransızların hoşlanmayacağı bir tablo ortaya çıktı. Halk bu seçimlerde Fransız karşıtı gruba destek vererek Milliyetçi Cephe Hükümeti kurulmasını sağladı. Bu seçimler Suriye’de yeni bir dönemin başlattı. Devlet Başkanı Şükrü el-Kuvvetli oldu. Bu durumdan rahatsız olan Fransa tutuklamalara ve şiddete başvurdu. Fransa bu konuda geniş bir kampanya yürüterek Milliyetçilere karşı savaşan özel birlikleri (Troupes Speciales du Levant) oluşturdu. Özel birlikler kanalıyla Suriye’de birçok tutuklama ve şiddet olayları gerçekleştirdi. Ocak 1945’e gelindiğinde Milliyetçi Cephe Fransa’ya ulusal ordunun kurulduğunu bildirerek savaş ilan etti. Milliyetçi Cephe Fransızların ülkelerini terk etmelerini istedi. Ancak Fransız yönetimi Suriye’yi terk etmek niyetinde değildi. Bunun üzerine Mayıs 1945’e gelindiğinde Şam, Halep, Hu-

mus ve Hama’da büyük kayıpların yaşandığı çatışmalar oldu. Suriye’de her geçen gün tırmanan çatışma ortamına İngiltere müdahale etti. İngiltere Başbakanı Churchill, Fransa yönetimini bölgeye askeri birlik gönderileceği yönünde tehdit etti. Bu durumu göze alamayan Fransa ateşkes ilan ederek Şubat 1946’da BM’nin çözümünü kabul etti. 15 Nisan 1946’da da Fransız askerleri Suriye topraklarını terk etti. Böylelikle Suriye’deki 25 yıllık Fransa mandası son buldu. 1. Halep Katliamı

Bağımsızlığını Fransa’dan alan Suriye’de ilk katliam Aralık 1947’de Halep’te yaşandı. Katliamda 75 Halepli Musevi öldürüldü. Yüzlerce Musevi yaralandı. Musevilere ait evler ve binalar tahrip edildi. Bunun neticesinde Halep’te nüfusu 10.000 civarında olan Musevilerin çok büyük bir bölümü Halep’i terketti. Birleşmiş Milletlerin 29 Kasım 1947’de Filistin ile ilgili aldığı İsrail yanlısı bir karar Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da büyük gösterilere neden oldu. Halep’te Musevileri hedef alan katliamı ondan sonraki katliamlardan ayıran temel bir özelliği vardı; Suriye’de sadece o katliamda Esed Ailesi’nin imzası yoktu. 1970’de iktidarı ele geçiren Hafız Esed “tek adam” yönetim tarzıyla bütün GÖÇ HAREKETLERİ 89


4. Tadmor Hapishanesi Katliamı

Hama katliamı

muhalif grupları sindirdiği gibi Müslüman Kardeşler hareketini de hedef tahtasına koydu. 1976 sonrası şiddet olaylarının tırmanmasıyla beraber Esed rejimi olayları kanlı bir şekilde bastırmaya başladı. Rejimle Müslüman Kardeşler Hareketi arasında yaşanan çatışmalar birçok Müslüman Kardeşler üyelerinin hapse girmesine, ağır işkence ve kötü muameleye maruz kalmasına neden oldu. Bu tarihten sonra Esed yönetimi birçok Müslüman Kardeşler üyesini de idam etmeye başladı. 2. Halep Topçu Okulu Katliamı

Hafız Esed ilk katliamını 1979’da yaptı. Bu katliamda 83 kişi öldürüldü. Halep’e bağlı el-Ramouseh yerleşiminde Ibrahim el-Youssef adlı subay beraberindeki grup, Halep Topçu Okulu’nda 32 harp okulu öğrencisini öldürdü ve 54 kişiyi de yaraladı. Suriye İçişleri Bakanı Adnan al-Dabbagh olayın ardından Müslüman Kardeşler Örgütünü Alevi asıllı öğrencileri katletmekle suçladı. Ama Enformasyon Bakanı İskender Ahmed, ölenler arasında Sünnilerin ve Hristiyanların da bulunduğunu daha sonra kabul etti. Müslüman Kardeşler Örgütü katliamdan iki gün sonra bir bildiri yayınladı ve hükümeti yalanladı. Muhalefet, örgütü katli-

amla hiçbir ilgisinin olmadığını iddia etti ve Hafız Esed’in muhalefeti halkın gözünde küçük düşürmeye çalıştığını savundu. Bu olayın sonucunda seri tutuklamalar oldu ve Esed yönetimi muhalefet hareketine mensup 15 tutukluyu Irak hesabına casusluk yaptıkları gerekçesiyle idam etti. Ama Esed’in bu sert tepkisi halkta huzursuzluğa yol açtı. Halk silahlı direniş gruplarına destek vermeye başladı. Bu olay muhalif Müslüman Kardeşler Örgütü ile kanlı Hafız Esed rejimi arasında kan davası başlattı. 3. Jisr al-Shughour Katliamı

Hafız Esed’in ikinci katliamı 1980’de İdlib’teki Jisr al-Shughour adlı yerleşimde yaşandı. Burada halk, Hafız Esed’in insafsız politikalarını protesto etti. Bu protesto sırasında parti binası ve kışlaya girdi. Hafız Esed muhalefet eden Jisr al-Shughour halkını affetmedi ve protestoları sert biçimde bastırdı. 50 ila 200 sivil hunharca katledildi. Düzinelerce gösterici yaralandı. Halep ile Lazkiye arasında yer alan Jisr al-Shughour’a helikopterlerle sevk edilen Suriye Özel Kuvvetleri’ne bağlı birlikler kışlayı ve parti binasını basıp, buralardaki muhalifleri katletti.

Hafız Esed, Şubat 1982’de Hama’da 40.000 masum sivili gözünü kırpmadan öldürdü. 90 KONAK

Bu katliam 1980’de yapıldı. Palmira kentindeki bu hapishane, Suriye’nin doğusundaki çöldedir. Fransız sömürgeciliği döneminde askeri üs olarak kurulan bu tesis Esed Ailesi ile kısa sürede insan hakları ihlallerinin, vahşetin, işkencenin ve faili meçhul infazların merkezi oldu. Diktatör Esaed 80’li yıllar boyunca binlerce muhalifi buradaki işkence tezgahlarından geçirdi. Muhalif grupların Hafız Esed’e başarısız bir suikast girişiminden sonra kardeşi Rıfat Esed’in komutasındaki kanlı Savunma Tugayı Tadmor Cezaevi’ne girdi ve hücrelerde tahminen 1.000 tutukluyu öldürdü. Tadmor Cezaevi 2001 yılında kapatıldı ve geri kalan bütün siyasi tutuklular Suriye’nin diğer cezaevlerine nakledildi. Ama Tadmor Cezaevi 15 Haziran 2011’de yeniden açıldı ve bugün de Beşar Esad muhaliflerini burada yok ettiği idda ediliyor. 5. Halep Kuşatması

Halep kuşatması art arda gerçekleştirilen katliamların toplu adıdır. 1980’de diktatör Hafız Esed’in liderliğindeki Suriye rejimin güçleri tarafından Müslüman Kardeşlere ve diğer bütün Sünni gruplara uygulanan bir askeri operasyondur. “Souk al-Ahad” adlı yerleşimde 13 Temmuz 1980’de askeri araçlarla gelen militan gruplar sıradan işçilere, köylülere, kadınlara ve çocuklara saldırdı. Bu katliamda 192 kişi öldü. Yaralı sayısı hiçbir zaman bilinemedi. “Al-Masharqah” adlı yerleşimde Ramazan Bayramı’nda 11 Ağustos 1980’de, askerler burayı kuşattı ve evleri boşalttı. Daha sonra açılan ateşte en az 100 kişi hayatını kaybetti. Bu toplu katliamın ardından ölüler ve yaralılar buldozerle gömüldü. “Aqyol” yerleşiminde de El-Almagly meydanında 2.000’den fazla genç katledildi. 6. Hama Katliamı

Katliamlara devam eden Hafız Esed Nisan 1981’de boş durmadı. Katil


Esed Hama yakınlarındaki bir Alevi köyüne başarısız bir terör saldırısını bahane etti. Bunun karşılığında intikam eylemi olarak Hama’da 14 yaşın üzerindeki erkek nüfus arasından rastgele seçilen 400 Sünni kökenli Hamalı idam edildi. 7. Büyük Hama Katliamı

Hafız Esed, Şubat 1982’de Hama’da 40.000 masum sivili gözünü kırpmadan öldürdü. Kötü yaşam şartlarına ve çok ağır baskılara dayanamayan Hama halkı isyan etti ve bunun için çok ağır bir bedel ödedi.  Uzun süredir Esed rejiminin işkencelerine, toplu tutuklamalarına, toplu katliamlarına dayanmaya çalışan halk, Hama’da yönetime el koydu.  Kısa sürede çatışmalar başladı ve Hafız Esed, kardeşi Rıfat Esed’i ve ona bağlı özel kuvvetleri halkın üzerine gönderdi. Bazı iddialara göre Suriye ordusu saklanan direnişçileri yok etmek için kimyasal silah kullandı. Bu canice saldırının ardından Suriye’de toplumsal muhalefet uzun bir süre sessiz kaldı. Hafız Esed’in ölümünden sonra yerine geçen Beşar Esed babasına göre daha ılımlı bir politika izlemiştir. Ancak onun en büyük katliamı Arap Baharının Suriye’de yaşanmasından sonra görülmüştür. Suriye’nin Etnik ve Kültürel Yapısı

1920–1946 yılları arasında Fransız manda yönetiminin egemenliğinde kalan Suriye’de, Fransızların politikaları sonucu etnik ve dini farklılıklar teşvik edildi. 1946 yılında Fransızların tamamen çekilmesiyle kurulan Bağımsız Suriye Devleti ise etnik ve dini farklılıklar ve Batılı devletlerin dış müdahaleleri sonucu uzun süre istikrarlı bir siyasi irade oluşturmayı başaramadı. Toplumsal çatışma ve siyasi kaos da ters tepki olarak etnik ayrımcılığı ve alt kültürleri harekete geçirdi. 21.yy’da Suriye halkı, kültürel olarak önemli ölçüde homojen olmakla birlikte etnik ve dini kimlik açısından büyük bir çeşitlilik sergilemekteydi. 2004’teki

Ekim 2005’te Müslümanlar, Hıristiyanlar, Kürtler, sekülerler ve eski komünistler gibi farklı muhalif kesimlerin hazırladığı Şam Bildirisi ilan edildi ve ortak dört temel ilke (çoğulculuk, şiddete başvurmama, muhalefet arasında birlik ve demokratik değişim) üzerinde uzlaşıldı. Esed yönetimi bildiriyi, ABD ve İsrail çıkarlarına hizmet eden bir ihanet belgesi olarak yorumladı ve bir kez daha muhalif avına çıktı. tahminlere göre, Suriye nüfusu yaklaşık 18.016.874 kişiydi. Araplar, nüfusun %90’ını oluşturan baskın etnik kimliktir. Ülkenin resmi dili Arapçadır, eğitimde sadece Arapça kullanılır ve nüfusun %82,5’i Arapça konuşur. Ülkede Arapça dışında kendi etnik dillerini konuşan farklı toplumsal gruplar da vardır. Genellikle Sünni Müslümanların dili Türkçe, Kürtçe, Kafkas dilleri, Hıristiyanların Ermenice, Aramice, Süryanice ve Yahudilerin de İbranicedir. Dini bakımdan %86 ağırlığı olan Müslümanlar, %74 Sünni %12 Şii olarak ayrılırlar. Hristiyanların oranı %10, Dürzîlerin ise %3 tür. Geriye kalan %1’lik kısmı Yahudi, Yezidi, İsmaili ve Caferi gibi azınlık gruplar oluşturmaktadır. 1. Araplar

Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Arapların %70’i Sünni mezhebine, diğerleri Alevi, İsmaili ve Şii mezheplerine mensuptur. Milliyetçiliğin ve Batılıların, etkin bir şekilde Orta Doğu coğrafyasına girdiği 19.yy’dan önce Osmanlı sistemi içinde Araplar, Kürtler, Türkmenler, Çerkezler, Ermeniler gibi belli başlı etnik gruplar Suriye’de genellikle kendi aralarında barış içinde yaşamayı başarmışlardır. Bununla birlikte nüfusun çoğunluğunu oluşturan Sünni Arapların sistem içinde siyasi ve ekonomik ağırlığı olduğunu da belirtmek gerekmektedir.

Osmanlı Devleti çöktükten sonra Fransa’nın Suriye’de uyguladığı etnik ve dini azınlıkları ön plana çıkaran politikası ise 1920’lerden itibaren çatışmayı beraberinde getirdi. Fransız mandası döneminde uygulanan “Böl ve Yönet” politikası, Suriye’deki etnik ve dini bölünmüşlüğün ve Arap kimliğiyle azınlık kimliklerinin çatışmasının en önemli nedenlerinden biri oldu. Suriye’deki Araplarda Suriyelilik kimliğine oranla Arap kimliği daha ağır basmaktadır. 2. Kürtler

Suriye’deki etnik dil konuşan en büyük azınlık, nüfusun yaklaşık %8 kadarını oluşturan Kürtlerdir. Kürtlerin çoğu Sünni’dir, az bir kısmı ise Alevi, Yezidi ve Hristiyan’dır. Sünni çoğunluk dil olarak Kuzey Kurmançisi, Hıristiyanlar ise Kurmançi’nin yanı sıra Süryanice ve Neo-Aramice’nin çeşitli lehçelerini konuşur. 1925 nüfus sayımında Suriye ve Lübnan’ı içeren Fransız bölgesinde Kürtler toplam nüfusun %6,2’sini oluşturmaktalardı. Suriye içinde Kürt oranının manda yönetimi döneminde Lübnan’ın Suriye’den ayrılması ve Türkiye’den Suriye’ye Kürt göçü ile arttığı görülmektedir. Suriye Kürtleri hakkındaki son istatistiklere göre Fransız manda yönetimi tarafından oluşturulan Suriye’de 1943’te yapılan nüfus sayımlarında ülkede yaşayan Kürtlerin Suriye’nin toplam nüfusunun %7,5-8 ‘ini oluşturduğu tespit GÖÇ HAREKETLERİ

91


bastırmakta kullanılan “Troupes Speciales” birliklerine katılan Ermeniler uzun süre Suriyeli Araplardan düşmanca bir yaklaşım gördüler. Baas ve BAC dönemlerinde Ermeni dilinde çıkan gazeteler ve kültürel faaliyetleri yasaklandı. 4. Çerkesler

Tadmor hapishanesi uydu görüntüsü (Wikimapia)

edildi. 1943 sonrasında Suriye’ye Kürt göçü çok fazla olmadığı için bu oran sonraki yıllarda çok fazla değişmedi. Suriye’deki Kürt nüfusunun Afrin civarındaki Kürt Dağında %30 ‘u AynEl Arap (Kobani) bölgesinde %10’u Cezire bölgesinde de %40’ının yaşadığı belirtilmektedir. Özellikle Cezire bölgesindeki Kürtler Suriye yerlisi olmayıp Türkiye’den göç etmişlerdir. Cezire bölgesine II. Abdülhamid döneminde bölgenin asayişi sağlanarak göçebe Kürt aşiretleri daha güneydeki arazilere yerleşmeye başladılar. I. Dünya Savaşından sonra Fransız mandasında Suriye Devletinin kurulmasıyla sınırlar aşiretlerin göçlerine kapatılmışsa da Türkiye’de devlet ile çatışan aşiretlerin göçü devam etmiştir. 1920 sonrasında Suriye Kürt göçü sadece politik değil, ekonomik gerekçelerle de devam etti. 1950’lilerde Cezire bölgesindeki makineleşme ve su kuyularıyla sulama, büyük bir tarım mucizesi gerçekleştirdi özellikle Mardin çevresinden göçün devam etme-

sine neden oldu. Bu şartlarda Suriye Hükümeti bu gelenlere karşı bir tedbir almak zorunda kaldı ve 1962’de 1945 yılı öncesinde Suriye’de yaşadığını ispat etmeyen 120.000 Kürt’ü vatandaşlıktan attı. Cezire’ye süren bu göç dalgaları 1950’lilere kadar devam etti. 3. Ermeniler

Ermeniler, tarihin eski zamanlardan beri Suriye bölgesinde yaşamaktadır. Halep, Memluklular devrinden günümüze kadar Suriye’de Ermenilerin en önemli merkezi olmuştur. Suriye’ye, 20 yy’daki ilk büyük Ermeni göç dalgası ise Birinci Dünya Savaşı devam ederken Osmanlı Devleti’nin çıkardığı “Tehcir Kanunu” sonucu gerçekleşti. Bunları 1920’lerde Fransa’nın Anadolu’dan çekilmesiyle Halep’e göç eden 50.000 Ermeni göçmen takip etti. Kilikya’dan Halep’e gelen bu Ermeni göçmenler, daha sonra El-Cezire bölgesindeki Kamışlı, Haseke gibi kasabalara yerleştiler. Fransız Mandası Döneminde, Fransız karşıtı bölgesel Sünni Arap isyanlarını

Palmira kentindeki bu hapishane, Suriye’nin doğusundaki çöldedir. Fransız sömürgeciliği döneminde askeri üs olarak kurulan bu tesis Esed Ailesi ile kısa sürede insan hakları ihlallerinin, vahşetin, işkencenin ve faili meçhul infazların merkezi oldu. 92

KONAK

Çerkesler iki farklı tarihte Suriye’ye göç ettiler. İlk gelenler Rusların baskısı sonucu Kafkasya’dan Samsun’a göç ettiler, daha sonra da Suriye’ye yerleştiler. 1872 göçüyle gelen bu Çerkes grubu 1000 kişi civarındadır. Bir kısmı Hama ve Humus’a, diğerleri de Golan’a yerleştirildiler. İkinci aşamada gelenler ise 1878’de Balkanlar’da yerleşik haldeyken Suriye’ye gönderilen 1200 dolayında Çerkesti. Ardı ardına göç eden kafilelerle Suriye Çerkes nüfusu 70.000’i buldu. Fransız mandası döneminde çeşitli ayrıcalıklar elde eden Çerkesler için Arap-İsrail Savaşları bir dönüm noktası oldu. 1948 Savaşında Suriye Ordusu içinde özel bir Çerkes birliği İsrail’e karşı savaştı ve Çerkesler devlet yapısında yer almaya başladı. 1967 Savaşı’nda İsrail’in, “Çerkeslerin Başkenti” denen Kunteyra’yı da içine alan, Golan’ı işgal etmesiyle Golan’da yaşayan 25.000 Çerkesin çoğu Şam yakınlarındaki yerleşim birimlerine, bir kısmı da ABD’ye göç etti. 5. Türkmenler

7. ve 8. yy’dan beri Fırat ve Dicle’ye indikleri, Mezopotamya ve Anadolu’dan Suriye’ye göçtükleri, 9. ve 11. yy.dan bu yana Suriye coğrafyasında yaşadıkları bilinen Suriye Türkmenleri, nüfusun yaklaşık %2’lik bölümünü oluştururlar. Suriye Türkmenleri, ilk yerleşimlerinde göçebe olarak kalmışlarsa da sonradan yerleşik düzene geçmişlerdi. Türk dili konuşan nüfus sayısının 300.000’nin üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. 6. Süryaniler

Hristiyanlığın yayıldığı ilk dönemlerde bu dini kabul eden Mezopotamya-


lılar, Süryani ve Süryanilik adı altında bir bloklaşma gösterdiler. Nasturi, Yakubi ve Keldani Kiliselerine mensup olanlar ırki olarak Süryani’dir, ayin dilleri de Süryanicedir. Suriye’nin Dini Yapısı

Tek tanrılı üç ana dinin doğduğu topraklar, Suriye bölgesinin çevresinde yer aldığı için ilk yayılma alanları da Suriye oldu. Roma İmparatorluğu döneminde Hristiyanlığın tesirinde kalan bölge Hz. Ömer’in 636’da fethi sonucu İslamlaşmaya başladı. Dört Halife döneminde başlayan İslamiyet teki parçalanmalar dinin farklı yorum şekillerini ortaya çıkardı. Bununla birlikte Orta Doğu’daki dinlerde; Zerdüştlüğün, eski Yunan dinlerinin ve Hinduizm’in etkilerini de görmek mümkündür. 21. yy’ın başında Suriye’nin dini yapısının %90’a yakınını Müslümanlar, %10 civarını Hristiyanlar oluşturmaktadır. Bir miktar da Yahudi ve Yezidi bulunmaktadır. Müslümanlar Sünni ve Şii olarak mezheplere ayrılırlar. Sünni Müslümanlar Suriye’de nüfusun çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Sünniler toplam nüfusun %74’ü kadar olup, Lazkiye ve Es-Süveyde eyaleti dışında her yerde çoğunluktadırlar. Nüfustaki çoğunluğunun da etkisiyle Sünni İslam; Memlukler ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde hâkim siyasi güç merkezleri tarafından desteklendi ve Hafız Esed’in iktidara geldiği 1970’lere kadar Suriye siyasi ve idari mekanizmasında hâkim sınıf konumunda oldu. Manda dönemindeki Fransa’nın azınlıkları destekleyen politikalarına rağmen Sünniler, Bağımsız Suriye kurulduktan sonra gerek ordunun üst düzey kademelerinde gerekse Baas Partisi’nin üst kadrolarında önemli yerler işgal ettiler. Hafız Esed hakimiyetindeki Suriye yönetiminde de Sünnilere önemli görevler verildi. Şiilik, Sünnilikten sonra Suriye’de en yaygın İslami mezheptir. Nusayrilik

Suriye’de Türkmen Nüfus Yoğunluğu (turkomania.org)

kendini Alevi olarak yani Şia’nın bir kolu olarak sunmaktadır. Nusayrilerin ise Suriye’deki %75’i, nüfus olarak çoğunluğu oluşturdukları Lazkiye bölgesinde yaşarlar. Büyük bölümünün tarım sektöründe çalışması nedeniyle Lazkiye’ye bağlı kırsal kesimde de çoğunluğu oluştururlar. 1970’lilere kadar Nusayriler kıyı şehirlerinde ve kasabalarda Sünnilere ve Hristiyanlara oranla azınlıkta yer aldılar. Nusayrilerin yaşadığı Lazkiye bölgesi, “Bağımsız Suriye” kurulmadan önce ekonomik olarak yoksul ve az gelişmiş bir bölgeydi. Fransız Mandası döneminde Nusayri kimliği ön plana çıkarıldı ve Nusayrilerin geçmişi Fransızların eliyle tekrar oluşturuldu. Nusayriler için asıl büyük gelişme, Hafız Esed’in 1970’de iktidarı ele geçirmesidir. 1970’lerden sonra Nusayriler devlet ve ordu kadrolarında etkin bir şekilde yer alarak kısa yoldan sınıf atlamış ve şehirlerde yaşamaya başlamışlardır. Dürziler, 1017 yılında kendini Tanrı ilan ettikten sonra esrarlı bir şekilde ortadan kaybolan Fatimi halifesi el-Hakimi’in veziri Hazma bin Ali’nin

kurduğu mezhebin üyeleridir. Dürzileri Franklara bağlayan bir söylentiye göre ise, 12.yy’da yurtlarına geri dönemeyen Comte de Dreux komutasındaki bir miktar Haçlı askeri Suriye dağlarına çekilip oradaki yerli halkla evlenerek İslam ülkesinde bir Hıristiyan topluğu kurmuşlardır, Dreux adının değişime uğramış hali olan “Dürzi” adını almışlardır. Günümüzde %90’ından fazlası güneydeki El-Süveyde ilinde yaşarlar. Golan Tepeleri, Halep ve Şam’da da bir miktar Dürzi yaşamaktadır ve ülkedeki toplam nüfusları 350.000 civarındadır. Müslüman Araplar 8.yy’da Suriye’yi fethedene kadar ülkedeki en kalabalık topluluk Hristiyanlar idi. Suriye’de farklı alanlara yayılmış olan Hristiyan mezhepler arasında nüfus bakımından en geniş topluluk, çoğunluğu Arap etnik kimliğine sahip, Grek Ortodokslar’dır. Fransız Mandası döneminde ise Fransa’nın yoğun desteğini alan Hristiyanlar, 1930 Anayasası ile hükümet kurumlarında temsil edilme hakkını elde etmişler, kendi yüksek eğitim düzeyleri sayesinde de kamu idaresinGÖÇ HAREKETLERİ

93


1516 yılında Mercidabık’da Memluk Sultanını yenen Yavuz Sultan Selim Han, Suriye ve tüm İslam coğrafyasında Osmanlı Türkleri’nin hakimiyet dönemini başlatmıştır. Suriye, Osmanlı hakimiyetine girdiği 1516 yılından 1918 yılına kadar 400 seneden fazla bir zaman kuzeyde Halep ve güneyde Şam olmak üzere, merkeze bağlı iki vilayet halinde idare edilmiştir. Bu iki vilayetten Şam, esas itibariyle Arap nüfusunun iskân sahası olurken, Halep vilayeti nüfus bakımından çoğunlukla Türk vilayeti durumunda idi. de tercihli bir yere sahip olmuşlardır. Bunlarla birlikte kendi çabalarıyla elde ettikleri ekonomik zenginleşme sonucu modern Suriye’de Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında ekonomik, kültürel ve siyasi çatlak büyümüştür. Günümüzde Grek Ortodokslar, Şam, Lazkiye, Humus, Hama civarında yaşarlar. Yahudiler ise günümüzde; Halep, Şam ve Kamışlı civarında yaşamaktadırlar. Eski dönemlerden beri bölgede yaşayan Yahudilere Orta Çağ’da İspanya’dan kaçıp Osmanlı Devleti’ne sığınan Yahudi göçmenler katılmıştır. İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra, Yahudiler’ in önemli bir kısmı İsrail’e göç etmiştir (1943’te 30.000 olan Yahudi nüfusu,1948 sonrası 6.000’e düştü). Bununla birlikte 1967 Savaşı’nda, Golan’ı işgal eden İsrail’in uyguladığı yerleşim politikaları sonucu şu anda yaklaşık 20.000 Yahudi yerleşimci Golan Tepeleri’nde yaşamaktadır. Bir Göçmen Olarak Suriye Türkmenleri

Bugün Suriye’de yaklaşık 3,5 milyon Türk yaşamaktadır. Bu konuda kesin bir rakam bulunmamaktadır. Suriye’de yaşayan Türklerin azınlık hakları olmadığı için nüfus sayımlarında milliyetleri ile sayılmamaktadırlar. Gündelik hayatta Türkmen olarak 94

KONAK

pılan hudut anlaşması Halep vilayetini ikiye böler şekilde oldu. Anadolu ve Suriye’deki Türk Devletlerinin hakimiyetleri, doğudan gelen Moğollar ve batıdan gelen Haçlı orduları ile zayıfladığı dönemlerde; Anadolu’dan Suriye’ye, bazen de Suriye’den Anadolu’ya devamlı Türkmen göçleri olmuştur. 1. Suriye’ye Yerleşen Oğuz Boyları

anılmaktalar. *

Bozoklar: Bozoklar Amik Ovasından itibaren doğuya doğru Halep bölgesinde ve buradan da Asi ırmağı vadisi boyunca Şam bölgesine kadar yaygındır. Bozoklu Türkmenler içinde en mühimleri Bayat, Afşar, Beğdili ve Döğer Boyuna mensup olan oymaklar yer almaktaydı.

Ön Asya’ya Türk göçlerinin başlangıç tarihi çok kesin bilinmemektedir. Tarihi olarak; Türklerin Ortadoğu’da varlığı 8. Asrın ilk yıllarından sonra; 865 de Mısır’da Tolunoğlu Beyliğinden başlayarak I. Dünya Savaşı sonuna kadar süren kesintisiz bir süreçtir.

Üçoklar: Üçoklar ise Amik Ovasından güneye doğru Lazkiye ve Trablusşam istikametinde Ensariye Dağlarının batısında meskûn idiler. Bunların en meşhurları Yüreğir, Yıva, Kınık, Bayındır, Salur ve Eymür boylarına bağlı oymaklardır.

1243 Kösedağ bozgunu sonrasında 40.000 çadırlık Türkmen boyu Anadolu’dan Suriye’nin muhtelif yerlerine göç etmiştir.

Kaynaklarda Suriye’nin kuzeyinde oturan Türkmenlere “Halepli Türkmenler” güneyinde oturanlarına ise “Şamlı Türkmenler” denmektedir.

1516 yılında Mercidabık’da Memluk sultanını yenen Yavuz Sultan Selim Han, Suriye ve tüm İslam coğrafyasında Osmanlı Türkleri’nin hakimiyet dönemini başlatmıştır. Suriye, Osmanlı hakimiyetine girdiği 1516 yılından 1918 yılına kadar 400 seneden fazla bir zaman kuzeyde Halep ve güneyde Şam olmak üzere, merkeze bağlı iki vilayet halinde idare edilmiştir. Bu iki vilayetten Şam, esas itibariyle Arap nüfusunun iskân sahası olurken, Halep vilayeti nüfus bakımından çoğunlukla Türk vilayeti durumunda idi. Kahramanmaraş, Gaziantep, İskenderun, Antakya, Şanlıurfa ve Rakka, Halep vilayetinin sancakları idi. 1918 yılında Türk kuvvetlerinin Halep’in kuzeyine çekilmesini takip eden hadiseler ve 1950 yılında Fransızlar ile ya-

Rakka bölgesindeki Türkmenler de ağır ağır göç ederek, Azez, el-Bab, Münbiç, Cerablus, Çobanbey ve Gaziantep’in güneyinde oturan diğer Türkmenlerin yanına yerleştiler. Bu şekilde devam eden hareket neticesinde XIX. yüzyılda Rakka bölgesi, yerleştirilen Türkmenlerin terk ettiği bir saha durumuna geldi. 2. Türkmenlerin Bugünkü Yerleşim Birimleri

Her ne kadar söylediğimiz üzere, 1939’da Hatay Türkiye’ye dahil olmuşsa da Suriye’de bilhassa Hatay vilayeti ile Gaziantep vilayetimizin Suriye’ye komşu olan bölgelerinde kesiksiz olarak yüzlerce Türk köyü Suriye tarafında kalmıştır. Bunlardan 1. grubun Bayır ve Bucak Türkmenleridir. Bugün


Lazkiye vilayetine bağlı olan Bayır-Bucak bölgesi çoğunlukla Türk köyleri bulunur. Bu köyler isimlerinden de anlaşıldığı üzere, eski Türk köyleri olmalarına rağmen Fransız idaresi döneminde Ermenilerin adı geçen köylere yerleştirildikleri anlaşılıyor. Aslında, bölge, Güney-Doğu Anadolu ile birlikte değerlendirilmelidir. Etnik yapı, yaşayış biçimi, maddi ve manevi kültür unsurları, inanç dokusu, coğrafi özellikler olarak bölgenin kuzeyi ile güneyi arasında hiçbir fark yoktur. Bölgeyi ikiye bölen bugünkü hudutlar sunidir. Bayır-Bucak Bölgesi ve Lazkiye: Hatay’ın hemen güneyinde, 54 köy, 2 nahiye ve Lazkiye’de iki mahalle. Bu

köylerin arasında Arap köyü yoktur. Ayrıca Türkiye ile de aralarında Arap köyü yoktur. Bu bölge, Suriye yönetimini elinde tutan Nusayriler için çok önemlidir. Halep ve Çevresi: Halep şehir merkezi ve çevresindeki kaza ve köylerde Türk nüfusu çok yoğundur. Bu bölge; Gaziantep ve Şanlıurfa’nın her türlü özelliklerini taşır. Türk, Kürt, Sünni Arap ve şehir merkezlerinde yerleşik Türkiyeli Ermenilerden oluşan bölgede hâkim unsur Türklerdir. El Cezira bölgesinde Arap yoğunluğu daha fazladır. Hama-Humus ve Çevresi: Özellikle köylerde Türkler yaşamaktadır. Bu-

radaki Türklerin bir kısmı Kafkasya kökenlidir. Şam ve Çevresi: Osmanlı döneminden kalan büyük toprak sahipleri ve zengin tüccar, Türk aileler yaşar. Ayrıca 1967 savaşı sonrasında Golan tepelerinden çok sayıda Türk Şam’a göçmüştür. Şam çevresinde Havran bölgesinde de Türklerin yaşadığı bilinmektedir. Kuneytra ve Golan Tepeleri: Osmanlı Döneminde, Filistin ve Şam gibi iki büyük Arap merkezi arasındaki en stratejik bölgeye, Bayır-Bucak’ta olduğu gibi Türkler yerleştirilmiştir. Burası, en son 1877 yılında Kafkasya’dan olmak üzere, devamlı olarak Türk göçleri ile desteklenmiştir.

KAYNAKÇA 1. Buzpınar ŞT. TDV İslam Ansiklopedisi; Cilt:37; s550-555. 2. Dağ AE. ‘‘Bilad-İ Şam’ın Hazin Öyküsü’’; s24-34; 2013.

8. Kitapçı Z. ‘‘Ortadoğu’da Türk Askeri Varlığının İlk Zuhuru’’; Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını; İstanbul; 1987.

3. Bulut F. ‘‘Ortadoğu’nun Solan Renkleri: Bedeviler, Çerkesler, Nusayriler, Dürziler, Yezidiler’’; Berfin Yayınları; s65; İstanbul; 2002.

9. Kitapçı Z. ‘‘Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler’’; Konya; 1996. 10. Gresh A, Vıdal D. ‘‘Ortadoğu’’; Alan Yayıncılık; İstanbul; 1991.

4. Yılmaz H. “Suriye Ve Nusayriler”; Der: Uluçay Ö. ‘‘Tarihte Nusayriler’’; Adana; Gözde Yayınevi; s97; 2001.

11. Levıs B. ‘‘Ortadoğu’’; Sabah Yayınları; İstanbul; 1996.

Humus ’Ta 835 Bin

12. Fromkın D. ‘‘Barışa Son Veren Barış’’; Sabah Yayınları; İstanbul, 1994.

Lazkiye’de 385 Bin

13. Candar C. ‘‘Ortadoğu Çıkmazı’’; Seçkin Yayıncılık; İstanbul, 1988.

Rakka’da 120 Bin, Dera’da 75 Bin, Tartus’ta 50 Bin, Kuneytra’da 50 Bin

5. Siyaset, Ekonomik Ve Toplum Araştırmalar Vakfı. ‘‘Seta Rapor’’; s13-53; Nisan 2012. 6. İnce E. ‘‘Suriye’de Baas Rejiminin Kuruluşu Ve Türkiye 2010 Suriye İnsan Hakları İhlalleri Raporu (Mazlum-Der)’’; 2010. 7. Turan O. ‘‘Selçuklular Ve İslamiyet’’; Boğaziçi Yayınları; s10-19; 1993.

* T.C Dışişleri Bakanlığı’na Bağlı/Destekli Orsam’ın Yaptığı Araştırmaya Göre (Araştırması-Suriye’de Değişimin Ortaya Çıkardığı Toplum: “Suriye Türkmenleri”- Ali Öztürkmen, Bilgay Duman, Oytun Orhan-;) Suriye’de 3,5 Milyon Türkmen Yaşamaktadır; Halep’te 975 Bin Şam’da 460 Bin Hama ’Da 350 Bin

İdlip’te 25 Bin Diğer Bölgelerde 175 Bin, Bunların Yaklaşık 2 Milyonu Türkçeyi Gündelik Hayatlarında Kullanmakta Diğerleri Türkçeyi Konuşmamakla Birlikte Türklüklerinin Bilincindedir.

GÖÇ HAREKETLERİ

95


Göçmenlere Uygulanan Sağlık Politikaları Uluslararası Belgelerde Sağlık Hakkı Göç eden insanların karşılaştığı en büyük sorunlardan bir tanesi sağlık alanındadır. Sığındıkları ülkelerdeki uygulanan politikalar neticesinde insan olmaktan kaynaklanan salt sağlık haklarını kaybedebilmektedirler. Bundan dolayı çeşitli uluslararası belgelerle bu hakların korunması amaçlanmaktadır. Uluslararası alanda kabul görmüş belgeler içinde yer alan sağlık hakkına yönelik maddeler incelendiğinde bu hakların varlığı göç etmek zorunda kalan insanları da kapsadığı görülmektedir. GÖÇ POLİTİKALARI ÇALIŞMA GRUBU Ferhan Kocadal* 2 Nihan Elif Tekin 3 Songül Gökşin 2 Ulviye Esra Erbaş 1

1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25.maddesinde ; 1. Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.

2

2. Anaların ve çocukların özel bakım ve yardım görme hakları vardır. Bütün çocuklar, evlilik içi veya evlilik dışı doğmuş olsunlar, aynı sosyal güvenceden yararlanırlar.

* İletişim: ferhankocadal@gmail.com

İfadelerine yer verilerek ‘sağlık hakkı’ temel hak olan ‘yaşam hakkı’ çerçevesinde düzenlenip sosyal güvenlik hakkı da dahil edilmiştir.

Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi 3 Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi 1

96 KONAK


İkinci olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin bir devamı ve onu açımlayan bir belge niteliğinde olan ve devletlerin kabul ve imzasıyla o ülkeye ait bir «ulusal iç hukuk kuralı» haline gelmiş bulunan Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 12. maddesinde sağlık hakkını “sağlık standardı hakkı” başlığı altında düzenlemiştir. 1. Bu sözleşmeye taraf devletler, herkesin mümkün olan en yüksek seviyede fiziksel ve ruhsal sağlık standartlarına sahip olma hakkını tanır. 2. Bu sözleşmeye taraf devletlerin bu hakkı tam olarak gerçekleştirmek amacıyla alacakları tedbirler, aşağıdakiler için de alınması gerekli tedbirleri içerir: a) Var olan doğum oranının ve bebek ölümlerinin düşürülmesi ile çocukların sağlıklı gelişmelerinin sağlanması, b) Çevre sağlığını ve sanayi temizliğini her yönüyle ileriye götürme, c) Salgın hastalıkların, yöresel hastalıkların, mesleki hastalıkların ve diğer hastalıkların önlenmesi, tedavisi ve kontrolü, d) Hastalık halinde her türlü sağlık hizmetinin ve bakımının sağlanması için gerekli şartların yaratılması. Madde ihtivasınca getirilen kurallarla sığınan insanların da haklarını koruyan bir sistem oluşturulmaya çalışılmıştır. Üçüncü olarak 1965›te yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi›nin, ekonomik ve sosyal haklar alanındaki karşılığı olarak görülen Avrupa Sosyal Şartı’nın 11. Maddesinde, “Sağlığın Korunması Hakkı” başlığı altında düzenlenen maddeler incelendiğinde : Akit Taraflar sağlığın korunması hakkının etkin biçimde kullanılmasını sağlamak üzere, ya doğrudan veya kamusal veya özel örgütlerle işbirliği içinde, diğer önlemlerin yanı sıra, I. Sağlığın bozulmasına yol açan nedenleri olabildiğince ortadan kaldırmak

II. Sağlığı geliştirmek ve sağlık konularında kişisel sorumluluğu artırmak üzere eğitim ve danışma kolaylıkları sağlamak III. Salgın hastalıklarla yerleşik mevzii ve başka hastalıklar olabildiğince önlemek; üzere tasarlanmış uygun önlemler almayı taahhüt ederler. ifadelerinin yer aldığı görülmektedir. Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi’nde ise 35. maddede ve “Sağlık Hizmetleri” başlığı altında da: "Herkes, ulusal yasalar ve uygulamalarda belirtilen şartlar çerçevesinde koruyucu sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkına ve tıbbi tedaviden yararlanma hakkına sahiptir. Bütün Birlik politikaları ve faaliyetlerinin tanımlanmasında ve uygulanmasında yüksek düzeyde bir insan sağlığı koruması sağlanmalıdır." şeklinde düzenlenmiştir. Türkiye’de Göçmenlere Uygulanan Sağlık Politikaları Türkiye’de uygulanan göçmenlere yönelik sağlık politikaları, mültecilerin hukuki durumlarını düzenlemek üzere Birleşmiş Milletler tarafından imzalanan Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi(1951) ve yukarıda bahsedilen uluslararası belgeler esas alınarak düzenlenmiştir. Cenevre Sözleşmesine göre sadece Avrupa ülkelerinden gelen sığınmacılar mülteci statüsüne alınmaktadır. Bu nedenle Suriye’den gelen sığınmacılar mülteci başvurusu yapamamakta ancak anayasadaki Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu dayanağında, Koruma Yönetmeliği kapsamında “geçici koruma” altına alınmaktadırlar. Bu yönetmeliğe göre ilgili bakanlıklar ile kamu, kurum ve kuruluşları tarafından “Geçici Korunanlara Sağlanacak Hizmetler” Başbakanlık Afet

ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) koordinasyonunda yürütülür. İllerde hizmetlerin yürütülmesinden Valiler birincil derecede sorumludur. Geçici Korunanlara sunulacak sağlık hizmetleri ise Geçici Koruma Yönetmeliği’nde belirtilen esaslara dayanılarak; AFAD ve Sağlık Bakanlığının yayınladığı yönergelerle düzenlenir. Sağlık hizmetini geçici barınma merkezlerinde 112 ekipleri, toplum sağlığı merkezi personeli(TSM), sağlık bakanlığına bağlı hastane personeli sunarken yerleşim yerlerinde ise toplum sağlığı ve aile sağlığı merkez personeli, kamu-özel üniversite hastaneleri de olmak üzere hastane personeli, gönüllü sağlık tesisleri sunmaktadır. Sağlık hizmetlerinin karşılanmasına yönelik izlenen prosedürler ve  genel hususlar şunlardır: • Sağlık hizmetlerinden kimlik kartı olan geçici korunanlar, henüz kaydı yapılmamış geçici korunanlar ve sınırdan yaralı olarak geçen ve geçici koruma altında sayılanlar farklı derecelerde yararlanmakta olup sınırda yaralı olanlar tedavi olduk-

‘sağlık hakkı’ temel hak olan ‘yaşam hakkı’ çerçevesinde düzenlenip sosyal güvenlik hakkı da dahil edilmiştir. GÖÇ HAREKETLERİ

97


Cenevre Sözleşmesine göre sadece Avrupa ülkelerinden gelen sığınmacılar mülteci statüsüne alınmaktadır. Bu nedenle Suriye’den gelen sığınmacılar mülteci başvurusu yapamamakta ancak anayasadaki Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu dayanağında, Koruma Yönetmeliği kapsamında “geçici koruma” altına alınmaktadırlar. •

tan sonra kayıtları yapılmaktadır. Geçici korunanlara genel sağlık sigortalıları için sunulan sağlık hizmetleri dışında sağlık hizmeti sunulamaz. Kimlik kartı ve SGK provizyonu alan geçici korunanlar dışındakiler sadece acil sağlık hizmetlerinden ve halk sağlığını tehlikeye düşürebilecek salgın ve bulaşıcı hastalık durumlarında birinci basamak sağlık hizmetlerinden faydalanabilirler, diğer hizmetlerden faydalanamazlar. Aile hekimleri kendilerine kayıtlı geçici korunanlara muayene etmekle yükümlü olup, ilaç yazabilirler. İlaç giderleri anlaşmalı eczanelerle %80’i AFAD, %20’si hasta tarafından karşılanmaktadır. Yatarak tedavi olma durumunda ise tanı, ilaç ve ameliyat gibi tüm giderler devlet tarafından karşılanmaktadır. Geçici korunanlar sadece kayıt yaptırdıkları ilden sağlık hizmeti alabilirler, diğer illere sevksiz başvuramazlar sadece bulaşıcı ve salgın hastalıklardan korunma hizmetleri ile acil sağlık hizmetlerinden faydalanabilirler. Sevk olmaksızın üniversite ve özel hastanelerden yararlanma durumunda harcamalar cepten olmaktadır. Sunulan sağlık hizmeti bedeli, Sağlık Bakanlığı kontrolünde, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı tarafından genel sağlık sigortalıları için belirlenmiş olan sağlık uygulaması

98 KONAK

tebliğindeki bedeli geçmeyecek şekilde AFAD tarafından ödenir. • Kayıt işlemleri yapılan yabancılar geçici barınma merkezlerine yerleştirilirken işsiz ve kendi geçim imkânı bulunmayanlara, engellilere, çocuklara öncelik tanınmalıdır. Geçici barınma merkezlerinin kurulacağı yerler AFAD tarafından belirlenir. Ancak geçici barınma merkezlerinde kurulan geçici sağlık merkezleri Sağlık Bakanlığı’nın belirlediği usul ve esaslara göre işletilir. • Yönetmelik kapsamındaki iş ve işlemlerde, yabancıyla tercüman olmaksızın istenilen düzeyde iletişim kurulamadığında tercümanlık hizmetleri ücretsiz olarak sağlanmalıdır. • Koruyucu sağlık hizmetleri Halk Sağlığı Müdürlüğü bağlı kuruluşları

(Toplum Sağlığı Merkezleri ve Aile Sağlığı Merkezleri) tarafından sunulur. Ayrıca geçici süreyle verilen izinler doğrultusunda Gönüllü Sağlık Kuruluşları tarafından da birinci basamak sağlık hizmeti sunulabilir. Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüklerinin sunduğu bazı hizmetler de sağlıkla yakından ilişkilidir. Koruyucu sağlık hizmetleri mevzuata göre aşağıda sunulan kapsamda verilmektedir: • Ülkemizdeki bebek, çocuk ve ergenlere yönelik sunulan tüm hizmetler (bağışıklama, tarama ve izlem hizmetleri) mevzuat gereği geçici koruma altında olanlara aynı şekilde sunulmalıdır. • Ülkemizdeki doğurganlık çağında kadınlara yönelik kadın izlemi, gebelik izlemleri ve aile planlaması hizmetlerinin tümü geçici koruma altındaki kadınlara da aynı şekilde sunulmalıdır. Şiddet mağduru kadınlar ile insan ticareti mağduru olanlar hakkında ilgili mevzuat çerçevesinde gereken tedbirler alınmalıdır. • Ülkeye giriş yaparak sevk merkezine gelen yabancılar sağlık kontrolünden geçirilmeli ve ihtiyaç duyulması halinde bulaşıcı hastalık riskine karşı gerekli tedbirler alınmalıdır. • Geçici korunma merkezlerinin çevresel açıdan sağlık için uygun hale getirilmesi ve sağlık hizmeti sunulan merkezlerin denetimi Sağlık Bakanlığı’nın sorumluluğudur. • Geçici korunanlar arasında halkın sağlığını tehlikeye düşürebilecek potansiyel bir hastalık olması halinde profilaksi, izolasyon, karantina gibi koruyucu önlemlerinin uygulanması Halk sağlığı Müdürlüğü’nün sorumluluğundadır. • Geçici korunanlar arasında madde bağımlılığı veya psikolojik sorunları olduğu tespit edilenler hakkında gerekli tedbirler alınmalı ve sevk ve takipleri Türkiye Halk Sağlığı Kurumu(THSK) tarafından


belirlenen kurallar çerçevesinde yerine getirilmelidir. • Geçici koruma altındakilere verilecek olan psikososyal destek hizmetlerinde, refakatsız çocuklar ile engelliler gibi özel ihtiyaç sahiplerinin barındırılması, bakımı ve gözetiminden ve verilecek sosyal yardımların tespiti ve dağıtılmasından Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı sorumludur. Hassas gruplar ülkemizdeki yasalar dâhilinde çocuk yuvaları, kadın sığınma evleri gibi kuruluşların hizmetlerinden yararlandırılabilirler. • Tedavi edici sağlık hizmetleri olarak, bu hizmetler birinci,ikinci ve üçüncü sağlık kuruluşlarının tümü tarafından sağlık hizmetlerinin sunum ilkeleri çerçevesince olmaktadır. Ülke içinde Mart 2011’den itibaren yoğun bir şekilde nüfuz eden Suriyelilerin varlığına yönelik yeni politikalar oluşturulmuştur. Suriyelilerin yoğun olduğu yerlerde 4000 kişiye bir birim olacak şekilde ASM(aile sağlığı merkezi) için tanımlanan fizik ve teknik standartlara sahip, TSM’ye(toplum sağlığı merkezi) bağlı birim olarak göçmen sağlığı merkezleri oluşturulmaktadır. Bu GSM’lere Suriyeli sağlık çalışanları yerleştirilmektedir.

İlaç giderleri anlaşmalı eczanelerle %80’i AFAD, %20’si hasta tarafından karşılanmaktadır. Yatarak tedavi olma durumunda ise tanı, ilaç ve ameliyat gibi tüm giderler devlet tarafından karşılanmaktadır. GSM’lerin açılması ve Suriyeli sağlık çalışanların istihdamı dışında, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu(UNFPA) ve çeşitli kuruluşların aracılığı ile göçmenlere yönelik faaliyetler olmuştur: § Bursa İl Sağlık Müdürlüğü, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) ve Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği (SGDD) ile yönetilen Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) aracılığıyla finanse edilen Yıldırım Göçmen Sağlığı ve Kadın Sağlığı Danışma Merkezi kurulmuştur. § Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA), Avrupa Birliği Sivil Koruma ve İnsani Yardım (ECHO) finansal desteği, Sağlık Bakanlığı işbirliği ve Harran Üni-

versitesi yürütücü ortaklığıyla Şanlıurfa Devteşti Kadın Sağlığı Danışma Merkezi kurulmuştur. § Hacettepe Üniversitesi Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi (HÜKSAM), Ankara’da ikamet eden çoğunluğu Suriye ve Iraklı olan sığınmacı 1,500 aileye, UNFPA Aile Hijyen Kiti dağıtım çalışmasını yapmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nde Göçmenlere Uygulanan Sağlık Politikaları Amerika Birleşik Devletleri, ülkeye girişte ciddi sıkı bir sağlık kontrolü yaptırılmasını zorunlu tutar. 1980 mülteci yasası, ABD Halk Sağlığı Kuruluşu’nun mültecilerin ülkelerinden ayrılmadan önce sağlık taramasından geçmesi işlemini takip etmesine izin verir. Denizaşırı Tıbbi Tarama Kural-

Suriyeli sağlık çalışanlarının eğitimi ve istihdamı için ise çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Öncelikle Suriyeli sağlık çalışanlarının diplomaları Ön Değerlendirme Komisyonu tarafından değerlendirilir. Mesleki yetkinliklerinin değerlendirilmesi için Bilim Komisyonu tarafından mülakat yapılır. Başarılı olanlara 5 gün teorik, 6 hafta uygulamalı uyum eğitimleri yapılır. Uygulamalı eğitimler 7 ilde, göçmen sağlığı eğitim merkezlerinde, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı hekim, hemşire ve akademisyen gözetiminde gerçekleşmektedir. İki eğitimi de başarıyla tamamlayanlara mesleki yetki belgesi düzenlenmekte, belgesi olanlar çalışma izni alabilmektedir.

GÖÇ HAREKETLERİ

99


Ülke içinde Mart 2011’den itibaren yoğun bir şekilde nüfuz eden Suriyelilerin varlığına yönelik yeni politikalar oluşturulmuştur. Suriyelilerin yoğun olduğu yerlerde 4000 kişiye bir birim olacak şekilde ASM (Aile Sağlığı Merkezi) için tanımlanan fizik ve teknik standartlara sahip, TSM’ye(toplum sağlığı merkezi) bağlı birim olarak göçmen sağlığı merkezleri oluşturulmaktadır. Bu GSM’lere Suriyeli sağlık çalışanları yerleştirilmektedir. ları’nca, mültecilerin ülkelerindeyken geçmeleri gereken sağlık taramalarının koşullarını belirler. Bu taramalar genellikle kişi ülkesinden ayrılmadan birkaç gün veya hafta içinde, ABD tarafından seçilmiş 400 doktor tarafından yapılır. CDC’nin bir kolu olan Global Göç ve Karantina Kolu (DGMQ), taramalar için gerekli kılavuzu bu doktorlara sağlar. Bu taramaların asıl amacı ise tahmin edileceği üzere bulaşıcı hastalıkları tespit edebilmektir. Yasalara göre mültecilerin sahip oldukları hastalıklar kabul derecesine göre iki sınıfa ayrılmıştır. A sınıfı hastalıklar, mültecinin tedavi görmeden ülkeye girişini yasaklar. B sınıfı hastalıklar ise mültecinin tedavisine ülkesinde başlanmasını ve ülkeye girişinden sonra da kontrol edilmesini ister. A sınıfı hastalıkların ihtivasında aktif tüberküloz, tedavi edilmemiş sifilis, kankroid, gonorea, granuloma inguinale, limfogranuloma venereum, AIDS, cüzam ve madde bağımlılığıdır. B sınıfı hastalıklar içerisinde inaktif tüberküloz, yukarıdakilerin dışındaki cinsel yolla bulaşan hastalıklar, hamilelik, mental rahatsızlıklardır bulunmaktadır. Domestik Tıbbi Tarama, mülteci ABD’ye ulaştıktan sonraki 30-90 gün içinde yapılır. Bu taramalarda yukarıda sayılan hastalıkların kontrolü yapılır, denizaşırı taramalarda fark edil-

100 KONAK

memiş olabilecek hastalıklar için bazı testler tekrarlanır. Mülteciye ABD’deki sağlık sistemi tanıtılır. Taralamalarda ve giriş sonrasındaki işlemlerde diş sağlığına da yönelik işlemler yapılmaktadır. Yapılan araştırmalar neticesinde yetersiz diş sağlığı mülteci çocuklarda birincil, yetişkinlerde ise ikincil sağlık problemi olarak görüldüğü tespit edilmiştir. Ayrıca Amerika ülkeye giriş esnasında özellikle çocuklar üzerinde kurşun zehirlenmesine yönelik de tarama gerçekleştirmektedir. CDC, 16 yaşından küçük bütün mülteciler için kandaki kurşun seviyesine bakılmasını önermektedir. Bunun sebebi ise dünyadaki bütün çocuklar için önemsenmesi gereken bir mesele olmasındandır. Çünkü kurşun çocukları yetişkinlerden çok daha fazla etkiler ve gelişim üze-

rinde büyük etkileri vardır. ABD deki mülteci çocukların kanındaki kurşun seviyesi, ABD vatandaşı çocuklardan %2.2 daha yüksektir. 2001’de Massachusetts’de yapılan bir çalışmaya göre mülteci çocukların %27 si gibi yüksek bir oranda kurşun zehirlenmesi bulunmuştur. Kurşun, kurşunlu benzin, bazı bitkisel tedaviler, kozmetikler ya da bazı baharatlarda bulunur. Kurşun aynı zamanda kurşunu güvenliksiz kullanan bazı fabrikaların ürünleri yüzünden alınmış olabilir. ABD’de özellikle Meksikalı çok fazla mülteci olduğu bilinmektedir ve Meksika’da çoğu sokakta yapılıp satılan bir şekerde kurşun olduğu bulunmuştur. Kurşun zehirlenmesinin tedavisi genelde kurşundan korunmak ve sürekli kandaki kurşun seviyesini kontrol etmek şeklindedir ve bu tedavi aşamalarıyla beraber zamanla kandaki kurşun seviyesi düşer. Ancak eğer kurşun seviyesi çok çok yüksekse şelasyon tedavisi uygulanabilir. Amerikadaki mülteciler ülkelerinden zor koşullarda ayrıldığı için yaygın olarak medikal kayıtlarına erişimlerini kaybederler ve sağlık takibi zorlaşır. Bu özellikle kronik ya da mental hastalığı olan mülteciler için önemli bir problemdir. Mültecilerin yaşadığı başka bir sıkıntı da, yetersiz ingilizce ve ABD sağlık sistemine alışmakta zorlanmalarıdır. Dil konusunda yaşanan problemler çözülmeye çalışılmış ve bunun için çeşitli projeler oluştu-


rulmuştur. Mültecilere dil konusunda yardımcı olacak “Cultural Brokers” yani kültür ve dil köprüsünü kurmaya yardımcı olacak çalışanlar vardır. Bu çalışanlar mültecilerin tıbbi hizmete ulaşmalarına, eczaneleri bulmalarına, ilaçları hakkında bilgi sahibi olmalarına ve tedavilerinin devamlılığını sağlamaya yardımcı olurlar. Ayrıca şiddet ya da işkence durumunda da özel kuruluşlara ulaşılmasını sağlarlar. İstatistiklere bakarak bir karşılaştırma yapılacak olursa (2013’de Tod Hamilton’un bir çalışmasına göre) eğitim seviyesi nispeten yüksek ülkelerden gelen mültecilerin sağlık koşulları, eğitim seviyesi düşük ülkelerden gelen mültecilerinkinden daha iyidir. Bir çalışmaya göre de yaşı daha büyük ve ABD’de 15 yıldan az kalan mülteciler, kanser ya da kronik hastalıklardan daha az etkilenmişlerdir. Ayrıca mülteciler post-travmatik stres bozukluğu ve derpresyon ile demücadele etmektedir. Bu mental hastalıklardan post travmatik stres bozukluğu ve major depresyonun özellikle yaşlılık, yetersiz ingilizce, işsizlik, emeklilik, çalışamayacak durumda olmak ya da düşük gelir ile doğru orantılı olduğu fark edilmiştir. Ayrıca kadınların bu rahatsızlıklardan erkeklerden daha fazla etkilendiği ve eğer ülkelerini çok ani terk etmelerini gerektiyse hem erkeklerin hem kadınların bu rahatsızlıkları daha çok yaşadığı belirtilmiştir. Almanya’da Göçmenlere Uygulanan Sağlık Politikaları Almanya’da bulunan mültecilere “Mülteciler Yardım Kanunu” çerçevesinde yardımlar yapılmaktadır. Bu yardımlar temel ihtiyaçları (yiyecek, barınma, giysi, harçlık, hamilelik ve doğum yardımları gibi) karşılamaya yöneliktir. Sığınma talep eden kişiler sığınmacıların kaldıkları yurtlarda kaldıklarında ihtiyaçlarının tespit kolaylaştığı ve durumlarına uygun yardımların yapılabildiğini araştırmalar göstermiştir. Ancak Almanya’daki eyalet sistemi sebebiyle bu yardımların içeriği değişir.

Sığınmacıların ülkeye girişinde zorunlu bir ilk muayeneye yapılır. Bu muayeneden önce tıbbi geçmiş formu doldurulur. İlk muayene genel anlamda bulaşıcı hastalıkları tespit etmek amacıyla yapılır. Aşılar kontrol edilir. Bu muayenenin sonunda aşı belgesi alınır. Eyalete göre muayeneye ek bazı testler istenebilir. Sonraki ilk 15 ayda acil durumlarda doktora başvurulabilir. Acil durumların ihtivasını ani müdahale gerektiren yaralanmalar (trafik kazaları vb.),acı çekme durumu, tıbbi ve diş hastalıklarının öncelikli olanları, hamilelik gibi rahatsızlıklar oluşturmaktadır. Doktor tedavisi yeterli değilse hastayı hastaneye sevk edebilir. Ancak bu durum hastane tarafından önceden onaylanmalıdır. Bu gibi durumlarda doktora başvurmak için ya tıbbi tedavi fişlerine ya da elektronik sağlık kartlarına ihtiyaç vardır. Bu tıbbi tedavi fişi ya da elektronik sağlık kartı bulunulan yerdeki federal duruma göre verilir. Yani hangisinin alınacağı oradaki federal yönetim tarafından belirlenir. Elektronik sağlık kartı, tıbbi tedavi fişinin yerini alır. (Tıbbi tedavi fişiyle başlayıp belli bir sürenin tamamlanıp elektronik sağlık kartına geçildiği zamandan sonraki süreç için geçerlidir.) § Sığınmacılar hamilelik boyunca tıbbi bakım alırlar. Hamileliğin devamı için gereken sağlık koşulları sağlanır. Doktor hamile kişiye doğum kaydı belgesi verir. § 18 yaşından küçük olanlara eğer aileleri de yoksa sığınmacılara özel evlerden birinde oda verilir. Bu evin sosyal hizmet görevlileri oradaki çocuklara yardımcı olur, evin bütün ihtiyaçları karşılanır.

Para tahsis edilir. Eğitim, iş bulma gibi haklarda sağlanır. Sağlık kontrolünde 18 yaş altındakilere kontrolden sonra bir çizelge belgesi verilir. Hangi kontrollerin yapıldığı, hangi testlerden geçildiği yazılan bu kayıtlar sağlık sınav kaydı kabul edilir. Doğumu Almanya’da gerçekleşen sığınmacı çocuklar belli sağlık kontrolünden geçerler. İlk muayene doğumdan hemen sonra gerçekleştirilir.6 yaşına kadar rutin sağlık kontrolleri devam eder.12-14 yaş arası ek muayeneler vardır. Çünkü bu yaşlar ergenlik dönemine denk gelir. Büyümenin sağlıklı olup olmadığı kontrol edilir. § Bütün bu sağlık hizmetleri sağlık sigortasına dayanmaktadır. Bu hizmetler; Sosyal Hizmetler Departmanı (Sozialamt), Halk Sağlığı Hizmeti(Gesundheitsamt) kurumlarınca takip edilmekte ve yürütülmektedir. İspanya’da Göçmenlere Uygulanan Sağlık Politikaları İspanya›da bulunan göçmenlerin sağlık alanındaki hakları Kabul Koşulları Yönergesi doğrultusunda sağlamakta ve İspanya bu haklar doğrultuda politikalarını yönetmektedir. 1984 tarihli Sığınma ve Mülteci Statüsü Hakkındaki Kanun›un 1994›te revize edilmesi sonucu iltica başvurusunda bulunan herkesin tercümanlık, hukuk müşaviri, tıbbi yardım alanlarında İspanya devleti tarafından bu haklara erişimi sağlanması kanunen sabittir. İspanya sınırlarına gelen ve iltica başvurusunda bulunanlar ilk olarak sağ-

Almanya’da bulunan mültecilere “Mülteciler Yardım Kanunu” çerçevesinde yardımlar yapılmaktadır. Bu yardımlar temel ihtiyaçları (yiyecek, barınma, giysi, harçlık, hamilelik ve doğum yardımları gibi) karşılamaya yöneliktir. GÖÇ HAREKETLERİ 101


2012 kemer sıkma politikasına kadar Avrupa’daki en verimli ve insancıl sağlık hizmetini sürdüren İspanya, iltica başvurusu kabul edilenlere verilen sağlık haklarını kendi vatandaşlarının sağlık haklarıyla eşitlemiştir. Ancak 2011’deki ekonomik kriz neticesinde göçmenler de dahil olmak üzere kendi ülke vatandaşı olan evsizler gibi düşkünlerinde bu alandaki hakları sınırlandırılmış ve kalite anlamında önemli bir düşüş yaşanmıştır. lık taramasından geçirilir. Bu sağlık taramasında aşı kontrölleri de yapılır ve eksik bulunan aşıların tamamlanması sağlanır. Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, tüberküloz, depresyon ve diğer birçok kolay tedavi edilebilir sağlık sorunları tarama, teşhis ve tedavi aşamalarıyla acil servis müdahalelerine ve daha ileri düzey sağlık kurumlarına gitmeden ortadan kaldırılıyor. Ayrıca sınırda iltica başvurusu kabul edilmeyen ger gönderme merkezlerindeki kimselerden bu acil durumdaki kimselerin tedavileri birincil sağlık hizmetleri kapsamında yapılmakta ve bu masraflar devletin bütçesindeki fnlardan karşılanmaktadır. Sevk merkezlerindeki doktorlar özel olarak eğitim görürler. Bu eğitim kapsamında göçmen kimselerin kültürü, dili, dini gibi göçmenlere mental olarak da yardımının dokunabileceği alanlar da

yer alır. Eşit Muamele ve Ayrımcılıkla Mücadele Kurulu’nun kaidelerince gelen göçmenler arasında herhangi bir ayrım yapılmaksınızın eşit muamelelere tabi tutulduğu, bu ayrımcılık neticesinde bazı kurumların kar elde etme amaçlarının önüne geçmeyi hedeflendiği İspanya’nın buna bağlı olarak sağlık alanında da bu eşitlik ilkelerine uygun olarak faaliyetini yürütmektedir. 2012 kemer sıkma politikasına kadar Avrupa’daki en verimli ve insancıl sağlık hizmetini sürdüren İspanya, iltica başvurusu kabul edilenlere verilen sağlık haklarını kendi vatandaşlarının sağlık haklarıyla eşitlemiştir. Ancak 2011’deki ekonomik kriz neticesinde göçmenler de dahil olmak üzere kendi ülke vatandaşı olan evsizler gibi düşkünlerinde bu alandaki hakları sınırlandırılmış ve kalite anlamında önemli bir düşüş yaşanmıştır. Bu izlenen yeni

politika neticesinde birincil derece sağlık hizmetlerine dahi ulaşımda sıkıntı yaşayan göçmenler yapılan kurum araştırmalarının istatiksel verilerine göre daha çok acil ve ilk yardım alanlarında hizmetten faydalandığı görülmektedir. Bundan kaynaklı olarak acil servislere olan başvuruların yoğunluğu açıklanabilmektedir. 2012 yılında uygulamaya giren kemer sıkma politikası neticesinde sağlık hizmetinden faydalanmak isteyen göçmenlerin ‘Medicos Del Mundo’ isimli belgeyi bulundurması zaruri hale getirilmiştir. Bu belgenin varlığı ile birincil ve acil sağlık hizmetlerinden faydalanılmakla birlikte onsekiz yaşının altındaki göçmenlerin, doğum vakaları, acil durum gerektiren haller istisnadır. İspanya›nın farklı eyaletlerinde çeşitli uygulamalar yapılmakta farklı insiyatifler alınmaktadır. Örneğin Madrid ve Valensiya›daki birkaç hastanede hasta savunucuları bulundurulmakta ve bu savunucular orada sağlık hizmetinden en iyi şekilde yararlanılması amacıyla yönlendirmelerle yardımcı olmaktadır. Ayrıca sağlık alanındaki bilgilendirilmenin farklı dillere çevrilmesi, erişimin iyileştirilmesi için çeşitli faaliyetler uygulanmaktadır. 2012 kemer sıkma politikalarının uygulanmasından önceki yıllarda yapılmış projelerle göçmenlerin hem fiziki hem mental sağlıklarının iyileştirmeye yönelik çalışmalar yapmıştır. Bunlardan en önemlilerinden biri 2010 yılında düzenlenen projede göçmenlerin zihinsel ve ruhsal bozukluklarını giderme amacıyla kontrol mekanizmaları oluşturulmuştur. Bu projenin ikinci ayağını oluşturan 2011 yılında yapılan projeye dahil olan 10 üye ülkenin en iyi göçmen uygulamaları belirlenerek bu uygulamaların eğitim paylaşımı sağlanmıştır. Genel olarak inccelendiğinde İspanya göçmenler için sağlık entegrasyonunu sağlayabilmek için;

102 KONAK


1. Hasta savunucularının kurumsallaştırılması, 2. Sağlık çalışanlarının göçmenlere sağlık hizmetlerinin verilmesi yönünde eğitime teşvik edilmesi, 3. Göçmenlerin sağlık hakları hakkında bilgilendirilmesine yönelik iyileştirme çalışmalarının yürütülmesi, 4. En uygun sağlık hizmeti nasıl verilmedir sorularına cevap aranması ve neticesinde ortaya çıkan engelleri ortadan kaldırmaya çalışılması, 5. Göçmenlere verilecek hizimetlerin daha yüksek kalitede verilmesine yönelik araştırma yapılmasına teşvik edilmesi, ödenekler oluşturulması adına çalışmalar yürütmektedir. İspanya’da Sağlık Hizmeti Veren Kurum ve Kuruluşlar § IFNA : Hemşirelik Teşhisi adı verilen uygulama ile sağlık problemleri ve diğer sosyal sorunlara karşı önlem ve çare olabilme imkanı tanıyan bir yardımcı hemşirelik-

tir. Kaynaklara erişim noktasında yardımcı olarak iyilikle bu konuda yardım eden bir kuruluştur. § SAPPIR : Psikopatolojik ve psikososyal bakım servisi ile 20 yıldır mültecilere bu alanda sağlık desteği verilmektedir. § ITSAL : İspanya’daki dört üniversitenin ortak yürüttüğü bu çalışma ile sağlık ihtiyaçlarını be-

lirleyip bunun sonucunda hizmet sunabilmek için projeler üretir. § İspanyol Kızılhaç : Devlet bütçesinden ayrılan fonlar neticesinde tıbbi yardım sağlanmaktadır. § ACNUR : İlaç, aşı, tedavi ve ihtiyaç duyulan sağlık malzemelerine erişim sağlar. Bütçesi Birleşmiş Milletler Mülteci Komiserliği tarafından sağlanır.

Sosyal Yardım Sistemi, Türkiye Karşılaştırması Ve Türkiye’deki Uygulamalara Yönelik Öneriler,Ankara, 2014.

States, Laws Journal, 2014 Vol:3 Page: 50–60

KAYNAKÇA 1. KEKLİK Kanuni, Türkiye’de Rakamlarla Göç-Sağlık, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Multidisipliner Göç ve Sağlık Sempozyumu, 22.02.2018. 2. T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, http://goc.gov.tr, (ET:03.03.2018). 3. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu, http://turkey.unfpa.org, (ET:05.03.2018). 4. Krankenkassen-Zentralehttp, ://www.krankenkassenzentrale.de/wiki/incoming-tr/ iltica, (ET:22.03.2018). 5. The Federal Ministry of Health, https:// www.bundesgesundheitsministerium.de / topics/health-guide-for-asylum-seekers/?L=1, (ET:15.03.2018). 6. MOHANTY Sarita A., WOOLHANDLER Steffie,HIMMELSTEIN David U., PATI Susmita, CARRASQUİLLO Olveen and BOR David H., Health Care Expenditures of Immigrants in the United States: A Nationally Representative Analysis , ,, American Journal of Public Health, 2005, Vol 95, No. 8. 7. IŞIK Hasan, Federal Almanya’da Uygulanan

8. ERTEM Haşim Eren, Illegal Immıgratıon To Eu Countrıes; New Asylum Polıcıes In Spaın And Germany,Ankara, 2007. 9. SOUSA Emily, BENAVİDES Fernando G., SCHENKER Marc, GARCI ´A Ana M., BENACH Joan, DELCLOS Carlos, Immigration, work and health in Spain: the influence of legal status and employment contract on reported health indicators, Int Journal of Public Health, 2010, Vol.55, Page:443–451 10. Akademik Perspektif Enstitüsü, http://akademikperspektif.com/2014/04/14/ispanya-goc-problemi/,(ET:20.04.2018). 11. Polítıca Sobre Derecho Unıversal A La Salud, Unidad de Incidencia Política 14/08/2013 12. MONGA Parul, KELLER Allen and VENTERS Homer, Prevention and Punishment: Barriers to Accessing Health Services for Undocumented Immigrants in the United

13. ARIK GÜNEYLİ Nihal, Türkiye’de Sağlık Hizmetlerinde Harcamalara Yönelik Ödeme Yöntemleri: Gelişmiş Ülkelerle Türkiye Kıyaslamasına Örnek Uygulama, Ankara, 2014 14. Estrategia De Acción Exterior, Ministerio de Asuntos Exteriores y de CooperaciónGobierno De España, 2015 15. KOÇAK Orhan, GÜNDÜZ R.Demet, Avrupa Birliği Göç Politikaları ve Göçmenlerin Sosyal Olarak İçerilmelerine Etkisi, Yalova Sosyal Bilimler Dergisi,2016, Yıl:7 Sayı:12 66-91 16. BRIS Pablo and BENDITO Félix, Lessons Learned from the Failed Spanish Refugee System: For the Recovery of Sustainable Public Policies, Sustainability 2017, Vol.9,1446 17. GONZÁLEZ DE DURANA Ana Arriba and MORENO-FUENTES Francısco Javıer, Undocumented Migrants İn Spain To Regain Access To Healthcare?, Espn Flash Report 2016, Vol.39

GÖÇ HAREKETLERİ 103


H

ayat Vakfı Ankara şubesi Göç Hareketleri Araştırmaları Koordinatörlüğü’nün, “yakın tarihte gerçekleşmiş olan Anadolu’ya göç hareketleri” ile ilgili çalışmaları doğrultusunda düzenlenen “Kırım Tatar Sürgünü” konu başlıklı konferansımızda Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim görevlisi Prof. Dr. Sırrı Hakan Kırımlı’yı vakfımızda ağırladık. “Kırım Tatarları dediğimiz halk, aslında yüzyıllar içinde envai çeşit danışmalardan ortaya çıkmış; Kıpçak ve Oğuz karışımı olan ve Türk dili konuşan bir halktır. Ana bünyesini teşkil eden halkların Hunlar, Hazarlar, Bulgarlar, Pençik, Kıpçak ve Anadolu’dan gelen Türkler olduğunu söyleyebiliriz.”

