Issuu on Google+

HARİCİYE

DIŞ POLİTİKA VE ULUSLARARASI İLİŞKİLER TOPLULUĞU AYLIK DÜŞÜNCE DERGİSİ ᎐ ARALIK 2011

Kri zi n M erkez Ü ssü Bu Kez Avru pa Orta Doğu'da Sular Kaynıyor


HARİCİYE AYLIK DÜŞÜNCE DERGİSİ

D P U İT A D IN A İM T İY A Z S A H İB İ U Ğ U R C EM G Ü R P IN A R S O R U M L U Y A Z I İ Ş L E R İ M Ü D Ü R Ü VE ED İT Ö R ÖZ G E B OZ T AŞ G Ö R S EL T A S A R IM A . C EM Ç A KIR T EŞ EKKÜ R L ER İP EK M İS C İO Ğ L U Y AZ AR L AR G İZ EM A L Ç IN KA Y A S E R A JU D D İ N A Y D E N C A N S U A Y D IN AR M AN B OZ AC I ÖZ G E B OZ T AŞ A . C EM Ç A KIR C A N S U Ç EL İKER M E R VE D İ Y A R D EN İZ EM İR O Ğ U L L A R I B A R IŞ F ER T U Ğ U R C EM G Ü R P IN A R F A T İH H A F IZ M EH M ET T U Ğ B A KA R A T A Y L A N Ö Z G Ü R K A VŞ U T EKİM KIL IÇ M U R A T KO Z L U KL U G ÖZ D E OTLU Ö Z G E Ö KT EM G ÜL B AŞAK ÖZ C AN A L İ M ER T S A M EN İP EK S A Y IN C İH A N S ER T ES R A S ER G İ B A R IŞ Ş A H İN H A Y R İ Y E VA T A N S E VE R İL ET İŞ İM O R T A D O Ğ U T E K N İ K Ü N İ VE R S İ T E S İ İ K T İ S A D İ VE İ D A R İ B İ L İ M L E R F A K Ü L T ES İ B B L O K K A T :1 O D A :H Z ­ 0 2 0 6 5 3 1 A N KA R A / T Ü R KİY E T EL : ( 3 1 2 ) 2 1 0 3 0 5 6 w w w .h a r i c i y e d e r g i s i .c o m w w w .h a r i c i y e d e r g i s i .b l o g s p o t .c o m h a r i c i y e d e r g i s i @ g m a i l .c o m B A S KI A L L E M E T A N I T I M VE M A T B A A C I L I K H İZ M ET L ER İ L A L E S O K A K N O :7 / 1 2 K A T : 5 S IH H İY E/ A N KA R A T el : 0 31 2 2 30 1 9 7 4 / 7 6 b i l g i @ a l l a m e .o r g S Ü R EL İ, Y ER EL , Ü C R ET S İZ Y IL 1 , A Y 1 , S A Y I 1


2


3


(alimertsamen@gmail.com)

İnsanın içinde bulunduğu zamandan ve mekândan soyutlanıp, kendinden çok daha sürekli olan bu iki mefhumun, esasen çok ufak bir parçasını deneyimlediğini hissetmesi güçtür. Çünkü algımız; içinde bulunduğumuz boyutla, kendi gördüklerimizle, görülenin subjektif değerlendirilişiyle sınırlanmıştır. İnsan bunu yapmaya nereye kadar muktedirdir bilemem ancak bir şekilde görüntünün ölçeğini küçülttüğümüzde, basmakta olduğumuz bu dev toprak kütlenin, tarihin meçhul başlangıcından beri hızla dönmekte olduğunu görürüz. Zaman bizzat bu dönüşle tanımlıdır ve bu, var olana karşı pervasız bir akıştır. Bugün kuvvetle savunduklarımızın, muhafaza edilenin, ‘böyle gelen’in, 01.41’i gösteren duvardaki saatin, iki kere yüzülmeyecek olan aynı nehrin ve şehrin, ve şehri çevreleyen dağın, ve büyüklüğüyle göz kamaştıran nicesinin ve ilelebet payidar kalacağı umulan tüm eşyanın ancak bu kadim akışın birer küçük nesnesi olabileceğini; mevcut nesnenin peşimizdeki toplam yaşanmışlığın yanında mikroskopik büyüklükte olduğunu çoğunlukla gözden kaçırırız. 

4

Daha önce pek çok felsefeci bu akışın dinamiklerini tespit etmeye çalıştı. “Felsefe, ancak felsefe tarihidir.” mottosuyla Hegel, sözünü ettiğimiz tarihsel akışın birbiriyle çarpışan fikirlerin, insan toplumlarına ait değerlerin diyalektiği neticesinde geliştiğini söyledi. Ancak Marx’a göre, Hegel’in bu modeli tepe taklaktı çünkü ‘üstyapı’ya ait olan bu toplumsal değerler, üretim araçlarına –materyale­ sahip olan tarafından belirleniyordu ve tarih, ezilen ile ezen arasında nihayetinde komünizmle sonuçlanacak bir mücadeleydi. Bu noktada, çeşitli tarihsellik savları arasında herhangi bir hiyerarşiye yer vermeden genel olarak bu fikirlerden faydalanacağımızı belirtelim. Her şey gibi bu denemenin konusu olan Avrupa Birliği’nin de böyle bir tarihsellik içerisinde yeri vardır. Bu yerin başlangıç noktası, aydınlanma sonrasında Avrupa’da görülen romantik milliyetçilik akımlarının ortaya çıkışı ve moderniteyle eş giden ulus­devletleşme sürecidir. Hatırladığımız ya da alakadar olduğumuz tarih boyunca insanların, yaşadıkları zamanın ve mekânın etkisiyle özellikle konuşulan dil üzerinden temellenen kültürel toplum üniteleri geliştirdiğini gördük. Ulus da bir toplumsal politedir: hâlihazırda var olan toplum parçalarının devlet organizması yaratmasıdır. Bugün hala çağımızın en temel fenomenleri olan modern demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar, ilk defa tebaadan bireye geçişin sahnelendiği bu ulusal özgürleşme süreciyle ortaya atılmıştır. Bu anlamda, tüm fikirsel zenginliğiyle ulus­devlet tarihsel bir ‘ilerleme’dir. Ancak en başta aydınlanma düşünürlerinin tasavvurlarının ötesinde, bir sonraki yüzyılın ulus­devleti kendine has dinamikleri olan yeni bir dünya düzeni oluşturdu. Bugün anarşik uluslararası düzen dediğimiz bu olgu, tamamen çıkar temelli olan ulus


organizmalarının, savaşın kaçınılmaz olduğunu ön kabul olarak benimsediği ve bu uğurda pek de etik tanımadığı bir sistemdir. Başlangıçtaki bütün kazanımlarının yanında, ve bunlarla yer yer çelişerek, ulus­devlet çeşitli ‘ideolojik aygıt’ları aracılığıyla geniş toplum kitlelerini mobilize edebilen bir savaş makinesi görünümü aldı. Dünya savaşları şüphesiz ki ulus­devletlerin ürünüdür ve daha önce hiçbir savaşta görülmedik miktarda insan hayatına mal olmuşturlar. Fransız milliyetçiliğinden, Nazizm’e doğru tarihselliğin ulus­devleti evrilttiği bu karanlık tarafın ipuçlarını bugün bile günlük hayatımızda zorlanmadan görebiliriz. Birçok insan kendi hayatında elini kana bulamaktan imtina edecekken, aynı bireylerden oluşan toplumu idare eden ‘demokratik’ devletin bunu yapması çoğu bireyin algısında meşrudur. Zira ulus­ devlet’in silahı ve bu silahı kullanma adına toplumu ikna etmek için ileri sürdüğü “üstyapısal” sebepleri vardır. “Peki, her şey gerçekten kontrolü mümkünsüz bir akış içindeyse, ulusun ardılı ne olacak?” Avrupa Birliği, tam da bu noktada, ulus­devletin iki dünya savaşı neticesinde insana ve insanlığa yaptığı düşünsel tahribatı tedavi etmeye yönelik bir ideal olarak doğuyor ve bu dürtünün tarihin akışı içinde diyalektik temelleri var. Entelektüel boyutta realizme karşı idealizm, ‘ulus’a karşı ‘ulus üstü’, komüniteryanizme karşı kozmopolitanizm gibi birçok tabakadan söz etmek mümkün, ancak Avrupa Birliği’ni yaratan ve bizzat insana ait, en temel diyalektik Avrupa toplumunun içine sürüklendiği sıcak savaş psikolojisiyle, bu dehşeti bir daha yaşamak istemeyen toplumun barış arzusu arasındadır. Elbette savaş sonrası ulusal husumetlerin henüz dinmediği bir ortamda uluslarüstücü bir ideali dillendirmek ve topluma mal etmek, hemen mümkün olamamıştır. Toplumsal düzeyde pek fark edilmese de gelecekte muhtemel bir savaşın engellenmesi ve baki kalacak barışın tesis edilmesi için öncelikle ulus­devlet mekanizmasının bozulması gerekiyordu. Bu, büyük bir reformdu ve çağımızın büyük reformlarının tamamının ekonomik temellendirmeleri olduğunu bilen Avrupa idealinin fikir babaları, ulus­devleti törpülemenin en iyi yolunun savaş sonrası önem kazanan ekonomik çıkarlardan geçtiğini iyi biliyorlardı. Bunu Jean Monnet’nin 1943’te Ulusal Bağımsızlık Komitesine hitap ederkenki ifadeleri çok iyi özetlemektedir: “Devletler, kendilerini ulusal egemenlik esasına göre inşa edip, doğurduğu bütün

sonuçlara rağmen prestij politikalarına ve korumacı ekonomiye dönerlerse, Avrupa’da barış sağlamak mümkün olmayacaktır. Avrupa ülkeleri kendi başlarına refahı ve toplumsal gelişimi sağlamaya muktedir değildir. Bu sebeple Avrupa ülkeleri aralarında onları ekonomik yönden tek bir birim haline getirecek bir federasyon, yahut bir Avrupa oluşumu kurmak zorundadırlar.”1 Yeni Avrupa rejimi bu anlamda net bir şekilde Fransa ve Almanya’yı temel alan ekonomik karşılıklı bağımlılık ilkesine dayanmaktadır. Merkel’in geçtiğimiz günlerde “Avro biterse Avrupa da biter.” beyanı buna yönelik bir çıkarsamadır. Bu noktada Avrupa içi entegrasyonu ortaya çıkaran teorik zincirin, küreselleşme süreciyle ne kadar paralel olduğunu görebiliriz. Her nasıl küreselleşme, en başta ekonomik bir fenomenken zamanla sosyal ve kültürel bir boyut kazanmışsa, en baştaki mütevazı projeksiyonun ötesinde, Avrupa Birliği süreci sadece ekonomik entegrasyonla sınırlı kalmamıştır. Önce güvenlik, sonra politik alana yayılan Avrupa kurumsallaşma süreci, küreselleşmenin de ivmesiyle kendi kozmopolit değerlerini ve kendi vatandaş kimliğini oluşturmuştur. Hâlâ evrim halinde bir organizma olduğu için Avrupa Birliği’nin bugün geldiği yer, türünün tek örneği olarak nitelenir. Tanımı güç olsa bile söyleyebiliriz ki elimizde, uluslarüstü kurumsallaşmaya en yakın görüntü budur. Avrupa Birliği, en azından lokal boyutta barışı tesis etmekle kalmamış, bir ulus devlet olmadığı halde uluslararası anlaşmalara taraf olan, uluslarüstü roller edinmiş bir politik varlık haline gelmiştir. Bu politik varlık tarihsel diyalektiğin yüzyıla damgasını vuran açık bir ürünüdür ancak henüz kendi ‘geist’ına ulaşabilmiş değildir. Avrupa coğrafyası özelinde konuşursak; Avrupa Birliği, Fransız Devrimi öncesinde ortaya atılan aydınlanma fikirlerini hayata geçirerek, Fransız Devrimi sonrasında gelişen uluslaşma sürecini ters çevirmeyi amaç edinmektedir. Diğer tüm toplumsal trendler gibi bir gün ulus­devlet de vadesini dolduracaktır. Özellikle küreselleşmenin sağladığı kültürel ve düşünsel entegrasyon sayesinde, tarihsel diyalektik eskiye nazaran çok daha hızlı ve çok daha geniş bir kitleyi kapsayacak şekilde gerçekleşmektedir. Avrupa Birliği, yaşadığı bütün sistemsel çelişkilere rağmen, tam da bu noktada ulus­ devlet sonrası döneme yönelik öncül bir yapıdır. Bir emsal teşkil etmektedir ve bu emsal, hiç değilse teorik boyutuyla bile Avrupa’da barış için, bireysel hak ve hürriyetler için, demokrasi için bir güvence niteliğindedir. Bir grup ulus­devletin kendi aralarında bunu yapabiliyor oluşu, savaşın kaçınılmazlığı

5


konusundaki realist fikirlerin yavaş da olsa zemin kaybetmesine delalet eder. Zira böyle olması insanlık vicdanının sağlam kalması için her şekilde hayırlıdır. Tüm bu sebeplerden ötürü Avrupa Birliği idealine daha kararlı bir şekilde bağlanmak, birliğin içinden geçtiği bu zor dönemde tarihsel ilerlemeyi sekteye uğratacak eski moda seslere kapılmadan bu kararlılığı sürdürmek, Avrupa Birliği'nin karakterine, kuruluş

amaçlarına ve ideallerine tekrar ve tekrar can vermek bu coğrafyada yaşayan kişilerin sorumluluğudur. Berlin Duvarı'nda gördüğüm oldukça basit bir duvar yazısıyla sözlerimi noktalamak istiyorum: "Dünyanın olduğu gibi kalmasını isteyenler, aslında onun tamamen ortadan kalkmasını istemektedirler."

6

R e f e r a ns l a r 1. http://www.historiasiglo20.org/europe/monnet.htm Fotoğraf: http://www.flickr.com/photos/georgenell/4323522879/sizes/m/in/photostream/


(hayriye_tyfn@hotmail.com) Son yıllara baktığımızda, dünyada özellikle Avrupa Birliği ülkeleri ekonomik açıdan pek çok kriz yaşadı. Bu krizler hepimize gösterdi ki, dünya aslında ekonomik olarak dış etkenlere karşı hala zayıf ve korunmasız. Çünkü bu krizler yayılmacı bir etki ile dünyayı sarmaya başladı ve pek çok ülkeyi etkisi altında aldı. Aslında bu durum Avrupa Birliği’nin yaratmaya çalıştığı ülkelerin birbirine ekonomik olarak bağlılığı kavramının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Eğer Avrupa Birliğinin tarihine bir göz atarsak, birliğin kurucuları en başından itibaren market içi etkileşimlerin özgür olması ve ülkelerin ekonomik, sosyal ve politik olarak birbirine bağlanması üzerine bu yapıyı oluşturmuşlardır. Bunu 1968’de Gümrük Birliği’ni kurup, özgür ticaret alanı ve tek pazar sistemini oluşturmaya başladıkları andan itibaren gözlemleyebiliriz. Bu amaca ulaşmak için bir diğer adım olarak, 1986’da tek pazar sistemini ortaya çıkararak, tüm gümrük tarifesi dışı kısıtlamaları ve gümrük kısıtlamalarını kaldırarak pekiştirdiler. 1993’te Maastricht Anlaşması ile ise ortak para birimine geçti ve Euro, 1999’da Avrupa Birliği’ne üye ülkeler tarafından ortak para birimi olarak seçildi. Basamak basamak ilerleyen bu bütünleşme, Lizbon Antlaşması ile taçlandırıldı ve 2000 ile 2004 arasında bu entegrasyonun sınırları belirlendi.1 Bütün bu gelişmelerden sonra, Avrupa Para Birliği kuruldu ve birlik, üç temel amaca yöneldi. Ülkeler bu birliğe katıldıktan sonra kendi para birimlerini bıraktı, Avrupa Genel Bankası kuruldu ve tüm üye ülkeler için genel bir faiz oranı oluşturuldu. Bu birlik sayesinde, tüm üye ülkeler ortak pazara katıldı ve malların, servislerin ve hammaddelerin dolaşımı daha da özgürleşti ve kolaylaştı. Bu birliğe üye olmak için ülkeler bazı kriterleri yerine getirmek zorundaydı. Ülkelerden ekonomilerini belli bir seviyeye getirmeleri bekleniyordu. Bu kriterler düşük enflasyon oranını, düşük faiz oranını, düşük hükümet borcunu ve stabil bir döviz kurunu gerektiriyordu. Bütün bunlara bakıldığı zaman, ülkelerin Avrupa Birliği’ne girdikten sonra ekonomik gelişmelerinin artacağı ve daha yüksek bir ekonomik refaha kavuşulacağı ümit edildi. 

Bu sistem oluşmaya başladığında zaten bazı ülkelere belli ekonomik avantajlar kazandırdı ve eurozone da böylece daha güçlü bir yapıya ulaştı.2 Tabi ki bu ülkeler de eurozone sayesinde bazı ekonomik avantajlara sahip oldu bunların arasında eruozunun geniş likidite olanağını ve düşük maliyetli sermayeyi gösterebiliriz. Ticaret, bankacılık ve diğer pek çok alanda, ülkeler farklı para birimleriyle uğraşmak zorunda kalmadılar ve artan rekabet sayesinde tüketici fiyatlarındaki azalmalardan yararlandılar.3 Fakat her şey Avrupa Birliği ülkeleri için toz pembe değildi. Çünkü eurozone, getirdiği kısa dönemlik yararlarının yanında uzun dönemlik ekonomik boşluklar yarattı ve sistem eksikliklerini yavaş yavaş göstermeye başladı. Bu eksikliklerden bahsetmek gerekirse, şunu söyleyebilirim ki, eurozonun finansal liberalizasyonu sayesinde, uluslararası markette bir likit fazlası oluştu. Çünkü ülkeler arasında borsada pek çok alım satım işlemleri görülmeye başlandı ve 1998 yılından 2007 yılına kadar bu alım satımlar iki katına çıktı.4 Bu likidite fazlası, daha sonraki dönemlerde eurozoneda gelişmekte olan ülkeler için dezavantaj oluşturmaya başladı. Bunlar Avrupa ülkeleri için iyi gözüken ama ileriki zamanlarda başlarını ağrıtacak durumlardı. Bunu şimdi çok daha net görebiliyoruz. Aslında eurozone bazı amaçlara ulaşmaya çalışırken bazı gerekli standartları göz ardı etmiştir. Çünkü eurozonedaki ülkeler, ekonomik, sosyal ve kültürel yapıları gereği birbirlerinden oldukça farklıdırlar. Eurozone özellikle bölgesel farklılıkları göz ardı ederek bu krizlere davetiye çıkarmıştır. Avrupa Birliği ekonomik entegrasyonu sağlamak için, üye ülkelere ekonomik durumlarını düzeltmeleri açısında bazı parasal yardımlar yaptı fakat bu yardımlar, Yunanistan gibi ülkelerde bölgesel farklılıkları gidermeye yeterli olmamıştır. Bununla birlikte, rekabet ve faiz oranlarının sabitlenmesi bazı ülkeler için dezavantaj haline dönüştü. Yunanistan ve Portekiz, buna en iyi örnek oluşturabilecek

7


ülkelerdendir. Çünkü bilindiği gibi Yunanistan ve Portekiz’in üretim oranları ve ekonomileri, diğer üye ülkelere göre daha kısıtlıdır. Bu durum yapısal anlamda, Yunanistan ve Portekiz gibi ülkeler için uluslararası pazarda fiyat rekabetini düşürmüştür. Uluslararası pazarda, bu tip ülkelerin ulusal para değerleri eurodan düşüktür. Bunun için bu ülkeler ihracat yaparlarken diğer üye ülkelere göre eurozone alanında daha az rekabet edebilir hale gelmişlerdir ve ihracatları eurozone’a katılmadan önceki yıllardan daha pahalıya mal olmaya başlamıştır. Tabi ki bu durum da dolaylı olarak Avrupa Birliği’ni etkilemiş ve genel anlamda üye ülkelerde ekonomik ve istihdam açısından bir gerileme görülmeye başlanmıştır.5 Tabi ki İspanya’yı bu duruma en iyi örnek olarak gösterebiliriz çünkü Avrupa Birliği gerekli düzenlemeleri yapamadığı için İspanya ekonomik olarak euro seviyesinin gerisinde kalmış ve Fransa ve Almanya’ya karşı rekabet edememiştir.6

8

Eurozone krizlerine neden olan bir diğer durum da makam tazminat programlarındaki artan yanlış bilgilerdir. Açıkçası bu durum, yükseltilen teşviklerin paylaşılan piyasa değerleri üzerindeki etkisinden kaynaklanmaktadır çünkü sahip olunan hisse senetleri opsiyonları gerçek kazançlarından daha fazla rapor edilmeye başlandı fakat hisse senetleri opsiyonlarının kullanımı daha farklı bir anlam kazanmaya başladı. Bu durumda yöneticiler rapor edilen geliri arttırabildiler böylelikle hisse senetleri opsiyonları yükseldi ve yöneticilerin ücretlerinin yükselmesi ile muhasebe raporlarında uyumsuzluk oluştu. Aslında bu durum kısa dönem için ekonomik açıdan yükselen ücretler açısından yarar sağlasa da, uzun dönemde pek çok ekonomik kayıplara neden oldu. Çünkü karşılaştırılabilinir teşvik primi sistemi güçlü teşvik alanlarında ölçüsüz risk alma seviyesinde katkı sağladı.7 Eurozone ekonomik krizlerine sebep olan bir diğer durum da ulusal ekonomilerin eurozone’daki zayıf ve dirençsiz politikalarıdır. Ekonomik ve Parasal Birlik ile üye ülkelerin parasal politikaları Avrupa Merkez Bankası tarafından yürütülmeye başlanmıştır. Bununla sonucunda, üye ülkelerin kendileri tarafından belirlenmiş maliye politikaları pazarın serbestleşmesi karşısında önemini ve geçerliliğini kaybetmiştir.8 Değişen bu durum, bazı üye ülkeler için uluslararası sermaye hareketlerinde daha da etkili ve elastik olmaya başladı.9 Çünkü İspanya, Yunanistan, Portekiz gibi bazı ülkeler, Avrupa Birliği’ne ekonomik olarak

daha çok adapte olmak için, ulusal ekonomi politikalarına gerekli önemi vermemişlerdir ve daha çok, malların, insanların ve sermayenin uluslararası düzeydeki hareketine odaklanmışlardır. Bunu da Fransa gibi diğer güçlü üye ülkelerden yüksek miktarlarda borç alarak geliştirmeye çalışmışlardır.10 Fakat bu durum, bir süre sonra yeni gelişen ülkelerde problemler yaratmaya başlamıştır. 2006 ile 2008 yılları arasına baktığımızda çok net bir şekilde bu sermaye akışını görebiliriz fakat yukarıda da belirtmiş olduğum gibi bu durum bazı üye ülkelerde önemli bütçe açıklarına sebep olmuştur çünkü ülkeler maliye politikalarını kaybetmiş, sıkı para politikalarına girişmiş ve birliğin güney kısmındaki ülkelerde döviz kurunun artmasına sebep olmuştur. Bu durumda birkaç yıl sonra birliğin kuzey kısmındaki ülkelere borç fazlası olarak geri dönmüştür.11 Kuzey ile güney ülkeleri arasındaki bu ilişki, sermaye marketteki birbirlerine olan bağımlılığı getirmiştir. Sermaye marketin birleşmesi özellikle güney ülkeleri için makroekonomik düzeyde değişen fiyatlar anlamına gelmekte ve büyük riskler taşımaktadır. Ülkeler arasındaki sermaye hareketleri ve para birimleri döviz kurunda anlık değişimler yaratmakta ve bu durum nispi maliyet açısından pek çok riskleri de beraberinde getirmektedir. Bu durumu farklı bir şekilde anlatmamız gerekirse, euro bölgesindeki mal piyasaları döviz kurunun değerinde ufak tefek bir etkiye sahip olsa da ani ve uzun dönemli döviz kuru hareketleri nispi maliyette meydana gelen avantajlara zarar verebilir. Bütün bu analizlerden de anlaşılacağı gibi döviz kuru ile sermaye piyasası arasında sıkı bir bağ vardır ve birbirlerini etkileyerek krize, eurozone krizine neden olmuşlardır.12 Eurozone içindeki gelişmekte olan ülkelerde görülen ve kolay sermaye alışverişiyle desteklenen heyecanlı yatırımlar yapmak istemekteydiler ve bu sebeple kısa dönemli yüksek maliyetli borçlanmaya giderek bu krizlerin önünü


açtılar. Bilindiği gibi daha sonra bu borçlar ülkeler üzerinde taşınmayacak yüklere dönüşmeye başladı çünkü bu kısa dönemli borçların geri ödeme sistemleri borç veren ülkeler tarafından yüksek faizlerle bezendi.13 Açıkça görülüyor ki Yunanistan gibi ülkeler Eurozona girdikten sonra kısa dönemli yüksek borçlar alarak ekonomilerini güçlendirmeye çalışırken döviz kuru hareketlerine ve uluslararası banka sistemine daha duyarlı hale geldiler ve bu sistemlerde oluşan en küçük bir dalgalanmadan yüksek oranda dezavantajlı şekilde etkilendiler. Son olarak da eruzone’da meydana gelen krizlerin sadece üye ülkelerden ve uluslararası sermaye piyasasından gelmediğini göstermek istiyorum. Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği kurulduğu zaman, tüm dünya özellikle Avrupa Birliği üye ülkeleri tarafından bu birliğin güçlü bir ilerleme göstereceğini ve ekonomik olarak tam birleşmeye katkı sağlayacağını düşünmüşlerdi. Fakat zaman geçtikçe görüldü ki euro ve Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği yeterli derecede ilerleme kaydedemedi hatta pek çok ekonomik krize de kaynaklık etti. Buna en iyi kanıtı Bulgaristan, İspanya ve Portekiz ülkelerinin ekonomilerine ve entegrasyon süreçlerine bakarak görebiliriz. Eurozone bölgesindeki pek çok krizde de görüldüğü gibi eurozone pek çok kurumsal problemi özünde taşımaktadır. İlk olarak şunu söyleyebilirim ki eurozone bölgesi yeni katılan ülkelerin ekonomik

entegrasyon süreçlerinde herhangi bir koruyucu sisteme sahip değildir. Bilindiği gibi her ülke kendine ait ve özgü ekonomik dinamiklere sahiptir. Bir ülkeyi ekonomik dinamiklerinden ayrı ele alarak bir bütünün parçası olarak yapboza işlemek, o yapbozun tamamının çökmesine sebep olmuştur. Avrupa Birliği, eurozona kattığı ülkeleri sadece bir anda uyum sağlamaları için kolay kredi sağlamış fakat bir süre sonra bu krediler, tüketici harcaması patlamasına ve global kredi daralmasına sebep olmuştur. Daha sonra Avrupa Birliği bu krediler üzerindeki kontrolünü kaybetmiştir ve eurozone krizlerine zemin hazırlanmıştır.14 Açıkça görülmektedir ki Avrupa Birliği ilk kuruluşundan itibaren hayal ettiği global ekonomik entegrasyonu sağlayamamış ve pek çok üye ülkede ekonomik krizin patlak vermesine ön ayak olmuştur. Bir alanda meydana gelen gelişmeler diğer alanı da olumlu yönden etkiler ve ülkeler arasındaki bağımlılığı ve tam entegrasyonu arttırır diyen Avrupa Birliği kurucuları yanıldıklarını son yıllarda meydana gelen ve domino etkisi gösteren ekonomik krizlerde açıkça görmüşlerdir. Avrupa Birliği bu krizleri önleyici Avrupa Ekonomik Yapılanma Planı gibi bazı programlar ortaya koysa da bunlar sadece dönemsel açıdan bazı gelişmeleri sağlamış fakat krizlerin etkisi, ülkeler ve eurozone bölgesi üzerinde artarak devam etmiştir.

R e f e r a ns l a r 1. Iktisadi Kalkınma Vakfı (2006) Avrupa Birliği’nin Lizbon Stratejisi (Depar Matbaacılık, Istanbul). 2. Ovidiu, R., lulia, T& Felician, V. (2010) ‘The Competiveness States’ in the Financial Crises in Econ Papers, 2010, Vol. 1, No. 1, pp. 91­96. 3. Jones, E. (2009) ‘A Few Short Notes on EMU and the Financial Crisis’ in European Journal of Political Research, Vol.42, pp.137­159. 4. E. Jones, a.g.e. 5. R. Ovidiu, T. lulia & Felician, V, a.g.e. 6. R. Ovidiu, T. lulia & Felician, V, a.g.e. 7. Stiglitz, J. (2010) Time for a Visible Hand: Lessons from the 2008 World Financial Crisis (Oxford University Press, New York) 8. E. Jones, a.g.e. 9. E. Jones, a.g.e. 10. E. Jones, a.g.e. 11. E. Jones, a.g.e. 12. E. Jones, a.g.e. 13. Diamond, D. & Rajan, R. (2009) ‘Illiquidity and Interest Rate Policy’ in NABER Working Paper, 2009, Paper No. 15197. 14. Stratfor (2008) The Financial Crisis in Europe Available At: http://www.istockanalyst.com/article/viewarticlepaged/articleid/2702034/pageid/2 (Accessed 23/03/11).

9


(m.kozluklu@gmail.com)  Kapitalizm, dünyaya armağan ettiğimiz en büyük paradoks, kendi kuyruğunu yiyerek büyüyen bir ejderhadır adeta. Sorun üretmekte, çözmekten daha başarılı olmasına rağmen gelişmeye devam etmektedir. Son büyük eseri olan ve bizlerin de şahitlik etme onuruna eriştiğimiz küresel krizin yağmursuz bıraktığı topraklar her ne kadar yavaş yavaş yeşeriyor görünse de durum çok parlak değil. Haber özetlerinde küresel krizden söz edilmiyor olması, her gün bir bakanın iyimser açıklamalar yapma zahmetinde bulunmaması, bunalım döneminin bittiğini göstermiyor. Avro bölgesindeki borç krizi, özellikle Güney Avrupa ülkelerinin burnuna borç bataklığının kokusunun günden güne daha keskin geldiği göz önüne alındığında, küresel krizin başlattığı domino taşı etkisinin son parçasının henüz devrilmediğini söylemek mümkün. Bazı ekonomiler bunalım döneminin etkisini üzerinden atmaya başladı, bazılarıysa daha da kötüye gidiyor. İspanya da ikinci grupta bulunan ülkelerden biri. Bu çalışmada İspanyol ekonomisinin son yirmi yılına odaklanıldı ve “Neden İspanya?” sorusuna yanıt bulunmaya çalışıldı.

10

Tartışmaya başlamadan önce Avro’nun yürürlüğe girmesinin nedenlerine, bu politikanın etkilerine ve Avrupa Birliği’nin ekonomik durumuna kısaca göz atmak faydalı olacaktır. Yirmi yedi ülkenin katılımıyla bugünkü coğrafi ve siyasi genişliğine ulaşan Avrupa Birliği, temel amaçlarından olan Avrupa entegrasyonunun sağlanması yolunda “serbest dolaşım”, “ortak pazar”, “parasal birlik” gibi aşamaları tamamlamak için uğraşıyor. Bu uzun süreçte “Avro Bölgesi” denilen bir para birliğinin oluşturulması ve para politikalarının tekleştirilmesi çok önemli bir adım. Avro’ya geçilmeden hemen önce Almanca konuşulan ülkelerden yüz elli beş iktisatçı, parasal birlik kurmak için erken olduğunu söyleyen bir yazı yayımladı (Financial Times, 9 Şubat 1998); ancak tek para birimi uygulaması ekonomik olmaktan çok, politik bir karardı.1 “PIIGS Ülkeleri”nin (Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan ve İspanya) yaşamakta oldukları ekonomik buhran ve sorunlu ülkelerin Avro Bölgesi’nden çıkarılmasını öngören çözüm önerileri bu iktisatçılara geç kalmış bir “Federal Liyakat Nişanı” takacak gibi duruyor. Ek olarak, parasal birlik içerisinde yer alan ülkeler diğer AB ülkelerininkinden bağımsız döviz kuru ve para politikaları uygulayabilme olanağından yoksun kaldıklarından, mali politikalar tekelleşme sürecinde olduğunda ve Avrupa ülkeleri arasında çok sıkı bir ekonomik etkileşim bulunduğundan, içlerinden birinin sorunu AB’nin sorunu haline geliyor.2 Bu bütünleşme çabalarının hedeflenen ölçüde başarılı olmadığı, Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’in 2009 yılının sonlarında belirgin şekilde hissettiği ciddi ekonomik sıkıntılar karşısında Almanya ve Fransa gibi birliğin daha kuvvetli ülkelerinin politikacılarının ve vatandaşlarının yardım etmekte gönülsüz davranmalarıyla açığa çıkmıştır. Bugün yaşanan borç krizinde bu gönülsüzlüğün müdahale etmede yarattığı gecikmenin payı olduğu bir gerçektir.3 Avro’ya dâhil oluş, İspanya’nın yaşadığı süreci incelemek için iyi bir başlangıç noktasıdır. İspanya Avrupa Birliği’ne 1986’da katıldı ve 1999’da Avro kullanmaya başladı.4 1996 ve 2007 yılları arasında Avrupa’nın en başarılı ekonomilerinden biri haline geldi. Makro iktisadi açıdan bütçe açığının ortadan kaldırılması ve kamu borçlarının düşürülmesi gibi önemli gelişmeler yaşandı.5 Bu yıllar arasında ülkede faiz oranları görülmemiş şekilde düştü. Faiz oranlarındaki bu düşüş, ev kredilerine talebin artmasına neden oldu. Ev fiyatlarında meydana gelen keskin yükselişe rağmen talepte büyük ölçüde değişiklik yaşanmadı ve insanlar, ev kredileri almaya devam ettiler. Borç miktarı, bu durumun doğal sonucu olarak devamlı yükseldi. Kredi kolaylıkları ve devlet teşvikleri, ev almaya yönelik talebin artmasını sağlarken; inşaata uygun arazilerin varlığı ve ülkenin kıyı kesiminin şehirleşmede yetersiz oluşu da inşaat sektöründe arzı arttırdı. İspanya’da ev sahibi olma oranı %80’in üzerine çıkarak Macaristan ve Polonya’nın bazı bölgelerinin ardından en yüksek orana ulaştı. Yaklaşık on yıl içerisinde inşaat sektörü, İspanya ekonomisine en çok katkı yapan sektörlerin arasında üst sıralarda yer almaya başladı.6 1994’de ekonomik büyüme başladığında, yatırımcılar inşaat sektörünü geliştirmek için büyük bir fırsat buldular. Finans kuruluşları ve hükümet yetkilileri ilk ev alımını kolaylaştırmak için teşvik paketleri uyguladılar. Nüfusun büyük çoğunluğu, ev sahibi olma şansını yakaladı ve inşaat sektöründeki patlama arttıkça giderek daha az gelirli olanlar bu fırsattan faydalanabilme imkanı buldu. Bir başka açıdan, bunun geleneksel toplum


yapısıyla da ilgisi bulunmaktadır. Tüm Güney Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, İspanya’da da aileler için çocuklarına maddi destekte bulunmak çok önemlidir. Yeni evlenenlerin ve yine Avrupa’da sık görüldüğü üzere bekâr olarak ayrı yaşamaya başlayanların, inşaat sektöründe şişen bu balondan pay almak için ailelerinin yardımına başvurdukları bilinmektedir. Yüksek gelirli ailelerden gelen desteğin, düşük gelirli olanlarla bir olmayacağı aşikârdır. Talebin büyük çapta düşmesini engelleyen bu durum ev fiyatlarında artışa sebep oldu ve inşaat sektörünün balonu patladığında düşük gelirli orta sınıf, aynı zamanda talebin büyük miktarını da meydana getiren sınıf, kendisini muazzam bir borç yığınının içinde buldu.7 Yukarıda değinilen koşullarla aynı dönemde gerçekleşen ve ekonomik büyümeye katkıda bulunan bir diğer unsur, göçmenlerdir. Piyasalarda yaşanan hareketlilik ve özellikle ekonomik gelişmeye paralel olarak güçlenen İspanyol şirketleri8 sayesinde ortaya çıkan yeni iş olanakları, gelişmekte olan ülkelerden İspanya’ya göç akını başlattı. 2009 yılında göçmenlerin nüfus içindeki oranı, %12’ye tırmandı. Tahmin edilebileceği üzere, göçmenler, pazara büyük hareketlilik getirdiler. Göçmen ailelerin barınma ihtiyaçları inşaat sektörünün balonuna talep üfledi. Bunun yanında, çoğu düşük eğitimli olan bu göçmenler, piyasaya ve özellikle inşaat sektörüne ucuz iş gücü sağladılar. İnşaat sektörünün balonu nihayetinde ikinci evlerin de alınmasını sağlayacak kadar şişti. Akdeniz kıyısında, büyüklü küçüklü yeni yerleşim bölgeleri kurulmaya başlandı. Madrid, Barselona, Valensiya gibi şehirler genişledi ve İspanya tarihinin en büyük kentsel büyüme oranına ulaştı.9 İspanya ekonomisinin en önemli dayanaklarından biri de turizm sektörüdür. Az önce sözü edilen Akdeniz kıyılarına kurulan yerleşim bölgeleri turizm gelirlerinin yükselişinde rol oynadı. Bu bölgelerin çekiciliği arttıkça ev talebi de arttı ve dolayısıyla inşaat sektörünü geliştirecek yeni bir pazar ortaya çıktı.10 İç savaşın yaşattığı sıkıntılı ergenlik dönemini üstünden atmaya başlayan İspanyol ekonomisi, AB’ye ve Avro’ya katıldıktan sonra büyüdü, serpildi, güzelleşti. Öyleyse her şey iyi giderken ne oldu da Avrupa’nın gelinlik kızı İspanya en gösterişli çağında makyaj masraflarını karşılayamaz hale geldi? Aslında hastalığın mimarı olan mikroplar, uzun zamandır bu genç kızın bedeninde kuluçkaya yatmışlardı. Bankaların durumu ve ekonominin geleneksel yapısı ülkeye potansiyel tehdit oluşturuyordu. Küpten su sızdıran bu iki çatlağa bir de küresel kriz eklenince İspanyol rüyası hızla kabusa dönüştü. Bankaların durumuna kısaca göz atarak devam edelim. Ekonomi büyüme sürecindeyken, düşük faizler, kredi talebinde giderek daha fazla artışa sebep oldu. Bu krediler çoğunlukla ev satın almak için kullanıldığından, artan talebi değerlendirmek isteyen inşaat şirketlerinin kredi ihtiyaçları da sürekli arttı. Kısa zaman içinde rezerv sorunu çekmeye başlayan İspanyol bankaları, finansal kaynak ihtiyaçlarını Avrupa ve Asya bankalarından aldıkları borçlarla karşıladılar. Küresel krizin hem reel sektörde hem de finans sektöründe yarattığı ulusal ve uluslararası düzeydeki istikrarsızlık, bu borçların ödenmesini olanaksız hale getirerek İspanya’nın büyük finans kuruluşlarını iflasın eşiğine sürükledi.11 Bir diğer neden, İspanyol ekonomisinin üretime değil; hizmete dayalı olmasıdır. Bu yapı nedeniyle ithalat ve ihracat miktarlarına bakıldığında, tarih boyunca ülkenin açık verdiği görülür. Tarım, önemli bir sektör olması rağmen; üretim, ülke ihtiyacını karşılayacak miktardan çok uzaktır. Hizmet sektörü, özellikle de turizm ve inşaatla ilgili olanlar, ise ekonominin %71,7’sini oluşturmaktadır (CIA: The World Factbook, 2011).12 Düşük üretim kapasitesi ve düşük işçi ücretleri, özellikle göçmen işçilerin sayısındaki artışının ardından, sermayedarların iş gücüyle gerçekleştirilen üretimi yüksek teknoloji gerektiren makinelerle yapılan üretimden daha az maliyetli ve karlı bulmalarına neden olmuştur.13 Bu durum, ekonomik buhran başladığında işsizlik oranının bir anda muazzam artış göstermesinin başlıca nedenlerindendir. Sadece inşaat sektörünün toplam istihdamın %30’unu barındırdığı göz önünde bulundurulduğunda14 İspanya’da işsizliğin %21,5 ile Avro bölgesindeki en yüksek orana ulaşması15 şaşırtıcı olarak nitelendirilmeyecektir. Son büyük etken olarak, A.B.D kökenli krizden ve bunun diğer nedenlerle nasıl ortak çalıştığından bahsedelim. Küresel krizin etkileri belirginleştikçe uluslararası pazarlarda, petrol ve gıda ürünleri başta olmak üzere, fiyatlarda ciddi tırmanışlar görüldü. Bu durum, hükümet bütçesinde dengesizliklerin artmasına yol açtı. Aynı sıralarda, Avrupa Merkez Bankası’nın faiz oranlarını arttırma kararı alması, zaten zor durumda olan İspanya’yı iyice çıkmaza soktu. İnşaat sektöründeki aşırı üretimle birlikte fiyatların düşmesine rağmen, artan faiz oranları kredi talebinde büyük düşüşe neden oldu. Evlerin satılmaması ekonominin belkemiği haline gelen inşaat sektörünü çökertti. Bu sektörde istihdam edilenler işlerini kaybetti. Kapitalist sistemde tüketici harcamaları

11


ekonominin itici gücü olduğundan, tüm ekonomik krizlerde olduğu gibi, İspanya’da da işsizlik oranındaki yükselme, durumun vahametini daha da arttırdı. Şirketlerin iş gücü maliyetlerindeki düşüş ve alım gücünden yoksun kalan işsiz kesim, iç piyasalarda durgunluğa sebebiyet verdi. Halkın gelirinde yaşanan keskin düşüşe, küresel krizin neden olduğu enflasyon artışı da eklenince, İspanyollar bankalardan aldıkları kredileri ödemek bir kenara, ayın sonunu zor getirir hale geldiler. Bankaların tahsilâtları gerçekleştirememesi, Asya ve Avrupa’dan aldıkları borçları ödeyememelerine sebep oldu.16 Bu değinilenlere ek olarak krize katkısının belirtilmesi icap eden başka etkenler de mevcuttur. Hükümetler arası anlaşmalar ve gelişen ulaşım teknolojisi nedeniyle egzotik ve uzak ülkelerin turistlerce daha çok tercih edilir hale gelmesinin İspanya’nın turizm gelirlerini düşürmesi, İspanyol şirketlerinin kriz koşullarına dayanamayarak küçülmeye gitmesi ve hatta birçoğunun iflas etmesi ve Avro’ya katılışın arıdan yaşanan büyüme döneminde ülkeye giren yabancı sermayenin bunalım zamanlarında geri çekilmesi, bu etkenlere emsal olarak sunulabilir.

