Page 1

İyinin ve Kötünün ötesinele


İYİNİN ve KÖTÜNÜN ÖTESiNDE Bir Gelecek Felsefesini Açış

Friedrich (Wilhelm) Nietzsche (d. 15 Ekim 1844, Röcken - ö. 25 Ağustos 1900, Weimar, Almanya) Alman asıllı İsviçreli filozof, ilkçağ uzmanı, kültür eleştinneni ve şair. Baba­ sı da, dedesi de papaz olan Nietzsche, klasik öğrenimini ünlü din okulu Schulpforta'da yaptı. 1869'da Basel Üniversitesi klasik filoloji profesörlüğü­ ne atandı. Nietzsche, eski metinlerin okunmasından kaynaklanan felsefi so­ runlara açık tutumuyla zaman içinde öbür fi.lologlardan aynldı. Özellikle trajedi konusunda, Yunanlılarda sanada dinin ve sanatla sitenin birliğini kavramak gerektiğini gösterdi. Ocak 1872'de yayımlanan ve Yunaniliann Dionyssosçu yanını ilk kez ortaya koyan Müziğin Ruhundan Tragedyanın Do· ğuşu adlı ilk yapıtı, onun Alman fi.loloji çevrelerince dışlanmasına yol açtı. Yapıt, özgün karakteri ve özellikle yazann, çağdaş kültüre ilişkin sorunlar üzerindeki kişisel görüşleriyle sarsıo bir nitelik taşıyordu. Yapıtta filolog, gi­ derek bir estetikçi, hatta bir filozof ve bir ahir zaman peygamberi halini alı­ yordu. 1874'ten itibaren Nietzsche, sürekli baş ağnlanndan yala.nrnaya başladı. Aynı yıl, iki yıllığına fakültesinin dekanlığına atandı. Mayıs 1879'da sağlık ne­ denleriyle istifa etmek zorunda kaldı. Bundan böyle, on yıllıl< öğretim göre­ vinden dolayı kendisine bağlanan emekli aylığı ile kanton yönetiminin ba­ ğışlan tek geçim kaynağını oluşturdu. Menschliches, Allzumenschliches (insanca, Pek insanca) adlı yapıtının ilk iki cildini tamamladı. 1873-1876 arasında Unze· itgerruıesse Betrachtungen (Çağa Aykın Düşünceler) adlı dört ciltlil< yapıtım ya­ yımladı. Daha sonra yaşamı, bir kentten öbürüne göçınekle geçti; Marienbad, Rapallo, Roma, Nice, Venedik, Torino, Sils-Maria Yapıtianın bu göçebeliği sı­ rasında yazdı. Wagner'le olan dostluğu, bestecinin Menschliches, Allzumenschlic· hes'in ilk cildini, filozofun da Parsifal'i yennesi üzerine son buldu (1878). Tüm aldatmacalan açığa vurmak ve tüm önyargılan yıl<mal< isteyen Nietzsche, 1881'de Morgenröte'yi (Tan Kızıllığı), 1881-87'de Diefröhliche Wissenschaft'ı (Şen Bi­ lim), 1883'te Alsa sprach Zarathustra'mn (Böyle Buyurdu Zerdüşt) ilk bölümünü yayımladı. 1885'e kadar bu sonuncu yapıtım yazmaya devam etti. 1886'da]en­ seits von Gut und Böse (İyinin ve Kötünün Ötesinde), 1887de de Zur Genealogie der Moral'i (Ahlakın Soykütüğü Üstüne) yazdı ve yayımladı. 1888'de Götzen­ Dammerung'u (Putların Alacakaranlığı, kitap ertesi yıl basıldı), Der Fal! Wagner (Wagner Olayı, Eylül 1888'de basıldı) ve Der Antichrist'i (Deccal, 1888'de basıldı) yayımaya gönderdi. 1889'da, Torino'nun bir sokağında aniden yere yıl<ıldı. Jena'da hastaneye yatınldı. Önce annesi onu yaruna aldı, sonra laz kardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche, kardeşini Weimar'daki evine götürdü.Nietzsche, yaşamının sonuna kadar hiç konuşmadı.Yalmz zaman zaman zeka belirtileri gösterdi. 1888'de Nietzsche contra Wagner (Nietzsche Wagner'e Karşı); 1888'de Ec­ ce Homo adlı yapıtlan yayımlandı.1886'dan beri yazmakta olduğı.ınu arkadaş-


!anna söylediği Der Wille zur Macht (Güç İstenci) adlı yapıtından taslaklar, afo­

rizmalar ve parçalar kalrruşnr. Nietzsche'nin özgün yanı, Batı uygarlığının temel felsefi sorunlanm köktenci bir kuşkuyla ele almasıdır. Nietzsche, bilginin (bilim), varlığın (Ba­ tı'ya özgü apaçık hakikatlerı ve nihayet eylemin (ahlak ve siyaset) yeniden sorun haline getirilmesine olanak sağladı. Kantçı eleştirinin sonucunu daha ilerilere vardıran Nietzscheci eleştiri, giderek Kantçı eleştirinin kendisine yöneldi; aklın sözde önsel kategorilerini kabul etıneyerek bunlann, beden­ sel ve sosyoekonomik kökenli, salt 'yaşamsal' zorunluluklardan başka bir şey olmadığını ileri sürdü. Nietzsche, bilimsel hakikat de dahil olmak üzere, her türlü hal<ikatin içyüzünü ortaya çıkardı; insanın ayırt edici özelliği olan icat gücünü ve aynı zamanda yeniliğe karşı direnişini (yabanosı olduğu şe­ yi 'barbarca', kendi aklına uyduramadığı şeyi 'akıldışı' diye niteleyen o değil midir?) göstermeye çalıştı. Nietzsche'den yoğun biçimde etkilenen düşünür ve sanatçılar arasında, edebiyat alanında Thomas Mann, Hermann Hesse, Andre Gide, D. H Law­ rence, Rainer Maria Rilke ve William Butler Yeats; felsefe alanında Max Scheler, Karl Jaspers, Michel Foucault sayılabilir. Psilwloji alanında ise başta Sigmund Freud olınak üzere Alfred Adler ve Cari G.Jung, birçok görüşünü Nietzsche'ye borçlu oldul<lannı belirtirler. Başlıca Yapıtlan: Müziğin Ruhundan Tragedyanın poğuşu (Die Geburt der Tragöd.ie aus dem Geiste der Musik, 1872); David Strauss, Itirafçı ve Yazar (David Strauss, der B�kenner und der Schriftsteller, 1873); Tarihin Yaşam Için Yaran ve Yararsızlığı Uzerine (Vom Nutzen und Nachteil der Historie für das Leben, 1874); Eğitimci Olarak Schopen­ hauer (Schopenhauer als E�eher, 1874); Richard Wagner Bayreuth'ta (Richard Wagner in Bayreuth, 1876); Insanca, Pek Insanca (Menschliches, Allzumenschlic­ hes, 1878); Tan Kızıl!ığı (Morgenröte, 1881); Şen Bilim (Die fröhliche Wissenschaft, �881-1887); Böyle Buyurdu Zerdüşt- dört bölüm (Also sprach Zarathustra, 1883-BŞ); Iyinin ve I(ötünün Otesinde qenseits von Gut und Böse, 1886); Ahlakın Soykütüğü Us­ tüne (Zur Genealogie der Moral, 1887); Dionyssos Dithyramboslan (Dionyssos-Dith­ yrarnben, 1888); Wagner Olayı (Der Fall Wagner, 1888); Putlann Alacakaranlığı (Götzen-Damrnerung, 1888); Nietzsche Wagner'e Karşı (Nietzsche contra Wagner, 1888); Deccal (Antichrist, 1888); Ecce Homo (Ecce Homo, 1888).

Say Yayınlan Nietzsche Kitaplığı: 1) Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu; 2) Tarihin Yaşam İçin Yararı ye Yararsızlığı Uzerine; 3) Putlann Alacakaranlığı; 4) Tan Kızıllığı; 5) Iyinin ve Kötünün Otesinde; 6) In­ sanca, Pek İnsanca (1. Kitap); 7) Şen Bilim (Şiirler); 8) Wagner Olayı/Nietzsche Wagner'e Karşı; 9) Ahlakın Soykütüğü Üstüne; 10) Eğitimci Olarak Schopenhauer; 11) Ecce Homo 12) Yazılmamış Beş Kitap İçin Beş Önsöz-Yunanlılann Trajik Çağında Felsefe; 13) Richard W ag:ıer Bayreuth'ta; 14) Dionyssos Dithyramboslan, 15) Öğretim ,Kurumlanmızın Gele­ ceği Uzerine; 16) Şf?!! Bilim (Ana Metin 1); 17) Yunan Tragedyası Uzerine Iki Konferans; 18) pavid Strauss-Itirafçı ve Yazar; 19) Böyle Buyurd1:1 Zerdüşt; 20) Deccal; 21) Insanca Pek Insanca (2. Kitap); 22) Gezgin ile Gölgesi; 23) Güç Istenci; 24) Seçilmiş Mektuplar


İyinin ve I<ötünün Ötesinde Bir Gelecek Felsefesini Açış

Alınancadan çeviren:

Alımetinam


Say Yayınlan Friedrich Nietzsche 1 Bütün Yapıtlan 5 İyinin ve Kötünün ötesinde- Bir Gelecek Felsefesini Açış özgün Adı: ]enseits von Gut und Böse Vorspiel einer Philosophie der Zukunft -

Türkçe Yayın Haklan ©Say Yayınlan Bu eserin tüm hakları saklıdır. Yayınevinden yazılı izin alınmaksızın kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz, hiçbir şekilde kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve yayımlanamaz. ISBN 978-975-468-404-9 Sertifika No: 10962

İnam düzeni: Mehmet İlhan Kaya

Almancadan çeviren: Ahmet Sayfa

Ön kapa!< resmi: Friedrich Nietzsche Baskı: Lord Matbaaalık ve Kağıtçılık Topkapı/İstanbul Tel.: (0212) 674 93 54 Matbaa sertifıka no: 22858

6. baskı: Say Yayınlan, 2011 7. bas!G: Say Yayınları, 2013

8. baskı: Say Yayınlan, 2015 Say Yayınları •

Ankara Cad. 22/12 TR-34110 Sirkeci-İstanbul Telefon: (0212) S12 21 58 Faks: (0212) 512 SO 80 www.sayyayincilik.com e-posta: say@sayyayincilik.com www.facebook.com/ sayyayainlari www.twitter.com/sayyayinlari •

Genel Dağıtım: Say Dağıtım Ltd. Şti. Ankara Cad. 22/4 TR-34110 Sirkeci-İstanbul Telefon: (0212) 528 17 54 Faks: (0212) 512 SO 80 internet satış: www.saykitap.com e-posta: dagitim@saykitap.com •


içiNDEKiLER İNSAN UÇAR Ml? ÖNSÖZ

····-····-··-··-·-···-··-··-·····-······················-·············-·····················-······-···-···-

.................. -...............................................................................................................................

7

.13

1. BÖLÜM

FEL'iEFECİLERİN ÖNYARCILARI ÜSTÜNE

.1 7

···-·············-·-·-···-······-·····-···-···-··

2. BÖLÜM

ÖZGÜR RUH .

...........

-.......................................................................................................................41

3. BÖLÜM

DiNSEL OLAN

............................. -........................................·-··-······-·········-··········-·· ..·············....

.61

4. BÖLÜM

AFORİZMALAR VE OYUN ARASI

......................................................._.......... ....... ....

.

. 79

5. BÖLÜM

AHLAKIN DOGAL TARİHİ ÜSTÜNE

.........·--······..······-·····-·····...................

..

......... .

. 99

6. BÖLÜM

BİZ AKADEMİSYENLER

·····--··········..··-· ..-···-·· ......... -...·······-·············-···-·-.................

121

7. BÖLÜM

ERDEMLERİMİZ .

.. ................... ........................ ......... ................................................................

.

.

.

.141

8. BÖLÜM

HALKLAR VE VATANLAR

·-································-···················-·-······-····-···...........

. .165 ..

9. BÖLÜM

NEDİR SOYLULUK?

189

......... ..... ................ .... ............·-···-····-·············-··································

YÜCE OACLARDAN

. .

. .

···--·····-··········-················-··-···-............................·-···-····················

217


İNSAN UÇAR MI?

N

ietzsche Zerdz4sfünde "ağırlığın ruhu"ndan söz eder (3. Bö­ lüm, Vom Geist der Schwerd. "Ağırlık ruhu", sarnlabileceğin aksine çağırnızın ruhudur. Bakmayın siz, Varolmanın Dayanılmaz Hqfijliğihe. Bu hafiflik, çekilmez, kaldırılamaz, bir anlamıyla da­ yanılmaz hafıflil<tir; kaldırılarnaz bir ağırlık. Postmodern gürül­ tüyü Nietzsche'yle başlatanların yanılgısı buradadır: Ondald müthiş ağırlığı "dayanılmaz" hafiflik sanmışlardır. Ölümünün üzerinden bir yüzyıldan fazla bir zaman geçtiği halde, ha.Ia onun sesini duyacak kulaldarımız yok. Yok, çünl<ü çağırnız giderek "ağırlığın" egemen olduğu bir çağ. Yardım Çığlığı başlıklı metnin­ de "Düşmemen için dans etmen gerek!" (Notschrei, 4. Bölüm) der. Dans, üzerimizdeki ağırlıktan kurtulmanın ilk yoludur: Yerin di­ bindeki diskoteklerde, güzellil< ya da düğün salonlarındald dans değil, kırlarda doğayla kucaklaşan bir dans! Dans, ruh da dans edebiliyorsa danstır. Ruhsa ağırlaşrnıştır: Yaşanandan. Teknoloji­ nin çarkından. İnsanın elirıi kolunu bağlayan yaşamdan. Hafif olmak, ağırlığı atabilmek, kendini sevmekle olanaklıdır. Sağlam ve sağlıklı bir sevgiyle. Hafiflik, kendi ağırlığı altında ezi­ len çağırnızda, sığlık, haz düşkünlüğü, sorumsuzluk olaral< anla­ şılıyor. Üstelik çağırnızın kimi düşünürleri, iyiden iyiye hafıfle­ miş çağda hepimizin zaten uçmal<ta olduğunu söylüyor. Hepimi­ zin önünde ekran ve ekranda açılan ağlararası (internet!) ağiarda düşler, hayaller aviayan kuşlarız. Balon özgüdüğümüzün keyfi­ ne! Hafifliğirnizin tadını çıkarın! Uçrnak mı istiyorsunuz: Oturun ekranınızın başına, bol bol uçun. Hatta, gerekli "simülasyon"larla, kendinizi uçal<ta, bulutlar arasında sanabilirsiniz. Sanal gerçeklik teknolojisine bindiniz mi, kuş olur çıkarsınız göklere! İşte çağırnı­ zın ağırlığı buradadır: "Hafif', hafiflik arayışlarındal Ağırlığının 7


İyinin ve I@ünün ötesinde bilincinde olmayan bir çağa hafiffiği nasıl anlatabilirsiniz? Sü­ rünmeyen, yürürken tökezlemeyen, çukurlara düşmeyen, ta­ banlan yürümekten, dizleri sürtünmekten yaralanmaınış bir ça­ ğa? Çağımızın hafıfliği, ağırlığı tanımayan bir hafiflik olduğu için ağırdır. Teknoloji torpiliyle uçmak değil, Nietzsche'nin kanatlannın aradığı. Farmakolojik uçmak da, ilaçlarla. Nedensiz, bilinçsiz inti­ harlada aralanan yaşam kapısından çılcıp, göğe süzülmeye çalış­ mal< değil. Bir kaçış değil, uçmalc kapısından çıkıp, göğe süzülme­ ye çalışınale değil. Bir kaçış değil, uçmak. Bir haza çare değil. So­ runlanmızdan hedonistik kurtulma denemeleri. Uçma, tuhaf görünecek ama "uçma ağırlığına" erişmekle ger­ çekleşir. Uçma ağırlığı, hayatın ağırlığını tanımak, kendimizin ağırlığını taşıyabilmekle sağlanır. Ne demişti Nietzsche: "Hafif ol­ mak, bir kuş olmak isteyen kendini sevmelidir". Sağlıldı ve sağ­ lam sevgi ile! Kendimizin ağırlığını taşıya taşıya sevmek kendi­ mizi: İnsanlan, doğayı severek Nefreti, çirkirıliği duya duya sev­ mek Ağırlığın sıkıntısını, kahnnı duya duya uçmak. Uçmanın ağırlaşmayla, sürünmeyle başladığını unutmamalı: Ağırlığının ağırlığını yaşayabilen uçmayı hale ediyor! Zerdüşt bu-. nu söylüyor. Çağımız Zerdüşt'ün çağı değil! Belki hala gelmedi Zerdüşt'ün çağı. Belki hiç gelmeyecek. İnsan uçamadığı için an­ cak teknolojiyle uçabiliyor. İnsan uçamadığı için ilaçlarla, cinsel­ likle, esriktikle uçabiliyor. İnsan uçamadığı için, düşlerinde uçu­ yor. Yine, insan uçamadığı için şamanca, mistilc yönelimlerle gözlerini kapatıp, düşüncelerinde uçuyor! Teknolojinin getirdiği rahatlıkla insan uçmuyor, kendini uçurtuyor. "Uçtu uçtu, insan uçtu!" dediğimizde çağımızın ço­ cuklan "insan uçmaz, uçaklar uçar" diyebiliyor. Peki, uçaklann içindeldinsan uçmaz ını? Uçmaz. Uçaklann içinde insan oturur ve yürür. isterse zıplayabilir. "İnsanlara günün birinde uçmayı öğeretecek kişi, bütün sınır taşlannı yerlerinden oynatacaktır..." diyor Nietzsche, "bütün sınır taşlan havaya uçacaktır önünde bu kişinin." Sınır, düşüncernizin, duygularımızın, kendimize ve gerçekliğe bakışımızın sııundır. Henüz insan uçamadığı için sınırlar var. Kollarının içine gizlen­ miş kanatlannın ayırtında değil. Kendinin değil de başka şeyle­ rin üzerine binerek uçabiliyor. Siyasal anlamda uluslar arasında-

8


İnsan Uçar ıru? ki sınırların kaldmimaya çalışıldığı söyleniyor: Dünya sonunda kocaınan bir köy olacak İşte size söyleniyor: Dünya sonunda ko­ caman bir köy olacak İşte size aşılamaz bir sınır: İnsanın farklılı­ ğını, çeşitliliğini, çoğulluğunu önleyen sınır. İnsan, "binip" uçarak. dünyanın çok uzağındaki gezegeniere gitse de gerçekte, kendi içindeki kanatlan keşfedemediği için sü­ rünmeyi sürdürecektir. Teknolojinin getirdiği olanaklar, iç öz­ gürlüğünü sürümneyi sürdürecektir. Teknolojinin getirdiği ola­ naklar, iç özgürlüğünü yaşayabilen, kendi kanatlarını açabilen insanı uçurabilir ancak. Kendi kanatlanmız, ancak kendimizle yaptığımız savaşın, kendimizle giriştiğimiz iletişimin sonunda oluşabilir. İnsanın kendisi olmayı öğrenmesiyle, fark etmediği kanatlannı keşfetmesi birlikte gerçekleşir. Abmetinarn Aralık 2002, Anl<ara

9


İYİNİN ve KÖTÜNÜN ÖTFSİNDE Bir Gelecek Felsefesini Açış


ÖNSÖZ

D dukları sürece, dişileri anlamada güdük kalmıyorlar mı? iyelim ki hakikat bir dişidir, tüm felsefeciler dogrnacı ol­

Yoksa, şimdiye dek, hakikate, ürkütücü bir ağırbaşlılık, yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları koşuşturrnalarla yaklaşrna alışkanlıkla­ rı, bir yosrnayı elde etmek için uygunsuz, beceriksiz bir yol değil mi? Öyleyse, nedir bu temelsiz kuşku? Kesiniilde vermez kendi­ ni o:-- Bugün her çeşit dogrnaa, aayla, yüreği burkulrnuş, boy­ nu bükük dil<ilip durmakta! Eğ e r durrna denirse buna. Artık yı­ kıldığını söyleyen iğneleyiciler de var-- tüm dogrnacılar yığıl­ mış yere, kalkamıyorrnuş, dahası, son nefesini verınekteyrniş. Ciddi konuşalım hadi, umut için iyi dayanaldarımız var, felsefe­ deki tüm dogrnalaştırrnalar, kendilerini son, en son oldukları gi­ bi, onca ağırbaşlı, onca kutsal, bir hava yaratsa da, soylu bir ço­ culduk ve tayluktan öte bir şey değil; belki :zaman da geldi iyice, o koşul tanımaz felsefeciler binasına temel taşını koyabilmek için neyin yeterli olduğu tekrar kavranacak; dogrnacıların şimdi­ ye yaptıklarıysa-- halk arasında yaygın bazı kör inançlar, artık anırnsayarnadığımız bir zamanda, kalan ruh kör inancı gibi, ör­ neğin bugünlerde bile başımızın etini yerneyi sürdüren, özne ve ben kör inancı, bazı sözcük oyunları belki, gramer ayartınaları ya da çok dar, çok kişisel, çok insani ama tümüyle insani olgulardan kalkan atalc genellemeler. Dogrnacıların felsefesi, umalım ki yal­ nızca şu bin yılın bir umudu olarale kalsın, tıpkı daha önceki çağ­ larda astrolojinin durumu gibi; onun da uğruna, şimdiye dek ger­ çek bir bilime harcanandan belki daha çok ernek, para harcan­ mış, nice nice buluşlarla, göz nuru dökülmüştü: Asya ve Mısır'da­ ki büyülc mimari stilleri ona ve onun "yeryüzü ötesi" savlarına borçluyuz. Öyle görünüyor ki bütün büyük şeyler sonsuz taleple­ riyle kendilerini insanlığın yüreğine yazdırahilrnek için dünya13


İyinin ve Kötünün Ötesinde nın üzerinde devasa büyüklükleriyle, korku salıcı ucube anıtlar olarak dolaşır önce: İşte bu ucube anıtlar dogrnaa felsefeydi, ör� neğin Asya'daki Vedangalar öğretisi, Avrupa'daki Platonculuk Yine de teşeld<ürü esirgerneyelim ondan; kesinlikle kabul etme­ liyiz, gelmiş geçmiş hataların en kötüsü, en uzun süreli yıpratıa olanı, en tehlikelisi dogrnaa hatadır, yani, Platon'un saf ruhu ve kendi başına iyiyi buluşu. Ama şimdi, o ortadan kaldırılıp Avru­ pa bu kabustan sonra yeniden nefes aldığın da, en azından sağhl<­ lı bir uykunun keyfini çıkarmaya durduğunda, görevi uyanıklı­ ğın kendisi olan bizler, bu hatayla olan kavgarnızın büyütüp bes­ lediği tüm gücürnüzü devralmış oluyoruz. Doğrusu, Platon'un yaptığı gibi ruhtan ve iyiden söz etmek, hakikati baş aşağı çevi­ rip, onu kafa üstü tutmak ve bütün yaşannnın temel koşulu olan gerçek görünüşünün kendisini yadsırnak dernek oluyor; evet, bir doktor gibi soralım şimdi: "Geçmişin en sevgili ürününün başına bu bela hastalık nasıl geldi, ya Platon?" Yoksa şu kötü Sokrates mi çarirma okudu onun? Gerçekten Sokrates, gençliği kötü yola iten biri miydi? Hal< etti mi baldıranı? - Ama Platon'a karşı savaş ya da "halk" için daha basit söylersek, bir yıllık Hıristiyan - kilise baskısına karşı savaş- çünkü Hıristiyanlıl< 'halk'ın Platonculuğu­ dur- Avrupa'da, yeryüzünde daha önce eşi görülmemiş bir ruh gerginliği yaratmış bulunuyor: Yay o denli gergin ki kuşkusuz ki­ şi çok uzaklara atabilir okunu. Avrupalı bu gerginliği tehlil<eli bir acil durum olaral< duyurnsuyor, yayı gevşetecek iki büyük çaba şimdiden gerçekleştirildi; bir kez Cizvitlerce, il<incisi demokratik aydınlanrnayla basın özgürlüğünün yardımı ve gazete okumay­ la öyle bir duruma geldi ki artık tin, bunu kolay kolay tehlikeli bir acil durum olarak duyumsamıyor! (Almanlar barutu buldu­ lar. - Vebali onların boynuna! Ama sonucu dengelernek için ba­ sını icat ettiler.) Oysa biz ne Cizvit, ne demokrat, ne de yeterince Alman olanlar; b i z i y i A v r u p a l ı l a r , özgür, çok özgür ruh­ lar - bizler hala tinin* bütün tehlikeli durumunu yaşıyoruz, ya­ yındaki tüm gerginliği! Ve belki oku da, yani görevi, ldrn bilir? Hedefi de... Sils- Maria, Yul<arı Engadin Haziran, 1885

Geist sözcüğünü. bağlama göre "ruh" ya da ""tin" olarak çevirme tehlikesini göğüslüyo­ rı.ım. (Çev. n.)

14


1BÖLÜM


FElSEFEciLERiN ÖNYARGll.ARI ÜSTÜNE 1

B

izi hilla nice tehlikeli serüvene kışkırtan hakikat istemi, fi­ lozoflann şimdiye dek saygıyla söz ettiği şu ünlü hakikatpe­

restlik Karşımıza şimdiden ne sorunlar çıkardı, bu hakikati iste­

me! Ne tuhaf, ne belalı, sorgulanası sorular! Uzunca bir tarihi ol­ muş - Yeni de henüz başlamış gibi görünmüyor mu? Sonunda inancımız sarsıldı, sabnmızı yitirdik, dönüverdik sırtımızı; ne ha­ rika değil mi? Bu S f e n k s* bize soru sormayı da öğretmedi mi? Bize soru soran k i m gerçekten? Nedir bu içimizde "hakikati" is­ teyen? - Aslında, bu isteminin kökeni sorusunun önünde uzun süre durduk - sonunda daha temel bir soru önünde tümüyle du­ runcaya dek. Bu istemenin d e ğ e r i n i sorduk. Hadi hakikati isti­ yoruz diyelim, peki neden haldkat olmayan d e ğ i 1

-

Belirsizliği

-Hatta bilgisizliği? - Hakikatin değeri sorunu çıkıyor önümüze yoksa sonmun önüne biz mi çılcıyoruz? Hangimiz burada Oedi­ pus?** Hangimiz Sfenl<s? Soruların ve soru işaretlerinin bir buluş­ ması bu, öyle görünüyor. Ve inanıyor musunuz, sonunda bu so­ run sanki daha önce hiç karşımıza çıkmaıruş gibi gelmeye başlı­ yor - ilk gören bizmişiz gibi, gözümüzü üstüne dikip tehlikeye mi atıyoruz onu? Demek ki tehlike var onda, belki hiç de büyü­

ğünden değil. • ••

Sfenks, mitolojide kafası kadın, bedeni aslan olan, kanatlı dişi canavar. Sorduğu bilmece­ yi bilmeyeni öldürüyor. (Çev. n.) Thebai efsanesinin kahramanı; Laius ve Jocaste'nin oğlu. Bilmeden babasını öldüıüp an· nesiyle evleniyor. (Çev. n.)

17


İyinin ve Kötünün Ötesinde 2 "Bir şey kendi karşıtından nasıl kaynaldanabilirdi ki? Hata­ dan hal<ikat nasıl doğar örneğin? Ya da aldanma isteminden ha­ kikat istemi? Ya da çıkarolılctan çıkara dayarımayan davranış? Ya da açgözlülükten bilgenin saf pırıl pırıl baluşı? Böylesi kay­ naıdanma olanaksız, kim bunu düşlerse budaladır, aslında buda­ ladan da beterdir; en yülcsek değerdeki şeylerin bir başka kayna­ ğı, kendi kaynağı olmalı - bu gelip geçici, ayartıa, aldatıa, aşağı­ lık dünyadan, bu kuruntu ve hırsın keşmekeşinden türetilmiş olamazlar. Daha çok, varlığın ana rahminde, gelip geçici olma­ yandan, gizlenmiş Tarırıda, "kendi başına" şeyde - işte burada ol­ malı onların temeli, başka hiçbir yerde değil!"- Bu çeşit yargıla­ ma, onunla bütün çağdaş metafizikçilerin tanıyabileceğimiz tipik bir önyargısını içeriyor; bu çeşit değer biçmeler bütün mantıksal işleyişlerinin ardında* duruyor; bundandır, metafızilcçilerin 'bil­ gi'yle, sonunda, törenle "halcikat" diye vaftiz ettikleri şeyle uğraş­ tıkları inano. Metafızilcçilerin temel inana, değerlerin karşıtlığı­ na olan inançtır. En dikkatiiierin bile aklına eşilcte durup düşün­ mek gelmemiştir, en çok düşünmeleri gereken yerde; kendi ken­ dilerine o m n i b u s d u b i t a n d u m ** andını içseler de. Çünkü önce genel olarak karşıtların varlığından, sonra, halk arasında yaygın, metafizikçilerin kendi damgalarını vurduğu değer bi­ çemleri ve değer karşıtlıklarının belki de yalnızca işin dış yüze­ yindeki değerlendirmeler olup olmadığından kuşku duyulabilir. Yalnızca iğreti perspektitlerdir, belki de belli bir açıdan, kim bilir aşağıdan bakıştırmalar, ressamların deyimini kullanırsalc, sanki kurbağa perspektifi*** gibi bir şey olmasınlar salem? Bütün bu de­ ğerlerle, hal<ikate, has olana, özveriye ulaşılabilir; yine de her ya­ şam için daha yüksek, daha temelde olan bir değer, görünüşe, al­ danma istemine, çıkarcılığa, aç gözlülüğe bağlanabilir. Ayrıca şu da olanaklı: İyi ve saygın şeylerin değerini oluşturan her neyse o, şu belalı, şu görünüşte karşıt olarak konulmuş şeylere yaluşılcsız­ ca dönüştürülmüş, bağlanmış, onlarla örülmüşlüğünde, belld de onlarla temel benzerlik taşıyarak bulunuyor.

' Hintergrund, Nietzsche'de Vordergrundurı karşıtı, temelde olan anlamında; o nedenle bu iki sözcüğü sırasıyla "ardında olan", "yüzeyde olan" diye çevirdim. (Çev. n.) " Her şeyden kuşkulanmalı (Çev. n.) "' Aşağı bir durumdan. alçak bir noktaya bakış. (Çev. n.)

18


Felsefecilerin Önyargıları Üstüne

Belki! Kim bu tehlikeli belkilerle uğTaşmaya gönüllü ki! Yeni bir felsefeci türünün gelişini beklemeli, kendinden öncekilerle zıt eğilimleri ve beğenisi olan - her anlamda tehlikeli 'belkiler'in felsefecilerini - ve tüm ciddiliğimizi takmarale söylendiğinde; gö­ rüyorum işte, böyle yeni felsefeciler geliyor.

3.

Y eterince uzun bir süredir felsefecileri: yakından gözledilcten, onların satır aralarını okuduktan sonra, kendi kendime diyorum ki: Bilinçli düşünmenin büyük bir bölümü ha.Ia içgüdüsel etkin­ liider arasında sayılmalı, felsefece düşünme bile; nasıl kalıtsal olanla, "doğuştan olan" konularında düşüncelerimizi değiştirdiy­ sek, burada da değiştirmeyi öğrenmeliyiz. Dağına eyleminin, ka­ lıtımın bütün işleyiş ve gelişmesinde yeri ne denli azsa, "bilinçli olmanın", sonuca götürücü anlamda, içgüdüsel olanla karşılaştı­ ğı o denli azdır - bir felsefecinin en bilinçli düşünmesi içgüdüle­ ri araalığıyla gizlice yönlendirilir ve belli kanallara itilir. Bütün mantığın görünüşteki özerk işleyişinin gerisinde de değer biçme­ ler, daha açılc söylersek, yaşamının belli türlerini korumak için fızyolojik gereksinmeler bulunur. Örneğin, belirgin olan, belirsiz olandan daha fazla değerli olacalctır, görünüş "hakikat"ten daha az: Ama böylesi değer biçmeler, bizim için düzenleyici önlemleri bir yana, yalnızca yüzeyde değer biçmelerden fazla bir şey olma­ yacalc, bizim gibi varlıkların kendilerini koruınaları için bellci ke­ sinlikle gerekli belli bir tür n i a i s e r i e .* Öyleyse diyelim haydi, özellilde insan değildir, "her şeyin ölçüsü" ..** .

4

Bir yargının yanlışlığı bizim için hiç de o yargıya karşı çılc­ malc değildir: Burada yeni dilimiz belki pek de tuhaf geliyor ku­ lağa. Soru, onun ne ölçüde yaşam-ilerletid, yaşam-koruyucu, tür­ koruyucu belki de tür-yetiştirici olduğudur ve biz asıl olarak şun­ ları ileri sürmeye eğilimliyiz: En yanlış yargılar (bunlara sentetilc a priori yargılar dahildir) bizim için en vazgeçilmez olanlardır; ' Budalalık (Çev. n.) Protagoras'ın sözü: "İnsan her şeyin ölçiisüdür." (Çev. n.)

••

19


İyinin ve Kötünün ötesinde mantığın uyduruldarına bir geçiş izni vermeksizin, gerçeği safça bulunmuş, koşulsuz, kendi kendine-denk-dünyayla-ölçmeden, sayılar aracılığıyla dünyanın sürekli yanlışlaması olmaksızın in­ sanlık yaşayamaz - yanlış yargılardan vazgeçme yaşamdan vaz­ geçme, yaşamı yadsımadır, hakikat olmayanı yaşam koşulu ola­ rak tanımak Elbette bu, alışılmış değer duygularına tehlikeli bi­ çimde karşı çıkınale demek ve buna kallcışan felsefe, yalnızca bu­ nunla bile kendini iyinin ve kötünün ötesine koyar.

5. Filozofların yarı yarıya güvenilmez, yarı yarıya da alaya bi­ çimde görülmesi onların ne denli masum olduklarının tekrar tekrar fark edilmesi değildir -ne denli sılc ne denli kolay yanlışa düşüp yollarını şaşırıyorlar, kısacası çocukluldarı ve çocuksuluk­ ları- ayrıca yeterince namuslllluk gösterıniyorlar: Oysa hakikat düşkünlüğü* sorusuna uzaktan da olsa ilişir ilişmez, hep birlikte görkemli ve erdemli bir yaygara basıyorlar. Hepsi birden düşün­ celerinin sanlci soğuk, saf, Tanrısal çarpıtılmamış bir diyalektiğin kendi kendine gelişmesiyle keşfedilip elde edildiği havası yaratı­ yorlar (daha namuslu, daha yontulmamış, her derecede mistik­ ten farklı olarak -bunlar "esin" konuşmaları -): Oysa, temelde bir öneelenmiş önerme, apansız rastlanan bir düşünce, bir vahiydir, çoğunlulda ayıldanıp, soyutlanmış bir yürek tııtkusudur, onlar tarafından iş işten geçtikten sonra savunulur; topu da öyle görili­ rnek istemeyen avukatlardır, halcikat diye vaftiz ettikleri önyar­ gılarının kurnaz savunucuları- ve bunu üstlerrecek vicdan yü­ rekliliğinden çok uzakta, bir düşmanı ya da bir dostu ya da bir küstahı halcikatle dalga geçmesi için uyarma gibi iyi bir cesaret zevkinin çok uzağında, Tartüflük** katılığı kadar usluluğu yaşlı Kant'ın, bizi diyalektiğin gizli yoluna çeken; bu yol, doğrusu bu yanlış yol, onun "Kategorik Imperativ"ine çılcar - Bu oyun, eski ahlalcçıların ve ahlak övgücülerinin ince hilelerini gözlerneyi bir parça bile eğlenceli bulmayan biz zor beğenenlere gülürnsüyor. Ya da matematiksel formun bu hokus pokusuyla Spinoza felsefe' "'Wahrhaftigkeit" deyimini yerine göre "'hakikatperestlil<" ve "'hakikat düşkünlüğü" ola·

rak çevirdim (Çev. n.) ••

20

''Tartüfterie", Maliere'in

'Ze Tartu.!fi!'tinden; srfoca ikiyüzlülük anlamında. (Çev. n.)


Felsefecilerin Önyargılan Üstüne sini - "bilgeliğinin sevgisini" sözcüğü haklı ve yerinde yorumla­ mak sanki demirdenmiş gibi zırhladı, maskeledi; başa çıkılmaz bakire ve Pallas Athena'ya* bir göz atma yürekliliğini gösteren -

saldırganın yüreğine korku salmak için: -Tam bir çekingenlilc ve saldırılabilirlilc, bir münzevi gibi yaşama hastalığının foyasını ne de güzel ortaya çıkarıyor!**

6. Bana gittikçe açık görünüyor, şimdiye kadarki her büyük fel­ sefe şöyle olagelmiş: Yazarının gönüllü itirafı ve bir çeşit istemdı­ şı, kayda geçirilmemiş bellek; üstelik her felsefede ahlaksal (ya da ahlakdışı) niyetlerin, her zaman bütün bitkilerin kendisinden geldiği asıl yaşam tohumunu oluşturması. Bir felsefecinin en uzak metafiziksel savlara salıiden nasıl ulaştığını anlamak için önce şunu sormak iyi (ve akıllıca) dir: Hangi ahlalca yöneliyor o? Bundan dolayı, felsefenin babasının "bilgi dürtüsü"*** olduğuna değil de bir başka dürtürıün burada da başka y e r l e r d e olduğu gibi, bilgiye (ve yanlış bilgiye!) bir araç olarale hizmet ettiğine ina­ myorum. Ama kim insamn temel dürtillerinin esin verici ruhlar (ve devler ya da cinler) olaralc, ne ölçüde oyunlarım ortaya koya­ bilecelderini kurcalasa; her dürtünün, valctiyle felsefeyi etleilemiş olduğunu - ve her birinin k e n d i n i varlığın en son arnacı ve di­ ğer dürtülerin e f e n d i s i olarale ortaya koyduğunu bulacaktır. Her dürtü güç tutlcuııudur: Ve böyle olarak felsefe yapmaya ça­ balar. - Elbette alcademisyenler, gerçek bilirnadaınlan için du­ rum biraz değişilc - "daha iyi", diyebiliriz, isterseniz, - orada, ger­ çekten bilgi dürtüsü gibi bir şey olabilir, küçük, bağımsız bir saat gibi, iyi kurduğunuzda, alcadernisyenin diğer düttülerinin esaslı e t k i l e r i o l m a k s ı z ı n , cesurca çalışmayı sürdüren. Akade­ rnisyenin gerçek "ilgisi", bundan dolayı genellikle başka bir yön­ dedir; belld ailesiyle ya da para kazanmalda, politikayla ilgilidir; küçük makinesinin bilirnin o bölgesinde ya da şu bölgesinde ku­ rulmuş olup olmaması ya da gelecek vaat eden genç işçinin iyi bir Pallas Athena. Eski Yunan mitolojisinde Zeus'un beyninden yaratılan bir Tanrıça. Ho­ meros'un Odysseia'sında akıl ve erdem Tanrıçası. (Çev. n.) " Niet:zsclıe, burada. ağır bir biçimde Spinoza'ya çatıyor. Saldırılabilir olan hal<ikat. mün­ zevi Spinoza'nın maskesini düşürrnüştür, diyor. (Çev. n.l "' "Trieb zur Erkenntnis." (Çev. n.) •

21


İyinin ve Kötünün Ötesinde filolog ya da mantar bilimci ya da kimyao olarak ortaya koyma­ sı hemen hemen önemsiz bir konudur:- Şu ya da bu olması onun ne olduğunu gösterrnez. Felsefede durum tümüyle tersinedir; ki­ şisel olmayan hiçbir şey yoktur ve her şeyden öte, felsefecinin ah­ lakı, onun k i m o 1 d u ğ u n a karar vermiş, karar verdirecek tanı­ ğıdır- yani, karşılıklı olarak bir araya getirilmiş doğasının en iç­ ten dürtülerinin sıralama düzeneğinin tanığı.

7. Filozoflar ne denli gönlü kara olabiliyor! Epikuros'un, Platon ve Platonculara layık gördüğü zehir zıkkım şakadan daha ağıruu bilmiyorum: Onları Dionysiokalakes diye adlandırdı. Bu sözcü­ ğün yüzeydeld sözlük anlamı "Dionysisos'un şakaası", yani tira­ nın adamı, çanal< y�ayıası, şöyle de demek ister; "Tümü de oyuncudur onların, sahici hiçbir şey yoktur onlarda." (Çünkü Di­ onysiokolax bir oyuncuya söylenen en yaygın sözdür.) Bu sonun­ cu anlam, gerçekten, Epikuros'un Platon'a attığı çamurdur: Mu­ azzam bir biçimde çileden çıkmıştır; hazırlanan mizansende Pla­

ton ve öğrencileri ustaymış da Epikür usta değilmiş! Samoslu ih­ tiyar öğretmen Atina'daki küçük bahçesinde gizlenip oturmuş, üç yüz kitap yazmış, kim bilir, belki de, Platon'a karşı gözü dön­ müş biçimde ateş püskürtürken?- Üç yüz yıl gerekti, şu bahçe tannsı Epikuros'un kim olduğunu Yunanistan'ın keşfetmesi keşfetti mi dersiniz? -

8. Her felsefede felsefednin "kanılarının" su yüzüne çıktığı bir nokta vardır ya da eski gizemli öğretinin sözlerine döküldüğün­ de: adventavit asinus pulcher et fortissirnus.•

' Geliyor eşek işte Güzel ve güçlüyrnüş de. (Çev. n.) 22


Felsefecilerin Önyargılan Üstüne

9. "Doğanın ölçüsüne göre" y a ş a m a k mı istiyorsunuz? Ey siz soylu Stoacılar, ne de aldatıa sözler böyle! Doğa gibi bir varlığı dü­ şünün, ölçüsüzce savursun, ölçüsüzce kayıtsız, amaçsız ve niyetsiz, aamasız ve adaletsiz, hem bereketli hem kısır hem de kesin olma­ yan; bir güç olarak kayıtsızlığın kendisini düşünün - bu kayıtsız­ lığın ölçüsüne göre nasıl y a ş a y a b i l i r d i n i z ? Yaşamak- bu, kesiniilde doğadan başka bir şey olmayı isternek değil mi? Yaşa­ mak, değerlendirmeyi, tercih etmeyi, haksız olmayı, sınırlı olma­ yı, farklı olmayı isternek değil mi? Üstelik, "doğanın ölçüsüne gö­ re yaşamak" sözü, temelde "yaşamanın ölçüsüne göre yaşamak" anlamına gelse bile, buna uymamal< nasıl elimizde olabilirdi ki? Kendinizin ne olduğundan, ne olması gerektiğinden yola çıkan bir ilke koymak niye?- Aslında durum oldukça değişik: Yasalan­ nızın esaslannı doğadan devşirdiğinizi, kendinizden geçereesine coşkuyla savunsanız da burada tersine bir şey istiyorsunuz; sizi gi­ di müthiş oyuncular, leendi leendilerini kandıranlar sizi! Kibriniz, doğanın kendisine ahlakınızı, idealinizi lcatmak, dikte etmek isti­ yor; doğanın "Stoanın ölçüsüne göre" olması gerektiğini talep edi­ yorsunuz; bütün varlığın yalnızca kendi kafamza göre olmasını diliyorsunuz - Stoacılann bitmeyen müthiş övünme ve genelleş­ tirmesi olaral<. Bütün hakikat aşkınızla, kendinizi böylesine uzun süre, öylesine inat ve hipnotik katılılda doğayı yanlış, yani Stoacı açıdan görmeye zorluyorsunuz, artık onu, bir daha başka türlü göremeyinceye dek - bilmem hangi temelsiz kuruntu, sizi zırva bir umuda sürüklüyor. Çünkü kendinize zulmetmeyi biliyorsu­ nuz - Stoacılık kendi kendine zulümdür - öyleyse, doğaya da zul­ medilebilir, çünkü Stoacı da doğanın bir parçası değil mi?.. Ama bu eski ve hiç bitmeyen bir hikaye: Eskiden Stoacılada ortaya çı­ kan, felsefe kendine inanmaya başlar başlamaz, bugün bile sürü­ yor. Kendi kafasına göre bir dünya yaratıyor, bu dünya başka tür­ lü alamıyor; felsefe bu zulmedici etkinin kendisidir, en yüksekte­ ki ruhsal güç istemi, dünyayı yaratma, c a u s a p r i m a * istemi. •

İlk neden, Tann. (Çev. n.) 23


İyinin ve Kötiinün Ötesinde 10. Tutkulu bir istek ve incelikle, kurnaziılda da diyebilirsiniz, bu­ gün tüm Avrupa'da, insana baskı uygulayan, "gerçek ve görünüş­ te olan dünya" sorunu, onu düşündürüyor; oysa arkada duran bi­ ri, "hakikat istemi"nden öte bir şey duymuyor, en duyarlı kulak­ lara da kesinlikle hoş geliyor. Az rastlanır tek tek durumlarda, bu hakileat istemi, bu gelişigüzel, taşkın ve serüvenci atılganlık, bu metafizikçinin yitip gitmiş konumunu koruma hırsı, gerçekten işe karışabilir bir avuç dolusu "kesinliği", bir araba dolusu güzel olanaldara tercih eder; giderek, belirsiz bir şey üstüne yatıp uzarr­ male yerine, güvenceli bir hiçlikten yatıp uzanmayı - ölmeyi yeğ­ leyen p ü r i t e n • bir vicdan fanatiği de olabilir. Ama bu nihilizm­ dir, umudu kesik, öylesine yorgun ruhun işaretidir: Her ne kadar cesur olsa da böyle bir erdem davranışı kendini gösterebilir. Ha.Ia yaşama susamış, daha güçlü, daha canlı düşünüderse daha farklı bir konumda görünebilirler: Bu görünüşün zıddına taraf tuttulda­ rında, kibirle "perspektifsel"** sözcüğünü kullansalar da kendi be­ denlerinin güvenirliğini, görünüşe dayalı inancın aşağı yulean güvenirliliği kadar düşille derecede değerlendirdiklerinde, en sağ­ lam mülklerini ellerinden kaçırmış olurlar. (Şimdilerde, beden­ den daha sağlam inanılacak ne var?) - Onların temelde eskiden d a h a s a ğ 1 a m m ülkü, önceki zamaniann eski inanç olaylarıyla ilgili bir şeyi, belld "ölümsüz ruh"u, belki de "esld Tann"yı, kısaca onlarla daha iyi, yani "modem düşüncelerden daha canlı, daha şenlildi yaşayabileceğimiz düşünceleri yeniden kazanmaya çaba­ layıp çabalamadıklarını kim bilir? Bu bakışta, böylesi düşüncelere bir g ü v e n s i z l i k var, dün ve bugün kurulınuş bütün her şeyi bir inançsızlık; kim bilir belki de aynca biraz bugünlerde piyasa­ ya çılean pozivitizm gibi çeşitli kaynaldara sahip kavramların b r i c-a b r a c' ı n a*** artık katıanmayan usanç ve hor görme de var; bir tiksinti kokuşmuş zevklere karşı, panayır yeri alaca bula­ calığı; yalnızca bu iticilik, bulacalıktan başka sahici ve yeni bir şey taşımayan bütün gerçeldik filozofçuldannın paçavralığı önünde. • Püriten: (bmada) Eğlenceyi ve zevki günah sayan katı görüşlü kişi. (Çev. n.) •• Perspektivisch. (Çev. n.) ... Çeşitli küçük parçaların duygusal etki sağlama amaayla bir araya getirildiği topluluk. (Çev. n.)

24


Felsefecilerin Önyargılan Üstüne Bunda, bana öyle geliyor ki bugünün şu kuşkucu karşı ger­ çekçi ve bilgi mikroskopçulan haklı; onlan modem gerçeklikten uzaklaştıran dürtüleri yadsınamadan duruyor- biz onların tersi­ ne giden gizli yoluyla ilgiliyiz! Onlar için asıl olan, "geriye" gitme­ yi değil çekip gitmeyi istemeleri. Biraz kuvvet, uçuş, yüreldilile, sanatsallıktan öte yükselip, çekip gitmek istiyorlar- geriye değil!

u Bana öyle geliyor ki bugünlerde her yerde Kant'ın Alman fel­ sefesi üzerindeki gerçek etkisini saptamak, özellilde kendine ver­ diği değeri maharetle es geçmek için büyük çaba gösteriliyor. Kant, ilkin, özellikle kendi kategoriler tablosundan gurur duyu­ yordu, elindeki bu tabioyla şöyle dedi: "Metafızil< adına girişimde bulunulabilecek en zor şeydir bu"- Ama hadi şu ''bulunabilecek" sözünü anlayalım bir. insanda yeni bir yeti, sentetik a priori yar­ gılar yetisi keşfettiği için gurur duyuyordu. Bunda kendini aldat­ tığını kabul edelim: Oysa, Alman felsefesinin evrimi ve çabucak çiçeklenmesi, yine de onun bu gururlanmasına, tüm genç kuşa­ ğın, olanalclı olduğu yerde daha gurur verici bir şey- her ne olur­ sa olsun, yeni yetiler! - keşfetmesine bağlıydı. Durup da düşüne­ lim: Böyle yaptığımız bir zaınandı. Sentetik yargılar, a priori ola­ rale nasıl olanaldıdır? diye sordu Kant- gerçekten yanıtladı mı bu soruyu? Bir y e t i n i n y e t i s i y l e : Yazık ki üç sözdilde ama öylesine dolaşık, saygın bir biçimde ve Alman derinliğinin, çetre­ fılliğinin zahmetiyle böyle bir yanıtın içerdiği gülünç n i a i s e ­ r i e a l l e m a n d 'ı* gözden kaçırdı. İnsan bu yeni yeti karşısında kendinden geçti ve sevinç doruğuna erişti. Kant daha ileri gidip insandaki ahiale yetisini keşfettiğinde:- çünleü o zaman Alman­ lar hilla ahlalelıydı ve "R e a l-p o l i t i k"** uygulayıcısı değildi.­ Alman felsefesinin halayına erişildi. Tübingen dinsel kurumu­ nun güç ilahiyatçılan doğrudan çalılığa sapiandılar- tümü de "yetiler" peşindeydi. Ve bulunduktan- şu günahsız, zengin, hilla da genç Alman ruhu döneminde, kötülükçü perinin, Romantiz­ min kaval çalıp şarkı söylediği, şu, "bulına" ile "uydurma" arasın­ daki ayrımın billnınediği zamanlarda! Her şeyden önce"duyular • Alman aptallığı. (Çev. n.l •• Kuramsal ve ahlaksal amaçlar yerine pratik ve maddeci etkeniere dayalı politika. (Çev. n.) 25


İyinin ve Kötünün Ötesinde üstü" için bir yeti buldular: Schelling onu entelektüel görü olarale vaftiz etti,* böylece de Almanlann, temelde dinsel olan en yürek­ ten özlemlerini giderdi. Ne denli atılganlılda kırlanmış ve koca­ mış kavramların örtüsüyle kendini sunsa da aslı gençlik olan bu tümüyle yüksek ruhlu ve coşkun harekete, onu ciddiye alıp ona öfkeli davranmaktan daha büyük haksızlık yapılamaz; kocadı

artık, yok oldu düş. Artık, gözlerin ovuşturulacağı bir zaman gel­ di. Bugün de ovuşturuluyor hala düşteydiler: İlk ve en öndeki düşçü yaşlı Kant'tı. "Yetinin yetisiyle" demişti. Ya da en azından bunu demek istemişti. Ama bu yanıt mı? Açıklama mı? Yoksa salt sorunun bir tekran mı? Niçin uyku ilacı uyku verir? "Yetinin yetisiyle", yani v i r t u s dar m i t i v a ** diye yanıtlıyor Moli<�re' de doktor: quia est in eo virtus dormitiva, cujus est natura sensus assoupire.*** Oysa, bu tür yanıtlar komediye aittir, artık şu Kantçı soruyu, sentetik yargılar a pıiori olarale nasıl olanalelıdır, bir başka soruy­ la geliştirme zamanı geldi: "Niçin böyle yargılara inanmak gerek­ li?" - Yani, bizler gibi varlıkların korunması amacıyla, bu yargıla­ ra doğru olarale inanılması gerektiğinin kavranması zamanı gel­ di; hala yanlış yargılar olabilseler de? Ya da daha açık söylendi­ ğinde kabaca ve temelinden: Sentetik yargılar a priori olarak hiç de "olanaldı" olınamalı: Buna hakkımız yok, söylenenler yalnız­ ca yanlış yargılardır. Ama onların doğruluğuna olan inanç, doğal ki yüzeydeki bir inanç, yaşamın perspektif optiğine ait, görünüş­ ten kallean dayanak olarak zorunludur. - Sonunda, "Alman Fel­ sefesi"ne büyük etkisini göz önüne aldığımızda - Umarım, bura­ dalci tırnak işaretinin yerinde oluşu anlaşılır?- tüm Avrupa'da etleili oldu Kuşkusuz bunda belli bir v i r t u s d o m i t i v a u s***' önemli bir yer tuttu: Başıboş soylular, erdemliler, sanatçılar, dört­ te üç Hıristiyanlar, bütün ulusların politik karanlık insanları hoş­ nuttular; Alman felsefesi sayesinde geçen yüzyıldan alcıp gelen ' Adlandırdı. (Çev. n.) Uyuturn yeti. (Çev. n.) ... Çünkü içinde uyuturn güç var 1 yapısı onun duyulan uyı.ı.şturmak. (Çev. n.) Uyuturn yeti. (Çev. n.) ••

"''

26


Felsefecilerin Önyargılan Üstüne karşı konulamaz duyumculuğa* karşı bir panzehir, kısaça "sensus assoupire"** vardı ellerinde.

12. Maddeci atomruluğa gelince: Var olan şeyler içinde en iyi yadsınmış olanlardan biridir ve belki de işe yarar günlük kullanı­ lışının dışında, ciddi anlamına uymak için, bugün Avrupa'da hiç­ bir bilimadamı, hala bu denli bilimden uzak davranmıyor- ön­ ce Dalmaçyalı Boscovich,*** Polonyalı Kopernik'le birlikte, şimdi­ ye dek göz yordamıyla kavradığımız dünyanın en muzaffer mu­ halifiydi. Oysa Kopernilc, tüm duyulara karşı, dünyanın yerinde durmadığına bizi inandırdı; "değişmeden duran" dünyanın en son şeylerine, "töz"e, "madde"ye, yeryüzü kalıntısına, atom parça­ ağına inanamızdan vazgeçmeyi öğretti: Yeryüzünde şimdiye dek duyulara karşı kazanılan en büyük zaferdi. - Yeni de daha önce gitmeli- Savaş açmalı, acımasız bir bıçak savaşı, "atomru ge­ reksinmeye" karşı; kimsenin kuşku duymadığı alanlarda hala tehlikeli bir kalıntı olarale yaşamasını sürdüren daha ünlü "meta­ fizik gereksinmeye" olduğu gibi:- Ayrıca, her şeyden önce, dal1a vahim bir başka atomculuğu da ortadan kaldırınalı, yani, Hıristi­ yanlığın en uzun sürede ve en iyi ö ğ r e t t i ğ i r u h a t o m c u­ l u ğ u n u. Bu sözle, ruhun tahrip edilemez, öncesiz ve sonrasız, bölünemez bir monad, bir atarnon olduğu anlaşılsın: Bu inanç bi­ limden kovulmalc! Aramızda kalsın; hiç de gereldi değil, "ruh"un kendisini bu yolla başımızdan savabiliriz; böylece, en eski, en say­

gın hipotezlerin birinden vazgeçmiş oluruz: Tıpkı ruhu yitirme­ den ona dokunamayan natüralistin başına geldiği gibi. Oysa, ruh hipotezinin inceltilip yeni kavrayışlar kazanmasına giden yol açık duruyor: "ölümlü ruh", "özne çokluğu olarale ruh" ve "itkile­ rin ve duyguların toplumsal yapısı olarak ruh" gibi kavramlar, bilirnde bundan böyle v a t a n d a ş I ı k h a k k ı kazanmak isti­ yorlar. Yani, psikoloji ruh ideası çevresinde şimdiye dek, tropik bir orman bereketiyle yeşeren kör inançlara son vermek istedi­ ğinde, sanld kendini yeni bir vahşiliğin ve güvensizliğin içine atı• Sensualismus. (Çev. IL) •• Duyulan uyuşturmak. (Çev. n.) ... Ruggero Giuseppe Boscovich (1711-87); İtalyan düşünürü... Fizikçi ve matematikçi. (Çev. IL)

27


İyinin ve Körünün Ötesinde yormuş gibidir - eski psikologlar daha neşeli ve rahat olabilirler bu konuda -: Sonunda, yine de, bu davranışlanyla, kesinlikle, kendini yeniyi icada (uydurmaya) - ve kim bilir belki de b u I ­ m a y a mahkum etmiş olduğunu görür.

13. Fizyologlar, kendini koruma güdüsünün, organik varlığın na­ sıl güdüsü olduğunu ileri sürmeden önce iyice düşünmeliler. Her şeyden önce, canlı olan, kuvvetini üzerinden atmak, boşaltmak ister. Yaşarnın kendisi, güç istemi -: Kendini korumak onun do­ laylı ve sık rastlanır sonuçlarından biridir. - Kısaca, burada, her yerde olduğu gibi, gereksiz amaçsal* ilkelere dild<at! - Kendini koruma içgüdüsü gibi (onu Spinoza'nın tutarsızlığına borçluyuz). Çünkü özünde, ilkelerin tutumluluğu olması gereken, bir yön­ tem hükmüdür.

14

Henüz beş ya da altı kafa, fiziğin de bir dünya açıklaması ol­ mayıp yalnızca bir dünya yorumu ve düzenlernesi olduğunu (bi­ ze göre! söylememize izin verilirse) yavaş yavaş anlamaya başlı­ yor. Oysa, duyurnlara olan inanç üstüne oturtulduğunda, bir açıklama olarak daha çok ele alınacak; gelecek uzun sürede de böyle sürdürülrneli. Bunun için gözleri ve parmaldan var, göz yardamı ve el yardamı var: Temelde kaba bir zevki olan bir çağ üzerine büyüleyid, akıl çelici, inandıncı etld yapıyor - çünkü gü­ düsel olaral< halkın sevdiği öncesiz ve sonrasız duyurnculuğun haldkat kurallannı izliyor. Açık olan nedir, nedir "açıklanan"? İl­ kin görülen ve tadılan - Şimdiye dek gelen her sorun irdelenme­ lidir. Zıddına: Seçkin bir düşünme biçimi olan Platoncu düşünme biçiminin büyüsüyle apaçık olana kesinlikle karşıydı - çağdaşla­ nrnızın sahip olduğundan daha güçlü, daha zor duyulardan hoş­ lanan ama daha yüksek bir zaferi onlarda bulrnayı bile, bunda ustalaşan insanlar açısından; bunu duyulann alacalı bulacalı gir­ dabına -Platon onlara duyular yığını diyor- atılmış, soluk, soğuk •

Teleologisch. (Çev. n.)

28


Felsefecilerin Önyargılan Üstüne gri ağlarla sağlıyorlar. Platon'un yaptığı gibi, dünyanın üstesin­ den gelinip yorurnlanması, bugünün fizikçilerinin ya da "olanak­ lı en az çaba" ve "olanaklı en fazla aptallık" ilkesini kullanan Dar­ wincilerin ve fizyoloji çalışanların arasındald karşıamaççıların* bizi sunduğundan farklı bir tadı içeriyor. "İnsanın görecek ya da kavrayacalc şeyinin olmadığı yerde araştıracal< bir şeyi de kalma­ mıştır." - Kesinlikle Platoncu imperatiften tümüyle değişiktir ama dayanıklı, çalışkan malcinistler dölü için geleceğin köprü ya­ pımaları, bitirilecek kaba işlerden başka hiçbir şeyleri olmayan­ lar için yerinde bir imperatif"* olabilir.

15. Fizyolojiyi temiz bir vicdanla izlersek, duyu organlarının ide­ alist felsefe anlamında görüntüler (Erscheinungen) olmadığını kabule zorlamrız. Öyle olsaydı, onlar birer neden olmaziardıl Du­ yumculuk, bulgucu*** bir ilke olmasının yanında, en azından dü­ zenleyici bir hipotezdir. - Nasıl? diyecek diğerleri, dış dünya bi­ zim organlarımızın bir işi mi? O zaman bedenimiz, dış dünyanın bir parçası olarak, organlarımızın bir işi olurdu! Bu, bana tümüy­ le r e d u c t i o a d a b s u r d u m **'* geliyor, c a u s a s u i ****" kav­ ramının temelde saçma bir şey olduğunu varsayarsak Öyleyse dış dünya organlarımızın bir işi değil -?

16. Dolaysız kesinlilderin olduğuna inanan, zararsız, kendini gözle­ yen insanlar var; örneğin, "düşünüyorum" ya da Schopenl1auer'ın kör inancında olduğu gibi "istiyoıum": Sanki bilgi, burada nesne­ sini saf ve çıplak olarale kavramış, "kendi başına şey" gibi, ne öz­ ne ne de nesne tarafından yanlışlanmaya uğramıyor. Ama "do­ laysız kesinlik", "mutlalc bilgi" ve "kendi başına şey", bir c o n t r a ­ d i c t i o i n a d j e c t o *****• içerir, yüz kez söyledim: Şu, sözcükle•

Antiteleologen. (Çev. n.) "' Yol gösterid ilke, buyruk. (Çev. n.) Heuristisch. (Çev. n.) .... Saçma olana indirgeme. (Çev. n.) .,.,. Kendi kendinin nedeni, Tann. (Çev. n.) ...... Ad ile sıfat arasındaki uyuşmazlık, "yuvarlak dörtgen" örneğinde olduğu gibi. (Çev. n.) •••

29


İyinin ve Kötünün Ötesinile

rin ayartmasından kurtulalım artık! Halk bilginin bir sonuç-bil­ gisi olduğuna inanadursun, filozof kendine seslenmelidir: "Düşü­ nüyorum" önermesiyle dile getirilen süreci çözünılediğimde, ka­ nıtlanması güç, belki de olanaksız bir dizi atak savlar göıüyorum, - örneğin, düşünenin ben ulusu, düşünen bir şeyi olması gerekti­ ği, düşünmenin bir neden olduğu, bir "ben"in var olması ve so­ nunda düşünmenin gösterdiği şeyin zaten belirlenınişliği - dü­ şünmenin ne olduğunu bilirim. Çünkü kendirnde onun ne oldu­ ğuna karar vermemiş olsam, tam şimdi olup bitenin, belki de "is­ teme" ya da "duyma" olup olmadığım hangi ölçüyle belirleyecek­ tim? Kısaca, "düşünüyorum" savı, ne olduğunu belirlemek için, "diğer bilgilerle", geriye dönüşlü bağlantısı yüzünden şimdiki du­ rurnunıun, bildiğim diğer durumlarla k a r ş ı 1 a ş t ı r d ı ğ ı nı ı varsayar. Her ne olursa olsun, benim için dolaysız kesinlik yok­ tur. - Halkın verilen duruma inandığı dolaysız kesinlik yerine felsefed böylece, bir dizi metafizik soru bulur, zihnin yerinde, asıl vicdan sorunları, yani: "Düşünme kavramını nereden elde ediyo­ rum? Niçin, neden ve sonuca inanıyorum? Bana 'ben'den, hatta bir neden olarak 'ben'den, giderek düşünmenin nedeni olaral< 'ben' den söz etme haldnnı veren nedir?" Kim bu metafizik soru­ ları yanıtlanıaya kalkarsa, hemen bir tür bilgi sezgisine başvurur. "Düşünüyorum biliyorum, bu en azından doğru, gerçek ve kesin" diyen biri gibi - bugün bir gülümseme ve iki soru işaretiyle hazır bir felsefeci bulan biri. Felsefecinin üzerinde bıral<tığı izlenirnden kalkaral<, "Efendim," diyecek ona, "yanlış yapma olasılığı yok ama niye hakikatİn peşindesiniz?" -

17. Mantıkçıların kör inançlarıyla ilgili olarale Bu kör inançlı ka­ faların gönülsüzlülde kabule yanaştıldarı bir küçük kısa olguyu vurgulamaktan usanrnayacağırn. - Yani, düşüncenin "o" istediği zaman gelmesi, "ben" istediğim zaman değil; böylece, "ben" özne­ si "düşünüyorum" yülderninin koşuludur dernek durumu yanlış­ lama olacak O düşünür: Oysa, bu "o", kesiniilde şu, eski ünlü "ben"dir, yurnuşataral< söylersek, yalnızca bir kabul, bir sav ama hiç de "dolaysız kesinlik" değildir. Her şeyden önce bu "o düşünü­ yor"la çok ileri gidilmiş oluyor: Bu, "o", sürecin yorumunu içerir, 30


Felsefecilerin Önyargılan Üstüne

sürecin kendine ait değildir. Buradaki çıkarın, gramer alışkanlığı­ na uygundur: "Düşünmek, bir etkinliktir, her etkinlikte bir etldn olan vardır, sonuç olarak - "Aşağı yukarı eski atomculuğun aradı­ ğı şemaya uygundur, etldyen "kuvvet"in yanında, ondan çıkarak etkili olduğu, dayandığı şekilsiz madde, atom vardır - daha titiz kafalar sonunda bu "yeryüzü kalıntısı" olmadan idare etmeyi öğ­ rendiler ve belki biz mantıkçılar da bir gün kendimizi, şu küçük "o" (onurlu esld "ben"in buharlaşarak kendisine dönüştüğü) olma­ dan yaşarnaya alıştıracağız.