Göç Konferansları

KIRIM TATAR SÜRGÜNÜ Değerlendiren Elif Tayyibe Polat Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi

1855 Kırım doğumlu bir çocuk, 1860-1861’de Dobruca’ya; ardından 93 Harbi sürecinde Bulgar komitelerinin tehditleriyle Makedonya’ya; 1912’de yaşanan Balkan Savaşı’yla Trakya bölgesine; buradan da Kurtuluş Savaşı’nda Yunan Ordusu tehlikesi nedeniyle başka diyarlara göç etmek zorunda kalabiliyordu. Yani 4-5 kez bu travmaya maruz kalmaktaydı. 104 KONAK

Bu sözlerle konuşmasına başlayan Kırımlı, ilk olarak bahsettiğimiz halkın asıl adının ‘Tatar’ değil, ‘Kırım Tatarları’ olduğuna değindi. Kırım ve Tatar kelimelerinin ayrı kullanılamayacağını belirtti ve devamında Kırım tarihi ile Rusların yürüttüğü politikalar hakkında şu bilgileri verdi: “Rus İmparatorluğu, Osmanlı ile yaptığı savaşlarla İstanbul’u fethetmeyi amaçlamış ve 1783’te Kırım’ı ilhak ettikten sonra bölgeyi Kırım Tatarlarından temizlemeye çabalamıştır. Kırım’ı Rus üssü haline getirmeyi hedefleyen Rusya, Kırım Hanlığı’nın yıkılmasıyla birlikte ilk olarak Temmuz 1783’te Kırım’ın güneyinde bulunan Akyar köyünde bir Karadeniz filosu kurmuştur. Kırım’ı esas halkından uzaklaştırmak için ekonomik, siyasi ve dini baskılar uygulamaya başlamıştır. Köylüler topraksızlaştırılmış, camiler yıkılmıştır. O tarihten sonra her yıl devamlı olarak Kırım Tatarları Osmanlı topraklarına su gibi akmıştır. Böylece Kırım Tatarları asıl halkından uzaklaşmaya başlamıştır. 1783’te başlayan bu göçlerin en yoğunu 1859-1862 seneleri arasında yaşanmış ve 1944’te yeniden başlayan baskılar sonucu yaşanan göçler I. Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir.” Sözlerine muhacirlerin göç süreci, göç esnasında yaşanan sıkıntıları ve göçmenlerin iskanında karşılaşılan sorunlara değinen Kırımlı, konferansın devamında 1918’den günümüze kadar Kırım Tatar halkına uygulanan baskılar, yaşadıkları zulümler ve Kırım Tatarlarının direniş hareketlerinden bahsetti. Hakan Kırımlı, konuşmasının son kısmında yaşanan göçlerin büyüklüğünü ve ehemmiyetini şu sözleriyle belirtti: “1855 Kırım doğumlu bir çocuk, 1860-1861’de Dobruca’ya; ardından 93 Harbi sürecinde Bulgar komitelerinin tehditleriyle Makedonya’ya; 1912’de yaşanan Balkan


Savaşı’yla Trakya bölgesine; buradan da Kurtuluş Savaşı’nda Yunan Ordusu tehlikesi nedeniyle başka diyarlara göç etmek zorunda kalabiliyordu. Yani 4-5 kez bu travmaya maruz kalmaktaydı.”

savaşı vereceklerini ve Kırım Tatarlarının memleketleri için ellerinden geleni yapmaya hazır olduğunu belirtti. Konferansımız konuşmacı Prof. Dr. Sırrı Hakan Kırımlı ve değerli katılımcılarla gerçekleştirdiğimiz keyifli bir sohbetle son buldu.

13 Nisan 2018 Cuma

Günümüz Kırım-Rusya ilişkilerine de değinen Kırımlı, Rusya’nın 2014 Mart

ayında Kırım’ı yeniden ilhak etmesinden sonra Kırım Tatar halkına yapılan baskı ve şiddetin devam ettirildiğini ve günümüzde yaşanan zulmün 1783 sonrasında görülenden hiçbir farkı olmadığına değindi. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de Ruslara karşı hürriyet

Sırrı Hakan Kırımlı, doktorasını 1990 yılında ABD’nin Madison şehrindeki Wisconsin Üniversitesi Tarih Bölümünde tamamlamış olup akademik hayatına Bilkent Üniversitesi’nde Profesör Doktor öğretim üyesi olarak devam etmektedir. Rusya- Sovyet İmparatorluklarındaki Türk-Müslüman halklarının tarihi ve şimdiki durumu üzerine akademik araştırmalar yapan Kırımlı’nın, 1996 yılında “Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916)” adlı yayını bulunmaktadır.

GÖÇ HAREKETLERİ 105


106 KONAK


EDEBİYAT Araştırmaları Koordinatörlüğü Edebiyatın bugününü anlamak için dününü tanımaya çalışan; bu amaç doğrultusunda geçmişteki ve günümüzdeki şair ve yazarları araştıran; bu şair ve yazarların eserleri üzerine okumalar yapan; yaptığı okumalar ışığında onların engin ve aşkın bilgilerinden faydalanarak kendi yüce manevi çizgisini bulmak için çabalayan; aynı zamanda bize miras kalan değerleri yaşatmak için çalışmalar yapan bir ekiptir.

Etkinlik 1. Çalışma Grubu • Berceste Edebi Dönemler ve Şairleri • Lügaz Şiir Tahlili • Yolcu Yazarlık Atölyesi • Alegori • Lügat Çalışması • Masal Anlatıcılığı 2. Söyleşi • Divan Edebiyatı • Tanzimat Edebiyatı • Fuzuli


En Ulvi Aşkın Şâiri Fuzûli’nin Hayatı

LÜGAZ ÇALIŞMA GRUBU Zehra Oruç * Esma Sayın 1 Beyza Yetgin 1 Merve Sema Sert 1

2

1 2

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi

*İletişim: zehraoruc43@gmail.com

108 KONAK

Özellikle Azerbaycan sahasının, bazı edebiyat otoritelerince de tüm Türk edebiyatının en büyük şâiri Fuzûli olarak gösterilmektedir. Asıl adı Mehmed bin Süleyman’dır. Şâirin 888/1483 yılında Bağdat yakınlarındaki Hille bucağında veya Kerbela’da dünyaya geldiği sanılmaktadır. Âşıkane şiirin edebiyatımızdaki en büyük temsilcisi olan Fuzûli bütün şiirlerinde aşkı ve aşkın hallerini coşkun bir lirizmle ifade ederek; duyduklarını, yaşayışını, hislerini, hayal ve düşüncelerini üstün bir bilgi ve öğrenimin sonucu olarak muhteşem bir üslupla yansıtmaktadır. Edebiyatımızda Fuzuli’nin önemi bu denliyken yaşamı hakkındaki bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Yaşar Nabi’nin deyimiyle “ Fuzuli’nin sanatı üzerine çok, hayatı üzerine az bilgimiz vardır. Kaynakların çoğu şuara tezkerelerdir.” Bu durumun sebebi şâirin doğduğu muhitten ayrılmamasına ve İstanbul’a hiç gelmeyişine bağlanır. Fuzuli şâir ve âlim kişiliğinin yanı sıra hoşsohbet bir insan olmakla anılmaktadır. Fakat tüm şöhretine rağmen saray çevresinden edinilen himayelere ve rahat bir yaşama erişememiştir. Fuad Köprülü’ye göre bu durumun sebebi şâirin mensup olduğu Şii mezhebinin Osmanlı siyasetince tehlikeli bulunmasıdır. Akkoyunlu Türkmen ailesinden olan Fuzûli, Osmanlı’nın Bağdat’ı ele geçirmesinden sonra bile beklediği ilgiyi görememiştir. Hatta kendisine geçimlik bir maaş dahi bağlanmamış, bu sebeple Fuzûli Kanuni Sultan Süleyman’a yazdığı mektup


ile edebiyatımızdaki en önemli mektuplardan olan Şikâyetname adlı eseri ortaya çıkarmıştır. Geniş bilgisine bakarak Fuzuli’nin diğer pek çok bilge şâir gibi iyi bir medrese eğitimi aldığı söylenebilir. Yalnızca Türkçe değil Arapça ve Farsça divanlar oluşturması da onun bu eğitimi aldığını destekler yöndedir. Zaten şâir Türkçe divanının giriş bölümünde de, iyi bir şâirin bilim ve bilgiden nasiplenmesi gerektiğini bildirmektedir. Fuzûli kelime anlamı olarak boş, faydasız anlamlarına gelmektedir. Böyle bir mahlas almasının sebebi ise onun sanatını geleceğe de ulaştırma kaygısı içinde olmasıdır. Önceleri güzel anlamlı birtakım mahlaslar alan Fuzûli görmüştür ki bu mahlasla yazan başka şâirler de vardır. Bu durum karşısında sanatının benzerleri arasında kaybolması kaygısına düşmüş ve Fuzûli mahlasını anlamından dolayı kimsenin kullanmayacağını düşünerek kullanmıştır. Fuzûli bu durumu divanında şöyle açıklamıştır: “ Şiire başlarken günlerce bir mahlas almak yolunda düşündüm. Seçtiğim bir müddet sonra ortak çıktığı için yeni bir mahlas alıyordum. Nihayet benden önce gelen şâirlerin ibareleri değil, mahlasları kapıştıklarını anladım. Karışıklığı ortadan kaldırmak için Fuzûli mahlasını seçtim.” Fuzuli’nin ölüm tarihi de tam olarak bilinmemektedir. Ay ve gün eksik olmak üzere yalnızca Ahdi’den aldığımız bilgiler ışığında şâirin 1556’da 70 yaşlarında vefat ettiğini bilmekteyiz. Ayrıca Ahdi, şâirin Fazli mahlasıyla şiirler yazan bir oğlunun olduğunu bize ulaştırmaktadır. 1956 yılında şâirin ölüm tarihi tam olarak bilinmediğinden ölümünün 400. Yıl dönümünde tüm yıl Fuzûli yılı olarak ilan edilmiştir. Edebi Kişiliği Fuzuli’nin şiirlerinde çoğunlukla bireysel ve tanrısal aşk iç içe bulunmaktadır. Şiirlerine baktığımızda anlamlandırmak için tasavvuf süzgecinden geçir-

Âşıkane şiirin edebiyatımızdaki en büyük temsilcisi olan Fuzûli bütün şiirlerinde aşkı ve aşkın hallerini coşkun bir lirizmle ifade ederek; duyduklarını, yaşayışını, hislerini, hayal ve düşüncelerini üstün bir bilgi ve öğrenimin sonucu olarak muhteşem bir üslupla yansıtmaktadır. mek gereklidir. Ancak bu Fuzûli’nin mutasavvıf bir şâir olduğunu göstermez. Çünkü Fuzûli tasavvufu bir amaç değil araç olarak görmüştür. Fuzûli’nin konu seçimleri tasavvuf çizgisinin içine hapsolmamıştır. Tasavvuf konusu olan yaratılmışlarda yaratılanı görme temasının yanında felekten, dünyanın geçiciliğinden, talihten yakınma gibi klasik edebiyatımızda çokça işlenen konuları da şiirlerinde görmek mümkündür. Bu konudaki tutumunu şu sözlerle ifade eder: “Ben eşyaya duygu ve akıl gözüyle baktım. Onlar üzerinde düşünme ve etraflıca araştırma ayağıyla yürüdüm.” Fuzuli derin acılarını melamet düzeyinde şiirlerine yansıtmış bir şâirdir. Bunun sebebi ise yaşadığı coğrafyada İslam’ın ilk dönemlerinde başlayan ayrışmanın etkisinin daha da büyümüş olmasıdır. Çünkü Fuzûli Kerbela olayının yaşandığı topraklarda yaşamıştır. Bu dönem şâirimiz büyük bir aidiyet çelişkisi içerisine düşmüştür. Coğrafya, şâirin ruh dünyasının bir çeşit yansıması gibidir. Bu kavga, suçlama ve çatışma ortamının izleri şiirlerinde yalnızlık, güvensizlik ve kötümserlik olarak belirgin bir şekilde hissedilir. Fuzûli’nin beslendiği kaynaklardan biri de Kur’an ve İslam ilmidir. Özellikle de Kelam ilminde yetkin bir kişiliktir. Bundan yola çıkarak aldığı iyi eğitim düşünsel yaratımlar oluşturmasına zemindir diyebiliriz. Yüksek duygusal yeteneğe sahip olan Fuzûli daha çok sofiliğe eğilmiştir. Ama hiçbir zaman koşulsuz kabul etmemiş ve aşırı yaklaşımlarını da Kur’an ışığında eleştirmekten asla geri durmamıştır.

Ayrıca Fuzûli hiç yaşamdan kopmamış aksine eserlerine kendi yaşantısını hep dâhil etmiştir. Fuzûli birçok tekdüze sözcüğe anlam renkleri eklemiş ve tekdüze söyleyişleri aşmış bir şâirdir. Örneğin Fuzûli için düşmek; kadehe düşmek, dökülmek anlamlarında kullanılır. Mey gerçi safâ verir dimâğa Akduğı için düşer ayağa “Gerçi şarap zihni neşelendirir, ancak akıcı bir nesne olduğu için de ayağa düşer.” biçiminde söylenen bu beyitte düşmek hem yere, yani ayakların bastığı yere dökülmek, hem de ayak: eyağ, aynı zamanda kadeh demek olduğundan, kadehe dökülmektir. Ayağa düştüğü zaman pespayeleşen; içeni de pespayeleştiren şarap, kadehe döküldüğü zaman, bir şenlik hazırlığı kadar neşelidir. Böyle bir söyleyiş, anlam diyarına girildiğinde ne denli hazineler çıkacağının ve ancak onu işin ehlinin çıkarabileceğinin kanıtıdır. Fuzûli şiirlerinde içten, sade ve alçakgönüllü bir dil kullanmıştır. Deyimlere, vurgulara devrik ve soru cümlelerine, etkileyici tekrarlar ve tezatlara yer vermiş ve yoğun anlatımını kelimelerin gücünden yararlanarak gerçekleştirmiştir. Ses, söz ve anlam dengesini şiirlerinde ustalıkla sağlamıştır. Onun değişik çevrelerce tutulup sevilmesinde de bu anlatım ustalıklarının payı çoktur. Dönemine oranla sade olan Fuzuli’nin bu özelliği birçok beytinin bugün dahi anlaşılabilecek yakınlıkta olmasına olanak sağlamıştır. Bu sadeliğe bu denli yoğun anlamlar kalabilmeEDEBİYAT 109


aşkla bağlanmaları ve bu bağlanmanın önüne çıkan engeller, acı ve ıstıraplar anlatılmaktadır Soylu bir kabileden olan Kays okulda gördüğü ve güzelliyle onu büyüleyen Leyla’ya âşık olur. Aşk olduğu yerde mahfi olmaz Aşk içre olan karâr bulmaz Aşk âteşine budur alâmet Kim baş çeke şu’le-i melâmet (Fakat bir yerde aşk bulundu mu, gizli kalmaz ve aşka düşenin (artık) rahatı ve huzuru kaçar. Aşk ateşinin belirtisi, kınama ve ayıplama alevlerinin baş göstermesidir.) My Work Miniature Painting panosundan Fuzûli çizimi, Pinterest, Ferhat Akıl

si de onun söz söylemekteki yeteneğini ortaya koymaktadır. Fuzûli’nin dilinden dinlediğimiz aşk; anlam ve biçim süzgecinden geçen estetik bir olguyu ifade eder. Bu aşk bazen öyle şiddetli olur ki, şâir mesnevilerindeki kahramanlarla kendini karşılaştırıp üstünlüğünü ilan eder. Bunu net olarak görebileceğimiz sözlerden biri: Mende Mecnun’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var Âşık-ı sâdık menem Mecnun’un ancak adı var (Bende Mecnûn’dan daha çok âşıklık yeteneği var. Sevgide, sadakat gösteren âşık benim, Mecnûn’un ancak adı var.) beyitleridir. Leyla İle Mecnun Birçok şâir Leyla ile Mecnun mesnevisi kaleme almıştır. Fakat Fuzulî, o kadar güzel işlemiştir ki Leyla ile Mecnun denildiğinde ilk akla gelen odur. Fuzulî, bu aşk hikâyesini tasavvufi bir niteliğe büründürmüştür. Fuzûli’nin “mef’ulü mefa’ilün fe’ulün” kalıbıyla yazdığı bu eser, 3098 beyitlidir. Başında bir dibace (önsöz) bulunmaktadır. Mesnevide iki farklı kabileden olan Leyla ile Kays’ın birbirlerine derin bir 110 KONAK

Dizilerden de anlaşıldığı üzere iki âşık ne kadar gizlemek isteseler de aşk yapacağını yapar ve çevre buna karşı çıkar. Onları ayıplarlar ve çevrede dedikodular baş gösterir. Bu dedikodular Leyla’nın ailesinde beklenen etkiyi gösterir. Annesinin kulağına kızı hakkındaki söylemler gelince; annesi Leyla’ya öğütler verir. Ancak zamanla söylentiler şiddetlenince annesi Leyla’yı okuldan alır ve adının kötüye çıkmasını engellemeye çalışır. Annesinin nasihatleri doğrultusunda Leyla da okulu bırakır. Günlerini hayata küskün bir şekilde çadırda geçirmeye başlar. Okuldan alındığı günden sonra Leyla’nın yüzü hiç gülmez. Kays mektebe gittiğinde Leyla’yı göremeyince anlar ve Mecnun denilmesine sebep olacak süreci yaşar. Söz muhtasar ol esir-i sevdâ Bir nev’ ile oldı halka rüsvâ Kim Kays iken adı oldı Mecnûn Âhvalini etdi gam diger-gûn ( Sözün kısası: o sevda tutsağı halk içinde öyle bir dillere düştü ki; adı Kays iken Mecnun oldu ve ayrılık acısı, hâlini tamamen değiştirdi.) Kays artık Mecnun adıyla anılmaya başladıktan sonra ayıplamalara kulak asmaz. Bir süre sonra Mecnun’un adı etraflarca duyulur. “Mecnûn deme bir fesâne-i şehr” dizesi, bu şöhrete dikkat çeker.

Mecnun Leyla’yı okuldan alındıktan sonra bir kez daha görür. O günden itibaren çölü yurt edinir. Mecnun bu dünyanın itibarına meyil etmez ve aşkın ona verdiği şerefle yetinir. Dünyanın nimetleri Hem Fuzûli hem de Mecnun için hiç de talep edilecek şeyler değildir. Babası eve gelmeyen oğlu Mecnun’u aramaya çöle gider. Ancak Mecnun, babasını tanımaz. Dedi nedür ata yohsa ane Leyli gerek özgedür fesâne ( (Mecnun) dedi ki: Ana baba nedir? Bana Leyla gerek gerisi hikâye!) Mecnun artık sadece Leyla’ya arzusu peşindedir. Babası Leyla’nın onu beklediğini söyler ve eve getirir, ona nasihatler verir. Babası Mecnun’un Leyla’dan vazgeçmeyeceğini anlayınca genç kızı ailesinden istemeye karar verir. Leyla’nın babası adı Mecnun’a çıkmış birine kızını vermeyeceğini söyler. Reddedilen Mecnun’u babası tavsiye üzerine Kâbe’ye götürür. Ancak Mecnun dertlerinin artması için duâ eder. Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ meni Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ meni (Rabbim aşk belasıyla beni tanıştır. Bir an bile aşk belasından uzak tutma beni.) Mecnun’un cân-ı gönülden ettiği duâ kabul olur. Duâyı duyan babası ise Mecnûn’un artık iflah olmayacağını anlar ve çaresiz o evine, Mecnun çölüne döner. Çöl Mecnun’u yoğuran, pişiren ve günden güne olgunlaştıran bir yer olur. Çölde yaşayan Mecnun artık insanlardan tamamen kopmuştur. Leyla da bu sırada gitgide yalnızlaşmış ve kendi içine çekilmiştir. Kendisi ve Mecnun dışındaki herkesi yabancı, düşman, gayrı olarak görür. Geceleri el ayak çekilince sahraya çıkar, gündüz ise hiç görünmez. Çevrenin ayıplamaları Leyla’yı rahatsız eder.


Hazerüm ta’neden ol gâyete yetmişdür kim Yâra ağyâr olup ağyârum ile yâr olubem (Kınamalardan öylesine bezdim ki; yârime yabancı olup, yabancılara yâr olmuşum.) O devrin itibar ettiği insanlardan olan İbni Selam, Leyla’yı kendisine ister. Bunun üzerine ailesi İbni Selam ile Leyla’yı nişanlarlar. Bu sırada devreye Nevfel girer. Nevfel Mecnun’un yazdığı şiirlerden çok etkilenir ve Mecnun ile tanışmak ister. Nevfel adamlarıyla birlikte Mecnun’un yanında yer alarak ona yardımcı olabileceğini söyler. Ama Mecnun’u ikna etmek kolay olmaz. Fuzûli ayb kılma yüz çevirsem ehl-i âlemden Neden kim her kime yüz dutdum andan yüz belâ gördüm (Ey Fuzûli, eğer insanlardan yüz çevirirsem ayıplama beni. Çünkü kime sokulduysam ondan yüz türlü bela gördüm.) Hem Mecnun hem de şâir hayatı boyunca yaşadığı hayal kırıklıklarını böyle dile getirir. En sonunda Nevfel’in ısrarları galip gelir. Leyla bu kez Nevfel eşliğinde tekrar istenir. Anlaşma yolu mümkün olmayınca kılıçlar çekilir, savaş başlar. Ancak Mecnun Leyla’nın tarafının yenmesi için duâlar eder. Bunu duyan Nevfel duâyı kesmesini ister. Kesmediğini görünce de Mecnûn’un farklı bir yaratılışının olduğunu anlar. Sonunda Nevfel galip gelir. Leyla’nın babası kızının nişanlı olduğunu söyler. Nevfel ise bunlarda gözünün olmadığını, bir hastaya şifa bulmak amacı güttüğünü söyler ve oradan ayrılır.

Fuzûli Kerbela olayının yaşandığı topraklarda yaşamıştır. Bu dönem şâirimiz büyük bir aidiyet çelişkisi içerisine düşmüştür. Coğrafya, şâirin ruh dünyasının bir çeşit yansıması gibidir. Bu kavga, suçlama ve çatışma ortamının izleri şiirlerinde yalnızlık, güvensizlik ve kötümserlik olarak belirgin bir şekilde hissedilir. Mecnun’a Leyla’nın İbni Selam ile evlendiği haberini ulaştırır. Mecnun da Leyla’yı vefasızlıkla suçlayan bir mektup yazar. Kendi adını da kötüye çıkarttığını yazar. Bu durumdan memnun olmadığını belirtir. Mektubunda şu ifadelere yer verir: Ammâ men ü senden özge çohdur Kim sözleri bizden özge yohdur Yahşi midür eylemek yaman ad Kim kılmaya kimse hayr ile yâd (Ama ikimizin dışında o kadar çok insan var ki, bizden başka bir şeyden söz etmiyorlar. Kötü ad sahibi olmak ve kimsenin hayırla anmadığı birisi haline gelmek hoş bir şey mi?)

Leyla İbni Selam ile evlenir. Ancak Leyla kendisine bir perinin musallat olduğunu ve kendisine yaklaşmamasını söyler. İbni Selam da bu isteğini yerine getirir.

Leyla, Mecnun’a yazdığı mektupta onun sitemini haklı bulur. Bu sırada Leyla’nın babasının Mecnun hakkında aldığı ölüm kararı gündeme gelir. Mecnun’un ne zaman ne yapacağı belirsiz olduğundan ölmesinin bunları engelleyeceğini belirtir. Mecnûn’un babasına da bu ölüm fermanının haberi gelir. Ardından Mecnun’u bulmak üzere çöle koşar. Ancak oğlunun hiçbir arzusunun kalmamış olduğunu görür. Mecnun ise babasını tanıyamaz bile. Mecnun babasıyla konuşurken bir anda kolundan kan gelir. Mecnun bu durumu, ‘Leyla’dan şu anda kan geliyor.’ diye izah eder. Bu hadiseye tanık olan baba, oğluna nasihati ve ayıplamayı bırakır.

Bu arada Leyla ile Mecnun arasında Zeyd adında bir haberci vardır. Zeyd,

Bir süre sonra Mecnun’a babasının ölüm haberi ulaşır. Mecnun babası-

nın kabrine giderek ağlar ve yas tutar. Çünkü babası böyle yapmasını vasiyet etmiştir. Mecnun bu kez babasının sözünü dinler ve mezara gider. Günler geçmekte Zeyd, Leyla ile Mecnun arasında haber götürüp getirmeye devam etmektedir. Mecnun’un babasının ölümünü duyan Leyla, çok üzülür. Çünkü Leyla’ya göre Mecnun ile mutluluklarını isteyen tek kişi babasıdır. Bu arada mesneviye bir olay halkası olarak İbni Selam’ın vefatı girer. Leyla, Mecnun’a kavuşabilmek için umutlanır ama kendisini sorgular. Mecnun’a yakın durmayı kendisine yakıştıramaz. Leyla, İbni Selam vefat ettikten sonra bir kervan eşliğinde gönderilirken yolu kafileden ayrı bir yere düşer. Orada bir berduş ile karşılaşır. Bu kişi Mecnun’dur. Ancak tanınacak halde değildir. Mecnun olduğunu şu sözlerle anlar: Dildar gamın mı söyleyem âh Ya pend-i muhibb ü ta’n-ı bed-hah Ahir ki çoh oldı ta’n-ı ağyâr Ayrıldı men-i şikesteden yâr Fâş oldı çü âleme fesânem Tedbirüme düşdi atam anem (Ah sevgili gamını mı anlatayım, dostların öğütlerini mi, yoksa kötü niyetlilerin ayıplamalarını mı? Nihayet düşmanların suçlamaları artınca, sevgilim ben zavallıyı terk etti. Hikâyem bütün âleme yayılınca, babam ve annem beni bu durumdan kurtarmak için tedbir almaya başladılar.) EDEBİYAT 111


Leyla Mecnun’u tanır tanımasına ama Mecnun, uğruna onca şeyi feda ettiği Leyla’sını tanıyamaz. Bu görüşme Leyla ile Mecnun’un son görüşmesidir. Leyla Mecnun’un yanından ayrıldığında artık yaşamasına bir sebep kalmadığını düşünerek baba evine kapanır. Allah’ın canını alması için duâ eder. Son sözlerinde ise Mecnûn’u sevdiğini ilk kez söyler. Ardından da ahireti över. Orada dünyada olduğu gibi kötü niyetlilerin olmadığını belirtir: Gel kâm-ı dil ile olalum yâr Bir yerde ki yohdur anda ağyâr Hoş -menzil-i emne bulmışem râh Bi-ta’ne-i dûst ü cevr-i bed-hâh (Gel, yabancıların bulunmadığı bir yerde gönlümüzce dost olalım. Dostların ayıplamasından ve kötü niyetli düşmanların sataşmalarından uzak, hoş bir menzile doğru yol bulmuşum.) Leyla, Mecnun’un adı dilinde vefat eder. Zeyd ölümünü Mecnun’a haber verir. Mecnun da ‘Leyla’ diyerek son nefesini onun mezarı üstünde verir. Zeyd rüyasında her ikisini de cennette görür. Mesnevinin sonunda Fuzûli olgun insanların dünyada kadrinin bilinmemesinden yakınır. Aynı zamanda kendisinin de kıymetinin bilinmediğini de söyleyerek feleğe sitem eder. Felek ise Leyla’yı dile düşürenin Fuzûli’nin ta kendisi olduğu cevabını verir. Leyli dedüğün meh-i tamâmı Men perdede sahladum girâmi Rüsvâ-yı halâyık eyledün sen Min ta’neye lâyık eyledün sen (Leyla dediğin o ayın on dördünü ben saygı ile perde arkasında saklamıştım; sen ise onu elaleme rüsvâ eyleyip binlerce kınamaya hedef yaptın.)

Klasik edebiyatımızın en önemli örneklerinden biri böylece son bulur. Su Kasidesi Şerhi Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su (Ey göz! Gönlümdeki ateşlere gözyaşımdan su saçma ki, bu kadar tutuşmuş ateşlere su fayda vermez.) Gönlü aşk acısı ve hasretten yanmakta olan şâir, içindeki yangını gözyaşları ile söndürmek istese de ağlamanın fayda etmeyeceğini de bilmektedir. Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su (Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, gözyaşları mı şu dönen gök kubbeyi kaplamıştır, bilemem.) Yine ağlamakta olan şâir gözyaşlarının gerisinden göğe bakar ve onu su renginde görür. Tecahül-i arif yaparak “gökyüzünün rengi su rengi midir, yoksa gözyaşlarım onu çepeçevre sardı da ondan mı su renginde görünür?” diye sorar.

Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su (Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim yaralı gönlüm de senin ok temrenine, ok ucuna benzeyen kirpiklerinin sözünü korka korka söyler.) Şâir sevgilinin kirpiğini gönlü üzerinde yarattığı tesir sebebiyle ok temrenine benzeterek övmektedir. Temren çelikten olduğu için onda su vasfı da mevcuttur. Bu su şâirin yaralı gönlüne zarar vereceği için onun adını anarken bile korkar. Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su

Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su

(Bahçıvan gül bahçesini sele versin ,boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine su verse de senin yüzün gibi bir gül açılmaz.)

(Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden benim gönlüm parça parça olsa buna şaşılmaz. Nitekim akarsu da zamanla duvarda, yarlarda yarıklar meydana getirir.)

Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su

Divan edebiyatında sevgilinin bakışı oka, mızrağa, hançere ve kılıca benzetilir; bunlar yaralayıcı ve öldürücü alet-

Leyla, İbni Selam vefat ettikten sonra bir kervan eşliğinde gönderilirken yolu kafileden ayrı bir yere düşer. Orada bir berduş ile karşılaşır. Bu kişi Mecnun’dur. Ancak tanınacak halde değildir. 112 KONAK

lerdir. Ayrıca kılıç gibi kesici aletler su ile birlikte anılır zira silah ustaları bu aletlerin demirini su vererek sertleştirir. Beyitte sevgilinin kılıca benzeyen bakışı aşığın gönlünü parça parça eder ama şâir sevgilinin nazar etmesinden hoşnuttur. Çünkü bakış bir anlamda meyildir ve meyil aşığa zevk ve heyecan verir. Fuzuli sevgilinin bakışının gönlünde açtığı yaraları suyun akarken duvarda açtığı yarıklarla anlatır.

(Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, gözlerine kara su inse de (kör olsa da) yazısını, senin yüzündeki tüylere benzetemez. ) Divan edebiyatında sevgilinin yüzü düzgünlüğü, parlaklığı ve beyazlığı dolayısıyla yazı levhasına veya Mushaf’a; yüzdeki tüyler de burada olduğu gibi Gubari hatta benzetilir. Hattat sevgilinin yüzündeki tüylere benzer incelikte yazı yazmak ister fakat kör oluncaya kadar çalışsa da sevgilisinin yüzündeki


tüyler inceliğinde ve güzelliğinde bir hat meydana getiremeyecektir. Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su (Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim ıslansa ne olur, buna şaşılır mı? Zira gül elde etmek dileği ile dikene verilen su boşa gitmez.) Şâir bu beyitte ağlamanın boşa gitmeyeceğini, gül umuduyla dikene su vermenin de boşa gitmeyeceği örneği üzerinden anlatır. Zira divan edebiyatında sevgilinin yüzü, rengi ve şekli dolayısıyla güle; kirpikler de dikene benzetilir. Şâirin ağlayarak gül yüzlü sevgilisine nasıl kavuşacağı ise ışık oyunlarında gizlidir. Renkli mekân üzerindeki su damlaları üzerinde bulunduğu rengi yansıtacaktır. Buradan hareketle ağlamaktan kızaran gözler dolayısıyla gözyaşları da sevgilinin gül yüzünü hatırlatan rengi verecektir. Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su (Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan bakışını esirgeme; zira karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.) İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su (Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste ve onun ayrılığında duyduğum hararetimi yatıştır, söndür. Susuzum bu defa da benim için su ara.) Şâir, gönlünü kendinden ayrı görüp ona seslenir. Sevgiliden ayrı olduğu zaman onun kirpiklerini istemesini ve bu yolla hararetini teskin etmesini tavsiye eder. Gönlünün bu aşk çölünde şâire bir defacık su aramasını istemektedir. Temrenin çeliğindeki su ile susuzluğunu giderecektir.

Fuzûli Divanı'nın el yazması sureti, Azerbaycan Tarih Müzesi

Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su

(Su, her zaman senin Cennet misâli mahallenin bahçesine doğru akar. Galiba o hoş yürüyüşlü, hoş salınışlı; serviyi andıran sevgiliye âşık olmuş.)

(Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlüyorum, sofular da kevser istiyorlar.)

Kûy eski şiirde sevgilinin bulunduğu yer, ravza da cennet anlamına gelir. Yani âşık için sevgilinin bulunduğu yer cennet gibi değerlidir. Servi ise nazikçe salınışı ve uzunluğu sebebiyle sevgilinin boyunu ifade eder. Su, şâirin sevdiği güzele âşık olmuştur. Suyun bahçelere doğru akışı bu sebebe bağlanarak hüsn-i tâlil yapılmıştır.

Beyitte geçmiş hayattan iki tip ile karşılaşıyoruz: Rind ve Zâhid. Rind edebiyatta kalender, derdi ve zevki bir tutan, gönül ehli, olgun, dışı kötü görünse de içi iyi insan anlamı ile tasavvufi metinlerde dünya zevklerinden elini eteğini çekmiş arif kişi manasıyla kullanılır. Zâhid kelimesi ise başlangıçta mutasavvıf, sûfi anlamlarını taşırken zamanla sadece cennet için ibadet eden, dinin özüne aşina olmayan, geçimsiz, aşkı inkâr eden bir insan tipi anlamına gelmiştir. Bu beyitte zâhid tipine karşı çıkılmış ve eleştirilmiştir. Âşık aklı ile değil hisleri ile hareket eder ve divan şiirinde sarhoş olarak nitelendirilir. Ama o daha ziyade aşk sarhoşudur. Dudak ile şarap arasındaki renk ilgisinden ötürü âşık şarabı özlediğini anlatır. Aklı başında olanlar ise -ki beyte göre zâhidler- su peşindedirler çünkü onlar vuslatın zevkini bilmezler. Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su

Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su (Topraktan bir set olup su yolunu o mahalleden kesmeliyim, çünkü su benim rakibimdir, onu o yere bırakamam.) Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su (Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem, öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla sevgiliye su sunun.) Böylece onun eline ve dudağına öldükten sonra da olsa değmiş olmayı ummuştur. Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su EDEBİYAT 113


Kasidede Hz. Peygamber övgüsü bu beyitte başlar. Şâir Resulullah ’ı insan soyunun efendisi sayar. Şiire göre Hz. Muhammed seçme incinin bulunduğu denizdir. İnci Hz. Muhammed ’in ruhunu, ondaki ilahi unsuru, insanda asıl değerli olan ölmeyen varlığı; derya da bedeni temsil ediyor olabilir. Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su (Katı taş, Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını tazelemek için (ve onun) mucizesinden dolayı su meydana çıkarmıştır.)

Fûzuli'nin Türkçe divanının ilk iki sayfası

(Servi kumrunun yalvarmasından dolayı dik başlılık ediyor. Onu ancak suyun eteğini tutup ayağına düşmesi bu dik başlılığından kurtarabilir.) Divan edebiyatında sürekli servinin etrafında olduğu için kumrunun serviye âşık olduğu kabul edilir. Fakat servi dik başlılığından ödün vermez. Asi ve halden anlamaz serviyi yola getirmek için bir aracıya ihtiyaç vardır ki bu aracı da şâire göre sudur. İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile Gül budağınun mizâcına gire kurtara su (Gül fidanı bir hile ile bülbülün kanını içmek istiyor; bunu engelleyebilmek için suyun gül dallarının damarlarına girerek gül ağacının mizacını değiştirmesi gerekir.) Bu beyitte gül – bülbül hikâyesine telmih vardır. Efsaneye göre, gül eskiden kırmızı değil soluk pembedir. Bülbül ise güle âşıktır. Aşkından sürekli feryat ederek ağlamakta ve gonca hâlindeki gülün açılması için sabahlara kadar yalvarmaktadır. Ancak gül, bülbülü umursamayıp açılmamaktadır. Bülbül bu şekilde feryat ederken günler geçer. Bülbül bir gün daha kuvvetli niyaz 114 KONAK

etme isteğiyle tedbirsizce gülün kollarına atılır, kanı gül fidanının dibine akar ve can verir. Efsaneye göre gül bundan sonra kırmızı olur ve gülün hilesi de çiçeğine daha kırmızı renk verme çabasına dayanır. Beyite göre eğer su gülün mizacına girip onu sakinleştirmezse gülü bülbülün kanını dökmekten kimse alıkoyamayacaktır. Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme İktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su (Su Hz. Muhammed’in (s.a.v) yoluna uymuş dünya halkına temiz yaratılışını açıkça göstermiştir.) Bu beyit kasidenin giriz beytidir, yani nesib bölümü bitmiş, naat bölümüne giriş yapılmıştır. Su temiz yaratılışı ile insanların temizlenmesine hizmet ederek Hz. Muhammed ’in (s.a.v) yoluna yani İslamiyet’e uymuş ve insanlara da temiz yaratılışını göstermiştir. Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su (İnsanların efendisi, seçme inci denizi olan Hz. Muhammed’in (s.a.v) mucizeleri kötülerin ateşine su serpmiştir.)

