Page 1


ESKİCİ

VE

OGULLARI

(ESKİCİ DÜKKANI)


ESKİCİ VE OGULLARI 1 (ESKİCİ DÜKKANI) Yazarı: Orhan Kemal Yayın Yönetmeni: Tanju Anapa Düzelti: Gül Yılmaz Düzenleme: Gülen Işık Kapak Tasarımı: Pınar Kazma Film-Grafik: Ebru Grafik Baskı-Cilt:

Melisa Matbaası Çiftehavuzlar Yolu Acar Sitesi No: ı 8 Davutpaşa Tel: (02 ı 2) 480 07 75

ISBN: 975 33 ı 633-X 16. Baskı: Ekim 2005 Eserin Türkiye'de yayın hakkı Orhan Kemal'in Ailesinden satın alınmıştır. ©Orhan Kemal 1 Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. ve San. Ltd. Şti. Kapakta kullanılan fotoğraf için Sayın Ara Güler'e teşekkür ederiz. Orhan Kemal Kültür Merkezi Akarsu Cad. No. 32 Cihangir-Taksim 134433 İstanbul Tel: 0212. 292 92 45 - 292 12 13 Fax: 02 ı 2. 243 67 82 - 293 63 39

E-mail: info @ orhankemal.org Http://www.orhankemal.org Yayımlayan: Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. ve San. Ltd. Şti. Osmanlı Sk. 24/4 34437 Taksim/İstanbul Tel: 0212.252 38 21 pbx Faks: 252 47 29 İnternet adresi: www.epsilonyayinevi.com e-mail: epsilon@epsilonyayinevi.com

Genel Dağıtım: Yeni Çizgi Yayın Dağıtım Ltd. Şti. Gürsel Mah. Alaybey Sk. No:7 Kağıthane/İstanbul Tel: 0212.220 57 70 pbx Faks: 222 61 55 İnternet adresi ve on-line alışveriş: www.yenisayfa.com


ESKİCİ

VE

OGULLARI

(ESKİCİ DÜKKANI)

OrhanKemal


ORHAN KEMAL, 15 Eylül1914 'te Ceyhan 'da (Adana) doğ­ du. Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan yazar, TBMM 1. dönem milletvekili (1920-1923 ) Avukat Abdülkadir Kemali 'nin oğlu­ dur. Ailesinin Suriye ye zorunlu göçü üzerine, ortaokul son sı­ nıfla öğrenimini yanda bırakmak zorunda kaldı. Askerlik göre­ vini yaparken Ceza Yasası 'nın 94. maddesine aykırı davranış­ tan 5 yılhapse mahkum edildiğinde (1938), hapishanede Nazım Hikmet 'le tanıştı ve onunla ilişkileri, top/umculuk anlayişını etki/edi. 2 Haziran 1970 'te daveıli olarak gittiği So.fya 'da öldü. Mezarı İstanbul 'dadır. Genç yaşmda para kazanmak zorunda ka/ması nedeniyle, ha­ yatm önüne çıkardığı her türlü engel ve ac1, onun iç dünyasını derinleştirdi, zenginleştirdi. Y aşadığı, tamk olduğu, göz/ediği her şey, kaleminin ucunda bir öyküye, bir romana, bir oyuna veya şiire dönüştü. Yriların eskitemediği bir dille, kendine özgü bir gerçekçilik ve srcaklrkla, Türk insanının acılarmı, yoksunluk/arı­ nı, özlemlerini anlatir hep. İlk yapıtlannda 1930 'larda kendi ya­ şamöyküsüne dayanan bir çerçevede, Çukurova 'da tarım vefab­ rika işçilerinin sorunlarını işledi; daha sonra İstanbul 'un kenar mahalle insanlarının, işçilerin dünyasrm yansrttı. Cezaevi göz­ lemleri de Orhan Kemal için önemli bir malzeme oluşturdu. 1967 'de Ankara Sanat Tiyatrosu 'nda sahnelenen '72. Koğuş' adlı oyunu, ona yı/m en iyi oyun yazarı ödülünü kazandırdı. 5


Yapıtları: Murtaza, El Kızı, Y alancı Dünya, Sokakların Çocu­ ğu, Müfettişler Müfettişi, Üçkdğıtçı, Ekmek Kavgası, 72. Koğuş, Eskici Dükkanı, Cemi/e, Nazım Hikmet 'le Üç Buçuk Ytl, Bereket­ li Topraklar Üzerinde, Sokaklardan Bir Kız, Vukuat Var, Ham­ mm Çiftliği, Suçlu, Dünya Evi, Kötü Yol, Yağmur Y üklü Bulutlar, Kmmzı Küpeler, Oyuncu Kadm, Grev, Serseri Milyoner-İki Damla Göz Yaşı, Gurbet Kuş/arı, Evierden Biri, Kaçak, Kanlı Topraklar, Arkadaş Ishkları, Devlet Kuşu, Bir Filiz V ardı, Avare Yıllar, Sar­ hoş/ar, Baba Evi, Çamaşıremın KlZl, Önce" Ekmek, Tersine Dün­ ya, İstanbul 'dan Çizgiler, Yazmak Doludizgin (Günlük-şiir), Bü­ tün Oyunları 1-2, Senaryo Tekniği ve Senaryolar.

6


ı

Setonunda bile otlar biten bereketl i Çukurova topraklarının dört bucağından, i nee l i kal ı n l ı kol l ar gibi uzanan tozl u yo l larda, bir zamanlar deve ler, Bursa çift atl ı ları, çokluk da sabah lardan akşam­ I ara, akşamlardan sabah lara dek gıcır gıcır gıcırdayan kocaman tekerlekli öküz, camız arabaları olurdu. Ş imdi lerde güçl ü kamyon­ ların benzin, mazot koku l u homurtu larıyla çektiği; çuval ya da hararlar dolusu tohumlu, tohumsuz pamuk, arpa, buğday, çavdar, küncü *, şifan* * ın m i lyon larla değerlend irild iği bu büyük, bu ünlü, bu eski, çok eski kentin, ana caddelerinden birine paralel, bozuk parke taş l ı b i r sokağında, alt alta, üst üste dükkan ların, daha çok kunduracı , bakkal, man ifatura, berber dükkan iarının arasındaydı eskic i dükkan ı . Arasındayd ı ama, sıkışmam ı ştı. Öteki dükkan iarın daracıkl ığına, ezi lm i ş, yamu lmuşluğuna karşılık dükkan, cep ağız­ ları sırma i şlemel i İ ngi liz laciverd inden gen i ş şalvarı içinde, sedi­ re yan lam ış, sıra sıra altın dişini göstererek gamsız kahkahalar atan bir eski derebeyi n i hatırlatıyordu. Altında, üstünde, yan ında, yönünde dükkan yoktu. K i rac ı s ı TopaJ istese avuç dolusu para al ır, dükkan ın önce yarısını, sonra •

Küncü: Susam.

**

Şifan: Yulaf.

7


öbür yarısını, daha sonra da altın ı , üstünü, yan ını yönünü kiraya verir, iki oğluyla kend ine kalacak dörtte bire ayak l ı makinesi, iri l i ufakl ı kal ı p ları, köse le, eski pabuç, eski ayakkabı larıyla deri i top­ luca yerleşird i . i stem iyordu. İ şierin akıntıya gittiği şu iyice kesat günlerde b i le avuç dol usu parayla karşısına diki len lere, akları kan l ı i r i gözleri n i öfkeyle çev irerek: "Paranıza sokim dümbükler* ! " d iyordu. "Para zoruynan meka­ n ı m ı mı daraltacaksınız? Dünyada mekan ahrette iman ! " " İy i amma emm i , bu d üven * * s i ze büyük. Gene kend i n b i l i r­ s i n ya, yarı yarıya bölü şsek de b i z de sayende b i r ekmek ye­ sek . . . " "Lan cehennem olun başımdan A l l ahsızlar. Paranız var, e l iniz uzun, kol unuz uzun ... " " İ yi amma . . . " " A m m a s ı n ı n a v r a d ı n ı . . . P a ra n ı zn a n b e n i b e n d e n m i edeceksi n i z kitapsızlar! Bölünecek düven müven yok bende, yal­ lah . . . " Uzun boylu, kara kuru büyük oğl u deği l de büyüğün on yaş küçüğü sokur sokur sokurdan ı p duruyordu, koca heri tin şu kuy­ ruğu d i k l iğine. Ağasıyla karş ı l ık l ı çal ı ştık ları alçak kunduracı masas ı n ı n altından ağası zaman zaman ayağına basmasa, "Lan," d iyecekti "sen in gibi babanın ... töbe estağfurul lah . . . " Lakin ağası . Ağası b i r b ı raksa, avuç dolusu parayla karşı ları na diki len iere "Verin şu paraları ! " der a l ı r, koca herif de l lensi n * * * isterse, "Kesin düven in yarısın ı," bitti gitt i . Dökü lmüş sıvaların ı n altından tuğlaları kırmızı kırm ızı görü­ nen tozlu, örümcek ağl ı çıplak duvarlarda b i l e ne s ıva, ne badana vard ı , hatta komşu dükkan ç ı rak ya da kal falannın renk renk ma­ gazin lerden oyup yapıştırd ıkları gibi yarı ç ı p lak fi l m artistlerinin, ünlü İ stanbul futbolcuların ı n boy boy resim leri n i olsun astırm ıyor­ du ihtiyar.

8

* Dümbük: Pezeveıık. * * Düvcıı: Dükkaıı. * * * Del lcıımek: Del i olmak.


"Ben im sağl ığımda ben im sözüm yürür. Ben cartayı çektikten sonra bıyıkların ızı kazıt ı p oğlan gibi gezin i stersen i z ! " d iyord u . U l u dağlardan yuvarlan ı p gel m i ş kocaınan bir granit parças ı n ı hat ı rl atarak oturduğu makines i n i n başı nda hafifçe k ı m ı ldan d ı , öksürdü, iskemiesinde sağa sola yerleşti, sonra çal ı ş ı rken taktığı beyaz çerçeve l i ufac ık gözlüğünOn üstünden karş ıki göçmen es­ kiciye bakt ı : B i r kad ın müşteri iri l i ufakl ı ayakkabı lar getirm i şti, anan lmak için. O s ı ra kadm anan lmak üzere geti rıneseyd i ayak­ kab ı ları, sadece bakacak, "Avrad ı n ı , b i l mem ne yaptığımın kan ı bozuğu ! " d iye geç i recek, sonra da önündeki nıakineye tak ı l ı işe dal ı p gidecekt i . Olmad ı . Şu birkaç saat içinde göçmene eski ayak­ kabı , terl ik, çocuk sandal ı üzerine çeşitl i iş gel m işt i . İ ç lerinden çoğu y ı l lar yı l ı i şlerin i kend isine yaptı ran eski ınüşterilerd i . De­ mek müşteri lerin i yitiriyord u yavaş yavaş. Karşıdaki ne türl ü dav­ ran ıyordu da müşteri ler ona kaç ıyordu? Daha ın ı kibardı? Daha ını ucuzcu? B i l m iyordu, bilm iyordu bu kahpe dünyan ın i ş i n i . Tüyü bozuk karşıki göçmen ka lkmış ta A l lah ' ı n Bulgari stan ' ı ndan m ı , S ırbi stan ' ından m ı ne gel m i ş, rızkma ortak o l uyordu. Ne hakla? 19 12' de ' Memalik- i mahrüse-i şahane ' n i n * bütün l üğü için Trab­ lus 'ta dövü ştüğü, sol hacağı n ı ' Kah pe bir İtalyan kurşunu ' na ver­ diği sıra neredeydi ? Bulgaristan, Y unan istan ya da S ı rbistan ' da, gavur yum ruğu altında değ i l m i ? S ı fatı s ı fat deği l d i deyyusun. Cam iye gittiğini görmeın işt i . Cenab ıal lah nfıru i lah i s i n i s i l m işti yüzünden. Şu hükümetin de işine akı l erm iyorrlu vesse lam. Ga­ vur i ç i nde gavurlaşın ı ş toh umu bozukları al, geti r, y ı l lar y ı l ı bu toprak lar üzerinde, bu toprakların iyi kötü gün leri n i n kahrını çek­ m i ş yerl i lerinin rızkına ortak et ! Makine dikişi, sarı deri üzerinde bir boy gitti, durdu, döndü, bir boy da böylesine gel d i kten sonra işi b i tt i . Ç ıkard ı , i p l i kleri kesk in fa lçatasıyla kesi p arkasmda, ufac ık kunduracı masas ı n ın baş ı nda çal ışmakta olan oğu l larına bakmadan fı rlattı . Sarı deriden ayakkabı yüzü küçük oğu lun ötüine düşmüş, dalgas ı n ı bozınuştu . *Mcımilik-i mahrüsc-i şiihiine: Osmanlı Ülkesi.

9


Sertçe baktı babasına. Babasının on sekiz yaşı nda, küçük b i r mo­ del i . Babası n ı hatırlatan püskül püskül kaşları h ırsla çatıldıysa da, karş ısında oturan ağası masan ın altından ayağıyla ayağına gene hafifçe bast ı . Ağası ne babasına benziyordu, ne de kendine. Uzun boylu, kupkuru, kavru lmuş . . . Saygısı sonsuzrlu ona. "Çemkirme babana sakı n ! " demek i sted iğini an lam ı ştı. Anlamıştı ama kendi çemkirmiyor, saygıda kusur etmiyordu da ne ol uyordu? Evde ana­ sına: "İ şler kesatlaştı . Büyük oğlan fazla ge l iyor, başı n ı n çaresine baks ı n . Evlen ip üç çocuk sah ibi olmayı nas ı l bildiyse karın larını doyurmayı da b i l s i n . Ben Cenabıal lah deği l i m ki rızk vereyim ! " yol l u bağırıp çağırmıyor muydu? Ağasıyla bakıştı lar. B i rbirlerini an layan bakış lard ı . Gözlerin i tekrar i şlerine indird i ler. İ kisi d e iki ayrı ayakkabı tekinin pençe d ikişlerini d ikiyorlard ı . İ ş bu lsalar, daha doğrusu toptaneı n ı n si­ pari ş i n i karşı l ayacak takımları, e l lerinde bol köse le, deri olsa da ' kendi kontlarına' * erkek ya da zenne * * ayakkab ı l arı yapıp top­ tancıya verseler, verebi l seler . . . Babaları makinen in başından kalkm ı ştı, dizden aşağısı tahta, sol bacağın ı ağı r ağır çekerek dükkandan ç ıkmaya hazırlanıyor­ d u . Küçük ald ırmad ı . Büyük sord u : "Nereye baba?" TopaJ Eskİcİ bakmadan homurdand ı : "Anan ın d i n i ne ! " Kaldırıma h ı rsla indi. Huyunu bi ldiği halde niye sorardı ş u koca ayı? Cam iye, ya da meyhaneye, kerhaneye gitse ne lazım gel i rd i ? Sanki babasını çok seviyor da gözünün önünden ayrı lmas ı n ı iste­ m iyor. Babası n ı seven bir evlat, çoluğu çocuğuyla ihtiyar babası­ na tebe l leş * * * olacağına, kendine iyi kötü bir i ş bul ur, çeker gi­ derdi. "Nereye babaymı ş . . . " Koca gün bağıra bağıra geçip gittiği halde kazançları neyd i? Ü st ü ste, on, on iki, on beş l i ra olsun. Beş i n i ona verse, geriye on l i ra kalacakt ı . İ ş m iydi, i ş m iydi yani ? *Kendi kontlarına: Kendi hesaplarına. ** Zenne: Kadın. *** Tebelleş olmak: MusaHat olmak.

lO


Caddenin sol kenar kald ırımı n ı tahta hacağıyla tok tok döve­ rek i lerl iyordu. O tüyü bozuk göçmen karşıya dükkan açmadan, bir de işlerin böylesine akıntıya gitmediği sıralar. . . O sıra büyük oğlu da sabun fabrikasında vardiya ustasıydı ; ne iyi, ne alayd ı . Parayla oynardı be. Ş imdiki gibi koltuk meyhanesinde, bardağı yirm i beşlik pis açık şarap deği l, Jokantada adam adam rakı içer, eşe dosta ahbaba ıs­ marlard ı . Ş imdi eş, dost, ahbap şöyle dursun, kend isine, nefsi ken­ dine bile zor buluyordu kötü şarabı . Dingi l i yamu lan bu kah pe dün­ yan ı n dem ine, devranına, alan ına, satan ı na, ip tutanına . . . " U ğurlar olsun Başefend i ! " Sesten sah i b i n i anlad ığı halde dönüp bakmadan, "Uğurunun avrad ına," d iye sövdü . TopaJ ' ın s i lme kantar küfürlerine bay ı lan esnaf, dükkan iarından bastı lar kahkahaların ı . Duydu, aldırmad ı . B i r doksan boyu, doksan beş, belki de yüz ki losuyla kaldırırnda tok tok yürüyordu. Kırmızı püskü l püskü l kaşların ı n terin i e l i n i n tersiyle s i l d i . "U ğurlar olsunmuş. Neye uğurlar olacak? Sen in sö­ zünnen mi? Sen in sözünneo bana uğur verecek A l lah ' ı n da . . . " "Başefendi uğurlar ola!" Gene sesten anlad ı . Bu da öteki gibi s i l iğin biri. Hem de öte­ kinden daha s i l ik. İ bo İ brah i m ' in oğlu . Oğlan Cem i l , dünkü ço­ cuk. B i r man i fatura dükkan ı açtı, üç buçuk kuruş kazand ı d iye kü­ çücük dağları yarattı kları n ı sanan lardan . Trab lusgarp 'ta İ talyan ' a kurşun saHarken neredeyd i b u Cem i l ' in babası İ bo İ bram? Aske­ re gitmemek için sıçan del iği arıyordu deği l mi? Ya sol hacağı kangren olduğu sıra, Aziziye Hastanesi ' nde kes i l i rken? G ı k b i le demem i şt i . İ bo, İ bo g i b i kahpe avrat l ı lar o l sa d u m a n ları te­ pelerinden çıkard ı . Asker kaçağı, vatan haininin oğlu. Hükümetin yerinde olsa böylelerin in soyunu sopunu, en iğini cücüğünü sal­ landırır. . . "Uğur o l a b e B aşefendi ! " E l leri arkasında, durdu, sertçe dönd ü : "Seni n sözünneo bana uğur verecek Allah ' ı n . . . " "Oooooşt ! " ll


"Başına bin de kuş tuuuut ! " "Babam d iyor ki . . . " "Baban m ı ? Orospu avratlı baban m ı?" "O kesik Topa! Emmi . İ badete gid iyon hem de ! " Gidiyordu, heye. * Öğle, ikindi, akşam, yatsı , sabah, öğle, ikindi, akşam, yats ı . . . Huzurunda eği l i p kalktıkça burnu büyüyor, asker kaçağı vatan hain lerine, yazının tüyü bozukianna rızkların yönü­ nü değiştirtiyordu. Olmazdı böyle Al lah lık, böyle Allah l ı k olmazd ı . Tut, g ü m g ü m gümüleyen, altın babası büyük ç i ftçi Resu l Ağa'­ n ı n ç i ftl iğinde dünyaya geti rt, on yaşına kadar gak dedikçe et, guk ded ikçe su, on yaş ı ndan sonra saç ların Ashab-ı Kehf'te kesi l i p ağırl ığınca altın dağılsın fakir fukaraya, nenelerin, baban, anan, emmin, dayın, teyzen üstüne titresin ler, ele avuca sığma, palazla­ n ı nca sırtı nda sırma işlemeli tozkoparan cepken, hacağında !acİ­ verdin hasından şalvar, pırıl pırı l rugan çizmeler, altında bakla kın hal i s Arap kan kısrak. Çukurova ' n ı n tozl u yol ların ı gece deme, gündüz deme arşı n la, nerde muhabbet var koş, kim nereye avrat kapatm ış haber al, var, git, bas, vur, kır, mec l i s dağıt, sağa sola sarı l i ra saçmaya a l ı ş, feleğin çemberinden geç, sonra da bir harp, bir veba, mal mülk kapan ın elinde kalsın, bardağı yirmi beşlik açık şarabı bile bulama. Olmazd ı , böyle Al lah l ık olmazd ı . Kendi bir ku l, aciz bir ku lken . . . "Ooo Başefend i, nerye böyle?" Bakmadı . "Başefendi bee ! " Gene bakmad ı . "Öyle m i Başefendi?" Heyheylerinin gene başında olduğu anlaşılmıştı, bakmayacaktı . Bakmayacaktı ama, bakmal ı , sövüp saymalıyd ı . S o n çareye baş­ vurdular: "Bahri Paşa ge liyor Başefend i ! " E n zayıfyanıydı; arkasında kavuşuk elleri, sİperi geriye dönük kül renkli kasketiyle durdu, çevresindeki esnaf kalabalığına püs­ kül püskül kaş larıyla baktı, baktı, bakt ı . 12

*lleye: Evet.


"Ne deyim oğlum," ded i , "hepiniz orospu kasığında yatmışsın ı z ne deyim? Sövülmedi k yerin i z kalsa sövecem amma ... " Ç arşı içinde TopaJ Eskici ' ye en çok sataşan, onu en çok küp­ lere bindirenlerden biri o lan kısa boylu, arsız berber kalfas ı Bahri sözün ü kest i : "Sööv. Sen in sövmen bana dokunmaz k i . " "Dokunmaz m ı?" "Dokunmaz ya. B ahri Paşa'nın yanağını okşadığı bir insan değil misin?" TopaJ Eskic i ' n i n ett i ah l ak yüzü kıpkırmızı kes i l d i . Açtı ağ­ z ı n ı , yumdu gözün ü . B ahri Paşa ' n ı n da, onu Adana'ya val i ya­ pan Sultan Ham id ' in de, Su ltan Haınid ' in A t-i Osman ' ın ı n da Al­ l ah ı n dan, kitabı ndan başlay ı p, küncüden ufağı na, küncüden ufa­ ğından İ sa'sı, Musa'sı, evl iya, enb iya, Azra i l , Cebra i l , M i kail, İ srafi l ' ine kadar sövülmed ik yerler i n i b ırakmad ı . B u Bahri Paşa meselesini şu yen i yetme orospu çocukların ı n d i l ine düşüren hep o oğlan Cem i l ' in asker kaçağı , vatan h a i n i babası İbo İ bram ' d ı . Yoksa n e b i l eceklerd i Bahri Paşa ' y ı bunlar? "Bahri Paşa, Bahri Paşa . . . Siz ne b i l i rsiniz Bahri Paşa'yı . B ah­ ri Paşa dediğiniz, astığı astık, kestiği kesti k bir adamd ı . Dedem i n de, babamın d a a hbab ı . B ir gün babamnan gidiyorduk, sokakta kar­ ş ı laştık. Ayaküstü yanağırndan hafif bir makas a ld ı . İ nsan alıbab ı­ nın çocuğunu sevip o k şamaz m ı ?" Berber kalfası Bahr i : "Geris i var," ded i , "erkeksen geris i n i d e söy le ! " "Neymi ş gerisi?" "Sen daha iyisini b i li rsin." İbo İ bram' ı n oğlu Cem i l kenardan yerleştird i : "Babam d iyor ki . . . " Oğlan Cem i l ' e h iç d ayanamazdı , topaJ hacağ ı n ı çeke çeke üstüne yürü d ü : "Ne diyor?" ·

·

13


Oğlan Cemi l esnaf kalabalığına karıştı : "Diyor ki, Bahri Paşa'ynan böyle böyle d iyor! " TopaJ Eskici atacak b i r şeyler arandı, bulamayınca üstüne tok tok koştu . "Seni anasın ı avrad ı n ı . . . U lan sen in babanı biz zaman ında eve kapatır da, başına krep atıp, avrat n iyetine oynatırdık. Adam m ı oldu ş imd i?" Kalabal ığın arasında eğlencel i bir kavalamaca başlam ı şt ı . Her kafadan bir ses çıkıyor, çarşı inl iyordu. "Eheeeey, eheeeeey, eheeeey ! " "Geldi h a geldi h a geldi geldi geldi ! " "Tuuuuuuut, tut emmi tut ! " ! '' o o . o . o •• o . o . o o • • • o ••

Sağa sola koşmaktan fena yoru lmuştu. Alnında tomurcuklanan terieric kıpkırın ızı, kötü kötü sol uyordu . Oracıktaki dükkaniardan birinin kenarına sırtıyla dayanmasa düşecekt i . Gözleri nin önünde karaltılar uçuşuyor, tepesinde koca çarşı, bozuk parkeleriyle so­ kak fırıl fı rı l dönüyordu. Sağdan soldan bardak bardak su koştur­ dular. "Buyur emm i ! " "Emmi buyur! " " B u daha soğuk emm i . . . " Rasgele birini aldı, çöme ldi, sol e l i n i baş ına koyup ağır ağır içtikten sonra: "Ooooh," ded i . "U ian ne kötü şey bu ihtiyarl ı k be ! " Başını sal lad ı , içini çekti, sonra ağır ağır kalktı. Çarşı başında­ ki cam in i n mi nares inde ikindi ezan ı n ı okumakta olan müezzine başını kaldırd ı : "Anl ad ık," dedi, "anladık. Bağırıp durma. Rızklarıınızın kökü­ ne iyitten İyiye* kibrit suyu dökün d iye gel iyoruk caın i n i ze had i ! " Cam i n i n yolunu tuttu. * iyitten iyiye: İyiden iyiye. 14


2

TopaJ Eskici y ı l larca önce Çukurova'nın gerçekten de güm güm gümü leyen büyük çiftl iklerinden birinde dünyaya gözlerin i açtı, ama güm güm gümü leyen bu büyük çiftlik gibi nice n icelerini satın alabi lecek çok daha büyük çift l i k t erin bulunduğu Çukurova'da TopaJ Eskici ' n i n dedesi Resu l Ağa, pek pek oıia çiftçi say ı l ırd ı . O y ı l lar meınlekette henüz tren yol u döşcnmediği, kanıyan iarsa buran ı n ma l ı n ı mahsu lünü şuraya, şuran ınkin i buraya götürüp ge­ tirmed ikleri için, buran ın malı mahsul ü burada, oran ı nki orada ka­ l ı r, ç i ft l i k sah ipleri buğdayları, arpaları, küncü, pamukları fakir fukaraya bedava dağıtmasalar bi le, gene de bol bol verirlerd i . TopaJ Eskici, arabalar dolusu kavun karpuzların, sepetler, kav­ sara den i len küfeler dolusu üzümler, erikler, kayısı lar, incir pes­ t i l leri arasında gerçekten de nazla n iyazla büyümüştü. On yaşına kadar saçlarının kız saç ı gibi uzatı ldığı, on yaşından sonra Tarsus'ta Ashab-ı Kehrte kesi ldiği, kes i len saçların ı n ağı rl ığınca fakir fu­ karaya altın sadaka ed ild iği de doğrudur. "Dede kurban, dede hay­ ran," d iye uzun beyaz saka t ı n ı torununun yüzüne gözüne sürerek seven dedesi Resu l Ağa'yı, en çok bu uzun, beyaz saka l ın dan, bir de şimdi kend i n i hatırlatan, u l u dağlardan yuvarlanı p gel m i ş gra15


nit parçasına benzeyen gen iş bedeninden hatırlar. Ama Ç ukuro­ va'ya Doğu ' dan çal ışmak üzere yirm i yaş ında geldiğini, TopaJ Eskici ' n in dünyaya gözleri n i açtığı ç i ft l iğin azgın gel in iyle anl a­ şıp, kocasını zeh irleyerek adam ın yerine geçtiği n i bi lmez. Tozkoparan cepken, laciverd i n hasından şalvar, pırıl pırıl çiz­ meler, baklakırı Arap kan kısrak, kad ı n l ı erkekl i içki mecl i sleri, vurmalar, kırmalar, zorla kaç ırdıkları kad ın ları bağ çardaklarında çırılçıplak soyup aynatmalar fi lan doğrudur. Ama o y ı l larda bü­ tün bunlar yalnız ona vergi deği ldi ki. Hall i mal lı, gözü pek her ağa çocuğunun tutumu buydu. Onu başkalarından ayıran öze l l iği ol masa, o da öteki lerden seç isiz* geçer giderd i . TopaJ Eskic i ' nin öze l l iği dedesi Resu l Ağa' dan deği l, ne ka­ faca, ne de bedence babasına şu kadarc ık benzemeyen ufak tefek babasından gel iyordu. Bu baba, o y ı l lar "Sultan)" den i len, şimdi­ ki l ise karşıtı "İdadi"de okumuş, iriyarı babası Resul Ağa'n ın zen­ g i n l i ğ i n e a l d ı rm a d a n , h atta i htiyarın bütün yasak ları n a s ı rt dönerek fabrikatör Gülbenkyan ' ların çocuklarıyla arkadaş l ı ğı ar­ tırm ı ş, onlardan Ermen ice, Frans ızca bel lemiş, i l l e de "Fabrika"­ ya akı l erd irmeye çalışmışt ı . Neyd i bu fabrika? Kend i kend ine fışı ltı larla çal ışırken sıcak, beyaz duman lar sa­ lan büyük büyük makineler, vını ltıyla dönen m i l lere geç i ri l i ko­ caman kocaman tahta kasnaklar, tahta kasnakları döndüren kayış­ lar, kayış lar, kayışlar . . . Yerl i ler için i l k bakışta "Fabrika" buydu. TopaJ Eskic i ' n i n ufak tefek, kupkuru babası içinse -Gülbenkyan ' ların oğullarıyla sıkı fıkı olmaktan gelen bir hazırlıkla- "Fabrika", deli deli dönen b i rtakım kayışlarla kasnakların çevird iği makinelerin baş döndürücü uğu l­ tusunda toh u m l u pamukları yutup, tohumsuz bem beyaz kusan, kusulmuş bembeyaz pamukları şaşılacak bir h ızla birtakım yollar­ dan, çenge l lerden geç irirken, kıvırıp, büken, masuralara saran, sarı l m ı ş masuraları şakırt ı l ı tezgahlarda kola koku l u kaymak gibi *Scçisiz: Farksız. 16


bez haline geti riveren bir güç 'tü. Bu gücün daha şimdiden yüzler, hatta b i n l erce insan ı n gün lerce çal ı ş ı p ancak ç ı karab i leceği i ş i birkaç saatte ç ıkarıverdiğini görüyor, "Fabrika"ya karşı korku l u bir hayran l ı k duyuyordu. Yerl i ler d i lediklerince "Gavur akl ı, it ak­ l ı ! " desin ler. Bu "Akıl"ın günün birinde dünyayı saracağını, in­ san lardan pek çoğunun e l inden ekmeği n i alacağı n ı , onun d i l i n i an lamayan, ona dost olmayan ları n üzerinden s i l ind i r gibi geç ip ezeceğini, onunla dost olmaktan başka ç ı kar yol bulunmadığını seziyordu. İ şte gel m i ş gid iyordu o. Gerç i henüz pek öyle yaş l ı sayılmaz­ d ı , ama gene de böyle düşünüyor, attığı attık, tuttuğu tuttuk, har vurup harman savuran, har vurup harman savurduğu neyse, h ı k dem i ş bumundan düşmüş torununu d a kendine benzetebi lmek için altına baklakın hal is kan Arap atı n ı çekmek, lac iverdin hasından şalvar, pırı l pırıl nıgan çizmelerle onu hovardal ı k alem lerine it­ mekten haz duyan babasına ifrit ol uyordu. i stiyordu ki oğlu bak­ lakın hal is kan Arap at ı, laciverdin hasından şalvar, pırı l pırıl çiz­ melerle hovardal ı k alemlerini deği l, "Fabri ka"yı sevs in, onunla dost olsun, dost olab i l mek için de onun d i l ini bel lesin. Bel iesin ama nerde? Çocuğu ne dede bırakıyordu, ne nine. Dedeyle n ine­ nin can ı sağken oğulun kend i oğl una sözü geçemezd i . Ne demek­ ti mektep medrese? Fabrika ne demekti? Dindaşların ı bir yana b ı rakıp Ermen i lerle düşüp kal kmak, gavurca bel iemek de ne o l u­ yordu? Kendi kati rd i hadi, b i l iyorlard ı, bıraksın da bari yarın art­ larından üç ku lhüval lahi bir el ham okuyacak torunları kafır ol ma­ sınd ı ! Y i layet mektCıbi kalem indeki ufak tefek baba, oğlunu d i lediği gibi yetiştirebi lmek için, babasıyla annesinin ölmelerini beklemek zorunda kaldı . i lkin Resul Ağa, çok geçmeden d e suç ortağı karısı ölüp ç i ft­ l ikle tarlalar emm i l ere, halalara kal ıp, eski canciğerlikler yerin i bağdaşmaz, korkunç bir düşman l ı ğa b ı rakınca, v i l ayet mektCıbi kalem indeki babaya gün doğdu. Nesine gerekti mal mülk kavga­ s ı . B i r k ıyıya çeki l d i . Derdi zoru oğlu, oğlunun geleceğiydi . B i r 17


yandan okusun, bir yandan da b irkaç zanaat bel leyip b i leğine al­ tın bi lezikler taksınd ı . Dünyanın b i n bir hal i vard ı . Mala mülke güveni lemezdi. Yel üfürür, sel götürür, yangın kül edeb i l irdi . Onun için oğu l, bir zamanlar babasının okuduğu ' Su ltani ' n i n ' Rüştiye ' sine, yan i şimdiki ortaoku la g i d i p gel irken, oku l dönüşlerinde de çarşı içine uğruyor, babasm ı n arkadaşı Dikran Usta'n ın kondura­ cı dükkan ında birkaç saat çal ışıyordu. Çok geçmeden en iyi kun­ dura malzemesinin Fransız köse lesi, Amerikan v idalası, İ ngi l i z ip­ l iği, İ talyan yumağı olduğunu öğrend i . O yaz tat i l inde pençe d i­ kişlerini d i kmeyi be lledi, b i r dahaki yaz da tek baş ına ayakkabı dikecek hale ge ld i . Dikran Usta bol haftal ık veriyord u . Rüştiye' ­ n in d e son una varm ı şt ı . Okuyup rüştiyeyi, arkas ından d a idad iyi bitirse ne olacaktı sanki? Daha şimd iden e l i n e geçen para, vilayet mektlıbl kalem i ndeki babas ı n ı n kazanc ından çoktu. O kış babası gencec ik ö l üverince, rüştiyeyi b ı rakt ı . Bi rkaç y ı l kundurac ı l ı k yapt ı . Günün b irinde Dikran Usta d a ölüp vari sieri dükkan ı sat­ masalard ı , belki de kunduracı o l u p kalacak, dem irc i l iğe heves et­ meyecekt i . Sağda solda kun d u rac ı ka l fal ığı üzerine iş ararken, rastlantı karş ı s ın a ateş gi bi bir Ermeni çocuğu ç ı kard ı : N i şan . Babası dem irciydi N i şan' ın. İ y i giyinen, Karaso ku' daki tiyatroda usul ve erkan mca içen, yumruğuna sıkı bu Müsl üman Osman l ı delikan l ı sın ı pek beğenm i şt i . Nas ı l beğenmesin k i , kantocu küçük Roza yüzünden bir akşam bir iskem le bacağıyla, belki de sekiz ona yakın sulu sarhoşu önüne katmış, tiyatronun büyük gaz lambasıy­ la sarı sarı ayd ın lanan, sigara d umanı, rakı kokusu yüklü havasın­ dan sürüp çıkarmıştı. Arkadaş o ldu lar. İ kisinde de ne avrat, ne akı l . Nerde akşam orda sabah, v u r patlasın ç a l oynasın ! N i şan ' ı n ihtiyar babası da bu güçlü, hovarda, üstelik yakışıklı del ikani ıyı sevmişti. Madem oğluyla böylesine canciğerd i, kundu­ racılık üzerine iş aramanın ne gereği vardı? İ şte demirci dükkan ı . Gündüzleri sırt sırta verip çalışsın l ar, akşamları da Karasoku Tiyat­ rosu mu olur, Kuruköprü, Mele kgirmez Çarşısı' ndaki meyhaneler mi, yoksa Tarsus, hatta Mersin' deki tiyatro, meyhane, gazinalar mı . . . Uzansınlar! 18


İ k i s i n i n de akı l ları na yatt ı . N i şan ' ın babası Boğos U sta' n ı n S iptil i Pazarı'na giderken sağdaki demirci dükkanına namuslarıyla gidip gelmeye başlad ılar. TopaJ Eskici zanaata karşı çok yatkı n olduğundan, kunduracı l ığı bırakıp köten dem iri; ağzı dönen yani körlenen kazmalarta bel ya da öteki dem i r araçların onarı m ı ; dö­ küm işleri derken N işan'la birlikte kalfa olup çıkt ı . Annesi de öl­ dükten sonra büsbütün başıboş kaldı . i şine dört e l le sarıldı. N i şan da öyle. Tozlu alaca karan l ığına hafif bir vın ı ltıyla kıvrım kıvrım dökü len dem ir yongaları kuvvetle pariatan Çukurova güneş inin, hamama çevirdiği dükkanda zeyti nyağına batıp çıkm ı şçasına vı­ cık vıcık belden yukarılarıyla sabah lardan akşam iara kadar çal ı­ şıyor, akşam olunca da Mestan Hamam ı ' nda güzelce yıkan ıp ter­ tem iz düşüyorlard ı gazi n oya, saza ya da tiyatroya. Y ı l lar, kırık plaklarda kalmış çok eski türkü ler gibi ge ldi geçti . 19 1 1- 12 Trab­ lus Harb i . Güneşi Çukurova ' n ınkinden de beter Libya ' n ı n kızgın kum ları, çöl ler, Derne, Trablus, B ingaz i . Zaman zaman beyaz kolonyal şapka l ı İtalyan tarla dövüş, zaman zaman da age i l i kefi­ yel i yert i lerin dost yüzlü ihanetiyle al kan lar içinde kızgın kum la­ ra ya da göklere boy atm ı ş hurma ağaç ları n ı n nem l i göl gesine yuvarlan ış. TopaJ Eskici nerden, nas ı l geldiği n i an layamadığı bir kurşu­ nun sol hacağına saptanmasıyla yüzükoyun kapandığı kızgın kum­ larda kalakalm ıştı . Gözleri n i açtığı zaman geceydi . Ay vard ı, yıl­ dızlar pırıl pırıldı lar. Koca sahra ve o. Böcek çıtırtı ları gel iyordu. Soğumuştu hava ama, daha kötüsü, kurşunun parçaladığı bacağı müth iş acıyordu. Kımı ldanmak isted i olmad ı . Yerde sürüklenmek. O da boştu. Yara l ı bacak şişmişti . Belki de parçalanan kal ı n da­ marındaki olanca kan boşalm ıştı kum lara. Gözlerin i n önünde ka­ raltı lar uçuşuyor, dehşet l i bir açl ık, açl ı ktan da beter, susuzl uktan yan ıyordu. Bağırmak, ölmed iği n i H i lal-i Ahmer'in * teskereci le­ rine duyurmak! Peki ama, ya H i lal-i Ahmer' i n teskereci leri değil * H i lal-i Ahmer: Kızı lay 19


de beyaz kolonyal şapka l ı l ar, ya da age l l i kefıye l i dost yüzlü düş­ manlar duyar, i ş i n i bitirirlerse? Yaşamak istiyordu oysa. Gözlerin i n önünden demi rc i dükkanı, arkadaşı N i şan, t iyatronun sigara duman ı, rakı kokusu yüklü ha­ vasında, göbek atan kantocu kızlar geç iyordu. Ölmeme l iyd i , ne olursa olsun ö l meme l i . Dünyayı asker kaçaklarına bırakmamal ıy­ d ı . Asker kaçağı vatan hainlerin i n keleş keleş sırıtan yüzlerin i ha­ yal l iyordu . Acıyarak bakıyorlardı sanki, "Zavall ı ! " d iyorlard ı . Ah şuradan kurtu lsa, yarası n ı sard ırsa, hava değiş i m iyle memlekete dönse . . . Gözlerini Aziziye Hastanesi ' ni n yaral ı ların i n iediği çadırların­ dan birinde açtığı zaman, sol hacağının dizkapağından aşağısı ar­ t ı k yoktu. Kesi lm i şt i . Bunu öğren i nce şaşaladı i l k i n . Kes i lm i ş m iydi? Sonra hüngür hüngür boşanarak uzun uzun ağlad ı . Böyle şeyleri çoktan kan ıksamı ş ihtiyar cerrah yan ı başında bir sigara yakarken, portatif tahta karyolasını çökerten bu kocaman, bu ağır del ikan l ı n ı n n i ç i n ağladığı n ı sordu. Koskocaman adamdı, utanmı­ yor muydu? Sonra da avutma: Öyle bir tahta bacak yapacaktı ki ona, kesi­ len hacağından bel i rsiz, anlamayacaktı dizden aşağısının yoklu­ ğunu. İ lk zamanlar inand ı, avundu. inanıp avunmak zorundaydı . Ama günün birinde tahta hacakla memleketinin bozuk parkelerin i küt küt dövmeye başlayınca, yaş l ı cerrahın avutmak için öyle konuş­ tuğunu anlad ı . Acıyarak bakıyordu tanıdıkları. İ lle de İ bo İ bram gibi, asker­ den kaçmak i ç i n s ıçan deliği arayıp bulanlar. . . Acıyarak bakışlar günden güne, aydan aya, yı ldan yıla deği şti. Değişınedi belki, ona öyle gel di . Hele Ermen i tehciriyle birl ikte N i şan gibi candan dost­ larından da olunca, tahta bacak koydukça koydu . Tahta bacak koydukça huyu değişti, huyu değiştikçe çevresindeki leri yitird i . Çevresindek i l eri yitird ikçe yurdunu garipser o l d u . Zordu tahta hacakla memleketin sokaklarından geç iş. Acıyarak bakıl ıyord u . Keşke Libya ' n ı n kızgın kum larında can verip kalsayd ı . 20


Fransız işgal i, Mustafa Kemal Paşa, M i l li Mücadele, dağlara, Orta Anadolu 'ya kaç ı ş : Kaçkaç. Toroslar' daki çetelere katı lamayışın acısı. B i rinde, bind ikleri aralıayl a b i r l i kte uçuruma yuvarlan ı rken nası l sa kurtuluş. İ kisi erkek, biri kadı n üç kişi vard ı arabada ken­ d i nden başka. Kad ı n çarşafl ıyd ı . Kad ın m ıydı , kız mıydı? Yüzü­ nü s iyah peçesiyle sıkı sıkıya örtmüştü . İ ki adam kayalardan boş­ luğa paçavra gibi uçarken, yüzü siyah peçesiyle sımsıkı kapal ı kadının çığl ığından genç olduğunu anlam ı şt ı . Kadın hem gençti, hem de yeryüzünde Allah 'tan başka k imsesi kalmadığın ı söylü­ yord u . Bundan böyle ne yapacaktı kız başıyla? Koynunda taşıdı­ ğı ufac ık Kuran ' ı ç ı karm ış, kitaba iki e l iyle sımsıkı sarı lm ışt ı . O gece, dağların s ilah sesleriyle uzak uzak i n i edi ği saatlerde, b i r kayan ın dibinde sabaha kadar dertleşti l e r . B i r türlü açmadığı s ı k ı sıkıya örtü l ü siyah peçesi n i n gerisinde kad ın, garip l iğinin öykü­ sünü anlattı . Uçuruma yuvarlananlardan biri h astalıklı babasıyd ı, öbürü emm isi. Anasıyla kardaşiarın ı Yen ice yol u üzerindeki bir yapıya doldurup yakın ıştı Ermen i ler. Bundan böyle yapayaln ızd ı , ne yapacaktı? Koynunda taşıdığı Kuran 'ı, siyah çarşafı, sıkı s ıkıya örtündü­ ğü siyah peçesiyle yatsı namazını kılarken İtalyan Harb i ' n i n tahta hacak l ı to pal ı n ı düşünüyordu. To pal 'sa bir sigara yakın ıştı kadına bakarak. Ne kadar benziyorlardı birbirlerine! O da yapayaln ızd ı, o da. Al lah ' ın emri, peygamberin kavl i üzere giri şse ayıp m ı ka­ çard ı? Ayı p kaçmasa bi le, i ster m iyd i baka l ı m . Erkeğinin tahta hacağından rahatsız o l maz mıydı? Gecen i n içinde ayın pariattığı yüksek yalçın kayalar sabah ın taze ayd ı n l ığıyla mor mor yüze çıkarken, anlaştılar. Ne d iye ra­ hatsız olacaktı kocasının tahta bacağından? A l l ah vergisi bir şey­ d i . E l i nde madem gül gibi kundurac ı l ığı, dem i rc i l iği vard ı . . . Adana, Antep, Maraş'tan Fransız' ın; Antalya' dan İtalyan ' ın; Bursa' dan, İzmir'den, Yunan ' ın ve sonunda İ stanbul ' dan Düvel i Muazzama'nın kovuluşu, barış. Anasının kucağında büyük oğluyla 21

·


yurda dönüş. Tahta hacakl a memleket i n i n bozuk parkelerini ye­ n iden döverek ekmek peşinde koşuş. Y ı l lar gel d i geldi geçti . Yen i düzen in hayı huyu, devri l i p gi­ den imparatorlukla birl ikte Topa! Eskici ' n i n sol hacağı da unutul­ muştu. Şimdi mal mül k, i ş güç, takım, tezgah edinme devriyd i . Yağmurlar yağmış, yarıklar kapanm ı şt ı . Trablus m ırablus . . . On­ lara neydi Derne ' den, B i ngazi ' den, Yemen, Kafkasya, Al lahüek­ ber' den? Hem neydi bu kı lkuyruk Topa! ' ı n suratı? Gittiyse gitti, hacağ ı n ı kızgın çö l lerde b ı raktıysa b ı rakt ı . On l ar mı gönder­ m i ş lerd i ? Bacağı n ı orada b ı rakmas ı n ı o n l ar m ı söylem i şlerd i ? Açsın gözünü, m a l mülk kapışma yarışına o d a girişsind i . B u ya­ rışa tahta hacakla giri l mez dem iyordu ki kanun ! İ çine attı, üzüldü, küstü herkese, dünyaya bile. Demek testiyi götürüp dolduran da, kıran da bird i ? Demek sol hacağının öykü­ sünü, dedesi Resu l Ağa'yı, babas ı n ı , N i şan ' la geç irdiği mutlu günleri dinieyecek kimse bulaınayacaktı? Karısı, yalnız karısı . . . Sabah lara kadar sancıdan kıvrana kıvrana yırtı lan oğluyla uğra­ şırken arada kara kara düşünen kocasına dönüyor, "Düşünme he­ rif!" d iyordu. "Kulun emeği Tanrının yan ında hiçbir zaman kay­ bo l maz. Onlar bu dünyadaysa biz de öbür dünyad a ! " Ş i m d i k i eskici dükkan ı n ı ucuza kiralad ı . Kiralar ateş pahası deği l , sudan ucuzdu.' Ayakl ı bir saya makinesi, birkaç tahta kal ı p, l s paha Pazarı ' ndan gerekl i kunduracı masası, bir kanat köse le uy­ durdu. i şler y ı l lar yı l ı iyi gitt i . Güzel, tem iz lokantalarda rakısını içti, eşine dostuna ısmarlad ı . B i r zaman gel d i ki, kundurac ı l ı k üzerine i şler tavsad ı . 1936, 37, 38, 939'da A l man dünyayı önüne katın ca, askerden boynu bükük; zaval l ı, mazlum bir el kızıyla ge­ l i p anasını kıskançl ı ktan del iye döndüren büyük oğlunu, şeh irde­ ki sabun fabrikalarından birinde vardiya ustası bırakıp Çukurova' nın zengin köylerinden birine göçtü. B ı kmıştı eskici l ikten . B i raz da ağzı dönen kazmalada öteki demir araçlarının onarım ıyla uğ­ raşacaktı . Memnundu. Ağızları sıra sıra altın d i ş l i ağalara basıyor­ du küfrü . K ızm ıyorlardı , tam ters i . Kahkahalarla gü l üyorlard ı . 22


Köyün bu nekre, e l i nden i ş gelen dem İrcİsini i şe boğuyor, paraya boğuyorlardı . A l lah yürü ya kulum demişti galiba. Karısı da öte yanda ebel i k, kocakarı i l açları, üftirükçülük derken sırt sı rta verip i lkin başları n ı sokacakl arı bir kerpiç huğ yaptı lar. Arkasından b i r inek, kümes dolusu tavuklar gel d i . İkinci oğlunun küçüğü Zel iha, o y ı l l arda yumuk yumuk e l l eriyle kırmızı halka şekeri emen kara kaş, kara gözlü b i r kızd ı . Geceleri altına işiyar d iye anası bir köy­ lü kefeninden kestiği bez parçasını meşine sarıp boynuna muska d iye asmı şt ı . ''Yürü y a ku lum ! " d iyen A l lah ' ın emri I 945'lere kadar sürd ü gal iba, 946, 947, 948' lerde i şler bozuldukça bozu l d u . Aıtık ne A lman, ne de A l man'ın palasın ı sal l ayanlar. Bir Amerikancı l ı ktır başlamışt ı . Daha sonraları renk renk, biçim biçim traktörler ak­ maya başladı Çukurova'ya. Ova bu allı, yeş i l l i , mavi l i, sarı l ı oyun­ caklarla doldu. Pamuk yed i, hatta sekiz l i raya satıldı, yerden bi­ ten mantarlar gibi apartman lar, barlar, mem leketin biçimini değiş­ tiriverd i . Para deste deste kazan ı l ıyor, oluk gibi harcan ıyordu. Bar kızları nın ko lları d i rsekierine kadar hacıağa bi lezikleri, burınala­ rıyl a doldu. Köy yol l arında Desoto ' lar, Kad i l lak'lar Çukurova güneşiyle fırın külüne dönmüş tozları havalara savuruyor, ağızla­ rı sıra sıra altın d i ş l i ağaların kahkahaları Ç i ftçi B i rl iği ' n i n kal ın, sağlam duvarlarında ç ı n l ıyordu. Toprak sah ipleri, fabrikatörler, yurda dışarıdan ınal getirtip dı şarıya yurdun ınal larını gönderen­ ler ıneınnundu, ama TopaJ dem irci gibi lerin yüzünden düşen bin parça oluyordu. B i r zamanlar onu işe, paraya boğanlar artık uğra­ ınaz olmuşlard ı . Toprak renk renk traktörlerle sürül üyor, ın ibzer­ lerle eki l iyord u . "Dinamik ziraat" başlam ıştı . Mem leket ziraatı­ n ın işi bundan böyle Amerikan maki neleriyle görülecekt i . Orta­ çağ'dan kalma köhne dem irc i dükkan i arına ne ihtiyaçları vardı? Yoksa, onun da onlara düzdüreceği yoktu. Kerpiç huğu * , i ne­ ği, tavukları, dükkan ı, tak ı m ı , tezgah ı sattı , karıyı, kızı, küçük oğlunu kattı önüne, tuttu şehrin yolunu. On lar görmeyel i hani şe*Huğ: Derme çatma, barakamsı konut. 23


h i r de epeyce değişmişti. Yen i yeni apartman lar, otel ler, asfalt yol lar. . . Yollar, apartmanlar, ote l ler ama, bütün bun lar daha çok şehrin hemen i l k bakışta görünen yönlerin i süslüyorlard ı . Büyük oğlu gibi gün kazanıp gün yiyenlerin oturdukları kenar mahallelerle asfalt caddelerin böğürlerinden derin lemesine dalınan ara sokak­ l arsa, bozuk parkeleri, bel verm iş, kayk ı l m ı ş harap tahta ya da kerpiç evleriyle hemen hemen kırk e l l i y ı l d ı r b i l i p tan ıd ığı ara sokaklardı . Şehrin hemen hemen göbeğindeki böyle sokaklardan birinde d işlerinin harcı iki gözlü bir ev kiraladı lar ki, köye göçmeden önce bu evde y ı l lar y ı l ı oturmuşlar, eş, dost, ahbap ed inmiş, sonra da çoluk çocuk, giyim kuşam ya da mezar taşıyla övünme yarış ı yü­ zünden, zaman zaman bozuşmuşlard ı . Bozuşmuşlardı ya, ne ç ıkar­ dı? Karısı komşu kad ınl arla bozuştu d iye, gid ip oğl unun oturdu­ ğ u i ş ç i m a h a l l e s i n e veya ay l e ı ğ ı b i rkaç y ü zd e n b a ş l ay a n apartmanlardan b i r i n i n katına yerleşecek deği l d i y a ! Karı kancık m i l leti, birbirini it gibi dalayıp şurda küser, şurdaysa barış ı rd ı . Karı s ı n ın, "Ben o mahal l eye, o görgüsüz insan ların mahal lesine gitmem ! " d iye ayak d i rernesine aldırış etmed i . Kocası nerdeyse o da ordaydı . "Eri, küçük tanrısıyd ı han i bir avrad ın?" Öndeki odası n ı n yan yana iki penceresi bozuk parke l i daracı k sokağa bakan eve yerieşi Id i . Köy unutu ldu. Şeh i r g i b i var m ıyd ı? Köyde insan eş, dost, ahbap yüzüne hasret kal m ı ştı . Sokağın kar­ şı geçesinde, iki ev aşağıdaki pembe konağın öğüngeç, kend i n i beğenmiş sahipleri - i l le d e kad ın- o yıl lardan b u y ı l lara hayli değiş­ m i ş, konaklarını onartıp kat çıkmış, tam ir atölyelerine yen i plan­ ya, torna tezgahları koymuş, büyük oğu l l arı yedek subay olmuş, büyüğün küçüğüyse l ise sona gelm işti. N e olur ne olmaz ... Gerç i böyle şeyler kader, k ısmet, a l ın yazı sıyd ı , ama Zel iha d a hani akça pakça, göze görkemdi . Topa! ' ın karısı eski sidik yarış iarına kulak asmazsa, gül gibi komşuluk ederler, komşul uktan da öte, hısım ak­ raba b i le olabil irlerd i . İ lk bozul u ş, Topa! Eskici 'ye i ş yüzünden o l d u . "Karı s ı n ı n ağ24


zını o deği lden ara ! " dem i şti Topal . Kadın laf geti rd iyse de, eski sidik yarışlarından dağına kin i depreşen komşu, "Nerdee, iş ner­ de?" ded i . " B izimki n i n ağzını b ıçaklar açm ıyor. Bumunu tutsan can ı çıkacak. Amerika p iyasaya dökmüş yedek parçayı, dökmüş yedek parçayı . . . Koca hafta e l i böğründe kara kara düşünüyor. Al­ lah sizi inandırsın, işçilerin haftalığını bile keseden veriyorum, dedi geçende ! " Akşam b u n u duyan TopaJ, h ırsından şişt i şişti evlere sığmaz oldu, "Yalan ! " d iye gürledi, "sümme b i l lah yalan ! Gözlerim kör mü benim? Tekmi l tamir atölyeleri harı l harıl çal ı şıyor, para kesi­ yorlar para ! " Ertesi gün küçük oğlunu yan ına a l ı p tahta hacağıyla parkeleri döve döve tuttu kaç vakittir k i l it l i dükkanı n ı n yolunu. " i şlerine ötürüyüm, dümbükler. Ben i benden mi edecekler? B i lmem neyi­ mi keser yer, kasaba m innet etmem be !" Dükkan, k i l itlendiği y ı l l arca öncen i n en son günündeki gibi duruyordu. Yalnız orta l ı k toz içindeyd i ; duvarları, duvar köşele­ rin i örümcek ağları sarm ı ştı. Baba, oğu l kaptı lar süpürgeyi, çarşı esnafının neşe l i hınk h ınkç ı l ığı, hatta yard ı m ıyla birkaç saat için­ de ayakl ı makineyi, eskici tezgah ı n ı , takı m l arı bir karış tozdan kurtard ı lar. Esnaf alabildiğine ıneınnundu. Gelm işti gene Başefend i ' leri . G ü lünüyor, söylen iyor, arada Başefend i ' n i n de dal ına şöyle bir bin i l iyordu. Ağzının zerrece arşını, endazesi olmad ığından, hası­ veriyordu s i l me kantar küfrü. Basıveriyordu ya işler bir hay l i tıkı­ rında, koynurıda da, köydeki öteberilerin satışından gelme birkaç kuruş, bol bol kahvesi n i , çayını, akşamları rakısını içeb i ld iği için, küfürler pek öyle canı yürekten olmuyordu. Can ı yürekten küfür­ ler, büyük oğlunun çalıştığı fabrika işi paydos edip, oğu l Uç çocu­ ğuyla ortada kahverince başlad ı . Vard iya usta yardımcıl ığı yaptı­ ğı dokuma fabrikas ı n ı n sah ipleri, pamuğu i p l i k ya da bez haline getirip satmaktarısa pamuk olarak ham satınayı daha karlı bulmuş, işçilerine de, "Hükümet gümrükleri açt ı . D ışardan bol bol ip lik bez 25


geliyor, rekabet edemiyoruz. Ne yapalım, fabrikayı kapamaktan başka çıkar yol bulamad ı k ! " d iyorlard ı . Oysa, Kore Harbi dünya pamuk fıyatlarını alabildiğine yükseltmiş, pamuk Türkiye' de yedi, yedi buçuk, sekiz l iraya fırlamı ştı. Ama bunu, ' Koca herife anl at­ mak kab i l olmuyor, küplere b i n iyord u . Sonunda, "Gelsin ben im düvende çalışsın bakal ı m ! " ded iyse de i stemeyerek küçük oğluy­ la kazandıkların ı durup dururken bölüşeceklerdi . N iye? Oğlu, to­ runları için. İ yi amma, dükkan sikke kesm iyordu ki ! "Tüyü bozuk göçmen" de koca şehirde başka yer kalmamış gibi karşısına dükkan açınca, rızklar kökünden bölündü, başladı köy­ den getirdiği üç beş kuruşu yemeye. Hazıra ne dayanırdı? Kar suyu gibi eriyip akmıştı. Deği l lokantada rakı içmek, eşe dosta ısmarla­ mak, bardağı yirm i beşlik açık şaraba bile hasret kalıyordu zaman zaman.

3

Kuru, kupkuru büyük oğlu dükkandan suçlu suç lu ç ıktıktan sonra, küçük oğluna bakmadan sord u : "Nerye gitti gene o?" Küçük de zaten içerleyip durduğu "Moruğa" bakmadan : "Su dökmeye . . . " ded i. B abasının gene dır d ıra başlamasını bekledi . Bekled i ama ihti­ yar nedense su dökıncierin i n h i ç bitmed iğin i d i l ine dolamad ı . Anas ı n ı n dediği doğruydu . Köydeki takım ı n ı tezgah ı n ı dağıtıp şehre göç etmek yaramamıştı. Göç etm i ş, yen iden eskicil iğe baş­ l am ı ş, karşı ianna göçmen dükkan açm ış, ağası n ı i şten çıkarmı ş­ lar . . . Bütün b u n ların suçlusu o n l ara göre babasıyd ı . Köydeki takımını tezgahı n ı dağıtacak ne vardı sanki? 26


"Açmadı n m ı şu meseleyi?" Küçüğün düşünceleri uçup gitt i . "Hangi meseleyi?" "Hangi meseleyi m i?'' "Hangi ıneseleyi ya baba, ne b i leyiın ben hangi ıneseleyi sor­ duğunu? Avucuınu koklaınad ıın ya?" Bu ters karş ı l ığı veren küçük deği l de büyük, ya da kim olursa olsun, küplere biner, sövülıned i k yan ı n ı bırakmazd ı . Küçüğe ise d i l i varmıyordu, oldu bitt i . "Başının çaresine bakınayacak ın ı daha?" " B i l m iyorum." "Ağzını ara demed im m iyd i?" Küçük oğul hacakları arası ndaki örse geçiri l i iskarpin tekinin yen i pençelen m i ş taban ına e l indeki çekiçle kuvvetl i kuvvetl i vur­ ınakla yeti ndi . ' Ağzın ı ara dememiş ın iyıni ş . N esini arayacağıın? Koskoca adam. Eli kalem tutar, okuduğunu an lar, icabında şeyta­ na pabucu ters giyd irir. İ ş bu lsa sen i n ağzın ı n kokusuna hevesl i deği l ya! ' İ şi biten ayakkabı tekini örsten ç ıkarıp az i l erdeki boş tahta sand ığa fırlatt ı . Topa! Eskici boş bu lunup ürkıned iyse de, küçük oğl unun soruya kızd ığını anladı, ' Bokuın ! ' d iye geçi rd i . ' Kızınca benim de ku lağım duyar. Kızmak ınarifet deği l , marifet, babaya yük olduğunuzu aniayıp baş ı n ızın çaresine bakmak. Kızıyorsam, hakl ıyım da kızıyorum, üveyiın değ i l ya o ben im. Toz da kondur­ maz ağasına. Ağam şöyle, ağaın böyle . . . Bana ne ağanın şöylel iği böylel iğinden? Bana onun şöyleliği böyleliği deği l, bu yaşımda et­ tireceği rahat lazım . İ şte geldim gidiyorum . . . ' Önündeki ınakineye geçiri l i s iyah i skarpin tekin i n yan dikiş­ Ieri n i d ikip, işi b iten teki, oğlu gibi, boş sandığa fırlattı, öteki teki ald ı . B i r bu kadar daha yaşayacak değil d i . Oğu l l ar, kız, avrat, gel i n , torunlar . . . Akşam paydoslarında e ş l e dostla üç b e ş bardak şarap 27


içemedi kten sonra . . . Karısı olacak baş belası da, "İçme," d iyordu, "aboneli değilsin ya ! " Kaba kaba öksürdü. Evet, abonel i deği ldi, doğru . Doğru ama, ondan mahrum ol, bundan mahrum ol, i l k akşamda evine gel, otuz yıllık avrad ı n ı n suratma baka baka olanca iştah ın kapansın, sonra d a tavuk g i b i vur kafayı yat. Sabah leyin güneşi üstüne doğdurtmadan kalk, ver e l i­ n i rızkı kesik eskici dükkan ı . N iye? Ne zoru vardı? Otuz, otuz koca yıldır avrat, çoluk çocuk boğazı doyurduğu yetm iyor muydu? Gözü bağlı dolap beygiri m iyd i yan i? H ı rs l ı h ı rs l ı içini çekt i . B undan böyle keyfınce yaşamak istiyordu. Akşam ları şarabı­ nı, lokmanın yağlısını gövdeye indirecek, eşiyle dostuyla yarenl i ­ ği d i lediği gibi sardıracaktı . Tahta hacağıyla sabah lardan akşam­ Iara kadar didinerek çıkard ığı üç beş kuruşa ortak etmek i stem i­ yordu kimsey i . Hele büyük oğlu ... Üç çocuk babası , kazık kadar herif; dünya baba ocağından ibaret deği l d i ya, baksındı başının çaresi ne ! Kalın, kırmızı, püskü l püskü l kaşlarıyla küçük oğluna döndü: "Söyle, bakacaksa baksın başının çaresine artık ! " Küçük oğul gene durmadan, " B e n karı şmam," ded i . "Niye?'' "Niyesi var m ı ? Benim söylemem yakışık alır m ı?" "Al ı r. Ben imarethane deği l i m . Esasta sen in b i l e başının çare­ sine bakman lazım, kaldı ki o. Yaşı m yetmiş işim bitm i ş ben im ! " Küçük oğlunu gözden geç ird i kten sonra sözünün arkasın ı ge­ tird i : "Usulüyle söylers i n . Ben söylersem acı söylerim, sözüm dokunur. Sen kardaşısın ne de olsa. Kend i l iğinden akıl etmiş gibi dersin ki, ağa dersin, babamız artık ihtiyarlad ı, başımızın çaresi­ ne baksak fena olmaz ders i n. Eşşek deği l ya, an lar �ab i i ." Küçük oğu lun daha ustura değmemi ş vahşi, sarı tüylerle kaplı yüzü kıpkırm ızı kes i l d i . "Ağamı n üç çocuğu var ! " ded i . "Var, n'olacak?" "Akşamdan sabaha da yiyecekleri yok! " 28


Gözleri doldu, elindeki çekici ufacık masaya h ırsla attı, boşand ı : "S ı rası geldi m i Müslüman l ığı kimseye vermezsi n . Ö z oğlun bu seni n be. İ nsan ne kadar v i cdansız olmalı k i ... " "Suuuuuuuus ! " D i rsekierine kadar sıval ı kal ı n kol larıyla küçük oğul sustu. Tahta bacağın ı dükkanın toz! u döşemesine h ırsl ı h ırsl ı vuran baba: "Köpek! " d iye gürledi . "Bana akı l mı veriyorsun? Düşün ya­ kamdan artık i l la llah ! Zamanında gidip yazının çıplağıyla evlene­ ceğine, m al l ı mülklü bir kahpe dölü de o bulayd ı . Cenabıal lah m ıy ı m ben? Beyl i k ahır m ı burası?" "Peki, ne yapsın?" "Ne yaparsa yapsın ! " "Fabrika kadro dı ş ı etti, sen d e e l inden ekmeğini a l , tamam. Çol uğu çocuğuyla avuç mu açsın?" B i l iyordu, hepsini gayet iyi b i l iyordu Al lah belasını versin . "Farz edi n ki ben yokum, yahut öldüm. O zaman ne yapacak. s ı nız?" "O zaman başka." "Başka ne demek? O zaman ne yapacak? Ne yapacaksın ız?" "Allah kerim . Ş i m d i varken . . . " Boğulacak kadar h ı rslan d ı : "Yok hey Al lahsız oğlu Al lahsızlar yok; bir kenardaki param ız da kar suyu gibi eriy i p aktı, kefenlik param bile kalmad ı . Yarın cartayı çektim mi, kefensiz mefensiz, it ölüsü gibi meydanda ka­ lacak leşim. U lan dünya, ulan Al lah, u lan devi r, devran . . . " "Sus sus, gel iyor! " Topa! Eski c i sustu, sustu ama olmamıştı. Bağıracak, çağıracak, d i n i man, A l lah kitap, kıyametleri koparacaktı . Koparamıyordu, koparttırm ıyorlardı . Ne bok, ne içine sıçı lası dünyaydı bu. Oğlu­ nun karşısında sus, kızının karşısında sus, am irinin memurunun karş ısında sus, A llah ' ının peygamberin i n karş ısında sus, sus oğlu sus. Karı m ıydı , n i kah l ı karı m ıydı yan i ! 29


Kara kuru büyük oğul, kardeş i n i n karşısındaki yerine usulla­ cık oturdu, i ş i n i a l ı rken babasına gözucuyla baktı. S u dökmeye gittiği sırada bir şeylerin geçtiğin i an lad ı . En az yirm i yıldır tan ı­ yordu babası n ı . Yarıdan çoğu ağarın ı ş bir kucak kırmızı sakal ının titremesi, makines i n i n başında korkunç bir küfür gibi mosmor oturması boşuna deği l d i . Ağız tad ıy l a, rahat rahat sövüp saya­ mamak, iç indeki leri dökernernek zorunda kal ınca böyle olu rdu. Kardeşi de tıpkı babası gibi, baş ı n ı e l i ndeki i şe eğd ikçe eğm i ş ... Ne vardı? Ne geçm işti aralarında? Yoksa gene kend isi için mi? Geçenlerde anasına da bağırıp çağınrken üstlerine geldiği mesele mi? B i rden babasının e l indeki iş gözüne çarptı : "Baba, baba ! " ded i . İ htiyar öfkeyle döndü : "Ne var?" "Tersi nden dikiyorsun . . . " E l indeki işe baktı i l kin, sonra büyük oğl una, daha sonra küçü­ ğe. Az önceki o mosmor, o kıpkırm ızı yüz sararm ış, del in m i ş bir balon gibi fıssadak inmişti. Ne d iye, ne d iye gevezel i k etmi şti sanki büyük oğlandan ötürü küçüğe? i ç i n i dertli dertli çekti, başını sal lad ı : "İ htiyarlık," dedi, "aah i htiyarl ı k . . . " Küçük oğluna baktı, aldırış bile ettiği yoktu . Acı acı gülümse­ di. İ nsan ın hem çenesi düşüyor, hem de ... " Küçük aldırmad ı . "Öyle deği l m i Al i?" Küçük gene aldırmadı .

30


4

TopaJ Eskici, akşam ı n sekizine doğru makinesi n i n başından kalktı, i ş önlüğünü soyundu, ceketini koluna aldı, dükkiindan ç ı k­ madan önce: "Ki l i d i vurduktan sonra iyice yoklayın," ded i . " İ leri geri çe­ kin. B iri gel ir, açar, girer içeri de bu dirlikten de ol uruz . . . " Küçük oğu l arkasından sövdü. Büyük oğu l tığını balmumuna batırırken gülümsed i . Küçük h ırsl ı h ı rs l ı söylend i : " İ leri geri çekin, yoklayı nmış. Dükkiin k i l itlerneyi d e b i lmeye. cektik artık." E l indeki çekici masaya att ı . "Kalk yahu, deyyusu s e n m i zengin edecen?" "Yok canım." "Sabahı n altısı ndan akşam ın sekizine kadar eşekler gibi çalış, sonra da ... " B üyük oğu l bakmadan sordu : "Sonra da?" "Soğan doğra. Kalk hadi , kal k da caddeyi tuta l ı m ! " Ceketlerini a l ı p çıktı lar. Küçük oğul dükkiin ı n kepenklerin i gürültüyle indirdi, pas l ı kocaman k i l i d i taktı, ki l itled i . "Giivur m a l ı bu giivur," ded i . " B i kitlersin, carp d iye kitleni r ! " Yan yana dükkiindan ayrı l ı rlarken büyük oğul sordu: "Paran var m ı?" Küçük durdu, kuşkuyla bakt ı : "Ne o lacak?" " Ü ç sornun alalım, bize gide l i m . " " B e n de bel ledim ki ikişer bardak şarap yuvadayal ı m d iye­ cen . . . " 31


" Ö nce ekmek ! " Çarşı hemen hemen boydan boya kapan m ı şt ı . Tam a l t baştaki cam inin yan ı ndan döndüler; fırın oradaydı , üç s ıcak sornun aldı­ lar. Şehrin en büyük caddelerinden birini geç iyorlardı . Elektrik­ lerle al, yeşi l , kırm ızı, mav i reklam lambaların ı n ayd ı n lattığı güb­ re koku l u ağustos gecesinde telaş l ı insan l ar, taks i ler, otobüsler. . . Karşıya geçerlerken bir bis ikletl i a z kalsın küçük oğu la çarpa­ caktı . Küçük oğul ürktü, koltuğundaki soruunlardan birin i yere düşürdü. Al ırken sövdü. Üfled i öptü, başına koydu. On beş, y i rm i ad ım sonra efendiden biriyle çarp ı şt ı l ar. A z kalsın ekmek gene düşecekti, düşmed i . Bu kez de adam ı n ' pardon ' una sövdü . Ağası , "Bu akşam ç o k sinirl isin," ded i . "N iye?'' Küçük oğul aldırmad ı . B üyük, "Ha?'' ded i . " Gene cevap alamay ınca, ne olursa olsun, eşelerneye karar ver­ d i . Babası n ı n gündüzki öfkesi boşuna deği ldi. "Bir radyomuz olsaydı . . . " ded i . Küçüğün tepesi att ı . Ağasma karşı y ı l l ar y ı l ı duyduğu saygıyı fi lan unutarak, 'Ayran ı yok içmeye, at la gider s ıçmaya, ' d iye ge­ çird i . Beriki üsteled i : "Ne dersin?" Sertçe döndü. "Neye ne derim?" "Bir radyomuz olsaydı d iyorum ... " " " " Radyomuz, buzdolabımız, düdüklü tenceremiz . . . " Kardeşi n i n baş ı n ı h ı rsla öteye çevirişi gözünden kaçmadı . Kolunu tuttu. "Seni n can ı n s ı k ı l ıyor gal i ba?" '' . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ?'' "Ha?" . . . . . . . . . . . . . . . . . ..... . . . . .. . . . ?" "Niye s ı k ı lıyorsun sahi?" "

32


"Boş ver." "Dem i n bir şeyler geçtiyd i gal i ba?" Sertçe döndü, ağas ının kuru, esmer yüzüne şüpheyle baktı . "Nerde?" "Dükkanda." "Ne gibi yani?" "Babam la. Ha?" Ağlayacak kadar hırs l ı , "Boş ver," ded i . "Ben im i ç i n m i?" "Boş ver dedi k ya yah u ! " B i r süre yan yana yürüdüler. H ızla geçen taksi ler, keruse de­ nen körüklü fayton lar, korna ve arabaların çan sesleri ... Büyük, usul usu l , gizlerneye çal ıştığı bir kah ırl ı l ıkla: "Can ım sıkılır d iye korkma," ded i . "Geçenlerde anama söyler­ ken de duydum. Bakamam, edemem, baş ı n ı n çaresine baks ın dal­ gası değ i l m i?" Küçük oğu l sıkıntıyla döndü. "Şeytan bazen öyle hükmed iyor ki, u lan kap çekici, koca kafasına b ir. . . bir daha . . . B üyük oğu l hayretler içinde, durakladı . "Baban ın ha?'' " Öyle babanı n . . . Şimdi gene d inden imandan çıkacağım. U lan bütün fos be ! Bakamam, edemem. Madem bakamazd ın, vaktiyle düşüneyd in hırbo ! A lt tarafı bir eskic i parçasısın. Nene gerekti üç çocuk ! " Büyük oğu l düşünee l i düşünee l i yürüdü, b i r sigara yakt ı . Küçük, "Öyle deği l m i?'' ded i . "Değ i l tabi i ." B u kez küçük duraklad ı . "Değil m i?" "Değil." "Demek dan dun etmekte haklı?" "Hak l ı . Ona b i r sen, hatta küçük bir ç ı rak olsa yeter. Benim de yük oluşum . . . Ne dedi sana?'' "

33


Küçük, küskün küskün yürüdü, ağasını cevaplamad ı . B üyük, d i rseğiyle dürttü. "Ha?" Küçük omuz si I kt i . "H iç." "Sahi ne dedi?" "Boş ver." "Can ım sıkı lmaz dedim ya." Anlatmaktan başka çare yoktu, baş lad ı : "Ne dem�d i k i ? S e n dükkanda olmad ın m ı başlar: Bakamam, edemem. Bösböyük herif. Harbe girmiş çıkmış, gün görmüş, umur sürmüş güya. S a fi kal ıp. Düşmana göster geri çek. Kend inin yüzü tutmuyor, bana böyle böyle . . . " "Nasıl yan i?" "Açıkças ı ; sen i istem iyor! Alt tarafı bir eskici dükkan ıym ış, bey l i k ah ır değ i l m i ş, başın ın çaresine bakma l ıymışsın fi lan fa lan. Y icdansız, bu sen in oğl un, ötek i lerse torunların . B i r: de cam iye gider, namaz kı lar. .. Böyle M ü s l üman lık olur mu ağa?" B üyük oğu l duymad ı, dalm ış gitm i şti. Kardeşinin sorusu ya­ n ıtsız kaldıysa da küçük üste lemed i . Elektrikterin seyrekleştiği, hatta hiç elektri k bulunmayan, ağustos ayında bile çamur içinde, pis pis kokan sokak lardan geçiyorlard ı . Geçti kleri yer, ayın hafif­ ten ayd ınlattığı bir fabrika arkası . K i m b i l i r hangi ked i ya da kö­ pek leşinin çok ağır kokusu yay ı l ıyord u . " P ü f. . . " ded i küçük oğu l . "Şu evlerdeki ler nas ı l yaşıyorlar bur­ da!" Yolun sağındaki pas l ı teneke, kararm ış tahtalarta uyduruluver­ m i ş, eğri büğrü pencereleri gaz lambasıyla hafifçe ayd ı n lan m ı ş evlere bakt ı . Sonra a k l ına ağasının oturduğu maha lle gel d i . B i r­ kaç yüz metre sonra varacakları mahalleyle ağasının oturduğu ev de bunlardan pek geri kalmazd ı . Ağasına usu l lacık baktı. A l ı na­ b i l i rd i bu sözden . Ama aralı bile deği l gibi görünüyordu, dalmış­ tı. Ayın alacalaştırd ığı yüzünden bel l i olmuyordu sıkıntısı. 34


H iç konuşmadan, b i rtakı m sokaklar, toprak yol lar geçip, hen­ deklerden atlayarak mahal leye geldi ler. Büyük oğu lun evi, koca­ man bir ahşap konağın en alt kattaki rutubet l i odalarından biriyd i . İ ki kardeş daracık sokağa gird i ler. Ortal ı k ac ı acı yan ık şif* koku­ yord u . Büyük oğulun karısıyla üç çocuğu kapı önündeyd i ler. S ı ­ c a k ağustos gecesinin b u l a n ı k göğünde kaynaşan i r i yıld ızlarla ay üzerine konuşuyorlard ı : A l lah on lardan birinde m iydi? Herhalde. Dünyayı oradan yönetiyordu demek k i . Ş imdi oturmuş konuştuk­ ları n ı da duyuyord u . Peki nas ı l duyuyordu? Kucağındaki en kü­ çük oğluyla kapı eşiğine oturmuş kupkuru annen in böyle sorulara verecek yanıtı olmamakla beraber, uruurunda da deği ldi. Al lah ne­ reden yönetirse yönetsindi dünyayı. Olup olmadığın ı b i le düşün­ meye h içbir zaman vakti olmamıştı . Al lah var, yok . . . Ö nem l i olan, tükendi tükenecek yağd ı . Şu kütlü toplama mevs i mi gel iverse de şuradan çekip gitsclcr, hepsi her yandan çal ışsa, kışa bari bu d i r­ l i kten kurtu lsalard ı ! Dar sokakta, beyazlara bürünmüş b i r işçi kad ın karş ıdan kar­ şıya geçiyordu ki, büyük oğu lun çocukları birden sokağı yaygara­ ya boğarak koştu lar: "Babam gel iyor! " "Babac ığım gel iyor ! " "Babaaa ! " "Amcam da, arncam da . . . " "Ver ekmekleri amca! " "Bana ver amca ! " "Bana ver, bana ver! ! " "Amcam arncam bana ver, verme o pise ! " "Pis sensin terbiyesiz. Verme ona amca. Demin büyük ç i ş i n i yaptı, e l i n i sabun l amad ı ! " Amca her birine b i r sornun verd i . B üyük oğu l karısına yavaşça sord u : "Ne var yiyecek?" * Ş i f: Koza kabuğu. Kuruduğunda kömür gibi yanar. 35


İ nce, uzun kadın fısı ldad ı : "Mah luta . * Yağımız da tükend i . . . " En arkadan gird i , kocasından, gene yavaşça, kibrit istedi , larn­ hayı yaktı, içeri içeri kamburlaşmı ş badanasız duvarlar aydı nlan­ dı lar. Ta karşıda köşede, büyük oğulun asker ocağındaki ressam bir arkadaşı tarafı ndan büyütülmüş karakalem bir resm i ası l ıydı . Çocukların en büyüğü, annes i n i hatırlatan kupkuru Ayşe, babası­ nın resm i n i n ası l ı olduğu yerin yanı ndaki raftan coğrafya kitabını aldı . İ lkokulun dördündeyd i, coğrafyadan bütünlerneye kalm ı şt ı . B i raz da amcasına gösteriş, kitabını açtı, lamban ın yan ına oturdu. Ortanca, Cavit, amcasının e l i n i tutmuştu. Kimseye çaktırmadan para i stedi . Amca sarı bir yirm i beşl ik toslad ı . Y i rm i beş f iği kaşla göz arasında pantolon ce bine indirdikten sonra, yarın fırıldağına* * yen i b i r kaytan alabi lmenin sevinciyle bağırd ı : "Yaşaaa Kemal Paşaa ! " Coğrafya çalışır görünen a bl a b i r şeyler sezm işti . K itab ı n ı kapayıp kardeşinin yan ına sokuldu. "Niye öyle dedi n Cavit?" Beriki ters ters baktı. "Ne dedim?" "Yaşa Kemal Paşa ded in . . . " Omuz s i l kti . "Sana ne?" " H i iç, öyle sordum." "Sorma! " "Küserim ama?" "Küsersen küs ! " "Ablan olmam." "Olma." "Peki i, ben i bayram yerine götür ders i n ... " "Götürmez m i s i n?" * Mahluta: Mercimek çorbası. * * Fırıldak: Topaç. 36


"Götürmem tab i i . " "N iye demi n öyle ded in amcama?" "Ne dedi m?" "Büyük Çişini yaptı da e l i n i sabun lamad ı , dedin." "Sen n iye p i s dedi n bana?" "Pissin de ondan." "Zıkkımın d ib i ! " "Karn ına." "Sen in karnına." Cavit, "Bayrama daha çok var; artan ı da koynuna ! " ded i . A b l a nefretle kitabına gitti, açt ı . Nas ı l olsa bayram gelecekti . İ stediği kadar yalvarsın, götürmeyecekti işte. Görürdü o. Babası , annesi götür deseler b i l e . . . Babasına çok düşkün en küçükse, babası n ı n omuzuna tırman­ mıştı bile. Seri l i yatakların üzerinde babayla oğul alt alta, üst üste güreşmeye başlad ı lar. B i r ara baba, "Söv oğlum emmine ! " ded i . Oğlan, amcas ı n ı n anas ına, avrad ına yarım yarım sövdü . Dal­ gm amca duymad ı . Baba kat ı l ıyordu gülmekten. Kardeş i n i dürt­ tü: "Duydun mu Ali, anan ı, avrad ı n ı tekm i l ka laylad ı ! " Küçük oğul ağasına boş, bomboş gözlerle bakt ı . "Ne?'' "Anan ı , avrad ı n ı kalaylad ı ! " Küçük oğul gene aldırmayınca, e n küçük oğlunu b ı rakıp kardeşinin yan ına sokuldu. "Yahu ne düşünüyorsun A l lahı n ı seversen?" Küçük oğul i ç i n i çekt i . "Hiç." "Şu meseleyi m i ?" Karş ı ianna yüzükoyun uzanmış, konuşulanlardan tekini olsun kaçırmamacasına d i n l eyen Cavit, sivri çene l i yüzü n ü kuru avuç­ ları içine almışt ı . Merakla sordu: "Hangi meseleyi baba?" 37


Amca güldü, yeğenini çekti, öptü, çekiç sapı tutmaktan nasır­ laşm ış avucuyla sarı saçların ı okşadı : "Kerhaneci . Şu sabi tere ekmek geti ren bir babaya nasıl başı­ nın çaresine bak dersin? U lan sen i n kı ldığın namazın da, tuttuğun orucun da . . . " Ağası, "Destuur," dedi, "destur ! " "N iye?'' "N iyesi var mı? S i l me kantar gideceksin. Ne de olsa baban. S i n kefle konuşmak doğru deği l ! " Eski sofra bezin i kocasıyla kaynının önüne seren büyük oğu­ lun karısı sıcak çorbayı geti rm iş, ekmekleri d i l i m lem i ş, ınutfakta b i rtakım işler göriiyordu. Neden sonra geldi, sofraya oturdu. Kü­ çük oğu l yengesi ne gözucuyla bakıyordu. Babasın ın, 'yazının çıp­ lağı ' deyişini hatırlamışt ı . İçinden, babasının insafına sövdii . E n küçük oğl unu d izine oturtan baba, karısına hatırlatt ı : "Çocuğun kaşığıyla sahan ın ı . . . " Kadın fırladı, kaşık sahan la döndü. Büyük oğul cidd i ciddi, "Vaziyet müsait olma l ı da hepimiz ayrı ayrı kaplarda yeme l iyiz," ded i . Kardeşine bakt ı . İ ştahsızca çiğniyor, düşünee l i görünüyordu. B iiyük oğu l sözünün ardını geti rd i : " . . . ayn ı kaptan yemek yüzünden d i ş hasta l ıkları yay ı l ıyorınuş. B i r doktor arkadaştan işittiydim, Orta Anadolu'da bu yüzden i s­ korpit hastal ığı al m ı ş yürümüş ! " Ayşe i l e Cavit kurt gibi yiyorlard ı . Cav it b i r ara anasına baktı. "Çorban da tekm i l is kokuyor ha," ded i . "Yutturdum bel leme ! " Kad ın kızard ı . B iiyük oğul güldü. Ayşe, "Terbiyes iz," ded i . "Terbiyesiz sens i n kız. İ s kokuyor i şte ! " "Zıkkım . " "Karn ı n a ! " Babaları, "Başladınız m ı gene?" ded i . "Kesin bakalı m ! " 38


Cavit kesmedi . "Okula gidiyor d iye fıyaka söküyor bize . Ge­ lecek sene biz de gideceğiz, ne yani?'' B aba da, amca da kahkahalarmı sal ıverd i ler. Sofraya en geç oturan kadın hepsinden önce kalkt ı . İ ki kardeş aynı şeyleri düşünerek ' El kızı ' n ı n ard ından baktı lar. Küçük oğu l gene bozulmuştu. Kaşığı bırakıp çeki l d i . Babasına her zamanki okkal ı küfürlerinden birini savurdu. Ağası , "Destur dedik, ya! " ded i . Cavit soruverdi : "Neye destur dedin baba?" Kad ı n mutfakta b i r şeyler yapıyordu. İk i kardeş sigaraları yaktı lar. Ayşe coğrafyası n ı açm ı ş, başını kitaba indirm i şt i . Cavit bu kez yüzükoyun uzan mamış, d izleri üzerine oturmuş, konuşulan­ ları o her zamanki i lgisiyle d i n l iyordu. En küçükse sarı saçl ı yu­ varlak başını babasının göğsüne dayamış, ağırlaşan gözleriyle karş ı duvardaki bir çivi yarasına bakıyordu. Küçük oğu l, "Şu kadı ncağıza öyle acıyorum ki," ded i . " İ ç i m­ den kan gid iyor. Gid iyor ama ne fayda? Herif insan deği l, cana­ var. İnsan olan bir insan, yed iği lokmayı bölüşür gene de . . . " Cavit, amcasının sözünü kest i : "Anama m ı acıyon amca?" "Yavaş söyle, h ayır." "Kime ya?" "B izim orada bir kad ı n var da . . . " Babas ı : "Cavit be," ded i, "sana bir şey deyim m i?" "Deme, bil iyorum ne d iyeceğini, yat d iyecen." "Heye, yat, rahatına bak ! " "Yatınca rüyamda sütten ırmakta mı çimerim?" "S ütten ırmakta ç imersin, tereyağından dağlar görürsün . . . " "Çocuk mu kandırıyon baba? Ben sen in maksad ı n ı bilm iyor muyum? Beni uyutup, rahat rahat konuşmak. Bundan sonra karış­ mam, dalgamza bakı n ! " İ ki kardeş gene kahkahalarmı saldı lar. Amca, ağasının sigara paketinden bir Köylü yakt ı . Durgun laşm ı şt ı . Ağır ağır söylendi : 39


"Gidip yazın ı n çıplağını alacağına mal l ı mülklü bir kah pe dölü alaydı d iyor. V icdansız herif!" Cavit az kalsın v icdansızın kim olduğunu soracaktı , kendini tuttu. "Ma l l ı mülklüyü mal l ı mülkiüye verirler," ded i büyük oğu l . "Mal i ı ınülklü ben im kahrımı n iye çeksin? Fabrika kadro d ı ş ı yap­ madan önce b i l iyorsun, ben i ml e b i rl ikte fabrikada çalışıyordu. Benden üst istemez, baş istemez, aç kalsa açı m demez ... Neyse ca­ nım, mesele basit: Babamı n eskici dükkanı bu kadar nüfusu bes­ l eyem iyor." "Doğru. Her şey ateş pahası . Başımız kalabalık. Karşıya da o tüyü bozuk göçmen dükkiin açtı ın ı, tamam. Babam ası l ona kızı­ yar." "B i l iyorum ama, boş. Kızınan ın faydası yok." "Yok tabi i, açar herifçioğl u . Herkes sen in başındaki kalabalı­ ğı, işinin bölüneceğin i düşünür mü? Peki ağa, ne olacak bunun sonu?" "Val laha bi lmem A l i . Gün günden kötü gid iyor ! " Köylü 'sünden yen i bir sigara yaktı: "B iz," ded i , "yakında kütlü* toplamaya gid iyoruz! " Küçük oğu l birden tokat yemi ş gibi sars ı l d ı . "Ne?" "Kütlü toplamaya." "Kütlü toplamaya ın ı?" "Heye." "Ciddi m i söyl üyorsun?" "Ciddi söylüyorum." "Nerden çıktı bu yahu?'' "Elc i * * sen akran, iyi bir oğlan. B ize avans verecek . . . " Küçük oğu l bir türlü i nanam ıyordu. "Yahu deli olmayın be ağa," ded i . "O yazı yabanda, o A l lah ' ın * Kütlü : Tohumlu pamuk. * * Elci: l rgatbaşı. 40


sarı sıcağında nas ı l dayanırsın ız? Anlatıyorlar, sivrisinekler arı gibi arı gibiym i ş ! " "Dayanacağız. Eski çarnlar bardak oldu. Büyük ç i ftç i Resul Ağa ' n ı n tarunu olmak, karın doyurmuyor. Hooş, biz o deviriere yetişernedik ya. Dayanacağız yazı yaban ın sarı sıcağına, arı gibi arı gibi sineklerine. Dayananlar da bizim gibi insan . Arı gibi s iv­ risineklere dayanmak, babamın iğnel i sözlerine dayanmaktan daha kol ay ! " Küçük oğu l i ç i n i çekt i . "Doğru, orası doğru y a . . . " "Ee?" "Töbe dayanamazsınız." "Kinin m inin de alacağız yan ımıza . . . " "Ne yapsan ız boş." "Başka çaremiz yok, dayanmaya mecburuz. Şehirde bana göre iş kaldı mı? Fabrikalar boyuna işçi çıkarıyor, babam ın dükkan ı da malum. Ee? Avuç açıp d i lene l i m m i?" "Bildik, gördük, tan ıdıklar duyarsa . . . " "Duyarsa duysun l ar A l i . Ne d iyecekler? Amaaan kütl ü arne­ lesi olmuşlar tuu mu d iyecekler? Desin ler. Sen şimdi bırak bildik, gördük, tan ıdıkları da . . . elci d iyor ki . . . " "Biz burada sıcaktan gelsin karsanbaç * gitsin gazoz, dondur­ ma, anca dayan ıyoruz sıcağa. Orda, gölgesiz yazı yabanda . . . " Cavit dayanamad ı . "Elci ne d iyor baba?" "Diyor ki, günde iki, iki buçuk, iyi çal ı şırsan ız üç l iral ı k kütlü toplarsınız d iyor. B i r hesap ettim, mevsi m sonunda e l i m ize epey hir para geçecek. Bu y ı l pamuk, koza bolmuş. Yazın ı n yüzünde ınasrafımız da olmaz pek. B i raz paralı dönersek, kışa şöyle küçük bir dükkiin açayım d iyorum. Bir örs, bir çekiç, bir raspa, yarım kanat da kösele uydurdum mu . . . " Küçük oğul daldığı yerde şöyle bir doğru ldu. * Karsanbaç: Üzerine vişne şerheti v b . dökülerek yenen rendelenmiş buz. 41


"Demek her biriniz iki, üç l ira kazanab\l irm i şs i niz?" "Elci öyle diyor." "Fena para deği l mi ne?" "Bal;ıamı n eskici d ükkan ı ndan iyi ." "İyi amma, sıcak, s inek o lmasa . . . " "Dayanı l acak. İ ki kişi günde beş l i ra l ı k top lasak kırk günde ne eder?" Ayşe coğrafya kitab ı n ı n kenarında kırkla beşi çarpıverd i : "İ ki yüz l i ra, baba !" "Evet iki yüz l i ra. Bunun otuz kırkını yesek ... Belki de yeme­ yiz. B i raz kuru fasu lyem iz var, biraz da bulgurumuz. Parayı ida­ rel i h arcaı·ız. Cigaradan başka şeye para vermeyiz pek." Küçük oğu l u bir düşünced ir almışt ı . S ivrisinekler arı gibi arı gibi olmasa, sıcağa da boş veri lebi l i rd i ama, sinekler . . . Yoksa iki kişi günde beş kağıt, fena para değ i l d i . B abaları n ı n d ı rd ı rından kurtu lmak da caba. Bugün önünde ağası olduğundan ona bağırı p çağı rıyordu. Ağası gidince dönecekti kendine. Alt tarafı ne, bir boğaz değ i l mi? O da ağasıgi l le gitse, iki buçuk, üç de o kazansa, kazandığı n ı ağasıgi l i n kazand ıkianna katsa . . . Kışın ağasıyla ken­ di kontlarına açsalar eskici dükkan ı n ı . . . Dal ıp gitm iş, tab lan ın kenarında sigarasmın dumanı tavana i p gibi yükse l m i şt i . Kışın, dükkanda ağası, ağasının arkadaşlarıyla filan ufaktan ufaktan şarap içmek, yarenl ik etmek ne hoş o lurdu ya ! Sonra, oğlan Cem i ! gibi, magazİnlerden oyup çıkard ığı artİst resim leriyle dükkan ı n duvarları n ı süsler, canı çekti m i e l i kulağa atar, dayan ırd ı gaze l i n canına. Ş imd iyse, ne d uvarlara resim asa­ b i l ir, ne şarap, ne gaze l . . . Koca herif de kendi kend ine kalsındı kukumav* gibi. Yengesi kahvelerini getirm iş, önlerine koymuştu. Sonra tene­ kesi yer yer pas l ı küçücük kahve tepsi s i kucağında kap m ı n yanı­ na gitti diz üstü oturd u . * Kukumav : Baykuş. 42


Kocası , "Öyle değil m i ? " dedi, "kararımızı vermedik m i?" Anlayamam ı ştı b irden . "Neye?" Cavit tersledi : "Neye neye, bir şeyi de akl ı nda tutamaz." B üyük oğul, "Kütlü toplamaya," ded i . Kadın boynunu büktü . "Evet." Kardeşine dönen büyük oğul içini çekti. "Sıcak, sinek, yağmur, çamur, ayaz ... Hayat bu. Geçim derd i . Savaşmak lazım, savaşacağız ! " Ayşe başını kitabından h ırsla kaldırm ı ştı. Küçük ._o ğulun kafasında ağasının kütlü dönüşü açacağı küçü­ cük eskic i dükkan ı n ı n sazı , sözü, sigara dumam yüklü havası , kalktı. Başını al ıp Demi rköprü, ardan d a Dilberlersekisi 'ne * doğru açı lmayı tasarlamıştı . Amcas ı n ı kapıdan yolcu ed i p dönerlerken, Cavit, babas ının elini tuttu. "Baba ! " "H ı.?" "Neyle savaşacağız?"

5

TopaJ Eskici 'ye sin irlen i p duran kara kuru şarapçı, tezgahı n gerisinden parlad ı : " K e s çenen i moruk, kes ! " TopaJ Eskici, akları kızarmı ş gözleriyle şarapçıya iri iri baktı, sadece bakt ı . * Dilberlersekisi : Adana'da b i r semtin adı . 43


" . . . boşuna bakma. Dır d ı r d ı r, d ı r d ı r d ı r . . . Mil leti rahatsız edi­ yorsun. Kime ne senin derd i nden? Oğluna şunu dem işsin, bunu dem işsin . . . " Omuz omuza şaraphaneyi kal ı n b i r sigara dumanı kaplamışt ı . Tam öbür baştan ince uzun b i r i n i n s e s i yükseldi : "İ kinci ordu, üçüncü kolordu malul lerinden başçavuş eskisi TopaJ Ağa derhal mavrayı * kes ve şarabı n ı yuttur!" Kahkahalar. Bir başkası, " Derdin mi var Başefendi?" dedi, "derd in varsa. . . " Daha bir başkası , "Marka Paşa'ya, Marka Paşa'ya ! " "Mfımaileyh in derd i m i varm ış?" "Derd i varm ış." "Aitm ışaltı Ziya oğlum ... Efendi baban ın i fades i n i a lıver ! " B u yandaki tezgah başında ayakta durmaya çalı şan duvarcı Hasbi de kel leyi bulmuş, arada çıkış yapıyord u : "Bir ayağındaaaaa ç izmeeesi var ! " B irbirine geçmi ş avurtları, i p e dönmüş kravatı, uzun boyuyla, fıti l gibi sarhoş zabıt katibi Altm ı şaltı Ziya, TopaJ Eskici ' n i n ya­ n ına gelmişti bile. TopaJ Eskici kan l ı , kocaman gözleriyle sarhoş sarhoş baktı, sonra, "Merhaba ! " ded i . "Merhaba Başefend i." Topal Eskic i ' n in sunduğu dolu bir bardak şarabı bir nefeste di­ kerken eskic i n i n omuzu üzerinden bakan pos bıyıklı birine göz kırptı . Eski ci görmed i . Z iya 'ya meze verd i, sonra tahta hacağını döşemeye h ırsl ı h ı rsl ı vurdu. Şarapçı, "Hop hop ! " d iye söylend i . Eskici bakmadan, "Doldur şu başları ! " ded i . Kan l ı gözlerin i Altmışaltı Ziya'ya çevird i . "Mil leti rahats ız ed iyormuşum. Ben im derd irnden k i m e ney­ m i ş . Oğluma şunu dem işim, bunu dem i ş i m m i ş . . . " *Mavra: Seyhan Nehri kıyısında, sebze bahçelerine nchirden su veren bü­ yük dolaplar. Dönerken gıcır gıcır in ler, susmamac;ısına. Tıraşı fazla uzatanlara Adana'da ' Mavrayı kes ! ' derler. 44


Tahta hacağını tekrar vurdu. Şarapçı gene parladı . "Ne var yahu, ne patırtı ediyorsun?" "Dolduru n şunları demedik mi?" Şarapçı, tepe saçları dökük garsonuna seslendi : " Heey Şampiyon ! " "Evet?" "Bak şu moruğa, matiz oluyor gene ! " Yanı ndaki b i r müşterisine dert yandı : "Herif iyice morukladı m ı ne? . . Eskiden hemen her akşam gelir, şarabı n ı yutturur, kimseyi rahatsız etmeden basar giderd i . Ş imdi? Hem ara sıra gel iyor, hem de ... " "O zaman lar da çenesi durmazd ı be. Babasından, derlesi n i n ç i ftl iğinden bahsetmez m iydi?'' "Doğru, doğru amma, şimdi büsbütün bi tevi r oldu * . Oğl una şunu demiş, bunu dem iş; kime ne yahu?'' "Hiç can ı m . Herkes in dalgası bozuk. Herkes buraya gel iyor ki kafayı bu lsun, derd i n i merd i n i fi lan unutsun d iye . . . " Kısa kal ın biri, "İdare et! " d iyecek oldu kenardan, şarapçı h ı rsla döndü. "İdare mi? Otuz senedir bu işin içindeyim. Benden daha idareci varsa söylesin ! " ded i . Duvarcı Hasbi ' n in kal ın ses i : " B i r ayağındaaa çizınceesi var ! " Topa! Eskici anlatıyord u : "Bu bacak, b e n bu bacağı Trablus'ta, kahpe bir İ talyan kurşu­ nuna verdim. Say ı ltınadan kesti ler, kangren l i bacağın bayı lıma­ dan kesilmesi ne demek? Kesti ler efendi, lakin A l lah sen i inan­ d ı rsın, bugünkü kadar canı m yanmadı, ciğerim sızlamad ı . " Taa öbür köşeden biri : "Trablus Harb i ' n i m i açtı gene?" Altm ı şaltı Z iya gülerek başını sallad ı . B i r başkas ı : "Al lah yardırnem olsun oğlum Altm ı şaltı, ded i . D i n l e gayrı." * Bi tevir olmak: B i r tuhaf olmak. 45


" D i n leye d i n ieye bütün memleket ezberledi, hafız oldu bre herif." "Sıra dedesinin ç i ftl iğine, tarialarma da gelecek daha ... " "AIIanın emri o ! " "Resul Ağa ' n ın toprakları ha?" "Aynen." "Aitm ışaltı oğlum, hal in m i iyi, d i rl iğin m i ?" Altm ı şaltı Ziya bıyık altından gü lüyordu. Kargaya benzeyen b i ri, "Şarap bel eş o lduktan sonra Ziya mah­ şere kadar din ler," ded i . "Doğru." "Vazifesi ne Ziya ' n ın?" " " " "Bir ayağındaaa ç izmeeesi var ! " TopaJ Eskici bütün bun ları n d ı şında, kendi alemindeydi . " . . . burda, buramda b i r şey, şuramda i şte, yüreğimin baş ında. Ateş düşmüş gibi yan ıyor, yüreğim, yüreğimin başı yanıyor! " Ö nündeki tezgaha alnını dayadı. A ltm ışaltı Ziya çevresini kol­ ladıktan sonra TopaJ Eskici'n i n iki yudum i ç i i m i ş şarap bardağı­ n ı aldı, d ikti , boş bardağı yerine bırakt ı . Uzaktaki adam görmüştü: "Heye kardeş," ded i . "Farkındayım ! " Altm ı şaltı Ziya suçüstü yakalanmış gibi te laşla döndü sesin ge ldiği yana bakt ı . Adam sırıtıyordu. "Gözüın iiz yok, A l lah versin ! " A l n ı n ı tezgahtan kaldıran TopaJ Eskic i sord u : "Çoluk çocuk var mı?" Şarap bardağına uzandı, boştu. Tahta hacağını gene vurdu. Altmışaltı Ziya att ı . "Dört çocuğum var emm i, e l lerin i öperler." "Sağ olsun lar. Torunun?" "Torunum yok ama, yakın." Gözleri sevinçle parl ıyordu. "Benim var," ded i . "Heey, doldu4�


run şu başları ! Ben im üç torunum var, büyük oğl umun çocukları . Üçü de ay parçaları gibi. Dede dede d iye etrafıın ı bir al ırlar ki . . . H e l e küçük . . . B i r buçuk yaşında yok daha, lakin safi akı l ! " Boşları doldurup getiren Şampiyon adeta h ırlad ı : ''Bardaklar o n dört oldu h a moru k ! " TopaJ Eskici duymad ı . " . . . torunun tad ı daha bir başka oluyor. Ben im bir dedem vardı, dedelerin şah ı . Göbeğinde, bembeyaz sakal ı . . . Dede hayran, dede kurban d iye . . . Lakin dedelerin koçuyd u . Nerde şimdi öyle dede! E fend i, A l lah sen i inandırsın altıma bir kı srak çektiyd i, halis kan Arap, baklakırı . . . B i r şa lvar, bir çizmeler vard ı bacağımda . . . Aaa­ ah ah . Dede dediğin, e l i n i şalvarı nın cebine attı mı avuç avuç sarı l i ra ç ı karacak . . . i çel i m ! " Bardakları karş ı l ı k l ı kaldırd ı lar: "Şerefe ! " "Şerefin var olsu n ! " Tokuşturup i çti ler. TopaJ Eskici bardağını yarı layınca bırakt ı . Ağzı nı nasırl ı, kapkara avucuyla s i l d i . " . . . torun larım, c iğerleri m ben im. Tırnaklarına taş dokunsun is­ temem. On ları ağlar görsem ciğerim yanar. Lakin b i l iyor musun, insan bazen dünyaya geld iğine lanet ed iyor. Kendi tatlı canından beziyors u n . En biri, torun larım ın babas ı, büyük oğlum ben i m . Bugün ne ded im ben im küçük oğlana b i l iyor musun? Ded im k i , söyle ağana ded im, başının çaresine baksın ! " Altm ı şaltı Ziya'yı sarhoş bakış lada tarttı . " . . . denecek laf m ı şu? B iri duysa, sapıtın ı ş dümbük der. Der mi demez m i?" A ltmışaltı Z iya baş ı n ı sal lad ı . "Der emm i . " "Ben olsam b e n de derim. i şsiz, beş parasız, ekmeğini yitirmiş, üç çocuk babası eviadına başının çaresine bak demek, çoluk ço­ cuğunla birlikte ö l , geber demek değil mi?'' "Doğru." "Ben im küçük oğlan ne cevap verd i b i l iyor musun? Ağarn ın 47


·

üç çocuğu var, bugünden yarına yiyecekleri yok, ded i, Al lah böy­ le emretmemiş, ded i . Doğru. Küçük oğl umu bunun için severim. Tıpkı ben . Onun yaşındayken ben de tıpkı onun gibiyd i m . Amma nerde ben, nerde o. Ben parayla oynard ı m . Altımda halis Arap kısrağı, bacağımda . . . Hey gidi gün ler hey. Kab i l miyd i biri karş ıma çıksın da böyle böyle desin . . . Sana bir şey soracam . . . " "Sor emm i . " "Oruç tutmakla, namaz kılmakla M üslümanlık olur m u?" "Olmaz . . "Olmaz tab i i , bi lmem mi? B i l iyorum amma, gene de d iyorum işte. Peki, bi ldiğimiz halde bize gene de ters türs laf etti ren şey ne evlat?" Altmışaltı Ziya, "Yokluk," ded i . TopaJ Eskici ıslak kirpikleriyle devam ett i : " B ü y ü k o ğ l u m u n ş i m d i y a n ı m d a böy l e s i n e u c u z l a­ d ı ğ ı n a b a k m a . O n i k i y a ş ı n a k a d a r saç i a r ı n a k ı y ı p k e st i ­ remed iyd i m . Kız gibi gezerd i, adak i t gibi. O n iki yaşındayd ı, al­ dım götürdüm Tarsus'a, Aslıab-ı Kehf'te ağlayarak kestirdim saç­ ların ı da, saç ları nın ağırlığınca altın dağıttıyd ım fakir fukaraya ! " Gözlerinden yaşlar yuvarlandı. " ... şimd i ? Ş imdi ya? E l i nden ekmeğini al ıyorum, kovuyorum, çoluk çocuğunla git geber d iyoru m ! " I ş ı l ı ş ı l terlem işt i . Y ı rtıklarından kuvvetli ten i gözüken gömle­ ğinin kol larını d i rsekterine kadar sıvam ıştı . Kırm ızı, tüylü, kal ı n bi leğiyle terini s i l d i . " . . . devirler değişti, rızklar bö lündü, karlar, kispler yolunu şa­ şırd ı . Ahir zaman mı geldi? Bana sorarsan geldi evlat. Ahir zaman­ da kimse ki mseyi tan ımayacak, baba evlad ına, evlat babasına çem­ kirecek, büyük küçük b i l inmeyecek der kitap. Yalan mı? B i l in i­ yor mu? Ü stüne titred iğimiz yavru larım ızdan nefret etm iyor mu­ yuz? Hatır, gönül, eşlik dostluk, ahbap lık kaldı mı? "Doğru emmi, kalmad ı . " "

48


"Şampiyon, dotdur şun ları ! " Şampiyon boşları alırken, "On altı oluyor h a ! " ded i . "Anlad ık. Meze ver." "Karın doyurmayalım, meze yapalım . . . " "Bir ayağındaaa ç izmeeesi var ! " " . . . bizim dükkan ın karşısına bir eskici dükkan ı daha açıldı m ı sana? İ şierin cip tad ı kaçtı . Del lenmek i şten deği l . B i z i m işlerin yarısı oraya gid iyor. Nas ı l ac ımazsın, o da insan, onun da torunla­ rı var, o da can besl iyor. Görürüm sabah ları, gel i rler dede lerinin yan ına happapla* Üst başları parça parça. O da hakl ı, ben de hak­ _ l ıyım, sen de hakl ısın. Hepimiz hak l ıyız. Peki evlat, haksız olan ki m?" Altm ışaltı Ziya bardağını kaldırd ı : " İ çe k e m m i ! " i çti ler. "Bu gidişle işi boyal ı ispirtoya dökeceğiz gibi ge l iyor bana. Dem in bir manzaraya şah it oldum, sorma. Ayyaş bir kundura bo­ yac ısı var, esrar çek iyormuş. Gammazlam ı şlar. Hükümet ş ıp, bas­ tırd ı . Dal gadaym ış fukara, dalgası bozu ldu. Al lah, kitap tekm i l indirip kaldırd ı . Ded i rakı paha l ı içem iyoruz, şarap ona keza. Bo­ yal ı ispirto bi le Hasanpaşa l ı . Ben de döktüm işi nefes' e * * . Hey Al lahsızlar, hey fakir fukaranın derd inden an lamaz feleksizler. Be­ nim gibi bir fakiri gammazlayıp piyastos ettiri nce dünya düze le­ cek mi? Herifı apar tapar bir götürdüler ki sorma. Fukaran ın ço­ luğu çocuğu varsa yand ı . Bozu ldu ağa bozu ldu, dünya kökünden bozu ldu. Üstüne bastığım toprak ayakları m ı n altı ndan kayıyor sanki. Bugün dünü arıyoruz, yarın da bugünü arayacağımızdan şüphen olmasın. Yüreğim pır pır ed iyor, korkuyorum. Bir bela, bir şerden korkuyorum . Geceleri bana töbe uyku yok. Boğtılur gibi oluyoru ın . Herkes uyurken zıp d iye bir kalkıyorum, tamam . Şu­ ram var ya şu ram? Birisi sıkıyor gibi oluyor. Elde yok, avuçta yok, hastalık var. Doktor, i laç gerekse yand ım. Öyle bir devre erdik ki ( * ) l lappap : Nalın. ( * * ) Nefes: Esrar.

49


ağız tadıyla, rahat rahat ö lemezsin. Gözün açık gider. Şampiyon, doldur!" "Bir ayağındaaa çizmeeesi var ! " " . . . b i rinde can hav l iyle bir sıçrad ı m yataktan . . . B izim köroğl u da uyandı, ağl a ha ağla." "N iye ağladı n?" "Ü rya* amma, bırak. Küçük torun um var ya? Onu gördüm ür­ yamda. Kuşpalazı na tutulmuş. Doktor, i laç hak geti re. Fukara yav­ rucuk al al yanıyor, gözler yuvalarından uğramış ti lcan fı lcan. Dede dede d iye kucağımda can verd i . Gel de dayan, gel de yüreğin bay* versin ! " Yaşaran gözleri ni avucunun içiyle s i l d i . Altmışaltı Ziya, "AI­ d ı rma emm i, içeek ! " ded i . TopaJ Eskici ' n i n omuzu geri sinden bakmakta olan pos bıyıklı, yan ındaki şoför arkadaş ına fısı ldad ı : "TopaJ mopal amma herif esas l ı laflar ediyor h a ! " Kara kuru şoför tan ıyordu eskiciyi . "Tabi i," ded i . "Başçavuşmuş eskiden ! " "Yok be?" "Başçavuş mu, küçük zabit m i ? İ talyan ' a karşı dövüşürken, Trablus'ta hacağı ndan yaralanm ı ş, sonra da kurtlanm ış, kesm i ş­ ler." "Kesmi şler ha?" "Kesm işler. Çok it can l ıdır. .. O zaman bayı ltma mayı ltma nerde? Dayam ışlar bacağa pas l ı destereyi . . . " Şoför, TopaJ Eskic i ' ye hayran l ıkla bakt ı . "Aşk o l s u n . Lakin gövde de gövde h a . Mebus, vek i l gövdesi ! " "Gençl iğinde çok h ızl ıym ış. B izim berber Bahri var, bunun dükkanına komşu, anlat ıyor da ... Bakma şimdi eskic i l i k yaptığı­ na, babası değil dedesi tevatür zenginmiş. Lakin harpler, h icret, E rmeni ayaklanması şu bu derken . . . Şimdi kala kala başçavuşlu­ ğundan bir maaş ı . . . "

50

* Ürya: Rüya. ** Bay vennek: Dayanmak.