12

Yazının bu bölümünde merceği İspanya’dan Avro Bölgesi’ne kaldırıp (kaydırıp) krize karşı yürütülen politikalara kısaca değinelim. Tahmin edileceği üzere karşımıza çıkacak ilk önlem, “kemer sıkma” politikası olacaktır. İspanya’nın ve diğer PIIGS Ülkeleri’nin krizden kamu harcamalarını azaltarak çıkamayacağı aşikâr olsa da, buhranın etkilerini kısa vadede hafifletmek için faydalı bir taktiktir. İkinci olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın müdahalesinden bahsedilebilir. Avrupa Merkez Bankası (AMB) sorunlu Avro Bölgesi ülkelerinin hükümetlerinin borç senetlerini satın alıp onlara duyulan güveni artırmaya ve borçlanma faizlerini düşürmeye çalışıyor; fakat bu da uzun vadeli bir çözüm değil. İspanyol hükümetinin devlet piyangolarının %30’unu özelleştirme kararı17, öz varlıkların satışının da kısa vadeli çözüm planlarına dâhil edildiğini gösteriyor. Bir başka strateji de “kurtarma paketleri”dir. Bu tür paketler, 2010 ve 2011 yıllarında Yunanistan ve yaşadığı süreç İspanya’dan çok farklı olmayan İrlanda için uygulanmıştır. Bu yöntemle, adı geçen ülkeler bir süre için borç geri ödemelerinde kolaylık sağlayabildiler. Avrupa’nın görece daha iyi durumda olan ekonomilerinin devamlı yardım göndermeyecekleri düşünüldüğünde, bu strateji de kalıcı çözüm olarak addedilemez. Kapsamlı planlamaların en önemli parçasını, “borçların yeniden yapılandırılması” oluşturuyor. Bu yapılandırma, temelde vadesi yaklaşan borçların sürelerinin uzatılması ve ödenecek tutarlarda da mümkün olduğu ölçüde indirimlere gidilmesini içeriyor. Devalüasyon da bir başka seçenek ama bu yöntemin uygulanması için İspanya’nın Avro’yu terk etmesi gerekiyor.18 Ülkenin iktisadi yapısındaki bozukluklar, küresel kriz, Avrupa Birliği’nde amaçlanan ekonomik yapılanmanın kurulamamış olması ve katkısı yadsınamayacak olan kapitalist düzen, bu dört zangocun elbirliği ile yaptığı çalışma sonucunda, çanlar bu kez İspanya için çalıyor ve ne zaman susacaklarını söylemek şimdilik mümkün görünmüyor.

R e f e r a ns l a r 1. Aykut Kibritçioğlu, “Current Sovereign Debt Crisis in Eurozone Countries”, (16 Ağustos 2011) http://mpra.ub.uni­muenchen.de/33528/1/MPRA_paper_33528.pdf (Erişim Tarihi:27 Ekim 2011) 2. a.g.e 3. a.g.e 4. Hayriye Vatansever, “What are the differences between current economic crises of Greece and Spain which came from the EU and how did these countries answer these crises?” (11 Ağustos 2011) 5. Sebastian Royo, “After the Fiesta: Spanish Economy Meets the Global Financial Crisis”, “South European Society and Politics”, vol:14, no:1, March 2009, pp:19­34 6. Marisol Garcia, “The Breakdown of the Spanish Urban Growth Model: Social and Territorial Effects of the Global Crisis”, “International Journal of Urban and Regional Research”, Volume 34, Issue 4, pages 967–980, December 2010 7. gös. yer 8. Sebastian Royo, gös. yer 9. Marisol Garcia, gös. yer 10. Sebastian Royo, gös. yer 11. Marisol Garcia, gös. yer 12. Hayriye Vatansever, gös.yer. 13. E.Alabort, L.Buedia, G.Fuster, M.Obispo, LL.Rodriguez, “The Economic Crisis in Spain: Causes, Prognosis & Official Resposes”, Institue for Economic Sciences and Self­managment, Barcelona, Winter 2010, pp:17­24 14. Marisol Garcia, gös. yer 15. BBC: İspanya'da İşsizlikte Yeni Rekor , 28 EKİM 2011 ­ TSİ 14:06 16. E.Alabort, L.Buedia, G.Fuster, M.Obispo, LL.Rodriguez, gös. yer 17. Sabah:İspanya’da Özelleştirme Dalgası Başladı, 24.09.2011, 10:27 18. Aykut Kibritçioğlu, a.g.e


(tugbkara@gmail.com) Yunanistan’da grev günlük hayatın bir parçası oldu. Dünya gündeminde Yunanistan hakkındaki haberlerin başlıkları pek değişmiyor, hayatın durduğuna dair söylentiler de kimseye ya bancı gelmiyor artık. Bu tabloda AB taleplerinde, Yunan halkı direnmekte ısrarcı görünüyor. Ekonomistler gerek Euro Bölgesi’nin, gerek Yunanistan’ın akıbeti hakkında birçok teori üretiyor, politikacılar çözüm yolu arıyor. Peki, ama Yunanistan’ı bugüne getiren ne? Yunan halkı ne diyor? 

Yunanistan bugün Avrupa’nın en sevilmeyen ülkesi, Euro Bölgesi’nin zayıf halkası, Maliye Bakanı Evangelos Venizelos’a göre ise Euro Bölgesi’ndeki krizin günah keçisi.1 Herkes kendi tanımını, yorumunu yaparken, çözüm arayışları ve görüşmeler sürüyor. Bütün bu karmaşanın ortasında, Yunan Halkı ellerinde pankartlarla bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bugün tam olarak neler olduğunu anlayabilmek için krizin seyrine ve Yunanistan tarihine şöyle bir bakmak gerekiyor. “Parasal birlik” ülkelerinin birliğe dâhil oldukları için ulusal döviz kuru ve para politikalarını uygulayamıyor olmaları, sorunlarından kendi başlarına kurtulamamalarının en önemli nedenlerinden biri. Bir diğeri ise, maliye politikalarının tekleştirilmesi ve mali birlik veya transfer birliğiyle güçlendirilmiş “tam ekonomik bütünleşmeye” ulaşılamamış olması. İktisatçıların birleşmeden önce yaptığı “tek para” için henüz erken uyarısı ve Euro’ya olan sadakatin, ilk ciddi ekonomik gerilemede sınanacağı öngörüsü2, sorunu ve çözümü birliği oluşturan sistemin temellerinde aramayı gerektiriyor. İktisatçıların ve politikacıların yapmaya çalıştığı tam da bu. Ancak öneriler farklı farklı: Yunanistan’ı Euro bölgesinden çıkarmayı teklif edenler de var, Yunanistan’ın iflasının Euro’nun sonunu getireceğini düşünenler de. Euro’yu hayatta tutmak için sistemde köklü yenilikler yapılması önerileri tartışılıyor. Sonuç ne olacak bekleyip göreceğiz ancak, krizin Yunanistan’ı çoktan aştığı bir gerçek.

Yunanistan’ın Avrupa Birliği’yle ilişkilerine bakmak, bugün neden krizin odağı haline geldiğini daha anlaşılır kılıyor. Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ne üyelik süreci de kabulü de olaylıydı. 1981’de birliğe kabul edildiğinde ekonomik yeterliliği üzerine tartışmalar sürüyordu, ancak Yunanistan’ın birliğe kabulü siyasi bir karardı ve her iki taraf için de önemliydi. Yunanistan için AB üyeliği, siyasi istikrarın teminatı olacak, ülkenin sosyoekonomik kalkınması açısından önemli bir dış destek görevi görecek ve Türkiye’ye karşı Yunanistan’ı güçlendirecekti. AB tarafı için ise Yunanistan’ın üyeliği, getireceği siyasi ve ekonomik yüklere karşı AB etki alanının Güneydoğu Avrupa’ya uzanmasını sağlayacak ve o dönem var olan Doğu Bloğu’na karşı Batı İttifakı’nı daha da güçlendirecekti. Bu nedenle Yunanistan’ın o dönemki çeşitli ekonomik ve siyasi sorunları göz ardı edildi.3 Yunanistan’ın AB fonlarından en çok faydalanan ülke olması, bunun yanında 2001 yılında ekonomik yeterlilik seviyesi göz ardı edilerek Euro Alanı’na dâhil edilmesi, ülkeyi AB içinde sürekli gündemde tuttu. Bu bağlamda, AB üyelerinin Yunanistan’dan karşılamasını bekledikleri birçok beklentileri oldu. Üstelik Ekonomik ve Parasal Birliğe katılmasıyla birçok sorumluluğu üstlenmesi gerekiyordu. Örneğin; Maastrich ölçütlerine göre bir ülkenin bütçe açığı gayri safi milli hâsılasının (GSMH) yüzde üçünü geçmemelidir.4 Euro Bölgesi’ne girerken aldığı risklere bakarak, Yunanistan’ın beklentilerinin ne kadar büyük olduğunu tahmin etmek zor değil, çünkü 01.01.2001 itibariyle, Maastricht ölçütlerini yerine getirdiği gerekçesiyle bölgeye katılan Yunanistan, aslında bunu 1997­2003 dönemi makroekonomik verilerini olduğundan faklı (çok daha iyi) beyan etmiş olmasına borçluydu. Bu gerçek 2004’te ortaya çıktıktan sonra düzeltilen verilere göre, Yunanistan’ın gerçek kamu açıklarının ve brüt kamu borçlarının GSMH’ye oranının Maastricht ölçülerini fazlasıyla aştığı anlaşıldı.5 Yunanistan büyük bir kumar oynamıştı, fakat beklentileri de büyüktü. Ülkenin bugün yaşadığı

13


sıkıntıları oynanan kumarın bedeli olarak yorumlamak mümkün belki, ancak yapılan yanlış sadece bundan ibaret de değildi. Bugün pek çok kişi, hatta Başbakan George Papandreu bile, Yunanistan’ın büyük bütçe açıkları, cari hesap açıkları ve dolayısıyla hızla artan kamu kesimi borçlarının ardında, ülkede yolsuzluk, rüşvet ve partizanca uygulamalar gibi başlıca yöntemler nedeniyle büyük miktarda para heba edilmiş olmasının ve ülke insanlarının, kendi tasarruflarının elverdiğinden çok daha yüksek bir hayat standardında yaşayabilmek için genelde borçlanmayı tercih etmelerinin bulunduğunu düşünüyor.6

14

Borçları boyunu aşınca, Yunanistan çareyi IMF ve AB’den yardım istemekte buldu. İstenen yardım büyüktü, getirdiği hükümlülüklerin de büyük olması sürpriz değildi. Bugün gelinen noktada bütün dünya rakamlardan, Yunan hükümeti ise kemer sıkma önlemlerinden bahsederken, halk yakınıyor: “İlaçlar hastayı öldürüyor.”7 AB’nin olmazsa olmaz dediği, Yunan hükümetinin ise son çare olarak gördüğü bu önlemlere halk neden bu kadar tepkili? Sebep açık: kemer sıkmak demek; vergileri arttırırken kamu çalışanlarının maaşlarını azaltmak, hatta onları işten çıkarmak, sosyal güvenlik hizmetlerini azaltmak, özelleştirmeleri arttırmak, yani krizin faturasını halkın ödemesini istemek demek. Krizin halk sağlığına etkisi, belki de en az konuşulan konu, fakat tehlikeli boyutlara ulaşmış durumda. Tıp dergisi Lancet’te yapılan bir araştırmaya göre, Yunan Sağlık Bakanlığı, bu yılın ilk altı ayındaki intihar vakalarının geçen yılın aynı dönemine oranla %40 arttığını bildirdi. Araştırmada ayrıca kriz başladığından beri eroin kullanımının arttığı ve pek çok bağımlının eroin alabilmek için seks işçiliğine yöneldiği belirtildi. Bu yüzden de HIV vakalarında bu yıl %50’den fazla artış olması ve hasta sayısının 900’ü

aşması bekleniyor. Toplumda sağlık sorunları artarken tedavi olabilen hasta sayısı azalıyor, çünkü ailelerin bütçeleri ile birlikte sağlık hizmetlerinin bütçesi de daralmış durumda.8 2010’da ilk yardım paketi alındı, ancak Yunanistan’ı kurtarmaya yetmedi. 2011 paketi ise çok konuşuldu, çok tartışıldı. Son olarak 26 Ekim’de Brüksel’de düzenlenen ve on saatten fazla süren liderler zirvesinden beklenen karar geldi. Sabaha karşı 4’te düzenlenen basın toplantısında konuşan Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Yunanistan’ın borçlarının yarısının silineceğini duyurdu. Papandreu “Yunanistan için yeni bir çağ başlamıştır, yalnızca Yunanistan için değil; Avrupa için de.” diye konuştu.9 “Yeni bir çağ” umudu AB liderlerine derin bir soluk aldırmıştı ancak Yunanistan sürprizlerle dolu. Aldığı yeni kararla yine Avrupa’yı sarstı ve uzun ve çetin tartışmalar sonunda Yunan borçlarını silmeyi kabul etmiş liderleri sinirlendirdi: Papandreu, bu yeni yardım kararını hem güvenoyu hem de halkoyuna sunacağını açıkladı. Bütün dünyayı şaşırtan kararı, sorumsuz ve küstahça bulanlar oldu. Sebebi ister erken seçim korkusu, ister yeni yardımın gerektirdiği kemer sıkma önlemlerinin sorumluluğunu tek başına omuzlamaktan kaçmak olsun, Papandreu ciddi bir kumar oynadı. Halkın önlemlere verdiği tepkiler ve Avrupa Birliği’ne bakışı göz önünde bulundurulduğunda, referandum sonucunun olumsuz olması muhtemel. Böyle bir sonuç, zaten tartışılmakta olan Yunanistan’ın Euro Bölgesi’ndeki yerini geri dönülmez bir şekilde etkileyebilir, dahası Euro bölgesinde yeni ve daha derin krizlere yol açarak zor günler geçiren Euro’nun hayatını riske atabilir. Şimdi Yunan halkı sahnede ve bütün Avrupa merakla Yunanistan’ın yeni adımını bekliyor.

R e f e r a ns l a r 1) “Venizelos: Bizi günah keçisi yapmayın” (19 Eylül 2011),http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2011/09/110919_greece_minister.shtml, (Erişim Tarihi: 28 Ekim 2011) 2) Aykut Kibritçioğlu, “Avro Bölgesi Ülkelerindeki Güncel ‘Borç Krizi’ ”, İktisat ve Toplum, sayı 10, 2011, s.35 3)Damla Cihangir, “Yunanistan­AB İlişkileri: Yunanistan Avrupa Birliği’nin ‘şımarık çocuğu’ olmaya devam mı ediyor?”, (Nisan 2010), http://www.ikv.org.tr/images/upload/data/files/13­yunanistan_simarik_cocuk­damla_cihangir­nisan_2010.pdf, (Erişim Tarihi: 28 Ekim 2011) 4) gös.yer. 5) Aykut Kibritçioğlu, a.g.e., s.34 6)gös.yer 7) “Yunanistan ikinci grev dalgasına hazırlanıyor”, (20 Ekim 2011), http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2011/10/111020_greece_secondday.shtml#more­contextual­links, (Erişim Tarihi: 28 Ekim 2011) 8) “Yunanistan’da krizin faturası: İntihar, eroin, HIV”, (10 Ekim 2011), http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2011/10/111010_greece_health.shtml, (Erişim Tarihi: 28 Ekim 2011) 9) “Avrupa’dan borç krizine üç yanıt”, (27 Ekim 2011), http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2011/10/111027_euro_deal_update.shtml, (Erişim Tarihi: 28 Ekim 2011)


(ozge.boztas@yahoo.com)

Yukarıdaki cümleler, kendilerine Direnistanbul Koordinasyonu adını veren bir grup insanın, Kumkapı Yabancı “Misafirhanesi”nin durumunu protesto etmek için 2009 yılının Eylül ayında düzenlediği eylemde dağıtılan metinden. Misafirhane diye isimlendirildiğine bakmayın. Yasadışı olarak gelen göçmenlere reva görülen, insan hakları ihlallerinin kol gezdiği, hiçbir yasal dayanağı olmadan insan özgürlüklerinin kısıtlandığı bir mekân orası. 

Göç, her zaman suç; göçmenler, hep suçlu. İster Türkiye’ye gelsin ister Avrupa’ya gitmek istesinler. Yukarıdaki gibi küçük örneklerden bile görebiliyoruz bunu. Öyle görünüyor ki seyahat etme özgürlüğümüz var olsa da ikamet edeceğimiz yeri belirleme gücü ellerimizde değil, hâlâ. Çünkü sınırlar var. Çünkü içeride yıkılan sınırlar dışarıdakilerin üzerine eklenip, aşılmaz duvarlar yaratılıyor. Duvarları örenleri de sakın 3. dünya ülkesinden olduğu için diğerlerini hor gören insanlar sanmayın. Zira değil. Onları yönetenler; kendi ülkelerini, kendi birliklerini dünyanın geri kalanından soyutlamaya çalışanların ta kendisi. Schengen’i vatandaşlarının serbest dolaşım hakkına kavuşması için imzalayıp da sonradan yasadışı göçü önleme yolunda bir araca dönüştüren, üstelik bunu bile başaramayanlar da onlar. İşin özü Avrupa Birliği’nin en büyük avantajı olabilecek ve büyük ölçüde de olmuşken, bunu dezavantaja dönüştürenlerden bahsetmek mümkün. "Schengen Antlaşması birbirine saygılı olmayı bilen ülkelerden oluşmuş bir bölgede her Avrupa vatandaşına serbestçe dolaşma olanağı tanıyan büyük bir vizyon… Daha doğrusu öyleydi." 2

Schengen Antlaşması, 1985 yılında birliğin 5 üye ülkesi Fransa, Belçika, Almanya, Hollanda ve

Lüksemburg arasında, sınır kontrollerinin ortadan kaldırılıp serbest dolaşımın sağlanması için imzalanan antlaşmadır. AB vatandaşlığının temel fikirlerinden birini yerine getiren Schengen Antlaşması, sonraki yıllarda İtalya, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Avusturya, İsveç ve AB üyesi olmamasına rağmen İzlanda ve Norveç’in de katılımı ile oldukça geniş bir alanı kapsayan Schengen bölgesini oluşturmuştur. AB üyesi olmak doğrudan Schengen bölgesinde de yer almak anlamına gelmiyor. Bugün Schengen bölgesinde bulunmayan 5 AB üyesi ülke var. İrlanda ve İngiltere, kendi istekleri ile bölgeye dâhil olmazken; Bulgaristan, Romanya ve GKRY şartları henüz yerine getiremedikleri için bölgeye alınmadılar.

Kaldırılan iç sınırlarla beraber, birlik içindeki entegrasyonun güçlendirilmesinin yanı sıra, üye ülke vatandaşlarına koşulsuz, diğerlerine ise Schengen vizesi yoluyla seyahat özgürlüğü tanındı. Yine de zamanla gelişen 'Biz hoşgörülü, iyi bir milletiz; kötü olan ne varsa dışarıdan geliyor'3 anlayışı ile Schengen vizesi de biçim değiştirdi; ayrımcılığın, dışlamanın gizli kapaklı haline dönüştü. İçeridekilere sağlanan kolaylıklar dışarıdakilerin işini zorlaştırır oldu. Vize almak zorlaştı, Avrupa kendini adeta dünyanın geri kalanından, özellikle de üçüncü dünya ülkelerinden, soyutlamaya başladı. Seyahat etmek için vize almaya çalışanlara bile göçmen muamelesi yapıldı, vize verilmedi. Vize verme aşamasında bulunan personellerin çoğu da eğitimsiz olduğu için, yaptıklarının Avrupa turizmine zarar verdiğini anlayamadılar. Onlar gerçekten seyahat etme isteğinde olan insanları engelleyedursun, bir sürü göçmen, kaçak yolları kullanarak kolaylıkla Avrupa’ya girebildi. Hâlâ da girebiliyor. Özellikle

15


Kuzey Afrika’da başlayan iç savaşla birlikte ülkelerinden kaçmaya çalışan insanlar, sığınacak liman olarak Avrupa’yı tercih ediyorlar.

Haklılar ya da değiller; bu, Schengen Antlaşması’nın ulaştığı boyutu, yol açtığı zararları değerlendirmeye yetmez.

"Bugün bir Avrupa genci sırtına çantasını takıp amiyane tabirle Güney ülkeleri dâhil her ülkeye yapmak istediği geziyi 3-4 gün öncesinden planlayıp yola çıkabiliyor. Bu ne yazık ki, dünyanın dörtte üçünde olmayan bir özgürlük. Hele ki, Akdeniz; Cezayir gibi ülkeler için bir duvar haline gelmiş durumdadır. Öyle ki, Avrupa'ya kısa bir süreliğine turistik maksatla gelmek isteyenlere bile aynı gözle bakılıp [bakılıyor], hayat boyu burada kalmak istedikleri varsayılıp kasıtlı olarak vize zorlaştırmalarına tabi tutuluyor[lar]." 4

N e y a p m a lı ?

Harragas, derme çatma teknelerin içinde Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya göç etmeye çabalayan insanlara verilen genel isim. Vize almak bu kadar zorken, kaybedecek zamanları olmadığını düşünen insanlar onlar. Yalnızca fakir oldukları için göze almıyorlar suda boğulmayı, yollarda tükenmeyi. İfade özgürlükleri, güvenecekleri demokrasileri yokken ülkelerinde daha iyi bir yaşama ulaşabileceklerini, belki bunun onların da hakkı olduğuna inanıyorlar.

“Bir ülkeye girişi bu kadar zorlaştırırsanız insanlara kaçakçılara para vermek dışında bir yol bırakmazsınız.” diye bir tez ortaya atmış solcular, sağın “Göçmenler insan kaçakçılığı yapan mafyayı besliyor.” tezine karşılık olarak.5 Bence haklılar. Göçmenlerinki bir dram hem de olabildiğince ağır. İllegal olan onlar değil; onları bunu yapmaya zorlayanlar, yani yasalar. Onların istedikleri de yapılması gereken de ayrımcılığı, dışlamayı, hor görmeyi bir kenara bırakıp insanca çözümler bulmak. Hükümetler de yüzlerini halklarına dönüp tıpkı onların yaptığı gibi göçmenlere kucak açmalılar. Yıllarca sömürdükleri, varlarını yoklarını kendi amaçları için kullandıkları insanları yüz üstü bırakmak şu an için yapılması gereken en son şey.

16

R e f e r a ns l a r 1. Kumkapı işkencesini ziyaret ettik, Direnistanbul (26 Eylül 2009) http://direnistanbul.wordpress.com/2009/09/26/kumkapi­ iskencehanesini­ziyaret­ettik/ (Erişim Tarihi: 15 Ekim 2011) 2. Yorgo Kırbaki, Schengen vizesine lanet, 16 Ekim 2011, Hürriyet 3. Tanıl Bora ve Özgür Gökmen, Hoşgörüye Dayalı Ayrımcılık, Birikim Dergisi, Sayı 158, sf. 10­15 4. Avrupa Parlamentosu’nda ‘Kaçak Göç’ filmi, 17 Mayıs 2010, ABHaber, http://www.abhaber.com/ozelhaber.php?id=6312 (Erişim Tarihi: 15 Ekim 2011) 5. Selami İnce, İnsanlar Değil, Sınırlar Yasadışı, 27 Eylül 2009, BirGün Pazar


(ugurcemg@yahoo.com)

Almanya ile Türkiye arasında 30 Ekim 1961'de imzalanan İşgücü Göçü Antlaşması uyarınca ilk yıl Almanya'ya 7,116 Türk işçi çalışmak üzere gönderilmiştir.1 Bu antlaşmanın temel sebeplerinden biri Almanya'nın 2. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkarak genç nüfusunu büyük oranda kaybetmesi sebebiyle, toparlanmakta olan ekonomisinin ve gerçekleştirmek istediği sanayi hamlesinin, ucuz işgücü olarak gördüğü Türk ve diğer yabancı işçilere gereksinim duymasıydı. Türkiye'nin böyle bir antlaşmaya sıcak bakmasının temel sebebi ise o dönemki işsizlik oranının çok yüksek olmasıydı. 1961'de Almanya'ya gelmeye başlayan Türk işçilerinin zihinlerinde her zaman tek bir şey vardı: Bir gün tekrar Türkiye'ye geri dönmek. Bu beklenti tek taraflı değildi. Almanya da bu “misafir işçiler”den bir gün evlerine dönmelerini bekliyordu. Yıllar boyunca karşılıklı olarak süren bu ortak beklenti, iki tarafı da ciddi sorunlara sürükledi; elli yıldır çözülemeyen sorunlara. Üstelik duvarlar yıkılıp, sınırlar hızla kaybolurken... 

50 yıllık tarihin önemli dönüm noktalarına baktığımızda ilk olarak Alman fabrikalarının ucuz­kalifiye olmayan işgücüne ihtiyaç duyduğunu belirtebiliriz. Bunun sonucu olarak da Türkiye'den beklenen işgücü talebi de bu ihtiyaca paralel şekilde olmuştur. Genellikle Türkiye'nin kırsal kesimlerinden gelen işçilerin okuma­yazma oranı dahi çok düşüktür. Zaten Alman makamları da bu işçilerden fazla bir şey beklemeyip uyum, entegrasyon gibi konuları gündeme hiç getirmemişlerdir. Gelen işçilerden beklenen fabrikaların yakınında inşa edilen kendi “Türkheim”larında beraber yaşayıp zamanı geldiğinde ülkelerine geri dönmeleridir.( Türk işçiler saat 21.00'da bu yurtlarda olmak zorundaydılar.2) Aynı beklenti işçilerde de olmasına hatta bazılarının bavullarını hazır bir şekilde yataklarının altında yarın dönecekmiş gibi yıllarca tutmasına rağmen3, geri dönüş hep ertelenmiştir. İki tarafta da böyle ortak bir beklenti olması ayrıca Almanca öğrenme ve öğretmeyi de gereksiz kılmış ve entegrasyon, uyum namına bir şey yapılmasına olanak vermemiştir. 1973 yılı ise Türk işçiler için bir dönüm noktası olmuştur. Yaşanan petrol krizi, Alman ekonomisini etkilemiş; Türk işçiler bir yük olarak görülmeye başlanmıştır. Ardından Batı Almanya devleti dönemin Sosyal Demokrat Başbakanı Willy Brandt, 1973’ün başında yaptığı hükümet açıklamasında, “misafir işçiler” açısından dönüm noktası olacak bir siyasetin ipucunu vermiştir. Brandt’ın “Artık toplumumuzun kapasitesinin nerede dolduğunu çok dikkatlice düşünmemiz gerekiyor.” şeklindeki sözlerinden yaklaşık 10 ay sonra Almanya, işgücü alımını durdurmuştur. Ancak beklenilenin aksine bu durum Almanya'daki Türk sayısını arttırmıştır.4 Bunun yanısıra, 70’lerin başında oturma izinlerinin uzatılması ve aile birleşiminin kolaylaştırılmasıyla, Türkler artık Almanya’ya yerleşmeye başlamış; birçok işçi Türkiye'deki aile ve akrabalarını yanına aldırmış ve 70'lerin sonunda Almanya'daki Türk sayısı bir buçuk milyonu aşmıştır. 80'li yıllarda ise misafir işçilikten göçmen kavramına doğru geçiş yaşanmaya başlanmış ve entegrasyon ve uyum için çaba gösterme vakti gelmiş olmasına rağmen, Alman politikacılar, bu yönde isteksiz davranmışlardır. Hatta kimi zaman tam tersi yönde bazı önlemler alınmaya başlanmıştır. 1982 yılında Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi’nin lideri Helmut Kohl, başbakan olarak yaptığı ilk hükümet açıklamasında, hedeflerinden birinin ülkedeki yabancıların sayısını sınırlamak olduğunu söylemiştir: “Memleketlerine geri dönmek isteyen yabancıların dönüşlerinin kolaylaştırılması gerekiyor. Ama yabancıların da şuna karar vermesi gerekiyor: Memleketlerine dönmek mi yoksa burada kalıp uyum sağlamak mı istiyorlar?” Kohl'ün bu sözlerinden bir yıl sonra Geriye Dönüşü Teşvik Yasası çıkartılmış ama Türklerin çoğu geri dönmemiştir.5 90'lı yıllar boyunca Almanya'da 2 milyon Türk kökenli ve sayıları her geçen yıl artan diğer göçmen gruplar

17


yaşamasına rağmen Almanya'nın bir göç ülkesi olup olmadığı tartışılmıştır. 90'ların sonuna doğru ve 2000'li yıllarla birlikte göç politikası ciddi bir şekilde ele alınmaya başlamış olsa da göçmenlere yönelik bazı kısıtlayıcı yasalar da devam etmiştir. Bunlardan en önemlisi çifte vatandaşlığa izin verilmemesi, Almanca öğrenmenin zorunlu tutulması ve aile birleşimi ve Alman vatandaşlığına geçişin zorlaştırılmasıdır. Alman siyasetinde de Türk göçmenlerle ilgili bugüne kadar süregelen bir tartışma yaşanmıştır. Bir yanda Yeşillerin çok kültürlü toplum talebi ve herkes için oturma hakkı talebi varken, diğer yanda yabancı düşmanlığı retoriğini kullanan ve onların evlerine dönmesinin bir zorunluluk olduğunu düşünen Alfred Degger başkanlığında Hıristiyan Demokrat Parti vardır. Tabii siyasette yaşanan bu ciddi tartışmalar, halk nezdinde kendini hissettirmiş; Türklere karşı ciddi saldırılar meydana gelmiştir. Bunlardan en önemlisi ise 29 Mayıs 1993'te meydana gelen kundaklama ile beş Türk'ün yaşamını yitirdiği Solingen katliamıdır. G ö ç K a v r a m ı na Y a k l a ş ı m d a P a r a d i g m a D e ğ i ş i m i Türk işçilerin Almanya'ya göçünün 50.yılının kutlandığı şu günlerde, Almanya ve Türkiye'de göç ile ilgili yapılan tartışma ve yorumlar oldukça artmış durumdadır. Genel olarak baktığımızda medyada gördüğümüzden farklı bir bakış açısı olarak Türklerin Almanya'daki durumuyla ilgili Türk ve Alman makamlarının savundukları arasında ciddi bir fark yoktur. İki taraf da olaya, göç kavramına, aynı pencereden bakmaktadır. İki tarafın da savunduğu temel prensip “homojenlik”tir. İki taraf da kendi toplumlarının homojen yapısından kurtulup, halkların üzerinde kurdukları etkinin kaybolacağı korkusunu yaşamaktadır. Yani burada ölçüt olarak her iki devletin de homojenlik kavramını temel aldığını görürüz. Bir yanda Alman devleti, Türk toplumunu kendi Alman homojen yapısında tutmaya çalışırken, Türk devleti de Türk toplumunun kendi içinde tutturduğu homojenliği kaybetmesinden korkmaktadır. Bu ortak anlayış devam ettiği sürece, 50 yıldır süregelen sorunlara herhangi bir çözüm bulmak zor olacaktır.

18 Bunun nedeni, soruna yaklaşımda alınan normlardır. Sorunun ortasındaki insanlardan beklenen şey bellidir: Sınırları çizilmiş olan bir topluma ait olmaları. Başka bir deyişle ya Alman kültürüne ait olmaları ya da Türk. İşte tam bu noktada, onların üzerlerindeki baskıyı göstermek için elimizde iki somut örnek var. Bunlardan birincisi, Almanya'ya giden vatandaşlara “Alamancı” yaftasının yapıştırılmasıdır. Onlar Türkiye'deki toplumdan kopmuş ve bu toplumunun bir parçası olmamaktadırlar artık. Uymaları beklenen tek bir kalıp varken onlar bu kalıbın dışına çıkmışlardır. Onların bir kültürü yoktur. İkinci örnek ise Almanya­Türkiye maçında Mesut Özil'in tüm maç boyunca ıslıklanmasıdır. O da sınırın dışına çıkmış ve hatta arada da kalmayıp Almanya'yı tercih etmiştir. Geçen yüzyıla ait klasik göç kavramına göre bu insanlardan beklenen, bir kimliği diğerine tercih etmeleridir. Fakat onlar artık bu noktada değiller. Tam tersine, Fransızca'daki tabirle (“être assis sur deux chaises”) onlar artık iki sandalyeye birden oturmaktadırlar. Bu insanlar, sadece bir kimliğe sahip değiller. Onlar ne sadece Türk, ne de sadece Almanlar. Onlar bilakis bu iki zengin kimliğin birleşimi olmuşlardır. Bu tanımdır onları gerçekten kapsayan, anlatan. Bugüne kadar her iki devletin de yaklaşımı, entegrasyon gündemi etrafında dolaşıp durdu. Fakat günümüze baktığımızda karşımızda duran, “uluslaraşırı topluluk” olarak adlandırılan olgudur. Yani burada iki devlet tarafından elli yıldır devam eden göç olgusunda bir değişim söz konusudur. Göçmenler artık yerleşip, eskiden tasarlanan şekilde entegre olmak istemiyorlar. Onlar çeşitli kültür mekânları arasında gitgide daha karmaşık hayatlar sürüyorlar. Bu yaşam tarzı küreselleşmeyle birlikte daha evrilme sürecinde de olsa eski entegrasyon modeline karşıdır ve insanların, milli bir topluma entegre olmak yerine kültürel, zihinsel ve imgelemsel hayatlarını sınırlar ötesine taşıyarak yaşama isteğini gösterir.7 İşte tam bu nokta, klasik göç kavramıyla ulusaşırı göç­uluslararası topluluk kavramının ayrıldığı noktadır. Klasik göç olgusunun savunduğu kayıp kuşak, iki kültür arasında kalmış kuşak ya da


problematik olarak baktığı Almanya'daki Türklerin Türk televizyonlarını izleyip, Türkiye'den takım tutmaları yani kendilerini her iki topluma da ait hissetmeleri, sorunlu bir durumdur. Bu bakış açısı, çokuluslu, birden çok kimlikli, uluslarüstü bir kuşağın oluştuğundan habersiz ya da bu algıdan korkmakta olan yaklaşımın görüşüdür. Sınırların kaybolduğu, teknoloji ve iletişim çağının yaşandığı, adına küreselleşme dediğimiz şu noktada, insanlardan sadece bir kimliği tercih etmelerini beklemek büyük haksızlık olur. Sonuç olarak, gelinen bu nokta, klasik göç kavramının değişmeye başlayıp bunun yeni fırsatlar yaratacak olması, doksanların sonuyla yavaş yavaş hissedilen yeni bir kavramdır. Ancak bu durum 50 yıldır her iki tarafın da yaptığı yanlışları asla sümen altı edemez. Eğer iki taraftan da gerekli adımlar atılsaydı belki bugün değişen dünya ve göç olgusuyla Almanya'daki Türklerin durumu gelecek için de çok güzel bir örnek olabilirdi. Ama ne mutlu ki toplumlar devletlerden önce dünyanın ve olguların değiştiğini görerek yeni bir yola girmişlerdir.

19

R e f e r a ns l a r 1. Ayça Kılıçlı; Turkish Migrants in Germany, Prospects of Integration; Observatory of European Foreign Policy EUTR 16/2003 (Erişim Tarihi: 10.11.11); 2. Kerem Çalışkan, Başarısız Göç Öyküsü, Radikal, 21.09.11 (Erişim Tarihi: 31.10.11) 3. Matthias Bartsch, Andrea Brandt and Daniel Steinvorth; Turkish Immigration to Germany, A Sorry History of Self­Deception and Wasted Opportunities; 09/07/2010; www.spiegel.de (Erişim Tarihi: 01.11.11) 4. Haber: Jülide Danışman / Berlin, Editör: Başak Özay; Göçün 50. Yılı Misafir işçilikten göçmenliğe; 24.10.2011; www.dw­world.de (Erişim Tarihi: 01.11.11) 5. a.g.e 6. Çokkültürcülül Bağlamında Türkiye'den Batı Avrupa Ülkelerine Göç; C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi Mayıs 2002 Cilt: 26 No: 1 45­60 7. Prof. Kevin Robins, Türkiye Avrupa Kültürel İlişkileri Uluslararası Forumu 2005, s. 194­198


(basak.ozcan@yahoo.com)

Ağustos ayında İngiltere'yi mağaza vitrinleri kıran, yağma yapan gençlerin görüntüleriyle manşetlere taşıyan olaylar bir polis memurunun Londra'nın kuzeyindeki Tottenham semtinde 29 yaşında siyah bir genci öldürmesini protesto eyleminin kontrolden çıkmasıyla başlamıştı. Mahalledeki polis araçlarının ateşe verilmesiyle başlayan olaylar önce tüm Londra’ya sonra diğer kentlere sıçradı. Ağustos ayında gerçekleşen gösterilerde çok sayıda mağaza, banka, yerleşim yeri ve araç yağmalandı, yakıldı. 