Bu beyitte Hz. Muhammed ’in taştan su çıkarma mucizelerine telmih vardır. Bu taş, Hz. Peygamber ’in emri ile peygamberlik bahçesinin parlaklığını tazelemek, daha canlı kılmak için su çıkarır. Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su (Hz. Peygamberimiz ’in mucizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir deniz gibi imiş ki, ondan, ateşe tapan kâfirlerin binlerce mabedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.) Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr’a su (Mihnet günü Ensâr’a parmağından su verdiğini -bir mucize olarak parmağından su akıttığını- kim işitse hayret ile parmağını ısırır.) Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su (Dostu yılan zehri içse bu ona hayat suyu olur. Aksine düşmanı da su içse o su, elbette yılan zehrine döner.) Hz. Peygamber’in dostları zehir içseler


bile bundan zarar görmezler. Düşmanları ise sırf ona düşmanlık ettikleri için su bile içseler bu su onlara yılan zehri olacaktır. Kısacası onu sevenlerin ölümsüzleşeceği, sevmeyenlerin ise unutulmaya mahkûm olacağı anlatılır. Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su (Abdest için el uzatıp gül yanaklarına su vurunca her bir su damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.) İbadet lütuf ve rahmet sebebidir. Kul secde anında Allah’a en yakın konumdadır. Secdeye varmanın ilk basamağı da abdesttir. Bu sebeple abdest suyu damlaları rahmet denizini dalgalandırır. Hz. Peygamber’in ibadeti ise sadece kendisine değil, âlemlere rahmet vesilesi olur. Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su (Su ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.) Su, bir mü’min gibi, Hz. Muhammed’e âşıktır. Onun ayağının bastığı toprağa kavuşmayı arzu eder, fakat başaramaz. Bundan dolayı hiç durmaksızın, başıboş olarak başını taştan taşa vurup gezer; üzüntüsünü çaresizliğini böyle ifade eder. Burada suyun akışına yeni bir sebep yüklenerek hüsn-i tâlil yapılmıştır. Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su (Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık salmak ister. Parça parça da olsa o eşikten dönmez.) Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su

(Sarhoşlar içkiden sonra gelen baş ağrısını gidermek için nasıl su içerlerse, günahkârlar da senin na’tının zikrini dillerinde tekrarlamayı derman bilirler.)

Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su

Hatalı Müslümanlar ilahi cezadan kurtulmak için Hz. Peygamber ’in şefaatine muhtaçtırlar. Bu şefaate ulaşmak için de Resulullah’ı öven şiirleri ve naatları bir dua gibi okurlar. Yani günahkârlar Peygamber’in naatını sık sık okuyarak dertlerine derman bulacaklarına, şefaatine nail olacaklarına inanırlar. Şâir bu durumu sarhoşların baş ağrısını gidermek için su içmesine benzeterek anlatmıştır. Belki de sarhoşların su içerek ağrılarından kurtulması örneği, günahkârların sık sık tekrarlayarak peygamber şefaatine ulaşacakları naatın Fuzuli’nin su redifli naatı olduğuna bir işaret de olabilir.

(Kabrini yenileyen mimara su lazım olsa, güneş çeşmesinden her an bol bol saf, tatlı ve güzel su iner.)

Yâ Habîballah yâ Hayre’l beşer müştakunam Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su (Ey Allah’ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı! Susamışların yanıp daima su diledikleri gibi ben de seni özlüyorum.) Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi’râc’da Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su (Sen o kerâmet denizisin ki mi’râc gecesinde feyzinin nemleri sabit yıldızlara ve gezegenlere su ulaştırmış.) Hz. Peygamber miraç gecesi göğe yükselmiş ve bir lütuf denizi olan Hz. Peygamber’in feyzi gezegenlere ve yıldızlara ulaşmıştır. Gök ve gök ehli onunla müşerref olmuştur.

Fuzuli, eğer peygamber kabrini tamir için su gerekse herhangi bir suyun bu tamire layık olmadığı gerekçesiyle güneş çeşmesinden temiz ve saf su ineceğini söylemiştir. Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su (Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış; ama o ateşe, senin ihsan bulutunun su serpeceğinden ümitliyim.) Beyitte mü’minin korku ve ümit arasındaki ruh hali anlatılır. Cehennem korkusu âşık olduğu için zaten yanık olan yüreğini daha da yakmakta, şâiri korkutmaktadır. Fakat kıyamet gününün şefaatçisi Hz. Muhammed’in ihsan bulutu mü’minlerle beraber şâirin de yanan gönülüne su serpecek, onları sıkıntıdan ve ateşten kurtaracaktır. Şâir bu şefaati umup teselli olanlardandır. Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü şeh-vâra su (Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin alelâde sözleri, nisan bulu-

İbadet lütuf ve rahmet sebebidir. Kul secde anında Allah’a en yakın konumdadır. Secdeye varmanın ilk basamağı da abdesttir. Bu sebeple abdest suyu damlaları rahmet denizini dalgalandırır. Hz. Peygamber’in ibadeti ise sadece kendisine değil, âlemlere rahmet vesilesi olur. EDEBİYAT 115


kelimeleri bir sonraki mısra veya beyite bırakmaktır. Fuzuli kıyamet gününde hala Peygamber hasretinden ötürü hasret gözyaşları döküyor olacaktır. İşte o gün Resulullah’ın güzel yüzünü görmeye susamış şâir istediğine kavuşacak ve Efendimiz’in kavuşma pınarı Fuzuli’yi susuz bırakmayacaktır. Şâirin umudu bu yöndedir. BENG Ü BADE Beng ü Bâde Fuzulî’nin kaleme aldığı alegorik bir eserdir. 444 beyitten oluşur. Eserin Şah İsmail ile II. Bayezid ve adamlarını sembolize ettiği düşünceleri yanında, içki ve uyuşturucu birtakım nesnelerin kişileştirilmesi ile basit bir gülmece veya tasavvufî bir eser olduğu tezleri de ileri sürülmüştür. Aşık Çelebi Tezkîresinde yer alan Fuzûli minyatürü

tundan düşüp iri inciye dönen su (damlası) gibi birer inci olmuştur.) Fuzuli’nin sözleri ya da diğer bir anlama göre şâirin boş ve faydasız (fuzuli) sözleri Hz. Muhammed’i övmenin uğuru ile nisan yağmurundan olan iri inciler gibi olmuştur. Şâir burada dolaylı olarak şiirini övmekte fakat sebebini Hz. Muhammed’e bağlamaktadır. Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su (Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan düşkün yahut âşık göz, sana duyduğu hasretten gözyaşı döktüğü zaman,) Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su (O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat çeşmenin su vereceğini, beni mahrum bırakmayacağını ummaktayım.) Fuzuli’nin başka şiirlerinde olduğu gibi Su Kasidesinin son iki beyitinde de anjanbman vardır. Anjanbman, şiirde bir mısra veya beytin anlamı için gerekli 116 KONAK

Beng (afyon)’in II. Bâyezid, bâde (Şarap)’nin Şâh İsmail tarafından içilmiş olmasının yanında söz konusu maddelerin iki hükümdarı sembolize ettiğinin kuvvetli delillerini eserde de görmekteyiz: Bengin ihtiyar, bâdenin genç olması; bengin sakin, bâdenin hareketli; bengin sûfi, bâdenin savaşçı olması vs. gibi. Şah İsmail, nihai derecede haris idi ve kazandığı muvaffakiyetlerle sarhoş olmuştu. Asker, devlet, ilim ve edebiyat adamı olarak dedesi Uzun Hasan’dan ve II. Bayezid’den üstün bir şahsiyetti. Sultan Bayezid kadar büyük âlim değildi, onun insan cephesine de mâlik değildi. Fakat enerjisi ve kitleleri tesiri altına almaktaki başarısı, onu daha da büyük muvaffakiyetlere namzet kılıyordu. Fuzûli’nin “Beng ü Bâde” mesnevisinde, onun şiir bilgisini, anlatı kurgusunu, psikolojik ve sosyolojik tespitlerini; uyuşturucu ve sarhoşluk verici maddelerin bileşimi, etkileri, sonuçları açılarından tıp ve kimya bilimindeki yetkinliklerini gözlemlemekteyiz. Eserde bu içki ve uyuşturucuların kişi üzerindeki etkisi, kalıcılığı devlet ve toplum yapılarıyla örtüştürülmüş gözükmektedir. Esrar içenin dingin ve uyuşmuş haline karşı, şarap içende hareket ve

aktivite söz konusudur. Fuzulî, Beng ü Bâde’de sadece Osmanlı Devleti’nin padişahı ile Safevi Devleti’nin şahını anlatmamış, bu kişilerin timsalinde Osmanlı ve Safevi toplum yapısını da irdelemiştir diyebiliriz. Osmanlı, imparatorluk olmanın gerektirdiği doğal bir sonuç olan heterojenlik ve çok renkliliği, kurumlarıyla oturmuşluğu anlatırken; Safevi, homojen, saf, bozulmamış ve daha millî bir yapının varlığını hissettirmektedir. Anlatı türlerinin hemen hepsinde görülen tematik gücü olumlu kılma ile karşı gücü olumsuz kılma, bu eserde çok açık değildir. Bu da Fuzûli’nin aklı ile gönlü arasındaki bir mücadeleyi gösterir gibidir. Bu hassas dengeler üzerine kurulu terazinin zaman zaman bir taraftan diğer tarafa değiştiği görülmektedir. Ancak, özellikle inançsal nedenler başta olmak üzere, Şah İsmail’i sembolize eden “Bâde” eserin sonunda ağır gelmiştir. Fuzûli’nin bu dengeleri nasıl güttüğünü birkaç somut örnekle ortaya koyalım: 1. Kendi adamı tarafından ihanete uğrama iki taraf için de söz konusudur. 2. Bâdenin övgüsü yanında, bengin de övüldüğü görülmektedir. 3. Eserde bengin yanında badenin de olumsuz ve kötü tarafları ortaya konulmuştur. 4. İki unsurun bahse tutuştuğu bölümde beng 17 kez, bade de 18 kez söylenerek, badeye çok az bir üstünlük verilmiştir. 5. İki tarafın savaşında önce beng savaşı kazanır gibi gösterilmiş; ancak sonuçta bade savaşın galibi olmuştur. Eserde bâde, tematik güç olarak karşımıza çıksa da, bütün olumlu özellikleri üzerinde toplamış görünmemektedir. Anlatımın merkezinde bâdenin olduğunu, olayların bâde etrafında geliştiğini söylemek mümkün; ancak bâdenin “başkahraman” olması, onun olumsuzluklardan arındırılmış olduğunu da göstermemektedir. Liderlik özellikleri tam oturmamış olmakla birlikte bâde, kendisine ola-


ğanüstü bir inançla güvenmektedir. Gençliğin verdiği enerji ve toylukla, her şeyin kaba kuvvetle çözülebileceğine inanmaktadır. Bâde, ateş ve su gibi iki zıt unsuru içeren bir içecektir. Akıcı, yani su tarafı görünmekle birlikte, ateş onun içinde gizlidir. Bâdede baskın ve aktif bir ateşin olduğu görülmektedir. Bâdedeki bu iki zıt özellik, sembolize ettiği Şah İsmail’in hayatı ve eserleri incelendiğinde kendisini göstermektedir. Fuzulî, Bâde’yi Beng’e şöyle hitap ettirir: Men nebîre-i tâkem Men şafak gibi âlam Men çerâğ-ı encümenem Nevres-i cihân-sûzam Eylerem seni fâni (Ben üzüm kütüğünün torunuyum, şafak rengi gibi kırmızıyım, meclislerin aydınlatıcı mumuyum, ben dünyayı yakan yeni yetme delikanlıyım, seni yok ederim) Tasavvuf ehli bâdeyi, Allah’a ulaşmak için ruha gerekli olan coşkunluk, kendini unutma, kendinden geçme hâllerini verecek bir araç olarak görmüşlerdir. Bu sembolik değerin yüklendiği bâdenin Şah İsmail’i temsil etmesi rastlantı değildir. Beng ü Bâde’deki savaşta yenilgiye doğru giden Bâde’nin Allah’a sığınması ve duâsının kabul olması, inanç farkının ön plana sürüldüğünün göstergesi gibidir. Sonuç olarak, Fuzulî bu eserinde inanç boyutu başta olmak üzere, millî duygularını da bâde sembolizmi ile Şah İsmail’in şahsında somutlaştırmıştır. Ancak bu düşünce ve duygularında ince bir üslup ayarlaması yapan Fuzulî, çatışır gibi görünen bu değerlerin daha üstünde kapsayıcı ve kucaklayıcı bir bütünlük ortaya koyar. Eserde, akıl ile gönlün mücadelesi ve çekişmesiyle karşı karşıya kalmaktayız. Duygu ön planda görünmekle birlikte, akıl hiçbir zaman ihmal edilmemektedir. Zaten eserin sonunda da uzlaşmacı bir tavrın ortaya çıkmasıyla birlikte, “sulh”a yani barışa ulaşılmaktadır.

FUZÛLÎ’NİN ŞİKÂYETNAMESİ Eser, Bağdat’ın fethi nedeniyle padişah ve devlet adamlarına yazdığı kasideler sonucu şâire evkaf gelirinden bağlanan dokuz akçe miktarındaki gündeliğin alınmasında güçlük çıkarılması sonucu, durumun devrin nişancısı Celalzâde Mustafa Çelebi’ye şikâyeti konusuna yer vermektedir. Şâir, mektubunda kendine bağlanan gündeliği vermekte zorluk çıkaran evkaf memurlarını ve devlet dairelerinden şikâyetini dile getirmektedir. Tasavvufun ana zemin olduğu eserde, hesabın ne dünyevî ne de uhrevî yönü memurlar tarafından ciddiye alınmamaktadır. Karşılıklı sohbet şeklinde söze dökülen cümlelerde rüşvetin yaygın olduğu, alacaklıya alacağının verilmediği görülmektedir. Nişancı Celalzâde Mustafa Çelebi’ye hitaben yazıldığı için “Nişancı Paşa Mektubu” ismiyle de anılır. “Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar. Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler. Gerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar ama bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.” “Dedim: - Ey arkadaşlar, bu ne yanlış iştir, bu ne yüz asıklığıdır?

Dedim: - Vakıf malın dilediği gibi kullanmak vebaldir. Dediler: - Akçamız ile satın almışız, bize helaldir. Dedim: - Hesaba alsalar bu tuttuğunuz yolun fesadı bulunur. Dediler: - Bu hesap, kıyamette sorulur. Dedim: - Dünyada dahi hesap olur, haberin işitmişiz. Dediler: - Ondan dahi korkumuz yoktur, katipleri razı etmişiz. Gördüm ki sualime cevaptan başka nesne vermezler ve bu berat ile hacetim kılmağın reva görmezler, çaresiz mücadeleyi terk ettim ve mey’us ü mahrum guşe-i uzletime çekildim.” XVI. yüzyıl nesrinin özelliklerini taşıyan Şikâyetname, sanatlı ağır bir üslupla yazılmış, ayet, hadis ve manzum parçalarla süslenmiştir. Mektup türünün ilk örneği sayılan bu eser divan edebiyatının “altın çağı” olarak görülmüştür. Mektubun, “Selâm verdüm rüşvet degüldür deyü almadılar, hüküm gösterdim fâidesüzdür deyü mültefit olmadı-

Dediler: - Bizim âdetimiz böyledir. Dedim: - Benim riayetimi gerekli görmüşler ve bana tekaüt beratı vermişler ki ondan her zaman pay alam ve padişaha gönül rahatlığı ile duâ kılam. Dediler: - Ey zavallı! Sana zulüm etmişler ve gidip gelme sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadele edesin ve uğursuz yüzler görüp sert sözler işitesin. Dedim: - Beratımın gereği niçin yerine gelmez? Dediler: - Zevaittir, husulü mümkün olmaz. Dedim: - Böyle evkaf zevaitsiz olur mu? Dediler: - Asitanenin masraflarından artarsa bizden kalır mı?

Beng ü Bâde el yazması"

EDEBİYAT 117


bir örnek olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Kâtipler, vakıf muhasebesinin sorumluluğunu üstlenmektedir. Lakin kâtipleri rüşvetle yolsuzluğa ikna etmişlerdir. Nitekim durumdan hiç rahatsız olmaksızın, kendilerini uyaran Fuzûli’ye de içinde bulundukları durumu özetler şekilde şunları söylemişlerdir: “Dediler: - Ondan dahi korkumuz yoktur, kâtipleri razı etmişiz.”. Öte yandan onun getirdiği padişah hükmüne iltifat edilmemiştir. Bu da memurların belgesiz iş, yani yolsuzluk yaptığını göstermektedir.

Çölde vahşi hayvanlarla tasvir edilen Mecnun minyatürü

lar” biçiminde başlayan bölümü ünlüdür ve dil bakımından en yalın olan bölümdür. Eserde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Aruz ölçüsüne uymayan Türkçe sözcüklerde görülen uzatma ve kısaltmalar Arapça

ve Farsça sözcüklerle uyum içine girer. Kanuni gibi bir padişahın bile emrinin yerine getirilmediğini alaycı bir üslupla dile getirilmesi eserin bir şikâyetten çok, bir alay ve küçümseme havasında oluşu, divan edebiyatında mektup türünden çok, hiciv türünde yazılmış

Fuzulî beratının gereğinin neden yapılmadığını sormuş ve karşılığında bunun zevâid olduğunu ancak tahsil edilemeyeceğini öğrenmiştir. Görevli memurlar Asitane (İstanbul) giderlerinden arta kalan parayı kendilerinin kullandığını, kendilerinden de artarsa ancak o zaman zevaid oluşacağını söylemişlerdir. Kısaca Fuzûli’ye söz konusu ücretin verilmeyeceğini bildirmişlerdir. Fuzûli, memurların görevi kötüye kullandıklarını ve kendisine akçe ödemeyeceklerini anlayınca onlara yaptıkları işin bir hesabının olacağını söylemiştir. Görevli memurlar da bu hesabın kıyamette alınacağını ifade ederek Fuzûli’nin sözlerini hafife almışlardır.

KAYNAKÇA 1. ÖZCAN, Nezahat, Fuzûli’nin Leylâ ile Mecnûn Mesnevisinde Aşk-Gelenek Çatışması 2. TANPINAR, Ahmet Hamdi, Edebiyat Üzerine Makaleler, (İkinci Baskı), Dergah Yayınları, İstanbul

118 KONAK

3. KAPLAN, Mehmet, Leyla ve Mecnun, Tıp Tahlilleri, İstanbul: Dergah Yayınları

6. Muhasebe ve Finans Tarihi Araştırmaları Dergisi, Temmuz, 2016(11)

4. AKAR, Metin. Su Kasidesi Şerhi, TDV Yayınları, Ankara, 2017.

7. Littera Turca Journal of Turkish Language and Literature 2 (1), 431-438, 2016

5. YILDIRIM, Ali; Fuzuli’nin Beng ü Bade Mesnevisi ve Bade Sembolü, Elazığ


EDEBÄ°YAT 119


Serveti Fünûn Dönemi Edebiyatı

BERCESTE EDEBİ DÖNEMLER VE ŞAİRLERİ ÇALIŞMA GRUBU Gülseren Ozan * Zeynep Önder 2 Zehra Tan 3 Rümeysa Doğan 1 Afife Kübra Uğurlu 1 Hayrunisa Büke 1 Zeynep Baş 1

2

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi 3 Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi 1

2

* İletişim: glsrnozan217@gmail.com

120 KONAK

1895’ten 1901 yılına kadar Servet-i Fünûn dergisinde toplanan neslin vücuda getirdiği edebî harekete Servet-i Fünûn veya Edebiyat-ı Cedîde denir. 1891’de Ali İhsan Tokgöz tarafından çıkarılmaya başlanan Servet-i Fünûn dergisinin Recaizâde Mahmut Ekrem vasıtasıyla edebiyat dergisine dönüştürülmesinin ardından dergi ismini bir topluluğa verir ve Servet-i Fünûn sanatkârları oluşur. Devrin sanatkârlarının mevcut siyasi ortam sebebiyle baskı altında kaldıkları ve bundan dolayı ferdî şiire yöneldikleri, sanatı ise ‘sanat için yapmak’ üzere çalıştıkları gibi, dönem adına yapılan iki önemli değerlendirme mevcuttur. Bu zümrenin oluşmasında; sanat ve edebiyat görüşlerinde, aldıkları ortak formasyonun da önemli rolü vardır. Tanzimat nesillerinin farklı çevre ve muhitlerde yetişmelerine karşılık, bu nesil genellikle halk tabakasına mensuptur ve II. Abdülhamid döneminde açılan, batılı tarzda eğitim ve öğretim yapan okullardan yetişir. Onların bir araya gelmelerinin ve bir cephe oluşturmalarının sebeplerinden biri, hocaları Ekrem’in Talim-i Edebiyat adlı eseri dolayısıyla eski edebiyat taraftarlarının ağır hücumlarına uğraması sonucunda vuku bulan münakaşadır. Servet-i Fünûncular nesirde realizm ve natüralizmin yanı sıra, o yıllarda Batı’da moda olan pozitivist felsefenin tesiriyle


gelişen Parnas akımının resim gibi şiir anlayışını da benimsemişlerdir. Bunu sembolizmin müzik gibi şiir anlayışı ile birleştirmeye çalışmışlar; yine Parnas ekolünün ana ilkelerinden olan şekil ve ifade mükemmelliğini ön planda tutmuşlardır. Dikkate değer bir nokta da, Servet-i Fünûncuların kendilerini ciddi olarak tenkit eden ilk nesil olmalarıdır. Servet-i Fünûn edebiyatı, II. Abdülhamid döneminde doğmuş, gelişmiş ve sona ermiştir. TEVFİK FİKRET Asıl adı Mehmet Tevfik’tir. 1867’de İstanbul’da doğmuştur. Babası memurluk ve mutasarrıflık yapan Hüseyin Efendi, annesi Hatice Refia Hanım’dır. Babası sürgüne gönderilmiş ve tam 19 yıl sürgünde kalmıştır. Sürgündeyken de hayatını kaybetmiştir. Bu durum Tevfik Fikret’i hayatı boyunca etkilemiştir. 1888›de Mekteb-i Sultani’yi (Galatasaray Lisesi) birincilikle bitirmiş, buradayken ilk şiirleri Tercüman-ı Hakikat’te yayımlanmıştır. Memurluk ve öğretmenlik yapmıştır. Ticaret Mekteb-i Âlisi’nde hat ve Fransızca dersleri veren Tevfik Fikret 1891’de Mirsad dergisinin açtığı şiir yarışmasında birincilik kazanınca edebiyat çevrelerinde adını duyurmuştur. Hüseyin Kazım Kadri ve Ali Ekrem Bolayır ile birlikte 1894’te Ma’lumat dergisini çıkarmıştır. Bir süre Mekteb-i Sultani’de öğretmenlik yaptıktan sonra 1895’te hükümetin memur maaşlarında kesinti yapmasını protesto için görevinden ayrılmıştır. İstifasından sonra Robert Koleji’nde öğretmenliğe başlamıştır.

Servet-i Fünun Dergisi İstanbul'un Fethi Özel Sayısı

1896 yılında Servet-i Fünûn dergisinin başına geçip aslında bir fen dergisi olan bu dergiye edebi bir kimlik kazandırmıştır. Edebiyatta yenilik meraklısı gençleri dergi etrafında toplamış ve bu dönemin derginin adıyla anılmasını sağlamıştır. Aydınlar üze-

Tanzimat nesillerinin farklı çevre ve muhitlerde yetişmelerine karşılık, bu nesil genellikle halk tabakasına mensuptur ve II. Abdülhamid döneminde açılan, batılı tarzda eğitim ve öğretim yapan okullardan yetişir.

rinde süren yoğun baskılar nedeniyle birkaç kez gözaltına alınması aynı zamanda babasının da sürgünde olması onun toplumdan uzak ve içine kapanık bir ruh haliyle şiirler yazmasına sebep olmuştur. Daha sonra bu şiirlerini Rübab-ı Şikeste’de toplamıştır. Bir süre sonra dergideki görevinden ayrılmıştır ve 1908 yılına kadar bir daha Servet-i Fünûn dergisinde şiir yayımlamamıştır. Ancak bu dönemde yazdığı Sis, Sabah Olursa, Tarih-i Kadim ve Bir Lahza-i Taahhur manzumeleri elden ele yayılmıştır.

EDEBİYAT 121


liğe başlamasıyla hem eski hem yeni edebiyatın en önemli savunucularını tanımış ve Ekrem’in yolundan gitmeye karar vermiştir. Bir süre Ekrem’in etkisinde kalarak edebiyat yapmış ardından kendi çizgisini oluşturmuştur. Böylece Servet-i Fünûn döneminin en önemli temsilcisi olmuştur.

İftara Beş Kala, Servet-i Fünun Dergisi, Ressam Diran Çırakyan

1905’de Robert Koleji’nin hemen yanında planlarını kendi çizdiği bir ev yaptırmıştır. Aşiyan adını verdiği bu evde II. Meşrutiyet’e kadar adeta inzivaya çekilmiştir. 1908’de II. Meşrutiyet’in ateşli savunucularından biri olmuştur. Hüseyin Kazım Kadri ve Hüseyin Cahit Yalçın’la birlikte Tanin gazetesini kurmuştur. Gazete İttihat ve Terakki’nin yayın organı haline getirilmek istenince karşı çıkarak Tanin’den ayrılmıştır. Daha sonra İttihat ve Terakki’de aradığını bulamamasıyla 1911 yılında ikinci inzivasına çekilmiştir. Bu dönemde de Haluk’un Defteri, Rübab’ın Cevabı ve Şermin eserlerini neşretmiş, 19 Ağustos 1915’te 48 yaşında yaşamını yitirmiştir. Tevfik Fikret’in eserleri edebiyatımızda çok önemli bir yere sahiptir. Bunlardan Rübâb-ı Şikeste (Kırık Saz) hem biçim hem içerik bakımından yeni bir şiir kitabıdır. Haluk’un Defteri ise Tevfik Fikret’in ikinci şiir kitabıdır. 1909’da eğitim için İskoçya’ya gönderdiği ancak daha sonra haber alamadığı oğlu Haluk’a yazdığı şiirlerini topla-

122 KONAK

mıştır. Şermin hece vezni ve sade bir dil ile çocuklara yazdığı şiirleri topladığı kitabıdır. Bu dönemde çok dikkat çeken Sis, II. Abdülhamid devri İstanbul’una nefretini dile getirdiği bir yandan da toplumun ahlaki zaaflarını eleştirdiği şiiridir. Ferda’da ise gençlere seslenmiştir. Doksan Beşe Doğru’da hayal kırıklıklarını ele almıştır. Bir Lahza-i Taahhur’u II. Abdülhamid’in Yıldız Camii’nde yapılan suikasttan kurtulması üzerine yazmıştır. Tevfik Fikret’in edebiyat anlayışında iki büyük isim etkili olmuştur. Lisede iken önce Recaizâde Mahmut Ekrem’den aldığı dersler sayesinde Batı Edebiyatı ile tanışmıştır. Ardından Muallim Naci’nin Galatasaray Lisesi’nde öğretmen-

Tevfik Fikret’in edebiyat yaşamı başlıca iki dönemde incelenebilir. İlk dönemde romantizm akımının da etkisiyle ‘sanat, sanat içindir’ anlayışında şiirler yazmıştır. Aşk ve doğa temalı bu şiirlerde duyguları edebi zarafet ile işlemiştir. İkinci dönemde ise bireysellikten kurtulup daha çok toplumsal konulu şiirler yazmıştır. Bu dönemde insanın her şeyi yapabilecek bir güç olduğunu düşünmüş ve insanın özgürlüğünü kısıtlayan her türlü güçten nefret etmiştir. Bu görüşle yazdığı Tarih-i Kadim’i Mehmet Akif tarafından zangoçlukla suçlanmıştır. Tevfik Fikret’in şiir anlayışı edebiyatımızda yeni bir tarzdır. Fikret vezin, nazım şekilleri, tema, ifade ve dil gibi hususlar üzerine sistemli bir dizi arayışa girmiştir. Bunların arasında üzerinde en fazla durduğu husus, vezin meselesi olmuştur. Ona göre, şiirde her şeyden önce gözetilmesi gereken husus, ahenktir. Sesi en güzel aksettiren aruz vezni, heceye nazaran şairin tercih sırasında öncelikli olarak yer almalıdır. Tevfik Fikret’in fikir yazılarında, vezinden sonra üzerinde durduğu bir diğer husus, mevcut nazım şekillerine yenilerinin eklenmesinin gereğidir. Fikret, hisleri şiire daha etkin bir biçimde aksettirebilmek için bunu gerekli görür. Ayrıca divan şiiri-

Tevfik Fikret’in şiir anlayışı edebiyatımızda yeni bir tarzdır. Fikret vezin, nazım şekilleri, tema, ifade ve dil gibi hususlar üzerine sistemli bir dizi arayışa girmiştir. Bunların arasında üzerinde en fazla durduğu husus, vezin meselesi olmuştur.


ne bir kural olarak yerleşmiş bulunan şiir cümlesini bir beyit ya da mısraya sığdırma çabasından da gerekirse vazgeçilebileceğini düşünür. Bu bağlamda, serbest müstezat ve manzum hikâyenin kullanımını yararlı görür; ayrıca sone ve terza rima gibi Batı edebiyatı kökenli nazım şekillerinden faydalanmanın da şiirde ifadeyi güçlendireceği kanaatini taşır. Bununla beraber, eski şiirin müstezat, kıta, muhammes, müseddes gibi nazım şekillerinin de kullanılabileceği görüşündedir. Fikret’e göre şiirin yararlanabileceği iki sanat vardır: Resim ve müzik. Şiirde göze hitap eden etkileyici tablolar yer almalı, mısralar da şiirin gerektirdiği musikiyi temin edebilmelidir. Özetle, şiirin his ve tema coğrafyası genişletilmeli, divan şiirinin nispeten üzerinde az durduğu konular şiire dâhil edilmeli ve bu konular duygulu bir biçimde işlenebilmelidir. Bu itibarla, şiirde samimiyetin çok önemli olduğu gerçeği asla göz ardı edilmemeli, sanatçı bu samimiyeti temin etmeye azami gayret göstermelidir. Fikret’in istediği şiir dili, hissiyatın en ince teferruatına tercüman olabilecek bir dildir. Bu bağlamda Fikret, doğal olarak, o yıllarda yeni yeni gündeme gelmeye başlayan dilden eski kelimelerin tasfiyesi düşüncesine karşı çıkacaktır. Bunun, uzun bir sürece yayılması gerektiğini, aksi takdirde uzaklaştırılan kelimelerle birlikte dilin fakirleşeceğini düşünür. Zira Fikret’e göre, sadeliğin bir alt evresi adiliktir. O, kullanımı yaygınlaşmış Arapça ve Farsça kelimelerin dilde korunması gereğine inanır. Zaten, Fikret’e göre Arapça, Farsça kelime, terkip ve kaidelerin o güne kadar gelebilmiş olmaları da bunların ana dile kaynaşmış olduklarına başlı başına bir delildir. Tevfik Fikret, şiirinde psikolojisinin en açık izlenebildiği şairlerimizdendir. Kimi zaman karamsar, umutsuz, nefret dolu ve ölçüsüz kimi zaman da iyimser, içi içine sığmayan ve vatan-

perver bir ruh hali gözlenir. Bu inişli çıkışlı psikolojik görünüm hayatı boyunca devam etmiştir. Çocukken pek çok sıkıntı yaşayan Fikret daha sonrasında da dönemin siyasi baskısından etkilenmiştir. Ama ondaki huzursuzluk ve karamsarlığın tek sebebi bu değildir. Mükemmeliyetçi ve idealist bir ahlak anlayışına sahip olması onun geçimsiz ve esnek olmayan bir insan olarak tarif edilmesine yol açmıştır. Çabuk darılan, alıngan bir kimse olması, mizacının uzlaşmaz ve kırılgan yapısı onda insanlardan uzaklaşma isteğine neden olmuştur. “İncinme kendi kendine, içlenme, ey kadın;/ Mel’un eden de biz seni tel’in eden de biz!” derken de mizacından yakınmaktadır. Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr ü bâl Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim İnhinâ tavk-i esaretten girândır boynuma; Fikri hür, irfânı hür, vicdânı hür bir şâirim dizelerinde ise kendini bağımsız, kimseden yardım beklemeyen biri olarak görmüştür. HALİD ZİYA UŞAKLIGİL Servet-i Fünûn döneminin en ünlü romancısı olan Halid Ziya, 1866 yılında İstanbul’da doğmuş, 27 Mart 1945’te yine İstanbul’da yaşamını yitirmiştir. Uşakizadeler olarak bilinen aileden Hacı Halid Efendi’nin oğludur. İstanbul’da Fatih Askeri Rüştiyesi’nde bir süre okumuş daha sonra İzmir Rüştiyesi’nde eğitimine devam etmiştir. Aynı okulda Fransızca dersler vermiş ve Osmanlı Bankası’nda memurluk yapmıştır. 1893’te Reji Başkâtipliği göreviyle İstanbul’a geri gelmiştir.

Sultan Reşad döneminde (1909-1912) sarayda Mabeyn Başkâtipliği ve Ayan Meclisi’nde üyelik yapmıştır. İzmir ‘de 1884 yılında Nevruz dergisini, bir sene sonra ise ilk yazılarını yayımladığı Hizmet gazetesini çıkartmıştır. 1896’da Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katılarak romanlarını geniş bir çevreye sunma imkânı bulmuştur. Edebiyat-ı Cedide’nin dağılışından sonra bir süre yazarlığı bırakmıştır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra tekrar yazmaya başladıysa da 1925 yılına kadar yazdıklarını yayımlamamıştır. Halid Ziya, batılı anlamda Türk romanının gerçek anlamda kurucusu ve Servet-i Fünûn döneminin en önemli roman-hikâye yazarıdır. Roman ve hikâye türünde eserler vermiş olup şiir ile ilgilenmemiştir. Halid Ziya’nın roman aşkı Edebiyat-ı Cedide’den çok önceye lise yıllarına dayanır. Yazarlık sevdası ile okulu son sınıfta bırakmış ve Nevruz dergisini çıkarmaya başlamıştır. Roman türünde toplam sekiz eseri ve çok sayıda hikâyesi vardır. Eserlerinde özellikle realizmin etkisi görülür. Dili süslü, sanatlı ve ağırdır. Eserlerini Cumhuriyet’in ilanından sonra kendisi sadeleştirmiştir. Yazdığı ilk roman Sefile‘dir. Hazırlık evresini oluşturmasına rağmen daha bu ilk eserinde yazarın diğerlerinden farklı bir tutum izlediği anlaşılır. O dönemde Türk yazarlar eserlerinde bir düşünceyi halka göstermek ve halkı bilinçlendirmek kaygısı yaşarken Halid Ziya eserlerinde böyle bir kaygı yaşamamıştır. Ömer Faruk Huyugüzel, Ahmet Mithat‘ın Henüz On Yedi Yaşında adlı eseriyle Halid Ziya’nın Sefile adlı eserini karşılaştırıp bu farklılığı şöyle ortaya koyar:

Halid Ziya, batılı anlamda Türk romanının gerçek anlamda kurucusu ve Servet-i Fünûn döneminin en önemli roman-hikâye yazarıdır. EDEBİYAT 123


Tevfik Fikret

“Bu iki roman konuları bakımından büyük benzerlik gösterir. Her ikisinde de aşkı yüzünden geneleve veya kötü yola düşmüş genç kızların hikâyesi vardır. Ancak bunların olay örgüsünün düzenlenişi, kişilerin sunuluşu ve üslup bakımından önemli farklılar gösterirler. Ahmet Mithat’ın amacı sosyal bir hastalık olan fuhuşun aslında bizim toplumumuzda olmadığını bunun batılılar tarafından bünyemize sokulduğunu ispatlamaktır. Halid Ziya’nın ise böyle peşin bir fikri yoktur. O saf ve masum bir kızın aşkı yüzünden nasıl kötü yola düştüğünü objektif bir şekilde ortaya koymak ister.” Yazarın üçlü aşkı konu edindiği ikinci eseri Nemide’de güçlü psikolojik tasvirleri göze çarpar. Halid Ziya Uşaklıgil 1891-92 yıllarında roman hakkındaki düşüncelerini Hikâye başlıklı kitabıyla ortaya koymuştur. Bu kitapta bizdeki eserleri batıdaki eserlerle karşılaştırarak, batılı yazarların her şeyden önce insan psikolojisine eğildiklerini, yaşayan insanlar, gerçek hayatlar oluşturduğunu anlatır. Onun için birinci derecede önemli olan olay değil insan psikolojisidir. Bu sebeple Türk romanı Halid Ziya ile olgunluk dönemine girer. Adeta gelenekleşmiş olan topluma öğretici eserler verme olgusunu yıkmış gerçek yaşamlar oluşturmaya çalışarak insanları düşünmeye itmiştir.