18. Bir kuramın çürütülebilir oluşu hiç de küçümsenir bir çekici­ lik değildir: Kesinlikle bu albeni incelmiş kafalan kendine çeki­ yor. Yüz kez çürütülmüş "özgür istem" kuramı, sürüp giden var­ lığını, yalnızca bu albeniye borçlu görünüyor -; tekrar tekrar, kendini onu çürütecek denli güçlü hisseden biri çıkıp geliyor.

19. Felsefeciler "istem"i sanki dünyanın en iyi bilenin şeyiymiş gi­ bi söz konusu etmeye alışmışlar, gerçekten de Schopenhauer, yal­ nızca "istem"in asıl olarale bilindiği, mutlak olarale tümüyle, çı­ karma ve ekleme olmaksızın bilindiği anlayışını getirdi. Ama tekrar tekrar bana öyle görünüyor ki bu durumda Schopenha­ uer, felsefecilerin yapmaya alıştığını yaptı: Yaygın bir önyargıyı uyarladı ve abarttı. istem her şeyden önce, k a r m a ş ı k bir şey, yalnızca sözde kalan birliğe sahip - ve kesiniilde bu tek sözde ya­ tıyor yaygın önyargı, bu söz her zaman felsefecilerin yetersiz uyarısına üstün geldi. Öyleyse bir kez olsun ihtiyatlı olalım, "fel­ sefi olmayalım" - şöyle diyelim: Her istemede* önce, duyurolann çokluğu, yani a r d ı m ı ı d a b ı r a k t ı ğ ı m ı z duyumların duyu­ mu, ona d o ğ r u y ö n e l d i ğ i m i z durumların duyumu, bu bı­ ralrmamızın ve yönelrnernizin kendilerinin duyumu vardır, ay­ nca, o zaman bunlara "kollanmızı ve bacaldanmızı" aynatma­ dan bile, eşlik eden kas durumu, biz bir şeyi "isteyince", bir tür ' ""Wille"' sözcüğünü bağlarnma göre "istem" ya da "isteme" olarak çevirdim. (Çev. n.) 31


İyinin ve Kötünün ötesinde

alışkanlıkla harekete geçer ve etkisini gösterir. Öyleyse, nasıl du­ yumlar (aslında çok çeşitli duyumlar) istemenin yapı taşlan ola­ rak tanınacaksa, ikinci olarak, düşünme de öyle olmalı. Her iste­ me aktında buyurucu bir düşünce vardır - bu düşüncenin "iste­ me"den koparabileceğine inanmalı, sanki geriye isteme kalırrnış gibi. Üçüncü olarak, isteme, yalnızca duyum ve düşünme karma­ şası değil, bir d u y g u s a l l ı k aslında, buyruğun duygusallığı, is­ tem özgürlüğü denen, aslında boyun eğrnesi gereken bir üstün de duygusallığıdır "Özgürüm, o itaat etmeli" - bu bilinç istemde bulunur; eşit olarak yoğun dilckatte, kendini bir hedefe yönelt­ miş doğrudan balnşta, "bunun dışında başka hiçbir şey gerekli değil şimdi" diyen koşulsuz değerlendirmede, uyulması gerekli içsel kesinlikte ve buyuran kişinin dururnuyla ilgili olan ne var­ sa; i s t e y e n insan, kendi içindeki boyun eğecek ya da boyun eğeceğine inandığı bir şeye buyunır. Gelin şimdi istemenin en acayip şeyine dikkat edelim - bu çok yanlı şey için halkın tek bir sözcüğü var: Verilen koşullar al­ tında olduğumuz sürece, aym zamanda hem buyurucu hem bo­ yun eğiciyiz, boyun eğici olaral< isteme al<tından hemen sonra başlama alışkanlığında olan, zorlama, itki, basınç, direnç, hareket duyumunu biliriz. Diğer yandan bu ikiliği göz önüne alınayıp kendimizi sentetik "ben" kavramıyla aldattığımız sürece, bir dizi yarnitıcı sonuç, sonuç olaral< istemenin kendisinin yanlış değer­ lendirilmeleri, isteme aktına yaruluyor - isteyen insan, isteme­ nin eylem için yettiğine içtenlikle inanır, böylece. Çünkü du­ rumların büyük çoğunluğunda, buynığun etkisinin, yani boyun eğmenin, yani eylemin beklendiği yerde, görünüşlin kendini sanl<i burada etki zorunluluğu varmış gibi duyuma dönüştürdü­ ğü yerde isteme gerçekleşir; kısacası, isternede bulunan, uygun bir kesinlik derecesiyle, isteme ve eylemin nasılsa bir olduğuna inanır - başarıyı, istemenin gerçekleşmesini, istemenin kendisine bağlar, böylece tüm başarıyı getiren güç duyumunun yükselme­ sinin keyfini çıkarır. "istem özgürlüğü" - buyuran ve aym za­ manda kendini buyruğun gerçekleştiticisi olarak gören - böyle biri olaral<, dirence karşı kazanılan zaferin keyfini çıkaran ama bu dirençleri aslında istemenin yendiğini varsayan, isternede bu­ lunan kişinin çok yanlı keyif dirimini anlatan söz. İsternede bu32


Felsefecilerin Önyargılan Üstüne lurran böylece, kendi başana araç ve gereçlerinin, iş görebilir "düşük - isternler"i ve düşük ruhların - bedenimiz yalnızca bir­ çok ruhtan oluşan toplumsal bir keyif duygusunu buyurucunun keyif duygusuna katar, L ' e ffe t , c ' e s t m o i .* Burada olup bi­ ten, iyi kurulmuş her mutlu devlette olup bitendir, yönetici sınıf, kendini devletin başansıyla özdeşleştirir. Bu tür istemde, buyur­ mak ve boyun eğmek, söylemiş olduğum gibi, birçok "ruhtan" oluşan toplumsal yapının temelindedir; demek ki filozof böyle bir istemeyi, ahlak alanını, "yaşama" fenomeninin ortaya çıktığı güç ilişkilerinin öğreticisi olarale anlaşılan ahiale alanına katma haldeını kendinde görmektedir.

20. Tek tek felsefe kavramları, kendileri için, kendi başlanna ge­ lişen rasgele şeyler değildir; tersine, birbirlerine bağlı, birbirleriy­ le ilişkili olarale gelişirler; düşünce tarihinde ne denli apansız, ge­ lişigüzel ortaya çıkıyor gibi görünüderse görünsünler, yine de bir kıtada yaşayan hayvanlar topluluğunun üyeleri gibi, bir sisteme aittirler: Bu durum, sonunda en farklı felsefecilerin, belli bir ola­ naklı felsefeler temel şemasına uygun düşmesinde kendini göste­ riyor. Görünmeyen bir çekim altında, aynı yörüngede döner du­ rurlar bir kez daha: Eleştiri ve sisternleştirme isteğiyle kendileri­

ni birbirleri karşısında ne denli bağımsız duysalar da oruardald bir şey yönlendirir onları; bir şey birbiri ardınca belli bir d ü z e n e iter; doğuştan gelen bir sistemli yapıya, kavramların ilişkisi­ ne. Düşünmeleri, aslında, keşfetmekten daha çok, yeniden tanı­ malctır, yeniden anımsamadır, bir geriye dönüştür; kavramların ortaya çıktığı, bir uzak, çok eski ruhun ev işleline dönüş - bu öl­ çüler içinde, felsefe yapma, bir çeşit en üst derecede ataalıktır.** Tüm Hint, Yunan ve Alman felsefeleri arasında tuhaf aile benzer­ liği, yeterince kolaylıkla açıldanabilir. Özellikle de diller arasında yakınlığın olduğu yerde, ortak felsefe gramelinden dolayı - ben­ zer gramer işleviyle, bilinçsiz egemeniilc ve yönetimden dolayı •

Etki benim. (Çev. n.) " Atacılık (es. T. atavizrn, cedda, niyet: Alın. atavismus; Fr. atavisme; İng. atavaisın): Uzak aralara ilişkin yok olmuş geleneksel özellikleıin, sonral<i kuşaklarda yeniden göriilebile­ ceğini ileri süren kuraın. (Çev. n.) 33


İyinin ve I<ötünün Ötesirnie

demek istiyorum - felsefe sistemlerinin benzer biçimde art arda gelmesi ve evrimi için önceden hazırlanan her şeyi önlemek ol­ dukça imldnsızdır: Diğer bazı dünya yorumlarına, yolun kapalı oluşu gibi Özne kavramının en az geliştiği Ural-Altay dillerinin* alanından olan felsefeciler, büyük olasılıkla "dünyaya" farklı ba­ kacaklar ve Hint-Avrupa ailesinden ve Müslümanlardan farldı yollar bulacaklardır: Belli gramatİk işievlerin çekiciliği, en son durağında, fiz y o l oj i k değer yargılannın ve ırksal koşulların çekiciliğidir. - Lod<e'un, idealann kökeniyle ilgili üstünl<örülü­ ğünü yadsımak için bu kadar yeter.

21

Causa Sui,** şimdiye dek düşünülmüş en iyi çelişkidir, bir çe­ şit mantıksal ırza geçme ve yapaylık: Oysa insanlığın aşın kibiri, derinliğine ve korkunç biçimde kendini tam bu saçmalığın içine soktu. "istem özgürlüğü", özlemi; en yüksek metafiziksel anla­ mıyla, yazık ki hala, yan eğitilmiş insanların kafalanna egemen; eylemlerinin tek tek sorumluluğunu taşıma özlemi ve Tanrıyı, dünyayı, şansı, toplumu onlar için sorumluluktan kurtarma öz­ lemi, tam bu c a u s a s u i özleminden, Münchhausen gözüpekli­ liğiyle, kendi saçlarından tutup, hiçliğin bataklığından kendini varlığa çekme özleminden aşağı kalmaz. Diyelim ki bu yolla her­ hangi biri bu ünlü özgür istem kavramının yontulmamış basitli­ ğinden öteye geçebiliyor, onu kafasından silip atıyor, ondan bu "aydınlanmasını" bir adım daha artırmasını istiyorum ve kafa­ sından bu yapay kavramın karşıtını da atıyor: Neden ve sonucun yanlış kullanılması demek olan "kısıtlı ismi" demek istiyorum. "Neden" ve "sonuç" doğal bilimcilerin yaptığı gibi (onlar gibi dü­ şüncelerini doğallaştıranların-) şeyleştirilmemeli; yürürlükteki mekanik aptallığa göre, neden, "sonuç" elde edilineeye dek bastı­ nr, iter; "neden" ve "sonuç", yalnızca saf kavramlar olarak iş gör­ meli, yani ad verme ve karşılıldı anlaşma amaayla, uzlaşımsal uyduruklar olarak; açıklama amacıyla değil. "Kendi-başına­ olan"da, "nedense! bağ", "zorunluluk", "psikolojik özgür olmayış" diye bir şey yok; orada sonuç, nedeni izlemiyor, "yasa" işiemiyor •

Türkçenin dil ailesi. (Çev. n.) " Kendi kendinin nedeni. (Çev. n.) 34


Felsefecilerin Önyargılan Üstüne

orada; nedeni, art arda gelmeyi, birbiri için olmayı, göreceliği, zorlanmayı, sayılı, yasayı, özgürlüğü, gerekçeyi, arnacı düzenle­ yen biziz; bu sirnge - dünyayı, "kendi başınayıruş" gibi şeylerin arasına kab.p karıştınrsak o zaman bir kez daha, her zamanki gi­ bi, yani mitolojik davranmış oluruz. "Özgür olmayan isteme" mi­ tolojidir: Aslında gerçek yaşarnda yalnızca güçlü ve zayıf isterne­ ler söz konusudur. - Bir düşünür "her nedensel bağı" ve "psikolo­ jik zorunluluğu" bir zorlama, gereksinme, boyun eğme yüküm­ lülüğü, baskı, kısıtlanma olarak duyarsa bu, hemen her zaman kendinde eksik olan bir şeyin belirtisidir: Böyle bir duyum alda­ tıodır - kişi kendini ele verir. Ve genellikle, gözlemlerirnde yanıl­ mıyorsam, "isteme kısıtlılığı", tümüyle iki zıt noktadan, ama hep derin bir kişisel yolla, sorun olaral< kavranıyor: Biri, ne pahasına olursa olsun kendi "sorumluluğundan", kendine olan inanan­ dan, çıkarlanyla ilgili kazandığı halelardan vazgeçınek istemez (budala ırklar bu sınıfa ait-) diğeri, tersine, hiçbir şeyden sorum­ lu olmayı, suçlu bulunmayı istemiyor, içindeki bir kendini aşağı görüşten çıkaral<, bunu başka yere kaydırabilmeyi istiyor. Bu so­ nuncular kitap yazdılclannda; bu günlerde suçlulardan yana ol­ ma alışkanlığındandır; bir tür toplumcu acırna en hoş maskeler­ dir. Ve aslında, isteme zayıflığının yazgıalığı, kendiıli şaşırtıcı bi­ çimde güzelleştirir, " l a r e l i g i o n d e l a s o u ffr a n c e h u ­ m a i n e " * olaral< sunabildiğinde kendini; bu onun "incelmiş zev­ kidir".

22.

Parmağını kötü yorumların, biçiınlerin üstüne koyma bela­ sından kurtularnayan eski bir filolog olarak beni bağışlayınız: Ama siz fizikçilerin o denli kibirle konuştuğu "doğanın yasaya uygunluğu" sanki - yorumlarınızın ve kötü "filolojinin" sayesin­ de vardır - bir olgu değildir, bir "metin" hlç değil; yalnızca bir ço­ cuksu insancıl düzenleme ve modem ruhun demokratil< güdüle­ rine fazlasıyla kolaylık gösteren anlam saptırması ı "Her yerde ya­ sa önünde eşitlik; doğa bu bal<ırndan farklı değil, bizden daha iyi durumda değil": Ondan ayrıcalıl<lı ve özerk her şeye, aynı zaman•

"insani ısnrabın dini." Nietzsche burada Hıristiyanlığı kastediyor. (Çev. n.l

35


İyinin ve Kötünün Ötesinde

da ve daha ince Tanrıtanımazlığa karşı kaba bir düşmanlık buldu­ ğumuz incelikli bir art düşünce, bir kez daha örtülmüş oluyor. N i D i e u , n i m a i t r e* - istediğimiz o; öyleyse "çok yaşa doğa yasa­ sı!" - öyle değil mi? Ama dediğim gibi, yorumdur bu, metin değil; biri çıkıp gelebilir, karşıt bir niyet ve yorumlama biçimiyle, aynı "doğa"yı, aynı görünüşler bakımından güç savlarının oldukça despotça, kayıtsızca, acımasızca sokuşturulrnasıyla anlarnlandıra­ bilir - gözlerinizin önüne, "gücü istemenin" tüm istisnasızlığının, koşulsuzluğunu öylesine canlı serip hemen her sözcüğün, "des­ potluk" sözcüğünün kendisinin bile, sonuçta kullanılmaz ya da zayıflatıcı ve yumuşatıo eğretileme"'* - çok insani biçimde - ola­ rak görünmesine yol açan yorumcu; ama yine de bu dünya üstü­ ne sizinl<inin aynısını söyleyen yani, dünyanın "zorunlu" ve "he­ saplanabilir" bir gidişi olduğunu ama bunun yasalann egemenli­ ğinden değil de mutlak olarak eksikliğinden ileri geldiğini, her gücün varmayı amaçladığı en uçtaki hedeflerine her an ulaşahil­ diğini ileri sürerek bitiren. Diyelim ki bu da yalnızca yorum - siz yeterince heveslisiniz karşı çıkmaya? - peki, böylesi daha iyi ya -

23.

Tüm psil<Oloji, şimdiye dek ahlaksal önyargılara ve korkulara takılıp kalmış: Derinlere inmeyi göze alamamış. Onu morfoloji olaral<, güç sisteminin gelişim öğretisi olaral< kavramak, benim kavradığım gibi - kimse bunu aldından bile geçirrnemiş: Şimdi­ ye dek yazılanların, şimdiye dek susulanların belirtisi olaral<, bi­ linmesine izin verildiği sürece. Ahlaksal önyargıların gücü, tinsel gücü en yüksek, görlinüşte soğuk ve önceden dayandığı düşün­ celerin en az olduğu dünyanın içinde derinden derine işliyor - ve bunu açıkça, zedeleyici, ket vurucu, kör edid ve çarpıtıcı biçimde yapıyor. Halis bir fızyo-psil<Oloji, araştırıcının yüreğindeki bilinç­ dışı dirençle savaşılmalıdır; araştırıonın kendine karşı çıkan bir "yüreği" vardır çünl<ü; "iyi" ve "kötü" itldlerinin karşılıklı bağım­ lılığı öğretisi, daha incelmiş ve ahlal<sız olarak, güçlü ve yiğit bir vicdanda sıkıntı ve bıkkınlık verir - daha da fazlası, tüm iyi itki­ lerin kötülerden türetilmesi öğretilmesi. Ama diyelim ki birisi, • Ne Tann ne efendi. (Çev. n.l Alm. Metapher. (Çev. n.)

••

36


Felsefecilerin Önyargılan Üstüne nefreti, luskançlık duygusunu, mal mülk tutkusu, egemen olma tutkusunu yaşamı koşullandiran duygular, yaşamın tüm ev işle­ rine* temel ve öz olarale bulunması gerekli bir şeyler olarak alsın, o zaman onlar yüceltilmelidir, eğer yaşam yüceltilecekse - bu gö­ ıiişünden dolayı, deniz tutmasından çektiği gibi çekecektir. Yine de bu varsayım, bu koskoca, hemen hemen yeni bir tehlikeli bil­ gi alanında, en tuhaf en aa verici olmaktan uzak - Niçin herke­ sin ondan uzalc kalması gerektiğinin gerçekten de yüz ayrı ge­ rekçesi vardır - becerebilene! Öte yandan, gemisi, eğer bu sulara itilmişse, iyi, hadi öyle olsun! Sıksın dişini şimdi! Gözlerini dört açsın! Sıkı sıkı yapışsın dümene! Dosdoğru ahiakın üzerine doğru gidiyoruz, ezip geçiyoruz, oraya dek seferimizi uzatmaya kalkışa­ ralc; belki de ahlakımızın geri kalanını hurda haş ediyoruz - ama kim umursar ki bizi! Yürekli seyyahlara ve seıiivencilere, hiçbir zaman daha derin bir sezgi dünyası kendini açmamış ki: ve psi­ kolog böylece "özveride bulunuyor" - Hiç de s a c r i f i z i o d e 1 1 ' i n t e 1 1 e t t o ** değil bu, tersi! - diğer bilimlerin varlığına hizmet ve hazırlık için, psikolojinin yeniden bilimlerin kraliçesi olarak tanınmasını en azından karşılıklı olarak isteyebilecek psilcoloji, şimdi yeniden temel sorunlara giden yoldur.***

• Nietzsdıe'nin kullanmayı sevdiği bir deyim: Gesamt-Haushalte des Lebens. (Çev. n.) " Zihnin özverisi. (Çev. n.) '" Filozoflar arasında ilk ve "benzeıi olmayan" psikolog olduğunu ileri sürer Nietzsche. (Çev. n.)

37


2 BÖLÜM


ÖZGÜR RUH 24.

O

s a n e t a s i m p l i c i t a s ! * Ne de tuhaf basitlilder ve sahte­ likler yaşıyor insan! İnsanın bir kez mucizeyi görebilecek

gözleri olunca, durmadan şaşınyor! Nasıl da çevremizdeki her şe­ yi aydınlık, özgür, kolay ve basit kılıyoruz! Duyumlanmıza bü­ tün derme çatmalığın, düşüncemize Tanrısal serseri sıçramalar yapma isteğinin ve yanlış çıkarımların girmesi için geçiş izni ver­ meyi nasıl da biliyoruz. Başından beri, hemen hemen kavrana­ maz bir özgürlük, düşüncesizlil<, temkinsizlik, bir yaşam yürekli­ liği ve şenliğinden tat almak için - yaşamdan tat almal< için, bil­ gisizliği korumaya nasıl da akıl erdirebiliyoruz? Ve yalnızca bu katı, sert bilgisizlik temelinde şimdiye dek bilgi yükseldi; çok da­ ha güçlü istemenin temeli üstündeki bilgi istemesi, bilmeıneyi, bilgisizliği, yaniışı isteme! Onun karşıtı olara!< değil de - daha in­ celmiş biçimi olarak! Hatta d i 1 bile burada, diğer yerlerde oldu­ ğu gibi, beceriksizliğinin üstesinden gelemiyor; yalnızca derece­ lenınenin, çeşit çeşit aşama inceliklerinin olduğu yerde karşıtlık­ tan söz ediyor; hatta şimdi bizim başa çıkılamaz "et ve kanıma" ait olan, derinlere kök salmış ahlal< Tartüfçülüğü, daha iyi bilen­ lerimizin bile sözlerini saptınr: Orada burada, kavrar da güleriz, en iyi bilimin en iyisinden bizi bu b a s i t 1 e ş t i r i 1 m i ş durumda tutmaya çalışmasına; istemeye istemeye yaniışı sevmesine, tü­ müyle yapay, yolunca yerdamınca uyduruk, düzmece dünyada yaşayan bir varlık olduğu için - yaşamayı sevmesiuel •

Ey kutsal basitlik (Çev. n.)

41


İyinin ve Kötünün ötesinde

25. Bu şenlikli girişin ardından ciddi bir söz işitilrnek ister: en cid­ di olana seslenecelc. Felsefeciler ve bilgi dostlan, açın gözünüzü,

şehit olmaktan sakının! "Hakikat isteği için" aa çekmekten! Hat­ ta kendinizi savunmaktanı Vicdanınızın tüm günahsızlığını, in­ ce yantutmazlığını bozar; sizi karşı çıkışlara ve kırmızı kumaşla­ ra direngen kılar, aptallaştınr, boğalaştınr; tehlikeyle, iftirayla, zan altında olmakla, sürülmekle ve hatta daha kötüsü sonuçla­ nyla savaşırken, sanki yeryüzünde hakikatİn koruyuculara ge­ reksinimi varmış gibi! Ve işte siz, siz en aaklı kılıkiarın şövalye­ leri* sevgili avareler, ruhun örümcek ağı örücüleri! Sonunda, ye­ terince öğrendiğiniz; haldı olup olmamanızın pek de önemi yok, şimdiye dek hiçbir filozof haklı olmadı ki savalann ve yargıçla­ rın önünde tüm debdebeli tavırlannızdan, kozalannızdan daha bir övülesi hakilcatçilik, özel sözcülderinizden, tuttuğunuz öğre­ tilerden sonra (arada bir kendinizden sonra) kondurduğunuz her küçük soru işaretinde bulunabilir! iyisi mi çekilin şöyle bir kena­ ra! Gidin saidayın kendinizi! Maskelerinizi ve incelmişliğinizi ta­ kının da yanlış anlaşılını Ya da biraz korkun! Ve bahçeyi unut­ mayın, altın çitlerle çevrili bahçeyil Çevrenizdeki insanlara bir bahçeymiş gibi sahip çılcın - ya da suların üstündeki müzik, gün batımına doğru, günün anımsamalara döndüğü; - iyi bir yalnız­ lık seçin, özgür, uçarı, kolay yalnızlılc, size de böylece bir anlamıy­ la iyi kalma haldeını versin! Ne zehirli, ne hileci, ne kötü yapıyor herkesi; gözler önüne serilmiş güçle yürütülemeyen her uzun sa­ vaş! Nasıl da kişisel kılıyor insanı, bir uzun korku, uzun bir süre düşmanı kullanaralc, olası bir düşmanı! Bu toplumdan sürülmüş­ ler, bu uzun süre izlenmiş, kötü biçimde saldınya uğramışlar aynca zorlanmış münzeviler. Spinozalar ve Giordano Brunolar eninde sonunda hep, en yüce tinsellik maskesi arkasında, belli kendimleri bile bilmeden, incelmiş intikamcılara, zehir hazırlayı­ cılara dönüşüyorlar (Spinoza'nın ahlakını ve ilahiyatının temeli­ ni açın bakın da görün!). - Bir felsefecinin şaşmaz biçimde felsefi mizalı duygusunu yitirişinin işareti olan ahialesal öfkenin yon­ tulmamışlığından söz etmeyelim. Felsefecinin şehit olması, "ha­ kilcat için kurban olma"sı, içinde bulunana kışkırtıcıyı, gösterişçi •

Don Kişot'a ithafen. (Çev. n.)

42


Özgür Ruh

artisti ortaya çıkarmaya zorluyor; eğer biri onu şimdiye dek ar­ tistik merakla seyretmişse, birçok felsefeciyle ilgili olarak, tehli­ keli bir isteği kolaylıkla kavrayacak, ondaki çöküntüyü bir kez daha görecek ("şehitliğe" doğru çöküntü, sahneye, kürsü çığırt­ kanlığına). Ancak böyle bir istekle görülecek şeyin ne olduğu açık olmalı: Yalnızca satir dramı mı* yalnızca ek bir komik piye­ si mi, yalnızca uzun gerçek trajedinin sonuna gelindiğinin sürüp giden bir kanıtı mı: Her felsefenin daha doğuşunda uzun bir tra­ jedi olduğunu varsayarak. -

26.

Her seçkin insan, güdüsel olarak, kalabalıktan, çokluktan, ço­ ğunluktan k u r t u l d u ğ u , onlardan ayrı biri olarak, kural "adamları"nı unutabildiği, sığinacağı kalesinin ve gizliliğin peşin­ de koşar: Büyük ve apayrı anlamıyla bilen biri olarak, daha güç­ lü bir güdüyle doğrudan doğruya bu kural "adam"a çarpacağı bir durumun dışında. insanlarla alışverişinde, arada sırada gam ve kasavetin bütün renl<leriyle, usancın, duygudaşlığın, iç karartısı­ nın, yalnızlığın yeşil ve grisiyle menevişlenmeyen biri, kesinlikle yüksek zevkli, insan olmayan biri, diyelim ki o, bütün yükü ve neşesizliği isteyerek üstlenmiyor; sürekli olarak kaçınıyar bun­ dan, dediğim gibi, sessiz ve gururlu kalesinde gizleniyor; o zaman bir şey kesinleşir: O, bilgi için yaratılmamış, bilgi onun alnına ya­ zılmamıştır. Eğer öyle olsaydı, bir gün kendine şunu söylerdi: "Şeytan benim aklımı almış! Kural, kuraldışı olmaktan daha il­ ginçtir - yani benden, ben ayrıktan! - ve aşağı inerdi, her şeyden önce, "içeri" girerdi. O r t a 1 a m a bir insan üstünde uzun ve ciddi araştırma ve bu amaçla birçok maskeleme, kendini yenme içten­ lik ve kötü ilişki - her ilişki kötü ilişkidir, eşit olanların ilişkisi dı­ şında -: İşte bu her felsefecinin yaşam tarihinin zorunlu parçası­ nı oluşturuyor; belki de en kabul edilmez, en pis kokulu, en ha­ yal kırıklığına uğratıcı parçası. Eğer şanslıysa, bilginin kısmetli çocuğuna yakıştığınca, görevinden uygun kısaltmalara başlaya­ cak - Klinikleri demek istemiyorum, hani şu hayvanın, "kural'ın • Bir kişi ya da bir toplumla alay edilmeye, bir düşüncenin zavallılığını göstermeye çalışı­ lan drama (Çev. n.)

43


İyinin ve Kötünün Ötesinde

kendisini tanıyan, böylece de bir ölçüde tinsellik ve heves, kendi­ lerinden ve kendi benzerlerinden söz etmeye götürür onlan g ö z 1 e r ö n ü n d e : - Kimi zaman gübrelerin arasında olduğu gi­ bi yuvadansalar da Kinizrn, bayağı ruhların narnusluluğa, yaklaş­ tığı tek form, daha yüksek insan, her kaba ya da incelmiş kiniz­ me kulak verip dinlerneli; lcutlarnalı kendini, utanrnaz bir şalda­ ban ya da bilimsel satir adamı, önünde sesini duyurduğun. Bü­ yüyle til<sintinin, birbirine kanştığı dururnlar da vardır: Yüzyılın en derin, en keskin, belki de en ldrli insanında, Abbe Galiani* gi­ bi birinde - Voltaire'den çok daha derindi, sonuç olarak da epey suskundu. Sık sık oluyor daha önceden belirtildiği gibi, bilimsel bir kafa maymun gövdesi üstüne konduruluyor, incelrniş, sıra­ dan olmayan bir anlayış, aşağılık bir ruhta, hiç de, seyrek olma­ yan bir olay, özellikle doktorun, ahlak fızyologlannın arasında. Ve çileden çıkmamış, üstelik zararsız biıi, insanlardan, iki gerek­ sinmesi olan bir mide ve tek gereksinmesi olan kafa olaral< söz et­ tiğinde, insan yapıp etmelerinin tek ve asıl güdüsünü açlık, şeh­ vet, boşlul< olaral< görüp, araştırarak görrnek i s t e d iğ i n d e ; kı­ saca, insandan "kötü" olarak söz ettiğinde - beter olaral< bile de­ ğil - bilgiyi seven, özenle, incelilderini yal<alarnaya çalışarak din­ lerneli, nerede öfkesiz insan ve daima kendi düşleriyle kendini (ya da kendinin yerine Tanrıyı ya da toplumu) parçalayıp lirne li­ me eden, belki ahlak açısından, gülen birinden ve kendinden hoşnut satirden daha yüksek bir yerde; bir öteld anlamıyla ise, daha alışılmış, daha kayıtsız daha az öğretici bir durum. Kimse öf­ keli insan kadar çok y a 1 a n söyleyemez. -

Zl. Anlaşılması zor: özellikle insan, başka türlü yaşayan ve düşü­ nen insanlar arasında g a n g a s r o t a g a t i 'yi** düşünüp yaşadı­ ğında, yani k u r m a g a t i ' yi*** ya da en iyisi "kurbağanın yürü•

Abbe Ferdinant Ga!Jient (1828-87) İtalyan yazar ve ekonomist (Çev. n.) Buradaki Sanskritçe sözcükler, Nietzsche'nin özgün metninde yanlış yazılmış. W. Kauf­ mann'ın İnı,rilizce çevirisinde de düzeltme var (Basic Writings ifNietzsche, New York: The modern Library, 1968), ben bu düzeltilmiş sözcükleri kullandım. Gati: Yürüme biçimi. Srota: Nehir akışı. Ganga: Ganj Nehri. Sözcük, "Ganj Nehri akar­ ken" anlamında. (Çev. n.) "" Kaplumbağa yürürken. (Çev. n.) ••

44


Özgür Ruh yüşüne göre" m o n d e i k a g a t i 'yi* - açıkça "zor anlaşılrnak" için elimden geleni yapıyorum.

-

İnsan, bir yorum inceliğindeki iyi

niyet için yürekten şül<ran duymalı, "iyi dostlar"a gelince de dai­ ma çok tembel olma hakkına sahip olduğuna inanan! Başından beri, yanlış anlaşılınaya yer vermekle, imkan bırakmakla, iyi ya­ pan: insan gülebilir de: - Ya da tümüyle kurtulabilir onlardan, bu iyi dostlardan - ve güler yine de!

28. Bir dilden bir başka dile çeviride en zor olan şey, anlatım biçi­ minin temposudur: Irk karakterinin temelinde ya da fızyoloji di­ liyle söylersek, "metabolizma"sının ortalama temposunda bili­ nen namusluca yapılma niyetini taşıyan, asıllarm istemeksizin basitleştirilmeleri olan çevriler var, hemen hemen yanlıştırlar çünlcü yürekli ve sevinçli çevrilemiyor; şeylerde ve sözcüklerde­ ki tüm tehlikeleri aşıp ortadan kalkmasına yardım ediyor. Al­ manlar dillerindeki p r e s t o 'yu** pek beceremezler: Buradan de­ nilebilir ki özgür düşüncenin, özgür ruhlu düşüncenin en keyifli en atılgan nüanslanndan çoğunu. Soytan ve satir yabanodır on­ lara, bedenen ve vicdanen Aristophanes ve Petronius'u çevire­ mezler. Bütün tantanalı, yapışkan, ağırbaşlı - kaba saba, can sıkı­ cı, dallı budaldı, zorluklar taşıyan, sert katı anlatım biçimlerini Almanlar zengin çeşitliliğiyle geliştirdi - bağışlayın beni ama Go­ ethe'nin düzyazısı bile, katılığın ve şıldığın kanşımıyla, bu kura­ lın dışında değil; ait olduğu eski iyi zaman'ın aynası. Alman zev­ kinin ifadesi olarak, hala "Alman zevki"nin olduğu zamanın: Bir rokoko zevki, m o r i b u s e t a r t i b u s . **" Lessing, farldı bir ör­ nek yarattı, çok şeyi anlamış, çok şeyde ustalaşmış oyuncu kişili­ ği sayesinde: Bayle'nin**** çevirmeni olması boşuna değildi. Dide­ rot ve Voltaire'in, dahası Romalı komedyenlerin yanına kaçmalc­ tan hoşlanırdı: - Lessing, t e m p o olarale da özgürlüğü seviyordu, Almanya'dan kaçmayı. Ama nasıl oldu da Alman dili, bir Les­ sing'in dünyasında bile, P r i n c i p i e 'sinde***** Floransa'nın ince ' Kaplumbağa yüriiyüşü. (Çev. n.) '" Hızlı tempo. (Çev. n.) '" Ahlak ve sanatta (Çev. n.) ""' Pieıre Bayle (1647-1706) 18. yy."ın ünlü bir düşünürü. (Çev. n.) ..... Prens. (Çev. n.)

45


İyinin ve Kötünün ötesinde kuru havasına götürüp, en ciddi olayı, gürültücü a l l e g r i s s i ­ m o * olarak ortaya koymadan edemeyen: Göze aldığı şeytanca bir karşıtlık duygusu olmaksızın Machiavelli'nin temposuna öy­ lcündü - Düşünceler, uzun, zor, sert, çetin, tehlikeli ve dörtnala bir tempo, en iyisi kaprisli

şaka Sonunda, Petronius'un Almanca

çevirisine kalkışan, şimdiye dek müzisyenlerin sahip olduğun­ dan daha büyük ölçüde buluşlarda, düşüncelerde, sözcüklerde presto ustası olan: - Hastalıklı kötü dünyanın, "eski dünyanın" bi­ le, bütün bataldığı ona vız gelir; insanın onunkine benzer, fırtına gibi ayaklara, soluğa, hızlı esişe, her şeyi koşturarak sağlıl<lı kılan, rüzgann özgürleştirici, alaycı gülümsemesine sahipse. Aristopha­ nes'e gelince, onun yüzü suyu hürrnetine, tüm eski Yunanı bağış­ layabildiğimiz, nuriandıncı ve tamamlayıcı ruh; tabii burada, ba­ ğışlanacal< ve nurlandınlacal< şeyin ne olduğunun tüm derinli­ ğiyle kavrandığını varsayıyoruz: - P 1 a t o n 'un gizliliği ve s f e n k s i kişiliği üstüne mutlu olarak korunmuş ve p e t i t f a ­ i t 'den** daha fazla düşündürücü bir şey bilmiyorum: Ölüm döşe­ ğinde yastığının altında ne İncil'le, ne Mısır'la, Pythagoras'la, ne Platon'la ilgili bir şey bulundu - yalnızca Aristophanes. Bir Platon bile yaşama nasıl tahammül etti - hayır dediği Yunan yaşamına - bir Aristophanes'siz.

29. En aziann işidir bağımsız olmale - güçlü olanlann ayncalığı­ dır. Ve buna kalkışan, buna en fazla haldn olan ama zorlanma­ dan; bu da gösteriyor ki bir olasılıl<la, yalnızca güçlü değil, aynca taşkınlığa kalkışıyor. Labirente yönelen böyle bir hayatın getir­ diği tehlikeleri bir kez çoğaltır; bu tehlikelerin en küçüğü, hiç kimsenin nasıl ve nerede yoldan çıkacağını, başkalanndan kapa­ cağını, Minotauros*** vicdanıyla dilim dilim doğranacağını gö­ züyle görememesi. Eğer böyle biri yok olup giderse bu, insan an­ layışının çok uzağında olup biter. Ne duyulur, ne yürek sızlatır: ve artık geri dönemez! insaniann aamasına bile geri dönemez artıl<! ' En çabuk, en canlı biçimde. (Çev. n.) " Küçük olgu. (Çev. n.) "' Yunan mitolojisinde Minos'un boğası anlamında, insan bedenli, boğa başlı. (Çev. n.)

46


Özgür Ruh

30. En yüksek sezgilerimiz, alımaldık gibi, belli koşullar altında suç gibi gelmeli kulağa - gelrnek zorunda da izin verilmeden, do­ ğalan ve şartlanmışlan uygun olmayanlarca işitildiklerinde, iç­ rek ve dışrak* ayırımı, önceki filozoflarca, Hintlilerce, Yunanlılar, İranlılar ve Müslürnanlarca da kısa eşitliğe ve eşit haldara d e ğ i I de sıralanma düzenine** inananlarca yapıldığı gibi - dışral< yal<­ laşırn, içten değil de dıştan gelen, görrnede, değer biçrnede, ölç­ rnede, yargılamada değil: Aslında olan şu, dışral< yaklaşım şeyle­

ri aşağıdan görür - içrek ise, y u k a r ı d a n bal<ar. Trajedinin bile, trajil< işleyişini durdurduğu ruh yükseklilderi vardır ve dünya­ nın tüm acılarını bir araya toplayarak, kim görünüşünün zorun­ lu olarak bizi ayartıp acımaya zorlayıp zorlarnadığına karar ver­ meye kalkar da bu aayı iki katına çıl<arır? Yüksek türden bir in­ sana besin ya da serinietki olan şey, daha farklı, aşağı türden bi­ rine adeta zehir olabilir. Sıradan insanın erdenıleri, filozof için kötülük ve zayıflıl< anlamına gelebilir; yüksek türden insan soy­ suzlaşıp yok olup gittiğinde, batmış olduğu daha aşağı dünyada bulunanların ona bir aziz gibi saygı göstermek zorunda olduğu özellikler kazandırılabilecektir. Ruh ve sağlık için daha aşağı ya­ şama kuvvetlerine ya da daha yüksek ve daha güçlülerine hiz­ met etmesine bağlı olaral<, birbirine karşıt değer taşıyan kitaplar vardır: ilk durumdal<iler, tehlikeli, bozguncu, un ufak edici kitap­ lardır: İkincilerse, çağncıların en cesur olanları cesaretlerine çağı­ ran çığlıldarıdır. Herkes için olan kitaplar her zaman pis kokan kitaplardır: Küçük insaniann kokusu sinmiştir onlara. Halkın ye­ diği içtiği, hatta tapındığı yerlerin !<akması alışılmış bir şeydir. Eğer insan terniz hava aimai< istiyorsa, kiliseye gitrnernelidir. -

31. Gençlil< yıllarında, hayattan elde ettiğimiz en iyi şeyi oluşturan şu ince ayrıntı sanatından yoksun olaral< saygı duyarız, hor görürüz ve bu biçimde gafil avianmış insanın ve şeylerin kefare•

Esoterisdı-exoterisch. Esoterisch, içrek, eski Yunanca kökenli bir sözcük Yalnızca, küçük bir çevreyi, topluluğu ilgilendiren anlamında. Dışrak, bu sözcüğün zıddt (Çev. n.) " "Rangordnung", Nietzsche'nin sık kullandığı bir söz. Rütbe derecesi, üstlük, astlık ilişkile­ ri anlamında. (Çev. n.) 47


İyinin ve Kötünün Ötesinde tini ucuz biçimde aamasızca, evet ve hayırla ödememiz gerekti­ ğini düşünürüz. Her şey öylesine yönlendirilir ki sahici yaşama sanatçılarının yaptığı gibi, duygularına biraz sanat katınayı öğre­ nince, yapay olanı denemeye kalkışıncaya dek, beğenilerin en kötüsü, koşulsuz olanın beğenisi, gaddarca alaya alınır, kötüye kullanılır. Genişliğin özelliği olan hiddet ve saygı, insanlara ve şeylere kalpazanlıl< yapıp onlardan öfkesini çıl<armadıl<ça huzur bulmaz görünüyor. - Gençliğin kendisi, biraz kalpazanlık ve do­ landırıcılıktır da. Sorıralan, genç ruh, her çeşit hayal kınldığının cefasıyla, sonunda kuşkulu bir biçimde kendine karşı çıkar; haJ.a sıcak ve valışidir, kuşkusu ve vicdan azabında da: Nasıl da kızgın­ dır kendine şimdi! Nasıl da sabırsızca parçalar kendini! Uzun sür­ müş körlüğünün intikamını nasıl da alır, sanld bu körlük kendi iradesiyle olmuş gibi! Bu geçişte insan kendini, kendi duygulan­ na güvenmeyerek cezalandınr; coşkusuna kuşkulanyla işkence eder; gerçekten de insan, terniz bir vicdanı bile bir tehlike gibi duyar, sanld o bir kendini örtme yolu ve daha ince bir namuslu­ luğun yorgunluğuymuş gibi ve her şeyden önce, taraf olur insan, ilkelee taraf olur, "g e n ç 1 i ğ e k a r ş ı ! - Bir on yıl sonra: Anlar, bütün bunlar da - haJ.a gençliktil

32 İnsanlık tarihinin en uzun dönemi boyunca - - tarih öncesi dönem diyoruz buna - bir eylemin değeri ya da değer dışı oluşu sonuçlanndan türetilmiş: Eylemin kendisi, kaynağı kadar az göz önüne alınmış: Oysa, bugün Çin'de aşağı yukarı olduğu gibi ödül­ lendirme ya da kepaze etme çocuktan ana babasına uzanıyor; in­ sana bir eylernin iyi ya da kötü oluşunu düşündüren başanrun ya da başansızlığın geriye doğru işleyen gücüdür. Bu döneme insan­ lığın ahlal< öncesi dönemi diyelim: "Kendini bil" buyruğu o za­ manlar bilinmiyordu. Son on bin yılda, insan adım adım dünya­ mn birkaç büyük bölgesinde, sonuçlannın değil de kaynağının eylemin değerini belirlediği görüşüne erişti: Bütününde, bir bü­ yük olaydır bu, görüş ve ölçütlerin önemli biçimde incelenmesi­ ni içerir, aristokratil< değer egemenliğinin ve "kaynağa" olan inancın bilinçsiz sonucudur; dar anlamıyla, ahlal<sal diyebileceği­ miz bir dönemin işaretidir: Kendirniz hakkında bilgi elde etmek

48


Özgür Ruh

için ilk çabadır. Sonuçlar yerine kaynak Nasıl da tersine döndü­ rülmüş bir açı.* Kesiniilde bir uzun kavgalar ve bocalamalarla eri­ şiimiş tersine dönüş! Elbette: Uğursuz bir yeni kör inanç, bir tu­ haf yorum darlığı böylece egemen olur. Bir eylemin kaynağı, en belirgin anlamıyla, niyetin kaynağı olarak yorumlanır; bir eyle­ rnin değerinin, niyetİn değerinde bulunduğu konusunda karara vanlır. Eylemin tüm kaynağı ve ön tarihi olarak niyet: Hemen hemen son zamanlara dek önyargı, ahlaksal övgüye, yergiye, yargıya ve yeryüzündeki felsefeye egemen olmuştur. - Ama bu­ gün, bir kez daha tersine dönüş ve değerlerin temelden değişme­ si konusunda, insanın kendisinin bir daha ineelerup derinleştiril­ mesinden kalkarak, bir zorunluğa erişmedik mi? - Ahiale Ötesi olarak olumsuzca nitelendirilmesi gereken bir dönernin eşiğinde dunnuyar muyuz? Bugün en azından, biz ahialedışı kalanların eylemi belirleyen değerin kesinlikle niyetsel olmayanda bulun­ duğundan kuşkumuz var; öte yandan, bütün niyetselliği, bütün görünebilirliği, bilinebilirliği, bilincinde olunabilirliği hala yüze­ yine ve derisine aittir - her deri gibi bir gizi söyler bize ama daha fazlasını da saldar. Kısaca, niyetin yalnızca hala yorum gerektiren işaret ve belirti olduğuna inanırız; üstelik, birçok şey gösterdiğin­ den, bu işaretin kendi başına pek anlamı kalmıyor - geleneksel anlamıyla ahlaka, niyetler ahlakının bir önyargı, belki de bir ace­ lecilik, bir iğretilik, astrolojinin ve simyanın ilgi alanında bir şey olduğuna inanının ama her durumda bir şeyler aşılmalıdır. Alı­ lalun aşılması, kesin anlamda ahiakın kendi kendini aşması: Bu ad, ruhun yaşam dolu denele taşı olarale, bugünün en ince, en na­ muslu, ayrıca en kötülükçü vicdanı için ayrılmış, uzun, gizli bir çalışmanın adı olmalı. -

33.

Başka yolu yok: Kendini verme, en yalonı için özveride bu­ lunma duyguları, tüm kendini yadsıma ahlalo, acımasızca sorgu­ ya çekilip yargı önüne çıkarılmalı: Bugün, sanatın erkeldiğinin yok edilmesi için yeterince ayartıcı olan terniz bir vicdan oluştur­ maya yönelik estetiği ondan aşağı kalmaz. Şu, "kendim için de' Perspektif. Nietzsche"nin ahlak felsefesinde can alıcı önem taşıyan bu terimi uygun düş­ tüğü yerlerde "açı" olarak çeviriyorum (Çev. n.)

49


İyinin ve Kötünün ötesinde ğil", ''bir başkası için" duygulannda çok fazla büyü ve şeker var; bu noktada çifte kurunhılu olup sormaya gerek yok: "Yoksa bun­ lar birer a y a r t m a olmasın sakın?" - Onları hoşnut kılan - on­ lara sahip olanlan ve meyvelerinin tadını çıkaranlan ve de düpe­ düz seyircileri - bu onlar adına kullanabilecekleri bir tartışma da­ yanağı sağlamıyor, bizi dikkatli olmaya çağırıyor. Hadi dikkatli olalım öyleyse!

34. Bugün hangi felsefi konumda olursanız olun: Her konumdan görülenin, yaşadığırmza inandığımız dünyanın ya n l ı ş l ı ğ ı ol­ duğu, gözümüzle yakalayabileceğimiz en emin, en sağlam olgu­ sudur: - Aldatıcı bir, "şeylerin özü" ill<esi üstüne varsayımlar yü­ rütmeye ayartılmamıza, sebep üstüne sebep buluruz. Ama kim, düşüncemizin kendisini, yani, "tini" dünyanın yanlışlığından so­ rumlu tutarsa - bu namuslu çıkış yolu, her bilinçli ya da bilinçsiz a d v o c a t u s d e i 'nin* yürüdüğü -: kim bu dünyayı, uzay, za­ man, form, hareketiyle yanlış bir çıkarım olaral< alırsa: Böyle bi­ rinin en azından, sonunda bütün düşüncelerin kendisine güven­ memeyi öğrenmek için iyi bir sebebi olur: Düşünme değil miydi bize en büyük muzipliği yapan? Ve şimdiye dek yapmış olduğu şeyi sürdüremeyeceğinin ne gibi bir güvencesi olabilir? Tüm dd­ diyetle: Düşünürlerin masumluğunun doleunaldı ve derin saygı uyandına bir yanı var, onların namuslu yanıt isteğiyle bilincin karşısına çıkmasına izin veren: Örneğin, onun "gerçek" olup ol­ madığı, niçin dış dünyayı kararlı bir biçimde uzal<ta tuttuğu ve bu türden diğer sorular, "dolaysız kesinlikler"e olan inanç, biz fel­ sefecilere onur veren bir ahlal< çocuksuluğudur: Oysa - yalnızca ahlal<sal insan olmamalıyız. Ahlal<ın dışında bir inanç, bize pek onur vermeyen bir ahmaldıktır! Buıjuva yaşamında her zaman hazır olan kuşku, "kötü karakter"in işareti sayılabilir ve ahlaksız­ ca yapılan şeylere dahil edilir: Buraya, aramıza buıjuva dünyası­ nın ve onun evet ve hayırlarının ötesine - akılsızlığımızı önle­ mek zorunda olacak ve diyecek: Şimdiye dek yeryüzünde en iyi alaya alınmış biri olaral< felsefecinin "kötü karakter" üstünde •

Tanrının Avukatı, Advocatus diaboli, "şeytarun avukatı"na benzer olarak. (Çev. n.)

50


Özgür Ruh hakkı vardır - bugün kuşkulanma görevi vardır; her kuşku uçu­ rumundan en kötülükçü biçimde şaşı bakmak - Bağışlayın be­ ni, bu çizdiğim karanlık karikatür ve şakacı sözlerim için: Ben kendim uzun yıllar, önce farklı düşünmeyi öğrendim, aldatma ve aldanma konularında farklı yargılarda bulunmayı; en azın­ dan bir çift böğür darbesini, felsefecilerin aldatılmaya karşı onunla direndikleri; kör hiddet için saldı tutuyorum. Niçin ol­ masın? Haldkatin, görünüşten daha değerli olduğu bir ahlal< ön­ yargısından başka bir şey değil; hatta dünyada var olan en kötü kanıtlanmış varsayım. En azından şu kadarı kabul edilsin: Açısal değerlendirmeler ve görünebilirlik* olmasaydı, hiç hayat olma­ yacaktı ve eğer, bazı felsefecilerin erdemli coşkulan ve beceril<­ sizlikleriyle, "görünen dünya" tümüyle ortadan kaldırılmak is­ tenseydi, şimdi diyelim ki bunu yapabildiniz - en azından sizin "hakikatinize" hiçbir şey kalmayacaktı. Evet, "hakikat" ve "hata" arasındaki temel zıtlığı varsaymaya bizi zorlayan nedir? Sanki daha aydınlık ve daha karanlık gölgeler ve görünüşün tüm ton­ larının, ressamların diliyle söyleyerek, farldı valeur'ler"* gibi, gö­ rünürlüğün dereceleri olduğunu varsaymak yatmıyor mu? Ni­ çin bizi ilgilendiren dünya bir uyduruk olmasın? Ve biri çıkıp sorarsa: "Uydurul<, yazanna ait değil mi?" - Basitçe yanıtlanama­ yacalc Niçin? Bu "ait olma" uyduruğa ait değil midir? Yüklem ve nesneye olduğu gibi özneye karşı da bundan böyle biraz alaycı olmamıza izin var mı? Felsefeciler gramere olan inançlarının üs­ tüne çıkmayacaklar mı? Mürebbiyelere saygılanmızla: Ama ar­ tık mürebbiyelere olan inancı yadsıma zamanı gelmedi mi felse­ fenin? -

35. Ey V o 1 t a i r e ! Ey beşeriyet! Ey saçma sapanlık! "Haldkatle", hakikatİn a r a ş t ı r ı l m a s ı y l a ilgili bir şey var; insan çok fazla insani olarak giderse üstüne - i l n e c h e r c h e l e v r a i q u e p o u r f a i r e 1 e b i e n *** - bahse girerim, hiçbir şey bulamaya­ cak! •

•·

•••

Perspektivischer Sehatzungen und Scheinbarkeit. (Çev. n.) Değer. (Çev. n.) Hakikati yalnızca iyilik yapma!< için arar. (Çev. n.)

51


İyinin ve Kötünün Ötesinde

36. Diyelim ki arzu ve tutkular dünyanuzın dışında, başka hiçbir şey gerçek olarak "verilmiyor" bize, güdülerirnizin gerçekliği dı­ şında, başka bir gerçekliğe çıkıp inemiyoruz - o zaman düşünme, yalnızca bu güdülerimizin arasındaki ilişki olur, bu "verilen"in benzerinden kalkarak, şu mekanik (ya da "maddesel") dünyayı anlamada y e t e r 1 i olup olmadığını araştırıp sorular sormaya izin verilmiyar mu? Bir aldanım; "görüntü", "tasanm" (Berkeleyd Schopenhauera anlamıyla) değil, demek istediğim, etkimizle ay­ nı gerçeklik derecesine sahip - her şeyin dallanıp budal<lanıp or­ ganik sürecin dallanıp budaklanmalarından ve gelişimlerinden önce (daha akla uygun, daha yumuşak ve daha zayıf olaralc) daha bir güçlü birlik içinde bulunduğu etki dünyasının daha bir ill<el formunu; bütün organil< işievlerin haia sentetik olarak kendi dü­ zenleme, sindirim, beslenme, boşaltım ve metabolizmasıyla iç içe bulunduğu bir tür güdü yaşamını - yaşama öncesi yaşamı söyle­ mek istiyorum. Sonunda, bu araştırınayı yapmaya izin veriliyor: Yönetim vicdanı buyuruyor bunu. Bir etkiyle yetinen araştırma en uç sınırıanna değin (saçmalama noktasına değin, denilebilir, izin verirseniz) zorlanmadıkça, çeşitli nedenseiliider varsayma­ malı. Bugünlerde yoksun kalmayı bildiğimiz bir yöntem ahlakı bu; - tanımından gelir matematikçiterin söylediği gibi, soru so­ nunda, isterneyi gerçekten e t k i n olaral< tanıyıp tanımama, iste­ menin nedenselliğine inanıp inanmamamız sorusu oluyor. Eğer böyle yaparsak - temelde buna inancımız nedenselliğin kendisi­ ne olan inanamızdır - o zaman, istemenin nedenselliğinin hipo­ tetik olaral< tek olduğunu ileri süren bir araştırma yapmalıyız. "is­ teme", doğal olaral<, yalnızca "isteme"yi etkileyebilir - "madde"si­ ni değil ("sinirleri", örneğin): Kısaca, nerede "etldler" tanınıyorsa, orada istemenin isterneyi etldleyip etl<ilemediği varsayımını or­ tadan atmalı - ve bütün mekanik olayların onlara kuvvet olarak etld etmedikçe, istemenin etkileri olmadığını - son olarak, diye­ lim

ki, tüm güdüsel yaşamımızı tek bir temel isteme formunun

dallanıp budaklanaral< gelişimi açısından açıklamayı başardık yani güç istemenin, k e n d i kuramında olduğu gibi diyelim ki tüm organik işlevler bu güç istemine indirgenebiliyor, onda üre­ me ve beslenme sorununun çözümü bulunabiliyor - tek bir so­ run o zaman, bütün etkin kuvveti, kuşkuya yer bırakmaksızın 52


Özgür Ruh g ü ç i s t e m i olarak belirleme hakkı kazarulmış olur. İçten ba­ kıldığında, dünyanın "kavranabilir karakterine" göre tanımlan­ mış dünyanın - "güç sistemi"nden başka bir şey olmadığı göriiiür.

�"Nasıl? Sıradan konuşmak değil mi: Tanrı yadsındı ama şey­ tan değil -?" Tersine! Tersine dostlarım! Şeytandır sizi böyle sıra­ dan konuşturanı -

38. Son zamanlarda, yeni zamanların çokyönlü ışığı altında, Fran­ sız devriminde olup biten, şu tüyler ürpertici ve yakından bakıl­ dığında gereksiz kaba komedide, ama belli bir uzaldıktan, uzun süredir ve tutkuyla kendi öfkeleri ve coşkularıyla yonımlarının altında, m e t i n y i t i p g i d i n c e y e d e k y o r u m l a y a n , Av­ nıpa'nın dört bir yanından soylu ve hevesli seyircisiyle: Böylece, sonral<i soylu bir kuşak bir kez daha tüm geçmişi yanlış aniaya­ bilir ve belki yalnızca bu yolla görünüşüne katlanabilir - Ya da şöyle: Şu anda olup biten bu değil mi? Şimdi biz bu "soylu sonra­ ki kuşak" değil miyiz? Ve şimdi tam zamanı değil mi bunu anla­ dığımız sürece - bu bitişin?

39. Kimse bir öğretiyi öyle kolayca, yalnız insanları mutlu ya da erdemli kıldığı için doğru saymaz. Belki sevimli "idealistlerin" dı­ şında, hani iyiye, hal<ikate, güzele bayılıp da golcülüğünde her çeşit pılı pırtının, hantallığının karman çorman yüzmesine izin veren. Mutluluk ve erdem birer gerekçe olamazlar. Ama insanlar hatta ternl<inli olanları bile, mutsuzluk veren, şeytana uyduran şeyin pek de karşıt gerçelder olmayacağını memnuniyetle unu­ turlar. Bazı şeyler doğru olabilir: Aynı zamanda en yüksek dere­ cede zararlı ve tehlikeliyken de; hatta, onu tümüyle bilenlerin ortadan kalkacağı varlığın temel özelliği olabilir, - bu dunımda bir tinin gücü, tahammül edebildiği "haldkat"in miktarıyla öl­ çülmelidir; daha açıl<ça söylersek, sulandırmak, örtmek, tatlılaş53


İyinin ve Kötünün ötesinde

tırmak, budalalaştırmalc, saptırmak zorunda olduklan miktarla Ama hiç kuşku yok ki hal<ikatin belli parçalarının lceşfi için kö­ tü ve mutsuz olan yeğlenir, daha yüksek bir başan olasılığıyla: ­ mutlu olan kötüden söz etmezsek, - ahlakçılann sessizliğe görn­ dülderi bir tür. Belki de sertlik ve kumazlık, güçlü, bağımsız ru­ hun ve felsefenin ortaya çıkması için, bir alcademisyen için, bir övgü, halclı olarale bir övgü alan, ince yumuşak alttan alan uslu­ luğa ve şeylerin hafıfe alma sanatına göre, daha yeğlenir koşullar oluşturur. Her şeyden önce, "felsefed" kavramını kitaplar yazan felsefeciyle - ya da kendi felsefesini kitaplarda yürüten felsefey­ le sınırlandırmadan! - Özgür ruhlu felsefeci imgesinin son bir özelliği de Stendhal tarafından veriliyor, onu Alman beğenisiyle ilgili olarale vurgulamadan geçmek istemiyorum: - çünkü Al­ man beğenisine karşı çıkıyor. "Pour etre bon philosophe" diyor, bu son büyük psikolog, "il faut etre see, dair, sans illusion. Un banquier, qui a fait fortune, a une partie du caractere requis pour faire des decouvertes en philosophie, c'est-a. dire pour voir dair dans ce qui est."*

40. Derin olan her şey maskeyi sever; en derin olan hele, tasvir­ den ve benzetmeden nefret eder. Bunun zıddı, önce Tanrı utana­ nın uygun bir maskelenmesi olmamalı mıydı? Tartışılması ge­ rekli bir soru. Herhangi bir mistik, böyle bir şeyi düşünmeye kal­ kışmasaydı tuhaf olacaktı. İnsanın bir kabalığı gömmek ve tanın­ maz kılmakla iyi yaptığı ince olaylar vardır; yine öyle aşk ve abartılmış eli açıklık davranışları vardır; işte böyle davranışlara tanıle olanlara sopayı alıp bir güzel dayale ziyafeti çelemek evla­ dır; bellekleri karışsın diye. Kimileri kendi belleklerini karıştır­ mayı, hırpalamayı iyi bilirler, en azından biricik sırdaşlanndan intikam alınale için: - utanç icat ettiriddir. Bu en kötü utana do­ ğuracak şey, en kötü şey değildir: Maskenin ardında yalnızca hi­ le yok - hilede birçok iyilik var. Bir adam düşünebilirim, değerli, duyarlı şeylerini saklayıp bir yeşil, eski, ağırca, çemberlenmiş bir •

İyi bir felsefed olmak için insan, kuru, açık, yarulsamasız olmalıdır. Servet yapan bir ban· ker felsefede keşifler yapmak için gerekli bir karakter özelliğine sahiptir, yani olanı açık· ça görme özelliğine. (Çev. n)

54


Özgür Ruh

şarap fıçısı gibi, kaba ve yuvarlak, yuvarlanır yaşamda: utancının inceliği böyle ister. Bir adam, utancında derinliği olan, yazgısını ve ince kararlarını çok azının ulaştığı yolda karşılayan, varlığının en yakınlarının en güvendiklerinin olduğu gibi, yaşarn tehlikesi olanların gözlerinden saklanır. Susmak ve susarale saklamak için güdüsel olarak konuşmaya gerek duyan, iletişimden kaçışlarında dur durak bilmeyen böyle gizlenmiş biri, maskesinin, kendi kafa­ sında değil de dostlarının kafalarında ve yüreklerinde dolaşması­ nı i s t e r ; istemiyor diyelim, bir gün anlayacaktır ki buna rağ­ men maskesi oranındır - ve böylesi daha iyidir. Her derin ruha bir maske gerek: Üstelik, her derin ruhun çevresinde bir maske durmadan büyür, her sözcüğün, her adımın verdiği yaşarn işare­ tinin sürekli yanlışlığı, yani sığlığı sayesinde.

41 Sınamalı insan kendisini, bağımsızlığa mı yazgılı, boyun eğ­ meye mi; bunu da tam zamanında yapmalı. Sınamalarını saptır­ mamalı yolundan, oynanabilecek en tehlikeli bir oyun sonunda, başka bir yargılayıcının değil de yalnız kendinizin tanık olduğu sınamalar bile olsa, hiçbir kişiye bağlı olmadan: En sevilene bile. Her kişi bir zindandır ve bir köşe. Ana yurduna bağlı kalmadan: En fazla acı çeken ve en fazla yardıma muhtaç da olsa - daha az zordur insanın zafer kazanmış anayurdunu gönülden çıkarması. Bir aama duygusuna bağlanmadan: Bu acıma arada bir azabı ve çaresizliğine, bir rastlantının bakmamıza izin verdiği yüksek bir insan için duyulsa bile. Bilime bağlanmadan: Görünüşte kesinlik, bizim için ayrıldığı sanılan en değerli buluşlarla bizi kendine çek­ se de. Kendi kopmuşluğuna bağlanrnadan: Aşağısında sürekli da­ ha çok yer görrnek için, daha yükseklere uçan kuşun, şu en iç gı­ aklayıa uzaldığı ve yabancılığına: - uçanın tehlikesi. Kendi er­ demlerimize bağlanmadan, böylece de içimizdeki bir ayrıntının tümüyle kurban olmadan örneğin konukseverlik gibi: Kendileri­ ni hesapsız kitapsız, hemen hemen kayıtsızca harcayıp liberalli­ ğin erdemini bir erdemsizliğe kadar götüren yüksek ve zengin ruhlar için tehlikeli olan konukseverlik gibi. Kendini korumayı bilmeli insan: Bağımsızlığın en zor denemesidir bu. 55


İyinin ve ICötünün ötesinde

42. Yeni bir çeşit felsefed geliyor: Tehlikesiz olmayan bir adla vaftiz etmemeye kalkışıyorum onları. Onlar çözümsüz, kendile­ rinin çözümlerine izin verdikleri ölçüde, çünkü onlar yapıca bir çeşit bilmece olarak kalmak isterler - bu geleceğin felsefecileri­ nin haldG olabilir, olmayabilir de, onlara a y a r t ı c ı l a r derken.* Bir adın kendisi sonunda yalnızca bir sınama oluyor, isterseniz bir ayartma.