20

Olaylar 1985 yılında Tottenham’da polis baskınında bir kadının hayatını kaybetmesiyle patlak veren protestoları andırıyor. Bazı uzmanlar olayları ekonomik belirsizlikten kaynaklanan gerginliğin bir yansıması olarak değerlendiriyor. Tottenham ve olayların sıçradığı diğer mahalleler, Londra'nın en yoksul bölgelerinden. İşsizlik ve yoksulluğun da had safhada olduğu bu mahalleler, Cameron hükümetinin kemer sıkma önlemlerinin etkisinin en çok hissedildiği yerlerden.1 İngiltere, son bir yıl içinde 1980’lerin Thatcher hükümetlerinden bu yana görülmemiş hızlı bir yoksullaşma yaşadı. Bazı kaynaklara göre Avrupa’da zengin ve yoksul arasındaki farkın en belirgin olduğu ülke, İngiltere. Olayların patlak verdiği kenar mahallelerin etnik kökenli popülasyonu ve bu mahallelerdeki polis baskısı da önemli etkenlerden. Pek çok köşe yazarına göre eylemcilerin gerçekten kaybedecekleri bir şey kalmadığı için şiddetin ve yağmanın dozu arttı.2 Cameron

hükümetinin

ekonomik

önlemler

kapsamında büyük kesintilere gitmesinin, ülkede zengin ile fakir arasındaki uçurumu giderek büyüteceği ifade ediliyor. Muhafazakârların isyanların maddi kesintilerle doğrudan ilişkilendirilemeyeceği yönündeki görüşlerinde elbette haklılık payı var. Kanadalı yazar ve sosyal aktivist Naomi Klein, isyanların kesintilerin kendisiyle değil; kesintilerin temsil ettiği şeyle alakalı olduğunu savunuyor: “sosyal hayattan tamamen dışlanmak.” Yetkililer tarafından kemer sıkma politikalarından önce sarf edilen sendikal koruma altında istihdam, iyi ve karşılanabilir bir eğitim gibi sayılı vaatlerden de ümidi kesen bu gençler, kendilerini kapana kısılmış hissediyor. Örneğin; yoksul gençlerin sosyalleşmelerine, çeşitli faaliyetlerde bulunmalarına ve böylece varoluşlarını biraz da anlamlı hale getirebilmelerine vesile olan ‘gençlik merkezleri’, bütçe kesintilerinden olumsuz etkilenen pek çok kurumdan biri. Yılbaşından beri varoş mahallelerinden Haringey’deki 13 gençlik merkezinden sekizi kapatıldı. Ayrıca Cameron hükümeti tarafından üniversite ücretlerine getirilen yüksek zamlar da bu gençlerin eğitim ve istihdamla ilgili hayal kur­ malarını bile imkânsızlaştıran etkenlerden.3 İngiltere’de yüzde 8’lerdeki işsizlik oranı 16­24 yaş arası gençlerde yüzde yirmileri geçiyor. İngiltere’nin fakir mahallelerindeki birçok genç gelecekten umutlarını kesmiş durumda. Buralarda açılan her iş için ortalama 54 kişinin başvuruda bulunduğu belirtiliyor. Yağmacılardan biri “Bunu aileme bakabilmek için yaptım. Oğlum ve benim için birkaç giysi ve eşofman aldım. Oğluma içinde havlusu ve pudrası da olan


komple çocuk bakım setini aldım.” diyor. Bir diğeri ise özellikle iş başvurularında yaşadığı dışlamaya dikkat çekerek “Her dışarı çıkışımda elimden geldiği kadar şık giyinmeye çalışıyorum. Çok beğendiğim bir spor ayakkabı için anneme yalvardığımı bilirim. CV’mi alıp kapı kapı gezdiğimde ve nazikçe konuştuğumda bile beni görmezlikten geliyorlar. Onlar böyle yapınca, ben de farklı davranıyorum.”diyor.4 Ayaklanmaları London Review of Books'a yorumlayan Sloven sosyolog ve filozof Slavoj Zizek, ayaklanmaları her ne kadar Mark Duggan’ın vurulması tetiklemiş olsa da olayların arkasında çok daha derin bir hoşnutsuzluğun yatığını belirtiyor. Fakat Zizek'e göre İngiltere'deki isyanlar devrimci ve yenilikçi bir öznenin doğuşu anlamına gelmiyor. 2005 yılında Paris banliyölerinde başlayan şiddet olayları gibi Londralı isyancıların da eylemlerinin altında yatan, kitlelere ulaştırmak istedikleri bir mesaj yok. Bu nedenle isyancılar; Hegel'in ‘gürültücü kalabalık’ olarak tabir ettiği, yani toplumsal alandan dışlanıp, hoşnutsuzluklarını ifade etmek için yıkıcı şiddete başvuran ve Hegel’in ‘soyut olumsuzluk’ diye tanımladığı kavrama daha yakınlar. Zizek'e göre 90’ların başıyla yıkılan komünist rejimlerle ideolojiler devrinin bittiği ve artık rasyonel, pragmatik politikaların geçerli olduğu post­ideolojik bir dönemde yaşadığımız şeklindeki fikir, son isyanlarda yaşanan şiddet olaylarıyla bağdaşıyor. Yaşananları elbette hiçbir şey talep etmeyen şiddet eylemleri olarak okumak haksızlık olabilir. Asıl can alıcı nokta, isyancıların hiçbir programının olmaması. Bu durumda sisteme başkaldırı kendisini gerçekçi bir alternatif hatta bir ütopik proje olarak dahi ifade edemiyor, yalnızca anlamsız ve şiddetle harmanlanmış bir tepkinin şeklini alabiliyor. Böyle bir toplumda protestonun alabileceği tek şekil ‘içeriksiz şiddet’ olarak gösteriliyor. Zizek bu noktada “Yoksul, etnik olarak karışık, polis tarafından olağan şüpheli olarak görülen ve taciz edilen, sadece işsiz değil çoğunlukla vasıfsızlığından ötürü iş verilemeyecek durumda olan, gelecek için

umutsuz bir genç adam olmanın ne demek olduğunu hayal edebilir miydik?” sorusunu yöneltiyor. Bir protestocunun, asgari düzeye indirilmiş sosyal hareketliliğine, geleceğe dair artan karamsarlığına ve güvensizliğine bakarak yağmaların neden yapıldığını anlamak mümkün. Türk basınında ve kamuoyunda övgüyle bahsedilen ve ellerinde sopalarla iş yerlerini yağmalara karşı koruyan Türk kökenli dükkân sahiplerini, mülklerini şiddet içeren, düzen karşıtı bir protestoya karşı koruyan küçük burjuvalar olarak görmenin doğruluğu sorgulanmalı. Bu noktada duruma tarafsız bakabilmek önem taşıyor. Buradaki sorun ve çatışma, biri sistem içerisinde tutunmayı bir nebze de olsa başarmış, diğeri bunu denemek için bile fazlasıyla ümitsiz olan, olanakları ve sosyal konumları kısıtlı iki grup arasındadır. İsyancıların ürettiği şiddet neredeyse yalnızca kendilerine yönelik olarak ortaya çıkıyor. Olaylardaki en önemli noktalardan biri, yakılan araçların ve yağmalanan mağazaların zenginlerin değil; yoksulların yerleşim mahallelerinden olması. İngiltere'deki yağmalarda sisteme ve hükümete somut bir eleştiri getirmek, sosyal adaletsizliğe vurgu yaparak muhalefet etmekten çok, tüketmeye güdülenen günümüz toplumunda, Polonyalı sosyolog ve filozof Zygmunt Bauman'ın tabir ettiği şekilde 'yetersiz tüketiciler'in bu alışveriş tutkusunu şiddete dönüştürerek tatmin ettiğini görüyoruz. Bu noktada isyancılar, hem tüketim düzeninin düşmanları hem de tüketim çılgınlığının kurban­ ları olarak öne çıkıyor. İsyancıların tüketim eylemini gerçekleştirmesine engel olan tüketim ideolojisine yine tüketerek tepki koyduğu olay­ lar bu haliyle içerdiği şid­ detten çok, öfke ve umutsuzluk etrafında şekil­ lenerek daha acıklı bir tabloyu önümüze koyuyor.5 Olayların organizasyonunda sosyal iletişim araçlarının rolü de önemli. Polis, bugünlerde isyanın ve yağmaların sosyal medya üzerinden ne şekilde organize edildiğini gözden geçiriyor. Başbakan David Cameron, çok sert önlemlerin alınacağını açıkladığı iki gün önceki konuşmasında doğrudan sosyal medyayı suçluyordu: “Özgür bilgi akışı, doğru amaçlar için

21


kullanılabilir ama aksi de mümkün.” Cameron, aynı bilgi akışı sistemi için birkaç ay evvel, Arap Baharı'nın coşkulu günlerine Kuveyt’te yaptığı bir konuşmada “Sosyal medya, yolsuzluğa yeter diyen genç kuşağındır. Kendisine verilenle yetinmek istemeyenlere, ikinci şıkkı çıkar yol görmeyenlere aittir.” demişti. Cameron'ın “İfade özgürlüğü ve internet, Tahrir Meydanı’nda en az Trafalgar Meydanı’nda olduğu kadar saygı görmelidir.” görüşü ise İngiltere'yi sarsan isyan dalgasından sonra bir ironiye dönüşmüş durumda. Başbakan Cameron, artık duymaktan yorulduğumuz muhafazakâr söylemi

yenileyip, olanları bir grup kötü yetişmiş gencin isyanı olarak tanımlıyor.6 Martin Luther King, Detroit'te başlayan 1967 isyanları sonunda sesi duyulmayanların artık seslerinin duyulduğunu söylemişti. Fakat Ağustos ayında sokaklara dökülenlerin asıl derdi, hâlâ duyulmuş durumda değil. Zaten toplum tarafından dışlanmış bu grupları, bir grup cahil ve barbar yağmacı olarak tanımlayıp kenara itmek sorunu çözmek yerine halının altına süpürecek ve kendilerini mağdur olarak gören kitleyi daha da marjinalize edecektir.

22

R e f e r a ns l a r 1) "Ingiltere'de yagma ve kundaklama Londra dısına tastı", http://www.t24.com.tr/ingilterede­yagma­ve­kundaklama­ londra­disina­tasti/haber/161262.aspx,(1 Kasım 2011) 2) Naomi Klein, "Looing with lights off", http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2011/aug/17/looing­with­lights­off , (28 Ekim 2011) 3) "İngiltere'de yağmalamaların nedenleri", http://tr.euronews.net/2011/08/12/ingiltere­de­yagmalamalarin­nedenleri/, (30 Ekim 2011) 4) "Yoksuluk ve hor görülme İngiltere'de isyanları ateşledi", http://tr.euronews.net/2011/08/09/yoksulluk­ve­hor­gorulme­ ingiltere­de­isyanlari­atesledi/ , (2 Kasım 2011) 5) Zizek, Slavoj; "Shoplifters of the world unite", http://www.lrb.co.uk/2011/08/19/slavoj­zizek/shoplifters­of­the­world­ unite , (4 Kasım 2011) 6) Yadırgı, Kahraman; "Bir maniniz yoksa sokağa çıkacağız", http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1060073&Date=30.10.2011&CategoryID=42 , ( 2 Kasım 2011)


(esra.sergi@gmail.com)  2011’in sonlarına gelirken dünya basınında yavaş yavaş yerini alan bir konu var: 2012 Amerikan Başkanlık Seçimleri. Her ne kadar tartışmak için erken olduğunu düşünenler olsa da, etkilerinin çoktan medyaya yansıdığını söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Bu sebepten ötürü yazıma seçimleri etkileyeceğine inandığım konuları analiz ederek başlamak istiyorum.

W a l l S t r e e t İ s y a nı Günümüzden geçmişe doğru sırasıyla gidersek, Wall Street işgali tartışılması gereken ilk konu. 17 Eylül’de “Wall Street’i işgal edelim” sloganıyla başlayan eylemler aşama aşama bütün Amerika’ya yayılıyor. Doğu’sundan Batı’sına, Kuzey’inden Güney’ine bütün Amerikan şehirlerinde çoktan etkisini göstermeye başladı. Yaptıkları eylemi farklı renkten, cinsiyetten ve politik görüşten olan insanların lidersiz direniş hareketi olarak nitelendiren bu grup, haftalardır kapitalizme karşı gösteriler yapıyor.1 Toplumun yüzde 99’unu temsil ettiklerini düşünüyorlar ve dünyayı sömüren yüzde 1’e karşı artık boyun eğmeyeceklerini dile getiriyorlar.2 Bu noktada daha iyi bir toplum için politikacılara ihtiyaçlarının olmadığını söylemeleri işe ilginç bir boyut katıyor. 15 Ekim’de yapılan gösterilerle hareketi resmi bir platforma taşıdığını düşünen bu grup, mevcut finansal sistemdeki yanlış ve taraflı işleyişe karşı çıkıyor. Peki, bu noktada seçimlere bir sene kalmışken Amerika kimi başkanlığa taşımayı düşünüyor? Eylemleri yapan grup aslında Obama’ya seçim zaferini getiren grup olarak düşünülüyor. Umut sloganları ile başa gelen Obama’nın destekçileri ise bu eylemi yapan siyahîler, işsizler, aldığı ücret ile yetinemeyenler; yani bir anlamda Amerika’da yaşayan insanların birçoğundan bahsediyoruz. İktidara geldiğinde büyük bir sevinçle karşılanan Obama; bugün dünyada birçok yer ile birlikte Amerika’da patlak veren ekonomik kriz ile karşı karşıya. Bu durumu çözmek için karşı olduğu finans sektörüyle iş birliği yaptı. Bankacılık ve mali sistemde yapacağı değişiklikleri Cumhuriyetçi kongre engelledi. Obama eylemcileri anladığını belirtiyor, ancak seçimlere bir yıl kala bu eylemler, kendi başarısızlığını da gözler önüne seriyor. Öbür taraftan, eylemcilere fikirsel olarak fazlaca yaklaşmanın kendi ılımlı seçmenlerini ve taraftarlarını endişelendirip endileşelendirmeyeceği de merak konusu. Bu sebepten, önümüzdeki günlerde Obama’nın bu konudaki atacağı adımlar da büyük bir önem taşıyor. B i n L a d i n’ i n Y a k a l a nı ş ı Ve A f g a ni s t a n Ç ı k m a z ı ABD’nin uzun süren arayışlarından sonra, sonunda ölü ele geçirilen Bin Ladin’in seçimler üzerinde yaratacağı etki Cumhuriyetçiler’in henüz yarış başlamadan aldığı bir darbe olarak nitelendiriliyor. El Kaide ve onun gibi olan diğer örgütler için büyük bir anlam ifade eden Bin Ladin’in öldürülmesinin insanlara büyük şok yaşattığı su götürmez bir gerçek, ancak ortadan kalkmasına sebep olacak nitelikte bir gelişme olarak nitelendirmek çok da sağlıklı değil. Örgütün bölgesel yapılanmalarla ve başka liderlerle karşımıza çıkması olası. Ayrıca şunu da belitmekte yarar var: örgütün moral ve motivasyonunun tekrar sağlanması için şiddete başvurması büyük bir olasılık. Obama’nın şimdiye kadarki politikalarında ciddi bir başarı gösterememiş olması özellikle ülke ekonomisinin kötüye gitmesi, kendisinin ‘Evet, yapabiliriz’ sloganıyla yükselen popülaritesini halk nezdinde yüzde 46’ya kadar düşürmüştü.3 Bin Ladin operasyonuyla beraber, kaybettiği bu desteği tekrar aldığı düşünülen Obama’nın popülaritesi yüzde 57’ye kadar çıktı.4 Washington'da bulunan Pew Araştırma Merkezi tarafından yapılan ankete göre, Amerikalı gazilerin yüzde 60'ı, Batı'nın dış ilişkiler yerine iç meselelerine odaklanması gerektiğini düşünüyor. Ankete katılan yaklaşık dört bin gazinin yüzde 33'ü de Afganistan ve Irak'ta savaşmaya değmediğini söyledi.5 Peki bu, Obama’nın Afganistan politikalarının 2012 seçimlerine balta vuracağı anlamına gelir mi? Obama Afganistan’da büyük ölçüde

23


amaçlarına ulaştıklarını ve bu yılın sonuna kadar 10.000 bölüğün geri çekileceğini belirtmişti.6 Halk nezdindeki başkan imajına zarar getirmiş olsa da, Bin Ladin’in yakalanma haberini kendi verdi, İkiz Kuleler’in enkazında çalışma yapan itfaiyecilerle yemek yedi ve burada bulunan Amerikan askerleri ile birlikte görüntü verdi. Bu noktada yapılan yorumlar hayli ilginç: Askerlerle birlikte görüntü veren Obama, ABD Başkanı olarak zafer kazanmış olan bir “Başkumandan” pozisyonuna vurgu yapmış oldu. Obama’nın bu başarıyı kullanma eğilimi devam edecek gibi gözüküyor. Operasyonun detayları yavaş yavaş basına yansıyor. Her ayrıntıda önemli bir dönüm noktasının kritik kareleri göze çarpıyor. Bu noktada şunu söylemek doğru olur: Bin Ladin’in ölü olarak ele geçirilmesi, hatta operasyonun ABD’nin Afganistan cephesine yakın bir yerde gerçekleşmesi, Obama’nın başarısını doğruluyor. Ayrıca böyle bir başarı kazandığı için, Afganistan’daki durum her ne olursa olsun Amerikan halk nezdinde, El Kaide’nin liderini yakaladığı gerekçesiyle başarılı olarak görülecektir. Bush’un 2004 Başkanlık Seçimleri öncesinde yaptığı konuşmayı hatırlarsak, kendisini Irak Savaşı’nda başarılıymış gibi gösteren bu konuşmanın, 2004 seçimlerinde Bush cephesine ne kadar olumlu yansıdığını görmüştük.7 Obama da tıpkı Bush gibi, kazandığı bu avantajı hem iç hem de dış politikada her yönüyle kullanmak isteyecektir. Açıklama ile birlikte hemen görüntülerin verilmemesi, Obama’nın bu başarı ile daha uzun süre gündemde kalma isteğinden kaynaklanmaktadır. Ekonomi ve diğer sorunların çözümünün, Obama’nın yükselen imajına katkı sağlayacağından şüphe yok ve bunun seçimlere yansıması kaçınılmaz. Ancak seçimlere bir sene varken Obama’nın seçimleri garantilediğini söylemek çok da doğru olmaz.

24

Obama seçildiği günden beri kendisine olan desteği yavaş yavaş kaybediyor. Obama’dan önceki Amerikan başkanları ile karşılaştırıldığında destek oranı, yüzde 51 civarında seyrediyor ki bu, ortalamanın altında. Daha öncede belirttiğim gibi Usame Bin Ladin’in öldürülmesi ile kendisine olan destek bir gecede yüzde 11 kadar yükseldi.8 Ancak şunu da unutmamak gerekir, bu yükseliş ne kadar sürecek belli değil. Daha önce, Körfez Savaşı’nın ardından George W.H.Bush’a destek % 90’a kadar çıkmıştı. Ancak Baba Bush, 1992 seçimlerinde neredeyse hiç kimsenin kazanacağına inanmadığı Bill Clinton’ın başkan seçilmesine engel olamadı.9 Kendisine seçim zaferi getiren seçmenlerin de desteğini yavaş yavaş kaybeden Obama, her ne kadar sağlık sigortası, vergi reformu ve her kesim için iş olanaklarının geliştirilmesini planlasa da seçmenlerini hayal kırıklığına uğrattı. Başkanlık döneminin ilk büyük kazanımı olacağı düşünülen sağlık politikası reformu, Kongre’de Cumhuriyetçiler’in engeliyle karşılaştı. Obama’nın liderliğindeki demokratların bu muhalefet karşısındaki duruşu ise beklemedik derecede zayıf ve etkisizdi. Uzun pazarlıklar sonunda üzerinde anlaşılan yeni sağlık sigortası düzenlemeleri, içi boşaltılmış orijinal amaçlarından uzak bir uzlaşı metninden öteye gidemedi. Ekonomideki düzelme, Amerikan halkının beklentilerine göre yavaş ve dengesiz görünmekte. Finans sektörü yavaşça toplandığı halde, genel işsizlik oranı yüzde 9 civarında seyretmeye devam ediyor. Amerika’da yaşanan ekonomik kriz piyasayı etkiledi ve sonuç olarak bu dönemde işsiz kalanların büyük bir kısmı aynı koşullarda iş bulmakta zorlanıyor. Kısaca, önümümüzdeki seçimlerde sonucu belirleyecek en önemli etkenlerden biri ekonomi olacak gibi gözüküyor. P a r t i İç i Ç e k i ş m e l e r Obama ve ekibinin yaptıklarını bir kenara bırakırsak, üzerinde durulması gereken diğer konu, parti içi seçimleridir. Alaska eyaleti eski valisi Sarah Palin geçenlerde, Demokratların tek adayı ve şu anki devlet başkanı olan Obama’nın 2012 seçimlerini kazanacağını düşünmesi sebebiyle başkanlık seçim yarışına başlamadan çekildiğini açıkladı.10 New Jersey valisi olan Chris Christie’nin Cumhuriyetçilerin parti içi seçimlerine katılmaktan vazgeçmesi son dönemde parti içinde hareketlenme yaratırken Massachusetts eyaletinin eski valisi Mitt Romney ve Texas eyaletinin valisi Rice Perry’nin adaylığı son dönemde yapılan anketlere göre önde gidiyor.11 Şöyle denebilir ki Chris Christie’nin ve Sarah Palin’in adaylıktan çekilmesi Mitt Romney'in konumunun güçlenmesine yardımcı, Çay Partisi’nin dağılmasına da engel oldu. Birkaç hafta önde gittikten sonra Rick Perry’nin popülaritesi azaldı ve Cumhuriyeçiler desteklerini Mitt Romney’e kaydırdı. Bunun örneklerini son dönemdeki kamuoyu yoklamalarında bulabiliriz.12 Romney’nin bu şekilde hem bulunduğu konumu güçlendirdiği hem de Barrack Obama’ya karşı olan şansını arttırdığına inanılıyor. Cumhuriyetçiler şu noktada Demokratların tek adayı olan Obama’ya karşı en iyi adayın Mitt Romney olduğunu düşünüyorlar.


Her iki partinin kongredeki temsilcileri ülke bütçesini denkleştirmek için Amerika’nın dış yardımlarını azaltmasına ilişkin yasa tasarısını onayladılar. Karara göre, Birleşik Devletler’in Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası kuruluşlara yaptığı yardımlar ya da ödeneklerin miktarı azaltılacak. İzlenilmesi planlanan bu politikanın sonucu ise merak konusu. Uzun yıllardır çeşitli ülkelere ve uluslararası kuruluşlara finansal anlamda yardım eden Amerika’nın uluslararası alandaki gücünün, etkinliğinin ve yönlendirmesinin zayıflayacağına yönelik düşünceler var. Yardımların kesintisinden başka bir çözüm yöntemi ise çok mümkün gözükmüyor. İkinci kez yarışan ABD Başkanları’nın seçimlerdeki şansı genelde yüksek olarak görülür ancak gerçekte performanslarını, başarıları ve karşısındaki rakipleri belirler. Ekonomik sorunlar nedeniyle bir türlü seçmenlere tam olarak güven veremeyen Obama’nın karşısına çıkacak olan Cumhuriyetçi parti adayının güçlü olması durumunda, seçim sonucu beklenilenin tam tersi çıkabilir. Ancak şunu belirtmekte yarar var: Mitt Romney’nin Massachusetts Valisi iken Obama’nın sağlık reformu gibi bir reformu hayata geçirmiş olması seçimlerde açık ara önde olacağını garanti etmiyor. Her ne kadar parti içindeki seçimlerde öne çıksa da Romney'nin Cumhuriyetçi Parti'den aday gösterilip gösterilmeyeceğini zaman gösterecek. 2012 Başkanlık Seçimleri’nde dikkat edilmesi gereken nokta şu: Cumhuriyetçi Parti adayları arasında çok sayıda eski vali var. Massachusetts Eski Valisi Mitt Romney, Arkansas Eski Valisi Mike Huckabee ve Minnesota Eski Valisi Tim Pawlenty, aday gösterilmesi öngörülen isimler. Tabii asıl belirleyici, seçim süreci olacak. Dolayısıyla yukarıda sözü edilen kişiler aday olabileceği gibi beklenmeyen isimler de öne çıkabilir.

25

R e f e r a ns l a r 1. http://occupywallst.org/; ( Erişim Tarihi: 28 Ekim 2011) 2. http://occupywallst.org/; ( Erişim Tarihi: 28 Ekim 2011) 3. Kevin Hechtkopf; ‘Obama's Approval Rating Dips to New Low’; 11.01.2010; http://www.cbsnews.com/8301­503544_162­6084818­ 503544.html; (Erişim Tarihi: 30 Ekim 2011) 4. a.g.e 5. http://www.pollingreport.com/afghan.htm, (Erişim Tarihi: 30 Ekim 2011) 6. Mark Landler, Helene Cooper; ‘Obama Will Speed Pullout From War in Afghanistan’; http://www.nytimes.com/2011/06/23/world/asia/23prexy.html?_r=1&pagewanted=all; (Erişim Tarihi: 30 Ekim 2011) 7. USAK ABD Uzmanı Mehmet Yegin, Usame Bin Ladin’in Ölümünü NTV’ye Değerlendirdi, 2 Mayıs 2011, http://www.usakgundem.com/haber/63328/usak­abd­uzman%C4%B1­mehmet­yegin­usame­bin­ladin%E2%80%99in­ %C3%B6l%C3%BCm%C3%BCn%C3%BC­ntv%E2%80%99ye­de%C4%9Ferlendirdi.html; (Erişim Tarihi: 30 Ekim 2011) 8. Kevin Hectkopf; gös.yer. 9. Tolga Demiryol; ‘2012 Amerikan Başkanlık Seçimi’; 26.07.2011; http://www.tasam.org/tr­ TR/Icerik/3630/2012_amerikan_baskanlik_secimi; (Erişim Tarihi: 30 Ekim 2011) 10. Sarah Palin yarıştan çekildi, TRT Haber, 06.10.2011, http://trt.net.tr/Haber/HaberDetay.aspx?HaberKodu=86c276cc­bf4a­4720­aebf­ aefc9b875704; (Erişim Tarihi: 28 Ekim 2011) 11. a.g.e 12. CNN/TIME/ORC Poll – Iowa, New Hampshire, South Carolina, Florida, 26.10.2011, http://politicalticker.blogs.cnn.com/2011/10/26/cnntimeorc­poll­iowa­new­hampshire­south­carolina­florida/, (Erişim Tarihi: 28 Ekim 2011)


(armanbozaci@gmail.com) Üstünden biraz zaman geçti gerçi ama insanın uzaya çıkışının 50. yıldönümüyle ilgili bir şeyler anlatmak belki ilginç olabilir. Yakın zamanda elime 13 Nisan 1961 tarihli bir Hürriyet gazetesi geçti. O zamanlar sadece 8 sayfadan ibaret oluşuna şaşırdığım gazetenin manşetinde “İnsanoğlu Fezaya da Gidip Geldi.” cümlesi yer alıyordu, yazıların da ciddi bir bölümü ilham verici bir olaya adanmıştı. 

12 Nisan 1961. Daha önce adı duyulmamış 27 yaşında bir Sovyet binbaşısı yörüngedeki 360°lik turunu tamamladıktan sonra Dünya’ya geri döner. 2 senelik gizli eğitimi ve fırlatmadan inişe kadar geçen 108 dakikalık yolculuğunun ardından yere indiğinde ulusal kahraman ilan edilen Yuri Alexeyevich Gagarin’in ünü, kısa zamanda, ‘uzaya çıkan ilk insan’ olarak uluslararası bir boyut kazanacaktır. Bu olay, hiç şüphesiz, insanlık için yeni bir dönemin başladığının habercisidir. Soğuk Savaş ve onun meşhur ‘Uzay Yarışı’ hakkında hemen hemen herkesin bilgisi vardır. Fazla uzatmaya gerek yok, insanlığın belki de kurtuluşu olabilecek uzay keşiflerinin nasıl nükleer bir çekişmeyi örtbas etmek üzerine geliştirildiğini de iyi kötü siyasi tarihle ilgilenenler bilir; detaylara girmek anlamsız.

26

Ruslar, birçok ilki gerçekleştirerek uzay bilimindeki öncülüklerini pek çok kez kanıtlamışlardır; uzaya atılan ilk uydu, ilk canlılar, ilk uzay yürüyüşü, ilk Ay araçları bunlardan yalnızca birkaçıdır. Amerikalıların yaptıkları ise genel olarak tekrardan ibarettir; birincil başarıları çoğunlukla uydular sayesinde uzayla ilgili daha önce alınmamış verileri elde etme ve insanlı uzay uçuşu alanında da daha çok rekor kırma üzerinedir ve emin olun Rusların ilklerinden daha fazladır; ancak bunların çoğu, çığır açan niteliklere sahip değildir. Amerikan uzay projeleri büyük ihtimalle, dünya kamuoyunda hiçbir zaman Rusların projelerinin uyandırdığı kadar heyecan da uyandıramamıştır. Evet; Ay’a iniş bir istisna olabilir ancak şu günlerde onun bile gerçekten yapılıp yapılmadığı tartışılırken (ki gerçekten hayal kırıklığına sebebiyet veren bir tartışmadır), ciddi anlamda, uzay keşiflerinde, herhangi bir Amerikan başarısından söz edebilir miyiz? Peki, Ruslar neden bu kadar iyiler? Nasıl oldu da uluslararası uzay çabalarında liderliği üstlenir konuma geldiler? Bu soruların yanıtları teknik detaylardan ziyade, kanımca, daha çok tarihteki ideolojik sebeplerde gizlidir. Sovyetler Birliği’nin Soğuk Savaş süresince izlediği propaganda politikaları ­ ki uzay programlarının en büyük amaçlarından biri de budur ­ tamamen, Batı devletlerine sosyalist ideolojinin daha bilimsel ve doğru olduğunu gösterebilmeyi amaçlar. Bunun yanı sıra, askeri açıdan gözdağı vermek ve aynı zamanda Batılı halkların sempatilerini kazanmak vardır.1 Sosyal sebepler ön plana çıkar. Yuri Gagarin’in uçuşundan sonra dünyanın çeşitli şehirlerine ziyaretlerinin sebepleri barizdir; aynı şekilde uzaya ilk çıkan kadının Sovyet vatandaşı olmasının da. Rusların uzay macerasının Soğuk Savaş’tan önce, 19. yüzyılda yaşamış tuhaf bir Rus düşünürüyle başladığı söylenir. Gagarin isimli bir prensin gayri meşru çocuğu olan ‘Rus Kozmizmi’nin öncüsü Nikolai Fedorov “Darwinizm ve modern bilimin Tanrı’nın düşmanları”2 sayıldığı o zamanın standartlarına göre olağan dışı bir düşünce geliştirir. Dindar bir adam olan Federov, hayatını insan ırkı ve toplumunun mükemmelleşmesini teorize etmeye adar. Şöyle ki: bilimin, Tanrı tarafından ölüleri diriltmek için insanoğluna verilmiş bir araç olduğunu öne sürer ve vaat edildiği üzere ölümsüzlüğü mümkün kılabileceğini savunur. Yalnız, bir sıkıntı vardır: bütün ölüler diriltildiği zaman Dünya bu kadar büyük bir nüfusu kaldıramayacağı için insanlık bir olup ilk önce fezayı fethetmek zorundadır.3 Federov ve düşünceleri gerçekten başlı başına bir araştırma konusudur,


hayatı ve ölümüyle ilgili detaylar da bir hayli ilginçtir. Rusya kışında kabansız dolaşmaya alışkın olması ve öğrencilerinden birinin hediye ettiği kabanı giymesi sonucu terleyip, sonra zatürreden ölmesi de hayli alışılmadık, ancak Rusya’da belki normal karşılanabilecek bir ölümdür.4 En başta, uzaya çıkan ilk insanın ‘Gagarin’ soyadını taşıması ‘uzay yolculuğunun fikir babası’ olarak tanımlanan adamın geldiği ailenin ismi olması da güzel tesadüftür. Aralarında hiçbir kan bağı olmadığını söylemek gerekir. En azından bilindiği kadarıyla yok. Ancak, uzay seyahatini gerçek anlamıyla mümkün kılan kişi Federov’un Konstantin Tsiolkovsky isimli genç bir öğrencisidir. Geçirdiği ateşli bir hastalık nedeniyle okuldan atıldıktan sonra Moskova’ya kendini eğitmeye gelen Tsiolkovsky, Federov’un çalıştığı Rumyantsev kütüphanesine kitap tavsiyesi almaya gelir. Federov’un etkisinden kaynaklı olmalı ki kendisi de uzay yolculuğuna merak salar.5 İnsanoğlunun Dünya üzerinde kalmaya devam ettikçe ilerleyemeyeceği ve bir noktadan sonra soyunun tükeneceğine olan inancı sonsuzdur. Daha sonra, Nikolai Federov’un öldüğü 1903 yılının Mayıs ayında Wright Kardeşler’in uçağı havalanmadan birkaç ay önce sıvı yakıtlı bir roketin nasıl Dünya’nın yerçekiminden kurtulabileceğini formüle eden ve bugünkü roket biliminin temelini oluşturan bir makale yayınlar.6 Ne yazık ki, Sovyet döneminde makalesi, ancak ölümüne çok kısa bir süre kala Stalin’e yazdığı bir mektup sonunda dikkate alınır. Bilimadamı oluşunun yanında Tsiolkovsky’nin kozmist felsefeye de ciddi katkıları vardır ve çoğu kitabı bu dönemde soyarıtımını savunduğu için yasaklanmıştır.7 Sovyet uzay programının başmühendisi Sergei Korolev de Kaluga’da Tsiolkovsky’yi ziyaret etmiş ve burada belli roket projeleri üzerinde çalışmıştır.8 Kozmizm, bilimsel gelişmelere temel oluşturmasının yanı sıra Ekim Devrimi ile ortaya çıkan; 1917’den 1925’e kadar aktif olan ‘Proletkult’ün9 çalışmalarını da büyük ölçüde etkilemiştir. Sık sık yapılan tasvirlere göre zaman artık uzayın derinliklerindeki başka gezegenlere ve yıldızlara yayılarak daha iyi bir toplum yaratmak için ileri atılan bir ‘evrensel proletarya’nın zamanıdır. Günümüze dönelim. 2010’da alınan karara bağlı olarak, NASA 1981’den beri devam ettirdiği mekik projesini geçen Temmuz ayında gerçekleşen Atlantis uzay mekiğinin son uçuşuyla sonlandırmış oluyor. Alınan karar yalnızca mekik projesini değil, gelecek programları da iptal etmiştir ve şüphesiz, kurumun ‘altın çağı’ kapanmış, bununla birlikte 56 yıldır süregelen ‘Uzay Yarışı’nı da Gagarin’in 1961 yılındaki ilk uçuşundan beri uzaya insan taşımaya devam eden Ruslar kazanmıştır. NASA da Uluslararası Uzay İstasyonu’na göndereceği astronotların iki sene boyunca Soyuz roketiyle taşınması için Rusya Federal Uzay Ajansı (Roscosmos) ile 753 milyon dolarlık sözleşme imzalamış bulunmaktadır.10 Bu sene Birleşmiş Milletler‘in 12 Nisan’ı “insanlı uzay uçuşu günü” ilan etmesiyle11 de birlikte, aynı tarihte Rusya’da kutlanan kozmonotik günü daha da coşkulu geçmiş olmalı. Devlet Başkanı Medvedev’in günün anlam ve önemi hakkında yaptığı konuşma dâhilinde; Rusya’nın kendi uzay programlarını ‘ulusun bilimsel heves’i12 adına devam ettireceğini ve amacın başka gezegenlere seyahat etmek olduğunu belirtmesinden13 çıkarabildiğim kadarıyla, insanlığın uzay macerasında, Ruslar, uzun süre daha başrolü oynayacak gibi görünüyor. R e f e r a ns l a r 1. Sheehan, M. “The International Politics of Space”, Routledge, 2007 2. George Carey, “Why Russia won the space race”, The Telegraph, 8 Nisan 2011 3. Gös. Yer. 4. Michael Deacon “How a penniless Russian mystic won the space race”, The Telegraph, 10 Nisan 2011 5. Gös. Yer. George Carey 6. Gös. Yer. 7. George Carey (yazan ve yöneten), Teresa Cherfas (yapımcı). Storyville: Knocking on Heaven’s Door, BBC4, 2011 8. Djordevic R., “Russian Cosmism And Its Uprising Effect on the Development of Space Research”, 1998 9. Proletkult: "Proletarskie kulturno­prosvetitelnye organizatsii" Proletarya Kültür ve Aydınlanma Organizasyonları. Aleksandr Bogdanov esas kuramcısıdır. Sanatı burjuvazi etkisinden kurtarmayı amaçlar. Plastik sanatlar konstrüktivizmden, edebiyat ve müzik fütürizmden etkilenir. 10. Owen Mathews, Anna Nemtsova, “Russians Win the Space Race”, The Daily Beast, 8 Temmuz 2011 11. Birleşmiş Milletlerin resmi haber yazısına buradan ulaşılabilir: http://www.un.org/News/Press/docs/2011/ga11066.doc.htm 12. Owen Matthews, Anna Nemtsova, gös. yer. 13. Kenneth Rapoza, “Will Russia Win the Next Space Race?”, Forbes, 12 Nisan 2011

27


(barisonursahin@gmail.com) Eylül, Ekim, Kasım bir diğer adıyla güz ayları sinemanın en çok yeşerdiği aylar olarak göze çarpıyor. Sadece Hollywood yapımları değil, dünyanın her yerinden yüzlerce yapım, bu dönemde düzenlenen onlarca festivalle izleyicileri ile buluşuyor. Dünyanın en eski film festivali olan Venedik Film Festivali’nden iki buçuk ay sürecek olan Toronto Film Festivali’ne yeryüzünün her tarafında izleyiciler, senenin en önemli yapımlarına merhaba diyor. Ülkemizde ise bu süreçte Antalya Film Festivali, Filmekimi gibi önemli organizasyonların yanında birincisi düzenlenecek olan Anadolu Film Festivali öne çıkıyor. 

Avrupa; Venedik, Londra, San Sebastian Festivalleri ile kıtanın 3 bir yanına festival coşkusunu taşıyor. Dünyanın en eski film festivali olan ve bu sene 68.si düzenlenen Venedik Film Festivali, yine iddialı yapımları ile ilgi odağı oldu ve senenin en iyi yapımlarında birisi olan Ides Of March’in dünya galasına ev sahipliği yaptı. Jüri Başkanlığını “Black Swan” filminden tanıdığımız yönetmen Darren Aronofsky yaparken ilk yapıt bölümü jürisinde ise yakından tanıdığımız oyuncu Serra Yılmaz bulunuyor.