"Neyse gene o da bir şey." "Doğru amma, başı çok kalabalık fukaranı n . " " " " Gece yarısına doğru şarapçı, garsonuna seslen d i : "Şampiyon, oğlum ! " "Buyrun patron . . . " "Moruk sızd ı . Al hesabı, sepetle gits i n ! " Topa! Eskici geniş, kem ikli a l n ı n ı önündeki tezgaha dayamış, kül renkli kasketi ensesine kaymıştı. Ordan da yere düştü. Yarı­ dan çoğu ağarm ı ş saçları tepede iyice seyrekleşmişti, ama sağlam­ dı. Omuzunu dürten Şampiyon : "Heey moruk!" ded i . Topa! Eskici inled i . Şampiyon tekrar sarstı. "Moruk be ! " Baş, daya l ı olduğu yerden a z daha kaydı . Kal ın ensesi kıpkır­ m ızıyd ı . "Enseye bak enseye," dedi Şampiyon. " K i l i se d i reği ! " B i r hay l i iti l i p kak ı l d ı ktan sonra baş, tezgahtan kalktı, kan l ı gözler Şampiyon ' a sarhoş sarhoş bakt ı l ar. Tan ım ıyormuş, onu h içbir yerde görmemiş gib i . Sonra bu lanık, sarhoş gözler kısıldı, yüz yumuşad ı, gü lümsedi . "On lar, ded i, on lar benim torun ları m ! " A l n ı n ı tezgaha tekrar dayarnaya hazırlanırken, Şampiyon kol undan h ırsla çekti. "Ay ı ! be, ayı ! . Otel m i burası?" "Torun larım ! " Meyhane susmuştu. Merakla bakıyorlardı Topal ' la Şampiyon'un çekişmesine. Yalnız duvarcı Hasbi ... B ir kenarda kendi alemindey­ d i . Yumulu gözleriyle parmağını havaya kaldırdı: "Bir ayağındaa çizmeesi var ! " Şarapçı d a sinirli sinirli geldi . Koca burun l u bir adamdı, Topa! Eskici 'yi o da başlad ı sarsmaya . . . Eskici kendisine gel i r gibi oldu. 51


"Hıh ! " "Ay ı l ayı l . . . Yarbaşı ' na* gel d i k ! " İ til i p kakı lma, ayıltm ı ştı biraz : "Ne var?" ded i . "Benden ne istiyorsunuz?" "Gör hesabı da bas git! " Acı acı gülümseyen Topa J ' ın d i şleri gıcırdad ı . Şarapç ıya bak­ madan meşin cüzdanı n ı çıkardı, tezgaha fırlattı. A l n ı n ı tekrardan tezgaha dayad ı . Başı ağrıyordu, beyn i n i n içi tokmakl an ıyordu sanki. : Cüzdanı açan şarapçı, " İ şte arkadaşlar," ded i . "On iki l i rası var. Borcu ne kadar Şampiyon?" "On sekiz bardak, patron." "Y irm i beşerden ne eder?" Altmışaltı Ziya ta öbür baştan cevaplad ı : "Beş kırk, beş kırk ! " Pos bıyıklı söze karıştı : "Ne beş kırkı? O n bardak olsa i k i yüz e l l i eder. Y irmi olsa beş yüz. İ ki eksik, dört yüz e l l i . Adamı boğuntuya mı getireceksiniz?" Şarapçı sertçe döndü pos bıyıkl ıya. "Boğuntu mu? Ne boğuntusu?" "Boğuntu tabi i , bal gibi de boğuntu. Sarhoş buldunuz adamı, karmanyolaya getireceksin iz!" "Ne münasebet?" " B i l mem hangi m inarede sepet olduğunu . . . " Şarapçı, pos bıyıkimm yan ına hırsla gitti, kolundan tuttu, kap ıya doğru itt i : "Sen de bas bakalım, had i ! " Pos bıyık d irendi. "O benim paşa keyfim i n bil eceği şey. i şine gelmedi deği l mi? Karmanyo laya getiremed iniz . . . " "Fazla konuşma, al voltan ı had i ! " "Aimıyorum." "Alacaksın ! " * Yarbaşı : Adana'da bir semt. 52


"Aim ıyorum lan, h ı rt ! " H ı rt babandır. Burası ben i m dükkanı m . . . " " i sterse kerhanen olsun." "N e ? K e r h a n e m m i ? B a n a k e rh a n e c i m i d i y o rs u n ? Arkadaşlar, duydunuz ya, bana kerhaneci ded i ! " Altm ı şaltı Ziya uzaktan, "Tamam," ded i . "Duyduk. Kerhaneci ded i sana. Eşhedübil lah şahidiz! " Şarapçı, garsonuna seslen d i : "Şampiyon, çağır bir bekçi . . . B e n sana kerhanec i demeyi gös­ teriri m ! " Şampiyon, fortlarına bastığı eski siyah ayakkabı larıyla bekç i çağırmak üzere dükkandan fırlad ı . TopaJ Eskic i ' n in borcu alınmış, artan parası meşin cüzdan ına konulup cebine soku lmuştu. Pos bıyıki m m h ırsl ı bakışları önün­ de dükkandan çıkarı ldı. Y ı ldız dolu ağustos gecesi, ihtiyarı ken­ dine geti rmişti. At fı şkısı kokan sıcak havayı üst üste kokladı . Başı dönüyordu. Tahta hacağıyla parke teri tok tok döverek yürürken bu lantısı artıyordu. Yan sokaklardan birine saptı. Karan lık duvara tutunarak çömeldi, öğürtüyle uzun uzun kustu. Orac ıktaki kara l ı beyazl ı bir kedi fosforlu gözleriyle yeşi l yeşi l bakıyordu, ihtiya­ rın gitmesini bekl iyord u . İ htiyar kalkt ı . Az açı l m ıştı. Omuzunda­ ki ceketini düşürmemeye çal ışarak, kusmuklu ağzı n ı koluyla s i l­ di, cadden in elektrik ayd ınl ığına çıktı. Durdu, sendeled i. Sonra kar­ ş ıya geçt i . Kepenkleri indiri l m i ş bir terzi dükkan ı n ı n önündeki elektrik direğinin altında duran üzümcünün küçük arabasına hafif bir ya lpayla yaklaştı. Adama sarhoş gözleriyle kan l ı kan l ı baktı. "Merhaba! " Üzümcü, tahta hacak l ı n ı n iyice sarhoş olduğunu an lam ıştı. Topa! Eskici hep o hafıf yalpayla dertli dertli içini çekti. "Bu dünyada, bu bok dünyada evlat, iyi olmaya imkan var m ı?" "Doğru emm i, haklısın." "Üzümün ekşi değ i l ya? 53


"Ne ekşisi? Hal is Balta l ı * , bak." Ü zümcünün uzattığı beyaz üzüm tanesini aldı, ağzına attı, sonra, "Tart baka l ı m iki ki lo," ded i . Kesekağıdına i ştah l a sarı lan üzümcü: "Derhal . . . Hey babam heey . . . Şu mala bak malaaa ... İ ki kilo dediyd i n değil m i ?'' "Aynen." Ü zümcü üzümleri gazete kağıdından yap ı l m ı ş büyücek b i r kesekağıdıyla uzattı . TopaJ Eskici paketi aldı, parasını verd i . Verdi ama neden basıp gitm iyordu? E l inde üzüm paketi, üzüm arabasının önünde sal lanarak sar­ hoş sarhoş diki l iyor, gü l ümsüyordu. Birden sordu: " B e n b u ü z ü m l e r i k i m e g ö t ü r ü y o r u m b i l b a ka l ı m ?" Ü zümcü el lerin i iki yana açt ı : "Lagaybu i l lal lah ! " * * Topa J, neşeden kırılarak sanki müjdeled i : "Torun larıma ! " Üzümcünün i l g i l e n m es i n i , b i r şey ler sormas ı n ı bekled i . . . Üzümcü orah deği l d i . "Üzüüüüüm, Baltah beyazı üzüüüüm ! " TopaJ Eskici tekrarlad ı : "Torun larıma göti.iri.iyorum. Oğlumun çocuklarına. B iri kız, ikisi erkek, üç tane . Üçü de, görsen, ay parçaları gibi ! " " Ü züüüüm, Baltah beyazı üzi.ii.iüüm ! " "Bugün öyle b i r halt ettim k i sorma . . . " "Üzüüüm, hani ya Baltah beyazı üzi.iüüüm ! " "Ded im ki ben im küçük oğlana, ağana söyle dedim, başının çaresine baksın dedim. Lakin, bırak, d i l i m kuruyaydı da demeyey­ d i m . Amma kardaş nas ı l demezsin? Diyor i şte insan. Demek iste*Baltalı : Adana yakınında, üzümüyle ünlü bir köy. ** La.gaybu il lal lah : Gaibi Allah bil ir. 54


mesen b i l e mümkünü yok, d iyorsun. Neden d iyorsun? Karların, kisplerin bereketi kaçtı, ekmek bölündü, ufaldı . . ." "Balta l ı beyazı üzüüüünı ! ! ! " "Doğru deği l m i amma?" Ü zümeli yirm i gün sonra kızını evlend irecekti, para lazı md ı . Gündüzleri dokuma fabrikalarından birinde çal ı ş ıyor, akşamları da birkaç saat üzüm satıyordu. Kıza yatak lazımd ı, yorgan lazım­ dı, üst baş lazımdı. TopaJ ' ın mavrasına tutu lmaktansa, çarşı içine inme l iyd i . Topal ' ı arda bırakıp, arabası n ı sürdü. "Han i ya üzüüüüm, Baltah beyazı üzüüüm ! "

6 Sabah leyin erkenden dükkan ı açan küçük oğu l i ş işlerken otur­ duğu alçak hasır i skem ieye i l işmiş, sokağa dalgın dalgın bakıyor­ du. On sekizindeyd i, dem ir gibiydi, d i lediğini yapmasına kim ne karışabi i i rdi? "Merhaba A l i ! " Baktı, oğlan Cem i l . "Merhaba," ded i . "Bakıyorum, erkencis in?" "Ne yapim? Uyku tutmuyor ki . . . " "Sevda l ı mısın yoksa lan?" S i n irlendi . " O size mahsus oğlum. İ şiniz gücünüz yolunda, mangır, tamam. B u hal i m izle bize kim bakar?" Oğlan Cem i l briyantinden vıcık vıcık saç larıyla geçip gidince tekrardan başladı düşünmeye. On sekizindeyd i evet, ne baba, ne A l lah ! K i mse karışamazd ı . D i lediği gibi yaşayabi l i rd i . Az sonra ağası gel i nce: "Ben de sizinle gidecem," dedi . Ağası anlamad ı . 55


"Nereye?" "Kütlü toplamaya ! " "C iddi m i söyl üyorsun?" "C iddi söylüyorum tab i i . Ö nümde sen varsın d iye bana pek bir şey dem iyor amma, sen gid ince ... " B üyük oğul içten içe sevindi; i ş ön l üğünü kuşandıktan sonra, "Hani sıcak, sinek d iyordun?" ded i . "Diyorum, gene d iyorum amma, sizin can ı n ız yok m u ? O ka­ dar fukaranın can ı yok mu? Bu gece size mi geldi?" B üyük oğu l alçak hasır iskem leyi çekip oturdu, gü ldü: "Heye. Gece yarısıydı; seri l m i ş uyuyorduk. Kapı başlad ı dan dan dan . . . Bel lersin yıkı lacak. Fırlad ı m . Ağzı leş gibi şarap koku­ yor. İçeri girerken bir ağıttır tutturdu. Derken sarı ldı boynuma. Vay ben im oğlum, vay ben im yavrum, yavru larım, c iğerlerim. Yahu baba kend ine ge l, ne var, ne ol uyor? Söylemez." "Çocuklar uyuyor muydu?" "Uyandı lar on lar da. Bu sefer çocuklara . . . Birini bırakır birini al ır. Üzüm de getirmiş. Derken yukardan aşağı bir kussun ... Ne yatak kaldı, ne yorgan. B izimk i gitti, bir acı kahve pi şird i getird i . i çmez. Baba i ç , açı l ırsın, içmez . . . " "Sonra?" "Sonra sağl ık. Zorla içird ik, kendine geleb i l d i . Geleb i l d i ama bu sefer de tutturdu i l le söyle, kardaşın sana bir şey söyleyecekti söyledi mi? Çaktım tab i i , ded im yook, hiçbir şey söylemed i . B i r şey m i söyleyecekti? Ben i uzun uzun süzdü, sonra inand ı, sev indi. Sana sorarsa söylemed im de bari ... " Küçük oğul, "Sordu," ded i . "Demek sizden ge l iyormuş, gece yarı s ı n ı epey geçmişti, ayık geldi eve. Beni uyandırdı, ağana bir şey söyledin m i , ded i . Söylemed im, ded i m . Beni öptü, okşad ı . İ ki bardak şarap içti mi dünyanın en iyi insan ı ol uveriyor! " Büyük oğu l akşamdan kalan işini yen iden a l m ı ştı. "V al lah babam esasta fena deği l ," ded i . "Deği l ama i ş ler kesat 56


gidiyor. Başı kalabal ık. Kendi ihtiyar. Hasta düşer bir kenarda yatar kal ı rsam hanginiz bana bakabi l irsiniz diyor, doğru." Küçük oğu l un iç inden bugün çal ışmak gelm iyordu. Önündeki masadan kundura falçatası n ı ald ı . "Boş ver," ded i . "Boş veri yok. Babam hakl ı ! " Falçatayı masan ın kenarına hafif hafif vuruyordu: "Gavur parasıyla iki mangır etmez." "Öyle deme. Yarın biz de o yaşa geleceğiz. Etrafım ızı torunla­ rımız alsın, yetişm iş ergen oğlumuz, ergen kızım ız o lsun da bak; babam asl ı nda fena deği l, fazla sinirl i ! " "Sen n e dersen de, mangır etmez bence. O yaştaki ihtiyar bir adam şimdi el i nde tespih, boş zaman larında camiden ç ıkmayacak. Bu? Şarap, küfrün dani skas ı . .. Sen gelmeden az önce oğlan Cem i l geçti buradan . Babam olsa d a oğlan merhaba deseyd i tamamdı . Sen in babanı, d iyor zamanında başına krep atı p avrat n iyetine eve kapatır oynatırd ık. Söylenecek söz mü bu?" "Başkası söylese kan çıkar ama, bakma babam nekre, seviyor­ lar. . . Sonra babam ham sofu deği l . Akı l l ı, akl ımın almadığı şeyle­ re inanmam dem iyor ırıu?" "Can ım o ne Al lah tan ır, ne peygamber. B ı rak şimdi bunu da, bugün bir biçim ine getirip şu meseleyi açayım mı?" "Hangi meseleyi?" "Kütlü toplamaya gideceğimizi . . . " Büyük oğul elindeki işi dizlerine indirip doğru ldu. "Sakın ha!" "N iye?" "Ben im yan ımda açma bir; ikinc isi, vazgeç bu sevdadan ! " E l indeki falçatayı masan ın üstüne att ı : "Hangi sevdadan?" "B izimle kütlüye gitme sevdasından . . . " "N iye?'' "Babam ı bırakıp bizim peşim ize düşmen yakışık almaz ! " Küçük oğu l babasını hatırlatarak kıstığı i r i gözleriyle ağasına sinirli sin irl i bakt ı . 57


"Sen de kıyaksın . . . Herif düpedüz kovuyor, ard ından atıp tutu­ yor, sen hala . . . " Büyük oğul üstünde durmad ı . "B izim Cavit var ya? O da uyandı gece. Dedesini bir d i n l ed i , iki dinled i , biz kütlü toplamaya gideceğiz deyivermes in mi? B e ­ reket babam duymadı . Oğlanı yorgan ın altına sokuverdi m . . . " "Ağa be, işine gelmeyen b i r laf ol du mu kayd ırıveriyorsun . B u h uyun öy le hoşuma gid iyor k i . Sana b i r şey soracağım : Ş u A l lah ' ın i ş ine b e n b i r türlü akı l erd irem iyorum." '"Hangi işine?" "Zürriyet verir rızk vermez, rızk verir zürriyet vermez. i stese veremez m i?" " B ı rak şimdi bunu. Demek bizimle gelmek istiyorsun?" "i stiyorum ya, sen gene kaydırd ı n lafı." "Bizimle gelmene babam razı olmaz ! " "Olsun olmasın. Yaşıın on sekiz. Ne karışır? Sabah leyin ana­ ma söyledim, ben de ağamgi lnen kütlüye gidecem, dedim." "Ne ded i?" "Ne d iyecek, anaın ı bil men m i ? Gözü sulu kör Meryem, ağla ha ağla." "Bizimle gelmeye kulağasma, yahut da izinlerini al. Kalplerin i kırma." " İ zin verir m i hiç yahu?'' "Güze l l ikle söylersen verir." "Vermez. Boğaz tokluğuna it gibi çal ıştırmak dururken . . . " "Sen gene de kal p lerini kırmamaya bak! " " O bizimki n i kırıyor amma . . . " "Babadır o." "Al lah değil ya !·" "Ol sun." " İ ki bardak iç ince yumuşadığına ne bakıyorsun?" Kalkt ı . "Su dökmeye gidiyorum b e n . . . " 58


Dükkandan ç ı kt ı . Büyük oğul, tahta kal ıba geçiri l i işine kendini iyice verm i şti . Kardeşinin kendi leriyle birl ikte gelmesi hiç de fena olmayab i l ir­ di, ama bu, babasına karş ı düpedüz bir meydan okuma halini al­ mama l ıydı . Yoksa bir yandan babası, öte yandan anası, çocuğu kandırdığını sanab i l irlerd i . i şine dalmıştı k i , babas ının parkeleri tok tok döven tahta haca­ ğın ın sesini işitt i . Gel iyordu koca herif. Az sonra, hep o u l u dağ­ lardan yuvarlan ı p gel m i ş gran it parçası n ı hatırlatarak, dükkan ın önünde durdu . B üyük oğul işini bırakıp ayağa kalktı. "Buyur baba! " Bakınad ı bile. Karşı göçmen eskiciye döndü, kıpkırmızı saka­ lı, kemerl i iri burnu, kuvvetli çenesi yandan görünüyordu. Homur­ dand ı : "Deyyus ! " Dükkana adı m ı n ı besıneleyle attı, i ş önlüğünü besıneleyle aldı, besıneleyle kuşand ı, makinesinin başına geçip besıneleyle oturdu. Soluyordu, yorulmuştu. Ne vardı bu bok dünyada ki geberip kur­ tulmuyordu l Babası oturduktan sonra yerine oturan büyük oğluna bakma­ dan nefretle, "Dükkanı ortadan kasa l ı m da kardaş ı n la çal ışın," ded i. "Errızk alal lah 'sa göstersi n adaletini. Dokuz bağazı besie­ miyor bu dükkan, zorla deği l ya ! " B i rden öfkelendi : "Errızk alal lah, errızk alal lah . . . Hangi errızk alal lah? Ne Al lah işini b i l iyor bu zamanda, ne kul ! " "Günayd ın Başefend i ! " Sertçe baktı. Berber kalfası Bahri, dükkan ına gid iyordu. "Başefendi ' n i n de avrad ını, sen in de ! " "Başefendi keyifler gıcır mı?" Zevzek esnaftan bir başkası . O sıra dükkana ufak tefek memur k ı l ı k l ı bir kravat l ı gel i p üç gün önce getird iği ayakkabı ların ı i ste­ meseyd i zevzeği de iyi bir haşlayacak, belki de esmayı büsbütün üstüne sıçratıp, sabah sabah esnafla uğraşmak zorunda kalacaktı. _

59


Zevzeği u nutarak büyük oğl una döndü. "Ver ordan beyin rugan ları n ı ! " Görünürlerde rugan fi l an yoktu. B üyük oğul şaşkın lıkla sağa sola bakınırken, babası öfkeyle bağırd ı : "Orda, orda i şte! U l a n orda d iyorum, sabah sabah y a fettah ya rezzak, öfkeın İ başıma sıçratma gene ! " B üyük oğul kıpkırmızı kes i l d i . Ruganl arı gaz sandığının içinde bulup çıkard ı . İ htiyarın çenesi açı l m ı ştı bir sefer. "Göz değil, gön deliği ! " M ü şteri araya gird i : "Zarar yok usta, görmedi , olur." "Kazık kadar herif efendim. Yallah deyince üç çocuk babası . B e n onun kadar bi l e yoktum Trablus'ta İ talyan ' a kurşun sal larken . N ah, bu bacağımı orda bıraktım. Bösböyük adam, peşinde sürüy­ nen eniği var. Sürüynen enik peydahlamak kolay. Marifet on ları doyurmak, giydirip kuşatmak, okutmak, dedcye muhtaç etmemek. İ nsan iki yan ına bakın ı r, gözlerin i dört açar. Orda d iyorum . Ben olsam bakınca görürüm . Neden? Çünkü zihnimi verd iğim i ş bu. Bundan ekmek yiyorum. Şimdi dünya b i tevir oldu. Devirler de­ ğişti, ekmek ufaldı. Hani eski ağalar, beyler? Hani güm güm gü­ müleyen çift l ikler, konaklar?" B üyük oğluna emrett i : "Ver oradan o gazeteyi ! Onu deği l, o n u deği l, gazeteyi u lan ! Ben gazeteyi diyorum, sen sarı kağıda sarı l ıyorsun. Gazete den ince malum . B i r parça dikkat kafi . Kardaşı n nerde?" "Su dökmeye gittiyd i . . . " "Buyrun, sabah sabah su dökmeye. B izim bil d iğimiz . . . Borcu­ nuz mu? Ü ç buçuk l i ra. B izim b i l d iğim iz, sabahl ey i n yataktan kalkınca . . . " Müşteri, " Ü ç yetmez m i usta?" ded i . Topa! Eskİcİ başını sert­ çe kaldırd ı . "Pazarlığı sevmem . . . Sabahleyin kalkınca i l k iş kenefe gitmek, sonra el yüz yıkamaktır. El yüz yıkandıktan sonra kenefe gid i l ­ mez ! " 60


"Üç yeter değil m i ?" "Pazarlığı sevrnem dedi m . Ben i tekmi l bu çarşı b i l ir . . . " "Ben b i l m iyorum." Tepesi attı. " B i l m iyorsan öğren ! " "Keşke karşıki göçmene götürseydim . . . " 'Göçmen ' sözü beynine balyoz gibi indi, büsbütün hırslan d ı : "Göçmen mi? Ş imdi başiarım göçmenin d e , onları başım ıza bela eden lerin de din inden iman ından ha! Seni mumlu mektupla mı davet ettim? Göçmene götüreyd in ! " Müşteri iyice şaşalam ıştı. "Biraz nezaket, biraz edep yahu . . . " ded i . Makinesinin başında şah landı adeta. "Seni n nezaketinin de, edebinin de, boynundaki kravatın da, memurluğunun da . . . Senin dört e l le sarı ldığın o memurluğu biz otuz beş sene önce teptik." Esnaf gene toplanmaya başlam ı ştı . Kenardan biri, "Doğru söylüyor Başefend i ! " ded i . B ir başka­ sı, "Ben şah idim, teperken yanındaydı m ! " " İ bo İ bram d a orda m ıyd ı?" TopaJ Eskici bu sefer tam onlara dönecekti ki, müşteri üç bu­ çuk lirayı makinenin kenarına koyarken, "Bu para bu işe çok," ded i . TopaJ ' ın öfkeden gözleri dönerek, paraları kaptı, adamı n ardın­ dan fırlattı. "Al paraların ı deyyus ! B i z böyle parayı çok gördük! Alt tarafı ne lan? Ü ç buçuk kağıt! Ne abat eder adam ı, ne berbat. Esnaf paraları yerden topl arken, küçük oğu l su dökmekten gel d i . Esnafı n gene babası n ı kızdırdığını sanarak tam çıkışacaktı ki, babası hırsla sordu: "Nerden bu gel iş?'' Küçük oğul, "Heladan," ded i . "Heladan m ı ? S e n d e adam olacan öyle m i?'' Küçük oğul mey­ dan okurcasına d i k i l d i : "Ne v a r gene?" 61


"Ne olacak, h iç . B izim b i ld iğimiz, sabahleyin erkenden kalkı­ I ı r, e l yüz yıkamadan önce kenefe gid i l i p çatlanır. Çatianmadan e l yüz yıkanmaz. Usulden deği l dir, şeriata sığmaz. Evvela çatla­ n ı r, sonra e l yüz yıkan ı r ! " Esnaf dükkan kapısına b irikm i ş kahkahayla gülüyord u . Küçük oğul, "Kes yahu," ded i . "Kenefe gitmenin de şeriatı m ı olurmuş? Sabah sabah ya fettah ya rezzak yah u ! " Kapıya b irikmiş sırıtıp duran esnafa döndü. "Sabah sabah tiyatura oynuyor burada öyle ya, gıdanızı al ıyor­ sunuz. Böyle adamı ben de bulsam ben de güleri m ! " "Ne olmuş adam l ığıma lan?" Yerine geçerken, esnaf da dağı l d ı . Lakin küçük oğu l u n kan te­ pesine adamakı l l ı sıçram ı şt ı . İ skemiesine oturduysa da, e l ine i ş almadı, gelmiyorrlu içinden . Babası sordu: "N iye çal ı şm ıyorsun?" "Çal ışmıyorum ! " "N iye ama, anlaya l ı m?" "N iyesi m iyesi yok, çal ı şın ıyorum işte. insanda çal ışmaya he­ ves bırakm ıyorsun be! Kenefe gitmemize karışırsın, oturup kalk­ mam ıza karışırsın, iki gü lsek karışırsın . . . Ne bu?" Ağası sertçe, "Al i ! " ded i . "Al i 'si mal i s i yok ağa. B i r a n önce basıp gide l i m de kurtu lsun bizden ! " TopaJ Eskici kırm ızı sakal ıyla kireç kesilmiş, yumuşayıverm işti: "Ne var? Ne o luyor ki?" "Ne oluyorsa oluyor. B i raz daha sık dişini, benden de, ağamdan da kurtulacaksı n yakında! " Ağası masan ın altından ayağına bastıysa da ok yaydan çıkm ıştı. TopaJ Eskici ucunu bırakmadı . "An l aya l ım yani, nereye gidiyorsunuz?" "Nereye gid iyorsak gid iyoruz! " 62


"Piyango m iyango mu ç ı ktı? Gömü mömü m ü buldunuz?" "Ne p iyango, ne de gömü . Ekmek bes* seni n dükkan ında değil ya! B i z eşşek olduktan sonra palan vuran mı bulunmaz?" " İ y i amma, nereye gideceksi n iz?" Baklayı ağzından çıkard ı : "Kütl ü toplamaya! " U l u dağlardan yuvarlan ı p gel m i ş gran it parçası, makinesi n i n başında ufaldı, ufa ld ı . . . "Sen d e m i gidecen?" "Ben de gidecem ! " Beklem iyordu bunu, h i ç beklem iyord u . Ne derse der, ne türlü davran ı rsa davranır ama Ali ondan ayrılmaz san ırd ı . "G idecen h ı ı?" "Yok, duracam . Sen i n gibi baban ı n yan ında bu kadar b i le dur­ mak fazla ama, oldu bir sefer. Sabah ı n erken saatlerinde gel, ak­ şama kadar it gibi çal ış, bir boğaz deği l m i ? Ben bu kadar çalıştık­ tan sonra kim olsa sen in verd iğin ekmeği verir!" Topal. fena şaşırm ışt ı . Zaval l ıca, "Peki," ded i, "sen de gider­ sen . . . Bu topa! halimle bana kim yardı m eder yavrum?" "Kim ederse etsin ! " "Kim ederse etsin ha? Demek beni b ı rakıp . . . demek hasta, a l i l sakat babanı b ı rakıp gideceksi n h ı ?" A l i baş ı n ı eğm işt i . Acıın ıyar deği l d i babasına ama renk ver­ memesi de gerekird i . Babas ı n ın yaşaran gözlerin i göstermernek i ç i n onlara s ı rt ı n ı dönüşüne bakınadı b i l e . Topa! ağl ıyordu, gözlerinden yuvarlanan damlalar kırmızı sa­ kal ı ndan aşağ ı l ara yuvarlan ı yord u . N e büyük, ne de küçük farkındayd ı l ar bunu n .

*Bes: Sade, sadece 63


7 Topa! Eskİc İ ' n i n yuvar yuvar karıs ı sokak kapısının yanında bulaşık yıkıyordu. Sokağa ş i f dumanı yüklü, laciverde çalan b i r akşam inmişti. B u saat, mahal le kad ı n l arıyla kızların ı n kapı önle­ rinde çene çaldıkları, daha çok da adam çekiştird ikleri saatlerd ir. i lerdeki arsada çocuklar paçavra topların ı n ard ından koşmaktan k ıpkırmızıdırlar. Y ı ld ı z ı şığında topu nas ı l görürler, nası l koşar­ l ar, nas ı l şut atarlar, nas ı l gol yaparlar? Yaparlar i şte. V ız gel i r la­ civerde çalan alaca karan l ık. TopaJ Eskici ' n i n karısı, arsadaki küçük futbolcuların yaygara­ s ı n ı deği l de, birkaç kap ı aşağıda toplanmış yüksek sesle tartışan, tartışan da değil, o sıra aralarında bulunmayan tam ir atölyesi sa­ hibinin karı s ı n ı çeki ştirenieri işitm i şt i . Yüreği pek yan ıktı ondan . B ulaşığı bırakı p koştu : "Ki im? Fad ime ' n in oğlu mu? İ ki satırlık bir mektubu bile kur­ ban ediyormuş. Bana sorun, bana . . . Lafı n kalp ı deği l essahı * ben­ de. Babasının ağzını b ı çaklar açm ıyormuş ! " Bulaşık s u l u el leri n i kara şalvarına s i l d i : "Herife acıyorum ben, herife. Sessiz herif. Benimki gibi celal­ l i * *deği l . " Komşu l ardan kuru, kupkuru b i r i , "Amaan," dedi, " Nesine acı­ yacan? Benimki gibi i ş inden gücünden olmadı ya. Sonra ne, bak­ ma şimdi sessiz olduğuna. Anam anlatırdı, del ikan l ı lığında içer içer gel i r, anas ı n ı babas ı n ı sapadan geçirirm i ş . Ben i m de az buçuk akl ım erer ya . . . Ş imdiki sessizliği, avradı n ı n korkusundan ! "Bir erkek avrad ı ndan n iye korkar?" Heps i n i n akl ından aynı şey geçtiğinden, gü ldüler. "Malum," dedi Topa l ' ınki. *

Essah : Sahi, gerçek. Celal l i : Öfkeli, gazaplı.

**

64


"Malum ki malum." "Al lah bir erkeği elden ayaktan düşürmesin ... " "Eee anam, yağız itin sonu uyuzlu k ! " "Uyuzluk ki uyuzluk . . . " "Onca mal, mülk, yeyim, giyim . . . " "Oğu l larının subaylar olması . . ." TopaJ Eskici ' ni n karıs ı : "Oğu l larından buluyorlar işte," ded i . "Oğlum subay o l d u d iye zambırından * geçi l miyord u ! " Paçavra top ardından koşan çocuk yaygaraları konuşmaların ı bir süre kesti. Sonra söze gene Topa J ' ın karısı başlad ı : " İ nsan olan b i r insan zihnine şöyle b i r vurur, der ki, ben im as­ lım ne? Hiç. Anam soğan, babam sarmısak. Oğlum doktor mu çık­ tı? Subay mı oldu?" K uru, kupkuru kadın sözünü kest i : "Oğlu doktor çıktı, subay o l d u da n e ? Kocası, zaman ı nda, be­ nim babamın yanında . . . "Duur, bırak şimdi oray ı . Oğlum doktor çıktı, subay oldu söz tems i l i deği l m i ? Gene de büyüklük taslarnam ben olsam . Neden? Çünkü büyüklük Al lah ' a mahsus. i stediğin kadar büyük ol, geldi­ ğin yer toprak, gideceğin yer gene toprak." "Doğru." " K o n u ko m ş u , b i r m a h a l l e l i , h i m d i m k o m ş u . . . İ n s a n olan b i r insan, dağına büyüme komşusuna fort atar m ı ? * * Ben mesela . . . Ne babamnan, ne de i l le kocamı n dedesiynen övünür m üyüm? Ö vünmem . Sevmem fort atmay ı . Herkes Fransız' dan saklanacak sıçan deliği ararken, beni m babamnan emmim göğüs­ lerini gere gere gitti ler de al ınlarından şehit oldular. O biçim şe­ hitlik şerbetini içmek her kula nasip olur mu? Amma ben övün­ mem. B izimki o kadar etti, avrat bırak aks i l iği, kalkak gidek as­ kerlik şubesine an iatak vaziyeti, hökümet maaş bağlar sana dedi "

* Zambır: Çalım. * * Fort atmak: Övünmek. 65


de töbe. Din, iman, A l lah, vatan yolunda bir şehitlik mesela, ayıp deği l m i maaş istemek? Kocamın dedesine gel i nce ... Hepiniz az çok duymuşsunuzdur, o ç i ft l ik, o tarlalar, konaklar, o yeyim, o gi­ yim . . . K imde vard ı? Fort atmak, övünmek ayıp şey, hem de Al­ lah' ı n pek gücüne gider?" "Doğru . . . " "Kurban olayım keremine . . . " "Parmağı yok ki takd ığıynan iki gözleri n i birden al ıversin ! " "Ne güzel oldu amma, fışkı larının üstüne yığıl ıverd i ler. Aferin oğlana, ikı satıman olsun hal lerini hatıriarını sormuyormuş. Ben gene de herite acıyorum. Neden dersen . . . " "Amaaan, ben şu sıra h i ç kimseye ac ım ıyoru m ! " Az i lerideki pembe konağın önünde toplanmış çene çalmakta olan mahal l e l i kızlar arasındaki kendi kızına seslend i : "Kız Zalhaaa . . . Gözü ç ıkmayasıca, yeter çene çald ığın. Şimdi nerdeyse gel i r baban . G i t çalkalayıver o bulaşıkları ! " B ı raktığı yerden sözü tekrar aldı: " ... Ne d iyordum? Haa ... B e n şu s ı ra kimseye ac ım ıyoru m . Neden dersen, hani laf aramızda, sizden s ı r çıkmaz, ben im küçük oğlan var ya? A l i . Dostlardan ırak, aklına ağasıgilnen kütlü dev­ şİrıneye gitmeyi takm ı ş ! " Komşu kad ın lar yad ırgad ı lar bunu. Kütlü toplamaya gitmek, daha çok ırgat, maraba tak ı m ın ın h � rcı, düşük, alçaltıcı bir işti . Yer­ l i kısmı böyle şeylerle a l çal maınal ıyd ı . Demek oğu l ları böylesine alçalm ı ştı? Oğul ları n ı n alçalması, babasıyla anasının da alçalma­ sı deınekti. Kuru, kupkuru kad ın memnunlukla, "Vah vah vah . . . " ded i . "De­ mek böyle?" "Böyle bacı m . Ele güne karşı rezil olacağız. Öylesine zengin, hal l i ınal lı bir deden in torunları, kim derd i ki gün gelecek kütlü devşinneye gidecekler! " "Babasının yanında çalışm ıyor m u küçük?" TopaJ Eskici ' n in karı sı ağlamakl ı bir sesle, "Çal ışıyor bacım," 66


ded i , "çal ı şıyor amma, ne b i leyim ben? Takm ı ş akl ına i şte. Ağa­ s ıgi t gideceklerm iş, bunun da akl ına girm işler el l iiham, * cah i l ço­ cuk ne de o l sa, gidecem de gidecem . . . K i m se lere açam ıyorum utancı mdan, yüreğimden kan lar gidiyor. Eeeh, düşmez kalkmaz bir Al lah . O güm güm gümüleyen çiftl iğin sah ibi dedeleri yattığı yerden başını kaldırma l ı da, torununun çocukların ı görmel i ! (Göz­ leri doldu . ) O yeyim, o giyim kuşam . . . Kay ı nbabam ın çiftl iğinde ne eksikti? Kuş sütü bile bulunurdu söz temsi l i . Gelin geldiğim y ı l ların d i l i olmalı da söylemel i . Ne desek boş. Öyle b i r adam ın oğl u ... Ş imdi bir eskici parçası amma, bakma. Ne de olsa subay say ı l ır. Küçük zab i t l i kten malul, maaşı var. Herkesler askerden kaçarken, o göğsünü gere gere gitt i . Tabi i unutu ldu şimdi bun lar. Ş imdi mal, mülk, para kimdeyse iti bar onda. Bu dünya, bu haksız dünya n iye bozu luyor günden güne? Bel l i b i r şey, eski hatıralar, eski saygı lar unutuldu da ondan. Yerlere geçiyorum . . . Kütlü top­ lamaya gitmek bizim çocuklarım ıza yakışır mı? El ler bizi düdüğe kor da üftirür gayri . Oğlum ded im, el ler şöyle der, bizi düdüğe kor ü ftirürler, sen in baban ın, deden in, dedenin babası n ı n bu mem le­ kette nam ı şanı var, böyle şeyler bize göre deği l ! Bin dereden su getirdim, ne ettimse nafi le. N uh d iyor peygamber dem iyor. Tıpkı babası . Babası gene arada imana gel ir. Bu? Töbe. O babasına ne deyim ki ne olsun. Bunu böyle şirneten * * hep o. N iye? Kend ine, kendi genç l iğine benziyormuş. İ lkim nas ı l? Babası söver sayar da karşısında lahav le demez* * * . B u? it. Sertçe söylemeye gör. H ı r­ layıverir. . . Aklına gene birden kızı gel d i . " K ı z Zalhaaa ! K i m e söyledim k ı z hayasız? G id i p iki su çalka­ layıversene şu kapları ! " Bumunu h ı h d iye sümkürdü, şalvarına s i l d i . "Onu d iyecektim . . . Tuttumıuş gidecem d e gidecem. Bu bir deli, baba iki del i . Aralarında şaş ırd ı m kal d ı m . U lan ded im, sen ağana "

* El hiham : Herhalde, bcsbelli. * * Şirneten: Yüz veren, şımartan. *** Lihavle demez: Karşılık vermez.

67


ne bakıyon? Onun avradı n ı biz beğenip kend i e l i m iznen almad ık. B ı rak gitsin o, ded im, töbe. Ağam d iyor, bir daha dem iyor. Hele bizim gel ine töbe laf söyletm iyor. Ağam dedi m i ağzından birkaç ağam birden dökülüyor. Geline laf söyletmemesi, ağası n ı çok sev­ d iğinden . Sevdiğinden ya, gel i n de bir gel i n olsa . . . Yazın ı n ç ı pla­ ğı, b i l iyorsunuz, ensesine vur, ağzından lokmasını al. Yen ge yen­ ge . . . U lan d iyorum esalet* yenge dediğin, yazının bir ç ıplağı . .. " Dem inden beri söze h i ç karışmayan ş işman komşu, kend i kı­ zını hatıriayarak sözü a ld ı : "Sana bir şey deyim mi? S i z onun baş ı n ı bağlayın. Takı n b i r n i şan . . . " TopaJ ' ın karısının dertleri depreşti : "Neynen anam hacım neynen? Düşünmed im m i bel i iyon? Elde yok, avuçta yok. Herif dersen can ı n ı n sıkıntısından evlere sığını­ yor A l lah verm iye ... " "Can ım, nerden baksan bir n i şan. Ne olacak? Atnan deve de­ ği l ya. Başgöz olurken hangimize kayd ıra kaydı ra sarı l i ralar say­ dılar?" "Yook, A l lah gan i gan i rahmet eylesin, ben başgöz olurken kaynatam kayd ıra kaydıra sarı l i ralar sayd ıyd ı . Mekan ı cennet ol­ sun, nur içinde yatsın, kendi yok A l lahı var. Hani az buçuk bil­ mez deği l s i n iz. Kaçkaç 'ta yanan konaklarında b i r hafta geeel i gündüzlü dav u l dövüldüydü ! " Kad ın lar böyle b i r şey hatırlam ıyorlardı, ama bunu o kadar çok tekrarlaın ıştı ki, üzerinde durmuyorlard ı artık. " ... o yemi n yiyeceğin haddi hesabı olmal ıyd ı . Büyüklük tasla­ mak kendini b i lmeyene yakışır. Ben hiç sevrnem yalanı, büyük­ lük taslamay ı . O bu deği l ya, nişan ded in . . . Ne oldu on sekizine gire l i ben im deli fışek daha? A vrat kıymeti mi b i l i r?" Kızı gene akl ına geld i : *

68

Esalet: Mahsustan, yalancıktan.


"Kız Zalhaaa, Zalh a ! " K ızlar kalabal ığından ayrı lpn akça pakça, bal ı k etl i Zel iha s i ­ n irl i sinirl i : "Zalhasız kal ! " d iye ayrı l d ı . "Zalha Zalha! Adı m ı m ı bel l iyor­ sun?" Anasının bıraktığı bulaşıkların başına çöme l d i . Anası duydu, aldırmad ı : " . . . onu d iyecektim, bizim herifesasta kötü değil , değil ya, gözü ç ıksın yokluğu n ! İ l le şu sıralar. .. " "Heye bacım, cip* kesatlaştı ! " "Amaan s i z d e . Olanda yüküyle var . . . " "Doğru anam doğru, yüküyle ki yüküyle . . . O gezmeler tozmalar, o har vurup harman savurmalar. .. " " Ö te dünyayı da düşünen kalmad ı ! " "Amaaan . . . öte dünya kimin umurunda?" "B izimkin i n de ağzını bıçaklar açm ıyor! " "Ya bizimkinin?" "Giivur tarafından bol yedek parça gel iyorınuş, motor, şu, bu. Yerl i atölyelerin işine ket vuruyormuş. G iden hafta yem i n i b i l lah etti ben imki, koca haftada on üç l i ra aldım, seksen beş l i ra hafta­ l ık dağıttım ç ı raklara, ded i . Bumunu tutsan can ı ç ıkacak ! " "N ' olacak bu ortal ığın kesatl ığı b i lmem . . . " TopaJ ' ın karıs ı sözü gene aldı : "Bir zamanlar A laman 'dır tutturdulard ı . Alaman aşağı, Alaınan yukarı. Encamı baş ı n ı yed i ler heri fın. Ben im büyük oğlan ın ku la­ ğı deliktir, neler an latıyor neler. Akı l değil ki ben imki. Hani Al­ lah hakkımızda hayırl ısını versin, bizimki gene içkiyi artırd ı . A la­ man harbi içinde ne iyiyd i ! İ çkiyi azalttı mı işleri d üzel iyor, ço­ ğa lttı m ı bozu l uyor ne h i kmetse. E l i çanta l t iarı görmüyor mu, del ien iyor del leniyor, eve barka sığın ıyor. Al lah verm iye. B ari büyük oğlan o l masa ! O da ayrı bir dert bacıın. Üç de s ıpası var. Kend i el imle eversem zoruma gitmez. Kendi kendine bulmuş. Ayı •

Cip: Büsbütün. 69


mıdır, kurt mu? Sen tut, yazının ç ıplağı n ı omuzia getir. İ yi bir mal olsa b izi bulmazd ı . On bir yıl oluyor b ize geleli, on bir yıldır eve bir uğursuzluktur çöktü . O gümbür gümbür gümbürdeyen ev, ku­ rudu kurudu kabuğuna yapıştı . Han i heritin malül maaşı o lmasa, torba tak d i len. Ben en çok küçük oğluma ac ıyorum. Okuyordu. İ şler kesatlaşınca, bizim herif tuttu mektebinden aldı çocuğu. Ev­ ladım kiminki lerden geriyd i? Okusa o da olurdu bir subay. Bir yazısı var, boncuk gibi . Elierin suratsıziarı ondan daha m ı iyi?" Kocasın ın parkc leri tok tok döven tahta hacağının sesi duyu l­ maya başlayınca, lafı kest i . "Gel iyor bizim gazap," ded i . "G idey l m de celal lenmesin ! " Kadınlardan hızla ayrı ldı, kızının yan ına gitt i . ÖfE.ki ler b i r süre, giden i çekiştirip i l le de gel in geldiği zaman kaynMasın ın konağında bir hafta geeel i gündüziii davul dövü ldüğünü b i l i p b i l medikleri üzerinde durdular. Kara kuru kad ın, "Töbe," ded i, "ben kend i nefsime b i l m iyorum anam ." Hepsi ayrı ayrı başlad ı : "Ben d e bacım." "Ben de." "Ben bunun evlendiğini bi le hatırlam ıyorum." Kara kuru kad ın, "Can ım," ded i . "Kaçkaç 'tan sonra TopaJ' la b i rl ikte gel d i . Ne düğünü, ne derneği? Sonra oğlunun boncuk gibi yazısı . .. Nerdeym iş o yoğurdun bol luğ.u? Boncuk gibi yazısı olan, katiplik dur u rken ne d iye babasının yan ında eskici l ik yapsın?" "Hiç camm." "İ nsan ın iki karnı olacak da, birini yırtacak ! " Üç kap ı aşağıdaki evine giderken, önünden dalgın dalgın geç­ tiği pembe boyal ı konağın oğlu, hem doktor hem de subay çıktığı halde, babasıyla annesine iki satırı kurban eden delikan l ın ı n ko­ nağı önünden geçerken kend i kendine söyleniyordu, öylesine dal­ mıştı . "Nereye kız?" 70


Ü rktü. "Bism i l lahirrahman irrah i qı ! " Doktor çıkan subayın anasıydı . "Korktun mu ne?" "Boş bulundum kız, ödümü yard ı n ! " Kapı önünde çömel m i ş, daha doğrusu tünemiş kadın, "Ne var öd yarı lacak?" ded i . "Boş b u lundum da . . . " "Topal ' ın avradı neler anlatıyordu gayri?" Kara kuru kad ın içini çekt i . "Amaan, ne konuşacağız, h i ç . " "Hiç o l u r m u ? Etrafına toplanmıştın ız, d i nletiyordu kend ini." "Hürü bu. Laf ded in m i çuvalnan avratta . . . " Koltuk altlarında e l leri, çömeldiği yerde kımı ldandı : "Ne partallar* attı gayri?" Gelin geld iğinde bir hafta geeel i gündüzi ii dövü len davuldan, harcanan sarı l iralardan, küçük oğlunun boncuk gibi yazısından hemen söz açmayı uygun bulmad ı . Beriki üsteled i : "Ha?" "Ne kız?" "Ne partallar attı d iyorum." "Hiç ded im ya ... " Doktorun anasının eşeleyeceğini b i l iyordu. Öyle de oldu. "Hiç değil, beni kesmeden * * edemez o ! " Kara kuru kad ın, kışkırtıcı biçimde gü ldü. B u gü lüş, kad ını sinirlendird i . "Bak gü l üyorsun . Ben i kesti gene değil mi?" "Kesmed i, kesmed i de, küçük oğlundan dert yandı ." "Had i hadi, saklıyorsun. Kesiyormuş ben i şordo şurda. Köş­ ker' in Hayriye'ye dem iş ki, oğlu doktor oldu burnu Kafdağı ' na * Partal : Yalan. • • Kesmek: Çekiştirmek. 71


vardı dem iş. Oğlu para göndermed ikten başka iki satıra b i l e kur­ ban ed iyor demiş, yürek soğutınuş." Akşam ın iyice kararan laciverdinde yüzü pek de bel l i olmayan kara kuru kadının susuşundan, i şittiklerinin doğru olduğu kan ısı­ na vararak içini dökmeye başlad ı : "Ona halt etmek düşer. Ben im oğlum arslan. Para gönderme­ sin, iki satırla hal ımızı hatırımızı da sormasın varsın can ı sağ ol­ sun da ... Değ i l m i ki subay elb isesiyle mahalleye an l ı şan l ı gird i ; düşman larımı çatlattı, b u da bana yeter! " "Doğru ." " İ ki mum alsın da derdine yansın o ! " Beriki kad ın hala b i r hafta sırtısıra dövü len davul l ar, harcanan sarı liralarla boncuk gibi yazın ın öfkesi içindeydi . Yalanc ı l ı k olur­ du ya bu kadar olmazd ı . Ne davu lu, ne düğünü? Hangi sarı l i ra­ lar? Doktorun anası sordu : "Küçük oğluna n ' olmuş?" "Kim in?" "Topa l ' ı n ağzı karasını n?" "Ha . . . Kütlü top lamaya gidecekm iş ağasıgi lnen . . . " Doktorun anası sevi nçten kırı larak ayağa ka lkt ı . "Oooh, keremine şükür. Daha beter olsun lar. Demek oğulları kütlü top lamaya gidecekın i ş? Ne olacak, öyle adi insanlardan baş­ ka ne beklen ir? Ahaaa aha, öteki oğlum da yetişti, e l i kulağında. Yarın o da subay olur ge l i r mahalleye an l ı şan l ı . Değil m i ki gezip dolaştığı yerde ben i kes ip duruyor, Al lah bundan da beter edecek on ları ." Tam bu sırada TopaJ Eskici ' n i n öfke l i sesi mahal leye yayılına­ ya başlayınca, ikisi de kulak kes i lerek, konuştuklarını unuttu lar. Köşe başındaki elektrik direğinde birden yan ıveren ampu lün sarı ışığı, iki kadının hazla gü lüınseyen yüzleri ni hafifçe ayd ınlattı . Doktorun anası b i r ara, "Ay ı ! " ded i . "Benim heri fın böyle huy­ ları yok hiç olmazsa. Dur hele, küçük oğluna mı bağırıyor ne? Ne dedi ne ded i? 72


" "Oğlan da karş ı l ı k veriyor ha!" "Yazısı boncuk gibiym iş . . . " "Ben im oğlan ların yazısının yan ında ne hükmü olur?" "Ben imkinin yan ında da . . . " "Doktor bu, laf m ı ? Doktorların yazısının yan ında kimin yazı­ sının hükmü olab i l i r ki? Ben sen in yerinde ol sam, kal p beş l ik gibi bozuverird im ! " "Bozmaya kal ı nca bozardım yaa . . . E n biri, düğününde b i r hafta davul dövlilmüş. Sen bunun düğününü b i l iyor musun Allasen?" "Get kız get, ne düğünü?" "Kaçkaç'tan Topal ' la birl ikte ge lmedi m i?'' "Birl ikte geldi." "Hep böyle b i l iriz. Tutmuş düğününden bahsed iyor . . . " "Kalp beş l i k gibi bozsayd ın bir daha partal atamazd ı ! " "Ataınazdı tab i i . Y ı l lar y ı l ı birbirim izi b i l i p tan ı maz mıyız? Bize forVatı l ır ın ı?" "De rh edin m i?'' "Desem iyiyd i ya . . . " "Hatır m ı sayd ın?" "Ne b i l eyim ben? Ben onun gibi lafı ağzında deği l im ki insa­ nın ayı b ı n ı yüzüne vuruvereyim ! " "İ nsan ın ayı b ı yüzüne vuru l maz m ı , nesi nden korktun? Yeyip içtiği ni m i veriyor? Yoksa sen in erin onun topalından aşağı mı? Aha aha, avrat da karı ştı kavgaya ! Deeeert ... C ı rlak cırlak ... De­ mek oğu l ları kütl üye gidecekm iş?" "Gidecekm iş." "G ider anam, giderler. Onlarda utanma, arianına ne aras ın? Anası soğan, babası sarın ısak bir insanlar . . . On lar a l ı şkın öyle şey­ lere. Büyük oğu l l arı yazının ç ı p lağı n ı ard ına takı p ge ldi de utan­ dı r m ı?" _ Kara kuru kad ın, kızı sesienince ayrı l d ı . "Had i bana müsaade . . . "

73


"Güle gü le bacım ! " Kara kuru kadının ard ından b i r süre bakt ı . Gözleri kara kuru kadında, ku lağı Topa! Eski c i ' n i n evinden taşan öfke l i seslerdey­ d i . El lerini koltuk altlarına sokarak çömeldi, uzaktan vuran am­ pulün hafifçe ayd ınlattığı eti i ama pörsük yüzüyle memnun, göz­ leri n i Topal ların beyaz perdesi ayd ı n l ık pencerelerine d ikti . To­ pal iyice küp lere b i n se de avrad ı n ı sapan ı n altına yatı rsayd ı . Yatırırdı yatırmaya amma, küçük oğlu evdeydi besbe l l i . Evde ol­ masa, ah olmasayd ı ! Ö nünde birisi n i n durduğunu fark etmedi : "Ne o avrat, n e var gene?" Ürktü ilkin, sonra kendi n i toplad ı . Yabancı deği l , kocasıyd ı . " H iç," ded i . Gözlerin i Topal ların penceresinden ayırmad ı . Adam sordu: "Topa! ne bağınyar gene?" İ nce, uzun bir adamd ı . Yüzü hafi fçe beyaz sakal l ı . Kad ı n i ştah l ı iştah l ı an latt ı : "Demi nden beri mahal leyi indirip indirip kaldırıyor! " "N iye?" "N iye olacak, av rat geçimsiz. Her av radı sen i nk i gibi mi bel le­ d in?" Birden hatırlad ı . "Haa," ded i, "as ı l müj deyi unuttum : Oğul­ ları var ya oğu l ları?" "Ee?" "Kütlü toplamaya gideceklerm iş." Kocasının da kendi gibi sev inınesi n i , yürek soğutmasını bek­ led iyse de, adam ne sevindi, ne de yürek soğuttu. Yaln ız, "Demek o hale düştüler," ded i . "Düştüler tab i i . Düşıneyip d e n e , anaları soğan, babaları sarm ı sak ! " " B i r bakıma i y i , TopaJ ' ı n yükü hafifler. Zorsunup duruyordu." Kad ı n başındaki başörtüsünü çözüp tekrar bağladı . "Zorsun ur dururlar amma gene d e engin yan larını yere vermez­ ler ! " 74


"Ne gibi?" "Ne gibi olacak, burunlarına korlar mı? Tenezzü l ettiklerin i bel l i ederler m i ? Hele o gözü ç ıkasıca avrat ! Bel lersin Ebussuut Efend i ' n i n torunu. Daha dur sen, bundan bes beter olup bu günle­ ri de çamnan ç ı raynan arayacak lar, bulamayacaklar da sürüm sü­ rüm sürünecekler ! " Adam ürktü: "Hüs* avrat, yürek soğutma. Hayır d i l e komşuna hayır gelsin başına ... " "Teh, hayır d i l eyecekm i ş i m . O ben im ard ı mdan kuyu kazıp gezs in de ben ona hayır d i leyim. Oğul ları doktor çıktı d iye burun­ ları Kafdağı ' na vard ı d iyormuş. Oğu l ları ne para gönderiyor, ne de i k i satırla hatıriarın ı soruyor d iyormuş, yürek soğutuyormuş cazı ! * * " İ ht iyarı n dertleri depreşm işti . i ç i n i çekti. "Aah avrat ah . . . Ne deyim o oğlana ki ne olsun. İ ki satırı n ı ek­ sik etmese de, itin köpeğin ağzına düşürmese bizi olmaz mı?" TopaJ Eskici ' n i n birden yükselen korkunç gürlemesi konuşma­ ları n ı kesti, sustu lar. TopaJ öyle bağırıyordu ki . . . B i r ara sokak kap ı ları n ı n aç ı ld ı ğ ı n ı , küçük oğu l ları n ı n çıkıp kapıyı çaat d iye kapattığını gördüler. Adam, "Bu oğlunu çok severdi güya," ded i . Kadın e l in i n sert b i r hareketiyle kocasını susturdu. "Yüzlerinde gözleri m i var? Köpek gibi insanlar ... Haa dur hele ... Sen bu avrad ın TopaJ ' la nas ı l ev tendiğini b i l iyor musun??" "Ne gibi yan i?'' "Amaan sen de, ne gibi, ne gibi . Düğün leri n i yani?" Adam şöyle bir düşündü, sonra, " Düğünle müğünle evlenıne­ d i ler ki on lar. Ben i m bi ldiğim, TopaJ bu avrada Kaçkaç zaman ı, dağda rasgel iyor. Orada an laşıp evleniyorlar. Kendine bakı l ı rsa, babasınden emıni s i nden isteyip almış, el iiiemin deyişine kal ı rsa, herifleri uçuruma i tip kızı ele geçi rmiş. Hangisi doğru b ilmem ki?" * Hils: Sus. * * Cazı: Cadı. 75


Kad ın sevinçle ayağa kalkt ı . "TopaJ ' ı n herifleri uçuruma ittiği doğrudur. Neden dersen, b u avrat o zaman k i m b i l i r n e fettan, ne kancıktı da Topal ' a h işt pişt. . . Eski adam ları kendin daha iyi b i l irsin, i stemed i ler bunu. Avrat da TopaJ' ı do Id ururken doldururken . . . "

8 Küçük oğu l ağası n ı n evine geldiği sıra şehrin saat kulesi gece­ n i n dokuz buçuğunu vuruyord u . Çocuklar uyumuş lard ı . Ağası gazete okuyor, yengesi de kızmın önlüğünü yam ıyordu. Ağası, "Hayrola?" ded i . Küçük, sinirden titriyord u . Hemen cevap vermedi . Geldi, ço­ cukların yatağı n ı n kenarına h ırsl ı h ı rs l ı oturd u . B üyük oğu l bir şeyler geçtiği n i anlamıştı . "Gene kavga m ı ettiniz yoksa?" Küçük oğul odan ın badanasız duvarına sertçe bakıyord u . ''B i r şey değil," dedi, "e l i mden b i r kaza çı kacaktı akşam akşam . . . " Büyük oğu lun i lgisi artt ı . "N iye?" ''N iye olacak, kel , kör, Topa J ' dan kend i n i koru d iye boşuna demem işler. Akşam akşam eve bir geldi, tekm i l lanetliği ü stünde. Sac ıma parlad ı, bac ı m ı bıraktı anama, anaın ı bıraktı bana . . . " "Sebep?" "Sebep ne? H iç . Del i , serseri herif. Bacım şöyle oturuyordu, e l i nde bir iş, kız işi, iş işl iyordu. O ne kız, d iye sord u . İ ş, ded i ba­ cı m. Ne işi, ded i . Bac ım gene iş dedi, kız i ş i . Lan ne işi, d iye bö­ ğürdü. Bacıın da teps i örtüsü, ded i . Vay sen mis in? Açtı ağzını yumdu gözünü . Hangi misafır!erin ize kahve ikram edeceksiniz de teps i örtüsü i ş l iyorsunuz? Ben m isafir istemem. Kazanetın ne ki 76


ite köpeğe dağıtıyorsunuz? Ben sakat, a l i l bir insanım, hepin izin gözü üstümde. Yarın b i r köşede kıvrı la kal ı rsam, hanginiz bana e l uzatabi l irsiniz? T u u . . . B urama geldi, lakin kör şeytan kör gözüne, lanet yüzüne dedim, sabretti m . Aklıma hep sen geldin. Karışsam sen i katacak. İ sternedi m seni n katı lman ı . Anamdır dayanamad ı, yahu dedi, sandığın d ibinde yarım arşın aile bezi kal m ı ştı, bir iki ç i le de pamukak i * , yeni alma deği l . Duyan da bir şey bel ler, şu karşıkilerden utan. İ şte avrad ın dediği diyeceği bu. Ne orospulu­ ğunu kodu, ne hacanal ığın ı * * . O ona, o ona. Derken moru k, avra­ dın üstüne hışımla bir kalktı. Vuracak. Dayanamadım, girdim arala­ rına. Bu sefer bana döndü, derken seni karıştırd ı . B i r rezi l l i k ki sorma. O bu deği l . . ." Ağası n ı n kulağına eği l di , bir şeyler fısı ldad ı . Büyük oğulun gözleri dehşetle büyüdü: "Nee?" "Val l ah a ! " " İ nsan ö z eviadına bu lafı söyler m i yahu?'' "O zaman nevrim döndü i şte, tuttum b i leğin i , ded i m sen i n Al lah ı n ı kibriyanı . . . " Büyük oğul gene az önceki dehşetle, "V ah vah vah . . . Ne biçim laflar bunlar A l i ? Baba oğluna, oğul babasına ... " "Bırak, ağzımdan kaçıverd i ." "Kaçıverdi olmaz A l i , çok ç irkin ! " " B i l iyorum ama, insan, eviad ına böyle pis laf söyler m i ? N ev­ rim döndü i şte, ne dediğimi b i l m iyorum. Ben o muyum? Bana o lafı söyleyen babam deği l de bir yadı rgı olsaydı, A l lah ı m ı i nkar edeyim, bu dünyada ya o sağ kal ı rd ı ya da ben ! Neyse, fıssadak ind i . G it evimden d iye bağırd ı , cehennem o l , ölü haberin gel ir inşal lah, ded i." B üyük oğul u kapkara bir sıkıntı kaplam ı ştı . Uzun uzun düşün­ dü, ölçtü biçti . Pamukaki: Bir çeşit yumak ipl iği. * * Hacana: Hacı anne, mama, çaça.

77


" İ ş madem bu kerteye gel d i , yarın dükkana gitmeyel im öyley­ se," ded i . Küçük oğul babasınınkinin tıpkısı k ü l renkli kasketini ç ı kard ı , kırmızı saçlarını· sinirli sinirli kaşı d ı . "Benden kesik. Bundan sonra Al lah ne o n u n yüzünü bana göstersin, ne de ben imki n i ona. Seni b i l mem." "Ben im de gitmemem lazım." " İ kimiz de gitıneyel i m ... " " i şlerin kesatl ığı adam ı n beyn ine iyice vurdu." "Bunadı be. Evve lce böyle m iyd i?" " i şler ne de olsa, şimdikinden iyiyd i de ondan ." Kapı vuru l d u . Büyük oğu l u n karı sı gitti açtı : E l c iyd i . İ nce, uzunca boylu, kara kuru, kara şalvarl ı , kasket l i biri . "Selaınünaleyküm ! " B üyük oğu l saygıyla ayağa kalkt ı : "Vaaleykümselaaaın, buyur Hurşit Efenc' i ! " Elci Hurşit, omuzları üzerindeki lacivert-cel<eti ni kol una a lı p kapı yan ında durdu. "Buyursana," dedi büyük oğu l . E l c i hemen gidecekti. "Ağadan altı yüz l ira aldım, ırgatlara avans dağıtacağım. Para lazımsa ded im . . . " Büyük oğu l ınemnun lukla güldü. "Hastaya kar sorulur mu bre Hurşit Efend i . . (Kardeşine dön­ dü) Görüyon ya A l i, iyi o lacak hastan ın. ayağına doktor kend i l i­ ğinden ge l irmi ş . . . A l i i ş i n cidd i l iğini yeni an lam ıştı, ayağa kalktı, ağasıyla bir­ l ikte elcinin yan ına gitti ler. Ağası, "Bu ben im kardaş ım," ded i . "Bu da gelecek biznen." Elci yukardan aşağı şöyle bir süzdü. "Gelecen mi?'' " İ zn i n otursa . . . " "Olmayıp da, bana ı rgat lazım. Sen çal ıştıktan sonra . . . Lakin 78


aralar, yazın ı n yüzü, malum. Sarı sıcak, sinek . . . Dayanabi l i r mi­ sin?" "Han ı m eviad ı deği l i m ya! " " B i lmem . Hurşit Efendi bizi cehennemin göbeğine attı deme sonra da . . . " B üyük oğu l ekled i : "Ben d e çok söyledim, i l le geleceğim d iyor! " "Tabii geleceğim yahu. S izin canınız yok m u ? o kadar giden in canı yok mu? Benim can ım herkesten tat l ı deği l ya! " E l c i Hurşit memnun l ukla güldü. "Yaşa kardaş, ben de seni götürdüm gitti ... " Büyük oğul tekrar, "Buyurup iki satır otursayd ın be kardaş," ded i . Elci kasketini sİperinden geriye itti. "Sağ ol, paran ızı veri p hemen gideceğim . . .' " İ yi ya." Karı sına dönd ü . "N üfus kağıtlarıın ızı getirsene . . . " Kad ı n gündüzden hazırlam ıştı. Raftan aldı gel d i . B üyük oğul, "Kardaşı m ı n nüfusu yan ında deği l . . ." ded i . "Zararı yok, sonra getirir. S iz vars ı n ız ya ! " "Sağ o l ." . Genç elci kara şalvarı nın cebinden çıkard ığı bir tomar bozuk paradan dört onluk ayırıp uzattı . "Yeter mi?'' Büyük oğul karısına, sonra kardeşine bakt ı . "Kırk l ira, yeter m i?'' İ kisinden de cevap ç ıkmad ı . E l e iye döndü. "Kardaş ı m i ç i n verm iyor musun?" Elci iki o n l u k daha uzatt ı . " A l baka l ı m . Nüfusunu getirmeyi unutma. B e n de ağaya he­ sap verecem . Hesap vermeyecek olsam ko lay . . . " A l i, "Olur ağa," ded i . "Yarın getirir yengeme bırakının geçerken . . . " "Uğrar at ırım. Haydi hoşça kal ı n ! " Ç ıkarken hatıriayarak durdu. "Akıl değil tuz kabağı . . . " '

79


Sakasunun cebinden ç ı kard ığı küçük bir defterle sarı b i r kop­ ya kalemini büyük oğula uzatt ı . "Yaz şuraya . . . Ad ı n ı yaz, kardaşı n ı n da, karın ı n da . . . Haah, yirm i şer l i ra da avans. Tamam. Aklı n ıza bir şey gelmesin, itimat­ sızlık deği l, ağaya hesap verecem de . . . " Büyük oğul arkası n ı sıvazlad ı : "Ne ge lecek akl ı m ıza kardaş, tab i i yazacan . . . Lakin, b i r acı kahvemizi bile içm iyorsun ... " "Ziyade olsun. Başka zaman . . " İ ki kardeş eleiyi yolcu edip döndüler. Büyük oğu l , "Ne tesa­ düf ya ! " ded i . Küçük memnun, baş ı n ı sallad ı . "Tesadüf ki tesadüf. Topa l ' a hiç mudaram ız kalmad ı . Kütlü­ den şöyle birkaç yüznen döndük mü . . . B üyük oğul keyifle paraları yere vurd u . "Sah iden de anayı kızdan ayıran . . . U l a n insan ın bel i küttedek doğru l uyor be . . . Avrat, kahveleri hak ett i k be l lersem?" Kadın gü lümseyerek usul lacık mutfağa geçt i . İ ki kardeş, büyük oğu l u n yatağına yan lad ı l ar. B üyük oğu l si­ gara paketini çıkardı, bir tane aldı, sonra paketi kardeşine uzattı. "Yak bakalım hacı ağa ! " Küçük bir sigara aldı. "Yakak bakalım n ' olacaksa . . . Lakin ağa b i l iyor musun, can ım ne kadar sıkkın olursa olsun, sen i gördüm mü, ne sıkıntı kal ıyor, ne bir şey." "Ben de öyle A l i , sağ ol. . . " "Yarın d iyorum, dükkan ımızı bir açtık mı? A l löööş ş ! " "AIIöş ki al löş." "Şöyle kutu gibi b ir dükkan olmal ı." "Benim aklıma başka b i r şey gel iyor . . . " "Ne?" "Dükkan b u lmak, kiralamak zor. Kontrplak, tahta mahta ala­ l ım d iyorum. İ yi bir dülgere seyyar bir dükkan yaptıralım ! " ·

80


Küçük i lkin anl ayamadı , şöyle bir düşündü, sonra, "Tekerlekli m i ?'' dedi . . "Tamam. Avgan Hac ı ' n ı n dükkan ı gibi ! A l i , Avgan denen A fga n i stan l ı esk i c i H ac ı ' n ı n . tekerl e k l i dükkan ı n ı hatırlam ı şt ı . Kutu g i b i b i r şeyd i . Şehrin içinde nerde boş bir arsa, ya da sokak kenan bulursa araba d ükkan ı n ı oraya itip götürür yerleştirird i . Kafa dengi, içkici, güzel saz çalan b i r i nsand ı . . . " B iz d e onun gibi, ara sıra şarap, bağlama . . . Ha?" "Tab i i," dedi ağası . "Duvarlarını tekm i l kendi el imnen resimleyecem. Berber Bah­ ri ' n i n dükkan ına bay ı l ıyorum. Tıpkı onunki gibi . . . " "B itpazarından bir de kul l an ı l m ı ş gaz sobas ı . . . " "Gaz sobasına boş ver." "N iye?'' "Koku yapıyor. En iyisi maltız; kömür ateşinden şaşm a ! " "Şaşma amma, kömür de insan ı n başına vurur." " İ yi yanarsa n iye vursun? Kömür ateşinde p i şen yemeğİn tad ı h içbir şeyde yoktur. B i r de güveç uydururuz. Ben arabada yata­ rım. Benim de bir ev im o l ur. V alla ağa sen çok kafa l ı s ı n . Bu ara­ ba dükkanı nerden de aklett in?" "Kaç vakittir akl ımda amma, yolsuzluk . . . Yollu olsam, insan gibi yaşaman ın dan iskası m b i l irim. Ben işçi insan ım, bana çal ı şa­ cak işyeri, h içbir zaman bitip tükenmeyecek iş olsun. On saat, on . iki saat çal ı ş ırım, yeter ki karş ı l ığı n ı versinler. O zaman sen sey­ ret bendeki yaşamay ı . Ne fayda, e l i m kısa, kolum kısa . . . " "Dükkan ımız arabal ı madem, bir semtten b ıktı k m ı hayd i başka bir semte. B izim Topal dellenir ha! " "Babana Topal deme, ayı p ! " " İ çim yan ıyor yahu, o lafı dedi m i demed i m i?" Büyük oğu lun karı sı kahve leri n i geti rm i şti. Aralarına koydu . Küçük oğu l tekerlekl i dükkan ı n sevinc iyle yengesine bakt ı . "Yaşa yenge, e l ine sağl ı k ! ,

81


Kad ı n gü lümsed i . "Afiyetle için ! " Kahvelerin i yudum l arlarken konuşmuyorlard ı, ikisi d e bu te­ kerlekl i dükkan işine birden dehşet l i yaklaşm ı ş sayıyolard ı ken­ d i leri n i . Hele küçük! Günler ve günlerce d i n rnek b i l m eyen karan l ı k yağmurların sürüp gittiği soğuk gün lerde onlar, kontrplak duvarları magazİn­ lerden oyulup çı karı l m ı ş yarı çıp lak, renk renk kad ın resim leriyle süslü dükkaniarın ı n gaz sobası ya da iyice yanmış maltız dolusu kömür ateşiyle ısınmış havasında arı gibi çal ı ş ı rlarken, maltızın kenarındaki sahanda küçük küçük doğranm ı ş etin c ızırtıs ı . . . K ı r­ m ızı testi, şarap doludur. Duvarda alesta bekleyen, boynu mavi kurdeleyle fiyonklu bağlama. Rafta çıtırtıyla işleyen çalar saat de akşam ın altısı n ı göstermekte . . . Küçük birden coşarak, "Eh bee ! ded i . Saat altı oldu mu, i ş ler mayna, hayd i bakal ım şaraba ! " B üyük pek b i r şey an lamam ıştı . "Ne şarabı? Küçük, yengesine gü lümseyerek her şeyi inceden ineeye an­ lattı : "Öyle değ i l m i yenge? Genç, ama y ı l lar y ı l ı çektiği kah ır yükünün altında bezgin leş­ miş kadın boynunu büktü. "Öyle." Küçük oğu l iştahla devam ett i . "Hele Köşker Kad ir' le Terzi Duran da geld i l er de, Kad ir e l i kulağa attı m ı , tad ından yenmez ha deği l mi ağa?" "Yen m ez ki yenınez." "TopaJ da ne hal i varsa görsün. Ned ir be? İ ki gün lük bir ömür için . . . Dünya Su ltan Süleyman ' a kalmam ı ş ! Bir tavı r, bir zavır, bir cart curt... El adam ı n ı n yan ında çal ışsam, dan dun etti mi d i ki l i­ rim hiç olmazsa. Bu? Ü ste l i k b i r de baba. E l adam ı, kazaneımı ç ıkarır verir. Babam ız boğaz tokl uğuna çal ı ştım, ağzının kokusu da caba ! " Büyük oğu l daha başka düşünüyordu. "Bu dükkan dalgası iyi ya, ben ası l sen in başgöz o l manı düşü"

82


nüyorum. İ nsan ne kadar erken evlenirse o kadar çabuk ev bark sah ibi o lur! " Küçük oğu l yengesinden utandı. "Boş ver yahu. Başıma bir de karı, çoluk çocuk derd i m i çıka­ racam? Babam ın da, anaının da dalgaları bu. A l i 'yi hal l i mal lı, helal süt emmiş birisiyle everek. İ ş i m yok da ağrımaz başımı ağrıya sokacam ! " B i rden yengesine karşı haksızlık ettiğini aniayarak düzeltmek i sted i : "Yengem gibisini nerden b u Imalı? Yengem başka, ona sözüm yok. Onun gibi biri daha nerden ele geçer? Sen boş ver evlenmek dalgasına. Vakit çok daha. Hem askere gitmeden evlenmek . . . O bu değil ya, Avgan Hac ı ' nınki gibi tekerlek l i bir dükkan kaça çı­ kar dersin?" "Birkaç yüze ç ı kar." " İ ki genç adam, birkaç yüzü bulamazsak atalım kendi m izi Taşköprü ' den ırmağa . . . Öyle deği l m i?" " Ö yle olmasına öyle amma . . . " "Amması ne?" "Bulunmayabi ! ir." Küçük esned i . B üyük, karısına, "Haydi avrat," ded i ."B izim yerimizi hazırla, kardaş ımın uykusu gel d i ! " Küçük, ağız yaptı, "Yok canım, n e uykusu?" Kadın, e l i ndeki ön l üğü bırakıp kalktı.

9 Sabaha iki saat kala uyanan TopaJ Eskici, küçük oğlunı.rn ya­ tağına baktı, akşam serild iği gibi durduğunu gördü. A l i gel memişti. 83


B i r sigara yaktı, ağız dolusu duman ı içine çektikten sonra, kırm ı ­ zı kıl lar fışkırm ı ş i r i bumunun del il<lerinden bırakt ı . Gelmemi şti . O yaşta bir çocuğun evine gelmemesi hiç iyi de­ ği l d i asl ı nda. B abaya darı l ı nmaz, hele eve gel memezl ik e d i lmez­ d i . Babaydı onun karş ısındaki, küsülmezd i . Sigarasını tekrar çekti. On sekizine yen i girm iş, kızdan gön ü l l ü oğlan çocuğu ... Gerç i oğu l l arına güve n i vard ı, adamı s u l u dereye götürür susuz getirir­ Ierd i amma, gene de hayır, gelmesi lazımdı evine. B i r ev lat, iyi bir evlat anaya, babaya sırtarmaz, hele asla evini terk etmezd i . Dağ taş toprağın sah ibi attığı attık, tuttuğu tuttuk dedes ine karşı baba­ sı nas ı ldı? B i r günden bir güne babasının karşısında lahavle de­ memiş, küçük oğlunun yaptığı gibi babasına el kaldırmam ıştı. Evet anasını korumuştu, ama karşıs ındaki de babasıyd ı . Bir baba, bir baba ne demekti? Baba döverd i de söverdi de, sırası gel ince se­ verdi de. Babaya el kal kmazd ı . i sterse anası n ı dövmek deği l, yatı­ rıp kı tır kı tır boğazlasın ! Yen i bir duman . Nereye gitm iş, nerede geeelemiş olab i l i rdi? Ağasıgilde herhal­ de. Ya deği l se? Çünkü ' ibne' dem işti gal i ba. Dememeliyd i , d i l i kopayd ı da, dememel iyd i . B i r baba eviadına öyle l a f etmeme l iy­ d i . Ya ağasıgile de gitmediyse? Ayn ı yer yatağında yan yana yattıkları karısına baktı, dürttü . "Avrat! " Kadının uykusu hafıfti, ikinci dürtülüşte uyandı. "Hıh ! " "Oğlan gelmem i ş ! " Dargın kadın uyku serseml iğiyle hamurdanarak b i r yandan bir yana döndü, yen iden uyumaya hazırlandı . TopaJ bırakmad ı : "N iye gelmez? Gelmemesinin sebebi ne?" Kadın karş ı l ı k vermed i . İ htiyar tekrar geni ş bir duman aldık­ tan sonra: 84


"Olmaya ki," dedi, "hani kör şeytan akl ıma kötü kötü şeyler getirm iyor deği l . . ." Karısının, ' kötü kötü şeyler' in ne olduğunu sormasını bekle­ d i . Kadın sormadı . "Ha?'' " " "N iye gelmedi dersin?" " " "Bir cah i l l i k eder de . . . Ç ünkü, kan ı n ı n en oynak zgıman ı ! " Kadın uyan ıktı, kocasının ded ikleri n i işittiği halde duymamaz­ l ı ktan gel iyordu. O da dargındı, onun da kalbini kırmıştı . Hafta sekiz, gün dokuz, hal leri d irl ikleri buyd u ! Yapar, eder, sonra da pişman ol urdu. İ ş m iyd i yan i? Hem yap, et, en sonunda söyleye­ ceğin i en önce söyle çık sonra da . . . " " . . . içli de b i liyor musun? i zzeti nefsine çok düşkün bokum. U lan karşındaki bugüne bugün baban . Ağzı m ızı bozmuşsak bir iki ne çıkar? Ha? B iz de evlat olduk zaman ında. Yarın o da baba olacak Al lah izin verirse. Olsun da görsün babal ığın ne olduğunu. Ş imdi ne söy lesek boş. Hayır bir şey d�i l , ağasıgi l e gitmediyse d iyo­ rum . . . Ağasıgile gitmediyse nereye gider?" Gene karş ı l ı k alamayınca karısını sarstı. "Öyle m i?" Kad ın sertçe, "Ne var?" ded i . "Ağasıgile gitmed iyse nereye gider? ! " "Ne bi leyim ben?" "Bir cah i l l ik eder mi dersin? Etmez etmeye evvel A l lah ama . . . Kan ı n ın d a e n oynak zaman ı ! " "Yap, et, söv, ondan sonra . . . " "Cah i l l ik etmez deği l m i?'' "Ne cah i l l iği?" "Kendini ı rınağa m ı rmağa atar da . . . " Kadın az kalsın gülecekt i . Beden ine bakan da b i r adam be l ler85


d i ya, çocuk gibiydi asl ı nda. Hem yapar eder, hem de it gibi kor­ kardı . Huyu buydu . Eser, gürler, sonra da fıssadak iner, başiard ı p i şman l ığa. Zaten böyle gel geç olmasa kahrı çek i lmezdi ya . . . " Öyle değil mi?" "Ne öyle deği l m i?'' "Kendini ırınağa m ı rmağa . . . " " B i l mem, onun akl ı tepesinden bir karı ş yukarıda şimd i . Kanı­ n ı n da en aynak zaman ı . Baba olan bir baba eviad ına öyle ç i rkin laf etmez. Kumarı yok, meyhanesi yok,. karı kız ardında koşmaz ... " "Bir cah i l l ik eder m i dersin?" "Ben d iyorum bayram haftası, o d iyor mangal tahtası . Sen in akl ından zorun var m ı?" "Ağasıgile gittiyse ağası onu yatıştırır! " "Onda şuncacık izzeti nefıs varsa, sen in gibi bir baban ın sem­ tine uğramaz bir daha. O yaştaki bir del ikan l ıya öyle pis laf den ir m i?" TopaJ Eskici derin bir iç geçird i : "Di l i m kopsun, ağzımdan kaç ıverd i işte . . . " "Hep de ağzından kaç ıverir!" "Pişman olmad ım m ı bel i iyon? Oldum, itten beter pi şman ol­ dum, oldum amma, kaçıverd i ağzımdan." ''Ağzına ınukayyet olmayan bir insan ın insan l ığından ne ç ıkar? Sus derim susmazs ı n . Mahal leye rezi l ettin ben i de kend i n i de. Hepsi hepsi ya, ille şu karş ıki, daktorun anası o lacak soyka. Ya­ rın yed i mahal l eye yayar gayri . Bastıgım yeri oyup atıyor zati . . . N e orospuluğumu kodun, n e hacarıal ığım ı . El ler ne der? Kendi dümbük olmasa hacanayı evinde tutmaz, der. E l ine fırsat geçird i n kahpen i n . A l lah'tan arıyor bir eğri yan ı ın ı ki pireyi deve yapsı n . Ortada ne fol vard ı ne yumurta. Neym iş, k İ zın el inde yarım arşın aile bezi varm ı ş da iş i ş l iyormuş. Tabi i i şleyecek! Bösböyük kız, yetişti geld i . Kendine iyi kötü çeyiz hazırlaınasın mı? Yarın bir kısıneti çıkıverirse götü ç ıplak m ı göndere lim? Sen şimdi aferin 86


avradıma ki, bana masraf kapısı açmadan kendi yağıyla kavrulu­ yor demel isin." "Oğlan kardaşıgilde deği lse başka nereye gideb i l i r?" "Ben ne d iyorum, o ne d iyor? . . . " "Aklıma yattı avrat, ağasıgi lded ir mücerret * . Neden dersen, onun sözünden töbe çıkmaz. Kend i n i ı rınağa atası varsa bi le, ağa­ sına dan ışmadan atm az." ,, . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ?'' Sigarasından son bir duman daha aldı. İ zmariti tablada ezd i . "Atmaz ya, kör şeytan kör gözüne lanet. . . Y a ağasıgi lde deği lse?" Kadının tepesi attı : "Değ i l se sen düşün ! Var m ı ben i m bir kusurum? Yürüyen atın başına vurulmaz. B üyük had i neyse, bu neyini gördü? Hangi ba­ bal ığını? Gürül gürü l okuyan eviad ı m ı çektİn aldın mektepçeği­ zinden, gene de karşında lahavle demed i . El alemin sıpaları n ı da görüyoruz. Doktor olduk, subay çıktık d iye çal ı m larından geç il­ m iyor, ne ana gel iyor akı l larına Al lah vermeye, ne baba. Yarı n takartar kol l arma birer soytarı, tamam . Amma müstahak o karı ya! Allah doğruynan. Ben şurda kendi derdimnen uğraşırken o madem benim kuyumu kazıyor, o günleri de gösterecek bana A l lah ım ! " Ortalık ışıyana dek konuştular. TopaJ Eskic i b i ldiğinden şaş­ m ıyor, karısın ı n söyled i kleri n i duym uyordu. Ortalık iyiden İyiye ışımış, sokaktan Arapuşağı sebze satıc ı l arı geçmeye başlamıştı . Topa J : "Avrat," dedi çekinerek. Kad ın bir şeyler sezm i şti. "Ne var?" "Bir şey d iyecem . . . " "Ne d iyecekm işsin gene?" "Yapar m ı s ın?" "Neymiş o?" "Yapar mısın?" * Mücerrct: Mutlaka. 87


"Canım neym iş, aniaya l ı m bakalım!" "Şöyle sabah seri n l iğinde d iyorum ... " "E?'' "Kalksan . . . " "Ee?" "B üyük oğlan ın evine gitsen . . . Baka l ı m orda mı küçük?" Kad ı n kesti att ı . "Gidemem . Sızı l ı bir kad ınım b e n . Sabah sabah kör i t i n öldü­ ğü yerlerde* işim yok! " " İ ç i m e doğdu avrat, ağas ı g i lded i r mücerret, i ç i m e doğd u . Dükkan ın anahtarları n ı da a l . Orda, rafta . . . " "G idemem d iyorum sana heri f, gidemem ! " "Gidersin avrat, k ı r şeytan ı n ayağ ı n ı . D i l i m kopayd ı d a o lafı demeyeyd i m . A l i ' m i b u l . A l i ben im babam, kardaşım, arkadaşım, sağ kol u m . B u l A l i ' m i ! " Gözlerinden dökülen yaşlar kırmızı sakal ından aşağı lara yuvar­ lan ıyordu. "Kalk," d iye yalvard ı . "Kalk avrat, git bul A l i ' m i . A l i ' m i bul­ mazsan ge lme, ge lmeyin, h içbirinizin l üzuml uğu yok, gözüme görünmeyin. Dünya bir yana, A l i ' ın bir yana ! " Kadın, sabah ın pencereden vuran ç i ğ ışığında sahici bir dev gibi oturan kocasına baktı. Ağl ıyor, gözleri nden boncuk boncuk yaş dökülüyordu. Dayanamad ı . A l i 'sini ne biçim sevd iğini bil ird i . Gene de söylenerek kalktı, ç iviye ası l ı siyah eski mantosunu ald ı . TopaJ Eskici heyecan la bakıyordu, göz göze geldi ler. "Ordad ır mücerret. Oradaysa de ki, babandır de, babaların ku­ suruna bakı lmaz de, kır şeytanın ayağın ı de. Sonra de ki, o bugün varsa yarın yok de, unutma. Kütl üye m u tl üye gitmesi n . Yazıda yabanda işi yok, Benim sözüm ona deği l, &ğasına. Lakin, ona da acımıyor muyum? Al lah sen i inand ırsm, acıyoniin . Ona da, torun­ larıma da, ge l i n ime de . . . " Kad m sertçe döndü : * Kör itin öldliğli yer: Uzaklık anlatan bir deyim. 88


"Neyine acıyormuşsun yazın ı n çıplağın ı n?" "Deme avrat, öyle deme. O da ana baba kuzusu. B ak, y ı l lar yı l ı n e anası, ne babası . . . İ ki satırların ı olsun aldı mı? " İ yi b i r matah olsa arayıp sorariard ı . Oğluma sakız gibi yapıştı Al lah vermeye . . . " Raftan dükkiin ın anahtarların ı aldı, evden çıktı . Topa! Eskici, oturduğu yatağın yan ındaki pencereden bir süre sokağa baktı, görmeden. Aklında A l i ' s i . Ağas ı g i l e gittiğinden kuşkusu yoktu ama, bel l i olmazd ı . Ş imd iye kadar söylemed iği bir lafı ağzından kaçırmıştı ki, o yaştaki bir delikan l ıya söylenmeme­ l iyd i . Hele A l i 'si gibi birine. Evet, o lafı inanarak söylemem i şti . Bunu A l i 's i de b i l i rd i ya. . . Hafif bir gıcırt ı : Döndü, kızı Zeliha. Yattığı bitişik odadan çı­ kıyordu, suratı as ık. Babasına bakmadan, dolgun bacakları, d izle­ ri n i açıkta b ı rakan beyaz gecel iğiyle aşağıya indi, tuvalete gitti . Topa! onu da darıltm ı ştı . Bu huyu h i ç iyi deği ldi, b i l iyordu. Ne zaman içmeden eve gelse, barut kesi l iyor, e l inde olmayarak sağa sola çatıyordu. Oysa çatı lacak bir şey deği ldi gerçekten de. Ya­ rı ın arşın aile bezine iş işl iyorrlu kızcağız. Ne ç ı kard ı? Ü ste l i k de _ fı tarihinden kalma. Yeni alınış olsalar ne olurdu sanki? Genç kız el yüz yıkayıp odasına geçerken, babası, "Ö hö öhö ... " dedi . Zeliha duydu, babasın ın n e ınaksatla böyle öksürdüğünü anla­ dığı halde, boş verd i, odasına gird i . H uyunu b i l iyordu. Bağırır, çağırır, söver sayar, sonra da . . . Kırın ızısı bol kuvvetl i kumral saçlarını duvardaki küçük ayna­ da tararken, babasının oda kapısına geld iği n i hissett i . B akınad ı . İ nad ına kaşlarını çatt ı . Babası t a yanma gel i p saç l arı n ı okşaymca­ ya kadar yüzünün eğrisi düzelmed i . Saçları okşan ınca da başlad ı h ıçkırmaya. "Yavrum ben im, Zalham ! " _

,,

89


Zel iha, babasından sertçe kurtuldu, sedire gitti, oturdu, yaş l ı gözlerini pencereye çevird i . Dudağın ı ısırarak kendi n i tutmaya, ağlamamaya çal ı ştıkça e l i nde o lmayarak boşan ıyor, omuzları sar­ sı la sarsıla ağl ıyordu. On altısına girm i şt i . Mahal len i n kendi ak­ ran ı kızlarının hepsi çeyizle san dıkların ı doldurmuş, doldurama­ yanlara fort atıp duruyorlardı . Kendisinin hemen hemen hiçbir şeyi yoktu. Öyle olduğu halde, yarım arşı n bir aile bezine iş işl iyor d iye babasından en ağır hakaretleri i ş itmi şti . Ne hakkı vardı? B i r !ok­ ma ekmek deği l m iydi verd iği? Fabrikaya girip çal ışsa onu gene de kazanab i l ird i . Babasının gel i p yanına oturmasıyla h uylanarak kalkmak i stedi, ama ihtiyarın güç lü e lleri iki kol undan sımsıkı tutmuştu : "Bırakmayacağım ! " i ri b i r bal ı k gibi kıvrandı . "B ırak ben i ! " "Bırakmayacağım işte ! " "Heye, bırakmayacan . . . " "Küstün mü bana?" "Yok, küsınedi m . O kadar lafı et, sonra da küstün mü?" İhtiyar i ç i n i çekt i . "Küsün bakal ım, hepiniz küsün. B u dünyadan beni m vücudum kalkınad ıkça size rahatlık yok. Ben kara d iken i m aranızda, anl ı ­ yorum. B e n ol masam hepin izin h �i l i d e , d irl iği de i y i olacak." Kalktı, ağır ağır odadan çıkarken Zel i ha arkası ndan bakt ı . Dağ gibi adamı n omuzları zava l l ıca çökmüştü. B i rden acıdı babasına. Gerçekten de, ölüverirse bir gün? Kafasından babasının ö! Usü geçti, içi titredi . Ölmemel iyd i, ne kadar kötü o lursa olsun ölmemel iydi babası . Baba l ı kızın ere var­ ınası daha şan l ı şerefl i ol urdu. Babası ölmeınel iyd i . Sed irden kal ktı, kap ı ara l ı ğından öteki odaya bakt ı . Babası yatağına oturmuş, b a şını duvara dayamış, bir sigara yakmı şt ı . S i­ garası n ı kahvesiz içiyord u . Her zaman bağırır, çağırırd ı . B ugün demek ondan da vazgeçmişti . Kedi sessizliğiyle aral ık kapıdan sıyrılıp çıktı . 90


Topal Eskici ' n in karısı eski s iyah mantosuyla büyük oğlunun yolunu tutmuş, hatta bacaklarının sızısına bakmadan adımların ı aç­ m ı şt ı . Ağustos ayı n ı n sonları, sabah l arı hava epeyce serin oluyor­ d u . Gec ikir de ağustos güneşi göz a l ı c ı kıpkırm ızı b i r top gibi çı­ karsa ortalık ısın ır, kan tere batab i l ird i . Büyük oğlunun evine yüz metre kala hacaklarındaki varister iyice şişmiş, sıziarnaya başlam ı ştı. Oracıktaki yusyuvarlak, koca­ man bir taşa oturdu. Hava serin merindi ya, teriemiştİ gene de. Ter, arkasından is i l ik. H i ç sevmezd i i s i f iği de teri de. B ıkm ı ş usanın ı ş­ tı bu hayattan . Y ı llar y ı l ı çocuk doğur, çocukları büyüt, çamaşı r yıka, tahta s i l , heritin pis küfürlerine boyun e ğ . . . B i rden koynun­ daki en ' am-ı şerifi (küçük Kuran) hatırladı, i rk i l d i . Onu yoklad ı . Yerindeydi . Böyle düşünmemek gerekird i Cenab-ı A llah ' ın gücüne de gideb i l ird i . Ses l i ses l i : "Buna da şükür," ded i . "Çok şükür y a Rabbi ! " B üyük b i r günah işlemiş gibi p işman, yaşaran gözleri n i s i l i p kalktı. Büyük oğlunun evine vard ığı sıra su içindeyd i . Sokak kapısın­ dan gird i . Oda kapısının kurt yen i ği eski tahtatarına avucunun içiy­ le sinirli sinirli vurdu. Gelin üçtetınediği halde gene de: "Sağır mısın ne?'' ded i . "Avuçlarım patlad ı ! " Gelin saygıyla yol verd i . "Duymad ım anneciğim . . . "Duymamı ş . Küçük burda m ı ?" "Burda." Kapıya sırtıyla halsizce dayandı . "Hele şükür y a Rabbi . Yürek oynatmalarına kaldım yürek! " "Buyursan ıza, terlemişsiniz . . . " İ çeri h ı rsla gird i . Ne yaparsa yapsın, sevmiyordu şu gel i n o la­ cak karıyı vessel am, zorla mı? Kocası , oğlu ne derlerse desinler, uğursuzun b iriyd i . Evlerine gel d i gel e l i bet bereket komamı şt ı . B u n u b i l i r b u n u söylerdi, k i m ne derse des i n. "

91


Oğu l ları, torunları uyuyariard ı daha. B üyük oğlu da kötü kötü horluyordu. l) n ı başında gölge gibi diki len gel i n ine öfkeyle dön­ dü. "N iye horluyor o oğlan öyle?" Her zaman horlard ı , eskiden de horlard ı ya, unutmuş olacakt ı kaynanas ı . Hatırlatıp kızd ı rmaktan çekinerek koştu, yastığını dü­ zeltecekti, kaynana gene de söylendi : "Kim b i l i r n e zamandan beri horluyor evlatcazım. Aaaah ana­ l ı k ah ! El kızı bu, ac ır mı?" "Eskiden de horlardı anne." "Sus had i sus, sünepe. Eskiden de horlayıp horlamad ığı n ı ben bilmiyorum da sen bil iyorsun. Eskiden de horlarm ış. Koca mı, eşek başı mı? O kızın önlüğü n iye atı l m ı ş yere?" "Akşam yamad ıyd ım da . . . " G itti a l ı rken, kaynana gene öfkeyle sord u : "Sen mi ç ı kard ı n bu kütlü toplama icad ı n ı?" Gelin korkuyla baktı. "Yok val iahi anne, kend isi ... " "Koca şeh irde işe kıran m ı girdi? Ben onu ne dualar ne adak­ larla büyüttüm. Ashab-ı Kehf'te saçının ağırl ığınca altın sadaka ettikti fakir fukaraya. Bu kadar ucuz mu oldu şimdi ben im gü l gibi evlatcazım? Tımağına köpek sıçsın karısının da, çoluk çocuğunun da. O sarı sıcaklarda, o yazı yabanda ... Mahalleye rezi l kepaze olacağımız da caba. Daktorun anası olacak kah pe bizi düdüğe kor da üfler gayri ! " B ir kenara i l işti. "Çok m u geç yattı bunlar?" "Saathane biri vurmuştu . . . " "Sen devri lilin yattın tabi i?" "Ben m i? Ben onlardan çok sonra yattım. B i r kahve içersiniz değil mi?" " i stemem i stemem, ikram ı n l a çok yaşa. Hem bana bak, oğla­ nın öteberis i n i çarçur edip durma! " 92


"Ben m i anne?" "Yok ben . Ben mi anneym iş . . . On bir senedir evimize geldin, bize bir şeyler oldu ne h i kmetse ! " Gelinin gözleri doldu, akl ında kanserli annesiyle ufacık, kırış kırış babası , sildi gözlerin i n yaş ı n ı . G i decek yeri, s ığınacak yakı­ nı olsa belki de alır baş ı n ı gider, y ı llar y ı l ı duyageldiği bu acı söz­ lerden kurtul urdu, ama yoktu. Hiç kimses i, tutunacak tek dal ı yok­ tu. Olsa b i l e çocukların ı nas ı l bırakırd ı? Sonra kocas ı . . . Kocası­ nın ne suçu vardı? B üyük oğul uyan ıp da annesini bir kenara i l işmiş görünce, yorgan ı atıp yataktan fırlad ı . "Hoş geldin anne ! " Oğluna dargın dargın bakt ı : "Hoş bulduk ama, bana yapacağın en büyük ikram bu sevdadan vazgeçmek ! " B üyük oğul birden anlayamadı : "Hangi sevdadan?" 1 "Kütlü toplama sevda�ından? Ondan gelecek hayır A l lah 'tan gel s i n . Ele güne rezil olduğumuz da caba. Mahall e l i n i n maskara­ sı o lacağız, i l le de o doktorun körolası anası . Avrat sevincinden kına yakar gayri . Tımağına köpek sıçsın avradı n ı n da, çoluk ço­ cuğunun da. Ben seni ne dualar, ne adaklarla bu boya getird im ! " Dolan gözleri n i avuçlarıyla s i l d i . "Ş imdi böylesine ucuz mu oldun?" B üyük oğu l : " Va l l a ana," dedi , "biz kararımızı verd ik, gideceğiz. Zaten baş­ ka çaremiz de yok. Çünkü, ya her ne iş o lursa olsun çal ı şmak la­ zım, ya da acımızdan gebermek ! " "Sen babana kızdın, b i l iyorum. Babanın artık eksik lafı bitmez, ona kızd ı n mücerret . . ." "Töbe val laha. Eğer ona şuncacık kızdıysam namussuzum. B i r evlat, babasına kızar m ı ? Sonra, hak l ı da, yerden göğe kadar hak l ı hem de. N erden baksan bir eskici dükkanı . Sen b i r, babam i k i , 93


bacım üç, A l i dört. Beş de b iz, etti dokuz. Dükkanımız dokuz ki­ şiyi besteyemiyor artık ! " "Eskiden nas ı l besl iyordu?" "Eski çarnl ar bardak old u . i şlerin tadı iyice kaçtı ş i md i . Eski­ cilere ekmek kalmadı pek. D ışardan ucuz ucuz lastik, kauçuk ayak­ kabı gel iyor. B izim yaptığı m ı z kösele taban fiyatına herifçioğlu ayakkabı veriyor! " Ananın akl ı ermiyorrlu b u ince hesaplara vesselam. Gözlerinin yaşı n ı sildi. B üyük oğul sözlerin i n ard ı n ı getird i : "Ben i m bi ldiğim o dükkan bundan böyle dokuz k i ş iye ekmek yed ireınez. Onun için, karıyla kararım ızı verd ik. Avans b i l e aldık elciden. Elci d iyorki, iyi çal ı ş ı rsanız, adam başına günde iki, iki buçuk l iral ı k kütlü devşirirs i n iz d iyor. Şöyle bir düşündüm, ben bir, ben i m avrat iki, çocuklar mocuklar, iyi çal ışırsak günde dört beş l iral ı k iş yaptık ını, e l l i günde iki yüz e l l i l irayı kıvırırız. Yazı­ nın yüzünde c igaradan başka masrafıın ız da olmaz pek. G itmesem şeh i r bana bu parayı vereb i l i r m i?'' " İ yi ama oğlum, e l alem ne der bu işe?" "Ne derse desin ana, ben i hiç alakadar etmez. El alem i n ded i­ ğiyle, d iyeceğiyle karın doymuyor. Ben işçi adam ı m . Çocukları­ mın nafakası için değil küt l ü toplamak . . . Zaman ı n b i rinde birine sormuşlar: Cehennemde iş var, gider misin? G iderim demiş, maaş kaç?" "Orası öyle amma .. : " " Arnması marnınası yok. S ize şaka gel iyor. Siz hala işin el alem ne der tarafındas ı n ız. Memlekete doldu makine, doldu makine. İ şsizl ik çoğa l d ı . Makine i n san ı yeri nden, ekmeğinden etti. Köy­ lerden şehre ı rgat akın ı var. Görmüyor musunuz, mem leket d i len­ ciyle doldu. Bu kadar d i lenciyi ne zaman gördük? Köylerden şeh­ re akı n var ana ! Şeh ir işç i s i n i n d irliği de bozu ldu. Fabrikaların önüne git bak. B oy boy, çeşit çeşit babayiğitler, ana kuzu ları . Onların da artlarında bested ikleri boğazlar var, on ların da çoluk çocukları, babaları, anaları var. Herkes ekmek peşinde koşuyor! " 94


Ana içini dertl i dertli çekt i . "Aaah oğlu m ah . . . Ş u kafa, şu akı l, şu laflarla . . . Gözü kör o l ­ s u n yokluğun . S e n d e , kardaşın da okusaydı n ız daha doğrusu oku­ tab i lseyd ik, o kah pe karın ı n doktor oğlundan geri mi kal ı rdınız?" "Bırak şimdi bunu, ben h ayattından memnunum. "Eeeh, öyle söylemek düşer tab i i . Peki, bu kardaşma ne olu­ yor? O n iye ayaklandı?" . "V allaha b ilmem. Akşam öfkeyle geldi, babasıynan atı şmışlar, ben de siznen gidecem diye tutturdu. Ettim ettim d i nletemedi m . S e n i stemezsen, b e n de başkalarıyla giderim d iyor. Babama fena içerlemi ş . N iye atıştı lar?" Anan ı n dertleri depreşti : "Amaan bre oğl um, baban ı n huyunu bi lmez misin? Şurda ba­ ğırıp çağırır, insana dünyayı zindan eder, şurda döner pişman olur." "Çok fena küfretmi ş ama . . . "Ağzından kaçm ış. B ütün gece uyumadı , cigara üstüne cigara. Ne zaman uyand ıysam baktım cigara içiyor. Sabah sabah beni uyandırd ı , git bak ağasıgi lde mi deği l m i ? Sabah sabah, ya fettah ye rezzak. S ızı lı bir kadııııın ben. Y ok, i l le git bak. İ ç l idir, kendi n i ırınağa m ı rmağa atar da . . . Del i bu herif del i ! " "De l i mel i . O yaştaki b i r eviada o biçim küfredi lmez ! " "Bil iyorum, edi lmez amma, etti işte. Şimdi d e itten pişman. Çok acınacak hali var. Kalbi temiz olmasa töbe çek i lmez. Demek siz mücerret gideceksi niz?" "Gideceğiz. Elciden avans bile aldık. Hatta kardaşıın da aldı. Aldı ya, gene de ben karışınam. Deha o, deha sen. Uyandır ko­ nuş!" Ana, kardaşının yatağında h a l a m ı ş ı l m ı ş ı l uyuyan küçük oğ­ l unun kırm ızı saç l ı başına endişeyle bakt ı . Babası gibi, kafasına bir şey taktı ını kolay kol ay cayınayacağ ı n ı b i l iyord u . Gözüne gel i n i i l i şince, açıktan açığa olmasa bi le, öfkesini ondan almak için, laf çaktı. "Of ya Rabbi of. . . Nedir bu üstümüze saçtığın ôü siıbetl i k? On b ir, on bir y ı ld ı r bir uğursuzluk çöktü bize ! " "

95


G e l i n anlam ı ştı, Cavit ' i n yatağı kıyısına oturmuş, eteğ i n i n ucuyla oynuyordu . Kaynana yen iden büyük oğluna döndü. "Sen demedi n m i ki, bizimle gelmen yakışık almaz, baban şöy­ le, baban böyle d iye?" "Dedim ana, ded im amma akl ı na takm ış bir sefer. Bana göre hava hoş. Gelse de bir, gelmese de . . . " Anne tekrar şah land ı . " O gitmem el i oğlum. Babası nas ı l sever b i l irs i n. Eğer o oğlan giderse, herif deli olur dağlara düşür. Ali gitmemel i . A l i giderse bizim evin tad ı iyice kaçar. Herif zaten sakat, dükkada bir başına ne yapar?" "Vallaha b i lmem. Deha kend i, deha sen . Uyand ı r, konuş." Ana düşündü, uzun uzun düşündü. "Konuşulmaz ki bunlarnan . Oymakları batsın, İspirto gibi par­ layıverirler. En iyisi sen. Sen in sözünden anl ıyor, çok seviyor seni . Evde sen i d i l inden düşürmez. Ağam şöyle kafal ı, ağam böyle ka­ fal ı . Sen i töbe d i l inden düşürmez. Sen istersen kandırırs ı n . Sen i tevatür seviyor." Büyük oğu l düşünüyordu. Ana umutla baktı oğluna, sonra pe­ kiştirmek için anahtarları önüne attı. "Uyanınca ver, gitsin açsın dükkan ı . Sen istersen razı edersin ! " B üyük oğu l u n içinden tekerlek l i dükkan geçti . Bütün gece her uyandıkça bu kutu gibi, bu yalnız kardaşıyla kendisinin olacak kutu gibi dükkan ı düşünmüş, ne hayal ler kurmam ı ştı ! Demek boynu mavi kurdeleyle fıyonklu bağlama, testiyle şarap, üzerinde küçük küçük doğranm ı ş et sahan ın ın c ızırdad ığı maltız ya da gaz sobas ı­ na veda etmek gerekecekti? i çini hasretle çekerek, anahtarları ald ı . "Benden söylemesi. Din ler m i , d i n l emez m i . . . Akşamki öfkesi dağı lmad ıysa d i n leyeceğin i sanmam . Bana göre hava hoş ! " "Seni çok seviyor, sen zorlarsan razı olur. Seni valiaha d i l in­ den düşürmüyor, töbe düşürmüyor!" 96


"Ben zorlamaya zorlarım, anahtarları da veririm." "Ver. Babandır de, şöyle o l u r, böy l e o l ur de. Seni çok seviyor. B i rinde dedi ki, şu ağarn ın kafa s ı bende olsa başka bir şey i ste­ mem dedi . Seni çok seviyor. Ben kalkıp gideyim. O del i herif şim­ d iye akı l komam ı ş dökmüştür. Oğlan kütlüye giderse, val iaha da b i l laha da deli olur dağlara düşe r ! " Sabah namazın ı kaza' dan k ı l ı p ç ı ktı gitt i . B üyük oğul anasını yolcu e d i p döndükten sonra karısına sor­ du: "Sana bir şey söyledi mi?" "Ne gibi?" "Ben yatarken, kaynana ağzı yan i . . . " Gelinin lafç ı l ık huyu olmad ığından : "Hayır," ded i . "Doğru söyle ! " " Va l l a b i r şey söylemed i . " B üyük oğu l odan ın i ç i n e yürüdü. "Anam ı bana m ı bel letecen? B i lmem m i ben anam ı? Söyleme­ den, iğnelerneden edeb i l i r mi h i ç?" En küçük oğlunun yatağına sessizce giden karı sına bakt ı . Bel­ l i etmemeye çal ı şıyordu, ama mahzundu. Zaval l ı bir hali vard ı . . Demek geçmişti aralarında bir şeyler. Anas ı n ı n ne azgın bir kay­ nana olduğunu yen i öğrenecek deği l d i . "A ldırma," ded i . " H i ç kulak asma o n u n sözüne. Onlar hala me­ zar taşıyla övünen insanlar. İ l le anam. Kendi anası, kendi babası, daha doğrusu kend i meziyetleriyle övüneceğine, tutar kocas ının derlesiyle övünür." E l indeki anahtarları, hala ın ı ş ı l ın ı ş ı l uyumakta olan kardeşinin yatağına attı. "Benden söylemes i . Din ler m i , d i n lemez m i ... " Raftaki çalar saate bakt ı . Erkend i . Kardeşin i n yan ına tekrar gir­ di, akşamki gazeteyi aldı, okumaya koyu ldu. Karısı mutfağa usul­ lacık geçm i şti . Mutfağın bitişik komşu avluya bakan penceresin97


de, koyu esmer Şerife içeriyi gözetl iyordu. Merakla sordu: "Kay­ nanan mı geldi?" Kad ı n alışkındı komşu Şerife 'ye, başı n ı sal lad ı . "Hı." "Erken erken n iye gel m iş?" "Hiç, kaynı m için . . . " "N iye? Ne oldu ki kayn ına?" "Akşam bizde yattıydı da . . . " Kad ın adeta dehşete düştü . "Kaynın sizde m i yattı akşam?" "Bizde yattı." "Sizde yattı hı? Hep bir odada m ı yattınız?" "Başka odam ız var m ı ?" "Sen kimnen yattın?" "Benim kızla." "Ayşe' y!len m i?" "Ayşe'yle." "Ne de olsa insan kayn ıynan bir odada yatmamal ı . Neden der­ sen, haberi o lmadan insan aç ı l ı r saç ı l ır. . . Kaynın n iye sizde yat­ tı?" "Babasıyla kavga etm iş." "Kavga m ı etm iş? N iye etmi ş?" " B i l m iyorum." "Biz on larnan yed i y ı l komşuluk ettik. Kaynananı iyi tanırım. Yaman avrattır. Seni de töbe sevmez. Oğlan babasıynan n iye kavga etti h i l miyon demek?" '' . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ?'' "Kaynanan hem seni sevmez, hem de çok lafçıdır ha! Dediko­ du diye geberir. Sabah sabah iğnelemedi mi sen i?" " İ ğne lemed i." "Hadi hadi , iğnelemiştir. B i lmem m i ben onu? i ğnelerneden edeb i l i r mi? Kocası olacak Topa!, dayağa yıkardı da, avrat gene bana m ı sı n demezd i . Beşine beş, e l ine taş. İ l l e sen i n �rkandan at98


ması . . . Geçende bizim görümeeye gitt iydim, doktorun anasına . . . Dönüşte kaynanana rast l ad ı m , yo lda, ayaküstü sen i kesti hep. D iyor ki, evim ize gel e l i on b i r y ı l oldu diyor, güm güm gümü le­ yen ev kurudu kabuğuna yapı ştı d iyor! " Gelinin tepkisini heyecanla beklediyse d e bir tepki olmad ı . Kar­ ş ı l ı k vereceğine, gazocağında ı s ı nan bulaşık suyun u musluğun yan ına kaldırm ı ş, akşamdan kalma zifır kapları yıkamaya başla­ m ıştı . Şerife kızd ı . Kaynanası n ı n atı p tuttuğu kadar vard ı . İ çinden pazariıki ı . TopaJ ' ın büyük oğlu da ne bulmuştu bunda sanki? Ta­ p ıyordu Al lah vermeye . Tap ı l acak bir matah o lsayd ı bari. Ak­ şam üstleri kapı önlerinde toplan ır, herkes kend i kocası ndan, kay­ nanas ı ndan, görümeelerinden söz açarl ard ı da, b u , n e eti iye karı şırd ı , ne sütlüye. Amma gene de b i l iyordu içinden pazarl ıkl ı o lduğunu. Ne yere bakan yürek yakand ı o ! Tab i i herifın gencini güçlüsünü bulmuş, girmişti koynuna. Herifın de h i ç akl ı yoktu. Gençti, yakışıkl ı sayı l ırd ı . Dünyada avrat kıtl ığı m ı vard ı da bu sü­ nepeye tapıyordu? Gelip geçtikçe başı önüne eğik, kaş ı n ı kaldırıp bakmazd ı yad ı rgı avratlara. S i n irli sinirl i sordu: "Kütl üye ne zaman gid iyorsunuz?" B u l aşıklarından baş ı n ı kaldırmad ı . "B izimki ne zaman hayd i derse . . . Domuz karı. Kaynanasının onun ard ından atı p tutmaların ı ye­ tiştird iği halde kızınam ış, aldırmam ı ştı . Kızmalıydı oysa. K ızına­ l ı , o da onun ardından verip ve r iştirme l iyd i . Tadı mı çıkardı böy­ le! "Bana bak," ded i . "Dem in kaynanan ı n dediklerin i açtım d iye canı n sıkıldıysa kabahat bende değil . Seni sevdiğim için söyledim. Yoksa bana göre hava hoş. Ben lafı götürüp getirmeyi sevmem. Canının sıkılacağın ı b i l sem töbe söylemezd im ! " Karş ı l ı k alamayınca büsbütün küplere bindi : " . . . ben esasta ded i koduyu h iç sevrnem amma bakma. Kayna­ nansa dibinde uyur. Kaynana bu, en iyisinin boynu altında kalsın. "