43. "Hakikat"in yeni dostları mı bu gelen felsefeciler? Olasılığı yüksek: Şimdiye dek tüm felsefeciler kendi hakikatlerini sevmiş­ ler. Ama kesinlikle de dogmaa almamışlar. Öyleyse, yürüsünler kibirlerinin üstüne, beğenilerinin de hakikatlerinin herkesin ha­ kikati olmasını istiyorlarsa! Şimdiye dek tüm dogmacı atılımıa­ nn gizli arzusu, gizli anlamı olan, "Benim yargım, benim yargım­ dır: Bir başkası kolayca bu haleka sahip olamaz" diyecek, belki de geleceğin böyle bir felsefecisi, "İnsan birçoldarıyla uzlaşma!< iste­ yen kötü beğeniden kurtulmalı". "İyi" artık iyi değildir, bir kez komşun onu ağzına alınca. Nasıl olabilirdi "ortal< iyi"? Sözcük kendisiyle çelişiyor. Ortak olabilenin değeri daima azdır. Sonun­ da, neyse o olarak kalıyor, kalacak: Büyük şeyler, büyük için ka­ lacal<; uçurumlar, derin olanlar için; incelilder ve ürperrneler in­ celmişler için; toplarsak kısaca, tüm, pek az bulunanlar, pek az bulunanlar için. -

44. Hala açıl< açıl< söylemem gerekiyor, çok çok özgür olacaldar, bu geleceğin filozofları - yalnızca özgür ruh olmaları kesin, üste­ lik, daha fazla, daha yüksek, başka biriyle kanştınlmak ve yanlış anlaşılmal< istemeyen, daha büyük, temelden daha farldı olacal<­ lar. Ama bunu söylemekle aynı ölçüde, onlara, kendilerine, bize, çığırtkanlıldarına, öncülerine karşı, biz özgür ruhlara karşı - yü­ kümlülük duyuyorum; hepimizin üstündeki, çok uzun süre "bir •

"Versucher", Alınaneada sınayan, araştıran, arayan, aynı zamanda ayartıc anlamlarına gelebiliyor. (Çev. n.)

56


Özgür Ruh

sis gibi özgür ruh" kavramını karartmış, bir eski, bomboş önyar­ gıyı ve yanlış anlaşılınayı üfürüp kaldırmak için. Avrupa'nın tüm ülkelerinde, Avrupa'da da şimdilerde bu adı yanlış kullanan bir şey var, oldukça dar, kıstınlmış, zincirlenmiş, amaçlarırnızın ve güdülerimizde olanın hemen hemen tam zıddını isteyen bir ruh tipi - kesinlikle kapalı pencere, sürgülü kapı olması gereken, gelmekte olan yeni felsefecilerin sözünü etrnezsek Onlar kısa ve vahim bir biçimde kabarcıklı su terazilerinden sayılırlar; o yan­ lışlıkla "özgür ruh" diye adlandınlanlar - demokratik beğeninin ve modern düşüncenin tükenmez yazıolan, ağzı iyi laf yapanlar; yalnızlığı, kendilerine has yalnızlığı almayan tüm insanlar, ne yüreklilikleri ne de saygın ahlaldan yadsınması gereken, yalnız­ ca bağımlı ve şimdiye dek gelmiş toplum biçimlerinden hemen tüm insanlığın sefaletini ve başarısızlığın nedenini görrnedeki, haldkati mutlu bir biçimde baş aşağı oturtrnal<taki temel eğilirn­ lerinde gülünesi yüzeysellikleri olan, uslu, hantal herifler. Bütün güçleriyle ulaşrnal< istedikleri, sürünün otlal< mutluluğudur; gü­ venceli, tehlikesiz, ağız tadıyla herkes için yaşarn kolaylığı; sık sık yineledikleri, ağızlardan düşürmedilderi iki türkü ve öğreti "hak eşitliği" ve "acı çekenlere acırna"dır - acının kendisini ise ortadan kaldınlması gereken bir şey olaral< alıyorlar. Biz aykırı olanlar,* vicdanımız ve gözümüzü "insan" bitkisinin şimdiye dek nasıl ve nerede, en güçlü biçimde belli bir yüksekliğe eriştiği sorusuna açıyoruz; bunun her zaman aykın koşullarda olduğunu düşünü­ yoruz; bu amaçla, dururnun tehlikesi, önce müthiş büyümeli, bu­ luş ve tasanın gücü ("ruhu" -) uzun süreli baskı ve zorlama ile in­ celiğe ve atılganlığa doğru gelişrneli; yaşama istemi koşulsuz güç istemine yükselrneli: - Sertlil<, güçlülük, kölelik, sokal<taki ve yü­ rekteki tehlil<e, gizlilik, stoacılık, sınama sanatı ve her çeşit şey­ tanlık insanda korkunç, zalim, leş yiyici ve yalancı olan her şey, "insan" türüne yükselmesine ya da tam tersine yarayan: - bir kez olsun yetesiye söyleyemedik bunca konuşsal< da her ne olursa ol­ sun, kendimizi susarken bulduk bu yerde, diğer ustaysa tüm mo­ dern ideoloji, sürü istekliliği var; belki de panzehir olarak kim bi­ lir? Biz "özgür rulılar"ın hiç de konuşkan olrnadıldarından ne şüphe? Ruhun nelerden kurtulup nelere sürüklendiğini açığa çı­ karmak korunduğurnuz, telılil<eli "iyi ve kötünün ötesinde" for•

Umgekehrt. (Çev. n.) 57


İyinin ve Kötünün ötesinde mülüne gelince: Biz "libres penseurs", "liberi pensatori", "Freiden­ ker"den* farlclıyız ya da "modern düşünce" savunucuları kendile­ rine ne demeleten hoşlanıyorlarsa. Ruhun birçok ülkesinin va­ tandaşı ya da en azından konuğu olarale düşkünlüğün, önyargı­ nın, gençliğin, kökenin, insan ve kitapların rastlantısının, hatta dalaşma yorgunluğunun bile, bizi sürüyor göründüğü kütlü, makbul köşelerden tekrar tekrar kaçarak; onurlarda ya da para­ da ya da memurlulcta ya da duyguların coşlcunluğunda gizli ba­ ğımlılığın ayartmaianna karşı kötü duygulada dolu; bizi daima herhangi bir kuraldan ve onun önyargısından kurtardığı için de­ ğişip duran hastalığa ve zorluğa teşeklcürle; Tanrıya, şeytana, ko­ yuna ve içimizdeki kurda teşekkürler ederek, ayıba meraklı, za­ limliği araştıncı, kavranamaza - sakınınadan uzanan parmaklar­ la, en sindinlemez olan için diş ve mideyle, kesinlilc duygusu ve kesin duygu gerektiren hünere "özgür isteme"nin aşınlığı saye­ sinde, her türlü tehlikeye hazır, kimsenin kolaylıkla son niyetle­ rini göremediği sığ ve derin ruhlarla, hiçbir ayağın sonuna dek dolaşamadığı ön ve arka cepheleriyle; ışığın örtüsü arkasına giz­ lenmiş; lcalıtlara, savurganlara, düzenleyicilere, toplayıcılara, sa­ bahtan akşama benzesek de, fethedici, dolu dolu çekmecelerimiz ve zenginliğimizle cimri, öğrenmek ve unutınada iradeli, kalıp­ lar bulmada yaratıo, bazen kategoriler tablosuyla övünen, bazen kılı kırk yaran, apaydınlık günde bile çalışan gece kuşu; evet ge­ rektiğinde bostan korkuluğu ve bugün gerekiyor; doğduğumuz, yeminli olduğumuz, y a l n ı z l ı ğ ı n korkunç dostları olmak, en derin, en gece yarısı gibi, en öğlesel yalnızlığın - böyle bir insanız biz, biz özgür ruhlar! Belki de siz de öylesiniz, siz gelenler? Siz y e ­ n i felsefeciler? -

Özgür düşünür. (Çev. n.)

58


3. BÖLÜM


DiNSEL OLAN 45.

I nın genişliği, bu yaşantıların yükseldikleri, derinlikleri, nsan

ruh

ve sınırlan, şimdiye dek ulaşılan insan iç yaşantısıuzak­

lıkları, ruhun ş i m d i y e dek tüm tarihi ve tüketilmemiş olanak­ ları: İşte anasının karnından psikolog doğmuş ve "büyük avların" dostu psikologlar için önceden belirlenmiş avianma alanı. Ne ka­ dar da sık kendine umutsuzca söylemek zorunda: Tek kişi! Ah, yalnızca tek kişi! Ve bakın şu "koskoca ormana, bakir ormana!" İşte o zaman birkaç yüz yardıma, iyi eğitilmiş tazılar ister; onu insan ruhunun tarihine götürebilip orada yabanıllığını bir araya getiren. Boşuna! Kaç kez kafasına dank etti: Temelli ve aoyla, on­ da meral< uyandıran her şey için yardımcılar ve tazılar buluna­ maz. Akademisyenleri yeni ve tehlikeli, yürekliliğin, kurnazlığın, inceliğin her anlamıyla getirdiği av alanına salmanın yanlışlığı şurada: "Büyük av"ın olduğu yerde hiçbir işe yaramıyorlar artık, üstelik büyük tehlike başlıyor: tam orada duyarlı gözlerini, du­ yarlı burunlarını yitiriyorlar h o m i n e s r e l i g i o s i 'nin* ruhun­ da bilgi ve vicdan sorununun, örneğin, şimdiye kadar ne çeşit bir tarihi olduğunu ortaya çıkarmak için, insan belki de Pascal'ın en­ telektüel vicdanı gibi derin, yaralı, muazzam olmamalı insan: O zaman da parlal<, engin gökyüzüne, yukarıdan bakabilip düzen­ leyen, bu tehlikeli ve acılı yaşantı kalabalığı formüllere zorlayan kötülükçü ahlaksallığa gerek olacak. Peki, kim görecek bu hiz­ meti bana! Bu hizmetçileri beldemeye kimin zamanı var! - Çok nadir yetiştikleri açık; herhangi bir çağda olasılıldan öylesine dü­ şük! Sonunda insan her şeyi kendi başına yapmal< zorunda, ken-

• Dindar insan. (Çev. n.l

61


İyinin ve ICötünün ötesinde disi birkaç şeyi bilebilrnek için: Dernek ki yapacak çok şeyi var! Oysa benirnki gibi bir merak, her şeyden önce, en rnakbulü bü­ tün ayıplarm - özür dilerim, şunu dernek istiyordum: Hakikat sevgisi ödülü, hem gökyüzünde hem de yeıyüzünde. -

46. İmperiurn Romanuro'un sağladığı hoşgörü eğitimiyle birlikte, felsefe okulları arasındaki yüzyıl süren kavganın gerisinde ve içinde olan, skeptil< ve güneysel özgür ruhlu dünyanın orta ye­ rinde, ili< Hıristiyanların istediği, pek sıkça elde edemediği inanç, - bu inanç Luther'in ya da Cromwell'in ya da başka kuzeyli ruh barbarının tanrısına ya da Hıristiyanlığa sarıldığı gibi, tertemiz, içten, sornurtkan, yönlendirio bir inanç değil; korkunç bir biçim­ de, aldın bir defada, tek bir darbeyle öldü.rülerneyen, çelik gibi, yedi canlı, kurtsu aklın sürekli intiharını andıran Pascal'ın inan­ ana çok daha yakın. Baştan beri, Hıristiyan inana bir özveridir: Bütün özgürlükten, bütün kibirden, bütün ruhun kendine güve­ ninde özveri; aynı zamanda, boyunduruk altına girme, kendini alaya alma, kendini çarpıtmadır. Yıpranmış, çok yüzlü, çok şı­ martılmış bilincin peşkeş çektiği bu inançta, zalirnlil< ve dinsel bir Fenikelilik vardır: Şöyle bir düşüneeye yaslanır: Ruhun boyundu­

ruk altına alınması, anlatılamaz biçimde acı vericidir, böyle bir ruhun bütün geçmişi ve alışkanlığı, inançla ortaya çıkan absur­ dissirnurn'a* direnir. Modem insan, Hıristiyanlığın terminolojisi­ ne tümüyle duyarsız kalarak, "Tanrı çarmıhtadır" paradoksal for­ mülündeki eski beğenide yatan tüyler ürpertici abartılı deyişi ar­ tıl< duymuyor. Şimdiye kadar hiçbir yerde, hiçbir zaman bu for­ mülle dile getirildiği gibi, bir baş aşağı etme gözüpekliği, korkunç, sorgulayan, sorgulanabilir bir şey görülmüş değil: Tüm eski de­ ğerlerin yenileneceğini vaat ediyor. - Doğu bu, derin Doğu, Doğu­ lu köle bu yolla Roma'dan ve onun soylu ve hafif rneşrep hoşgö­ rüsünden, Romalı inançsiZlığın "Katolikliğinden" intikam alır: Ve daima inanç değil de inançtan kurtulmuş, şu yarı Stoaa ve gü­ lümsetici inanan ciddiyetine karşı pervasızlıl<, başkaldıran kız­

gın kölelerin efendilerine inana, efendilerine karşı çıl<ma inana, • En aşın saçına. (Çev. n.l 62


Dinsel Olan

"Aydınlanma" başkaldınr: Köle bağımsız olmak ister çünkü; yal­ nızca zalim olanı anlar, ahlal< da öyle; nefret ettiği gibi sever, ay­ rımsız, derinlere, aaya hastalığa varıncaya değin - birçok gizlen­ miş aosı, aa çekmeyi yadsıyor görünen soylu beğeniye baş kaldı­ rır. Aoya karşı kuşkusu temelde, yalnızca bir aristokratik ahlak vardır, en azından Fransız devrimiyle başlayan son büyük köle başkaldırısını doğuran etken değil.

47. Şimdiye dek nerede dinsel nevroz görülse, orada birbirine bağlı üç tehlikeli perbiz düzenlemesi buluruz; inziva, oruç ve cin­ sel perhiz - Ama burada kesinlikle neyin neden sonuç olduğunu, neden ve sonuç arasındald ilişkinin olup olmadığını kararlaştıra­ mıyoruz Bu son kuşku yerinde çünkü en düzenli belirtilerine, vahşi ve ehli insanlar arasında, en apansız, en taşkın şehvet gıcık­ lamalarına çit, işte o zaman, apansızlığına uygun olarak, onlar bir ceza spazmına, dünya ve isteklerin yadsınrnasına dönüşüyor ­ Belki ikisi de maskelenmiş sar'a olarak yorumlanabilir? Ama hiç­ bir yerde, bu yoruma daha fazla direnmemeli: Başka hiçbir tipin çevresinde şimdiye dek böylesi kör bir inanç ve saçmalık büyü­ merli; hiçbiri; şimdiye dek insanların, filozofların bile ilgisini böy­ lesine çekmiş görünmüyor - zamarn gelmiştir burada, biraz so­ ğuk olmanın, ihtiyatlı olmayı öğrenmenin, dahası; göz yumma­ nın, yoldan çıkmanın - hala en son gelen felsefenin, Schopenha­ uercı olanın, arka yüzünde, sorunun kendisi olarak, dinsel krizin ve uyanmanın tüyler ürpertici soru işareti bulunuyor. istemenin yadsınması nasıl olanaldı? Aziz olma nasıl o 1 a n a k l ı ? Gerçek­ ten de bu, Schopenhauer'ı felsefeci kılıp işe başlatan bir soru. Tam bir Schopenhauero sonuçtu bu, en inandırılmış yandaşı (Alman­ ya göz önüne alındığında, belki de sonuncusu) Richard Wagner, hayatının eserini tam bu noktada sona erdirdi, sonuçta korkunç ve ölümsüz tipine, t y p e v e c u 'ü* Kundry'yi** sahneye koydu, hemen tüm Avrupa ülkelerinin ruh hekimleri onu yakından in­ celeme fırsatı bulduklarında, dinsel nevrozun - ya da benim de­ yimimle "dinsel olanın" "kurtuluş ordusu" olarak, en son salgın • Yaşama tipi. (Çev. n.) " Wagner'in Parsifal'inin kadın karakteri (Çev. n.) 63


İyinin ve Kötünün ötesinde

patlamasını ve geçit törenini yaptığı yerde. - Yine de bütün bu her çeşitten, her çağdaş insanın, felsefedilin bile, müthiş ilgisini çeken, bütün bu aziz olayının aslının ne olduğunu soralım. Kuş­ kusuz, mucizenin içkin görüntüsü, yani dolaysız, zıtlıklar dizisi, ahlakça zıt biçimlerde değerlendirilen ruh durumlarıdır: İnsan burada, eliyle yakalayacağını saııır, "kötü biri"nin, bir defada "aziz", iyi insan oluvereceği olgusunlL Psikoloji bu noktada gemi­ sini kayalara oturtmuş: Bu özellikle kendini ahiakın egemenliği­ ne bırakmasından, bu karşıtlıklan, metnin, olguların içinde gö­ rüp okuması, yorumlamasından değil mi? - Nasıl? "Mucize", salt yorum hatası mı? Bir filoloji eksikliği? -

48. Katolildiğin Latin ırklanyla ilgisinin daha içten olduğu görü­ lüyor, biz Kuzeyiiierin genelde Hıristiyarılıkla olan ilgisiyle karşı­ laştınldığında, bundan dolayı, Katalik ülkelerindeki inançsızlık, Protestarılardan tümüyle ayn bir anlam taşıyor - arılarda ırkın ruhuna başkaldın var, bizde ise ırkın ruhuna (ya da karşı-ruhu­ na) geri dönüş var. Biz Kuzeyliler kuşkusuz barbar ırklardan geli­ yoruz, özellikle dine karşı yeteneğimiz açısından: yeteneğimiz çok az bu konuda. Keltleri konu dışına koyabiliriz, Hıristiyanlık hastalığının kuzeye yayılması için en iyi temeli attılar: - Hıristi­ yanlık ülkesi, soluk güneşi izin verdiğince Fransa'da çiçek açtı. Ne tuhaf dindarlık bizim beğenimiz için şu en son Fransız skeptikle­ rininki, damarlannda Keltik kanı dolaşırken! Romalı içgüdü mantığıyla nasıl da Katolik nasıl da Alman olmayan koku veri­ yor bumumuza. Auguste Comte'un sosyolojisi! Cizvitlere olan düşmarılığına rağmen nasıl da Cizvit görünüyor şu Port-Royal'in lütufkar, al(lllı kılavuzu Sainte-Beuve! Hele Emest Renan, her an bir dinsel gerilim yokluğunun incelmiş anlamıyla şehvetli ve ra­ hatına düşkün ruhunu dengelediği kişi: Biz Kuzeylilere, böyle bir Renan dili ne de yanına yaklaşılmaz geliyor! Bir kez daha güzel sözlerini analım - ne kötülükler ne coşkurıluklar doğuracak, tep­ ki olarak, hemen, bizim, bir olasılıkla daha az güzel, daha katı, ya­ ni Alman ruhumuzdal "disons done hardiment que la religion est un -

produit de !7ıomme nonna� que l 7ıomme est leplus dans le vrai quand ıle est leplus religiux et leplus assure d'une destinee irifinie ... C'est quand il est 64


Dinsel Olan

bon qu'il veut que la vertu corresponde d un ordre etemel, c'est quand il contemple !es choses d'une maniere desinttfresse qu'il trouve la mart reuol­ tante et absunle. Comment nepas supposer que c'est dans ces moments-la, que l 7ıomme voit le mieux. "* Bu sözler tümüyle kulağıina ve alışkan­ ..

lıklaruna ö y l e s i n e u z a k geliyor ki onlan keşfeder keşfetmez apansız kızgınlığım yanlarına "la niaiserie religieuse par excel­ lence!"** yazdı - sonraki kızgınlığım, hoşlanmaya başlayıncaya dek onlardan, tersine çevrilmiş hakikatleriyle bu sözlerden! Öy­ lesine hoş, öylesine seçkin, insanın kendi uzaklıklanna sahip ol­ ması için!

49. Eski Yunanlıların dindarlıklannda şaşırtıo olan, ortaya çıkan müthiş sayıdaki şükranlardır: - Doğayı ve yaşamı b ö y l e karşıla­ yan çok soylu bir insan! - Sonralan, aşağı sınıfın insanlan, Yuna­ nistan'da üstünlüğü ele geçirince korku dini istila etti orayı, böy­ lece Hıristiyanlığa yol açılmış oldu. -

50. Tanrı tutkusu: kaba saba olanı vardır, temiz yüreklisi, can sı­ kıa olanı Luther'inki gibi - tüm Protestanlık güneyli d e l i c a ­ t e z z a 'dan*** yoksundur. Doğulu bir aşın coşku vardır, haksız yere affedilmiş ya da yüceltilmiş kölelere, örneğin, indtid bir bi­ çimde soylu tavır ve arzulardan yoksun Augustinus'da olduğu gi­ bi. Kadınsı bir yumuşaklık ve çapkınlık vardır; utanç ve bilme­ den u n i o m y s t i c a e t p h y s i c a 'ya**** sürükleyen: Madame de Guyon'da***** olduğu gibi. Birçok durumda şaşırtıcı görünü­ yor, bir genç kızın ve delikanlının buluğa erişiııin maskelerrmesi •

Öyleyse dinin nonnal insanın bir ürünü olduğunu söyleme yürekliliğini gösterelim Bu insan. en dindar. sonsuz yazgıdan en emin olduğu noktada. hakikate en yakındır. İyi olduğunda, ebedi düzenle ilişkiye geçmek için erdem isteyerek. çıkarsız bir biçim· de şeyteri derinden düşündüğünde. ölüme başkaldınyı saçma bulur. Bu adarnın böyle anlarda. en iyiyi gördüğünü düşünmemek olabilir mi? (Çev. n.) •• Her şeyin üstünde budala din! (Çev. n.) "' incelik. duyarlılık. naziklik (Çev. n.) •••• Gizemselle fizikselin birleşmesi. (Çev. n.) '"'' 1648-1717 yıllan arasında yaşamış Fransız rnistiği 1695-1703 yıllan arasında hapis yat­ mış. Dünyadan el etek çekmeyi. sessizliği; edilgenlikte. Tannyı düşünerek huzurun bu­ lunulacağını savunan bir mistik okulun belli başlı temsilcilerinden. (Çev. n.)

65


İyinin ve Kötünün ötesinde olarak; hatta orada burada, yaşlı bir kız lcurusunun, histerisi ya da en son tutkusu olarak; - kilise, keşişi bu gibi çeşitli durumlar­ da azize ilan ediveriyor.

51. Şimdiye dek en güçlü insanlar, hala tapınarak bir azizin önün­ de boyun eğdiler, kendini yenmenin, bile bile en sonuncu vaz­ geçmenin rnuarnrnasıyla: Neden boyun eğdiler ki? - Sanki, has­ talıldı, zayıf, perişan görünrusünün soru işareti arkasında - böyle bir yenınede kendi güçlerini, egemen olma zevklerini, tanıdıkla­ n ve saygı duydukları istemenin gücünü: Azize gösterdikleri say­

gıda, kendilerindeki bir şey saygı gösteriyorlardı. Üstelik azizin görüntüsü onlarda bir kuşku uyandırıyordu: Doğaya karşı çık­ rnaktan, yadsımaktan ortaya çıkmış böyle bir büyüklük, boşu boşuna istenrnez derler ve sorarıardı leendi kendilerine. Bunun belki bir sebebi vardı, bir büyük tehlikede ç i 1 e c i n i n * gizli des­ tekçilerinin ve ziyaretçilerinin sayesinde, yakından bilgilendirili­ yor olabileceğidir. Kısaca, dünyanın güçlüleri, önlerine çıkan ye­ ni bir korkuyu öğrendiler; yeni bir gücü sezdiler, bir tuhaf, hala ele geçirilmemiş düşmanı: - "Güç istemi"ydi bu, azizin önünde onları durduranı ona sormalıydılar. -

-

52 Musevi "Eski Ahit"inde, o Tanrısal adaletin kitabında, Yunan ve Hint edebiyatıyla karşılaştırılamayacal< denli büyük bir üslup­ ta, insanlar, şeyler, konuşmalar vardır. İnsan kendinin bir zaman­ lar ne olduğunun görkemli kalıntıları önünde korku ve derin saygıyla duruyor ve eski Asya ve Asya'ya karşı "insanlığın ilerle­ mişliği" olaral< görmek istediği, fırlamış yarım adacığı Avrupa hald<ında acılı düşüncelere dalacak, elbette: Kendisi yalnızca za­ yıf, ehlileştirilmiş evcil hayvan olup yalnızca evdl hayvanların gereksinmelerini bilen (tıpkı günümüzün kültürlü insanları gibi, "kültürlenmiş" Hıristiyanların da -), şu Atil< beğeninin "büyül< ve "küçülc"ün denele taşıdır -: Belki de Yeni Ahit'te, o esirgemenin •

Asket (Çev. n.)

66


Dinsel Olan

ve bağışlamanın kitabında, daha bir kendi yüreğini bulacak (on­ da bir yığın sahici incelikler, boğucu sofuluk, küçük ruhiann ko­ kusu var). Bu Yeni Ahit'te her bakımdan bir tür rokoko beğenisi, Eski Abit'le birlikte, "İncil" gibi bir kitap oluşturuyor "kendi başı­ na bir kitap": Belld de en büyük gözüpeldik ve "ruha karşı gü­ nah"tır, edebi Avrupa'nın vicdanında.

Niçin bugün Tanntanımazlık? - Tanndaki ''baba" temelden yadsınıyor; "yargılayıcılığı", ödüllendiriciliği", "Özgür isteme"si de: işitmez, işitse de yardım etmeyi bilmez, en kötüsü de: Kendi­ ni açıkça anlaşılır kılınada yetersiz görünüyor: Açık değil mi o? Budur, benim Avrupa Tanncılığının* çöküşünün nedenleri ko­ nusunda bulduğum, birçok kişiyle görüşmeden soruşturmadan, onlan dinledikten sonra; bana öyle geliyor ki dinsel güdü güçlü bir biçimde gelişmekte - ama Tanna doyumu derin bir güven­ sizlikle yadsıyor.

54.

Tüm yeni felsefe, temelde ne yapıyor öyleyse? Descartes'tan bu yana - önce gelenlere yaslanınaktan daha çok, ona karşı gel­ mekte - bütün filozoflar eski ruh kavramına, özne ve yüklem, eleştiri arasında suikasta girişiyorlar - anlamı şu: Hııistiyanlık öğ­ retisinin temel ön dayanaklanna karşı suikast, yeni felsefe, bilgi kuramsal kuşkuculul< olarak, örtülü ya da açık H ı r i s t i y a n 1 ı ­ ğ a k a r ş ı b i ç i m d e , duyarlı kulaklara söyleniyor olsa da dedi­ ğim hiç de dine karşı olmak değildir. Çünl<ü öncelil< "ruh"a, dil­ bilgisine, dilbilgisindeki özneye inanılır gibi inanılırdı: "Ben" ko­ şul, "düşünmek" yilidem ve koşullanandır denilirdi. - Düşün­ mek, öznenin bir neden gibi düşünülmesi gereldi bir etkinliktir. Şimdi, hayranlık yaratacak bir direnme ve kurnaziılda bu ağdan kurtulup kurtulamayacağı araştınlıyor - belki de zıddının doğru olabileceği: Düşünme tarafında oluşturulan bir sentez oluyor. Kant temelde özneden başlayarak, özneyi kanıtlamak istiyordu. •

Theisrnus. (Çev. n.) 67


İyinin ve Kötünün ötesinde

- Nesnenin de: Özne tekinin görünüşteki varlığının olanağı, yani "ruh", ona her zaman yabano olmayabilir; bu düşünce, daha ön­ ce bir kez varolmuş. Veda felsefesi gibi yeryüzünde müthiş bir güç uyguladı.

55.

Dinsel zulüm merdiveninin birçok basamağı var; ama en önemlisi üçü. Bir zamanlar insanlık, Tannsına insanlar kurban ederdi, belki de en sevdiği insanlan - tarih ötesi dinlerde, en kor­ kunç olayı, İmparator Tiberius'un Capri adasındaki Mithras ma­ ğarasında kurban edilmesi de; öyleyse, insanlığın ahlaksal döne­ minde, insan, Tannsına en güçlü güdülerini, kendi "doğa"sırıı kurban ediyor; bu şenlik sevind, çilemizin zulüm dolu gözlerin­ de ışıldıyor; coşkulu doğa karşıtım Sonunda: Kurban edilecek ne kaldı? İnsan, sonunda tüm avutucu, kutsal, şifa verid şeyleri, tüm umudunu, tüm gizli harmoniye, gelecekteki mutluluğunu, ada­ lete olan inancına kurban etmek zorunda değil miydi? Tannrıın kendisini kurban etmek ve kendine olan zulmünden, taşa, buda­ lalığa, ağırlığa, yazgıya, hiçliğe tapmak zorunda değil miydi? Tannyı hiçliğe kurban etmek için. - Son zalimliğin bu paradok­ sal muamması gelmekte olan kuşağa kaldı: Hepimiz şimdiden onun hakkında bir şeyler biliyoruz. -

56.

Benim gibi, herhangi akıl almaz istelde, derinliğine, kötüm­ serlik üstüne düşünmeye, onu, sonunda kendini bu yüzyılda Schopenhauera felsefede gösteren felsefede, yan Hıristiyan yan Alman basitliğinden ve darlığından kurtulmaya çabalayan; ger­ çekten, bir kez. Asyalı, üst-Asyalı gözle, bütün olanaldı düşünme yollannın dünyayı en yadsıyıa olanın içine aşağısına bakan - iyi­ nin ve kötünün ötesinde ve artıl<, Buddha ve Schopenhauer gibi ahlak sürgünü ve kuruntuyla değil, üstelik o 1 m u ş o 1 a n v e o 1 m a k t a o 1 a n olarak, onu sonsuza dek doyumsuzca da capo" çağıran; yalnızca kendine değil, üstelik temelde tam bu drama ' Baştan. (Çev. n.) 68


Dinsel Olan gereksinimi olana - ve onu zorunlu lulana. Çünlcü tekrar tekrar kendine gereksinmesi olana - kendini zorunlu kılana - - Nasıl? Peki, bu, - bir ci r c u l u s v i t i o s u s d e u s * değil mi?

Sl. Ruhsal baleışının ve sezgisinin gücüyle, insanın çevresindeki uzaklık bir uzay gibi büyüyor: Dünyası derinleşiyor, daima yeni yıldızlar, yeni bilinmeyenler ve yeni tasarılar görünüyor ona Belki ruh gözünün keskinliğini ve derinliğini denediği her şey, yalnızca bu deneme fırsatıdır, bir oyun konusudur çocuklar ve çocuk ruhlar için; belki de bize en ağırbaşlı görünen, en çekişme­

li ve acılı kavramlar "Tanrı" ve "günah" kavramlan, gün gelecek çocuk oyuncağı, çocuk derdinden daha önemsiz görünecek biz yaşlılara - ve belki de "yaşlı adam"ın o zaman yeni bir oyuncağa ve derde gereksinmesi olacalc - yetesiye çocuk kılarak, ebedi bir çocuk!

58. Ne ölçüde dinsel yaşamın (hem gözde mikroskopik kendini denetleme işi, hem de şu yumuşak tevekkül. Kendisine "dua" di­ yen, Tannnın "geliş"ine sürekli hazır olına -) gerçekten dışa yö­ nelmiş aylaklığın ya da yarı aylaklığın, temiz vicdanlı aylaklığı demek istiyorum, çalışma k i r l e t i r - yani ruhu ve gövdeyi ka­ balaştırır diyen aristokratilc düşünceye, hiç de yabancı olmayan atalanndan, kan yoluyla miras aldığı aylaldığı gerektirdiğine hiç dildcat etti mi insan? Ve sonuç olaralc, modern gürültücü, zaman yiyici, kibirli, boş kibirli çalışma düşkünlüğü, "inançlığı" her şey­ den daha çok yetiştitip hazırlıyor olmasın? Onların arasında, ör­ neğin, şimdi Almanya'da dinden belli bir uzaklıkta yaşayanların arasında, "özgür düşünceleri" çok çeşitli biçimlerde ve kökenier­ de insanlar buluyorum, ama her şeyden önce, çoğunluğunda, iş düşkünlüğü, kuşaktan kuşağa dinsel düşkünlüğü, kuşaktan kuşa­ ğa dinsel güdülerini sürdürdü: Böylece, artık onlar dinin ne işe yaradığını biliniyorlar bile, yalnızca bir çeşit cansız şaşkınlıkla, •

"Kısır döngü olarak Tanrı" ya da 'Tann olarak kısır döngü". (Çev. n.)

69


İyinin ve Kötünün ötesinde dünyada bulunuşiarını köyde geçiriyorlar. Kendilerini şimdiden pek çok meşgul hissediyorlar, bu uslu insanlar, "anavatan"lan, ga­ zeteleri, "aile görevleri" bir yana, işleriyle olsun, zevkleriyle olsun pek dolular: Öyle görülüyor ki dine ayıracak zamanlan kalmı­ yor; özellikle dinin yeni bir iş ya da zevkie ilgili olup olmadığı ko­ nusunda kafalan açık değil - çünkü diyorlar, kendi kendilerine, insanın alt kiliseye iyi huyunu bozmak için gitmesi olanaksızdır. Dinsel görenekiere karşı değiller; örneğin devlet tarafından belli durumlarda, bu görenekiere katılmaları istendiğinde, başka bir­ çok şeyi yapar gibi, kendilerinden isteneni yapıyorlar, sabırla ve alçakgönüllü, fazlaca merak etmeden ve rahatsız olmadan: - böy­ le şeylerin yanında olmak ya da karşısında olmak gereksinimi duymak için çok uzaktan ve dışandan yaşıyorlar dini. Alınan or­ ta sınıf Protestanlarından büyük çoğunluğu, bugün bu kayıtsız insanlar arasında sayılabilir; özellilde iş düşkünü büyük ticaret ve ulaşım merkezlerinde; aynca iş düşkünü entelektüel ve üni­ versite takımının büyük çoğunluğu da öyle (bir psikoloğun başı­ na varlıklan ve olanaklan ile gittikçe çetin muarnmalar çıkaran ilahiyatçılar bir yana). iyiyi istemenin, istekliliğin bile denebilir, din problemini ciddiye almada, Alman akademisyeni için n e d e n 1 i gerekli olduğunu dindar hatta yalnızca kiliseye giden insanlar pek seyrek anlıyorlar. Tüm hünerleriyle (ve önceden de söylendi, modern vicdanın onu yükümlü kıldığı hünerli el işçisi çalışkanlığıyla) daha yüksek olana eğilim duyuyor; dine karşı he­ men hemen neşeli bir şefkate, arada bir kilisenin tuttuğu tarafa dayanan ruhun "kirliliğine" yönelmiş hafif bir nefretle karışık olarak. Entelektüel ancak tarihle (kendi kişisel yaşantısı d e ğ i 1 ), dine karşı saygılı bir ciddiyeti ve belli bir ürkek dilekati elde et­ meyi başanr; ama duygularını ona şükran duyacak kadar yoğun­ laştırsa da, kişiliği kilise ya da sofuluk olarak var olan şeye tek adıın bile yaklaştırılarnaz, belki de tam tersi, içinde doğurup ye­ tiştirdiği dinsel konulara karşı pratil< kayıtsızlık, genellikle onda­ ki ternkinliliği ve saflığı yüceltir, dinsel konulara ve insanlara do­ kunmaktan ürker; hoşgörünün kendisine getirdiği ince tehlil<e­ lerden sakınınayı buyuran insanlığın ve hoşgörünün derinliği olabilir işte bu. Her çağın kadına diğer çağların gıpta ettiği, ken­ dine özgü bir çeşit Tannsal safdilliği vardır: - ve nasıl da çok, saf­ dillilik, saygıdeğerlik, çocuksuluk, sınırsızca budala safdillilik var, 70


Dinsel Olan

entelektüelin kendi üstünlüğüne inanışında, hoş görüşünün saf vicdanına, dindarlığa aşağı ve alçak insan türiiymüş gibi davra­ nan güdülerinin basit, şaşmaz haşinliğine. Kendisinin de aralann­ da büyüyüp onlann ötesine, y u k a r ı gittiğine - o, küçük, küs­ tah, cüce, aşağılık adam, tez elden iş bitirid* kafa ve "düşünce­ ler"in el işçisi, "modem düşünceler"in!

59. Dünyayı derinlemesine görmüş biri, insaniann yüzeyselliğin­ de ne gibi bir bilgeliğin bulunduğunu bilir. Onlan koruyan güdü, onlara yanar döner, hafif, hatalı olmayı öğretir. Orada burada, coşkuyla ve abartmayla, saf forrnlara tapınma görülür, felsefeci­ lerin ve onlann arasında: Kimse kuşku duymasın, böylesi üstün­ köriilülc lcültüriine** g e r e k s i n m e s i olan, gün gelir onlann al­ tında ezilir gider. Belki de bir sıralanma düzeni vardır, bu yanmış çocuklar, yalnızca onun görüntüsünü çarpıtma niyetinde yaşa­ ma zevkini bulan doğuştan artistler arasında: Onlar için ne ölçü­ de hayatın tadının kaçtığı, ne ölçüde göriintüsünün çarpıtılmış, zayıflatılmış, öbür dünyasal kılınmış, tannlaştırılmış olarak gör­ me isteiderinden çıkanlabilir - h o m i n e s r e 1 i g i o s i sanatçılar arasında en yüksek sıralama düzeninde sayılabilir. Bu derin, kuş­ kulu, onmaz bir karamsarlık korkusu, bütün bin yıl, varlığın din­ sel yorumuna dişlerini geçirmeye zorluyor: İnsaniann yeterince güçlü, yeterince sert, yeterince sanatçı olmadan önce, hakikati çok erken ele geçirebilecelderini sezdiren bu güdünün korkusu. Dindarlık, "Tanndald hayat", bu açıdan bakıldığında, hakikat korkusunun, en ince, en son ürünü olarak görünüyor; bütün sah­ tecililderin sonuçlannın önünde, sanatçı tapınınası ve sarhoşlu­ ğu olarak, halcikatin tersine çevrilmesini, bedeli ne olursa olsun, hakil<at olmayan isteme olarak. Belki de, şimdiye dek, dindarlık­ tan başka insanın kendini güzelleştireceği daha güçlü bir yol yoktu: Onunla insan, çok daha bir sanat, yüzeysellil<, renk oyunu, iyilik oluyor; göriinüşü artık aa vermiyor. •

••

Heissigtlinge: Ayağına çabuk. çalışkan, hamarat (Çev. n.) Cultus: Bir anlamıyla. Tann ya da Tannyla ilgili nesnelere gösterilen saygı ve tapınma. tapınanlar topluluğu. (Çev. n.)

71


İyinin ve Kötünün ötesinde

60. Ta n r ı a ş k ı n a insanı sevmek - şimdiye dek insanlar arasın­ da erişilebilen en soylu ve en uzak duygu. Herhangi bir kutsal art niyet olmalesızın insan sevgisi, bir budalalık ve hayvanlık d a h a olan böyle bir sevgiye eğilim, önce ölçüsünü, inceliğini, tuzunu biberini daha yüksek bir eğilimden almalıdır; - hangi insan bu­ nu duymuş ve "yaşamış"sa, ne denli dili sürçerse sürçsün, böyle bir ince düşünceyi ararken o bizim için bütün zamanlar boyun­ ca kutsal ve saygıdeğer kalsın, en yükseğe uçmuş da bir güzel yo­ lunu sapıtmış insan olarak!

61 Filozof, b i z özgür ruhların, onu anladığımız gibi - insanın tüm gelişiminin vicdanına sahip en kapsamlı sorumluluğu taşı­ yan insan olarale Bu filozof, eğitimi ve yetişmesiyle ilgili yapıtla­ rı için dinleri kullanacalc, tıpkı varolan siyasal ve ekonomik ko­ şulları kullandığı gibi. Seçici, yetiştirici, yani hep yıkıcı aynı za­ manda yaratıa ve biçim verici dinin yardımıyla uygulanabilen etlci, koruduğu ve sürdürdüğü insan türüne bağlı olarale, çokyön­ lü ve çeşitlidir. Güçlü, bağımsız, buyruk vermek için önceden be­ lirlenmiş, hazırlanmış, ondan yönetici ırkın aklının ve sanatının vücut bulduğu birine göre din, dirençleri yenmek, yönetebilmek için bir başka araçtır; yöneteni ve yönetileni birbirine bağlayan ve yönetilenlerin buyruğa uymaletan kaçınınayı isteyen vicdanı­ nı, onda gizli ve içten olan yönetene açan ve teslim eden bağ ola­ rak; eğer böyle soylu bir kökten gelen tek tek bireyler, yüksek ruhlululda, daha bir içine çekilmiş, iç denetime, düşüneeye ağır­ lık veren bir yaşama yöneliyor ve kendilerine en ince yönetim biçimini arıyorsa (seçilmiş müritler ve biraderler için), o zaman din d a h a k a b a yönetimlerin belasında gürültüden dinginlik, bütün politikasının zorunlu kirinden temizlik elde etme aracı olarale bile kullanılabilir. Brahmanlar, örneğin, böyle anladılar: Bir dinsel örgüt yardımıyla kendilerini daha yüksek, krallık üstü görevlerle yüldü insanlar olarale uzakta ve dışta duyup tutaralc, kendilerine halkın kralları olarale atanma gücünü verdiler. Bu arada din, bir parça yönlendirilmiş yol göstericilik ve fırsat vere72


Dinsel Olan

bilir de, kendini gelecekteki yönteme ve buyurmaya hazırlamak için; yani, şu yavaş yavaş yükselmekte olan, güçlü, mutlu evlen­ me gelenekleri aracılığıyla istemenin keyfi ve gücünün, kendine egemen olma isteminin sürekli büyüdüğü sınıflar ve toplumsal konumlar için: - daha yüksek ruhluluğa giden yolda yürümek, o büyük kendini yenme, susma, bir başına kalma duygusunu de­ netlemek için, dince yetesiye uyanlıp cesaret alırlar; - eğer ırk, aşağılık halktaki köklerine egemen olmak isteyip gelecekteki yö­ netime illaşmak için yukanya doğnı çabalıyorsa, çilecililc ve pü­ ritenlik* kaçınılmazdır. Sonunda, sıradan bir insana, büyük varo­ labilen insana, din durumuna ve ipine göre paha biçilmez do­ yumlu1uğu, kat kat ruh huzurunu, boyun eğmenin soysuzlaştın­ lışını; daha fazla eşleriyle paylaşsınlar diye bir parça mutlu1uk ve aayı biraz nurlandırmayı ve güzelleştirrneyi, tüm günlük yaşayı­ şın hesabını veren bir şeyi, tüm alçaklığı, ruhların tüm yan hay­ vansı yoksulluğunu verecektir. Din ve yaşamın dinsel anlamlılı­ ğı, güneş ışığını, böylesi sürekli zahmetlere katlarran insanlara tu­ tuyor; onların kendi görüşlerine katianmasını sağlıyor; din, Epi­ kürcü felsefenin yüksek sıralama düzenindeki acı çekenler üze­ rinde etkisine benzer bir etki yaratıyor; canlandınyor, inceltiyor, sanld acıdan yararlanıyor, sonunda giderek kutsallaştınyor ve yargılıyor. Belki Hıristiyanlık ve Budacılıkta hiçbir şey alçak in­ sanlara bile, kendilerini, dindarlıkla, şeylerin görüntü düzeninde yerleştirip böylece de yaşamlarının yeterince zor olduğu - mut­ laka bir zorluk gereklidir - gerçek düzendeki doyurnlarını koru­ mayı öğretme sanatı kadar saygıdeğer değildir.

62.

Sonunda elbette dinlerin berbat hesaplarının öte yüzünü gös­ termek ve endişe verici tehlikelerini ortaya çıkarmak için: Din­ ler, yatıştırma ve eğitim araçlarıru felsefecinin eline vermeyip de kendisi için onlara egemen olduğunda, kendilerinin diğer araçla­ rın yanında bir araç değil de, en son amaç olmayı istedilclerinde, bunu pahalı ve korkunç bir biçimde öderler. İnsanlar arasında, diğer hayvan türleri arasında da olduğu gibi, başansızlığın, hasta' 16. ve 17. yy.'da İngiltere'de Protestan Kilisesi'nin bir bölümünün görüşü. Ahlak ve din an­ layışları katı; eğlence ve hazzı günah sayan görüş. (Çev. n.) 73


İyinin ve Kötünün ötesinde lığın, soysuzlaşmanın, aaya mahkum olmarun daima bir a ş ı r ı ­ l ı ğ ı vardır. Başanlı durumlar, insanlar arasında da daima bir is­ tisnadır, insanın d a h a b e l i r l e n m i ş , s a p t a n m ı ş bir hay­ van oluşu bir istisnadır. Daha da beteri: Bir insan ne denli yüksek bir insan tipini temsil ediyorsa, onun iyiye dönüşmesi olasılığı o denli olanaksız olacaktır: Rastlantısal olan, insanlığın tüm ev işle­ rindeki* saçınalık yasası kendini en korkunç biçimde yaşama ko­ şullarının ince, kat kat ve zor hesaplanabilir olduğu yüksek in­ saııdaki yıkıa etkisinde gösteriyor. Yukarıda adı geçen belli başlı iki dinin başarısız durumlarının a ş ı r ı l ı ğ ı n a karşı tavrı nedir? Korumaya çalışıyor, yaşamın içinde tutmaya, korunabilecek olan herhangi bir şeyi; evet ilkelee a c ı ç e k e n 1 e r i n dinleri ola­ rak, bu durumların tarafını tutuyorlar; yaşamda, bir hastalıkta olduğu gibi, aa çekenlere hak veriyorlar. Bu koruyucu ve sakı­ nan gösterilişinin özüne yüksek bir değer biçilse de; bütün diğer­ lerine gösterilişinin yarunda, şimdiye dek en fazla aa çelemiş en yüksek tipteki insana gösterilmiş, gösterilen toptan hesaplaşma­ da, şimdiye kadar egemen dinler, tipini bir alt basamaleta tutan temel nedenler arasındadır - ortadan kaldinlması gerekli olanı çok fazla koruyorlar. Onlara paha biçilmez teşekkürler sunulu­ yor ve teşekkürde yeterince eli açık olan, bütün bunlara rağmen Hıristiyanlığın "tinsel insanların" şimdiye dek Avrupa için yap­ tıkları gibi yoksullaştınlmamalı! Yine de acı çekenlere avuntu, zulmedilmişlere, umutsuzlara umut; bağnnsızlara destek verip içieri tahrip edilmiş; vahşileşmiş ruhları, toplumdan manastıda­ ra ve cezaevlerine sürüklediklerine: Başka ne yapmaları gerekli, temiz vicdanlı, ilkece hasta ve acılı her şeyi korumal< için; yani, aslında, gerçekte, A v r u p a ı r k ı n ı d a h a k ö t ü l e ş t i r m e y e çalışmak için? Tüm değer biçmeleri baş aşağı ç e v i r m e k , işte yapmaları gereken bu! Ve lcırın güçlüyü, büyük umutları hasta edin, sevince ve güzelliğe kuşku tohumları saçın, tüm özerk, er­ keksi, fethedici, egemenlik kurucu, en yüksek ve en başında "in­ san" tipine yakışır tüm güdüleri, güvenmezliği, vicdan azabına, kendi kendini tahribe dönüştürün; evet, tüm dünyasal olanı, dünya üstünde egemen olma sevgisini tersine çeviren i ş t e kili­ senin kendine verdiği, vermesi gereken ödev ta ki değerlendir•

Günlük işlerindeki diye yorumlanabilir ya da ekonomilerindeki Almancası "Haushalte". (Çev. n.)

74


Dinsel Olan

mesi sonunda, "dünyasızlaştırması", "anlamsızlaştırması" ve "da­ ha yüksek insan" t e k b i r duyguda birleşsin. Diyelim ki insanlık Epikürcü bir Tannrun alaycı ve kaygısız gözleriyle, tuhaf bir bi­ çimde acı verid, aynı zamanda da kaba ve ince Avrupa Hıristi­ yanlığını görebildi; şaşkınlığının ve kahkahasının sonu gelmeye­ ceğille inanıyorum: On sekiz yüzyıldır insanı yüce bir kürtaja dö­ nüştüren b i r t e k iradenin Avrupa'ya egemen olduğu görün­ müyor mu? Yine de, zıddına bir gereksinmeyle, artık Epikürcü olmayıp da üstelik herhangi bir Tannsal çekiç elinde, Hıristiyan Avrupasındaki gibi (örneğin Pascal), insanın hemen hemen iste­ yerek soysuzlaşıp körleşmesine yaklaşan biri, hiddetle, acımayla, dehşetle haykınnalı: "Ey siz yontulmaınış orman kibarları, siz kurumlu, acıyan orman kibarlan, ne yaptınız öyle! Bu iş elierini­ ze yakışır mıydı! Nasıl da bozdunuz, berbat ettiniz, benim güze­ lim taşıını! Ne sanıyorsunuz kendinizi!" - söylemek istediğim şu: Hıristiyanlık, gelmiş geçmiş en vahim türden yüksekten atma­ dır. İnsanları sanatçı olarak biçimlerneyi bilmede yeterince yük­ sek ve sert olmayanlar, egemen olmak amacıyla bin kat başarı­ sızlığın ve yok olmanın yüzeydeki yasasına izin vermek için, ge­ rekli yüce bir kendini yenme için, yeterince güçlü ve uzak görüş­ lü olmayanlar, insanlar arasındaki çok derinden farklı sıralanma düzenini, derece uçurumunu görmek için yeterince soylu olma­ yanlar: - Böyleleri "Tannnın önünde eşit oluş"larıyla, şimdiye dek Avrupa'nın yazgısına egemen oldular; sonunda iyi niyetli, hastalıklı, orta dereceli bir şey, bugünün Avrupası yetişineeye değin...

75


4 BÖLÜM


AFORİZMALAR VE OYUN ARASI 63. Kim temelden öğretmense, öğrencileriyle ilgili her şeyi ciddi­ ye alır - kendini bile.

64. "Bilgi için bilgi" - ahiakın kurduğu son kapan: İnsan bir kez daha tümüyle bu kapana kısılıyor.

65. Çok az çekerdi bilgi bizi, yolunun üstünde bu denli çok orta­ dan kaldınlacak utanç olmasaydı.

65a. İnsan, Tanrısına en namussuz biçimde davranıyor: Onun gü­ naha girmesine izin v e r m i y o r .

66. Kendini kepaze etme, kendi kendinin soyguncusu olma, ken­ dini yalan dolanla aldatma ve bundan yararlanma eğilimi, bir Tanrının insanlar arasında utana olabilirdi.

Ol. Birini sevmek barbarlıktır: Çünkü bunu diğerini harcayaral< yapıyor. Tanrı sevgisi de öyle. 79


İyinin ve Kötünün ötesinde

68. "Yapmış bulunuyorum" diyor belleğim, "yapmayabilirdin" diyor gururnın ve aamasız kalıyor. Sonunda - yatışıyor bellek

69. İnsan kötü bir gözlemcisi olur yaşamın. dikkatli biçimde gör­ memişse elleri - öldüren.

70. İnsanın karakteri varsa, tekrar tekrar olup biten tipik bir ya­ şantıya sahiptir.

71 Astronom olarak bilge. - Yıldızları "kendinin üstünde" duy­ duğun sürece bilen gözün eksikliği kalacak.

n Yüksek insanı yüksek insan yapan, yüksek duygulannın şid­ deti değil süresidir.

73. İdealine erişen, idealinin ötesine de geçmiştir.

73a. Birçok tavuskuşu kuyruğunu herkesten saklar - buna da gu­ rurum der.

74. Deha sahibi insan, en azından iki şeye daha sahip değilse, hiç çekilmez. Dünyayla hanşık olmal<, saflık 80


Aforizmalar ve Oyun Arası

75. Bir insanın cinselliğinin derecesi ve türii, insan ruhunun en yüksek noktasına dek ulaşır.

76. Barış zamanında savaşçı insan kendisine saldınr.

77.

İlkleriyle insan, kendi alışkanlıklanm despotlaştırır ya da haklı kılar ya da onurlandırır, aşağılar, gizler: - aym ilklerle iki insan, bir olasılıkla, temelde farklı şeyleri hedef alır.

78. Kendini aşağılayan kişi, yine de aşağılayan biri olarak kendi­ ne saygı duyuyordur.

79. Sevildiğini bilip de sevmeyen ruh, en dipteki pasasım ele ve­ rir - en dipte olam yukan çeker.

80. Artık açık kılınmış bir şey bizi ilgilendirmez olur. Ama ne de­ mek istemiştir şu Tann "kendini bil" derken? "Kendinle ilgilen­ meyi kes, nesnel ol!" mu demek istemiştir? - Ya Sokrates? - Ya "bilimsel insan?"

81

Okyanusta susuzluktan ölmek korkunçtur, kendi hakikatİni­ zi t.ızlamak zorunda mısınız, böylece, artık bir daha - susuzluğu­ nuzu gideremeyesiniz diye?

81


İyinin ve Kötünün ötesinde

82 "Aa herkese" - bu sana sertlik ve zulürndür, sevgili komşum! -

83. Güdü.

-

Ev yandığında, insan öğle yemeğini bile unutabilir.

- Evet; ama sonra küller arasında yer.

84 Kadınlar, büyülerneyi unuttukları ölçüde nefret etmeyi öğre­ nirler.

85. Kadın ve erkekteki aynı duygu yine de tempo olarak farklı­ dır: Bu yüzden kadın ve erkek asla birbirlerini yanlış anlamaya ara vermezler.

86. - Kadınların bütün kişisel kurumlarının ardında daima kişi­ sel olmayan hor görme vardır - "kadın"a. -

'ifl. B a ğ ı m l ı k a l p , ö z g ü r r u h . - Biri kalbini sıkıca bağlar ve tutsal< ederse, ruhuna birçok özgürlük sunar: Bunu daha önce söyledim, oysa kimse ona inanmaz, o, onu zaten bilmiyorsa..

88. Çok alullı insanlara güvenmemeye başlarız, şaşkın oldukla­ rında.

82


Aforizmalar ve Oyun Arası

89. Korkunç yaşantılar, bu yaşantılara sahip olanın korkunç olup olmadığı konusunda bilrnece sunar.

90. Efkarlı, melankolik insanlar diğerlerini daha melankolil< ya­ pan şeylerle, nefret ve aşkla hafiflerler, bir süre için yüzeylerine çıkarlar.

91 Öylesine soğuk, öylesine buzlu, yanıyar ona değen parmakla­ rı insanın! Ona dokunan her el ürküyor! - İşte tam bu sebeple, ki­ mileri onun akl<or halinde olduğunu düşünüyor.

92 Kim etmez, iyi bir ün için, bir kez - kendini feda? -

93. Kibirsizlikte insandan nefret yoktur, oysa işte tam da bu yüz­ den çok fazla insanı aşağılama vardır.

94. İnsanın olgunluğu: Oyunda sahip olduğu ciddiyeti yeniden keşfetmek demektir.

95. Ahlaksızlığından utanmak: Son basamağında insanın ahlaklı­ lığından utandığı merdivende bir basamak.

83


İyinin ve Kötünün ötesinde

96. İnsan, Odysseus'un Novskiaa'dan ayrılışı gibi yaşamdan ayni­ malı - sevrnekten daha çok kutsayarak.

fiJ. Ne? Büyük bir adam mı? Ben yalnız kendi idealindeki aktörü göıüyorurn.

98. İnsan vicdanını terbiye ettiğinde, vicdan bizi ısııuken öper.

99. Hayal kınklığına uğramış biri söyler. - "Yankırnı dinledim ve yalnızca övgüyü işittim. -"

100. Kendimizin önünde, olduğumuzdan daha basit oluruz: Birlik­ te olduğumuz insanlardan sıynlır, huzur buluruz.

101 Bugün, bilen biri kendini hayvanıaşmış Tanrı gibi duyabilir.

102

Sevdiği için sevildiğini keşfetmek, gerçekten, sevene sevilenin verdiği bir ders olmalı. "Nasıl? Seni yine de sevecek kadar alçak­ gönüllü mü? Yoksa, aptal mı? Yoksa - Yoksa -"

103. Mutluluktaki tehlike. - "Şimdi her şey benim işime geliyor, şimdi her yazgıyı seviyorum: - Kim benim yazgım olmaya can atıyor?" 84


Aforizrnalar ve Oyun Arası

104. İnsan sevgisi değil de insaru sevrnelerindeki güçsüzlük, bugü­

nün Hıristiyanlannı alıkoyuyor - bizi yakmal<:tan.

105.

Özgür ruh "bilgi dindan" - beğenisine p i a fr a u s 'u* i m p i a fra u s 'dan** daha aykın buluyor. Bu yüzden, onun kiliseye kar­ şı derin anlarnama yetisi, "özgür ruh"unun bir özelliği oluyor ­ özgür olma yaşının.

106.

Müzikte tutkular, kendilerinden hoşnut kalır.

107.

Bir kez karar verildi mi kulak, en iyi temellendirilmiş karşı çı­ kışı bile duymaz olur: Güçlü bir karakterin işareti Böylece ara sı­ ra bönlük isteği. 108.

Ahlaksal olay yoktur, yalnızca olaylann ahlaksal yorumu vardır.

109.

Suçlu sık sık eylemine eşit değildir, küçültür onu ve ona kara çalar.

110.

Suçlu avukatlan eylemin güzel dehşetini suçlunun yaranna çevirmede pek de yeterli artist değillerdir. • Dindar sapnrrna. (Çev. n) Dindar olmayan sapnrrna. (Çev. n.)

••

85


İyinin ve Kötünün ötesinde

111 Bomboş olan ruhumuz pek zor incinir, gururumuz zaten in­ drunişse.

112 Kim inanmaya değil de görmeye önceden koşullandırıldığını hissediyorsa ona, tüm inananlar gürültücü ve can sıkıo gelir: Kendinden uzak tutar onlan.

113. "Onu kendi yanına çekmek mi istiyorsun? Onun önünde şa­ şır. -"

114. Cinsel sevgideki müthiş bekleyiş ve bekleyişteki utanç, kadı­ nın açısını en başından çarpıtır.

115.

Aşk ve nefretin yer aldığı oyunda, kadın orta dereceli bir oyuncudur.

116.

Hayatımızın büyük dönemleri, içimizdeki kötünün en iyi ol­ duğunu söyleme yüreldiliğini gösterdiğimiz zamanlardır.

117.

Bir duyguyu yenme isteği, eninde sonunda, yalnızca bir başka duygu isteği, daha başka bir duygu isteğidir.

86


Aforizmalar ve Oyun Arası

118. Hayran olmada bir

masumluk

var: Kendilerine de bir gün

hayran olunabileceği hiç akıllanna gelmemiş olanlarda bulunur.

119. Pislikten tiksinti öyle büyük olabilir ki bizi kendimizi temiz­ lemekten - kendimizi "haklı çıkarmaktan" alıkoyar.

120. Duygusallık sık sık aşkın büyümesini çabuklaştırır, böylece kök zayıf kalır ve kolayca sökülüp çıkarılır.

121. Yazar olmak istediğimizde, Tann'nın Yunanca öğrenmesi ­ ve daha iyi öğrenmemesi bir incelil<tir.

122. Övgüden hoşlanmak, bazı insanlar için, yalnızca kalp inceliği­ dir - ve ruh boşluğunun tam zıddıdır.

123. Metres hayatı bile çıkar çığnndan - evlilikle.

124. Yakılırken, acılan yendiğine değil de beklediği aalan duyma­ dığına sevinen. Bir masal.

125. Biri hakl<ındaki düşüncemizi değiştirmek zorunda kaldığı­ mızda, üzerinde yarattığı müthiş rahatsızlığı hesaba katarız. 87


İyinin ve Kötünün ötesinde

126. Halk, doğanın gereksiz dolaınbaçlı yolu, altı ya da yedi büyük insanı yaratmak için. - Evet, onların çevresinde dolanmak için.

1Zl.

Bilim bütün gerçek kadınlann utançlanna saldınr, biri onla­ rın derilerinin altına bakmaya çalışıyormuş gibi duyarlar kendi­ lerini - daha kötüsü, giysilerinin, süslerinin püslerinin altına!

128.

Öğretmeyi istediğimiz hakikat ne denli soyutsa, o denli saptı­ rırsınız duyulan.

129.

Şeytan en geniş biçimde görür Tanrıyı, bu yönden, kendini Tanrıdan en uzakta tutar: - bilginin en eski dostu olan şeytan.

130.

Herkesin ne olduğunu, yetenekleri azaldıkça kendini ortaya koymaya başlar, ne yapabileceğini gösterıneyi durduronca yete­ nek püskürtür; bir saklanılacak köşe.

m

Karşı cinsler birbirlerini aldatırlar: Temelde yalnızca kendile­ rini ya da kendi ideallerini, daha hoş söylersek - işte böyle, erkek­ ler huzurlu kadınlan sever - ama kadınlar a s 1 e n huzursuzdur­ lar, kendileri gibi, ne denli kendilerini huzurlu göstermek için ça­ balasalar da.

132

İnsan en çok erdemleri yüzünden cezalandırılır. 88


Aforizmalar ve Oyun Arası 133. Kim idealine ulaşmayı bilrniyorsa, ideali olmayan insandan daha kayıtsız, daha pervasız yaşar.

134. Yalruz duyurnlardan gelir, ele veren her şey, tüm güvenilirli­ lik, tüm vicdanlılık, hakikati ele veren her şey.

135. Kaba sofulul<, iyi insanda bir yozlaşma değildir: Üstelik önem­ li bir bölümü. iyi olmanın koşuludur.

136.

Biri düşünceleri için ebe arar; diğeri de yardım edecek birini; işte böyle oluşur iyi söyleşi.

137. Sanatçılada ve akademisyenlerle ilişkimizde, kolayca ters yönlerini göz önüne alıyoruz: Dikkat çekici al<ademisyenlerin ar­ dında, pek de seyrek olmayarak, sıradan bir adam bulunur, sıra­ dan sanatçının ardında pek sık - dikkat çekici bir adam.

138. Uyanık olduğumuıda da düşte yaptığımızı yaparız: ilişkide olduğumuz insanları yaratır ve uydururuz - sonra unuttiveririz hemen.

139. İntikamda ve aşkta kadın, erkekten daha barbardır.

89


İyinin ve Kötünün ötesinde

140.

B i l m e c e g i b i k u r al - "Seni saran çember, parçalanmı­ yorsa eğer - önce ısırnıaya değer." 141.

Göbeğimizin altı, insanın neden kendini bir Tann yerine ko­ yamadığının sebebidir. 142

Şimdiye değin duyduğum en temiz deyiş? "D a n s 1 e v ' er i ­ t a b l e a m o u r c ' e s t l ' a m e , q u i e n v e l o p p e l e c o r p s "* 14'3.

Boş gururumuz, neyi en iyi yapabiliyorsak, işte onun bizim için en zor şey olduğunun kabulünü ister. Birçok ahialan kaynağı.

144. Akademisyenliğe eğilimleri olan kadının, genellikle cinselli­ ğinde bozuk bir şey vardır. Doğurgan olmayış kendini belli bir er­ keksi beğeniyle ortaya koyar; erkek, eğer denilebilirse, "doğur­ gan olmayan hayvandır."

145. Bütünüyle kadın ve erkeği karşılaştırırsak, şu denilebilir: Ka­ dının süslenmesi için bunca yeteneği olmazdı, eğer i k i n c i 1 ro­ lü için güdüsü olmasaydı.

146. Canavarla savaşan kimse, bu savaşta kendisinin bir canavar olmayacağını görmelidir. Bu uçuruma uzun uzun baktığında, uçurum da senin için öyle bakacaktır. ' Gerçek aşkta ruhtur gövdeyi sanp sarmalayan. (Çev. n)

90


Morizmalar ve Oyun Arası

147. Eski Florentina romanından, üstelik - hayattan; b u o n a fe m m i n a e m a l a fern m i n a v u o l b a s t o n e , Sacchetti, Kasım

86.*

148. Yakınındakim iyi bir düşüneeye ayartmak, ardından, yakın­ dakinin bu iyi düşüncesine bütün kalbiyle inanmak Kadınlar ka­ dar kim becerebilir bu işi? -

149. Bir çağın kötü bulduğu genellikle önceden iyi bulunmuş ola­ nın zamansız yankısıdır - daha eski idealin atacılığı.

150. Kahramanın çevresinde her şey, trajediye dönüşür, yarı Tan­ nnın çevresinde ise satir drarnına ya da Tanrının çevresinde? Yoksa, "dünya" mı?

151 Yetenekli olmak yetmez: Buna izin vermeniz de istenir - ne haber benim dostlanm?

152. "Bilgi ağaanın olduğu yerde, her zaman cennet vardır." Böyle dedi en yaşlı ve en genç yılanlar.