28

Usta yönetmen Fernando Meirelles’in (City of God, Blindness) yeni filmi olan 360’ın açılışını yaptığı Londra Film Festivali ise 12­27 Ekim tarihleri arasında düzenlendi. Tilda Swinton’un başrolünde muhteşem bir performans sergilediği, oğlunun yaptığı eylemlerden kendisini sorumlu tutan bir annenin trajedisini anlatan Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We need to talk about Kevin) büyük ödülü kazanırken; Genç Yetenek Ödülü, Junkhearts filmindeki başarılı oyunculuğu ile Candese Raid’e verildi. 16­23 Eylül İspanya’da düzenlenen San Sebastian Film Festivali ise Juan Carlos Fresnadilo’nun yönettiği The Intruders ile açılışını yaparken Hirokazu Koreeda’nın hümanizm olgusunu muhteşem bir şekilde aktardığı yapıtı “Kisaki”(I wish) ve Golden Shell ödülünü kazanan Los Pasos Dobles, festivalin ağır topları olarak yerini aldı. Okyanus ötesine baktığımız zaman ise Oscar’ın arka bahçesi olarak nitelendirebileceğimiz iki festival, hemen karşımıza çıkıyor. Birisi Kanada’da düzenlenen ve her sene biraz daha önem kazanan Toronto Film Festivali, diğeri ise “Biz çok film değil, en iyi filmleri yayınlıyoruz” iddiasında olan ve sadece 25 filmi gösterime sokan New York Film Festivali. Şimdi bu sözün arkasından New York Film Festivali’nin açık ara en çok beğenilen filminin Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi olduğu belirtmemiz gerekir. New York Film Festivali Program Direktörü Richard Pena da gazetecilerin soruları üzerine yaptığı açıklamada, ''Bir Zamanlar Anadolu'da'' filminin, festivalde büyük ilgi gördüğünü, filmi önceden izleyen basın mensuplarının gelip kendisine ''Bu, festivaldeki en iyi film'' dediklerini anlattı.1 Bu yıl 36.sı düzenlenen Toronto Film Festivali ise yine görkemli konukları ve ilgi çekici filmleri ile en önemli film festivalleri arasındaki yerini koruyor. Festivale Sonbahar filmi ile birçok festivalde ödül alan Özcan Alper de yeni filmi Gelecek Uzun Sürer ile katılıyor. Filmin başrol oyuncuları Durukan Ordu ve Gaye Gürsel de, Yönetmen Özcan Alper ile birlikte Toronto Film Festivali'nde olacaklar.2 Ülkemiz ise bu dönemde en az yurtdışındaki kadar yoğun bir süreç geçiriyor. Birçok film festivali ülkemizin çeşitli yerlerinde gerçekleştirilirken bu sene 48.si düzenlenen Antalya Altın Portakal Film Festivali bu organizasyonların başında geliyordu kuşkusuz. Festivalin bu yılki teması ise “Ve kadın dünyaya dokundu” idi. Bütün üyelerinin, kendi alanlarında Türkiye’nin tanınmış kadınlarının olduğu film jürisine ise oyuncu Müjde Ar başkanlık etti. Altın Portakal’da bu tema doğrultusunda “Orta Doğu’da kadın olmak” konusu da masaya yatırıldı. Asghar Farhadi’nin Altın Ayı ödüllü son filmi “Bir Ayrılık”, belki de bu tema doğrultusunda izlenip izlenebilecek en etkileyici film olarak festivalin konuklarının karşısına çıktı. Festival ayrıca bu sene bir ilke imza atarak 1. Antalya Kadın Zirvesi’ne ev sahipliği yaptı. Ülkemizde gün geçtikçe artan “kadına şiddet” konusunun


tartışıldığı zirvede, ülkemizin aydın kadınları Türkiye’deki kadınların sorunlarına dair çözümler üretmek üzere bir araya geldi. Güneyde bunlar yaşanırken Ekim ayının gelmesiyle birlikte İstanbul’u ise FilmEkimi heyecanı sardı. 10.su düzenlenen festivale bu seneye kadar ev sahipliği yapmış olan Emek sinemasının kapatılması sebebiyle festival biraz buruk geçecek gibi gözüküyordu ama organizatörlerin yaptığı bir hamle ile Filmekimi sadece İstanbul ile sınırlı kalmayıp İzmir, Bursa, Konya, Trabzon ve Diyarbakır’da sinemaseverlerle buluştu. Yazı içersinde değindiğim festivallerden olumlu tepki ve ödüller almış birçok filmi bir arada izleme şansı veren Filmekimi; sene içerisinde bizim sinemalarımızda hiçbir şekilde göremeyeceğimiz çok önemli filmleri sadece İstanbul izleyicisi ile değil, Anadolu’nun dört bir yanındaki sinemaseverlerle buluşturduğu için çok çok önemli bir işe imza attı. Başkentte ise Kasım ayının 11’inde yepyeni bir heyecan başlayacak. 1. Anadolu Film Festivali, Ankara’da 11­20 Kasım tarihleri arasında sinemaseverlere ilk defa kapılarını açacak. Festival kapsamında verilecek ödül, Ankara keçisine atfen “Altın Keçi” olarak belirlenmiş. Festivali diğer organizasyonlardan ayıran en önemli ve güzel özellik ise “Her Yerde Gösterim” sloganı olmuş. Peki, nedir bu slogan? Türkiye’den ya da dünyadan herhangi bir şehir, kasaba, köyde, sinemada, kafede, kahvede, dernekte, belediye parkı açık hava bahçesinde, okulda, toplu yaşanan her yer organizatörlere göre festival alanıdır3 ve eğer mail yoluyla organizatörlere ulaşırsanız onlar da size festival kapsamındaki filmleri gönderebiliyorlar. Sinemalarımız hep çok yüksek bütçeli ama genel itibari ile bir o kadar da vasat filmlerle dolup taşarken, dünya sinemasının en önemli yapıtlarını bu şekilde izleyebilmek, biz sinemaseverler için oldukça güzel bir fırsat. Sayısı şimdilik az da olsa önümüzdeki senelerde bu tip festivallerin ülkemizde de sayısal ve nitelik olarak artacağını umalım.

29

R e f e r a ns l a r 1. "Nuri Bilge Ceylan son filmiyle New York’ta", 09 Ekim 2011 http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/sinema/2011/10/09/nuri­bilge­ceylan­son­filmiyle­new­yorkta 2. "Toronto film festivaline yıldız yağacak”, 25 Ağustos 2011 http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1061300&CategoryID=82 3. http://anatolianfilmfest.org/gosterimler


(serajuddin93@hotmail.com) Tarih boyunca hep güçlü güçsüz olanı kendi çıkarları yönünde kullanmıştır ve güç kavramı dönemden döneme değişik anlamlar taşımaktadır. Küreseleşme ve teknolojinin gelişmesi ile ise güç kavramının taşıdığı anlam önemli derecede değişmiştir. Eskiden güçlü olmak için büyük bir orduya sahip olmak gerekirdi ama günümüzde güçlü olmak için sadece ordu yetmiyor ayrıca toplumun da desteğini almak gerekiyor. Bu da eskiden olduğu gibi güç kullanılarak elde edilmiyor çünkü toplumlar ve devletler artık demokrasi kurallarına göre hareket ediyorlar. Bu kurallara göre de bireyler istediği kişiyi ya da partiyi desteklemekte özgürdürler. Nasıl ki demokrasi insan­ lara, özgürlük armağan ediyorsa, teknolojik gelişmeler de toplumlar arasındaki iletişimi kolay­ laştırıyor ve bireylere ulaşmayı basitleştiriyor. Teknolojinin gelişmesi ile hayatımızın ayrılmaz bir parçası olarak ortaya çıkan ve güç ile iç içe olan sektörlerden biri de medya sektörüdür. 

30

Kitle iletişim araçları olarak da adlandırdığımız medya kavramı, 1920’lerden itibaren kullanılmaya 1 başlanmıştır. Her türden sözlü, yazılı, basılı, görsel metin ve imgeleri içeren çok geniş iletişim araçlarını kapsayan bir kavramdır. Bu kavramın içine gazeteler, dergiler, kitaplar, broşürler gibi basılı; televizyon, sinema gibi görsel­işitsel ve radyo gibi işitsel kitle iletişim araçları girmektedir.2 Günümüzde bu kavrama internet, billboard benzeri yenileri de eklenmiştir.3 Günümüzde insanlar medyayı değişik şekillerde takip etmektedir. Örneğin; bazıları gazete bazıları da televizyon ve internet üzerinden, dünyada ve kendi çevrelerinde olup bitenleri, birkaç saniye içerisinde hemen öğrenebiliyorlar. İnsanların medyayı yakından takip etmeleri ve ona olan ilgileri de medyanın hayatımızın ayrılmaz bir parçası olduğunu ve yaşamımızı etkisi altına aldığını göstermektedir.

Medya genellikle kültürel, siyasal ve ekonomik alanlarda insanları etkiler ve yönlendirir. Medyanın insanları bu şekilde yönlendirmesi de onun ekonomik, siyasal ve kültürel bir güç sahibi olduğunu ifade etmektedir. Medyanın en güçlü olduğu alan ise siyasal alandır. Geleneksel medya (televizyon, radyo ve gazete) dördüncü bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Demokrasinin konuşulduğu toplumlarda devletlerin güç sahibi olabilmeleri için insanları ideolojik olarak yönlendirebilmeleri gerek­ mektedir. Bunu yapabil­ meleri için de kullanılacak en uygun araç, medyadır. Devletler, medyayı kul­ lanarak olayları insanlara farklı şekilde, kendi çıkarları yönünde, aktarabiliyorlar ve toplumdaki güçlerini sak­ layabiliyorlar. Başka bir deyişle, devletler ve medya patronları aralarında anlaşma yaparak olayları istedikleri yönde millete aktarabiliyorlar. Bunun örneği olarak da Hakkari’deki askere saldırıdan hemen sonra Başbakan Tayyip Erdoğan’ın medya patronları ile görüşmesini verebiliriz. Bir başka örnek de Amerika’dan gösterilebilir. Amerika’da yaşayan bireylerin çoğuna, Amerika’nın Irak’a girişi hakkında soru sorarsak diyecekleri tek bir cümle vardır. O da “Biz oraya demokrasiyi götürdük.” cümlesidir. Oysaki Amerika’nın Irak’a girmesinin sonucunda sivil halktan binlerce insan ölmüştür. Amerikan sivil halkının böyle düşünmesi ise medyadan yoluyla yapılan yayınların ve verilen mesajların sonucu olarak elde edilmiştir. Bu da medyanın dördüncü bir güç olarak devletler tarafından nasıl kullanıldığını göstermektedir. Medyanın etkili olduğu bir diğer alan ise ekonomik alandır. Medya, özellikle de televizyon ve internet, insanların hayatını o kadar kapsamıştır ki onsuz hayatı hayal etmek bile çok zor gelir. Çay içerken, yemek yerken, arkadaşlarla sohbet ederken hep


televizyon izleriz ve onda gördüklerimizden de ister istemez etkileniriz. Medya araçları olan televizyonlarda, gazetelerde, radyolarda ve internette verilen reklamlar ise ürünlerin ve malların hızlı bir şekilde satılmasını, tüketim kültürünün yayılmasını ve ekonominin dönüşümünü sağlar; şirketlerin büyümesine sebeb olur. Bu da medya patronlarının ve kapitalistlerin bu sektörü kullanarak insanları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiklerini ve medya ile ekonomik güç arasındaki bağı bize göstermektedir. Siyasal ve ekonomik gücün yanı sıra medyanın önemli derecede kültürel etkisi de vardır. Teknolojinin gelişmesi ile medya sektörü de büyük bir gelişime uğraşmış ve hayatımızın tüm alanlarına yayılmıştır. Bu da bazı kültürlerin kaybolmasını, bazılarının ise yayılmasını hızlandırmıştır. Televizyonlarda izlediğimiz yabancı diziler, programlar ve filmler ister istemez dikkatimizi çekiyor, bizi kendi geleneklerimizden ve kültürümüzden uzaklştırıyor. Bu da bir anlamda medyanın kültürel etkisini ve gücünü ifade etmektedir. İnternet ya da sosyal medyanın icat edilmesi ve yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanması ile ise geneleksel medyanın güç tabanı sarsılmış durumdadır. Sosyal medya geleneksel medyaya göre daha özgürlükçü olarak ortaya çıkmış ve onu bir anlamda sorgulamaya başlamıştır. İnsanlar sosyal medyaya kendi düşüncelerini direk yazabiliyorlar ve dünyada internet kullanan herkesle kolay bir şekilde düşüncelerini

paylaşabiliyorlar. Bunu yaparken de hiçbir engelle karşılaşmıyorlar. Bu da sosyal medyanın özgürlükçü olarak ortaya çıktığını ve devletlerin kontrolünün dışında olduğunu göstermektedir. Buna örnek olarak da Facebook ve Twitter sosyal ağlarını verebiliriz. Bu sayfaları kullanarak, insanlar büyük bir kitleye ulaşabiliyorlar. Örneğin; Arap Baharı’nda insanlar bu sayfaları kullanarak büyük bir kitleyi oluşturdular, aynı hedef peşinde koştular ve sonucunda da uzun süredir güç sahibi olan diktatör devletlerin yıkılmasına ve yeni rejimlerin ortaya çıkmasına sebep oldular. Bu da sosyal medyanın daha özgürlükçü ve sorgulayıcı olarak ortaya çıktığını göstermektedir. Sonuç olarak, medya, devletlerin dördüncü bir gücü olarak ortaya çıkmış; insanları devletlerin istediği yönde yönlendirmiş ve insanlar üzerindeki etkisini sürdüre gelmiştir. Bunun yanı sıra medya, kapitalistler için de en kullanışlı araç olmuş ve tüketim kültürünün yayılmasına yol açmıştır. Ama teknolojideki gelişmeler sonucunda medya sektöründe de büyük bir gelişme yaşanmıştır. Bu gelişme sonucu olarak da sosyal medya icat edilmiştir. Sosyal medya geleneksel medyaya göre daha özgürlükçü ve sorgulayıcı bir şekilde ortaya çıkmıştır. Sosyal medya insanlar arasındaki iletişimi ve birbirleri ile düşüncelerini paylaşmayı kolaylaştırmıştır. Buda insanların bir araya gelebilmelerini ve toplumdaki yolsuzluklara karşı durabilmelerini sağlamıştır. Tüm bunlar da medya ile güç kavramının ne kadar iç içe olduğunu bize yansıtmaktadır.

R e f e r a ns l a r 1. Alıntılayan Necla MORA, Medya ve Kültürel kimlik, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, Cilt 5, Sayı 1, Yıl 2008, s. 5 www.insanbilimleri.com/ojs/index.php/uib/article/download/406/273 2. Necla Mora, Medya ve Kültürel Kimlik, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, Cilt 5, sayı 1, Yıl 2008, s. 5. www.insanbilimleri.com/ojs/index.php/uib/article/download/406/273 3. Alıntılayan Necla Mora, Medya ve Kültürel Kimlik, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, Cilt 5, Sayı 1, Yıl 2008, s.5 www.insanbilimleri.com/ojs/index.php/uib/article/download/406/273 [Görsel] Necla Mora, Medya Çalışmaları Medya Pedagojisi ve Küresel iİetişim, Aralık 2008,s 1 http://politikadergisi.com/sites/default/files/kutuphane/medya_calismalari_medya_pedagojisi_ve_kuresel_iletisim.pdf#page=8

31


HARİCİYE 32


(mikail_1187@hotmail.com)  Memleketin gündemi yoğun: bir yandan yaşanan ölümler ve tepkiler, bir yandan deprem... İnsanların politik sinir uçlarının en açık olduğu dönemlerden biridir herhalde, ama aksine algı olarak da yoğunlukla kapalı! Konuşulan konular ister istemez yerini hamasete ve duygulanmalara bırakıyor. Bazen de toplumsal travmalara... Bir yanda “oh iyi oldu” diyeni, diğer bir yanda “Senin gönderdiğin montla ısınıyorum. Bir gün sen düşersen, ben de seni elinden tutup kaldıracağım” diyeni. “Nasıl bir çelişkidir?” denilebilir. Ama derken bile bilmek lazım tek bacakla özgürce koşulamayacağının memleketimin uçsuz bucaksız çayırlarında veya sarılamayacağını tek kolla doya doya sevdiklerine. Belki o yüzden barış demeli artık...

Aklıma geldi de . . . Bilirsiniz, sabah 8.40’lara kalkarken uyumaya devam etmekle, kalkıp derse gitmek arasında, belki de pembe dizilere çok da uygun olabilecek ihtiraslı, yıpratıcı bir süre geçer. Ekim ayının son haftasıydı. Hafta içi bunlardan bir tanesini her öğrenci arkadaşımın yaşadığı gibi gene yaşadım. Ama bir farkla! Her gün farklı bir gündemle farklı bir macerayla güne uyandığımız memleketimizde “Yeni bir gündem daha mı? Hayır, n’olur!” iç çekişmeleriyle uyanmak istemedim.

Devamı mı? Tabii uyandım. Mecburum sonuçta. Dersler beklemez. Ar a p k ı z ı a r t ı k c a m d a n ba k m ı y o r ! Geçen yıl ise bir süre bunun tam tersi olmuştu. Her sabah uyandığımda farklı bir halkın, farklı bir tenin bıkmış, bir o kadar sıkılmış ve bir o kadar da bunun kaynağına kızgın bir şekilde, memleketinin sokaklarında kendilerini bulduğunu gördükçe, yani emekçilerin eve “ekmek ve demokrasi” getirmek için sokağa çıkmasını izledikçe “aman, her şey iyi !” edebiyatının saklamak istediği şeyi aslında o kadar da iyi saklayamadığını gördüm. Kimlerden bahsettiğimi elbet anlamışsınızdır; yıllardır topraklarında petrolle kanın birbirine karıştığı Arap halklarından. Tunus’ta çekilen işaret fişeği âlem­i Âdem’in dikkatlerini toplamış; kapı, konu, komşu herkesi sokaklara dökmüştü. O günden bugüne belki de oradakiler için binlerce yazı yazılmıştır. Eminim ki benim birazdan bahsedeceğim mevzu hakkında da yazılmıştır. Ancak bugün biz öğrencilerin çıkardığı, uluslararası olaylara meraklı bir dergide bu konunun bahsedilesi yanı uluslararası etkisi ile kendi memleketimize ne yansıması olduğudur. Kısa kesip aydın havası olmasını tercih ederim. Ayrıca mevzuyu biraz daha önceki sürecinden ele almak yani ayaklanmaları hazırlayan koşulların ne olduğunu

33


anlamanın, orada olanları bütünsel olarak algılamayı kolaylaştıracağını düşünmekteyim.

34

D u r d a h a d em o k r a s i g et i r ec eğ d i k ! ( B k z . D em o k r a s i g et i r m ey e g el m ek ) 70’li yıllarda kapitalizmin girdiği petrol krizi ve Sovyetlerin yıkılışı sürecinde, emperyalizm dünyayı her şeyi ile yeniden şekillendirmeye girişti. Neoliberal politikaları yoğunlaştırdığı, dünya halkları üzerindeki baskı ve sömürü koşullarını arttırdığı, kendi ülkelerindeki emekçi halkların ileri demokrasi/sosyalizm talebini erteletebilmek amacıyla verdiği ve emekçi halkların kendi mücadeleleri ile aldığı sosyal hakları yağmaladığı bir döneme girdi. Bu dönemde kendi iç çekişmesine sebep olan başlıca şey, enerji kaynakları oldu. Dolayısıyla dünyanın her yanında bir iddiası olan emperyalizmin kendi içindeki kapışmasının kızgınlaştığı ve dünya halklarıyla karşı karşıya geldiği en ön cephe, enerji kaynaklarının en yoğun olduğu yer Ortadoğu oldu. Bugün birçok emperyalist ülke, enerji ihtiyacının önemli bir kısmını buradan karşılıyor. Bu, onların dünya üzerindeki egemenlik kavgalarına da yön veriyor. Kısacası Ortadoğu’da herhangi bir emperyalistin egemen olması demek, dünya üzerinde birinci güç olması demektir. Bu yüzden emperyalistler bu bölgeye gerektiği zamanlarda işgal, darbe, karışıklık çıkartma vb. yollar ile müdahalelerde bulunuyorlar. Ancak bunları meşrulaştırmak için iki temel üzerinden hareket ediyorlar. Birincisi; eğer ki askeri bir müdahalede bulunacaksalar Ortadoğu’daki gerici rejimlerin anti­demokratik uygulamalarını medya yoluyla neden olarak gösteriyor ama bu ülkelerdeki halkların kendi mücadele dinamiklerinden bahsetmiyorlar. İkincisi ise, ki bu daha kapsamlı, bölgede kendi planlarını pürüzsüz bir şekilde sürebilmesi için kendi politikalarına karşı çıkanları “Radikal İslamcı” diye nitelendirirlerken, kendi politikalarına tabi olanları “Ilımlı İslamcı” olarak yanlarına almışlardır. Bunlara rağmen Afganistan ve Irak’ın ABD ve müttefikleri tarafından işgal edilerek doğrudan bölgeye bir müdahalede bulunması dünya halklarının büyük tepkisini çekmiştir. Örneğin; Ortadoğu’da ABD’nin en sıkı müttefiklerinden biri olan, Türkiye’de yaşayan emekçi halklar büyük ölçekte eylemleriyle Irak’a Türk Ordusunun gönderilmesini engellemişlerdir. Tezkereyi meclisten geçirtmemişlerdir. Ayrıca dünyanın birçok yerinde işgaller protesto edilmiştir. Devam eden süreçte

ABD’nin politikalarını en iyi kavrayacak ve aynı nitelikte taşeronluğunu yapacak bir göreve hazırlanmış AKP hükümeti Türkiyesi Ortadoğu’nun iyi polisini ve gene ABD’nin en yakın müttefiki İsrail ise kötü polisini oynuyordur. ABD, AKP hükümetine bölgede açtığı yeni iş alanlarıyla taşeronluğunu yaptırıyordur. Bu ortaklık temeliyle AKP ise bölgedeki “Yeni Osmanlıcık” politikasını egemen kılmak istiyordur. Elbette bir dönem başarılı oldu. Örneğin; Davos Meselesi’nde başbakanın İsrail başbakanına, iç ve dış politikada Türkiye’deki ve diğer Ortadoğu ülkelerinin halklarının sempatisini toplamak için, çektiği restten sonra önemli bir başarı kazanmıştı. Aynı mesele Mavi Marmara baskını olayında da vuku buldu. Bu olay üzerinden de Başbakan, Ortadoğu halklarının sempatisini kazanmıştır. Türkiye halkları AKP aracılığıyla Ortadoğu ve “Yeni Osmanlıcılık” tartışmalarına dâhil edilmiştir. Bunun yanında 2007 yılında 2025’e dair bir öngörü olarak çıkan bir ABD raporunda üniversite ve lise mezunu olan genç işsizliğin bölgede ileride büyük bir tehdit olacağından bahsetmektedir.1 Aynı zamanda ILO 2010 raporuna göre dünya tarihinin en yüksek işsizlik oranının olduğu bir dönemde, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesi en yüksek işsizliğe sahip bölgedir. Aynı rapora göre bu bölgedeki işsizlik oranının içindeki en büyük pay ise genç işsizliktir.2 İşte böylesi bir dönemde Arap ayaklanmalarının ortaya çıkışı Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da emperyalistlerin manevralarının eskisi kadar kolay olamayacağının kırılma noktası olmuştur. Ayaklanmalar halkların kendi taleplerini gerekli tutumu alarak açık bir şekilde kendi diktatörlüklerinin karşısına koyduğu ve bunu eyleme döktüğü zaman neler yapılabileceğini “domino etkisiyle” tekrar tekrar kanıtlamıştır. Ayaklanmalar, değişim umutları tükenen dünya halklarının gündemine devrim fikrini yeniden getirmiştir. Ekmek ve özgürlük devrimci talepleri ile sokaklara dökülen geniş halk yığınları gerek diktatörlüklerini devirmiş, gerek hükümetlerini yeni ve geniş çapta reformlar yapması için zorlamış ve gerekse kendilerini kanıtlamıştır. Bunun Türkiye’ye özgü yansıması ise Araplara karşı olan şoven, milliyetçi “onlar geri ve pistir” algısını değiştirmiştir. Emperyalist güçlerin ve onun işbirlikçilerinin, bölgede eskisi gibi rahat bir şekilde at oynatamayacaklarını göstermiştir. Bu sonucundan dolayı emperyalistler Facebook devrimi, çiçek­böcek devrimi söylemleriyle ve ayaklanma çıkan ülkelerden bazılarındaki aşiretler, mezhepler vs. aralarındaki çelişkileri kışkırtarak medya üzerinden çarpıtma ve saptırma manevralarına


başlamış ve yoğun bir şekilde sürdürmüşlerdir. Türkiye’de ise iki ana söylem bu çarpıtma ve saptırma propagandasına eklemlenmiştir. Birincisi liberal ve troçkist çevrelerin AKP hükümetinin model olmasını işaret edercesine söylediği “onlar kendi statükolarını(CHP’lerini) yıktı” söylemidir. İkincisi de kendini ulusalcı, demokrat, solcu, sosyalist, aydın diye tanımlayan kesimlerin bazılarının halklara üstenci bakışından ötürü, bazılarının ise açıkça art niyetle kullandığı “bunlar emperyalizmin oyunu” söylemidir. Tunus’ta başlayan ayaklanmalar Mısır’da İsrail’i tehdit eden bir boyuta ulaşmış. Hatta Libya’da çıkan ayaklanma bir dış müdahaleyi emperyalistler tarafından zorunlu kılmıştır. Gerek ayaklanmanın nedenlerini çarpıtma, gerekse Libya nezdinde olanları saptırmak aracılığıyla dünya halklarının desteğini kazanan Arap halklarının desteğini kırmak amacıyla bu yönteme başvurmuştur. Ayaklanma Suriye’ye vardığında aynı politikaları uygulayarak bölgeyi kendi amaçlarına uygun bir şekilde yeniden yapılandırmaya girişmiştir. Ayrıca ayaklanmanın Suriye’de de olması, yani Türkiye sınırlarına dayanması, bir anlamıyla Ortadoğu’nun en dinamik ve örgütlü gücü olan Kürt Ulusal Hareketi’ni de etkilemiştir. ABD emperyalizminin bölgede egemenliğini güçlendirmek için bu hareketi yedekleme isteği, AKP aracılığıyla yaptığı Kürt açılımı politikalarıyla ve kendi Kürt’ünü yaratma manevralarıyla açıkça ortadadır. Bugüne gelindiğinde ise AKP hükümeti, kendi ülkesindeki ezilen ve sömürülen geniş halk kesimlerinin birleşme çabalarının meyve vermesine karşı politikalarında değişikliğe gitmiştir. Elbette bunda kendi bölgesindeki halkların tarihsel olarak müdahaleler karşısında edilgen bir konumdan çıkıp etken bir konuma yerleşmesinin de büyük bir etkisi vardır. Daha sert bir tutum almıştır. “İleri demokrasi” söylemini boşa çıkartan politikalarıyla ve bununla beraber “aktif dış

politika” diye adlandırdığı komşularıyla kafa kafaya gelmesi memleketi bölgede bir savaşa sürükleme amacını işaret etmektedir. Nitekim Arap baharı ile emperyalizme karşı dünya halkları ve emekçileri artık günden güne kendini kışkırtan ve kışkırttıkça belini doğrultan bir hatta girmiştir. Bununla mücadele mevzilerini yeniden güçlendirebilecek bir konuma gelmiştir. Bugün dünya halkları ve emekçileri ayaklanmalardan sonra kendi kaderlerinin belirleme konusunda daha özgüvenli bir hale gelmiştir. Bunun en açık örneği İspanya olmakla beraber Şili'den, Wall Street'e kadar vuku bulmuştur. Elbette bugün ayaklanmanın çıktığı yerlerin her birinde biçim olarak farklı olsa da öz olarak benzer müdahaleler de bulunulmuştur. Ancak verilerin toplamına bir bütün olarak bakıldığında “ekmek ve demokrasi” talepleri ile sokağa dökülen halkların, talepleri karşılanmadıkça, kısa vadede olsa bile, uzun vadede tatmin olmayacakları açıktır. Emperyalizmin bu halkların talepleri üzerinden günlük yürüttüğü sıkı bir çarpıtma ve saptırma propagandasının bile buna mani olamayacağı gözükmektedir. Son olarak; yazımı bir alıntı ile bitirmek istiyorum: "Olup biteni, oluşu esnasındaki bilinç ve eylemin sınırlılıklarını bakarak değerlendirmek son derece pozitivist bir yaklaşımdır. Olup bitenin tahlili, olmakta olanın var olan koşullar üzerindeki etkisini ve bu etkinin kendisinin doğurduğu yeni koşulların dönüp etkide bulunan güçlerin bilinci ve algısı bakımından açtığı yeni sürecin özelliklerini kapsadığı ölçüde anlamlıdır. Buradan bakıldığında, bu halk isyanlarının en önemli kazanımlarından birisinin, emekçi kitlelerin, tekelci burjuvazinin son 20 yılda kurduğu ideolojik hegemonyayla onları sıkıştırmış olduğu o dar köşeden çıkmalarının koşullarını genişletmiş olmasıdır."3

R e f e r a ns l a r 1)Eğitim­Sen Uluslararası İlişkiler Uzmanı Dr. Deniz Yıldırım’ın “Arap Ayaklanmaları” başlıklı panelinden 2)gös.yer. 3)A. Cengiz, Halk İsyanlarının Uluslar arası Etkisi. İçinde M. Yalçıner (Ed.), Arap Dünyasında Ayaklanma (1.ed.) İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2011 s.107

35


(mrvdyr@gmail.com)  5 Mart 2011 günü, bu cümle 14 yaşındaki 16 çocuk tarafından yazılmış; bu çocukların gözaltına alınıp onlara işkence edilmesi, zaten Arap Baharı’nın esintilerini kendi ülkelerinde hissetmeye başlayan Suriye halkının ayaklanmasını ateşleyen unsur olmuştur. 18 Mart günü Cuma namazından sonra olayı protesto eden Suriyelilere ateş açılmış, ondan fazla protestocunun ölmesiyle bu ateş halk ayaklanmasını daha da körüklemiştir.1

36

Öncelikle Suriye halkını bu ayaklanmaya iten sebeplere bakacak olursak, cevabı 1963 yılında askeri darbeyle Baas Partisi’ni ve böylece yönetimi ele geçiren Beşşar Esed’in babası Hafız Esed’de bulabiliriz. Sosyalizm ve Arap milliyetçiliğini birleştiren bir anlayışa sahip olan Baas ideolojisi, başına Esed’in geçmesiyle daha tutucu ve islami bir kimlik kazandı. Ama ortada büyük bir sorun vardı; o da Alevi olan devlet başkanının, devletin önemli kademelerine ailesinden ve kendi din anlayışına mensup kişileri getirirken; büyük çoğunluğu Sünni olan halkla arasına büyük bir mesafe koymasıydı. Refah içinde olan ve adaletsizlik içinde yaşayan halkın isteklerini görmezden gelen iktidar anlayışı Hafız’ın ölümünden sonra da değişmemiş, 2000 yılında onun “tahtını” devralan Beşşar Esed de Suriye halkıyla iktidar arasındaki uçurumu korumuştur. İktidarın süregelen katı ve tutucu yapısına olan tepki, Ortadoğu’daki değişim dalgasıyla birleşmiş ve ortaya 8 aydır süregelen halk ayaklanmasını çıkarmıştır. Böylece, uzun süredir bir çözüme kavuşmayan “Suriye meselesi”nde iki farklı taraf belirdi: bir tarafta Esed’i eleştiren AB, BM ve ABD yer alırken, diğer tarafta iktidarı savunan Rusya ve Çin.

Soğuk Savaş döneminde Avrupa Birliği’yle gergin olan ilişkiler, Esed’in iktidara geçmesiyle gelişmeye başlamıştır. 2000­2006 dönemi için AB’den 235 milyon dolarlık maddi yardım alan Suriye2, milenyumla birlikte ülkeye yapılan yabancı yatırımlar üzerindeki kontrolünü azaltmış; bu sayede ekonomisini kalkındırmaya hız vermiştir. Gelişen ekonomisiyle birlikte Orta Doğu’da sözü geçen ülkelerden biri haline gelmiştir. Ancak halk ayaklanmasıyla birlikte AB ile Suriye yönetimi arasındaki ilişki de gerilmeye başlamıştır. Dikkat çeken nokta şudur ki; AB, Libya örneğinde olduğu gibi Suriye konusunda etkin rol oynamamakta, BM önderliğinde bölgeye karışma mevzusunda çok diretmemektedir.3 Çünkü bilindiği gibi Birlik ülkeleri kendi içlerinde ekonomik krizleriyle uğraşırken ve akıllarda yüksek bedele ve pek çok eleştireye mal olmuş bir Libya örneği duruyorken çekimserliklerini yadırgamamak gerekir. Ancak, Suriye yönetiminin halkına karşı zalim tutumuna Avrupa Birliği’nin sessiz kaldığı tabii ki söylenemez. Birlik, Mayıs ayında ülkeye silah ambargosu koymuş, Esed’le birlikte iktidarla bağlantısı olan 22 kişinin mal varlıklarını dondurmuş ve bunların AB ülkelerine seyahat etmesini yasaklamıştır.4 Ayrıca ortak bir kararla Eylül ayının başında Suriye’den petrol ithalatı 5 gerçekleştirmeyecekleri konusunda uzlaşıp, AB­ Suriye işbirliği projelerini, Suriye’de gerekli demokratik reformlar yapılıncaya dek askıya almışlardır.6 Bu ekonomik yaptırımların yanında Birleşmiş Milletler’in yaptıklarına gelecek olursak; BM İnsan Hakları Komisyonu tarafından Beşşar’ın olaylardaki payını araştırmak için resmen onun aleyhinde bir alt kurul oluşturulmuştur.7 Temmuz ayında yönetimin, ayaklanan halka karşı uyguladığı şiddet BMGK tarafından kınanmıştır. Ayrıca Fransa, İngiltere ve Almanya’nın işbirliğiyle "Suriye rejimini kınama ve rejimin ayaklanan halka karşı zulümkar tutumlarının sürmesi halinde karşı tedbirler alma"8 konulu tasarı BMGK’da oylamaya sunulsa da Rusya ve Çin’in vetosuna çarpmıştır. Kararın kabul edilmesi demek, dış müdahaleye bir adım yaklaşmak demek olacaktı ki bu, ABD’nin istediği ancak çok üstelemediği bir amaçtır. ABD Suriye konusunda başından beri çekingen bir politika izlemekte, söylemlerini Türkiye üzerinden


dolaylı olarak iletmektedir. Belki de bunun sebebi, ABD’nin, 2000’li yıllarda kurulan sağlam ilişkileri bir çırpıda yok etmek istememesidir. Bilindiği gibi Soğuk Savaş süresince Sovyetler Birliği’nin en iyi müttefiklerinden biri olan Suriye, Sosyalist Rusya’nın çökmesiyle önemli bir partnerini kaybetmiş; bu durum, ekonomisine ve siyasetine yansımıştır. Amerika’nın Suriye’ye karşı cephe alışı sadece ayrı bloklarda yer alışlarından değildir tabii ki. Suriye’nin İsrail konusunda Filistinli grupları desteklemesi ve 90’lı yıllar süresince ABD’nin Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinde tutması ilişkilerin gerilmesinde diğer iki önemli faktördür. Ancak Beşşar’ın iktidara gelmesiyle gelişmeye başlayan ilişkiler, Obama’nın başkanlık koltuğuna geçmesiyle tarihlerindeki en iyi seviyesine ulaşmıştı.9 Ta ki Suriye’deki olaylar karşısında ABD’nin kademeli olarak yaptırımlarını başlatmasına kadar... Yaptırımların ilki, Nisan ayında gelen ve Esed’in yakınlarının mal varlığını donduran ve onlara seyahat yasağı getiren karar olmuştur.10 Buradan anlaşıldığı üzere ABD, yakınlarının ekonomik ve seyahat özgürlüklerini kısıtlayarak onların Esad’a olan desteklerini kırmak istemiştir. Ekonomik yaptırımlar artarak devam ederken, Temmuz ayında ABD hükümeti tarafından en sert çıkış yapılmış ve Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in, ABD’nin gözünde meşruiyetini yitirdiği açıklanmıştır.11 Ve Ekim ayının ortalarında ABD’nin Suriye’deki Büyükelçisini güvenlik sebepleri nedeniyle, her ne kadar ABD “resmen” kabul etmese de, geri çektiği bildirilmiştir.12 Bu gelişmelerin en önemlisi daha önce de belirtildiği gibi “Suriye’ye karşı tedbirler alma” karar taslağının BMGK’den geçmesi için ABD’nin, Rusya ve Çin’e karşı etkin ikna kabiliyeti kullanmamasıdır. Amerika bir taraftan çeşitli siyasi ve ekonomik yaptırımlarla yönetimi baskı altında bırakıp böylece, her ne kadar işbirliği inkâr edilse de, iktidarla İran ve Hizbullah’ın ilişkilerinin zayıflamasını amaçlamakta.13 Görüldüğü üzere Obama iktidarı Suriye konusunda dediğim dedik bir politika izleyememekte, iplerin koparılmasına kolayca razı olamamaktadır. Bunun sebepleri şöyle sıralanabilir: İlk ve en önemli faktör 2012 Başkanlık Seçimleri. 2008 yılındaki başkanlık seçimlerinde en önemli vaadlerinden biri olan Irak’tan çekilme planını bu yılın sonunda tamamlayacak olan ABD yönetimi, tam da yeni kampanyalar öncesi Suriye’ye, başarısı garanti olmayan, bir askeri müdahale düzenleyerek akıllarda kötü bir “Obama iktidarı” imajı kalsın istemiyor. İkincisi, uzun süredir var olan ekonomisindeki istikrarsızlık, bütçe açığı ve yüksek miktarda borçlanma yüzünden tarihinde ilk defa kredi notunun düşürülmesi ve dünya çapındaki ekonomik krize, işsizliğe ve kapitalizme tepki olarak başlatılan “Wall

Street işgali” ile ülke içinde son dönemlerde hayli problemli olan yönetimin yangına körükle gidip ülkeyi alevlerin içine atmak istememesi sayılabilir. Ve son olarak, Soğuk Savaş süresince gergin olan Rusya­Çin ilişkileri, küreselleşen dünyayla birlikte sona ermiş, iki ülke gelişen ekonomik ve siyasi güçleriyle ABD’nin karşısında, onu dengeleyen yeni bir işbirliği olarak ortaya çıkmıştır. Siyasi arenada ortak verdikleri kararlar ekonomik ilişkilerinde de sağlanmakta; iki güçlü ülke, Orta Asya konusunda Batı’ya imtiyaz kaptırmamak için işbirliklerinin gücünü kullanmaktadırlar: BMGK’de Suriye konulu tasarıyı veto etme gibi. Sovyetler zamanında Suriye’yle gelişen ilişkiler, Soğuk Savaş bitiminde bir nevi askıya alınmış; ancak Putin’in 2000’de devlet başkanı olmasıyla Rusya’yı dünyanın önemli güçlerinden biri haline getirmesi ilişkilerin yeniden aktifleşmesini sağlamıştır. Suriye, Rusya’ya yaklaşarak ABD ve İsral’in Orta Doğu’daki etkinliğini kırmak istemektedir. Bu yüzden Soğuk Savaş’tan sonra geri aldığı Tarsus limanını 2008’de Rusya’ya geri vererek14 müttefikine Akdeniz’de bir askeri üs kurma imkânını yeniden vermiştir. Ekonomik anlamda da işbirlikleri azımsanmayacak niteliktedir. Savunma sanayii ithalatında Rusya Suriye’nin listesinin başındadır. Rusya gibi Çin’in de bölgede enerji alanında ciddi yatırımları ve kazançları vardır. Ve doğal olarak bu iki ülke ellerindeki bu kârı, Batı’ya kaptırmak istememektedirler. Çok eski değil, Libya’ya yapılan müdahalenin karar aşamasında Rusya ve Çin suskun kalarak denge politikası izlemeye çalışmışlar; ancak müdahalenin ardından Libya ekonomilerinden aldıkları payı, Batı’yla paylaşmak zorunda kalmışlardır. Bunun en açık örneği şudur ki; Kaddafi zamanında silah ticaretinde başta gelen Rusya, askeri müdahalenin ardından bu kârı, Fransa, İngiltere ve ABD ile paylaşmak zorunda kalmıştır.15 Ekonomik risklerin yanında, olası bir müdahaleden sonra Esed yerine gelecek iktidarın Batı yanlısı olması durumunda Rusya, bölgedeki güçlü siyasi ve askeri müttefikini kaybetmiş olacaktır. Çin de ekonomisinin özellikle Amerika’ya rağmen süratle geliştiği son yıllarda, Suriye’yi Batı’ya kaptırarak dış ticaretinde önemli ve kazançlı bir yere sahip olan Orta Doğu ülkesini elden çıkarmaya razı değildir. BMGK’de karara veto etmelerine karşın Rusya ve Çin de Suriye’deki durumdan rahatsızlıklarını bildirmektedirler. Şimdiye kadar hep Esed’in arkasında duran Rusya’ya karşı Suriye’de muhalif gruplar tarafından protesto gösterileri düzenlenmektedir. Tepkileri Esed’i kınamaktan öteye gitmeyen Rusya, geçtiğimiz günlerde en sert çıkışını

37


yapmıştır. Daha önceki açıklamalarında olduğu gibi Esed’in reform yapması gerektiğini söylerken Medvedev ilk kez, reformlar uygulanmadığı takdirde Esed’in iktidarını bırakması gerektiğini vurgulamıştır.16 Reform çağrılarına katılan Çin de ülkedeki durumu daha iyi incelemek için Ekim ayının sonunda Suriye’ye özel temsilci göndereceğini açıklamıştır.17 Buradan da anlaşıldığı gibi, Rusya ve Çin mevcut yönetimin korunması gerektiğini savunmakta ancak reformların öneminin de altını da çizmektedir. Çünkü farkındalar ki; mevcut yönetim artık durağan varlığını koruyamamaktadır. Ancak dış müdahaleye kesinlikle karşı çıkarak, ülkede oluşacak olan herhangi bir güç boşluğundan faydalanıp, Avrupalı güçlerin bölgeye egemen olmasından çekinmektedirler.