99


Benim de var b i r yetmişlik geberesice, geberemedi gitt i . Ö lmüş ağlayan ı yok, hala oğluyla yatıp kalktığımıza karışır. Seninki de karışır mı?" Gene bakmadan, "Karışmaz," ded i . "Senin nerden haberin olacak? Oğlunu tenhalarda buldukça kulağın ı bükü büküverir. Onlara ne b i l mem ki ... Koca ben im ko­ cam, yatıp kal kmamak bizim bi leceğimiz şey. Öyle değil mi ama?" '' . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ?'' ' "Bana ne güceniyorsun hac ım? Ben senin iyi l iğin için mese­ la . . . Ard ından atıp tutan kaynanan ! " "Gücenmedim ki sana . . . " Bulaşıkları bırakıp içeri geçti . Kuru Şerife hala pencereden mutfağa bakıyor, içerden taşacak konuşmaları işitıneye çal ı ş ıyor­ du. Kayn ının geceyi onlarda geçirmesinde vard ı bir iş. Ö yle ya, yen i yetişip gelen, güçlü delikanl ıyd ı . Ağasının avradı olmaynan . . . Bu zamanda ağa avrad ı mağa avrad ı . . . Takan m ı vardı? O karı, o yere bakan, yürek yakan karı öyle bir sırcıyd ı ki . . . Büyük oğu l karısın a sordu: "Ne kadar bulgurumuz var?" Kad ın, "Yarım teneke," ded i . "Fasulyem iz?" "O da beş altı pişiri m l i k." . "Merc imek?" "Merc imek de." "Un?" "Un da beş altı ekmekl ik." "Yağı m ız tükendi ha?'' "Tükend i." Küçük oğu l öksi.irerek uyandı, yatakta doğru ldu. "Rüyamda anaın ı gördüm ... " Büyük oğul gü ldü. "Ağız mı yapıyorsun* yan i?" "Ne ağızı?" * Ağız yapmak: Numara yapmak. 1 00


"Demi n burdaydı anam, uyan ık m ıydın?" "Burda m ıydı?" "Burdayd ı ya . . . " "V alla rüyamda gördüm ha . . . " "Nas ı l gördün?" "Hiç. Gelmiş ben i götürmeye zorl uyor. G ider m iyim yahu ! " Büyük oğu l dükkan ı n anahtarları n ı yorgan ın üstünden aldı, uzatt ı . "Anahtarları da getird i ." Küçük oğu l anahtariara da, dükkana gidene de okka l ı bir küfür sal lad ı . Büyük oğu l, "Ayıp," dedi, "ayıp." "N iye?'' "Babaya sövü lmez. Adam sen in için bütün gece uyumam ı ş ! " "Sonra?'' "Sonrası sağlık. Kend i n i ırınağa atmandan korkm uş . . . " Küçük oğu l sinirli sin irl i gü ldü. "Aklımı peyn ir ekmekle yemed im. I rmağın ın izzetli avrad ın ı . . . " "Sövmeden konuşamaz mısın sen?" "Yahu küfürlin adını günah koymuşlar. Sövmeden insan rahat­ layabi l iyor mu ki?" "Günah deği l ayıp. İ l le de kadın ların, çocukların bulunduğu yerde ! " "Yahu onun bana ettiği küftirü duysan . . . Eğer üstümde tabanca olsa, b i r iki demez çeker vururdum ! " "Babanı ı? Baban ı çeker vururdun ha?" "Vururdum tab i i . O pis lafı n iye etti?" " A fe r i n s a n a . B a b as ı n ı v u rm a k t a n b a h s e d i y o r , h ayırl ı evlat . . . " "Yahu ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu be?" Büyük oğu l kısa kest i . " S e n ş i m d i al şu anahtarları . . . " "Sonra?'' 1Ol


"Atla dükkana, aç ! " Küçük oğul h ı rs l ı h ırsl ı soludu. "Been?" dedi, "ben ha?" "Sen, evet. G i decen ve dükkan ı açacan ! " Küçük oğu l yataktan kısa, kirl i donuyla kalktı . "Geç yahu sen de . . . Dükkan ı n ı n da, i p tutan ı n ı n d a . . . Ben dükkana b i r daha uğrarsam anaın ın donu baş ıma be ! " Panto lonunu sinirl i sinirl i giymeye başlad ı . Ağası, "An lamad ım?" ded i . "Gider dükkan ı açarsam anaın ın donu başıma dedim." Büyük oğu l baktı baktı . . . " İ yi ama oğl um," ded i, "gidip açmazsan bütün suç bana yükle­ n ecek. Ağası baştan çıkard ı diyecek . . . " "Ne münasebet yahu? Madem sana zaran ın dokunacak, ben burdan da giderim." " İ şi yokuşa sürme. Anam d iyor ki, itten p i şman oldu d iyor. Bütün gece uyuınaınış, hep seni düşünmüş . . . " Küçük oğul kesti attı . "Sana uzun lafın kısası ağa ! Ben bir daha ne o dükkana gide­ rim, ne de onun yüzüne bakanın ! " Sarı ketenden pantolonunun düğmeleri n i i l iklem i ş, kay ı ş ın ı sıkmış, beyaz göm leğinin kol ların ı d i rsekieri ne kadar sıvaın ıştı . "Nereye?" ded i ağası . "G id iyorum." " İ yi ama, nereye?" ''Canımın isted iği yere bre ağa. Dünya babam ın eviynen ağa­ rnın evinden mi ibaret?" Büyük oğu l üstelemekten vazgeçti . Küçük, sinirl i sinirli, "Senden n iye bilecekm iş?" ded i . "Benim ak l t ın yok mu? Çocuk muyum ben?" Büyük oğul da ka lkt ı . İ ki cam i arasında kal mışa dönmüştü. "Şaşırd ı m kaldım yah u," ded i . "Anahtarları da anaın ne d iye burda bıraktı sanki? Ne olacak ş imd i?" Küçük omuz s i lkt i . 1 02


"Ne o lursa olsun." "Ben m i gidip açayıın yan i?'' "Seni n b i l eceğin iş. B enden umudunu kessin ! " B üyük oğul ınutfağa düşünee l i düşünee l i geçti. Penceredeki kuru Şerife'ye d ikkat b i l e etmed i . Etse, Şerife ' n in yabancı erkek­ ten güya kaçındığını görecekt i . Kaçınınıştı güya . . . Az geri çeki l­ m i ş, beğendiği adam ın e l yüz yıkayı ş ını sonuna kadar gözetleınişti. K ı l l ı, kal ı n kol ları vardı adam ı n . Pis karısı böyle bir kocayla ko­ yun koyuna yatıyordu her gece. Kendi kocası gibi değil, gençti. Bunun da kendi kocası gibi ayakları kokar mıydı acaba? Koksun­ du, varsın koksundu, ne ç ıkar? O pis karın ı n yerinde kendi olsa, adam işten gel ince sıcak suyunu hemen hazırlar, leğende kendi e l l eriyle yıkardı, kurulard ı . Kafası babasının dükkan ıyla meşgu l olan oğu l, e l i n i yüzünü yı­ kam ış, duvardaki peşkiri alıp odaya dönerken, kadın pencereye az önceki gibi dayandı, memelerin i n oluğunu sert sert kaşıd ı .

lO B üyük oğu l dükkanı her günden erken açtı, ama içeri girip ö n l üğünü kuşanmadı . B abas ı n ı dükkan ı n önünde karş ı layacak, durumu anlatıp ayrı lacaktı. Bütün bun ların pürüzsüz, kavgasız, tereyağından kıl çeker gibi olmayacağını gayet iyi b i l iyordu. Ö yle ki, babasının, akları kan l ı iri gözleri n i devire devire bağırıp çağı­ nşını görür gibi o l uyordu. 'Adaarn sen de, ' d iye geçirdi, ' inceldi­ ği yerden kopsun ! ' S i n i rl i sinirli bir sigara yaktı. 1 03


ineeld iği yerden kopsundu, ama gene de çekin iyord u babasın­ dan . Vaktiyle uzun saçlarını Aslıab-ı Keh f'te kestirmesi, 'yazın ın ç ı p lağı ' n ı geti rmeden önce üstüne titremesi, elektrik motorları nın d i l i nden kendi kendine anlayışı i le övünmesi fi lan korkusunu si­ Iem iyord u . A l i ' den ötürü sağlama bağırı p çağı racak, sövüp saya­ cak, hatta babas ına karş ı protesto gibi l erden sayacaktı kütl üye gitmeleri n i . Yalnız anası deği l, kütl üye yan i amelel iğe düştüler den i lmesinden, babas ı n ı n da çekineceğini b i l iyord u . S i garas ı n ı tam bitirm i şti k i , babasının parke taşları n ı t o k tok döverek yaklaşan tahta hacağ ı n ın sesi �ı i duyunca heyecanı artt ı . Sigaras ı n ın izmaritini telaş l ı bir fıskeyle fı rlattı, ağzını e l i n i n ter­ siyle s i l d i . Topa( Eskici dükkiina h e r günkü g i b i h ı rsla ge l d i . Ba * ırıp ça­ ğu ·mak, okka l ı küfürler sa I lamak için bahane arayan gözlerle çev­ resine bak ınd ı . i l kin büyük oğl unun neden dü kkiina girmeyip, önünde d i k i l d iğine dikkat etmed i . Kal ın sesiyle, ''A l lah, ded i . Cel lece l ii l eh u ! '' A d ı m ı n ı dükkana besıne leyle tam atacakt ı ki, büyük oğluna di kkat ett i . Ön l üğünü fi lan kuşanmamış, akşamdan kalan işini al­ mam ı ş, dükkan ın önünde d i kilip duruyord u ! H ı rsla sord u : "Ne dinel iyon orda kazık gibi?" Büyük oğu l yutkundu. Sözde durumu kısaca anlatacak, izn i n i a l ı p ayrı lacakt ı . Olmad ı . Dükkana gird i . Topa ( Eskici ön l üğünü h e r zamanki g i b i besıne ley le a l m ış, besıneleyle kuşan m ı ş, yeri ne besıne leyle geç ip, besıneleyle otur­ muştu ki, oğlu gene gözüne çarptı . Dükkana girm iş, kazık gibi d i k i l iyordu. Ö n l üğünü kuşan, iskeın lene otur, işini al m ı deınel iy­ di? Ne eşek kafa l ı heriflerd i bun lar be ! "Ön l üğünü kuşansana ay ı . . Onu da mı baba düıtsün? Hayır düıtınesin, düıtmeye lüzum yoktu. Ne bugün, ne de bun­ dan böyle kuşanmayacakt ı . Helal l i k alacak, e l i n i öpüp gidecekt i . G idecekti ama, öy le azgın azgı n bak ıyord u ki babas ı . Ön l üğünü 1 04


kuşanı p, i şe şöy le bir başlasa da yuınuşayınca ın ı açsayd ı acaba? Herhalde. O zaman daha uygun düşerd i . Ön l üğünü alçak bacak l ı hasır iskeınlenin üzeri nden a l ı p istek­ sizce kuşan d ı . Topal Eskici söylen iyord u : "Dükkana gel i rler, içeri girmezler; içeri girerler önl ükleri n i kuşan mazlar, akşamdan kalan işleri n i almazlar, i l l e kumandan la­ zım başları na. Evlat deği l, odun, odun oğlu odun hem de. U lan ben sen i n yaş mdayken Trablus'ta . . . " Birden küçük oğlunu hatırlad ı , dönd ü : "Nerde bizim efe?" Büyük oğu l yutkundu kald ı . '' Kenefe mi gitti gene yoksa?" "Hayır." '"Ya?" Karş ı l ı k bek ledi, alamaymca başlad ı : "Akşam eve gelmed i . Babas ı n m d a ku lağı duydu sanki, sanki umunıında oldu. Darı lan yatağı n ı ayrı sers i n . H iç kimseye muda­ ram yok. Bir bu kadar daha yaşayacak deği l i m. S ittin sene gelme­ sin isterse. Ne aranın, ne sorarıın. Tavşan dağa küsmüş de dağın haberi olmam ış . Baba evine küsen ev iada uğurlar olsun. Cehen­ nem beri o daha öte. Beni benden m i edecek?" Dükkanın önünden geçmekte olan kahveci ç ı rağına, "Benim sadeyi Tarsus i * yaps ı n ustan," ded i . Ö ksürdü, sonra d a önem vermem işçesine sord u : "Akşam sizde mi yattı?" "B izde yattı ." "N e d iyor? Arkamdan yağıp gürlüyor mu?" "Kimin? S izin m i?" " K i l imcin i n ! " '"Yağıp gürled iği yok ama . . . " "Ee?" "Çok içerleıni ş ! '' * Tarsusi kahve: Kul psuz iri

fı n can l a.

ikilik kahve. 1 05


Köpürdü: "Vay düdüğüm vay ... İ çeriem iş demek?" "Çok fena küfretmişsin iz!" "Yaa ! " "Ona tutul uyor." "Sen ne dedin?" "Hiç, yatıştırmaya çal ıştım." "Ne ded in yan i? Nas ı l yatıştırmaya çal ı ştın?" "Zarar y o k , b a b a n d ı r, y a b a n c ı d e ğ i l , " d ed i m . " D e d i m amma . . . " "Ded in amma? . . . " "H iç, öyle." "A lmad ı m ı ? Ded in de almadı mı?" Büyük oğul susmayı uygun bulduysa da, TopaJ Eskici boşan­ dı. " İ t, itoğlu i t . Ne de izzeti nefsi yüksek matah m ı ş ! Demek af­ fetm iyor ben i? Vay düdüğüm vay! Öyle ya, baba o, evlat ben . Hey dünya, hey kah pe dünya ! U lan farz et ki ağzımdan kötü bir küfür kaçtı, ne çıkarm ı ş bundan?" Büyük oğul can ı n ı d işine takarak, "Kaçırmamal ıyd ı n ız," ded i . Baba del iye döndü. "Kaç ı rmamal ı m ıydım? Demek sen de onunla birliksin? De­ mek ona hak veriyorsun? Demek bir baban ın evlatları n ı isted iği gibi dövmeye, sevmeye hakkı yok?" İ skem iesinde kımı ldand ı . "Bana bakın banaa! Değil o , sen i d e onun üstüne kor, eşşek sudan gel inceye kadar döverim . Karı n, çocukların vız gel i r bana. Karş ındakini topaJ bir ihtiyar görüp ölü bel leme. Ben adam ın Al­ lah ı n ı , kitabını, yerin i göğünü, küncüden ufağı n ı . . . " Öyle korkunç küftirler savuruyordu ki, büyük oğu l ufaldıkça ufald ı . Babaysa durmamacasına veriştiriyordu: "O oğlanı sen i n baştan ç ı kardığını b i l iyorum. Benim oğlum, ben im karşımda lahavle demezd i . Şimdi? Ş imdi ya? Hep senin akı l 1 06


hocal ığından, oğlan başkaldırmaya başlad ı . Babayla oğu l un ara­ sına girmeye ne hakkı n var u lan? Sen mi doğurtup bu boya getir­ d i n onu? Ne gibi bir hakkın var üzerinde? Eşşek gibi düşünme de cevap ver: Ne hakkın var?" Büyük oğu l fena bozulmuştu. Dolan gözleriyle kalktı, ön l üğü­ nü ç ıkarmaya başlad ı . İ htiyar, "Nereye?" ded i . "Ha? Nereye gid iyorsun?" Büyük oğul karş ı l ı k vermed i . Koluyla gözleri n i s i l d i , sonra önlüğünü az önce kalktığı iskemieye bıraktı. İ htiyar tekrar gürled i : "Nereye gid iyorsun d iyorum sana?" Büyük oğu l di.ikkandan ç ı kmadan önce babasına yaşlı gözlerle baktı, mırı ldand ı : "Eve." "Ne var evde?" "Hazırl ığımızı yapacağız." "Ne hazı rl ığı?" "Kütlü toplamaya gideceğiz! " Kahveci iki l i k iri fıncanla Tarsusi kahveyi getird i, ayakl ı ma­ kinenin dem irine bıraktı, ama Topa! görmed i ; görd ü, an lamad ı . Kütlü toplamaya m ı gideceklerdi? Nerden çıkmıştı bu? "Ne kütlü toplaması? Nerden ç ıktı bu icat?" Büyük oğul durumu kısaca an latt ı . "Peki , kardaşın nerde?" "B izde." "Dükkana n iye gelmiyor? Sizde ne işi var?" Canını d i şine ta­ karak, "Anam an iatmad ı m ı ?" ded i . " B undan böy l e d ü kkana gelmek i stem iyor, bizimle kütl üye gidecek ! " Topa! Eskici ' niıı öfkeden kıpkırm ızı yüzü birden balmumu gibi sarard ı . Kahve fıncan ına uzanan eli öylece kalm ıştı , titriyordu. Gözleri büyük oğlunda, ne söyleyeceğini şaş ırm ı ş bakıyor, sade­ ce bakıyordu. Söylese, bir-şeyler söyleyebi lse boşanacak, ele güne karşı hüngür hüngür ağlayacakt ı . Titreyen e l i n i kahve fıncanına uzattı, a l d ı , ağzına götürdü; la1 07


kin içmek gelm iyordu içinden . Demek gerçekten küt l ü toplamaya gidecekti oğul ları? F i ncanı tekrar aldığı yere bıraktı. Titreyen dudaklarıyla adeta yalvard ı : "Oğlum, yavrum . . . " B üyük oğul çıkmak üzereyd i , durdu. "Buyur baba." Baktı, bakıştılar. Babayla oğu l uzun uzun bakıştıktan sonra ihtiyar ağlayan b i r sesle, "Yapma, Al lah aşkına yapma yavrum," ded i . "Onu sen kand ırd ın, sen kandırd ı n A l i ' m i . Senin d i l inde büyü var. Yapma yavrum, A l i ' m i bana bırak. Sen nereye gidersen git, A l i ' m i götürme. Ali benim babam, kardaşım, arkadaşım, yavrum ! " Geniş oınuzlarıyla makinesine kapandı, sarsıla sarsıla ağlamaya başlad ı . Neden sonra doğrulunca iri gözleri yaş yaştı . "Ayşe, Cavit, öteki e n küçük nası lsa sen in yan ında, A l i de bana göre öyle. Eti tırnaktan ayırma yavrum ! " Büyük oğu l b i r şeyler söyleyecekti ki, baba, kocaman e l i n i kaldırd ı . "Sus, konuşma, konuşma oğl um. Konuşursan akl ıma yatırır­ sm, A l i ' m i e l i mden a l ı rsın, konuşma. Büyü var sen i n d i l inde ! " B i rden sertleşt i . ''Peki , kütl üye gitmekten maksad ı n ı z ne?" B üyUk oğu l omuz s i lkt i . " H i iç. Rızkım ızı ç ı karmak i ç i n çalışacağız. Ekmek kavgası ! Görüyoruz bu d ü kkiin dokuz kiş i l ik ai leyi geç indirem iyor artık. Sana yük ol maktansa ... Biz ben im karıyla çoktan verm i ştik kara­ rımızı. A l i gece ge ldi, böyle böyle. O sıra elci de avans verıneye gel m i şti, gördü; dedi ben de sizinle gideceğim . . . Topal Eskici oğlunun söyled ikleri n i duyuyor, anlaın ıyordu. Çukurova ' n ı n sarı sıcakları, yer yer çatiayıp yarı l m ı ş toprakları, yazı yaban, yazı yabanın arı gibi arı gibi s ivrisinekleri, yağınur yük l ü bulutlar, sel sele yağm urları, arkası ndan fe laket hal i nde gelen d izanteri, s ıtması geç iyordu kafası ndan . M ırıldand ı : "O yazı nın yüzü, o sivrisinekler, o sıcak . . . " B irden başın ı kal d ı rd ı , oğluna bakt ı . "

1 08


"Peki, kaç para kazanacağınızı umuyorsunuz?" Büyük oğu l , elciden duydukları n ı anlattı . TopaJ Eskici şöyle b i r hesap etti ... Eskici dükkan ından daha karl ıyd ı ! "Demek günde adam başına ü ç l i ral ık toplayabi leceksiniz?" "Elci öyle d iyor. İ yi çal ışırsak toplarm ı ş ız." " Ü ç sen, üç karın, altı ." "Yazının yüzünde pek b i r masrafımız da olmaz ... " "Doğru." "Dönüşte de, şu hani Avgan Hacı var ya?" "Ee?" "Onun tekerlekli dükkanı gibi bir dükkan uydurup . . . " "Eskic i l ik m i yapmak?" "Eskic i l i k yapmak ! " TopaJ, kahvesine uzandı, ald ı . İ çecekti, soğumuştu . Sokağın bozuk parkelerine serpti. Büyük oğu l, "G idip yen isini söyleyim m i?" d iye sord u . Duymadı . E n çok 'yazı nın yüzünde p e k bir masrafları olma­ yacağı' akl ına yatm ışt ı . Doğruydu . Bugün şu ırzı kırık dükkanda üçü sırt sırta vererek çal ışma karş ı l ığı e l l erine oıialama, sekiz on l i ra ancak geçebi l iyord u . Hadi on beş, de. Deği l ya, söz tems i l i . O n beş. B u o n beş yal lah deyince dokuz kişiye pay o luyordu ki, yazının yüzünde dokuz kişinin beşi de çalışır, para kazanabi lirlerd i . Karısı, kızı, büyük oğlunun karısı, kızı, kızın küçüğü Cavit. Ca­ vit' le ablasını bir kişi saysa, demek, bugünkü çalışan lara dört kişi daha eklenmiş, üçer liradan on iki l i ra daha kazanı l m ı ş olacaktı. Döndü, boş, bomboş· gözlerle baktı . "Bu akl ı sen m i düşündün?" "Hangi aklı?" "Kütl üye gitme akl ı n ı ?" "Hayır baba." "Ya?" "Zaruret." 1 09


Topa! Eskici akları kan l ı iri gözleriyle baktı, baktı, sonra başı­ nı ağır ağır sal lad ı : "Zaruret ha? Doğru yavrum, zaruret. Aaaaah zaruret, gözün ç ıksın ! " Kahve fıncan ına e l attı, boştu. "Git yeni s i n i söyle şunun ! " B üyük oğul boşu kapıp fırladı . Akl ı na yatmı ştı b u iş. Ü ç kişi çal ı ş ı p dokuz kişi yemenin za­ manı geçm i şti. Dokuz k i ş i n i n yed isi çal ışırsa, üçer l i radan yirm i bir l ira girecekti i k i eve. Köy yerinde kurtulacakları masrafları da kazanca eklediler mi, ortal ama günde otuz l i raya yakın para kaza­ nab i l eceklerd i . S ı rtından kocaman b i r dağ devri lm işçesine ferah lad ı , sanki b i r duvar y ı k ı l d ı , duvarın ard ındaki güneş sıkıntı ları n ı ayd ı n lattı. B üyük oğul yen i bir fincan kahveyle gel i nce sordu: "Demek dönüşte sen in H i slan saati de satı p?" Babasını n kahvesi n i makinen in demirine bırakt ı . "Kütlüden kazandığımız paranın üstüne koyacağız . . . " Kahvesine uzandı, ald ı , iştahl ı bir höpürtü . . . "Fena fi k i r deği l ! " B i r d e sigara yaktı , kahveyi yarı l ayana dek düşündü. Gerç i karısı, kızı evde boş oturmuyor, e v işlerinde çal ı şıyorlardı ama, karş ı l ığında para getirm iyorrlu ya, bu çal ı şma. Tahta s i l mek, ça­ maşır, bulaşık yıkamak. .. Köy yerinde, daha doğrusu yaz ı n ı n yü­ zünde tahta, çamaşır olmazd ı . Pek öyle bulaşık da o l mazd ı . Olsa b i l e akşamları karısı, kızı, gel i n i yard ı mlaşa yıkayıverirlerd i . Şe­ hir yerinde maha l l el i , konu komşu, dedikodu . . . "Yazının yüzünde karı kanc ığın tahtası , bulaşığı, çamaşırı, de­ d i kodusu da olmaz b i l iyon mu?" "Olmaz baba." "Bir de şu var: Eskic i l ik yapacağına, götürü ayakkabı yapsan nas ı l olur?" "Sermayem yetmez ona baba." 1 10


F incan ı n ı çalkalayıp çalkalayıp tepesi ne d i kti . "Serm aye atl a deve deği l oğlum. Demek e l c i , iyi ç a l ı ş ı rsan ız adam başı n a iki buçuk, üç l i ra l ı k iş yapars ı n ı z ded i? Üç, de. Bu hesapça, karın l a sen altı l iral ı k i ş yapacaks ı n ı z demek o l uyor. Kardaş ı n da sizinle ge l irse, üç de o, etti mi dokuz l i ra. Ayşe i l e C avit ' i de b i r adam say. Ne etti?" Büyük oğu l geçti alçak bacak l ı , hasır iskemiesine oturdu. "On l arı sokmamak lazım baba. Ayak dolaş ı k l ı ğ ı ndan başka hayırları dokunmaz! " "Yook, böyle düşünme. Ağaç yaşken eği l ir. Sonra, küt l ü top­ lamak zor bir iş deği l ki ! İki l iral ı k da mı iş yapamazlar? Yapar­ lar. Demek, üç, altı, dokuz. İ k i de çocuk kazansa, on bir. On bir l ira! B i r ayda ne eder? On o l sa üç yüz, otuz daha. üç yüz otuz. İki ay sürer m i bu iş? "V alla ben de pek b i l m iyorum ama, sürer herhalde." "Sürer. Bir ayda üç yüz otuz, iki ayda, altı yüz altmış. A ltınışı­ n ı at, sağlam altı yüz." N eşeyle ayağa kalktı, dükkanı n içinde köşeden köşeye gidip gel meye baş l ad ı . Babas ı n ı n kaç vakittir böylesine neşel i halini görmeyen büyük oğu l hayretler içindeyd i . Ne olmuştu koca heri­ fe de birden pırı l pırı l bir sevinçle ayağa fırlaın ı ş, dükkan ın içinde çaprazlama vol ta atınaya başlam ıştı? Ta yı l larca önce, köyde de­ m i rc i l i k yaptığı, avuç avuç para kazand ı ğı hafta son l arında, eski motosikletiyle babası n ı şeh irden köye ziyarete gelen büyük oğlu­ n u karşı l arkenki gib i . Herhalde, oğul ları n ı başından atıp dükkan ı­ nın kazanc ı bir kendisine kalacağı için sevinmişt i . Öyle ya, kazan­ dığıyla akşamüzerieri eşi, dostunu topl ayacak, gül e söyleye, gaın­ sız kahkahalar ata ata çekeceklerdi kafayı . İhtiyar b i rden oğlunun önünde durdu, ağı r, kocaınan e l i n i oğlunun omuzuna neşeyle koydu. "Altı yüze b i r alt İ yüz daha koy. Ne eder?" B üyük oğul h içbir şey an lamadığı halde, " B i n iki yüz," dedi . " B i n iki yüzle taptancı l ık yap ı l ı r m ı yap ı l maz m ı?" ııı


"Yap ı l ı r ama, makine, kösele, kal ıplar . . . " "Makine de var, köse le de, kal ıplar da. Dükkan bile var be ! İ şte, kocaman dükkan. Burayı bir badana, b i r sıva . . . Orospuya sı fat ge­ rek demişler. Ha?" Oğu l her şeyi an lam ı ştı. Babas ı n ı n hazdan titreyen iri burnu­ nun kanatiarına bakıyor, babas ıyla bakı ş ıyorlard ı . Oğu l u n pek çekimser duruşuna karş ı l ık baba, oğlunun en az kendi kadar se­ vinmes i n i bekl iyordu. Sevinm iyordu oysa. Ya da sevindiğini bel­ l i etm iyordu. Birden içini, içinin pırıl pırı l l ığını sanki hafifbir gölge örttü. Yoksa babası , anası, hacısıyla birlik olmak m ı istemiyordu? Ayrı baş çekmek daha m ı usulüne gel iyordu? E l i n i oğlunun omuzundan çekt i . "Cevap vermed in?" "Neye baba?" " S ı rt s ı rta versek ded im . . . " " Evet?" "Sen i n elci bize de avans vermez m i?'' B üyük oğu l için hava hoştu ama A l i ne diyecekti bu işe baka­ l ım? Ş imdi burda, babasıyla anlaşsa bile Ali, A l i ' den geçtim, anası, bacı s ı ne diyeceklerd i? Ona kal ırsa ne anas ı, ne de bacısı ' kütlü ameles i ' olmaya ' peki ' derlerd i . Onun için biraz düşünme) i, sağı sol u yoklamal ıyd ı lar. . "Ne zaman gid iyorsunuz?" Babasına isteksizce bakt ı : "Elci ne zaman hayd in derse . . . " "Demek adam başına y i rm i şer l i ra veriyor?" "Evet." "Güze l . Dükkana ki l idi vurur gideriz. Dönüşte bin iki yüz l i ra para, hazır dükkan, makine, kal ıplar fi lan, veririz s ı rt s ı rta . . . " Büyük oğu l gözlerin i yere indirmiş, sadece d i n l iyordu. "Nas ı l fıkrim? " " "Yoksa beğenmed i n mi?" ı 12


" " "Beğenmed iysen söyle oğlum. Çekinecek bir şey yok bunda. Belki de ben i istemezs i n iz?" Yüreği kabararak geçti yerine oturdu. Büyük oğu l ona acı m ı ştı. " . . . ben i yalnız bırakmayın yavrum, ben i de alın yan ınıza. Şur­ da ne ömrüm kaldı? Benimki hep çeneınde. Yoksa valiaha kötü insan deği l im . Size zaranın dokunmaz. B irl ikte sırt s ı rta . . . Düşün oğlum, dönüşte dükkana bir sıva, bir badana, aç ıyoruz ı smarıççı dükkan ıınızı, paşa gibi. Hani köyde nasıld ık? Anan ç iğköfte yo­ ğururdu, biz sennen karşılıklı şarap içerd ik, sen encaın A laman' ın yeni leceğin i söylerdin de birbirimize girerd i k? Gene öyle. Para bol, şarap bol, sumakla ovu lmuş soğan ı, nanesi, maydanozu, kızarm ış biberi damatesiyle bolca kebabımız . . . Hı? O zaman kardaşın A l i 'yi de al ırız aramıza." Gü ldü. "Deyyus, eşşek kadar oldu. O da biznen çeker kafayı . Haydi bakalım derim, at eli kulağa! Sesi de güzel ha deyyusun ! İşlerimiz yolunda gitti de parayı demetled ik mi, dört, beş odalı kocaman bir konak tutar, hep birl ikte otururuz. Senin şimdiki mahalle ben i hiç açm ıyor oğlum. Birlikte oturmak gibi var ın ı?" Ne söylese boş, büyük oğlu sev inm iyord u . "Oğlum, yavrum . . . İ yiden kötüden b i r ş e y söy l e m iyors u n . N iye?" Büyük oğu l başı n ı kald ırd ı . " H iç," ded i . • " H i ç deği l, var bir sebeb i . Söyle ned ir? Ben i n iye istem iyorsu­ nuz?" B i rden öfkelenmiş, eski sert hal i n i al ıverm işti . B üyük oğu l , "Bana göre hava hoş," ded i . "Sana göre hava h o ş da, ben i istemeyen k i m ? A l i m i?'' Büyük oğu l, ' Evet, A l i .. ' demekten çeki ndi. "Konuşmam la­ zım, konuşmadan bir şey d iyemem . . . " ded i . "Konuş. Anan d iyor k i , ağası A l i ' n i n panzehiridir d iyor. O n e i sterse A l i karşı durmaz ona d iyor. Doğru . Bu i ş e sen in akl ın ya-

··

ı 13


tarsa onun da yatar. Sen nas ı l düşünürsen o da öyle düşün ür. Söy­ le, seni n akl ı n yattı m ı ?" Verecek başka karş ı l ığı yoktu. "Yattı," ded i . "Yattıysa mesele yok. Git şimdi, b u l onu, görüş, konu ş . . . S i z gitt i kten, oğul larım, yavrularım gittikten sonra beni m burada ya­ payalnız ne işim var?" Gözleri yaşard ı . "Yaln ızl ık A l l aha mahsus. Yalnızl ı ktan korkuyoru m . S e n me­ ram edersen kand ırırsın onu. Onun panzehiri sensin. Seni benden çok seviyor, sayıyor. Sen i stersen razı ol ur. Ne yap yap kand ır. Sakın beni bırakıp gitmeyin ! " "Anam?" Püskül püskül kaşlarıyl a, sertçe sordu : "Ne olmuş anana?" "Kütlü toplamaya gitmeye razı olacak m ı ?" "Olmayıp da ne yapacak?" "Bize b i le razı deği l, kaldı ki . . . " "Kaldı ki'si mald ıkisi yok. Oğu l larım nerde ben orda, ben ner­ de avradım, kızım orda. S ı k ı m ı razı olmas ın? Deyyusun kızını Sultan Ham id ' in sarayından almadım ya! " B üyük oğulun anasının kolay kolay ' Peki ' d iyeceğine akl ı yatm ıyordu ama, gene de kalktı. "Ben gideyim . . . " TopaJ da kalkt ı . " G i t oğlum, kardaşı n l a konuş, razı et. Elciden bize de avans al. Ben ananla konuşur, onu mücerret razı ederim. Sen A l i 'yi razı et, ananı bana bırak . . . " "İyi ya." Büyük oğlunu yolcu ettikten sonra makinesinin başına yeni­ den geçip oturd u . Olmuştu bu i ş, tamamdı . Oğlu da, karısı da, kızı da ister istemez razı olacaklard ı . İş büyük oğlundaydı . B üyük oğlu madem peki demi şti . . . 1 14


Boş fincanı almaya gelen kahvee i n i n çırağına, " B i dene daha getir aslan," ded i . "Olur e m ın i . " Madem peki demi şti büyük o ğ l u . . . B u büyük oğlunda salıiden akıl çoktu. U l an, nerden aklettin kütlü toplama işini? S ittin sene düşünse akl ın a gelmezdi . Demek Al lah üstlerindeki nüsubetl iği silip atacaktı, vakti saati gel m i şti demek? Eee, kara gün kararı p gitmezdi k i . İşte sonunda büyü bozul muştu. "Başefend i meraba!" Her zamandan başka, bambaşkayd ı . "Merhaba Bahri Paşa! " Berber kalfası Bahri şaşkın lıkla durd u . "Ne o? Dünya düze l iyor mu ne?" TopaJ Eskici kıs kıs güldü. "Düze liyor evlat düze l iyor . . . " "Nası l?" "Nas ı l ı n ı b i lmem amma. Al lah beni m ç i leme son veriyor gay­ ri. Dardaki cemi cüm leye de acısın ! " Kısa boylu, belden aşağısı yukarısından çok kısa B ahri merakla sokuldu. "Şu i ş i bize de öğret de biz de kurtulak emm i ! " An lattı, hazla, hazdan kırı l a kırıla anlattı: "Dükkan ı kapayıp, kütlüye gideceği z ! " "Kütlüye m i?'' "Niye şaştın? G idenlerin canı yok mu? Onlar da senin, beni m g i b i insan değil ler mi? B i r düşündüm, bizim eskici l i k foslad ı . Şu karşıki tüyü bozuk da gelip karşım ıza dükkan aç ınca, işler iyice foslad ı . Kafaın ı işlettim, ded im aç mezarı yok ya ! Madem eskici­ lik fosladı, işi ısmarlamac ı l ığa, taptan c ı l ı ğa dök. Dükkanım var, makinem, kal ı pları m, her bir şeyim tamam. Eksi k olan sermaye mi?'' "Meraba Başefendi . . . Bakıyorum Bahri ' ynen . . . " Bahri, "Kıskandın m ı?" ded i . ı ı5


Topal ' ı n en içeried i ğ i o ğ l an C e m i ! zapartayı yemey i nce, dükkana soku l d u : " N e kıskanacam oğlum? A llah m uhabbetinizi artırsın ! " Uçları kırm ızı Gel i ncik paket i ni çıkarıp uzattı. "Buyur emm i ! " TopaJ bugün her zamandan çok başkaydı . i steyerek, içinden gelerek on ları küfılrleriyle memnun edecekti. "Ben oğlan cigarası içmem ! " dedi . Oğlan Cem i ! gücend i . "Ayıp ettin emmi . . . Demek ben oğlan ım?" Kalfa Bahri, "Nesi n ya?" ded i . "Sen s u s l a n . Ben neyim emmi?" Kendi B i rinc i ' sinden yakan TopaJ, "Oğlansı n ! " ded i . Bahri ' n i n kahkahası esnafın ku lağı n ı kabartm ıştı. Ç o k geçmeden, kirl i ön lükleriyle, birer ikişer topland ı l ar. Toplandı lar ama, havaydı . TopaJ bugün öfkelenip kızacağına kahkahalarla gülüyor­ du. Sövüp saymasına sövüp sayıyordu, ama öfke l i zaman lardaki gibi deği l . Esnaf bunun neden i n i merak etm işti, başlad ı lar u s u l usul konuşmaya: "Bugün pek neşe l i . . . " " Ö yle görünüyor." "Gömü mömü m ü buldu acep?" "Kim b i l i r, belki de piyango çarptı . .. " "Bahri be . . . " "Hı." "Gel hele . . . " "Ne var?" "Emm in bugün A ladağ'dan serin, ne yapsan ız kızmıyor. N iye?'' Bahri, To pal ' ın karıyı kancığı seferber edeceğini, yakında hep birlikte kütlü toplamaya gideceklerin i an lattı. Esnaf şaştı bu i şe. Demek gül gibi zanaatı n ı bırakıp . . . Ümitler can iand ı . Madem küt1 16


! üye gidecekti, dükkan ı, tezgah ı dağıtsındı. Gerekirse hava parası bile verirlerd i dükkandan çıkması için. Ya makinesi? Ş i m d ilerde nerdeyd i o eski Alaman yapısı makine?

ll B üyük oğu l iki cam i arasında kal m ı şçasına, sabahın sekiz bu­ çuk güneşi dolu caddelerinde battal battal yürüyordu; iki cami arasında kal m ı şçasına! Ne anası yanaşacaktı babasının isteğine, ne de kardeşi . Hele anas ı ! ' El, gün, bildik, gördük, tan ıdık ... ' Kırış kırış sigara paketi n i sıkıntıyla çıkard ı , son sigarasını da yaktı b i r hamalın ateşinden . Anası, i l le anasına nas ı l an latmalıydı ki, el, gün, b i l d ik, gör­ dük, tanıd ıklardan, yapacakları ded ikodu lardan hiç, ama hiç ha­ yır yoktur; böylelerinin övmeleri de, yerıneleri de karın doyurmaz; aslolan iştir, çalışmaktır, çal ı ştığının karş ı l ığını almaktır, alabil­ mektir! Sigarasından emdiği dumanı havaya üfled i . Babasının hesabı yan l ı ş olmayab i l ird i . Hani evdeki hesap çar­ şıya uysa da sırt sırta verseler, sıkı bir çal ışma, kazançları n ı bir­ leştirseler, ısınarlama taptancıl ığına başlayıp kazansalar, tekrar­ dan evleri b i r konakta bi rleştirseler. .. Olmayacak şey deği ldi, ama anas ı . .. ' Evimize gel e l i on bir y ı l ol uyor, o güm güm gümüleyen ev, kurudu kurudu kabuğuna yapıştı ! ' S igarası n ın kü lünü sinirl i sinirli çırptı, 'Güm güm gümüleyen ev ! ' d iye geç ird i . ' Öyle bile olsa, ne suçu var kad ı n ın? Sonra, ne vicdansızlık . . . Ana, mana . . . Olmaz, beraber oturmak olmaz. Ol­ maz ya, bu işi nas ı l tatl ıya bağlamal ı ? Herife de yazık. Nas ı l ağla­ d ı fukara be . . . B i l iyorum, asl ında iyi kalpl i . E l inde bol bol olsa 1 17


sakınmaz. Korkuyor. Yalnız kalmaktan, h asta d üşmekten korku­ yor. Haksız m ı ? Değil . Yarın hasta düşüverir de birkaç ay yatarsa ona hangimiz el uzatabi i i riz? İstesek b i l e uzatamayız . . . ' B attal battal yürüdüğü dar sokağı geçmişti, birden ana cadde­ ye çıkıverd i . Durd u . Kerusa den i len lastik tekerlekli ç i ft atl ı iki fayton caddede yarışırcasına şak ı rt ı l arla geçti ler. Boş, bomboş gözlerle baktı arabalara; görmeden . Babasını düşünüyordu, baba­ sının dolu dolu gözlerle yalvarırcasına söylediklerin i : ' . . . altı yüze bir altı yüz daha koy, ne eder? B i n iki yüz. B i n iki yüzle ısınarıç­ çı lık yap ı l ı r mı yapı l maz mı? Makine de var, köse le, kal ı p lar da. Dükkan b i le var be ! İşte kocaman dükkan . Burayı bir badana, bir sıva ... Orospuya sıfat gerek dem i ş l er. Ha?' İhtiyarın n iyetini an lad ığı halde, onun hazdan titreyen iri bur­ nunun kanatiarına bakm ış, uzun uzun bakmış, sonra da göz göze gelmişlerd i . Babas ı n ı n ne türlü bir yan ıt bekled iğini bi ldiği halde o deği lden gel m i şt i . EI, gün, b i l d ik, gördük, tan ıdık, anası, teker­ Iekli dükkan, A l i , A l i ' n i n babasından kaçışı, magazİnlerden oyu l­ muş yarı çıplak kadın, kız resim leriyle süslü duvarlar, boynu mavi kurdeleyle fıyonklu bağlama, sıkı sıkı çeki l i camların gerisindeki yağmurun, soğuğun, fırtınan ın girerneyeceği şarap kokulu, sigara duman ı yüklü sıcacık hava, bu sıcac ı k havaya neşe katan oynak türküler, yanık gazel ler . . . Babasına peki dese bütün bunlardan olacaklard ı ! Caddeyi h ızla karşıya geçti . Yakın kasaba y a d a köylere birtakım çuvallar, sepet ler, deste deste kazmalarla perişan kılıklı insanları götürme hazırlığı için­ deki dolmuş, kaptıkaçtı, otobüs, kamyonların kaynaştığı eski Oroz­ d ibak Meydan ı . Bu meydanda otuz yıl önce memleketin en büyük, en ünlü, en çeşitli mal ları n ı satan kocaman bir yapı o lduğunu, günün birinde alev alev yand ığını çok işitm işti . Meydan ın telaş l ı gürültüsünün yan ından geçip çaycı Nadir' i n yolunu tam tutacakken, b i r e l omuzu n u dürttü. Döndü. Makin i st Selahattin Usta. Karayağız, sımsıkı, esmer, güler yüzlü b i r adam . 1 18


"Ne bu dalgın l ı k yahu?'' B üyük oğul gül ümsedi . "Heç usta . . . "Gene koca herifle başın dertte m i yoksa?" "Ne demezs i n . İ ki cam i arasında kald ı m ki, b i ldiğin gibi de­ ği ı . " "Niye?'' . Anlattı, uzun uzun anlattı . Selahattin Usta, e linden çekti. "Na­ d ir' i n orada birer çay içek hele . . . " "Ben de oraya gidiyordum." Döküm, tam ir atölyeleri n i n aras ında sıkışmış yüksek b i r ko­ nağın altmda, taban ı beton, u facı k b i r dükkandı N ad ir' i n çaycı dükkan ı . Her sabah kao l l e sıkı sıkıya ovu lan pırıl pırı l , kocaman semaverin yanı ndaki camekanl ı dolapta sıra sıra kahve fi ncan­ ları, yald ızl ı çay bardak ları, i ri l i u fakl ı porse len deml ikler . . . Al­ man harbi nden önceki Çekoslovak tabakları . . . Her şey tertem iz, her yan tem iz! i kten, aşırı tem izl ikten p ı r ı l p ı rı l d ı . Makin i st Selahattin, Topa! Eski c i ' n i n oğluna, "Şuna takı lak bi­ raz," ded i . Lakin heriki duraklad ı. "Boş ver usta, bugün hiç for­ mumda deği l i m . . . "Gel öyleyse ard ı mdan . . . C amekan cam ları tertemiz dükkanın ufacı k kapı s ı nda duran Selahattin Usta: "Ne bu oğlum?" ded i . "Söğüt gölgesi mi burası?" Kocaman ayaklarında nalınlarla yüz yirm i kiloluk Nadi r de o sıra gal iba bunu düşünüyordu. Alçak hacakl ı hasır iskemlelerde sıravard iya oturmuş çene çalan müşteri lere döndü. "Nebl im? Mavrayı kurdular bir saatti r, beş lamba l ı radyo gibi dan dan dan dan ... " Day ı Remzi deni len kısa boy l u , tıkız makin i st g ı c ı k verd i . "Müşteriye karşı biraz daha nazik olmanız lazım değ i l m i Nad ir Bey?" Ç aycı Nad ir, "O ne?" ded i . "Bey ayağı da hangi ayak A l lah­ sız? Sen de bizi m i yiyon ne? Hem Sel ahattin U sta doğru söylü­ yor, söğüt gölgesi değ i l bura, sağdan bakalım, ufak ufak, had i ! " "

ı ı9


Kahkaha lar. . . Dayı Remzi gene taş koydu, "Sözün parana geçer arkadaş. Tazele çaylarım ızı ! " isterse babas ı olsun, so lağına solağına l a f e d i l d i m i , m i lyon verseler kar etmezdi . M akin i st Dayı Remzi ' n i n yan ına gitti, ko­ lundan tuttuğu gibi kald ırdı . "Paran çoksa git d e düdüklü şeker al ! " ded i . Bardağına e l l i kağıt versen sana çay yok bugün, bas had i ! " Kahve kahkabadan kırıl ıyordu. Eski lerden birkaç ı kalktı, Selahattin Usta'yla Topa! Eskici ' n i n oğluna iskemielerini verd i ler. "Buyur usta ! " "Sen gel kardaş ! " "Ne zahmet ettiniz yahu?'' "Zahmet değil, gidecektİk zati . . . " Çaycı Nad i r gene parlad ı . "Had i bakalım had i . Dışarı çabuk çıkın da alnımza yel değsin ! " Topa! Eskici ' n i n büyük oğl u, Çayc ı Nadi r' i bir parça d a babasına benzetiyord u . Yaşça değilse b i l e huyun u . Çaycı Nad i r de tıp­ kı babası gibi lafı ağzında, en son söyleyeceği n i en önce söyleyip çıkan tok sözl ü lerdend i . Kahve ocağın ı n köz dolu ocağı önünde kocaman nal ı n larıyla kıpkırm ızı d i k i l iyor, etl i, ablak yüzünden iri iri, sıcak sıcak inen terleri d irsekierine kadar sıva l ı mintanı n ı n koluyla s i l iveriyord u . Zaten tem iz, tertemiz çay bardakları n ı semaverin kaynar suyuyla tekrar yıkad ı ktan sonra Tekel çayıyla dem l i kocaman, beyaz por­ selen dem l i kten bolca dem, üstüne de kaynar su doldurup getirdi verd i . Çaycı l ığı, ked i besleme merakın ı, bir de içki içmeyle piyango b i let i n i l i stede kontrol i ş i n i sanat hal i ne geti rm işti . Selahattin Usta'yla Topa! Eskİc İ ' n i n büyük oğl una götürdüğü çaylardan öy­ lesine memnundu ki, key i fli bir nara att ı . "Barnağını m ı kes ip doldurdun ustam, teh çaya bak ! K a n mü­ barek kan ! " Çayları verd ikten sonra müşteri leri unutmuş g i b i , ked i lerine 1 20


gitt i . Ocağı n yan ına Olanca tembel l i kleriyle seri l m i ş, aslan yap ı l ı tertemiz i k i ked i, tembel tembel uyukluyorlard ı . Çaycı Nad i r ko­ caman avuçlarıyla okşad ığı halde, ora l ı b i le olmadı lar. Öylesine rahat, öylesine tembel, öylesine dünyadan uzaktı lar. Topal Eskic i ' n i n büyük oğlu ked i terin bu rahat, bu tembel l iğe daim ış hal lerine bakıp, pek çok insan ın böylesine bir rahatlığa has­ ret t iğin i düşünüyordu. Fikri n i Selahattin Usta'ya açt ı . Selahattin Usta oldu bitti tembel l iğe kızard ı . "Çok imrend iysen Çaycı Nadir'e verek seni, ked i n iyetine . . . " ded i . Çayc ı Nad i r döndü. " K i m i veriyon bana?" "Kedi lerine imren iyor da . . . "Eyi oğlum, tembelhane açtı k zati burya, sen de ge l ! " Birden dikkat ett i . "B izim Başefend i ' nin oğl uymuş . . . i nan ır m ı­ sın yen i farkı na vardım ha . . . U lan devir, u lan A l lah ı kıt devir. Öl­ müşük meğer be ... " Sonra babası n ı sordu, babas ıynan aras ı n ı n nas ı l olduğunu sor­ du, kütlü mese lesine şaştı : "Demek koca Resu l Ağa ' n ın torunu, kütlü devşinneye kadar düştü ha?" Kafası ndan Toroslar, Kaçkaç, Fransız'a karşı dağa çıkan çete­ ler, yaptıkları baskın lar h ızla geçti . "Hey Başefendi hey ! " ded i . " B u mem lekette harbici, özü sözü doğru üç kişi varsa, biri sen in baban d ı r. Heritin feleğe m i nneti yoktur Al lah ı m ı i nkar edeyim. Laki n böyle insanların nedense iki yakas ı bir araya gelm iyor efend i . Peki, koca heritin işleri tatsız mı ki kütl üye heves ed iyor?" Büyük oğu l her şeyi uzun uzun an latt ı . Çaycı Nad i r d ikkatle d i n l iyordu. Sonunda, "Koca herif haklı oğlum," ded i . "Onu yalnız b ı rakmak vicdana sığmaz. Sonra ısına­ rıçç ı l ık işi de fena fi kir değil ha . . . Ne dersin Selahattin ! " Selahattin Usta çay ı n ı yudum lad ı . "Ben de böyle düşün üyorum . . . Zava l l ı adam yah u ! " Nad i r h ü"

12 1


zün l e sordu: "Ağladı h ı ? Vay fukara vay. Yahu çok i ç l i adam be. B ütün namuslu insanl ar, h ı rs l ı insanlar, kursağına haram yutma­ yan insan lar böyle efendi . . . " Ufacık dükkandaki ler safi kulak kesi l m i ş, Çaycı Nadir' i , Na­ d ir' i n Topa! Eskici üzerine anlattıkların ı d i n liyorlardı . Büyük oğu­ lun y ı l lar y ı l ı çok duyduğu şeyler . . . Babasının ne adam olduğunu yen i öğrenmiyordu. S ıcakta, ağustos güneşi n i n memleketi kasıp kavurduğu sarı sıcakta şu ufacık dükkan zaten insanı hamamday­ m ı ş gibi terietmeye yeterken, bir de ocağın ateşi . . . Kalktı. "Nereye?" dedi, Selahattin Usta. B üyük oğulun karş ı l ı k vermesine kalmad ı , Çaycı Nadir cevabı yapıştırd ı : "Nereye ne demek? Ç ayını içti, gidecek tab i i ! " "Bu n i zama b i z d e m i tabiyiz yani ?'' "Tab i i," dedi Nad i r. "Sen o lmaynan ne? Kendi n i kanun, n i zarn üstü mü sayıyon?" "Bak hele bak ! " "Bak hele bak m ı ? Hadi baka l ı m sağdan, burası söğüt gölgesi deği l . . . Bu n izama biz de m i tabiyizm iş. Çakal, bu dükkana A llah girse, A l lah b i le tab i i , ne bel l iyon ! " B üyük oğul ayakta, i k i eski arkadaşın şakasına gülerek d i k i l iyar, gidemiyordu. Selahattin Usta gayet ciddi, "G itmezsem ya?" ded i . "Kuyruğundan tuttum mu atarım ! " "O beleş ! " "Atamam m ı ? Ataman de, de erkeksen . . . " Selahattin uzun uzun güldü. "Yok oğlum, o kadar erkek değil i m . Sabah sabah itnen çuvala girecek kadar erkek deği l i m ! " "Oşt ! " dedi Çaycı Nad i r. Büyük oğul u n uzattığı çay parası n ı alacakken, Selahattin Usta başıyla i şaret edince, e l i q i çekti, oca­ ğa gitt i . 1 22


"Had i oğlu m had i , paranı cebine koy, düdüklü şeker al ırsın had i ! " ded i . G ü lerek d ı şarı çıkt ı . Güneş yüksel miş, parke döşe l i yol lar ı s ın­ mıştı. Küçük tam i r atö lyelerin i n arasından ağır ağır kasapl ara, kasaplardan da Saydam Caddesi ' ne i n d i . Ö nce kardeşine gitmek­ ten cayın ışt ı . Anas ı n ı görmel iyd i ilkin. Görmel iydi ama, söze ne­ reden, nas ı l başlamalı? Kad ı n ı kızd ı rmamak için ne türlü konuş­ mal ıyd ı? Ne türlü konuşsa anas ı n ı n yanaşmayacağına kuşkusu yoktu. Daha söze başlarken, lafı n ı ağzına tıkacak, 'Ne? Kütlüye gitmek mi? A l lah yazd ıysa bozsun . Ele güne, eşe, dosta, düşmana kend i m i rez i l edemem ! ' d iyecekt i . Mestan Haınam ı ' n ı soluna aldı, eski adıyla Tarsus Kapısı ' ndan, küçük saatin yan ından Çakmak Caddes i ' ne geçti . Sağ kal d m ın ı n göl gesinde ağır ağır yürüyor, anasına sözün neresinden başl aya­ cağını düşünüyordu. İ stasyondan ge len, istasyona giden ç i ft atl ı fayton, taksi , şehir otobüsleriyle şehrin en kalabal ı k caddelerinden biriyd i bu asfalt cadde. Keskinierne vuran güneşle alev alev, fayton çan ları, oto­ büs, taksi, dolmuş uğu ltularıyla hay l i can sı kıcıyd ı . B üyük oğu l bütün bun ların farkına b i l e varmadan, hatta sıcağı da duymadan, Kemeraltı Cam i i ' n in sağdaki seri n kemeri altına sapt ı . En i y i s i damdan düşer g i b i açınamaktı ınese leyi. Hoş beşten sonra laf belki de kend i l iğinden yoluna giriverird i . Maha l l eye gird i , eve gel d i . Tam kapıyı çalarken, anas ı n ı n b i r komşusu, merakla yanına sokuldu : "Oğluuum?" E l i n i dem i r kapının takınağından çekt i . "Buyur teyze." Kara kuru kadın bir sır verircesine, "Bir şey işittim, doğru mu?" ded i . "Ne işittin?" "Kütlüye baban lar da m ı gidiyorm uş?" Büyük oğul şaşt ı . "Kimden duydun teyze?" 1 23


"Ben imk i demi n eve gel d i nüfus kağıd ıııı a lmaya da o söyledi. B abandan duymuş. Gülüp söylüyonnuş, avrad ı da, kızı da süre­ cem tarlaya, beleş ekmek yok d iyormuş. Doğru mu?' ' _ Çayı görmeden paçaları sıvayan babasını çok iyi b i t ird i . De­ mek başlam ıştı gene? E l i n i kapının demi r tokmağına uzatırken, "Evet," ded i . Kara kuru komşu, çok bel l i bir sevinçle karşı pembe eve, dok­ torun anasının ev ine l ı ızla geçti. Büyük oğul görmed i . Görse b i l e üzerinde durmayacaktı. Ç ü n k ü kafası, anası, anasın ın haya l iyle doluydu. Evet laf kend i l iğinden yo lunu bulmalı, zorlamamalıyd ı . Kapıyı k ı z kardeşi Zel iha açtı. Ağabey mağabey ama, geçen y ıla kadar pek göz doldurmayan kızın bu y ı l birdenb i re gel i şive­ ren memeleri, an lam taşıyan bakışları d ikkatten kaçm ıyordu. Sordu: "Anam evde mi?'' Kulaklarında adi sarı halka küpeler, gerçekten göz dolduran kız, b i r fi l m yıldızını hatırlatmaya çalışırcasına, "A ağabey aşkolsun," ded i . Büyük oğu l şaştı. "N iye? N 'oldu da?" "Anam evde mi d iyorsun . . . "Derim. N 'olmuş?" "Anam den ir m i?" "Ne den ir ya?" "Annem desene ! " "Haa ş u mesele. İ kisi d e b i r yola çıkar kızım . . . " "Bir yola çıkar ama, olsun. N iye herkes gibi kibarlaşmaya l ı m biz de?" Büyük oğu l anlayış gösterd i . "Peki, sen in dediğin olsun. Evde mi annem?" "Evde. Sen çal ı şınad ın m ı bugün?" "Çal ışmadım." "N iye?'' "Bırak yahu ahret sualleri n i . Nerede anam?" "Bak gene anam ded i ! " "

1 24


"Of Zal h a ! " "Zalha deği l i m ben, Zel iha, de ! " "Şimdi başiarım ha ! " Genç k ı z kahkahalarla gü ldükten sonra, "Ağabey," ded i, "bu öfke l i hal i n l e kime benzerl in b i l iyor m usun?" Büyük oğu lun meselesi deği l d i böyle şeyler. Hele şu sıra. Sor­ madı, öğrenmeye hiç de hevesl i deği l d i . Kız kardeşini bırakı p içeri doğru lurken, genç kız arkasından bir Amerikan film artistinin adını söyled iyse de, büyük oğul duymad ı . Nem l i , serin alt eve geçti . Seslend i : "Anaa ! ! " Anas ı n ı n tan ı ş sesi derinlerden yankıland ı : "Anan kurban yavrum, gel ! " Zel i ha arkada, ş u ' ana' sözüne içerleyerek ağabeyinin ard ı n­ dan gidiyordu. Küçük ağabeyiyle hemen her zaman araları açık olur, onu hiç sevmezdi . Bu ağabeyi güya halden anlard ı . S inema­ ya, kız arkadaşlarıyla çarşıya, hatta geçen y ı l S i nger' in dikiş kur­ suna hep bu ağabeyinin yard ı m ıyla gideb i l m işt i . Seviyorrlu onu ama, o da zaman zaman ' ana, ana' d iye kabalaşıyordu. B üyük oğul anasıyla merd iven baş ında karşı laştı . Kadının aya­ ğında yer yer yamalı şalvar, oğlunun böyle vakitsiz gel işine şaşa­ rak, "Gel baka l ı m yavrum," ded i . "Hoş geld i n ! " "Hoş bulduk ana." B üyük oğu l yukarı çıkmad ı . Merd iven in ikinci basamağına oturdu. "Bacı bir bardak su versene ! " Zel iha b u ' bac ı ' sözüne içerled iyse de, suyu getinneye gitti . Anası, "Yukarı çıksayd ın," ded i . "Burası iyi, çok oturmayacağım." Ana heyecan la bekl iyordu oğlunun ağzından çıkacakları . Can ı s ı kkın görünüyordu. Yoksa gene babasıyla atı ş ıp, işi mi bırakm ı ştı. Hooş, b ırakacağın ı söylemem iş m iyd i? Belki de yarın ya da öbür gün kütlüye gidecek olab i l i rlerd i . 1 25


Korka korka sord u : "Baban ın ardan m ı gel iyorsun?" B üyük oğul ince uzun b i r bardakl a gelen suyu kız kardeşi n i n e l inden aldı, ağır ağır içti, b o ş bardağı geri verdikten sonra ağzını koluyla sildi, anasına hazin hazin bakt ı . "Bırak," ded i . "Yüreği m gene parça parça oldu ! " Esmer, yuvar yuvar kad ın, oğlunun ayağı d i bine oturd u . "Niye?'' "Al i ' n i n bizimle kütlüye gideceğini söylememişsin . . . " "Söylemed im." "Duyunca ters mers oldu herifl " Oğlunun dizine tutundu. "Ne oldu?" "Ne olacak ! A l i nerde, ded i . B i zde, ded i m . Dükkana n iye ge l­ medi, sizde ne işi var, ded i . Bundan böyle hiç gel meyecekm iş, ded im. K ı pkırmızı kes i l d i , sebep, ded i . An lattım kütlü meselesi­ n i , b i r bozu ldu sorma. Yahu biz bu adama hepimiz her yandan çullan ıyoruz. He ri f aslında hiç de fena deği l . Onu fena yapan yok­ luk. İ l le A l i ' n in de geleceğini duyunca . . . Ağladı koskoca adam be ! " Ananın d a gözleri dolmuştu. Çatlakları simsiyah avucuyla göz­ lerin i sildi. "Ah oğlum ah ... Baban ızın gel geç akı l l ı olduğunu b i l mesem bunca yıl kahrını çeker m iyd im? Şurda kızar bağırır çağırır, şurda pi şman olur, başlar kul lar gibi yalvarmaya." "Hem de ne ya i varmak ! O öfkeden barut gibi adam, bir yumu­ şad ı, bir çocuklaştı, boynun u öyle bir zava l l ı ca büktü ki, bırak ana. Han i b i l iyor musun, A l lah bir yerden bolca bir para vermel i bana ki . . . " Anas ı n ı n , 'Ne yapard ı n ? ' demesi n i bekledi, demed i kad ı n . Boyuna ağl ıyord u . Erkeğ i n i n ne tem iz kalp l i olduğunu b i lmez m iyd i? Büyük oğu l sözünün ard ı n ı getird i : "Baba derim, aha para. Gel sen in ş u dükkan ı sıvayıp badana­ layal ım. Makinem iz var hazır, kal ı pları m ız da. B i rkaç kanat kö­ seleyle deri de aldık mı . . . Şu sıra, i l le kışa doğru ısmarıçta çok iş 1 26


o lacağı n ı söyl üyor esnaf. Verd i k m i sırt sırta, bizi deği l yok luk, kırk iki buçukluk top deviremez be ! " "Deviremez oğlum, doğru." "Bizim gibi zanaat sahabı babayla evl atlar ... İ ş i ısmarıççı lığa döker de kazanmaya başlad ı k m ı , h ı?" "Tad ından yenmez yavrum . Köyde nas ı l d ı k? Babanı n i şleri yolundayd ı, senin dersen hakeza. Haftadan haftaya gel ince seni nas ı l karşı lard ı ! " " Sen ç i ğköfte yoğururd un, b i z sabırs ızlan ırd ı k . . . " S u l u sul u yutkundu. "Kimyon lu, kırmızı biberl i, yeş i l l ik l i ç iğköftene de hasret kal­ dık ha ana ! " "Gene olur i nşal l ah yavrum . Al lah kerim, kara gün kararıp gitmez ya böyle ! " "N e düşünüyorum b i l iyon mu?" "Ne düşünüyorsun?" "Kütlüden biraz para l ı döndük mü, babama d iyecem ki, baba d iyecem, d ükkiin, makine, kal ı plar senden, kösele, deri benden, ortaklama ısmarıççı l ık yapal ı m m ı?" Ana' nın gözleri sevinçle parladı . "Razı o l u r ha, b i r i k i demez ! " "Demez amma, kazancımız bu i ş e yeter m i bakal ı m ! " "Ne kazanabi li rs i niz?" "Al i de bizimle gel i rse beş, altı yüz kazanabi l iriz . . . " "Al i'yi götürmekten vazgeç ! " " O zaman ben im ayrı baş çekmem lazım. Ç ünkü kazanacağı­ m ı z parayl a bir örs, bir çekiç uydurup, bir köşeye sığınınaktan başka çare olmaz ! " "Eskici l i k m i yapacaksın?" "Başka ne yapab i l i rim?" Zel i ha, "Ne ayıp ! " ded i . Anası da onun g i b i düşünüyordu. Kızı n ı n i r i memeli göğsüne baktı. İ stediği kadar göz alıcı olsun, ağası adi bir eskic i parçası olan 1 27


b i r kızı hal l i mal l ı kimseler i stemezdi . Hele daktorun anası ola­ cak karı . . . B üyük oğu l ları adi b i r eskici oldu d iye göbek atar ge­ zerd i . " A l i de sizinle giderse kazancınız ı smarıççı l ığa elverir m i?" "Elvermez ana. Sen in anlayacağın, bize bin, bin iki yüz l i ra la­ zım. Bu parayı bulduk mu, değme keyfine. O zaman adi esk i c i l i ­ ğ e lüzum yok. Gelsin sipari ş, gitsin sipariş. Para olukla. Tutarız Adana' n ı n şerefli bir semtinde kocaman bir konak. Han i babam ın derlesinin varm ış; sen anlatırd ın?" Ana' n ı n dertleri depreşti . "Gel i n geld iğim konak ! " d iye i ç i n i çekt i . "Tamam, gel i n ge ldiğin konak g i b i kocaınan bir konak. Biz d e yerieşiriz konağa . . . Sonra, d ü ş ü n ana, bak şu kıza, ge l d i yetişt i . Yarın bir gün k ısmeti aç ı lacak tab i i . Kocaman konağın kızı olmak başka, ağası ad i b i r eskici parçası o l mak başka." Zeliha usul lacık sıvı şınıştı. "Doğru yavrum . Yalnız çocuklarıma m ı ? Son yaşında yokluk bakuna gözyaşı döken aya li me de acımadığımı mı zannediyorsun? Sana yalan, bana gerçek, onun için de, hep iniz için de geceleri gözyaş ı döküyorum . Yüreğimden kan lar gid iyor. O güm güm gü­ m ü l eyen a i l e, böyle kurusun kurusun kabuğuna yap ı ş s ın ! " "Bize bin, bin iki yüz l i ra lazım. Parayı bulduk m u kurtu laca­ ğız ana. Kocca konak, her akşam bir sofra başında, ye, iç, çal, ç ı ­ ğır. Sonra d ü ş ü n ana, şu karşıki, daktorun anas ını düşün ! " A n a t a yürekten, "Aah ! " ded i, ''ah yavrum . Konağımız o cazı­ n ınkinden büyük olmal ı ! Yemem iz içmem iz, giy i m i m i z kuşam ı­ nlız . . . " "Bin iki yüzü bulduk mu i sted iğinden ala olur! " "Olsun ki kıskançl ı ktan çatır çatır çatlasın ! " "Çatlar, o zaman çatlar işte. Koca konak, sıvanmış badanalan­ m ı ş, p ı r ı l p ı rı l ı smarıççı dükkan ı, para dersen oluk gibi akıyor. G iyim kuşam ona keza. . . Mal lı mülklü, mal lı ınülklüyü bulur. Yen i bir semtte, güın güm gümüleyen kocaman konağın kızı n ı k i m al1 28


maz? Sonra oğlunu düşün, A l i 'y i . Babası, ağası ısmarıçç ı l ık ya­ pan, s ı rtında lac ivert kostüm, ayağı nda yumurta ökçel i ruganlar . . . Hangi kızın i ç i geçmez? Hangi k ı z babası böyle b i r damad ı kaçı r­ mak ister?" Ana, güm güm gümü l eyen konağın saltanatma dal m ı şt ı . Y ı l­ larca önceki pırı l pırı l bir konak can lan m ı ştı kafasında. Bu konak Adana ' n ı n ünlü zengin lerinden birinin konağıydı . Ağızları sıra sıra altın d i ş l i ağaların pırı l pırıl kerusalarla gel i p gittiği; kurban bay­ ram larında yan yana devri len bes i l i koçların kes i l ip etleri n i n fa­ kir fukaraya dağıtı ldığı; zaman zaman pencerelerinde masal yüz­ l ü , güneş görmem iş tazelerin hayal gibi görünüp kaybolduğu b i r konakt ı . Ana, deği l böyle bir konağa ge l i n gel mek, böyle b i r ko­ nağın kapısından ol sun giremenı i şti, ama kim ne b i l ecekti? Böyle bir konak düşünüyordu işte. B i n iki yüz l i ra bulunur da babayla oğu l lar s ı rt s ı rta verdi ler m i , oluk gibi aknıaya başlaya­ cak parayl a böyle bir konak kiralayacaklard ı işte. Y ı l lar y ı l ı ka­ fas mdan bir türl ü çı kmayan o konağın insanları gibi, bes i l i atların çektiği kerusalarla konağa gel ip gidecekler, kurban bayranı larm­ da bes i l i koç lar kes i l i p etleri fakir fukaraya dağıt ı lacak, inırenen bakışlar konağın pencere lerinde rüya gibi görünüp kaybolan ma­ sal yüzlü, h uri, melek yüzlü tazeler görecekler. Bu taze ler arasın­ da kend isi bulunmasa bi le, kızı, yetişip gelen kızı, oğlu A l i ' n in ka­ rısı olacaktı ya ! Ya kızıyla küçük oğlunun düğünleri? i ç i n i çekt i : "Bu parayı bulmal ı oğlum ! " Oğu l, anasının tava geldiği n i seznı işt i . "Bul mak lazım," ded i . "Ne düşünüyorum b i l iyor musun?" "Ne düşünüyorsun?" " F e l e k t e kay ı n b a b a nı , kay n a n a nı , b i r de ba l d ı z ı nı o l nıal ıynı ı ş diye düşünüyorum . . . " Ana ' n ı n yüzü as ı l d ı . "N iye? N ' olacak?" 1 29


"Onları da birl i kte götürürdüm kütlüye ! " Ana başını iki yana sal lad ı . "Olmad ığı daha iyi." "N iye ana?" "B ize bir faydası olmazd ı . O zaman karın ı n tarafını ihya eder­ din, b i z şurda kal ıverird ik. Olmadığı daha iyi yavrum. Demek b i n iki y ü z l i ra oldu mu . . . " " i şler düzene girer! " Kafasında pencere leri ı ş ı k içinde kocaman konak, ıslak gözle­ riyle oğluna uzun uzun bakt ı . Bakıyor, görmüyord u . Böyle b i r konağın sah ibi olsalar h e l e . . . Daktorun anas ı o zaman sağlama dam lacık indirird i . İndirsind i soyka karı. Oğlum doktor oldu, oğ­ lum subay oldu, ikincinin de e l i ku lağında der mi? O zaman hiç kızmaz, gü l üverird i . Doktor ded iğin de . . . Evet, doktorl uk da bir şeyd i amma, doktorların başı da paraya bağl ıyd ı . Konakları oldu mu, yad ırgı doktora gideceklerine şu hasut karı nın oğluna kerusa­ ları n ı yol lar, konağa getirtirlerd i . G e l i r, kerusayı, konağı, kona­ ğm debdebesini, daratını görünce . . . Kurban ederd i kızın ı . Onlar madem fakir hallerinde burunlarına koymamışlard ı , zengin leşin­ ce de kendi onları adam yerine koymayacak, oğlan, Zalha diye ölüp sünse b i le, kurban edecekti kızı . K ı sasa kısas dem iyor muydu ki­ tap? Oğl u kalkıp gittiği halde hala merd iven basamağında oturuyor­ du. B i n iki yüz l i rayı nas ı l b u l malıydı? K i m ç ıkarır verird i? Vere­ cekler bul unsa b i le almak doğru deği l d i . Sonra baş kakıncı ol ur, yaptıkları yard ı m ı şurda burda yayarlardı . Ze l i ha s i n irl i s i n i r l i ge l d i . "Çöktün merd iven basamağına, mahalle karı ları gibi ... " ded i . Duydu, anlamad ı . Kızına b i r süre b o ş gözlerle bakt ı . Sonra, "Bin iki yüz," ded i . Zel iha'nın el leri bel inde, ince çatık kaş larıyla annesine bakı­ yordu. "Bin iki yüz ama, yok işte. Yoktan ne ç ıkar?'' "Bulma! ı. Bulmalı kızım. Koca konak, koskocaman doktorun anasını düşünüyorum da . . . Nasıl ortasından yarılır avrat değil mi?" 1 30


O kerusalar, o giyim kuşam, o yem i n . . . Tıpkı kayınbabası n ı n konağı g i b i . Vay para vay, gözün çıksın ! "Kalk hadi kal k . Kalk da ortal ığı süpüre l im, yemeği yapal ı m . V a k i t ö ğ l e oldu ! " Ana istemeyerek merdiven basamağından kalktı, kızının dol­ gun, çok biçim l i bacaklarının ard ı ndan merd iven i usul usul çıktı . M utfağa geldi. Durdu. Burası neresiydi? Ne için gelm işti? Az sonra kızı n ı n sofrayı süpüren süpürge ses i n i d uyduğu halde üzerinde durmad ı . M utfağı n ortası nda alab i ldiğine d i k i l iyor, konakları n ı düşünüyordu. İ y i ama, b i n i k i yüz l ira çok b i r para m ıyd ı ki . . . Hoş, büyük oğl unun akl ı kimde vard ı? Babası b i l e itin götüne soktuğu halde, gene de ' B üyük oğlan başka, büyük oğlan ın akl ı ne bende var, ne de A l i ' de ! ' dememiş miydi? Doğruydu . K imsede yoktu on­ daki akı l . O madem olur d iyordu, olurd u . Sonra, bin iki yüz l i ra, bin iki yüzlüğüyle hiçbir şey olmayab i l ird i . İ şe yatırılacak, kaza­ nı lacak, para kunnayacaktı. Böyle olunca . . . ·'Ohooo . . . Ben sofayı süpürdüm, sen hala . . . " Kızına sertçe baktı, "Ne karışıyon sen bana? Ana ben miyim sen m i sin?" "Sensin amma, çocuk gibisin. Ağam geldi, ağzına bir parmak bal çaldı, tamam . . . " Şah l and ı . "Ağanı ağzına a lma, sen ağan ı ağzına alacak adam deği lsin. Ondaki akı l hangimizde var? Baban babanken, öyle beri benzer herkesi beğenmezken, o b i l e sırası ge l d i mi, bu büyük oğ­ landaki akıl h iç kimsede yok, der. Ağanı ağzına alma. Oğlan fena m ı düşünüyor? B i n iki yüz l i ra bulunsa da, ısmarıçç ı l ığa başlasa­ lar . . . Yet i ştİn gel d i n . Koca b i r konakta otursak, zengin zengin görücü lerin gelse . . . "Amaan sen de ! " "Kardaşın, A l i . Ona d a mali ı mülklü b i r kız bul sak . . . " "Hayal hayal hayal . Sıktım usand ı m ! " "Baban gel ince ben bu meseleyi konuşacam kızım. B i n i k i yüz l i ra ded iğin de ne? İnsan satar, savar, ç a l ı ş ı r, yemez b i ri ktirir. "

ı3ı


M adem sonunda hayır var . . . Onlar beş altı yüz kazanacaklarm ı ş, demek beş altı yüz daha l azım . Duymad ın m ı ? Kaynanam, kayın­ babam, baldızım ol sa, ded i . B e l l e ki kaynana, kayınbaba, baldız yerine ana, baba, bacı var ! " Zel iha i r i s iyah gözleriyle annesine h ırsl ı hırs l ı baktı, soluyor­ du. "Eeee???" "E'si me'si yok. Baban gelsin de . . . Eviatiarım nerde ben orada. Hele kocam da bana uyarsa. . . "

12 Küçük oğu l sabah leyin ağasından az sonra evden ç ı km ı şt ı . E l leri pantolon cep lerinde, c e b inde elciden aldığı yirm i l i ra avans, tutmuştu şehrin kıyısındaki Dem irköprü ' nün yolunu. Babasının onu kolay kolay bırakmayacağım, bırakmak i steme­ yeceği ni b i l iyordu. B i l iyordu ama, aldırd ı ğı da yoktu . On sekizi­ ne basm ış, kendi başına buyru ktu o da başkaları gibi. Babasının esiri deği l d i . D i l ediği yerde, d i lediği insanlarla çalışır, sevmedik­ lerinin de suratma bakmazdı . Babası en biri . . . Ne yüzünü görmek istiyordu, ne de yan ında çal ışmak. Ama ağasıyla cehenneme b i l e gideb i l ird i . K ü t l ü top lamaktan dönüşte, Avgan Hac ı ' nınki g i b i tekerlekl i dükkan ı uydurdu lar da şehrin d i ledikleri bir semtine, babalarından uzak bir semtine yerleştird i ler mi . . . Belki d e dükkanda yatar kal kar, sabah leyin erkenden uyanı r, yatağını kaldırır, içeriyi s i ler süpürürdü. Ağası geldiği zaman her şeyi yerl i yeri nde, s i l i nm i ş tem izlenmiş, tertemiz bulurd u . İnsan sırt sırta verip çal ı ştı mı ne olmazdı ki! Her işin başı çalışmak. Gü le, söyleye, eğlene çal ışmak gibi var m ıydı? A s ı l o zaman i ş ç ıkar, her şeye ası l o zaman bet bereket gel i rd i . Çal ışırl ar, kazan ırlar, kazandıklarını biriktirir, i ş i ısmarıçç ı l ı1 32


ğa dökebi t mek için, babasınınki gibi b i r makine, ayakkab ı kal ı p­ ları, deri a l ı rl ar, başlariard ı ı smarıçç ı l ı ğa. O zaman i şleri daha yoluna girerd i . Az ama öz çal ı şırlard ı . Eskici l ikte çok, çeşitl i ça­ l ı ş ı l ıp, az kazan ı l ıyordu. l smarıççı oldu mu insan, az öz çal ışır, bol kazanırd ı . Bol kazanınca dolu paraları olur, annesine, hacısına yen i yen i fıstan, harç l ı k . . . Hatta babasına bile. Y e n i giysi, yen i ayak­ kab ı . Çal ı şmasın, şehrin en büyük kahvesinde ats ın bacak bacak üstüne, nargile tokurdatsın dosta düşmana karş ı . Onun gibi s i ne­ ğİn yağını hesap etmeyecekti . Yenmiş, i ç i l m i ş, dökü lmüş, saç ı l­ m ı ş . . . Babası gibi vara yoğa bağırmayacak, çevresindek i lere dün­ yayı zi ndan etmeyecekti . Ağasıyla uygun görürlerse belki de bir konak tutarlard ı . Şu anas ı n ı n sık s ı k sözünü ettiği, babas ın ın de­ desi zaman ında gel i n geldiği konak gibi, kocaman bir konak. Ba­ bas ı , anas ı , bac ı s ı , ağası, ağas ı n ı n avrad ı, çocukları, kend i . O za­ mana askerl iğin i de yapm ış olur, belki de evlen ird i . Evlen irdi ama, anas ı n ı n isted iği ' mal l ı mülklü kız' la deği l . Ağası avrat parasına tamah etm iş miydi? Etmem işti. O da etmeyecekt i . Ağasın ın ded i­ ği gibi, avrad ı kendinde görme l iydi her şey i . Yengesi gibi . Koca­ sına yüzde yüz bağ l ı kocas ı n ın i şleri bozu lup da başları sıkışınca, erkeğiyle birl ikte çal ı şabilmel iyd i . Böyle bir kıza rastlar da tanı­ ş ı rsa, anasına, ' G it, i ste,' der, anası da gider isterd i . Babas ı , büyük dedes i Res u l Ağa ' n ı n g ü m g ü m güm ü l eyen konağı n ı ihya edemem işti. Ağasıyla kend i, s ı rt sırta verip de ça­ l ışmaya başladı lar mı, o hayatı yen iden gerçekleştireceklerd i . Koca konak, babası , anası, bac ı s ı . .. Bac ı s ı n ı hal l i mal l ı b irine vermek isterd i bak. O, kız eksiğiyd i . Gerçi arkasında ağasıyla kend i s i n i n kuracağı g ü m g ü m gümüleyen konak olacakt ı, a m a gene de kız kısm ı n ı n zengin kapıya yanaşması doğruydu. Ağasın ın ded iği gibi hal l i mal i ıyı hall i m a l l ıya verirlerd i . Onlar hal l i mal lı hale ge lme­ l iyd i ler ki hacı ları n ı i steyecek hall i mal l ı lar yanaşsı n ! O zaman babas ı n ı n sesi çıkmazd ı . Ç ıksa bi le, oğu l larına takti­ mak, neşe l i kahkahalar atmak için çıkar, şimdiki gibi sövüp say­ mazd ı . Ne pis laft ı o öyl e ! Hangi baba eviadına o s ı fatı l ayık gö1 33


rürdü? Zaten hep bu ağzının bozukluğundan deği l m iydi müşteri­ lerin günden güne azalmas ı ! M ü şteri kibarl ı k beklerd i , tat l ı d i l beklerd i . Bekled iğini sende bulamad ı m ı , ki mde b u luyarsa ona giderd i . Bunca yıl yaşamış, harplere girm i ş çıkmış, bacak vermişti de şu on sekiz yaşındaki oğlu kadar dünyayı an layamamıştı ! Seyhan Nehri ' n i n ötegeçes i n i bu geçeye bağlayan kocaman Dem irköprü 'yü geçmiş, köprünün en son ayağı d i binde soyunup nehre girm i şti. Adale l i kal ın kol ları, gen iş omuzlarıyla suda ko­ caman bir bal ık gibi yüzüyordu. Güneş tepeye dikilene kadar yüz­ dükten sonra sudan çıktı, kıyıdaki taşların üzerinde bir süre otur­ du, kurund u. Sonra giyinip Gavurköyü ' n e gitti. Cebinde parası vard ı, iştah ı da. Çöktü bir bakkal dükkan ına, iyi bir karpuz, ek­ mek, peyn ir; doyurdu karn ını, borcunu verip kal ktı, tuttu ağasın ı n evinin yo lunu. Ağası babasıyla konuşmuş muydu acaba? Konuştuysa ne olmuştu? Babası kızm ı ş m ıyd ı? Ağas ı g i l e korkuyla değ i l , heyecan la ge l di , hemen gi rmed i . Vakit tam öğleyd i . Görünürlerde çocuklar d a yoktu. Herhalde ye­ mekte olacaklard ı . Kapı önünde b i r iki do laştı dolaşmadı, Cavit. e l i nde kocaman bir sornun parçası, evden fırlad ı . Fırlamasıyla da amcasını görmesi bir oldu. "Vay, amca! N iye girm iyon ! " "Kim var sizde?" "Bizde mi? H i iç, babam, anam, biz . . . " ' Koca herir madem yoktu, gireb i l i rd i . Kapıyı vurup gird i . Ağasıyla yengesi sofradayd ı lar. Yemeklerin i yem iş, konuşuyor­ lard ı . Ağası yan üstü devril m i ş, sigara içiyordu. Kardeşini görün­ ce doğruldu. "Ooo Ali! Nerdesin yahu?'' Bir kıyıya i l işti. "Başımı aldım şöyle Gavurköyü' ne kadar git­ tim . . . " "Gavurköyü ' ne mi? Ne yaptı n orda?" 1 34


"Irmakta çimdim, karpuz, peyni r ekmek yed im . . . " "Aç değ i l misin ş imd i?" "Yok canı m, ne aç ı?" "Yen geri esas l ı bir bulgur pi lavı p i ş i rm i ş, cacığımız da var. Ne ders in?" Yenge ayağa kafkmış, alesta bekl iyordu. "Tokum val laha," dedi Ali. "Pırasa olsa yemem ! " G ü lüştüler. Yenge ·a e güldü. Sonra kend i n i toplayıp büyük bir suç istemi ş de farkına varm ı şçasına kızard ı . Elinde zifırl i yemek kabı , mutfağa geçti . A l i , sofrada kardeş i n i n karn ı n ı doyurmaya çal ı şan Ayşe ' y i kol ladıktan sonra usulca sord u : "Ne oldu? G itti n m i dükkana?" B üyük oğu l hemen cevap vermed i . B i r sigara yaktı i lkin, duman ı n ı üst üste çekti, tavana üfled i . Sonra, "G ittim," ded i . "Ne oldu?". Omuz si Ikt i . "Hiç." "Nası l hiç?" "Nası l hiç olacak, A l i ' ın d iyor bir daha dem iyor. Bugün daha çok anlad ım bun u ! " Küçük oğu l, "Geeç," ded i . "Evlad ı n ı seven b i r baba o biçim sövmez! " "Dedim, demed im m i?'' "Ne ded in?" "Evlad ı n ı seven bir baba öyl e küfretmez ded i m ." "Ne dedi?" "Ne demed i ki yahu? D i l i m kopsun, ded i ; o sözü söyleyeceği­ me keşke geberseyd im, ded i . Seni çok sev iyor, A l i benim babam, kardaşıın, arkadaş ı m ; d iyor; sağ kolum, d iyor. Seni çok seviyor işte . . . " A l i memnun, hem de gurur) u, "Sevs i n se vmesin," ded i . "Bun­ dan sonra A l i 'y i bul ursa! " 135


"N iye? N ' ol uyor?" "N 'olacak, bas ıp gideceğiz kütl üye. B i r buçuk, iki ay. Ondan sonra tekerlek l i dükkan ım ızı uydurduk mu, tad ı ndan yenmez. Ne düşünüyorum b i l iyor musun ağa, d ükkan ı m ızı açm a l ıyız, işler A l lah A l lah, para demet. Derken, elden düşme bir makine, kal ı p mal ıp, deri meri . . . Ha? Başl ıyoruk ı smarıçç ı l ığa ! " Babası d a kardeşi gibi düşünmüyor muydu? O d a ı smarıçç ı l ı­ ğa gel i p dayanmam ı ş m ıyd ı? Demek ol uyordu ki babasıyla kar­ deşi aynı şey i n gerçek leşme s i n i kuruyorlard ı . Y a l n ı z şu vard ı , küçük oğul babas ından ayrı ulaşmak i stiyordu bütün bun lara. Üzerinde d urmad ı, kardeşiyle birlik gibi; onu gıdıklad ı . "Heye, başiarık ı smarıçç ı l ığa." A l i coştu . "Al lah ı smarıçç ı l ı kta da yörü ya ku lum ded i m i . . . " Gerisini getirmed i . Getirmed i ama, A l lah yürü ya ku lum de­ yince neler yapacağın ı tasarlam ı ştı . Ö nce kocaman bir konak. Şu, anasının d i l inden düşürmed iği güm güm günüileyen konak gibi bir konak kiralayıp . . . Ağası sord u : "Ded i m i n ' olacak?" "Anamın güm güm gümüleyen konağı gibi bir konak ! " Güldü. " Eeee?" "Sen, yengem, çocuklar, ben, anam, bac ım . . . " B üyük oğu l ' Y a babaıiı?' d iye sormad ı . "Babama boş ver," ded i . Küçük oğu l farkına varmadan babası n ı koruma durumuna gir­ d i . "Boş vermek lazı m amma, olmaz ! " "N iye olmasın?" "Baba ne de o l sa. Onun kendi kötü l üğü kendinde kal s ı n . B i z evlatl ığımızı yapa l ı m da . . . " "Aferin be A l i, val iaha ben sen i hiç böyle b i l mezd i m . A ferin ! " "Sen b i l e ben i anlamam ışsın daha. Beni h i ç kimse aniayam ı­ yar amma, an lamas ın lar. A l lah içimi b i l iyor. O gün, o küfürü etti1 36


ği gün, baba maba d i n l emez kafasını k ı rard ı m . Lakin içimde kin yok ben im. Geçiyor hemen. Konağa o da gelsin, gelsin ya, yesin içsin, yatıp kalksın, harç l ığını alsın, gezs in. Bizim işierimize ka­ rışmak yok ! " Büyük oğu l gene mahsustan, " O adam karı şmadan edemez," ded i . "Mangır b o l o l d u m u , karışmaz. Karışsa b i l e caıt curt etmez. Köyde nas ı l d ık? İş leri yo lunda, mangır bol, rakısı çiğköftesi em­ rinde. Sen de işteyd i n . Kahkahayı attı mı köyün öte başından rlu­ yulmaz m ıydı ?" "Orası öyle amma . . . " "Amması mamması, i şleri yoluna biz koyacağız. Koyduk mu? Gel baba, sat şu maki nen i bize, kal ıplarını mal ı p ları n ı . . . " Ağas ı na uzun uzun, düşUnce l i düşUnce l i baktıktan sonra, "O zaman dükkan ı da e l inden a l ırız be ! " ded i . "Verir mi?" "N iye vermesi n?" "O kadar para veriyorlar, veriyor mu?" "Vermed iğine bakma, biz ev ladıyız. Sonra, onun iyi l iğini dU­ şüneceğiz. Bu kadarı n ı anlamaz m ı ?" "An lar m ı?" "An lar an lar. .. O zaman o l sun da bak. İ şlerimiz yo luna girm i ş, konağımızı tutmuşuz, dayam ı ş döşem işiz . . . " B Uyük oğu l gU idU. Küçük, sin irl i s i n i r l i sordu: "N iye gUidUn?" "N iye gU l meyim be? Aç köpeğin kem i k rüyas ı ! " "O lsun, hoşuma gid iyor. E n çok hoşuma giden n e bi l iyor mu­ sun? B ize sövüp sayan, bize yed iğimiz ekmeği çok gören bir insa­ na iyi l i k yapabilmek! Eh, o da A l lahsa, varsa, ada letini gösters i n . Göstersi n d e , biz de evlatl ığımızı göstere l i m ! " BUyük oğu l sigaras ı n ı dUşUnce l i dUşUnce l i çekt i . Babas ı n ın, hatta annes inin, kUti Uye on larla birlikte ge lmek isted iklerini açsa m ıyd ı acaba? Yoksa beklese miyd i? Daha uygun bir anı mı bek­ leseyd i? 1 37


Sigarasını tazeledikten sonra, "Sen iyi kalpli olduğundan," dedi, "babanın, yalnız baban ın deği l , hepim izin iyi l iğini düşünüyorsun. Düşünüyorsun, ama babam o baba deği l . Ona varsa bağır, çağır, söv, say. Halbuki adam o lsa, i şleri b i r parça da bizim suyumuza bırakırd ı ! " Kardeşin i gözden geç irdi, d i n l iyordu. "Öyle değ i l mi?'' "Öyle tab i i ." "Dükkan ı , kal ı pları fi lan bize bırakıp çıksa, bes deriyle köse­ leye ihtiyacımız kal ırd ı . . . Küçük oğul heyecanla, "Onu da kütlüden dönüşte uydurur . . . ded i . "Hemen ı smarıççı l ığa başlard ı k ! " "Uzun uzun eskic i l i k yapmaımza hiç lüzum kalmazd ı ." "Kalmazdı ya! " "Dahası var. Babam esas l ı baba olsa n e yapar b i l iyor musun?" "Ne yapar?" "Bizi candan desteklerd i ! ?" "Nas ıl?" "Nas ı l olacak, iki oğlunun gittiği yere o da gel ir, oğu l l arıyla sırt s ı rta verir çalışırd ı . Madem A l i 's i babas ıyd ı, sağ kol uydu, top­ I as ın çol uğunu çocuğunu gel s i n . Öyle değ i l m i ama?" Küçük oğu l şah landı adeta. " K i i nı? Babam m ı bizimneo gelecek?" "Söz tems i l i can ım . . . "Ge lıneez. Hem gel mez, hem de . . . "Anaın ı , hac ıını göndermez d iyecen, doğru . Doğru, amma ben de zaten bunun için herifte iş olmadığını söyledim de arka çıktın ! '' "Arka marka çıkınadım ben ." "Ç ık tın, kayırd ın onu. Kayır, baband ır e lbette kayıracaksın ya, herif fos. Yoksa düşün, hepimiz her yandan sırt s ı rta verd ik mi, şerefs izim iki ay sonra ı smarıççı dükkanı hazır. Nas ı l dersen, küt­ l üden dönüşte hiç o lmazsa beş altı yüz l i ramız o lur. Babamgi l i n "

"

"

"

138


de geldiğini farz et, beş altı yüz de onlar kazan ırsa, ett i b i n iki yüz. E l i m izde makine var, kal ı p malıp var. .. " "Dükkan da var ! " "Var. B i n i k i yüzle de kösele, deri aldık m ı , tadından yenmez be ! " Kardeş i n i n b i rden dald ı ğ ı n ı , düşünmeye başladığına d i kkat ederek sustu. Sigarasından aldığı dumanları ağır ağır üflerken, onu gözucuyla kontrol ed iyordu. Kim b i l i r belki de babasıgi l le konu­ şup şu i ş i b i r sağlam kazığa bağlayıp bağlayamayacakların ı düşü­ nüyordu. Babasına bir türlü, anasına bir türlü, şimdi kardeş ine bir türlü konuşmakla çok iyi davrandığına inanıyordu. Ortada inat, cart curt ol masa, hepsinin istekleri de bird i : Daha iyi bir yaşama ka­ vuşmak! A l i ' n i n kafasındaysa tekerlekl i eskici dükkanı, dükkan ın ma­ gazinlerden oyu lup çıkarı l mış yarı çıp lak artİst resimleriyle süslü duvarları, bu duvarlardan birinde boynu mavi bir kurdeleyle fı­ yonklu bağlama, gaz ya da manga) ateşiyle ısınmış dükkan ı n si­ gara duman ı, şarap kokusu, yan ık gazel lerle aynak türkü, şarkılar yüklü havası . . . Babas ı anasıyla hacısını toplayıp on larla birlikte kütl üye geldikten sonra, kazançların ı bi rleştirip kuracakları ısma­ rıçç ı dükkanı ndan da vazgeçebi i ird i be. Tekerlek l i eskici dükkanı olacağına, bu şimdi dökük sıvalarının altından tuğlaları kırmızı kır­ mızı görünen dükkan da olab i l i rdi pekala. Yeter ki kaba saba kü­ fıirleri, vara yoğa cart curtlarıyla babası onlarla birl ikte dükkanda olmasın. Yoksa bu dükkan, bu kocaman dükkan ısmarıççı l ığa el­ bette başka her dükkandan daha uygundu. Sıvaları dökük duvarlara güzel bir sıva, üstüne fıyakalı bir badana, badanalı duvarlara da ar­ tist ya da İstanbul l u futbolcuların resim leri ! Dükkan ı n böyle res im lerle süslü duvarların ı geçird i kafasın­ dan . Can gel ird i dükkana be, hayat ge l i rd i . İ nsan ı n gözü gön lü açı l ı r, i ş i rast gel i rd i ! "Ne düşünüyorsun?" Ağasına baktı, sonra düşündüklerin i uzun uzun an lattı. 1 39


Büyük oğul , "Tamam," ded i . "Babam l a konuşal ı m : Son yaşı­ n ı varl ı k içi nde, itten köpekten uzak, rahat geçirmek istiyorsa, bi­ zim gibi o da cefaya katlans ın biraz. A l i 'sini kuru kuruya sevmek marifet deği l . Gösters in sevgis i n i . A l i 's i böyle i stiyor. . . Öyle de­ ğil m i ?'' A l i, "Aynen," ded i . "Anamı , hac ı m ı a l ı p gelsin bizim l e kütlü­ ye, s ı rt s ı rta verek, çal ı şak, kazandıklarım ı zı b i rleştirek, kösele a l ak, meşin a lak, başl ıyak ısmarıçç ı l ığa, kazanak, tutak b i r ko­ nak . . . Büyük oğu l yen i bir kamı ş daha att ı : "Zalha da yetişti gel d i . M a l l ı mülklü ler kızın da m a l i ı mü lklü­ sünü a l ırlar. Bu zamanda çıplaklara itibar yok. Ç ıplaklar da Al­ l ah ' ı n ku l u deği l m i d iyecen . Doğru amma, buna da aldıran yok. Var m ı?" "Yok, doğru ." "Kız kısm ı n ı n incire benzed iği de doğru. İ ki yıl önce neyd i bacım ız? Maha l l e kızlarıynan top oynar, beş taş oynar gezerd i . Ş imdi ya?" A l i ' nin kafasından hacısı geçti . Daracık entarisini patiatıp çı­ kacağa benzeyen sımsıkı memeler, güçl ü kalçalar. . . Baş ı n ı n bir hareketiyle düşündüklerinden kurtu l mak istedi . Memeler, kalça­ lar, yabancın ın deği l, bacısınd ı . Düşünmesi b i l e günah . . . Ağası, "A l ı c ı gözüyle, yabancı gözüyl e bakıyoruru da . . . V a l l a A l i ben ne d e o l sa aran ızdan ç ıktım çıkıştıın . O kızın soru m l u luğu babandan, anandan çok sen in üstünde. B i l mem göz ku l ak oluyor musun?" ded i "Ne gibi?" "Ne gibi mi? Kızların en teh l ikel i yaşı o yaştır be. On altı yaş ! " "B i l iyorum ama, ne g i b i göz kulak yan i?'' "Sağdan soldan h işt pişt olamaz m ı?" A l i , babası n ı hatırlatırcasına homurdan d ı : "H işt pişt mi? B e n adam ın . . . " E l i n i kald ı ran büyük oğu l, kardeş i n i susturdu: "

1 40


"Küfı.ire l üzum yok. Dünya bu. H i şt pişt de olab i l i r, başka şeyler de ! " "Biz neciyik burda?" "Böyle şeyleri en geç kim haber a l ı r b i l ir mi s in?" "Kim?" "Kad ı n ı n kocasıynan kızın babası , anası, ağası ! " "Bırak yahu sen d e . . . " " B ı rakı m ı rakı yok. V a l la karışmam, senin adı n da onunkiyle birlikte çıkar. Herkes der ki, A l i ' n i n bac ıs ı böyle böyle der ! " Oturduğu yerde barut g i b i patlad ı . " A l lah ı m ı inkar edeyim onu iki bıçakta . . . " Ağas ı gene e l i n i kal d ı rı nca, sustu . S ustu ama huylanm ı şt ı . Gerçekten de, hiç kimseyle h i şt pişti yok m uydu? Varsa ya? Var da, ağas ı n ı n korkusundan bel l i etm iyor, ağası kütl üye gid ince meydan ı boş b u lursa ya? Babası zaten kendi havası nda b i r adam. Anasına gel ince, namazında n iyazında, öyl e şeytan işlerine akl ı ermez b i r Al lah adam ı . Ağası kütlüye gidi nce, babasıyla anası da uykuya geçtikten sonra usu lcac ı k kapıyı açı p h i şt pişt ettiği ada­ mı içeriye a l ı rsa? Huzursuzluğu b üsbütün artt ı . ' A l ı rsa'sı da yok. Ş i m d i b i le, kardaşı burdayken b il e b i r h i şt pişti var da geceleri içeri al ıyorsa? N iç i n olmasın? Nerden haber­ leri olur? Mahal leyi akl ından çabucak geçiriverd i . i ri l i ufakl ı , gençl i, orta yaş l ı b i r alay erkek yüzü . Bunlar arasında parlak, kız kadar parlak bir komşu çocuğunun yüzü öteki yüzterin arası ndan s ıyrı l ı p gel­ di, gözlerin i n önünde durdu. Erdal . Liseye gidip geldiğin i anasın­ dan duymuştu . Sonra Erda l ' ların evi n i hatırlad ı . Pencere leri kız kardeşinin yattığı odayla karşı karşıyayd ı. Gece Erdal aradaki bah­ çeye inse, bu yana yavaşça geçse, hac ı s ı n ı n yattığı odanı n pence­ relerinde dem ir memir de yoktu zati , içeri tırmansa, bir iki saat . . . Gerisini düşünmek istem iyor, her yanı ateş gibi yanıyordu. Kız kısm ı n ı , i l le kendi anasıynan bacısı, töbe sevmezd i . İlk bacı s ın ı ! 141


Yarın basıp gidecekti ' deyyusun biri ' ne. Arıyla, namusuyla gitse hadi neyse, ya arıyla namusuyla değil de, anasına babasına leke sürüp giderse? G idemez, lekesiyle evinde kal ı rsa? M ırıldandı : "Ben de yarın kütlüye gittim mi tamam . . . " Büyük oğul anlamam ı ştı : "N ' olur?" ded i . "N ' olacak, başıboş kalacak. Babam kendi havas ında, anam dersen Al lah l ık . . . " "Zalha m ı?" "Öyle ya ! " Ağası memnun, demek içine kurd u düşürmüştü. " D oğ r u , " d e d i . " B ö y l e y e n i y e t i ş m e b i r k ı z ı k e n d i havasına bırakmak h iç doğru deği l ! " "Ben d e b i l iyorum, doğru deği l, n e yapayım?" "Bizimle gel se?" "Nereye?" "Kütlüye?" ''Ge l i r mi? Gelmek i stese b i l e babam bırakır m ı?" Kendi sözü­ ne kendi kızd ı . "Yahu her i ş i m ize bu herif engel oluyor b e ağa. Öyle düşünü­ yorum olmuyor, böyle düşünüyorum olmuyor. K ızı a l götür, ba­ bam bı rakmaz, götürme burada bırak, baştan çıkab i l ir. .. " "En iyisi babalığını takınıp oğul larına destek olmak ! " "Tabi i yahu." "Hayd i avrat, hayd i Zalha, d iyecek şimdi, oğu l larım nerde ben de, sen de, kızım da arda. Onlara da alacağız avansı, güzel güzel gideceğiz. B i r ay mı, iki ay mı? Kana kana çal ı ş ı p . . . " "Kazançlarımızı b i rleştireceğiz . . . " "Sonra da dükkanını mükkan ını bize bırakıp . . . " "Çeki lecek eve ! " "Eve, kahveye, eski arkadaşlarının, ahbaplarının yanına çene çalmaya. Lafın hası nerde, gitsin oraya. Öyle değil mi amma?" A l i ' n in akl ı nda dükkan ın artİst resi m leriyle süslü duvarları, " Öyle," ded i . 1 42


"Başka türlü ne yapsak yaş. Heye, biz kalkıp gideceğiz, çalı­ şıp kazanacağız, tekerlekl i arabam ızı uyd uracağız uydurmaya ama . . . " "Gözümüz arkam ızda kalacak ! '' " " " Dalm ı şlard ı . Saatler akıp akıp geçti . Güneş eski, harap evler kalabalığı ndan ibaret mahallenin yıkık duvarları ardına devri l d i . On lar h a l a ' Şu işi ' indirip kaldı rıyorlardı ki, Cavit soluk soluğa içeri gird i . "Baba, dedemgil gel iyor! " Küçük oğu l tokat yem işçesine sars ı ld ı , kalkmaya davrand ıysa da, ağası bi leğİnden tutup oturttu: "Nereye?" "Gidecem yahu, b ı rak be ! " İ k i s i de ayağa kalktı lar. B üyük oğu l : "Çok ayıp olur," ded i . ' '"' iye? N iye ay ıp olurmuş?" ··sen in burda olduğunu b i l iyor. Adam sakat sakat taa kör itin öldüğü yerden kal kıp gelmiş, sen kal k kaç ! " '"N iye geldiği n i b i l m iyor muyum? Maksadı ben i kütl üye gön­ dermemek. Bana bak ağa, ben im işime karış ı r, gitme mitme der, sen de ondan yana ç ıkarsan, şerefs izim sen i n yüzüne de bakmad ı­ ğı m gibi bir daha ne babam ın evi, ne de burası . B i l m i ş ol. Benim işime karı şmay ı n ! " Büyük oğu l çabucak an lattı ki, ölmek var, dönmek yoktu. B i r kere söz verm i ş l er, avans a l m ı ş l ard ı . Nas ı l geri döneb i l irlerdi ? Sonra, dursundu bakal ım, herifle b e l k i anlaş ı r, h e p birl i kte gider­ lerd i kütlüye, kazançları n ı b i rleştiri r, onu emekl iye ç ı kard ı ktan sonra açarlardı ısmarıççı dükkan ları n ı ! A l i , "O zaman olur," ded i . "Neyine lazım sen i n oğl um, yol yoluynan orman baltaynan derler! " 1 43


"

"

" Cavit babasıyla emm isini bir zaman seyrettikten sonra, geld i­ ği gibi d ı şarı fırlam ı şt ı . Dedesi, nenesi, halas ı . Abiası Ayşe i l e küçük kardeşi dedesigi l i n yan ına gitm işlerd i b i le. Dedesi eği ldi, en küçük torununu yerden alırken torun yarım yarım, "Dede," ded i . "Dede ! " B i r zamanlar dedesi Resul Ağa ' n ı n kendine yaptığı g i b i , b i r kucak kırmızı saka l ı n ı torununun yüzüne gözüne sürerken, "De­ dem," ded i . "Dede kurban, dede hayran." "Mamma, dede mamma ! " Dede, cebinden ç ı kard ığı sarı kağıt! ı b i r şekeri kağıdından so­ yup torununun ağzına soktu. Nene, yan larına kirl i, kupkuru ya­ l ın ayakları y l a y ı l d ırım gibi ge len ortanca torununa s i n i r l i s i n i r l i sord u : "Amcan evde m i?" " Evde nene. S izin geld iğin izi duyunca kalktı, basıp gidecekti, babam bırakmad ı ! " Hala, aln ına düşen b i r tutam kırmızı saç ı n ı geriye atarken, or­ tanca yeğen inin büyümüş de küçülmüş haline gü ldü. Ayşe kaç ır­ mad ı bunu. "P is," ded i . "Şu ayaklara bak ! " Cavit duymam ı ştı, zaten duyurmak i ç i n d e söylemem işti. Ne­ nesinin yan ında eve gid iyordu. Ekled i : "Çok terb iyesiz çocuk ha hala. Ç i ş i n i yapar e l i n i yıkamaz, her gün böyle yal ı nayak gezer. Bayram ge l s i n de bak. İ sted iği kadar yalvarsı n , bayram yeri ne götürürsem onu . . . Boyuna aln ına düşen saç ı , sımsıkı kuvvetl i meme leri, etekle­ rin i n içinde d i pdiri, capcan l ı kalça larıyla hala çevresine bakını­ yor, yan ında kend isiyle boy ölçüşmeye çal ışırken kardeşinin terbi­ yesizl iğin i söz konusu eden yeğenini duymuyordu. Yeğen, duyu­ lup duyu lmad ığından habersiz, kardeşi ni unutarak halas ı n ı n e l ini tuttu. Hay l i eskimiş karyoka pabuç ları, atkuyruğu saç ıyla halası "

"