153. Aşktan yapılan her şey iyi ve kötünün ötesinde olup biter.

' İyi kadın kötü kadın. sopayı basıiL Sacchetti, Franco (1330-1400) Aorentinalı şair ve mana. (Çev. n.)

ro·

91


İyinin ve Kötünün ötesinde 154.

Karşı çıkma, baştan çıkma, şen güvensizlik, alayalık sağlık be­ lirtileridir: Tüm koşulsuz olan patolojiye aittir.

155.

Trajedinin anlamı azalır ya da çoğalır şehvetle.

156.

Delilik, tek tek insanlarda pek seyrektir - ama gruplarda, par­ tilerde, halk arasında, çağlarda, kural olarak bulunur.

157. intihar düşüncesi güçlü bir avuntudur: Sayesinde bir tek ka­ bus dolu geceyi geçiştirir insan

158.

En güçlü itkimiz, içimizdeki zalim, yalnızca aklımızı değil vic­ danımızı da boyunduruk altına alır.

159.

İyiye ve kötüye karşılık vermeli insan, peki ama neden özel­ likle bize iyilik ya da kötülük yapan kişiye?

160.

İnsan, bir başkasına ilettiğinde, artık bilgisini yeterince sev­

mez olur.

161

Şairler yaşantıianna edepsizce davranırlar: Sömürüder onlan.

92


MoriZinalar ve Oyun Arası

162 Yakınımızda olan komşumuz değildir, yakınımızdaki komşu­ muzdur - diye düşünür her ulus.

163. Aşk, aşkın yüksek ve gizlenmiş özelliğini ortaya çıkarn onda az bulunur ve kuraldışı olanı: Böyle olduğunca da onda neyin olağan olduğu konusunda yarultır insanı.

164. İsa Yahudilere dedi ki: "Yasa köleler içindir. - Sevin Tanrıyı, oğlu olarak benim onu sevdiğim gibi! Biz Tannmn oğullarına na­ sıl bir ahlak dersi ama!"

165. H e r p a r t i y l e i l g i l i o l a r a k . - Çobamn daima süıiinün önünde giden bir koça gereksinimi vardır - ya da kendisi fırsat buldukça bir koç olabilir.

166. Ağız yalan söylese bile görünüşü ha.J.a doğru söyler.

167. Sert insanlarda içtenlik utanç verecek bir şeydir - ve değerli bir şey.

168. Hıristiyanlık Eros'a içmesi için zehir verdi: Ölmedi ama onun­ la rezilliğe dönüştü yalnızca.

93


İyinin ve Kötünün ötesinde 169. Kendimiz hakkında çok konuşma, kendini gizlemenin bir yo­ lu da olabilir.

170. Övgü yargıdan çok daha can sıkıadır.

171. Bilgili insanda aama oldukça gülünç duruyor, tıpkı Kyldop­ larda* duyarlı elierin duruşu gibi

172 İnsan, sevgisiyle ara sıra rasgele birini lcucaldayabilir. (Çünkü herkes kucaklanamaz): Ama bu ona çaktırılmamalıdu.

173. İnsan, aşağı gördüğü sürece değil, yalnızca eşit ya da yüksek göründüğünde nefret eder.

174. Siz yararcılar, siz de yalnızca eğilimleriniz için bir a r a ç oldu­ ğu sürece y a r a r l ı olan her şeyi seversirriz - siz de gerçekten onun tekerlelderinin sesini dayarnlmaz mı buluyorsunuz?

175. Sonunda insan arzularım sever arzuladıldarım değil.

176. Başkalarının boş gururu bizi ancak baş gururumuzu incitti­ ğinde indtir. •

Kyklopes, Yunan rnitolojisinde alnında tek gözü olan dev varlıl<. (Çev. n)

94


Morizinalar ve

Oyun Arası

171. Belki kimse hakikate yakışır biçimde hakikati yeterince ko­

vuştunnadı.

178. Kurnaz insanın ahmaldıklarına inarnlmaz: İnsan haldan için ne büyük kayıp!

179. Eylemlerimizin sonuçlan elimizi kolumuzu bağlar, bu arada onlan "düzeltrniş" oluşumuza aldırmadan.

180. Bir nedene olan iyi inancırnızın işareti olan yalanda bir ma­ surrıluk vardır.

181. Beddua edilen yerde hayır duası etmek insani değildir.

182 Daha üstün insanla senli benli olmale çileden çıkarıadır, çün­ kü karşılığı alınamaz. -

183. Bana yalan söylemiş olman değil, artıle sana inanmamarn sar­ sıyor beni.

184. İyi huyluluğun yüceliği, kötülük gibi alınabilir.

95


İyinin ve Kötünün öt6-inde

185. "Hoşlanmıyoruın ondan" - Niçin? - "Eşit değilim ona" - İnsan hiç böyle bir yanıt verebilir mi?

}6


S. BÖLÜM


AHLAKIN DOGAL TARİHİ üSTüNE 186.

B

ugün Avrupa'daki ahlak duyarWığı, ona eşlik eden "ahlak bilimi" ne denli genç, beceriksiz, hünersiz ise, o denli incel­

miş, olgun, çokyönlü, gelişmiş ve arındırılmıştır: Bu dikkat çeki­

d karşıtlık, zaman zaman ahlakçının kişiliğinde görünür, s o m u t 1 a ş ı r "Ahlak bilimi" sözcüğü, anlamı göz önüne alındığın­ da, çok yüksekten atmadır, daha alçak gönüllü sözcükleri seçen iyi beğeniye aykırıdır. İnsan bütün kesinliğiyle, burada gelecek uzun süre boyunca gerekli o 1 a n ı , şimdilik haldı kılınanı üstlen­ melidir: Malzeme toplamayı, canlı, gelişen, üreyen, yok olan ince değer duygularının ve değer ayırmalarının muazzam alanını dü­ zenlemeyi, kavrarnca yakalamayı - ve belld de sık sık, tekrar tek­ rar ortaya çıkan bu canlı kristalleştirme biçimlerini göz önüne sermeyi, - bir ahlak t i p 1 e r ö ğ r e t i s i n e hazırlık olarak. Şimdi­ ye değin insanın bu denli alçak gönüllü olmadığı kesin. Güldürü­ cü bir katı ciddiyetle, tüm felsefeciler, çok daha yüksek, daha gös­ terişli, daha tantanalı bir şey bekliyorlar, ahlalda bilim olarak il­ gilenmeye başlar başlamaz Ahlakı t e m e 1 1 e n d i r m e k istiyor­ lar - ve her felsefeci şimdiye böyle bir temele sahip olduğuna inanıyor; oysa ahlalon kendisi "verilen" bir şey olarak alınıyor. Görünmez sanıp toz ve küf içinde bıraktıldarı, en usta ellerin, du­ yumların bile yeterince ince olmadıkları betimleme görevinden ne denli uzaktır beceriksiz kibirleri! İşte tam bundan ötürü, ah­ lak felsefecileri, ahlak olaylarını, yalnızca, kabaca, keyfi, özetler­ den, rasgele kısaltmalardan bilirler; çevrelerinin, sınıflarının, ki­ liselerinin, çağlarının ruhu, ildimleri ve yeryüzünün bir parçası99


İyinin ve Kötünün ötesinde nın ahlakı olarak - işte bundan ötürü değişik insanlar, geçmiş dö­ nemler haklanda bilgileri özürlüdür, bu konuları çok da az me­ rak ederler, ahiakın asıl sorununu göremezler: - Oysa bu sorun­ lar farklı birçok ahiakın bir karşılaştırması yapıldığında su yüzü­ ne çıkar. Bütün "ahlak bilirni"nde şimdiye dek e k s i k o 1 a n tek şey, tuhaf gelecek kulağa, ama tam ahlak sorununun kendisiydi: Burada bir sorunsalın olduğu kuşkusunun eksikliği. Felsefecile­ rin "ahlakın temelleri" deyip kavramaya çalıştıkları, doğru ola­ rale göründüğünde, yalnızca egemen olan, ahlaksal olan temiz bir inancın entelektüel biçimi, bu inanan anlatırnma yeni bir araç, böylece de belli bir ahiakın içinde bir olgu; evet, son tahlil­ de bu ahiakın bir sorunu olarale alınabileceğim bir çeşit inkar: ­ Her durumda araştırmanın, çözümlenen sorgulamanın bu inançlarm incelenmesi için, canlı olarale kesilip biçilmesinin tam zıddı! işitsin öyleyse, nasıl bir saygın masumluk Schopenhauer'ın görevini betimlediği, en büyük ustalarının ha.Ia çocuklar ve ufak yaşlı kadınlar gibi konuştuğu "bilim" bilimselliği üstüne sonuca varılsın; - "ill<e" diyor, Schopenhauer,

(Ahlakın Temel Sorunla­

n'nda)* "tüm ahlal< felsefecilerinin asıl olaral< içeriği üstünde bir­ leştikleri temel önerme. N e m i n e m l a e d e , i m m o o m n e s ,

q u o n t u m p o t e s , j u v a ** - aslında tüm ahiakın öğretilerinin temellendirıneye uğraştıkları önermedir bu... Ahlak felsefesinin a s ı 1 temeli, binlerce yıldır aranan felsefe taşı gibi." - Temelien­ diriDe için anılan önermenin zorluğu gerçekten büyük olabilir Schopenhauer'ın başaramadığı bilinir; kim bir kez derinden, özü güç istemi olan bir dünyada bu ilkenin nasıl saçma sapan bir yanlışlık ve duygusallık olduğunu duymuşsa - hatırlatabilir ken­ dine; Schopenhauer'ın karamsar olmasına rağmen, aslında - flüt çaldığını. Her gün, yemekten sonra; okuyun da yaşam öyküsünü görün. Yeri gelmişken soralım. Bir karamsar, Tanrıyı ve dünyayı yadsırken alılaleın önünde d u r u v e r i y o r - ahlaka evet diyor ve flüt çalıyar - 1 a e d e n e m i n e m *** - Nasıl? Aslında - karam­ sar ını o? ' Schopenhauer'ın yapıtının asıl başlığı Alıla/an İki Temel Sorunu olmalı. (Çev. n.) ineitme kimseyi, elinden geldiğince yardım et herkese. (Çev. IL) ••• Kimseyi incitıne. (Çev. n.) ••

100


Ahiakın Doğal Tarihi Üstüne

187. "İçimizde kategori!< imperatif" var" gibi savlann değerini bir yana koyduğunda, insan yine de her zaman sorabilir: Kendisini ileri süren insan üstüne bu savı söyleyebilir mi? Yaratıcısını di­ ğerleri önünde yargılaması gereken ahlaklar vardır; diğer ahlak­ lar onu sakinleştitip kendinden memnun kalmasına yol açar; di­ ğerleriyle kendini çarmıha almayı denemek istemiş, diğerleriyle kendini saldamış, diğerleriyle nurlanmış, kendini yukan ve uza­ ğa yerleştirmiştir; bu ahlak yaratıasma unutma!< yardımcı ol­ muştur, onun hal<kındaki bazı şeyleri unutturmakta; bazı ahlak­ çılar güçlerini ve yaratıa mizaçlannı insanlıl< üstünde denemek isternişlerdir; bazılanysa, belki Kant gibi, ahlaklanyla bir anlayış sağlamışlardır: "Bende saygı uyandıran boyun eğebildiğirndir ­ ve sen benden farldı olrnarnalısın." - Kısaca, ahlaldar yalnızca böyle bir d u y g u y a r a t m a n ı n i ş a r e t d i l i d i r .

188. La i s s e r a l l e r 'e** karşı olan her alılal<, doğaya da, "akıl"a da karşıdır, zulınün bir parçasıdır. Ama bu yine de bir karşı çıkış ol­ mayacaktır, her çeşit zulme, akıldışılığa izin vermeyi gözden dü­ şüren herhangi bir ahlakımız olmadığı sürece. Her ahlal<ta asıl ve değerli olan bir uzak baskıdır: Stoacılığı ya da Port-Royal'i ya da Püritenizrni anlama!< için her dilin şimdiye dek güç ve özgürlük kazandığı baskılar anıınsanmalı - rnetrik sınırlandırmalar, rit­ mil< ve ölçünün zulmü. Her ulusun hatip ve şairleri ne de çok dert açıyorlar başlannal - kulaklannda arnansız bir vicdanın yer­ leştiği bir iki düzyazı yazarını dışta bıral<rnazsal< - "alıklıl< aşkı­ na", kendini alnllı sanan, yararcı*** alımaldann söylediği gibi, "keyfi bir yasaya boyun eğerek", anarşistterin dediği gibi, kendi­ lerini özgür, giderek özgür nıhlu sanarak. Tuhaf olan da şu: Öz­ gürlüğün, inceliğin, yiğitliğin, dansın, ustaca güvenrnenin dün­ yasında olan, olmuş olan her şey, düşüncede ya da yönetirnde; konuşmada ya da konuşarak ikna etmede olsun, törenlerde ya da •

Kant'ın kesin buynığu: Genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir ınaksiıne göre eyle. (Çev. n.) " Bırakın gitsin. (Çev. n.) ••• Utalitarische. (Çev. n.)

101


İyinin ve Kötünün ötesinde sanatlarda, yalruzca bu "keyfi yasalann zulmü sayesinde geliş­ miştir; bütün ciddiyetiyle, işte bunun, 1 a i s s e r a l l e r değil de "doğa" ve "doğal" olması olasılığı hiç de düşük değildir! Her sanat­

çı bilir kendini - bırakıp - gitmenin "en doğal" dururndan nasıl uzak olduğunu, özgürce düzenleme, koyma, kullanma, "esin" anına biçim vermeden - ve nasıl kesinlikle ve ineelikle gık deme­ den bin türlü yasaya boyun eğdiğinin o zaman; tüm yasaların sertlikleri ve belirleyicilikleri yüzünden tüm kurarnsal formül­ leştirrneleri tiye almayı (en katı kavram bile, bunlann yanında dalgalı, çokyönlü, çok anlamlı kalır -). "Gök ve yerde" asıl olan, bir kez söylenirse, öyle görünüyor ki, uzun bir süre ve tek bir yön boyunca b o y u n e ğ m e d i r : İşte o yönden gelir gider, bu dün­ yada yaşamak için daima zahmetine katlandığımız, örneğin er­ dem, sanat, müzik, dans, akıl, marreviyat - nurlu, anndmlmış, çıl­

gın ve Tannsal şeyler. Ruhun uzun süre tutsaklığı, düşünce ileti­ rninde, kilisenin ya da sarayın yönlendirdiği biçimde düşünme ya da Aristotelesçi dayanaklarla, uzun süren tinsel istemeyle olup biteni bir Hıristiyan kalıbı içinde yorumlama ve Hıristiyan Tan­ nsını bütün rastlantısallığıyla yeniden keşfedip

haklı kılma zo­

runluluğu içinde, zapturapt altındal<i düşünürler üstündeki gü­ venilınez baskısı - bütün bu baskıa, keyfi, sert, tüyleri diken di­ ken eden akla aykm şeyler kendilerini Avrupa ruhunun, gücü­ nün, arnansız merakının, ince dokunaldılığının disiplini altında oluşunun araalığıyla gösterirler. Böyle de olsa, bu yerine başka bir şeyin konulmadığı miktarda, kuvvet ve ruh çiğnemneli, bo­ ğulmalı, bozlllmalı (çünkü burada, her yerde olduğu gibi, "Doğa" kendini nasılsa öyle, tam savurgan ve k a y ı t s ı z , tepemizi attı­ rırsa da, soylu olan büyüklüğüyle gösterir). Binlerce yıldır Avru­

palı düşünürlerin yalnızca bir şeyi kanıtlamak için düşünmüş oluşlan bugünse, tersine düşünürün ''bir şeyi kanıtlamak isteme­ si"nden kuşkulanıyoruz - en sağlam düşüncelerinin ürünü olma­ sı g e r e k e n sonuçların daha baştan belirlendiğini, tam Asya ast­ rolojisinde olduğu gibi ya da bugün en içten kişisel yaşantımızın zararsız Hıristiyan ahlak yorumlarında "Ulu Tanrı"da ve "ruhun kurtuluşu"nda olduğu gibi: - bu zulüm, bu keyfilik, bu güçlü ve muazzam ahmaklık ruhu e ğ i t t i ; kölelik göründüğü haliyle, kaba ve ince anlamıyla, ruh disiplininin ve şartlandırılmasının kaçınılmaz aracıdır. Her ahlal< bu açıdan baluldığında: 1 a i s s e r 102


Ahiakın Doğal Tarihi Üstüne

a 1 1 e r 'den, kocaman özgürlükten nefreti öğreten, "doğa"dır, sı­ nırlanmış ufukların ve en yakın ödevlerin gereğini yerleştiren, kafarnıza - b a k ı ş a ç ı l a r ı rn ı z ı n d a r l a ş t ı r ı l rn a s ı n ı , böy­ lece de kesin anlamıyla, yaşarnın ve büyümenin koşulu olarale alırnaldığı öğreten. "Boyun eğrnelisin" birine ve uzun bir süre: Yoksa, ortadan kalkacaksın, kendine olan son saygını da yitire­ ceksin." - Bu bana doğanın ahlak buyruğu olarak görünüyor; ne yaşlı Kant'ta olduğu gibi "kategorik" ne de bireye yöneltilmiştir; (Bireyden ona ne ki!) haldara yöneltilrniştir o, ırklara, çağlara, sı­ nıflara ama her şeyden öte, tüm insan hayvanına, i n s a n l ı ğ a .

189. Çalışma düşkünü ırklar, aylaklığa katlanmakta büyük bir sı­ kıntı çekenler: İngiliz içgüdüsünün şaheserlerinden biri de pazar günlerini öylesine kutsal, öylesine sıkıcı yapmak; böylece de İngi­ lizler, farkına varmadan iş günlerini yeniden özlerler: - kurnazca bulunmuş, kurnazca sokuşturulrnuş o r u ç 1 a r olarak eskinin dünyasında sık sık görüyoruz (oysa güneyin insanları işi gözete­ rek yapmıyor bunu). Birçok oruç çeşitli olmalı; her şeyden öte, nereye güçlü dürtiller ve alışkanlıklar egemen olsa, yasa koyucu kaygılanacak, eksik günleri tamamlayıp dürtilleri zincirleyerek, yeniden bir kez daha açlığı öğretecektir. Daha yüksek bir nokta­ dan bakıldığında, tüm kuşalelar ve çağlar, şu ya da bu biçimde ah­ lak yobazlığına yalcalanrnıyorlarsa, eklenmiş baskılar ve oruç dö­ nemleri olarale görülür bu, bu süre içinde, dürtü kendini sustur­ mayı ve bastırmayı öğrenir, a r ı t m a y ı , g ü ç l e n d i r m e y i de, birkaç felsefi mezhep (örneğin, şehvet artırıcı kokularıyla, aşırı yüklü şehvet havasıyla Helen kültürünün ortasındaki (stoa) ben­ zer bir yoruma izin verebilir - Bu, ayrıca, işte tüm Avrupa'nın Hı­ ristiyan döneminde ve yalnızca Hıristiyan değer yargılarının bas­ kıları altında, cinsel dürtülerin kendilerini aşka (arnour passion)* yüceltmesiyle** ortaya çıkan paradaksun çözümü için ipucu ve­ rebilir. ' Aşk tutkusu. (Çev. n.) " Nietzsche, Freudcu anlamıyla sublimeren (yüceltme) sözünü ilk kullanandır. (Çev. n.)

103


İyinin ve Kötünün ötesinde

190. Platon'un ahlakında, aslında Platon'a ait olmayıp yalnızca fel­ sefede rastlanan bir şey vardır, Platon'a rağmen şu söylenebilir: Yani, onun için çok soylu olan Sokratçılık "Kimse kendine kötü­ lük yapmaz, öyleyse bütün kötülükler istenıneden yapılır. Çün­ kü kötü insan kendine kötülük yapabilir: Kötünün kötü olduğu­ nu bilseydi bunu yaprnayacaletı. Öyleyse, kötü yalnızca, bir yan­ lış olduğu için kötüdür; eğer yanlış ortadan kaldırılırsa, o zorun­ lu olarale - iyi kılınabilir." Bu çeşit akıl yürütme, s ı r a d a n i n ­ s a n korkuyor, kötü eylemlerde yalnızca nahoş sonuçlar gören, "kötü eylem ahmaklıktır" yargısını verirken, "iyi"yi yararlı olan ve kabul edilenle, fazlaca düşünmeden, özdeş alan. Her ahlaksal yararcılıleta, hemen benzeri kaynağı talınıin eder insan, burnu­ nun doğrultusunda gider: Pek seyrek sapıtır yolunu. - Platon ya­ pabildiği her şeyi hocasının, her şeyden öte kendisinin önermesi­ ne ince ve soylu bir yorum katabilrnek için yaptı - tüm yorum­ cuların en pervasızıydı o, Sokrates'i tümüyle yalnızca popüler bir tema, sokaletaki halk şarkısı olarak aldı; ona sonsuz ve olanaksız çeşitlendirmeler katınale için; yani kendi maskelerine ve çok yüzlülüğüne. Muzipçe söylenirse, biraz Homerosca, Platon'un Sokrates'i şundan başka nedir:

Prosthe Platôn Opithen te Platôn messe te Khimaird'

191 Şu eski ilahiyat sorunu "imam" ve ''bilgi" - ya da açıkçası içgü­ dü ve alcıl - böylece, şeylerin değerlendirilmeleriyle ilgili olarale içgüdünün gerçelderinden ve bir "niçin"inden kalkan, bir amaç­ lılığa ve yararlılığa göre davranınale ve bilmek isteyen akıldan daha buyurgan olup olmayacağı sorusu - şu eski ahlak sorunu, il­ kin Sokrates'in karşılığında ortaya çılean, insanıann kafalannı Hıristiyanlıktan çok daha önce bölümleyen. Sokrates'in kendisi, tabii ilkin, alelın yeteneklerinden gelen beğenisiyle - üstün di­ yalektileçiliğinden - diğer soylular gibi, içgüdü insanlan olup ey­ lemlerinin dayanalelan üstüne asla uygun bilgi vermeyen soylu •

Platon önde, Platon arkada, ucube ortada. Ucube, Khimara. İlyada VI: 181'de "önü aslan. ar­ dı yılan, arasında keçi var" diye anlatılıyor. (Çev. n,)

104


Ahiakın Doğal Tarihi Üstüne Atinalıların kaba yetersizlllderine gülrnek değil miydi? Sonunda yine de için için, bıyık altından güldü kendine de: Kendinde in­ celmiş vicdanında ve kendini sorgulamasında aynı zorluğu, ye­ tersizliği buldu. Ama niçin, diye sıkıştırdı kendini, bu yüzden iç­ güdüler bıraluimalı bir yana! Hem içgüdülerin hem aldın hakkı verilmeliydi - içgüdüler izlenmeli ama aklın yardımıyla sağlam gerekçelerle. Bu, büyük gizem dolu alaycının su katılmadık y a n -

1 ı ş ı y d ı ; vicdanını, kendine bir çeşit madik ataral< tatmin edebi­ leceği bir konuma getirdi: Temelde ahlak yargılarından akıldışı öğeleri gördü. - Platon böyle şeylerde daha günahsızdı; kaba in­ sanların açıkgözlülüğü yoktu onda, bütün kuvvetini kullanma!< istedi - şimdiye dek bir fılozofun kullanabileceği en büyük kuv­ vettil - Aklı ve içgüdüyü tek bir hedefe, iyiye, Tanrıya yönelttiği­ ni kendine kanıtlamak istedi; Platon'dan bu yana bütün ilahiyat­ çılar ve felsefeciler aynı yolun üzerindeler - yani ahlal< konula­ rında şimdiye dek içgüdü ya da Hıristiyanların "iman" dedikleri ya da benim "sürü" dediğim kazandı. Akılalığın babası olarak (dolayısıyla devrimin büyükbabası), yalnızca aldın egemenliğini onaylayan Descartes, belki de tek aykırı örnek: Oysa akıl yalnız­ ca bir araçtır, Descartes yüzeyseldi.

192 Tek tek bilimlerin tarihi izlendiğinde, gelişmesi içinde en eski ve en genel sürecini anlamak için bir ipucu bulunabilir, bilgi ve tanımanın: Bu ikisi de gelişmemiş hipotezler, uyduruklar, şu iyi ve boş "inanına" isteği, o güvenınerne ve sabır eksikliği ortaya çı­ kar önce - Duyumlarımız, ince, güvenilir, temldnli tanıma orga­ nı olmayı geç öğrenir, üstelik tümüyle de öğrenemez. Gözlerimiz

verilen bu uyarıya, daha önce birçok kez oluşturulmuş imgeyi bir kez daha oluşturarak yanıt verıneyi, alışılmamış ve yeni ola­ nın izlenimini yal<alamaktan daha rahatlatıcı bulur: Sonuncu da­ ha fazla kuvvet, daha fazla ahlaklılık gerektirir. Yeni bir şey işit­ rnek zor ve aa vericidir kulağa; yabana bir müziği kötü işitiriz. Başka bir dilde işitilen sesleri daha tanıdık, daha bildik sözcülder haline getirmeye kalkışırız gönülsüzce: Örneğin, Alman a r c u b a l i s t a y ı işittiğinde onu A r m b r u s t 'a çevirıniştir.* Duyum• İki sözcük de ok yayı demek. (Çev. n.) 105


İyinin ve Kötünün ötesinde

larımız yeniyi düşman ve itici bulurlar; en basit duyum sürecin­ de bile, korku, sevgi, nefret, edilgen tembellik duygulan gibi duy­ gular e g e m e n d i r . - Bugünkü okurun bir sayfadaki tek tek tüm sözcüklerden (heceler bir yana) çok azını okuduğu gibi - Yal­ nızca yirmi sözcük arasında gelişigüzel beşini seçiyor, bu beş söz­ cükten çıkartılabilecek anlamı "tahmin" ediyor - bir ağaon, tam tamına, yapraklan, dallan, rengi, biçiminin olanca aynntısı göz önüne alındığında, çok azını görebiliyoruz; bir ağaç görüntüsü uyduruvermek çok daha kolayımıza gidiyor. En nadir yaşantıla­ nmızın orta yerinde de aynı şeyi yapıyoruz: Yaşantımızın büyük bir bölümünü uyduruyoruz, kendimizi herhangi bir olup bite­ nin uydurukçusu olarak görmemek için pek zorlanmıyoruz. Bü­ tün bunların anlamı: Temelde, ta başından beri y a I a n s ö y 1 e ­ m e y e a 1 ı ş m ı ş ı z . Ya da daha erdemli ve iki yüzlü, kısaca da­ ha hoş söylenirse: insan sevdiğinden çok daha artisttir. - Canlı bir söyleşide sık sık konuştuğum insan yüzünün dile getirdiği dü­ şünceyle öylesine açık ve ince bir biçimde belirlendiğini görü­ rüro ya da yarattığı etkiye inanınm. Öyle olur ki bu açıklık gör­ me yetimin gücünü çok aşar: Yüzünde kaslannın ince hareketle­ rini ve gözlerinin ifadesini uydurmal< z o r u n d a kalınm. Kim bilir belki de o kişi, tümüyle değişik bir yüz takınınıştı ya da hiç de öyle değildi.

193. Qu i d q u i d l u c e fu i t , t e n e b r i s a g i t :* Oysa, tersi de doğru. Düşlerdeki yaşantılanmız, bu yaşantılara çok sık sahip ol­ duğumuzu varsayarsal<, eninde sonunda o da "gerçekten" her­ hangi bir yaşantı gibi ruhumuzun tüm çekip çevirmesine** ait­ tirler. Onlardan dolayı daha zengin ya da daha yoksul, daha çok ya da daha az gereksinmeleri var; sonunda, ışıl ışıl bir günde, uya­ nık ruhumuzun en sevinçli anlannda, biraz düşlerimizin alışkan­ lığıyla yönlendiriyoruz. Diyelim ki düşlerinde uçuyor, sonunda, düş görür görmez, gücünün ve uçma becerisinin, kendisinin bir ayrıcalığı, kendine özgü, imrenilecek bir şans gibi bilincine van­ yar: Her çeşit yay ve açıyı küçük bir fiskeyle gerçekleştirebilece' Gündüz olan, gece de sürer. (Çev. n.) Gesamt-Haushalt. (Çev. n.)

••

106


Ahlakın Doğal Tarihi Üstüne ğine inanıyor; belli bir Tannsal hafıfmeşrepliği duyuyor yüreğin­ de,

"yukarı" gerilimsiz ve zorlanmadan, "aşağı" düşünmeden, al­

çalmadan - a ğ ı l ı k s ı z ı - Nasıl da sonunda, uyanık gündeki "mutluluk" sözcüğünün daha değişik bir renk ve belirlenme taşı­ dığını anlayamaz: "Coşkuyla yükselme", şairlerin betimlediği, bu "uçma" ile karşılaştırıldığında yere bağımlı, kaslarıınızla ilgili, zorlanmış, "ağır" gelecektir ona.

194 İnsanların farklılığı, yalnızca iyi bulduklannın çizelgelerinde­ ki farklılıkta, yani, çabalamaya değer iyi anlayışlannda değil de bir de az ya da çok değerli bütün ortaldaşa tanıdıklan iyilerin farklılığında, sıralanma düzenlerinin farklılığında gösterir ken­ dini: - hatta bunlardan daha çok, iyi bir şeye sahip olup o şeyi, ele geçirmekten ne anladıklannda; kadınlarla ilgili olarak, örneğin, daha alçal< gönüllü erkekler, kadın bedeninin sadece kullanımı cinsel hazzı, sahip olmanın ve ele geçirmenin yeterli ve doyuru­ cu bir belirtisi olaral< görürler. Bir diğer grup, daha bir kuşkulu,

daha iddialı ele geçirme susuzluğuyla, "soru işaretini" yalnızca böyle bir sahip olmanın görünüşü olarak görürler; daha ince de­ nemeler yapmak isterler; her şeyden öte, kadının ona yalnızca kendini değil, ayrıca sahip olduğu ya da olmayı istediğini verip vermediğini bilmek için -; ancal< o zaman, kadın "ele geçirilmiş" olur. Bir üçüncü grup, sahip olma isteğinin ve güvensizliğin sonu­ na ulaşmaz bile, bir kadın kendini ona verdiğinde, bunu onun kendisi için değil de kendi görüntüsü için yapıp yapmadığını so­ rar. Dibinden, ta en derinlerinden tanınma!< ister, sevilebilmek için kendini keşfedİlıneye bıralm. - Önce, sevgilisini tümüyle kendi mülkü gibi duyar; artıl< sevgilisi onun hakkında kendini aldatmaz olunca; onu, şeytanlığı, gizli doyumsuzluğun yanında, iyiliği, sabrı, manevi yanı için sevince. Diğer bir grup, bir halkı ele geçirmek ister: Bütün C a g 1 i o s t r o ve C a t i 1 i n a yüksek sanat­ ları bu amaç için çok uygundur. Bu diğeri daha ince ele geçirme susuzluğu içinde kendi kendine şunu der: "Ele geçirmenin oldu­ ğu yerde aldatma olmamalı! - Bir maskenin insaniann yürekle­ rini yönlendireceği düşüncesi onu kızdırır ve sabrını taşırır: "Öy­ leyse, haydi b i 1 i n e y i m , her şeyden öte kendimi bileyim!" Yar107


İyinin ve Kötünün ötesinde dımsever, iyiliksever insanlar arasında hemen her zaman yardım bulur: Sanki, örneğin, o yardımı "hak etmiş" de tam o n l a r ı n yardımlarılll istiyormuş gibi, bütün yardımların karşılığı olarak, onlara teşekkürünü, sadakatini, boyun eğıneyi kaıııtlayacaktır ­ bu düş gücü ile gereksinmesi onları sanki mallarıyrnış gibi göre­ ceklerdir; yalııızca bu malları edinme isteğinden dolayı yardırn­ sever ve iyiliksever olacaklardır. Biri yardımlarında onlardan ön­ ce davraııır ya da yollarını keserse, kıskanırlar. İsterneye isteme­ ye, ana ve babalar çoculdarılll - kendilerine benzer hale getirirler -buna "eğitim" deniyor- hiçbir ana, yüreğinin derinliklerinde, doğurduğu çocuğun; kendi malı olduğundan kuşku duymaz; hiçbir baba çocuğun kavrarnlarına, değerlendirmelerine egemen olma haldcıııı tartışmaz. Evet, eskiden babaların yeni doğmuş ço­ cuklarının yaşamasılll ve ölümünü karariaştırma gücü olağan bulunurdu (Eski Almanlar arasında örneğin). Ve babalar gibi, öğ­ retmenler, sınıflar, rahipler, prensler gözlerini kırpmadan her ye­ ni insalll, ha.Ia, yeni bir mal için fırsat olarak görüyorlar. Ve hep böyle sürüp gidiyor.

195. Yahudiler - "köle doğmuş" hallc, Tacitus ve tüm eski dünya­ lllll söylediği gibi; "halldar arasında seçilmiş halk", kendileri için söyledileleri ve inandıkları - Yahudiler, değerlerin tersine çevril­ mesi mucizesini başarrnışlardır; onlar sayesinde yeryüzündeki birkaç bin yıllık yaşam yeni ve tehlikeli bir çekicililc kazaııınıştır: Peygamberleri, zengin, tanrısız, şeytan, zorba, şehvetli olalll bir­ leştirmiş, ilk kez şu kahrolası "dünya" sözünü kullanmıştır. Bu de­ ğerlerin tersine çevrilmesi ("yoksul" sözcüğünün "kutsal" ve "dost"la eş anlamlı sayılmasını da içeren) Musevi halkının anla­ mılll oluşturuyor: A h l a k t a k ö l e l e r i n b a ş k a l d ı r ı s ı b a ş ­ ladı onlarla.

196. Güneşin çevresinde sayısız kara cisimin olduğu çıkarsanma­ lı - hiç göremeyeceğimiz cisiınlerin. Aramızda anlatılan bir mesel bu; ahlak psikoloğu tümüyle yıldızlı yazıyı yalnızca bir 108


Ahiakın Doğal Tarihi Üstüne

mesel olarak okur - ve birçok şeyini sessizliğe gömen işaret di­ li gibi.

197.

Yırtıcı hayvanlar ve soyguncular yanlış anlaşılıyor temelde (örneğin Cesare Borgia), haia en sağlıklı tropik canavarıann ve büyürnelerin altında "hastalıklı" bir şey ya da onlarda doğuştan gelme bir "cehennem"i aradığımız sürece "doğa" da yanlış anlaşı­ lıyor -: Şimdiye dek, hemen tüm ahlal<çılann ha.J.a yaptığı bu. Ahlakçılann balta girmemiş annanlara ve tropik bölgelere karşı, içinde nefret ta<jıdıkları görülmüyor mu? Ne pahasına olursa ol­ sun, "tropik insan" gözden düşürülmeli, hastalık ve insanın soy­ suzlaşması olarak, kendi cehennemİ ve kendi azabı olarak? Peki, neden ama? "llıman bölgelerin" çıkanna mı? llıman insanın çı­ kanna olmasın ahlaklı olanlann? llımanlann? Bu, "korkaldık olarak ahlak" bölümü için. 198. Tek bir kişiyi, alışılan deyimlerle onun "mutluluğunu" hedef­ leyen bütün bu ahlaldar - kişinin kendisiyle yaşadığı t e h l i k e ­ l i l i ğ i n derecesiyle ilgili davranışlar için öğütlerden başka bir şey olmayan; hırsına, güç istemi taşıdıkları, efendi rolünü oyna­ mak istedikleri sürece, iyi ya da kötü eğilimlerine karşı reçete; lcocal<an bilgiçliğinin, lcocal<an ilaçlannın gizemli kolcusunun sindiği büyük küçük lcurnazlıklar, yapmacıklar; Barak ve aluldı­ şı formundald her şey çünkü kendilerine "her şey" diyorlar, çün­ kü olmadık yerde genelleme yapıyorlar - koşulsuz konuşan her şey leendilerini koşulsuz sayan, yalnızca bir tutarn tuzla tatlandı­ nlmış olmayıp aynca katlanılabilir ve ara sıra ayartıcı olan bir bi­ çimde olan her şey, aşın biberli ve tehlil<eli lcokmayı öğrendiğin­ de her şeyin üstünde bir "öte dünya" kolcmayı: Bütün bunlann hepsi, entelektüel açıdan bakıldığında, çok az değerli; bilimi oluş­ turmal<tan çok uzal<, hele bilgelikten; üstelik, bir kez daha söyler­ selc, haydi bir daha; lcurnazlık, kurnazlık, kurnazlık, aptallıkla, aptallıkla, aptallılda kanşık - ister Stoacılann öğütleyip uygula­ dıklan, taşkın duygulanma enayiliğine karşı, şu kayıtsızlık ve 109


İyinin ve Kötünün ötesinde heykel soğukluğu olsun; isterse, canlı olarak kesip biçip çözümle­ yerek* Çocukça, yanlısı olduğu duygulanma tahribatıyla, şu bir daha gülmeyen, bir daha ağlamayan Spinoza ya da şu, duygulan­ malann, tatmin olabilecekleri zararsız orta-yola çöküntüsü, ah­ lak Aristoculuğu; duygulanmaların keyfini çıkaran ahlakı bile, sanatın sembolizmiyle, müzikle ya da Tanrı sevgisiyle ve Tann is­ tediği için insan sevgisiyle bile bile zayıflatılmış ve tinselleştiril­ miş - çünkü dinde tutkular yeniden vatandaşlık hakkına sahip oluyor, diyelim ki -; sonunda kolaydan olan, muzipçe bağhlık duygulanmaya; hani Hafız'ın ve Goethe'nin öğrettiği, şu gözüpek dizginleri koyveriş; eşi bulunmaz yaşlı bilge baykuşlara ve ayyaş­ lara "azaldı artık tehlike" işaretini veren şu ruhsal bedensel i i ­ c e n t i a m o r u m .... Bu da "korkaldık olarak ahlak" bölümü için. -

199. İnsanlarm varolduğu tüm zamanlar boyunca, insan sürüleri de varolmuştur (aile grupları, topluluklar, kabileler, halklar dev­ letler, kiliseler), her zaman küçük sayıdaki buyuruculada karşı­ laştınldığında boyun eğenlerin sayısı çok olmuş - dolayısıyla, bo­ yun eğmenin, insanlar arasında en iyi ve en uzun uygulanan eği­ tim olduğu kolayca varsayılabilir, ortalama olarak, her bir boyun eğme gereksinmesi doğuştandır; bir çeşit fo r m a l v i c d a n ola­ ral<, bizden talep ettiği şudur: "Herhangi bir şeyi koşulsuz olarak yapmalısın." Kısaca "yapmalısın". Bu gereksinme kendi kendini yerine getirmeye çalışır, formunu bir içerikle doldurarak; gücü­ nü, sabırsızlığına, gerilimine göre, kaba bir iştiha olaral< şeyleri yakalar, çok az aynm yapıp kulaklarına bağırılan her şeyi yaka­ lar, çok az aynrn yapıp kulaldanna bağınlan her şeyi kabul eder, huyuran biri tarafından - ana ve babalar, öğretmenler, yasalar, sı­ nıfsal önyargılar, kamuoyu tarafından -. İnsan gelişiminin tuhaf sınırlılığı, dural<sayan, çok uzayan, sık sık geri dönen, döngüsel olan bu boyun eğme, sürü içgüdüsünün en iyi biçimde miras kal­ masındandır, emir verme sanatının ucuzluğundan. Bu içgüdü­ nün en aşın doruk noktasına doğru ilerlediğini düşünelim bir kez; sonunda buyuranlar ve bağımsızlar eksilecektir ya da içten ' Vivisektion. (Çev. n.) Ahlak izni. (Çev. n.)

"

110


Ahiakın Doğal Tarihi Üstüne

içe kötü bilincin aasını çekeceklerdir; huyurmadan önce kendi­ lerini aldatmayı zorunlu bulacaklardır: Sanki kendileri buyuru­ lamnış gibi. Gerçekten de bugünün Avrupasının durumu bu: Bu­ yurucuların il<i yüzlü ahlakı diyorum ona, kötü vicdanlarım, da­ ha eski daha yüksek buyruklarının, ataların, anayasaların, hak­ kın, yasaların, yasanın, hatta Tanrının buyruldarının gerçekleşti­ riasi tavrını takınmaktan başka bir koruma yolunu bilmiyorlar ya da sürü düşünme biçiminden, sürü özdeyişlerini alıyorlar, ör­ neğin "halkın birinci hizmetçisi gibi ya da "ortaklaşa refahın ara­ cı" gibi. Öte yandan, Avrupa'daki sürü insanı, kendinin biricik uygun insan tipi olduğu görüşünü veriyor, onu evcilleştiren, ge­ çimli ve sürü için yararlı kılan özellilderini yüceltiyor; sanki on­ lar has insan erdemleriymiş gibi: Dayanışma, lütuf, itibar, çalış­ kanlık, ölçülülük, alçakgönüllülük, hoşgörü, acıma, liderlerin ve kösemenlerin kaçınılmaz olduğunu sandığı durumlarda, insan, bugün, buyurucuların yerine kurnaz sürü insanlarını koyup on­ ları bir araya getirmeye çalışıyor durmadan: Tüm meclise daya­ nan anayasaların kökeni budur. Koşulsuz buyurucu görüşüne rağmen, bu, sürü hayvanı Avrupalılara, bir iyilik, çekilmez olan etkiden bir kurtuluş olara!< geliyor; Napolyon etkisinin tarihi, he­ men hemen bütün yüzyılın en değerli insanlarında ve anlarında kazandığı daha yül<sek mutlulukların tarihidir.

200. Irldarın birbirine karıştığı çözülme döneminin insanı, gövde­ sinde çeşitli soyların mirasını taşıyan, yani zıt, yalnızca zıt da de­ ğil, birbirleriyle savaşan, birbirlerine pek seyrek rahat veren itki­ leri ve değer ölçülerini - geç kültürün ve kırılmış ışıldann böyle bir insanı, ortalama olara!< daha zayıf insan olacaktır: En temel gereksinimi savaşın, yani, kendisinin son bulmasıdır; mutluluk ona rahatlatıcı (örneğin Epikürcü ve Hıristiyan) ilaç ve düşünme biçimiyle uzaklaşarak, özellikle dinlenme mutluluğu, rahatsız edilmeme, doymuşluk, sonunda erişilen birlil< olarak görünüyor; kendisi böyle bir insan olan kutsal hatip Augustinus'un sözüyle Saba'nın sabası* olarak. - Böyle bir doğadald zıtlık ve savaşın üs•

Saba; Eski Yunancada Sabboton, İbranicede Shabbathur, dinlenme günü, dinlenme ve iba­ detle geçirilen yedinci gün anlamında (Çev. n.) 111


İyinin ve Kötünün ötesinde telik yaşama dürtüsü ve hevesi yaratma etkisi de var - diğer yan­ dan, güçlü ve uzlaşmaz düTtülerine ek olarak, kendine savaş aç­ madaki ustalık ve incelik, böylece de kendini denetleme, kendi­ ni aldatma miras alınır ve eğitim yoluyla işlenir: Böylece, bu si­ hirli, kavranamaz ve düşünülemez olan ortaya çıkar - en güzel anlatımım Alkibiades ve Sezar'da bulan (- bunlara belki de be­

nim beğenime göre, ilk Avrupalı Hohenstaufen ll. Friedrich ekle­ nebilir.) Bu zafere ve ayartınaya önceden koşullandırılmış bilme­ ce adam, sanatçıların arasında da belki Leonardo da Vinci. Dinle­ me isteğiyle, daha zayıftipin ortaya çıktığı dönemle tam aym za­ manda görünüyor bunlar:

İki tip de birbirlerine aittirler ve aym

nedenden kaynaldanırlar.

,i 1

201

:NıJaksız değer yargılarında egemen olan yararlılık, yalnızca

sürü yararlılığı olduğu, ilgiyi tek başına topluluğun kOfl:l!!_fi1_a.şına yöneltip ahlakdışı olan tümüyle, istisnasız, toplumun va!"lığına tehlike olarak görülen şeyde arandığı sürece: "Komşu s�vgisinin ahlakı" olamaz. Saygımn, acımanın, adaletin, yumuşaldığın kar­ şılıldı belli bir küçük uygulamasının gerçeldeştirildiğini varsaya­ lım yine varsayalım ki toplumumun bu durumunda, sonraları "erdemler" olarak onurlandırılacak iticiler etkindir - Sonunda hemen hemen "ahlal<'' kavramıyla bir araya gelecektir. Bu dö­ nem de henüz ahlaksal değerlendirmeler alaruna ait değildir h a 1 a a h I a k ö t e s i durumdadırlar. Bir acıma eylemi, örneğin, Romalıların en iyi dönemlerinde en iyi ya da kötü, ahlaklı ya da ahlaksız sayılmıyordu; övüldüğü zaman bile, bu övgü en iyi bir biçimde, gönülsüz bir hor görme ile onlar bütünün refahına, r e s p u b I i c a ' sına* hizmet eden bir eylemle birlil<te alındıkları süre­ ce bağdaşabiliyordu. "Komşu sevgisi", k o m ş u k o r k u s u y l a karşılaştırıldığında, "komşu sevgisi" sonunda ikincil bir şeydir; bi­ raz uzlaşımsal, keyfe bağlı, yalandan. Bir kez toplumun yapısı tü­ müyle sağlaınlaştırılıp dış düşmanıara karşı güvenli göründü­ ğünde, bu komşu korkusu yeniden ahlak değerlendirmeleri açı­ sını yaratır. Güçlü ve tehlikeli belli itkiler, atılgan girişimcilik ca•

Cumhuriyet. (Çev. n.)

112


Ahiakın Doğal Tarihi Üstüne

nma susamış ölçüde yüreklilik, kincilik şeytansı kurnazlık yağ­ maalık, yönetme hırsı gibi, şimdiye dek yalnızca toplumsal ya­ rarları açısından değerli görünmelde kalmayıp - doğal ki değişik adlarla burada seçilenler açısından - üstelik eğitim ve yetiştirme yoluyla yüceltilmelen gereken (çünkü bütünün düşmanıarına karşı, bütünün tehlikeleri açısından süreidi gereklidir insana), şimdi tehlikesi iki kez şiddetiyle yaşanmakta - çünkü yardımcı çıkış yolları eksiktir - adım adım ahialedışı olarak damgalanıp karaçalmanın batağına bırakılıyor. Şimdi zıt dürtiller ve eğilim­ ler, ahlale açısından saygı görüyor; sürü içgüdüsü adım adım so­ nuçlarına ulaşıyor. Toplum için ne denli çok ya da ne denli az tehlikeli oldukları, bir görüşte, bir durumda ve duygulanmada,

bır istemede, bir yetenekte eşitlik için tehlikeli oldukları, şimdi ahlak görüşünü oluşturuyor. Burada da korku, yeniden ahiakın aynasıdır. En güçlü ve en yüksek dürtüler, tutkuyla sökülüp atıl­ dıldarında, bireyi ortalamanın, sürü vicdanının çukurunun çok üstüne ittiklerinde, toplumun kendine güveni yerle bir olacak, kendilerine olan inançları, omurgaları gibi parçalanacalc Böyle­ ce de en fazla bu dürtüler damgalanacak onlara kara çalınacak. Yüksek, bağımsız ruhluluk, bir başına kalabilme istemi, hatta bü­ yüle alcıl tehlike olarale algılanacak; birey sürünün üstüne çıka­ ran ve komşusunu korkutan her şeye, bundan böyle kötü dene­ cektir; haktanırlık, alçakgönüllülüle, boyun eğınişlik, herkesi eşit kılıcı kafa yapısı, ()rta d�reçeli arzular, ahialesal gerçeldik kazanıp saygı görecelderdir. Sonunda son derece barışa hazır koşullarda, insanin duygularını kesinleştirip sertleştirecek; eğitim fırsatı ve gereksinimi gittikçe azalacak ve her kesinlik, adalette bile vicda­ nı rahatsız etmeye başlayacalc; her yüksek ve çetin soyluluk ve kendine güven hemen hemen bir hareket olarak duyulacale, gü­ vensizlik doğuracaktır; kuzu, dahası, "koyun" saygı kazanacaktır. Kendisine zarar verecek suçluların yanında olup bunu ciddiyetle ve onurla yapıp hastalıldı biçimde yumuşak ve şefkatli olduğun­ da, toplum tarihinde göz önüne alınması gereken bir nokta var demektir. Cezalandırmak nedense biraz haksız görünüyor - şura­ sı kesin, "cezayı tasarlamak", "ceza vermek gerekliliği" incitir onu, korku yaratır. "Onu t e h 1 i k e s i z " kılmak yetınez mi? Neden ha­ la ceza? Cezanın kendisi korkunç değil mi?" - bu soruyla, sürü

113


İyinin ve Kötünün ötesinde

ahlalcı, korkaklıle ahlalcı en son sonucuna ulaşır. Diyelim ki kor­ kunun temeli olan tehlike tümüyle ortadan kaldırıldı, bu ahiale da ortadan kaldırılmış olurdu böylece: Artıle gerelcmezdi, kendi­ ni bir daha zorunlu olarale d u y u r m a z d ı ! Kim bugünün Avru­ pasının vicdanını kurcalasa bin ahlak lcıvnmından ve kovuğun­ dan aynı buyruğu bulup çıkaracaktır; sürü korkaldığının buyru­ ğunu: "Bir gün, k o r k u l a c a k b i r ş e y i n k a l m a m a s ı n ı is­ tiyoruz!" Bir gün, bir kez - o güne giden yol, bütün Avrupa'da "ilerleme" demektir.

202 . Hemen söyleyelim bir kez daha, yüz kez söylediğimizi, çünlcü bugünün kulakları direniyor böyle hakikatiere - çüni(ü h!z i m hakikatlerimiz onlar - . bugün hoş karşılanmaya· hazl.r değiL İn­ sanlann benzetmesiz, dobra dobra hayvandan sayıidıği.ıil. duydu­ ğumuzda, bunun nasıl ağınmıza gittiğini yeterince iyi bilir:�; _oy­ sa, "modern düşünce" insanlan için sürekli "sürü", sürü içgüdüsü ve benzeri sözleri kullandığımızda neredeyse "suçlu" sayılacağız. Ne yapılabilir bunun için? Başkası elimizden gelmez: Tam bura­ da bulunuyor, yepyeni sezgimiz. Bütün bu ahlak temel yargıla­ nnda Avrupa'nın kendi etkisini sürdüğü üllceleri de içine alarak ağız birliği ettiğini gördille İnsan, Avrupa'da açıkça Sokretes'in bilmediğini sandığı şeyi b i 1 i y o r , şu ünlü eski yılanın öğretmek üzere söz verdiği şeyi - bugün insan neyin iyi neyin kötü olduğu­ nu "biliyor". Şimdi, süreidi tekrarlayıp durduğumuzdan kulak tırmalayıo olabilir, zor işitilebilir: Burada bilindiğine inanılan, burada övgü ve yergiyle kendi kendini yücelten, o kendisine iyi denen şey, sürü hayvanının içgüdüsüdür: Bir patlamayla, üstün­ liik:le, diğer içgüdülere egemen olan ve bu değişme, bel�si oldu­ ğu büyüyen fızyolojik yaldaştırma ve benzetmelere göre sürer. B_1J. g Ü n ü n A v r u p a s ı n ı n a h l a k ı s ü r ü h a yva n, ı . il :O l a ­ k ı d ı r : - İşte, anladığımız kadanyla, olanaldı olan, olması gere­ ken diğer çeşitlerin yanında, önünde, ardında, bütün daha y ü k ­ s e k ahialdann üstünde yalnızca bir çeşit insan ahlakı, oysa bu ahiale böyle bir "gerekirliliğe" bütün gücüyle direnir: inatla, amansız bir biçimde söyler: "Ben ahlal<ın kendis�yi:ıpJ _bel!!m ��=_

114


Ahiakın Doğal

Tarihi Üstüne

şımda baş.l<a hiçbir şey ahlak değildjr!" - Evet, en ince sürü hay­ vanı isteiderine �n veren, arka çıkan bir <linin yardımıyla, siya­ sal ve toplumsal kavramlarda bile, bu ahiakın gittikçe belirginle­ şen anlatımını bulduğumuz bir yere geldik Dern o lsr a t i k ha­ reket Hıristiyanlığın mirasıdır. Oysa, tempo daha sabırsızlar, sözü edilen içgüdiliiüri -aasiru. Çekeııler için hila çok yavaş ve uyutu­ cudur; gittil<çe kudurgunlaşan havlamalan duyuluyor, gittikçe saldanamaz diş göstermeleriyle anarşist köpelder, şimdi Avrupa sokaldannda cirit atıyor. Huzurlu çalışkan demokratlara ve dev­ rim ideologlanna karşı çılayor gibi görünüyorlar; hatta kendile­ rine "toplumcu" deyip "özgür toplum" isteyen ahmal< felsefeci tasıaklanna ve kardeşçi heveslilerine, oysa, aslında, ö z e r k sürü­ nün dışındaki her toplum biçimine temelli ve içgüdüsel düşman­ lıkta herkesle birleşiyorlar ("efendi", "uşal<" kavramlarını yadsı­ maya kadar vardınyorlar bu işi - n i d i e u n i m a i t r e * bir top­ lumcu deyiştir -); Herkesle birleşiyorlar, her özel sava, her özel hald<a ve ayrıcalığa karşı dirençlerinde (son talılilde her hal<ka karşı olmak demek bu: Çünkü herkes eşit olduğunda, kimsenin artık "haldara" gereksinimi kalmaz -): Herkesle birleşiyorlar ceza­ landına adalete güvensizlilderinde (sanki, zayıflann ezilmesi, bü­ tün önceki toplumlann z o r u n 1 u sonucuna karşı yapılmış bir haksızlıkmış gibi -); oysa, acıma dininde, tüm duyan, yaşayan ve acı çekenlerin duygulannı paylaşınada yine herkesle birleşiyor­ lardı (aşağıdal<i hayvana, yukandald "Tanrıya" kadar: - "Tannyla acıma" aşınlığı demokratik çağa özgüdür); herkesle birleşiyorlar çığlıkta, acımanın sabırsızlığında, genel olarak aa çekmeye karşı duyduldan ölümcül nefretle, seyirci kalabilmekteki, hemen he­ men kadınsı beceriksizliklerinde, aa çekmeye izin verebilmek için; herkesle birleşiyorlar, çekim altında Avrupa'nın yeni bir Bu­ dacılıkla tehdit ediliyor göründüğü, özgür istemleri dışındald ka­ ranlıklaştırma ve erkeksi olmayan incelemede. Herkesle birleşi­ yorlar, p a y 1 a ş ı l a n acımaya olan inançlannda, sanl<i o kendi başına bir ahlal<mış gibi yükseklil<, insaniann eriştiği yükseldil<. geleceğin tek umudu, çağdaş insanın avuntusu, öncel<i günahlar­ dan büyük bir annmaymış gibi: - Herkesle birleşiyorlar k u r t a ­ r ı c ı olarak "kendi başlanna" sürülere, toplama olan inançlara... •

Ne Tann ne efendi. (Çev. n)

115


İyinin ve Kötünün ötesinde

/

200.

Biz, farldı inançlar - biz, demokratik hareketi yalnızca siyasal kuı:liriıiann bir çök� biçimi değil aynca insamn küÇillme biçi­ mi, onun ortalama bir duruma getirilerek değerinin d�iirüline­ si o�duğunu düşünenler: Umutlarırnızla nereye varacağız peki? Y e n i fe l s e fe c i l e r e başka bir seçiş hal<lu yok; yeterince güç­ lü ve özgün ruhlara, karşıt değerlendirmeleri başlatıp "ebedi de­ ğerleri" yeniden değerlendiren, baş aşağı eden, geleceği baş aşağı eden, geleceği haber edenlere, geleceğin insamna, bin yılın iste­ mini yeni yollara zorlayıa gücünü şimdide barındıran. Geleceğin insamn kendi i s t e m e s i n i n , bir insan istemesine bağlı olduğu­ nu öğretecek insana, şu şimdiye dek "tarih" denen saçmalığın ve rastlantının tüyleri diken diken eden egemenliğinin köküne kib­ rit suyu dökmek için, disiplin ve sıkı bir eğitim gözü pek atılım­ lanna ve tüm çabalanna zernin hazırlayacal< olan - "en büyük sa­ yı" saçmalığı, en son biçimidir tarihin -: Bunun için herhangi bir zamanda yeni bir tür felsefedye ve buyurucuya gerek var, onun­ la karşılaştırıldığında yeryüzünde saldı olan, korkunç iyiliksever �l!l�ın solguıı v� cüceleşrniş göründüğü.. İşte böyle önderlerin görüntüsüdür g ö z ü m ü z ü n önündeki: - bunu yüksek sesle söyleyebilir miyiz size, Q��!" DJ..hlçır2_İnsamn kaynağını biraz ya­ ratma!< biraz sömürmek zorunda olduğu koşullar; bu görevleri yerine getirecek zorlanmayı duyması için bir ruhu böyle bir yük­ sekliğe eriştirebilecek tahmini yollar ve denemeler; yani baskı ve çekiç altında vicdanın çelikleşeceği değerlerin yeniden değerlen­ \#�!!nesi, tunçlaşıruş bir yürek, bu sorurıiıuluğun ağırliğinil<aldı­ rabilmesi için; öte yandan böyle önderiere zorunluluk, ürkütücü bir tehlil<e, ortaya çıkmayabilen ya da sonu kötü olabilen ya da soysuzlaşabilen - işte bunlar b i z i m gerçek kaygılarımız, iç ka­ rartılanmız, bilirsiniz değil mi bunlan, siz özgür ruhlar? Bunlar ağır, uzak düşünceler ve fırtınalar, yaşamımızın göğünden gelip geçen. Olağanüstü bir insamn yolundan sapıp soysuzlaşmasında, görülen, tahmin edilen, yüreğimizi yakan acılar, ağır acılar, pek azdır.* Oysa, "jrı_�allln" ı�e.ndi so y s u ı; 1 a ş nı i:l.HIP n yaı::<ttacağı toplu tehlikeyi görebilen ender gözleri olan biri, bizim gibi biri, insanın geleceği ile ilgili olarale oyunun - öyle bir oyun ld hiçbir ·

• Bu sözler Richard Wagner için söyleıuniş olabilir. (Çev. n.) 116


Ahiakın Doğal Tarihi Üstüne

el, Tanrının pannağı bile yer almıyor! - oynamış muazzam rast­ lantısallığı tanıyan biri, modern düşüncenin son derece anlamsız safdilliğinde ve güvenirliğinde, dahası tüm Hıristiyan Avrupası­ nın ahlakında gizli olarak yatan felaketi kestiren biri: Başka bi­ reyle karşılaştırılamayacak endişeler yaşayan - tek bakışta kav­ rar o, uygun bir birikirnle, uygun şiddetle güç ve görev verildi­ ğinde insandan devşirilebilecek tüm şeyi, vicdanın tüm bilgisiy­ le bilir; insan için en büyük olanaklann henüz tüketilmediğini, tip insanın ne derıli sık gizemli kararlar alıp yeni yollarla karşı­ laştığını: - en acılı anılardan çıkarak daha da iyi bilir ki sefil şey­ ler karşısında, en yüksek derecede oluşan varlık, şimdiye dek tuz­ la buz olmuş, parçalanmış, batmış, kendisi sefil olmuştur. İ n s a ­ n ı n t o p t a n s o y s u z l a ş m a s ı , düşerek bugünün toplurncu alırnaklarına ve düz kafalılarına "geleceğin insanı" olarak görü­ nüyor, idealleri olarak! - İnsanın, yetlcin bir sürü hayvanına doğ­ ru (ya da onların dedikleri gibi, özgür topluma doğııı), bu soysuz­ laşrnası ve küçülmesi, bu insanın eşit haklara ve savlara sahip cü­ o::> 1nsaiia CiöğrÜ lıayvanl�şmas! olanaklı, kuşku yok bunda! Bu olanağı sonuna kadar düşünmüş biri, diğer insanların habersiz olduğu bir til<sintiyi daha tanıyacaktır - belki de bu yeni bir g ö ­ r e v d i r !..

117


6. BÖLÜM


Biz AKADEMİSYENLER* 204.

A

hlak dersi çıkarmanın burada da her zamanki duruma dö­ nüşme - yani Balzac'a göre korkusuz m o n t r e r s e s p 1 a ­

i s e s ** olma tehlikesini göz önüne alarak, bugün tümüyle farkı­ na varılmadan, sanki tertemiz bir vicdanla yapılıyormuş izleni­ miyle yerleşecek gibi görünen bilimle felsefe arasındaki uygun­ suz ve zararlı sıralanma değişikliğine*** karşı çıkmaya çalışaca­ ğım. Görüşüme göre, insan y a l n ı z c a y a ş a n t ı s ı n d a n - ya­ şantı sadece kötü yaşantı mı demek? - kalkarak bir daha böyle yüksek bir sıraya koyma sonısu üstüne konuşma hakkına sahip olabilir: Renkler üstüne konuşan kör adamın durumuna düşme­ yelim diye ya da bilime k a r ş ı konuşan kör adamın sanatçıların ve kadınların dummuna ("Ah şu kahrolası bilim! diyerek içgüdü­ leri ve şaşkınlıkları iç geçirir, "her şeyin nasıl da bulur dibini" -). Akademisyenlerin bağımsızlık ilanı, felsefeden kurtuluşu, de­ mokratil< düzenin ve düzensizliğin daha incelmiş etkilerinden biridir. Akademisyenlerin kendi kendilerini yüceltmeleri, gökle­ re çıkarmaları bugün doruğuna erişmiş durumda, en hoş ilkba­ harını yaşıyor - bu övünme hoş koku anlamına gelmez.**** "Tüm efendilere paydos!" - bu sıradan kaba insanın içgüdüsü ay­ nı zamanda; bilimin başarılı biçimde kendini ilahiyattan uzak tu­ tuşundan sonra, ilahiyat uzun süre felsefenin, ''besleme kızı"ydı; Almancası, Wir Gelehrtm Biz entelektüeller, yetişmişler, aydınlar olarak da anlaşılabilir. Nietz.sche'nin burada genellikle akademisyeıılere seslendiğini düşünüyonım. (Çev. n.) " Yaralarını gösterme. (Çev. n.) '" Rangversc!ıiebung. Konum değişikliği derecelendirme değişil<liği olarak da anlaşılabilir. (Çev. n.) '"' Alınan atasözü: E(ıçen/ob stinkt. Övünme pis kokar. (Çev. n.) •

121


İyinin ve Kötünün ötesinde

şimdi tüm coşkunluğu ve anlayışsızlığıyla felsefe için yasalar koymaya, "efendisiyle" -ne diyebilirim ki!- fe l s e fe y l e oyna­ maya çalışıyor. Belleğim -akademisyenin belleği, eğer alcadernis­ yensem ben!- genç doğa bilimcilerinden yaşlı doktorlardan (tüm akademisyenlerin en kültürlüleri ve en burunları havada olanla­ rından, meslekten filolog ve okul üyesi olanlardan söz etmezsek) felsefe ve felsefeciler hakkında işittiğim kibrin 7..ayıflıldarıyla do­ lup taşıyor. Kah uzman ve aylalctı, içgüdüsel olarale tüm sentetik görevlere ve yeteneklere karşı çıkan; k3.h çalışkan bir işçiydi, ona kendini zedelenmiş, küçültülmüş olduğunu duyuran bir o t i ­ u m " kokusuyla, felsefeci ruh düzenindeki soylu zenginlilde. Kah felsefede bir dizi y a d s ı n m ı ş sistemden, kimseye "yararı olma­ yan" boşa gitmiş harcamalardan başka bir şey görmeyen, yararcı insanın renlc körlüğüydü. K3.h maskelenmiş gizernlilik, bilginin sınırlarını düzeltme öne fırladı; kah tek tek felsefecilere olan say­ gısızlık, istemeden felsefeye olan saygısızlık biçiminde genelleşti­ rilirdi. Son olaralc, sık sık da, genç akademisyenler arasında, felse­ feyi coşkulu hafifsemeleri arkasında, felsefednin kendi kötü et­ kisini gördüm; tümüyle hoşlanan felsefecinin, bir başka felsefeci­ nin etkisini ortadan kaldırıcı değerlendirmelere girişmeden: - so­ nuçsa, felsefeye karşı toptan bir keyifsizlik (Örneğin Schopenha­ uer'ın en yeni Almanya'ya etkisi böyle görünüyor: - Hegel'e kar­ şı, akıllıca, olmayan öfkesiyle, tümüyle en son Alman kuşağının Alman kültürüyle bağını koparınayı başardı; öyle bir kültür ki o, her yanıyla ele alındığında, t a r i h s e 1 a n 1 a m ı n bir yüksek, bir k3.hince inceliği vardı onda: Oysa bu noktada Schopenhauer, tü­ müyle zayıf, duyarsız Alman olmayan bir dehaydı. Bütün bunlar göz önüne alınıp genişçe düşünüldüğünde, her şeyin üstündeki insani, çok insani yanı, kısaca en yeni felsefenin yoksulluğunun kendisiydi belki, kaba insanın içgüdülerine kapılarını açıp da fel­ sefeyi yıkan. Modern dünyanın tümüyle Heraldeitos, Platon, Em­ pedoldes ve adları her ne ise, böylesi kral soylu, görkemli ve münzevi ruhlardan nasıl tümüyle yoksun olduğunu ve felsefeyi temsil etmeleri bakımından bugünlcülerin moda sayesinde, ne kadar yüksekte iseler gerçekte o kadar aşağıda bulunduldan ka•

Aylaklık (Çev. n.)