38

Sonuç olarak, dünya Suriye’nin bir reform hareketine ihtiyaç duyduğu konusunda hemfikir. Çünkü 8 aydır şiddet gören muhalefet, dış güçler tarafında silahlanmanın yanı sıra özellikle Türkiye’nin desteğiyle Suriye Ulusal Konseyi’ni kurarak ciddi bir yapılanmaya doğru gitmekte. Suriye muhalefeti şimdilik ayrılmaz bir parçaymış izlenimi verse de olası

bir askeri müdahaleden sonra ülke içinde mezhepsel çatışmaların başlayacağı olasılığı yüksek. Suriye’de oluşacak dini ve siyasi bir güç dengesizliği, ülkenin önemli jeopolitik konumu nedeniyle İran’dan İsrail’e geniş bir alanı etkileyecek, belki de bölgede ciddi mezhep savaşlarına önayak olacaktır. Böyle bir ortamda varolan siyasi ve ekonomik güçlerini de kaybetmekten korkan AB ve ABD müdahale taraftarları gibi görünseler de içinde bulundukları ekonomik sıkıntılara bir yenisini eklemek istememektedirler. Rusya ve Çin ise her ne kadar bir dış gücün ülkeye karışmasına karşı çıksa da Esed’in halkına karşı dediğim dedik bir politika izlemesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmeye başladı. Çünkü Esed’e verdiği destekten dolayı ülke içinde eleştirilen Rusya ve Çin, olası bir hükümet değişikliğinde koltuğa geçecek bir muhalefet grubuyla aynı ekonomik ve siyasi yakınlığı yakalayamamaktan korkmaktadır. Arap Baharı’nın rüzgârıyla hala sallanmakta olan Suriye rejiminin önünde iki seçenek var gibi görünüyor: dalından kopup diğer örneklerde olduğu gibi savrulup gitmek ya da tomurcuklanıp ülke içinde reformlar yapmak...

R e f e r a ns l a r 1. Öztürkmen, Ali. “Suriye’de Halk Ayaklanması Türkiye ve Türkmenler”. (16.10.2011) http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2765 (Erişim Tarihi: 22.10.2011) 2. ABHaber (16.02.2005) http://www.abhaber.com/haber.php?id=3429 (22.10.2011) 3. Erdurmaz, Serdar. “Suriye, Türkiye ve İsrail Üçgeni. Kim Zararlı?”. (05.10.2011) http://www.turksam.org/tr/a2485.html (Erişim Tarihi: 22.10.2011) 4. Orhan, Oytun. “Suriye’de Sonun Başlangıcı: Diplomatik, Askeri ve Ekonomik Yaptırımlar Dönemi”. (12.11.2011) http://orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2749 (Erişim Tarihi:22.11.2011) 5.“AB Suriye’den Petrol Almayacak” (02.10.2011) http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2011/09/110902_syria_oil.shtml (Erişim Tarihi:22.11.2011) 6. ABHaber. “Avrupa Parlamentosu Suriye ile Görüşmelerini Askıya Aldı” (07.04.2011) http://www.abhaber.com/ozelhaber.php?id=9445 (Erişim Tarihi:22.11.2011) 7. Çevik, İbrahim. Çok Bilinmeyenli Suriye Probleminde Beşar ESAD’lı ve Beşar ESAD’sız Hesaplar ile Türkiye’nin Yeri (18.10.2011) http://www.turksam.org/tr/a2500.html (Erişim Tarihi:22.11.2011) 8. Radikal. “BM’den Suriye’ye Uyarı Çıkmadı” (05.10.2011) http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1065371&Date=21.10.2011&CategoryID=81&Rdkref=6 (Erişim Tarihi:22.11.2011) 9. Kaya, Erdem. “ABD­Suriye İlişkileri: Beklentiler & Muhtemel Gelişmeler” (22.02.2010) http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=577:abd­suriye­likileri­beklentiler­a­muhtemel­ gelimeler&catid=77:ortadogu­analizler&Itemid=150 (Erişim Tarihi:22.11.2011) 10. A.g.e vs. Gös. Yer http://orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2749 11. A.g.e vs. Gös. Yer http://orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2749 12. NTV. “ABD Suriye’deki Elçisini Çekti” (24.10.2011) http://www.ntvmsnbc.com/id/25291527/ (Erişim Tarihi: 25.02.2010) 13. A.g.e vs. Gös. Yer. http://www.turksam.org/tr/a2500.html 14. Orhan, Oytun. “Suriye’ye Yaptırımlara Rusya ve Çin Vetosu” [05.10.2011] http://orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2701 (22.02.2010) 15. A.g.e vs. Gös. Yer. (22.02.2010) 16. BBC. “Rusya’dan Esad’a: Ya Reform Yap, Ya git”. (07.10.2011) http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2011/10/111007_medvedev_syria.shtml (Erişim Tarihi: 30.10.2011) 17. Timeturk. “Çin Suriye’ye Özel Temsilci Gönderecek”. (25.10.2011) http://www.timeturk.com/tr/2011/10/25/cin­suriye­ye­ozel­temsilci­ gonderecek.html (Erişim Tarihi: 30.10.2011) 18. NTV. “Arap Dışişleri Bakanları Suriye İçin Toplanıyor”. (14.10.2011) http://www.ntvmsnbc.com/id/25288849/ (Erişim Tarihi: 30.10.2011) 19. Ulutaş, Ufuk. “Suriye Devrimi’nin Evrimi” (16.10.2011) http://www.setav.org/public/HaberDetay.aspx?Dil=tr&hid=88976&q=suriye­devrimi­nin­ evrimi (Erişim Tarihi: 30.10.2011) 20. NTV. “ABD’nin Sertleştiği Suriye’nin Petrol rezervi 2.5 Milyar Varil” (16.04.2011) http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/211017.asp (Erişim Tarihi: 30.10.2011) 21. Sabah. “Rusya Neden Suriye Yönetimini Destekliyor?” (15.10.2011) http://www.sabah.com.tr/Dunya/2011/10/15/rusya­neden­suriye­yonetimini­ destekliyor (Erişim Tarihi: 30.10.2011)


(ipeksayin6@gmail.com)  Geçmişten günümüze çatışmaların ve kargaşaların merkezi olan bir coğrafyanın iki ucunda, İsrail ve Türkiye arasında zaman zaman gerilen, en olmadık dönemlerde ise toparlandığı gözlenen bir ilişkiler ağı mevcut. Bölgenin en önemli güç sembolleri sayılabilecek bu iki devletin karşılıklı tutumları, uluslararası ilişkilerin temeli olan “çıkar ilişkileri” düzleminde değerlendirilebilecek bile olsa, tarihsel duruşlarına ve geçmişe olan bağlılıklarına göz attığımız zaman çok daha incelikli ve detaylı bir süreçle yüz yüze geliyoruz. Belki de bu yüzden, iki devlet arasındaki karşılıklı çıkarların ve çatışmaların sınırlarını keşfetmek ve anlayabilmek bu kadar güç.

İki devlet arası ilişkilerin gözlem sürecini İsrail’in kuruluş dönemiyle başlattığımızda fark edeceğimiz ilk noktalardan biri, İsrail’i tanıyan ülkelerin başında Türkiye’nin de geldiğidir. Bu adımın iki ülke arasındaki yakınlığı arttıracağı ve ilişkileri belli bir seviyede tutacağı su götürmez bir gerçektir. Bu bağlamda Türkiye­İsrail ilişkilerinin 1948­ 1980 döneminde küçük adımlarla başladığını ve ilişkilerde tam bir istikrar olmadığını; fakat 1980 sonrasında, 2000’lere uzanan periyotta giderek geliştiğini ve ilerlediğini söyleyebiliriz.1 2000’lerden itibaren ise Türkiye’deki seçimler, hep aynı partiyi işaret etmiş ve bunun da etkisiyle iki ülke arasındaki ilişkiler üçüncü bir döneme girmiştir.2 Üçüncü dönem ilişkileri, başlarda 90’ların askeri işbirlikleri ve diplomatik antlaşmalarla dolu döneminin devamı gibi gözükse de yaşanan bazı krizler, iki ülke arasındaki bağların yerini daha gergin bir ortama bırakmasına sebep oldu. Aynı dönem içerisinde İsrail’in kendi içindeki sorunlarla, mesela Hamas, mücadele etmek zorunda kalması ve Türkiye’nin Hamas’a karşı İsrail yanında taraf olmaması, ilişkiler üzerinde başlayacak olan sarsıntının ilk habercilerinden biriydi. Sonrasında Türkiye’de yaşanan birtakım karışıklıklar ve özellikle de PKK sorununa yönelik Türkiye’nin tavrı, uluslararası arenada “eksen kayması” şeklinde

tanımlanmaya başlandı. Bu görüşe göre, Türkiye yüzünü gitgide Arap dünyasına çevirmekte ve Batı’yla olan ilişkilerini eskisi kadar ön planda tutmamaktaydı. Özellikle de Suriye ve İran’la olan ilişkilerdeki yakınlaşmalar, Batı’dan kopuş ve İsrail’le karşı karşıya gelme sebeplerinin başında gösterilmekteydi. Bu süreç halen daha devam ettiği için, geçmişe doğru ufak bir değerlendirme yapmak ve temel olaylarla ilgili birkaç örneği hatırlamak, günümüzü daha rahat anlayabilmemize olanak tanıyacaktır.3 Özellikle yakın dönem ilişkilerini incelemeye başladığımızda, her olayın bir öncekine büyük bir neden­sonuç bağıyla zincirlenmiş olduğunu fark edebiliriz. Bu sebeple fazla derine inmeden yapacağımız ilk gözlemler veya medyanın yönlendirici etkisi, bizi iki ülke arasında fazlaca yıpranmış ve onarılamayacak birtakım meselelerin olduğuna ikna edebilir. Hâlbuki devletlerarası ilişkilerde, “sürekli dostluk” veya “sürekli düşmanlık” tarzı kavramlardan bahsetmek mümkün değildir. Siyasal konjonktürde dengeler ve çıkarlar sürekli değişebilir ve başlangıcında zarar verici gözüken hadiseler bile zaman geçtikçe yerini farklı durumlara, belki de kârlı anlaşmalara bırakabilir. Hepimizin bildiği gibi son dönem Türkiye­İsrail ilişkilerinin gerilmesinin en önemli nedenlerinden biri, hatta temel noktası olarak, Mavi Marmara Baskını gösterilmektedir. Geçtiğimiz yılın 31 Mayısı’nda, uluslararası sularda yaşanan bu baskın sebebiyle ilişkiler büyük bir çıkmaza girmiş gibi gözüküyordu. Çünkü İsrail’in konu ile ilgili tavrı belirgindi ve geri adım atmak gibi bir planları olmadığı da oldukça açıktı. Bunun yanında Türkiye kendini bir anda fazlasıyla sıkıntılı bir durumda buldu. Çünkü baskın uluslararası sularda yapılmıştı ve maalesef ki gemide Türk vatandaşları da hayatını kaybetmişti. Olayın bu denli çıkmazlarının olması, o dönem Türkiyesi’nde savaş seslerinin yükselmesine bile neden oldu. Hatta üzerinden belli bir zaman geçmiş olmasına rağmen, Başbakan Erdoğan’ın Charlie Rose’un sorularına

39


yönelik yanıtları savaş ihtimalini daha da güçlendirmişti. Neyse ki sonrasında iki tarafın da genel yaklaşımı askeri harekâtın olmayacağı yönündeydi.4 Fakat bu denli büyük bir restleşmeden sonra, iki ülke arasındaki diplomatik iletişim de hemen hemen yok oldu. Türkiye, İsrail Büyükelçisi’ni geri çekti ve ileri dönem koşullarını düşünerek bir plan hazırladı.5 Türkiye’nin baskınla alakalı girişimlerinin tamamı, Birleşmiş Milletler nezdindeydi; ama bu uygulamalar da sorunu tam olarak yok edemedi. Çünkü incelemeler sonucunda yayınlanan Palmer Raporu, Türkiye’nin taleplerini 6 karşılayamamıştı.

40

Şu ana kadar incelediğimiz tüm konulara ve açıklamalara baktığımızda, İsrail ve Türkiye’nin tamamen birbirinden farklı kutuplara doğru yol aldığını veya iki devlet arasında bir daha olumlu gelişmelerin, işbirliklerinin yaşanamayacağını düşünsek, hatta ve hatta Türkiye’nin batı coğrafyasından ve Amerika işbirliğinden tamamen ayrılıp, yüzünü doğu desteğine çevirdiğini farz etsek bile, füze kalkanı anlaşmasının devreye girmesiyle olayların bu yönde seyretmeyeceği ortaya çıktı. İki ülke arasındaki dalgalı süreç tüm hızıyla devam ederken, füze kalkanı planının Türkiye tarafından kabul edilmesi, o ana kadar oluşturulan bütün olumsuz senaryoların veya gelecek tahminlerinin yön değiştirmek zorunda olduğunun en belirgin kanıtıdır. Çünkü füze kalkanı, Ortadoğu ülkeleriyle fazlaca sorunu olan ve içinde ve dışında farklı tehditlerle karşı karşıya gelen İsrail’in güvenliğini sağlama almak

için yapılabilecek en önemli hareketlerden biriydi. Türkiye’nin de bu adımın uygulanmasına izin vermesi, hem doğu hem de batı coğrafyasına hitap eden bir mesaj olarak düşünülebilir. Özellikle de İran’ın bu denli tepkili yaklaştığı bir hareketin Türkiye’nin izniyle hayata geçirilmesi mutlaka dikkate alınması gereken bir husustur.7 Değinilmesi gereken bir diğer önemli nokta da, siyasal ve askeri alanda ciddi problemler yaşanmasına rağmen, Van depreminin hemen ardından İsrail’den gelen yardım teklifidir. Teklifin reddedildiğine yönelik haberlerin asılsız olduğu Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından da yalanlanmıştır. Belli bir süre sonra resmi olarak İsrail’den de yardım istenmesi, ilişkilerin eskisi kadar gergin olmadığına dair bir kanıt olarak düşünülebilir. Kuruluşundan itibaren İsrail’le olan ilişkilerimizi ve yaşanan süreçleri dikkatlice değerlendirdiğimizde, yaşanan tüm gerginliklere ve restleşmelere rağmen, iki ülke arasında hiçbir zaman kalıcı bir düşmanlık olmadığı sonucuna ulaşabiliriz. Bu, hem İsrail’in Ortadoğu’daki en önemli müttefikini kaybetmek istememesiyle hem de Türkiye’nin Batı’yla olan bağlarını koparmamaya çalışmasıyla yakından ilgilidir. Bundan sonraki sürecin iki ülke için de neler getireceği elbette tam olarak kestirilemez; fakat önemli olan, uluslararası arenanın satranç tahtasında taşları değişen koşullara göre oynamak ve karlı çıkmayı bilmektir.

R e f e r a ns l a r 1. Amikam Nachmani, The Remarkable Turkish – Israeli Tie in “Turkey and the Middle East” (The Begin­Sadat Center for Strategic Studies, Bar­Ilan University, Israel, Ramat Gan, May 1999), Security and Policy Studies No. 42, p. 19. Reprinted with permission from Middle East Quarterly, Vol. 5, No. 2 (June 1998). 2. Örmeci, Ozan. “TÜRKİYE­İSRAİL İLİŞKİLERİ: 1990’LI YILLARDA İKİ ÜLKEYİ BİRBİRİNE YAKINLAŞMAYA İTEN NEDENLER”, http://www.ozanormeci.com/userfiles/537­turkiye­israil­iliskileri.pdf (Erişim Tarihi: 27.10.2011) 3. Çağlar, Barış. “Türk Dış Politikasında Eksen Kayması Tartışmaları ve Erken Uyarı Radarı Sistemi” (05.11.2011) http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2702 (Erişim tarihi 23.10.2011) 4. gös.yer. 5.“Ya özür gelir ya da...” (20.08.2011) http://haber.gazetevatan.com/ya­ozur­gelir­ya­da/395263/30/Haber (Erişim tarihi 25.10.2011) 6. Erdurmaz, Serdar. “Mavi Marmara (Palmer Raporu) Hakkında Değerlendirmeler” (05.09.2011) http://turksam.org/tr/a2461.html (Erişim tarihi 27.10.2011) 7. Çağlar, Barış; gös.yer.


(ocihan_sert@hotmail.com)

Bir zamanlar aynı ülkenin insanlarıydık. Mısır Osmanlı’nın hep gözdesiydi. Süveyş Kanalı’nın açılması Britanya’nın emperyalist siyasetini, Doğu Akdeniz’e kaydıracaktı. Önce Kıbrıs’ı, ardından Mısır’ı yuttu. Mısır, 1881’den 1952’ye dek 71 yıl İngiltere’nin idaresi altında kaldı. Ülkenin doğusu İsrail’e, batısı Libya’ya uzanıyor. Bir ucu Sudan’a; öteki ucu, Uzak Doğu’yu Avrupa’ya bağlayan kapıya, Süveyş’e açılıyor. Coğrafya ise Ortadoğu. Mısır haliyle hiç kendi halinde bir ülke olamadı. Ekonomik krizler, mezhep çatışmaları, siyasi kargaşa, sınıflar arası artan uçurum… Ancak Mısır halkı sonunda gidişata koca bir dur diyor. Demokrasi Atina’da bulunuşundan 2500 yıl sonra Akdeniz’e, Mısır’a yeni geliyor. Önümüzdeki iki ay boyunca sizleri Mısır’a götürüyorum. 

Takvimler 23 Temmuz 1952’yi gösteriyordu. Saat sabaha karşı yedi buçuk civarı Mısır televizyonunda genç subaylar hareketinden bir isim, Mısır’da darbe olduğunu ilan ediyordu. Mısır’ın yüzlerce yıllık silik tarihi, Kurmay Albay Cemal Abdülnasır’ın askeri müdahalesiyle son bulmuştu. Nasır, kendi ağzıyla siyasetini şöyle özetliyordu: "Ulusal bağımsızlık, Feodal düzene son, Tekel ve kapitalizme karşı mücadele, sosyal devlet, ulusal savunma ve kalıcı bir demokrasi."1 Onun iktidara gelmesiyle Mısır siyaseti çağ atladı, Ortadoğu, Üçüncü Dünya Sosyalizmi, Bağlantısızlar Hareketi ve Arap Birliği gibi yeni dengelerle tanıştı. Böylesine bir sürecin içine Mısır, Nasır’ın girişimleriyle 1956’da İngiliz kontrolündeki Süveyş Kanalı’nın milleştirilmesi sonucu girmişti. Avrupa’ya bomba gibi düşen bu haberin sonucunda ABD, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere tüm NATO kanadının tepkisi çok sert oldu. 3 ay sonra ABD destekli İsrail birlikleri Mısır’ı istilaya giriştiler. Savaşın seyrini, bir diğer küresel aktör olan SSCB’nin

sert tehditleri değiştirmiş, İsrail birlikleri Mısır’dan çekilmek zorunda kalmıştı.2 Bu beklenmedik galibiyet Nasır’ı bir anda Mısır’ın liderliğinden öte bir pozisyona getirdi. Mısır artık Avrupa’nın yörüngesinden tamamen çıkmıştı. Dönemin İngiliz Başbakanı Anthony Eden, eski sömürgesinin yeni lideri hakkında bu durumu doğrular nitelikte şu demeci verecekti: “Bizim kavgamız Mısır’la ya da Arap dünyasıyla değil, Albay Nasır’ladır. İktidara geldiğinde kendisine karşı hiçbir düşmanlık beslemedik. Aksine antlaşmalar yaptık. Ama bize dostça yaklaşmak yerine ülkemize karşı saldırgan bir politika yürüttü. Sadakatine güvenilmeyecek bir adam olduğunu gösterdi.3 İngiltere Başbakanı, Mısır Devlet Başkanı’ndan bir sadakat beklentisi içine girdiğini ama hayal kırıklığına uğradığını itiraf etmişti. Süveyş’i millileştirmek gibi cüretkâr bir tavır karşısında

ABD’nin gösterdiği kanlı tepki ve SSCB’nin bölgedeki çıkarları gereği Mısır’ı korumacı tavrı, Mısır’ın iç ve dış politikasında ister istemez SSCB sempatisi yarattı. Nasır, savaştan sonra tüm ekonomik altyapıyı

41


42

millileştirdi. Yabancı yatırımı tasfiye etti. İleri bir vergi sistemi kurdu. Devlet yatırımlarını genişletti. Eğitim ve sağlık hizmetlerini parasız hale getirdi. Bütün bunları yaparken adeta Türk Devrim Tarihi’ni kopyalıyordu.4 Marx’ın öngördüğü sosyalist düzene geçiş sürecinin daha çok başında olan Mısır gibi 3. Dünya ülkeleri kendi şartları uyarınca farklı bir Sosyalist model geliştirme yoluna gittiler. Buna da 3. Dünya Sosyalizmi adı verildi. Ortadoğu ülkelerine de bunun yansıması İslami Sosyalizm olacak, gerek Avrupa’da Garaudy gibi sosyalist revizyonistlerin teori girişimleri gerekse Mısır’da Seyyid Kutup gibi isimlerin İslami ahlak değerlerini sosyalizmle bağdaştırma çalışmaları ve İslamiyet’i sosyal adalet açısından tefsir ederek İslami Sosyalizm için düşünsel bir zemin hazırlama çabaları bu hareketin başında geliyordu.5 Nasır’ın Mısır ufkuna çizdiği bir başka yenilik ise Arap Birliği projesi olmuştu. Nasır’ın iç ve dış siyasetteki hızlı başarısı, Mısır’ın hızlı kalkınma hamleleri, İsrail ve ABD’ye karşı aldığı sert tavır, Filistin davasını ısrarla savunmayı gösterecek cesareti ve beklenmedik galibiyeti ona ve ülkesine dağılmış Arap coğrafyasını bir araya getirecek kadar büyük bir karizma sağlamıştı. Bu öylesine büyük bir karizmaydı ki Nasır döneminden sonra onun boşluğunu hiçbir Arap devleti dolduramamış, Irak ve Suriye’nin birleşme girişimi, Haziran 1979’da büyük bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı.6 Nasır ise Arap Birliği ülküsü için ilk büyük adımı, Suriye ile 1958’de bir araya gelerek atmış; yeni devletini tüm dünyaya Birleşik Arap Cumhuriyeti olarak duyurmuştu. Birlik baskılara 3 yıl dayanabilse de Abdülnasır, Arap ülkeleriyle ortak siyasi ve ekonomik tavrını hep sürdürdü. Arapları böylesine bir uyanışa getiren tek şey İsrail’in, ABD’nin diplomatik ve askeri desteği ile Filistin’de yaptığı haksız işgaller ve yayılmacı politikalarıydı. Arap coğrafyasında İslami Sosyalizm rüzgârları eserken bu fırtınanın ortasında güçlü bir milliyetçilik de yer alıyordu. Bağlantısızlar Hareketi ise Nasır’ın Mısır siyasetine miras bıraktığı son yenilikti. Birliğin üyeleri; Tito’nun Yugoslavya’sı, Enver Hoca’nın Arnavutluk’u ve Sukarno’nun Endonezya’sı ile Ortadoğu’daki ABD­ SSCB mücadelesine karşı bir denge kurmaya çalışmıştı.7 Arnavutluk’ta Arap ülkeleri ve Arnavutluk Dostluk Derneği kurulma yoluna gidilmiş. 3 Mayıs 1958’de Enver Hoca Birleşik Arap Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı Fethi Rıdvan, Yemen’in Kahire diplomatı Ahmet Muhammet el Sami, Kahire’deki Umman

Sultanlığı Temsilciliği 1. Yardımcısı Faysan Bin Ali ve Cezayir Milli Kurtuluş Cephesi delegesi Khaled Ali gibi Arap dünyasından geniş bir kadroyla aktif diplomatik temaslarda bulunmuştu.8 Nasır da 18 Haziran 1955’de Bandung Konferansında hareketin liderleri ile bir araya gelmiş, Yugoslavya Devlet Başkanı Tito da Irak Komünist Partisi’nin kurulmasında aktif rol almıştı.9 Nasır’ın iktidarı İsrail’le savaşlar ve Arap Birliği Kurma çalışmalarıyla geçti. Cemal Abdülnasır’ın Mısır için açtığı bu hareketli sayfa ölümüyle birlikte Mısır’dan yırtılıp atıldı. Eski bir Mısır milletvekili olan Mustafa Bekry’nin kaydettiklerine göre, Nasır’dan sonra devlet başkanlığı görevine gelen Enver Sedat Nasır’ın resminin karşısına geçmiş ve “İşte sorunumuz bu” demişti. Mısır, Nasır döneminde kazandığı ne varsa kaybedecekti.10 Öncelikle Mısır Bağlantısızlar Hareketi’nden ayrılacak, SSCB’den aldığı tüm askeri ve siyasi desteği bir kenara bırakacak, antlaşmaları tek taraflı feshedecek, ardından ezeli rakibi İsrail’le barış görüşmelerine başlayacaktı. Ve tüm Arap Dünyası’nı şoke edecek bu gelişmeler üzerine Mısır, kendi eliyle yarattığı ve önderliğini yaptığı Arap Birliği hareketinden resmen kovulacaktı. Sedat’ın SSCB’den talep ettiği silah yardımının yapılmaması Enver Sedat’ın 19 Temmuz 1972’de Mısır’da askeri ve diplomatik alanda görevli 20.000 Sovyet personelinin 27 Temmuz’a dek ülkeyi terk etmelerini istemesiyle sonuçlandı.11 18 Mart 1976’da ise Mısır Millet Meclisi, SSCB­Mısır Dostluk ve İşbirliği Antlaşması’nı oy birliğiyle feshedecek ve SSCB’nin Akdeniz filosu Mısır limanlarından aynı günde çıkarılacaktı.12 Artık Mısır’ın SSCB ile hiçbir ortaklığı kalmamıştı. Enver Sedat’ın Karadeniz’in ötesine çevirdiği yüzü artık okyanus ötesine bakıyordu. Ne savaş ne barış politikasının Mısır’a yıllarca hiçbir şey kazandırmadığını düşünüyor olsa gerek 1977 Kasım’ın da bütün tabuları yıkarak Mısır Devlet Başkanı sıfatıyla İsrail’i ziyaret etti ve İsrail Parlamentosu’nda bir konuşma yaptı. İsrail’e barış çağrılarında bulunuyordu. Bağlantısızlar Hareketi ve Arap Dünyası’ndan gelen tepkilere aldırmıyor, BM Genel Kurulu’nda Arnavutluk temsilcilerinden Mısır Dış İşleri Bakanı’nın geçiş sürecinde destek isteyecek kadar eski müttefiklerinin gözünde küçülüyordu. Uzun diplomatik temasların ardından 26 Mart 1979’da Camp David Barış


Antlaşması imzalandı. Antlaşma genel itibariyle Mısır ve İsrail arasındaki tüm sorunları çözmüyor aksine rafa kaldırıyor, sadece Modus Viventus (geçici uzlaşma) durumu oluşuyordu. Filistin meselesinin çözümünü sonraki görüşmelere bırakarak kesin bir hükümden kaçınıyor, İsrail’i resmen tanıma karşılığında Sina tekrar Mısır’a veriliyordu. Bundan sadece 4 yıl sonra, İsrail Cumhurbaşkanı İzak Navon’un 4 Ocak 1983teki Washington ziyaretinde “İsrail bağımsız bir Filistin devletinin yaratılmasına asla izin vermeyecektir” açıklaması antlaşmadan sonra Filistin meselesi için manidardır.13 Ancak her şeyden öte bir barış antlaşmasında Mısır’a ordusu için ABD hükümetinin para yardımı yapacağının yer alıyor olması ayrıca manidar gelmektedir. Antlaşmayla Kahire, artık Tel Aviv­Washington eksenine kaymıştı. Bu olay Avrupa’da coşku, Arap dünyasında ise büyük bir öfke yarattı. Antlaşmanın imzalanmasından sadece günler sonra Arap Birliği Şurası’nın Dışişleri Bakanları düzeyindeki Bağdat Konferansı toplanacak, Birlik sert yaptırım kararları alacaktı; Araplar Mısır’ı hiç affetmeyecek, Arap Dünyası’nın can damarı Mısır’ı kaybetmeyi kabullenemeyecekti. Tüm askeri ve diplomatik ilişkiler süresiz askıya alınmış, tüm Arap elçileri Kahire’den geri çağrılmıştı. Mısır birlikten ihraç edilmiş, birliğin merkezi Kahire’den Tunus’a taşınmıştı.14 Enver Sedat’a sus payı olarak Nobel Barış Ödülü verildi. Kısa bir süre sonra da bir törende suikastla yaşamını yitirdi. Enver Sedat halka rağmen politikalarının kurbanı olmuştu. Enver Sedat’a isabet eden 72 kurşunun aksine tek sıyrık almadan saldırıdan kurtulan Hava Kuvvetleri Komutanı Hüsnü Mübarek, Enver Sedat’ın koltuğuna oturacak ve izinden gidecek, Mısır’ı devrileceği tarih, 11 Şubat 2011’e dek için içine fokurdayan ağzı kapalı bir bakraca çevirecekti. Döneminde, Mısır 1952’den bu yana kazandığı tüm avantajları kaybetmiş, adeta firavunlar dönemine geri dönmüştü. Mübarek, halka rağmen İsrail yanlısı politikaları da sürdürdü. Thomas Hobbes, “Korku politikayı yönlendirir.” imasında bulunmuştu yüzyıllar önce. 1651’de bastığı Leviathan adlı eserinde Avrupa’nın mezhep savaşları döneminde kendisine ait ünlü sözüyle durumu özetliyordu. Hayatı, devlet otoritesinin olmadığı durumlarda solitary, poor, nasty, brutish, and short yani yalnız, kötü, çirkin, uygarlıktan yoksun ve kısa ömürlü olur diye tanımlamış, mutlakıyetçi yönetimlerinin doğasını

incelemişti.15 Bu söylem, kendini 1930’ların Almanyası’nda kendini ispatlamış; Versay Antlaşması’nın ağır hükümleriyle ezilen halk, kendini Hitler’in faşizmine teslim etmişti. İsrail’le onlarca yıl süren savaş ve getirdiği ekonomik ve siyasi yıpranma da Mısır halkını sindirdi ve sert bir yönetime yönlendirdi. Bu faşist yönetim, serbest piyasa ekonomisi ve halkın artan beklentileri, Mısır’ın Enver Sedat döneminde dondurulmuş dinamiklerini daha sonra tekrar harekete geçirecekti.16 Mısır’daki faşist diktanın temeli 25 yıllık sıkıyönetimin eseriydi. Bu hukuki sisteme de yansıdı. Anayasanın 179. Maddesine dayanarak belirsiz bir süre boyunca herkesin yargı kararı olmadan hapse alınabilmesi, insanların özgür siyaset yapmalarını engelleyen ve siyasi partilerin hareket alanlarını kısıtlayan 76. Madde gibi unsurlar halkın tepkisini sağlıklı ve siyasi bir şekilde yönetime yansıtmasını önlüyordu.17 Sadece 1990’larda sırf hükümetin politikasına muhalefet ettiği için 10 bine yakın Mısırlı politikacı tutuklandı. 1998’de hükümeti eleştirdiği gerekçesiyle iki gazeteci hapse atıldı. İfade ve medya hürriyeti kısıtlandı. 6 Nisan 2008’de Mahalla’daki tekstil fabrikasında grev yapan işçilere sivil polisler saldırdı. Aralarında 9 yaşında bir çocuğun da bulunduğu 7 işçi hayatını kaybetti. Yüzlerce kişi yaralandı, yüzlercesi gözaltına alındı ve işkence gördü. Aynı gün Kahire’deki bir grevi de basan polisler, 200 kişiyi gözaltına aldı.18 Mısır’da tüm sendikal hareketler, devlet denetimi altındaki Ulusal İşçi Federasyonu ile kontrol ediliyordu. Bu federasyon dışındaki hiçbir sendika yasal kabul edilmiyordu. Filistin ve İsrail meselesinde halka rağmen politikalar izlemeyi sürdüren Mısır yönetimi, 1991 yılının Mayıs ayında IMF ile bir antlaşma imzaladı. Bundan böyle IMF, Mısır ile Stand­by antlaşmaları uygulayacaktı.19 Nasır döneminin Mısır’a kalan son mirası da, 90ların başında Mısır’dan sökülüp atılacaktı. Devletçi ekonomiden vazgeçilmişti. Serbest ticaret bölgeleri, özelleştirme furyası ve serbest piyasa ekonomisi 10 yılın sonunda ‘daha fakir bir halk, daha zengin bir yönetici sınıf’ yarattı. Özelleştirilen devlet fabrikalarında çalışanların büyük kısmı işten çıkarılıyor; kalanların hiçbir sosyal hakkı olmuyor, üstüne 2 $ gibi günlük ücrete mahkûm ediliyorlardı. Mısır’da açlık sınırı 500 $ iken halkın aylık geliri 150 $’ı geçmiyordu. Halk açlıktan kırılıyordu. Mısırlı bir sendika lideri Kemal Abbas halkın %5’inin doyduğunu söylemiş; Mısırlı işçi, tüm komşu ülkelere göre en az

43


ücreti alan işçi durumuna düşmüştü.20 Sıkıyönetim halinin üstüne bir de büyük ekonomik sıkıntılar binince, %95’lik aç halk, 2004 yılında ard arda grevler başlattı. 2004’ten bu yana, Mısırlı işçiler 3 binden fazla gösteri, 2 binden fazla grev gerçekleştirdiler. Tüm bu grevlere katılan işçi sayısı, 1,7 milyonu buldu.21 Tekstil sektörünü, ulaşım sektörü ve nihayetinde kamu sektörü izledi. 2007 Aralık’ında 3000 kamu görevlisi 11 günü bulan grev başlattılar. Mısır’da hayat felç oldu. Artık ağzı kapalı bakraç, kaynayan suyun buharını içinde tutamıyordu. Mısır’ı son devrimci noktaya getiren şey, halka rağmen İsrail yanlısı dış politika, 25 yıllık bir faşist yönetim ve

serbest piyasa ekonomisinin kaçınılmaz çukurlarıydı. Mısır, son aylarda gündemimizin başköşesine oturmuş; Akdeniz'in öte tarafından attığı çığlığı kulaklarımızı okşuyor. Nasır, o toprakların gönlüne taht kurmuş hep özlemle anılıyor. 59 yıl önce bir gecenin ortasında açtığı güneşi, Mısır'ın baharını aydınlatmaya devam ediyor. Önümüzdeki sayıda sizleri, Mısır'ın demokrasi serüvenini Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu teziyle yeniden yorumu, geleceğe dair tahminler ve bölgeden röportajlar bekliyor olacak. Bir başka sayıda daha görüşmek dileğiyle...

44

R e f e r a ns l a r 1. Avar, B. & Tekin M. (Yazar), ve Bülbül, Ö. (Yönetmen). (2007). [Belgesel]. B. Avar (Yapımcı), Sınırlar Arasında. Bölüm: Nasır’ın Mısırı. TRT. 2. gös. Yer 3. gös. Yer 4. gös. Yer 5. A. Çubukçu, Mısır. İçinde M. Yalçıner (Ed.), Arap Dünyasında Ayaklanma (2nd.ed.) İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2011 s.47 6. E. Hoca, Ortadoğu Üzerine Düşünceler, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2011, s.217 7. Avar, B. gös. yer 8. Hoca, age, s.14 9. Age, s.19 10. Avar, gös. Yer 11. Hoca, age, s. 107 12. age, s.115 13. age, s.287 14. Age, s.195 15. B. Levack, E. Muir, M. Maas, & M. Veldamn. The West: Encounters and Transformation, Concise Edition : Person Education. Inc publishing as Longman, 2006, s.314 16. Avar, B. gös. Yer 17. Çubukçu, age, s.58 18. M. Özer, Tahrir Meydanında Grev Vardı (Ed.), Arap Dünyasında Ayaklanma (2nd.ed.). İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2011, s.64 19. Avar, gös. yer 20. Avar, gös. yer 21. Özer, age, 2.63


(cansuaydin.b@gmail.com) Tüm dünyada, özellikle Avrupa ve Amerika’da, hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelen dernekler, sivil toplum kuruluşları konusunda Türkiye’nin bu ülkelerin çok gerisinde olduğu bir gerçek. Avrupa’da örneğin, kişi başına birden fazla dernek düşerken, Türkiye’de aktif dernek sayısı oldukça az. Hükümet politikalarını etkileme, sosyal ve kültürel alanda bir şeyleri değiştirebilme gibi pek çok konuda etkili olabilen bu sivil toplum kuruluşları arasında Türkiye’de en çok dikkat çekenlerden biri, ICC (International Children’s Center). 

Aslında 1949 yılında Fransa’da, Fransız hükümeti ve UNICEF’in ortak girişimleri sonucunda Centre International de l'Enfance adı altında kurulan ICC, 1999 yılında ekonomik güçlüklerden dolayı kapandı fakat yine aynı yıl, Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın girişimleriyle Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi’nin içinde tekrar açıldı. İnsan hakları, kadınlar, gençler ve çocuk hakları gibi konularla ilgilenen merkezin, Dernekler Kanunu altında dernek statüsü vardır. Amacı, kadınların, gençlerin ve çocukların sosyal, zihinsel ve bedensel sağlıklarını geliştirmek olan derneğin çalışma alanları ise savunuculuk, araştırma, eğitim, politika üretme, kapasite geliştirme ve ağ oluşturma gibi yollardan oluşmaktadır. Cinsel sağlık, üreme hakları, çocuk hakları ve toplumsal eşitlik gibi konularda da oldukça aktif çalışan derneğin pek çok yerel ve uluslararası kuruluşla da bağlantısı ve oldukça önemli uluslararası kurumlarla partnerliği vardır. Bunlara TBMM ve Birleşmiş Milletler’in de kuruluşları dâhildir. Ayrıca ECPAT International gibi birbirinden önemli, üye olduğu ağ bağlantıları vardır. Birbirinden farklı uzmanlık alanlarına sahip ve bunlara hâkim, birbirinden önemli üyeleri ve çalışanları olan derneğin şu anki başkanı Prof. Dr. Tomris Türmen’dir. Prof. Dr. Tomris Türmen, kendisiyle yapılan görüşmede, kendinden ve ICC’den kısaca bahsetti. T o m r i s H a ni m k ı s a c a k e nd i ni z d e n b a h s e d e r m i s i ni z ? Ben aslında çocuk doktoruyum. Yakın zamana kadar Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kliniği’nde hocaydım. Benim konum, yeni doğan bebekler yani

prematüreler. Ama uzun yıllardır başka işler de yapıyorum. Daha çok insana yönelik, daha çok insana ulaşabileceğim ne gibi işler yapabilirim diye düşündüm. Bu yüzden de ilgi alanım, bireyden topluma kaydı. Sağlık Bakanlığı’nda, Ana Çocuk Sağlığı Genel Müdürü olarak, sonra da Müsteşar Yardımcısı olarak çalıştım fakat aynı zamanda üniversite hocalığım da devam etti. Büyük bir sevgi ile yapıyordum mesleğimi. Derken, Birleşmiş Milletler Dünya Sağlık Örgütü’nden bir teklif aldım. Cenevre’ye gidip, Çocuk ve Kadın Sağlığı konusunda Direktör olmam isteniyordu. Ama bu arada evliyim, çocuğum var yani kabul etmemem için bir sürü neden mevcut. Eşimin devamlı yurtdışına tayin olduğu bir meslek hayatı olduğu için zor bir karardı. Ama DSÖ’de İcra Direktörü olarak çalışmak o kadar önemli ve muazzam bir pozisyondu ki reddedemedim. Türk olmak ve yurt dışında bir şeyler başarmak gerçekten zor. Özellikle kadınsanız bu biraz daha zorlaşıyor. 15 yıl sonra Türkiye’ye geri döndüm, Ankara Üniversitesi’nde yıllar önce bıraktığım işe yeniden başladım. Çok güzel ve verimli zaman geçirdim orada. Daha sonra emekli oldum. I C C ’ ni n k u r u l u ş ö y k ü s ü nd e n b a h s e d e r m i s i ni z ? ICC’de açılışından bu yana bulunuyorum. Dernek ilk olarak Paris’te bir şatonun içine kuruldu. UNICEF ve Fransız hükümeti birlikte kurdular. Kurulma nedeni ise az gelişmiş Afrika ülkelerindeki doktorlara bilimin en son halini seminerler düzenleyerek öğretmekti. Fakat Fransız hükümetinin değişmesi ile birlikte finansal problemler yaşanmaya başlandı. Bir gün Prof. Dr. İhsan Doğramacı ile bir toplantı sonrasında Paris’te bu şatonun bahçesinde yürürken birden bana “Ne dersin bu derneği Türkiye’ye getirmeye?” diye sordu. İlk başta bunun kolay olmayacağını söyledim. Hoca Bey için hiçbir şey zor değildi ve kısa bir sürede bu derneğin Ankara’da kurulmasını sağladı. Daha sonra ben de buraya geldim, çok da iyi oldu. Sivil Toplum Örgütü’nde çalışmak, sistemlerden bağımsız olarak özgürce çalışabilmek demek. Demokratik toplumlarda sistemlerin dışında kalan insanların da

45


sesine ihtiyaç vardır. Sivil Toplum Örgütleri onların sesi olurlar. Burası da böyle bir yer.