124 KONAK

Yazarın, Bir Ölünün Defteri adlı romanı onun olgunluk dönemine attığı ilk adımdır. Romanda olaylar hatıra defterinden takip edilir ve birlikte büyüyen akraba çocuklarının duygusal hayatları anlatılır. Ferdi ve Şürekası’nda da aşk, kıskançlık ve fedakârlık duygularının anlatıldığı üçlü aşk kalıbı tekrar ortaya çıkar. Romanında aldatılmışlık hissiyle hayal kırıklığına uğrayan eşin neler yapabileceğini bütün çıplaklığıyla ortaya seren yazar, aynı motifi Aşk-ı Memnu ile daha da olgun düzeye taşımıştır. Buraya kadar bahsi geçen romanlar Edebiyat-ı Cedide ‘ye kadar olan ve İzmir ‘de yazarın gençlik ve hazırlık döneminde yazdığı romanlardır. Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu ve Kırık Hayatlar Edebiyat-ı Cedide döneminde, Nesl-i Ahir ise Meşrutiyet devrinde yayımlanmıştır. Mai ve Siyah, duygusal genç bir şairin hayallerine ve bu hayallerin nasıl yıkıldığına dayanır. Yazar bu romanda aynı zamanda o dönemin edebiyat camiasını da anlatır. Ahmet Cemil yazdığı yeni tarz şiirleri ile çığır açacak, zengin olup Lamia ile evlenecektir. Düşündüklerinin hiçbirini gerçekleştiremeyen, üstelik sevdiği bütün insanları bir bir kaybeden Ahmet Cemil çareyi İstanbul’u terk etmekte bulur. Roman kahramanı Ahmet Cemil, psikolojik olarak çok duyarlı ve duygucudur. Bu bakımdan dönemin Servet-i Fünûn sanatçılarını temsil eder. Aşk-ı Memnu ‘da ise kendinden çokça büyük, iki çocuklu Adnan Bey ile evlenen Bihter’in hayatı konu edilir. Bütün zenginliğe rağmen mutlu olamayan Bihter, Adnan Beyin yeğeni Behlül ile ilişki yaşamaya başlar ancak bir müddet sonra Nihal ile Behlül evlenmeye karar verir ve bu durum Bih-

ter’i çileden çıkarır. Bihter bir gün her şeyi itiraf edip kendini öldürür. Halid Ziya en başarılı kadın karakterini bu romanında oluşturmuştur. Halid Ziya’nın romanlarında konular aşk üzerinde temellenir ve üçlü ilişkiler ile oluşan çıkmazları anlatır. Herhangi bir sosyal konu işleme çabası görülmez ve psikolojik çözümlemelere oldukça fazla yer verilir. Türk romanını bu şekilde ileriye taşıyan Ziya, kendinden sonraki yazarlara da yol göstermiştir. Aynı zamanda romanlarında çevre, zaman ve tasvirleri oldukça güçlü bir biçimde ortaya koymuştur. CENAB ŞAHABEDDİN 1871 yılında Manastır’da doğmuştur. Gülhane Askeri Rüştiyesi’nden 1880 yılında birincilikle mezun olup Sarayburnu’ndaki Askeri Tıbbiye’ye gitmiştir. 1889’da doktor yüzbaşı olarak Askeri Tıbbiye’yi bitiren Cenab, cilt ve frengi hastalıkları alanında ihtisas yapmak amacıyla Paris’e gitmiştir. Yurtdışından dönünce bir süre karantina doktorluğu yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı başladığı zamanlarda yani 1914’te kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır. Emekliye ayrıldıktan sonra Darül Fünûn Edebiyat Fakültesi Lisan Şubesi Fransızca Tercüme Müderrisliği’ne tayin edilmiş, daha sonra da Garp Edebiyatı Müderris Vekili olmuştur. Son yıllarında bir sözlük çalışmasına girişmiş lakin bitiremeden 1934 yılında ölmüştür. Servet-i Fünûn edebiyatı, Divan edebiyatı ve düşünce tarzına adeta bir tepki olarak doğmuştur. Bu dönem edebiyatının kaynağı batıdır. Edebiyatçıların (halkın dil, din, dünya görüşlerine uymayan dilleri nedeniyle) en mühim

Roman kahramanı Ahmet Cemil, psikolojik olarak çok duyarlı ve duygucudur. Bu bakımdan dönemin Servet-i Fünûn sanatçılarını temsil eder.


eksiklikleri halka yabancı olmalarıdır. Edebiyatçılar; devrin siyasi ve sosyal atmosferine, yetişme şartlarına, zihin terbiyelerine ve mizaçlarına bağlı olarak daima hayal âlemine dalmışlardır. Cenab’ın da gerçek hayat sahnelerinden çok hayali mutluluk iklimlerinden hoşlanan mizacı onu şu sözleri söylemeye itmiştir: “Çocukken bir ağaç resmi bence bir çınardan veya bir serviden ziyade görülmeye şayandı.” Cenab’ın şairliğe merakı on dört yaşlarında başlamıştır. Her şair gibi o da şiirlerini yazmaya, beğendiği şairlere nazire yazarak ve onları taklit ederek başlamıştır. Şairin üç taklit devresi vardır: Birincisi Muallim Naci’yle başlamış ve aruz veznini ondan öğrenmiştir. Yayımlanan ilk şiiri de Muallim Naci’nin bir gazeline yazdığı naziredir. İkinci devrede Hamid ve Ekrem bulunmaktadır. Bu dönemde Cenab yeniye açık bir şiir işçiliğine başlamış ve henüz on yedi yaşındayken ilk gençlik şiirlerini Tamat adlı kitapta toplamıştır. Fakat bu ilk kitabı eleştiri yağmuruna tutulmuştur. Son devrede ise Fransız şair ve yazarların tesiri görülmüştür. Bundan sonra da Cenab’ın şiirlerinde “şekil şarklı, ruh yani konu garplıdır.” denilmiştir.

Cenab’ın da gerçek hayat sahnelerinden çok hayali mutluluk iklimlerinden hoşlanan mizacı onu şu sözleri söylemeye itmiştir: “Çocukken bir ağaç resmi bence bir çınardan veya bir serviden ziyade görülmeye şayandı.” dehası aşkında yatar. Şair, aşkını şiirin rahmi saymakta ve şiiri de aşksız düşünememektedir. Buradaki aşk Fuzuli’nin, Şeyh Galip’in aşkı gibi bir aşk değil, şairin her zaman içinde bulunduğu medeni bir aşktır. Don Juan olarak ifade edilen şair, hayatı boyunca soyut ve ölümsüz bir güzellik peşinde koşmuş ve bunu şiirlerine aktarmıştır. Cenab, erkek ve âşık sıfatından önce şair kimliğiyle öne çıkar. Cenab’ın şiirlerinde yeni bir tasavvuf anlayışından da söz

edilebilir. Bu anlamda modern ‘Derviş’ini din dışı, ibadet ve zikirle alakası olmayan bir düşünceyle yazmıştır. Servet-i Fünûn edebiyatçılarına yapılan eleştirilerde hedef çoğunlukla Cenab olmuştur. Cenab en çok da yeni fikirlerini eski üslupla yazdığı için eleştirilir. Aruz vezni kullanmış hatta hece veznini küçümsemiştir. Aynı şekilde Arapça ve Farsça sözcükleri bol bol kullanmış, dilde sadeleşmeye karşı çıkmıştır. Ancak Sonnet’i ilk

1908’e kadar şiirde yenilikler yapan Cenab, Meşrutiyet’in ilanından sonra tamamıyla düz yazı yazmıştır. Şair nazım ile nesri insan ruhundan fışkıran şiirin iki küçük huzmesi olarak görmektedir. Bu nedenle nesri de şiirleri gibi bir ahenk ve musiki içermektedir. Sosyal konuları nesirde, ferdi hisleri ifade eden konuları ise şiirde işlemiştir. Cenab’a göre şiirde güzellikten başka gaye aranmamalı, edebiyattan maksat yalnızca edebiyat olmalıdır. Şiirlerinde tabiat, aşk, hayal, mevsim, gece temaları ön plandayken; şaire göre temalar, musiki, üslup, fikir; şiir miracına çıkarken gereken basamaklardır. Yani en üstün değer şiirdir. Aşk şiirle aşılanmazsa ölmeye mahkûmdur şair için. Büyük sanatkârların zekâsı kalbinde,

Ahmed Cemil dostu Hüseyin Nazmi ile Fransızca Şiir Kitabı alıyor, Mai ve Siyah, Ressam Diran Çırakyan

EDEBİYAT 125


Hüseyin Cahit Yalçın

defa edebiyatımıza Cenab getirmiştir. Cenab’ın yazdıkları ve düşünce yapısı her daim orijinal, yaratıcı ve yeni icat edilmiş tamlamalarla, ifadelerle doludur. Şair Batı’dan yeni şekillerle birlikte yeni bir ruh nakli yapmış ve artık modası geçtiği düşünülen romantizmden modernizme geçiş yapmayı başarabilmiştir. Aşırı duygusallıktan değil de objektiflikten yana olmuştur. Yani şair hayata ve insanların arasına girerek değil, olaylara uzaktan ve duygusuzlaşmış bir doktor gibi bakmıştır. Mesleğinden dolayı her zaman insan hayatını bir doktor gibi görmüş, nöbet sırasında gecelere ayrı bir anlam yüklemiş, geceleri başka bir gözle görmüştür. Hastanelerin havasını, kokusunu, atmosferini gerçekçi bir biçimde yansıtabilmiş; koğuşlara sinen acıyı, narkoz tesirini beyinde dirilten eserler yazmıştır. Cenab, tabiatı yeni bir gözle görmüş, tabiatta yeni renkler, yeni sesler keşfetmiştir. Tabiatı kendine çok yakın olarak hissettiği bir ruh olarak tanımlamıştır. Tabiatın ruhunu canlı çekim yapan bir kameraman edasıyla gören şair; ona kendini, zihnini, bakış açısını, ruhunu katmıştır. Sonuçta şiirde görülen tabiat artık şairin tabiatıdır.

Cenab da sembolist denebilecek bir şairdir. Cenab, sembolik şiirler hakkında şunları söylemiştir: “Sembolik şiir manası anlaşılamayan şiir değildir, sembolik şiirin manası anlaşılır fakat şairin maksadı anlaşılamaz. Yani şair ne demek istediğini söylemez, okuyucu onu kendisi bulmaya çalışır.” Cenab’a göre şiir; söz (nesir) + ahenk (musiki) + şairin ruhudur. Şiirlerini resim ve musikiyle birlikte sunan şair adeta kelimelerle tablo kurmuştur. Musikiye verdiği önem dolayısıyla kulak için kafiyeyi savunmuştur. Servet-i Fünûn inkılabının sembolü haline gelen ve Terane-i Mehtab isimli şiirde geçen saat-ı semenfam (yasemin renkli saatler) tamlamasını gören Ahmet Mithat Efendi, Cenab başta olmak üzere tüm Servet-i Fünûncuları dekadan olarak nitelendirmiştir. Daha sonra Cenab, Servet-i Fünûn dergisinde “Dekadizm Nedir?” adlı yazısıyla bu ithama cevap vermiştir. Buradaki dekadan ifadesi yeni şekiller kullanmak, klasik kalıpları yıkmak anlamındadır. Daha sonra Hüseyin Cahid’in bir makalesinin de etkisiyle Ahmet Mithat Efendi, Teslim-i Hakikat yazısıyla Servet-i Fünûnculara hak ettikleri övgüyü sunmuştur. Mesleği nedeniyle Cidde, Mersin, Rodos, Hicaz gibi bölgeleri gezme imkânı bulmuş ve birçok gezi yazısı kaleme almıştır. 1897’de bir sağlık heyetiyle Hicaz’a gitmiş ve Hac Yolunda adlı ilk Avrupai tarzdaki gezi yazısı kitabını çıkarmıştır. 1917 senesinde Süleyman Nazif’le Şam’a gitmiş ve Suriye Mektupları başlıklı bir yazı yazmıştır. 1918-1919 yıllarında bir gazete adına Avrupa’ya gitmiş ve en kuvvetli gezi yazıları olarak kabul gören Avrupa Mektupları adıyla

Cenab, tabiatı yeni bir gözle görmüş, tabiatta yeni renkler, yeni sesler keşfetmiştir. Tabiatı kendine çok yakın olarak hissettiği bir ruh olarak tanımlamıştır. 126 KONAK

gezi yazılarını tek kitapta toplamıştır. Şairin 1920’lerde Peyam-Sabah’ta yayımladığı yazılar büyük tepkilere neden olmuştur. Kuvay-ı Milliye aleyhtarı olarak görülmüş, savaşa da her zaman karşı olmuştur. Gençlerin cephelere komutanların bazılarının çıkarları peşinde koşması nedeniyle gönderilmesinin doğru olmadığını savunmuştur. Ona göre harp tarihi, dulları ve yetimleri ağlatan bir mersiyedir. Savaşı bu denli sevmemesinin nedeni küçük yaşında babasının şehit düşmesi olarak tahmin edilmektedir. Milli Mücadele’nin kazanılması üzerine zaferi kutlayan yazılar yazmış fakat fikrinin değiştiğine kimseyi inandıramamıştır. Tiyatro da yazan Cenab, Yalan adlı eserinde 31 Mart Olayı’ndan söz etmiş, Körebe eserinde ise görücü usulü evlenmeyi işlemiştir. Cenab’ın Küçük Beyler adlı bir tiyatrosu daha bulunmaktadır. “Her cemiyet layık olduğu edebiyatı sever.” HÜSEYİN CAHİT YALÇIN 7 Aralık 1875’te Balıkesir’de doğmuştur. Servet-i Fünûn topluluğunun önemli isimlerinden biridir. Ancak gazeteci ve siyasetçi kişiliği ile daha çok ünlenmiştir. Dönemin birçok edebiyatçısı gibi memur olarak çalışmıştır. Vefa ve Mercan İdadilerinde Fransızca ve Türkçe öğretmenliği yapmıştır. Tevfik Fikret’ten sonra Servet-i Fünûn dergisinin yönetimini üstlenmiştir. İlk romanı Nadide’de biçim ve öz bakımından Ahmet Mithat etkisi görülmektedir. Diğer bir romanı Hayal İçinde’de ise gerçekçi bir yaklaşımla ruhsal çözümlemeler yapmıştır. Hikâyelerinde çoğunlukla İstanbul’da yaşayan azınlıkları ve Batıya özenen seçkin kişileri anlatmıştır. Hikâyeleri teknik açıdan çok başarılı olmasa da olayları anlatmada başarılıdır. Şairane ve süslü bir üslup kullanmış, realizm akımının etkisinde kalmıştır. Çeviriler yapmış; roman, fıkra, anı, eleştiri, mensur şiir


gibi çeşitli türlerde eserler vermiştir. En çok eleştirileri ve gazete yazıları ile tanınan yazar, bazı münakaşa ve edebi çalışmalarını Kavgalarım adlı eserinde toplamıştır. Çeşitli konulardaki bilimsel eserlerini ise Oğlumun Kütüphanesi ismi ile yayımlamıştır. Dili diğer Servet-i Fünûn sanatçılarına göre daha sadedir. “Rauf’un ve benim bu sadeliğimiz, doğrusunu isterseniz cehaletimizden ileri geliyordu. Cenab’ın Arapçasını, Fikret’in kamusunu bize verseniz, bak neler yazardık. En cahili Rauf’la bendim. Bundan dolayı Türkçe yazdık.” Eski-yeni tartışmalarında yeni edebiyatı savunmuş, “Sanat için sanat” anlayışını benimsemiştir. Ona göre edebiyat bir araç değil, amaçtır. Alfabe değişimini desteklemiş ve bir an önce yapılmasını istemiştir. Başlangıçta Arap alfabesinin Türkçeye uyarlanmasını, daha sonra ise bundan vazgeçerek Latin alfabesinin kullanılmasını savunmuştur. Çeşitli yazılarında bu değişimin bir an önce yapılmasının ülkenin ilerlemesi için çok iyi olacağını belirtmiştir. Dilde sadeleşmeyi savunmuş fakat bu çalışmaların aşırıya kaçtığını da söylemiştir. “Kimsenin zevkini birdenbire değiştiremeyiz. Yazı yazarken yaptığımız yenilikler ancak bir teklif mahiyetini arz eder. O teklifi istediğimiz kadar mantıki müdafaalarla kuvvetlendirelim. Ona can verecek şey karşımızdakilerin gösterecekleri tasvipten ibarettir.” Fikir Hareketleri dergisinde kelime listelerine yer vermiştir. Yabancı kelimelerin Türkçe karşılıklarını yazmış ve dergiye gönderilen yazılarda bu kelimelerin kullanılmasını istemiştir. Ancak Türkçe kökenli olmayan bazı kelimeleri de önermiştir. Sadece kelime alışverişi yapılıp biçim ve sözde değişiklik yapılmadığında, yabancı etkilerin lisanın şahsiyetini bozamayacağını söylemiştir. İlkokullarda Türkçe öğretilmesinin zo-

1908’de Tevfik Fikret ve Hüseyin Kazım Kadri ile birlikte Tanin gazetesini çıkarmışlardır. Yazılarındaki sert üslubu ve eleştirileri sebebiyle Tanin gazetesi üç kez kapatılmıştır. runlu hale getirilmesi gerektiğini dile getirmiş, Türkçe Sarf ve Nahiv adlı dil bilgisi kitabını yazmıştır. Ancak daha sonraki yıllarda “Gramerin ne faydasına aklım erdi, ne lüzumuna!” diyerek Gramersiz Türkçe başlıklı bir yazı yayımlamıştır. “Bugün birçok kişi zannederler ki gramer olmazsa Türkçe öğrenilemez. Ama biz gramer bilmeyiz, yine söyleriz ve yazarız. Bunlar bazen kitaba uymaz belki. Fakat ölü kitap mı daha haklıdır, yaşayan dil mi?”

çıkarılmasına izin verilmiştir.

Servet-i Fünûn dergisinin 553. sayısında, Edebiyat ve Hukuk başlığıyla, Fransızcadan tercüme edilmiş bir makale yayımlamıştır. Makalede edebiyat ve hukukun aynı aşamalardan geçtiğinden ve hukukun edebiyat eserlerindeki konuyu etkilediğinden bahsedilmektedir. Bu makale farklı şekilde jurnal edilmiş, halkı isyana teşvik ettiği düşüncesiyle dergi II. Abdülhamit tarafından kapatılmıştır. Daha sonra jurnalin asılsız olduğu anlaşılmış, sorgulanan kişilerin ceza almamasına karar verilmiştir, yine de Servet-i Fünûn topluluğu dağılmaktan kurtulamamıştır. Bu olaydan sonra, edebi yazılar yazmayı bırakarak gazeteciliğe ağırlık vermiştir. İlk siyasi içerikli yazısını II. Meşrutiyet’in ilanından duyduğu mutluluğu anlatmak için yazmıştır.

1933-1940 yılları arasında Fikir Hareketleri dergisini çıkarmıştır. 19351939 yılları arasında Çankırı milletvekili olmuştur. 1943-1946 yılları arasında İstanbul milletvekili olmuş, bu yıllarda Tanin gazetesini yeniden yayınlamıştır. Ulus gazetesinde başyazarlık yapmıştır. 18 Ekim 1957’de İstanbul’da vefat etmiştir.

1908’de Tevfik Fikret ve Hüseyin Kazım Kadri ile birlikte Tanin gazetesini çıkarmışlardır. Yazılarındaki sert üslubu ve eleştirileri sebebiyle Tanin gazetesi üç kez kapatılmıştır. Her kapandığında onun yerine Cenin, Senin ve Renin gibi isimlerle gazeteyi yeniden çıkarmıştır. Üç kapanışta da, kısa bir süre sonra, gazetenin Tanin adıyla

1932 yılında Birinci Türk Dil Kurultayı’nda dili sadeleştirme konusundaki görüşlerini anlatmış ve halkın desteğini kazanmıştır. Bir sürü sanatçı ona itirazlarda bulunmuş ancak Hüseyin Cahit’i yenememişlerdir. Kurultay sonrası Atatürk, “Bir kara tahta vardır, bilir misiniz, hoca tebeşirle üstüne yazar, sonra siler, yine yazar. Hüseyin Cahit hepinizi bugün işte böyle sildi” demiştir.

AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU Ahmet Hikmet Müftüoğlu, 1870’te İstanbul’da doğmuştur. Dedeleri Osmanlı ulemasından olup uzun süre müftülük yaptıkları için ailesi Müftüoğlu adını taşır. İlk mektepten sonra Aksaray’daki Mahmûdiye Vakıf Rüştiyesi’ne ve Soğukçeşme Askerî Rüştiyesi’ne gitmiş, hariciyeci olma isteğiyle Galatasaray Sultanisi ’ne devam etmiştir. Edebiyata ilgisi burada başlamış, şiirleri burada dikkat çekmiştir. Burada Muallim Naci ve Tevfik Fikret gibi devrin önde gelen insanlarından etkilenmiştir. Okul bitince Yunanistan, Fransa, Kırım’da çeşitli görevlerde bulunmuş ve İstanbul’a dönmüştür. Hariciyeciliğinin yanında Galatasaray’da ve Darül Fünûn ’da hocalık da yapmıştır. Ahmet Hikmet’in devlet memurluğuEDEBİYAT 127


Ahmet Hikmet Müftüoğlu

nun yanında büyük bir ilim ve kültür merakının olduğu da görülmektedir. I. Dünya Savaşı sırasında Macaristan’da bulunan Ahmet Hikmet, burada birçok faaliyette bulunmuştur. Gönül Hanım romanında da sıkça dile getirdiği Türk-Macar kardeşliği ile ilgili çalışmalar yapan yazar, Macaristan’da oldukça dikkat çekmiştir. Ahmet Hikmet, 19 Mayıs 1927’de hayata gözlerini kapamıştır. Öğrencilik yıllarında yazdığı Leyla yahut Bir Mecnun’un İntikamı adlı hikayesi ilk telif eseridir. Bu lisedeki son zamanlarında Fransızcadan çevirdiği Patetes adlı eserle neşriyat hayatına başlamıştır. Fen alanındaki çevirileriyle Servet-i Fünûn sayfalarında görülmeye başlamış, Roman Fabrikası adlı makalesiyle derginin ilk yazarlarından olmuştur. Ahmet Hikmet az sayıda olan şiirlerini yalın bir dille ve hece ölçüsü kullana-

rak yazmıştır. Verdiği eserler incelendiğinde edebi yaşamı 1894-1900 ve 1909-1920 olmak üzere iki evrede incelenmiştir. 1894-1900 yılları arasında 22 hikâye yazmış ve bu hikâyelerini 1900 yılında Haristan ve Gülistan adlı kitap ile yayımlamıştır. Yazarlığının ilk evresinde dil ve duyarlılıkta büyük oranda Edebiyat-ı Cedide zevkine bağlı kaldığı görülür. Eserlerinde estetik kaygı ön plandadır, yazılarında Arapça ve Farsça kelimeler kullanmıştır. Bu evredeki hikâyelerinin çoğunda izdivaç ve aşk mevzuları üzerinde durmuştur. Ancak bu konular kendinden önce de tekrarlandığı için çok fazla ilgi görmemiştir. Ahmet Hikmet’in tanınmasına sebebiyet veren asıl eserleri özellikle yazarlığının ikinci evresinde yazdığı vatan hikâyeleridir. İlk evrede Servet-i Fünûn’da yayınlanan Nakiye Hala ve Yeğenim adlı hikâyeleri, Servet-i Fünûn ‘da Türklük cereyanının ilk işaretleri olmasının yanında Ahmet Hikmet’in milli meselelere olan duyarlılığını da göstermiştir.

madan, öz bilgisiyle sana diller dökmek istiyor... Ödünç giyim almadan, kendi çaputlarıyla karşına çıkmak diliyor.’’ cümleleri Hikmet’in bu tutumunu destekler niteliktedir.

Ahmet Hikmet’in edebi hayatının ikinci evresinde verdiği eserler, Türkçülüğün doğmasında ve halk kitleleri arasında yayılmasında etkili olmuştur. Ahmet Hikmet hikâyelerinden on sekizini Çağlayanlar adlı bir kitapla neşretmiştir. Bu hikâyelerinde yabancı kelimelere yer vermekten kaçınmıştır. Çağlayanlar’daki bir yazının başında geçen “Ulu Tanrı! Gün batıyor; sevgili korkun  gönlümde doğuyor. Kumral akşam bana sessizlikler içinde büyüklüğünü fısıldıyor... Bu alaca karanlıklar arasında bir kulun, dilmaç kul​lan-

FAİK ALİ OZANSOY

Ulu Tanrı! Gün batıyor; sevgili korkun gönlümde doğuyor. Kumral akşam bana sessizlikler içinde büyüklüğünü fısıldıyor... Bu alaca karanlıklar arasında bir kulun, dilmaç kullanmadan, öz bilgisiyle sana diller dökmek istiyor... Ödünç giyim almadan, kendi çaputlarıyla karşına çıkmak diliyor. 128 KONAK

Ahmet Hikmet’in bir diğer değerli eseri Orta Asya’dan bahseden ilk roman olma özelliği taşıyan Gönül Hanım romanıdır. Bu eser 1920’de Tasvir-i Efkâr gazetesinde tefrika edilmiştir. Ahmet Hikmet bu tezli romanında Türklerin ana yurdunu ve Göktürk Abideleri’ni tanıtmış, medeniyet bakımından yüksek seviyelere ulaşmayı amaçlayan fikirlerini kahramanlara söyleterek paylaşmıştır. Hikmet’e göre yapılacak ilk iş, büyük bir millet ve medeniyet olduğumuzun farkına varmaktır. “Bütün Asya’yı, bir kısım Afrika’yı, Fransa sınırlarına kadar Avrupa’yı istilâ eden bizim ırkımız olduğu halde bu asaleti ne çabuk gönlümüzden çıkardık? Biz benliğimizi tanımazsak, kimse bizi tanımaya tenezzül etmez.” sözleriyle bu fikrini açıklamıştır. 1876 yılında Diyarbakır’da dünyaya gelmiştir. Ailesi birkaç nesil şair yetiştirmiş köklü bir ailedir. Babası Mehmed Said Paşa, âlim ve şairliğinin yanı sıra önemli bir devlet adamı; dedesi Süleyman Nazif manzum ve mensur eserleri olan bir kalem efendisidir. Devlet, millet, medeniyet meselelerinin konuşulduğu bir muhitte büyümüş, ilmi, edebi ve idari anlamda ilk terbiyesini ailesinden almıştır. Diyarbakır’da ilk ve orta öğretimini tamamlamış, idadi tahsilinin bir kısmını yapmıştır. Babasının ölümünden sonra İstanbul’a giderek Mekteb-i Mülkiye’de eğitimine devam etmiştir. Mezun olduktan sonra ilk memuriyeti Süleyman Nazif’in (ağabeyi) vilayet mektupçusu olarak görev yaptığı Bursa Maiyet memurluğudur. Daha sonra Sındırgı, Burhaniye, Pazarköy ve II. Meşrutiyetin ilanıyla Mudanya kazaları kaymakamlığında bulunmuştur.


İlerleyen dönemlerde Midilli, Beyoğlu, Üsküdar ve Kütahya mutasarrıflıklarında bulunmuş, son olarak Dahiliye Nezareti Müsteşarlığına tayin edilmiştir. Fakat Dahiliye Nazırı Ahmed Reşid’in yolsuzluklarda bulunması ve anlaşamamaları sebebiyle görevinden ayrılmış ve memuriyet hayatı bitmiştir. 1920 yılında görevinden ayrıldıktan sonra 1933 yılına kadar öğretmenlik yapmış, sonra onu da bırakarak kendini edebiyata vermiştir. 1950 yılında hayata gözlerini yummuştur. Yaşadığı dönemde Servet-i Fünûn ve Fecr-i Ati olmak üzere edebi hareketlerin içerisinde yer alan şair, küçüklüğünden itibaren şiir dolu bir atmosferde yetişmiştir. Babası ve ağabeyinin tesiriyle Namık Kemal’i ve zatına hayranlığı hayatının sonuna kadar sürecek Hamid’i tanımıştır. Hamid’e duyduğu dostluk ve hayranlık sanatının nüvelerini oluşturmuştur. Fani Teselliler kitabında Hamid’e ithafen yazdığı şiirleri ve 1922 yılında doğrudan Hamid’e yazdığı Şair-i Azam’a Mektup adlı eseri, şairin bu bağlılığını ve ilhamını gizlemeyişinin belgeleridir. Şairin üç şiir, iki manzum tiyatro, bir manzum mektup ve bir de manzum biyografi olmak üzere yedi manzum eseri günümüze ulaşmıştır. Eserlerinden bahsedecek olursak; ilk eseri 1908 yılında basılan Fani Teselliler’dir. Bu eser; Hasbihal, Neşait-i Garam, Tabiat, Kainata Karşı, Hafayâ-yı Leyâl, Dicle, Elhân-ı Perişan, Elhân-ı Fenâ başlıklı sekiz bölümden oluşmuştur. Kitabında önsöz mahiyetindeki Hasbihal’de hiçbir tesellinin ölüm karşısında yeterli olmadığını, her canlının elbet öleceğini kaderci bir yaklaşımla dile getirir: “Heyhât, geçen bir dakikayı bir daha bulamayız. Gördüğümüz bir dalga bir daha meşhûdumuz olmaz. Uçup giden bir bulut artık nâbedîd olmuştur. Bir nağme bir kere duyulur. Bir şihâb yalnız bir kere sukût eder. Bir nûrun ufû-

Heyhât, geçen bir dakikayı bir daha bulamayız. Gördüğümüz bir dalga bir daha meşhûdumuz olmaz. Uçup giden bir bulut artık nâbedîd olmuştur. Bir nağme bir kere duyulur. Bir şihâb yalnız bir kere sukût eder. Bir nûrun ufûlünü yalnız bir defa görebiliriz. lünü yalnız bir defa görebiliriz.” 1912’de yayımlanan Temasil’in birinci bölümü Mehasin, ikinci bölümü Tabiat ve Aşk’tır. İkinci bölüm tabiatın ağırlıklı olarak işlendiği şiirlerdir. Burada hem Faik Ali’nin eğilimini hem de döneminin karakteristik özelliklerini eserlerinde işlediği görülebilir. Elhan-ı Vatan otuz altı şiirden oluşur ve eserde Faik Ali’nin millî ve hamasî duygularını terennüm eden şiirler bulunur. Bütün şiddetiyle devam eden I. Dünya Savaşı ve bilhassa Çanakkale Savaşı, şairi derinden etkiler. Bu sebeple cephede verilen mücadeleye kalemiyle edebiyat sahasında destek vermek ister. Donanmaya, bayrağa, bu savaşlarda şehit olanlara ve onların ailelerine övgü dolu şiirler yazmıştır. İstibdat dönemi nedeniyle tiyatroya fazla ilgi gösteremeyen şairler, II. Meşrutiyet’in ilanının ardından tiyatro ile ilgilenmeye başlamışlardır. Bu şairlerden olan Faik Ali’nin Payitahtın Kapısında ile Nedim ve Lale Devri adlı iki manzum tiyatro eseri vardır. Her iki tiyatro da konusunu tarihi olaylardan almıştır. Biri, yaşadığı tarihlere çok yakın olan Çanakkale Harbi günlerini konu alırken, diğeri Osmanlı tarihinin en ilgi çekici dönemlerinden biri olan Lale devrini konu edinmiştir. Bu eserlerinde görüldüğü üzere halkın sıkıntılarını dile getiren millî ve sosyal konulara da eğilmiştir. Genç yaşta şiirler yazmaya başlayan Faik Ali, Servet-i Fünûn topluluğunun en genç mensuplarındandır. Başlarda bir arayış içinde olup kendisinden önceki ustaları taklit ederek şiire baş-

lamıştır. Bu şairlerin edebî anlayış ve kalıpları içerisinde kalmaktan ziyade, sentezci bir anlayış benimseyerek güzel bulduğu bütün tarz ve yönelişleri özümsemiş ve kendi orijinal üslup ve edasını yakalamıştır. Eserlerine bakıldığında Fani Tesellilerin Hasbihal kısmında Hamid’in etkileri görülmektedir. Ancak ikinci eseri Temâsil ve ondan sonra gelen Elhan-ı Vatan eserleri kendine özgü üslubunun izlerini taşımaktadır. Eserlerinde yaşadığı toplumun bütün özellikleri görülmektedir. Şiirlerinde toplumun benimsediği aşk, kadın, aile ve tabiat konularını işlemiştir. Şiirlerinde kadın idealize edilmiş bir şekildedir. Şiirlerindeki kâinat unsurlarıyla kâinatın şiirini yakalamaya çalışmıştır. Şiirlerinde genellikle romantizmin tesirinde kalmıştır lakin sembolist ve parnasyen tesirle yazdığı şiirleri de mevcuttur. Eserlerinde her şeyden önce sanat kaygısı gütmüştür. Şairin zaman zaman kullandığı kelimeler ve terkiplerle dilinin bazen çok ağır olduğu görülmektedir. Onu, buna iten sebep sadeleşirken basitleşmekten korkmasıdır. Yaşantısı, şiirlerindeki renkli ve zengin hayal gücü, anlatıma verdiği önem, aruzu ustalıkla kullanması ve her şeyden önce sanatı düşünmesi onu şahsına münhasır bir şair yapmıştır. Faik Ali, Abdülhak Hamit ile Servet-i Fünûncu şairler arasında adeta bir köprü vazifesi üstlenmiştir. Nesiller arasındaki bu köprü görevini Servet-i Fünûn ve Fecr-i Ati grubu arasında da sürdürmüştür. Fecr-i Âti’’nin oluşmasında rol almış, bu topluluğun isim EDEBİYAT 129


Nazif, hayatını, yazdığı makalelerle kazanmaya çalışmıştır. Cihan Harbi’ndeki kahramanları tasvir ve Sully Prudhomme’un iki şiirinin tercümesini ihtiva eden meşhur Batarya ile Ateş adlı eserini 1917’de bastırmıştır.

Faik Ali Ozansoy

babası olmuş ve bir dönem bu topluluğun liderliğini üstlenmiştir. SÜLEYMAN NAZİF Türk edebiyatında nesirleri ve şiirleriyle büyük bir yer işgal eden Süleyman Nazif 1889’da Diyarbakır’da doğmuştur. Babası ünlü tarihçi ve edebiyatçılardan Sait Paşadır. Babasının yanında özel hocalardan Arapça ve Farsça öğrenmiş, bir Ermeni papazından Fransızca dersi almıştır. Avrupa’ya gidince Fransızcasını iyice ilerletmiştir. 15 yaşında Diyarbakır vilâyeti mektupçuluk kaleminde vazife almış, ilk yazılarını da bu sırada kaleme almaya başlamıştır. Kısa bir süre sonra Meclis-i Vilâyet ikinci kâtibi ve vilâyet matbaa müdürü olmuştur. 1893’de Vilâyet gazetesi başyazarlığına tayin edilmiştir. Bir süre Vilâyet Mektupçusu olarak Bursa’da kalmıştır. Serveti Fünûn dergisinde ilk şiirlerini İbrahim Cehdi takma adıyla bu dönemde yazmaya başlamıştır. 1906’da Mısırda Abdullah Cevdet’in yayınladığı Kütübhâne-i İctibad serisinin üçüncü kitabı olarak şiirlerinin toplandığı Gizli Figanlar’ı, beşinci kitabı olarak da Elcezire Mektupları ’nın ikinci basımını yapmıştır. 1915’te İstanbul’a dönen Süleyman 130 KONAK

Süleyman Nazif en heyecanlı günlerini mütareke yıllarında, İstanbul’un yabancılar tarafından işgalinde yaşamıştır. Fransız kumandanının mağrur bir edâ ile azınlıkların çılgınca gösterileri arasında İstanbul sokaklarında dolaşması şâirimizin millî duygularını galeyana getirmiş ve ünlü Kara Bir Gün isimli protesto makalesini kaleme almıştır. 3 Kasım 1918 tarihli Hâdisat gazetesinde intişar eden bu makale büyük heyecan doğurmuş, millî hisleri heyecana getirmiştir. Bu yazısının düşman üzerinde bıraktığı etkiyle kurşuna dizilmesi emredilmiş, ancak son dakikada kurtulmuştur. Süleyman Nazif 4 Ocak 1927’de İstanbul’da vefat etmiştir. Edirnekapı’daki Mezarının taşında kardeşi Faik Ali Ozansoy’un şu beyti vardır: Şimşek mürekkep olmalıdır yıldırım kalem Tahrir ipin kitâbe-i seng-i mezarını O, eserlerinde Osmanlı Devletinin bölünüp parçalanması döneminin sancılarını “feryat” larıyla dile getirmeye çalışmıştır. Kendi kişisel duygu ve düşüncelerinden çok; sosyal meseleleri ele almıştır. Ferdî şiirleri fazla değildir. Nazif nesirlerinde ciddi, kahraman, cesur, gözü kara ve gözünü budaktan sakınmayan bir tiptir. Bu yönüyle Namık Kemal’in nesirlerinde görülen özellik onun nesirlerinde de hissedilir. Zaten saygı duyduğu edebi şahsiyetlerin başında Namık Kemâl, Abdülhak Hamid, İbn-ül Emin, Mahmut Kemal İnal gelir. Verdiği söze bağlılığı, beyefendiliği, pervasız nükte ve hicivleriyle maruf olan da bir şahsiyettir. Haksızlığa tahammül edemeyen ve zulme başkaldıran da bir eylem adamıdır. Bu nokta da Üstad Akif’le fikirleri, düşünceleri örtüşmektedir. Mehmet Akif içe dö-

nük tavrı benimserken, Nazif dışa dönüktür. En yakın dostları bile onun iğneli sözlerine ve nüktelerine muhatap olmuşlardır. Yine Süleyman Nazif ’Bana kim söverse derhal mukabelede bulunurum. Yalnız Cenab ile Akif söverse; bu bir belâyı asümânîdir, sabretmekten başka çare yok, derim, sükût ederim.’ de diyerek Cenap ve Mehmet Akif’e olan sevgisini göstermiştir. Kelimelerin serdarı, nesrin ustası, son şarklı, nesrin heykeltıraşı ona söylenen iltifatların yalnızca birkaçıdır.