1 44


çok hoşuna gid iyord u . Boyu daha şimd iden omuzuna varm ı şt ı . Gelecek yı 1 beşe geçer, sonra beşi bitirird i . O zaman herhalde halası kadar o l ur d u boyu. Boyu halası kadar o lunca o da tıpkı halasının karyoka pabuçlarından aldıracaktı babas ına, saç ları n ı atkuyruğu bağlayacaktı . Harap, çürük, eski, yıkı l m ı ş e v ler kalabal ığının arasındaki yan­ m ı ş ş if, acı ac ı sid ik, çirkef koku l u sokağa bakan pencerelerle eğri büğrü kap ı l arda merakl ı başlar, kad ın baş ları boyuna çoğal ıyor­ du. Çok seyrek gelen TopaJ ' la öteki leri tanıyorlard ı . Bayramdan bayrama şöyle bir gel i r, oğu l l arıyla torunların ı yoklarlard ı . O da m ı rın k ı r ı n . Ş i md iyse bayram deği l d i , seyran deği l d i . Ne d iye gel m i ş lerd i acaba? Gelenler büyük oğu lun ev inin kapısından girip kaybolduktan sonra, merakl ı komşular kapı larından birer ikişer taş ıp dar sokak­ ta topland ı lar: "N iye gel d i ler acaba?" " B i lmem k i . Bayram deği l, seyran deği l . . ." "Zeh ra b i l i r herhalde . . . " Maha l l e l i , büyük oğu lun ded ikoducu, kara kuru komşusunun çevresini a l d ı . O da pek bir şey b i l m iyordu, ama herhalde küt l ü toplama işi için o l acakt ı . B üyük oğl u çocukların ı a l ı p kütl üye gi­ decekti ya ! Yakındaki dokuma, sabun, çırçır fabrikaları n ı n işçi leri olan bu merakl ı komşular, merakların ı pek de gideremeden, uyku dolu gözleriyle b i rer ikişer in ierine çek i l d i ler. Sabah ın altısında pay­ dos olup evlerine din lenmeye, uyumaya gelmişlerd i sözde. B itmez tükenmez çamaş ır, tahta, orta l ı k süpürme yüzünden uykuya vakit bulamam ışlard ı , birkaç saat sonra tekrar işbaşı yapacaklard ı . i çerde babayla küçük oğu l u n küslüğü uzun sürmemişti. B i r yandan anası , öte yandan ağası, h e l e ' Koca heri f i n çocuk gibi yalvarı ş ı . . . " . . . b i z i burada koyup gitmeyin yavrum . B izi de götürün. Ana­ n ızla konuştuk, an laştık biz. Biz de sizi n l e birlikte gitmek istiyo1 45


ruz. Hele ben . . . Ş urda ne ömrüm kaldı? Benimki hep çenemde. Yoksa vallaha, b i l laha kötü insan deği l i m ben . Söz veriyoru m size, bundan böyle cart c urt yok ben de. S izinle arkadaş gibi olacağım. Ben, anan, bac ı n ... S ı ıt sırta ... " B i r kenarda küskün küskün oturmakta olan Zel iha h ırsından nerdeyse ağlayacaktı . A l l ah belasını versindi kütlünün de, sırt sırta vermen i n de. El aleme rezi l rüsva olacaklard ı . Del iyd i bun lar, val­ Iahi deliyd i . Karatepe l i . B u gidişin bir de dönüşü vard ı . Ne yüzle? Mahal lelinin, i l le de doktorun anas ı n ı n yüzüne nas ı l bakacaklar­ dı? TopaJ Eskici, dünyadan habersiz anlatıyordu : " . . . düşünün yavruın, dönüşte dükkan ı m ıza güzel b i r sıva, üs­ tüne esasl ı bir badana . . . " Küçük oğul küskün küski.in, "Artist resimleri asmama karışma­ yacaksın amma ! " "Yook," ded i TopaJ .Eskici, "töbe ! N e yaparsan yap oğl u m . Karışmam, Hatta hatta avrat s e n söyle orasın ı ! " Yuvar yuvar kadın, sözü a'ı Jı, sızı l ı ayaklarını altında değiştir­ d i kten sonra: "Baban ız d iyor ki," dedi, "isterlerse ben i tekaüde ç ıkarsınlar d iyor! '' Küçük oğul sevinçten ç ı lgına dönerek oturduğu yerden fırla­ dı, babasına koştu, boynuna sarı l d ı . "Yaşa baba, var o l ! " Zel ilıa hariç, sevinçten çı lgına dönenierin heyecanl ı b i r konuş­ ması başlad ı . Oh be, oh be . . . Ne güzel anlaşm ışlard ı be ! Öyle ya, babaların ı n yaşı yetm iş, işi bitm işti. Onun artık eve çeki l i p d in­ lenmesi gerekti . Eve çeki lsin, çekilmesin, can ının isted iği yerde . . gezsın, gezmesı n . Küçük oğu l, " E n doğrusu bu," ded i . B üyük pekiştird i , "Sen tertemiz giyin, kuşan, can ı n ı n istediği kahvede nargi len i tokurdat ! " Anaları ekled i : "Dosta düşmana karşı şöyle . . . Amma bana bak ı n çocuklar, o 1 46


daktorun anası olacak cad ı n ı n yakınında, onu ortası ndan yaracak koca konağı i sterim . Çok çektim o avrattan ben. O avrad ın övün­ meleri c iğerim i del i k deşik ett i . Onun oğul ları okudu lar, mektep­ leri bitirdi ler, subaylar doktorlar oldularsa, ben im oğul l arım oku­ mad ı l ar, amma, paradan zengi n l i kten yana onl arı cepten çıkarır­ lar demel iyi m . Hemi de o l acaksın ız. Kara gün kararıp gitmez. A l lah her daim onlara gü lmeyecek ya. S ı raynan. Akl ın ız var, fik­ riniz var. Onun geberesicelerinden neyiniz eksik?" Topa! Eskici cebinden yarısı i ç i i m i ş küçük bir Yeni Rakı ş i şe­ si çıkard ı . Onu bugünün şeretine almış, keyfinden yarısını içmiş, yarısını da küçük oğluyla barıştıktan sonra içecekti ki, işte sırası gel m i şt i ! Ş i şeyi kaldırd ı : "Şerefinize oğlum, şerefinize yavru larım ! " Yüzünde e n küçük bir tiksinti, buruşukluk olmadan l ıkır l ı kır içt i . Oğu l ları, "Afıyet olsun," ded i ler. O, hazdan uçuyordu. Ağz ı n ı yumruğunun tersiyle s i l d i kten, derin bir "Ooooh ! " çektikten sonra, "Gözünü sevdiğimin," ded i . "rakı gibisi var m ı ?" "Yok," dedi karısı. " E l ine fırsat geçmişken aman iç. Çocuklar, babanıza bir şişe daha aldırın amma, o en böyüğünden, en koca­ manından olsun ! " Başta TopaJ Eskici, herkes güldü. Gelinle Zel iha bile. TopaJ Eskici kırm ızı sakal ı n ı n diplerini kaşırken hiilı'i gül üyor­ du. B ir ara, "Oğu l larım ın can ı sağ olsun," ded i . "On ların canı sağ­ ken ben im sırtım yere m i gel i r?" "Doğru herif doğru . Sen her zaman böyle o Isan . . . Köyde na­ sıldın? İyiyd i n . Onun için de Al lah rızkını bol ettiydi . Ş imdi?" Büyük oğu l ası l sebebi uzun uzun anlatıp ders vermekle şu tat­ l ı , şu içten havayı bozmak i stemedi . "Doğru," ded i . 1 47


"Doğru tab i i , kurban olayım kerem ine . . . Amma çocuklar b i l i yor musunuz, b e n bunun üryası n ı gördüm . . . " Kimse ' hayı rdır inşal lah ' demeyince, kend i ded i : "Hayırd ı r inşal lah . . . Şöyle berani bir yazın ı n yüzünde o lu rmu­ şuz. Gene böyle hepim iz. B i r yerlere giderm i şiz, amma nereye? Ürya i şte . . . Derken orta lık bir ısındı, b i r güneş, b i r sıcak . . . İ lahi ya Rabbi kavrum kavrum kavru lmaya başlad ık. Çocuklar su, su, su . . . B i rden yer şööyle yarı l ıverd i , b i l eğim kal ı n l ığında b i r su yay ı l d ı ortal ığa. Kana kana içtik. Bakın ben bu üryamı şimd iye kadar h i ç kimseye söylemed i m . Neden? İ y i deği ldir de ondan . Amma ş i m ­ d i . . . Ş imdi ürya ç ıktı . Susuzluk işlerin kesatlığı, parasızl ık, suyun iındada yetişmesi, bu kütlü işi o l sa gerek. Hepimiz her yandan çal ışıp kazanacağız demektir. Eeeh, kara gün kararıp gitmez. Kur­ ban olayım kerem ine . . . " TopaJ rakısının geri kalan ı n ı da dikti : "Rakı içmen in de şartı şurtu vard ı r. Ben im yaptığım hovarda­ lığı kim yaptı bu memlekette? i çtiğim rakıyı kim içti? Oğu l larım ben i azat ederler de, cebiıni bol bol doldurdu lar mı, görün siz ben­ deki çal ım ı ! U lan maksat düşınan çatiatmak değil mi? Kravat b i l e takacam be ! " "Tak heri f," dedi karıs ı . . . "Takan lar senden daha m ı alim u le­ ma?" "Mem leketi n en güzel lokantas ının en şere fl i masasına yan l ı ­ yacam . Getir oğlum rakının buzdolabında teriem işin i, getir beyin salatası n ı , şişi, koç yumurtas ı n ı . . Gelin eş, dost, ahbaplar. . . " Gözleri can l ı can l ı parl ıyordu. " ... yeter ite köpeğe maskara olduğumuz be ! " Karısı ses l i ses l i iç geç ird i . Büyük oğu l, "Köyden çok daha i y i olacağımıza şüphen iz olmasın," ded i . "Olur inşal lah . Al lah d iyen neden geri kal m ış?" TopaJ bir s igara yaktı. "Doğru avrat, A l lah d iyen h içbir şeyden geri kal maz. A l lah ·

1 48


deyip yapı şacağız işiın İzin sapma. Ne dem i ş Cenab-ı A l l ah? Ça­ l ı ş ku lum vereyim demem i ş m i?'' "Hay haay, hay h aay . . . " "Biz de çal ışacağız. S ıcakm ış, sivrisinekler arı gibi arı gibiym i ş . . ." Büyük oğul, "Kinini, Atebrini bolca a l ırız," ded i . "C ibinl iklerimiz de var ! " " B i lemedin b i r buçuk, hayd i iki a y. . . " "Hiç can ı m . . . "Zehir olsa yutar insan ! . . . " "Yu tar ki yutar . . . " " " " Zel iha hep o nerdeyse ağlayacak hal iyle bir kenarda samurt­ muş oturuyor, içi i ç i n i y iyord u . Del iyd i bunlar. Karatepel iyd i , başkası deği l . Latla peynir gem isini yüzdür h a yüzdür ediyorlar­ d ı . E l gün, konu komşu . . . Nas ı l , nas ı l dönecekler, eşin dostun yü­ züne nas ı l bakacaklard ı ? "

13 Küçük kırm ızı ç içekleri solmuş beyaz pop l i n entarisini sıkı sıkı geren kalçaları, yüklü memeleriyle Lise l i Erda l ' ların evine bakan pencere önündeki sed ire yan lam ı ş, kara kara düşünüyordu. Kütlü toplamaya gitme icad ı ç ıkal ı beri sık sık o l uyordu bu. Demek böy­ lesine di.işmüşlerd i? B i r gün boyaları döki.ik, hantal bir kamyon ma­ hal leyi altüst ederek sokağa girecek, kapı ları n ı n önünde duracak, bakın çıkm ı ş kap kacaklarını, kırk yama lı yatak yorgan larını, eski pi.iski.i çul çuval ların ı yi.iklenecek, maha l l e l i n i n alayl ı bak ı ş l arı 1 49


önünde basıp gideceklerd i . Arkalarından kim b i l i r nas ı l atı l ı p tu� tulacak, doktorun anası gibi ler nas ı l yürek soğutacaklard ı ! Daha kötüsü, Lise l i Erdal . Pek öyl e aralarında bir şeyler olmasa b i le, çocuk sık sık atlet fan i las ıyla pencereyi sırf onun için aç ıyor, o görsün d iye j imnastik yapıyordu. Elbet b i r gün tan ışacak, konu­ şacaklard ı . Ö ğrenirse ki kütlü toplamaya gidecek kadar düşük in­ san laıd ı , b i r daha yüzüne bakar m ıydı h iç? i ç i n i dert l i dert l i çekt i . Anası, babası, kardeşleri . . . İ ş yoktu, h içbiri nde iş yoktu. Kız­ ların ı n günün birinde isteneceği uruurlarında bile deği ldi. Herkes yaln ız kend ini, kendi çıkarını düşünüyordu. Varsa oğlan lar, yok­ sa oğlan lar. Dünyada sanki yalnız oğlanları vardı. Oğlanlar ne derse eninde sonunda o ol uyordu. Kız geleceğine keşke bir kal ıp sabun gelseyd i . E lde, çamaş ırda eriyip gider, d ünyaya rezi l olmazd ı . Yaşaran gözleri n i e l i n i n tersiyle s i l d i . Bundan böyle on lar da arnele ol uyorlard ı ha? Şu, h e r ağustos son larında kamyon lar dolusu tencereleri, kazan ları, çul ları çuval­ larıyla geç ip geç ip çapaya veya pamuğa giden, kara, sarı, erkek suratl ı , pişikli, ağrı l ı ırgat lar gibi. B undan böyle artık ne Lise l i Erdal, ne d e o n a benzer başkaları . B üyük ağasıgi l i n oturduğu mahal ledeki izbelerde yaşayan ya da Tosbağa Maha l les i ' ndeki kerpiç evlerde gördüğü Kürt karı ları gibi . . . "Zalhaa ! " Annesinin onu çağıran sesi. Aldırmad ı . Nesine aldıracaktı. Onu hesaba katmayan babasıyla kardeşlerine katı lıveren bir ana deği l m iydi? Canı cehennemeyd i . "Kız Zalhaaa ! . . . " Gene aldırmad ı . İç i nden gelm iyordu. ' Buyur' m u d iyecekti . ' Efendim' mi? Kurban ederd i ' Buyur' u da, ' Efend im ' i de. "Kız ad ı batasıca, ne cehennemdesi n gene?" Annesinin yaklaşan sesinden odaya geldiğini an lam ı ştı . "Se­ n i n ad ı n batsın ! " d iye sed irden isteksizce inerken entarisinin sav­ ru lan eteği altında bir an kar beyazı tombul hacakları görünüp kayboldu. 1 50


"Ne var?" Yuvar yuvar kad ın açı k kapıya gel m i şt i : "Derd i n d i b i ! " ded i . " O pencerenin önünde Al lah canı n ı ala­ cak bir gün ! " "inşa l lah," ded i Zel iha. " O hantal kamyon h ı rımızı h ı rtım ızı yüklemeye gelmeden, mahalleye, e l e güne rez i l rüsva ol madan Al lah caıı ı m ı a l ı r da kurtul urum inşallah. İ stem iyorsam A l lah bin belaın ı vers i n ! " ' Be l a ' sözü nden ü rken d i n i bütün kad ı n , vuracak gibi e l i n i ka ldırd ı . "Hüs, belayı anma! Üstümüze çöken bu nüsubetl ik yeter de artar zat i . Bir de sen bela okuma! " K ız ı n ın gene ağiamışiığın ı fark etm işti. Gün lerd i r böyle çeki­ l iyor odasına, ağla ha ağla. Şaşırm ı ş kalm ıştı. Yukarı tükürse bı­ yık, aşağı tükürse saka!. Bir yanda oğu l larıyla kocası , öte yanda kızı. Genç, güzel, göze görken . Hantal bir kamyonun yakında gü­ rültüyle mahal l eye girip evlerinin önünde duracağım, b ı rl arı h ı r­ t ı ları y i.i k l e n i rken mahal l e l i n i n nas ı l a l ay l a, y ü rek soğutarak seyredecekleri n i o da b i l iyor, yerlere geçiyor ama ne yapsın? El in­ den başka ne gel i r? Kocası , oğu l ları ... K ızın ın hatırı için kocasıyla oğu l larına karşı m ı dursun? İ l le büyük oğl u . Bu işin içinde o ol­ masa bu ' ı smarıçç ı l ık' işine pek inanmaz ama, büyük oğlu . Ma­ dem onun akl ı bu işe yatıyor, madem olur diyor, olacaktır elbet. Kuşkusu yoktur. Alaınan Harbi sırasında köyde herkes Alaman aşağı Alaınan yukarı derken o, Alaman ' ın sonunda yen i leceğin i söylemem iş m iyd i? B u yüzden köy ağaları, muhtar, köyün e n i le­ ri ge len leri d i ş l i beyleri, i l le de Alaınan avratl ı Şakir Bey' l e kötü­ leşmem iş m iydi? Bu yüzden muhtarla zıt düşmüş, babasına, "Şu sıra köye gel mese iyi olur ! " demem i ş m iyd i ? Amma sonunda ne olmuştu? M uhtar, ağalar, beyler yığılaka l m ı şlar, oğlunun dediği çıkm ı ştı . Onun için, büyük oğlu her şeyde olduğu gibi, bu ' ısma­ rıçç ı l ık' işinde de haklı çı kacak, dosta düşmana rez i l etmeyecekti onları . Büyük oğlu madem hayır görüyordu, hayır umuyordu, inı5ı


şal lah hayır vard ı . İ nşal lah umdukları gibi çıkar, gü m gü m gümü­ leyen konağa kavuşurlar da Zalha döktüğü yaştarla ka l ı rd ı . K ızına tatl ı l ıkla baktı, okşamak isted i . "Yavrum ben im." Annesinin e l ine sertçe vurdu. "Hadi had i . . . Ben ki msen in yavrusu mavrusu deği l i m ! " Kad ın bozu lmuştu . "İt," ded i, "haza it ! " "İt ' im, evet. Düşün yakarndan ben i m . Senin oğu l ların yeter sana, ben i ne yapacaksı n?" "Yüzüne ekmek sürüp yiyeceği m ! " "Dert ye ! " Ü stüne Inşımla yürüdü, Ze l iha kaçtı . "Sen i aş i fte sen i i i . Anasına dert ye d iyor, şuna bak ! " "Derim tab i i ." "Demez o l . Ben bu lafı oğu l l arımdan b i l e iş itmed İm kız!" "Benden işit." "Babana dersem, sen in tozunu tozağını attırır tekm i L Köpek. Oğu l larım kadar baş ına taş düşsün. Oğu l larım kötü bir şey m i düşünüyor? Onların çabalad ığı da işleri n i yo l una koymak, sen i, ben i, hep imizi bu it d i rl iğinden kurtarmak. Sonunda konak kızı olacan fena ın ı?" Zel iha sed ire yüzükoyun uzanm ı ş, ağl ıyordu. " . . . Topal ' ı n götü ç ı p lak kızı başka, ısmarıçç ı ların konağında, ısmarıçç ı ların bac ı s ı olmak başka. Bu kadar zamandır bu pencere sen i b i l ir, sen pencereyi b i l irsin. Lise l i Erdal, Lise l i Erdal. Ne üt­ tün?" Uzandığı yerde sertçe doğru ldu. "Ben kimseden bir şey ütmek istemiyorum ! " "Sen o n u ben im gece l i k k ülah t ına an l at ! Bana baksana sen bana ... Mahal lenin kızları, hepinizin dibi düşüyor ama ye l kaya­ dan ne alır? Hadi ötek i ler ha l l i mal i ı aile kızları . Sen?" "Siz utan ı n ! " "Neden utanacakm ışız kız?'" 1 52


"Ha l l i mal l ı deği lseniz suç ben im m i?" "Fakirlik de zengi n l ik de Al lah ' tan . Düşmez kal kmaz b i r A l­ lah. B i z de böyle m iyd ik ezelde? Baban ın dedes i n i düşünsene. Benim gel i n ge ld iğim konak gibi konak nerde şimdi? O yeyim, o giyim kuşam, o . . . " "Gü m gü m gümüleme deği l m i ? Y t ter Al lah aşkına, y ı l lar y ı l ı doyduk usandık b u konaktan ! " "N iye? Beğenm iyor musun?" ''Beğensem de beğenmesem de bana ne?" "As l ın ı yitiren haramzade yavrum. Sen in böyle bir soyun var. Soy azar m ı ? Azmaz. Soy h içbir zaman azmaz. Bak daktorun ana­ sın a ! Oğul ları n ı nas ı l okutuyorlar, üstlerine nas ı l titriyorlar . . . öyle ol duğu halde babasına anas ına iki sat ı r yazıyor mu? Yazmaz. Neden? Soyları sapları soy sap deği l de ondan . Ben im çocukla­ rım ya? Babaları olacak kazık, ikisini de akutamad ığı halde bir günden bir güne h ı rl ıyorlar m ı?" "A l i Ağabeyim h ırlam ıyor mu?" '·O kadar kusur kad ı kızın da da bulunur kızım. H ı rlasa da, so­ nunda ne oldu? Babalarıyla anlaşmad ı lar m ı? Ne it değd i , ne m un­ dar oldu hesab ı . Yarın s ı rt s ı rta verir de birkaç kuruşla döner, ıs­ marıçç ı l ığa başlarsak . . . " Oda kap ıs ın ın eşiğine önce çöme ldi, sonra oturdu. " . . . fena mı? Al lah kocam ın da, oğu l ları ın ı n da gönü l lerine göre versin, mekan ları cennet olsun. En biri küçük, A l i Ağabeyi n. H eye sana serttir merttir amma n iye?'' "N iye?'' dedi Zel i ha. ''N iye olacak, sen in iyi l iğin için. B izim soyumuza sopumuza cıvıkl ı k, aynakl ı k yakı şmaz, d iyor." "Ben c ı v ı k m ıyım? Oynak ın ıyım?" "Deği lsin, deği lsin ama, bizim erkeklerimiz böyle. B i raz faz­ laca gü l sen, bir parça kısa giysen cin tepesine biniyor. Büyük ağana gel i nce, kend i avrad ın ı sıpaları n ı bir yana bırakm ış, hac ım da ha­ cım d iyor, bir daha dem iyor. N iye? Avrad ından ağzı yandı fuka1 53


ran ın da ondan. Ben yandım, bacım yanmasın bari, d iyor. istiyor k i seni hal l i mal l ı b iriynen baş göz ede l i m . E, hal l i mal l ı lar hall i mal l ı kız arar. Ismarıçç ı l ıktan kazanalım, büyük b i r konağa geçe­ l im ki biz de hal l i mal l ı lar arasına gire l i m . Ismarıççı l arın bacı s ı d iye d iye konağım ızın e şi ği ni aşındırsalar kötü mü?" Kocasının parkcleri tok tok döven to pal hacağının sesini bir tazı hassasiyetiyle a l ınca, eşikten kalktı: "Baban gel iyor ! " Sofaya çıktı, pencereden baktı, heyecanla döndü, kızına haber verd i : "Zalhaaa, Zalha . . . Ocağın yana. Baban gene oğu l larını, torun­ ların ı toplam ı ş gel iyor! " Kapıyı açmak üzere aşağı ind i . Zel i ha, annesinin a z önce bak­ tığı pencereye koştu; gerçekten de, babası, ağaları, yen gesi, yeğen­ leri . . . El lerinde taze soğan, maydanoz, nane, birtakım paketler . . . Herhalde gene kafayı çekeceklerd i . Kocasına kapıyı çald ı rmadan açan kad ın, i stekli bir sitem le, "Ne o gene m i l let, ne o?'' ded i . "Arım namısım . . . Şun lara hele ! " TopaJ Eskici kırmızı saka l ıyla memnun, ad ı m ı n ı içeri atarken, "Ne olacak," ded i . "Ben im gel i nden duyduk iyi çiğköfte yoğur­ duğunu, s ı nıyak ded ik, geldik . . . " "İ lah i yüzün iki c i handa kara ola e mi? Demek ge l i n i n sözüy­ nen sın ıyacan? Tuuu ! " B i r yandan d a kocas ının e l i ndeki paketleri al ıyord u . B i rden küçük oğl unun e l i ndeki uçları sivri, uzun mertekleri fark ederek sord u : "Onlar ne u lan?" Küçük oğu l koltuğundaki bir tutarn merteği bir kenara attıktan sonra, "Dut dal ı bunlar," ded i . "N ' o lacak?" "Alaçık çad ırı bunlardan kurul urmuş . . . " Üzerinde durulmad ı . Yukarı çıkıldı, e l l er yüzler yıkandı ktan sonra ' Koca herif in gürleyen sesi oğul l arı, gel in i , hatta torunları m utfağa çekt i . 1 54


"Haydi bakalım, hepiniz mutfağa. Bel eş be leş sofraya oturmak yok ! " Kolları n ı herkesten önce çem irleyen karısının sırtını okşad ı . " Öyle deği l m i avrat?" "Doğru herif. .." "Ben bu deyyusun kızını hayvan pazarından satın almadım ya! " Karısının gülerek üstüne yürümesinden kaçt ı . " S e n i ocağı yanasıca . . . " Lakin memnundu. Eski köy günlerinden birini yaşıyordu. O za­ man da böyle koynu koltuğu dolu, d i l inden yağ bal akarak gel ir, bin b i r şaka, bin bir muzipl ikle evin içini neşeden neşeye boğard ı . Ş i m d i de öyle. B i rkaç gün önceki azgın herif gitm iş, yerine Ala­ ınan Harbi iç inde köyde dem irc i l ik yapan tatl ı kocası ge l m i şti. Sevinçten yaşaran gözleriyle mutfağa şöyle bir bakt ı ; gel i n gazo­ cağın ı yakmaya çal ı ş ıyordu. B üyük oğu l soğan demetlerinin ip­ leri n i kesmiş, çürümüş yaprakları, sağlam yeş i l yaprakların arala­ rından tem izleyip ayırıyordu. Küçük oğu lsa birlikte getirdikleri ko­ caman bir parça buzu mutfağı n betonunda keserle kırıyor, babası rakı şişelerinin çevresine bu buzları dolduruyordu. Yaln ı z Zeliha yoktu orta l ıkta. Ne oluyordu bu kıza? Yoksa şaka maka, o oğlan ı, Erdal den i len o l isel i oğlan ı m ı seviyordu? Hani o lmayacak şey de deği ldi. Aç ık penceresi gerisinde atlet fani lasıyla kıza karş ı j im­ nastik yaptığın ı , kızın da onu hayranlıkla seyrettiği ni az görme­ m i şti. Bir şey deği l, eve neşeyle gelen babası , kızının yokluğunu fark ed ip de ararsa ... Kızının inat damarın ı bil iyordu. Anasına ver­ d iği karş ı l ı klar gibi babasına da çeınkirirse . . . Heritin iki damla neşesi n i bozab i l ird i . M utfaktan usu lcac ık ayrı l ış ı n a d ikkat eden kocası, "Nereye avrat?" ded i, nereye gidiyon?" Suçüstünde yakalanm ı ş gibi : "Nereye gittiğimden sana ne he­ rif? Dizi n i n dibinden ayrılınamamı mı İ st iyon yoksa?" 1 55


"Bak hele bak," ded i Topa J . "Ben sen i yazıda yabanda mı bul­ dum feleksiz? Sen benim refika-i hayatım deği l misin?" "Hadi had i . . . Başlama gene çocukların önünde, densiz! " Kocasının evi çınlatan kahkahasım arkada bırakıp kızının oda­ sına gitt i . Ordaydı , gene pencere önünde. H ızla inen akşam ın pen­ cere önü alacası nda düşünee l i düşünee l i oturuyordu. Yan ına git­ ti: "Yavrum, Zalha . . . S e n de ge l, i şe güce e l a t bir iki . B a k herkes iyi kötü bir işin sapma yapışm ı ş ! " Zel i ha isteksizlikle baktı. "Herkes bir işe yap ışmış işte, bana lüzum var m ı?" "Olmasın. Baban ı bi lmez misin? Çocuklarını gözünün önünde görmek ister. Akl ıın gid iyor nerde Zalha d iyecek d iye." "Kötü bir yerde deği lim ya ! " "Mutfağa gelsen d e bir kenarda d i k i l sen daha iyi değil m i?'' Zel iha derin derin içini çekerek kal karken, "Al lah sizi Zalhasız bıraksın da siz de kurtu lun, ben de," ded i . "Babam ın, kardeş­ lerim in keyi fl eri yeri nde. Ben? Beni düşünen yok ki ! " "Hadi had i, gevezel iği bırak d a gel . On ların derd i zoru sensi n ! " Ard ında kızı, ınutfağa ge ldi. İ yice karan l ı klar inın i şti. Zel iha akı l ederek kibriti aldı, gaz lambası n ı yaktı. TopaJ Eskici kırı l m ı ş küçük küçük buztarla çevresini beslediği rakı şişelerinin bulun­ duğu su kovasının başı ndan kalktı, laınbayı yakan ın kızı olduğu­ nu an layarak, "Vay, Zalha Su ltan ! " ded i . "Yavruın . B izi karan l ık­ tan kurtard ın, A l lah gön lüne göre versin ! " Kolları n ı iki yana açtı, "Gel sen i öpim evladım ! " Zalha' nın yüreği alabi ldiğine kabarın ıştı, dokunsalar ağlaya­ caktı. Babasın ın iki yana aç ık kol iarı na gitt i . Kal ın, güçlü kol iarta kızı n ı sard ı . Sard ı ama uzatınad ı bu i ş i . Şaşı lacak şey, bu onun Zalhası ını? Daha düne kadar yakın bir geçmişte mosmor bir et parçası gibi doğup, köyün birtakım dal iarta örtü l ü bir kerpiç hu­ ğunda v iyak v iyak d iye kıyametleri koparan yaratık ını? Kızından hafifçe uzaklaştı : 1 56


"Sen koskocaman olmuşsun meğer kız, bayağı gel i n l i k ! " B u sözler Zel iha'ya pek dokunmuştu . Gel i n l i k olmuştu, evet ama yarın, öbür gün kütlüye gideceklerine göre, kim alacaktı onu? Fabrika ameleleri, çapa ırgatlarından başka kim? Erdal öylesine uzaklara gitm işti ki içinde. H ıçkırd ı . Babası telaşland ı . "Ne o yavrum ! N iye ağl ıyorsun?" Ze l iha cevap verm iyor, verem iyordu. Ne d iyecekti? Ben i Er­ dal ve Erdal gibilerden ne d iye uzaklaştırıp kaba saba arneieiere yem etmeye çal ı şıyorsunuz? Kütlüye gitmek, arnele olmak iste­ m iyorum ben. Ben i burada bırakın, ben kal ırım burada. S i z nere­ ye istersen iz gid i n . İ l işmeyin bana mı d iyecekti? Babasıysa hiilii sıkıştırıyordu. "Ha? N iye? Cevap versene kı­ zım ! " Zorla başı n ı kaldırıp, "Bir şey yok," ded i . "Nası l yok? Yok d a n e demeye ağl ıyorsun?" Araya anne gird i . "Can ım ahret suat i sorma," ded i . "Gel kızım gel ! " Elinden tutup odasına götürdü. Zel iha odasına gel i nce, kendi­ n i annesinin kol iarına bırakıp büsbütün boşand ı . Her zamandan çok sars ı larak uzun uzun ağlad ı . Tecrübel i kad ın h içbir şey sor­ muyordu, ister l isel i oğlana, isterse kütlüye gidip ele güne karşı rezil olacağına ağlasın. Geçecekti. Hem geçecek, hem de alışacaktı ister istemez. Zel i ha bütün bunları yad ırgıyor, ağl ıyor d iye. oğu l­ larıyla kocas ının gönül bağlad ıkları, sonu hayır bir şeyden vazge­ ç i l emezd i ya! M utfağa döndü. Gazocağındaki kapta kırmızı boynuz biberi kaynayıp duruyor, gel i n mutfağın bir kenarında tahta tokaçla çiğ­ köften i n etini dövüyordu. Büyük oğu l l a küçükse bir yandan sala­ ta yapıyorlar, bir yandan da çene çal ıyorlard ı . Kocası usul lacık ya­ n ına sokularak sord u : "Neym iş, n iye ağl ıyor?" Kad ın her şeyi usu l usul, kocası n ı da kızd ı rmamaya d ikkat ederek anlatt ı . TopaJ Eskici, mutfağı n karşı duvarında ç ivide ası l ı gaz lamba1 57


s ı n ı n sarıya boyad ığı kırmızı saka t ı n ı ağır ağır karıştımrak kızını düşünüyordu. Karısı gibi o da bu ' kütlü toplamaya gitme' işinin ayıbını idrak etm iyor deği ldi, ama başka çareleri var m ıyd ı? G i ­ decekler, bin, bin iki y ü z t i rayla dönecekler, d ükkanı adam ede­ cekler, ısmarıççı l ı ğa başlayacaklard ı . Onlar için bu d irl ikten kur­ tuluş ancak böyle olabil ird i . Yoksa o da b i l iyordu kütl üye gitme­ n in, kütlü ırgatl ığın ı n ayı b ı n ı . El gün, eş dost, bild ik, gördük, ta­ n ı d ıklar. . . Kızının yan ına gitmek üzere mutfaktan ç ıktığın ı n hiç kimse farkı na varmad ı ; karısından başka. Büyük oğu l gen i ş bir beyaz tabağa doğrad ığı domatesleri hıyar d i l im leriyle süslüyordu. Bir ara baş ını kald ırıp yan ı başı ndaki kardeşine sordu: "Alaçığın nasıl kurulacağın ı Fellah'tan iyice öğreneyd in," ded i . Küçük omuz si Ikt i : " İ yice öğrenecek nesi var? Alt tarafı d u t merteklerini yere sap­ layacan, uçları n ı birleştirip bağlayacan, sonra da üstüne çul attın m ı al sana alaç ı k ! " "O kadarın ı ben de b i l iyorum ama, gene d e h e r şeyin b i r usta­ l ığı var. Neyse . . . " Anas ına döndi.i . "Siz hazır mısın ız?" Gün lerd i r konuşulan şeylerd i . Kad ın, gen i şçe bir bak ır tepsidc suyla hafif hafif taviandırd ığı bulgurdan baş ı n ı kald ırıp oğluna baktı. " Hazırlan ıp da," ded i, "bir h ı r h ı rttan başka neyimiz var?" "Hırt mırt, mırt hırt . . . Tekm il eşyan ızı götürecek deği lsiniz ya ! " "Deği liz tabii." "Bir iki çul çuval, yatak matak . . . " ''Tencere, sahan mahan . . . " "B izim leğençemiz yok, sizinkin i a l ı n . " "Kazan? Kazan ım ızı da alal ım mı?" "Alın ya. Nas ı l olsa kamyon la gideceğiz. S ı rtımızda götürecek deği l i z . . . B ize bir de iyi it lazım yazının yüzünde . . . " B i r kenardaki leğende kağıttan kayık yüzdüren Cavit, " İ t var baba! " ded i . 1 58


B üyük oğu l güldü. "Nerde?" "B izim arda. Kara l ı beyazl ı , kocca i t ! " Ayşe, annes inin e t dövdüğü kal ı n tahtanın yan ına çömelmiş, onun eti takınakla dövüşüne bakıyord u . Kardeşine bakmadan, gözleri dövülen ette, "O it olmaz baba," ded i . İ ki kardeş bakıştı lar. "Hadi kız, sen de. Sen ne an larsın itten?" "Bir sen anlarsın ! " "An ları m tab i i . B iz, o i t i Çatakafa 'ynarı arabaya b i le koştu k ! " "De l i , i t arabaya koşulur mu'?" " " " " Gel in işini bitirmişti, kaynanasına usul lacık haber verd i : "Et hazır anne . . . " Kaynana bakmadan sordu : "C ığındırığın ı * aldın m ı?" Almamıştı, alması gerekti . U su I lacık kalktı, raftan bir bıçak alıp geldi, macun gibi dövdüğü etin baş ına yeniden çömeldi, başlad ı etin içinden bıçağın keskin ağzını geç irmeye. Her geçirişte bıça­ ğa takı lan beyaz beyaz l ifler etten çıkarı l ı rken, kaynana mırı l mı­ n i söylen iyordu: "Her şeyi ben düşüneceğim . Söylesem bir türlü, söylemesem bir türlii . . . B izim eve geleli on bir sene ol uyor kızım. B i raz kafan ı işletsen olmaz m ı ? Et hazır anne, d iyorsun . B i r etin iyice hazır ol­ ması cığındırığın ı n a l ı nmasıyla ol ur. Sen ... " Büyük oğu l sözünü bir soruyla kest i : "Toz kırmızı biberiniz var mıyd ı ana?" "Var yavrum, var şükür. A l i yavrum, bak arda rafta. Kakao kutusunun yan ındaki mavi kutuda." Küçük oğul kalktı, anasının söylediği kutuyu aldı, ağasına ge­ tird i . "Ac ıca olsun h a ağa . . . " *

Cığındırık: Etin s i n i r i .

1 59


"Bak hele bak ! " Ana hala gel i n i için mırı ldanıyordu. Sonra sustu. Sustu ama kim ne derse desin, bu yazın ı n ç ı plağındayd ı uğursuzluk. Y ı ldız dolu koyu lacivert göğü, saz örtü lü kerpiç evleriyle köy geçti içinden . Sabah ın çok erken saatlerinde kalkıp namazı n ı k ı l d ı ktan sonra evinden besıneleyle çıkan kocası . Çoğu geceler haber get ird i . Tatlı uykusundan uyan ıp düşerdi yol lara. Yo lları çoğu kez zengin bir ağan ın kırm ızı kiremit dam l ı evi olurdu. Beyazlar iç inde bir ge li­ n i n boğaztan ıyormuş gibi bağırıp çağırmalarını a l ı şkan l ı ktan, ka­ n ıksamaktan gelen bir soğukkan l ı l ı kla d i n ler, doğumu beklerd i . Vakti saati gel i nce, karpuzlu lamban ı n güç lü sarı ışığında besme­ le üstüne besmete çektikten sonra taze ge l ine yanaş ır, bi leklerine kadar kan içinde kalan tombul e l l eriyle çeker al ıverird i mosmor çocuğu . Çocuğun erkek mi kız m ı olduğunu kendinden başka bi­ len yoktur henüz. Doğuran kad ı n bile b i l mez. �adının o sıra bunu öğrenmeye hevesi de yoktur zaten. Kan lı e l leri n i odan ın bir kena­ rındaki ibrikle leğende yıkar, kapıdakilere müjdeyi veri rd i . Çocuk oğlansa, hele zengin ağan ın biricik kızı ya da oğl uysa, zengin ağa da s i ftah dede oluyorsa . . . "Buyur anne ! " C ığındırığı n ı iyice tem izled İğİ dövülmüş e t topağını uzatan gel i n ine isteksizl ikle baktı, eti aldı. "Ayıklandı m ı sözde?" "Ayıkland ı." Et topağını evirdi çevird i . Sonra önündeki gen iş bakır tepside suyla hafifçe tavland ırılmış bulgurun üstüne koydu. Küçük oğlun­ dan yana başını çevird i . "A l i oğlum biraz su koy şu kaba da getir! Ali bakın çıkmış, kenarları kertikl i bir sahan la getird iği suyu anasının yan ına koydu. "Soğan soyayım m ı?" "Soy bakalım." Oğl unun soyd uğu soğan l arı a l ıyor, bıçakla d i l i p ince ince 1 60


doğrarken hep eski gün leri, eski gün lerde zengin ağa evlerindeki bol bab ş i ş l i doğum l arı düşünüyordu. Doğurttuğu çocuk erkekse, bahş i şlerin sonu kolay kolay gelmezd i . Dede bir yandan, nene bir yandan, baba, ana, teyze, hala, dayı öte yandan yağdırırlard ı bah­ ş i ş i . Kocası n ı n ona h içbir ihtiyacı olmadığından, kazand ığı para­ lar kendisinde kal ır, usul usul, el altından beşibiryerde ya da bur­ maya çev i rtird i . Tavian m ış bulgurun üstünde duran dövülmüş et, etin üzerine i nce ince çenti len soğandan sonra sıra maydanoza gelmişti, iyice yıkanmış bir tutarn maydanozu avucunda dertop ettikten sonra baş­ ladı doğramaya. "Kimyon kutusunu ver ! " G e l i n s ıçray ı p kalkt ı . K i myon kutusuyla kocas ı n ı n yan ı nda duran toz k ı rm ızı biber kutusunu a l ı p gel d i . Kaynana, y ı l lar önce­ ki köy saltanat ı n ı kudümsüz ayağıyla bozduğuna inandığı gel i ni­ ne gene adamak ı l l ı içerlem işti. Kutu ları getirm i ş el inde tutuyor, ne d iye yere bırakm ıyordu sanki? ''Her şeyi söyleme l i m i kızım? B ı raksana yere on ları ! " Büyük oğulun arkası dönüktü, döndü annesine baktı. Annesi önündeki işe dalmış görünüyordu. Karısıyla göz göze gelen bü­ yük oğu l, küçük bir işaretle karısına oradan kalkıp savuşması n ı an­ latmak isted i . Genç ama bir deri bir kem i k kad ı n kaynanasına çak­ t ırmadan d ı şarı ç ı kt ı . Kaynana farkı nda bile olmad ı . O hala, e l in­ de o lmadan köyü, köyün zengin ağa konakların ı n bahşişleri n i , b i ri ken bah ş i ş lerin çevri ldiği beş i b i r l i kleri, hurmal arı düşünü­ yordu. Maydanoz da doğranmıştı. K i myon, toz k ı rm ızı biber, tuz da ekelendikten sonra e l i n i yan ındaki su kabı nda ıs l attı , kocaman yumruklarıyla etl i bulguru yoğurmaya başlamadan önce bir bes­ ınele m ı rı ldand ı . Yalnız mutfağa deği l, evin içine kuvvetl i b i r kimyon kokusu yay ı l m ışt ı . Bu ko ku, kızı n ı n saçlarını okşamakta o lan TopaJ Eski­ c i 'yi bul unca, adam kızı n ı fi l an unutarak sed irden kalktı, topaJ hacağıyla evin tahtaların ı döverek mutfağa geldi, bir nara att ı : 161


"Yaşşa u l an avrat, yaşşa! At da sana, avrat da! " B i r süre kapıda durdu, önündeki tepsiye abanm ış, çiğköfteyi olanca gücüyle yoğurmakta olan karı s ı n ı n kuvvetli s ı rtını seyret­ t i . Yaptığı i ş i n beğeni l d iğinden memnun kadınsa, hem i ş i n i görü­ yor hem de ş ımarık şımarık laf yetiştiriyord u : "Heye yaa . . . Yaşşaym ış. Ben im bu haklarım ı nas ı l ödeyeceksiniz bakalım . . . " "Zaman ı gelsin gör! " "Ne görecek m i şim?" "Ulan şimdi kötü kötü söyleteceksin ha . . . " B üyük oğu l domates, h ıyar d i l i m leri, yeş i l biberle süslü salata tabağıyla kalkt ı . "Hayd i baba, rakımız da soğudu . . . " Salata tabağın ı safanın b i r kenarındaki eski masaya götürüp koydu . Kardeşi A l i , kız kardeşi Ze l iha, karısı, Ayşe, Cavit oraday­ dı lar. En küçük de ipe bağl ı bir tahta parçasını safada koşturup duruyordu. A l i dayanaınad ı , çata l ıyla salataya uzand ı . B üyük oğu l : " Fiyakasını bozma salatan ın Al i," ded i . "Dayanamad ım arkadaş . . . " Kenardan bir domates parçasına çatal ını daldırıp aldı, ağzına att ı . Çiğköftenin gittikçe artan kimyon kokusu masadaki leri yutkun­ durup duruyordu. B i r ara TopaJ Eskic i ' n in, evi çınlatan kahkaha­ sı duyuldu . A l i, "Meşe kekliği g i b i şakıyor," ded i . Büyük oğu l başını sal l ad ı . "Köyde d e böyle gülerd i ! " "Demek herifı kötü eden essahtan d a parasızlıkmış?" "Ben sana dem iyor muyum?" "Yarın kütlüden döner de ısmarıççı dükkiinımızı açarsak de­ mek . . . " 1 62


"Tad ından yenmeyecek ! " " E n çok neye sev i niyorum b i l iyor musun?" "Neye?" "Babam dükkanı , tezgahı bize bırakacak! " " O zaman ona l üzum yok zaten . Gezsin, dolaşsın, l afın iyisin i , e ş i n dostun hasım, eskis i ni arasın ! " "Şerefsizim dükkanı berber Bahri ' lerinkinden daha güzel donatacağım. Arada şarap, bira da yuttururuz değ i l mi?" "Tab i i ." "Köşker Duran ' la öteki ler de gel i r, al löööş . . . " Cavit: "Ismarıççı dükkanını açınca bana bir av tüfeği alır mısın?" dedi . Halasının yanı ndaki i skemleye oturmuş, s ivri çene l i i nce yüzünü kuru avuçları içine almıştı. Amcası, "Tabi i," ded i . Halasının öbür yanında oturan Ayşe, i skem iesinde kımıldandı . "Bana?'' Cavit sertçe bakt ı . Amcası, "Sana da dikiş makinesi," ded i . M utfak kap ı s ı ndan vuran gaz l ambası n ı n h a fi f sarı ı şığıyla aydı nl anan yüzünde bir sevinç uçtu. "Sah i ? Ayakl ı m ı?" "Ayaklı." "S inger mi?" "Singer." Hala dertli dertli içini çekti. Bu, küçük oğulun d i kkatinden kaç­ mam ı şt ı . "Ne o ? " ded i . "Niye içini çektin?" Aralarında Cavit' le Ayşe'nin çekişmeleri n i hatırlatan bir çekişme başlad ı . "Sana ne?'' Küçük oğu l b i rden öfkelendi : "Bana mı ne?" "Sana ne tab i i ! " 1 63


"Kız biç i m l i konuş, bak . . . " "Başlama gene be, pis ! " Küçük oğul çata l ı kaptı, ayağa fırlad ı : "Bana m ı d iyon?" "Sana d iyorum tabi i , n 'olacak?" Büyük oğul da fırlamı ş, kardeşinin e l inden çata l ı almıştı. Küçük oğu l gittikçe artan bir öfkeyle verip veriştiriyordu: "N ' olacak d iyor be, şimdi biçim ine s ıçacam kenefin . . . " "Terbiyesiz kopuk ! " . Topa[ Eskici mutfaktan, karısının yanından seslend i : "N ' o lu­ yor, n ' oluyor gene?" Ku lak verd i, h içbir karş ı l ı k alamay ı nca karıs ına, "Bu kızdan çok korkuyorum," ded i . Yoğurduğu çiğköfteyi macun haline getirdiği halde gene d e yetinmeyen kadın, "N iye?'' d iye kocasına bakt ı . "Huyu çok değişti. Dem in ettim ettim, can ının n iye sıkı ldığını söyletemed i m ! " Kad ın, ç iğköfteden bir sıkım ı n ı kocasına uzattı . "Bak baka l ı m şuna, yeter m i?" Topa[, kızın ı fi lan unutarak çiğköfte sıkımını aldı, ağzına att ı . Ç iğköfte de çiğköfte olmuştu han i . Kuvvetli dişleriyle, hazla çiğ­ nerken gözleri yumuluyordu. Sonunda, "Tamam avrat," ded i . "Eline sağlık . . . " Seslend i : "Oğlanlaar, yer açın, çiğköfte gel iyor." Çömeldiği yerde doğru ldu, gitti duvardan gaz l ambası n ı , buz­ lara gömülü rakı şişesinin bulunduğu kovayı aldı, demin ki çiğköfte sıkımının ağzında yitmeyen tad ıyla, yalanarak mutfaktan ç ıktı . "Gel iyor, ç iğköfte cenapları gel iyor, destuuur! " Ter içindeki karısı da çiğköfte tepsisiyle ardındaydı . Kocasının çoktand ır unuttuğu b u türlü yareni ikierine öylesine hasretti ki, gü lümsüyordu. " İ lahi iki c ihanda yüzün kara ola ! " Ç iğköfte teps i s i n i masaya koydu. 1 64


"Durun sıkımlayım . . . " Gelin m utfağa koştu, büyükçe bir bakır sahan la az önce kay­ nanas ın ın çiğköflc yağururken yap ışmasın d iye e l i n i batırdığı su bulunan kabı aldı, masaya döndü. Kaynana hamarat hamarat sı­ k ı mladığı çiğköfteleri bakır kaba diziyordu. B üyük oğu l kovadan rakı ş i şes ini ald ı . Soğuktan terlem işt i . Ş i şenin dibine yumruğuyla vura vura tıpayı çıkard ı . Ö nce babasın ınkini, sonra da kend i ka­ deh i n i doldurdu. Küçük oğu l yutkunup duruyordu ama, babasın­ dan ne de olsa çekin iyordu. Sonra şimd iye kadar hiç rakı içme­ m i şti . B i rinde ağasıyla bir koltuk meyhanesinde iki bardak şarap içmişti. B i r de Köşker Duran ' ların orada. TopaJ Eskici bir ibadet huşuuyla rakı kadehini kaldırd ı : "Avrad ı m ı n , oğu l ları m ı n , kızıının v e ge l i nimle torun larıın ı n sağl ığına," ded i . Büyük oğu l d a kal dırmıştı : "Sağl ığına baba ! " İ lk, ikinci, üçüncü kadeh ler hemen hemen hiç konuşutmadan içildi. Konuşmaktan çok, herkes kend i içindeki ni yaşıyordu. Bu daha iyiyd i . Anan ın y ı l lar yı l ı kafasından çıkmayan 'Güm güm gümüleyen konak' , Ze l i ha' dan başka öteki lerin de içlerinde yaşı­ yordu şu an. Hem de, bütün pencereleri ayd ı n l ık, ç i ft atl ı kerusa­ larla gelen misafırleriyle . . . Cavit ' i n kafasında av tüfeği, Ayşe ' n i n S i nger d i k i ş makinesi, büyük oğu lun bundan böyle, h iç tükenıne­ yecek, onları hiç aç bı rakmayacak devam l ı bir iş, küçük oğu lun da duvarları artİst ve futbolcu resimleriyle süslü duvarlar. Yal n ı z Zel iha . . O inanın ıyordu güm güm gümüleyecek kona­ ğa da, av tüfeğine de, S inger dikiş makinesine de. Kütl üden dön­ dükten sonra bütün bun ların gerçekleşeceğini, ısmarıççı ları n ba­ cı sı d iye akın akı n görücüterin geleceğin i gerçekten bilse, buna inansa bi le, gene de kütl üye gitmemeyi terc i h ederd i . Kaldı ki, hangi konak? Hangi av tüfeği? Hangi S inger d i k i ş makinesi? TopaJ Eskici 'ye gel ince, onun keyfine d iyecek yoktu. Çoktan­ d ı r i ç i n i paslan d ırd ı ğ ı n ı sandığı pis şarapların yerine inen rakı , .

1 65


merhem gibi gelm iş, başını tat l ı tat l ı döndürmeye başlamıştı . Bu dönen, bu tat l ı tatl ı dönmeye başlayan baştan belki de altm ı ş beş y ı l l ık geçm işi, eri miş bir renk cümbüşü hal inde akıyord u : Derle­ sinin çiftl iği, sarı sarı altın başakl ı ekin tarlaları, beyaz beyaz pat­ lamış pamuk lar, kavun, karpuz yüklü arabalar, hal i s kan baklakın kısrak, tozkoparan cepken, pencerelerinde ürkek sarı ı ş ı kların titreştiği metruk bağ çardakları , bask ı n , kadı n çığl ıkları, gecenin zifir karan l ı kları n ı barut koku l u ç ı t ı rtılarıyla delen s i lahlar, si­ lah sesleri, bi leklerinden atlara sürüklenen yarı ç ıplak kad ı n l ar, rakı, şarap, b i ra, s i gara duman ları, Karasoku Tiyatrosu, yan ı k ses l i Ermen i kantocu lar, eş dost ahbap mec l isleri, sonraları Trab­ lus, Trabl u s ' u n kızgın çöl leri, age i l i kefiye l i dostlar, hurma ağaç­ ları, hacağından vurulup kızgın kurn lara yüzükoyun kapan ışı, yıl­ d ı z dolu l ac i vert gök, hacağ ı n ı n kesi l i ş i , yurda dönüş, Kaçkaç, mav i n in, morun, kına rengin i n çeş i d iyle renkl i u l u Toroslar, si­ lah sesleri, uzak uzak yan s ıyan çeteler . . . Ö nce mı rı ltı hal inde, sonra d a kal ı n erkek sesiyle eski, çok eski bir türkü tutturdu, kend isi de şaştı buna. Vay anas ı n ı , nerden ne­ reye ! Taa dedes i n i n gün lerinde işittiği, sonraları da unuttıverd iği bir türkü: "Ayval ı 'ya vard ı lar. Masaları kurdular, İki aptal bir oldu Gergerl i 'yi vurd ular Baygın Gergerl i ' ın. Ayval ı ' da gül biter, Dal ında bülbül öter Deyyus Aptalın oğlu Beş bıçak vurdun yeter B aygın Gergerl i ' m .

1 66


Ayva l ı köşe köşe, El inde kara şişe Deyyus Apta l ı n oğl u E l i n d i binden düşe B aygın Gergerl i ' m." Gözlerinden yuvartanan dam lalar kırmızı sakalından da teker­ tenerek aşağılara iniyord u . Herkes bu şimd iye kadar hiç rluyma­ dığı türkünün etkisi altındayd ı . Türkü bitti, TopaJ Eskici e l i n in tersiyle gözlerini si lerken, ka­ rısı, '·U Jan herif," ded i , "Bunca y ı l l ık avradınım. Bu tiirkü de ner­ den çıktı?" TopaJ Eskici başını dertli dertli sallad ı . "Sen in TopaJ erinde daha ne oyun lar var avrat, senin b il ınedi­ ğin. A l lah bana bir parça tırnak versin, ket i m i kaşıyıın azıcık da gör. . . Al lah kimseyi yokluknan terbiye etmesin ! " "Amin" ded i karısı, "am i i i n ! " Büyük oğul eşeled i : "Kim b u Gergeri i baba?" Hemen cevap vermed i, kadeh ine rakı koydu, suland ırd ı , kır­ m ızı bıyıklarını tombul yumruğunun s ı rtıyla sıvazladı . "Bu türkü yetm i ş seksen sene l i k, bel k i de daha e s k i b i r türkü oğl u m . Bu Gergerl i, ad ı H asan, Gergerl i Hasan çok yak ı ş ı k l ı de lann i * i m i ş. B i lmem hangi ağa, des i seynen i ş ret mec l i s i ne davet ettiriyor. Apta l lara para veriyor. Yan ında da yeğe n i var, adı Abdurrahman . O da yiğit oğlan . Aptal lar kalabal ık, yirm i otuz k iş i be lki. Vaziyet dan ı ş ı k l ı döv ü ş tab i i , h ı r ç ık ıyor aralarında. Gergerli ' d ir. B i sm i l lah irrahmanirrah im, bel indeki kamaya e l atı p çekiyor. Aptal ların üstüne. Ham l e eyl iyor, apta l l ar kaç ıyorlar, ortada kocca masa. Gergerli ' d i r kamayı masaya verince, karna­ d ı r tahtaya sap tan ıyor. Ç eker çeker çıkmaz. U lan aman, ç ı kmaz. Aptal lard ı r çeviri veriyorlar, yer m i s i n yemez m i s i n . Kalbura çe­ viriyorlar fukarayı . Abdurrahman bir yaklaşıyor, korkup kaç ıyor. •

Delanni: Del ikanlı. 1 67


Ard ından silahları çeviriyorlar, üç kurşun yiyor da ölmüyor efen­ d i . Sonra Payas Kales i ' ne sığın ıyor. Eski adam lar böyleyd i işte ! " Durdu, rakısını yudumladı, türkünün son parçası n ı ın ırı ldan­ maya başlad ı : " Vaslan Gergerl i yaslan Kara toprakta paslan Analar doğurmad ı Sen i n gibi bir arslan . Saygın Gergerl i ' m."

14 Mayıs, hazi ran, i l le de temmuz güneşiyle alev alev kavru lan Çukurova topraklarına A l lah ' ın sulu yağmurunu çekebi l mek için şehrin işi ek caddeleriyle sokaklarında ' bod i bodici ' ler dolaşmaya başlam ı ştı . Tarlalardaki kuş korku lukları n ı hatırlatan, b i rtakı m çaputlar geçiri l i sapaların ard ı nda yal ın ayaklı, sırılsıklam çocuk­ lard ı bun lar. Hep bir ağızdan, güçlerinin yettiğince bağırıyorlar­ dı: "Bodi bod i i Neden ood i B i r kaşıcak sudan od i . Hacıbayram kuyusundaa, Ç i ftçi lerin tarlasındaa, Ver Al lahım veer sulu sulu yağmurlaar! " K a l fa l ar, di.ikkan sah i p l eri, ç ı rakl ar, su d o l u h e l ke l e r i y l e * dükkan iarından fı rl ıyor, yal ı nayak l ı , s ı r ı l s ıklam çocukların te­ pelerinden aşağı boca ed iyorlard ı helkeleri n i . Ağustosun yarısı yaz, yarısı gi.izdür. Güzün başlangıcı sayı lan * l l e l k e : S u kovas ı .

1 68


ağustosun ikinci yarısıyla birlikte Çukurova' n ı n duru mav i gök­ lerinde atı l m ı ş pamuk yığın ları n ı hatırlatan bulutlar be l i rir. Bu ak bulutlar pek öyle telaş lı deği lseler de, gene de bir yandan bir yana ge l ir, gider, zaman zaman kısı lan bir lamba gibi güneşi artlarına saklar lar. Günler geçer. Atı l m ı ş pamuk yığınlarını hatırlatan sütbeyaz bulutlar esmerleşmeye hatta morarınaya baş lar. Uzak, çok uzak­ larda şimşekler çakar, gök gürü ltüleri . . . Ş imşekler ve gök gürü l­ tüleri yaklaştıkça, kütlü toplama mevsimi de yaklaşıyor demektir. Yaklaşan kütlü toplama mevsi m iyle b i rl i kte yağmur yüklü b u l ut­ ların morartısı artar. Güneş mor bulutların ardında sık sık yanar söner. Ş i mşekler yakı n larda çakar, ard ın dan da haş ı l l ı patiskan ın cay ı rtıyla yırtı l ınası gibi, gök tam tepede gürler, yakın bir yerlere y ı l d ırım düşer, sonra da yağm ur! Bu yağınur iri tanel i, berrak, sul udur, ama pek öyle bardaklardan boşan ırcasına ortal ığı rahme­ te boğmaz. Bir an şehrin kirem itli dam ları, toprak dam ları, çinko­ ları, beton u, tuğla ya da yer yer erimiş eski duvarları, çift atl ı ke­ rusalar, yaz güneşiyle yaprakları adeta sararıp tozlanın ı ş ağaç lar ve kaç vakittir yağınura hasret insanlar yağmur altında kal ıverir­ ler. Oıtal ığa kuvvetl i bir toprak kokusudur yay ı l ır. Burcu burcu. Sonra bulutlar dağı l ı r, yerden sıcak bir buğu yüksel ir, güneş yü­ zünü gösterir. Gösteri r ama, mevs im dönmüştür artık, ağustos son ları ge l m i ştir. Bir yandan çuvallar dolusu zah ire yüklü kam­ yonlar, harınan makineleri homuıtularla şehre gelirken, şehrin kıyı semtlerinde izbe lerin kara donlu, erkek yüzlü kad ı n larıyla erkek­ leri, bütün yazı mahal len in güneşte kavru lmuş toprağında bir par­ ça ekmek, sarı bir h ıyar, pek pek şuncac ık peyn irle geç irm i ş ço­ luk çocuğunu, tencere kazan l arı, çul ları çuval ları, ked i leri köpek­ leriyle sırtiayan kamyon lar pamuk tarlaları n ın yolunu tutarlar. Toplama arneieieridir bunlar! Ze l i ha ' n ı n zaman zaman ü rperm e l erle düşünd üğü boyaları dökük, hantal kamyon, mahal leyi altüst ederek evlerinin bulunduğu 1 69


sokağa girm i ş, çevresinde bayram günlerinin sevinç l i ç ığl ığı için­ deki iri l i ufakl ı çocuklarla, TopaJ Esk ici lerin kapısı önünde dur­ muştu . Ze l i h a kalp çarp ın t ı l arı içinde pencereye ge l i p de kafes arkası ndan tüm mahal leyi kap ı l ara pencerelere dökü lmüş görün­ ce, bayı lacak gibi oldu. Duvara dayand ı, boş gözlerle bir süre ba­ kakald ı . Bütün maha lleli dökü lmüştü kapı lara pencerelere ! Ne ola­ caktı şimdi? H ı rl arı h ırtları kanıyana nas ı l yüklenecek, evden na­ s ı l ç ı kacak lardı? Ç ıktılar d iye l i m, kamyona nas ı l bineceklerdi? Sokak kap ısı durup durup çal ı n ıyordu. Ağaları olacaktı ama ald ı rm ıyor, evden ç ı k ı p kamyona nas ı l bi neceklerini, bu işin utan­ c ı n ı düşünüyordu. Boyaları dökü lmüş, eski hantal kamyon, h ır hırt yüklü kamyonun maha l l eden ç ı k ı ş ı , komşular, komşuları n arka­ ları ndan yapacakları ded ikod u lar . . . Sokak kapısı y ı k ı l ı rcasına çal ın ıyordu şimd i . Çal ın ıyordu ama gel m iyorrlu iç inden, ge lm iyorrlu koşup açmak. A l lah kahretsindi böyle anayı da, babayı da, kardeşleri de, evi barkı da! Yüz numaradan uçkurunu bağlayarak ç ı kan yuvar yuvar ana, kapıyı açmak üzere merd iven lere koşmarlan önce bir an durakla­ d ı . Sofa penceresi önünde sapsarı kes ilen kızı gözüne i l i şm işti . "Kapı yıkıl ıyar da ne demeye açm ıyorsun kız?" Zel i ha, annesine ıslak gözleriyle boş boş bakt ı . Kad ın anlam ıştı, b i l iyordu, b i l iyordu ne d iye açmad ığını ya. S ı rası m ıyd ı? "A l lah kahretsin sen i, soyka ! " ded i . Merd iven leri paldır küldür indi, kapıyı açtı . Oğu l larıydı . Küçük oğlu safi barut, "Nerde o kız?" d iye bağırd ı . "N iye açm ıyor kapıyı?" Ana e l iyle küçük oğl unun ağzın ı kapatt ı : "Sus . . . G iderayak başlamayın gene de ele güne rezi l olmayalım!" İ ki kardeş alt ev in rutubetl i alacakaran l ı ğına dald ı lar. Günler­ d i r hazırlanan kap kacak dolu çuva l l ar, savan den i len i p l i k çul la­ ra şöyle bir sarı l m ı ş yataklar, h ır h ı rt . . . Ana, sokak kapısına yak1 70


laşt ı . Dışarıya şöyle bir bakıp da maha l l e l i yi kapı , pencerelere dö­ külmüş görünce, tepesi att ı . Ne vard ı? Ne d iye kapı lara, pencere­ lere birikmişlerdi? Kütl üye gideceklerd i i şte. Ayı p mı? Günah m ı ? Ayıpsa d a , günahsa da gideceklerd i . K imseyi i lgilendirmezd i . Kapıdan h ı rsla çekildi, oğul larına döndü: "Baban ız nerde?" Büyük oğu l, "B ize gitti," ded i . Kaşları h ı rsla çatıldı, "Ne var sizde?" "Geçerken kamyon bize de uğrayacak ya . . . "An lad ı k, uğrayacak . . . Ne demeye ge l i p işinin başında bulun­ mad ı?" Küçük oğu l, "Can ım uzatma," ded i . Kad ın küplere bind i . "Uzatma m ı ? Uzatma mı ded in A l i ? De­ mek ölümü komşuya yıktı ! Demek mahalleden utand ı ! Peki To­ pal, alacağın olsun TopaJ domuz. Bunu sen in yan ına korsam . . . " O h ı nçla merd ivene geldi, seslendi : "Kız Zalhaa ! " Sesi kararl ıyd ı, korkunçtu, hiçbir zaman a l ı ş ı lmam ış. Vurup kırabi l ir, saç ıp dökeb i l i rd i . Hemen gidi lmez ya da karş ı d uru l ursa bayılabil ir, dişleri kenetleneb i l i rd i . "Efendim anne?" "Efend i ler leşini kald ırsın. Gel buraya. gel buraya da rezi l ola­ caksak beraber olalım, kepaze olacaksak beraber olalım ! " Merd iven in a l t basamağına çöktü, başın ı avuçları içine alarak sesl i sesli ağlamaya başlad ı . İ ki oğlu, kapıda dikilen genç irisi şoför yard ımcısı, merd iven i koşarak inerken gözü bir an yakışıklı şoför yard ımcısına kayıveren Ze l i ha şaşırm ışlard ı . Anneleri miydi bu? Han i şu, gün lerden beri çocuklarının her birine bir türlü davranan, kütlü toplama işine hepsini her yandan hazırlayan anneleri mi? Öfkel i bir davranışla merd iven basamağından fı rlad ı , kanatla­ rı artlarına kadar açı k sokak kapısına gitti, mahal lel iye açtı ağzını yumdu gözün ü : "Soğusun, i ç i n i z soğusun ! Kütlü devşinneye gid iyoruz, heye. "

171


Seyri m ize çıktın ız deği l mi? Yürek soğutuyorsunuz deği l mi? Al lah sizi bizden besbeter etsin inşa l l ah, i nşal lah ! " Genç irisi şoför yardımcısı omuzların ı okşayarak, "Valde han ı ın" ded i, "Valde han ım . . . Yakışmaz size, bırakı n . . . " Zel i lla'yla göz göze geldi ler. Oğu l l arı da araya girm i şti : "Sus anne, Al lah aşkına sus ! " "Susmayacağım, i ç i m yan ıyor, susmayacağı m ! " "Can ım n e suçu var mahalle! i n i n?" "Bacıma kızıyordun hani utan ıyor d iye?" Kad ı n ı n kulağına söz girm iyord u . "Ben kızım deği l im, utanm ıyorum ben, ben h i ç kimseden utan­ m ıyorum. Ben im herkes ler gibi utanacak gizl i kapakl ı m yok. Ben Al lah ' a, Al lahıma ne deyim ki ne olsun. Bana verdiğini onlara da versin, on ları benden besbeter etsin ! " Şoför yard ımcısı Zel iha' n ın yan ına gitt i . "Annen izin başörtüsünü fi lan getirin, siz de hazırlan ın da bizi Dörtyol ağzında bekleyin. Tıpkı ben im annem gibi. Biz yükler, gel ir sizi oradan al ırız ! " Zeliha şoför yard ımcısın ın açı k yeş i l gözlerinden başka yan ı­ na dikkat etmem işti, ama doğru söylüyordu. Öyle ya, ne bekleye­ ceklerd i burada sanki ! Şoför yard ımcısının hayran bakışları n ı ard ında bırakarak mer­ d iven i h ızla çı ktı . Savru lan etekleri altından kar beyazı tom bul ha­ cakları görünüp kayboluyordu. Ne hacaklard ı ya! Yard ımcı bir sigara yaktı . Yaş l ı , yuvar yuvar kad ı n ı n hala ba­ ğırıp çağırmasın dan ona neyd i? Gözleri geri dönecek güzel kızın gittiği merd ivende, duymuyorrlu bile kocakarıy ı . Çok geçmeden dönen kız, başına lacivert bir örtü alın ış, s ırtına da beyaz bir i p l i k ceket geç irm i şt i . Şoför yard ı m c ı s ı k ı z ı böyle daha güze l buldu. Elinden kocakarını n eski ınantasunu a ld ı : "Hayd i annec iğiın giyinin baka l ı m . Boş verin s i z soytarılara. 1 72


Sizin her hal inizden asaJet akıyor. Siz altınsınız altın. Ç irkefe bile d üşse altın gene altındır . . . " Zel i ha'yla sık s ı k göz göze ge l iyorlard ı . İkisi de memnundu­ lar. B i rl ikte anayı giydirip, yardım laşa kapıdan çıkardılar. Yardım­ c ı h iç üstüne vazife olmad ığı halde kızla anasının yan ında sokak boyunca giderken, d i l ler döküyordu . Kocakarı da, kızı da bu ko­ nuşkan, bu insan değeri b i len genç irisi adam ın onlarla birl ikte bulunmasından memnundular, ama şoför, kal ı n s iyah kaşl ı, aksi bakışl ı şoför. . . Kamyonun arkasına geldi seslendi, "Ünal ! " Genç irisi yardımcı sord u : "Ne var?" "Nereye gid iyorsun? Gel buraya ! " Ünal istemeye istemeye geri döndü, ustasının yan ına geldi. "Ne var?" "Ne mi var? E l i n i n körü var. Başladın mı gene?" G ü lüverd i . "Yahu usta amma da kalbin fesat ha! " "Had i had i . . . Ben mal ı m ı b i l irim . . . " " B i l i rsen b i l ! " d iye geç irerek, alt eve gird i . İ ki kardeş eşyaları iplerle bağl ıyorlard ı . Büyük oğu l, "Bana kal ı rsa," ded i, "yatakları çözüp kamyonun taban ına serelim." "N ' olacak seri nce?" "N 'olacağı var mı? Otururuz rahat rahat . . . " Ü nal, "Tamam," ded i . " İ lk m i gid iyorsunuz kütlüye?" " İ lk." Başını iki yana sallad ı . " O ne o?" dedi büyük oğu l . " İ lk gid iyorsan ız çok sıkıntı çekersin iz de . . . " Küçük, "Gözümüzü yıldırma be kardaş ! " ded i . "Kinini m i n i n i bolca a l ı n . B e n böyle sizin g i b i nice n iceleri n i götürüp si lkeledim tarlalara. Kendinize mukayyet olmazsan ız ze­ h iri i s ıtma, d i zanteri, güneş çarpması hazır. Bereket çoluk çocu­ ğunuz yok." 1 73


"Kim dem i ş yok d iye? Ağarnı n üç dene çocuğu var . . . " "Hani? Nerdeler?" " Öbür evde, ağarn ın evinde . . . " "Öyleyse A l lah yard ımcınız olsun ! " Ö fkel i şofdr kal ı n siyah kaşlarıyla gene d i k i l d i . "Çeneyi bırakın da yükleyip gidek . . . S i z bu gevezeye bakma­ yın. Ü stüne vazife olana da karışır, olmayana da . . . "Fasu lye m i dedin?" Şoför h ı rsla alt eve girerken, yardımcı, büyük oğu lun arkasına kaçtı . "Emret usta, emret fındık kabuğuna gireyim. Sen kimin usta­ sısın be?" Aksi şofdr gü l üverd i . Ze l iha'nın ' h ır h ı rt, ' ded iği iri l i ufakl ı sahan larla tencerelerin b u l unduğu çuval, çamaşır leğeni, kara kazan, alaçık çad ırı kurar­ ken kul lanacakları dut mertekleri, yeygi torbaları, yataklar, içle­ rinde zeytinyağı, sirke bul unan şişe ler, dem ir pas l ı küçük gem i c i feneri, k i l i m eski leri, çul çuval, nal ı n mal ı n çeyrek saat i ç i nde kamyona yüklenmişt i . Büyük oğu l, kardeşinden önce kamyona atlad ı . "A l i , ge l . . . " Yatakları kamyona ü s t üste serıneye başlad ı . Ağas ı n ı e l leri arkası nda seyreden küçük oğu l, "Teh," ded i , "yatakl ı vagon gibi oldu ! " B üyük oğu l yatak ları coşku n l uk l a kabartı rken g ü l ümsed i . "Oldu k i oldu." "Oraya anaın, babam, bac ım oturacaklar. B iz?" "Bize boş ver." "N iye?" "Biz nereye olsa otururuz . . . " Küçük oğul üzerinde durmad ı . Başı n ı kamyonun çevresi ne, pencere, kapılara biri kmiş bakışan komşulara çevirip de onları öyle merakl ı bir seyred iş halinde görünce, tepesi att ı . ''Orospular!" "

1 74


Büyük oğu l kardeşine teri i terli bakt ı . "Kim o?" "Baksana yah u, maymun oynuyor sanki burda. Anaın ı n kızdı­ ğı kadar var! " Büyük oğu l, "Boş ver," ded i . Kal ı n siyah kaş l ı , h ı rs l ı şoför tükenen sigarası n ı dudağı n ı n kenan ndan tükürüp sordu: "Tamam mısın ız? G id iyor muyuz?" Küçük oğu l şoförün çalım ına kızd ı . Büyük, "Tamam," ded i . "Tamam kardaş ! " Şoför yanıağı Ünal kapa l ı sokak kapı sın ı yoklad ıktan sonra bir sigara yaktı, ustasın ın yanına at lad ı . "Hayd i usta, fayrap ! " H ırsl ı şoför marşa bastı. Akü boşalmış olacaktı, almad ı . Tek­ rar, sonra tekrar. .. Nafi le. Korkunç bir küflirden sonra ç ı rağına emretti : "A l şu kolçağı çevir bakal ı m ! " Ü nal oldu bitti b u ters, b u A l l ah ' ın belası külüstür kamyonun kolçağından çekinird i . Birinde öyle bir vuruş vurmuştu ki . . . Kolçağı a l ı p yere atlarken : "Şu aküyü değiştir derim değiştirmezsin,'' ded i . Şoför kızd ı . "Neyle değiştireceğiz u l an?" "Mangırı verd i n mi değişir." " Fazla konuşma da işine bak ! " " İ yi ama kol ben im kolum. Geçende bir çarptı . A l lah ım şaşıyordu . . . " "Kimin umurunda? Tohumuna para m ı verdim?" "O da doğru ya . . . " Besıneleyle kolçağı kamyonun önündeki del iğe soktu, besme­ leyle çevirecekti ki, yarım tur, motor alı verd i, çatırtıyla işledi . Tek ça l ı ş ıyordu. Ünal, e l inde kolçak, ustasının yan ına gel i rken gü l ü­ yordu. "Hayret be usta . . . Ben bu külüstürün yarım turla aldığını hiç bi lmem. Bu gidişim izde bir uğur var gal iba ... Ne dersin?" 1 75


"Gevezel iği bırak deri m ! " Ustasının yan ına girdi, kapıyı h ırsla çekt i : "Adam bozmaya birebirsin h a n i . . . Usta aldırmad ı . El frenini i leri itti, gaza bastı, araba sokağın bozuk parkelerinde ağır ağır yürüdü. Mahalleli büyük bir suçun sorumluluğundan kurtulmuşçasına ferahlamıştı . Pencere ya da kap ıdaki başlar daracı k sokağa dökü l­ dü. Daktorun anası memnun, gül üyord u . Baş düşmanı Topal ' ın karısının söyledikleri n i duymam ıştı. Hatta kül üstür kamyon kapı­ yı kapattığı için yuvar yuvar kad ının kapıya ge l i ş i n i bile göreme­ m işti . İ ncec ik ayakları takunya lı kupkuru komşu duyduklarını tek­ rarlayı nca, kadının yüzündeki memnun gülümseme s i l i n d i : ''Yaa ! Demek i ç i n i z soğusun ded i? Soğud u tabi i , b u z g i b i oldu hem de. A l lah belaları n ı versin, bundan daha kötü olsun lar da bu günleri çamla çırayla arasın lar. Kalıpeye ne d iyen oldu da si neği­ ni üstünıüze sıçratm ış? Lanet karı . Bakıyorsak kötül üğüne m i ba­ kıyoruz bakal ım ! " Bir başkası, " H i ç canım," ded i . Daha b i r başkası yatıştırmak i sted i : "Yüreği yan ık, ne yapsın fukara . . . " Daktorun anası küplere binm işti bir sefer: "Hadi had i, yüreği yan ık diye arka çıkıp durma sen de. Yüreği yan ıksa bize ne? Hem yan ık olacak ne var? Anası soğan, babası sarm ısak. Tab i i gidecek. G idenlerin canı yok mu? Yoksa kanı gi­ denlerin kan ından daha kırmızı mı? Pis cenabet, bizi ne kadar düş­ man görüyor ki, kamyona burda binmed i . B i nme, nas ı l olsa bin­ meyecek m i sin? Yazıya yabana gitmeyecek mi sin? Yarın gene bu mahalleye dönüp ge lmeyecek mi sin? Ben b i l irim dönüp geldi kle­ rinde yaptıracağımı. Eğer çocuklara para verip e hey çığırtmazsam, teneke çaldırnıazsam bana da daktorun anası demesin ler ! " S i n irli s i n i r l i başını salladı, ev ine girdi, geri döndü. Az önce "Yüreği yanık, ne yapsın fukara . . . " d iyen kad ına parlad ı : "Sen de bunları ona de e mi?" ded i . "

1 76


Kupkuru kadın hiç lafçı sözcü değildi ama, gerekirse derdi. Onu mu tehd it ed iyordu yan i? "Sen de s i neği ni bana sıçratma anam ! Ne oldu yüreği yan ık fukaran ın demeynen? Kıyamet m i koptu?" "İtlerin duasıyla kıyamet kopsa her daim kopar! " "Ağzından ç ı kanı kulağın duysun. Ben it deği lim." " İt ol masan iti kol lamazsın ! " Karş ı l ıklı b i r yaylım ateşidir başlad ı : " İ t sensin, i t sen in gibi olur!" "Oşt köpek ! " "Köpek olsam fakir fukaran ın ard ından atar tutard ı m . N e gü­ ven iyon oğluna, konağına? İ yi ki oğlun doktor oldu. Ne yapa l ı m olduysa?" "Sen ben im oğl umu ağzına alacak insan deği lsi n ! " "Vaaay, kokmuş! İnsan olsan oğlun i k i satırla arard ı ! " Yaras ına parmak bas ı l m ı şt ı . Takunyalarını fi lan b ı rakıp üç basamakl ı merd iven i ya l ı nayak i n d i , kuru komşusunun üstüne koştuysa da, kad ı n lar araya gird i ler. Bar bar bağırıyordu: " B ı rakın, Al lah ı n ızı severseniz b ı rakın ! " Kuru kad ın d a ç ı rpın ıyordu: "Bırakın bakalım ne yapacak! Bel lersin iz dünyayı fethedecek ! " "Sen i utanmaz arlanmaz sen i i i ! " "Utanmaz arlanmaz sensin, senin ebu cedd i n ! " "Kız şimdi gel i r val iaha bil laha saç ı n ı baş ı n ı yolarım sen i n ! " "Gel ge l had i . Sanki korkan var. İ nsan yerine koym uyor işte oğl un, yalan m ı ?" Arac ı kad ın lar her ikisine de d i l ler döküyorlard ı, ama i l le de doktorun anası taşıp taşıp kabarıyordu. Sol farı sanki yuvasından koparı l ı p çıkarı l m ı şa benzeyen kü­ l üstür kamyon b i ıtakım eğri büğrü sokakların bozuk parkelerin­ den ırgalana çalkalana geç ip Dörtyol ağzına gel m i şt i . Hala terl i, pelte pelte ana, alıp a l ıp veriyordu. Kızını kol undan h ı rsla önle­ rinde duran kamyona itt i . 1 77


"Bakınıp durma da bin had i sen de ! " Nereden, nas ı l bineceklerdi? Genç kız utançtan yerlere geçe­ rek çevresine bakınd ı . "Ne ol uyorsun anne?" "Ne oluyorsunu var mı? Rezi l olacağımız kadar old uk, ne ba­ kın ıp duruyorsun? Amma b i l irim ben . O Topa ! ' dan bunun acısın ı aI mazsam . . . İki oğlu, şoför yamağın ın yardımlarıyla i lkin ana çıkarı ldı kaın­ yona, sonra Zel i ha. Ana yı iki oğlu çıkarı rlarken, genç kız mahsus­ tan geriye kalm ış. kendisine ısrarla bakan şoför yamağın ı bekle­ m işti. Genç adam ı n uzanan e l i n i heyecan la tuttu, dizine bast ı, tam sıçrarken büyük ağasın ın omuzuna tutund u . Seri l i yatağa anasıy­ la yan yana oturdukları sıra kalbi öyle çarpıyordu k i . Ne anasın ın, az son ra babası n ı n burnundan geti receği ne de iki ağası n ın anası­ ıı ı yat ı�tırınası ... Genç adaın ın içi nasırl ı e l i n i düşünüyordu. Nası l sımsıkı tutmuş, nas ı l sıkm ı ştı ! Yüklü kamyon birbiri n i kesen asfaltları yağ gibi geç ip, mahal­ le araları ndaki bozuk parkel i yol larda ırgalana çalkalana ağas ı n ın harap evler kalabal ığından ibaret mahal lesine, sonra da evine ge­ l i nceye kadar hep bu nasırl ı , bu kuvvet l i e l i el inde duyd u . Kam­ yon büyük ağası n ı n kapısı önünde durduğu sıra, d ı şarı çıkan ba­ basına anası ne ded i? Babas ı n ı n karş ı l ığı ne oldu da h ı rstan pelte pelte anası lafı kısa kesti? B i l m iyordu. Gözleri şoför yaınağında, ya lnız onda. İki ağası da büyük ağasıgi l i n bırını h ı rt ı n ı kamyona taşıdıkları halde o yal nız Ünal ' ı görüyordu . Sanki ötekiler yoktu ortada. Ya lnız Ünal vard ı, yal n ız Ünal taşıyord u h ı rı h ııtı . S ı k sık göz göze ge ld ikçe, bakı şları n ı Üna l ' dan kaçırıyor, sonra da kend i kend ine, kendi cesarets izliğine kızıyord u . Ne vard ı korkacak? Kimden çekin iyordu? Babasından m ı ? Anasından mı? Ağaların­ dan mı? N için? Anlariarsa işi, ne ol urdu? Sonu ölüm müydü? Dağ gibi babas ı n ın kamyona ç ı karı l ışma bile d i kkat etmed i . Oysa i k i ağası omuz verm iş ler, Ünal d a ard ın dan dayanmıştı. Topa ! Eskici yor� un halsiz, ken d i n i seri l i yatakların üstüne "

1 78


bırakıp kamyon un kirl i tahtasına dayand ı . Hiilii başı dönüyor, göz­ lerinin önünden karaltı lar uçuşuyordu. Bütün bunların y ı l lar y ı l ı çeşitli kah ırlara dayanmaktan, içki, sigarayla kend i n i eskittiğin­ den i leri ge ldiğini b i l d iği halde, gene de cebine el attı , sigara pa­ ketiyle kibritin i ç ıkard ı . Karı sı korkuyla bileğİnden tuttu. Kızd ı . Ne ol uyordu? Avrat tahakkümüne m i girm i şti küçük b i r kriz ge­ ç i rmekle? B i leğini sertçe çekti. "Ne o?'' Ayakucuna kuvvetle ama pelte pelte oturmuş kad ın, " B i r de soruyor?" ded i . "Anan ın memesi deği l ya, bırak bir zaman şu zık­ kımı ! " Karı s ı n ı n inadına kibriti çaktı, sigarasını yaktıktan sonra du­ man ı suratma i.itled i . "Atın ö l ü m ü arpadan o l s u n . Vadem doldu da Cenab-ı Al lah emanetini alacaksa, a l ı r. Baş ağrısı bahane ! " ''A l lah gec indcn vers i n . Sen tedbirde kusur etme d e . . . " Altmış beş yaşın ı sürüyordu . Bundan sonra at olup da kuyruk mu sal layacaktı ? Çocukları n ı büyütmüş, bi leklerine zanaatın al­ tın bi leziğ i n i takm ıştı. Ölse bi le gam yemezd i . O olsa da olmasa da iki oğlu i ş leri n i yoluna koyarlard ı , Değil mi bu kadar oldu, bundan son ra işler tıkırında giderd i . Onu gittikleri pamuk tarlası­ na en yak ın köyün mezarl ığına gömer, bir iki ağiasalar bi le, so­ n u nda unutur, dalgaianna bakarlard ı . Böyleyd i kan unu kahpe dünyan ı n . O nas ı l unutmuştu babasını, anasını, dedesin i ! S igarasından aldığı duman ı gari p garip üflerken karısıyla göz göze ge ldi ler. Kadın ağlamaklı gibi, b i r hoş bakıyord u . "Ne o avrat, ne bakıyon öy le sevdal ı gibi?" Kadın nerdeyse boşanacaktı . Demek herif büyük oğlunun evin­ de can ıyla uğraşırken, o neler, ne haksız şeyler düşünmüşti.i ! B i l i­ yord u . Fenayd ı çok fenayd ı hem de. İnsan, Kuran ' ı göğsünde ta­ şımakla, beş vakit namazı sektirmemekle d i n i bütün, tam da Al­ lah ' ı n isted iği insan alamıyordu ! "Ha ! " 1 79


Cavit, babas ı n ı n yan ından sord u : "Sevda l ı ne demek dede?" Dede uzun uzun gü ldü. "Ha dede? Ne demek?" Ayşe altındaki ayağını sinirli sinirli değiştird i . B üyük oğul, "Cav i i it ! " ded i . Kamyon şehirden çoktan çıkmış, tozlu yolda benzin kokul u bir türkü m ın idanarak yol al ıyordu. Güneş hayli yükselm işt i . B i r gün önce serpe leyen yağmurun, bütün yaz, güneşin altında yan ıp ya­ n ı p kavru lmuş topraklara h iç hükmü geçmemişti. Güneş ortalı ğı kavram ı ş yakıyordu. B i rkaç gün önceki atı l m ı ş pamuk yığın ları n ı hatırlatan bulutlar k i m b i l i r nereye geç ip gitm işlerd i . Zah ire çuval ları yüklü b i r kamyon yan larından h ızla geçerken kornası n ı çald ı . Direksiyondaki asık yüzlü şoför de kendi koma­ sıyla onu selamlad ı , ç ı rağın ın uzattığı, kağıdı yağl ı paketten b i r sigara ald ı : "Araba şeytan kulağına kurşun, düzeldi ha! " Ünal çevik b i r hareketle kibriti çakıp ustasının sigarasına tuttu. "Düzeldi usta." Düze l m i ş düze lmem iş umurundaydı sanki . i sterse hiç düzel­ mes i n . içerde parası yoktu ki düşünsün. içerde parası olsa belki umursard ı . O l mad ığına göre . . . "Sen bu gideceğimiz tarlayı iyi b i l iyorsun deği l m i?" S i garası n ı n külünü sinirli sinirli ç ı rptı . "Ayıp ettin usta. Hasan Ağa ' n ın tarlas ı ! " "Ben d e b i l iyorum Hasan Ağa ' n ı n . . . " "Elc iye an lattım, tamam ded i ya yahu ! " " B i lmem. Devre b i r iş yaparsan . . . " "Kafamı kır be usta ! " Usta duymad ı . B i rden önüne ç ı kıveren çukuru ağır ağı r geçe­ b i lmek için arabayı geç ka lmış bir manevrayla birden yavaşlatt ı . Arkadan b i rbirine değen bakır, teneke öteberilerin sesiyle çocuk haykı rışiarı yükseld iyse de aldırmad ı . Yalnız kal ı n bir ses, "Aman usta turşumuzu ç ı kard ı n be ! " deyince, kısa kest i : 1 80


" İ dare et! " Sonra Ü nal ' a sordu: "Sen bu Hasan Ağa'yı tanır m ı s ı n?" "Tan ımam." " Ö yle ya nerden tan ıyacan? Beş ç i ft l i k, yetmiş bin dönü m tar­ la. Lakin, aşk olsun . . . Bu dünyada iş b i len in k ı l ı ç kuşananı n . He­ rifin asl ı n ı Yörük derler. Yörük ya, yoz deği l tabi i , yaşl ı bir d u l kadınla evlenm iş . . . Yaş l ı kad ın ded imse, zengin. Ç o l u k çocuk yok. Mal mü lk, tarla takı m dersen Al lah vermiş. Bu da o zaman genç tab i i . Avrattır heye dem i ş, ev lenm i şler, evlenm işler ya, oğlan ı n şartı var: Tarlayı tak ı m ı tekm i l üstüne ferağ edecek. Etm iş koca­ kar ı . N iye etmesin? Yaşı yetm iş, i ş i bitm i ş . B i r bu kadar daha yaşayacak değil . Tabi i o da akı l l ı l ı k etm iş. Genç oğlan. Mal mülk de ne? Zaten ona da kocasından kal m ı ş . Cartayı çekip öte dünya­ ya giderken götü recek deği l . . ." Arabanın önünden yumruk kadar bembeyaz b i r tavşan fırlad ı . Şoför, "Oşt! " ded i . Ü nal dem inden beri ustas ı n ı n Hasan Ağa üzerine anlattıkları­ nı d i n lem iyor, Zel iha' n ı n sımsıkı göğüsleri n i düşünüyordu. E l i n i nas ı l tutuverm işti d e çekmem işti ya! Tavşam da görmed iği için, ustası n ı n "Oşt ! "unu anlamad ı . "Ne o?" "Tavşanı görmed in m i?" "Ne tavşan ı?" H ı rs l ı ustan ı n kal ı n siyah kaşları sertçe çatıldı . "U lan öyle boktan adamsın ki, biz de boşuna çene çal ıyoruz! " Tükenen sigarası n ı n izmaritini b i r fiskeyle kamyon penceresinden fırlattı . "Ben n e dalgadayıın sen n e dalgadasın bre usta ! " Kal ın siyah kaşlar gene sertçe döndü : "Ne dalgadasın?" Güldü. "Herkesin kend ine göre b i r dalgası var. . . " "Karı kız dalgası m ı?" "Ne sayarsan say." 181


Usta, kızd ığı deği l imrendiği, eline böyle bir fırsat geçmed iği için, hatta kıskand ığı H asan Ağa üzerine bütün b i ldiklerin i anla­ tacaktı , çaresiz. "Ne sayarsan say deği l oğlum. Bak, gençsin, parlaksı n . . . Bu gen ç l i k, parlak l ı k her zaman ele geçmez. Sana Hasan Ağa'yı an­ latıyorum ki ibret al. Herif beş çiftl ik, yetmiş bin dönüm tarla sa­ h i b iy d i ö l ü r k e n ! " Ü nal ' ın b i ldiği bir şeyler yok deği ldi. "Neye yarar?" ded i . "Ö ldükten sonra mezarından çıkard ı l ar, kel lesini kesi p kıç ı n ı n yan ına koydular!" " B i l iyorum . Ağzından da altın di şleri n i sökm üşler tekm i l . . ." "Tamam. Neye yarar yetm i ş bin dönüm tarla? Beş çiftl ik?" "Can ım o haksız, ekmeksizin biriyd i , bakma. Esasına bakarsan d i n min de hak getireyıniş . . . Hasan Ağa' ya yüz dönüm tarla ferağ et, eşşeği n ikiih las ı n . Babam böyle derd i . B i rinde maha l l e l i yan ına varıyor, A l lah daha ziyade etsin, d a ğ taş m a l ı n var. M esci­ d im ize su iktiza etti, al ıver, fakir fukara sayende sebeplensin, ha­ yıra girersin, d iyorlar da, yürüyüveriyor, Hadi, had i d iyor, ben ç i ft­ l i klerimde b i nlerce açın karn ı n ı doyuruyorum ! " "Onun için d e başı n ı kesip . . . "Heye, orası öyle, öyle, amma her zengin onun gibi mi? A l lah rahmet eylesin bir Temür Ağa vard ı , ağzından yağ bal akard ı ko­ nuştu mu. Ben onun yan ında belledim şoförlüğü . Bir F i at' ı var­ d ı . . . B ı rak Ünal, bumumun d i reği s ızlad ı gene. Yahu haza adamd ı be. Etrafında eşi dostu ahbabı, Arap N iyazi ' n i n barına giderdik efend i, o gece bar kompl e ! Ben şoför parçasıyım mesela deği l mi? Beni eşinden dostundan ayı rt etmez, burunnamazd ı . Ağa d iye ben böylesine derim ! " Derin derin içini çekti. Zaman zaman aksırıp öksüren, çoğu kez de tek çal ışan kör kamyonunun direksiyonunda deği l, Temür Ağa'­ n ı n y ı l larca önceki Fiat' ının d i reks iyonundaydı . Arkada Temür Ağa, yan ında eşi dostu, altın di şlerini pariata pariata gül üyor, kah­ kahalar atıyordu sanki. Sonra akşam oluyordu, Arap N iyazi ' n i n "

1 82


barına gid iyorlard ı . Bar i sterse t ı k l ı m tıkl ım ol sun, i ş i n i n erbabı A rap sağa sola emirler, masalar kaşla göz arası nda hazırlanıveri­ yor, yal n ı z Temür Ağa ve Temür Ağa kadar hatıri dar için sakla­ nan kristal sürah i, bardaklarda bar ampul lerinden dökü len kuvvetl i ış ıklar kırı lmaya, gözleri kamaştı rmaya başl ıyord u . "Aaah a h oğ­ lum, siz ne gördünüz daha ! " ded iğini Ü nal duydu, an lamad ı . Za­ man zaman böyle geveze leşen ustas ı n ı d i n lem iyord u . Zel iha' n ın ya l n ı z sınısıkı meme leri, içi nasırl ı avucuna tes l i m ett iği e l i deği l , bakış ları da hoştu. Y e ben i d e r g i b i . İ y i ama. pek pek bir, i k i saat sonra . . . Ondan ayrıl mak istem iyordu oysa. Y ı l larca önce, daha istidacı babas ı n ı n sağl ığı nda, Nam ık Kemal İ l koku l u ' nun beşinci sın ıfına gidip ge l i rken, Tepebağ Mahal lesi ' ndeki evlerine bitişik komşu kızı Hayriye 'ye olduğu gibi; buna da ... Hep böyle o luyor­ du. Bir kız, hatta kendi nden yaşl ı b i r kad ın dikkatle baksa içi oy­ nuyor, tutu luveriyord u . Kerhanedeki Ayse l ' e de öy le o l mam ı ş m ıyd ı ? Ya İ stanbu l lu ların evindeki . . . "Duydun mu dediği m i dalgac ı?" F i l m sanki İ stanbu l l u ların evinde koptu. "Ne ded in?" "Sen sen ol, hal l i mali ı avrat bul kend ine. H iç olmazsa sana bir taksi, bir kamyon, ne bi leyim, bir şeyler uydurab i l s i n . Yoksa oğ­ lum sen in de halin ben inıki gibi, sürt A l lah keri m ! " Kör kamyon arkas ında bembeyaz toz bul utları bırakarak Çu­ kurova düzünde mırıl mırıl i lerl iyordu. Ne radyatöründeki su kay­ nayıp tütüyor ne de araba öksürüp aksı rarak tek çal ışıyord u . Arkadak i lerse daha şimd iden bozuk yol larda ırgalana çalkala­ na turşuya dönmüş, kızgın güneş in altında iyice terlemişlerse de a l d ı rm ıyorlard ı . Zeh ir o l sa yutacaklard ı . Sonu madem hay ı rd ı , madem on ları hor gören leri çatiatmak vard ı sonunda, h e r şeye katlanacak lar, hal lerinden yüksünmeyeceklerd i . İki oğu l karş ı l ı k­ l ı bağdaş kurmuşlaı·d ı b i r kenara. Büyük oğu lun kucağında uyu­ yakalmış oğlunun taptaze a l n ı nda terler tomurcuk lanm ıştı. Arkası ndaki karısına hafifçe dönerek, "Uyudu," ded i . "Yer aç da yatıra l ı m . .

."

1 83


Kad ı n tartop oturd uğu yerde az daha büzü l d ü . A l n ı , kulak memeleri, koltuk altları, s ı rtı ta bel ine kadar, kasıkiarı fi lan ter­ den sırılsıklam olmuştu. Az daha büzü lmekle ter bir parça daha arttı. Ama ald ırın ıyordu. Deği l m i ki kocası, çocuklarıyla beraberd i. En küçük oğlunu kocası n ı n kucağından aldı, açtığı yere yatır­ dı. Cavit, "Ana be," ded i . Kad ı n usullacık sordu, "Ne var?" "Susad ım." Susamak deği l, "Ç işim ge ldi" demesi n i bekl iyordu oysa. Hemen ku lak kabartan Ayşe ' n in farkına bile varınad ı . "Ne yapayım susad ınsa?" Cavit ' i n patavatsız sesi yükseldi : "Ana değil misin?" Nenesi terli terli döndü: "Ne var? Ne ol uyor?" Cav it hep o pervasızlıkla: "Su istiyorum, ne yap im d iyor. Ben de ana deği l misin, dedim . . . " Ayşe fırsattan faydaland ı : "Terbiyesi z ! " "Sensin." "Sen çok ş ımard ı n ama ! " "Deme bee ! " "Eşek." "Sensin ! " "Hişşt ! " Döndü hatas ı . "Ki.içüği.im diye hep bana hişt. Koskoca kız. N e karışıyar bana? Susad ım, zorla m ı?" Ananın gene kaynanat ığı depreşm i şti. "Ana ana değil ki, kendi havas ında. Bin kere söylerim, kızım çocukl arı n var. B i r şi şeye su doldurmayı ihmal etme. Dinletebi­ lirsen din let. Adın kaynana ... " TopaJ Eskici deminden beri ısmarıçç ı l ığın getireceği varl ıkl ı yaşantı n ı n nargilesine, tertemiz meyhanelerindeki buzlu rakı lara, 1 84


Seyhan Nehri kıyısının çalgı l ı bahçelerine dalm ı şt ı . Uykudan uya­ n ı rcas ına baktı, sordu. Söyled i ler. Anlad ı . Şoför maha l l i n i n tah­ tasına iri yumruğuyla kuvvetl i kuvvetl i vurdu. Ü nal, dem inden beri kuvvetle esen rüzgarın darmadağı n ettiği siyah saçlarıyla pence­ reden baş ı n ı ç ı karıp sordu: "Hooop ! " TopaJ Eski c i : "B izim sıpalardan biri susam ı ş oğlum. Ne yapa­ cağız?" Çevik b i r davran ışla kamyonun kap ı s ı n ı açı p, d i rsekierine ka­ dar çem irli beyaz göm leğiyle yan larına tırman d ı . "Emret, fındık kabuğuna gireyim ! " İ htiyar da karı sı da hoşland ı lar. Küçük oğulun kaşları çat ı la­ rak kız kardeşine baktı, bakışını yakaladı . Ne biçim bakışt ı o öyl e ! G e n ç kız da şaşalam ışt ı . Oıtada fo l, yumurta olsa "Evet size ne?" derd i ama, yoktu Al lah belas ı n ı vers i n . Sonra birden kızd ı . N e ol uyordu ona? Kendi işine karışsınd ı . Babası, anası, ağası varken . . . Dcm inki şaşkın l ığına içeriediği için araban ı n kenarına oturmuş babas ıyla kon uşurken, gözl eri n i ondan ay ırmayan d c l i kan l ıya korkusuzca, bir parça da meydan okuyarak tekrar bakt ı . O, anlatı­ yordu. Dereden, tepeden, gel m i şten, geçmişten . Amma da geve­ zeyd i . Geveze ama, tat l ı . Kardeşleri gibi durgun deği l . Doğrusu hoşlanı rd ı gevezelerden. Yan ında, yönünde konuşma l ı , çamaşır yıkarken, yemek piş irirken, ortalığı süpürürken. G ü ldürme l iyd i , gıdı klan ıyormuş g i b i gü ldürmel iyd i h e m de. Anası ' De l i ' desin isterse. Anası, babası, kardeşleri . . . "Sen in k i m i n kimsen yok m u evlad ım?" Sigara paket i n i çıkarıp i lkin TopaJ Eskic i 'ye uzattı . "Yok teyzeciğim, Al lah 'tan başka h i ç kimsem ! " Paketi sonra kad ına uzatt ı . "Yakmaz m ı s ı n ız?" "Ziyade olsun evlad ı ın . . . " Paket iki oğu la, hatta gel ine uzat ı l d ı ktan sonra l af olsun d iye Zel iha'ya b i l e uzat ı l d ı . 1 85


"S iz?" Zel iha h i ç beklem iyordu, kıpkırmızı kesi l erek küçük ağasına bakt ı . Ünal, "Pardon," ded i . "Affeders i n iz, a l ı şkan l ık . . . " K üçük oğuldan başkası üzerinde durmad ı . Ü nal ' ın dikkatinden kaçmaın ı ştı bu, m i m ledi. "Demek A l lah'tan başka kimsen yok?" "Yok. Vard ı ya, çok gördü Cenab-ı A l lah, ne d iyel im? "Ne diyecen evladım, hiç. Takd iri i lah i neyse o ol ur." "Doğru teyzec iğim." M imiediği küçük oğu lun asık surat ın ı düzeltmek, buzların eri­ mes i n i sağlamak lazımd ı . " Böyle arslan gibi b i r kardeşim o l sa d iye düşünüyordum ta evden ayrı ldık ayrılal ı . . . " Küçük oğul kendine gel d i . "İ nsan ı n böyle bir kardeşi olsa sırtı yere m i gel ir? Ama yok. Yok işte. Peder istidac ıyd ı, valde öğretmen . Bir küçük kardeşim vard ı , annem öl ünce bakımsızl ıktan . . . " "Baban evlenınedi m i?" "Evlenmedi anneciğim. Eviense belki yaşardı çocuk. Ben ne b i l irim çocuğa bakmasın ı? Bir giin bir taksi . . . A k l ı ma geld ikçe bay ı lacak gibi oluyorum." Cavit heyecan la sordu: "Taksi m i çarptı ağabey?" Ü nal bay ı l ına havasından kurtu larak güldü : "Taksi çarptı . Can ı m kardeşim . . O ben im gibi ç i rkin deği l d i ; bir gözleri vardı, n a h fincan ! " Zel i ha'yla göz göze geldi ler. K ızın bak ı ş ından, ' Senin neren ç irkin?' demek i stediğini an iayarak onu başıyla adeta selam lad ı . Hiç kimse farkına varmad ı bunun . Zaten makine! i tüfek g i b i ver­ yansın ediyordu: "Babam, zaval l ı babam . . . O zamana kadar ağzına rakı koymaz­ d ı . Kardeşimin kan lar içinde ölüsünü getirince . . . B ı rak, gözleri.

1 86


m i n önünden h i ç gitmiyor. O yuvarlak sarı saç l ı başı şurdan şöö­ öyle . . . " Cavit, "Ezm i ş m i ?" ded i . "Ah yavrum ah, başından da neler geçmiş . . . Demek babacağı­ zın ezelden içmezd i ?" " İ çmezd i teyzec iğim. Müsaade eder m i s i n iz size a n n e d iye­ yi m?" A l i ' den başka hepsi memnun, ana başını sal l ad ı : "Hay haay evladım, hay haay ! " "Teşekkür ederim . Bakmayın şimdi şoförlük ettiğime. Okusay­ dım çok büyük adam olurdum. Beşe kadar her sene sınıfımı birine i l ikle geçtim. Beşi bitireceğim yıl, kardeş i m i n ölümü . . . Sonra babam kend i n i içkiye verd i . Derken onun ölümü . . . Eee . . . On b i r, on iki yaş ımda var yoktum . . . " Ayşe etrafa çaktırmadan halasının kulağına fısı ldad ı : "Ben i m kadarm ı ş ! " H a l a gözlerini ayırınamacasına bakıyor, yüreği parçalanıyor­ du. Onunla baş başa kalmak, anlattıklarını yalnız başına din lemek! Rüzgarın darmadağın ettiği saçlarını okşamak, güzel başı n ı d izi­ ne koyup okşamak! " ... kend i m i övmek gibi o l masın ama, tomac ı l ı ktan anlarım, tesviyec i l i kten anlarım, kaynakç ı l ı ktan, dokuma tezgahlarından, i p l i k makinelerinden, kundurac ı l ı ktan . . . " "Yaa," ded i Topal Eskic i . "Demek kunduracı l ı ktan da anlar­ s m ?" "Anlarım amca. B i r zaman lar baktım el kapısında i ş yok, bir örs, bir çekiç, ver yansın eskicil ik!" Küçük oğu lda buzlar eriyiverm i şti. "Nerde yaptın eskic il iği?" "Ben m i ? Mestan Hamarn ı ' n ı n ordan i n aşağıya, solda Dalga­ cı Mahmut' u n şaraphanesi n i geç . . . TopaJ Eskici heyecan la: "Ee?'' ded i . "Hal i n böğründeki köşede ! " "

1 87


Küçük oğul hatırlamıştı. "Top ayakkabı ları tam ir ederd in değ i l m i ?'' "Aynen." "Oynar mıyd ı n sen de?" "Eh i şte. Lakin . . . " Cavit, "Hangi kulüptens in?" d iye sordu, "İ stanbu l ' da Fenerbahçe, burda Torosspor! " "Yaşşa," dedi A l i . TopaJ Eskici oldu b itti sevmezdi topu, konuyu başka yöne kayd ı rmak için sordu: "Demek e l i nden bes uçan kurtu l uyor?" " Öyle amca. " "Aferin . İ nsan hayatta del inmed ik kabağa girme l i . B e n mese­ la . . . . İ şte avrad ı m ın yüzü, b i r dedem vard ı ben im, o kadar ol ur. A ltıma baklakın halis Arap kan kısrağı o çektiydi . Sen in kadar yoktum . Sacağımda İngi l iz laciverd inden şalvar, ayaklarımda ru­ gan çizmeler . . . " Küçük oğul ağasına fısı ldad ı : "Dinle gayri, Trablus'a kadar yol u var! " B üyük oğul bakışları n ı babasına kaldırd ı . Bakışları rastlaşın­ ca ürkerek, anasın ın az önce açtığı yerde uyuyan oğl una döndü, sanki sinek konmuştu, kovalad ı .