122


Biz Akademisyenler bul edilmelidir. - Örneğin Almanya' da, iki Berlin Aslanı, anarşist Eugen Dühring ile Malgamaa Eduard von Hartınann*

-

yiğit bir

biliminsanı, daha iyi bir tip olduğu, daha iyi bir soydan geldiğini hissedebilir. Özellikle kendilerine "gerçeğin felsefecileri ya da po­ zitivist" denilen, tehlikeli güvensizlilderini, genç hırslı akademis­ yenierin ruhlarına sokan şu karmakarışık felsefecilerin görünü­ şüdür: Kendileri en iyisinden akademisyen ve uzmanlardır, sahi­ cidirlerı - Bunların topu yenilmiş, bilimin egemenliğinde geri ge­ tirilmiş insanlardır; herhangi bir anda kendilerinde d a h a fa z ­ l a s ı n ı istemişlerdir, bu "daha fazla"ya hakları olmadan, bunun sorumluluğunu taşımadan - ve şimdi, sözleriyle ve eylemleriyle, onurlu, kinli, intikamcı, efendi görevine inançsızlığı, felsefenin efendilerini temsil ediyorlar. Sonuçta: Başka ne olabilirdi ki! Bi­ lim gelişmekte bugün, temiz vicdanı ışıldıyar yüzünde, yavaş ya­ vaş tüm felsefe batarken, bu çağımızın felsefe kınntısı, alay etme duygusu ve aama değilse de güvensizlik ve keyifsizlik uyandın­ yor. Felsefe, "bilgi kuramı"na indirgendi, aslında korkak, dura­ ğan, bir çekiDiklik öğretisidir: Eşiği asla geçmemiş bir felsefe, acıy­ la, dalga geçme hakkını kendinden esirgeyen. - Son can çekişme­ si içinde bir felsefedir, sonu gelmiş, son nefesini vermekte olan, acıma uyandıran. Böyle bir felsefe nasıl - e g e m e n olacak ki!

205. Felsefecinin gelişme yolundaki tehlikeleri, bugün aslında o kadar çeşitli ki insan haia bu mayanın olgunlaşıp olgunlaşmaya­ cağından kuşku duyuyor. Bilimlerin alanı ve kulesi müthiş bir bi­ çimde büyüyor, öğrencinin haia yorgun olması ya da herhangi bir yerde durup "uzmanlaşması" olasılığı da bununla birlikte bü­ yüyor: Böylece hiç de yükseldiğine erişemiyor, yani kuşbakışı çevresine, aşağıya bal<abileceği yüksekliğe. Ya da bu yükseldiğe çok geç erişiyor, en iyi zamanlarını, gücünü geride bıraktığında ya da hırpalanmış, lanetlenıniş, soysuzlamış olarak; görüşü, tam değer yargıları artık çok az anlam taşıdığında. Tam da bu ente•

Eugen Dühring (1833-1921) ve Eduard von Hartınann (1842-1906) çağlannda çok ünlüydü­ ler. Dühring aşın bir Sami ırk düşmanıydı, Haıtmann ise Schaupenhauer ile Hegel'i uzlaş­ tırmaya. bunların kanşınu bir felsefe oluşturmaya başlanuşn. (Çev. n.) 123


İyinin ve Kötünün Ötesinde lektüel vicdanının inceliği belki onu yolundan geciktiren, geç kalmasına yol açan; yanın yamalaklığa, bin ayal<lılığa, bin anten­ liliğe düşmekten korkuyor; iyi biliyor, kendine olan saygısını yi­ tirmiş birinin artık bilim alanında buyruk verip önderlik edeme­ yeceğini: Büyük al<tör, felsefi bir Cagliostro, bol keseden atan bi­ ri, kısaca ayartıcı olmadıkça. Bu sonunda bir beğeni sorusudur: Vicdan sorusu olmasa bile. Buna ek olarak, felsefecinin zorunlu­ luğunu ild katına çıkaracal< olan şu: Felsefeci, kendinden, bilim­ lerle ilgili değil de yaşamla, yaşamın değeriyle ilgili bir evet ya da hayır yargısı bekliyor - böyle bir yargıya sahip olmanın, bir hak ya da dahası bir görev olduğuna inanınayı istemeye istemeye öğ­ reniyor; yalnız bu yargıyı en kapsamlı olandan - belki de en bo­ zucu, en paramparça edici olandan - elde edecektir; sık sık dural<­ satan, kuşku veren, susturucu yaşantılardan çıkarak, bu hakka ve inanca giden yolu öğrenmelidir. Aslında kalabalıklar, uzun süre felsefeciyi yanlış anladı ve bir başkasıyla karıştırdı: Bilimadarmy­ la ve ideal al<ademisyenler, dinin yücelttiği biriyle, duygusuzlaş­ tırılmış, dünyasızlaştırılımş bir yobazla, Tanrı sarhoşu; bugünler­ de kim "bilgece", "felsefeci gibi" yaşadığı için övülüyorsa, bunun anlamı "kurnazlık ve yalıtılmışlık"tan başka bir şey değil. Bilge­

lilc Kaba insana bir kaçış olaral< görünüyor. Berbat bir oyundan iyi bir durumda çıkabilme hüneri; oysa sahici filozof - b i z e gö­ ründüğü gibi değil mi dostlarım? - Felsefi olmayan, bilgece ol­ mayan bir biçimde yaşar, hele hiç de k u r n a z c a d e ğ i 1 , yüz ya­ şama çabasının, ayartıcılığınlll yükünü ve görevini taşır: - sürek­ li tehlikeye sokar k e n d i n i , tehlikeli b i r o y u n o y n a r ...

206. Dehayla karşılaştırıldığında, yani ü r e t e n ya da d o ğ u r a n bir varlıkla, bu iki sözcüğün en geniş anlamıyla - akademisyenin, sıradan bilimadamının hep geçkin bir kız kurusunu andıran ya­ nı var: Çünkü onun gibi insanlığın bu ild değerli işleriyle tanışık­

lığı yok Aslında, akademisyen ve geçkin kız kurusunun il<isinin de saygıdeğediği ödün karşılığıdır - ödün verilince saygıdeğer­ likleri vurgulanır - oysa, ödün verme, zorunda oluşumuz sıkıntı verir bize. Yakından bakalım: Kimdir bilimadamı? lllcin soylu ol­ mayan bir insan tipidir, soylu olmayan bir insan tipinin erdem-

124


Biz Akadernisyenler

leriyle, yani egemen olmayan bir tiptir, ne buyurgan ne de ken­ di kendine yeten: Çalışkanlığı vardır, düzendeki, srralamadal<i yerini sabırla kabul eder; yetenekleri ve gereksinimlerinde ölçü­ lü ve dengelidir; benzerlerine ve benzerlerinin gereksinmelerine karşı içgüdüsü vardır; örneğin, biraz şu bağımsızlık ve yeşil otlal<, huzurlu bir çalışma olmaksızın, şu onur ve tanınma hevesi (her şeyden önce, tanınma, tanınmışlık şart koşulur -), şu iyi bir ad ta­ şımanın gün ışığı, şu kendi değerlerini ve çıkarlarını, tekrar tek­ rar yenmek zorunda olduğu, bütün bağımlı insanların ve sürü hayvanlarının yürelderinde tortu olan iç güvensizliğiyle perçin­ leme. Umulacağı gibi, akademisyenin bir de soylu olmayan has­ talıkları ve yaluşıksız davranışları vardır: Küçük luskançlıldarla doludur, erişemeyeceği yüksekliklerde bulunanlarda alçal< olanı gören keskin gözlere sahiptir. Kendini koyvermişlere güvenir de ç a ğ ı 1 ç a ğ ı l a k a n 1 a r a güvenmez; büyük alontılar insanın önünde tümüyle soğur ve içine kapanır - gözleri dümdüz, coşku­ suz bir deniz gibidir; hiçbir sevinç ve duygudaşlığın dalgalandır­ madığı. Akadeınisyenin en kötü ve en tehlikeli yeteneği, tipinde­ ki sıradanlık içgüdüsünden gelir: Alışılmamış insanı içgüdüsel olarak yok etmeye çalışan, her gerilmiş yayı kırmaya ya da - da­ ha da iyisi! - gevşetmeye çabalayan şu Cizvitçiliğin sıradanlığın­ dan. Gevşetmeye, yani, saygıyla, sakınan bir elle doğal ki - alışıl­ manuş acımayla g e v ş e t m e y e Cizvitçiliğin gerçek hüneri, ken­ dini her zaman acıına dini olaral< sunmayı bilen. -

2W. Nasıl da hoş karşılarız n e s n e 1 tini hep teşekkürle - kim bir kez olsun tüm öznellikten ve onun lanet olası i p s i s s i m o s i ­ t ii t 'inden* ölesiye bıknuş usanmamıştır ki! - Sonmida, bu teşek­ kürürnüzde dikkatli olmayı öğrenrneliyiz, abartrnal<tan kaçın­ rnalıyız; çünkü bugünlerde kişisizleştirme, kendisizleştirme, san­ Id kendi başına bir amaç, bir kurtuluş bir nurianma gibi kutlanı­ yor: Bu, genellilde, kararnsar okulun içindeki bir durumdur; "Çı­ karsız bilgi"ye en yüksek onuru verecek iyi bir sebebe de dayanır. Nesnel insan, karamsarlar gibi hal<aret edip sövüp sayrnayan, •

pssisima'dan: Tam kendisi. (Çev. ıL) 125


İyinin ve Kötünün ötesinde i d e a 1 akademisyen, bilimsel içgüdünün binlerce yarım ve tam başarısızlığının ardından, bir kez iyice gelişip sonuna erişti mi, kesinlikle varolan en değerli aygıttır: Ama daha güçlü birinin el­ lerine aittir. Yalnızca aygıttır; şunu diyebiliriz: Bir a y n a d ı r "kendi başına bir amaç" değildir. Nesnel insan, aslında bir ayna­ dır: her şeyden önce, bilinmesi istenen her şeye boyun eğmeye alışıktır, "yansıtma" ve bilmede bulunan zevkten başka bir zevke sahip olrnal<Slzın - bir şey gelinceye dek bekler, sonra yumuşal< biçimde yazar kendini, en hafif ayak izleri, ruhumsu varlıkların hızlı geçişleri üstünde ve deıisinde yitip gitmesin diye. Onda ha­ la "kişi" olarale kalan, ona rasgele sık sık keyfe bağlı; daha sık da rahatsız edici gelir: Böylece o, tümüyle, kendine yabancı şeldlle­ rin ve olayların geçip gittiği, yansıma yaptığı bir yer olur. "Kendi­ si"ni bir çabayla yeniden gözden geçirir; sık sık da yanlış yapar; kendini kolaylıkla başkalarıyla karıştırır; gerçek gereksinmeleri­ ni anlamayı beceremez, salt bu açıdan dangıl dungul ve sünepe­ dir. Belki de sağlığından dolayı ral1atsızdır ya da dostlarının ve kadınların bağucu daracık atmosferinden ya da arkadaşsızlıktan, toplumsal ilişkilerinin eksikliğinden - evet, kendini bu sıkıntılar üstüne düşünmeye zorlar: Heyhat! Düşünceleri sendeleyip du­ rur; d a h a g e n e 1 bir durumda, kendine nasıl yardım edeceği

konusunda yarın, dünl<ünden daha azını bilecektir. Kendini na­ sıl ciddiye alacağını artıle bilemez, bunun için zamanı da yoktur: Sevinçlidir, dertlerinin eksildiğinden değil, dertlerini çözecek parmaldarının ve tutanaldarının eksilcliğinden. Her şeyi, her ya­ şantıyı hoş karşılama alışkanlığı, güneşli ve safdil konukseverliği, karşısına çıkan her şeyi kabul edivermedeki önlemsiz iyilil<sever­ liği, evet ve hayıra tehlikeli kayıtsızlığı: Ah! Yetmez mi bu er· demlerinden dolayı çelemek zorunda kaldığı sıkıntılar! - İnsan olarak, genelde, kolayca erdemlerinin c a p u t

m o r t u u m 'u*

oluverir. Aşk ve nefret istenirse ondan, Tanrı kadın ve hayvanın anladığı aşk ve nefret: Elinden geleni yapar, verebildiğini verir. Oysa, çok fazla değilse, şaşırınamalı - tam burada sahteliğini, lu­ nlabilir inceliğini, sorgulayabilirliğini ve çürüldüğünü gösterir. Aşkı zorlarnadır; lcini, yüzeysel ve oldukça u n t o u r d e fo r ­ c e 'dur,** bir budalalık ve abartrna. Çünl<Ü ancal< nesnel olduğun' Süprüntü. cüruf (Çev. n.) Bir güç belirtisi, beceri, hüner. (Çev. IL)

••

126


Biz Akademisyenl�r da sahici olabilir o: Ancak sevinçli "bütüncülüğünde", "doğa"dır ve "doğal" dır. Aynalı ruhu, sürekli kendini parlatarak, nasıl onay­ Iayıp nasıl yadsıyacağını bilmez artık; buyurrnaz, tahrip de et­ mez, Leibniz'le birlilete 'J e n e m e p r i s e p r e s q u e r i e n '" ' der: Şu P r e s q u e 'i"* görmezden gelip değersiz bulmarnalı! Ör­ nek bir insanın da değildir; ne kimsenin önünden gider ne de ar­ dından; genellikle kendini uzaleta tutar, iyi ve kötü arasında bir tarafı tutacale bir sebebinin olmarnası için. Uzunca bir süredir fe 1 s e fe c i y 1 e karşılaştınldığında, Sezar'a bir eğiticiyle ve kültü­ rün güçlü adamıyla. Çok büyük onurlar verilir ona, onda asıl olan unutulur - bir aygıttır o, bir esir parçası, esir ama kesinlikle çok incelmiş tipteki esir, oysa kendisi p r e s q u e r i e n .*** Nesnel insan bir aygıttır, pahalı, kolayca bozulabilir, solabilir ölçü aygıtı; bir aynalar düzeneği olarale saygı duyulmalı, çok dilekatlİ bakımı yapılmalıdır; bir amaç değildir ama; bir çıkış ya da yükseliş; bir aynalar düzeneği olarak saygı duyulmalı, çok dikkatli bakımı ya­ pılmalıdır; bir amaç değildir ama; bir çıkış ya da yüleseliş, bütün­ cül bir insan da değildir ki, var olanıann geri kalanı kendini hak­ lı kılsın onda, sonuç değildir - ve başlangıçtan daha az bir şeydir, bir üretme ve ilk neden, dayanıklı değildir, güçlü, kendine daya­

lı efendi olmak isteyen: Narindir oysa, püf deyince yok olan ince hareketli bir kalıptır, kendisini "şekillendirrnek" için herhangi bir maddeyi ve içeriği beklemek zorunda kalan - alışılmış anla­ mıyla içeriksiz, "kendisinden yoksun" bir insandır. Sonuç olarale kadınlar için hiçbir şeydir i n p a r a n t h e s i . "*"* -

208. Bugün felsefecinin biri kuşkucu***** olmadığı izlenimini ya­ ratsa - urnanm, yuleanda nesnel tin üstüne söylenenlerden, bu açıle değil mi? - bütün dünya canı sıkkın dinieyecek onu; çekine­ rek bakacaldar ona, birçok soroyla karşılaşacak... Evet, son za­ manlarda bir güruh haline gelen korkak dinleyiciler arasında bundan böyle tehlikeli bulunacak. O kuşkuculuğu yadsıdığında, ' Hemen hiçbir şeyi aşağılamıyorum. (Çev. n.) Hemen hemen. (Çev. n.) '" Hemen hemen hiç. (Çev. n.) .... Parantez içinde. (Çev. n.) '"'' Skeptiker. (Çev. n.) ·•

127


İyinin ve Kötünün ötesiıule uzaklardan gözdağı veren şeytansı bir gürültü duymuş gibi olur­ lar, sanki yeni bir patlayıo deneniyormuş gibi bir yerlerde, belki ruhw1 bir dinamiti, belki de yeni bulunmuş bir R u s n i h i 1 i n 'i* b o n a e v o 1 u n t a t i s ** bir karamsarlık, salt "hayır" demekle, "hayır"ı g e r ç e k 1 e ş t i r e n . Bu çeşit "iyi isteme"ye karşı - yaşa­ mı gerçekten eticin olarale bir yadsıma istemesi - tarihin kabul edeceği gibi, kuşkuculuktan daha iyi uyuturu ve yatıştırıcı yok­ tur, uysal, sevimli, uyuşturucu bir afyon olan kuşkucululctan;

Hamlet'in kendisine bile, bugün çağnnız doktorlannca, "ruha" karşı, ruhun yeraltından gelen gürültülerine karşı, ilaç yazılıyor. Tüm lculaldar artık bu berbat gürültüyle dolmadı mı der, kuşku­ cu, sessizliğin dostu ve bir çeşit güvenlik polisi! "Bu yeraltı 'hayır'ı, korkunç! Kes sesini, sen karamsar köstebek!" Kuşkucu, bu narin yaratık, kolaycaok korkuveren; vicdanı her "hayır" karşısında titremeye eğitilmiş, gerçekten kararlı ve zor "evet"te bile ısırıl­ mış**" gibi hissetmeye. Evet! ve hayır! - onun için ahlalca aykın­ dır; tersine, erdemlerini soylu bir çekinikiilde bir şenlik haline getirmeyi sever; Montaigne ile birlikte şunu der: "Ne biliyorum?" ya da Sokrates'le: "Bilmediğimi biliyorum" ya da "Burada kendi­ me güvenmiyorum, burada hiçbir kapı açık değildir bana". Ya da: "Açık olsa bile, niçin girilsin ki?" Ya da "Ne yaran var bu tez elden varsayımların? Hiçbir varsayımda bulunmamale iyi beğe­ ninin parçası olabilirdi. Çarpık çurpuk olanı düzelterek gitmek zorunda mısın? Her deliği üstüpü ile kapamak zorunda mısın? Zaman yok mu? Zamanın zamanı yok mu? Şeytan herifler, b e k ­ l e y e m i y o r musunuz? Belirsizliğin çekiciliği var; Sfenlcs de bir

C i r c e d i r , C i r c e de**** bir felsefeciydi." - Böylece kuşkucu kendini avutur; gerçekten böyle bir avutmaya gereksinimi var­ dır. Çünlcü kuşkucululc, çokyönlü fızyolojik özelliğin belli bir ruhsal ifadesidir; günlille dilde sinir zayıflığı ve hastalığı denir; uzun süre birbirinden ayrılmış ırklar ve sınıflar birdenbire, ka­ rarlı bir biçimde bir araya getirilince ortaya çıkar. Yeni kuşak, sanki değişik ölçüler ve değerlerde, kanına tüm huzursuzluk, bozgun, kuşku, sınama yanılmayı miras almıştır; en yaşamsal •

Nilcotine benzer, uydurma bir sözcük. "Hiçlik uyandırıa", "hiçlik veren" olarak yorurn­ lanabilir. (Çev. n) ·• İyi istemeyle. (Çev. n.) •·• Alınaneada vicdan "ısınr". (Çev. n.) .... Circe, Odysseus'un serüvenlerinde önemli bir yer tutan büyücü Tanrıça. Erkeği hayva­ na çevirmekle ünlü. (Çev. n.)

128


Biz Akademisyenler

kuvvetler ket vurucu biçimde çalışmakta, erdemler birbirlerini büyütüp güçlendirmeye izin vermiyor; denge, ağırlık merkezi, dik dunna, bedende ve ruhta eksiktir. Bu melezlerde en derinden hasta ve soysuzlaşmış olan i s t e m e d i r : Kararlarında bağımsız olmayı istemedeki gözüpek zevki artık bilmiyorlar - "özgür iste­ me"den kuşku duyuyorlar, düşlerinde bile. Anlamsız, apansız, köktend, sınıfların - sonuçta ırkların karışımı denemesine sahne olan günümüz Avrupası, baştan aşağıya kuşkucudur; kah şu ha­ reketli kuşkuculukla sabırsız ve açgözlü, daldan dala sıçrayan; kah soru işaretleriyle aşın yüklü bir bulut gibi malızun - sık sık, 'isteme'sinden ölümüne bıkkın! İsterne kötürümlüğü: İnsan bu­ gün bu kötürümü nerelerde oturuyor bulmuyor ki! Nasıl da sık sık süsleniyor! Süsleri ne de ayartıa göıiinüyor! Bu hastalık için en güzel, görkemli ve yalana giysiler var; bugün vitrinierde gö­ rünenierden çoğunu, örneğin "nesnellik", "bilimsellilc", "1 ' a r t p o u r 1 ' a r t ",* "istemeden arınmış safbilgi" oluşturuyor; bunlar süslenmiş kuşkuculuk ve isteme kötülüğüdür. - Avrupa'nın has­ talığının bu tanısına, bütün yüreğimle katılıyorum - isteme has­ talığı Avrupa'ya eşit olmayan bir biçimde dağıtılmıştır: Kendini en büyük ve en çeşitli biçimde, kültürün en uzun süre yurtlandı­ ğı yerde gösteriyor; barbar haia - ya da yeniden - Batı kültürü­ nün gevşek giysileri altında hak iddia ettiği ölçüde ortadan kal­ luyor. Buna göre, bugünicü Fransa'da, kolayca aniaşılıp açıkça kavranabileceği gibi, isteme en kötü biçimde hastadır. Ve Fransa, hep ruhundaki uğursuzlukları, felalcetleri, çekici ve ayaıtıcı bi­ çimlere dönüştünnede ustaca bir hünere sahip o Fransa, bugün, Avrupa'ya olan kültürel üstünlüğünü okul olarak gösteriyor; kuşkuculuğun tüm alımını sergiliyor. İsterne gücü, uzun bir süre­ dir, Almanya'da biraz daha fazladır; Kuzey Almanya'da, Oıta Al­ manya'dan daha fazladır; oysa, hala İngiltere'de, İspanya'da ve Korsika'da çok daha şiddetlidir; orada mıymıntılığa, burada kalın kafalılığa bağlı olarale - İtalya'dan hiç söz etmezsek, ne istediğini bilmeyecek kadar genç, hata isterneyi becerebileceğini kanıtla­ ması gereken - ama en güçlüsü, en şaşırtıcı olan, şu muazzam ara bölgede, Avrupa'nın sanld Asya'ya doğru gerisin geriye alctığı Rusya'dadır. Orada, isteme gücü uzun süreden beri birikmekte, istiflenmektedir; orada isteme bekliyor - yadsıyan isteme mi •

Sanat için sanat. (Çev. n.) 129


İyinin ve f(ötünün ötesinde yoksa evetleyen isteme mi, bir deyimle söylersek Avrupa'yı en büyük tehlikesinden kurtararak, aynca, iç patlamalar da gerekli­ dir; imparatorluğu küçük birimlere parçalayacal<, her şeyden ön­ ce parlamenter saçmalığı işe sokaral<, herkesin kahvaltısında kendi gazetesini okuma yükümlülüğü ile. Bunları istediğim için söylemiyorum: Yüreğimde olan tam tersi - artan böyle bir Rus tehlikesini demek istiyorum: Avrupa'mn eşit ölçüde tehlikeli ol­ ması için çözmesi gereken, yani, bir t e k i s t e m e k a z a n m a k için, bütün Avrupa'ya egemen olacak yeni bir kast aracılığıyla, kendi, uzun, korkunç istemesiyle amaçlarını binlerce yıl öteye yöneltebilen: Böylece, uzun sürmüş masal okuma komedisi, kü­ çük devletlerin, hanedanlıkların, demokrasilerin bölümnüş iste­ meleri sona erecektir. Küçük politika zamanı geride kaldı: Gele­ cek yüzyıl, yeryüzünü ele geçirme kavgasını getirecektir; - bü­ yük politikaya z o r l a y a c a k t ı r .

209. Biz Avrupalıların açıkça girdiği yeni savaşçı çağın belki de da­ ha başka, daha güçlü bir kuşkuculuk çeşidinin gelişmesine ne öl­ çüde uygun olabileceği üstüne şimdilik yalnızca açıklayıcı bir ma­ sal anlatacağım. Alman tarihinin dostlan kolayca anlayacaklar. Şu yakışıklı insan azınanı bombaolara çarçabuk heveslenen Prns­ ya Kralı gibi, bir askeri ve kuşkucu deha - aslında onunla zafer ka­ zanmış bir biçimde ortaya çıl<an şu yeni Alman tipi - Büyük Fre­ derik'in (Friedrich) kuşku uyandırıcı deli babası, tek bir noktada tumayı gözünden vuran deha: O zamanda Almanya'da neyin ek­ sik olduğunu, hangi eksikliğin, diyelim ki eğitim ya da toplumsal düzen eksikliğinden yüz kez daha endişe verici ve acil olduğunu biliyordu. - Genç Frederil<'e karşı sevgisizliği, derin bir içgüdünün yarattığı korkudan geliyordu. İ n s a n l a r e k s i k t i : En acı yürek burkuntusuyla, kendi öz oğlunun yeterince insan olmadığından kuşku duyuyordu. Bunda yanılıyordu: Ama onun yerinde olup da yanılmayan biri olabilir miydi? Oğlunun Tanrıtanımazcılıkla, bir e s p r i t ile, zevk düşkünü, hafifmeşrep, nül<tedan Fransız in­ sanı ile soysuzlaştığılll görüyordu: Bunların arkasında büyük bir kan emid, kuşkuculuk örümceğini görüyordu; iyi ve kötü karşı­ sında artık yeterince sert olmayan, iflah olmaz bir yürek sefale130


Biz Akademisyenler

tinden, artık buyurmayan, buyuramayan parçalanmış bir istem­ den kuşku duyuyordu. Oysa, aslında, bu arada, daha tehlikeli ve daha çetin yeni tür bir kuşkuculuk gelişiyordu - bunun ne ölçü­ de babasımn nefretiyle yalmzlığa tutsalc edilmiş bir istemenin buz tutmuş hüznüyle çabuldaştırılıp çabuldaştırılmadığını ldm bilir? - Savaşın ve zaferin dehasıyla en yalcından ilgili olan gözü pek erkeksiliğin kuşkuculuğu Büyük Frederilc'in şekliyle girdi. Bu kuşkuculul< karamsar ama yal<alar yine kendini; aşağılar ama sa­ hip olur da inanmaz ama kendini bu süreçte yitirmez; ruha tehli­ keli bir özgürlük verir; ama yüreği sağlam tutar; A 1 m a n kuşku­ culuğudur bu, Frederikçiliğin devamı olarale ruhu yüceltir, işte bu kuşkuculul< uzun süre Avrupa'yı Alman egemenliğine, onun bu­ nalımlı güvensizliğine soktu. Büyük Alman filologlarım ve tarih eleştirmenlerinin zapt edilmez ölçüde güçlü ve sert erkeksi karak­ terleri (doğru olarak görüldüğünde, tümü de yıkıma ve sanatçı­ lardı) y e n i bir Alman ruhu kavramı giderek kristalleşti; müzil<­ teld ve felsefedeki bütün romantizmine karşın; erkeksi kuşkucu­ luk özelliği kararlı bir biçimde egemen oldu: Örneğin, bal<Iştaki gözü karalık olarak, yüreklilik ve çözümleme sertliği olaralc, teh­ likeli keşif gezilerinin, manevi hale getirilıniş tehlikeli ve yapa­ yalnız gökyüzü altında kuzey kutup gezilerini sert istemesi ola­ rak. Sıcakkanlı, yüzeysel insanlık-insamnın, bu ruh önünde haç çıkardığında, geçerli gerekçeleri olabilir: c e t e s p r i t fa t a 1 i s ­ t e , i r o n i q u e , m e p h i s t o p h ' e l i q u e " diyor Michelet, ürper­ meksizin, Avrupa'yı "dogmacı uykulanndan" uyandıran Alman ruhundaki bu "insan"dan korkmanın ayına özelliği üstüne kafa yormak istenirse, bu kavramla yer değiştiren eski kavramı arnm­ samale - Erkekleşmiş bir kadımn ölçüyü kaçırmış desteksiz bir görüşle Almanları Avrupa'ya yumuşak, iyi yüreldi, zayıf iradeli, şairane aptallar olarak göstermeye kalkışının üstünden çok uzun süre geçmedi. Sonunda Napolyon'un Goethe'yi görmeye geldiği zamanlci şaşkınlığım insan, yetesiye derinlilde anlayacak; yüzyıl­ lardır, "Alman Ruhu"ndan ne anlaşılmış olduğunu ortaya koya­ cak. "Voila un homme!" demişti Napolyon - anlamı şuydu: "Ama bu i n s a n ! Ben bir Alman beldiyordum karşımda!" •

Yazgıcı, kara mizaha, mefisto ruhuyla Burada Mefisto, Goethe'ııin Mefistosu'dur (şeytaru). Bir yoruma göre sözcük me-phos (plıotos'un genetivus hali) - philos'dan oluşuyor. Işığı sevmeyen anianunda (Çev. n.) 131


İyinin ve Kötünün ötesinde

210.

Geleceğin felsefecilerinin tasarımındaki bazı özellikler, en son sezdirmeye çalıştığımız anlamıyla, onlann kuşkuru olup olma­ dıklan konusunda belki de bir soru uyandırabilir kafamızda; böyle düşündüğümüzde, bu haJa, felsefecilerin yalnızca bir özel­ liğini göstermek olacalctır; tüm özellilderini d e ğ i 1 . Eşit ölçüde, onlara eleştirmen de denebilir; kesinillde deneyimin insanlan olacaktır onlar. Vaftiz etmeye kalktığım bu adla, açık açık dene­ yimi, deneyimdeki zevki vurgulamış oluyorum Bedenleri ve ruhları içinde eleştirmenler olarak yeni, belki daha geniş, belki de daha tehlikeli anlamlı deneyler yapmayı sevdilderi için mi böyleydi, bu bilgi için yanıp tutuşmalannda, demokratik bir yüz­ yılın hımbıl, kadınımsı beğenisinin onaylayabileceğinden daha öteye, gözüpek, acılı aramalada gitmek zorunda mıdırlar? Kuşku yok: Gelmekte olan felsefeciler, en azından bu ciddi, sonınsuz ol­ mayan, eleştirmenle kuşkuruyu birbirinden ayıran niteliideri bir kenara koymak istiyorlar: Değer ölçillerindeki kesinliği, bir yöntem birliğinin bilinçli uygulamasını, açıkgöz yürekilliği, bir başına kalabilmeyi, kendini kendi başına yargılayabilmeyi de­ mek istiyorum; evet, "hayır" diyebilmeyi, şeyleri birbirinden ayırınayı zevlde kabul ediyorlar; belli bir temkinli zalimlilde, yü­ rek kanadığı zaman bile, inceden inceye, kendinden emin biçim­ de bıçağı nasıl kullanacaldannı biliyorlar. insanal insanların iste­ yebilecelderinden daha sertler (belki de her zaman yalnızca ken­ dilerine karşı değiller); "hakilcat"le, "hoşlandıldan", "yüceldikleri", "esinlendilderi" için kınştırmıyorlar: - tersine, çok az inançlan var, düpedüz h a k i k a t i n böyle zevk verici duygulara eşlik ede­ ceğine. Bu çok ciddi ruhlar gülümseyecekler, birisi onlara şunlan söylediğinde: "Bu düşünce yüceltiyor beni: Nasıl da halcilcat ol­ maz?" ya da: "Şu iş keyif veriyor bana, nasıl da güzel olmaz?" ya da: "Bu sanatçı beni daha büyük kılıyor, nasıl da büyük olmaz?" - Belld de yalnızca gülümseyecekler; coşkulu, idealist, kadınsı, er­ selik ve bunun gibi olan her şeyden bir tiksinti duyacaklar ve kim onlan yürelderini en gizli köşelerine dek izlerse, Hıristiyan­ ca duyguların "Antilc beğenilerle", giderek "modern parlamen­ tercililde" uzlaştırılması için en ufalc bir niyet bulamayacaktır (böylesi uzlaştına çabaların, bizim pek gücenilmez, dolayısıyla 132


Biz Akademisyenler

da uzlaşımo yüzyılımızda felsefeciler arasında bile olup bittiği söylenir). Eleştirel disiplin, annmışlıktaki ve ruhsal şeylerin ciddi­ liğindeki alışkanlık, yalnızca kendileri için olmamal< üzere, bu felsefecilerce takip edilecektir; onları bir süs eşyası gibi sergileye­ ceklerdir - yine de kendilerine bu açıdan eleştirmen denmesini istemeyecelderdir. Bugünlerde istenerek ulaşılan şu sonuçlar, on­ lara felsefenin bir yüzkarası gibi gelmiyor: "Felsefenin kendisi eleştiridir, eleştirel bilimdir - bunlann dışında hiçbir şeydir!" Fel­ sefenin böylesi değerlendirilmesi, Fransa'daki ve Almanya'dal<i bütün pozitivistleri sevindirebilir (- Kant'ın yüreğini ve beğenisi­ ni de pohpohlayabilir -): Yeni felsefecilerimiz yine de söyleyecek­ ler: Eleştiri felsefecinin aygıtıdır; aygıt olaral<, felsefecilerin ken­ disi olmaktan çok uzaktır. Şu büyük Königsbergli Çinli• bile yal­ nızca büyük bir eleştirmendi. -

211 Israrla söylüyorum, artık felsefe işçilerinin, bilimadamlarının felsefeciyle karşılaştırılmasma son verilmeli - tam bu noktada kesinlikle "herkese haldGm ver" ne çok fazlasını ne de çok azını ilkesi kullanılmalı. Hizmetçileıinin, felsefenin bilimsel işçilerini durup kaldıldarı - durrnal< z o r u n d a o 1 d u k 1 a r ı , bütün basa­ ınaldarda bir kez durmuş olması olgusu gerçek felsefecinin eği­ timinde gereldi olabilir. Kendisi bell<i bir eleştirınen, bir kuşkucu, dogmacı, tarihçi, şair, koleksiyoncu, gezgin, bilmece çözücüsü, ahlakçı bilici (kahin), "özgür ruhlu", tüm insan değerlerini, değer duygularını kuşatacak, birçok değişik gözle, vicdanla, yüksekten her uzaklığı, derinden her yüksekliği, köşeden her genişliği göre­ bilecek hemen her şey olabilir. Ama bütün bunlar ödevinin ön­ koşullarıdır: Bu görevin kendisi farklı bir şey gerektirir - önderin d e ğ e r l e r i y a r a t m a s ı n ı ister. Bu felsefe işçileri, Kant ve He­ gel gibi soylu örneklerden sonra, herhangi bir büyük değer biç­ me olgusunu - yani, egemenlik kazanan eski değer k o y m a 1 a ­ r ı ** değer yaratmalan, bir süre için "hakikat" diye adlandırılan şeyleri belideyip fonnüllere sokmak zorundadırlar; m a n t ı k ya • Kaııt. (Çev. n.) •• Setzungen. (Çev. n.)

133


İyinin ve Kötünün ötesinde

da p o 1 i t i k a (ahlak) ya da s a n a t alanında. Bu araştırmaalaTin görevidir, şimdiye dek olup biteni, değerlendirilen her şeyi açık seçik, kavranabilir, elle tutulabilir kılmaz, uzun olan her şeyi kı­ saltrnak, "zamanın" kendisini bile, tüm geçmişi y e n m e k ; onun sayesinde kesinlikle her ince mağrurun, her sert istemenin do­ yum sağlayacağı bir muazzam ve harika görev. O y s a h a s fe 1 s e fe c i l e r b u y u r u c u v e y a s a k o y u c u d u r l a r : "Bu ol­ malı!" derler, önce insanın nereye, hangi amaçla sorusunu belir­ lerler. Bunu gerçeldeştirirken felsefe işçilerinin ön hazırlıkianna sahiptir, tüm geçmişi yenenterin - yaratıa ellerle geleceği kav­ rarlar, tüm olanlar ve olmuş olanlar için araç, aygıt, çekiç olan onlar için, "bilmeleri" yaratmadır, y a r a t m a 1 a r ı b i r y a s a koymadır, hakikat i st emeleri - güç i stemeleri­ d i r . - Böyle fılozoflar var mı bugün? Oldu mu böyle fılozoflar? Olmamalı mıdır?..

212

Bana gittikçe öyle görünüyor ki, yannlann ve öbür günlerin z o r u n 1 u insanı olarak felsefeci, kendini her zaman kendi gü­ nüne düşman buldu, bulmak z o r u n d a y d ı : Düşmanı her za­ man bugünün idealiydi. Şimdiye dek bütün insanlığın bu olağa­ nüstü ileri götürücüleri, felsefeci denilenler, kendilerini pek bil­ gelik dostu olaral< değil de daha çok, tedirgin edici ahmaldar, tehlikeli soru işaretleri olarak duyanlar - görevlerini, çetin, is­ tenmeyen, kaçınılmaz görevlerini, sonunda görevlerinin büyük­ lüğünü, çağlannın kötü vicdanı olarak bulurlar. Neşterlerini, ç a ğ l a r ı n ı n e r d e m l e r i n i n göğsüne, bu erdemler yaşarken vurduklannda, kendi gizlerini ortaya koydular: İnsanın y e n i büyüklüğünü, kendini büyültınesine açılan bir gidilmemiş yolu bilmek için. Her zaman, ne de çok iki yüzlülüğü, rahata düşkün­ lüğü, bırakınız gitsinciliği, bırakınız düşsüncillüğü gözler önüne serdiler, ne de çok yalanı çağlannın ahlakını en onurlu tipi altın­ da örttüler, ne de çok erdemi çürüğe çıkarttılar; her zaman dedi­ ler: Oraya gitmeliyiz, oradan, bugün, en azından eviniz olan ye­ re. Herkesi bir köşeye, bir uzmanlığa sıkıştıran "modern" düşün134


Biz Akademisyenler

celer karşısında, bir felsefeci, eğer bugün felsefecilerin varlığın­ dan söz edebilirsek, insanın büyüklüğünü bulmaya zorlanacak­ tır, "büyüklük" kavramını tümüyle kendi genişliği, kendi çoldu­ ğu, kendi çolduktaki bütünlüğü içinde: Üstelik insanın ne denli ağır, ne denli çok şeyi alıp taşıyabildiğine, ne denli uzağa, sorum­ luluğunu genişletebileceğine göre değeri ve derecelerini belirler. Bugün, çağın beğenisi ve erdemi, isterneyi zayıftatmış ve güçsüz­ leştirıniştir; hiçbir şey isteme zayıflığı kadar acil değildir: Felsefe­ cinin idealinde, bu yüzden, uzun dönemli kararlar için, tam bu isteme gücü, sertliği, yetisi "büyüklük" kavramına ait olmalıdır; tam zıddı bir öğretiyle aynı sağlam gerekçelere dayanarak; bir ahmal<, yadsıyıa, alçakgönüllü, kendisini yitirmiş insanlık ide­ ali, 16. yy. gibi zıt bir çağa uygundu, istemenin birikmiş eneıjisin­ den, bencilliğin vahşi sellerden, gel-git dalgalarından aa çeken bir çağa; Sokrates'in çağında, yorgun içgüdülü insanlar arasında, kendilerini koyuveren - kendi deyimleriyle "mutluluğa doğru" hep yaptıidan gibi, zevke doğru - eski Atina'nın tutucuları ara­ sında, yaşamlarının onlara artık herhangi bir hak vermediğini söyleyerek, tantanalı sözlerini ağızlarından düşürmeyenler ara­ sında, k a r a m i z a h ruhun büyüldüğü için gerekli olabilirdi. "Soylu"nun etini ve yüreğini kestiği gibi, kendi etini acımadan kesip bir bakışla açıkça şunları söyleyen, eski hekimin ve kaba insanın şu Sokratik şeytani güveni: "Numara yapma işte - eşitiz biz!" Bugün, tersine, yalnızca sürü hayvanı Avrupa'da onurları kabul edip paylaşabilirken, "haldann eşitliği", tümüyle kolayca yanlış yapma haklarının eşitliğine dönüşebilirken: Ortal< kavga­ sını diyeceğim, tümüyle az bulunanın, yabancı olanın, ayncalık­ lının, daha yüksek ruhun daha yüksek görevin, daha yüksek so­

rumluluğun, yaratıcı güç bolluğunun, efendiliğin - bugün, bü­ yüldük kavramı soylu olmayı, kendisi olmayı istemeyi, farklı ola­ bilmeyi, kendi başına olmayı, bağımsız yaşamayı gerektiriyor. Ve felsefeci, kendi idealindeki insan, erdemlerinin efendisi, istemesi aşırı zengin olan en büyük olacalc İşte tam buna büyüklük dene­

cek: Bir bütün olabildiğince çok yanlı, geniş olabildiğince dolu olabilen. Ve soralım bir kez daha: Bugün - büyüldük olanaklı mı? 135


İyinin ve Kötünün ötesinde 213. Felsefenin ne olduğunu öğrenmek zordur çünkü öğretilemez; insan onu yaşantıdan çıkararak "bilmeli"dir - ya da bilemem gu­ rurunu taşımalıdır. Ama bugünlerde, tüm dünya, yaşantısı* ola­

mayacak şeylerden söz etmektedir; bu çok doğrudur ve en kötü biçimde felsefecileri ve felsefi durumları ilgilendirmelctedir; çok az kişi bilmektedir, bilebilmektedir onları, onlar hakkındaki tüm

yaygın görüşler yanlıştır. Örneğin şu gözü pek, şamataa, p r o ­ t e s t o ** giden tinsellikle, hiç yanlış adım atmamış, diyalektilc ciddiyet ve zorunluluğun gerçek felsefi birleşimi birçok düşünür ve akademisyenin yaşantısında bilinmeyen olarale kalıyor; eğer biri önlerinde, bu bilinmeyenden konuşmak istese, onlara inanıl­ maz gelecek Her zorunluluğu bir sıkıntı, üzücü bir izleme gerek­ liliği, zorlanma olarale tasarlar; düşünmenin kendisi onlar için yavaş, duraksamalı, oldukça zahmetli bir şeydir; sık sık da, "soy­ lunun ter dökmesine değer" bir şey - hiç de hafif, Tanrısal dansa ve coşkunluğa yakın bir şey gibi değil! "Düşünme" ve bir şeyi "ciddiye alma", "ağırından alma" - bunların hepsi birbirine bağlı: Onun "yaşantısına" sahip olmanın tek yolu. Sanatçıların burada daha ince bir seziş gücü var: Onlar iyi bilirler, artık, "keyiflerince" davranmadıklarında, her şeyi zorunlu olarale yaptıklarında, öz­ gürlük, incelik, tümüyle yetkili oluş, yaratıa düzenleme, elinde tutma, duyguları doruğuna eriştiren biçimler - kısaca, zorunlu­ luk ve "isteme özgürlüğü" onlarda birleşecek Sonunda, ruh du­ rumları arasında bir sıralanma düzeni, buna uyan sorunların bir sıralanma düzeni var. En yüksek sorunlar, çözümleri için önce­ den belirlenmiş ruh yüksekliği ve gücü olmadan, onlara yaklaş­ maya çalışanlan acımadan gerisin geriye iter. Bir çare olur diye­ rek, cin fikirli, sıradan insanlar ya da becerilcsiz uslu telmisyen ve ernpirisistler, bugünlerde çok sık olduğu gibi, kaba hırslarıyla bu sarayların, sanki onlar saraymış gibi, yakınına üşüşürler. Oysa böyle halılara kaba ayalcları hiçbir zaman basamayabilir: Şeyle­ rin temel yasası korur onları; bu yapışkan adamlara kapılar ka­ palı kalır, kafalarını vura vura kırıp parçalasalar bile! Yüksek ' "Yaşantı"yı burada "Eıfahnıng" karşılığı olarak kullanıyorum Yaşanan, yaşama deneyi, tecrübesi anlamında. (Çev. n.) Müzik terimi olarak, hızlı tempoyla, apansız. (Çev. IL)

••

136


Biz Al<ademisyenler

dünyalar için doğmalı insan; açıkça söylersek, insan bunun için y e t i ş t i r m e I i kendini. Sözcüğü geniş anlamıyla aldığımızda, felsefe hakkına sahip olmamız, aneale nereden geldiğimize, soyu­ muza, "karumıza" bakarak karar verilir. Birçok kuşale, felsefed­

nin kaynağını hazırlamak için çalışmış olmalıdır, felsefecinin her erdemi, kişisel olarale kazanılmış, üzerinde titizlilde durulmuş, miras alınmış, sindirilmiş olmalıdır; yalnızca yürekli, kolay, ince­ den ineeye işleyen, düşünce akışı olmamalı; üstelik, bunlara her şeyden önce, büyük sorumlululdara hazır olma, egemen olan ve aşağı gören bakış yüksekliği yığınlardan ve onlann ödevlerin­ den, erdemlerinden uzak kalma duygusu, yanlış anlaşılanın ve kara çalınanın kibirsiz korunması ve savunulması, Tann olsun, şeytan olsun - zevk ve büyük adaletin yerine getirilmesi, buyur­ ma sanatı, isteme genişliği, pek az hayran olan, pek seyrek yulea­ n bakan, pek seyrek seven dalgın göz eklenmeli...

137


7. BÖLÜM


ERDEMLERİMiZ 214.

E

rdemlerirniz? - Bizim de kendi erdemlerimiz olabilir; yalnız, doğrusunu söylemek gerekirse, bunlar, safdil, kaba saba, de­

delerimize saygı duymamıza yol açan erdemlerin biraz uzağında. Biz, yanndan sonraki günlerin Avrupalılan, 20. yy.'ın ilk çocukla­ n, tüm tehlikeli merakımızla, çokluğumuz ve kendimizi saklama

sanatımızla, ruh ve anlamlanndaki neredeyse tatlandırılmış, tav­ samış taşyüreldiliğimizle; eğer erdemlerimiz olmalı idiyse, galiba bunlar, yalnızca bizim en gizli, en yürekten eğilimlerimizi taşı­ yan erdemler olmalıydı en şiddetli gereksinmelerimizle, en iyi biçimde uzlaştırmayı öğrendiğimiz: Peki, hadi bir kez daha onla­ n labirentlerimizde arayalım! - Orada, bildiğimiz gibi, niceleri yi­

tirir kendini, niceleri yiter gider. İnsanın kendi erdemlerini a r a ­ m a s ı n d a n daha güzel bir şey var mıdır? Anlamı şu olmasın sa­ lan: kendi erdemine i n a n m a ? Oysa bu, "kendi erdemine inan­ ma" - temelde, önceleri "temiz vicdan" denilen şu, dedelerimizin başlannın arkasına taktığı sık sık da anlama yeteneldennin arka­ sına, şu saygıdeğer, uzun kuyruklu kavram - örgüsünden başka nedir ki? Öyleyse, öyle görünüyor ki kendimizi ne denli az, eski moda ve dedelerimize saygılı görürsek görelim, yine de bir nok­ tada bu dedelerin torunlarıyız, temiz vicdanımızla biz son Avru­ palılar: Biz de ha.Ia takıyoruz bu saç örgüsünü. - Ah! Bir bilseniz nasıl da yalnn, pek çok yalnn - gelmesi başkalarının! -

141


İyinin ve Kötünün Ötesinde 215. Yıldızlar aleminde olduğu gibi iki yıldız bir tek gezegenin yö­ rüngesini belirleyebilir; kimi durumlarda değişilc renidi güneş­ ler, aynı gezegenin yakınında kimi zaman kırmızı kimi zaman yeşil ışıkla ışıldıyor; zaman zaman gezegeni renk cümbüşüne bo­ ğuyor: Biz modem insanlar da, "gökkubbe"mizin karmaşılc me­ karıiğinden dolayı - d e ğ i ş i k ahlaldarla belirleniyoruz; yapıp etmelerimiz çeşitli renklerle ışıldıyor, pek seyrek olarak tek bir anlama sahipler - yeterince alacalı bulacalı eylemlerimiz var.

216. Düşmarımı sevmek mi? Bunun iyi öğrenildiğine inanıyorum: Bin türlüsü oluyor bugün, küçüğünden büyüğüne; evet, zamarı zamarı daha yükseği, daha ineesi oluyor - Sevdiğimizde k ü ­ ç ü m s e m e y i öğreniyoruz, tam da tüm yüreğimizle sevdiğimiz­ de: - Oysa bunların tümü bilinçsizce, gürültüsüzce gösterişsiz, ağ­ za, mağrur sözleri, erdem formüllerini yasaldayan iyinin şu gizli­

liği ve utangaçlığıyla. Tavır olarak ahlak, bugünlcü beğenimize karşıdır. Bu da karşı bir ilerlemedir: Din, sonunda gerçekleştirdi­ ği ilerleme gibi, din düşmanlığı ve Voltaireci haşinliği işin içine katarsak. (Önceki özgür ruhların el kol işaretlerinden oluşarı dil­ lerine ait olan her şey) vicdanımızda müzik, ruhumuzda darıstır. Tüm püriten dualar, tüm ahlak vaazları ve o eskimiş saf tutum­ lar işlemez bize.

217. Ahiale ayırımlanndaki incelik, ahlaktalci ölçülüğe güvenerek büyük değerler verenlerden sakının: Önümüzde (daha kötüsü b i z e k a r ş ı ) bir kez yanlış yaptıklannda bizi asla bağışlamaya­ caklardır - kaçınılmaz olarak bize içgüdüsel olarale kara çalacalc­ lar, çelme talcacaldardır, hala "dostumuz" olarale kalsalar da. Kutsarımışlar unutucudurlar: Çünlcü ahmaklıldannın da sonuna "gelmiş olacaklardır."

142


Erdemlerimiz

218. Fransa'nın psikologlan - bugün başka nerede psikolog var? hilla b e t i s e e b o u r g e o i s e 'dan* aldıldan haşin ve çokyönlü zevki tüketmiş değiller, neredeyse sanki - - yeter, bununla bir şe­ yi gösteriyorlar. Flaubert'i alalım örneğin, katı bir Rouen kentiisi - sonunda artıle görmedi, işitmedi, tatmadı, bir daha başka bir şey: - Bu, bir çeşit kendi kendine işkence ve incelmiş bir zulüm­ dü. Şimdi, değişiklik olsun diye -çürılcü çok sılcıa oluyor- bir baş­ ka eğlence kaynağı öneri yorum: Bütün iyi, şişman, katı, orta çap­

lı ruhların daha yüksek ruhlara ve görevlerine bilinçsiz kumazlı­ ğı, şu ince, dikenli İsavari kumazlık, yalnızca bu orta sınıfın en iyi zamarılanndalci beğenisinden ve anlayışından değil - kendi kur­ barılannın arılayışından bile - bin kez daha ince kurnazlık Bir başka kanıt da şimdiye dek keşfedilmiş tüm zeka çeşitlerinin ara­ sında "içgüdü" en zekidir. Kısaca, benim sevgili psilcologlanm, lcu­ raldışıyla olan kavgasında "kural" felsefesini çalışın: Orada sizin seyredeceğiniz Tanrılara, Tannsal kötülüğe uygun şeyler ya da daha açıkça: "İyi insan", canlı canlı masaya yatıp kesin, h o m o b o n a e v o l u n t a t i s 'i** . . . . . kendinizi!..

219. Ahl.ak yargıları ve cezalandırmalan dal1a az sınırlandırılmış olanlara karşı ruhsal olarak sınırlandırılmış olanın gözde inti­ kam biçimidir, ayrıca bir de doğanın kötü olsun diye ihmal etti­ ğine zarannın ödenmesidir; son olaralc, ruh kazanıp incelrnek için bir fırsattır: - kötülüğün ruhani (tinsel) kılınması. Temelde yüreklerine su serper, bir ölçü olduğuna inanırlar; malı mülkü olanlarla, ruhu yücelerle eşittirler. "Tanrı önünde tüm insanların eşitliği" için savaşırlar; Tannya da aşağı yukarı bu nedenle inan­ ma g e r e k s i n m e 1 e r i vardır. Onların arasında Tanrıtanımazlı­ ğın en güçlü düşmanlan vardır. Onlara "yüksek ruhluluk, düpe­ düz ahialdı insanın saygınlığı ve namusluluğuyla karşılaştınla­ maz" diyen biri karşısında küplere binerler: - bunu yapmaktan sakınacağım. Üstelik onlan şu sözlerimle pohpohlayacağım: yük•

••

Burjuva ahrnaklığı. (Çev. n.) iyiyi isteyen insana. (Çev. n.) 143


İyinin ve Kötünün Ötesiıule sek ruhluluğun kendisi yalnızca ahlak niteliklerinin son ürünü olarak vardır; tek başına uzun bir disiplin ve araştırmadan sonra, belki de bütün bir kuşaldar zinciri araalığıyla kazandıkları "yal­ nızca ahlaklı" insanı niteleyen bütün durumların bir sentezidir; yüksek ruhluluk, adaletin ve iyiliksever ciddiliğin ruhanileştiril­ mesidir (tinselleştirilmesidir), s ı r a 1 a n m a d ü z e n i n i koruma­ yı üstlenmeyi bilen, ciddiliğin, dünyada şeylerin kendisi arasında - insanlar arasında değil.

.220. Şimdilerde, "çıkar gözetmeme" sevdasının yaygınlığı açısın­ dan, belki de belli bir tehlikesizlik olmal<sızın, neyin halkın çıka­ nyla ilgili olduğunun, sıradan insanın genellilde hangi şeylere te­ melden ve derinden önem verdiğinin bilincine varılmalıdır: Sıra­ dan insanın yanına eğitilmişleri, akademisyenleri, aldatıcı değil­ lerse felsefecileri de katmalı. Şöyle bir olgu ortaya çıkıyor: Daha incelmiş, daha titiz beğenirleri, her dalda yüksek yaradılışta olan­ lan çeken, ilgilendiren şeylerin çoğu, sıradan insana "ilginç" gö­ rünmüyor: Yine de ilgi duyma eğiliminde olsa bile, bunun nasıl çıkada ilgili olmayan bir biçimde ele alınabileceğinin şaşkınlığı­ na düşer, buna d e s i n t e r e s s e * diyerek Bu halk şaşkınlığına, ayartıa, öbür dünyayla ilgili, gizemli anlatım biçimlerini yükle­ meyi bilen felsefeeller olagelmiştir (- belki de sekin yaşantıların­ dan devşirebilecekleri daha yüksek doğayı bilmedilderinden ol­ masın?) - "Çıkarsız" eylemin çok ilginç olduğunu, ilgi çekici oldu­ ğu çıplak apaçıl< hakikatini ileri sürmediler, oysa, diyelim ki "Ve Aşk?" - Ne! Aşka dayanan bir eylem "bencil" olmamalı ını? Vay kuş kafalılar vay -! "Özveriye övgü mü?" - Oysa kim gerçek­ ten özveride bulunuyarsa karşılığında bir şey istediğini ve elde ettiğini bilir - belki de kendindeki bir şey karşılığında, kendinde­ ki bir şeyden özveride bulunur - daha fazlasını edinmek, belki de genellilde daha fazlası olmal< ya da daha fazlasını duymak için vazgeçer. Oysa, bu titiz bir ruhun dalaşmayı istemediği sorular ve yanıtlar alanıdır: Hakil<at kendisinden yanıt istendiğinde, esne­ mesini örtbas etmek zorunda kalsa da. Sonunda bir dişidir o: Irzı­ na geçilmemelidir. ' Çıkar gözetmeyen. (Çev. n.) 144


Erdemlerimiz

221. Bir kılı kırk yaran sivri akıllı ahlakçı, benim bencil olmayan insana saygı duyup onu üstün gördüğümü söyleyebilir: Ama ben­ cil olmadığı için değil de bana, kendine rağmen, bir başkasına ya­ rarlı olma hakkına sahip göriindüğünden. Apaçık şurası: O n u n kim olduğu, b a ş k a s ı n ı n kim olduğu sorulur daima. Buyurma­ ya yönlendirilmiş, buyurucu kılınmış biri için, örneğin kendini yadsıma ve alçakgönüllü geri çekilme bir erdem değil, bir erde­ min boşa harcanmasıdır: Bana öyle görünüyor. Kendini koşulsuz kabul eden, yalnızca kendi beğenisine karşı günah işlemeyeniere yönelmiş her bencil olmayan ahiale ihmal etme günalıma karşı bir meydan okumadır, bir ayartma daha insan maskesi altında ve tam bir ayartma, daha yüksek, daha az bulunur, daha aynca­ lıklıya zarar verme, ahlal<lar her şeyden önce, s ı r a 1 a n m a d ü ­ z e n i önünde boyun eğmeye zorlanmalıdır; o kendini beğenmiş­ likleri, vicdanlannda açığa çıkarılmalı - sonunda onlar, şunları söylemenin a h 1 a k s ı z 1 ı k olacağında anlaşana kadar: "Birisi için iyi olan diğeri için iyidir." - Böylece, benim sivri akıllı ve b o n ­ h o m m e * ahlalcçım, gülünmeyi hal< etmedi mi, ahlal<ların ah­ laklı olmasım öğütlerken? Oysa, insanın çok fazla hakkı olmama­ lı, gülenierin k e n d i t a r a f ı n d a olmasım istemeye; ahlal< yan­ lışlığının bir parçası gerçekten iyi beğeniye aittir.

222. Bugün duygudaşlık** vaazı veriliyor - dikkatle dinlenirse, bir başka din artık bu vaazı vermiyor - psilmloglar kulal< kabartsın­ lar; tüm budalalıklarda, bu gürültülerde, bu vaazlara mahsus (tüm vaazlara olduğu gibi, boğuk, iniltili gerçek seslerde k e n ­ d i n d e n n e f r e t i duyacaklar). Onlar, şu Avrupa'mn karartıl­ masına, çirkinleştirilmesine aittirler; yüzyıllardır gittikçe yoğun­ laşan (ilk belirtisi Galiani'nin Madame d'Epinay'e yazdığı düşün­ dürücü mektupta kayıtlıdır b u i ş l e y i ş i n n e d e n i o l m a ­ d ı k 1 a r ı s ü r e c e . "Modern düşünceler" insanı, bu mağrur may­ mun, kendinden ölçülemeyecek ölçüde mutsuzdur: Bu kesin. Acı çeker: Ve budalalığı ondan yalmzca bu acısım başkalarıyla pay­ laşmasım, "duygudaşlığı" ister ondan. - •

İyi insan. (Çev. n.) " Mitleiden. (Çev. n.) 145


İyinin ve Kötünün ötesinde

2Zl Melez Avrupalı - bir zararsız, çirkin kaba insan, hepsi, hepsi mutlaka bir giysiye gerek duyar: Tarihse, giysilerinin deposu için gereklidir. Tabii, hemen onlar, hiçbiri tam uymaz üstüne - değiş­ tirir de değiştirir. 19. yy.'a bu hızlı tercihler ve kılıle biçimlerinin değişildiği açısından bakalım; "hiçbir şeyin uymamasından" do­ ğan umutsuzluk anianna dikkat edelim -. Yararı yok, ister ro­ mantik ya da klasik ya da Hıristiyan ya da Florintin ya da barak, isterse ulusal olsun, i n m o r i b u s e t a r t i b u s * "yakışmaz hiç­ bir kılıle ona"! Oysa, ruh (tin), özellikle tarihsel ruh, bu umutsuz­ lulcta bir kazanç görür: Durmadan yeni bir tarih öncesi dönem ve yabancı ülke denenir, giyilir, çıkarılır, paketlenip atılır; her şeyden öte, ç a l ı ş ı l ı p i n c e l e m e y a p ı l ı r : Bizler bir çağı ada­ makıllı çalışmış ille insanlarız, "giysiler" açısından, ahlakları, inançları, konulan, sanat zevlderi ve dinler açısından demele isti­ yorum; başka hiçbir çağın hazır olmadığı, büyük çapta lcamaval­ lan, en ruhani (tinsel) faşing lcahlcahaları, Aristofanesçi bir dalga geçmeyle dünyayla. Belld de tam burada i c a t l a r ı m ı z ı n alanı­ nı lceşfediyoruz; hani bizim de özgün olabileceğimiz, bell<i de dünya tarihinin Paradi yazan ve Tanrının palyaçosu olduğumuz şu alanı - belki de bugün hiçbir şeyin bir geleceği olmasa bile, k a h k a h a m ı z ı n geleceği var!

224. Ta r i h d u y g u s u (ya da halkın, toplumun, insanın onlara göre yaşadığı değer biçmelerin sıralanma düzenini çabuk tah­ min etme yeteneği, bu değer biçmeler arasındald ilişkinin kahin­ ce içgüdüsü, değerlerin otoritesi ile etkin kuvvetlerin otoritesi arasındaki ilişkinin): Biz Avrupalıların leendi özelliğimiz olduğu­ nu ileri sürdüğümüz bu tarih duyusu, Avrupa'daki sınıfların ve ırklann birbirlerine demokratilc biçimde lcanştırılmasıyla içine düştüğü büyüleyici ve çılgın y a n b a r b a r l ı ğ ı n içinden çılcar gelir bize - ilkin 19. yy. tanıdı bu duyuyu, aldatıcı bir duyu olaralc. Eskiden tam yan yana ya da üst üste olan geçmişin her formu, ya­ sama biçimi kültürü, şimdi, "modern ruhlar" olarak, bize doğru •

Ahlaklarda ve sanatlarda (Çev. n.)