46

P e k i , I C C ’ ni n c a l ı ş m a a l a nl a r ı ne l e r d i r ? Burası hak temelli bir kuruluş. Her konuyu insan haklarıyla irdelemeye çalışıyoruz. Çocukların hakları, gençlerin hakları, kadınların hakları… Üreme hakkı, çok yeni bir kavram. İnsanların özgürce ne zaman, kaç tane çocukları olacağını seçme hakkı. Bu olabilecek hakların en önemlilerinden bir tanesi. Kadın erkek eşitliği ve toplumsal cinsiyet kavramı ise bizim çalışmalarımızı horizontal olarak kesiyor. Bu ilkeleri her yaptığımız işe entegre ediyoruz. Bugün “Çocuk Hakları İhlallerinde Yargının Rolü” konulu bir toplantımız vardı. Bu toplantıyı bir uluslararası kuruluş ile birlikte yaptık. Üreme Sağlığı ile ilgili daha çok gençlerle çalışıyoruz. O yüzden sadece savunuculuk ve bilgi transferi değil, araştırma kökenli de çalışıyoruz. Mesela üniversite öğrencileriyle ilgili bir araştırma yürütüldü, üreme sağlığı ile ilgili ne biliyorlar, ne hissediyorlar, bazı konularda ne düşünüyorlar diye. Araştırma, üniversitenin birinci sınıf öğrencileri arasında yapıldı. Bu öğrenciler dördüncü sınıfa geldiklerinde benzer bir test verildi ve onlar karşılaştırıldı. Böylece dört sene içinde öğrencilerdeki bilgi ve farkındalık değişimi ve gelişme ortaya kondu. Çok fazla ilerleme olmadığı görüldü. Bu da gösteriyor ki, üreme sağlığı eğitimi çok önemli. IC C , y a p t ı ğ ı ç a l ı ş m a l a r d a k i m l e r l e o r t a k ç a l ı ş ı y o r ? P a r t ne r l e r i v a r m ı ? Birçok partnerimiz var. Çalıştığımız konularla uğraşan ve insan hakları konusunda çalışan herkesle çok yakın ilişkilerimiz mevcut. Çok popüleriz çünkü burası, çalışması rahat ve olanakları olan bir yer. Çok sistemli kurulduğu için değişik konularda çalışıyoruz. Bazı konuların konuşulmasında yardım ediyoruz. Dünya Sağlık Örgütü diyor ki; “Ne yapılıyorsa burası iş birliği merkezi, bu konuda çalışan kurumlara baktım ve sizi seçtim”. Burası Dünya Sağlık Örgütü logosunu kullanabiliyor. Bu, çok önemli bir konsept, bununla ilgili tabelayı dışarıya astık. Önümüzdeki ay, Dünya Nüfus Fonu’yla (UNFPA) ilgili çalışmalar var. Biliyorsunuz Dünya Nüfus Fonu üreme

sağlığı, aile planlaması ile ilgili konularla uğraşıyor. Onlarla ciddi bir ortaklığımız var. Sadece Türkiye için değil, Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkeleri de için de. Aşı konusunda DSÖ’nün Türkiye işbirliği merkeziyiz. Aşı programlarının yönetimi ve uygulaması konusunda yöneticilere seminerler veriyoruz. Burası eğitici ve yönetici yetiştiren bir merkezi oldu. G e nç l e r e v e r m e k i s t e d i ğ i ni z b i r m e s a j v a r m ı ? Demokratik toplumlarda bireylerin toplumdaki tüm olaylara katılmaları çok önemlidir. Başkalarının bizi idare etmesi yerine biz nasıl idare edilmek istiyoruz, hangi konularda nasıl düşünüyoruz, bir birey, bir grup olarak bunu yüksek sesle söyleyebilecek ortamla da çalışmamız gerekli. Sivil toplum örgütleri, bunların en önemlisidir. Bu bakımdan katılımcı demokrasinin toplumda yerleşmesi gerekmektedir. Bütün dünya böyle bir yöne gidiyor. Sosyal konulara önem vermek de insanın yaşamının bir parçası olmalıdır. Mesela Urfa'daki bir kız çocuğu seni hiç tanımayacak fakat yaptığın iş onun eğitilmesine, hayatta mutlu olmasına, örselenmemesine yarayacaktır. İnsanların sadece kendileri için değil, başkalarını da düşünerek işler yapması ve çaba sarf etmesi gerekli. Bu da mutluluk demek. Bu kısa röportajın sonunda ek olarak da ICC’nin 27 Ekim günü Ucan Süpürge Derneği’nin Sabancı Vakfı’nın desteğiyle gerçekleştirdiği "Çocuk Gelinler: Yıkıcı Gelenekler ve Ataerkil Sosyal Mirasın Mağdurları" adlı projesinin TBMM’de gerçekleştirilen final toplantısında katılımcı olarak da bulunduğunu belirtmekte de bu projeye ve ICC’nin aktifliğine dikkat çekmek açısından önemli. ICC’den ve yaptığı çalışmalardan bahsetmek, Türkiye’de sivil toplum kuruluşlarından ve var olan çalışmaların değerinin anlaşılması açısından oldukça önemli.


(denizemirogullari@gmail.com) "Seni Ayşe Paşalı gibi öldürürüm."1 Okuduğunuz bu cümle, lügatımıza girmiş yeni bir atasözü değil; bir tehdit biçimi. Hem de 7 Ocak 2011 tarihinde eski kocası tarafından (ki Ayşe Paşalı’nın daha önce emniyetten koruma talep ettiği herkesçe biliniyor) vahşice öldürülmüş bir kadının isminin kullanıldığı bir tehdit biçimi. Anlamı ne peki? Bana itaat et, benden boşanma, şikâyet etme, devlete sığınma! Yoksa öldürürüm! Hem de vahşice. 

Yaklaşık 1 aydır Türkiye’nin haber bültenlerinin olmazsa olmaz bir konusu var ki dış politika, işsizlik, hükümet ve daha nice önemli konu kadar gündemde: Kadına karşı şiddet ve kadın cinayetleri. Evet, yeni değil; ailemizden bir konu. Sebebi ataerkil toplum düzenine ve erkeğin ­toplumun büyük bir kısmı tarafından kabul edilen­ sosyal ve biyolojik üstünlüklerine bağlanabilecek büyük bir sorun. Peki, bu durumun sebebi ne? Nerede ve nasıl başladı? Bu durumun kökenine baktığımız zaman, ilkel zamanlardan günümüze kadar gelen bariz bir cinsiyet ayrımcılığı ile karşı karşıya kalırız. İlkel toplumlarda kadın çocuk doğurmakla, düzeni kurmakla görevlendirilirken; erkek, avcılığı ve topluluğun reisliğini üstlenir. Diğer bir deyişle, sosyal olarak, erkek evine ekmeğini getiren, evin reislik görevine sahip olan bir profil çizerken kadın ‘’evinin kadını, çocuklarının anası’’ konumunda kalır. Yani, etkinliği hiçbir zaman az olmamıştır fakat toplumun ya da topluluğun dış ortamla ilişkileri genellikle erkekler tarafından sürdürüldüğünden, kabaca bakıldığında, kadının konumu ya da rolü sanki daha pasif, daha olağan görülmeye başlanmış ve kadın aile içi ilişkilere göre daha hızlı ve göze batar biçimde gelişen dış sosyal ilişkilerdeki rolünü yitirmiş, geri plana itilmiştir.2 Diğer bir yandan ise biyolojik olarak, erkek kadına karşı çok güçlü bir tavır benimser. Günümüzde; ortaokulda, lisede kavgalara karışır, üniversitede bazen polise direnir, evde ise güç gerektiren işleri o yapar ve karısı ve çocukları için çoğu zaman korkulan roldedir. Yine de biyolojik faktörler, sosyal faktörlerin yanında biraz daha geride duruyor. Çünkü kadın ve erkek arasındaki ikili ilişkiler, geçmiş zamanlardan itibaren toplum

kavramının ortaya çıkışı ve geçirilen değişimlerle birlikte; kurumsallaşma, örgütleşme ve toplumsallaşmayı da yanına alarak sosyo­kültürel açıdan çeşitli rollere bürünüp, bazı kalıplara hapsediliyor. Bunun yanında, cinsellik kadınlar için bir tabu haline getiriliyor. Kimi zaman bedenleri hakkındaki kararları ellerinden alınıp toplumun değerlerine göre biçimlendiriliyor, kadın erkek için bir namus meselesi olmaktan ileri gidemiyor ve maalesef ‘’bekâret’’ bir erkeğin kadın hakkındaki en büyük sorunu oluyor. Kısacası kadın, toplumda bir obje olmaya başlıyor.

47

Tüm bunların yanında dünya ile birlikte toplumlar ve insanlar da değişiyor. İşte bu durumda yukarıda bahsettiğimiz kalıplar ve roller de değişmekten nasibini alıyor. Kadın modernleşme (modernization) ile birlikte toplumdaki konumunu yükselterek kendi öz kimliğini yaratmaya başlamıştır. Kimisi ’’kadın’’ olduğunun farkına varmış, kimisi kendine dayatılan görevleri omuzlarından atmış ve güçlenmiştir. Fakat bu modernleşme sürecinin en büyük sorunu, toplumun her kısmında eşit olarak görülmemesi ve bütün kesimlerce kabul edilmemesidir. Çağdaşlaşma süreci, ülke geneline yayılan homojen bir gidiş


göstermeyip; sıçramalı, senkoplu bir ilerlemeyle niteliklidir. Bu bakımdan, diğer toplumlardaki gibi değişen toplum yaşamı biçimlerine yumuşak kayışla geçme söz konusu olmamış, bu sıçramalı geçişlerde kadın ve erkek özellikle yabancılaşma duygusunu ve bundan doğan çeşitli tepkileri de birlikte taşımışlardır.3 İşte sorun tam burada başlıyor. İki cinsiyet arasındaki ve bugüne kadar herkesin beynine yerleşen kalıplar kırılmaya başladığı anda, insan egosu ­bazen en kötü şekilde­ kendini gösteriyor.

48

Şimdi günümüzdeki duruma baktığımız zaman birçok şiddet olayının altında yatan sebep, işte bu heterojen modernleşme. İnsanlar bu değişimlere ayak uyduramadığı zaman iki cins arasında çeşitli çatışmalar çıkıyor. Kadınlar kendi haklarının bilincine varıp, eşitlik sahibi olmak isterken; erkekler, bu durumu ‘’gurur meselesi’’ yapıyor, bazen kadınların önlerinden başarılı adımlarla ilerlemesini hazmedemiyor; hatta kadının eve kendisinden daha fazla para getirmesini kaldıramıyor. Aynı eğitim düzeyi veya meslekten çiftler, başlangıçta birbirleriyle iyi anlaşarak, uyumlu bir evliliği sürdürürken, kadının meslek yaşamında daha başarılı olup, daha üst basamaklara çıkarak bir kimlik değişimine uğraması, seyrek olmayarak ilişkilerde zorlanmalara veya ilişkinin bozulmasına yol açmıştır.4 Kadınlar ise erkeklerin değişmeyen yapılarını zamanla kendilerine yapılan hakaretler olarak algılıyor ve toplumdaki ikinci plan rolünün bilincine varmaya başlıyor. Evliliklerin yönü değişiyor, insanlar gün geçtikçe hayat koşullarına bağlı olarak en yakınlarını bile hoş görememeye başlıyor, şiddet tırmanıyor, hatta normalleşiyor; fakat kurban hep kadınlar oluyor. Peki, bu konuda Türkiye’de neler yapıldı? Türkiye’nin bu konudaki tarihine baktığımız zaman 1998’e kadar hiçbir yasal düzenleme yok. Avrupa Birliği üyelik süreci kapsamında müktesebatımızda yapılan değişiklikler çerçevesinde 1998 yılında 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun çıkarılmıştır. Fakat yasağı uygulayacak aile mahkemesi kurulmadığından, 2002 yılına kadar fiilen uygulaması olmamıştır. 2002 yılında aile mahkemeleri kurulmuş ve o zaman bu yasa uygulamaya konmuştur.5 Fakat bu kanun yalnızca nikâhlı eşleri ve aile bireylerini şiddetten koruyordu. Bu sebeple yetersiz kaldı ve şiddeti önleyemedi. Kadın kuruluşları ve sivil toplum örgütleri her ne kadar seslerini duyurmaya çalışsalar da, 2002 yılında aile içi şiddet sonucu ölüm vakaları 66 iken, 2009 yılında bu sayı 953 olmuştur.6 Bu

rakamların biraz daha genişletilmesi gerekirse, Türkiye’de her 3 kadından 1'i şiddete maruz kalmaktadır. Fiziksel şiddetle karşılaşan kadınların oranı, yüzde 34'tür. Dünya Ekonomik Forumu'nun toplumsal cinsiyet eşitliği verilerine göre, Türkiye, kadın­erkek eşitliğini sağlamakta 134 ülke arasında 126. sıradadır. Son 7 yılda kadın cinayetleri yüzde 1400 artmış, son 6 ayda 26 bin aile içi şiddet olayı yaşanmış, 180 günde öldürülen kadın sayısı 130'a ulaşmıştır. 2005'den bu yana 4 bine yakın kadın, şiddete kurban gitmiştir.7 O zaman, 23. Meclis’in bu konudaki farkından söz edelim. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın bünyesinde ‘’Kadın ve Aile Bireylerine Yönelik Şiddeti Önleme Kanun Tasarısı’’ oluşturuldu bu mecliste. Daha meclisten geçmedi, tasarı halinde yani tam olarak ‘’yasal’’ değil fakat kadına karşı şiddeti önlemede büyük bir adım olarak sayılabilir. Çünkü yerine getirilebilir ve bakış açılarını değiştirebilirse yararlı olabilecek birçok madde içeriyor. En başta 4320 sayılı kanundan farklı olarak medeni durumuna bakılmaksızın kadını korumayı öngörüyor ve bugüne kadar şiddete uğrayan binlerce kadının talep ettiği ve yerine getirilmeyen korumaların hiçbir delil istenmeksizin 6 ay boyunca temin edileceğini söylüyor. Taslakta yer alan bir maddeyle birlikte, karakollardaki ‘’siz karı­kocasınız, olur böyle şeyler, öpüşün barışın’’ sahnelerinin perdelerinin inme olasılığı yüksek. Maddeye göre şiddet gören ya da görme ihtimali olan kadın, barınma evlerine yerleştiriliyor, gerekirse iş yeri değiştiriliyor ve maddi destek alma hakkına sahip oluyor. Bunun yanında, kimlik değiştirme hakkına sahip olması bir diğer madde. Bu madde ne kadar geçerli olur bilinmez; çünkü cinayetle sonuçlanan birçok şiddetin perde arkası ‘’Uzun süredir takip ve tehdit ediyordu.’’ ifadeleriyle dolu. Kimlik değiştirmek belki şiddet dolu erkekleri engelleyemez ama taslağın erkekler için olan kısmına gelince buna çare olduğu düşünülen bir madde var. Türkiye o kadar modernleşmiş(!) olacak ki birçok Avrupa ülkesinde uygulamada olan bir maddeyi taslağa koymaktan geri durmamış: elektronik kelepçe. Günümüzde, elektronik kelepçe, Amerika ve Avrupa başta olmak üzere 120 bin kişiyi takip ediyor. Mağdura yaklaşıldığı zaman sinyal vermeye başlayan bu kelepçeler, insan vücudunun (el ve ayak bilekleri) bir parçası oluyor. Eğer zanlı, sinyale rağmen mesafeyi aşarsa bu kez güvenlik güçleri devreye giriyor. Bu kelepçeye ihtiyaç duyacak hale gelmemiz iradesizliğimizin bir kanıtı aslında. Çünkü nefret


duyduğumuz insana yaklaşmamamız için bizi kendi vicdanımız değil; bileğimizdeki kelepçe uyarıyor. Taslakta yer alan ve şiddet uygulayan erkeği ilgilendiren bir diğer konu ise psikolojik tedaviler. Çoğunun normal hayatta kabul etmeyeceği bu tedaviler bu kanunla birlikte zorunlu olarak ve devlet bütçesi altında uygulanacak. Bu madde, taslakta yer alan en önemli maddelerden biri. Çünkü bu madde şiddetin kaynağına, yani şiddeti uygulayana yöneliyor. Hangi sebeple, neler düşünerek bunu yaptığını bulmaya çalışıyor. Normal zamanda psikolojik tedaviyi kabul etmeyecek olanları zorunlu kılan bu uygulamanın seansları rapor halinde takip ediliyor, yani madde bir nevi yoklama alıyor. Tedaviye devam etmeyenlere ise cezai uygulama bile var. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu madde taslağın en başarılı maddesi olabilir; tabii eğer saygı duymayı, bireyselliği, hakları, belki de insanlığı öğrenememiş; kırılmaz kalıplarla dolu beyinleri bir miktar değiştirebilirse. Son olarak taslakta bu beyinleri hedef alan bir madde daha var, fakat madde bu sefer mağduru ve şiddeti uygulayanı kapsamıyor; sistemin uygulayıcılarını hedef alıyor. Genişletmek gerekirse, sistem işlemeye başlamadan önce polisler, kolluk kuvvetleri ve hâkimler ciddi bir eğitimden geçirilecek. Bakış açıları değiştirilecek, kadının ayrı bir birey ve her hakka sahip olduğu beyinlerine yerleştirilecek. Sebebi ise herhangi bir şikâyette veya verilecek kararda olaya ataerkil bir bakış açısı yerine objektif olarak bakılmasını sağlamak. Bu yapıyı değiştirmek ne kadar kolay ve kesin olur şüpheli çünkü yıllarca babadan,

aileden en önemlisi toplumdan fikirler çalmış erkek popülâsyonuyla yaşıyoruz; fakat bu sistemde kalıpları kırabilirse beyler eğer, ne mutlu bize! Evet, Türkiye’nin durumu bu, taslak tam ayrıntılarıyla olmasa da bu ve meclisten geçmeyi, yasallaşmayı, topluma özellikle kadına bir çare olmayı bekliyor. Bu tasarının toplumdaki etkisi hakkında konuşmak için daha erken; hatta erken değil, imkânsız şimdilik. Yine de bu, tek başına Türkiye’nin sorunu değil; bu, başlı başına dünyanın sorunu, erkeğin sorunu, yerleştirilen ve asla kırılamayan, kabullenilmeyen rollerin, kısacası sistemin sorunu. Rakamlar acı, rakamlar korkunç. Kadınlar eziliyor, tecavüze uğruyor, çocuklarından ayrı düşürülüyor, ölüyor, öldürülüyor. Hâkimler, inat yapar gibi zaman zaman eşini tahrik etti diye şiddete uğrayan kadını suçlu buluyor; komiserler, eşleri barıştırıp bir cinayete daha sebep oluyor. Çocukluğuna dair anılarda sadece annesinin haykırışları ve babasının dayakları yer alan çocuklar yetişiyor. Kadınların umudu devletin mi, yasalarının mı yoksa eşlerinin elinde mi henüz bilmiyoruz ama kadınlar her şeye rağmen bir çıkış yolu için sokaklarda haykırıyor, haklarını istiyorlar. Umut kapıda; bayanlar yaklaşıyor, sesini duyuyoruz, siz yeter ki özünüze sıkı sarılın, hayatınızdan vazgeçmeyin ve sesinizi duyurmak için var gücünüzle haykırın. Peki ya siz beyler… Öcünüzü almak istediğiniz kadına yaklaşmamak için kalbinizin sesini değil de bileğinizdeki kelepçenin bipbip’lerini dinlemeye kararlı mısınız?

R e f e r a ns l a r 1. CNNTURK. (2011, August 12). Seni Ayşe Paşalı gibi Öldürürüm. Retrieved October 23, 2011, from http://www.cnnturk.com/2011/yazarlar/08/12/seni.ayse.pasali.gibi.oldururum/625855.0/index.html 2. Arat, N., (1995). Türkiye’de Kadın Olgusu,Kadın Gerçeğine Yeni Yaklaşımlar. p.99 3. a.g.e.; p.101 4. a.g.e., p.105 5. Parlak, C. (2011, July 20). Kadına Şiddette Sıfır Tolerans. Retrieved October 24, 2011, from http://www.internethaber.com/kadina­ siddette­sifir­tolerans­11787y.htm 6. gös.yer. 7. RADİKAL. (2011, October 13). 4 Bin Kadın Öldürüldü. Retrieved October 25,2011,from http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1066278&CategoryID=77

49


(gozdeotlu@gmail.com) Nükleer enerji deyince, son yaşanan olayları da göz önünde bulundurursak, maalesef aklımıza alternatif veya ucuz enerji üretimi yerine Japonya’da çok kısa bir zaman önce yaşanan ve hala yaşanma ihtimali bulunan nükleer felaket ve tabii ki Çernobil geliyor. Güçlerinin yettiğince reaktörün güvenliğini sağlamaya çalışan Japon halkının, belki tüm dünyanın geleceği için cesurca hayatlarını tehlikeye atan o Japon itfaiye memurlarının veya Karadeniz’deki çayların güvenli olduğunu kanıtlamak için kameralar önünde çay içen Bakan’ın görüntüsü, akıllarımızdan silinmiyor bir türlü ve uzun süre silineceğini de sanmıyorum. 

50

Nükleer enerjiyi şiddetli bir şekilde tamamen reddetmeden önce avantajlarına da bakmakta fayda var tabii. Nükleer karşıtları, bu enerji tipinin savunucularını genelde ulusal ve uluslararası çıkar grupları, oy peşinde koşan siyasiler veya insanları kandırmaya çalışan nükleer enerji hayranı bilim adamları olarak belirlese de1; nükleer enerjinin gerekli ve zorunlu olduğunu düşünen ve sadece enerji açığımızı nasıl kapatacağımızı konusunda endişelenen tarafsız bilim adamları da yok değildir. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) (2009) verilerine göre dünyada 30 ülkede ticari olarak aktif 436 nükleer reaktör bulunmaktadır.2 Dünyada ve tabii ki ülkemizde, artan enerji ihtiyacını karşılamak için nükleer enerjinin gerekliliğini savunan taraflar; bu enerjinin tamamen güvenli, maliyetinin de düşük olduğunu ve başka alternatifinin olmadığını iddia etmektedirler. Günümüzde devletler nükleer enerjiden vazgeçiyor gibi görünseler de, bunun asıl sebebi nükleer enerjinin fazla tehlikeli ve maliyetli olması değil; ekonomik durgunluk, Çernobil karşıtlarının etkisi ve gelişmiş ülkelerin yeterince nükleer santralleri olması sebebiyle artık ihtiyaç duymamalarıdır.3 Bu santraller, çevre dostudur ve ülkenin ekonomisine çok büyük katkıları vardır. Eğer ülkeler diğer enerji kaynaklarına vakit ve para harcamak yerine nükleer enerjiye yatırım yaparlarsa, bu karar uzun vadede onlara çok büyük fayda getirecektir.

Yine nükleer enerji savunucularına göre, nükleer enerji atık sorunu aslında bir sorun teşkil etmemektedir. Atıklardan kurtulmak için birçok yol vardır. Bunlardan en önemlileri, camlaştırma ve kayalaştırma yöntemidir. Nükleer enerji yanlısı Polatlı’nın (2009) konuyla ilgili makalesinde tartıştığı üzere, nükleer atıklar güvenli bir şekilde doğaya karıştırılabilir ve insana kömürün yanmasıyla oluşan atıklardan çok daha az zarar verir. Günlük yaşantımızda birçok şey, radyasyon yayar ve bu radyasyon seviyesi, nükleer enerjinin yayma ihtimali olan seviyeden çok daha fazladır. Mesela toprak ya da oturduğumuz evlerde kullanılan beton ve tuğlalar, elektronik aletler, uranyum yayar. Sayılarla ifade edecek olursak, 10.000 mrem’in altındaki radyasyon seviyesi güvenli sayılıyor. Bu seviye, çoğu nükleer reaktörün yaydığı radyasyonun oldukça altında bir seviyedir. Çernobil felaketindeki radyasyon seviyesi bu seviyeyi aştığı için bir felakete dönüşmüştü. Ayrıca, günümüzde nükleer santrallerde kullanılan teknoloji sayesinde radyasyonun yedi katmandan oluşan reaktörü aşıp dışarıya sızması imkânsız görünüyor. Çernobil’de ise bu teknoloji yoktu. Bu sayılanlar nükleer enerji taraftarlarının iddialarıdır ve uluslararası kurumlar bu iddiaları kolayca çürütebilmişlerdir. Nükleer enerji tartışmasına genel olarak baktığımızda, nükleer enerjiye karşı çıkanların onu destekleyenlerden sayıca fazla olduğunu görebiliriz. Uzmanların yanı sıra dünya kamuoyu da bu enerji türüne karşı oldukça tepkilidir. Geçmişte yaşanmış nükleer kazaları ve geçtiğimiz aylardaki Japon nükleer felaketini göz önünde bulundurursak, kamuoyu ve karşı çıkan çevreler pek de haksız sayılmazlar. Arif Künar’a (2004) göre nükleer enerji yoluna gidilmeden önce çözülmesi gereken birçok sorun vardır. TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası 40. Olağan Genel Kurul Enerji Komisyonu 14 Nisan 2006 tarihli raporuna göre, “Gerek kuruluş, gerek hammadde, gerek işletme gerekse atık saklama sorunları ve yeterli yenilenebilir kaynaklara sahip olmamız nedeniyle tamamen dışa


bağımlı nükleer santrallere karşı olmakla, nükleer alanda bilimsel gelişmeyi desteklemenin ayrı şeyler olduğunu önemle vurgulamak gerekmektedir.”4 Künar’ın kitabında yayımladığı nedenlere şöyle bir göz atacak olursak, haksız olmadığını ve aslında nükleer enerjinin ekonomik ve politik bir oyun olduğunu görebiliriz. 1960’larda nükleer enerji cazip bir kaynak gibi görülse de, günümüze geldiğimizde çoğu ülkenin tehlikeleri ve riskleri gördükten sonra bu kaynaktan vazgeçtiğini, nükleer santrallerinin yapımını durdurduğunu ve rüzgâr enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını tercih ettiğini söyleyebiliriz (Künar, 2006). Kamuoyu dünyada yaşanan nükleer santral kazalarının çok az olduğunu düşünse de, aslında Mart 1997’de Monju’da ve Eylül 1999 yılında Tokaimura’da yaşanan olayın varlığını çok az insan biliyor. Nükleer Fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’ın açıklaması doğrultusunda, Nükleer Denetleme Komisyonu’nun (NRC) kayıtlarına göre sadece ABD’de nükleer felakete dönüşebilecek 169 kaza olmuştur.5 Peki, neden insanlar nükleer enerjiye ve santral yapımına bu kadar karşı çıkıyor? Bu enerji türünden bahsedince akla ilk gelen radyasyon oluyor. Bir takım uzmanlar aksini iddia etse de radyasyon çok büyük bir problem ve etkileri genetik hastalıklar ve çoğunlukla kanser olarak yıllar sonra ortaya çıkıyor. Dünyada büyük tepkilere yol açan ve nükleer enerji karşıtlarının direnişlerinin belkemiğini oluşturan 1986 Çernobil nükleer felaketindeki acılar halen zihnimizde tazeyken, Çernobil santralinde olanları ‘insan hatası’ olarak değerlendiren ve bu enerji türünün tamamen güvenli olduğunu savunanlar çok büyük tepki çekiyorlar üzerlerine. İkinci zararını ise atık sorunu olarak nitelendirebiliriz. Atık sorunu, çok kapsamlı bir problem ve etkileri tüm dünyada hissediliyor. Atık depoları olarak kullanılan üçüncü dünya ülkelerindeki gibi ya da para karşılığı bu atıkları saklamayı kabul eden, kamuoyunun tamamen habersiz ve bilgisiz olduğu ülkelerde olduğu gibi; yasal veya yasadışı yollardan atık deposu olarak kullanılan Rusya, Türkiye, Tayvan ve çeşitli Afrika ülkeleri gibi (Künar, 2006). Radyoaktif yakıtlar söylendiği gibi toprak tarafından hemen emilmiyor, %1’lik bir radyasyon oranı olsa bile toprakta kalmaya devam ediyor, yer altı sularına karışabiliyor. Bir başka sorun ise bu santrallerin maliyeti. Lisanslama süresinden tutun, kurulumunda ‘güvenlik’ nedeniyle çıkan ek masraflara kadar yüklü bir maliyeti

olan nükleer santraller, aslında ülkemiz gibi bir sürü dış borcu olan gelişmemiş ülkeleri borç batağına daha fazla batırmak için tasarlanmış adeta. Künar’a göre bu kadar dış borcu olan ülkemizin böyle bir yükün altından kalkması mümkün değildir; nükleer enerji Meksika, Çin, Hindistan, Güney Kore, Brezilya, Arjantin ve Rusya gibi ülkeleri de adım adım iflasın eşiğine getirmiştir, Türkiye’nin sonu ise farklı olmayacaktır.6 Bir yorum ise nükleer enerji taraftarlarının, ­Arif Künar onları ‘nükleokratlar’ olarak isimlendiriyor­ aslında politik çıkarları olduğudur. İki gruba ayırıyor Künar onları: akademik hırs peşinde olan nükleerci akademisyenler, mühendisler, teknokrat ve bürokratlar; nükleer enerjiyi savunup onun geleceğimiz olduğunu iddia eden ama aslında nükleer güç, nükleer silah ve atom bombası gibi amaçlara hizmet eden politik çıkarları kovalayan radikal milliyetçi veya dinci gruplar, partiler. Çok güçlü bir suçlama olsa da bu, aslında tamamen yersiz olduğunu da söylemek zor. Ülkemizde de birçok politikacı ve akademisyen nükleer enerjiye destek vermiş; hatta eski MHP Devlet Bakanlarından Prof. Dr. Ramazan Mirzaoğlu bunu şöyle ifade etmiştir: “…Kaldı ki Türkiye’nin çok yakın zamanda atom bombasına sahip olması gerekmektedir. Nükleer santraller atom bombası teknolojisi için de bir altyapı oluşturması bakımından ayrı bir öneme haizdir.”7 Aynı şekilde Fazilet Partisi Milletvekili Cevat Ayhan, 1993 yılındaki bir panelde şu sözlerle ifade etmiştir fikirlerini: "Yani biz bu teknolojiye sahip olalım. Nükleer teknoloji nükleer silah için de lazımdır. Ona da sahip olacağız bir gün Türkiye olarak."8 Nükleer enerjiye fazla bel bağlayıp daha güvenli, ucuz ve yenilenebilir yerli enerji kaynaklarını unutuyoruz. Bu da bizi nükleer enerjinin ülkemizdeki durumu sorusuna getiriyor. Nükleer enerjiye karşı duruşunu şu sözlerle ifade ediyor Künay (2006): “Depremlerde, Çernobil’de, İkitelli’de ve son olarak hızlandırılmış tren faciasında yaşadığımız üzere, felaketlere hazırlıksız bir ülkede nükleer santral kurulamaz!” Ülkemiz deprem kuşağındaki bir ülke ve kurulması planlanan santralin aktif Ecemiş Fayı’nın sadece 25 kilometre güneydoğusundan geçtiğini ve yüksek şiddetli bir depremin nasıl bir felakete yol açabileceğini çoğu insan bilmiyor, duymuyor veya duymayı reddediyor, göz ardı ediyor. Olası bir depremde, Çernobil’de de olduğu öne sürüldüğü gibi teknolojik veya insan hatalı bir ihmal ortaya çıkar da

51


müdahale edilemezse (tıpkı İzmit depreminde Tüpraş Rafinerisi’nde olduğu gibi), nasıl bir yıkıma doğru sürükleneceğimizi kimse hayal bile edemez; ne nükleer enerji yanlıları akademisyenler, ne de nükleer güç peşindeki politikacılar (Künay, 2006). Yine bu konudaki karşıt görüşlerini şu araştırmaya dayandırıyor Arif Künay: Atina’da 28 Kasım 1991 tarihli Avrupa Sismoloji Komisyonu’nun komisyona sunduğu tebliğle 1992 Erzincan depremini zaman ve büyüklük olarak tahmin eden Earthquake Forecasts Inc. Başkanı Prof. Dr. Karl Buckthought’un raporuna göre, "1973–1998 arasındaki 26 yıllık dönemi hesaba katarak, ki bu dönemde AECL­CANDU firmasının önerdiği güvenli tasarım standardını aşan bir deprem olmuştur, Akkuyu’daki nükleer santralin 40 yıl çalışması halinde depreme bağlı hasar görme olasılığı en az %50’dir."9

52

sonuçlandırılmamalıdır. Halkımız bu konuda karar verme hakkına sahiptir ve gelecek nesillerini tehlikeye atacak bir karar almayacakları da aşikâr; tıpkı dünyadaki diğer halkların yapmayacağı gibi. Japonya’da kısa bir zaman önce yaşanan nükleer felaket sonrasında görüntülenen bir manzarayla yalnız bırakıyorum sizi ve vicdanınızı. Radyasyona maruz kalan bir genç, özel bölümün arkasından annesi ve köpeğiyle vedalaşırken…

Sonuç olarak, dünya aşama aşama nükleer enerji türünden vazgeçmeye ve daha ucuz ve güvenli enerji kaynaklarını tercih etmeye başlamıştır. Türkiye gibi gelişmekte olan ve kırılgan bir ekonomiye sahip bir ülkenin bu riski alması, halkını ve ülkenin çıkarlarını hiçe sayarak çeşitli özel çıkarların peşinden koşması demektir. Dünya kamuoyunun, bilinçli olduğu için susturulmaya çalışılan akademisyenlerin ve özellikle Türkiye kamuoyunun sesi, nükleer enerji kullanma kararı alan otoritelere duyurulmalıdır. Nükleer enerji gerçekten gerekli midir ve ileride bize avantaj mı yoksa dezavantaj mı sağlayacaktır soruları dikkatlice tartılmalı ve cevaplanmalıdır. Bu kadar çelişkili ve tehlikeli bir konu bir takım politik ve siyasi oyunla aceleye getirilmemeli, bizim aleyhimize bir şekilde

R e f e r a ns l a r 1. Arif Künar (Elektrik Mühendisi, Elektrik Mühendisleri Odası ve Tüketici Hakları Derneği, Enerji Komisyonu Üyesi, DPT­ VIII. BYKP Nükleer Enerji Alt Komisyonu ve DEK/TMK, Çevre ve Enerji Komisyonu Üyesi), “Neden Nükleer Santrallere Hayır”, (Ağustos 2004), http://www.bilimbilmek.com/tr/neden­nukleer­santrallere­hayir.html, (Erişim Tarihi: 20 Ekim 2011) 2. Hamit Palabıyık, Hikmet Yavaş & Murat Aydın, Nükleer Enerji ve Sosyal Kabul, Ankara: Uluslararası Stratejik Ataştırmalar Kurumu (USAK) Yayınları, 2010, s. 12. 3. Ahmet Polatlı, “Nükleer Enerji”, (11 Aralık 2009), http://www.makaleler.com/bilim­makaleleri/nukleer­enerji.htm, (Erişim Tarihi: 20 Ekim 2011) 4. TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası, “Türkiye Enerji Yapılanmasında Elektrik Enerjisinin Yeri ve Potansiyel Durumu”, (14 Nisan 2006), http://www.bilimbilmek.com/tr/turkiye­enerji­yapilanmasinda­elektrik­enerjisinin­yeri­ve­potansiyel­durumu.html, (Erişim Tarihi: 20 Ekim 2011) 5. Arif Künar, “Neden Nükleer Santrallere Hayır”, (Ağustos 2004), http://www.bilimbilmek.com/tr/neden­nukleer­santrallere­ hayir.html, (Erişim Tarihi: 20 Ekim 2011) 6. A. Künay, a.g.e. 7. A. Künay, a.g.e. 8. A. Künay, a.g.e. 9. A. Künay, a.g.e. G ö r s el l er http://www.vazgectimsenden.com/Turkiye_ye_Nukleer_Santral_Yapilmali_Mi__37_1_110948.1_konu.htm http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&Date=15.3.2011&ArticleID=1042971&CategoryID=81


(gizem.alcinkaya@hotmail.com) 

Uzaklardan gelen çığlıklar doluyor kulaklarımıza. İç savaş, acı ve açlıkla sınanıyor kömür tenli çocuklar, anneler, babalar. Her gün, her saat, her dakika onlarca çocuk kara kıtanın derinlerine yolculuk yapıyor; geride kalanlarsa daha fazla kayıp vermeden kamplara ulaşmanın kaygısında, acısını yollara bırakıyor çaresizce. Nereden mi bahsediyorum? Afrika’nın doğusunda, Hint okyanusunun kıyısında olan ve son yıllarda korsanları, iç savaşları, kıtlık ve açlıkla olan sınavıyla gündemde olan “Somali” den. Orada neler olduğunu ve neden böyle bir çıkmaz içine girdiğini anlayabilmemiz için de geçmişe doğru kısa bir yolculuk yapmamız gerekiyor. Zira Somali’nin bu “kara” talihi çok daha öncesine dayanıyor.

büyük çapta çatışmalar yaşanmazken ve sorunlar çoğunlukla diplomasiyle çözülürken; bugün bu boyutlarda yaşanmasının altındaki nedenlerin iyi incelenmesi gerekiyor. Bu bağlamda sömürgeci devletlerin izledikleri politikaların bir ülkenin iç işlerine nasıl sirayet ettiğini de görebiliriz. Daha önce de belirttiğim gibi Somali’yi sömürge devlet olarak kullanan İtalya ve İngiltere, aşiretleri farklı konularda birbirlerine karşı kullanıyorlardı. Bu iç çatışmalardan karlı çıkan ise her zaman olduğu gibi yine Batı’nın emperyalist devletleri oluyor. Yaşanan bu kaotik durum, Somali’yi gün geçtikçe daha da geriye götürürken; onun üzerinden politika üretenlerin ise iştahlarını kabartıyor.