ıs Güneş taa uzaklarda mor mor tüten dağlara yaklaşırken yor­ gun kamyon, radyatöründen h ırsl ı beyaz dumanlar fışlayarak, pa­ muk tarlasının kıyısında durdu. Şoför yere atl ad ı : 1 88


"Buraya kadaar! " Buraya kadard ı ya, h i ç kimsede yerinden k ı m ı l dayacak hal kalmam ıştı. Ayaklar uyuşmuş, güneş, toz, terden turşuya dönmüş­ I erd i . İ l le de TopaJ Eskici. Sırılsıklam, pelte pelteydi . Kalkmaya davrand ı olmad ı . "Vay anam vay ! " d iye söylendi . "Al şu emanet i n i de kurtar derim kurtarmazsın ! " Ü nal b i r sıçrayışta kamyonun içine atiarnıştı b i le. "Ağzını hayra aç babac ığım, dur baka l ı m . S ünnet o l acağız, evleneceğiz, gerdeğe gireceğiz dah a ! " Başta ana, T op a l Eski ci, öteki l e r yorgun yorgun güldüler. Yal­ nız şoför, yol boyunca çenesi hiç durmayan yardımcısının man­ zarası n ı çakm ı şt ı . K arı, kız dalgası . . . Zararı kendisine dokunma­ sındı da ne hali varsa görsündü. "Had i hadi," ded i . "Bırak gevezel iği ! " B u sefer ona döndü. "Ben onu bırakıyorum ustacığım ama, o ben i bırakmıyor! " TopaJ Eskici ' n i n koltuk altlarından tuttu, gözleri Zeliha'da. "Hayd i, yal l ah, hoop ! " TopaJ , tahta hacağı üzerinde b i r i k i yalpaland ıysa da, dengesin i buldu. " İ neb i l ecek m i sin?" ded i Ünal . "Yalnız inemem." " B i r de vinç lazım sana babac ığım ... Dur bir dak i ka, h ayd i annec iğim, hoop, sıkı tut A l i . Tuttun mu? Hayd i hayırl ı s ı . . . " B üyük oğu lun karısı, Ayşe, en küçük indi ler. Sabırsızlan ıp duran Cavit patladı sonunda: "Ohooo . . . herkes indi biz kald ı k ! " Ü nal sivri çenesi n i tutup sıktı Cavit' i n . "Ay sen de m i inecektin?" " İ necem tab i i . " " B e n sen i bizimle geleceksi n san m ı ştım . . . " Zel iha'ya göz kırptı. 1 89


"Ha? Bizimle gel meyecek m i sin?" "Ne gelmesi yahu? Dalga mı geçiyorsun?" Çevik bir davran ışla çocuğu iki omuzundan kaptı, aşağı uzatı­ verd i . " A l baka l ı m babası emanetin i ! " Ze l iha'yla yal n ı z kal m ı ş l ard ı . F ı s ı l d ad ı : " B i z i m l e s i z ge l i n bari." Zel iha utanarak önüne bakt ı . Ü n a l soku ldu: "Ha? G e l i r misin iz?" " " "Yahut ben burada kalsam . . . " "O daha iyi." "Sah i i?" U stası n ı n her zamandan h ı rs l ı ses i : "U ian oyalanmasana orda d i n i n i iman ı n ı A l l ah ı n ı . .. " Ağzından kaçıverd i : "Höst höst ! " "Nee? Höst höst mü? Bana ha?" Şofôr maha l l inden kolçağı kaptı, koştuysa da Ünal bu yandan atlam ış, kamyonu kendine siper alm ıştı. "Sana tab i i . Ne zanned iyorsun kendini? Ustasın d iye sesim izi ç ı karm ıyoruz . . . " O şakacı , o ipek gibi çocuk değiş: verm i şti. Laciverd i yer yer makine yağlarıyla leke l i, eriyip akmı ş bol paça pantolonunun ce­ binden dem iri pırı l pırı l sustahs ını çıkardı, şakırtıyla açtı. "Gel, gelsene ! " El inde demir kolçak, gel iyordu ama. TopaJ Eskici, i k i oğlu, karısı araya girmişlerd i . "Uyma oğlum, uyma. O daha çocuk . . . " Usta, kal ın s iyah kaşlarıyla baktı baktı , sonra tek lakırd ı etme­ den e l i ndeki kolçakla kamyonun önüne gitti, kolçağı deliğe sok1 90


tu. Önce yarım. sonra bir, daha sonra üst üste iki buçuk turla ara­ bayı çal ıştırd ı . Elinde kolçak, direksiyana geçti, kolçağı hırsla şoför maha l l ine attı, çevik bir dön üşle tozu duruana katıp gitti. Ü nal ' la birlikte dokuz k i ş i l i k kafi le, toz bulutları arasında h ı z­ la uzaklaşan külüsttir kamyonun ard ından bir süre baktı lar. Batı­ ya devri len güneşin koyu sarı sına boyanan tozlar, iyice boy atm ı ş pamukların sarıya çalan yeş i l ine a ğ ı r a ğ ı r in iyord u . Kozalaklar beyaz beyaz patlam ışt ı . Tohumlu pamuklar yeş i l kozafakların için­ den içyağı gibi dökü l iiyorlar, tabağından taşıp dökü len kaymakl ı dondurmayı hatırlat ıyorlard ı . Ünal e l i ndeki parlak sustalıyı kırıp katlad ı . "Kenef," ded i . Sanki marş marş komutu veri l m i şti, önce TopaJ Eskici, sonra karısı başlad ı lar: "İyi yapınad ı n yavrum .. " " İ nsan ekmek yed iği çanağa . . . " ''Boş verin yahu" ded i Ünal. "Aç mezarı var mı? Ben eşek ol­ duktan sonra kim olsa pal an vurur. Tasbağayı kaldırıp atm ışlar da, bu bağ ol mazsa şu bağ olsun dem iş. B i r fiyaka, bir çal ı m . . . Usta olduysan Al lah o lmadın ya! " Tarlan ı n gün batısında, yüz metre kadar öteden uslu u s l u akan nehre doğru s i n i rl i sinirli baktı, sonra bakışların ı uzaklarda, taa uzak larda kerp iç, saz karması bir yığın gibi alt a lta, üst üste görü­ nen köye çevird i . "Basar giderim şimdi oraya. N a s ı l o l s a bir kanıyon geçer. El ederim durur, atlar giderim. Yahu çok pis huyu var be. Ustadır d iye ne dese katlan ıyoruz, dibine yakıyor. Baban ı n oğlu deği l i m ya ben sen i n . Zaten bırakacaktım, iyi oldu . . . " Gözüne i l işen yerdeki dut mertek lerine gitti, birini ald ı . "Alaçık kurmayı b i l iyor musunuz?" Küçük oğul yan ına yaklaştı. " Fe I lah tarif ettiydi . . . " "Tarif ettiydiyle olmaz, keserin i z var m ı?" Zel i ha yerin i b i l iyordu, koştu . Ç uvaldan ç ı karıp getird i . Ü nal 191


a lı rken kızın yüzüne baktı , memnun I uğu bel l iyd i . Zaten b i r parça da bunun için dalaşm ı şt ı . Ama başka bir bahane uyduracaktı , iyi olmuştu böyle olduğu. Üzerinde durmad ı . A l ı şkın davran ışlarla toprağı kazmaya başlad ı , durdu, baş ı n ı kaldırd ı , sordu: "Burası iyi m i?" TopaJ Eskic i 'yle karısı, güneşin batısına arkaları n ı döndükleri için yüzleri pek bel l i olmuyordu. Yan yana, ayaktayd ı lar. Topa!, "İyi," ded i . Karısı a z yukardaki sıska d u t ağac ı n ı i şaret ett i : "Onun yan ına kursan ız b i r zararı var m ı?" Ü nal sıçrayı p kalkt ı : "Ne zararı olacak ! Oraya kura l ı m ." E l inde keser, arkasında dut merteğiyle küçük oğu l, daha arkada Ze l i ha'yla Ayşe, Cav it gitti ler. Büyük oğu l l a karısı eşyaların yanında d i k i l iyorlard ı , kad ı n ı n kucağında çocuğu . Ana duyurmamaya çal ı şarak, fı sı ldad ı : "Oğlan pek hamarat ! " Topa! Eskici kocaman saka l ı n ı sal lad ı : "Pek." Bir zaman, taa ötedeki sıska dutun yan ı başı nda çöme l m i ş yeri kazan del ikan l ıyla çevresindekilere baktı lar. Hemen hemen ayn ı şeyleri düşünüyorlard ı . A laç ığı kurduktan sonra çekip gider m iy­ di acaba? Ana, "Köyde kimi kimsesi var ını dersin?" TopaJ oracığa çöktü, sigara paketiyle kibriti n i çıkard ı : "Olsa da olmasa da gitmesi lazım ! " "Lazım, lazım amma . . . " "Eee???" Ana karş ı l ık vermed i . Topa! sigarası n ı yakacaktı vazgeçti . " O kızın n e i ş i var orda?" " B i l i r miyim? Çağır ! " Topa l ' ı n h ı rs l ı sesi i n e n akşama yay ı l d ı . " K ı z Zalha ! " Suçlu suç lu döndü. "Buyur baba ! " "Sen in n e i ş i n var orda? Gel buraya ! " Ünal beğenmed i bunu. Beğenmedi ama, aldırmad ı da. Kızları­ n ı koynuna verecek deği l lerd i ya! 1 92


H içbir şeyin farkı nda deği l m i şçesine çukurları açtı , dut mer­ teklerinin yontutmuş kal ın uçların ı toprağa sokup çevresini güzelce doldurdu, d i p l erine keserin arkasıyla vurdu, toprağı s ı k ı şt ı rd ı . Sonra ikinci mertek. Emrett i : " İ p bul bana! " Küçük oğul anlamad ı . "Ne ipi?" Gi.i l d ü . "Kendir." "Kendir mi? Ne olacak?" "Kend im izi asacağız. Amma da antikasın ha A l i . K ınnap bul, uçları n ı bağlayacağız dal ları n ! " Cavit' in kocaman b i r yumak kı nnabı vard ı . Uçurtması ndan kalma. Satan güneşin gittikçe sararı p koyu laşan rengiyle cam gibi bakt ı . " D u r emm i, ben im d o l u kınnab ı m var. Getirim mi?'' Ünal, "Daha duruyor musun?" ded i . Eski pabuçları n ı ayağı ndan fırlatıp, s ıcak toprakta koştu. Öyle heyecan l ıyd ı k i . Babası ne yaptığına merakla bakıyord u . Sord u . Cavit karş ı l ı k verecek durumda deği l d i . Babası biraz da h ırsl ı , tekrar sorunca, bakmadan, "Kınnabım," ded i . "Kınnab ı m ı arıyorum ! " "N 'olacak?" Babasıgi l i n ordaki çuval ların yan ına geldi "N ' olacağı var m ı baba, lazım ! " Ayşe bi lgi verd i : "Dut dal ların ı toprağa gömdü, uçların ı bağlayacak baba ! " Kestane saçları batan güneşte sarıya boyan m ı şt ı . Cavit sertçe baktı, homurdandı : "Biz bi lm iyoruz sanki . . . " Homurtuyla karş ı l ığ ı n ı ald ı : " B i l sen söylerdin." Tepesi att ı : "G ittiğim yere ne gel iyorsun?" "Yer sen i n mi?'' "Benim tab i i ! " "Oşt ! " Cavit çuvaldan k ı nnabıyla kocaman kat ı r m ı h ı n ı b u l muştu . Yal ınayaklarıyla öteye y ı ld ırım gibi gitt i : 1 93


"Al ı n kınnab ı . . . " Güneş a z daha devri l m i şt i . S ı ska dutun gölgesi doğuya doğru iyice uzamıştı. Cavit çömeldiği yerde sivri çenesini avuçları içine almış, gittikçe sönen güneşe bakıyor, bir yandan da derinden de­ rine yaklaşan bir şeylerin gürü ltüsün ü d i n l iyordu. Önce sadece duyuyord u . Sonra d i n l e d i . Daha sonra da bir tren in yaklaşmakta olduğunu an iayarak fı şı ltın ın geld iği yana dönüp baktı. Tamam bir tren . i nen akşama kucak kucak duman salarak gel iyordu. Ü nal, "H1n i ç u l l arın ız?" ded i . K üçük oğJ I seslend i : "Zalha, çul ları getir!" TopaJ Eskici, "Sen dur,'' ded i, büyük oğluna bakt ı . "M emet oğlum, ç u l ları istiyorlar ! " Büyük oğu l d a öy le yorgundu ki, istemeye istemeye kalkt ı . "Nerde ç u l lar?" Kadı n kucağında ki çocuğu eski hattaniyenin üzerine besmeleyle yatırd ı . "B izimkiler mi, annem inki ler m i?" "Bizimkiler de lazım, onlarınkiler de . . . Kadın kend i beyaz iplik çul ları n ı bulup verd i . Büyük oğul ba­ basıyla anasın ın yan ına gi derken, Zel iha kendi çul larını da getir­ d i . Anas ı : "Dutun d i b indeki bizim. S i z kend inizinkini öteye kurduru n ! " Büyük oğu l hac ıs ından çul ları a l d ı , alaçıklara doğru ldu. Zel i­ ha sıkıntıyla d i k i l iyor, kestane renkl i uzun saç m ı n örgüsüyle oy­ n uyord u . Köye gitse b i l e köy uzak deği l d i k i . Belki de teme l l i köyde kal ı rd ı . Kal, d iyehilse . . . Diyeb i lse herhalde kal ı rd ı . Kal sa, gece yarı sma doğru ge lse. Anasıgil derin uykuda olurlar. A laç ık­ tan ustı l lacık çıkar, sürüne sürüne, hendeğe. Hendekteyken baba­ sı uyarısa bile . . . Ne b i lecek onunla birl ikte olduklarını? "Zalhaa ! " dese, "B uyur," der, "Nerdeydin?" dese, " S u dökmede," der. Ya babası aniarsa işi? Dayağa yatırı�a? Kaçar. O, belki de kaçırırd ı . Nereye? Babası d a yokmuş, anası d a . Kardeş i n i tomafıl ezm iş, "

1 94


yazık. "Şu babam da ne aks i . Beni ne d iye çağırd ı sanki? Y a kalbi kırıl ı rsa? Küserse? Bana küsmez, ben bir şey demedi m k i ona! " Tren, ayd ı n l ı k pencere leriyle uzaklardan fışı ltı larla geçip gitti. TopaJ Eskici ' n i n sigarası, yanıp sönen ateşböceği n i hatırlatı­ yordu. Alaçıkları kurduktan sonra oğlana bir kahve ikram etmek gerekird i ya, olur muydu? S ı maşık deği l se b i le pişkin. "Alaçığı kurdun, kahveni içtin, çekip gitsene ! " Belki de gitmezd i . Çenesi­ ne kuvvetl i . Dır dır dır . . . Kız çocuğunun yan ında. N e çocuğu? Kazma sap ı doğru l urdu . Keşke o da oğlan ol sayd ı ! "Peki ama, kahveyi de içtikten sonra gitmeyeceği tutarsa?" Karısına sertçe baktı. Yüzü bel l i olmuyordu pek. O da oğlanı düşün üyordu kocası gibi. Kahveden önce, A l lah ne verd iyse, pey­ n i r ekmek, üzüm, kavun ya da. Sonra kahve. Ne zoru vard ı? i stese uğraşmaz, çeker giderd i köye. G itmemişti. Demek iyi oğlandı . Hooş be l l i olmazdı insanların içi kolay kolay yaa . . . Anası, baba­ s ı . .. Kardeşini de tomafı l . . . A l lah sen gösterme ya Rabbi ! "Bir acıyom k i zava l l ıya." "Kime?" "Şu Ünal 'a . " "N iye?'' "Kardeşi n i . . . " "Ha, tomafı l m i?" "Heye. i ş i n i bitirince yemeğe kal demeye l i m ." "Bir kahve pişirirsiniz, içer gider?" Kızına hırsla bakt ı . Çömelmişti kız, inen akşam ın içinde daha koyu bir karartı, kız karartısı. Babasının ona baktığından habersiz onu düşünüyordu hep. Yengesiyle büyük ağası n ı n da farkında deği ld i . Olsa, baktıklarını görürdü . Babasıyla anasın ı n baktıkları­ nı göremezdi ama, ağasıyla yengesin i n baktıkları n ı . . . Güneş yüz­ lerin i ayd ınlatıyordu. Güneş de deği l, batan güneşin koyu sarı s ı . Kad ın, "Ayıp olur," ded i . B üyük oğul başını sallad ı . "Doğru." 1 95


"Al lah ne verd iyse . . . " "Sonra b i r de kahve." "Lazım." "Tek l i fi babam yapmalı." "Yapar belki de." B i r sivrisinek yan larından vınlayarak geçti . Kad ı n ı n akl ı gitti. Sanki yan ı baş ında uyuyan en küçük oğlunun yüzüne konmuş, ı s ı rm ı ş gib i . A l acakaran l ı kta güya s ineği kovdu e l iyle. Gözleri batıya, güneşin kıpkırmızı battığı batıya gitti i lkin, sonra doğuya. Doğu da renkl iydi . Kavuniç i . Soracaktı , vazgeçti . B i r si nek, bir sinek daha . . . A rı gibi arı gibi m iydi acaba? H i ç bel l i o lm uyordu ya, herha lde. Gene e l i n i n bel i rsiz sal lan ışlarıyla oğlunun yüzüne konması mümkün s inekleri kovdu. Kovdu ama, tuhaf. Kovdukça çoğal ıyorlar m ıyd ı? Tabi i ya, tabi i ya gözü ç ı kasıcalar! Kocas ı, "Ne o?" ded i . "Sinekler . . . " "Sah i, çoğal ıyorlar. Akşam lar i n i nce büsbütün çoğa l ı rlarm ı ş." "Ne yapacağız?" "Neyi?" "Sinekleri ." Ay pırıl pırıl yusyuvarlak kenarın ı dağ karaltısından ç ı karmış­ tı. Satan güneşin izi hızla s i l i niyordu. Yukarda iri yıld ızlar. S inek­ ler olmasa, arı gibi arı gibi sinekler. . . Kend i n i deği l, çocukların ı , i l le de en küçüğü. Lanet v ı n ı ltı lar. C i b i n l iği nerdeyd i acaba çocu­ ğun . Yatakların arasında gal iba. Kuru komşunun d ı rd ı rı ndan ne­ reye koyduğunu da b i l m iyordu ki ! B üyük oğu l, Selahattin Usta' dan çok duyduğu şeyi i l k defa ku l land ı : "Eees koç yiğidin bağrına es ! " Kad ın, " S inekl er," ded i, "sinekler olmasa . . . " "Yakınlarda batakl ık var gal iba." "Hava yosun kokuyor deseın?" "Yosun kokuyor tab i i ." 1 96


"Nezleyim de . . . " Ayı n yuvarlağı az daha ç ı km ı şt ı . Uzaklarda, çok uzaklarda bir köpek havl ıyordu. Büyük oğu l görecekm i ş gibi, sesin geldiği yana bakt ı . M ırıldandı : "Yazın ı n yüzünde iyi b i r köpek lazım . . . " "N iye?'' "Yazı n ı n yüzü de ondan." "Doğru ." Cavit' in sesi birden duyu ldu gene: "Hayd i m i l let, Pamukpalaslar kuru ldu, buyrun ! " Büyük oğu lla karısı ortanca oğul l arına gü ldü ler. TopaJ Eskic i : "Zevzek," ded i . Karısı kocasına tutunarak kalkarken m ırı ldandı . " İ ş i olacağına b ı rak, kal b i n i k ı rma çocuğu n ! " TopaJ sert sert: "Kız," ded i, " o gem i c i fenerin i b u l u p yaksa­ na!" N ' oluyordu babasına? H i zmetçi sine emreder gibi . Ne kızıyor­ du? Ne vard ı? Nelerini görmüştü? Görse bile . . . Evet, görse bi le. On ların varsa oğlanları, yoksa . . . " A l şu kibriti ! " Babas ı n ı n öfkesini ensesinde s ıcak s ıcak duydu: "Ne d inel iyon?" " Feneri bu lamad ı m ki . . . " "N iye bu lam ıyorsun?" Anası, "Çek i l bakim," ded i . Çakı lan b i r kibritin titrek alevinde birden yüze çıkan h ı r h ı rt. Arasına sıkışmış küçük gem ici feneri . "Kızım çek i l şurdan, ayak dolaşıkl ığı etme ! " Hem feneri b u l derler, hem d e . . . Oğu lları olsa . . . Ama zararı yok, b i l iyor, b i l iyor bundan sonra . . . H iç kimseye ac ımayacak. Anasına da. O da ötekiler gibi . ' K ızım çek i l şurdan, ayak dolaşıkl ığı etme ! ' Çeki ldik bakalım, dünya size kal s ın ! Ana e l i nde fener önde, ardında topaJ bacağıyla babası, daha 1 97


arkada kucağındaki çocuğuyl a yengesi, yanında ağası . G i tmeye­ cekti, gitmeyecekti işte. Madem on lar. .. Peki ama, babası? Pis p i s bağırırsa? Söver sayarsa? N iye? N iye bağırıyordu? Ne s u ç u var­ dı? İ sterneye i stemeye yürüdü. Epeyce arkadan. Uydurma b i rer göçebe çad ırı gibi, beyaz beyaz bekl iyorlard ı küçük gemici fene­ rin i n sarı ışığında. Yan larına soku lmad ı . Madem azarl ıyorlard ı . . . Bakmayacaktı o n a da, o n a da bakmayacaktı , a m a gözleri ! B i rinde açık yeşi l gözlerine takı l d ı . Açık yeşi l gözler arıyor gibi gel d i . Sah i? Belki d e . N iye belki de? Tab i i arayacak. H e m n iye bakma­ yacakm ış? Babasından mı? Olsun. Görsün. Korkmuyor. . . "Yağmur yağarsa y a oğlum?" "V alla anneciğim yağarsa yağar. Korunmak lazım. Dizanteri hazırd ı r ! " "Avrat b e . . . " "H ı?" "Acı ktım." "İyi ya, A l lah ne verdiyse ... Sen de oğlum Ü nal Bey ... " "Bana boş verin anne. Ben durucu deği l i m ! " Adeta sev indi ler. Ü stlerinden büyük b i r dağ kalkm ıştı. Dayattı lar gene de: "Olmaaaz. A l lah ne verd iyse oğlum . . . " "Tabi i tabi i yavrum . Sonra şey . . . " Karıs ı i ş i an iayarak parlad ı : "Ney? Anzarot m u?" "Aya bak hayatım. Hazır Ünal da burdayken . . . " Ay gerçekten de, kocaman, p ı r ı l p ı rı l d ı . Sanki tepeye doğru hızla yüksel iyordu. Zel iha ayı n gümüş ı şığıyla ayd ı n l anan baba­ s ı n ı n saka l l ı yüzünü b i rden çok sev i m l i buldu. Ne iyi, ne iyi olur­ d u ! Annesi bir kenara çeki l ip, e l sürmesin i sterse salataya fi lan. Hazırlar o . Hazırlar ya, olur mu h iç? Kocası. Hem söylen i r, zor­ sunur hem . . . "Getirin bana feneri öyleyse ! " Eteğini bel indeki kuşağa sokarak yürüdü. Zel i ha, e l inde fener, "Sen i stersen anne . . " 1 98


Sözünü kesti, "Geveze l i k etme de ge l ! " Ünal "Bana boş verin anne. Ben durucu deği l i m ! " demese, arsızlık etseydi, TopaJ ' ı n yüzünden düşen bin parça, rakı icad ı n ı ç ıkarmazdı . A m a oğlan arsız deği ldi, kızında da gözü . . . Y o k d iye­ mezse de . . . Can ı m yol yol uynan, orman baltay lan. K ı z m ız . . . Tur­ şu kurup rafa kal d ı racak deği ldi ya! Yarım saat iç inde siyah zeyt i n l e i ş l i çoban salata, beyaz pey­ n i r, ekmek, rakı . Topa J Eskic i ' n i n neşesine son yoktu. Sofra bezi Topa l ları n ahçığı önünde seri lm i şti . A laç ığın tepesinde küçük gemici feneri, daha yukarlarda, ta yukariarda da testekerlek ay. Yarasaların ayd ı n l ı k boşlukta kurşun h ızıyla ak ışları, sivrisinek­ lerin vını ltısı . . . Ah bu v ı n ı lt ı . En küçük oğlu sıtmayı, zeh irl i sıt­ mayı alı rsa, bugün, bu gece a l ı r. Ama sabaha kadar baş ından ay­ rılmayacak çocuğunun. i sterse avuç avuç serpilsin ler. C i b i n l i k var ama, yer yer delik. De l iklerden gireb i l i rler. Ne d iye, ne d iye evde d ikmeyi akı l etmed iyd i ! "Şerefe amca ! " Kadehler kalktı, tokuştu : "Şerefın vaar olsun yavrum?" "Şerefın vaar olsu n ! " " " "

Ay, y ı ld ızlar, koç yiğidin bağrına esen yel, sinek v ı n ı ltıları . . . O her zaman burada kalsa, onlarla pamuk toplasa, sonra hep bir­ l ikte dönseler şehre, kardeşleriyle çal ışsa . . . "Demek köye gideceksin?" "Ben mi? Evet." "Ne i ş tutacaks ın?" "Ne iş olursa. Delinmedik kabağa bile gireri m ben emın i . E lim­ den uçan kurtulur bes. Bu zamanda bir yar yıkmadan olmuyor ki ! " "Nas ı l yan i?'' "Yan i malum işte. Ya zengin emm in, day ı n olacak, m i rasına konacaksı n ya da . . . " "En doğrusu namusuyla çal ışmak yavrum, namustan şaşma. Ben bu hacağı Trablus'ta . . . " 1 99


Küçük oğul yan ındaki ağası n ı yavaşça dürhü . " . . . kahpe bir İ talyan kurşununa verdiğim sıra, emsallerim as­ kerden kaçtı lar. Tahta bacakla memlekete bir döndüm ki ne göre­ yi m, herifler dükkan tezgah sah i b i olmuşlar. Adam ın gücüne gi­ d iyor oğu l . Akran ların sapasağlam, turp gibi, Üste l i k de dükkan tezgah sah i b i . Lak in, bırak. Ş imdiki akl ı m olsa . . . Had i şerefe ! " Kadeh ler kalktı, tokuştu . Alaçığın kapısı üstündeki sapaya ası l ı küçük gem İcİ fenerinin sarı ışığında sağa sola yerleşen Topa! Es­ kici, ağzın ı i ri yumruğunun tersiyle s i l d i : "Şimd iki akl ı m olsa, töbe kızmazd ım o kahpe avrat l ı lara. Va­ tan hizmetinden kaçan namertlere vatan ın ne muhtaçl ığı var? Heye, bugün mal mülk sahahıdırlar amma, yarın? Ö te dünyada?" Ü nal çevik bir davran ışla cebinden kırış kırış si gara paketi n i ç ı karıp önce Topa l ' a, sonra da oğu l larına ikram ettiyse d e , oğu l­ lar almad ı . Kend i aldı, kibriti n i çaktı, önce TopaJ ' ın sigarası n ı yaktı, sonra kendin inkin i . " Ö te dünyayı düşünen ka ldı m ı?" Topa! karş ı l ı k verecekti, karısı önce davrand ı : " A h i r zamanda böyle olacağın ı yazar kitap ! " Topa! sigarası ndan duman ald ı . "Doğru . Lakin kıyamete daha epey olsa gerek. Neden dersen . . . " Karısı a l d ı : "Yeryüzünde lai lahe i l ial lah d iyen çok var daha şükür." "Vaar var." "Dünyada bir tane lai lahe i l lai lah d iyen kalsa kıyamet kopmaz! " " O d a gitti m i?" "O da gitti m i , bırak. Al lah ne ben i, ne de çocuklarımla torun­ larım ı o güne bıraksın . Dağlar, taşlar hal laç pamuğu gibi atılacak, kamer şak şak olacak, yerler yarı lacak tekm i l . .. " Cavit, "N iye?'' ded i . Topa! Eskici böyle zaman larda sözüne taş konulmasını istemez­ di. "Anana babana sor söylesinler! " 200


K ı zd ı ğ ı n ı anlayan büyük oğu l usul lacık, "Cav it ! " ded i . Cav it baltayı taşa vurduğun u anlam ı ştı . Bakınad ı babasına. Bakınad ı ama, ko l undan kuvvetl e tutu l u p çeki l ince işi anlad ı . Babasıyd ı . Karısına emrett i : "Şunların yerin i yap d a yatsın lar ! " K ızına dönd ü : "Hadi s e n de Ayşe ! " Kad ın, ardında çekişip duran ortanca oğluyla kızı, a z i lerdeki alaç ıktarı n ı n yolunu tuttu. TopaJ Eskic i rakın ı n verd iği güçle an­ latıyord u : " . . . Hazreti Ebubek ir rad ial lahu a n , tekm i l mal ı n ı mü lkünü dağıtm ış, sokağa çıkamaz olmu ş ! " A n a derin bir a h çekti. "Tabur imam ı n ı anlatsana . . . "Tabur imaını da tabur imam ıydı han i . Ağzı ndan yağ bal akar­ d ı . Nerde şimdi öyle d i n i bütün, had i s i kuvvet l i muhteremler . . . Başlad ı m ı anlatmaya, bel lerd in k i cesed inden can ın çek i l iyor ! . ." Kızının bir kenardan dudak büktüğünü görmed i . Yalnız o de­ ğil, Ünal ' dan başka kimse görmem i şti. Ünal gülmemek için du­ dağını ısırd ı . "Ben i gü ldürme, baban, annen görürse ayı p olur! " demek i sted i . " . . . Hazreti Ömer' i n oğlu M ı s ı r'da şarap içer. M ısır'da döver­ ler. Laki n Ö mer, halifenin oğludur, i ttimas geçmişlerd ir d iye sof­ radan kaldırır. Ağzında lokma varm ış çocuğun. Yut o takınan ı der. Yutar. Yüz sapa vurun. A ltın ı şıncı sapada çocuk ölür. Ö l üsüne de kırk sapa. Oğlunu rüyas ında görür: A l lah senden razı olsun baba, ben burada çok rahatım, der. Hey yavrum hey, bu dünyan ın ya­ mu lan d i ngi t ine bakma. Ne adam lar gel m i ş geçmiş . . . " Kenarları kertikl i bakır sahandaki kavun d i l i m leri, kocaman çinkodaki çoban salatası , üzüm filan ağır ağır eriyordu. Büyük oğu l, küçük oğu l, ana uyukluyorlardı . B ütün gün güneş, toz, terle savaşarak külüstür kanıyanda çalkalanmaktan turşu ları çıkmışt ı . S ı rası m ıyd ı Hazreti Ebubekir' in, Ö mer' i n Osman ' ın. Dini bütün ana bile zorla oturduğu yerde uykuyla savaşıyordu. Y ı l i ar y ı l ı bu­ run lad ığı, bir günden bir güne günah ı kadar sevmediği gel in i n i n "

20 1


yerinde olmak isterd i şu sıra. Çocukları götürüp yatırma bahane­ siyle kalkıp gitm iş, be lki de devri l i p uyuyaka l m ı ştı. Ah onun ye­ rinde olsayd ı şu a n ! " . . . bu ut, sağ Taberi'de okuyan lar anlattı, İ skenderi Zülkameyn zamanın da çıkmış. O zaman lar bir hayvan ölmüş. Karn ı n ı marn ı­ nı itler parça lam ı ş . Karn ı ndaki bağırsaklardan biri i p gibi geri le­ kalmış. Kurumuş da güneşte. Yel vurdukça öter ha öterm iş. İ sken­ der' in adaın ı görmüş bunu, iki ağac ın arasına germ iş . . . Kendi anlatıp kendi d i n l iyordu. Yarım kiloluk Yen i Rakı bit­ mek üzereyd i . Ş i şenin d i b indek i n i kadehine boşaltt ı : " . . . bir yandan rakı, bir yandan Kelaın u l lah . . . A l lah taksiratımı affets i n . Affetmezse halimiz duman ! " Anan ı n kafasında şimşek çaktı. Vatsıyı k ı l ı p torunlarını gör­ mek bahanesiyle öbür çad ıra gitse, seri l m iş, hayvan gibi uyuyan gel i n i n i uyand ırsa . . . Kalktı. Yarasaların kayan siyah gölgeler gibi cirit attıkları aç ık lacivert geceye dal d ı . Topa!, farkına b i l e varmad ı . Ötekilerse var­ dı lar aldırmadı lar. Yolda kollarını çeıni rlerken yalan yan lış bir dua m ırı ldan ıyord u . H ayvan gibi ilk akşamdan yatınayı gösterecekti ona. On bir yıld ır, o evlerine geleli beri . . . Pis kud üınsüz. Düzta­ ban olmaya düztaban deği ldi ya, kim b i l i r, kudümsüzdü işte ! Gelinini devri imiş uyur bulamayışına bayağı canı sıkı ldı. Elinde mend i l , yan yana yatan üç çocuğunun başucunda, sinekleri kova­ l ıyordu. Ayağa kalkt ı : "Buyur anne ! " "Otur had i otur. S ineklere yed irıne çocukları ! " Gelin oturmadı, ayakta kovalamaya koyuldu. "Namaz ın ı kı lacaksınız?" Cevap vermedi, sordu: "N iye cibinl iklerini germemişsin çocukların?" "Yamamayı unutmuşuru da . . . " Bundan ala sebep m i olurdu? "Ak l ı n nerde kim b i l ir? Şu vını ltıya bak. Yarın çocuklar zeh ir"

202


l i sıtmaya yakaJansınlar da gör. Hey gidi anal ık hey . . . Zaman ında biz . . . Gelin çok iş ittiği şeyleri duymuyorrlu b i le. B i r çul parçasını e l yordamıyla b u l u p alaçığın kapısına, yukardan kuvvetle vuran ayın ı şığına serd i . " . . . Çocuklarım ız üşüınesin, çocuklarımız b i r yerlerden düşüp can ları yanmasın diye etrafıarında pervaneler gibi dönerdik. Dünya bi tev ir oldu. Ş imdiki analıkta ne var ki? Çocuk oyuncağı ! " Gel ini arkasında, çocuklarının sineklerini kovalar bırakı p Al­ lah ' ın huzuruna durdu: "Bismil lah i rrahman irrah im . . . " Pıtırdayan rludakiarında yalan yan l ı ş bir dua, akl ı Zel iha' da. Gözucuyla öteki alaçıktan yana baktı, kızın kalkmaya hiç n iyeti yoktu. Oğlan fena deği ldi ama, acelesi neyd i? Yarın kardaşları ıs­ ınarıçç ı l ı ğa başlarlar, kocaınan konağı tutarlar da Zel i ha da ısma­ rıçç ıların koca konağının kızı olursa . . . İ sterdi doğrucası, damad ı­ nın zengin o l ması n ı i sterd i . Evet, bu da fena deği ldi, dengiydi Ze­ liha'nın amma . . . Nerden bakı lsa bir şofôr yamağı . Eskic i l iğine ge­ l ince . . . Kocası, oğu l l arı da eskici olmakla . . . Kütl üden dönünce ısmarıçç ı l ığa başlayacaklard ı . l smarıçç ıların bacısı . . . Secdeye vard ı . Yüzü e l lerin in üstünde b i r zaman durdu, kalk­ tı, el lerini tekrar önünde bağlad ı . S ivrisinekler çevresinde oğu l vermeye başlamışlard ı . Gerçek­ ten de arı g i b i arı g i b i . Öyle yakıyorlardı ki şuras ı n ı buras ı n ı . Okuduğu d u a d i l inde ters mers, iyice h ızland ı . Hay aksi şeytan, hay A l lah kahrets in sizi si nek gibi. Demek gece i lerledikçe . . . A l lah ' ın huzuru ınuzuru, göbeği üzerinde bağlı el lerini çözüp bart h urt kaşınd ı . Tekrar bağladı e l leri n i . Ne oluyordu? S inek de­ ğil, sanki horp horp iğne batırıyorlard ı . Uzaklarda, çok uzaklarda derin derin inleyen bir ishak kuşu. B i lekleri, yüzü, çıplak bacakları ... B itiremeyecekti, töbe biti­ remeyecekti, görüyorrlu Cenab-ı Al lah, affetsin, günah yazmasındı . Vatsının on üç rekat ı n ı a l t ı rekatta b i t i r i p d i zleri üstüne çöktü. "

203


Tespihi de yoktu . Parmaklarını tespih yerine kul l anıyordu ama, sinekler! H ay A l lah . . . Oğul veriyorlard ı sanki çevresinde. Bu her gece böyle giderse yandı, yandı lar. Çoluk çocuk zeh iri i sıtmaya . . . Enses ini sinirl i sinirli kaşırken a l n ı iğne lend i, alnını kaş ırken ku­ lak memesi, kulak memesi nden gerdanı . . . "Sadakal lahü l ' azim ! " Kalktı, namaz seecadesi yerine kul landığı ç u l u toplayıp alaçı­ ğın içine fırlatt ı : "Çocuklara mukayyet ol çocuklara ! " Kocasının yanına döndü . İ ki oğlu oturdukları yerde uyukluyor­ lard ı , birbirlerine dayanarak. Ünal cin gibi, Zel iha da. Kocasına gel i nce . . . Yumuk yumuk gözleriyle dalmıştı. " ... dört tel i i, Bulgari, bir çeşit cura yan i . Onu çalard ı . Çalmak, ne çalmak . . . Cura can lanırd ı , i n i m i n i m in lerd i ! " S ivrisinek v ı n ı lt ı ları . . . A l aç ığın kapı s ı üzerinde ası l ı küçük gem İcİ fenerinin cam ı etrafında h ızla dönen pervaneler . . . " V ats ıyı k ı lmayacak mısın?" TopaJ sustu, d i n ledi, başını karısına kaldırd ı : "Ne yatsısı?" "Töbe estağfuru l lah . . . " TopaJ bir kahkaha attı. "Bu kafayla yatsı m ı kılınır avrat?" Ü nal bu kon uşmaları duyd u . Vakit çok geç m i şti, kal kması, gidecekse gitmesi lazımd ı . Ze l iha'ya bakt ı . Kız anlamıştı bakışın ne demek isted iğin i . Nereye gidecekti? N için? istem iyordu, hayır. Şimdi herkes yatar, uykuya geçer. Ta köye nas ı l gidecekti? İtler çevirir, itler çevirmese bile . . . "Hadi oğlum, had i yavrum. Memet, A l i . Kalkın. Kalk yavrum, A l i , Zalha, had in davran ın da yatak1arı get iret i m ! "Yard ı m edeyim anne ! " "Annen kurban olsun sana yavrum, çok can ı tezsin . . . " 204


"Daha bu ne ki anne? S i z beni kendi kontuma çal ı şırken gö­ rün . Yataklar orda m ı ?" Zel iha, "Orda," ded i . Ünal ' la birl i kte otuz metre i l eriye, kamyondan indirdikleri yere yol landı lar. TopaJ Eskİcİ bütün bun ların, hatta çevresinde oğul verircesine vınıltı larla dolanan, eti n i iğne gibi delen zeh irli sivri­ sinekierin bi l e d ı ş ında . . . " . . . gün o l a hannan ola. Bu dünya, b u dünya Sultan Süleyman ' a b i le kalmam ı ş ! " A n a kime ne d iyeceğin i şaşınnıştı. Kocası kafayı bulmuş, kendi havasında, büyük oğul avrad ının yan ına gitm iş, küçük olduğu yere yüzükoyun kapanmış, Zel i ha Ünal ' ın ardında . . . istem iyordu Ünal ' ­ l a ama, baka l ı m neye varacaktı sonu . Akça pakça, gözü aç ık, e l in­ de ç i fte çifte zanaat . . . "Dur Zel iha, s e n ben im s ı rtıma yükleyiver! " Genç kızın önünde d i z çöktü : "Had i ! " "Götürebi l i r misin?" "Anlamadı m . . . " Yatakları yüklerken, "Köye gitme," ded i . "Ne yapayım ya?" "Ne bi leyim ben?" "Anan şüphelenmese gitmem ama . . . " "Ee?" "Anan şüphelenir! " "Şüphelenmez ! " "Şüphelenir." "Eyval lah der gider, sonra geri dönersin." "Ne yaparım dönünce?" "Amaaan sen de ! " "Peki ne yapayım? Sen ne türl ü istersen öyle olsun . . . " "Orda hendek yok mu?" Ünal döndü, bakt ı . "Nerde?" 205


"Can ım dem in kamyonun d urduğu yerde i şte ! " Her şeyi anlamıştı. S ı rtına yüklenen yataktarla ayağa kalkar­ ken : "Oldu," ded i . "Tamam ! " İ ç i içine sığm ıyordu. Demek bu kadar çabuk? N i ç i n olmasın? S ı rtında yataklar, ad ımları n ı açtı. Ana bir şeyler sezerek yatakları aldı, 'Zahmet oldu' fi lan demed i . Anlam ıyor muydu? Kocasına baktı. Hala kend i kend ine . . . " Ö teki eşyaları da getireyim m i anne?" Ana sinirli sinirl i : "Getir d iyecem ama, köye geç kalmaz mısın?" "Yok can ım." Koştu . Ana alacakaran lıkta uzaklaşan del ikan l ı n ı n çev ik karal­ tısına bakıyor, çevresinde v ı n ı ltı larla dolaşan arı gibi arı gibi si­ nekleri duymuyordu. Eline ayağına çabuk, kaşı gözü. gücü kuv­ veti yerinde. Ekmeğine ge l ince, taştan çıkaran bir del ikan l ı . Ha­ zır kimi kimsesi de olmad ığına göre . . . i lerde oğu l l arıyla n iye ça­ l ışmas ı n ısmarıçç ı l ı kta? Üçü üç yandan. Kim b i l i r, belki de Ce­ nab-ı A l lah alnına ... Hal l i mal l ı damad ı olmazsa gel i n i olabi l ird i . Büyük oğlunun avradı gibisini deği l, zengi n, koca konakların kı­ zını a l ı rdı küçük oğluna. Doktor anası isted iği gibi fort atsın. Onun oğlu doktor olduysa, kend in inkiler de sırt sırta verip . . . S ı rt sırta verip, ya bu Ünal. Ünal da oğu l larına sırt verse . Hep birl ikte me­ sela . . . O da bir eviadı say ı l ır. Hazır anası, babası, takıntısı da yok. Yer yarığından çıkm ı ş gibi . Aramaynan bulunmaz. Al evine, kı­ zın dizinin dibinde. Torunları n olur yarın. Küçük oğlunu da iste­ diğin gibi ev lendirir, zengini de aldın mı, oh ! Ü nal s ı rtında yen i bir yük, h ızla geld i : "Anneciğim nereye ind i reyim?" "İndir yavrum, şuraya indir!" "Kırılacak bir şeyler yok ya içinde?" "Yok yavrum yok. Bakır makır . . . " Çeyrek saatte her şeyler taş ı n m ı şt ı . Topa! Eskic i adamak ı l l ı 206


ke l lede, bir şeyler m ı n idanarak kalktı, yalpalaya yalpalaya uzak­ laştı, durd u . Ayın altında iri beden iyle dikildi, uzun uzun çöğdür­ dü. Dönüp ge ldiği zaman karı s ı : " H i ç d e sımaşık deği l oğlan," ded i . "Kim? N e ? Hangi oğlan?" Akları hemen kan lanmış i r i gözleriyle bakt ı . ''Hangi oğlan?" "Ünal." "Ünal mı? Ne oldu?" "Gitti." "N eıye gitti?" "Köye." "A l lah selamct versin. At şu yatağı da ... " Ayın altında bart hurt kaş ın d ı . S inek v ı n ı ltı ları, ayd ı n l ı k geceye yayı lan nehrin şırı ltısı. Yata­ ğı seri l ineeye kadar bir kenara çöıneld i . Oğlan demek . . . Aşk ol­ sun. Bir insan ın insan l ığı yüzünden be l l i olurdu can ını . Kötü bir ınaksad ı olsa gitmez, bir bahane uydururd u . Ünal t a aşağıdaki hendekt e bir sigara yakt ı . A vucunun içinde. Dumanı hendeğin toprağına üfled i . K ibrit çöpünü sağ e l i n i n par­ ınakları aras ında kırd ı .

16 A y çoktan s i l inmişti. iri yıld ızların kırpıştığı s ivrisinek vın ı ltı l arı yüklü boşluğu, ç ı l­ gın yarasalar bütün geeeki gibi sık, bütün geeeki gibi avuç avuç dolduraın ıyorlard ı . Doğudaki dağların mor, açık mor, daha aç ık morları gri leşerek yay ı l ıyordu ovaya. Sabaha çok vard ı . A laç ıklarla ovayı göz alabi ldiğine ağartan pamukların üstün­ den yen i bir karan lık dalgası kalktı . Ova, alaçıkları patlamış pa207


muk koza! akları, bütün geceyi şırıltıs.ı yla dolduran nehri, uzaklar­ daki saz dam l ı kerpiç evleriyle daha b i r yüze çıkt ı . Sonra uzak, s i l ik yı ldızlar yavaş yavaş söndü. Toprak, üşüyen toprak, pamuk kozalakları, sivrisinekler, yaklaşan sabah ı n ağartı­ sından deliklerine sığınmış yarasalar, bor böcek del ikl erinde tit­ reşti l er. . . B üyük oğulun karısı da titremişti alaçığında. E l i nde mend i l , bütün gece arı g i b i , a r ı g i b i sivrisinekleri kovduğu çocuklarının yan ı baş ında doğru ldu. Görmeden, uyku lu uyku l u baktı çevresi­ ne, sonra sabah ın o dayan ı lmaz kan uykusuna tekrardan rahatsız­ ca kıvrı ldığı yerde dal ıp gitt i . Ekmekten, sudan aziz o l an uyku, sabah uykusu . . . Gece yarısından sonra hayal meyal görür g i b i olduğu, gözleri­ ni ovalayarak, sonra da usul lacık kalkıp, alaçığın yıldız dolu, ay ış ığı dolu, pamuk, sivrisinek, yarasa dolu sıcak gecesi içinde gö­ rür gibi olduğu haya l i düşünde yen iden görmeye başlad ı . Görüm­ cesi, Zel iha'ydı bu. Başkası olamaz m ıyd ı? Olamazd ı . N e işi var­ dı, o saatte başkasın ın ! C i n lerin top oynadığı, hart hart kaş ı n ı ldı­ ğı, uyku l u uyku l u sayıklandığı gecede ! Düş uzad ı . Düşünde geceyi görüyordu . Gece. S ivrisinekler, vını ltı, sıcak. Kalktı çocuklarının başucundan, çıktı d ı şarı, Zeli­ h a ' n ı n ardına düştü . Boy atm ı ş pamukların arasında bir zaman gitt iler. Ö nde Zel iha. Zel iha durdu bir ara, döndü, gördü . Korkuy­ la bakıyordu büyük büyük. Sonra n iye geldiğini sordu, tuttu e l le­ rini sıkı sıkı, başladı yalvarmaya. Acıd ı . "Bana ne?" dedi, "V al la­ ha söylemem," ded i, "Söylersem gözlerim çıksın. Çocuklarımın ölü yüzünü öpeyim ! " ded i . Ne dese boş. Gene de korkuyorrlu Ze­ l iha. Korkacak b i r şey yoktu oysa. Gençti, güzeldi, göze görken­ d i . Peki ama kirndi o? Kime gid iyordu? Tan ış biri mi, yad ırgı mı? G itti, ne yapacaklardı? Zel iha bakıyordu hep öyle büyük büyük. Kim, ne, nec i, b i l d i k m i , yad ırgı m ı yoksa? Susuyordu. B i rden kaynanas ı ! Gökten iner, yerden b iter gibi. Yanı başlarında yuvar yuvar . . . 208


"Sen i utanmaz, seni arlanmaz sen i ! Demek kızımın, kızı ını n gizl i işlerinde parmağın v a r demek?" "Yok, val i aha b i l laha yok. Çocuklarım ı n ö l ü yüzün ü öpeyim ki yok ! " demeye bırakmad ı, bir tokat, bir tekme, çığl ık, çığl ıklar. .. Uyandı. Ter içindeyd i . Alaçığın ovaya aç ı lan kapısından yıl­ dız dolu boşluk görün üyordu. N e kaynanası, ne Zel iha. Düş gör­ düğünü an lad ı . Gene de yüreği . . . Yüreği hızlı hızlı atıyord u . Uy­ kusuzluktan yanan gözlerini ovaladı, esned i . Hele ki düştü . Ya düş olmasa da gerçekten karşı taşsayd ı kaynanasıyla? Döndü kocasına bakt ı . Korurdu o, korurdu ya, düş olduğu daha iyiyd i . Kend i yüzünden anayla oğul u n takışmasını i stemiyord u . K e n d i yüzünden i ş ler bozu lmamal ıyd ı . Kocasına yeniden döndü bakt ı . Yan üstü uyuyordu; çocukları da. Başları, ayakları birer yana gitm i ş . Hava da iyice soğumuştu şu sıra. Ü şürler m iyd i? Kalktı, bir kenardaki i p l i k çulu aldı, üstlerine örttü. S ivrisinekterin bütün geeeki v ını ltısı dinm işt i . Şaşt ı . Nas ı l ol­ muştu da böyle ... Yeniden uyumak? Ama o düş, az önce gördüğü düş, yaln ız düş de deği l , gece onu görür gibi olmuştu gerçekten. Zel i ha'ydı, başkası olamazd ı . Su dökmeye dese ... O kadar uzak­ lara neden gitsin? G i tti hadi, dönmesi neden o kadar uzun sürsün? Bir saat, iki saat, belki daha çok. Orada b i risiyle buluşmuş o lma­ sın? K i m i n le? Gözleri alaçığın kapısına gitti, taa karşıda kaynanası n ı gördü. S ı ska dutun yan ındaki kendi alaçıklarından çıkm ı ş, kol ların ı çe­ m irl iyordu. Sabah namazı için aptes alacaktı, bel l i . N e hali varsa görsündü, çocuklarıyla kocasının yan ına devril­ di. Kaynana, kocas ının şeriatına uyarak önce su dökmel i, varsa çatlamal ı , sonra almal ıyd ı aptest i n i . Aptes a l ı p namaz kıldıktan sonra su dökmek, çatlamak . . . Şeriata uymaz dem işti TopaJ. Doğ­ ru . Su dökesi vard ı , dökmel iyd i . Dökmel iyd i ya, kim kimse, i l le de yadırgı kimse var m ıyd ı sağda solda? Çevresi n i uzun uzun kol­ tad ı . Yoktu . Köy uzaklardayd ı, tarlada da kend i lerinden başkası 209


yoktu, kan uyku lardayd ı kend in inki ler de. Alaçıkların ın ard ı nda, üşümiiş, hafifçe nem l i toprakta yuvar yuvar i lerled i . Durd u . Çev­ res i n i bir önceki gibi yeniden kol ladıktan sonra gene de kuşku lu, çömeldi, işin i bitirip kalkt ı . Doğudaki dağlar hızla ağarıyordu . Alaçıkların ın kapısı yan ındaki ibriğe geldi. A l d ı ibriği . Ne hızla ağaran doğudaki dağlar, ne de dağların ard ından kopup avaya dalga dalga yayı lan turuncular. . . Y ı l d ızları n hemen hepsi s i l i n m i şt i . Görünm iiyord u . Ne şırıltı sı taze sabaha yayı lan nehir, ne uzaklar­ daki saz örtü lü dam l arıyla köyün kerpiç evleri . . . Daktoru n öğiin­ geç ana sı, mahalleli, dedikod u, şu, bu ... Bütün gece haşlayıp da­ ğı lan s ivrisi nekterin kudurduğu sıcak gece akl ı ndan ç ı km ıyordu. Ah bu gece. Ama zarar yok, yutacaklar, zeh ir olsa yutacaklar hep­ s i n i . Başka çareleri var m ı ? Besıneleyle çöıneldi, ibrikteki suyla el leri n i yıkamaya başlad ı önce. Sonra yüzünü. Besmeteden sonra yerl i yersiz, uygun, deği l, amentü, tebbet, kulhüvallahü ... "Avraaat ! " Her şey sil indi. S i l i ndi ya, aptes aldığı n ı bel i rtme l iyd i . O sıra okumakta olduğu duayı yükseltt i : "Amentiib i l lahi v e melaiket i h i v e kütübih i i i . . . " Topa! içerden, "Anladık an lad ı k . . . " ded i . A z önce karısının yan ından kalktığı yatakta s ı rtüstü uzanm ı ş, alaçığın beyaz iplik çul tavan ına bakıyordu. iri gözlerin in akları kan l ı kan l ı . Başı ağrıyordu zonk zonk, yüreği nde bir bulantı . Uy­ kusunu da alamam ı ştı üstelik. Ne d iye, ne d iye sanki . . . Ne d iye gelmişt i . Ama bu icad ı çıkaran kendi siyd i . B i l iyordu, bin, bin iki yüzle dönerlerse ısmarıçç ı l ık. Ondan sonra şehrin en büyük, en şerefli kahveleri. Dosta düşmana karşı nargile tokurdatacak, eşi dostuyla rakı içecek, lafın hasını arayıp bulacaktı, iyiydi şüphesiz bun lar. S ı rtında yen i yen i urbalar, ta genç l i k y ı l larındaki gibi, N işan ' la gezip dolaştıkları kahveler gibi kahve ler, gazinalar gibi gazinolar. . . B i l iyordu, düşmanlarını çatiatacağını da bil iyordu ama, 210


o zamana kadar . . . Ş imdi şeh irde o lsa, kalkar, evden ç ıkar, tahta hacağıyla parke taşlarını tok tok döverek sabahçı kahvelerinden birinde az şekerl isini içer. . . B ütün gece sivrisineklerin d e l i k deşik ettiği boynunu, d i rsek­ Iere kadar çemirl i kol ların ı hart hart kaşıdı. . . . daha önce köşe başı ndaki şerbetç İden maden suyu sodası­ n ı . . . K ı rm ızı buzdolabında teriem i ş siyah soda ş i şesini görür gibi, e l iyle tutmuş gibi oldu. Anahtarla kapağını çat d iye açt ı . Tepesi­ ne dikt i . A lev alev yanan gırtlağından buz gibi akan keski n soda, içini çekti, d i l iyle dudakların ı yalad ı . Ne d iye, ne d iye gel m i şti şu yazının yüzüne? S ı rtüstü uzandığı yerde doğru lup oturdu. Başı, i l le başı . Çatlı­ yordu. B i r şişe soda, buzdolabında donmuş, kapağı çat d iye açı­ l ı nca hafif, taze taze tüten, soğuk, keskin soda. . . "Sen namaz k ı l m ayacan m ı?" Karı s ı . Dirsekierine kadar çem irli kol ların ı indiriyor. Alaçığın kap ısında. "Ben ne düşünüyorum, sen neden bahsed iyorsun ! " Merakla sordu kad ı n : "Ne düşünüyorsun?" "Şimdi şeh irde olsam d iyorum . . . " "Bism i l lahirrahman irrah im heri f1 " " B i r şişe soğuk maden suyu sodası olsa ! " "Anma namusuma . . . " " Ş i şeyi çat d iye açsam, diksem tepeme . . . " "Maymun iştah l ı l ık olur ya bu kadar olmaz ! " O l u r ol maz. Çene yarıştırmak gelm iyordu içinden . Tekrardan devri ldi yatağına. A l aç ık, birer yanda sere serpe uyuyan oğlu, kızı sanki fırıl fı rıl dönüyordu. Kad ı n içeri girdi, çocuklarının üstünü örttü, namaz k ı larken ku l land ı ğ ı çul parçası n ı a l ı p ç ı kt ı . K ı b l e m ıble, rasgel e serd i tarlaya eski çulu. Namaza durdu. M a l ı n ı iyi bilird i o. Maymun iştah! ı. Rakısız, şarapsız, sigarasız ... Kabil m iyd i ayağını kırs ı n otursun. Anasının memesi gibi, akşam oldu mu rakı, rakı olmazsa şarap, şarap olmazsa ... Olmazsa A l lah vermeye sağa 21 1


sola dalan ı r, p i s p i s söver sayard ı . Ş u raya gel i ş leri güya şeh i r masrafı ndan kurtulmak içind i . Han i A llah b i r sebebini halk etmez­ se, bu heri ften gözü pek de su içmiyordu. Lakin ne o lursa olsun ölüm var dönmek yoktu. Ele güne karş ı . Adları da ameleye ç ı ktı­ ğına göre, amelel iği b i l m e l iyd i ler. Herkesler ' Aşkolsun ! ' deme­ l iydi . ' Heritler ameleliğe netisierin i indird i ler amma, sonunda ... E l hamı b itird i , secdeye vard ı . Kalktı . Göbeğin i n üstünde ka­ vuşuk e l leri . . . Daktorun anası, bes o aşkolsun demez, güm güm güm ü leyen konaklarına i l la ki bir ku lp bulurdu. ' B ulsun. Şeytan göresice yü­ zünü görmeyiveririm. Heves l i s i değil i m ya! Amma, A l lahımdan isted iğim başka. Konağımız güm güm gümülesin, o ağzı karanın oğlu da gel si n mem lekete, açsın m uayenehanesini, b i l irim ben. B i l irim ben kızım ı beğenmemeyi . . ' Tekrar secdeye varıp kalktı. ' ... ben gitmem, yadırgı birini gönderirim, çağırtırım eve. Ne bi lecek bizim evimiz olduğunu? B i l mez. Kerusaya b iner, gel ir. B i r de bakar ki biz . . . O koltuk kanepeler, o daya l ı döşe l i salon, oda­ lar, o yeyim . . . . Herkes on mu veriyor doktora? Ben e l l i , yüz! Ak­ şam eve gid i nce gözü ç ı kası anasına söylesin, söylesin de ortasın­ dan yarı l s ı n kah pe ! ' "Zalhaa ! " TopaJ gene doğrulmuştu yatağında, uzandı, b i r yandan b i r yana sinirli sinirli dönen kızının omuzunu dürttü. "Zalha k ı ı z ! " Gözlerin i zorla açtı. "Hı?" "Kalk bir kahve pişir yavrum." Bütün gece uyuyamam ış, sabah ı n serinl iğinde dalmıştı şöyle bir. Uykusuzluktan gözleri yan ıyordu ama ne zarar? Her zaman­ dan başka, biraz da sevinçle fırlad ı : "Peki babacığım." Alaçıktan çıktı . Taze, taptaze b i r güneş ovayı sarıya boyam ış'

212


tı. Hava serin serin esiyordu. Tat l ı tatl ı gerin i rken gözü anasına i l işti . Namazını bitirm iş, dua ediyordu. Bir ara büyük ağasıgi l i n alaç ı ğına baktı. içerde bir k ı m ı l t ı . Yengesinin kımı lt ı s ı . O yana giderken zayıf kadın da alaçığın kapısından çıktı . Görmüştü gö­ rümcesi n i . Geceyi hatırlad ı . Damdan düşer gibi sorul mazd ı . O l u­ runa b ı rakt ı . G e n ç kızın uykulu gözleri gü lüyorrlu sanki. O n u h iç böyle iç­ ten, h i ç böyle cıvıl cıvıl gördüğünü hatırlamadı . Neydi bu içten l i­ ğin sebebi? "Günayd ın yenge ! " "Günayd ı n . Hayrol a böyle erken erken?" "Babam kahve i sted i, sen i gördüm geldim." "İyi, ben de ağana pişirecekt i m ... " İçeri girdi, alaçığın bir kenarındaki kap kacak çuva l ından şe­ ker, kahve kutu l arın ı , s ı rları dökü l m ü ş dört l ü kahve cezve s i n i , kahve fincan larını fi lan a l ıp görümeesinin yanına döndü. Zel iha alaçığın kapısı önünde çöme l m i ş, yüzünü avuçları içine a l m ı ş, uzaklara ta uzaklara, saz örtü l ü kerp iç evlere bakıyord u . Öyle dalmıştı ki, yengesinin yan ına geldiğini duymadı bile. "Bu ne dalgı n l ı k böyle kız?" Si Ikind i . B i raz telaşlı, ayağa kalkt ı . " Öyle uykum var ki . . . " "N iye? Gece uyumad ın mı?" Kuşkuyla baktı. "Sen uyuyabi l d i n m i?" "Çok az." Büsbütün kuşkuland ı . "N iye?'' "Sinekler oğu l veriyordu Al lah vermeye. Uyusam, çocuklara dolanacaklar. İ l l e de en küçük, körpec ik daha. Ödüm kopuyor! " Esinti tutmayan b i r kenara ispirtoluğu yerleştirip yaktı. Cez­ veyi oturttu ispirtoluğun mavi alevi üstüne. Karş ı l ık l ı çömelm iş­ lerd i . içerden küçük oğlunu seven büyük oğu lun sesi gel iyordu. "Had i , hadi koca oğlan, had i ! " Ze l i ha duymuyord u . Akşamı düşünüyord u hep. Y ı ldız dolu 213


sıcak gece, sivrisinek vınıltı ları, yarasalar . . . Hendeğe karşı karşı­ ya otunnuşlard ı . E l i n i uzatıp da e l ine değd i nnemişti b i le. N e ler konuştul ar. Oraya nas ı l gitti? Ne dedi ? O ne karş ı l ı k verdi? Ama iyice aniaşmı ş say ı lırlard ı . An laşmanın asl ı ne üzerineydi? Bunu da b i ld iği yoktu. Yalnız Zel i ha 'yı deği l, anasın ı, babasını, kardeş­ lerin i, hatta yeğenierini de sevm işti. "Ah," demişti, ''ben de sizin aileye girsem, gireb i l sem ! " Cavit, kirl i kısa donu, çıplak ayaklarıyla alaçıktan uyku lu uyku l u fırlad ı . Alaç ığın ardına gitti, şırı ltıyla işemeye başlad ı . B üyük oğu lun karısı, "Gece seni üryamda gördüm," ded i . i lgilend i . "Nas ı l gördün?" An latt ı . Zel iha gittikçe şüphelenerek d i n l iyordu. Yoksa görmüş müydü gece hendeğe usul usul gittiğini? Çömeldiği yerde az daha soku ldu. "Bu an lattığın essah rüya mı, yoksa?" Yenge gi.il üverd i . G ü l üvernıesi kuşkusunu büsbütün artırd ı : "N iye güldün? Ha yenge? Sah i n iye gi.i ldün?" "Hiç kız . . . " "Hiç deği l, söyle n iye güldi.iıı?" "Öyle gi.ildüm." "Öyle güldüm deği l, bir sebebi var. Yoksa?" "Ne yoksası?" "Hendeğe gittiğiınİ mi gördün?" "Ne işin vard ı arda?" B i r an donmuşçasına baktı, sadece baktı . Sonra, "Demek gör­ dün?" ded i . Yengen i n h i ç acelesi yoktu. Hafifçe ısıııan suya önce şeker koydu, ağır ağır karıştırd ı . Ne anası, ne d e halası farkındaydı lar Cavit' i n . H ızla yükselen tatlı güneşe karşı gerin iyor, kendi kend ine gü l üyordu. Suralar gibi var m ıyd ı? Yalı nayak koş ayna, ırınağa git, çak ı l taşları varsa su­ yun yüzünde kaydır . . . B i rden az i lerisine konuveren bıcır bıcır bir 214


kuyrukkaldıran ! Ufacık kuş küçük bir keseğin üzerinde, dehşet l i b i r kuşkuyla çevresine bakarken c i k c i k ed i p duruyord u . Cavit kımı ldamad ı . Ah bir kuş lastiği o l sayd ı? Kuş lastiği o l sa şu az i le­ risindeki kuşu vuruverird i . Yuruverir, tüylerin i hemen yolar, hiç kimseye göstermeden içini tem izler, kebap eder. . . Abiasma yed ir­ mezd i ama ! Yerden bir toprak parçası almak için eği l i rken, kuş ok gibi fır­ layıp sabah ın taze güneşi n i n sarı ı ş ı ğıyla ha fi fçe boyal ı mavi gök­ lerin derinl iklerine daldı gitti. Kuş lastiği, fak* ya da . . . İyi bir fakt olsa gene iş göreb i l ird i . Fak ı kurar, tuttuğu kuşu torbasma atar, akşama kadar dol u kuşu olurd u . Akşam babası, enımisi, dedesi rakı içerierken kuş kebap­ larını önlerine koyuverd i mi . . . ' A ferin be,' derlerdi, ' aferin Cavit, aferin çete ! ' Anasıyla halasının yanlarından geç ip alaç ı ğa gird i . Abiası ya­ tağı na yüzükoyun uzanmış, uyuyordu. Kardeşini hoplatan baba­ sının yan ına gitt i . "Baba be?" "Ne var?" "Sen fak kurmayı b i l i r misi n?" "Ne fakl?" "Fak işte, bild iğin fak. Kuş fakı ! " " B i lmem." "Emm im b i l i r m i?'' " B i l mem." "Dedem." "Sor." Ayşe uyanm ı ştı, kısac ık beyaz donuyla alaçıktan yal ınayak fır­ layıp çı kan kardeşinin ard ı ndan merakl a bakt ı , sonra babasına sord u : "Ne o baba? Nereye gitti o gene?" Baba duymad ı, duydu aldırmadı, küçük oğlunu hoptatmaya koyuldu. * Fak: Öksc. 215


Ne biçimdi şu babası da. B i r şey soru lunca karş ı l ı k veri lmez miyd i? Öğretmen bir gün derste, "Çok ay ıp," dem i şt i . "Birisi bir şey sordu mu insan hemen karş ı l ığını vermel i ! " Yataktan i steks izlikle kalktı, alaçığın kapı s ı n a ç ı kt ı , durd u . Annesiyle halası çöme l m i ş kahve pişiriyorlard ı . Cavit ' i n ne sor­ duğunu, soru lan bir şeye karş ı l ı k vermemenin ayıbını fi lan unuta­ rak yan larına soku ldu. Halası huylu huylu bakt ı . "Ne o ? N iye dikildin tepemize?" İ çerled iyse de bozmad ı . " H i i ç . . . Usulcacık çeki len bir ked i uysa l l ığıyla alaçığın ard ına geçti . El leri arkası nda, d ü n bütün gün tozu dumana katarak geld ikleri yana, şehrin bulunduğu yana bakmaya başlad ı . 'Ne o? N iye dikil­ din gene tepem ize'ym i ş . Dikildik de ne oldu? Yed ik mi? Gizli le­ rini yed ik san k i . Sizin olsun gizl i n iz. Hala hala ded ik d iye . . . ' Yerdeki siyah l ı beyazl ı çakı l taşları gözüne i l i şince halasın ı fi­ lan unuttu . Ne güzel taşlard ı ! G itti aldı, yer yer y ı rtık, yer yer eti görünen, soluk çiçek l i gecelik entarisinin eteğiyle taşları sildi. ' Çay taşı . Kara l ı , beyazl ı, ne güze l . B i r tane daha buldum mu, beş taş oynarım ! ' Çevresine bakınd ı. Birden kapkara bir taş gördü. Sevinçle koştu. Elindeki çay taşları beş olmuştu . Avucunda taşlar, annesigi l i n ya­ nına koştu . "Hala, taşlarıma bak ! " Yengesinin fincanlara kahve koyuşuna dal m ı şt ı . Omuzundan sars ı l ınca öfkeyle dönd ü : "Ne o be?" "Taşlarıma bak." Tam da zaman ıyd ı . ' Taşlarıma bak ' m ı ş . El iyle itt i . "Hadi had i . . . " Ayşe sendeled i, sonra fena halde bozu larak yüzü ası l d ı . Bun­ dan böyle b i l ird i yapacağı n ı . E l i nde taşlar, taşları avucunda hop­ latarak, dedesigi l i n çad ırına yai land ı . Sonra unuttu halasın ı . Okul­ da, mahal lede arkadaşlarıyla beş taş, sak laınbaç, ebec i l i k fi lan "

216


oynamaya başlamadan önce el lerini tutup sa I ladıkları zamanki gibi, avucunda beş taş bulunan e l i n i sol e l iyle tuttu, sal lamaya başlad ı : "Ene mene doosi, dos i saklanboosi, saklanbos, saklanbos, Fran­ sız dos ! " Karşısında b i r arkadaşı varm ı şças ı na, "Ben çıkt ı m kardeş," ded i . "Sıra sende . . . " Çömeldi, avucundaki taşları yere sa�tı . İçlerinden birini ald ı . Havaya atıp oynamaya başlayacaktı ki Cavit koşarak gel d i . " E m m i m bana fak kuracak," ded i . Ayşe sinirli sinirli baktı. "Ne fakı?" "Kuş fakı. Kuş tutacam, kebap edecem, sana verm iyecem ! " A b la omuz si Ikti, oyununa koyuldu. Beklediği tepkiyi göremeyen Cavit üstelemeye başlad ı : "Tib i l i , üveyik . . . Yağlı ağl ı . . . Oturup kendim y iyeceın . Babama, dedeıne, halama, neneıne vereceın, bir sana vermeyeceın ! " "Verme ! " "Zornan ın ı al ırsı n?" "Ben kuş sevrnem ki ! " " H ı ı sevınezsin. Sevınezm iş. Beni m i kandırıyon?" Abla kayıtsızd ı . Oysa, istiyordu ki karş ı l ı k versin, kana kana çekişsin ler. Abla beş taşiara dal ın ı ş, ç ı ldırtan bir umursamazlık içindeyd i . Cavit yan ına çöme l d i . "Kuşlarıını ç a l da bak ! " ded i . " " "Eının i ın d iyor ki, arıcık kuşu yeşi l kargaya benzer, d iyor ! " " " "Duyuyon mu? Yeş i l kargaya benzer, diyor. Kuyruk tarafı da çok yağl ı ol urmuş ... Gene i lgi göreıneyi nce ayağa kalktı, e l inde kahve tepsisiyle gelmekte olan halasına baktı, sonra ablasına. "Bok ! " ded i . "

217


"Sensin." "Bok o l sam beş taş oynartın sen in gibi ! " Hala tam yanlarına gel mi şti, Ayşe, "Hala be," dedi , "baksana şuna! " Hala duymad ı . El indeki pas l ı teneke tepsi üzerinde çalkalan ıp tabağına dökülen iri fincan la babasının sırtüstü yattığı alaçığa girdi. Babası yatıyor, anası başını ovuyordu. "İçme derim, içme şu cenabeti derim dinlemezsin. Ne buluyorsun şu zıkkımda b i l mem k i ! " Ze liha kahveyi babasının yan ına bırakt ı . Anası, ''Kalk," ded i, "kalk bak, k ızın kahveni geti rd i ! " Zeliha d uymad ı, d ı şarı ç ıktı yen iden. Sırtıyla alaçığın dal larından birine hafifçe dayand ı . G ü neş epeyce yükse l m i ş , ortal ı ğı n sabahki tatlı serin l iğ i n i yalayıp yutmuştu. Farkında b i l e deği l d i : Yengesi, yengesinin geveze l i k ed ip etmeyeceği . . . Ağasına söyle­ se, ağası da anası na, anası babas ma . . . Böyle olurdu bu işler hep. O ona, o ona, o da, "Amaaan, ne olacak? Söylerlerse söylesin ler. Sonunda ölüm yok ya ! Olsa b i le . . . " Gerilerde b i r homurtu, bir kamyon homurtusu. Döndü : Şehrin b u l und uğu yandan tozu dumana katm ı ş b i r kamyon gel iyord u . Üzerinde durmad ı . Gece, yıld ızlar, ay, hendek. E l i n i e l i n e değd i r­ mem işt i . N iyeti kötü olsa . . . ' Senin için ustamla kavga ettim, mah­ sustan kavga ettim ! ' dem işti . ' Bana göre iş m i yok? Basar gide­ rim köye, köyde bir kamyon, ver e l i n i şehir. Şeh irde bana göre iş . . . B e n çalı şmak isted i kten sonra . . . ' i çerden babas ı n ı n höpürt ü s ü gel iyord u , Duyd u, an lamad ı . Doğru söylüyordu o . i stese ustasıyla kavga etmez, birl i kte çeker giderd i . G itmem işti . Gitmeyeceğim, dem işt i . Anası, babası, kar­ deşlerinin ısmarıççı l ığı. .. N esine gerekti? Babası da bir zaman lar tıpkı bunun gibi, çulsuzun biri olduğu halde anası nası l varmıştı? V arl ıklı damat, varl ı k l ı damat. Vars ın varl ıksız olsun, kend i leri yaşamayacaklardı ya ! B i rden b i r korna ses i . 218


Döndü . E l c i . Ağasıgilde gördüğü, gençten e l c i . Ayaklarında ç izmeler, ard ında incelt i l m i ş simsiyah b ıyığıyla bir başkası, geli­ yordu. A laç ığa koştu. "Elci gel iyor baba ! " TopaJ Eskici 'yle karısı davran ıp kalktılar. Dışarı çıktı lar. E lci büyük oğu lun alaçığına doğru l muştu. Ba s ba s bağırıyord u : "Gün öğlen olmuş bun lar h a l a tarlaya girecek! " Büyük oğu l, karısı, Cavit, Ayşe, b u yandan TopaJ Eskici, karı­ sı, küçük oğlu, kızı, elciyle yan ındaki gençten kara bıyıkl ının yanına merakla gittiler: "Ne o yahu? Hayrola?" Elci, o sakin, o ipek gibi yumuşak b i l i p tan ıdıkları e lci dol up dolup taşıyordu. "Burası söğüt gölgesi m i ? Seyran yeri m i ? Gün öğlen olmuş bunlar daha tarlaya girmem i ş ! Güneşi üstünüze doğdurtmayacak­ sın ız. S izin menfaatinize . . . Ne kadar er kalkar i şe girişirsen iz ka­ rınız o kadar çok ol ur! " incelt i lm i ş kara bıyıki m m katip olduğu konuşmasından anlaşıldı. "Bunlar yeni mi gel iyor kütlü toplamaya?" Elci, "Yen i," ded i . Katip dem inden beri s ı k s ı k gözünü diktiği Zel iha'ya bakarak gü lümsed i . "Öyleyse a l ı şırlar." TopaJ Eskici başını sal lad ı . "Tabi i a l ışacağız oğlum. A l ı şanl ar analarının karn ında bel le­ ıned i ler ya . . . Onu d iyecektim, sen bize avans verecektİn verme­ d i n . Oğu l larıının avansıyla idare ed iyoruz! " "Edin," ded i, e l c i . "Önünüzde tarla dolusu pamuk. Başlayın çalışmaya. Avansa ne lüzum var yazın ı n yüzünde? Toplayın, kam­ yon gelsin, katip efendi tartsın ç ı kardığınız i ş i . . . " "Doğru. Tartalım, baka l ı m hesabınıza, sonra." -

219


Elci ayrılmadan önce, "Bir daha sefere gelince bu vakit sizi tarla kenarında bulmam inşal lah," ded i . Topa!, pişkin pişkin başını sal lad ı . "inşallah yavrum inşal lah . . . " E lciyle katip, ırgat yüklü kamyona giderlerken durmuş arkala­ rından bakıyorlard ı . Tarlan ın kenarındaki kamyona sıçrayıp sıç­ rayı p b i n i ş lerin i , kamyonun usta bir manevrayla yola ç ı ktığı nı , sonra da ard ında toz bulutları bırakarak uzaklaştığın ı gördü ler. Güneş iyice yükse l miş, avaya terleten, ense leri, ç ı plak kol ları, çıplak bacakları ısıran esintisiz, bir sarı sıcak yayılm ıştı. Çiğ gü­ neş altında ova, uzaklardaki dağlar titreşiyor, bulutsuz gökten tek kuş geçmiyordu. TopaJ, çevresine sıkıntıyla baktı. Ne d iye gelmişti buralara! Şimdi serin dükkanında olsa, iyi kötü iş m i ş, kahvenin birini bitirip birini söylese, sonra da sıra buzlu aşlama, l imonata, v işneye gelse . . . Ana eteği n i bel i ne sokarak davrandı . "Haydin çocuklar, durmaynan olmaz. İ ş bitiren in k ı l ı ç kuşana­ nın!" Marş marş komutu veril m i şçesine, alaçıklara giri ldi, top lama işinde kul lanı lacak önlükler, örme kamış sepetler alındı, hep bir­ l ikte, i ri l i ufakl ı , dalındı tarlaya. Patlamış yeş i l kozalakların içle­ rinden taşan beyaz beyaz pamuklar, tohum lu pamuklar bel lerine bağlı önlüklere doldurulmaya başland ı . İ ş pek öyle öze l l i k i steyen ustalıkla i l gi l i deği l d i . Koca tarlada sabah ın erken, çok erken sa­ atlerinden akşam ın çok geç saatlerine kadar iki kat oluna o l una tohumlu pamukları toplamak, kam ış sepetleri doldurmak, dolan kam ı ş sepetlerdeki leri de iki alaçığın arasındaki yere getirip bo­ şaltmaktan ibarett i . Öğleye kadar i l k hevesi i k , birer makine h ızıyla çalıştı lar. Gü­ neş tam tepelerinde ateşten kocaman bir top gibi sal lanırken, Ca­ vit'ten TopaJ Eskici ' ye kadar hepsi terden sırı l sıklam olmuşlard ı . Zaten epeyce de toplamış say ı l ırlard ı . Daha şimd iden toplad ıkları küçük bir tepe gibi yığı lmıştı . TopaJ Eskici 'yle karısı bel lerini tu ta 220


tuta önden yürüdü ler. Ne olursa olsun, bu işin ü stesinden gelecek­ lerine akı l l arı yatm ı ştı . TopaJ Eskici ' nin de, ne başında ağrı kal­ mıştı, ne de sabah leyin düşündükleri . Tam tersi, iyi ki gel m i şler­ d i . Ç a l ı şmak gibi var m ıyd ı? A l aç ığa gird i , haHi seri l i duran yatağına kendi n i s ı rtüstü bıraktı. "Ooooh ! " Karısı, küçük oğlu, kızı da .birer kenara b ı raktı lar kend i l erini . Güneş tam tepeden, olanca hızıyla vurduğu için a l aç ığın i ç i yan ı­ yor, rutubetl i hava sıcak sıcak bastırıyordu . Ana da kocasından geri kal ı r halde değil d i . "Oh ki oh," ded i . "Bel imin kem iği sızl ıyor . . . " "Ben im de avrat. Benim de ya, bırak. İ nsanoğlu her bir şeye a l ı şır. İ lk bir iki gün, ondan sonra bana mısın demeyiz!" "Doğru. Demeyiz." "Ele güne karşı, zeh ir olsa yutul acak! " "Yutulacak k i yutulacak . . . " "Amma ondan sonra?" Ana kalkıp oturdu. "Ondan sonra tadından yenmez. Ne d iyorum b i liyor musunuz?" "Ne d iyorsun?" Kadının gözleri pırıl pırı l d ı . Kızına döndü . "Yorgunl uğunu al da, ş u tarlaların kenarında cı rtatan domatesler var, topla. Domates) i bir bulgur p i l av ı p i ş i r ! " Zel iha i steks4zlikle bakt ı . "Yengem pi'Şirecek," ded i . "Yel)'gen kend i lerine pişirecek zahar?" "Dem in küt l ü toplarken söyledi, hepi mi ze göre pişirecek ! " Gerçekten de, tarlayı çevreleyen hendek kenarlarından toplad ığı etek dolusu c ı rtatan domatesle gel m i şt i a l aç ıklarının yan ına. Çömeldi, domatesleri yere bırakt ı . Kocası sordu: "Hani, neyle su getireyi m?" 22 1


Kalktı, bakır güğümü aldı gel d i alaçıktan . Cavit babasının yan ı nda b itiverd i . : "Ben de geleyim m i baba?" "Gel." Ayşe, "Ben baba?" Cavit adeta hırladı, "Seni n i ş i n yok ! " İ k i kardeş başlad ı lar gene. "Ası l senin i ş i n yok, hayvan ! " "Hayvan olsam ad ım Ayşe o lurdu . . . " "Dert." "Karn ına." "Artanı da koynuna." "Sen in koynuna." " " " " B abaları bakır güğümle uzaklaşını ştı b i l e nehre doğru. Kenar­ l arı gen iş, eski hasır şapkasın ı n altında, testi gibi sızıyordu, ı l ı k ı l ık. Yüz e l l i metre ötede nehir, güneşi, avuç avuç serp i l m i ş cam kırıklarında o lduğu gibi, belki de bir anda bin yerinden yansıtı­ yor, uslu uslu akıyordu. Aklına birden kardeşi gelen büyük oğu l durdu, e l i n i ağzına s i per ederek taa karş ıdaki alaçığa doğru hay­ kırd ı : "Ai i i i i A l i ! " Durdu, bekledi, tekrar bağırd ı : "Ai i i i i i A l i ! " Cavit' le Ayşe koşarak gel iyorlard ı . B i rinde Cav it' i n ayağı ko­ caman bir kesek parçasına takıldı, yuvarlanıp kal kt ı . Ayşe 'yi bir gülmedir tutmuştu. Cavit soluk soluğa hem koşuyor, hem de söy­ leniyord u : "Kesek oğlum, kesek takıldı ayağıma da ondan. S e n o I san, diz­ Ierin aynalanı rd ı da töbe kalkamazdın . . . " "Terbiyesi z, oğlum d iyor bana! " Babalarının yan ına gel d iler. 222


"Ai l i i i i A l i ! Cavit sordu: "Emm i m i ne yapacan baba?" "Hi iç, çi merdik ırmakta! " İ kisi i k i yandan : "G idip çağırayım mı baba?" "Baba, ben çağıracam ! " Babaları n ı n vereceği karş ı l ı ğ ı beklemeden i k i s i i k i yandan pamukların aras ında yıld ırım gibi koşmaya başladı lar. Abiası koş­ ma bak ı m ı ndan Cavit'ten geri kalm ıyordu. Dedelerin in alaçığına y ıldırım gibi daldı lar. "Em m i , babam çağırıyor! " "Babam çağırıyor emm i . Irmakta ç imecekrn i şsiniz! " Em m i , hacısın ın yatağı yan ındaki kendi yatağında yorgun lukla doğru ldu. "Ç imecek m iyiz?" "Heye emın i .'' "Hcye diyor, pi s." "Pis sensin." Ana bu icad ı beğenmed i . "Ter! i teri i, soğuk almaz m ı s m ı z yavrum?" Soğuk alsalar, hastalansalar b i l e vız get i rd i . Patl ıyordu sıcak­ tan . Şu ağası, şu ağası gibi yoktu. Irmak şırıldayıp akıyordu da ondan başkası akı l edemcm i şt i . Ardında yeğen leri, alaçıktan ç ı ktı, Nenesi, "Ayşe," ded i . Ayşe geri döndü. "Buyur nene." "Sen nerye gid iyorsun kız başınnan?" Ayşe alaçığın kapısında kalakaldı. Nenesi de. Ne o lurdu git­ se? B iri babası, öteki emm i s i . Cavit ' i adamdan saymıyordu. Ne çıkardı? "Anan p ilavı ateşe koydu mu?" " B i l m iyorum." Nene torununun dargın sesiyle kendine gelerek kalktı, kızı bi223


leğinden tutup gel in in i n yanına doğru ldu. Yan yolda d urdu, dön­ dü, seslend i : "Zalhaa ! " A laçıkta Zel iha, "Za l hasız kal ! " d iye hamurdanarak kalktı , kapıya gel d i : "Ne var?" "Soğan soyduğumuz b ı çaknan kert i k l i salıan ı a l , b i rkaç baş soğan la gel ! " A l açığa h ırsl a gird i . Babası da ayaklanm ı şt ı . Bakınad ı b i l e suratına. Bakmadı, ama TopaJ iştah l ı iştah l ı , "Oğu l larım nerde ben de orda," ded i . Ze liha'nın nefreti büsbütün artt ı : "Oğul l arı n başucuna otursun . Oğu l ları nerdeyse o da ordaymı ş . . . " " . . . onlar ç i merken ben de e l i m i yüzümü yurum bir iki . . . " K ızın ı alaçıkta, kalay l ı kalaysız sahan larla uğraşır bırakıp, to­ pal hacağını çeke çeke ı rınağın yolunu tuttu . S ıcak da han i hatırı say ı l ı r cinstend i . Tıpkı Trab lus gib i . Trablus' un gece leri soğuk olurdu, ya gündüzleri . . . Cehennem ! Tahta bacak yumuşak toprağa battığı için, ağır ağır yürüyor­ du. Kahverengi topraklarda karafatmalar, iri k ı ç l ı kırm ızı karın­ ca, yeşi l kertenkeleler dolaşıyordu. Havaya baktı, tertem izd i gök­ yüzü . Ama bel l i olmazd ı . Ağustosun ikinci yarı sını epey geçmiş­ lerd i san iara doğru . B i r gün bir fı rt ın a, arkasından bir yağmur . . . Yağınur yağarsa hal leri dumand ı. B i rden sarı, sapsarı b i r yılan. Bir tarla yılan ı . Durd u . İ l i ş i lmezse yılanın insana zararı dokunmaya­ cağına inanan bir yan ı vard ı . "Geç yavrum geç," ded i . "Hayd i geç . . . " Orta parmak kal ı n l ığındaki sarı yılan anlaın ı ş gibi durdu, To­ pal ' a baktı, çatal d i l in i içeri dışarı h ızlı hızlı soktu çıkardı, soktu çıkardı, sonra güneşin sarı sarı pariattığı kaypak, sert s ı rtıyla pa­ mukların sarıya çalan ince yeş i l sapları arasında akıp gitt i . Trablus'ta değ i l böyle, bi lek, pazı, hatta d a h a kal ı n n iceleri n i görmüştü. Y ı lan öldürmezdi, huyu deği ldi. Ne diye öldürecek? Ona 224


dokunmayan yı lan b i n yaşasın. Sonra, kininden korkardı yılanın, çok. Babas ından, derlesinden i ş itmi şti, eşi öldürü len dişi bir yı lan y ı l lar y ı l ı öcünü unutmam ı ş . Adam nereye gitse ardında. Deniza­ şırı kaçm ış, kurtuldum bellem iş. Y ı lan denizaşırı yol lan ı lan bir sürüdeki koyun lardan birinin boynuzuna dolan ı p geç m i ş denizi, adam ı bulmuş, eşinin öcünü alm ı ş ! Nehre geldiği zaman i k i oğlunu gen i ş kulaçlarla suda yüzer buldu. Tarlanı n b ıçakla kesi l m i şçesine dimdik inen ucunda dur­ du. Ç i p i ! sular güneşi bin yerinden yansıtarak yirm i metre kadar aşağıdan akıyordu. Kıyıya oturdu, ayakları n ı aşağıya sark ı tt ı . Çevresinde çakan şimşekler gibi, yeşi l kargalar uçuşuyordu. Kim b i l ir, belki de buralarda bir yerlerde, yuvaları vardı . Şu sıra oğu l­ larının yerinde olmayı isterd i . Gençl iğindeki gibi . N işan ' la birl ikte Seyhan Nehri ' nde Taşköprü 'nün en yüksek yerinden, nehrin en derin, en burgaçl ı * yerine kend i leri n i kaldırıp attıkları y ı l l ar ! içini dert l i dert l i çekt i . B i rden Bahri Paşa . . . Dükkan ı, dükkan ı n ı n bulunduğu ayakka­ bıcı lar çarşısını, Berber B ahri 'yle oğlan Cem i ! ve öteki leri hatır­ lad ı . Güldü. Ne yapıyorlardı acep şimdi? B ahri Paşa . . . ' U ian siz ne b i l irsiniz. Bahri Paşa'yı? N işan ' Ia Taşköprü ' den atl ıyorduk, arabasıyla geld i . . . Töbe estağfuru l lah . . . Bahri Paşa deği ldi o . Hep de karıştırırım . B aşka bir paşayd ı ya, hangi paşa? ' "Beh ! " Ü rktü birden, boş bulunarak. Torunuydu, Cavit. "U l an, u lan Cavit. . . " "Korktun mu n e dede?" "İ nsan boş bulunursa korkmaz m ı?" Yan ına gel d i oturdu, dedesi gibi ayakların ı sarkıtt ı . "Ayıp dede ayıp. Koskoca adam olmuşsun . . . " "Sen korkmaz m ı sın?" "Korkmam ya! " "Boş bulun d a bak." * B u rgaç : Anafor.

225


"Dede, şu kuşlar ne kuşu?" "Yeş i l karga." "Kovuklara n iye girip çıkıyorlar?" "Yuvaları var herhalde." "Oraya m ı yumurtlarlar?" ''Oraya yumurtlarlar." "Yumurtaları yeni r m i?'' "Yenmez." "Dede be ! " " H ı?" "Ben yüzme be l l eyemem m i ?" "Bellersin." "Babamnan emmime dedim bel letm iyorlar. Söyle de be I letsinler. Söyler m isin?" Dede toprağa tutunarak zorla ka lkt ı : "Nereye dede?" "Aşağı ine t i m de e l i m izi yüzüınüzü yıkaya l ı ın." Cavit ini lecek yol u b i l iyordu. "Gel" dedi, "arkamdan gel ! " Önden yürüd i L Tutuna tutuna y i rm i metre aşağıya i n d i ler. Oğu l ları güneşin altında boyuna yamp sönen ışıl ışıl suları koca­ ınan bal ı klar gibi kulaçiayıp duruyorlard ı . TopaJ ' ın içi gid iyordu ama, tahta bacak, ah bu tahta bacak ! Yoksa, şimdi, şu yapış yapı ş yapışan teri i i ç tiklerinden fi lan kurtulup kend ini suların serin koy­ n una atmak ! . . . "Dede ! " "Ne var gene?" "Babaıngile söyleyecen değ i l m i?" Sin irlend i . "Uian küçüksün daha, büyü hele . . . " Cavit somu rttu. N e biçim dedeyd i bu. B i r söylese halbuki . . . Büyü hele, büyü hele. B üyü m üştü işte, okula gidecekti b u y ı l . Daha nas ı l büyünürdü? TopaJ kol larını dirsekterine kadar çeınirledi, başladı besıneleyle 226


e l i n i yüzünü yıkamaya. Çarpa çarpa yıkarken del i bir cam ız gibi inl iyord u . Ah ı rmak, ah gözünü sevd iğim ırmak ... Ne deyim sana topaJ bacak ! İki oğlu bir zaman iri balıklar gibi yüzmeye koyu ldu lar. Sonra ıslak sırtları, beyaz donlarıyla kıyıya çıkt ı lar. Gövdeleri kıpkırmı­ zıyd ı . B üyük oğu l, " l rmak insan ı n tek m i l yorgunluğunu al ıyor," ded i . Küçük baş ı n ı sal lad ı : "Ne d iyorsun bre ağa. l rmak gibi var mı?" Büyük oğu l güğü mü doldurdu. "Tamam m ı ? G idel im mi?'' İki oğl unun duyd ukları ferah lığı duyamaınanın öfkesi içinde TopaJ, homurdand ı : "işiniz bittiyse gideceğiz tab i i ! " Yolu tuttular. Az önce Cavit' le dedes inin indikleri doğal ıner­ d i ven i ağır ağır çıktı lar. N eh ir yan ıp sönen ışıltı larıyla aşağı larda ka l m ı şt ı . İki oğu l, koltuklarında kuru çamaşı rları, baba ların ı n ar­ kasından ge l iyorlard ı . Kuvvetl i güneş daha şimd iden ıslak s ı rtla­ rını kurutuverın i şti. Alaçıkların yan ına gel inceye dek beyaz don­ ları da kuruyacaktı . Küçük oğu l, " B i acıkt ı ın ki," ded i . Büyük başı n ı sal lad ı , "Ben de." İkisinin akl ından da bol domates l i , soğan l ı bu lgur p i l av ı geçti . Tarla kenarlarından toplanan ufak tefek c ı rtatan domatesleriyle pişın i ş bol soğan lı bulgur pi lavı tenceresin i ateşten indiren ana ter içi ndeyd i . Yan ı başı nda d i k i len ge l i n ine bakmadan, " B i raz d i n lensin," ded i . Gelin, güneşi n altında duman duman titreşen avaya bakt ı . S ı ­ k ı c ı , çiğ b i r ayd ın l ı k ! Ç a l ı şmak deği l, alaç ı ğ ı n d i b i nden durup bakınası b i l e terletiyordu insan ı . Gözleri ni ovan ın çiğ sıkıntısın­ da dolaştınrken birden kocasıyla öteki leri fark ederek haber ver­ di: "Ge 1 iyorlar!" 227


Ana teri i yüzünü koluyla s i l i p kalkt ı , yüz e l l i , belki de, iki yüz metre öteden ağır ağır ge lmekte olanlara şöyle bir bakt ı , sonra az i lerisinde salatayla uğraşan kızına döndü : " E l i n i çabuk tut ! " Zeliha a l ı n d ı . "Oynam ıyoruz ya ! " "Başlama gene A l l ah ' ın ş u sarı s ıcağında . . . Kuyruğundan k ı l alınm ıyor bee . . . " Zel iha karş ı l ı k vermed iyse de, e l indeki son domates i de doğ­ rayıp kenarları kertikli büyük bakır sahan ın başından kalktı, yen­ gesine, " E I Ierim yaş . Tuzunu da sen at ! " ded i . Yenge, p i l av tenceresinin yan ında duran s iyah tahta kutudan aldığı tuzu salataya ekled i . "Limontuzunuz nerede?" G e l i n geç kalmı şçasına koştu, alaçığın kapı sında bir an durdu. "Limontuzu mu, sirke mi?'' "Koruk ekşiniz varsa daha iyi ." Gelin alaçığa gird i , koruk ekş i s i ş i şes i n i buldu. B i r kahve fın­ can ına şi şedeki kaynat ı l m ı ş kapkara ekşiden biraz koydu, koyu siyah sıvıyı suyla eritip açtıktan sonra fı ncan ı kaynanasına götür­ dü. "Buyur." Kaynana fıncan ı aldı . Ekşi yeterince kıvam ındayd ı ama, gene de beğenmeme l i , ge l i n ine söylenecek bir şeyler bulmalıyd ı . " Ş u fıncan ın p i s l iğine bak ! " Beyaz fıncan ın d ı ş ı p i s deği l d i , tozluydu sadece. G e l i n aldır­ mad ı . Kaynana da üstünde durmad ı , ekşiyi bol soğan, yeşi l biber­ li çoban salatası n ı n üzerine gezdird i . Sonra da bel i n i tuta tuta kalk­ maya çal ışt ı : "Aman be l i m bel i m bel i m . . . " Kalktı, iki kat, ayakta durmaya çalıştı. Sonra ağır ağır yürüdü . B e l i ağrıyor, hacakları tutmuyord u . Kocasıyla çocukları, torunu ge l inceye kadar bir süre yambal yambal yürüdüyse de sonra eski

228


hal i n i aldı . Kocası karşıdan görmüştü karısının tutukluluğunu. Işıl ı ş ı l parlayan gen i ş ahııyla gülerek takıl d ı : "Ne o kocakarı, külüstür karı ne o gene?" Bel i n i tutarak, "Külüstür h ı ?" dedi, "külüstür olduk . . . Sayende oğlu m . Ben bu külüstürlüğü babamı n evinden getirmedİm ya! " "Çeneyi bırak d a . . . " Sözünü kest i . "Boğaz değ i l m i ? Sana varsa boğaz, yoksa boğaz. Avratmış, bel i ağrıyor, hacakları tutuluyormuş ... Uruurunda bile deği l ! " "N 'olacak bre avrat. I h ı geldik, ı h ı gidiyok! " Zeliha büyük ağasıgi l i n alaçığından haber verd i : "Yemek hazır, buyrun ! " Cavit, ablasını, Ayşe'yi arıyordu yana yana. Bulamayınca sor­ du: "Hal a ! " "H ı?" "Ayşe nerde?" "Abla desene, köpek ! " "N iye d iyeyim? Nerde?" "Ne bi leyim ben?" Neneleri birden akı l ederek antenierini gerdi adeta: Gerçekten de, deminden beri ortalardan s i l inmişt i . S ıcak öğle güneş i n i n pa­ muk kozalakları üzerinde titreştiği ovayı çabucak gözden geçir­ d i kten sonra, "B izim alaçığa git bak hele . . . " ded i . Cavit ç ı plak tabanların ı yakan toprakta koştu. İçerdeydi . De­ desigi l i n toplanınam ış yatağına yüzükoyun uzan m ı ş, şakağındaki saç d ipleri tomur tomur ter içinde, uyuyordu, Cavit yanına gitti, omuzundan sarst ı : "Kız, kız Ayşe, Ayşe kıız! " Tekrar, sonra tekrar sarstı . Ayşe s ilkinerek uyandı . Karşısında kardeşini görünce parladı . "Ne var be? Burada da m ı buldun beni?" "Ne bağınyon kız? Gelmezsen gelme ! " 229


Kalktı, ç ı kacakt ı . Durdu. "Emm im bana yüzme bel l etecek," ded i . A b l a zaten bu işe, ı rn1ağa gönderi lmerne işine kızmış, nenesinin "Ne işin var kız başınnan?" demesine al ınmıştı . "Bana ne?" "Sen i hiç bırakmayacaklar. Ben her daim yüzecem . . . " "Yüzersen yüz. Ben neneme darı ldım, yemeğe de gelmeyeceğim bir daha . . . " Cavit çıktı, gitti, haber verd i . Nenesi : "Darı lan yatağını ayrı sersin," ded i .

17 Gen i ş bakır sahanda sıcak sıcak tüten bol soğan, bol domates! i bu lgur pi lavına sekiz kişi kaş ıkla girişm işlerd i . Dem ir kaşı kların bakır sahana değmesiyle ağız şapırtı larından başka ses işitilm iyar­ d u. Ovan ın nerelerinde gizl i oldukları h içbir zaman b i l inmeyen ama günün dayan ı l maz sarı s ıcağ ı n ı yaygaraya boğan ağustos böceklerin i n sesi bile. B u ses, avaya yen i gelen leri bir süre rahat­ sız ederse de, sonraları alışıl ır, duyu lmaz olur. Birden sıcak alaçığı iri bir eşek arıs ının kuvvet l i vınıltısı dol­ duruverince, başta Topa! Eskici, kaşıklar bırakıldı. Kocaman arı kapıdan nası lsa girmiş, çad ırdan ç ı kam ıyord u . Sarı, sapsarı b i r vını ltıyla, dolan ıyor, boyuna alaçığın bezlerine çarpıp geri l iyor­ du. Her çarp ı ş, her çarpıp geri leyiş, öfkesini artırd ığı için, vını ltı çok küçük çapta bir jet uçağının gürültüsünü hatırlatıyordu. Arı yeni bir taslamayla pi lavın içine kurşun gibi indi. Topa! Eskic i kaşığıy la b i r vurdu. Arı olanca gücünü yitirerek sıcak pi lav ın yağl ı taneleri içinde debelend i . Anan ın, sonra küçük oğulun kaşık darbeleri . 230


Ana, "Yaazık," d�di . "Belki de haberciydi fukara . . . " TopaJ Eskici kırmızı sakal ına dökülmüş p i l av taneleri n i e l iyle ç ı rptıktan sonra, "Kü l l ü muzırrün yukte l ! " ded i. Cavit anlamad ı . "Ne demek o dede?" B üyük oğluna c iddi ciddi bakt ı . "Çocuklarının d i n tarafı pek gevşek ! " Büyük oğu l yen i b i r tartışmadan kaç ınmak için karş ı l ı k verme­ d i . Ama baba ucunu bırakmak n iyetinde deği l d i . Ekled i : "Dini gevşek o lan ların i manı d a gevşek o lur. İ manı gevşek olanlarınsa ne devlete faydası vard ı r, ne de m i l lete ! " Sanki oğlunu kışkırtmak niyet indeyd i. Gene karşılık alamayın­ ca b i raz da h ı rsianarak tamam lad ı : "Din iman gevşekliğinden deği l m i zati rızklarım ızın yön de­ ğiştirmesi? Dinimiz iman ımız gevşed ikçe Cenab-ı Al lah yokl uk­ nan terbiye ed iyor bizi ! " Ananın h içbir d iyeceği yoktu. İ çten i ç e m ırı ldand ı : "Ya nebl i i im y a neb l i ın . . . " Arı öl üsü p i l avdan çıkarı l ıp atı lmış, atı lmasıyla da unutu l uver­ ınişt i . Cenab-ı Allah ' ın ' Kü l l ü muzırrün yukte l ' i n i az önce tekrar­ lad ığı sıra büyük oğlunun bıyık altından gü lmesine takı l mıştı. Si­ n irlen ip işi b i r parça uzatmasının sebebi buydu. Ne zaman A l lah, kitap konu l arı açı l sa, oğlan ya bıyık altından güler ya da iyiden kötüden h içbir karş ı l ı k vermezd i . Gavur muydu bu yani? Gavursa anlamal ıyd ı, anlamal ıyd ı ki, d i n i bütün bir baba olarak . . . "Ha dede? Neydi o demin dediğin?" Kesti att ı : "Babana sor! " Babasına döndü. "Ne baba?" B üyük oğu l h i ç de d indar ol madığı halde, b i l iyordu gene de. "Bütün zararlı lar katiedi leb i l ir, demek." "Katled i l eb i l i r ne demek?" " Öldürüleb i l i r yani . . . "

23 ı


Dışarıda birisini çağırır gibi üst üste, sinyal verircesine bir ıs­ lık sesi durup durup tekrarlanmasa, ' Kü l l ü muzırrün yukte l ' üze­ rinde belki de tartışmaya girişeceklerd i . Her şey unutu ldu. Kim­ di? Şeh ir biçimi ısl ıkla sinyal veren kim olab i l irdi? Cavit sofra başından kalktı, alaçığın kapısına koştu, sonra he­ yecan la haber verd i : "Ünal Ağbi . . . " Topalla karısı kaygı l ı kaygı l ı bakışt ı l ar. Küçük oğulun kaşları çatıldı, somurttu. B üyük oğu l ne d iyeceğin i şaşırm ı şt ı . Gelinse, renkten renge giren görümeesine gözucuyla bakt ı . Görümce se­ vinmek m i , yerinmek mi gerektiği arasında kızarıp bozarıyordu . Akşam gelecekti güya. Öyle konuşmuşlard ı . Öğle vakti gelmesi nedendi? "Selamünaleyküm, boğaz o l a ! " Sofra başındaki ler İsteksizce, "Hoş geldin, buyur . . . " ded i l er. Koltuğunda b i r paket gird i . Karn ı n ı doyurup gel m i ş t i . Rakı getirm işti emmisine. Cavit'e de u fak, kuş lastiği . . . Sonra köyden üzüm, beyaz peyn ir, bir de köy bakka l ı n ı n vitrininde kim b i l ir ne zamandan kalmış, iki kutu sardalya bal ığı . Bütün bunlar, hele emınisi için şehre maden suyu sadası ısmar­ laması, h i ç beklenmeyen bu m isafırin alaçığa getird iği soğuk h a­ vayı s i l ivermişti. Topa! Eskici, " İ yi has amma," dedi, "se n i n i ş vaziyeti nas ı l oldu?" B i r kıyıya i l i şirken omuz si lkt i . "Amaan bre emm i , düşündüğüne bak. B i rkaç kuruşum var ce­ b i ınde. Ben i idare eder. B itineeye kadar A l l ah keri m ! " Ana anlam l ı anlam l ı , "Kerimin kuyusu derin," ded i . Kurnaz Ünal, böyle vakitsiz gel i şinden pirelenildiğini anlamıştı. Hatta buraya gel meyi aklından geçirdiği sıra bunun böyle bir tep­ ki yaratacağı n ı hesap etm i şti ama, ne ç ıkardı? Gece yarısı, birkaç yüz metre ötedeki hendeğe tıpış tıpış gelen bir kızın hatırı için . . . 232


Gerekirse açık ed iverird i . Ne vardı yan i? B i rbirlerinden hoşlan­ m ı ş lard ı . Ayıp mı? Günah m ı ? Zel iha'ya şöyle bir bakt ı . . . Baş ı n ı sofraya eğm iş, kıpkırm ızı, hatta kulak uçlarına doğru seyrekleşen saç d i pleri terli teri i . Ama oturuşundan bel l iyd i mutluluğu . Yalnız vakitsiz gel i ş i . Gece, hen­ dekte: "Babam akşam ları içmeden duramaz. Güneş battıktan son­ ra bir ş i şe rakıyla gel iver, çok sev i n i r. . . " deyişine tamı tamamına uymam ış, i ş i erken tutmuştu. Bir sigara yakt ı . "İşe başladınız ha? N a s ı l kolay m ı?" Topa! Eskici, "Kolay o l ur mu?" ded i . "Gece ne yaptınız sineklerle?" Hepsi birden bunu hatırladı lar: Ay ışığıyla yıkanan ova, kurşun gibi yarasalar, sivrisinek v ı n ı lt ı ları . . . "Çok fena." "Fena ki fena," dedi ana. "Zeh iri i sıtmaya yakalanmazsak iyi . " G e l i nine döndü. "Çocukların c i b i n l iği n i d ikmeyi unutma ! " Ü nal, küçük oğu lun hala sinirli hal i ne dikkat ederek, kayıtsız­ ca konuştu : "Kinin, Atebirin almayı unutmayın, i l le de çocuklara. Çocuk­ lar yakalan ı rsa yandın ız. Sonra, köyde bir ihtiyar göğe baktı, ya­ kında yağmur var dedi ! " "Yağmur m u var?" ded i . "Öyle. O ihtiyar rasathane g i b i adamm ış." Küçük oğul birden döndü sord u : "Nerden b i l iyormuş?" " B i l iyor," ded i . "Nerden bi ldiğin i b i l sem ben de onun gibi . . . " "Doğru," d iye sözünü kesti Topa! . "Trablus'ta Mağrib iler vardı, ardan b i l iyorum . . . " Küçük oğu l ağasının dizini d iziyle dürttü . " . . . h avaya b i r bakarlardı, fi lan gün yağmur m u ded i ler, hfç şaşmazd ı . Avratların bastığı kuma bakıp, avradı n gebe m i , değ i l m i , gel i n m i , k ı z m ı , hatta kaç ayl ı k ham i le olduğunu b i l irlerd i ! " 233


Cavit bir dehşet ısl ığı çal d ı . B i r zaman susu ldu. Yemek yen ilm işti zaten . TopaJ Eskici otur­ duğu yere yan lad ı . G e l i n i işi an iayarak usul lac ık kalktı, alaçığın b i r kenarındaki dörtlük mor cezveyi aldı, ç ıktı . Pi lavın p i şmesin­ den arta kalan ateşin b i r kenarına cezveyi sürerken, Zel iha gel d i . Gözlerinin içi gülüyordu, c ı v ı l cıvı l . Yenge yavaşça sord u : "Han i gece gelecek diyordun?" "Gece gelecekti hacım, b i l mem ki . . . " "Hasretine dayanarnad ı m ı dersin?" Memnun, gülüverd i . "Had i b e sen d e . . . " Çömeldiği yerde döndü, alaçığın kapısından çapraz görünen içeriye kaçamak bir göz attı. "Ödüm koptu kız . . . " "N iye?" "Bizimki lerin yüzünde gözü mü var?" Ayşe gene yerden biter gibi, ense köklerinde bel iriverm i şti . '·Kimin yüzünde gözü mü var hala?" Sertçe döndü . " G i t içeri be ! " N e ol uyordu? Nenesi, şimdi d e halası . . . N iye azarl ıyorlardı? . . İçeri çeki ldi, Ü nal ' ı en iyi görebi leceği b i r kıyıya i l i şti. AzarIari arsa azarlasınlard ı , b i r daha yan larına gitmezd i biter gider. Anlatırken boyuna el iyle dağın ı k saçlarını geriye atan Ünal ' ın bu davran ışı çok hoşuna gid iyordu. Akşam da öyle, babası, dedesi, emın i siyle içerken . Halasına göre d iye düşün müştü oysa. Ama fikri n i değiştirm i şti şimdi. Halası, pis halasına göre deği l d i . B i r de gülerken sarı sarı parlayan altın d i ş i . Öyle yakışıyordu k i . . . D i z çöküp oturduğu yerde acıyan hacağını değiştird i . Saç ları, s ı k sık gülüşü, boyuna konuşuşu . . . Kime benziyordu? Akşam da çok düşünmüş, bulamam ıştı. Gene kafasına takı l d ı . B i ­ r i n e benziyordu, yakından tanıdığı b i rine ama, kime? Kalktı, hiç gereği yokken matematik kitabıyla defterini aldı, 234


gözleri Ü nal ' da, az önce oturduğu yere yen iden d i zü stü çöktü, i stiyordu ki, Ünal Ağabey' i görsün, sorsun. Söylesin, i lgilensin. Ders versin. Alaçık çad ırında yalnız kalsın lar, öteki ler; babası, an­ nesi, dedesi fi lan hep gitsinler pamuk toplamaya . . . Ö nce babası, ard ından emın isi çadırdan çıktı lar. B üyük oğul deği l de küçük, alaçıktan çıkıp da bacısıyla yengesi n i çeneye dal­ m ış görünce huyland ı . O sıra başını kaldıran bacısının bakışıyla karş ılaşınca, yüzün ü asarak başın ı nefretle çevird i . Zel iha boş bu l unarak, "Deert ! " ded i . Küçük oğu l d uymad ı . Yengesi, "Ne o?" d iye göz kırpt ı : " H i ç . Ş u n a bak, ekmeğimi kendi veriyormuş g i b i . . . " "Al i m i ?'' "Ad ı batsın soykan ın. Bir tavır, bir çal ı m . . . " "Oğlandan kıskan ıyor sen i dem iyor muyum ben?" "Kı skan ırsa kıskansın ! " Küçük oğul gerçekten d e kıskan ıyordu. Ortada babası, anası varken, daha doğrusu kız kendine kimi eş olarak seçmekte serbest­ ken, onlara neyd i? Ağabey inin yan ına giden Küçük oğu l ; "Bırak yahu," ded i . " K ı z kısmı kendi keyfine bırak ı l ı r mı?" "Bırakı lmaz da ne olur?" "Ne ol ursa olsun." "Akıl değ i l bu. Babam, anan hayatta, sonra Zel iha yetişip gel­ di, bize ne." "Sende de i ş yok ağa be. Her hal in iyi amma, bu işlerde çok gevşeksin." "Ortada fo) yok, yumurta yok oğl um. E l i n oğluna ne demeye hakkımız var?" "Yakasına yapı şır, lan derim, b i r daha buraya gel meyecen ! " "Babamız varken bize düşmez ! " "İyi . Boynuzları takalım öyleyse . . . " Ken d i alaçıklarına h ırsla gitti, öteberis i n i aldı, tarlaya gird i . 235


Babam ız varkenm i ş . . . B abamız o lmaynan ne yan i? Öldük mü? Hem ne, meyhane m i b uras ı da rakı getiriyor? K i m i stedi? B i r seslenme, i k i seslenme, tamam. Sonra. O kenefkızın nas ı l hayran h ayran baktığını gece görmemi ş m iydi? Kız kısmıydı bu be, laf mı? Göz yum da bak. Göz yum, taktırsın boynuzları . Ağarnı n mezhebi gen iş, o n a göre hava h o ş . . . Tam tepeden batıya hafifçe kaymı ş güneş, ovayı öyle b i r kav­ ram ış yakıyordu ki, küçük oğul hemencecik sırı lsıklam oldu. Duy­ muyordu teri de sıcağı da. Keşke dayatsaydı, keşke yalnız gelsey­ di ağasıgi l le . Bu ağas ı n ı n d i l inde gerçekten de büyü mü vardı , şeytan tüyü mü vardı yüzünde . . . Dayanam ıyord u . B i l mez m iyd i babası n ı o. B i r ş i şe rakıyı göster, otursun içsin, başlasın anlatma­ ya Trablus' u, dinle. Senden iyisi yok. Amma beri yanda gel i n l ik kızı varm ış, aç kurtlar kapacakm ı ş . . . Patlamış yeş i l kozatakların ağızlarından çekip çekip doldurduğu önündeki ön l üğü az arkadaki sele den i len örme kamı ş sepete bo­ şaltıp tekrar gel d i . Babası dükkana uğramazsa, ı smarıçç ı l ık, kafasına yatmı şt ı . V atm ıştı ya, babası uğramamak şartıyla. Uğramazsa, alemleri k ı ­ yak olacakt ı . B i r sefer, uğrasa da uğramasa da duvarları resim ler­ l e donatacakt ı . Zaten ne i stersen öyl e yap dem i şt i . Uğramazd ı herhalde. Uğrasa b i l e, geçerken şöyle b i r, bir kenara i l i ş ir, az şe­ kerl i s i n i yutturup, a l ı rd ı voltas ı n ı . Eskiden olduğu g i b i , oğlan Cem i l ' ler, berber Bahri ' ler de dan dun edemezlerd i . Hele etsin­ ler, hele ' Emmi, Bahri Paşa gel iyor! ' desin ler! İ nceci k, sapsarı bir y ıl an ayaklarının dibinden akıp geçti, gör­ med i . "AI Iah ' ların ı şaşırırım tümünün ! Benim babam sizin oyunca­ ğınız m ı lan? Şaka yapıyoruz mu derler? Desinler. S ı çanın şaka­ nızın içine. A l lah ı m ı i nkar edeyim . . . Doğru ldu. Karşısında oğlan Cem i l , ya da berber Bahri vardı sanki. Sanki gerçekten takışıyorlard ı da nerdeyse kavgaya tutuşa­ caklard ı . B i rden geriye dönüp baktı . Babasıyla anasından başka "

236


ötekiler tarlaya ginnişlerdi b i l e . Ü nal da. Tepesi gene att ı . U lan amma kıyaktı oğlan be ! Şaka maka derken . . . İ y i amma oğlum, bir ş i şe rakı, iki ki lo üzüm, iki kutu sardalya balığıyla ... V a l l a tamdı ha! Yan ına yaklaşan ağasına Ü nal ' ı gözüyle işaret ett i . "Bu da hangi ayak?"* Ağas ı e l iyle ' Boş ver' demek i steyen bir hareket yapt ı . "Babamgi l n iye gelmed i?" "Bel leri ağrıyonnuş ! " "Belleri mi ağrıyonnuş?" TopaJ Eskici yatağına sırtüstü uzanmıştı, karı sı da yan ına otur­ muştu, yorgun yorgun . Alaç ığın kap ısından alev alev yanan tarla­ da çal ışan kızı, oğu l ları, ge l i nine bakıyordu. Birden taşt ı : "Bakıyorum, Aladağ' dan serin sin ! " TopaJ gözl eri n i alaç ığın tavan ına d i km i şti : "Ne yapmal ıyım?" "Oras ı n ı sen b i l irsin gayri . Val iaha küçük huysuzlan ıyor, karışmam . Ayı m ı , kurt mu, neyin nesi, kimin fesi? B i r kızı kendi haline bırakırsan b i l iyorsun ... " Doğru lup oturdu. "Ne yap im? Kovayım mı? Hemen de kızımız için ge ldiği ne be l l i ? Ya deği l se? Ya kızımız için deği l de ben im için ge ld iyse?" Kadın gözlerini ovadan, ayırınamacas ına bakıyordu. Esasta o da pek büyütmüyordu ya, sonunda kötüsüne uğrarlarsa, ' Ben sana demed im miydi herif? Gevşek tutan sensin, ' d iyeb i lmek için hak kazanmal ıyd ı . Verecek karş ı l ığı olmadığı y a d a kısa kesrnek gerekt iği zaman başvurduğu çareyi gene kul land ı : "Ya neb l i im, y a nebl i i i m ! " Kalktı, yeyinti torbaları arasından un torbasını buldu. Biraz sac ekmeği, yufka, biraz da sıcak peyn iri i s ı kma yapsa fena ol maya­ cakt ı . Elenın iş, tertemiz unu leğençe den i len küçük leğene boşalt-

Yerel b i r dey i m : "Ne b i ç i m i ş ! " an l am ı nda.