146


Erdemlerimiz

akıyor, bu kanşma sayesinde; içgüdülerimiz her yönde, geriye doğru koşuyar şimdi, kendimiz bir tür karmaşayız -: Sonunda, daha önce söz edildiği gibi, bunda bir kazanç görüyor. Bedende ve arzulanmızdaki yarı barbarlığımızla, her yöne gizli bir açılışı­ miZ, süzülüşümüz var, hiçbir soylu çağın içine düşmediği, her şeyden önce, bitmemiş kültürlerin labirentlerine süzülüş. Yeryü­ zünde varolmuş, tüm yan barbarlıklara; şimdiye kadarki insan kültürünün en dild<ate değer parçası yan barbarlık olduğu süre­ ce, "tarih duyusu" hemen hemen her şeyin duyusu ve içgüdüsü anlamına geliyor, her şeyin beğenisi ve dili: Bununla da hemen kendinin soylu olmayan duyu olduğunu gösterir. Yeniden hoşla­ nırız örneğin, Horneros'tan: Belki de en mutlu üstünlüğümüz, Horneros'u nasıl değerlendirebileceğimizi anlamış olmamızdır; onu soylu kültürün insanlan (örneğin 17. yy. Fransızlan, Saint Ev­ remond gibi, onun e s p r i t v a s t e 'ını* tanımazlıktan gelen, onun son ölgün sesi Voltaire'i bile kolayca benimseyip sindiremi­ yorlar, sindirernediler - kendilerine de ondan hoşlanmak için izin vermediler pek. Darnak zevlderinin sıkı sıkıya belirlenmiş "Evet" ve "Hayır"ı, kolayca tilcsinivermeleri, her yabana şey kar­ şısında duraksayıp geri çeldlrneleri, düşille beğeninin, hatta, ya­ şam dolu merakın önünde kapıldıklan korkulan, genellikle her soylu ve kendine yeten kültürü, yeni bir istemeyi, kendinde olanla yetinrnemeyi, yabana olana hayranlığı kabul etmemekte­ ki isteksizlilderi: Bütün bunlar, olumsuz bir biçimde, sahip ola­ roadıldan ya da anlayamadıldan dünyanın en iyi şeylerine, onla­ n belirleyecek karşı çıkmaya götürüyor. - Hiçbir duyu, onlar için tarih duyusundan ve onun boyun eğen kaba saba merakından daha anlaşılmaz değildir. Shakespeare için de durum farklı değil­ dir; şu şaşırtıcı İspanyol - Moreks Sakson beğeni bileşimi, eski Atİ­ nalı Aiskhylos'un dost çevresini gülrnekten ya da kızgınlıktan yan ölü haline getirecek: Oysa biz - tam bu vahşi alaca bulacalı­ ğı, bu en ince olanların bir aradalığının, en kabayı, en yapay olan kabul ediyoruz, gizli bir aşinalıle ve içtenlikle; bize ayrılmış, sanat inceliği olarale hoşlanıyoruz ondan: Shakespeare sanatının ve be­ ğenisinin yaşadığı İngiliz kaba insanın yakınlığından ve itici ko­ kusundan Nepalli Chiaja'ya kadar rahatsız olmaya razıyız: Orada •

Engin ruh. (Çev. n.l 147


İyinin ve Kötünün ötesinde

bütün duyulanmızla, büyülenmiş ve istekli yolumuzda gidiyo­ ruz, kaba insaniann konutlannın lağım kokusu, havayı daldu­ rursa doldursun. "Tarih duyusu"nun insanlan olarak, bizim de erdemlerimiz var; bu yadsınamaz - iddiamız yok bencil değiliz, alçakgönüllü, yürekli, kendimizi yenmekle dolu, sadakatle dolu, teşekkür borçlu, çok sabırlı, çok uyumlu: - Bütün bunlarla, belki de, "zarif' değiliz. Gelin sonunda kendimize itiraf edelim: Biz ta­ rih duyusu insanlarının kavramal<ta, duyuınsamakta, tutmakta, sevmekte çok zorlandığı şey, bizi temelde düşmanca ve oldukça önyargılı bulan şey, her kültür ve sanatın tam yetkinliği, son ker­ tesine dek olgunlaşmışlığıdır, gerçek soyluluk, yapıtlarda ve in­ sanda dalgasız deniz anlandır. Halkionum�u*keiidiiıe yetercifuŞ: yetkin olan tüm şeylerin gösterdiği altmsılık ve soğukluk. Belki de büyük tarih duyusu erdemlerimiz, zorunlu olarak iyi beğeni­ ye karşıdır ya da en azından en iyi beğeniye ve biz işte tam bu in­ san yaşamının, küçül< kısa ve en yül<sek şans durumlannı ve nur­ lanmalannı, orada burada bir kez saçtıklan ışıklada ama yetersiz, duraksayarak, kafamızda canlandırmaya çalışıyoruz: Bir büyük gücün isteyerek ölçüsüz ve sınırsız biçimde önümüzde durduğu şu mucize anı - sallanıp duran bir zemin üstünde, apansız sınır­ landırmalardan ve taşlaştırılmalardan, sımsıkı durmalardan, kendini sıkı sıkıya tutmalardan alınan ince zevklerin bolluğun­ da. Ölçü yabanodır bize, kabul edelim bunu; heyecanımız, son­ suzluğun, ölçüsiizlüğün heyecanıdır. Tıpkı soluk soluğa, dört na­ la, ateş püskürerek ileriye koşan atın süvarisi gibi, bırakalım diz­ ginleri sonsuza doğru; biz modem insanlar, biz yan barbarlar erişelim, kutsal, sonsuz mutluluğumuza, en fazla t e h 1 i k e d e o l d uğ u m u z y e r e .

225.

Hazcılık** olsun karaınsarlık**" ya da yararolık*"** mutlulul<çulul<:***** Şeylerin değerlerini h a z v e a c ı y a göre ölçen, yani, •

Halkion, içindeki kuş yumurtlayana dek, denizin kıpırtısız kaldığı yüzer bir kuş yuva· sı yapan balıkçıdır. (Çev. n.) Hedonismııs. (Çev. n.) "' Pessimismus. (Çev. n.) .... Utilitarismtıs. (Çev. n.) " ... Eudamonismus. (Çev. n.) ••

148


Erdemlerimiz

ikincil, yan öğelere göre ölçen, bütün bu düşünme biçimleri, gö­ rünüşteki düşünme biçimleridir, yaratıa gücünün ve sanatçı vic­ danının bilincindeki herkesin alay ederek, acımadan aşağı gör­ düğü çocuksululdardır.* Acıyorum size! Doğal ki bu sizin anladı­ ğınız anlamda acıma değildir: Toplumsal bir bunalıma, topluma, onun hastalığına, bahtsızlığına, çevremiz bunlarla dolu olmasına karşın başından beri ahlaksızlığa, darmadağın olmuşluğa, acıma değil; hatta homurtulu, ezilmiş, bozguncu "özgürlük" diyerek, egemenlik isteyen köle tabal<alarına daha az acımadır. B i z i m aamamız, daha yüksek, daha uzal< görüşlüdür: - İnsanın nasıl kendini küçülttüğünü, s i z i n onu nasıl küçülttüğünüzü görüyo­ ruz! - Betimlenemez bir korkuya acıdığınızı gördüğümüz, bu acı­ maya direndiğimiz - ciddiliğinizi herhangi bir uçanlıktan dalıa tehlil<eli bulduğumuz anlar vardır. Olabildiği yerde - bu "olabil­ diği yer" sözünden daha ahmakça bir şey yoktur - a c ı y ı y o k e t m e k istiyorsunuz; ya biz? Biz, öyle görünüyor ki, acıyı yük­ seltmeli, şimdiye dek olduğundan daha kötüleştirmeliyiz! Sizin anladığınız anlamda refah - bir amaç değil, bize bir son gibi gö­ rünüyor, insanı yakında kepaze edip, gülünç düşürecek - çökü­ şünü i s t e n i r kılacal<! Aa çekme eğitimi, büyük acılar çekme ­ bilmiyor musunuz, yalnızca bu eğitimin şimdiye dek insanın tüm yüceliklerini yarattığını? Şu mutsuzluktaki ruh gerginliği, kendi gücünü, büyill< yıl<llla ll r karşısındaki korkusunu, mutsuz­ luğa dayanmada, ısrarda, mutsuzluğu yorumlamada, mutsuzluk­ tan yararlanmadald icatçılığını ve yürekliliğini eğiten, onun üs­ tüne söylenen, derinlik, gizem, maske, ruh, hile, büyüklükle ilgi­ li her şey - acı çekmeyle, büyük acı eğitimiyle söylenmiyor mu? insanda y a r a t ı 1 a n v e y a r a t a n birleşmiştir: insanda, malze­ me, kırıntı, fazlalık, çamur, kır, saçmalık karmaşa vardır; öte yan­ dan, yine insanda yaratıcı, biçim verici, çekiş sertliği, seyircilik Tanrısallığı ve yedinci gün vardır - bu zıtlığı aniayabilir musu­ nuz? Sizin acınıanız "insandaki yaratılmış" için geçerli olmalıdır; biçimlenmiş, kırılmış, hacldeden geçirilmiş, parçalanmış, yakıl­ mış, kor haline getirilmiş, arıtılmış olanlar için - z o r u n 1 u ola­ rak aa çekmesi gerekenler için mi? - Ve b i z i m acımamız - ha­ la anlaınadınız mı ldıne bu tersine çevrilmiş acıma, tüm zayıflık' Naivitaten. (Çev. n.) 149


İyinin ve I(ötünün Ötesinde

lann ve yumuşatmalann en.kötüsü olarak aamaruza karşı koy­ duğunda? - İşte: Acımaya karşı acıma! - Oysa, bir kez daha söy­ lersek: Bütün haz, acı, acıma sorunlarından daha yül<Sek sorular vardır; onlarda çalalıp kalan felsefe bir zayıflıktır. -

226.

J3i z a h i a k d ı ş ı o 1 a n 1 a r ! - B i zi ilgile:n�iren, SeVJ?�l<_ye korkmak durumunda olduğumuz bu dünya, hernen]iE:inen gö­ rülmeyen ince buyruldarın, ince boyun eğmelerin işitUmediği dünya, bir "hemen hemen"in dünyası, her bakımdan karmaşık, -içten pazarlıklı, dikenli, rnüşfik: ,Evet, iyi savunulmuştur, hayrat seyircilere, aşina meraklara karşı! Ödevin ciddi kumaşım, gömle­ ğiili giydirdiler üstümüze, bir türlü k u r t u 1 a ın ı y o-r u Z - onun için de "ödev insanıyız", biz ha! Kimi kez, doğrudur, "zincirleri­ miz" içinde dans ettiğimiz olur, "kılıçlannız" arasında; sık sık, bu da doğru; dişlerirnizi gıcırdatıp yazgırnızın gizli zorluğuyla, sabır­ sızlık duyarız. Ama istediğimizi yapabiliriz: Alımaldar ve görün­ tüler bize karşı konuşurlar: "Bunlar ödevsiz insanlar" - Her za­ man ahmakları ve görüntüleri karşımıza alırız!

w.

Namuslulul< - diyelim ki bizim erdemimiz bu, ondan bir tür­ lü kurtulamadığırnız, biz özgür ruhların - şimdi biz bütün mu­ zipliğirniz ve ona olan sevgimizle, bıkkınlığa düşmeden, kendi­ mizi geriye kalan tek erdemirnizde "yetkinleştirıneyi" istiyoruz: Onun parlaklığı bir gün yaldızlı, mavi, iğneleyici akşam ışığı gibi, bu yaşlanan kültürün ve onun boğucu, karanlık ciddiliğine yazıl­ sın! Ve eğer bir gün namusluluğumuz bıkkınlık verecekse ve iç geçirip teslim alacal<sa, çok zor bulacaksa bizi; daha iyi, dal1a ko­ lay, daha müşfik şeyler isteyecekse, tıpkı kabul edilen kötülül< gi­ bi: Koroyalım sertliğirnizi, biz son stoacılari Gönderelim onu içi­ ınizde şeytani olamn yardımına - hantal ve yaklaşık olandan tik­ sintirniz, n i t i rn u r i n v i t i t u m 'umuz,* serüvenci rulmmuz, keskin ve titiz merakırnız, en ince, en kılık değiştirıniş, en rullani •

Yasak olana çabalayışunız.. (Çev. n.)

150


Erdemlerirni.z

(tinsel) güç isteminıiz, geleceğin bütün alanlannda üç gözlü dola­ şan ve uçuşan dünyanın - üstesinden gelmemiş bütün şeytanlığı­ mızla Tannnın yardımına koşuyoruz! Burada bir olasılıkla yanlış aniaşılıp başkalanyla kanştırılacağız: Ne çıkar! Haklı olsalar ne olur ki! Bütün Tannlar şimdiye dek kutsallaşrrıış ve yeniden vaf­ tiz edilmiş şeytanlar değil mi ki? Sonunda ne biliyoruz kendimiz haldnnda? Bize önderlik eden ruhu nasıl adlandırmalı? (Bir adlan­ dırma işi mi bu?) Kaç ruha sığınıyonız ki? Namusluluğumuz, biz özgür ruhlar - görelim artık boş gururumuz, süsümüz püsümüz, sınınmız, alımaldığımız olmuyor bu! Her erdem ahmaldığa doğ­ ru kayar, her alımaldıle erdeme; "evliya gibi ahmak" derler Rus­ ya'da - görelim artık, sonunda, namusluluktan gelmez, evliyalık ve can sılcıalılc! Yaşam yüz kez daha kısa değil mi - can sıkıntısı için? insan ebedi yaşama inanmalı, şunun için. - -

228. -��_ğ!şlayın ama beni, şu leeştirnden ötürü: Şimdiye dek bütün ahiale felsefesi sılacı ve uyku getirici olmuş - ve benim gözümde "erdem"e sıkıcı avukatlanndan daha fazla zarar veren olmamış­ tır:_�_ u n u söylemelde, genel yararlığını yadsımak istemiyorum, Ştı_ı:ıokta onemli: Olanaklar elverdiğince az insan düşünmüş ah­ lak(istüne - bu da gösteriyor ki, ahlak bugün ilginç olabilir! Ama Yüreğinizi hoş tutun! Şimdi de eskiden hep olduğu gibi durun: Ahlaküstüne düşünmenin tehlikeli, yakışıle alınaz, ayartıcı oldu­ ğu düşüncesine sahip (ya da bu düşünceyi yayacale) birini göre­ miyorum Avrupa'da - burada bir yazgının bulunduğunu düşü­ nen birini! Örneğin yorulmak bilmez kaçınılmaz İngiliz yararcı­ laTim göz önüne alalım, beceriksizce ve saygıdeğer biçimde. Bent­ ham'ın ayalc izlerinin bir o yanından bir bu yanından yüriinüyor (Homeros'un benzetmesi daha açık söylüyor). Bentham'ın, bir za­ manlar saygıdeğer Halvetius'un yürüdüğü gibi (Ya, tehlikeli bir adam değildi şu Halvetius, c e s e n a t e u r P o c o c u r a n t e ,* Ga­ liani'nin deyimiyle -). Hiç yeni düşünce değil, ne de eski bir dü­ şüncenin ince bir dönüşümü ya da izi, hatta daha önce düşünül­ müş olanlann gerçek tarihi bile değil - tümüyle o 1 a n a k s ı z bir literatür, biraz kötülük mayası katınayı bilmedilcçe. Bu ahlalcçıla•

Şu senatör, küçük dikkat. Poco-küçük, cuıante�dikkat (Çev. n.) 151


İyinin ve Kötünün ötesinde

ra da (Bu ahlakçılar, alışılrnışın dışında bir düşünceyle okunmalı, eğer okunmaları gerekiyorsa -) şu eski İngiliz kötülüğü bulaşmış, içtenliksiz sofuca sözler, a h l a k t a r t u ffç ü l ü ğ ü , bu kez bilin­ mezlik kılığı altında gizlenmiş biçimde; önceld püritenlerin çek­ tiği gibi bir vicdan azabını da savma çabası eksik değil burada, ne zaman ahlakı bilimsel olarale alsalar. (Ahlakçı, püritene karşı de­ ğil mi? Yani, ahialu sorgulanır bir şey gibi, bir soru işareti, lnsaca bir sorun gibi ele alan düşünür olarak? Ahlakiaştırma - ahlakdı­ şı değil mi?) Sonunda, onların tümü, İngiliz ahlakının haklılığını gösterıneyi istiyorlardı: çünkü insanlığa ya da "genel yararliiığa" ya da "en fazla sayidal<i insan mutluluğtı''na h9.-Yif! ingiltere'nin mutluluğuna en iyi biçimde hizmet edecekti; tüm güçleriyle, kendilerine İ n g i 1 i z mutluluğu için çabaladıklarını kanıtlamal< istiyorlardı "konfor ve moda" (en iyisinden parlamentoda bir kül­ tür aynı zamanda erdeme giden yoldu; evet şimdiye dek, dünya­ da ne kadar erdem varsa bu çabanın içindeydi. Bu çetin, bu vic­ danları rahatsız sürü hayvanlarının hiçbiri (egoizmin nedenini genel refahın nedeni olarak savunmayı üstlenenler -) "genel re­ fah"ın, ideal olmayan, aınansız, kavranabilir olmayan bir şey ol­ duğunu bilmek, duymal< istemiyordu, kusturucu bir ilaçtı o, on­ ların gözünde - bir kişi için haldı olan, hiçbir biÇimde yaıillica­ aynı sebepten öfuru başkaları için hakiı- o i am a: z d-ı :.:::··bır aiii:i­ kın bütün herkesten beklediği, daha yüksek bir insan ii;t� �arar­ lıydı, bir insanla diğeri arasında, dolayısıyla, bir ahlalda diğeri arasında bir sıralanma düzeni vardı. Alçakgönüllü insanlatdı, tü­ müyle orta çaplı insanlardı, bu yararcı İngilizler y� yı.Jkfi.Ilda söy­ lendiği gibi, sıkıcı oldukları sürece, onların yararlılıkla.rı, ijstünde yeterince düşünülemez; hatta yürekten dirilmelen gerekir: Aşa­ ğıdaki şiir, bu yöndeki çabanın bir parçasıdır. Helal sana ağır alesak "iyidir hep yavaş olmak", Uyuşsun gövden sürekli, Kupkuruluk, hep yavanlık, Yıkılmaz bu sıradanlılc, Sans genie et sans esprit!* •

Dehasız ve ruhsuz. (Çev. n)

152


Erdemlerimiz

'229. Şu son dönem, insan oluşuyla övünüyor ya, yüreğine o denli çok korku, o denli çok kör inançlı "vahşi acımasız hayvan" kor­ kusu düşüyor; bu övünce egemen olmak şu daha sinsi dönemle­ rin bir başarısıdır; yakalanabilir hakikatierin başarısı bile, yüzyıl­ larca söylenmeden kalıyor; çünkü böyle yapılırsa, sonunda, öl­ dürülmüş bu vahşi hayvanın yeniden dirileceği sanılıyor. Bu ha­ kikatlerden birinin kaçıp gitmesine izin verdiğimde, belki de bir şeyin tehlikesini göğüslüyorum. Başkaları yakalasın onu yeni­ den, "dindarca düşünme yollarının sütünü" versin ona içmeye, eski köşesinde sesini kesip unutuluncaya dek. - Zalirnliği yeni­ den gözden geçirip gözümüzü dört açmalıyız; sonunda sabırsızlı­ ğı öğrenmeliyiz; artık böyle hiç de alçakgönüllü olmayan, öme­ ğin trajediyle ilgili olarak eski ve yeni fılozoflarca beslenmiş, şiş­ rnan yanlışlar erdemli ve atak bir biçimde etrafta dolaşmasın di­ ye. Hemen hemen "yüksek kültür" dediğimiz her şey zalimliğin ruhanileştirilmesine (tinselleştirilmesine) dayanır, onun daha de­ rinleştirilmesine: Savırn bu benim; Şu "vahşi hayvan" gerçekten öldürülmedi, yaşıyor, serpiliyor, yalnızca - Tanrısallaşıyor. Traje­ dinin acı verici şehvetini oluşturan zalimliktir; trajik duygudaş­ lık denen şeyde, hoş etki yaratan, temelde yüce olan her şeyde, en yüksek ve en ince metafıziğin titremelerine değin, tadını, yal­ nızca zalimlikle karışmış olanın bir parçası oluşundan alır. Are­ nadald Romalı, haçın coşkusuna kapılrnış Hıristiyan, yakılan in­ sanları, boğa dövüşünü seyreden İspanyol, trajediye üşüşen bu­ günün Japonu, kanlı devrimiere özlem duyan Paris'in taşralı işçi­ si, istemini askıya alıp Tristan ve Jsoldr!ye katlarran Wagnerci hepsinin de hoşlanıp gizemli bir kızışmayla içmek peşinde oldu­ ğu büyük Kirke'nin (Circe) tuhaf çeşnili iksiri "zalimlik"tir. Bunu görrnek için, burada, zalimliğin kaynağının yalnızca başkaları­ nın acı çekmesini görmekte bulunduğunu öğretmek zorunda olan geçmişin alıl< psikolojisini bir kenara koymak gerekiyor, olağan ki: Ayrıca bir de aşırı, aşırı ölçüde kendimizin acı çekme­ sinden alınan bir zevk var - ve nerede insan, dinsel anlamda çi­ lecilerde ve Fenikelilerde olduğu gibi kendini yadsırnaya ya da sakatlamaya ya da genellikle cinsel duygulardan arındırmaya, bedensizleştirmeye, pişman duruma getirmeye, püriten bir gü­ nah kefareti ödeme kavgasına, vicdanınla hesaplaşmaya. Pascal 153


İyinin ve Kötünün ötesiıule gibi sacrifizio dell' intelletto'ya* kendini kaptırrmşsa, oraya, gizli olarak zalimliği tarafından sürüklenıniş, çekilmiştir; şu kendine karşı yönelmiş zalimliğin dehşeti tarafından. Son olarak, bilginin peşinde olan kişinin bile, ruhunun eğilimlerine, sık sık da yüreği­

nin isteklerine ters olan bilgiye ruhunu zorladığında bile - yani, hayır diyerek, yani sevgiye tapınmaya evet demek istediğinde bi­ le - sanatçı ve zalimliğin nuriandması olarale davramyor; gerçek­ ten her derinlik, temeli araştırma, bir güç kullanrnadır; durmaksı­ zın görünüşte ve düzeyde olana çabalayan ruhun temel istemini yaralama isteğidir - her bilme isteği zalimlilcten bir iz taşır.

230. Belki de "ruhun temel istemi" sözü pek anlaşılmıyor, açıldaya­

lım öyleyse.

-

Halkın "ruh"** dediği buyurucu şey, kendi içinde,

çevresinde efendi olmak, kendini efendi duymak ister: Çokluk­ tan basitliğe bir istemi vardır; birleştiren, evcilleştiren, egemenlik arayan ve egemen olana yaraşır bir istem, gereksinmeleri ve ye­ tenekleri, fızyoloğun yaşayan, büyüyen, çoğalan her şey için ileri sürdüiderinin aynısıdır. Yabana olanı uyarıayacak olan ruh kuv­ veti, kendini güçlü bir eğilirnde ortaya koyar; bu eğilimde, yeni, eskiye benzetilir; çolduk basite indirgenir, tümüyle çelişkili olan görmezden gelinir ya da bir kenara konulur:*** Tıpkı belli bir bi­ çimde ve çizgide "dış dünya"nın her parçasının istediğince vur­ gulayıp çıkararak, yabana olanı saptırdığı gibi. Bütün bundaki niyeti, yeni "yaşantıları", yeni şeylerin dosyasını, eski dosyalara koymaktır - büyüme, yani, daha belirgin olarak, büyüme d u y ­ g u s u , büyüyen kuvvetin duygusu: Aynı istem görünüşte karşıt bir ruh iticisine hizmet eder, apansız patlayan bir karar verme: Bilgisizliğe, isteyerek dışta bırakmaya, pencerelerini kapamaya, şu ya da bu şeye içsel bir hayır demeye, onun yaklaşmasını yad­ sırnaya, bilinebilecek birçok şeye karşı savunma durumuna geç­ meye, kararlı olandan doyurn sağlamaya, sırurlandıran ufuktan, bir evet deme. Aınin deme bilgisizliğe: Bunların tümü, belli ölçü•

Aklın feda edilmesi. (Çev. n.) Tiıı, Geist. (Çev. n.) "" Nietzsche'nin bu ilginç saptamaları, aşağı yukarı yüz yıl sonra, başka bir alanda, bilim felsefesinde, Feyerabend tarafından yapılıyor. Bkz. Yönteme Hayır, Ara Yayıncılık, İstan­ bul, 1989. (Çev. n.) ••

154


Erdemlerimiz

de ruhun uyarlama kuvveti, "sindirme kuvveti" için gereklidir; benzetmeli söylersek - gerçekten "ruh" tam bir midedir. Kendini aldatmaya bırakmış rasgele ruh buraya aittir, belki de muzip bir sezgiyle şunlar doğru değildir diyen, şunlar şunlar yalnızca bir kesin olmayışın, birden fazla anlamlı oluşun keyfinden dolayı geçerlidir diyen, bir köşeden bakışın rasgele darlığından ve g i z ­ l i l i ğ i n d e k i bir sevinçli kendinden hoşnut olmadan dolayı, çok yakın oluşundaki, görünüşünde, büyüyüşünde, azalışında, yer değiştirişinde, güzelleştirilişindeki, bütün gücü dile getirme­ lecin rasgeleliğinden gelen bir kendinden hoşnutluk Son olarak, buraya, aynca şunlar da ait: Ruhun hiç de masumane olmayan başka ruhlan aldatma, onlara kendini başka türlü gösterme hoş­ nutluğu. şu yaratıa biçim verici, değişken kuvvetin sürekli itişi ve çekişi: Bunda ruh, maskesinin çokluğundan, ustaca aldatışın­ dan hoşnut olur, onlann arkasında duyduğu güven duygusun­ dan hoşlanır - tam bu Protean* sanattır, onu en iyi savunan ve gizleyen! - Bu. yalnızca, görünme istemi, basitleştirme, maskele­ me, bir kılıfa sokma, kısaca yüzeysel olma istemi - her yüzey bir kılıftır - karşısında, çok yüzlü, temelde olan üstünde inatla du­ ran, akla ait bir vicdan zalimliği ve beğeniye sahip bir i s t e m e y ­ I e bilginin peşinde olan, kişinin ince eğilimini bulur; her gözü­ pek düşünür, kendisi tanır bunu, yeter ki kendisi için yeterince uzal< olanı görmek için gözlerini keskinleştirsin; alışkın olsun sı­ kı bir disipline, sıkı sözlere. Şunu diyecektir o zaman: "Benim nı­ humun eğiliminde zalimce bir şey var" bırakın incelikli, erdemli olan onun hakkında böyle konuşsun! Gerçekten, daha hoş olur­ du, eğer söyleseydik. fısıldasaydık, ünleseydik onu, zalimlikle de­ ğil de, "aşın namusluluk"la - biz özgür ruhlar -: belki de gerçek­ ten, bizim öldükten sonraki ünlenmemiz mi olurdu bu? Bu ara­ da - çünkü epey zamanımız olacak o zamana dek - benzeri süslü püslü, yaldızlı. ahlal< sözcüklerine meyletmeyeceğiz pek; şimdiye dek tüm ortaya koyduklanmız, bu beğeniden, bu beğeninin uçu­ cu lüksünden tiksindiriyor bizi. Bunlar, güzel, panltılı, cangıl cungul. tantanalı sözcükler: Namusluluk, hakikat sevgisi, bilgelik sevgisi, bilgi için özveri, hakil<at düşkünlüğünün yarattığı kahra­ manlık; bunlarda insanın koltuldarını kabartan bir şey var. Oysa biz münzeviler, biz dağ sıçanlan, nicedir bir münzevi vicdanının •

Proteus: Yunan mitolojisinde çeşitli kılıkiara girebilen deniz tannsı. (Çev. n.) 155


İyinin ve Kötünün ötesinde tüm gizemliliği içinde kendimizi inandırdık Şu değerli söz deb­ debesinin de bilinçsiz insan gururunun düzmece süsüne, ıvın zı­ vınna, altın tozuna ait olduğuna böylesi yaltakçı renginin ve bo­ yasının altındaki h o m o n a t u r a 'nın* müthiş temel metninin de yeniden ortaya çıkarılması gerektiğine. İnsanı yeniden doğa­ ya çevirmek: Şimdiye dek şu ebedi homo narura'nın temel met­ ninin üzerine çiziktirilmiş, boyanmış bir yığın boş, ayaldarı hava­ da yoruma, yan anlamlara egemen olmak; irısanı bundan böyle, bugünün biliminin disipliniyle sertleşmiş insanının, bir başka do­ ğanın önüne koymak, korlcusuz Oedipus gözleri ve tıkalı Odysse­ us kulaldarıyla, eski metafizikçi kuş avasının nicedir onu avla­ mak için çaldığı kavalından şu sesiere sağır olarak "Daha fazlasın sen! Daha yükseksini Kökenin başka senin!" - bu tuhaf, çılgın bir görev olabilir ama g ö r e v d i r işte - Kim yadsıyabilir ki? Neden seçtik bu çılgın görevi? Ya da başka türlü sorarsalc "Neden bilgi­ miz var ki?" - Herkes bize bunu soracak ve biz böylece sıkıştık, biz aynı soruyu kendilerine yüz kez sorup da bir türlü daha iyi yanıt bulamayanlar...

m Öğrenıne değiştirir bizi, yalnızca "hayata bağlama" işlevi ol­ mayan beslenmenin yaptığını yapar: Fizyologların bildiği gibi. Oysa, temelimizde, gerçekten "ta derinlerimizde" kesinlikle, öğre­ nilemez bir şey, bir ruhsal fat u m 'un,** bir önceden belirli seçil­ miş sorulara yanıtın graniti vardır. Ne zaman temel bir sorun çık­ sa ortaya; değişmez bir "bu benim" konuşur, erieelder ve kadınlar hakkında, örneğin bir düşünür, yeniden öğrenemez, yalnızca bi­ tirir öğrenmesini - yalnızca, son biçimiyle konuyu nasıl, kendi iç dünyasında "sağlama alacağını" keşfeder. Kimi kez i ç i m i z d e , güçlü inançlar uyandıran sorunların çözümlerini buluruz; belki de onlara "kanılarımız" deriz. Sonraları - onları yalnızca kendi­ miz hakkındaki bilgiye giden adımlar olarak görürüz, "bizliği­ miz" sorusuna yol göstericiler olaral< - doğrusu, biz olan büyük bir alıklığa, ruhsal t u t u m u muza, öğretilemez çok "derinliğe" gi­ den adımlar olarak - kendimle ilgili olarale ortaya koyduğum •

••

Doğal insan. (Çev. n.) Yazgı, kader. (Çev. n.)

156


Erdemlerimiz bunca pohpohlarnadan sonra, belki de şimdi "kadının kendisi" üs­ tüne birkaç hakikati dile getirebilirim; başından beri, bütün bun­ ların yalnızca - benim kendi doğrularım - olduğunu varsayarak

232 Kadın özerk olmak ister: Bu amaçla erkelderi, "kadının kendi­ si" hakkında aydınlanmaya başlar - b u Avrupa'nın genel ç i r ­ k i n 1 e ş t i r i l m e s i n d e k i en kötü gelişmelerden biridir. Kadın­ ların bu kendilerini beceriksizce çırılçıplak ortaya koyma çabala­ rı neyi aydınlatacak ki! Kadının utanmak için o kadar çok sebebi var ki: Kadında o denli çok aşırı titizlik, yüzeysellil<, akıl hocalığı taslama sevdası, küçücük kendini bir şey sanmalar, küçücük diz­ ginsizlikler, küçücük büyüklük tutkusu gizli Id - Davranışlan an­ cak çocuklarla incelenebilir! - Şimdiye dek temelde bulunanla­ rın hepsi erkek k o r k u s u y l a en etkin biçimde denetlenip bas­ tırıldı. Vay şu "kadındaki ebedi sıkıcılığa" - ne çoktur onda! - sı­ kıcılığın başını alıp gidebilmesine! Onun kurnazlığına, işvesinde­ ki oyunlarda, kaygılan uzaklaştırınal<ta, rahatlatmakta, hafife al­ maktald sanatına, arzuları kabul etmedeki ince hünerine, bütün bunları temelde ve ilkece unutınaya başlamasına. Şimdi bile ka­ dınca sesler duyuluyor - kutsal Aristophanes'le! Korku uyandı­ ran; kadının erkekten ilk ve son olara!< istediği tıbbi bir açlıkla tehdit ediyor. En kötüsünden bir beğeni versin ki aydınlanma, erkek işi olmuş, erkeğin bir lütfu - "kendi aramızda" kalnuş bu; kadının "kadın" üstüne yazdığım, sonunda, iyi bir güvensizlikle, ilıtiyatla karşılıyoruz; kuşkuluyuz, gerçekten, kadın aydınlanma istiyor mu, isteyebilir mi kendisi hakkında? Bir kadın kendisi için yeni bir s ü s aramadıkça - kendini süslemesini ebedi - ka­ dınlığın bir parçası olduğunu düşünüyorum, öyle değil mi? Şimdi, kendisi haldnnda bir korku uyandırmak istiyor: - Belki de bununla egemenlik kazanmayı. Ama hiç de hakikati istemiyor: Kadın için haldkat nedir ki! Başından beri, kadın için halakatten daha yabancı, itici, düşmanca ne var ki! - En büyük sanatı yalan­ dır, en yüce derdi görünüş ve güzellik, itiraf edelim, biz erkekler: kesinlikle kadındaki b u sanata, bu içgüdüye saygı duyuyor, aşık oluyoruz: Biz, zorluğu olanlara, rahatlamamız, ince budalalıklan paylaşmaya katıldığımız için, ciddiyetimiz, ağırlığımız, derinliği157


İyinin ve Kötünün ötesinde

miz budalaca görünüyor. Sonunda şu soruyu soruyorum: Her­

hangi bir kadın, bir kez olsun, kadının kafasına derinliği, yüreği­ ne adaleti bahşedebildi mi? Tümüyle ele alındığında, "kadın"ın kadınlan hor gördüğü doğru değil mi? Hiç de erkeğin işi değil­ di bu, değil mi? - Biz erkekler, kadınlann aydınlanmayla kendi­ lerini rezil edişlerini sürdürmelerini istiyoruz: Tıpla, biz erkelde­ rin, kadına gösterdiğimiz ihtimam ve esirgeyiciliğin kilisenin buyruğunda dile getirilişi gibi: m u 1 i e r t a c e a t i n e c c l e s i a l l ! * Napolyon'un Madame de Stael'e anlaması için söylediği, ko­ nuşma sanatının şu çok ince yanını ortaya koyan sözleri kadınia­ nn yarannaydı: m u l i e r t a c e a t i n p o l i t i c i s ! ** - aşağıdaki sözlerimse gerçekten kadın dostluğuila bir çağrıdır: m u 1 i e r t a ­ c e a t d e m u l i e r e !*** -

m.

Bir kadının sanki kadınlar lehine bir şeyi belgeleyecekrniş gi­ bi, Madarne Roland'a ya da Madarne de Stael'e ya da Mösyö Geor­ ge Sand'e başvurması içgüdülerin çarpıtılmışlığını ortaya koyar ­ kötü beğeniyi yansıtması bir yana. - Erkekler için yukanda adı geçenler, yalnızca üç komik kendi başına kadındır - başka bir şey değil! - kadınlann kurtuluşu ve özerldiği için, isterneden tümüy­ le, k a r ş ı t l a r ı n ı n i ş i n e y a r a y a c a k g e r e k ç e l e r i oluş­ turuyorlar.

234.

Mutfaktaki budalalık; aşçı olarak kadın; ailenin ve evin efen­ disini beslerneyi üstlenen korkunç düşüncesiziiki Kadın yerneğin n e o 1 d u ğ u n u anlamaz: Bir de aşçı olmak ister! Eğer kadın dü­ şünen bir yaratık olsaydı, binlerce yıllık aşçılığında, fizyolojinin büyük olgulannı bulur, aynı şekilde tedavi sanatını rnüll<iyetine geçirirdil Kötü dişi aşçılar yüzünden, insanın evrimi uzun bir dö­ nem geçirdi, en kötü biçimde yara aldı: Bugün bile durum hiç de düzelmiş değil. - Liseli kızlara bir ders. •

Kadınlar kilisede ağızlarını açrnarnalı. (Çev. n.) Kadınlar politik konularda ağızlarını açrnarnalı! (Çev. n.) ... Kadınlar kadınlar hakkında ağzını açrnarnalı! (Çev. n.) ••

158


Erdemlerimiz m. Ruhun* kendine özgü anlatırnlan, kendini yaratışlan var, afo­ rizmalardan, bir küçük avuç dolusu sözde bütün bir kültür, bü­

tün bir toplum apansız kristalleşiveriyor. Bunlar arasında Mada­ me de Lambert'in oğluna söylediği şu sözler var: "m o n a m i , n e v o u s p e r m e t t e z j a m a i s q u e d e fo l i e s , q u i v o u s fe r o n t g r a n d p l a i s i r ! " "'* Şimdiye dek bir oğula yöneltİli­ vermiş en annecil, en kurnazca sözler bunlar.

136. Dante'nin, Goethe'nin kadınlar hakkında inandıkları - ilki şarkısında, "e l l a g u a r d a v a s u s o , e d i o i n l e i " diyor;*** ikincisi bunu "ebedi kadınlık bizi daha yükseğe çekiyor" diye çe­ viriyor. - Her soylu kadının bu inanca karşı çıkacağından kuşku duymuyornın çünlcü ebedi erkeklik için aynı şeye inarur o...

m. Kadınlara Yedi Morizm.a En ağır can sıkıntısı nasıl da uçuverir sonunda, bir erkek diz çökünce önünde! * Yaşlılılc, ah! ve bilim hele, güç katar zayıf erderne bile! Kara giysiler ve suskunlukla bil ki görünür her kadın - zeki. * Şansım için teşeldcür etmeliyim acep kime? Tanrıya! - ve ka­ dın terzime. "

Genç: Çiçelderle örtülü mağara. Yaşlı: Oradan fırlamış ejderha. * Bacaklar harika, soylu adı, erkelder, hep bir ağız:

Ah keşke o

benim olaydı! ' Tin, Geist. (Çev. n.l Şekerirn, yalnızca sana büyük hazlar verecek çılgınlıklara izin ver! (Çev. n.) '" O (dişi), yukan bakar, ben de ona. (Çev. n.l ••

159


İyinin ve ICötünün ötesinde Kısa konuşma, anlamı derin - kayıverir ayağı kanok eşeğin? *

Erkekler şimdiye dek kadınlara, yükseklerden yolunu şaşırıp da omuzlarına konmuş kuşlar gibi davranmışlar: Daha narin, da­ ha kolay indnebilir, daha vahşi, daha kaprisli, daha tatlı, daha ruhla dolu bir şey gibi - öte yandan kafese konulup uçmaması gereken bir şey gibi.

238. "Kadın - erkek" temel sorunu üstüne yanlış yol alma, onlar arasındaki uçurumsal karşıtlığı yadsıma, belki de eşit haldan, eşit eğitimi, eşit savlan ve yükümlülükleri düşleme: Sığlığın tipik göstergesidir, bu tehlikeli yerde sığlığını belgelemiş bir düşünür - içgüdülerinde sığ! - kuşkuyla karşılanabilir, daha kendini ele vermiş, gizini ortaya koymuş biri olarale Bir olasılılda, yaşama­ nın henüz yaşamadıklarının da tüm sorunları karşısında "yeter­ siz", h e r h a n g i bir derinliği elde edeınemiş biri olacal<tır o. Öte yandan, derinliği olan biri, ruhunda ve istelderinde ve ayrıca baş­ kalannın iyiliğini isteınede, aman vermez ve şart olabilen biri, kolayca onlarla karşılaştırılabilen, kadınlan sadece d o ğ r u l a r gibi düşünecektir: - kadını bir müllunüş gibi kavrayacaktır; kili­ di ve anahtarı olan bir mal, hizmet için hizmetin yerine getiril­ mesi için önceden belirlenmiş bir şey olarak - bu işte, Asya'nın muazzam aldından, içgüdü üstünlüğünden yana olacaktır, bir za­ manlar Yunanlıların yaptığı gibi, Yunanlılar Asya'nın en iyi mi­ rasçıları ve öğrencileridir. - Homeros'tan Perikles dönemine dek, güçlerinin bolluğu ve kültürlerinin yükselişi ile çok tanınırlar, ayrıca kadınlara karşı adım adım d a h a s e r t olmuşlardır; kısa­ ca Doğulu olmuşlardır. Ne denli gerekliydi, ne denli mantıksal, ne denli insanca arzulanabilir şeyierdi bunlar: İşte düşünsün, aldı olan herkes bir daha!

239. Bizim çağımııda olduğu gibi, başka hiçbir çağda, zayıf cinse er­ kekler tarafından bu denli saygıyla davranılmadı - bu, demokra­ tik eğilimle ve temel beğeniyle ilgilidir; eski döneme gösterilen 160


Erdemlerimiz saygısızlıkla -: Şimdiki saygının da hemen kötüye kullarulacağın­ dan kuşku yok Daha fazla istenecek, talep etme öğrenilecek, so­ nunda şu saygı borcu alçaltıcı bulunup, hakları için yarışma, evet aslında kavga yeğlenecek: Anlaşılıyor, alçal<gönüllülüğünü yitire­ cek kadın. Hemen ekleyelim, beğenisini yitirecek, unutacal< er­ kek k o r k u s u n u : "Oysa, korkuyu unutan kadın" en kadınca iç­ güdülerini feda edecek Erkekte korku yaratıo şeyin, daha belir­ gin söylersek, insandal<i erkeğin artık istenmeyip geliştirilmedi­ ğinde, kadın yüreklilikle kendini ortaya koyuşunda yeterince hal<lıdır, yeterince anlaşılabilir; burada !<avranması zor olan - ka­ dının soysuzlaşrnasıdır. Bugün olup biten bu: Sal<ın ha aldatmaya­ lım kendimizi burada! Nerede endüstri ruhu askeri ve aristokrat ruha galip gelirse, kadın bir memurun ekonomilc ve hukuksal ba­ ğımsızlığın a özenıneye kalkar: Şimdi şimdi ortaya çıkmaya başla­ yan modern toplumun kapısına yazılır: "Kadın memur". Yeni halelar elde ederken, efendi olmaya bakar; kadının "ilerlemesi"ni kendi bayrak ve sancağının üstüne yazdırır, korkunç bir açıklık­ la tersine bir gelişme olup biter: Kadın g e r i l e r . Fransız devri­ minden bu yana, kadının hak ve yetkilerinin artışıyla orantılı olarak Avrupa'dal<i etkisi a z a l ı r ve "kadının kurtuluşu" kadın­ ların kendilerince (sığ kafalı erkeklerce değil de) talep edilip isten­ diği sürece, en kadınca içgüdülerin gittikçe körleştirilip zayıftatıl­ masının bir belirtisi olarak görülebilir. Bu "kadınların kurtuluşu" hareketinde budalaca bir şey var; başarılı bir kadın oldukça er­ keksi budalalığı; başarılı kadın - daima kurnaz bir kadındır o - ta derinden utanç duymalıdır. Zaferin geldiği en güvenilir tabanın sezgisinin yitirilmesi, kendilerini erieelderin önünde yürümeye bırakmaları, belki de önceleri erkeklerin sıkı bir eğitim ve alçalc­ gönüllülükle üstlendilderi "kitap yazma" işinde bile; erkeğin inançlarına kadında gizi temelden farldı bir ideal için, herhangi bir ebedi ve zorunlu kadınlık adına, erdemli bir ataklılda karşı çıkmalc; erkeklere, önemle, boşboğazlığa, kadınların sanki daha ince, tuhaf vahşi, pek çok benimsenen bir ev hayvanı gibi elde til­ tulup bakılarak korunması, esirgerrmesi gerektiğini söylemek; kadınların, şimdiye dek, hala da, toplum içindeki yerlerini göste­ ren kölelikle ve kullukla ilgili her şeyin araştırılması (sanki, köle­ lik daha yüksek bir kültürün, kültürün yüceltilmesinin bir koşu­ lu değil de buna zıt bir kanıtmış gibi): - bütün bunların anlamı, bir kadınca içgüdünün ufalanması, kadınsızıaştırma değil de ne161


İyinin ve Kötünün Ötesinde dir? Kesinlikle, erkek cinsinden akademisyen eşekler arasında ye­ terince geri zekaJı kadın dostu ve kadın sömüriicüsü vardır; ka­ dınlara kadınlıklannı yok etmeleri, Avrupa'daki erkeğin tüm bu­ dalalıldarını taklit etmeleri için bu şekilde tavsiyelerde bulunan, evet, Avrupa "erkekliği" hastasıdır - kadını "sıradan kültürün" içi­ ne atmak istiyorlar, belki de bir gazete okuyucusu, politika oku­ yucusu kılınale Orada burada, kadını özgür ruhlu biri, bir kalem sahibi yapmal< istiyorlar: Sanki dindar olmayan bir kadın, derin ve Fransız erkeğe zıt ve gülünç görüruneyecekmiş gibi -; hemen her yerde, en hasta edici ve en tehlikeli müzik türleriyle (bizim yeni Alman müziğimiz) sinirler harap oluyor ve kadını günden güne daha bir histerik, ilk ve son mesleği olan güçlü çocuk doğur­ mada daha bir yetersiz kılıyor. O tümüyle daha iyi "yetiştiril­ mek", ona yakıştırılan deyimle "zayıf cins" kültürle güçlü kılın­ mal< isteniyor: Sanki olanaldar çerçevesinde, en etkili biçimde ta­ rih şunlan öğretiyarmuş gibi: İnsanın "yetiştirilmesi" ve zayıftatıl­ masının - yani i s t e m e g ü c ü n ü n güçten düşürülmesi, parça­ larunası, hastalandınlması - el ele gider ve dünyanın en etkili ve en güçlü kadınlan (son örneği, Napolyon'un annesi) güçlerini, is­ teme güçlerine - okuldal<i hocalanna değil - erkekler üstündeki güçlerine borçludurlar. Kadında saygı ve yeterince korku uyandı­ ran şey, onun d o ğ a s ı d ı r , erkekten daha "doğal" olan, sahiciliği, yırtıcılığı, aldatıcı oynaldığı, eldiven içindeki kaplan pençeleri, bencilliğindeki çocuksuluk, eğitilemezliği ve içindeki vahşiliği; kavranamazlığı, genişliği ve kaypaldığı arzularının ve erdemleri­ nin... Bütün bu korkusunun yanında, bu tehlikeli ve güzel kedi "kadın"a aamamıza yol açan şey, herhangi bir hayvandan daha çok aa çekiyor, daha incinir, daha sevgiye muhtaç, daha bir hayal kınldığına mahkum oluşudur. Korku ve aama: Bu duygulada karşıladı erkek şimdiye dek kadını, bir ayağı hem parçalayıp hem de hoşnut bıral<an trajedide kalarak - Nasıl mı? Bu son mu olma­ lı? Artık kadın, b ü y ü s ü n d e n arındınlmalı mıdır? Kadın, ya­ vaş yavaş sıkıcı bir hale mi getiriliyor? Hey Avrupa! Avrupa! Bili­ yorıız, seni en çok çeken şu boynuzlu hayvan, tekrar tekrar teh­ dit ediyor haJa! Senin eski "fabl''ın yeniden "tarih oldu" - yerıiden muazzam bir budalalık efendin oluyor; seni çekip götürüyor! Ve arkasında hiçbir Tann yok, hayır! Yalnızca bir "düşünce" bir "mo­ dem düşünce!" 162


B. BÖLÜM


HALKLAR VE VATANLAR 240.

B gem

ir kez daha dinledim, ilk kez - Richard Wagner'in Meister Sin­ uvertüıiinü: Görkemli, aşırı yüklü, ağır bir sanat üıiinü,

anlaşılması için iki yüz yıllık müziğin hala yaşadığını şart koşma gururunu taşıyor: - Almanlara saygınlık kazandırmıyor; böyle gurur yanlış yorumlanmamalı! Güçlüyle zayıf, mevsimlerle ik­ limler, birbirlerine karıştırumamalı burada! Bize kah yabancı, kah keskin ve aşırı genç göıiinüyor, rasgele ama geleneksel tan­ tanası içinde; sık sık avare, kaba saba, haşin - hem yüreldi, ateşli hem de geç olgunlaşmış meyvelerin pörsümüş san kabuğlına sa­ hip. Geniş bir yatak içinde dolu dolu al<ıyor: Ve apansız bir du­ ral<sama anı, sanl<i nedenle sonuç arasında açılan boşluk gibi; düşler yaratan, biraz da karabasan - ama hoşnutluğun akıntısı yeniden açıyor yolu, genişletiyor, büyütüyor; en çok yönü olan hoşnutluğun, eski ve yeni mutluluğun al<ıntısı, sanatçının salda­ mak istemediği, kendisiyle olan mutluluğunu da ç o k fa z l a içi­ ne alarak, sanatının bize gösterdiği kadarıyla, yeni sanat araçları­ nı, yeni elde edilmiş, hiç denenmemiş araçlarını ustaca kullan­ madald bilgisinin şaşkınlık uyandıran mutlu paylaşımını da. Ne güzellik ne güney, ne de güneydeki gökyüzünün yumuşak par­ lal<lığı; zarafetten hala eser yok; dans yok, mantık istemi yok; bel­ li bir hantallık var, bol bol uygulanan, sanki sanatçı bize şöyle de­ mek istiyor: "Niyetimin bir parçası bunlar" kaba sır giysi, kapris­ li, barbar ve törensel bir şey, entelektüelliğin ve saygın değerlere sahip oluşun ve sivriliğin titrek ışığı; Alman olan, sözcüğün en iyi ve en kötü anlamında, Alman tarzındald, çokyönlü, biçimsiz, tü­ ketilmez bir şey, belli bir Alman güçlülüğü ve taşkın ruhluluğlı, 165


İyinin ve Kötünün ötesinde

kokuşmuşluğun süzillüşünde kendini saklamaktan korkmayan, - belki de gerçekten kendini orada rahat hisseden; Alman ruhu­ nun hakiki bir örneği, ayru zamanda genç ve küflenrniş, aşın yu­ muşak ve aşın zengin geleceğe sahip. Bu çeşit müzik, Almanlar hakkında düşündüklerini en iyi biçimde anlatıyor: Evvelsigüne, öbürgüne ait b u g ü n y o k h e n ü z .

241

Biz "iyi Avrupalılar": Bizim de bir yürekli memleketçilikle, es­ ki sevgilere ve dar kafalı durumlara düşüp gerilemekle geçirdiği­ miz saatler oluyor - şimdi ben bunun bir örneğini veriyorum milliyetçi kışkırtmalar, vatanperver çarpıntılarla, diğer her çeşit eskimiş duygu taşkınlıklarıyla dolu saatlerimiz. Bizden daha ka­ lın kafalılar bizim için birkaç saatle sınırlı olanla yetinebilir, oyu­ nun sonunu getirebilirler, kimilerine yarım yıl yeter; diğerlerine bir ömriin yansı, "metabolizmalarının" ve sindirim organlarının hızına ve gücüne bağlı olarak. Evet, duyarsız ve kararsız ırklar düşünüyorum; bizim hızla değişen Avrupamızda yarım yüzyıla gerekli olan, atçıl memleketçiliğin ataklarını, vatan toprağı tirya­ kiliğini yenerek, yeniden akıla, yani, "iyi Avrupacılığa" dönmek için. Bu olanaktan saptıkça, iki yaşlı "vatanperver"in konuşmala­ rına kulak misafiri olmaya başlıyorum; ikisinin de görünüşte işit­ me güçlükleri var, bu yüzden bağıra bağıra konuşuyorlar. "Bir köylü ya da bir üniversite öğrencisi kadar biliyor felsefeyi" diyor, biri -: masumdur o. Oysa bugün kimin urourunda ki! Bugün yı­ ğınlar çağıdır: Yığınla ilgili her şeyin önünde yerlere kapanıyor­ lar. Politika da böyle. Bir devlet adamı, onları yeni bir Babil kule­ sine, bir imparatorluk ve il<tidar canavarına tıl<ıştınyor; ona "bü­ yük" diyorlar: - burada, önemli olan, biz, daha dikl<atli kişilerin hala yalnızca büyük düşüncelerin, büyük bir eylemi ya da büyük bir şeyi yarataeağına olan şu eski inana terk edemeyişimizdir. Diyelim ki bir devlet adamı halkını öyle bir konuma getiriyor ki bundan böyle ''büyük politika" yapmak şart oluyor; oysa, onlar buna ne yatkın ne de hazırdırlar: Böylece, eski ve güvenli erdem­ lerini, bir yeni, kuşkulu sıradanlık için feda ediyorlar. - Diyelim ki bir devlet adamı halkını tümüyle politize olmaya şartlıyor; oy­ sa şimdiye dek onların yapacak, düşünecek daha iyi şeyleri var 166


Halklar ve Vatanlar ve ruhlarının ta derinlerinde ihtiyatlı bir nefret var, bir türlü kurtulamadıkları; huzursuzluğu, hoşluğu ve gerçekten politize edilmiş halkın gürültülü kavgacılığına olan nefret: - Diyelim ki böyle bir devlet adamı halkının uyuşturulmuş tutkularını ve ar­ zularını alevlendiriyor; o zamana dek sürüp giden çekingenlikle­

rini ve dışarıda kalma hazlarını, bir özürlü duruma dönüştürü­ yor; yabancılıklannı ve gizli sonsuzluldarını ciddi bir yanlışa; en içten eğilimlerini değersizleştiriyor; vicdanlannı alt üst ediyor, ruhlarını darlaştınyor, beğenilerini "milli" - ne! - kılıyor; bütün bunları yapan, halkının gelecekte, eğer geleeelderi varsa, yaptık­ larının leefaretini ödeyeceği böyle bir adam nasıl da "b ü y ü k" olur? "K u ş k u s u z !" diye yanıtladı öbür vatanperver, şiddetle: Yoksa bütün bunları b a ş a r a m a z d ı ! Belki de sen böyle bir şe­ yi yapmayı istemenin çılgınlıl< olduğunu söyleyeceksin? Oysa, belld de büyük olan her şey başlangıçta çılgındı!" - "Çarpıtma sözlerimi!" diye haykırdı öbürü; - "güçlü! güçlü! güçlü ve çılgın! Büyük d e ğ i 1 ! " - Yaşlılar kızdıkça kızıyorlardı, birbirlerinin yüz­ lerine kendi doğrularını çarptılcça; oysa ben, mutluluk içinde, mutluluğun ötesinde, daha güçlü olanın güçlü olan üzerinde ne kadar çabulc egemenlik kuracağını düşünüyordum, bir de şunu: Bir halkın ruhsal olarale sığlaştırılmasında verilen ödün, bir baş­ kasının derinleştirilmesiydi. -

242 Avrupalılann aradığı ayncalığa ister "uygarlık" ya da "insani­ leştirme" ya da "ilerleme" deyin; isterseniz basitçe, övgüsüz ve yergisiz, politik bir deyiş kullanaralc Avrupa'nın d e m o k r a t i k hareketi: Böylesi deyişierin işaret ettiği tüm bu görünüşlerin ar­ kasında gittilcçe etkinlik kazanan müthiş bir f i z y o 1 oj i k süreç olup bitmekte - Avrupalıların gittikçe birbirine benzemesi süre­ ci, kendilerini, ırldarın ortaya çıktığı ildimlere ve sımflara bağla­ yan koşullardan giderek uzaldaşma, yüzyıllardır ruh ve bedenin içine benzeri taleplerle işlemiş herhangi bir b e l i r 1 e y i c i orta­ mın etkilerinden süreidi yükselen bir kopuş - böylece temelde,

uluslar üstü, göçebe bir insan tipi ortaya çıkıyor; fızyolojik olarale görüldüğünde, ayıncı özelliği maksimum uyum gücü ve sanatı olan bir tip. Bu A v r u p a l ı o l u ş sürecinin temposu büyük geri-

167


İyinin ve Kötiinün Ötesinde ye dönüşlerle aksayabilir ama belki de tam da bu bakımdan, bir şiddet, derinlik kazanacak ve büyüyecektir - h.ila patlamasını sürdüren "milliyetçi hisler" fırtınası ve gerginliği buraya aittir, şimdilerde ortaya çıkan anarşizm de -: Bu süreç, bir olasılılda, "modern düşünce" havarilerinin ve onun çocuksu övgücülerinin hiç de beklemedikleri sonuçlara yol açacaktır. İnsanları birbirine benzetip ortalama bir varhl< durumuna getiren - yararlı, çalış­ kan, çokyönlü kullanılabilir, yetenekli sürü insam durumuna ­ aynı yeni koşullar, en yüksek derecede en tehlikeli ve en alımlı kuraldışı insanların dağınasına yol açacal<tır. Çünkü sürekli ko­ şulları değiştirmeye çabalayıp hemen hemen on yılda bir her ye­ ni kuşakta yeni bir işe koyulan şu uyum gücü, bu tipin g ü ç 1 ü 1 ü ğ ü n ü olanaldı kılmadığı sürece; gelecekteki Avrupalıların yaratacağı genel izlenim, bir olasılıkla, çal çene, iradesi kıt, kolay­ ca bir iş sahibi olabilen, günlük nafal<asını çıl<arabilmek için bir efendiye, bir buyurucuya g e r e k s i n i m i olan insanların izleni­ mi olduğu sürece, böylece Avrupa'nın demokratildeştirilmesi, en ince anlamıyla, k ö 1 e 1 i ğ e hazır bir tipin üretimine yol açtığı sü­ rece: Tek tek ve kuraldışı durumlarda güçlü insan, belki de eski­ sinden daha g ü ç 1 ü v e daha zengin olacaktır - eğitimindeki önyargıların eksikliği sayesinde, eylemlerinin, sanatçının merke­ zinin müthiş çokyönlülüğü sayesinde. Demek ki istediğim şu: Avrupa'nın demokratikleştirilmesi aynı zamanda - sözcüğün her anlamıyla, en ruhani (tinsel) olanı da katarak, z a 1 i m 1 e r i n yetiştirilmesinin istekdışı düzenlenişidir de.

243. "Memnuniyetle duyuyorum ki güneşimiz hızla H e r k ü l ta­ lilll1yıldızına doğru hareket ediyormuş: - ve umuyorum, bu dün­ yadaki insan, bu bakımdan güneşi izieyecek mi? Ya biz, biz iyi Avrupalılar!" -

244. "Derinliğin" Almanların ayırt edici özelliği olduğu bir dönem vardı: Şimdilerde, yeni Almancılığın en başarılı tipinin büyük bir açgözlülükle farklı payelerin peşinde kaşması, belki de derin olan 168


Halklar ve Vatanlar

her şeydeki "pervasızlığı" ıskalayışı, zamana uygun vatanperver bir kuşku yaratıyor, salem öneeli övgülerimiz bir aldanmadan kaynaklanıyor olmasın? - Kısaca, Alman derinliği temelde fark­ lı; daha kötü bir şey - Tanrının sayesinde - kurtulacağı bir şey ol­ masın salem? Alman derinliğini yeniden öğrenmeye çabalaya­ lım: Bunun için Alman ruhunu diri diri kesip incelemekten daha gerekli bir şey olamaz - Alman ruhu, her şeyden önce çokyönlü, farklı kökeniere sahip gerçek yapısındakinden daha fazla bir ara­ ya getirilmiş, üst üste konmuş: Bu da onu ortaya çıkaran kayna­ ğın yol açtığı bir özellik. "İki ruh var, ah! Benim göğsümde" deme cesaretinde bulunan bir Alman, hakikati çarpıtmış oluyor doğru­ su, birçok ruhu göz önüne almadığı için, halcikatİ eksik yaratınış oluyor. Muazzam bir karışırndan ve ırkların kaynaşmasından oluşan, bellci de ön-Aryan öğelerle de yüldü bir halk olarak, her anlamıyla "orta karar bir halk" olarale Almanlar, diğer halidara göre, daha kavranamaz daha kapsamlı, dalıa çelişkili, daha bilin­ mez, daha deli bozuk, daha şaşırtıa, daha korkutucudurlar: - T a ­ n ı m l a r d a n kaçarlar, yalnızca bu bakımdan, Fransızlardan da­ ha umutsuzdurlar. Almanların bir özelliği de, aralarında hiçbir zaman "Alman nedir?" sorusunun eksilc olmamasıdır. Kotzebue,* Almanlarını iyi biliyordu: "Tanıyoruz" diye haykırdılar ona se­ vinçle - oysa Sand da onları bildiğini sanıyordu. Jean Paul*" Fich­ te'nin sahte, ama vatanperver dalkavukluldarına ve abartmaları­ na ateşli saldırılarını açıkça yürütürken ne yaptığını biliyordu oysa, bir olasılıkla, Goethe'nin Almanlar halekındaki düşüncesi Jean Paul'ünlcü gibi değildi, Fichte konusunda anlaşsalar da. Peki, gerçekten Goethe ne düşünüyordu Almanlar haldcında? - Açık­ ça söylemediği birçok şey var, yaşamı boyunca ince susuşların us­ tası oldu: - belld de bunun için dayanaldarı vardı. Şurası kesin, "özgürlük savaşları"*** değildi onu sevinçle yukarı balctıran, Fran­ sız Devrimi'nden başka bir şey değildi. - Onun yüzünden, Fa­ ust'unu y e n i d e n d ü ş ü n d ü ğ ü , gerçekten "insanın" tüm so•

August Friedıich Ferdinand von Kotzebue (1761-1819), döneminin tanınmış yazarlann­ dan. Goethe'den farklı özellikleri olan yazar. Napolyon'a karşı yazılar yazdı. Karl Ludwig Sand (1715-1820) adlı bir ilahiyat öğrencisi, onu Rus casusu sanarak öldürdü. Sand, sonra idam edildi. (Çev. n.) " Paul Friedridı Ricter'in (1763-1825) takına adı, Romantik dönemin önemli Alınan yaza­ n. (Çev. n.) Napolyon'a karşı. (Çev. rL)

•••

169


İyinin ve Kötünün Ötesinde

runu, Napolyon'un görünüşüydü. Goethe'nin öyle sözleri var ki onlarda Alınaniann gurur duyduğu şeyleri, sanki bir yabanay­ rnış gibi, sabırsız sertlikle aşağılamalar buluyoruz: Ünlü Alman g e m ü t ' ünü* şöyle tanımlıyor: "kendinin ve başkalannın kusur­ larına balanarna": Haksız mı yani? - Alınaniann özelliklerinden biri de onlar için söylenenlerin hiçbir zaman tümüyle yanlış ol­ mayacağıdır. Alman ruhunun koridorlan, birbirine bağlı kori­ dorlan vardır; rnağaralar, gizlerrecek koğuşlar, zindanlar vardır; onda düzensizlik birçok gizemli çekicilik taşır; aşinadır Alman, karmaşaya giden gizli yollara. Nasıl her şey benzerini severse, Al­ manlar da, bulutlan, belirsiz, patlamaya hazır, karanlık, nemli, iç karartıa her şeyi sever: Belirsiz, biçirnsiz, kayıp giden büyüyen her şeyi sever: Belirsiz, biçirnsiz, kayıp giden büyüyen her şeyi "derin" bulurlar. Alman'ın kendisi değişmeyen bir şey değildir, o 1 u ş a n d ı r o, gelişir. "Gelişme" böylece, gerçek Alman buluntu­ su, başansıdır, felsefi formüllerin koskoca alanında: - Alman bi­ rasını, Alman rnüziğini birleştiren bütün Avrupa'yı Alrnanlaştır­ rnaya çalışan, bir yönetici kavramdır. Yabancılar, Alman ruhu­ nun temelindeki çelişkili yapının ortaya çıkardığı bilmeeelerin karşısında apışıp kalırlar (bu yapı Hegel'ce sisternleştirildi, Ric­ hard Wagner tarafından müziğe geçirildi). "Yumuşak yüzlü ve rnuzır" - böyle bir yan yanalık, başka bir halka saçma görünse de yazık ki Almanya'da geçerlilik kazanıyor: Yalnız bir süre Suebya­ lılar** arasında yaşamalı! Alman al<ademisyenin kalın kafalılığı, toplum içindeki rnünasebetsizliği, içindeki ip carnbazlığıyla ve bütün Tanrıların korkınayı öğrendikleri şeyler karşısındaki ucuz gözüpeklikle, korkarak uyum içine girer. "Alman ruhu" a d o c u 1 u s *** serilmek istenirse, Alman beğenisine bakılınalıdır. Al­ man sanatlarına, törelerine: "Beğeniye" karşı ne kaba vurdurn­ duyrnazlık! Nasıl da en soyluyla en sıradan olan yan yana duru­ yor öyle! Nasıl da en düzensiz ve zengin bütün bu ruh idaresi!**** Alman s ü rü k 1 ü y o r ruhunu: Başına ne gelirse sürüklüyor onu. Karşılaştığı olaylan sindirmekte güçlük çekiyor, hiçbir zaman •

Gemüt: Ruh, can, duygu, yürek anlamlarına gelen Almanca bir sözcük. (Çev. n.l Ortaçağ Almanyasında bir bölge ve dillelük Batı Alınanya'nın şimdiki Baden Würten· berg, Bavyera bölgelerini kapsıyor. (Çev. n.l ... GözUer) önüne. (Çev. n.) .... Seelen-Haushalt, ruhun ev işleıi diye de çevrilebilir. (Çev. n.) ••

170


Halklar ve Vatanlar "hazmetmiyor" onlan; Alman'ın derinliği bir "hazırn zorunlulu­ ğundan" geliyor. Nasıl tüm müzmin hastalar, tüm hazımsızlar ra­ hatlarını severlerse, Almanlar da "açıklığı", "mertliği" pek sever: Nasıl da rahattır açık ve mert olmak! - Belki de bugün Alman'ın bildiği en tehlikeli, en başarılı maske, şu munis, lütutkar, kartlan açık Alman n a m u s l u l u ğ u d u r : Bu gerçekten Mephistophe­ lesci sanattır, onunla Alman "epey uzağa gider!" Alman, koyuve­

rir kendini, bir yandan da inançlı, mavi, boş Alman gözüyle Al­ man Alman bakınır, yabancılar onu gecelik giysisi sanır! - Şimdi tümüyle kendi aramızdayken, gülmeye izin var mı ona? - onun görünüşünü ve temiz adını bundan böyle şeretle korumal<, eski namımız olan derin halkı, Prusyalı'nın "cesareti", Berlinlinin cin fikirliğine ve kamuna* ucuza kaptırrnamal< için elirnizden geleni yapacağız ve bir halkın kendini kurnaz değil de derin, hantal, iyi huylu, namuslu kılması ve göstermesi, kumazlığıdır: Belki de derin! Son olarak: İnsan, adına yaraşmalıdır - boşuna değildir "ti­ usche" halkın "Taushe" - halk diye adlandırılması.**

245. "Tadına doyulmaz o geçmiş zaman" gerilerde kaldı artık, do­ yasıya söylüyor şimdi türküsünü Mozart'ta: - Nasıl da şanslı in­

sanlarız, hila onun rokokosu konuşuyor bizimle, "can yoldaşlığı" zarif coşkunluğu, Çin işi inceliklerden ve süslemelerden duydu­ ğu çocuksu sevinç, yüreğinin çelebiliği, oya gibi işlenene duydu­ ğu özlem, sevgiyle doluluğu, dansla, gözyaşıyla; güneye olan imanı, ha.Ia içimizde k a 1 a n b a z ı ş e y 1 e r e seslenip durabili­ yari

Ah, bir gün hepsi mazi olup geçip gidecek; - oysa, kim kuş­

ku duyabilir, bundan çok önce Beethoven beğenisinin ve anlayı­ şının unutulup gitmeyeceğinden! - Beethoven, her şeyden önce, bir üslup geçişinin son noktasıdır, bir üslup değişiminin; Mo­ zart'tan farldı olarak yüzyıllık Avrupa beğenisinin son noktası­ dır. Beethoven, sürekli kesilen yumuşak yaşlı ruh ile g e 1 i p d u • Bir zamanlar Berlin yöresine "Kutsal Roma İmparatorluğu'nun kum torbası"' deniyor­ muş. (Çev. n.) " Nietzsche, burada "Deutsch" (Alman) sözünü, bir oyunla, tiusche'ye (orta yüksek Alman­ eada sıradan halk yığını anlamında) benzetip onu da "tauschen"dan (aldanmak, iğfal et­ mek, dolandırmak, boşa çıkarmak) türetiyor. (Çev. n.)