19. yy itibariyle Somali sömürgeci devletlerin cazibe merkezi haline geldi. Bunda coğrafi konumu şüphesiz ki en önemli nedendi. İngiltere ve İtalya, sömürgeci sistemi uygulamakta başı çeken iki devlet oldu. 1884’te İngiltere Kuzey Somali’yi; 1887’de İtalya Güney Somali’nin bir bölümünü ele geçirdi. 1927’ye gelindiğindeyse İtalya güneydeki kalan yerlerin de sahibi oldu.1 O dönem bu iki ülke Somali ekonomisinin baş aktörleri oldular. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Somali bağımsızlığını ilan etti. Ancak özellikle ABD ve Batılı devletlerin emperyalist politikalarından kurtulamadı. Değişen dünya düzeni ve gün geçtikçe daha da büyüyen kapitalist sistem, Somali’nin kanını emen kene olmaya devam etti. Somali halkı, bir yanda yabancı devletlerin her geçen gün sonuna daha da yaklaştıran politikalarına direnmeye çalışırken; bir yandan da kendi içinde var olan aşiretlerin yaratmış olduğu kaoslarla baş etmek zorundaydı. Tam da burada başka bir noktaya daha değinmek gerekiyor. Somali, diğer Afrika ülkeleriyle kıyasladığımızda homojen bir yapıya sahip diyebileceğimiz, tek dilin konuşulduğu ve nüfusun neredeyse tamamının Müslüman olduğu bir ülke. Günümüzde de hâlâ devam etmekte olan iç savaşlar ise aşiretler arasında hız kesmeden devam ediyor. Ancak burada kafaları karıştırabilecek bir ikilem söz konusu. Şöyle ki; geçmişte aşiretler arasında bu denli

Öte yandan 1940’lı yıllar dünya halklarının gördüğü en büyük savaşlardan bir diğerine daha sahne oldu. Güçlü devletlerin bir kez daha kendilerini test ettikleri bu savaş sonrasında başta Avrupa olmak üzere dünyadaki siyasi ve ekonomik dengeler de yeniden anlam buldu. Afrika ülkeleri de savaşın beraberinde getirdiklerinden üstüne düşen payı aldı. İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde, 26 Haziran 1960’ta İtalyan Somalisi ve aynı yılın 1 Temmuzu’nda İngiliz Somalisi bağımsızlığını ilan etti ve birleşerek bağımsız Somali Cumhuriyeti’ni kurdular. Cumhuriyet’in ilk cumhurbaşkanlığına Aden Abdullah getirildi.2 Ancak Somali dendiğinde akla ilk gelen isim kuşkusuz ki Siad Barre. 1969 yılında yönetimi askeri darbeyle ele geçiren Siad Barre Somali Demokratik Cumhuriyeti’ni kurdu, ideoloji olarak sosyalizmi benimsedi, Sovyet Rusya’yla yakın ilişkiler kurdu ve yönetiminde de bilimsel sosyalizmi temel aldı.3 5­6 sene gibi bir süre içerisinde halkı rahatlatacak önemli işler yaptı. Her ne kadar coğrafi olarak yağışın çok olmadığı bir bölgede bulunsa da bu dönemde, Somali halkı, tarım ve hayvancılıkta kendi kendine yetecek durumda bulunuyordu. Ancak Ogedan Savaşı Siad Barre için sonun başlangıcı oldu. Ogedan Etiyopya’nın doğusunda Somalili halkın yoğun olarak yaşadığı ve halkın ayrılık mücadelesi verdiği bir bölge. Siad Barre, yönetimi boyunca Batı Somali Özgürlük Cephesi’ni

53


54

destekledi. Buna karşılık desteğini aldığı Sovyet Rusya Etiyopya’yı destekleyince Sovyet yönetimiyle arası açıldı ve Somali Devleti Amerika’yla daha yakın ilişkiler kurmaya başladı.4 Bu, bir nevi yıllardır uygulanan bilimsel sosyalizmin sonu ve IMF’nin ülke ekonomisinde etkin olacağı günlerin başlangıcıydı. IMF ile birlikte Somali yeni ve içinden çıkılması zor bir yola doğru hızlı bir şekilde ilerlemeye başladı. Bu yeni yol, ülke ekonomisine büyük darbe vurdu. IMF’nin uygulanması için zorladığı ekonomik programlar, 1970’lerde kendi kendine yetebilen Somali halkını kıtlık ve açlığın kollarına attı. Tabii burada IMF’nin dayattığı ekonomik programların tek neden olduğunu söylemek gerçekçi olmaz; zira Somali, coğrafi konum olarak da yağışın yoğun olmadığı bir bölgede bulunuyor. Ancak bu programların var olan olumsuz şartların üzerine yenilerini eklediği de yadsınamaz bir gerçek olarak önümüzde duruyor. IMF’yle yapılan antlaşmaların tarım sektörüne büyük darbe vurması bunlardan bir tanesi. Bununla birlikte Batılı devletler Soğuk Savaş nedeniyle Somali’nin kendileriyle yakın ilişki kurmaya başlamasını kullanarak Somali’ye yardım gönderdiler. Ancak ne yazık ki bunlar Somali’nin kalkınması için gerekli olan teknolojik yardımlar değil; gıda yardımlarıydı. Bu ‘yardım’lar Somali çiftçilerini zor durumda bıraktı çünkü yurtdışından ithal edilen bu ürünler çiftçilerin yetiştirdikleri ürünlerden daha ucuzdu. Dolayısıyla çiftçiler bununla rekabet edemeyecek duruma geldiler. Bir nevi Somali tarım yapamadığı için değil; tarım yaptırılmadığı için bu hale geldi ve ona ‘yardım’ elini uzatan IMF’ye karşı gün geçtikçe daha da borçlanmaya başladı. Bugüne kadar ABD ve Batılı devletler Somali’nin kuraklık ve kıtlık nedeniyle böyle bir çıkmazın içinde olduğu yalanını kitlelere kabul ettirmeye çalışsa da gözden kaçamayacak kadar büyük yanlışların yapıldığı da bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi de şöyle: Somali’nin güney kesimi tarım için oldukça elverişli bir alan ve ülkenin gıda ihtiyacını karşılayabilecek potansiyele sahip. Siad Barre, 1984­1986 yılları için bir plan hazırlayıp Dünya Bankası’na sunuyor ve kredi talep ediyor. Bu planın en dikkat çekici kısmı, güneydeki Bahrir şehrine yapılması düşünülen baraj. Ancak Dünya Bankası, bu projeyi gerçekleştirilmesi zor olarak gördüğünden, krediye onay vermiyor. Bunun yerine gıda yardımı yapmayı tercih ediyor.5 İşte kapitalist sistem bir başka yüzüyle daha tam da burada karşımıza çıkıyor. Kendi kendine yeten,

bağımsız bir devletten ziyade; bir şekilde kendine bağımlı ve bu bağımlılık sayesinde istediği zaman müdahale hakkını kendinde bulan bu adaletsiz sistem onlarcasını yuttuğu girdabına Somali’yi de çekmeyi başarıyor. Açlıkla mücadele eden Somali halkı, darbeyi sadece tarım sektöründe değil; balıkçılık sektöründe de hissetti. Bir zamanlar balıkçılık konusunda dünyanın en zengin ülkelerinden biriyken, 1991’de Amerika’nın gerçekleştirdiği darbeyle Batılı devletlerin çok uluslu şirketleri Somali’nin karasularına girmeye ve izinsiz avlanmaya başladılar. Bazılarıysa nükleer atıklarını Somali karasularına bıraktılar.6 BM Somali’nin bu konuyla ilgili yaptığı başvuruları ve itirazları reddetti. Bunun en önemli nedenlerinden birisiyse BM yönetiminde tek söz sahibi ve karar organı olan Daimi Güvenlik Konseyi’nin beş üyesinin ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin’den oluşmasıdır. Burada Birleşmiş Milletler’in bir nevi ikiyüzlü tutumundan da bahsedebiliriz. Bir yandan Somali için yardım kampanyaları düzenlerken; diğer yandan da emperyalist devletlerin yaptığı yanlışlara ve haksızlıklara göz yuman bir kuruma nasıl güvenebiliriz? Karasularının sömürülüp balıklarının çalındığı, tarımının yok edildiği, sanayi namına hiçbir şeyin olmadığı Somali’de insanlar açlıktan ölürken, uluslararası arenada yürütülen yardım kampanyalarıyla gelecek üç beş kuruşluk yardımların ne kadar daha sürdürülebiliceği, kocaman bir soru işareti olarak önümüzde duruyor. Çareleri tükenmiş anneler, çocuklarının birer birer ölmesini çaresizlik içinde izliyor. Bunun acı örneklerinden bir tanesi de Somali’nin başkenti Mogadişu’da yaşanıyor. Bir anne 3 hafta süren yolculuk sonunda, tabii ki yürüyerek gerçekleşiyor bu yolculuk, başkentin 140 km güneyindeki Birleşmiş Milletler kampına ulaşıyor. Halime Ömer isimli bu kadın, aslında varlıklı bir aileden geliyor ancak 3 yıl süren kuraklıktan sonra bugün zar zor hayatta kalmayı başarabiliyor. Altı çocuğundan dördü ölmüş. Halime çektiklerini anlatırken, “Yemek bulamadığınız için çocuklarınızın gözlerinizin önünde ölüp gittiğini izlemekten daha korkunç bir şey yok. Artık umudumu kaybediyorum.” diyor.7 Bütün bu haksızlıklar yapılırken, Somali halkının yaşamsal faaliyetlerini sürdürmesini sağlayan kaynaklar bir bir ellerinden acımasızca alınırken sesini çıkartmayan uluslararası camia, bugün yardım çığırtkanlığına soyulmuş, vicdanlı insanlardan destek beklerken kendi vicdansızlığını nasıl kapatacağını hesaba katmıyor. Açlık ve kıtlığın yarattığı kaos


ortamının üzerine devam eden iç savaş da Somali’nin değişmeyen ‘kara’ talihini daha da içinden çıkılmaz durumlara sürüklüyor. BM Eski Genel Sekreteri Boutras Ghali, Somali’nin nasıl bu duruma geldiğini şöyle özetliyor: “ Somali’de gıdadan çok silah var. Bu silahlar, Somalililer tarafından üretilmedi. Onlara dış güçler tarafından dış güçlerin çıkarlarına hizmet etmeleri için verildi. Bu silahları tedarik edenler, bugün işlenen suçların da ortaklarıdır.”8 Annelerin sessiz feryatlarının silah seslerine karıştığı Somali’de, umutlar gün geçtikçe daha da azalıyor. Geçen her dakikada hayatını kaybeden bir çocukla beraber, insanlığımızı da gömüyoruz kara topraklara.

Yaşanan bu insanlık dramında kendi şovunu sahnelemenin derdinde olan devletler bir yana, adeta bir lütufmuşçasına yapılan yardımların bugüne kadar Somali halkından çalınanların bir geri iadesi olduğu da unutulmamalıdır. Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva’nın da dediği gibi; “Ne olur dünyadaki fakirler de her gün birazcık yemek yiyebilsinler. Ne olur fukara Afrika’nın kaynaklarının arsızca çalınmasına, gasp edilmesine bir son verilsin artık, ne olur…”9

55

R e f e r a ns l a r 1. Ansiklopedika, (21 Ağustos 2011) http://ansiklopedika.org/Somali, (Erişim Tarihi: 23 Ekim 2011) 2. Bilge Şahin, “Somali Cumhuriyeti” (2011), http://www.acaum.org/attachments/category/53/Somali­2011­ACAUM.pdf , (Erişim tarihi: 23 Ekim 2011) 3. Hasan Öztürk, “Somali’de Yaşanan Kıtlık ve Sebepleri”, (11 Ağustos 2011), http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=1116:somalide­yaanan­ktlk­ve­sebepleri&catid=80:analizler­ afrika&Itemid=141, (Erişim Tarihi: 23 Ekim 2011) 4. Öztürk, a.g.e. 5. Öztürk, a.g.e. 6. Şahin, a.g.e. 7. Somali: Açlığın Korkunç Yüzü, http://www.siviltoplumakademisi.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=841:somali­ acln­korkunc­yuezue&catid=44:son­haberler&Itemid=118, (Erişim tarihi: 24 Ekim 2011) 8. Öztürk, a.g.e. 9. Selma Soyak, “Somali’deki Sefaletin Diğer Yüzü”, http://www.soruyusormak.com/detay.asp?id=1507, (Erişim tarihi: 24 Ekim 2011)


(oktem.ozge@gmail.com) Yıllarca siyasi istikrarsızlıklarla mücadele etmiş olan Güney Amerika ülkeleri bir yandan kanlı darbe geçmişleriyle hesaplaşarak demokratikleşme ve insan hakları yolunda önemli adımlar atarken bir yandan da yeni darbe ve çekişmelerle Latin dünyasının bütünleşme yolundaki adımlarını zora sokuyor. Bütün bu demokratik gelişmelerin yanında Latin Amerika’nın hâlâ çok büyük bir problemi var: uyuşturucu trafiği. Özellikle Meksika’da uyuşturucu çetelerinin yarattığı şiddet binlerce insanın ölümüne neden olmaya devam ediyor. 

56

Latin Amerika’nın kaotik siyasi ve ekonomik durumunu anlamak için biraz bu ülkelerin tarihine bakmakta fayda var. Bildiğiniz gibi doğal kaynakları ve madenlerinin fazlalığı yüzünden 16. yüzyılda İspanya ve Portekiz’in sömürgesi haline gelen Latin Amerika ülkelerinin büyük çoğunluğu, 18.yüzyılda bağımsızlıklarını ilan edebildiler. Ancak, bağımsız olduktan sonra da altyapı eksiklikleri nedeniyle siyasi ve ekonomik yapılarını tam anlamıyla etkin hale getiremeyen Güney Amerika ülkeleri, bugün hala siyasi istikrarsızlıklarla mücadele ediyor.1 Latin Amerika ülkelerinin hemen hepsinin yakın tarihleri kanlı darbeler, devrimler, iç çatışmalar ve askeri dikta rejimleriyle yazılmış. Burada ABD’nin etkisinden söz etmezsek eksik olur. 1823’te Monroe Doktrini’nin ilanından sonra Güney Amerika ülkeleri ABD’nin siyasi nüfuzuna girmişler ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin, dünyanın hegemon gücü haline gelmesiyle Güney Amerika’da ki zaten var olan ABD etkisi çok daha belirgin hale gelmiştir. O tarihlerden son yıllara kadar Latin Amerika ülkeleri ABD’nin “arka bahçesi” olarak anılmıştır. Ancak son yıllarda bu ülkelerin yavaş yavaş bu imajdan kurtulmaya başladıkları da bir gerçek. Bu gelişmenin en önemli nedeni ise 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin ilgisini yoğun olarak Orta Doğu’ya vermesiyle Latin Amerika ülkelerinin üstündeki ABD baskısının biraz olsun hafiflemesi.

Yakın geçmişe kadar ABD, Latin dünyasında sağ kanat hükümetler kurulmasını desteklemiş ve bu çoğunlukla darbeler aracılığıyla olmuştur. Ancak son yıllarda, ordu güçlü kalmasına rağmen sivil yönetimlere karşı askeri bir darbe riski çok daha azalmıştır.2 Güney Amerika’nın bütünleşme çabalarının ürünü olan UNASUR (Union de Naciones Suramericas), 2010 yılının sonunda darbe riskine karşı işbirliği yapma kararı aldı; ayrıca bu karara göre, Güney Amerika ülkeleri –bütün bu işbirliği çabalarına rağmen­ herhangi bir ülkede darbe girişimi olursa buna ortak tepki gösterecekler. Bu konuda alınan önlemler arasında ticari ambargo, sınırların ve hava sahasının kapatılması da var. UNASUR üyesi 12 devlet3 bu kararla demokrasi ve işbirliği yolunda çok önemli bir adım atmış oldular.4

Son 15 yıldır Latin Amerika’da kurulan demokratik sol ağırlıklı yönetimlerin bu kıtanın kaderinde önemli gelişmeler yaratmaya başlamış olduklarını söylemek mümkün; ayrıca, Latin ülkelerinin ABD’ye karşı bütünleşme ve küresel sisteme kendilerini bu birlikle adapte etme çabaları da önemli. Bu arayış içinde demokrasinin gelişmesine daha fazla önem vermeleri insan hakları açısından umut verici gelişmelerin yaşanmasına neden olmasına rağmen Latin Amerika’nın insan hakları konusunda kat etmesi gereken yol oldukça uzun.


T a r i h l e y ü z l eş m e “Şu an demokrasiyle yönetilen ama geçmişiyle yüzleşemeyen birçok ülke var. Bu ülkeler geçmişlerinde işlenen suçlara karşı sessiz kalarak büyük bir suç işliyor. Şu bir gerçek ki bu ülkelerdeki demokrasiler ancak ve ancak darbecilerin yargılanması sayesinde sağlamlaştırılabilir.” David Bondia Garcia5 Latin halkı, yaşadığı darbelerden ve iç istikrarsızlıklardan dolayı çok zor yıllar geçirdi. Her bir darbe binlerce kayıp insan, ölüm, şiddet ve baskıyla geldi. Bugün gelişen bilinçle Latin ülkeleri geçmişleriyle, geçmişlerindeki suç ve acılarla hesaplaşıyorlar. İnsanlığa karşı işlenen suçlardan dolayı özellikle darbecilere ve diktatörlere yargı yolunun açılıp, suçluların hak ettikleri cezaları almalarının sağlanması, bu ülkelerin demokrasi yolunda attıkları en önemli adım. Örneğin; 2009 yılında Peru’nun Eski Devlet Başkanı Alberto Fujimori 1990'lı yıllardaki iktidarı sırasında 25 kişinin öldüğü iki ayrı katliamı yapan ölüm timinin kurulmasına izin vermekten 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.6 Bunun dışında Arjantin’de 1976’da darbe yapan Jorge Rafael Videla, 1976 askeri darbesi sonrasında 32 siyasi mahkûmun idam edilmesi dolayısıyla yargılandı ve 2010 yılında müebbet hapisle cezalandırıldı.7 Uruguay’da 1973'teki askeri darbeye liderlik eden eski diktatör Juan Maria Bordaberry, 2010 yılında 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Anayasayı ihlal etmekten yargılanan Bordaberry, Gregorio Alvarez’den sonra ülkede bu denli uzun süre hapis cezasına çarptırılan ikinci diktatördü. Benzer şekilde, Alvarez de askeri rejim sırasındaki insanlık suçları için açılan davada 25 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.8 11 Eylül 1973’te Şili’de General Pinochet, sosyalist kimlikli başkan Salvador Allende yönetimine karşı askeri darbeyle iktidara gelmişti. Şili’nin 1990 yılına kadar dikta rejimiyle yönetilmesine neden olan bu darbede ABD’nin rolü olduğu, bilinen bir gerçekti ve bu konuda Henry Kissinger’ın sözleri durumun vahametini gözler önüne seriyordu; “Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir.” 1990’dan sonra ülke Pinochet’den kurtulduğunda, darbe dönemindeki kayıpların ve diğer insanlık suçlarının araştırılması için hakikat komisyonu kuruldu. Şili için bunlar iyi gelişmeler, ancak 2010’un Mart ayında göreve gelen, ülkenin en

zenginlerinden Pinera’nın neo­liberal politikaları nedeniyle onun Pinochet’in ardılı olduğu düşüncesi çok yaygın. Bu yılın 11 Eylül’ünde darbe döneminde kaybedilen 3.000 kişiyi anmak ve darbecilerle hesaplaşmak için bir araya gelen insanlara polisin sert tepki göstermesi ile birçok kişinin yaralanması veya tutuklanması da yaşanan gelişmeleri gölgede bırakacak kadar önemli sorunlar. Ancak ne olursa olsun Şili bugün demokratik bir yönetimle yönetiliyor ve Pinochet döneminden çok daha ileride. Hesaplaşma konusunda en iyi örneklerden biri de hiç kuşkusuz Arjantin. Eski diktatör Jorge Rafael Videla, Cordoba şehrinde yargılandığı mahkemede insanlığa karşı işlenen suçlardan dolayı müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Videla’nın dışında o dönemin suçlu bulunan görevlilerine de müebbet hapis cezası dâhil çeşitli cezalar verildi.9 Bu yargılamaların önünü açan kişi darbecilere getirilen affı kaldıran, Arjantin’in 2010’da ölen devlet başkanı Nestor Kirchner’dı. Arjantin’de de 1983’te yeniden demokrasiye geçtikten sonra Hakikat komisyonları kurulmuştur. Bu kurumların Arjantin’de, Şili’de olduğundan daha etkili olduğunu söylemek zor değil. Arjantin’in kirli savaş olarak adlandırılan darbe günlerinden, bu dönem hakkında konuşurken “devlet terörü, bir daha asla” diyebilen bir bakana (Nilda Garre) sahip bir ülke haline gelmesi güzel ve büyük bir gelişme.10 H o nd u r a s D a r b e s i v e E k v a d o r D a r b e G i r i ş i m i Latin Amerika’da yaşanan bütün gelişmelere rağmen 2009 yılında Honduras’ta cumhurbaşkanı ve ordu arasındaki anayasa krizinin sonucu yine bir askeri darbe oldu. Ancak bu darbeye özellikle Venezuela lideri Hugo Chavez ve Bolivya devlet başkanı Evo Morales sert tepki göstermişti. Honduras’tan sonra Ekvador’da da 30 Eylül 2010 günü polisler tarafından çıkarılan olaylar bir darbe girişimi olarak tarihe geçmiş ve Başkan Correa tarafından olağanüstü hal ilan edilmişti. Bu olaya en büyük tepki Güney Amerika Uluslar Topluluğu’ndan(UNASUR) geldi. Peru ve Kolombiya, Ekvador tekrar demokrasiye dönene kadar sınırlarını kapattıklarını açıkladılar. Darbe ve darbe girişimleri halen yaşanmasına rağmen bu olayların sert bir biçimde tepki alışı bile kıtanın gösterdiği gelişmeyi gözler önüne seriyor. M e k s i k a ’ d a 2 0 1 0 : Ka t l i a m l a r y ı l ı İnsan hakları ve demokrasi konusunda yaşanan bütün

57


bu iyileşmelere rağmen Latin ülkeleri için uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, yıllardır çok büyük bir sorun ve son yıllarda özellikle belirli ülkelerde uyuşturucu çetelerinin neden olduğu şiddet katlanarak devam ediyor. Kolombiya, Bolivya ve Peru uyuşturucu üretiminde başı çeken ülkeler ve Kolombiya bu ülkeler arasında en büyük kokain üreticisi durumunda. Ancak, özellikle son yıllarda Meksika, uyuşturucu savaşları nedeniyle meydana gelen katliamlar ile anılmaya başladı.

58

Meksika halkı, Güney Amerika’nın uyuşturucu ve silah ticaretinde en büyük bedeli ödeyen halkıdır. Meksika Başkanı Felipe Calderon’un, 2006 yılının Aralık ayında göreve başlamasından bu yana uyuşturucu kartelleri yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı; bulunan toplu mezarlar, kafaları kesilmiş halde bulunan bedenler ve sokak ortasında katledilen insanlarla 30.000’i buluyor. Meksika’dan ABD’ye uyuşturucu ve insan kaçakçılığı, ABD’den de Meksika’ya yönelen silah kaçakçılığı, bu iki ülkenin önemli sorunlarından. Meksika, ABD’nin sınır komşusu ve 3200 kilometrelik uzun sınır hattıyla, ABD’yi Güney Amerika’ya bağlayan en önemli geçit.11 Peru, Bolivya ve özellikle Kolombiya’dan gelen kokain, ABD’ye Meksika üzerinden ulaştırılıyor. Kısacası Meksika, coğrafi konumuyla Amerika kıtasındaki uyuşturucu ticaretinin merkezinde bulunuyor. Şu anda Meksika’da 7 büyük uyuşturucu karteli bulunuyor.12 Kartellerin önemlilerinden biri Los Zetas. Los Zetas’ın Meksika ordusunun özel kuvvetlerinin eski üyelerinden oluştuğu da bilinen bir gerçek. Felipe Calderon 2006 yılında başkanlığa geldikten sonra ABD’nin de desteğiyle bu kartellere ve uyuşturucu ticaretine karşı askeri bir mücadele

başlatmıştır. 50.000 askerle yürütülen ve ‘Merida Girişimi’ olarak adlandırılan hareket sonucunda uyuşturucu çeteleri arasındaki savaşlar ve güvenlik güçlerinin operasyonları ülkede her yıl binlerce kişinin ölümüne neden oluyor ve hayatını kaybedenlerin sayısı her geçen yıl artmaya devam ediyor. Meksika’nın sınır şehri Ciudad Juarez bugün dünyanın cinayet başkenti olarak anılıyor. Merida girişimi başladıktan sonra ülkede şiddetin bu denli artmasının nedenlerinden biri, kartellerin karlarının azalmasıyla rekabetin şiddetlenmesi ve daha saldırgan hale gelmeleri ya da operasyonların bir şekilde yeterince etkili olamaması olabilir. Bu noktada, ABD’nin uyuşturucuyla mücadele geçmişine kısaca bakabiliriz. 1971’de Başkan Nixon’ın ilan ettiği ‘uyuşturucuya karşı savaş planı’ ile ABD, Kolombiya ve Meksika ile beraber uyuşturucu kartelleriyle mücadele etmeye başlamıştır.13 1994 yılında Kolombiya’daki uyuşturucu çetelerine karşı ‘Plan Kolombiya’ adıyla başlatılan askeri operasyonlar, iyileşmelere neden olsa da başarısız olarak adlandırılmıştır. Bugün Merida girişiminin neden olduğu aşırı şiddet, benzer bir askeri mücadele olarak bu girişimin de başarısız olduğunun düşünülmesine yol açıyor. Her şey bir tarafa, uyuşturucuyla mücadelede en önemli sorun, bu ülkedeki insanların fakirliği. Meksika’da, işsizlik büyük sorun. Burada insanları bu kartellerde çalışmaya iten en önemli faktör, işsizlik ve sosyal eşitsizlikler. Bu nedenle askeri bir mücadeleden ziyade sosyal alanda yapılacak iyileştirmeler, uyuşturucu ticaretine ve yaşanan insan hakları ihlallerine en etkin çözüm olacaktır.

R e f e r a ns l a r 1. Aslıhan P. Turan, “Latin Amerika Devletleri’nin Bütünleşme Çabaları ve AB Modeli”, (16 Mayıs 2010), http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=642:latin­amerika­devletlerinin­buetuenleme­cabalar­ve­ab­ modeli&catid=89:analizler­latinamerika&Itemid=142, (Erişim Tarihi: 16 Ekim 2011) 2. Nikolas Kozloff, Revolution! South Amerika and the Rise of the New Left, New York, Palgrave Macmillan, 2008, s.1 3. UNASUR üyesi 12 devlet: Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Ekvator, Guyana, Kolombiya, Paraguay, Peru, Surinam, Uruguay ve Venezüella 4.“Latin Amerika’da ‘Darbe Önleme İşbirliği’”, (14 Aralık 2010), http://www.diplomatikgozlem.com/TR/belge/1­8273/latin­amerikada­darbe­onleme­ isbirligi.html, (Erişim Tarihi: 16 Ekim 2011) 5. David Bondia Garcia : Barcelona Üniversitesi Uluslararası hukuk profesörü ve Katalunya insan hakları araştırma derneği başkanı 6.“Peru'da eski devlet başkanına katliamdan 25 yıl”, (8 Nisan 2009), http://www.ntvmsnbc.com/id/24954723, (Erişim Tarihi:16 Ekim 2011) 7.“ Eski diktatör Videla'ya Müebbet”, (23 Aralık 2010), http://www.dw­world.de/dw/article/0,,14732843,00.html, (Erişşim Tarihi: 16 Aralık 2011) 8.“Cunta liderine 30 yıl hapis”, (11 Şubat 2010), http://www.ntvmsnbc.com/id/25056151, (Erişim Tarihi:16 Ekim 2011) 9.“ Eski diktatör Videla'ya müebbet”, (23 Aralık 2010), http://www.dw­world.de/dw/article/0,,14732843,00.html, (Erişim Tarihi: 16 Aralık 2011) 10. “Darbeye 'terör' demek”, (25 Aralık 2010), http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1033942&Date=11.09.2011&CategoryID=99 (Erişim tarihi: 16 Aralık 2011) 11. Ömer Ersoy, “Sınırın Ötesinde”, (27.12.2010), http://www.sde.org.tr/tr/haberler/1339/sinirin­otesinde.aspx, (Erişim Tarihi: 16 Ekim 2011) 12. Aslıhan Başer, “Meksika Uyuşturucu Kartelleri ve Merida Girişimi”, (19 Temmuz 2011), http://www.tuicakademi.org/index.php/yazarlar1/85­aslihan­ baser­tum­yazilari/1740­meksika­uyusturucu­kartelleri­ve­merida­girisimi, (Erişim Tarihi: 16 Ekim 2011) 13. Ömer Ersoy, “Sınırın Ötesinde”, (27.12.2010), http://www.sde.org.tr/tr/haberler/1339/sinirin­otesinde.aspx, (Erişim Tarihi: 16 Ekim 2011) G ö r s el http://justinvestment.org/2011/08/movements­demand­participation­and­action­from­new­south­american­council­of­economy­and­finance/


(cansuceliker@gmail.com) Öğrenci hareketleri, mevcut sistemin eksiklikleri karşısında toplumun diğer kesimlerinin de harekete geçmesini sağlayan önemli aktörlerden birisidir. Kendi içerisinde mevcut hükümetlerin adalet ve demokrasi temelinden uzak olan politikalarına karşı durabilecek ve bu politikalara yön verebilecek güçlü bir dinamiğe sahiptir. Fakat bu potansiyel güç, tarihin belli aşamalarında ortaya çıksa da uzun süre etkisini gösterememektedir. Devletin öğrenciler üzerindeki baskısı, polis ve asker gücünü etkili bir şekilde kullanması öğrenci hareketlerinin saman alevi gibi sönmesinde büyük rol oynamaktadır. Örneğin, 1968 Fransa öğrenci hareketi sırasında, hükümet protestoları önlemek için 20.000 kişilik özel askeri bir kuvvet hazırladı ve polis, televizyon stüdyoları ile posta ofislerini iletişimi engellemek için işgal etti. Aynı zamanda, yüzlerce öğrenci tutuklandı. 1968`in Mayıs ayında De Gaulle rejimine karşı başlatılan öğrenci hareketlerinde kullanılan bir afiş, durumu çok güzel bir şekilde özetlemektedir. 

”Sois jeune et tais toi…” Genç ol (gibi davran) ve çeneni kapa. Bu siyah gölge, üniversitelere askeri operasyonlar düzenleten De Gaulle`den başkası değildir. Resimdeki genç, gözleriyle bir şeyler anlatmaya çalışsa da sesini duyuramaz.1 Oysaki düşünce ve açıklama özgürlüğü en temel haklarımızdan biri değil midir? Ne yazık ki değil. Hatta mevcut hükümetin politikasına karşı bir görüşteyseniz, düşünceniz yüzünden tutuklanabilirsiniz, hatta işkence bile görebilirsiniz. Peki, günümüzde meydana gelen öğrenci hareketlerinde durum çok mu farklı? İngiltere`deki ve Şili`deki ya da dünyanın çeşitli ülkelerindeki öğrenci hareketlerini incelediğimiz zaman durumun çok da faklı olmadığını görebiliriz. Bu sefer siyah gölge Da Gaulle`i değil de eğitimde özelleştirmeler yapan ve öğrenim harçlarına yüksek oranlarda zam yaparak fakir öğrencilerin sistemin dışına itilmesine neden olan politikacıları temsil edecek. Günümüzde hükümetlerin öğrenci eylemlerine karşı takındığı tutum 1968`deki öğrenci hareketlerinden çok farklı olmasa da iki öğrenci hareketi arasında ayrılan yönler de vardır.

B u g ü nk ü E y l e m l e r i n 1 9 6 8 H a r e k e t i ’ y l e B e nz e r v e F a r k l ı Y ö nl e r i Ne zaman büyük bir öğrenci hareketi meydana gelse hemen 1968`deki öğrenci hareketi gündeme getirilir ve ikisi arasındaki benzer ve farklı yönler karşılaştırılır. En büyük farklardan birisi günümüzün öğrenci hareketlerinin 68`in ideolojik boyutundan tamamen yoksun olmasıdır. Nilgün Cerrahoğlu`nun röportaj yaptığı Alberto Toscano(Goldsmith College sosyoloji kürsüsü öğretim üyelerinden birisidir ve öğrencileriyle birlikte 2010 yılındaki İngiltere`deki eylemlere katılmıştır.) bu durumu şu şekilde açıklamaktadır: “Bugünkü öğrenci eylemelerinin arkasındaki tetikleyici güç, harçlardaki astronomik zamlar gibi son derece somut olan yaşamsal problemlerden kaynaklanmaktadır. Oysaki 68`li yıllardaki öğrenci hareketlerinin dünyayı değiştirmek gibi bir ideali vardı. Bugünün gençleri ise rüya peşinde değil, öncelikle kendilerini ve geleceklerini kurtarmak peşinde.”2 1968`deki ve günümüzdeki öğrenci hareketlerinin nedenlerini incelediğimiz zaman, bu farkı daha kolay bir şekilde görebiliriz. 1968`deki Fransa`daki öğrenci hareketlerinden önce, ABD`de 1964 yılında Berkeley Üniversitesi`nde ilk büyük öğrenci hareketi meydana geldi ve neredeyse tüm Batı ülkelerini etkileyen bir öğrenci hareketi haline dönüştü. 1964 ­1971 yılları arasında öğrenciler ABD`nin emperyalist politikalarına ve Vietnam Savaşı`nı sürdürmesine, hükümete, üniversite yönetimlerine ve ırkçılığa karşı eylemler düzenlediler. Üniversitelerin gitgide bürokratik kurumlara dönüşmesi ise bir diğer nedendi; çünkü üniversiteler bağımsız bir kurum gibi hareket etmeliydi.3 1968`de Fransa`da meydana gelen öğrenci hareketleri de Vietnam`daki savaşa, ırksal ayrımcılığa, cinsler arasındaki eşitsizliğe, üniversitelerdeki otoriteye, mevcut düzene ve geleneksel Amerikan değerlerine karşı bir hareketti ve mevcut toplumsal yapıda değişiklik yaratmak istiyorlardı. Öğrenci hareketleri sonrasında Batı Almanya, İtalya ve İngiltere`de de görüldü. 2010`da meydana gelen İngiltere`deki öğrenci hareketleri bu düzlemden uzaktaydı ve sadece öğrenci harçlarının

59


60

artmasını, fakir ve zengin öğrenciler arasındaki ayrımın gün geçtikçe büyümesini eleştirmek için yapılan eylemlerdi. Nitekim aynı yıl içinde Yunanistan`daki öğrenciler devletin kemer sıkma önlemleri çerçevesinde harçları arttırmasını önlemek için eylemler düzenlediler. İtalya`da öğrenciler “Gelmini Reformları” diye anılan üniversite bütçesini kısmaya yönelik girişimleri protesto ettiler. “Gelmini Reformları” çerçevesinde harçlar artacak ve çalışan personelin iş güvencesi kısa dönemli antlaşmalarla azalacaktı.4 Mayıs ayından beri devam etmekte olan Şili`deki öğrenci hareketleri de yine eğitimin piyasalaşması ve gençlerin gelecek kaygısı nedeniyle meydana gelmişti. Kısacası günümüzün öğrenci hareketleri, neoliberal hükümetlerin ekonomik kriz karşısında aldığı önlemlere bir tepki niteliğindedir. Ayrıca Amerikalı sosyolog Jean Twenge`nin bugünün gençlerini tarif etmek için kullandığı “Ben kuşağı” kavramı, günümüzün öğrenci hareketlerinin amacını açık bir şekilde ifade etmektedir. İkinci fark ise şu: 68 Fransa öğrenci hareketinde, öğrenciler toplumun diğer kesimlerini daha fazla harekete geçirmiş ve aynı zamanda işçi sınıfının da düzene karşı gücünü gösterdiği bir hareketti. Bu yüzden 68 olaylarını salt bir öğrenci hareketi olarak değerlendirmek yanlış olur. Nantes`de hareketi başlatan, öğrencilerle aynı yaşta olan işçilerdi. Eğer öğrenciler eylemleri ile hükümeti baskı altında tutabiliyorsa neden işçiler de grevlerle ya da daha farklı yöntemlerle hükümetin varolan politikaları karşısında direniş gösteremezdi? İşçilerin grevlerine öğrenciler de destek verdi. 14 Mayıs akşamında sadece 3100 işçi grevdeyken 22 Mayıs`a geldiğimizde 8 milyon işçi grevdeydi ve bu sayı çığ gibi büyüyordu. Bütün sektörler grev içerisindeydi. Hatta profesyonel futbolcular bile eyleme katılmış ve Fransa Futbol Federasyonu binasının tepesinde kızıl bayrak dalgalanıyordu. Mayıs 1968`de gerçekleşen büyük gösteriler ve grevler De Gaulle`nin iktidarına bir meydana okuma niteliğindeydi. De Gaulle yaşanan gelişmeler üzerine Almanya`ya gitti ve Almanya`daki Fransız birliklerin komutanı General Massu ile olaylara askerin müdahale etme olasılığını konuştu. Daha sonra parlamentoyu feshetti ve yeni seçimler yapıldı. En şaşırtıcı taraf ise De Gaulle`nin seçimleri yeniden kazanmasıydı.5 De Gaulle`nin yeniden seçilmesinde, halkın süren çatışmalardan ve ülkedeki istikrarsızlıktan bıkmış olması da etkili olabilir. 1968 olaylarını günümüzdeki öğrenci hareketleriyle karşılaştırdığımızda, öğrenci hareketlerinin daha az işçilerle, sendikalarla ve emekçilerle buluştuğunu görebiliriz. Oysaki öğrenci hareketleri toplumun diğer kesimleriyle bir araya geldiği zaman siyasileşebilir. Örneğin; 2010 yılında İngiltere`deki öğrenci hareketleri işçilerle, emekçilerle ve sendikalarla 68 hareketinde

olduğu kadar bir araya gelemedi. 10 Kasım 2010 tarihinde Londra`da düzenlenen eylemlere Sosyalist İşçi Partisi, Sosyalist Parti ve Yeşiller Partisi gibi siyasi örgütler destek verse de bu oran 68 ile karşılaştırılamayacak kadar düşüktü. Fransa, İtalya ve Yunanistan`da aynı yıl içinde gerçekleşen eylemlerde de bu durum geçerliydi. Fakat Şili`deki öğrenci hareketleri daha farklı bir boyuta ulaşmıştır. Öğrenci lideri Camila Vallejo`nun çağrısına uyarak 2 gün boyunca tüm nakliyat işçileri ve kamu görevlileri genel grev yaparak hükümete ne kadar kararlı olduklarını bir kez daha gösterdiler. Bu da bize işçi sendikalarının desteğinin, öğrenci hareketlerinin daha büyük bir yankı uyandırması açısından ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Üçüncü fark ise şu: Hoca­öğrenci arasındaki dayanışma. Alberto Toscano`ya göre günümüzde öğretim üyeleriyle öğrenciler arasında daha açık bir dayanışma görülüyor. 68 Hareketleri ile günümüzdeki öğrenci hareketleri arasındaki benzer yönler ise şunlardır: İlk olarak siyasi otoritelerin öğrenciler üzerindeki baskısı ve öğrenci eylemlerini polis gücüyle bastırmaya çalışması ve ikinci olarak ise günümüzde de öğrenci eylemlerinin pasif direnişten uzak olması. İngiltere`de Millbank Tower`ın 10 Kasım 2010`da işgal edilmesi ve çeşitli üniversitelerin ele geçirilmesi örnek olarak verilebilir. Bu bölümde 2010 yılında İngiltere`de meydana gelen ve Mayıs 2011`den beri Şili`de sürmekte olan öğrenci hareketleri üzerinde durarak bu hareketlerin arka planında yaşanan gelişmelere yer vereceğim. İ ng i l t e r e 1998 tarihine kadar İngiltere`de üniversite eğitimi ücretsizdi. Fakat İşçi Partisi iktidara geldikten sonra, Başbakan Tony Blair, öğrenci destek yardımı sistemini kaldırdı ve artık bütün öğrenciler yılda 1000 sterlin öğrenim harcı ödeyeceklerdi. Hükümet öğrenim harcının üniversitelerin koşullarını iyileştirmek için etkili bir yol olduğunu savunuyordu. Fakat 1000 sterlinin de yeterli olmadığı daha sonraki dönemlerde anlaşıldı. 2004 yılında çıkarılan Yüksek Eğitim Yasası üniversitelerin öğrenim harçlarını belirli bir üst sınıra kadar yükseltebilmesine izin vermişti.6 2010`un Kasım ayına gelindiğinde Muhafazakâr­Liberal Demokrat koalisyon hükümeti yıllık 3 bin 290 sterlin olan yüksek öğrenim harçlarını, 2012`den itibaren 9000 sterline kadar yükseltmeyi planlıyordu. Ekonomik kriz nedeniyle hükümet birçok alanda kısıtlamalara gidiyordu ve bu kemer sıkma politikalarından en çok etkilenen grup öğrenciler olacaktı. 10 Kasım`da öğrenciler Londra`da yürüyüş düzenlediler ve bir grup öğrenci Millbank`ı işgal etti. Özellikle Millbank`ın işgaline hükümet büyük tepki gösterdi.