237


tı, kol larını d i rsekierine kadar sıvad ı, hamur yoğurmak için suyu yan ına çekti, seslen d i : "Ge ı" şöyle, yanıma gel de su dök biraz . . . " TopaJ Eskici düşünee l i düşünee l i gitti, tahta hacağını uzatıp karısının leğençesi yan ına çökt ü . " O çocuğu buraya get irseyd in . . . " "Hangi çocuğu?" "Torununu, en küçüğü ! " "Burda ne i ş i var? Yan ında kardeşleri var zahar. . . " "Dök suyu, yavaş yavaş . . . " Dirsekierine kadar sıvalı kal ın kol l arı, kal ı n b i lekleri, iri yum­ rukları . İ ri yumruklar sulandırı l m ı ş unun içinde sıkı sıkı çal ışıyor, un haın ur hal ine ge l iyordu ağır ağır. Alaçığın önünden b i rbirini kovalayan iki küçük gölge geçti . . . Topa! Eskic i sertçe başını çevird i . Göremem işt i : ' · K i m onlar?" Seslend i : "Cav i t ! " Çocuklar dedelerin in alaç ıkları çevresinde birbirleri n i kovalı­ yorlard ı . Cavit' in e l i nde kuş lastiği, kaçıyor, abiası Ayşe de kova­ l ıyord u . B ıkmış usanmıştı bu namussuzdan. Çanaktaki bir parça yoğurd u ayran yapm ış, içecekt i . Tam tepesine d ikerken çanağın d ib i ne bir vurmuş, ayran yüzüne gözüne . . . "U lan Cav i it ! . . " Dedes inin ses ini duymuştu, alaçığa giriverd i . Ard ın dan d a ab­ tası. Dedesiyle nenesinin artlarına saklanan kardeşine koştu. B i r yanda dedesi, öte yanda nenesi . . . "N ' o l uyorsun kız?" " Koskoca kız, utanm ıyor da ! " "Doğru dur bakim ! " Boyuna azarlanan abla haksız yere gene azariamyordu işte. Herkes, herkes ona karşıyd ı . Ne yapıyordu onlara? Kendi kendi­ ne ayran yapm ış iç iyord u . Gelmiş çanağı n d i b ine . . . Gözleri dolu dolu, '·Hep o n u kayırırsın ız, hep onu ! " ded i . Nenesi, "Sen ablasın," ded i . "Utanm ıyor musun?" 238


Cavit, ''Yoğurt çal m ış ayran yapıyordu. Ayıp deği l m i , ded i m . Sövdü kovalad ı ! B e n de kaçtım ! " Abla öfkeden çı ldıracaktı. H iç, h i ç böyle şey olmam ı ştı oysa. Boyun damarı n ı şişire şiş ire bağırd ı : "Ay ya lanc ıya bakın. U lan n e zaman oldu bunlar? Ben m i yo­ ğurt çald ını?" Dedesiyle nenes i n i n arkasındaki kardeş i n i n üstüne yürii d ii . Tuttu lar. Cavit sivri çenesiyle s i n i r s i n i r gülerek, el inde k u ş lasti­ ği, alaçıktan fı rlayıp kaçt ı . Sonra hemencec ik un utuverd i ablasını li lan . Hendeğe ya i iand ı . Akşam dedes igi l kafaları çekeceklerd i nas ı l olsa, bir iki kuş vursa da kebap etti rse anasına, hiç haberleri yokken göt ürüp ön lerine koyuverse ! Alaç ı k l a rı n ı n ön ünden geçerken küçük kardeş i n i hatırianıadı bi le. Oysa annesi tarlaya giderken küçüğü onlara emanet etm i şt i . Yer yer büzii l m üş ufak cib i n l iğin altı nda zorlukla nefes a l ı p verirken göğsü h ı z l ı h ı z l ı i n i p ka l kıyor, boyuna terl iyord u . B i rin­ de sıcaktan bunalarak bir yandan bir yana döndü. Ayağı c i b i n l i ­ ğ i n sıkışık ucunu, sık ıştığı yatağın altından çıkard ı . Yüzükoyun kapanm ıştı. Ucu aç ı l m ıştı c i b i n l iğin . Açık yerden önce bir, sonra iki kocaman sivrisinek dal ıverd i . Çocuğun kıvır kıvır, ipek ç i lesi kadar yumuşak saç l ı başı çevresinde bir iki daland ı lar vını ltı lar la. Sonra ilkin biri ensesine kondu. Konduğu yer ter içindeyd i, terü­ tazeyd i . İğnesiyle kontrol etti adeta. Bir iki deneme. Sonra terl i yum uşak ete hatırıverd i iğney i . Çocuk hafif bir titreme i le sırtüs­ tü döndü. Kaçan sinek c i b i n l iğin içinde hazla, iştah la bir iki do­ land ı . Bu sefer öteki ler, ikisi birden yavrunun yanağına kondu lar. Terl i, yumuşac ık bir yanak. On lar da b i r önceki gibi bat ırdı lar iğneleri n i . Çocuğun yuınuk eli, iğnelenen yeri sert sert kaş ırken, gözler açı l d ı . Bulan ık bir aydınl ık. Tekrar yumuldu. Gene sinek­ ler. Bu kez de üçü üç yandan . . . C i b i n l iğin altı ndan çıktı. Çevresi­ ne uyku lu uyku lu bakınd ı . Ki mseler yoktu. Annesini arandı en çok. Yüzü ağlayacak gibi oldu, sonra birden hiç beklemed iği bir şey . . . Alaç ığın kapısı yanında duran yağurt çanağının yanında bir kım ı ltı. 239


Esmer, kaypak bir kımıltı. Çocuk safi d i kkat kesi l erek emekledi çanağa doğru, durdu. N ereden b i l ecekti o esmer, kaypak kımı ltı­ nın yı lan olduğunu? B i lse b i l e . N eydi yı lan? Yaklaşırsa yanına ne yapard ı? Nas ı l sakard ı? Sokun ca ne olurdu? Ayağa kalksa, esmer kaypak k ı m ıltının kaçacağını kimden öğrenm i şti? Ne b i l iyordu bunu? Kalkınadı ayağa. Emekteyerek az daha sokuldu. Çanaktak i yağurda başını daldırm ı ş içen hayvanda b i r kuşku. Antenieri var­ d ı da i şaret m i almıştı? Döndü, yağurt bulaşıkları iç indeki başını çevird i , ufacık, boncuk boncuk gözleriyle buz gibi bakt ı : B i r ço­ cuk! Y ı l an ne b i l iyordu çocuktan zarar gelmeyeceğini? Aldırma­ d ı . Yoğurttu önündeki, her zaman eline geçmeyen. Tekrardan ye­ meye koyul d u . . . Çocuk yaklaşıyorrlu ağır ağır. Tam yanına geldiği halde kaç­ ınadı yılan. Çocuk yumruk sal l ad ı . "Had i ! M amm a ! " Y ı lan yer değiştird i sadece. Yoğurdu ç o k lezzetl i b u l m u ş ola­ caktı. Yazın ı n yüzünde, bundan daha tatl ısını. . . Başın ı tekrardan daldırd ı . Çocuk s i n irtenerek yeniden sal ladı yumruğunu. "Hadi, mamma, had i , git ! " Esmer, pırıl pırı l k ı m ı l t ı boncuk gözleriyle soğuk soğuk bakıp öyle b i r tısladı ki, çocuk korktu. Gücünün yettiğince bağırd ı : "Anneee ! " Y ı l an b i r tehl i ke sezm i şçesine başını kaldırd ı . Kaçacak olduy­ sa da, ' Anne'den karş ı l ı k gelmeyi nce, yeniden daldırd ı başını ça­ nağa. Çocuk tekrarladı : "Anneee ! " Y ı lan gene d i n ledi. B u kez sinirli b i r ses, büyük birinin ses i . "Uyandın m ı anam? Uyandın m ı?" "Abba, mamm a ! " İ şin şakası olmad ığını anlamıştı yılan . Alaçığın içine doğru aktı gitti. Abla içeri girm i şti, kardeşini kucağına aldı. "Can ım canım, nas ı l da terlemiş ... " 240


Çocuk yarım yarım konuşmasıyla bir şeyler anlatmak istiyor, an latamayınca da sinirleniyordu. "Mamma, kaka, buuu ... Mamma ! " Abla, kardeşinin parmağıyl a i şaret ettiği yere baktı, ayranlaş­ m ı ş yağurt çanağın ı gördü. Sahi, yoğurdu ayı'an yapmış, Cav it ' i n yüzünden içemem işti. Kucağında kardeşi, eği ldi, yağurt çanağın ı yerden aldı : "Peki peki, iç bakalım had i ! " Çocuğun derd i o deği ldi, içmek istese b i le, anlatmak istediği başkaydı . Başkayd ı ama anlam ıyordu ki ablas ı . Çocuğun boyuna "Mamma, kaka, buuu . . . " deyişlerin in sonu gel m iyordu. "Eee," ded i . "Sus bakalım had i ! " Çocuk ağlamak l ı , abiasma dargın dargın baktıktan sonra çare­ siz, ayranı yudumlad ı . B i r yudum, iki yudum . . . Kabı itti ağzıyla. Abian ın can ına m i nnet, arta kalan ı d i kti tepesine. Kabı bir kenara atı p çıktı alaçıktan. Kucağında kardeş i . Annesi, babası, emmisi, pis hatası, öteki . Ötekini kime benzettiğini yen i baştan düşündü, bulamad ı gene. Ö nüne düşen bir tutarn saç ın ı başının bir hareke­ tiyle geriye atışı, gülüşü, sarı sarı parlayan altın di şi . . . B i rden Ca­ vit ' e gözü takı l d ı . Taa hendekierin orda, e l inde Ünal Ağabey' in getird iği kuş l astiği, kuş aviarnaya çal ı şıyordu. Pis yalancı . Dede­ sine "Yoğurt çald ı ! " d iye yalan atmı şt ı . Dedesine rakı , sardalya bal ığı, Cavit'e kuş lastiği, fakat kendisine? Hiç. Pis halasına da bir şey getirseyd i h i ç sevmeyecekti ama, getirmem i şt i . Konuşur­ ken hep gülüyor, sık sık halasına bakıyord u . Baksın. Bakmaynan ne çıkard ı ? Peki ama, annes iyle ne konuşuyorlard ı ki üstlerine gidince huylanm ıştı? Annesine ne o luyordu? Ondan saklaınıştı da konuştukların ı . Saklasınlar. .. E l inde olmadan Cavit' i n avianınaya çal ı ştığı hendeğe gitm i ş­ t L Kucağında kardeş i . Cav it ' i n avlandığı hendeğe vard ığından habersiz ya da gördüğü halde farkında deği l . Cavit birden dönüp de ablasını yanı başında görünce, o sıra n işan almaya çal ı ştığı ti­ b i l iden vazgeçt i . Lastiğini gururla gösterd i : 24 1


"Baak ! " Ab l a, halasıyla annesi n i n gizl i gizl i konuştuklarını, ondan saklad ıkları şeyi unutarak, "Ne olmuş?" ded i . "En i ştem getird i ! " Ayşe çok ayıp b i r şey işitm i ş gibi e l i n i ağzına götürd ü . ' ' E n i şten m i ? H i i i . . . Ne ayıp. Halarn duymasın ! " "Duyarsa duysun k ı z ! " "Terbiyesiz." "Sensin ! " "Dur sen, sen i söylemezsem ! " Cavit omuz s i l kti, sonra t a i lerdeki kocaınan keseğİn üzerine konan esıner, aynak, bıcır bıcır bir kuşu gözüne kestirerek abia­ sın dan uzaklaşt ı . S ine sine ilerl iyordu. Arada duruyor, diz çökü­ yor, n i şan al ıyor, last iği tanı kul lanacakken, kuş ka l kıyor, bir iki kanat ç ırpı ş ıyla on metre ötedeki bir başka keseğe yer değiştiri­ yordu. Peki ama bu oğlan bir şey mi b i l iyordu da 'enişteın ' dem işti? B i l iyordu herhalde. Söyleınezd i ki. Annesine sorsa? O da halasın­ dan yana ol masa, halası azarlad ığı s ı rada arka ç ı kard ı . Hatası, annesi, nenesi . . . Herkes ona karşıyd ı . Ü nal Ağabey bile. Oysa na­ s ı l beğen iyordu onu. A l n ına düşen bir tutanı saç ı n ı baş ı n ı n b i r hareketiyle geri atışı, gü lünce sarı sarı parlayan a l t ı n d i ş i . İ lle b u . Bu a l t ı n dişle Cenap Öğretmen ' e benziyordu. A sah i . . . K a ç vakit­ tir düşünüp düşünüp de bulamad ı ğ ı . Beşinci s ı n ı fı n öğretmen i . Kurtuluş Bayramı 'yla öteki bayramlarda sert sert komut veren. Bü­ tünlemesi n i verirse beşe geçecek, beşe geçi nce o da geçen yılki beşin öğrenci l eri gibi, Kurtu luş Bayram ı ' nda melek olur, ipek l i beyaz entari ler, tü l ler içinde, kocaman tekerlekli, ç içekler v e def­ ne yapraklarıyla donat ı l m ı ş arabalara biner . . . "Ayşeee Ayşe ! " Döndü: Nenesi alaçıktarın ın yan ından seslen iyordu. "Buyur nene ! " "Gel buraya ! " 242


Kucağında kardeşi, ter içinde, nenesinin yolunu tuttu. Cav it ' i n 'eniştem ' demesi . Sah i, enişteleri olsa . . . Ama hayır, o pis halaya göre değil o. Pis halası, evet pis, pis işte ! Nenesi alaçığın yanında üç iri çak ı l taşının üzerine yerleştirdi­ ği kapkara sac ın altına doldurduğu çalı ç ı rpıyı ateşlerken, "Bırak o çocuğu da yard ım et bana yavrum," ded i . Ayşe kardeşini yere b ı rakt ı . Ateşlenen ç a l ı çırpı birden kibrit gibi parlad ı . Kupkuru çal ı lar alev alev yanıyorlard ı , harı ltıyla. Ortal ığın dehşet l i sıcağına çalı ç ırpının sıcağı karışmış, hava da­ yan ı lmazlaşm ışt ı . Nene aldırm ıyordu. Oklavayla yuvarlak yuvar­ lak açı l ıp incelt i l m i ş hamur yufkalarından birini aldı, kızgın sac ın üstüne koydu . Koymas ıyla beraber ince, sigara kağıdı kadar ince hamur yer yer kabard ı . Nene evraaç den i len kılıç gibi yassı tah­ tayla sık sık ters yüz etmese, yufka ekmek yanacaktı . Oı1al ığa m i s g i b i ekmek kokusu yayı lm ı şt ı . A l n ı önce bu lgur bulgur terleyen neneden şimdi su gibi ter akıyordu. Torununa çıkıştı : "Öküz gibi bakacağına si lsene teri m i . N iye çağırd ı m sen i bu­ raya?" Ayşe davrand ı . Nenes i n i n bel indeki kuşağa saku lu kirl i bez parçasını çekip aldı, tulum gibi yer yer sarkm ış yüzünü sildi, içer­ Iemiştİ gene. ' Ö küz gibi bakacağına'ymış. Ben i buraya niçin ça­ ğırdığını ne bi leyim? Nenesinin gözaltı ndan baktığını görınüyordu. Bu kızı sev iyor­ du nene. Cavit pek dik kafal ıyd ı ama bu, uslu. "A l lah ta l i h i n i açık ets i n ! " Hooş, o zamana kadar. . . Oğu l ları ısmarıççı dükkan ı n ı açar da işlerin i yoluna kor, gü m güm gümüleyen konağa yerleşirlerse . . . Bu deği l, Zel iha'ydı o n u düşündüren. Zeliha o zamana kadar akı l l ı uslu oturursa . . . Döndü, tarlaya, pamuk toplayanlara bakt ı . Ünal gözüne çarp­ mıştı ilkin, yan ında Zel iha. Kaşları çatı l dı. B i r şeyler konuşuyor­ lar gibi gel d i . E l i nde olmayarak m ırı ldandı : "O ne? Ne kon uşuyorlar onlar?" Ayşe de bakışlarını hemen o yana çevirm i şt i : 243


"Kim nene?" "Halan la o oğlan . . . " Aklına gel ivereni atıverd i : "Terbiyesiz Cavit ona en iştem d i ­ yor! " Torununa d i kkatle bakt ı : "En i ştem m i d iyor? B u d a nerden ç ı ktı?" "B i l mem. Dem i n öyl e söyled i . " Löp l ö p kad ın baş ı n ı iki yana sal lad ı , lahavle çeker g i b i . M i ­ m iyle noktasıyla çocukların ağzına düşmüştü demek. Demek her şey olup bitmiş, m i l let kendi kend ine gel i n güvey olmuştu? Ko­ cası da. O da Aladağ' dan serind i . Bes küçük oğl u . B üyük zaten karı şmazd ı böyle şeylere . İ yi ama . . . Arnası ne? O da bir oğu l ları sayılsa, üste l i k gözü açık, cin gib i . Sulu dereye götürüp de susuz getiren lerden. Şeytan ın pabucunu ters giyd irir. .. Ö ğlen i n bu sarı s ıcağında üşenmeden kalk, rakı makı al, kan tere bata ç ıka tozlu yol l arı tepe le, gel . . . Eşşek olmal ıyd ı ki anlaması n . Zel i ha i ç i n gel­ diği meydandaydı . TopaJ istediği kadar o değilden gelsin * . Kaç ı n kuras ıyd ı o. B i rine şöyle bir bakması n . B i r baktı m ı , yeter. . . G ö k uzak uzak gürleyince akl ı ndakiler s i l in d i . Baş ı n ı kald ırd ı , bulut aradı aç ık mavi gökte. Yoktu . Yoktu a m a nerde gürlemişti gök? Tarladaki ler de duymuşlard ı gök gürü ltüsünü . B i r an işi bıra­ kıp doğru larak anaları gibi bulut arad ı lar. Gök tertem izdi, görü­ nürde mend i l kadar ol sun bulut yoktu . Ü nal, "Demed im m iydi?" ded i . "Köydeki adamı n ded iği ç ı ka­ cak ! " Zel iha sert sert bakan küçük ağasının bakışıyla karş ılaşmasa, Ü nal ' ın yüzünü doya doya seyredecekt i . Olmad ı . Ne pis insand ı şu. Ağa olduysa Al lah olmad ı ya ! Ne vard ı korkacak ! N iye çeki­ n iyordu? Ö nünde babası , anas ı, büyük ağası vard ı . . . B üyük oğul, "Yağmur yağarsa yandık," ded i . Küçük sinirli sin irl i, "Dizanteri olur, geberir gideriz ! "

* Üstüne kondunnasın. 244


Ü nal güldü. "Destur yahu . . . Ölüme çok var daha enişte ! " ' En i şte' sözüne içerleyen küçük oğu l az kalsın parlayacaktı, tuttu kendi n i . B u oğlanl a en inde sonunda kapışmazlarsa çok iyiy­ d i . Lakin o . . . Pişkin m i p i şkin, gülüyor, söylüyord u : "Gece biz kafaları çekerken hastırmalı ki, sıçana dönmel iyiz. S ize bir şey söyleyeyi m mi? B ugün akşama kadar güneşte iyice kuruduk. S i z zaten sabahtan beri, köseleye döndünüz. İ y i b i r yağ­ mur . . . Ha?'' "Ağzını hayra aç," dedi Zel iha. "Sen i stemiyor musun?" Küçük ağası n ı n aksi bakışına tasiayarak baş ı n ı eğerken mırıl­ dandı : "istenir m i?'' A l lah kahretsin, kahretsindi şu aksi ağlam. En iyisi yengesi­ nin dediği. Açsın kocasına, kocası da küçük ağasına usulüyle . . . Ö dü kopuyorrlu çocuğu tersleyiverecek d iye . . . Doğruldu, beyaz başörtüsünü çenesi n i n altında çözüp yeniden bağlad ı . B u işi yaparken yanındaki Ü nal ' la göz göze gel i verd iler. Del i kanl ı, genç kızı çtidırtan o sarı altın d i ş iyle gülüverd i : "Ne o ? Susadı n m ı?" Zel iha küçük ağasın ı kol layıp işine dairlığın ı görünce, c ilve l i biçimde gözlerin i yumdu, açt ı . Ü nal ' ın çok hoşuna gitm i şt i b u . Ayı p olmasa y a da küçük ağası dan d un etmese, etmeyeceği n i b i l­ se . . . "Şimdi ! " Sord u : "Eeey m i llet ! Susarl ı k deği l m i?" Susuzluktan kavrul uyorlardı . B üyük oğul, "Soruyor musun?" ded i . Küçük h ı rs ı ndan ses çıkarmadı . Ü nal i ç i n hava hoştu. Parma­ ğıyla alnının terin i s i l i p ' kaynanası ' n ın yufka ekmeği pişirmekte olduğu yana h ızla gitt i . Kadı n güneşte ateşin karşısında şırı l şırıl terl iyordu. ' Damat ' ağız kalaba l ığıyla sokuldu: "Vay anneciğim? Ne yapıyorsun? Ekmek mi? Bazlama da ya245


pacan m ı ? Oh be. Ekmek kokusu; öyle severim k i . . . Akşama iyi­ yiz desen e ! " Kad ı n ı n karş ı l ı k vermesine kalmad ı , alaçıktan ç ı kan Topa! karşı ladı : "Bak hele bak, oğluma bak be . . . Bu gece b i ldiğİn gibi değ i l iz. Şahız bu gece şah ! " Terl i ter l i dönen kad ın, "Senin şah o l mad ığın gün var m ı?" dedi . "Yok, hem i de olmayacak bundan sonra ! " "inşallah . . . " Ü nal yan ına soku ldu, göz kırpt ı : "Ben sen in yerine dünya ka­ dar kütlü toplad ım. Güneş usul usul dcvri l iyor. Salata malata ha­ zır o lmal ı, biçim! i çekmel iyiz kafaları ." "Bak hele bak ! " dedi Topa! . Lakin havan ın gürlemes i . . . A n a başını sal l ad ı : " B i r yağarsa . . . " "Yağarsa sonu ölüm deği l ya annec iğim. Sağlık olsun be. Öyle deği l mi babac ığım? Siz şimdi yağmuru bırakın da, m i l let susuz­ luktan kırı l ıyor ! " Dem inden beri gözlerini yüzünden ayırmamacasına, hayran l ık­ la bakmakta o lan Ayşe ' ye döndü . "Sen bari düşün Ayşeciğim ! " Ayşe tokat yem iş gibi sars ı l d ı . ' Ayşeciğim' m i ? Ö nce şaşkın, sonra sevinçten çalkal anarak fı rlad ı , alaçığa kurşun gibi gird i . Ayşeciğim dem i şti, Ayşec iğim ! Ç inko tasla bakır güğümü kaptı, d ı şarı ç ıkarken kapıda karşı­ laştı. Hep o öğretmen, Cenap Öğretmen' i hatırlatan bakışı, saçını arkaya atışı, altın dişini sarı sarı göstererek gü lüşü. Dayanamad ı . "Siz kime benziyorsunuz bilin bakim ! " Ö nce ciddi leşti, sonra gülmesi bütün yüzüne yayıldı, yum uşak yumuşak sord u : "Kime?" " B i l senize . . . " 246


" B i lemem ki . . . " "Cenap Öğretmen ' e ! " " K i m o?" "B izim oku lda, beşierin öğretmeni . . . " "Sen çok mu seversin onu?'' "Kimi?" "Cenap Ö ğretmen ' i?" Utanarak baş ı n ı önüne �ğd i . "Çok," ded i . Çenesinden kald ırd ı : "Demek çok seviyorsun? Ben i de onun kadar sevecek m is in?" Başı dönüyordu. Sevmek, hem de nası l . Ah bilse, biJ iverse nasıl seveceğin i . El inden tasla güğümün ne zaman, nasıl al ındığını, onun ne çabuk güğü m l e uzaktaştığını duymad ı b i le . Baş ı n ı kaldırıp baktığı zaman ta nerelere gitmişti. Ağlayacak gibi oldu. B i r yal­ nızlık, bir boşa lma. Ne d iye gitın İştİ sanki? N için ' Seveceğim, tabi i seveceğim, valiahi b i l lahi seveceğim . . . ' demem işti? "Gel buraya ! " Nenesi gene. Gitti . "Kızım sen i n akl ından zorun mu var?" "Neye nene?" "Bir de soruyor? Şu yüzümün terine bak ! " istemeye istemeye dem inki bezi aldı, nenesinin terin i sildi. Akl ı onda. Tab i i sevecek. Halasının inad ın a. Halası duysa . . . Duysa deli olur. Olursa olsun. Cenap Öğretmen ' den de güzel i şte. Tabi i gü­ zel, tabi i tab i i . . . "S i l ! " S i ldi, bakmadan yüzüne. Halası n e b i l ecek, ' Ben i d e onun ka­ dar sevecek m isin?' dediğin i . Söylemez ki. N iye söylesin? İkisi­ n i n arasında b i r şey ... İ kisin in, elbette ikisinin, tab i i . A, kime ne? ' Beni de onun gibi sevecek m isin?' demed i mi? Boyu mu küçük? Hiç de bile. Gelecek ay on b i re girecek. Hatası? On altı yaşında. Ne, beş yaş çok çok. Beş yaştan ne çıkar? Yüksek topuklu giyse, 247


halası gib i . G iyer. Annem annem, bana yüksek topuklu ayakkabı a l der. Babas ı mı? Babası bir şey demez. Dese b i l e ' Canı m baba­ cığım' derim, ' B izim oku ldaki Rana gibi, ben de yüksek topuklu istiyorum ! ' H içbir şey demez babası . Peki, der. A l ı rlar: G iyer. O zaman halası kadar olmasa b i l er boyu, gene de . . . Şu pis Cavit. Ona söylemeyeceğim, ' Beni de onun kadar sevecek m isin?' dediğin i . B i r duysa, yı lan g i b i çocuk. Hemen annesine, arkadan babasına, nenesi, dedesi, emm isi . . . En iyisi d uyurmamak. Duysa b i l e inan­ maz ki. Apta l . Yoğurt çaldı da ayran yaparken, dedi , edepsiz. O duysa ! Duysa ayı plar herhalde. P i s Cavit b i lse, hemen yet i ştirir ayram, Çaldım m ı ? N iye çalacak m ı ş ı m? " S i l sene kız."

18 Yukarda kırık ay, kül rengi kalaba l ı k bu lutların içinde harman­ lan m ı şt ı . En küçük bir esinti yoktu. B oğucu bir sıcak kaplaın ıştı ovay ı . Pus gibi. S ivrisinekler belki de her geceden çok, aç kurtlar gibi çökmi.işlerd i alaç ıklara. Topa l ' ların alaçık kapı s ı üzerindeki sopaya geçiri l i küçük gemi c i fenerinin çevresinde dolanan perva­ neler her geceden çoktu. Kend i lerini fenerin ölgün, sarı ışığına ç ı l gıncasına atıyor, fenerin s ıcak, kal ı n cam ına toslayıp geril iyorlard ı . Kocaman, uyuz bir köpek nerdense çıkt ı . Küçük gem i c i fene­ rinin sarı sarı ayd ı n l attığı alaç ı k l arın önündeki dağın ı k sofrayı görünce şaşk ı n l ı kl a durdu i lk i n . Nası l o lurdu? Sofra, üzerinde ekmek parçaları, bulaşık kaplar, b irer kenara yuval anmış boş sar­ dalya kutuları, peyn ir parçaları . . . Nas ı l ol urdu? Usul usul yürüdü, durdu, gene çevreyi titizlikle kollad ı . İ nana­ m ıyordu. Olacak şey deği l d i . Kuru l u sofra, bulaşık kaplar, ekmek parçaları . . . B i rden sivrisineklerin saldırısına uğram ışçasına oldu·

248


ğu yere çöktü, d i ş l eriyle sert sert kaşındı, kalkt ı . S ı rası m ıydı? S ivrisinek, kene pire . . . S ı rası m ıyd ı yani? B i r an zifirli kapların kokusuyl a sarhoş oldu adeta. B irbirine geç i k böğürlerinde s i n i rl i b i r titreme, ıslak, kımıl kımıl bumuyla soku ldu. Yemek artıkları i çindeki bulaşık kapl arı yaladı yalad ı yalad ı . Yaladıkça açl ığı şahl an ıyor, şuh landıkça yal ıyordu. Der­ ken şehvet( i bir m ırıltı, sonra i n i lti . . . Kaplardan birini ön ayakları arasına al ıyor oynuyor, sonra onu bırakıp bir başkasını, daha son­ ra bir başkası n ı . N e yapsa boş. Ekmekleri yed i yuttu, sıra boş sar­ dalya kutularına gelm i şti . Gelmişt i ama, boş kutuların bakı r sa­ hanlara değmesi orta l ı kta tıngırtı yaratıyordu. Dal m ı ştı . B i r i n i n gelmesi, gel i vermesi, e l indeki sapa ya da taşla can ını yakması . . . Diş i bir köpeğin yavrusuyl a aynarken duyduğu hazzın ın ın ltı­ s ı i ç i nde coşmuştu ki, TopaJ Eskic i ' n i n karı s ı sivrisineklerden huylanarak alaçıktaki yatağında kaşı nmaya başlad ı . Hart hart ka­ ş ı nıyor, sinekierin ısırd ığı yerleri tırnaklarıyla kanatıyordu. B i r­ den d ı şarıda b i r köpeğin bulaşık kaplarla oynadığının farkına va­ rarak yataktan kalktı, alaçığın kapısına gel d i . Kocaman, uyuz bir köpek bulaşıkları b i rbirine katıyordu. S ivrisinek, uyku, mundar köpeğin i l i ştiği kaplar. .. B i r sapa kapıp fırlad ı . Kocaman köpek, ondan beklenmeyen bir çeviki i kle ovan ın karan lıkianna daldı gitti. S ivrisinekler, uyku, mundar köpeğin i l iştiği kaplar ... Açı lm ı ştı çenesi . "Al lah kahretsin böyle gel i n i , A l lah kahret­ sin!" Köpeğin mundar ettiği kapları, ekmek ufakların ı, çatal ları ka­ şıkları toplarken susmak b i l miyord u : " . . . U lan eşşek sıpası, kocan, kayınbaban, m i safir oturmuş i ç i ­ yorlard ı , s e n de oturuyordun yan larında. Ne h a l t etmeye cehen­ nem olur giders i n de sofrayı yüzüstü bırakırsın? Ben bu yazın ı n yüzünde itin mundar ettiği kabı kacağı nas ı l kırklarım?" Aklına kızı ge l d i . Akşam onu da oturur bırakın ıştı yengesiyle birlikte ! Kapları fi lan unutarak alaçıklarına şüpheyle girdi, kızı n ı n ya249


tağına bakt ı . İ çeris i alacakaran l ı k o l duğundan göremed i . İ yice sokuldu, yatağı e l iyle yoklad ı, yüreği ağzına gelerek, ateşe dokun­ muşçasına kalktı, alaçığın önüne heyecan la çıktı . B i r süre e l leri bel inde, çevreye sinirl i sinirli baktı. Harman ianm ış ay, sivrisinekler yükl ü sıcak, köpeğin mundar ettiği kap kacak . . . Nerdeydi bu kız? Gecenin bu vaktinde nereye giderdi? G itti, ne halt ediyordu? Onun­ la m ı? Ya başına bir çorap ördürürse? İş işten geçmiş, her şey mahvolmuşçasına olduğu yerde çömel­ di, başını avuçların ın içine ald ı . Bu ne kızgın lıktı? Ana, baba, ç i f­ te ç i fte kardaşlar . . . K ime çekm işti bu? Tam zamanıyd ı , b i l iyordu ama, gene de . . . En biri küçük, sezse . . . Seziverse . . . Çömeldiği yerde doğru ldu, uzaklara, t a uzak lara bakt ı . Y a şu sıra babası, küçük ağası uyansa da işin farkına varsalar? Ya oğ­ lan la bıçak bıçağa gelseler? Deliyd i , mücerret del iydi, aklından zoru vardı bu kızı n . B i rden akl ı na küçük gemici feneri gel d i . Onu ası l ı olduğu yer­ den alsa bir başka yere assa ya da söndürse, del i kız farkına varıp döner gel i r m iyd i acaba? Aklına yattı, feneri önce kıstı, sonra ca­ m ın ı kaldırıp üfled i . Oıta l ık büsbütün kararınad ıysa da, kalaba l ı k bulutların perdelediği ayın kül rengi ışığı ovan ın p u s l u sıcağını artırd ı sanki. Zel iha, kaç vakittir gözüyle kontro l edip durduğu küçük gemi­ ci feneri n i n önce kısılıp sonra da söndürü ldüğünün farkına varın­ ca telaşlandı . "Ben gid iyorum ! " Ü nal an lamarn ı şt ı i l k i n . Kol ları aras ındaki kızı kolay kolay bırakmak n iyetinde deği l d i . "N iye? Ne var?" "Fener, fenere bak ! " Ünal döndü, bakt ı : " K i m acaba?" Zeliha ayağa fırlam ıştı bile. "Kim olursa olsun. Had i bana müsaade ! " 250


Ünal bu gece de kaç ırman ın yarım kal m ı ş l ığıyla bir küfür ını­ n idanarak cebinden sigara paketiyle kibritini çıkard ı . Sonra vaz­ geçti . Bomboş, fin fin karan l ıklarda kibrit çakmak h i ç de uygun deği ld i . Gözleri h ızla uzaklaşan kızın beyaz gö lgesinde, sigara paketiyle kibriti yen iden cebine itti . Zel iha beyaz b i r gölge gibi bir zaman gitti, sonra oturdu, tarla­ da sind i . S ine sine yürüdü bir süre. Pamukların arasında sinerek yürümek zor deği lse b i le, rahatsızlık veriyordu. Boy atm ı ş pamuk­ ların kozalakları, çörü çöpü hacakl arına sürtünerek huylandı rıyor, canını yakıyordu. En iyisi tarladan kıyıya çıkıp hendeğin içinden dolaşmaktı. Ö yle yaptı. Hendekte iki kat, h ızla ağasıgi l i n alaçığı hizasına gel ince kafasında şimşek çakt ı : Yengesi n i uyandırsa? Tamam. Feneri önce kı san, sonra da söndüren babası, daha kötüsü küçük ağası i se, nerden geldiğini sorsa, yengemle otum­ yorduk d iyeb i l ird i . Hızla büyük ağasıgi l in alaçığına gel di . Kapıda b i r süre durdu . İçeriyi görmeye çal ıştı, göremed i . Hafif, çok hafi f b i r alaca içinde insan, yatak, cibinl ik, çoluk çocuk adına karınakarışık bir bulanık­ lı k. G i rse m i , girmese mi? Hala yüreği alab i ld i ğine çarpıyordu. G irdi . Ağır ağır i lerled i . Makara l ı horu ltudan ağasının yattığı yeri keşfederek gitt i . Karısı yan ında yatard ı herhalde. Tamam. S ıcak ve sivrisineklerin vını ltı larla dolandığı ağır hava. Ağasının yan ında yatan karartıya iyice eği l d i . Yengesi . Omuzunu d ü rttü, ikinci dür­ tüşte kad ın heyecan la sıçrayıp oturd u : "Kim o?" "Susss ! " Ağası hamurdanarak b i r yandan b i r yana dönd ü . Yenge an lamıştı . Kocasının yan ından usul lacık kalktı, d ı şarı ç ıktı l ar. "Hayrola?" "Hendeğe gitt iydi m ya?" "Ee?" "Bir baktım fener kısıldı, sonra söndü . " "Sahi i?" 25 1


"Gözüm ç ıksın k i . . . " "Kim?" " B i l m iyorum. Küçük ağarnsa d iye buraya geldim. Seninle oturuyor olalım bari. Sorarlarsa, benim yan ımdaydı de, e m i ? Yenge esnerken başını sal l ad ı . "Hadi ben gidiyorum, yat sen de." H ızla ayrıl ı p kend i alaçıklarına gitti . Anası, alaçığın öbür ya­ n ında sinirli sinirl i d i k i l iyord u . K ızını yerden b iter gibi görüve­ rince ürktü, ama kendini çabuk topl ad ı : . "Nerden bu gel i ş kız?" Kayıtsızca, "Yengemin ardan," ded i . Ana her şeyi düşünmüştü de bunu düşünmem işti. Olab i l i rd i . Olab i l i rd i ya, gene de anlam l ı anlam l ı sord u : "Yen gen i n yanında ne i şi n var bu saatte?" K ı zd ı : "Yalan söylüyorum, dostumla beraberd i m ! " Ana yüz göz o lmak i stemiyord u : "Tuh," ded i . "Fah i şe ! " "Ağzını bozup durma çok. Sıcak, s inek . . . N e yapal ım? Oturuyorduk . . . " "Sofrayı n iye kaldırmad ı nız?" "Sen yatmıştın, babam mabam içiyorlard ı . .. " "O oğlan defalup gitti mi? Canı sıkıldıysa da bozmadı : "Ne b i leyim ben?" "O kaplar kırkianmadan kul lanı l maz . . . " "N iye?" "İt bu laştı." Zel iha ucuz atiatmanın sevinciyle, alaçığa gird i . Y atağına dev­ rild i . Kalbi hala çarpıp duruyordu. Fener mener . . . Ne d iye bırakıp gelmişt i sanki? isterse küçük ağası olsun. Heye, orda onun layd ım dese ne lazım gel ird i? Çocuk her şeye razıydı . İsteyim d iyordu, yok. Kaç bana d iyordu, yok. Gerçekten de, dediği kadar vardı, çok korkaktı . Korkacak h içbir şey yoktu oysa. Nasıl olsa birine verilme­ yecek m iydi? H a bu olmuş, h a da başkası. Her şey bununla yaptı252


ğı g i b i başlayacak, bunun yapabi leceği kadarla son b u l acakt ı . Sonra? Sonrası gebel i k, çoluk çocuk, yu rt yuva. A lacakaran l ı k boşl ukta ç ı p lak ayaklarıyla ko l l arı n ı boyuna saliayarak sivri si nekleri kovuyordu sözde. S ivri sineklerse avuç avuçtu . V ı n ı lt ı larla i n i p kalkıyor, şuras ı n ı burasını yakareasma dağl ıyorlard ı . Hendeğin içinde kucağına oturtmuştu . E l i � i koltuk altından sokmuş, göğsünü kuvvetle tutup kendine çekti kten sonra dudağı­ n ı dudağına yapıştırmıştı. Sıcacıktı dudakları . D i l i , dişleri ... Olursa bu, olmazsa başkas ını istemiyordu. Deği l küçük ağas ı , anası ba­ bası razı ge lmesinierdi i sterse ! S inekler, sivrisinekler . . . Razı ge lmeseler d e heps i n i ç i ğneyip ard ına düşse . . . Basıp git­ seler şehre . Şeh irde ne iş o l sa tutarım dem işti . E l inden her b i r zanaat ge l i rd i madem . . . B i r zamanlar ağas ı n ı n çal ıştığı fabrikalar­ dan birine girse, fabrikan ın bul unduğu mahalledeki kira l ı k oda­ lardan b irine yerleşseler, ağas ıgil gibi, tıpkı ağasıyla yengesi gib i . Gerekirse o d a çal ışırd ı . Yengesi nas ı l çalışmıştı ! B irl ikte i ş e gi­ der ge l irler, fabrika kantİn inde yemeklerini yerler, paydoslarda birl i kte çıkarlard ı . Yatmadan yatmaya gel irierd i eve. Ne bulaşık ne tahta ... Ama hayır, bulaşık olmasa bile çamaş ır tahta derd i . . . Olsun. Haftada b i r çamaş ır yıkar, tahta si lerd i . S ı rt sırta verdi ler mi, ikisinin kazanc ı . .. Bugün, babası n ı n evinden çok daha rahat ederdi o zaman . Varsın babas ıyla anas ı , sırt s ı rta verip ısmarıççı­ l ı ğa i ş i döken oğul ların ı n güm güm gümüleyen konakları nda d i le­ d ikleri gibi . . . V ın ı ltıyla ge len b i r sivrisineğİn gerdan ı n ı yakması l Hırsla doğru ldu sırtüstü yattığı yerde. Al l ah kahretsindi pamuk top l amayı da, yazının yüzünü de. S i nekler, canavar gibi sinekler. Bir an düşünmesine o l sun fırsat verm iyorl ard ı . En iyisi, bütün bun ları açıp, "Al beni , beraber gide l i m şehre ! " demekti . Dedikle­ rini yapsalar da tutsalar şehrin yo lunu. Ne ol urdu? Yaşı m ı küçük? Küçük olsun. Onu hapse mi atarlardı ?

253


Ürktü. Hapse atarlarsa k i m bakard ı? Yemeğini kim götü rür, kirlenen çamaşırların ı kim yıkard ı? Yaşı küçük d iye hükümet ana­ sına babasına tes l i m eder, anası babası da . . . İ l le de küçük ağası ! Deği l hapishaneye yiyecek göndertmek, kapıdan d ı şarı bırakmaz­ l ard ı . Ne l anetti şu küçük ağası ! Belki de şehre, artlarına düşer gel ird i . Gelir, onunla kavga eder, çeker b ıçağın ı ya da kunduracı falçatası n ı . .. En iyisi her şeyi i nceden i nceye . . . Gene b i r s ineğİn yakmas ı . . . Yanan yeri kanatıncaya kadar ka­ şıdıktan sonra yatağında oturdu. Şeh i rde eyleşmek n iyeydi? M a­ dem e l i nden şoförlük gel iyordu, bulurdu şoförlük ü stüne b i r iş, basar giderlerdi uzak uzak. Dünya büyüktü, A l lah büyüktü. G ider­ ler, bir başka büyük şehri n herhangi b i r kenar mahal lesinin kira­ lık bir odasına yerleşirler. isterse bırakır şoförlüğü, gittikleri şeh­ rin fabrikalarından birinde birlikte çal ı ş ı rlar. Babası, anası, i l le de küçük ağası nerden bilecekler gittikleri yeri? Harmanianmış ayın ortalığa vuran hafif alacasında gözleri se­ vinçle parlad ı . Akl ına yatm ıştı, bu daha iyiydi . B i l iyordu, n ikiihsız yaşayınca çocukları olsa piç düşerdi, b i l iyordu ama, ne lüzum var­ d ı çocuğa? İki y ı l . İki yıl sonra nikiihları kıyılab i l irdi, o zaman iste­ diği kadar çocuk doğururdu ona. Uykuya ne zaman geçti, sabah ne zaman oldu? "Zalha, kız, Zalha ! " Anas ı . Babası yatağında oturmuş kahve iç iyordu. B üyük ağa­ sıyla, küçük ağası da yan larındaydı . İ l le o. Yüzünü görmek gel­ m iyordu içinden. B i r surat, bir tavı r, b i r zavur . . . O gün, o gece, ertesi gün, ertesi gece hep bunu indirip kald ı r­ d ı lar: Ünal bir şoförlük ya da şoför yardımcıl ığı bulacak, onu bir gece yo lda bekleyecek. M i l leti uyuttuktan sonra b i rkaç parça ça­ maşırıyla gelecekt i . Atlayacaklardı kamyon ya da taksiye, ver e l i­ n i gurbet e l leri ! Ü nal, "Sen heye de, üst yan ı n ı bana bıra k ! " d iyord u . "Benim e l imden uçan da kurtulmaz kaçan da. Heye m i?" Zel iha b i r türlü ' Heye' d iyem iyord u . Korkuyord u . Korkusu 254


kend i nden çok onun içind i . Evdeki hesap çarşıya uymayabi li r, ya­ kalan ı ri ar, hapse atarlar, hapse atı l ınca kim bakardı ona? O gece, ay fi l an doğmam ıştı, kal ın bir bulut gerisinde y ı ld ızlar perdelenm işti san k i . Arada kal ı n bulut l arın y ı rtığından ken d i n i gösteren b i r y ı l d ı z d ünyaya göz kırpıyorsa da, kal ı n bulutlar, yağ­ mur yüklü b u l utlar. . . Ünal her zamanki gibi hendekte, avuçları içine sakladığı siga­ ras ı n ı içerken, Ze l iha'yı düşünüyord u . G ü n lerden beri ayağına gel i p, iki gece önce de bir ç ı lgı n l ık an ında onun olan bu kıza, deh­ şet l i bir yak ı n l ı k duymaya başlam ışt ı . Onun ol masa da, işi ' B i l­ mem ki? ' , 'Nas ı l olur? ' ya da ' Senin için korkuyorum . Seni hapse atarlarsa ya?' larla kaç ınmakta devam etse, belki de günün birinde bıkıp usan ır, baş ı n ı alır giderd i . Ama şu son iki gündür, görünmez bağlarla öyle b i r bağlanm ıştı ki ! Avuçları içinde saklayarak duman aldığı sigaras ını bitird i so­ n unda. Hala ge lmemişt i . Her gece bu vakitler çoktan gel m i ş olur­ du. K ucağına oturtur, gittikçe artan bir heyecanı n solumaları ara­ sında hendeğin kupkuru toprağına yuvarlanır, gecen i n içinde kur­ şun gibi akan yarasalada v ı n ı lt ı ları orta l ığı tutan sivri s i nekleri duymadan uzun uzun altüst olurlard ı . Tükenen sigaras ı n ı hendeğin toprağında söndürmeden önce yen isini yakt ı . En son ve ondan önceki geceleri hatırl ıyor, huylu­ luğu artıyordu. Gene gel iverse, kend ini kol iarına atsa, b i rbirinin olsalardı, sonra da hendeğin içinde beyaz, t itrek bir gölge gibi çe­ kip gitmes i n i , karan l ıklarda ağır ağır erimesini gözetlese ! Aıtık umudunu tam kesecekti ki, gel d i . Hem de hendeğin içinden, sine sine. "Vay ! Hendeğin i ç inden ha?" "Ne yapayı m?" "Gelmeyeceksi n sanm ıştım . . . " "Gelmeyecektim, zorla geld i m ! " B i leklerinden tutup kol l arı arasına aldı. "N iye?'' ·

255


"Görmüyor musun buz gibiyim ! " Gerçekten de, bi lekleri buz gibiyd i . Dudaklarına uzandı, genç k ı z kaç ı nd ı : "Yapma! " "N iye?'' "Çatladı bütün, acıyor . . . " Dehşetli bir ihtirasla kıvrandığı halde kendi n i tuttu, bıraktı buz gibi bi lekleri n i . " S e n sıtmasın Zel iha. Atebrin içmiyor musun?" E l i n i i steksizl ikle sallad ı . "İçseın b i l e . . . " "Ee?" "Ku lağasma. Zaten ne kadarc ıktı? Çoktan bitti." "B itti ha?" Gök derin lerde gürlüyordu. Gün lerden beri dolanan bir yağ­ m urun bel i rt i s i gök gürü ltüsü, ş i m şekler, avaya bu yakı n l arda dehşet l i bir yağmurun boşanacağına habere i l i k ediyorlard ı . Ünal göklere, kalın, k ü l rengi, yer yer karan l ı k bulutlara sıkın­ tıyla baktı. Topa l ' ın, karısının, küçük oğu l un, büyük oğulun, en küçük oğlunun sıtmadan yattıklarını b i l iyordu. Demek Zel iha da sonunda . . . "Demek kinin, Atebrin kalmad ı ?" Başını koluna dayarnı ştı genç kız. "Kalmadı," ded i . "Ateş de gel iyor mu?" "Hem de nas ı l . Deli o luyorum." "Baş ın?" "Çatlayacak gibi ağrıyor . . . " Acıyarak, "İstersen git yat," ded i . Genç k ı z sevgilisinin el lerine sarı ldı. "Sözümüz söz deği l mi? Ben i a l ıp kaçacaksın bura lardan de­ ğil m i ?" Onu kol larının arasına aldı, tatlı tatlı sıkt ı . "Şüphen olmasın." 256


"Ya sıtmadan ç irkinleşirsem?" "Çirkinleş . . . "Nefret edersen ya benden?" "Etmem." "Günah ıma girdin, beni bırakma o lmaz m ı?" "Ben namussuz deği l im, korkm a ! " "Pek i . inanıyorum sana. Ben i kor gidersen valiaha da b i l laha da kendi m i ı rın ağa atarım, kan l ı m olursun. Vebal imden kurtula­ mazsın ! " "Çocuk. S e n ben imsin, ben sen i n . B izi bundan sonra ancak A l lah ayırırsa ayırır . . . " Ayrı ldılar. Zel iha geldiği gibi gene hendeğin içinden ta büyük ağasıgi l in alaçıkları h izasına gitti, alaçığın ard ından, küçük bir tepe gibi topl an ı p yığı l m ı ş pamuk küt l ü lerinin yan ından hızla geçer­ ken, ayağa kalkıveren beyaz, yuvar yuvar anasıyla karş ı l aştı . "Seni kahpe sen i, seni fal l ik seni . Bana her şeyi doğru, dosdoğru an latacaksın. Söyle, nerden geliyorsun?" Anası öyl e kesi n d i ki, saklaman ın faydası o l mad ığına i nanan yan ı ağır bastı . Zaten iş i şten geç m i şt i , saklaman ın faydası ney­ di? "Onun yanından gel iyoru m ! " " Ü nal ' ın değ i l m i?'' Başını sal l ad ı . Kadın, sıtma l ı hasta kad ın da k ı z ı kadar halsizd i . Ne d iyeceği­ n i , ne türlü davranacağını b i l m iyord u . Sıtmadan başı çatiayacak kadar ağrımasa, kol u kanadı tutsa belki saç larını el ine dolar, altı­ na yıkar, ver ederdi yumruğu . B ütün bun ları yapamayacağına akl ı kesince başl ad ı çöküp içini çeke çeke ağlamaya. Zel iha şaşırm ış­ tt. Ya şimdi babası , küçük ağası duyar da çıkıp ne olduğunu sorarlarsa? "Ana, anacığım hüs, A l lah ı n ı seversen hüs ! " Kad ın çömeldiği yerde başını avuçları arasına almış hıçkırıyor, ağzından tek söz ç ı km ıyordu. Neden sonra kekeled i : "

·

257


"Vay, vay başıma gelen ler vay. Vay ben kimin hattiarını ka­ rıştıracağım şimdi, vay? Gözün çıksın yazı, Al lah belanı versin yazı yaban, bu haltlar da mı gelecekti başımıza? Arım namusum . . . O deli herif duyarsa, küçük oğlan duyarsa ben ne yaparım? Kız sen­ de h i ç mi akıl yok kız? Ç i fte kardaşı n arasında bu ne cesaret kız? Kız seni de, onu da parça parça edeceklerin i düşünmüyor musun kız?" Yakın l arda kuvvetl i bir şimşek çaktı, gök hızlı h ızl ı gürled i . Çakan şimşeğin mavi aydın l ığında Zel iha'nın yüzü kireç gibiyd i . "Ana," dedi, "ana hüs, kurban o l i m ana hüs . . . " "Neye yarar kızım, kurban o l mak neye yarar? Ben sen in için neler düşünüyordum yavrum. Yarın kardaşların sırt sırta verip ıs­ marıççı dükkan ımızı kuracaklar, güm güm gümü l eyen konağımı­ zın çırasını yakacaklardı. Ismarıççı ların bac ısı olacaktın, hall i mal lı konaklara ge l i n gidecektin ... B i rden ciddi leşerek sord u : "Aran ızda bi• olup b itti geçti m i kız?" Zel iha utanarak baş ını eğd i i lkin, sonra bakış ların ı şehrin bu­ l unduğu ta uzaklara kaldırd ı . Uzaklarda karan l ığı titreten ışıklar çalındı gözlerine. Sanki bir yangın vardı da rüzgar est i kçe a levle­ ri sal l ıyord u . "Cevap versene kız!" Gözleri n i çok uzaklarda büyüyüp t itreşen, alça l ı p yükselen ayd ı n l ıktan ayırmadı : "Amaan sen d e b e . . . " Yuvar yuvar kad ın anlam ı ştı , her şeyi anlam ışt ı : "Aınaan m ı , amaan m ı Zalha? Amaan ha? Demek her hattı iş­ ledin iz? Vay del i kafam ben im, vay ben i m sersem kafam. Ben şimdi kimin bakların ı y iyeceğim? Kocama, oğul larıma ne cevap vereceğim ben? Beni yatırsalar, kessel er yeri, kafaın ı iki taşın ara­ sına koyup ezseler yeri . Zalha, ah Zalha neden yapt ı n bu işi? Del i misin sen kızım? Akl ı n ı m ı kaç ırdın?" Kocası, oğlu, küçük oğlu i l le de, gözlerinde canlan ıyor, ikisi "

258


iki yandan üstüne yürüyüp hesap soruyorlard ı sanki . Sanki kocası her şeyi b i l iyord u da, "Kahpe ! " d iyordu, "bu kızı bu hı'ile getiren sensin ! Bir kızın her hal inden anası mesuldür. Sen kahpe olmasan kızın ı n kahpe l iğine göz yummazd ı n ! " B aşını yen iden avuçları içine aldı, tekrardan hıçkırm aya baş­ lad ı . Zel i ha 'ysa taş kes i l m i şt İ san k i . Gözleri uzaklardaki ı ş ı kta. Beyni donmuştu, donmuştu da i şlem iyor, kafasından h içbir şey geçm iyordu. Anasının h ıçkırıkları, i ş lediği suçun büyüklüğünü yen i yeni anlatır olmuştu. Demek çok, çok büyük bir suçtu bu? Olab i l ir, nas ı l olsa kaçıp gitmeyecekler mi? Bir büyük şehirde sırt s ı rta verip çalışmayacaklar miyd ı? Uzaklardaki ı şıklar çok uzakları bir yangın alevi gibi sarm ı şt ı . Gözleri orda, anasının dinrnek bi lmeyen hıçkırıklarını d i n l iyordu. Işık sars ı l a sars ı l a yaklaşıyor, derlen ip topl anıyor gibiyd i . Derle­ nip toplan ıyor, bir an sanki bir çukura inip yittikten sonra, yeni­ den düze çıkıyor, sars ı l ıyordu. Yaklaşan bir şey, belki de b i r kam­ yon un güç l ü farlarıyd ı . Bunu bir süre sonra an lad ı . Yaklaşıp, tit­ reşen yangın alevleri sanki ortadan ikiye bölünmüştü, Hem ikiye bölünen ışıklar, hem de derinden derine bir homurtu. Homurtu yaklaştı, yaklaştıkça büyüdü, ovayı doldurdu, sıtma ateşleri için­ de kavru l an l arı uyandırd ı ktan sonra gün doğudaki tozlu yoldan geç ip gitti ler. Art arda üç taneydi, içlerinde insan m ı vardı, zah ire m i? Görünmüyordu. Gün lerd ir gel i p geçiyordu kamyon l ar, içieri erkek yüzlü kadınlar, çirkin çocuklarla sinirl i erkekler yüklü kam­ yon lar geçiyor, tarlalar dolusu pamuğun mevsim yağmurlarından kurtarı lab i l mesi için tarlalara � oşturul uyordu. Ana, hıçkırıklar içinde doğru larak sord u : " Peki, n ' olacak bunun sonu?" Zeliha omuz s i Ikt i . " B i lmem." "Nasıl bilmezsin kız? Kız nasıl b i l mezsin anam bacım? Sen deli m isin? Hangi akla hizmet ett i n de yazın ı n ne idüğü bel i rsiz baldı259


rı çıplağına . . . Söyle Zalha söyle kızım. Beni kahnından öldürmek mi i stiyorsun? Söyle de b i r çaresine bakalım yol yakınken ! " Zel iha korkmuyordu artık. Anası yumuşam ıştı. Madem yumu­ şam ıştı, onunla biriikti demek. Babasın ı, küçük ağası n ı yatıştırır­ dı. "Söylesene kız!" Gözlerin i yere indird i ; "Amaan sende de be." "Amanı zamanı yok Zalha. B u işi örtbas etmek lazım yavrum. H içbir şey konuşmadınız m ı?" Can ı n ı d işine takarak, "Konuştuk," ded i . "Ne konuştunuz?" "Beni alacak." "Madem n iyeti buydu, n iye gel i p adam adam i stemedi?" "Ne b i leyim ben?" "Ya kaçar giderse? Ya seni böyle yüzüstü bırakırsa?" "B ırakmaz." "Ne b i l iyorsun yavrum? El adamı . Çeker giderse nerden, kim­ den arar sorarız? Baban, kardaşı n ... Ah Zalha, ah yavrum . Kendi­ n i de beni de belaya soktun . Şimdi tutsam, babana açsam ... Del i herif. Küçüğün kulağına giderse b i l iyorsun . . . " Ağasının h i ç sevmed iği yüzünü hayal l eyen Zcl iha'nın kaşları çatı l d ı : "Ne olur?" "Ne mi o lur? A llah sen gösterme ya Rabb i ! " "Gösterirse göstersin. Önümde babam var, anam var, büyük ağam var. O kendine baksın . . . " Dem i nden beri sıtmadan üşüyüp duran kad ı n ı şimdi alev alev bir ateş sarm ı şt ı . Demek kız her şeyi göze almıştı? Böyle zaman­ larda üstüne düşmenin doğru olmayacağını b i l iyordu. Gençti, ca­ hi Idi, akl ı tepesinden yukardaydı . Ü stüne varı l ı rsa kaçabi l i r, ken­ d i n i ırınağa m ı rmağa atab i l i rd i . Yelkenleri iyice indirerek: "Had i," ded i, "had i gir yatağına yat da akl ı n ı başına a l . A llah 260


vere de sözünde d ursa. Sözünde durursa, ne yapal ım? Kader, kıs­ met deriz. Ben öyle i stemezd im, amma oldu. Kanı kanla yıkamaz­ l ar, suyla yıkarlar." Kızını önüne kattı, alaçığa girdi ler. Kocası inl iyordu . Ateşler içinde, içeriye biri lerinin girdiğini görünce: "Su," ded i . Zel iha, bakır tası doldurup götürdü. TopaJ yatağında hafifçe doğrularak suyu gurt gurt içti, tası geri verd i . Başı çatiayacak gibi ağrıyor, sıcak sıcak terliyordu. B i r ara inleyen bir sesle: "Yanıyorum," dedi , "yan ıyorum avrat. Ah şehirde olsayd ık, ah buz olsayd ı . . . " Kad ı n da ateşler içinde kocasının yan ına gitti, adam ın s ıcak sıcak terlemiş, yanan baş ını, terl i saçlarını yokladı . TopaJ, "Başım," ded i . "Başım çatlayacak! " Kad ın bel i ndeki bezle kocasının alnını, yanakların ı , gerdanı n ı s i lerken, "Benim? Ben i m ya?" ded i . "Buradan sağ sal i m kurtulursak . . . " "Kurtulursak bir horoz adağım olsun ! " Kocasının yan ına uzand ı . Uzak uzak gürleyen gök, sivrisinek vını ltı ları, sıcak. Pus gibi bir sıcak tekm i l ovayı kaplam ı ştı. Yağ­ mur sı cağı. I l ı k ı l ı k, kan gibi, pus gibi bir sıcak. Bir yandan bütün bunlar, bir yandan kızın şu hal i . Oğlan helal süt emm i ş olmal ıydı da ... Kızları n ı yüzüstü bırakıp . . . Yüzüstü bırakıp çeker giderse ! O zaman, o zaman kopard ı kıyametin kazığı işte. Yarın nas ı l o l sa şehre varacaklar, evdeki hesap çarşıya uyacak, belki de uymaya­ cak. İyi kötü bir isteyen i o lursa, babası, kardaşları da veric i olur­ larsa . . . Ne yüzle ' Peki ' diyecekti? Ömrü b i llah evde kalamazdı ya! "Ana, su ana! " Kızı, "Sen yat ana, ben veririm . . . " ded i . Kalktı, bakır tası doldurup küçük ağasına götürdü. O d a sıtmay­ d ı . Onun başı da çatlıyordu sanki. Az önce bir üşüme, şimdi de tam ters i . Yanıyordu, alev alev yan ıyord u . Sacısının e l i nden su dolu tası aldı, kana kana içti ama olmuyordu. I l ıktı su, kan gibi, '

26 1


kandırm ıyordu. Geri verdi bacısına. Zel iha aldı tası , götürdü, ba­ kır güğümün ağzına ters çevirip koydu . Yatağına dönerken anasını düşündü gene. G ü lesi tuttu. Başını alıp savuşursaymış. N as ı l savuşur? O biçim insan mı? Onun kor­ kusu, başka. Vermezlerse d iye. B i lse ki verecekler, oynard ı üste­ l ik. S izin ai len ize girmek istiyorum, beni de bir oğu l l arı saysınlar demem iş m iydi? Sabaha kadar bu türlü düşünerek, sıcak ve sinek­ ten fırsat bulup daldıkça da düşünceleri n i düşünde sürdürerek sa­ bahı etti . Gün, serin, taptaze gün ışıyınca kalkt ı . Babası, anası, kü­ çük ağası seri l m i ş uyuyorlard ı . Usul lacık çıktı alaçıktan, büyük ağasıgi l i n yol unu tuttu. Yengesi uyanmışt ı . En küçüğü kucağına almış, kol l arında sall ıyor, sıtmadan bütün gece uyumamı ş çocu­ ğunu sabah serin l iğinde uyutınaya çal ışıyordu. Görümeesini gö­ rünce, kucağında çocuğu, yavaşça kalktı, d ı şarı ç ıktı . Kızın gözlerinin i ç i gülüyordu. Sordu: "Hayrola?" Zel iha bir çırpıda her şeyi anlatt ı . Gelin birden endişelenerek, "Aman Zel iha," dedi, "ben im bütün bunları bi ldiğimi sakın duyurma annene ! " "Duyurur muyum?" "Demek annen çok ağlad ı?" "Çok ama, aldırma. Sonunda yumuşad ı ." "Yumuşad ı ha?" "Yumuşad ı." "Madem yumuşadı, söyle ona, gelsin adam adam i stesin ! " "Söyleyeceğim." Yeni, yepyeni, taptaze gün, doğudaki dağlar ardından kavuni­ ç i bir şafak hal inde ovayı dolduruyordu. Akşamki bulutlardan da, sıcaktan, sivrisineklerden de, iz yoktu. Yoldan zah ire yüklü kam­ yon lar, ç i ft atl ı lar geçiyordu tozu dumana katarak. Topa!, ard ında avradı, az sonra da küçük oğu l alaçıklarından çıktı lar. Zel iha koş­ tu. Etekleri zil çal ıyordu. Sevinçten kabına sığam ıyor, daha şim­ d iden kend i n i onun karısı sayıyordu. O sevinçle sord u : 262


"Nası l oldun baba?" Topa!, içeriere çökmüş iri gözleriyle halsiz halsiz bakt ı . "Nas ı l olacam yavrum, bütün gece ateş, ter, üşüme . . . " "Sen anne?" Anne dargın dargın, "Ben de öyle," ded i . Küçük ağasının hal i n i sormak gel m iyordu içinden. O da zaten beklem iyordu bunu. Dargın gibi, soğuk b i r hal i vard ı . Ana, "On larda ne var ne yok?" ded i . Zel iha bunu sormaya vakit bulamam ıştı ki yengesinden . Dön­ dü. B üyük ağasıgi l i n alaçıkları ndan yana bakt ı . B i r şeyler yakıştı­ rıp söyleme l iyd i . E n küçük yeğeninden ötürü, "Küçük bütün gece uyuyamamış," ded i . Dede, i l le d e dede çok sevd iği e n küçük torununu görmek üze­ re büyük oğlunun yolunu tuttu . Ana ardındayd ı . Alaç ığa gitt i l er. Kapıda, ayakta diki len gel i n in kucağı'ndan en küçük torununu alan dede, "Yavrum," ded i . "Hasta mı oldun sen? Hasta mı oldun?" E l i n i n tersiyle a l n ı n ı yoklad ı . Yan ıyordu. "Vay yavrum vay, vay eviad ı m vay ... Ne ded i k de geld ik buralara? Yazısı da, yabanı da hataydı . B izim harcımız m ıydı bu?" A laçık kapısına çıkan büyük oğluna sert sert bakt ı : "Hep sen i n icadın bunlar, hep ! " B üyük oğu l karş ı l ı k vermed i . Verse, b i l iyordu babas ı n ı . Bağı­ rıp çağırır, hıncını ondan alırd ı . B üyük oğlunun susuşu kısa kes­ mesine yarad ı . Gene de, " O e l c i olacak deyyus bugün de gelmezse n e yaparız?" B üyük oğlunun yapacağı bir şey yoktu. "Herhalde gel i r," ded i . "Ge l i rse avans i steye l i m . S ize verdiği kırk t i rayl a yarıda kal­ dık i şte. Deyyus, babasının kesesinden vermeyecek ya! " İki alaçığın arasında küçük, beyaz b i r tepec i k gibi yığı l m ı ş kütlüleri e l iyle i şaret ett i : 263


"Dünyayın kütlüsünü toplad ı k ! " Ayşe, sonra Cav i t de kal k ı p dedeleriyle neneleri n i n yan ına geldi ler. Cavit baş ı n ı tutuyordu. "Atebrin i n de fosmuş be dede ! " Dede kızd ı . "N iye?'' "Başım ağrıyor. Atebrin yutturdun, güya sıtma tutmayacakt ı ! " " B i l i r m iyim? İçinde deği l i m ya! " Babası kol undan çekt i . "Hadi git yat sen ! " Cavit silkinip omuzunu kurtard ı . "Geç yahu, ne yatması ! " Kıçı yamal ı kısa pantolonunun cebinden kuş lastiği n i çıkarıp alaçıktan uzaklaşırken, birden durd u : "En iştem gel iyor ! " Sanki TopaJ ' la öteki lerin ortas ına hiç beklemedikleri anda bir bomba düşmüştü. Dön ü p baktı lar, ge len i gördü ler i lk i n , sonra anlam l ı anlam l ı bakıştılar. TopaJ sertçe sordu karısına: "Ne demek oluyor bu?" Kad ı n ağrıyan başını unutarak, "Zevzek," ded i . " B i lmez misin Cavit' in zevzekl iğini?" Sinirli bir bekleyişten sonra Ünal, e l i nde gene irice bir paket, hep o gü l ünce sarı sarı parlayan altın di şiyle, gel d i : "Günayd ın m i l leet ! " Karş ı l ı ğ ı n ı a l d ıysa da, s i n i r l i h avayı anlamakta gec i kmed i . Dünkü, önceki günkü hava deği l d i . Her zaman onu görünce adeta bir çocuk gibi sevinen ' Kayınbabası ' n ı n suratı iki karışt ı . İ ki ka­ rıştı ama, ona Ünal derlerdi . . . Paketi çabucak yırtıp parçalad ı . B i r şişe küçük rakı, bir ş i şe maden suyu sodası, b i r mukavva kutuda kinin, atebrin . . . Rakı v e maden suyu sadası TopaJ ' ın asık yüzündeki sıkıntıyı alıp götürdü . Acı acı gü ldü. Rakı deği l de maden suyu sodasının siyah şişes ini aldı. "Yaşa," ded i, "yaşa oğlum, ama, bunu açtırmak yok muydu? Neyle açacağız ş i mdi?" 264


Ünal çevik bir hareketle şişeyi ihtiyarın elinden kaptı, panto­ lon cebinden çıkardığı çakısının anahtarıyla ve usta bir manevrayla çat diye açıp uzatt ı : "Oldu mu baba?" Anne gülüverd i . TopaJ karısına bakt ı . "Tam bana göre evlat," ded i . "Sağ ol." TopaJ şişeyi tepesine dikerken, Ünal ' ın yuvalarında fırıl fırı l dönen gözleri, alaçığın kapısı önünde gözlerin i ayırınamacasına kend isine bakmakta olan Ayşe'yi gördü, sord u : "Yedi kere sekiz?" Ayşe hiç beklem iyordu. Kıpkırm ızı kes i ldi, sonra sarardı . "El l i altı ! " "Aferin."

19 ' Aferin ' i gün lerce unutamadı . O sabah gene gel d i . Beklem iyordu oysa. Yatıyordu. Cayır ca­ yır yan ıyordu sıtma nöbetinden. Alaçığın kapısında durmuştu i l ­ k i n , başının bir hareketiyle alnındaki bir tutarn saçı arkaya atm ış­ tı, sonra da yanına gel i p gü lmüştü altın d işiyle sarı sarı. "Nas ı lsın?" B i rden şaşırd ı . Baktı, yüreği çarpa çarpa baktı. Nasıldı? Kar­ ş ı l ı k vermesi gerekiyordu ama nas ı l bir karş ı l ık? N iyetlend i, ol­ mad ı . Yanan gözlerinin önünde kara kara bir şeyler uçuşuyordu. Oysa şöyle derim böyle derim d iye gecelerce ölçmüş biçmişt i . B ütün o ölçüp biçtİklerini unutuverm işti . Y atağına yaklaştı, çömeldi. Az önce arkaya attığı bir tutarn saç sarkıyordu. E l i n i uzattı, alnını yokladı : "Uuu . . . ateşin var! " . Konuşurken altın d i şi pariarnı ştı gene sarı sarı . Bay ı lıyordu. 265


Saç ı n ı geriye atışı, sarı sarı gü lüşü . . . H i ç kimse ondan daha güzel olamazd ı . Halasına göre deği l d i . Kabaydı halası, pist i . N e d iye az sonra buradan çıkacak, pamuk toplayan halasının yan ına gidecekti? i stem iyor. Halasının yan ına gitmesin, yan yana pamuk toplama­ sın lar, gül ümsemesin ler birbirlerine bakarak . . . Pantolon cebinden gene o ufacık, pırıl pırıl kutuyu, kapağında kendinden kabartma harflerle Krem Pertev yazı l ı kutuyu çıkarm ış­ t ı . B i l iyordu, atebrin ya da kinin içirecekt i . İ çem iyordu. G ı rtlağın­ dan geçm iyord u . Gcçse bile acı acı bu laşıyordu ağzı nın içine . . . Ama çaresiz, yatağı yan ına çöme l m i şti b i l e . Başını kald ırdı yas­ tıktan i lkin, d izine koydu . "Aç ağzın ı ! " "Su? Susuz mu?" Altın dişiyle sarı sarı gülerek başını yeniden yastığa koydu, gitti, alaçığın kap ısı yan ındaki bakır güğümden bakır tasa su doldurup gel d i . l l ı k su, kan gibi. Tekrardan az önceki gibi çömeldi, şakak­ ları atan sıcak başı yastıktan d izine kaldırd ı . "Hadi baka l ım, davran ! " istem iyor, i stemiyor atebri n i de k i n i n i de. "Aç, aç ağzını, aç ağzın ı d iyoru m ! " D i şleri n i mahsustan sıkıyor. istiyor ki başı d i zi nde uzun uzun dursun. "İçirecem sana, n e yapsan içirecem ! " Yatağa iki d iziyle çöktü, kucağına çekt i . Oooh, böyle daha iyiydi: "İ çem iyorum, val iah i içem iyorum ! " Ufacık, çocuk e l leriyle bacakların ı tutmuş sıkıyordu. " İ çeceksin ! " "İ ki gözüm kör o lsun ki içemiyorum, m idem bulanıyor! " "Bu lansın, içeceksin ! " Ü nal b i rden bacaklarının sıkdışını duydu, h uylanarak saç ı n ı gene arkaya attı başının bir davran ışıyla. Hoşlan ıyordu bu sıkıl ış­ tan. Çadırda yalnızd ı l ar. Az i lerdeki yatakta kızın en küçük kar266


deşi, yer yer büzül ü büzül üverm i ş cibinl iği altında yatıyordu ya, öneml i deği l d i . Yalnızd ı l ar, yapayalnızd ı l ar. Çocuk mocuk . . . Kaç zamandır bir şeyler seziyordu bakışından. iri iri, kara kara bakı­ yordu. B ir şeyler an latmak i stercesine. Sağ elini koltuk altından geçirip göğsünü bastırd ı : "Had i ya ! " B üyük, yetişkin b i r genç k ı z gibi inled i : " İ çem iyorum, İ çem iyorum ! " "içersin." "Val lah i içem iyorum . . . "Ben im hatının için d e m i ?'' S ıtmadan sararm ış, daha incelmiş yüzdeki iri gözlerde kara kara bir gülüş, bir çözü lüş sonra da. "Uzat d i l i n i ! " Uzatt ı . D i l i n üzerine kon ul an atebrin, s u . Kuzu kuzu içti . Sonra da aşağıdan yukarı öyle bir baktı ki, tıpkı yetişkin bir genç kız: "Hatırınız için zeh ir b i l e içerim ! " "Aferin, Haydi yat şimdi cici cici ! " Yastığa bırakı lan baş, akları pembe pembe kara gözler, ince çocuk kaşları . . . "Cici c i c i m i?'' "Cici cici ya! " "Çocuk muyum ben?" "Deği l misin?" "Deği l i m tab i i . Yakında on bire giriyorum ! " Duymazl ı ktan gelerek sözü değiştird i : "Kardeşi n nası l ?" Nas ı l sa nas ı l , ona ne? O ne d iyor, o ne soruyor. "Ha?'' " B i l m iyorum." Yetişkin genç kız gibi öteye dönen dargın baş. A l d ı rmad ı . On bire değil, y i rm iye b i l e girse ne? Zel iha varken . Hem sonra, ne ayı p ! ' Sübyanc ı ! ' d iye geçird i . ' Sübyancı m ıyım?' Adana' da, S i 267


nekl i Park'ta bir gün bir sübyancıyı yakalamışlardı, suçüstü . E l l i­ l ik. Parkın tahta sıraları arasında oynayan on, on bir yaşında kız çocuklara pantolonunun düğmesini çözüp ... Elli, belki de daha çok. Kısa boylu, kırış kırış bir adam . Sarhoştu da. Sonra nas ı l yalvar­ m ı ştı. Lakin Çedene A l i ' nin yumruğu . . . Yumruk tam da burnunun üstüne inmişti, bir kandır boşanmıştı sübyancının burnundan. En küçüğün cibinl iğine geçti . Ucunu kaldırdı, e l i n i soktu cib i n l i kten içeri, çocuğun ter içindeki sımsıcak alnını yoklad ı . "Bunun da ateşi var ! " E l i n i çekti, c i bi n l iği tekrar yatağın altına soktu. "Cavit nerde?" Duydu, ald ırmadı kız. Tekrar! adı : "Ha?'' "Kim?" "Cavit nerde?" Kara kara bakarken omuz s i l kt i . " B i l m iyorum." Alev alev bak ıyordu. "On birime giriyorum yakında. Çocuk deği l i m ben. On bir yaş az mı? Kocaman kız oldum. Öyle değil mi?'' A laç ıktan h ızla çıktı . B i r sigara yaktı, sonra ovaya uzun uzun bakt ı ; göz alıcı bir güneş vard ı . Hemen her gece kalabalı k ve sim­ siyah toplaşan bulutlar kim b i l i r nereye gitm işlerd i . Güneş sıcak­ l ı ğıyla, toz) u pamuk yapraklarını pörsütmüştü. Uzaklar, taa uzak­ lar süt mavisi bir sis içindeyd i . A z önce atebrin içirdiği kızın kara gözlerini b i r türlü atam ıyo rdu iç inden. İ yi ama i stemiyordu, düşünmek bile istemiyordu. Sübyan­ . cı değildi ki ! E l indeki s i garayı s i n i rl i s i n i r l i ç ı rptı, Topa J ' ların alaçığına yöne l d i . Hemen sağdaki toplan m ı ş tohu m l u pamukların küçük beyaz tepesine yaklaştı, durdu. Topal ' a göre vardı bir, iki bin ki lo. Sanm ıyordu ama, taş atmak da istem iyordu ihtiyarın dalgasına. İki bin kilo b i le olsa, beşer kuruştan yüz l i ra. İ ki oğlu kırk l i ra avans 268


almışlar, elci gel se de pamukları tartıp tesl i m alsa, avans düşül­ dükten sonra e l l erine altm ı ş l i ra geçeceğini tasarl ıyordu . Pek de b e l bağlamayarak, bir tutarn küt l ü a l d ı , tekrardan fırlat­ tı küt l ü tepesine. TopaJ ' ın son günlerde neşesi iyice kaçmışt ı . B i l iyordu, şehir­ den getirdikleri yeyintinin azaldığın ı . İki oğulun aldığı kırk l i ra avans da ola ki suyunu çekmek üzereydi . Şu gün lerde elci gel i p hesap görmez, ihtiyarın umduğu altm ı ş l i rayı vermezse . . . Alaçığın kapısına tam gelm işti . "En işte ! " Döndü. Cavit. E l i nde kuş lastiği, koşarak gel iyordu. A l ışınıştı artık Cavit' i n ' En i şte ! ' lerine. Yaln ı z o deği l, herkes. İ lk gün ler öfkeden del iye dönen küçük oğu l b i l e . Yad ı rgamıyordu artık. Küçük oğul kaç kez hacısıyla e l şakası yaptıklarına da aldırma­ m ı şt ı . Köyden ne yapıp yapıp kin in, atebrin getiren, sıtmadan se­ ri t i p yatanlar d i şleri n i gıcır gıc ır gıcırdatıp sayıklarlarken, tarlada çalışanlara yardım eden, ı rmakta bulaşık kaplarını yıkayan, ı rmak­ tan güğüm güğüm su taşıyan, bulgur p i l avı, merc i mek çorbası pi­ şiren ... Oydu . Kızların ı ondan iyisine m i vereceklerd i ? Küçük oğu l bir gece babasıyla anasının mırıl mırıl konuşma­ ları n ı duymuştu . İkisi de daha şimd iden karı koca sayıyorlardı . Ağasına gel ince, dünden ' Tamam ! ' ı çekm i şti. Alan razı, satan razı. Ona neydi? Hele bir gün söz arasında bir zamanlar Torosspor'da sol iç oynadığını da öğren ince . . . A laçığın önündeki konuşmaları d uyu l uyord u . Cavit' i n sesi birden yükse l d i : "En i şte enişte . . . İte h e l e ite ! " "Ne olmuş?" "O it şimdi it l ingine mi gid iyor?" Ünal ' ın patlayan kahkahası. Küçük oğu l da, az ötedeki yata­ ğında inleyerek yatmakta olan babası da gü ldüler. Ulan ne antika oğlandı şu Cavit! Ünal gülerek içeri girince, TopaJ, "Ulan," ded i, "u lan Cavit. .." ·

269


Küçük oğul derinlere gömülmüş gözleri, incelmiş yüzüyle sor­ du: "Ne yumurttad ı gene o?'' Ünal altın d işiyle sarı sarı güldü: " Öyle zeki çocuk k i ... Tarladan, taa öteden kocca bir it geçi­ yordu, üç ayağıyla koşarak. Onu sordu. it I ingine mi gidiyor d iye ... " B i rden ciddi leşt i . "Nasılsınız?" Gün aşırı yoklayan sıtma nöbetleri n i gene hatırlayan TopaJ ' ın tepesi att ı . "Nas ı l olacağız, görüyorsun işte ! " Yan ına gitti, yatağı önünde durdu, çömeldi, terl i alnına e l i n i koydu kaynatası n ı n : "Ateşiniz var ! " "Kaç ton i stersin?" Ünal gene sarı sarı gü lerek pantolon cebinden küçük, pırıl pırı l kutuyu, Krem Pertev kutusunu çıkard ı . "A tebrin ?" iri kıpkırm ızı gözleriyle baktı. "İçek baka l ı m ... " O sıra v ı n ı ltıyla geçen iri bir sivris ineğİn uçan karaltısına ko­ caman pençesi n i atarken, sineğİn A l lah ına, kitabına, gel m işine, geçm işine, yed i göbek sonraki zürriyetine kaba kaba sövdü. Küçük oğu l , "Destur," dedi, "destur gene sabah sabah ! " Sertçe döndü, küçük oğlunun desturuna sövdü bu sefer d e . . . "Ne o?" dedi küçük oğul . Küplere bind i : "Ne o , n e demek lan? Benden hesap m ı soru­ yorsun?" "Sabah sabah ya fettah ya rezzak be ! " "Fettah ı n ı n da, rezzakı n ı n d a . . . Nedir lan? Beni benden m i edeceksi n iz? Ardın ıza takı l ı p geld iysem sizin kumaodan ıza m ı gird im, hırbolar? Ben i ananızın yerine m i koydunuz yan i?'' Küçük oğul kend i n i zor tutarak, "Kes," dedi, "kes." "Üç gün cigarasız, içkisiz kal ınca başlama gene dükkandaki gibi ! " 270


Yatakta h ı rsla oturdu. "Lan bana bak A l i banaaa! Kızd ı nn ayın ben i, geldiğim gibi gitmesin i de b i l irim ben ha ! " "Git," ded i . A l i . "Kırmızı balmumuyla davet etmed ik ya! " Tepesinde alaçık, alaçıktaki yataklar, kap kacak, ş u b u fırı l fı­ rı l dön üyord u . Demek artlarına tak ı l ıp, oğu l ları n ı n ge ldiği yazı yabana ge lmesi havayla c ıvayd ı? Demek hoşa gitmem i şti? Peki ama, bu A l lahsız oğlu Al lahsızlar h i ç mi baba kadri b i lmeyecek­ lerdi? Yetm işine ınerd iven dayaın ış haliyle artlarına düşüp yazı yabanda sıtınalara tutuluşu hava m ıydı? Yatağından h ı rsla kalkıp d ı şarı çıkan küçük oğlunun ard ından baktı, baktı, bakt ı . .. Ünal yan ına ge liverdi, yatağın ın yan ına il işti . "Boş ver baba, cah i l o daha, uyın a ! " O n a döndü bu kez. "Boş ver ne demek? Cah i l ne demek ol uyorm uş? Eşşek gibi ikisi de. Bütün bu akı l ları o ağası olacak keneften al ıyor b i l m iyor muyum? Kafa kafaya verip ben i çekiştiriyorlar. Baba düşman l a­ rı . Maksatları ben i başlarından atmak. Duymad ın m ı dediğini? Gi­ dersen git, ded i . Hey d ünya, hey kahpe dünya. Dinini, devran ı n ı , ip tutan ını, küncüden ufağın ı . . . " Ünal sigara paketini çıkarıp uzatmıştı . "Yak hele baba, yak da akl ı n başına gel si n ! " S i n irli sinirl i b i r sigara ald ı . "Al lah senden razı olsun, Al lah taş d iye tuttuğunu . . . Benim ası l evladım, ası l has eviadı m sensin ! " Kibriti çaktı. ''Sağ o l . Sen i n has evladın o lmak ben i m için şeref... " Göz k ı rptı gülerek, "Ara s ı ra ufak ş i şe yapard ın, dalgam ıza bakardık oğl um. Kaç vakittir . . . " "Akl ıında baba, akl ımda ya . . . " "Akl ımda ya'sı var ın ı ? Şu elci deyyusu gel ince biz de karş ı l ı­ ğını yaparız! " "Ay ı p ettin, şimdi ayıp ettin işte ! " "Niye?'' 27 1


"N iyesi var m ı ? Tekl i f tekerlek güdüyorsun . . . " S i garasından aldığı bolca dumanı alaçığın tavan ına ütled i . Sonra birden başka b i r fikir attı ortaya: "Bana bak oğlum. Benim has eviadım sensin ! " "Sağ ol ! " "Kafamı kızd ırırlarsa ne yaparım b i l iyor musun?" "Ne yaparsın?" "Gel Ü nal, derim, avradı, kızı da a l ırız. Ver e l i n i şeh ir. Gel­ mez m i sin?" Ü nal güldü: "Gelmez olur muyum baba? Sen nerde ben arda bundan böy­ le!" Sır verircesin� fısı ldad ı . "Ben im dükkana gider, sırt sırta ve­ rir . . . Ha?" Ü nal şöy le bir baktı, ateş gibi yan ıyordu ihtiyarın gözleri, alev alev. Neden olmasın? "Sen öyle istedikten sonra," dedi . iştahla ardını getird i : "Elci gelsin, basıp gide l i m . Dükkan ımı­ zı açal ım. Bakma bunların ardına düştüğü me. Benim iş i m beni de, seni de, avrad ımı, kızımı da besler. Akşam oldu mu, a l ırız rakıın ı­ zı, nevalem izi, haydi eve. Bu kenetlere m innet ettiğimize değmez, be ! " Ü nal düşünee l i düşünee l i sigarasını tazeled i . Ona göre hava hoştu amma, hemen ' Peki ' demek doğru muydu? O zaman iki kardeşi de kend isine düşman edeb i l ird i . Gün lerd i r b i l iyordu bir­ l ikte kurdukları haya l i . . . Kütlüden kazandıkları parayla ısmarıç­ ç ı l ık yapacaklar, durum larını düzeltecek, çok eskiden, dedesinin zamanındaki gibi güm güm gümüleyen konağa geçecekler. .. TopaJ hep o alev a lev yanan gözleriyle bakıyor, sorusunun karş ı l ığını bekliyordu. Dayanamad ı . "Öyle deği l m i?" ded i . "Nası l?" "Bu keneflere m innet ettiğime değer mi?" 272


Ünal, ' değmez' demeyi uygun bulmadığından, h içbir şey söy­ lemedi . Paketi nden b i rkaç sigara ç ı karıp bıraktı, pamuk toplayan­ ların yan ına gitmek üzere alaçıktan ç ıktı . TopaJ yalnız kal ı nca pırıl pırıl bir düşüncenin yepyeni heye­ can iarına daldı gitt i . H atta e l c i n i n gelmes i n i b i l e beklemeden, yanına Ünal ' ı da alıp, gidiyor. Açıyorlar dükkan ı yeni baştan. Çarşı esnafı, komşu lar . . . "Vay, emm i mi z gel m i ş ! ". Oğlan Cemi l , ber­ ber Bahri fi lan . . . Başlasalar b i le gevezel iğe, ne ç ıkar? Verir ağız­ ların ı n pay ı n ı . Çok çok "Ne yapayım? Al ışkın deği l d İm ya küt l ü devşirici l iğe ! " der. Oğul larının hatırı i ç i n geldiğini herkes b i l iyor. On l ar genç, dayansınlar. Dayanamazlarsa . . . ' Dayanamazlarsa çe­ nelerin i tutsunlar efend i m . B ösböyük babasına çemkiriyor. Git d iyor it oğlu it. G i derim, hemi de giderim. Yan ımda Ünal o lduk­ tan sonra. Zalha'yla bir güzel n i kah ların ı da kıyd ı rırım. A l i ' n i n yeri ne. Çocuk hatırıını d i rhem d i rhem sayıyor. O da ben im gibi akşamcı. S ı rt s ı rta verdik m i değme keyfine ! ' Ünal ' ın bıraktığı sigaralardan birini a l ı p tükenen sigarası n ı n izmaritinden yaktı. Köşe başındaki şerbetç İ n i n kırmızı buzdola­ bında soğuktan teriem iş siyah maden suyu sodası ş işesi n i hayal­ led i . Ş işen in anahtarla çat d iye aç ı l ı ş ı , açı lan soğuk şişenin ağzın­ da taze taze yükselen hafif, berrak duman. Yataktan kalktı. Gözleri kararıyordu ama, aldırmad ı . Alaçığın içinde tahta hacağıyla key i fl i key i fl i dolaşmaya, arada gülerek, e l iyle koluyla ölçüp biçmeye başlad ı . Tamamdı can ım, verm i şti kararını. Lafa söze, çeneye dayanacağı yoktu. Ali kim o l uyordu da karşısında böyle böyle . . . S ivri sineğe sövmüş. Söver a ! Değil sivri sineğe, d ünyanın o muhteşem şah ı, pad işahına, padi şah ne kel i me, yerine göğüne, dünyasına ahretine sövmüştü. Söverdi de. Geçm iş karşısına, fi lan fıstık . . . O h ızla alaçığın kapısına gitti, kızı, oğu l larıyla kütlü toplamakta olan karı sına seslendi : "Avraaat ! " Kal ın, kaba, h ırsl ı ses günün sarı sıcağına yay ı l m ı şt ı . Kad ı n küt l ü toplarken iki kat eği ldiği yerden doğru ldu: "Ne vaar?" 273


"Gel buraya ! " Yuvar yuvar kad ın bel ini tuta tuta doğru ldu, i k i oğluyla kızı, kızının yan ındaki damad ı na baktı, gi.ilümsed i : "Herif başçavuşluk gün lerindeki gibi kumandan ağzı ku l land ı . Ne var ola?" Ünal i leri geri h içbir şey anlatmam ı ştı . "G it bakal ım," ded i . Kad ı 11 , boy atm ı ş pamukların güneşte pörsi.imüş, tozlu yaprak­ ları arasında kocasının d iki ldiği alaçığa doğru ağır ağır yürüdü. Herifın sesi pek bir gür ge lmişti. Ne vardı? S ıtmadan cayır cayır yanıyordu bıraktığı sıra. Bu ses sıtma l ı scsi deği ld i . ' Hayırdır in­ şal lah ! ' ded i . ' Ya akl ına bir şey ge ldi, ya da ... ' Karısını pek öyle sevinçle karş ı lamad ı , dargın dargın, "Nedir bu oğlan lardan ben im çektiğim?" ded i . Kad ı n hiçbir şey anlamad ı . "Ne var? N e oldu?" E l i nden tuttu, alaçığa çekt i . "Sen evl iya g i b i avratm ışsın meğer," ded i . "N iye? Ne var?" E l inden çekerek yatağa oturttu. E l leri arkasında, karş ı sında d i ki l i kald ı : "Dükkan ımızı tezgah ım ızı, evim izi barkımızı bırakıp artlarına ne d iye tak ı l ı p geldik bunların? Suratım ıza çemkiri lmek için m i?" " İ yi amma ne oldu?" "Ne olacak, kocca bir sivrisinek . . . Tutmuş avrad ına sövmüşüz. Vay sen m isin? U lan oğlum hüs, yeter, ben deği l i m söven, yok. Dükkandaki gibi başlam ı ş m ıyım gene? Yok b i lmem ne . . . E l i n oğlunun önünde, nedir bun ların benden istedikleri? Evlat hatırı için yerin i yurdunu, rahat ı n ı boz, kalk yazın ı n yüzünde s ıtmalara tu­ tu!, onlar bir lafta ... " Karı s ı n ı n karş ısına çöktü, başladı içini çeke çeke h ıçkırm aya. Bunca y ı l l ı k karısı şaşm ışt ı . Demek küçük oğlu, koskoca babası­ na karşı . . . 274


"Yalan m ıyım avrat? Al lah I i i iah aşkına söyle, yalansam ya­ lansın de. B i r bu kadar daha mı yaşayacağız? Nemize gerekti bi­ zim yazı yaban? Ağaca çıksak pabucumuz yerde kalmaz. B ütün derdimiz ne? On lar. Amma onlar ... " Kadın ne d iyeceğini şaş ırmış, dertli dertli sallan ıyordu. Ateşe koyu ldu: "On ların yaptığına göre, tutsam çoluğumu ço­ cuğumu toplayıp şehre, evime, dükkan ıma geçip gitsem . . . " Kadın etine iğne dürtülmüş gibi, "G itmeem," ded i . "Şurdan şu­ raya gitmem ! " Kızd ı . "Nası l gitmezs in? Sen ben im avrad ım deği l m is in? Ben sen in küçük tanrın deği l miyim? Of gibi de gidersin ! " "Gitmem heri i i f, o n beş yirmi gün iç inde e l i boş gid ip d e ma­ halleye rezi l olamam. İ lle de o dektorun anasına karş ı . . . " Akl ından g ü m g ü m gümüleyen konak, kıskanç karının doktor oğlu, doktor oğu lun faytonla konağa getiri lişi, e l l i l i ra vizite ücre­ ti veri l i p kızlarını bumnlayışının karş ı l ığı geçti . Geçti ama, bütün bun lar, i l le de sıtma nöbetlerinin gün aşırı yoklamaya başlamasıyla s i l in i p gitm işti. Uzaklaşın ı ştı güm güm gümü l eyen konak. Zaman zaman buralara ne d iye geldikleri n i kend i kendine çok sormuştu . Şehre gitmeye can atard ı ya, kocasının aşırı ısrarı olmalıyd ı ki, zamanı gel i nce baş kakıncı olab i l s i n ! Yoksa e lbette isterd i evini yeri n i . Bu dirlik dirlik m iydi? S ıt­ ma bir yandan, yeyintinin bitmesi öte yandan, sigara, rakı bula­ mayan kocasının şehirdeki gibi, tıpkı şehirdeki gibi hop kalkıp hop oturması daha öte yandan . . . Ş imdi evinde olsa, kızına tahtaları bir iki s u sildirse, i p l i k ç u l u ıslak, serin tahtalara atsa, yorgun beden ini üstüne bıraksa çulun . . . Etinden tatlı b i r serin lik geçti. Alt evdeki rutubetl i seri n l i kte iyice soğumuş sarnıcın soğuk suyu, daha olmazsa küçük oğlu ya da torun larından birini yol la­ yıp buz ald ırsa, çi nko kilsedeki suyun içine atsa. Sonra da buzlu suyu tepesine d ikse . . . 275


Aynı şeyleri pamuk tarlasının alev sı cağında Ünal ' l a Zel i h a da m ın i m ın i konuşuyorlardı : "Aaah ah, evi mize b i r kavuşsam . . . " "Kavuşsak de kız!" "Kavuşsak tabi i canım, sensiz nereye gidiyorum?" "Kaç oda?" "Var bir üç dört oda. Benim odaını görsen, öyle güzel ki ! " Liseli Erdal ' lara bakan pencereyi düşünmek i stemiyordu. "Anlatsan a ! " "N esini?" "Nesini olacak, gidersek orayı nas ı l döşeyeceğimizi . . . " Zel iha' n ı n akl ından beyaz pirinç demirleri p ın l pın l kocaman bir karyola, atlas yüzlü yorgan, ayn ı mavi atlastan başlarıyla yas­ tıklar, beyaz sakız gibi örtüler, yerde a l l ı , morlu, sarı l ı halı, koca­ man ovma bakır sarı mangal, tü! perdeler karmakarışık geçti . İ çi­ n i çekt i . "Ne o?" dedi Üna l . " H i ç . Demek babam öyle söyled i ?" "Söyledi ama boş ver." "Hadi be sen de, boş verm i ş . N iye boş verecek m işim? B abam hakl ı tab i i . Ne var burda? B i ze ne ağalarımdan? Bu toplama ica­ d ı n ı çıkaran on l ar. Kalsınlar. Geldik de ne oldu? A l lah ' ın yazısı yaban ı, sıtması, iki günde bir nöbet, bir ateş ... " "Buraya geldiğine memnun deği l misin yani ?'' "Deği l i m ya." "Buraya gelmesen birbirimizi bu lamazdık ki . . . " "Doğru ," dedi Z e l i ha . " B i r bu bakıma iyi oldu gel d i ğ i m iz. B u lduk, basıp gide l i m artık. Sen i stemiyor musun?" "istiyorum ama . . . " Kütlü top larken eğildiği yerden hafi fçe doğrulup iki kayn ma bakt ı . Onlar da hem kütlü topluyor, hem de konuşuyorlardı . Zel i ­ h a onlara Ünal ' ın n için baktığını an lamışt ı . Tekrar, "Boş ver," ded i . 276


İ ki ağası bundan habersi zd i ler. Küçüğe kalsa, babası keşke karı s ı n ı , kızın ı a l ı p gitseydi , iki gün içkisiz, sigarasız kaldı m ı çenesi açı lıyordu. Onun buraya gelmesinde bütün suç ağasınday­ d ı , b i l iyordu. Çok söylemiş, dinletememi şti . Yeni öğrenmiyordu babasını. . . Büyük oğul i k i kat olmaktan acıyan bel i n i ovuşturarak doğrul­ du. "Doğru söyl üyorsun Ali, doğru söyl üyorsun ama, kazın ayağı öyle deği l . Kütlüye birlikte gelmek i ş i n i ben açmadım d iyorum inanm ıyorsun. Ken d i açt ı . B i rden öyl e bağlanm ı ştı ki bu fi kre. Koskoca adam, üste l ik babam . . . " "Basıp gitmesine n iye razı olmuyorsun şimdi?" Tekrar eği ldi, kardeşinin yanında pamuk top lamaya koyuldu: "Razı olmuyor da deği l im . Kalbi n i kırma d iyorum bes. Huyu­ nu hala beHeyerned i n mi? Babamızın huyu malum: Parasız kaldı da içkisi, c igarası . . ." "Yahu ağa . . . Koyun can derdinde, kasap et derd in . . . B i z bura­ ya bahçe safasma mı gel di k, yoksa iş görüp üçün beşin yol una bakmaya m ı ? O olmasa, elciden aldığımız avans bize yeter de ar­ tard ı . B i r rakı dalgası tutturdu . . . " "O tuttutmad ı, astma bakarsan." Küçük oğul döndü, on, on beş metre arkalarında yan yana ça­ l ışmakta olan Ü nal ' la hacısına baktı, i l k zamanlarda olduğu gibi gene sinirlendi : "O bokun yüzünden. Şuna bak, iki kadeh b eleş rakı içecem d iye, yazın ı n itine boyuna göz yumdu ! " "Başladın m ı gene?" Doğruldu, acıyan bel i n i el iyle ovuşturdu. "Baş larım tab i i . Sen ne dersen de, kulağırnın dibinde ... " "Babası, anası varken . . . " "Olsun. B i z eşşek başı mıyız? (Kesi n l ikle) M adem önde baba­ sı anası var, bası p gitsinler buradan. Nası l olsa oğlanın e l i nden tam irc i l ik gel iyormuş. Tamam. O içkici, babam içkic i . B irbirleri277


n i tam buldular: Zaten oğlum oğlum d iye yere yurda koymuyor. Ben im yerime alsın yanına, kızı n ı da koynuna versin . . . " B üyük oğul bu kadarına kızd ı :. "Bok yiyorsun artık h a ! " Küçük oğul karş ı l ık vermed i , sözünün gerisini geti rmeye ko­ yulmadı da. S i n i r l i sinirli susuyordu. El leri makine gibi, patlamış yeşi l kozalaklardan içyağı gibi fı şkırm ı ş pamukları çekip çekip önündeki ön lüğe dolduruyordu. Gerçek gitsin lerd i . Deği şecek bir şey olmazd ı . S ı tma mıtma, ağası, yengesiyle verirler s ı rt s ı rta, mevsim sonunda el lerine geçecek parayla . . . Çoktand ır unuttuğu tekerlekli araba dükkan can landı . Araba dükkan, az önceki sıkıntısını alıp götürmüştü. Verirler sırt s ı rta, çal ışır, kazanırlar, şehre dönünce de . . . Kırk ikindi yağmurları, ard ından d a iyice yanmış kömür ate­ şiyle ısınmış tekerlekl i araban ın içi. Duvarlarda renk renk, boy boy resimler, boynu mavi kurdele l i bağlama. Sonra da Köşker Duran' la öteki lerin bağlama sesi, sigara duman ı, yan ık gazel ler yüklü şa­ rap mecl isleri . Ama ısmarıççı deği l de ayakkabı tam irc i l iği ola­ cakm ış. Olsun. Hiç olmazsa vara yoğa bağırıp çağırması, p i s pis küftirleriyle babası yoktur başlarında. İ ki kardeş, gü le söyleye ça­ l ı şır, akşamları da . . . Dükkanda kapan ıp kalmak zorunda da deği l­ ler. Haftada bir iki kafaları çekse ler, geri kalan gün lerde de si ne­ maya, tiyatroya gider, sinema tiyatro yoksa ağasının evinde, ço­ cuklarla vakit geçirird i . Ama onlarda yatmazd ı, uygun düşmezd i . Ağası da, yengesi d e zorlasalar b i le yatmazd ı on larda. Babasıgil­ deyse A l lah göstermesin. Baba evine hepten boş vermek en iyi­ siyd i . Heye, baba anayd ılar, inkardan gelm iyordu, onlara karş ı evlatlık ödevleri olduğunu bilmiyor deği ld i . S ıkıntıya düştüler mi yardım iarına koşmak boynuna borçtu . Bütün bunları b i l iyordu, işleri ayrı o l sundu da gene koşsundu yardımlarına. Hem de seve seve, can ata ata. Onun yanında ne kadar çalışsa boş, dükkan tezgah onun, çıkan iş onun, karş ı l ığında al ınan para onun . . . 278


Anas ı n ın yan larına ne zaman geldiğini duymad ı lar bile. Ağası da kend i dalgası ndayd ı . A l i ' n i n isyan ı n ı beğenmiyor, kabağı n dönüp dolaşıp kendi baş ında patl amasından korkuyordu. Ana, az önce ağladığını be l i rten gözyaşları kurumuş göz kenarlarıyla: "A i i i," ded i . Küçük oğu l doğruldu. "Buyur." "Bu babandan isted iğin nedir sen in oğlum, n iye bu kadar dik konuşuyorsun bu adam la? Yazık günah deği l mi?" Ünal ' la Zel i ha da yan larına gelmişlerd i . Ali öfkeden kıpkırınızı kesilerek, "Ne olmuş?" ded i . "Daha n e olsun yavruın, bösböyük başıyla çocuk gibi ağladı adam. Bu yaşında revayı hak ını ev ladıın?" Bir an fırlayıp alaçığa gitmek, kırmızı sakal ı n ı desteleyip ' Lan ben sana ne yaptım Al lahsız da avrat gibi ağladın?' d iye sormak geçtiyse de içinden, kend i n i tuttu . "Ben bu ağaına ne deyim ki ne olsun," ded i . "Ben b i l i rd İ m başıma geleceği . Onunla konuşulur mu? Anlaş ı l ı r ını? Cülük ç ı ­ karı l ı r ın ı onunla?" El iyle Ünal ' ı işaret ett i . "Bu gördü i şte . . . Ağiatacak ne yaptım? Söyle, dinin gibi doğru söyle. Ne ded im ağlatacak?" Ünal zor duruma girm işti . Kayınbabasını yalancı ç ıkarmaınak, küçük kaynını kırınaınak . . . "Yahu," ded i , "ağlatacak pek b i r şey söylemed i ana, ben ora­ dayd ım. Babam s ineğe sövdü, A l i destur ded i . Babam kızd ı . A l i d e alaçığı bırakıp çıktı. Mesele b u . . . " Ana, "Ya," dedi, "basar şehre giderim dem iş de, git dem işsin?" "Dedim." "N iye d iyorsun oğlum, yazık deği l m i ? Günah deği l mi? Bun­ ca y ı l çal ışıp çabalayıp onca zorl ukla sizi bu boya getiren bir ba­ baya karşı . . . " İ şte bunlar, bu laflar koydu A l i 'ye. Bunca y ı l çal ı şıp çabalayıp bu boya get i rm i şti ha? 279


"Sen in de A l l ah ı n ı K i briya ' n ı . . . " Avucundaki kütlüleri yere h ırsla att ı . "U lan hepiniz A l l ahsız oğlu Al lahsızsınız. Çal ışıp beni bu boya getird i ha? O mu beni bu boya getird i , yoksa ben mi şu kadardan beri it gibi çal ı ş ı p onun rak ı s ı n ı , şarab ı n ı kazand ım? A l lah 'tan korkun, A l l ah ' tan ! Okumuyor muydum? S ı n ıfı m ı geçm iyor m uy­ dum? Beni dörtten çekip alan o değ i l mi? Okusam ben de şimdi l i seyi bitirip subay olmaz m ıydım? Daktorun kardaş ı gibi?" Gözleri dolmuştu. B üsbütün boşandı ğı n ı göstermernek için, ordan h ırsla ayrı l d ı . Ard ından ağasıyla Ünal koştular. Sand ı lar ki, gidecek, babasına b i r cah i l l i k yapacak! "Al i , kardaşım, A l i ! " " B ı rakın, b ı rakın ben i . B ı rakı n d iyorum . . . " "Yahu kendine gel A l i , babandır ne de olsa . . . " "Bırakın yahu, bırakın. G i d i p b i r şey söyleyecek deği l i m ! " "Nereye gidiyorsun?" "Bırakın yahu, nereye i stersem giderim be ! " B i r si lkinişte e l l erinden kurtu lup babasının bul unduğu alaçığa doğru ldu. Kaba postallarıyla kütlüleri toplanm ı ş pamukların toz­ lu saplarıyla pörsük yaprakların ı h ı rs l ı h ı rsl ı ç iğneyerek i lerl iyor, günün sarı sıcağına c ı rlak cırlak yayı lan anası n ı n sesi n i duymu­ yord u : "Aman ın oğlum, koşun, tutun ş u n u . G ider ihtiyar adama haka­ ret eder! " B üyük oğu l l a Ü nal, artlarına tak ı lan anayla birlikte koştu lar. Küçük oğul o h ı rsla alaçığa varmıştı bi le. İçeri girdi. Ö fkeden barut, hala seri l i , karmakarışık yatağına gitti, canl ı bir hınç, bir küfür, b i r d inarn it gibi yatağı katiayıp omuzuna vurdu. TopaJ Eskici çe­ kinerek bakıyor, ses ç ıkarmaktan korkuyordu . "Bana b i r daha oğlum moğlum deme, ad ı m ı anma. B e n i m se­ n i n gibi babam yok ! " Ağası, Ünal, a z ötede anası, t a aşağıda tarlada d a hacısı Zeli280


ha'yla yengesi dikilmiş merakla bakıyorlard ı . A l i omuzunda ya­ tağıyla çıkarken, ana yolunu kest i : "A l i, yavrum . . . " Anasın ı itip geçti . Ana yen ik, ama yı lgın değil, tekrar koştu: "Yavrum nereye gidiyon, A l i ' m?" B i r an durdu. "Cehenneme. Oraya da gelecek m i s i niz?" Ağasıgi l in alaçığına yöne l d i . Durmuş seyred iyorlard ı . Yap ı l acak bir şey olamazdı. Demek ağasıgil i n alaçığında eyleşecekti. Ana sanın ıştı ki baş ı n ı a l ı p gidecek! TopaJ, güneşin hamama çevirdiği alaçıkta sus pus oturuyor, büyük bir suç işlerken yakalan m ı ş kocaman bir çocuk gibi, akları kıpkırm ızı gözleriyle korkulu korku l u bakıyordu. içeriye gird i ler. -Anan ı n sinirleri bozu lmuştu . Ne demek o l uyordu? Bir evl at ana­ sına, babas ına böyle mi davran ır, yüzlerine böyle m i çemkirirdi? TopaJ, "Ben im suçum yok, val iaha suçum ... " Kad ın "Yok" demesine bırakmad ı, h ı rsla kocasına döndü . "Ne çekin iyorsun? Anan ın babanın eviatiarına karşı suçu mu olurmuş?" Ve ta, Kaçkaç y ı l ların ın, göklere cam gibi mavi, mor, sert kes­ kin uzanan Toros Dağları arasında, M i l l ici çetelerle dolaştıkları gün lerin genç, dinç ana kartal ı oluverd i : " Utan ın u tan ı n ! Ben bu adamı yazıda m ı buldum? K ı rk y ı l , kırk y ı l l ı k erim ben i m . G üttüğüm domuzun huyunu b i l mem m i ben? Ulan bu bok kütlü icad ı n ı çıkardın ız, adamcağız gece uyku ların ı kaçırd ı . A l i ' ın şöyle A l i ' ın böyle . . . Al A l i ' n i ! Utanmaz arlanmaz. Nereye d iyorum da cehenneme diyor. Cehennem i n esfelessafı l i­ n ine gir de bir daha ç ıkma ! " Beyaz başörtüsünü çözdü, terli pörsük gerdanı n ı s i ldi, sonra tekrar bağlad ı : "Gideceğiz. Cehennem olup gide l i m d e s i z d e ne haliniz varsa görü n ! " TopaJ, kulaklarına inanamıyordu. B u o m uydu? Karısı? Hani şu her zaman, her fırsatta ona karş ı koyan ya da oğu l ları n ı tutan kadı n m ı ? 28 1


Yan ında yer açt ı . "Gel," ded i, "gel şöyle otur avrat . . . " Kad ın hala h ı rs l ı , gitti, kocas ı n ı n yan ına oturdu. "Elci gel si n, hesabı görek, çekek gidek herif. B i r daha da bu itlerin adı n ı anmayak ! " "Doğru avrat, çok doğru . . . " "Anlasın lar ana, baba, ata ne demekm iş. Zaten bir ana baba, eviatiarına h içbir vakit yüz vermemel i . B iz? B i z tuttuk bokları ş ı marttı k da ş ımarttık. Nelerine? S uratımıza it gibi çemkirmeleri­ ne mi?" "Kim b i l ir?" " K i m b i l i ri m i m b i l iri yok. B undan sonra sen karışma. A s i evlatların l üzumu yok bana ! " B üyük oğluyla Ünal çek i l m işlerd i . Gözüne alaçığın kapısında peydahianan Zel iha i l işince : "Kız Zalha, dedi, b i r su ver ordan bana ! " Zel iha içeri girdi, bakır güğümden bakır tasa s u koyup götür­ d i.i . Su ı l ık, kan gibiyd i . içeriye koşarak giren Cavit çevreyi me­ rakla gözden geçiriverdikten sonra büyük bir adam gibi sord u : "Ne o l m u ş yahu? Ne bu patırtı?" Ne TopaJ duydu, ne de karıs ı . Kadı n ı l ık suyu bir iki yudumla­ d ıysa da beğenmed i . Tası geri verirken : "Su da hamam suyu gibi," ded i . "Evlat hatırı için A l lah ' ın ya­ zısına yaban ına gel, sıtmalar ol, bütün gün sıcağın altı nda iki kat çal ış, sonra da it azarlar gibi azarlasın lar. Nedir çal ımınız u l an? Bir bu kadar daha mı yaşayacağız?" Ü nal ' ın usu l l acık alaçığa girip, güğümü a l ı p ç ı ktığına dikkat etmedi . Arkası dönük olduğundan, Zel iha da görmeın İştİ bunu. Yalnız TopaJ, "Kendi evlad ı m ız," dedi, "şu elin oğl u kadar o lam ıyor. Evlat m ı , tımaklarına köpek sıçsm ! " Kad ın h e p o siniri i l ikle kocasına döndü. " E l i n oğlu adam, haza adam da ondan ! " Ünal, e linde güğüm, ı rınağa gidiyordu. Ufacık, aslında h i ç de önem l i olmayan bir atışma ai leyi bölüyordu demek? Demek i ste282


se de i stemese de ai lenin yarısı şehrin yolunu tutacak, yarısı bura­ da kalacaktı . Ona göre hava hoştu . Zel iha nerde o ordayd ı . Zel iha madem babası anasıyla gitmekten yanaydı, o da giderd i . Ama kı­ zın kardeşleri içerler, belki de selamı sabahı keserlerm i ş . . . Onla­ rın bileceği şeyd i . Kuvvet l i güneşin altında nehi r ayna tutu lmuşçasına parl ıyor­ du. Doğal merd ivenden ağır ağır indi, suyun kenarına gel d i . So­ yunup girmek, yüzmek bir iki . . . Tam göm leğine e l atarken, arka­ sındaki bir karaltı gözüne i l i şerek dönd ü : Ayşe ! Aşağıya i n i ten toprak merd iven in başında durmuş, bakıyordu. Ne d iyeceğini, ne türlü davranacağını şaşırarak, soyunmaktan vazgeçti . Hafif hafif esen havayla savru lan etekler ... İ yi ama sübyancı deği ldi ki o! Bak ı r güğü m ü çabucak dold urup kalkt ı . Orta l ı kta kimse l er yoktu. Kızın ard ı sıra geldiğini görmüş olabi l i rlerd i . Evet sübyan­ cı deği ldi, ama bunu başkalarına an latmak öyle güçtü k i ! E l i nde güğüm, merd iven i ağır ağır ç ıkmaya başlad ı . Ayşe hala diki l iyordu; yolunu kesmek istercesine. Dargın bir hal i vard ı . Elin­ de güğüm, bir basamak aşağıda durdu. "Destur. Yol ver ! " ded i . "Vermeyeceğim i şte . . . " "N için?" "N içinse niçin?" "Ham innen su bekl iyor ama?" "Beklesin." "A ... Sen h iç böyle deği ldin, cici kızd ı n hani?" Başını h ı rçın h ı rçın sal lad ı . "Uuuu . . . Kızıyorum bu cici lafına da ha ! " "Kızıyorsan söylemem b i r daha." "Ben sanki çocukmuşum . . . " "Değil m i s in?" "Deği l i m ded ik ya ! " "N iye azarl ıyorsun ben i?" G ü lüverd i , sonra p işman olmuşçası na somu rttu, kaşları i nce 283


ince çatıldı . Önüne bakıyord u . Gece, bütün gece h iç uyumamı ştı . A l açığın kap ı s ında d urmu ş ays ı z, y ı l d ı zsız, boşl u kta sıkıntıyla beklemişti. Yatmıştı sonra. Rüya görmüştü. Ünal Ağabey' i . Amaan bu ağabey de . . . Onu ne zaman düşünse hep böyle, ' ağabey' d iye düşünüyord u . "Cavit geliyor, çeki l ! " Haylaz oğlan koşa koşa gel iyordu hem de. Ayşe çek i l d i , çekil­ d i ama, öyle içeriemi ştİ ki, Cavit'e m i , Ü nal Ağabey' e mi? B i lmi­ yordu, içerl iyordu sadece. "Allah kahretsi n ! " Yanından geçerken duyan Ünal, sordu: "Kimi?" "Kimiyse kimi." Cavit yanlarına gel ince bir Ü nal Ağabey ' e baktı, b i r ablasına, sonra gene Ünal Ağabey'e. Sord u : " B u ne geziyor burada?" Ayşe, "Sana ne?'' ded i . "Bana m ı ne? Suçunu söylersem görürsün ! " Ünal ora l ı değildi ama, Ayşe utançtan yerlere geçerek, "Suçumu mu?" ded i . "Suçunu tab i i ! " "Suçum muçum yok beni m . . . " "Söylersem, Ünal Ağabey yüzüne bakmaz b i r daha . . . " Göz kırpt ı . "Yoğurt meselesi han i . . . Çakıyorsun ya ! " Ayşe durakladı . Ü stüne düşse büsbütün kızar, gevezel i k ede­ b i l ird i . A llah kahretsindi şu oğlanı, kahretsin. Tarlanı n ortası nda, güneşin altında dikildi kal d ı . Öfkeden kendi kendini y iyerek ba­ kıyor, uzaklaşmaları n ı bekl iyord u . Cavit, eniştesinin e l i n i tutmuş, yan yana yürüyorlardı . "Sen de gider misin enişte?" Baştan att ı . " B i lmem?" "G idersin, b i l mem mi ben? Halarn nerde sen orda. Geçen gün nenemle d ed em seni konuştular, duydum. Beni görsel er konuşmaz­ lardı ya, görmedi ler. .. " 2 84