KAYNAKÇA 1. UÇMAN, Abdullah, Tevfik Fikret, TDV İslam Ansiklopedisi, s.9-13. 2. BAYRAK AKYILDIZ, Hülya, Tevfik Fikret’in Şiiri ve Psikolojik Portresi Üzerine, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl:3, Sayı:11, Nisan 2015, s.95-105. 3. DELİGÖNÜL, Mehmet, Tevfik Fikret’te Şiir-Düz Yazı İlişkileri, Ekim 1973, C:XXIX, S:265, s.1-15. 4. KÜTÜKÇÜ, Tamer, Tevfik Fikret ve “Yeni Şiir” Anlayışı, Ağustos 2010, C:XCIX, S:704, s.139-145. 5. ÖZER, Elif Emine, Halid Ziya UŞAKLIGİL, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 2004. 6. TÜZER, İbrahim, Roman Sanatı Üzerine Düşünen Bir Yazar Halid Ziya UŞAKLIGİL ve Poetik Bir Metin Olarak Hikâye. 7. AKAY Hasan, Cenap Şahabettin, İstanbul,2015. 8. UÇMAN Abdullah, İstanbul’da Bir Ramazan-Cenap Şahabettin, İstanbul, 2012.

9. Gündüz M., Ahmed Hikmet Müftüoğlu and History of Turkish Education in 16th Century. İnternational Online Journal of Educational Sciences. 2013; vol.5, pp.462-473. 10. Çakır M, Türk Edebiyatında Orta Asya’dan Söz Eden İlk Roman: Gönül Hanım. Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. 2014; 5(1): 247-262. 11. Tansel FA, Ahmed Hikmet MüftüoğluHayatı ve Sanatı. İstanbuk Üniversitesi Türkiyat Mecmuası. 2012; 9:1-34. 12. ŞERMET, Sevim, Bir Devri Şiirleştiren Şair: Faik Ali Ozansoy ve Manzum Tiyatroları Poetıze A Perıod Poet: Faık Alı Ozansoy and Poetıc Theater Works, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi The Journal of International Social Research Cilt: 9 Sayı: 43 2016. 13. ÇİTÇİ, Sinan, Bir devlet adamı olarak Faik ali Ozansoy, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü dergisi (TAED) 50. Erzurum 2013,103-124. 14. İSLAMOĞLU,

Feyza,

Hamit’in Makber Mukaddime’si İle Faik Ali’nin Fani Teselliler Hasbihal’ine Mukayeseli Bir Bakış, Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (DÜSBED) ISSN : 1308-6219 Nisan 2016 YIL-8 S.15. 15. KOÇ, Raşit, Faik Ali Ozansoy’un Şiirlerinin Tematik İncelenmesi. 16. KERİMOĞLU, Caner, Hüseyin Cahit Yalçın Dil İle İlgili Görüşleri, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi. 17. TOPUZKANAMIŞ, Ersoy, Dergi Kapatan Yazı: Edebiyat ve Hukuk, Hukuk Kuramı, C. 1, S. 6, KasımAralık 2014, ss. 1-14. 18. ÇETİN, Nurullah, Süleyman Nazif’in Fırak-ı Irak, 2010. 19. GÜRLEK, Dursun, Türk Nesrinin Büyük Ustası Süleyman Nazif. 20. KERMAN, Zeynep, Servet-İ Fünun Edebiyatı.

Abdülhak

EDEBİYAT 131


Bir Edebi Tür Olarak Deneme Denemenin Genel Özellikleri Deneme birey ya da toplum yaşamının bilimsel ya da güncel bir konusu üzerine anlaşılması kolay ancak sanat ve bilgi düzeyi bakımından derinlikli, düşünce boyutuyla olduğu kadar duygusal ve estetik yönden de doyurucu, bilinçli bir öznellikle kaleme alınmış bir edebiyat türüdür. Deneme, kurmaca özellikler taşıyabildiği gibi yazarın ve konuların gerçekliğini de içerir. Bu durum, deneme türünde aslî öznenin ‘insan’ oluşundan kaynaklanır. Tabiî, kurmaca türlerde de aynı durum söz konusudur; ancak denemenin öznesi artık nesnel gerçeklik içinde yaşayan gerçek insandır. YOLCU YAZARLIK ATÖLYESİ ÇALIŞMA GRUBU 1 2

1 2

Esma Nur Yalçın * Ayşe Betül Polatol Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi

* İletişim: Esma4545eny@gmail.com

132 KONAK

Deneme, kökeni 16. yüzyıla dayanan bir edebiyat türüdür. Rönesans ile birlikte özellikle Avrupa’da birey olarak insanın önem kazanması, yazarları, aydınları, insanı kurmaca bir dünyanın ve belli kalıpların içinde ele alan anlatı türlerinden farklı bir tarzın arayışına yöneltmiş, böylece ilk ve tipik örneğini Michel de Montaigne (1533-1592)’in Denemeler (1580) adlı eserinde veren deneme türünü doğurmuştur. Türk edebiyatında deneme ilk örneklerini 19. yüzyılda vermiş, 1940’lı yıllara kadar pek rağbet görmemiş ancak bu yıllarda kabul görerek yaygınlaşmaya başlamıştır. Ahmet Ha-


şim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bedri Rahmi, Cemal Süreya, Melih Cevdet, Memet Fuat, Mehmet Kaplan, Nurullah Ataç, Orhan Burian, Salah Birsel, Türk edebiyatında deneme türünde eserler veren yazarlardan bazılarıdır. Deneme türü tanımlanırken bu bağlamdaki değerlendirmelerin genelinde denemenin konuşur gibi yazılan, düşünceyi belli bir sonuca bağlamayan, iddiasız ve yargı içermeyen bir tür olduğu görüşlerinin ortak özellikler şeklinde ağırlık kazandığı dikkati çeker. Deneme metinleri, ortalama bir ya da birkaç kitap sayfası tutarında bir oyluma sahiptir. Bunun yanı sıra yazar tavrına bağlı bir sınırlandırma söz konusudur. Kanıtlama, pekiştirme, genelleme, alıntılama, anlatıcı, bakış açısı gibi bilim, iletişim, yazın gibi farklı alanlara ait metinlerde sıklıkla uygulanan birçok anlatım ögesi denemede de görülür. Ne var ki, deneme türü, kendine özgü içerik evreninin etkisiyle söz konusu ögeleri de bu özgülüğün içine alır. Böylece, pek çok düzyazı türünde ortak olan biçim ögeleri denemede kimlik kazanır. Yukarıda anılan ögeler, bu yolla, türün içeriği işlemedeki serbestliğini hatta dağınıklığını dengeleyen, toparlayan birer işleve sahiptir. Bir başka deyişle, çoğu teknik nitelikte olan bu ögeler, denemenin aslî konusu olan insanı anlatma eyleminde yazarı belli ölçüler içinde bırakır. Ahmet Haşim, Müslüman Saati İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslubuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin

Deneme Türünün Genel Özellikleri

eder. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan aşağı yukarı bir sıhhatle, haberdar ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler orada açan, gâh sağa gâh sola meyleden güneşten rengârenk çiçeklerdi. Yabancı saati kuşatmasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, çeşitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, azîm bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik “gün” tanınmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşan-

ması kolay bir günümüz vardı. Müslüman’ın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin olaylarını bu saatlerle ölçtüler. Gerçi, astronomik hesaplara göre bu “saat” iptidaî ve hatalı bir saatti, fakat bu saat hatıratın kudsî saatiydi. Güneş saatinin adetlerimiz ve işlerimizde kabulü ve ezanî saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkithanelere bırakılmış battal bir “eski saat” haline gelişi, hayata bakış tarzımızın üzerinde korkunç bir tesire sahip olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş ilgisiz dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatı-

Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslüman’ın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin olaylarını bu saatlerle ölçtüler. EDEBİYAT 133


saatte tamamlanır. Bütün mâbetler içinde güneşten ilk ziya alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir.

Akşam Koşusu, Burhan Sami Benli

mızı sonu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hale getirdiler. Yeni “ölçü” bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda darmadağın ederek, eski “gün”ün bütün setlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni “gün” vücuda getirdi. Bu Müslüman’ın eski mesut günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüdür. Unutulan eski saatler içinde eksikliği en ziyade hasretle tahattur edilen saat akşamın on ikisidir. Artık “on iki” solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin Müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kaplandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o müessir ve titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden koparak, gâh öğlenin hararetinde ve gâh gece yarılarının karanlığında mevhum  bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, Müslüman akşamının hüzünlü ve gösteriş134 KONAK

li dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı “gün”ün getirdiği geçim şekli de bizi fecr âleminden uzak bıraktı. Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle ıstırap çekenlerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ziyadır. Hâlbuki fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilâhî anlamı veren o muhayyirü’l-ukul mimariyi anlamış değillerdir. Esmer camiler, fecirden itibaren semavî bir altın ve semavî bir çini ile kaplanır ve İslâm ustalarının bitmemiş eserleri o

Şimdi heyhat, eski “saat”le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz. Müslüman Saati Ahmet Haşim’in batılılaşmayı ele aldığı tenkîdidir. Haşim yazısında alaturka saatten alafranga saate geçişte yaşanan kırılmalara vurgu yapar. Değişimleri temiz Türkçesiyle dile getirir. İlk bakışta sade bir eleştiriyi andırsa da derinlemesine okunduğunda hayatımızdan uçup giden birçok anlam gün yüzüne çıkıyor. “Melankolik bir akşam şairi” diye tanıtılan Ahmet Haşim’in bu hükmü hak etmediğini, batılılaşma ve yozlaşma tarihimizi derin ve güzel bir biçimde kaleme alıp toplumun sesine kulak verdiğini görüyoruz. Şimdi biz de ona kulak verelim:

Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz.


“İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır.” Haşim istilâ diyor alafranga saatin hayatımıza girişine. Değişenin görünenin aksine bir alet değil zaman olduğunu savunuyor. Zaman, bizatihi hayatımızı yöneten bir kavramdır. O halde istilâ demek de yerinde bir tabirdir. En gizlisi ve en tesirlisi olması ise zamanı yönetme ve yön verme iddiasını açıkça beyân etmemesinden dolayıdır. “ Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin eder. (...) Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı.” Haşim zamanın alaturka halini kolay buluyor. O saat ki güneşin sema üzerindeki hareketiyle namaz vakitlerini ayarlardı. Her gün güneşin batışında saat ayarlanır, doğuşundan batışına kadar on iki saatlik kısa zaman dilimi böyle kullanılırdı. “Yeni “ölçü” bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda darmadağın ederek, eski “gün”ün bütün setlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni “gün” vücuda getirdi.” Saatin alaturka halinin kullanıldığı vakitlerde gün on iki saatti, güneş battığında yapılması gerekenler bırakılır ertesi güne devredilirdi. Şimdilerde ise gündüz yapamadıklarımız geceye, gece yapamadıklarımız gündüze devredilir oldu. Geceyle gündüz karıştı. Haliyle biz de karıştık. O dönem için şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz ki günün yavaş akışına alışmış bir toplumu bu derece hızlı ve karmaşık bir döngüye alıştırmak hiç de kolay olmamıştı. Atalarımız uzun bir süre daha aydınlıkla uyanıp karanlıkla gününü tamamlamaya devam etti. Bizim içinse söylenecekler daha vahim. İşlerimizi geceye bırakır, günü hızlı yaşar, uykuyu çokça sever olduk.

“Yeni saat, Müslüman akşamının hüzünlü ve gösterişli dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı “gün”ün getirdiği geçim şekli de bizi fecr âleminden uzak bıraktı. (...) Hâlbuki fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir.” Ahmet Haşim’in burada dikkat çektiği bir başka husus ise “fecr saati” meselesidir. Eskiden bize tazelik, zindelik veren fecr saati şimdilerde uyku ve uyuşukluktan başka bir şey vermiyor. Kendimizi karanlıkta kaybedip aydınlığı hepten kaçırıyoruz. “Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz.” Yirmi dört saatlik zaman dilimin bizi nasıl bitap düşürdüğüne dikkat çekiyor Haşim. Artık gün hızlı akmaktadır ve herkes dakik olmak zorundadır. Albert Camus, Korku Çağı XVII. yüzyıl matematik çağı, XVIII. yüzyıl fizik çağı, XX. yüzyılımız korku çağıdır. Diyeceksiniz ki korku bir bilim değildir. Ama bu korkuda bilimin payı vardır. Çünkü kuramsal alandaki son gelişmeleri onu kendi kendini yadsımaya götürdü; pratik alandaki gelişmeleri ise, bütün dünyayı yok edebilecek duruma geldi. Üstelik korku bir bilim sayılmasa bile, onun bir teknik olduğu su götürmez. Yaşadığımız dünyada en göze çarpan şey, çoğu insanların, her çeşit inanç

sahipleri dışında, gelecekten yoksun olmalarıdır. Geleceğe el atmayan, gelişme, iyileşme umudu olmayan bir yaşamın ne değeri olabilir? Aşılmaz bir duvarın önünde yaşamak köpekçe yaşamaktır. Doğrusunu isterseniz, benim kuşağımdakiler ve bugün atölyelere ve fakültelere girenler köpekçe yaşamış ve yaşamaktadırlar. İnsanların geleceğe kapalı yaşamaları ilk kez bugün olmuyor elbet. Ama insanlar eskiden konuşarak bağrışarak bu duvarı aşarlardı. Kendilerine umut veren başka değerleri yardıma çağırırlardı. Bugün kimse konuşmuyor (eski söylediklerini yineleyenlerden başka), çünkü dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler, öğütleri, haber vermeleri, yalvarıp yakarmaları dinleyeceğe benzemiyor. Şu son yıllarda gördüklerimiz bizde bir şeyi kırdı. Bu şey, insanın güvenidir; o güven ki, insanlığın dilini konuştuk mu bir başkasından insanca karşılık göreceğimize inandırırdı bizi. Gözlerimizin önünde yalan söylediler, insanı küçülttüler, öldürdüler, sürdüler, işkencelere soktular. Ve hiçbir kez, bunu yapanlar, yaptıklarının kötü olduğuna inandırılamadı. Çünkü kendilerine güveniyorlardı. Çünkü soyut bir kafa, yani bir ideolojinin adamı başka bir şeye inandırılamaz. İnsanlar arasında sürüp gelen uzun diyalog bitti. İnandırılamayan bir adamdan elbette korkulur. Bu korku ile hesaplaşmak için onun ne demek istediğini, neden kaçtığını bilmek gerekir. Onun demek istediği de, kaçtığı da aynı şeydir: Öldürmenin haklı görüldüğü, insan yaşamının hiçe sayıldığı bir dünya. İşte, günümü-

Saatin alaturka halinin kullanıldığı vakitlerde gün on iki saatti, güneş battığında yapılması gerekenler bırakılır ertesi güne devredilirdi. Şimdilerde ise gündüz yapamadıklarımız geceye, gece yapamadıklarımız gündüze devredilir oldu. EDEBİYAT 135


Çağ ve Yıkım

zün başlıca siyasal sorunu budur, öteki sorunlara geçmeden önce, bunun karşısında tutumumuzu açıklamalıyız. Hiçbir şeyi kurmaya başlamadan önce, şu iki soru üzerinde durmalıyız: Doğrudan doğruya ya da dolayısıyla öldürülmek ya da işkence görmek ister misiniz, istemez misiniz? Doğrudan doğruya ya da dolayısıyla başkasını öldürmek ya da işkenceye sokmak ister misiniz, istemez misiniz? Bu sorulara hayır diyenlerin hepsi, ister istemez, davranışlarını değiştirecek bir sürü sonuçlara sürükleneceklerdir. Ben, bu sonuçlardan birkaçı üzerinde durmak istiyorum. Bu arada iyi niyetli okuyucum, kendi kendine aynı şeyi sorsun ve karşılığını versin. Camus yaşadığı çağı, bir bilim gibi etkili korkuya adamayı uygun görmüş. Bilim olmayışını kabullenişiyle devam ediyor yazı: “Ama bu korkuda bilimin payı var. Çünkü kuramsal alandaki son gelişmeleri onu kendi kendini yadsımaya götürdü; pratik alandaki gelişmeleri ise, bütün dünyayı yok edebilecek duruma geldi.” Bilim, birbirine kutuplarda zıt düşen iki yönüyle geniş bir alanı kapsar. İyi ve kötü kutupları, uç noktalarda fayda 136 KONAK

sağlamayı ve uç noktalarda zarar vermeyi mümkün kılmıştır. XX. yüzyılın aslen bir savaş yüzyılı olarak geçmesi ve özellikle XIX. yüzyıldan itibaren büyük gelişmeler göstermiş olan geniş çaplı hasarlar verebilecek silahların üretimi ve kullanımı hemen ardından gelen yüzyılda artmış, kitle imhası olarak adlandırılabilecek boyutlara varmıştı. Yine XX. yüzyılın içine aldığı savaşlar kapsamında büyük çaplı sivil ölümlerine şahit oluruz. Savaşın getirdiği yıkımın bilimle desteklenmesi, amacı ‘gelişim’ olan bilimin bir korku eşiği haline gelmesine sebep olmuştur. “İnsanların geleceğe kapalı yaşamaları ilk kez bugün olmuyor elbet. Ama insanlar eskiden konuşarak bağrışarak bu duvarı aşarlardı. Kendilerine umut veren başka değerleri yardıma çağırırlardı. Bugün kimse konuşmuyor (eski söylediklerini yineleyenlerden başka), çünkü dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler, öğütleri, haber vermeleri, yalvarıp yakarmaları dinleyeceğe benzemiyor.” Zamanın korku çağına dönüşüyle birlikte, öncesinde hasar almaya başlamış insan ilişkilerinin kopma noktasına gelmesinden bahsediyor Camus -ki bu ayrışma günümüze kadar da süregelmiştir-. “Geleceğe kapalı yaşam”lar, oluşmaya başlayan

yeni toplumsal psikolojinin bir özeti gibidir. Bir umut olmaksızın, yalnızca yaşayabilme ihtimali için yaşıyor (hatta yaşayamıyor) olmak insanın hapsolduğu kısır döngüdür, her gün bir başkasının ardına sıralanır ancak geleceğe uzanmaz. Başta yaşam değeri olmak üzere değerlerin yitimi çıkış yollarını kapatır, kırılamayan döngünün devamlılığında karar kılar. Ertesi günü görebilmek için, yaşayabiliyor olduğu için yaşamak, baskı altında süregelen yahut savaş gölgesi altında var olmaya devam eden hayatların bir yönü olarak görülebilir. “Dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler”, yine savaş ve yıkım zamanlarının, bitmez tükenmez çekişmelerin izlerini taşır. “Şu son yıllarda gördüklerimiz bizde bir şeyi kırdı. Bu şey, insanın güvenidir; o güven ki, insanlığın dilini konuştuk mu bir başkasından insanca karşılık göreceğimize inandırırdı bizi.” İnsanlığın bitim noktası, insanca karşılıkların sonu; insanlığa olan inancının sönüşü. Belki de Camus’nün “Yabancı”laşması, bu kırılmanın kaçınılmaz bir sonucuydu. “…kaçtığı da aynı şeydir: Öldürmenin haklı görüldüğü, insan yaşamının hiçe sayıldığı bir dünya. İşte, günümüzün başlıca siyasal sorunu budur…” Michel De Montaigne, İnsanın Durumu Benim işim gücüm kendimi incelemek: Yapacak başka işim de yok zaten. Bakıyorum da öyle çürük taraflarım var ki söylemeye zor varıyor dilim. Sağlam oturaklı neyim var? Her an sendeleyip düşebilirim. Gözlerim bir şöyle görüyor, bir böyle. Açken başka adamım sanki, yemekten sonra başka. Keyfim yerindeyse, hava da güzelse kötü kişi değilim: Ama bir nasır canımı yakmaya görsün, asık suratlı, aksi, yanına yaklaşılmaz bir adam olurum. Aynı atın yürüyüşü bir rahat gelir bana, bir rahatsız; aynı yolu bir uzun bulurum, bir kısa; aynı biçim bir hoşuma gider, bir zıddıma. Bir gün her işe yatkınım, bir başka


gün hiçbir şey gelmez elimden. Bugün sevindiğim şeye yarın üzülebilirim. İçimde durmadan değişen, ele avuca sığmayan bir sürü duygu. Kara kara düşünceler, derken bir öfke; ağlamaklı bir haldeyken, birdenbire taşkın bir sevinç. Kitapları karıştırırken bakarım, dün içinde türlü güzellikler bulduğum, oldukça coştuğum bir yer bugün bir şey demez olmuş bana: Eviririm, çeviririm, orasını burasını okurum, nafile: O sayfalar boşalmış, yabancılaşmıştır artık benim için. Kendi yazılarımda bile her zaman, ilk duyduğum düşündüğüm şeyleri bulamam. Burada ne demek istemişim acaba derim; değiştiririm çok kez ve yitirdiğim ilk anlamın yerine ondan değersiz bir yenisini koyduğum olur. Aynı yolda bir gider bir gelirim: Düşüncem her zaman ileri götürmüyor beni; bir o yana, bir bu yana yalpalıyor, gelişigüzel: “ Velut minuta magno Deprensa navis in mari vesaniente vento” “ Hafif bir tekne gibi Azgın fırtınanın denizde bastırdığı” Catullus Çok kez başıma gelmiştir: Oyun olsun diye kendi düşüncemin tam tersini savunayım derken kafam o tarafa öylesine kendini vermiş, bağlanmıştır ki, kendi düşüncemi yersiz bulmaya başlayıp bırakmışımdır. Eğildiğim yere sürükleniveriyorum: Ağırlığım beni ondan yana düşürüyormuş gibi. Kendi içine bakan herkes de bunları söyleyebilir, aşağı yukarı. Kürsüde konuşanlar bilir: Konuşurken duydukları heyecan onları inanmadıkları şeye inandırır. Soğukkanlı, sakin zamanımızda hiç de bağlı olmadığımız bir düşünceyi öfkeli anlarımızda nasıl benimser, ne candan, ne taşkınca savunuruz. Bir avukata davanızı anlatın yalnızca, size ikircikli, kararsız laflar eder: Bakarsanız bu adam sizin hakkınızı da savunabilir, karşı tarafın da.

Ama bol para verin, davanıza bir tutulsun, o zaman nasıl aklı da, bilgisi de sizden yana olur, hem de ne coşkunlukla. Kafasında birdenbire doğrunun şimşeği akmış, yepyeni istesin: Bakın bir ışıkla aydınlanmış, davanıza gerçekten inanmış, bağlanmıştır. Öyleleri vardır ki, dostları arasında serbestçe düşünürken kıllarını kıpırdatmayan bir düşünce uğruna, mahkemede, yargıcın sertliğine içerleyerek, inada kapılarak, ya da şöhretlerini yitirmek korkusuyla ateş alev kesilirler. Montaigne ruh halinin gitmeli gelmeli halini anlatır bu yazısında. “Benim işim gücüm kendimi incelemek: Yapacak başka işim de yok zaten.” der ve kendine olan eğilimini dillendirir. Montaigne, Denemeler kitabının “Okuyucuya” bölümünde “ Okuyucu, bu kitapta yalan dolan yok. Sana baştan söyleyeyim ki, ben burada yakınlarım ve kendim dışında hiç bir amaç gütmedim. (...) Kendimi herkese beğendirmek niyetinde olsaydım, özenir, bezenir, en gösterişli halimle ortaya çıkardım. Kitabımda sade, doğal ve her günkü halimle, özentisiz bezentisiz görünmek isterim, çünkü ben kendimi olduğum gibi anlatıyorum. Burada kusurlarım, nasıl bir adam olduğum, edebin, terbiyenin izin verdiği ölçüde, açık olarak görülecektir.” diyerek kitabı yazma amacını ve kitapta kendini doğal haliyle gösterdiğini açıklar yazar. Ruh halinin günler arasında değiştiğini hatta bir anının diğer anını tutmadığını söylüyor yazar. Aynı durum üzerinde bile duygulanımının değiştiğini söylüyor. “Kendi yazılarımda bile her zaman, ilk duyduğum düşündüğüm şeyleri bulamam. Burada ne demek is-

temişim acaba derim; değiştiririm çok kez ve yitirdiğim ilk anlamın yerine ondan değersiz bir yenisini koyduğum olur. Aynı yolda bir gider bir gelirim: Düşüncem her zaman ileri götürmüyor beni; bir o yana, bir bu yana yalpalıyor, gelişigüzel. “ “ Ama bol para verin, davanıza bir tutulsun, sizi kazandırmak o zaman nasıl aklı da, bilgisi de sizden yana olur, hem de ne coşkunlukla.” Burada insanların, çıkarcı ve işlerine geldikleri gibi davrandıklarını ifade eder Montaigne. İnsanların para, onu, şöhret, inat uğruna ruh hallerini ve fikirlerini değiştirdiklerinden bahseder. Emil Michel Cioran, Zamanın Parçalarının Birbirinden Ayrılması Anlar birbirini izler: Bir kapsamları olduğu yanılsamasına, ya da bir anlamları olduğu hayaline kapılmak için hiçbir sebep yoktur; cereyan ederler; seyirleri bizim seyrimiz değildir; sersem bir algıya hapsolmuş bir şekilde akışını seyre dalarız onların. Zaman boşluğunun önünde yürek boşluğu: Karşı karşıya, birbirlerine yokluklarını yansıtan iki ayna, aynı hiçlik görüntüsü... Hayalperest bir budalalığın etkisi altındaymış gibi, her şey aynı seviyeye gelir: Artık doruklar da yoktur, uçurumlar da... Yalanlardaki şiir, bir muammanın dürtüsü artık nerede keşfedilir? Sıkıntıyı hiç bilmeyen kişi, çağların doğuşundan önceki dünyanın çocukluğunda bulunmaktadır hala; ahı gitmiş vahı kalmış, kendi boyutlarına aldırmayan o yorgun zamana, kendi geleceğinin eşiğindeyken aniden bir yadsıma lirizmi mertebesine çıkartılmış maddeyi de beraberinde sürükleyerek çöken zamana kapalı kalır. Sıkıntı, ken-

Sıkıntı, kendi kendine yarılan zamanın içimizdeki yankısıdır... Boşluğun açığa çıkmasıdır, hayatı destekleyen -ya da icat eden- o sayıklamanın kurumasıdır. EDEBİYAT 137


Parçaların Ayrılması ve İnsan

di kendine yarılan zamanın içimizdeki yankısıdır... Boşluğun açığa çıkmasıdır, hayatı destekleyen -ya da icat eden- o sayıklamanın kurumasıdır. Değer yaratan insan, tam anlamıyla sayıklayan varlıktır; bir şeyin var olduğu inancından mustariptir, oysa nefesini tutması kâfidir. Her şey durur. Heyecanlarını askıya alsa, artık hiçbir şey titremez olur. Kaprislerini ortadan kaldırsa, her şey soluklaşır. Gerçeklik; aşırılıklarımızın, ölçüsüzlüklerimizin ve dengesizliklerimizin bir eseridir. Çarpıntılarımızı frenleyebildiğimizde, dünyanın akışı yavaşlar. Ateşliliğimiz olmasa, mekân buz tutar. Zaman bile, birazcık zihin açıklığıyla çırılçıplak ortaya çıkacak o dekoratif evreni doğurduğu için arzularımız, akmaktadır. Birazcık açık görüşlülük, en baştaki durumumuza indirger bizi: Çıplaklık. Azıcık istihza, kendimizi aldatmamıza ve yanılsamayı hayal etmemize imkân veren o gülünç görünüşlü ümitlerden arındırır: Aksi yönde her yol hayatın dışına götürür. Can sıkıntısı bu güzergâhın başlangıcıdır sadece... Zamanın fazla uzun olduğunu hissettirir bize - bir erek gösterme yeteneğine sahip değildir. Her nesneden kopmuş olan, dışarıdan özümleyecek hiçbir şeyi de olmayan bizler ağır ağır kendimizi imha ederiz, çünkü gelecek bize bir oluş nedeni sunmaktan çıkmıştır. Sıkıntı bize, zamanın aşımı değil de yıkımı olan bir ebediyeti ifşa eder; batıl inanç noksanlığından çürümüş ruhların sonsuzudur o: Kendi düşüşlerinin peşinde olan şeylerin kendi etraflarında dönmelerine hiçbir şeyin engel olmadığı düz bir mutlak. Hayat sayıkla138 KONAK

ma içinde yaratılır ve sıkıntı içinde dağılır. Belirgin bir dertten mustarip olan kişinin şikâyet etmeye hakkı yoktur: Onun bir meşgalesi vardır. Ağır hastalar hiç sıkılmazlar: Hastalık içlerini doldurur, tıpkı büyük suçluları vicdan azabının beslemesi gibi. Zira her yoğun acı doluluk benzeri bir durum yaratır ve bilince, içinden çıkamayacağı korkunç bir gerçeklik sunar; oysa sıkıntı denen o zaman matemindeki maddesiz acı, bilincin karşısına, onu kazançlı bir girişime zorlayan hiçbir şey çıkamaz. Yeri belirlenemeyen ve hiç sarih olmayan, iz bırakmadan vücudun üstüne çöken, ruha işaret vermeden sızan bir dert nasıl iyileştirilir? Bu dert, atlattığımız, fakat imkânlarımızı, dikkat rezervlerimizi kurutan; bizi, boğucu sıkıntılarımızın yok olması ve ıstıraplarımızın uçup gitmesinin ardından gelen boşluğu doldurmaktan aciz bırakan bir hastalığa benzer. Zaman içindeki bu yurtsuzlaşmanın yanında, bakışlarımız altında çürüyen evren manzarasının dışında hiçbir şeyin göze batmadığı o boş ve bitkin çöküntü halinin yanında, cehennem bile bir sığınaktır. Artık hatırlamadığımız ve etkileriyle ömrümüze tecavüz eden bir hastalığa karşı hangi tedavi yolunu kullanmalı? Varoluşa nasıl bir çare bulmalı, o sonu olmayan iyileşmeyi nasıl nihayetine erdirmeli? Ve doğumun etkisini üzerimizden nasıl atmalı? Sıkıntı, o devasız nekahet... Deneme zamanın karşısındaki edilgenliğimizin bahsiyle başlıyor. Cioran’in sıkıntı betimlemesi ise yine bu paragraftan başlayarak ilerliyor:“Zaman boşluğunun önünde yürek boşluğu: Karşı karşıya, birbirlerine yokluklarını yansıtan iki ayna, aynı hiçlik görüntüsü ...”

İki aynanın karşı karşıya gelişi gibi zaman ve yürek boşluğunu karşı karşıya getiriyor ve insanı, iki sonsuza uzanan boşluk arasında başıboş, bir başına bırakıveriyor. Sıkıntının getirdiği, boşlukta ve ortada kalmışlık hissi yazının girişinde bu şekilde karşılıyor bizi. “Belirgin bir dertten mustarip olan kişinin şikâyet etmeye hakkı yoktur: Onun bir meşgalesi vardır. Ağır hastalar hiç sıkılmazlar: Hastalık içlerini doldurur, tıpkı büyük suçluları vicdan azabının beslemesi gibi.” Cioran dert sahibi olmanın, sıkıntı ve boşluk içinde olmaya yeğleneceğini söylüyor. Hiçbir şey hissetmemektense acıyı hissetmek, hiçbir yerde bulunamıyor olmaktansa cehennemde olmak, tercihidir. Nitekim yazının devamında “… çürüyen evren manzarasının dışında hiçbir şeyin göze batmadığı o boş ve bitkin çöküntü halinin yanında, cehennem bile bir sığınaktır.” diye belirttiği hal de bu haldir. Benzer bir ibareyi Aylak Adam’da da bulmak mümkündür:“Bu kadar rahatlık beni korkutuyor. Hiç olmazsa birkaç gün sürecek bir hastalığa tutulsam!” Yine aynı kısımda sıkıntı halini “yeri belirlenemeyen ve hiç sarih olmayan, iz bırakmadan vücudun üstüne çöken, ruha işaret vermeden sızan bir dert” olarak tanımlıyor ve sıkıntı imajında oluşturduğu ortada kalmışlık, tam bir çaresizlik hatta nedensizlik halini pekiştiriyor. Sıkıntı; kaynağı belirsiz bir dert, dolayısıyla kaynağı bulunamadığından bir uğraş haline gelemeyen, çözümü olmayan, çözümlenemeyen yani dert tasvirinin aksi yönünde tam bir uğraşsızlık, dertsizlik durumu olarak karşımıza çıkıyor. Yine bu tezadı bünyesinde barındırmasından mütevellit “

Varoluşa nasıl bir çare bulmalı, o sonu olmayan iyileşmeyi nasıl nihayetine erdirmeli? Ve doğumun etkisini üzerimizden nasıl atmalı? Sıkıntı, o devasız nekahet...


Kişiliğin tadı şiir dünyasını bir tuttu ki bugün, bir şiiri bir şair yazarsa güzel oluyor da aynı şiiri bir başkası yazınca olmuyor. Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” mısrasına benzer şekilde Cioran de yazıyı şu şekilde bitiriyor:“Sıkıntı, o devasız nekahet …” Bu bitimde aynı zamanda yanlış algılarımızın varlığına karşın sıkıntıyı bir uyandırıcı olarak görmesinin etkisi vardır. “Sıkıntı bize, zamanın aşımı değil de yıkımı olan bir ebediyeti ifşa eder; batıl inanç noksanlığından çürümüş ruhların sonsuzudur o: Kendi düşüşlerinin peşinde olan şeylerin kendi etraflarında dönmelerine hiçbir şeyin engel olmadığı düz bir mutlak. Hayat sayıklama içinde yaratılır ve sıkıntı içinde dağılır.” Yazının başında da belirttiği üzere Cioran, zamanı bir yanılsama, edilgenliğimizi aşamayacağımız bir nokta olarak görmektedir. Sıkıntı ise bu yanılsamadan aranabilmemizi sağlayan, zamanı yıkan, parçalayan bir haldir. Saydığı diğer tüm ‘yanılsamalarımız’la beraber zaman gibi bir illüzyonu da harap edebilen bir nevi deva olan sıkıntı, aynı zamanda kaynağının bulunamayışı, çaresinin olmayışıyla bir devasızlık oluşturuyor. Tıpkı “cahillik mutluluktur” gibi, yanılsamalardan uyandıran bilginin mutsuzluk ve dertle gelişine bir kez daha şahit oluyoruz böylece.

lektüel niteliğini taşıyacak yeti yoktur. Halk deyimlerinin havası şiirin kanat çırpmasına imkân vermeyecek kadar dar bir havadır. Bir halk deyimi içindeki kelimeler o deyimdeki anlam dizisinde kaynaşmışlardır. O kelimelerden o deyimlerdekinden ayrı işlemler, ayrı güçler aramayın artık. Çünkü donmuşlardır. Tek yönlüdürler. İşlemleri, güçleri, bir bakıma uyandıracakları çağrışımlar bellidir. Ne olsa değişmeyecektir. Bu kelimelerin meydana getireceği şiirlerle, mısralardan meydana gelen şiirler arasında pek büyük bir ayrılık göremiyorum. Çünkü ikisinde de şairin işi kelimelerle değil, kelime bloklarıyla oluyor. Oysa Braque’min resim üstüne söylediklerini şiire uygulamakta bir sakınca görmeyerek diyorum ki: Şiirde asıl olan ‘hikâye etmek’ değil, kelimeler arasında kurulacak ‘şiirsel yük’tür; Braque’m lafıyla anekdotik değil, poetik. Çıkış noktamızı buradan alırsak, dosdoğru, folklorun şiir için kaçınılması gereken bir tehlike olduğu sonucuna varabiliriz. İşin nedeni şura-

da: Halk deyimlerinde yerleşmiş, birbirine bağlanmış kelimeler arasında yeni bir yük, yeni bir bağıntı kurmak söz konusu olamaz. Nasıl olsun ki, bu kelimeler zaten kıpırdamaz bir şekilde birbirlerine bağlanmışlar, alacakları yükleri zaten önceden almışlardır. Orhan Veli kuşağı şairleri yenilikten sonra daha çok dilin görünür imkânlarını denediler. Bu arada Oktay Rifat, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi bir kısım şairler de, geniş ölçüde, belki en görünür imkânlar olan halk deyimlerine, folklor temlerine yöneldiler. İyi olmadı bu onlar için. Köşelere takılıp kaldılar. Oktay Rifat ‘sanat endüstrisi’ pazarlarına bol sayıda çürük mal sürmek zorunda kaldı. Bedri Rahmi’ye gelince, o onu da yapamadı, iki üç kalın, iki üç sarı kırmızı çizgi çekti, durdu. Oysa bu şairler başka alanlara yönelmesini bilselerdi şiire daha faydalı, daha verimli olacak kişilerdi. Folklordan kaçınmaya önemli bir sebep daha var: Kişilik. Bakın dikkat ederseniz şiirde kişiliğe bugün eskisinden daha çok önem veriyoruz. Sanırım gelecekte bu daha da çok olacak. Çok güzel de olsa iki şiirin yazanı şair kılmaya yetmemesi, şairi belli olmayan şiirlerin estetiğe konu olamaması bu fikrimi doğruluyor. Kişiliğin tadı şiir dünyasını bir tuttu ki bugün, bir şiiri

Cemal Süreya, Folklor Şiire Düşman Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı. François Villon’dan, André Breton’a, Henri Michaux’ya bir çizgi çekelim, bu işin nasıl bir evrim sonucu doğduğunu göreceğiz. Çağdaş şairler kelimeleri bile sarsıyorlar, yerlerinden, anlamlarından uğratıyorlar. Bu böyleyken, bizde hâlâ folklora, halk deyimlerine şiirlerinde fazlasıyla yer veren şairlerin kısır bir yolda oldukları sanısındayım. Çünkü folklorda şiirin bugünkü ente-

Folklor Şiire Düşman

EDEBİYAT 139


şelerin karşısında öbür kutbu meydana getiren bu durum şiirimizde bir evrimdi. Her evrim gibi haklı ve zorunlu.