Sadece Londra`da değil, İngiltere`nin birçok şehrinde öğrenciler protestolar düzenlediler ve birçok üniversiteyi işgal ettiler. David Cameron tüm olanlar karşısında hükümetin harçları arttırma kararını hala savunmaktaydı. 9 Aralık 2010 çok kritik bir tarihti; çünkü harçların arttırılmasını öngören tasarının kabul edilip edilmeyeceği gündü. Tasarı 21 oy farkla kabul edildi. En ilginç taraflardan birisi ise Liberal Demokrat lideri ve Başbakan Yardımcısı Nick Clegg`in seçim kampanyası döneminde harçların artmasına destek vermeyeceğine söz verip sonraki dönemlerde tasarıdan yana olmasaydı.7 Son büyük eylem ise yasa tasarısının onaylandığı gün yapıldı. Fakat bu gösteride en çok öne çıkan olay, Prens Charles`ın içinde bulunduğu arabaya yapılan saldırıydı. Peki, 2012 yılında İngiltere`deki üniversiteler öğrenim harçlarını ne kadar yapmayı planlıyorlar? İngiltere`deki 123 üniversite 6000 sterlin ve üstü öğrenim harçlarını uygulamaya koymayı planlıyor. Fakat öğrenim harçlarını 9000 sterlin olarak belirleyen üniversite sayısı da az değil.8 Şi l i 11 Eylül 1973 tarihinde Şili`de hükümete karşı bir askeri darbe gerçekleşti. Allende’nin devrilip yerine Pinochet`in getirilmesinden sonra Şili, neoliberal ekonomiye yöneldi ve kamu kuruluşlarının büyük bir bölümü özelleştirildi. Toplumdaki eşitsizlikler o dönemden itibaren daha fazla arttı.1988 yılında yapılan referandum sonucu Pinochet, başkanlığı bırakmak zorunda kaldı. Fakat faşist yönetimin etkileri Şili`nin eğitim sisteminde derin izler bıraktı. İlk ve orta öğretim kurumlarının belediyelere devredilmesi, üniversite fonlarının karlılık temel alınarak dağıtılması ve eğitimin metalaştırılması örnek olarak verilebilir.9 Şu anki cumhurbaşkanı Sebastian Pinera 2010 yılında başa geldi. Uzun bir süre sonra Şili`de sağ kanattan gelen birisi cumhurbaşkanı olmuştu. Eğitimde yeterli reformların yapılmaması, devletin eğitime ayırdığı fonların giderek azalması sonucunda öğrenciler Mayıs ayından itibaren eylem yapmaktadır. Bu öğrenci hareketinin 2006`da

meydana gelen Penguen Devrimi`nden ve 2008 öğrenci hareketlerinden ayırt eden yönü şudur: Toplumun diğer kesimleriyle daha fazla ilişki kurması ve bundan da güç alarak hızını kesmemesi en azından sürekliliğini koruması.10 Şilili öğrenci lideri Camila Vallejo`nun daha iyi ve ucuz eğitim çağrısı ile başlattığı protestolar, bir anda halk hareketine dönüşmüştü. Öğrencilerin taleplerinin dikkate alınıp alınmayacağını ilerleyen günlerde göreceğiz. İtalya, Yunanistan, İspanya ve Portekiz`de birçok öğrenci hükümetlerin kemer sıkma politikası olan eğitim kesintilerini protesto etmeye devam ediyorlar. Sonuç olarak, günümüzde pek çok ülkede meydana gelen öğrenci eylemlerinin ortak bir amacı var. Eğitim hakkından her öğrencinin eşit bir şekilde yararlanabilmesi ve hükümetlerin eğitime ayırdığı bütçelerin arttırılması. Zengin öğrenciler, daha iyi ve kaliteli bir eğitimden yararlanırken; fakir öğrenciler sistemin dışına itiliyor. Hatta bazı öğrenciler, harçların yüksek olması nedeniyle başka bir ülkede okumak zorunda kalıyorlar ya da üniversite eğitimlerine belli süre ara veriyorlar. Örneğin, son dönemlerde İngiliz öğrenciler öğrenim harçlarının İskoçya`da daha düşük olması nedeniyle orada okumayı tercih ediyorlar. Nedense bazı hükümetlerin eğitimde izlediği bu yanlış politikalar, bana Güney Afrika Cumhuriyeti`nde 1948­1994 yılları arasında uygulanan apartheid sistemini hatırlatıyor. Apartheid sisteminde beyaz azınlık dışında kalanlar, özellikle zenciler, devletin sağladığı sağlık ve eğitim sisteminden daha az yararlanıyorlardı. Bu sistemin değişik bir boyutu da günümüzde neoliberal politikalar çerçevesinde fakir öğrenciler üzerinde uygulanmıyor mu? Seçim döneminde her vatandaşın devletin sağladığı imkanlardan eşit bir şekilde yararlanacağını ve öğrenim harçlarının azaltılacağını söyleyen politikacılar neden sözlerini tutmuyorlar? Umarım eğitimde özelleştirmeden yana olan politikacılar bu soruları da kendilerine bir kez olsun yöneltirler…

R e f e r a ns l a r 1. Gökhan Yücel,Alexis`in Ölümü ve Sol ve Sürekli ‘X’ Olma Hali, http://blog.milliyet.com.tr/alexis­in­olumu­­sol­ve­surekli­­x­­olma­ hali/Blog/?BlogNo=151320 ( 29.10.2011) 2. Yeni Bir 68 mi?, http://www.telgrafhane.com/basliklar/guncel/3397­tenibir68mi.html, (18.10.2011) 3. İbrahim Elibal, Dünyada ve Amerika`da Barış Hareketleri Bölüm II, http://www.rehberogretmen.biz/dunyada­ve­amerikada­baris­ hareketleri­ii.htm, (20.10.2011) 4. Ayşe Tansever, Avrupa`da Öğrenci Olayları ve Diğerleri, www.sosyalistdayanisma.org/index.php?option=com_content&view=article&id=1081:avrupada­oerenci­olaylar­ve­dierleri (27.10.2010) 5. Enternasyonal Komunist Akım Fransa Şubesi, Mayıs 68[3]:İşçi Sınıfının Uyanışı, http://tr.internationalism.org./icconline/1968/03,(29.10.2011) 6. Derek Gillard ,Education in England:a brief history , http://www.educationengland.org.uk/history/timeline.html, (28.10.2011) 7. Alpaslan Düven, İngiltere`de Öğrenciler Yine Sokaklarda, http://www.milliyet.com.tr/Dunya/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=1324389&Date=09.12.2010&Kategori=dunya&b=Ingiltere de%20ogrenciler%20yine%20sokaklarda (30.10.2011) 8. The Guardian,Tuition fees:2012 What are the universities charging? http://www.guardian.co.uk/news/datablog/2011/mar/25/higher­ education­universityfunding,( 30.10.2011) 9. Hüseyin Yılmaz, Şili Sokakları:Penguen Devrimi Ya da Unidad Popular, http://politus.org.tr/Detay2.aspx?id=90, (30.10.2011) 10. Önder Eren Akgül, Şili Kışı`nda Yükselen Öğrenci Hareketi, http://lahy.wordpress.com/2011/09/08/sili­kisi%E2%80%99nda­ yukselen­ogrenci­hareketi­onder­eren­akgul/ (28.10.2011)

61


(barisfert@yahoo.com) Uyandığında gözünün üstündeki küçük ter damlalarını silen Bay B, yaklaşık üç aydır bilincinin hatta başka bilinçlerin de hatta ve hatta nice doktor bilinçlerinin anlamlandıramadığı küçük seyahatinden kendisine geriye kalan “hangover” hissini yaşıyordu. Yaklaşık üç dakika sonra kendisine ulaşılmasını istediği tek kitle iletişim aracı olan radyosunun açma­ kapama düğmesine basmıştı. B’ye göre televizyon, 20. yüzyılın sembolü olduğu samimiyetsizliğin kitlelere yansıtılan legosuydu. İstedikleri kadar bozup tekrar yapsınlar yine de bütün veya temel sorunlu olduktan sonra her şey anlamını yitiriyordu. Bay B bir sonraki küçük seyahati öncesi, belki de radyo sinyallerinin beyninde yarattığı samimiyet ve gerçeklik hissinden, yaşadığı hayatın bütün renklerini bir grafiti formunda karşısında gördü. Kafasında beliren notalar, ona küçük seyahatinden renkler yolluyordu. Belki de henüz farkında olmadığı “Xyloto”’su onu çağırıyordu. Bu renkler ufak synth melodileriyle oluşmuştu. Renklerin içinde Bay B’nin plaklardan dinlemeye alışık olduğu yükselen ses ona çoktan tanıdık gelmişti zaten. Renkler o kadar netti ki dışarıdan yükselen gök gürültüsünün etkisiyle odasının camına konan kelebeğin gerçekliğine kendisini inandıramadı. O esnada kelebeğin üstündeki “Mylo” yazısını seçmekte zorlanmadı. Kelebek, üstündeki renklerine göre değerlendirildiğinde gayet sıradandı. Oysaki Bay B, bu kelebeğin dışarıdaki kalabalıklardan ziyade radyo dalgalarıyla aynı amaca sahip olduğunu anlamakta hiç zorlanmadı. Bu durum, “Mylo” kelebeğinin sıradanlığını zaten öldürüyordu. Zaten önemli olan hissettirdikleri değil miydi? Eş zamanda “kalabalıkların düşünceleri yoktu, sadece elleri vardı”. En azından B böyle düşünüyordu yaşadığı onca şeyden sonra. Onun kelebeği izleme fikrine sahip olması uzun sürmemişti pek. Artık ufak seyahatlerinden birine hazırdı. Tek bir şey eksikti, radyo dalgalarından beyin dalgalarını harekete geçirecek ses topluluklarına ihtiyacı vardı. Bunun olmaması artık olanaksızdı. Xyloto, her şeyi hazırlamıştı. Radyodan gelen sesler bir gün onun yıldızlarda olacağını söylüyordu. Aynı anda radyo dalgalarından beynine ulaşan sıradaki dize “Mylo”nun Mars’a bile gidebileceğini söylüyordu. Nedense Bay B kendi yalnızlığını Mars gezegenine daha yakın gördü. 

62

Bay B, düşünce silsileleri içindeyken radyodan gelen samimiyet “Moving to Mars” demişti çoktan. Bay B için her şey hazırdı… Küçük seyahati onu kelebeğin kanatlarında barok mimarisiyle inşa edilmiş bir halk kütüphanesinin önüne bırakmıştı. Oysaki bu kütüphane, sadece elli bilemedin altmış senelikti. Sadece basit bir imitasyondu aslında. Bay B, ilk anda hemen hayal kırıklığına uğramıştı. Yanında küçük cep radyosu taşıyan Bayan Y oturuyordu. Bay B hemen “Mylo” kelimesini aramaya başladı Bayan Y’nin üzerinde. Aslında araması gereken “Xyloto”ydu. Bunu bu küçük seyahatinde bulamayacaktı zaten. Bayan Y’nin radyosu samimi seslerle konuşuyordu en azından Bay B’nin beyin dalgalarıyla. Adeta bu kütüphanenin imitasyon oluşundan bahsediyordu bu sesler. Sadece anlatım yolu farklıydı. Bu sahte şehirde aynı zamanda birkaç meraklı kalabalık donuk bakışlarla Bay B’yi izliyordu. Major Minus adlı ses topluluğu Bay B’yi mutsuz ediyordu artık. Aslında Bay B ne aradığını bilmiyordu. “Mylo” zaten kendisiydi, bu durumu anlaması epey uzun sürecekti. Bu küçük seyahat, aslında “Mylo” kelebeğinin Bay B’nin kendisinin ne olduğunu anlaması için düzenlenmişti. Amacından iyice sapmaya başlayan seyahat bitmek üzereydi artık… Zaman hızla akmaya devam ediyordu. Bay B artık tamamen kalabalıkların sömürüsü altındaydı. Hatta “Mylo” kelebeğinin kendi hayali olduğuna bile inanmaya başlamıştı Bay B. Bay B bir an kendini öyle bir insan yapısında buldu ki… Yaklaşık altı katlı bu bina, insanların haklarını (!) korumak üzere devlet güdümünde yönetilen bir binaydı. Fiziksel özellikleri kesinlikle Kafka tasvirleri kadar bunaltıcıydı. Zaten devlet, bu binada vatandaşlarının hamamböceği dışında yaşayan bir varlık olmasına izin vermezdi asla. Binanın içi bahar ayının serin ama güneş kokulu öğleden sonralarında


bile doğal yollarla aydınlanmıyordu. Pencereler o kadar küçüktü ki artık Bay B kendini yerin yedi kat altındaki kanalizasyonda yaşayan sıradan bir hamamböceğinden farklı göremiyordu. Bu bina kahverengiydi tabi ki. İçindeki insanlar, hijyenden habersizdi. Hayır, fiziksel hijyen değil! Düşüncelerin masumluğu yoktu bu insanlarda artık. Bay B dayanamıyordu. Küçük bir seyahate çıkması için radyo dalgalarına dahi ihtiyacı yoktu. Bu seyahatin büyük olmasını istiyordu Bay B. O anda kendini bir fil kostümü içinde buldu. Kulakları pembeydi. Evet, uzaklaşıyordu kahverenginden artık. Küçük bir problemi vardı: kahverengi soğuk ve paslı demirler arasındaydı Bay B. Kapı bir anda açılacaktı. Zaten kulağıyla hissettiği synth melodileri pembenin kahverengi üzerindeki zaferinin bir sembolüydü. Biraz yürüdükten sonra önünde bir bisiklet gördü. Bay B’nin yolculuğu bu bisikletle başlayacaktı. Yavaş yavaş ilerledikten sonra karşısında daha önce hiç görmediği bir şehrin hiç görmediği tren istasyonu belirdi. Bu tren onu daha da uzaklara götürecekti. Bay B bu noktada hayal gücünü kullandı. Kalabalıklardan farklıydı bu fil kostümü içinde. Artık ellerini kullanmasına gerek yoktu trende sıkıca tutunmak için. O yüzden hayal gücünün yardımıyla hortumunu kullanmaya karar verdi bu iş için. Bir anda bir uçağın içinde buldu kendini Bay B. Yere dökülen krakerleri hortumuyla yiyebiliyordu artık. Ellerini kullanmama özgürlüğü aylardır hissettirmediği duyguları hissettirdi ona. İsterse bavulun içinde bile seyahat edebilirdi, hortumunu azıcık dışarıya çıkarması yeterli olacaktı. Hiç gelmediği bir ülkede karşısına çıkan ilk şey bir bisiklet dükkânıydı. Bu dükkânda her çeşit renkten bisiklet bulma imkânı vardı. Bay B’nin gözüne parlak yeşil bir bisiklet ilişti hemen. Oysaki Bay B daha özelini hak ediyordu. Satıcının da fikriyle tek tekerlekli bir bisiklet almaya karar verdi. Tek tekerlekli bisikletiyle gitmek istediği her yere gidebilirdi. Artık kahverengi dünyada pek tercih edilmeyen bu bisiklet türü, Bay B’nin özsaygısını arttırmıştı. Yıllardır beklediği özgürlük anına adım adım yaklaştığını iliklerinde hissedebiliyordu. Uzun süre etraftaki ağaçlara bakıp, bisikletiyle yolculuğuna devam etti. Doğayı özümsüyordu yavaş yavaş. Üzerindeki fil kostümüyle ne masumiyetten yoksun

düşünceler onu anlayabiliyordu ne de o kendini anlatmak istiyordu. İçindeki tiksinti yerini başka duygulara bırakıyordu usulca. Nereden geldiğini anlamadığı bir ses, ona nereye gitmesi gerektiğini fısıldıyordu. Bay B’de yorgunluktan ve karamsarlıktan eser kalmamıştı. Artık özgürlüğe giden yolu bulma vaktiydi bu yolculuk. Doğru olanı yapmıştı. Yanı başındaki, belki de kendisinden bile fazla hayat tecrübesine sahip olan geniş yapraklı ağaçların rüzgar esintisiyle çıkardıkları sesleri ve dallarına yuva yapmış minik ağaçkakanların düşlerini, hatta ağacın üzerinde kendilerine hayat kuran küçük karıncaların ayak seslerini bile duyabiliyordu. Büyüleniyordu Bay B. Neydi ki bu? Cennet miydi geldiği bu yer? Tek tekerlekli bisikleti o kadar maharetli miydi? Bisikletinden iner inmez koşmaya başladı. Hortumuna çarpan hafif esintilerdeki coşku dolu haykırışları ve mistik çiçek kokusunu içine çekti. Ufak synth melodileri ve derinlerden gelen “para­para paradise” şeklinde yankı bulan sesler, Bay B’nin özgürlüğüydü artık. Karşısında gördükleri aslında kahverengi insanları çok şaşırtabilirdi, fakat Bay B kendisi gibi renklerin büyüsüne kapılmış üç fil kostümlü insan daha görüyordu karşısında. Paradise yankısı bu fillerden geliyordu zaten. Fillerden birinin gitarının hemen üstünde uzun zaman önce Bay B’yle tanışan “Mylo” kelebeği gülümsüyordu ona. Fillerden diğeri elinde tuttuğu bagetlerle renkli bir yazı fontuyla burası “Xyloto” yazıyordu. Bay B artık her şeyi daha iyi anlıyordu… Tam o esnada filler kendilerini binlerce rengârenk insanın önünde buldular. Bu fil insanlar, diğerlerinden farklıydı. Artık bu gökkuşağı renkli melodiyi hissedenler de farklı olacaklardı.

63


(taylanozgurkavsut@gmail.com)

Nurullah Ataç’a Üstad hakkındaki düşüncelerini sorarlar bir gün. Ataç der ki: "O bu kadar büyük bir şair olmasa bile, o yüce mısraları kaleme alan insan değil de sokaktaki sıradan bir insan olsaydı bile ben onu her zaman dinlerdim. Benim bir şey söylemem önemli değil, sadece o konuşsun ben dinleyeyim." 

64

Hakkında böyle yorumlarda bulunulan bir zat hakkında kendi düşünce ve hissiyatlarımı sunmanın ağır sorumluluğu altında eziliyorum açıkçası. Yahya Kemal’i anlatmak, onun sanat anlayışını, tutkularını, korkularını, zaaflarını yazıya dökmek gerçekten benim için çok zor. Çünkü Yahya Kemal çok yönlü: o hem eski hem yeni; çünkü Yahya kemal çok derin: o musikiyle şiirin birleştiği yerde; çünkü Yahya kemal çok kimlikli: o hem doğu hem batı. Tüm bu yönleriyle Yahya Kemal’i anlatmak, tüm ihtişamı ve gürlüğüyle çağlayan bir şelaleyi resmetmek gibi olsa gerek diye düşünüyorum. Bu yüzden elimden geldiğince Üstad’ın o derin âleminin kapısını şöyle bir aralamak ve içeriden yayılan yoğun kavram bulutlarını elimden geldiğince çözümleyip siz hariciye okurlarına aktarmaya çalışacağım. Bir hatam olursa şimdiden affola. “ ” Gerçekten de bir aşktır şiir onun için. Şiirin üzerine titrer, âşık olduğu bir kadınmışçasına tapar ona. Yahya Kemal, şiir söz konusu olunca, titizliği ve seçiciliği hiçbir zaman elden bırakmaz. Onun için şiir alelade bir sanat dalı değildir. Şiir; usun en derinlerinde gezen düşüncelerin, kalbin en yoğun hissiyatlarıyla yankılanan musiki nağmeleriyle harmanlanmış ve iç gıdıklayıcı bir ahenkle işitilen halidir. Üstad der ki: “Şiir, Kalbden geçen bir hadisenin lisan halinde tecelli edişidir, hissin birdenbire lisan oluşu ve lisan halinde kalışıdır. Şiir bir nağmedir. Lakin Frenklerin kuğu

nağmesi dedikleri çok nadir ve halis bir cevherdir.” 1 Düşüncelerin vezinle ve lisanla ifade edilişi şiir olamaz. Ona göre bir mısranın şiir olması, ahenkle ve titizlikle yazılmasıyla mümkündür. Onun için “şiir musikiden ayrı bir musiki”dir. Bu yüzden yalnız vezin ve lisan karışımı söylenen söz, o “ayrı musiki” den yoksun olduğu için kat­i suretle şiir değildir.

2

Şiire ve musikiye duyduğu bu aşk, Üstad’ın şiirlerini kaleme alırken aşırı hassasiyet göstermesine sebebiyet vermiştir. Şiir kelimelerle yazılır ve kelimeyi bulmak için yılların verilmesi icap eder. Şiirlerinin üzerinde yıllarca çalışması ve henüz nağmeye dönüşmediğine inandığı mısralar için en uygun kelimeleri ve istifi buluncaya kadar şiirlerini tamamlanmış saymaması bu anlayışının bir sonucudur. Bu hassasiyeti yüzünden Beyatlı, çağdaşlarına nispeten az ama öz yazan bir şair olarak nitelendirilir. Süleyman Nazif şöyle der: "Yahya Kemal'in yalnız altmış biri tam olmak üzere, yüz yetmiş iki mısrasını gördüm. Gördüm ve beğendim. Başkaları bunları da görmediği


hâlde Yahya Kemal'in şairliğini coşkunlukla, aşk ile alkışlıyorlar."3

sonsuz

bir

Üstadın bu hassasiyetine istinaden bir de nükte paylaşmak isterim siz hariciye okurları ile: Ortalarda görünmediği bir gün Yahya Kemal’e sormuşlar;

Hele bir tanesi vardır ki nice sanatçıya ilham verir nice matemliye teselli. Çünkü biz biliriz ki Üstad ölümün karamsarlığını, yerin altı kat altındaki siyah bir dünyayı betimlemez bize. Günbatımında ufuğa karşı seyreden bir geminin sükûnetinin verdiği huzurla yeni dünyalarına yelken açan insanlar ve geride kalanların uzaklaşan gemiye müşkül ama umutlu bakışlarıdır Üstadın kaleminden dökülenler.5

“–Üstad bugün ne ile meşguldünüz, görünmediniz?” “–Bir şiir üzerinde çalışıyordum.” “–Bitirdiniz mi?” “–Hayır! Sabahleyin bir virgül koymuştum. Akşama kadar düşündüm, onu da beğenmedim sildim.4 “ ” “Nadir ve müstakil bir cevher” olarak nitelendirdiği şiirin işlevi, Yahya Kemal için, nesrin bittiği noktada başlar. Nesirden yola çıkılarak şiire ulaşılamaz; nesre vezin ve kafiye eklenirse, salt vezinli ve kafiyeli nesir elde edilebilirdi. Şiiri nesirden tamamen farklı bir molekül haline getirerek musikiye yaklaştıran özelliğe ‘derunî (içten) âhenk’ diyordu. Ancak saf musiki de çıplak nesir kadar sakıncalı idi. Şiir, sadece nesir veya sadece musiki olduğu takdirde, var oluş nedenini kaybederek kendini inkâr etmiş olurdu. Bir denge sanatı olarak gördüğü şiirde anlam belirsizliğini reddeden Yahya Kemal, sembolistlerden kesin bir biçimde ayrılır; “Evet, şiir bir büyü idi; ama mantık dışı bir büyü değil.” Şair de kelimelere yeni nitelikler kazandıran, bir söz işçisiydi; dil o konuştuğu zaman kendini aşarak farklı bir dil haline gelirdi. Biçimsiz şiir kulak tırmalayan bir gürültü gibi gelir ona. Aktarılan şey fevkalade düzende olmalıdır ki musiki ahengiyle çınlasın kulaklarda. Mısranın, veznin şairi ve şiiri kısıtladığı anlayışını reddeder. Ona göre düzenden yoksun şiir ahenkten de yoksundur ve musiki ile mısranın o muhteşem sentezini yakalayamadığı için kısırdır. Usun o derin dünyasından çıkan imgeler, yüreğin derinliklerinden çıkan ruhi hareketlilikle yoğrulup, bir cevher işçisinin titizliği ile işlenmelidir. İşte o zaman âşık olduğu kadın olan şiiri yüceltir, işte o zaman haysiyetiyle ve gururuyla görevini ifa etmiş olur. Mısra onun haysiyetidir. Üstad, nice eseriyle bize göstermiştir ki bir kavramı bir imgeyi en iyi şekilde ve özgürce anlatmak vezni reddetmek ile muhtemel olmaz. Hissiyatların en hazini olan ölüm’ü resmeden eserler arasında değil midir ki üstadın eserleri en çok ruha dokunandır, benliğin en iç noktalarına temas edendir.

.6

"

." Yahya Kemal’in dil anlayışı büyük ölçüde Üstad’ın tarihe olan ilgisi ve her tarihi olayın vuku bulduğu zamanın diliyle kaleme alınması gerektiği yönündeki görüşü ile paralellik göstermektedir. Dil ve tarih arasında kurduğu bu bağ, kaçınılmaz bir şekilde yine kendisinin divan şiiri ile cumhuriyet şiiri arasında tek başına inşa ettiği köprünün her bir tuğlasında açıkça görülmese bile sezilmektedir. Yine aynı dil tarih sentezinden yola çıkan şair, şiirlerini konusuna göre gerek Türkiye Türkçesiyle gerek Osmanlı Türkçesiyle kaleme almıştır. Yahya Kemal öyle bir şairdir ki, iki ayrı kalıba oturtmanın mümkün olmadığı iki ayrı şiir anlayışı bulunur. Bunlardan ilki, üstadın “Kendi Gök Kubbemiz” adlı eserinde bolca karşılaşabileceğimiz arı Türkçedir. Üstadın bu eserinde işgal altındaki çok sevdiği İstanbul’una, sonsuzluk özlemine, hüzne ve ölüm korkusuna hitaben yazdığı şiirlerinin yanında milli mücadele ateşini harlayan şiirleri de mevcuttur. Bu eserlerinde kullandığı sade ve anlaşılır Türkçesi Yahya Kemal’in, hem “sokağın anahtarına hem de İstanbul şairi sıfatına haiz olmasına ön ayak olmuştur.

65


Üstadın Kendi Gök Kubbemiz’de kullandığı dilden farklı olarak ikinci bir dil üslubunu “Eski Şiirin Rüzgarıyle” isimli eserinde görmek mümkündür. Üstad bu eserinde Osmanlı İmparatorluğu gücüne ve ihtişamına hitap olan manzumelere ve İslam kültürünün üstünlüğüne ilişkin gazellere ağırlık vermiştir. Daha önce de söylediğimiz gibi, dönemi o dönemde hâkim olan dil ile anlatmanın ehemmiyetine mutlak önem veren üstadın bu eserlerinde Farsça ve Arapça tamlamalara ağırlık vermesi bir gösteriş veya hevesten ziyade, geniş tarih bilinciyle harmanlanmış geçmişe saygının bir ürünüdür. Genel olarak üstadın dil anlayışına baktığımızda ise görürüz ki, Türk şiirinin Batı’yı taklit Doğu’ya sadakat ikileminde kaldığı bir dönemde Yahya Kemal’in dil anlayışı göstermiştir ki otantik değerlerden kopmadan, eski kalıplara modern bir hissiyat katarak yeni ve öz şiir mümkündür. Üstad der ki:

66

“Türkçenin güzelliğini ifade edebilecek olan Türk sanatkârı, onun bütün yaratılış safhalarını idrak etmekle mükelleftir. Misal doğru olmak üzere deriz ki: bir sedefin içinde okyanusun bütün uğultusu hissedildiği gibi, Türkçeyi ifade etmeyi deruhte eden sanatkârın kalbinde de bütün şiirimiz öyle uğuldamalıdır." 7 “

” Benliğin iki yapıtaşı nedir diye sorsalar, duraksamadan cevap veririm: tutkular ve korkular. Bu ikisi değil midir aslında bir insanın hüviyetini asıl deşifre eden. Tutkularımız harekete geçirmez mi bizi ve korkularımız değil midir bizi alıkoyan nice

eylemlerden. Peki, Üstad’ımızın en büyük korkusu nedir? Maneviyat açısından bu kadar zengin olan bir zatın kaybedecek şeyi de nicedir haliyle. Ankara’nın en sevdiği yanı olan İstanbul’a dönüşünü mü yoksa musiki ile mısranın o muazzam ahengini mi kaybetmekten daha çok korkar? Haysiyeti olan kusursuz biçim midir onun en kıymetlisi yoksa annesinin sütü kadar değer verdiği dili mi? Üstad bilir ki tüm bu tutkularıdır onu kendisi yapan, ona kimliğini veren. İstanbul Park Otel’indeki odasında bir ömür yalnız geçirdiği yaşamında geçmişte olduğu ve gelecekte olacağı kişileri yaşatmak büyük bir ehemmiyete sahiptir. Bu yüzdendir ki geçmiş ve gelecek algısı üstadımızda derin bir manaya sahiptir. Tarihe olan aşırı ilgisi de bu yüzdendir; tarih bilmenin bir bakıma insanın ömrünü uzatacağına inanır. Tarihi inceleyerek, tarihi kendi dilinde kaleme alarak geçmişte olacağı kişileri yaşatır Yahya Kemal; peki ya gelecekte olacağı kişiler? Onları yaşatabilmek sadece ve sadece eserleriyle yüreğine dokunduğu kişilerin elindedir. Yalnızca, onun tüm eserlerinde küçük de olsa bir yansımasını görebileceğimiz bu yaşam felsefesini özümseyen insanlardır onun atideki kimliğine hayat veren: " Yahya Kemal unutulmaktır.8

Beyatlı’nın

en

büyük

korkusu

R e f e r a ns l a r 1. AKTAN.B, “ Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirlerinde dil ve ahenk”,(2003) 2. Beyatlı, Y. K, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul,(1985) 3. ÇELİK.S, YETİŞ.K, “Prof. Dr Kazım Yetiş ile Yahya Kemal üzerine…”, Akpınar, cilt no:1306­3731, sayı 13, Ocak 2008, s. 3­16 4. ÖZTOPRAK.N,“YahyaKemal’denNükteler”,2011, http://.yüzakı.com/content/view/1231/7/, (erişim tarihi:29 Ekim 2011) 5. AYVAZOĞLU. B, “Yahya Kemal’in şiir anlayışı üzerine bir deneme”, Kitap Zamanı, 6. Beyatlı, Y. K, a.g.e sf:78 7. ARAZ.R, “Türk şiirinde Türkçe’nin estetiği”, Bizim Külliye, Sayı 31, Ocak 2007, s. 45­51 8. ZAVOTÇU.G, “Yahya Kemal Beyatlı’nın Neoklasik Şiirleri”, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bililer Enstitüsü Dergisi,cilt no:137­143, sayı:2, Haziran 2003, s.137­143


(ccakir@windowslive.com) Bu sabah uyanır uyanmaz bir sızı yokladı avcumu. Parmaklarımı gezdirdim. Avcumun ortasında bir kabartı. Sonra aklıma geldi, güldüm yine. Su, dedim, her yerde besleyecek bir kök buluyor demek ki kendine. Çiçekleri düşündüm elimde olmadan. O, sabahı bile beklememiştir yola çıkmak için. Gitmiştir çoktan. Ama çiçekler ne olacak? Döndüğümde. Ne zaman dönecek? Bugün hiç çıkmadım evden. Belki yarın da çıkmayacağım. Döndüğümde. Dönecek. Avcuma her bakışımda giderek kızardığını fark ediyorum. Bu şimdi, neyin nesi.. 

Mavi bir kapısı var bahçelerinin. Sadece ortasında, dar, parmaklıklı bir pencere; gerisi genişmavi. Boyası kalkık demir parmaklıkların berisinde dikilmiş onu izliyordum dün. İçeride, duvarın gölgesinde dizboyu açelyalar büyüyor. O büyütüyor hepsini. Eğilip diplerindeki kumu belli belirsiz eşeliyor, sonra da naylon bir ibrikle tek tek suluyor. Büyümek için daha fazlasına gereği yok hiçbirinin. Ben de susuzdum, yanıyordum öğle sıcağında. Seslensem bana da su verir mi? Seslenmedim. Belki izlediğimden bile habersizdi. Ama ben görüşümden çıkana dek devam ettim izlemeye. Daha sonra göremediğim yerlerin, göremediğim çiçeklerine ilerledi, kayboldu bahçede. Kapının gölgesine sığınıp dinledim uzun uzun. Ayak sesleriyle geziniyordu içeride. Sonra dura dura, adım adım yaklaştı. Toprağa akan suyun sesi yeniden yakınımdaydı. İşte o zaman, konuşacak, 'gittiğinde bu çiçekler ne olacak' diye soracak oldum, hemen susturdu beni. ­ Döndüğümde düşünürüz, dedi, döndüğümde. Bugün neden suluyorsun öyleyse, dedim, ses vermedi. Kapının ardında kıpırdamadan dikildiğini duydum. Elimi parmaklıklardan uzatıp 'döndüğümde' diyen sesini aradım, avcumu açtım. Küçücük bir şey koydu avcuma. Bir ağacın yemişi gibi küçücük bir şeydi. Ne olduğunu bilemeden sevindim. Kapatmadım da, öyle açık beklettim avcumu. Sonra yürüdü, yürüdüğünü duydum. Hepsi sulanmıştı çiçeklerin, işi bitmişti. Boş ibriği girişte bir yere bıraktığını ve terliklerini çıkarıp eve girdiğini de duydum. Sonra kapının dar penceresinden çekip aldım avcumu, baktım: Bir damla su. Avcumun ortasına damlatıvermiş giderken. Güldüm. 'Döndüğümde' demişti. Eve gelirken bir yandan bunu tekrar ediyor, bir yandan da avcumdaki damlayı güneşe tutuyordum.

* Bu yazı 21/05/2011 tarihinde www.okunakli.co.cc adresinde yayımlanmıştır.

67


E r a s m u s ' t a n M ek t u p V a r

İsveç’in Linköping şehrinden selamlar. Linköping tarihi bir şehir olmakla birlikle bugün tam bir öğrenci şehri havasını yansıtıyor. Yüz bin olan şehir nüfusunun üçte biri öğrencilerden oluşuyor. Linköping’in üniversitesi de 1965’te kurulmuş olup, bugün özellikle sayısal bilimlerde ülkenin önde gelen eğitim kurumları arasında yer alıyor.

Benim gözümden İsveç’e gelince… Öncelikle uçaktan indiğiniz andan itibaren doğa sizi gerçekten büyülüyor. Her yer olabildiğince yeşil, hatta dümdüz ovada bile ağaçların tarlalara egemenliği var ve bir de burası kesinlikle bir “göller ülkesi”. Öte yandan, Linköping’in bir bisikletler şehri olması ve herkesin bisiklet kullanması da, o güzel doğayla daha iç içe olma avantajını sağlıyor elbette.

İsveçli insanlar için ise ülkemizde söylenen mit gerçek: hakikaten eli yüzü düzgün insanlar. Bu insanlar için hayattaki en önemli kelimeler, disiplin ve sükûnet olarak öne çıkıyor. Zaten hiçbir yerde bir belirsizlik veya başıboşluk görmek mümkün değil. Fakat bu disiplinle beraber gelen koyu bir sessizlik de var. Herkes sakince kendi yolundan gittiği gibi belli aktiviteler dışında bir çılgınlık yapan İsveçli’ye rastlamak da neredeyse imkânsız. Bu sükûnetin kötü tarafı da yok değil elbette. İsveç’te her türlü sosyal hizmette kuyruğa giriliyor ve bu kuyruk bazen bir saat ilerlemese bile bir tek İsveçli’den çıt çıkmıyor. Benim gibi Akdenizliler o durumda isyan etse de tabii yine azınlığın sesi bir işe yaramıyor. İsveçlilerin bu özelliği dillerine bile ilginç bir şekilde yansımış. O kadar ki, İsveççe dilinde gelecek zaman yok, düzenlerini değiştirecek bir gelişme beklemiyorlar olsa gerek. Dilden bahsetmişken, İsveçlilerin İngilizce bilgisi de anadilleri olmamasına rağmen mükemmel. Yaşlı bir çöpçüye yön sorduğunuzda müthiş İngiliz aksanıyla istediğiniz yeri tarif edip, çalışma saatlerine kadar sizi bilgilendirebiliyor. Televizyon kanallarında bile İsveççeden çok İngilizce program konulup İsveççe altyazıyla yayınlanıyor. Öte yandan Türkiye’nin kesinlikle üstün olduğu alanlardan biri ise tahmin edilebileceği gibi mutfak kültürü. İsveç’te eskiden pek baharat bulunmadığı için geleneksel İsveç yemeklerinde sadece tuz ve tereyağı kullanılıyormuş.19. yy.dan itibaren ülkeye girmeye başlayan yeni yemekler ve baharatlar, lezzet bakımından geleneksel yemeklere göre üstün olduğu için eski yemekler hızlı bir şekilde unutulmuş. Bu yüzden bugün İsveçliler başka kültürlerden gelen yemekleri artık benimsemiş, hatta dönerin bile günümüzde İsveç’te önemli bir yeri var. Bir de dışarıda yeme kültürü, lüks restoranlar ve birkaç fast-food restoranı dışında hiç yok. Hatta öğrenciler bile okula yemeklerini evden getirip mikrodalga fırında ısıtıyorlar. Son olarak İsveç’teki sosyal adalet sisteminden bahsetmek istiyorum. Malum, İsveç Gini endeksine göre en düşük sayıya sahip, yani dünyada gelirin en adil dağıldığı ülke konumunda. Ayrıca İsveç çok göç almasına rağmen, düşük ve yüksek iş ayrımının keskin olmamasının yanında İsveçliler de her türlü işte çalışıyor. Şahsen Yunanistan’da gözlemlediğim göçmenleri sadece “düşük” işlerde çalıştırma geleneği burada kesinlikle yok. Bir tarafta, temizlik işçisi olarak çalışan sarışın İsveçli varken öbür tarafta polis olmuş zenci bir 2. nesil göçmen görmek mümkün. Bu arada sanırım kendimden bahsetmedim. İsveç’te hayat gayet güzel. Burada öğrenci olmak, insanın dünya görüşünü genişletici ve paha biçilemez bir tecrübe niteliğinde. Erasmus programına katılmada tereddüt edenlere mümkünse katılmalarını tavsiye ediyorum, tabii bir de dördüncü sınıfa bırakmamalarını! Fatih Hafızmehmet



Hariciye / Aralık 2011