"Ne konuştular?" "Ded i ler ki, şu Ünal gibisi yok dedi ler. Hele dedem seni çok seviyor. Oğu l l arımdan iyi d iyor. Sana halarnı verecekler. A l ı rsın deği l m i?" Ünal güldü. Cavit duraklad ı . "Hı? A l ır mısın?" " B i l mem ." "Deli , halarn gibi var m ı ? Alacan değil m i ?" "A l i m mi?" "Al . Herkesin eniştesi var, ben im yok. Ben sana n iye enişte d iyorum? Ati l l a ' n ı n inadına!" "Kim o?" "B izim mahallede, bakkalın oğlu . İ yi ki bir eniştesi var. Top alır, kim aldı deriz, eniştem; kuş lastiği alır, kim aldı deriz, en i ş­ tem. S inemaya gider eniştem, bayram yerine gider en iştem . . . " Ablasın ı hatırladı, döndü, baktı . Ta uzakta kalmıştı . "Ablam d iyor ki, seni bayram yerine götürmeyeceğim, d iyor. Sen götürürsün değil mi enişte?" "Götürürüm." Sevinçle durdu, abiasma bağırd ı : "Götürmezsen götürme, eniştem götürecek ! "

20 A l i ' ni n geceyi ağasıgi l i n alaçığında geçi rmesi, Topa l ' dan çok karısını küplere bindird i . Ne demek oluyordu, ne demek oluyor­ du bu? Haydi babasıyla arasında bir şeyler geçti, anası? Anasına da m ı dargındı? Topa!, "Zararı yok avrat," ded i . "Biz de bundan böyle on ları defterden si leriz. S ı kma can ı n ı ! " 285


Kocasının yatağı kenarına oturmuş, ağlayacak kadar hırslı, ala­ çığın aysız, yıldızsız geceye bakan kapısından d ışariara dalmıştı. B i r ara, "Hey dünya," ded i, "gözün çıksın dünya. Demek el le­ rine d üşsek de bir lokmaya m uhtaç o lsak . . . " "Hay alessela," dedi TopaJ. "Allah beni onlara muhtaç edecekse canımı alsın daha iyi ! " Dışarda, gecenin kim bilir neresinde b i r köpek havl ıyordu. Daha şimdiden sivrisinekler oğul vermeye başlamışlard ı . Küçük hayd i neyse, büyüğün de ge l i p aramamas ı , iyiden kötüden b i r şeyler söylememesi babadan çok anaya koymuştu . Akıl d iyordu k i kalk, çadıriarına git, aç ağzını yum gözün ü ! içeriye Cavit usu l l acık gird i . "Eniştem de siznen gidecek mi?" d iye sordu. D uymad ı lar, duydu lar aldırmad ı lar. Cavit b i r bekled i, iki bek­ ledi, sonra, "Babam la emmim tekerlekli dükkan açacaklar," ded i . Gene karş ı l ı k alamayınca, bir parça da n i spet verir g i b i ard ı n ı getird i : "Duvarların ı da e m m i m tekmi l resimleyecek! " Bardak sanki dam la dam l a doluyordu. "Başka?" dedi nene h ırsla. "Sırt sırta verip ça l ı şacaklar. Arkadaşları gelecek, şarap içecek­ ler, bağlama çalacak lar. Enişteın ayıp dedi, babanl a barış, dedi de, emmim nesine barışacam ded i, ben zaten ondan ayrılmak istiyor­ dum, dedi . . . " Bardak dolmuştu, bu da taşıran son dam la oldu. Ana öfkeden çı Id ırarak kalktı, kocasını fi lan göğüsleyip geçerek büyük oğlugi­ l in alaçığına gitt i . Bir kenardaki mumun titrek ı şığıyla aydı n l anan çadıra gird i : "Uian," dedi , "ulan hayvan, kalk, d ü ş bakalım önüme ! " Küçük oğul anas ını birden karşısında öfkeden titrek görünce, şaşalad ıysa da, şaşkın l ığı çok sürmedi . S ıçrayıp ayağa kalkt ı : "Ne var? N iye gidecekm i şim?" "Gideceksin, köpek gibi gideceksin, e l i n i öpeceksin baban ı n ! " "Geç yahu sen d e . . . E l i n i öpecekm işim. N iye?'' 286


"A l i , sana düş önüme d iyoru m ! " "Düşmüyoru m ! " "Al i fena olur." Ali h ırsla alaçıktan çıkıp gitmeden önce, "Olsun," ded i , "fena olup da ne yan i? Beni benden mi edeceksiniz? Fena olurmuş. Yeter artık sizin e l i n izden çektiğimiz be ! " Ana n e yapacağın ı şaşırm ıştı . " . . . e l i n izden çektiği m iz be ! " sözü, bu sözün altında saklı anlam . . . Demek kocasının ded iği gibi, küçüğü dolduran, bozan, anasına babasına karş ı gelmeye hazırla­ yan büyük oğluydu? B i r kenarda şaşkı n l ıkla diki len büyük oğluna döndü. "Bu iti bu hale getiren sensin ! " ded i . "Sen ona arka vermesen o bize böyle sırtarmazdı . Peki, alacağınız olsun. Unutmayın bunu. Senin de çoluğun çocuğun var, yarın sen de gel i n torun sah ibi ola­ caksın . Di lerim Al lah ' tan bizden bes beter olun ! " Titrek ışıkta gözleri yaş yaş parl ıyordu. B i r kenarda suç l u suçl u diki len gel i n ine döndü. "Bütün bun ların sen i n başının altı ndan çıktığm ı b i l m iyorum san ma el kızı ! Evim ize geldin, kudümsüzlüğünü de beraber geti r­ d i n . Uğursuz karı. D i lerim Al lah 'tan . . . " Y ı l lar yı l ı ne anası ne de babasına d i k i l memiş büyük oğu l, bu haksızl ığa artık dayanamad ı . "Ana," ded i, "ana. Tad ı n ı kaç ınyarsun artık ! " Ana üstüne yürüdü. "Nee? Tadını ın ı kaç ırıyoruın? Aman ı n uşaklar, şu sünepe av­ rat için şuna bak, şu asi eviada bak. Demek tad ını kaçınyorum h ı ? İ lah i oğlum yağl ı kurşunlara gelesin de ölüm haberlerin i işiteyiın inşallah inşal lah . . . " B üyük oğul acı acı güldü. " i n şal lah ana, inşallah. Yüreğin soğusun o zaman ." "Hem de nas ı l soğuyacak, nas ı l soğuyacak ! " "Peki . Daha başka b i r d iyeceğin var ın ı?" "Yani ne demek i stiyorsun? Beni kovuyor musun?" 287


içeriye TopaJ gird i . Titreyerek yanan mumun dalga l ı ı şığında sah ici bir dev gibiyd i . TopaJ hacağıyla h ı rs l ı h ı rs l ı büyük oğlunun üstüne gitti, tek lakırd ı söylemeden iri yumruğunu bumuna patla­ tınca, büyük oğul bir anda suratının dağı ldığını sanarak, ko l l arıy­ la yüzünü kapattı, çöktü. Ünal ' la Zel iha' nın araya ginneleri fayda etmedi . İ kisini iki yana iterek bir tekme, b i r tekme daha. " İ t ! " ded i . " İ t oğlu it! Adam oldun da huzurundan ana baba kovuyorsun öyle mi? Yaşı yetmiş, işi bitm i ş öyle mi? B i r bacağı sakat öyle mi? U lan deği l sen, koca b i r orduyla başa ç ıkarım daha, deyyus ! " Yen i, yepyeni b i r heyecanla tekrar üstüne yürüyecekti, bu kez damadı , kızı, karı sı önledi ler. O, ipin i kazığın ı koparmı ş gibi, zapt olmuyordu. " B ı rakın, bırakın beni . Y ı lan ! Ben i m muti eviad ı m ı baştan ç ı ­ karır, anasına babas ına karşı gelmeye zorlarsın h ı?" B üyük oğu l kol larıyla kapa l ı yüzü, b i r kenarda çöme l m i ş du­ ruyordu. Ağzın ı açıp da tek laf etmed i . Anası, hacısıyla öteki leri önüne katıp alaçıktan çıktıkları halde, bir süre öylece durdu. Kork­ muyor, kızm ıyordu ama, gözlerin i n patlarl ığı n ı sanıyordu. Karısı yan ına ge l i p de omuzunu usul usul dürtünce kol ların ı indird i . Bu­ run bir gül le çarpmasıyla parçalanm ı ş gibi kan içindeyd i . Kol ları çeki l i nce büsbütün yol alan kan çenesine doğru h ızla sızarak, yere iri iri dam lamaya başlad ı . Sağ gözün akı kıpkınn ızı kesi l d i . Bakı­ yor, yerdeki bir noktaya k ı m ı l damadan bakıyordu. Kocas ı n ı n bu tuhaf bakışı ndan korkan kad ın rludağını ıs ırarak susuyor, gözle­ rinden yuvarlanan dam lalar birbirini koval ıyordu. Ş imd iye kadar belki de ilk defa aniaşıveren Cavit' le Ayşe de ağlamak l ı ağlamaklı, babalarına bakıyorlard ı . Cavit bir ara: "Pis," ded i . Ayşe, ' Kim?' d iye sormad ı, an lam ı şt ı . "Pis ki p i s . . . " "Ne olacak şimdi abla?" 288


"Ne n ' olacak?" "Babam ın burnunun kan ı?'' Abianın da b i l d iği yoktu . Avucuyla burnunun kan ı n ı s i l i p yere çırpan babaların ı n usul usul kalkışına gözleri n i dikti ler. San ıyor­ lardı ki babaları gidecek, dedesinden bunun öcünü alacak. Öyle olmad ı . Alaç ığın kapısı yan ında duran bakır güğümü aldı, d ı şarı çıktı . Karısı işi an lam ı ştı, o da ç ıktı, kocasının elinden güğümü aldı, dökmeye başlad ı . Büyük oğu l bakır güğümün ı l ık suyuyla kan la­ rını yıkıyor, ama kan durmuyord u . Cavit akıl ederek mumu yapı­ şık durduğu yerden kopard ı, d ı şarı ç ı ktı, e l i n i yüzünü yıkayan ba­ basına tuttu. Kanatları beyaz beyaz pervaneler mumun ı ş ığı çev­ resinde dolan ıyor, sivrisineklerse adeta oğu l veriyorlard ı . Çok geç­ meden küçük oğu l gel d i . Ağas ını o halde görünce ç ı lgına döndü bir an. "Ne oldu ağa? Ha? Ne oldu?" B üyük oğu l başını kaldırıp kardeşine bakmadan . "Hiç," ded i . Cavit ağzından kaç ırıverd i : "Dedem yumruk att ı ! " Her şeyi an lamışt ı . Yayından fırlayan b i r o k gibi, babas ıgi l i n alaçığına gitt i . On ları n alaçığında da ı ş ı k yanmıştı. Küçük gem i c i feneri . i çeriye bomba g i b i gird i : "Ağama n iye yumruk attın?" Baba, ana, Zel iha, Ünal fi lan, alaçığın içi bir an karmakarışık oldu. Babayla küçük oğulun arasına giren ler onları zor tutuyor­ lard ı . Yarasaların kurşun gibi aktığı yazının sessiz gecesinde kar­ şılıklı haykırışlar sivrisinekleri şaşı rtmıştı adeta: "AI Iahsız, A l lahsız oğlu Al lahsız! Ne hakkın var da vuruyor­ sun ağama, ne hakkın var?" "Vururum ulan, sana da, ona da, sen i n şahına da vururum ! " "Vur had i , gel vur. Gel vur d a sorim sana dünyanın kaç bucak olduğun u ! " "A l i , bok yiyorsun A l i ! " "Hişt, A l i . Babana karş ı kardeşim . . . " 289


"Baba m ı ? Benim bundan böyle ne anam var ne babam. Öyle anan ın da, baban ın da A l lah ı n ı ki briyas ı n ı . . . "

"

"

Küçük oğu l h ı rsla çıkıp gitti kten sonra TopaJ Eskici hala bas bas bağırıyordu: "Bundan sonra ne ölüme ge lsinler, ne de babamız var desin­ ler. Benim o is imde eviatiarı m yok. Benden hesap sormaya gelen, beni katiedecekm iş gibi, deli cam ız gibi üstUıne yürüyen eviad ı m yok ben i m ! " Ünal arka:;ını sıvazlayarak seri l i yatağa otu rttu, sigara verd i , sigarası n ı yakt ı . ·'Sakin ol babacığım, heyecanlanma. Zat en hastas ın." S i garasından üst üste duman a l ı rken her yan ı titriyord u . "Yok, ben im oğlan ev iad ı m yok bundan böy l e ! " Karısı yan ına i l işt i . "Benden de al o kadar. Erkek evlat m ı , heves eden in yüzü yü­ zü lsün. En iy isi deha, ben im büyük . . . Avrad ı n ın ağzına bak ıyor! "' Ü nal, "Yok anne," ded i . "Babam haksızl ı k ett i . Ben ordayd ı m . Kendi yok A l lah ı var, A l i 'ye boyuna g i t d iyordu, anaya babaya küsülmez. git, gitmen lazım diyordu."' Zel i ha'ya döndü, "Ö yle deği l m i?'' Zel i ha, "Doğru," ded i , ''ağanı ı n suçu yoktu." TopaJ gene şahland ı oturduğu yerde. "Var, yok. Bundan böyle adların ı anınayacaksın ız. Elci, melci . de uınurumda deği l . Yarından tezi yok. git köye, bul bir araba. yüklen ip gide l i m . Ne bu be? Kuru l u dükkanıını tezgahıını ne d iye bozd um? Onlar için deği l mi? A ld ı k a l ı ın ı m ızı ! Doyduın . Eviad ı da, heves ede n leri de . . . " B u l utlar kaynaşan gökte bir an kuvvetl i bir şimşek çaktı, orta­ l ı k mavi bir günd üze boyanı p söndü . Ana, "Cel lecelalehu u ! '' ded i . TopaJ hala t itriyord u . Çakan şi mşeğin, bir an l ık mavi gündü­ zün, "Cel lecelalehuu"nun fi lan farkında deği l d i : ·

290


"G iderim şehre, açarım dükkan ı m ı , A l lah ne verd iyse üçün beş i n yoluna bakanın . Neme lazım ben im yazı yaban? Evlat de­ d ik, ac ıdık, takı ldık peşlerine . . . " Ana yaş yaş gözleriyle başını sal lad ı . "Ald ık a l ı m ı m ızı." "A ldık ki aldık. Bundan böyle avrat sen in ded iğinden töbe ç ık­ m ayacağı m. Herif ded i , i ş i m izi gücüm üzü dağıtıp b i l m e d i ğ i ­ miz işlere girmiyek, amanı b i l iyon m u ? Valiaha Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan oluruz, ded i, din lemed im. Bana val i a­ ha da b i l laha da müstahak ! " "Neyse herif, bırak, yüreğini tüketme. Bundan böyle bulsun­ lar bizim gibi anayı, babayı da . . . " "Nazlarını çektirsinler!" "Çektirsin ler ki çektirsinler. A l lah ' ın bin bir ismi hakkı için, görd üm çam ırdalar değil m i , bir tekme de ben atmazsam benden daha rezi l i , kepazesi, deyyusu olmasın ! " U zun uzun sürdü b u konuşma. Esneşi l iyordu. Ü nal kalkt ı . "Haydi size i y i geceler ! " Topa[, vaktin çok geçtiğine yeni d ikkat etmi şti. "Gid iyon mu?" "Vakit geç oldu." "Yarın olsun, bayrı bile gelsin," ded i . Ü n a l yangına körükle gitmemek için, "Yarın olsun, bayrı b i l e gels in," ded i, "doğru ! " Topa[ kalktı, sıkılad ı : " Hayrı mayrı yok. Ded iğimi dinle. Pazarl ığını yap, her kaç ku­ ruşsa, şehre gidince ne yapar yapar uydurur veririz ! " Ü nal hala çekimser, alaçıktan ağır ağır çıkarken. Topal, ' G it pek iştir! ' demek isteyen bir işaretiyle Zel i ha 'yı ardından koştur­ du. Ze liha'nın can ına m_i nnet, koştu. '·Bana bak, babam ın dediğini d i n l e ! " Tam tepelerinde çakan bir şi mşekle yüzleri mavi mavi ayd ı n­ landı b i r an. "Ol ur mu yahu?'' dedi Ünal. "Bana düşer mi? Yangına körük­ le gider gibi . . . " 29 1


"Canım sana ne? Sen in ne suçun var?" Ünal bir s igara yakt ı . Şaşırm ı ştı ne yapacağın ı . İ ki kayn ma karşı . . . Bir gün e lbette barışacaklar, yüz yüze bakacaklardı . "Ben d e öyle istiyorum, getinnezsen bir daha yüzümü göremezsin ! " Ü nal gülerek e l i n i tuttu. "Sahi?" "Vallaha, b i l laha. Sana ne ağamgilden?" "N iye? Kaynım değil ler mi?" "Olsun. Sana onlar m ı lazım, ben mi?" Ünal eli nden çekip kolları arasına ald ı . "Sen tab i i ! " Dudak dudağa geldi ler. Sonra ayrı ldı lar. Kız, "Hadi," dedi, "gerisini şehre sakla!" "Bekleyim m i?'' ''Şehre sakla ded im ya ! " Çakan şi mşekterin hızla uzaklaştığı kapkaran lık gecede ayrıl­ d ı lar. Ünal ' ın akl ından kayın iarına uğramak geçtiyse de, alaçık­ ları karan l ı ktı, yatm ış olab i l irlerd i . Tozlu yapraklarıyla boy atm ı ş pamukların arasından yola ç ıktı . Bütün gü n tarlalara pamuk devşirme ırgatıyla köylerden şehre zah ire, pamuk getirip götüren çeşitl i araçların dem ir ya da lastik tekerlekleri altında ezi lmekten un gibi tozuyan yol basıldıkça paf paf ed iyordu, Ü nal tozdan korunmak için yol boyunca uzanan tar­ laya atlad ı . B i rkaç metre i lerisini görernedİğİ için ağır ağır yürü­ yordu. Araba bul masına bulurdu ya, doğru olur muydu? Ona düş­ mez gibi gel iyordu. Lakin çok haksızl ık olmuştu büyük kayn ına. Sessiz, zava l l ı , ' Baband ır, darı l mak, küsmek olmaz. Hele yatağı­ n ı alıp gelmek . . .' demişt i . Küçükse ' i stemezsen giderim ağa. Be­ nim yüzümden sana zarar gelmesinden korkuyorsan . . . ' d iye cevap verm i şt i . 'Ne korkacam oğlum. Bana göre hava hoş ! ' , ' Hoşsa, bırak. Ona iyi l i k yaramaz. İ y i l i kten anlamaz o . ' , ' Baban hakkında böyle düşünme ! ' , ' Sen düşünmüyorsun da ne oluyor? ' , 'Ne olur­ sa olsun. Ona karşı evlatlık vazifelerimizi yapalım da . . . ' 292


Durdu, avuçları içinde bir sigara yaktı, sonra tekrar yürüdü . ' B i r araba, y a d a bir kamyon bulmal ı . Bulmalı ama, kend im gitmem, yolda bekleri m . Çocuklara karş ı ayıp olur. Arahacı gider, alır onları, ben i yolda bulurlar. Tembih ederim arabac ıya. Erken­ den yola çıkarı m . . . U lan amma da yumruktu ha! Adam ın gözü çı­ kab i l ir. Burnu da dağı l m ıştır sağlama. Lakin şeh irde ... K ıyak oldu ben im için. Bundan böyle ben im de devam l ı işim, başımı sokacak yerim, yol um u bekleyecek avrad ı m . . . ' Ses l i ses l i güldü. ' ... avradım, can ım, yavrum ... Derken bir, sonra bir daha, bir daha . . . İ kisi oğlan, b iri kız. . . Baba baba d iye etrafımda. TopaJ ölürse dükkan bana kalmaz ki . . . Sah i o da var. Oğu l ları da m i rasç ı . Avrad ı sağken oğul ları hava alır, amma ben gene de iyi l ikle . . . Ö lün­ ceye kadar, üç beş sene, ondan sonra Al lah kerim . Çok çok, hep birlikte çal ı şal ım derim, çal ı ş ırız. Ben kim le olsa geç in irim. Bana göre hava hoş. Bana dokunmayan yı lan bin yaşasın ! ' Köy ad ına uzaklarda b i rkaç titrek ışık. Işıklar gittikçe yaklaşı­ yordu. Bu ışıklardan biri, soldaki kahve, Cabbar' ın kahvesi. Bu gece kim var acaba? Emm i oradaysa iki el tav la oynasalar da iki­ şer buçuktan bir beşl iğin i sürüklese. Emm i oradad ır belki. Evvel­ ki gece ta saat üçü geçerken gittiğinde oradayd ı . .. Adımlarını açtı. I ş ı kların yaklaşması h ızlan ıyord u . Yaklaştı lar, yaklaşt ı l ar . . . Sonra birden yitiverd i ler karan l ı k pencere) i , saz örtü lü toprak ev­ lerin duvarları gerisinde. Ünal köyün acı acı hayvan pisl iği kokan darac ık sokaklarına düşmüştü. Sağda solda yıkık, harap kerpiç duvarlar, d i ken l i tel le ayrı lmış av lular. . . S ı k sık köpek hırı ltıları gel iyordu. Kocaman bir itin çok yakın larda gürler gibi havlayışı birden. Bereket, sald ırmıyorlard ı . Yoldan kendi hal inde gel i p ge­ çenlerle hırsızları nas ı l ayı rt ed iyorlardı? Kerpiç evierden birinin köşesi n i dönünce, kahvenin ayd ı n l ı k kapısı meydana çıkıverd i . E m m i içerdeydi . G ird i . "Selamünaleyküm m i l let." Kahve ocağında kahveci Cabbar, yan ı başında tav la oynayan293


lara bakmakta olan emın i, ta d i pteki alçak bir masada kağıt oyna­ yan iki tutma, uyku lu uykulu baktı lar. "Aieykümselam." "Vaaleykümselaaam Ü nal Ağa ! " Emmi o n u bekl iyormuş besbe l l i . "Nerde kald ın b e yemi ik?" Ünal ' a hemen her gece yen i lmeye alışınıştı ama, gene de ken­ di yeml ikliğini ona yükl üyordu. Ünal, el lerin i arkasına koyarak: "Sen var mısın bir beş?" ded i . Tavla hastası emm i iştah la kahveeiye bakt ı . "Duydun y a Cabbar, kaşın ıyor . . . G ünah benden gitti . V e r şu tav layı ! " Tavla geldi, başland ı . "Ee, a t baka l ı m emm i bey ! " E linde ç i ft zarın teki, emmi d i k i l d i : "Yoo . . . Ağzını bozma bey d iye ... " "N iye? Bey l i k fena m ı?" " İ yiyse sana bıraktım oğl um, tepe tepe kul lan, A l ! " Zarı att ı : Beş. Ünal d a att ı : Altı. "Bir beş ha emmi bey ! " "U ian oğlum b ı rak ş u bey ayağı n ı ! " "Demek istem iyorsun beyl iği?" " i stemem oğlum. Ağal ığım yeter bana ! " ded i, emmi yarı şaka, yarı ciddi . . . Oyun h ızlı gid iyordu. Emın inin za rı daha iyi gel iyorsa da, Ünal h i l e yapıyor, gözleri pek de iyi görmeyen emın iye yutturuyordu . "Ned ir o emmi?" "Sebai dü ! " Ünal s e yek kap ı s ı n ı a l ı rken i ş i gargaraya getirerek emın i n i n dikkatini başka yana çekti. "Kap ma zarları !" "Ne kapması oğlum? Görmüyor musun?" "Görmüyorum. Elin tavian ın içinden ç ıkm ıyor ki ! " 294


Şe şi dü attı, şe ş ye k oynadı, şeş ci h arı şeş beş, pençi dü 'yü pençi se. Bir yandan da sol eli kapı ları kapatıyordu .. İ lk oyun sonunda, emın inin zarı daha iyi geldiği halde adamcağız mars oldu. Hal i vakti yeri nde, kaybedeceği beş, on l i rayı arayacaklardan deği l d i ama, gene de kızıyord u . "Mesele parada deği l Cabbar. Zar bana gel iyor, oyunu o a l ı yor ne h i kmetse . . . Ü nal ' ın sözde tepesi att ı : "Ne demel( istiyorsun yan i?" "Ne demek i steyeceğim, zar bize gel iyor, oyunu sen al ıyorsun ! " Zarları tavian ın içine bırakıp, çeki l di . ''Paran tatl ıysa oynamaya l ı m arkadaş . . . " Eınminin gıcığına laftı. U fac ık ihtiyar ' para'ya söverek Ü nal ' ın yakasına yapıştı. "Bende para tonnan oğl u m . Para ne kel i me?" "N e ke l i ıneyse fazla kon uşma. Her zaman böyle, yeneriz, dan dun edersi n ! '' " Ederi m. çünkü zar bana gel iyor, oyumı sen al ıyorsu n ! " Çayları n ı get i ren Cabbar, ''Hem d e mars ! " ded i . "Va l l aha b e . . . At baka l ı m had i . . . Ünal yen iden pekiştird i : " D ı n dcrsen bırak ının oyunu, ona göre?" Eınmi her şeye razı, ses çıkarmad ı . Oyun tekrar başlad ı . Ünal ' ın pam1akları gelen zara göre deği L oyun gereğince çıkarına göre işli­ yor, se yek lazımsa, şeş beş, se yek oynan ıyordu. Emnı i dört açm ış­ tı gözleri n i güya . Sekiz aç sa boş, z.ar emın iye gel iyor, oyun ları Ünal a l ıyordu. İ lk partiyi Ünal ald ı : "Sökül beşl iği ! " Emmi bundan h içbir şey an laınam ı şt ı . Beşl iği verecekti ama, "Var mısın ikisine bir?" ded i . Ü n a l csned i, ensesini kaş ı d ı . Asl ında uykusu fi lan yoktu. Ya­ rın basıp şehre göçeceklerdi, cebinde üç beş kuruşu bulunsa fena "

"

295


olmazd ı . Olmazd ı ya, iki buçuk, beş' lerle oyalanacaklarına, şunu büyütseler de kazand ığı bir parça işe yarasa . . . "Varım amma," ded i, "temiz birer onluğuna oynarız. Ven i l i r­ sen, dem inki beşl ikle birlikte on beş i n i at ırım, yenersen ani uğu­ mu al ırsın. Nası l?" Em m i öylesine hırs l ı ki, esmer kı rı ş kın ş yüzü adeta ağarm ı şt ı . "Paralar meydan görsün," ded i . Ünal e l i n i cebine att ı . "Ayı p ettin, şimdi ayı p ettin işte ! " "Ayı b ı mayıbı yok. Ben kumarbazı m arkadaş. Paralar meydan görsün, sonra . . . " Ünal pantolonunun cebinden iki buçuk, beşl i kler hal indeki on iki buçuktan ibaret bütün paras ı n ı çıkarıp tavian ın içine att ı : "Paran ın hepsi bu m u?" "Sana ne param ı n hepsinden arkadaş? Sen ütünce alacağın onluğa bak ! " " Öyle ya," dedi Cabbar. " İ y i ya." Az i l erdeki taviac ı lar da oyunu bitirm i ş, yan larına çekm işler­ d i i skemleleri n i . Başları kalaba l ı k taşınca Ünal ' ın can ı sıkıldıysa da pek fark etmed i . Etmed i çünkü imam bi ldiğini okuyor, Ünal ' ın parmakları hiç çaktırmadan, şaş ı l acak şeki lde yan l ış oynuyord u : Se yekler hepyek, sebai dü ler d üsse, hepyekler dubara . . . Oyun gece yarısına doğru b i tti . Paralar a l ı n ı p veri l d i , Ü n a l kahvede tck başına kaldı . Kahvee i kapıyı üzerine kil itleyip gitm işti. Sabah leyin kahvee iye elli kuruş verecekti. Masaları yan yana çekti, bir kenardaki eski, kirli çulu üzerine serd i , sırtüstü vurdu kafayı . Laki n ne yumruktu büyük kayn ı n ı n suratında patlayan . . . N e d iye yolda bek lcyecekti? B i ner g ider, eşyaların yüklenmesine yard ı m eder, sonra da uğrar, konuşur, kendisinin bu işteki suçsuz­ luğunu be l i rtir . . . Yarın b u vakit şehirde olacaklard ı h ı ? Evde. Baka l ı m ona ne türlü davranacaklard ı . Mahallel iye karşı, e l i n yabancısını evlerinde herhalde yatırmazlard i . Ne yapard ı? Bir arkadaşına gitse? ' A l lah kerim . . . ' d iye geç ird i . ' Sokakta kalacak deği l i m ya ! ' 296


Gece gittikçe derinleşiyor, sessizl ik artıyordu. Bir an geldi ki, kahvee i n i n çay bardaklarıyla kahve fincan ları n ı n durduğu cam l ı dolabın üstündeki çalar saatin t i k takları geceyi doldurmaya baş­ lad ı . B i r yandan bir yana döndü . Ne olursa olsun, şehre gidi lmesi i ş ine gel iyord u . Bugün, yarın, öbür gün Zeliha' n ı n kocası olarak teme l l i gi recekti o eve. Üstü başı tertem iz yıkanacak, pazar gün­ leri ütü l ü giys isi s ı rtı nda, boynunda kravatı, kolunda karısı, tuta­ caktı Adanal ı lar gibi Atatürk Parkı, Dem irköprü 'n ün yolunu. Hava kapalı , yağınurl u ysa sinemaya giderlerd i . Sonra eve dönüş, yatak, genç karısıyla sıkı sıkı sarı l ış, rahat l ı ğın, tokl uğun del iksiz uyku­ su ! Böyle bir yaşam ın del iksiz uykularına öylesine hasretti ki . . . Yarın ın dan em in, d ı şarı n ı n yağmuru, karı, ayazı, fı rt ınasından insanı koruyan sıcacık bir dört duvar arası . Daha sonra çocukla­ rı . . . Küçük küçük, kıvır kıvır şeyler. . . On ları n boğazı , sırtı, yarın­ ları için çal ı şmak . . . Uykuya n e zaman geçtiğin i bi lemeden, yuvarlandı gitt i karan­ l ı k su ların derinlerine. De l i ksiz hatta d üşsüz, taş git i b i r uyku . Gözlerini açtığı zaman Ralwec i Cabbar ocağı yakınıştı b i l e : S ıç­ rayı p kalkt ı : "N iye uyand ırmad ı n b e Cabbar?" "K ıyamad ı m . . . "Öyle uyumuşum ki, taş gib i ! " Kol ları d i rsekiere kadar çem irl i kirli beyaz gömleğiyle masa­ ların üzerinden yere atlad ı . Kahvenin yan ındaki tulumbada e l i n i yüzünü yıkad ı, saçlarını ıslattı, geldi, kahve penceresinin toz! u kirl i camında çabucak tarandı . Cabbar çayı dem lemişt i . "Çay içecen tab i i . . . " "Bak hele bak . . . Masaların üzerindeki kirli örtüyü katiayıp kaldırd ı . Masaları yerlerine çekti, gitti bakka ldan ekmekl e peynir ald ı . Kahveye dö­ nerken kes ik kesik bir korna ses i . Döndü, Soncuk A l i ! "Vaay," ded i, "lan Boncuk?" "

"

297


Kısa, kal ın şoför Boncuk yer yer yeş i l boyaları dökü lmüş toz iç indeki kamyonun direksiyonunda boncuk mavisi gözleriyle gü­ lüyordu. Yan ına gitti. "Ne haber lan?'" "Sağl ık," ded i Boncuk. "işittiklerim doğru mu?" Ü nal kuşkuyla baktı. "Ne iş itti n?" "Muav i n l iği bırakm ı ş mısın ne?'' Dişlerinin arasından yere fırt diye tükürdü. "Kimden d uydun?" "Senin ustadan ! " "Bıraktım tab i i . Caıi cuı1 . . . Ned i r lan, öldük mü?" " İ şin iç inde bir kız dalgası ın ı varm ış?" Ü nal güldü. ·'G ibi bir şey . . . "Yan i ne? Dört ayakl ı m ı olacan?" Her şeyi uzun uzun anlatt ı . Sonunda sözü şu meseleye geti rd i . Bone u k g ü !erek: " İ yi oğlum,'' ded i, "s i l keleyek . . . " "Ne zaman dön üyorsun?" "Paşa keyti ın ne zaman isterse ! " ''Kaç para vereceğiz?" Boncuk d i reks iyondan yere atlad ı . "Ağan ın e l i tutu lmaz arkadaş . . ''Boş ver ağaya, bi ldiğin gibi deği l, teme l l i yolsuzui! " Yan yana kahveye yürüdü ler. Her günün aks ine, pırıl pırı l bir güneş vard ı . Köy, köyün önünde uzanan baştan başa eki l i , koza­ lakları beyaz beyaz patlam ı ş pamuk tarlası uzanıyor, ta uzaklar­ daki tü l mavisi dağların geri lcrinde beyaz bulutlar adeta köpürü­ yordu. B i rden bir köpek, yıkık kcrpiç bir duvarın ard ından fı rlayıp yol ları n ı kesti. Keskin bembeyaz d i şleriyle sinirli sinirl i havlaya­ rak çevrelerinde dolan ıyordu. Boncuk, "O ne?" ded i, "c idd i mi yapıyon ne yiğen iın?" Ünal bir kahkaba attı . Ama, köpeğin şakası yoktu, Boncuk bir tekıne attı köpeğe, baktı ki aldırdığı yok, yerden kocaman bir ke­ sek parçası n ı kaptı. "

.''

298


"De get, A l lah ı n ı Ki briyan ı . . . Töbe estağfuru l lah sabah sa­ bah . . . " Kahveye ge ldi ler, çay, ekmek peyn irle çabucak bir kahvaltı yaptı lar. Kalkadarken Ünal gene sordu: "Sah i ne verecez Boncuk?" Soncuk üstünde durmak istem iyordu. "Can ım bırak vermesini. K ı rk yı lda bir arkadaşın ufak bir işi düşmiiş. S ı rt ımda taşıyacak deği l i m ya ! " "Olsun." Kahveden ç ı ktı lar. Bindi ler kamyona, tarlan ın yolunu tuttul ar. Kamyon büyük ç i ftç ilerden birinind i . Soncuk ayl ı k i t şoförü . Şe­ h i rden ağasının tarlaianna toplama ırgatı getiriyor, tarlalardan da top lanmış kütlü götürüyordu. Arkadaş, arkadaştan da ileri meslek­ taştı lar. Böyle şeylerin lafı ol mazd ı . Ay başında maaş ı n ı tring al­ dığından başka, gidip gel i rken yolda ' ördek' de* düşüyordu. Şaka maka, ördekten iyi para geç iyordu e l ine. Maaşa bakan kimd i . "Demek kayınbaban la eskic i l ik yapacaks ın ız?" "Al lah izin verirse .. . " İ yi oğlum Ünal, rahata kavuştun demektir." "Ne d iyorsun Boncuk ... K ir, pas, yorgun l uk. Taşç ıkan * * av­ ratları . . . Al lah ım şaştı yahu . H iç olmazsa insan d iinya evine girer, işin gücün bel l i , yattığın kalktığın , yed iğin içtiğin . . . Ha?" "Aynen kardaş. Sana lazı mdı zaten . . . " "A l lah ım şaştıyd ı serser i l i kten be . . . Neyd i o han köşeterindeki rezi l l iğimiz?" "Lakin alem imiz kıyaktı be Ünal . Nerde akşam orda sabah . Bütün gün ne i ş olursa tut, akşam gel hana, kur sofrayı, aç ş i şele­ ri, vur bağlanıanın ka.mağına kasnağına . . . " Kamyon, köy yol unda kocaman bir toz bul utu kaldırarak i l er­ l iyordu. Boncuk, a l ı şkan l ı ktan, boyuna dikiz aynası n ı ayariayıp taralı saçiarına bak ıyordu. B i r ara sord u : "Baldızın nıaldızın yok mu?" Ünal gülerek bakt ı . ''

*Ördck: Yolda açı klan d ü şen yolcu * * Taşç ı ka n : Adana gene l e v i n i n i s m i

299


"Be l l e ki var. N ' olacak?" Saçiarına yen iden baktı dikiz aynasında. "N 'olacağı var m ı deftersiz? Sülük gibi del ikan l ı değil m iyim?" Ünal ' ın akl ından h ızla Ayşe geçt i . "Yok," ded i . "Büyük kayn ımın kızı var ya, ufak daha . . . " "Kaç yaşında?" "Bu yakın larda on bire girecek." Soncuk saçlarını yeniden kontrol ett i . " İ yi ya," ded i . "Tam bana göre ! " "Oşt ! " "N iye lan?" "Sübyancı m ısın nesi n?" "Yavru kuşun ağzı büyük olur oğlum . . . Arabistan ' da nasılmış?" "Bakma Arabistan ' a . . . " "Bakma ne kel ime? Tekmi l peygamberler oradan çıkmamış mı? Fesini vuracan, yıkı lınadı m ı korkma. Şeriatta böyle yazar! " "Şeriat k i m sen k i m lan, i t ! " " İ t sözüne kızınam ki ben . . . Çeneye dai m ı şiard ı ki, birden Ünal ' ın gözüne alaçıklar, tarla, tarlada pamuk toplamakta olan iki kaynı, kayn ı n ı n karısı, Ayşe i l işt i . Boncuğun kolunu tuttu. "Destuuur! " Soncuk hayretle baktı. "Ne o?'' "Geldik." Kuvvetl i bir fren, araba tarlanın kıyısında durdu. Ünal atlad ı, iki kaynıyla öteki ler işleri n i bırakm ı ş bakıyorlard ı . Ünal e l iyle on ları selamiayıp koşarak kaynatasının alaçığına gitti. TopaJ da, karısı da sıtmadan ateşler içi nde yatıyorlard ı . Yalnız Zel iha, "Getirdin m i ?" ded i . "Getird i m ya, hasta mı bun lar?" Yan larına gitti, alın larını yoklad ı . İ kisi de cayır cayır yan ıyor­ lardı, ter içindeyd i ler. Topa J gözleri n i açtı, inleyen bir sesle kesik kes ik sord u : "

300


"Getirdin m i oğlum? Arabayı getird i n m i?" "Getird i m babacığım. Araba değil kamyon." "Kaça götürecek?" "Orasını düşünme." Ana da kendine gel i r gibi olmuştu . İnled i : "Gideli m yavrum, şu cenabet yerlerden gidelim. Kurtar bizi ! . . " Ünal i ç i n hava hoştu, Zeliha i ç i n de öyle. Top'al ' la karıs ı n ı kol larından tutup kaldırd ı lar, i k i s i n i n de hal i hal deği l d i . B ütün gece uyumamı şlard ı . Sıcak, s inek, uykusuzluk . . . "Evlat bokuna, aah evlat bokuna. Neme lazım d ı ben i m yazı yaban? Anam mı devşiriciyd i , babam m ı ? Evlatlar şöyle, evlatlar böyle. Tımağına köpek sıçsın evladının. Canıma can mı katacak posta! lar?" Boncuğun da yard ı m ıyla yarım saatte eşyalar kamyona yüklen­ d i . Gel irkenki gibi Ünal on lara rahatça oturacak yer yaptı. Geçip oturdular. Oturdular ya, bütün sert görünüşlerine karşın Topa! da, karısı da bel l i etmemeye çal ı ştıkları biç imde derinden derine iç geçiriyorlardı . İ kisinin de gözleri yaşl ıyd ı . İ kisinin de akl ında ev­ latları, içieri yanıyordu. Ünal koşarak iki kayn ı n ı n yan ına gittiği s ı ra, Ayşe ' n i n çok şeyler anlatmaya çalışan çocuksu bakışıyla karşı laşt ı . Dargın, kır­ gm. Ötekiler kendi i şlerindeyd i ler. Hele küçük oğul, bir parça da h ı rsla, kinle çal ışıyordu. Ünal, "Kolay gelsin," d iye soku ldu. · Küçük aldırmad ı . B üyük oğul akşamki yumrukla mosmor şişmiş burnu, akı kıpkırm ızı gözleriyle, ama dostça bakt ı . "Hoş geldin." "Bana darı lmadınız değil m i?" Büyük oğu l hay l i değişmiş yüzüyle gülümsed i . "N iye darı lalım?" "Göçmelerine ben önayak olmad ı m . Çok ısrar etti ler de onun için kamyonu getirdim . . . " Küçük oğul h ı rsla doğru ldu. 30 1


"Neyse can ım, fazla konuşma da basın gidin hayd i," ded i . Ünal bozuldu. Tekrardan işine koyulmuş küçük kaynma bak­ tı, bakt ı . Sonra gözleri Ayşe ' ye tak ı l d ı . Nerdeyse ağlayacakt ı . Üzerinde durmad ı . Zaten başka yapıl acak şey d e yoktu. . "İyi ya, hayd i hoşça kal ı n ! " Büyük oğul, "Gü l e gü le gidin," ded i . Küçük oğu l ora l ı b i l e olmad ı . Gelin, kocasının yan ı başında, boyuna çal ışıyord u . Yanakları kuru, ama kırmızı kırm ı zıyd ı . Sıt­ ma nöbetinin kırmızısıyd ı ama, gene de az buçuk güze l leştiriyor­ du. O bütün bun ların farkında b i l e değil, güneşin, kızgın güneşin altında içten içten yanarak, boyuna eriyordu. Ayşe, ağır ağır uzaklaşan kamyona gözlerini dikmişt i . Gid iyor­ du. B i r daha belki de hiç göremeyecekti onu. Ne saçı, ne sarı sarı gii lüşi.i . Pis halası, hep de hep de o, p i s halasının yüzünden . Sev­ m iyordu onu, h iç sevm iyord u . O olmasa, o ol masayd ı halbuki . . . Yeş i l kamyon kocaman b i r toz bulutu arasında gözden yite çıka uzaklaşıyordu. Küçük oğu l doğru lunca birden Ayşe'yi gördü . Ağl ıyord u . "Ne o?" ded i . "N ' ol uyor?" Ayşe telaşla gözleri n i s i l iverd i . "Hiç . . . " "Nası l hiç?" Emm isinin kim için ağlad ığını bi lmesinden korkarak, "Halamla neneme ağl ıyorum," ded i . B üyük oğu l sanki duymam ıştı, bakmad ı bile. Karısı da onun gibi davrand ı . Ama küçük oğulun çenesi açı l mı ştı. Tıpkı babası . Boynun u n damarını şişire şişire, "Cehennem beri onlar daha öte," ded i . "Nelerine ağl ıyorsun? Ben im iç imden oynamak ge l iyor, B u ndan böyle oh bee . . . " Gözucuyla ağasına baktı. İ şe iki kat koyulmuş, ha bire toplu­ yor önli.iğünü dolduruyordu, "Ben başta i stemediyd im on ları ya, baban ı görüyon m u baba­ n ı ! Yumuşak ağız verdi, o da şirnedi * . Maymun iştah l ı be. Kim b i l mem neyim h ıyar dese b i r parça tuznan koşar!" Şirncme: Şımannak 302


Büyük oğu l da bel i n i tuta tuta doğru ldu. "Neyse can ım, geçt i . . ." "Geçti meçt i . Ben en çok o oğlana kızd ı m . . . " "N iye?" " Etekleri zil çal ıyor görmüyor musun?" '·Ne yapsın?" "Ne yapsı n ı var mı? Gidip kamyon bul mak ona m ı diişerd i?" Büyük oğu l yen iden işe koyu l d u . "Tam kafasına göre. Yarın gider, açarlar dükkan ı . . . Açsınlar be, bizden ırak o l sun lar da . . . İ ki günde onun da pasaportunu ve­ rir!" Ağası n ın bir şeyler söylemes i n i bekled i . Söylemeyince gene kendi ald ı : "Belki de vermez. Damat tat l ı olur. Ö yle deği l mi?" "Doğru ." Gözleri iştah la parlad ı . " Ş u e l c i gelsin, mal ım ızı tesl i m ed ip param ızı alal ım da sonra­ sı kolay. Daha b i r ay burdayız. O zamana kadar tekerlek l i dükkiin dalgası için tekm i l parayı kazanm ı ş o l uruz. B i r döneriz şehre, gi­ deriz dağramacı Haydar' a . . . Ha?" B üyük oğu l akı kıpkırmızı gözleri, şiş burnuyla doğru ldu: "Tamam ." "Deriz böyle böyle Haydar Usta, yap bize tekerlekli d ükkan ım ızı . . . " "Tekerlekler lastik olmal ı . " "Bisiklet tekeri mi?" "Bisiklet tekeri pahalı düşer." "Ya?" "Parçacı ları dolaşırız. Ufak, dolma lastik l i tekerlekler vard ı r, bi lyal ı . . . " "Yeni leri olmaz mı?" " B i l m iyorum. Olsa bile pahal ı d ı r. Eski lerin i buluruz can ı m . B i z i m Selahattin Usta'yı fi l an dolaşırım bir iki . . . " 303


Güneş tepeye doğru yükselm işti. Küçük oğul bir ara Cavit' i gördü. Alaçıktarının kapısında gözleri n i ova ova d i k i l iyor, çevre­ ye bakın ıyordu. B i rden nenesigi l in alaçığına dikkat etti . Yerinde yoktu. Heyecan lanarak koştu . Yanlarına gel ince sord u : "Nenem­ gil gitti m i?" Ayşe, "Gitti," ded i . "G ittiler ha?" Can sıkıntısı yüzünden bir gölge gibi geçti .

21 Soncuk ' u n yeş il kamyon u mahal leye ikindi üstü ağır ağır, bo­ zuk parketerde çalkalana çalkalana gird iği sıra TopaJ da, karısı da sıtma nöbetinden kafaları vurmuş alev alev yatıyorlardı . Yal ınayaklı, iri l i ufakl ı mahal le çocukları nerdense haber al­ m ı ş, kamyonun çevresini (giderkenki gibi) bayram neşesi içinde kuşatmışlard ı . Kızlı oğlan l ı , iri l i ufaklı çocukların yaygarası ma­ halleliyi pencerelere, kapı lara dökmüştü. Gelmişlerd i demek? Geri dönüp gelmişlerd i ha? Hemen üçer beşer k i ş i l i k fıskos toplulukları kuru luverd i . " İ yi ama küt l ü toplama mevsi m i bitmed i ki daha ! " "Daha d u r bakalı m . . . " "Y irmi beş gün, bir ay var daha . . . " F iskos toplulukları hemencik kalabalık bir büyük topluluk ha­ l i n i alıverd i . Doktorun anasının çevresinde birleşip gen işled i . Ne d iye yatıyorlard ı ? Hasta m ıyd ı lar yoksa? O oğlan kirndi de kam­ yona atiarn ış, Topa J ' ın karısını koltuk altlarından tutup kaldırıyor­ du? Doktorun anası, "Uuu," dedi, "amma da eriyip süzülmüşler ha! " ":::, ıtma olmal ılar ! " "Şunlara bak, ayakta duram ıyorlar . . . " 304


"Zalha? O da süzü lmüş bayağı ! " TopaJ, maha l l e l i n i n henüz tan ı mad ığı Ünal ' la Zel iha' n ı n yar­ d ı m ıyla kamyondan aşağı inerken, tahta hacağı kayd ı, kamyonun arka tekerleği yan ına düşüp yığı ldı kald ı . Karısının acı çığl ığı . Ka­ d ı n lar artık eski kini, ded ikoduyu fi lan unutup koştu lar. Yere çu­ val gibi yığılakalm ı ş ihtiyarı tutup kal dırd ı lar. Ağl ıyord u . Yukar­ da karısı, en çok da daktorun anas ı n ı n önayak oluşuna şaşmıştı. Y ı l lar yı l ı ardı ndan atıp tutan, en çok da kütlüye giderlerken yü­ rek soğutan kad ı n m ıydı bu? Damadın ın, kızın ı n yard ı m ıyla ağı r ağır ind i . Kend i n i birden maha l l e l i komşu ları n ı n kol larında bularak boşand ı . Hıçkıra h ıç­ kıra ağl ıyor, ağlatıyord u : "Al lah razı olsun sizden hacım, Al lah kimseyi bize benzetme­ sin. . ." Daktorun anası , kol ları arasındaki kadı n ı tese l l i ett i : "S ize benzetmeyip de, benzemeyece� neyiniz var sizin bac ı m? Dünya bu. Bugün size, yarın bize . Kul b i r kararda kal ır m ı ?" Öteki kad ıı ı tar da hak verd i ler. "Kal ır mı h iç?" "Namusunuzla gitmi ş nafakanızın yoluna bakmışsınız mesela . . . " "Al lah kınayan ların başına versin ! " "Am i n ! " Topalın karısıyla daktorun anası sarı l ı p öpüştü ler. Sonra öteki komşu larla oldu bu iş. Zel iha'yla Ünal, TopaJ ' ı n kol iarına girm iş, eve götürüyorlard ı . Daktorun anası, "B itm işsiniz siz," ded i . " İ ş çok çetin m iydi?" "Ah anam ah, işin çet i n l i ğinden çok yazının yüzü, sıcak, s ivrisinek . . . Gözü çıkasıca sinekler canavar gibi A l lah vermeye . . . " "Kinin m i n i n yutmad ınız m ıydı?" "Yuttuk yuttuk a, ne etkisi olur canavar gibi si neklere?" B uzlar çözü lmüş, eski düşman l ıklar eri m i ş, yeniden dostluk kurul muştu . 305


'·Had i bize gidek bacım . . . "Olmaz bac ım, ben im herifı gördünüz. Sonra inşa l lah." "Doğru bac ım doğru ... " "Bir şeye iht iyac ı n ız varsa, bir isted iğin iz varsa . . . " Vard ı , var olmaya vardı birçok isted ikleri ya, nas ı l söylcyeb i­ l i rlcrd i? "Sağ olun," dedi, "eksik ol mayın ... Bizimkinin yan ına varayı nı hele . . . H ayd i sağl ıcağnan kal ı n ! " H e p birden, "G ü l c gii l e bac ını . A l lah iyi l ik vers in. Al lah bir daha böyle kötü kader göstermesi n ! " ded i ler. Eve doğru ağır ağır yiirüd ii . Arkasından bak ı l ıyordu, acınarak. İçeri girip. içerden o tan ı­ mad ı k l arı içl i d ı ş l ı d e l i kan l ı çıkıp, kamyon şofcirüy le bir şey ler konuşup tekrardan içeri girip de sokak kapısı kapan ı ncaya kadar sadece bak ı l d ı . Sonra çözü ldü d i l ler: O içli d ı ş l ı del ikan l ı kimdi? Nerden çıkmıştı? Neleri oluyordu? "Zalha ' n ın yan ından da ayrı l m ıyor ! " " H ı s ı m akrabaları desenı . . . . " "Bunca y ı l d ı r bu nıahal ledeyiz bac ı m . " "Doğru." "H ısım akrabaları olsa ... " " B i lmez m iyiz?" " " "

"

Ünal, Soncuk' la birlikte alt eve atarcasına çabucak taşıdı kları eşyaları şimd i Zel iha'yla yukarı taşıyordu. Son parçaları çıkarmak için aşağıya ind ikleri zaman, Zel iha genç adam ın boyn una sarı l­ dı, dudakların ı dudaklarına yapı ştırd ı , h ı rsla öpüştüler. Sonra, "Aı1ık büsbütün birbirimizin iz," ded i . Ü nal genç kızın beklediği heyecanla karş ı l ı k vermed i : " Öyle ama . . . Zel iha' n ı n akl ı gitt i . "Ne aması?" "Daha bir zaman beklemem iz lazım ! " "

306


"N iye?'' "Yerleşmek, n i kah muamelemizin neticelenmesi, şu bu . . . " Genç kızın az önceki neşe taşan cıvıl cıvıl gözlerinden can sıkıntıs ı n ı n ağırlığı geçti sanki. B i r süre, alt evin loşluğunda sess iz­ ce dikildi ler. Sonra Zel iha, sevgi l is i n i n e l i n i tutarak, "Ne yapaca­ ğız?" ded i . "Bekleyeceğiz." "Nas ı l?" Gü ldü. "Beklemcn i n nası l ı olur mu?" "Sen bizde ka lacaksın, deği l mi?" istiyordu bunu ama, yakışıksız düşeceğini de kestirm iyar de­ ğ i l d i . Bunu gerekirse kaynanasıyla kayınbabası teklif etmel iyd i­ lcr. "S izde mi? Nasıl olur?" "N iye olmasın? Bashayağı olur!" "Yakışık al maz bence ... Maha l l e l i , el alem, ne der ha?'' "Ne derlerse des in ler. Bizde ka l, bizde kalacaksın değil mi? Cevap versene ! " Ananı n biraz d a h ı rs l ı scsi, Üna l ' ı kurtard ı . ' · K ı z Zalhaaa ! " Yerdeki parçalardan birini kaptı. "Efendim, gel iyorum ! " Savru lan etekleri altından beyaz beyaz gözüken bacaklarıyla Ünal ' ı heyecan land ırarak, merd iven i çıktı . Babası sofadaki sedi­ re boylu boyunca uzanm ışt ı . Anası yan ı başında oturuyordu, yüzü asıkt ı . Ze l i ha bu asık yüzün ne demek isteyerek baktığı n ı anladı­ ğından, omuz s i l kerek bütün pencere kapakları kapa l ı , karan lık mutfağa gird i , aşağıdan çıkardığı parçayı öteki lerin yan ına koy­ du. Annesi mutfak kapısına gelmişti, karşt iaşıp s i n i r l i sinirli fısıl­ daşıverd i l er. "'Burası köy yeri deği l, akl ını başına al ! " "Ne var? Ne olmuş?" 307


"Burası köy yeri deği l d iyorum, o kadar ! " "N ' o l u r olmazsa?" "Mahallel iye destan mı edecen bizi?" "Ana ne yapıyorum ben?" "Ne bekledi n iz alt evde uzun uzun?" M erdiveni çıkan ayak seslerinden Ünal ' ın gelmekte olduğunu aniayarak kısa kestiler. "Ze l ih a ! " Zel iha koştu. "Getir Ünal ! " Ünal kocaman çuvalı mutfak kapısına geti rm i şti, kaynanasıy­ la karş ı laştı. Kad ı n renk vermemek için yumuşak yumuşak, "Ge­ tir yavrum getir," ded i . "Sen i de iyice yorduk bugün ! " Ünal yükünü indird i . "Estağfuru l l ah ana, yorulmak ne kel ime?" "Sağ ol yavru m ! " "Babam nas ı l oldu?" Yan ına gitti ler. Hafif hafif i nleyerek yatıyord u . Ünal baş ı n ı yokladı . "Ateşin var. Ağrıyor mu?" Öl ü gibi, "Yol iyice sarstı," dedi . "Çatlayacak gibi ağrıyor hem de . . . Vay evlatlar vay, vay asi evlatlar vay . . . " Karısı söze sertçe karışt ı : "Unut şunları be herif, unut gayrı ! " Karş ı l ı k vermedi . A lev alev yanan gözlerin i yumdu. Yumuk gözlerinden yaşlar sızıyor, içi yanıyordu içi. Bütün yol boyunca bir an bile akl ı ndan çıkmam ı şlardı? Eviattı bu, evlat! Ünal, "Bana müsaade," ded i . "Nereye gideceksin?" "G idip şöyle bir dolaşayım." Zeliha nerdeyse ağlayacaktı . Ana i lgiyle sord u : "Yatacak yerin var m ı ?" "Düşünmeyin beni ana, bir başına bir insanım. Ağaca çıksam . . . " "Doğru, pabucun yerde kalmaz." Topa! homurdandı adeta: "Nereye gideceks in? Yat burada oğl um ! " 308


"Olmaz, ded i . Yakışık almaz. Ele güne karşı doğru deği l . Hay­ di eyval lah ! " Ç ı ktı gitti . Zeliha odasına çeki l m i ş, Erdal ' lara bakan pencere­ n i n önüne yanlamıştı. E l inde o lmayarak yaşlar sızıyorrlu gözlerin­ den. Ne d iye, ne d iye gitm işti? Ya bir daha gelmezse? Ya teme l l i giderse? N ü fus cüzdanını o lsun n i ç i n almamıştı? Çat çat kapı . "Zalha ! " Gözleri n i s i l i p odasından ç ıktı . "Ne var?" "Kapı çalındı, rluyınad ı n m ı ?" · Merd ivenleri i steksizl ikle inerken, anası arkasından bakıyor, kızının isteksizliğin i gayet iyi anl ıyordu. Kocasına, "Kızın hal i hal deği l," ded i . Topa! gözlerin i açtı . "Oğlan gitti d iye m i?" "Başka n iye o l acak?" "Al lah can ıma sağlık verir de kalkarsam, i l k i ş i m n i kahlarını kıydı rmak olacak! " "inşal lah, A l lah hayırl ısını versin." Zeliha hep o isteksiz hal iyle merd iven leri ağır ağır çıkt ı . E l i nde yuvarlak bir karton kutu. "Doktorun anası gönderm iş, kinin m i n in . . . " Kutuyu annesine verip odasına çekil d i gene. Kadın kutuyu evird i çevird i . "Al lahın bir h i kmeti," ded i . "Yolda h e p mahal le i iyi düşi.indüm, korkup duruyordum. Al lah korktuğuma uğratmadı . Hani doğrusu insan evlad ıymı ş şu dakiorun anası ! " "Yalnız daktorun anası m ı?" " Ö teki ler dee ötekiler de! Al lah hepsinden razı olsun ! " Aspirin le kin in, ard ından sıcak sıcak çorba. B ir başka komşudan bir tabak dolusu meyve, daha bir başkasından kocaman bir kavun. Doğrusu komşular komşuluklarını fazlasıyla gösteriyorlar­ d ı , ama gerek Topa!, gerekse karısı, oğul ları n ı düşünmekten bir 309


an geri kalm ıyorlard ı . Yol boyunca da böyle olmuştu. Akı l ları fi­ kirleri oğullarıyla torun larında, ama bunu birbirlerine h issettirmek­ ten b i le çekinmi şlerd i . Bu içten olmayan duyguları hala da sürüp gid iyord u . Hele Topa! ! Büyük oğluna in safsızca attığı m ü th i ş yumruğun haksızlığı içinde, kahrol uyordu ama, açıklayam ıyordu bunu. " İ tler," ded i . Ana ekled i : "İt oğlu itler hem de . . . " "Burun ları iyice sürtülsün de anlas ınlar! " "Anlasın lar anaya, babaya karş ı gelmey i . . . " "Yarın açarım dükkan ımı, çeker al ırım Ünal ' ı yan ıma. oh! Ben i benden mi edecekler be?" "Hiç canım . " "Yed i günleri n i yetird im, bıyıkları n ı bitirdi m. B i raz da kızımı düşünmem lazım. Heye, kız eksiği, insan ın e l i ndekini avucunda­ kini a l ı r götürür ya, bizimki öyle deği l ." "B izimki bize evlatlarımızdan daha alas ı n ı bulup getird i . " G e ç vakte kadar u s u l u s u l konuştu tarsa da, i k i s i n i n de akl ında fikrinde oğu I lan, torun ları . .. Sonra yattı lar. S ıcak ama sivrisinek v ı n ı ltı larından uzak bir geceyd i . Nöbetleri de geçtiği için hemen uykuya dalab i l i rlerd i , olmuyordu. Ş imdi on lar, arda, sıcakla, sinekle boğuşuyorlard ı belki de. TopaJ bir yandan bir yana döndi.i. Attığı yumruğu unutaınıyordu. Burnu zedelenmiş m iydi aca­ ba? Demek gene hatanın bi.iyi.lği.inü işleınişti? İyi ama, anasına karşı avrad ın ı koruması , ondan yana çıkması ne ol uyordu ya? Heye, h içbir zaman babasına karşı gelmemiş, el kaldınnak şöyle dursun, sertçe dönüp bakınarnıştı ama, karş ısındaki de anasıyd ı . B ir evlat, ne olursa olsun, el kızı n ı anasına 'değişmemel iyd i ! Karısını birden şefkatle arkasından kucaklad ı . Uyan ık kadı n memnun, " O ne," ded i . TopaJ böyle şeyleri unutmad ıysa bile ş u a n düşünmüyordu. 3 10


"Oğlana yumruğu ben sen in için attım ! " Kadın, sen in yüzünden att ım , demek isted iğini sanarak te laşla döndü, yüz yüze geldi ler: "N iye ben im yüzümden atıyormuşsun?" "Sen in yüzünden deği l , sana karş ı el kızını tuttuğu için ! " "Haa, öyle d e hele. Ben d e bellediın k i . . .' "Sana kızıyorum mu bel ledin?" "Ne bileyiın ben?" "Sen in ne suçun var da kızacağım? El kızın ı anana karş ı tut. İ yi bir evlad ın yapacağı şey mi? Lakin, bırak . . . E l i m i n hiç arş ı n ı cndazes i yok. B irinde b i r i birine bir yumruk atm ış, yumruğu yi­ yen küüt yıkı l ıverm i ş ! " " Ö lmüş mü?" "O saat." "Allah sen gösterme ya Rabbi ... " "Bir yerine bir şey olup olmad ığını iyi b i l iyor musun?" "Nerden bi leceğim? B i lse b i lse Ü nal b i l i r sen in . . . " "Doğru . Sorınayı da akı l etmed i k . . . " "Sabah leyin gel i nce sor ! " Sabah leyin Ü nal erkenden gel d i . S ıcak somun, tulum peyn iri, Antep karası üzüm getirm i şt i . Zel iha ınerd iveni yıkareasma koşa­ rak indi, e l inden öteberi leri alınadan önce boynuna sarı ldı ayaküs­ tü. İ ki genç birbi rlerine y ı l lar y ı l ı hasretm iş ler gibi sıkı sıkıya sa­ rı ldı lar. Ayrı lmak gelm iyordu içlerinden. Sonra TopaJ ' ı n yukar­ dan ka l ın öksürüğü . Belki de işi anlayan ihtiyarın bir i şaret i . Ay­ rıldı lar. Zel ih a usul lac ı k sordu: "N üfus kağıdın yan ında mı?" "Yan ımda. N ' o lacak?" "Hemen muameleye başla! Val iaha h i ç sabrım kalmadı artık. Bütün gece uyuyamad ım. Ne alacaksa olsun. Israr ederlerse git­ me, burda yat. İ l l e de gidecem deme ! "Komşular?" "Ammaaan sen de. Komşular komşular. B ize ne komşulardan?" '

311


Ünal merd iven i önden ç ıkarken, Zel iha sıcak ekmek, peynir, üzüm paketleriyle genç adamı n ard ı ndan, karısıym ış gibi, usul usul çıkıyordu. B i r yandan TopaJ, öbür yandan karısı, Ünal ' ı sevinçle karşı l a­ d ı lar. Ne düşüncel i , akl ı başında b i r çocuktu ya ! Tam, tam da kız­ Iarına göre. Yazı yaban ı n kahrı n ı çektiler, sıtmas ı n ı aldılarsa, bir de hayırl ı evlat kazanm ışlard ı . Zel iha'yla annesi sofrayı hazırlarken, TopaJ sordu: "O itin bumuna bir şey olmuş mu?" Ünal anlayamad ı birden . "Hangi itin?" "Ben im büyük oğlan ı n ! " Her şeyi kavrayan Ünal, "Haa," ded i . "Şişmiş. Lakin çok kan aktı. B ı rak, insan eviadına öyle yumruk atmaz baba ! " O d a b i l iyordu, daha şimd iden itten pi şmand ı, ama olmuştu b i r kez. Ok yaydan ç ı km ı ştı . Bozmadı . "Anasına karş ı e l kızına arka çıkar m ı?" "Ç ıkıp da, şimdi kend i yok A l lah ı var . . . Ne dedi?" Ana mutfaktan dönüyordu. " Kes şimdi," dedi TopaJ . Bugün, belki de yarın sıtma nöbetleri gelmeyeceği için rahat­ tı lar. Hepsi her yandan kahvaltı ları n ı iştah la yapıp kalktı lar. Dur­ maynan olmazd ı . Ana eteğini bel ine soktu, kocasıyla damadına, "Haydi bakal ım," ded i . "Siz sabah sabah dükkiina mı gideceksiniz ne cehenneme gideceksen iz, gidin de biz de evi bir iki su s i l e l i m ! " TopaJ, tarlada bıraktıkları oğul larıyla torun ları n ı unutarak, iç­ ten bir kahkaha attı : "Yaşa u lan avrat ! " Çabucak giyind i . Akl ında gene büyük oğlu, attığı haksız yum­ ruk. Ünal ' la birlikte evden çıkt ı . H e r günkü gib i . Pamuk toplamaya gitmeden önceki gün lerde olduğunca. Dar sokağın bozuk parkeleri tahta bacağı n altında tok tok ezi l iyordu. Ezi l iyordu ama, pencereye merakla gelen ler, eski 312


TopaJ ' dan oldukça degiş i k bir TopaJ görüyorlard ı : Gözleri içer­ Iere çökmüş, elmac ık kem i kleri fırlam ı ş, kilo verm iş bir TopaJ. Sabahı n serinl iği içinde mahalleden ana caddeye çıktılar. Ç i ft atl ı fayton lar, otobüsler. . . "Çok şükür, çok şükür . . . U lan neyine gerek sen in yazı yaban . Anan m ı devşiriciyd i, baban m ı ? Neyine gerek sen in el alemnen sidik yarıştırma'<?" Yanında yürüyen Ünal­ ' a gözucuyla bakt ı . ' ... oğlan iyi, tam da '<afamın dengi amma, bu işi fazla uzatmamal ı . G itsin beled iyeden evlenme evrakları n ı al­ sın, verelim bir takipçiye, o iş de bits i n . ' "Sen git beled iyeye de evlenme evrakları n ı al ge l ! " Ünal durakladı . "Hemen şimdi m i ?" "Yok can ım, birazdan ." " İ yi ya." "O iş bitsin b i r an evvel . Geceyi nerde geçird in?" "Ben mi? Handa." "Ol maz oğlum, o l maz. Han, ote l köşe leri. . . Yakı ş ı k almaz. Al lah bir eviad ı m ı ald ıysa daha iyi s i n i verd i ... " "Sağ ol baba." Çakmak Caddes i ' n i boydan boya inerek dükkan ın bul unduğu kundurac ı lar çarşısına saptılar. Sokak, ana cadden in ardında, hayli kapal ı olduğundan, Topa J ' ı n parketerde tok tok öten topal haca­ ğının sesi güçleniverm işt i . Henüz dükkan iarı n ı açm ış ya da açm ı ş d a takım tezgah ları n ı n tozunu almakta olan lar, kaç vakitt ir unut­ tukları bir sesi derinden derine işitince kulaklarına inanamadı lar i l k i n . Topa l ' ın tahta hacağın ı n ses iyd i , amma nerden olacakt ı . Pamuğa gitt iyd i . Pamuk toplama mevs i m i sona ermeden ne d iye gelsin? Ku laklar veri ldi, antenler gerildi adeta. Tamam, oydu, onun tahta hacağın ı n sesi . Gel iyordu. Kapılara fırlandı . Heyecanla ba­ kışıldı, rludaklarda çoktandır yiten b i r gü lüş . . . "Emmi gel iyor?" "Heye, gel iyor ya . . . " 313


"Ge l iyor yası, mel iyor yası yok. Gel iyor, emın i gel iyor, emıni­ miz gel iyor, yaşası n ! " "Çarşıınızın gü l ü gel iyor ! " Oğlan Cem il, Berber Bahri, Köşker N iyazi, öteki ler . . . Topal ' ın del lendiği, ti.iyü bozuk göçmene varıncaya kadar bütün bir çarşı dükkan iarı n ın önüne çıkmış, karş ı l ıklı iki kaldırıma sıralanm ı şlar­ dı. Berber Bahri e n baştayd ı . Topal h izalarına gel ince, asker biçi­ m i sert bir komut verd i : "Dikkaaaaat ! " Topa l eski topal deği ldi, gözleri yuvalarına iyice çökmüş, omuz­ lar bir hayli düşmüş, kal ı bı kıyatcti eski heybetini kaybetmişti ya, ne zarar? Emmiydi, Topal Enı m i 'ydi, çarşı ları n ın gi.i l iiyd i.i ! Esnati n a l k ış tutan iki sırası aras ında gü lerek yürüyor, tahta bacağı sokağın parke leri n i eskiden olduğu gibi tok tok dövüyord u . " H o ş geldin emmi ! " "Eın m i hoş geld in ! " "Sefalar getirdin emnı i ! " B i rden, tam dükkanı hizas ında, hiç beklemed iği b i r şey oldu. Tüyü bozuk göçmen, koşarak gel d i , gözyaş l arı içinde boynuna sarı l d ı . "Hoj geldin b e yavu amuca, hoj ge ldin b e yavu . . . İki eski rak ip bir süre sarmaş dolaş kald ı lar, sonra ayrı ldı lar. Göçmen ağl ıyord u . Onun ağlaması ötekilere de etki yapm ı ş t ı . Ağlam ıyorlardı ama, çıt çıkarmadan bakıyor, bakışıyorlard ı . Göç­ men yaş l ı gözlerini avuç larıyla s i lerken gi.i l üyordu . B i rden emret­ ti: "Kavec i i i , abe kavec i i i ! " Kahvec i kalabal ığın arasından seslen d i : "Eveet?" "Yap amucan ın orta şekerl isini, benden ! " B u , bu tam zaman ında ısmarlanan b i r fincan kahve Topa l ' ı can land ı rm ı ştı adeta. Göçmen ' e baktı, baş ı n ı dert l i dert l i sallad ı sal l ad ı . . . "

3 14


"U lan," dedi, "ulan tüyü bozuk. Seni çok horlad ıydım ben ya, bakıyoruro sen de adaın ın tekesisin be! Demek bizi birbirimize dü­ şüren, itten rezi l eden . . . " ' Yokluk ' u n anasına avradına sövdü . Sonra cebinden dükkiin ın anahtarın ı çıkarıp Ünal ' a uzatt ı : "Aç bakalım oğlum, a ç da başı m ızı sokal ı m ! " Ünal ' ı yad ırgaın ıştı çarş ı . B i rb irlerine b u yakışıklı delikanlının kim olduğunu soruyorlardı . "Al i nerde acaba?" "Yoksa onlar tarlada ın ı kaldı?" "Sorak ını?" "Bırak şimdi, dalgasına dokunma . . . " Dalgasına dokunınası dokunmaması var m ıydı? Günlerdir has­ ret kalmışlardı sunturlu küftirlerine. Herkes taş atınasa dalgasına, berber Bahri atardı, göreviyd i . "Başefendi bee ! " ded i . Dükkiina, tozlu dükkiina eskiden olduğu g i b i adı m ı n ı besmeleyle atacaktı, vazgeçti, döndü. "Ne var lan?" "Lan m ı? Ben efendiyim, ağzını bozma! " Kalabal ığa yürüdü. "Efend i m i ? Hani o efendi ? Sen misin berber Bahri?" "Ben i m . Beğenemed in m i ?" "Beğenip de koynuma alacak deği l i m ya! " "Ooooooooşt ! " Çarş ı esnafının kahkahaları bir anda bomba gibi patladı, i k i kat oluna oluna, gözler yaşara yaşara gü lünüyordu. Ulan ne kıyaktı be. Gelmişti, gel m i şti gene çarş ı l arın ın gü l ü ! Sonra b i n b i r şaka, b i n bir cümbüş, kol lar sıvandı, dal ındı toz­ lu dükkiina, başland ı ortalık süpürü lüp temizlenmeye. TopaJ Es­ kici, Göçmen ' in dükkan ında, eskiden olduğunca, kal lavi fincan la orta şekerl isini yudumluyordu.

3 15


22 Küçük oğul, hendek kenarlarından topladığı bir mendi l cırta­ tan domatesle çadıra gel d i . Ağası, yengesi , Ayşe, en küçük, seri l­ m i ş yatıyorlardı . Onun da başı ağrıyordu ama, yatmanın zamanı deği l d i . Ç o l u k çocuk b i r şeyler b u l u p yeme l iyd i ler. Gün lerd i r kursaklarına cırtatan domatesten başkası girmemi şti. Kenarları kertikli bakır kaba, domatesleri dağramaya başlad ı . B abasıgi l i dert l i dert l i düşünecekti k i , Cavit koşarak gel d i : "Emın i ! " Bakmadan, "Hı?" ded i . "Bugün sağlama yağmur var ! " "Ne b i l iyorsun?" "Şu yan mosmor, şimşek çak ha çak ediyor . . . " Emın i s i n i n doğrad ı ğ ı domate s l e r b i rden gözün e çarpınca, "Gene mi domates?" ded i . " İ ç i m i z d ı ş ı m ı z domates oldu be emmi . . . " Emın i n i n hiç güleceği yoktu, güldü. "Ne yapal ım? Başka yiyeceğimiz yok ki ! " Cavit karşısına çömel d i . "Dedemgi l ş i m d i atıyorlardır yağ l ı lokmaları değ i l mi?" Küçük oğu l un yüzü hırsla ası ldı, iyiden kötüden b i r şey söylemed i . Söylemedi ama, atıyorlardı tab i i . B i lmeyecek ne vardı . S ı ­ cak, sıcacık ekmek, b o l domates li, b o l sulu bamya. S ıcacık ekmek­ leri n i n içierini ban ıyorlardı yemeğİn suyuna, su lu sulu atıyorlardı ağızlarına bir güze l . . . Cavit elcinin avradına sövdükten sonra, "Bugün de gelmezse ne yaparız emm i?" ded i . Emm i ' n i n bi ldiği var m ıydı k i . . . "Ha emm i?" "V a l l a h i ç b i l m iyorum Cavit." Cav it s ı kıntıyla kalktı, alaçığın kap ı s ı n a gitt i , durdu, avaya baktı. Gün lerd i r giri l meyen tarlada beyaz beyaz pamuklar . . . Ta 316


uzaklar, köyün de ard ındaki uzaklar her an kararıyor, morartı ka­ rartıya dönüyordu. Ovaya yağmurun o yandan geleceği n i söyle­ m işti eni ştesi. Yüzü ası l d ı . Onda da i ş yoktu. İ nsan basar gider, unutur muydu? Ş imdi b i r çıkıverse, dolu şeh ir somunu getirse, sıcak sıcak. Tulum peyniri, Antep üzümü, et, bulgur . . . Anası ç i ğ­ köfte yoğursa . . . Şu sıra gel iverse, abiası da hazır kafayı vurmuş yatıyorken. En iştesinin e l inden sıcak somunu bir al ır, ortadan iki­ ye bir böl er, göbeğinden iri bir parçayı sıcak sıcak çıkarır, arasına tulum peyn irini yayıp sokum yapar, sonra da . . . Y ere sulu sul u tükürdü, emın isinin yan ına döndü. "Emm i ! " "H ı?" "Ne düşünüyorum b i l iyon mu?" "Ne düşünüyorsun?" "Eniştem şimdi sıcak somunlarla . . . " Küçük oğul sertçe baktı. "Başlarım şimdi eniştenden ha! " Cavit yuttu . Dedesini hatırlatan püskü l püskül kaşlarıyla emm i s i öyle sinirl iydi ki . . . " . . . eniştem eniştem. Nerden enişten oluyormuş?" Çekinerek, "Neyim olur ya?" "Hiçbir şeyin olmaz, el adam ı ! " B i r şeyi olması gerekird i . Duymuştu. Halasını ona verecekle­ rini duymuştu. Emın i s i ne b i l iyordu, eniştesiyd i işte. Tabi i en işte­ s i . Kuş lastiği alm ıştı, fak almışt ı . A l m ı ştı ya, fakı kuramadan git­ mişlerd i . Dedesi, nenesi , ablası, anası "Enişten" diyorlardı . Onlar b i l miyorlar da emınisi mi b i l iyordu? Gene de,"O gelmeli şimdi," dedi . "S ıcak ekmek, tulum peyn i­ ri, et, bulgur getirm e l i ... " Domateslerin doğranması bitmi şti . Tuz ekelerken sordu: "O kim?" "O işte. Eniştem ama deği l, eniştem deği l ama o ! " Küçük oğul gene sıkıntıyla güldü. 317


Cavit ş ımard ı . "Koynu koltuğu sıcak sornun d o l u gelse. Dolu e t getirse, bam­ ya da getirse. Domates getirmesi n ; var burda. Sıcak samunu ne yaparı m b i l iyon mu emm i?" "Ne yaparsın?" "Ortasından bölerim, sıcak göbeğini ç ı karırım, arasına tutum peyn irini sokum yapı p da ısırd ı m mı. . . Emmi be ! " "Hı?" "Elci gel i nce bize sıcak sornun alır m ı s ı n?" "Nerden?" "Köyden." "A i ırım." "Köyde et yok mu?" "N iye olmasın, sen paradan haber ver ... " Emınisinin karşısına geç i p tekrar çöme ld i . "Elci gel i p de para ald ı k mı, d o l u sıcak sornun la, e t bamya ala­ l ı m . S ıcak samunu bamyan ın yağl ı suyuna ban ıp da . . . Hı emm i?" Emm i içini çekti. Tam karş ı l ı k verecekti, büyük oğu l, "Ciga­ ra," ded i, "c igara A l i . B i r cigara olsa şimdi başka bir şey istemem . Başı m dönüyor şerefsizim . . . " Ayşe yattığı yerde hafifçe doğru ldu. S ıtma nöbetinden cayır cayır yanıyordu. "Buz," ded i, "buz. B uzlu su olma l ı ! " Akl ı ndan b i r bardak buzlu s u geçti . Suyun soğukluğundan cam ı teriemiş bir bardak su ! Gözleri emın isinin salatasına i l i ş ince, yüzü ası l d ı . Cavit ' i n dediği gibi, o çıkıverip ge lse, isterse sıcak ekmek­ le öteki leri getirmesin. Nerdeee? Artık h içbir zaman ge lmeyecek. Şehre gittiklerinde onu pis halasıyla ev l i bulacak belki de! Yatağından ağır ağır kalkt ı . Su dökmeye gidecekti. Alaç ıktan ç ı kt ı . Cavit' in gözünden kaçmaın ıştı bu. O da ard ından . Yol ke­ narındaki hendeğe doğru giderken dönüp, kardeşini ard ı ndan ge­ l i r görünce durd u : "Ne var? Ne gel iyorsun?" 318


Cavit, "Nereye gid iyorsun?" ded i . "He laya." "G it, gel . " "N ' olacak?" "Konuşal ım." G itt i, uzak uzak gitti, hendeğe indi, gözden yitt i . Cavit ovaya sıkıntıyla bakıyordu. Şu elci de ne diye gelm iyordu sanki? Pis herif. Dünya kadar pamuk toplam ı ş l ard ı . Gelse, babasıyla emm i s i n i n ded ik leri gi bi, toplanan pamukları tartıp tes l i m alsa, avansları n ı kestİ kten sonra para verse . . . Gözleri iştah la parlad ı . Para verse, d o l u para verse. Emın i s i köye gitse, sıcak somun get i rse. E t de getirse, bamya d a . Anası bamya pişirse onlara . Anası da töbe ka lkm ıyord u . Açl ıktan ola­ cakt ı . Etle ekmcği n koku sunu d uyunca kalkard ı herha lde. Kalk­ sm tab i i . ' El kızı' diyordu ncnesi . Nasıl da b i n i p gitm iş lerd i ! Keş­ ke onlarla gitseyd i . Nas ı l olsa gideceklerdi ya, erken gider, nene­ sigi l i n mahal lesindeki arkadaşlarıyla . . . Musa ne yap ıyordu acaba? Del i Musa. B i rinde nenesigi l i n mahallesinde kavga etm işlerd i , kuş yüzünden. Musa da oku la gidecekti bu y ı l . Ama on ların oku luna deği l . Kend i maha l lesindeki oku lun duvarları taştand ı . Ablasıyla gideceklerd i . Gcçeb i l i rse dörde geçecekti ablas ı . Coğrafyadan bütü nlemcyi verebi l i rse . . . Şeh i rden yana bakt ı . A rt arda i k i kanıyon gel iyordu. İç lerinde ırgat dol u . Çok görüyordu böylesini her gün . Bu tarladan o tarla­ ya, o tarladan öteki tarlaya . Toplama ırgatları . Bu elci de amma pis heritti. Gelecekse gelse, toplanan kütlüleri tartıp teslim alacaksa alsa . . . Abiası hendekten çıkmıştı, kardeş inin yan ına gel d i . "Ne konuşacağız?" "Hiç. Öyle acı ktım ki . . . Sen?" Soluk basma entarisinin içinde ince, uzun Ayşe, "Ben de," ded i . "Abla be." "H ı?" 3 19


"En iştem iz, eniştemiz değ i l m i?" Ayşe ' n i n akl ından Ü nal geçti . Başının bir hareketiyle arkaya attığı saçı, gülünce sarı sarı parlayan di şiyle. "En i ştem iz." "Emmim n iye kızıyor?" "Ne oldu?" "Eniştem gel se, sıcak sornun getirse ded im, azarladı ben i . Ner­ den en işten oluyormuş, e l adamı d iyor. En i ştem iz el adam ı m ı ? ' "El adamı ya." "El adam ı da bana n iye lastik getird i? Dedem, nenem halaın ı ona n iye verecekler?" Ayşe içini çekt i . Aklından geçenleri Cavit'e nas ı l anlatmalı? En iyisi kısa kesmek. "El adamı ama, yakında eniştemiz olacak." "Nası l?" "Halamla evlenince." "Bitt i . Gene de eniştem iz ... Ne düşünüyorum b i l iyor musun? Ş imdi çıkıverip ge lme l i . Koltuğunda dolu somun, s ıcak somun. Tu tum peyniri, üzüm. Ben ne yaparı m b i l iyor musun?" " B i l iyorum," dedi ab la. "S ıcak somunu ortasından bölersin, sıcak ekmek içinin arasına tut u m peyn irini yatırıp . . . " Cavit iştah l ı iştahl ı tükürdü. "Eniştem değil de, şu elci gel i verse . . . Değil mi?'' "Ah . . . " "Taıtıp tes l i m alsa kütlü leri, param ızı verse . . . " "Can ı m domates salatası n ı h i ç istem iyor." "Ben i m de." İçieri ırgat dolu kamyonlar gittikçe yaklaşıyorlard ı . B i r ara küçük oğulun sesi duyu ldu: "Ayşe, Cav i i it..." Alaçığın kapısı önünde d ikilen emınilerinden yana baktı lar. Ayşe seslendi : "Buyur emın i ! " "Ge l i n hayd i, yemek yiyeceğiz ! " Alaç ığa gird i . 320


Ayşe, "Hiç can ım istemiyor," ded i . "Ben im de." "Domates salatası, domates salatası . . . " Gene de alaçığa doğru ağır ağır yürüdü ler. Hava karard ıkça kararıyor, bulutlar alçal ıyordu adeta. Çocuk­ lar yaklaşan yağmurun farkında deği ldi ler. Alaçıktan içeri istek­ sizce gird i ler. Kenarları kertikli sahan ın içindeki bolca domates salatasının yan ına geldi ler. Anneleriyle babaları, sırtlarında yor­ gan larıyla oturuyorlard ı . Yanakları al aldı. Cavit babasının hala mosmor ve şiş bumuna görmeden baktı. Akl ından dedesi geçti. Onları sevse bırakıp gitmezd i . Demek sevmiyordu. Neneleri de, halaları da, enişteleri de. ' En i şte' d iye akl ından geçirişini emın i s i duymuş gibi ürktü. Gözleri n i çekinerek kaldırd ı , rahatlad ı . Sala­ tayı kaşıklayıp duruyordu. B i rden d ı şarıda iri tanel i bir yağmurun h ışıltısı. Cavit fırlad ı . "A IIööööş, yağınura hele yağmura ! " Ayşe, ard ı ndan e m m i , daha arkadan da büyük oğu l l a karı sı dışarıya baktı lar. iri tanel i bir yağmur tekm i l ovayı kaplamıştı. Son­ ra başlad ığı gibi kesil iverd i . Uzaklarda şimşek çaktı, gök uzak uzak gürled i . B üyük oğul alaçığın az i lerisindeki kütlüden tepeye bak­ tı. "Üzerini örtsek fena olmayacak ! " Küçük, "Nası l ?" "Çul çuvalla örtelim. Kütlünün yağmur yememi ş i makbu ldür." Alaçıktaki çul lar, çuval lar alındı, iri l i ufakl ı, pamuktan tepenin yan ına gid i l d i . Tam örtü lecekken, yolda art arda duran ırgat yüklü iki kamyon d i kkatleri n i çekm işt i . Büyük oğu l, "N iye durdu o kamyonlar?" d iye sordu. Küçük bakıyor, sadece bakıyordu. B i r ara şoför mahal l inden e l c i n i n indiği n i , ardında ince bıyıkl ı katip, tarlaya girdikleri n i , kend i leri ne doğru ge lmekte oldukları n ı görd üler. Sıtmadan kuru­ muş, e l mac ık kem ikleri fırlak, çocuk, büyük hepsinin yüzlerinden sevincin fırtınası geçti adeta. Cavit e l leri n i ç ı rparak: 32 1


"Elci gel iyor, ded i, yaşasın, elci gel iyor! " Ayşe d e kat ı l d ı kardeşine: "Yaşasın, e lc i ! " Çok sakin, hemen hemen heyecansız anneleri b i l e heyecan lan­ mı ştı . Al al yanakları az daha kızarıp söndü ler. "Anne ! " Döndü, alaçığın kapısında e n küçük oğlu. Koştu. Elciyle kcltip öfkeden zangır zangır titreyerek geldi ler. Selam, sabahsız bir ge­ liş . "Yahu tarlada pamuklar öyle duruyor be ! " A z önce sevincin fırtınası geçen yüzlerde şimdi d e umutsuzluğun gölgesi. Küçük oğul, "Ne yapmalıyd ık?" ded i . Katip, "Ne m i yapınal ıyd ınız?" Elci, "B itmel iyd i şimdiye. Yağmur gel iyor be," ded i . "Nerde baban ız? Anan ı z nerde? B i z s izi buraya bahçe sefasına mı getir­ d ik? Şuna bak yahu ! " İ ki kardeş bakışt ı lar. B üyük, "Dünya kadar toplad ık kardaş, daha ne yapalım?" ded i . Elci de, kıltip d e toplanmış olan kütl ünün küçük tepesine şöyle bir baktı lar. Elci, "Bu ne?'' ded i . "Aldığınız avansın yarısını b i l e ödemez bu. Siz buraya sefaya gel m i şsiniz sefaya. Ayı p be. Yarın yağmur hızl ı h ı z l ı iner de heri tin pamukları çamura batarsa ne yaparız?" Kıltip, "Ameleleri indire J i m de yağmur gelmeden toplayıp çı­ kars ı n lar b i rader," ded i . "Ben sana her zaman söylerim acem i arnele getirme d iye, din lemezsin . . . " Elci döndü, kamyonlardan yana bakt ı . "Öyle yapa l ım bari," ded i . "Yapa l ım tab i i . G it söyle de i n i p gelsinler!" Elci, yer yer çatiarn ış rugan çizmeleriyle kamyonlara koşarken, kıltip sinirl i sinirli başlad ı : "Bunca zamandı r birader, ne yaptı n ız?" Küçük, "Oynamad ık ya," ded i . "Gücümüzün yettiğince topla­ dık!" 322


"Toplad ığınız bell i . Şu deği l m i topladığınız?" "Beğenemed in mi?'' İncec ik b ıyığıyla katibin rengi attı . "Beğenemed im tab i i . . . İ ş mi bu?" "İ ş. Ne yapal ım? S ıtmadan göz açamad ı k ! " "Laf deği l bu. Sıtmadan göz açamam ışlar. A m m a da han ı m evladıym ı şsınız . . . " Arkası n ı döndü, ta yoldaki kamyonlardan yana bakt ı . Kad ın l ı erkek l i , çoluk çocuk l u usta ı rgatlar kamyon lardan yere atl ıyor, yatak yorganları n ı indiriyorlard ı . On dakika içinde omuzlara vu­ ru l u yatak yorgan, kap kacaklarıyla tarlaya gird i l er. Yirmi kişiden çoktu lar. Al ışkın, beceriki i hareketlerle geldi ler. Başlarında elciyle katip, eşyalar ın ı bırakıp alaçıklaı·ın ı kurmaya başlad ı lar. Herkes bir iş tutuyor, alaçıklar yard ı m laşa kuru l uyordu. Yarım saat için­ de yed i, sekiz alaç ı k beyaz beyaz kuruldu, iş önlükleri bağlandı, sele den i len has ır sepetlerle tarlaya dal ındı. Elci iki kardeşe döndü. "Bu i ş böyle olur i şte," ded i . "Bu ı rgat iki günde tarlayı pirüpak eder. S iz bu zanaatta ekmek yiyemezsiniz bu gidişle . . . " Küçük oğu l, "Zaten n iyetimiz yok," ded i . Katip merakla sord u : "Şehirde ne iş tutard ı n ı z?" Büyük oğul, "Kundurac ıyd ık," ded i . "Zanaatınız varm ı ş madem n e diye bırakıp düştünüz buralara?" "Eh işte, oldu . . . " E Ic iye, "Sen bize biraz avans verecek mis in?" d iye sordu. Elcinin tepesi attı . "Avans m ı ? Şeh irde aldığınız avansı ödeşemed i n iz ki avans vereyim size ! " Küçük oğu l kızd ı . "Ödeşemed i k n e demek yahu?'' "Ödeşemed iniz tab i i . " "Dünya kadar kütl ü toplad ı k ! " "Bu mu dünya kadar? B u n u kantara vu(sak, aldığınız avansın 323


yarısını ya karşı lar ya karşı lamaz . . . Dünya kadarmış. Öyle deği l m i katip bey?" "Ne avans almış lard ı?" "Y irmişer l i ra." Katip toplanmı ş küflülere şöyle bir bakt ı . "İ ş yok," ded i . "Get i rt hararları, kamyona götürüp tarta l ı m . Hesapları neyse kendi leri de bellesin, haydi . . . " Elci adam koşturdu, harar den i len büyük çuvallar geld i. Çabu­ cak dolduru l up, kamyona taşındı, kamyondaki baskülde tartı ld ı ; elciyle katip haklıyd ı l ar. A l d ıkları avansın ancak yarısını ödeşe­ cek kadar iş yapm ışlard ı . Küçük oğul, "N 'olacak şimdi?" ded i . E l c i bakmadan, "Aldığınız avansı ödeş inceye kadar. . . " "Ee??" "Çal ışacaksın ız. Ondan sonraki sizin. B i rkaç gün sonra gelin­ ce yaptığınız işi görürüz, para o zaman ! " Koca dünya, pamuk tarlası, dağları, köyleri, ırmaklarıyla tepe­ lerinde dönüyordu. Demek şimdi para vermeyecekti ? Küçük oğul iyice süzü lmüş yüzüyle, "Açız," ded i . "Yiyeceği­ miz yok. B ize para ver ! " Katip i lkin eleiye baktı, sonra, " E l l i , yüz yeter m i?" ded i . Elci lafı ald ı : "El l i , yüz mü? A z olur. B i rkaç yüz vere l i m e n iyisi . . . " İ ki kardeşin sigarasızl ıktan iman ları gevriyordu. Alaya alınmak iyice koydu . B üyük ken d i n i tutuyordu. Küçük dayanamad ı : "Dalga m ı geçiyorsunuz lan?" ded i . Katip d e b i rden kızarak karşısına diki l d i : "Dalga geçiyoruz, ne var?" "Geçemezsiniz, ben sizin b i ldiğiniz . . . " "Adam lardan deği l s i n iz, malum. U lan çakal , hem kel , hem fodul mu? A ldığınız avansın yarısını bile ödememişsin iz. Utan­ madan para istenir m i?'' Büyük oğu l, "Utanacak bir şey yok bunda," ded i . 324


"Var." "Yok." "Yoksa para mara da yok. Haydi tüye l i m . . . " Eleiy i kol undan kamyona, şoför mahal l ine soktu. Küçük oğu l artlarından koşmuş, kamyonu kapı demirinden sımsıkı tutmuştu. "Nereye tüyecekm işsin iz? Ac ım ızdan ölecek m iyiz?" Katip, "Geberi n ! " ded i . Küçük oğul çı lgın gibi şah land ıysa d a katibin tükürüğü . . . Yüzü, gözü tükürük iç inde kalmış, e l i kapı dem irinden boşan m ı şt ı . Yer­ de taş ararken, kamyon yürüdü. Koştu, zayıflamış, güçsüz bacak­ larının olanca gücüyle koştuysa da, birden hızlanan kamyon un kal­ d ırd ığı tozlar arasında geri led i . Soluyordu. Arkasında ikinci kam­ yonun kornas ı . Tam zaman ında çek i lmesc araban ın altında kala­ b i t ird i . H ı rstan, öfkeden del iye dönmüş, hüngür hüngür ağl ıyor­ du. Ne yapacaklard ı şimdi? Şimdi ne yapacaklardı çoluk çocuk­ la? Ağasının e l i , omuzunu tuttu . Yaşl ı gözleriyle baktı, bakışt ı l ar. İ kisi de korkunç bir umutsuzl uk içindeydi ler. Konuşam ıyorlard ı . Küçük oğu l bir ara, "Senin g i b i babanın A l lah ını, kitab ı n ı . . . " d iye söverek, şehrin bulunduğu yana doğru yumruğunu sallad ı . B üyük oğu l öylesine umutsuzdu ki, "Küfretmek hiçbir şeyi çözüm lemez! " b i l e d iyemed i . İçi nden gelm iyord u . Yaln ız, karde­ şinin e l inden tuttu, alaçıktarının bul unduğu yana çekt i . "Aaaah dünya, ah ! " ded i . Başı, şakakları zonkluyor, sıtmanın halsizl iğini her zamandan çok d uyuyordu. Ş imdi ne yapacak lardı? Şehre birkaç kuruş parayla dönüp tekerlekl i dükkan açmaktan geçmiş, borçları n ı nas ı l öde­ yeceklerin i , bu işin içi nden nas ı l ç ıkacakların ı düşünüyordu. Karısıyla üç çocuğunun soran bakışlarıyla karş ılaşmamak için yüzlerine bakmad ı, bakamad ı , iki kardeş alaçığın önüne çömele­ rek, tarlaya aç kurtlar gibi daim ı ş iri l i ufakl ı , kad ın l ı erkekl i ırgat­ ların çal ı şmasına daldı lar. Gerçekten de, kurt gibiyd i lerı İ ki e l le­ riyle yoluyorlard ı kozatakları mozalakları . Yol uyor, önlerindeki 325


önlüklere, ön lüklerden de sepetlere götürüp dolduruyorlard ı . Ko­ zalağı yaprağı, çörü çöpüyle dol uveren örme kam ı ş sepetlerse tarla kıyısına bağdaş kurmuş ihtiyarların önüne dökü lüyordu. İhtiyar­ lar şaş ı lacak bir el çabukluğuyla kozatakların içindeki pamukları çekip çekip ç ı karıyor, yani şifl iyorlard ı . B üyük oğu l usul lac ı k gel i p kucağına oturan ortanca oğlunun kirl i sarı saç iarım okşarken bundan böyle yapı lacak i ş i düşünü­ yordu. Ya bun lar gibi tarlaya dal ıp, tıpkı bunlar gibi toplayacak, borçtarım ödemen i n yolunu bulacaklard ı ya da basıp gidecekler­ d i şehre. Şeh ir çok uzaktayd ı , araba ya da kamyon olmazsa gide­ mezlerd i . Yayan gitmeye ise imkan yoktu . Havada dolaşan hamur­ tu l u mosmor bu l utlar, gündüz yağınazsa gece sel se le bir yağmu­ run ineceğine i şarett i : Küçük oğu l, "Ne yapacağız?" ded i . Büyük oğu l omuzları n ı kald ırd ı . "Val laha h i ç b i l m iyorum." "Basıp gitsek ne lazım gel i r?" "Nası l?" "Alacağı varsa şeh irde gel i r a l ı r . . . " " İ yi ama, şehre neyle, nas ı l gideriz?" Küçük oğu l bunu düşünmem işti . "Babamgil nas ı l gitti?" "Ünal vard ı . Ü nal olmasa zor giderlerd i . . . " A ç l ı k ve uınutsuzl uğun soldurduğu gözleriyle tarladaki lere bakıyorlard ı . Küçük oğu lun gözü deminden beri kara şalvarl ı b i r tazeye tak ı l ın ı ştı, bakışları n ı ayı raın ıyordu. Taş çatiasa o n beşin­ den çok göstermeyen bu kız mı, kad ın ın ı olduğu bel i rsiz tazeyle göz göze bakışın ışlard ı . Yuvarlak kalçalarım büsbütün bel i rten kara donun içine saku lu mor benek l i entari si, entarisinin göğsünü sıkı sıkı geren meıneleri . . . "Şoo kızı görüyor musun ağa," ded i . B üyük oğu l baktı bakt ı . "Hangisi?" 326


"Bak, şu ihtiyar karı n ı n yan ındak i , mor çiçek l i entar is i var hani?" Babası görüneeye kadar Cavit görmüştü bile: "Saç ı tokal ı kız değ i l m i emmi?" Arkalarından Ayşe, "Elleri kınal ı ," ded i . E m m i sin irl i s i n i r l i güldü, büyük oğul d a görmüştü, sonunda. "Ha, evet. Şu . . . Ne o lmuş?" Omuz s i lkti. " H i iç . . . " "Tam da sırası yan i . " "Onun için deği l b e ağa." "Ya?'' Karş ı l ı k vermed i . S ı rası deği ldi, b i l iyordu, yiyecek ekmekleri, içecek sigaraları yoktu, ama el inde deği l , birden bir şeyler akı ver­ m i şti içinden. Boyu mu? Entari s i ni geren memeleri mi? Gözleri, bakışı mı? Ağası , " E ne yapacağız?" deyi nce, bakışların ı kızdan ayırıp ağasına çevird i . "Neyi?" "Neyi mi? Param ız yok, y iyeceğim i z yok, cigaram ız b i l e yok, Al lah 'tan . . . " Küçük oğu lun gözleri gene kızda, "Yok," ded i . Babası n ı n kocağındaki Cavit, sıkıntıyla di nl iyordu konuşu lan­ ları . E lc i ge lmeden önce kurduğu haya l ler. .. ikiye kırı l ı p sıcak göbeği çıkarı l m ı ş, içine tu l uın peyn iri yatırı l ı p sokum ya p ı l m ı ş şeh ir somunu, b o l domatesl i, etl i bamya yemeği fi lan ç o k uzak­ larda silinip gitm işti . Bundan böyle, kim bi l ir ne zamana kadar hep cı rtatan domates sa latası y iycceklerd i . Karn ı ağrıyordu . Aklına karnının ağrıdığı gel ince karnı birden derinden derinden ağrıma­ ya başlad ı . Babası n ı n kucağından yavaşça kalktı, sabah leyin ab­ lasın ın su dökmek için girdiği hendeğe doğru ldu. Ayşe ard ı ndan uzun uzun bakt ı . Aklında emın isinin pek beğen­ diği kara şalvarl ı kız, alaçığa gird i . Anası yatakta, arkası n ı dönüp yatm ıştı . Ayaklarının uçlarına basa basa kitabının bulunduğu yana ·

327


gitti, kırık ayna parçası n ı buldu. Cavit' in el ine geçer d iye bucak bucak sakl ıyordu. Çömeldi, ayna kırığında yüzüne uzun uzun baktı . O kızdan çirkin m iydi? Saçların ı e l iyle taradı tarad ı, sonra kakü­ lünü düşürdü gözüne. Olmuyordu. Onun kadar güzel deği ldi. Kendi memelerine bakt ı . Yok denecek gibi . Onunsa kocaman kocaman . İ yi ki Ünal Ağabey yoktu burda. Olsa, görür, beğenir, konuşurdu. Kız da onu beğenird i herhalde. N iye onun gibi deği l d i de gören­ ler beğenm iyorlard ı . Çocuk, çocuk . . . i stem iyordu, hay ı r çocuk deği ld i ! Aynayı entarisinin cebine sokup d ı şarı çıkt ı . Babasıyla emıni­ si hala alaçığın önünde oturmuş, tarlada canavar gibi çal ışan lara bakıyorlard ı . Emınisinin gözü o kızdayd ı, anl ıyordu. Bmmisinden neydi ona? Onu i lgi lendiren, kızın kocaman meıne leri . Ne zaman onun kadar olacaktı? Onun kadar olsa, kocaınan kocaınan meme­ leriyle gel i p geçerken laf atsalar . . . Mosınor, kalabalık bulutların arasından güneş olanca h ızıyla tarlaya vurdu. Bir an ortal ı k sanki ısm ıverd i . Ayşe eınm isine bak­ tı gözucuyla. K ıza d i kın işti gözleri n i . Kızd ı . Emın isi kızı beğeni­ yar d iye deği l, kızın d ikkati çekecek kadar güzel ol uşuna. Onunla konuşmak, ona emın i s i nden söz açmak isterd i . Cebi nden ayna kırığı n ı yavaşça ç ıkard ı , güneşe tuttu . Parlak güneş ayna kınğın­ da şimşek gibi yansıyıverdi. Korktu . Avucunda sakladı . Sonra baktı ki ki msen i n aldırdığı yok, tekrarlad ı . Yans ıyan güneş tarladaki pamuk kozaları n ı n üzeri nden hızla geçti, kızın mor ç içekl i entari­ sinin sırtında bir an durdu. Emın i s i ayna parças ı n ı deği l de, kızın mor çiçekli entari sinde bir an duru p yiten güneş yuvadağını gör­ müştü. Döndü, ayna parçası . Kızacağına gü ldü. Emın i s i n i n gü lü­ şü, Ayşe 'yi ş ımarttı . Sanki, ' B ir daha yap ! ' demek istiyord u . Tek­ rarlad ı . Güneş yuvarlağı bu kez her zamandan daha çok durdu mor ç içek l i beyaz entarin i n sııtı nda. Sonra tarlaya kayd ı . Pamukların üzerinde dolaştı, kızın tam önüne ge l d i . Ancak o zaman yansıyan güneş yuvartağın ı seçen kız döndü, arkaya bakt ı . Bakınca da göz­ leri kaınaştı b i r an. Her şeyi an lam ı şt ı . G ü lerek başını sallad ı Ay328


şe'ye. G ü l üşü yumuşacıktı, dosttu, içe akıcıyd ı . Yusyuvarlak, bem­ beyaz yüzüne düşen kılkü l üyle büsbütün içe akıyord u . Acı b i r güze l l ik. Yan ındaki ihtiyar kad ı n l a bir şeyler konuştu lar. Sonra gözleri az i l erdeki kara yağız, koca burun l u genç adama kayd ı . Gene bakıyordu. O güzel, o bembeyaz yüz buland ı . . . İnce, simsi­ yah kaş ları çat ı l d ı . B i r sefer olmuştu o. Maymunun gözü aç ı l m ı ş­ t ı . Ard ı na düşmek deği l, yoluna altın sersin ler isterlerse. Fukara anası n ı tepip gurbete düşmüştü de, kadri kıymeti b i l in m i ş m iyd i? Ve l i V eli ... Nerelerdeyd i, hani? B i r ara az i lerdeki kara yağız del i kani ıyı yan ında hissett i . Sert­ çe kald ırd ı baş ı n ı . Del ikan l ı gül m üyordu. Y ı lan fı ş ı rt ı s ı n ı hatırlatarak, "Surat ı n ı ne asıyon kız," ded i, "koyn umda yatmış gibi?" Kocakarı da duymu ştu . Tat l ı l ıkla, "Yavrum," dedi "aslanım . . . D ü ş ş u avrad ın yakası ndan . . . Zorla güze l l i k o l u r mu?" Genç adam kara kara bakıyordu. "Vars ı n bana, n iye varm ıyor?" "Varm ıyor işte, zorla mı?" "Benden iyisine m i varacak?" Genç kad ın, "Amaan," ded i . "G it i ş i n i n başına be ! " Hasan i ş i n i n başına geçti, gülerek. Hala ded iği yan ındaki yaş l ı kad ı n ı n , ' Bundan iyisine m i vara­ can yavrum? O kimses iz, sen kimsesiz. Tam da birbirinize göre­ siniz . . . ' öğütlerine kulak asmam ışt ı . Suratı karayd ı . Tıpkı bundan altı ay önce ard ı na tak ı l ı p geldiği Yasin gibi. Yas i n ' i sevm iyordu artık. Ne Yasin ' i, ne de Yas i n ' e benzeyen leri . Ankara'da evim iz, yeri m iz var d iye kand ırm ış, oradan İ stanb u l ' a gider n ikah ı m ızı kıyd ırırız demişti de, bir gün ortalardan s i l i n i p gitm işti. Yasin, ad ı batas ıca. Düşünmek b i l e istem iyord u . Amma çoktu düşman ı . En birincisi katip. Bundan önceki tarlada az ası lınam ıştı, incec ik bı­ yığıyla fena deği l d i katip, ya güven i l i r m iydi? B i rinde hele, 'Ak­ şam şu hendeğe gel . Toplad ığın kütl üyü iki misli yazarım, çok para kazand ırırım . . . ' demişt i . G i tmem i şti . Del i mi de gits in? Hala, ' Sa329


kın kızım, sakın ! ' d iyordu. ' Burası yazı yaban . Yazı yaban d i l in­ den anlamazsın sen. B i rine heye der, uçkuruna gevşekl i k edersen, ard ı n ı alaman . Gençsin, güzelsin. Rağbetin fazla. Uçkuruna mu­ kayyet ol ! ' Yansıyan ı ş ı k yuvarlağı gene önündeki pamukların üzerinde şuraya buraya kayıp duruyord u . Bakmamak için kend i n i zor tut­ tu. Küçük kız deği l de, yan larında durduğu genç adamlar. .. Ney­ di, neciydi ler? i kide b i r bakıp gü lmekle başına yen i yen i işler aça­ b i l ird i . Bakmad ı, mahsustan bakmad ı . Bakmıyordu ama, yuvar­ lak ı şık, önündeki pamukların yeş� l dal ları, yaprakları üzerinde oynuyor, i l la ki baktı rmak İstiyordtı. B i r ara, " Ö ööff... " d iye doğru ldu. Hala da doğru ldu. "Ne o?" "Şu ışığa bak. Dem inden beri . . . " Hala döndü, Ayşe'yi, e l indeki ayna kırığın ı görd ü . "Çocuk," ded i . "Kızacak ne var?" "Yan ındaki ler . . . " Hala gene döndü, bu kez de ayna tutan kızın yan ındaki lere bakt ı . Biri genç, öteki yaşl ıca iki adam . Alaçıktarının kapısı önü­ ne çömelmi şlerd i . " O k ı z neleri oluyor acaba?" Genç kad ı n omuz si Ikt i . "Neleri olursa olsun, bana ne?" Işık oyunu öğleye kadar sürdü. Bakm ıyordu. Bakmadıkça, Ayşe içerl iyor, i l la ki baktırmaya çal ı ş ıyordu. Cavit de gel m i şti yan ına. Büyük oğu l gidip yatmı ş, emmi yatmam ıştı . Başı fena ağrıyordu oysa. S ı k sık hendeğe, su dökmeye gidip gel iyor, yeğen ieri n i ı ş ı k oyununa zorluyordu. Öğleyin toplayıcıl ar karınlarını doyurmak için işi bıraktı lar. Ter içindeydi ler. Boyuna ışık tutu lan genç kadın da yan ındaki ' Hala'y­ la i ş i b ı rakm ışt ı . Büyük oğu l ların alaçıkları yan ındaki kendi ala­ ç ıklarına geldi ler. Uzun boylu yemek pişi rememi ş lerd i . A laçıkla­ rının önüne serdikleri sofra bezindeki birer parça bazlamayla sarar330


mış, tohuma kaçmış birer h ıyar, b i rer parça da peyn irin başına çöküp i ştahla yemeye başladı lar. Ayşe'yle Cavit, kendi alaçıktarının kapısında dunnuş, güzel kadınla anasının (anası san ıyorlard ı) yeyişlerine bak ıyorlardı . Cavit, "Seni çağırsalar gider m i s i n?" ded i . Ayşe utand ı . "G i d i l i r mi? Ayıp ! " "N iye ayıp olsun. Ben i çağırsalar giderim." "Terbiyesizl ik etme ... " G üzel kad ın bun l arı duymuş gibi gü l d ü . Ayşe 'yle Cavit de gü ldü ler. Karşı l ı k l ı gülüşmeler sürüp giderken, güzel kad ın el ett i . Önce Cavit gitti, sonra ablas ı . Güzel kad ın hep gül üyordu. Gül­ dükçe yanağı çukurlaş ıyor, ona büsbütün yakışıyordu bu. "N iye bana ayna tutuyordunuz?" ded i . Ayşe utanarak gü lmekle yetind i . Cavit'se, "Emm im tut d iyordu," ded i . Ayşe bozu ldu. "Başladın m ı gene? Yalanc ı ! " "Yalancı sensin. Demedi m i?'' "Demedi tab i i . Senin adın ne abla?" "Zeynep. Senin?" Cavit, "Bununki Ayşe, benimki de Cavit ! " "Demek o del ikan l ı emmin iz?" "Emm imiz Zeynep Abla. Adı da A l i ." Cavit' i pek beğenm işti, bi leğinsJen çekti, d izine oturttu. "Sordum mu u lan, ad ını sordum mu?" İ htiyar kad ın d i şsiz ağzıyla lokma:sını gevelerken gü l üyord u . Kupkuru e l iyle Cav it' in saç larını okşad ı . Cavit gene sordu: " B u sen in anan ;mı?" Zeynep, ihtiyar kad ına baktı, gü ldÜ . . "Değil ama anamdan i leri . Haydi, oturun da beraber yiyelim . . . " Ayşe, "Biz yed ik," ded i . Cavit baş ı nı sertçe kaldırd ı . "Ne zaman yedik kız, yalancı?" "Al lah kahretsin," dedi Ayşe, "Al lah kahretsin sen i ! " 33 1


"A l l ah sen i kahretsi n . Yem i şi z. Yemed ik abla. Y iyecek b i r şeyimiz kalmad ı ki ! " Ayşe utancından kend i alaçıklarına kaçm ı ştı . Zeynep, "N iye?'' ded i . "Kalmadı işte. Şeh irden getirdiklerimizi tükettik, e l c i d e avans verme d i . Anam, kardeşim, e m m i m hasta. Emm i m de hasta ya, bakma sen i görünce . . . " Zeynep gıdıklanmış gibi gül üverd i . İ htiyar kad ın huzursuzlukla çevre s i n i ko l l arken, "Zeynep," ded i, "Zeynep yavrum ... " Zeynep anlamıştı, c i d d i leşt i . Gene de, "Şu oğlana baksana hala," ded i . "Heye kızım heye amma . . . Amanı b i l iyor musun?" Zeynep ekmeğin i böldü, peyn irini böldü, bir de h ıyar. "Haydi bakal ı m . . . " Cavit iştah la girişti. Kurt gibi yiyordu. Dünya umurunda de­ ğ i l d i . Abias ı n ı n az ötedeki alaç ı kları n ı n kap ı s ı ndan h ı rsızlama baktığından da habersiz, yiyor, an latıyord u : "Biz esas dedem, nenem, halaıngi l l e geldik. Dedem babamnan kavga etti. Hep em m im yüzünden. B i r yumruk attı, babam ın bur­ nundan şarı l şarı l kan lar boşandı. Dedem saka l l ı , ihtiyar, amma bakma. Dev gibi. Bir hacağı da tahta. Harpte kesi p tahta bacak takm ı şlar. Esasta ben im dedem eski c i . Dükkan ı var. B iz her y ı l gelmezd i k buraya ya, bakma . . . " "N iye gitti dedengi l?" "Babam la kavga etti dedem ded im ya." "N iye etti?" "Ne b i leyim ben? Emın im i n yüzünden ... " "Yok can ım . . . İ ht iyar kadın su içmek üzere kalkınca, usul lacık sord u : "Emmin evl i mi?'' "Yok can ı m . " "Hasta m ı o da?" "

332


"Hasta. Hepi miz hastayız, sıtma tutuyor. B i r gün, iki gün tut­ maz, üçüncü gün gene . C ı rtatan damatesi yemekten Al lah ımız şaşt ı. Sabah domates, akşam domates. Ekmeğimiz bile kalmad ı ! " "Demek annen hasta?" "Annem, kardeşim, babam. Emmim de hasta ya . . . " Torbadan iki bazlama ekmeğiyle bir parça beyaz peyn ir, b i r­ kaç da h ıyar ç ı karıp yanına koydu . "Bunları götür de yesinler!" Ayşe olsa mırın kırın eder, yerlere geçerd i . Cavit'se h i ç aralı olmad ı . "Eh," ded i pişkinl ikle. Karnı n ı doyurduktan sonra aldı gitti. Abiası alaçığın kapısın­ dan bütün bunları h ı rsızlama gördüğü için haber verm i şti. Emın i­ s i gülüyordu. B azlama ve öteki lerle çad ıra girince, "Yaşşa lan Cavit," ded i . "Harbi adamsın vesselam ! " Ayşe b i r kenardan hasetle bakıyordu. Gene Cavit takd ir ed i l­ m i şti. Keşke o onun gibi davran ıp, aferi n i kazansayd ı . Ekmekler­ le öteki leri bölüp paylaşırlarken, "Onun adı Zeynep," ded i . Duyu lınad ı pek. Babası , annesi d e kalkmış, gün lerd i r hasret kaldıkları ekmeğe kavuşmuşlard ı . Cavit abiasma baktı bir ara. "Ge l in gibi süzü leceğine gel i p otursana ! " ded i . Ayşe ' n i n kaşları çatıldıysa da, gitt i . B u n u bekl iyordu zaten. Kardeşine kızmam ıştı. Ekmekti bu, kızıp darı lınakla el ine h içbir şeyin geçmeyeceği n i , tam tersi, ekmekten o lacağını b i l iyordu. Sofran ın b i r ucuna yerleşirken, "Senin evl i olup olmadığını sordu," ded i . Küçük oğu lun gözleri parlamaya başlad ı . Cavit abiasma ç ıkıştı. "Benden sordu. Sen n e b i l iyorsun?" "Duydum." "Nerden duydun?" 333


"A laçığın kapısı yan ındayd ım . . . " Cavit emmisine baktı. "Hasta olup olmadığını da sordu," ded i . Emın inin gözlerindeki parı ltı, içindeki istek arttı . Ne d iye sor­ muştu? Hem de çocuklara aynayla güneş oyunları n ı kend i s i n i n yaptırdığını öğrend ikten sonra ! Tam bu sırada önce ihtiyar kadın, arkasından Zeynep, büyük oğu lun alaçığından içeri gird i ler. Suçüstünde yakalan m ı şças ına davrandı m i l let. On ların yo l lad ığı bazlamalarla h ıyar, peyn iri yi­ yorlard ı . Hepsinin yanaklarından utanc ın kırmızısı şöyle bir geç­ ti. "Buyrun," dedi büyük oğu l . İhtiyar kad ın kırış kırış, kupkuru e l iyle, "Oturun," ded i . "Al­ lah aşkın ıza rahatınızı bozmayın ! Çocuk hasta olduğun uzu söy le­ d i de, şöyle bir uğraya l ım ded i k . . . " Büyük oğu l u n karı s ı n ı n yan ına gitt i ler, ihtiyar kad ı n e l iyle kad ı n ı n alnını yoklad ı : " Va h vah vah," ded i . " Va h yavrum vah . . . İki güne bir mi gel i yor, g ü n aşırı m ı?" "Bazen iki günde bir, bazen de gün aşırı . . . " "Bu işin adam ı olmadığınız bel l i . S i ftah mı çıktınız?" "S i ftah." "Demek koca heri f sizi bıraktı gitti?" Büyük oğu l la küçük bakıştı lar. Ne b i l iyordu? Cavit anlam ı ştı babas ıyla emınisinin n iye bakıştıkları n ı . " B e n an lattım," ded i . Zeynep bay ı l ıyordu bu çocuğa. Kend ini tutamad ı, emın isinin hayran bak ışları önünde Cavit' i kucağına ald ı . "Can ım can ım . . . S e n n iye böy le akı l l ı sın?" Ayşe somurtmuştu, yutkunuyordu. Dayanamad ı, genç kadının yan ına gitti, ko lunu okşadı . Sonra akl ına gelerek fırlad ı, coğrafya kitabını aldı gel d i . El inde tutuyor, genç güzel kadının görüp sor334


masını bekl iyordu. Cavit' in n ere si akı l l ıydı? Daha okula b i le gitmi­ yord u . Kend isiyse bu y ı l dörde geçecekti ! Baktı ki görü lmüyor, onun la i lgi lenen yok, el inde kitap, ala­ çıktan ç ıktı, kapı önünde beklemeye başlad ı . Başlad ı ya, alaçığın oralarda dolanan, kara yağız, h ı rs l ı biri de gözünden kaçmam ıştı . B i r ara el iyle çağı rd ı . Gitmed i i l kin. Sonra gitt i . H ırs l ı adam sor­ du: "Zeynep niye gird i oraya?" Ayşe adam ı tepeden tırnağa süzdü. Ayaklarında yemen i, bacağında kara don den i len şalvar. Ayakları da çok pisti. "Babamgi lle kon uşuyorlar?" "Ne kon uşuyorlar?" Kızd ı . "Sana ne?'' " H i iç, öyle sordum." "Sen i alakadar etmez ! " Adamın Zeynep Abiası için teh l ikel i biri olduğunu anlam ıştı . Az sonra alaçıktan ç ıktıkları zaman, elindeki kitabı gösterip bu y ı l dörde geçeceğinden söz açarak Cavit'ten daha akı l l ı olduğunu söy­ lemeyi u nutarak, yan ına sinirl i s i n i rl i soku ldu: "Şu adam var ya, kara adam . . " "Ee," dedi Zeynep. "Seni sord u ! " "N iye?" "içerde ne yapıyor diye. Ne karışıyar o sana?'' Zeynep üzerinde durmad ı . " İ t ü rür kervan yürür Ayşe ' c i ği m ! " Tekrardan tarlaya pamuk toplamaya gird i . Bütün tarlada iş gene olanca h ızıyla başlam ışt ı . Kad ı n l ı erkek­ li ırgat lar pamukları dal ı, yaprağı, kozalarıyla sıyırıp koparıyor, se Jelere dolduruyor, dolu seleler de tarla kenarındaki ihtiyarların yan ına götürülüp boşaltı l ıyord u . İ ht iyarlar, y ı l lar görmüş, işleri­ nin e h l i ihtiyarlarla, iht iyarlara öykünen çocuklar, kozalakların içindeki tohumlu pamukları şi fleyip birer kenara beyaz beyaz yı­ ğıyorlard ı . Lakin mevsim i lerlem iş, havalar iyice bozmuştu. Elci.