Seçim ve İnsan

bir şair yazarsa güzel oluyor da aynı şiiri bir başkası yazınca olmuyor. Mesela Fazıl Hüsnü Dağlarca kişilik sahibi bir şairdir, “Kızılırmak Kıyıları”nı kendi havasından kendi kişiliğinden geçirerek yazmıştır. O şiirdeki açı kendi açısıdır, eşyayı ve yaşamayı kavrayış kendi kavrayışı. “Kızılırmak Kıyıları”nın bir soyutlanmış güzelliği vardır, bir de asıl önemlisi salt Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya ait olmasından dolayı kazandığı güzellik. (Hatta ben yalnız ikincisi var diyorum ya neyse!) İkisi birbirini tamamlıyor, ikincisini aynı zamanda Fazıl Hüsnü Dağlarca değil de bir başka şair yazsaydı ne olurdu? Şu olurdu herhal: Şiir güzel olmazdı, ya da hiç değilse o kadar güzel olmazdı. Kendinden çok, şiir yitirirdi. Diyeceğim, kişilik bugün şiirde bunca önemli bir yer tutuyor. Folklordaysa daha çok anonim kalıplar var. Bu kalıplar kişilik kazanmaya hiç uygun değil. Karacaoğlan’a, Emrah’a, şuna buna büyük şair diyenlerin kulakları çınlasın, kişiliksiz de büyük şair olunacağına iman getirmişler demek. Folklor ve halk deyimleri ancak bir şairi taşıyabilir, fazlasına dayanacak gücü yoktur. O şair de bugün Oktay Rifat. Ona bile halk deyimlerinin neler ettiğini biliyoruz. Bu böyleyken beş altı güçlü şairin hep birden folklora yanaştığını düşünün, bu derinsizlik, sığ alanda bizi allak bullak edecek derecede kişiliklerini birbirinden ayırt etmek imkânlarını bulabilecekler midir acaba? Hiç san140 KONAK

mıyorum. Hem Max Jacob’un kaprislerini, hem Jules Supervielle’in incelikli mısralarını bir arada barındıracak folklorun alnını karışlarım ben. Şiirde de azalan verimler kanunu var. Dil bir açıdan işlendikçe o alanda elde edilen verimler bir noktadan sonra azalmaya başlıyor. Bu, bir bunalıma yol açıyor. Bunalımlar da yeni şiir alanları, yeni açılar bulunmasıyla sona erer hep. Şiirimizde şimdi yeni bir eğilim başladı. Bir iki yıldır dilin daha iç, daha derin imkânlarıyla baş başayız. Genç şairler yalnız folklor gibi kesin klişelere değil, daha hafif kalıplara bile sırtlarını çevirdiler. İlhan Berk’te, Turgut Uyar’da, Edip Cansever’de, bunun ilk güzel örneklerini gördük. Kelimeler bizde de yontuluyor artık. Kelimeler bizde de yerlerinden yan yarıya koparılıyor, anlamlarından ufak tefek saptırılıyor, yeni yükler yükleniyor kelimelere. Böylece bir kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, yeni mısralara varılmak isteniyor. Genç şairler hep bunu istiyoruz. Folklor ve kli-

Cemal Süreya bu yazısına “ Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı” diye başlar. Çağdaş şairlerin kelimenin anlamlarını değiştirebilmesini yerinde buluyor. Bir takım şairlerin ise şiirlerinde halk deyimleri ve folklora yer vermesini eleştiriyor Süreya. Halk deyimleri ve folkloru kalıp kabul edip şiiri zenginleştiremeyeceğini söylüyor. Halk deyimlerinin donduğunu ve yerinden oynatılamayacağını savunuyor. “ Bir halk deyimi içindeki kelimeler o deyimdeki anlam dizisinde kaynaşmışlardır. O kelimelerden o deyimlerdekinden ayrı işlemler, ayrı güçler aramayın artık. Çünkü donmuşlardır” Süreya, Kübizmin kurucularından Fransız ressam ve heykeltıraş Georges Braque’ın (18821963) resim üstüne söylediklerini şiire uygular. “ Şiirde asıl olan ‘hikâye etmek’ değil, kelimeler arasında kurulacak ‘şiirsel yük’tür; Braque’m lafıyla anekdotik değil, poetik.” sözünü çıkış noktası kabul ederek yazısını iki başlık üzerine şekillendirir. Bunlar “ anlamsal kalıplaşma” ve “ kişiliksizlik”. Cemal Süreya anlamsal kalıplaşmayı “ Halk deyimlerinde yerleşmiş, birbirine bağlanmış kelimeler arasında yeni bir yük, yeni bir bağıntı kurmak söz konusu olamaz. Nasıl olsun ki, bu kelimeler zaten kıpırdamaz bir şekilde birbirlerine bağlanmışlar, alacakları yükleri zaten önceden almışlardır.” şeklinde ifade eder. Kişiliksizlik meselesinde ise “ Çok güzel de olsa iki şiirin yazanı şair kılmaya yetmemesi, şairi belli olmayan şiirlerin estetiğe konu olamaması bu fikrimi

Divan edebiyatında da bol miktarda kalıplaşmış sözlere ve imgelere yer verilmesine rağmen onlar kelimeleri ustaca kullanıp kendilerine özgü bir üslûp oluşturabilmişlerdir.


doğruluyor. Kişiliğin tadı şiir dünyasını bir tuttu ki bugün, bir şiiri bir şair yazarsa güzel oluyor da aynı şiiri bir başkası yazınca olmuyor.” diyor. Süreya’nın bu fikrine karşın şunu söyleyebiliriz. Bir şiiri biricik yapan o şairin üslûbudur ve sırf tanınmıyor ve yazarı belli değil diye güzel bir şiiri saf dışı bırakmak tümüyle haksızlık olur. “Mesela Fazıl Hüsnü Dağlarca kişilik sahibi bir şairdir, “Kızılırmak Kıyıları”nı kendi havasından kendi kişiliğinden geçirerek yazmıştır.” Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirini örnekleyerek anlatmaya çalışıyor. Süreya ‘ya göre aynı şiiri bir başkası yazsaydı güzel bulunmayacak, önemsenmeyecekti. Süreya, “Karacaoğlan’a, Emrah’a, şuna buna büyük şair diyenlerin kulakları çınlasın, kişiliksiz de büyük şair olunacağına iman getirmişler demek.” sözleriyle dile getirdiği iddialarına karşın ileride başta “Yunus ki Sütdişleriyle Türkçenin” (Şubat 1969) başlıklı şiirini ve daha nice Halk şiirini ve Halk şairlerini örnek alıp, yücelttiği şiirler yazacaktır. Bazı kelimelerden yola çıkıp şu şiir Emrah’ın, bu şiir Yunus’un diyebiliyorsak bu şairlere kişiliksiz demek haksızlık olur. Divan edebiyatında da bol miktarda kalıplaşmış sözlere ve imgelere yer verilmesine rağmen onlar kelimeleri ustaca kullanıp kendilerine özgü bir üslûp oluşturabilmişlerdir. Cemal Süreya kendi içinde de çelişkiler yaşamaktadır. Aslında tamamıyla halk deyimi ve folklora karşı çıkmamaktadır. Tamamıyla onlara kapılıp kelimelerin derinliklerini unutmaya karşı çık-

Sıkıntı ve İnsan

maktadır. Burada şu hususu da atlamamak gerekir, halk deyimleri ve folkloru bir tutmak halk deyimlerine tümüyle haksızlıktır. “ Folklor ve halk deyimleri ancak bir şairi taşıyabilir, fazlasına dayanacak gücü yoktur. O şair de bugün Oktay Rifat. Ona bile halk deyimlerinin neler ettiğini biliyoruz. Bu böyleyken beş altı güçlü şairin hep birden folklora yanaştığını düşünün, bu derinsizlik, sığ alanda bizi allak bullak edecek derecede kişiliklerini birbirinden ayırt etmek imkânlarını bulabilecekler midir acaba? Hiç sanmıyorum.” Burada bütün şairlerin aynı alana yönelmesini derinsizlik olarak adlandırıyor Süreya. Onların kendilerine özgü eserler ortaya koyamayacağını ve tekrara düşeceklerini söylüyor, Oktay Rifat’ tan başka şair kabul etmiyor bu alanda. Onu kabul etmiş diyebilir miyiz orası size kalmış.

“ Şiirimizde şimdi yeni bir eğilim başladı. Bir iki yıldır dilin daha iç, daha derin imkânlarıyla baş başayız. Genç şairler yalnız folklor gibi kesin klişelere değil, daha hafif kalıplara bile sırtlarını çevirdiler. İlhan Berk’te, Turgut Uyar’da, Edip Cansever’de, bunun ilk güzel örneklerini gördük. Kelimeler bizde de yontuluyor artık. Kelimeler bizde de yerlerinden yan yarıya koparılıyor, anlamlarından ufak tefek saptırılıyor, yeni yükler yükleniyor kelimelere. Böylece bir kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, yeni mısralara varılmak isteniyor.” diyerek yeni eğilimi ve genç şairleri övüyor. “ Her evrim gibi haklı ve zorunlu.” Bu değişimin doğal bir süreç içinde geliştiğini ve gelişmekle de iyi olduğunu belirterek yazısına son vermiştir Süreyya.

KAYNAKÇA 1. CAMUS, Albert, Denemeler ve Bir Alman Dosta Mektuplar. Çev. ,Sabahattin Eyuboğlu ve Vedat Günyol. İstanbul: Say Yayınları:1998 2. CİORAN, Emil Michel, Çürümenin Kitabı. Çev., Haldun Bayrı. İstanbul: Metis Yayınları:2013 3. ATILGAN, Yusuf, Aylak Adam, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2016 4. MENGİ, Nesrin, Bir Edebi Tür Olarak Deneme ve Türk Edebiyatındaki Yeri,

Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 14, Sayı 2, 2005, s.353-368

Türkçenin” Adlı Şiiri Üzerine Bir İnceleme, Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Nisan 2014

5. HAŞİM, Ahmet, Müslüman Saati, Dergâh Edebiyat Sanat Kültür Dergisi, Cilt I, Sayı 4, Haziran 1990

8. MONTAİGNE, Michel De, İnsanın Durumu, Denemeler, Çev. Sabahattin Eyuboğlu, Cem Yayınları

6. SÜREYA, Cemal, Folklor Şiire Düşman, A Dergisi, Ekim 1956

9. CANPOLAT, Müge, Türkiye’de Deneme ve Eleştirinin Gelişiminde Orhan Burian’ın Yeri, Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, Eylül 2003

7. ZARİÇ, Mahfuz, Cemal Süreya’nın “ Folklor Şiire Düşman” Başlıklı Denemesi Işığında “ Yunus ki Sütdişleriyle

EDEBİYAT 141


Lügaz çalışma grubu olarak ‘’Fuzûli’’ başlıklı söyleşimize Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden Doç. Dr. Ayşe Yıldız’ı davet ettik.

Edebiyat Söyleşileri

Fuzûli

Değerlendiren Esma Sayın Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi

Verdiği eserlerden de anlaşıldığı üzere dini ve pozitif ilimlere oldukça hâkim; Arap, Fars ve Türk dillerinde ve edebiyatlarında her üç dilde de üst düzeyde eserler verecek kadar yetkin bir sanatçıdır. 142 KONAK

“Türk dünyası başta olmak üzere Arap ve Fars dünyasında da eserleri en çok okunan ve divanları en çok istinsah edilen şair olan Fuzuli’nin hayatı hakkında bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Eserlerindeki mekân tasvirlerinden ve tezkirelerden yola çıkarak Bağdat civarında yaşadığını ve asıl adının Mehmet bin Süleyman olduğunu biliyoruz. Çok iyi bir eğitim aldığını ise Türkçe divanının mukaddimesinde yazdığı ‘İlimsiz şiir temelsiz duvara benzer.’ sözüyle bir şairin mutlaka ilim öğrenmesi gerektiğini vurgulamasından anlamak mümkündür. Verdiği eserlerden de anlaşıldığı üzere dini ve pozitif ilimlere oldukça hâkim; Arap, Fars ve Türk dillerinde ve edebiyatlarında her üç dilde de üst düzeyde eserler verecek kadar yetkin bir sanatçıdır.” şeklinde Fuzuli’nin hayatı ve eğitimi hakkında bilgiler ile başlayan söyleşimiz Fuzuli’nin sanat anlayışı üzerine devam etti: İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderdir.” sözünü dinleyicilere hatırlatan Yıldız, yaşadığı coğrafyanın şair üzerindeki etkilerini şöyle dile getirdi: “Fuzuli’nin yaşadığı coğrafya olan Kerbela bölgesi bugün olduğu gibi o dönemde de çeşitli dini ve mezhepsel çatışmaların yaşandığı bir bölge olarak Fuzuli’nin şiirlerini oldukça etkilemiştir. Fuzuli’nin aşk ve şiir anlayışı söz konusu olduğunda daha çok gam, keder, üzüntü, ızdırap ama bütün bunlardan memnun bir ruh hali ile karşılaşılır. Nitekim coğrafyanın etkisini Fuzuli’nin kendi şiiri hakkında sarf ettiği ‘O inci veya cevher gibi değil, Kerbela toprağı gibidir.’ sözünden anlamak mümkündür.” Yıldız, Fuzuli’nin ünlü eseri Şikâyetname’nin yazılış sebebini açıklayarak sözlerini sürdürdü: “Fuzuli her ne kadar kendi coğrafyasıyla barışık bir şair olsa da dönemin her şairi gibi hükümdarın himayesine girmek ve İstanbul’da yaşamak istemiştir. Fakat gerek Bağdat’ın merkeze uzak oluşu gerekse Fuzuli’nin Şia’ya yakın söylemleriyle bilinen Safevi Devletinin tebaasından olması gibi siyasi ve mezhepsel çatışmalar yüzünden bu isteği gerçekleşmemiştir. Bu sebepler dolayısıyla Köprülü, Fuzuli’yi devrinde değeri anlaşılamayan şairlerden biri olarak sayar. Şikâyetname ise Fuzuli’nin Osmanlı’nın Bağdat seferi sonrasında Kanuni’ye sunduğu kasideler karşılığında hükümdar tarafından kendisine bağlanan maaşı almakta zorlanması üzerine kaleme alınmıştır ve odak noktası maaş değil hükümdarın himayesinde daha iyi eserler verebilme isteğidir.” Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun kadar ünlü bir diğer eserinin Su Kasidesi olduğunu belirten Yıldız “Esasen bir naat yani peygamber övgüsü olan bu eser su redifi


dolayısıyla bu isimle anılır. Redif, şiirin ses ve anlam merkezi olması açısından şiiri anlamakta özel bir öneme sahiptir. Zira kâinatın ve insanın varlık sebebi olan suyun peygamberi öven bir naatta redif olarak kullanılması şair açısından peygamber sevgisini gözler önüne serer.” diyerek bu esere açıklık getirdi.

“Yaklaşık 500 yüzyıl sonra Fuzuli hala gündem maddemiz ise, bu bugünün insanına ne kazandırabilir?’’ sorusunu dillendiren Yıldız bu konuya şöyle ce-

vap verdi: ‘’Klasikler dönüşebilen ve her döneme söyleyeceği şeyler olan eserlerdir. Fuzuli ise bu edebiyatın klasiğidir ve elbette bugüne dair söyleyeceği şeyler vardır. Bunu İslam tarihindeki ilk operanın Üzeyir Hacıbeyli tarafından Leyla ile Mecnun mesnevisi üzerine yapıldığını söyleyerek kanıtlayabiliriz. Bir başka örnek olarak yakın dönem edebiyatımızın en önemli şairlerinden olan Sezai Karakoç’un Leyla ile Mecnun şiir kitabını verebiliriz. Leyla ile Mecnun nezdinde Fuzuli sanatta ve edebiyatta yücelmiş bir aşkın ifadesi olarak sürekli yer almış ve günümüzü etkileyen bir şair olarak önemini korumuştur.” Söyleşimiz dinleyicilerden gelen sorular ile son buldu.

23 Mart 2018 Cuma

Söyleşi Fuzuli’nin diğer eserleri hakkında devam etti: “Fuzuli’nin Türkçe, Arapça, Farsça divanı ve 15 eseri vardır. Beng-ü Bade, beng (uyuşturucu) ve bade (şarap) arasındaki münazaraya dayalı temsili bir eserdir. Temsili bir eser olarak hakkındaki en popüler yorumlardan biri II. Bayezid ile Şah İsmail’i simgelediğine dairdir. Fakat Şah İsmail’in Akkoyunlu hükümdarı ile olan savaşı kazanarak rakibinin kafa-

tasını kadeh haline getirip şarap içtiği bilinir ve bu motifler eserde doğrudan yer alarak eserin II. Bayezid ile Şah İsmail üzerine olduğu tezini zayıflatır. Benzer şekilde kişileştirmeye dayanan bir başka Fuzuli eseri Sohbetü’l Esmar’dır. Kerbela’yı anlatan Hadikatü’s Süeda’nın da Türk edebiyatındaki en ünlü maktel olduğunu zikretmek gerekir. Fuzuli’nin ruh-beden ikilemini işlediği Sıhhat-ü Maraz adlı eserinin ilk kısmı dönemin kabul gören tıp anlayışından izler taşırken, ikinci kısım Hüsn-ü Aşk’a kaynaklık etmesi açısından oldukça önemlidir.”

Doç. Dr. Ayşe YILDIZ, 1998 yılında Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamlamış, 2002 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eski Türk Edebiyatı Anabilim Dalında, Eski Türk Edebiyatında Seci adlı tezi ile yüksek lisans almıştır. Türk Edebiyatında Varka ve Gülşah üzerine doktora çalışması yapan Yıldız, 2014 yılından itibaren Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde doçent olarak görev yapmaktadır. Türk nesir geleneği, Mesnevi edebiyatı, Klasik dönem Osmanlı şiiri ile ilgilenmektedir.

EDEBİYAT 143


144 KONAK


HALK SAĞLIĞI Araştırmaları Koordinatörlüğü Gün geçtikçe artan bireyselleşme, yaşam sürelerinin uzaması ve kent hayatı; kaygıların artışına, yaşam biçimi değişikliklerine ve akut-kronik birçok sağlık sorununa mahal vermektedir. Hastanelerin artan yükü ile birlikte hastaların tedavi doyumsuzluğunun önüne geçilememekte ve tedavi edici sağlık hizmetlerinde makineleşme hızla artmaktadır. Bizler hastalıkları henüz olmadan engellemeye yönelik çalışmalar yapan koruyucu hekimlik alanı olan Halk Sağlığı disiplinini daha iyi tanımaya çalışıyor, hekimliğin macerasını dünyanın mihenk taşı saydığı bildirgeleri temel alarak incelemeye çabalıyoruz. Klinisyen olsun olmasın her hekimin toplumsal halk sağlığı bakış açısını edinmesi için farklı bilimsel makale ve kitaplardan bu konuları irdeliyoruz. Halkın sağlığına olan bakışımızı, çok paydaşlı bir yaklaşımla destekleyerek, bütüncül kavrayışı yakalamaya çalışıyoruz.

Etkinlik Çalışma Grubu • Makale Okuma • Sağlık Yönetimi ve Ekonomisi • Epidemiyoloji • Çevre Sağlığı • Sağlığın Sosyal Boyutu • Aşı


Güneşin Patentini Alabilir Misiniz?

Çocuk Felci Serüveni

Bu soru, aslında bir cevap olarak verilmişti. Çocuk felci hastalığının ilk aşısının mucidi Jonas Salk tarafından, kendisine bir gazetecinin yönelttiği “Aşının patenti kime ait?” sorusuna; “Aşının sahibi tüm insanlık, patenti yok. Güneşin patentini alabilir misiniz?” şeklinde verilen cevap tüm insanlığa bir mesaj niteliğini halen kaybetmedi. POLİO NEDİR?

AŞI ÇALIŞMA GRUBU Çağrı Emin Şahin İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı İletişim: drceminsahin@gmail.com

146 KONAK

Çocuk felci, etkeni enterovirüsler grubundan poliovirus olan fekal-oral yol ile bulaşan bir RNA virüsü hastalığıdır. Poliovirüs(PV) en ağır formunda bağırsaklardan kan dolaşımına geçerek merkezi sinir sisteminin gri ganglion boynuzlarını hedeflemektedir. Hastalık literatürde poliomyelitis olarak isimlendirilmişken, kısaca polio olarak kullanılmaktadır. Bilinen bir tedavisi mevcut değildir. Tüm yaşlarda görülebilir ancak en sık beş yaş altı çocukları etkilemektedir. Enfekte kişilerin %72’sinde herhangi bir semptom gelişmese de, dışkı yoluyla virüsün yayılımında asemptomatik grup etkin rol oynamaktadır. Yine %25’i spesifik olmayan ve 2-5 gün içerisinde kendiliğinden iyileşen: yorgunluk, boğaz ağrısı, baş ağrısı, bulantı, karın ağrısı, ateş gibi grip benzeri semptomlarla kliniğini gösterir. Daha ileri klinik gösteren kişilerde menenjit %4 gibi bir sıklığa sahipken, en ağır klinik göstergesi 200


enfekte kişide bir görülen paralizidir. Akut flask paralizisi hastalarının %10 kadarı da solunum kaslarını kullanamaz hale geldiği için, “bulbar polio” nedeniyle vefat etmektedir. Bir dönem robot fabrikasına benzer görüntüler, polio hastalarının demir ciğer(iron lung) denilen solunum destek ünitelerinin ne kadar yaygın kullanıldığının önemli bir göstergesidir. Paralizinin risk faktörleri çok araştırılmış ancak neden enfekte olan kişilerin küçük bir kısmında geliştiği cevapsız kalmıştır. Yine de immün yetmezliği olanda, gebelerde, tonsillektomili çocuklarda, ağır işlerde çalışanlarda daha sık olarak tespit edilmiştir. Klinik durumu iyileşen hastaların %28.5’inde , 15 ile 40 yıl arasında “Post-polio Sendromu” denilen kaslarda ağrı, güçsüzlük ve paralizi ile seyreden tabloya geri dönmeleri söz konusudur. Bu durumun da epey yaygın olduğunu söylemekte fayda var. Öyle ki bu klinik durumda olan ve kamuoyunda hastalığın tanınmasında da epey etki yapmış kişilere 32. ABD başkanı Franklin Roosevelt, Ünlü bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke, Şarkıcı Dinah Shore ve Türkiye’den Edip Akbayram örnek olarak verilebilir. Hastalığa ait tespit edilen en eski bulgu, mısır mumyalarının incelenmesiyle ortaya çıkmıştır. Antik gravürlerde de kendine yer bulan çocuk felci, 1789’da Michael Underwood tarafından yazılan çocuk hastalıkları kitabında çocuk alt ekstremitelerinin güçsüzlüğü olarak modern tanımını bulmuştur. Spinal kordun ön boynuzunun gri maddesinde atrofi ile patolojik olarak tanımlanan Poliomyelitis latince polios “gri” ve myelos “spinal kord” söz öbeğinden köken almaktadır. Ciddi çocuk felci salgınları 19. yüzyıla dek tespit edilmemekteydi. Bunun sebebi olarak, genel hijyen kurallarının ve sanitasyonun kentlere yerleşmemesi ve buna bağlı kolera gibi bulaşıcılığı

Resim1: Aşının bulunuşundan önce solunum yolları tutulan polio hastalarının yaşam süresini uzatmak için demir-ciğer cihazları kullanımı oldukça yaygındı.(Boston University Community Weekly Newspaper, 20.02.2004)

ve öldürücülüğü had safhada hastalıkların daha baskın olması gösterilebilir. Bebek ölüm hızlarının çok yüksek olması da çocuk felci vakalarının ortaya çıkmasını önleyen en önemli sebeplerdendir. Ayrıca PV ile ilk aylarında enfekte olan çocukların, annelerinin immünoglobulinleri ile hastalığa bağışıklık kazandıkları düşünülmektedir. Özellikle 20.yy’a gelindiğinde çocuk felci, kentlerde bilinen ve çokça can alan salgınlar gerçekleştirir vaziyettedir. 1916 yılında New York şehrinde ortaya çıkan salgında 27.000 paralizi vakası raporlanmış ve 6000 ölüm kayıtlara geçmiştir. Bu salgında halk sağ-

lığı kurumu tarafından asemptomatik kişilerin hastalığın yayılımında etkin rol oynadığı ilk defa ispatlanmıştır. 1932 yılına gelindiğinde PV’nin enterik enfektif nörotopik bir virüs olduğu ve üç alt suşu bulunduğu bilinmekteydi. 1950’lerde salgın sırasında sineklerden PV izole edilse de, bulaşa yönelik epidemiyolojik kanıtla desteklenememiş ve ileri araştırma yapma gereği duyulmamıştır. PV ilk kez kültürde 1949 yılında, Enders, Weller ve Robbins’in çabalarıyla üretilmiş ve PV’nin etkilerine ömür boyu bağışıklık kazanılabilir olduğu ortaya koyulmuştur.

Bu soru, aslında bir cevap olarak verilmişti. Çocuk felci hastalığının ilk aşısının mucidi Jonas Salk tarafından, kendisine bir gazetecinin yönelttiği “Aşının patenti kime ait?” sorusuna; “Aşının sahibi tüm insanlık, patenti yok. Güneşin patentini alabilir misiniz?” şeklinde verilen cevap tüm insanlığa bir mesaj niteliğini halen kaybetmedi. HALK SAĞLIĞI 147


aşısı için uygulama alanı bulmasını zorlaştırıyordu. Soğuk savaş yıllarında bu fırsatı değerlendiren Rusya(Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği), Dr. Mikhail Chumakov önderliğinde Sabin’in aşısını yaygın nüfusunda kullanmış ve etkililiğinin kanıtlanmasında anahtar rol oynamıştır. Öyle ki; 1959 yılına gelindiğinde yaklaşık 15 milyon vatandaşına aşıyı uygulamıştı. Yine de A.B.D. hükümetinin bu aşıya onay vermesi 1962 yılını bulacaktı.

Resim2: Dr. Chumakov’un, Moskova’dan 1958 yılında Dr. Sabin’e gönderdiği telegraf: “Dr. Sabin, Kuru buz içinde gönderdiğiniz polio suşlarını 25 Eylül’de teslim aldım. Kasım’da çalışmaya başlıyorum. Size minnettarım. En derin hürmetlerimle, Dr. Chumakov.” (https://isilarican.com/2014/01/05/ cocuk-felcinin-korkutucu-donusu/)

AŞILARIN TARİHÇESİ Jonas Salk’ın formalin ile inaktive edilmiş çocuk felci(IPV) aşısını 1953’te, 7 yıllık hummalı bir çalışmayla bulmasından evvel, bu konuda dağınık olarak yapılmış ancak hiç biri tam başarıyı yakalayamamış çalışmalar mevcuttu. Maymun böbrek hücrelerinde geliştirdiği aşının etkinliğini test eden Salk; bir yıl sonra Kanada, Finlandiya ve Amerika Birleşik Devletleri’nden 1.6 milyon çocukta randomize kontrollü deney ile etkililiğini ortaya koymuştur. Bu çalışma, uluslararası olması ve yapılmış en geniş randomize kontrollü deneylerden biri olması nedeniyle bir mihenk taşıdır. Aşının başarısını daha iyi gözler önüne sermek için insidanslar karşılaştırıldığında, 1954’te yüz bin insanda 1.9 vaka ortaya çıkmışken; 1961’de yüz binde 0.8 vakaya gerilemiştir. Yine 1952’de yıllık 57.600 olan çocuk felci vaka sayısı, 1962’de - on sene gibi kısa bir süredeyıllık bin vakanın altına düşmüştür. Aşı zaman içerisinde güçlendirilerek tek dozda %90 seropozitivite, 4 dozda %100’e yakın seropozitiviteye ulaşmış 148 KONAK

olsa da; uygulanma şeklinin enjeksiyon ile olması, 4 doz uygulanma gerekliliği, aşının üretiminin maliyetli ve uzmanlık istiyor olması, aşının barsak immünitesini sağlamıyor olması ve aşının lojistik zorlukları gibi nedenlerden ötürü alternatif yöntem arayışları devam etmiştir. Herhangi bir virüs enfeksiyonuna karşı ideal bağışıklık kazandırıcı ajan, risksiz bir şekilde aşılanabilmesi için bir derece virulans sergileyen bir canlı maddeden oluşmalıdır fikrini savunan Albert Sabin, 1960 yılında JAMA’da yayınlanan “Canlı, ağızdan alınabilen PV aşısı” isimli makalesiyle dünyaya, çocuk felciyle mücadelede alternatif bir yol sunmuş oluyordu. Aslında 1950 yılında Sabin kendi aşısını kendisi, karısı, iki kızı üzerinde denemişti. Sonraki yıllarda yüzlerce başka gönüllü üzerinde denenen aşı umut vaad ediyordu. Ancak literatüre girmesi ve güven kazanması için tıpkı Salk’ın aşısında olduğu gibi geniş katılımlı klinik deneylerle desteklenmesi gerekiyordu. O yıllarda Salk’ın aşısı geniş kitlelerce destekleniyor ve bu durum Sabin’in

Ağızdan damla aşı, uygulaması uzmanlık istemeyen ve kişilerce de daha kabul edilebilir bir prosedürdü. Hümoral immünitenin yanında barsak immünitesi de sağlamasıyla, toplumda PV’nin yayılmasının da önüne geçme potansiyeli mevcuttu. Ayrıca insan hücrelerinde de çoğaltılabildiğinden, üretimi için maymun çiftliklerine gerek kalmıyordu. Ancak vücuda zerk edilen yapısı güçsüzleştirilmiş canlı bir aşı olduğundan, nadiren mutasyon geçirip kişinin immün sistemini yenebilmekte ve kişide hastalığa neden olurken, aşısız kişilere yayılımını da sağlamaktadır. Bugüne dek yapılan aratırmalarda bu değer 2.4 milyon dozda 1 vaka olarak tespit edilmiştir. Yine de ağızdan polio aşısı(OPA) tüm dünyada yaygın olarak kullanılmış ve bugün çocuk felci hastalığı eradike edilmesi en muhtemel bulaşıcı hastalıklar arasında yerini almıştır. 1955’te SSCB’de 17.364, diğer Avrupa ülkelerinde 27.343 ve ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’da 31.582, toplam 76000’den fazla çocuk felci vakası bildirilmiştir. Aynı ülkelerde 1967 yılında, sadece 1013 vaka kaydedilmiş ve 12 yılda %99’luk bir azalma göstermiştir. Gerek Salk’ın gerek de Sabin’in aşıları, yakaladıkları büyük başarıyla milyonlarca insanın hayatın etkilemeyi halen sürdürmektedir. Hiç bir tıbbi müdahale risksiz olamamaktadır. Yaygın olarak kullanılan ilaçlara bile bazı hassas kişiler tarafın-


dan reaksiyonlar geliştirilmekte veya bir kaç milyonda bir de olsa yaygın kullanımda yan etkiler gözlenebilmektedir. Bu risk şüphesiz canlı aşılarda daha da artmaktadır. Yine de bağlam çerçevesinde incelendiğinde her iki aşının da avantaj ve dezavantajlarının olduğunu söylemek mümkündür. POLIO’NUN EPİDEMİYOLOJİK DURUMU Çocuk Felci hastalığı, asemptomatik, grip benzeri ve paralitik olarak görülebilir. Ayrıca hastalık, Endemik, Epidemik ve Aşı sonrası olmak üzere üç önemli aşamada incelenmektedir. Bu üç aşama da şu anda dünyanın değişik bölgelerinde yaşanmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde, hijyen koşullarının geliştirilmesi ve yaşam şartlarının iyileştirilmesinin ardından büyük salgınlar yapabilen PV, aşının toplumda yaygınlaşmasıyla ancak sporadik vakalara neden olabilmektedir. Bazı gelişmekte olan kalabalık tropik bölgelerde sporadik de olsa paralitik polio vakaları tespit edilmektedir. Bu bölgelerde 4 yaş üstü çocukların tamamına yakını aşılı ve 6 aya kadar bebeklerin de maternal pasif immüniteleri mevcuttur. PV’nin tek konağının insan olduğu ve dış ortam dayanıklılığının düşük olduğu düşünüldüğünde; hassas grubun halen hastalanabilmesinin sebebi olarak PV’nin insanların ağız ve barsak floralarında halen yaygın olduğu ve pek çoğunun asemptomatik sürdüğüne işaret ettiği düşünülmektedir. Bulgular, PV’nin endemik olarak yaygınlığını gözler önüne sermektedir. Aşı kampanyalarının başarıyla tamamlandığı bir çok ülkede PV elimine edilmiştir. PV’nin üç alt tipi bulunmaktadır. Tip1, vahşi virüs olarak nitelendirilmekte ve bugün endemik ülkelerde halen görülmektedir. Tip2, 1999 yılından beri hastalığa sebep olmamıştır. Ancak bazı toplulukların bağışıklığının çok düşük olmasıyla yaşam süresi artan virüsün,

diğer enterovirüslerle gen değişimi ve mutasyonları sonucu hastalık yapması söz konusu olabilmektedir. 2000 - 2011 yılları arası yapılan 10 milyar dozun toplamda 580 vaka görülen 20 salgına yol açtığı, buna karşın 6 milyon çocuğun hastalıktan korunduğu bilgisi mevcuttur. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2016 yılında, tip 2’nin trivalan aşının içerisinden çıkartılarak bivalan OPA aşısının kullanıma geçilmesine karar vermesinin ardından dolaşımdaki virüse bağlı aşıdan türemiş polio vakalarında(cVPDV) artış görülmektedir. 2017 yılının ilk altı ayında tüm dünyada; 6 vahşi polio vakası, 25 dolaşımdaki virüse bağlı aşıdan türemiş polio vakası tespit edilmiştir. 2018 yılının ilk altı ayında bu rakam 11 vahşi polio vakası ve 14 dolaşımdaki virüse bağlı aşıdan türemiş polio vakasıdır. Eradikasyon hedeflerinde 2018 yılının hedef sene olması, bu alandaki çabaların son bir gayret ile sürdürülmesinin önemini vurgulamakta; en ufak gevşemenin vaka sayılarını -farklı mekanizmalarla da olsa- yeniden arttıracağını göstermektedir. Tip3 ise, 2012 yılından beri hastalarda etken olarak saptanmamaktadır. Eradikasyon çalışmalarına 1988 yılı 41. Dünya Sağlık Asamblesinde karar verilmiştir. Küresel Polio Eradikasyon Girişimi ismiyle, dünyadaki en büyük kamu-özel işbirliği halk sağlığı projesi olarak halen yürütülmektedir. Girişim sayesinde 20 milyondan fazla gönüllü, son 20 yılda 3 milyardan fazla

çocuğun aşılanmasında rol oynamıştır. Girişimin ilk yılında 125 ülkede endemik olarak yıllık 350.000 çocuk paraliziye yakalanmaktaydı.Bugün dünya topraklarının %80’i “polio’dan arındırılmış” sertifikasına sahiptir. Yapılan çalışmalar neticesinde 16 milyon çocuğun paralizisinin önüne geçildiği tahmin edilmektedir. Şu anda dünya üzerinde endemik olarak vakaların sürdüğü üç ülke bulunmaktadır: Afganistan, Pakistan ve Nijerya. Bu ülkelerde aşı çalışmalarının başarıya ulaşamamasında başlıca sebepler ise; asayişsiz ve zorlu coğrafya koşulları, zayıf sağlık sistemi ve yetersiz sanitasyondur. Girişim kapsamında yürütülen programlar geniş katılımlı, büyük organizasyonlardır. Örneğin 2011’de eliminasyonundan önce Hindistan’da yürütülen yalnızca bir kampanyada; 2.3 milyon uygulayıcı, 640 bin aşı kabini ile çalışılmış, 200 milyon doz aşı, 191 milyon ev ziyareti yapılmış, 6.3 milyon buz aküsü harcanmış ve 172 milyon çocuk aşılanmıştır. Polio’dan arındırılmış bölge ilan edilen ülkeler, sertifikalandırılmaktadır. Sertifikasyon sonrası süreçte, mükerrer vakaların görülmemesi için çalışmalar farklı bir boyuta taşınmaktadır. Türkiye, Avrupa’nın son çocuk felci vakasını Kasım 1998’de Ağrı’da yakalamıştır. Melik Minas, 1998’de Türkiye’de çocuk felci geçiren son çocuk olarak kayıtlara geçmiştir. Sağlık Bakanlığı’nın bölgedeki aşı kampanyasına rağmen babası, “Çocuk felci

Girişim kapsamında yürütülen programlar geniş katılımlı, büyük organizasyonlardır. Örneğin 2011’de eliminasyonundan önce Hindistan’da yürütülen yalnızca bir kampanyada; 2.3 milyon uygulayıcı, 640 bin aşı kabini ile çalışılmış, 200 milyon doz aşı, 191 milyon ev ziyareti yapılmış, 6.3 milyon buz aküsü harcanmış ve 172 milyon çocuk aşılanmıştır. HALK SAĞLIĞI 149


aşısı kısırlaştırma tuzağı” düşüncesiyle aşı yapan ekiplerden Melik’i gizlemiştir. Aşı olma fırsatını kaçırdığında ise çocuk felcine yakalanmıştır. Üç yıllık izleme sürecinin sonunda tüm Avrupa kıtasının polio’dan arındırıldığı sertifikalandırılmıştır. Bugüne dek her iki aşının da rutin takvimde sürdürülmesinin yanı sıra, çocuk felci aşı günleri kapsamında destek aşı kampanyaları, hedef gruplara yönelik süpürme aşı kampanyaları, basın ve yayın çalışmaları dönem dönem yoğunlaşarak sürmüştür. Bugün Türkiye’de 2, 4, 6, 18. Poliomyelitis hastalı ının, Dr. Michael Underwood tarafından

aylarda ve ilkokul 1.sınıfta rapel olmak üzere 5 doz IPV aşısı uygulanmaktadır. Bunun yanında 6. ve 18. ayların sonunda oral polio aşısına devam edilmektedir. Ayrıca akut flask paralizisi aktif sürveyansı kapsamında 15 yaş altı şüpheli vakaların tamamından kırk sekiz saat içerisinde gaita örneği alınarak, PV testine tabi tutulmaktadır. Aralarında polionun görüldüğü ülkelerden yoğun dış göç alan ülkemizde, çocuk felci vakasının halen görülmemiş olması bu alanda çalışan kişilerin özverili emeklerinin ürünü olarak gösterilmektedir.