171


İyinin ve Kötünün ötesinde

r a n aşın ruhun arasında bir ara-olaydır; müziğinde ebedi ka­ yıpların şafağı, ebedi coşkulu umut bulunur - Avrupa'yı yıka­ yan aynı ışıktır, Avrupa, Rousseau ile düşlendiğinde, devrimin özgürlük ağaa etrafında dans ettiğinde ve nihayet işi Napol­ yon'a tapınmaya kadar vardırdığında. Oysa, şimdi bu duygu na­ sıl da solup gitmekte, nasıl da zor bugün bu duyguyu tanımak bile - kulaklarımıza nasıl da yabancı geliyor Rousseau'nun, Schiller'in; Shelley'nin, Byron'un dili, hep birlikte alındıklarında, Beethoven'in söylemeyi bildiği türkülerin sözlerinde yol alan aynı Avrupa yazgısının dili! Neden sonra gelirse gelsin, Alman müziği romantizme aittir; öyle bir harekettir ki o, tarihsel ola­ rak bakıldığında, haJ.a daha kısa, hala daha uçucu, haJ.a daha ya­ paydır. Şu büyük perde arasından, şu Avrupa'nın Rousseau'dan, Napolyon'a geçiş, demokrasiye geçiş döneminden. Weber; ama Freisdıützve Oberortdan bugün ne kaldı ki geriye! Ya da Marsch­ ner'in Hans Herlinginden ve Vampyr'inden! Hatta, Wagner'in Tannhduıet'inden! Solup giden müziktir bu ama haJ.a unutulma­ dı. Üstelik, romantizmin bütün bu müziği, tiyatroda, kalabalığın önünde çalınışının dışında, hiçbir yerde geçer müzisyenlerce ciddiye alınmayan ikinci sınıfbir müzikti, Felix Mendelssohri'da durum farklı, Halkiyon bir usta o, daha hafif, daha saf, daha mutluluk saçan ruhu sayesinde çabucak saygı gördü ve çarça­ buk unuttu: Alman müziğinin güzel bir intermezzosu olarak. Oy­ sa Robert Schumann, çok ciddiydi ve başından beri ciddiye alın­ mıştı - bir okul kuracak en son kişiydi -: Bugün aramızda bahtı açık biri değil; rahatlamış, kurtulmuş; yoksa bu Schumann ro­ mantizmi ortadan kalkmış olmasın? Schumann, ruhunun Sak­ son İsviçresine uçan" yarı Werther, yarı Jean Paul, ama kesinlik­ le ne Beethoven ne de Byron gibi olan! - Ma'!frediçin, müziği bir yanıltıydı, haksızlığa varan bir yanlış anlaşılına - temelde kü­ çük bir beğeni olan beğenisiyle Schumann (yani, tehlikeli biri, Almanlar arasında iki misli tehlikeli eğilim, sessiz lirizmi ve es­ rik duygularıyla), sürekli yalpalayan, mahcupça geri çekilip vaz­ geçen, soylu bir muhallebi çocuğu, tümüyle isimsiz saadetin ve acıların içinde zevk ve sefa süren, bir çeşit kız çocuğu, bir noli •

Dresden'in 15 mil güney-doğusunda, İsviçre Alpleriyle karşılaştınlmayacak kadar biçim­ siz, ÇJplak dağ sıralanıun bulunduğu yöre. (Çev. n.)

172


Halklar ve Vatanlar me t a n g e r e * başından beri: Bu Schumann, müzikte yalnızca Alman olayıydı, hiç de Avrupalı değildi, Beethoven'in, ha.Ja bü­ yük ölçüde Mozart'ın olduğu gibi - onun1a Alman müziği en bü­ yük tehlikeyle karşı karşıya kaldı; A v r u p a r u h u n a s e s l e ­ n e n sesini yitirerek, memleketçiliğe kapılarak. -

246. - Üç ü n c ü kulağı olanlara Almanlar için yazılmış kitaplar ne büyük işkencediri Nasıl da durur, gönülsüz, yanında, yavaş ya­ vaş dönen, çınlamayan seslerin, densiz ritimler bataklığının, Al­ manların "kitap" dedikleri! En kötüsü de kitaplar o k u y a n Al­ man. Nasıl da tembelce, zorlana zorlana, nasıl da kötü okur o! Ha­ ni, kaç Alman bilir ve kendinden bekler, her hoş tümcede s a n a ­ t ı n olduğunu - türnceler anlaşılabilseydi, sanat yakalanabilecek­ til Örneğin, temposuudald yanlış anlaşılma: türncenin kendisi yanlış anlaşılıyor! Ritınile olarale belirleyici hecelerden kuşku du­ yulmayabileceği, çok katı simetrinin istendiği gibi, çekici buluna­ rale kesintiye uğratılması, her s t a c c a t o ve her r u b o t o ' ya*" duyarlı sabırlı kulale gerektiği, ünlülerden ve ikili ünlülerden oluşmuş izinin anlamının çözümü ve onlann birbirlerini izler­ ken ne denli ince ve zengince birbirlerini renklendirdiği, renkle­ rinin değişmesi: Kitap okuyan Almanlar arasında kim yeterince iyi niyetle, dildeki amacı ve bu denli çok sanatı dinleme talebine ve görevine kulale asar? Sonunda, insanın "buna uygun kulağı" olmaz: En keskin üslup zıtlıldan işitilmez olur ve en ince sanatlar, sağır insanların kulaldarında olduğu gibi h a r c a n ı r gider. Bunlar benim düşüncelerimdi, düzyazı sanatında ustasının nasıl beceriksizce, gözü kapalı bir biçimde birbirleriyle karıştmldığını gördüğümde, birinin sözcüldeıi teldeyerek, buz gibi, nemli bir mağaranın tavanından düşer gibi - ve o oturup sayıyor seslerimi ve çınlamalarmı - ve diğeri,*** tüyleri diken diken eden, kıldan ince, dalamalc, vınlamak, kesrnek isteyen kılıcın tehlilceli tadını, bedeninin tüm elektriğinde duyar. "İlişme bana", İncil Yuhanna, 17, İsa'nın sözü. (Çev. n.) " Staccato: Bir müzik terimi, aıt arda gelen notalar arasındaki kesintilerle oluşan kopuk· luk Ruboto: Bazı notaların, diğerlerinin uzatılınası için kısaltıldığı tempo. (Çev. n.) Nietzsche'nin kendisi. (Çev. n.) •

•••

173


İyinin ve Kötünün ötesinile

247. Alınan üslubunun ses ve kulakla ne denli az ilgisi olduğu şu­ radan belli: İyi müzisyenlerimiz kötü birer düzyazıcıd.ırlar. Al­ man, yüksek sesle okurnaz, kulak için değil, salt göz için: Koyuve­ rir kulağını çekmeceye. Eski Yunan'da insanlar kendileri için okurlard.ı - okurlarsa eğer - hem de yüksek sesle; birisi sessiz oku­ sa, gizliden gizliye, bunun sebeplerini sorarlardı. Yüksek sesle: O eskinin iletişimsever halkının pek keyif aldığı, yani, tonun bütün dalgalanmalan, bükümleri, inip çıkmalan ve tempo değişiklikle­ riyle. O zamanlar, yazma üslubunun kuralları, konuşma üslubuy­ la aynıydı; bu kurallar, kısmen kulal< ve gırtlağın ineeliidi gerek­ sinmelerine ve şaşırtıa gelişmesine kısmen ve eskilerin akciğer­ lerinin kuvvetine, direncine ve gücüne bağlıydı. Türnce sonu su­ suşları, klasilc bir anlamda, her şeyden önce, fızyolojil< birimdir, b i r t e k nefesten oluştuğu sürece. Bu türnce sonu susuşlan, De­ monsthenes ve Cicero'da olduğu gibi, tek bir nefeste il<i kez yük­ selip iki kez aşağı iniş olarak, eğitimi gereği erdeminin önemini ve böyle bir türnce sonu susuşun kullanılmasının nasıl seyrek ve 1 ender olduğunu bilen eskiler için büyük keyifti: Bizim böyle b ü y ü k türnce sonu susuşlanna haldcımız yok; biz modemlerin, her anlamıyla tıknefeslerini Bu esl<ilerin tümü de konuşma konu­ sunda yanın yamalal< bilgisi olan kişilerdi, dolayısıyla işin erbabı olanlar da, eleştirmeler de - konuşmacılarını en uç noktalara it­ tiler; tıpkı genç yüzyılda kadın erkek tüm İtalyanların, şarkı söy­ lemeyi öğrenirken, şarkı söylemedeki ustalıklanın doruğa çıkar­ maları gibi. Oysa, Almanya'da gerçekten, yeni bir tür halka açık soylu bir konuşma sanatı (son zamanlara kadar, kürsü hatipliği, ürkek ve hantal genç kanatlarını çırpmaya başladığında) vardı: Almanya'da yalnızca vaaz verenler, bir hecenin, bir sözcüğün ağırlığını, bir türncenin ne ölçüde vurgulanacağını, yükseltilece­ ğini, alçaltılacağını, aktarılacağını, al<tanlıp durdurulacağını; yal­ nızca onun kulağında vicdanı vardır, hem de yeteıince kara bir vicdan: Öyleyse Almanların konuşmada becerilerinin pek olma­ yışının ve bu beceriletin çok geç elde edilişinin sebepleri eksik değildir. Alman düzyazısının şaheserleri, bundan dolayı en bü­ yük vazifelerin şaheserleridir: İ n c i 1 gelmiş geçmiş en büyük Al­ man kitabıdır. Luther'in ineili karşısında diğer her şey yalnızca 174


Halldar ve Vatanlar

bir "edebiyat"tır - İncil oluşturulurken, Almanya'da büyümediği için Alman yüreğinde büyümemiş, büyümeyen her şey.

248. İki tip dahi var: Biri, her şeyin ötesinde doğurtan, dağurtmak isteyen, diğeri tohurnlanıp doğuran. Benzer biçimde, böylesi de­ ha sahibi halklar arasında kadınların gebelik sorunlarının ve bi­ çim verme, olgunlaştırma, yetkinleştinne gizli görevinin içine düşüverrniş olanlar var - Yunanlılar, örneğin, bu tip insanlardı; Fransızlar da - ve diğerleri, tohumlanması gerekip de yeni yaşam düzenlerinin nedeni olacak olanlar - Yahudiler, Romalılar, bunu bütün alçakgönüllülülde isteyerek, Almanlar? - Canından bez­ miş, büyük sevinçler içinde, bilinmeyen ateşler içinde, karşı ko­ nulamaz biçimlerde kendi dışlarına sürülmüş, aşkla yabancı ırk­ ların peşinden hırsla giden ("tohurnlanmal<" isteyenlerin) ve böy­ lelikle kendinin yaratıo güçlerle dolu olduğunu bilen, bundan dolayı da, "Tannnın inayetiyle" egemenlik kurucu halklar. Bu iki tip deha, birbirini arar; tıpkı erkelderle kadınlar gibi; ama aynı zamanda birbirlerini yanlış anlarlar - erkekle kadın gibi.

249. Her halkın tartuffçülükleri vardır, buna kendi erdemleri der­ ler. - İçimizde en iyi olanı bilmiyoruz - bilemiyoruz.

250. Avrupa Yahudilere neleri borçludur? - Pek çok şeyi, iyi ve kö­ tü, her şeyden önce, hem en iyi hem de en kötü olan bir şeyi: Ah­ laktald büyük üslubu, bitmek tül<enınek bilmeyen taleplerin korkunçluğunu ve ululuğunu, sonsuz anlamlan, tümüyle ro­ ınantizrni ve ahlaksal sorgulanabilirliğin yüceliğini - ve sonuç olarak, şu, hayatın ardında bıraktığı oyunlarının ve ayartınaları­ nın tam tarnma en kösteldeyici en seçldn parçalannı seyircilerin ve felsefecilerin arasında, biz artistler, Yahudilere - teşekkür borçluyuz.

175


İyinin ve Kötünün ötesinde 251

Bir halk milliyetçi sinir krizlerinden ve politik hırslardan çek­ mişse, çekmek i s t i y o r s a , ruhunun üstünden türlü türlü sıkın­ tıların, bulutların geçmesini, kısaca, küçük ahmalclıl< nöbetlerini de beklemeli: Örneğin, bugünün Almanları arasında, kah Fransız düşmanlığından doğan ahmaklık, kah Yahudi düşmanlığından, kah Polanya düşmanlığından, kah Hıristiyan-romantik, kah Wagnerci, kah tötonik,* kah Prusyao (bakıverin şu biçare tatilı­ çilere şu Sybellere, Treitzschkelere** onlann bandajlı kafaları­ na-), başka ne demekse, Alınan ruhunun ve vicdanının şu ufal< süslemelerine. Bağışlayın beni, ben de bu kısa, gözüpek konuklu­ ğumda, şu epey mikroplanrnış bölgede, hastalığın tümüyle uza­ ğında kalarnadım; herkes gibi, beni ilgilendirrneyen konulara burnurnu soktuın: Bulaşıcı hastalığın ili< belirtisi. Örneğin. Yahu­ diler hakkında: Dinleyin yalnız! - Şimdiye dek Yahudileri hıtan bir Alman'a rastlarnadım; kayıtsız şartsız tümüyle hesaplı ve po­ litik biçimde, gerçek Yahudi düşmanlığını yadsısalar da; bu he­ sap ve politil<a, bu düşmanlık duygusunun türüne değil de yal­ nızca tehlikeli ölçüsüzlüğüne, özellilde saçma-sapan rezil biçim­ de dile getirilmesine karşı yöneltilıniştir - bu konuda aldanina­ mak gerek Alınanya'nın yeterince bol Yahudi'ye sahip oluşu, Al­ man midesinin Alınan kanının bu ölçüde "Yahudi"yi sindinnede sılontıya düşmesi (uzun süredir sürüyor bu sılontı) - daha güçlü sindirim sistemleri olan İtalyanların, Fransızların ve İngilizlerin yaptığı gibi -: İşte ne yapılınası gerektiği konusunda dil<kat edi­ lecek bir genel içgüdünün açık bildirisi ve dili, "yeni Yahudilere izin yok! Ve özellilde Doğu'ya (Avusturya'ya da) açılan kapıları kapatın!" tipleri hala zayıf ve belirsiz olan halkın içgüdüsü böyle buyuruyor, böylece kolayca bulandmhp kolayca ortadan kaldırı­ labilir daha güçlü bir ırk tarafindan. Oysa, Yahudiler, bütün kuş­ kulann ötesinde, şimdi Avrupa'da yaşayan yedi canlı, en güçlü, •

Tötonik (teutonische): Hint-Avrupa dil ailesinin Alman kolunda. bir dil konuşan halklar­ la ilgili (İskandinav ve Angiasakson ırklar arasında). (Çev. n.) " Heinıidı von Sybel (1817-95) ve Heinriclı von Treitsdıke (1834-96); dönemleıinin iki ün­ lü Alman tarilı�isi. Sybel birçok yıllar Pnısya parlamentosu üyeliği yaptı. Bismarck'ın sa­ vunuculuğunu ve eleştirmenliğini üstlenmiştir. Treitsclıke, Dresdenliydi. Önceleri libe­ raldi. 1866'da Pıusya Avusturya savaşında Prnsya'yı savundu. 1871'de imparatorluk par­ lamentosu üyesi oldu. 1847'de Berlin'de tarih profesörlüğü yaptı. Sömürgeci yayılmanın savıınucusu, Yahudi dü5mamydı. (Çev. rı.) 176


Halklar ve Vatanlar

en saf ırktır; en kötü koşullar altında bile (iyi dururnda olanlar­ dan daha iyi bir biçimde) sözlerini geçirmeyi biliyorlar; bugün er­ demsizlik olarak damgalanabilecek erdemleri sayesinde - her şeyden önce "modem düşünceler" önünde utanması gerekme­ yen yürekli bir inançla; d e ğ i ş i r 1 e r k e n , yalnızca Rus İmpara­ torluğu'nun fetihleri gibi değişiyorlar - zamanı olup da dünü ol­ mayan imparatorluk -: yani, "elden geldiğince yavaş" ilkesine gö­ re, Avrupa'nın geleceğini vicdamnda taşıyan bir düşünür, gele­ cek hakkındaki bütün planlarında Yahudilerin yanında Ruslan da, kuvvetlerin çatışmasında ve büyük oyununda en emin ve en olasılığı yüksek etkenler olarak göz önüne alacaktır. Bugün Av­ rupa'da adına "ulus" denilen ve gerçekte r e s n a t e 'den* çok r e s f a c t a ** olan (aslında, zaman zaman olumlu olaral< r e s fi c t a e t fa c t a 'yı"** andıran -) her durumda oluşan, genç ve kolayca değiştirilebilir, henüz ırk olmamış bir şey, üstüne üstlük, Yahudi ırkı gibi a e r e p e r e n n i s ' dir:**** Bu "uluslar" gerçekten dikkat­ li bir biçimde her çeşit öfked rekabetten ve düşmanlıktan kaçın­ malıdır! Yahudiler, isterlerse - ya da zorlamrlarsa, Yahudi düş­ manlarının isteği de böyle görünüyor - şimdi bile üstünlükleri o 1 a b i 1 i r , evet, sözcüğü tam anlamadıldarı, bunun için çalışına­ dıldan da eşit ölçüde kesin. Bu arada, onlar, üstelik yapışkan bi­ çimde, Avrupa'da, Avrupa tarafından özümsenrnek istiyorlar; sa­ bitleşrneyi özlüyorlar, kabul edilmeyi; bir yerlerde saygı görme­ yi, uzun süre; göçebe yaşama, "dolaşan Yahudi'ye son vermeyi amaçlıyorlar - ve bu eğilim ve güçlü isteğe (belki de Yahudi içgü­ dülerinin yurnuşarnasımn bir ifadesi olabilecek) önem verilmeli, anlayış gösterilmelidir: Bu amaçla, bell<i de, üll<:edeki anti-siyo­ nİst çığırtkanlan safdışı etmek yerinde ve yararlı olur. İngiliz soy­ Iuluğunun yaptığı gibi, tüm dikkatimiz ve seçici anlayışımızla. Daha güçlü ve şimdiden daha iyi belirlenmiş yeni Almancılık ti­ pinin - onlarla hiç duraksamadan ilişkiye geçtiği açıktır, ömeğin Mark'ın***** soylu subaylanmn yaptığı gibi: Buyurma ve boyun eğrne kalıtımsal sanatına bu ikisinde de yukanda sözü edilen ül­ ke ldasik olmuştur - para ve sabır dehalannın (ve her şeyden ön•

•• ... •••• •••••

Doğan şey. (Çev. n.) Yapılan şey. (Çev. n.) Uyduıuk ve gerçekdışı şey. (Çev. n.) Bronzdan daha dayanıklı, Romalı şair Horatius Flocus'un Ode.ı'inden (11130.1) (Çev. n.) Berlin yöresi. (Çev. n.) 177


İyinin ve Kötünün ötesinde ce, bu subaylarda tümüyle eksikliği duyulan, biraz tinselliğin) ka­ tılıp kablmayacağını görmek, birçok bakımdan ilginç olacak Bu­ rada şu, şen şakrak Alman sapiantımı ve şölen konuşmaını kes­ rnek uygun olacak: Şimdi c i d d i bir konu üzerinde duracak. "Avrupa sorunu" üzerinde, anladığım kadarıyla, Avrupa'yı yöne­ tecek yeni bir kastın yetiştirilmesini ele alacağım. -

252 Felsefi bir ırk değil - şu İngilizler: Bacon genel felsefi ruha kar­ şı saldınnın bir sirngesiydi; Hobbes, Hume, Locke, "felsefeci" kav­ ramının yüz yıldan fazla bir süre değerini düşürüp bu kavramı aşağıladılar. Hume'un k a r ş ı s ı n d a Kant yükseldi, yükseltti kendini; Locke'du Schelling'in 'Je meprise Locke"* dediği; İngiliz­ lerin, dünyayı kabalaştıran mekanik felsefesine açılmış savaşta, şu felsefenin dahi düşman kardeşleri. Hegel ve Schoperıhauer (Goethe'yle) yan yana aynı taraftaydılar; Alman ruhunun zıt ku­ tuplarına yöneldiler, birbirlerine karşı yaptıklan haksızlık iki kardeşin birbirlerine yaptığı halcsızlıktı. - İngiltere'de eksik olanı, hep eksil< kalmış olanı, şu yarı aktör yarı hatip iyi biliyordu, şu karışık kafalı ruhsuz Carlyle, leendisinde bildiği bir şeyi t u t u le -

1 u bir züppeliğin altında saklamaya çalışıyordu: Yani, Cariyle'da elcsil< olanı - gerçek tinsellil< gücü, ruhsal balnş derinliği, kısaca felsefe - Bu felsefi olmayan ırkın tipil< özelliği de Hıristiyanlığa daha fazla gereksinimi vardır. Daha duyarlı burunlar için bu İn­ giliz Hıristiyanlığının çılgınca ve allcolik gerçek İngiliz lcokusu vardır, geçerli sebeplerle ilaç olaral< kullanılabilir - kuvvetli bir zehir kaba insanlara karşı: Gerçekten ilerleyen, tinselleşrneye adı­ mını atmış hayrat halklar için kuvvetli bir zehirleme. İngiliz hoyratlığı ve köylü ciddiyeti, Hıristiyan duaları, vaazları ve ilahi­ leriyle en tahammül edilebilir kılığa bürünüyor, daha doğrusu: En iyi biçimde yorumlanıp bunlarla yeni anlamlar veriliyor, ön­ celeri Metodistlerin yenilerde ise "Kurtuluş Ordusu"nun deneti­

mi altında ahlal<sal hırıltılar çıkarmayı öğrenen, şu sarhoşlar ve edepsiz sürüsü için, yükselebilecelderi en yüksek "insanlıl<" başa­ nsı gerçekten bir tövbe krampı olabilir: Bu kadarını hal<kıyla ka' Locke'u aşağı göıiiyorurn. (Çev. n.) 178


Halklar ve Vatanlar

bul edebiliriz. Oysa en insancıl İngiliz'i küçük düşüren müzik ek­ sikliğidir, benzetıneli (yalnızca benzetıneli değil) konuşursak Ru­ hun ve bedenin hareketlerinde ritim ve dans yoktur; evet, ritim, dans ve "müzik" için en küçük bir istek yoktur içinde. Dinleyin konuşmasını; bakın en güzel İngiliz hanımlannın y ü rü y ü ş ü ­ n e . - Artık dünyanın hiçbir ülkesinde güzel güvercinler ve ku­ ğular yoktur - sonunda dinleyen şarkılannı! Amma çok şey isti­ yorum ben de. ·

-

253.

Hakikatler vardır, en iyi biçimde ortalama insanlarm anlaya­ cağı, çünkü tam onlara göredirler; hal<ikatler vardır, çekialilderi ve ayartma güçleri ortalama ruhlar içindir: - Belki de bu kabul edilemez önermeye tam burada karşı çıkılabilir, saygıdeğer ama ortalama İngiliz ruhundan dolayı - Darwin'i,John Stuart Mill'i ve Herbert Spencer'i sayabilirim - bu ruh, Avrupa beğenisinin orta bölgelerinde ağırlık kazanmaya başlıyor. Gerçekten, kim böylesi ruhlann, bir süre egemenliğinin yaranndan kuşku duyabilir? Tümüyle yüksek ruhlann, yollanmn çok ötelerinde uçanlann, özellikle birçok küçük ortal< olgunun belirlenip toplanmasında ve bunlardan sonuç çıkarmada becerikli olacaldannı sanmal< yanlış olurdu: - tersine, kuraldışı olduklanndan, başından beri, "kurallar" karşısında hiç de iyi konumda değillerdi. Nihayet, yal­ nızca bilgi elde etmenin ötesinde yapacal< şeyleri vardı - yani, ye­ ni olmal<, yeni olam a n l a m l a n d ı r m a k , yeni değerleri t e m ­ s i l e t m e k ! Belki de b i l m e k l e y a p a b i l m e k arasındald uçurum samldığından daha büyük, daha ürkütücü: Büyük üslup­ la yapabilenler, yaratabilenler, belki de, bilgice kıt olmak zorun­ dalar - oysa, öte yandan, Darwin'inki gibi bilimsel keşifler için belli bir darlık, kurulu!<, hamarat bir körü körüne boyun eğme, kısaca İngiliz olan bir şey kötü bir eğilim olmayacal<tır. - Son ola­ rak, unutmayalım ki İngilizler, derin sıradanlıklanyla bir kez da­ ha Avrupa ruhunun toplu çöküntüsüne neden olacaldar: "Mo­ dern düşünceler" ya da "18. yy. düşünceleri" hatta "Fransız düşün­ cesi" denen şeyler - yani, A l m a n ruhunun derin bir tiksintiyle yükselip karşı çıktığı - İngiliz kökenlidir, bundan kuşku yok. 179


İyinin ve Kötünün ötesinae Fransızlar, yalnızca bu düşüncelerin mayınunlan, aktörleri, en iyi askerleri, yazık ki ilk ve dört dörtlük kurbanlandır: Çünkü şu lanet olası "modern düşüncelerin" A n g l o m a n i s i , * s o n u n d a a m e f r a n ç o i s e ' yı*" öylesine zayıf düşürüp erim erim eritti ki

'

bugün onun 16. ve 17. yy. ın derin tutkulu gücünü, yaratıo soylu­ luğunu hatırlarken insanın inanası gelmiyor. Bu tarihsel haldılı­ ğı sılo sıloya tutup, günün önyargılarına karşı korumalıdır: Av­ rupa Noblesse'ı*"* - duygunun, beğeninin, törelerinin, kısaca söz­ cüğün her anlamıyla - Fransa'nın işi ve buluşudur; Avrupa sıra­ danlığı, modern düşüncelerin köylülüğü

-

İ n g i 1 t e r e ' dendir. -

254. Şimdi bile Fransa ha.la kültürünün en tinsel, en süzülmüş be­ şiğidir, en ileri beğeni okuludur. Oysa, bu "Fransız beğenisi"nin nasıl bulunacağı bilinmelidir. Ona ait olanlar iyi saklıyor kendi­ lerini - çok az sayıda insanda yaşıyor o, belki de güçlü bacaldan üstünde durmayanlarda, bir yandan yazgıcılarda,*"** karanlık, hasta insanlarda bir yandan da kadınlaşmış, yapaylaşmış olanlar­ da, kendini saldama h ı r s ı olanlarda. Bir şey iki yanda da ortak; demokratik buıjuvalığın gürültücü hayvanlığına ve kudurgan alıldığına kulaklannı tıl<amak. Gerçekten de bugün görünüşte Fransa'ya alıklık ve kabalık yüklerriyor - son zamanlarda Victor Hugo'nun cenaze töreninde***** gerçek beğenisizlik ve aynı za­ manda kendi kendine hayranlık taşkınlığı kutlandı. Bir başka şeyde de ortaklar: Tinsel Almanlaştırmaya karşı direnme istemi - bunu başannada daha büyük yetersizlik! Belki Schopenhauer, bu ruh Fransızlığında, karamsarlık Fransızlığında, Almanya'da olduğundan daha bir evinde, daha bir yurdunda duyacaktır ken­ dini; hele, uzun süreden beri Paris'in daha ince daha iddialı liril< şairlerine etiyle ve kanıyla kanşmış Heinrich Heine'yi sayrnazsak ya da Hegel'i, bu gün Taine aracılığıyla - yaşayan tarihçilerin en birincisi, Taine zalimce etkisini sürdüren. Richard Wagner'e ge• '' '" "" "''' 180

Angloınani: İngiliz olana aşın düşkünlük. (Çev. n.) Fransız ruhu. (Çev. n.) Soyluluğu. (Çev. n.) Fatalisten. (Çev. n.) Victor Hugo 22 Mayıs 1885'te öldü. (Çev. n.)


Halklar ve Vatanlar

lince: Fransız müziği, a m e m o d e r n ' in* gerçek gereksinmele­ rini biçimlerneyi öğrendikçe, müziğini "Wagnerleştiriyor" - böy­ le bir tahminde bulunulabilir - bugün bile yeterince yapılıyor! Yine de üç şey var ki bunları bugün Fransızlar gururla kendi mi­ raslan, kendi mülkleri, Avrupa'ya olan eski kültürel üstünlükle­ rinin yitınemiş işareti olarak gösterebilirler, her ne kadar isteye­ rek ya da istemeyerek beğenilerin Almanlaştırılması ve kabalaş­ tırılması olsalar da; ilki sanatçı tutkulara, binlercesinin yanında l ' a r t p o u r l ' a rt ** sözünü yaratan 'biçim"e bağlılığa yatkın­ Wc - bu tür şeyler son üç yüz yıldır Fransa'da eksik değil, "az sa­ yıda" olana saygılan sayesinde, tekrar tekrar, Avrupa'nın başka hiçbir yerinde bulunmayan edebiyatın bir tür oda müziğini ola­ naldı kılıyor - Fransızların Avrupa'ya üstünlüklerini temellen­ dirdikleri ikinci nokta, çokyönlü eski ahlakçı kültürleridir; bu kültürde ortalama olarak en küçük gazetelerin r o m a n c i ­ e r s 'lerinde,*** rasgele b a u l e v a r d i e rs d e P a r i s ' lerinde**** Almanların kavramlarına sahip olamadıldan (kendisine sahip olamayışları bir yana) psikolojik aşırı duyarlılık ve merak bulu­ nur. Almanlar bunun için gerekli ahlal< çabasının birkaç yüzyıl gerisindeler, Fransızlar bu çabayı esirgemiyorlar; kim Almanlara bu bakımdan "naif' derse, onları bir eksiklikten dolayı övmüş olur. (Almanlann deneyimsizliğine ve saflığına i n v o 1 u p t a t e p s y c h o 1 o g i c a ***** karşıt olaral< ve hiç de Almanlada olan iliş­ kilerin sıl<ıcılığıyla uzaktan ilişkili olmayarak - ve bu ince tirper­ meler alanında gerçek Fransız merakının ve buluş gücünün en başarılı anlatımı olarak Henri Beyle'***** göz önüne alınmalı, şu dikkat çekici, önceden bilen ve koşan adam, Napolyoncu tem­ poyla kendi Avrupasırrdan Avrupa'nın birkaç yüzyıllık ruhunun içinde koşan adam, ruhun iz sürücüsü, lcaşifı olarak: İki kuşale ge­ rekti, bir biçimde y e t i ş e b i 1 m e k için ona, onu mutlu eden ve sılnntıya sokan birkaç bilmeceyi yeniden çözebilmek için o deli­ fişele Epikürcü, soru işareti insan, Fransa'nın son büyük psikoloModern ruh. (Çev. n.) Sanat için sanat. (Çev. n.) Romancı. (Çev. n.) ''" Paris Bulvaralan (Çev. n.) ..... Psikolojinin zevki için. (Çev. n.) '"'" Büyük Fransız romancısı (1783-1842). Takrna adı Stendhal. (Çev. n.) •

••

•••

181


İyinin ve Körünün Ötesinde

ğu.) - Üstünlükle

ilgili üçüncü sav: Fransa'nın karakterinde Gü­

ney ve Kuzeyin yarı yarıya başanh birleşimi var, bu da ona İngi­ liz'in hiçbir zaman anlayamayacağı şeyleri yapmasım sağlıyor; huyu periyodik olarak Güneye yaldaşıp uzalclaşıyor, zaman Pro­ vençal" ve Ligür*" kam taşıyor damarlannda; koruyor onu Kuze­ yin tüyler ürpertici gri içinden grisinden, güneşsiz kavram uma­ alığından ve kansızlıktan - bizi A I m a n 1 a r ı n beğeni hastalığı aşırılığına karşı, tam şu anda kararlı biçimde kan ve demir*** kul­ lanılmalı: "Büyük politika"dır, bu (tehlikeli bir tedavi yöntemine uygun olarak, bana sürekli belderneyi öğretip şimdiye dek umu­ du öğretmeyen)? Şimdi bile Fransa'da, pek seyrek rastlanan, sey­ rek olarak hoşnut olan insanları anlayışla karşılarna, onlara ola­ nak tarnma var; herhangi bir memleketçiliği yararlı bulanı, Gü­ neydeki Kuzeyi, Kuzeydeki Güneyi seveni - doğuştan ortada ola­ m, "iyi Avrupalıyı". - Onlar için B i z e t müzik yaph, güzeli ve ayartmayı gören bu son deha - Güney m ü z i ğ i n i n bir parçası­ m keşfeden.

255. Alman müziğine karşı her türlü önlernin alınması gerektiğini hissediyorum. Diyelim ki biri Güneyi, benim sevdiğim gibi sevi­ yor, büyük bir hastalık sonrası okulu olarak, hem en tinsel hem de duyusal hastalıklar için; bir zapt edilmez güneşin nurlandır­ ması olarak, kendini özerk, kendine inanan varlığa yayan: Şimdi, böyle biri, Alman müziğine karşı dikkatli olmayı öğrenecektir, çünkü o, beğenisini yeniden bozacak, sağlığım yeniden bozacak­ hr. Güneyli olan böyle biri, eğer müziğin geleceğini düşlüyorsa, müziği Kuzeyden kurtannayı da düşlemelidir ve kulaklarında daha derin, daha derin, güçlü belki de daha şeytani ve gizemli müziğin prelüdü olmalıdır; bir Almanüstü müzik, Akdeniz göğü­ nün parialdığı ve şehvetli mavi denizle karşılaşınca, Alman mü­ ziği gibi solmayan, sararrnayan, pörsürneyen; bir Avrupaüstü müzik, çölün kahverengi gün batımında bile kendinin olanı ko­ ruyan, ruhu palrniyelerle al<raba, büyük, güzel, yalnız yırtıcı hay• Fransa'nın güneydoğusunda, Akdeniz'e kıyısı olan bölge halkı. (Çev. IL) - Bugünkü Marsilya ve la Spezia kentleri arasında yasayan eski bir halk. (Çev. n.) '" Bismarck'ın, Prnsya'nın politik sorunlannın çözümü için kullandığı deyim (Çev. n.) 182


Halklar ve Vatanlar vanlar arasında kendi evindeymişçesine dalaşmayı bilen bir mü­ zik - Bir müzik düşünüyorum, en az bulunur büyüsü şurada: Ar­

tık iyiyi ve kötüyü bilmiyor, yalnızca belki bazı denizcilerin sıla özleminin dışında, bazı altın gölgeler orada burada üstünden uçuşuyor: Bir sanat, çok uzaklardan görüyor, yıkılan, pek de an­ laşılmayan, a h 1 a k dünyasının renklerinin kendine doğru kaçtı­ ğını, böylece gecikmiş kaçaldarı karşılamak için yeterince derin ve konuksever olacalc -

256. Avrupa halklan arasında ulusallık çılgınlığının yol açnuş ol­ duğu, hala da yol açtığı, hastalıklı yabanolaşma sayesinde, uzağı göremeyen eliçabuk politikacılar sayesinde de; bugün bu çılgınlı­ ğın yardımıyla zirvede olan; yürüttükleri parçalama politikası­ nın zorunlu olarak yalnızca bir "ara" olduğu konusunda en ufak bir fikirleri bulunmayan - bütün bunların bugün konuşulama­ yan diğer şeyler sayesinde, şimdi en belirsiz olmayan işaret gör­ mezden geliniyar ya da gelişigüzel, yalan yanlış biçimde yorum­ lanıp A v r u p a b i r o l m a k i s t i y o r deniliyor. Bu yüzyılın bü­ tün daha derin ve daha geniş insanlarında, ruhlannın gizemli iş­ leyişindeki gerçek genel eğilim, bu yeni b i r 1 e ş i m yolunu hazır­ lamalı, araştırarak Avrupa'nın geleceğini öncelemeliydi: Yalnızca görünüşlerinde ya da zayıf anlarında, örneğin yaşlılıklannda, "vatan evladı"ydılar, - "vatanperver" olduklarında katillarını din­ lendirmiş oluyorlardı. Napolyon, Goethe, Beethoven, Stendhal, Heinrich Heine gibi insanları düşünüyonım burada; aralarına Richard Wagner'i de katarsam, sanının ayıplanmayacağım, ken­ disi hakkındald yanlış düşüncelerinden kalkarak, insan, onun hakkında yanılgıya düşmemeli - bu tür dahiler, kendilerini pek doğru anlama haldına sahip değillerdir. Daha azına, tabii ki, bu­ gün Fransa'daki direndiği, karşı çıktığı gürültüyle: - Yine de kırk­ lı yılların son F r a n s ı z r o m a n t i z m i ve Richard Wagner'in onunla en yal<ından, en içten bağı, gerçeği kalıyor geriye. Gerek­ sinmelerinin bütün yüksekliği ve derinliği içinde, birbirleriyle ilişkilidirler, temelden ilişkilidirler: Avrupa, b i r t e k Avrupa, ru­ hu çokyönlü hırçın bir sanatla özlemle dolu olaral<, yolunu yul<a­ n ve öteye zorlayan - nereye? Yeni bir ışığa mı? Yeni bir güneşe? 183


İyinin ve Kötünün ötesinde

Peki, bir güneşe? Peki, kim anlatacak tarnı tamına, bütün bu ye­ ni konuşma alanı ustalarının açık açık aniatmayı bilemedilderi­ ni? Şurası kesin, aynı fırtına ve patlamanın işkencesini çekiyor­ lar, aynı biçimde a r ı y o r 1 a r , bu son büyük arayıcılar! Edebiyat tümünün de kulaldanna, gözlerine dek işlemiş - dünya edebiya­ tının yatıştınp biçimlendirdiği ilk sanatçılar - hatta çoğu kendi kendilerine yazar, şair, aracı, kanştınalandır, sanatlarm ve duy­ gularm (Wagner müzisyen olaral< ressarnlara aittir, şair olaral< müzisyenlere böyle bir sanatçı olarale da aktörlere); tümü de "ne pahasına olursa olsun" ifadesinin yobazıdır - Delacroix'yı vurgu­ lamayalım burada, Wagner'in en yalcını - tümü de büyük kaşif­ leridir, gösterişin, sergilemenin, vitrin sergileme sanatının, tümü de dehalarının çok üstünde, doğuştan yeteneldi insanlardır - sa­ pma kadar virtüözdürler; ayartıcı, çekici, zorlayıcı, derleyici olan her şeye ürkütücü yaklaşımlan vardır; mantığın ve düz çizgilerin doğuştan düşmanıdırlar, yabancı egzotil<, muazzam, çarpık, ken­ diyle çelişen şeylerin peşindedirler; istemenin T a n t a l u s insanı* olarak işlerinde ve yaşamlarında, soylu tempoda, bir 1 e n t o ' da,** kendilerinin yetersiz olduğunu bilen köylüler olaral< - dizginsiz işçiler, işi sırasında hemen hemen kendilerini yıkıp yakan; töre­ lerle çatışan, kafa tutanlardır; tutkulu, doyumsuz, dengesiz, keyif­ siz; tümü de kırılıp batarlar, sonunda Hıristiyan haçının önünde (haklı olaral< aralannda kim D e c c a 1 'in felsefesi kadar derin ve özgün olabildi ld?) - Bütünüyle kelle koltukta, görkemli, zorlayı­ cı, yükseklere uçucu, daha yüksek insanların yükseklere çıkanı, yüzyılına - y ı ğ ı n l a r ı n yüzyılıdır bu! - "daha yüksek" insan kavramını ilk öğreten... Richard Wagner'in Alman dostları, Wag­ nerci sanatta en küçük Alman olan bir şeyin bulunup bulunma­ dığını ya da farkının tümüyle A l m a n ü s t ü kaynaldardan, itici­ lerden gelip gelmediğini bir düşünsünler. O tip bir insanın ye­ tişmesi için Paris'in ne denli kaçınılmaz olduğunu, içgüdüsünün derinliğinin en kritik anlarında onu Paris'e ittiğini ve davranışla­ rının, kendi başına havariliğinin Wagner'in Fransız sosyalist mo­ delini gördüğü zaman kendini nasıl yetldnleştireceğini göımez­ den gelmeyerek. Belki de Richard Wagner'in Alman yapısının -

Tanta!us: Mitolojide Tanrılarca cezalandınlıruş bir kişi; çenesiı:ı.in altında su, kafasının üs­ tünde dallanyla meyveler. ne zaman uzansa, kendinden uzaklaşıyor. (Ç.ev. n.) " Yavaş tempo. (Çev. n.) 184


Halldar ve Vatanlar onuruna, ince bir karşılaştırmayla, yaptııdannın her bakımdan,

19. yy. insanının yapabileceğinden daha güçlü, daha yüreldi ve daha yüksek olduğu bulunacaktır. - Biz Almanların hilla barbar­ lığa Fransızlardan daha yakın oluşumuz sayesinde -; belki de Wagner'in en tuhaf yaratılan, yalnız bugün değil ebediyen, tüm son Latin ırkı için kabul edilmez, taklit edilmez, duyumsanamaz­ dır: Siegfried tipi, şu esld yumuşak kültürlü halidarın beğenisine göre, çok özgür, gerçekten pek çok özgür, çok sert, çok sevinçli, çok sağlıl<:lı, çok antil<:atoliktir. Romantizme karşı bir günah da iş­ lemiş olabilir, bu a n t i r o m a n t i k Siegfried; olsun Wagner bu günahın bedelini fazlaca ödedi, yaşlı, karanlık günlerinde.

-

O

günden beri politik hale gelen bir beğeniyi önceleyerek - ona ya­ raşan dinsel bir şiddetle, yüriimeye olmasa bile, hiç değilse vaaz vermeye başladığında R o m a Y o l l a r ı n a d o ğ r u . - Bu son sözlerim yanlış anlaşılmasın diye, güçlü bir uyaklı şiiri yardıma çağırıyorum, biraz daha az duyarlı kulaldara, istediğimi - "Son Wagner" ve onun

Parsifal müziğine

karşı olduğum şeyi göster­

mek için. - Ha.la mı bu Alınan? Alman yüreğinden mi geliyor, bu bunaltıcı gıcırtı? Alınan gövdesi mi kendi kendini parçalayıcı? Almandır bu, onun papaz çalımı, Bu buhardan yükselen kokuyla uyarıldı, ve sarhoş, çürümüş, düşmüş bu Alman, ve belirsiz cangıl cungul sallanan? Rahibe süzüşlü veda çanı çalan, yanlış bir coşkuyla kendini göğe, göğün üstüne salan? - Hilla mı bu Alman? Düşün hala kapıdasın, hala onmamış: işittiğin R o m a ' d ı r , R o m a ' n ı n i n a n c ı , adı konma m ı ş !

185


9. BÖLÜM


NEDİR SOYLULUK?

"

'r

'lSJ.

I mun işi olmuş - her zaman da öyle olacak: Uzun bir sıralan­

nsan" tipinin her yükselişi, şimdiye dek aristokr;ıtik toplu-

ma düzeni merdivenine, insanlar arasındaki değer ayrımıanna şu ya da bu anlamda köleliğin gerekliliğine inanan bir toplum. U z a k l ı k p a t h o s u * olmaksızın, iflah oln}� s�mf farkından, egemen kastlarm yönettiklerine, araçlarına, sürekli yukarıdan, dışandan bakmalanndan ve yine belirli buyurmalardan, boyun eğme denemelerinden, onlan aşağıda ve uzakta tutmalanndan doğan şu diğer, daha gizemli pathos dağamamıştır da; şu süreidi büyüyen ruhun içindeki uzaldığın özlemi, sürekli daha yüksek, daha az bulunur, daha uzak, daha yoğun, daha kuşatıcı durumla­ rın oluşumu, kısaca tamı tamına_''iıı.san" tipinin yükselişi, sürek­ li ::�nsanın kendini yenmesi", ahlaküstü anlamıyla, bir ahlak de­ yimi kullanırsak. Kesin: Aristokratik toplumun ortaya çıkışının tarihiyle ilgili olaral< (yani, bu "insan" tipinin yükselişinin ön ko­ şuluyla), insanal yanılsamalara kapılmamalı: Hakikat katıdır. Di­ yelim h;:ıygtşözümüzü esirgemeden, şimdiye dek yeryüzünde CfalıaYö.J<şe;l<_ kültürlerin b a ş ı a d ı ğ ı n ı . Hala doğal yapısında olan}ıısanlar, sözcüğlln bütün korkunç anlamıyla barbarlar, ha­ la P9:fç_al�_ı:ırıaı mış isteme gücüne ve güç isteğine sahip yırtıcı in­ sanlar, kendilerini daha zayıf daha uygar, daha banşsever ırkla­ nil üZerine ariılar; belki de ticaret yapan, hayvan yetiştiren ırkıa­ nn ya da eski yumuşak kültürlerin, son yaşama güçleri ruhun ve kokuşmanın son panltılı fişek eğlencelerinde ışıldayan. Başlan•

Eski Yunancada paskhein (kökü path) fıilinden; acı çekmek, karşılanmak. bir şeyin başı­ anlamında. Pathos; yaşantıda ya da bir sanatsal aniatımda acıma ya da duy­ gudaşlık yaratan öğe, sevgi dolu aoma duygusu. (Çev. n.l mıza gelmesi

189


İyinin ve Kötünün ötesinde gıçta, soylu kastlar, her zaman barbar kastlardı: Üstünlükleri fi­ ziksel güçlerinde değil, öncelikle ruhsal güçlerinde buiunuyordu, - d a h a t a m a m l a n m ı ş insanlardı (her düzeyde "daha ta­ mamlanmış hayvanlar" anlamında da).

258.

Kokuşma, içgüdüler arasındald kargaşanın tehlikeli olmaya başlamasının, yaşama denilen, duygu temel yapısının çatırdama­ sının ifadesi: Kokuşma, ortaya çıktığı yaşama yapısına göre temel farldılıklar gösterir. Örneğin, Fransa'daki gibi bir aristokrasİ dev­ riminin başlangıonda yüce bir iğrenmeyle, ayrıcalıklarını bir ya­ na atıp kendini ahlak duygusunun aşırılığına feda ederse, işte bu bir kokuşmadır: - Gerçekte bu yalnızca, şu yüzyıllarca süren ko­ kuşmanın hesabının kapanmasıydı, onları adım adım yönetim­ deld yetkilerinden vazgeçmeye götürdü, o yetkileri, krallık i ş 1 e ­ v i n e indirgedi (sonunda yalnızca süse ve lüks gösterisine). Yine de iyi ve sağlıldı aristokrasinin temel özelliği, kendini bir işlev (krallığın ya da devletler topluluğunun işlevi) olarak duymakta değil de işievlerin a n 1 a m ı , en yül<sek yargılama makarnı gibi duymaktadır. - Bu yüzden, temiz bir vicdanla, araçlar haline ge­ tirilen sayısız insanın k�e <m- e�Pl�e,s!�-kabul eder. Temel inan­ o, toplumun toplum için d e ğ i 1 de yaJruzca seçilmiş varlık tür­ lerinin kendilerini daha yüksek görevlere, genel olarak . daha yüksek varlıklara çıkardıkları bir altyapı ve ön taslal< için varol­ masıdır: Java'nın güneşe doğru yükselen tırmanıa bitl<ileri gibi ­ S i p o M a t a d o r deniyor onlara - bir meşe ağaanı kollanyla uzun süre sarıyorlar, sonunda yeterince yükseldiklerinde, meşe­ nin üstünde, onun tarafindan desteklenerek, taçlannı çıkarıyor­ lar, özgür ışıkta ve mutlu1uklannı sergiliyorlar. ·· - ı:

· .

,

'

1,

.

r•·

,

. -

.-,.

;; ···r , ,

,

�-··,

,· · /'

!

n

'

r· '·

....,

' ' ' "·

259.

·.' 1

}

f:; -� n

1

r

·:

.

..

r

(

'

··

··'

..

�-K�ılıJ�Jı.QW�Ç.J:'�!:�e!IE, �9rJq.ıllaı:ı.rn;!. si)mü_r4ci�l!J<açgı­ m�� l���d.i istemesini başkasıyla eşit sayma: Bu üstünkörü anlam­ da bireyler arasında iyi davranışlar demektir, eğer koşullar uy­ gunsa (yani güçleri ve değer ölçüleri gerçekten benziyorsa, ikisi ·

__

.

.

- --

. - - ---

. ..

-

-

-

. . . - - . . - --

. . .- · ·

.._ ,

.

-

-

-


Nedir Soyluluk'! C (

deteJ< bir bedene aitse). Bu ilkinin daha fazla genişletilmesi isten­ diğinde, olanaldar el verdiğinde t o p I u m u n t e m e I i I k e s i olarak alındığında, gerçeğin ne olduğu çıkıverir doğrudan doğ­ ruya ortaya: Yaşarnı yadsıyan isternedir o, çözülme, çökrne ilkesi. Bu konu, enine boyuna düşünülrneli, bütün duygusal zayıflıkla­ ra direnilrnelidir: Yaşarnın kendisi aslında benimsernedir, yarala­ rna, yabancı ve daha zayıf olanı yenme; baskı altına alma, sertlik, kendi forrnlannı kabule zorlama, kendisine katma ve en azın­ dan, en yumuşağından sömürü - ama insan niçin zorunlu olsun, hep böylesi çağlar boyu kara çalma niyeti taşıyan sözcükleri kul­ lanmaya? Bireyler, daha önce varsayıldığı gibi, birbirlerinin be­ denlerine eşit olaral< davranırlar - her sağlıldı aristokraside böy­ le olur - oysa beden, ölen değil de yaşayan bedense, içindeki bi­ rey, kendisine yapmaktan sakındığı her şeyi karşısındakine ya­ par: bedenli bir güç istemi olmal< zorundadır, büyümeye, yayıl­ maya, yakalamaya, kendine çekmeye, esneklil< kazanmaya çalı­ şacaktır - bir ahlaktan ya da ahlal<Sizhl<tan değil, y a ş a d ı ğ ı n ­

d a n dolayı, çünkü yaşama güç istemidir. Oysa, sıradan bir Avru­ palı bilinci, buradan çıkanlacak derse, hiçbir noktada karşı olma­ yacaktır; şimdi her yerde, bilimsel bir kıhl<ta da olsa, gelmekte olan toplumun "söınürücü niteliği"nin kalkması gerektiği gönül­ den desteklenmektedir: Burada, sanki bana, bütün organik işlev­ lerden kaçınabileceğimiz bir yaşama biçiminin icadı sözü verili­ yor gibi geliyor. "Sömürü", kokuşmuş, eksildi, ilkel topluma ait değildir: Yaşayanın ö z ü n e aittir o, temel qrganik işlev olaral< is­ teme gücünün bir sonucudur; her şeyden öte, yaşam istemidir. Diyelim ki bu kurarn olaral< bir yenilil<tir - gerçek olaral<, bütün tarihin a n a olgusudur: Hiç değilse buraya kadar, kendimize kar­ şı dürüst olalım! -

260. Yeryüzüne egemen olmuş, haJ.a da egemenliğini sürdürrnek­ te olan birçok daha ince ve daha kaba ahlal<ta dolaştım, gördüm ki, belli özellilder, birbirlerine bağlı olaral<, düzenli olaral< birlil<­ te ortaya çıkıyor: Şiıp<:liye dek iki temel tip ort;aya çıktı; bir de te­ mel ayrım. E fe n d i a h l a k ı v e k ö l e a h l a k ı v a r ; - hemen 191


İyinin ve Kötünün ötesinde e1<1erneliyirn, bütün daha yüksek ve kanşık . kültürlerde, bu iki ahiakın arasını bulma çabalan görülüyor; yine de sık sık karşılık­ li yariıış anlama, evet, kimi kez zorlayarak bir araya getirme - ay­ nı insanda ayni ruhun içinde bile. Ahlaksal değer ayrııı;ı ıın yöne­ tilen grupla olan aynından zevk duyan bilince sahip yönetici ba­ ğımhlcir arasında. İlk durumda, yönetenler, "iyi" olanı belirledi­ ğinde, bu ayırt edici ve sıralanma düzenini belirleyici ruhun yü­ celtilmiş gururlu durumlan zıddımn dile getirildiği böylesi yapı­ lardan kendini ayınr: Küçük görür onlan. Hemen belirtilmelidir ki bu birinci tür ahlal<ta "iyi" ve "kötü"nün zıtlığı, yaklaşık olarak "soylu" ile "aşağı" zıtlığı anlamına gelir: "iyi" ve "kötü" zıtlığının kökeni farklıdır. Korkak, endişeli, küçük ruhlu, ufak yararlar dü­ şünen, aynca özgür olmayan bakışlanyla güvenilmez olan, ken­ dini küçük gören, kendilerine kötü davranılrnasına izin veren köpek gibiler, yılışan, dall<:avuk, hele yalancılar aşağı görülür: Sıradan insanların yalana olduğu, bütün aristokratların temel inançlan arasındadg: Eski Yunan soylulan "biz doğrucular" der­ lerdi kendilerin�. Değer sözleri önce, her yerde insanlara uygula­ ;ı.ur, sonra buradan eylemlere: Bundan dolayı, "merhametli eylem niçin övülür?" sorusundan yola çıkan ahlak tarihçileri vahim bir yanlış içindedir. Soylu tipteki insan k e n d i n i belirleyen biri gi­ bi duruyor, onanma gereksinimi yoktur; "bana �;ırlı olan şeyin kenciisj__�.ı-;:ıı:hçlır" diye yargıda bulunur; ]<endini geneJ!ikle şeyle­ re onur veren biri olarak bilir; �d. � ğ e r:_ y a r a t a n d ı r o�/ Kendisi­ nin bir parçası olarak bildiği her şeye onur verir: Böyle bir ahlal<: kendi kendini yücelten ahlaktır. Görünüşte doluluk duygusu vardır, taşıma!<: isteyen güç duygusu, yüksek gerilim mutluluğu, bağışta bulunan, gönülden veren: - Soylu insan da bahtsız insana yardım eder ama bu aarnadan dolayı değildir ya da hemen he­ men öyle değildir, daha çok güç fazlalığının doğurduğu bir itld­ dendir. Soylu insan onur duyar kendinden, konuşmayı, susrnayı bildiğinden, kendine sert ve haşin davranışından aldığı keyiften ve haşin davranmal<:tan ve bütün sert ve haşin şeylere saygı gös­ terir. "Aamasız bir yürek koydu W otan göğsüne" der, eski bir Baltık efsanesi: Uygun bir şürsel ifade, gururlu bir Viking ruhtan geldiğini görerek Bu tip insan gerçekten aarnadığı için gururlu­ dur, efsane kalırarnanı uyarır: Eğer yürek gençken sert değilse, 192


Nedir Soyluluk?

hiçbir zaman sertleşmez." Böyle düşünen soylu ve gözüpek insan­ lar, ahlak ayrururu tümüyle aamada ya da başkalan için eyleme­ de ya da d e s i n U � r e s s e m e n t 'da* bulan ahlaktan en fazla uzakta bulunurlar; kendine inanç, kendisiyle övünme, ''bensizli­ ğe" olan temel düşmanlık ve ironi, duygudaşlığa ve "sıcal< yürek­ liliğe" karşı, hafifbir hor görme ihtiyatlılıkla birlikte belirli bir bi­ çimde soylu ahlakına aittir. - Onur vermeyi b i 1 e n güçlüdür, bir sanatıdır onların, buluş alanı yaşı ve geleneğe derin saygı - bütün yasa bu çifte saygıdadır - Atalann lehine, gelecek olaniann aley­ hine inanç ve önyargı, güçlünün tipik ahlakıdır: "modern düşün­ celer"in insanı, tersine, hemen hemen içgüdüsel olarak ilerleme­ ye "geleceğe" ve yaşlılığa gösterilen saygının gittikçe artan eksik­ liğine inanır, bu da bu "düşüncelerin" soylu olmayan kökenini yeterince ortaya koyar. Yönetenler ahlakı yine de çağdaş beğe­ niye karşı, en sıkıcı, en yabana konumdadır, insanların yalnızca eşitlerine karşı görevleri vardır; yabana olana, aşağı düzeyde ola­ na, insan, istediği gibi ya da "gönlünün çektiği gibi", "iyinin ve kö­ tünün ötesinde" davranır ilkesinin katılığıyla -: burada aama ve benzeri duygular yerini bulur. Uzun teşekkürler ve uzun inti­ kamlar yeteneği ve görevi - ikisi de yalnız eşitler arasında - l<ISas­ larda incelik, aşın abartılış dostluk kavramı belli bir düşman ol­ ma zorunluluğu (sanki kıskançlıl<, kavgaalık, kibir duygulan için bir lağım olarak - temelde iyi d o s t olabilmek için): Bütün bunlar soylu ahlakının tipik özellil<leri, daha önce belirtildiği gi­ bi, "modern düşünceler" ahlakı değil, bundan dolayı, onu paylaş­ mak zor, yeniden kurcalama örtüsünü de kaldırmakta - İkinci tip ahlal<ta, k ö I e ahlal<ında durum değişik. Diyelim ki canı yan­ mış, baştırılmış. acı çeken, bağımlı, kendisinden emin olmayan, yorgun biri ahl�ı.k d.�erlendirmelenllde bulUnuyor: ahlak, de­ ge�lendirmelerinde nel�r ortak olacal<:tır?_ BiT oıa.swıda. insaii_iiı_ tüm duı:ı.uilian hatdanda karamsar bir kuşku dile getirilecektir; belki de kendi dururnuyla birlikte insanın bir aşağılanması. Köl�­ niıi goiü, güçlünün erdemlerine alışık değildir: Kuşkucu ve gü­ veiisi.Zdir� incelmiş bir güvensizliği vardır.. Orada yüceltilmiş tüm "iyi"ye - mutluluğun bile, sahici olmadığına kendini inandırmak ister. Tersine bu özellikler ortaya çıkarılır ve bir ışık seli olarak •

İlgisizlik, kayıtsızlık (Çev. n.) 193


. Iyinin ve Köti{nün ()te,sinde '. \ ._/

0

'

1

r.

/

,. '

C· ....� . .'

r

·

..,

�j

(

. , ·.

yayılır. Aa. çeken için, aanın varlığını kolaylaştırarak: İşte_aama, gönül alan yardırns.fy�r bir el, sıcal< bir yi,irek, sabır, ,Ç_<!lı.Şkmılık, ��_s:�(gg�@�l�5.ifgstl.Lik öVliliir-::: ç:tiilkü -�liiil�:Vii�&n Q.�gs!S� na dayanmal< için yararlı niteliklerg_ir: ve neredeyse tek araçtır. Köle ahlakı aslında -yarar ahıakıdil". Işte, üıılü "iyi" ve "kötü" zıtlı­ ğının kökeni burada - gücün ve t�hlikenin kötüde olduğu hisse­ dildi, nefrete izin vermeyen belli bir korkunçluk, incelik ve kuv­ vetin. Böylece köle ahlakına göre ise, kesiniilde iyilerdir korku yaratan, yaratmal< isteyen; "kötü" ise küçük görülür. Zıtlık, köle ahlakının mantıksal sonucu olaral<, küçük görme, bu ahiakın "iyi"siyle birleştirildiğinde, doruğuna ulaşır - bu hafifçe ve iyi ni­ yetle olabilir - Çünkü iyi insanlar, kölelerin düşünnıe biçimi_için­ de tehlikesiz olmalıydılar: İyi huylu, kolay kandırılabilir,_biraz alık, belki de u n b o n ho m m e . * :ı'J'erede köle ahlakı ağırlık k�­ zansa, diL ''iyi" _ve "alık" sözcülderini bir ar:aya get:irrrı� eğilimil)i gösterir - son bir ayrım daha: Özgürlük özlemi, mutluluk içgüdü­ sü ve özgürlük duygusunun incelikleri, nasıl zorunlu olarak köle ahlakına ve ahlaklılığına aitse, sanatlı ve becerikli bir derin saygı ve özveri, aristokratilc düşünme biçiminin ve değerlendirmesi­ nin belirtileridir. - Bu aşkın bir t u t k u o 1 a r a k , bizim Avnıpa­ lı bir özelliğimizdir - soylu bir kökene sahip olmasını açıl< kılıyor bu: Bilindiği gibi, bulunuşu Provençal şövalye şairlerine aittir, şu Avrupa'nın birçok şeyini, hemen hemen kendini borçlu olduğu g a i s a b e r ' in"" görkemli, yaratıcı insanlarına. 261 Soylu adamın anlamakta en çok zorlandığı şeyler�rasmciadır değersizlik Başka tipte bir irua!lın ild eliyle tut't!!ğuJ!!J, o yadsı­ riıayiiüıJ.kışır. Onun sorunu, sahip olmadildan halde - hak etme­ dilderi halde de - kendileri haklcında iyi bir kanı uyandırmaya çalışan varlıklar tasadamak ve sonuçta iyi bir kanıya sahip ol­ duldanna kendilerine i n a n d ı r m a k . Bu ona, biraz tatsız, kendi­ ne olan saygısının eksilmesi gibi, biraz da çarpık çurpuk, akıldışı gelecek; değersizliği, bir kuraldışı durum sayınayı geçtiği, sözü edildiği birçok durumda varlığından kuşku duyduğundan, örne•

İyi bir insan. (Çev. n.) " Şen Bilim. (Çev. n.) 194


Nedir Soyluluk!