335


n i n dediği gibi, tarla sah i b i n i ı;ı mal ı yağmu r, çamurda rezi l olabi­ l irdi . A l lah vermeye iri tanel i sulu bir yağmur iniverirse tarla baş­ tan başa çamura keser, 'yağmur yem i ş ' pamuklarsa değerin i yiti­ rirdi. 'Yağmur yemiş' pamukların piyasadaki değeri düşüktü. Onun i ç i n ç i ftç i ler pamukların ı n bir an önce topl an ı p depolara ya da tohumdan ayrılması için ç ırçır fabrikalarına yol lanmasını i ster I erd i . Yağmur yemi ş pamuğun a l ıcısı yoktur, olsa b i l e yağmu r ye­ mem i ş ' piyasa parlağı' gibi fiyat bulamaz!

23 Küçük oğul gecen i n i leri bir saatinde, çatiayacak gibi ağrıyan başıyla kal ktı. Su dökmeye gidecekt i . Fortlarına basılarak giyil­ rnekten yemeniye dönmüş ayakkabı l arını ayaklarına geçi rd i , ala­ çığın kapısına geldi, durdu. Başı dönüyordu. Çömeldi, başını avuç­ ları içine alarak b i r zaman öylece durdu. Uzaklarda acı acı u l uyan b i r köpeğin sesi gel iyordu. Duymadı . Kalkmayı denedi, kalkt ı . Yarasaların kayan gölge­ ler gibi doldurd ukları aysız, yıldızsız geceye bakt ı . B u l utlar, kap­ kara bulutlar göğü sımsıkı sarmışlard ı . Sağda soldaki alaçıkların şurasında burasında yanmakta olan gemici fenerlerinin sarı ışık­ ları o lmasa, iki adı m i lerisi görünmeyecekt i . A laçıktan tam ç ıkacaktı k i , t a a l t baştaki alaçıklardan birinin fenerinden vuran sarı ışıkta b i r kımı ltı, b i r insan k ı m ı lt ı s ı fark ederek durakladı . Başının ağrısı, dönmesi yok oldu b i r an. Ya da d uymad ı . Gözler i n i fener ışığında sarı sarı aydı nlanan sırtın, in­ san sırtın ı n hareketlerine d i km i şt i . Şüphelend i . Yerde emekleye­ rek, son derece ihtiyatlı, i lerl iyordu. E l i nde çuvala benzer b i r şey. Geldi geldi, alaçıkların arasına yitti, az sonra tekrar çıktı . Durdu, çevreyi kol l ad ı . Görü l üp görü lmed i ğ i n i kontrol ediyor gibiyd i . 336


Görü l medİğİ kanısına varm ı ş olacaktı ki, gene emekleyerek Zey­ nep' lerin toplanmış kütlü tepeciğinin yanında durdu. Çevreyi gene olanca d i kkatiyle d i n ledikten sonra başladı birlikte getirdiği boş çuval ı doldurmaya. Küçük oğul anlam ı şt ı . Demek Zeynep ' le ' Hala'sının günlerd i r iki kat ola ola topladıkl arı küt lüden çal ıyordu? ilkin bağırıp ça­ ğırmak, a l aç ı k l arında derin derin uyuyan ları uyand ı rmak geçti akimdan. Sonra caydı . Patırtıdan kaçabi l i rd i h ırsız, yakalanmaya­ b i l i r, yiteb i l i rd i . En iyisi suçüstü yakalamaktı ! Alaçıktan u s u l lacık ç ı kt ı . H ı rsızın yaptığı gibi, emekleyerek Zeynep' lerin alaçığı ardını dolandı, h ı rsızın yan ına geldi . Adamı n d ünyadan haberi yoktu. K ü ç ü k oğu l b i leği n i çevik bir davranı ş l a ş ıp d iye tutuverince, neye uğrad ığı n ı şaşırarak çırpındıysa da kur­ taramadı . Yüz yüze geldi ler bir an . "Ne yapıyorsun lan?" B irbirleri n i tanı m ı ş lard ı . Zeynep' in ard ında dolanan, kad ına rahat vermeyen kara yağız Hasan' d ı bu. Omuz si lkt i : "Hiç." "Nası l h iç?" "Hi iç." "Hiç ne kel i me? Fukaraların kütlüsünü çal ıyorsun ... " B i leğin i gene sertçe çektiyse de kurtaramad ı . "Bırak e l i m i ! " Küçük oğul bırakmadı, büsbütün sıktı. "Bırak d iyorum be, bırak i şte, b ı rak ! " B i r çekişme, b i r küfür, küfürler . . . Gem i c i fenerleri n i n sarı sarı aydınlattığı sessiz gecenin içinde büsbütün büyüyen sesler. .. Sonra tokat, sonra yum ruk sesleri, artan küfürler. . . Yataklarından fırlayıp çıkan don paça erkeklerle saçları baş­ lan darmadağın kad ı n ların kalabal ığı arasında dövüşüyorlard ı . Zeynep de ötekiler g i b i fırlayıp kalkm ıştı yatağından. Uyku dolu, şaşkın gözleriyle dövüşen iere bakıyor, nedeni n i öğrenmeye çalı­ ş ıyordu: "Ne olmuş? N iye dövüşüyorlar?" 337


Henüz kimsen in bir şey bild iği yoktu. Dövüşüyorlardı i şte, kim b i l ir? Zeynep' in göğsü heyecan la i n i p i ni p kalkıyordu. Yoksa ken­ d i s i yüzünden mi dövüşüyorlard ı? Bu, akl ından h ızla geç i nce, korktu . D i l e d üşmek, rez i l o l mak vard ı son unda. i stem iyord u . Böyle şeylerin kad ın ı deği l d i . Yan ına sokulan Hala'yı bile fark etmed i . Hala kolunu tutunca büyük büyük açı l m ı ş gözleriyle bak­ tı. "N iye dövüşüyorlar bun lar?" Omuz si Ikt i . "Y oksa sen in yüzünden m i kız?" " B i l m iyorum." Kavgac ı l arı ayırm ışlard ı . İ kisi de h ı rpalanmış, ikisinin de e l i yüzü kan içinde. Küçük oğul soluk so luğa, " H ırsız," d iyordu. "Küt l ü çal ıyordu Zeynep' lerin harmanından." Gözler Zeynep' e, sonra da harmaniarına çevri ldi. Harman ın bir yan ı nda yarı yarıya dolmuş çuval görü l ünce, kalabal ığın öfkesi taşt ı . Yaa, demek buydu? Demek kaç vakittir topladıkları mal l a­ rın eksilmesi boşuna deği ldi? Güneşte kurumuş, kırış kırış bir kal aba l ı k üstüne yürüyünce Hasan ' da şafak att ı . İ şin şakası yoktu, e l lerine geçer de ' Al lah ı n ı seven vursu n ! ' a giderse hal i dumand ı . Ani b i r kararla fırlayıp, bacaklarının gücünce tarlan ın içine kaçt ı . Alaç ıkların şurasında burasında yanmakta olan gem İcİ fenerlerin i n ölgün sarı ışıklarıy­ la sırtı aydınlanarak uzaklaşıyordu. B i r süre sonra tarlanın koyu karanl ığında eriyip gitt i . B i r yaş l ı kadın, "Boyu devri lesice," ded i . "Şöyle bir bakan da babayiğit der, ummaz ! " B i r başkası a l d ı sözü : "U mmad ı k taş baş yarar d iye boşuna dememişler." "Hele topl adığımız küt l ülerin azalmasında bir i ş varm ı ş ... " Küçük oğulun çevresi al ınmış, m i nnetle bak ı l ıyordu. Onları hiç 338


ummadıkları bir h ı rsızdan kurtarın ı ştı . O olmasa, herif daha kim bilir ne kadar çalacak, açıktan para kazanacakt ı . "Neyse geçmiş o l s u n . B i r beladan kurtuldun ! " O da bunu düşünüyord u . "Çok şükür," d e d i , "çok şükür Rabbime . . . " "Yat kalk dua et oğlana . . . " Zeynep karş ı l ı k vermed i, şöyle bir bakınakla yetind i . Kaç va­ kittir gözü tutmuyor deği ldi ama, Hasan ' ın korkusundan . . . B irin­ de, ' Bakıyorum, o oğlanların alaçığına fazla girip çıkıyorsun ... ' dem i şti. Yan i, işi uzatırsan külahiarı değişiriz, demek i stem işti . A laçığına gird i , tekrardan vurup kafayı yattı ama, unutam ıyor­ du. Artık Hasan belası kalmam ıştı. Tarlaya i lk geldikleri gün, ye­ ğen lerine ayna tutturmuş, sonraları ne zaman baş ını kald ırıp bak­ sa, onun bakışıyla karşı laşm ıştı . Hele birinde . . . Huylanarak hatır­ lad ı bunu. E l iyle, şeh ir biçimi öpücük gönderm işti. Şeh ir biçimi . . . S i nemadaki g i b i . Babası kamyon kazasında ölmeden önce, ana­ sıyla kaçamak gittikleri si nemada, saç ları sıkı sıkı tara l ı parlak oğlan ın karşı balkondaki güze l kıza gönderd iği öpücüklerden . . . Anası n e yap ıyordu şimdi ola? Heye, o n u bırakıp kaçınıştı ya büsbütün boş deği l d i . Anası yen i ere varm ışt ı . Şoför. Gençten, bilek l i bir oğlan. Komşular, varma Ayşe, demişler, d i n l ctemem iş­ lerd i . Oğlan kend inden gençti, yakışıkl ıyd ı, çapkın d ı da. Lakin anası . . . ' Kahpe ! ' d iye 3eç ird i . ' Azgın kahpe. Kocaında ne gördüy­ düm ki? Ne görüyorsam bunda görüyorum . Yetiştİn geldin, sen­ den bana ne? Yarın sen de ere varacan, ben i düşünecen m i ? ' B i r yandan b i r yana döndü. Sanki eri düşün üyordu on u. Şunun bunun kamyonunda şofor­ lük yapıyor, e l ierin ded iğine göre, h ırs ızl ığı yakaland ıkça işinden kovuluyordu. Hepsi hepsi, ya anas ına çaktırmadan kaş göz etme­ si ne olacaktı? B irinde musluk başında kıstı rm ış, ' Ben anan ı se­ nin için aldım. Bana heye dersen ananı bırakır seni al ırım,' dem işti. Duyuracaktı anasına bunu, lakin acımıştı. Öyle tutu lmuştu ki oğ­ lana. Söylese inanmaz, inansa b i l e kızı n ı haksız ç ıkarırd ı . ' Kah­ pe. Erirnde gözün var. Yanaşmayınca bok atıyon ! ' 339


O zaman lar Zeynep, V e l i d iye birine gön ü l verm işti . Komşu­ ları Fatma Hala ' n ı n yeğeni . Ne anası vardı ne babası . B ugün bur­ da, yarın şurda . . . B i r batar, karabatak gibi, üç ay, altı ay giderd i . Döndüğü zaman tahta bavul u konu komşuya encik büncük hedi­ yelerle, ağzı da İ stanbul, Ankara, İ zm ir havadi sleriyle dolu gel ir, gecelerce anlatırdı bunları bal iandıra bal landıra. İ stanbu l ' da Adalar vard ı . Boğaz vard ı , vapurlar vardı, Tepebaşı Gazinosu, gazi no lar, gezmeler, yemeler, içmeler . . . Zeynep en çok fi l m ierin nas ı l çev­ riidiğini merak ederd i o zaman. V e l i anlatırdı. Öyle şeyler an la­ tırdı ki, bütün bunların doğru ya da eğri l iğini b i lmediğinden i na­ n ır, kanatlanırdı. Çünkü fılmci ler Anadalulu güzel kızlar i stiyor­ lard ı . Zeynep gibi. Zeynep gitse bir görünse, assaat kapar, d ünya­ n ı n parasını verirlerd i . Sonra gelsin fi lmlerde oynamak. Burada kal ı p körleneceğine, kendisiyle gelsin, gitsin ler İ stan bu l ' a, fi lm­ cilere bir görünsün ler, deste deste paraları alıp keyiflerine baksın­ I ard ı l B i r k ı ş gecesiyd i . D ışarda şakırtıyla yağmur yağıyordu. Anası eriyle ilk akşamdan kapanın ı ştı odasına. Yalnızd ı . Penceresine bir şeyin ç ıt ettiği n i duymuş, merakla kalkm ış, bakmışt ı . Oydu, Vel i . Yağmurun altındaki çinko örtmen in orda, sigarası kırm ızı kırmızı yanıp sönüyor. El etm işt i . Etm işti ya, olur muydu gitmek? G itse bir türlü, gitmese bir türlü . Sözlerine inan ıyordu Vel i ' n in, hoşuna da gid iyordu. Ne diye gitmeyecekti ? Ne çıkardı? Anası onu düşü­ nüyor muydu? Yetişip gelmişti i şte. Üvey babasının tek l ifleri, ten­ halarda şurasına burasına el atması . Ne de olsa babasıydı . B i r gün koynuna giriverse? Bağırsa b i l e sonunda kendi n i n suçlu düşece­ ğini b i l iyordu. En iyisi bu Vel i . Bakalım ne d iyecekti . . . Anasının h i ngirt i s i gelen odanın kapısı önünden yavaşça geç­ ti, aşağı i n d i , sonra sokak. Y ağmur hala gürültüy l e yağıyordu. Koşarak geçti yağmuru . Ç inkonun altına vard ı . Veli yarım siga­ rasını yere atıp e l inden çekt i . G i rd ikleri yer ah ırd ı . Boş b i r ahır. Duvar yıkıktı . Yıkık yerden, gökyüzü, çakan şimşeklerin ayd ın­ lattığı çat ı lar, çinko örtmeler görünüyordu. Veli neler demi şti? O, 340


d irenm i ş m iydi? Hatırlayam ıyordu. Ondan sonrası toz. B i rden b i r acı, yanan canı, hafif bir çığl ık, daha sonra da Vel i ' n i n kocaman kocaman el leri . El ler kocaman kocaman, içieri nasırlı, üstleri tüy­ lüydü. Okşamasını b i liyorlardı . Okşamasını, şurasına burasına do­ kundukça i ç i n i kaynatmasını, gıcıklamasını. . . G ü n lerden b i r gün de korktuğu başına gel ip, üvey babas ı n ı yatağında bulunca . . . B u n u h i ç unutamıyordu işte. Canavar gibiy­ di adam, üstünde soluyordu. Tam zaman ında uyanm ı ş, i leri git­ mesine meydan vermem işti, ama gene de uzun uzun boğuşmak gerekm i şt i . B oğuşurken adam ı n ç ı kard ığı sesler, yalvarış l arı . . . ' Zeynep yavrum eviad ı m Zeynep. A l l ah ı n ı seversen, A l l ah ı n ı K ibriyan ı seversen dur, d u r d iyorum Zeynep. Seviyorum sen i . Anan, dünya b i r yana, sen b i r yanası n . Zeynep, Zeynepçiğim . . . ' Düşünde bütün bun ları yen iden görüp yaşamaya başlam ı şt ı . Üvey babası yanındayd ı, üstüne ç ıkmış, zangır zangır titreyerek yalvarıyord u : ' Zeynep, kurban olurum sana Zeynep. A l lah ı n ı , peygamberi­ ni seversen dur. Ananın ruhu b i l e duymaz. İ stersen seni alır kaça­ rım burdan . Zeynep, Zeynep dur d iyorum. Anandan korkma, h i ç kimseden korkma. Kaçal ım Zeynep. İ stersen bekle b i raz, gidip anan ı boğayım ! ' Adam üstünden kalkmış, öbür odaya koşmuştu. Zeynep de ar­ d ı nda. Bağırmak, kıyametleri koparmak i stiyordu. O l muyor, ba­ ğıram ıyor, sesi ç ıkm ıyordu. Adam ın anas ı n ı boğduğunu görüyor­ du oysa. Koşmak, adamı anasının üstünden çekip almak, kıyamet­ leri kopamcasına bağırmak . . . Olmuyor, olmuyordu. B i rden ana­ s ı n ı n gözleri yuvalarından fırlam ış, kocaman kocaman açı l m ı ş gözleri . . . Gözler i k i kol g i b i uzanm ı ş, gırtlağına sarı lmışlard ı . B i r­ den gücünün yettiğince bağırmaya başlad ı . Uyandığı zaman vakit sabaha karşıyd ı . Yan ı nda ' Hala' , sarsı­ yord u : "Zeynep, k ı z ı m Zeynep ! " "Hıh ! " 34 1


"Ne var? Ne bağırıyorsun?" Kan ter iç indeyd i . Gülmeye çal ı ştı. "Hiç hala, rüya gördüm de ... D ışarda gök gürl üyor, çakan şimşekler alacakaran l ıkları b i r anl ı k bir maviye boyayıp geçiyordu. S u dökesi de gelm işti, kalkt ı . H a l a sordu. "Nereye kızım?" "Su dökmeye hala." Halan ı n da uykusu kaçm ıştı. Yatağında oturuyor, yağmurun yağması n ı düşünüyordu. Yağıverirse ne yapariard ı? Gerç i her y ı l böyle yağar, ortal ığı s e l s e le verird i ama, gene de al ışkın olmanın faydası yoktu. Kalktı, alaçığın kapısına çıkt ı . Şehrin bul und uğu uzaklarda, yeni bir şimşek çakmış, gök gürlerneye başlamıştı . Ard ı ndan ikinci bir şimşek daha yakın larda çaktı ve gök bir öncekinden daha ya­ kında gürled i . Demek yağmur bulutları h ızla yaklaşıyordu? Üçün­ cü, dördüncü ... Beşinci şimşekse tam tepede çaktı ve gök gürü ltü­ sü derin uyku ların içinde olanca korkunçl uğuyla çatırdad ı . Artık işin şakası yoktu, yağmurdu, ge l m i şti, ortalığı sel sele verecekti her yılki gibi. B i r anda alaçıkların kap ı l arından kad ı n l ı , erkekl i , genç, ihtiyar, çoluk çocuklu bir kalabal ı k d ı şarı fırlam ış, yağd ım yağacak yağmurun inmesi beklen iyordu. Bekleniyordu ya, n iye? İ nceekti işte nerdeyse. Ne duruyorlardı? A laçıklardaki çul lar, çuvallar a l ı n ı p tekrardan çıkı l d ı . Toplan­ mış kütlü leri n i koruma l ıydı lar. Koruma l ıyd ı lar ya, korumaya va­ kit kalmad ı , yağm ur oluklardan boşan ı rcas ına İ nıneye baş lad ı . Orta l ığı anında s e l sele veren, alaç ıkların altını üstüne getiren, tekmi l yatak, yorgan, kap kacak, üst başları çıplak ovadan farksız bırak ı veren bir yağmur. Sık sık çakan şimşekler ortal ığı mavi mavi ayd ı n latıyor, gök uzaklaşarak gürlüyordu. Çocuk, büyük herkes, h ı rsla inen yağmu­ run altında sırı lsıklam titreşiyor, büyümüş gözlerle havaya, uzak­ laşarak çakmakta devam eden bulutlara bakıyorlard ı . Bu bakışta merhamet d i lenen bir şeyler vard ı . B ütün bun ların sanki b i r sah i"

342


b i vard ı da acıkan, üşüyüp titreşen lerin d i l inden an lar, yalvarınca rahmetini keser, ıstırapianna son verird i . Ş i mşeklerle gök gürü ltüleri köyün bulunduğu yana iyice kay­ m ı şt ı . Yağmur dindi, bu l utlar sıyrı ldı, tek tük yıldızlar yaz sabah­ larındaki gibi, bütün olanlardan habersiz, sönmemeye çal ı şarak parı ldamaya koyuldular . . . Zeynep, yan larındaki alaçığa şöyle bir baktı. . . H içbir kım ı ltı yok gibiyd i . Az yaklaştı, kapıdan bakt ı . Vard ı , orada da kımılt ı vard ı . Ağiaşan çocuklar, belki d e büyükler. B i r erkek sesi i r i i r i söyleni­ yord u : "Ağa, kal k ağa ! " Ku lak verd i, tamam, İ nleyen b i r başka erkek ses i : "Bırak," d iyordu. "Bırak A l i . Gebereceksek bir an önce gebe­ reJ i m ! " "Ağa, kurban olayım ağa, böyle konuşma. Çocukların ağlaşı­ yor . . . " "Yavrularım, tal ihsiz yavru larım . . . " Ağlayan, hıçkıra h ıçkıra ağlayan bir erkeğin sesi . Dayanama­ d ı. Çocukların babasının kaç vakittir s ıtma, dizanteriden yattığı­ nı, hatta babalarından aptes bozarken kan geldiğini, oğlu Cavit'­ ten işitm i şti . Daldı içeriye. B i r kıyıda yanmakta olan küçük gemi­ ci feneri n i n ölgün sarı ı şığında yatakl ar, yorganl ar, insan lar sırıl­ s ıklamd ı . Kendisine ilk günler boyuna ayna tutan Ayşe, sofrala­ rında karn ı n ı pervasızca doyuran, lafı ağzında Cavit, zayıflıktan can l ı cenazeye dönmüş ana, anan ın kucağında sırı l sıklam en kü­ çük . . . Küçük oğul, Zeynep' i görünce ayağa kalkt ı . "Buyur." "Ne var? Ne o l uyor ağana?" içini çekt i . "Çocuk g i b i ağl ıyor işte. H e r zaman bana öğüdü o verird i hal­ buki . . . " B üyük oğul bun ları duyunca hala mosmor burnuyla ç i rkin ç i r­ kin bakarak, "Kalmadı," dedi , "öğüt verecek hal im kalmad ı . Pi343


l i m tükendi . Öldüm ben, biz öldük, hepimiz öldük sayıl ır. B ize me­ zar olacak Çukurova toprakları . . . " Küçük oğu lun, Zeynep ' in gözleri yaş yaş. "Ağa, kurban olayım ağa . . . " "Yavrularım, sizi öldürmek için getirm işim buralara yavrul a­ rım ! " Yüzükoyun kapandı sırı l s ıklam yastığa, omuzları sars ı l a sar­ s ıla ağlamaya başlad ı . Çocuklar da sesl i birer ağıt tutturmuşlard ı . Cavit babasına koştu, üstüne kapandı . "Babacığım ! " Ayşe yan ına gel d i . "Babacığım, b i z i k i m e bırakacaksın? . . " Bir an baş ı n ı kaldırd ı . "Al lah ' a," ded i . "Varsa ona bırakıyo­ rum sizi yavru larım . . . " Sıtma, dizanteri, şimdi de yağmur sinirleri n i adamak ı l l ı boz­ muş, sarhoşa döndürmüştü. Uzun uzun ağlad ıktan sonra titreyerek doğru ldu, gözyaşların ı el lerinin tersiyle s i lerek; "A l i," ded i ciddi cidd i . "Kardaş ı m . Ben ölürsem beni şu tarlanın bir kenarındaki hendeğe gömün, şehre götürmeyin, yük etmeyin ben i, değmez . . . " A l i h ıçkırarak sözünü kesrnek i sted i . Ama o e l i n i n güçl ü b i r davran ışıyla susturdu: "Her şeyi aç ı k açık konuşma zaman ı gel d i . Çocuklarım ı , karı­ mı yüzüstü bırakma A l i . Öteberi lerim izi sat, sav, çocuklarımı şeh­ re, dedelerine ne yap yap götür. Bunu, sırf bunu istiyorum senden Ali!" Zeynep d e ağl ıyordu ama ağlamayla e lden n e gel i rd i ? Bel l iy­ di, hasta olduğundan böyle konuşuyordu. Çocuklarını, karısını boş yere üzüyordu. Ai l eden biriym iş, hem de sorumlu biriym i ş gibi, çıkışt ı : "Ayıp ağa ayıp. S e n ş i m d i onlara kuvvet verecen. Yazık deği l m i ağiatıp üzüyorsun? Heye, ölüm A l l ah ' ın emri, kimin kimden önce öleceğİ bel l i olmaz, ama gene de insan ölümü akla getirmeme­ li ! " 344


Çocuklara döndü, el lerinden tutup tutup kaldırd ı . "Had i bakİm s i z d ı şarı, had i had i hadi . . . " B üyük oğu lun kupkuru kal m ı ş karısına yaklaşt ı . " S e n de abl a ! " Şaş ı l acak b i r şey, ağlayan lar susmuş, Zeynep' in dediğini yap­ maya savaşarak, art arda d ı şarı ç ı kıyorlard ı . B üyük oğu l b i le. Ağlam ıyordu artık. Şaşk ı n l ı k içindeyd i . Kardeşine baktı bir an, bakıştı lar. Zeynep bütün bunların farkında bile deği l, ıslak yatak­ ları, yorganları, yastıkları katiayıp katiayıp d ışarı götürüyordu . Sabah iyice olmuştu. Doğudaki uzak dağların dorukları pembe­ leşm işt i . Az sonra doğacak güneş hayattı , odunsuz kömürsüzlerin sah ibiyd i . Doğacak, ıslak dünyayı kavrayıp kurutacaktı . Öyle d e oldu. İ ki saat sonra kıpkırmızı b i r güneş, tarla kıyı ları­ na seri l m i ş yataklar, yorganlar, yastıklar, giys i ler, tepe tepe top­ l an m ı ş tohumlu pamuklarla birl ikte tüm ovayı kavramış, duman duman, buğu buğu kurutuyordu. Küçük oğu l l a Zeynep yatakların yan ında çoktan anlaşm ışlar­ dı. İ çin i dert l i dertli çeken küçük oğu l, "Demek," dedi , ' A l lah 'tan başka kimsen yok şimd i?" "Yok. Tek başımayım. Pamuktan sonra nereye, kimin yan ına sığı nacağım ı bile b i l m iyorum. Dünya kötüye kesm i ş, insan lara güven i l m iyor. K i me can ım desen can ın ç ı ksın d iyor. .. " A l i duymuyordu. Nas ı l olsa bir kadı n lazı m değil m iyd i ? Ana­ s ı n ın isted iği zengin kız baka l ım bunun kadar cefakar, bunun ka­ dar harbi çıkacak m ıyd ı? Hem can ı m nesine gerekti anası, baba­ sı? Bundan böyle gün kazan ıp gün yiyecek bir işçiyd i . Karısının da kend i gibi kafasına uygun olması gerekti. Belki de birlikte ça­ l ı şır, kazan ı r, birbirlerine yük olmazlard ı . Akl ı ndan geçen l eri söylemek i ç i n gözleri n i kal d ı rınca, Zey­ nep' in bakışıyla karşı laşt ı . Gü ldü ler. Sonra genç kad ın baş ı n ı ya­ vaşça eğd i . A l i ' n i n içi kayn ıyord u . I s l ak s ı rtı güneşte kurum uş­ tu, tat l ı tat l ı yanıyord u . Kadın ın e l i çarptı gözüne birden. Şalva345


r ı n ı n d i zinde, tostopac ık, bembeyaz. E l i n i uzat ı p tutuverd i bu beyaz, bu uslu eli. El uysaldı, kaçmadı . Yabancı e l i n akşamala­ rından ürkmed i de. Sonra öteki e l geldi, uysal, beyaz e l i aldı, avuç­ ları arasına çekt i . S ıcacıktı bu el, incecik bir gümüş halka geçiri­ l iydi, yüzük gibi. Genç adamın parmakları bu halkayı çıkardı, kendi parmağındaki yer yer kara hal kayı çıkarıp takt ı . Bol gelmişti bi­ raz ama, ne zarar. Zeynep, "Getir benimkini de ben takayım ! " dedi . A l i az önce genç kad ı n ı n pannağından çıkard ığı gümüş halka­ yı uzattı . Kadın ald ı . Genç adamı n bakı r halkadan boşa l m ı ş par­ mağına takınayı denedi . Bu parmak kal ındı, halka girm iyordu. "Buna tak ! " S o l el inin serçe parmağı . Genç kad ın genç adam ın s o l e l serçe parmağına gümüş halkayı taktı. Tatlı tat l ı bakıştı lar. Kad ın, ' Be­ nim sah ibi m ! ' demek istiyordu. Erkek bunu sezd i . Konuşmadan bakışların, davran ışların yard ı m ıyla anlaşmı şlard ı . Dünya s i l inmiş, yal n ız on lar vardı sanki. Ne pırıl p ı r ı l güneşin altında yeş i l l i , kırm ızı l ı , mav i l i uçuşan tarla kuşların ı n farkınday­ d ı lar ne de bir kıyıdan on ları seyreden Cavit' i n . E l leri birbirleri­ nin e l lerinde, tatlı tat l ı bakışıyorlard ı . Cavit usu lcac ı k kalktı, ince bacak l arıyla babasıgi l in yan ına heyecan la geldi, haber verd i : "Babaa! " B üyük oğul çoktan kurumuş yorganı n ı aralayıp oturduğu yer­ den isteksizlikle baktı. Ana da yanındaydı, yan ı başında. Bir deri bir kem ik oturuyordu. Heyecanla kopup gelen oğluna bakınadı bile. Öylesine can ının derdine düşmüştü . Cavit bir çırpıda anlatt ı : "Emmim var ya? Zeynep Ab la ' n ı n parmağına kendi yüzüğünü taktı, Zeynep Abla da kend ininkini ona! " Kucağında e n küçük kardeşiyle Ayşe i lgi lend i : "Sahi mi? Ne zaman?" "Dem in." 346


"N iye taktı?" "Taktı i şte, ne bileyim ben?" B üyük oğu l duymuş, üstünde durmam ı ştı. Anaysa duymamı ş­ tı b i le. Oğlunun sözleri kulağına girm iyor, kulakları uğulduyor­ du. M idesi de bu land ığından, gözlerini açm ıyor, güneşi n altında yıkanm ış, tertemiz pamuklara, kahverengi toprağa, börtü böceğe, kuşlara bakm ıyor, bakınca bu lantı sın ın artacağın ı b i liyordu. Ayşe merakla sord u : "Sonra ne oldu?" Cavit oracı kta dağınık sarı çiçekler açm ı ş deve otlarından birini kopard ı . " H i i iç . . . " Abiası kurnaz kurnaz gül üyordu. Yanına gitt i . "Ne gül üyon?" "Başka bir şey olmad ı ın ı?" "Bir de e l i n i tuttu eının iın." "Öptü mü?" "Had i be, sen de . . . " Ta karşı hendeğin başındaki kendi akranı çocukların yan ına koşarak gitti . Bugün çal ışmadı kları için çocuklar kendi aralarında toplanmış oynuyorlard ı . Cavit yanlarına sakulunca hiç yad ırgamadan baktı­ lar, sonra işlerine koyuldu lar. El lerinde deve otları, akrep yuvala­ rına sokup sokup çekiyorlard ı . Cavit az daha soku ldu. "Ne yapıyorsunuz?" Başı keınreği bağlam ış Ket Ahmet, "Akrep çıkarıyoruz," ded i . "Akrep mi? Ne akrebi?" Kara kuru bir oğlan, "Anan ı n akrebi," ded i . Çocuklar gülüştüler. B i r başkası yuvaya deve otu çöpü nü sokup çekerken kışkırttı : "Aha . . . Anan ın akrebi d iyor! " Cavit üzerinde durmadı . "Des i i n . Anaın ı n akrebi yok ki . . . " 347


K ı şkırtıcı, ucunu bırakmad ı . "Ahmeet . . . Anasının akrebi yokmuş h a ! " "Yok ya, var mı lan?" "Var ya." "Yok." "Var i şte. Sor da bak ! " "Sen benden iyi mi b i l iyorsun?" " B i l iyorum tab i i . Yok da nerden i şiyor?" Tam bu sırada Ket Ahmet deve otunu deliğe sokup çektiği sa­ pını hırsla çekiverince, kocaman, kapkara bir akrep dışarı çıkıverd i . Otu kıskaçlarıyla öyle bir ısırın ı ştı ki . . . Çocuklar heyecan landılar. Kel, cebinden çıkardığı kibrit kutusuyla ayağa fırlamıştı : "Hadi getirin dövüştürek!" "Hadi ... " Cavit korkuyla az geriled i . K i brit kutusundan çıkan la, delik­ ten çıkarı lan iki akrep, güneşin altında hala neml i kahverengi top­ rağa konuldu. Hayvanlar d iken gibi sert kıskaçların ı aç ıp kapaya­ rak yaklaştı lar i lkin, sonra ağır ağır birb irlerine sokuldular. Dur­ du lar. K ıskaçlarıy l a sank i konuşuyorlard ı . Kıs kaç lar b i rb i rine değdi, geri led i , tekrar değd i . Kol l ar açı l ıp kapan ıyor, birbirlerine yaklaşıp uzaklaşıyorlard ı . B i rden öfkelenm i ş iki pehl ivan g i b i kucaklaştı lar. Arka kuyruk heyecanla titreyerek kalkıp i n iyordu. B i rbirlerin i bir süre tarttıktan sonra sımsıkı kucaklaştılar ve kuy­ rukları birbirinin sırtına sertçe ind i . Çocuklar, birbirini ayn ı anda sokup zeh irleyen akreplerin dövüşünden heyecanlanmış, el çırpıyorlard ı : "U ian amma d a kapıştı lar ha ! " "Benimki seninkinden daha kuvvetl i ." "Hadi be sen de . . . " "Kuvvetli ya." Dem inki kışkırtıcı, gene Cavit' e takıld ı : "Ananda d a böyle kıskaç var işte . . . " Cavit, "Senin ananda da var," ded i . 348


"Benim anam ölmüş oğlum. Sen i n anan gibi . . . " Çok ayıp bir laf söyled i . Cavit h ı rsından ağlayacak gibi ora­ dan uzaklaşırken, kışk ı rtıcı, nem l i bir kesek parçası aldı, Cav it ' i n arkasından fırlattı . Fırlattı ama, kesek kulağı n ı n d i binden h ızla geçti, değmedi . G ü n tepeye yükselmişti. A l i 'yle Zeynep hala oturuyorlard ı. Bir ara Hala ' n ı n sesi duyuldu: "Zeyneeep, Zeynep ! " Zeynep döndü, sesin geldiği yana baktı. Hala e l ediyordu. "Geliyorum hala, gel iyorum," ded i . A l i ' n in e l inden e l i n i kurtarmak istedi . "G idip hakim n iye çağırıyor . . . " "Gelecen m i gene?" "Gel irim." Ard ından uzun uzun bakt ı . Kara şalvarına soku lu entarisi, yü­ rürken iki yana tatlı tatlı kıvrı lan kalçaları, boyu, bosu . . . Ne olur­ sa o l sun a l acakt ı . Değ i l anası , babası , dünya dünyaya geçse . . . ' A na m n e karışır? Babama ne? Yaşayacak onlar m ı ? V ı z gel irler! ' Zeynep alaçıklarından içeri girince, Hala endişeyle sordu: "Sabahtan beri çene ha çene. Ne b itmez şeym iş bu? N e konuş­ tun uz böyle uzun uzun?" Genç kad ın i ştah l ı iştah l ı gü ldü. Hala şüphelendi . Alaçığın yan ındaki ocakta pişirip içeriye ge­ tird iği pilav tenceresinin kapağın ı açtı, kapağı bir kıyıya koydu : "Ha?'' S ıcacık bulgur pi lavının dumanı tütüyor, alaçığa iştah veren bir koku yay ı l ıyordu. Tekrarlad ı : "Öyle m i kız?" Zeynep onu düşünüyordu, dalmıştı : "Ne be?" "N iye cevap verm iyorsun?" "Amaan sen de . . . " Gen işçe b i r bakır kap aldı, tencere n i n başına çömel d i . Hala sadece bakıyord u . Göz göze ge l d i ler. Zeynep gü l üverd i . Hala gülmüyordu: 349


"Ne güldün?" "Yasak m ı var?" "Oğlan la uzun uzun ne konuştunuz dedim, cevap vermedin." "Şuraya p i lav koy hele de sonra." "Ne olacak?" "Y iyecem." "Çok değ i l m i ? Koca kap kız ... " "Bugün çok acıktım da . . . Hala, tahta kaşıkla p i lav koyarken Zeynep' in sabrı taşarak ka­ şığı e l i nden aldı çabuk çabuk koyu p tepeleme doldurdu, sonra da kaşığı uzattı : "Al." "K ime gidiyor o p i lav?" H içbir karş ı l ı k vermeden kalkt ı , e l i nde tepeleme dolu p i l av kabı, alaçıktan çıktı. Hala i ş i seziyordu ama, gene de kalktı, alaçı­ ğın kap ısına gitti, d ışarıya usul lac ı k bakt ı . Aklına ge len gibi, o alaçığa gitm işt i . Kendi kendine b i r şeyler ölçüp b içerek içeri çe­ ki l d i . Kancık, kahpe dölü . . . G üya kocadan nefret etm i şt i . Eder miydi h iç? Edeb i l i r m iyd i? Aklına yatan birini bulunca . . . İyi ama, akl ına yatan o oğlan iyi bir mal m ıydı bakalım? İ ş b i l mezin, ac ın­ dan nefesi kokan ın biri. Bu karı kancık takımında da gerçekten akıl yoktu. Kanların ı n en kaynadığı b i r sıra demek karşı ianna it çık­ sa . . . iç i n i çekt i . Aklından Hac ı 'sı geçti . Mağri p l i 'yd i adam . O za­ man lar yirmi beşinde var m ıydı? Kadirl şeyh i Kad ir' le evl i olduk­ ları y ı l lar, Ceyhan ' da. He rif avurduna ş i ş sokar, yı lanları, akrep­ leri e l iyle tutar, sabahlara kadar zikrederdi . Pek öyle yaş l ı da de­ ğildi hakçası . Hakkından gel iyordu. Öyle olduğu halde, b i r gün Caynak Mahal les i ' ndeki kerpiç evlerine m isafir gelen Mağribi ho­ cayla . . . A m a s u ç kend i s i n i n m iyd i? Herif gece yarısı kalkıp gitm iş, m i safirle yalnız bırakm ıştı . Genç kadın, taze kad ın, kanı oynuyor. Tıpkı Zeynep gibi. Herif de ' d i l i gül l ü ' nün biri . . . "

350


Esmer, kırış kırış yüzünden tat l ı bir gülümseme geçt i . Sonra kalktı, o geceyi, misafırle yaptıkların ı unutmak için, gitti bir kap aldı gel d i . Bir de salata yapsa m ıydı? İ yi ol urdu. O kadın, o deli karı da salata yapsaydı bari . . . Yapıyordu. B i r kenardaki sepetten küçük küçük cırtatan doma­ tes l er, soğan moğan a l m ı ş, b i r başka kaba doğruyor, Ayşe 'yle konuşuyorlard ı . "Emmim yüzüğünü sen in parmağına n iye taktı?" " B i l mem?" "Sen de sen inkini onun parmağına takmışsın?" "Ne b i l iyorsun?" "Cavit söyledi . " G ü lerek çevresine bakınan Zeynep, Cavit' i bulamad ı . Kaynı, (bunu hazla düşündü) kayn ı n ı n karıs ı , kayn ı n ı n en küçük oğlu seri l m i ş ölü gibi yatıyorlard ı. "Başka ne söy led i?" "Zeynep Abiarn emınimin avrad ı olacak, ded i . " Zeynep utand ı . Ayşe dayattı . "Olacan deği l m i ? Ha Zeynep Ab l a ? Olacan m ı?" "Emmin b i l i r.'' "Emm i m b i l irse tamam . O seni seviyor be. Hani i lk geldiğiniz gün sana ayna tuttuydum ya?" "Ee?" "Hep emın i m zorluyordu." " B i l iyorum." "Emm i m i n avrad ı oldun mu sana yenge d iyeceğim. Yengem olacan değ i l mi? Ha Zeynep Abla, olacan deği l mi?'' i çeriye Cavit girdi, alaçığın havası nı koklad ı . "Oooh," ded i . "Pilav ! " Yanlarına geldi, doğranmış domateslerden birini aldı, ağzına att ı . Ayşe pırıl pırıl gözleriyle müj deyi verd i : "Zeynep Abla yen­ gem i z o l uyor ha! " Cavit şaşmad ı . 35 1


" B i l iyorum . B i zden duyup b i ze m i satıyon?" B i r domates daha aldı. Ayşe, "Pislik yapma," dedi . Çeyrek saat i ç i nde sıcak bulgu r p i lavı, yan ında salata hazır olmuş, büyük oğulun yatağı önüne seri len sofra bezin i n üzerine konmuştu. "Ekmek?" ded i . Cavit kesti att ı . "Ekmeğimiz bite l i çook oluyor! " Fırl adı, b i r koşu kendi alaçıklarına gitt i . Hala oturmuş tek ba­ şına yemeğini yiyordu. H içbir şey sormadı . O da dönüp bakınad ı bile. Ekmek bohçasından katlanm ı ş, ıslak yufka ekmeği dürürn le­ rinden üç dört tane ald ı . Geldiği gibi koşarak öbür alaçığa vard ı . Küçük oğul da ge l m i ş, sofraya bağdaş kurmuştu . Ekmekleri görünce, "Yaşa," ded i . "Yaşa Zeynep ! " Zeynep memnun, gü ldü. Cavit, "Yengem iz gibi var m ı?" dedi . Hep gü ldüler. Ş ımaran Cavit ekled i : "Emmi? Yengem ne va­ kit hep bizde kalacak?" Küçük oğu l karş ı l ı k vermemek için ağası n ı n yatağına yanladı, başladı sarsmaya. "Ağa, ağa be. Ağaa, kalk pi lav yiye l im, kalk kardaş ! " Zeynep d e büyük oğulun karısının yatağına gitm işti : "Abla, kalk abla. Kalk da iki lokma b i r şey yiye l i m . . . " Bütün sarsmalar, tatlı d i l ler boşunayd ı . Öylesine dalmış yatı­ yorlardı ki. Cav it dayanamadı, kaşığa sarı larak pi lava dalarken, "Eeee," dedi, "onl arı mı bekleyeceğiz?"

24 TopaJ Eski ci o gece de, daha önceki gecelerde olduğunca, ev in 352


tam tepesinde pat l ayan gök g ü r ü lt ü s ü y l e uyan ı p yatağı n d a d e h şet le oturd u . B a rd a k l a rd a n boşan ı rc a s ı n a yağnnı r yağıyord u . V ay a n a nı vaay, ne yağm u r ! Sank i gökt e k i b ü t ü n su d e poları b i r a n d a boşan­ m ı şt ı . Dam l arda, ç i n kol a rd a , so k ağın bo z uk pa r k e l e r i n d e ş a k ı rda­ yan bir yağm u r ! Yastığı n ı n a l t ı n d a n s i ga rasıyla k i br i t i n i a l d ı , b i r s i gara yakt ı . K i bri t i n b i r an l ı k ayd ı n l ığı o cl a y ı es k i p ü s k ü m i n d e rl e r i , s e d i ri , badanasız d uvarları y l a yüze ç ı karm ı şt ı . B u arada, y an ı n d a y at m a k ta o l a n karı s ı n ı n ablak, yağ l ı y i i zli n ü de görm üştü . I l a y van g i b i uyu y o r d u karı , e şe k g i b i ! Yağnnı r y a ğı y or, d ı şa rı da k ıyam e t l e r k o p u yord u be ! B u yağan yağm u r, bu k ıya m e t ya z ı d a y a banda da kopuyordu e l bet, Oğu l l a r ı , tonın i a rı vard ı orada. N e yapıyorlar­ dı? S iga r a s ı n d an a l d ığı ağız d o l u s u d u m a n ı i ç i n d e b i r sli re tutttı . Yağm urun a lt ın daki yazı yaban ı ı s l a k ı s lak haya l l ed i . O ıta l ı k N u h t u fan ı n ı and ı r ı r c a s ı na sel se l e g i t nı i ş t i herha l d e . Se l l er be l k i d e de r m e y a t m a a laç ı k l arla, a l aç ı k l a rdak i l eri, top l an m ı ş küt l ü leri to­ pa r l a ın ı ş, ırın ağa doğru s ü r ii k l ii yord u S ü rü k lenen se l l er i ç i n d e o ğu l la rı , to r u n l ar ı . . . Deri n b i r i ç geç i rerek, ağ z ı n d a k i d u m a n ı tava n a s ı k ı n t ı y l a ü fl ed i . O n l a rı o r d a n e d iye b ı rakm ı ş t ı sa n k i ? " Ben i m g i b i adam ı n A l l a h ı n ı , k i t a b ı n ı , K i briyas ı n ı . . . " f ı ıt ın ay l a karı ş ı k yağ ın u r s a ş e h i rd e ev leri. evlerin dam l a rı n ı , d uvarlar ı n ı b i le d i n l e m i y ord u d a , yazı n ı n y ü z ü n d e k i bez ç ad ı r l a rı m ı J i n l cyecekt i ? B e l k i de şu anda ö l ü m d i ri m savaş ı n dayd ı l a r. O ç o l u k çoc u k , o her yan ı k a p l ay ı verm i ş kayg<ı n ç a m ur , o d i n mck b i l meyen y ağm u r, o soğu k . . . S i gara s ı n ı ye n i den s ı k ın t ıy l a çekt i . Y uvarl ak ateş k ı rm ı z ı sa­ ka l ı n ı . et! i burnunun ucunu ıslak ı s lak pariat ı p geç t i . Gecen i n i ç i nde b i r kapı u s tı l l a c ı k aç ı l ı p kapanma s a, b i r ç i ft t e r l i ğ i n ta n ı ş ses i d u ­ yu l nı asayd ı , öfke s i b i rden y ii k s e l ın cyecek, d ü ş ü n c e l e ri n i n yö n ü ,

­

.

353


değişmeyecekti. G ıcırtıyla açı l ı p kapanan kapı, çok iyi tanıdığı terl iğin, sofa tahtaları n ı gıcırdatarak geçişi . . . Oydu, damad ı ! Ke­ nefe gidiyordu öyle ya, beyl i k ah ırd ı burası . Ye, iç, çatla, ye, iç, çatla. Üste l i k, gül gibi kızı da çek koynuna ooooh . . . Öte yanda öz oğullarıyla torunlarının, dibi del inmiş göklerden boşanan yağmur­ ların altında bir !akma ekmek için imanları gevrerken, bu burada keyif çatıyordu. Ne hakla? Kendi bel i nden m i düşmüştü? Ş i şiyor, şişiyor, oturduğu yere sığamıyordu. 'Ne hakla efendim, ne hakla? Yavru larımı, c iğerpare l eri m i yazın ı n yüzünde b ı rakıp gelmem gene b u n u n yüzünden . Tab i i bunun yüzünden ! Oğu l larıma kızdım da ileri geri ettim bel l e bir iki. Be lle ki bir de yumruk attım büyük oğlana. Ne çıkar? B i r baba eviatiarına söver de sayar da, yumruk da atar! Atanın efend im, benimle oğu llarıının arasında bir mesele. Sana ne? O öfkeyle, git bir kamyon getir, şehre çekip gidecem dem i ş de olab i l iri m . He­ men gidip geti rmen mi lazımdı?' Camlarda mavi mavi çakan yen i bir şimşek, gürleyen gökler . . . ' . . . bu şimşek tarlalarda d a çakıyor, gök tarlalarda da gürlüyor e lbet. Kendi belimden düşmem iş, yazın ı n ayı m ı , kurt mu olduğu belirsizi kupkuru yatakta, geneec ik kızımnan fos ur fos ur yatıp keyif çatsın, kendi bel i mden düşmüş öz evlatlarımnan torun larım ... ' Bağu lacak gibi hırs lanarak, sigarasından duman aldı. ' . . . pezevengin oğlu, öz evlatlarımdan daha m ı i lerisin de gel­ din, sakalımın altına gird in, kızımı kaptın, yavrularımı ayırd ın ben­ den? Hı? Daha mı i lerisin lan?' Karısın ın, 'Gözün ayd ı n . K ızın ham i le ! ' dediğini hatırlad ı . ' . . . kahpe karının nerdeyse gül leri yarı lacaktı * . Kızım ham i ley­ miş . Ne olmuş ham ileyse? Marifet mi? Versinner gencec ik karı­ yı, bu yaşımda b i l e gebe bırakmayanın avrad ı n ı . . . ham i leym i ş ! Dağursun baka l ı m . Yarın elden olma piç, v iyak viyak uyku larıGül leri yarı lmak: Keyi ftenrnek 3 54


mızı haram eder gayri . Torun, torun da ne? Yok mu? Hem de üç tane var ki, oğlumun çocukları . Değ i l öyle e l in ne idüğü bel i rsi­ zinden olma? Kızdan da bi dene olunca başıma tuğ mu d i kecek­ ler? M adalya mı verecekler? İ tlerin ardında da sürüynen enikleri var. Marifet sürüynen enik peydah lamak değil, onları alın teriyle çal ışıp, kazan ıp, yetiştirmek! ' Yerinde yerleşircesine kımı ldandı . ' . . . a l ı n teriynen tab i i . Kayınbaba ekmeğiynen deği l ! İ nsan sırtını rahat ekmeğe dayad ı m ı çocuk yapmaktan kol ay ne var? Boyacının küpü, sok sok çıkar, sok sok çıkar ! ' Helaya giden terl i kler, sofa tahtalarını gıcırdatarak geri dönü­ yordu. Deminki kapı yen iden gıcırtıyla açı l ıp kapandı. ' . . . iç güveysi, damat bey, keneften döndü ler. Damat bey ! Bey­ liğine sıÇtığım. U lan tığı teber, şah ı velayet girdin içimize be ! U lan fırın kapakl ığı mı yaptın? Ne p i şkin l i k bu be? Mete l i ksiz gel , gir, kız oğlan kızı çek al, kayınbabayı evlatlarından ayı r, yağmurun altında, çamurlarda A l lahları şaşsın, sen burda lokmanın yağl ısı­ nı gövdene indir, beleş beleş kenefte çatla, oooooh ! ' Derin bir iç geçird i gene. ' ... böyle bey l i k ah ın bulsam ben de yanl ardım . Hey gidi dün­ ya hey ! U lan devir, u l an devran, u lan ip tutan ... Gün günden kötü gel iyor be. Ned i r benden i sted iğin? U lan düş yakamdan ! Ne tü­ kenmez kinin varmış . . . . U lan tavuğuna mı kış dedim, horozuna mı? Güm güm gümüleyen dedemi, ard ından anaını babamı aldın, beni kaldırdın çöl lere attın, herkese dört tane verirken bana iki bacağı çok gördün. Madem çok görecektin, ne demeye bu akl ı verirsin? Aklı verd in, hacağırnın tekini n iye geri al ırsın?' Ö fkeden bağu lacak gibiyd i . ' . . . köye gittik. Avradım, çocuklarımnan i y i kötü b i r düzen tut­ turmuştum. S ıçtın içine. Derken şehre göç ettik, oğlan ın aklına kütlü toplamayı taktın, ben i peşlerine düşürdün. O sıtma, o dizan­ teri, itlah ı mı kestin. Kend i m i top lay ı ncaya kadar aknan karayı 355


seçt i m oğl u m . Ş i m d i y av ru la r ı m , toru n l ar ı m . . K i m b i l i r ne fı l e m ­ d e l er? N e d iye ay ı rd ı n o n l a rı b e n d e n . ben i on l ardan? Y a ş u y a z ı ­ n ı n i t i ? Onu ne demeye soktun göt ü me'? l J ian A l lah, u l an K i bri­ ya . . d ü ş yakamdan, yakamdan düş oğlum. d ii ş, e l h azer ! ' Canı larda yen i b i r ş i m şe k . ' . . . oooo f, o f! Söviiyorum h a v a . say ıyoru m h a v a , e a m i n .:: g i d i p h u zur u n d a e l pc n ç e d i v a n d u nıyonı m hava. Oturup c l aç ı y oru m , d u a ed iyorum hava. Y a h u a r k a d a ş aç ı k kon u ş . V a r m ı s ı n sen? B u n l arı d uyuvor musun? D u y uyorsan h i ç m i v i cdan yok sende? R a h m - i ııı üder'de bu kaderi n e d iye _yaZll ı ıı a l n ı m a ? Y a zd ı n d i ye ­ l i m, b i r y a n l ı � l ı k ett i n , bu ne b i ç i m m ü rekkep m i ş k i s i l s i l boztı l­ m az'? B e n n e n n e u ğra ş ıyors u n ark a d a ş ? Y oksa sen de bizim çarşı e s n a fı g i b i k a l ay l a n m a kt a n ın ı h a zzed iyors u n ? H a zzed i y o r s u n deği l m i ? Ta b i i ! l l azzctnıescn B e rber Bah ri ' l e r i . oğl a n C e m i l ' l e ­ ri n i ye y a ratac a k t ı n '! N e ı:ıyd a l a rı v a r? Oğlum ben nen oy n a m a ! Bende kü lli r ç o k . sayende. Y ü reği yan ı k adam ı nı ben. Fena söve­ ri m . B a k . zat- ı K i briya, mat ı K i bri) a tan ı m a m . Ş urda ne ömrüm k a l d ı ? Öy l e söveri ın k i , ba na öte d iinya n ı da zeh i r ctt i r i rs i n . D ü ş y a k a m d a n ya\Tu m . B e l a n ı b i raz d a b a ş ka l a rı n a s ü rt . G üze l g ü z e l i ç t i ğ i m rak ı m ı e l i md e n a l d ı n , sövd ü rd ü n ben i ; şaraba gön ü l i n d i r­ el i k o n u a l d ın s ı ç ı ıt t ı n s ı vatt m tekm i l ! Bende k i i fiir çokt u r oğl u m . Sövd iikçe beter ed iyorsun . Yazı yaban . N e i ş i ın vard ı ben i m ya­ z ı d a yabanda? B ü y ü k oğl u m u n avrad ı ç ı p l ak derken yazı ıı ı n ne i d iiğü bel i rs i z d a m ad ı n ı ne d i ye tebe l l e ş e t t i n '! B e n i m a rethane m iy i m yavnı m ? Darü laeeze m i y i m * ? H ayd i ben i yok s u l l a ra, ç ı p­ l a k l a ra re i s yapt ı n , i y i güze l . . . R ı zk ı m n a ı ı ne demeye oynars ı n ? ' T ü k e n e n s i garasın ı , yatağ ı n ın ya n ı n d a k i k ü l tab l a s ı n d a e z i p k a l kt ı . E l l e r i arka s ı n d a , tahti1 hacağıyla köşeden köşeye g i d i p ge­ l i rken, odan ı n tahta l arı tok tok ed iyord u . K a rı s ı öy l e s i n e d e r i n b i r uykudayd ı k i , ne t a h t a hacağın tok tok l a ı·ı, ne de yen iden yakt ığı s i ga ra . . Topa l ' ı n zaman za m a n dü­ ş ü n d ii ğ ü n c c . ' s ı ğ ı r g i b i " yat m ı ş uyuyord u . V y u r d u , n e d e n uyuma.

.

. .

.

* Darü hıcczc: /\ c i z kr. yok s u l lar 356

C\

i


s ı n '? G a ın yok, kasavet yokt u . E k m e k e l d e n ,

s u gö l d e n . . . V e l h as ı l öy l e s i n e ken e f i n san l a rı n a ra s ın a d ii ş m ii ş t ii k i , n e re s i n d e n t utaca­ ğ ı ıı ı b i l m iy o rd u . Ş u d ü nya d a , ş u kocaınan d ü n yad a o n d a n daha ta l i h s i z, d a h a kötü k a d e r! i b i r b a ş k a i n sa n var m ı y d ı a c a b a ? Koca b i r deği rmen i n ba ş ı n d ay d ı san k i de. h e rk e s i n b u ğd a y ı n ı öğütiip u n y a p ıyord u d a , u ı ı u n u a l an ç e k i l i y o r, a l a n ç e k i l i y o r , d c ğ i rm e n c iye b i re r a v u ç o l s u n u n v c rın i yor la r d ı be ! H a d i o n l a r d ü ş ü n c e s i z. v u r ­ d u m d uymazd ı l a r. Y a k il i n a t ı n sah i b i , L e my c z e l , V a c i b - ü l v ü c u t v e t c k a d d c s h a zret l e r i n e c i y d i ? D c ğ i rı m: ı ı i dii ı ı d ü r. k u l u b o ş v e r­ s i n . iicrct a l ın a A l l a h h a s b i ge ç s i n , b a ş a ra t ı ü s tü n e ç u l l a n d ı rs m . . . Y o k c a n ı m . o l m a zd ı . böy l e A l l ah l ı k o l m a zd ı . B i l i y o rd u , g ü n a h l ı , l ı e ın d e g ü na h ı n e n s a l k ı m saçak l ı s ıyd ı böy l e d ü ş ü n mek, a m a var m ı yd ı başka ç ar e s i ? Ton n a n a k ı l vcreccğ i n e , b i r ka ç yüz k i l o l u k r ı zk verse o l m a z m ı yd ı ? Y o k m uy d u H a z i n c - i gay b ı n d a ? V e rd i k­ l e r i n e n a s ı l v e r i y o r d u ? O l m a d ı ğ ı n d a n ın ı ? V a rd ı . v a rd ı a m m a , b ü t ü n ınescle Topa ! k u l u n a zu l m e t m e k ! Topa ! , p e n c e r e c a m l ar ı seri n se r i n , m a v i m a v i ı ş ıyana kadar s i ­ gara ü s t ü n e s i g a ra i ç erek d o l aşt ı d u rd u . C a m l a r i y i c e ı ş ı y ı p . g ü n c ş i n ha fi f s a b a h pcın b c s i yağın u r s u l a rı y l a y ı k a n m ı ş parkc t a ş l a rı n ı boyark c n , a k l ı n a ge n e e l o ğ l u ge l d i . Kay ı n baba g e ce n i n b i l m e m ta kaç ı n d a uya n s ı n , o ğ u l l a r ı n ı toru n l a r ı n ı d ü ş ü n s ü n saba h l ara dek, damat fo s u r fos u r u y u s u n ! Ö fk ey l e k a l k t ı , odadan h ı r s l a ç ı kt ı . S o fay ı tahta haca ğı y l a tok tok tok. geç t i . K ı z ı y l a el oğ l u m ı n yat t ı k l arı odan ı n k a p ı s ı n a i r i ­

y u m ruğuy l a v ur m aya baş l a d ı .

' · K a l k l a n . k aa a l k ! " K a p ı y a y u m r u k l a r i n d i k ç e ev z e l z e l e y e uğra m ı şças ı n a sars ı l ı ­ yord u . K ı z ı , damad ı y ata k l a rı n d a n don paça fı rlad ı l ar. Ne vard ı ? N e o l u y o rd u sabah sabah? K a p ı ara l a n d ı . Ze l i lı a ' ıı ın darmadağın s aç l a r ı . uy k u l u gözleri . . . "N e var baba?" Yen i d e n g ü rle d i : "O ayı y a t ı y or m u d a h a o a y ı ?" " K i m ? H a n g i ay ı ?"

"O ayı i şte, koca n o l acak ay ı ! " 357


"Başlama gene sabah sabah baba! " TopaJ küplere bind i . "Başlama mı? Başlama m ı ded in? Bana, babana ha? Başlarsam ne olur? M uhterem zevcen iz üzü l ür mü? Vay düdüğüm vay, vay düdüklerim vay . . . Üzü lsün ulan zi l l i üzü lmesinden bana ne? Ku­ lağını mı duyar san ıyorsun?" Karısı koşarak geld i . "Yahu sabah sabah y a fettah, y a rezzak bre herif. Daha karga bokunu yemeden, ele güne, mahalleye karş ı . .. Kolundan çekti. TopaJ' ı ise kend ir kement zaptedem iyordu. Bu sefer karısına döndü. "Eline de, gününe de, mahal lesine de ... U lan Al lah, ulan Kibriya, u l an yerin göğün sahabı mısın nesin ... Töbe estağfuru l laah, töbe estağfurullaaaah ... Töbe etsen de fos, etmesen de fos. Sen bana sabır ver ya Rabbi, sen bana tükenmez sabır ver ! " O h ı rsla odasına gel d i . İyi ama, n e d iye gel m i şti buraya? Ken­ di be l i nden düşmüş öz oğu l ları yazıda yabanda yağmur çanwrla savaşı rken, el oğlu fosur fo sur keyif çatıyordu. Madem gidip ka­ pı ları n ı yumruklaın ı ş, uyand ırnı ıştı, ard ı n ı da get irnıel iyd i . Karı­ sıyla kızından m ı korkup kaçın ı ştı yan i? Öyle m i bel lerlerdi? Av­ rad ı, ' Ben ge lince fıssadak indi, savuştu odasına . . .' m ı derdi? Değil avrat, deği l kız, Hazret-i Al lah 'tan bile korknıazd ı be ! Yen iden sofayı tok tok tok, geçti . "Han i, nerdesin lan?" Ü nal, kaynanasıyla karısın ın tese l l ileri aras ında fı rlayıp, kısa, kirli külotuy la çat, patayı çekti : "Burdayım babacığım emret ! " TopaJ üstüne yürüd ü . : "Babayın d a avrad ı n ı , sen in de . . . " Ü nal kaçtı. TopaJ ard ı ndan tok tok koştu. "Burdayım babacığım emretm iş. Yak gazocağı n ı , koy çaydan­ l ığı üstüne ! " Ünal sofaya kaçmadan önce, "Derhal ! " ded i . "

358


G i tt i gazocağ ı n ı ş ipşak yaktı ; çaydanl ığı oturtup odaya, çe­ ki şmekte olan ların yan ına gel d i . Karı sı kapanm ı ş ağl ıyor, kayna­ nası da kızından yana, kocasına veriştirip duruyordu. Araya girdi, ikisine birden . "Babam hakl ı ! " d iye bağırd ı . "Ne ağl ıyorsun? E lbette hakl ı . Kendi bel inden düşmüş ö z oğu l l arı yazıda yabanda, yağmurun, çamurların i ç i nd e yuvarlan ı p d u r u r l arke n , ben n e c i y i m ? Ö z oğu l l arından daha m ı i leriyim de genç avradı koynuma çekmi ş fosur fosur uyuyorum?" Topa l ı n yan ına gitti, boyn una sarı l d ı . "Hak l ı s ı n babac ığım. Yerden göğe kadar hak l ı sın hem de ! " K ı sa külotu, çıplak kirli ayaklarıyla koştu, yarım ş i şe rakı, biraz kara zeytin falan uydurup ge l d i . "Yuttur ş u n u . Haaaaah , afıyet şeker olsun ! " Kara zeyt i n i soktu ağzına. "Ye bunu da ! " Karı sıyla kaynanasına döndü gene. "Onun yerinde ben olsam, ben de kızar, bağırır çağı rırd ı m . Bu evde bu adam, bu koca adam aniaş ı l ın ıyor vesselam ! Tabak, sev­ d i ği deriyi fazla vurur. Babam ben i demek hepinizden çok sev i­ yor ki hepin izden çok yere vuruyor! V ursun, can ı sağ olsun ... Konuşmas ına meydan vermeden rakı şişesini gene dayad ı . "Diple babac ığım, d i ple d iple . . . oooooh ! " Zel iha ' n ı n ağlaması falan dinnı i ş, e l inde olmayarak gü lüver­ mişti . Annesiyse şaşm ış ka lmıştı oğlan ın d i l i gül l ü l üğüne. Ne olur­ sa olsun, oğlan kaynatasın ı gerçekten de, herkesten çok tan ı m ı şt ı . Ne zaman öfkelen ip şah lansa, suyuna göre gidiveriyor, herifı fıs­ sadak indi riveriyordu. Ü nal boş şişeyi yatakların üzerine fırlatıp, "Babacığım," ded i . "Saden i pişireyi m mi, içecen m i ?'' TopaJ ağzını yumruğunun tersiyle s i l d i . "Pişir! " Ünal kahve pişirmek üzere fı rlayıp çıkt ı . TopaJ karısına baktı, kızına, sonra gene karı sına. Ne diyecek"

359


leri n i şaş ı rm ış. d i k i l i p d u ruyari ard ı . O n l a rla aı1 ı k h i ç b i r a l ı şver i ş i ö fke s i s a n k i d u m a n o l u p u ç ın u ş gi tın i şt i . Odaları n a t o k tok t o k d ö n d ii . g i y İ nıneye başlad ı . U l a n ı ı c a n a ­ s ı n ı n göziiyd ü ş u oğlan he ! Oğu l l a rın ı . k ı zı n ı . karı s ı n ı böy le i ster­ el i i şte. i sterd i ama, nerdece? H iç b i r i Ü n a l ' ı n kes i p att ı ğ ı t ı rnak o lamazd ı bu bak ımdan . E v i n re i s iyd i . h ı rsl ıyd ı . E n el e n i k u l u n d a n . yüce A l l ah ı ' na dek herkes, her şey o n u n l a u ğ ra ş ı y ord u . U ğra ş ı n ­ ca da dem i ne. dc v ra n ı n a . i p t u t an ı na ın i p tutanına del i o l uyor. A l lalı k itap h ı ra k ın ıyord u . Karş ı s ı na gcç i p c ı r ç ı r etın e s c lcr de, ş u oğ­ l a n . şu yed i kat yaba n c ı oğlan g i b i kaşmerl i k ctse l e r o l m a z m ıy­ d ı ? B i l m iyorlar m ıyd ı . ö fk e s i n i n ge lgcç o l d u ğu n u? B i l iyorl a rd ı . b i l iyorlard ı ya. hay ı r i l le karş ı l ı k verecd d cr. adaın ı biisbii t ii n zı­ vanadan ç ı karacaklard ı ! Ü n a l ka h vey i \ erip. tck söz etmede n ç c k i l d i . Sotadaki masa­ n ın ü z e r i n d e h ı ş ı l t ıy l a y a n m ak t a olan gazoc a ğ ı n ın ya n ın a g i tt i . Kay n a n a s ı d a oradayd ı . "'Herifin i l m i n i a l m ı şs ı n oğl u m . A l l a h senden raz ı o l s u n . . . •· Ü n a l ü zeri nde d u rmad ı . ·'Boş ver anne c i ği m . U fak i ş ic r bun lar. Adam oğu l l arı i ç i n biit ü n giin i s p i noz k u ş u g i b i d ii ş ii n ii p d u ruyor d iikkanda. Tab i i d ii ş ii ne­ c e k, ev lat. toru n kolay ın ı ? G ece k i m b i l i r ne kr k ur d u k i , sabah sabah kap ı ım za daya n d ı . Da y a n s ı n . a l d ı r nı a y ı n ! " Ses i n i k ı s t ı . " ' S e n git de içerd e k i d e l iye bak. Babas ı n ın h uy u n u b i l mez g i b i ağl ıyor ! " Kad ı n k ı z ı n ın yan ı n a geç t i . Gerçektcn d e , scd i re kapan m ı ş ağ­ l ıyord u . B a ş ı n ı okşayarak, ''Yavru ın . " dcd i , "Za l h a m . Ne ağl ıyor­ s u n ? Baban ı n huyuını b i l mez m i s i n ? K a l k . k a l k yavru m . . . d e l i o ! '' Zel i ha ' n ın ku lağına söz gi rnı iyor. e l oğl u n dan utan ıyord u . ·'De l i o l masa sabah sabah, y a fettah y a rezzak giinı giinı giinı . . . K a l k yavrunı. k ı r şeytan ı n ay ağ ı n ı ! " K ı z i n a t ın ı i n at. k a p an m ı ş ağl ıyor. a n a s ı n a k u l a k asnı ıyord u . A naya göre heri L z ı r d e l i dcği l se d e , a k l ı ge l geç t i . K i m b i l i r ne tak ı l ın ı şt ı k a fa s ın a gen e . Bir zama n lar, kazanc ı ın az, ba ş ı ın k a l ak a l ma m ı ş ,

3 60


ba l ı k, büyük oğl a n baş ı n ı n ç ares i n e baksm d iye tuttu rm aın ı ş m ıy­ d ı ? Oğlan baş ı n ı n çare s i n e bakacakt ı , bu kez de hep b i r l i kte k üt l ü t o p l a m aya g i t m e icad ı ç ı karm ı şt ı . K ü t l ü top l a m aya g i d ecek l er, para l ar kazan ı l acak , dön üşte ı sınarıçç ı l ığa başlan ıp dedes i n i n za­ man ı n d a k i gi b i güın g ü nı gü m ü l cyen konağ ı n sah i b i o l aca k l ar, ı smarı çç ı lar den i l ecekt i . B ü t ü n b u n lar o l m am ı ş, att ı k l arı taş i ste­ d i kleri kuşu v u rmam ı şt ı . Y urınad ı d iye oturup ağlaman ı n a l e m i var m ıyd ı? Heri f k ı zd ı mı en sonra söyl eyeceğ i n i önceden söy l e y i p ç ı k ıveriyord u . K ı rk y ı l d ı r g i"ıtt i"ı k l e r i doın uzun h u y u n u yen i m i öğren ece k l e rd i ? K ı zd ı ın ı ç a ğ ı rı r, söver sayar. son ra d a ak l ı baş ı ­ n a ge l i r. çoc u k l arın ı i t l cr g i b i arard ı . Ş i m d i ak l ın a oğu l l a rı y l a to­ nın l a rı n ı takııı ı şt ı . Y arı n ç ı k ı p ge l se l er san k i gene ucuzlamayacak­ lar m ıy d ı ? K ı z ı n ı n baş ı n ı yen i d e n okşad ı : "'Za l lıaaa A l d ı rd ı ğı yokt u . Şaş ı rm ı ş k a l ın ı şt ı kad ı n . H a n g i b i r i n e laf a n ­ lataca k t ı ? Ötek i l er öz oğu l l arı y d ı h ayd i ? B u ? E l ada m ı . Bereket işi p i � k i n l i ğe vu ruyord u . V u rmasa da baş ı n ı a l ı p savuşsa ! Öyle ya. k ı z ı gebe b ı rakm ı şt ı ü s te l i k . Çek i p g i tse, nereden a ray ı p b u l ur lar­ d ı ? N i kah l a rı k ıy ı l sayd ı bari . O da yokt u . Çok akı l s ı z, d ü ş ü n c e s i z b i r adaın d ı vesse l a m ! Korkuy l a k ı z ı ıı ı n yan ı n dan ayrı l ı p e l oğ l u n u n ya n ın a g i tt i . "'Sen h e p i m i zden ç o k i l m i n i a l nı ı ş s ın yavrum kay ı n baba n ı n . . . " Ü n a L " D ü nyaya geç i n mek i ç i n ge l d i k a ı ı n ec i ğ i m , " ded i . ·· Doğru yavnı m , çok doğru . O n u n a k l ı ge lgeç . Ş ur d a bağ ı r ı r çağ ı rı r. ş u rda da fı ssadak i n i v c r i r. söy l ed i k l e r i n e p i şman o l u r . G e l geç akı l l ı o ! '' " B i l iyoru m .'' "Oğu l l a rı na karş ı da ayn ı deği l m i ? N e yapa l ı m ? B i r bu kadar daha yaşayacak deği l . A k l ı n a k i m b i l i r n e l e r ge l d i gene, öfkes i n i senden a l d ı . A l d ırın a . İ ç i m i ze g i rd i n , b izden o l d u n gayri . . . Ü n a l gen e omuz s i l kt i . ''Annec i ğ i m ben i d ü ş ü n me, bana göre h ava hoş. K u l a ğ ı m ı n . . .'·

''

36 1


birinden girip, öbüründen çıkıyor. Ç ı kmasa da tasa etsem, basıp gitmem lazım . E l i mde gül gibi zanaatlarım var. B iri ol mazsa biri, b iri olmazsa biri ... " Yan larına Zel iha usul lacık gel m i şt i . " V al laha kafamızı kızd ı rmasın," ded i . ''Başım ızı alır basar gideriz. Ne bu be?" Gözleri yaş yaş parl ıyordu. Ünal kızd ı . "Kes be. G iderm iş, nereye gidersin?" Annesi, "Kızı ıım, yavruuum . . . babanı b i l m iyor musun?" ded i . "Nefsi oğullarına b i l e neler yapmad ı?" "Oğu l larına yapab i l ir, damad ına yapamaz! " "Yapar," dedi Üna l . ''Yapsm . Beni sevmese, bana nazı geçmese yapmaz. Had i git yat sen baka l ı m ! " "Sen de gel . . . "Boş ver bana, git yat sen ! " "Sen niye gelm iyorsun?" "G it yat diyor, git yat anam . Kırın şeytanın ayağını be ! " "Ben kırd ı m anne, kızın . . . " "Aferin oğl um, aferin yavrum, del i bu, babas ı gibi çalgın ! " "Çalgın ı m evet." "Çalgınsm val laha. O ağanı düşün, büyük ağan ı . Tuu ... kosko­ ca adam, haks ız yere yumruk atmad ı mı su rat ına? Karşı sında la­ havle ded i m i ?'' "Demes i n . Ben derim ! " "Dersin evet, i t ! " " İ tim." " " Ünal anasına çemkirip duran karı s m ı ko lundan yatak odaları­ na sürükled i . Gerçekten de, kız az buçuk babasına çekmi şti gal iba del i l ikten yana. İ nattı. "U ian," ded i, "ben senden iyi öğrendim baban ın huyunu be ! " "

"'

362


Zel i ha sed ire oturdu. "Huyu batsı n . Gel şöyle yanıma!" Ünal bacağına pantolonunu çekerken, "N iye? N 'olacak?" ded i . "Gel d iyorum buraya ! " "Kalk lan ordan, zi l l i . G e l diyormuş . . . Avrat sözüynen b i z şeye b i l e gitmeyiz . . . " Zel iha katı la katıla güldü. Bayıl ıyordu şu oğlan ın bu türlü konuşmalarına. K ızd ırıp söyletmek için, üsteled i : "Gelsene u lan ! " Ünal pantolonunu geç irm işti bacağına. "U ian sensin," ded i . "Ebu cedd in, sü tale-i tah iren ! " Dı şardan Topa J ' ın sesi ge l di . "Ünaaal ! " "Evet baba, geld i i m ! " Kol ları n ı açtı, Ze l i ha koştu, sarı l d ı lar. Sonra dudak dudağa ge l iverdi ler bir an, daha son ra da Ünal fı rlad ı . '' Evet baba?" "Ben dükkana gid iyorum oğlum. Eve bir şeyler lazımsa al, geç kalma . . . ''Peki baba." Her zamanki yol lardan geç ip, arastaya gel d i . Vakit çok erken olduğundan, esnaf henüz dükkan iarını açmam ışt ı . Akşam ki yağ­ murun beyaz beyaz yıkad ığı parke taşları n ı tahta bacağıyla döve­ rek dükkan ına ge l di . Karşı Göçmen ' i n farkına bile varmad ı . Ö f­ kes ini Ünal ' dan almış, yatışmıştı, ama akl ına yazı yabandaki oğu l­ ları gel ince sinirleri yeni baştan geril iyor, çatacak birini arıyordu. Bu, Ünal olamazd ı bir süre. Yani o gün, ertesi gün pek pek. Ama gene de bel l i ol mazd ı . Dükkana geç ge l i r ya da dükkanda çal ı ş ı r­ ken ters bir iş tutarsa yen iden külah iarı değişeb il irlerd i l Cebinden anahtarı besıne leyle çıkardı, kilide besıneleyle sokup açtı. Kepengi besıneleyle ka ldırd ı . Dükkana sağ ad ımını besme­ leyle tam atacaktı ki, kahvee i n i n s i l i k garsonu : "Vaay emm i, evden mevden m i kovu ldun ne?'' "

363


A d ı m ı n ı atınaktan vazgcç t i .

··Ne d e m e k o?" "Ne dcmcği var m ı ? Karga bokumı yenıeden d ükküna d ü ş tü n ! "' Tepe s i att ı . "Seıı de

m i taşga l aya b a ş l ad ı n pcy i ği m ? Ötek i İ b n e l e rd e n y ı l m ı ş usan m ı şt ı m , sen de m i pa l a z l a n d ı n ?"' '·N iye? B e n adam d�:ği l m iy i m ?" D ü k kü n ı n a ö fkey l e g i rd i . "Geveze l i k edeceğ i n c bağ ı rs a n a u s t a n a . cezvey i s ü r s ü n ! '' G a ı·so n . s ı t m a görın e ın i ş ses i y l e u stas ı n a hayk ı rd ı . ' ' Y a p B a ş e fe n d i ' n i n

sadcs i n i i i ! '"

E k l ed i : · · Y a n d a n ç a rk l ı o l s u u u u n ! "' B u , şekeri taba ğ ı n a kon u l s u n a n l a ın ı nayd ı . Ç ü n k ü Topa l , k a h ­ ves i n i k e s m e şekeri c k ı rt l a m a i ç e rd i ç ok l u k . G ö ç m e n i ş itm i ş , i ş i n i fa l a n b ı r a k ı p ge l m i ş t i . K ı s k ı s g ü l e re k t a ş koyd u : " N e i ş i e t t i r i r b u u ğ l a n sen i gen ..: b ı: Başefe n d i ?"

Duymaz l ı ktan ge l d i . K i rd e n ımı şa ın baya d ö n m ü ş sözd e beyaz iş ü n l ü ğ ü n ü b e s ın e l e y l e a l d ı . b e s ın e l ey l e k u şa n d ı , m a k i n e s i n i n b a ş ı ı ı a besın e l ey l e geç i p ot u rd u . N eden son ra gözl e ri n i giiç m e n c k a l d ı rı p. güz l ü ğ ü n O n ü s t ü n d e n bakt ı : " S e n n e d i y o n l a n ka n ı bozuk?''

Göçmen a l ı ıı mad ı ' ka n ı bozu k ' sözü n e . D ü k ka n kap ı s ın a o ın u­ zuy l a daya n d ı . ' · D e r i m n e i ş iett i ri r sen i b u u ğ l a n gene sabah saba h ?" M a k i n es i n i n okşarca s ı n a tozumı a l ı rken. gü l d li . " B i r i n san ve­ led-i

z i n a o l ur , orosıJ tı a v rat k a s ı ğ ı n da yat a r, y a h u t d a sen i n g i b i

kan ı bozu k o l ur sa . . :· G ö ç m e n sözü n ü kest i . ''O l m ad ı be Başefc n d i , s a ç ın a l a d ı n ş i n d i. . .'

'

"N iye? i ş i n e ge l m ed i m i ?" " l lc l bct be yahu . . . derd i n

l ıan i a n laınam ı ş ı m ben sen i göç men?"

K ı zd ı . " Ded i kse senet vermed i k ya ! " 3 64


K a h v e s i ge l d i . K a h ve n i n taze kokusu key fi n i y e ri n e get i rm i ş, göç m e n i tersled i ğ i n e p i şm a n o l m u ş t u . Garsona, '' B i kahve d e göç­ m e n ağaya get i r ! " d ed i . S i g ar a i kra m e t t i . k arş ı l ı k l ı yakt ı l a r . · · ş u i skem l ey i a l d a , o t u r i k i sat ı r. . . " G öç m e n otu rd u . · · A n l a t b a ka l ı m gcvrek t a r a fı n d a n . . . " '·N e an l a t a y ı m be B a ş c fe n d i ?" "

·' D ü n ya a h va l i n e d a i r. G ü c e n ıııe a m a, güvur i ç i n d e k a l a k a l a s i z de y a r ı b u ç u k gü v u r say ı l ı rs ı ıı ı z. a k l ı n ı z erer i n c e mese l e l ere . . .''

U fak t e fe k güçmen e s k i c i g i i n d ii z l c r i i ş, gec e l e r i c v . Evde oğ u l ­ l a r. ge l i n l e r. toru n l a r. . . Y e m e ği n i y i y i p y a t s ı n a m a z ı n d a n s o n ra d a k a fa y ı v u ru p yattığı i ç i n d ü n y ad a n pek h a b e r i yokt u . Y oh. t u a m a , Topa ! ' ı oya l ayncak b i r şey l e r e k b u l a m a z deği I d i . G e l ı n i ş g e çın i ş­ t e n . e s k i h a r p l e r ya da m e m l e ket a n ı l ar ı nd a n söz açacakt ı k i , To­ pal l sk i c i b i r d e n tokat yeın i �.; e s i n e s a r5 ı l d ı . K üç ü k o ğ l u ! " /\ I i i ! . . d i ye

fı rlad ı ye ri nden.

'"yavnı m ! "

K ü ç ü k oğ l u A l i , b i r d e r i b i r k e ıı ı i k , s a r h o ş g i b i ya l p a l aya ra k

pa l d ı r k ü l d ü r ge l iy or d u . G e l d i g e l d i . babas ı n ı n d ii k k i\ n ı n ı n ö n ü n e y ı ğı l ı \ erd i . Topa l , e l iy l e çarpıp d e v i rd i ği k a h ves i n e f�ı l a n a l d ı r ı ş e t m e d e n k oş t u . o ğ l u n u y e rd e n ka l d ı r m a y a ç a l ı � ı rk e n d e h şete ka p ı l m ı ş t ı . ' " Y a v n ı ııı , 1\ l i ' m . . . ..

;\ 1 i so l u k so l u p. ayd ı . ' " B ı ra k b e n i b a b a . Eve k o � . A ğa ııı g i l nen çoc u k l arda h ay ı r yok ! "" Başı

göğsiine

d ü ştii .

To p a l E s l-; i c i a r t ı k k e n d i r i n i k c ı ı ı e n d i n i , o n u t u t a n . ko l u n u ka­

k ı p ı rdatm< b ı n ı e n ge l l eyen gö rü n m ez bağ l a rı k o p a r m ı ş � a ­ l ı ic i b i r ckvd i . A l i " � i n i y e r d e n k a l d ı rd ı . k u c a ğ ı n a a l d ı . Onu, ç o k n a d ı nı

e s l-; i d e n o l d u ğ u n c a . hq a l t ı ya ş ı n d a b i r çoc u k ın u şç a s ı n a b a ğ r ı n a basa m k , ç a r ş ı d a n t o !-; t o k evin yo l u n u t u tt u . D ü k k fı n ı aç ı k ka l m ı ş , y a d ı rg ı b i ri g i rer. m ü şt e r i l e r i n o n a r ı l m ı ş ayakka b ı l a rı n ı ya da ka­ l ı p. d e r i . köse i c l e ri n i a ş ı r ı rııı ı ş . U nı u r u n d a b i l e deği l d i . D ü şü n nı ü 365


yor, düşünemiyordu. Kol ları arasındaki A l i 's i mi, A l i ' s i n i n kemik­ leri doldurulmuş torbası mıydı? Gözleri ne biçim gömü lmüştü öyle çukurlarınal Vay A llah vay, ona bunu da mı gösterecekti? Tam caddeye çıkacaktı , tahta bacağı parke taşlarında kayd ı, A l i 'siyle b irl ikte yuvarlandı yere. Oğlan Cem i l , Bahri ve ötekiler sabah sabah dükkaniarı n ı açmaya gel iyorlard ı . Manzarayı görün­ ce koştular. Topal ' ı da, A l i 'yi de yerden kaldırd ılar. "Vay baba vay . . . geçmi ş olsun yahu, ne olmuş bu çocuğa?" TopaJ ' ı n avuçların ı n içi sıyrı lmıştı . "Çabuk bir araba," ded i . " Bi r kerusa çevirin şurdan ! " Bahri koştu, çevird i arabay ı . Elbirl iğiyle baba oğul arabaya yüklendi . A l i 'si gene kol larındaydı . Bağrına basmı ş, çekip alacak­ lar, yavrusunu ondan gene ayıracaklar gibi bir korku içindeyd i . Onu artık hiç, ama hiç kimselere vermeyecekti . Eriyip balmumu gibi sararmı ş yüzüne baktıkça h ıçkırıyor, çocukkenki gibi oğlunu kır­ mızı sakalına göme göme sivril m i ş elmacık kemiklerinden öpü­ yordu. "Yavrum, A l i ' m ... Seni böyle m i görecektim?" Karşı larında oturan Berber Bahri ' ni n gözleri dolmuştu. "Yazı yaban kime yaramı ş ki size yarasın A l i ! " A l i baygın gibiydi, duymad ı . TopaJ, "Daha hızl ı," dedi arabacıya, "daha hızlı aslan ı m ! " Arabacı anlamıştı. Kırbacını hayvan ları n ı n yeleleri üzerinde şaklatarak hayvanları coşturdu. Lastik tekerlekl i fayton, şehrin parke taşları döşel i ana caddesinde uçuyord u . Uçuyordu, ama TopaJ hala, "Daha hızlı, aman daha hızlı," deyip duruyordu. Sonra gene oğlunu sakalına gömüp öptü : "Yavrum, A l i ' m . . . Yazısı da batayd ı, yabanı da. İyi kötü, yarı aç, yarı tok dükkanımızda her zamanki ağıdımızı ağlamak varken . . . İçine sıçayd ım ısmarıçç ı l ığının da, güm güm gümüleyen konağı­ nın da! " Berber Bahri, "Ded ik emmi," dedi, "çarşı hep ded ik. G itme366


y i n, uzaktan davu t un sesi hoş gel i r, yazı yaban, sizin harcınız de­ ği l dedik, amma . . . " Sertçe baktı . "Amma, amma hı?" Ve şahlandı: "U ian deyyus babalı l ar, ulan kahpe kasığında yatm ı ş veted-i zinalar! U lan ben sizin yüzünüzden kaçmadım m ıydı? Hı? İ l iğimi kan ı m ı kuruttunuz u lan. Ha ded i m cehennem olup gide l im şurdan da şu deyyus babal ı ların taşgalasından kurtulayım . . . " Berber Bahri artık o eski geveze, kışkırtıcı Berber Bahri deği ldi: "Hakl ısın baba, ded i . Söv, daha söv. Ofunu iyice al ! " Sövem iyordu, ofunu alam ıyordu k i ! "Arabacı daha hızlı yavrum . . . " Araba şehrin parke döşe l i caddelerin i , b irbirin i kesen daracık yol larını uçarcasına geçip, büyük oğulun oturduğu kıyı mahal le­ ye gelmişti. Kapının önünde durdu, i lkin Bahri yere atlad ı, ardın­ dan da kucağında A l i 's iyle TopaJ . "Baba, A l i 'yi bana ver istersen . . . " Yooo, yooo, yoooo . . veremezdi, kimseye, kimse lere veremez­ di oğlunu ! Arabaemın parasını filan akıl edemeden, bağrına bası­ l ı A i i 'si, evin darac ık kapısından gird i . Dedikoducu, kupkuru kom­ şusuyla hiç tan ımadığı akça pakça bir kadından başka büyük oğlu, gelini, torun ları . . . Öl ü gibi yatıyorlard ı ! "Vay yavru larım vay, vay i k i gözlerim vay ! " Berber Bahri, i k i komşu kadının yard ı m larıyla A l i sedi re uza­ t ı ld ı . TopaJ, dağ gibi gövdesiyle sah ici bir devmişçesine inleye­ rek büyük oğlunun yan ına d i z çöktü, üzerine kapand ı : "Memed im, yavrum Memed i m . . e l lerim kırı laydı d a . . . " Ard ı n ı getiremedi . Attığı yumruğun mor izini hala taşıyan bur­ nuyla Memet, tan ınmayacak kadar eriyip akm ışt ı . Babasının ağır­ l ığını duyunca gözleri hafifçe araland ı, baktı babasına. Sonra bel­ li bel i rsiz bir sesle mırı ldand ı : "Hakkını helal et baba. Çocuklarıma mukayyet o l . Yavru larım sana emanet. .." 367


N e ne ne? H a k k ı n ı h e l a l et m i ? Ç o c u k l a r ı n ı ona m ı e m a n et e d i y o rd u ? Y a n i ? Ö l üy a r m u y d u ? K at ı l a k a t ı l a oğ l u mı n ü st ü n e

ye n i d en k a p a n d ı . "Yavrunı , M emed i m , s ı ra sen d e d eğ i l . S ı ra n ı b i l e v l ad ı m ! '' Kocaınan e l l e r i n i h avaya a çt ı : '' A I I a h ı m , A l l a h ı nı yap ma, b u n u yap m a . E v i a d ı m ı n a rd ı n a b ı rakma ben i ! ''

H ı ç k ı rı k l a r i ç i nde oğl u n u n ü s t ü n e yen i d e n kapa n d ı . O m u z l a rı s a rs ı l a sars ı l a a ğ l a r ke n , y a l n ı z Berber Ba h ri , ya l n ı z i k i komşu kad ı n deği L od an ı n d ö ı1 d u va r ı , tavan, d öş e m e . bac ağ ı k ı rı k i skeın l e , şu b u d a ağl ıyord u sa n k i . N eden sonra I3erbcr Bahri ak ı l e d ere k koşt tı . Doktor arad ı . K ıy ı m a h a l l c y d i b ura s ı , y o k t u , yoktu A ! l ah be l as ı n ı vers i n . A m a b u l a ­ c a k t ı , bu l m a s ı ge re k t i . i ste rs e y a k ı n l ar d a b u l a nı a s ı n , ta A b i d i n p a ­ şa C a d d e s i ' n e kad a r uzanacak, b i r d o kt o r b u l u p m u t l a ka g e t i r e ­ cekt i .

A b i d i n pa � a C a d d e s i ' n e k a da r uza n m aya h ac e t k a l m ad ı . H i ç u m u l m aya n b i r soka kta. · Doktor' ya z ı l ı b i r m u ay e n e h a n e b u l u p da l d ı . U fa k te fe k d o ktor, e l i n d e tes p i h , od a s ı nd a köşed e n köşcye

g i d i p ge l iyord u . B a h r i i çe r i g i ri n ce u m u t l a ba kt ı .

Bahri heyeca n l a , sol u k sol uğa. "Boş ın u s u mız dokto r bey?" d iye so rd u . " B oş u m . N e va r?" ·' A ğ ı ı' h a s t a l a rı nı

ız

\ a r.

H emen gide l i m ."

" Pek i . " Ç an t a s ı n ı . d i n l e m e a l e t i n i fa l a n a l an doktor. B a h r i ' n i n a rd ı n ­

d a n yo l a cl ü şt ii . A ra S \) k a k l a r ı ıı yer yer s u b i r i k i n t i l er i i ç i n d e k i k ay p a k ç a m u r l a rı n ı u s u l u s u l geçere k , b ü y i i k oğu l u n e v i n e ge l d i ­

ler.

To p a ! E s k i c i h a l ü ç ı rp ın ı p

d u nı: ord u . D o kt or h i ç

va k i t g e ç i r ­

nıeden h a sta l a rı m u ay e n e ed i p i ş i a n l a d ı k t a n s o n ra : " l l e ın e n , "

dedi.

" h e m e n h a stan eye götl"ırii n b u n l a r ı ! "

To pa ! E s k i c i çoc u k g i b i a ğl ayarak d u k to n ı n e l l e r i n e sa r ı l d ı .

" K urtar o n u do k t o r. A l l a h I i i i a h a :;; k ı ıı a � u ı1 a r o n l a rı ! '' Doktor e l l e ri n i ç e kt i . Y aş l ı adaın ı n h eyecan ı n ı a n l ı y ord u . 368


"Sakin ol baba . . . " "Ölmeyecekler değil mi?" "N için ölsünler canım?" "Ağzın ı öpeyim doktor, kurban olayım sana." "Sakin ol ded im ya . . . " "Kurtarı lmaları için ne lazım? İ laç mı? Para mı? Bir dükkanı m var devrederim . En pahal ı i laçları yaz. Tekm i l param gitsin, tek ekmeğe muhtaç olayı m doktor, tek yavrularım kurtu lsun ! " "Merak etme merak etme kurtulurlar . . . " Berber Bahri 'ye döndü: "Bir taksi getir, hastaları koy, doğru Memleket Hastanes i ' ne. Hemen yatı rman ı n yolunu bulun ! " Çeyrek saat sonra gelen taksiye hastaları doldurup Memleket Hastanes i ' n i n yolu tutulmuştu. Hastane epeyce uzaktayd ı . Ama pırıl pırıl taksi , çamurlu su birikinti leri içindeki yol ları yalay ı p yutuverd i . Memleket Hastanesi ' n i n demi r kap ıs ı önünde durdu. Berber Bahri yere atladı . Kapıcı n e istediğini sordu. "Acele yatırılması lazım hastalarımız var," ded i . Kapıcı n ınsa h i ç acelesi yoktu. "Yarın sabahleyin gelin, fiş alın, sıraya girin, sonra. Hemen yatırı lmaz öyle, boyacının küpü deği l burası ! " " İ yi ama hemşerim . . . " Kapıcı sözünü kesti. "Sen Türk müsün, Türkçe anlar mısın?" "Eh, az buçuk anlarız . . . " "O halde yarı n sabahleyin gel, fi ş al. Pol iklin ikte sıranı bekle. Doktor beyler muayene etsi n ler. Yatırırlarsa yatırırs ı n . Haydi , marş ! " Kapıcı yanındaki barakasma gird i . Berber Bahri n e yapacağını şaşı rm ıştı . Yan ına öfkeyle gelen TopaJ, "N ' oluyor?" dedi, "niye yatırmıyorlar?" Kara, koç bıyıklı kapıcı, TopaJ Eskici ' n i n gürleyen sesin i i şit­ m işti . Barakasından öfkeyle çıkıp geldi . 369


"N iye m i yatırm ıyoruz?" " Öyle ya, n iye?'' "Benden hesap mı soruyorsun? Keyfım i sterse yatırırım, i ste­ mezse yatırmam ! " "Arr . . . " ded i Topa! Eskic i . "Sertabip gibi zort veriyorsun bre heri f. Nerden baksan b i r kapıcı parçasısın ! " "Bana hakaret mi ed iyorsun?" "Otur lan uyuz. Sen in neyine hakaret edecek m işim? Nerden baksan beş paralık bir kap ıcı parças ısın ! " Topallayarak taksiye gird i . "Çek oğlum taksi . . . " Az kalsın Berber Bahri orada kalacaktı. Telaşla gird i . Taksi, öfke içindeki mosmor kapıcıyı arkasında bırakıp, h ızla uzaklaştı. Çenesi açı l m ı ştı Topal ' ın . " B i lmem neyi m i keser yer, kasaba m i nnet etmem be ! " Berber Bahri 'ye, " B i cigara ver ! " ded i . A l d ı , Bahri ' n i n ateşinden yakt ı : "Bana hakaret m i ed iyorsun muş. Zırto. Sana deği l, sen in A l ­ l ah ' ına bi le ederim. Hakaret ed iyormuşum. Yara l ı parmağa işe­ mez kahpe döl leri be ! " Evde anan ın çığlıkları tekm i l mahal leyi ayağa kaldırd ı . Kom­ şu lar, zengin fakir bütün komşular, anan ın çığlığını duyan herkes evi lahzada dolduruverd i . Hazır mahal leli doktor da izinl iydi o sıra. Heyecan la gel ip, çabucak muayene ettikten sonra reçete yazd ı . Bahri 'ye uzattı . Bahri, sonraları haber a l ı p koşarak gelen Ü nal, Zeynep, Ze l iha gerekl i ilaçlarla iğneleri bul mak üzere evle çeşitli eczane arasında mekik dokudu lar. Elde avuçta zaten pek b i r şey yoktu. İ laçlar içi nse avuç dolusu para isten iyord u . Komşular yap­ tılar, çattı lar. Yaptı lar çattı lar, ama yapıp çatmayla b itm iyordu k i . Temiz, kuvvetl i gıdalar da gerekiyordu . On birleşen ai len in gün lerce süren yeyim i ç i m masrafı TopaJ Eskici'yi gırtlağa kadar borca sokmuştu . Keçenin dört ucunu bı­ rakm ış, işin bu yan ını düşünmüyordu. Tek düşüncesi, oğu l larıyla torunlarının ne pahasına olursa olsun kurtarı lmalarıyd ı . 370


"Baba ! " " Hoop?" "Kasap geldi para i stiyor! " "Avraat . . . Yap, çat, bul, buluştur ver ! " " İ yi a m a heri f. . ." "Borç gırtlağı m ı aştı? Boş ver. Düveni satar öderik borçlarım ızı . . . Ertesi gün sütçü gel iyordu. "Babaa ! " "H oop?" "Sütçü geld i ! " "Para m ı i stiyor? Zeynep kızım anana söyle, buluversin, öderiz! " Kasap, sütçü, manav, sebzeci . . . "Avraat ! " "Buyur?" " " " Borç b i n i aştığı için, her gün tavuk yiyorlardı . Kopan koptuğu, k ı rı lan da kın ldığı yerde kalsınd ı . Oğlanl arta torun lar kurtulmuş­ lard ı ya ölü mden, üst yanı vız ge l ir, tırıs giderd i . Demek ki Al lah istemiyordu yer, yurt yosun tutmaların ı . Son durak öl ümdü. Ölüm­ den öteye köy yoktu ya! "Avraat ! " "Buyur?" "Taskebabıynan pirinç pi lavı yap, yanına da bakiava çeke lim." "Amman herif?" "Amman ı zammanı yok. Yap dedim, yapacaksın ! " Yapıyordu da. Hastalar iyileşmiş lerd i , ama henüz çal ışacak durumda deği ldi ler. Bereket vers i n A l i ' n i n ard ı n a düşüp gelen Zeynep ' e . Genç kad ın kan l ı can l ı , tuttuğunu koparan cinstendi . Kaynanasıyla görümeesine pek bir iş bırakmıyordu. E v i ş leri d ı­ şında da şeytan gibi, fabrikaları fal an dolaşıyor, i ş arıyordu . Ünal "

,

371


da ona katılmışt ı . B irl ikte evden çıkıyor, ne İ ş ve İşçi B u l ma Ku­ rumu kal ıyordu dolaşmad ıkları, ne de yığınla çırç ı r, tütün, ipl ik, bez fabrikaları . Sonunda TopaJ Eskici d ükkan ı n ı az bir paraya satıp, borçları­ nı ödedi . Ele geçen para hemen hemen borç ların ödenmesine ya­ radı . El elde, baş başta kalmı ştı . Ş imdi ne yapacaktı?

25 sabah, bir el inde örs, öbür e li nde çekiç, evden çıktı. Mahal­ lelinin ac ıyan bakışları önünde sokağı tok tok tok geçti . S ı fırı iyi­ ce tüketmişti ama, kuyruğu hala d ik, dimdikti l Köşe başında durdu . Uzun uzun öksürdü, yere ağız dolusu bir balgam çıkarıp, caddeye kıvrı l d ı . Çalışacaktı; daha bir süre, daha doğrusu ömrünün son noktası­ n ı koyuncaya kadar çalı şacak, sonra da . . . Ne ' sonra da'sı? Pazar­ l ı k geberip girlineeye kadard ı . Geberd ikten sonra, mezarda d i nle­ necekti artık. Hem de yüz yıl, bin yıl, on bin y ı l . . . Durdu. Asfalt caddede arabalar, taksi ler, otobüslerle insanlar akıyordu. Belki de m i lyon larca yıl din lenecekti mezarında. Ürktü. M ilyon larca yıl ! ' Vay anam vaaaay . . . ' d iye geçird i . M ilyonlarca yıl sırtüstü nasıl yatıl ır? İ nsan d i n lenmekten yoru lur be ! Üzerinde durmadı . Örsü, çekici, topa! hacağıyla şehrin en iş­ lek yerlerinden biri olan Dörtyolağz ı ' na geldi, diki lekaldı. Bura­ dan nereye gidecekti? Havaya bakt ı . Parçalı, kalabalık bulutlar . . . Yağmur tutmayacak b i r saçak altı bulmal ıyd ı . Eski konaklarO

3 72


dan birinin şahniş ya da cumba altı . Yoktu, yoktu A l lah belasını versin. Eski konaklardan çoğu yıkılmış, yerlerine sandık gibi san­ d ık gibi, biçimsiz, soğuk yüzlü apartmanlar diki lmişti. Nerdeydi eski günlerin güm güm gümüleyen, bütün pencereleri ayd ı n l ık konakları? İç geçird i . Derlesinin konağı g i b i konaklar yeryüzünde b i l e kalmamıştı artık. O biçim konaklar ortadan kalkarken hatırı gönülü, kad ir kıy­ ınet b i l irliği, daha kötüsü de fakir fukaran ın d i l inden anlamayı da birlikte götürmüşlerdi. "Eeeey kahpe dünya, dem ine devran ına, ip tutan ına sokim ! " Tam b u s ı rada yukarıda b i r ş imşek çakt ı . G idecekti, durd u . Ş imşeğin çaktığı yukarılara baktı, acı acı gü ldü: "Oradasın deel mi?" ded i . "Yukarıdan bakıyon şu halime öyle ya? Bak oğlum, bak yavrum, yüreğin yaprak yaprak olsun da ifti­ har et bu aciz kulunnan ! " Karşıya geçti . Fabrikalar semtine giden yolu tok tok tok adımlad ı bir süre. Tam sokağa sapacaktı . Ü nal çıkıverd i . "Vaay babacığım, merhaba ! " Durdu. "Merhaba. Nereden b u ge l iş?'' "Fabrikadan gel iyorum. Ben de, Zeynep de Kayseri l i terin do­ kuma fabrikasında iş bulduk. Yarın işe başlayacağız ! " Ç i seleyen yağmurun altında yan yana uzaklaştı lar. 1 959

373


Orhan kemal eskici ve oğulları epsilon yayınları  
Orhan kemal eskici ve oğulları epsilon yayınları  
Advertisement