1789

klinik olarak tanımlandı.

Viyana’da, paraliziden ölen bir ki inin omurilik sıvısından izole edilen polio’nun virüs oldu u gösterildi.

1908

1916 Tarihteki ilk büyük polio salgını New York’da 2000den fazla, ABD’de 6000den fazla can aldı. Yine binlerce ki i paraliziye yakalandı.

Demir Ci er denilen yapay solunum cihazı geli tirildi.

1929

1955

1960 Dr. Albert Sabin’in a ızdan canlı a ısına Amerikan hükümetince onay verildi.

Dr. Jonas Salk inaktif polio a ısını halka duyurdu. Küresel Polio Eradikasyon Giri imi kuruldu.

1988

2000 Hindistan’da son vaka görüldü. Endemik 3 ülke(Afganistan, Pakistan, Nijerya) kaldı.

Polio Zaman Tüneli

150 KONAK

2012

550 milyon çocuk (dünya nüfusunun %10’u) a ılandı.

Pakistan, çocuk felci ile savaşında epey yol katetmiştir. Tarihinin en düşük vaka sayısını yakalamıştır. Kapı kapı aşılama çalışmaları neticesinde 11 milyon çocuk aşılanmış olsa da; halen aşısız bölgelerinin olması riski sürdürmektedir. Ülkede iç göçün sık olması, yoğun ve kontrolsüz Afgan mülteciler de hastalığın kontrolünü zorlaştırmaktadır. İçlerinde tren istasyonu, otoban ve otogarların da bulunduğu 398 yol kontrol noktasında çocukları aşılamak üzere ekipler çalışmaktadır. 18 yıl aradan sonra 2017 yılında 300 bin görevliyle kapı kapı nüfus sayımı yapılmıştır. 6 bölgesel yönetim, 88 alt bölgede yapılan sayımın sonuçları halen açıklanmamış olmakla birlikte, %39’unun kentlerde olmak üzere, ülkede toplamda 200 milyonun biraz üzerinde kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir. Son 4 yılda vaka sayısının %97 azaltılmış olması(306 vakadan 3 vakaya), Pakistan’ın eradikasyon çalışmalarında sıradaki ülke olması yönündeki umutları yeşertmektedir. Nijerya, 190 milyona yakın nüfusuyla Afrika’nın en büyük ülkesidir. Ortalama yaşam ömrü erkeklerde 53, kadınlarda 56 yıldır. Ülkede 2016 yılından beri vahşi tip ihbarı bulunmamakta, çevresel örneklerde aşı derive tip izole edilmektedir. Çevresel örneklerin tespiti sonrasında trivalan aşıların kullanımına başlanmıştır. Ülkede sürveyans sisteminin zayıflığı öncelikli sorun olarak belirtilmektedir. Chad Basin gölü çevresi en riskli bölge olarak gösterilmektedir. Ocak 2017’de 14 bölgede 26 milyon çocuk bivalan OPA ile aşılanmıştır. Ülkede salgın müdahale ekiplerinin kapasite geliştirme eğitimleri sürmektedir. Özellikle Chad Basin gölü bölgesi Çad ve Nijer’in de sınırlarında olması hasebiyle olası salgınlarda uluslararası müdahale koordinasyon planları üzerinde çalışılmaktadır. Sınır ülkelerinden göç alan Nijerya’da gerekli güvenlik izinleriyle sınır aşımı aşılamaları, güvenlik noktası göçmen aşılamaları da sürmekte-


Tablo 1. Çalışmaların yürütüldüğü dünya ülkeleri ve hükümetlerinin yanında Küresel Polio Eradikasyon Girişimi’nin uluslararası organizasyonunu sürdüren 5 büyük paydaşı. - Dünya Sağlık Örgütü - UNICEF - Birleşik Devletler Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi - Rotary International Foundation - Bill & Melina Gates Foundation

dir. Ayrıca çocuklara erişimi arttırmak adına pazarlarda ve yerel bakkallarda aşı istasyonları kurulmaktadır. Riskli bölgelerin gaita örneklerinin lojistiğini hızlandırmak amacıyla sistem geliştirilmesi çalışmaları sürmektedir. Mart - Nisan 2018’de üç ülkenin de Chad Basin Gölü çevresinde eş zamanlı süpürme kampanyası planlanmakta iken; sonuçları henüz yayınlanmamıştır. Ön bilgiler ışığında Çad’ın N’Djamana bölgesinin sonraki çalışmalarda önceliklendirileceği bilgisi mevcuttur. Afganistan, özellikle Pakistan sınırıyla coğrafik, etnik ve ekonomik bağları olan bir ülke olduğundan, geniş nüfus hareketleri gerek ülke içinde; gerek de sınırlararası görülebilmektedir. Epidemiyolojik ve genetik çalışmalar göstermektedir ki; bu iki ülke arasında virüs hareketliliği sürekli mevcut haldedir. Ülkenin güneydoğusunda, başkent Kabil’i de içine alan bölgede yoğun salgınlar yaşanmaktadır. Ayrıca Kandahar ve çevresinden alınan çevresel örneklerde yeni vahşi tip virüsler tanımlanmaktadır. Ülkede süregelen asayiş açığı nedeniyle aşı kampanyalarında bazı bölgelere girmek mümkün olmamaktadır. Risk altındaki 225 bölgede 6.4 milyon çocuğun hedeflendiği bir kampanya çalışmaları sürmektedir. Kampanyaların yapılmasında hem silahlı güçler hem de halktan çok çeşitli tepkiler gelmektedir. Şüphesiz bu tepkilerin en temel nedeni A.B.D. Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın(CIA) ülkedeki faaliyetleridir. 2011 yılının başlarında, Pakistanlı bir doktor olan Shakil Afridi, hepatit B aşılaması yaptığı iddiasıyla Abbottabad, Pakistan’da kapı kapı dolaşmış, sonrasında Üsame Bin Ladin’in ve

ailesinin yer tespitini yapmak üzere DNA örneği topladığı ortaya çıkmıştır. Bu gelişme neticesinde Dr. Afridi hapse atılmış olsa da, bölgede aşı kampanyalarına olan güveni öldürmüştür. Özellikle polio ile mücadelede Afganistan ve Pakistan’da acı verici sonuçları olmuştur. Pakistan hükümeti Save The Children kuruluşunu sınır dışı etmiştir. Mart 2014 yılında, dört yaşında çocuk annesi bir kişi, polio aşısı öneriyor diye kaçırılmış, işkence görmüş ve öldürülmüştür. Ülkede bu tarihe kadar 30 kadın sağlık çalışanı da faaliyetleri esnasında öldürülmüştür. Yine bir diğer endemik bölge olan Nijerya’da 2014 yılında Boko Haram örgütü tarafından 9 aşılama çalışanı öldürülmüştür. Pakistan ve Afganistan’ın dışında, Suriye’de ve Irak’ta da son yıllarda patlak veren salgınlar incelendiğinde; terörizm, siyasi istikrarsızlık ve halk sağlığı ilişkisinin önemi gözler önüne serilmiştir. Bu vakaların genetik takibinde kaynaklarının Pakistan-Afganistan sınırında Veziristan Bölgesinden köken aldıkları görülmektedir. Son yıllarda Pakistan’da baskılar bir nebze azalmışken, Afgan Talibanının aşı ekiplerine karşı uyarıları devam etmektedir. Amerikan halk sağlığı okulları dekanlarından 16 ay boyunca mektup almasının ardından Obama yönetimi, 20 Mayıs 2014 tarihinde aşı kampanyalarını istihbarat operasyonlarında kullanmaya son verdiğini resmen açıklamıştır. Beyaz Saray, askeri ve istihbarat operasyonlarından insani yardımları tamamen ayıran uzun süredir devam eden normunu ihlal etmesine rağmen, kamuya açık bir özür sunmamıştır. CIA’nın bu hamlesi, ön-

ceden var olan korkuları sömürmek isteyen militanlar için kullanışlı bir fırsat oluşturmuştur. Müslümanların kısırlaştırılması, aşıların yapımında kasıtlı olarak domuz ürünlerinin kullanılıyor olması gibi doğru olmayan dezenformasyon kampanyaları yapılarak Müslümanların karşıtlığı örgütlenmiştir. Aşılama, din ve ideoloji ile halka sunulan bu zehirli karışım, yine en fazla fakir ailelerin gariban çocuklarını etkilemiştir. Tablo 2’de de görüleceği üzere, son yıllarda bazı ülkelerde yeniden salgınTablo 2. Çocuk felci açısından önemli ülkeler. Endemik ülkeler Afganistan Nijerya Pakistan Salgın Yaşanan Ülkeler* Demokratik Kongo Cumhuriyeti Kenya Papua Yeni Gine Suriye Arap Cumhuriyeti Somali Kritik Riskli olan Ülkeler** Kamerun Orta Afrika Cumhuriyeti Chad Ekvatoryal Gine Etiyopya Gine Irak Laos Liberya Madagaskar Myanmar Nijer Sierre Leone Güney Sudan Ukrayna *İlk vakanın yerli olmadığı ancak dışarıdan dolaşıma giren virüslerin hassas nüfusta salgına yol açtığı ülkelerdir. **İmmünite düzeyleri düşük seyreden, sürveyanslarının iyileştirilmesine ihtiyaç duyulan ülkelerdir.

HALK SAĞLIĞI 151


lar meydana gelmeye başlamıştır. Suriye’de 1999 yılından beri endemik vaka görülmemektedir. 2013 ve 2014 yıllarında savaşın da etkisiyle iki polio salgını meydana gelmiştir. Salgının aşıdan türemiş vakalardan meydana geldiği ve pakistan orijinli olduğu tespit edilmiştir. 2017’de Deyrizor’da gerçekleşen salgınları Türkiye’de yakından takip etmiştir. Deyrizor bölgesi İŞİD ve YPG güçlerinin çatışmasına uzun süre maruz kalmış, sağlık hizmeti ve diğer yaşam hizmetlerinin sunumunda aksamaların olduğu bir bölgedir. 2017 yılında 4 vaka saptanmışken, 2018 yılında henüz vaka saptanmamıştır. Yapılan saha araştırmasında boş ve tarihi geçmiş flakonların tesislerde olduğu görülmüş ve tamamı imha edilmiştir. Bu süreçte Dünya Sağlık Örgütü’nün çalışmalarıyla, Doğu Guta’da yaşayan 2 - 23 aylık beş binden fazla çocuk özel üretim tip 2 inaktive polio virüs aşısı ile, çoğunlukla Şam’ın kuzeyinde ka-

lan bölgede olmak üzere 33.836 5 yaş altı çocuk ise bivalan oral polio aşısı ile aşılanmışlardır. 23 aşı ekibi aktif olarak çalışmalarını halen sürdürmektedir. Suriye Ulusal Laboratuarlarının yeterli tanı kapasitesi olmadığından, vaka tespitinde Türkiye Cumhuriyeti Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Ulusal Referans Laboratuvar’ının da takibi devam etmektedir. Türkiye’ye gelen yoğun Suriyeli göç dalgalarının ardından bugün üç milyonun üzerinde Suriyeli’nin ülkemizde yaşadığı bilinmektedir. Yaklaşık 210.000’i geçici koruma merkezlerinde ikamet ederken, geri kalan büyük çoğunluğu şehirlerde yaşamaktadır. Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Erken Uyarı - Cevap ve Saha Epidemiyolojisi Daire Başkanlığı’nın 2015 yılında yayınladığı “Polio Risk Değerlendirmesi” raporunda belirlenen altı ilde yoğunlaştırılmış oral polio süpürme aşı kampanyaları düzenlenmiştir. 2017

yılında ise Türkiye geneli üç tur halinde yalnızca Suriyeli misafirlerimiz için rutin aşı takvimi eksik aşı tamamlama çalışmaları sürdürülmüştür. Tüm bu yoğun çabalar ve sağlam sürveyans sistemi sayesinde Türkiye bugün risk altında ülkeler arasında anılmamaktadır. Bugün hastalıklara karşı elimizdeki en güçlü silah halen aşılardır. Dünya üzerinde kullanılan 26 aşı bulunmakta ve bir çoğu hastalıkların görülmesini dramatik düzeylerde azaltmaktadır. Polio vakalarının giderek azalması ve son aşamada eradikasyon hedefi halen sürmektedir. Sağlıkçı olsun olmasın herkese bu konuda görev ve sorumluluk düşmektedir. Son yıllarda artış gösteren aşı reddi furyasına karşı uzmanların görüşlerine başvurulmalı ve aşılama çalışmalarının başarıları unutulmamalıdır.

KAYNAKÇA 1. Baicus, A. “History Of Polio Vaccination.” World Journal Of Virology 2012, 1.4, 108–114. 2. Ochmann S, Roser M. “Polio.” https:// ourworldindata.org/polio Yayınlanma Tarihi: 09.11.2017 Son Erişim Tarihi: 29.07.2018 3. Meldrum, M. “‘A Calculated Risk’: The Salk Polio Vaccine Field Trials Of 1954.” British Medical Journal 317.7167 (1998): 1233–1236. 4. https://www.cdc.gov/polio/about/ Erişim Tarihi: 29.07.2018

Son

5. Groce N, Banks L, Stein M. “Surviving Polio In A Post-polio World.” Social Science & Medicine. Volume 107, April 2014, Pages 171-178 6. Dalakas M. “The Post‐polio Syndrome As An Evolved Clinical Entity.” Annals Of The New York Academy Of Sciences, 1995, 753: 68-80 7. Ramlow J ve ark. “Epidemiology Of The Post-polio Syndrome.” Am J Epidemiol. October 1992 1;136(7):769-86. 8. Melnick J “Advantages and Disadvantages of Killed and Live Poliomyelitis

152 KONAK

Vaccines.” Bulletin of The World Health Organization, 1978. 56 (1): 21-38 Sabin Albert B. “Oral Poliovirus Vaccine: History of Its Development and Use and Current Challenge To Eliminate Poliomyelitis From The World.” The Journal Of Infectious Diseases, Vol. 151, No. 3 March 1985, 420-436 9. Global Polio Eradication Initiative: Semi-annual Status Report July – December 2017, Progress Against The Polio Eradication & Endgame Strategic Plan. Geneva, Switzerland: World Health Organization; 2018 10. http://polioeradication.org/polio-today/ Son Erişim Tarihi: 29.07.2018 11. National Primary Health Care Development Agency: 2018 Nigeria Polio Eradication Emergency Plan. January 2018 12. World Health Organization Lake Chad Basin Polio Eradication Technical Advisory Group. Report of The 1st Meeting of The Lake Chad Polio Tag. 22 - 23 November, 2017 Gostin, Lawrence O. “Global Polio Eradication: Espionage, Disinformation,

And The Politics Of Vaccination.” The Milbank Quarterly 92.3 (2014): 413–417. 13. Enders J F. “Some Recent Advances In The Study of Poliomyelitis.” Medicine (Baltimore) May 1954 ; 33(2): 87–95. 14. Lavinder, C., Freeman, A., & Frost, W. “Epidemiologic Studies Of Poliomyelitis In New York City And The Northeastern United States During The Year 1916.” Washington Public Health Bulletin:1918 Issue 91 15. Holt, L. E., & Bartlett, F. H. “The Epidemiology Of Acute Poliomyeitis.” The American Journal Of The Medical Sciences, 1908: 135(5), 647-661. 16. Meldrum M. ““A Calculated Risk”: The Salk Polio Vaccine Field Trials Of 1954.”, BMJ, 1998 October 31; 317(7167): 1233– 1236. 17. Sabin Ab, Ramos-alvarez M, Alvarez-amezquita J, Et Al. “Live, Orally Given Poliovirus Vaccine Effects Of Rapid Mass Immunization On Population Under Conditions Of Massive Enteric Infection With Other Viruses.” JAMA. 1984;251(22):2988–2993.


CİNSEL SAĞLIK VE ÜREME SAĞLIĞI

CİNSİYET EĞİTİMİ

Prof Dr Ali İhsan Taşçı

Prof Dr Ali İhsan Taşçı

Cinsellik; birey kadar toplumu ve kamu otoritelerini ilgilendiren, tıbbî, sosyal, ahlakî, hukukî ve dinî boyutları olan kapsamlı bir konudur.

Eğitim, bireyin toplumsal hayatta yerini alabilmesi için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları edinebilmesini ve kişiliğini geliştirmesini sağlar. Sadece planlı eğitim faaliyetleri değil, görme, duyma, tatma, deneme gibi hayat tecrübeleri de eğitimin bütünleyici parçalarıdır.

Cinsel eğitim, cinselliğin sağlıklı olması için şarttır. Ancak cinsel eğitimin içeriği, zamanı ve sorumluları konusunda tartışmalar devam etmektedir ve yeni sorunlar ortaya çıktıkça edecektir. Medya ağırlıklı mevcut cinsel eğitim kaynakları cinselliği ve kamu düzenini olumsuz etkileyen görüntü ve yazılarla kirlenmiş durumdadır. Ayrıca eğitim ilke ve usulleri yurt dışı kaynakların tercümeleri şeklindedir. Bu kitap, ebeveynlere, çocuk ve gençlerin eğitiminden sorumlu eğitimcilere, sağlık konusunda danışmanlık yapmak durumunda olan sağlıkçılara, aile danışmanlarına ve gençlere kaynak olması amacıyla, tıbbî terminolojiden mümkün olduğunca arındırılarak, kolay okunabilecek ve anlaşılabilecek şekilde yazılmıştır.

Karşılaştığı her tutum ve davranış çocukta iyi veya kötü bir iz bırakacaktır. Özellikle ilk yıllardaki olumsuz örnekler etkisini hayat boyu sürdüreceğinden, erişkinler her alanda sorumluluklarının farkında olmalıdır. Yeni nesillerin başarısı öncekilerin başarı ve tecrübelerinden faydalanmalarına bağlıdır. Her ebeveyn ve erişkin, sonraki neslin gözünde birer model olacağını düşünmeli, ‘hayat boyu eğitim’ ile kendini geliştirmelidir. Bu kitap, ebeveynlere, çocuk ve gençlerin eğitiminden sorumlu eğitimcilere, sağlık konusunda danışmanlık yapmak durumunda olan sağlıkçılara, aile danışmanlarına ve gençlere kaynak olması amacıyla, tıbbî terminolojiden mümkün olduğunca arındırılarak, kolay okunabilecek ve anlaşılabilecek şekilde yazılmıştır.

HALK SAĞLIĞI 153


Tedaviye Yanıt Konusunda Güncel Bir Mesele Beslenme ve diyet örüntüsü metabolizmanın işleyişinde önem arz etmektedir. Besin, besin ögesi, ilaçlar ve metabolizma arasındaki karmaşık etkileşim ilaçların vücuttaki etkilerinin tam olarak belirlenmesini zorlaştırmaktadır. Besinler ilaçların farmakokinetik ve farmakodinamiklerini etkileyen, etkilerini tamamen inhibe edebilen ya da kısmen azaltan doğal ve yapay bileşenler barındırmaktadır. Uygulanan tedavi yöntemlerinin başarıya ulaşabilmesi için diyet, beslenme durumu ile ilaçların etkilerinin incelendiği tedavi yöntemlerinin birbirini kompanse etmesi gerekmektedir. Bu bağlamda interdisipliner çalışma önem arz etmektedir. MAKALE OKUMA ÇALIŞMA GRUBU İclal Sena Gezer Ankara Üniversitesi Gıda, Metabolizma ve Klinik Beslenme Anabilim Dalı İletişim: iclalsenagezer@gmail.com

154 KONAK

İlaç-besin etkileşimi konusuna temelde kronik ilaç kullanımı, ilacın dozu, yetersiz veya aşırı diyet, hastalıklar(diyabet, kistik fibrozis, çölyak vb.), artmış diyet gereksinimi, kişinin yaşı, yemek ve ilaç alma zamanı gibi faktörleri etki etmektedir. Yüksek yağ içeren besinler safra akışını ya da gastrointestinal enzimleri etkileyerek ilaçların emilimini artırabilir. Besinlerde mevcut bazı yağ asitlerinin, epitel membran geçirgenliğini artırarak lipofilik ilaçların lipoproteinlerle bağlanmasını uyarıp etkilerini artırabileceği bilinmektedir.


Besin ilaç etkileşiminde hastaların kullandıkları ilaçlar yanında besin takviyelerinin de önemli rolü olduğu unutulmamalıdır. Besin takviyeleri medikal bitkileri, aminoasitleri, mineralleri kapsamaktadır. Etkileşim durumunda risk altındaki gruplar olarak: yaşlılar, yetersiz diyetle beslenenler, ciddi sağlık sorunları olanlar, gebeler, çocuklar, aynı anda iki veya daha fazla ilaç kullananlar ve ilaçların kullanım talimatlarına uymayanlar sayılabilmektedir. FDA ve JCAHO Perspektifinden Besin İlaç Etkileşimleri Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi(FDA), ilaç ve gıda konularında ülkenin otoritesidir. FDA besin ilaç etkileşimlerine ‘’yiyecek ve içecekle ilaç etkileşimini takiben bir ilacın geciken, artan veya azalan emilimi’’ tanımını yapmaktadır. FDA tarafından yayımlanan ‘’Besin İlaç Etkileşimlerinden Korunma Rehberi’’nde, aralarındaki etkileşimin önemine binaen kafein ve alkol üzerinde özellikle durulmuştur. Örneğin bronkodilatör kullanımında kafein alınmasının anksiyete ve artmış kalp atım sayısı gibi yan etkilerin artabileceği, antidepresan ve antipsikotiklerin kullanımıında kafein içeren yiyecek ve içecek tüketiminin sınırlanması gerekebileceği, alkol alımında Örneğin ACE inhibitörleri potasyumu yükselttiği için yüksek potasyum içerikli diyetten kaçınılması gerektiği, antidepresan ilaçları kullanırken ve bronkodilatörlerden teofilin ile birlikte alkol alınmaması gerektiği gibi bilgilere dikkat çekilmektedir. astım ilaçların-

dan teofilin beta blokerların besinlerle birlikte alınmasının istenmeyen yüksek etkiler gözlemlenmesinin önüne geçebileceği, antibakteriyel olan etken madde linezolidin, tiramin içeriği normal bir diyetle alınması gerektiği gibi bilgiler detaylı şekilde açıklanmaktadır. FDA, besin ilaç etkileşimleri konusunda farkındalık oluşturarak ve toplumu bilinçlendirerek bu alanda rehber kurumlardan olmaktadır. Uluslararası düzeyde hasta güvenliği esas alınarak hastaların yanlış tedavi nedeniyle zarar görmesini engelleme amacını taşıyan JCAHO(Sağlık

İlaç-besin etkileşimi konusuna temelde kronik ilaç kullanımı, ilacın dozu, yetersiz veya aşırı diyet, hastalıklar (diyabet, kistik fibrozis, çölyak vb.), artmış diyet gereksinimi, kişinin yaşı, yemek ve ilaç alma zamanı gibi faktörleri etki etmektedir.

Kuruluşları Akreditasyonu Yüksek Komisyonu); hastanelerin kalite ve performans ölçütlerini sağlayabilmeleri amacıyla kurulmuştur. Sağlık performansının ölçülmesi yoluyla sağlık kuruluşlarında beslenme, diyet ve eczacılık bölümlerine yönelik standartların dahil edilmesiyle görev tanımları açıkça belirtilmiştir. Kurumun besin ilaç etkileşimleri konusunda üzerinde durduğu standart ‘’Bireyler besin ilaç konularında bilgilendirilmekte ve bu konuda danışmanlık verilmektedir.’’ şeklindedir. JCHAO standartları interdisipliner bir bakış açısıyla konuda beslenme diyet ve eczacılık bölümlerine bakım planı sorumluluğunu yüklemektedir. Besin-İlaç Etkileşimlerine Sağlık Bakanlığı Bakış Açısı Sağlık Bakanlığı da dünya genelinde olduğu gibi ilaç etkileşimleri konusunda çalışmalar yapmaktadır. İlaç kullanımı konusundaki farkındalığın HALK SAĞLIĞI 155


İlaç kullanımı konusundaki farkındalığın artırılması amacıyla "Akılcı ilaç Kullanımı Eylem Planı 2014-2017" faaliyetleri kapsamında "Etkileşim (ilaç-ilaç, besinilaç)" bilgilerinin tanımlanması’’ planı bulunmaktadır.

artırılması amacıyla ‘’Akılcı ilaç Kullanımı Eylem Planı 2014-2017’’ faaliyetleri kapsamında ‘’Etkileşim (ilaç-ilaç, besin-ilaç)’’ bilgilerinin tanımlanması’’ planı bulunmaktadır. Ülkemizde dünya genelindeki birçok sağlık otoritesi kurum/kuruluş gibi

besin-ilaç etkileşimlerinin azaltılması/önlenmesi için çalışmalar yürütülmektedir. Kullanılan bu takviyelerin düzenli ilaç kullanan bireylerde kayıt altına alınması ve bu bireylerde uzman görüşü alınmadan eldesinin önlenmesinin riskleri azaltabileceği düşünülmektedir. Bu konuda oluşturulabilecek ve eczacı, hekim ve beslenme ve diyet bölümünün birebir takip sağlama imkanı bulabileceği bir etkileşim

sistemi oluşturulması, ayrıca hekimlerin reçete yazma esnasında mevcut program üzerinden besinler ve ilaçların etkileşimlerini görebilecekleri bir sistem kurulması ve hasta takibinde sorumlu sağlık çalışanlarının haberdar olacağı ve bir ortak çalışma alanı oluşturabilecek bu sistem hasta güvenliği konusunda önemli katkılar sağlayabilecektir.

KAYNAKÇA 1. Boullata JI, Armenti VT. Handbook of drug’nutrient interactions: Springer Science & Business Media; 2004. 2. Efsun Karabudak PT, Ed. Besin-İlaç Etkileşimleri: Sansöz Matbaacılık Ltd. Şti., Ankara; 2017. 3. S Won C, H Oberlies N, F Paine M. Influence of dietary substances on intestinal drug metabolism and transport. Current drug metabolism.

156 KONAK

2010;11(9):778-92. 4. Singh BN, Malhotra BK. Effects of food on the clinical pharmacokinetics of anticancer agents. Clinical pharmacokinetics. 2004;43(15):1127-56. 5. Çorum D, Kamil Ü. Besin-İlaç Etkileşimleri. Dicle Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dergisi.10(1):38-55. 6. Ötles S, Senturk A. Food and drug

interactions: a general review. Acta scientiarum polonorum Technologia alimentaria. 2014;13(1). 7. Avoid Food Drug Interactions: A Guide from the National Consumers League and U.S. Food and Drug Administration. 8. Akılcı İlaç Kullanım Ulusal Eylem Planı. Sağlık Bakanlığı; 2014-2017.


HALK SAĞLIĞI 157


Geceleri Işıktan Kaçınmak Meme Kanseri Riskini Azaltabilir mi?

MAKALE OKUMA ÇALIŞMA GRUBU Sema Yaşar Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İletişim: drsemayasar@gmail.com

158 KONAK

Günlük, aylık ve mevsimsel doğal ışık / karanlık döngüleri insanlarda biyolojik saati düzenlemede çevresel ipuçlarını oluşturmaktadır. Bu döngü; vücut fizyolojisi, bağışıklık sistemi ve davranışsal işlevlerin günlük ve mevsimsel değişimlerle koordinasyonunu sağlar. Ancak son 100 yılda sokak lambaları, ilan panoları, dekoratif ev aydınlatmaları, güvenlik amaçlı ve ulaşımdan kaynaklanan aydınlatmalar dahil pek çok kaynaktan ötürü geceleri yapay ışık maruziyetinin artışıyla bu doğal döngü hasara uğramaktadır. Doğal ışığın gün içindeki dalga boyu ve yoğunluk değişikliklerine karşın yapay kaynaklar farklı spektrum ve yoğunlukta ayrıca daha kısa dalga boyunda ışımaktadır. Kısa dalga boylu aydınlatma(440-520 nm) ise melatonin hormonu sentezini etkin bir şekilde baskılayabilmektedir. Daha önce yapılan pek çok çalışma melatonin hormonu baskılanması veya melatoninden bağımsız olarak uyku / uyanıklık döngüsünün bozulması sebebiyle bağışıklık sisteminin etkilenmesi ve hücre döngüsünde oluşan değişiklikler, daha yüksek bir meme kanseri riskine işaret etmekteydi. Ayrıca melatonin baskılanmasının, DNA metil gruplarının kaybı


veya hipometilasyonu ile karakterize epigenetik modifikasyonlarla sonuçlandığı kaydedilmiş, melatonin tedavisinin bu süreci tersine çevirip DNA metilasyon düzeylerinin geri kazanılmasına yol açtığı gösterilmişti. Tüm bu bulguların ışığında, geceleri yapay ışık maruziyeti ve meme kanseri arasındaki ilişkiyi doğrudan incelemek amacıyla Integrative Cancer Therapies dergisinde Haziran 2016 tarihinde yayınlanan bir çalışmada(doi: 10.1177/1534735415618787), toplam 278 kadının meme kanseri tanısından önceki 10. ile 15. yıllar arasındaki 5 yıllık döneminin ışık alışkanlıklarına ilişkin verileri bir anket kullanılarak toplanıyor. Olgular Soroka Tıp Merkezi, Beer-Sheva’daki Kapsamlı Kanser Merkezi ve Tiberius’taki Baruch Padeh Poria Tıp Merkezi’ne giden meme kanseri hastalarından; sağlıklı kontrol grubu ise hastaların arkadaşlarından ve okullardaki kişisel toplantılarla çalışmaya alınıyor (93 hasta 185 kontrol). Meme kanseri ve başka bir kanser öyküsü bulunmayan kontroller, yaş ve ikamet bölgesine göre meme kanseri hastaları ile eşleştiriliyor. Katılımcıların tümü 29 ile 91 yaş aralığında, İsrailli-Yahudi ve vardiyalı işlerde çalışmayan kişilerden oluşuyor. Ankette katılımcıların uyku süresi, geceleri uyanma sayısı, uyku kalitesi, yatak odasındaki ışık yoğunluğu, uyumadan önce gece lambası, yatak aydınlatma lambası kullanımı, TV karşısında uyuyakalma sıklığı, odanın

panjurlarını gece boyunca kapalı tutma, güçlü yapay aydınlatmalara yakın konumda yaşama gibi pek çok kriter sorgulanıyor. Vaka ve kontrol grupları arasında yapay ışık maruziyeti değişkenlerini karşılaştırmak için yapılan regresyon Değişkenler Uyku süresi** Uykuya dalmadan önce yatak ışığıyla okuma yapmak Gece boyu panjurlar kapalı uyumak Güçlü yapay ışık kaynaklarının yakınında bulunmak * 93 vaka, 185 kontrol temel alınmıştır. **Ortalama 20 dk. fark mevcut( vaka: 7.47±1.47, Kontrol: 8.04±1.05)

yunca panjurları kapalı tutma ve güçlü yapay ışık kaynaklarına yakın ikamet etme arasında ortaya çıkıyor. Meme kanseri hastalarının, incelenen 5 yıllık dönemde kontrollerden ortalama 20 dakika daha az uyuduğu, daha sık olarak uykuya dalmadan önce

p Anlamlılık Değeri .03

Odds Oranı (%95 Güven Aralığında) 0.74 (0.57-0.97)

.02

0.81 (0.67-0.97)

.04

0.82 (0.68-0.99)

.01

1.52 (1.10-2.12)

Tablo 1. İsrailli kadınların meme kanseri tanılarından 10 ile 15 sene öncesinde, riski etkilediği düşünülen değişkenler*

analizine göre anlamlı farklar yalnızca uyku süresi, uyumadan önce yatak aydınlatması ile kitap okuma, gece bo-

Daha önce yapılan pek çok çalışma melatonin hormonu baskılanması veya melatoninden bağımsız olarak uyku / uyanıklık döngüsünün bozulması sebebiyle bağışıklık sisteminin etkilenmesi ve hücre döngüsünde oluşan değişiklikler, daha yüksek bir meme kanseri riskine işaret etmekteydi.

yatak aydınlatması kullanarak kitap okuduğu ve nadiren panjurları kapalı tutarak uyuduğu görülüyor. Buna karşın kontrollerin daha az sıklıkla yatak aydınlatması kullandığı ve uyurken panjurları daha sık kapalı tuttuğu görülüyor. Aynı zamanda vaka grubunda güçlü yapay ışık kaynaklarının yakınında ikamet oranı ve uzun süreli ışığa maruziyet daha sık olarak tespit ediliyor. Meme kanseri hastalarının ve kontrollerin iç ve dış ortamlardaki yapay ışık maruziyetlerine etki eden diğer değişkenler ise bu çalışmada HALK SAĞLIĞI 159


Meme kanseri hastalarının, incelenen 5 yıllık dönemde kontrollerden ortalama 20 dakika daha az uyuduğu, daha sık olarak uykuya dalmadan önce yatak aydınlatması kullanarak kitap okuduğu ve nadiren panjurları kapalı tutarak uyuduğu görülüyor. önemli ölçüde farklılık göstermemiş. Aynı zamanda yapılan doğum sayısı, ailesel meme kanseri öyküsü, hormon tedavisi varlığı ve mensturasyon düzeni, rutin yeme alışkanlıkları ve dengeli beslenmenin boyutu, alkol ve kahve

KAYNAKÇA 1. Integrative Cancer Therapies Vol 15, Issue 2, pp. 145 -152 First Published December 1, 2015 2. https://doi. org/10.1177/1534735415618787

160 KONAK

içimi ile ilişkili değişkenler de incelenmiş ancak gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Her ne kadar ankette sorgulanan alışkanlıklara yönelik veri toplanmasında hatırlama payı mevcut olsa da, geriye dönük olarak bu alışkanlıkları öğren-

menin başka bir yolunun olmaması ve istatistiksel olarak anlamlı ölçüde ortaya çıkan değerler, günümüzde hızla büyüyen teknoloji ile birlikte artan yapay ışık kaynaklarının biyolojik döngü ve kanser epigenetiği üzerine etkisini bizlere göstermektedir.


HALK SAĞLIĞI 161


ANKARA ŞUBESİ

Profile for Hayat Vakfı Ankara

Konak Dergisi - 2018 Yaz Sayı 2  

Konak Dergisi - 2018 Yaz Sayı 2  

Profile for hsvankara
Advertisement