ğin, şöyle diyecek: ·:peğerim hak!<:ıJ:ıcl_a yamlç.biliriıJ:! yine de de­ ğerimin benim tanımladiğim- gibi kabul edilme�jni bel<l.erirn.__ ­ oysjl, bu cieğersizlilc değildrr _(bl!-11_<1. "kibir" ya da daJ:ıa da sık "al­ çal<gönüllülük", "kibirsizlik;;- denir). Ya da diyecek ki; "birçok se­ bepten dolayı, başkalan hakkında iyi kanılar taşımaktan zevk alabilir, belki de onlan sevip yücelttiğim için, onlann bütün zevlderinden zevk alınm, bunu paylaşmasam bile, benim için ya­ rarlıdır hala ya da yararlı olacağını umarım - ama bunlann hiç­ biri değersizlik değildir." Soylu insan zorlamalıdır kendiil,i, t;rri­ hin yardımıyla, şunu anlamak için: Ezelden berj bütün bu nası.l­ sa, oluşmuş toplumsal katmanlarda sıradan insan, yalnızca, ken� dini nasıl g ö r ü y o r s a öyledir� - hiç de olumlu değerler yük1e­ mez _}<�I}QİI!e _aynca ustasırıın C?na. yükl�diği <i_eğeriere. uyduru.r keildini (gerçekten u s t a n ı n h a k k ı d ı r değerler yaratmal<). Çok güçlü_bir cıtcı,çılığuı şonucu olarak, bugün bile sıradan insa­ -nın hala, her zam<w kendisi hakkında bir değerlendirmeyi bek­ led1gJ ve içgiigü_sel olarak bunu kabllİ ettiği anlaşılmıştıı:: Yalnız: ca ')yi" kanılar taşınmasını istemez, kötü ve haksız olanlan da bekler (örneğin, inanan kadınların günah çıl<arttığı papazdan, inanan Hıristiyanların kiliseden elde ettikleri, kendine değer biç­ melerin ya da kendine aşağı değer biçmelerin büyük bölümünü diişünün). Gerçekten, şimdi yavaş yavaş yükselen şeylerin, de­ _Il1o!_cı:�!_il<_d��!lirr�l!YgJJILQ}!M"i!J-SeJv _9.I!!IP: I}����·- �f�_I!Qi ve kö­ le!e_ıin kan kar-de�liğilr kendi başına.J<eııf!isi için, kendine değer -biçmek ve kendisi için :·iyi ci:üşüıımeye'�y<?l açaii)5§ken Öl�rak gi­ ôere� yürekıendirilip yaygınlaştınlıyor: Oysa her defasında, da­ ha eski, daha yaygın, daha temelden, içe işlemiş bir eğilimle kar­ şı çıl<ılıyor - ve "değersizlilc" olayında bu eski eğilim yenisine üs­ tün geliyor. Değersiz kişi, kendisi hal<lunda işittiği her iyi karn­ dan hoşlamr (yararhlığını tümüyle göz önüne almayarak hem de doğruluğuna ve yanlışlığına bal<madan), hakkındaki kötü kanı­ lar da aa verir ona: Çünl<ü ikisine de teslim olmuştur; içinde baş­ gösteren şu en eski teslim olma içgüdüsüne uygun olaral< onlara tutsak olduğunu h i s s e d e r . Değersiz insanın kamndadır, "köle", köle kurnazlığımn bir tortusu - ve örneğin, ne de çok tartudur hala, bu "köle" kadında! Yine köledir, bu kanılann dizlerine ka­ panır, sanld onları kendisi uydurmamış gibi. - Bir şey daha; de­ ğersizlilc bir atacılıktır. 195


İyinin ve Kötünün ötesinde

1,·:� ·� ·

\

'

.

r

\ ,. . ...; '

262 Bir t4t:_dgğııy:or, bir tip*" yerleşiyor, güçleniyor, asıl olar�ı.k <i�

ğişrnez.uy g u n -o-l mayan 1cöŞUiiara karşı verilen bir savaşla ·Aksliıe; hayvan ya cia." bitki yetiştinCisinin deneyimlerinde, çok iyi beslenmiş ve genellikle çok iyi korunmuş, bakılmış türlerin en güçlü biçimde tip çeşitlernelerine eğilim gösterdiğini ve harika ve ucubelerin bollaştığını (erdernsiz ucubelerin de) biliyoruz. Şimdi aristokratik devletler topluluğuna bakalım . bir kez, eski Yunan .polislıie**� ya ôaVenedik'e :_ 'gönüllü ya da göı:ıülsüz y e t i ş ti ı; :­ _m e--a m a c ı y ı a . kuriıimuş düzenlemeler: irı��ar ()�<l,Q? birbirle­ rine bağımlıdır ve türlerini sürdürmek isterler, çoğu kez, çünkü etkilerilli sÜ.rdürmek z o r u n d a d ı r l a r , yoks�-korkunÇbiÇimde ortadan kaldınlİna telilikesini gÖ�sieyeceklerdir._ İşte şu uygun koşullar, şu fazlalık, çeşitliliği destekleyen şu korunma eksiktir; türler olarak sertlikleri, dayandıkları formların basitliğiyle etkile­ rini sürdürecek, kendilerini dayanıklı kılacak bir şeylere zorunlu­ durlar; komşularıyla ya da başkaldıran, başkaldırma tehlikesi gös­ teren ezilrnişlerle giriştikleri belli bir savaşta edindikleri çokyön­ lü deneyim, onlara her şeyden önce, hangi özelliklere borçlu ol­ dul<larını öğretmiştir; bütün Tanrılara ve io.sanlqı:;;ı rağn:ıen .Jı.al� orada oldul<lannı.. her zaman zafer kazandıklarını: Bu özelliklere eı;dern dediler; yalnızca b�. ��deffiferiri üstünde durup oıiıan öğ­ rettiler. Şgp,g_şertiM�.Y�P!ıJ.�; �!:��·-��rt�ik i_stiyor)ard�; .Jı.er aris­ tokrat 'ahlakı hoşgörü�üzdür; gerıcin eğitirninde, kadınlar 'iÇin yaphklafı düzenlemelerde, evlilik törelerinde, yaşlı-genç ilişkile­ rinde, ceZa yasalarında (yalnızca sapkırılara yönelil< olan): - bu hoş­ görüsüzlüğü erdemden saydılar ve adına "adalet" dediler. A:z ama güçlü özelliider taşıyan bir tip, haşin, kavgacı, aklı başında, bir in­ san türü, sıln biçiı:İıde birbirine bağlı sessiz bir insan (toplu halde yaşamanın çekiciliği v� ince aynntılaİ-ı için ince duyarlılığa sahip insan), bu biçimde, cieg1Şeii1(uŞaklariiı ötesinde belirlenmiştir: Hiç değişmeyen uygunsuz koşullara karşı sürekli savaş, önceden de dendiği gibi, tipleri belirler ve sertleştirir. Sonunda, yine de, koşul­ ların daha uygun olduğu, müthiş gerilirnin azaldığı bir durumda, belki de komşular arası düşmanlık ortadan kalkacak, yaşam araç..

, Art (Çev. n) " Typus. (Çev. nJ "' Polis, kent devleti. (Çev. n)

196


Nedir Soyluluk?

lan, yaşama keyfi çok artacaktır. Bir vuruşta eski disiplinin bağı ve zorlaması kınlır: Artık, zorunlu varlık belirleyici olarak hisse­ dilemez - eğer sürdürülseydi, yalruzca bir çeşit lüks olurdu; eskiyi sürdürücü bir beğeni. Çeşitlilik, sapkınlık (daha yükseğe, daha az bulunana, daha incelrnişe) ya da soysuzlaşma ve ucubelik olarak apansız, doruğuna ulaşmış bolluğu ve görkemi ile ortaya çıkar; bi­ rey, birey olmaya, farklı olmaya kalkışır. Tarihin böylesi dönüm noktaları da yan yana, sık sık, iç içe geçmiş, birbirine dolaşmış, muhteşem, çokyönlü, balta girmemiş ormanlardaki gibi büyüme, yukan doğru çabalama yanşında bir çeşit t r o p i k t e m p o gö­ rülür ve muazzam bir yıkılma, kendi kendine yıkma; birbirlerine çevrilmiş, sanki patlayan "güneş ve ışık" için boğuşan ve artık şimdiye dek varolmuş ahlalctan, bir sınınn, engellemenin, sakın­ manın nasıl öğrenileceğini bilmeyen ilkel bencillilcleri sayesinde. İşte bu ahlaktı, bu muazzam kuvveti depolayan, böylesi tehlikeli biçimde yayı geren -: ama şimdi "geçti zamanı." Tehlikeli ve endi­ şe verici bir noktaya ulaşıldı; daha büyük, daha çokyönlü, daha kuşatıa yaşam, eski ahlakı aşıp d a h a ö t e d e yaşamaya başladı­ ğında; orada birey kendi yasalannı koymaya, kendi sanatına, ken­ dini koruması yükseltmesi, kurtuluşu için tehlikelere zorunlu­ dur. Her çeşit yeni niçinler, yeni "ne ile"ler, aıtık paylaşılan for­ müller değillerdir; yanlışlama saygısızlılcla birleşmiş; düşüş, ko­ kuşma ve en yüksek arzular korkunç biçimde bir araya gelmiştir; ırlan dahisi, iyi ve kötünün bütün bereketiyle dolup taşmış, ilkba­ har ve sonbalıann uğursuz benzerliği, gençliğin yeni çekiciliği ve örtüsüyle, ha.Ia tükenmemiş, ha.Ia bıkılmamış kokuşma vardır or­ talıl<ta, yine oradadır tehlike, ahialdarın anası, büyük tehlilce, bu kez bireyle yer değiştirmiştir, komşuyla ve dostla, sokakla, birinin çocuğuyla, yüreğiyle, en kişisel, en gizli arzu ve istemle: Bu çağda ortaya çıkan ahlak felsefecilerinin vereceği vaaz ne olacaktır şim­ di? Bu keskin gözlemciler ve avareler, sonun hızla _yal<laştığı.nın, etrat}afinğ�ki her-Şeyin kokuŞturuid��;�:J.wi(llştliglliıli; lııÇbıf . şeyin yarındali süiırili gtıne-i<aıiD.a:Yacaııın: iJTr-"iTiJ hisaillii-di­ şında, i.flah olmaz o r t a l a II}..� J:os.an.ın. . Y.alnız, ortaJ;:ıı::ıg �l)saruP. . i(e:ı.idi tipiru surdllrup.}'ara:tincı Ş<lllSı vardı.r.-::- gel��ğiı:ıjmam on­ lardır, ileride tek kalaccı.lc olanlar; "Onlar gib(Öii Ortalama insan ol!" Şimdi hill.a cırilamı olan, hala cinlan duyacalc kulaklar bUJclp. ahlak öğütleridir. - Oysa, bu ortalama ahiale vaazını vermek zor.

197


İyinin ve I<ötünün Ötesinde

. dur!" - Çünkü hiçbir zaman, olduğu, istediği şeyi ornuzlayarnaya­ c�tır! Ölçüden, haysiyetten, komşu sevgisinden söz etmek zo­ nııictadıi :... i r o n i s i ni s a k l a m a d a s ı k ı n t ı y a düşecektir! /

,-", ' ,·

2f;i3.,

f

,...,. '

(

ı

( ,.-1 /� 1 1 : ı

'"i

Bir sıralanma içgüdüsü vardır, her şeyin üstünde hala yüksek sırada olmanın göstergesi; derin saygının inceliklerinden zevk al­ ma vardır, soylu bir kökü ve soylu alışkanlıkları ortaya koyan. Bir ruhun inceliği ve iyiliği ve yüksekliği tehlikeli bir sınav verir, birinci sırada olan bir şeyin, can sıkıa hoyratlıklardan ve pençe­ lerden, otoritelerin korunması olmadan öne geçişinde: Yolunda, dikkat çekmeden, keşfedilmeden, gayretli bir biçimde belki de is­ teyerek gizlenmiş, kılık değiştirmiş olarak, canlı bir denek taşı, yürüyen bir şey olarak. Görevi ve çabası ruhlan araştırmak olan herkes, ruhun en son değerini, ait olduğu değişmez, içkin düzeni­ ni belirlernek amacıyla bu sanatı uygulayacaktır: D i ffe r e n c e e n g e n d r e h a i n e:" Bazı insanların sıradanlığı apansız kirli bir su gibi fışkınr, ne zaman kirli suyun bulunduğu kap, kapalı bir kutudaki değerli bir şey, büyük bir yazgının işaretleriyle dolu bir kitap önlerinden geçip gitse; öte yandan istekdışı bir sessizlik, gözlerin bir kararsızlığı, davranışların duruşu söz konusudur, en saygıdeğer bir şeyin yakında oluşundan ruhun d u y d u ğ u n u dile getiren. İ n c i 1 'e karşı duyulan saygı biçimi, şimdiye dek Av­ rupa'da korunmuştur. Çünkü Avrupa'nın Hıristiyanlığa borçlu olduğu ince davranışların ve disiplinin en iyi parçasıdır: Derinli­ ğin ve en son anlamın böylesi kitaplanmn, tükenmesi, hesapları­ nın görülmesi için gerekli şu bin yıllık sürekliliği kazanmak arnaayla, dıştan gelen otorite zulmüne gereksinmesi vardır. Bu duygu sonunda büyük yığınlara (her çeşit sığ ve hızlı çalışan ba­ ğırsaklı) ulaşınca çok şey kazanılır: Her şeye el sürerneyecekleri, önünde ayakkabilanın çıkarıp kirli ellerini uzağında tuttuklan kutsal yaşantılar vardır - bu onlann insanlığa doğru en büyük yükselişidir. Tersine, belki de şu kültürlü denilen, "modern dü­ şüncelere" inanan kişiler, belki de yüzsüzlükleri, her şeyi elleyen, yalayan, parmaldayan gözlerin ve ellerin rahat küstahlığı kadar nefret uyandına değildir; sıradan insanlar arasında bile, daha az ' Fark nefrete yol açar. (Çev. IL) 198


Nedir Soyluluk?

kültürlü olanlar arasında, bugün, gazete okuyan, yarı dünyalı ruhların, kültürlüler arasında, olandan daha fazla g ö r e c e beğe­

ni soyluluğu,

derin saygı inceliği taşıması olasılığı vardır.

264. İnsan ruhundan, atasının yapmaktan en fazla hoşlandığı, sü­ rekli olarak yaptığı şeyi silemezsiniz: Örneğin, etkin kurtana, ya­ zı masası ve altın kasası eklentisi, isteklerinde gözü tok ve kentli, erdemlerinde de alçakgönüllü olup olmadıkları ya da şafaktan akşamın alacakaranlığına dek buyurmaya alışık, yaşayıp yaşa­ rnadıklan, kaba doyumlara; belki de daha kaba ödevlere, sorum­ luluklara düşleünlüideri ya da sonunda, zaman zaman doğum­ dan ve mal ve mülkten gelen, tümüyle inançlan için - "tanrıları" için, yaşamale amacıyla, eski ayrıcalıldardan özveri, verdiği her ödünde yüzü kızaran, amansız ve ince vicdanlı insanlar olarale olanaldı değildir, insanların, ana babalarının ve atalarının beden­ lerinde olup da onların tercihlerine ve özelliklerine sahip olması: Görünüşler ne denli aksini söylese de. Bu bir ırk sorunudur. Diye­ lim ki ana ve baba hakkında bir şeyler biliniyor, buradan çocuk­ lar hakkında da sonuç çıkarılabilir: Herhangi bir başedilemez öl­ çüsüzlük, bir dolambaçlı çekememezlik, bir becerilcsiz haklı olma inadı - bu üç şey birlikte her zaman gerçek bir köylü tipi oluştu­ ruyor - benzeri şeyler çocuğa soysuzlaşmış kanla geçmelidir; en iyi eğitimin ve kültür aletarımının yardımıyla, böyle bir kalıtı­ mın olmadığı konusunda a 1 d a t m a başarılabilir. - Bugün, "eği­ tim" ve "kültür"ün başka ne amaa olabilir ki! Halka dayalı, yani köylü çağımızda "eğitim" ve "kültür" temelde aldatma sanatı ol­ mak zorundadır - kölcenler halekında, ruh ve beden olarale köy­ lülüğü miras almak hakkında aldanınale Bugün her şeyin üstün­ de doğruluk vaazı veren eğitici, öğrencilere sürekli haykırıyor: "Doğru olun! Doğal olun! Neyseniz öyle olun!" - Böyle erdemli ve saf yürekli eşek bile, belli bir süre sonra Horatius'un fu r c a sını öğrenecektir, n a t u r a rn e x p e l l e r e : Nasıl bir sonuçla? Köylü­

lere u s q u e r e c u r r e t . *

' Horatİo'nun Epistles'inden 1. 1024 furGL nararem expellere... usqua reaırret (Yabayla sav­ ınayı dene doğayı, her zaman geri döner o). (Çev. n.) 199


İyinin ve Kötünün ötesinde 265. Günahsız kulaklan rahatsız etme tehlikesini göğüsleyerek söylüyorum: Benzerlik soylu ruhun yapısına aittir, şu sarsılmaz inana dernek istiyorum, diğer varlıklann yapılan gereği "bizim" gibi bir varlığın uyruğunda olması, kendilerini feda etmeleri ge­ rektiğini söyleyen inana. Soylu ruhlar, bendi oldulcları olgusunu hiçbir soru işareti olmaksızın kabul eder, aynca şeylerin asıl yasa­ lannda temeliendirilebilecek sertlik, zorlama, başına buyrukluk olmaksızın da: - bu olgu için bir ad aransaydı, bu ad "adaletin kendisi" olurdu. Bell<i de belli koşullar altında, ill<in kendininki­ ne eşit haklara sahip birilerinin olduğu konusunda tereddüt ede­ ceğini kabul eder; bu sıralanma işi düzene girer girmez, bu eşitler arasına, eşit ayncalıl<larla girer, kendisiyle olan ilişl<isini ortaya koyan, ince bir derin saygı ve utanmadaki güvenini göstererek tüm yıldızlann anlattığı, yaratılıştan gelen göksel mekaniğe gö­ re. Bencilliğin bir başka yanıdır, eşitleriyle olan ilişkide, şu incelilc ve kendini sınırlama - Her yıldız, böyle bir bencildir -: onlar da kendine saygı gösterir, onlara teslim ettiği haklarda: kuşku duy­ maz, saygının ve hakların değiş tokuşu tüm toplumsal ilişl<ilerin özüdür, böylece, şeylerin doğal koşullarına aittir. Soylu ruh, de­ rinlerinde yatan tutlculu ve aşın duyarlı misilierne yapma içgü­ düsünden ne alrnışsa verir. "Lütuf' kavramının i n t e r p a r e s * bir anlamı ve hoş bir yeri** yoktur; armağanları yukandan geli­ yormuş gibi bırakmanın yüce bir yolu olabilir, taneleri susuzluk­ la içip tüketmenin: Oysa, bu çeşit davranışlar için soylu ruhun bir becerisi yoktur. Bencilliği önler onu: Genellilde istemeden balcar "yukanya" - oysa ileridedir, yatay olaralc, ağır ağır ya da aşağıda: kendini yüksekte bilir.

266. "Gerçek saygı, aneale kendini a r a m a y a n 1 a r a gösterilir" Goethe'den Rath Schlosser'e. • Eşitler arasında. (Çev. n.) •• Metinde Wolılgeruch (güzel koku) olarak geçiyor. (Çev. n.) 200


Nedir Soyluluk?

2El. Annelerin çoculdanna bile öğretebileceği bir Çinli atasözü, siao-sin: "k ü ç ü l t ü n kalbinizi". Bu gerçekten de sonral<i uygar­ lıldann ana eğilirnidir: Eski Yunanlılann, biz bugünün Avrupalı­ larıınnda kendini küçültrneyi tanıyabileceğinden kuşku duynm­ yorum; bu bile yeter bizim için, onun "beğenisine karşı çıkmaya."

268. Nedir, sonunda, ortak olma? - Sözcülder kavramlann ses işa­ retleridir; kavramlarsa, aşağı yukarı belli bir imge işaretidirler, sık sıl< yinelenen ve birlikte ortaya çıkan izlenimlerin, izienim topluluklannın. Birbirlerini anlayabilmeleri için, aynı sözcükleri kullanmak yeterli değildir, ayın sözcülder, aynı tür yaşantılar için kullaınlmalıdır; sonunda o r t a k yaşantılara sahip olunabi­ lir. İşte bundan dolayı, bir halkın insanlan, aynı dili kullansalar da birbirlerini diğer hallcın insanlanndan daha iyi anlar; dahası, insanlar yeterince uzun bir süre ayın koşullarda yaşariarsa (ayın iklimde, topral<ta, tehlikede, gereksİnınede ve işte) buradan "bir­ birlerini anlayan"lar ortaya çıl<ar: hallc Bütün ruhlarda, eşit sayı­ da, sıl< sık kendini ortaya koyan yaşantılar, daha seyreklerine üs­ tünlük kazaınr; böylece, insanlar birbirlerini giderek daha çabuk anlarlar -; bu çabtılc anlamayla, insanlar birbirlerine gittikçe sıkı bağlanırlar. Tehlike büyüdükçe, ne yapılması gerektiği üstünde daha kolay, daha hızlı uzlaşıma varma gereksinimi artar. Tehlike aınnda, yanlış anlaşılmamak, insan ilişkilerinde mutlak zorunlu­ luktur. Her dostlukta ya da aşk ilişkilerinde bu deneme yapılabi­ lir: İki taraftan birini ayın sözcüklerle farklı duygulan, niyetleri, aynmlan, arzulan, korkuları ortaya koyduğu fark edilir fark e­ dilmez, böyle bir şey uzun sürmez. ("Ebedi yanlış aniaşılma kor­ kusu: Şu iyi yürekli dahi, farklı cinsiyetteki kişileri, duygulanınn ve yürelderinin sesini dinleyerek, çok sıl<, tezelden bağlanmak­ tan alıkoyan, - Schopenhauer - vari, "türlerinin dahisi" gibi de­ ğil!) Hangi duyumlar grubu uyandırılıp kendini dile getirerek, ruhta en hızlı biçimde buyruklar verdiği, değerlerinin tüm sıra­ lanma düzeniyle karar bağlanır ve sonunda iyiler tablosuyla be­ lirlenir. İnsanın değer biçmeleri, yaşam koşullanın, gerçek gerek201


İyinin ve Kötünün ötesiıule sİnınelerini gördüğü yerde, ruhunun y a p ı s ı hakkında bir şeyi ortaya çıkarır. Şimdi diyelim ki gereksinme, her zaman benzer işaretlerle benzer zorunlululdarı, benzer yaşantılan gösteren yal­ nızca böylesi insanlan bir araya getiriyor; buradan tümüyle şöy­ le bir sonuca varılır: Gereksinimin kolay i l e t i ş i m i , yani son tahlilde yalnızca ortalama ve ortak yaşantılann yaşaması, insan­ lığın sahip olduğu güçlerin en güçlüsü olmalıdır. Daha benzer, daha sıradan insanların daima üstünlükleri vardır, hata da var; daha seçkin, daha ince, daha nadide, daha zor anlaşılır olanlar, kolayca yalnız kalırlar; yalııızlıklarıyla her türlü kaza gelir başla­ nna, çok nadir doyururlar seslerini, devasa karşı güçleri çağır­ mak gerekiyor; bu, doğal, tümüyle çok doğal p r o g r e s s u s i n s i m i 1 e ' yi* benzer olana, sıradan olana, ortalamaya, sürüselliğe ilerlemeyi - çarmıha germek için.

269. Bir psikolog - doğuştan, kaçınılmaz psikolog, ruh kaşifi - ne denli seçkin durumlara, insanlara yöneltirse dild<atirıi, o denli büyük aama duygusu yüzünden boğulma tehlikesi içindedir: Bir başka insandan daha çok sevince ve sertliğe gereksinimi var­ dır. Soysuzlaşma yüksek insanların, alışılmadık ruhların yerle bir edilmesi kuraldır: Böyle bir kuralı göz önünde bulundurmak her zaman korkunçtur. Bu yılGmı keşfeden psikoloğun çokyön­ lü azabı daha yüksek insanın tüm içsel iğrençliğini keşfeden şu her anlamıyla, "çok geç"i, önce bir kez, sonra, hemen her zaman, tüm tarih boyunca, yeniden keşfeden - işte bu azabı, bir gün bü­

tün yazgısım tersine çevirir, kendini yok etme çabasına sürüider onu; - kendini "soysuzlaştırmaya". Hemen her psikologda, gün­ lük işleri tıkınnda insanlarla ilişkilerinde haince bir eğilim ve keyif görülür: Bu onun her zaman bir tedaviye, vicdarunda ağır­ W< yapan "muzır, zanaatından", kesip biçmelerinden, sezgilerin­ den uzaklaştıracal< bir çeşit kaçış ve unutınaya zorunlu olduğu­ nu ortaya koyar. Belleğinden korkması onun bir özelliğidir. Baş­ kalarının yargılanyla kolayca susar: Renk vermeyen bir yüzle dinler, saygı duyuluşunu, hayran olunuşunu, sevilişini, g ö r d ü • Benzer olana ilerleme. (Çev. n.) 202


Nedir Soyluluk?

ğ ü n ü n güzelleştirilişini - ya da susuşunu, yüzeydeki bir düşün­ ceyi kabul ettiğini söyleyerek saklayabilir de. Belki de konumu­ nun paradoksu öylesine korkutucudur ki yığınlann, eğitilmişle­ rin, heveslllerin büyük saygıyı öğrendikleri yerde o, büyük acı­ malann yanında büyük nefreti de öğrenmiştir - gençlere göster­ dikleri yönle, onları eğitme biçimleriyle, onlar için insanın vata­ mm, dünyayı, insanlığın onurunu kutsayıp saygıyla andığı bü­ yük insanlara, hilkat garibelerine saygı... Ve kim bilir şimdiye ka­ dar bütün büyük durumlarda olup bitenin aynı olup olmadığım kim bilir: Yığınlann Tannya tapmasını - ve Tanrının yalnızca zavallı bir kurbanlık hayvan olup olmadığım! Sonuç her zaman en büyük yalan olmuştur - ve "yapıt"ın kendisi bir sonuçtur; bü­ yük devlet adamı, fatih, kişif, tanınmaz duruma gelinceye dek yaratılanyla kılık değiştirmiştir; "yapıt", sanatçı olsun, felsefeci olsun, onu yaratanı, yaratması gerekeni bulur; saygı duyulacak "büyük adamlar", sonradan bulunan küçük uyduruklardır; ta­ rihsel değerlerin dünyasında k a 1 p a z a n l ı k egemendir. Şu bü­ yük şairler, örneğin, şu Byron, Musset, Poe, Leopardi, Kleist, Go­ gol, (daha büyük adlar saymaya kalkınıyorum ama onlan söyle­ mek istiyorum) - şöyleydiler ya da şöyle olmalılar: Ansızın deği­ şiveren anlannda insanları, coşkun, şehvetli, çok kafalı, güvenle­ rinde ve güvensizliklerinde hoppa ve birdenbire değişiveren; ruhlarla, genellikle bir özrünü örtmeye çalışan, yapıtlarıyla, sık sık bir içsel kirillik için intikam alan, yükseklerden uçup sık sık çamurda yolunu şaşırmış, neredeyse gönlünü kaptırmaya hazır; bataklığın çevresinde bir aldatıa ışıkmış, bir yıldızmış gibi görü­ nene dek - o zaman halk onlara idealist diyecek - sık sık uzan­ mış bir nefrete karşı savaşan, süreidi gelip giden, onlan soğuktan dondurup ş a n v e ş ö h r e t için eriyip tükenmeye, sarhoş dal­ kavuklann ellerinden, "kendilerine olan inançlarını" yiyip bitir­ meye zorlayan inançsızlık hortlağıyla: - ne azaptır bu, büyük sa­ natçılar, bütün bu sözde büyük adamlar, bir kez gerçek yüzleri­ ni tahmin edenler için! Çok kolay anlaşılır, tümüyle kadınlar­ dan - acılar dünyasının bilicileri, yazık ki güçlerinin çok ötesin­ de yardımını ve kurtarmanın peşinde olanlardan - sımrsızca adanmış aama yaşantısının öylesine kolay patlamalarını alırlar; yığın, o saygılı yığın, sorgulayan ve doyum sağlamış yorumlarla, anlayamaz kendini aldatır; kadın sevginin h e r ş e y i başarabi203


İyinin ve Kötünün ötesinde leceğine inanınayı ister - bu onun tipik bir k ö r i n a n c ı d ı r . Heyhat, kalbi bilen herkes, en iyi, en derin sevginin bile ne den­ li yoksul, çaresiz, küstah, yanıltıcı, kurtarıcı olmaktan çok, yakı­ cı olduğunu kolayca tahmin edebilir! İsa'nın yaşanıının kılık değiştirmiş kutsal masalları altında, belki de gizlenmiş bir sevgi bilgisi şehitliğinin en acılı örneği yatar: Hiçbir zaman yeterli in­ san sevgisine kavuşamamış, en günahsız özlem dolu bir kalbin şehitliği, sevilmekten başka hiçbir şey talep etmeyen bir sevgi, sertlikle, çılgınlıkla, onu sevmeye doymamış, doyurulamaz, yok­ sul bir ruhun öyküsü, onu sevmek istemeyenleri göndermek için cehennemİ icat eden - ve insan sevgisinin bilgisini geliştire­ rek, sonunda, tümüyle sevgi olabilen, tümüyle sevebilen Tanrıyı icat etmek zorunda kalan - insan sevgisine acıyan, bu sevgi çok perişan ve bilgisiz olduğu için! Böyle duyurnsayan, sevgiyi bu ka­ darıyla bilen - ölümü arar - peld, niye bu aa verici şeyler üstün­ de duralım? Hiç de zorunlu değiliz buna, böyle varsayalım. -

270. Derinden acı çeken her insanın ruh yüceliği ve nefreti. - Ne denli derinden aa çekiyorsa insan, o denli bellidir hemen hemen sıralanma düzenindeki yeri - onun içine işlemiş, onu renldendir­ miş tüyler ürpertici kesinliği şu; acılara en kurnaz en bilgenin bi­ le bilebil eceğinden d a h a b i 1 g i 1 i kılar onu, "sizin hiç bilmedi­ ğiniz", birçok uzak, dehşetli dünya tanır, "evinde" gibidir, onlarda - bu aa çekenin ruh yüceliği, bu bilgi seçkinlerinin gururu, şu "sırdaşların", neredeyse kurban olmuşların gururu, her türlü kı­ lık değiştirme biçimini zorunlu bulurlar; kendilerini can lusıcı, acıyan ellerin dokunuşundan, genellilcle, aa çekmede eşit du­ rumda olmayan her şeyden korumal< için derin acı, soylu kılar, ayırır. Bu kılıle değiştirme biçimlerinin en incelerinden biri de Epil<ürcülüktür, belli bir gösterişçi beğeni yürelcliliği, acıyı rasge­ le alıp acılı ve derin her şeye karşı çıkan, "sevinçli insanlar" var­ dır, sevinçleri yüzünden yanlış anlaşıldıkları için sevinçlerini kullanan: - yanlış aniaşılmak i s t e r 1 e r . Bilimadamlan vardır, sevinçli görüntü yarattığı, bilimsellil< insanı yüzeysel gösterdiği için bilimi kullanan - yanlış bir izienim vermek isterler. Özgür, küstah ruhlar vardır, saklanıp yadsımal< isterler, kırılmış gurur204


Nedir Soyluluk?

lu, ananlamaz kalpleri olduğunu (Hanılet'in kinikliği" - Galiani örneği); arada bir aptallıkları bile pek çok kesin, uğursuz bilgileri için bir maskedir. - Burada çıkan şu, daha da incelmiş insanlığın öznelliğidir, "maskeye" saygı ve yanlış yerde sorgulamaya, psiko­ lojiye kalkışmamak

Z7l İki insanı en derinden ayıran, duyum farkı ve ternizlik dere­ cesidir. Tüm usluluk, karşılıklı yararlılık, iyi niyet ne denli yar­ dıma olsa da sonunda kalan şu: "Birbirlerinin kokusuna katlana­ mazlar!" En yüksek temizlil< içgüdüsü, ona sahip olanı, azizlerin­ ki gibi en tehlikeli, en

tuhaf yalnızlıkla karşı karşıya bıralm. Bu

sözü geçen içgüdünün en yüksek tinselleşmesi. Herhangi birinin betirnlenemez banyo mutluluğunun daluluğuna sırdaş olmak, herhangi birinin cinsel kızışmasına, susuzluğuna, ruhu geceden sabaha belirli biçimde sürükleyen ''bulanıklıktan", "sefaletten" aydınlığa, ışıldayana, derine, incelm.işe -: Böyle bir eğilim a y ı r t e d i c i d i r - soylu bir eğilim - ayırır da. Azizin acırnası, insani olanın, çok insani olanın k i r i y l e aamasıdır. Aamarun kendisi­ ni pislik, kirlenme olarak duymasında dereceler ve yüksektilder vardır.

Zl2. Soylulul< işareti: Görevlerimizi, asla herkesin görevine indir­ geyip ucuzlatmamal<; kendi sorunıluluğumuzu bir başkasına vermeyi, paylaşmayı istememek, ayrıcalıklarırnızı ve onların uy­ gulanmasını g ö r e v 1 e r i m i z arasında saymal<.

Z73. Büyük bir şeyin ardında olan insan, yolunun üzerinde karşı­ laştığı herkesi ya bir araç ya da bir gecikme ve engel sayar - ya da geçici bir mala yeri. Birlikte olduğu insanlara karşı kendine özgü, yüksek dereceden iyiliği, ancal< yüksekliğine erişip egemen •

Kinik. Latincesi cynicus. Eski Yunancada kynikos; köpeksi. Erdemin tek iyi olduğunu, iyi· ninse özdenetim ve bağımsızlıkta bulunduğu ileri süren eski Yunan felsefe okulunun üyesi. (Çev. n.) 205


İyinin ve Kötünün ötesinde

olduğunda olanaklıdır. Sabırsızlık ve bilinci bu zaman gelinceye dek, komed.iye mahkfun eder onu - çünkü savaş bile komedidir ve tıpkı her araanı gizleyişi gibi gizler - çevresiyle olan ilişkilerini bozar: Bu tip insan, yalnızlığı ve içindeki en zehirli olanı bilir.

Z74. Be k l e y e n i e r i n s o r u n u - Şans ve epeyce hesaplanama­ yan şey gereklidir, eğer kendisinde bir sorunun çözümünün bu­ lunduğu daha yüksek bir insan, tam zamanında eyleme geçecek­ se - "patlamaya" ya da. Ortalama durumlarda o 1 ma z bu, dünya­ mn köşe bucağında beldeyen insanlar otururlar, ne yönden, ne­ yi, hele boşuna bekledilderini bilmeyerek. Bir ara uyandırıa bir çağrı çıkagelir, gecikmiş, hani şu rastlantı, eyleme "izin" veren ­ işte o zaman da o carurn gençlik ve eylem gücü, kıpırtısız otura­ rak tüketilmiştir çoktan ve kaç insan korkuyla "sıçrayıp kalktı­ ğında" bile, kol ve bacaklann uyduğunu, hele ruhunun çok ağır olduğunu görüvermiştir! "Çok geç" - demiştir kendi kendine, kendine olan inancıru yitirip bundan böyle yararsız olduğunu anlayarak. - Dahiler için, "elsiz Rafael"in,* bu deyiınin en geniş anlamıyla, belki de kuraldışı bir durum değil de bir kural olduğu­ nu söylemeli miyiz? - Dahi, belki hiç de az bulunur bir varlık de­ ğildir: Oysa, beş yüz el gerekir fırsatı saçından tutup yalcalayarak k a i r o s "tam uygun zaman"a eziyet etmek için.

Z75.

insanda yükseldiği görmek i s t e m e y e n , kendindeki alçaldı­ ğa, görünüşe, daha keskin, daha delici balcar - ve bununla belli eder kendini.

Zl6. Her türlü saldırıya uğramada ve yitimde daha alçalc ve kaba ruhlar, daha soyludan daha iyi durumdadırlar: İkincisi için tehli' Lessing'in Emılia Galotti oyunundan alınan bir söz, I. perde, 4. sahne: "Ya da kötü bir yaz­ gıyla Rafael elsiz doğsaydı, hata onun en büyük sanat dilisi olacağını düşünür rnüydü­ nüz prensim?" (Çev. n.) 206


Nedir Soyluluk? keler daha büyük olmalıdır, kazada ölüp ortadan kalkma olasılı­ ğı, yaşam koşullarının çokyönlülüğü açısından çok büyüktür. Bir kertenkele parmağını yitirince, yeniden çıkar parmağı: İnsanlar­ da böyle değildir. -

zn. - Berbat! Yine de eski hikaye! İnsan, evinin yapımını bitirince, ö n c e şunu anlar: Yapım sırasında apansız öğrenmiştir, yapım­ dan önce - başlamadan, mutlak bilmesi gerekli bir şeyi, şu, ebedi, usandırıcı "çok geç!" - Bitmiş her şeyin hüznü! ..

ZJB. Gezgin, kimsin sen? Görüyorum, yürüyorsun yolunda dudak­ lannda alaylı gülümsemen olmadan, sevgisiz, dipsiz gözlerinle; nemli ve acılı bir derinlik ölçer aygıtı gibi, doymamış, derinler­ den gün ışığına her çıluşında - ne anyorsun aşağılarda? - İç geçir­ meyen bir göğüs, nefretini saklayan bir dudalda, bir elle, yalnız­ ca yavaş yavaş yakalayabilen: Kimsin sen? Ne yapıyorsun? Soluk­ lan burada: Bu yerin kapısı herkese açılctır - dinle kafanı! Ve kim olursan ol: Neyi canın çekiyor şimdi? Ne dinlenditir seni? Söyle yalnızca: Neyin varsa, hizmetindedir! - Dinlendirrnek? D i n 1 e n ­ d i r m e k seni? Ey sorgulayıcı, ne söylüyorsun orada Duyur ba­ na, ne olur? "Ne? Ne? Söyle! - "Bir maske daha! İkinci bir maske!"

Z79. Derin acılann insanı, mutlu olduğunda kendini ele verir. San­

Id kıskançlıktan ezip çiğnemek, boğmalc ister gibi, mutluluğu ya­ kalama yolu vardır - ah, bir bilebilse uçup gideceğini!

280. "Vahim! Vahim! Nasıl? Gitmiyor mu o - gerisin geriye?" Evet! Oysa, yakınırsaruz, iyi anlayamayacalcsınız onu. Geri gidiyor, büyük bir atlayış yapmak isteyen herkesin geri geri gittiği gibi. 207


İyinin ve Kötünün ötesinde 281 "inanır mı insanlar bana? - Oysa, inansınlar istiyorum. - Ken­ diın hakkında pek iyi düşünmedim hiç, o da arada bir, zorlandı­ ğımda, hep "konu"yu istemeden, hep başka "ben"den, başka yön­ lere çevirmeye hazır. asla sonuca inanmadan, zapt edilemez bir güvensizlikten dolayı, kendini bilme o 1 a n a ğ ı n a . ta doğrudan ''bilgi"ye dek giden, kurarncıların hoşgördüğü bu "kendini bilme" kavramında co n t r a d i c t i o i n a dj e c t i o * buluyorum bense: - bu olgu kendim hakkında bildiğim neredeyse en kesin şeydir. Kendiın hakkında belirli bir şeye i n a n m a y a , bir çeşit gönülsüz­ lük olmalı bende. - Burada sakın bir bilmece olmasın? Bir olasılık­ la; ama iyi ki benim dişime göre değil. - Belki de ait olduğum tü­ rün özelliğini gösteriyor? - Ama beni değil. - Hoşnuturo bundan da. -"

282 "Peki, ne oldu sana?" - Bilmiyorum. .. " dedi duraksayarak; "Bel­ ki de Harpyalar** uçtu masamın üstünden." - Bu günlerde, bir ba­ kıyorsunuz, yumuşak ölçülü, çeldngen bir insan, birden bire pat­ lıyor, tabaklar kırıyor, masalar deviriyor, bağınyor, köpürüyor, tüm dünyaya sövüp sayıyor - sonunda çekiliyor bir kıyıya, utan­ mış, kızarak kendine - Nereye? Niçin? Bir köşede açlıktan ölüp gitmek için mi? Anılardan boğulmak için mi? - Yüksek ve zor beğenir bir ruh isteyip de sofrasını kurulmuş, yemeğini hazır bu­ lamayanın tehlikesi her zaman büyük olacaktır. Oysa bugün teh­ like olağanüstü Onlarla aynı tabaktan yemeyi istemediği, gürül­ tülü, köylümsü bir çağın içine atılmış, kolayca açlıktan ve susuz­ luktan ölebilir ya da eğer sonunda "yumulursa" yemeğe - apan­ sız ölür gider mide bulantısından - Bir olasılıkla hepimiz ait ol­ madığımız bir sofradan yedik ve kesinlikle içimde en tinsel ola­ nı, beslenmesi en zor olan, apansız sezgilerden, yemelderimizden, sofra arkadaşlarından doğan düş kırıldıklanndan gelen tehlikeli hazımsızlığı bilir - y e m e k s o n r a s ı b u l a n t ı s ı n ı . •

"Dört köşeli üçgen", "bakır tahta", "sıcak buz" gibi, uyuşmaz terinılecin bir araya getiril­ mesi. (Çev. n.) •• Harpya: Yunan mitolojisinde yarısı kadın, yarısı kuş, soyguncu fırtına Tanrıçaları. (Çev. n.) 208


Nedir Soyluluk?

283. Diyelim ki insan övmek istiyor, ince ve aynı zamanda soylu özdenetimi olan bir övme, bu ancak insanın uzlaşmadığı yerde olur: - Diğer durumlarda gerçekten kendini övme vardır, iyi be­ ğeniye ters düşen bir şey - bu çeşit özdenetim, belirli yanlış anla­ şılına için bir fırsat, bir kışkırtmadır. İnsanın bu gerçekten beğeni ve ahlak lüksünü kaldırabilmesi için, pişmemiş ruhlar arasında değil de yanlışları ve yanlış anlamaları, incelikleri sayesinde eğ­ lendirici olan insanlar arasında yaşamalıdır - yoksa, çok pahalı bir bedel ödemek zorunda kalır! - "Övüyor beni, o halde hak veriyor bana" - Bu çıkarım eşekliği, biz münzevilerin yaşarnının yansını

bozar çünkü komşularıınız ve dostlarımız arasına eşeği sokar.

284. Muazzam ve gururlu bir soğukkanlılıkla yaşamal<; sürekli ötede - Birinin duygulanna, lehte ve aleyhte gönülden katılmak ya da katılmamal<, buna tenezzül etmek saatlerce; ata biner gibi, sık sık da eşeğe, oturmal< üzerlerine: - İnsan onların bönlüğün­ den ve aynı ölçüde ateşinden yararlanmayı bilmeli. Onun üç yüz yıllık görünüşü korunmalı; kara gözlülderi de: Çünkü kimsenin gözümüzün içine bal<madığı durumlar var, hilla "temeller"imi­ zin görülemediği. Ve şu yanımızda bulunacal< insanları seçmede­ ki çapkınca ve sevinçli kötülük, nezaket ve dört erdemin ustası olaral< kalmak: yürekliliğin, sezginin, duygudaşlığın, yalnızlığın. Çünkü yalnızlık bir erdemdir bize, incelmiş bir eğilim, insanlar arasındaki ilişldleri bulup çıkaran bir temizlik itkisidir - "top­ lumda" - kaçınılmaz kiriilikle yürütülmek zorunda olan. Her toplum, insanı, bir biçimde, bir yerde, bir zaman - "sıradan" kılar.

285. En büyük olaylar ve düşünceler - oysa en büyük düşünceler en büyül< olaylardır - en geç kavranan şeylerdir: Onların çağda­

ŞI olan kuşaklar bu olayların y a ş a n t ı s ı n a s a h i p olmazlar ­ ancak geçip gittikten sonra yaşarlar onlan. Olup bitenler biraz da yıldızlar alanında olup bitenler gibidir. En uzak yıldızların ışığı 209


İyinin ve Kötünün ötesinde

en geç ulaşır insanlara; ulaşıncaya dek, insan y a d s ı r varlıkları­ nı - yıldızların varlığını. "Kaç yüzyıl gerekir bir ruhun kavrama­ sı için? - Bu bir ölçüdür de; onunla da insan, hala gerekli olan bir sıralama düzeni ve etiket yaratır: Ruhlar ve yıldızlar için. -

286.

"Burada görüş alanı açık, yükseldi ruh." - Oysa, ters tipte bir insan var, yüksek o da, görüş alanı da açık - ama bal<ar aşağı.

'lKJ.

- Nedir soyluluk? Bugün haia "soyluluk" ne anlama geliyor bizim için? Neyi ortaya koyar, neyi tanıtır insana, bu kaba insan egemenliğini başlatan ağır, kapalı göğün altında, tümüyle ışık ge­ çirmek ve kurşunlaşmış? - eylemleri değildir onu belli eden - ey­ lemler hep çok anlamlı, hep dipsizdir -; ne de "yapıtları"dır. Bu­ gün, sanatçılar ve al<ademisyenler arasında, soyluluğa çabalayan derin bir isteği yapıtlarıyla ortaya koyan yeterince insan buluna­ bilir: Oysa, bu soyluluk gereksinimi temelden soylu bir ruhun kendisi hakkındal<i, araştınlmaz, bulunmaz, belki de yitirilmez, bazı temel kesinlilderi. - S o y l u r u h u n k e n d i n e d e r i n b i r s a yg ı s ı v a r d ı r . -

288.

İnsanlar vardır, kaçırulrnaz bir biçimde ruha sahip olan, dile­ dilderi gibi eğip bükmek, ellerinde tutrnal< isterler, garnrnaz göz­ lerinin önünde (- sanld eller gizlerini ortaya koyrnayacakrnış gi­ bi! -): Sonunda hep saldadıkları bir şey ortaya çıkar: ruhları. En ince yollarından biri, en azından elden geldiğince uzun sürede, aldanmanın ve sonuçta olduğundan daha alık görünrnenin gündelil< yaşamda şemsiye kadar istenıneye değer olan - adıdır c o ş k u n 1 u k : Ona ait olan bir şeyi de örneğin erdemini katarak. Çünl<Ü Galiani bilrneliydi şunu derken -: v e r t u e s t e n t h a ­ usiasme.* • Erdem coşkunluktur. (Çev. IL) 210


Nedir Soyluluk?

289. Bir münzevinin yazılannda hep ıssız bir yerin yankısı vardır, fısıldayan, malıcup koruyucu bakışı yalnızlığın; en güçlü sözcük­ lerinde haykıTIŞında bile, bir yeni, tehlikeli susma, bir şeyi sessiz­ liğe gönune biçimi çınlar. Yaz demeden kış demeden, günlerce, gecelerce, ruhuyla güvenli çatışma ve söyleşme içinde oturan, mağarasında - labirent de olabilir altın madeni de - bir mağara ayısı ya da define avası ya da define muhafızı ve ejderha olan kendi kavramlarının sonunda gerçek bir tan rengine büründü­ ğünü, küfün, derinliğin kokusuna, her geçenin üzerine soğuk so­ ğuk üfüren, anlatılamaz, gönülsüz bir şeye dönüştüğünü görür. Münzevi hiçbir felsefednin - diyelim ki her felsefeci, her zaman, öncelilde, bir münzevidir - gerçek ve en son düşüncelerini kitap­ lannda dile getirdiğine inanmaz: Kitaplar insamn içinde olanı saklamak için yazılmaz mı? - Evet, kuşku duyacaktır, felsefed­ nin "en son ve gerçek" düşüncelerine sahip olabileceğinden, her mağaramn arkasında bir başka mağaranın bulunmasından, bu­ lunması gerektiğinden - dalıa bir kuşatıa, daha yabana, daha zengin dünya yüzeyinin üstünde, bir uçurum her temelin altın­ da, her "temellendirmenin". Her felsefe bir görüş felsefesidir - iş­ te bir münzevi insan yargısı: "Rasgele bir şeydir, onun b u r a d a durup kalması, geriye balmıası, çevresine; artık b u r a d a daha derin kazınayı bırakıp küreğini bir yana koyması - güvenilmez bir şey vardır onlarda. Her felsefe, bir felsefeyi de saldar; her dü­ şünce bir saldantıdır, her sözcük bir maske.

290.

Her derin düşünür, anlaşılmamaktan çok, anlaşılmal<tan kor­ kar. Anlaşılmamal<, belki boş gururunu yaralar, oysa anlaşılmal<, yüreğini; şöyle diyen duygudaşlığım: "Ah! niçin benimki gibi bir zorluğu istersiniz?"

291.

İnsan, çok yarılı yalana, yapay ve kapalı kutu hayvan, diğer hayvanlara karşı pek kuvvetiyle değil de hile ve kurnazlığıyla 211


İyinin ve Kötünün ötesinde korkutucu olan, temiz bir vicdan icat etmiştir, ruhunun b a s i t 1 i ğ i nin tadına varmak için; tüm ahlak uzun, korkusuz bir sahte­ karlıktır, ruha bakışın keyfini tek olanaklı kılan. Bu aÇJdan "sa­ nat" kavramında, genellikle inanılandan daha çok şey bulunur.

292 Bir felsefed: Bir insan, belirli, olağanüstü şeyleri yaşayan, gö­ ren, işiten kuşkuyla karşılayan, uman, düşleyen; kendi düşünce­ lerini, kah dışarıdan, kah üstten, kah alttan, kendine özgü olayla­ rı yıldırun çarpmalarıymış gibi karşılayan; kendi belki de bir fır­ tına olan, yeni yıldmınlara gebe: Uğursuz bir adam, çevresinde hep bir gürültü ve patırtımn, havlamanın, ürkütücülüğün dön­ düğii Bir felsefed:

Ah,

kendinden sık sık kaçan bir varlık, ken­

dinden sık sık korkan - ama sorgulayıa, bir daha "kendine gel­ memek" için. -

293. "Hoşlanıyorum ondan, benimsiyorum onu, korumak ve her­ kese karşı savunmak istiyorum" diyen biri, bir şeyi başaran, ka­ rarlarını yürüten, bir düşüneeye sadık kalan, bir kadını elinde tu­ tan, atılgam cezalandırıp yere yıkan bir adam; öfkesi ve kılıa olan, zayıfa, aa çekene, ezilmişe payına düşen, doğaca ona ait olan hayvana da, kısaca bir adam, yaradılışından efendi olan böyle bir adam aayacak ha! Bu acıması da değer taşıyacak. Ama aa çekene aanacak da ne olacak! Ya da daha kötüsü, aa üstüne vaaz verilecek de ne olacak! Bugün hemen tüm Avrupa'da aaya karşı bir hastahldı duyarlılık, bir uyarılganlık var, tıpkı yakınma­ lardald itici bir ölçüsüzlük, dinle felsefenin kendilerini daha yük­ sek bir şeymiş gibi donattığı bir zayıflığa yol açan yumuşama Resmen bir tapınma acı çekmeye. Hevestilerin "acıma" diye vaf­

tiz ettiği k a d ı n s ı l ı k , samyorum her zaman göze çarpan ilk şey - bu en yeni türden kötü beğeni, güçlü ve köldü bir biçimde afa­ roz edilmelidir; Sonunda insanın yüreğinin ve boynunun çevre­ sine

gai saber

maskesini takınasım istiyorum - "Şen Bilim"i Al­

mancaya daha açık kılmak için. • Şen Bilim. (Çev. n.l 212


Nedir Soyluluk?

294.

Olimpik rezillik - şu gerçek İngiliz filozofunun gülmeyi, bü­ tün düşünen kafalar arasında küçük düşürmeye çalışmasına rağ­ men - "gülme, her düşünen kafanın yenıneye çalışması gerekli, insan doğasının kötü bir zayıflığıdır" (Hobbes) - ben felsefeciler arasında bir sıralanına düzeni önermeye kalkışacağım, evet, gül­ melerine göre bir sıralama - ta değerli kahkahayı becerebilenle­ re dek uzanan. Diyelim ki Tanrılar da felsefe yapıyor olsun, bir­ çok alnl yürütmenin bana gösterdiği gibi - onlar da insanüstü ve yeni bir biçimde gülmeyi bileceklerdir - bütün dddi şeylere rağ­ men! Tanrılar alayadır: Dinsel ayinlerde bile tutamazlar kahka­ halarını, öyle görünüyor.

295.

Kalp dehası, şu büyük gizlenmişin sahip olduğu, ayartı o Tan­ n,* sesi, her ruhun yeraltı dünyasına dek inmesini bilen vicdanın doğuştan güvenilmez kişisi, bir hesabının en çekici bir şeyin ol­ madığı yerde tek söz bile etmeyen, başını kaldırıp bakmayan, na­ sıl görüneceğini bilen ustalığıyla - olduğu gibi değil de onu daha içinden, daha temelinden izlemek, daha yakınına çekebilmek için fazladan bir baskı olanlara göre görünmeyi bilen: - Kalp de­ hası, bütün yüksek sesleri ve kendinden hoşnutluğu susturan, dinlemeyi öğreten, bütün kaba ruhların pürüzlerini düzelten, yeni arzular veren onlara, tatmak için - derin gökyüzünün yan­ sıdığı bir ayna gibi hareketsiz dunna arzusunu - kalp dehası, ka­ ba ve hayrat bir ele duraksayıp zarif bir biçimde kavramayı öğ­ reten, gizli ve unutulmuş hazineyi - bir iyilil< daınlasını, yoğun kalın buzun altındaki tatlı ruhluluğu sezgileriyle keşfeden, defi­ ne bulmaya yarayan değneği her altın parçasının; zindanlarda çamur ve kuınlann içinde uzun süre gömülü kalmış; kalp deha­ sı, dokunuşundan herkesin zenginleşip gittiği, bir ihsan alma­ dan, şaşırmadan; yabana iyililderle sevindirilmeden, bunaltıl­ madan ama kendisiyle zenginleşerek, yenilerek, kırıp açmadan, ılıl< bir rüzgarla esen, sondaj yapan, belki daha güvensiz, daha yu­ muşal<, daha bir indnir, kolay kırılır ama hiç adı olmayan umut• Vernıcher-Gott: Araştırarun, deneyenin Tannsı anlamına da gelebilir.

213


İyinin ve Kötünün ötesinde larla dolu, yeni isteklerle, akımlarla, yeni isteksizliklerle, karşı akımlarla dolu - ama ben ne yapıyorum dostlanrn? Kirnden söz ediyorum size? Size adını söyleyemeyecek kadar unuttum mu kendimi? Bu biçimde övülrneyi isteyen bu, sorgulanası ruhun ve Tanrının kim olduğunu, bulup çıkarrnadınız henüz. Tıpkı ço­ cukluktan beri, daima onun yolunda, yaban ellerde olan herkes gibi, birçok yabana ve tehlikesiz olmayan ruhlar benim de yolu­ ma çıktı ama hepsinin ötesinde biraz önce anladığım kişi, tekrar tekrar - Tann Dionysos'dan hiç de aşağı kalmayarak, şu büyük çift anlamlı ve ayartıa Tanrıdan, bildiğiniz gibi, tüm gizliliği ve derin saygısıyla, ilk doğumunu önünüze koyduğum - (bana öy­ le geliyor ki, bir k u rb a n ortaya koyduğurn en son varlık): O za­ manlar yaptıklarımı anlayan hiç kimse olmadığı için.* Bu arada epey şey öğrendim, çok fazla şey, bu Tanrının felsefesi hakkında, ağızdan ağıza söylediğim gibi - ben, Tann Dionysos'un son ardı­ lı ve onun dünyasına kabul edilmiş son kişiyim: Sonunda, belld size, elirnden geldiğince, biraz bu felsefeden tattırabileceğim dostlarım? Uygun düşdüğünce hafif sesle: Çünkü gizli, yeni, ya­ bana, tuhaf, ürkütücü şeylere dokunacağız. Dionysos'un bir fel­ sefeci oluşu, Tanrıların felsefe yapması, bana zararsız bir yenilik olarak görünmüyor çünkü felsefeciler arasında kuşku uyandıra­ bilir bu durum - sizin aranızda, dostlarım, daha az tepki görecek, çünkü çok geç ve zamanında çıkmadı ortaya: Çünkü bugün, an­ ladığım kadarıyla, artık Tannya, Tannlara inanrnıyorsunuz. Bel­ ki de ben, anlattığım öyküdeki içtenliğiınİ daima kulaklarınızın katı alışkanlıklarını hoş tutan şeylerden daha ileri götürmeli mi­ yim? Kesinlikle, sözü edilen Tanrı, ileri gitti, çok ileri, bu tür di­ yalogda, benim daima kat kat önümde oldu. Evet, eğer insan tö­ relerine göre davranınama izin verilseydi, ona güzel, kutlu, deb­ debeli erdem adlarını verirdim, onun araştıncı, keşfedici yiğitli­ ğine övgüler düzerdim, atılgan namusluluğuna, hakikatperverli­ ğine, bilgelik sevgisine. Oysa bütün bu saygıdeğer pılı pırtıyla ve debdebeyle Tanrının bir ilgisi yoktur. "Bunlara hayır" diyecektir, "kendim için", kendim gibi ihtiyaa olanlar için. - Benim çıplak­ lığıını örtrnek için hiçbir sebebirn yok!" Bu tür filozofun ve Tan­ rılığın utanrnaz olduğu sanılabilir - Bir kez daha konuşur o: "Bel' Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu kitabının anlaşılınadığından yakınıyar Niet:zsche. (Çev. n.)

214


Nedir Soyluluk?

li koşullarda insanları severim - Yanındaki Ariadne'ye* söz do­ kundurarak: İnsan benim için sevimli yiğit, buluşlar yapan bir hayvan, yeryüzünde bir eşi yok, her labirentten nasıl çıkacağını bilir. İyiyim ona karşı: Sık sık düşünüyorum onun haldunda, na­ sıl ilerleteceğimi, onu şimdikinden nasıl daha güçlü, daha kötü, daha derin lcılacağımı." - "daha güçlü, daha kötü, daha derin?" diye sordum ürkmüş. "Evet", dedi, bir kez daha "daha güçlü, da­ ha kötü, daha derin, üsteille daha güzel" - o bunları anlatırken ayartıo Tanrı A 1 k y a n e m s i ** gülüyordu, kendisine büyüleyi­ ci bir övgülü söz söylenmiş gibi - Burada şu da görülebilir. Bu Tanrılık utanmaz değildir -; bunun için iyi de bir sebebi vardır, bu sebebi tahmin edersek, birçok bakımdan Tanrıların biz insan­ lardan öğrenebilecekleri vardır diyebiliriz. Biz insanlar - daha in­ sanız...

296.

Ah siz nesiniz yazılarım, resimlenmiş düşüncelerim! Daha bi­ raz önce, siz öylesine çok renkli, genç, gönlü kara, diken dolu, be­ ni hapşırtıp güldüren gizli konularla doluydunuz - ya şimdi? Tü­ kettiniz yeniliğinizi, korkarım bazılarına - hakikat olmak üzere­ siniz; Daha şimdiden, öylesine ölümsüz öylesine yürek burkucu biçimde haklı, öylesine can sıkıcı görünüyorsunuz ki! Başka tür­ lü olabilir miydi? Hangi şeyleri yazıyor, resimiiyoruz biz M a n ­ d a r i n 1 e r *** Çinli fırçalarımızla; b iz kendilerini yazılmaya b ı ­ r a k a n şeyleri ölümsüz kılanlar, neyin resmini yapabiliriz bir başımıza. Ah, yalnızca hep pörsümüş olanın, kokuşmaya yüz tu­ tanın! Ah, hep yalnızca geçip gitmiş, tükenmiş fırtınaların, sarar­ mış, eskimiş duygularını Ah, hep yalnızca kuşların, uçmalctan yorulmuş, yolunu şaşırmış kuşların, elle kolayca tutuluveren bizim ellerimizle! Biz ölümsüz kılıcılar, daha uzun yaşayamayan, uçamayan, yalnızca yorgun ve aşınınışı Ve sizin i k i n d i n i z işte, yazılarım, resimlenmiş düşüncelerim, yalnız sizin için renlderim, ' Ariadne, Yunan mitolojisinde bin bir dehlizli Labyrinthos mağarasından kurtulan The­ seus'un sevgilisi. (Çev. n.) " Yunan mitolojisinde deniz kuşu. (Çev. n.) ... Çin'de yüksek derecede devlet memurlan Entelektüel çevreleri etkileme gücüne sa­ hip çoğu kez yaşlı, tutucu bürokratlara da bu ad verilebiliyor. (Çev. n.)

215


İyinin ve ICötünün ötesinde

belki de pek çok renkletim var, çok renkli incelilder, elli çeşit, sa­ kahverengi, yeşil ve kırmızı: - Oysa, hiç kimse bunlardan sizin sabahleyin nasıl göıündüğünüzü kestiremeyecek, sizin apansız kıvılcımlannızı, yalnızlığıının mucizesini, siz benim eski sevgili­ lerim - - berbat düşünceler! n


YÜCE DAGLARDAN Bitiş Türküsü Ey Yaşarnın öğlesil Şenlikli zaman! Ey yaz bahçesi! Huzursuz mutluluk, kararlı, meraklı beklenti Gündüz gece, hazır dostlarımı bekliyorum ben: Nerde kaldınız, dostlar? Zamanıdır, zamanıdır, gelin! Sizler için değil miydi buzullar griliklerini Bugün güllerle bezediler? Dere arar sizi, özlemle bastırır, iter, Rüzgar ve bulut, maviliklerle daha yukan, Daha uzal< bir noktadan gözlernek için yolunuzu.

217


İyinin ve Kötünün ötesinde

En yükseldere kurdum sizler için masamı: Kim derinliklerine yıldızlann uçurumlann Benim gibi böylesine olabilir yalan? Ülkem benim-hani kiminl<i daha ileri? Kim tattı şimdiye dek balımı?.. İşte siz, dostlar! - Vay bana, yoksa ben değil miyim, Sizin istediğiniz? - Yo, olmaz, hınçianın biraz - duraksadınız, apışıp kaldınız! Artık, ben değil miyim? Değişti mi elim, adımım, yüzüm? Ve sizler için neyim ben Dostlar - ne değilim?

218


Yüce Dağlardan

Bir başkası mıyım? Kendime yabancılaşmış? Kendinden çıkıp kaçan? Bir güreşçi sık sık kendi sırtını yere çalan? Sık sık kendi gücünü kendine karşı çevirmiş, Kendi zaferiyle yaralanmış ve durdurulmuş? Aradım rüzgarın en şiddetli estiği yeri, Öğrendim yerleşmeyi de, Kimsenin yaşamadığı, ıssızlıkta, kutup ayısı yöresinde Unutup insanı, Tannyı, duayı, bedduayı? Buzullar arasında dolaşan bir hayald olmayı?

219


İyinin ve Kötünün ötesinde

- Siz eski dostlar! Solgunsunuz! Sarsıntıda Aşk ve korku dolu bakın! İşte, yapamıyorsunuz burada, yok, gidin, kızmayın! - Burada uzak buzullarla kayalar arasında -

Avcılı olmalı insan, dağ keçisi gibi sırasında. Vahim bir avayım ben! BalGn nasıl da keskin Eğilmiş yayım benim! Yalnızca en güçlüler eğebilir yayını böyle - -: Tehlil<elidir ha, okum, şimdi çekilin, Hiç oka benzemez, kaçın canınızı kurtarın!..

220


Yüce Dağlardan

Dönüyorsunuz ha? - Ey yürek, iyi dayandın, Güçlü kaldı umutlanm: Yeni dostlar gelebilir, kapılan kapamayın! Girsin eskiler! Hatıralar uyansın! Gençtİn bir zamanlar sen de, şimdi daha genç insansın! Umut bağı, bizi birbirimize bağlayan işaretleri okuyan Aşk yazıldı üstüne bir kez solgun, Parşömene benzetiyorum, elin Tutmaya çekindiği - yanık kiriyle, uçmuş renginin.

221


İyinin ve Kötünün ötesinde

Yetti artık dostlar - Ne diyeyim ben buna? ­ Yalnızca dostlann hayaletleri! Yüreğimden ve penceremden vuruyorlar kapımı geceleri, Balnp söyleniyorlar: "Dost değil miydik sana? Ey pörsümüş söz, bir zamanlar gül gibi tazeydin ama! Ey gençlik özlemi, yanlış anlaşılan! Yanıp tutuştuğum, Değiştirmek için düşlediğim yakınlarım E s k i y i p de çaptan düşen: Yalnızca o değişıneli, kalınale için bana yalcın.

222


Yüce Dağlardan

Ey yaşamın öğlesi ikinci gençlikteki zaman! Ey yaz bahçesi! Huzursuz mutluluk, kararlı, meraklı beldentil Gündüz gece dostlarım hazır, beldiyorum ben. Zamanıdır, zamanıdır, nerde kaldınız, dostlar, gelin. Bitti türkü - tatlı çığlığı özlernin Öldü dudağımda: Bir büyücü yaptı bunu: Bir dost tam zamanında, Öğle dostu - hayır, sorma bana kim, sakın Orada ikiye bölünen o, öğleyin... Şimdi birlikte zafer kesin,

İşte şenliğin şenliği:

Dost Z e r d ü ş t gel, konukların konuğu!

Gülsün dünya, yırtıldı perdesi dehşetin, Erişti düğünü ışılda zulmetin...

223


SAY

YAY l N LARI

Nietzsche iyinin ve kötünün ötesinde say yayınları  
Nietzsche iyinin ve kötünün ötesinde say yayınları  
Advertisement